 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA (Mekke Devri) “(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4) “(Ey mü’minler!) And olsun ki Rasûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» (iktidâya şâyan en güzel bir örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21) “Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e (çokça) salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56) “…Rasûl size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allâh’tan korkun! Çünkü Allâh’ın azâbı şiddetlidir.” (el-Haşr, 7) “Ey îmân edenler! Allâh’a itâat edin ve Peygamber’e itâat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33) “Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel dost(lar)dır.” (en-Nisâ, 69) “Onlar bilmiyorlar mı ki, kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı koymaya kalkarsa, ona, içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır! İşte büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur: “Muhakkak ki ben, güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” (Muvatta’, Hüsnü’l-Huluk, “Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yer ve gökte bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilirler.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 310) “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe aslâ dalâlete düşmezsiniz: Allâh’ın kitâbı (Kur’ân-ı Kerîm) ve Rasûlü’nün sünneti.” (Muvatta’, Kader, 3) Hazret-i Mevlânâ’dan: “Bu cân bu tende oldukça Kur’ân’ın kölesiyim; Muhammed Muhtâr -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yolunun toprağıyım… Birisi sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse, o kişiden de bîzârım, o sözden de…” ÖNSÖZ Nebîler Silsilesi’nin İlk ve Son Halkası, Seyyidü’l-Kevneyn, Rasûlü’s-Sekaleyn, İmâmü’l-Harameyn, Varlık Nûru, Âlemlere Rahmet HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAF -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Bütün mahlûkâtın varlık sebebi Nûr-i Muhammedî olduğundan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ve O’nun “Habîbim” hitâb-ı ilâhîsine mazhar olacak bir keyfiyette yaşadığı müstesnâ ve mûtenâ hayâtını, şu âciz satırlar dâhilinde hakkıyla ifâde edebilmek, aslında mümkün değildir. Ancak O’nun anlