Türkiye’nin resmi kayıtlardaki ilk dördüzleri 1950 yılında İzmir’de Behçet Uz Çocuk Hastanesi’nde dünyaya geldi. Demirci olan baba Mevlüt Susuzlu’yla anne Ayşe Susuzlu için büyük bir sürprizdi bu. Çünkü Susuzlu ailesinin beş kızı daha vardı. Son kızlarının adı da Yeter’di. Mevlüt Bey beşinci kızına Yeter adını koyarak niyetini belli etmişti; Artık bir tane de erkek evlat istiyordu.
Allah çok sevdiği erkek evladı ona verdi, ama beraberinde üç kız kardeşle birlikte.
İsimlerine geçmeden önce tam doğum gününü söylemeliyiz; 23 Temmuz 1950. Beyaz Devrim’den yani 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin tek parti rejimini yıkmasından üç ay sonrası. Her yerde bir heyecan, yeni bir hürriyet havası esiyordu. Ama esas olarak 23 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilan edilmesinin 42. Seneyidevriyesine denk gelmişti doğum. 1934’e kadar Hürriyet Bayramı olarak kutlanmış 23 Temmuz’da doğan dördüzlere, o mirasın 42 yıl sonra bile ne kadar canlı olduğunu gösterircesine hastanenin kadın doğum bölümü şefi Hikmet Aladağ, Hürriyet İlanı’nın her yere yazılan dört sloganını ad olarak verdi.

Fransız Devrimi’nin bayrağında da hala temsil edilen üç sloganı; Özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin Osmanlı dünyasındaki karşılıklarıydı adlar; Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Ve Yeni Osmanlıların bunlara, buranın değerlerinden ekledikleri dördüncü slogan; Adalet.
Herhalde Hürriyet deyince Resneli Niyazilerin, Enverlerin cesareti geldiği için erkek kardeşe Hürriyet adı verildi. İlk doğan ama en zayıf doğan kardeşe neden Adalet adının verildiğini ise o günkü gazeteler ülkedeki adaletin zayıflığına bağlamıştı.
Ama dört kardeş bir anda İzmir’in bereket sembolü haline geldiler, gazeteler her gün onlardan bahsetmeye başlamıştı. Aldıkları kilolar, yedikleri, içtikleri her şey haber oluyordu ve tabii herkes onları görmek istiyordu.
Hemen dördüz bebekler için sütanneler tutuldu, hastanede özel bir oda hazırlandı, bakımları için bir yardım fonu oluşturuldu. Gazetelerde dünyadaki benzer dördüz bebeklere devletin nasıl baktığının örnekleriyle anlatılıyordu. En meşhur örnek 1934’te doğan Kanada beşizleriydi. Haklarında filmler yapılmış, devlet beşizleri 9 yıl bir özel yerde bakmış, burası turistlerin ziyaretine açılmış, milyonlarca turist, büyük paralar bırakacak beşizleri yıllarca ziyaret etmişti.
Zaten beş çocukları olan Susuzlu ailesinin, çok özel ihtiram isteyen dördüzlere bakmakta zorluk çekeceği söylenmeye başlanmıştı. Neden bu çocuklar zorluk çeksindi ki, ayrıca bilimsel olarak da çocuklar araştırılmalıydı. Gazeteler şöyle yazıyordu; “En aziz idealleri kendilerine ad olarak verdiğimiz bu demokrasi sembollerini yüzüstü bırakamayız. Adalet biraz dermansızdır, seyirci mi kalalım”
Dördüzler iki ay boyunca hastanede özel bir odada bakıldılar. En sonunda bebeklerinin kötü bakıldığını düşünen Susuzlu ailesi daha fazla dayanamayıp çocuklarını evlerine götürdü. Bu karar devletin pek hoşuna gitmemişti. DP İzmir milletvekilleri, vali, belediye başkanı, hastane yönetimi çocukları geri almak istiyordu. Sonunda aileyi çocukların sağlıkları için özel olarak bakılmaları gerektiğine ikna ettiler. Dördüzler yeniden hastaneye getirildi, bakıcılar tutuldu. 8 aylık olduklarında İzmirli Türk Dördüzlerini Koruma ve Tanıtma Derneği kuruldu. Derneğin tek amacı çocukların en iyi şekilde bakımını sağlamaktı. Derneğin kurucu başkanı da bizzat İzmir Valisi’ydi.
Gazeteler dördüzlerin artık milli bir mesele olduğunu yazıyordu. Dernek dördüzler için Türkiye’nin her yerinden gelen yardımları organize ediyor, dördüzler her gün öğleden sonra bir saat onları görmek için ülkemin her yerinden gelen meraklıların ziyaretine açılıyordu.
Sonra bakım masraflarının karşılanması için bir formül bulundu, 1951 yılından itibaren İzmir Fuarı dördüzler için bir gün uzatılmaya başlandı. O gün bütün pavyonların gelirleri dördüzler için kurulan derneğe bırakılıyordu. Fuarda dördüzler için ayrıca doğum günlerine denk gelen özel bir parti de düzenleniyordu. Türkiye güzelinin spikerlik yaptığı, Zeki Müren, Müzeyyen Senar’la dördüzlerin tabak kırdığı çok özel gösterişli partilerdi bunlar.
Beş yaşına geldiklerinde ise hastanede yer olmadığı gerekçesiyle dördüzler artık sağlıkları için endişe edilecek bir durum olmadığı gerekçesiyle ailelerine verildi. Fakat daha sonra DP İzmir İl Başkanı’nın girişimleriyle bu karardan vazgeçildi. Susuzlu ailesiyle yapılan bir toplantıyla çocuklara özel bir ev tutulmasına, mürebbiyeler ayarlanmasına karar verildi, anne ve babası da istediği zaman çocukları görebilecekti. İş Bankası dördüzlere aylık 700 lira maaş vermeyi kararlaştırdı.
Hastaneye yakın tutulan evde epey yaramaz olan dördüzler için bir Alman mürebbiye bulundu. Ama epey disiplinli mürebbiye bir gün Uhuvvet’in eline ütü bastırınca Alman mürebbiyeyle yollar ayrıldı. Sonra Türk bakıcılar geldiler. Çocuklar yazın denize yakın başka bir evde vakitlerini geçiriyordu. Ama artık okul zamanları gelmişti. Bir koleje kayıtları yapıldı. Dördüzler, el üstünde harika bir çocukluk geçiriyor, çok iyi bakılıyordu. Bayar ve Menderes çocuklarla bizzat ilgileniyordu. Menderes onları Amerika’da üniversite okutturma, Bayar’sa Kanadalı beşizlerle tanışma sözü vermişti.
Ama bütün sihir 27 Mayıs 1960 günü bozuldu. Demokrat Partili vekiller, valiler, bürokratlar, işadamlarından oluşan Dördüzlere Yardım Derneği’nin yöneticileri darbenin mağduru olmuşlardı. Darbeciler dördüzleri Demokrat Parti döneminin sembollerinden görmüş ve sahip çıkmamıştı. Dördüzler ailelerine teslim edildi. Evleri boşaltıldı, dünyanın her yerinden onlara hediye olarak gelen eşyaları yağmalandı.
Artık 10 yaşına basmış Hürriyet, Müsavat, Adalet ve Uhuvvet diğer beş ablalarıyla birlikte baba evlerinde yaşamaya başladılar. Onlara bağlanan maaşlar kesilmiş, fuarın onlar için bir gün uzatılma adeti terk edilmiş, gazeteler bir anda onlardan bahsetmeyi bırakmıştı. Bir anda spot ışıkları ve devletin eli üzerlerinden çekilmişti. Ama artık üzerlerinde anne, baba ve beş ablalarının şefkatli elleri vardı. Babası 9 çocuklarına, rahata alışmış dördüzlere yokluk hissettirmemek için çok çalıştı. Kızlarının hepsini okuttu. Müsavat, Uhuvet ve Adalet ilkokuldan sonra Kız Sanat Enstitüsü’ne gittiler, Hürriyet ise Namık Kemal Lisesi’ne gitti.

Ama artık hayatın soğuk yüzüyle tanışmaya başlamışlardı.
Bir gün Kız Sanat Okulu’nda gömlek yapılan derste üç kızkardeş çok masraf olmasın diye tek gömlek yapmaktaydı. Adalet ve Müsavat, gömlekle uğraşırken bir ara öğretmen Uhuvvet’i boş gördü. Sen niye yapmıyorsun diyerek, kızgın bir şekilde yanına geldi ve elindeki dosyayla küçük kızın kafasına vurdu. Uhuvvet ağlamaya başlamıştı. Adalet ve Müsavat kardeşlerine yapılan bu haksız muamaleye isyan ettiler. Ellerindeki gömleği yere atıp, öğretmene bunu yapamayacağını söylediler ve sınıfı terk ettiler. Konu müdüriyete kadar ulaştı, işler büyüdü. Sonra okula onlar için Zeki Müren’den zengin işadamlarına kadar hala yardımlar gelmeye devam ettiğini ama okul yönetiminin bu yardımları üç kızkardeşe ulaştırmadığını öğrendiler. Durumu öğrenen babaları artık hiçbir yardımı kabul etmeyeceğini söyledi. Ama adının tersi bir dünyayla tanışan Uhuvvet, bir kere okuldan soğumuştu, bir daha okula dönmedi. Müsavat ve Adalet ise kız öğretmen lisesine devam edip öğretmen oldular. Ama onların da adaletsizlik ve eşitsizlikle tanışması uzun sürmeyecekti.
1974 yılında artık öğretmen olan ve evlenerek Demirel soyadını alan Adalet’in okuluna müfettiş gelmişti. Ecevit’in Kıbrıs’a çıkarma yaptığı zamanlardı. Müfettiş Adalet Demirel’in sınıfına girdi, dosyasına hiç bakmadan “ sizin soyadınız siyasi, adınızı değiştirin” dedi. Adalet Partisi ve Demirel’den hoşlanmayan bir müfettiş olmalıydı. Yaptıklarına bile bakmadan ona başarısız raporu verdi. Böylece kademe ilerlemesini yapamadı. Sonra yine ismi yüzünden dağ köylerine sürüldü. Adalet adaletsizlikle yüzleşmişti.
Adalet gibi öğretmen olan Müsavat da bütün hayatını öğrencilerine eşit davranmak için ekstra çaba sarfederek geçirdi. Lise sırasında Kıbrıs savaşı çıkınca askere giden Hürriyet de geri döndüğünde okula devam etmedi.
Geçen 23 Temmuz günü 67 yaşına giren dört kardeş birbirinden hiç ayrılmadı, İzmir’de çocukları ve torunlarıyla mutlu bir hayat yaşıyorlar. Adalet Hanım’ın en büyük isteği dört kardeşiyle birlikte bir gün televizyonda en küçük dördüzlerle bir araya gelmek, onlarla tanışmak. Bir de dört kardeşiyle birlikte Umre’ye gitmek. Müsavat Hanım ise bir taraftan çocukluk hatıralarını kaleme alıyor, bir taraftan da eşiyle birlikte bütün Türkiye’yi sokak sokak geziyor. O yüzden o Umre değil, Hacca gitmek istiyor. Daha uzun süre her yeri gezmek ve görmek için. Benimle konuşurken tek isteği diğer üç kardeşine zarar gelecek birşey olmamasıydı. O yüzden Hürriyet Bey ve Müsavat Hanım’ı rahatsız etmek istemedim.
Ne yazık ki Türkiye’nin 67 yıllık hürriyet, adalet, eşitlik ve kardeşlik hikayesi onların hayatları kadar huzurlu ve mutlu geçmedi. Yine de benzerlikler yok değil. Bazı zamanlarda çok parıldayan, sonra bir anda spot ışıklarının üzerinden çekilmesiyle gözlerden kaçan, sonra tekrar hatırlanan... Güçsüzken, muhalefetteyken istenen ama iktidardayken kolayca vazgeçilen, sonra tekrar muhaliflerin, güçsüzlerin hararetle istediği ama sonra onların da imkanlara kavuşunca terk ettiği...
Kötü bir kısır döngü olarak dönüp duran ama sıradan insanların dilinde ve yüreğinde bir talep ve ideal olarak yaşamayı da sürdüren...
Her doğan bebek dünyada yeni bir şey olması için büyük bir mucizedir der Hannah Arendt. İyi ki doğdunuz Hürriyet, Adalet, Müsavat ve Uhuvvet!
Ehliyet, liyakat, sadakat, Diyanet
İcazetnamesini Beyazıd Medresesi’nden almış, Süleymaniye Medresesi’nin büyük müderrislere verdiği Musile-i Süleymaniye payesini kazanmış, 1908’den itibaren Ankara, Bursa’da müderrislik, müftülük yapmıştı. İstiklal Harbi sırasında Milli Mücadele’ye karşı Şeyhülislam Dürrizade’nin fetvasına Ankara Müftüsü olarak karşı fetva yayınlamış, ilk Meclis’e mebus olarak girmişti.
Mehmet Rifat Efendi’nin ehliyet ve liyakat sahibi olduğuna şüphe yoktu, sadakatini de göstermişti. O yüzden yeni rejim Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaleti ile birlikte Şeriye ve Evkaf Vekaleti’ni (bakanlığını) "Din ve ordunun siyaset cereyanlarıyla alâkadar olması birçok mahzurları davet eder" diyerek başbakanlığa bağlı riyasetlere (başkanlık) çevirdiğinde başına getirilecek en uygun isim oydu. 17 yıllık başkanlığı sırasında Türkçe ezan ve kamete karşı çıkan imamların cezalandırılması talimatının da, kurban, fitre ve zekatların Tayyare Cemiyeti’ne verilmesi fetvasının altında Mehmet Rifat Börekçi’nin imzası vardı. Bu sadakati protokolde üçüncü sırada yer alması ve 1941’de ömrünün sonuna kadar Diyanet İşleri Başkanlığı koltuğunda oturmasıyla ödüllendirildi.
Vefatının ardından yerine, İsmet İnönü, 1938’de Dolmabahçe’de “Tanrı Uludur” diye tekbir getirerek Atatürk’ün cenaze namazını kıldıran Ord. Prof. Mehmet Şerafeddin Yaltkaya’yı getirdi. Aynı zamanda müderris olan Yaltkaya, kelam başta olmak üzere İslami ilimlere ve Arap edebiyatına vukufu ile şöhret sahibi ehliyeti ve liyakatı tartışılmaz bir isimdi. Sadakatini de Türkçe ezan, kamet ve Kuran siyasetine sesini çıkarmayarak gösterip, o da 1947’de vefatına kadar başkanlık koltuğunda oturdu.
Çok partili hayata geçilen, devletin dine baskılarının yaklaşan seçimlerde tek parti iktidarının son bulmasına neden olabileceğinin ufukta göründüğü 1947’de Cumhurbaşkanı İnönü, dinler tarihi müderrisi Şemseddin Günaltay’ı Başbakan olarak atadığı gibi, Diyanet’in başına da Meşruiyet döneminde İslamcılığın kalesi Sebülreşad’ın yazarı, itibarlı bir hadis alimi ve Rıfat Börekçi’nin yardımcısı olan Ahmet Hamdi Akseki’yi getirdi. O da rejimin bu açılım ihtiyacını iyi kullanarak, İmam Hatip okullarının başlangıcı olan İmam Hatip kurslarının açılmasına, okullara seçmeli din dersi konmasına öncülük etti. Hem bu duruşu hem de Diyanet reislerinin ömürlerinin sonuna kadar makamda kalması geleneği gereği 1950’deki DP iktidarından sonra da koltuğunu korudu. Ta ki 1951’de Meclis’te Diyanet Bütçesi konuşulurken CHP’li Ferit Melen’in hakaretlerine dayanamayıp kalp krizi geçirerek vefat edene kadar.
***
Ömrünün sonuna kadar Diyanet İşleri Başkanı olarak kalma geleneği Demokrat Parti döneminde de sürdü. Beklenenin aksine seleflerine göre ehliyet ve liyakat konusunda daha zayıf bir biyografisi olan eski milletvekili ve avukat Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, uzun yıllar sonra cami dışında cüppe giyme hakkı verilen ilk Diyanet İşleri Başkanı olarak Demokrat Parti iktidarı boyunca reisliğe devam etti, ağır hastalığı yüzünden görevden ayrıldığında darbe olmuştu ama darbeciler de yerine atama yapmak için vefatını bekleyerek geleneğe uydular.
Atama yaptıkları isim de ilginçti. Her evde bulunan büyük ilmihalin yazarı Ömer Nasuhi Bilmen. 27 Mayıs darbecilerinin Diyanet’in başına getirdiği Bilmen’in bu görev için ehliyet ve liyakatı tartışılmazdı. Ama 27 Mayıs’ın uygulamaları, darbeyi meşrulaştıran hutbeler ve Yassıada’yı içine sindirmesi herhalde sadakatinin gereğiydi. Ama o sadakatin de sınırları vardı. 27 Mayısçılar tarafından yanına Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olarak yerleştirilen ehl-i tarik bir emekli general olan Sadettin Evrin’in yazdığı ve Diyanet yayınlarının bastığı kitabındaki şu paragrafa daha fazla katlanamadı:
"Hazret-i Muhammed için Kur'an-ı Kerim'de söylenen: Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik âyetinin 27 Mayıs 1960 inkılabından bir ay sonra giren 1380 Hicri yılına tarih düşmesi içinde bulunduğumuz zamana ait bir işaret ve yukarıda belirtilen manevi rahmete bir beşaret addedilebilir."
Türkçe ibadet taleplerine 9 ay direnen ünlü din adamı, kendisinden habersiz basılan kitaptan sonra eşinin sağlık durumunu gerekçe göstererek emekliliğini istedi. Böylece Diyanet Başkanlarının ömür boyu görev yapma geleneği bitmiş oldu.
Yerine gelen yine ehliyet ve liyakat sahibi saygın bir hadisçi olan Hasan Hüsnü Erdem'in de Menderes’in idamını sessizce karşılayarak gösterdiği sadakatiyle 2.5 yıl süren ve Kocatepe Camii’nin temelinin atılmasıyla hatırlanacak başkanlığının akıbeti benzer oldu. Diyanet'in general iki numarası Evrin bu kez Nurculuk aleyhinde bir broşür hazırladı ve Başkan Erdem buna itiraz edince bu kez re'sen emekliye sevk edildi.
***
Askerler bu kez işi sağlama aldılar. İstiklal Harbi’nin öncülerinden ilk Şer‘iyye ve Evkaf vekili Mustafa Fehmi Gerçeker’in oğlu, medrese kökenli, yani makam için ehliyet ve liyakatı olan aynı zamanda Diyanet'te çalışmış, sonra hukuk bitirip Danıştay'a girmiş, Yassıada duruşmalarına bakan Yüksek Adalet Divanı üyeliğine seçilmiş idamlardan sonra divanın yerine kurulan Anayasa Mahkemesi'nin ilk başkan vekilliği görevinden emekli olarak sadakatinden de emin olunan Tevfik Gerçeker'i bu koltuğa oturttular. Anayasa Mahkemesi'nden Diyanet'e gelen Gerçeker de koltukta 13 ay oturdu. Çünkü Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti. İktidar değişiminden hemen sonra Diyanet Başkanı da değişti. Artık yeni bir gelenek ortaya çıkıyordu.
Göreve getirilen İbrahim Bedrettin Elmalı, medrese kökenli eski bir müftüydü, ehliyet ve liyakat sahibiydi. Ama bir özelliği daha vardı. Elmalı, Millet Partisi ve Demokrat Parti’den Meclis’e girmiş eski bir vekildi. Ama onun bu siyasi sadakati de 11 ay sonra yeterli bulunmadı. Hz. Muhammed'in doğum kutlamaları için Tunus ve Libya'ya yaptığı ziyaretin ortasında bağlı olduğu Devlet Bakanı Refet Sezgin tarafından nezaketsiz bir şekilde geri çağrıldı. Gerekçeler arasında heyetinde şeriatçı isimler olması, Tunus'ta Müslüman Kardeşler'le görüşmesi vardı. Görevden alındı.
Ardından gelen Diyanet İşleri Başkanlarından artık siyasi iktidara tam sadakat beklenmekteydi. Elmalı’dan sonra 76 yaşında bu koltuğa oturan, yine medrese kökenli ehil bir alim olan Ali Rıza Hakses, iki yıl sonra yaptığı tayinlerle ilgili bakanla yaşadığı sorunlar yüzünden önce sağlığı el vermiyor diye zorunlu tatile gönderildi, bunu kabul etmeyen başkan her gün makamına geldi, Danıştay’a dava açtı ama bu çekişme de fazla uzun sürmedi ve bir yıl iki ay sonra emekliye sevk edildi. Kırgın bir açıklama yaparak veda etti.
Ardından gelen başkanlarla siyaset arasındaki sınırlar artık kalkmıştı. Lütfi Doğan dört yıl boyunca vekaleten yürüttüğü görevi bırakmasından sonra MSP milletvekili oldu, darbecilerin teknokrat hükümetinin onun yerine asaleten atadığı adaşı Lütfi Doğan da, Ecevit hükümetlerinin desteğiyle dört yıl süren görevinin ardından ilk Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından görevden alındı. O da siyasete girdi ve CHP’den milletvekili seçildi. CHP iktidar olunca Diyanet’ten sorumlu bakan oldu. Halefi Süleyman Ateş, selefi olan bakanla anlaşamayarak bir yıl altı ayı doldurduğu görevinden yine kızgın ve kırgın bir şekilde istifa ederek ayrıldı.
CHP hükümetinin yerine seçtiği Tayyar Altıkulaç’ın en önemli özelliğiyse Milli Görüş ve Süleymancılara karşı tutumuydu. Bu vasıfları ve sadakatiyle darbenin ardından bile görevini korudu ve 1978’den 1986’ya kadar bu koltukta oturdu. 1986 yılında görev süresi dolmadan “ilmi faaliyetlere dönmek istiyorum” diyerek emekliliğini istedi. Her ne kadar hakkında yolsuzluk ve irtica iddiaları çıksa da esas neden Özal’la uyumsuzluğuydu.
1987’de başkanlığa seçilen Sait Yazıcıoğlu’nun ömrü ANAP iktidarının ömrü kadar oldu. 1992’de yeni DYP-SHP iktidarı görev süresini uzatmadı, yerine de 90’lar boyunca devletin bütün ihtiyaçlarına hitap edecek, sadakat testlerindeki skorları ehliyet ve liyakat testlerinin epey üstünde olan Mehmet Nuri Yılmaz getirildi. 1992’den AK Parti devrinin başladığı 2003’ün ilk aylarına kadar 11 yıl o makamı işgal etti.
Cumhurbaşkanı Sezer’in yerine atadığı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu demokrasi ve İslam’ın uyumu, İslam’ın değil Müslümanların siyaseti gibi tartışmaların eseri olan AK Parti’nin kuruluş ruhuna da uygun bir dini ekolü temsil etmekteydi. Tarihselci olarak bilinen ilahiyat ekolünün içinden gelen ehliyeti ve liyakatı tartışmasız bir isim olan Bardakoğlu’nun, (http://www.karar.com/gorusler/prof-dr-ali-bardakoglu-yazdi-kayit-disi-din-pazari-393633) 7 yıl süren Diyanet İşleri başkanlığından bitimine 2 ay kala emekliye ayrılması çokça tartışılmıştı. Genel olarak Bardakoğlu’nun mutlak sadakat yerine eleştirel tutumunun sürtüşmelere neden olduğu iddia edilmişti.
Cübbesini bizzat elleriyle giydirdiği yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Görmez de ona yakın bir ilahiyat ekolünün içinden yetişmişti. Ama sadece ilahiyat eğitimi yoktu aynı zamanda gelenekle Kürt medreselerinden sağlam bir ilişkisi vardı. Göreve başlamasının açılım sürecinin başladığı bir döneme gelmesi de herhalde sadece tesadüf değildi.
***
7 yıllık görev süresi boyunca ehliyet ve liyakatıyla sadakati arasında bir denge kurmayı başardı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında protokolde 3'üncü sırada yer alan Diyanet İşleri Başkanları, 1960’dan sonra protokolde hızla irtifa kaybetmiş, 12 Eylül'le 51'inci sıraya kadar düşürülmüştü. 2012'deki düzenlemeyle protokolde 10'uncu sıraya yükseltildi. Ama bu sadece protokolde olan bir itibar yükselmesi değildi aynı zamanda bu yedi yıl Diyanet’te devletin soğuk yüzünün silindiği, Diyanet’in ülkedeki Müslümanlara dokunmaya başladığı, Cuma hutbelerinde güncel meselelerin işlendiği, hayata, çocuklara, kadınlara doğru açılımlar yapan yeni bir Diyanet’in de yükselen itibarının sonucuydu. Dönemin ruhuyla İslam dünyasına doğru projeksiyonu çeviren Diyanet, iktidarın perspektifiyle de uyum içinde yoluna devam etti. 15 Temmuz gecesi okunan selalar da tarihe geçti.
Mehmet Görmez’in 7 yılın sonunda görevinin bitmesine 3 yıl kala neden emekliye ayrıldığının sorusunun cevabını bilmiyoruz. Dün Görmez’in veda konuşmasındaki meşruiyet çizgisi vurgusu, Alevilere verdiği mesaj ve yeni başkandan beklenti olarak dile getirdiği tekfirciliğe ve onun temsilcilerine camilerinin kürsülerinin kapalı kalması tavsiyesi bazı ipuçları veriyor. Belki cevap tarihin değişen ruhundadır. Göreve başladığı Türkiye, çözüm sürecini konuşan, her alanda açılımların yapıldığı, demokratikleşme perspektifinin hakim olduğu, dünyaya açılan, özgürlüğün güvenliğin önünde durduğu bir Türkiye’ydi. Görevden alındığı Türkiye ise güvenlik kaygılarının arttığı, daha içe kapanan, milliyetçiliğin ve devletçiliğin yükseldiği bir Türkiye.
Ama esas cevap galiba Diyanet’in uzun tarihinde saklı. Bu uzun tarih bize iktidarları Diyanet’le çatışmalarının bir laiklik sorunu değil, tam tersine dini hayatı yöneten bu kurumun her zaman kontrol altında tutulmak istenen muazzam gücü olduğunu anlatıyor. Bütün iktidarların kontrol birinci hedefi olunca ehliyet ve liyakattan çok sadakat aranan bir vasıf haline geliyor.
Kişilerin isimlerinden bağımsız yapısal bir sorun bu. Cumhuriyetin stratejik bir hamleyle vakıflarından ayırdığı ve bütçesiyle devlete bağımlı hale getirdiği Diyanet, dün Mehmet Görmez’in veda konuşmasında vurguladığı gibi kalemiye sınıfının içine sığdırılmaya çalışıldı ama aynı zamanda ilmiyye sınıfının da bir parçasıydı ve bu kurum itibar kazandıkça, ilmin gereğini yaptıkça bürokrasinin içine sığmıyordu ve sorunlar çıkıyordu.
Yani bürokratik bir kurum olmasıyla ülkedeki İslam’ı temsili arasında varlıksal çatışmalar hep çıktı, çıkması da muhtemeldir. Ulul emre itaatle, iyiliği emredin kötülüğü menedin arasında bir denge tutturmak her zaman kolay olmayabilir. O yüzden Görmez’in veda konuşmasındaki özerk Diyanet vurgusu kritik bir vurgu.
Ama bu iktidarların vereceği ciddi ve hayati bir karar. Böyle bir geçişi yapacak birikimi ve popülaritesi olan bir isimdi Mehmet Görmez. Belki bundan sonra ilmiyye içinde bu değişim çabasına katkı yapmaya devam eder.
Konuşmasının sonunda sorduğu soruya cevapla bitirelim; Varsa haklarımız helal olsun...
Kaynak: Cumhuriyet Türkiyesinde Bir Mesele Olarak İslam/ İsmail Kara/ Dergah Yayınları, 2008
.04/08/2017 21:46
Büyükada'da aksayan vapur seferleri üzerine...
16 Temmuz 1993 günü öğle saatlerinde İstanbul semalarında dört pırpır uçağının sesi duyuldu. Gökyüzüne doğru bakan İstanbulluları büyük bir sürpriz bekliyordu. Birden alçaktan uçan uçaklardan bütün İstanbul’un üzerine bildiriler atılmaya başlandı. Tam bir milyon bildiri.

Sivas Katliamı’nın toplumu kutuplaştırdığı kötü zamanlardı. Altında DİSK’ten Mazlumder’e, Ahmet Altan’dan Ali Bulaç’a kadar farklı kesimlerden sivil toplum örgütleri ve aydınların imzası olan bildiride “BM barış gücü koruması altında yeşil hatlarla bölünmüş kentlerde yaşamak istemiyoruz. Dış düşman, dış tahrik mazeretinde kurtularak her türlü haksızlığa karşı çıkılmalı” deniyordu.
Bu sürpriz eylem kısa bir süre önce kurulan, Murat Belge, Halil Berktay, Adalet Ağaoğlu, Mehmet Ali Birand, Orhan Pamuk ve Mete Tunçay’ın da kurucuları arasında olduğu Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin ilk en ses getiren eylemiydi. Derneğin adındaki Helsinki, 1975 yılında altında Türkiye’den de Başbakan Süleyman Demirel’in imzası olan Helsinki Nihai Senedi’nden geliyordu. Soğuk savaşın ortasında, ABD ve SSCB’nin de içinde olduğu 36 ülkenin imzaladığı bu senedle devletler artık insan hakları ihlallerinin kendi iç meseleleri olmadığını kabul etmişlerdi.
Bu imza, uzun yıllar kötü insan hakları karnesi yüzünden Türkiye’nin başını çok ağrıttı. Ama Geceyarısı Ekspresi filmlerinden, 90’lar karanlığından 2004’e gelindiğinde artık devletin resmi politikası İşkenceye Sıfır Tolerans’dı. 2004 yılında Türkiye’nin insan haklarında değişen yüzünün sembolü Ankara’nın evsahipliği yaptığı uluslararası bir sempozyum olmuştu.
90 ülkeden 500’ü aşkın insan hakları aktivistinin katıldığı İnsan Haklarında Yeni Taktikler adlı sempozyumuna devlet sadece evsahipliği yapmıyordu, Türkiye’den Helsinki Yurttaşlar Derneği, ABD’den Center for Victims of Torture CVT (İşkence Mağdurları Merkezi)’nin organize ettiği sempozyumun ortaklarından biri de 1958 yılında kanunla kurulmuş Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü'süydü. (TODAİE)
Toplantının sponsorları da dört ülke hükümetiydi; ABD, İngiltere, Hollanda ve 300 bin dolar veren Türkiye Cumhuriyeti. 29 Eylül 2004 günü sempozyumunun açılışını Dışişleri Bakanı Abdullah Gül yaptı. Beş gün süren sempozyumda sivil itiaatsizlik alanında örnek gösterilen yaratıcı kampanyalardan biri Şanar Yurdatapan’ın Abdurrahman Dilipak’la birlikte yaptığı Düşünceye Özgürlük Girişimi’ydi. “Halkın katılımını sağlamak için kitlesel eylemler” başlığı altında örnek kampanya olarak ise 1997’deki “Sürekli Aydınlık için bir dakika karanlık” anlatılmıştı. (Kampanyanın AK Parti’nin logosu ve ilk seçim sloganı Karanlığa kapalı, aydınlığa açık’a ilham kaynağı olduğu söylenmişti)
Sempozyumun kapanış konuşması için kürsüye Başbakan Erdoğan çıktı. 90 ülkeden başkente gelmiş 500 sivil toplum aktivistine seslenen Başbakan “Özgürlük alanını daraltan bir güvenlik anlayışı uzun vadede güvenliğin altını oyan bir zemin üretir” dediğinde salondan büyük alkış aldı.

Türkiye Cunhuriyeti devletinin organizasyon ortağı ve finansörü olduğu sempozyumu hazırlayan çekirdek kadroda iki isim öne çıkıyordu. Helsinki Yurttaşlar Derneği’nden, sempozyumunun basın danışmanlığını yürüten Özlem Dalkıran ve İşkence Mağdurları Merkezi’nden, işkenceyle mücadelede teknolojik imkanların kullanılması konusunda yıllardır eğitimler veren İran asıllı İsveç vatandaşı Ali Gharavi.
https://bianet.org/bianet/insan-haklari/44040-insan-haklarinda-yeni-taktikler-sempozyumu
13 yıl sonra bu iki ismin yolu daha küçük bir organizasyon için yeniden kesişti. Ama bu kez onları kötü bir sürpriz bekliyordu. 7 Nisan 2017’de Antalya’da İnsan Hakları Ortak Platformu’nın her yıl iki kere düzenlediği istişare toplantılarından biri başlamıştı. Kısa adıyla İHOP (günlerdir gazetelerde yazıldığı gibi İYOP değil) Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Helsinki Yurttaşlar Derneği (Yurttaşlık Derneği), İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Gündem Derneği’nin oluşturduğu bir çatı platformudur. İnsan hakları alanında hükümetle de çok sayıda projeye, ortak işe imza atmış İHOP, son olarak üyelerinin sekizi Bakanlar Kurulu ve üçü Cumhurbaşkanı seçilen Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun yasasının Meclis’teki görüşmelerinde yer almıştı.
http://www.ihop.org.tr/wp-content/uploads/2017/01/komisyon_tutanaklari.pdf
İHOP’un OHAL döneminde yaptığı bu ilk yıllık toplantısından çıkan kararlardan biri insan hakları alanında çalışanlara yönelik bir dizi eğitim programının düzenlemesiydi. Bu eğitimler arasında resmi – özel bütün kuruluşların sık sık düzenlediği veri güvenliği eğitimi ve strese karşı koyma eğitimleri de vardı. Bu eğitimleri organize etme işini Yurttaşlık Derneği’nden Özlem Dalkıran üstlendi. Nisan ayının sonlarına doğru eğitim semineri için yazışmalar başladı. (Bu yazışmaların tamamı savcılığa sunuldu)
Dalkıran eğitim için 13 yıl önce Ankara’daki büyük seminerden beri irtibatta oldukları veri güvenliği konusunda uzman Ali Gharavi ve stresle baş etme ve veri güvenliği eğitimleri veren, Mozambik, Angola ve Filistin’de şiddet karşıtı eğitim ve kalkınma projelerinde yer almış Peter Steudtner’le irtibata geçti. Eğitim semineri için katılabilecek isimlerle kurulan e-mail zincirinde Nisan ayından itibaren yer ve tarih belirlenmeye çalışıldı. Katılımcıların ağırlıklı olarak Ankara ya da İstanbul’da olması durumuna göre Ankara, Bolu seçenekleri üzerinde duruldu, otellerden fiyatlar alındı. Tarih için önce Haziran’ın başı kararlaştırıldı ama daha sonra bazı katılımcılar Ramazan dolayısıyla seminerin bayramdan sonraya bırakılmasını istediler.
Sonuç olarak Ramazan ve bayram sonrasında 2-7 Temmuz tarihlerinde karar kılındı. Mekan için alınan fiyatlardan da şartları uygun olan Büyükada’nın orta standartlardaki otellerinden Ascot seçildi. https://ascot.com.tr/tr/index.php
Seminere katılacak 10 kişinin yol ve otel masrafları için, 1968 yılından beri Hollanda merkezli olarak, kalkınma, kadın, demokrasi projelerine destek veren, Türkiye’de de 99 depremi sonrası ve son dönemde Suriyeli mültecilerle ilgili projelere destek vermiş 43 ülkede çalışan HİVOS’a başvuruldu.https://www.hivos.org/where-we-work
Ama çıkan bütçe çok yeterli değildi, ekstralar katılımcılara aitti, akşam yemekleri için de adadaki self servis bir lokanta ayarlanmıştı. Tam adı “Bilgi teknolojileri üzerine kapasite geliştirme” olan seminer için davet edilen çeşitli sivil toplum örgütlerinden isimlerden sekizine takvim uydu. Ve katılımcılar, “havuz ve deniz için de hazırlıklı gelin” yazışmalarıyla yarı tatil yarı eğitim için başlarına geleceklerden habersiz 2 Temmuz’da Büyükada’ya geldiler..
İlknur Üstün, Kadın Adayları Destekleme Derneği, Kadınlar Birliği, Başkent Kadın Platformu, KAMER ve Mor Çatı gibi büyük kadın örgütlerinin üyesi olduğu Kadın Koalisyonu’nun koordinatörü, kadınların siyasetteki temsili kampanyalarında öncü rol oynamış, neredeyse Meclis’teki AK Partili kadın milletvekillerinin de tanıdığı, yıllardır birlikte çalıştığı bir isimdi. Nalan Erkem, İzmir Barosu’nda işkence komitesinde çalışmış, 2003 yılında Buca Çocuk Cezaevi’nde çıkan isyanın işkence yüzünden çıktığını tespit ederek kamuoyuna açıklamış, bu yüzden yargılanmış, sonra beraat etmiş, 2008 yılında Atatürk’e hakaretten yargılanan Atilla Yayla’nın avukatlığını yapmış çok bilinen bir avukattı.
Veli Acu, BM Gıda Programı çalışanı, iki yıldır BM’nin Antep’te Suriyeli mültecilere yardım projelerinde çalışıyordu. İdil Eser, Colombia Üniversitesi’nde uluslarası ilişkiler masteri yapmış, Chicago Üniversitesi’nde Rus tarihi doktorası yaparken annesi rahatsızlanınca Türkiye’ye dönmüş, sivil toplum örgütlerinde çalışmış, çevirmenlik yapmıştı ve bir süredir de Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye temsilcisiydi.
Günal Kurşun, ceza hukukçusu doçenti ve İnsan Hakları Gündem Derneği başkanıydı. Bir öğretim üyesinin ihbarı üzerine (muhtemelen Today’s Zaman yazarı olduğu için) KHK’yla üniversiteden atılmıştı. Hakkında herhangi bir dava ya da soruşturma bulunmamaktaydı.
Nejat Taştan, 2011’den beri seçim gözlemciliği yapıp, raporlar yayınlayan Bağımsız Seçim İzleme Platformu’nun öncülerindendi, Eşit Haklar Derneği’nin koordinatörüydü. Şeyhmus Özbekli, Mazlumder’den ayrılıp Hak insiyatifini kuran ekip içinde yer alan 1992 doğumlu Diyarbakır’da yaşayan bir avukattı. Özlem Dalkıran, Af Örgütü Türkiye’nin kurucularından, Hrant Dink Vakfı ve Helsinki Yurrtaşlar Derneği başta olmak üzere Türkiye sivil toplumunda çok tanınan bir isim ve profesyonel çevirmendi.
Seminerin ilk iki günü her şey gayet sıradandı. Daha sonra “çok gizli” “sır” diye anılacak toplantının katılımcılarından avukat Nalan Erkem, instagram hesabında otelden fotoğraflar bile paylaşmıştı. https://instagram.com/p/BWEr75PjcDU/
Seminerin üçüncü gününün başladığı 5 Temmuz sabah saatlerinde otelin havuza bakan toplantı salonunda yine biraya gelen katılımcılar bir anda neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda içeriye polisler girmişti. Buradaki ilginç detayı polisin arama/yakalama tutanağından okuyalım: “Otele baskın niteliğinde gidilerek otelin girişinin üst katında bulunan toplantı odasının önüne gidilmiş, kapının açık olduğu görülmüş, şahısların toplantı odasında oval bir şekilde oturdukları görülmüş”
“Kapının açık olduğu görülmüş” Yani haftalardır ajan toplantısı olarak bahsedilen toplantıyı yapanlar kapıyı bile kapatmaya gerek görmemişlerdi. Peki, bu ‘ajan toplantısı’nı kim basmıştı? Ülkedeki kontr-espiyonaj faaliyetlerinden sorumlu olan MİT? Bu suçlara bakan Anayasal Düzene Karşı Suçlar Bürosu’ndaki savcıların talimatıyla İstanbul Emniyeti’nin terörle mücadele ya da organize şube polisleri? Hiçbiri. Doğru cevap Adalar Başsavcılığı’nın talimatıyla Adalar polisi.
Yakalama kararında ajanlıktan, kaos planlarından bahsediliyor muydu? Hayır, savcıya göre bu “terör örgütüne üye olma soruşturması”ydı. Ama bunun hangi terör örgütü olduğu arama tutanağına yazılmamıştı. Peki bu kadar ciddi bir suçun (ajanlık, kaos planı yapma vb.) istihbaratı nereden gelmişti? MİT? Emniyet İstihbarat?, Genelkurmay İstihbarat? Hayır, toplantıda görevli tercümanlardan birinin ihbarıyla Adalar Savcısı harekete geçmişti.
Gizli tanık olan tercümanın neyi ihbar ettiğine de bakalım:
“...bazı konuşmalar duyduğunu, içeride buluna şahısların cep telefonlarını polislerin alacağından, bu telefonların içinde bulunan bilgilerin nasıl saklanacağından..., şifrelemelerden bahsettikleri, içlerinden birinin derneklerindeki bilgisayarı polisin ele geçirmesi durumunda çoğu kişinin yanacağından bahsettiğini, içerideki kişilerin elektronik cihazların polisin eline geçmesinden çok endişe ettiklerini, bununla ilgili sorular sorduklarını , yabancı kişilerle Türkçe konuşan kişiler arasında bu tür konuşmalar geçmesinden dolayı durumu bildirme gereği duyduğunu”
İşte baskına sebep olan ihbar buydu.
Peki ajanların, terör örgütü üyelerinin kaos planları çıkarmak için adada yaptıkları bu gizli toplantıda tanımadıkları bir çevirmenin işi neydi?
Çoğu İngilizce bilen 8 katılımcı içinde, bir ya da iki katılımcı için çevirmenleri organizasyonu yapan Özlem Dalkıran, üyesi olduğu Çevbir’den (Çevirmenler Meslek Birliği) ayarlamıştı. İnternetten foruma yazmış, Çevbir’den de o beş günde müsait olan iki çevirmen profesyonel olarak Büyükada’ya gelmişti. (İhbarcı çevirmenin ulusalcı sloganlarla dolu Facebook hesabına bakmak bile o toplantıdakilerle başka dünyaların insanları olduğunu görmek için yeterli)
Bir ihbarla gözaltına alınan 10 isim iki gün boyunca Büyükada ve hemen karşı kıyıdaki mahalle karakollarında tutuldu. Terör örgütü üyeliği ya da casusluk söz konusuysa ya MİT’in devreye girmesi ya da hemen Anayasaya karşı suçlar bürosunun talimatıyla İstanbul Emniyetine götürülmeleri gerekliydi. Ama ortada somut bir delil yoktu. İşte bu sırada medya devreye girdi. İlk haberlere göre “Kılıçdaroğlu İstanbul’a yaklaşırken sinsi plan deşifre olmuştu”, gözaltına alınanlar “yeni Gezi provokasyonuna” hazırlanıyordu. Bu konuyla ilgisinin ne olduğu bilinmeyen AK Parti Erzurum milletvekiline göre ise “Büyükada’daki ihanet buluşmasının arkasından CIA ve MI6 çıkmıştı.”
Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü olaysız bittikten sonra, gündeme uygun olarak Büyükada’yla ilgili haberler bu kez gözaltına alınanlardan birinin de Alman olmasından hareketle, Türkiye ile Almanya arasındaki meselelere paralel olarak Almanya’nın Türkiye’deki kaos planlarına doğru evrildi, CIA ve MI6 ajanları da BND ajanına dönüşüverdi. Ardından her haberde onlardan “Büyükada’da yakalanan casuslar” diye bahsedilmeye başlandı. Halbuki bir ihbar üzerine harekete geçip, gözaltındaki isimlerin tutuklanmasını isteyen Büyükada savcısı bile bu kadar iddialı değildi. Tutuklama talebinde şöyle diyordu: “Şüphelilerle ilgili terörizmin finansmanı ve casusluk eylemleri yönünden ayrıca soruşturmaya devam edilmektedir.”
Yani Türkçesi şu ana kadar casusluk ya da terör bağlantısı bulamadım ama araştırıyorum. Peki, toplantıda “kaos planları”, “yeni Gezi çıkarmak”, “15 Temmuz benzeri işler yapmak” adına neler konuşulmuştu, hangi planların yapıldığı tespit edilmişti, bunu kanıtlayan eldeki deliller neydi? Gazete haberlerine göre “Büyükada’dakiler önlerine açılmış büyük bir Türkiye haritası üzerinde kaos planı yaparken” yakalanmışlardı. Gerçekten de polis toplantı odasını bastığında masanın üzerindeki bir A4 kağıt üzerine elle çizilmiş bir Türkiye haritası bulmuştu.
Bahsedilen harita buydu.

Haritanın hikayesini ise toplantıdaki diğer çevirmenin ifadesinden öğrenelim: “...Daha sonra medya çıkan haberlerde bir Türkiye haritası üzerinde bazı planlar yapıldığını okudum. O haritayı Alman vatandaşı olan eğitmen şahsın katılımcılardan hatırladığım kadarıyla son bir haftada ya da bir ay içinde sizi etkileyen önemli bir olayı resmedin demesi üzerine Özlem Dalkıran’ın çizdiğini hatırlıyorum. Daha sonra bu harita üzerinde herhangi bir konuşma geçmedi.”
Toplantı sırasında stresle baş etme eğitimi verilirken iki yıldır Suriyeli mültecilerle çalışan BM çalışanı Veli Acu, bir cinsel taciz hikayesi anlatmış, katılımcılar bu olaydan çok etkilenmiş ve bazıları ağlamıştı. Bunun üzerine eğitimi veren Peter Peter Steudtner, katılımcılardan kendilerini strese sokan şeyleri çizmelerini istemişti. Squash oynayan avukat İlknur Üstün, üzerine gelen toplar çizmiş, Diyarbakır’dan katılan avukat Şehmuz Özbekli, klastrofobik olduğu için asansör çizmiş, Özlem Dalkıran da Güneydoğu’da savaş, İstanbul ve Ege kıyılarında yapılaşma, Karadeniz’de HES’ler gibi kendisini strese sokan sorunları bir Türkiye haritası üzerinde resmetmişti.
Herhalde savcı bu açıklamalardan tatmin olmuş olacak ki, tutuklama gerekçesinde masa üzerinde bulunan bir Türkiye haritasından hiç bahsetmedi. Harita boş çıkınca, bir çevirmenin ihbarı dışında toplantıda casusluk yapıldığı, kaos planlarının konuşulduğuyla ilgili elde delil kalmamıştı. Bu sefer, gözaltına alınanların bilgisayar ve telefonlarında yapılan incelemelerden suç delilleri çıkarılmaya başlandı. E-mailleri, cep telefonlarındaki mesajlar ya da bilgisayarlarındaki dosyalardan çıkarılan bu delillerin, Büyükada’daki seminerle ilgisi yoktu, o seminerde üzerlerine konuşulmamış ya da kullanılmamıştı.
Savcının tutuklama gerekçesine göre seminerin eğitmenlerinden İran asıllı İsveç vatandaşı Ali Ghravi’nin tutuklanmasına sebep gösterilen tek delil de bir haritaydı. Harita “Ghravi’nin üst ve oteldeki eşya aramalarında elde edilen dijital materyallerin incelemelerinde” bulunmuştu. Savcının tarifiyle harita “Asya kıtasına ait olduğu detaylı bakıldığında Türkiye cumhuriyeti sınırlarında yer alan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin etimolojik olarak ve ayrıca bir devlete ait topraklarmış gibi gösterilen” bir haritaydı.
Savcının dijital materyalleri arasında bulunduğunu söylediği harita, gazetelere “işte masadaki ihanet haritası” başlıklarıyla çıktı. Halbuki gazetelerde büyük boy basılan haritaya dikkatle bakıldığında, ülkelerin sınırlarının yerinde durduğu rahatlıkla görünebiliyordu.

Harita Türkiye hakkında değildi, bir Kürdistan haritası da değildi, haritadaki renkler devletleri değil, Asya’da konuşulan dilleri temsil ediyordu, hatta yakından bakınca dillerin adlarının da o renklerin üzerinde yazıldığı rahatça görülüyordu. (Kürtçe haritasında Kurmanci, Herki gibi Kürtçe’nin lehçeleri ve şivelerine bölündüğünü gösteren bir fotoğrafın altına gazetelerden biri şöyle yazdı: “Sözde Kürdistan haritasını bile gruplara bölmüşler”)
Ali Ghravi, haritanın İranlı bir İsveç vatandaşı olarak, İsveç’teki eğitim programlarında kullandığını ve Google’da benzerlerinin rahatlıkla bulunacak bir Asya dil haritası olduğunu söylese de bilgisayarında bulunan bir jpeg dosyası yüzünden tutuklanmasına engel olamadı.
Avukat Nalan Erkem’in tutuklanma gerekçesindeki iki delilden biri de yine Büyükada’daki toplantıyla bir ilgisi olmayan “üst ve oteldeki eşya aramalarında elde edilen dijital materyallerin incelenmesinden elde edilen” bir belgeydi. Delillerden ilki diğer bazı sanıkların da tutuklanma gerekçesinde mevcuttu. FETÖ soruşturmasında tutuklanmış Bedriye İştar Tarhanlı’yla telefonda görüşmek. FETÖ’den tutuklanmış biriyle görüşme kaydının çıkması (zamanı/ içeriği belirsiz) nasıl tutuklanma gerekçesi olabiliyor sorusu bir tarafa, telefonda konuşmanın tutuklama gerekçesi olduğu kişi tahliye edilip tutuksuz yargılanmaktaydı. Ayrıca bahsedilen İştar Tarhanlı ya da bilinen adıyla İştar Gözüaydın, Nalan Erkem’in de üyesi olduğu Yurttaşlık Derneği’nin kurucularından biriydi, akademisyen olarak İzmir’deki bir FETÖ üniversitesinde çalıştığı için kısa bir süre tutuklu kalmış, sonra tahliye edilmişti. Ayrıca aynı dernek üyesi iki kişinin telefonda konuşması herhalde çok tuhaf değildi.
Avukat Erkem’in tutuklanmasına gerekçe gösterilen ikinci delili yine savcının tutuklanma gerekçesinde okuyalım: “Üst ve oteldeki eşya aramalarında elde edilen dijital materyallerin incelenmelerinde; Gizli-MİT (Özel KUVVETLER Komutanlığı’nın 12929.pdf isimli belgenin Başbakanlık Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının TBMM Meclis Araştırma Komisyonu’na sunmuş olduğu Gizli ibareli bir belge olduğu”
Bu delilin gazetelere nasıl çıktığını bakalım şimdi de; “Çantada MİT raporuyla dolaşıyor. Nalan Erkem’in üzerinden FETÖ’nün Seferberlik Tetkik Kurulu’nun basmasına ilişkin MİT tarafından hazırlanarak TBMM’ye gönderilen 2012 tarihli rapor çıktı”
Öncelikle belge pdf yani çantasında onunla dolaşması mümkün değil, bilgisayarında kayıtlı bir dosya bu. FETÖ’nün kozmik odayı basmasıyla ilgili bir rapor değil, çünkü 2012 tarihinde henüz FETÖ diye bir şey yokken, Alaaddin Kaya’nın da tanık olarak dinlendiği Meclis’te kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu’na MİT tarafından gönderilmiş bir belge. MİT bu belgeyi bir yere daha göndermişti; Malatya’daki Zirve Katliamı davasının mahkemesine.
http://www.aksam.com.tr/siyaset/zirveye-mit-bombasi-dustu/haber-174717.
Peki, Nalan Erkem’in bilgisayarında ne işi var? Çünkü Nalan Erkem, Zirve Katliamı davasındaki avukatlardan biriydi. Bu belge de dava dosyasındaki bir belgeydi. Ayrıca katılımcılardan birinin bilgisayarından çıkan bu belgenin Büyükada’daki toplantıyla herhangi bir ilgisi de bulunmuyordu. Ama bu açıklamaları makul gören mahkeme tarafından tahliye edilen Avukat Erkem, bir süre sonra tekrar tutuklandı.
Uluslararası Af Örgütü Türkiye temsilcisi İdil Eser’in tutuklanma gerekçesi de benzer. Toplantıyla hiçbir ilgisi olmayan, bilgisayar ya da telefonunda bulunanlar. İlk delil bilgisayarında bulunan “Semih ÖZAKÇA ve Nuriye GÜLMEN ile ilgili belgeler”. Bahsedilen belge, Eser’in Türkiye sorumlusu olduğu Af Örgütü’nün hem bu kişilerin serbest kalmasını isteyen hem de açlık grevlerini onaylamadıklarını söyleyen şu çağrısıydı: http://acileylem.org.tr/eylem/nuriyesemih
İkinci delil savcıya göre “darbe girişimi sonrasında insan haklarının ağır tehlike altında olduğu iddiası ile Türkiye’ye gaz ihracatının yapılmaması için Güney Kore Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne yazılmış belgeler.” Aslında belgelerin darbeyle ilgisi yok, çünkü 2014 tarihli, yine Af Örgütü’nün Gezi olayları sonrası Türkiye’ye biber gazı satan Kore’ye yönelik bir kampanyasına aitler.
Üçüncü delil; Af Örgütü Türkiye sorumlusu İdil Eser’in, bir süre önce bylock iddiasıyla tutuklanan Af Örgütü Yönetim Kurulu Başkanı ile telefon irtibatı. Yine bylockluyla konuşma suçu, aynı kurumda çalıştığı kişiyle üstelik.
Ve esas gazetelerin ilgisini çeken delil. Gazete haberinden okuyalım; “PKK’nın mesajı cebinde; İdil Eser’in telefon ve bilgisayarında örgüte üye olmak isteyen teröristin mesajları var.”
Savcıya göre bu bir mesaj değil, caps:
“..PKK/KCK terör örgütü üyesi olduğunu ve Murat Dicle isimli sahte hesabı kullandığını beyan eden şahsın, Af Örgütü'nde çalıştığı değerlendirilen Fırat Doğan isimli şahsa “kendisinin Irak’ta uzun zamandır PKK üyesi ve gerilla doktoru olduğunu, Af Örgütü'ne üye olmak istediğini,bunun kendileri için sorun olup olmayacağını sorduğu” şeklinde yazışmanın resim halinde bulunduğu,..”
Mesaj İdil Eser’e gelmemiş, Uluslararası Af Örgütü’nün Facebook sayfasına mesaj olarak yazılmış. Bahsedilen Fırat, bu mesajlara bakan Af Örgütü çalışanı. Yaptığı gelen bu mesajın capsini İdil Eser’le paylaşmak. Bilgisayarından ya da telefonunda çıkan bu caps. Bu mesaja hiçbir cevap da yazılmamış. Ama İdil Eser de hiçbiri Büyükada toplantısıyla ilgili olmayan bu delillerle tutuklandı.
İnsan Hakları Gündem Derneği üyesi ve BM çalışanı Veli Acu’nun tutuklanma gerekçesinde deliler de bilgisayarında pdfleri çıkan Öcalan’a ait 3 kitap, yine 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde kendini yakan PKKlıların anlatıldığı Dörtlerin Gecesi kitabının pdfi, PKK’ya yakın bir gençlik örgütünden tutuklanmış bir kişiyle telefon teması ve bir bylockluyla telefon teması. Bu bylocuklu ilginç. Çünkü kendisi darbeye kadar Kalkınma Bakanlığı Avrupa Birliği Ekonomik ve Sosyal Uyum Dairesi Başkanı. Yani Antep’te BM Gıda programında çalışan Veli Acu’nun görüşmesinin değil, devlette bu kadar üst bir makamda olmasının tuhaf olduğu bir isim. Ama Veli Acu da Büyükada’yla hiçbir ilgisi olmayan bu delillerle tutuklandı.
Günal Kurşun, Büyükada toplantısının gazetelerde FETÖ’ye bağlanmasına neden olan kişi. Çünkü 2014-2016 yılları arasında Today’s Zaman’da yazmış (ki kimler yazmadı) bir ceza hukukçusu ve İnsan Hakları Gündem Derneği başkanı. İhbar sonucu KHK’yla Çukurova Üniversitesi’nden atılmış. Bunlar için tutuksuz yargılanıyor. Ama bu sicili Büyükada’da tutuklanması için gerekçe olmuş. Bir başka delilse “Bylock kullanıcısı olduğu bildirilen ama henüz hiçbir işlem yapılmamış olan A. Ç ile görüşme.” Yani hakkında tutuklama kararı olmayan Bylockluyla görüşmekten tutuklanması istemiş. Bulunan bylocklu da polis akademisinde bir konferans için giden Yrd. Doç. Kurşun’un irtibat kurduğu orda görevli bir polis. Yani yine tutuklanma gerekçesinde Büyükada ile ilgili hiçbir şey yok.
Yurttaşlık Derneği’nden, bu semineri organize eden Özlem Dalkıran’un tutuklanma gerekçesinde en azından Büyükada’daki seminerle ilgili bir şey bulmayı bekliyorsunuz. Ama yok. Tanıyanların iyi bir solcu ve ateist olduğuna hüsn-i şehadet edebilecekleri Dalkıran’ın evinden çıkarılan 1 dolar neyse ki tutuklanma gerekçesine konmamış. Aynı dernekte kurucu oldukları tutuksuz yargılanan İştar Gözüaydın’la telefon görüşmesi onun için de tutuklanma delili olmuş. Bir de gazetelerin haftalardır her olayı bağladıkları bir Word dökümanı. Belgeye geçmeden bu belgeyi haberlerden birinden okuyalım: “Uçurumdan döndük, al sana belge: Büyükada’daki kaos toplantısıyla ilgili korkunç belgelere ulaşıldı. Gözü dönmüş ajanların Türkiye’deki piyonlarını kullanarak yaptıkları alçak planlar deşifre oldu. Terör örgütlerinin CHP ve HDP tabanlarını kullanarak sokak darbesi yapmayı amaçladıkları ortaya çıktı.”
Merak etmiş olabilirsiniz. İşte o korkunç Word dökümanı da bu:

İstanbul Hayır Meclisleri Buluşması- Tartışmalar başlıklı bir belge. “Üç liralık bardak alıp kırıldı diye geri vermek” gibi eylemlerle Paşabahçe’yi bloke etmek gibi korkunç planlardan bahsedilen, “referandumda belliydi ama şimdi nereye varmak istediğimizi ortaklaşa tartışıp bir plana varmış değiliz” diyen Referandumda “hayır” için kurulmuş bir platforumun “peki şimdi ne yapacağız” diye özetlenecek kafası çok karışık toplantı notları. Özlem Dalkıran’ın dijital belgelerinde çıkmış bir Word dökümanı. Onun yazdığı bir belge bile değil, ona gelmiş bir e-mail. Tarihi de Büyükada’dan çok öncesi. Peki, Büyükada’yla ne ilgisi var bunun? Birinin e-mailinden çıkmış, başka birilerinin yazdığı başka bir toplantının notları nasıl o kişinin Büyükada’da casusluk ve kaostan tutuklanmasına neden olabiliyor? Olabiliyor çünkü bu yüzden Özlem Dalkıran da tutuklandı.
Haklarında savcının tutuklama istediği ama mahkemenin insaf edip tutuklamadığı diğer iki isim insan hakları derneği yöneticisi Nejat Taştan ve Diyarbakırlı avukat Muhammed Şehmus Özbekli aleyhine tek delilse bir Bylockluyla telefon teması. Neyse ki bu büyük suçtan ikinci kez tutuklanma taleplerini de hakim reddetti ve onlar tutuksuz yargılanıyor.
Türkiye'nin en geniş kadın sivil toplum örgütleri platformu olan Kadın Koalisyonu'nun koordinatörü İlknur Üstün'ün tutuklama gerekçesinde ise hiçbiri yok. Tek delil, bilgisayarında bulunan, yine Büyükada'yla alakasız bir word dükümanı. Savcılığın tutuklama gerekçesinden okuyalım; "Büyükelçiliğiniz desteğiyle gerçekleştirmekte olduğunuz" adlı bir word belgesinin yapılan incelemesinde; İlknur Üstün tarafından yazıldığı değerlendirilen yazıda ender equality, participation in policiy making and reporting projesi kapsamında çeşitli giderlerin oluştuğu, bu giderlerin büyükelçilik tarafından karşılanmasının istendiği"
Bu kadar. Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere devletin AB ve elçilik fonlarıyla gerçekleştirdiği projeler gibi İlknur Üstün'ün koordinatörü olduğu Kadın Koalisyonu'nun yürüttüğü ve İngiltere Elçiliği'nin destek verdiği, Maliye Bakanlığı'na vergileri ödenen bir proje bu. Projenin Türkçe adı; Cinsiyet Eşitliği, Politika Yapımına Katılım ve Raporlama. İlknur Üstün'e Büyükada'daki toplantı ya da başka hiçbir konuda soru sorulmamış. Sadece bu izinli, vergileri ödenen, resmi kurumların da sık sık yaptığı projeyle ilgili bir word dosyası nedeniyle hakkında tutuklama kararı verilmiş.
Gelelim, en meşhur, uluslararası krize neden olan sanığa; Alman Peter Steudtner. Türkiye’de Türklere veri güvenliği konusunda bir Alman’ın eğitim vermesine ajanlık demek için delile pek ihtiyaç yok. Tuhaf bir ajan olmalı bu. Çünkü iki çocuğu ve eşiyle Berlin’de yaşayan Steudtner en son Şubat ayında Almanya’da 47 yıllık bir vakıf olan Kurve Wustrow’un düzenlediği seminerler kapsamında aynı veri güvenliği eğitimini vermiş. Hatta bu seminere katılım için kurumlar 1500 euro, kişiler 1000 Euro ödemişler
Kendi ülkesinde de kaos çıkarmaya çalışan bir Alman ajanı olmalı. Ajan olduğunu söyleyen gazetelerde haberlerde tahta başında bu eğitimi verdiği fotoğraflarının çıkmasından da kimse şüphelenmemiş olabilir. Genelde ajanlar ajanlık yaparken fotoğraf çektirmezler.

Ama galiba beceriksiz bir ajan bu. Çünkü aleyhine en büyük itirafı bizzat kendisi yapmış. “Alman Konsolosluğu’nun Türkiye’de başlatılacak ayaklanmanın hazırlığını safha safha izlediği ortaya çıktı.” “Casuslara Alman çipi” manşetleriyle verilen ifadesinde Steudtner savcıya “Nerede kalacağıma kadar Alman elçiliğinin bilgisi vardır. Elephant isimli program sayesinde takip ediliyoruz” demişti.
Bir ajanın Alman elçiliğiyle ilişkisini kendi kendine itiraf etmesine şaşırmayanların Elephant’ı telefonlara yerleştirilen bir çip zannetmesi tuhaf değil. Halbuki elephant yurtdışına seyahat eden milyonlarca Alman’ın, gittikleri yer hakkında, başlarına kötü bir şey geldiğinde yardım edilebilmesi amacıyla Alman hükümetini bilgilendirmek için isterlerse doldurdukları internet üzerindeki bir bilgilendirme formundan başka bir şey değildi. Bu da linki; elefand.diplo.de
Büyükada’da da Ramazan için ertelenen, havuz var mayolarınızla gelin diye gidilen, kapısı açık odada, profesyonel çevirmenlerle yapılan sıradan bir eğitim semineri bir ayda uluslararası bir krize döndürüldü. Darbenin yıldönümünde Temmuz ayında darbe sırasında adı başka bir toplantıyla anılmış Büyükada’da, genel olarak yabancılara, sivil toplum çalışmalarına güvensizliğin olduğu bir ortamda, devletin hak ihlallerine karşı çalışan insan hakları aktivistlerinin verilerini saklama konusunda yaptıkları konuşmalardan ideolojik olarak hassas bir çevirmen diyelim şüphelendi ve bunu ihbar etti.
Ama tanınmış avukatlar, içeride ve dışarıda iyi bilinen sivil toplumcular, BM çalışanlarının olduğu bir 10 kişilik bir seminerde, çoğu 50 yaş üstü kadınlar, avukatlardan oluşan, az sayıdaki profesyonel çalışanları dışında toplumsal bir tabanları olmayan insan hakları örgütlerinin temsilcileriyle yeni bir Gezi, kaos planı çıkarılamayacağını, bunu El Salvador istihbarının bile denemeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerekti.
Bu seminerdeki insanların ve kurumların fikirlerine, insan haklarından anladıkları şeye katılmayabilirsiniz. Şahsen pek çok açıdan ben katılmıyorum ve bununla ilgili yazılar yazdım. Ama sadece fikirlerini, duruşlarını beğenmiyorsunuz diye insanları bu delillerle casus, terörist ilan edip hapse atamazsınız.
Almanya’nın darbe ve terör konusundaki tutumlarını eleştirirken Türkiye yüzde yüz haklı. “Darbeyi Gülenciler yapmadı” diyen Alman istihbaratı, Türkiye’deki insanları ölümle tehdit eden gazetelerin orada yayınlanmasına izin veren Alman hükümetiyle hesaplaşmak hükümetin hakkı ve görevi. Ama bunu kendi vatandaşları ve suç işlememiş yabancılar üzerinden yapmak büyük bir adaletsizlik olduğu gibi vatanseverlik de değil, tersine vatanını zor durumda bırakmak.
Türkiye, güvenlik bürokrasisinin köpürttüğü kaos, suikast planlarıyla yapılan operasyonların bedelini ağır ödedi.
Bu bedel bir kere daha hem Türkiye hem de yine temelsiz delillerle hapse atılan insanlara ödetilmemeli. O bedeli ödeyenlerden biri olan İdil Eser, OHAL nedeniyle sadece birinci derecede yakınlarıyla görüşmesine izin verildiği için hapishanede kimseyle görüşemiyor. Çünkü hayatta olan birinci derece yakını yok.
Büyükada, sadece onların değil, bir ülkenin kendi kendisine nasıl gol attığının da trajik hikayesi olarak hatırlanacak. Halbuki Büyükada deyince aklımıza gelecek tek olumsuz haber, fırtınadan dolayı aksayan vapur seferleri olarak kalmalıydı.
.07/08/2017 01:38
O binbaşı ihbar için neden MİT’e gitmişti?
Bugün Ankara’da ilginç bir darbe davası görülmeye başlanacak. Ama Akıncılar ve diğer darbe davalarının yanında epey küçük ölçekli bir dava olduğundan muhtemelen çok az sayıda muhabir bugün duruşma salonunda olacak.
Çünkü bu iddianamede sadece yedi sanık var. Sanıklar EDOK olarak bilinen Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığı’na bağlı iki korgeneral, bir tümgeneral, iki tuğgeneral, bir albay ve bir binbaşı. Ama bu darbe sırasında EDOK’ta işlenmiş suçlar hakkında bir iddianame değil. EDOK Komutanı olan ve darbeden sonra ilginç bir şekilde istifa eden Orgeneral Kamil Başoğlu’nun kaçırılmasıyla ilgili ayrı bir iddianame var örneğin.
Bu dar kapsamlı iddianamenin merkezinde iddianamenin bir numaralı sanığı olan bir korgeneral var; EDOK’a bağlı dört komutanlıktan biri olan Muharebe ve Muharebe Destek Komutanı Metin İyidil.
İyidil’in TSK’daki kariyeri oldukça dikkat çekici. 20 yıldır Ankara’da ve karargahta bulunan İyidil, ordudaki atamalarda en etkili pozisyon olan Personel Daire Başkanlıkları’nda çalışmış. 2012 yılında Korgeneralliğe getirilen İyidil, önce Kara Kuvvetleri ardından 2014’e kadar da Genelkurmay Personel Daire Başkanı olarak ordudaki terfi ve atamalarda en kritik kararların altında imza atmış.
(Ocak 2016’da Ankara Kocatepe Camii’ndeki bir cenaze nedeniyle fotoğrafları gazetelerde yer almıştı. Ablası Gülseren Özdemir’in (işadamı Nihat Özdemir’in eşi) cenazesinde siyasilerin taziyelerini kabul ederken.)
Darbeden sonra tutuklanan ve 25 Haziran’da KHK’yla ordudan atılan Korgeneral İyidil’in etrafında dönen iddianame ancak darbeden bir yıl sonra Haziran ayında yazılabildi.
Halbuki Ocak 2017’de kendisine bağlı, Isparta Eğridir’deki Dağ Komando Okulu’ndaki darbe suçlarıyla ilgili hazırlanan iddianamede adının olduğu basında yer almış.
http://arsiv.dha.com.tr/harbiyelileri-ankaraya-goturmek-istemisler_1436672.html
Daha sonra savcılık İyidil’in adının iddianameye yanlışlıkla girdiğini açıklamıştı.
http://www.hurriyet.com.tr/korgeneral-iyidil-isparta-darbe-girisimi-davas-40337654
O iddianamede İyidil’in aleyhine ifade veren kişi Isparta Valisi, darbe sabahı 06.00 sularında İyidil’in kendisini aradığını, o sırada orada görevli 700 komandonun devlet kurumlarını korumak gerekçesiyle Ankara’ya götürülmesi için izin istediğini ama durumdan şüphelenip izin vermediğini anlattı. Savcıya göre o saatte komandoları Ankara’ya taşımak hala ümidini kesmemiş darbecilerin bir girişimiydi. Ama İyidil bu davada sanık olmadı.
Adının neden Akıncı, Genelkurmay ya da Kara Kuvvetleri ile ilgili iddianamelerde yer almayıp, hakkında ayrıca bir iddianame yazıldığını bilmiyoruz.
Ama bu iddianamenin diğerlerinden önemli bir farkı var; İddianamede Türkiye’de savcıların pek yapmadığı, darbe davalarında ise hiç yapılmayan bir şey yapılmış ve Korgeneral İyidil lehine tanıklıklara da yer verilmiş.
İyidil lehine olan en önemli delil, darbecilerin atama listesinde Kara Kuvvetleri emrine alınmış görünmesi, bu darbecilerin atama listesinde kızağa çekmek demek. İkinci lehte delil darbe gecesi 01.30, iddianamedeki bir tanığın ifadesiyle yeğeninin girişimiyle önce NTV’ye ardından iki kanala daha bağlanıp darbeye karşı Cumhurbaşkanı’na destek açıklamaları. Üçüncüsü ise ilginç bir tanık ifadesi. 16 Şubat 2017’de savcılığa giden eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok şu ifadeyi vermiş;
“29.04.2014 tarihinde MİT'e gönderdiğim listelerin yapmış olduğum çalışmanın ayrıntılı ve titiz bir çalışmanın sonucu ortaya çıktığı dikkate alınarak kurum tarafından yapılan çalışmalara gerekçe yapıldığını geçtiğimiz günlerde öğrendim. Hazırlamış olduğum listelerde bulunan iki ismin eksik bilgiye dayanarak bu listelerde yer aldığını darbe sonrası yaptığım çalışmalar neticesinde tespit ettim... Ben Metin İYİDİL'in 15 Temmuz darbe karşıtı tutumunu ve edindiğim yeni bilgileri bir araya getirdiğimde Metin İYİDİL'in FETÖ ile ilgisinin olmadığı, darbeye katılmadığı kanaatini edindim.
Bu süreçte Metin İYİDİL'in tutuklu olduğunu öğrendiğimde başvurarak kendisi hakkında sonradan öğrendiğim ve yukarıda ayrıntısını anlattığım şeylerle ilgili bilgi vermek istedim."
İddianamede İyidil aleyhine de tanıklıklar var. Darbecileri polise teslim etmek istemediği, darbe bastırılınca darbeye direnmiş gibi rol yaptığını anlatan asker ve sivil tanıklar. Sonunda savcı da benzer bir kanaate varmış . İyidil’in darbenin başarısız olduğu anlaşılınca takiyye yaptığını tanıkların ifadeleriyle iddianamesine yazmış;
“15/07/2016 günü gerçekleşen Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya yönelik eylemler öncesinde, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu asker şahıslarla darbeye hazırlık konusunda düzenli görüşmelerinin olduğu (Polatlı iddianamesi), olay günü de sözde Yurtta Sulh Konseyi Üyesi olan ve sözde atama listelerinde imzası bulunan Mehmet PARTİGÖÇ ile Genelkurmay karargahında görüşmesinin olduğu (Genelkurmay iddianamesi), Isparta Dağ Komanda Okulunda eğitim gören harbiyelilerin darbe kalkışmalarında kullanılabilmesi için Ankara'ya getirilmesi için çaba gösterdiği (Isparta İddianameleri),... darbeye teşebbüs eylemlerinin sonuca ulaşmasını sağlayamadıkları, bunun belirtilerinin olay gecesi ortaya çıkması üzerine ısrarla kendisinin darbe karşıtı olduğunu gösterecek şekilde faaliyetler ve davranışlar sergilemeye çalıştığı, bu kapsamda tv. açıklaması yaptığı saatler, kendisinin zırhlı birliklerde bulunduğunu gösteren kamera görüntülerini temin etmeye çalışması vb. eylemlerle örgütün en başarılı olduğu takiyye uygulamasını gösterdiği, EDOK Karargahında bir problem olmadığını öğrenmesine rağmen, darbenin engellenmesi için görevinin başına geçerek, olay gecesi ülke genelinde çok önemli olayların yaşandığı bağlı birliklerine resmi yollardan yazılı ve sözlü talimatlar verebilecek durumda olmasına rağmen, bir cafede telefon görüşmeleri ile darbe kalkışmasının gidişatını anlamaya çalıştığı”
Tabii ki kararı bugün başlayacak mahkeme verecek. O yüzden izlenmesi ilginç bir dava olacak. Ama sadece bu yüzden değil.
Metin İyidil’le ilgili iddianamedeki iki belge darbenin arkaplanı, hazırlık sürecinde devletin zaafları hakkında bize çok önemli bilgiler verebilir. Bu belgelerin çıktığı yer de çok önemli; Darbenin Genelkurmay’daki beyin isimlerinden Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ün kasası.
İddianameden okuyalım:
“Adli Emanetin 2017/3576 sırasında kayıtlı Mehmet PARTİGÖÇ'ün kasasında bulunan belgeler arasında yer alan 9 numaralı belgede şüpheli Metin İYİDİL ile ilgili yapılan araştırma neticesinin bulunduğu belirtilerek dosyamızda değerlendirilmesi için gönderildiği, dosyaya alınan belgenin T.C. Başbakanlık MİT. Müsteşarlığından 23/06/2015 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına gönderilen Çok Gizli Kişiye Özel ibareli 004141 nolu yazı ekinde şüpheli Metin İYİDİL hakkında Paralel Devlet Yapılanması (PDY-PÖ) mensubu olduğuna dair iddiaların bulunduğu yönünde bilgi mevcut olduğunun belirtildiği görülmüştür”23 Haziran 2015 tarihinde MİT, Genelkurmay’a gizli bir not göndererek Metin İyidil’in o zamanki adıyla paralelci olduğunu söylemiş. Bu tarih ilginç 2015 Yüksek Askeri Şura’nın hemen öncesi. Şura hazırlıkları sürerken.
İddianameye göre Partigöç’ün kasasından ikinci bir belge daha çıkmış. Yine iddianameden okuyalım:
“Mehmet PARTİGÖÇ'ün kasasında bulunan belgeler arasında şüpheli Metin İYİDİL'in kendi imzasını taşıyan 13 Temmuz 2015 tarihli emeklilik dilekçesi suretinin dosyamızda değerlendirilmek üzere gönderildiği görülmüştür”
Metin İyidil’in emeklilik dilekçesinin Partigöç’ün kasasında ne işi olduğu, bu dilekçenin MİT’in raporundan sonraya denk gelmesinin tesadüf olup olmadığı herhalde mahkemede üzerinde durulacak sorular olacak.
Esas sorunun ise cevabı var; Peki, hakkında MİT’in Genelkurmay’a paralel dediği, hatta son bir çıkış olarak emeklilik dilekçesini bile yazmış Metin İyidil’e 2015 Yüksek Askeri Şura’da ne yapıldı?
Bunu da Resmi Gazete’den okuyalım. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/08/20150807-7.htm
4. Kolordu Komutanlığı’ndan, karargahtaki EDOK Muharebe ve Muharebe Destek Komutanlığı’na atanmış.
Metin İyidil, o YAŞ’ta atanan ve daha sonra darbeden tutuklanacak tek general de değildi. Genelkurmay Çatı İddianamesi’ne göre 2015 Yüksek Askerî Şûra’sında albaylıktan tuğgeneralliğe/tuğamiralliğe terfi edenlerin yüzde 78’i darbeci/FETÖ’cü çıktı. Bu rakam tümgeneralliğe/tümamiralliğe yükselenlerde yüzdü 53. (Bu yüzde elli üç içinde, yani 2015 YAŞ’ında tümgeneralliğe terfi eden isimler arasında 15 Temmuz’un kilit isimlerinden Tümgeneral Mehmet Dişli de var.) Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda ise 2015 YAŞ’ında tümgeneral yapılan 4 tuğgeneral 15 Temmuz sonrası ordudan atıldı yani oran yine yüzde 100.
Peki, 2015 YAŞ’ından önce MİT’ten Genelkurmay’a gelen ve paralelci askerleri gösteren listede sadece Metin İyidil’in mi adı vardı? Bilmiyoruz. Bu da mahkemede ortaya çıkabilecek bilgilerden biri.
Ama kesin olan darbe gecesi, darbenin başladığını bildirmediği için yüklenilen MİT, (Üçok’un ifadesinden anladığımız kadarıyla) hem 2014 hem de 2015 Yüksek Askeri Şura toplantılarından önce üst düzey FETÖcü askerlerin isimlerini tespit etmiş ve bildirmişti.
Hatta dönemin Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, 2015 Mayıs’ında 1000 isim için ellerine ihbar geldiğini söyleyerek bunu açık da etmişti. http://www.hurriyet.com.tr/milli-savunma-bakani-ismet-yilmaz-1000in-uzerinde-kisi-icin-ihbar-geldi-28991382
Ama bu listelerin gereği YAŞ toplantılarında yapılmadı.
Darbeyle ilgili Türkiye’deki bütün kurumların hesap vermesi, sigaya çekilmesi, postmortem yapması, kendini düzeltmesi gerekli. Özellikle istihbarat zaafının sorgulanması bundan sonrası için hayati. Keşke bunun için ABD’nin 9/112'den sonra yaptığına benzer bir komisyon kurulsa ve bütün devletin bir check-upı çekilebilseydi.
Ama böyle bir zaaflar listesi yapılacaksa herhalde o listenin ilk sıralarına MİT’in adı yazılamaz.
Darbeden önce görevi olmamasına rağmen ordudaki üst düzey FETÖ’cü generallerin adını bildirmek dışında, ByLock’un varlığını keşfedip verilerini ele geçiren ve böylece darbeden sonra ordudaki uyuyan hücrelerin tespitini sağlayan da MİT oldu. 9 ay Ankara’da organize edilen darbeyi öncesinde göremediler, zamanını bilemediler ve bu yüzden eleştirilmeleri çok doğal ama darbe günü darbecileri telaşlandıran ve darbenin saatinin erkene alınmasına neden olup, darbenin başarısızlığını sağlayan da MİT’in girişimleri oldu.
Herhalde bu sicil yüzünden geçen hafta mahkemedeki savunmasında o zamanlar YAŞ üyesi olan Akın Öztürk bile tespit ettiği paralelci askerlerin adını MİT’e bildirdiğini söyleyerek kendini savunmaya çalıştı.
Zaten tam da bu yüzden Kara Havacılık Okulu’nda görevli ve cemaat mensubu olan pilot binbaşı, kendisine verilen ve içine sinmeyen MİT’le ilgili görevi, amirlerine, bağlı olduğu Kara Kuvvetleri’ne, Genelkurmay’a ya da Emniyet’e değil, doğrudan MİT’e gidip bildirdi.
Devlette böyle bir ihbarın hangi kuruma yapılabileceğini FETÖ’cü bir pilot Binbaşı’dan daha iyi kim bilebilir ki?
.09/08/2017 01:19
12 bin TL'yle Meclis kürsüsünden neler söyleyebilirsiniz?
Geçen hafta Meclis’te yapılan görüşmelerle, 1973'ten beri yürürlükte olan İç Tüzük’te önemli değişikliklere gidildi. 1982, 1996 yıllarındaki geniş kapsamlı değişikliklerle birlikte TBMM İç Tüzüğü’nde 14'üncü değişiklik de yapılmış oldu.
Bu değişikliğin en ilginç tarafı ise Meşrutiyet dönemi meclislerinden itibaren kürsü dokunulmazlığının ve söz hürriyetinin çok geniş tutulduğu Meclis İç Tüzüğü'ne, 12 Mart sonrası, 12 Eylül sonrası, 28 Şubat arifesinde yapılan değişikliklerde bile akla gelmemiş kürsüde konuşma yasaklarının girmesi oldu.
Farkı anlamak için tüzüğün “Meclis’ten geçici çıkarma” cezasını düzenleyen 161'inci maddesinin, kürsüdeki kusurlu hareketleri belirleyen 3'üncü fıkrasının eski halini okuyalım önce:
“Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Cumhuriyet Senatosuna, Millet Meclisine, Cumhuriyet Senatosu Başkanına, Millet Meclisi Başkanına, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Başkanlık Divanlarına, Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdid etmek yahut Türkiye Cumhuriyeti'ne veya onun Anayasa düzenine sövmek”
Son tüzük değişikliğiyle 3'üncü fıkraya yeni yasaklar eklendi ve şöyle oldu;
“Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanı'na, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı'na, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı'na ve Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline hakarette bulunmak, sövmek veya onları tehdit etmek yahut Türkiye Cumhuriyeti'ne veya onun Anayasa düzenine sövmek, Türk milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar ile Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak, Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak;”
Kürsüde bunları yapan vekilleri sadece Meclis’ten geçici olarak çıkarılmıyor, aynı zamanda maaşlarının 2/3’ü de ceza olarak kesiliyor. Yani bugünkü vekil maaşları düşünülürse bu, 12 bin TL'lik bir ceza yapıyor.
Peki “Türk Milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik hakaret ve ithamlar”ın içine neler giriyor?
Hadi hakareti geçtik. İthamın içine girmeyecek ne olabilir?
Mesela bir milletvekili TBMM yayınları tarafından basılan İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını eline alıp, kürsüden, Şeyh Said, İsklipli Atıf Hoca’nın yargılandığı mahkeme tutanaklarını okusa, üzüntüsünü bildirse ortak geçmişimize ithamlarda bulunmuş olur mu?
Ya da başka bir milletvekili 24 Nisan’da kürsüye çıkıp soykırım, katliam demeyi bırakın, mesela Başbakanlığın 2013’ten beri her yıl 24 Nisan'da yayımladığı 1915 taziye metnini okusa “bu Türk milletinin tarihi ve ortak geçmişine yönelik bir ithama” girip Meclis’ten atılmasına neden olur mu?
Ya da bir milletvekili 1937/38 Dersim Katliamı’nda öldürülen insanlarla ilgili 2013’te Başbakan’ın yaptığı özür konuşmasını tekrar okusa, Meclis oturumundan atılır mı?
Ya da “Göktürkler Çin prensesleri tarafından kandırıldı“, “Dördüncü Murad içkiyi yasakladı ama kendi içerdi”, “Baltacı Katerina aşkına savaşı kaybetti”, “Kuyucu Murad Paşa Alevileri öldürdü”, “İttihatçılar ülkeyi savaşa sokup mahvetti” gibi yarı dedikodu yarı tarih klişelerini Meclis kürsüsünden söylemek de ortak geçmişimize hakaret ve itham olabilir mi?
Peki, Meclis kürsüsünden “Anayasanın ilk dört maddesine aykırı beyanlarda bulunmak” suçuna neler girebilir?
Meclis kürsüsünden bir milletvekilinin “Atatürk milliyetçiliğine, laikliğe, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine” aykırı beyanlarda bulunduğu nasıl tespit edilecek?
Mesela “Her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” diyen bir milletvekili için Genel Kurul salonuna güvenlik mi çağrılacak?
Meclis kürsüsünde “Bizde laiklik dinsizlik olarak yorumlanıyor, Anayasada laiklik olmasına gerek yok” ya da “Bu sosyal devlet ilkesi komünistliktir, anayasadan çıkarılmalı”, “Ankara çok çirkin, bir türlü de düzelmiyor, gelin İstanbul’u başkent yapalım” diyecek milletvekili 12 bin TL'yi yanında mı bulundurmalı?
***
Gelelim, “Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa ve kanunlarda düzenlenen idari yapısı ve yerleşim birimlerine ilişkin Anayasa ve kanunlara aykırı isim ve sıfatlar kullanmak" suçuna.
Bu yasağın HDP’li vekillerin kürsüde Kürdistan, Kürt illeri dememesi için konulduğu açık. Peki bugüne kadar bu kavramları Meclis’te binlerce kez kullandıkları için Türkiye’nin toprak bütünlüğünden bir çakıl taşı eksildi mi? Yoksa her siyasi meseleyi ve talebi Ankara’daki Meclis’te konuşabilme hakkı, ülkenin bütünlüğünün sigortası, silahla hak arama karşısındaki en meşru ve ikna edici argüman mıydı?
Peki bu yasağın kapsamı başka nerelere uzanabilir? Mesela bir milletvekili kürsüye çıkıp, köyünün adının Kürtçe, Lazca, Rumcasını söylese bu da kanuna aykırı isimlere girecek mi? Meclis kürsüsünde Tunceli’ye Dersim, Aydınlar’a Tillo, Güneysu’ya Potomya demek yasak mı artık? Ya Barzani’yle petrol anlaşmaları anlatılırken Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi demek? Ya da tarihten bir olay anlatırken Lazistan, Kürdistan mebusu demek?
Türkiye, konuşmaktan korkmaktan vazgeçmemiş miydi? Hem de her şeyin açıkça konuşulması için varolan, yasama dokunulmazlığının bu yüzden sınırsız olduğu Meclis kürsüsünde? Dışarıda her yerde söylenip Meclis kürsüsünde söylenemeyecek ne olabilir? Peki Meclis kürsüsünde bile söylenemeyen fikirler nerelerde söylenmeye başlanır?
'Sessiz Devrim' adlı o 255 sayfalık kitapta eski devletten kalma yasaklar, korkuların nasıl kaldırıldığı anlatılmıyor muydu?
Meclis kürsüsüne bu yasakları koyduktan sonra yıllardır binbir zorluklarla büyük mücadelelerle yapılan reformlar, değiştirilen yasalar, yıkılan tabular, özürler, taziyeler, açılımlar nereye uçtu? Yoksa bu liberaller de mi devletimizi kandırdılar?
En azından “eyvah yeni devlet kuruluyormuş” diye boş yere evham yapanlar Meclis iç tüzüğünün değişen 161'inci maddesinin 3'üncü fıkrasını okuyup rahatlayabilir. Televizyonda serbest olabilir ama Meclis’te eski devlet hakkında kötü söz etmek artık yasak.
Tabii 12 bin TL'sini bastırıp kürsüden her istediğini söyleyecek vekillere bir çare bulmak şartıyla.
DÜZELTME:
Bu yazıdaki TBMM İç Tüzüğü 161. maddenin 3. fıkrasında yapılan değişiklik için verilen metnin AK Parti ve MHP tarafından verilen teklif metni olduğunu, o metindeki yazıda eleştirilen itham gibi müphem kelimelerin Anayasa alt komisyondaki altı saatlik bir tartışma sonucu tekliften çıkarıldığını gecikmeli olarak farkettim. Maddenin son hali şöyle:
"Görüşmeler sırasında Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Başkanına, Başkanlık Divanına, Başkanlık görevini yerine getiren Başkanvekiline, milletvekiline, Türk Milletinin tarihine ve ortak geçmişine, Anayasanın ilk dört maddesinde çerçevesi çizilen Anayasal düzene hakaret etmek ve sövmek, Türkiye 44 Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü esasında Anayasada düzenlenen idari yapısına aykırı tanımlamalar yapmak"
Meclis kürsüsünde özgür düşünce açısından bu düzenleme de epey sorunlu olsa da yazıda konu edinen metinden farklı olduğu için hata yapmış oldum. Okurlarımızdan özür dilerim.
.11/08/2017 19:57
Havasına, suyuna, taşına ve marşına...
Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau (Cenevre’de doğumundan bir yıl önce babası Topkapı Sarayı’nda saat tamircisi olarak çalışmaktaydı) 1752 yılında kendisini eğlendirmek için Köyün Kahini adlı bir opera yazdı. Operalarda dekorun değişimi sırasında izleyicileri eğlendirmek için yazılan opera-buffa denen ara oyun formatındaki eser üç kişilikti: Ayrı düşmüş genç sevgililer Colin ve Collette ile birlikte Shakespearevari bir çöpçatan rolündeki köyün kâhini.
Köyün Kâhini ilk kez Fransa Sarayı’nda sahnelendikten bir yıl sonra 1753’te Kraliyet Müzik Akademisi’nin Paris’teki gösterisinde büyük sükse yaptı. Ardından 18. yüzyıl Avrupa’sının en popüler operalarından biri haline geldi.
Ama nedense New York’ta 400 kez sahnelenen bu opera Türkiye’de ilk defa 2012 yılında sahnelenebildi. Bu uzun gecikme belki de bir gerçeğin ortaya çıkmaması içindi.
Çünkü operada sevgilisi Colin, kendisini terk etti diye ağlayıp, sızlayan Collete, “J’ai perdu mon serviteur/ J’ai perdu tout mon bonheur” yani “Bendemi kaybettim/ Tüm mutluluğumu kaybettim” diye aryaya başladığında Türk dinleyicilerin kulağına çok tanıdık bir melodi çalınabilirdi.
https://www.youtube.com/watch?v=3kI9V83-RCQ
Cemal Reşit Rey’in Cumhuriyet’in 10. yılı için bestelediği 10. Yıl Marşı’nın girişine çok benziyordu bu melodi.
Resmi hikayeye göre 1933 yılında CHP Genel Sekreteri Recep Peker’in daveti üzerine Ankara’ya giden Rey, güftesi Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait olan Cumhuriyet’in 10. yıldönümü için bestelenecek marşın bestesi işini almış, kısa bir süre de eseri tamamlayıp teslim etmişti. Eser Atatürk’ten de onay alınca resmi marş olarak 10. Yıl kutlamalarından itibaren çalınmaya başlandı ve bugünlere kadar geldi. Rey, daha sonraki röportajlarında bir gece mehter melodisinden yola çıkarak bu besteyi yaptığını anlatacaktı.
Ama iki eser arasındaki bu benzerlik o yıllarda musikişinas bir tabip siyasetçi olan Bursa milletvekili Osman Şevki Bey’in kulağından kaçmamıştı. Marşın Rousseau’nun Köyün Kahini’nin girişinden çalıntı olduğunu fark edip Meclis’te dile getiren Osman Şevki Bey, bu konuda uzun yıllar makaleler yazdı, gazetelere konuştu. Ama iddialar karşısında hep sessiz kalan Cemal Reşit Rey’den “O eserin bir notasını dahi dinlemedim” den başka cevap gelmedi. Halbuki, Kudüs Mutasarrıfı olan babasıyla 1913’te Paris’e taşınan Rey, müzik eğitimine Paris’te başlamış, besteci Gabriel Faure, Debussy’nin öğrencisi piyanist Marguerite Long’la çalışmıştı. Eğitimin bir kısmını da Rousseau’nun 200. doğum günü anısına verilen bir bursla yapmıştı. Duymamış olma ihtimali duymuş olma ihtimalinden daha zayıftı.
Osman Şevki Bey (Uludağ)’in peşine takıldığı tek marş 10. Yıl Marşı da değildi. Kendisinin de yarışmasına bir eserle katıldığı İstiklal Marşı için seçilen Zeki Üngör’ün bestelediği İstiklal Marşı’nın ilk kısmındaki on ölçünün 1845-1902 seneleri arasında yaşayan Romen besteci lon Ivanovici’in Carmen Silva adlı eserinden alındığını da iddia etti.
https://www.youtube.com/watch?v=dEiYllMbh40
İddiasını 7 Mayıs 1940’de CHP meclis grubunda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e de sordu. Sadece marşın çalıntı olup olmadığını da değil, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın başına gelmeden önce Vahdettin’in orkestrasının başında olan Zeki Üngör’ün bu marşı önce Vahdettin’e sunup sunmadığını, marşın orkestrasyonunu da “Ermeni milletinden [Edgar] Manas Efendi”nin yapıp yapmadığını da sordu.
Hasan Ali Yücel iddiayı Meclis’te doğrulayan bir cevap verdi;
"Demek isteniyor ki bizim bestekarlarımız, kompozitörlerimiz yoktur, başka milletlerin bestelemiş oldukları şarkıyı alıp sözlerini değiştiriyor ve bu nağmeleri alıp kendi çocuklarımıza veriyoruz. Üstelik de bunları nereden aldığımızı söylemiyoruz. Arkadaşımızın bunda hakkı vardır. Çünkü hakikaten bir kısım şarkılarda ve marşlarda böyle iktibaslar, intihaller yapılmış ve bunu yapanlar da kemali cesaretle kendi adlarını altına koymuşlardır. Mütehassısların bendenize söylediklerine göre bu bize Karmen operasından bir kısım değil de Karmen Silva diye bir vals varmış, revaçta imiş, onun bilmem kaç batutası benziyormuş. Zeki Bey bunun orkestrasyonunu Ermeni bir zata yaptırmıştır."
Hasan Ali Yücel’in “sözlerini değiştirip çocuklarımıza verdiğimiz başka milletlerin şarkılarından” yapılmış marşlardan biri de Dağ Başını Duman almış olarak bilinen Gençlik Marşı’ydı. 20 Haziran 1938’de resmi marş olarak kabul edilen marşın tarihi daha eskiydi.
Marş, İttihatçıların kurduğu ilk izci derneklerindeki genç izciler için yazılan bir marştı, ilk adı da Keşşaf Marşı’ydı. Marşın gerçek hikayesini 1957’de Peyami Safa, “Milli Hava ve Marş Züğürtlüğü” yazısında güftesini yazan Ali Ulvi Elöve’nin ağzından şöyle anlattı:
“Birinci Dünya Harbi’nde ben Muallim Mektebi’nin Türkçe hocası ve tatbikat kısmının müdür muavaniydim. Viyolanist Zeki Bey de (İstiklal Marşının bestekarı) musiki öğretmeniydi. Avrupa’dan aldığı bir çok bestelerin güftelerini bana yazdırdı...Beden terbiyesi muallimi Selim Sırrı Bey merhum da İsveç’te öğrendiği bir türkü için benden sekiz hecelik bir güfte istedi.”
Gerçekten de müzik eğitimi için Stockholm’e giden Selim Sırrı, İsveç’te çok popüler olan bu ormancı şarkısını çok beğenmişti. Felix Körling'e ait şarkının adı "Tre Trallade Jantor"du. Yani "Şakıyan 3 kız". Şarkının sözleriyse biraz müstehcendi:
“Üç şırfıntı çıktı güneşli bir günde
Lindane Le'ye giden yola
eteklerini süpüre savura
üçü birden şınanay diyerek
Ve askerler gibi uygun adım”
https://www.youtube.com/watch?v=S877sNgxkOw
İzmir Marşı’nın hikayesi ise daha karışık. İlk İzmir Marşı 1908-1912 arasında kaydedilmiş olan Osmanlı Sarayı’nın ilk bando şefi olan Mehmet Ali Bey’e aittir ve hala çalınmaktadır.
https://www.youtube.com/watch?v=D3IHbKxhDzM
Bu İzmir Marşı’na Yunanlılar da sahip çıkmaktadır. Onlara göre bu anonim bir kasap havasıdır. https://www.youtube.com/watch?v=mhqc6b-QCFk
Bir başka İzmir Marşı daha vardır. 1923 yılında Saksonya Devlet Orkestrası Şefi Kurt Striegler bestelenen bu marşın tam adı. Türk İzmir Marşı’ydı. Atatürk’e sunulan marşın, Mustafa Nermi tarafından yazılan sözleri şöyleydi:
İzmir artık hürsün bu değil rüya
Türklük dirildi kurtuluyor Asya
Türk İzmir şan gör ebediyen yaşa
Ama bu marş daha sonra unutuldu. Son olarak Almanya’da bulundu ve bugün İzmir Şehir Müzesi’nde sergileniyor.
Bugün İzmir Marşı olarak bilinen, tribünlerde okunan marş ise aslında Kafkasya Marşı’dır. 1914’de Enver Paşa’nın Kafkasya seferi sırasında yazıldığı düşünülen marş “Kafkasya dağlarında çiçekler açar” diye başlıyordu. Bestecisi belirsizdi. 1966 yılında Etem Üngör’ün “Türk Marşları” kitabında
Besteci İzzeddin Hümayi Elçioğlu’na ait olduğu yazıldı ama marş hala Kafkasya Marşı diye geçiyordu. Marşın ne zaman ve niye “İzmir’in dağlarında çiçekler açar’a döndüğü de belirsiz.
https://www.youtube.com/watch?v=owkKxqZH9bQ&list=RDowkKxqZH9bQ#t=6
Yine Kafkasya seferinde Enver Paşa için yazılıp söylenen “Hoş gelişler ola kahraman Enver Paşa” marşı da 1926’da Mustafa Kemal’in Kars’ı ziyareti sırasında “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” ya dönüşüvermişti.
https://www.youtube.com/watch?v=agveHbFsogM
“Ankara’nın taşı bak” olarak bildiğimiz türkünün de çok sahibi ve trajik bir hikayesi var. Resmi kayıtlara marşın bestesi Ali Cihat Taşkın ve tarihi de 1968. İlk duyulduğu yer ise 1966 yılında çekilmiş, hala daha Kurtuluş Savaşı ile ilgili siyah beyaz görüntülerin çoğunun alındığı Bir Millet Uyanıyor filmi.
https://www.youtube.com/watch?v=m72TinbSyrg. Türküyü meşhur edense 1970’lerde Ruhi Su oldu.
Fakat türkünün mazisi çok daha eskilere dayanıyor.
1930’larda radyo kayıtlarına anonim olarak giren türkünün 1920’li yıllarda Ankara’ya sığınmış Ermenilere ait bir ağıt olduğu söyleniyor. Bu ağıtın Kürtçesini bir Hrant Dink anmasında Rakel Dink’ten dinleyelim. https://www.youtube.com/watch?v=Sdkb5i5t17g
Aynı türkü 1936 ise Said Axaye Ciziri tarafından “Ew milka Kurda” (O Kürt Vatanı) adıyla bir Kürt marşı olarak söylendi. https://www.youtube.com/watch?v=HKhOvlD33Zs
1947’de bu kez Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra Hesen Zîrek tarafından ağıt formunda “Ey Niştiman” adıyla bir kere daha okundu.
https://www.youtube.com/watch?v=OsNMJpab69c
1960’larda sol-sağ çatışmaları sırasında Ülkücülerin dilinden düşmeyen etkileyici bir marştı “Çırpınırdı Karedeniz.”
“Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına. Ah ölmeden bir görseydim düşebilsem toprağına” sözlerini yazan Ahmet Cevat Ahundzade, Azerbaycan'ın Milli Marşı'nın da güftekarıydı. 1914’te Gence’de bu etkileyici sözleri Kafkas Ordusu’nu Azerbaycan’a çağırmak için yazmıştı. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, bu sözlerden dört yıl sonra Gence’ye girdi. Kısa ömürlü olacak Azerbaycan kuruldu. Ahunzade, Azerbaycan’ın da milli marşını yazdı. 1937’de ise Stalin’in askerleri tarafından kurşuna dizildi.
Aslında Ahunzade’nin üzerine “Çırpınırdı Karadeniz”in sözlerini yazdığı beste ise 300 yıllıktı. 1712’de Tiflis’te doğmuş Ermeni besteci Sayat Nova’nın, Kamança’sına ithafen yazdığı bir aşk şarkısıydı bu.
https://www.youtube.com/watch?v=SPI-3CZonPA.
Aslında Sayat Nova, bizdeki aşıklar gibi bir Ermeni aşuğuydu. O yılların Tiflis’inde Ermeniler ve Azeriler birlikte yaşıyordu ve Sayat Nova’nın şiirlerinin çoğu da Azericeydi.
Ülkücülerin en meşhur marşının bestekarının bir Ermeni olduğunu ilk 2000’li yıllarda MHP’li Şevket Bülent Yahnici keşfetti: "Ankara'da bir mekândaydık. Erivanlı bir müzisyen sahnede Ermenice şarkılar söylüyordu. Bir ara söylemeye başladığı şarkı çok tanıdık geldi. Dinlediğimiz, Çırpınırdı Karadeniz'in müziğiydi ama sözler Ermenice'ydi. Baronyan, o gece o şarkının asırlardır söylenen bir halk türküsü olduğunu söyledi."
Solcuların en meşhur marşı olan Gündoğdu ise aslında askeri geçit törenler için yazılmış, milliyetçi bir marştı. Onun da bestekarı ve ne zaman bestelendiği meçhul. Grup Yorum’dan önceki askeri versiyonu şöyleydi:
“Sandılar Türk uyudu,
Ata cenge buyurdu,
Türkün asker olduğunu,
Dünyalara duyurdu”
https://www.youtube.com/watch?v=4IMNWGcCajI
1960 darbesine doğru giden sokak olayları sırasında sözleri değiştirilen Plevne Marşı’nın hikayesi de benzer. 1910 yılında 1877’de Gazi Osman Paşa’nın Plevne Müdafaası için yazılan, dünyanın belki yenilgi için yazılmış tek minor marşının bestecisi hakkında da rivayetler muhtelif. En güçlü tez Mehmet Ali Bey’e ait olduğu. Başka bir rivayete göre de Abdülhamit için Hamidiye Marşı’nı besteleyen Osmanlı’nın en önde gelen bestecilerinden Dikran Çuhaciyan’a ait olduğudur. Marşın ilk versiyonunda neden bu sözlerin olduğu ise bilinmiyor:
“Olur mu böyle olur mu?
Evlât babayı vurur mu?
Sizi millet hainleri,
Bu dünya size kalır mı?”
https://www.youtube.com/watch?v=UAMP4BA27sM
Ama bu sözler 28 Nisan 1960’da Ankara’da DP iktidarına karşı başlayan öğrenci olayları sırasında şöyle değiştirilmişti:
“Olur mu böyle olur mu?
Kardeş kardeşi vurur mu?
Kahrolası diktatörler,
Bu vatan size kalır mı?”
Ve 1974’e geliyoruz. Kıbrıs Harekatı sırasında TRT’de sık sık bir Ayten Alpman şarkısı çalınmaktadır: “Havasına suyuna, taşına toprağına” diye başlayan şarkının adı “Bir başkadır benim memleketim”. Aslında şarkı 1970’lerde çıkmıştı ama esas havasını Kıbrıs Harekatı’yla bulmuştu.
Hala bütün ülkenin birlikte söylediği şarkının da bestesi aslında yerli ve milli değildi. Bu Rabbi Elimelekh adlı bir Yahudi halk şarkısıydı ve 1935 yılında Moyşe Nadir tarafından Yidiş dilinde üzerine sözler yazılmış ve söylenmişti.
https://www.youtube.com/watch?v=Hzv46VT_i_w
Şarkıyı 1960’li yıllarda İsrailli pop şarkıcısı Ilanit meşhur etmiş, Fransızların ünlü şarkıcısı Mireille Mathieu de söyleyerek dünyaya tanıtmıştı. Tabii ki Türkiye’ye de.
Fikret Şenes’in yazdığı sözler ve Ayten Alpman’ın muhteşem yorumuyla şarkı milli bir marşa döndü.
1980 darbesiyle bu güzel şarkının yerini sözleri Mahmut Tezcan’a, bestesi eşi Müşerref Tezcan’a ait başka bir şarkı alana kadar:
“Kahraman ırkıma sızmış ihanet/ Bütün yüreklerde acı ve nefret/Düşmanlarım mert değil hepsi de namert/Türk'e Türk'den başka yoktur dost nimet”
Darbeci paşaların sipariş ettiği “Türkiyem” adlı şarkının hikayesini bestecisi olan, bilinen adıyla Müşerref Akay’dan dinleyelim:
“İlk etapta seçilen sanatçı rahmetli Barış Manço oluyor. Ama diyorlar ki, 'Bunu genç ve düzgün yaşantısı olan bir hanım sanatçımızın yapması lazım.' Ve ben Ankara’ya çağrıldım çocuklarımın babasıyla birlikte. Çok kıymetli bir paşamızla görüştük, 'Müşerref Hanım beste yapabiliyor musunuz?' dedi. 'Evet ama amatörce' dedim. 'Türkiyem adlı bir şarkı istiyoruz sizden' dedi. 'New York New York' diye bir şarkı var ama Türkiye'nin bir şarkısı yok. Bunu yapabilir misiniz' diye rica etti. Ben çok milliyetçi bir çocuktum zaten. Çok duygulandım. 'Paşam beste yapmak enteresan bir şeydir ama bu duyguyla bir haftada mı olur, on günde mi olur bilemem' dedim. 'Bize bir haftada lazım' dedi. Çok motive olmuştum. Oradan ayrıldık, biz Ankara'dan Bolu'ya gelene kadar şarkı bitmişti.”
O yıllarda bu şarkıyı evinde televizyondaki bayraklı kostümlü Müşerref Akay’dan dinleyenler şanslı sayılırdı.
https://www.youtube.com/watch?v=AmXj0ZHEgvE
Çünkü şarkı, 12 Eylül’ün hapishanelerinde işkence için mahkumlara defalarca ve yüksek sesle dinletiliyordu. Bu işkenceye Metris cezaevinde maruz kalanlardan biri de tek tip kıyafete karşı eylemlere de katılmış olan Cem Yılmaz’dı. (İsim benzerliği)
Hapishaneden çıktıktan sonra, Unkkapanı’nda kasetçilik yapmaya başlayan Yılmaz’a bir gün kapatan bir plakçı elindeki şarkıların haklarını satmak istedi. Ve sürpriz; Şarkıların içinde Müşerref Akay’ın Türkiyem’i de vardı. Yılmaz 3.500 TL vererek, bu işe girmesine neden olan şarkının bütün haklarını satın aldı. Bir daha da kimsenin bu şarkıyı okumasına izin vermedi.
Son iddiaya göre 90’larda milliyetçiliğin en meşhur türküsü haline gelen ve hala meydanlarda söylenen “Ölürüm Türkiyem de, “Daye Daye” (Anne, anne) adlı bir bir Kürtçe türküden esinlenilmiş. Bestecisi Mustafa Yıldızdoğan ve yapım şirketi bu iddiayı kesşn bir dille reddetti. Şimdilik, birden ortadan kaybolan iddia sahibinin daha güçlü delillerle ortaya çıkmasını beklemekten yapacak bir şey yok.
Kültürlerin, medeniyetlerin içiçe geçtiği bu kavşakta, şarkıların, marşların bazen esinlenerek, bazen üzerine söz yazılarak bazen de el çabukluğuyla çalınarak el değiştirmesi hiç sürpriz değil. Ermenilerden ülkücülere, İsveçlilerden ittihatçılara, askerlerden devrimcilere... Ama ilginçtir bütün bunlar ortaya çıktıktan sonra da kimse hiç mesele etmeden onları çoşkuyla söylemeye devam etti
Belki de bu yüzden ırmağının akışına ölüp, bir başkadır benim memleketim diyoruz. Ya da son dönemde sosyal medyadaki moda tabirle; Başka yerde yaşayamam!
Kaynaklar:
https://www.evrensel.net/haber/303095/bir-ermeni-ilahisinden-kahramanlik-marsina
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1380237-izmir-marsi-muammasi
http://www.duzceyerelhaber.com/Yildiray-OGUR/8064-Ciktik-acik-alinla-Jean-Jacques-Rousseaudan
.16/08/2017 01:26
Köprünün karşı tarafındakiler
15 Temmuz 2016 günü akşamı Nakkaştepe’deki Boğaziçi Köprüsü manzaralı bir kebapçı... Kameradan çekilen tek kare fotoğrafta beş çift mükellef şekilde donatılmış bir masada kebap yerken görülüyor. Çocuklar için ayrı masa kurulmuş. Fotoğrafın çekildiği saat 19.14, masadaki erkeklerden birinin telefonu çalıyor. Ve o telefon konuşmasından üç dakika sonra erkekler, eşlerini ve çocuklarını orada bırakarak apar topar kalkıp, kebapçıdan ayrılıyorlar.
O masadan kalkan beş kişi birkaç saat sonra, aileleriyle kebap yerken baktıkları köprüde ve az önce içinden arabalarıyla geçtikleri Çengelköy’de 49 insanın öldürülmesinin baş sorumlusu, faili ve azmettiricisi olacaklar.
Darbeye saatler kala aileleriyle kebapçıya gelen o beş kişi ise az ötedeki Kuleli Askeri Lisesi’nin en üst düzey rütbeli komutanlarıydı; Kuleli Askeri Lisesi komutanlığını bir önceki gün törenle teslim eden Kurmay Albay Muammer Aygar. Kuleli Öğrenci Grup Komutanı Albay Mehmet Karabekmez, 2'nci Tabur Komutanı Yarbay Turgay Ödemiş, 3'üncü Tabur Komutanı Yarbay Adnan Uygun ve Birinci Tabur Komutanı Yarbay Erdal Kılınç... Bu rahatlıklarının sebebi ise darbenin sabaha karşı 03.00’de başlayacak olmasıydı.
***
Her şey planlandığı gibi ilerlemekteydi.
Maltepe’deki 2'nci Zırhlı Komutanlığı’ndan dört Mercedes Unimog araç, saat 17.00’de yola çıkmış ve 18.13’de Kuleli Askeri Lisesi’ne ulaşmıştı. Daha sonra tahliye edilen araçlardan birinin şoförü er Adem Öztürksoy o günü şöyle anlattı: “Saat: 17.00 gibi kışladan dört araç çıkış yaptık. İki araç önce çıktı. Diğer iki sonra çıktı. Kuleli Askeri Lisesi'ne vardık. Biz araçların başında kaldık. Neden kaldığımızı bilmiyorduk. Askerlerle oturduk, muhabbet ettik. Niye geldiğimizi merak ettiler. Bizim de bilgimiz yoktu.”
2'nci Zırhlı Tugay’dan Unimog'larla birlikte şoförlerin başında Kuleli’ye gidip ardından tugayına dönen Uzman Çavuş Mustafa Ekici, saat 19.04’te 2'nci Zırhlı Tugay’daki uzman çavuşların kurduğu Genç Uzm Çavuşlar WhatsApp grubuna şöyle yazmıştı: “Arkadaşlar Kuleli Askeri Lisesi’ndeyim. İstanbul’da bütün askerler alarm bekliyor. İş çok karışık, darbe olabilir diyorlar”
Aslında Kuleli Askeri Lisesi bir gün önceki mezuniyet töreniyle kapanmış, öğrencilerin çoğu okuldan ayrılmıştı. Mezuniyet töreniyle birlikte okulun komutanlığını da Kurmay Albay Muammer, Aygar Kurmay Albay Mürsel Çıkrıkçı’ya teslim etmişti. Bin 154 öğrencinin okuduğu okulda 15 Temmuz günü bütünleme sınavlarına katılacak 31 öğrenci dışında kimse yoktu.
Ama 15 Temmuz günü sabah saatlerinde okulun yeni komutanı Albay Çıkrıkçı, eski komutan Aygar’a bir veda kokteyli yapılacağını söyleyerek, İstanbul’daki tüm rütbeli personeli ve öğrencileri okula çağırdı. Bu tuhaf veda kokteyli için Kuleli’ye 9. 10. 11. ve 12. sınıflardan 46 öğrenci geldi. Böylece okuldaki öğrenci sayısı 77 oldu.
Ama Ankara’da beklenmeyen gelişmeler olmuştu. MİT’e bir ihbar gitmiş, MİT Müsteşarı Genelkurmay’a gelmiş ve darbeciler darbe saatini erkene çekmek zorunda kalmışlardı.
***
Saat 19.14’te Nakkaştepe’deki kebapçıdayken gelen telefon üzerine eski komutan Albay Muammer Aygar ve beraberindekiler Kuleli’ye geçtiler. Ve saat 20.00 sıralarında Kuleli’nin alarm zilleri çaldı. Okuldaki tüm rütbeliler, askeri öğrenciler, er ve erat kamuflajlarıyla içtima alanında toplandı. Okulun yeni komutanı Albay Mürsel Çıkrıkçı, tanık erlerin ifadelerine göre içinde “Ordu yönetime el koymuştur, herkes emirlere riayet edecektir, etmeyen rütbeli, asker fark etmez ellerinden silahları alınıp gereği yapılsın”, “Anneleriniz sizi bu gün için doğurdu” cümlelerinin de geçtiği bir konuşma yaptı.
Saat 21.30 sularında Kuleli Askeri Lisesi’nden Yarbay Turgay Ödemiş ve Binbaşı Ahmet Taştan komutasında, iki Unimog araç ve bir itfaiye ile rütbeli, er ve öğrencilerden oluşan 56 asker köprüye doğru yola çıktı. Önce Beylerbeyi’nde trafiği kestiler ve polisleri etkisiz hale getirdiler. Muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eniştesi bu sırada Beylerbeyi’nde olan kargaşayı telefon açarak Cumhurbaşkanı’na anlatmıştı.
Saat: 22.00’den itibaren Boğaz Köprüsü’ne vardılar, trafiği durdurdular. Saat 22.14’te artık köprünün kontrolünü tamamen ele geçirmişlerdi.
Yarbay Turgay Ödemiş komutasındaki darbeci askerler, Yarbay Ödemiş ve Binbaşı Ahmet Taştan’ın emriyle saat 23.49’da yere yatıp pozisyon aldı ve yaklaşan kalabalığı durdurmak için ateş açmaya başladılar. Ama o gece köprüde yalnız Kuleli’den gelenler yoktu. Karşılarında artan kalabalığın arasından önce takviye için tanklar geçti.
Saat 23.30’da Maltepe’deki 2'nci Zırhlı Komutanlığı’ndan Üsteğmen Vedat Yıldız komutasında yola çıkan dört tank ve iki ZPT içindeki rütbeli ve erlerden oluşan 41 asker saat 01.00 sularında köprüye vardılar ve Yarbay Turgay Ödemiş’in komutasına girdiler.
Saat: 01.30’da ise Yalova’daki yıllık kamplarından Binbaşı Gazi Odacı komutasında bir adet MAN otobüs içindeki 54 Hava Harp Okulu öğrencisi, Boğaz Köprüsü’nün Anadolu yakası girişindeki otobüs duraklarına ulaştı. Muhtemelen görev yerleri Hava Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Fethi Alpay’ın darbeciler tarafından atandığı İstanbul Valiliğiydi. Ama burada onların takviye için geldiğini gören halk tarafından durduruldular. Otobüs bir polis zırhlısına çarptı. Silahlar sıkıldı. Otobüsün şoförü ve bir öğrenci yaralandı. Halk, otobüsteki Harp Okulu öğrencilerini darbecilerin arasına katılmamaları için ikna etmeye çalıştı, bu sırada darplar da yaşandı. Üç öğrenci halkın arasında kaldı ya da tutuldu. Geri kalanları, havaya ateş eden komutanlarının açtığı yoldan köprüdeki darbecilerin yanına doğru koştular.
***
İşte bir yıl sonra biraz gecikmeli de olsa titiz bir çalışmayla hazırlanan bin 51 sayfalık köprü iddianamesinin 152 sanığı suç mahalline böyle geldi. 7’si tutuksuz yargılanan 151 sanıktan 7’sinin yanında "maktul sanık" yazıyor. Çünkü onlar kalkışma gecesi ve özellikle sabaha karşı darbeciler teslim olurken yaşanan olaylarda hayatını kaybetmiş sanıklar. İddianameden bu 7 kişinin nasıl öldüğüyle ilgili ayrı bir soruşturma yürütüldüğünü öğreniyoruz.
151 sanığın karşı karşıya kaldığı suçlamaların en ağırı o gece köprüde darbeye direnirken 32 sivil vatandaş ve iki polisin (Biri İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın yakın koruması) şehit edilmesi ve 318 vatandaşın da yaralanması. Fakat iddianamede otopsi ve balistik raporları o en temel sorunun cevabını vermiyor: 34 insan, bu 152 askerden hangileri tarafından ve hangi silahlarla şehit edildi?
İddianamede, şehit ve gazilerden çıkarılan mermi çekirdekleri çarpma ve sürtünmeden deforme olduğu için, fazla delil toplanamadığı için raporların çoğu “Silahı tespit edilemeyen olaylar” statüsüne sokularak bitirilmiş.
Savcılara göre “Şüphelilere genel olarak uzun namlulu silahların zimmetsiz verilmesi, olay sonrası yaşanan kargaşa ortamında, hangi şüpheliden hangi silahların ele geçirildiğinin yakalama tutanağına açık ve net olarak yazılmamış olması nedenleri ile, olaylar esnasında hangi şüphelinin hangi silahı kullandığı tam olarak belirlenemedi.”
Emir verenler ve azmettiriciler ise net: Köprüdeki bütün darbeci askerlerin başındaki Kuleli Askeri Lisesi’nden Yarbay Turgay Ödemiş ve bütün tanıkların “askerlerin silahlarını alıp ateş açtığını” ve “delirmiş gibi ateş etme emirleri” verdiğini söylediği Binbaşı Ahmet Taştan. Bunun dışındaki sanıkların o gece silah kullanıp kullanmadıkları ise el svabları, geldikleri birliklerde kullanılan silahların türü, köprüde durdukları yer ve ifadelerine göre belirlenmeye çalışılmış. Bu yapılırken de bazı sorunlar ortaya çıkmış.
Bu sorunlar içindeki en çetin durumda olanlar Yalova’daki rutin askeri kamptan o gece İstanbul’un çeşitli yerlerine taşınan 302 Hava Harp Okulu öğrencisi. İddianamede de onların sorumluluğu, darbeyi önceden bilip bilmedikleri, emir komuta içinde kalmakla durumlarının açıklanıp açıklanamayacağı üzerine ayrıca durulmuş.
Bir sonraki yazıda bunu biraz daha açacağız
.18/08/2017 20:52
Yalova iskelesine yanaşan bir tekne
13 Temmuz 2016 günü Yalova Kartal İskelesi’ne yanaşan Cemile Ketenci gemisini, kıyıda karşılama töreni için şehrin protokolü bekliyordu. Teknenin güvertesinden kıyıdakileri selamlayan genç askerler, her yıl temmuz ayında beş haftalık 'Tatbiki Eğitim Kampı' için Yalova’daki Hava Meydan Komutanlığı’na gelen Hava Harp Okulu öğrencileriydi.
http://www.hurriyet.com.tr/hava-harp-okulu-ogrencileri-yaz-egitim-kampi-icin-yalovada-37308335
“2015-2016 Eğitim ve Öğretim Yılı Askeri Okullar Çalışma Takvimi”nde belirlenmiş kamp programı kapsamında Yeşilköy’deki Hava Harp Okulu’nun 4'üncü sınıf öğrencileri uçuş eğitimi için İzmir Çiğli’ye, 3'üncü sınıftaki 143 öğrenci paraşüt eğitimi için Ankara’ya gitmiş, 1, 2, ve 3'üncü sınıflarda okuyan 70’i yabancı 785 Hava Harp Okulu öğrencisi ise Yalova’ya gelmişti.
İddianamede yer alan Hava Harp Okulu Tatbiki Eğitim Kampı Yönergesi’ne göre kamplarda “teçhizatlı veya teçhizatsız olarak planlı (hayatı idame eğitimleri, gece yürüyüşleri vb.) ve plansız gece eğitimleri icra edilmekte, yine Yalova Tatbiki Eğitim Kampı Öğrenci Alay Komutanlığı Uygulama Emrine göre ise kampta “Cumartesi ve Pazar günleri saat: 09.00-12.00 saatleri arasında çadırlar bölgesi” dışında cep telefonu ve radyo, vb elektronik aletleri kullanmak yasaktı.
***
13 Temmuz günü her yıl olduğu gibi Yalova iskelesindeki törende Hava Harp Okulu öğrencilerini karşılayan protokoldekilerden Taşköprü Belediye Başkanı Nedret Gülen’le öğrencilerin komutanı arasında ilginç bir konuşma geçmişti:
“Her yıl Temmuz ayında Hava Harp Okulu öğrencileri Hava Meydan Komutanlığına kamp için gelirler ve belirli bir dönem burada kamp yaptıktan sonra tekrar okullarına geri giderler. Hava Harp Okulu Öğrencileri ile gelen rütbeli subaylar arasından ben bir tek Hüseyin Ergezer' i tanırım. Kendisi ile 2015 yılında yine öğrenciler ile geldiğinde tanışmıştım. Kendilerinin zaman zaman belediyemizden talepleri olurdu. Bizde belediyemizin imkânları çerçevesinde bir takım taleplerini yerine getirmeye çalışırdık. Karşılama programı bittikten sonra ben Hüseyin Ergezen’le el sıkıştım ve bir istekleri olup olmadığını sordum. Bana "Başkan yine önceki yıllarda olduğu gibi bize otobüs lazım olacak, 15 Temmuz Cuma gününü cumartesiye bağlayan sabah saat: 04.00’da bize 4-5 otobüs gönder yeter" dedi. Ben de kendisine “O saat çok erken değil mi” dedim. O da bana "Öğrencilerin gezecek çok yerleri yar" dedi.”
Belediye Başkanı, 15 Temmuz akşamı darbe haberlerini duyar duymaz, o otobüsleri iptal ettirdi.
Peki, Hava Harp Okulu Öğrenci Alay Komutanı olan Kurmay Albay Hüseyin Ergezen, 03.00’de başlayacak darbe için neden 04.00’de Yalova’dan İstanbul’a hareket edecek otobüs istemişti? Darbenin en kritik ilk saatlerini kaçırmış olmazlar mıydı?
Bu sorunun ve darbe girişiminde Hava Harp Okulu ve öğrencilerinin rolünü anlamak için iddianamede ayrıntılarıyla anlatılan darbe hazırlıklarıyla ilgili kronolojiye biraz daha yakından bakmalıyız.
***
Darbecilerin atama listesine göre Albay Hüseyin Ergezen, TRT İstanbul Müdürü olacaktı. Hava Harp Akademisi’ndeki sıralı komutanları olan Hava Harp Okulu Dekanı Kurmay Albay Ahmet Gümüş, İş Bankası Genel Müdürü, Hava Harp Okulu Komutanı Tümgenaral Fethi Alpay ise İstanbul Valisi.
Peki, bu kadar kritik görevlere getirilen Hava Harp Okulu’nun üç komutanı darbe haberini ne zaman almıştı? İddianame bu sorunun cevabıyla birlikte, darbenin nasıl organize edildiği hakkında da önemli bilgiler veriyor.
Darbe hazırlıklarıyla ilgili daha önceki iddianamelerden bildiklerimizi özetlersek; hazırlıklar 1 Kasım 2015 seçimlerinden sekiz gün sonra başlamıştı. İlk toplantılar sivil imamlar ve her kuvvet komutanlığını temsilen üst düzey dar bir komutan kadrosuyla yürütüldü. Darbenin son planlaması ise 6-7-8-9 Temmuz 2016’da, Ramazan Bayramı tatilinde Ankara Konutkent’teki bir villada yapıldı. Adil Öksüz başkanlığındaki bu seri toplantılara, sivil imamlar ile birlikte Tuğgeneral Mehmet Partigöç, Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Koramiral Ömer Faruk Harmancık gibi kritik komutanlar katıldı. Ardından 11 Temmuz’da son görüşmeler için Adil Öksüz ve Kemal Batmaz ABD’ye uçtular.
İstanbul’daki darbe hazırlıkları için ilk toplantılar da darbeden sadece 4 gün öncesinde başlamıştı. Bunu iddianamede yer alan Harp Akademileri öğretim üyesi Yarbay Murat Yanık’ın uzun ve ayrıntılı ifadesinden öğreniyoruz.
Ankara’daki 28'nci Mekanize Piyade Tugay Komutanlığına atanan Yanık, “erken katılış” işlemleri için devre arkadaşı olan Tabur Komutanı tarafından 11 Temmuz’da Ankara’ya çağrılmıştı. Herhalde geride iz bırakmamak için uçakla değil otobüsle İstanbul’dan Ankara’ya gitmiş. Kendisini AŞTİ’de karşılayan arkadaşı onu Keçiören’de halen firari olan Neşet ve Meral Gülener çiftinin (ki Neşet Gülener’in Bylock kullancısı olduğu tespit edilmiş) evine götürmüştü.
Evde Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Kurmay Albay Orhan Yıkılkan ve 28. Mekanize Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Kalyoncu ile karşılaşan Yanık, toplantının amacını da halen firari olan Kalyoncu’dan duymuş; “Yönetime el koyacağız, darbe hazırlığı için çalışıyoruz.”
Tabii ki daha öncesinde sivil imamından duyup duymadığını bilmiyoruz.
İfadeye göre Ankara’daki darbe hazırlıklarının konuşulduğu toplantı sabaha kadar sürmüş. Yanık, geceyi bu evde geçirmiş. Öğlene doğru uyandırılıp Batıkent’te başka bir eve götürülmüş.
İstanbul’daki darbe hazırlıklarıyla ilgili ilk toplantı 12 Temmuz günü Batıkent’teki evde Kara Kuvvetleri Kurumsal Gelişim Şube Müdürü Kurmay Albay Muzaffer Düzenli başkanlığında yapıldı.
Düzenli, Akıncı Üssü’nden İstanbul’daki darbeyi yöneten, sivillere ateş emirlerini veren kişi. Batıkent’teki toplantıya katılan diğer isimlerse bu emirlerin verildiği Yurtta Sulh Biziz whatsapp Grubu’ndan adlarını öğreneceğimiz Kurmay Albay Uzay Şahin, Cizre ilçesi Garnizon Komutanı Kurmay Albay Onur Özden, grubu kuran binbaşı Mehmet Murat Çelebioğlu. Murat Yanık ifadesinde “İstanbul ile ilgili planlamayı ilk defa benimle birlikte Uzay Şahin ve Murat Çelebioğlu’nun bu toplantıda öğrendiğini ya da bilgi sahibi olduğunu gözlemlerimden anladım” diyor.
Bizim cevabını aradığımız sorular için esas kritik yer ise ifadenin şu bölümü “O gün gece yarısına kadar Kurmay Albay Muzaffer Düzenli bize İstanbul Bölgesi ile ilgili yapılan genel planlamada; Anadolu Yakasındaki belirlenen nokta ve bölgelerin 2. Zırhlı Tugay, 23. Motorlu Piyade Alay ve Piyade Okulu ile Kuleli Askeri Lisesi tarafından kontrol edileceğini, Avrupa Yakasında ise 66. Mekanize Piyade Tugayı, 6. v e 47. Motorlu Piyade Alayı tarafından kontrol edileceğini anlattı. Bu anlatım esnasında İstanbul şehir haritasında Hava Harp Okulu tarafından kontrol edilecek noktalar hariç tüm noktalar fosforlu kalemle işaretliydi. Bunlar hatırladığım kadarıyla Anadolu yakasında; Sabiha Gökçen Havalimanı, köprülerin Anadolu ayaklan, Türk Telekom Genel Merkezi, TEM ve E-5 bağlantı yollarının bulunduğu birkaç nokta, Üsküdar Çevik Kuvvet, Avrupa yakasında ise; Atatürk Havalimanı, Bayrampaşa Çevik Kuvvet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği, İstanbul Emniyet Müdürlüğü gibi kritik noktalardı. Bu birliklerin kontrol edeceği nokta ve bölgelerin dışındaki bölgelerin Hava Harp Okulu tarafından kontrol edileceğini söyledi.”
***
Ardından Murat Yanık, Murat Çelebioğlu ve Uzay Şahin 13 Temmuz’da İstanbul’a döndüler. 13-14 Temmuz günleri 2. Zırhlı Tugay, 66. Zırhlı Tugay, Harp Akademileri ve Hava Harp Okulu’nda Ankara’daki planlamanın devamı olan darbe toplantıları yapıldı. Bu toplantıların ikisine Muzaffer Düzenli, birine de Gökhan Sönmezateş katıldılar. İddianameye göre 66. Zırhlı Tugay Komutanlığındaki toplantıda tugay komutanı Tuğgeneral Mehmet Nail Yiğit’in talimatıyla Kurmay Yüzbaşı Özkan Özgenç’in Avrupa yakasında gözaltına alınacak siviller için kurduğu özel ekip hakkında bilgi verildi. İddianameye göre bu özel ekibin gözaltı listesinde Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Kadir Topbaş, Mehmet Müezzinoğlu ve Fatih Saraç’ın da aralarında olduğu isimler vardı.
İddianamedeki kamera kayıtları ve ifadelere dayandırılan bilgilere göre İstanbul’daki darbe hazırlıkları darbeden dört gün önce başlamıştı. Hava Harp Okulu öğrencilerinin bu görev dağılımındaki rolü ise Valilik, Emniyet, Köprüler gibi kritik yerler dışındaki hedeflerin kontrol altına alınmasıydı. Herhalde bu yüzden Hava Harp Okulu Öğrenci Alay Komutanı olan Kurmay Albay Hüseyin Ergezen, belediye başkanından 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat: 04.00’te İstanbul’a gitmek üzere otobüsler istemişti.
Peki, darbe hazırlıkları sürerken 784 Hava Harp Okulu öğrencisinin bulunduğu Yalova’daki kampta neler yaşanmıştı?
***
İddianamedeki kampta görevli erlerin vermiş olduğu ifadelere göre 14 Temmuz akşamı kampın komutanı Hüseyin Ergezen ve üç filo komutanı (binbaşılar Ali Akkaş, Gazi Odacı ve Ferhat Günay) gece yarısına süren dar kapsamlı bir toplantı yapmışlardı. İfade veren erler toplantıdaki gizliliği “Toplantı esnasında hiçbir şekilde kendilerine kimseyi yaklaştırmadılar. Çay ve kahve götürdüğümüzde belirli bir mesafeden gelip kendileri aldılar” diye anlattılar. Erler ve öğrenciler Ergezen’in o iki gün içinde birkaç defa daha İstanbul’a gelip gittiğini söylediler.
15 Temmuz günü Yalova’daki kampın çok önemli bir misafiri vardı. Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, Hava Harp Okulu Komutanı Fethi Alpay’la birlikte daha önceden planlanmış bir ziyaret kapsamında öğrencilerle bir araya gelmek ve kampta yaptırılan havuzun açılışı için sabah saatlerinde Yalova’ya geldi. Öğrencilere “disiplin” üzerine kısa bir konuşma yapan Ünal, öğleden sonra 16.00’da İstanbul’da Moda’da katılacağı Muharip hava Kuvvetleri Komutanı orgeneral Mehmet Şanver’in kızının düğünü için İstanbul’a geçti.
O gün kampta rutin olmayan ilk olay cuma günleri yapılan bayrak töreni ve alay koşusunun Öğrenci Alay Komutanı Hüseyin Ergezen tarafından iptal edilmesi oldu. Nöbetçi subayların öğrencilerin spor yapması için izin talebini ise Ergezen “Öğrencileri çok yormamak” şartıyla kabul etmişti. Aynı gün saat 18.00 sıralarında Albay Hüseyin Ergezen ve 5. Filo komutanı olan Yusuf Yenihayat (Darbe sırasında Atatürk Hava Limanı Kulesini işgal etmeye çalışan ) TE41 model uçak ile İstanbual’ uçtular.
15 Temmuz 2016 günü saat 22.00'de de kampta kalan öğrencilere “Yat” içtiması verildi.
Öğrencilerin yataklarına çekilmesinden 15 dakika sonra Hüseyin Ergezen telefonla kampı aradı, filo komutanı binbaşılarla telefonda konuştu. Emir erlerinin ifadelerine göre binbaşılarının yüzleri asılmıştı.
22.30’da öğrenciler yataklarından kaldırıldı ve tam teçhizatlı olarak içtimaya çağrıldı. Cephanelik açıldı. 20 sandık içindeki 20 bin G-3 fişeği çıkarıldı. MAN marka 8 plakasız otobüs kampa giriş yaptı. Hazırlanan listeden 315 öğrencinin adları okunmaya başladı, öğrenciler bağlı oldukları filonun komutanları eşliğinde otobüslere bindiler.
Peki 20-22 yaşlarındaki bu 315 öğrenci gece yarısı niye otobüslere bindiklerini, neden İstanbul’a gittiklerini biliyorlar mıydı? Son bölümde bu sorunun cevabını iddianameden sürmeye devam edeceğiz.
.20/08/2017 20:25
İstanbul trafiğine takılan darbe
“Yukarıda isimlerini saydığım sıralı komutanlarımın hepsinin bu işin içinde olduğunu düşünüyorum. Biz onlara güvendik, ancak onlar bizi bu işin içine sokmaya çalıştılar. Ateşin içine attılar.”
Darbe gecesi boğaz köprüsünde olan ve bir yılı aşkındır tutuklu olarak yargılanan 54 Hava Harp Okulu öğrencisinden birinin ifadesi böyle bitiyor.
İfadedeki “Sıralı komutanlar”dan kasıt Kurmay Albay rütbesindeki öğrenci alay komutanından başlayarak, filo olarak adlandırılan her sınıfın binbaşı rütbesindeki komutanı, her filonun ayrıldığı iki koldaki yüzbaşı rütbeli kol komutanları ve her filonun ayrıldığı dört takımın teğmen ve üstteğmen rütbesindeki komutanları. Her filoda ayrıca rütbeliler sınıfında idari işlere bakan birer de astsubay bulunuyor. Tabi bir de her filoda sözleşmeli erler.
Bu bilgi darbe iddianamelerindeki delillerin doğru değerlendirmesi için elzem. Çünkü Hava Harp Okulu ile ilgili İstanbul’daki darbe iddianamelerinde sanıkların 315’i öğrenci, 25’i rütbeli askeri personel ve 8’i de sözleşmeli er.
Günlerdir bu iddianameden rütbeli komutanlar ya da astsubayların aralarındaki “Darbe” ima eden konuşmaları, öğrencilerin hesabına yazanlar için bu ayrıntıların tabii pek bir önemi yok.
Toptancılık yapıp göze girmek yerine adaletli davranmaya çalışıp risk alanlar içinse bütün bu ayrıntılar önemli.
22.00’deki “yat” emriyle sessizliğe bürünen Yalova’daki askeri kamp 15 dakika sonra hareketlenme başlamış, darbenin erkene alındığını haber alan İstanbul’daki alay komutanı Hüseyin Ergezen’in telefonuyla hareketlenen komutanlar panik içinde koşturmaya başlamıştı.
Takım komutanı teğmenler bisikletle öğrencilerin yattığı çadırların olduğu yere gitmiş ve “acil içtima” diyerek onları yataklarından kaldırmıştı. İfadelerine göre Hava Harp Okulu öğrencileri ilk anda bunun bu kamplarda yapılan türden bir gece tatbikatı olduğunu düşünmüşlerdi.
Az sonra aralarında 70 yabancının da olduğu bütün öğrenciler tam teçhizatlı olarak içtima alanında toplandılar.
(Hiçbir ifadede de ya da savcılık iddianamesinde içtima alanında toplanan öğrencilere yönelik -örneğin o akşam Kuleli Askeri Lisesi’nde yapıldığı gibi- darbeyle ilgili bir konuşma yapıldığı bilgisi yer almıyor.)
Burada öğrencilere konuşan Binbaşı Ferhat Günay “sporlar eğitimler rahat hep böyle gideceğini mi sandınız” diyerek gülmüş, kol komutanlarından yüzbaşı Mesut Metin Kazancı ise “askerliğin temelinin emre itaat olduğunu, şimdiye kadar planlı eğitim yapıldığını, bundan sonra plansız eğitim yapılacağını ve bunun zor bir eğitim olacağını” söylemişti.
Kamp kuralları gereği öğrencilerin hiçbirinde telefon da bulunmamaktaydı.
Telefonu olan rütbelilerin bir kısmının da neyin içinde olduklarından habersiz oldukları anlaşılıyor. Örneğin takım komutanı teğmenlerden Faruk Şimşek, kendi ifadesine göre telefonuna bakmış ve bir haber sitesinde darbe girişimi olduğu haberini görmüştü: “Ben inanamadım. Hasan Yüzbaşıya döndüm. (Kol komutanı Hasan Durak) Bana hitaben biz yapmasak onlar bize daha kötüsünü yapacaktı diyerek başparmağı ile boğaz kesme işareti yaptı.”
Üs düzey komutanlar ise en başından itibaren her şeyin farkındaydı ama bunu en yakınlarındaki rütbelilerden bile saklamaya çalışıyordu. Örneğin Yalova’daki kampın komutanı olan ve darbeciler tarafından Yalova Sıkıyönetim Komutanı yapılmış Albay Metin Yıldırım, yanındaki icra astsubayı Tayfun Arslan’dan dahi olan biteni gizlemeye çalışmıştı:
“Gazi Binbaşının elinde telefon vardı. Komutanımız Metin Yıldırım ile birlikte telefona bakıyorlardı. Ben yanlarına doğru yaklaşırken, Metin Yıldırım Komutanımın Gazi Binbaşıya ben sıkı yönetim komutanı olmuşum dediğini duydum. Sonra Komutan beni gördü ve bana “Uzakta Dur” dedi. Yanında bulunmamı istemedi.”
Bir saat sonra bir listeden adları okunan öğrencilerin bekleyen askeri plakalı otobüsler ve sivil plakalı minübüslere binmesi istendi.
Daha sonra Orhanlı gişelerinde yırtılmış olarak bir vatandaş tarafından bulunarak polise verilen listede 70’i yabancı, bir kısmı hasta olan kamptaki 785 öğrenciden 315’inin adı vardı. (Yarı yarıya olan bu seçme, bu öğrencilerin özellikle seçilmediğini düşündürüyor)
Adı okunan öğrenciler bağlı oldukları filo, kol ve takım komutanlarının eşliğinde bekleyen 8 otobüs ve minübüse bindirildiler.
Daha sonra otobüslerden beşer öğrenci aşağıya çağrıldı. O öğrenciler birazdan mühimmat sandıklarıyla geri döndü. Her öğrenciye farklı ifadelere göre kırker, seksener veya yüzer adet G-3 piyade tüfeği fişeği, her bir rütbeliye ise MP-5 uzun namlulu silahlar dağıtıldı.
İddianameden öğrencilerin nereye gittiklerini öğrenmeye çalıştığı, soran öğrencilere “güvenlik yüzünden Harp Okulu’na geri dönüldüğü”, “terör tehdidi yüzünden İstanbul’a gidildiği”, “atış talimi yapıp” dönecekleri gibi farklı cevaplar verildiği anlaşılıyor.
Otobüslerdeki komutanlardan biri “Uyumalarını, bir daha fırsat bulamayabileceklerini” söylemişti.
348 kişiyi taşıyan 8 otobüs ve minübüs gece 00.15 itibarıyla Yalova’daki kamptan İstanbul’a doğru yola çıktı. Darbenin artık duyulduğu, pek çok kışlanın önüne kamyonların çekilmeye başladığı saatlerdi. Ama Yalova’da askerleri taşıyan otobüsler zorlukla karşılaşmadan kamp yerinden çıktılar. Önce birlikte hareket eden otobüslerin ardından birbirinden koptuğu anlaşılıyor.
Son otobüs nizamiyeden çıkmadan geri dönmüş, helikopter pistine gitmiş, yüzbaşı ve astsubay eşliğinde atışı iyi olan 10 öğrenci seçilerek helikoptere bindirilmişti. Daha sonra bu öğrenciler Digitürk’ü ele geçirmek için Beşiktaş stadına inen helikopterde karşımıza çıkacak.
İddianameye göre ise daha sonra Kurmay Albay Ecir Şık’tan ele geçirilen bir belgeye göre otobüslerin buluşma noktası Sirkeci Garı’nın önüydü. (Bunun iki sebebi olabilir, Darbeci askerler önce İDO feribotu ayarlamaya çalışmış, ama başaramamıştı ya da Hava Harp Okulu Komutanı Fethi Alpay da Sirkeci’ye çok yakın olan İstanbul Valiliği’ne atanmıştı.)
Yine iddianameye göre darbe gecesi Boğaziçi Köprüsü’ne giden Binbaşı Gazi Odacı komutasındaki 3 rütbeli, bir er ve 50 Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisini taşıyan otobüs de aslında “ İstanbul Valiliğine intikal etmek için görevlendirilmiş ama hareket kabiliyetlerini yitirmeleri nedeniyle 15 Temmuz Şehitler Köprüsünde (Boğaziçi Köprüsü) konuşlu bulunan askeri unsurlara dahil olmuştu”.
Köprüye en son gelmek üzere diğer otobüslerin akıbetine bakalım.
Yüzbaşı Mesut Metin kazancı komutasında yola çıkan üç rütbeli, iki er ve 70 Hava Harp Okulu 2. sınıf öğrencisini taşıyan bir otobüs ve bir minibüsün iddianameye göre hedefi Avea Genel Merkezi’ydi.
Ama önce Boğaziçi Köprüsü yoluna giren ama sonra Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne dönen otobüs ve minibüs trafik yoğunluğundan ancak 03.00’de Kavacık yakınlarına ulaşmıştı. Ve artık trafikten hareket edemeyen otobüsler bütün gece orada çakılı kaldılar. Otobüsün kapıları ve perdeleri kapatıldı. Gelip geçen ve askeri plakalı otobüsten şüphelenen vatandaşlara, Harp Okulu Öğrencilerini taşıdığı söylendi, hatta bazı vatandaşlar ikna edilmek için komutanlarla bile görüştürüldü. Otobüse taş atanlar, ya da ekmek ve su verenler de oldu. Otobüsün başındaki komutan karşı şeritten gelen bir polis aracını durdurarak, durumu anlattı. Beş saat otobüs ve minibüsün içinde kapıları kapalı olarak bekleyen askerler saat 08.00’de gelen polislerce belediye otobüslerine bindirilip Çakmak Karakolu’na götürüldü.
Muhtemelen bu videoda o gece trafik yüzünden darbeye karışmadan polise teslim olan Kavacık’taki Hava Harp Okulu öğrencilerinin görüntüleri de var. Kavacık'ta tutuklanan Hava Harp Okulu öğrencileri 9 ay tutuklu yargılandıktan sonra, Mart ayında tahliye edildiler.
https://www.youtube.com/watch?v=WYkuY8gRGzg
4 Er, 76 Hava Harp Okulu 1. Sınıf Öğrencisi, 10 Hava Harp Okulu 2. sınıf Öğrencisi, 30 Hava Harp Okulu 3. sınıf Öğrencisi ve 3 rütbeli personeli taşıyan ve Kurmay Yüzbaşı Sinan Canlı ve Üsteğmen Ali Apaydın komutasındaki dört otobüsün akıbeti de benzer oldu. İddianameye göre Sabiha Gökçen’e takviye için gitmeye çalışan otobüsler Tuzla Mehmetçik Vakfı mevkisine vardıklarında, ihbar alan polis ve toplanan vatandaşlar tarafından durduruldular.
Otobüsten inen Yüzbaşı Sinan Canlı, yolu açmak için tartıştığı iki vatandaşı bacaklarından vurdu.
Ardından kendisini engellemeye çalışan polis memuruna ateş açtı. Otobüsten inen Yüzbaşı Sinan Canlı, Üsteğmen Ali Apaydın, Üsteğmen Aydın Gülşan ve öğrenci Abdüssamet Asan buradaki polisleri zorla yere yatırıp silahlarını aldı ve otobüsler yola devam ettiler.
Ama 02.30 sularında otobüsler bu kez Sultanbeyli'de TEM Kuzey Yolu üzerinde toplanan halk tarafından durduruldu. Yolu açmak için inen, Yüzbaşı Canlı, üsteğmenler ve 10 öğrencinin açtığı ateş sonucu iki vatandaş yaralandı. Yüzbaşı, fotoğrafını çeken bir vatandaşın da bacağına ateş etti. Bunun üzerine halk otobüsleri taşladı, Harp Okulu öğrencileri otobüslerden inerek otobana oturdu, halka darbeyi kınayan konuşmalar yaptılar, sırtlarına bayraklar asıldı. Sabah saatlerinde belediye otobüslerine bindirilerek Sultanbeyli Fatih karakoluna götürüldüler.
Bu anları anlatan videolar:
https://www.youtube.com/watch?v=53ztR6dt14s
Burada gözaltına alınan Hava Harp Okulu öğrencileri de tutuklu yargılanıyor.
Sultanbeyli’de bu olayların yaşandığı sıralarda (05.00 civarı) Hava Harp Okulu’nda takım komutanı olan teğmen ve üsteğmenlerin yer aldığı Canavar Meclisi Whatsapp Grubu’ndaki konuşmalar ise darbe girişimine bilinçli olarak ve inanarak katılanlarla, emir komuta içinde sürüklenenler arasındaki farkı iyi anlatıyor:
Ali Apaydın (Sultanbeyli’deki otobüslerde bulunan üsteğmen): Her şey yolunda arkadaşlar kesinlikle taviz yok. Liderlik zor zamanlarda gösterilir.
Ali Yağmur (İstanbul’a gitmeyip Yalova’da kalan teğmen): Abi çocuklar nasıl, sizler nasılsınız?
Ali Apaydın: Canavar gibiyiz.
Ali Yağmur: Neden ordasınız, napiyonuz ya?
Ali Apaydın: Yavaş yavaş ilerliyoruz, halkı galeyana getirmişler. Yalova nasıl?
Ali Yağmur: Abi terbiyem müsaade etmiyo da neyse, Yalova bitik diyeyim
Ali Apaydın: Liderlik zor zamanlarda belli olur, şeklinde,
Ceyhun Özak (Orhanlı’daki otobüste bulunan üsteğmen): ‘Emre ve Ferhat Bmb Vuruldu. S.... liderliği Ali, bi o kadar yaralı var.
Ali Yağmur: Abi Başlarım Ya Böyle İşe, Abi nerdesiniz. S... ya Adamı deli ederler, napioyuz biz ya.
Konuşmada vuruldukları söylenen Ferhat (Günay) Binbaşı ve Emre (Demirbilek- Üstteğmen) bir er, Er, 60 Hava Harp Okulu 3. Sınıf Öğrencisi ve 4 rütbeli personelin bulunduğu 4. Filoya ait bir otobüs ve minibüs içindeydi. Köprülere doğru devam ederken, muhtemelen diğer otobüslerin akıbetinden ya da trafikten haberdar olan Binbaşı Ferhat Günay otobüsleri geri döndürerek Sabiha Gökçen Havalimanı yoluna sokmuştu. Otobüsteki Hava Harp Okulu öğrencilerinin verdiği ifadelere göre bu sırada elinde MP5 ile ayağa kalmış ve şöyle demişti:
'Şu anda resmi bir TSK emrini okuyorum. AKP bir terör örgütüdür. Elebaşı Recep Tayyip Erdoğan Ankara'da kelepçelenerek tutuklanmıştır. Bu TSK'nın emridir ve bu TSK'nın bir darbesidir. Artık buradan sonra bu işin dönüşü yoktur. İnmek isteyen şimdi insin. ancak ayrılana da mermi en yakınından gelebilir' Devamında 'anlaşıldı mı' dedi, bizim gruptan da bir ses çıkmayınca bağırarak, 'Anlaşıldı mı lan' ifadelerini kullandı."
Trafik sıkışık olduğu için Ferhat Günay’ın emriyle askerler Orhanlı gişelerden Sabiha Gökçen’e doğru yürüyerek gitmek üzere otobüslerden indiler. Müdahale eden vatandaşlar ve polise ateşle karşılık vermeleri üzerine de çatışma çıktı. Çatışmada biri polis, beş vatandaş şehit oldu. Darbeci Binbaşı Ferhat Günay ve üsteğmen Emre Demirbilek de çatışmada vurularak öldürüldü. (Üsteğmen Emre Demirbilek Anadolu Kartalları adlı dizinin bir sahnesinde oynamıştı.
https://www.youtube.com/watch?v=m5Lx_EJkICY)
Sabaha kadar, gişelerin yanındaki tepede ve bir belediye otobüsünün arkasında saklanan ve havaya ateş açan Hava Harp Okulu öğrencileri sabaha karşı yapılan görüşmelerle teslim oldu. Tutuklu yargılanan öğrencilerin bir kısmı komutanlarından da şikayetçi oldular.
Olaylarla ilgili videolar https://www.youtube.com/watch?v=eVwpoT1eo0w
Hava yoluyla Yalova’dan İstanbul’a taşınan Binbaşı Ali Akkaş komutasındaki 6 rütbeli, 19 Hava Harp Okulu öğrencisi ise Digitürk binası, Atatürk Havalimanı ve TRT İstanbul Müdürü olarak atanan komutanları Kurmay Albay Hüseyin Ergezen’le birlikte TRT Ulus binasının basılması olaylarına karıştı. İnönü Stadyumu’na helikopterle iniş görüntüleri yayınlanan bu 19 öğrenci de, bu olaylarda yer alan Harp Akademileri Komutanlığı, 23. Piyade Tugayı 6. Alay Komutanlığı'nda görevli subay, öğrenci subay, astsubay, er ve sivil teknik bilgi işlemcilerle birlikte tutuklu olarak yargılanıyor.
Ve saat 01.30’da Boğaz Köprüsü’nün girişindeki otobüs duraklarına kadar gelen ve halk tarafından durdurulan son otobüs. Onun hikayesi de son yazıda.
.22/08/2017 21:34
Karanlık bir gecenin sonunda...
Yalova Hava Meydan Komutanlığı’ndan saat 00.07’de çıkış yapan '623025' plakalı lacivert renkli askeri otobüs gişelerden para ödeyerek Osman Gazi Köprüsü’nden geçti. Birazdan diğer otobüslerle birlikte yol kenarında durdular. Komutanları Binbaşı Gazi Odacı başka bir otobüsten inip bu otobüse bindi.
İstanbul’a doğru hızla yol olan otobüste şoför er Özcan Oduncu, Binbaşı Gazi Odacı, Üsteğmen Ali Akçay, Kıdemli Çavuş Hayati Gültekin’le birlikte 2'nci sınıfta okuyan 21 yaşlarındaki 50 Hava Harp Okulu öğrencisi bulunuyordu.
İstanbul’a doğru girdikleri sırada trafik yavaşlamaya başladı. Yol kenarlarında vatandaşlar yürüyordu. Önce anlam veremedikleri küfürler duydular. Binbaşı şoföre güvenlik şeridine geçip basmasını emretti. Diğer otobüslerle artık birbirlerini kaybetmişlerdi. Boğaziçi Köprüsü yoluna girdiklerinde küfürleri, taşlar izledi. Otobüsün camları kırılmaya başlamıştı. Metrobüs yoluna girdiler, iki araca çarpıp yola devam ettiler. Mavi askeri araç, saat 01.40’da darbecilerin bulunduğu köprü gişelerine 100 metre kala bir polis zırhlısına çarpıp durdu.
Onlar vardığında köprü dört saattir darbecilerin elindeydi. Dört tank, iki ZPT askeri aracı, iki Unimog bir itfaiye aracı ve hepsi ağır silahlı 100 darbeci askerin karşısında birkaç polis zırhlısı, iki TOMA, ağır silahlı bir düzine kadar polis dışında onbine yakın silahsız vatandaş vardı. Takviye ihtiyacı pek görünmüyordu. Zaten iddianameye göre otobüs “İstanbul Valiliğine intikal etmek için görevlendirilmiş ama hareket kabiliyetlerini yitirmeleri nedeniyle 15 Temmuz Şehitler Köprüsünde (Boğaziçi Köprüsü) konuşlu bulunan askeri unsurlara dahil olmuştu”.
Daha sonra Kurmay Albay Ecir Şık’ın üzerinde ele geçirilen belgeye göre de bu otobüsün diğer otobüstekilerle buluşma yeri Sirkeci Garı’nın önüydü.
***
Ama hangi sebeple oraya gelmiş olurlarsa olsunlar saat 01.40’ta askeri plakalı mavi bir otobüsün içinde girdikleri köprüde onları dört saattir darbecilerin üzerlerine ateş açtığı öfkeli insanlar bekliyordu.
İddianamedeki tanık ifadelerindeki saat bilgilerine göre Hava Harp Okulu öğrencilerini taşıyan otobüsün köprüye ulaşmasından önce köprüde aralarında Erol Olçok, Abdullah Tayyip Olçok ve İstanbul Emniyet Müdürü’nün koruma polisi Münür Alkan’ın da olduğu en az 15 kişi darbeciler tarafından şehit edilmiş, yüzlercesi yaralanmıştı. (Bu sayı vurulma saati tam belirlenememiş olan ama saat 02.30’dan önce vurulduğu yolunda ifadeler olanlarla 27’ye kadar çıkıyor)
Fotoğraflardan otobüsün köprüye geldiği saatte hemen solunda bulunan bir alanda şehitler ve yaralıların yattığı görülüyor. İddianamedeki bazı askerlerin ifadeleriyse hem o saate kadar yaşananların köprünün öteki tarafından bakınca bile ne kadar korkunç olduğunu hem de oradaki askerler arasındaki niyet farklarını anlatıyor:
***
“Bu arada iki kişide büyük Türk Bayrağı açıp 'bize mi sıkacaksınız, biz de bu vatanın evlatları değil miyiz' diye bağırıyorlardı. Binbaşı bunlara buradan gidin uzaklaşın diye bağırdı ve ara sıra havaya ateş ediyordu. Bu sırada bir tane yaşlı kadın üzerimize doğru gelmeye başladı. Binbaşı birkaç kez yaklaşma diye bağırdı. Kadın yürümeye devam edince, ateş edeceğim diyebağırdı. Bu sırada teyzenin yakınında bir motosikletli geliyordu. Teyze yine ellerini açmış vaziyette, yapmayın vazgeçin diye gelmeye başladı. Bunun üzerine binbaşı bize ateş emri verdi. Bunun üzerine havaya ateş ettik. Ancak yine kadın ve motosikletli gelmeye devam edince ve arkadan da halk gelmeye başlayınca Binbaşı Ahmet bizim yanımıza geldi, silahını bize doğrulttu, halkın ayaklarına ateş edin, aksi halde sizi vururum diye bağırdı. Bunun üzerine hepimiz ateş açtık. Ancak ben yine de halka doğru ateş açmadım, havaya ateş açtım. Ancak atışlar sonucu kadın yere düştü. Motosikletli devrildi. Kadın hafif yaralıydı, yanımıza kadar geldi. Binbaşıya 'komutanım yardım edin motosikletli ağır yaralı, onu buradan uzaklaştıralım, hastaneye götürelim' dedi. Binbaşı biraz düşündükten sonra tamam dedi. 4 tane asker görevlendirdi. Bu askerler kadın ile motosiklet sürücüsünü karşı yola geçirip oradaki kişilere teslim ettiler. Bu sırada tankların üzerinde bulunan MG3'lerle sürekli ateş ediyorlardı. Onlar da önce havaya sonra insanlara doğru ateş ettiler.”
“Halktan bir bayan bizim bulunduğumuz yere geldi. Binbaşı Ahmet Taştan’a, kışlaya dönmemizi söyleyince, Ahmet Taştan ,"sen işine bak" dedi. Bayan ısrarcı olunca, havaya ateş etti. Daha sonra da elindeki telefonu alıp fırlatıp attı. Biz halen ZPT'nin içinde idik. Ben ZPT'nin kapağından bu olanları görmüştüm. Tekrar ZPT'nin içine girdim. Üsteğmen Vedat Yıldız'ın, 'havaya atış serbest' dediğini duydum. ZPT'nin içinde bulunan kişilerden sadece Hüseyin uzmanın ZPT'nin kapağını açarak havaya ateş ettiğini gördüm. Diğerlerimiz halen içeride idi. Bir ara yine ZPT'nin kapağından dışarıya baktığımda motosikletli bir şahsın bize doğru geldiğini ve bu şahsa Ahmet Binbaşı, Vedat Üsteğmen ve bir grup uzman çavuşun ateş ettiğini gördüm. Şahıs yere düştü. Bunun üzerine biz şahsın terörist olmadığını anlayarak korktuk ve ağlamaya başladık.”
“Yine bir ara dışarı baktığımda Vedat Üsteğmenin diğer tankın üstündeki makineli tüfekten halka doğru durmadan ateş ettiğini gördüm. Az önce Ahmet Taştan'ın yaraladığı bayan motosikletlinin yere düştüğünü görünce onun yanına gitti 'bunu hastaneye götürelim' dedi. Ben adamın yaralı vaziyette olduğunu görünce kendimden geçtim çünkü korkmuştum ve arka tarafa geçtim. Orada Önder isimli kısa dönem bir erle konuştuk bu olanlardan dolayı oturup ağladım o da Allah'a dua et dedi.”
***
Dört saat boyunca ateş altında kalmış vatandaşların arasına giren askeri otobüsün yol boyu taşlarla kırılan camlarından, rütbeli üç asker havaya ateş açarak yol açmaya çalıştı. Bu sırada onları durdurmak isteyen polislerin de açtığı ateş arasında kalan iki vatandaş, otobüsün şoförü er Özcan Oduncu ve Harp Okulu öğrencisi Samet Yazgaç hafif şekilde yaralandı. Askeri otobüs, darbecilerin beklediği köprü gişelerine 50-100 metre kala bir polis zırhlısına çarparak durdu. Önü yanmaya başlamıştı. Bu sırada otobüsün etrafında toplanan vatandaşlar, askeri öğrencileri “yanıyor çıkın” diye ikna etmeye çalışıyorlardı. O anlara ait görüntülerde askeri öğrencilere halkın bir kısmının silahlarını almak, durdurmak için müdahale ettiği, bir kısmının ise “oraya gitmeyin”, “askerliğini yak, gitme, ihanet ediyorlar” diye onları ikna etmeye çalıştığı görülüyor.
https://www.youtube.com/watch?v=i4NvM-tQC54
Bu sırada öğrencilerin bağlı olduğu komutanları ise havaya ateş açarak bir koridor açıp, köprüye doğru koşmaları talimatını vermişti. Yola çıktığı komutanlarının emriyle, vatandaşlar arasında kalan askerlerden yaralı er Özcan Oduncu ile birlikte, yine yaralı öğrenci Samet Yazgaç, öğrenciler Ahmet Kertiş, Lokman Hekim Avcı vatandaşlar tarafından durdurulmuş, geri kalanları ise kalabalıktan kurtularak 50 metre ilerideki askerlerin yanına doğru koşmuştu.
Sayımda dört eksik çıkan Hava Harpli öğrencilerin komutanı Binbaşı Gazi Odacı, Kuleli’den gelen Yarbay Turgay Ödemiş’e tekmil vererek emrine girdi. Hava Harpli 47 öğrenci köprüde askerlerin durduğu yerin, Avrupa yakasına yakın en arka tarafına doğru koşup yere yattılar. Bu sırada köprünün Anadolu Yakası’na bakan tarafında dizilmiş askerler kendilerine yaklaşan halka ateş açmaya devam etmekteydi. Saat 02.10 civarlarında köprüdeki darbecileirn komutanı Turgay Ödemiş, Hava Harp’ten gelen 12 öğrenciyi Anadolu Yakası’ndaki askerlerin bulunduğu yere çağırıp yerleştirdi. Diğer 35 öğrenci ise köprünün Avrupa Yakası’na bakan yerde kaldılar.
İddianameye göre saat 02.20’de köprünün Avrupa yakasında toplanan vatandaşlar darbecilerin olduğu yere doğru yürümeye başlayınca, diğer askerlerle birlikte, Hava Harpli öğrenciler de ateş açtı, vatandaşlardan yaralananlar oldu. Bu sırada Kuleli Askeri Lisesi’nde görevli er Kurtuluş Kaya gözünden vurularak yere düştü ve öldü. Sonrasında çıkan haberlerde er Kaya’nın ateş açmayı reddettiği için komutanı tarafından öldürüldüğü söylense de iddianameye göre Kaya da o sırada ateş açan grup içindeydi ve karşıdan gelen bir ateş sonucu vurulmuştu. İddianamedeki fotoğraflarda Er Kaya’nın vurulmasından sonra bölgedeki askeri öğrencilerin korkarak bir kamyonun arkasında saklandığı görülüyor.
Bu vurulmadan sonra darbecilerin komutanı Yarbay Turgay Ödemiş ve Ahmet Taştan, kendilerine ateş açan polis zırhlısının susturulması için tanklara ateş emri verdi. İddianamedeki tanık ifadelere göre ismi belli olmayan tanklardan birindeki üstçavuş bu emri yerine getirmedi, bunun üzerine 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndaki askerlerin başında gelen Vedat Yıldız’ın talimatıyla saat 02.42’de ilk tank atışı yapıldı. Atış Karayolları hizmet binasının tepesini vurdu. Bu arada aynı tankın üzerindeki MG3’ten yarım saat boyunca vatandaşlar tarandı.
Saat 04.15’te, 04.21 ve 05.31’de polislerin bulunduğu bölgeye dönük üç tank atışı daha yapıldı. Atışlardan sonuncusu polis TOMA'sına isabet etti, çok sayıda kişi bu tank atışları yüzünden yaralandı ve büyük panik yaşandı. İddianamedeki bilgilere göre saat 04.21’de takviye için gelen Kerime Kumaş’ın kullandığı helikopterden de köprüye doğru ateş açıldı. Helikopterin aşağıdan açılan ateşle yara aldığını, daha sonra Nakkaştepe’de yola inip, dört darbeciyi oradan alıp kaçtığını öğreniyoruz ki bunun görüntüleri çıkmıştı. Köprüden yapılan son yoğun atış saat Saat06.03 sıralarında Astsubay Sait Özkahya'nın tanktan aldığı MG3 silahıyla yere yatarak yaptığı yoğun atış.
Saat 06.15’de köprüdeki darbeci komutanların aralarında yaptığı görüşmeler sonucunda askerler teslim olmaya karar verdiler. Uzman Çavuş Mahir Çubuk “Sabaha kadar çatıştım ben teslim olmuyorum” diyerek karara itiraz etti. Silahına doğru koştu ama komutanlar tarafından ikna edilerek, o da diğer askerler gibi ellerini kaldırıp yürümeye başladı. Polis ve halk yürüyen darbecilere doğru koşmaya başladı. Polis, askerleri kalabalıktan korumak için Avrupa yakasına doğru gitmelerini istedi. Bundan sonra olanları iddianameden okuyalım:
“Toplanan kalabalığın kolluk kuvvetlerinin müdahalelerini aşarak şüphelilere ulaştıkları, yaşanan arbedeyi kolluk kuvvetlerinin havaya ateş açarak ve TOMA diye tabiredilen araçla tazyikli su sıkarak önlemeye çalıştığı, kolluk kuvvetleri tarafından şüpheliler hakkında yakalama işlemi yapılarak gözaltına alındıkları, olay yerindeki silah, mühimmat ve askeri araçlara el konulduğu, olaylar sırasında şüpheliler Burak Dinler, İbrahim Gül, Murat Tekin, Mustafa Çelik, Ragıp Enes Katran ve Vedat Yıldız‟ ın eks oldukları”.
***
Teslim olma sırasında öldürülenlerden Murat Tekin ve Ragıp Enes Katran, Yalova’dan İstanbul’a getirilen Hava Harp Okulu 2'nci sınıf öğrencilerindendi. İddianameye göre teslim olma sırasında yaşanan bu linçle öldürme olayıyla ilgili savcılık tarafından ayrı bir soruşturma yürütülüyor. Ama iddianamedeki toplanabilen deliller ve kriminal raporlara bakılırsa bunun tespiti de epey zor. Çünkü iddianamede saatlerce herkesin gözü önünde ve onlarca kameranın olduğu köprüde darbeciler tarafından şehit edilen 34 kişinin bile hangi silahlarla ve kim tarafından öldürüldüğü belirsiz.
Hem o şartlarda toplanabilen deliller yetersizdi hem de savcılara göre “Şüphelilere genel olarak uzun namlulu silahların zimmetsiz verilmesi, olay sonrası yaşanan kargaşa ortamında, hangi şüpheliden hangi silahların ele geçirildiğinin yakalama tutanağına açık ve net olarak yazılmamış olması nedenleri ile, olaylar esnasında hangi şüphelinin hangi silahı kullandığı tam olarak belirlenemedi.”
Bunun yerine iddianame tartışmalı bir yol izlemiş, şehitlerin öldürüldüğü silahlar ve hangi uzaklıktan vurulduklarıyla, köprüdeki askerlerin durduğu yerler arasında bir eşleşme yapmış. Örneğin 12 Hava Harp öğrencisi, köprüye vardıktan sonra getirildikleri yer itibarıyla diğer sanıklarla birlikte 27 cinayetten sorumlu tutulmuşlar. Ama bu cinayetlerin çoğunluğu onların köprüye varmasından önce işlenmiş cinayetler.
Örneğin Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşüne yaşlı babasının katılması çok konuşulan Hava Harp Okulu 2'nci sınıf öğrencisi S.Ç. bu durumda. Daha da tuhafı, ondan alınan el svabında da ateş açma izine rastlanılamamış. İddianameye göre el svabları alınan 115 sanıktan, beşinde atış izi var ama aralarında komutanların da olduğu 35 sanığın da el svabı hiç alınmamış. Bu el svablarının ne kadar sağlıklı olduğu sonucu da tartışmalı.
İddianamedeki esas tartışma ise geç bir saatte komutanları tarafından köprüye getirilen ve haklarında ikişer üçer müebbet istenen Hava Harp Okulu 2'nci sınıf öğrencilerinin darbecilikle suçlanıp suçlanamayacağı. İddianamede aynen yer verilen ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan bir tümgeneralin imzasıyla savcılığa gönderdiği tahkikat raporuna göre kamptan İstanbul’a taşınan öğrenciler emirleri yerine getirdiler ve darbeye katıldıklarının çok sonra farkına vardılar. Bu yüzden emirlerin dışına çıkamazlardı. Savcılık ise bunun tersini düşünüyor. Ama paraşüt eğitimi için Ankara’ya giden ve Kavacık’ta yakalanan Hava Harp Okulu öğrencileri bu tahkikat raporuyla 9 ay sonra olsa da tahliye edildiler.
İddianamede köprüdeki Hava Harp Okulu öğrencilerinde ByLock, Asya Bank’ta hesap gibi FETÖ üyeliği için aranan kriterlerden de çıkmadığını öğreniyoruz. Ya da iddianamede varsa bu öğrencilerin bağlı oldukları sivil imamlar, abilerle ilgili de herhangi bir bilgi yok. Ama savcılık yine de askeri okul sınavlarında FETÖ’nün gücüyle ilgili genel bir tespitten hareketle FETÖ bağlantısı da kurmuş.
Bu dört yazının sonunda o gece dokuz saat köprüde darbecilerin yaptıklarını görmüş biri olarak herkes için adalet dilemekten başka bir şey gelmiyor elden. Zaten kendilerine emanet edilmiş gencecik insanları gözü kara ateşe atabilen darbecilerden en büyük farkımız da adalet olmalı..
.25/08/2017 22:15
Tarihi fotoğraftan adam çıkarmaca...
Sovyetlerde eskiden kahraman olup, sonra ‘hain’ ilan edilenler eski mühim fotoğraflardan çıkarılır, hatta onlarla ilgili övücü eski gazete manşetleri bile arşivlerden değiştirilirdi.
Bu, Türkiye’nin de yabancısı değil.
İstiklal Harbi’nin kahramanları Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Rauf Orbay’ın adları da Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal’e muhalif oldukları için resmi tarihten ayıklanmıştı. Bununla kalınmamış, Atatürk’e suikast davasında yargılanmışlar, Nutuk’ta neredeyse hain ilan edilmişlerdi. Hâlâ adları hak ettikleri şekilde kahramanı oldukları İstiklal Harbi’nin resmi tarihinin içine girebilmiş değil. Bir yılını geçmemiş 15 Temmuz tarihinde de benzer bir revizyon sinyalleri belirdi. Bir yıl önceki yakın tarihteki rolü revize edilen isim, 15 Temmuz’dan bu yana Ömer Halisdemir’e verdiği ve darbenin akışını değiştiren emir, darbe gecesi TV'lere bağlanıp yaptığı konuşmalar, arabasını durdurmaya çalışan darbecilerden kurtuluş görüntüleri ve ardından Fırat Kalkanı’ndaki rolüyle övgüyle bahsedilen eski Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı.
***
Her ne kadar bir korgeneral için kolordu komutanlığına atanmak tenzil-i rütbe değilse de, her ne kadar hem Cumhurbaşkanı hem bizzat kendisi bu atamadan dolayı bir küskünlük yaşanmadığını söyleseler de gazetelerde her gün hakkında bir yıldır duymadığımız iddialar yazılıyor.
Ağız ucuyla darbeci, FETÖ'cü olabileceğini dahi ima eden, en azından zannedildiği kadar kahraman olmadığını söyleyenlerin yaşadığı bu ani aydınlanmanın, son atama kararının peşinden gelmesi tabii ki ilginç. Ama daha ilginç olanı bu yeni tarih yazımında tek bundan bir yıl önce 9 Ağustos 2016’da Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’nda alınmış bir ifade olması. Bir yılı aşkındır hiç gündeme gelmemiş, kimsenin bilmediği, hatta alan savcının da üzerinden herhangi bir işlem yapmadığı bu ifadenin nasıl olup da bir yıl sonra atama kararından hemen sonra tozlu rafından indirilip, dolaşıma sokulduğuna gelmeden önce ifadenin ne olduğunu hatırlayalım.
İfadeyi veren kişi 15 Temmuz 2016 günkü rütbesi ve pozisyonuyla Van’daki Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral İsmail Metin Temel. Darbeden sonra korgenerallikte 3 yıl beklemesi varken, darbede hedefteki komutanlardan biri olması nedeniyle orgeneralliğe terfi ettirilen Temel, ifadesinin de alındığı Malatya’daki İkinci Ordu Komutanlığı’na getirilmişti. Ankara’da görev yapmış olan ve hükümet çevrelerinin de güvendiği bir isim olarak bilinen Orgeneral Temel’in ifadesindeki Korgeneral Aksakallı’yla ilgili bölüm şöyle:
“Bu arada helikopter gittikten sonra beni telefondan Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı aradı. Bana “kendisinin kaçırılmak istendiğini, kurtulduğunu, şu anda da evde olduğunu, karargâhının ise işgal edilmiş olduğunu” ifade etti. Ben de hemen karargâhına gitmesini, karargâhı temizlemesini söyledim. Kendisi “dışarıdan çatışma seslerinin geldiğini, çıkacak durumda olmadığını, hanımını teskin etmekle meşgul olduğunu” ifade etti. Ben de “Özel Kuvvetler’e ait bir helikopterin geldiğini, şakayla karışık vaziyette ‘İnfaza göndermişsin’ dedim. Ancak bu hususu bertaraf ettiğimizi ifade ettim. Kendisi bu hususta hiçbir yorum yapmadı. Bu görüşme kendisinin beni cep telefonundan araması ile gerçekleşti. Bu tür bir görüşme mutad bir görüşme değildir. Daha sonra Van Sıkıyönetim Komutanlığı’na darbecilerin atamış olduğu Kurmay Albay Ali Yalçın beni telefonla arayarak “Böyle bir kalkışma olmuş komutanım” dedi. Görüşmem, bittikten sonra Van Emniyet Müdürü’ne “Müdürüm bunlar benim yaşayıp yaşamadığımla ilgili ateşle keşif yapıyor” şeklinde söyledim. Hatta daha sonra öğrendiğim kadarıyla Ankara’daki evimi bir general aramış, “Komutanımla görüştünüz mü?” diye eşine sormuş, eşim de “Benimle görüştüğünü, sesini duyduğunu ifade etmiş. Daha sonra bu kişi telefonu kapatmış.”
***
Bu ifadenin sansürsüz hali, çünkü birkaç gündür dolaşımda olan ifadede en kritik son üç cümle yok. Orgeneral, ifadesinde Korgeneral Aksakallı’nın darbe gecesi evinde eşini teskin ettiğini söylemesinden daha ağır bir ithamda bulunuyor; Aksakallı’nın, darbecilerin kendisi için gönderdiği helikopterden sonra mutad olmayan bir şekilde telefonla arayıp derdest edilip edilmediğini kontrol ettiğini iddia ediyor. Ama bu kadar ciddi bir suçlamayı “yarı şaka” olarak yapıyor, en azından Aksakallı’ya telefonda böyle yarı şaka söylediğini aktarıyor savcıya.
İfadedeki bu iddiaların bu yüzden ne kadar ciddiye alınabileceğine geleceğiz. Önce; Korgeneral Zekai Aksakallı’nın bir yıl sonra ortaya çıkıveren bu ifadeye karşı dün Saygı Öztürk’e yaptığı açıklamaya bakalım:
“İfade gerçeği tam yansıtmıyor. Olaylar farklı manipüle ediliyordu. Ortam o saatlerde kirliydi. Neyin ne olduğu henüz tam olarak ilk saatlerde anlaşılamamıştı. Beni de Orduevi'nden eşimle düğün çıkışı sırasında kaçırmak istediler. Onların elinden kurtuldum. Yolda giderken otomobili bir kenara çektirip, ne olduğunu öğrenebilmek için değişik komutanlıkları aradım. İsmail Metin Temel Paşa'yla da, otomobilimi durdurduğumuz yerde yani eve gitmeden konuştum. Eşim de o sırada yanımdaydı. Haliyle olaydan etkilenmişti. Onu da teskin ediyordum. Bazı komutanların televizyona çıkıp açıklama yapmalarını o konuşmalarımda teşvik ettim.”
Tabii dört sayfalık bir ifadenin tek bir paragrafından yazılan yazılarla olayı çözmek pek kolay değil. O halde ifadenin tamamına bakmalıyız.
Temel, ifadesinde helikopter meselesinin ne olduğunu anlatıyor. 15 temmuz 2016 günü Van’daki Kolordu Komutanı olarak helikopteriyle Hakkari Yüksekova’daki Esendere Hudut Taburu’nu denetlemeye gidiyor. Dönüşünü Siirt’e planlamış. Siirt’e döneceğini bilen FETÖ'cü darbeciler de derdest etmek için orada tertip almışlar. Ancak Temel şüpheleniyor, fikir değiştiriyor ve Van’a geri dönüyor. Onu derdest için görevlendirilen helikopter de Van’a gidiyor. Temel, jandarmadan bir JÖH bölüğünü karargâha çağırıyor ve “Hareket eden her şeye ateş emri” verdiğini söylüyor. Piste inen darbeciler de helikoptere müdahale olunca korkup kaçıyorlar.
Orgeneral Temel’in şüphelenmesinin sebebi helikopterle kalkmadan önce hava sahasının kapatıldığını öğrenmesi. Yine ifadeden okuyalım:
“Olay günü Esendere Hudut Taburu’nu denetlemeye gitmiştim. Akşam henüz hava aydınlıkken geri dönmek istediğimde, hava sahasının tüm uçuşlara kapatıldığı bildirildi. Bende bunun üzerine Kara Havacılık Komutanı Tümgeneral Hakan Atınç’ı arayarak “Niçin hava sahasının kapatıldığını” sormak istedim. Ancak kara Kuvvetleri Komutanı ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nın orada olduğu ve uğurlama yapıldığı söylendiğinden görüşemedim.”
***
Bu ifadede belki hafıza oyunları yüzünden saatler arasında çelişkiler var. Google’dan 15 Temmuz 2016 günü Hakkari’de akşam ezanının 19.30’da okunduğunu hemen öğrenmek mümkün. Yani akşam kararmadan uçmak isteğini bildirdiği telefon konuşmasını bundan epey bir süre önce yapmış olması gerekir. Ama o zaman da o gün Genelkurmay Başkanı’nın emriyle Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın Kara Havacılık Okulu’na giriş ve uğurlama saatleriyle tutmuyor. Çünkü girişi 18.45, uğurlanması ise 21.25.
İfadede bir kişi hakkında daha ilginç bilgiler var. O günkü üst rütbelisi, şimdi selefi olan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti.
Temel, darbe akşamı önce ulaşamadığı Huduti ile daha sonraki saatlerde karargâha gelmesi üzerine görüntülü telefon bağlantısı kurduğunu ifadesinde anlatıyor. Bunun bir FETÖ darbesi olduğunu, sıkıyönetim emirlerine uymayacağını söylediği Huduti’nin de aksi bir emirde bulunmadığı ifade ediyor. Daha sonra 01.00’de tekrar görüşüp, darbeye karşı Anadolu Ajansı’na ya da TV'lere gönderilmek üzere bir açıklama yapmalarını, hiyerarşi gereği bunu da Huduti’nin yapması gerektiğinde karar kılmışlar. Huduti “Tamam” demesine rağmen bu açıklamayı yapmamış. Bunun üzerine Temel, bir kere daha aramış. Huduti, yazdığı açıklamayı telefonda okumuş, mutabık kalmışlar. Fakat buna rağmen açıklama yine yapılmayınca bir kere daha Temel, sebebini öğrenmek için komutanını aramış. Bu kez telefonu Huduti’nin emir subayı binbaşı açmış, Huduti de koltukta sırtı dönük olarak oturmaktaymış. Emir subayı “Burada çok sıkıntılı durumlar var” demiş ve Huduti’yle de kendisini görüştürmemiş. Ardından Temel kendisi, Emniyet Müdürü kanalıyla NTV’ye bir SMS'le darbeye karşı olduğu mesajını göndermiş. İlginç tarafı, bütün bu ısrara rağmen o gece darbeye karşı mesajı yayınlamayan Adem Huduti ile ilgili ertesi gün savcılığa giderek bir ifade daha vermiş İsmail Metin Temel ve Huduti’nin FETÖ’cü ya da darbeci olmadığını anlatmış. Adem Huduti bir yılı aşkın süredir darbeden tutuklu ve yargılanması sürüyor.
Bu ifade adı geçen ve 14 aydır tutuklu yargılanan bir diğer isimse o tarihte Şırnak’taki Asayiş Tümen Komutanı olan Tümgeneral Abdullah Baysar. İsmal Metin Temel’e bağlı bir ast birlik bu. Yine aynı helikopterle ilgili ifadede şöyle geçiyor Tümgeneralin adı: Şırnak Tümen Komutanı Abdullah Baysal’ı bu konuda telefonla ikaz ettim. Şayet böyle bir durum olursa, ateş etmelerini, indirmelerini söyledim. O da “Ateş etmeyelim komutanım, gelenlere bir bakalım” dedi.
Ama tutuklu yargılanan ve henüz mahkemeye çıkmamış Tümgeneral Baysar’la ilgili düzenlenen iddianamedeki tanık ifadeleri, Temel’in bu ifadesindeki imayı da desteklemiyor. Darbeciler tarafından hazırlanan atama listesinde adı Şırnak Sıkıyönetim Komutanı olarak yazılan Baysar, emrin gelmesinden 15 dakika sonra Vali ile telefonda görüşüyor ve Vali’nin ifadesine göre “Böyle paçavra emir mi olur diyerek emri kenara attığını, sabah neyse şimdide aynı yerde olduğunu” söylüyor. İfadelere göre bu görüşmeye İl Emniyet Müdürü de şahitlik etmiş. İddianamede Baysar’ın o görüşmeden sonra Vali ile 55, Emniyet Müdürü ile 10 telefon görüşmesi bulunuyor. Yine İddianameye göre darbecilerle birlikte hareket eden ve Cizre il merkezine doğru harekete geçen ve Tümgeneral Baysar’ın gece boyu ulaşamadığı Çakırsöğüt Komando Tugayı Komutanı Tuğgeneral Ali Osman Gürcan’ın durdurulması için de Emniyeti uyaran isim Tümgeneral Baysar. Bu konvoyun durdurulması için talimatın Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne Baysar tarafından verildiği o geceki telsiz kayıtlarında tekrarlanıyor, daha sonra verilen ifadeler de bunu destekliyor. Bu komando birliğinin durdurulması önemliydi. Çünkü eğer durdurulmasalardı, Semih Terzi’nin birliği gibi Ankara’ya darbeye desteğe gideceklerdi.
***
Tabii ki bu konudaki gerçek mahkeme safhasında ortaya çıkacak. Darbe gecesi yaşananlar hakkında tek bir ifade hiç bir şey söylemeyebilir hatta yanıltıcı dahi olabilir. Çünkü o gece askerler içinde darbeye net karşı duranlar kadar kimin kazanacağını bekleyen yelkenciler de vardı. O yüzden bütün ifadeler bu isimler arasındaki dengeler, çekişmeler, o gece yapıp yapmadıklarını saklama değiştirme abartma çabalarıyla birlikte değerlendirilmeli. Ayrıca günün ihtiyaçlarına göre tarihi revize etmek hele de o tarihin üzerinden daha bir yıl henüz geçmişken pek de mümkün değil.
Peki o halde rutin bulunabilecek bu terfinin ardından Korgeneral Aksakallı’nın darbedeki rolünü tersine çevirme çabasının motivasyonu ne?
Teammüllerin bir kere de onun için delinip o geceki performansı için ödüllendirilmesi beklenirken, Ankara’dan, Suriye’den uzaklaşması, Özel Kuvvetler’deki üst kadronun tamamen değişmesinin sebebi ne olabilir?
.28/08/2017 02:22
Hikayeleri tektipleştirmek...
Geçen hafta gazetelerde küçük ama ilginç bir haber çıktı. Haber son Yüksek Askeri Şura sonrası kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edilen Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Tuğgeneral Ertuğrulgazi Özkürkçü’nün altı yıldır birlikte çalıştığı gazetecilere gönderdiği veda mektubuydu. Haberi ilginç yapan bir veda mektubu göndermesi değildi, mektubun alışılmadık içeriği ve bunun haber yapılmasına izin vermesiydi. Darbe akşamı Genelkurmay Başkanlığı'nda gözleri ve elleri bağlanarak gözaltına alınan sonra sabaha kadar Akıncı Üssü'nde rehin tutulan ve burada darp edilen Özkürkçü’nün duyulmasını istediği veda mektubu klasik bir veda mektubuna göre fazlasıyla sitemkardı: "15 Temmuz hain darbe girişimi gecesi Genelkurmay Karargahı'nda asker elbisesi giyen şerefsizlerce derdest edildim, direndim, mücadele ettim, iki hainden şiddetli darplar aldım... Yerimi, makamımı kaybederim korkusuyla zinhar yalana, dolana başvurmadım. Komutanlarımdan azar işitme, bulunduğum makamı bile kaybetme pahasına hep gerçekleri söyledim. Yanlış veya eksik olduğunu değerlendirdiğim bir konuda komutanlarımın hoşuna gitsin diye, savundukları düşüncelere de 'Çok güzel, muhteşem, doğrudur' demedim. Bu çok uzun süreçte maruz kaldığım haksız ithamları, yalanları ve vefasızlıkları artık bir kenara koyarak son sözümü söylüyorum; devlet anamdır, babamdır, eşimdir, kızlarımdır, namusumdur."
Geçen yıl terfi almış olmasına rağmen, darbecilerin hedefi olmuş, iki dil bilen bir komutana neden kadro bulunamadığını bilmiyoruz. O gece Genelkurmay'da, Kara Kuvvetleri'nde ya da İstanbul'daki düğünde darbeciler tarafından sert biçimde gözaltına alınıp Akıncı Üssü'ne getirilmiş 23 üst düzey komutan içinde daha önce de istifa edenler, emekliye sevk edilenler olmuştu. EDOK Komutanı Orgeneral Kemal Başoğlu, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar mağduru oldukları darbenin hemen ardından üyesi oldukları YAŞ’a katılmadan istifa etmişlerdi (ya da ettirilmişlerdi). O gece kızının İstanbul'daki düğününde Hava Kuvvetleri Komutanı ve diğer komutanlarla birlikte derdest edilip Akıncı Üssü'ne getirilen Muharip Hava Kuvveti Komutanı Mehmet Şanver de darbeden bir süre istifa etmişti ama o diğerleri gibi sessiz kalmamış, gazetelere konuşmuş "Darbeden önce Fethullahçıların isimlerini Genelkurmay Başkanı'na anlatırken, Fethullahçı general de söylediklerimi not alıyordu... Genelkurmay'da bunları kim olduğunu bilmeyen yok ama darbeye kadar bunlara güvenmeye devam ettiler" demişti. O gece Genelkurmay'dan derdest edilerek Akıncı'ya götürülen birkaç üst düzey komutandan biri olan Genelkurmay İstihbarat Karşı Koyma ve Güvenlik Dairesi Başkanı Tuğgeneral Atilla Gökesaoğlu da darbeden sonra atanmayıp emekli edilenler arasında yer aldı. Gökesaoğlu, 2015 YAŞ'ından önce MİT'in Karargah'taki FETÖ'cü subaylarla ilgili hazırladığı raporu talep eden yazıyı yazan generaldi, ayrıca, Karargah'taki FETÖ'cü generallerle ilgili ihbar ve istihbaratları topladığı ve üst makamlarına bildirdiğiyle ilgili haberler çıkmıştı.
Kara Kuvvetleri Personel Daire Başkanı Tümgeneral Ömer Şevki Gençtürk de darbe gecesi Kara Kuvvetleri'nden derdest edilip Akıncı Üssü'ne götürülmüştü. Diğer komutanlıklarda FETÖ'nün eline geçmiş kritik bir koltukta oturan ama FETÖ'cülerin hedefindeki bir isim olması bile emekliye edilmesini engellemedi. Halbuki iddiananamede yer alan Zekai Aksakallı'nın ifadesine göre 2015'te "FETÖ'cü olarak bildiğimiz Kurmay Albay Fırat Alakuş ile Kurmay Albay Fatih Yarımbaş'ın Özel Kuvvetler Komutanlığı'na Grup Komutanı olarak atamaya çalıştıklarını, kendisinin buna engel olamadığını, Genelkurmay'ın planladığını söylediğini..." Aksakallı'ya söylemişti. Emekli edilen Ertuğrulgazi Özkürkçü’nün darbeden sonra savcıya verdiği ve Akıncı İddianamesi'ne giren ifadesi iddianameye göre Yurtta Sulh Konseyi'nin üç numaralı ismi olan Mehmet Dişli'nin darbedeki rolünü göstermesi açısından birinci elden bir tanıklıktı. Özkürkçü o gece "Mehmet Dişli'nin makam odasından çıkarak etrafı kontrol ettiğini, Mehmet Dişli'ye bir kişinin "Ne zaman tahliye edeceğiz?" diye sorduğunda Mehmet Dişli'nin "Şimdi değil talimat gelecek, haber gelecek bekleyin" dediğini aktarmış ve ifadesinde "darbe girişiminin Genelkurmay Başkanlığı yöneticisinin Tümgeneral Mehmet Dişli olduğunu" söylemişti. Bu iddianamede Mehmet Dişli aleyhine en net ifade. Dişli’nin aleyhine olan ikinci mağdur ifadesi Hulusi Akar’a ait.
İddianamede Dişli aleyhinde kullanılan 11 sanık ifadesinden ise ikisi darbedeki rolü hakkında net bir fikir veriyor. Onlardan biri olan Genelkurmay Başkanı Akar'ın yaveri Levent Türkkan'ın mahkemede ifadesini reddettiği için artık Dişli için tehlikeli değil. Fakat halen tutuklu olan Genelkurmay Plan Prensip Başkanı Salih Ulusoy'un "Mehmet Dişli'nin inanç olarak Fetullah Gülen grubuna kendini yakın hissettiği" ifadesini mahkemede tekrar edip etmeyeceğini göreceğiz. Ama ilginç olanı Dişli’nin FETÖ ilişkisinin darbeden tutuklu bir generalin dahi bilgisi dahilinde olan ve savcıya söylemekten çekinmediği bir bilgi olmasıydı. Mehmet Dişli, kariyerinin son 16 yılında Hulusi Akar’la birlikte çalışmış bir isim. Neredeyse her görev yerinde Akar’ı takip etmişti. Bu takip darbe günü de sürdü. Darbe gecesi saat 21.00'den 23.00 Genelkurmay'daki odasında, Genelkurmay'dan Akıncı Üssü'ne giden helikopterde, Akıncı Üssü'nde 9 saat boyunca tutulduğu yerde ve darbe sabahı Akıncı Üssü'nden başbakanlığa uçan helikopterde de Akar’la birlikteydi. Hatta iddianameye göre darbenin bastırılmasından sonra 16 Temmuz günü saat 15.30'a kadar da altı saat Başbakanlık'ta süren toplantılarda birlikteydiler.
Peki, Mehmet Dişli’nin darbeci olduğu ne zaman anlaşılmıştı ve gözaltına alınmıştı? Önce Hulusi Akar'ın 19 Temmuz 2016’da verdiği ifadeden hatırlayalım: "Akın Öztürk Paşa benim götürüleceğim anlaşılınca 'Komutanım ben de sizinle geleyim' diye söyledi. Ben pozisyonu itibarıyla ve gece boyunca şahsı ile yaşadığım izlenimler karşısında bunun uygun olmayacağını düşündüm ve 'Sen burada kal, kızının evi burada' dedim. Fakat sürekli ısrar ediyordu, onu üs binasında bırakıp çıktık. Araçla helikopter pistine gittik, orada pek çok helikopter vardı. Gelen giden, bir hareketlilik gözlemledim. Birisi bir helikopteri işaret etti ve onu çalıştırdılar. Fakat üsten kalkan helikopterlere ateş edilebileceğini birisi söyleyince Genelkurmay Başkanı'nın içerisinde olduğunun belirtilmesi gerekir gibi birşey söylendi. Hatta ben Mehmet Dişli'ye 'Sen de kal' dediğim hâlde bu hususu belirterek ben telefon ile irtibat kuracağım dedi. Helikopter hareket ederken telefon ile bu durumu bir yerlere iletti. Helikopter havada iken de bir yerler ile irtibat hâlindeydi. Sonuçta Çankaya Köşkü'ndeki Başbakanlığa iniş yaptık. Başbakanlık Müsteşarı bizi karşıladı. Ben ve peşimden Mehmet Dişli geldi. Açıkçası arkamdan gelenleri kontrol etmedim. Başbakanlık binasına girdik, bu şekilde ben de hürriyetime kavuştum. Müsteşar bey ile baş başa iken bana peşimden gelenin kim olduğunu sordu, ben yaşadığım olayları kısaca özetledim ve Mehmet Dişli'nin gözaltına alınmasının uygun olacağını değerlendirdim. Zaten bilahare gözaltı işlemi yapıldığını öğrendim..."
Ve Mehmet Dişli'nin 25 Aralık 2016’da verdiği ikinci ifadesi: "Bu arada Başbakan'ın Özel Kalem Müdürü Murat Albay aradı, durumu sordu 'Pistteyiz, hazırlık yapıyoruz' dedim. Bu arada havada uçaklar görüldü. Bir yerlere ateş ettiler, piste doğru, ben tekrar Murat Albay'ı aradım. 'Biz pistin ucundayız, birazdan havalanacağız, bu uçakların ikaz edilmesi lazım' dedim. Murat Albay bana 'Komutanım merak etmeyin ben Emekli Havacı Albayım, bizim Eskişehir'le bağlantımız var, güvenli, çıkabilirsiniz' dedi. Pilotlara Karargâh'a geçiyoruz dedim. Bir süre sonra Murat Albay tekrar aradı, Sayın Başbakan Karargâh'a değil Çankaya'ya geçmemizi, kendisinin de oraya geçeceğini iletti. Komutan'a arz ettim, pilotları ikaz ettim. Pilotlar son kontrolleri yaparken, Komutan helikopterin içerisinde bitkin bir vaziyette oturuyordu. Kafasını bana doğru çevirdi. 'Sağ ol evlat' dedi. Bir süre sonra 'Hazırlık yaptın mı ne diyeceğiz' dedi. Ben de 'Komutanım ne olduysa anlatacağız, başından beri birlikteyiz, aslında ben sizin için buradayım, sizin çağırdığınızı söylediler, Karargâh'a geldim, biraz daha geçseydi düğüne gitmiş olacaktım, o kartlarda yazılanları size iletmemi istediler, gerisi malum sizin önünüzde oldu her şey' dedim. Komutan kafasını salladı. O sırada helikopterler çalıştığı için bir daha konuşamadık. Biz 1 helikopter istemiştik, ancak 2 helikopter hareket etti, diğeri boştu, kimse binmedi. Saat 08.30 sularında Köşk'e indik. Köşk'te bizi Sayın Türkeş karşıladı. Daha sonra MSB Bakanı, ME Bakanı, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, MİT Müsteşarı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı karşıladı, Türkeş'in odasına girdiğimizde yer darlığı ile Bakanlar ve Komutanlar içeride kaldı, biz yan tarafa Özel Kalem'in olduğu yere geçtik. Bu esnada ben Karargâh'ı aramayı sürdürdüm. Akıncı'da kalan Akın Paşa ve Kubilay Paşa ile irtibatı sürdürdüm. Akın Paşa oradan hareket ederken helikopteri vuruldu, yaralandı, beni aradı, ateşin kesilmesi için Komutanın ve ilgili Bakanların emri ile Eskişehir'i aradım. Uzun süre onlarla görüştüm. Bu şekilde saat 15.30'a kadar oradaki kriz masasında görev yaptım. Buna başta Sayın Başbakanımız olmak üzere hepsi şahittir. Daha sonra ben yine Başbakanlık katında iken 2 polis memuru gelip sizin de bilginize başvurmamız lazım dediler. Bu sırada ben ağabeyim olan Şaban Dişli'ye bütün gece yaşananları özetliyordum. Ayrı bir odaya geçtik, orada bana Başbakan'ın korumaları tutanakta özet olarak Başbakan'ın Özel Kalem Müdürü Albay Murat'ın ifadesine göre benim Sayın Genelkurmay Başkanı'na kelepçe taktığım ve Albay Murat'ın bu nedenle şikayetçi olduğu belirtilmekte, ben bu ifade yanlış, Albay Murat'ın böyle bir konuyu bilmesi mümkün değil, olay mahallinde yoktu. Tam tersi Komutan'a kelepçe takılmaya ben mani oldum dedim ve bu tutanağı imzalamadım. Siz bilirsiniz dediler, oradan çıkıp Köşk'ün yanında bekleyen sivil polislere beni teslim ettiler. Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü Yabancılar şubesine 16/07/2016 günü saat 16.30 sularında getirildim. Orada üzerimdeki külot ve atlet hariç her şey çıkarıldı ve ters kelepçeli olarak nezarete atıldım. 18/07/2016 günü Mahkemeye çıkarıldım ve 19/07/2016 günü saat 02.00 sıralarında Sincan Cezaevi'ne teslim edildim..."
Bu ifadelere ve iddianameye göre Dişli, 16 Temmuz günü 15.30'dan sonra Çankaya'daki Başbakanlık binasında gözaltına alındı. Fakat nedense bütün Türkiye'nin inişini canlı olarak izlediği helikopterden Akar'ın arkasından çıkan Dişli'nin o gün Çankaya'da gözaltına alındığı gibi büyük bir haber 16 Temmuz günü hiçbir yerde duyulmadı. Dişli'nin gözaltına alındığı haberi ancak ertesi gün yani 17 Temmuz günü akşam saatlerinde ajanslara düştü. O halde şu soruyu sorabiliriz: Dişli ne zaman ve nerede gözaltına alınmıştı? İşte Akıncı İddianamesi'nde Akar ve Dişli'nin ifadesiyle çelişen bir başka ifade var. İfadenin sahibi de Korgeneral Zekai Aksakallı: "16 Temmuz 2016'da Genelkurmay Başkanı'nın kendisini aradığını, kendisinin Çankaya Başbakanlık Köşkü'nde olduğunu söylediğini ve yanına çağırdığını, sonrasında Çankaya Köşkü'ne giderek Genelkurmay Başkanı'nı oradan aldıklarını, konut bölgesine geldiklerini, oraya Kuvvet Komutanlarının da geldiğini, orada Tümgeneral Mehmet Dişli'nin olmadığını fark ettiğini, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Engin Dinç’i arayarak Mehmet Dişli'nin yakalanmasını konuştuklarını..."
Bu ifadeye göre Dişli 16 Temmuz günü akşam saatlerine kadar henüz gözaltına değildi. Daha zayıf ihtimal Ankara'daki o gün darbecilerin gözaltılarını yapan Özel Kuvvetler ve Emniyet'in başındaki isimler Dişli’nin gözaltına alındığından haberdar değildi. Ayrıca basın da bunu duymamıştı. Resmi tutuklanma tarihi ise 18 Temmuz. Yani Akar'ın 19 Temmuz’daki Dişli aleyhindeki ifadesi, tutuklanmasından sonra verilmiş. Dişli'nin ikinci ifadesi ise 6 ay sonrasında, muhtemelen bütün ifadeleri okumuş olabileceği bir tarihe ait. Herhangi bir itirafta bulunmamasına rağmen, kendini savunmak için neden ikinci kez ifade verdiği sorusu da cevapsız. İddianameden çıkan bilgiler bu kadar. Bu iddianameyi yazan savcının da- ki darbe gecesi televizyonlara bağlanıp darbecilerin gözaltına alınacağını söylemişti- bir süre sonra bu davadan alındığını ekleyelim. Geçen yazının sonundaki sorulara cevap için artık bir tahminde bulunabiliriz: Belki de Cumhurbaşkanı'nın "karargahın talebiyle" olduğunu söylediği son tayinler, darbe öncesi ve darbe günü Genelkurmay'da yaşananlarla ilgili hikayenin tektipleştirilmesi için atılmış adımlardan biridir.
.29/08/2017 20:12
Bu coğrafyanın dertleriyle biten bir ömür
"İran’ın eski dışişleri bakanı İbrahim Yezdi, kanser tedavisi gördüğü İzmir’de 86 yaşında öldü" Gündemin karmaşasında kısa ve soğuk cümlelerle önümüzden geçen bu haber dikkatinizi çekmemiş olabilir. Maalesef, hâlâ bir gün önce herkesin okumuş olduğu bayat haberlerle doldurulan Türkiye’deki gazetelerde “obituary” köşelerine bir türlü yer bulunamadı. Eğer ölen çok ünlü bir isimse ancak birbirinin aynısı Wikipedia Türkçe biyografileriyle yetinmek zorundasınız. İran’da bile kısmen açık olan Wikipedia, aylardır toptan kapatılmış olduğu için de İran’ın İzmir’de hayatını kaybeden eski Dışişleri Bakanı ile ilgili, ardından uzun yazıların çıktığı New York Times, Guardian okurlarından daha az şey okuyabildi Türkiye’de okurlar.
Halbuki o 86 yıllık hikaye, sadece Yezdi’nin değil, bu coğrafyanın, bizim, hâlâ benzerleri tekrarlanan çok ibretlik ve çok etkileyici bir hikayesiydi. 1931’de Safevi devletinin eski başkentlerinden Kazvin’de bir tüccarın oğlu olarak dünyaya gelen İbrahim Yezdi, Tahran’da eczacılık okumuş, üstüne de felsefe master'ı yapmıştı. Her aklı başında İranlı gibi Şah karşıtıydı. 22 yaşındayken yaşadığı bir olaysa İran gibi onun da tüm hayatını etkiledi. 1953’te Başbakan Musaddık, daha sonra CIA ve MI6’ın organizasyonu olduğu ortaya çıkan bir darbeyle devrilmiş, Şah geri dönmüştü. Yezdi, 7 yıl boyunca İran’da yeraltındaki Şah karşıtı direniş içinde yer aldı, ardından yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. ABD, Mısır, Beyrut arasında Şah karşıtı faaliyetlerine devam eden Yezdi, daha sonra İran İslam Devleti'nin ilk başbakanı olacak Mehdi Bazergan, Mustafa Çamran, Ayetullah Taleqani, Sadegh Ghotbzadeh’la birlikte İran Özgürlük Hareketi’nin kurucuları arasında yer aldı. Hareket Müslüman, demokrat, Şah karşıtı ve Musaddıkçı olarak kendini tanımlıyordu.
Yezdi, üzerine The Anatomy of a Plot adlı bir kitap da yazdığı 1953’te ABD'nin İran'daki darbesini hiç unutmadı. Şah’ın BM ziyaretleri sırasında BM binasının önünde ABD'nin İran'ın iç işlerine müdahalesini kınayan gruba önderlik eden bu adamın bir gün BM binasına Dışişleri Bakanı olarak gireceğiniyse herhalde o günlerde kimse düşünmüyordu. 1967 yılında Texas’taki Baylor Üniversitesi’nde biokimya dalında doktorasını bitirdi ve en az Şah kadar düşman olduğu bir belayla mücadele etmek için labaratuara girdi; Kanser. 10 yıl boyunca ABD’de sokaklarda ve kulislerde Şah’la, labaratuarda ise kanserle mücadelesine devam etti. 1971’de ABD’den yeşil kart da aldı. 1978’de ise hayatını tümüyle değiştirecek bir teklif geldi.
1964’te önce Ankara’ya ardından 15 ay yaşayacağı Bursa’ya gelen Ayetullah Humeyni, daha sonra yerleştiği Necef’ten sarsmaya başladığı Şah’ın baskıları sonucu Saddam tarafından çıkarılmış, Kuveyt’ten de sığınma hakkı alamayınca Paris’e gitmişti. Batıyı ve dillerini iyi bilen danışmalara ihtiyacı vardı. Yezdi, teklifi kabul edip, eşi ve altı çocuğunu ABD’de bırakarak Paris’n banliyösündeki Neauphle-le-Château'de Humeyni’nin yaşadığı villaya taşındı.
Artık Humeyni’nin sözcüsü ve danışmanıydı. Humeyni'nin oturduğu villanın çok yakınlarına komşu olarak CIA’nin taşındığını bir süre sonra öğreneceklerdi. Artık Şah’ın ömrünün uzun olmadığının, onu bölgedeki en büyük müttefiki olarak gören ve hayatını, iktidarını borçlu olduğu ABD de farkındaydı. İran’da her gün Humeyni lehine gösteriler oluyor, onun kasetleri elden ele dolaşıyordu.
Yıllar sonra BBC Farsça tarafından ortaya çıkarılacak görüşmeler bu sırada başladı. ABD’nin Paris Büyükelçisi Warren Zimmermann’la Humeyni adına görüşen isim danışmanı İbrahim Yezdi’ydi. Humeyni, Şah devrilirken tarihin tekrar edip, ABD’ye göbekten bağlı iran ordusunun darbe yapmasından çekiniyordu. ABD ise İran’ın başta en büyük kozu olan ordusu olmak üzere kurumlarının ayakta kalmasını ve Şah devrildikten sonra da başta petrol olmak üzere İran’daki vazgeçilmez çıkarları için garanti altına almak istiyordu. BBC’nin haberine göre bu Humeyni’nin ABD’yle ilk teması da değildi. 1963’de Kennedy’ye de bir mektup yazıp iran’da ABD çıkarlarına karşı olmadıklarını yazmıştı. (http://www.bbc.com/news/world-us-canada-36431160)
1978 ve 1979 boyunca Yezdi’nin zamanının çoğu basın önünde ya da kapalı kapılar ardında Şah sonrası İran’da demokrasiye geçileceği, özgürlüklerin garanti altına alınacağı konusunda Batılı ülkeleri ve kamuoyularını ikna etmeye çalışmakla geçti. Humeyni ile birlikte Batı basınının karşısına çıkıyor, Ayetullah’ın Şah sonrası İran’da anayasal demokrasiye geçileceği, ifade özgürlüğünün, özgür medyanın, kadın haklarının garanti altına alınacağı, Batılıların kafalarındaki gibi bir şeri devletinin kurulmayacağı, hatta şahsen iktidarda yer almayacağıyla ilgili vaatlerini tercüme ediyordu. 1979’da Air France uçağıyla Paris’ten Tahran’a uçarken Humeyni’nin yanındaydı. O yüzden de Humeyni’nin daha sürgündeyken Başbakanlığa getirdiği partidaşı Mehdi Bazergan’ın hükümetine Dışişleri Bakanı olarak girdi. Anti-siyonist fikirleri güçlü olan Yezdi, devrimden sonra İran’a gelen Yaser Arafat’la birlikte Tahran’daki İsrail Büyükelçiliği'ni kapatıp, ilk Filistin Büyükelçiliği'ni açmıştı. Hâlâ kutlanan Kudüs Günü’nün de fikir babasıydı. Ama aynı zamanda batıyla ilişkileri iyi olan bir İran istiyordu. İran’da ise hava tam tersineydi. 1953’ünün hatıraları canlıydı ve ABD’nin yeniden Şah’ı iktidara getirecek bir darbeye yeltebileceğinden endişe edenlerin korkuları komplolarla birleşmiş, yabancı düşmanlığı gittikçe yükseliyordu. Şah’a ve Şah’ın yakın adamlarına Batılı ülkelerin sığınma talepleri vermesi içerideki öfkeyi artırmaktaydı.
Yezdi, Ekim ayında BM yıllık zirvesi için geldiği New York’ta ABD medyasına İran’daki yeni rejimin ABD’yle iyi ilişkilerden yana olduğunu anlatırken bir ay sonra yaşanacaklardan habersizdi. Bir ay sonra İranlı öğrenciler ABD’nin Tahran Elçiliği'ni işgal edip, 66 elçilik çalışanını rehin aldığında, Yezdi hemen Humeyni ile konuştu. Humeyni, bunu tasvip etmiyor görünüyordu, krizin çözülmesi için Yezdi’ye görev vermişti. Öğrenci liderleriyle rehine krizinin bitirilmesi için görüşmeye başlayan Yezdi ise kısa bir süre sonra bir sürprizle karşılaştı. Humeyni, radyoda eylemi öven ve sahip çıkan bir konuşma yapmıştı. Yezdi’ye yapacak tek bir şey kalmıştı; istifa etmek. Daha sonra verdiği bir röportajda “1953'ten beri mücadele ettiği Amerika yanlısı olduğu için değil, İran’ın radikal, dünyadan izole edilmiş bir ülke olmamasını istediği için krizi çözmeye çalıştığını" anlatacaktı. Ama bu akil adamlığı, onun Amerikan ajanlığı delil listesine eklenmişti bile.
İstifasından sonra hemen muhalif saflara geçmedi. Humeyni, onu, daha sonra aleyhine içinde ihanet geçen sıfatlarla pek çok haber çıkacak Keyhan gazetesine yönetici olarak atadı. Fakat rejim demokrasiden velayet-i fakih teorisine uygun olarak sert bir teokrasiye doğru gidiyordu. 1984’e kadar İran Özgürlük Hareketi listelerinden Meclis’e girdi. Irak-İran savaşının en başında savaşa destek verdi ama daha sonra işgalin bitirilmesinin ardından savaşın devam etmemesi için çalıştı. İhanet listesi kabarmaya devam ediyordu.
Ve 1985’ten sonra yasaklarla, gözaltılarla dolu yıllar başladı. 1995’te Bezargen’in vefatının ardından başına geçtiği İran Özgürlük Hareketi, katıldıkları olaylı 2009 seçimlerinden sonra yasaklandı, Yezdi “rejimi, velayeti fakihten demokratik sisteme geçirmeye çalışmakla” suçlanarak gözaltına alındığında hastanede tedavi görüyordu. Son cezasını 2010’da 80 yaşındayken aldı. Ama Şah, Humeyni rejiminden sonra en büyük düşmanlarından kanserle de mücadele etmeye başlamıştı. Tedavi olmak için ABD’ye gitmek istedi. Ama bu kez de karşısında Trump’ın vize yasaklarını buldu. Yıllarca İran’daki rejim tarafından ajanlık, işbirlikçilikle suçlandığı, yıllarca kanser araştırmaları yaptığı, yeşil kart aldığı ABD ona tedavisi için vize vermedi. O yüzden tedavi olmak için Türkiye’ye, İzmir’e geldi. Ve geçen hafta 86 yaşında İzmir’de vefat etti. Herkesin sloganlara, komplolara, büyük ve tavizsiz davalara teslim olduğu bir ülkede, aklı, sağduyuyu, demokrasiyi ve diplomasiyi tavsiye ettiği için işittiği iftiraları ancak hayatıyla tekzip edebilmişti. Onun hikayesi dışarısıyla, içerisi arasında sıkışmış, kendi doğrularını, sağduyuyu ve aklı kimsenin adamı olmadan savunmak gibi güç bir işe girişmiş, bu coğrafyadaki demokratların da ortak hikayesi. Ama ardından böyle iyi bir hikaye bırakmanın başka bir yolu da yok...
.03/09/2017 21:27
Dünyada bizden başka insanlar da olabilir mi?
1991 yılında Nobel Barış ödülü almış Aung Sang Suu Kyi’nin yönettiği Myanmar’ı BM’ye şikayet ettiler, trajedinin Ruanda, Bosna, Darfur ve Kosova’ya benzediğini söyleyerek BM’yi müdahale etmeye çağırdılar.
https://www.facebook.com/Professor.Muhammad.Yunus/posts/996372943802283:0
Şubat 2017’de Arakan’daki Müslümanlara yönelik Myanmar ordusunun işlediği suçlarla ilgili bir rapor hazırlayan BM, bıçakla öldürülen bebeklerden, tecavüze uğrayan 14 yaşında kızlardan bahsederek Myanmar’ı etnik temizlikle suçladı.
O Pazar günü Papa, Vatikan’daki ayinini BM raporuna da atıf yaparak Rohingyalı Müslümanlara ayırdı. "Evet onlar Hristiyan değil, onlar barış dolu insanlar, bizim kardeşlerimiz ve kız kardeşlerimiz" diyerek onlar için dua etti. Üst üste Batı medyasında çıkan haberler, belgeseller Aung Sang Suu Kyi’nin İnsan Hakları meleği boyasının dökülmesinde etkili oldu. En çok da BBC’nin Nisan 2017’de Suu Kyi’yi Arakan’la ilgili köşeye sıkıştırdığı röportaj.
Daha Türkiye’deki gazeteler ne olduğunu tam farkında değilken Time dergisi, Müslümanlara yönelik şiddete fetvalar veren Budist rahibi kapak yapmıştı bile.
Fakat bütün bu baskılara aldırış etmeyen Aung Sang Suu Kyi hükümeti, geçen hafta ülkedeki sivil toplum örgütlerini teröristlere yardım etmekle suçladı. Sivil toplum örgütlerinden 100 aktivist kısa bir süre içinde ülkeyi terk ettiler.
Müslüman göçmenlere yardım için Kore’den, Avustralya’ya, Malezya’dan İngiltere’ye tabii ki Türkiye’ye kadar farklı ülkelerden sivil toplum kuruluşları bulunmaktaydı, çoğu yardım operasyonlarını hâlâ Bangladeş’teki kamplarda sürdürüyor. 1990’lardan bu yana 400 bini aşkın Rohingyalı Müslüman göçmene kapılarını açan Bangladeş’e son olaylardan sonra kaçanların sayısı 80 bine ulaştı. Bangladeş, daha fazlasını kaldıramayacağını söyleyerek kapılarını kapattı. Binlerce Arakanlı Müslüman da Malezya ve Avustralya’ya yaşıyor. Krize çözüm bulmak için BM, bölge ülkeleri ve Myanmar hükümetinin desteğiyle Kofi Annan başkanlığında çalışan Rakhine Komisyonu’nun raporunda da Myanmar hükümetine dönük sert eleştiriler ve radikal tavsiyeler var. Ama Suu Kyi hükümetini en zor durumda bırakan Uluslararası İzleme Örgütü’nün Asya sorumlusu Phil Robertson’un ısrarlı aktivizmi oldu. Son olarak İzleme örgütü, uydu görüntüleriyle bir köyün ve 800 evin Myanmar ordusu tarafından yakıldığını ispatladı.
Ama gerçekten büyük bir devlet olmak istiyorsak, dünyayla ilgimizi de derinleştirmek ve olgunlaştırmak zorundayız. O yüzden de şu "biz olmasak, dünyada kimsenin sesini çıkmıyor, iyi ki biz varız, dünya bizim adaletimize muhtaç" kibirli diskurundan bir an önce kurtulmalıyız. Tabii "Arakanlılar iyi ki Türkiye var dedi" türü kompleksli habercilikten de. Sorunun 50 yıldır göbeğinde yer alan, yarım milyon Arakanlı’nın sığındığı "Rohingyalı diye bir şey yok hepsi Bengal" diyen Myanmarlı milliyetçilere kalsa hepsini göndermek istedikleri Bangladeş'e, kapalı bir toplantıda bile değil, bir meydandan "Mültecilerin hepsini al parasını biz vereceğiz" diye Türkçe seslenmek gibi işleri ise derhal terk etmeliyiz. Dünyadaki sorunlara duyarlı tek ülke, tek millet biz değiliz. Türkiye’nin çok başarılı STK'ları, devlet kurumları var ama dünyada başka pek çok ülkenin çok başarılı yardım kuruluşları, STK'ları var, onlar da Arakanlılar için çalışıyor. Dünyadaki pek çok ülke, lider Myanmar’a karşı sesini çıkarıyor, tepki gösteriyor. Türkiye medyasından bir kişi bile Bangladeş’ten, Arakan’dan haber geçmezken Batı medyasında olay yerinden Myanmar hükümetini en sert biçimde eleştiren haberler geçiyor.
Eğer gerçekten mazlumlara yardım etmek, arada da büyük bir ülke olmak istiyorsak , kendi sesimize aşık olmayı bırakıp, dünyadaki başka seslere kulak kabartmayı “kimse yok biz varız” diye herkese küsmek yerine, işbirliği imkanlarını aramayı ve bütün bunları da meydanlarda değil, diplomasiyle en sert cümlelerle değil, en akıllı hamlelerle yapmayı öğrenmeliyiz. Ancak bunu öğrendiğimizde büyük devlet olmaya başlayacağız. Binlerce kilometre ötedeki bir insanlık trajedisi için günlerdir gözyaşı döken bir toplum, bu pozitif enerjisinin böyle değerlendirilmesini hak ediyor.
.25/10/2017 00:30
Mutfakta biri mi var?
“Birden aşağıdaki rıhtıma bir hareketlenme oldu. Stadyum tarafından aşağı inen bir takım gençlerin, bizim denizcileri Boğaz’ın gri sularına itişini çaresizce izledik...Bu olay terörizmle uğraşmamın başlangıcı oldu”
18 Temmuz 1968 günü öğle saatlerinde Deniz Gezmiş liderliğindeki solcu öğrenciler, boğaza demirleyen ABD 6. Filosu’na bağlı Shangri-La uçak gemisinden kıyıya çıkan Amerikan askerlerini Dolmabahçe’den denize atarken, herhalde Kabataş’taki bir evden CIA’in İstanbul Büro Şefi’nin onları izlediğini bilmiyorlardı.
Daha bir ay önce İstanbul’a gelmiş CIA’nin çiçeği burnunda büro şefinin adı Duaene Clarridge’dı. Dört yıl (1968-1972) görev yapacağı İstanbul’da neler yaptığı hakkındaysa, 1997’de yayınlanan “Her Devrin Casusu” adlı anılarında yer alan bu hatırası dışında çok az şey anlattı; İstanbul’daki narkotikçi DEA çalışanlarının beceriksizlikleri, bir Alman şirketinin temsilcisinin eşi olan Helga ile yaşadığı aşk, karısından nasıl ayrılıp onla evlendiği ve yeni eşinden olan oğullarına o yıllarda birlikte çalıştığı MİT’in İstanbul şefi Tarık Şahingiray’ın adını verdiği...
Murat Yetkin, yeni çıkan “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda Türkiye’de görev yapmış iki CIA şefi Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’ın ketum anılarının da aydınlatmadığı karanlıkta kalmış Türkiye maceralarına yeniden bakıyor.
Kitapta, Duane Clarridge’in oğluna adını verecek kadar yakın çalıştığı MİT şefiyle dört yıl boyunca “terörle mücadele” için Türkiye’de neler yapmış olabileceği hakkında ipuçları bulmak için, adı daha sonra iran-kontra skandalına da karışacak karanlık CIA ajanının 1960-64 yılları arasında görev yaptığı Hindistan’a gidiyoruz.
Bağlantısızlar çizgisindeki Hindistan’ı yöneten Nehru liderliğindeki Kongre Partisi iktidarının Hindistan Komünist Partisi tarafından sallandığı yıllara. 1956’da Kerale eyaletinde seçimi kazanan ama iktidar verilmeyen Komünistler, 1962 seçimlerinin favorisi görünmektedir.
Bunu durdurmak için Nepal’den Hindistan’a kaydırılan Clarridge’in elinde bir koz vardır. 1953’de Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in başlattığı Stalinsizleştirme siyasetinden rahatsız olan Mao ile Sovyetler arasında başlayan gerilimin Hindistan Komünist Partisi içindeki yansımaları.
Özellikle Yeni Delhi’deki parti merkeziyle yaşadığı soruları Pekin çizgisinde eleştirilerle dillendiren Madras’taki il örgütüyle temas kurmak için Madras’a gider.
***
Orada neler yaptığını Yetkin’in kitabından okuyalım:
“Daha önce CIA ajanları tarafından çalınmış, belgelerden üretilmiş güya Çin Komünist Partisi antetli kağıtlarla, Madras örgütüne sanki Pekin’den gönderilmiş gibi “Doğru devrimci çizginizi, takdirle izliyoruz” tadında mektuplar, makaleler yollamaya başladı. Madraslı komünist liderlerle güya Pekin’den, yani Merkez’den gelen bir Çin görevlisi sahte kimliğindeki CIA ajanıyla gizli buluşmalar dahi ayarladı”
Hatta bu kadarla da kalmaz, örgütün gazetesinde, Çin Komünist Partisi yayınlarından devşirdiği cümlelerle yazdığı, sonu Mao’nun “Devrim tarihin lokomotifidir” sözü ve “Merkez” imzasıyla biten makaleleri de yayınlanmaya başlar. Anılarında sekreteriyle bu yazıları yazarken ne kadar eğlendiğini anlatıyor Clarridge.
Çin tarafından muhatap alındıklarını düşünen Madraslı komünistler hızla Sovyet karşıtı, sekter, Maocu bir çizgiye doğru kayarlar.
Ve ‘false flag’ operasyonu başarılı olur; Hindistan Komünist Partisi, içerden parçalanmaya başlayınca arda arda hem 1962 hem de 1966 seçimlerini yeniden Nehru kazanır.
1967 yılında Çin dışında ilk Maocu komünist parti de CIA’nin desteğiyle Hindistan’da kurulmuş olur.
Naksalit denen gerilla savaşını yöntem olarak benimseyen bu parti o kadar sekterdir ki; köylerden başlayacak devrimde sadece tarım aletleri kullanılmasını, ağaları köy meydanında bu aletlerle öldürmeyi savunmaktadır.
Kitaptan ‘CIA’nin Hintli komünistleri bölüp, Moskova’nın etkisinden çıkartmak üzere Maocu parti kurdurdukları kişinin kim olduğunu da öğreniyoruz; Çaru Mazumdar.
İşte Clarridge 1968 yılında Türkiye’ye böyle bir tecrübeyle gelmişti. Ne tesadüf ki geldiği Türkiye’de de Hindistan’daki gibi komünist hareketler güçlenmekteydi. Türkiye İşçi Partisi Meclis’e girmiş, Milli Demokratik Devrim tezi etrafında gençlik örgütlenmiş, 9 Mart 1971’de darbe yapmaya hazırlanırken ihbarla ortaya çıkarılacak sivil-asker bir cuntaya dönüşmüştü.
ABD büyükelçilerinin arabalarının yakıldığı, Amerikan askerlerinin denize döküldüğü bir Türkiye’ye gelen Clarridge’in görev yaptığı dört yıl içinde neler olduğunu da yine Yetkin’in kitabından okuyalım: “Kısa süre sonra Maocu hareket Türkiye’de de ortaya çıkacak, TİP ve DEV-GENÇ bölünecek, kopan her grup geride kalanları pasifistlikle suçlayıp keskinleşecek, silaha sarılarak bir daha bölünecek, sol bir daha belini doğrultamayacaktı”
Yetkin kitabında Türkiye’de 1969’dan itibaren Maocu fraksiyonların ortaya çıkışını ise şöyle anlatmış:
“Türkiye’de solun bölünmesi sürecinde, elden ele dolaşan, Doğu Perinçek’in başını çektiği Aydınlık çevresinde okunmaya başlayan bir siyaset metni vardı. Bu metin başlangıçta CIA ajanı Clarridge’in yönlendirilmesiyle tohumları atılmış Türkiyeli devrimcilerin telaffuzuyla Çaru Mazumdar’ın “Sekiz İlke’siydi... Tıpkı Mazumdar gibi arayış içindeki Türkiyeli devrimciler de stratejik bilek güreşinin bir parçası olduklarını fark edemeden öldürüldüler.”
Gerçekten de Clarridge’in İstanbul’da görev yaptığı dört yılın sonunda 1968 yılında Kabataş’ta Amerikan askerlerini deniz dökerken gördüğü gençlik liderlerinin çoğu sekter gerillacılık tezleriyle ya çatışmalarda öldürülmüş ya da Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi idam edilmişlerdi. Bu şiddet sarmalına batan sol da itibar kaybetmişti.
Yetkin kitabında bahsetmemiş ama köylerden oraklarla devrim yapmayı savunan Çaru Mazumdarcı Maoculuğun en popüler olduğu yerlerden biri Amerikan Robert Koleji’ydi.
Hatta buradaki varlıklı Mazumdarcı gençler, bir örgüt içi tartışmada arkadaşlarını öldürmüş, meşhur Sandık Cinayeti denen, Türkiye’nin günlerce konuştuğu olay meydana gelmişti.
***
Yine kitapta yok ama 1971 darbesinden sonra aranan Perinçek ve arkadaşlarına (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) yönelik 16 Mayıs 1972 günkü “Şafak” (dergilerinin adıydı) baskınlarından birinin yapıldığı yer de Robert Koleji içindeki bir lojmandı.
1940’dan beri Robert Koleji’nde hocalık yapan Hillary Sumner-Boyd’un lojmanında bir grup partili yakalanmıştı. Baskını yapanlardan MİT mensubu Mehmet Eymür’e göre hakkında hiçbir adli işlem yapılmayan Boyd, “İngiliz istihbaratıyla ilişkili bir İngiliz Troçkist”ydi. İngiliz istihbaratıyla ilişkisi meçhul ama Charles Sumner takma adını kullanan Boyd, İngiltere’nin en önde gelen Troçkistlerinden biriydi. Anne ve babasının da tanıştığı Troçki ile röportajlar yapmış, İngiliz gazetelerine Troçkist metinleri çevirmiş, onun için kurulan komitenin aktif bir sözcüsü olarak çalışmıştı. Ama 1940 yılında birden hepsini bırakıp İstanbul’a Robert Koleji’ne öğretmen olarak gelmişti. Belki de 1940’da Meksika’da Troçki’nin Stalinist bir İspanyol tarafından öldürülmesinden sonraydı bu.
1972 yılında yine Robert Koleji hocalarından Amerikalı John Freely ile yazdıkları İstanbul Rehberi hala aşılmamış bir rehber olmayı sürdürüyor. Burma’da ve Çin’de görev yapmış eski bir Amerikan deniz komandosu olan, sonra ABD’de fizik okuyup, Robert Kolej’e fizik öğretmeni olarak gelen John Freely, Çarumdarcı öğrencilerinin Sandık Cinayeti üzerine daha sonra bir roman da yazdı. (Aydınlanma)
İkisinin istihbarat örgütleriyle bir ilişkisi olup olmadığı bilinmiyor ama örneğin Robert Koleji’nde o yıllarda hocalık yapan ve Doğan Nadi ile evlenen Mary Elisabeth Ellinghausen, CIA’nin öncüsü O.S.S için çalışmış bir ajandı.
https://www.archives.gov/files/iwg/declassified-records/rg-226-oss/personnel-database.pdf
Son bir not; Hindistan Komünist Partisi-ML, dünyada istihbarat operasyonuyla kurulan ilk Maocu parti de değildi. 1969 yılında Hollanda Komünist Partisi’ni bölmek için, Hollanda gizli BVD, servis ajanı matematik öğretmeni Pieter Boevé’ye Maocu çizgide Hollanda Markist Leninist Partisi’ni kurdurmuştu. 600 üyeye ulaşan parti, Çin’den resmi davetler almış, parti lideri ajan öğretmen Mao tarafından bile ağırlanmıştı. 1989’da kendini fesh parti ile ilgili gerçekler ancak 2004 yılında ortaya çıkmıştı.
Kitaba dönmeden önce son bir belgeye de bakalım. 2010 yılında üzerinden gizlilik kalkan bir İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgesine göre MHP’li bakan Gün Sazak 14 Mart 1980’de İngiliz Büyükelçiliği’ni ziyaret edip Sovyet tehlikesine karşı İngiltere’nin MHP’yi desteklemesi gerektiğini anlatmıştı. Görüşmeye ilişkin büyükelçilik raporu şöyle bitiyordu:
“Sonuç olarak MHP bizden bir tür yardım bekliyor. Çünkü ABD’nin ve özellikle CIA’in Türkiye’deki solculara destek olduğunu düşünüyorlar. Amerikalıların bilhassa Aydınlık’ı desteklediğini (finanse ettiğini) iddia etti. Ben duygularının incindiği izlenimine kapıldım. Çünkü Maocular ondan daha çok kokteyl davetiyesi almıştı.”
(Gün Sazak, birkaç ay sonra, sol bir örgütün üstlendiği bir suikastla şehit edildi. Bu İngiliz belgesini MHP sert biçimde yalanladı.)
Artık, Murat Yetkin’in kitabındaki ikinci CIA ajanına bakabiliriz. O daha meşhur, anıları Türkçe’de de yayınlandı; Ruzi Nazar. (CIA’nin Türk Casusu/Enver Altaylı).
***
Ekim 1917 devrimi sırasında Sovyetler'de doğan Ruzi Nazar, akrabalarını Stalin'in öldürdüğü bir Özbek olarak 2. Dünya Savaşı'na Kızıl Ordu subayı olarak giriyor. Savaşı ise Türkistan Lejyonları içinde Nazi saflarında tamamlıyor. Savaştan hemen sonra ise CIA'ye katılıp 11 yılı Türkiye'de olmak üzere 45 yılını soğuk savaşın en büyük istihbarat örgütünde geçirmiş bir isim Nazar.
Clarridge’den 9 yıl önce 1959’da CIA’nin Ankara şefi olmuş, birlikte 3 yıl çalışmışlar ve 1971 muhtırasından sonra da Türkiye’den ayrılmıştı. Anılarından, Nazar’ın bir sabaha karşı evine sarhoş gelip anti-emperyalist 9 Mart darbesi için destek isteyen Cemal Madanoğlu’ndan aldığı bilgiyi Amerikalılara ilettiğini öğrenmiştik. Yetkin’in kitabından darbeden iki gün önce darbenin bilgisini Clarridge’in Washington’a raporladığını öğreniyoruz.
Kitapta en dikkat çekici olan bilgilerse Ruzi Nazar’la Alparslan Türkeş arasındaki ilişkiler. Anılarında Nazar, Türkeş’i ithamlardan korumaya çalışan bir dikkatle nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. 1955’de Truman Doktrini çerçevesinde gayri nizami savaş eğitimi almak için, NATO irtibat subayı olarak bulunduğu Washington’da tanışmışlar, ikisi de Turancı olduğu için çok iyi anlaşmışlar ve ailece görüşmeye başlamışlardı.
Daha sonra ilginç bir şekilde 27 Mayıs 1960 darbesinden altı ay önce Ruzi Nazar, Ankara’ya CIA görevlisi olarak atandı. Resmi görev tanımı; “Sovyetlerle mücadele konularında Ankara’daki ABD büyükelçiliği ile TUSLOG komutanı arasındaki irtibat görevlisi”ydi.
Murat Yetkin’le röportajı sırasında ise esas görev alanının Türkiye değil, CIA’nin İran ve Orta Asya operasyonları olduğunu söylemiş Nazar.
Ama onun Türkiye’ye gelmesinden altı ay sonra 27 mayıs darbesi oldu ve darbenin sözcüsü de arkadaşı Alparslan Türkeş’ti. Ailece görüşmeye devam ettiklerini anlattığı Türkeş, 13 Kasım 1960’da 14 MBK üyesi ile birlikte Cemal Madanoğlu’nun girişimiyle tasfiye edilip tutuklandığında Türkeş’in kızları da Ruzi Nazar’ın evindeydi. Yine anılarında Nazar, bu olay üzerine Türkeş’in öldürülebileceğini düşünerek ABD’nin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel nezdinde girişimde bulunmasını sağladığını anlatmıştı.
Gerçekten Türkeş ve diğer 14’ler, daha sonra Mürted Havaalanı’ndan bindirildikleri uçaklarla çeşitli başkentlere Büyükelçilik müşaviri olarak gönderilmişlerdi.
Türkeş’in gönderildiği ve 25 ay kaldığı yer ise bu kitabı okurken ilginç geliyor artık; Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi. Yetkin’in kitabındaki ilginç iddia şu; Ruzi Nazar, Yeni Delhi’de Türkeş’i ziyarete gittiğinde, Hindistan’da göreve başlayan Duane Clarridge’i de yanına alıp, onunla tanıştırmıştı.
Ruzi Nazar’ın yetiştirdiği, anılarını yazacak kadar yakını olan eski MİT mensubu Enver Altaylı’nın 1977-1980 arasında MHP’nin gazetesi Hergün’ün başyazarı olduğunu da ekleyelim.
Daha fazlasını da kitabı okuyacaklara bırakalım.
***
Türkiye’de en kritik zamanlarda görev yapmış ve anılarını yazmış iki CIA şefinin bilinen somut ilişkilerinin yolunun bugün herkesi çok kolayca Amerikan ajanlığı, Kraliçe’nin adamlığı, vatan hainliği, gayri millilikle suçlayan iki harekete çıkması epey ibretlik olmalı. Hem de bunu ellerinde bu kitaptaki bilgilerin binde biri kadarı bile yokken yapıyorlar yıllardır.
Tabii bütün bu ilişkilere bakarak kimse hakkında herhangi bir ithamda bulunulamaz. Bu ilişkiler, uzun geçmişleri, arka planları olan o siyasi hareketleri hiç bir şey yapmaya da yetmez.
Ama bugün bir Cumhurbaşkanı’nın Kraliçe’yle kadeh kaldırdığı bir fotoğraf ya da İngiltere’de master yapması bile onu Kraliçe’nin adamı yapmaya yetiyor. Bir başbakanın mezun olduğu lise onu oranın adamı yapıyor. Bir bisküvi reklamından suikast planı çıkarılıp gece nöbetler tutuluyor, bir futbol takımının gösterisinden gizli darbe emri bulunup soruşturma talimatı veriliyor.
Bugün ilk kez mahkeme önüne çıkacak Büyükada’daki seminere katılan sivil toplum aktivistleri için iddia edilen her şey boş çıksa da hala onlardan ajan diye bahsedilebiliyor.
Bütün bunlar darbe gibi ağır bir travma atlatmış bir ülke için belki anlaşılabilir paranoyalar.
Ama Türkiye’nin AK Parti iktidarı sayesinde geride bıraktığı, 2000’lerin başındaki “Musa’nın çocukları” “Sivil Örümceğin Ağında” kafasına geri dönmesini, bütün sivil toplum örgütlerini, siyasi aktivistleri eğer devletle her konuda hem fikir değillerse potansiyel dış güçlerin piyonu olarak gören bakışı bu travmalar da meşrulaştırmaz.
Çünkü bu paranoyalar yeni travmaları davet ediyor.
O yüzden bu paranoyaların siyasete, emniyete, adliyeye hakim olmasına izin verilmemeli. Çünkü bunun sonunda ortaya sadece haksız gözaltılar, toplumsal güvensizlik çıkmaz.
Bu paranoyalar, kendi gündemlerini gerçekleştirmek isteyenlere de geniş bir alan açar ve bu büyük bir güvenlik zaafına döner.
Bu geniş hareket edilecek, her şeyin gittiği alanı sadece içerideki gruplar da iktidarlarını büyütmek için kullanmazlar, esas olarak bu belirsizlik hali Türkiye’nin dış politikasına tesir etmek isteyen dış istihbarat örgütleri için de velud bir at koşturacak alana dönüşür.
Daha çok yakın bir zamanda iktidar, medya, entelektüeller, haklı bir askeri vesayetle, darbecilikle hesaplaşma motivasyonuyla Ergenekon, Balyoz gibi davalara destek vermiş ama bu aşırı siyasi motivasyon gözleri kör edince bu davalarla FETÖ’nün kendi yolunu açtığı görülememişti.
***
Belki bugün de darbeyle hesaplaşma ve Batı ile artan tansiyonun heyecanıyla, dış politikayı zora sokan, Türkiye’nin elini zayıflatan Büyükada ve benzeri soruşturmalarla aynı şey oluyordur.
ABD seçimlerine karışan, Avrupa’daki ırkçı partileri fonlayan, Almanya’da bile medyasıyla operasyonlar yapan kuzey komşumuzun kendi dış politika rotasına çekmek istediği Türkiye’de hiç bir şey yapmadığı herhalde düşünülmüyordur.
Türkiye’nin dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.
Yaşanmış gerçek somut elle tutulur entrikalardan kalın kitaplar yazılan bir ülkede yaşadığımızı unutmadan...
.28/10/2017 00:38
Türkiye’de hukukun genel ilkelerine giriş
“Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ilkesi: Masumiyet karinesi ilkesinin yüzlerce yıllık Anadolu bilgeliğiyle yeniden yorumlanmış halidir. Şüphe en büyük delildir. Birisi hakkında konuşuluyorsa, boş değildir, muhakkak vardır bir şeyler. Hukukta da “yüreğinin götürdüğü yere git” diyen ilkedir.
“Sallandıracaksın bir kaçını bak bir daha yapıyorlar mı” ilkesi: İnsanları, işledikleri suçların sonunda ağır bedeller ödeyeceklerine ikna edersek, caydırıcı oluruz diyen ilkedir. Tarihimizde bu ilkenin başarısız olarak uygulandığı örneklerse çoktur. Şapka giymediği için asılanlara rağmen, şapka devrimi tutmamış, başbakan ve bakanların asılmasına rağmen halk bir sene sonra aynı partinin devamı partilere oy vermiş, solcu gençlerin asılmasına rağmen gençler solcu olmaktan vazgeçmemiştir.
“Bir şey yoksa bırakırlar zaten” ilkesi: “Masumsa zaten aklanır, korkacak bir şey yok” şeklinde de ifade edilir. Gerçekten insanın yüreğini serinleten bir ilkedir. Hukuk devletlerinde “bir şey yoksa seni gözaltına almamış olmaları gerekir”, “seni gözaltına almışlarsa bir şey olmalıdır”, “bir şeyin olup olmadığının ortaya çıkacağı yer gözaltı olmamalıdır” şeklinde karşıt versiyonları da mevcuttur. Ama zaten bir şey yoksa seni bırakacakları için bu kadar endişe etmeye gerek yoktur.
“Bana niye dokunmuyorlar o zaman” ilkesi Emniyete, savcılıklara sadece şüpheli, kötü işlere karışmış insanların yolunun düşeceği, işinde, gücünde olan insanlara asla dokunulmayacağına olan sonsuz güveni anlatan ilkedir. Gözaltı, tutuklama, mahkeme haberleri başka bir evrende yaşanmaktadır. Sıradan, masum insanlarsa başka güvenilir bir evrendedir. Eğer piyango kazayla bir tanıdığınıza isabet ettiyse, neyle suçlandığı, masum olup olmadığı gibi ayrıntılara girmeden ilk planda selam sabah kesilir, akrabaysa faceten, instadan takipten çıkılır, tamamen aklanıp normal hayatına devam edince ‘geçmiş olsun’a gidilir.
“Belki bilmediğimiz şeyler çıkar” ilkesi: Eğer bir gözaltı için ortaya konan deliler kimseyi ikna etmemişse ileri sürülen hukuk ilkesidir. Zaman kazanmak için birebirdir. Eğer zamanı gelip bilmediğimiz o deliller iddianamede de çıkmamışsa “Devletin elinde ne var bilmiyoruz ki” ilkesi devreye girer. Halbuki elde gizli saklı ne varsa onun bilineceği yer önce sanığa kollukta sorulan sorular, olmadı tutuklama müzekkeresi, son ve nihai olarak da hakkındaki suçlamanın çerçevesinin belli olduğu iddianame olmalıdır. Bunun dışında kimse elinde kart saklayamaz. Buna pokerle hukuk arasındaki fark diyenler de vardır.
“Bir hata varsa sonradan düzeltilir” ilkesi: “Bir hata varsa mahkeme aşamasında düzeltilir” olarak da bazen kullanıldığına rastlanan hukuk ilkesidir. Birisi haksız yere gözaltına alınmış hatta tutuklanmış olabilir ama hayata küsmenin, bağırıp çağırmanın manası yoktur. “İnsan işi oluyor bunlar ama varsa bir hata muhakkak sonradan düzeltilir” olarak teselli cümlelerinde sıklıkla kullanılır.
“Tutuklu yargılama esastır” ilkesi: Birisi gözaltına alındıysa, bir zahmet tutuklanması gerekir ki işin ciddiyeti anlaşılsın diyen ilkedir. Ergenekon davalarından sonra kısa süreli “tutuksuz yargılama esas olmalı” ilkesine geçildikten sonra tekrar milli ve yerli bu prensibe geri dönülmüştür. Tutuksuz yargılama kararı toplumda zafiyet, “yoksa herkes bırakılıyor mu” mesajı olarak okunur, kararı veren hakimler hakkında soru işaretleri ortaya sürülür. Son zamanlarda FETÖ davalarında kaçma şüphesi, tutuklamalar için gerekçe olarak gösterilse de bu davada kaçanların çoğu tutuksuz yargılandıkları için değil, hiç yargılanmadıkları için kaçmıştır.
“Şüpheliden delile gitme” ilkesi: Gazetelerde her gün karşımıza çıkan “Gözaltına alınan X’in bütün ilişkileri didik didik inceleniyor” medya klişesinin dayandığı ilkedir. Ceza hukukunda delilden şüpheliye gitmek prensibinin Yandex’ten bulunmuş kestirmesidir bu; Şüpheliden delile git! Bu teknik ilkenin günlük dildeki anlamı ise şudur; “Biz bu adamın tipini beğenmeyip bir gözaltına aldık, bir sallayalım kim bilir neler neler çıkar.” Son başarılı uygulaması; Büyükada soruşturmasında ihbarla gözaltına alınanların cep telefonu ve bilgisayarlarında bulunan Büyükada’daki toplantıyla ilgisiz dökümanlardan suç delili çıkarılması olmuştur
“Neyle suçluyorlar bilmiyorum da zamanında şöyle şöyle demişti/şöyle şöyle de yapmıştı” ilkesi: Cumhuriyet Savcılığı’yla Mahkeme-i Kübra’yı karıştıran ilkedir. Pratiktir, “dosyasındaki suçtan yargılanma” ilkesi demode bir Batılı prensip olarak pek çok suistimale, suçluların çıkıp tekrar suç işlemesine neden olmuştur. Hazır birisi mahkeme önüne çıkmıştır ve yargılanmaktadır, iddianame gibi geçici belgeler yerine, o ana kadar Kiramen Katibi meleklerinin solda olanın hakkında yazdığı deftere bakılır. Hayatında yaptığı bütün yanlışlar ya da sizce yanlış bulunanların da hesabı ondan sorulmalıdır ki mahkemelere boş yere zaman kaybettirilmesin, her şeyin hesabı birlikte görülsün.
“Kötü adamların hapse atılması günün sonunda kötü değildir” ilkesi: Herkes için kötü değişebilir. Ama ilke herkes için aynı şekilde çalışır. Birinin fikirlerinden, eylemlerinden hatta varoluşundan hoşlanmıyor, hiç olmasa, hiç konuşmasa, dünya ne kadar iyi olurdu diye düşünüyorsanız bu ülke tam size göredir. Hakkında ileri sürülen suçlamanın ne olduğundan bağımsız olarak toplumu sterilleştirme, kötü adamlardan arındırmak olarak sevmediğin kişilerin cezalandırılması sevinme halidir. Gayet insanidir. Ama insani olan her şey tabii iyi değildir. Dizginlenmelidir.
“Bunun gözaltına alınması şunları hoplattıysa doğru demektir, devaam” ilkesi: Sanıktan sanığa ulaşma ilkesidir. Bir kişinin gözaltına alınması, tutuklanması veya yargılanmasına üzülenlerin isimleri toplanır, o kişilerin adli sicilleri, haklarındaki olumsuz kanaatler biraya getirilip, sanığın iddianamesine eklenir. Soruşturmalardaki demokratik katılımı gösteren bu ilke bir halk jürisi görevi de görür. Bir kişinin gözaltına alınmasına sevmediğiniz, fikirlerini beğenmediğiniz insanlar karşı çıkıyorsa, o kişinin gözaltına alınması doğru ve isabetli demektir. Önemli olan adalet, hukuk değil, hasımlarınızın her gün biraz daha kahrolmasıdır çünkü.
“Algı oluşturmaya çalışmak” suçu: Türk ceza hukukunda cinayet, hırsızlık, gasp gibi ağır suçlardan biridir. “Algı operasyonu yapmak”, “algıya oynamak”, “algı yapmak” gibi kullanımları da mevcuttur. Somut bir suç tarifi yapılamıyorsa ya da suç için somut bir delil bulunamıyorsa, havada hissedilen suçun sıcaklığını ifade eden suçtur bu. Günümüz Türkçesinde karşıt fikir veya muhalefet yerine algı kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Fikirlerinden hoşlanmadığınız, o fikirleri ifade edip başkalarını ikna etmesinden korktuğunuz kişilere, fikirle karşı çıkmak gibi yorucu ve entelektüel işlere girmek istemezseniz, “kes algıyı”, “algı yapma”, “işiniz gücünüz algı” diyerek cevap verebilirsiniz.
“Adeta” ilkesi: Hukuki kapıları açan bir maymuncuktur. Birisine terörist, ajan, vatan haini demek istiyorsunuz ama elinizde bunun için yeterli delil yok. Ama hissediyorsunuz, hisleriniz her zaman hukuk için çok önemli, o halde kurmak istediğiniz suçlamanın başına bir “adeta” eklemeniz yeterli. Delil olmadan adeta delil varmış gibi davranmayı sağlayan bir ilkedir. Adeta bir ilke...
“Sonunda buna da dokunuldu/dokunulmayanlara dokunuldu” ilkesi: Ergenekon davalarında meşhur olmuş bir ilkedir. Bazı insanlar için somut suç tarifi gerekmez. Onlar için özel hukuk devrededir. Onlar ya dokunulmazdır ya da dokunulur. Dokunuluyorsa artık güçlü değillerdir, devirleri geçmiş demektir. Onlara dokunmak siyasi bir başarıdır, bunu hukuku kullanarak yapmak da öyle. Ama her zaman bu ilkeyle benzer başarılar gelmemiştir. Davalar yoluyla siyasi, toplumsal rakiplerini alt etme yolunu deneyen İstiklal Mahkemeleri, Yassıada Mahkemeleri, 12 Eylül Mahkemeleri, 28 Şubat Mahkemeleri, Ergenekon Mahkemeleri başarısız olmuş, içeri tıkılmaya çalışılan şey çoğu zaman daha güçlü olarak geri dönmüştür.
“Görülmeye henüz başlanmamış bir davayla ilgili yayın yapma” ilkesi: Bir soruşturmanın bir davaya dönüşebilmesi için ilk ihtiyaç olan şey delil değil, kamuoyu desteğidir. Hukuk devletinde halkı gözaltılar konusunda ikna etme görevi polisler ve savcılar her zaman haklıdır düsturunu kendilerine şiar edinmiş gazetecilere aittir. Bu ilkenin en mükemmel uygulaması, henüz gözaltında olan, avukatının bile görmediği, tek bir soru sorulmamış olma ihtimali bile olan, en azından kendisine sorulan tek bir sorunun bile henüz bilinmediği Osman Kavala hakkında iddianamenin gazetelerde şimdiden yazılıp, hükmün çoktan verilmiş olmasıdır.
“Sen niye bu kadar rahatsız oldun ki?” ilkesi: Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane bilmecesinin esas doğru cevabı olan ilkedir. Siz suçlu diye bir kişiyi gözaltına alırsınız ama bin kişi bundan rahatsız olarak kendini ele verir. Halbuki sussa, hiç bir şey demese, kendini ele vermemiş olurdu ama işte Allah böyle şaşırtıyor...
“Bu adamı/kadını savunmak sana mı düştü” ilkesi: Eğer bir kişi, bir şüphelinin, yargılanmasını, gözaltına alınmasını, hakkında gösterilen delilleri eleştiriyorsa kesin onun “birşeysidir” ilkesi. Yoksa bir insan hiç tanımadığı hatta sevmediği birinin hakkı için niye ağzını açıp kendini yorsun, riske atsın ki? Hukuku, insan haklarını, özgürlükleri savunmak zaten göz boyamaktır. Kesin bunu yapanın başka bir karın ağrısı vardır. Çıkar elbet...
“Yabancıysa muhtemelen ajandır” ilkesi: Ülkenizde yaşayan, çalışan bütün Batılı yabancılar aksi ispatlanana kadar ajandır. Ajan değilse zaten ortaya çıkar. 100 yıl önceki Lawrence örneğinden ders çıkarılarak ortaya çıkan bu ilke, teknolojik gelişmelere, istihbarat alanındaki büyük değişimlere, soğuk savaşın bitmesine rağmen aslı gibi korunmuştur. Eğer bir yabancı gözaltına alınırsa ve ülkesi ayağa kalkarsa kesin ajandır, yoksa neden kendi vatandaşı için nasırına basılmış gibi bağırsın ki? Eğer bir yabancı Türkiye’de siyasetle ilgileniyor, gazetecilik yapıyor ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına seminer veriyorsa ajan değil diyen ya çok saftır ya da kendisi de ajandır. Birisine bir kere ajan dendiyse o ajandır, serbest kalması da onu ajanlıktan kurtarmaz, ülkeler gizli gizliye anlaşmıştır, ajan takası olmuştur. Peki anlaşma gizli yapıldıysa ajan operasyonu neden manşetlerden faş edilmişti gibi sorular soranlar da ajandır.
“Biri için adalet istemek” ilkesi: Eğer sanık, tutuklu, mahkum durumundaki biri için adalet istiyorsanız, onun masum, olduğunu düşünüyorsunuz. Adalet istemek, bırakın onu demektir. Olan bitenin adil olmadığını gösteren bir ilkedir. “Peki şunlara neden adalet istemiyorsun” diye geri püskürtülebilir.
“Suçun aileviliği” ilkesi: Bireyciliğin olduğu Batı’da üretilmiş suçun şahsiliği ilkesinin güçlü ailevi değerlerle sahip toplumumuza tercümesi olan ilkedir. Birisi suç işlediyse ve suç ağırsa ailesi de öyle çok masum sayılmaz. En azından yanlarına bir tık atılır. Güvenlik soruşturmalarında, devlet içi atamalarda o tıklardan yararlanılır. Veda Hutbesi’nde Peygamberimizin "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz” tavsiyesi, zaman aşımından ve çok kritik günlerden geçtiğimiz için bir süreliğine unutulabilir.
“Kurunun yanında yaş da yanıyor maalesef” ilkesi: Devrimcilerin ünlü “yumurta kırmadan omlet olmaz” ilkesinin kırsal versiyonudur. İçinde üzüntüler ve keşkeler olsa da artık yapacak bir şey de yoktur. Kurunun yanında yaşın yanması kurunun yanma şeklinin de yanlış olduğunu düşündürmemektedir çünkü. Bu işler hep böyle olmaktadır. Biraz sabır...
“Fazla hukuk zaaftır” ilkesi: Başımıza gelen bütün güvenlik sorunlarını, saldırıları, terör eylemlerini hukukun ve kanunların titizlikle uygulanmasına, insan haklarının gözetilmesine, devletin rutin dışına çıkmamasına bağlayan, hukuku bir zaaf olarak gören ilkedir. Bir takım hukuk ve adalet diyen saf liberaller dinlendiği için başımıza her türlü bela gelmiştir. Yine de bu ilkenin tam açıklamadığı olaylar da vardır. Örneği; 17/25 Aralık’a rağmen 15 temmuz darbesinin olmasının sebebi, devletin elini bu üç yılda hukuk, adalet, insan haklarının bağlaması değil, tam aksine hukukun işini iyi yapamamasıdır. “Orduyu yıpratmamak gerek” gibi hukuki olmayan kriterlerle soruşturmalar ordu, sivil imamlar gibi esas riskli alanlara değil, daha küçük aktörlere, sıradan insanlara yoğunlaşmış, hukuk yerine rövanş hissi baskın çıkınca kimsenin aklına Sakarya’da ilahiyatçı bir doçentin iki yılda 20 defa ABD’ye uçmasından şüphelenmek, bir ortak isim havuzu kurmak, mücadeleyi bir karargaha bağlamak gelmemiştir.
“Ne yapalım ülkemiz istiklal mücadelesi veriyor” ilkesi: Eğer yukarıdaki ilkelerin hiçbir çalışmamışsa, camı kırıp, kolu çevirerek devreye giren acil durum ilkesidir. Bütün hukuki hatalar, adaletslzlikler, yanlışlar ülkenin geçmekte olduğu zor günler parantezinde erir.
Aksini söyleyenler de vardır. Olağanüstüleştirme değil olağanlaştırma, korku değil güveni artırma, zorla değil iknayla yol alma toplumsal bağları güçlendirir, güvenlik sızıntılarını engeller. Gerçekten hukuk çalışırsa, hiçbir risk yeraltına inmez, görünür kalır, kamunun yanında artan toplumsal destek suç gruplarının elini zayıflatır, adil ve serinkanlı hukuki soruşturmadaki akıl, intikamcı ve acul soruşturmanın şiddetinden daha etkili sonuçlar alır. Hatta tarihten örnekler verenler de vardır. Gerçekten istiklal mücadelesi verilen günlerde, örneğin 13 Nisan 1921’de Yunan güçleri Ankara’ya yaklaşmışken, cephelerden kötü haberler gelirken, Meclis’te Hüseyin Avni Bey’in (Ulaş) verdiği Erzurum’da yayınlanan Alemdağ gazetesinin yazarlarından Mithat Bey’in bir yazısından dolayı tutuklanmasıyla ilgili gensoru görüşülmektedir. “Gensoru da ne oluyor, cepheler kan ağlıyor” diye yerinden sataşan Tunalı Hilmi Bey’e Hüseyin Avni Bey şöyle cevap vermiştir: “Cepheleri tutacak, kanundur, adalettir.”
Dalya demeye beş kala Türkiye’yi tutacak da adalettir. Ama hukukun evrensel genel ilkelerine daha yakın bir adalet...
.01/11/2017 01:00
Doğu ve Batı arasında...
“Batı Bosna’da öldü, Suriye’de gömüldü.”
Geçen hafta Aliya İzzeybegoviç’i anlatan TRT’nin çektiği Aliya dizisinin, onun ölüm yıldönümüne denk getirilmiş tanıtım toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı’nın bu çok haklı ve çarpıcı sözleri yeterince ilgi çekmedi.
Neden çekmediğine geçmeden önce bu tespitin ilk yarısının yani “Batı Bosna’da öldü”nün hikayesine biraz daha yakından bakmalıyız.
Bunun için bundan 19 yıl öncesine, Saraybosna’ya gidelim. “Bosna Ordusu Gümüş Onur Madalyası” takdim töreninde Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç konuşuyor:
“Siz, zor günlerde gelen ve bizi teşvik eden ilk insanlardansınız. Hatırladığım kadarıyla Haziran 1992’ydi ve saldırganlık zirvesindeydi. Bunun olağan bir savaş olmadığını, dünyadaki herkesi ilgilendiren daha derin ve daha önemli bir şey olduğunu fark eden ilk kişilerden biriydiniz. Sizden sonra başka değerli ve dost insanlar geldiler. Ama siz kapıyı açan ve dostlarımıza, bağımsız entelektüellere, yazarlara ve sanatçılara örmek olan ilk kişiydiniz. Savaşın zor günlerinde sizin ve diğer cesur insanların ziyareti yaralarımıza bir ilaç, karanlık bir çağda parlayan bir ışık gibiydi... Sizi temin etmek isterim ki Bay Levy... o zor günlerinde Bosna’nın yanında yer aldığınızdan dolayı pişman olmayacaksınız. (Aliya İzzetbegoviç/Tarihe Tanıklığım/s.418-419)
Az sonra kürsüye çıkıp Aliya’nın elinden Bosna Ordusu Gümüş Onur Madalyası’nı alan kişi Fransız düşünür Bernard Henry Levy’di.
1992 yılında savaşın ortasında gazetecilerin bile cesaret edemediği günlerde Bosna’ya gidip, Aliya İzzetbegoviç’le bir araya gelmiş ve Almanların Hırvat ve Slovenlerin, Rusların ise Sırpların arkasında durduğu o günlerde dikkatleri seslerini duyuramayan Müslüman Boşnaklara çekmişti.
Ardından Fransız Cumhurbaşkanı Mitterand’ı da günübirlik bir Saraybosna ziyareti yapmaya ikna etmiş, Mitterand, Aliya ve Levy, Sırp sniperlerın tepelerden silahlarının doğrulttuğu Saraybosna sokaklarında birlikte dolaşmışlardı.
Aliya’nın hatıralarında “gerçek Bosna dostu” diye andığı Levy, o günlerde sadece Bosna’yı dünya gazetelerine yazdığı makalelerle anlatmamış, Bosna üzerine bir kitap yazmış, iki film ve bir de belgesel çekmişti.
Ama en çok konuşulanı 1994’te savaş devam ederken çektiği Bosna! adlı belgeseldi. Dünya festivallerini dolaşan belgeselin en çok tartışılan yeri ise son cümlesiydi: “Avrupa Saraybosna’da öldü”
(Belgeselin tamamını izlemek için
https://www.youtube.com/watch?v=rKyVzEdgawo)
Cezayirli bir Yahudi ailede dünyaya gelmiş, hem 68 hareketlerine karşı anti-komünist Yeni Felsefeciler hareketinin kurucusu olarak yaptığı sansasyonel açıklamalar hem de “Beyaz adamın yükü” geleneğinden Napolyonik bir Fransız aydını olarak Afganistan’dan Etiyopya’ya Sudan’dan Libya’ya yaptığı ziyaretlerle adından sürekli söz ettirmiş bir isimdi Levy.
Bosna’dan sonra Libya’da Kaddafi’yle savaşan muhalif İslami grupları ziyaret etmiş, Fransa’nın Libya’ya müdahalesi için lobi yapmıştı.
Batılı ülkelerin Suriye’de Esad rejimine müdahale etmesi için de epey dil dökmüş olan Levy’nin 2016’da Cannes’da görücüye çıkan son belgeseli de uğruna mücadele ettiği son ilgi alanını gösteriyordu; Peşmerge.
Bernard Henry Levy’nin adı Türkiye’de de son olarak Kürdistan referandumuyla anıldı. Ama pek iyi bir şekilde değil. 1992’de savaşın ortasında Aliya ile verdiği fotoğraf karesinin benzerini Erbil’de Barzani ile vermişti. Ama 25 yıl önce Bosna için yaptıkları unutulup ondan “Barzani’nin sağındaki Yahudi” diye bahsedildi, “Barzani’yi kandırıp kaçan beyaz adam” olarak hala bahsedilmeye de devam ediliyor.
***
Avrupa’nın değerlerinin Fransız kibriyle hararetli bir savunucusu olarak bazen kendi ülkesinin ırkçılıklarının, bazense ırkçılara yakın bir tonda Müslümanların, burkanın karşısına çıkan Levy’nin, Bosna için kendi değerlerini bir çırpıda harcayıp ettiği “Avrupa Saraybosna’da öldü” sözü bugün hala kullanımda.
Peki böylesine inanmış bir Avrupalı kendi değerlerine karşı yeri geldiğinde nasıl bu kadar acımasız olabilmişti?
Bunun cevabını geçen hafta ölüm yıldönümü nedeniyle pek çok sözü hatırlanan Aliya’dan okuyalım:
“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.”
Aliya, daha 1970’de kaleme aldığı 40 sayfalık İslam Deklarasyonu risalesinde İslam dünyasını hala esiri altına alan ve dünyadaki güç oyunları karşısında kurban psikolojisine sokan komploculuk hastalığına da şöyle dikkat çekmişti:
“Berlirli İslam ülkelerinde fedakar dost veya azılı düşman aramak ve bulmak alışkanlığımız oldu ve bu durumu dış siyaset olarak isimlendirdik. Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için “düşmanın felaket planlarını” değil, kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı, olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız.”
Aliya’nın Batı ile ilgili bu fikirleri, Batılı ülkelerin ihanetlerini bizzat gördüğü Bosna Savaşı’ndan sonra da değişmedi.
1997 yılında Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma salonda bir anda buz kesmesine neden olmuştu:
“Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”
1990 yılında kurduğu partisine Demokratik Eylem Partisi (SDA) Aliya için Batı ile rekabetin yolu da demokrasiden geçiyordu. Daha 1970’de yazdığı İslam Deklarasyonu’nda şöyle diyordu.
“Tarih hiçbir değişimin iktidardan geldiğini bilmez. Hepsi terbiyeden başladı ve özünde ahlaki bir davetti”
“Kuran-ı Kerim bizim düşmanlarımızı sevmemizi emretmemiştir. Ama kesinlikle adil olmamızı ve affetmemizi emretmiştir. Gücün kullanımı bu çerçevede olmalıdır”
“Ulvi bir hedef aşağılık bir vasıtayı kutsal kılamaz, fakat aşağılık bir vasıta her hedefi küçültebilir”
29 yıl sonra 1999 yılında yaptığı bir konuşmada baskıcı rejimlerle gelişme arasındaki ilişki üzerine yaptığı tespitler de bugün hatırlanmayı hak ediyor:
“Bu rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar”
Bu söyledikleri sadece lafta da kalmamıştı.
Bosna savaşı sırasında 100’den fazla gazetenin çıktığı Saraybosna’da tek bir muhalif gazetenin kapatılmadığıyla ve tek bir gazetecinin tutuklanmadığıyla daha sonra Batı’da yaptığı konuşmalarda haklı olarak övündü.
25 Mart 1994’te Bosna savaşının sürdüğü, kendisinin de efsane olduğu günlerde yapılan Demokratik Eylem Partisi’nin kongresinde kürsüdeki konuşmasına da bir uyarıyla başlamıştı:
“Bir şeyler söylemeden önce duvarlarda resimlerimin olduğunu, resimlerimin oraya benim onayım olmadan asıldığını zikretmek istiyorum ve verilecek ilk arada duvarlardan kaldırılmasını rica ediyorum. Bu bir sahte tevazu sorunu değildir. Basitçe söylemek gerekirse bu bizim âdetimiz değil. Umarım benimle aynı fikirdesinizdir.”
Aliya’nın Türkiye’de çok satılan ama anlaşılan az okunan kitabı “Doğu-Batı Arasında İslam” daki temel tezi de buydu. Geçmişte antik medeniyetlerle Avrupa arasında, Doğu ile Batı arasında köprü olmuş İslam bugün de dini ve materyalist görüşler arasında 3. Yolu temsil edebilirdi.
İki büyük eseri, Doğu ve Batı Arasında İslam ve İslam Deklarasyonu’nda karşımıza büyük bir cesaretle Darwin’in Evrim’inden, Popper’ın Açık Toplum’una kadar dünyanın birikimine sahip çıkan bir düşünür ve büyük bir özgüvenle “Dünyanın daha iyi olmasını sağlayan hiç bir şey peşin olarak gayr-i islami diye reddedilemez. İslam en iyi düzenlenmiş dünyadan yanadır” diyen bir Müslüman olarak çıkar Aliya.
Kitaplarındaki bazı dini yorumlarını bugün Türkiye’de dillendirecekler muhtemelen “dini ifsad” etmekle suçlanabilirdi. Siyasi fikirleri için de “Küreselci, Batıcı, Soroscu” gibi pek çok laf işitebilirdi. Ama muhakkak mevcut partilerde bu fikirlerle barınması, hatta bir gazetede yazması bile zor olurdu Aliya’nın.
***
Ama bugün hem Doğu’da hem de Batı’da hala bu kadar itibarlı olmasının sebebi de Doğu ile Batı arasında kurduğu bu fikri ve siyasi köprüler ve bunu siyasi hayatıyla temsil etmekteki başarısıydı.
Belki bu yüzden de Türkiye için hala hayırla ve özlemle hatırlanan, devlet televizyonuna dizisi çekilen bir kahraman olmayı sürdürüyor.
Çünkü Türkiye’nin en büyük gücü de sesini hem Doğu’da hem Batı’da duyurabilme lüksü. Bunu sağlayan sadece jeostratejik avantajı da değil. Bu iki dünyanın dilini de konuşabilmesi, demokrasiyle İslam’ı birlikte yaşatma pratiğiydi de.
Türkiye’nin sesinin bütün dünyada duyulmaya devam etmesinin yolu bu aralar Aliya’yı daha dikkatli dinlemekten geçiyor. Ama bu kez sahiden kulak vererek dinlemeliyiz...
.4/11/2017 00:27
Devam filmi: Büyükada-2
Film, 2002 yılının bir Noel gecesi Kaliforniya’nın Modesto şehrinde başlıyor. 30 yaşındaki gübre satıcısı Scott Lee Peterson o gece polisi arayıp sekiz aylık hamile karısının kayıp olduğunu bildirmiştir. Beş yıldır evli olan çiftin, şubat ayında doğacak erkek çocuklarının adı bile bellidir. Polis araştırmalara başlar. İlk başta televizyonlarda ağlayarak eşini arayan Peterson’a kimse şüpheli gözüyle bakmaz, eşinin ailesi de dahil. Eşinin kaybolduğu gün tekneyle balığa gittiğini söylemektedir ve bunu doğrulayan tanıkları da vardır.
Olay bütün televizyonların bir numaralı konusu haline gelir. Cinayet çözen sabah kuşaklarında çiftin hayatı lime lime edilir. Ve ortaya ‘acılı eş’in bir sevgilisi olduğu çıkar. Hem de Noel gecesinden iki hafta önce tanıştıklarında eşinin öldüğünü söylediği, dergilerde mankenlik yapan bir sevgilidir bu. Karısı öldükten sonra evine porno kanallar bağlatmasından, sevgilisiyle planladıkları Paris seyahatine kadar her şey ortaya serilir. Dört ay sonra San Francisco Körfezi’nde önce bir erkek cenini bulunur, bir gün sonra da bir kadın cesedinin başı, ayağı ve elleri. Cesetler Peterson’un eşi Laci’ye ve doğacak oğullarına aittir.
Peterson gözaltına alınır ve 2004’te yargılanmaya başlar. Cinayeti onu işlediğine dair somut bir delil yoktur. Kadın savcının ona karşı acımasız davrandığı, sadece hayatı hakkında yalanlar söylediği için cinayeti onun üzerine yıktığını söyleyenler olur. Savunması bunun bir satanist cinayeti olduğu üzerine kurulmuştur. Ama sonunda tanıklar, bazı delillerle jüri ve mahkeme kararını verir; Peterson karısını öldürmek ve doğmamış bebeklerinin ölümüne sebebiyet vermekten zehirli iğneyle ölüm cezasına çarptırılır. Bu dava için cenin cinayeti yasası bile çıkarılmıştır. Scott Lee Peterson 2005’den beri hamile karısının cesedini attığı söylenen San Francisco Körfezi kıyısındaki San Quentin State Hapishanesi’nde hem temyiz başvurusunun sonucunu hem de idam edilmeyi bekliyor. Ya da Amerikalılar geçen Ağustos ayına kadar öyle zannediyorlardı.
***
Korkunç gerçeği 3 Ağustos 2016 günkü Türkiye’deki bir gazete manşetinden öğrendiler. Manşete göre 15 Temmuz darbesi günü Büyükada’daki Splendid Otel’de bir toplantı yapılmıştı. “Gizlice özel bir tekneyle Büyükada’ya gelen 10’u yabancı 16 isim, burada da özel bir iskeleye yanaşmış, 2 günlük rezervasyonu olan ekip, kalkışma başarısız olunca da otelden apar topar ayrılmıştı...” “Toplantıya katılanların ortak özelliği Irak, Mısır, Suriye ve İran üzerine uzman olmaları ve tüm darbe ve iç savaş olan ülkelerde bu isimlerin hep ön plana çıkması”ydı.
http://www.aksam.com.tr/guncel/15-temmuz-gecesinin-c210-karanlik-yabancisi-c2/haber-538961
İşte darbe için Türkiye’ye gelen 10 yabancı ajandan biri de Scott Lee Peterson’dı. Gerisini Peterson’ın mahkemedeki fotoğraflarının eşlik ettiği “Azılı katili Türkiye’ye soktular!” başlıklı haberden okuyalım:
“Toplantıda belki de en dikkat çeken isim Scott Lee Peterson isimli 44 yaşındaki azılı katil. 2002 yılında hamile olan karısı Laci Peterson’ı öldürmekten birinci derece cinayet ile hüküm giyen Peterson, ABD’de en azılı suçlularının kaldığı California’daki San Quentin Devlet Hapishanesi’nde mahkum. Hakkında ‘iğneyle idam cezası’ hükmü verilen Peterson davayı temyize taşıdı. 13 Temmuz günü İstanbul’a gelen Peterson hala çıkış yapmadı. Mahkum olarak görünen Peterson’un hangi amaçla ve nasıl Türkiye’ye getirildiği ise soru işareti.”
Haberin çıktığı gün sosyal medyadan hemen itirazlar yükseldi. Bahsedilen toplantıya katılan kişi Amerika’da karısını öldürmekten hapiste yatan Scott Lee Peterson değil de Amerikan Christian Science Monitor gazetesinin Türkiye muhabiri Scott Peterson olabilir miydi acaba?
https://twitter.com/petersonscott
Ama gazete ertesi gün iddiasını sürdürdü. Hem de “Katil Yunanistan’a kaçtı!” başlıklı haber bu kez istihbarat kaynaklarına dayandırılmıştı:
“Kayıtlara göre Peterson 'VN2100' koduyla halen hapishanede görünüyor. Böylesine bir azılı suçlunun, ABD'nin en güvenlikli cezaevinden nasıl çıkarıldığı ise akıllarda büyük soru işareti uyandırdı. İddiaya göre idam mahkumu Scott Peterson'un bazı gizli anlaşmalar yaparak Türkiye' ye getirildi, kendisine verilecek suikastleri başardığı takdirde ise hakkındaki temyiz davasının da olumlu sonuçlanacaktı. İstihbarat yetkilileri deşifre olan idam mahkumunun deniz yoluyla Yunanistan'a kaçtığı bilgisi üzerinde duruyor.”
http://www.aksam.com.tr/guncel/buyukadadan-darbe-c2yayini-yapacaklardi-c2/haber-539232
Meğer elinin altında MAK, SAT komandoları olan darbeciler, suikast için ABD’deki bir hapishaneden hamile karısını öldürmekten yatan bir gübre satıcısını gizlice Türkiye’ye getirmişlerdi. İşte, Osman Kavala’nın tutuklanmasıyla yeniden gündeme gelen birinci Büyükada toplantısı ile ilgili soruşturma bu haberle başladı. Aslında bu konudaki ilk haber bu değildi. Her şeyi başlatan darbeden beş gün sonra çıkan bir köşe yazısında “Ilımlı İslam teorisyenlerinden Henri Barkey darbe gecesi İstanbul Büyükada Splendid Palace’da konuktu. Niye acaba?” sorusu oldu.
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/darbeyi-izleyen-bir-cift-goz-1322280/
Yazıda Barkey’e atfedilen tek sıfat “ılımlı İslam teorisyenliği” de değildi. Ayrıca 2007’de Barkey’in tam zıddı çizgideki Cumhuriyetçi Hudson Enstitüsü’nde yapılan ve enstitünün Türkiye’deki ulusalcılara yakın uzmanı Zeyno Baran tarafından organize edilen, iki Türk subayın da katıldığı Türkiye’de kaos ihtimallerinin masaya yatırıldığı o meşhur toplantının organizatörlüğü de Barkey’e yıkılmıştı. Bir kumpas davasının mağduru olan yazarın başka bir mağduriyetin kapısını açacak yazısının son cümlesi de şöyleydi: “Erdoğan soğuk savaş ürünü Amerikancı-Suudi düşünce kirliliğinden kurtulmalı ve Atatürkçü-bağımsızlıkçı subayları etkin görevlere getirmelidir.”
Ama darbe için ‘karanlık güçler’ Büyükada’ya sadece hamile karısını öldüren Amerikalı bir gübre satıcısını getirmemişti. Bir sonraki iddia “İsrail’den adını vermek istemeyen birileri”ne dayandırılarak yazıldı:
“Kaynaklarım ısrarla ve ısrarla bana “Asıl gelen CIA’in eski Millî Haberalma Konseyi Yardımcı Başkanı, eski CIA Türkiye İstasyon şefi ve Fethullah Gülen’in hamisi Graham Fuller’di” diyorlar. Şu anda adını vermek istemediğim kaynaklarım ki ne tuhaftır onlar da İsrail’den, Henri Barkey ile hedef şaşırtıldığını ve Graham Fuller’in bizzat darbeyi yönetmek üzere darbe günü Türkiye’ye geldiğini ifade ediyorlar. Graham Fuller Yunanistan’da Dedeağaç’a indirilen helikopterin içindeydi. Çünkü FETÖ’cü subaylara bu görev verilmişti. Helikopter Dedeağaç’a indiğinde Amerikalı görevliler oradaydı ve Graham Fuller’i alıp götürdüler.”
http://www.haber7.com/yazarlar/fuat-ugur/2054975-henri-barkey-kamuflaj-asil-gelen-graham-fuller-mi
76 yaşındaki vaiz Fethullah Gülen darbeyi ABD’den yönetmişti ama nedense darbe organizasyonlarında bir marka olan CIA gibi bir istihbarat örgütü, bu iletişim çağında darbeyi yönetsin diye 80 yaşındaki emekli CIA ajanı Graham Fuller ‘ı Türkiye’ye göndermişti. 80 yaşındaki Fuller’ın Büyükada’dan önce tekneyle sonra helikopterle Yunanistan’a James Bondvari kaçırılış hikayesini şu ana kadar herhangi bir savcı ikna edici bulmamış olacak ki çıkmış 100’e yakın darbe iddianamesinde hiç bahsi geçmedi. Yunanistan’a kaçan darbeci askerlerin iade dosyalarında ya da basına çıkmış iddianamelerinde de yanlarında 80 yaşında bir CIA ajanı olduğuyla ilgili bir bilgiye rastlanmadı.
Ama bundan daha yaratıcısı da yazıldı. Haberlere göre “Toplantıya katılanlar 19 Temmuz'da otelden ayrılırken resepsiyoniste üzerinde Pensilvanya yazılı bir çan bırakmışlardı. http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/07/26/o-gece-bu-otelde-cia-mesaideydi. Tabii bu konuda rivayetler muhtelif. Büyükada uzmanı Erzurum milletvekiline göre çanı giderken unutmuşlardı.
http://www.hurriyet.com.tr/ak-partili-deligoze-gore-bunlar-buyukada-ajan-40190681
***
Bir CIA ajanı düşünün, darbe için Türkiye’ye geliyor. Otele pasaportunu verip kaydını yaptırıyor. Sonra darbe başarısız olduktan sonra üç gün bekliyor, sonra otelinden ayrılırken de arkasında delil olarak üzerinde Pensilvanya yazan bir çan bırakıyor. Türkiye’de herhalde bu yüzden iyi polisiye yazılamıyor, belki de aklımızın entrika ve kumpasa yatmaması iyi bir şeydir.
Ve tabii ilk Büyükada filminin başrol oyuncularından AK Parti Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz de sahneye çıkıyor. Bir Erzurum milletvekilinin İstanbul’daki bir adaya ilgisi ve böylesine hakimiyeti şaşırtıcı bulunabilir. Ama şu röportajından Sayın Deligöz’ün Büyükada’da tanıdıkları olduğunu, kendisinden MGK’nın Milli Güvenlik Akademisi’nde eğitim aldığını öğreniyoruz.
Ama galiba o akademideki eğitimde tarih kısmı biraz zayıf kalmış. Çünkü Deligöz’e göre Büyükada’daki darbe toplantısının Splendid Otel’de yapılması da tesadüf değil.100 yıllık bir geçmişi var bu otelin seçilmesinin.
Deligöz’e göre “Splendid Palas Hotel’in sahipleri Yahudi kökenli Türk aileler” ve otel “Çanakkale savaşında yabancı kuvvetleri komuta eden İngilizler tarafından karargah olarak kullanılmış.”
http://www.star.com.tr/politika/ihanet-oteli-ingilizlerin-karargahi-cikti-haber-1154468/
Böylece darbe toplantısının hem Yahudi hem İngiliz bağlantısı 100 yıl önce de olsa bulunmuş oldu.
Erzurumlu milletvekilinin bu iddiasıyla oteli 1908’de açan Sakızlı Müşir Kazım Paşa mezarında ters dönmüş olabilir. Çünkü Paşa, meşhur marşı olan Plevne Savunması’nda Osman Paşa’yla birlikte kahramanca savaşmış, esir düştüğünde Rusların bile kahramanlığı yüzünden kılıcını geri verdiği kahraman bir binbaşıydı. Sonra Hicaz’dan, Filistin’e her yerde Osmanlı askeri olarak hizmet etmiş, mareşale denk olan “müşir” rütbesiyle emekli olmuştu. Emekli olunca da Büyükada’da yanan Giacomo Hotel’in arazisini alıp Splendid Oteli’ni yaptırmıştı. Otelin İngilizce “görkemli”, “şahane” anlamına gelen adı ve mimarisi de Kazım Paşa’nın Cannes’da görüp hayran olduğu halen mevcut olan bir otelden gelmekteydi. Otel uzun yıllar bu yüzden Kazım Paşa hoteli olarak da anılmıştı.
Otelin sahibi kahraman bir emekli paşa olunca 1912’de Balkan Savaşları sırasında askeri hastane olarak hizmet görmüş, savaş yıllarında gaziler yararına yapılan pek çok etkinliğe ev sahipliği yapmıştı.
Büyükada’daki bir otelin Çanakkale Savaşı sırasında İngiliz karargahı olamayacağını bilmek içinse çok az bir tarih bilgisi yeterli. İstanbul’u hiç görmemiş bir Erzurumlu için bile Türkiye siyasi haritasına bakarak anlaşılabilecek bir gerçek bu. Ama otel İstanbul’un İngiliz işgali yıllarında 9 ay kadar İngilizler tarafından kullanılmıştı. İngilizler otelde Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus Beyaz Ordu generalleri ve ailelerini misafir etmişlerdi. Ama herhalde bu Rus bağlantısı bugün pek işe yaramaz.
Ayrıca Sayın Deligöz’ün otelin sürekli “şer planlara” ev sahipliği yaptığına delil olarak Demirtaş’ın da bu otelde kaldığı gösterenlerin önüne birileri de Samsun’a geçmeden önceki İstanbul günlerinde otelin sahibi Kazım Paşa’nın ailesiyle tanışan Mustafa Kemal’in 1929 yılında bu otelde düzenlenen gecelerde vals ettiği fotoğraflarını koyabilir.
Peki, 15-16 Temmuz 2016 günleri Büyükada’daki bu otelde yapılan toplantı neydi o halde?
***
İstanbul Kültür Üniversitesi Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi (GPoT Center) ile Washington merkezli Woodrow Wilson International Center for Scholars Ortadoğu Programı’nın düzenlediği İran ve Komşuları adlı bir çalıştaydı bu. Meşhur Wilson prensiplerinden hatırladığımız ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın adını taşıyan Demokrat eğilimli think-tank Türkiye’den pek çok siyasetçinin uğradığı Washington’un ünlü think-tank’lerinden biriydi. İzmir asıllı, İstanbul doğumlu Henri Barkey de Türkiye de epey tanınan, kitapları Türkçe’ye çevrilmiş bir Türkiye uzmanı.
GPoT Center ya da Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi ise İstanbul Kültür Üniversitesi’ne bağlı bir dış politika merkezi. Özellikle Kıbrıs meselesi ve Türkiye-Ermenistan arasındaki yakınlaşma dönemlerinde yaptığı toplantılar ve projelerle adını duyurmuştu. Merkez her yıl Türkiye-Ermenistan arasında ilişkilere katkı yapan gazetecilere de ödüller veriyor.
Ödüllerden bazıları:
https://www.youtube.com/watch?v=JqILjcQekz0
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/5229/turkiye-ermenistan-gazetecilik-odulu-esayana-verildi
http://www.milliyet.com.tr/turkiye-ermenistan-gazetecilik-gundem-2073272/
Programı aylar önceden belli olmuş, tarihi bir kez ertelenmiş programın amacı, programla ilgili yapılan duyurularda “2015 Temmuz ayında İran ile varılan nükleer anlaşmanın birinci yıldönümünde İran ve bölgedeki gelişmeleri konuşmak”
Çalıştay gizli değildi, haberleri GpOT’UN sitesinde de duyurulmuştu.http://www.gpotcenter.org/events/1335.
İki günlük çalıştaya 3’ü Türk, 9’u yabancı 12 İran uzmanı katılmıştı. Otelde bu uzmanların bazılarının eşleri ve nişanlılarıyla birlikte toplam 21 misafir vardı. Çalıştaya katılanlar Wilson Center Ortadoğu Programı Direktörü Henry Barkey, GPOT Direktörü Mensur Akgün, ORSAM Başkanı Şaban Kardaş, Sylvia Tiryaki (GPOT), Ellen Laipson (Stimson Center), Ali Vaez (Uluslararası Kriz Grubu), Ellie Geranmayeh (ECFR), Marwa Daoudy (Georgetown Üniversitesi), Samir Sumaida'ie (Wilson Center), Bayram Sinkaya (ORSAM; Yıldırım Beyazıd Üniversitesi), Masood Karokhail (Afganistan), Ahmed Morsy (St. Andrews Üniversitesi))
Katılımcılar 15 temmuz günü otele giriş yapmış, doğrudan polisin görebildiği otellerdeki kayıtlarını yaptırmış ve odalarına yerleşmişti. Darbe haberi gece gelince de durum değerlendirilmesi yapılmış, Afganistan, Irak, ABD’den gelen misafirler düşünülerek çalıştay iptal edilmemişti.
Ertesi günkü toplantının açılında ev sahibi GPOT’un başkanı Mensur Akgün, darbeyi kınayan bir konuşma yapmış, sonra da iki gün boyunca planlanan altı oturum yapılmıştı. Katılımcılardan yurtdışından gelenler de toplantıların ardından sorunsuz olarak ülkelerine geri dönmüşlerdi.
Buraya kadar her şey normalken, yukarıda bahsedilen Amerikalı katil Scott Lee Peterson’u bile adaya getiren manşetlerin ardından toplantıdan 15 gün sonra bir soruşturma açılmış, soruşturmada GPoT başkanı Mensur Akgün’ün ifadesi alınmış, gazetelere göre polis Büyükada’da toplantının yapıldığı tarihteki tüm otel, ev ve işyeri güvenlik kamera kayıtlarının içlemeye almıştı.
Ama üzerinden 16 ay geçmiş olmasına rağmen Büyükada’daki toplantıyla ilgili herhangi bir soruşturma ya da dava açılmamış, darbeyle ilgili çıkmış 100’e yakın iddianamede de bu toplantıyla ilgili herhangi bir iddia ya da bilgiye rastlanmamıştı.
Darbenin yıldönümünde yapılan ikinci Büyükada toplantısından sonra bu birinci Büyükada toplantısı tamamen unutulmuş, birinci Büyükada toplantısıyla ilgili çok iddialı bilgiler paylaşıp, haberler yapanlar da ikincisine geçip, ilk göz ağrılarını unutmuştu.
Önce işadamı Osman Kavala ve ardından Dışişleri Bakanlığı’nın desteklediği bir think-tank olan ORSAM’ın Başkanı Şaban Kardaş’ın gözaltına alınmasına kadar. Eğer çıkan haberler doğruysa Osman Kavala’nın tutuklanma gerekçelerinden biri de katılmadığı bu Büyükada toplantısı.
***
Savcılığın tutuklamaya sevk yazısıyla ilgili gazetelerde çıkan haberlere göre Kavala’nın tutuklama sebeplerinden biri “15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle ilgili 15-16 Temmuz 2016’da Büyükada Splendid Otel’de yapılan darbe teşebbüsü sürecinde darbenin organizatörlerinden Henry Jack Barkey ile yabancı uyruklu kişi ve kişilerle olağanın ötesinde yoğun irtibat kurarak darbe teşebbüsüne katılmak suretiyle Anayasal düzeni cebir ve şiddet yöntemleri ile değiştirmek suçunu işlediğine dair bulgu ve delillere ulaşıldığı.”
Ortada ciddi bir sorun var. Birinci sorun, Büyükada’daki toplantının darbe toplantısı ve Henri Barkey’in darbenin organizatörü olduğuyla ilgili bir karar, kararı geçtik bir iddianame hatta somut bir soruşturma bile ortada yok. Herhalde olsaydı, İstanbul doğumlu Barkey’in adının Henry değil Henri olduğu da bilinirdi. Peki o zaman darbenin organizatörü olduğuyla ilgili hukuki bir karar olmayan bir kişiyle görüşmek nasıl darbe teşebbüsüne katılmak olabilir?
http://www.hurriyet.com.tr/hukumeti-yikmaya-tesebbus-tutuklamasi-40630826
Ayrıca Kavala, bu toplantıya da katılmamış. Sedat Ergin’in yazdığına göre aralarındaki “olağanın ötesinde yoğun irtibatın” delilleri de 18 Temmuz 2016’da “İstanbul’da Karaköy’deki bir lokantada karşılaşıp, ayaküstü sohbet etmeleri. İkinci delilse karşılaşmanın hemen sonrasında üç ayrı günde Barkey ile Kavala’nın cep telefonları aynı baz istasyonundan sinyal vermesi ama ikisi arasında telefon teması da tespit edilememiş.”
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/osman-kavala-neden-tutuklandi-40632223
İçeriği bile belirsiz telefon baz çakışması nasıl delil olabilir?
Ayrıca diyelim ki Barkey darbenin organizatörüydü. Peki darbe başarısız olmasına rağmen, üç gün sonra Karaköy’deki lokantalarda ne işi vardı? Barkey darbenin organizatörüyse kitaplarını yayınlamak ya da darbe organizasyonu için toplantı yapmış bir kurumdan ödül almak da olağanın ötesinde yoğun irtibata girer mi?
(Bu arada Barkey ve Türkiye okumalarıyla ilgili fikirlerimi merak edenler için darbenin hemen ardından biraz da öfkeyle yazılmış birkaç mesaj
https://twitter.com/yildarado/status/754148350958661632
https://twitter.com/yildarado/status/759088136072855552)
Kavala’nın tutuklama talebindeki ikinci suçlama “Hükümeti ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY, PKK/KCK, DHKP/C, MLKP) aktif katıldığı ve destek verdikleri, kamuoyunda ‘Gezi olayları’ olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olduğu” iddiası.
Gezi olaylarının üzerinden 3.5 yıl geçtikten sonra eylemlerin organizatörü ve yöneticisi olarak birinin bulunup tutuklanması ilginç. Aynı anda bu kadar terör örgütünü yönettiğine inanmaya ise ilginç demek epey naiflik olur.
Ama herhalde Gezi ile ilgili yazılmış tek iddianamenin altında 17 Aralık’ın FETÖ’cü firari savcısı Muammer Akkaş’ın imzasının bulunması kadar tuhaf değil bu. Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın açıklamasına göre “Gezi organizatörü iddiasına delil olarak dosyaya konan iletişim tespit tutanakları ve fiziki takip tutanakları bu Gezi soruşturmasını yürüten FETÖ mensubu kamu görevlilerinin görev yaptıkları dönemlere ait”
http://www.haksozhaber.net/osman-kavalanin-esi-ayse-bugradan-aciklama-98960h.htm
Tutuklama talebinde olup olmadığını bilmediğimiz ama basında delillerden biri olarak gösterilen Aydın Engin’in Osman Kavala’dan Cumhuriyet gazetesi için AB fonları bulunabilir mi yazışması da herhalde dosyaya delil olarak girmez.
Eğer Türkiye’nin resmi katılımcısı olduğu AB fonlarına başvurmak suç haline gelirse, Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nın Avrupa Birliği’nden fon olarak yürüttükleri onlarca AB projesi hatta bu projelere başvurmak ve yürütmek için kurdukları AB genel müdürlükleri ve Şube Müdürlükleri de suçun kapsamına girebilir çünkü.
Herhalde Avrupa Birliği fonlarıyla Adalet Bakanlığı’nın yürüttüğü Türk Yargısında İfade Özgürlüğü projesi kapsamında eğitim almış savcılar ve hakimlerden bu delil döner. Projenin çok başarılı olmadığıysa açık.
Bunun dışında Kızıl Soros olmak diye bir suçu Türk Ceza Kanunu’ndan çıkarmak zor. Soros’un Türkiye’de kurduğu resmi vakfın yönetiminde yer almak suçsa bu suçun ucu, o vakfı kurmuş, danışma kurulunda bulunmuş, vakıftan projeleri için para almış herkese uzanır.
Eğer doğruysa bir işadamı olarak F-16 teknik aksamlarıyla ilgili bir ihaleye katılmak, Commodore 64’ü, cep telefonunu Türkiye’ye getirmek, bunları yaparken mafyayla da yolunun kesişmesi gibi bilgilerden bir biyografi için malzemeler çıkabilir ama herhalde bunlardan bir iddianame çıkarılamaz. Çıksa bile o iddianame mafyayla ilişkiye girmek için yazılır, darbe yapmak için değil.
2003 Irak işgaline karşı kurulan Barış Girişimi’nin kurucularından biri olarak 1 Mart tezkeresine karşı mitinglerde, İstanbul’daki NATO zirvesine karşı yapılan mitingde, Filistin’e destek eylemlerinde, Hrant Dink’le ilgili yapılan bütün eylemlerde, Kürt meselesiyle ilgili bütün çalışmalarda herkesin uzun boyuyla gördüğü Osman Kavala solcu bir işadamıydı.
2005’de Başbakan Erdoğan Diyarbakır’a meşhur ziyaretini yapmadan önce PKK’ya silah bırakma çağrısı yapan ve Başbakanlıkta Erdoğan’la görüşen aydınlar grubu içindeydi. Çözüm sürecindeyse önceliğinin çözüm değil, başkanlık olması, Öcalan’ın hükümetle anlaşıp başkanlığı getirmesinden endişe etmesi kendi çelişkisi, ahlaki sorunu olarak bir yere yazılır ama bunu yazılacağı yer de bir iddianame değildir.
2009’da Türkan Saylan’ın gözaltına alınmasından itibaren Ergenekon soruşturmalarına mesafe alan, 2010 Balyoz davasında sahteciliğin ortaya çıkması için çalışan, 2010 referandumunda da bu yüzden boykot açıklaması yapan birinin AK Parti iktidarından hoşlanmaması, onun gitmesi için uğraşması gayet anlaşılır ama bunun için FETÖ’cü bir darbeye destek vermesi herhalde beklenemez.
Bir işadamın maddi ve manevi imkanlarını lüks arabalara, evlere değil, kendi idealleri için kültürel, sanatsal, siyasi çalışmalara aktarması, sinir bozucu bulunabilir, keşke bizden de gönüllü olarak parasını böyle işlere yatıracak, öf pöf demeden bir yayınevi açacak, gazete kuracak, tarih çalışmalarını, sanatı, siyaseti destekleyecek işadamları çıksa diye iç geçirilebilir, bu kültürel ve siyasi iktidarın yıkılması için öfke de duyulabilir ama bu arzulanan kültürel iktidar değişimi polis ve savcı marifetiyle yapılamaz.
Keşke parasını böyle işlere yatıran işadamları çok olsaydı belki Amerika’da hamile karısını öldürmüş hapishanedeki bir gübre satıcısının darbede Türkiye’ye getirilip suikast yapabileceğine inanabilen bir medyadan daha iyisi olurdu.
Bu haberlerle başlamış bir soruşturmada sivil toplumcu bir işadamını tutuklayıp, devletle iş yapan saygın bir uzmanı gözaltı alarak da herhangi bir toplumsal, siyasal, kültürel iktidar değişikliği sağlanamaz, sonucu diğer Büyükada soruşturmasına benzer, olan yine ülkenin itibarına olur.
Ana uzağı geçtik, birkaç hafta önceki geçmişten bile kimse ders çıkarmıyor. Birinci Büyükada filmi çok tutunca devam filmi çekildi anlaşılan. Ama gerçekten kızıl bir adama kulak vermek gerekirse “Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi , ikincisinde komedi olarak.” (Karl Marx- Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i)
.08/11/2017 00:41
‘Yeni Türkiye’nin alternatifi ‘Eski Türkiye’ mi?
Geçen hafta 29 Ekim kutlamaları vesilesiyle ilginç bir tartışma başladı, muhtemelen 10 Kasım vesilesiyle bir kere daha canlanacak.
Gecikmeli Atatürkçülüğünü ilan edenler, yeni başlayanlar için Atatürkçülüğe giriş dersleri verenler, “bırakın artık Atatürk’le uğraşmayı”, “Kemalist vesayet zaten bir NATO-FETÖ oyunuydu” diye tarihi yeniden yazmaya çalışanlar oldu.
Bu duygusal atmosferde, Latife Hanım’ın 21 Şubat 1926 tarihli Boston Sunday Advertiser gazetesinde çıkan mektubunun çevirisini Derin Tarih dergisinde yayınlayan tarihçi Mustafa Armağan’a ve yazar Süleyman Yeşilyurt’a 5816 sayılı Atatürk’ün hatırasını koruma kanunundan açılan davalarda hapis cezaları verilmesi karambole gitti.
Yeni kurulan ittifaklar sarsılmasın diye sesini çıkarmayanlar da oldu, yargının bir sağdan bir soldan kararlarında adalet bulup, mutlu olanlar da.
Bu kararla artık Atatürk’le ilgili Selanik’te doğdu, Dolmabahçe’de hayatını kaybetti sınırları dışında gerçek bir biyografi yazmak da uzun bir süre daha mümkün olmayacak.
İçinde Atatürk’ün özel hayatıyla ilgili de bolca anektodlar olan Andrew Mango’nun biyografisi ya da Cemal Granda’nın anıları hakkında bir aklı evvel savcı isterse toplatma kararı çıkartabilir.
Ama bu karara verilen tepkiler en az haberin kendisi kadar üzerine konuşulmayı hak ediyor.
Aslında birbirine zıt görünse de birbirinin tıpatıp aynısı iki tepki çıktı karşımıza.
Dört çalışanı, yaptıkları haberler, yazdıkları yazılar, attıkları tweetlerden oluşan iddianamelerle aylardır haksız bir şekilde tutuklu yargılanan Cumhuriyet Gazetesi, Mustafa Armağan’a yayınladığı bir tarihi mektup yüzünden hapis cezası verilmesini
“Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’a hapis cezası... Ceza ertelenmedi” başlığıyla sevinçle okurlarına duyurmakta bir çelişki görmedi örneğin.
Yine haberler, manşetler ve tweetler nedeniyle hakkında dava açılan, açılan bu dava yüzünden sahibinin yurtdışından dönemediği, bir muhabirinin tutuklu, diğer çalışanlarının da ağır cezalarla yargılandığı Sözcü Gazetesi de bir yazara fikirleri ve dergisindeki bir yayını nedeniyle hapis cezası verilmesi karşısında sevincini gizleyeme gereği duymadı: “Atatürk düşmanı sözde tarihçi Mustafa Armağana'a verilen cezanın ardından bir Atatürk düşmanı daha hapis cezası aldı. “
Hükümete yakın gazetelerde ise tam tersi yaşandı.
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle hapis cezası verilmesini haklı olarak eleştiren yazılarda tabulaştırmalardan şikayet edildi, düşünce özgürlüğünün önemi hatırlatıldı. Yazılardan biri şöyle bitiyordu örneğin:
“Ülkede düşünce özgürlüğü isteyenler düşüncenin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu yasaya “Hayır!” demeyecek mi?”
Halbuki bu gazeteler bir kaç gün öncesine kadar Osman Kavala’nın, Büyükada’daki sivil toplumcuların fikirleri, siyasi duruşları nedeniyle tutuklanmasından sevinçle bahseden haberlerle doluydu. Cumhurbaşkanı’na ve devlet büyüklerine hakaretten açılan davalar, verilen tutuklama kararlarından ise hiç bahis yoktu.
Adalet Bakanlığı’nın 2016 yılı Adli Sicil istatistiklerine göre
Sadece 2016 yılında 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Kanunu kapsamında 927 adli işlem yapıldı. Yine aynı Adalet Bakanlığı resmi verilerine göre 2016 yılında Türk Ceza Kanunu'nun 299-301. maddelerinde düzenlenen "devletin egemenliğine ve organların saygınlığına karşı işlenen suçlar kapsamında yapılan işlem sayısı ise 46 bin 193. Bu işlemlerden TCK 299 "Cumhurbaşkanına hakaret suçu kapsamına giren dosya sayısı 2 bin 776.
2017 yılında bu sayıların artacağına kuşku yok.
Bu iki durum karşısında tutarlı insanların önünde aslında iki yol var; Ya hem 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hem de TCK’daki 299-301 kapsamına giren suçlarda hapis cezaları verilmesine karşı çıkılacak ya da her ikisinde de tutuklamalarla sağlanan eşitlikle mutlu olunacak.
Ama galiba tutarlılık endişesini işin içinden çıkarınca geriye cevap olarak üçüncü seçenek kalıyor; Hoşumuza giden tutuklamalara oley çekip, hoşumuza gitmeyen de “Nerede düşünce özgürlüğü” diye bağıracağız.
Ve bu çelişkili de olmayacak. Çünkü sadece kendi mahallerimize konuşuyoruz ve sadece ‘bizimkilere’ karşı ahlaken sorumluyuz.
Ötekiler, bizden olmayanlar, mahalle, cemaat sınırları dışındakiler, hasımlar neredeyse insan öncesi neandertal yaratıklar hükmünde. Onların başlarına gelecek felaketler ancak bizim hanelerimize gol olarak yazılabilir.
Türkiye’de bütün kesimler kendilerini ülkenin gerçek sahipleri, millet-i hakime olarak görüyor. Gerisini ise meşrebine göre “bozulmuş”, “buraya ait olmayan”, “dejenere olmuş”, “cahil kalmış”, “soysuz”, “köksüz”, “yabancı” ya da “eğitimsiz çomar”.
Bu yüzden onlarla empati kurmak, onlar için de adaleti ve temel ilkeleri savunmak zorunda değiliz. Ortak bir gelecek tahayyülü de kurulamayacağı için herhangi bir konuda geçmişten ders çıkarmak, özeleştiri yapmak, değişmek, eski gömleğini çıkartmak, uzlaşma yolları aramak itibarlı işler değil.
Halbuki tarihin bu aşamasında birbirimize karşı bu kadar hoyratça davranma lüksümüz ve yüzümüz kalmamış olması gerekirdi.
Belki FETÖ ve darbe her kesim için oturup özeleştiri yapmak için bir fırsat olabilirdi ama 1.5 yıl sonra geride “biz haklı çıktıktan” başka bir ses duyulmuyor yine.
Halbuki kimse haklı çıkmadı.
Evet darbeyle, devlet işlerinde laikliğin kıymeti anlaşıldı ama FETÖ laiklikten taviz verildiği için değil katı laiklik uygulamalarına tepki olarak ortaya çıktı, taraftar topladı ve devlette örgütlendi.
Evet, 2010 referandumunun ardından sonra HSYK’da FETÖ çoğunluğu ele geçirdi doğru, bu dönemin iktidarının suçu. Ama 2010 referandumuna Türkiye, 2007’de Cumhurbaşkanı adayının eşi başörtülü diye meydanlara dökülen milyonlarla, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararıyla, e-muhtırayla, başörtüsü yasağını kaldırmak istedi diye iktidardaki AK Parti’ye kapatma davasıyla geldi. Referandumda evet veya yetmez ama evet diyenler, başörtülü kızların üniversiteye dahi girememesini sağlayan yargı, üniversite, ordu denklemini kırmak için yaptılar bunu. Eğer, bütün yargıyı kontrol etmeye devam etmek motivasyonuyla YARSAV’ın itirazını CHP Anayasa Mahkemesi’ne taşımasa ve HSYK seçimlerinde blok oyu imkansız hale getiren madde düşmeseydi belki referandumdan sonraki seçimleri de FETÖ kazanamayacaktı.
Bu tarihsel ve siyasal öfkeyle açılan davalarda, darbecilerle ve derin devletle hesaplaşma motivasyonu, FETÖ’nün kendi planını uyguladığının, yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin de üzerini örttü.
Bugün de başka motivasyonlar başka adaletsizliklerin üzerini örtüyor. Hatalar tekrarlanıyor. Çünkü kimse
kendi hatasıyla yüzleşmeye cesaret edemiyor.
Kimse karşısındakinin ahlakına da güvenemeyince, herkes kendini en güvende hissettiği cemaatine çekiliyor, sınıfsal hınçlar siyasete, davaya dönüşüyor, rövanş kaygıları kendi cephesindeki açık hataların üzerini örtüyor.
Böylece bütün pozisyonlar sabitleşiyor, fikirler katılaşıyor. Herkes kendi asli evine, baba ocağına dönüyor.
O yüzden yeniliğinden geriye pek az şey kalan ‘Yeni Türkiye’nin karşısına çıkan tek alternatif, nostaljik bir tarih okumasıyla bütün günahlarından arındırılmış ‘Eski Türkiye’ oluyor.
Bu muğlaklıkta kendisine tutunacak bir dal arayanlar geçmişin dezenfekte edilmiş hatıralarına sığınıyor.
Halbuki bütün yaşadıklarımızdan sonra çok açık ki Türkiye’de günün sonunda herkes yüzde 50 haklı, yüzde 50 de haksız çıktı. Ama her kesim yüzde 100 haklı olduğu ve haklı çıktığı konusunda ısrarlı.
Her kesim mağdur da oldu zalim de. Eşitlendik. Bu dipte eşitlenme yeni bir başlangıç yapmak için büyük bir fırsat. Tabii kibirden, sınıfsal hınçtan, geçmişin kötü hatıralarından başımızı kaldırıp görebilirsek.
Önümüzde fazla seçenek de yok; eski hal muhal, yeni hal de muhal. Ya yepyeni hal ya da izmihlal.
.11/11/2017 00:31
Atatürk haklı mı çıktı?
Çanakkale’den, Filistin’e, Trablusgarp’tan İstiklal Harbi’ne gençliğini yıkılan bir imparatorluğu kurtarmaya çalışarak geçirmiş kahraman bir askerdi.
Ama siyasi hayatı çelişkilerle doluydu.
Twitter günlerine yetişse hakkında dün bunu dedi bugün bunu dedi capsleri video kolajları hazırlanacak kadar ileri bir pragmatizmdi bu.
1920’de İstiklal Harbi günleri Meclis açılırken “İnşallah âlemin sığınağı padişah efendimiz hazretlerinin sıhhat ve afiyetle her türlü yabancı kayıtlardan uzak olarak kutlu tahtlarında sürekli kalmasını Allah’tan tazarru (yalvarma) eylerim” dediği kürsüye iki sene sonra Saltanat’ın kaldırılması için çıkıp “Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek Meclis’i tehdit etti.
1920’de Meclis’te “Türkleri muhafaza etmek için evvelâ sıhhati muhafaza etmeli” diyen Yusuf Kemal Bey’e cevap vermek için kürsüye çıkıp “Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyyedir, samimi bir mecmuadır” diye itiraz edenle, birkaç sene sonra “Ne mutlu türküm diyene” deyip, Türk Tarih Tezini Güneş Dil Teorisini ortaya süren aynı Mustafa Kemal’di.
Savaş günleri silah almak için Lenin’in temsilcisine “Biz de bolşevikiz” diyerek antiemperyalizm vurguları yapan, Taksim’e Rus generallerin heykelleri diken, Lozan günleri “Biz da garp devletleri içinde olmak istiyoruz” diyen, İngiliz kralını ağırlayan, 1930’da ABD Büyükelçisi’yle ABD halkına seslenip “Türk milleti ABD milletine derin bir muhabbet beslemektedir” deyip ABD’den borç alan, sonra güçlenen Mussololini ve Hitler’e de muhabbetlerini gönderen çok yönlü bir pragmatizmdi bu.
Yıkılmış bir ülkeden, bir Cumhuriyet kurmayı başarmıştı ama muhalefetten hiçbir zaman hoşlanmadı.
İstiklal Harbi’ni birlikte yaptığı Meclis’teki bütün muhalifleri savaş biter bitmez tasfiye etti. Yetmedi, Şeyh Said İsyanı’nı gerekçe gösterip, İstiklal Harbi’ni birlikte yaptığı, yakın arkadaşı komutanların (Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy Refet Bele, Rauf Orbay ) kurdukları partiyi anlamsız gerekçelerle kapattı. Yetmedi onları, tuhaf delillerle İzmir Suikastı kumpasına katıp, idamla yargılattı. Adnan Adıvar, Halide Edip gibi pek çok yetişmiş kişi, yargılanmalardan kurtulmak için ülkeden kaçtılar. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra ülkeye dönebildiler.
Yetişmiş insanlar ülkeden gittikçe ya da küsüp kenara çekildikçe ülke ehliyeti az sadakati çok yetenekleri sınırlı insanların elinde kaldı. Ülkenin birikimi sürgünlerde, mahkemelerde heba edildi.
Hukuku, siyasi tasfiyeler için kullanmaktan çekinmedi. Muhalif fikirlerdeki İttihatçı, İslamcı, solcu herkes kendisini mahkemelerin önünde buldu. Şeyh Said, Menemen gibi büyük olayları siyasi tasfiyeler için kullandı. Menemen’de ayaklanma için İstanbul’da 80 yaşındaki Nakşi şehyini hapse attırdı.
Basından, eleştirilmekten pek hoşlanmıyordu. Şeyh Said İsyanı’nı fırsata çevirip çıkardığı Takrir- Sükun Kanunu’yla muhalif medyayı susturdu. Çoğunu İstiklal Mahkemeleri’nde yargılattı. Ülkenin en ünlü gazetecilerinden Hüseyin Cahit, İstiklal Mahkemeleri’nde gazetesi Tanin’de Terakkiperver Fırka’daki polis aramasını “Baskın” diye verdiği için yargılandı, Çorum’a sürgüne gönderildi. Ülkenin diğer bir meşhur gazetecisi Ahmet Emin Yalman ise İstiklal Mahkemeleri’nde ceza almaktan Atatürk’e “Bir daha gazetecilik yapmayacağı”na söz verdiği mektupla kurtuldu. Sözünü tutup araba lastiği sattı, reklam metni yazdı. 1931’de bu kez Menemen İsyanı’nı fırsata çevirip çıkarılan Matbuat Kanunu’ndan sonra bir daha ölümüne kadar gazetelerde Atatürk’ün hoşlanmayacağı tek satır çıkmadı.
Eğitimin yaygınlaşmasıyla, iyi okullar açılmasıyla bizzat ilgilendi. Hala bu ülkenin sınıf atlama yolu olan eğitimde cumhuriyetçi fırsat eşitliğini ona borçluyuz. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dedi ama bütün ırkların Türk ırkından geldiğini söyleyen Türk Tarih Tezi, bütün dillerin Türkçe’den geldiğini söyleyen Güneş Dil Teorisi’nin altında da imzası vardı. 1934’de Türklerin ikincil ırklarda olmadığını ispatlamak için dünyanın en geniş kafatası ölçümünü yaptırdı. Ezoterik kitaplar yazan bir emekli Amerikalı albayın kurgu kitabından hareketle Mu kıtasını, özel olarak Meksika’ya elçi gönderip Mayaları inceletti. Tasfiyeciydi. 1933’de “inkılapları sadece izlediler, insiyatif almadılar” diyerek Darülfünun’u kapattı, hocalar işsiz kaldı.
Dış politikada müzakereci bir diplomattı. Hatay’ın alınmasında dehasını ortaya koymuştu ama iç politikada tam bir askerdi. Menemen İsyanı’nda Menemen’in yakılması emrini İnönü durdurdu. Dersim’i “medenileştirmek” için yapılan askeri harekatı bizzat yönetti. Kürtlerle ilgili çözüm planları Kürt meselesinde yarayı derinleştirdi, sınır boyunu güvenli hale getirmek için Trakya’daki Yahudilerin göç ettirilmesi gibi projeler laik olmasına rağmen hala millet-i hakimeci zihniyetini gösteriyordu.
Kadınlara seçme ve seçilme hakkını çok erken bir vakitte vermişti, devrimci bir adımdı bu ama bunu o vermeden 10 yıl önce isteyen Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının önce parti kurmasına, sonra kadınların seçme hakkını savunmasına izin vermedi. Onlar da mahkemeler de tuhaf davalarda yargılandı, kenara çekildi. Başka aktörlerin ortaya çıkmasına, örgütlenmelere karşı kuşkucuydu.
Laik bir devlet kurmak için Medeni Kanunu’nu hazırlattı, Diyanet İşleri Teşkilatı’nı güçlendirdi. Ama devlete dinin karışmasını engellemekle yetinmeyip, devlet olarak dini dizayn etmeye kalktı. Tekkeleri kapattırıp, cemaatleri yeraltına gönderdi. Türbeleri dahi kapattırdı, sonra özel izinle Fatih, Mevlana’nın türbelerinin açılmasına izin verdi. 1932’de bizzat riyasetinde hocalarla çerçevesini oluşturduğu Türkçe ibadeti uygulamaya soktu. Türkçe ezan toplumu devletten koparan, laikliği dinsizlikle eşitleyen radikal bir uygulama olarak hafızalara kazındı, 1950’de CHP’li vekillerin de oylarıyla kaldırıldı.
Çelişkiliydi. Türk Sanat Müziği’ni konservatuarlardan kaldırıp, radyolarda çalınmasını yasaklatırken kendisi en iyi sazendelerden konserler dinliyordu. Sanatçıları ve sanatı seviyordu, ama konsere çağırdığı Müzeyyen Senar’ın modelini sevmediği saçlarını ve kocasının bıyıklarını kestirecek kadar herkesin hayatına karışıyordu.
Selanikli orta sınıf bir aileden gelen bir askerdi, gençliği cephelerde geçmişti. Eşi, çocukları, damatları yoktu, dünyalık peşinde olmadı. Ama saraylarda kaldı, özel yatlar aldırdı, İş Bankası’nın en büyük ortağıydı.
Hoş sohbetti, sofraları meşhurdu, kibardı, zevk sahibiydi ama çok hoşgörülü sayılmazdı. Yeni kurulan Türk cumhuriyetine destek için Sorbonne’u bırakıp Ankara’ya gelmiş idealist milliyetçi bir profesör olan Sadri Maksudi’yi, Denizbank kurulurken “Denizbank Türkçe değil, Deniz Bankası olmalı” dediği için kendisine yakın adamlara gece yarısı radyoyu açtırıp, sabaha kadar cahillikle suçlattı. Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi’ne “Türkler Orta Asya’dan kuraklık yüzünden göçmedi” diye itiraz eden Prof. Zeki Velidi (Togan) ise ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
En yakını olan İsmet Paşa bile onun hoşgörüsüzlüğünden nasibini almıştı. Ölümünden önce Başbakanlıktan alıp, tasfiye etmişti. Dar bir kadroyla çalışıyordu, güven sorunları had safhadaydı.
Yani Atatürk bugün haklı çıktıysa, bugün bu sorunların benzerlerinden şikayetçi olanlar haksız çıkabilir.
Eğer bu sorunlardan, muhalefete, medyaya hoşgörüsüzlükten, hukukun siyaseten kullanılmasından şikayetçiyseler, Atatürk’ü tarihin huzurlu topraklarında rahat bırakmaları daha doğru olur.
Ama eğer, söylemeye çalıştıkları şey “Atatürk bunları güzel bir bastırmıştı, nefes aldırmamıştı, haklarından gelmişti” gibi bir şeyse o zaman bayağı temel meseleleri yeniden konuşmakta fayda var.
Atatürk, bu ülkenin kurucusu. Pragmatik yöntemlerle, tasfiyelerle, zekasıyla, cesaretiyle bunu başardı. Tarihin değiştirilemez gerçeği bu. Bunu inkar etmeyi de hepimiz onda birleşelim gibi teklifleri zorlamayı da bırakmalıyız.
Atatürk’ün iyi kötü bütün özellikleri bu ülkenin harcına da katıldı. Ardından bütün darbeler, hatta bir dini cemaatinki bile onun adı anılarak yapıldı. Kürt sorunu, kimlik sorunu, laiklik fay hattının oluşmasında onun tercihlerinin payı büyük oldu.
Ama ölümünün üzerinden 80 yıl geçmiş bir insana, bu 80 yılda çözemediğimiz sorunların yükünü yüklemek de bugün yaşadığımız sorunlar için çareyi ondan aramak da haksızlık ve kolaycılık. Ayrıca irrasyonel, işlevsiz ve beyhude.
Ama hepsinden çok sorunlarımızı çözmede topu taca atmak.
Atatürk, kendi devrinde bunların bir kısmını yaparken haklıydı, haklı nedenleri vardı. Ama 2017’de hala haklı çıktığını söylemek için bugünden ve gelecekten epey ümidi kesmiş olmak gerekir.
Galiba temel mesele de bu.
Türkiye, bugün birlikte yaşamaktan ve gelecek hayallerinden ümidi kestikçe geçmişe doğru kaçıyor. Herkes kendi ideal geçmişine sığınıyor. Bu geçmiş bugünün ihtiyaçlarına göre kesilip, biçilmiş, mükemmel hale getirilmiş, abartılı sahte bir geçmiş.
Bugünle Abdülhamit arasında benzerlikler kurup, tv dizisinde Abdülhamit’e Gezi ayaklanmasını bastırtan, Ertuğrul Gazi’ye Ankara kulislerinde konuşulan meseleler için mesajlar verdirten, Osmanlı dün yıkılmış gibi insanları öfkelendiren, tekrar kurulacakmış gibi ümitlendiren, ülkenin kurucusunu anarken “Ölümsüz aşk” diye sürmanşetler attıran, ondan instagramda kankasının postuna yorum yazıyormuşçasına “Adam gibi adam, Atatürküm” diye bahsettiren bu geçmiş nostaljisinin sebebi bugün bizi bir arada tutan, konuşmamızı sağlayan zemini kaybetmiş olmamız.
Ama tarih ve geçmiş bize o aradığımız sağlam zemini veremeyecek. Öyle bir zemin olsaydı zaten onu böyle el yordamıyla aramazdık, üstünde olurduk.
Aradığımız cevap, kendi sorunlarımızla yüzleşmek, müzakerenin, tartışmanın, eleştirinin önünü açmakla gelecek. O cevaplar geçmişte değil 'şimdi ve burada'da.
Gestalt terapisinde terapist, hastasını geçmiş travmalar ya da gelecek kaygısından uzaklaştırıp, terapinin gerçekleştiği ana yani şimdiye ve terapinin gerçekleştiği yere yani terapistin odasına getirmeye yoğunlaşır.
Türkiye’nin çok acil bir 'şimdi ve burada' terapistine ihtiyacı var.
.15/11/2017 00:58
Adalete açılan bir kapı
23 Ekim itibarıyla FETÖ’den tutuklu yargılananların sayısı 49 bin 697. 55 bin 495 kişi ise tutuksuz yargılanıyor. 37 bin 237 kişi adli kontrolle serbest bırakılmış. 8.997 kişi aranıyor. 5 bin 991 kişi hakkında da takipsizlik kararı verilmiş. En az 37 kişi de bu soruşturmalar sırasında, gözaltına alınırken ya da hapiste intihar etti.
Bu rakamlara göre FETÖ’den bugüne kadar gözaltına alınanların sayısı Temmuz 2017’ye ait 114 bin rakamının epey üstünde olmalı. En az 111 bin kişi de kamudan ihraç edildi.
Rakamlara daha yakından bakalım:
Tutuklu olan 49 bin 697 kişiden, 7 bin 444’ü asker, 8 bin 628’i polis, 2 bin 302’si hakim ve savcı, 25’i vali, 75’i vali yardımcısı, 117’si de kaymakam.
Peki bu 49 bin 697 kişiden kaçı darbe suçundan tutuklu?
Türkiye genelinde açılan 351 darbe davasında 5.320 tutuklu var. Darbe davası tutukluları içinde hem askerler hem siviller mevcut.
Yani geri kalan 44 bin tutuklu, doğrudan darbeyle ilişkili olmayan örgüt üyeliği veya örgüt için işlendiği iddia edilen diğer suçlarla ilgili davalardan tutuklu yargılanıyor.
Buradaki en kritik konu örgüt üyeliğinin nasıl tespit edileceği. Çünkü karşımızda tek tip üyeliği olan bir kurum yok. Profesyonel olarak çalışanları, yöneticilik yapanları ve çeşitli derecelerde bağlıları var.
Bu 44 bin kişinin içinde de örgütün darbeye katılmamış yöneticileri, profesyonelleri, örgüt için başka suçlar işlemiş isimler de var. Ama çoğunluk mensubiyet ilişkisi yüzünden tutuklananlarda.
Bunların çok büyük bir kısmı bu örgüte, başta devlet yetkilileri olmak üzere, henüz herkes tarafından övüldüğü, prestijli ve meşru bir dini cemaat olduğu zamanlarda girdiler ya da bir şekilde ilişki kurdular.
Ardından 17/25 Aralık 2013 oldu. Bu cemaatin mensuplarının büyük bir kısmı bu operasyonların yolsuzluk operasyonu olduğuna inandı, hükümetin sözlerini değil, kendi cemaatlerinin hikayesini dinledi ve cemaatin içinde kaldı.
İlk olarak, 26 Şubat 2014 yılındaki MGK toplantısında o güne kadar cemaat olarak adlandırılan yapı, artık 'devlet içindeki illegal yapılanma', 'paralel yapılanma', 'paralel devlet yapılanması' olarak adlandırıldı.
Ekim 2014’te de Milli Güvenlik Siyaset Belgesine “Legal Görünümlü İllegal Yapılar” başlığı altında “Paralel Devlet Yapılanması” adıyla girdi.
Ama bu sırada hala yeni adıyla paralel yapının bütün kurumları ayaktaydı. Üniversiteleri, okulları, dershaneleri, yurtları açıktı, gazeteleri, televizyonları yayınlarını sürdürüyordu, bankası çalışıyordu, sendikası üye kabul ediyordu. Ve bunların hepsi devletin izni ve gözetiminde yapılıyordu.
O günkü adıyla ‘Paralel yapı’nın, terör örgütü, FETÖ olarak ilan edilmesi ise 26 Mayıs 2016 tarihli MGK toplantısıyla oldu. Fakat bu hukuki bir karar değildi.
Bu konudaki ilk hukuki karar da 16 Haziran 2016 tarihinde alındı. Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi FETÖ terör örgütü üyeliğinden hapis cezası verdi.
2016 yılının Ocak ayına ait bir bilançoya göre 17/25 Aralık 2013’den Ocak 2016’ya kadarki iki yıllık paralel yapıyla mücadele soruşturmalarında 2.100 kişi gözaltına alınmış ve 400’e yakın kişi tutuklanmış durumdaydı.
15 Temmuz 2016’ya kadar bu sayının 1000’e çıktığını tahmin etsek bile, darbeden önce tutuklanan paralel yapı mensubu sayısı, darbeden sonra darbe davaları dışındaki davalarda örgüt üyeliği, örgüte yardım gibi suçlarla tutuklanan FETÖ’cü sayısının 44’te biri bile değildi.
Halbuki, bu 44 bin kişi de darbeden önce yaptıkları eylemler ya da kurdukları ilişkiler nedeniyle tutuklu olarak yargılanıyorlar.
Yani darbeden önce somut suç kastı aranırken, darbeden sonra sadece mensubiyet tutuklanma nedeni haline geldi.
Burada hukuki olarak suçun ne zaman başladığı, ne zaman cemaatin, illegal yapı ya da terör örgütü ilan edildiği konularında da başından beri bir belirsizlik mevcut.
Gülen aleyhine 1999’da açılmış davayı, 2004 MGK’sını önerenler var. Ama hukuki olarak alınan milat 17/25 Aralık 2013 sonrası.
Ama bazı iddianamelerde 2012 7 Şubat’ını milat olarak alıp, o tarihten sonraki bir telefon görüşmesini ya da bir teması suç delili olarak gösteren savcılar da var.
Kurumların işten atılma kriterlerinde ise çok daha öncesine ait bir ilişkinin tespiti işten atılma gerekçesi olabiliyor.
Şehirden şehire, mahkemeden mahkemeye, kurumdan kurma bu kriterler değişiyor.
İkinci muğlaklık üyeliğin tespitinde.
Mahkemelerde örgüt üyeliğine delil olarak gösterilen kriterler; Bylock, 17/25 Aralık sonrası Banka Asya’ya ile ilişki, örgütün ev, yurt, okul ve dershaneleriyle ilişki, gazete-dergi aboneliği, sendika üyeliği.
Bu kriterlerden bir kısmına itiraz “eğer suçsa o zaman hepsi resmi izinlerle kurulmuş bu kurumlar, medya organları neden zamanında kapatılmadı?”
Bu kriterlerin hiçbiri (az sonra değineceğimiz bylock da dahil) olmadan da tutuklanan ya da işten çıkarılanlar var.
Örneğin iddianamesini okuduğum bir Yargıtay üyesi hakim, sadece onu bir sohbet toplantısında gördüğünü söyleyen bir tanık ifadesi yüzünden 16 aydır tutuklu. Başka bir Yargıtay üyesi ise bir tenzil-i rütbe atamasına HSYK içindeki bir FETÖ üye şerh koyduğu için 14 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiş.
15 Temmuz darbe girişiminden tutuklanmaların artmasının sebeplerinden biri de örgüt üyeliğine bu somut bir delilin bulunması; Bylock.
MİT’in filmi çekilecek bir operasyonla Bylock’un Litvanya’daki serverını hackleyerek elde ettiği arşive göre 215.092 Bylock kullanıcısı var.
(Serverdan o gece sorumlu Litvanyalı mühendise, hacklenmiş mailinden sevgilisinin fotoğraflarıyla birlikte gönderilen virüsün de içinde olduğu bu istihbarat başarısının çok ilginç hikayesi gazeteci Yahya Bostan’ın Kod Adı Baybay kitabında polisiye bir roman tadında anlatılıyor)
Örgütün Mart 2014’en itibaren kullanmaya başladığı Bylock, MİT’in Şubat 2016’da serverına girdiği FETÖ tarafından fark edilince terk edilmiş.
Bu tarihler arasında 215. 092 kullanıcının 31.886 grup kurarak 17 milyon mesaj attığı uygulamanın cemaat için tasarlanıp, sadece cemaat mensupları tarafından kullanıldığı açık.
(FETÖ’nün Bylock hacklenince bunun kullanımını genele yayıp, kendi mensuplarını kurtarmak için yaptığı bir DNS sahtekarlığı yüzünden mağdur olan insanlarla ilgili çok ciddi verilere ulaşan avukat Ali Aktaş ve bilirkişi Tuncay Beşikçi’nin iddiaları hakkında henüz bir karar verilmedi.)
Bylock kullananlar içinde cemaatin sohbetlerine giden taşradaki esnafları da var, askeri pilotlar, savcılar, polisler de. Herhalde bu kadar geniş bir kesim tarafından kullanıldığı için de Bylock’ta en sık kullanılan üç şifre qwe123!@, 12345 ve 1453 gibi basit şifreler.
En ilginci ise 15 Temmuz Darbesi’nin Yurtta Sulh Konseyi üyesi olmaktan yargılanan 38 askerden sadece ikisinin Bylock kullanıcısı olduğunun tespit edilmesi. (Murat Koçyiğit, Turgay Sökmen)
486 sanıklı Akıncı Davası’nın da aralarında Adil Öksüz, Hakan Çiçek, Harun Biniş gibi sivil imamların da olduğu sadece 12 sanığı Bylock kullanıcısı.
Yani aslında Bylock kullancısı olmaki 17/25 Aralık’tan sonra cemaat mensubiyetinin delili.
Cemaat diyoruz çünkü henüz FETÖ ve terör örgütü tanımlaması yoktu. Mart 2014’te telefonuna bir cemaat mensubu bylock indirdiğinde, örgütün bütün kurumları legaldi ve aktifti.
Bu yüzden Bylock listelerini MİT, yargı kurumlarına gönderirken kırmızı, turuncu, mavi gibi üç dereceye bölerek göndermişti Ama bazı mahkemeler bu ayrımı yaparken bazıları yapmadı.
Sonunda Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Bylock’u indirmenin “bu ağa dahil olan sanıkların ağ içinde başka bir kişi ile görüşme yapmış olması da gerekmez” diyerek örgüt üyeliğine kesin delil olarak kabul etti. Böylece Bylocklu olanlar hakkında örgüt üyeliğinden 6 yıl 10 ay 15 gün ceza verilmeye başlandı.
Bu sayı bir rivayete göre 215 binlerden, “üç kullanımın üstündeki” gibi bir kriterle 100 binlere düşürüldü. Son olarak da MİT çözdüğü konuşma içeriklerini mahkemelere göndermeye başladı ve bazı mahkemeler bu içeriklere bakarak kararlarını veriyor. Tahliye olanlar var.
Ama örgüt üyeliğinden ceza almak için Bylock kullanmış olmak da gerekmiyor.
Örneğin Burdur'un Ağlasun İlçesi'nde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü'nde mühendis olarak görev yapan Hakan Ö.ye “2013 yılı öncesi ve sonrasında örgütün ilçe imamıyla telefonla görüştüğü, sohbet toplantılarına katıldığı, Zaman gazetesine abone olduğu ve kızını Altınbaşak adlı okula verdiği” gibi delillerle FETÖ üyeliğinden 6 yıl 10 ay hapis cezası aldı.
Cezaya Yargıtay’da itiraz etti. Ve Bylock’u örgüt üyeliğine net delil olarak kabul eden kararı veren aynı Yargıtay 16. Ağır Ceza Dairesi bu kararı “örgütün nihai amacını bildiği ve hiyerarşiye dahil olduğu yönünde bir delilin olmadığı, sempati ve iltisak boyutunda kaldığı” gerekçeleriyle bozdu.
Özellikle üyeliğe “örgütün nihai amacını bilmek ve hiyerarşiye dahil olmak” kriterinin getirilmesi önemli.
Çünkü şu anki yargılamalarda Bitlis’te, ‘bir dini cemaate’ para verdiğini düşünen esnafla, yıllarca gizli bir örgütlenme içinde yer alıp, darbe girişiminde köprüde halkın üzerine ateş açmış subay aynı örgütün üyesi statüsünde ve ikincisinin işlediği suçlar, birincisinin de omuzlarına yüklenmiş durumda.
Halbuki bu cemaate devlet ve toplum tarafından meşru bir dini cemaat olarak görülürken girmiş, dini güçlü bir bağ kurmuş, bu yüzden 17/25 Aralık sonrası daha güçlü bağları olan cemaatinin yolsuzluk soruşturması hikayesine inanmış ve cemaatin içinde kalmış pek çok kişi 15 Temmuz 2016’dan itibaren darbe denemiş, insanları öldürmüş bir terör örgütünün içinde kendilerini buldu, bu yüzden tutuklananlar ya da işini kaybedenler oldu.
Bu durumun birincil sorumlusu Fethullah Gülen’in kendisi.
İslami hassasiyetlerle, Türkiye’deki katı laiklik uygulamalarına kızarak, vaazlarına inanarak, yöntemlerini beğenip para vererek, okullarına, dershanelerine giderek, yurtlarında evlerinde kalarak, meşru, herkesin desteklediği bir dini cemaat olduğunu düşünerek kendisinin şakirti, sempatizanı olmuş insanlara en büyük tuzağı o kurdu.
İnsanları davet ettiği meşru cemaatin içinde, cemaat mensuplarının çok azının parçası olduğu ya da ayrıntılı olarak bildiği “hususi hizmetler”, “özel hizmetler” diye bir yapı kurdu ve bu yapıyla suçlar işledi, son olarak da kanlı bir darbe girişimde bulundu.
Böylece ortaya sınırları belirsiz bir örgüt çıktı. Bu örgütün kalabalık bir kesiminin üzerine, daha dar bir kesiminin işlediği suçlarının yükü çöktü.
Fethullah Gülen’in kendi şakirtlerine ikinci kötülüğü de yaptıklarının sorumluluğunu da almayarak “darbe tiyatrosu, bylock, maylock” diye yalan söyleyerek mensuplarının özeleştirilerini yaparak daha az zararla bu işten kurtulmalarını engellemek oldu.
Cemaat mensubiyeti, suç işlediğine dair bir kanıta ihtiyaç olmadan bu suç örgütünün üyeliğiyle eşitlenince de bu yapıyla ilişkisi nedeniyle tutuklanan, işinden olanlar için geriye tek yol olarak cemaat mensubiyeti, bylock kullanıcısı olduğunu inkar etmek kaldı. Bu yalanlar ortaya çıktıkça da daha fazla kriminalize oldular.
Halbuki devlet mensubiyeti suç kabul etmeyip, darbeyle ilişki, yöneticilik ya da örgüt için somut bir suç işlediğine dair deliller arayarak hüküm verseydi, çok daha fazla kişi bildiklerini doğru olarak anlatılır, çözülme hızlanır, sorun büyük kalabalıklara değen bir sosyolojik yaraya dönüşmeden çözülebilirdi. Ayrıca bu yöntem esas suçları işleyen ve hali hazırda suç işleme potansiyeli de olan gizli “hususi hizmetlerin” deşifre edilmesini de kolaylaştırırdı.
Ama devlet onurlu bir çıkış kapısı açmayınca, FETÖ lideri de inkarla, tuzağa düşürdüğü bağlılarının özeleştiri ve yüzleşmelerini engelleyince sorun cezaevlerinin fiziki şartlarını zorlayan rakamlara ulaştı.
Yargıtay’ın son kararı adaletin, aklın, FETÖ ile daha iyi hesaplaşmanın ve toplumsal barışın kapısını açabilir.
.18/11/2017 00:34
Tabelalara sığmayan bir adam
“Meşrutiyet; milletle hükümet arasında bir mukavele akd olunmak ve o mukavelede milletin hükümetten hesap sorabilmek ve en aciz bir ferdine varıncaya kadar hukukunu müdafaa edebilmek hakkına malik olduğu ve millet; hükümetin haklı-haksız her istediğini vermek, bütün icraatına karşı itiraz edemeyerek, duyduk ve itaat ettik demekten başka çaresi olmamak derecesinde esiri ve mahkumu değil de belki hükümet; memuru milletin işini görmek için para ile tutulmuş bir işçiden farkı olmadığı cihetle vazifesini güzelce ifa ederse mükafata, etmezse millet tarafından muahezeye (eleştirilmeye) müstehak olacağı münderiç bulunmaktan ibarettir.”
Biraz daha günümüz Türkçe’sine çevrilse, bir demokrasiye giriş kitabında karşımıza çıksa şaşırmayacağımız bu tarif bundan 110 yıl önce, daha sonra Şeyhülislamlık makamında da oturacak devrinin en büyük İslam alimlerinden birine aitti; Mustafa Sabri Efendi’ye...
Mustafa Sabri Efendi’nin adının Tokat’ta verildiği imam hatip lisesinden kaldırılmasına iki türlü tepki verildi.
Kararı alkışlayanlar onun “hain bir şeriatçı yobaz” olduğunu söylediler. Karşı çıkanlarsa onun, bu yüzyılın Gazalisi büyük bir İslam alimi olduğunu.
Halbuki o, bu iki tarife de sığmayan, laik-dindar kavgasının yeni malzemesi olmaktan fazlasını hak eden bir isimdi.
1869’da Tokat’ta doğmuş, ilk eğitimlerini orada almış ama kabiliyetleri ve birikimiyle taşradan İstanbul’a gelmiş ve 21 yaşında Fatih Camii müderrisliğine getirilmişti. Genç yaşında İkinci Abdülhamit’in katıldığı huzur dersleri halkasına sahil olmuş, Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde ve Süleymaniye Medresesi’nde çalışmıştı.
Ama iktidara bu kadar yakın bir alim olmasına rağmen şiddetli bir Abdülhamit ve istibdad karşıtıydı.
Ona göre “devr-i istibdat münker (haram ve mekruhlar) devri”ydi. 2. Abdülhamit devrini tarif edişi, bugünkü dizilerde anlatılanlara pek benzemiyor:
“Devr-i sabık bütün efrad-ı milleti birbirinden soğutmuş, akrabayı, akrabadan, komşuyu komşudan, vatandaşı vatandaştan ayırmış, herkesi birbirine karşı yabancı bırakmış, el hasıl vatandan garip düşürmüş idi. İstibdat, kalplerden vatan muhabbetini, menfat-i umumiye hissini silmiş ve yalnız menfat-i şahsiye fikrini terviç eylemişti.”
O yüzden, Mustafa Sabri Efendi, 23 Temmuz 1908’de Meşruiyet’in İlanı’na destek verdi ve 33 yıl sonra yeniden açılan Meclis-i Mebusan’a Tokat mebusu olarak girdi.
Eylül 1908’de de bütün medrese hocalarının ve talebelerinin tabii üyesi kabul edildiği Cemiyyet-i İlmiyye’i İslamiyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı zamanda bu cemiyetin gazetesi Beyanü’l-Hak’ın da başyazarıydı.
Gazetenin yazarları arasında devrin önde gelen alimleri olan pek çok tanıdık isim vardı: Elmalı Hamdi, Ömer Nasuhi, Hüseyin Hazım, Bandırmalı Şerafettin (Yaltkaya) gibi...
Cemiyet kendisine hedef olarak meşrutiyeti korumak, medreseleri islah etmek ve halka nasihat etmeyi seçmiş, İttihad-ı Terakki’ye bağlı olduğunu açıklamıştı.
Ama bu bağlılık üç aydan fazla sürmedi. Cemiyetin muhalefete geçmesi de dini bir meseleden dolayı olmadı, esas mesele İttihatçıların meşrutiyetçi çizgiden istibdad çizgisine doğru kaymalarıydı.
Aslında Mustafa Sabri Efendi’ye göre meşrutiyet dini bir meseleydi de. Zaten İslam’da mevcud olan bir idareydi bu:
“Demek istiyorum ki meşrutiyeti Avrupalılardan almadık. Belki onu Avrupalılar bizden aldılar. Avrupa’daki cumhuriyetlerde bile gayri mesul bir ferd bulunduğu halde, İslamiyet’te cenabı haktan başka herkes mesuldür”
O yüzden İttihatçılarla aralarında bardağı taşıran damlalardan biri İstanbul Şehremini Hüseyin Kazım Kadri’nin belediye meclislerini feshedip ve seçimle gelmiş meclis üyelerini azletmesi oldu.
Cemiyet bunun üzerine bir beyanname yayınlayıp “Belediye intihabatının bila-sebeb-i sahih (gerçek bir sebep olmadan) feshi... meşruiyet-i meşruaya bir tecavüz telakki eder” demişti. Cemiyetin muhalafeti üzerine Hüzeyin Kazım istifas etmiş, İttihatçılar da alimlerin siyasete bu kadar karışmasından rahatsız olmaya başlamıştı. Mustafa Sabri Efendi bu eleştirilere “Eğer ulemanın siyaseti karışmasını engellerseniz, onların temel görevi olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredin, kötülüğü menedin) vazifesi ortadan kalkar, bunu da ulemadan kimse kabul etmez” diyerek karşı çıkmıştı.
Mustafa Sabri Efendi, Meclis’in en itibarlı ve sözünü sakınmayan muhalif vekillerinden biriydi. O tartışmalardan birinde mali konularda konuşan Maliye Bakanı Cavid Bey’in konuşmasına sert bir eleştiri getirince, Talat Paşa yerinden “Hoca seni Şeyhülislam yapamadık diye mi böyle konuşuyorsun” diye laf atmış, Mustafa Sabri efendi de cevap olarak “İktidarı talep etmek cinayetse siz cürmümeşhut haldesiniz” diye cevap vermişti.
İttihatçılara muhalefetine rağmen, 31 Mart vakasına şiddetle karşı çıkmış cemiyet ve gazete ayaklanmayı “şeriatla ilgisi olmayan irtica-i bir hadise” olarak tarif etmiş, 31 Mart Vakası’ndan sonra Abdülhamit’i tahttan indiren hal fetvası da Beyanü’l-Hak’ta yayınlanmıştı. Zaten fetvayı kaleme alan da cemiyetin üyelerinden Elmalılı Hamdi Efendi’ydi.
31 Mart gibi bir ayaklanmaya karşı çıkarak İttihatçılar ve medyasında da takdir kazanan Mustafa Sabri Efendi ve cemiyeti, 1911’den sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne dahil oldular. Bu kez de İttihatçılar ulemanın muhalif bir partide siyaset yapmasından rahatsız olmuştu.
Tercihlerini eleştiren İttihatçıların kalemlerine karşı “Hukuk-u esasiyeyi yalnız bir tarafla hoş geçinmekten ibaret olan bir pamuk ipliğine bağlamış olmuyor musunuz” diye sormuştu.
Bu kibar sorusunun cevabını kısa bir süre sonra aldı. 1913’de Babıali Baskını ile İttihatçılar darbeyle yönetime gelince, Hürriyet ve İtilafçılar tutuklanmaya başlamış, Mustafa Sabri Efendi de önce Mısır’a sonra Romanya’ya kaçmıştı. Ama yakalanıp İstanbul’a getirildi ve Bilecik’e sürgüne gönderildi.
Artık İttihatçıların asker kanadı iktidardaydı ve ülke savaşa gitmekteydi.
Mustafa Sabri Efendi askerin siyasete karışmasına da şiddetle karşıydı:
“Ordunun devleti yönetmesinden hayır çıkmaz...Tüm ülkelerde ordunun görevi, ülke ve halkın malını, canını, hürriyetini ve diğer haklarını düşman saldırılarından korumaktır. Asker, devlet ve halkın bu hizmeti için tuttuğu kimsedir. Bu askerin ülke ve halkı yönetmeye kalkması, hizmetçinin patronunu yönetmek istemesi gibidir.”
Sonuç da tahmin ettiği gibi oldu.
“Devleti babalarının çiftliği gibi yönettiler. Hükümetleri, sözde meşruti olmasına rağmen ne bir nasihate, ne de halkın veya halifenin görüşlerine başvurdular. Memleket evlatları arasında kin ve düşmanlık tohumları ekerek ülkede kardeş kavgalarına neden oldular. Ümmeti oluşturan Arnavut, Kürt, Çerkez, Arap, ve hatta Türk unsurları arasında çatışma başlattılar. İçeride olduğu gibi dışarıda da ilişkileri bozarak, devlete dost değil, düşman kazandırdılar. Nihayet, Harb-i Ümumi’ye girerek, hezimete uğrayıp, İstanbul’u düşman askerlerine teslim ettiler.”
1918’de İttihatçı liderlerin ülkeden kaçması üzerine, Damat Ferit Paşa başkanlığında kurulan hükümetin Şeyhülislamlık makamına oturdu.
O makamda hala tartışılan kararların altına imza attı.
1915 Ermeni Tehciri’nde işlenen suçların yargılandığı Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemeleri’nde yargılanan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in idamına fetva veren oydu.
Sevr Antlaşması’nın görüşüldüğü Şura’yı Saltanat toplantısında anlaşmanın imzalamasını lehinde de görüş bildirmişti.
Ülkenin başına yeni belalar açacak İttihatçıların devamı olarak gördüğü Anadolu’daki Mustafa Kemal öncülüğündeki Milli Mücadele’ye karşı tedbirler alınmasını savunuyordu. Eylül 1920’de görevinden istifa etmişti. Mustafa Kemal hakkındaki idam fetvasının altındaysa onun imzası yoktu.
Neden milli mücadeleye karşı çıktığını yine ondan okuyalım:
“İttihatçılar yüzünden yenildiğimiz devletlerle beraber, biz de teslim ve barış anlaşması imzaladık. Evet, ikinci bir yol daha vardı. Yeni bir savaşla kaybettiğimiz toprakların bir kısmını tekrar geri alabilirdik veya memleketi tamamen mahvedip elimizden çıkarabilirdik. Henüz yeni biten savaş ispatlamıştı ki birinci ihtimalin gerçekleşmesi çok uzak, ikinci ihtimalin gerçekleşmesi ise neredeyse kesindi. Tecrübe edilmiş ve acı sonuçları yaşanan savaş tecrübesini tekrar yaşamak, devlet ve millete karşı sorumluluk taşımayanlar için önemsizdi”
Aslında bu o dönemde İstanbul’da hakim olan bir fikirdi. Eğer, barış anlaşmalarının gereği yapılırsa, ülke daha büyük işgallerden kurtulabilirdi. Onlara göre İttihatçıların devamı olan Kemalistler işgalcilere gerekçe üretmekteydiler. Mustafa Sabri Efendi’ye göreyse, iktidara tekrar gelmek için savaş çıkarmak İttihatçıların her zamanki taktiğiydi ve Kemalistler de bunu deniyordu.
Ama tarih onu haksız çıkardı ve İstiklal Harbi ile ülke işgalden kurtarıldı.
Ama Mustafa Sabri, bu savaş sırasında Kemalistlerin Çerkeslere, diğer isyan eden gruplara yönelik katliam yaptığını, İzmir’in kurtuluşu yolunda milli mücadeleye destek vermeyen bir çok Müslüman Türk köyünün yakıldığını yazıyor ve eleştirilerine devam ediyordu.
Savaşın bitmesine yakın tutuklanacağını düşünerek ülkeden ayrılıp, İskenderiye’ye gitti. Cumhuriyet’in ilânından sonra kendisi gibi alim olan oğlu İbrahim’le birlikte 150’likler listesine alındı. 1924’de de vatandaşlıktan çıkarıldı.
Mısır, Yunanistan’da geçen sürgün günlerinde Türkiye’de olan biteni izlemeye, eleştirilerini dillendirmeye devam etti. Mısır’da bu yüzden uzun süre barınamadı, Gümülcine’ye gitti ve burada Yarın gazetesini çıkardı.
En çok hilafetin kaldırılmasına ve yükselen milliyetçiliğe karşı tepkiliydi. Bozkurt sembolünün ortaya çıkması, Türkçülük vurgularına karşı yazılar yazdı. Bir de şimdiki alimlerin cesaret edemeyeceği çok konuşulacak bir şiir:
“Yalnız Müslüman ve insan
Olarak kalmak üzere, Türklükten,
Şeref ve izzetimle istifa
Ediyorum Allah'ın huzurunda!..
Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme
Beni Türk milletinden addetme"
Hilafet ve Kemalizm kitabındaki dili de epey sertti: "Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti'nin kahpeliklerini, sahtekârlıklarını şu ufacık mukaddime'ye sığdıracak değilim."
Batı Trakya’daki Müslümanların Arap alfabesini bırakıp Latin Alfabesi ‘ne geçmemesi için çalıştı. Ama Türkiye ile Yunanistan arasında varılan anlaşmayla, faaliyetleri kısıtlandı, polis gözetiminde yaşamak zorunda kaldı.
Daha sonra kendisi gibi 150’liklerden olan Sevr’i imzalayan filozof Rıza Tevfik’in davetiyle Arabistan’a, ardından ömrünün sonuna kadar kalacağı Mısır’a gitti.
Kahire’de Türkiye siyasetinden uzaklaşıp, İslami ilimlere yoğunlaştı. El Ezher’de yaptığı çalışmalar ve yazdığı kitaplar, özellikle İslam’ın modern yorumlarına karşı yazdığı reddiyelerle İslam dünyasında da meşhur bir alim haline geldi.
12 Mart 1954’te Kahire’de hayatını kaybettiğinde büyük bir kalabalık eşliğinde Gafir Kabristanı'na defnedildi.
Ölümünden bir süre önce hakkındaki en adil değerlendirmelerden birini onunla ayrı dünyaların insanı olan usta gazeteci Burhan Felek yapmıştı:
“Mustafa Sabri Efendi hasbelkader İttihatçıların kaybettiği ve kaçarak canlarını kurtardığı bir harbin mağlubiyet zilletini ve Osmanlı’nın konkordutosunu yapmak talihsizliğinde uğramış bir hükümette bulunduğu için 150’liliklere dahil olmuştur. Mustafa Sabri aleyhine çok şey söylenir hatta yobazlığı bile iddia edilebilir ama alim olduğu inkar edilemez. Eğer elimizde şimdi bu çapta ve menfileşmiş İslam alimleri olsaydı laiklik telakkilerinde ve tatbikatında uğradığımız zorluklar ve mukavemetlerle asla karşılaşamazdık. İnsanların hayatının bir noktasında yakalayıp onunla hükme bağlamak yanlış bir muhakemedir. Yıkmak istediğimiz kıymetin de hep Türk olduğunu unutuyoruz. Bir memleketin varlığı bunlardır. Sovyet Rusya bile yıktığı tahrip etiği Çarlık Rusya’sının tarihindeki mefahirini hala ölümsüzleştirmektedir. Milletler mazilerine dayanarak yükselirler. Aslını inkar etmek ne demektir bilirsiniz”
110 yıl sonra bu hayat hikayesini ve fikirlerini okuduğumuzda kafamızdaki çekmecelerden birine onu sokmak çok zor. Muhtemelen bugünün meşhur milli ve yerli sorgulamalarında geçerli notları alamazdı. İmparatorluğun yıkıldığını gören gözleri, daha fazlasını görmek istemiyordu. Askerlerin ülkeyi batırdığını görmüştü, daha fazla batırmalarını istemiyordu. Bu tercihleri hainlik değil, onun ülke için daha iyi olacağını düşündüğü doğrularıydı.
Ama devletin hataları için hesap vermede cimri ve affedici ama vatandaşlardan hataları için hesap sormada bonkör ve kinci olunan ülkenin tahammülsüzlük çarklarına o da takılmıştı. O çarklar bir asır sonra bile onu gelip, memleketinde adının verildiği bir okulun tabelasında buldu.
67 yıllık çok partili bir demokrasiyken, Mustafa Sabri Efendi’nin 110 yıl önceki vatandaş, devlet, meşrutiyet tarifinin bile epey uzağında olmamız o yüzden sürpriz değil
.20/11/2017 00:44
Milli ve yerli Rusçuluk
Geçen haftanın biri politika diğeri kültür gündemindeki iki haberi aslında birbiriyle çok yakından ilgiliydi.
İlk haber uzun bir aradan sonra ilk defa bütün Türkiye’yi birleştirdi.
Norveç’teki ‘Trident Javelin’ adlı dijital ortamdaki NATO tatbikatı sırasında, bir teknisyen Atatürk büstünü ‘Düşman Liderler Biyografisi’ne ekledi. Türkiye asıllı Norveçli bir ordu çalışanı da Cumhurbaşkanı Erdoğan adına açılan bir hesaptan “Büyük mutlulukla duyurmak isterim ki SAA 20 NG füzelerinin teslimi konusunda Türkiye Cumhuriyeti ile FOS (tatbikatta varsayılan düşman ülke) arasında anlaşmaya varıldı. Teşekkürler başkan Blixen (düşman ülke lideri)” mesajını attı. Bunun üzerine Türkiye, tatbikattaki askerlerini çekti. NATO’dan üst üste özürler geldi, iki görevlinin işine son verildiği açıklandı. Olaydan sonra Türkiye’nin NATO üyeliği tartışılmaya başlandı. #NATOdançıkalım hashtag’i sosyal medyada ‘tt’ oldu.
***
İkinci haber kültür-sanat sayfalarında çıktı. Kore gazisi Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin, Kore Savaşı sırasında bulup sahip çıktığı beş yaşındaki Koreli Ayla ile dramatik hikayesini beyazperdeye aktaran ve sinema salonlarını gözyaşına boğan Ayla filmi iki milyon izleyiciye ulaşmıştı.
Türkiye’nin NATO üyeliğinin kapısını açan Kore ile ilgili bir filmin gişeleri altüst ettiği hafta, Türkiye’nin 65 yıllık NATO üyeliğinin sorgulanması tuhaf bir tesadüf olsa gerek.
Aslında bilinenin aksine Türkiye NATO’ya Kore’ye asker gönderme şartıyla girmedi. 25 Temmuz 1950’de Kore Savaşı’na katılma kararı alan Türkiye’nin, 11 Ağustos 1950’de yaptığı NATO’ya giriş müracaatı reddedilmişti.
Evet, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’in çağrısıyla Kore’ye asker göndermesinin motivasyonu NATO’ya giriş için Batılı ülkeleri ikna etmekti. Çünkü 1949’da kurulan NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacından çok Türkiye’nin NATO’ya ihtiyacı vardı. Ve bunun için ortada, bugünlerde unutulan ama çok haklı bir sebep de vardı; Kuzey komşumuz Sovyetler…
***
Aslında Ruslar demek daha doğru. Çünkü tehlike komünizm tehlikesi değildi, neredeyse Osmanlı tarihinin son 200 yılı Rus tehdidiyle geçmişti. Sorun ideolojik ya da siyasi de değildi, coğrafiydi. Yanıbaşımızda dev bir imparatorluk vardı, biz Rusların güçlendiği çağlarda zayıflamaya başlamıştık ve onların sıcak denizlere açılma kapısının da üzerinde oturmaktaydık.
Birinde Edirne’yi alıp, 68 km yakınına kadar geldikleri, diğerinde Yeşilköy’ü alıp, anıt dikecek kadar surlarına dayandıkları İstanbul’u iki kere kuşattılar. Meşrutiyet’in askıya alınıp, Meclis’in kapatılmasından, Çanakkale Savaşı’na, milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimliğinin en önemli parçası olan Balkan, Kafkas göçlerinden Ortodoks milletlerin Osmanlı’dan ayrılmasına Ruslar kadar Türkiye tarihini derinden etkileyen başka bir ‘düşman’ olmadı. Batı ile yürüttüğümüz denge politikalarında müttefik cephesinde İngilizler ve Almanlar değişse de kendisine karşı müttefik aranan tehlike genelde Ruslar oldu.
Hatta Rusların Osmanlı’yı işgalle tehditleri yüzünden patlak veren 1853-56 Kırım Savaşı’nda, Osmanlı toprak birliği için 95 bin Fransız, 21 bin İngiliz ve 2 bin İtalyan askeri hayatını kaybetmişti. Herhalde bu yüzden de Kırımlı Türklerin öncülük ettiği Türk milliyetçiliğinin kurucu ötekisi de Batılılar değil, Ruslar oldu. Üzerine marşlar bestelediğimiz en kahramanca hezimetleri de Ruslardan aldık. (Plevne Marşı, Kafkasya Marşı...)
1917 Ekim Devrimi ile bu ilişki bir süreliğine değişti. Çarlık rejimini yıkan Bolşevikler, “emperyalistlere karşı” dayanışma motivasyonuyla İstiklal Harbi’ne silah gönderdiler, İngiliz ve Fransızların Osmanlı’yı paylaştıkları Sykes-Picot Anlaşması’nı deşifre ettiler. Ama İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer devleti olan Sovyetler, Stalin’in önderliğinde yeniden emperyâl hevesleri olan bir imparatorluğa döndü ve ilk işi de önünü kesen, Türkiye’yi tehdit etmek oldu.
***
1946 yazında Türkiye, Sovyetler’den gelen tehdit notalarıyla sarsılmıştı. 7 Haziran 1945’de verdikleri ikinci nota da talepleri çok açıktı:
“Kars, Ardahan ve Artvin’i bize bırakın. Boğazlar’da bize üs verin, Trakya sınırınızı Yunanistan ve Bulgaristan lehine yeniden çizin, 1936 Montrö anlaşmasını tedil edin.”
Ruslar Ağustos’ta üçüncü bir nota daha verdiler. Aralık 1945’de Meclis’te bu taleplere karşı kürsüye çıkan, eski Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir “Eğer, Ruslar yer istemekte ısrar ederse, şüphe yok ki dövüşeceğiz” demişti ama Nazileri dize getirmiş Kızıl Ordu’nun karşısında, İkinci Dünya Savaşı tedbirleriyle çökmüş Türk ordusunun şansı yoktu. İşte o günlerde Türkiye’nin imdadına, İngiltere ile ABD yetişti. 9 Ekim 1946’da iki ülke Sovyet Rusya’ya nota vererek Rusya’dan ileri gitmemesini istediler. Türkiye’nin Batı’ya yaklaşması da bu dayanışmadan sonra hızlandı.
O yüzden 1949’da NATO kurulurken, dışarıda bırakılmak Türkiye’de büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştu. CHP’nin gazetesi Ulus, NATO’nun Türkiyesiz kurulmasını “Türk Emniyeti için evham” başlıklı başyazısıyla karşılamış, Peyami Safa gibi milliyetçi yazarlar “Bizi hesaba katmayan bir paktı, biz de hesaba katmamalıyız” diyerek neredeyse trip atmıştı.
Türkiye’nin NATO’ya girememesinden sorumlu tutulan ve zor durumda kalan CHP hükümeti de 11 Mayıs 1950’de üyelik için NATO’ya başvurmuş ama sonuç İtalya dışındaki üyelerin ret cevabıyla olumsuz olmuştu.
1950 seçim kampanyasının da önemli gündemlerinden biri NATO üyeliğiydi. Bunu vaat eden Demokrat Parti iktidarı, 11 Ağustos 1950’de NATO’ya ikinci kez üyelik başvurusu yapmış ama bir ay önce BM çağrısıyla Kore’ye asker göndermiş olması bile işe yaramamış ve başvuru bir kez daha reddedilmişti.
Ardından Türkiye, NATO’ya üye olabilmek için yoğun diplomatik girişimler de bulundu. Ve sonunda ikna edilen ABD’nin öncülüğünde üyelik başvurusu kabul edilmiş, 18 Şubat 1952’de Meclis’te bütün partilerin oyları ve alkışlarıyla Türkiye nihayet NATO üyesi olmuştu.
Ama bugün yaşanan krizle ve haklı güvensizliklerle, bu tarihi baştan kaleme alıp, bütün kötülükleri NATO’nun hesabına yazanların hafızasızlık sorunu burada bitmiyor.
Türkiye’nin başına bela olmuş en büyük terör örgütlerinin arkasında da NATO yoktu, Sovyetler ve Ruslar vardı.
1991’de Sovyetlerin çökmesinden sonra yayınlanan Mitrokhin Arşivi ortaya koydu ki, Türkiye’nin başına bela olan ilk büyük terör örgütü ASALA, KGB ajanı olduğu ortaya çıkan Filistin Kurtuluşu için Halk Cephesi Dış Operasyon sorumlu Haddad’ın organizasyonuyla, Agop Agopyan’a bölgedeki NATO ve İsrail hedeflerine saldırılar düzenlemesi için kurdurulmuştu. Bu saldırılarda kırk iki Türkiye Cumhuriyeti diplomatı hayatını kaybetti.
ASALA bitince ortaya çıkıp büyüyen PKK’nın hikayesinde de “her NATO üyesi ülkeye bir terör örgütü” stratejisi izleyen Sovyet etkisi büyüktü. Öcalan’ın 1979’un mayıs ayında Sovyetlerin Ortadoğu’daki kalesi Suriye’ye geçip, 19 yıl Şam’da kalabilmesi, PKK’nın kendi Kürtlerine kimlik bile vermeyen Esad’ın Suriye’sinde kendine yaşam alanı bulmasının arkasında herhalde Muhaberat aklı değil KGB aklı vardı.
Bugün, Suriye’de YPG’ye desteği yüzünden haklı olarak ABD’yi eleştirirken, Rusya’ya sığınmış Öcalan’a Duma’dan oturma izni çıktığını, ancak ABD’nin baskılarıyla Başbakan Primakov’un Öcalan’ı sınır dışı ettiğini unutmamak gerek.
Yine bugünlerde bazı çevrelerde neredeyse “emperyalistlere karşı mazlum milletlerin hamisi” muamalesi çekilen Rusya’nın, son 40 yılda dünyada Müslümanların en büyük katliamlara maruz kaldığı dört büyük savaşta (Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Suriye) bizzat kendi ordularıyla veya silah vererek ya da BM’de veto hakkını kullanarak katliamların ortağı olduğunu da biraz fazla hızlı unutmuş olabiliriz.
***
Hadi bunların üzerinden çok zaman geçti. Rusya’nın, daha iki sene önce Suriye’de Rus uçağını düşürülmesinden sonra, Savunma Bakanlığı’nda resmi toplantı düzenleyip, Türkiye’yi ve bizzat Cumhurbaşkanı’nın ailesini IŞİD’le petrol ticaretiyle suçladığı, (Aynı iddiayı Putin de Oliver Stone’la söyleşinde tekrarlamıştı), YPG’ye Moskova’da ofis açtırdığı, bu yüzden hükümete yakın medyanın manşetlerinden aylarca “PKK’ya silah vermekle”, “FETÖ’ye hamilik yapmakla” suçlandığı ne çabuk unutuldu.
Hadi hafıza-ı beşer nisyan ile malul. Peki daha bir yıl önce Rus uçağının düşürülmesinin yıldönümünde bir Rus pilotun kullandığı bir Suriye uçağıyla ‘yanlışlıkla” Fırat Kalkanı’ndaki askerlerimizin vurulduğu, üç askerimizin şehit olduğu, yine bu yılın başında El Bab ele geçirilmeye çalışılırken, fazla ileri gidince Türk askerlerini yine ‘yanlışlıkla’ Rus uçaklarının vurup, üç askerimizi daha şehit ettikleri de mi unutuldu?
Belki de bu sadece bir hafıza meselesi değildir.
Darbe ve PKK konusunda haklı olarak ABD’ye kızarken ve ilişkiler soğurken, bir kurtarıcı, tek alternatif gibi Rusya’nın pazarlanması, Putin’in sirklerde hayvan tebiyeciliği yapan danışmanının bile tvlerde kendine bu PR faaliyeti içinde yer bulabilmesi, benzerini ABD için yapacak olanların rahatlıkla ajanlıkla suçlanacağı bir hareretle, Avrasyacılık adı altında Rusçuluk yapılması, bir de bu Avrasyacılık ve Rusçuluğun yerli ve milli kabul edilmesi belki de sadece konjonktürün zorlaması değildir.
Belki de Avrupa’da partilere para veren, medyalar organize eden, ABD ve AB’nin seçimlere müdahale, resmi kurumlarını hacklemek, yalan haberlerle operasyon yapmakla suçladığı Rusya, Türkiye’de de boş durmuyordur.
Türkiye NATO’yla ilgili ya da dış politikadaki yönü hakkında bir karar verecekse, bunu propagandaların etkisinde kalarak ya da konjektürel krizlerin heyecanıyla değil, kendi inisiyatifiyle ve bütün bu tarihsel arkaplanı ve üzerinde durduğu dengeleri düşünerek vermelidir.
..22/11/2017 00:58
Ne yaptıklarını biliyor muyuz?
11 Ocak 2016 günü Berlin’de yaşayan 14 yaşındaki Rus kökenli Alman vatandaşı Lisa, evden okula giderken ortadan kayboldu. Ailesi polise kızlarının kayıp olduğunu bildirdi.
Hiçbir yerde bulunamayan Lisa, tam 30 saat sonra evine döndü. Polise, güneyli ya da Arap kökenli Almanca bilmeyen üç kişi tarafından kaçırıldığını, dövüldüğünü ve tecavüze uğradığını anlattı.
Polis, genç kızın ifadesi üzerine soruşturma başlattı, telefonlarını inceledi ve aslında bu 30 saat boyunca kaçırılmadığını, gönüllü olarak 24 yaşındaki sevgilisi İsmet S.’nin evinde olduğunu tespit etti. (Daha sonra İsmet S. Lisa’yla 14 yaşından önce de ilişkiye girdiği tespit edilince çocuk istismarından tutuklandı)
Bu noktada devreye Rus medyası ve siteleri girdiler. Polisin, bir milyon Suriyeli göçmeni kabul ettiği için eleştirilen Merkel hükümetinin başını daha fazla ağırtmamak için olayı örtbas ettiğini ileri sürdüler.
Rus Kanal 1 televizyonu, Almanca ve Rusça yayın yapan Sputnik, Russia Today siteleri ve başka Rus kökenli ama Alman görüntülü propaganda siteleri üzerinden yapılan haberler Facebook’tan milyonlara ulaştı.
Yayınlar hem Rus kökenli Almanları hem de ırkçı grupları harekete geçirdi. Merkel, Başbakanlık binası önünde “çocuklarımızdan elinizi çekin” “göçmenlere karşı çocuklarımızı koruyun” pankartlarlarıyla yüzlerce göstericiyi karşısında buldu. Gösteriler günlerce devam etti. Ardından devreye Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov girdi ve Almanya’yı “politik doğruculuk için göçmenlerin işlediği suçun üstünü kapatmakla” suçladı. Merkel de Rusya’yı “yalan haberlerle Alman içişlerine müdahele etmekle.”
Bir yıl sonra çok daha ciddi sonuçları olacak benzer bir olay daha yaşandı. Rusya’nın Kırım işgali üzerine NATO görevi çerçevesinde 1000 Alman askerin Litvanya’ya yerleştiği günlerde, Litvanyalı bir parlamentere bir email geldi. Emaile göre Alman askerlerinin karargahının yakınlarında Almanca konuşan bir grup asker, 15 yaşındaki bir Litvanyalı kıza tecavüz etmişti.
Savcılık, milletvekilinin iddiası üzerine soruşturma açtı. Soruşturmada iddianın sahte olduğu ve emailin yurtdışından atıldığı tespit edildi. Parmaklar bir kez daha Moskova’yı gösteriyordu.
Ama Rusya’nın Alman, siyasetindeki etkisi Merkel’in ofisinin önünde gösteri düzenletebilmekten ya da Alman askerlerinin operasyonlarına taş koymaktan daha fazlasına yetiyor.
Aynı anda aşırı sol parti Die Linke’nin liderini Donetsk’teki Rus ayrılıkçılara yardıma götürürken, aşırı sağ AfD’nin gençlik başkanını pan-Slavik kongrelerine davet edip, Putin’in gençlik örgütü Nashi’nin liderleriyle bir araya getirebilen bir akıldan bahsediyoruz.
Yürüyüşlerinde Rus bayrakları sallanan göçmen ve İslam karşıtı Pegida hareketinin gösterilerine en büyük ilgiyi Almanca yayın yapan Rus televizyonu RT’nin göstermesi, ve eylemlerden sürekli canlı yayınlar yapması da o yüzden sürpriz değildi. 2015 yılında Alman parlamentosu Bundestag’ın serverını hackleyip 16 gigabytelık bilgilerin çalınmasında ve 2016’da 900 bin Alman abonenin internet ve telefonla bağlantısının kopmasında Alman istihbaratı Rus hackerleri işaret edince 2017’deki genel seçimlerde Rusların seçimleri hacklenmesinden ciddi olarak endişe edildi ve tedbirler alındı.
Aynı endişe yüzünden, Hollanda da son seçimlerde oyları elektronik sistem yerine tek tek elle saydı.
Herhalde bu kararlarında komşu Danimarka’nın Savunma Bakanı’nın 2015-2016 yıllarında Savunma Bakanlığı çalışanlarının emaillerinin Rus hackerler tarafından ele geçirildiğini açıklaması ya da 2013’de Finlandiya Dışişleri Bakanlığı’nın hacklenmesinden de Ruslar’ın sorumlu tutulmasının etkisi olmuştur.
Fransa’da Rus yanlısı Le Pen’e karşı Cumhurbaşkanlığı yarışını kazanan Macron’un, kampanyalarına Rus hackerler tarafından saldırı düzenlendiğini açıkladığını, bu yüzden Macron’un, seçim kampanyasını Rus medya organlarının izlemesini yasakladığını da listeye ekleyebiliriz.
Ama epey uzun bir liste bu.
İtalya’daki referandum öncesinde de Başbakan Renzi, Rusların yalan haberlerle referandumu etkilemeye çalışmasından şikayetçi olmuştu. Muhalefetin yükselen popülist partisi Beş Yıldız Hareketi’nin Rus destekli olduğu iddiaları da, partinin eski bir komedyen olan lideri ısrarla yalanlasa da hala dolaşımda.
Son olarak İspanya Hükümeti, Katalonya krizi sırasında Rus bağlantılı site ve hesapların kara propagandasından şikayetçi oldu. Üretilen yalan haberlerin Venezuella merkezli binlerce hesap üzerinden, İspanyol sosyal medyasında dolaşıma sokulduğu iddia edildi. Bu haberler iki toplum arasında kavgayı derinleştirecek yalan haberlerdi. Örneğin Vesti adlı bir Rus sitesi, Katalonya’daki okullarda artık İspanyolcanın yabancı dil statüsünde verileceğini yazdı. PolitExpert adlı bir başka Rus destekli sitenin yalan haberi ise daha tanıdık gelebilir: “Katalonya’nın bağımsızlık ilanı ve Ukrayna’daki çatışmaların arkasında Avrupa’da bir savaş çıkarmak isteyen uluslarası güçler var.”
Zaten ABD seçimlerine Rusların müdahalesi, Trump’ın Beyaz Saray’daki kaderini belirleyecek bir soruşturma olarak ilerliyor. Aşırı sağcı siteler üzerinden üretilen Pizzagate gibi komplo teorileri Türkiye de bile gündem olmuştu.
(Rus siber istihbaratçıların Facebook üzerinde kurdukları gruplarla nasıl siyahi hakeretleri mobilize ettikleri, aktivistlere gösteri organize ettirip, hiphop şarkı bestelettikleri üzerine Enes Çallı’nın harika yazısı tavsiye.
https://www.gzt.com/yazarlar/enescalli/house-of-cardsi-cok-izleyince-2040134)
Rusya’nın Avrupa’da aşırı sağ ve aşırı sol partilere destek vererek, kritik kurumları hackleyerek, medyalarıyla ülkelerin iç siyaseti tartışmalarına müdahalesine geçen yıl Avrupa Birliği resmi olarak tepki göstermişti. Bu yalan haberlerle mücadele için çeşitli siteler kuruldu ve fon programları oluşturdu.
https://euvsdisinfo.eu/disinformation-cases/?text=catalonia&disinfo_issue=&date=
Türkiye geçen hafta NATO krizini konuşurken de Avrupa’nın gündeminde yine Rusların bu yeni siber soğuk savaşı vardı.
Bu kez İngiltere Başkanı Theresa May, masaya yumruğunu vurdu, Rusya’yı “medyada sahte haberler yayınlayarak seçimlere karışmakla, batıda karışıklık çıkarmak adına bilgiyi silah olarak kullanmakla" suçladı ve şöyle dedi:
“Rusya için çok basit bir mesajım var. Ne yaptığını biliyoruz ve başarılı olamayacaksın.”
Peki, biz Rusya’nın Türkiye’de neler yaptığını biliyor muyuz?
Bu faaliyetlerin iki kriz döneminde yoğunlaştığı biliniyor.
İlki Suriye savaşının hararetli olduğu, Türkiye ile Rusya’nın karşı cephelerde yer aldığı günlerdi.
En somut örneği, gazetelerde de haber olarak yer alan istihbaratın tespit ettiği PKK’nın Suriye’deki iki üst düzey komutanı arasındaki şu konuşmaydı:
Nurettin Sofi: Şimdi Rusya ısrar ediyor.
Şahin Cilo: Evet.
Nurettin Sofi: Diyorlar ki sizin ajansınız bir kez desin ki bu Türklerin muhalifleri için gönderdiği silahlar var ya bizim aldığımız bilgilere göre bunların içinde kimyasallar var densin diyorlar.
Şahin Cilo: O zaman başka bir şekilde yapmak gerekiyor, yani ajans şeklinde değil de bu haberi şey şeklinde yapılabilir.
***
Nurettin Sofi: Valla bilmiyorum, Türklere mal edersek, sonra bunun için Türklerle karşı karşıya geliriz.
Şahin Cilo: Yani bu şekilde yapılabilir. Mesela bu haber ilk önce internetteki bir sitede yayınlanabilir. İşte böyle bir haber geçiyor falan diye.
Nurettin Sofi: İki seferdir Şişko'dan rica ediyorlar. Demişler ki onun için babamızla bile görüşme yapabilir. Mektup gönderebilirler ve buna yardım edebilir. Ama sadece bunu söyleyin, yani öyle diyor ki tarih önünde önemlidir.
Haberlere göre "Şişko" Salih Müslüm, görüştürülmesi vaad edilen "Baba" de Putin’di. Bahsedilen haber PKK’nın siteleri üzerinden dolaşıma sokulmuş, önce küçük sol siteler, sonra sol-ulusalcı siteler üzerinden Türk medyasında da kendine yer bulmayı başarmıştı.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/577165.aspx
İkinci Rus kaynaklı yalan haber kampanyası 15 temmuz darbe girişiminden sonra yaşandı. Ruslar darbenin bastırılmasının şerefine bu haberlerle ortak olmaya çalıştılar.
İlk iddia “Suriye’deki S-400 füze sistemleri ve 7 Rus avcı uçağının darbe gecesi Erdoğan’ın uçağını takip edip, darbecilerin F-16’larına kilitlendiği ve onları Erdoğan’ın uçağına en ufak saldırıda düşürürüz” diye tehdit ettikleriydi.
İddia önce Makedonya merkezli bir think tankmış gibi duran İngilizce yayın yapan bir Rus sitesinde çıkmış, ardından “ünlü Fransız matematikçi ve yazar Hannibal Genseric” imzasıyla (tabii ki uydurma) Fransızca bir sitede yayınlanmış, sonra da Fransızcasından komplocu bir Türk mühendis profesörün sitesinden Türkçe’ye çevrilip, milyonlarca kez paylaşılmış, neredeyse bütün ana akım medya tarafından haber yapılmış hatta üzerine köşe yazıları yazılmıştı.
Daha sonra Dugin sahneye çıktı ve darbeyi bir gün önceden Türk yetkililere bildirdiği yazılıp çizildi. Vatan Partisi ve bazı AK Partili siyesetçiler bu iddiayı uzun süre hararetle dillendirmekle kalmadı, 1990’larda yazdığı Jeopolitiğin Kökenleri kitabında Rusya’nın Avrasya vizyonu için “Türkiye’nin etnik ve mezhebi patlamalarla boğazının sıkılması” gerektiğinden bahseden, kendi ülkesinde bile itibarı pek iyi olmayan milliyetçi Dugin, Başbakan’la Meclis’te poz verip, Meclis darbe komisyonundan davet bile aldı.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/593739.aspx
Aslında Putin’in danışmanı olmadığı kısmı ise kapatılmış bir wikipedia sayfası kadar yakın. Ama Putin’in 600 danışmanı arasında yer alan ünlü bir Rus sirkinin kaplan eğiticisine S-400 füzeleri soran bir medya için bu kadarı fazla detay bulunabilir.
Televizyonlarında her akşam Putin ve Esadsever CIA, FBI ajanları, Rus korgenerallerin cirit attığı ve kimsenin Wikipedia da kapalı olduğu için “kim bunlar” diye sormadığı bir ülkeden bahsediyoruz.
Kendisini Rus Milli Güvenlik Akademisi’nde Korgeneral diye tanıtan bir Posoflu girişimcinin tvlerde Rusya uzmanı olarak ağırlandığı bir ülkede Rus istihbaratçıların işi çok kolay olmalı.
http://m.marmarayerelhaber.com/Yildiray-OGUR/48053-Sanghaya-giderken
Aynı kişi son olarak Europol’a karşı Asiapol’un kurucusu olarak tvlerde misafir ediliyordu. Hatta bir gece yarısı Moskova’daki Rusya ‘Milli Güvenlik Akademisi’nden bir tvye canlı yayınla bağlanmış, kendisiyle konuşan deneyimli gazetecinin aklına, “peki neden Rusya Milli Güvenlik Akademisi bu saatte açık” ve “arkanızda neden Rusya bayrağıyla birlikte Türkiye bayrağı da var” diye sormak gelmemişti.
Eğer Rus istihbaratı, Avrupa ve ABD’dekine benzer faaliyetleri Türkiye’de yapıyorsa, muhakkak ki çok zorlanmıyordur. Ve galiba biz ne yaptıklarını Batılılardan daha iyi biliyoruz. Şimdilik memmun görünüyoruz. Duyduklarımız hoşumuza gidiyor. Yine de dikkat etmekte fayda var
.27/11/2017 00:39
Midilli açıklarında batan bir tekne üzerine...
Hüseyin Maden (40) ve Nur Maden (35) Samsun Bafralı öğretmen bir çiftti. Nadire(13) Nur(10) ve Feridun(7) adlarında üç çocuklarıyla birlikte Kastamonu’nun sekiz bin nüfuslu küçük ilçesi Daday’da yaşamaktaydılar.
Hüseyin Maden, Daday Çok Programlı Anadolu Lisesi’nde Fizik Öğretmeni’ydi. Okulun sitesinden çıkarılan 2015 tarihli bir habere göre Maden, okulda ilçe kaymakamı tarafından açılışı yapılan bir Tübitak sergisi düzenlemişti:
“Fizik Öğretmenimiz Hüseyin Maden tarafından yürütülen TÜBİTAK 4006 Bilim Fuarı, Öğretmen ve öğrencilerimizin özverili çalışmaları sonucunda 22 -23 Mayıs 2015 tarihinde yapıldı.”
http://dadaycpal.meb.k12.tr/tema/okulumuz_hakkinda.php
Nur Maden ise anaokulu öğretmeniydi. Kastamonu’nun Küre ilçesindeki bir anaokulda çalışıyordu. Yine 2015 tarihli bir habere göre ilçe Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı, İl Jandarma Komutanı’nın katıldığı bir toplantıda okul öncesi eğitimin önemi üzerine bir konuşma yapmıştı.
http://yurthaber.mynet.com/kastamonu-haberleri/kure-okul-oncesi-egitime-dikkat-cekildi-1839531
Buraya kadar herşey normal görünüyordu.
Bu küçük ilçede görev yapan öğretmen çiftin hayatı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından değişti.
Ekim 2016’da çıkan 675 sayılı KHK’yla memuriyetten ihraç edildiler.
https://memurunyeri.com/images/dosyalar/dosya2016/675-1-liste.pdf
Avukatlarının verdiği bilgiye göre her ikisinde de Bylock çıkmıştı.
Haklarında iki kadın öğretmenle birlikte dört kişilik bir iddianame düzenlendi. Maden çifti “silahlı terör örgütü üyeliği ve silahlı terör örgütü kurma ve yönetmek” maddelerinden suçlanıyordu. Tutuksuz olarak yargılanmaya başladılar.
Yine avukatlarının verdiği bilgiye göre, Eylül ayında Ankara’da yürütülen Mahrem İmamlar soruşturmasından bir bilgi Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştı. Gelen bilgiye göre Hüseyin Maden’in adı mahrem imam listesindeydi.
Bu tarihten sonra Maden, saklanmaya başladı ve firari durumuna düştü. Maden, farklı numaralardan avukatını arayarak, “Kendisinden vazgeçtiğini, tek isteğinin üç çocukları için karısının hapse girmeden kurtulması” olduğunu söylüyordu.
18 Eylül 2017 günü aralarında Nur Maden’in de olduğu üç kadın öğretmenin yargılandığı ve Hüseyin Maden’in firari olduğu davada karar duruşması yapıldı.
DHA muhabiri Gürkan Yılmaz’ın verdiği bilgiye göre Nur Maden, duruşmada Bylock kullandığını kabul etti ve cemaatin 2014 seçimlerinde HDP’ye oy vermelerini ve başlarını açmalarını istediğini anlattı.
Ama bu itirafları da ceza almasını engellemedi. Yargıtay’ın Bylock indirmeyi terör örgütü üyeliğine delil sayan kararına uygun olarak, örgüt üyeliği suçundan 7 yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Aynı davada yargılanan M.Ö adlı kadın öğretmen ise 9 yıl hapis cezası ve tutuklama kararını duyunca mahkemede bayıldı ve ambulansla hapishaneye götürüldü.
Nur Maden için mahkeme derhal tutuklanma yerine, istinaf mahkemesinden karar çıkana kadar elektronik kelepçeyle ev hapsi kararı verdi. Avukatına göre bu kararın amacı firari durumda olan ve hakkında yakalama kararı çıkarılan eşinin yerini tespit edebilmekti.
Ama eylül ayındaki duruşmadan sonra onlardan alınan son haber elektronik kelepçe ihlali sinyali oldu.
Ve 5 Kasım günü Midilli’deki yerel gazeteler, sahile 12-13 yaşlarında bir kız çocuğunun cesedinin vurduğunu yazdılar. Arından dört gün sonra aynı sahilde bu kez aynı yaşlarda bir erkek çocuğu cesedi bulundu. Ve iki gün sonra 11 Kasımda ise yetişkin bir erkek cesedi..
(Batı Trakya’da yaşayan gazeteci Evren Dede’nin Yunan gazetelerinden yaptığı taramaya göre haberler Athens Magazine sitesi ve Atina’nın büyük gazetelerinden Efimerida Ton Sintakton’da sahil güvenlik açıklamalarına ve Midilli’deki yerel gazetelere dayandırılarak yer almıştı.
21 Kasım’da bu cesetlerin Kastamonulu Daday ailesine ait olduğuyla ilgili haberler dönmeye başladı.
https://twitter.com/gergerliogluof/status/932876122668326912
FETÖ’ye yakın sitelerde ailesine dayandırılan hikayeye göre karı koca tutuklanmamak için yurtdışına gitmeye karar vermişlerdi. “Hüseyin Maden çok sayıda insan kaçakçısıyla irtibata geçmiş ama beş kişilik bir aile için istenen rakamları karşılayacak imkanı olmadığı için arkadaşlarından borç alarak eski bir tekne satın almış, tekneyi satın aldığı kişilerden aldığı kullanıma ilişkin bilgilerle ailesini Yunanistan’ın Midilli Adası’na götürmeye çalışmıştı.”
Avukatı üzerinden soru sormaya çalıştığımız Nur Maden’in ailesi konuşmak istemedi, sadece kendilerine teşhis için resmi yetkililerden bir haber gelmediğini söylemekle yetindiler.
Eğer bulunan cesetler gerçekten Maden ailesine aitse anne ve küçük kızlardan birinin cesedi henüz bulunmuş değil. Cenazelerin adadaki mezarlığa mı gömüldüğü yoksa ailelerine teslim mi edileceği de bilinmiyor.
Ortada çok ağır bir dram olduğu açık.
Ve bu dramda kimin suçlu olduğuyla ilgili günlerdir süren, bir kısmı vicdan ve ahlak sınırlarını aşmış tartışmalarda topu birbirine atmakla bir yere varılamayacağı da.
Herhalde listenin başına küçük bir ilçede üç çocuk babası başarılı bir fizik öğretmenini, eğer iddia doğruysa, gizli bir yapılanmanın içine sokup kriminalize eden, sonra da bir başına ortada bırakan FETÖ’yü yazmak gerekir.
Daday’daki bir öğretmeni kaderiyle başbaşa bırakan bu örgüt, 20 Ocak 2015’de gazetelerde liste halinde adları yayınlanan imamlar arasında yer alan Kastamonu imamını ise darbeden önce kaçırmıştı.
https://www.sabah.com.tr/galeri/turkiye/iste-marmara-imamlari
Listenin ikinci sırasında yine FETÖ yer alıyor. Hem basit insanları böyle kriminalize edip, sonra da onların mağduriyetlerinden, hiç bir özeleştiri vermeden kendileri için bir meşruiyet söylemi çıkarmaya çalıştıkları için. Ayrıca adalet sisteminin bir mahrem imamın peşine düşmesi ve onu yargının önüne getirmeye çalışması üzerinden bir mağduriyet söylemi kurulamaz, bu darbe yargılamalarında yargının esas üzerine yoğunlaşılması gereken işlerin başında geliyor.
Ama yine de listenin üçüncü sırasında cemaat mensubiyetini, FETÖ üyeliğiyle eşitleyip, darbeye katılmak, destek vermek, suç işlemek gibi somut suçları bulup, cezalandırmak yerine, sadece cemaat mensubiyetine 7 yıl hapis cezası veren adalet sistemi var. Eğer, bu konuda Yargıtay’ın son kararı esas alınsaydı, belki anaokul öğretmeni Nur Maden hakkında sadece işten çıkarma cezası verilebilir, en azından aileden biri hapis cezası almamış olur, aile üç çocuklarını yalnız bırakmamak için böyle bir ölümcül maceraya girmezdi.
Sıkıca giydirilmiş, Türkiye Cumhuriyet vatandaşı çocukların cesetlerinin Yunan adalarının sahillerine vurması karşısında buraya nasıl geldiğimiz üzerine serinkanlı bir muhasebe yapmak yerine, suçu cesetlere atıp, acımasız laflar etmek ise kanunlarla çözülemeyecek çok daha vahim sorunlara işaret ediyor.
Zaten bu hikayenin en başında da ulvi amaçlar uğruna her şeyi mübah gören bu acımasız pragmatizm var.
.3/12/2017 23:47
Has ipek kendini kırdırmaz
Adını ilk defa 2008 yılında bir magazin haberinde duyduk.
O yıllarda tvlerin en çok izlenen yarışma programı olan Popstar Alaturka’nın yapımcısı ve spikeri Osmantan Erkır’la jüri üyesi Ebru Gündeş arasındaki aşkın bittiğiyle ilgili magazin haberinin başlığı şöyleydi: Ayrılık nedeni Azeri söz yazarı.
http://www.hurriyet.com.tr/ayrilik-nedeni-azeri-soz-yazari-10665359
Popüler bir söz yazarıydı. Sibel Can’a “Eski Toprak”, İbrahim Tatlıses’e “Neden” adlı bestesini vermişti. Besteler tutunca kapısını çalan Ebru Gündeş’le de böyle tanışmıştı. Onun için de “Sadece Sevdim”, “Ölümsüz Aşıklar” adlı şarkıları yaptı.
Daha sonra karşımıza paylaşılamayan sevgili olarak çıktı.
Adı sık sık, sekiz yıldır birlikte olduğu ve onun için de besteler yaptığı, Azeri kızı Günel ile Ebru Gündeş arasındaki magazin kavgalarında geçti.
Ayrıldığı sevgilisi Günel’i kendisini “Kafana sıkarım” diye tehdit ettiğini iddia edip mahkemeye vermesi, mahkemeden de Günel’e hapis cezası çıkması uzun süre konuşulmuştu.
2010’da Ebru Gündeş’le evliliğiyle konuşuldu. Artık Azeri besteci değil, eşine pahalı hediyeler alan, sürprizler yapan müsrif bir genç Azeri işadamıydı.
Bunca şöhrete rağmen yaşı hala 20’lerinin sonundaydı.
Sonra bir anda protokol sıralarında görünmeye başladı. Adı magazin haberlerinden, cemiyet haberlerine geçmişti.
17/25 Aralık operasyonlarıyla ise adı siyasi haberlere, manşetlere terfi etti. Tutuklandı, sonra bırakıldı, beraat etti.
Bayrak önünde yarı kahraman gibi tvlerde konuşturuldu, bakanların elinden ihracat rekortmeni ödülleri aldı.
Herhalde bu rahatlıkla ailesini alıp Miami tatili ve Disneyland için gittiği ABD’de tutuklandıktan sonra onun için aralarında eski New York Belediye Başkanı’nın da olduğu avukatlar tutuldu, diplomatik görüşmelerde adı sık sık geçti, sağlığı için nota bile verildi.
Ve son olarak da geçen hafta New York Güney Bölge Mahkemesi’nde görülmeye başlanan davada karşımıza Amerikan bayrağı önünde savcının itirafçısı olarak çıktı.
Türkiye’deki son durumu ise bütün mal varlığına el konulmuş bir casus.
34 yaşa bütün bunları sığdırmış besteci- işadamı Reza Zarrab’ın bambaşka bir yüzüyle ise New York’ta görülmeye başlanan davanın 52 sayfalık iddianamenin sayfaları arasında karşılaştık.
Hakkında yüzlerce tapeyi ortaya dökmüş FETÖ’cü polislerin bulamadığını, onu 2013’den beri takip ettiği anlaşılan FBI, 2015 yılında Hotmail (Evet, Hotmail kullanıyormuş) mailini hackleyince bulmuştu.
2011 yılında İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a yazılmış bir mektuptu bu.
Mektubu kaleme alansa bizim tanıdığımız besteci, zengin sevgili, hayırsever işadamı, bayrak önünde Türkiye’nin cari açığını kapatmakla övünen üç yıllık Türkiye cumhuriyeti vatandaşı Rıza Sarraf değil, İran Azerisi Zarrab ailesinden orijinal Reza Zarrab’tı:
“Dünyayı kemiren emperyalizmin, İran İslam Devletine karşı bir silah olarak kullandığı ekonomik ambargo ve negatif propagandayla aziz vatanımızı dünyadan izole ettiği bugünlerde, yaptırımlar gün be gün ağırlaşırken, aziz halkımıza hizmet etmek, her İranlı’nın dini vazifesidir. Ekonomik Cihad yılında, her şeye gücü yeten Allah’ın izniyle, dövizde yarım asırlık tecrübesi olan Zarrab ailesi, BAE, Türkiye, Rusya ve Azerbaycan’daki şubeleriyle 3 milyar Euroluk nakit parayı İran’a doğrudan transfer edebilmiştir. İnşallah, İran İslam Devleti’nin çocuklarının gayretli çabalarıyla Müslüman anavatanımızın daha da ilerlediğine şahitlik ederiz.”
Reza Zarrab, günün sonunda İran’ın ambargolu paralarını Türk bankalarından İran’a taşımayı başararak en büyük hizmeti nakit sıkışıklığı çeken “aziz vatanına” yapmıştı.
Bir haftadır, izleyici sıralarını hınca hınç doldurmuş Türkleri heyecanlandırıp, jüri koltuklarında oturan Amerikalıları uyutan New York Güney Bölge Mahkemesi’ndeki davanın 52 sayfalık iddianamesinde karşımıza da binbir yüzlü Reza Zarrab’ın, Ekonomik Cihad için Ahmedinejad’a vaad ettiği üstün finansal becerileri çıkıyor.
Yani iddianamenin derdi Türkiye’de bazılarının zannettiği gibi rüşvet, yolsuzluk gibi suçları yargılamak değil. İddianamenin bir kaç yerinde rüşvet iddialarından ambargoların delinmesindeki organizasyon anlatılırken bahsedilip geçilmiş.
Tabii ki Zarrab’ın, sınav kağıdını fazla bilgiyle doldurup göze girmeye çalışan talebe psikolojisiyle, polisi arayıp trafikte güvenlik şeridini nasıl kullandığına kadar ayrıntılara girdiği ifadesinde, davanın esas konusu olmasa da belgeler göstererek rüşvet verdiğini söylemesi, Türkiye’de kolayca üzerinden atlanıp geçilecek sözler değil. Özellikle de New York’taki bir itirafçının iddiaları karşısında tv tv dolaşıp, ‘iftira’ diye bağırması beklenen adı geçen isimler derin bir sessizliğe bürünmüşken...
Yine de bu davada yargılanan Türkiye, Türkiye’deki hükümet ya da benzer ambargo delme davalarındaki gibi bir bankanın tüzel kişiliği değil. Hatta hepimizin adını bildiği bankanın adı iddianamede kodlanarak yer almakta.
İddianamede esas yargılanan savcının bile tam olarak açıklayamadığı, ancak mahkemede şema olarak Zarrab’a çizdirilerek anlaşılabilen karmaşık yöntemlerle en az 10 adımda ambargoların delinmesi, hayali ihracatla İran’ın Türkiye’de bloke olan parasının çekilmesi, Amerikalılara göre ‘kara’ olan paranın aklanması ve bütün bunların Amerikan finans sistemine bağlı bankalar içinde ve onun para birimiyle yapılması. Bu ‘başarı’nın, aklın, organizasyonun sahibi de Zarrab ve ailesinin beş ülkedeki yarım asırlık ‘tecrübesi’.
Yoksa iddianameye göre bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye, ambargoları delmek için Zarrab’ı kullanmış değil. Belki tam tersi geçerli.
O yüzden Zarrab’ı sanık sandalyesinden tanık sandalyesine geçirince iddianamede büyük bir boşluk ortaya çıkıyor. İşte bu boşluklar, önümüzdeki haftalarda New York Güney Bölge Savcısı’nın, Zarrab’ın bile rüşvet almadığını söyleyip, işine sadakatini övdüğü Halkbank yöneticisi Hakan Atilla’nın savunma avukatları tarafından epeyce hırpalanmasına neden olabilir. Tabii Can Dündar’ın internet sitesinden indirdiği ve bolca kullandığı, 17/25 Aralık’ın hepsi aynı örgütün militanı, savcı, polis, hakimlerinin belge ve tapelerinin delil olarak kullanılıp kullanılamayacağıyla ilgili zor sorulara da hazırlıklı olmalı.
Ama yine de iddianamede yargılanan ‘suçlar’ın baş aktörü olmasına rağmen yetenekli Bay Zarrab, Türk mahkemelerinden kurtulduktan sonra, New York Mahkemesi’yle de anlaşarak İran için yaptığı , kendisinin de epey kazandığı bu ‘Finansal Cihad’dan en az zararla kurtulacak.
Ama bu hizmetleri için kullandığı Türkiye ise, zamanında İran için, üstelik İran’ın Suriye’de rejimin yardımına koştuğu ve Türkiye’nin de altını oymakla meşgul olduğu günlerde girdiği, riskli bir girişimcilik nedeniyle, düşmanlarının aç kurtlar gibi etrafını sardığı bir mahkemenin önüne çıkarak şimdiden yeterince zarar görmüş oldu.
Ne diyelim, herkese ders olsun, has ipek kendini kırdırmaz.
Yine de az takipçili sıkıcı Amerikalı mahkeme muhabirlerinin, meraklı Türk okurlarının ilgisiyle duydukları her şeyi kelime kelime yazması kimseyi şaşırtmasın, Zarrab davası bugünlerde Trump’ın koltuğunu sallamakla meşgul olan Amerikan medyasında kendisine ancak iç sayfalarda yer bulabilmiş durumda.(Tabii yine de bazı Türk gazetelerinden daha çok yer verdikleri kesin.)
İddianamede suçlamaların dayanağı olarak Executive Order 12170, Executive Order 13645 gibi rakamlarla ifade edilen kanunlar gösteriliyor. Bunlar 1979’dan 2013’e kadar ABD Başkanların çıkardığı İran’a yaptırımları içeren Kanun Hükmünde Kararnameleri temsil ediyor. Bunun dışında aralarında İran’ın 2012’de Suriye’deki rolü üzerine çıkmış olanlarının da olduğu kongreden geçmiş İran ambargosu yasaları da, dördü İranlı dördü Türk sekiz sanığın ihlal ettiği kanunlar arasında sayılmakta.
O halde Türkiye’nin haklı olarak itiraz ettiği o sorunun cevabını arayalım; Nasıl oluyor da ABD’nin ambargo kararlarıyla Türkiye’deki eylemler ve kişiler yargılanabiliyor?
Sorunun cevabı için dünya finansal sisteminin karmaşık ve hiyerarşik yapısına girmek gerekli, daha anlaşılır bir cevap içinse altı yıl öncesine gitmeliyiz.
Ama bir sonraki yazıda.
.06/12/2017 00:23
Ambargoyu ‘delme’nin uzun hikayesi
Şubat 2011’de İstanbul’daki bir banka şubesinden, Ankara’daki bir banka şubesindeki alıcıya yüklü miktarda dolar gönderilir.
Ama bankalar için rutin sayılabilecek para transferinde bir sorun çıkmıştır. Para bloke edilmiş görünmektedir. Az sonra İstanbul’daki bankanın genel müdürlüğüne ABD’den bir telefon gelir. Telefondaki Amerikalı yetkili, bankanın üst düzey yetkilisine “Tahran’a sizin üzerinizden para aktarılmasına neden müsaade ediyorsunuz? Uluslararası yaptırımları delmeye çalıştığınızın farkında değil misiniz?” diye hesap sormaktadır. Telaşlanan banka yetkilisi Tahran’da şubeleri olmadığını, bir yanlış anlama olduğunu anlatmaya çalışır. Gerçekse birazdan ortaya çıkar. Paranın gönderildiği Ankara’daki banka şubesi Tahran Caddesi üzerindedir. Amerikalılar bunu Tahran diye anlamıştır. Özür dileyip, paranın üzerindeki blokajı kaldırırlar.
https://www.ntv.com.tr/ekonomi/tahran-caddesindeki-subeye-iran-baskini,XhMav12G4Uqmam5l2KI7RQ
Peki, nasıl olmuştur da İstanbul’dan Ankara’ya bir para transferi taa ABD’den durdurulabilmiştir?
Son haftalarda dünya finans sisteminin kavram ve güç ilişkileriyle bir anda karşı karşıya kalan biz sıradan fani insanlar için cevaplanması gereken bir soru bu.
Sorunun cevabı için önce 1944’te ABD’nin New Hampshire eyaleti Bretton Woods kasabasındaki zirveden bu yana dünyanın rezerv para biriminin dolar olduğu gerçeğini akılda tutmalıyız. Bu özetle şu demek; 73 yıldır dünya finansal sistemi, petrol, altın satışları ve bütün bankalar dolar merkezli olarak çalışıyor. Bu da doların patronu olan ABD’ye dünyadaki bütün bankalar üzerinde büyük bir otorite sağlıyor. Bu, adaletsizlik olarak görebileceğimiz ama isyan ederek düzeltemeyeceğimiz dünyanın bir gerçeği.
İstanbul’dan Ankara’ya değil, İstanbul’da aynı semtte yan yana iki banka şubesi arasındaki bir dolar transferinde de (Bu diğer para birimleri için de geçerli) dolar önce ABD’deki belirlenmiş muhabir bankaya, oradan da ABD Merkez Bankası’na gidiyor, eğer işlemde bir sorun yoksa okyanusları aşıp hesaba geliyor. Transferin görülmesi ve bloke edilebilmesinin sebebi de bu.
Bu gözetlemede Amerikan Hazinesi parayı, kara para aklama, terörün finansmanı, sakıncalılar listesi ve yaptırımlar gibi kriterler açısından inceliyor.
ABD’de de bütün bu incelemeler için uzmanlaşmış 16 ayrı kurum var. İddianamede adı sık sık geçen Office of Foreign Assets Control (OFAC) yani Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin işi ABD ve BM yaptırımları açısından para akışını kontrol etmek. Bu kurumların tepesinde ise bir üst yapı olarak ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Office of Terrorism and Financial Intelligence (TFI) yani Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi bulunuyor.
Bu denetimlerde bir yaptırımı ihlal etmek ya da kara para işlerine girmek bir bankayı uluslararası finans sisteminde sakıncalı banka durumuna düşürebiliyor. Bu, bir banka için kabus demek. Çünkü Amerika’da lisans iptaline ve böylece dolar merkezli uluslararası para sisteminin dışına çıkarılmaktan, ağır para cezalarına çarptırılmaya, kredi ve borçlanma maliyetlerini artırmaya kadar hayli ağır sonuçları olabiliyor.
İşte dünyadaki bütün bankaları olduğu gibi, Türkiye’deki bankaları, dolayısıyla Türkiye’yi Amerikan yaptırımlarının bağlamasının esas sebebi bu. Ayrıca Türkiye, OECD üyesi 36 ülkenin yaptırımların uygulanması, kara para trafiği ve terörün finansmanına karşı kurduğu Finansal Eylem Görev Timi’nin (FATF) de1991’den beri üyesi. Ve böylece de yaptırım kararları konusunda uluslararası sistemin bir tarafı.
Bu yüzden 2011 yılındaki rutin işlemi ABD yaptırımlarına takılıp bloke edilen İstanbul’daki banka genel müdürü haklı olarak telaşlanmıştı.
Ama 2011 yılında telaşlanması için biraz daha fazla haklı sebebi vardı.
Çünkü ABD, o günlerde İran ambargolarını sertleştirmiş, uygulanması için de finansal sistem üzerindeki hegemonyasını kullanarak diğer ülkeler üzerindeki baskılarını artırmıştı.
ABD’den “yaptırımları uygula” baskıları altında olan sadece Türk bankaları da değildi, Avrupa’daki pek çok büyük bankanın genel müdürü de aynı telaşı yaşamaktaydılar.
Aslında ABD, 1979’dan beri İran’a yaptırımlar uyguluyor. 11 Eylül 2001’in ardından artan güvenlik endişeleri ve İran’ın nükleer silah yapmaya çalıştığı istihbaratıyla 2005’den itibaren bu yaptırımlar sertleşmeye başladı. Aynı nedenle 2006’da BM, Türkiye’nin de onayladığı İran’ı mali olarak sıkıştırmayı, petrol gelirlerini azaltmayı amaçlayan ve dört yıl boyunca uzatılan bir yaptırım paketini onayladı.
ABD işi o kadar sıkı tutmaya başlamıştı ki, 1970’lerden beri anında dünyanın her yerine online para göndermeyi sağlayan Belçika merkezli SWIFT (The Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) sistemini, 11 Eylül saldırısının ardından Amerikan hazinesinin gözetlediği ortaya çıkmıştı. 2006 yılında New York Times ortaya çıkardığı skandal Avrupalı müttefikleri de epey kızdırmıştı.
2010 yılında İran’ın “barışçıl olmayan nükleer çalışmalarını” engelleyip, Tahran’ı masaya oturtmak isteyen ABD yönetimi, Kongre’den kısaca CISADA (Imposing Sanctions Under the Comprehensive Iran Sanctions, Accountability and Divestment Act) denen daha sert yeni bir yaptırım paketi daha çıkardı.
https://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/Programs/Documents/CISADA_english.pdf
Bu yaptırımların hedefinde İran’ın silahlanmaya ve nükleer çalışmalara gittiğini iddia ettiği petrol ve gaz gelirlerini kısmak vardı. Ülkelere iki türlü baskı yapılıyordu; “İran’dan aldığınız petrolün miktarını düşürün, petrol ve gaz alıyorsanız bile ücretini nakit para olarak ödemeyin.”
Bu yaptırımları diğer ülkelere ve bankalara uygulatmak için baskı yapma görevi ise ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi’ndeydi.
Dairenin, dünyanın büyük bankalarının korkulu rüyası olmuş halef selef olan iki müsteşarı Stuart Lewey ve David Cohen’in yetenekli hukukçular olmak dışında ortak bir özellikleri daha var. Biyografilerinde yazdığına göre ikisi de ‘bilinçli’ Amerikan Musevileri’ydi ve en azından İranlı yetkililer, müsteşarların İran ambargoları konusundaki sert performansını böyle açıklıyordu.
(Ama ABD’de İran ambargoları konusunda en hassas olan ve en çok bastıran grubun, pro-İsrail Yahudi lobisi olduğu politik doğruculukla örtülemeyecek bir gerçek.
Çünkü İran’ın nükleer silaha sahip olmasından en çok endişelenen İsrail. ABD yönetiminin ve diğer ülkelerin İran yaptırımlarıyla ilgili politikalarını en yakından takip eden, Kongre’deki oturumlarda bilirkişi olarak çağrılan, yaptırım ihlallerini raporlayan Washington merkezli The Foundation for Defense of Democracies (FDD) de pro-İsrail bir think tank. Bu think tankin uzmanlarının New York’taki davada karşımıza bilirkişi olarak çıkması o yüzden sürpriz değil.)
2011’de Obama tarafından göreve getirilen David Cohen’in adı “Finansal Batman”e çıkmıştı.
Bu şöhretinin esas sebebi ise 2010-2011’de İran yaptırımlarını delen bankalara yönelik başlattığı sert soruşturmalardan geliyordu.
Yani bu dava nedeniyle bir kere daha Türkiye’de sık sık söylendiği gibi, hedef sadece Türkiye değildi.
Çünkü Amerikalılara göre ambargoyu sadece Türk bankaları delmiyordu.
Aksine Amerikalı maliyecilerinin listesinde Türk bankalarının çok önünde İngiliz, Alman, Fransız bankaları vardı. Çünkü İran, Avrupa’daki pek çok ülke için gaz ve petrol alınan ve yüksek miktarlarda ihracat yapılan bir ticaret ortağıydı.
Avrupa finans çevrelerinin İran’la ilişkileri o kadar yoğundu ki Almanya’da hisselerinin yüzde 26’sı İran’ın en büyük bankası Bank Mellat’a ait olan Europaische-Iranische Handelsbank (EIH) adlı bir banka bile mevcuttu.
FBI ve OFAC tarafından yürütülen soruşturmalar sonucunda İran ambargolarını delmek suçundan ilk dava Ocak 2009’da New York Manhattan Bölge Mahkemesi tarafından İngiltere’nin en büyük bankalarından Lloyds’a açıldı.
Manhattan Bölge Savcısı Robert Morgenthau tarafından hazırlanan iddianamede, İngiliz bankası, ‘İran bankalarının paralarını gizleyerek ABD’ye sokmakla’ suçlanıyordu. Lloyds suçunu kabul etti ve uzlaşma yoluna gitti. Bunun karşılığında ceza olarak 350 milyon dolar ödedi.
Aynı Manhattan Bölge Savcısı, 2009 Aralık ayında bu kez yine Londra merkezli İsviçre bankası Credit Suisse’e, 90’lardan 2006’ya kadar 1 milyar dolarlık İran parasını saklayarak finansal sisteme sokmak suçlamasıyla dava açtı. Credit Suisse yetkilileri New York’a gittiler, uzun pazarlıklar sonucunda suçlarını kabul edip, 536 milyon dolarlık ceza ödemeyi kabul ettiler.
Davalar 2010 yılında da sürdü. ABD’nin İran yaptırımlarını delmekten bu kez Washington Savcılığı tarafından İngiliz Barclays bankasına dava açıldı. Banka da anlaşma yoluna gidip, 298 milyon dolarlık cezayı ödedi.
Yine 2010 yılında Hollanda bankası ABN AMRO, ABD’nin İran ambargosunu delmekten açılan davada 500 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı.
2012 yılında soruşturmalar hızlandı. ABD Hazine Bakanlığı’nın yaptırımlardan sorumlu kurumu OFAC’ın incelemesi sonucunda, Manhattan Bölge Savcısı Cyrus Vance, milyarlarca İran parasını aklamak suçlamasıyla Hollanda’nın en büyük bankası ING hakkında dava açtı. ING, 619 milyon dolarlık ödeyerek, lisansını kurtardı.
Aynı yıl İran ve Kuzey Kore yaptırımlarını delme soruşturması Londra merkezli dünyanın en büyük bankalarından HSBC’yi de vurdu. Bu kez Brooklyn Bölge Savcısı Loretta Lynch’in açtığı soruşturmada aralarında İran’ın da olduğu yaptırımları delmek, kara para aklamakla suçlanan banka 1.9 milyar dolarlık cezayı ödemeyi kabul etti.
Amerika, İran yaptırımlarını delmekten en büyük cezayı 2014 yılında Fransız BNP Paribas’a kesti. İki yıllık FBI ve OFAC soruşturması sonucunda davayı açan tanıdık bir savcıydı. New York Güney Bölge Mahkemesi savcılarından Preet Bharara.
Fransız bankası; İran, Sudan ve Küba’yla, yaptırımlara rağmen 30 milyar dolarlık işlem yapmakla suçlanıyordu. Bharara’nın hazırladığı iddianamede bankanın 13 üst düzey yöneticisi sanıktı ve 35 yöneticisi hakkında ise soruşturma sürüyordu.
Davaya ve istenen cezaya Fransız Cumhurbaşkanı Hollande, “orantısız” diyerek tepki göstermiş, Obama’dan önce bir mektup yazarak, sonra da Beyaz Saray’a gidip bizzat “Fransız ekonomisine zarar verir, ilişkilerimizi zedeler” diyerek davaya müdahil olmasını istemişti. Obama “yargının işine karışmam” diyerek bunu reddedince, Fransız bankası da suçunu kabul edip anlaşama yoluna gitmek zorunda kaldı. Rekor bir ceza olan 8.8 milyar doları ödemekle de kalmadı, anlaşma gereği 13 üst düzey yöneticisinin de işine son verdi.
Son olarak 2015’de, 2010’da başlayan FBI ve OFAC soruşturması tamamlandı ve Washington Bölge Mahkemesi tarafından Alman Commerzbank’a dava açıldı. Hem de ABD’nin NSA üzerinden Merkel’i dinlettiğinin ortaya çıktığı, iki ülke arasındaki ilişkilerin gerildiği günlerde. Savcı Machen, Almanya’nın ve Avrupa’nın en büyük ikinci bankasını "İran ve Sudan paralarını aklayarak finansal sistemimizin ve ulusal güvenliğimizin altını oydu” diye suçluyordu. İlişkiler biraz daha gerildi, banka karara itiraz etti ama sonuç değişmedi, Alman bankası da Amerikan yaptırımlarını delmekten ABD’ye 1.45 milyar dolar ceza ödemek zorunda kaldı.
Savcılıklar tarafından iddianameleri yazılmış bu davalarda bankaların çoğu, Amerikan hukuk sistemindeki “Guilty Plea” yani suçu itiraf edip kabul etmek ve böylece ceza indirimi almak diye özetlenecek bizdeki itirafçılıktan daha prestijli bir yöntem sayesinde para cezalarıyla kurtuldular.
Bu kavram bugünlerde ABD medyasında iki kişi için de sık sık kullanılıyor. Biri Trump’ın eski güvenlik danışmanı Michael Flynn diğeri de Reza Zarrab.
Bu kısma en sonunda dönmeden önce, Avrupalı bankalar hakkında soruşturmalar yürütüp davalar açan Amerikalı hazinecilerin, Türk bankaları hakkında ne yaptığına bakalım.
İşte burada karşımıza Halkbank çıkıyor.
Halkbank’ın en büyük özelliği 2004 yılında Pamukbank’la birleşmesinden miras Tahran’da şubesi olması. Ayrıca ABD’de şubesi olmaması. Bu iki özelliği yaptırım baskılarına karşı Halkbank’ı dünyada yaptırım engeline takılmadan İran’a para akışında bir adım öne çıkardı.
Sadece, Koç Holding bünyesindeki Türkiye’nin en büyük petrol rafinerisi TÜPRAŞ değil, Amerikan yaptırımlarından çekinen Hindistan da 15 milyar doları bulan petrol ithalatının yarısının ödemelerini Halkbank üzerinden İran’a gönderiyordu. Ama sadece Halkbank değil, bazı özel Türk bankaları da ambargoyu fırsata çevirmeye çalışmıştı.
Tabii ki Türkiye’de bütün bu olan biteni Amerikalılar da yakında izlemekteydi.
Ne kadar yakından izlediklerini Wikileaks’te yayınlanan 2009 tarihli ABD Ankara Büyükelçiliği’nden Washington’a gönderilen bir telgraftan biliyoruz.
Telgrafta ABD Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarattan David Cohen’in İran ambargoları yüzünden Türkiye’ye yaptığı ilk ziyaretin sonuçları anlatılıyor. Telgraftan Halkbank yöneticileriyle bir araya gelen Cohen’in, şimdi biri ABD’deki davada sanıklar arasında yer alan Halkbank yöneticilerini Bank Mellat ve İran’la işleri yüzünden uyardığı ama sonuçtan memnun olmadığını öğreniyoruz.
https://wikileaks.org/plusd/cables/09ANKARA1725_a.html
2010 yılında aynı gerekçeyle Türkiye’yi bir kere daha ziyaret eden Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarat Müsteşarı Stuart Lewey ise görüştüğü devlet ve özel bankalarının yetkililerini, yakın bir zaman önce İran ambargolarını delmekten ağır bir ceza alan İngiliz bankası Barclays’ın başına gelenleri hatırlatarak, uyarmıştı.
http://www.gazetevatan.com/abd-den-turkiye-ye---barclays-tehdidi--335835-ekonomi/
Hükümetin içinden ise farklı sesler geliyordu. Ekonominin esas patronu olan Ali Babacan, Mehmet Şimşek daha az risk alma taraftarıydı ve bankaları koruyan bir çizgi izliyorlardı, dış ticaretten sorumlu bakan Zafer Çağlayan ise aksine bankacıları “Açık söyleyeyim. Bizi sadece BM’nin kararı bağlar. ABD’nin ki değil” diyerek daha cesur olmaya çağırıyordu.
Ama o günlerde çıkan haberlere bakılırsa bankacılar, Avrupalı bankalara ardı ardına kesilen para cezalarından sonra İran yaptırımları ihlali radarına takılabilecek iş yapmaktan çekiniyor hatta iş yapmış olanlar da ülke dışına çıktıklarında tutuklanmaktan korkuyordu.
http://www.milliyet.com.tr/bankacilar-iran-baskisinda-topu-caglayan-a-atti-ekonomi-1299863/
2011 yılı Nisan ayında bütün Avrupa’yı turlayan David Cohen, bir kere daha Türkiye’ye geldi. Bu kez Obama tarafından Amerikan Hazine Bakanlığı Terör ve Mali İstihbarat’ının başına atanmış yeni müsteşar olarak.
Görüştüğü özel bankaların yöneticilerini kara listeye alınmamak için İran’la olan mali ilişkilerini sona erdirmeleri için açık bir dille uyardı. Hatta bu uyarılarını düzenlendiği basın toplantısında da dile getirdi.
https://www.youtube.com/watch?v=nPARoiYkhI8
Bugünlerde New York’taki dava sürerken açıklamalar yaparak İran ambargosunu delmediklerini bir kere açıklama ihtiyacı duyan bazı özel bankalar bu ziyaretten sonra İran’la olan finansal ilişkilerine son verdiler, ABD’li hazinecilere teminat mektupları yazdılar.
Cohen’in Nisan 2011’deki ziyaretinin ilk sonucu bir hafta sonra alındı. Ambargo nedeniyle Türk bankaları üzerinden artan para trafiği sayesinde bir yılda yüzde 300 büyüyen Bank Mellat, Türk bankalarıyla iletişiminin kesildiğini açıkladı.
https://www.ntv.com.tr/ekonomi/turk-bankalar-bizimle-iliskisini-kesti,3dMn7wjMWU-K_dUkaVhH0w)
Fakat yine de ABD’li mali müfettiş, 2011’deki ziyaretinden tam olarak istediğini alamamıştı.
Bunu ABD’ye dönüşünde bilgi verdiği Senato Bankacılık Komitesi'nde New Jersey senatörü Robert Menendez’in sorduğu "Anlıyorum ki şu anda bir İranlı bankayla iş yapan Türk finansal kuruluşları bulunuyor. Onlara yaptırıma hazır mıyız?" sorusuna verdiği cevaptan anlıyoruz:
“Yasayı uygulamada kararlıyız. Ve sizin de söylediğiniz gibi bizim görüşme önerilerimize karşılık vermeyen bir finansal kuruluş var ve bu kuruluş CISADA'ya
göre yaptırım uygulanabilir faaliyetlerde bulunuyor. Bu kuruluşu çok güçlü biçimde izleyeceğiz"
Bahsedilen kuruluş yine Halkbank’tı.
İran ise artan bu finansal kıskaç karşısında elleri kolları bağlı beklemeyecekti. 2011 yılının mart ayındaki Nevruz kutlamalarında dini lider Hamaney, “ekonomik cihad” ilan etti. Ekonomik cihadın baş hedefi şüphesiz İran’a yönelik ambargoların delinmesiydi.
http://www.economist.com/node/18867440
İran’a esas vurucu darbe ise yılın son gününde geldi. 31 Aralık 2011 günü Başkan Obama, tatilde olduğu memleketi Hawai’de İran Merkez Bankası’yla iş yapan, nakit transfer eden bankaları kara para aklamaya sokabilecek yeni bir yaptırım paketini imzalamıştı.
Yaptırımların en net sonucu Mart 2012’de alındı. Brüksel’e giden David Cohen, İran’lı bankalarının 200 ülke arasında online anında para transferini sağlayan Brüksel merkezli SWIFT sisteminden çıkarılması için Avrupalı yetkililere baskı yaptı. Avrupalılar bu talebe fazla direnemediler ve İran bankaları SWIFT sisteminden çıkarıldı.
Bu İran’ın nefes borularının kesilmesi demekti. Artık ne dışardan İran’a ne de İran’dan yurtdışına para transferi yapmak mümkündü.
Ama ticaret devam ediyordu, ABD’nin azaltın baskılarına rağmen aralarında Türkiye’nin olduğu pek çok Avrupa ve Asya ülkesi için İran gazı ve petrolü kolay vazgeçilebilir değildi. ABD bu yüzden, İran'dan petrol alımına sınırlama getirme kararı alan Japonya, Almanya, Belçika, İspanya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, İtalya, Hollanda, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'ni ambargodan 180 gün muaf tutulacağını açıkladı. İlk muaf listesinde Türkiye yoktu. Petrol ihtiyacını İran’dan karşılayan Hindistan de yoktu ve ABD’nin yeni yaptırımlarından sonra çekinip, Halkbank yolunu kullanmaktan da vazgeçmişti.
Dünyadaki bankalarsa ambargoyu delmek için daha sonra yukarıdaki cezaları ödemelerine neden olan finansal yöntemler geliştirdiler. En basit yöntemlerden biri, SWIFT yerine eski bir teknoloji olan fax kullanmaktı.
Ama bütçesinin en büyük kalemi olan petrol ve gaz gelirleri yurtdışındaki bankalarda bloke edilmiş İran’ın bundan daha fazla nakite ihtiyacı vardı.
Hamaney’in Ekonomik Cihad çağırısıyla harekete geçen Ahmedinejad yönetimi ve İran Merkez Bankası yeni yollar aramaya başlamıştı. Bulunan isimlerden biri, şimdi hapishanede idam edilmeyi bekleyen Babek Zencani’ydi.
Zencani’ye parasını nakit olarak İran’a getirmek ve karşılığında komisyon almak üzere İran milli petrolünü satma yetkisi verildi. Zencani ve birlikte iş yaptığı bürokrat/siyasetçiler İran hazinesine getirmeleri gereken 3 milyar dolara yakın parayı iç etmekle suçlanıp idam cezasına mahkum edildiler.
İşte Türkiye, Azerbaycan, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri’nde döviz ve altın işleri yapan Zarrab ailesi de bu noktada devreye girdi.
Ambargoların sertleşmeye başladığı 2008’de Türkiye’de ilk şirketini kuran, besteci, zengin Azeri eş olarak tanınan 20’li yaşlarının sonundaki Reza Zarrab, 2011’de İran’a yeni ambargoların konuşulmaya başlandığı aralık ayında Farsça iki mektup kaleme almıştı. Şirketi Durak Döviz antetli mektuplardan ilki İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a yazılmıştı. (Daha önce bahsetmiştik)
İkinci mektup ise New York’taki davada fotoğrafı suçun tarif edildiği panoda Hamaney’in fotoğrafının altında yer alan dönemin İran Merkez Bankası Başkanı Mahmut Bahmani’ye gönderilmişti:
“Ruhani Lider Hamaney ve İran Merkez Bankası’nın saygıdeğer yetkilileri ve çalışanlarının yaptırımlara karşı oynadıkları rol, yaptırımları akıllı bir biçimde etkisiz kılıyor, hatta özel yöntemler kullanarak bu yaptırımları fırsatlara dönüştürüyor. Eğilimin yaptırımları yoğunlaştırmak ve artırmak yönünde olduğu bir sır değil ve İran İslam Devrimi’nin bilge lideri bu yılı ekonomik cihad ilan ettiğinden Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Azerbaycan’da şubeler açarak dış ticarette yarım asırlık bir deneyim edinen Zarrab Ailesi, yaptırım karşıtı parasal ve dış ticaret politikaları uygulamak için her türlü işbirliğine girme isteğimizi bildirmenin bizim milli ve ahlaki görevimiz olduğunu düşünüyor.”
Mektupta bahsedilen “yaptırım karşıtı parasal ve dış ticaret politikaları” ndan ne kastettiğine geçmeden önce bir yanlış anlamayı düzeltmek gerek.
Türkiye, hiçbir zaman ABD’nin açıkladığı İran ambargolarını tanımadığını ve uygulamayacağını açıklamadı. Aksine, ambargoya uygun adımlar attı. Ambargoya uyarak, Mart 2012’de Türkiye İran’dan alımlarını yüzde 10-20 oranında azaltacağını açıkladı ve böylece 11 Haziran 2012’de ve 7 Aralık 2012’de ilave alım azaltmasıyla yenilenen bir yaptırım istisnası edindi.
Türkiye, 2011’in son günü çıkan İran’a bankalardan para transferini yasaklayan ambargonun da gereğini yaptı. İran’dan alınan petrol ve doğalgaz ödemeleri, Halkbank’ındaki İran Merkez Bankası, İran Milli Petrol Şirketi ve İran Milli Gaz Şirketi’ne ait üç hesapta biriktirilmeye başlandı. Biriken bu para İran’a ambargo listesi dışındaki ürünlerin ihracatının ödemelerinde kullanılıyordu. Yani aslında ambargo İran’la ticareti zorlaştırıyor ama engellemiyordu.
İşte tam bu noktada Zarrab ortaya çıktı. Ambargo listesinde olmayan ve ticareti konusunda uzman olduğu bir ürün bulmuştu: Altın.
Zarrab’ın mahkemedeki tanıklığına göre bu kendi projesiydi. Sistem resmi olarak şöyle çalışıyordu; İran devletinin ve özel üreticilerin Halkbank ve diğer bankalarda bloke halde duran hesaplarındaki paraları, önce dolar hesabından TL hesabına taşınıyor, ardından İran’a altın ihracatının karşılığı olarak çekilip, altınlar İran’a götürülüyordu. Böylece, resmi yollardan olmasa da dolaylı olarak Türkiye, İran’dan aldığı petrol ve doğalgazı altınla ödemiş oluyordu. İran da bloke edilmiş gelirlerine ulaşıyordu.
Böylece 2011-2013 yılları arasında İran devletinin ve bazı özel şirketlerin Halkbank ve diğer bankalarda birikmiş 15 milyar dolara yakın petrol ve doğalgaz gelirleri, altın ihracatı yapan Zarrab’ın şirketleri tarafından çekilip, bir şekilde İran’a taşındı. Bu ticaretin, altın ihracatıyla döviz geliri elde edilmediği için en büyük kazananın İran olduğu ise açıktı.
Ama Zarrab, tek başına bu ihracatla o kadar büyük rakamlara ulaşmıştı ki, Ocak 2012’de 9. Sırada yer alan kıymetli maden ve metaller ihracatı, Şubat ve Mart'ta 5. sıraya, Nisan ve Mayıs'ta ise geçen yılın aynı aylarına göre ortalama yüzde 434 artış göstererek 1. sıraya yükselmişti.
Mayıs ayında en fazla ihracat yapılan ülke de İran olmuştu. Bu ülkeye yapılan ihracat 2011 Mayıs ayına göre yüzde 513.2 artarak 1.66 milyar dolar olurken bu rakamın 1.39 milyar doları altın ihracatındandı.
İran’la altın ticaretinin bir yolu da Zarrab ailesinin şirketlerinin olduğu Birleşik Arap Emirliği’ydi. 2012 yılında BAE ile altın ticareti de 250 kat birden artmıştı.
30’lu yaşlarının başındaki Zarrab Türkiye’nin ekonomik verilerini değiştiren bir güce erişmişti.
Tabii, ambargodaki bu açık üzerinden İran’a nakit girişinin sürmesi, ABD’nin gözünden kaçmadı. Bu altın ticareti ile yurtdışında onlarca haber yapılmıştı.
http://edition.cnn.com/2012/11/29/world/meast/turkey-iran-gold-for-oil/index.html
Ve 1 temmuz 2012 itibarıyla ABD, Obama’nın imzasıyla İran’a yönelik ek bir yaptırım paketini (Executive Order 13622) devreye soktu. Paket, İran’a altın başta olmak üzere değerli metal satışını ambargo kapsamına sokuyordu.
https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/DCPD-201200607/pdf/DCPD-201200607.pdf
Yeni yaptırımla ilgili haber yapan Reuters’in aklına hemen Türkiye’nin Halkbank üzerinden yaptığı altın ticareti gelmişti.
1 temmuz 2012 itibarıyla İran’a altın ihracatı ambargo kapsamına girince, Zarrab rotayı Birleşik Arap Emirlikleri’ne çevirdi.
Nasıl yaptığını tam olarak kimse bilmiyordu ama altın, BAE üzerinden İran’a ulaşmaya başlamıştı. Bu karar Türkiye’nin toplam ihracat rakamlarını tekrar değiştirdi. 1 Temmuz’daki İran’a altın ambargosu kararından hemen sonra Ağustos ayında ihracat şampiyonluğu İran’dan BAE’ye geçmişti. İhracat’ın en büyük kalemiyse altındı. İran’la ihracat ise birden yüzde 70 düşmüştü.
http://www.hurriyet.com.tr/iran-bitti-baeye-altin-ihracati-patladi-21575187
Zarrab, 2015’de katıldığı meşhur bayraklı röportajda (muhtemelen röportajın yapıldığı yer Türk bayrağının yanında görünen şirket bayrağına bakılırsa şirketiydi)
1 Temmuz 2012’den itibaren ABD, İran’a altın ihracatına ambargo getirince, BAE üzerinden ambargo kapsamına girmeyen acil ilaç ve gıda ihracatıyla, İran’ın Halkbank’taki bloke parasını çektiklerini anlatmıştı.
İki devlet arasında olmayan, bir tüccarın yürüttüğü bu ticaretle ilgili ilk resmi açıklama Kasım 2012’de Meclis Bütçe Komisyonu’nda bir soru üzerine ekonominin patronu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dan geldi:
“Türkiye olarak İran’dan aldığımız gazın parasını biz TL olarak İran’ın Türkiye’deki hesabına yatırıyoruz. Fakat İran’ın o parayı dolar olarak kendi ülkesine götürmesi mümkün değil, uluslararası kısıtlamalar, ABD’nin yaptırımları sebebiyle. Dolayısıyla İran bunu döviz olarak kendi ülkesine götüremeyince, o TL’yi kendi hesabından çekiyor, altın alıyor piyasadan. Altını kendi ülkesine götürüyor. Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum ama işin özü bu.”
“Bunu nasıl götürüyor bilmiyorum” Galiba en kritik nokta burası. New York’taki davanın iddianamesindeki suçlamaların önemli bir kısmı da altınların ve diğer ihraç ürünlerinin nasıl götürüldüğü, ya da gerçekten götürülüp, götürülmediği üzerine kurulu.
52 sayfalık iddianamede üç tür yöntem üzerinden ambargo delme ve uluslararası ticaret kanunlarını ihlal etme suçlaması yöneltiliyor.
İlk suçlama iddianamede “Turkish Bank-1” diye geçen Halkbank’taki İran Merkez Bankası, İran Milli Petrol Şirketi ve İran Milli Gaz Şirketi’nin ambargo nedeniyle bloke hesaplarındaki paranın, İran’a altın ihracatıyla çekilip, gelirlerin İran hükümetine ulaştırılması.
İkinci suçlama bankadaki parayı altın ihracı için çekip aslında altın ihraç etmemek, yani bir çeşit hayali ihracat yaparak ülkelerarası ticaret kurallarını ihlal etmek.
Üçüncü suçlama ambargo dışı olan yiyecek ve tıbbi ürünleri ihraç etmek için bankadaki İran parasını çekip, aslında bu ürünleri ihraç etmemek. Evraklarda sahtecilik yapmak.
Ve bu üç yolla da İran’a nakit girişi sağlayıp ambargoyu delmek.
Doğrudan Halkbank’a yönelik suçlama bu transferlerin parçası olmak ve bu transferleri örtüp Amerikalı hazine yetkililerinden gerçeği saklamak.
Son suçlama aslında BNP Paribas, Commerzbank, ING ya da HSBC’ye açılan davalarda yöneltilen suçlamanın çok benzeri.
Ama onlardan farklı olarak davanın doğrudan bankaya değil, kişilere dönük bir ceza davası olarak açılması ve iki kişinin tutuklanmasının arkasında herhalde örgütlü suç iddiası var.
Herhalde diyoruz çünkü muhtemelen Türkiye’yle ABD ilişkileri iyi olsaydı, bu mesele böyle sert bir hukuki yöntemle çözülmeyecekti.
Buradaki terslik o örgütlü suçun bizzat mahkemedeki ifadesinde esas “organizatörü”nün sanıklıktan tanıklığa geçmiş olması. Zarrab, New York’taki mahkemede şemalar çizerek, iddianamede savcının anlattığından daha fazlasını anlattı. Halkbank’tan çekilen İran parasının nasıl finans sistemi içinde en az 1o adımda ülke ülke banka banka dolaştırılıp altından dolara, dolardan altına, ya da tümene çevrilip temizlendiğini ve İran’a sokulduğunu anlattı. Bunu yapan Halkbank değil, Zarrab’ın organizasyonuydu. Zarrab’ı oradan çektiğinizde iddianamede geriye, yine iddianameye göre “suçu” işlemek için ikna ettiği ve hatta yine savcının iddiasına göre “rüşvet verdiği” insanlar kalıyor. Hatta iddianamenin baş sanığı olarak kalan Hakan Atilla için iddianamede bu bile söylenmiyor ve Zarrab da bunu tanıklığıyla teyit etmiş oldu.
Hatta mahkemede delil olarak dinletilen bir Atilla-Zarrab telefon konuşmasında, Atilla’nın Zarrab’ın her tarafı çöl olan BAE’den gıda ihracı formülünden- ki hayali ihracat olduğu anlaşılıyor- hoşlanmadığı, “yapıyı böyle kurmamıştık” dediği de duyuluyor. Belki de Hakan Atilla, guilty plea hakkından yararlanıp, Halkbank diğer Avrupa bankalarınınki gibi uzlaşma yoluna gidebilirdi.
Yine iddianameden savcının bu suçun esas büyük aklının Türkiye değil, İran olduğunu gördüğünü de fark ediyoruz.
Zaten mahkemedeki ilk sunumunda savcı ilk önce “Ekonomik Cihad”dan bahsetti ve suç panosunun tepesine de Hamaney’in resmini koydu.
ABD Hazinesi’nin 2009’dan itibaren Halkbank’ı takibe aldığı malum. İddianameden 2015 yılında Zarrab’ın emailinin FBI tarafından hacklendiğini öğrendiğimize göre soruşturma uzun bir süre devam etmiş görünüyor. (Commerzbank soruşturması da beş yıl sürmüştü)
İddianamede yöneltilen suçlamalardan birinin İran’la petrol ve gaz karşılığı altın ticareti olması, altın ihracının ambargoya 2012 Temmuz’unda dahil olduğu düşünülürse, bundan sonraki yıllara ait devam eden bir ticarete işaret ediyor denebilir. Türkiye’deki ihracat rakamlarına göre İran’a altın ticaretinin büyük ölçüde durduğu görünen 2013’ün mayıs ayında ABD Senatosu’nın Dış İlişkiler Komitesi’nin sorularını yanıtlayan David Cohen, bir soru üzerine Türkiye’den İran’a gaz karşılığı altın gitmeye devam ettiği konusunda şüphesi olmadığını söylemişti.
https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/CHRG-113hhrg80940/html/CHRG-113hhrg80940.htm)
2015 yılında soruşturmanın hala neden devam ettiğinin cevabı ise muhtemelen 2014 yılında İran’a yönelik mücevher ihracatı patlaması olabilir. ‘2012 ve 2013'de sırasıyla 12 ve 17 milyon dolarlık mücevher ihracatı yapılan İran'a 2014'te 818.5 milyon dolarlık mücevher ihracatı yapılmıştı. Ve bu ihracat ilginç bir şekilde 2014'ün Eylülünde başlamış ve 2015 Ocak ayında yapılıp bitmiş, suni bir ihracat gibi görünmekteydi.’
Parasının çoğunu Suriye’de Esad için harcayıp, ekonomik olarak zor günler geçiren İran’ı beş ayda mücevhere boğan isim tabii tahmin ettiğiniz gibi Reza Zarrab’tı.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ugur-gurses/para-transfercisine-sampiyon-odulu-1383875/
Hatta bu yüzden 2015 yılında kendi sektöründe ihracat rekortmeni olarak bakanlardan ödül bile aldı.
17/25 Aralık tecrübesine rağmen, farklı yöntemlerle ambargoyu delmeye devam etmesi, muhtemelen soruşturmayı mali bir banka soruşturmasından, bir ceza soruşturmasına dönüştüren etkenlerinden biri oldu.
2009’dan beri Halkbank’ı takip eden ABD Hazinesi müsteşarı David Cohen’ın ‘başarıları’ yüzünden 2015’de Obama tarafından CIA’nin iki numaraları koltuğuna oturtulduğunu ve 2017 ocak ayına kadar bu koltukta kaldığını da hatırlayalım.
Belki bu soruşturma Avrupalı büyük bankaların geçirdiği benzer soruşturmalar gibi para cezasıyla kapanabilirdi. Amerika’nın ambargo takıntısı parayla giderilebilirdi.
Ama benzer soruşturmalar geçirmiş Alman Commerzbank, Fransız Paribas ya da Hollandalı ING ile Türkiye’nin davası arasında üç büyük fark vardı.
Birincisi işlerinin tam ortasında bankacılar ve onların ambargoyu delmek için bulduğu finansal becerileri değil, genç ve güvenilmez bir İranlı işadamı ve onun icadı olan kirli yöntemler vardı.
İkinci fark böylesine bir kişinin, İran çıkarları için Türkiye’nin ekonomik verilerini değiştirecek güce ulaşmasına müsade eden, üstelik akan para nehrinden, kendilerine doğru dereler akıtmaya da çalıştıkları görünen bazı siyasetçi ve bürokratlar.
Ama onların akıllarına bile gelmeyecek esas fark polis, savcı, hakim, Halkbank, Hazine yöneticisi kılığında kendi ülkesine gol atmaya çalışan bir örgütün varlığı olmalı.
Türkiye’nin, bu davayı kendi iktidar hesaplaşmaları için açarak, adil bir biçimde bu davadaki suçlarla yüzleşmesini engelleyen ve işi New York’ta bir mahkemeye, hem de bu haliyle taşıyan ve hala daha havayı zehirleyen en önemli etken işte bu belalı alamet-i farikamız.
Son yazıda bu davayla FETÖ arasındaki ilişkilere bakalım.
.11/12/2017 00:16
Dünya tam olarak öyle bir yer değil
Türkiye’de herkesin zaten bir kanaatinin olduğu bir mesele hakkında gerçeği öğrenmeye çalışmaktan daha lüzumsuz ve tehlikeli bir iş yoktur.
Böyle zamanlarda gerçeği aramak lüzumsuzdur, çünkü etrafı örümcek ağı gibi sarmış faydalı yalanlarla kurulmuş dünyaları, faydasız gerçeklerle yıkamazsınız.
Günün sonunda işe yarayan yalanlar jet hızıyla yayılırken, kimsenin işine gelmeyen gerçeklerse yola katırlarla devam eder.
Aynı zamanda bu tehlikelidir, çünkü eğer gerçeğin peşinde koşmakta ısrar ederseniz, konfor bozukluğuna yol açmaktan rahatsızlıklara neden olup ve başınıza işler açılabilirsiniz.
Ve başınıza gelecek en kötü iş, söylediğinizin doğru olup olmadığıyla kimsenin ilgilenip ilgilenmemesi olmaz, bununla niye ısrarla uğraştığınız ile ilgili hakkınızda asla nüfuz edemeyeceğiniz şayialar, dedikoduların yayılması olur.
Ama bütün bu lüzumsuzluk ve tehlikeye rağmen gerçekten başka dostumuz yoktur. Faydalı yalanlar iyi gün dostları gibidir, bizi yarı yolda bırakırlar, sonunda da hayal kırıklıkları yaşatıp, çekip giderler. Hem de bizi gerçeklere hazırlıksız yakalatarak...
Sarı saçlım mavi gözlüm Trump ile ilgili faydalı yalanların sonu da nihayet böyle oldu.
Asgari bir ahlakı olan her insanın midesini bulandıracak karakteri, sözleri, davranışlarıyla, ABD’yi trollemek dışında kimseye bir faydası olmayacak bir karaktere, üstelik koltuğa oturur oturmaz işe yedi Müslüman ülkenin vatandaşlarına kapıları kapatmakla başlamış birine, “üst aklın”, “küreselciler”in, “korkunç liberaller”in planlarını bozan adam olarak bel bağlayanların bir kısmının aynı zamanda “ümmet” derdi olması ayrı bir trajediydi.
Ama onun bu aleni İslamafobisini protesto edenlere “Sorosçu”, “küreselci” diyenler burada da durmadılar.
Daha geçen hafta sağıyla soluyla İngilizlerin karşısında birleştiği marjinal ırkçı bir İngiliz grubun açık Müslüman düşmanı üç videosunu ard arda Twitter hesabından paylaşmasına neredeyse yokmuş gibi davranmakla yetinmediler, ses çıkaranlara da “şimdi sırası mı”, “başka işiniz yok mu”lar fırlatıldı, , haklarında “Kraliçe’nin adamlığı”ndan “Kripto”luğa kadar bin türlü şaiya yayıldı.
Hatta bazıları Kudüs kararından sonra bile bu rüyadan uyanmak istemeyip, Trump’ın “baskı altında”, “zorla”, içkisine ilaç katılarak ya da damadının kara büyüleriyle bu kararı aldığına inanmaya devam etti. Onlar için en azından yazarak yapılacak çok bir şey kalmadı.
Halbuki Trump, seçimden önce ısrarla bunu vaad etmişti ve biri damadı (ve kızı) olan kendisini hararetle destekleyen İsrail’deki Likud partisi yanlısı Musevi lobileri ve biri başkan yardımcısı olan milyonlarca Evanjelik Hristiyan seçmeni onun bu vaadini tutmasını beklemekteydi.
Siyasetçilerin omuzlarına binlerce yıllık tarihi ve kutsi görevlerin, davaların yükünü yükleyip, dünyaya da değişmez iyilerle değişmez kötüler arasında kıyamete kadar sürecek bir savaşmış gibi bakan ve bütün gerçekleri bu büyük hakikatin süzgecinden geçiren bu evanjelik dünya okuması bize de çok yabancı değil.
Amerikalı evanjeliklerin, Mesih’in gelişini kolaylaştırma yükünü ABD başkanının omuzlarına yükledikleri gibi, tarihsel hesaplaşmaların, mücadelelerin yükünü siyasetçilere yüklemenin, onların tüm yaptıklarına da bu gözle bakıp, anlam ve kutsiyet aramanın, dış politikayı medeniyetler arası binlerce yıllık bir hesaplaşma arenası olarak görmenin toplumlara sadece maliyetleri oluyor, sonuç itibarıyla da bizim gibi orta büyüklükte bir ülkeyi bırakın, ABD gibi süper bir güç bile bu yüklerin altında eziliyor.
Tıpkı, Kudüs kararının altında Trump’ın ve ABD’nin süper güç olma iddiasının ezildiği gibi.
Trump’ın Kudüs kararı sonrası yaşananlar, dünyayı “gavur”larla “Müslüman”lar arasında kıyamete kadar sürecek ezeli bir savaş olarak gören bu ‘evanjelik’ bakışın tam tersini söyledi bize.
Bir araya geldiklerinde Voltran’ı oluşturmaları beklenen
ABD Başkanı ve İsrail hükümetinin desteklediği bir kararın arkasında Çekya, Filipinler ve Macaristan’dan başka ülke duramadı.
Sadece İslam ülkeleri değil, bu iki ülke dışında tüm Avrupa ülkeleri açıkça ve sert açıklamalarla bu karara karşı çıktılar ve uymayacaklarını açıkladılar.
BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 14’ü (Çin, Fransa, Rusya, İngiltere, Bolivya, Mısır, İtalya, Japonya, Kazakistan, Senegal, İsveç, Ukrayna, Uruguay) Trump’ın kararını kınayan bir bildiri yayınladılar.
Papa, Anglikan Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Kıpti Kilisesi en üst perdeden kararı eleştirdiler. Kudüs’e Hz. İsa’nın ikinci kez inmesini bekleyen evanjelikler, karşılarında Kudüs’te yerleşik Hıristiyanları buldular.
Trump’ın kararının arkasında ABD’nin ne kadarının olduğu dahi meçhul. ABD’yi esas yöneten elitleri oluşturan siyasetçiler, entelektüeller, medya- ki bunların bir kısmı Yahudi ya da Yahudilere ait- bu karara ya açıkça karşı çıktı ya da ağzını lehte olarak açmadı.
Benzer şekilde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması bütün İsrail vatandaşlarının da en temel meselesi değil. Bütün dünyada Trump ve İsrail karşıtı gösteriler sürerken, başkent Tel Aviv’de günlerdir meydanları dolduran yüzbinler, şimdi ülkemiz saldırı altında, bekamız tehlikede demeyip, Netanyahu’yu yolsuzluklar nedeniyle istifaya çağırmaya devam ettiler.
Demek ki dünyayı yöneten yegane bir akıl yok. Dünyayı ABD ya da Yahudiler de yönetmiyor. Öyle olsaydı, Kudüs gibi en temel mevzuda, bu kadar kritik bir karar alınırken, bütün Musevi lobileri, dev Yahudi şirketleri, bizde onların bir parçası olarak görünen masonlar, lionslar, rotaryler hep birlikte bastırır, karara destek için Filipinler, Macaristan ve Çekya dışında da bir sonuç alırlardı.
Demek ki dünyada kimsenin elinde mutlak güç yok. Kimsenin elinde asla yanılmaz ve yenilmez planlar yok.
Yekvücut bir Batı ve “Gavurlar” alemi de yok. Dünya bir dinler arası savaş arenası değil.
Nasıl Suriye’de, Yemen’de, Mısır’da zalimler ve destekçileri arasında Müslümanlar da olduğu gibi Filistin konusunda da “Gavurlar” ve “Müslümanlar” diye iki cepheli değil dünya.
Bütün bunlar kıymetini bilenler için daha ümitvar bir dünya vaad ediyor.
Çünkü bu dünyanın, tarihi “iyiler” “kötüler”, “Müminler”, “Gavurlar” arasında ezeli ebedi bir savaş olarak gören tezlerin, üzerimize çökmüş, bizi bu dünyada etkisiz elaman gibi hissettiren komplo teorilerinin dünyasından en büyük farkı, değiştirilebilir olması.
Bu gerçek dünyada monoblok kaya parçaları gibi cepheler yok, parçalı yapılar var. Ve bu parçalar her geçen gün güçleniyor.
İnsanlar, doğdukları topraklardaki kimliklerine hapsolmuş değiller, onun ötesinde ahlaki erdemlere ve siyasi fikrilere sahipler. Kimse mutlak olarak iyi ya da kötü değil. Tarihin çeşitli sınavları karşısında değişiyor iyiler ve kötülerin yerleri.
Ve bu parçalı güçlerle, fikirlerle çeşitli konularda ittifak etmek, birlikte çalışmak, onlara seslenmek ve müzakere etmek mümkün. Bunun kendi kendimize konuşmaktan, söylenmekten, kızıp, öfkelenmekten, kimsenin duyamayacağı büyük sloganlar atmaktan daha faydalı olduğu kesin.
Örneğin Kudüs meselesi Türkiye’nin önüne belli değerler ve ilkeler çerçevesinde Avrupa’yla yeni bir başlangıç yapma imkanı sunabilir. Ortadoğu’da ABD-Rusya güç mücadelesi içinde, Avrupa ülkeleriyle kurulacak ittifaklar Türkiye’nin her iki büyük güce karşı da elini güçlendirebilir.
Yeter ki önüne faydalı yalanlardan barikatlar kurduğumuz kapılardan gerçeklerin girmesine izin verelim. Dünyayı ve siyaseti evanjelik analizlerle okumaktan vazgeçelim.
(Gündem üçüncü dünya savaşı kıyılarına doğru yanaştığı için ara verdiğimiz yazı dizisinin son bölümüne eğer büyük bir olay daha olmazsa devam edeceğiz)
.16/12/2017 00:06
New York’taki davanın uzun hikayesi
ABD’de süren davayla FETÖ ilişkisine bakmak üzere kısa bir ara verdiğimiz yazı dizisine geri dönebiliriz. Bu yazıda şu üç sorunun cevabını arayacaktık?
ABD’nin 17/25 Aralık operasyonlarıyla bağlantısı var mıydı? New York’taki Zarrab davasıyla FETÖ’cüler arasındaki ilişki neydi? 17/25 Aralık’ın 3000 tapesi tam takım olarak Amerikalı savcılara nasıl ulaştırılmıştı?
Ara vermek iyi oldu çünkü bu arada mahkemede ifade veren üç tanık bu sorulara epey tatmin edici cevaplar verdiler.
Tanıklar; 17/25 Aralık’ın FETÖ’cü komiserlerinden Hüseyin Korkmaz, ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi eski müsteşarı David Cohen ve eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin.
Ama o tanıkların anlattıklarından öğrendiklerimize geçmeden önce Zarrab davası ve FETÖ ilişkisi üzerine bugüne kadar ortaya sürülen iddialara, gazetelerde çıkan haberlere bir bakalım. Çünkü o tanıkların ifadeleriyle bu haberlerin çoğu epey ters köşeye yatmış oldu.
En absürdünden başlayalım. İşi kökünden halledip, Reza Zarrab’ı FETÖ’ye bağlayarak meseleyi çözmeye çalışan iddiadan:
“ABD'deki davanın başlamasına 6 gün kala İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne imzalı bir ihbar maili geldi. Sarraf'ın sağ kolu Regaip A. ile birlikte çalıştıklarını söyleyen ihbarcı, kimliğinin gizli kalması şartıyla Sarraf'la ilgili bazı bilgileri paylaştı. Regaip A., arkadaşları Mustafa H. ve Sinem A.'nın FETÖ üyesi olduğunu söyleyen ihbarcı şu ifadeleri kullandı: "Bunlara görevden alınan FETÖ'cü polisler sürekli evrak getirirler. Bunlar da bu belgeleri alıp ABD'ye götürüyor. Yine FETÖ'cü polisler yanlarına geldiler ve bunlara bir şeyler getirdiler. FETÖ'cü polislerin getirdiği şeyleri ABD'ye götürmeden yakalayın."
***
17/25 Aralık dosyalarını ABD’ye, o dosyalar yüzünden hapis yatmış Zarrab’ın avukatlarının götürdüğü iddia ediliyordu özetle. Kaynaksa “Emniyet’e gelen asılsız bir email”di.
Bu, Zarrab’ın FETÖ ilişkisinin delili değil, olsa olsa FETÖ’nün eski isimsiz ihbar mektuplarından delil üretme alışkanlıklarının bugün de devam ettiğinin delili olarak kayıtlara geçmiştir herhalde.
İkinci iddia biraz daha ciddi. Tabii ki baş rolde olan tutuklu ABD elçiliği irtibat görevlisi Metin Topuz.
İddianın merkezinde bir gezi var. 24 Eylül ile 28 Eylül 2012 tarihleri arasında tam adı “ABD Adalet Bakanlığı Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA) Yabancı Ziyaretçi Programı” olan ve adından anlaşılacağı üzere sık sık benzer geziler düzenleyen bir program kapsamında dönemin İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Müdürü Yakup Saygılı, yardımcısı Yasin Topçu ve İstanbul Emniyeti Teknik Takip Müdürü İbrahim Şener, DEA İstanbul’da görevli ajan James Long ve tercüman Metin Topuz tarafından ABD’ye götürülmüş, Washington ve New York’ta savcılık ve DEA merkezlerini ziyaret edip, görüşmeler yapmışlar.
17/25 Aralık soruşturmalarının bu geziyle ilişkisi, ABD’ye bilgi ve tapelerin bu geziyle verildiğine kadar bir dizi iddiaya delil olarak gösterildi bu gezi.
İçeriğine geçmeden önce, 2012 yılındaki bu geziden savcılığın nasıl haberdar olduğunu hatırlayalım.
Metin Topuz’un ilk gözaltına alındığında verdiği ifade sayesinde haberdar olmuşlardı. Topuz, 17/25 Aralık’ı yapan Emniyet Mali Suçlar Dairesi’ndeki Saygılı ve Topçu’yla ilişkisini anlatırken bu geziden de bahsetmişti.
Peki bu gezi, Topuz’un tutuklanmasından aylar sonra yeniden ve ayrıntılı olarak neden gündeme geldi?
Yine Metin Topuz anlattığı için. Savcılık bu geziyle ilgili bir kez daha Topuz’un ifadesini aldı, Topuz da gezinin ayrıntılarını anlattı ve resmi programını savcılığa sundu. Yani ortada saklanan veya ifşa olan bir bilgi yok.
İkinci mesele Metin Topuz’la ilgili genel olarak yapılan bir hatadan kaynaklanıyor. Eğer bu gezi suçsa ya da burada bir suç işlendiyse suçlanacak kişi, 24 yıldır İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA için irtibat görevlisi olarak çalışan, bu gezideki sıfatıyla “Dedektif Tercümanı” Topuz değil, esas olarak onun tercüman olarak hizmet verdiği, bu geziyi organize eden DEA görevlisi James Long olmalı.
Long hala ABD’de DEA için çalışıyor. İlginç bir şekilde haberlerde Amerikalı DEA görevlisinin soyadı saklanarak verilmiş.
Topuz’un ifadesinde sansüre uğrayan sadece DEA görevlisinin soyadı da değil, ifadesine bu geziyi neden yaptıklarını anlattığı cümleler de haberlerde ya yok olmuş ya sansürlenmiş.
Halbuki Topuz “İlk ifademde belirttiğim gibi, Tamer Ergüven’in araç kaçakçılığına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında” bu gezinin yapıldığını anlatarak başlamış ifadesine.
Tamer Ergüven adı gazetelerde bir ara İstanbul sokaklarını kaplayan, ünlülerin bayıldığı Hummer araçlarla ilgili davayla anılmıştı. ABD’de şirketleri olan Ergüven çifti, Irak işgali sırasında ABD ordusunun kullandığı 150 Hummer aracı, gümrüklerden Türkiye’ye değerlerinin altında fatura ederek sokup, sattıkları anlaşılmış, pek çok ünlünün aracına el konulmuştu. 2009’da araçlar geri iade edilmiş, sonra tekrar dava açılmıştı. İnternete bakılırsa 2014 yılında bile bu davalar sürmekteydi.
Yani ortada bir uluslararası kaçakçılık soruşturması vardı, şirketin bulunduğu ve araçların ordusuna ait olduğu ABD’deki savcılarının bu soruşturmayla ilgileniyor olması gayet mümkün görünüyor.
http://www.gazetevatan.com/-hummer-lar-kurtuldu-255836-ekonomi/
Topuz, savcılık ifadesinde gezi sırasında Washington ve New York’ta görüştükleri isimleri ve görevlerini, hatta ziyaret sırasında kaldıkları otelleri bile anlatmış. Washington’da ve New York’ta, Türk polisleri görüştürdükleri savcılar (Daniel Grooms ve Michael Ferrara) benzer uluslararası kaçakçılık ve uyuşturucu davalarına bakan, DEA ile yakın çalışan savcılar. Washington’da ve New York’ta ayrıca DEA merkezini ziyaret edip oradaki isimlerle de görüşmüşler. Görüştükleri isimlerin hiçbirinin Zarrab davasıyla bir ilgileri olmamış. Hali hazırda görünen New York’taki Zarrab davasında da soruşturmanın 2012’de başladığıyla ilgili herhangi bir iz ya da delil de mevcut değil.
***
Topuz’un bu davayla ilişkisi hakkında çıkan ikinci iddia ve ciddi haber ise polisin Topuz’u tutuklarken el koyduğu, elçilik adına kayıtlı cep telefonunun Whatsapp kayıtlarındaki bir görüşme.
http://www.hurriyet.com.tr/abdnin-istedigi-telefon-cozuldu-40624036
Görüşme, Reza Zarrab’ın Miami’de tutuklanma haberi Türk medyasında çıktığı gecenin sabahında yapılmış. Hürriyet’te gece çıkan tutuklanma haberinden 8.30 saat sonra sabah 8.30’da Topuz ‘Reza Zarrab’ başlığı ile bir grup açmış. Ve gruba ABD konsolosluk görevlilerinden en az birinin katıldığını öğreniyoruz haberden. Topuz gruba Hürriyet’te çıkan haberi İngilizce olarak yazmış.
Metin Topuz: Hürriyet gazetesine göre, Reza Zarrab, Miami’de tutuklanmış. Suçlama; Amerikan devletinin İran’a uyguladığı ekonomik ambargoyu delme, banka dolandırıcılığı, para aklama. Türkiye’de bulunan şirketleri de (gazetede listelenen) soruşturma altında.
Metin Topuz: Umarım Obama savcıyı suçlamaz.
Yarım saat sonra gruptaki ABD’li diplomat K. Bu habere cevap yazmış.
-Wow Zarrab... FBI mı, DEA dosyası mı ? Söylediler mi?
Konuşmanın buraya kadar olan kısmından öğrendiğimiz şu. Metin Topuz, Zarrab’ın ABD’de tutuklanma haberini Hürriyet’ten öğrenmiş. Haberin çıktığı gece değil, 9 saat sonra, acil toplantı yaparak, bizzat gidip görüşerek değil, bir Whatsapp grup kurarak konsolosluktaki ,herhalde amirlerini, İngilizce olarak bilgilendirmiş.
Konsoloslukta bilgi verdiği Amerikalı görevlinin de onun bu bilgilendirmesi sayesinde Zarrab’ın tutuklandığını öğrendiğini anlıyoruz bu görüşmeden. Ayrıca Metin Topuz’un muhalif fikirleri olan bir TC vatandaşı olduğu da anlaşılabilir.
O halde; ya çaktırmamak için böyle fake bir konuşma yapmışlar aralarında, ya da Zarrab’ın gidişi ve tutuklanmasıyla ilgili önceden bilgi sahibi değillermiş
Konuşmanın devamına bakalım:
Metin Topuz: FBI...
ABD’li diplomat K: Adamım. Büyük vuruş...
Metin Topuz: FBI’a Türkiye’de iyi şanslar diliyorum. Türkiye’deki şirketleri hakkında bilgi almaya çalışacaklar.
ABD’li diplomat K: Hahahahaha yeah. Politik bağlantıları nedeniyle eğlenceli olmayacağına eminim. Dubai ayağının olduğuna eminim. Hatta orada daha iyi şans.
Metin Topuz: O İranlı. Çok yakında konuşmaya başlayacak.
ABD’li diplomat K: İnşallah.
***
Bu kısımdan öğrendiklerimiz; Soruşturmayı FBI’nın mı DEA’nın mı yaptığını tam olarak bilmedikleri. “Türkiye’deki FBI görevlilerin başı yandı” anlamında esprilere bakılırsa FBI değil, muhtemelen gruptakilerin DEA çalışanları oldukları. Ve çok açık ki bu tutuklanmadan memnun oldukları.
En şüphe çeken cümle Topuz’un “O İranlı, yakında konuşmaya başlayacak” tahmini. Tahmin diyebiliriz çünkü Zarrab’ın tutuklandığını bile Türk gazetelerden öğrenen biri bunu yedi ay önceden bilmesi fazla iddialı olurdu. Eğer, ABD’li konsolosluk görevlileri, Zarrab’ın ABD’ye gittiğini, tutuklanacağını ve itirafçı olacağını önceden bilselerdi herhalde bu önemli ve gizli bir operasyonla ilgili Whatsapp’ta böyle konuşmalar yapmaz, inşallah (güzel çeviri) demezlerdi.
Ayrıca, Zarrab ABD’ye anlaşmalı gittiyse ve Topuz da bunu biliyorsa, bütün bunlardan habersiz Zarrab’a avukat tutan, ABD’li yetkililerle görüşmelerinde durumunu gündeme getiren, ABD’ye sağlığıyla ilgili iki nota veren hükümet bundan habersiz miydi” sorusu akla gelir. En azından ekim ayında tutuklanan Topuz’un telefonları ve evrakları üzerinden bundan haberdar olmaları ve Zarrab için nota vermemeleri gerekirdi diye düşünülebilir.
Tabii bunların hepsi akıl yürütmekten fazlası değil.
Davayla FETÖ arasındaki ilişkiye gösterilen en ciddi delile geldik.
Davanın hakimi Richard Berman’ın 8-9 Mayıs 2014 tarihinde İstanbul’daki Four Seasons Bosphorus otelinde düzenlenen Adalet ve Hukuk Devleti Sempozyumu’na katılmış olması.
Bu sempozyumun iki düzenleyicisi vardı. BM’nin bir inisiyatifi olan Global Compact’ın Türkiye ofisi ve Yücel Karkın Küçük (YKK) adlı bir avukatlık bürosu. Bu avukatlık bürosu FETÖ bağlantılı bir büroydu ve 15 Temmuz’dan sonra basıldı ve firar etmemiş avukatlar gözaltına alındı.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tolga-tanis/zarrab-davasi-ve-gulenciler-40103985
Sempozyumun Mayıs 2014’te yapılması tabii ki rastlantı değildi, tam olarak 17/ 25 Aralık operasyonlarından sonra hukuk devleti eleştirilerini dillendirmek için düzenlenmişti çünkü. Sempozyumda da sık sık bu operasyonlardan bahsedildi.
Ama uluslararası bir sempozyumdu bu. Herhalde FETÖ’nün becerileri hanesine yazılacak türden yurtdışından çok üst düzey bir katılım sağlanmıştı.
Berman sempozyumda “Bağımsız ve Etkin Yargı” konulu bir paneli moderatör olarak yönetmişti. Panelin konuşmacıları; Brezilya’dan BM Özel Raportörü Gabriela Knaul, AİHM yargıcı Işıl Karakaş, eski Romanya Anayasa Mahkemesi Başkanı Lucian Mihai ve Almanya’dan yargıç Thomas Guddat’tı.
ABD’den Yale, Harvard’dan üç hukuk profesörü ve Vermont Savcısı ile birlikte bu sempozyuma katılan Yargıç Berman bununla kalmayıp bir de Today’s Zaman gazetesine röportaj vermiş ve şöyle demişti: “17 Aralık’ta yargının bağımsızlığına meydan okuduğu için Türkiye’de hukukun üstünlüğü saldırı altındadır...17 Aralık soruşturmasına müdahale edildi, Erdoğan’ın verdiği mesajlar Türk toplumunu olumsuz etkiliyor”.
Hakim Berman’ın bu katılımı ve sözleri, Zarrab davasına hakim olarak atanmasına ihsas-ı rey ve tarafsızlıktan itiraz edilmesine haklı bir sebep olabilirdi.
Peki, neden hala kürsüde?
Çünkü, 26 Nisan 2016’da davanın daha ilk celsesinde, henüz Zarrab sanıkken ve savcılık koltuğunda Preet Bharara otururken Hakim Berman, kürsüye çıkıp, sözlerine bu sempozyuma katıldığını, nasıl katıldığını, neler söylediğini anlatarak başladı.
Bizzat kendisi anlattı, konuşmasının dökümünü dağıttı ve “Benim bu sempozyuma katılımım, Sayın Zarrab’ın âdil ve tarafsız bir yargılamaya tabi olmasını, benim bu davaya âdil ve tarafsız bir biçimde başkanlık etmemi etkilemez” diyerek avukatlara ve Zarrab’a kendi tarafsızlığının konuşulacağı bir ön duruşma isteyip istemediklerini sordu.
Henüz o sırada sanık pozisyonunda olan ve Türkiye’nin savunmasına destek verdiği Zarrab’ın avukatı Benjamin Brafman söz aldı. ‘Bundan haberdar olduklarını, ilk duruşmada bunu bizzat hakimin anlatacağını düşündüğünü söyledi, kendisini yanıltmadığı’ için Hakim Berman’a teşekkür etti. Müvekkili Zarrab’la da konuştuklarını söyleyerek ekledi: “Bu mahkemeye çok büyük bir saygı duyuyorum. Ve tecrübelerim burada şunu da eklememi sağlıyor; siz gerçekten adil ve tarafsız bir hakimsiniz, bu açıklamayı bize yaptığınız için minnettarız.” Yani Reza Zarrab’ın avukatları Hakim Berman’a karşı ihsas-ı rey ya da tarafsızlıktan itiraz etmediler, dava da böylece başlamış oldu.
Muhtemelen ABD’de çok tanınmış, ünlü davalara bakan tecrübeli bir hakim olan Berman’a güvendikleri ya da ilk günden sorun çıkaran taraf olmadıkları için böyle yaptılar. O yüzden hakim Berman üzerinden FETÖ bağlantısı kurmanın artık pek bir anlamı yok.
(Bu arada avukat Benjamin Brafman, Zarrab’ın savcılıkla anlaşmasından sonra davayı bıraktı ve cinsel taciz suçlamaları altındaki Hollywood yapımcısı Harwey Weinstein’in avukatlığını üstlendi. Tutulan avukatların şöhreti hakkında da bir fikir veriyor bu.)
Tabii son olarak davanın görevden alınan savcısı Preet Bharara üzerinden FETÖ ile kurulan ilişkiler var.
Önce Hint asıllı Bharara’nın ABD’nin en ünlü savcılarından biri olduğunu hatırlamakta fayda var.
2009’da göreve başladığı New York’ta 25 farklı ülkeden silah ve uyuşturucu kaçakçılarını ABD’ye getirip hakim karşısına çıkararak adını duyuran savcı, esas şöhretini ise Wall Street’teki bankalara ve bankacılara yönelik başlattığı soruşturmalarla duyurmuştu. Bu yüzden 2012 yılında Time dergisinin kapağına kadar çıktı. Bu dava için seçilmesi de rastlantı değil, çünkü 2014 yılında İran ambargolarını delmekten Fransızların büyük bankası BNP Paribas’a dava açmış ve bankanın 9 milyar dolar gibi tarihi bir ceza ödemesine sebep olmuştu.
Yani karşımızda bu alanda tanınmış ve epey hırslı bir savcı bulunuyor.
FETÖ ile bağlantısı hakkında yazılanların ilk sırasında, Bharara’nın 2009’da New York’a savcı olarak seçilmesinden önce hukuk danışmanlığını yaptığı Demokrat Senatör Chuck Schumer’in FETÖ ile yakın ilişkileri var. Schumer, FETÖ’yle bağlantılı yapılardan bağış almış, toplantılarına katılmış bir isim. Bu ilişki, Savcı Bharara’nın, 17/25 Aralık soruşturmalarındaki FETÖ bağlantısını neden görmezden gelip, onların malzeme ve tezlerini kullanmaktan imtina etmediğini açıklayabilir.
Listenin ikinci sırasında Bharara’nın Zarrab hakkında hazırladığı iddianamede 17/25 Aralık’ın savcılık fezlekesinin İngilizcesini aynen kullanması var. Bu fezlekeyi Can Dündar’ın sitesinde keşfedip indirip, davasında kullandığını biliyoruz. Bu işleri yaparken ABD’de çok aktif olan FETÖ mensupları tarafından bilgilendirilmiş olması da yüksek bir ihtimaldir.
Ve son olarak listesine Mart 2017’de Trump tarafından görevden alınmasından sonra sosyal medyada FETÖ’cü hesapların 17/25 soruşturmalarını yapan polislerin ailelerine yönelik gözaltılarla ilgili tweetleri paylaşması eklenebilir.
Aslında Bhrara’nın görevden alınmasının sebebi Zarrab soruşturması değildi. FBI Başkanı James Comey’le yakınlığı nedeniyle, başkanın aleyhine bir dava açmasından korkuluyordu, Trump’ın sık sık telefonla savcıyı aradığı, savcının ise başkanla iletişime girmeyi reddetmesi görevden alınmasında etkili olmuştu.
Tabii, Trump’ın o telefonlarından bazılarının sebebinin Türkiye’nin Zarrab davasıyla ilgili baskıları olabilir.
Ama savcının o telefonları açmamasının esas sebebi ise sıkı bir Demokrat Partili olması. Bundan sonraki kariyerinde karşımıza New York’tan bir demokrat aday olarak çıkması oldukça muhtemel. Bu yola girmişi biri için, ABD’de demokrat çevrelerde çok satan Türkiye ve Erdoğan karşıtlığı bulunmaz bir malzeme. Bu yüzden FETÖ’ye de Amerikan medyası ve kanaat önderlerine hakim bir bakışla bakıyor. Bu bakışın FETÖ’nün tezlerine yakın bir bakış olduğu açık. Ama yine de bunların hiçbiri onu FETÖ’cü yapmıyor.
Biraz uzattık. New York’taki Zarrab davası ile FETÖ ilişkisine dair bugüne kadar gazetelerde çıkan bütün haberler aslında 11 Aralık 2017 günkü duruşma itibarıyla tuzla buz oldu denebilir.
Çünkü, davada kullanılan ve 17/25 Aralık soruşturmalarına ait, internette bile tamamı bulunamayacak tam takım 3000 tapeyi Amerikalılara veren isim tanık sandalyesine çıktı ve nasıl yaptığını bizzat kendisi anlattı.
Hüseyin Korkmaz, 17/25 Aralık operasyonları sırasında İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Nitelikli Dolandırıcılık Büro Amirliğinde Ekip Amiri’ydi.
Polislerin kendi aralarındaki Spark programında 17 Aralık öncesi “nefes aldırmayacağız onlara” “kabineyi toparlayacağız burada” diye heyecanlı notlar yazmış, bir gizli tanık ifadesine göre emrindeki polisler fezlekelere Erdoğan için ‘Dönemin Başbakanı’ şeklinde yazdığında bunu memnuniyetle karşılamış, gözaltına alınırken zero tshirti giyip, “Kral çıplak, hırsızdan korksak polis olmazdık be” diye bağırmış şahin bir FETÖ’cü polis var karşımızda. Kendisi mahkemede FETÖ’cü olduğunu inkar ederek mahkeme salonundaki saf Amerikalıları kandırsa da Bylock’u, kullandığı jargonu, hatta tanışma hikayeleri pek ikna edici olmayan Koreli eşiyle salondaki Türk izleyiciler kandırabilmesi zor.
Peki Korkmaz, nasıl olmuştu da 17 ay sonra 9 Şubat 2016 günü tahliye edilmişti?
Korkmaz, 25 Aralık dosyasından yargılanmaktaydı. (Neden 17/25 Aralık değil de 25 Aralık olarak ayrı bir dava açılmıştı sorusu akla gelebilir. Çünkü hukuken 17 Aralık’a verilen tepkiye bir cevap olarak alelacele hazırlanan 25 Aralık dosyasında delil toplama ve dinlemeler açısından daha fazla hukuksuzluk vardı ve doğduran Başbakan’ı hedef aldığı için de darbe suçuna sokulabilecek bir dosyaydı, o yüzden dava oradan açılmıştı.)
Korkmaz ve diğer sanıklar bu davada savunmalarını “Ben 17 Aralık soruşturmasında görev aldım, 25 Aralık’la ilgim yok” üzerine kurdular. Halbuki iddianamede savcılık Korkmaz’ın bu savunması için şöyle yazmıştı: “Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görüntülerinde de açıkça görüleceği üzere hükûmete yönelik olan kamuoyunda 17 ve 25 Aralık Soruşturmalarını yürütenlerin aynı odada çalışarak bilgi ve belgeleri aynı doğrultuda hazırladıkları tespit edilmiştir.”
Yani aslında 17/25 Aralık aynı kişiler tarafından hazırlanan ama hukuk önünde iki ayrı dosyaydı. O yüzden Şubat 2016’da tahliye olurken “Benim 25 Aralık dosyasında tek imzam yok” diyerek kendini savunan Korkmaz, New York’ta karşımıza 17 Aralık dosyasının uzman tanığı olarak çıktı.
Bu arada Korkmaz’ın Şubat 2016’daki tahliye kararına mahkeme heyetindeki bir hakim şerh koymuştu. Hakim Hacı İbrahim Gözükara, “dosyada değişen bir delil yok neden tahliye veriliyor” diye özetlenecek bir şerh yazmıştı.
https://www.sabah.com.tr/gundem/2016/02/10/skandal-tahliyeye-hakimin-flas-itirazi
Baktığı davalarda ilk celsede verdiği kararlarla adı “Jet Hakim”e çıkmış olan Hakim Gözükara, belki Türkiye’yi bugün New York’taki duruşmada yaşananlardan kurtaracak o şerhine rağmen, Temmuz 2017 kararnamesiyle ilginç bir şekilde İstanbul’dan Urfa’ya gönderildi.
Peki Hüseyin Korkmaz New York’taki mahkemede ne anlattı?
17/25 Aralık’ın tüm tapeleri ve dökümanlarıyla birlikte, Güney Koreli eşi ve çocuğunu yanına alıp, 15 Temmuz darbesinin ardından Ağustos 2016’da yurtdışına çıktığını söyledi. Yurtdışı çıkış yasağı olduğu ve pasaportuna el konulduğu için bir kaçakçılığıyla anlaşıp ülkeden karayoluyla kaçmış. Neden kaçtığını da “Türkiye’de işkence olduğu, hukuk olmadığı” gibi gerekçelere dayandırıp, “güzel ülkesi”nden koparıldığı için gözyaşları döktü.
İlk girdiği ülkeden pasaport temin edemediğini, başka bir ülkeye geçtiğini ve orada da pasaport alamadığı için üçüncü bir ülkeye gittiğini anlatan Korkmaz, gittiği üçüncü ülkedeki hukuki boşluktan yararlanarak kendi adına düzenlenmemiş bir pasaport edindiğini söyledi.
Burada biraz duralım ve arşivden bir habere bakalım. Korkmaz’ın tahliyesinden bir hafta sonra çıkan bir Yeni Şafak haberinde Korkmaz’ın tahliye olur olmaz firar ettiği yazılı.
http://www.yenisafak.com/gundem/vandaki-paralelleri-tahliye-etti-sira-istanbulda-2413240
Tabii New York’taki mahkemede işini yapan masum bir polis rolünü oynarken, tahliye edildikten sonra ülkeden kaçtığını söylemek yerine, darbeden sonra Türkiye’den kaçmak zorunda kaldığını anlatmanın daha etkileyici durduğu kesin.
Sadece bir tahmin, eşi Güney Koreli olduğu için, “hukuki boşluktan pasaport edindiği” ülkenin Güney Kore olma ihtimali de yüksek.
(Eğer söylediği doğruysa, yani 17/25 Aralık davasında yargılanan, yurt dışı çıkış yasağı olan bir komiser darbeden sonra Ağustos 2016’da Türkiye’den kaçabilmişse, Adil Öksüz’ün kaçmama ihtimali herhalde çok düşük olmalı. Ayrıca bu davada Amerikalı savcılara tapeleri kimin verdiği üzerine onca tez yazılırken, akla ilk gelmesi gereken ülkeden firar etmiş bir 17 Aralık soruşturması komiserinin adının hiç geçmemiş olması güvenlik aklı konusunda çok iyi şeyler söylemiyor. Herhalde firari olduğu biliniyordu. )
Türkiye’den Ağustos 2016’da kaçtıktan sonra üç ülke dolaştığını, üçüncü ülkede pasaportunu aldıktan sonra FBI ile ilişki kurduğunu, elindeki dokümanları verme karşılığında, ABD’ye girmek üzerine bir anlaşma yaptığını, ailesiyle ABD’ye geldiğini, havalimanında dokümanları teslim ettiğini ve tanık programı kapsamında kendisine 50 bin dolar da ödeme yapıldığını da anlattı.
Bu anlattığı hikayeye göre, elindeki 17/25 Aralık belgelerinin ABD’lilerin ilgisini çekebileceğini düşünmesini sağlayan şey herhalde Reza Zarrab’ın Mart 2016’da ABD’de tutuklanması olmalı. Yani ABD’lilerle temasa geçtiği tarih bundan sonrası olabilir.
Yine Mayıs 2016’dan sonraki bir tarihten bahsediyor olmalıyız. Çünkü Mayıs 2016’da o günkü savcı Preet Bharara’nın hazırladığı iddianamede sadece Can Dündar’ın sitesinden indirdiğini söylediği 17/25 Aralık’ın savcılık fezlekesi vardı, tapelere hiç atıf yoktu.
https://docs.voanews.eu/tr-TR/2016/05/26/b542e363-2997-43db-899a-5a44d875e06b.pdf
Bütün bu tapeleri ABD’de FBI görevlilerine vermesi, bunların İngilizce’ye çevrilmesi, incelenmesi, kendi anlatımına göre bu inceleme sırasında 50 kez FBI yetkilileriyle toplanması gibi bilgiler düşünülürse bu malzemenin dava dosyasına girdiği tarihler Reza Zarrab’ın da kafasının karıştığı tarihlere denk gelebilir. Yine bir tahmin, Zarrab, bu tapeleri dosyada görünce kurtulmak için tanıklığa geçmiş olabilir.
Peki, 17/25 Aralık soruşturmalarıyla, ABD’nin Türkiye’nin İran ambargosunu delmesiyle ilgili yürüttüğü baskılar arasında bir ilişki var mıydı?
Bu önemli soruya da mahkemede tanık olan dönemin iki üst düzey Amerikalı yetkilisi önemli cevaplar verdi.
Önce hatırlamakta fayda var.
ABD’lilerin 2009’dan bu yana Türkiye’yi ve Halkbank’ı İran ambargoları konusunda uyardığını biliyoruz.
2009 yılından 2013’e kadar ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi eski müsteşarı David Cohen ve eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin defalarca Türkiye’ye geldiler, aralarında Halkbank yöneticilerinin de olduğu banka yöneticileriyle ve bakanlarla bir araya gelip, ambargoların uygulanması konusunda uyarılar yaptılar.
Her iki isim geçen hafta New York’taki mahkemede tanık olarak soruları cevapladı ve bu görüşmeleri anlattılar.
Bu görüşmelerle ilgili çeşitli dokümanlar, yazışmalar da dava dosyasına delil olarak girdi.
Ama şu ana kadar verilen ifadelerden ve delillerden anlaşıldığına göre bu görüşmelerde Halkbank, İran’a altın ticareti, ambargoların delinmesi başlıklıları konuşulurken Reza Zarrab’ın adı geçmedi.
Örneğin bir önceki yazıda bahsettiğimiz dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın Kasım 2012’de Meclis’te bir soruya cevap olarak İran’la altın ticaretini ilk kez resmen doğrulaması üzerine Cohen, dönemin Halkbank müdürü Süleyman Aslan’a bir mektup yazdı. Mektupta Cohen özetle ‘Babacan’ın bahsettiği ticaretin kendilerine verilen sözlere rağmen hala devam etmesinden duydukları rahatsızlığı’ dile getirdi ama mektupta bu işin esas aktörü olan Zarrab’ın adı hiç geçmemişti.
https://www.courthousenews.com/former-treasury-leader-slams-ex-erdogan-deputy-on-sanctions/
Cohen’in Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerden biri 17 Aralık soruşturması günlerine rastlamıştı. Tuhaf bir tesadüf. Cohen ifadesinde, “dört saat İstanbul’un korkunç trafiğinde kaldığını, görüşmek için geldiği Süleyman Aslan’la gözaltında olduğu için görüşemediğini, Zarrab hakkında bulabildiği kadar bilgi toplamaya çalıştığını, soyadını telaffuz edemediği (Ali Fuat Taşkesenlioğlu olmalı) yeni genel müdürle bir araya geldiğini ve Zarrab konusunda endişelerini bildirdiğini” anlattı.
CIA’nin iki numaralı koltuğunda oturmuş bir ismin, kendisi için çok da kritik olmayan bir konuda, yalan söyleyerek suç işlemeyeceğini düşünürsek, bu ifadeden Cohen’ın Zarrab’ın adını 17/25 Aralık sonrasında duyduğunu anlıyoruz.
Halkbank ve İran ambargoları meselesiyle ilgili defalarca Türkiye’ye gelip görüşmeler yapmış bir başka isim olan eski OFAC (Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yöneticisi Adam Szubin’in ifadesindeki bilgiler biraz daha karışık.
Zarrab’ın adının 2013 yılından itibaren OFAC’ın radarlarına takıldığını, “kırmızı bayrak” haline geldiğini ifadesine söyledi ama bu 2013’ün 17 Aralık sonrasında mı olup olmadığı netleşmedi. Doğrudan Atilla’nın avukatlarının sorduğu “Zarrab adını ilk ne zaman duydunuz” sorusuna ise “mahkemede açıklamaya yetkili olmadığı bilgiler üzerinden duyduğunu” söyleyerek cevap verdi. Ama “Zarrab’ın Halkbank’ın müşterisi olduğunu anlamış mıydınız” sorusuna “Hatırlamıyorum”, “Zarrab konusunda Halkbank’ı uyardınız mı” sorusuna da “Uyarmadık” diye cevap verdi. Halbuki aynı ifadede Atilla’yı altın ticareti konusunda özel olarak uyardığını ayrıntılarıyla hatırlamıştı.
Bu cevaplar Amerikalı hazinecilerin Zarrab konusunda 17/25 Aralık operasyonlarından önce çok fazla bir şey bilmediklerini, yani işlerini de çok iyi yapmadıklarını gösteriyor.
Hatta yine Cohen’in ifadesinden öğreniyoruz ki 10 Ekim 2014’te New York’ta Hakan Atilla ile yaptığı bir görüşmede Atilla’nın Cohen’e, “Zarrab’ı yaptırım listesine aldınız mı almadınız mı?” sorusuna Cohen “Hayır. Şuan değil ama gelecekteki adımlarımızı açıklamam mümkün değil” diyerek cevap vermiş.
Bu cevaptan, ortaya çıkan onca bilgiye rağmen Ekim 2014’te bile Zarrab hakkında ABD’de bir soruşturma olmadığı sonucuna varılabilir.
Bunu teyit eden bir bilgi, Zarrab’ın İranlı liderlere ambargoyu delmek için yazdığı 2011 tarihli mektuplardan ancak 2015’de Zarrab’ın emalini FBI hackleyince haberdar olmuş olmaları. Yani Zarrab’la ilgili ABD’deki esas soruşturma 2015 yılında başlamış gözüküyor.
Yani bütün bu bilgileri özetlersek;
Davada ortaya çıkan tanıklıklar şu an kadar bildiklerimiz düşünüldüğünde 17/25 Aralık operasyonlarının başlamasında ABD’nin rolünü gösteren bir delil henüz ortaya çıkmış değil. O yüzden Zarrab’la ilgili tüyo verdikleri, FETÖ’cüleri harekete geçirdiklerini de söyleyemeyiz. Bu davaların arkasındaki akıl eldeki bilgilere göre FETÖ’nüm kendisi.
Resmi hikayeye göre 2011 yılında bir Rusya’ya para kaçırma olayına Zarrab’ın şoförünün adının da karışmasıyla başlayan soruşturmalarda, FETÖ zamanı gelince kullanmak üzere hükümet aleyhine malzemelere ulaşmıştı. Pek çok kez suç üst yapma ihtimalleri varken, uzun yıllar sadece takipte kalmış, dosya biriktirmiş ve dershane tartışmalarıyla ipler kopunca da depodaki bu dosyaları çıkarmışlardı. İran ambargosunu delen birini bu soruşturmanın merkezine koyarak ABD’ye hoş görünmek istemiş olma ihtimalleri tabii ki hayli yüksek bir ihtimal. http://www.hurriyet.com.tr/her-seyi-bu-fotograf-mi-baslatti-25389795
Mahkemedeki ifadelerden Amerikalı hazinecilerin sürekli görüştükleri Halkbank yetkililerinin kendilerine verdikleri “ambargoyu delmiyoruz” garantilerine bir şekilde güvendikleri, o yüzden meseleyi Avrupalı bankalara yaptıkları gibi hukuki zemine taşımadıkları da anlaşılıyor.
Mahkemeye delil olarak sunulan Atilla’nın Szubin’e gönderdiği 10 Haziran 2013 tarihi bir emailde, Halkbank'ın yaptırımlara uyduğuna dair Amerikalılara güvence verdiği görülüyor. Szubin de ifadesinde “Zarrab’ın itiraflarıyla altın satışının o tarihlerde de sürdüğünü öğrendiklerini” söyleyerek aslında bu güveni de göstermiş oldu. Bu yüzden iddianamede Atilla’ya yöneltilen en ciddi suçlama da Amerikalı yetkililere yanlış bilgi vermek.
Geçen yazıda 2013’ün mayıs ayında ABD Senatosu’nın Dış İlişkiler Komitesi’nin sorularını yanıtlayan David Cohen’ın bir soru üzerine Türkiye’den İran’a gaz karşılığı altın gitmeye devam ettiği konusunda şüphesi olmadığını söylediğini yazmıştık. Dikkatli bir okurun düzeltmesi sayesinde bunun eksik ve yanlış bir çeviri olduğunu farkettim. Çünkü devamında Cohen “bu hareketin büyük ölçüde "riyalin değer kaybına karşı altın satın alan İran vatandaşlarından kaynaklandığını, ambargonun başarılı olduğunu ve kısaca böyle bir hareket görmediklerini" anlatmış. Gerçekten de CIA’nin iki numaralı koltuğunu hakkedecek bir performans!
https://www.gpo.gov/fdsys/pkg/CHRG-113hhrg80940/html/CHRG-113hhrg80940.htm)
Yani sonuç olarak şunları söylemek mümkün; eğer Zarrab, 17/25 Aralık’tan sonra İran’a altın ihracatı işlerinden çekilseydi, o ihracat rekortmeni ödülünü alacak işler yapmasaydı, Türkiye ile ABD arasında ilişkiler, karşılıklı insan tutuklama seviyesine gelmeseydi (Örneğin Türkiye, Amerikan yönetimine Kudüs kararını verdiren evanjelik bir rahibi darbeden tutuklamamış olsaydı) ve tabii Türkiye’den ümidi kesmiş, en maksimum zararı vermeye odaklanmış FETÖ bilgi ve belgeleriyle Amerikalıları beslemeseydi (ki mahkemede tanık sırasında Halkbank-İran altın ticareti üzerine resmi bir rapor yazmış eski Hazine murakıbı firari FETÖ’cü Osman Zeki Canıtez de var) ortada böyle bir dava olmazdı. Mesele iki ülke arasında çözülebilirdi.
Belki davanın en büyük mağduru olan ve dünkü duruşmada gözyaşlarını tutamayan Hakan Atilla da bugün haksız bir şekilde sanık sandalyesinde oturmazdı.
.18/12/2017 00:21
Hamasetten taharet, setr-i avret...
“Bu zirve İslam ümmetini tarihinde bir dönüm noktası, İslami dirilişin başlangıcı olacaktır”
25- 28 Ocak 1981 tarihleri arasında Mekke ve Taif’te toplanan o günkü adıyla İslam Konferansı Örgütü’nün 3. İslam Zrivesi’nin sonuç bildirisi böyle iddialı bir cümleyle başlıyordu.
Aslında zirve çok zor koşullarda toplanmıştı.
Bir taraftan İran-Irak arasında savaş patlak vermiş, kan dökülmekteydi. İran’da devrim olmuş, o yıl İranlı hacılar Mekke’de olaylar çıkarmış, kutsal topraklarda da kan akmıştı.
Mısır lideri Enver Sedat, Camp David’de İsrail’le el sıkışmış, bir geçit töreninde suikastına kadar gidecek bir tepkilere neden olmuştu.
İslam dünyası bugünkünden daha paramparça haldeydi.
Bu koşullar altında bütün İslam ülkelerini ayağa kaldıran bir gelişme daha yaşanmıştı.
Doğu Kudüs’ü işgal eden İsrail, 30 Temmuz 1980’de Knesset’ten bir karar çıkarıp, Kudüs’ü ebedi başkenti olarak ilan etmişti.
İslam Konferansı Örgütü’nün 1969’da kuruluş amacı Kudüs’ü korumaktı. 1967 Arap-İsrail savaşından iki yıl sonra Avusturalyalı Denis Michael Rohan adında evanajelik fikirleri olan fanatik bir Hristiyan, Tapınak’ın yapılmasını böylece Mesih’in gelişini hızlandırmak için Mescid-i Aksa’da yangın çıkarmış, yangında 1187'de Kudüs'ü fetheden Selahaddin Eyyubi’nin Halep'ten getirip camiye yerleştirdiği 762 yıllık minber yanmıştı.
İsrail’in bu adımına karşı da İslam dünyasının bütün parçalanmışlıklarına rağmen zirveden çok radikal bir karar çıktı.
Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacak ülkelere ambargo uygulanacaktı. Petrol krizinin ortasında çok sağlam bir tehditti bu.
Kararın altında imzası olan liderlerden biri de 12 Eylül darbesinin Başbakanı Bülend Ulusu’ydu.
Aslında Türkiye için de çok zor zamanlardı.
İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etme kararı Türkiye’de de tepkiyle karşılanmış, karar 6 Eylül 1980 günü Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın liderliğinde Konya’da düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi ile protesto edilmişti.
Mitingden bir hafta sonra 12 Eylül darbesi oldu. Darbeye gösterilen gerekçelerden biri, hatta darbenin iki numaralı ismi Orgeneral Haydar Saltık’ın ifadesiyle “bardağı taşıran gelişme” Konya’daki bu Kudüs Mitingi ve mitingin bir “şeriat gösterisine” dönmesiydi.
Ama aynı darbeciler, 30 Kasım 1980’de radikal bir karar aldılar ve İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etmesini protesto için ilişkileri İkinci Katip seviyesine kadar düşürdüler.
Bu Türkiye ile İsrail arasında tarihteki en düşük ilişki düzeyiydi.
Darbeciler bununla da yetinmediler. Ocak 1981’de Mekke’deki toplantıda Türkiye’yi, İslam Konferansı tarihindeki Türkiye’nin en üst düzey katılımıyla Başbakan Bülent Ulusu temsil etti. (Bir sonraki zirveye da Cumhurbaşkanı Kenan Evren katılacaktı.)
Başbakan Ulusu, eski bir denizci paşaydı ve çok dindar biri sayılmazdı.
Taif’te toplantıyı izleyen Türk gazetecilerle bir araya geldiği basın toplantısına girerken “Buyurun bir çayımızı kahvemizi için. Kusura bakmayın size viski ikram edemiyorum” diye espri yapmış, konferans sırasında yaptığı konuşmada da “Kabe’yi tavaf etmemiz unutulmaz bir anı olarak kalacak” demişti.
Ama bu kültürel fark, Kudüs meselesiyle ilgili bir darbe hükümetinin bile net bir tavır almasını engellememişti.
Toplantının ardından İslam ülkelerini kapsayan bir geziye çıkan Cumhurbaşkanı Evren, her gittiği durakta, İsrail’i kınamış, Kudüs’ün “bir Arap ve İslam şehrini olduğunu” söylemiş, hatta Kuveyt ziyaretinde “Ortadoğu’daki istikrarsızlığın kaynağı İsrail” diyerek çıtayı biraz daha yukarı çıkarmıştı.
12 Eylül darbecilerinin bu radikal Kudüs tepkisinde iki faktörün etkili olduğu söylenir. Birincisi, dünya petrol kriziyle boğuşurken Türkiye’deki darbecilerin her zamankinden çok paraya ve petrole ihtiyaçları vardı ve bu yüzden Suudilerle aralarını iyi tutmaya çalışıyorlardı. Ama bir sebep daha vardı.
Darbeciler, Kudüs konusunda aldıkları bu net tavırla, bütün partileri, Meclis’i kapatıp, liderlerini hapse gönderdikleri büyük muhafazakar kitlelerin desteğini de almaya çalışıyorlardı.
Kudüs ve İsrail söz konusu olduğunda bu kaygıyı güden ilk lider de Evren değildi.
1947 yılında Filistin’in taksimine ve İsrail Devleti’nin kurulmasına karşı Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamada red oyu veren 13 ülkeden biri de CHP tek parti rejiminin yönettiği Türkiye’ydi. 33 ülkenin onayıyla geçen kararla İsrail’in 1948’de kurulmasının önü açılmıştı. Ama Türkiye, 1948’de ilan edildikten sonra da İsrail’i tanımama politikasını sürdürdü. Hatta patlak veren Arap-İsrail savaşında Arapların ağır bir yenilgi alması üzerine kurulan barış komitesine ABD ve Fransa’yla birlikte Araplara yakın ülke olarak Türkiye de seçilmişti.
Daha sonra İsrail’in Arap ülkelerine karşı mutlak galibiyeti, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde kalma ve kurulmakta olan NATO’ya dahil olma çabaları nedeniyle 1949’da Türkiye İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesi oldu. Kararın altında imzası olan Başbakan Şemseddin Günaltay bir İslam tarihi profesörüydü.
7 yıl sonra Türkiye, 1956’da İsrail’le Mısır ve Arap devletleri arasındaki Süveyş Kanalı savaşından sonra bir kere daha İsrail’le ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine düşürdü.
İki yıl sonra 28 Ağustos 1958 günü İsrail'in El Al Havayolları'na ait bir uçak teknik arıza nedeniyle Yeşilköy Havalimanı kulesinden zorunlu iniş için izin istedi.
Ambulanslar, itfaiyeler uçağın ineceği yere doğru hareket ettiler. Dönemin gazetelerinde küçük bir haber olarak yer alan o uçağın sırrı 30 yıl sonra ortaya çıktı. Uçak Başbakan Menderes'le gizli bir görüşme için Türkiye'ye gelen İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir'ı taşıyordu, acil iniş de Menderes kamuoyu baskısından çekindiği için senaryonun gereği olarak düşünülmüştü. Bir ambulansın içinde havaalanından çıkarılan İsrail Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı Ankara’ya götürülmüştü.
Ben Gurion Türkiye ile ilişkileri hakkında daha sonra şöyle diyecekti: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”
90’lardan sonra o evlilik açıklandı. 2009’a kadar karşılıklı ziyaretlerle artan bir ivmeyle giden Türkiye İsrail ilişkileri, Davos ve Mavi Marmara’ya yönelik baskından sonra yeniden maslahatgüzar seviyesine düştü.
Yakın zamanlardaki anlaşmayla yeniden elçi atamaları yapıldı. 2017 itibarıyla ortada yeni bir kriz var.
ABD’nin elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı sonrası yeni adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başkanlığını yapan Türkiye, acil olarak İslam ülkelerini İstanbul’da topladı ve zirveden Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması çağrısı çıktı.
36 yıl önce Mekke’deki zirveden çıkan ambargo tehdidi nedeniyle ABD’nin, yıllarca cesaret edemediği Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaya, nasıl olup da 2017 yılında cesaret edebildiğinin cevaplarından biri herhalde 36 yıl önceki zirveye ev sahipliği yapan Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki zirveye bile gelememesini sağlayan koşullar.
Ama herhalde sadece o değil.
Öyle yaparsak, bu 36 yıl boyunca Kudüs ve İsrail meselesini sadece içerdeki meşruiyetlerini sürdürmek için bir hamaset malzemesi olarak kullanmış İslam ülkelerine haksızlık ederiz.
İsrail’in bütün tarihi boyunca öldürdüğü Müslüman sayısından daha çok Müslümanı beş yılda hem de kendi ülkesinde öldürmüş Esad’ın Suriyesi’nin İsrail’in en büyük düşmanı olarak nam saldığını söylemek herhalde son 36 yıllık manzarayı görmek için yeterli olacaktır.
İslam toplumlarının haklı İsrail karşıtlığı ve Kudüs davasını her türlü baskıcı ve İslam’ın temel ilkelerine aykırı yönetimlerini meşrulaştıran bir hamaset için kullanan, demokrasi, insan hakları, özgürlük taleplerinin karşısına içinde İsrail geçen komplolar ve tehditler çıkaran bu rejimler, 36 yıl sonra İslam dünyasını elindeki ambargo tehdidini bile kullanamayacak hale getirmeyi başarmış oldular.
Türkiye’nin çabaları ve heyecanıyla ayağa kalkması zor bir enkaz bu.
Sadece arada iç siyasetlere malzeme olarak kullanılıp bırakılmayacak, uzun vadeli rasyonel bir siyaset ve güç toplamayla ilgili bir mesele var karşımızda.
Buradan bir kıyam çıkarmanın ipucu belki namaz için gerekli şartları izlemekten geçiyordur.
Önce sadece içeriye konuşan, bu ağdalı, gerçeklikten ve diplomasinin imkanlarından uzak hamasetten taharet gerek.
Ve daha da mühimi, ümmeti önce ülke sınırları içinde birleştirmek için çalışmak, adalet namına söylenmiş sözleri değersizleştiren ve mevcut insan potansiyelinin ülkelerin toplam değerine dönüşmesini engelleyen meseleleri ortadan kaldırmak, kaşınacak yaraları temizlemek yani hadesten ve necasetten taharet.
Son olarak da bu çağda artık ayıplanacak adalet, hak, hürriyet açıklarını kapatmak, yani setr-i avret.
İstikamet kıble, vakit, niyet hepsi tamamsa, belki ancak bundan sonra ayağa kalkıp, tekbir getirilebilir.
.23/12/2017 00:37
‘Araplar bizi neden arkadan vurmuştu’?
“11 Haziran 1916 Cumartesi günü sabah saat üçbuçukta Mekke’deki kışlalara ve Hamidiye Hükümet Konağı’na karşı şiddetli bir ateş başladı. Türk askerleri oldukları yerde kuşatıldılar. Mekke’ye hakim bir tepede bulunan Ecyad Kalesi’nden binalara Türklerin top ateşi başladı. Muharebede bütün gün akşama kadar devam etti... Kale ve kışla hala direnmekte, mahalleler ve Mescid-i Haram’a ateş yağdırmaktaydı. Kabe’ye de iki top mermisi düştü. Kabe’nin örtüsü tutuştu. Halk top ateşi ve mermi yağmuru altında yangını söndürmeye çalıştı. Çatışmalar günlerce devam etti... Ecyad Kalesi, yirmi beş günlük kuşatma ve savaştan sonra Ramazan’ın dördüncü günü öğlen düştü.”
1916 Ramazan’ın beşinci günü Cidde’de çıkan El Kıble gazetesi Şerif Hüseyin’e bağlı kuvvetlerin Mekke’yi Türk askerlerinden nasıl aldığını böyle anlatmıştı.
Gazete Şerif’e aitti, anlatılanların bir kısmı propaganda olma ihtimali hayli yüksekti.
Ama yine de bu feci manzara o soruyu akıllara getirmiş olmalı;
Peki nasıl olmuştu da 400 yıl aynı bayrak altında birlikte yaşamış iki Müslüman millet üzerine titredikleri kutsal topraklarda böyle kan dökmüşlerdi?
Bu soruya bugünlerde Arapların düşük karakterinden, satılık olmalarına kadar ırkçı cevaplar vermek, uzun bacaklı İngiliz analizleri yapmak yeniden moda. Bundan dört-beş yıl önce tedavülden kalktığını zannettiğimiz “Araplar bizi arkadan vurdu” da geri döndü. Tarih, yine günlük ihtiyaçlara göre yeniden yazılıyor.
O halde o soruya cevap arayalım: Araplar bizi neden arkadan vurmuştu?
Çok milletli bir imparatorluğun bugünler için anlaşılması zor dünyasından bahsetmekteyiz.
Her şey 1517’de Yavuz Sultan Selim’in (yanında Musevi doktoru Moşe Hamon da varken) çıktığı Ridaniye Seferi’nden İstanbul’a hilafet makamı ve Mekke ve Medine’nin anahtarlarıyla dönmesiyle başladı.
Ama sultanlar 400 yıl boyunca bu kutsal toprakların hakimi olduklarını söylemekten hicap duyarak, kendilerine Hadim’ul Harameyn eş- Şerifeyn dediler. Abdülaziz’e kadar Medine, İkinci Abdülhamit’e kadar Mekke kalelerine saygı gereği Osmanlı bayrağı bile çekilmemişti.
Mekke ve Medine’yi peygamberin soyundan gelen Haşimi sülalesinden ‘Şerif’lerin yönetmesine de izin vermişlerdi. Hicaz’a atanan Valiler hiyerarşide “Şerif”lerin altındaydı.
Ama modernleşme ve merkezileşmeyle birlikte bu durum değişmeye başladı. Tanzimat’la başlayan merkeziyetçilik, Hicaz bölgesi için özellikle hilafeti siyasetinin merkezine koyan 2. Abdülhamit döneminde sertleşmeye başladı.
Bizde daha çok haccı kolaylaştırmak için yapıldığı düşünülen Hicaz Demiryolu her şeyden önce bölgenin güvenliğini sağlamak ve merkezle bağlarını güçlendirmeyi amaçlıyordu.
1892 yılında bölgede bir iç karışıklık ve isyan ihtimalinden endişelenen 2.Abdülhamit hem Haşimi ailesinden bazı isimleri hem de bazı itibarlı din adamlarını zorunlu bir misafirlik için İstanbul’a getirmişti.
Evham etmekte haklıydı çünkü daha bir kaç yıl önce Mithat Paşa’nın cumhurbaşkanı olacağı, Namık Kemal’in de içinde olduğu cumhuriyetçi bir darbe girişiminde tahttan indirildikten sonra hilafet makamına Mekke şerifinin getirileceği yolunda istihbaratlar almıştı.
- Abdülhamit’in tedbir için İstanbul’a getirttiği isimlerden biri de Şerif Hüseyin’di. Amcası mevcut Hicaz Şerif’iyle arası açılmış olan Şerif Hüseyin, Şura-yı Devlet üyesi yapıldı, aileye Emirgan’daki bir yalı tahsis edildi.
Bu zorunlu misafirlik tam 16 yıl sürecekti. Daha sonra her biri komşu devletlerin kralları olacak Şerif Hüseyin’in oğulları Faysal, Ali ve Abdullah İstanbul’da büyüdüler, Türkçe öğrendiler, eğitimlerini burada aldılar, hatta yaşı daha büyük olanlar burada da evlendiler.
Yıllar sonra Medine’yi Fahreddin Paşa’dan teslim alacak ve bir süre sonra da Ürdün Kralı olacak Abdullah her şeyin güzel olduğu o zorunlu İstanbul günlerini anılarında şöyle anlatır:
“İstanbul’a diyecek yoktu. Yazı da kışı da bir başkaydı. Bahar geldi mi güzellikten başınız dönerdi. İstanbul, bütün güzellikleri içinden barındıran, insanın aklını başından alan bir şehir aynı zamanda hilafetin merkeziydi. Orada Türk, Arap, Çerkez, Kürt, Arnavut, Bulgar, Mısırlı, Hintli ne aransa bulunurdu. Herkes kendi kiyafetini giyer, kimse kimseyi ayıplamazdı.”
Abdullah’ın anılarına göre aile zorunlu misafirliğe rağmen Abdülhamit’e bağlılıklarını da korumuştu:
“Bence Sultan Abdülhamit, İslam dünyasının son büyük sultanıydı... Abdülhamid bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı.”
Abdülhamit, 23 Temmuz 1908 Hürriyet’in İlanı’yla tahtını olmasa da iktidarını İttihatçılara kaptırdı. Birkaç ay sonra Mekke Şerifi Abdilillah Paşa’nın vefatı ise Şerif Hüseyin ailesi için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Abdullah’ın anılarına göre 2. Abdülhamit’in isteğiyle, daha güçlü ihtimal olaraksa İttihatçıların tercihiyle Şerif Hüseyin, Mekke Şerifi olarak tayin edildi. 16 yıl sonra Kasım 1908’de ailesiyle yeniden Hicaz’a doğru yola çıktılar.
Şerif Hüseyin’in tercih edilmesi rastlantı değildi. 16 yıl boyunca İstanbul’da geniş bir çevre edinmiş, dini konularda bilgisi ve takvasıyla herkesin saygı duyduğu, Osmanlıcılık fikrine ve hilafete bağlı bir isim olarak adı öne çıkmıştı.
Bu yüzden yeni ortaya çıkan Arap milliyetçileri tarafından sert biçimde de eleştirilmekteydi.
Yeni ortaya çıkan diyoruz, çünkü Arap milliyetçiliğinin taraftar bulması, imparatorluktan ayrılmış diğer milliyetçiliklerden (Arnavutlardan) daha geç olmuştu.
İmparatorluğa ve hilafete sadakatlerini ve aidiyetlerini koruyan Araplar arasında milliyetçilik tohumlarını yeşertense İttihatçıların Türk milliyetçiliği siyasetleri oldu.
Şam’dan Medine’ye açılan okullarda eğitim dili Arapça’dan Türkçe’ye dönmüştü. Ardından devletin resmi dilinin de Türkçe olmasıyla ilgili adımlar geldi. Bir devlet dairesine Arapça olarak yazılmış bir arzuhal bile kabul edilmemeye başlanmıştı.
Ama esas olarak Arapları ayağa kaldıran bir ismin yaptıkları oldu; Cemal Paşa.
1924’de hilafetin kaldırılmasına kadar Osmanlı ve Türkiye’yle birlikte hareket etmiş Arap liderlerden biri olan İttihatçı Şekip Arslan’dan okuyalım:
“Devlet, Birinci Dünya Savaşı boyunca Cemal Paşa’yı Suriye’nin mutlak hakimi yapmak suretiyle hem ona hem Araplara hem de Türklere yazık etmiştir. Çünkü Cemal Paşa, müstebit olmaya eğilimliydi. İktidarda olmak başını döndürüyor, bu yüzden ölçüp biçmeden keyfi kararlar veriyordu. Etrafındaki kimi yağdanlıklar yahut Turancı türk siyaseti izlemekten yana olan bazı sınır tanımazlar Paşa’yı pohpohlayarak yaptıklarını övüyor, kibrini azdırıyorlardı. Gurur gözlerini kamaştırdığı için Arapların bir gün Türk yönetiminden çıkabileceğini göremiyordu. Zulmünün, baskısının sınır tanımazlığı halka eziyetinin sebeplerinden biri de buydu. “
Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’ndaki tarifiyle Cemal Paşa’nın Arap politikasındaki yöntemleri siyasi değil askeriydi; Filistin için tehcir, Suriye için tedhiş ve Hicaz için de ordu.
Tehdişin en unutulmazı, 1915’de önde gelen Arap siyasetçi ve entelektüellerin, Fransız konsolosluğundan çıkan belgelere göre geçmiş yıllarda Fransa’yla ilişkileri gerekçesiyle yargılanıp, vatana ihanetten idama mahkum edilmesi ve Şam’da bir meydanda asılmalarıydı.
Şekip Arslan’a göre “İdam ettirdiği kişiler içinden bir grubun devlete ihanet gibi bir suçu yoktu. Tek günahları İttihat ve Terakki’ye muhalif olmalarıydı. İkincisi suçlanan bazı kişilerin ölüm cezasına çarptırılmasını gerektirecek belge ve kesin deliller yoktu. Üçüncüsü, doğru değil ama diyelim ki bu şahıslar gerçekten devlet düşmanıydılar. Savaş döneminde böyle bir meseleyi gündeme getirip, önceden affedilmiş kişileri cezalandırmak ve yeni iyileşmeye yüz tutmuş bir yarayı kaşımak siyasi açıdan ne derece uygun olabilir ki?”
İdamlar dışında çok tepki çeken başka bir uygulama ise Anadolu’ya doğru sürgünlerdi. Yine Şekip Arslan’dan okuyalım:
“Şehrin ileri gelenlerini ayrı ayrı toplayıp, aralarında kura çekmek suretiyle yüzde onunu sürgüne gönderecek kadar ileri gitmişti...Evleri tahrip edilip Anadolu’ya sürülen ve birçoğu gurbette hayatını kaybeden binlerce kişi içinde vatan hainliği şöyle dursun, siyasetin ne olduğunu bilen yüz kişi bile çıkmazdı.”
Cemal Paşa’nın kötü şöhreti onunla ilgili fıkralara da ilham olmuştu. Onlardan birine göre Cemal Paşa “biriyle görüşürken burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa affedip affetmeyi düşünüyor, ama eğer bıyığını burkarsa korkunuz çünkü ölüme kadar yolu vardır.”
Fakat, Hicaz’da Şerif Hüseyin’i isyan ettiren esas mesele ne milliyetçilik ne de Cemal Paşa’nın uygulamaları değildi.
Onun devlete aidiyetini sarsan ve başka güçlerle işbirliği arayışlarına iten, merkezileşme politikalarıyla Hicaz’da 400 yıldır sahip olduğu otoritenin altının oyulmasıydı.
Atanmasının ardından ilk mesele 1910’da Hicaz demiryolunun ve telgraf hattının Medine’ye ulaşmasıyla ortaya çıktı. İttihatçılar, Şerif’in Medine’deki temsilcisini artık ihtiyaç kalmadığını söyleyerek görevden aldılar ve Medine’yi Hicaz sınırlarından çıkarıp, müstakil bir sancak olarak merkeze bağladılar. Bu Şerif Hüseyin’in otoritesine büyük bir darbeydi. Hacc organizasyonunun bir kısmını da elinden almaktı.
Fakat sadece Şerif Hüseyin’in otoritesinin sarsılması değildi mesele. Demiryolu hattının genişlemesi tek geçim kaynağı deve taşımacılığı olan bedevileri de rahatsız etmişti.
Hiçbir şey yetişmeyen bu kurak topraklarda hayat hac gelirleri ve merkezden gelen yardımlarla dönüyordu. Bölgenin ihtiyacı olan yiyeceğin geldiği Mısır da artık İngiliz sömürgesiydi. Şerif’in dengeli bir siyasetten başka seçeneği yoktu.
Şartları iyice ağırlaştıran ise 1913 Babıali Baskını’ndan sonra tümüyle devlete egemen olan İttihatçıların, Hicaz meselesini çözmek için vali olarak şahin bir isim olan Vehip Paşa’yı Hicaz’a atamaları oldu.
Kalabalık bir orduyla Hicaz’a gelen paşanın uygulamalarıyla gerginlikler iyice yükseldi.
Bu atama sırasında, Şerif Hüseyin’in artık Hicaz mebusu olarak Meclis-i Mebusan üyesi olan oğlu Abdullah’la karşılaşan 2. Abdülhamid’in son sadrazamı Avlonyalı Ferid Paşa onu “Unutma ki ben bir Arnavudum. Böyle devlet adamları ülkemdeki bütün ümitleri yıktı. Aynı şeyi size de yapacaklar” diyerek uyarmıştı.
Bu tehlike sinyalleri Şerif Hüseyin ve oğullarının İngilizlerle ilk temasları kurmasına neden olmuştu. Ama İngilizler henüz karşı cepheye geçmemiş olan Osmanlı’yla ilişkilerini bozmak istemiyorlardı.
İstanbul’la Hicaz arasındaki iplerin kopmasını engelleyen Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi oldu.
İttihatçılar, Hicaz’la ilgili planlarını ertelediler. Şerif Hüseyin de artık cihad çağrısına isyanla karşılık veremezdi. Ama Osmanlı’nın savaşa girmesine, en çok da Almanların yanında savaşa girmesine karşıydı. Sultan Reşad’a bir mektup yazdı:
“Sultan hazretleri, Balkan Savaşı’nın ne şekilde sona erdiğini iyi bilmektedirler. Devletin ihtiyaç duyduğu teçhizatı henüz tedarik edemediği ve hazırlıklarını tamamlayamadığı da malum-u alileridir... Sultan hazretleri, Allah aşkına savaşa girmeyiniz! Bana kalırsa, Almanya’nın yanında savaşa girmemizi isteyen ya ne söylediğinin farkında değildir yahut büyük bir ihanet içindedir.”
Şerif Hüseyin savaşa böyle bakarken, yüzbinlerce Arap asker, halifenin cihad çağrısına uyarak Osmanlı ordusu içinde Çanakkale’den, Süveyş Kanalı’na kadar savaş meydanlarındaydı.
1915 yılında Cemal Paşa’nın Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek için başlattığı Birinci Kanal Harekatı’nda da cephede Arap askerler vardı.
Fakat harekat büyük bir bozgunla sonuçlandı. Bozgun Mısır’daki İngiliz yönetimiyle Şerif Hüseyin arasındaki temasları artırdı.
Bu temasların en bilineni, Mısır’da görevli İngiliz Yarbay Sir Henry McMahon’la Şerif Hüseyin arasında Haziran 1915’de başlayıp, Mart 1916’ya kadar süren karşılıklı mektuplaşmalardır.
İngiliz hükümeti adına McMahon, Almanları ve Türkleri, Arap bölgesinden çıkarmak için Şerif Hüseyin’e her türlü yardım sözü veriyor, hilafetin yeniden Haşimi soyuna geçmesini desteklediklerini söylüyordu. Şerif Hüseyin ise Birecik’ten, Mısır’a, Arabistan’dan İran’a uzanan bir Arap coğrafyasına bağımsızlık ve tek devlet talep ediyordu. Mektuplarda “Lübnan Fransa’nın hakkı”, “Kudüs’ü nasıl yöneteceksiniz”e varan pazarlıklar bile yapılmıştı.
Aynı anda Şerif Hüseyin, İttihatçılarla da görüşmelere devam etmekteydi. Oğlu Faysal’ı, bir askeri birlikle, Şam’a Cemal Paşa’nın yanına göndermişti. Ama Enver Paşa, Sadrazam Said Halim Paşa ve Cemal Paşa, Kabe’de cihad çağrısı yapması, daha fazla birlikle savaşa katılması için bastırmaktaydı. Onlara yazdığı mektuplarda şart olarak “siyasi tutuklulara genel af, Suriye ve Irak’ta adem-i merkezi yönetim ve Mekke Şerifliğinin haklarını tanıma, yönetimin babadan oğula geçişine izin verme” ileri sürmüş, ancak bu şartlar sağlanırsa savaşa katılacaklarını, yoksa sadece devletin zaferi için dua edeceklerini söylemişti.
İngilizler Şerif Hüseyin’in taleplerine genelde olur derken, Çanakkale Zaferi ile özgüveni geri gelen İttihatçılardan ise sert cevaplar geliyordu. Aynı özgüvenle Cemal Paşa Suriye’de idamlara devam etti.
Ve sonunda ipler koptu. 10 Haziran 1916 günü Şerif Hüseyin ayaklanma çağrısı yaptı. İngiliz askerlerinin teknik desteğiyle demiryolu hatları havaya uçuruldu. O İngiliz askerlerden biri de meşhur Yüzbaşı Lawrence’dı.
Oğullarını farklı cephelere gönderip aynı anda Mekke, Cidde, Taif, Akabe, Medine’de ayaklanmalar başlattı.
Alman komutanların taktikleriyle Filistin, Suriye, Süveyş cephelerine ağırlık veren Osmanlı ordusu, İngilizlerin teknik desteğinde ilerleyen Arap aşiretleri karşısında cepheleri tek tek kaybetmeye başladı. Kuşçubaşı Eşref bey gibi efsane isimler bile esir düşmüştü.
Medine’de ise işleri o kadar olay olmadı. Fahreddin Paşa’nın merkezden gelen emirleri bile dinlemeyerek sürdürdüğü efsane direnişi ve kahramanlığını iki yıl yedi ay sürmüş, teslim olduğunda kahramanlığını Şerif Hüseyin’in oğulları bile teslim etmişti.
Kral Abdullah, Fahreddin Paşa’yı teslim aldıklarında ona “Savaşta ve kuşatma sırasında sizi kahraman bir asker olarak tanıdık. Şimdi şu esaret imtihanını da sabırla karşılarsanız bizi sevindirirsiniz” demişti.
Abdullah, Paşa’yı rahatlatmak için “Medine’ye geldiğimiz zaman kardeşlerim Ali ve Faysal’a birer dürbün hediye etmiştiniz. Nerede benim dürbünüm”diye espri yapınca, paşa paltosuna uzanıp, kendi dürbününü hediye etmiş. Çok utanan Abdullah da dedesinden kalma bir saati hediye olarak Paşa’ya vermişti:
“Saatin bir yüzünde güzel bir nesih hatla ve altın kakma harflerle “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben kendime zulmettim” ayeti yazılıydı, diğer tarafında ise “beş şeyim var ki onlarla cehennemin kızgın ateşini söndürürüm: Mustafa Mürteza, onların iki oğlu ve Fatıma” yazıyordu. Bunları görünce çok sevindi. Sonradan öğrendiğime göre, Paşa Bektaşi meşrepmiş.”
Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın anılarda Fahreddin Paşa’nın esareti sırasında bile, iki yıl boyunca savaştığı Arap aşiretlerden gördüğü ilgi ve saygıyla ilgili hatıralar var, fakat Medine’den Kutsal Emanetleri İstanbul’a götürmesinden bir bahis dahi yok.
Esas öfkeli ifadeler ise, Birleşik Arap Emirlikleri şehylerinin dedeleri için kullanılıyor.
Çünkü Şerif Hüseyin ve oğulları için hayal kırıklıklarıyla dolu zamanlar “zafer”den sonra başlamıştı. Yaptıkları isyan bir Arap İsyanı’na dönüşmemiş, etkileri sınırlı bir alanda kalmıştı.
Önce İngilizlerin kendilerine söz verdikleri toprakları 1916’da da Sovyet devriminde sonra deşifre olan Sykes-Picot Anlaşması’yla Fransızlara, 1917’de Balfour Deklarasyonu’yla Yahudilere söz verdiklerini öğrendiler.
İngilizlerden yedikleri son gol ise, İngilizlerin 1921’de McMahon’la Şerif Hüseyin arasındaki mektuplaşmaları yayınlamaları oldu.
Bu Şerif Hüseyin’i, İslam dünyası gözünde İngiliz işbirlikçisi konumuna düşürmüştü. Ardından İngilizlerin desteğini alan Vahhabi İbn Suud, 1925’de Mekke’ye girerek, Türkiye’de halifelik kaldırıldıktan sonra kendisini halife ilan eden Şerif Hüseyin’in rüyasını sonlandırdı.
Bir süre Kıbrıs’ta sürgünde kalan Şerif Hüseyin, ardından Ürdün kralı olan oğlu Abdullah’ın yanına gitti ve 1931’de orada vefat etti. 1937’de Türkiye’ye gelen ve Atatürk tarafından ağırlanan, Türkçe konuşmasıyla ilgi odağı olan Kral Abdullah ise 1951’de namaz çıkışında bir Filistinli tarafından öldürüldü.
Büyük kardeş Faysal ise önce Suriye ardından Irak Kralı oldu. Suriye kralı iken 1921’de Mustafa Kemal Paşa’yla bir araya gelerek bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın ilk maddesi şöyleydi:
“İslam âleminde görülen esef verici anlaşmazlığa bir son verebilmek için aralarında maddî, manevî ve dinî bağlar bulunan Türk ve Arap ırkları, din ve ülke meselelerinde mükemmel bir anlaşma için birbirlerine yardımcı olmak zorundadırlar.”
1933’de Irak kralı iken İsviçre’de kalp krizinden hayatını kaybetti.
Aynı adı taşıyan 2. Faysal’ın akıbeti ise daha acı olacaktı.
Türkiye ile Bağdat Paktı içinde olan genç kral, kısa bir süre önce İstanbul’da Padişah Vahdettin ve son halife Abdülmecid Efendi’nin torunlarının kızı Fazıla Hanım’la nişanlanmıştı. 1958 yılında İstanbul’a uçmak için hazırlandığı bir sabah başlayan askeri darbede feci bir şekilde öldürüldü.
Şerif Hüseyin’in isyanı, İngilizlerin istediği gibi bir Arap isyanına dönüşmedi. Yani Araplar bizi arkadan vurmadı. Yüzbinlerce Arap, Osmanlı ordusunda, Çanakkale’de, Filistin’de, Suriye’de, Anadolu içlerinde hayatını kaybetti.
Ama ne Arap milliyetçileri ne de Türk milliyetçileri bu isyanı unutmadılar. İhanet ve ya kahramanlık hikayesi olarak haddinden fazla değer atfettiler, üzerine kimlikler inşa edildi, düşmanlık üreten bir hatıra olarak ortak hafızaya yazıldı.
Son Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa “Mekke’deki isyan İngiliz parasıyla değil, Türklerin isyan eden kabilelere cahilce davranmaları yüzünden ortaya çıktı” demişti.
Zor zamanlardı, İngilizler güçlüydü, Şerif Hüseyin’in hırsları gücünden büyüktü, imparatorluk sonuna gelmişti ama yine de milliyetçilik, kötü yönetim, hak ve hukuk tanımazlık, üstünlük iddiası süreci hızlandırmış, sonuç Mekke ve Medine’nin kaybedilmesi gibi ağır olmuştu.
Fahreddin Paşa’nın içine sindiremediği, eğer çıkarılmaya çalışılırsa Medine’deki ravzayı patlatmakla tehdit edecek kadar onu öfkelendiren herhalde bu iş bilmezlikti.
Bugün de Türkiye, eğer büyük bir devlet olma iddiasını sürdürecekse işe büyük bir devlet olma iddiasını unutarak başlamalı, bunu dillendirmekten vazgeçmeli, İslam dünyasıyla eşit ilişkiler kurmayı öğrenmeli.
Arap dünyasında Osmanlı imajına İttihatçılar tarafından verilen hasarla yüzleşmeden, “bütün İslam dünyası Osmanlı’nın adaletine hasret” diskuruyla mesafe almak da mümkün değil.
Bir de tarihi bugünün ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden yazıp, ilk kriz anında sükunetimizi kaybederek “Araplar bizi arkadan vurdu” gibi ezberlerimize geri dönerek hiç mümkün değil.
Hele de bölgenin en karanlık ülkesinin cahil dışişleri bakanının bir RT’sine karşı ülkece seferber olmak büyüklüğe pek yakışmaz.
Ama cesur ve fedakar bir paşanın manevi şahsiyetini koruma hassasiyeti evet işte o, sahiden büyük bir ülkeye yakışan bir haslet olmalı...
Kaynakça
Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003.
Talha Çiçek, İttihatçılar ve Şerif Hüseyin: Mekke İsyanı'nın Nedenleri Üzerine Bir Değerlendirme. Tarih ve Toplum, 41-57, 2013. 2013.
Kral Abdullah, Biz Osmanlı’ya neden isyan ettik? Klasik Yayınları, 2006
Emir Şekip Arslan, İttihatçı bir Arap Aydınının anıları. Klasik Yayınları, 2005.
.25/12/2017 00:13
İsrailli gazeteciden tokat gibi sözler
Geçen hafta Kudüs kararıyla gerilen ilişkilere rağmen Türkiye’de internet siteleri, gazeteler ve televizyonlarda sık sık bir İsrailli gazeteci göründü; Haaretz yazarı Gideon Levy.
2015 yılında Washington’daki Ulusal Basın Klubü’nde verdiği “İsrail Lobisi” adlı konferanstaki konuşmasında söylediği şu cümleler, “İsrailli gazeteciden tokat gibi sözler”, “İsrailli gazeteciden alkışlanacak sözler” başlıklarıyla duyuruldu:
“Aranızda İsrail’in işgal bağımlısı olmasıyla ilgili şüphesi olan var mı?”
"İsrail bağımlı, hastalıklı ve tedaviye muhtaç bir kişi gibi.. Amerika İsrail’e iyilik değil kötülük yapıyor."
"İsrail halkının yalanlarla beyinleri yıkanmış durumda. Tarihte bu kadar işgalci olup kendisini mağdur tanıtan başka hiçbir güç yoktur”
Gerçekten de Levy kendi ülkesiyle ilgili çıplak gerçekleri cesurca dillendirmişti.
Aslında, hayat hikayesini okuyunca, ülkesine ve kendi halkına karşı nasıl bu kadar eleştirel olabildiğine insan şaşırıyor.
Çünkü soykırım sırasında Nazi’lerden kaçmış Çek Yahudisi bir anne ve babanın oğlu.
Babası, 1939’da Türkiye limanlarına sokulmayan Yahudi mültecileri taşıyan Frossoula gemisiyle altı ay yolculuk yaparak Karadeniz’den Beyrut’a ulaşmış, şimdi Levy’nin can düşmanları olan Revizyonist Siyonist Vladimir Jabotinsky’ye yakın çizgide biriymiş.
Annesi de yine savaş yıllarında Çekoslavakya’dan kurtarılıp, İsrail’deki bir kibbutzda büyümüş Yahudi bir yetim. Altı Gün Savaşları’nda evlerine Arap roketleri isabet etmiş. Levy, 1974-78 arasında İsrail Ordu Radyosu’nda çalışmış. 1978 ile 1982 arasında ise Davos’ta Erdoğan’ın “Siz çocukları öldürmeyi iyi bilirsiniz” dediği Şimon Peres’in sözcülüğünü ve danışmanlığını yapmış.
Bu hikayeden çıkan Gideon Levy,1982’de yazmaya başladığı sol liberal eğilimli Haaretz’de neredeyse bütün gazetecilik kariyerini İsrail’in işgalini eleştirmek ve Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerini yazmakla geçirdi.
İsrail’in Gazze’ye saldırılarında yaralanan sivilleri hastanelerde ziyaret edip, hikayelerini yazdı. 2006 Lübnan saldırısında sivillere yönelik katliamları kaleme aldı, duvarına “Filistin’i ziyaret edin” yazan posterler astı. İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini, İsrail’e yönelik boykotu ve iki devletli çözümü savundu. Bir de üstüne üstlük bütün bu yaptıkları için yurtdışından ödüller aldı, yine yurtdışındaki pek çok konuşmasında ülkesini yerden yere vurdu.
Bu yüzden de tahmin edileceği gibi İsrail’de çok sevilen bir isim değil.
Sağcı milletvekilleri vatana ihanetten yargılanmasını istedi. Defalarca ölüm tehditleri aldı. “Hamas aşığı”, “İsrail düşmanı”, “İçimizdeki Truva atı” ilan edildi. Yazıları yüzünden İsrailli ünlü isimler Haaretz’i boykot çağrıları yaptılar. Sağcı Maariv gazetesinin şu cümlesi herhalde tanıdık gelecek:
“Ülkemiz bu kadar zorlu bir savaşın ortasındayken, kendi ülkesine ve halkına karşı da biraz empati yapmasını ondan isteyebilir miyiz?”
İsrail, etrafında kendisinden nefret eden devletlerle kaplı bir coğrafyada, sürekli çatışmaların ortasında yaşayan, daimi olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden geçen bir güvenlik devleti. Vatandaşı olmayan Filistinlilere karşı gösterdiği bu beka kaygılı, ceberrut yüzü dünyanın malumu.
Ama Levy bütün bunları yaparken Tel Aviv’de oturmaya, Haaretz’de yazmaya devam etti. Hiç tutuklanmadı.
Bizim memnuniyetle izlediğimiz Washington’daki o konuşmasını İsraillilerin çoğunun pek memnuniyetle karşılamadığı herhalde açık.
Ama bu konuşmadan haklı olarak memnun olan bizler için cevaplarından pek memnun olmayacağımız bir soru var:
Ülkemizde Gideon Levy’nin yaptığına benzer eleştirileri yapanlara karşı biz bu kadar tahammül müyüz?
Tıpkı İsrail’de pek çok kişinin Gideon Levy’ye yaptığı gibi, o eleştirilere kızabilir, terörle mücadele ederken söylediklerini teröristlerin “ağzıyla konuşmak” olarak görebilir, “hep devleti eleştirip, teröristlere karşı sessizliklerini” yerden yere vurabilirsiniz, isteyenler, yurtdışına çıkıp ülkeyi yerden yere vurmalarını da vatana ihanet olarak da adlandırabilir.
Ama Gideon Levy ile benzer sözler söyledikleri, yazılar yazdıkları için, terörle mücadele kanunun imkanlarından faydalanarak kolayca üyelik, propaganda, örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün amaçları doğrultusuna hizmet etme suçlarına sokulup, tutuklanan, işinden atılan bu kadar çok insanın, gazetecinin olduğu bir ülkede “İsrailli gazeteciden tokat gibi sözler” başlığı atıp, onun cesaretini takdir etmek insanın içinden pek gelmiyor doğrusu.
Halbuki insan hakları, hukuk konusunda kimseye ders verecek hali olmayan İsrail’i bağlamasa da Türkiye’nin tarafı olduğu AİHM’in, defalarca mahkeme kararları ve Yargıtay içtihatlarında yer almış hükmü çok açıktı; “Düşünceyi açıklama özgürlüğü, sadece hoşa giden veya zararsız ya da tepki yaratmaz sayılan haberler veya fikirler için değil, fakat devlete veya halkın bir kısmına ters düşen, şoke eden ya da üzüntüye sevk edenler için de geçerlidir.”
Ama birkaç yıl öncesine kadar bu içtihadı övünerek kararlarında kullanan Anayasa Mahkemesi üyeleri, Yargıtay daireleri, hakimler ve savcılar uzun bir süredir kendi kararlarını, aldıkları onca insan hakları eğitimini unutmuş görünüyor.
Son bir kaç haftanın haberleri bu ani hafıza kaybının örnekleriyle dolu.
Örneğin bugün, İsrailli gazeteci Gideon Levy’nin yaptığına benzeyen, belki siyaseten yanlış bulabileceğimiz haber ve yorumlar yüzünden Cumhuriyet Gazetesi’nin dört çalışanı, ‘adeta’larla dolu bir iddianameyle bir kere daha tutuklu olarak hakim karşısına çıkacaklar.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/596258.aspx
Eğer bugünkü duruşmada da tahliye kararı çıkmaza, fikirleri ve haberleri yüzünden yargılandıkları bu davanın bir sonraki duruşmasına, son çıkan KHK nedeniyle tek tip elbiseyle katılmak zorunda kalabilirler.
Geçen haftanın son günlerindeki bir başka habere göre telefonla bağlandığı Beyaz Show’da söyledikleri yüzünden “Terör örgütü propagandası”ndan 1 yıl 3 ay ceza alan Ayşe Çelik, cezası ertelenmese iki aylık kızıyla birlikte hapse girecek.
(Hapis cezası aldığı 2 dakika 49 saniyelik telefon konuşmasında söylediği sözlerin tam dökümü hatırlamayanlar için şöyleydi:
“İyi geceler. Yalnız ben kısa konuşmak istiyorum. Türkiye’nin doğusunda Güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada anneler doğmamış çocuklar, insanlar öldürülüyor, sanatçı olarak, insan olarak siz de bir şekilde yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Ben bu insanlara daha doğrusu biz bu insanlara hiç bir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka. Bir şey daha demek istiyorum kusura bakmayın. Ben öğretmenim öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekler, o tertemiz çocukların gözlerinin içine bir daha nasıl bakacaklar. Ben konuşamıyorum gerçekten. Burada yaşananları ekranlardan, medyadan çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün duyurun artık bizi elverin. Yazık insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim. Aslında çok şey söylemek istiyorum ama sesim titriyor. Bomba sesinden kurşun sesinden , insanlar susuzlukla açlıkla mücadele ediyor. Özellikle bebekler, çocuklar, Lütfen siz de duyarlı olsun sesiz kalmayın, rica ediyorum, lütfen. “
https://www.youtube.com/watch?v=_0yG5Ljqj6c)
Program sırasında izleyicilerin ve programın sanatçı ve sporcu konuklarının da alkışladığı konuşmasını hendek terörü sürerken söylemesini, sadece fotoğrafın bir kısmına işaret etmesini, ahlaken ve siyaseten eleştirebilirsiniz, haksız ve abartılı bulabilirsiniz ama içinde hiçbir terör örgütünün adı geçmeyen, şiddet çağrısı yapmayan, herhangi bir terör örgütünün propagandasına sokulamayacak ancak HDP’ye yakın bir Diyarbakırlı Beyaz Show izleyicisinin olan bitenle ilgili yorumu denecek bir konuşmadan hapis cezası çıkarmış bir ülkenin, bunun çok daha ağırlarını ad vererek kendi devletine söylemiş, yazmış Gideon Levy’nin cesaretini alkışlamaya pek hakkı olmayabilir.
Cesaret edilen şeye katılmak, buna cesaret demek ve dememekten bağımsız olarak, en sert sözlerle ülkenin, devletin, siyasetçilerin eleştirilmesine tahammül göstermedikçe, elalemin gazetecisinin kendi ülkesini yerden yere vurmasından “tokat gibi sözler” başlığı çıkarmak pek dürüstçe olmayacak.
Şayet, Gideon Levy’nin, Nazilerden kaçan babasının gemisine İstanbul limanlarına yanaşma izni verilseydi, Gideon burada doğsaydı ve İsrail devletine yaptığı eleştirilerinin benzerini Türkiye devletine yapsaydı başına gelebilecekleri düşünerek bunu bir kere daha düşünmekte fayda var.
Gri tulum mu, badem kurusu tulum mu olurdu?
.27/12/2017 00:09
Meclis’in faydaları üzerine...
Tuğgeneral Yavuz Ekrem Arslan, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Manisa’daki Birinci Piyade Eğitim Tugayı Komutanı’ydı. Muharip olmayan eğitim amaçlı tugayda darbe gecesi herhangi bir hareketlilik yaşanmamıştı. Tugayın bağlı olduğu kolordu komutanının darbe gecesi için tuttuğu tutanağa göre Tuğgeneral Yavuz, komutanının darbeye karşı verdiği emirlerini yerine getirmişti. Aleyhindeki tek delil darbeciler tarafından hazırlanan listelerde adının Manisa Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı olarak yazılmış olmasıydı. İfadesinde bu yazıyı görünce “yırtıp attığını” söyledi. Ama 16 ay tutuklu kalmasına rağmen hakkında bir iddianame bile yazılamadan, hastalanarak hayatını kaybetti.
Korgeneral Erdal Öztürk, İstanbul Üçüncü Kolordu Komutanı’ydı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında Side’de tatildeydi. Darbe gecesi 01.05’te TGRT’ye, 01.57’de NTV’ye bağlanarak darbeye karşı açıklamalar yapmış ve birliklerin kışlalara dönmesini istemişti. 16 Temmuz günü İstanbul’a dönerken, İnegöl’de mola verdiği bir köftecide gözaltına alınarak tutuklandı. Aleyhindeki en güçlü delil isminin darbecilerin atama listesinde İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak geçmesiydi. Bundan habersiz olduğunu söyledi, darbe gecesi Side’den askerleriyle yaptığı telefon görüşmelerini delil olarak mahkemeye sundu. 15 ay tutuklu kaldıktan sonra 27 Eylül 2017’de tahliye edildi.
Şırnak, 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Abdullah Baysar da 15 Temmuz darbesinden sonra tutuklandı. Suçlama adının Şırnak Sıkıyönetim Komutanı olarak geçmesiydi. Fakat Baysar’ın darbe haberini aldıktan sonra Vali ile birlikte darbenin bastırılması için birlikte çalıştığı, darbe için harekete geçen komando tugay komutanı tuğgenerali durdurmak için talimatlar verdiği ortaya çıktı. Baysar, 16 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi.
Erzurum 9’uncu Kolordu Komutanlığı’nda görevli Yarbay Ramazan Kayacı, 19 Ağutos 2016’da darbeden tutuklandı. 30 Eylül 2017 günü, Cumhurbaşkanı’nın Erzurum ziyareti sırasında eşi bir ağaca çıktı ve eşinin masum olduğunu, görüşmek istediğini söyledi. Kayacı’nın eşi Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı ile görüştü. 15 ay tutuklu kalan yarbay 15 gün sonraki duruşmada tahliye edildi.
15 Temmuz gecesi, Yalova’daki kamplarından alınıp, komutanları tarafından otobüslerle İstanbul’a getirilen 300 Hava Harp Okulu öğrencisinden 70’i 3 rütbeli subay ve iki erle birlikte Avea Merkezi’ne doğru giderken önce Birinci Köprü yoluna girmişler ama trafik yüzünden İkinci Köprü yoluna girip, saat 03.00’de Kavacık yakınlarına ulaşmışlardı. Ama trafik nedeniyle otobüs ilerleyemedi ve olduğu yerde kaldı. Otobüsün ışıklarını, kapılarını kapatıp, perdelerini indirdiler ve sabaha kadar orda beklediler. Sabah polise teslim olup, tutuklandılar. Bu otobüsteki rütbeli subaylar dışındaki Hava Harp Okulu öğrencileri dokuz ay hapis yattıktan sonra tahliye edildiler.
Tuğgeneral Adem Arslan, Tuğgeneral İsmet Gökhan Gülmez, Tuğgeneraller Murat Yaygın ve Celalettin Çoban ile Tuğgamiral Ercan İnceoğlu darbeden bir yılı aşkın tutuklu yargılandıktan sonra tahliye olan üst düzey subaylardan bazıları.
Bunlar doğrudan darbeye katılma gibi ağır bir suçlamayla tutuklu olarak yargılanıp, aylar sonra tahliye olan askerlerden örnekler.
Doğrudan darbe suçuna katılmamış sivillerden de uzun tutukluluklar sonucunda tahliye hatta beraat alan yüzlercesi mevcut.
Ama eğer bütün bu isimler, 696 sayılı son KHK’nın yayınlanmasından önce tahliye edilmeselerdi ya da aylardır konuşulan tek tip kıyafet onların tutuklu olduğu dönemde çıksaydı, aylarca tutuklu kalarak mağdur edilmelerinin yanında bir de badem kurusu renkli tulumlar giydirilerek haklarında hüküm verilmeden ağır bir aşağılanmayla cezalandırılmış olacaklardı.
Hala daha darbeyle ilişkisi şüpheli olan bazı üst düzey subaylar, erler, askeri öğrenciler tutuklu yargılanmaya devam ediyor. Belki mahkemeler bir kısmı hakkında yine tahliye veya beraat kararları verecek ama onlar bu kararları badem kurusu renkli tulumlar içinde öğrenecekler.
Halbuki bütün bunlara sebep olmuş olan darbeci astsubay, kızkardeşinin hapishanedeyken hediye ettiği, aslında meşhur bir markaya ait ve binlerce kişinin almış olduğu HERO yazılı tshirtle mahkemeye çıkarak tek tip elbise tartışmasını başlatan astsubay ise bu badem kurusu tulumdan giymeyecek. Çünkü onun hakkında müebbet hapis cezası kararı zaten verildi. Ama ne tuhaftır ki onunla aynı tshirti alıp, giydikleri için tutuklanan kişiler eğer bu arada tahliye edilmedilerse, bir sonraki duruşmalarına o tulumlarla çıkacaklar.
Tabii bu son KHK’nın en çok tartışılan maddesi bu değil.
Artık herkes ayrıntılarıyla biliyor ama tekrarlayalım. Önce 8 Kasım 2016'da çıkarılan yasanın 37. Maddesini hatırlayalım:
"15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz."
Son 696 sayılı KHK ile bu maddeye şu fıkra eklendi:
"Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına, veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır."
Yani, bu ekle kamu görevlilerinin yanında sivillere de bahsedilen çerçevede yargı muafiyeti getirilmiş oldu.
Maddeyle ilgili tartışmalara girmeden önce hükümet yetkililerin beyanlarını esas alarak gidelim.
Yani bu cezai sorumsuzluğunun sadece 15 Temmuz darbe girişimi ve 16 Temmuz’da devam eden darbeyi bastırmayla ilgili olayları kapsadığını düşünelim.
Peki hangi olaylardan bahsetmekteyiz?
Yaralama, darp, kamu malına zarar verme gibi suçları bir tarafa bırakırsak esas olarak bu KHK’yla çözülmeye çalışılan darbeci askerlerin öldürülmesiyle ilgili suçlar.
Darbe sırasında kaç darbeci askerin öldürüldüğüyle ilgili Başbakan’ın Ağustos 2016’da verdiği 36 sayısı dışında net bir resmi sayı yok.
Darbe iddianamelerinde sanıklar arasında maktul olanlarla ilgili bilgilere yer veriliyor, oradan net bir sayı çıkarılabilir.
Ama ortada bir öldürme olayı olduğu için savcıların bu olaylarla ilgili şikayet olmadan bir soruşturma açması gerekiyor. Ama şu ana kadar bu soruşturmaların zanlıların tespiti ya da iddianamenin yazılması gibi aşamaları geldiğini duymadık.
Bu KHK nedeniyle en çok bahsi geçen köprüdeki olaylarda öldürülen askerler. İddianameye göre bu askerlerin sayısı 7.
Yine iddianameye göre bu askerlerden Kuleli Askeri Lisesi’nde görevli er Kurtuluş Kaya, saat. 02.20’de köprü üzerine ayakta dururken, gözünden vurularak yere düştü ve öldü. Sonrasında çıkan haberlerde er Kaya’nın ateş açmayı reddettiği için komutanı tarafından öldürüldüğü söylense de iddianameye göre Kaya da o sırada ateş açan grup içindeydi ve karşıdan gelen bir ateş sonucu vurulmuştu.
Diğer altı kişi ise 16 temmuz sabahı darbeciler teslim olduktan sonra meydana gelen olaylarda öldürülmüştü. Yine köprü iddianamesinden okuyalım:
“Toplanan kalabalığın kolluk kuvvetlerinin müdahalelerini aşarak şüphelilere ulaştıkları, yaşanan arbedeyi kolluk kuvvetlerinin havaya ateş açarak ve TOMA diye tabiredilen araçla tazyikli su sıkarak önlemeye çalıştığı, kolluk kuvvetleri tarafından şüpheliler hakkında yakalama işlemi yapılarak gözaltına alındıkları, olay yerindeki silah, mühimmat ve askeri araçlara el konulduğu, olaylar sırasında şüpheliler Burak Dinler, İbrahim Gül, Murat Tekin, Mustafa Çelik, Ragıp Enes Katran ve Vedat Yıldız‟ ın eks oldukları”.
Bu altı kişiden Burak Dinler (20), Kuleli Askeri Lisesi’nde askerliğini yapan bir piyade erdi. Murat Tekin (21) ve Ragıp Enes Katran (21) ise Yalova’daki kamptan İstanbul’a getirilen Hava Harp Okulu’nun 2. Sınıf öğrencileriydi. Köprüye gece 02.30’da varmışlardı.
Kuleli Askeri Lisesi’nden gelen Başçavuş İbrahim Gül, Uzman Çavuş Mustafa Çelik ve köprüdeki tankların sorumlusu olan 3. Zırhlı Tugay Komutanlığı’ndan Üsteğmen Vedat Yıldız ise diğer öğrenci ve erlerin yöneticisi konumundaki askerlerdendi.
İddianamede köprüde darbecilerin şehit ettiği 34 sivilin kim tarafından ve hangi silahlarla öldürüldüğüyle ilgili bir tespit yapılamadığı düşünülünce, eğer bir soruşturma yürütülseydi bile bu öldürme olaylarıyla ilgili somut bir sonuç alınmasının pek mümkün olmadığı söylenebilir.
Bu öldürülen askerlerin o gece ateş açıp açmadığı, emir komuta içinde mi oraya geldikleri yoksa özel olarak bilerek ve isteyerek mi darbe içinde yer aldıkları gibi soruların cevapları hala devam eden ve kararların henüz açıklanmadığı davalarda aranıyor. Benzer davalarda bu suçlamalar karşısında haklarında tahliye kararı verilen erler ya da öğrenciler oldu.
Ama maddeyle ilgili daha geniş bir kesim için esas problem burası değildi.
Her ne kadar hükümet ve iktidar partisi “15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler”den kastın 15-16 temmuz darbe girişimini bastırma sırasındaki olaylar olduğunu ısrarla söylese de maddede 15 ve 16 Temmuz tarihleri birlikte zikredilmediği, “terör eylemleri” ve “devamı niteliğindeki eylemler” ibarelerinden pek çok kişi başka ve epey ürkütücü şeyler anladığı için günlerdir büyük bir tartışma sürüyor. Maddeyle ilgili iki gündür onlarca yazı yazıldı, tv tartışmaları yapıldı, siyasiler açıklamalar yaptı,, hukukçular görüş açıkladı.
Endişelerini bildirenlerden biri 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü.
2004 yılında AK Parti iktidarında hazırlanan yeni Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun mimarlarından olan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Adem Sözüer de maddeyi hükümet yetkilileri gibi anlamayanlardandı:
“İşlenmiş suçlardan dolayı af çıkarılabilir. Ama, gelecekte işlenecek suçlardan dolayı sorumluluk doğmayacağı yönünde hukuki düzenleme yapılamaz. Kimse böyle düzenlemeye dayanıp işlediği suçun sorumluluğundan kurtulamaz. Her tür yorum/keyfiliğe açık KHK düzenlemesi acil kaldırılmalı!” dedi.
Son olarak Adalet Bakanı Abdülhamit Gül bir yanlış yazım varsa düzeltilebileceğini söyledi.
Sonuç itibarıyla aslında şu olmuş oldu: Normal şartlarda Meclis’in yapması gereken yasamanın denetlenmesi işini, KHK ile çıkarılan bu maddede kamuoyu yapmış oldu. Ama maalesef ancak kanun Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra.
Halbuki eğer bu madde KHK olarak değil de Meclis’ten olağan yollardan geçirilip yasalaşsaydı, bütün bu kaygılar ve eleştiriler önce komisyonda, ardından meclis genel kurulunda dillendirilebilecek, kamuoyu ve uzmanlar kanun çıkmadan fikirlerini söylemiş olacak ve ortaya çıkacak ortak akıl ve denetimle böyle bir yanlış yapılmayacaktı. Bütün bunların yapılabilmesi için yeterli süre de vardı, ortada çok acil bir mesele bulunmuyordu.
Fakat, kış lastiğinden taşeron işçilere kadar bütün kanunları OHAL ile ilgisiz KHK’larla hızlıca, gürültüsüz, patırtısız halletmek iktidara bir konfor sağlıyor ve bu kanunu da böyle hızlıca çıkarmayı denediler.
Sonuç malum.
Belki böyle böyle son referandum paketiyle gücü epeyce törpülenen Meclis’in kıymetini yeniden anlayacağız.
1876’dan beri Meclis’i olan bir toplum için bu kıymetin anlaşılması çok zor olmasa gerek...
.


Arakan'da gerçekte neler döndüğünü öğrenmek ister misiniz? Sebepsiz katliam ve bitmeyen medya yayınları.. Bunların yaşandığı yerde, yerin altı yerin üstünden daha değerlidir: Arakan'da olduğu gibi. Arakan'daki katliam yeni değil. 2012'de büyük bir katliam yaşanmış ve medya vahşetle sarsılmıştı. Peki neden? Bir ip ucu: Myanmar'ın doğalgaz ihracatı 2013'te başladı... Yani katliamdan bir yıl sonra... Bilgiyi Çin petrol şirketi PetroChina verdi. Çin, Myanmar, Arakan, doğalgaz, petrol ve katliam... Hepsi iç içe... Üstelik engellenemez... Müslümanlar ise sadece figüran. Çin lideri Jinping 2013'te Kazakistan ve Endonezya'ya uzanan İpek Yolu Projesi'nin deniz ayağının kurulmasını önerdi. Sebebi çok önemli. Harita bilmeyenler, beynelminel meseleleri asla anlayamaz. Önce haritayı açıp, Çin'in deniz ticaret güzergahını incelemek gerekiyor. Mevcut durumda Çin deniz ticareti, coğrafi nedenlerden ötürü Amerikan hegemonyasındaki Malacca Boğazı'na bağımlı durumda. Çin lideri Jinping bu nedenle İpek Yolu Projesi'nin deniz yoluna da ihtiyacı olduğunu söyledi. Peki bu yol nereden geçecek? Arakan... Çin lideri Jinping geçtiğimiz Nisan ayında Çin'i dünya ticaretinde en tepeye taşıyacak projeyi açıkladı. Çin'in rakibi Hindistan toplantıda yer almadı. Kısa süre içerisinde Tayland'a otoban projesini ortaya attı: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan dengeler yeniden değişiyor. Dünya şekilleniyor. Çin ve Myanmar'ın Arakan Eyaleti'nin Sittwe şehrinde büyük bir liman inşa edip güney asya ticaret merkezini oraya taşımak istiyor. Arakan Müslümanları bu büyük planın önündeki ufak bir engelden ibaret.. Ya çekilecekler ya da ezilecekler.. İşte mesele burada başlıyor. Center for Strategic and International Studies'den C. K. Johnson geçen yıl konuyla ilgili bir rapor yayınladı. Sadece deniz ticareti değil, Çin'i bağımsız şekilde ortadoğuya bağlayacak petrol&doğalgaz boru hattı bölgeden geçiyor. Peki ABD'nin tahtını sallayan bu büyük ticari projenin hayata geçirilmesi için Arakanlıların katledilmesi mi gerekiyor? Aslında hayır. Arakan'da yaşanan katliamı Birleşmiş Milletler'de dile getiren kişi kim biliyor musunuz? İngiltere BM Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft. Dünya Arakan'daki katliamı görmezden geliyor" lafı koca bir yalan. Sorunu gündeme getirenler onlar çünkü buna muhtaçlar. Aksi halde....İngiltere-ABD, Çin'in dünya dengelerini alt üst edecek ticaret projesini baltalaması gerekiyor. Aksi halde üstünlükleri sona erecek. Çin üretiyor, silah yapıyor, ekonomik olarak büyüyor. Çin 10 yıl içerisinde ABD'yi geçerek "EN BÜYÜK" olacak. Engellemek istiyorlar. Orta asyalılar Suriye'de IŞİD eğitimi alıyor. ABD Afganistan'a yerleşiyor. Filipinler'de IŞİD hortluyor. Trump Kore'yi tehdit ediyor...ABD donanması Pasifik'e yerleşiyor... Çin-Hint sınırında çatışmalar çıkıyor... Sebep çok açık: ABD Çin'i çevreliyor. Bölmek için...Arakan'da yaşananlar zincirin son halkası.. 1 milyonu aşkın müslüman çamurun içinde. Niye? Arakan son 5 yıldır sistemli biçimde kaosa itiliyor. Mazlum ve mağdur müslümanları intikam için terörist yapmanın peşindeler. Hedef bu. Arakan'da olanların tek bir açıklaması var: Er ya da geç... IŞİD orada hortlayacak ve Çin'e karşı koz olarak kullanılacak. Ekim 2016'da Arakan'da Harakah el-Yaqin adında bir örgüt kuruldu. Örgüt bir ay sonra Bangladeş sınırında terör eylemi düzenledi. Uluslararası Kriz Grubu, Aralık 2016'da örgütün Pakistan ve Suudi Arabistan ile irtibatlı olduğunu tespit etti.. Örgütün kadroları Myanmar/Bangladeş sınırında eğitim aldı ve kısa sürede eylem kadrosu oluşturuldu. Bu henüz başlangıç... Son olarak 25 Temmuz 2017'de Arakan'da karakollara saldırı düzenlendi. Örgüt saldırıyı üstlendi. Myanmar hükümeti harekete geçti. Myanmar'ın harekete geçmesiyle birlikte "kimliği belirsiz" kişiler suçlu/suçsuz tüm müslümanlara saldırıya geçti. Hepsi tertipli eylem. Örgütün lideri Ata Ullah.. Pakistan doğumlu.. Taliban'la ilişkisi var.. Libya iç savaşında eğitim aldı. 2012'de Suudi Arabistan'daydı. Örgüt 2012-2016 yılları arasında eğitildi. Ama yeterince militan toplayamadı. Bölge halkı henüz radikalleşmeye eğilimli değildi. Ama.. Geçen hafta başlayan katliamlardan sonra binlerce müslüman göç etmeye başladı... Nereye? Bangladeş sınırına... Örgütün doğduğu yere... Harakah el-Yaqin hareketi aylardır ses getiremiyordu. Ama şimdi, intikam almak isteyen binlerce müslüman, bölgelerine akın ediyor. Süreç Harakah el-Yaqin hareketini besleyen emareler taşıyor. IŞİD Arakan'da mevzi açıyor. Hedef: Çin ticaret yolunu baltalamak. Binlerce mazlum, fakir, yurtsuz Arakan'lı müslüman emperyalist bir mücadele için canlı bomba olmaya itiliyor. BUNA ENGEL OLMAK GEREK. Türkiye bölgeye kayıtsız kalamayacağını ve yardım masraflarını karşılayacağını açıkladı. Peki ne için? Türkiye olanların farkında mı? Türkiye olan bitenin farkında varmazsa, yapacağı yardımlar Harakah el-Yaqin hareketinin güçlenmesine sebep olabilir. Medya gerçeği gizliyor. Şunu bilin: Harakah el-Yaqin hareketini destekleyen Türk hesaplar var. Youtube'a yüklenen Türkçe videolar var. Myanmar Türkiye'nin Arakan müslümanlarına yardım etmesine onay verdi. Türkiye akıllı hareket ederse Arakan'da IŞİD rüyası sona erebilir. Birileri AKP'yi kullanmak istiyor. Özellikle iç basında Myanmar'ı suçlayanları dikkatle izleyin. Hedef: Devletler arası çekişme. AKP, Myanmar hükümeti ile iletişim yoluna giderek akıllılık etti. Fakat BİRİLERİ, AKP ile Myanmar'ı diplomatik çatışmaya çekmek istiyor. ABD Myanmar hükümetini uyardı. Yakında suçlamaya başlayacak. Birileri AKP'nin de bu kervana katılmasını istiyor. İç basında "Myanmar hükümeti ile ipler gerilsin ve Türkiye bir şekilde Arakan'daki radikalleri desteklesin" isteyenler var. Kim bunlar? AKP'li gibi gözüküp "hâlâ" Amerikan çıkarlarına hizmet edenler kendilerini açık ediyor. İç basında Myanmar'a ateş püskürenlere bakın. IŞİD tehditi, bölgede gittikçe yayılıyor. Mesela; Endonezya'da bir site Harakah el-Yaqin lideri Ata Ullah'ın bildirisini yayınladı. Mayıs ayında IŞİD militanlarının toplanıp götürüleceğini yazmıştım ve neresi diye sormuştum. Cevap netleşiyor: arakan
.05/09/2017 22:13
Dicle'den Naf Nehri'ne akan sular
Türkiye, Arakan Müslümanlarının dramıyla 2012 yılının Ağustos ayında Budist militanların Arakan’da Müslümanlara yönelik başlattığı saldırılarla tanıştı. Oluşan duyarlılık üzerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, eşi Sare Davutoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan ve kızı Sümeyye Erdoğan bir uçak dolusu yardım malzemesiyle birlikte Myanmar'ın başkenti Napyidav'a uçtular.
İlk kez gidilen bu coğrafyada Türkiye’yi bir sürpriz bekliyordu; 95 yıl önce buraya getirilmiş Osmanlı askerlerinin yattığı şehitlikler.
Thayet-Myo ve Meiktila adında Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Osmanlı askerlerini getirdiği dört esir kampından ikisinin yanında yer alan 1000’e yakın Osmanlı askerinin yattığı şehitliklerin varlığından bile 45 yıl sonra 1961 yılında ülkeyi ziyaret eden Yeni Delhi’deki Türkiye büyükelçisi sayesinde haberdar olunmuştu.
Yıllarca kimsenin dokunmadığı şehitlikler çok bakımsız haldeydi. Meikhtilla’yı ziyaret etmek isteyen heyetten önce şehitliğe giden Dışişleri’nin öncü ekibi etrafı ziyarete hazır hale getirdiler. 95 yıllık gecikmiş ziyarette kürsüye çıkan Davutoğlu, şehitliğin tarihini özetledi:
"I. Dünya Savaşı'nda çok değişik cephelerden, Filistin'den, Mısır'dan, Irak'tan, Suriye ve diğer cephelerden toplanarak, esir olarak Basra'ya getirilip, daha sonra Basra'dan Karaçi'ye gemilerle, Karaçi'den Kalküta'ya trenlerle, Kalküta'dan da Yangon'a, oradan da buraya esir kamplarına getirilen dedelerimizin huzurundayız"
***
Peki, neden İngilizler esir aldıkları Osmanlı askerlerini bu kadar uzağa Burma’ya getirmişlerdi?
Bu sorunun cevabı bizim tarihimizden Arakan’da bugün yaşananlara ulaşan bir kapı açıyor.
Kapı yine epey geç bir vakitte 100. yıldönümü yaklaşırken yeniden hatırladığımız Kut’ül Amare Zaferi ile açılıyor.
29 Nisan 1916’da Halil (Kut) Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Kut’da İngiliz saldırısını geri püskürtüp kazandığı zaferden sonra İngiliz ordusunun başındaki General Townshend ile birlikte esir aldığı 13 bin İngiliz askerin bir kısmı Hintli askerlerden oluşmaktaydı. (Hintli derken bir milleti değil bir coğrafyanın insanları kastediliyor)
Ama sonu Arakan’a çıkacak hikaye esas bundan sonra başlıyor. Hatırlamak istemediğimiz Kut’ül Amare Zaferi’nden sonra olanlarla.
Kut’ül Amare’de beklenmedik bir yenilgi alan ve çok sayıda askerini esir veren İngilizler şaşkınlıklarını kısa sürede atıp, Ağustos 1916’da Irak’taki İngiliz Seferi Kuvvetleri Komutanı Sir Percy Lake’i görevden aldılar ve yerine Tümgeneral Maude’yi getirdiler. Maude, orduyu yeniden toparladı, bölgeye sömürgelerden yeni Hintli askerler getirildi.
Savunmadan saldırı durumuna geçmiş Osmanlı ordusu ise müttefik Almanların da isteğiyle daha sonra anlaşılacak büyük bir hata yapıp kuvvetlerinin bir kısmını Rus ordusuna karşı İran’a kaydırmıştı.
12 Aralık 1916’da Dicle nehri boyunca başlayan İngiliz taarruzu karşısında, Albay Kâzım Bey (Karabekir) komutasındaki 18.Kolordu’ya bağlı askerler direnmeye çalıştı. Ama İngiliz ordusu 24 Şubat 1917’de Kut’a ve 11 Mart 1917’de de Bağdat’a girdi. Birkaç ay sonra Bağdat’ta hastalıktan ölecek General Maude, “Bağdat Fatihi” ilan edilmişti.
Bu taarruzdan sonra Anadolu’ya doğru geri çekilen Osmanlı ordusu dağılmaya başlayacak, hem savaşın hem de imparatorluğun sonu görünecekti.
Osmanlı’nın Ortadoğu’dan çekilmesine neden olan bu karşı taarruzda General Maude ordusunun Dicle nehrini geçmesinde en büyük katkılardan birini Burma’dan getirilen 85. Burma Birliği’ndeki istihkamcılar ve lağımcılar yapmıştı.
Pek çoğu evlerinden kilometrelerce uzaktaki Mezapotomya’da hayatlarını kaybettiler, geri kalıp evlerine dönenlerse hizmetleri için nişanlar aldılar.
***
Peki bu taarruzda esir düşen Osmanlı askerleri, Burma’dan getirilen askerlerle birlikte oradaki kamplara götürülmüş olabilir mi? Bir tahminde bulunup gerisini tarihçilere bırakalım.
Ama Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunun Irak cephesinde savaşı kaybetmesine yardım eden Burmalı askerlerin hikayesi bizi başka bir yere götürecek.
Aslında 1824’ten beri sömürgesi olan Burma’da İngilizler, çoğunluğu oluşturan Burmalıların asker olmasını yasaklamıştı. Bağımsızlık isteyen Burmalılara karşı orduyu azınlık olan etnik gruplardan oluşturmuşlardı.
İngilizler, sadece yerleşik gruplar arasındaki dengeleri kullanarak iktidarlarını sürdürmekle yetinmediler.
O yıllarda aralarında sınırlar olmayan Bengal bölgesinden Müslümanları, East India Company için çalışmak üzere Arakan’a göçe teşvik ettiler. Böylece 1824’ten önce Burma’da yüzde 1-2 olan Müslüman nüfusu artmaya başladı. Bu Müslümanlar kendilerine Rohingya adını verdi.
Müslümanların göç ettiği Arakan bölgesinin çoğunlukta olan yerli halkı Rakhine Budistleri’ni korkutan bir gelişmeydi bu.
Arakan’da Rohingyalı Müslümanlarla Rakhine Budistleri arasındaki çatışmaların 200 yıllık tarihi böyle başladı.
***
1939’da İngiliz sömürge yönetimi, iki toplum arasındaki gerilimi gidermek için bir komisyon kurdu, yeni göçleri engellemek sınır kontrollerini artırdı ama bu kez de araya İkinci Dünya Savaşı girdi.
Bu kez sahneye ülkenin bundan sonraki tarihine hükmedecek Burma ordusu çıkacaktı.
Aslında burmalıların bir ordusu kalmamıştı. Çünkü İngilizler, Birinci Dünya Savaşı’nda Dicle’yi geçmelerini sağlayan Burmalılardan oluşan askeri birlikleri Burmalı rahiplerin öncülük ettiği bağımsızlık isyanları yüzünden 1929’da güvenlik nedeniyle dağıtmışlardı.
Burmalılar içinse İkinci Dünya Savaşı İngiliz sömürgeciliğine karşı bir imkandı. Bu imkanı da Japonların yanında gördüler. 1941 yılında Japon ordusunun da desteğiyle Tayland’da Burma Bağımsızlık Ordusu kuruldu. Ordunun kurucusunun adı tanıdık gelebilir; Aung San.
Aung San Suu Kyi’nin babası.
1941’de Japon ordusu, Burmalı müttefikleriyle birlikte ülkeyi işgal etti. İngilizlerse Arakan’daki Rohingya Müslümanlarını Japon işgaline karşı tampon bir bölge oluşturmaları için silahlandırdılar.
Rakhine Budistleri de Burmalılarla birlikte İngilizlere karşı Japon ordusunun yanında yer almıştı.Ama büyük devletlerin silahlandırdıkları bu iki toplum ellerindeki silahları hasım oldukları birbirlerine karşı kullanmakta gecikmediler. 1942 yılında 20 bin Rakhine ve 5000 Rohingya Müslümanı bu çatışmalarda öldü.
Ardından kısa süreli Japon işgalinde bir otonom Burma devleti, savaşın sonunda ise Japonların kaybettiği görününce bu kez Japonlara karşı İngilizlerin yanına geçen Aung San ve Burma Bağımsızlık Ordusu.
1945’te İngilizlerle birlikte Japon işgalini bitiren ve ülkeyi kuran ordunun artık yeni bir adı vardı Tatmadaw.
Aung San yıllar sonra kurduğu ordunun kızını ev hapsine mahkum edeceğini herhalde düşünemezdi. Zaten bağımsızlıktan bir yıl önce İngiliz destekli geçici yönetimin başkanıyken bir suikaste kurban gitti. Suikastın İngilizlerin desteğiyle olduğu iddia edildi.
1948-62 arasında yaşanan İngiliz destekli demokrasiden sonra Tatmadaw, 1962’de yönetime el koydu. 2011’deki demokrasiye geçiş adımlarına kadar askeri bir diktatörlük kuruldu.
Bu diktatörlüğünün en büyük mağduru Rohingya Müslümanları oldu. Çünkü ordunun en başından itibaren doğal hasmı olmuşlardı. Orduda çoğunluk olan Budistleri ikna etmek için bu düşmanlığı ve tehlikeyi kullandı. Bölgeyi sarsan her krizde yeniden yaşanan çatışmalarla 1.5 milyon Rohingya Müslümanı Bangledeş, Pakistan, Tayland, Malezya, Hindistan ve ABD’ye göç ettiler.
Geri kalanlar içinse hayat hep zor oldu. 1982 yılında askeri rejimin yaptığı anayasada Burma vatandaşlığı için 1823’den önce Burma’da yaşamak şartı kondu. Böylece Rohingya Müslümanları, 150 yıldır yaşadıkları ülkede vatandaşlık hakkı alamadılar.
***
Hikayenin bundan sonrası da tanıdık. Myanmar hükümeti “Kürt diye birşey yok onlar kart kurt eden Türkler”e çok benzeyen şekilde “Rohingya diye bir şey yok onlar Bengal” diyor. Bir önceki Başbakan, “komşularımız ya da BM çok istiyorsa hepsini alabilir” bile demişti.
2000’lerin ortalarından itibaren cunta yönetimine karşı Budist rahiplerinin başlattığı direnişler 2011’de demokratik seçimlere izin verilmesiyle sonuçlandı. Ama başlayan açılım sürecinin de kurbanı yine Rohingya Müslümanları oldu.
2012 yılında Davutoğlu’nun da ülkeye gitmesine sebep olan olaylarda Rakhine Budistlerinin Rohingya Müslümanlarına yönelik saldırılarını kışkırtan ve silah verenin ordu olduğu, böylelikle hala ülkedeki Budistlerinin koruyucusu olduğunu göstermek istediği iddia ediliyor.
Daha sonraki krizler, katliamlar ve göç dalgaları ise Arakanlı Müslümanların kurduğu silahlı örgütlerin (en son Ocak 2017 ve son olarak 25 Ağustos’da) Mynamar ordusu ve polisine yönelik saldırıları ve bu saldırıya karşı ordunun, Rakhine Budistlerinin milis güçleriyle birlikte köy yakarak verdiği sert cevaplardan sonra başladı. O yüzden olan biten hakkında Myanmar hükümeti kendini “terörizmle mücadele ediyoruz” diye savunuyor.
Silahlı güçler arasında kalan bir halk. Göç edenlere gitmeyin savaşın diyen silahlı gruplar, onları ait olduklarını düşündükleri Bangladeş’e doğru kovalayan Mynamar ordusu ve vatanlarını savunduklarını söyleyen Budist Rakhine milisleri.
Bütün bu insan hakları ihlallerine karşı 2015 yılında babasının kurduğu orduya karşı seçimle iktidara gelen Aung San Suu Kyi için yapılan apoloji de tanıdık; “iktidarda ama muktedir değil”, “adım atarsa iyi sihhatte olsunlar ne der?”
Tabii terörizme yardımla suçlanan insan hakları örgütleri, emperyalistlerin maşası ilan edilen Royingha Müslümanları, ülkemizi karıştıran İngilizler komploları...
Sömürgecilikle dengesi bozulmuş, birbirine düşman olmuş toplumlar, askeri rejimlerin açtığı yaralar.
Birinci Dünya Savaşı Mezapotomya cephesinden Arakan’a vardık. Ama bazen tarihin esiri olmanın ucu böyle acı hikayelere de çıkabiliyor.
.09/09/2017 01:30
İkinci sezonu şimdi kim yazacak?
Çevredekiler, merkeze doğru yürürken kurdukları koalisyonlarından bir süre sonra vazgeçtiler, devletin yeni sahibi olarak yeni bir merkez yaratmaya çalıştılar ama henüz buradan bir sonuç çıkmadı. Bu yüzden de çevredekilerin merkeze gelmesine rağmen siyasi fay hattını hâlâ çevre-merkez gerilimi oluşturuyor. Eski kavga sürüyor. Merkezdekilerin çevreye geri dönme korkusu ve bunun beslediği eski yaşananlara dönük bir sınıfsal hınç ve merkezi kaybetmişlerin rövanş isteği, gerçeği reddetmesi ve kaybetme endişesi. Hâlâ anlamaya çalışmak da işbirlikçilik, kendi cemaatine ihanet. Mahalle baskısı işte bu anlamda yaşıyor.
Adı, Kavalalı Mehmet Paşa’nın Kahire’deki konağında yetişmiş Halil Şerif Paşa’dan geliyordu. Yıllar sonra merkez-çevre ilişkilerini yazarken anlatacağı Osmanlı’nın yasal özerklik verip, gevşek bağlarla kendine bağladığı ama sonra bu gevşek bağların isyanlara sebep olduğu güçlü ailelerinden biriydi Kavalalılar.
Halil Şerif Paşa, daha sonra çevreden merkeze gelip Osmanlı’ya sefir olmuş; Paris’teki sefaret günlerindeki debdebeli hayatı ve erotik kadın tablolarından oluşan koleksiyonuyla, yine Mardin’e göre Tanzimat’ın çevrenin en çok tepkisini çeken merkezdeki “Bihruz Bey”lerinden birine dönmüştü.
Abdülhamit’in cülus töreninde güneş çarpması sonucu ölümünün ardından aile içinde başlayan miras kavgasını çözmek için İstanbul’a gelen kızı Leyla Şerife, burada tanıştığı hukukçu Muhammed Arif Bey’le evlenmişti.
* * *
Mardin soyadı da Kasımiyye medreselerinde 600 yıl boyunca müderrislik yapan bu Mardinli ulema ailesinden mirastı. Baba tarafından dedesi Mardinizade Arif Bey 1892 yılında “Artık medresede okumak yetmez” diyerek ailesini alıp yine Şerif Mardin’in merkez-çevre makalesinde anlatacağı, sadece medreselerin olduğu, yönetici sınıfa ulaşılamayan çevreden; bürokratik elitlerin yetiştiği okulların olduğu merkeze, İstanbul’a gelmiş, çocuklarını yeni açılan laik mekteplere yazdırmıştı.
Babasının amcası Ebül’ula Mardin, Akif ve Eşref Edip’le birlikte İslamcı Sırat-ı Müstakim’de yazmış, Ahmet Cevdet Paşa ve mecelle üzerine kitapları olan, fıkıh uzmanı büyük bir hukukçuydu. Dini bütün fıkıhçı Ebül’ula Bey yıllarca üniversitede İsviçre’den gelen Medeni Kanunu anlatmıştı.
Annesinin dedesi Ahmet Cevdet (Oran) Bey, 1894’te rotatif baskı tekniklerini ilk kez kullandığı gazetesi İkdam’ı, o günler için epey radikal bir iddiayla “Siyasi Türk Gazetesi” diye çıkarmış öncü bir milliyetçi gazeteciydi.
Önceleri desteklediği İttihatçılarla yolları ayrılmış, 31 Mart’tan sonra İsviçre’ye kaçmış ve ancak 14 yıl sonra, 1923’te Cumhuriyet ilan edildikten sonra İstanbul’a dönmüştü. Ömrünün yarısı babasıyla İsviçre’de geçen kızı Reya, Mardinizade Arif bey’in oğlu Şemsettin Mardin’le evlenmiş ve 1927’de Şerif dünyaya gelmişti.
Yani Şerif Mardin, yıllar sonra üzerine yazacağı çevre-merkez, din-modernleşme ilişkilerinin iç içe geçtiği bir hikayenin içinde yetişmişti.
Dedesi Ahmet Cevdet Bey bu durumdan biraz rahatsızdı:
“Kendi memleketini bilmeyen insanlardan oluşan bir aile mi olacağız diyerek, beni aldı elimden İstanbul’da İstiklal Caddesi’nin ortasındaki Ağa Camii’ne götürdü. Kendisi dışarıda kaldı, ‘Git’ dedi, ‘bu insanlar ne yapıyorlarsa sen de onu yap.’ Önce abdest, sonra namaz, onlar ne yapıyorlarsa ben de onu yaptım. Ağa Camii’nden sonra beni Balık Pazarı’na götürdü. Balık Pazarı’nda mumbar yedirdi.” (Şerif Mardin’le söyleşi, Neşe Düzel, Taraf, 2011)
Babasının görev yaptığı Yugoslavya’daki diplomat çocuklarının gittiği bir okulda başladığı eğitimi kısa sürdü, ailesi onu alıp Galatasaray Lisesi’ne yerleştirdi. Daha sonra bunu “Beni Galatasaray’a gönderme bir millileştirme operasyonuydu” diye anlattı.
* * *
Galatasaray Lisesi’nde başladığı lise hayatını da ABD’de tamamladı. Stanford Üniversitesi’nde siyaset bilimi okudu, John Hopkins’de uluslararası ilişkiler bölümünde master yaptı. Bu pırıltılı eğitim üzerine Türkiye’ye dönüp Ankara Siyasal’a asistan olarak girdi.
Demokrat Parti yıllarıydı. Genç asistan Şerif Mardin, hocalarıyla birlikte DP’nin otoriterleştiğini düşünen liberal-Kemalist Forum dergisinde yazıyordu.
Forum dergisi çevresindeki aydınlarla birlikte, basına yönelik baskılar, İspat Hakkı yasası tartışmaları ve 6-7 Eylül olaylarından sonra 1955 yılında DP’den ayrılan 19 milletvekilinin kurduğu Hürriyet Partisi’ne üye oldu.
1956’nın sonunda hocası Turhan Feyzioğlu, dergideki muhalif yazıları yüzünden dekanlıktan alınınca, bunu protesto etmek için “Bu vaziyette demokrasinin en feyizli topraklarından biri sayılan bir memlekette benimsediğim ve demokrasinin özü sayılan kıstaslar muvacehesinde fakültemizdeki vazifeme devam etmeme imkan kalmamıştır” diye bir istifa mektubu yazarak asistanlık görevinden istifa etti.
Siyasete atıldı. Hürriyet Partisi’nin genel sekreterlik görevini yürüttü. 1957 seçimlerinde Eskişehir’den milletvekili adayı oldu, neyse ki kazanamadı. Neyse ki, çünkü seçim hezimetinden sonra Hürriyet Partisi, CHP’ye katılmış, 1960 darbesinde de Forum dergisindeki aydınlar önemli roller oynamışlardı.
Şerif Mardin ise elini ve zihnini kirletmeden 1958’de yeniden doktorası için ABD’ye gitmişti. Yeni Osmanlılar üzerine daha sonra genişletilmiş versiyonu bir klasik haline gelecek doktora tezini tamamladı. 1961’de tekrar Türkiye’ye dönüp, tekrar istifa ettiği Siyasal’a asistan olarak girdi ama artık toplumu anlamak değil değiştirmek isteyen, bilimsel yayından önce devrim peşinde koşan ya da cuntalarla iç içe girmiş siyasetçi akademisyen kuşağından ruhen kopmuş bir Şerif Mardin vardı.
Kuşağındaki akademisyenler ile aydınlar üstyapıyı belirleyen altyapı ve sınıf analizleriyle boğuşurken, o hem hayat hikayesi hem de Amerikan eğitimi ile üstyapıyı, Weber’i, kültürün belirleyiciliğini keşfe çıkmıştı. Toplumu değiştirmeyi değil anlamayı seçmişti.
* * *
Fakültedeki hocalarının bu tercihine karşı tavrını “Tuhaf şeyler yaptığımı düşünüyorlardı ama iğne batırmadılar bana “ diye anlattı.
Ama herkes bu kadar anlayışlı değildi. 1969’da Siyaset Bilimi giriş dersi sınavında sorduğu “Schumpeter’e göre Marx’ın kehanetini eleştiriniz” sorusu devrimci öğrencileri çok kızdırmıştı. Hem liberal bir düşünürün Marx’ı eleştirmesine, hem de Marx’ın diyalektiğine kehanet denmesine tahammül edemeyen öğrenciler sınavı boykot edip sınıftan çıktılar. (Oral Çalışlar, Posta, 8 Eylül 2017)
Mardin için Ankara’dan İstanbul’a, Boğaziçi’ne gelme vaktiydi artık.
Ama, henüz esas meseleye gelememişti. Yıllar sonra üzerine yazacağı kitap yüzünden gerici ilan edileceği Said-i Nursi’yle de risalelerini yasaklatacak bir bilirkişi raporuyla tanıştı:
“1960'lı yıllarda Ankara’da, o zamanlar İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olan değerli bir profesörden haber geldi. Dedi ki, ‘Birtakım evrak toplatılmış, adliyede duruyor. Bunlar gericilerin el yazısıyla çoğalttıkları risalelerdir. Bunlar hakkında bir zabıt tutulacak. Daha sonra mahkeme karar verecek.’ Beraberce adliyeye gittik ve çuval içindeki risalelere baktık. Ben o zamanlar eski yazıyı bilmiyordum. Profesör bana, ‘Bunlar Türkiye'nin en tehlikeli gerici unsurlarının Atatürk devrimlerine karşı bir cephe oluşturmak için yaptıkları propagandadır. Ben risalelerde ileri sürülen fikirleri biliyorum. Okudum, cumhuriyetin temellerine karşı olduklarını biliyorum. Ona göre bir zabıt hazırladım. Sen de imzalar mısın’ dedi. Her ne kadar risaleleri okumamış idiysem de, o kişiye olan itimadım nedeniyle zabtı imzaladım. Mahkemeye intikal ettiği zaman, tahmin ederim ki verilen karar bu risalelerin dağıtılması aleyhineydi. Gel zaman git zaman, bu halktan çıkan birtakım neşriyatın nasıl bir şey olduğunu merak ettim ve biraz da vicdani bir borç olarak Nurculuğu araştırmaya başladım.” (Ruşen Çakır’la söyleşi, Cumhuriyet, 1992)
Müderris bir aileden geliyordu, Yeni Osmanlılar üzerine doktora tezi yazmıştı, siyasetin kültürel kodlarını merak ediyordu ama eski yazıyı öğrenememişti. O yıllarda onunla birlikte çalışan ünlü bir sosyoloji profesörü, Şerif Mardin’in en büyük farkının o yıllardaki mahalle baskılarına, ne der’lere aldırış etmeden eski yazıyı öğrenmeye cesaret etmesi olduğunu söyleyecekti.
Said-i Nursi üzerine çalıştığını duyan İsmet İnönü, bir davette “Dikkat et, bu adam çok tehlikeli bir adamdır. insanların akıllarını çelmekte fevkalade etkili çalışmaları vardır” diyerek onu uyarmıştı.
Fakat Şerif Mardin herkesin girme dediği o kapıyı zorladı. 1973 yılında Amerika’nın saygın akademik dergisi Daedalus’a o makalesini yazdı: “Merkez-Çevre İlişkileri: Türk siyasetini açıklayacak bir anahtar mı?”
Osmanlılar, imparatorluk genişledikçe, başa çıkamadıkları, etnik, dinsel, bölgesel olarak farklı gruplara muhtariyetler vererek onları gevşek bağlarla merkeze bağlamış ama bu gevşek bağlar çatışmaları da beraberinde getirmişti. Modernleşmeyle birlikte merkez ve çevre arasındaki kopuş sürmüş, bu gevşek bağları modern ve merkezi bir devlet için sıkılaştırmaya çalışan adımlar kopuşu artırmış, seçkin bürokratik sınıfla, bu sınıfa sokulmayan çevre arasındaki gerilimler sürmüş, üstüne laikleşme adımlarına tepki olarak da çevrede resmilik karşıtı bir kültür ortaya çıkmıştı. Bu kültürün merkezinde de İslam vardı.
* * *
Merkezden çevreye verilen siyaset yapma imtiyazları ise 31 Mart Vakası’ndan, Birinci Meclis’teki muhalafete, Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından, Kemalist devrimlere tepkilere, DP’nin ortaya çıkışından 27 Mayıs 1960 darbesine kadar bütün ana siyasi kırılmaların fay hattını oluşturmuştu.
Mardin, ardından gelen çalışmalarında kapıyı daha da zorladı.
Literatürde sadece aşağılanmak için bahsi geçmiş Nakşilikteki proto-demokrat nüveleri, Osmanlı’daki Nakşilik merkezli isyan kültürünü, her şey padişahın iki dudağı arasında denip geçilmişken Osmanlı Zımni Sözleşmesi’nin oluşturduğu dengeyi, Yeni Osmanlıların entelektüel çabalarının kıymetini, gerici denip içinden çıkılmış İslami figürlerin ve anlayışın Türkiye’de modernleşmeye katkılarını yazmaya cesaret etti.
Cemil Meriç’in de teşvikiyle Said Nursi üzerine yazdığı kitap ise gericilikle suçlanmasına, üç kez TÜBA üyeliğinin tıpçı üyelerin itirazıyla reddedilmesine sebep oldu.
TÜBA Başkanı reddi şöyle savunmuştu: “Said-i Nursi üzerine çalıştı diye değil de, Said-i Nursi’yi fazla parlattı diye eleştirildi.”
Anlamaya tek başına kıymet verilmeyen, her anlama çabasının ancak meşrulaştırmak, yüceltmek, propaganda için olduğunun düşünüldüğü bir ülkede tehlikeli işlere girişmişti.
Herhalde o yüzden 1973’te yazdığı merkez-çevre makalesi ancak 1985 yılında Türkçe’de yayınlandı. Çevirinin yayınlandığı dergide genç sosyolog Ali Bayramoğlu’nun Türkiye’de ilk kez Şerif Mardin’le yapılmış röportajı da vardı.
Mardin’in Özallı yıllarda keşfedilmesi sürpriz olmasa gerek. Çevrenin merkezi zorladığı yıllardı, önyargılar yıkılıyor, katı laiklik anlayışı yumuşuyordu. Herhalde bu liberal dalganın Türkiye’yi demokratikleştirebileceği umuduyla Şerif Mardin 1994’te ikinci kez siyasete girdi ve Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucusu oldu.
Çevreden merkezi zorlayan dindarlar da bu yıllarda Mardin’i keşfettiler. Çünkü anlattığı onların hikayesiydi.
Belki kitapları çok satılmadı, herkes oturup makalelerini okumadı ama onun kendileri hakkında “iyi konuşan” biri olduğunu düşündüler. İslama ve Müslümanlara Türkiye tarihindeki hakkı olan yerini veren ve bunun üzerine düşünmeye ve yazmaya cesaret eden merkezdeki bir beyaz adam olarak çevredekilerin takdirini kazandı.
Tabii bu hikayeyi böyle dinlemek istemeyen merkezdekilerin de tepkisini.
Yıllar sonra çevrenin merkeze doğru yürüyüşünde ortaya AK Parti çıktı.
Kemalistlerin hayal ettiği gibi “Mahallenin ethosu okulun temsil ettiği logosa” dönüşmemiş, mahalle kendi okullarını kurup ethos-logos sentezi bir kimlik yaratmıştı.
Eşraf zenginleşmiş, girişimci, ihracatçı olmuştu. Muhafazakarların medyası ve entelektüelleri ortaya çıktı.
Çevrenin merkeze yürüyüşünde 28 Şubat, 27 Nisan, başörtüsü yasakları, kapatma davaları gibi engeller çıkmış ama sonuç itibarıyla çevredekiler merkeze gelmişti.
İşte bu noktada Mardin, bir tehlike olarak Mahalle Baskısı’ndan bahsetti.
“Türkiye’de ‘mahalle baskısı’ diye bir şey var. Jön Türklerin en çok korktuğu şeylerden biri de oydu. ‘Mahalle baskısı’ bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla AKP değil de, bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır.” (Ruşen Çakır’la söyleşi, Vatan, 2007)
Fakat, üzerinden 10 yıl geçen bu teori gerçekleşmedi. Yani baskı mahalleden çıkmadı. Baskı adına söylenenlerin çoğu yine “merkez” kaynaklı oldu.
Çevredekiler, merkeze doğru yürürken kurdukları koalisyonlarından bir süre sonra vazgeçtiler, devletin yeni sahibi olarak yeni bir merkez yaratmaya çalıştılar ama henüz buradan bir sonuç çıkmadı.
Bu yüzden de çevredekiler merkeze gelmesine rağmen siyasi fay hattını hâlâ çevre-merkez gerilimi oluşturuyor. Eski kavga sürüyor. Merkezdekilerin çevreye geri dönme korkusu ve bunun beslediği eski yaşananlara dönük bir sınıfsal hınç ve merkezi kaybetmişlerin rövanş isteği, gerçeği reddetmesi ve kaybetme endişesi. Hâlâ anlamaya çalışmak da işbirlikçilik, kendi cemaatine ihanet. Mahalle baskısı işte bu anlamda yaşıyor.
Şerif Mardin, Türkiye siyasi tarihi dizisinin ilk sezonunu yazmıştı. Dizinin son sahnesinde çevredekiler merkeze otururken görüldü.
Ama artık ikinci sezonunu bize yazacak bir Şerif Mardin yok.
Bakalım, önyargılarından, mahalle baskılarından kurtulup aynı vukuf ve derinlikte ikinci sezonu kimler yazmaya cesaret edebilecek?
.10/09/2017 21:06
İnsansız araçlar ve insanlı sorular...
Önce bildiklerimizi toparlayalım.
Oğul (Tale) Köyü, Hakkari Merkez’e bağlı, Hakkari’ye 25 kilometre uzaklıkta, Zap suyunun kenarında, o bölge için oldukça yeşil, içinde piknik alanları olan, ceviz ağaçlarıyla meşhur, hayvancılıkla da uğraşılan bir köy.
https://www.google.com/maps/place
Hakkari’ye doğru göç veren köyde son referandumda 103 kayıtlı seçmen varmış. Köy HDP’li bir köy. Zap’ın kenarında olduğu için kırsal bölgeleri Zap’ın aktığı Irak’tan sınırı geçen PKK’lıların geçiş güzargahında.
Sadece son dört aylık bir haber taraması yapıldığında köyün kırsalında güvenlik güçleriyle PKK’lılar arasında çatışmalar olduğu anlaşılıyor. Örneğin, 7 Hazira’da Oğul Köyü kırsalında tespit edilen PKK’lılara, F-16larla hava harekatı olmuş ve bir PKKlı öldürülmüş. 20 Haziran’da yine Oğul yol ayrımında PKK’lılar askeri konvoya saldırmış ve 1 yüzbaşı şehit olmuş. Oğul Köyü kırsalında 27 Haziran’da PKK’lılarla çatışmada özel harekat polisi Muhammet Ali Mevlüt Dündar yaralanmış ve kaldırıldığı hastanede şehit olmuş. Dündar, aynı zamanda bir 15 Temmuz gazisiydi.
Şehit polisi öldüren PKK’lılara yönelik takipte çok sayıda silah ve mühimmatın bulunduğu bir sığınak tespit edilmiş. 7 Temmuz’da Oğul kırsalındaki bir mezradaki Zap nehri üzerinde bulunan köprü, PKK’lıların geçişini engellemek için sökülmüş.
***
Yani bütün bu haberlerden köyün kırsalında PKK’ya yönelik, özellikle de bir yüzbaşı ve özel hareket polisinin şehit edilmesinden sonra operasyonların sürdüğünü anlıyoruz.
Fakat buna rağmen köy güvenlikli bölge ilan edilmemiş, köyde insanlar günlük hayatlarına da devam etmekteydi. Ayrıca Hakkari’den köye gidebilmek için karayolu üzerindeki Depin Polis Kontrol Noktası’ndan geçmek gerekiyordu.
Olayla ilgili ilk haberler, 31 Ağustos 2017 günü, yani arafe günü saat 16.30’dan sonra (Açıklamada saat yok, fakat çıkan haberlerin saati 16.45 olduğu için öyle olduğunu tahmin ediyoruz) İçişleri Bakanlığı sitesine konan açıklamaya dayanıyor.
“Hakkari/Merkez/Oğul Köyü kırsalında yapılan operasyonda, Piro AMED kod adlı Abdullah SÖNMEZ ve beraberindeki Mordem (K), Zağros (K) ve Cemal (K) isimli (4) terörist etkisiz hale getirilmiştir. Piro AMED (K) Abdullah SÖNMEZ isimli örgüt mensubunun; 28 Haziran 2017 tarihinde Hakkari/Oğul köyü kırsal alanında Özel Harekat Polisi Muhammet Ali Mevlüt DÜNDAR'ın şehit edilmesi; 19 Haziran 2017 yılı Haziran ayında Hakkari/Çukurca yolu üzerinde askeri konvoya yönelik yapılan ve (2) askerin şehit edildiği eyleminin faili olduğu bilinmektedir.”
https://www.icisleri.gov.tr/bugun-31082017-hakkaride-4-karsta-5-olmak-uzere-toplam-9-terorist-etkisiz-hale-getirildi
Açıklamada PKK’lıların Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA) ile yapıldığı bilgisi yer almamış. Doğrudan öldürülen PKK’lıların isimlerinin açıklanması ise bir tespite işaret etmekteydi. Bu tespit ya da cenazelerden ya da istihbarattan yapılmış olmalıydı.
Aynı günün akşamı HDP’ye yakın hesaplar ve gazeteciler köyde sivillerin öldüğüyle ilgili haberler paylaşmaya başladılar.
Tartışmalar üzerine, 1 Eylül, yani Bayramın birinci günü bu kez Hakkari Valiliği açıklama yaptı:
“Hakkâri-Merkez İlçe Oğul Köyü Kanireş Çeşmesi bölgesinde tespit edilen (1) dinamik hedefe [(4) BTÖ mensubu], 31 Ağustos 2017 Perşembe günü saat 15.30 sıralarında, SİHA (BAYRAKTAR) ile (1) bomba atılmıştır.
Söz konusu atış neticesinde, (4) BTÖ mensubunun etkisiz hale getirildiği değerlendirilen bölgede, teröristlerle toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan İbrahim SAK ve Musa TARHAN isimli işbirlikçiler hafif şekilde, Mehmet TEMEL ve İsmail AYDIN isimli işbirlikçiler ise ağır şekilde olmak üzere toplam (4) işbirlikçinin yaralandığı, kendi imkânları ile Hakkâri Devlet Hastanesine giderek tedavi altına alındıkları tespit edilmiştir. Söz konusu yaralanan işbirlikçilerden Mehmet TEMEL, Hakkâri Devlet Hastanesinde tedavi altında iken vefat etmiştir.Konu ile ilgili adli tahkikat devam etmektedir.”
http://www.hakkari.gov.tr/basin-aciklamasi-2017285
Açıklamada, bombanın SİHA ile atıldığı, öğleden sonra 15.30’da atıldığı bilgileri yer alırken, bu kez öldürülen PKK’lıların isimleri yerine daha az kesin olan bir ifadeye yer verilmişti: “4 BTÖ mensubunun etkisiz hale getirildiği değerlendirilen”. Açıklamada “teröristlerle toplantı halinde bulundukları sonradan anlaşılan işbirlikçiler” in ikisinin hafif ikisinin ağır yaralandığı, birinin hastanede “vefat ettiği” bilgisine de yer verilmişti.
Son olarak valilik 8 Eylül’de bir açıklama daha yaparak, hastaneden taburcu edilen “bölücü terör örgütü mensuplarıyla toplantı halindeyken yaralanan İbrahim Sak ve Musa Tarhan’ ın “Terör örgütü üyeliğinden” tutuklandıklarını açıkladı.
http://www.hakkari.gov.tr/basin-aciklamasi-2017294
Buraya kadar resmi açıklamalara yer verdik. Şimdi CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP heyeti raporu, İHAK raporundan karşı iddiaları okuyalım.
Önce resmi açıklamalara göre “PKK’lılarla toplantı halinde oldukları için SİHA’nın bomba attığı işbirlikçi” bu dört kişi kim?
Tanrıkulu’nun tweetlerinden aktaralım:
“Ölen Mehmet Temel (37) Hâkkari Şehit Selâhattin İlk Öğretim Okulu ve Hâkkari Ağız Diş Hastanesi tesisat işlerini yapıyordu. 3 çocuğu vardı.”
“İsmail Aydın, 43 yaşında,5 çocuğu var, biri 4 gün önce doğdu. Köyüne arada ot biçmeye, onları toplamaya gidiyor. Şu an ağır yaralı.”
“İbrahim Sak (54), devlette Defterdarlık'tan, vergi şefliğinden emekli. 6 çocuklu.Kendi Köyüne her bayram tarlasına her zaman giden bir yurttaş.”
“Musa Tarhan, 54 yaşında,Hakkari'de bulduğu her işte çalışıyor. AK Parti Hâkkari önceki İl Başkan'ın akrabası.Şu an yaralı ve gözaltında.”
Bu dört isim Oğul Köyü’nden ama aileleriyle birlikte Hakkari merkezde yaşıyor ve çalışıyorlardı. Sabıkaları bulunmuyordu.
Arafe günü Hakkari’den Oğul Köyü’ne giderken yolda Depin polis kontrolünde kimlik kontrolünden geçmişlerdi. (İHAK raporu)
(Buraya hep birlikte mi tek tek mi geldiklerini bilmiyoruz.)
***
HDP raporunda yer alan yakınlarının ifadelerine bakalım.
Mehmet Temel’in annesi Sina Temel: “Bayram arifesinde köydeki evdeydim. Oğlum Mehmet Temel beni almaya gelecekti. Bir gün sonra Van T tipi Cezaevi’nde bir yıldır tutuklu olan eşim Mustafa Temel’in görüş günü ziyaretine gidecektik. Mehmet beni aradı, ben erken olduğunu söyledim, akşamüstü şehre gideriz dedim. O da Kanireş Çeşmesi’nde öğlen yemek yiyeceğini, sonra gelip beni alacağını söyledi. Namaz kılıyordum ki, bir bomba sesi duydum, aşağı indim.
Mehmet Temel’in eşi Naciye Temel: “Eşim Mehmet Temel saat 13:00 sıralarında evden çıktı, köye annesini almaya gidiyordu. Bayram günü Van’da tutuklu olan kayınpederimin görüşüne gideceklerdi.
(Tutuklu olan babanın PKK ile ilgili bir soruşturmadan tutuklu olduğu, daha önce bir kaç kez gözaltına alındığını not düşelim)
Musa Tarhan’ın oğlu Leşker Tarhan: “Ben ve babam seyyar kebapçılık yapıyoruz. Arife günü babam köye bayram için koyun almaya gitmişti. Biz Tale Kanireş’e bomba atıldığını duyduk, babamın da orada olduğunu bildiğim için hemen hastaneye gittim.
İsmail Aydın’ın kardeşi Suphi Aydın: Arife günü kurban almaya köye gitmişlerdi. Köylülerle beraber kurban alacaklardı, Kanireş’te piknik yapıyorlarmış. Koyunların otlamadan inmesini beklerken bomba atılmış.
Bilgileri toparlarsak, Oğul Köyü yakınlarında piknik alanı olarak kullanılan Kanireş Çeşmesi’ne saat 15.30’da SİHA’lardan bir bomba atılıyor. Resmi açıklamalara gore 4 PKK’lı ölüyor ve dört sivil de yaralanıyor. Olay yerine savcı gelmiyor. Köylüler, yaralananları kendilerinin hastaneye taşıdığını söylüyorlar. Yine HDP raporuna gore hastane önünde toplanan, yaralananların yakınlarına polis müdahalesi oluyor, Ölen Temel’in cenazesi için de araç ve imam verilmiyor.
Sorulara geçmeden Hakkari Valiliği’nin 9 Eylül 2017’de yaptığı bir açıklamayı daha hatırlayalım:
“İlimiz Merkez Buzul Dağları bölgesinde SİHA ile tespit edilen 4 bölücü terör örgütü mensubu, SİHA ile yapılan hava harekâtı neticesinde etkisiz hale getirilmiştir. Etkisiz hale getirilen bölücü terör örgütü mensuplarının daha önceden Hakkari Çukurca yolunda askeri konvoya roketli saldırı ve Piyade Yüzbaşı Murat ÜÇÖZ’ün Şehit edilmesi olaylarının failleri olduğu değerlendirilmektedir. Konu ile ilgili adli tahkikat devam etmektedir”
http://www.hakkari.gov.tr/basin-aciklamasi-2017295
Buzul Dağları bölgesi, Oğul Köyü’nün doğusunda yer alıyor.
https://www.google.com/maps/dir/Cilo
Yaralı olan sivillerin verdiği ifadelerle ilgili ulaştığım bilgiler ise gerçeğin daha ortada olduğunu söylüyor. İfadelere göre bu dört kişi, çeşme başı denen yerde piknik yapmak için buluşuyor, ki daha önce de orada piknik yaptıklarını gösteren fotoğraf çıktı. Burada PKK’lılarla karşılaşıyorlar. PKK’lılar “burada ne işiniz var” diyor. “Yemeğimizi yiyip hemen gideceğiz” diyorlar. PKK’lılar “Başka bir yer bulamadınız mı “diye çıkışıyor. SİHA’nın bombası da bu sırada geliyor. PKK’lılardan da iki teröristin burada öldüğü söyleniyor. Bu PKK’lıların cenazelerinin ne olduğu ise belirsiz. Hastaneye götürüldüğü de söyleniyor, götürülmediği de. Ama sivillerin burada PKK’lılarla karşılaştıklarını kendilerinin saklamadan anlatması önemli.
Ve şimdi sorular.
İçişleri Bakanlığı’nın olaydan en fazla 1 saat sonra yaptığı ilk açıklamasında adları verilen dört PKK’lının cenazesi nerede?
İçişleri Bakanlığı’nın teröristlerinin isimlerini vermesinden bir gün sonra Valilik açıklamasında neden “BTÖ mensubunun etkisiz hale getirildiği değerlendirilen” ifadesi kullanıldı? Bu cenazeler kaçırıldı mı saklanıyor mu?
Öldürüldüğü söylenen PKK’lıların isimleri nasıl tespit edildi? Bu isimler tespit edilirken, onların toplantı halinde olduğu söylenen ‘işbirlikçi’ siviller de tespit edilmiş miydi? Bu bilinerek mi atış yapıldı?
Neden bölgede operasyonlar sürerken, PKK’lılar, işbirlikçi olan sivillerle 15.30 gibi bir saatte toplandılar?
Bu toplantının istihbaratı varsa, Hakkari’den köye gelirken geçtikleri polis noktasındaki aramada neden durdurulmadılar? ‘İşbirlikçiler’ eğer silahsızlarsa onların SİHA’yla bomba atılması yerine gözaltına alınması mümkün olabilir miydi?
Valilik açıklamasında “Yaralanan işbirlikçilerden Mehmet Temel, Hakkâri Devlet Hastanesinde tedavi altında iken vefat etmiştir” ifadesi kullanıldı.
Eğer SİHA ile yukardan vurulacak kadar tehlikeli bir işbirlikçiyse neden bu ilk açıklamada, “ölmüştür” değil de “vefat etmiştir” denildi?
Yine valilik açıklamasına göre “teröristlerle toplantı halinde oldukları daha sonra anlaşıldı” Eğer SİHA ile tespit yapılıp, atış yapıldıysa neden sonra anlaşılsın?
Ve tabii bütün bu tartışmaları ve iddiaları bitirecek SİHA’nın boma atılmadan önce çektiği görüntüler var mı?
Son olarak Hakkari Valiliği’nin 9 Eylül’de SİHA’larla Oğul Köyü’nün doğusundaki dağlarda vurulduğunu söylediği ve yüzbaşının şehit eden teröristler oldukları açıklanan dört PKK’lının bu olayla bir ilgisi olabilir mi?
***
Ve sonra olarak bir kaç da tespit.
Türkiye’de son bir yılda terörle mücadelede çok önemli başarılar sağlandı. Bugüne kadar girilmeyen kamplara girildi, PKK’nın dağda ve şehirlerdeki hareketliliği engellendi. Bu hakkı teslim edilmesi gereken bir başarıdır.
Bu yapılırken bütün dünyada terörle mücadelede kullanılan teknolojik imkanlardan kullanılması kayıp sayısını azalttı. Bu açıdan yerli teknoloji olarak SİHA’ların geliştirilmesi ve kullanılması ancak takdir edilebilir. Tartışmayı bir insan hakları ihlali tartışmasından çıkarıp, Cumhurbaşkanı’nın damadının şirketinin ürettiği yerli SİHA üzerinden yürütmenin kimseye bir faydası olmadığı gibi, büyük bir haksızlıkta.
Varsa bir hata varsa bunun suçu cihazlara ya da bunu üretmeyi başaran yerli bir firmaya çıkarılamaz. Bu bir ihlalin tespitini engelleyen, müzakereyi zorlaştıran, belden aşağı bir saldırı olur ancak.
Silahlı insansız hava araçlarıyla ilgili başta ABD olmak üzere pek çok ülkede yaşanan sivil kayıplar nedeniyle zaman zaman tartışmalar yaşanıyor. Örneğin ABD, Yemen’de El Kaide liderlerinden Evlaki’ye yönelik bu araçlarla yaptığı suikast sırasında ABD vatandaşı olan 9 yaşındaki oğlunu da öldürmüş, bu olay uzun süre ABD’de tartışılmıştı, yoğun bir şekilde eleştirilmişti.
Tabii HDP ve yakın çevrelerinin bu tarz insan hakları ihlali iddialarına kamuoyunun şüpheyle bakmasından daha doğal birşey de olmadığını da söylemeliyiz. Hem fikri ve siyasi bağlantıları itibarıyla hem de en son devlet tarafından kaçırıldı diye aylarca kampanya yapılan ama Kuzey Irak’ta çıkan Hurşit Külter ve benzeri pek çok olayda, bu çevreler yalancı çobanlıklarını defalarca ispatladılar, defalarca insan hakları ihlali argümanını PKK propagandası için kullanarak kirlettiler. Söyledikleri doğru olduğunda bile seslerinin duyulmamasından şikayet etmeye pek hakları yok.
Şehirlerin ortasında otobüs bekleyen insanların üzerine bile tonlarca yüklü araçlarla, “Doğa” kod adlı kadın teröristleri yollayabilen bu acımasız örgütün hayatımızdan çıkması hepinizin dileği.
Ama unutmamak gerekir ki devlet PKK’yı eski Genelkurmay Başkanı’nın tespitiyle daha önce 6 kez bitirmişti.
Örneğin 1995’te PKK’nın bittiği manşetleri dahi atılmıştı. Ama kısa bir süre sonra PKK’nın siyasi kanadı olan parti seçimlerde yine milyonlarca oy almayı başardı. PKK yeniden canlandı.
Çünkü PKK bitirilirken, onun üzerinden mağduriyet devşirip yeni militanlar bulacağı büyük hatalar yapılmıştı.
Bugün PKK’nın 7. Kez değil, tamamen bitirilmesinin yolu da mücadeleyi en az hatayla yapmak, hatalar olduğunda da gelen insan hakları ihlali itirazlarına kimden geldiğine bakmadan kulak kabartmak, mutlaka ikna edici açıklamalar yapmak ve “güvenlik güçlerinin moralini bozmamak” tezine sığınmadan gerekiyorsa soruşturmalarla devletin sicilini temiz tutmaktan geçiyor.
Ancak insanlı araçlar yardım ederse, o insansız araçlarla sonuç alınabilir.
Hakkari Oğul Köyü’nde olan olayla ilgili serinkanlılıkla konuşmayı başararak başlayabiliriz.
.12/09/2017 21:33
Güçlü ve büyük bir Türkiye için...
16 Kasım 2013 günü Diyarbakır’da Erdoğan, Barzani, Şivan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in birlikte sahneye çıktığı tarihi buluşma ertesi günkü gazetelerin manşetlerinde coşkulu başlıklarla yer almıştı.
“Çözüm Baharı”, “Tarihi mesaj”, “Biz Kardeşiz”, “Diyarbakır Sözleşmesi”“Megri Amed”
Dört yıl sonra Kürdistan bölgesel yönetiminin 25 Eylül’de yapacağını ilan ettiği bağımsızlık referandum yaklaşırken atılan başlıklara bakalım şimdi de:
“Barzani haddini aştı”, “Barzani’den küstah tehdit”, “Bedeli, ağır olur”, “Barzani durdurun” “Barzani-Mossad ortaklığı”
Tabii Türkiye’de biri hakkında fikirlerimizin değişmesi için dört yıl epey uzun bir süre sayılabilir.
Son üç yılda çeşitli kriz zamanlarında FETÖ ve PKK’nın arkasındaki gücün kim olduğuyla ilgili Rusya, İran, İsrail, tabii istikrarlı olarak ABD ve 200 yıllık planları olan İngiltere arasında gidip geldikten sonra son olarak Almanya’da karar kılındı. Darbenin arkasında oldukları, hatta PKK’yı Almanların kurduğu bile yazıldı. Halbuki iki yıl önce Rus uçağını düşürdükten sonra aynı gazeteler “FETÖ’nün hamisi Putin” “PKK’nın silahları Ruslardan” “Moskova’da PKK bürosu” başlıkları atılmıştı.
Yine de son beş yılın bütün kırılmalarında Türkiye’nin yanında durmuş, çok güçlü ekonomik, borusal bağlar kurulan bölgedeki en istikrarlı müttefikimiz Barzani’ye karşı birden bire ortaya çıkan bu öfke epey tuhaf.
Tuhaf çünkü, referandumla ülkesi bölünmenin eşiğine gelecek Irak’ın başbakanı bile bizdeki bazıları kadar öfkeli değil.
Bundan bir sene kadar önce hakkında epey ağır konuştuğumuz ama şimdi Barzani’ye karşı aynı yanyana geliverdiğimiz, Irak Başbakanı Haydar İbadi’nin bugüne kadar ağzından “anayasal değil, tanımayız” “doğru bir adım değil,” “ülkemizi karanlık bir tünele sokar” gibi itidalli sözlerden fazlası çıkmadı.
Hadi diyelim İbadi ılımlı bir isim. Onun selefi olan, şahin, milliyetçi eski başbakan Maliki bile serinkanlılığını kaybetmedi:
“Kürt kardeşlerin başvurduğu referandum ve diğer konuların anayasal bir çerçeveye ihtiyacı var. Eğer anayasal bir çerçeve sağlanırsa atacakları adım kabul görür. Ancak anayasaya aykırı bir adım atılırsa hem kendileri hem de Irak için soruna yol açabilir. Sorun diline dönmek istemiyoruz. Gerekirse anayasa; referandum ve kendi kaderini tayin etme hakkını sağlayacak şekilde gözden geçirilsin.”
Referandumun olduğu, bölünme riski olan ülkenin idarecileri bile böyle konuşurken, komşu ülkede bir milliyetçi muhalefet liderinin neden bu kadar hiddetlendiğini ise anlamak zor:
“Barzani çetesi 25 Eylül'de bağımsızlık referandumu yapacakmış. Bunun adı rezalet, melanet, ihanettir. Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulmasının en ağır yankısı Türkiye'den hissedilecektir. Buna izin verilemez, buna göz yumulamaz."
MHP liderinin bu öfkesine en yakın tepki, bu referandumda yan yana düştüğü PKK’dan geldi.
Kürdistan İşçi Partisi, adını taşıyan bir örgütün Kürdistan referandumuna karşı çıkma gerekçelerini açıklamak gibi zor bir işe soyunan Duran Kalkan “Bu referanduma kim karar veriyor? Kürt toplumunun onayını almış mıdır? ‘Ben yaparım olur’ demek dar bir propaganda işine benziyor” dedi.
Güneydoğu’daki şehirlerde özyönetim ilanlarıyla yıkıma neden olan DBP “25 Eylül’de yapılması planlanan referandumu Kürtlerin özgürlük ve statü talebini küçük bir ulus devletçik ile boğma çabası olarak görüyoruz” derken, HDP, Salih Müslim “Saygı duyuyoruz” açıklamaları yaptı, Demirtaş ve Baydemir’den ise bir ton daha güçlü referanduma destek çağrıları geldi.
PKK’nın Irak Kürdistan’ındaki parti ve örgütleriyse peş peşe yaptıkları açıklamalarla “aterkillikten”, feodalliği bir sürü tuhaf gerekçeyle referandumu eleştirdiler.
Aslında çok da tuhaf değil. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde Barzani’ye karşı uzun süredir İran ve Bağdat’la birlikte hareket eden gruplar bu referanduma da “hayır” diyorlar.
İran’ın proxy muhalefeti gibi çalışan Goran Hareketi, İslamcı Kürt partisi Komel, her ne kadar Celal Talabani ve oğlu Kubat “evet” dese de, partinin esas kurucusu olan İbrahim Ahmet’in kızı ve Celal Talabani’nin eşi olan Hero Talabani’nin kontrol ettiği KYB hayırcı kanatta.
Ama İran’ın bölgedeki auroasına kapılmış olan artık sadece Kürt partiler değil.
1994’te Türkiye istihbaratının katkılarıyla kurulan Irak Türkmen Cephesi de bir süredir İran ve Bağdat hattıyla birlikte hareket ediyor.
Yüzde 40’ı Şii olan Irak Türkmenlerinin , Sünni ve Türkmen kimlikleri baskın olan çoğunluğunun Türkiye ile gönül bağları devam etse de, bütün grupların silahlandığı, herkesin birbirine saldırdığı bir coğrafyada gönül bağı karın doğurmuyor artık. Onlar da Kerkük Türküleri çalınan televizyon açmaktan fazlasını veremeyen Türkiye yerine, bölgede askeri ve istihbari olarak yerleşik İran’la çalışmayı tercih ettiler.
Irak’ta sayıları 200 bine yaklaşan İran’a bağlı Şii milis örgütü Haşdi Şabi’nin 16. Birliği Türkmenlerden oluşuyor. Türkmen şehri olan Telafer’in IŞİD’den alınmasında Irak ordusu ve Haşdi Şabi saflarında 6 bin Türkmen de savaştı. Her ne kadar Telafer IŞİD’den kurtarıldıktan sonra şehirdeki bir parka mavi Türkmen bayrağının dikildiği görüntüleri Türkiye’ye servis edilse de, aslında Türkmen şehri Telafer artık tamamen Şii-Arap milislerin kontrolünde.
Erşat Salih liderliğindeki Türkmen Cephesi, geçen yıl Kerkük’te de bir yürüyüş yaparak Haşdi Şabi milislerinin Kerkük’e de güvenliği sağlamak için gelmesini istemişti.
http://www.kurdistan24.net/en/news/793b4961-7d68-4dd6-b402-d558eada0df9/
Son olarak Diyale’ye bağlı Mendeli kasabasında resmi kurumlara Kürdistan bayrağı çekilmesini protesto eden Türkmen ve Arap aşiretlerinin eylemleri üzerine kasabaya Haşdi Şabi’ye bağlı Esaybi Ehli Hak militanları girdi ve bayrağı yırtıp, kasabada kontrolü sağladı.
Bu haberi Türkmen Cephesi’nin sitesi şu başlıkla vermiş: “Haşdi Şabi, Kürdistancıları ambargo altına aldı”
Yine Türkmen Cephesini’nin sitesinden bir haber:
“Türkmeneli Milli Marşıyla başlayan protestoda Kürdistancı bölücülere karşı Bağdat Arapları ile birlikte sözde bağımsızlık referandumuna 'hayır' sloganları atıldı."
http://www.turkmenelicephesi.com/bagdatta-turkmen-direnisi-yapildireferanduma-hayir.html
Türkmen Kalkınma Partisi ve bazı Türkmen aşiretleir ve siyasetçileri referandumda evet çizgisinde olsa da Irak Türkmen Cephesi, referanduma karşı hayır için çalışıyor.
Bu güçlü kampanyanın referandum sonucu üzerinde etkisi neredeyse hiç yok ama Irak’tan çok Türkiye’de bir etkisi olduğu açık.
Bu hafta içerisinde Türkmen Cephesi ve yakın dernekler Türkiye’de, Irak’taki referandumu protesto yürüyüşleri yapacaklar, Erşat Salih, Türk medyasında sık sık çıkıyor, son olarak Türkmen Cephesi’nin Türkiye’deki kolunun başkanı referandumun arkasında ABD ve İsrail olduğunu söyleyen açıklamalarıyla gazetelere manşet oldu.
Irak’ta Şii-Arap milislerle hareket eden Türkmenlerin, Kürt egemenliğinden şikayet etmesi, Türkiye’de referanduma karşı milliyetçi refleksleri, Barzani karşıtı “Aşiret reisi” söylemini tetiklemeyi başarmış gözüküyor.
Ama İran, referanduma karşı Türkiye’yi “hayır”a zorlamak için sadece Türkmen kartını oynamıyor. Aynı zamanda doğrudan Türkiye’ye de cazip teklifler sunuyor.
1979 devriminden sonra ilk kez bir İranlı Genelkurmay Başkanı’nın geçen haftalarda Ankara’ya gelmesi herhalde referandum takviminden bağımsız değil. İranlı Genelkurmay Başkanı’nın çantasındaki birinci gündemin Kürt referandumu olduğu, daha sonra İranlı ajanslara yaptığı açıklamalardan anlaşılıyor.
http://www.irna.ir/tr/News/3509948
O vaatlerin içeriğini ziyaretten hemen sonra Cumhurbaşkanı’nın yaptığı “Tehdit unsuru haline gelmiş olan terör örgütlerine karşı İran ile müşterek hareketin yapılması her an gündemde" açıklamasından öğrenmiştik. Ama hemen ardından İran Devrim Muhafızları Ordusu'ndan bir açıklama gelmişti "Biz, yurt dışında operasyon düzenlemiyoruz.”
İran’ın Türkiye’ye esas teklifinin “Siz Irak’ta Barzani’nin referandumuna karşı çıkın, biz de Suriye’de PYD’nin devletleşmesine karşı çıkalım” olduğu kolayca tahmin edilebilir. Özellikle de KDP’nin İran ayağının silahlı mücadele hazırlıkları yaptığı bir dönemde.
Ama İran, Kürdistan referandumu için Türkiye’den itiraz sesi çıkarmaya çalışırken, kendisi o kadar da bağırmıyor.
Sadece Bağdat’taki İran Büyükelçisi'nin açıklamalarından bile bu özen anlaşılabilir.
Bu yılın başında Bağdat’a elçi olarak atanan İrec Mescidi, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin sağ kolu olmasının yanı sıra 30 yıldır Kürt meselesiyle ilgilenen, KDP ile KYB’yi barıştıran Kürt dostu bir isim olarak biliniyor. O yüzden her gün onun referandum krizini çözmek için yaptığı görüşme haberleri çıkıyor Kürt medyasında.
Ama Bağdat’ta kıldığı bayram namazından sonra referandumla ilgili sözleri oldukça dikkat çekiciydi: “İnşallah başarılı olurlar. Halk kendi kaderini tayin etme konusunda özgürdür. Erbil ile Bağdat arasında yapılan her türlü anlaşmayı destekliyoruz. Bizim için Kerkük, Basra, Erbil ve Musul arasında fark yoktur. Hepsi kardeşimizdir.”
Aynı bayram namazından sonra Ankara’da Bahçeli ise şöyle demişti:
“Barzani inatçı bir üslup kullanıyor. ABD'den aldığı destekle hareket ediyor. Barzani İngiltere'yi bilir, Amerika'yı bilir ama Türkleri bilmez, yarın bir gün nasıl bir tokat yiyeceğini de bilemez."
Neyse ki 2019’a kadar Bahçeli’yi fazla kızdırmadan gitmek isteyen hükümet, referandum konusunda ilk günkü sert çıkışları bıraktı ve dikkatli bir dile döndü. Son Kazakistan ziyaretinden dönüşte referandum ve Barzani karşıtı bir cevap vermesi için sorulmuş soruya Cumhurbaşkanı “Duygusal çıkışlar yanlış olur” diyerek cevap verdi.
http://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/120920171
Türkiye’nin İran’ın tekliflerine hemen tav olmayacak kadar bir tecrübesi de var.
Türkiye’de bir zamanlar Rus tehlikesi gibi emperyal korkuları, Turan gibi hedefleri olan milliyetçiğin, çok uzun süredir epey vites küçültüp Kürt tehlikesi ve bölünme korkusunu kendisine kurucu ötekisi olarak seçtiği malum.
Ama “Irak’ta Kürdistan kurulursa, buradaki Kürtlerin de canı çeker” diye özetlenebilecek bir korkunun, Türkiye gibi Kürt meselesinde çok yol almış bir ülkeye yakışmayacağı açık. Kendi vatandaşlarıyla bağlarını güçlendirmeyen bir ülke için o tehlike komşuda bir Kürt devleti olmasa da hep var çünkü.
IŞİD’in Erbil’i kuşattığı sırada, askeri olarak yardıma gidemeyen ve bunu İran’a bırakan Türkiye aynı yanlışı yapmamalı.
Ayrıca, siyaseten de yanlış bir tercih olacaktır bu. Kobani politikasıyla, kendisine oy veren Kürtlerin çok önemli bir kısmını “Kürtlerin tüm kazanımlarına karşı bunlar”a ikna eden AK Parti’nin, Barzani gibi tarihi ve muhafazakar kimliğiyle AK Parti seçmeni olan Kürtler arasında da çok popüler olan bir figüre aynı muameleyi yapmasının hayal kırıklığı daha büyük olur.
Türkiye için referandumla ilgili görüşünü belirlerken cevabını arayacağı sorular belli;
İran’ın uydusu olan bir Şii Irak’la mı yoksa güçlü ilişkilerinin olduğu, petrol bölgelerinin bir kısmına sahip sünni bir Kürt devleti ile komşu olmak mı Türkiye’nin çıkarınadır? Bölgede Türkiye’nin aleyhine kurulmuş Sykes Picot düzeninin çökmesi, Türkiye’nin aleyhine midir lehine mi?
Tabii bu sorulara cesurca cevap vermek için Türkiye’nin kendi içinde özgüvenini, iç barışını sağlaması, vatandaşlarıyla bağlarını güçlendirmesi gerekli.
Eğer bundan korkacak bir şey yoksa, güçlü bir Türkiye için bu referanduma, yüksek sesle olmasa da ne deneceği belli.
.17/09/2017 00:04
Bir 'korktuğunun başına gelmesi' hikâyesi
Başbakan Menderes, 14 Temmuz 1958 günü Yeşilköy Havaalanı’nda zirve için Bağdat’tan gelecek genç kralın uçağının inmesini bekliyordu. Kral II. Faysal, 23 yaşındaydı. Ama tahta 19 yıl önce, henüz dört yaşındayken çıkmıştı. Bütün dünya bir kralın büyümesini izlemişti. O kadar meşhurdu ki 'Siyah Altın Toprakları' macerasında Tenten’in petrolün peşinde Orta Doğu’daki Khemed Krallığı’na gidip, kurtarmaya çalıştığı genç Prens Abdullah karakterini de Herge, çocuk Kral Faysal’dan esinlenerek çizmişti.
Büyük dedesi “Araplar bizi arkadan vurdu”nun baş kahramanı Mekke Emiri Şerif Hüseyin’di. Emirin oğlu I. Faysal, İngilizler tarafından Irak Kralı ilan edilmiş, 48 yaşında şüpheli bir kalp kriziyle vefat edince yerine tek oğlu Gazi oturmuştu. Altı yıllık hanedanlığından sonra, o da spor arabasıyla yine şüpheli bir kaza yapıp ölünce Haşimi saltanatından geriye sadece 4 yaşındaki oğlu Faysal kalmıştı.
***
1953’de 18 yaşına girene kadar amcası Abdullah’ın nezaretinde ülkeyi yöneten Faysal büyürken komşu ülkeler de karışmıştı. Türkiye çok partili hayata geçmiş, İran’da Başbakan Musaddık bir darbeyle devrilmiş, ilk Kürt devleti Mahabad Cumhuriyeti yıkılmış, Soğuk Savaş kızışmıştı. Buna karşı, 1955 yılında ABD ve Birleşik Krallık, İran, Irak, Pakistan ve Türkiye arasında doğunun NATO’su olarak bilinen CENTO’yu (Bağdat Paktı) kurdurmuştu. Zaten kral da ertesi gün İstanbul’da başlayacak CENTO toplantısı için Türkiye’ye geliyordu. Havaalanında Menderes’le birlikte kralı bekleyenler arasında yeni dünürleri de vardı. Şerif Hüseyin’le kötü hatıralardan sonra II. Faysal son padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi'nin torunu Hanzade Sultan’ın 17 yaşındaki kızı Fazile ile nişanlanmış, Türkiye’nin damadı olmuştu. Sık sık İstanbul’a geliyordu.
Fakat o gün uçağı bir türlü Yeşilköy’e inmedi. Kötü haber, havaalanına inen Irak Havayolları uçağının pilotuyla gönderildi; “Kral Faysal’ı darbeyle devirdik, onu İstanbul’a göndermeyeceğiz.”
14 Temmuz sabahı İstanbul’a yolculuk için uyanan Kral, sarayı basan öfkeli askerlerle karşılaşmışı. Amcası, teyzeleri, halaları, vahşice öldürüldü, cesetleri sokaklarda sürüklendi, sarayın camlarından asıldı. Yaralı kurtulan genç kral ise kaldırıldığı hastanede, doktorlar müdahale etmeyince kan kaybından hayatını kaybetmişti. Amerikan yanlısı Haşimi Krallığı yıkılmış, yerine Sovyetlere yakın Irak Cumhuriyeti kurulmuştu.
Darbenin liderleri iki generaldi; Abdülkerim Kasım ve Abdülselam Arif. Kasım, Sovyet yanlısıydı, en büyük destekçisi, özellikle Kürt bölgesinde etkili Irak Komünist Partisi’ydi. Arif ise Cemal Abdülnasır’ın Mısır ve Suriye’yi birleştirerek kurduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti yanlısı milliyetçi Baascılar tarafından destekleniyordu.
***
Darbeye Türkiye’nin ilk tepkisi sert oldu. İki yıl sonra kendisini de benzer bir akıbetin beklediğinden habersiz Menderes “Darbeci maceraperestlerin hedefi Bağdat Paktı yıkmak” diyerek Sovyetleri suçladı. Ordu birlikleri Irak sınırına doğru kaydırıldı. Yeni rejimin hamisi Sovyetler, Ankara’yı herhangi bir müdahale ihtimaline karşı uyardı. Amerikan istihbarat raporlarına göre ise Türkiye’nin esas kaygısı, sınırlarının öteki tarafında bir Kürt devleti kurulmasıydı.
Darbeden iki gün sonra Türkiye’nin çekindiği destek gelmişti. Yasadışı ilan edilmiş Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin Moskova’daki lideri Mustafa Barzani, Kasım’a bir mesaj gönderip yeni cumhuriyete desteğini bildirdi.
Molla Mustafa Barzani, 16 yaşında ağabeylerinin yanında İngilizlere karşı isyana katılmış, 29 yaşında Barzan aşiretinin reisi olmuş, 1943'te Bağdat yönetimine karşı isyanı başlatmış, iki yıl sonra isyan bastırılınca aşiretini alıp İran'a geçmiş, 1946'da Mahabad Kürt Cumhuriyeti'nin Genelkurmay Başkanlığı’nı yapmış, bir yıl sürmeden İran orduları Mahabad’a girip, Cumhuriyet’e son verince de 1947’de Peşmergeleriyle birlikte Türkiye içinden geçip, SSCB'ye kaçmıştı.
Kasım’dan dönüş izni gelince, 11 yıl kaldığı Moskova’dan ayrıldı, önce Bükreş ve Prag’da devlet başkanlarıyla görüşüp oradan Kahire’ye geçti, burada Cemal Abdünnasır’la buluşup destek aldı ve törenlerle 11 yıl ayrı kaldığı Barzan Köyü’ne döndü.
Yeni kurulan Cumhuriyet’in anayasasına iki kurucu unsur olarak Araplar ve Kürtler girmişlerdi. Türkmenler için tehlike sinyalleri çalıyordu. Ama Türkmenler için esas tehdit darbeyi yapan koalisyonun çatlamasıyla ortaya çıktı. Darbenin lideri Kasım, Arap milliyetçisi Arif’i tasfiye etmişti. Türkmenler de uzun süredir Arap milliyetçileriyle birlikte hareket ediyordu.
Milliyetçi askerlerin ilk isyanı 1958 Mart’ında Albay Şavvaf liderliğinde Musul’da çıktı. İsyanı çoğunluğu Kürtlerden oluşan Irak Komünist Partisi’nin Halk Direniş Örgütü’ne bağlı milisler kanla bastırdı, Barzani’nin partisinin milisleri de onlara yardım etmişti. Musul’da büyük katliamlar yaşanmıştı.
Baba Gurgur’da dünyanın gözünün üstünde olduğu petrol yatakları keşfedilmiş Kerkük’te de tansiyon yükseliyordu. 1957 sayımına göre şehrin yüzde 37’si Türkmenler, yüzde 33’ü Kürtler ve geri kalanı da Arap Süryanilerden oluşuyordu. Kerkük’teki Türkmenler şehirli, eğitimli ve varlıklı iken Kürtler çoğunlukla köylü ve yoksuldu. Bu sınıfsal gerilimin üstüne yoksul Kürtlerin Irak Komünist Partisi ve KDP tarafından örgütlenmesi, Türkmenlerin ise buna karşı Turancı fikirler veya Nasırcı Arap milliyetçileriyle birlikte hareket etmesinin sancıları da eklenmişti.
İlk gerginlik Molla Mustafa Barzani’nin Kasım ayındaki Kerkük ziyaretinde yaşandı. Komünist Partili milislerle , Türkmenler arasında çatışmalar yaşandı. Çatışmalar sırasında Kürt kaynakları göre Barzani’yi taşıyan helikopter bomba koyduğu ortaya çıkınca Türkmen kaynaklara göre ise çatışmaları yatıştırmaya çalışırken şehirdeki 2. Ordu’nun Türkmen Komutanı Hidayet Arslan kalp krizi geçirerek vefat etti.
Nisan ayında bu kez Türkmen komutan Mustafa Dabak’ın Bağdat yönetimine karşı isyan girişimi, artık çok güçlenmiş olan Komünist milisler tarafından sert biçimde bastırıldı. Türkiye’deki gazetelerde Kerkük’te Türkmenlerin Kürtler tarafından katledilip, yerlerine Moskova’dan silahlı Kürtlerin yerleştirildiği, Bağdat rejimin Kerkük’ün demografisinin değiştirdiği haberleri çıkmaktaydı.
Ama kimse Kerkük’te olan bitenlerin Türkiye’de onlarca yıl sürecek Kürt meselesini tetikleyeceğini tahmin edemezdi.
Aslında 1931 Ağrı İsyanı ve 1938 Dersim isyanı ve katliamı sonrasında Kürt meselesi derin bir uykuya dalmıştı. 1950’de sorunun baş müsebbibi görülen CHP tek parti iktidarının yıkılıp DP’nin iktidara gelmesine Kürtler de büyük destek vermişti. DP, hem Dersim’de hem de Diyarbekir’de bütün milletvekillerini kazanmıştı.
Demokrat Parti’nin listelerinde tek parti rejimiyle kavgalı Kürt liderler ve aşiretlerinin temsilcileri vardı. Ağrı’dan 1931 Ağrı İsyanı’na katılmış, isyanda dağda yaşamış Halis Öztürk, Erzurum’dan Şeyh Said’in torunu Abdülmelik Fırat, Elazığ’dan Suriye’ye göç edip, Suriye KDP’sini kurmuş Nurettin Zaza’nın kardeşi Suphi Ergene, sürgün edilmiş Şeyh Abdülbaki Küfrevi’nin oğlu Kasım Küfrevi, Muş Oxin şeyhlerinden Giyaseddin Emre, Bitlis’ten Şeyh Selahaddin İnan (Kamran İnan’ın babası), Urfa’dan Ömer Cevheri (Necmettin Cevheri’nin babası) , Diyarbakır’dan Ensarioğlullarından Celal Yardımcı, Bucaklardan Mustafa Remzi Bucak, Mardin’den Bahaddin Erdem (Zeynel Abidin Erdem’in amcası) gibi uzun yıllar bölgede kuşaklar boyu siyaset yapacak aileler DP listelerinden Meclis’e girmişti. (Kaynak; Kürt Sorunu/Altan Tan/Timaş Yayınları)
1954 seçimlerinde bir kısmı Kürtçülük ithamlarıyla lise dışı kalsa da bir zamanların isyancı Kürt aşiretleri ve şeyhlerinin çoğunluğu, DP ve Ankara siyasetiyle entegre olmuştu. Başarılı entegrasyonun bir başka işareti de ortaya çıkan Kürt orta sınıfıydı. Doktor, avukat, askerlik gibi mesleklerde görünmeye başlayan Kürt orta sınıfının çocukları da İstanbul ve Ankara’daki iyi üniversitelerde okuyordu. Bir kısmı Diyarbakır, Bingöllülerin kurduğu yurtlarda kalan öğrencilerin Kürt kimlikleriyle bağlarıysa, yaptıkları sazlı sözlü şehir gecelerinden ve kurulan bir kaç hemşehri derneğinden fazlası değildi.
Ama 1959 yılında Meclis’e verilen bir soru önergesi bir anda asabiyet duygularını yeniden kabartacaktı.
Aslında Irak’ta meydana gelen çatışmalarla ilgili Türkiye’nin resmi pozisyonunu Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu “Irak da Birleşik Arap Cumhuriyeti de (Mısır-Suriye) dostumuzdur, aralarındaki anlaşmazlığın hallini temenni ederiz” diye açıklamıştı. Henüz Türkiye’nin Kıbrıs gibi henüz bir Kerkük hassasiyeti de yoktu.
Dışişleri Bakanı’nın açıklamayla tatmin olmayanlar da vardı.
***
CHP Niğde Milletvekili Asım Eren, Kore’de savaşmış, “Haberalma, propaganda ve mukabil mücadele esasları. (Su uyur; düşman uyumaz!)” diye bir kitap da yazmış emekli bir kurmay albaydı.
8 Nisan 1959 günü Meclis’te Dışişleri Bakanı Zorlu’ya bir sözlü önergesiyle sordu:
“Irak Anayasası yalnız Arap ve Kürtlere siyasi haklar tanıyan hükümler ihtiva etmektedir. General Abdülkerim Kasım’ın beyanlarında da Türklerin haklarından bahseden pasajlara rastlanılmamaktadır. Komünistlere alet olan Kürtler, Irak Türklerine zaman zaman silahlı tecavüzlerde bulunmaktadır. Irak hükümeti de Türkleri sosyal ve kültürel alanda şiddetli baskın altında tutmaktadır. Hükümetin alacağı tedbirler nelerdir? Gerekirse mukabeleyi bilmisil yapılması düşünülmekte midir?”
Soru önergesindeki “Mukabeleyi bilmisil” ifadesi fitili ateşlemişti.
14 Nisan 1959 günü, İstanbul’da okuyan 102 Kürt öğrenci, Asım Eren’in sözlü sorusunu Kürtlere yönelik bir tehdit olarak değerlendirip, protesto için CHP’ye toplu telgraf çektiler. Asım Eren’i Türkiye Kürtlerine düşmanlıkla, Moskof uşaklığıyla, memleketi parçalama temayülüyle suçlayan telgraf çok sertti:
“Vatan menfaatlerinde Türkiye Kürtlerinin hassasiyeti, namus ve dindarlığı, sizinkiyle kıyas kabul etmez. Milletin menfaatlerini herşeyden üstün tuttukları için suratınıza asilce bir tokat atan Kürtler, cumhuriyet Türkiyesinin istiklal ve bütünlüğünde büyük hissesi olan ve ülkenin birliğini muhafazada mertçe duran vatandaşlardır. Türkiye’de sizin gibi hortlak zihniyet eserlerinin çok az olduğuna inanıyor, bu hareketinizle Türk amme efkarı nazarında yaşayan bir ölü olduğunuzu hatırlatıyoruz”
Telgrafın altındaki imzada şöyle yazıyordu: İstanbul’da Yüksek Tahsilde bulunan Kürt gençleri.
Telgraf ertesi gün CHP’ye yakın, yazarları arasında Çetin Altan, Aziz Nesin, İlhami Soysal gibi isimlerin olduğu Akşam Gazetesi’nde şu başlıkla verildi: “102 Üniversiteli Kürtlük iddiasında bulundu”
Telgrafın içindeki vatanseverlik vurguları dahi dikkatlerin imzaya kaymasına engel olamamıştı. Asım Eren, “mukabeleyi bilmisilden” Türkiye’deki Kürtleri kastetmediğini açıklasa ve Moskof oyununa gelmeyin dese de de artık cin şişeden çıkmıştı.
20 Nisan 1959 günkü gazetelerde Gençlik içindeki gizli, yıkıcı, bölücü faaliyetlerle mücadele için Başvekillikte bir özel büro kurulduğu haberleri çıktı. Aynı tarihlerde Emniyet’te İkinci Şube müdürlüğüne daha sonra, devletin Kürt meselesindeki kara kutusu haline gelecek Fatsa Kaymakamı Ergun Gökdeniz getirilmişti.
Kerkük’ten kötü haberler gelmeye devam ediyordu. Esas büyük katliam 14 Temmuz 1959’da darbenin yıldönümü kutlamaları sırasında yaşandı. Yeni rejime bağlılıklarını göstermek isteyen Türkmenler Kerkük’ü taglarla donatmışlardı. Ama Komünist Parti’nin Halk Direniş milisleri de askeri nizam içinde kutlamaların olduğu yere gelmişler, Türkmenlere yönelik sataşmalarla başlayan olaylar, ordunun da sessiz kalmasıyla, bir katliama dönüşmüştü. Türkiye basınına düşen haberlere göre 50 ile 500 arasında Türkmen öldürülmüştü.
Katliam karşısında gözyaşları içinde açıklamalar yapmış General Kasım, Komünist Parti’nin milis örgütünü lağvettiğini açıklamıştı.
Kerkük’ten gelen haberlerse Türkiye’yi germeye devam etmekteydi.
O sıralarda Diyarbakır’da çıkan Yurt Gazetesi’nde gazeteci Musa Anter’in Kımıl adlı Kürtçe şiiri yayınlandı. Şiirin bu dizesi devletin Kürtçülük tedirginliğini daha da artırmıştı: “Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.” Anter ve derginin yöneticileri hakkında dava açıldı.
Ankara’da istihbarat raporları dolaşmaya başlamıştı. Daha sonra Yön dergisi tarafından bulunup yayınlanacak iki rapor devletin zirvesinde tartışılmıştı.
Raporlardan 31 Temmuz 1959 tarihli olanı Emniyet teşkilatı istihbaratında çalışan, ABD’de eğitim almış Ergun Gökdeniz’e aitti. 12 Aralık 1959 tarihli raporsa MİT’in öncüsü Milli Emniyet Hizmetleri’nin (MAH) reisi Zeki Selışık’ındı.
“Kürtçülük hareketinin bugünkü durumu” başlıklı raporlarda özetle şöyle deniyordu: “14 Temmuz 1958 Irak İhtilali’nin ardından Türkiye’deki Kürtçülük faaliyetleri arttı. Ankara ve İstanbul’daki öğrenciler arasında Kürtçülük faaliyetleri seziliyor ve artış gösteriyor. Elde yeterli delil yoksa da ani bir baskınla bu deliller bulunabilir. 40-50 kişi tutuklanırsa Kürtçülük faaliyetleri uzun bir süre durdurulacaktır.”
Raporda bu tutuklamaların dışarıya “Komünist Kürt hareketi” olarak sunulmasıyla ABD’den de destek alınabileceği tavsiyesine yer verilmişti.
***
Bu tavsiye o sırada DP iktidarının en çok ihtiyacı olan şeydi. Ekonomik krizle mücadele eden Menderes, ekim ayında yardım için ABD’ye gitmiş ama eli boş dönmüştü. Hatta Menderes, tam bir anti-komünist olan ABD Başkanı Eisenhower’ı, destek için Moskova’yı ziyaret etmekle bile tehdit etmişti. Belki de bu yüzden Eisenhower 7 Aralık günü Pakistan’a giderken, Ankara’ya da uğramış, 17 saat kaldığı başkentten “Kalbinin fethedildiğini” söyleyerek ayrılmıştı. Ve 10 gün sonra...
17 Aralık 1959 günü Türkiye’nin farklı şehirlerden 50 eğitimli, varlıklı Kürt gözaltına alınarak İstanbul’daki Harbiye Kışlası’na getirildi.
Tutuklananlardan biri binbaşı altısı subay, 4’ü avukat, 2’si doktor, 2’si gazeteci, 3’ü tüccar, biri mühendis, 2’si nakliyeci, 1 işçi, 1 muhasebeci, 1 memur, 1 fabrikatör ve 27’si de öğrenciydi. Öğrenciler, 7 ay önceki telgrafın altına imzası olan öğrencilerdi.
Ertesi günkü gazetelerde bu tutuklamalarla ilgili sadece “Gizli bir teşkilat hakkında neşir yasağı konuldu” haberleri yer aldı.
Önce 40 kişi, Harbiye Kışlası’nın altındaki tek kişilik 40 hücreye kapatıldı. Sonra 10 kişi daha getirildi. Dört ay boyunca yakınları, avukatlarıyla görüşmeden, birbirlerinden de habersiz olarak tek kişilik hücrelerde tutuldular. Kötü koşullar yüzünden Ankara Hukuk Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi Emin Batu rahatsızlanıp, kan kusarak vefat edince, sayıları 49’a düşmüştü. Ölmeden önce duvarına kanıyla “Esaret bahçesinde bir gül olmaktansa, hürriyet bahçesinde bir diken olmayı tercih ederim” yazdığı söylenir.
Meşhur “49’lar davası” nın sanıklarıydılar.
Tutuklamalarından altı ay sonra 27 Mayıs darbesi oldu. Hücrelerini ziyaret eden bir general “Bunlar niye yatıyor” diye sorunca, bir asker “Kürtçülük” diye cevap vermiş, general “Nedir Kürtçülük, .okçuluk ” diye tepki göstermişti. Sanıklardan tıp öğrencisi Said Kırmızıtoprak “Bence siz ezilmiş bir Balkan göçmenisiniz” deyince kısa süreli bir gerginlik yaşanmıştı.
Solcular olanları, dindar olanları vardı. Aralarında “kendimize Kürt demeyelim”, “solcu kitaplar almayalım, bir de kendimize komünist dedirtmeyelim” türü tartışmalar oluyordu.
Darbeden üç ay sonra İstanbul’dan Ankara’daki bir askeri cezaevine nakledildiler. Darbeden ancak 8 ay sonra mahkeme önüne çıkarıldılar. İddianamedeki suçlama
“Yabancı devletler müzaheretiyle devletin birliğini bozmaya ve devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devletin idaresinden koparmaya matuf hareketler”di. Fakat, çoğu birbirini hapiste tanımış, iş güç sahibi insanlar ve öğrencilerden oluşan 49 kişinin Kürtçülük yaptığına dair ortada bir delil yoktu. Adalet duygusu kuvvetli bir askeri hakime denk geldiler ve 1.5 ay sonra hepsi tahliye edildiler. Mahkemeleri dört yıl daha sürdü. Kürtçülük, komünistlikten ceza alanlar oldu ama çoğunluğu beraat etti.
***
Ama altı yıl sonra artık onlar hapishaneye giren o 49 kişi değillerdi.
Gözaltına alındığında Bingöllü varlıklı bir muhasebeci olan Said Elçi, 1965 yılında Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi’nin Türkiye ayağını kurdu. 1971 yılında Kürt örgütleri arasındaki hesaplaşmada öldürüldü.
Tutuklandığında herkesin sevdiği, neşeli bir Dersimli Tıp fakültesi öğrencisi olan Sait Kırmızıtoprak, bir süre Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde doktorluk yaptıktan sonra, Dr. Şivan adıyla Kürtlük üzerine kitaplar yazdı, 1969’da Irak’a geçerek Türkiye’de Kürdistan için savaşan ilk silahlı örgütü T-KDP’yi kurdu. O da aynı yıl iç çekimeler yüzünden öldürüldü.
Tutuklandığında Kars’ta doktorluk yapan Naci Kutlay, çıktıktan sonra Türkiye İşçi Partisi’nde siyasete girdi, daha sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’da yöneticilik yaptı.
Tutukladığında iktisat Fakültesi öğrencisi olan Yaşar Kaya, 1965’den sonra sol ve Kürt hareketi içinde yer aldı. 1991 yılında PKK’nın ilk siyasi partisi DEP’in genel başkanlığını, Özgür Gündem gazetesinin yöneticiliğini, sürgündeki Kürt Parlamentosu’nun başkanlığını yaptı.
Musa Anter, Diyarbakırlı bir gazeteci olarak girdiği hapisten, Kürt meselesi üzerine yazan bir Kürt aydın olarak çıktı ve ömrünün sonuna kadar Kürt meselesi üzerine yazdı. 1992’de Diyarbakır’da öldürüldü. Davası hala devam ediyor.
Tutuklandığında Hukuk Fakültesi 2. Sınıf öğrencisi olan Şerafettin Elçi’nin de bütün hayatı Kürt meselesi etrafında geçti. 1978 Bayındırlık Bakanı oldu. “Ben kürdüm ve Kürtler vardır” dediği için 12 Eylül rejimi tarafından tutuklandı. Vefatından önce DTP milletvekili olarak Meclis’e girdi.
Medet Serhat, Hukuk fakültesini yeni bitirmiş, 1959’daki telgrafı örgütleyen genç bir avukat adayıydı. Tahliye olduktan sonra o da Kürt siyasi hareketleri içinde yer aldı. 1994 yılında evinin önünde öldürüldü.
Tutuklandığında 55 yaşında olan Esat Cemiloğlu, Paris’te mühendislik okumuş, Türkiye’deki boksun öncülerinden, milli bir boksör olarak girdiği cezaevinden hayal kırıklıklarıyla çıktı. Siyasette Kürtlük hem veto yemesine neden oldu.
Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Nurettin Yılmaz, 1980’de Cumhurbaşkanlığı’na aday olmuştu. İlk Kürt cumhurbaşkanı adayı olarak kendisini tanıtmasının cezasını da 80 darbesinden sonra Diyarbakaır Cezaevi’nde işkence olarak gördü.
Canip Yıldırım, Yavuz Çamlıbel ve diğerleri...
1959 yılında, kendilerini “Türkiyenin istiklal ve bütünlüğünde büyük hissesi olan ve ülkenin birliğini muhafazada mertçe duran vatandaşlar” olarak tanımlayan öğrencilerinden, devlet muhalif Kürt siyasetçiler yaratmayı başarmıştı.
Altı boş bir Kürtçülük suçlamasıyla başlayan mağduriyetler, Kürt meselesini yeniden canlandırmıştı. Kürt orta sınıfının okumuş ve varlıklı bir kesimi politikleşmiş, 1959’da “Vatan menfaatlerinde Türkiye Kürtlerinin hassasiyeti, namus ve dindarlığı, sizinkiyle kıyas kabul etmez” diyen Kürtler demokrat çizgiden solculuğa doğru kaymıştı.
Sınırlarmızın ötesinde bir Kürt devleti kurulacak korkusu, sınırlarımız içinde bir Kürt devleti isteyen insanların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. 49’lar davası aslında bugün hala süren sorunların da kapısını açmıştı.
58 yıl sonra tarih tekrarlanıyor. Aynı korkular, aynı hataları doğuruyor. Umalım ki aynı hatalar da bu kez aynı sonuçları doğurmasın.
.17/09/2017 20:21
Görünürde suç unsuruna rastlanılmayan
Bugün Çağlayan Adliyesi’nde başlayacak bir duruşmanın sanıkları tutuklanmaları üzerinden tam 14 ay geçtikten sonra ilk kez mahkeme önüne çıkacaklar. Zaman, Todays Zaman, Cihan Haber Ajansı gibi darbeden dört ay önce kayyum atanarak bir nevi kapatılmış FETÖ medyasının çalışanları ve yazarlarıyla ilgili iddianamenin sanıkları arasında, bu medyaların ünlü yöneticileri de yok. Çünkü onların çoğu darbeden aylar önce yurtdışına gittiler ve hala hiç yüzleri kızarmadan 15 Temmuz’la ilgili ipe sapa gelmez yalanlarla ‘gazetecilik’ yapmaya, cemaat mensuplarını gaza getirmeye devam ediyorlar. Buradaki iddianamelerde sanık olmak ise o medyalarda çalışmış muhabirlere, editörlere ve bazı köşe yazarlarına kaldı ve aralarında Atilla Taş’ın da olduğu bu yazarların çoğunluğu bir yıla yakındır hapis yatıyor. Bugün başlayacak davada 14 ay sonra ilk kez hakim yüzü görecek isimler arasında herkesin tanıdığı bazı yazarlar da var; Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, İhsan Dağı, Lale Sarıibrahimoğlu, Nuriye Ural (Akman)
***
Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan ve Mümtazer Türköne 14 aydır tutuklu yargılanıyor. Her biri için 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve 15 yıl hapis cezası isteniyor. Peki haklarında üçer kez ağırlaştırılmış müebbet istenen suçlamalar ne? Tutuklanmalarından 300 gün sonra çıkan iddianameye bakalım. İddianamede savcı, sanıkların 20’si için ayrı 10’u için ayrı suçlamalar yapmış. Bu 20 sanık içinde Cihan Haber Ajansı Müdürü, Irmak Tv Yönetmeni gibi FETÖ medyasında idari görevlerde bulunmuş isimler var. Haklarına üç müebbet istenen diğer 10 sanık ise gazetenin yukarıda sayılan yazarları. Ama 2016 Mart ayında kapanana kadar Zaman gazetesinde yazmış bu yazarlar için iddianamede bylock kullanmak, Asya Finans’a para yatırmak, sendika üyeliği, toplantı, görüşme, temas gibi örgütsel ya da hiyerarşik ilişkiyi gösteren herhangi bir delil ve suçlama bulunmuyor. Üç müebbet için gösterilen tek delil, bir FETÖ medyası olduğuna şüphe olmayan ama 2016 Mart’ına kadar yasal olarak yayınlarını sürdüren Zaman Gazetesi’nde yazdıkları bazı köşe yazıları. Yazılar 17/25 Aralık 2013’te başlıyor ve delil olarak iddianameye giren en son yazının tarihi 4 Şubat 2016. Üç müebbet istenen o yazılara yakından bakamıyoruz, çünkü iddianamede bu müebbetlik yazıların çoğunun sadece başlığı var. Zaman sitesi de nedense kapatıldığı ve böylece FETÖ’nün arşivi devlet eliyle silindiği için yazıya başka sitelerden ulaşıp bakalım.
***
İddianamede Uluslararası İlişkiler Profesörü, eski Zaman yazarı İhsan Dağı için üç kez ağırlaştırılmış müebbet talebinin sebebi yazdığı üç yazı. Zaten iddianamede de adı beş yerde geçiyor; Sanıklar arasında adı sayılırken, sonunda suçlama yapılırken ve üç yazısının yanında. Bu üçer müebbetlik üç yazıda ne yazdığını öğrenemiyoruz çünkü iddianamede yazılar sadece başlıklarıyla yer almış. Dağı’nın ilk yazısı 07 Şubat 2014’te yayınlanmış ve başlığı; “Medya’da yeni Takrir-i Sükûn dönemi”. İnternet yasağını eleştirerek başlayan yazıda Freedom House’un Türkiye’yi eleştiren raporu anlatılmış.
http://www.duzceyerelhaber.com/ihsan-DAGI/22357-Medyada-yeni-Takrir-i-Sukn-donemi
31 Ocak 2014 tarihli “Peki vatandaş ne diyor” başlıklı ikinci yazı daha ilginç; Çünkü yazıda, cemaatin 17/25 Aralık tavrı da eleştirilmiş.
Ve 28 Şubat 2014 tarihli son yazı “Bir rüyamız vardı, ne oldu ona?” başlıklı, AK Parti’yi bir liberal olarak sebeplerini ve hayal kırıklarını yazmış, “İktidarın tepesinde, yakınında çevresinde hâlâ sağduyu sahibi insanların olduğunu düşünüyor, umuyorum. Bu süreci durdurmak onların ellerinde, yoksa gemi batacak” diye de bitirmiş.
http://www.duzceyerelhaber.com/ihsan-DAGI/22929-Bir-ruyamiz-vardi-ne-oldu-ona
İddianameden sadece müebbet istenen bu yazıların içeriğini ve neden müebbet istendiğini değil, yazarın Nisan 2014’te Zaman’da yazmayı bıraktığını ve bir daha FETÖ’ye bağlı medya organlarında yer almadığını, televizyonlarına çıkmadığını da öğrenemiyoruz.
Örneğin benzer davalarda tanıklık yapan Hüseyin Gülerce, 27 Ağustos 2014’te, yani bu davada müebbetle yargılanan Dağı’nın ayrılmasından beş ay sonra Zaman’dan ayrılmış.
Ülkücü gelenekten gelen ünlü bir akademisyen ve eski Zaman yazarı Ahmet Turhan Alkan (63 yaşında) için de iddianamede üç kez ağırlaştırılmış müebbet isteniyor ve buna delil altı yazısı. Ayrıca, Alkan bu altı yazı için 14 aydır da tutuklu
En eskisi 29 Mart 2014 tarihli bu altı yazının da iddianamede sadece başlıkları var, içerikleri yok.
Üç müebbet istenen altı yazısı; 28 Aralık 2013 tarihli “Komisyon, hayır-hasenat”, 21 Aralık 2013 “Doğrular, eğriler” ve 2 Şubat 2014 tarihli “Hasar tespiti”, 02 Şubat 2014 tarihli “Vites kutusuna civata atmak” 3 mart tarihli Ahmet Turan Alkan, “Tiranlık mı, demokrasi mi; karar bizim!” ve 29 Mart 2014 tarihli “Gemiyi delmeden ve deldirmeden” başlıklı yazılar. Yazılar, o günlerde pek çok başka muhalif yazarın yazdığı, bazıları mizahi üslupla yazılmış hükümetin 17/25 Aralık operasyonları sonrası politikalarını eleştiren yazılar, bir FETÖ savunusu yok.
Hatta “Hasar tespiti” başlıklı yazıda bu kavgadan “bütün muhafazakarların kaybedeceği” de yazılmış ama o da iddianamede yok.
(Yazılara bu siteden ulaşılabilir. https://ahmetturanalkan.net/
***
Yine 14 aydır tutuklu yargılanan 73 yaşındaki Şahin Alpay için de üç kez müebbet isteniyor ve yine bunun için gösterilen delil Zaman’da yayınlanmış altı yazısı. En yenisi 29 Mart 2014 tarihli bu altı yazıdan dördünün sadece başlıkları iddianameye girmiş, içerikleri hakkında hiçbir bilgi yok. Arşivlerden okuyunca sert hükümet eleştirileri olduğu görülüyor. İki yazısı içinse ancak başka bir köşe yazısının kaleminden çıkabilecek şöyle iki yorum yer almış iddianamede;
“Bundan başka Şahin Alpay gerçekleri çarpıtarak, Başbakan Erdoğan’ın Cemaat’e (FETÖ-PDY)’ye karşı saldırıya geçtiğini belirtiyor, “Emniyet’te yapılan atamalar ile Adli Kolluk Yönetmeliği’nin değiştirilmesini Cumhuriyet tarihinin belki en büyük yolsuzluk soruşturmasının 39 hükümet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığı izlenimi doğurduğunu” vurguluyordu”
“Şahin Alpay da aynı gün kaleme aldığı yazısında, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaşananlara seyirci kalmaması gerektiğini” vurgulayarak kurumlar arasında çatışma yaratmayı hedeflemiştir.”
66 yaşındaki İslamcı yazar Ali Bulaç’ın da 14 aydır tutuklu yargılanıp, hakkında üç müebbet istenmesinin sebebi Zaman’da yayınlanmış sekiz köşe yazısı. Bu yazılardan altısı yine iddianameye sadece başlıklarıyla girmiş. En ironik olanı, Beşiktaş’taki çalışma ofisinde, Başbakan Erdoğan’ın paralel yapıya karşı mücadele mesajları verdiği, gazetecilerle buluşmasına katılmış Ali Bulaç’ın izlenimlerini yazdığı 5 Ocak 2014 tarihli “Başbakan’ın açıklamaları/izlenimler” başlıklı yazının da aleyhindeki deliller arasına girmesi.
Yazı sadece başlığıyla iddianameye girince o toplantıda Bulaç’ın “Devlet içi örgütün tercümesi cemaattir. Bürokraside size karşı gelen, operasyon yapan memurlar varsa bunları hukuk içinde kalarak tasfiye etmeniz hakkınız. Biz de sizi destekliyoruz. Ama cemaat derken esnafından memuruna, öğretmenine kadar on binlerce insanı bu operasyondan nasıl uzak tutacaksınız? Kuru yanında yaş yanmayacak mı? Bu 28 Şubat olmaz mı?” diye bir soru sorduğunu öğrenemiyoruz.
İddianamede Bulaç’ın 18 Ocak 2014 tarihli yazısında
“…Suriye hükümeti, Türkiye’yi iç savaş çıkartan örgütlere yardım suçlamasıyla şikayet ediyor. Bu şikayeti sakın hafife almayın…” şeklindeki sözleriyle bir sonraki gün MİT tırlarına yapılacak operasyon öncesinde MİT’i hedef gösterdiği iddia ediliyor. Yine 6 Şubat 2016 tarihli yazısının “Gülen’in, 4 Şubat 2016 tarihinde “Cennet Kılıçların Gölgesi Altındadır” konulu konuşmasına benzer bir üslup kullanılarak”, yazıldığı “mazlumun kılıç kullanma hakkı yok mudur” şeklindeki cümlelerle de “örgüt tabanına ve topluma askeri darbeyi telkin ettiği” iddia ediliyor.
Fakat, bu yazı dışında, darbeyle ilgili bilgi sahibi ya da ilişkisi olduğu hakkında başka herhangi bir bilgi yer almıyor iddianamede.
Bulaç’la birlikte, üç yazısı darbeyle ilişkilendirmiş ikinci yazarsa Mümtazer Türköner. O da 14 aydır tutuklu, üç kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor, yine buna gösterilen delil altısı sadece başlıklarıyla yer almış dokuz yazısı. Darbe ile ilişkilendirilen, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi yazdığı “Yeni Türkiye’nin Aktörleri” başlıklı yazısındaki şu cümleler; “...Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor... Siyaset tekelci yapısını kaybedecek, meşru sınırlarına çekilecek ortaya çoğulcu, rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak”.
Savcının yorumu şöyle; “şeklindeki sözleri ile demokrasi içerisinde bir arayış gibi görünse de özünde askeri darbeyi davet edici bir mahiyet taşımaktadır. Türköne, Türkiye’de askeri darbeyi davet etmek suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih etmiştir.”
İddianamede Türköne’nim 4 Şubat 2016’da yazdığı yazıdaki “Dolmabahçe’de noktalanan Çözüm Süreci”nin sahiplerinin ipe dizilmesi lâzım. Sakın yanlış anlamayın, bir öneride bulunmuyorum, devlet aklının bu tür badirelerden çıkış yöntemini hatırlatıyorum...” cümlelerini da savcı “askeri darbeyi davet etmiş; başta dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere çözüm sürecini yürüten yetkililerin asılması gerektiğini alenen ifade etme cüretinde bulunmuştur” şeklinde yorumlamış.
Soruşturmadan üç ay tutuklu yatan ve yine müebbetle yargılanan Nuriye Ural (Akman) aleyhine tek delil sadece başlığı verilmiş “ Yolsuzluklar nasıl önlenir” başlıklı bir yazısı, yine aynı durumda olan Lale Sarıibrahimoğlu aleyhine tek delil de 2014’te yazdığı bir yazıdaki “Vatandaşın halen görüşünden, inanışından dolayı fişlendiği korkusunu yaşamasını tehlikeli buluyorum. Bu ancak eski komünist ülkelerde az gelişmiş diktatörlüğün olduğu ülkelerde yapılır…” sözleriyle hükümet aleyhindeki “algıyı derinleştirmeyi hedeflemesi.”
Köşe yazılarından oluşan bu delilleri sıraladıktan sonra iddianamenin sonunda savcı üçer kez müebbet istediği bu yazarların neyle suçlandığını anlatmış:
“Şüpheliler Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, İbrahim Karayeğen, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal, Şahin Alpay, Nuriye Ural, Lalezar Sarıibrahimoğlu, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Duran Dağı, FETÖ-PDY medya organlarında görev yapan köşe yazarlarının; yazı başlıklarının ve yazılarından seçilen kısımların “cımbızla çekilip” alınmadığı, konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında bu yazılardaki ifadelerin “mecaz” ya da “metafor” olarak izah edilemeyeceği, genel olarak operasyonların ve yargı sürecinin devam ettiği dönemlerde kaleme alınan yazılarda Hükümete sadece muhalefet yapılmadığı veya eleştiri yöneltilmediği; görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullandıkları ya da ön hazırlık niteliğinde yazılar yazdıkları; şüpheli yazarların genel itibariyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri, basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet yetkililerinin ve kurumlarının haklarını ihlal niteliğinde ifadeler kullanarak örgüt amacına hizmet ettikleri; ulusal güvenliği tehdit edebilecek, toplum huzurunu, toplumsal barışı ve asayişi bozabilecek beyanlarda bulundukları, askeri darbe çağrısında bulunmaktan çekinmedikleri, bu haliyle şüpheli yazarların gerek suç unsuru ihtiva ettiği tespit edilen yazılarıyla gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle birlikte örgütsel hedef ve amacı tamamlayan yazılarla FETÖ-PDY terör örgütü hiyerarşisi içerisindeki görevlerini yerine getirdikleri”
***
Üçer kez ağırlaştırılmış müebbet cezası açıklanmaya çalışılırken kullanılan “konjonktürel ve tarihi perspektifle bakıldığında”, “şüpheli yazarların genel itibariyle de süreç içerisinde böyle bir duruş sergiledikleri”, “görünürde suç unsuruna rastlanılmayan yazılarında dahi” ve “gerek tek başına suç unsuru olduğu belirlenememekle” gibi belirsiz, hiçbir somut suça tekabül etmeyen ifadeler bu yazılardan müebbetlik delil çıkamadığını gösteriyor.
İddianamede müebbetlik suç olarak görülen yazıların çoğunluğu bundan üç yıl önce yazılmış. Eğer bu yazılar bu kadar ağır tutukluluk ve müebbetle yargılanmayı gerektiriyorsa, neden cemaatin artık paralel yapı olduğunun tescil edildiği o üç yılda haklarında soruşturma açılmadı?
Ya da neden bu yazarlar Zaman gazetesine kayyum atanırken ya da FETÖ örgütü tescil edildikten sonra değil de darbeden sonra tutuklandı? Çoğu 3 yıl önceye ait yazıların ve yazarların darbeyle ilişkisi nasıl tespit edildi ki darbeden sonra tutuklanma kararları çıktı?
Bu yazarların inatla ve bağnazca ortaya çıkan bütün delilleri, işaretleri görmezden gelerek darbeye kadar cemaatin karanlık yüzünü görmemek gibi büyük bir hata işledikleri açık.
Darbeden sonra bu hatanın farkına vardıklarıyla ilişkin haberler de çıktı. Ali Bulaç’ın hapishanede kendisini ziyaret eden Mehmet Bekaroğlu’na FETÖ için “Artık düşsünler yakamdan” dediği biliniyor. Ahmet Hakan, Şahin Alpay’ın bugünkü savunmasında “FETÖ’nün karanlık yüzünü göremedim” diyerek özeleştiri vereceğini yazdı. Hatta sanıklardan kapatılan Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Faruk Akkan da hakimlik sorgusunda, "Darbenin, Fetullah Gülen örgütü tarafından gerçekleştirildiğine inanıyorum ve kendilerini hıyanet şebekesi olarak görüyorum” demişti.
Gerçeği zamanında görememek bir hataysa bu gerçeği 17/25’ten önce fark edenler de 17/25’ten sonra fark edenleri aynı geç kalmayla suçlayabilirler. Elinde istihbarat imkanları olan devleti bile kandırabilen bir örgütün, bu kendi halindeki yazarları da kandırmış olması mümkün değil mi? Çarşamba günü FETÖ ile arasına mesafe koyanın, Perşembe günü mesafe koyanı FETÖcü, darbeci ilan etmeyi bırakıp, somut suç ve deliller üzerinden yargılamaların yapılmazsa bu işin içinden çıkmak zor. Eğer bu yazarlara yönelik müebbet talebi için tek delil iddianamede yer alan bu yazılarıysa, bu hatalarının cezası olarak 14 ay hapis epey ağır bir ceza olarak kabul edilsin ve 65 yaş üstündeki bu yazarlara yaptıkları yanlış tercihlerin cezası artık hapiste yatarak ödetilmesin.
.19/09/2017 20:31
Görünmez kralın sürekli uzayan burnu...
Eğer darbe başarılı olsaydı Milli İstihbarat Teşkilatı’nın müsteşarı olacaktı. Bu görev için niye seçildiğini ise darbenin başarısız olmasına rağmen yaptığı istihbarat operasyonlarından anlamak mümkün. Hava Kuvvetleri Müşterek Hava Harekât Merkezi (MUHAYM) eski Komutanı darbeci Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’ten bahsediyoruz. Marmaris’ten Cumhurbaşkanı’na yönelik suikast operasyonunu helikopterden yöneten, sonra kaçtığı Ankara’da gözaltına alınan, darbeden bir gün önce İzmir’e kendi kredi kartıyla aldığı uçak biletinden, HTS kayıtlarına, suikast operasyonu için emri ondan aldıklarını söyleyen onlarca ifadeyle suçüstü yakalanan bir isim. Yani “Marmaris’e tatile gelmiştim.” Cumhurbaşkanı’nı korumak için oradaydım” deyip yırtma şansı yoktu. Bunun farkında olduğu için gözaltına alınmasından bu yana bütün konuşma haklarını kontr-operasyonlar yapmak için kullanıyor. Ve başarılı da oluyor.
***
İlk ifadesinde ne dediğini herkes hatırlayacaktır; “Evet ben darbeciyim. İsterlerse beni idam etsinler. İdam cezamı versinler ama ben FETÖ’cü değilim” Bu ifade darbenin ilk günlerinden itibaren FETÖ’cülerin, tiyatro diyenlerin ve darbenin içine sevmedikleri başka kesimlerden insanları da sokup siyaseten haklı çıkmaya çalışanların karşı darbe hikayelerinin merkezine oturdu. Ama bu ifadeyle esas olarak başardığı, İngiliz Parlamentosu’nun raporundan, Batılı gazetelerdeki darbe haberlerine kadar darbenin dünyadaki resmi hikayesine “Darbenin arkasında sadece Gülen cemaati var denemez, çünkü darbeciyim ama Gülenci değilim diyenler de oldu” ifadesini sokmak oldu. Çoğul eki de manasız çünkü bu şekilde ifade vermiş tek kişi aslında Sönmezateş’ti.
***
Adil Öksüz’ün de katıldığı Ankara Konutkent’teki villada yapılan darbe hazırlık toplantılarda onu gördüğünü söyleyen Kuzgun ve Şapka adlı iki gizli tanığın ifadesi, darbeden önce kendisiyle buluşup Kuran’daki Hz. Musa ve Hz. Hızır arasında geçen kıssaya anlatarak, darbeyi haber verdiğini ve CAS sistemiyle kritik yerlerin hava görüntülerinin çıktısını istediğini söyleyen Hava Kuvvetleri İstihbarat’ta görevli Yüzbaşı Ali Pehlivan, verdiği ifadede FETÖ’cü olduğunu söyleyen Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı 135. MAK ve İHK Filo Komutanlığında astsubay rütbesi ile görev yapan tanık Mustafa Toker ve son olarak FETÖ’cü şirketlere ve isimlere hava kuvvetlerinden alımlarla milyonlar aktardığını ortaya çıkaran MASAK raporları onu yalanlıyor.
Ama doğrudan sivil imamlarla darbenin organizasyonunda görev almış ve Akıncı Üssü2ne Happy Hour2a gelmiştim diyemeyecek kadar da suç üstü yakalanmış bir darbeci olarak “FETÖ’cü olmadığını söylemeye devam etti. Hatta biraz daha ileri gidip bir mahkemede isim vererek Hava Kuvvetleri’nde bazı isimlerin FETÖ’cü olduğunu, Adil Öksüz’le ilişkilerinin araştırılması gerektiğini dahi söyledi. Son olarak geçen hafta Muğla’da süren suikast davasını da yine kontr-operasyon için kullandı ve yine başarılı oldu. Şu sözlerini de muhakkak bir yerlerde okumuşsunuzdur:
“Görünmeyen kralın emriyle ben darbe yaptım. Bana emri veren adamın makamına güvendim. Ben vatan millet için yaptığımı sanıyordum. Emri verenler arkamızda durmadı. İyi ki darbe olmamış. Bu onursuz insanların koltuklara oturmadıkları iyi oldu. Emri verenler gölgelerde saklanıyor. İsteseydik Yunanistan'a kaçardık. Bu ülkede suç işlediysem bu ülkede yargılanacağım. FETÖ'den yargılanmak zoruma gidiyor. Pensilvanya'daki erkek gibi gelsin adam gibi kendisini savunsun"
***
Tabii haklı olarak gazeteciler ‘görünmeyen kral’ gibi bir ifadeye kayıtsız kalmadılar, bu ifadeden ‘Darbenin esas beyni kim?’ tartışmaları yapıldı. Halbuki, aynı davanın iddianamesindeki yedi sayfalık ifadesine bakılsaydı, orda da bambaşka bir hikaye anlattığı, darbeyi ilk haber aldığı görünmez kralın adını verdiği görülecekti: “11 Temmuz’da Milsec adlı güvenli hattan, rutinde olduğu gibi Özel Kuvvetler’den Tuğgeneral Semih Terzi beni aradı. Ancak bu sefer benimle PKK ile ilgili konuşmadı. Ülkenin zor günler geçirdiğini, rahatsızlık duyduğunu, benim de onun gibi düşünüp düşünmediğimi sordu. Bana ihtilalden bahsetmedi. Ancak bu jargon bizde ihtilali çağrıştırmaktadır. Ben onun gibi başka kimlerin düşündüğünü, Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşa’nın, Genelkurmay Komutanı’nın, diğer kuvvet komutanlarının da bu düşünceye destek verip vermediklerini sordum. Onların da bu şekilde düşündüklerini söyledi.”
Darbeyi ilk duyduğu kişi olarak, kendini savunmayacak ölmüş bir tuğgeneralin adını vermek yine istihbari bir akla işaret ediyor. Ama tabii ki bu ifadesi de doğru değildi. İki tane köşe yazısıyla, Google’la, ‘adeta’larla değil, sahiden bir hukukçuya yakışır bir şekilde hazırlanmış Marmaris İddianamesi’ndeki HTS kayıtları ve ifadeler Sönmezateş’in Cumhurbaşkanı’na yönelik operasyon için daha 8 Temmuz’dan itibaren ekip kurmaya çalıştığını gösteriyor. Ama kontr-espiyonaj, kafa karıştırma konularında epey uzman görünen darbeci komutanın fiziki istihbarat konusunda o kadar da iyi olduğu söylenemez. Çünkü 13 Temmuz günü Meis Adası’nın doğusundaki Yunan adacığının fotoğraflanması bahanesiyle uçuş talimatı verdirdiği iki F-16’yla Cumhurbaşkanı'nın kaldığı otelin etrafında fotoğraf çektirmesine rağmen darbe gecesi geceyarısına kadar Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te Okluk Koyu’ndaki Cumhurbaşkanlığı evinde kaldığını zannettiğini öğreniyoruz iddianameden.
İddianameden okuyalım:
Cumhurbaşkanlığı başyaveri olan şüpheli Ali Yazıcı'nın saat 24:05'de 06 FY 8355 plaka sayılı otomobil ile Çiğli 2. Ana Jet Üssü'ne geldiği, adı geçen şüphelinin gün içerisinde Türkiye Cumhuriyet Devleti Cumhurbaşkanı olan sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris'te nerede tatil yaptığını öğrenmeye çalıştığı ve Marmaris Grand Yazıcı Turban Otel'de kaldığı bilgisine ulaştığı, şüpheli Ali Yazıcı'nın Çiğli 2. Ana Jet Üssü'ne geldiği sırada henüz diğer şüphelilerin de birlik içerisinde oldukları dikkate alındığında, şüpheli Ali Yazıcı'nın burada şüpheli Gökhan Şahin Sönmezateş ile görüşerek müşteki Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın kaldığı otelin bilgisini şüpheli Gökhan Şahin Sönmezateş ile paylaştığının değerlendirildiği, zira bu bilginin alınmasından önce şüphelilerin Marmaris ilçesindeki Okluk Körfezi'nde bulunan Cumhurbaşkanlığı'na ait tesisle ilgili planlamalar yaptıkları fakat bu bilginin alınmasından sonra şüpheli Gökhan Şahin Sönmezateş'in, müşteki Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris ilçesinde fiilen kalmakta olduğu yeri teyit edebilmek amacıyla askerî hat üzerinden Akıncı Üssü ile görüşme trafiği içerisine girdiği ve o aşamada Akıncı Üssü'nde bulunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Harekat Daire Başkanlığı Harekat Şube Müdürlüğü'nde yarbay rütbesi ile görev yapan şüpheli Hüseyin Yılmaz ile görüştüğü ve bu kişiden aldığı bilgiler neticesinde müşteki Cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris ilçesi İçmeler mevkiinde bulunan Grand Yazıcı Club Turban isimli otelde bulunduğuna kanaat getirdiği”
***
Sönmezateş’in kendi ifadesinden okuyalım:
"Olay günü İzmir'e gittiğimizde saat 22.00 civarında Cumhurbaşkanının Marmaris'te iki ayrı yerde olabileceğine ilişkin bilgiyi Akıncı Üssünde görev yapan Hüseyin isimli soy ismini bilmediğim Yarbay rütbesindeki bir kişiden aldım. Bu kişi ile Çiğli üssünde bulunan askeri hat üzerinden görüşme yaptım. Saat 01.00- 01.30 civarında yine Çiğli üssünde bulunan askeri hat üzerinden Akıncı Üssüne bağlanarak aynı kişiden Cumhurbaşkanının Turban Otelinde olduğu bilgisini aldım. "
Şimdi tam da burada durup başka bir haksızlığa dikkat çekmek zamanı.
Bunun için başka bir mahkemenin İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin tutuklama müzekkeresinden bir gerekçe okuyacağız:
“Şüpheli Mediha Olgun’un Sözcü İnternet Gazetesi’nin sorumlu yazı işleri müdürü olduğu, şüpheli, Bekir Gökmen Ulu’nun da aynı gazetenin muhabiri olarak görev yaptığı, şüpheli Gökmen Ulu’nun 15 Temmuz 2016 tarihinde Cumhurbaşkanı’nın yeri, darbeciler tarafından bilinmezken bu konuda haber yaparak Cumhurbaşkanı’nın coğrafi yer ve konumunu kamuoyuyla paylaştığı, diğer şüpheli Mediha Olgun’un da sorumlu yazı işleri müdürü olarak bu haberden sorumlu olduğu, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın yaptığı soruşturma ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre soruşturma şüphelisi olan Cumhurbaşkanı’nın yaverinin dahi Cumhurbaşkanlığı’nın yerini bilmediği ve Cumhurbaşkanlığı görevlilerinden yerini öğrenmeye çalıştığı”
Marmaris TV’nin eski sahibi, Marmaris’te yaşayan bir gazeteci olan Gökmen Ulu’nun Cumhurbaşkanı’nın kaldığı yerle ilgili haberi 15 Temmuz günü saat 16:25'te Sözcü Gazetesi’nin internet sitesinde “Erdoğan'ı SÖZCÜ buldu” başlığıyla çıkmış.
Peki, Marmaris İddianamesi’nde ne yazıyor? Suikast timinin Marmaris ilçesindeki Okluk Körfezi'nde bulunan Cumhurbaşkanlığı'na ait tesisle ilgili planlamalar yaptıkları, ellerinde oranın haritalarıyla operasyona gittikleri, o gün saat 22.00’de bile iki yerde olabileceğini düşündükleri, saat 24.00’den sonra savcının tahmini bu yer bilgisini Cumhurbaşkanı’nın yaverinden aldıkları, ama 01.00, 01.30’a kadar Sönmezateş’in tam yeri bilmediği ve öğrenmek için Akıncı Üssü’yle görüştüğü.
Yani, iki gazetecinin tutuklanmasına neden olan, Mediha Olgun’un internet sitesini yönetmek dışında hiçbir dahli olmayan bir haberden bahsediyoruz, Sözcü’nün Cumhurbaşkanı’nın yerini bulduk haberinden darbecilerin haberi dahi olmamış, haberin yayınlanmasından 9 saat sonra bile tam olarak yerini bilmiyorlarmış. En azından Marmaris İddianamesi’ne göre böyle.
O halde bu iki gazeteci neden hala tutuklu? Eğer verdikleri haberle Cumhurbaşkanı’nın yerini bildirdikleri düşünülüyorsa niye Marmaris davasında adları bile geçmiyor? Değilse neyle suçlandıkları için hala içerdeler?
Konunun Sözcü Gazetesi’ne bayılıp bayılmamakla ilgili olmadığını, sadece sevdiğimiz, fikirlerine katıldığımız insanlara değil, fikirlerine katılmadığımız insanlara karşı da ahlaken sorumlu olduğumuzu, “herkesi içeri tıkalım, tutuksuz yargılama, adalet” diyene “saftirik, kripto” deyip ‘çıkalım’cılar yüzünden başımıza daha önce büyük felaketler geldiğini, şahin hukuki uygulamaların güvenlik değil, güvenlik zaafı yarattığını, ülkemizin itibarını böyle kararlar ve uygulamalarla yıpratmanın değil, bu yanlışları yapılırken söylemenin vatanseverlik olduğunu anlamayanlara da özetle not olarak düşelim
.22/09/2017 22:03
Onlar bunu çok iyi biliyor
Nihat, tütün işçici bir ailenin beşinci çocuğu olarak Denizli Tavas’ta dünyaya geldi. 7 yaşında tütün tarlalarında çalışmaya başladı. Su dağıttı, getir-götür işleri, amelelik yaptı. Tütünler şişe geçirilirken parmağına battıkça hırslanıp “Okulun en iyisi ben olacağım” derdi. Ama ilk ve ortaokulu ilçesinde tamamladıktan sonra babası karşına geçip "Oğlum seni bu koşullarla okutamayız" deyince yıkıldı. Neyse ki okuldaki öğretmeninin yardımıyla son gününde Devlet Parasız Yatılı Okulu Sınavı’na başvurdu. Kütahya İmam Hatip Lisesi'ni kazandı. Lise okumak için evinden çok uzağa Kütahya’ya gitti, yatılı okudu. Oradan Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü'ne girdi, tavan arasındaki bir evde kalarak üniversiteden de mezun oldu. İngiltere'ye gitti ve Londra'daki South London Collage'da yüksek lisans yaptı.
Recep, 1960 yılında Erzurum’un İspir ilçesine bağlı köyde bir çiftçi ailesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Erzurum’da okudu. Lise eğitimi içinse uzaklara gitmesi gerekecekti. Ankara Atatürk Lisesi, 1886 yılında idadi olarak kurulmuş, 1908’de sultani olmuş, Anadolu’nun ilk 10 lisesinden biriydi. 1919’da Atatürk’ün ziyaret ettiği lise, cumhuriyetten sonra Ankara Erkek Lisesi adını almış 1938 yılında da adı Atatürk’ün izniyle Ankara Atatürk Lisesi olarak değiştirilmişti. 1960 yılından sonra yatılı bölümü açılınca Anadolu’dan öğrenciler kabul etmeye başlamıştı. Recep de, İspir’in bir köyünden Ankara’ya gidip yatılı okuduğu lisesinden Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmeyi başardı.
Nurettin, 1960’da olarak Giresun'un Alucra ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1974 yılında yapılan Devlet Parasız Yatılı Okulları sınavıyla Giresun İmam Hatip Lisesi'ni girdi. 1978 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Ekonomi Bölümü'nü kazandı. Yüksek Lisansını Birleşik Krallık'ta bulunan Sheffield Üniversitesi'nde Para-Banka-Finansman alanında tamamladı.
Mehmet, Batman'ın Gercüş ilçesine bağlı Arıca köyünde, sekiz çocuklu, geçimlik tarım yapan bir ailede doğdu. Beş yaşındayken annesini kaybetti. İlkokula köyünde başladı, sonra öğretmen olan abisinin yanına Batman’a gidip okula orada devam etti. Türkçe’yi burada öğrendi. Ortaokulda imam hatipe gittikten sonra lise için Gercüş Lisesi’ne girdi. Oradan Ankara Siyasal İktisat Bölümü’nü kazandı. Birincilikle bitirdi. Bursla İngiltere’de University of Exeter'de master yaptı.
Naci, 1968 tarihinde yine bir çiftçi çocuğu olarak Bayburt'un Yoncalı köyünde doğdu. Pek çok başka Bayburtlu aile gibi ailesi iş imkanları için Çorum’a göç etti. İlk ve ortaokulu Çorum’da okudu. 1986 yılında mezun olduğu Çorum Lisesi, dönemin iyi liselerinden biriydi. Oradan kazandığı İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nden 1989’da mezun oldu. Exeter Üniversitesi’nde MBA masterı yaptı.
***
Fikri, Gümüşhane’ye bağlı Babacan köyünde doğmuşu. Ailesi İzmit’e göç etmiş, ilkokul eğitimini Hereke’de, ortaokul ve liseyi ise İzmit İmam Hatip Lisesi'nde tamamlamıştı. Oradan Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünü kazandı.
Ömer, Adana Motor Teknik Lisesi'nde başladığı lise öğrenimini Adana Erkek Lisesi'nde tamamlamıştı. Gazi Üniversitesi’nde Kamu Yönetimi kazandı, aynı üniversitede yüksek lisans yaptı.
1962 yılında yılında Kağızman’ın Bulanık köyünde doğan Ahmet, Kağızman Lisesi’nde okudu, oradan, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Gemi İnşa ve Makine Mühendisliği’ni kazandı.
Cevdet, Bingöl Merkez’e bağlı Şabanköy’de doğmuştu. İlk, ortaokulu Bingöl’de okudu. Bingöl Lisesi’nden 1983 yılında ODTÜ Kamu Yönetimi bölümünü kazandı. Bölümü birincilikle bitirdi. Yüksek lisansını ABD Denver Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde, doktorasını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde tamamladı.
Binali, Refahiye’nin Kayı Köyü’nde yedi çocuklu bir ailede doğdu. Köyündeki ilkokulda okudu. Dersleri çok iyiydi. Ailesi onu okuması için İstanbul’a amcasının yanına gönderdi. Küçük bir Anadolu köyünden İstanbul’a okumaya gelmiş bir çocuktu. 1967 yılında Beyoğlu’ndaki Piri Reis Ortaokulu’nu bitirdi. Amcalarının yanında kalıyordu ve artık kimse yük olmak istemiyordu. 1960’ların sonunda maddi durumu iyi olmayan öğrenciler için ilk tercih yatılı öğretmen okullarıydı. Sınavlarına girmek için başvurdu. Ama coğrafya hocası “Beni görmüyor musun, öğretmen olup ne yapacaksın” diyerek başvuru kağıdını yırttı. 1970 yılında Kasımpaşa Lisesi’ne girdi. Oradan da İTÜ Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi’ni kazandı.
***
İsmet, Sivas Gürün İlçesi’ne bağlı Güneş Köyü’nde hayvancılık ve çiftçilik yapan bir aileden geliyordu. Babası sevilen sayılan bir kişiydi, ilçeye bir devlet büyüğü geldiğinde muhakkak onunla görüşürdü. Belki de bu yüzden 1954 yılında doğan oğluna Adnan, 1961 yılında doğan oğluna İsmet adını verdi. Beş çocukları vardı. Tek geçimleri hayvanları ve tarlalarıydı. Eşi Turunç Hanım’a bir gün “Hayvanları satıp çocukları okutalım” demişti. Hem Adnan hem de İsmet okudular.
İlkokulu Gürün Cumhuriyet İlkokulu’nda, ortaokulu Gürün Ortaokulu’nda tamamlayan İsmet, Lise eğitimi için 1960’ların sonunda İstanbul Anadolu yakasındaki sayılı liselerden olan ve Anadolu’dan gelen çocukların parasız yatılı olarak girebildiği Haydarpaşa Lisesi’ne yatılı olarak girdi. Oradan İTÜ’de Denizcilik, İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk okudu. Malmö’de Dünya Denizcilik Üniversitesi’nde master yaptı. Uzun yıllar kamuda ve özel sektörde denizcilik alanında çalıştı. Denizcilik müsteşarlığı, ardından seçim döneminde tarafsız Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Sonra, milletvekili seçildi, Meclis’e girdi. Savunma Bakanı oldu, ardından Meclis Başkanı seçildi, tekrar Savunma Bakanlığı’na getirildi. Ardından Mili Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Bakanlığı sırasında Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sınavı (TEOG) kaldırıldı.
***
Sivas’ın denize kilometrelerce uzak bir köyünden çıkıp, denizlere ulaşmasını sağlayan Haydarpaşa Lisesi olmuştu.
İsmet Yılmaz, bugünlerde kendi hayat hikayesinin de merkezinde yer alan lise seçimini yeni nesillerin nasıl yapacağını belirleyecek modeli Bakanlar Kurulu’na sunacak.
Bu modeli sunacağı kabinede Bakanlar Kurulu sıralarında Tavaslı tütün işçici bir aileden gelen ve lise için yatılı olarak Kütahya’ya gitmiş Nihat Zeybekçi, İspirli çiftçi bir aileden gelen lise okumak için Ankara’ya gitmiş Recep Akdağ, Devlet Parasız Yatılı sınavıyla lise okumuş Nurettin Canikli, sekiz çocuklu geçimlik tarım yapan bir aileden, hiç Türkçe bilmeden şehre abisinin yanına gidip Gercüş Lisesi’ni bitirmiş Mehmet Şimşek, Bayburt’tan göç ettikleri Çorum’da lise okuyarak üniversite kazanmış Naci Ağbal, Gümüşhane’deki köylerinden İzmit’e, imam hatip lisesinden ODTÜ’ye gitmiş Fikri Işık, Adana’da teknik lisede başlayıp, düz liseye geçip, siyaset bilimci olmak üzere Ankara’ya gelmiş Ömer Çelik, gemilerin çok uzağındaki Kağızman’ın bir köyünden Kağızman’da lise okuyup, İTÜ’ye gemicilik okumaya gelmiş Ahmet Arslan, Bingöl Lisesi’nden birincilikle bitirdiği ODTÜ’yü kazanan Cevdet Yılmaz, Yozgat Lisesi’nden Bekir Bozdağ, Birecik Lisesi’nden Eşref Fakıbaba, Afyon Lisesi’nden Veysel Eroğlu, Düzce Lisesi’nden Faruk Özlü, Plevne Lisesi’nden Süleyman Soylu da oturacak.
Masanın başında ise okumak için çocuk yaşta Erzincan’dan İstanbul’ gelmiş Binali Yıldırım.
Türkiye’de bütün eşitsiz koşullara, iller arasındaki uçurumlara, zorluklara, yokluklara rağmen insanların gelecekten ümitli olmasını, ülkeye inancını korumasını sağlayan en önemli motivasyon sınıflararası geçişkenliğin mümkün olması. Bunu yine bütün eşitsiz koşullara rağmen sağlayan şey de eğitim. Bu ülkede artık eskisi kadar güçlü sesle söylenemese de hala “eğer okursan adam olabiliyorsun.”
Okullar da bu geçişkenliğin kaldıraçları. Daha eşit ve birbirine yakın olan ilk ve ortaokullardan sonra farkın açıldığı ilk yer de liseler.
O yüzden yeni sistem ne olursa olsun torpilin, adam kayırmanın olmadığı, insanları doğdukları yerlere ve sosyal statülere hapsetmeyen, işçisin sen işçi kal demeyen, yukarı çıkan basamakların önünü kapamayan bir sistem olmalı.
Bunun kıymetini en iyi, yeni modele karar verecek bu bakanlar kurulu biliyor olmalı.
.24/09/2017 22:49
Bölgede istikrar vardı da...
22 Temmuz 1962 günkü gazetelerde bir fotoğraf yayınlandı. Fotoğrafta polisler elinde bir tabanca olan küçük bir çocuğun etrafında gülümsemekteydi. Fotoğrafın altındaki haber şöyleydi: "Molla Barzani'yi öldürmek için İstanbul'dan Mardin'e giden 13 yaşındaki bir çocuk yakalandı. İstanbul'dan yalnızca Molla Mustafa Barzani'yi öldürmek için geldiğini söyleyen S. U. adında 13 yaşlarında ortaokul ikinci sınıf talebesi bir genç Kırıkkale yapısı bir tabanca ve 40 mermi ile yakalanmış ve nezaret altına alınmıştır. İstanbul'da Galata'da oturduğunu söyleyen S.U. tabanca ve mermilerin emekli subay olan babasına ait olduğunu söylemiştir."
1962'de, şöhreti İstanbullu bir çocuğu öldürmek için Mardin'e getirdiğinde, 59 yaşındaydı Molla Mustafa Barzani.
Bu 59 yıla sığdırdıklarıyla çoktan bir efsaneye dönmüştü bile. Daha beş yaşındayken, yerleşik düzene geçmek istemeyen aşiretinin İttihatçılara karşı ilk isyanında ailesiyle birlikte 9 ay Diyarbakır’da hapsedilmişti.
Sonra 11 yaşındayken ağabeyi Şeyh Abusselam, yine İttihatçılara isyan başlatmış, İran’a oradan Rusya’ya gitmiş, dönerken yakalanmış, Süleyman Nazif’in de katkılarıyla idam edilmişti.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra onların yaşadığı topraklardan Osmanlılar gitti İngilizler geldiler. Kürtlere önce devlet sözü veren İngilizler bu sözlerini tutmayınca Şeyh Mahmut Berzenci liderliğinde yeni bir ayaklanma başlamıştı.
16 yaşındaki Mustafa Barzani de bu ayaklanmadaki peşmerge komutanlarından biriydi. Yenildiler. İngilizlere karşı Halil Kut Paşa’ya yardım ettiler. Ama sonunda İngilizler kazandı, başlarına da Arabistan’dan bir kral getirip Irak’ı kurdular. Kimse onlara Irak’ta yaşamak isteyip istemediklerini sormamıştı bile.
29 yaşındaki Molla Mustafa Barzani artık aşiretinin başına geçmişti. 1932’de İngilizler Irak’a bağımsız verince bir kere daha şanslarını denediler. İngiliz uçakları Erbil’i bombalayınca daha fazla direnemediler. Ailesi Nakşilik bağlarından dolayı Türkiye’ye kaçtı. Muş’a yerleştirildiler. Barzani Süleymaniye’de gözaltında tutuldu.
İkinci Dünya Savaşı yeni bir şans demekti. 1941'de İngiltere Irak’ı işgal edince, Barzani memleketine gitti 1943’de yeni bir isyan başlattı. Ama iki yıl sonra savaşla birlikte isyan da bastırıldı. Savaştan sonra Bağdat hükümeti, İngilizlerin ve kayınpederi Mahmud Ağa’nın da desteğiyle ona karşı harekat başlatınca İran’a kaçtı.
İran’da toplanan Kürtlerle birlikte, Sovyetlerin desteğiyle 1946'da Mahabad Kürt Cumhuriyeti'ni ilan ettiler. Cumhuriyet’in Genelkurmay Başkanı olmuştu. Bir yıla kalmadan Amerikalı bir komutanın idare ettiği İran ordusu, Mahabad’a girdi ve cumhuriyete son verdi. Barzani ve 500 Peşmerge öldürülmekten Türkiye sınırları içinden geçerek Sovyetler’e doğru kaçarak kurtuldu.
***
Türkiye’den geçerken askerler uzaktan geçişini izleyip müdahale etmemişti.
Nahçivan, Bakü, Özbekistan ve Moskova’da geçen 11 yıldan sonra adı Kızıl Molla’ya çıkmıştı. Halbuki, Kremlin önünde Kürtlerin meselelerine dikkat çekmek için açlık grevi yapan bir milliyetçiydi hep.
1958’de İngiliz yanlısı Kral, Abdülkerim Kasım’ın darbesiyle devrilip cumhuriyet kurulunca yeni bir fırsat daha ortaya çıkmıştı. Sovyetlere yakın Kasım, Kürtlere ortak cumhuriyet kurmayı teklif ediyordu. Anayasa’nın dördüncü maddesine Irak Cumhuriyet’in kurucu halkları olarak Araplar ve Kürtleri yazılmıştı. Bu vaadlerle Erbil’e dönen Barzani’nin ve Kürtlerin Irak ilgili hayalleri üç yıl sonra yıkıldı.
Molla Mustafa Barzani, 1961’de yeniden isyan başlatmıştı. Türkiye’de de iktidarda darbeciler vardı.
Devlet Başkanı olarak Cemal Gürsel bir röportajında Barzani için şöyle demişti: "Bu Molla Barzani'nin gayreti değil, birtakım gizli membaların ve emellerin bir tahrikidir. Biz bunun nereden geldiğini ve neyi hedef tuttuğunu gayet iyi biliyoruz. Bu tahrikler devam ederse Şarkta çok ıstırap çekecekler olacaktır. Biz kendi hudutlarımız içinde bu gibi hareketleri yıldırım hızlı ile bertaraf etmek azmindeyiz..."
Ama buna rağmen büyük imkânsızlıklarla savaşını sürdüren Molla Barzani için Türkiye bir lojistik merkeziydi. Yine o günlerde çıkan bir gazete haberinden okuyalım:
"Irak'ın kuzey bölgelerinde yerleşmiş bulunan Molla Mustafa Barzani, süvari birliklerinin at nalı ihtiyacını Siirt'ten temin etmiştir. Bildirildiğine göre A.Ş. isimli bir koyun tüccarı Barzani'nin teklifini kabul ederek Irak'a sattığı koyunlara birer at nalı bağlamış ve böylece külliyetli miktarda nal kaçırılmıştır."
60'lı yılların gazetelerinde rutin haberlerden biri olmuştu bu. Yakalanan silah kaçakçıları, sıtma ilaçlarını Barzani aşiretine verirken tutuklanan memurlar...
Kızıl ve Kürtçü sıfatlarıyla anılan Barzani’ye karşı 13 yaşında bir çocuğu suikast için yola düşürecek kadar öfkeli bir dil hakim olmuştu.
Ama bu lojistik destek Irak'taki General Kasım iktidarını da zamanla rahatsız etti. Kriz Irak ordusunun Kürt isyancıları kovalarken Türkiye sınırları içindeki Kürt köylerini uçaklarla bombalamasıyla tırmandı. Rubaruk Karakolu'nda iki askerin Irak uçaklarından açılan ateşle ölmesi ise bardağı taşıran son damla oldu. Havalanan Türk jetleri sınırı geçen iki Irak jetini vurdu.
Bağdat'ta Türkiye Büyükelçiliği önünde toplanan ‘Fellah Dernekleri’nin "Sömürgeci Türkiye" sloganlarıyla düzenlediği protesto gösterileri devletin resmî politikasının devamıydı. Devlet Başkanı Kasım, şu epey tanıdık gelecek ithamlarla Türkiye'yi sert sözlerle eleştirmişti:
"Şekavet lideri Irak'ta artık yalnız kalmıştır. Ancak hudutlarımızın ötesinde ve haricinde kendilerini sömürgecilere satmış olanlar tarafından yardım görmektedir. Bunlar komşu devlet iltica etmekte ve oradan mal ve malzeme toplamaktadır. Türk milletini hükümetine engel olmaya çağırıyorum."
Türkiye'nin cevabı da sert oldu: "Mağlubiyetini örtbas edip halkına yaranmak için bu olayları o tertipledi."
Bu sırada Molla Mustafa Barzani Türkiye'ye üç mektup yazdı. Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: "Asi Kürt lideri Molla Mustafa Barzani Çukurca Kaymakamlığı vasıtasıyla Türkiye'ye üç 'dostluk mesajı' göndermiştir. Barzani'yi muhatap kabul etmeyen Türk ilgili makamları bu mesajlara cevap vermeye lüzum görmemişlerdir."
Bu arada bütün enerjisini isyanı bastırmaya veren Kasım, 1963’de Amerikan destekli Baas Partisi darbesiyle devrildi.
***
Amerika devreye girince müttefik Türkiye de Barzani'ye karşı politikasını sertleştirmişti. Barzani'ye yardım götürenler yakalanıyor, aralarında Şerafettin Elçi, Musa Anter, Said Kızıltoprak'ın da olduğu gizli Kürdistan Demokrat Partisi ileri gelenleri yargılanıyor, Barzani için vergi topladıkları iddiasıyla bölgedeki bazı AP'li siyasetçiler tutuklanıyordu. Amerika destekli Irak’taki Baas iktidarına karşı Kürt isyanı devam ediyordu.
Molla Mustafa Barzani'nin ikinci mektup girişimi ise 1968 yılında oldu. Kendisiyle röportaja gelen gazeteci Hulusi Turgut'a şöyle diyerek teslim etti mektupları:
"Biz, sizin kardeşiniz ve dindaşınız olan mazlum bir milletiz. Büyük Türk hükümeti, bizden niçin lütfunu esirgiyor? Biz, Osmanlı'nın çocuklarıyız. Kader bizi, Türk kardeşlerimizden ayırdı. Şimdi biz, bu topraklarda özgürlük mücadelesi veriyoruz. Bizi sindirmek isteyen Irak ordularına karşı kendimizi savunuyoruz."
Mektuplardan biri Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a, diğeri Başbakan Süleyman Demirel'e yazılmıştı Mektuplarda Barzani Ankara'dan yardım istiyordu:
"Halkımız, feci hayat şartları altında ve en ufak varlığı dahi tehdit edilmektedir. Bu durumda, siz ekselanslarından, hükümetinizden ve Türk halkından, Müslüman Kürt kardeşlerine yardım etmelerini istemekten başka çare bulamadık. Türklerle Kürtler, tarih boyu beraber yaşamışlar, İslam dini ile birbirlerine bağlanmışlar ve son olarak ortak tarihleri ve ortak amaçlarıyla, yaygın düşmanlarına karşı kanlarını birleştirmeleri, beraberliklerinin sembolü olmuştur. Bütün bunların yanı sıra Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığımız toprakların Bağdat hükümeti tarafından alınışına, Türkiye Cumhuriyeti en iyi tanıktır. Ümit ederiz ki, Müslüman ve barışsever Türk kardeşlerimizin, Kürt kardeşlerinizin zulüm altında tutulmasına ve imha edilmesine karşı olan İslam dini prensipleriniz, bizimle savaşan Irak'a karşı bir baskı olarak kullanılabilsin."
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay mektubu açmadan iade etti. Demirel'in ne yaptığı ise bilinmiyor.
Ama Türkiye’nin açmadan iade ettiği, Arapların Arap milliyetçiliğiyle geri çevirdiği mektuplara İsrail’den olumlu cevap gelmişti. 1960-70 yılları arasında İsrail, Barzani’ye silah ve askeri eğitim yardımı yaptı.
İsyanın sonunda Barzani 1970'de Irak’ın yeni lideri Saddam’la masaya oturdu. Kürdistan’a otonomi, Kürtçe’nin ikinci resmi dil olmasını öngören bir anlaşmayı imzaladılar. Kürtler için bir kere daha Irak’ta yaşamak için bir imkan doğmuştu.
Ama Kerkük’ün statüsü belirlenmemişti. Sovyetlere yaklaşan Saddam’a karşı, ABD’de müttefiki İran üzerinden Barzani’yle diyaloga geçti. 1975’de Saddam İran’la da anlaşınca, Barzani’nin artık arkasında hiçbir desteği kalmamıştı.
1975’de Talabani kendi partisini kurdu. KDP ile Talabani’nin KYB’si arasında çatışmalar çıktı. Kansere yakalanan Barzani tedavi için gittiği Washington’da 1979’da vefat etti.
Yerine geçen oğulları Mesud ve İdris’i ise yine zor bir sınav bekliyordu. Patlak veren; İran-Irak savaşı.
Savaşın çıkış sebebi de Kürtlerdi
Saddam, devimle İran’da iktidara gelmiş Humeyni’yi aralarındaki anlaşmayı bozup, Kürtlere yardım etmekle suçladı. Sekiz yıl sürecek savaşta en büyük acıları da Kürtler çekti. Enfal Operasyonu2yla İran2ın ele geçirdiği Kürt bölgelerine saldıran Irak ordusu kimyasal silah kullandı, Halepçe’de bir şehir yok edildi. Irak ordusundan kaçan Kürtler Türkiye’ye sığındılar.
1991 ABD’nin Körfez Operasyonu Kürtler için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 36. Paralel'in kuzeyi ile 32. Paralel'in güneyi uçuşa yasaklı bölge ilan edilince Kürtler kendi yönetimlerini kurdular.
Bu yıllar, Türkiye’nin Barzani ve Talabani’nyle yakınlaştığı, onlara Türkiye pasaportu verildiği bir dönemdi. Türkiye, Peşmergelerle birlikte PKK’ya karşı tost operasyonları yaptı. PKK tarihinin en ağır kayıplarını yaşadığı bir dönem oldu bu.
Ve 2003 Irak işgali ile birlikte Bağdat’ta iktidara gelen Şii Araplarla bir kez daha geniş bir bölgesel otonomi, petrol anlaşması imzalandı. Kürtlere ayrıca etkisiz Irak Cumhurbaşkanlığı da bırakıldı. Ama petrol parasının verilmesi başta olmak üzere bu anlaşma da yürümedi. Bu arada AK Parti’nin iktidara gelmesiyle Barzani-Türkiye ilişkileri yeniden rayına girdi. Hatta 2007’de Büyükanıt’la hükümet arasındaki sorunların en önemli maddelerinden biri de Kuzey Irak’a operasyondu.
Türkiye, PKK ile ateşkes müzakerelerinde Barzani ile birlikte çalıştı.
Sonra Arap Baharı, Suriye Savaşı derken IŞİD Erbil kapılarına kadar geldi, Peşmerge IŞİD’le savaşında binlerce kayıp verdi. Irak, İran’ın tümüyle kontrolüne girdi. Irak ordusu bir Şii ordusuna döndü. Türkiye üzerinden petrol satışı, farklı ülkelerle yapılan askeri anlaşmalar, IŞİD savaşında kazandıkları itibar onlara yeni kapılar açtı.
***
Post-IŞİD sonrası yeni bir ırak ve Suriye ortaya çıkarken, İran dört taraflarını kuşatırken durup olacakları beklemediler ve bu yeni kırılmayı da bir fırsata çevirmeye çalıştılar.
Ellerindeki en büyük güç de Kürtlerin bağımsızlık iradesini dünyaya göstermek.
Referanduma böyle gelindi.
Kendileri açısından gayet rasyonel bir tercih bu. Kürtler tarihin bölgedeki bütün kırılma anlarını kendileri için bir fırsata dönüştürmeye çalıştılar. Hikayeyi böyle okuyunca Barzani’nin referandumla ilgili bölgedeki istikrar zarar görür eleştirisine niye şöyle cevap verdiği daha iyi anlaşılıyor:
“Bu bölgede ne zaman istikrar ve güvenlik vardı da kaybetmekten endişelenelim? Irak ne zaman bir bütün oldu da bütünlüğüne zarar vermekten endişe edelim?”
Kürtler için Irak hiçbir zaman bir vatan da olamadı. Irak katliamlara uğradıkları, isyan ettikleri, yönetiminde temsil edilmedikleri bir devlet oldu.
Aslında Irak’taki Kürtler Osmanlı’nın yıkılışından bu yana devletsiz, ortada kalmış bir halk olarak kaldılar. 100 yıllık bir istikrarsızlık ve kaos dönemiydi bu. Ayakta kalabilmek için Sovyetlerden Amerika’ya İran’dan Türkiye’ye hatta gerekirse İsrail’le, hatta bir dönem Saddam’la bile işbirliği yapmaktan da çekinmediler.
Çünkü başka çareleri yoktu. Bütün bu işbirliklerin amacı, kimsenin uydusu olmak değil, var olmaya devam etmek.
Eski Türkiye, Kürt komşularından gelen nazik mektupları bile açmaya tenezzül etmeyen bir Türkiye'ydi. Eski devlet için Barzani kabile reisiydi. Onun muhalifi solcular hatta PKK’lılar içinse gerici, feodal ve emperyalist bir işbirlikçi.
Yeni Türkiye içinse bölgede kriz anlarında Türkiye’nin yanında durmuş bir güvenilir müttefik ve iş ortağı. Bunun zirvesi, bugün ogunlerde coşkuyla yazı yazanların bile ne yazdıklarını unuttuğu Diyarbakır’daki buluşma oldu. Barzani ile iyi ilişkiler Türkiye’de iktidarın PKK’nın tezlerine karşı Kürtlere verdiği “benim sorunum Kürtlerle değil” güvencesiydi de.
Ayrıca IKBY, bölgedeki İran egemenliğine karşı, Türkiye’nin tutunacak bir kaç dalından, manevra ve varolma alanından biri olageldi.
Yarınki referanduma ve sonuçlarına karşı da 13 yaşındaki o öfkeli çocuk ya da mektupları açmadan geri veren Cevdet Sunay gibi değil bu yüzyıllık hikayeyi unutmadan olgun tepkiler vermek Türkiye’ye yakışacaktır.
.29/09/2017 23:32
O bayrağı neden salladılar?
Bu soruya cevap vermeye çalışmadan önce biraz mıntıka temizliği yapmalıyız.
Hayır, Irak’ta Kürtlerin yaşadığı yerler “vaad edilmiş topraklar” ya da ‘arz-ı mevdud’un sınırları içinde değil.
‘Vaad edilmiş topraklar’ın neresi olduğuyla ilgili de iki yorum var.
İlk yorum Tevrat’ta Tekvin Bab 15’e dayanıyor: “ O gün Rab, Avram’la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları senin soyuna vereceğim.”
Bu yoruma göre ‘vaad edilmiş topraklar’ın sınırları Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar. Yani ne Türkiye ne de Irak Kürdistan’ı bu toprakların içinde. Tabii bunu bilmek için Fırat’la Dicle’yi karıştırmayacak kadar coğrafya bilgisine sahip olmak yeterli.
Ayrıca, Tevrat’ta bu hitabın muhatabı olan Avram da Hz. Musa değil, Hz. İbrahim. Hz. İbrahim’in de iki eşinden iki oğlu var. İshak ve İsmail. Yahudilere göre kendi soyları Hz. İshak’ın oğlu Hz. Yakup (İsrail diye anılıyor) ve onun oğlu Yehuda’dan geliyor. Hz. İsmail ise Arapların atası. Yani aslında Tevrat’ta Avram’ın soyuna ‘vaad edilmiş topraklar’ sadece Yahudilere değil, Araplara da vaad edilmiş.
Esas olarak Siyonistlerin de ‘vaad edilmiş topraklar’ olarak kabul ettiği harita ise Tevrat’taki başka bir ayete dayanıyor.
Bu vaad edilmiş topraklar, Hz. Musa’nın Yahudileri Mısır’da Firavun’un zulmünden kaçırıp getirdiği coğrafya. Yani Kenan diyarı. Tevrat’ta çölden kaçışın anlatıldığı ‘Çölde Sayım’ bölümünün 34. Bab’ının 1’de şöyle deniyor: “İsrailliler’e de ki, ‘Mülk olarak size düşecek Kenan ülkesine girince, sınırlarınız şöyle olacak.’ Buradan 12’inci baba kadar bu sınırlar ayrıntılarıyla tarif edilmiş. Tarif kuzeyde Lübnan Dağları, doğuda Ürdün Nehri ve güneyde Sina Çölü’nü yani neredeyse bugünkü İsrail’e uyuyor.
***
Hayır, Beşiktaş’a asılmış o pankartta yazıldığı gibi Barzani ailesi Yahudi değil.
Mezapotomya’da 2500 yıldır Yahudiler yaşıyor. İstanbul, İzmir, Edirne’de olduğu gibi Bağdat, Erbil, Süleymaniye’de yaşayan Yahudiler de var. Hatta Hakkari’de 20. Yüzyılın başlarına kadar Yahudi aşiretler bile vardı. İstanbul’da yaşayanlara Türk Yahudileri denildiği gibi Bağdat’ta yaşayanlara Arap, Erbil’de yaşayanlara da Kürt Yahudileri deniyor. Herkes yaşadığı yerin dilini konuşuyor.
Kürt Yahudiler 16. Yüzyıldan itibaren Filistin’e doğru göç etmeye başlamışlar. Kalanlarsa 20. Yüzyılın başından itibaren Yahudileri İsrail’e çağıran Siyonist hareketlerin etkisiyle, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında yükselen Yahudi düşmanlığı ve Yahudilere karşı saldırılar sonucunda ve tabii ki 1948’de İsrail’in kurulmasından sonra Filistin topraklarına doğru göç ettiler.
En büyük göç dalgası 1951 yılında yaşandı. İsrail, Irak’taki 130 bin Yahudi’yi, Kıbrıs ve o sıralardaki müttefiki İran üzerinden uçaklarla İsrail’e taşıdı. (Operasyona Eski Ahit’te Yahudileri Babil’deki esaretten kurtarıp İsrail’e göç ettirdiği anlatılan peygamberlerden hareketle Ezra (Üzeyr) ve Nehemya adı verilmişti)
Filisitin’e 16. Yüzyılda göç etmeye başlayan Kürt Yahudilerinden geri kalanlar da 1948 ve 1951 arası bu göçlere İsrail’e yerleştiler. Bugün İsrail’de İstanbul’dan, Edirne’den göç etmiş Türk Yahudileri gibi Kürt Yahudileri de yaşıyor ve nüfuslarının 200 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.
Kürt Yahudilerin bir kısmının yaşadığı yer Erbil’in kuzeyinde Zap Nehri’nin kenarındaki Barzan şehriydi. Hatta 16. Yüzyılda yaşamış ilk kadın Yahudi Rabbi kabul edilen Asenath Barazani de buralı. 1940’larda İngilizlere karşı İsrail'in kurulması için silahlı mücadele veren Lehi’nin kurucularından Moshe Barazani de, 1920’lerde Irak’tan İsrail’e göç etmiş, Barzanlı bir Yahudi aileden geliyordu.
Soyadlarındaki Barzani adı, Abdülkadir-i Geylani, Mevlana Halid-i Bağdadi gibi doğdukları yerden geliyor.
Tıpkı Molla Mustafa Barzani, Mesud Barzani’nin adının geldiği gibi. Buradan hareketle Barzani’ye Yahudi diyenler için hikayenin bundan sonrası biraz acıklı olabilir.
Yahudilerin çok uzun yıllar Barzan’da rahatça yaşamalarının sebeplerinden biri burada yüzyıllardır bulunan Nakşi tekkesinin sağladığı hoşgörülü ortamdı.
Barzânî ailesine mensup Nakşi-Hâlidî şeyhlerinin ilki olan Şeyh Tâceddin’in kurduğu Barzan Tekkesi’nde postnişine silsile halinde Şeyh Abdurrahman, Şeyh Abdullah, Şeyh Abdusselam, Şeyh Muhammed oturdular. Sonra sırasıyla oğulları Şeyh Abdusselam, ardından kardeşi Şeyh Ahmed geldi. Şeyh Abdüsselam ittihatçılar tarafından asılınca, kardeşi Şeyh Ahmed 1932’de İngilizlere başkaldırdı. Yanında da onun tedrisatında yetişmiş küçük kardeşi Molla Mustafa Barzani vardı. Molla sıfatı da buradan geliyor.
Barzanilerin Yahudi olması şöyle dursun, bunu iddia edenlerin pek çoğundan daha eski ve köklü sağlam İslam bağları olan, bölgedeki en etkili Nakşi-Halidi dergahlarından birinin başındaki bir aileden bahsetmekteyiz.
***
Hayır, Barzaniler bir Aşiret ya da Kabile de değiller, o yüzden onlara aşiret ya da kabile reisi de denemez.
Bu nakşi geleneğinin silsilesinden gelen bir aileler. Barzani adları da Barzanlı olmalarından geliyor, yoksa Barzani bir aşiret adı değil.
Ayrıca Kayı boyu bayrakları asıp, Diriliş dizisi izleyip, müzikleriyle heyecanlanıp ve Osmanoğullarından övgüyle bahsederken aşiret veya kabileyi aşağılayıcı bir sıfat gibi kullanmak, devlet kuramazlar demek pek tutarlı durmuyor.
***
Hayır, İsrail’in bölgede bir Kürdistan kurmayı amaçlayan Oded Yinon diye bir planı yok.
Oded Yinon, İsrailli bir gazeteci ve akademisyen. Herhangi bir resmi görevi yok. 1982’de Camp David anlaşmasını eleştirmek için Kivunim adlı sionist eğilimli bir dergiye yazdığı makale. Makalede İsrail’in böyle anlaşmalar yapmak yerine, Sovyetlerin zayıflaması ve Arap ülkelerindeki etnik ve dini farklılıkları kullanarak güçleneceği savunuluyor. Aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerdeki etnik ve mezhebi farklılıklarla ilgili basit bilgiler veriliyor. Bir plan ve strateji önermiyor. Yıllar sonra bu makale anti-siyonist, sosyalist bir yazar olan Israel Shahak tarafından İngilizce’ye işte 'İsrail’in Siyonist planı' diye çevrildi ve pek çok komplo terosine konu oldu. Türkiye’de bu rapordan Cengiz Çandar yazdığı Ortadoğu Çıkmazı adlı kitabında bahsedince haberdar olundu ve 40 yıldır bölgede yeni bir gelişme olduğunda bu plan dahilinde olduğu iddia ediliyor.
Ama Barzani ve KDP’nin İsrail’le ilişkileri var. Tıpkı Libya’da Kaddafi ile, bir ara Saddam, İran’da Şah’la sonra Humeyni rejimiyle olduğu gibi.
Bu ilişkiye geçmeden önce Mustafa Barzani’nin amcası Şeyh Abdüsselam’ın oğlu Şeyh İsmail Barzani’nin 1956 yılında Başbakan Menderes’e yazdığı mektuba bakalım.
Türkiye 1948’de kurulan İsrail devletini 1949'da tanımış, elçi gönderilmiş, sonra 1956 Süveyş Krizi sırasında elçilik maslahatgüzarlığı düzeyine düşürülmüştü. Mektup da herhalde bundan cesaret alarak gönderilmişti. Müfid Yüksel’in Cumhuriyet arşivlerinde bulduğu mektuptan kısa bir bölüm şöyle:
“Siyonistler ellerindeki, mücehhez silahlarla kurşun ve bombalar kullanarak Filistin insanının haremine tecavüz etmekte, çocukları katletmekte, ulemadan olan dostlarımızı ortadan kaldırmaktalar.
Kurdukları devlette, ellerindeki mücehhez, donanımlı kara, deniz ve hava silah ve güçleriyle bunlar güzelim köyleri bombalamakta ve vurmaktalar. Biz bu şekilde, en derin saygılarımızla sizden buna ehemmiyet vermenizi ve Yahudilerin Filistin’den kovulması için gerekli tedbirlere başvurmanız için bunu arz ediyoruz. Ta ki burada gasbedilmiş topraklar üzerinde bir devlet tesis edemesinler. Yahudileri Filistin’den çıkarmak dinî bir vecibe’dir. Bu hususta cehd göstermemiz, tabiî ki, mücadele etmemiz Allah’ın (C.C) emirlerinden’dir.”
Tabii Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri bu mektubun aksine ilerledi.
(8 Ağustos 1958 günü acil iniş bahanesiyle Yeşilköy’e inen İsrail'in El Al Havayolları'na ait uçağından ambulansla alınan iki yolcunun, İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir olduğunu, bütün bunların Menderes’le gizlice buluşmak için bir oyun olduğu da daha sonra ortaya çıktı.)
Barzani ve partisi KDP’nin İsrail ve Filistin konusundaki tavrı diğer Müslüman toplumlarınkinden farklı değildi. Mesud Barzani’nin anılarından okuyalım:
“Arap-İsrail anlaşmazlığında açık bir tutum benimsedik. O da başta bağımsız bir devlet kurmak üzere Filistin halkının tüm haklarının desteklenmesi.”
İsrail’le ilk temaslar 1961’de, Irak’ta Kürtlere verdiği sözleri tutmayan General Kasım’a karşı Barzani’nin başlattığı isyan sırasında kuruldu. İsrail, KDP’ye sınırlı askeri yardım ve eğitim desteği verdi.
İlk resmi temas ise 1963 yılında Paris’te Celal Talabani ile Şimon Perez arasında yapıldı. Bu görüşme üzerine İsrail, bölgedeki müttefiki İran üzerinden KDP’ye yardım gönderdi. Askeri uzmanlar, Peşmergeye eğitim verdiler. Mesud Barzani, kitabında İsrail’in 1960’lardaki bu sınırlı yardımlarının amacını şöyle anlatıyor:
“Aslında bu yardımları artırmaları mümkündü ama yapmadılar. Savaşın Kürdistan’da belli bir sonuca ulaşmadan sürmesini, dolayısıyla Irak ordusunun Filistin alanından uzakta, Kürdistan dağlarında oyalanmasını istiyorlardı.”
Barzani, kitabında Cezayir Komplosu diye bahsettiği 1975’de Cezayir’de Irak ve o güne kadar Kürtlere en büyük desteği veren İran’ın Kürtler konusunda anlaşmasının da arka planındaki İsrail’in sorumluğunu anlatıyor:
“Eğer iyiniyetli olsalardı, Amerikan siyasetini belirleyen şahıs (Kissenger) üzerindeki sınırsız nüfuzunu kullanarak İran Şahı’nı bu ihanetten vazgeçirebilirlerdi. Ama bu konuda bir şey yapmadıkları gibi, Amerikan siyasetinde bunun önünü açan, kolaylaştıran bir tutum içine girdiler. İsrail’in sorumluluğu komploya taraf olanların hiçbirinden az değildir.”
Barzani sonuç itibarıyla İsrail için şöyle diyor: “İsrail, her ne kadar ihtiyaç duyarsa duysun, en basit bir çıkarını Kürt halkına feda edecek şekilde yardım elini samimiyetle uzatacak bir devlet değildir.”
***
Hayır, Irak’ta bağımsız bir Kürdistan kurulması Batı’nın da bir projesi değil.
Aslında 1919 ile 1921 yılları arasında İngilizler böyle düşünüyordu. Kürtlere bir devlet en azından güçlü bir muhtariyet verilmesi siyaseti Noel Siyaseti olarak biliniyor. Çünkü Kürt Lawrence’ı olarak bilinen İngiliz istihbaratçı Edward William Charles Noel, ısrarla bu fikri savunuyordu. Bu fikir Sevr anlaşmasına Kürtler muhtariyet olarak girdi. Esas olarak İngiliz siyasetinin bir tezi olması ise 1920’deki Kahire Konferansı’yla oldu. Konferanstaki heyetin başında savaş bakanı Winston Churchill vardı. Ama İngilizlerin Musul, Bağdat ve Basra Yüksek Komiseri Sir Percy Cox bu fikre başından beri muhalif kaldı. Kendi elleriyle kurdukları Irak’ı yöneten Arapları küstürmemek ve İstiklal Harbi’yle güçlenen Türkleri karşılarına almamak gerekçeleri zamanla ağır basınca, Cox’un dediği oldu. Kürtler de İngilizlerin verdiği sözü tutmayacağını anlayınca Türkiye’den destek alarak, Mahmud Berzenci liderliğinde İngilizlere karşı isyan başlattı. İsyan İngiliz uçaklarının bombalamasıyla bastırıldı.
1932’ de Kürtler bir kez daha İngilizlere isyan etti. Yine İngilizlerin ağır uçak bombardımanıyla binlerce Kürt hayatını kaybetti. Daha sonra Mahabad Cumhuriyeti ile Barzani ve Kürtler, yanlarında Sovyetleri buldular. 1946’da ilk Kürt Cumhuriyeti’ni yıkan İran ordusunu Amerikalı subaylar yönetmekteydi. Sovyetlere kaçan Barzani ve adamlarına orada rahat verilmedi. Orta Asya’da sürgün hayatı yaşadı. 1959’da Irak’ta Sovyetlere yakın darbeyle tekrar döndü. 1961’de tekrar isyan başladı.
Sonra Amerika’nın desteklediği Saddam rejimiyle anlaştılar. O anlaşma da bozulunca ve Saddam Sovyetlerle de yakınlaşınca Sovyet desteğini de kaybettiler.
Ardından Amerika ve bölgedeki müttefiki İran’la işbirliği yapmaya çalıştılar.
Ama 1975’de Irak ve İran Kürtler konusunda anlaşınca Mustafa Barzani yenildi. Mesud Barzani’ye göre bu anlaşmanın en büyük günahı da ABD Dışişleri Bakanı Kissenger’a ait:
“Amerikan politikalarının bu mazlum halkın kaderinin aleyhine komplolar gerektireceğini, bu mazlum halka kalleşlik etmelerine yol açacağını aklımızın köşesinden geçirmezdik. Ama bu ihaneti gerçekleştirdiler.”
Barzani bunu hiçbir zaman unutmadı. Ve 1993’de ABD’ye gittiğinde Kissenger’in görüşme talebini geri çevirdi.
Barzani’ye göre Amerikan hükümetinin de “Arap ülkeleriyle olan iyi ilişkileri Kürtlerin ayaklanmasından geleneksel olarak uzak durmasına” neden olmuştu.
1991’de Körfez savaşından sonra Kürt bölgesinin uçuşa yasak bölge ilan edilmesini ise “Yaşanan trajediler üzerine kamuoyularının baskısıyla ABD ve Britanya’nın vicdanında bir meydana gelen bir uyanma” olarak nitelendiriyor.
(Son zamanlarda sosyal medyada dolaşan 1992’de rahmetli Erbakan’ın Meclis’te yaptığı konuşmada okuduğu ve ABD’nin Körfez Savaşı öncesindeki Kürdistan planı olarak bahsedilen, aslında Güneri Civaooğlu’nun Körfez Savaşı sırasında Riyad’da bir ABD subayıyla yaptığı görüşmeyi anlattığı yazısı.
http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/guneri-civaoglu/abd-li-yarbay-1253818/ )
Aynı vicdani etki Arap ülkelerinde ise olmamıştı.
Halbuki, Barzaniler, 1960’lardaki İsrail ile kurulan ilişkiden daha güçlü ilişkileri çeşitli zamanlarda Arap ülkeleriyle de kurmuşlardı. Cemal Abdülnasır, 1959’da bizzat Molla Mustafa Barzani ile görüşmüştü. Suud Kralı Faysal, Barzani ile mektuplaşıyor, Selahaddin Eyyübi’yi kastederek “Kürt halkının İslam üzerinde hakkı vardır. Onlara zulmedilmesi caiz değildir” diyordu. 1975’de Barzani yenilip bütün desteğini kaybedince, yanında Saddam rejiminden hoşlanmayan Suriye ve Libya’yı bulmuştu. Baba Esad tarafından ağırlanmış, Kaddafi’yle defalarca görüşmüş, 1979 devrimine kadar İran üzerinden Libya’dan silah yardımı almışlardı. Yine KDP’nin El Fetih’le de çok güçlü ilişkileri vardı. 1979’da Viyana’da Irak istihbaratının suikastından Mesud Barzani Arafat’ın desteğiyle kurtulmuştu.
1980’lerin sonunda Saddam rejiminin İran-Irak savaşı sırasında Kürt bölgesine başlattığı, adını Kuran’daki Enfal suresinden alan operasyon sırasında yaptığı katliamlar (180 bine yakın insanın öldüğü) ve Halepçe’de kimyasal gaz kullanılmasıyla ilgili Arap liderlerden ve toplumlardan ses çıkmadı. Filistin lideri Arafat, Enfal ya da Halepçe’ye rağmen Saddam Hüseyin’in en kararlı müttefiki olmayı sürdürmüştü.
Zaten bir Arap denizinin ortasında, Arap bir ülkenin içine hapsedilmiş gibi hisseden Kürtler için bu büyük bir kırılmaya neden oldu. Aynı şekilde, Arap dünyasında da Körfez Savaşı’yla Kürtler, Batı’nın bölgedeki piyonu gibi görünmeye başlandı. Karşılıklı güvensizlikler, 2003’de Saddam’ın yıkılması ve Kürtlerin de ortağı olduğu yeni bir Irak kurulmasıyla giderilecek gibi oldu. Ama 14 yıl sonra, İran’ın domine ettiği ve Şiiliğin resmi ideoloji haline geldiği, Kürtlerle petrol paralarını paylaşmak istemeyen bir Irak ortaya çıktı.
İran sadece Bağdat’ı değil, Kürt muhalefeti üzerinden Erbil’i de kontrol etmeye çalıştı. Bu da KDP ve Barzani çevrelerinde bir İran karşıtlığına neden oldu.
Hem Bağdat rejimini, hem İran’ı hem de ümmet dayanışmasını göremedikleri Arapları sinir etmek isteyen, milliyetçiliği dindarlığından güçlü bir Kürt’ün, Kürdistan referandumuna tek destek açıklaması yapan İsrail’in bayrağını sallamasının arkasında komplo teorileri değil böyle uzun bir tarihsel arka plan ve psikoloji var.
Tabii KDP bunun resmi pozisyonları olmadığını açıkladı. Ama İran’ın bölgede tek hakim olmasını, Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bir koridor kurulmasını istemeyen İsrail’in, kendi çıkarları için Kürdistan’ın bağımsızlığını savunması gayet anlaşılır.
Galiba esas cevabı öğretici olacak soru neden bir Kürt İsrail bayrağını sallıyor değil, Selahaddin Eyyübi’nin torunları neden kendilerini bu kadar yalnız ve yaşadıkları bölgede sadece İsrail’le dayanışma içinde hissediyor olmalı.
.2/10/2017 00:08
Belki de papazdır
Manisa’da ticaretle uğraşan 25 yaşındaki M.A.E, Eren, 1 Nisan 2011 günü Manisa’da bir silah mağazasından birer kurusıkı ve hava gazlı tabanca, kırma tüfek ve fişek aldı ve İzmir’e gitti. Alsancak’taki Diriliş Kilisesi’nin çevresinde keşif yaptı. Milliyetçi olan E., misyonerlik faaliyetlerinden rahatsızlık duyuyordu.
Kilisenin önünde daha önce Manisa’da gördüğü papazı görünce kuru sıkı tabancasını çıkardı 5 el ateş açtı. Sama kurşunlar ne papaza ne de yanındaki kişiye isabet etmedi. Bunun üzerine çantasından tüfeğini çıkardı, papaza doğru yürüdü. Papaz adama sarılarak durdurmaya çalıştı, bu arada tüfekle havaya iki el daha ateş attı. Sonra papazın arkadaşı adamın elinden tüfeği aldı, çevredekilerin yetişmesiyle etkisiz hale getirilen saldırgan hala bağırıyordu:
“Vatan hainleri, Manisa’daki kiliseyi kapatacaksınız. Manisa’daki kiliseyi bombalayacağız. Bunun hesabını El Kaide soracak, hepiniz göreceksiniz.”
Savcıya “borcum var cezaevine, borç yüzünden içeri girmemeyim, bir eylem yapıp gireyim” diye düşündüğünü anlattığı arkadaşının “bari bir örgüt adı var” dediğini o yüzden El Kaide adını verdiği gibi tuhaf bir hikaye anlattı. Daha sonra adını verdiği arkadaşının El Kaide’yle ilişkisi olduğu tespit edildi.
http://www.radikal.com.tr/turkiye/en-tuhaf-el-kaide-davasi-bugun-basliyor-1070145/
2011 yılında gazetelere haber olmuş bu tuhaf olayda saldırıya uğrayan papazın adı; Andrew Craig Brunson.
Belki adını duyunca tanıdık gelmemiş olabilir. O, meşhur papaz takasındaki İzmir’de tutuklu Amerikalı papaz.
Brunson, Kuzey Karolinalı, Evanjelik Presberiteryan Kilisesi’ne bağlı 48 yaşındaki bir misyoner.
Misyoner bir anne babanın oğlu olarak Meksika’da büyümüş. 80’ler ve 90’ların başına kadar babasının öğretmenlik yaptığı Kuzey Karolina’daki Montreat Koleji çevresinde yaşamış. Kolejde, yine misyoner bir ailenin kızı olan Norine’la tanışmış ve evlenmişler. Illinois’teki Trinity Evangelical Divinity adlı Hrisitiyan üniversitesinde öğretim görmüş.
Sonra anne ve babalarının yolunu takip edip eşiyle birlikte misyonerlik çalışmaları için 1993 yılında Türkiye’ye gelmişler. 23 yıldır İzmir ve çevresinde merkezi Alsancak’taki Diriliş Kilisesi olan misyonerlik çalışmaları yürütmüşler.
Alsancak’ta eski bir İngiliz konsolosluk binasından çevrilmiş kilisesinin 30-40 arasında değişen bir cemaati var. En büyüğü 18 yaşında olan üç çocukları da Türkiye’de doğmuş ve büyümüş.
***
Çıkan haberlere göre, Türkiye’deki misyonerlik çalışmalarının finansmanını ABD’de papaz Brunson’un babasının da üyesi olduğu Christ Community adlı presberiteryan kilise çevresi tarafından karşılanıyordu.
7 Ekim 2016 günü İzmir'de oturma izin biten Brunson ve eşi, tekrar oturma izni almak Göç İdaresi Müdürlüğü'ne başvurdu. Fakat Ankara’dan gelen cevap G-82 (Milli Güvenliğimiz Aleyhine Faaliyet tahdit) kodu ile misyoner karı-kocaya oturma belgesi verilmemesi yönündeydi. Brunson ve eşi sınır dışı edilmek üzere Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’ne gönderildiler. 12 gün boyunca burada tutuldular. 19 Ekim günü eşi, Türkiye’den ayrılmamak şartıyla serbest bırakıldı. Papaz Brunson ise 8 Kasım 2016 gününe kadar yani toplam bir ay burada tutulduktan sonra bir gece yarısı Terörle Mücadele’ye getirildi. 9 Kasım 2016 günü hakim karşısına çıkarılan papaz, FETÖ suçlamasıyla tutuklandı. 1 yıla yakındır hapiste. Haberlere göre İzmir’de 8 kişilik bir koğuşta 22 FETÖ tutuklusuyla birlikte kalıyor.
Papazın neden tutuklandığıyla ilgili dava dosyasında gizlilik olduğu çıkan haberlerden ancak bir fikir sahibi olabiliriz.
Tutuklandıktan sonraki ilk haberlerdeki kısıtlı bilgilere göre deliller bir gizli tanık ifadesi, FETÖ’cülerle irtibat ve isminin geçtiği bir şemaydı.
Gizli tanık ifadesinin ne olduğu ve diğer iddialarla ilgili daha ayrıntılı haberlerse 9 ay sonra çıktı.
http://www.sabah.com.tr/gundem/2017/07/19/fetocu-papazin-dosyasi-kabarik-cikti
Sabah gazetesinin ulaştığı bilgilere göre Papaz Brunson,
“bir din adamı olarak İzmir Diriliş Kilisesi Başkanı sıfatıyla FETÖ/PDY ile bağlantısı olduğu, Kürt kökenli vatandaşlara belirli bir amaç doğrultusunda ayrışmayı öneren ve telkin eden vaazlar verdiği ve bu kapsamda İzmir ilinde gerçekleştirilen Protestan Kiliseleri Önderler Toplantısı'nda FETÖ/PDY ile bağlantıya geçilmesi konusunda bir konuşma yaptığı” tespit edilmişti.
Dosyasına giren ifadesinde gizli tanık ise “Papaz'ı 2003 yılından beri tanıdığını, Kaya Prestij Oteli'nde, kilise toplantısı görünümünde daha çok bir beyin yıkama faaliyeti gerçekleştirdiği, bu toplantıda 25 tane Türk üniversite öğrencisinin Amerikan Milli Marşı eşliğinde yemin ederken gördüğünü, papazın Dünya Kiliseler Birliği'ne ve Kanada yetkili makamlarına bir şikayet mektubu yazarak; Türkiye'de Hristiyan azınlığa ve Tuncelili Kürt kökenli ailelere baskı yapıldığı, evlerinin basıldığı ve dövüldüklerini belirterek Kanada'ya iltica etmeleri için alt yapı hazırlanmaya çalıştığını, PKK üyelerinin cezaevinden çıktıktan sonra kiliselere başvurup Hristiyan olduklarını” gibi iddialar ileri sürmüştü.
FETÖ ilişkisi için ifadesinde “2004-2005 yıllarında Brunson'ın yer aldığı kilisenin Pazar ayini çıkışında kendisine yaklaşan birinin istihbarat kimliğini göstererek yardım istediğini ve Kestane Pazarı'nda faaliyet gösteren FETÖ/PDY yapılanması ile kilise topluluğu arasında ilişki olduğunu söylediğini, topluluğun Dinlerarası Diyalog adı altında karşılaştıkları her türlü problemi FETÖ/PDY ile çözdüklerini” söyleyen gizli tanığın kilisenin cemaatinden biri olduğu anlaşılıyor.
Tanık ayrıca “FETÖ/PDY bağlantılı bir avukatın Brunson ve beraberindekilerle bir toplantı yaparak dernekleşme yoluyla bu yasağın aşılabileceği yönünde tavsiyede bulunduğunu” anlatmış Savcılık da bu tavsiyeyi veren kişinin Ege’nin bölge İmamı olduğunu tespit etmiş.
Haberden bir başka bölümü okuyalım:
“Ayrıca, Diriliş Kilisesi'nin Güney Doğu'da kürt kökenli vatandaşlara yönelik ayrı bir topluluğu olduğu ve bu topluluğu Brunson'ın yönettiği ifade edildi.Diriliş Kilisesi'nin inancına göre, kayıp 13. bir kutsal kabile olduğu ve bu kabilenin Kürtler olduğu, bu nedenle ayrı bir Kürdistan kurulması ve kürtlerin layık olduğu Hristiyanlık diniyle buluşmaların temin edilmesi gerektiğine inanıldığı”
***
Papaz Brunson’la ilgili tutuklanmasından sonra gazetelerde çıkmış en tuhaf iddia bu değil kuşkusuz.
Bunlar da tahmin edilebileceği gibi Takvim’den:
“ÇÜNKÜ papaz BRUNSON çok özel görevlerin dışında National Ground Intelligence Center (NGIC) da bulundu...
Peki Türkiye bu ismi ne zaman duydu? Ne zaman öğrendi!
PASTÖR TUTUKLANDIKTAN 20 gün sonra!
Pastör ne zaman alındı?
Ekim'de alındı ama 9 Aralık'ta tutuklandı!
Tam yılbaşına denk gelen günde Türkiye'de ne oldu?
Hatta dünya neyi konuştu?
EVET! REINA SALDIRISINI...
O gece ORTA ASYA'dan gelen katil, masum insanları katletti ve kayboldu. 17 gün sonra yakalandı!
"Saldırıdan geriye ne kaldı?" diye sorsam cevabınız ne olur?
Tabii...
Tekerlekli sandalye ile havalimanında gülümseyerek poz verip gazetecilere konuşan JAKE RAAK!
Gittikten sonra herkesin "BU ADAM KESİNLİKLE AJAN!" dediği isim yani...
Peki Jake Raak nerede görevliydi.
Gittikten sonra ortaya çıkan ve bizi şaşırtan neydi?
JAKE RAAK'ın ayağından yaralandığı, tedavi için ülkesine gittiği ve National Ground Intelligence Center üyesi olduğu!
YANİ ABD ORDUSUNUN İSTİHBARATÇILARINDANDI!
Reina'daydı!
Katliama katıldı mı katılmadı mı bilemiyorum.
Ama bildiğim PASTÖR ile kendisinin aynı TEŞKİLATA ÇALIŞMIŞ OLDUKLARI....”
Burada olaylar daha da karışıyor:
***
“Bunlardan biri daha önce de yazdığım PASTÖR ANDREW BRUNSON'du... Brunsonlar asker kökenli bir aileydi... Kuzey Carolinalı hepsi...
Dede Robert Brunson, KORE kahramanı... Baba Brunson da Rusya'da uzun süre örtülü operasyonlar yapan biri...
Dönelim PASTÖRE...
Andrew Brunson ve eşi Norine, yıllar önce İzmir'e yerleşti. 20 kişilik bir cemaat için dünyanın hiçbir kilisesi Pastör göndermez.
Zaten Andrew Brunson da pastör değildi.
Andrew Brunson, ABD için çok önemli ve özel yetiştirilmiş biriydi. Zamanla çok farklı kişilerle çalıştı.
CIA ile iç içe geçti. Farklı kulvara evrildi. İngiltere ile yakın çalışmaya başladı. Bütün bunlar gözden uzak tutulan İzmir'de oldu...
CIA'nın adamı olan PASTÖR, MI6 ile de çalışıyordu. Daha çok İngilizler'le iş tutuyordu...
İngiltere ile yakın çalıştığı için Türkiye'de daha da güçlendi.
Birçok önemli Türk işadamı ile yakın ilişkiler kurdu.
Bunları konuşan yok nedense! Kimdi bu patronlar!
Devam...
Bunun nedeni Londra'ydı.
Brunson İngiltere'nin İzmir üzerinden Türkiye'de etkili olmasını sağlayan 'Sahil Hattı' projesinin de mimarıydı!
***
Londra alan açıyor, PASTÖR koşuyordu...
Özellikle Ege kıyılarına bakarsanız, İngilizler'in ağırlıkla yerleşim yeri satın aldığını görürsünüz.
Bu plan 10 yıldır devredeydi.
İngiltere'nin İstanbul ve Ankara'da çok güçlü olduğunu düşünürsek, İzmir de stratejik olarak İngilizler'in olmalıydı.
Öyle de oldu.
Pastör'le!
ABD, sadece İzmir'deki NATO üssünde güçlüydü.
İzmir'de parti teşkilatları veya sivil toplum kuruluşlarının tümü Brunson sayesinde İngilizler'in oldu. Az şey değildi bu!
ABD ile İngiltere arasındaki kavga burada da sürüyordu.
Görmüyorduk!
Andrew Brunson ve eşi Norine Brunson 7 Ekim 2016'da gözaltına alındı. 13 gün sonra Norine Brunson, sınırdışı edildi. Norine, AVUSTURYALI
Rudolf STEİNER'in kızıydı!
Sonraki süreçte Türkiye, Brunson'un Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA ile ilişkilerini ortaya çıkardı.
15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olan FETÖ ile yakınlığı da ortalığa saçıldı...
Bu ağ Brunson'u çok değerli yaptı. Ancak cevap bekleyen çok soru vardı...
Kasım'da Trump Başkan seçildi, göreve gelmeden Andrew Brunson hakkında bilgilendirme verildi. Beyaz Saray'a adım atan Trump, Brunson'un ABD'ye getirilmesi için her yolu denemeye başladı..”
***
Çok ciddi iddialar. Herhalde bu Rudolf Steiner, 20. Yüzyıl başında yaşamış meşhur ezotorist Avusturyalı yazar olan değildir.
Daha önce FETÖ’den tutuklanan Brunson, 23 Ağustos 2017’de yeniden adliyeye getirildi ve bu kez casusluk ve darbeden de tutuklandı.
Hürriyet’in haberinden okuyalım
“İzmir 2. Sulh Ceza Hakimliği'ne çıkartılan papaz Brunson'a "devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasi veya askeri casusluk amacıyla temin etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek, Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs " suçlamaları yöneltildi.
Suçlamaları kabul etmeyen papaz Brunson ise ifadesinde , " Ben İsa mesihi savunan biriyim. Kilise kuran ve bunu devletin bilgisinde yapan bir din adamıyım. Hiç bir İslami hareketi asla desteklemem. Hayatımda da tanıdığım hiç bir FETÖ'cü yoktur " dedi.”
http://www.hurriyet.com.tr/trumpin-iadesini-istedigi-papaza-casusluk-ve-darbe-tutuklamasi-40560412
Papaz Brunson’un hikayesi böyle. Onun için Amerika’da bağlı bulunduğu kiliseler birliğinin öncülüğünde kampanyalar yapılıyor, kiliselerde dualar ediliyor. Eşi de facebook sayfaları üzerinden herkesi Pazar günleri duaya davet ediyor. Bir taraftan da İzmir’de olaylar üzerine kapanması gündeme gelen kilise için yardım topluyor. https://www.facebook.com/AndrewAndNorine/
Amerikan medyasında hakkında sürekli haberler çıkan papazın adı bir yıldır ABD-Türkiye temaslarında sürekli masanın üzerinde.
Son olarak Cumhurbaşkanı’nın “ver papazı, al papazı” teklifiyle konu yeniden bütün Amerikan medyasında yer aldı.
Henüz iddianamesi çıkmadığı için hakkındaki iddialarının ne kadarının ciddi olup olduğunu bilmiyoruz. Bazı iddiaların pek ciddi olmadığı kesin.
Bir de şu kesin;
İzmir’de 23 yıldır küçük bir kiliseyle misyonerlik yapan bir Amerikalı papazla eşitlenmek herhalde en çok Türkiye’de darbe yapmaya çalışıp, 250 insanı öldürtüp, meclisi bombalamış bir kanlı örgütün lideri olan Fethullah Gülen’in hoşuna gitmiş olmalı.
Bugüne kadar adını bile duymamış sıradan bir Amerikalı Hristiyan için artık o, bir Müslüman ülke tarafından “papaz” diye suçlanan ve bir misyoner papazla takas edilmek istenen biri. Ayrıca bu aleni takas talebi de, iade edilmesini bir Amerikan gururu ve kamuoyunun gözünün üzerinde olacağı bir adalet meselesi haline getirmiş olabilir.
Ne diyelim, herkese geçmiş olsun.
.04/10/2017 00:04
Bir algı operasyonu daha deşifre oldu
“Ben çocuklara tekme atacak kadar kalpsiz, ırkçı biri değilim. Üzerime geldiklerini düşündüm, panikledim. Panik içinde yanlış bir karar verdim. Çok üzgünüm”
Bu özrü onu kurtarmaya yetmedi.
Bundan iki yıl önce 8 Eylül 2015 günü Sırbistan-Macaristan sınırında durdurulmuş Suriyeli, Afgan ve Iraklı göçmenler polisle kovalamaca oynarken, kaçan Suriyeli mülteci Usame Abdul Muhsin ve kucağında taşıdığı oğlu Zeyd’i çelme takıp düşürdüğü görüntüleri bütün dünyada dehşetle izlenen Macar kadın kameraman Petra László hakkında verilen üç yıllık hapis cezası onandı.
Bir Rus gazetesine “Polise yardım ediyordum, onlar yasaları çiğniyordu” diyen László’nun yaptığı o kadar insanlık dışıydı ki çalıştığı göçmen karşıtı-ırkçı Jobbik partisine yakın kanala bile fazla geldi bu çelme ve işine son verdiler.
Türkiye’de Turancı fikirleri, “Hepimiz Atilla’nın çocuklarıyız” pankartları, Hocalı katliamını Meclis gündemine taşımalarıyla tanınan Jobbik, yasaklanan ırkçı milis grubu Magyar Gárda’yla ilişkileri yüzünden, Macaristan’da yükselişi Avrupa’yı korkutan bir parti. 2014 seçimlerinde yüzde 20 oy alıp üçüncü sıraya oturduklarında bu korkular daha da artmıştı.
Ama artık onların ırkçılık, göçmen karşıtlığı kulvarında ciddi bir rakipleri var. 2010’dan beri ülkeyi yöneten Başbakan Viktor Orban’ın partisi Fidesz.
Aslında Fidesz de Jobbik gibi 80’lerdeki anti-komünist bir gençlik hareketinden doğmuş bir parti. Komünist rejime karşı mücadele eden liberal öğrencilerin bu hareketi, Batı dünyasında övgüler almış, demokrasi ve barış ödüllerine layık görülmüş, 35 yaş üst üye kabul etmeyi bile çok uzun yıllar kabul etmeyen partinin iktidara gelmesi alkışlanmıştı. Liberal Enternasyonel üyesi olan parti, 2010 seçimlerinde tekrar iktidar olmasından sonra yavaş yavaş sağa kaymaya başladı, Orban, otoriter, ırkçı, göçmen karşıtı politikalarıyla Avrupa Birliği’nin tepesini attırmaya devam ediyor.
Ama herhalde kimse işin sonunda Victor Orban’ın Komünizmi yenen liberal partisinin, nisan ayındaki seçimlere doğru bütün kampanyasını “Müslüman göçmen istilası” tezi üzerine kuracağını ve ülkedeki billboardları “Son gülenin o olmasına izin vermeyin” yazan gülen Soros resimleriyle donatacağını düşünmezdi.
Soros’la göçmenlerin ne ilgisi var demekte haklısınız. Bizim ülkede meşhur olan ‘Soros’, bunu yapacak biri değil.
Ama Macaristan’da her iki kişiden birini oyunu alarak iktidarda olan Viktor Orban ve partisine göre, dünyanın en zengin 29. adamı olan 87 yaşındaki Macar Yahudisi işadamı ve spekülatör Soros göçmen krizinin arkasındaki şeytan.
Hem vakıflarıyla para verip, hem de AB ve BM’yi kullanarak milyonlarca Müslüman göçmenin Avrupa’ya gelmesini sağlıyor, Avrupa’yı İslamlaştırıp, Hristiyansızlaştırıyor, böylece kimliksizleştirmeye ve zayıflatmaya çalışıyor.
Avrupa’ya göçmen hareketi, onun tabiriyle “Soros mafya çetesinin” Avrupa’yı çökertme planı.
http://www.wnd.com/2017/07/hungarian-pm-soros-empire-plans-to-de-christianize-europe/
https://budapestbeacon.com/viktor-orban-blames-left-wing-for-european-refugee-crisis/
Aslında Avrupa’ya gelen göçmenlerin arkasında Soros olduğu konusunda Jobbik Partisi de Orban’la hem fikir.
Onların itirazı iktidar partisinin Soros’la olan sıkı mazisine ve bu yüzden samimiuyetsizliğine.
Çünkü iktidar partisi Fidesz, 80’lerde anti-komünist bir gençlik hareketiyken en büyük sponsoru, açık toplumu savunan, bu yüzden komünizm karşıtı da olan Soros’tu. Hatta muhalefet milletvekilleri Başbakan Orban’ın 25 yaşında genç bir hukuk Fakültesi mezunuyken Soros Vakfı’nın sponsorluğundaki vakıflarda çalıştığını, Oxford’da siyaset felsefesi eğitimini de yine Soros’tan aldığı bursla yaptığını ortaya çıkardı.
İktidar partisi Soros’a saldırılarından onun Yahudiliği de bundan nasibini alıyor.
Tabii bundan İsrail’in rahatsız olmaması beklenemez. İsrail hem elçilik hem de Dışişleri Bakanlığı üzerinde bundan duyduğu kaygıyı bir kaç kez bildirdi. Ama İsrail Dışişleri sözcüsü bunu yaptıktan sonra şunu da ekledi:
“Bizim açıklamamız, Soros’a yönelik eleştirilerin haksızlığı anlamına gelmez. Soros, İsrail’in yok edilmesini isteyen ve kendini savunma hakkını reddeden kuruluşları fonlayarak, uzun süredir İsrail’in demokratik yollardan seçilmiş hükümetlerinin altını oymaya çalışıyor”
Tabii, bu sözler “Yahudisi, Soros’u, İngiliz’i hepsi bir değil mi” diye bakanlara epey ters gelebilir. Ama ne ilginçtir İsrail’de de uzun süredir aşırı sağ, Filistinlilere daha hayırhah bakan solcu ve liberal İsrailli grupların “Soros beslemesi” olduğunu düşünüyor.
Hatta Başbakan Netanyahu’nun hakkında çıkan yolsuzluk suçlamalarının da arkasında Soros olduğu söylenmiş, Netanyahu’nun 25 yaşındaki oğlu Yair Netenyahu, Facebook sayfasına babasının aleyhine tanıklık yapan Ehud Barak ve Netanyahu’nun istifasını isteyen yürüyüşlerini düzenleyen aktivistlerin Soros’tan beslendiklerini anlatan bir karikatür koyup, epey de tepki çekmişti.
http://www.slate.com/
Amerika’daki sağcıların da Soros’la ilgili duyguları farklı değil. 2003’deki Irak İşgali karşıtı gösterilerin arkasında olduğunu iddia ettikleri (Fox News’ta kendisinden Bay Şeytan diye bahsediliyordu) Soros’un Trump’ın seçilmesinden sonraki protesto gösterilerinin da arkasında olduğunu söylüyorlar. Hatta Trump’ın Beyaz Saray’daki sağcı ekibini tek tek tasfiye ettiğini söyledikleri Ulusal Güvenlik danışmanı McMaster’a karşı açılan sitede, Trump’ın başdanışmanı Soros’un, Rothschildlerin hatta Suudilerin kuklası gibi gösterildi.
http://www.mcmasterleaks.com/h-r-mcmaster-facts/
Soros-Suudi komploları sadece ABD’deki aşırı sağcılar arasında popüler değil. Alman aşırı sağcıları da böyle düşünüyor.
(Geçen haftalarda Alman Federal seçimlerinde üçüncü sırada çıkan AfD (Almanya için Alternatif) partisine oy veren Alman orta sınıfının en belirgin özelliklerinden biri geleneksel medyayı “yalancı medya” diye suçlayıp, alternatif kanallar, internet üzerinden beslenmeleri. Bu konuda çok iyi bir yazı içinhttp://www.karar.com/yazarlar/mikdat-karaalioglu/endiseli-almanlar-siyasetin-rengini-belirliyor-4947)
Alman aşırı sağ çevrelerde popüler olan yazarlardan Peter Orzechowski’ye göre “Soros’un desteklediği NATO ve AB, ABD tarafından yaratılmış şeytan organizasyonlar. Suriye devletinin demokratik lideri Esad’la bir türlü barışa yanaşılmaması ile Avrupa’ya mülteci akını da birbirinden bağımsız değil. Çünkü, Avrupa’ya göçle Suudi şeyhleri Avrupa’yı İslamlaştıracak böylece, Avrupa’yı güçsüzleştirmek isteyen Yahudi Soros ve küresel hegemonyasını korumak isteyen ABD amacına ulaşacaktı.”
Bize üslupları ve içerikleri epey tanıdık gelebilecek bu aşırı sağ sitelerde “Merkel’in gizli planı ortaya çıktı” manşetleriyle, Merkel’in daha 2011’de göçmenler için yer aradığını iddia eden haberlere, Suriye iç savaşının arkasında Merkel ve tabii ki Soros’u gösteren yazılara rastlamak mümkün.
Zaten bu aşırı sağ çevrelerin Soros nefretleri dışındaki iki ortak özellikleri de Esad ve Putin sevdaları.
Bunun masum bir sevda olmadığı da açık. Çünkü aşırı sağcı sitelerin ve haber ağlarının arkasında bir Rus desteği var.
Bunun en somut örneği 2016 yılında Lisa Krizi'yle ortaya çıkmıştı. Berlin’de yaşayan 13 yaşında Lisa adlı Alman-Rus orjinli bir kızın 30 saat kaybolması üzerine, Rus haber kanalları ve Rus yanlısı siteler, bir Ortadoğulu tarafından küçük kızın kaçırıldığı, tecavüz edildiği haberleri geçmiş, göçmen meselesi yüzünden Merkel sorumlu tutulmuş, hatta 700 kişilik bir kalabalık Merkel’in ofisi önünde gösteri bile yapmıştı. Daha sonra Lisa’nın erkek arkadaşının evinde olduğu ortaya çıktı. Rus Dışişleri Bakanı Lavrov’un bile açıklama yaparak katıldığı olay, Almanya’yı kızdırmış, Rusya’nın medya gücü ve ilişkide olduğu propaganda ağlarıyla soğuk savaştakine benzer operasyonlar yaptığı iddia edilmişti.
http://www.reuters.com/article/us-germany-russia/german-russian-ties-feel-cold-war-style-chill-over-rape-case-idUSKCN0VA31O
Bu yıl Macaristan’a mülteci akıtıp, ABD’de Trump karşıtı eylemleri organize eden, İsrail Başbakanı aleyhine kumpas kurup, Suriye’de savaşı kışkırtan, Makedonya, Polonya ve Romanya liderlerini de kzıdıran 87 yaşındaki Soros, nisan ayında bir ara Türkiye’ye getirildi. Melih Gökçek’e göre “Yeni bir Gezi tezgahlamak için.”
“Soros Türkiye’de, yeni bir Gezi tezgahlanıyor” haberleri yapıldı ama ne Soros’u gören oldu, ne de Türkiye’ye gelip ne yaptığıyla ilgili başka ayrıntı yazan. Bu haberin kaynağını da kimse merak etmedi. Türkiye’de epey güçlü olan Rus haber ağları olabilir mi? Belki Melih Gökçek hatıralarında yazarsa okuruz.
Bütün bu aşırı sağcıların tuhaf hikayeleri, sevmedikleri, anlamaya çalışıp da beyinlerini de yormak istemedikleri herkesi ajan, hain, Soros beslemesi gören bakışları, “Algı operasyonu deşifre oldu”, “Gizli plan ortaya çıktı” tarzı haberleri, bütün dünyayı açıklayan komplo teorileri ve doğruluğuna iman ettikleri fikirleri size bir yerlerden tanıdık gelmiş olabilir. Bütün dünyada yükselen “aşırı sağ” bizi teğet geçmiş olamaz değil mi?
Not: Bu yazı için Soros’tan para alınmamıştır.
(Bu konuda bu yazıda da yararlanılmış iyi bir makale için: https://www.cnbc.com/2017/09/19/nationalist-hared-of-investor-george-soros-is-global.html)
.07/10/2017 00:05
Üç tarz-ı siyaset
6 Ekim 1923 günü Hüsnü Erkilet Paşa komutasındaki Birinci Tümen’in İstanbul’a girmesiyle 4 yıl 10 ay 23 günlük işgal sona erdi. TBMM adına İstanbul’u işgal kuvvetlerinden teslim alan anlaşmayı imzalamak ise Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından İstanbul mebusu Yusuf Akçura’ya düşmüştü.
Kendi neslinin cevabını aradığı o çetin soruya, yani “bu ülke nasıl kurtulur”a cevap olarak yazdığı ve Türk milliyetçiliğinin ilk manifestosu kabul edilen Üç Tarz-ı Siyaset’i 1904’te yayınlatırken, herhalde Akçura, 19 yıl sonra ülkenin kurtuluşu bir tarafa, İstanbul’un kurtuluşuna dahi sevinecek hale gelineceğini düşünmemiştir.
Milliyetçilik geri çekilme değil tam tersine taarruzu, kapanmayı değil açılmayı, küçülmeyi değil büyümeyi akla getiren bir ideoloji. Nitekim, Almanların Lebensraum’u Yunanlıların Megalo Idea’sı, Mussolini’nin Mare Nostrum’u ve büyüklü küçüklü milletlerin önüne ‘Büyük’ sıfatı koyarak ürettikleri büyük ülkülerinin hepsinde bu büyüme, taarruz, açılma iddiası var.
Türk milliyetçiliği ise imparatorluğun çöküş yüzyılında ortaya çıkmış, ana motivasyonu yayılmak değil, çöküşü engellemek olmuştu. Bu özellikleri sadece zamanın şartlarından gelmiyordu, öncüleri de imparatorluğun ve Türklüğün uçlarında kimlik sorunlarından mustarip aydınlardı.
İsmail Gaspıralı, 1883’te Kırım’da çıkarmaya başladığı Türk milliyetçiliğinin öncü gazetesi Tercüman’la yükselen ve güçlenen Rusya hegemonyasına karşı bir beka mücadelesi vermekteydi. Türk milliyetçiliğinin iki kurucu babasından biri Kazanlı Yusuf Akçura, diğeri Diyarbakırlı Ziya Gökalp’ti.
Aslında günün sonunda bir hayal kırıklığı ideolojisiydi bu.
Yusuf Akçura’nın sıralamasıyla imparatorluğu kurtarmak için önce Osmanlıcılık, ardından İslamcılık denenmişti.
2.Mahmut’tan itibaren Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla 2. Mahmud’a atfedilen o sözdeki gibi tebanın “Müslümanı camide, Hristiyanı kilisede, Musevisi ancak havradafark edilecek’ bir modern hukuk ve devlet sistemi etrafında bir Osmanlılık kimliğiyle bir arada tutulabileceği düşünülmüştü.
1876’da Meclis’in açılması ve Kanun-i Esasi bu Osmanlılık kimliğinin garantisiydi. “Lisanımız lisan-i Türkidir” diye başlayan Türkçe’nin ilk sözlüğünü yazan Şemseddin Sami Yanyalı bir Arnavut’tu. Ama onun tabiriyle Arnavutluk “vatan-i hususi”, imparatorluk ise “vatan-i umumi”ydi.
Ama isyanlar, savaşlar ve Rusya’nın yayılmacılığıyla depreşen beka kaygılarıyla bu hayal, II. Abdülhamit tarafından 33 yıl rafa kaldırıldı. Onun çözümü ise gemiden birkaç yolcu atma pahasına gemiyi denizde tutmaya çalışmak olacaktı. Osmanlı tarihinde ilk defa öne çıkarılan halife sıfatıyla, en azından Müslüman tebaanın aidiyet hislerinin güçlendirilmesi hedeflendi. Hareketlenmelerin başladığı Arnavutların meselelerini çözmek için raporlar hazırlatıldı, ıslah projeleri yürütüldü.
Sonra bu kez İttihatçılar, Osmanlılık tezini bir kere daha masaya getirdiler. İttihatçılığın kurucu isimlerinden, kendisi de Kürt olan İshak Sukuti, 1902’de yazdığı bir yazıda Kürtlere ve Arnavutlara seslenerek birlik siyasetini savunuyordu. Kurucularından hiçbiri Türk olmayan İttihatçıların Osmanlılık tasavvurunun içine ittifak yaptıkları Ermeniler, Rumlar, Museviler, Arnavutlar, Araplar ve Kürtler dahil bütün Osmanlı tebaası giriyordu. Nitekim 1908’den sonra kurdukları meclise her milletten temsilciler aldılar.
Ama hürriyet rüzgarları tez zamanda dinip, İttihatçıların Osmanlılığı Türklükle karışmaya başladı. Nitekim 1908’de Meclis’te konuşan Arnavutluk mebusu Müfid Bey’in “Arnavutlar” sözüne kızan, İttihatçıların entelektüel kanadının lideri Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey “Arnavutlar yok, Osmanlılar var” diye uyarmış, Müfid Bey’in “Evet efendim, Arnavutlar var” cevabı Arnavut milliyetçiliğinin sloganlarından biri haline gelmişti.
İttihatçıların içe sindirilmemiş hürriyetçiliği hızla otoriterliğe kaydı, merkeziyetçilik, Arnavutlara karşı bile saklayamadıkları millet-i hakimiyeci bakışları öteki milletleri küstürmüştü. Nitekim 1912’de patlayan Balkan Savaşı ile iki taraftaki milliyetçi cerahat boşaldı.
Artık Türk cephesinde boşa çıkan iyi niyetler, hayal kırıklıklarına, hayal kırıklıkları kin, nefret ve intikam hislerine dönüşmüştü. Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından Ziya Gökalp bile şöyle sesleniyordu:
Durma Yunan durma, kibrini artır.
Türklüğün başına hakaret yağdır
Uyuyan bu kavme bu zillet azdır
Vur, eski kölesi utandır onu
Bırakma uyusun, uyandır onu
En büyük hayal kırıklığı ise 1912’de aynı dinin mensubu olan, geç kalınmış da olsa reformlar ve açılımlarla imparatorluğa bağlı tutulmaya çalışılan Arnavutların, İttihatçılara daha fazla dayanamayıp isyan etmesi oldu. 4 yıl önce Osmanlı Meclisi’nde tartışan Müfid Bey artık Arnavutluk bağımsızlığını açıklayan Meclis’in üyelerinden biri olarak karşımıza çıkacaktı.
İslam kardeşliği de güvenilir bir liman değildi. Türkçe’nin ilk sözlüğünü yazan Şemseddin Sami de Türk milliyetçileri için artık içimizdeki bir haindi.
Daha sonra Ermeniler, Araplarla yaşanan ve “ihanet”, “arkadan vurma” kelimeleriyle ifade edilen ev içi şiddetin yakıcılığıyla hafızalara kazınan kötü tecrübeler, savaşlarda üst üste yenilgilerin yarattığı öfke ve tabii imparatorluk sınırlarının geriye doğru çekilmesiyle birlikte, Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetleri de geriye çekildi, geriye millet-i hakime fikri ve Türkçülük gibi demirbaşlar kaldı.
Aslında bu milliyetçilik, kibirli ve özgüvenli değil, beka kaygısıyla ürkmüş, vesveseli ilkel kendini koruma güdüsünden başka bir şey değildi.
Cumhuriyet bu güdünün üzerine kuruldu. Bilinmedik coğrafyalarda ‘telef olmuş’ bir neslin imparatorluğa öfkesiyle, içeriye kapanmak, etliye sütlüye karışmamak, başını ağartmamak, dengeleri iyi gözetmek, maceralara girmemek, halka fazla yüz vermemek, koca imparatorluğu çökerten iç düşmanlara, sorun çıkaran farklılıklara karşı teyakkuz halinde olmak bir dede tasviyesi, bir superego olarak hep kulaklara fısıldandı. Nitekim Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından Akçura, 1925’te verdiği bir konferansta “zevale mahkum olan taarruzi milliyetçiliğe karşı, savunmacı demokratik milliyetçiliği” savunmaktaydı.
Bir tür erken emekli psikolojisiydi bu. Her erken emekli gibi Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi gibi milliyetçi hobiler edinilmişti. Aslında, kafatası ölçmeye kadar giden bu milliyetçiliğin kimseye zararı yoktu, bütün bunlar özgüveni fena halde kırılmış bir toplumun kendi kendini oyalamasından, sabır için tesbih çekmesinden ibaretti.
Sonra milliyetçilik yeni beka kaygılarına göre yeniden mevzilendi. Önce azınlıklara karşı aşırı bir hassasiyet, yeri geldiğinde öfke patlamaları, sonra bir tür kadim Rus tehdidi olarak anti-komünizm ve yakın zamanlarda da PKK tehdidi üzerinden bir Kürt endişesi ve fobisi karşımıza milliyetçilik olarak çıktı. Son zamanlarda milliyetçilerin Suriyeli mültecileri dillerine dolamalarının sebebi de yine bir beka kaygısı kokusu almaları olmalı.
Bu uzun tarihi arka plan bugün Türkiye’nin neden tekrar milliyetçilik ve devletçilik aksına girdiğine dair bize belki Yusuf Akçura’nın bundan 113 yıl önce yaptığı türden bir çerçeve sunabilir.
Yakın tarihimizin üç tarz-ı siyasetlerinden ilki 1980’lerde Özal’la birlikte başlatılabilir. Dünyaya açılma, statükoyu sorgulama, komşularla tanışma ve başta Kürt meselesi olmak üzere korkulan ama korkmuyormuş gibi yapılan kimlik sorunlarıyla yüzleşme siyasetinin zirvesi muhakkak Ak Parti iktidarıydı.
Batı’yla güçlü ilişkilerden gelen destekle içeride reformlar yapan, Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi gibi dokunulmaz sorunlara dokunan, çözüm üreten, demokratikleşme paketleri çıkaran, sivilleşme adımları atan, özgürlükleri genişleten, farklılıkları zenginlik olarak gören açılımlar yapan, ekonomiyi büyüten, dünyayla ve komşularla iyi ilişkiler kuran bir tür 21. Yüzyıl Tanzimat reformculuğuydu bu. Demokratik siyaseti güçlendirerek sorunların çözülebileceğine, vatandaşlık bağlarının güçlendirilebileceğine duyulan kuvvetli inanç açısından bu dönem Akçura’nın Osmanlıcılık tarz-ı siyasetine benzetilebilir. Hatta bu dönemin, birleştirici olduğuna inanılan popüler kavramlarından Türkiyelilik üzerinden bile bir benzerlik kurmak mümkündür.
Ama bu liberal rüya hem dünyada hem de Türkiye’deki trendlerin değişmesiyle bozuldu. Türkiye’de iktidar güçlendikçe, vesayet kurumlarından kurtuldukça özgüveni geri geldi ve kendi sözünü söylemek istedi. Aynı dönemde Avrupa’dan Türkiye’ye esen soğuk rüzgarlar, dünyada Arap Baharı ile oluşan uluslararası itibar, Türkiye’nin yüzünü İslam dünyasına dönmesine, imparatorluk bakiyesine hamilik heyecanının depreşmesine, böylece İslami jargonun yükselmesine, ‘ümmet’, ‘dava’ gibi kavramların siyasete geri dönmesine yol açtı.
Türkiye sınırlarını zorlamaktan, Osmanlı coğrafyasındaki meselelerle ilgilenmekten ve uluslararası sistemde bir aktör olmaktan hoşlandı. Osmanlı tecrübesi, eyalet sistemi, İslam kardeşliği özgüveniyle, Kürt sorununu çözmek için de çok ciddi ve cesur adımlar atıldı.
Bu dönemi de Akçura’nın İslamcılık tarz-ı siyasetine benzetmek mümkündür.
Ama bu özgüvenli dışarıya açılma, büyüme, genişleme dönemi Gezi olayları ile beraber tekrar nükseden güvenlik ve beka kaygılarıyla tekrar içeriye doğru kapanma trendine girdi. Mısır darbesi karşısındaki tavrı, Suriye savaşı başta olmak üzere Arap baharına sırt çevirmesi, Batı’yla ahlaki ve duygusal kopuşu hızlandırdı. Kendi davalarında yalnız kalan Türkiye, bölgesel aktörlüğe askeri, istihbari olarak erken yakalanmanın şaşkınlıklarıyla bocaladı.
En büyük hayal kırıklığı ise kendi kendine çözmeye çok yaklaştığı Kürt meselesinin çözümünde, şiddetin yeniden başlaması oldu. Çözüm sürecindeki iyiniyetler, hayal kırıklıklarıyla öfkeye dönüştü. Uzun yıllar sonra dışarıda kıt imkanlarla yapılmış ilk askeri ve istihbari ileri hamle olan Suriye iç savaşında Türkiye’nin desteklediği muhaliflerin de kaybetmesi ve yenilginin mülteci olarak maliyetinin Türkiye’nin üzerine binmesi, cesaret kırıcı oldu ve içeriye kapanma, başını belaya sokmama güdülerini güçlendirdi.
Bütün bu hayal kırıklıklarının üzerine 17/25 Aralık ve darbeyle ortaya çıkan korkutucu ve öngörülemez iç tehdit, büyük bir güven erezyonuna neden FETÖ, beka kaygısının alarm zilleri çalmasına neden olmuştu.
Artık akıl değil, canlılardaki en ilkel gen olan hayatta kalma geni devredeydi.
İşte bu noktada geri çekilmeler başladı.
Onca adıma rağmen çözülemeyen Kürt meselesi yeniden güvenliğe teslim edildi. Suriye’deki aktörlük ve bölgesel iddia bir PKK devleti kurulmaması karşılığında bu aktörlüğe her bakımdan daha hazır olan İran ve Rusya’yla paylaşıldı. Uğruna dünyayla kavga edilen Gazze’de artık duvarlarda Sisi posterleri var. En güçlü müttefik Irak Kürdistan’ı dahi beka kaygısının radarına yakalanınca kırmızı kuvvet olarak işaretlendi. Hatta iktidar çevrelerinde tam olarak sadakat testlerinden geçmeyenler de bu tahliye ve tasfiyelerden nasibini aldılar.
Ortadoğu’dan, reformlardan, açılımlardan, Türkiyelilikten, yeni anayasadan geri çekinilen en güvenli kale de Akçura’nın üçüncü tarz-ı siyaseti milliyetçilik oldu.
“Birlik, beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günler”, “iç ve dış düşmanlar”, hainler, vatanseverler, milliler, gayri milliler jargonunu paket olarak sunan, uygulanması ve anlaşılması en kolay tarz olan milliyetçilik, aynı zamanda geri çekilmeyi de örten bir işlev görüyordu.
Geri çekinilen ve uzun yıllardır uğranmamış o eski kalelerin artık ne kadar güvenli olduğu, beka kaygısının aklın önüne geçmesiyle 100 yıl önce tecrübe edilmişlere benzeyen yeni acı maliyetler ortaya çıkıp çıkmayacağı, kendini bu birlik ve beraberlik, yerli ve millilik tarifleri içinde bulamayanların kırılan kalpleriyle kalenin içinde ne kadar güvende kalabileceğimiz gibi sorular baki.
Muhakkak ki 113 yıl sonra artık Akçura’nın üç tarz-ı siyasetine mahkum değiliz. Ama bundan sonra toplumu ikna edecek ve heyecanlandıracak dördüncü tarz_ı siyaset herhalde bu üç tecrübeden faydalanarak bulunacak
.08/10/2017 23:44
“Büyükada casusları” deşifre oldu
Tutuklanmaları üzerinden üç aydan fazla geçen Büyükada’daki insan hakları örgütleri çalışanları hakkında nihayet iddianame çıktı.
İddianamenin çıktığı haberini bazı haber televizyonları kırmızılı son dakika şeritleriyle verdiler. O son dakikaların üst bandında şöyle yazıyordu: “Büyükada’daki casuslar toplantısı”
Haberde ise şöyle “11 şüpheli hakkında, "silahlı terör örgütüne üye olma" ve "silahlı terör örgütüne yardım etme" suçlarından 15’er yıl hapis cezası istendi”
Peki casusluk? Casusluk suçları af mı edilmişti acaba?
İddianameye bakalım.
Büyükada soruşturmasıyla ilgili bu köşede yazılmış yazıdan biraz daha uzun, 3 aydır gazetelerde çıkan haberlerden muhakkak çok daha kısa 17 sayfalık bir iddianame var karşımızda.
Suçlamanın yer aldığı 17. sayfadan başlayalım.
Büyükada toplantısına katılan 11 sanık hakkındaki tek suçlama “Silahlı terör örgütlerine yardım”. Büyükada’daki toplantıya katılmayan ama bu iddianameye konan tutuklu Af Örgütü yöneticisi Taner Kılıç içinse suçlama, bylock iddiasıyla silahlı örgüte üyelik.
Yani hiçbiri için casusluk suçlaması yok. Üç aydır süren “Büyükada casusları” haberlerini iddianame topluca tekzip etmiş.
Ayrıca toplantıya katılmayan bir sanık hakkında örgüt üyeliğinden 15 yıl, Büyükada toplantısına katılan sanıklar hakkında sadece yardımdan 5’er yıl istenmekte.
Peki, hangi örgütlere yardım etmişler? Harf sırasına göre; DHKP-C, FETÖ/PDY ve PKK/KCK.
İddianamenin girişindeki paragrafta bu tuhaf yardım şöyle tarif edilmiş:
“Toplantıya katılan şüphelilerin cebir, şiddet ve diğer hukuk dışı yöntemleri kullanarak devlet otoritesini baskı altına almayı, zaafa uğratmayı, yönlendirmeyi, alternatif bir otorite olarak ortaya çıkmayı, devlet otoritesini ele geçirmeyi, sonuç olarak demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirerek yerine örgüt lideri Fetullah GÜLEN (GÜLEN)’in kendi doktrinlerine göre saptırılmış şer'i yasaların hakim olduğu teokratik bir devlet kurmayı hedefleyen FETÖ/PDY, amacı ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerini de içine alacak bir şekilde; Suriye, İran ve Irak toprakları üzerinde “Kürdistan” olarak adlandırdıkları bölgede, Marksist -Leninist ilkeler doğrultusunda, sözde bağımsız- birleşik- demokratik bir Kürdistan Devleti kurmak olan PKK/KCK ve amacı amacı mevcut anayasal düzeni silahlı halk ayaklanması ile yıkarak, yerine Marksist-Leninist ilkelere dayalı komünist bir düzen kurmak olan DHKP/C'den ibaret farklı ideolojilere sahip olsalar da Gezi Parkı eylemleri gibi şiddet içeren ve devletimiz Anayasal düzenini tehdit eden olaylarda ve ilerleyen zamanlarda kamuoyunda "17/25 Aralık Soruşturmaları" adıyla bilinen sözde yolsuzluk soruşturması sürecinde stratejik ortaklık yaptıkları aşikar olan terör örgütlerine mensup şahıslarla ve ülkemiz Anayasal düzeni aleyhine faaliyet yürüten kurum ve kuruluşlarla ilişki ve irtibatlarının bulunduğu”
(Konuyla tamamen ilgisiz ama bu paragrafta en ilginç kısım FETÖ’nün “saptırılmış şer'i yasaların hakim olduğu teokratik bir devlet kurmayı hedeflediği” iddiası olabilir. Darbe ve ihanetle suçlandıklarını sanıyorduk, teokratik devlet kurmakla da mı suçlanıyorlar?)
Yakın dönem Türkiye tarihi özeti gibi bir paragraftan sonra yardımı anlatan cümle şu: “terör örgütlerine mensup şahıslarla ve ülkemiz Anayasal düzeni aleyhine faaliyet yürüten kurum ve kuruluşlarla ilişki ve irtibat”. Peki yardım nerede? Çünkü yardım başka birşey, ilişki ve irtibat başka bir şey.
Peki ilişki ve irtibattan kasıt ne?
Tutuklama müzekkeresinde yer alan ve bu köşede çıkan “Büyükada’da aksayan vapur seferleri üzerine” başlıklı yazıda tek tek ele alınan “ByLock'lu aradı, email geldi, bilgisayarından harita çıktı” gibi deliller bir kere daha iddianamede tekrarlanmış. Lehte de delil toplaması gereken savcılık, bu ‘delillerle’ ilgili bu üç ay içinde ortaya çıkmış gerçekleri dikkate almamış, düzeltme yapma gereği duymamış.
http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/buyukadada-aksayan-vapur-seferleri-uzerine-4620
Hatta tutuklama müzekkeresinde olmayan, o yazıda da ele alınmamış bazı ek ‘deliller’ de koymuş.
Mesela toplantı için, toplantıdan 15 gün önce kurulan Temmuz Toplantısı whatsapp grubu kayıtları. İddianameye göre bu WhatsApp kayıtlarından önem arz edenleri şunlarmış:
“Toplantı için mail attım. Tarihlerle ilgili sorunu olan var mıdır? Sadece eğitim 3-4-5-6 temmuz. 1 ve 7 temmuz eğiticilerin toplantısı. Istanbul ekibine soru – toplantıyı Büyükkada'da yaparsak otelde kalmanızda sorun yok di mi? Yani her gün git gel yapmak yerine”
Tam bir casusluk ve terör örgütlerine yardım toplantısı hazırlığına benziyor! 15 gün önce bile toplantıya kimlerin katılacağı, nerede yapılacağı tam belli değil.
İkinci önem arz eden bölüm herhalde en önem arz eden bölüm olduğundan iddianamede boldlanmış:
“Şimdi ciddi bir sey yazıyorum. Kolaylaştırıcımız Ali'den tercüme ediyorum: İlk ödeviniz - vapura binmeden önce tüm teknolojik aletlerinizi kapatacaksınız. Telefon, laptop, tablet, smart saat vs. Etrafı seyrederek, keyfini cıkararak seyahat ederek otele girinceye kadar açmayacaksınız. Okuyan ok desin ki herkesin gördüğünden emin olalım”
Ali, İsveç vatandaşı, toplantıda stresle baş etme eğitimi verecek Ali Gharavi. Casuslara verilmiş ilk ödev böylece deşifre oldu; Adalara vapurla gelirken telefonlarını kapatıp, etrafı seyret!
Peki ne zamana kadar, esas “casusluk ve teröre yardım toplantısı”nın yapıldığı otele girinceye kadar. El Salvador istihbaratı bile daha iyisini düşünürdü. Ama iddianameye göre bu gizlilik şüphe çekici.
Hem boldlanmış hem de altı çizilmiş yerler de var. Örneğin Büyükada’daki toplantıyla hiçbir ilgisi olmayan, orada konuşulmamış, bir ay önce yapılmış başka bir toplantının Büyükada’daki toplantı katılımcılarından Özlem Dalkıran’a email ile gelmiş notlarındaki bir cümle iddianameye de girmeyi başarmış:
“İş Bankası’nı, Paşabahçe’yi bloke etme. 3 liralık bardak alıp kırıldı diye geri verme gibi eylemler yapabiliriz. Dayanışma ekonomileri çökertici bir şeydir”
Bu korkunç kaos yaratma planlarını yapanlar da referandumda Hayır kampanyası yapmış, “referandum bitti şimdi ne yapacağız” diye toplanmış bir grup canı sıkılan ve bu müthiş eylem fikirlerini bularak devletimizi çökertme planları yapan bir grup solcu.
Bu cümlenin Büyükada toplantısı iddianamesinde ne işi olduğunu anlatma gereği bile duyulmamış iddianamede.
Yine iddianamedeki yeni delilerden biri de, hakkında iddianamede “bundan telefon geldi” kabilinde bile hiçbir suçlama olmayan Kadın Koalisyonu koordinatörü İlknur Üstün’ün bilgisayarında bulunmuş “BÜYÜKADA MACERASI başlıklı bir yazı. Yazının ne olduğunu okuyalım iddianameden; “yazı içeriğinde, toplantının kaç kişiden oluştuğu, otelin ne tür özeliklere sahip olduğu ve imkanlarından bahsedilmiş ve yapılacak olan toplantının konu başlıklarının yazıldığı.”
İlknur Hanım gerçekten çok önemli bilgileri not almış, macera başlıklı yazısında.
İddianamedeki açık bilgi yanlışlarına da iki örnek verip, esas ek delil olarak giren MASAK raporlarına bakalım.
Meşhur dil haritası için “Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yer alan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinin etimolojik olarak ve ayrıca ayrı bir devlete ait topraklarmış gibi gösterilen haritanın bulunduğu” denmiş. Halbuki o haritada bütün ülkelerin sınırları yerinde duruyor, ve bu net biçimde görülüyor. Harita üzerinde gösterilen dil gruplarının adı da net olarak görülmekte.
İkinci iddia; “şüphelilerin mensup olduğu sivil toplum kuruluşlarına ait internet sitelerinde ve sosyal medya grupları üzerinden yapılan açık kaynak araştırmalarında herkese açık olan paylaşımlar ve duyurular kısımlarda 2017 Temmuz ayı içerisinde İlimiz Adalar bölgesinde yapılması planlanan herhangi bir toplantı çağrısına rastlanılmadığı tespit edilmiştir” Çünkü bu bir iç eğitim semineri. 15 kişilik küçük bir otelin havuza bakan, şeffaf cam, kapısı açık bir salonunda yapılıyor, ama tabii ki herkese açık değil.
Gelelim, ilk kez iddianameye giren MASAK delillerine;
Eski Todays Zaman yazarı Doç. Günal Kurşun, Feza Gazetecilik’ten 2016 yılında 7200 TL almış. Orada yazı yazdığı için olabilir mi? Bir de aynı dernekte çalıştıkları, hakkında FETÖ’den dava olan Orhan Kemal Cengiz’e para göndermiş. Bir de KHK’yla kapatılan bir dernekten 500 TL telif almış.
BM’nin Suriyeli mültecilerle ilgili projelerinde çalışan Veli Acu ise “hakkında birtakım istihbari nitelikte bilgiler bulunan” bir TC vatandaşından 1.000 TL almış ve bağış diye 1785 TL göndermiş. Bu şahısa Danimarkalı bir mültecilere destek veren vakıf da para göndermiş. Nitekim Acu bu parayı mültecilerle ilgili yapılan bir hizmet karşılığında gönderdiğini söylemiş.
Özlem Dalkıran ise kapatılan Roboski Derneği’ne 250 TL, kapatılan Rojava Derneği’ne 'gıda desteği' için notuyla 350 TL ve 'Iraklılar için' diye de birine 200 TL göndermiş.
İnsan hakları derneği yöneticisi Nejat Taştan da hakkında FETÖ’den soruşturma yürütülmüş bir kişiye 500 TL göndermiş, borç iade diye de 750 TL almış.
Diğerleri hakkında bu ‘ciddi’ delilleri dahi yok. Bir de hepsi insan hakları örgütlerinde çalışan sanıklar cep telefonlarının şifresini söylememişler. Bu da hayatın akışına aykırı bulunmuş iddianamede.
İşte deliller böyle. Bu delillerle haklarında üç ayrı, birbirine benzemez terör örgütüne yardım suçlaması var. Peki nasıl bu olabiliyor? Bunu da iddianamenin sonundaki çok ilginç içtihattan okuyalım:
“Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25/03/2013 tarih ve 2013/9-32-52 EK sayılı içtihadında da vurgulandığı üzere icra hareketleri bölünüp teşebbüsü mümkün olan silahlı terör örgütüne yardım suçunun oluşumu için failin bilerek ve isteyerek, zorlayıcı etkenlerin baskısı altında kalmadan, özgür iradesiyle eylemde bulunmasının suçun oluşumu için yeterli olduğu, yine suçun oluşabilmesi için kanunda yardım şeklinin sınırlı olarak sayılmadığı, örgütün yaşantısını sürdürmesine yönelik her türlü eylemlerin bu suçun oluşması için yeterli olduğu yalnızca maddi değeri olan şeyleri vermek veya örgüt üyelerini barındırmak gibi eylemlerle değil her şekilde yardım kastıyla yapılan her türlü eylemde suçun oluşacağı, somut olayda da elde olunan ve incelebilen dokümanların içeriği, tanık beyanları, MASAK- ilişki irtibat raporları bir arada değerlendirildiğinde şüpheli Taner Kılıç haricindeki şüphelilerin çoğunun terör örgütleri ve mensuplarıyla olan irtibatları, faaliyet alanları itibariyle sivil toplumu etki güçlerinin bulunmaları, terör örgütlerince benimsenen ve örgütlerin yaşantılarını sürdürmelerine yönelik, faaliyet şekillerin vazgeçilmez bir unsuru olan yöntem ve taktiklere ilişkin devletimizin Anayasal düzeni ve toplum huzurunu hedef alan, ülkemiz aleyhine gerçekleştirilen uluslararası faaliyetlerde taşeronluk görevi üstelendikleri izahtan vareste olan terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda yakın geçmişte, 2013 yılı Haziran alında vuku bulan, sivil toplum örgütleri faaliyeti görüntüsü altında organize edilen ve terör örgütlerince desteklenen, şiddet eylemleriyle kamu düzenini tehdit eden Gezi Parkı eylemleri benzeri toplumsal kaosa dönüşecek hareketlenmeler yaratmak amacıyla toplantı düzenlediklerinin anlaşılmasına göre bağlantılı oldukları terör örgütleri lehine faaliyette bulunmak suretiyle yardım kastıyla hareket ettikleri, yabancı uyruklu şüphelilerin de mevcut konumları ve ülkemize dair irtibatları nazara alındığında bu amaç haricinde hareket ettiklerinden bahsedilemeyeceği ve şüphelilerin iştirak iradesiyle üzerlerine atılı Silahlı Terör Örgütlerine (FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C) Yardım Etme suçunu işledikleri anlaşılmıştır”
“Terör örgütleri lehine faaliyette bulunmak suretiyle yardım kastıyla hareket etmek” Yani terör örgütüne yardım etmek için onunla ille de bir ilişkiniz olmasına gerek yok, onların yaptıklarına benzer amaçlar için hareket ederseniz, bu terör örgütlerine yardım suçuna girebilir. Bu içtihatla terör örgütüne yardım suçu üzerine atılmayacak çok az kişi kalabilir.
Peki aylardır süren casusluk iddiaları? İddianamenin sonunda bir not sadece;
“Şüphelilerle ilgili terör örgütleriyle bağlantıları ve olayın oluş şekline göre işledikleri yönünde şüphe bulunan Terörizmin Finansmanı ve Casusluk suçları yönünden evrak tefrik edilmekle kayıt edilen başka soruşturma evrakı üzerinden soruşturmaya devam edilmekte olup”
Yani hâlâ ortada bir delil yok, şüphe üzerine bakılmaya devam ediliyor, haklarındaki iddianameye ise yetişmedi.
O halde soralım; Üç ay sonra ortaya çıkan bu iddianame, bu türden suçlamalar için, bu kadar insanı aylardır tutuklu tutmaya, Almanya’yla zaten var olan meseleleri büyütmeye, elini zayıflatmaya, dünyanın en büyük insan hakları örgütlerinden birini Türkiye aleyhine kampanya yaptırtmaya değer miydi?
Hangisi adalet sığar kısmını bir tarafa bırakalım, bazıları için artık hiçbir şey ifade etmiyor da bari şöyle soralım; bunun neresi vatanseverlik, neresi ülkesinin iyiliğini düşünmek?
.14/10/2017 00:43
‘Haşhaş’tan ‘haşhaşi’ye bir krizin hikayesi...
“Ardından bu ilişkileri hala arzu edilmeyen bir şekilde etkileyebilecek talihsiz bir hususun bulunduğunu ifade ettim; bu husus ismini tam olarak vermek gerekirse, Türkiye’den Birleşik Devletler’e olan uyuşturucu madde kaçakçılığının hala devam ediyor oluşuydu”
ABD’nin ilk Türkiye Büyükelçisi olan Joseph C. Grew, beş yıl sonra Ankara’ya veda ederken ziyaret ettiği Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya’yla görüşmesinden sonra günlüğüne böyle yazmıştı. Büyükelçi, öngörüsünde haklı çıktı. Haşhaş Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz sebebi olmaya devam etti. 1945’e gelindiğinde savaşı kazanan demokrasiler cephesinde yer almak için çok partili hayatın önünü açan İnönü, savaşın galiplerinden ABD’ye haşhaş üretimini kontrol altına almayı da vaat etmişti. Ama bütün tedbirlere rağmen 1950’lerin ortalarında Türkiye’nin başta Afyon olmak üzere, tam 42 ilinde afyon üretilmeye devam ediyordu. Türk afyonu dünyanın baz morfin oranı en yüksek afyonuydu ve uyuşturucu tacirlerinin gözdesiydi.
1959’da ekonomik krize karşı para bulmak için Washington’a giden Menderes de aynı taleple karşılandı. Bizzat CIA’nın kurucusu ve başkanı Allen Dulles (Dışişleri bakanı John Foster Dulles’un kardeşi) haşhaş üretimin yasaklanmasını istemişti. 1960’ların sonundan itibaren artık uyuşturucuyla mücadele ve haşhaş üretiminin kısıtlanması ABD dış politikasının Vietnam’ın ardından en öncelikli sorun haline gelmişti.
***
68’li çiçek çocuklarla popülerleşen uyuşturucu maddeler Amerikan toplumunu sarsıyor, madde bağımlısı sayısı milyonlarla ifade ediliyordu. İlk ciddi adım 1968 yılında Johnson döneminde atıldı. Uyuşturucu ve uluslararası uyuşturucu trafiğiyle mücadele için Bureau of Narcotics and Dangerous Drugs (BNDD) kuruldu. 1970 yılında BNDD’nin dünyada 9 ülkede ofisleri vardı; İtalya, Fransa, Panama, Hong Kong, Meksika, Tayland, Vietnam, Kolombiya ve Türkiye. Türkiye, çünkü BNDD raporlarına göre ABD’de tüketilen eroinin yüzde 80’i Türk haşhaşından elde ediliyordu.
(Amerikalıların narkotik konusunda işbirliği için İstanbul’da ilk ofisi açtığı tarih ise 1960)
Amerikalıların Fransız Bağlantısı adını verdikleri eroin ağı şöyle çalışıyordu: Hammadde olan haşhaş Türkiye’den gemilerle ya da Bulgar sınırından Marsilya’da Korsika mafyasının işlettiği laboratuvarlara taşınıyor ve buradan da eroin olarak ABD’ye sokuluyordu. Bu ağı çökertmek isteyen başkan Nixon’ın döneminde uyuşturucuyla mücadele Türkiye ile ABD arasındaki en birincil sorun haline gelmişti artık. Nixon, 1969 yılında Türkiye’ye gönderdiği temsilcisiyle Demirel hükümetine, o yılki bütün haşhaş üretimini satın almayı teklif etti. Ama Ege çiftçileri oy deposu olan Başbakan Demirel için, hemşehrilerini bunu yapamazdı. Aynı teklifi bizzat yineleyen dönemin ABD Büyükelçisi Wiliam J. Handley’e Demirel’in “Bizim Afyon adlı bir ilimiz var, farkında mısınız” dediği iddia edilir.
Demirel’in tavrı ABD’yi kızdırmış, kongrede Türkiye’ye yaptırım konuşulmaya başlanmıştı. Karşılıklı sert açıklamalarla gerilim sürerken 12 Mart 1971 muhtırasıyla Demirel hükümeti devrildi. Darbecilerin kurduğu hükümetin ilk işi ise Amerika’nın desteğini de alabilmek için haşhaş meselesiyle ilgilenmek oldu. Zaten sol cuntaya ve solculara karşı yapılmış darbenin ABD’den destek alması zor olmadı. Darbeden bir ay sonra ABD Dışişleri Bakanı Rogers Ankara’ya geldi. Kısa bir süre sonra da Nihat Erim hükümeti, o yılın bütün haşhaş hasadını satın aldıklarını ve haşhaş üretiminde kısıtlamaya gidildiğini açıkladı. 30 Haziran 1971’de ise hükümet, Amerikalıların beklediği radikal kararını verdi ve Türkiye’de haşhaş üretimini tamamen yasakladı. Erim bu kararının ödülünü 1972 Mart’ında Beyaz Saray’da Nixon tarafından en üst düzeyde ağırlanarak aldı. Nixon, haşhaş konusundaki işbirliği için Erim’e defalarca teşekkür etti.
http://www.presidency.ucsb.edu/ws/index.php?pid=3780
***
Haşhaş üretimini kısıtlamayı başaran Nixon, 1973 yılında uyuşturucuyla mücadele eden devlet birimlerini tek çatı altında toplamaya karar verdi ve Adalet Bakanlığı bünyesinde ve FBI statüsünde kısaadı DEA olan Drug Enforcement Administration (Türkiye’deki adı ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi) kuruldu. 1974 yılında Ecevit başbakanlığındaki CHP-MSP hükümetin yeniden haşhaş ekiminin serbest bıraktığı Türkiye, kuruluşundan itibaren DEA’nın en aktif olduğu ülkeler arasında yer aldı. Wikileaks’in yayınladığı ABD büyükelçilikleri ve Dışişleri Bakanlığı arasındaki telgraflar, 1973 yılından itibaren DEA görevlilerin Türkiye’deki faaliyetleri ve işbirlikleri hakkında bir fikir veriyor.
https://wikileaks.org/plusd/?qproject []=ps&qproject[]=cc&qproject[]=fp&qproject[]=ee&qproject[]=cg&q=DEA+Istanbul#result
Polis, Jandarma, Gümrükler ve Toprak Mahsüleri Ofisi’yle birlikte çalışan DEA, INCLE (The International Narcotics Control and Law Enforcement) programı çerçevesinde Türk emniyetine 1986’dan 2004’e kadar teknik ekipman ve eğitim desteği vermiş, narkotik polisinin yıllarca kullandığı dinleme cihazları, kamera gibi teknik ekipmanlar DEA tarafından sağlanmış ve kurulmuştu.
https://wikileaks.org/plusd/cables/09ANKARA445_a.html
DEA ve Türk polisinin 44 yıllık bu işbirliği içinde TADOC adlı narkotik eğitim merkezinin kurulması, birlikte düzenlenen uluslararası konferanslar, ziyaretler, ABD gezileri ve tabii onlarca ortak narkotik operasyonu da var. O operasyonların en ünlüleri 1992’de Karaçi’den yola çıkan ve Akdeniz’in uluslararası sularında Türk polisi ve DEA’nın ortak operasyonunda yakalanacakken batırılan 3 ton uyuşturucu taşıyan Kısmetim-1 gemisi, 1993 yılında yine DEA ajanları, Türk polisi ve SAT komandolarının baskın yaptığı 11 ton uyuşturucu yüklü Lucky S gemisine yönelik operasyonlardı. (Gemiye çıkan Türk SAT timinin komutanı üsteğmen Ali Türkşen’di)
***
Operasyonların başrolünde olan DEA İstanbul Bürosu Şefi Michael Spasaro ile İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in Amerikan usulü tokalaşırken fotoğrafları gazetelerde yer almıştı. (Spasaro emekli oldu, tıpkı Menzir gibi siyasete girdi, Oregon’da Cumhuriyetçi partiden eyalet Meclis’ine adaylığını koydu)
1992 ve 1993 yılındaki Kısmetim-1 ve Lucky S operasyonlarına katılan İstanbul’daki DEA ekibi 1996 yılında da Pakistan’dan getirdiği 750 kg uyuşturucuyla yakalanan Hurşit Han operasyonu sırasında gazetelerde haber olmuştu. Bu operasyonu izleyen polis muhabiri Önder Şuşoğlu, yıllar sonra o gün çekilmiş bir fotoğrafı Facebook sayfasında paylaştı. Fotoğrafta DEA yelekli olarak uyuşturucu çuvallarının önünde görülen kişi artık Türkiye’de çok meşhur biriydi çünkü; Metin Topuz. Mahkemedeki ifadesine göre Metin Topuz ‘1982 yılında ABD İstanbul Konsolosluğu’nda çalışmaya’ başlamış. ‘1993 yılının şubat ayında ABD Konsolosluğu Amerikan Federal Narkotik Polis Teşkilatı İstanbul Bürosu’na (DEA) geçmiş’ ve 24 yıldır da burada çalışıyor. Muhtemelen konsolosluğun en kıdemli Türk çalışanı.
Topuz bir polis ya da DEA ajanı değil. Konsolosluk açıklamalarında onun için kullanılan “yerel çalışan” ifadesi, ABD diplomatik misyonlarında LES (Locally Engaged Staff) ya da FSN (Foreign Service National) olarak geçen diplomatik statüsü olmayan yerel personeli tanımlıyor. Bu personellerin görev tanımı ABD Dışişleri Bakanlığı sitesine göre “Yerel dil ve kültürel uzmanlıklarıyla geçici Amerikan personeline devamlılık sağlamak”. Yine Amerikan gazetelerindeki konuyla ilgili çıkan haberlerdeki sıfatla Metin Topuz konsolosluktaki Amerikalı DEA çalışanlarıyla Türk muhatapları arasında bir irtibat görevlisi. https://careers.state.gov/learn/who-we-are/
82’den beri görevde olduğu için tanınan bir isim Topuz. Deneyimli polis muhabiri Burak Ersemiz’in Facebook sayfasına yazdığı nottan okuyalım:
“Vize krizine neden olduğu ileri sürülen ABD konsolosluk çalışanı Metin Topuz 1990'lı yıllardan 2000'li yılların başına kadar İstanbul Narkotik Şube bünyesinde bulunan teknik takip biriminde DEA için ayrılan özel odada Amerikalılar adına dinlemelere katılıyordu. Kendisini tanımayan polis yoktur. Gazetecilere bile vize işlerinde yardımcı olurdu. Mecidiyeköy'de bulunan ek hizmet binasının dokuzuncu katında Gayrettepe PTT den çekilen kablolarla dinleme yapılıyordu. O zamanki sistem konsolosluk görevlileri tarafından kurulmuştu ilk bakışta uyuşturucu operasyonları için kullanılıyor gözüküyordu ancak sistem herkesin dinlenmesine müsaade ediyordu. Aynı dönemde söz konusu binanın girişine de Amerikalılar tarafından x ray kapısı hediye edilmişti.”
https://www.facebook.com/burak.ersemiz
***
Peki, 35 yıldır ABD İstanbul Başkolosluğu’nda görevli ve 24 yıldır da İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA’daki Amerikalı amirleriyle Türk muhatapları arasında irtibat görevlisi olarak çalışan Metin Topuz’a yöneltilen suçlamalar ne? Suçlamalar hangi delillerle yapıldı? İrtibat görevlisi Topuz’un tutuklanmasına neden olan irtibatları ne?
Devamı pazartesi gününe...
.16/10/2017 00:06
‘İrtibat görevlisi’nin irtibatları...
Aslında her gün boyutları küçülen haberler, tonları düşen açıklamalara bakılırsa sanki daha geçen hafta ABD ile karşılıklı vize yasağı restleri yapıldığına inanmak zor.
Belki de ABD’den krizi görüşmek için gelecek heyet öncesi tamir edici bir sessizliktir bu.
Bu sessizlikten istifade 66 yıllık Türkiye-ABD müttefiklik tarihindeki en büyük krizlerden birinin sebebi olan tutuklanmanın hikayesine daha yakından bakalım.
Hatırlayalım; 1960’dan beri İstanbul’da ofisleri olan ve Türk polisiyle birlikte çalışan Amerikalı narkotikçilerin, 1973’de kurulan FBI statüsündeki, çatı örgütünün adı DEA (Drug Enforcement Administration- ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi)
35 yıldır ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli olan Metin Topuz, son 24 yıldır da İstanbul’daki Amerikan Narkotik Bürosu DEA için çalışıyor.
Muhtemelen konsolosluğun en kıdemli çalışanı. Statüsü Amerikan diplomatik misyonlarında kısaca LES (Locally Engaged Staff) ya da FSN (Foreign Service National) denen diplomatik statüsü olmayan yerel çalışan. İrtibat görevlisi olarak adlandırılan iş tanımının içinde ‘DEA’daki Amerikalı amirlerine tercümanlık, sık sık değişen Amerikalı görevlilerle Türk muhatapları arasındaki ilişkilerde devamlılığı sağlamak ve rehberlik’ var.
25 Eylül’de gözaltına alınan, emniyet ve savcılıktaki sorgularının ardından çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından 4 Ekim’de tutuklanarak Silivri cezaevine gönderilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Metin Topuz’un tutuklanma sebebiyle ilgili elimizde savcılığın mahkemeye gönderdiği tutuklama talebi ve gazete haberleri var.
(ABD Büyükelçisi Bass, Karar’ı da “ciddi medya” olarak kabul etmediği için veda basın toplantısı davet etmedi ve ona ciddi sorularımızı soramadık)
Gazete haberlerine göre Topuz aynı anda hem “Amerikan ajanı” hem de “FETÖcü ajan” hatta “FETÖ imamı”.
Herhalde bu yüzden gazete haberlerinde Topuz'un 90’lardaki narkotik operasyonlarında çekilmiş fotoğrafları bile “DEA mensubuymuş gibi operasyonlara katılmış” diyerek verildi.
Gazetelerdeki bu sıfatların kaynağıysa aslında “FETÖ üyeliği” ya da “Amerikan ajanlığı” suçlamalarının yer almadığı savcılığın tutuklama talebi. O talepte ‘Kuvvetli suç şüphesi” olduğu iddia edilen üç suçlamaya bakalım;
(Savcılığın tutuklama talebinin orijinalini merak edenler için
https://twitter.com/alifuatduatepe/status/917121324237156353. https://twitter.com/alifuatduatepe/status/917121625904025601 )
“17/25 Aralık şüphelileriyle, eylemin asıl faili konumundaki dış istihbarat ve ülkeler arasında aracılık”
“17/25 Aralık ve 15 temmuz darbe girişimini yöneten FETÖcülerle, Gülen arasındaki irtibat”
“Sahte delil ve ses kayıtlarının yurtdışına çıkarılması konusunda FETÖcülerin dış irtibatı olmak”
Bu üç suçlama cümlesindeki ortak kelime dikkatinizi çekmiştir. Resmi görevi ‘irtibat görevlisi’ olan Topuz, ikisinde ‘irtibat’, birinde ‘aracılık’ la suçlanıyor. Aslında üç suçlamada da esas fail o değil, esas failler arasındaki aracı o.
Peki bu ‘irtibat’ ve ‘aracılık’ suçlaması için gösterilen deliller ne? Yine savcılık tutuklama talebinden okuyalım.
Topuz’un 13’ü polis, biri asker ve biri savcı 15 FETÖ’cüyle “17/25 Aralık girişimi başlatılmadan hemen öncesinde ortak irtibat noktası olduğunun tespiti”, “şüphelinin iletişimleri kontrol edildiğinde FETÖ/PDY silahlı örgütüne üye olmak suç nedeniyle hakkında soruşturma yürütülen 121 kişi ile daha olağanının ötesinde (herhalde tashih var, hayatın olağan akışının ötesinde denmek isteniyor. YO) yoğun irtibatının bulunduğu gibi FETÖ/PDY terör örgütüne Bylock kriptografik iletişim sistemini kullanan çok sayıda kişi ile yüzlerce irtibatının tespiti” ve ‘1994-2017 yılları arasında 120 kez yurtdışına çıkmış’ olması.
‘İrtibat’ ve ‘aracılık’ suçlamalarına gösterilen deliller de telefon irtibatları. Bunların telefon konuşması mı, mesajlaşma mı başka bir irtibat mı olduğunu bilmiyoruz. Bu telefon irtibatlarında ne konuşulduğu, ne için irtibatın kurulduğunu da...
Topuz’un bu irtibatları yaptığı cep telefonu hattı için savcılık tutuklama talebinde yer alan “Başkası adına kayıtlı” bilgisi boldlanmış.
Peki, bu telefon hattının “başkasına adına kayıtlı” olması bir gizliliğe mi işaret ediyor?
Savcılık tutuklama talebinde yer almayan “Telefonun kimin üzerine kayıtlı olduğu” bilgisini önceki gün Sabah’ta yer alan haberdeki bir belgeden öğreniyoruz. Belgede Topuz’un telefonunun “Murat A. ABD Başkonsolosluğu” üzerine kayıtlı olduğu yazılı.
http://www.sabah.com.tr/gundem/2017/10/13/al-sana-belge-bass.
***
Murat A. kim?
Küçük bir Google araştırmasıyla karşımıza çıkıyor. Elçilikte irtibat kurulan telefonun üzerine kayıtlı olduğu M.A. elçiliğinin telekomünikasyon işlerine bakan bir çalışanı, numaralar onun üzerine kayıtlı.
https://tr.usembassy.gov/wp-content/uploads/sites/91/2017/08/RFQ-for-IPC-ICASS-Iphone-Cell-Phones-and-Chargers-W17.pdf
Yani aslında Metin Topuz, suçlamaya teşkil eden telefon irtibatlarını elçiliğin ona verdiği resmi telefonuyla yapmış.
(Murat A. daha önceki iddianamelerden de hatırlayanlar olabilir. En azından bu köşeyi daha eski takip edenlere ismi tanıdık gelebilir. 17 Aralık tutuklusu iki polisin ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nu aradıklarıyla ilgili ilk tespit bundan iki yıl önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili İsmail Uçar tarafından hazırlanan 25 Aralık İddianamesi’nde yer almıştı. Bu konuda iki önce yazılmış iki yazı için:
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/588281.aspx
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/590485.aspx )
Şimdi de savcılık tutuklama talebinde Metin Topuz’un irtibatta olmakla suçlandığı isimler ve son görevlerine bakalım;
İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili firari sanık Zekeriya Öz, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mutlu Ekizoğlu, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı, İstanbul Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Yakub Saygılı, İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcıları Yasin Topçu ve Kazım Aksoy, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Büro Amiri Mehmet Akif Üner, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Teknik Büro Amirleri Arif İbiş ve İbrahim Şener, İstihbarat Şube Müdürü Serdar Güldalı, İstanbul Narkotik Şube Müdürü Özcan Bulduk, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Oğuzhan Ceylan, İstanbul İl Jandarma Komutanlığı komutan yardımcısı Yarbay Oktay Akkaya, eski Emniyet Müdürü Zeki Taşkın.
Bu 15 isimden ilk 13’ü 17/25 Aralık soruşturmalarında, son ikisi 15 Temmuz soruşturmalarında sanık.
Peki bu telefon irtibatlarının tarihleri ne?
Bu irtibatların tarihiyle ilgili savcılık talebinde yer alan tek bilgi “17/25 Aralık girişimi başlatılmadan hemen öncesinde” cümlesi. Bunun dışında somut tarihler en azından bu tutuklama talebinde yok.
Tutuklama talebinde Topuz’un 1994-2017 arasında 120 kez yurtdışına çıkış yapmış olması suçlamalara delil olarak gösterildiğine göre, hakkındaki soruşturma geniş bir zaman aralığını kapsıyor ve 121 FETÖ şüphelisi ya da tam sayısı verilmeyen “yüzlerce Bylockçu’yla teması da daha geniş bir aralıkta yapılmış olabilir, bunu da bilmiyoruz.
(Örneğin 2010 yılına kadar devam eden Wikileaks’teki ABD telgraflarında İstanbul’daki DEA çalışanlarıyla ilişki içinde olan ve daha sonra FETÖ üyeliğiyle suçlanan onlarca polisin adı geçiyor. https://wikileaks.org/plusd/cables/09ANKARA445_a.html )
Topuz’la 15 FETÖcü polis, savcı ve asker arasındaki telefon irtibatlarının tarihi hakkında savcılık talebinde geçen “17/25 Aralık girişimi başlatılmadan hemen öncesinde” cümlesinden kastedilen ne olduğunu yine Sabah’taki Nazif Karaman’ın haberinden öğreniyoruz.
Habere göre 17 aralık soruşturmasını yürüten, tutuklu eski İstanbul Nitelikli Dolandırıcılık Büro Amiri Mehmet Akif Üner, Topuz’un elçilik adına kayıtlı telefonuyla 15, 16, 19 ve 22 Kasım 2013 tarihlerinde 9 kez ve toplam 27 dakika görüşmüş.
Yine tutuklu eski İstanbul Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı’nın da bu telefonla 10 Kasım 2013’de bir kez irtibatı var. Eski tutuklu İstanbul Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç’la ise 2 Ekim 2013 günü bir kez 11 dakika 48 saniye telefonda konuşmuş Topuz.
Habere göre Saygılı ile diğer görüşmeleri 2012- 2014 yılları arası 10 kez, Ardıç’la da 2012-2014 arası 10 kez irtibat tespit edilmiş. Eski İstanbul İl Emniyet Müdür Yardımcısı Mahir Çakallı’yla da Topuz 2012-2014 yılları arasında 16 kez görüşmüş. Bu görüşmelerin 17/25 Aralık öncesinde olup olmadığıyla ilgili bir bilgi yer almıyor haberde. Haberden bu görüşmelerin Gezi öncesi bir zamana ait olduğunu anlıyoruz. Son olarak Zekariya Öz’ün 23 Eylül-4 Ekim tarihleri arasında Topuz’la görüştüğünü öğreniyoruz.
Bu son görüşmenin belgesi de var. Belgenin adı “Metin Topuz isimli şahsın kullandığı değerlendirilen M.A. ABD Başkonsolosluğu adına kayıtlı 533... numaralı telefon ve T.C. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adına kayıtlı 212.. numaralı telefonun 2012-2016 yılları arasındaki irtibat tablosu.”
Yani Topuz ve Öz’ün telefon görüşmeleri iki resmi telefon arasında yapılmış. Bir kısmı 17-25 Aralık 2013 öncesinde, listeye göre 2012 yılında da görüşmeleri mevcut.
Ayrıca bu dört isim dışındaki, savcının tutuklama talebinde Topuz’un irtibatı olduğu söylenen diğer 11 ismin irtibatlarının 17/25 Aralık öncesine mi ait olduğunu yoksa 2012-2014 aralığına mı ait olduğunu da bilmiyoruz.
***
Örneğin, tutuklama talebinde “15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan darbe girişimi öncesinde tutuklu İstanbul İl Jandarma Komutanı Jandarma Albay Gürcan Sercan ile birlikte darbe toplantıları yapan ve darbe girişimi esnasında jandarma personeline silah dağıtarak darbe girişimine katılmalarını sağlayan İstanbul İl Jandarma Komutan Yardımcısı Yarbay Oktay Akkaya” olarak uzun uzun darbedeki rolü anlatılan yarbayla Topuz’un ne zaman görüştüğü, soruşturmayla ilgisi yok gibi görünen ama sanki darbeyle de Topuz’u ilişkili gibi gösteren bu uzun açıklamaların tutuklama talebinde neden yer aldığını da bilmiyoruz.
Bu dosyayla ilgili bildiklerimiz ve çıkan haberlerin çoğunun kaynağı ise ilginç bir şekilde Metin Topuz’un 3 Ekim 2017’de alınan savcılık ifadesi.
Topuz ifadesinde, sadece telefon irtibatlarını kabul etmemiş, bu isimlerle ilişkisi hakkında savcının tespit edemediği bilgiler vermiş, nerede, nasıl tanıştığını, ne zaman ve kimlerle birlikte onlarla görüştüğünü, birlikte yaptıkları ABD ziyaretlerini de bir “FETÖcü ajan” ya da “Amerikan ajanı”ndan beklenmeyecek ayrıntıda anlatmış.
Örneğin İstanbul Jandarma Komutan Yarbay Akkaya ile görüştüğünü kabul etmiş “Jandarma içinde irtibat kurdukları görevlilerden biri olduğunu, iş dışında başka bir irtibatının bulunmadığını” söylemiş.
Savcılığın tutuklama talebinde sadece aralarındaki telefon irtibatı tespiti yer alan eski mali Şube Müdürü Yakup Saygılı, yardımcısı Yasin Topçu ve baş komiser İbrahim Şener’le birlikte yaptıkları ABD gezisini yine ifadesinde bizzat kendisi anlatmış:
“Yakup Saygılı isimli şahsın Mali Şube Yardımcısı olarak görev yaptığı dönemde kendisini birçok kez ziyaret ettiklerini, şube müdürü olduğunda da DEA görevlileri, yardımcısı Yasin Topçu ve soyadını hatırlamadığı İbrahim (Şener) isimli bir baş komiser ile birlikte bir defa yurtdışına gittiklerini, Washington’da bu konuyla ilgili Amerikan savcısıyla görüştüklerini”
Yine Nazmi Ardıç’la savcının sadece telefon irtibatı bulduğu ilişkisinin ayrıntılarını da şöyle anlatmış:
“Nazmi Ardıç’la DEA görevlileriyle birlikte Narkotik Şube Müdürü Mahir Çakallı’nın makamında tanıştığını, yaptıkları telefon görüşmelerinin de iş gereği Amerika ve müdürü ile aralarında tercümanlık yapmak için olduğunu, ayrıca Nazmi Ardıç’ın ABD konsolosluğuna vize için gelmiş olabileceğini, bu nedenle DEA görevlileriyle birlikte konsoloslukta da görüşmüş olabileceklerini”
Bütün bu irtibatlarla ilgili savcıya benzer açıklamalar yapan Topuz’un ifadesinden bir kaç örnek daha verelim.
“Mehmet Akif Üner ile 2010 yılında Antalya’da bir seminerde tanıştığını, ABD-Türkiye arasında yürütülen ortak bir soruşturma kapsamında yaptıkları çalışmalar sırasında Mali Şube’ye DEA görevlileriyle birlikte geldiklerinde şubede karşılaştıklarını ve telefonda bir kaç kez görüşmesinin olduğunu”
Kazım Aksoy’u DEA görevlileriyle Başsavcı Vekili Zekariya Öz’ün buluşmasını organize etmesi nedeniyle tanıdığını, görüşmenin Zekariya Öz’ün Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ndeki makamında olduğunu”
Burada biraz duralım. Savcılık tutuklama talebinde sadece telefon irtibatı olduğu yazan Zekeriya Öz’le olan irtibatını da Metin Topuz ifadesinde ayrıntılı olarak anlatmış:
“Zekeriya Öz ile Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 2 defe görüştüğünü, ilk görüşmenin hatırladığı kadarıyla 2013 yılında olduğunu, Amerika’dan gelen bir heyetle kendisini ziyarete gittiğini, toplantıya şu anda ismini hatırlamadığı bir başsavcı vekilinin de katıldığını, o başsavcı vekilinin adliye girişinde kendilerini karşıladığını ve odasına aldığını, toplantıya 5 dakika sonra Zekeriya Öz’ün katıldığını, toplantıda “adli konularda nasıl beraber çalışabileceklerini” konuştuklarını, grupta kendisi dışındaki herkesin Amerikalı olduğunu, diğer görüşmenin ise Mali Şube’yle yürüttükleri bir başka dosyayla ilgili olduğunu, bu görüşmenin Zekeriya Öz’ün makamında olduğunu, görüşmeyi Mali Şube Müdür Yardımcısı Kazım Aksoy’un ayarladığını, toplantıda hatırladığı kadarıyla iki Amerikalıyla birlikte kendisi ve Kazım Aksoy’un bulunduğunu, toplantıda takip ettikleri konuyla ilgili savcının Amerika’ya götürülmesi teklifinde bulunduklarını, ayrıca Zekeriya Öz’ü de davet ettiklerini, kendisinin VİP karşılama istediğini ancak kabul etmediklerini, görülmenin bu şekilde sonlandığını”
En başta sadece telefon irtibatından tutuklanması istenen biri için ama özellikle de iddia edildiği gibi ABD devleti adına ya da FETÖ adına gizli bir görev yürüten biri için epey ayrıntılı ifadeler bunlar. Ayrıca FETÖcü biri herhalde Zekeriya Öz’ün açgözlülüğünü ele veren böyle bir ifade vermezdi.
İfadeden Amerika’ya götürülmek istenenin Öz değil, o günlerde mali soruşturmalarla ilgili Başsavcı vekili olan Zekeriya Öz’e bağlı bir başka savcı olduğu anlaşılıyor.
Ama hem burada hem de diğer ifadelerde neden ABD’ye götürdünüz onları, hangi soruşturma için görüştünüz gibi muhakkak sorulmuş olması gereken takip sorularının cevapları yok. Belki de bu sorulara verilen cevaplar konuyla ilgisiz olduğu için özet olduğu söylenen ifadede de yer almamış.
Metin Topuz’un ifadesinde dikkat çeken diğer bir konuda bütün bu görüşmeleri, ziyaretleri, ABD gezilerini “DEA görevlisi Amerikalılarla birlikte” yaptığını söylemesi.
Burası aslında bu soruşturmadaki en kritik nokta.
Tam da suçlamalara konu olan bu irtibatlar Topuz’un irtibat görevlisi olarak işinin tanımı içine giriyor çünkü; DEA’daki müdürlerinin Türk muhataplarla görüşmelerini organize etmek, o görüşmelere katılmak ve tercümanlık yapmak.
Yani aslında bütün bu görüşmeleri bu isimlerle Metin Topuz değil, DEA’daki amiri olan Amerikalılar yapıyor.
Peki kim bu amirler?
1960’den beri İstanbul’da ofisleri olan, 1973’den beri DEA adıyla çalışmalarını yürüten Amerikalı Narkotikçilerle 1993’den beri birlikte çalışan Topuz’un ilk müdürü Michael Spasaro. Açık kaynaklardan araştırılarak bulunabilecek 2010’daki müdür Mark Synder ve bu görüşmelerin yapıldığı 2013’teki müdürü ise Jason J. Sandoval.
Google’da adını arattığınızda Sandoval’ın 2013 yılında Türkiye’de yapılmış başka ziyaretleri de görülüyor. Örneğin 2013 Ağustos’unda Trakya Gümrüğü’nü ziyaret etmiş.
http://trakya.gtb.gov.tr/haberler/amerika-birlesik-devletleri-uyusturucuyla-mucadele-dairesi-dea-istanbul-burosu-tarafindan-bolge-mudurlugumuze-ziyaret
2014 Şubat’ında ise gümrük çalışanları DEA görevlileriyle birlikte ABD Meksika Sınırı’nı ziyaret etmişler.
http://www.gtb.gov.tr/kurumsal-haberler/trakya-gumruk-ve-ticaret-bolge-mudurlugu-abd-gumruk-kapilarini-ziyaret-etti
Sandoval, 2016 Mayıs’ından beri de DEA için Güney Karolanya’nın Charleston şehrinde çalışıyor, sık sık medyada yaptığı uyuşturucu operasyonlarının haberleri çıkıyor.
http://abcnews4.com/news/hooked-on-heroin/dea-agent-jason-sandoval-discusses-the-heroin-epidemic-and-how-people-can-seek-help
Linklere basıp DEA şefi Sandoval’ı görenler, dünkü gazetelerde çıkan Metin Topuz’un 5 Aralık 2013 günü İstanbul Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı’ya ziyaret görüntülerinde arkasından odaya giren kişiyi ona benzetmiş olabilirler.
https://www.ahaber.com.tr/webtv/gundem/feto-irtibatcisi-yakup-saygili-ile-gorusmus
Nitekim önceki gün, Metin Topuz tek başına Saygılı’yı ziyaret etmiş gibi verilen haberler, dünkü haberlerde revize edildi ve ‘bu görüşmeye “DEA’daki amiri Sandavol’un da katıldığının belirlendiği” yazıldı.
***
Toparlarsak;
Eğer ABD İstanbul Başkonsolosluğu irtibat görevlisi Metin Topuz hakkındaki deliller savcılık tutuklama talebindeki telefon irtibatlarından ibaretse, bu suçlamanın birinci muhatabı herhalde irtibatı sağlayan, tercümanlık yapan Topuz değil, İstanbul DEA’daki esas sorumlu olan Amerikalı müdürleri ve bu görüşmeleri yapan Amerikalılar olmalı.
Esas uzmanlıkları narkotik ve ilgili suçlarla mücadele olan ve Türk muhataplarıyla da bu soruşturmalar kapsamında görüşmesi gereken DEA çalışanı Amerikalı görevlilerin, konsolosluk çalışanı Metin Topuz’la birlikte, o sırada 17/25 Aralık soruşturmalarını da yürüten FETÖ’cü polis ve savcılarla olan görüşmelerinin hangi dosyalarla ilgili olduğu sorusu cevabı bulunması gereken en kritik soru. Hem bu görüşmeleri, ziyaretleri ayrıntılı olarak anlatan Topuz, hem hali hazırda İstanbul’da ofisi olan DEA görevlileri hem de tutuklu polisler üzerinden bu sorunun cevabı bulunabilir.
17/25 Aralık’ı yapan polislerden 3’üyle bu soruşturma öncesindeki içeriği belirsiz telefon irtibatı, bu soruşturmayla ilgiyi kanıtlamadığı gibi, işi bu polislerle görüşmek olan bir DEA görevlisinin resmi olarak o tarihlerde devletin polisi ve savcısı olan bu isimlerin FETÖ’cü olmasıyla herhalde bir ilgisi yok.
Halbuki, 17/25 aralık soruşturmalarıyla ABD’nin ilişkisini sorgulamak haklı bir şüphe.
BM kararıyla uygulanan İran’a ambargosunu Türkiye’nin altın ticaretiyle deldiği 2010’lardan itibaren ABD’nin dillendirdiği bir şikayetti.
Hatta 2011’de Türkiye’ye gelen Amerikan Hazine Bakanlığı'nın Terörizm ve Finansal İstihbarat konularından sorumlu Müsteşarı David Cohen, bakanlar, bürokratlar, aralarında Halkbank’ın olduğu bazı resmi ve özel bankalarla görüşmeler yapmıştı.
https://www.youtube.com/watch?v=nPARoiYkhI8
Hatta bazı özel bankaların bu görüşmelerden sonra bu ticaretten çekildiği iddia edilmişti.
Aynı David Cohen, 17/25 Aralık girişimlerinden bir ay sonra da Türkiye’deydi.
http://www.aljazeera.com.tr/haber/abd-hazine-mustesari-ankarada-0
Yine ABD’de görülen Zarrab davasının hakimi Richard Berman’ın 8-9 Mayıs 2014’te İstanbul’da bir FETÖ’cü avukatlık bürosunun düzenlediği ve 17/25 Aralık soruşturmalarının da konuşulduğu bir sempozyumda moderatörlük yaptığı ortaya çıkmıştı. Reddi hakim sebebi olacak ziyareti, hakim davanın başında kabul etmiş ve anlatmış ama sanık avukatlarından reddi hakim talebi gelmediği için davaya bakmaya devam etmişti.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tolga-tanis/zarrab-davasi-ve-gulenciler-40103985
Yine ABD’nin 15 temmuz darbesiyle ilişkisi olup olmadığı Fethullah Gülen’in ABD’de yaşaması, hem Türkiye’nin darbeler tarihi, hem ABD’nin darbelere destek tarihi düşünüldüğünde yine haklı olarak şüphelenilip araştırması gereken ciddi bir iddia.
Ama darbeyi ABD organize etmişse bile bunu konsolosluklarının resmi telefonlarıyla görüşmeler yaparak yapmammış olma ihtimali çok yüksek!
Liderleri ABD’de yaşayan FETÖ’cülerin sık sık vize için ABD elçiliklerini aramış olmaları da herhalde sürpriz değil.
Polis ve savcılıklar keşke bu konudaki haklı şüpheciliklerini 2014’ten sonra paralel yapı soruşturmaları sırasında Sakarya’da görevli bir İlahiyat yardımcı doçentinin neden iki yılda 20 kez ABD’ye uçtuğundan şüphelenerek de gösterselerdi.
Ya da sahiden ABD’nin darbeyle ilişkisi araştırılmak isteniyorsa, şu ana kadar çıkmış hiçbir iddianamede görülmeyen darbe soruşturması için ABD’ye bir ziyaret gerçekleşseydi. ABD’li muhataplardan, darbeden bir kaç gün önce New York’a uçan Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın havaalanı çıkışından itibaren nereye gittiğini gösteren kamera kayıtları istenseydi örneğin.
Bir kısmı şu yazıda da mevcut olan daha ciddi soruların peşine düşülseydi.
http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/596151.aspx
Ama ABD gibi her kesimin karşısında birleştiği, depremi bile suni makinelerle yaptığından şüphelenilen bir ülkenin büyükelçiliğinde Amerikalı polislerle çalışan bir Türk görevlinin neyle suçlandığı aslında belki de kimsenin umurunda değildir.
Boş yere merak edip, şüpheleri üzerinize çekmeye de gerek yok.
Ama en azından Türkiye’yi yönetenlerin dış politikayla ilgili böyle tarihi kararları sadece polis ve savcı soruşturmalarına, önyargılı gazete haberlerine bakarak vermediklerini umalım. Bu konuda epey kötü tecrübeleri olan bir ülkeyiz çünkü...
.21/10/2017 00:27
Bir bilmecem var çocuklar
93 Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, mübadele, göçler, İkinci Dünya Savaşı... İlk akla gelenler ölümler, kayıplar, acılar, yokluklar, toprak kayıpları. Ama bütün bu travmalardan bir tek iyi sonuç çıkmış olabilir; Bisküvi.
93 Harbi ile yurdundan edilmiş Kırımlı Devlet ailesi Tekirdağ’a kadar gelmiştir. Sonra Balkan Savaşları çıkar, aile biraz daha geriye İstanbul’a çekilir. 1913’de İstanbul da karışınca tekrar anayurtları Kırım’a dönerler. 1917 Bolşevik Devrimi olur, Menşeviklerle hareket eden Kırımlılara yönelik komünist zulmünden yeniden Türkiye’ye gelirler. Önce İstanbul’a sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı günlerinde İstanbul’da hayat zorlaşınca Ankara’ya. Sonra çalışmak için tekrar İstanbul’a...
Dünyayı altüst eden bu çalkantılar hamurun kıvamını bulmasını sağlar ve 1944’de Kırımlı Devlet ailesinden Hacı İslam Devlet’in (devlet böyle İslamcı slogan gibi adı kabul etmediği için Berksan soyadını verir) oğlu Sabri Berksan Ülker bisküvilerini kurar. Adının Ülker fırtınasından geldiği söylenen bisküviler o kadar tutar ki kısa bir süre Sabri Berksan adını Sabri Ülker olarak değiştirir.
Artık ünlü bir işadamı olan Sabri Ülker’in 1959 yılında kapısını 27 yaşında genç bir un tüccarı çalar.
Genç un tüccarını buraya atan fırtınalar da benzerdir.
Gümülcine’de yaşayan varlıklı değirmenci iki kardeş olan Hacı Ahmet Efendi ve Mehmed Efendi, Balkan savaşları, artan çetelerin Müslümanlara baskılarıyla artık gitme zamanı geldiğine ikna olmuştur. Her ne kadar Batı Trakya Türkleri’ni kapsamasa da Lozan mübadelesi sırasında 1924 yılında Türkiye’ye gitmeye karar verirler. Bütün varlıklarını satıp altına çevirirler, iki çantaya koyarlar. Ama yılların emeği olan iki çantayı çetelerle dolu yollarda taşımaları tehlikelidir. İmdatlarına Gümülcine’de diplomatik muafiyeti olan bir Türk konsolos yetişir. Çantaları ona teslim ederler. Ahmet ve Mehmed kardeşler ailelerini de alıp önden İstanbul’a varırlar. Konsolosla buluşacakları Sirkeci İstasyonu’na yakın bir otele yerleşirler. Birkaç gün beklerler gelen giden olmaz. Telaşlanırlar. Sonra bir gün istasyona bir tren yaklaşır ve konsolos altın dolu çantalarla trenden iner.
Aile önce Adapazarı’na yerleşir ama sonra un işi için en uygun olduğuna karar verdikleri Eskişehir’e taşınırlar. Taş değirmende işler büyür, 1948’de Gümülcineli Un Fabrikası’na dönüşür.
***
Ahmet Bey’in 1932 yılında bir oğlu dünyaya gelir. Oğluna büyük vefa hissi duydukları o konsolosun, Selanik doğumlu Gümülcine Şehbenderi Firuz Kesim’in adını verirler; Firuz.
(Gümülcineli olarak bilinen aile neden soyadı kanunuyla Kanatlı soyadını aldı, bilmiyoruz. Bazı kaynaklara göre Gümülcine’den gelirken zaten bu adla biliniyorlardı. Ama gazete arşivlerine bakılırsa 1930lu yıllarda aile Eskişehir’deki Türk Hava Kurumu’na üye olarak yüklü bağışlar yapmıştı. )
Artık fabrikatör olarak anılan Hacı Ahmet Bey, işleri bırakacağı oğlunun en iyi şartlarda yetişmesi için elinden geleni yapar. Önce onu Eskişehir’den Galatasaray Lisesi’ne gönderir, sonra da üniversitede işletme okutmak için Zürih’e.
Zürih Ünivertesi’nde işletme okuyup, Eskişehir’de babası ve amcasının un ve şeker fabrikalarına dönen Firuz Bey’in aklında hep yeni bir şey yapmak vardır. Askerdeyken kantinlerde bisküvinin çok tüketildiği dikkatini çekmiştir.
Bu arada 1958 yılında Moda’da yaşayan bir bankacının kızı olan 16 yaşındaki Gülay Pekcan’la evlenir.
İşte 1959’da o güne kadar un satamadıkları Ülker’in kapısını şansını denemek için çaldığında kafasında bu belirsiz fikirler vardır.
Ülker Fabrikası’ndaki camla kaplı yazıhanede görüştüğü Sabri ve Asım Ülker’e uzun uzun istedikleri kaliteli unu üretebileceklerini anlatır, çok dil döker ama “Bizim istediğimiz unu siz yapamazsınız, biz unu çok özel kırdırıyoruz” diyen işinde titiz Sabri Ülker’i bir türlü ikna edemez.
Sonra zor zamanlar gelir. 27 mayıs 1960, Demokratların kalelerinden, Menderes’in gözaltına alındığı Eskişehir’deki aileyi de vurmuştur. Gülay Kanatlı bir röportajında o günleri şöyle anlatır:
“Bayağı zor senelerdi. İhtilalde bizim bazı işlerimiz durdu. Yapılamayacak hale geldi. Sanki dünyamız yıkıldı gibi oldu. O dönem arabamız da yok kamyonumuz vardır. O zaman da kamyonlar buz gibi, ısınmaz, donardık””
Firuz Bey, 30 yaşında bu zor şartlarda hiç bilmediği bisküvi işine girer. Sermayesi babasından ve bir bankadan aldığı kredi ile Amerika ve Avrupa’dan getirdiği iki kitaptır. Tarifleri tercüme ediyor, Gülay Hanım evde pişiriyor, halkın sevip sevmeyeceği evde bizzat yiyerek test ediliyordu.
1962 yılında kurdukları bisküvi şirketlerinin ilk adı olan Bal, ismin tescilli olduğu anlaşılınca ve ismin sahibi de çok para isteyince ETİ olmuştur. Logosu da tabii Hitit güneşi.
Etimek üretmek için aldıkları üç çuval unu saatlerce yıkayıp glüten çıkarmak gibi işler yapan Gülay Hanım’ın adı bebe bisküvisinden sonra Eti Anne’ye çıkar. Birlikte büyüttükleri şirketleri 1967’de üretimlerini beş tondan 24 tona çıkaran makineyi ODTÜ’lü genç bir mühendise yaptırır. Bir Amerikan dergisinde gördüğü Oval finger bisküvileri yapan makineyi fabrikalarında imal ederler. (Hatta gazete haberlerine göre mühendislerine uçak bile yaptırmıştır Firuz Bey)
Makineyi merak edip görmeye gelen bir isim onu çok mutlu etmiştir; Sabri Ülker.
İki firmanın tatlı rekabeti onları büyütür. Sadece çubuk krakerler, çikolatalı gofretlerle yapılan bir mücadele değildir bu. 70’lerin başında ilk tv reklamları başlayınca Ülker’in “Akşama babacığım” şarkısına karşılık ETİ’nin “Bir bilmecem var” şarkısı çıkmıştır. Ya da tam tersi.
Ama siyaset iki bisküvicinin de peşini bırakmaz. 1980 darbesinden sonra grevler, İstanbul’da evlerine atılan bombalarla sarsılan Firuz Bey’in ETİ’sine 1982’de bir ortak gelir. 1960 darbecilerinin kurduğu Ordu Yardımlaşma Kurumu OYAK. Eti’nin dağıtım şirketinin yüzde 26’sını alan OYAK, en çok bisküvi tüketilen ordu kantinlerine ucuz bisküvi almak, ETİ ise en büyük satıcıyı garanti etmek istemiştir.
Ama bu ortaklık günün sonunda ikisine de yaramaz. ETİ ordunun bisküvisi diye bilinmeye başlar. Muhafazakarlarla arasını açılmasının sebebi belki de bu ortaklıktır.
28 Şubat günlerinde bu kez darbe alma sırası Ülker’dedir. Ordu kantinlerinde satışı yasaklanır, irticacı şirketler listelerinde adı ilk sıradır, alışveriş yapılmayacak o irticacı firma listelerini faxlarla insanlar birbirine göndermektedir. Komutanlara gönderilen bisküvili çikolatalı hediye kutuları geri döner, en son Çevik Bir’le bizzat görüşerek teşvik yasağından kurtulurlar.
***
Firuz Kanatlı’nın başında ise tam tersi bir bela vardır. İstanbul’daki dağıtıcıları mallarının daha iyi dağıtılması için Fethullah Gülen’den icazet almasını tavsiye etmiştir. Sonunda cemaatin bir iftarına gider, Gülen gelmez, önlerine konan katalogda yapılacak yurtlar, okullar için yardım istenmektedir. “Bir düşüneyim” deyip kalkar oradan.
Ama bisküviler bir kere laik ve muhafazakar olarak ikiye ayrılmıştır artık. O da yetmez bir kere milli ve gayri milli olarak ayrılır.
Ülker, üzerindeki irticacı imajından kurtulmak için TSK’nin kurdurduğu think thanklere sponsor olur, dergilerine reklam verir, basketbola para akıtır, boş çerçeve bile satın alır.
ETİ, 2012’de zaten uzun süredir kötü giden ortaklığa son verir ve pazarlama şirketindeki %26lık OYAK hissesini satın alır. Ortalıklarda görünmeyi sevmeyen Firuz Kanatlı Yeni Şafak’a röportaj verir, Gülen hikayesini, yeni başlayacaklar için namaz hocası yazdığını anlatır.
Ama her ikisi de üzerlerine yapışmış imajlardan, komplo teorilerinden henüz tam olarak kurtulamamışlardır.
2009’dan 2017’ye kadar bazı forum sitelerinden örnekler okuyalım (yazım hataları sitelerden kaynaklanıyor):
“eti bizim mi ?ben etiyi de onların diye biliyorum ama..detaylı olarak arştırılıpbilgilendirilmesi gerekli”
“ETİ gercekten bizimmi”
“müslüman olarak etinin içnde domuz eti olduğunu duyduk bu gerçekten doğrumu ?Etinin türk mallı olduğuna karşı şüpheliyiz”
“bencede eti ve ülkeri merak ediyorum türkmü yoksa yahudi malımı cevap gelse çok güzel olur hem dinen hemde bedenen saglıksız sey yemek istemeyiz…”
“eti ne malıdır. ülkemiz neden düşman ülkelere yardım ediyor bunları satarak bilgilendirirsebiz sevinirim:)”
“arkadaslar eti türk diyorsunuzda ben hiçbir reklamında türklügü öven yerliyiz diyen birsey duymadım. kardesim benim firmam eti olsa bunu bagıra bagıra söylerim..”
“arkadaşlar ETİ=ERMENİ TİCARİ İŞLETMELERİ demektir yalnız ermeniler bir uyanıklık yaparak şirketin türkiyedeki fabrikasını eskişehire kurup türk malı yerli malıymış gibi bize yıllardır yedirdiler bunun kısa ve özü budur”
“Ülkerin sahibi Karay yahudisidir.Bende yeni öğrendim, artık ülker almıyacağım, o kadar.En azından Eti nin sahibi türk ve ülkeye faydası var.Ülker hem yahudi,hemde %47 yabancı sermayenin.”
“Ulker israil mali degil evet dogru Türk mali ama “Kırım yahudisi” olan bir aileye ait! Zaten her Türk musluman olacak diye birsey yok. yabancı şirketlerle ortaklik kurmalarida bundan. Kellogs gibi markalar bildiginiz gibi israil/amerikan markasidir. Yukaridaki linke tiklayip kendinizde okuyabilirsiniz. Eti TSK tarafindan kullanilan bir marka bu yuzden ben etiyi tercih ediyorum. Hersey gorundugu gibi degil arkadaslar. Okuyup arastirmak gerekiyor.”
“etinin barkod numarası ile danonenşnki aynı numara ile baslıyo etiş türk malı degil bence”
“yorumlara baktımda kendınden cok emın olanlar var ama hatalılar eti %100 türk malı beyler tam tersi ülker hristiyanların ve az bi de yahudilerin olması lazım onu tam bilmiom ama eti %100 türk malı….”
“90 lı yıllar! ermeniler müslümanları azerileri katlediyor.türkiye ermenistana ambargo uyguluyor.ama ermenistana ambargo yıllarında ürün veren tek firma ÜLKER.”
“ETİ İSRAİL MALI ÇÜNKÜ ETİNİN FABRİKALARI TÜRKİYEDE AMA İSRAİL ETİYİ SATIN ALTI SİZ BİLİNDE KONUŞUN İNSANLARI YANLIŞ BİLGİLENDİRMEYİN”
Bir rivayete göre iki firma birbiri aleyhine bu dedikoduları yaymaktadır. Ama herhalde bu da şehir efsanelerinden bir diğeri olmalı.
Örneğin 2009 yılında ETİ’den şöyle bir açıklama yapılır:
"12 Kasım tarihinde eskisehireti@gmail.com adresinden rakibimiz Ülker ile ilgili olarak sizlere ulaştırılan ve Prof. Dr. Ahmet Maranki'nin de Ülker ürünlerinde domuz yağı kullanıldığına dair görüşlerinin yer aldığı e-mailin şirketimizle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Sektörümüzdeki rekabeti her zaman destekleyen bir şirket olarak, rakibimiz ile ilgili yapılan bu asılsız iddiayı şiddetle kınıyoruz.”
2012 yılında Sabri Ülker vefat ettiğinde Firuz Kanatlı gazetelere “Aziz hatıran önünde saygıyla eğiliyorum” diye biten tam sayfa ilanlar verir, 2015 yılında Gülay Kanatlı vefat ettiğinde Eskişehir’deki cenazede en önde yürüyenler arasında Ülker ailesi de vardır.
Ama hala Google’da ETİ ve Ülker ile en çok aranan sorular arasında içinde domuz yağı olup olmadığı, Yahudi olup olmadıkları var.
Aslında bu komplo teorilerin, dedikoduların arkasında ticari rekabetten çok, başarılı olmuş bir markanın asla ‘biz’den çıkmış olamayacağına dair derin bir aşağılık kompleksi olabilir.
Sadece bu iki marka için değil, Türkiye’de aktör olmuş, bir konuda başarı göstermiş her nefis bunu tattı ve tadacak.
Bu komploları kuranlar, üretenler, yayanlar bunu milli bir görev heyecanıyla yapsalar da aslında kendi toplumlarına hakaret ettiklerinin, cesaret kırdıklarının, ‘bizden adam çıkmaz’ ideolojisinin inanmış birer militanı olduklarının, böylece kendi ülkelerine karşı en büyük komployu yaptıklarının herhalde farkında değildirler.
Gümülcineli Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu, Zürih’te işletme okumuş, 1962’de eşiyle bisküvi üretmeye başlayan, emekliliğinde namaz hocası yazan Firuz Bey bugün Eskişehir’de muhtemelen tarihi Gümülcine Camii’nden son yolculuğuna çıkacak.
O Bilmecenin cevabı için epey ipucu var yukarıda.
Bisküviler bile laik ve muhafazakar, milli-gayri milli diye bölünür, bilin bu ülkenin adı nedir?“
Kaynaklar:
Firuz Kanatlı röportajı/Emeti Saruhan/Yeni Şafak
http://www.yenisafak.com/firuz-kanatli-kimdir-h-2803515
Rüştü Kanatlı ve acı bir mübadele hikayesi/ Rüştü Bozkurt/Dünya Gazetesi
https://www.dunya.com/kose-yazisi/firuz-kanatli-ve-aci-bir-mubadele-hikayesi/387124
“Eti’nin ilk bisküvilerini o yoğurdu”- Gülay Kanatlı ile röportaj/ Eylem Türk/Milliyet
Cumhuriyet Özel ETİ eki/ 14 Ocak 2012.
.23/10/2017 00:33
Milli sporumuz; ajan yakalamaca...
Türkiye’de hoşuna gitmeyen, baş edemediğin ya da ne olduğunu çözemediğin hasımlarını ajanlıkla suçlamak milli bir spordur. Kolay ve zevkli bir spordur, taktik, emek, ter, akıl istemez. En son yanı başındaki Talabani’nin oğullarının ihanetinden bile habersiz Barzani’nin Türkiye’de ajanları olduğunu yazanlar oldu. Tabii zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına göre ajanlık, hainlik suçlamalarının değişmesi ilk defa olmuyor. Dış ve iç politikadaki ihtiyaçlara göre harekete geçen Emniyet ve Adliye cumhuriyet tarihimiz boyunca sayısız “ajan” yakalamış, pek çok "gizli örgütü” ortaya çıkarmış, mısır patlatırcasına “oyunları, planları” deşifre etmiştir. Herhalde bunların en meşhurları da İkinci Dünya Savaşı zamanında yaşanmıştı.
***
Savaşta denge politikası gütmeye çalışan Türkiye, Almanlar sınırlarımıza kadar dayanıp, NAZİ ordusu Sovyetlere doğru ünlü Barbarossa Harekatı’na başladığında Almanlarla işbirliği anlaşması imzalamakla kalmamış, polis de Türkiye’de komünist cadı avına çıkmıştı. Yetmemiş, Ankara’daki Salman elçiliğinin ve istihbaratının isteği doğrultusunda Anadolu Ajansı’nın Musevi ve ‘dönme’ çalışanları işten çıkarılmış, Nazilere bir selam olarak da Varlık Vergisi uygulaması başlamıştı. Anti-ırkçı fikirleriyle “vatan haini” ve “Moskova ajanı” olarak tutuklananlardan arasında Ankara Üniversitesi Psikoloji bölümü hocalarından Muzaffer Şerif de vardı. Onun tutuklanmasına neden olan cadı avını, Turancı-ırkçı öğretmen Nihal Atsız’ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nu üniversitelerdeki komünist vatan hainlerine karşı harekete geçmeye çağıran açık mektupları başlatmıştı. Ama iki ay sonra cephelerde işin şekli değişip, Kızıl Ordu, Nazileri Berlin’e doğru kovalamaya başlayınca, Türkiye’nin ekseni bu kez müttefiklere doğru kaymış, yine kazanan cepheye hoş görünmek için Varlık Vergisi kaldırılmış, aralarında Muzaffer Şerif’in de olduğu “Moskof ajanlığı”ndan tutuklananlar serbest bırakılmıştı. Yetmemiş, Irkçılık-Turancılık davasında Nihal Atsız ve onu destekleyen akademisyenler, öğrenciler, Alparslan Türkeş gibi askerler “Alman yanlısı”, “bozguncu”, “vatan haini” ilan edilip, tutuklanmış, tabutluk denen hücrelere atılmıştı.
İşin daha da tuhafı önce komünistleri sonra Turancıları alıp vatana ihanetten, bozgunculuktan, ajanlıktan tabutluklara atan da aynı İstanbul Emniyet Müdürü’ydü (Ahmet Demir) Tabii onları hapse atan polisler, savcılar, hakimler olmadığı gibi kurtaran da onlar olmadı. 1945’te Stalin, Türkiye’den toprak talep edince, Turancıları tutuklayıp savaşı kazanan cepheye selam göndermenin bir manası kalmamış, hepsi serbest bırakılmıştı. Bu ‘heyecana’ daha fazla dayanamayan Muzaffer Şerif, ABD’ye gitmiş, orda sosyal psikolojinin kurucu isimlerden biri olmuştu. Daha sonra da iç politikada ve dış politikada önemli kırılma anlarında ajanlıkla, provokatörlükle, beşinci kol faaliyetiyle suçlananlar, bu yüzden tutuklananlar oldu.
***
Bu o kadar milli bir spordu ki, örneğin 1999’da Meclis’e başörtüsüyle giren Merve Kavakçı’ya Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “ajan provokatör” demişti. Milli sporumuz bu olunca, bir operasyonda en çok “ajan” yakalama rekorunun da Türkiye’de olması sürpriz değildir herhalde. Türk polisi 2011 yılında tek bir operasyonda 300’den fazla “ajan”ı yakalayarak bu rekoru kırmıştı. Çoğu muvazzaf subay olan aralarında TÜBİTAK’ın üst düzey çalışanlarının, doktorların, işadamlarının olduğu bu 300’ü aşkın ‘casus’un bir kısmının travesti, hayat kadını, hatta hayat kadınlarının bazılarının yaşlı ve engelli olması da pek kimsenin ilgisini çekmemişti.
İzmir ve İstanbul Casusluk Davaları’nın şimdi bir FETÖ kumpası olduğu ortaya çıktı ama o günlerde hiç de öyle denmiyordu. Sadece cemaate yakın gazeteler de değil, hükümete yakın gazeteler, hatta bazı seküler gazetelerde de aylarca “İhanetin belgesi” “Resmen ihanet” “Casusluk çetesinde bir Yunan” “Heron bilgilerini PKK’ya vermişler, “İsrail’e satmışlar” manşetleriyle çıktılar. İnsanların özel hayatları deşifre edildi, belaltı iftiralar haber olarak gazetelere basıldı.
Herhalde o tecrübelerden kimse bir şey öğrenmemiş, ders çıkarmamış olacak ki, bugün de her gün polisler, savcılar ‘ajan’ yakalıyor, kumpas planlarını deşifre ediyor. Pek az insan aslında ne olduğuyla ilgileniyor. Dün FETÖ kumpaslarında o başlıkları atanlar, haberleri yapanlar hiçbir ders çıkarmadan yine hoşlarına gitmeyen, siyaseten yaptıklarını beğenmedikleri insanlar için “ajan”, “provokatör” diye yazıp çiziyor. Tabii bu kez çok farklı. Hep öyledir zaten, hep bu kez çok farklıdır. Bu kez “esas büyük adamlara”, “kilit isimlere”, “hassas noktalara” dokunulmuştur. “Türkiye yine bağırsaklarını temizliyordur”, “bağımsızlık savaşı” veriyordur, beşinci kol faaliyetleri deşifre edilmiştir. O yüzden “bağırıyordur birileri kuyruklarına basılmış” gibi.
***
Bütün bu kalıp cümleleri arşivlerde bolca bulmak mümkün. Aslında değişen tek şey ajanlıkla suçlananların politik görüşleri. Türkiye’nin Batı ile iyi ilişkileri olduğu günlerdeki FETÖ operasyonlarının hedefinde ulusalcı olarak bilinen isimler vardı. Bu kez Türkiye, Batı ile sorunlar yaşıyor, ittifaklar sarsılıyor, ajanlıkla suçlanma sırası da Batı ile iyi ilişkileri olan isimler, çevreler, STK’larda. Konjonktür uygun, ön yargılar had safhada. O yüzden “dokunulmayanlara dokunuluyor” çığlıkları altında, niye dokunulduğu gibi detaylarla ilgilenen yine çok az. Adı FETÖ’nün Selam-Tevhid soruşturmasında İran ajanlığına çıkmış, Ergenekon soruşturmalarında mağdur olmuş isimler de bu yeni ve bu kez hoşlarına giden casus avına katılmakta bir beis görmüyorlar. Halbuki eğer Türkiye’de bir yerde bir ajan yakalandıysa bunu polis operasyonu, gazete manşetleri, köşe yazıları, troll hesaplardan öğrenmemiz pek mümkün değil.
2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 4. Maddesinin (g) bendindeki “İstihbarata Karşı Koymak” görevi MİT’e verilmiş bir görev. Bu maddeyle MİT, casusluk faaliyetleri yürüttüğünden şüphelenilen kişilere yönelik çalışmalar sırasında polise tanınan hak ve yetkileri kullanabiliyor. Tabii bunu genelde sessizce yapıyor. O yüzden MİT’in cumhuriyet tarihi boyunca resmen yakaladığı 131 ajandan çok azını tanıyoruz. Tuncay Özkan’ın içerden epeyce bilgiyle 1995’te yazdığı MİT’in Gizli Tarihi kitabındaki listeye göre, bu ajanların 73’ü Bulgaristan, 26’sı Sovyetler, 14’ü Suriye, 6’sı Yunanistan, 2’si Libya, 2’si Romanya, 2’si Mısır, 2’si Irak, 1’i İran ve ikisi de ABD hesabına çalışmaktaydı. ABD hesabına çalışırken yakalanan iki casus da asker kökenli üst düzey MİT çalışanlarıydı.
MİT İstihbarat Başkanı Sabahattin Savaşman, uzun süre MİT tarafından takip edildikten sonra 1977 yılında Ankara’da bir evde gizli belgeleri, CIA Ajanı William Philips’e teslim ederken suçüstü yakalanmıştı. 1983 yılında da uzun yıllar NATO’da görev yapmış, hatta Brüksel’deki NATO üssünde doğan kızına NATO adını vermiş MİT mensubu emekli Albay Turan Çağlar da İstanbul’da, NATO’da asker olarak görevli CIA ajanlarıyla buluştuğu sırada suçüstü yakalanmıştı. Savaşman 1987’ye kadar hapis yattıktan sonra tahliye olmuş, Turan Çağlar ise hapishanede alması gereken ilaçları almayıp intihara benzeyen bir enfaktüs sonucu hayatını kaybetmişti.
İki CIA için çalışan MİT ajanının bir ortak özelliği de daha vardı. Savaşman, hatıralarını Aydınlık grubuna vermiş ve hatıralar “MİT-CIA İlişkisi / 3. Adam Anlatıyor” başlığıyla kitap olarak yayınlanmıştı. Turan Çağlar’ın da 1980 öncesi Aydınlık gazetesinin Kontrgerilla yazı dizisindeki haber kaynaklarından biri olduğu ortaya çıkmıştı.
***
Hazır bu aralar herkese Amerikan, İngiliz ajanı, Kraliçe’nin adamı demek moda, Türkiye’de çalışmış, hatıraları yayınlanmış iki meşhur CIA ajanı ve ilişkilerine de yakından bakalım. Murat Yetkin’in çok iyi bir gazetecilik çalışması olan son kitabı Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, polisiye ve istihbarat meraklıları için bir cevher. Kitapta komplo teorileri dışında gerçek istihbarat hikayeleri var.
Bu hikayelerden en ilginçleri tabii ki Türkiye’de çalışmış iki ünlü CIA ajanı Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’in hikayeleri. Yetkin, daha sonra emeklilikleri sırasında röportajlar da yaptığı bu iki ismin Türkiye maceralarının izini açık kaynaklardan sürmüş.
Ortaya henüz cevaplanmamış çok önemli sorular ve açığa çıkmamış bağlantılar çıkmış. Kitabı okumak için, herkese iki gün süre. Bu iki casusun hatıralarında pek ayrıntılarına girmedikleri Türkiye maceralarından devam edelim.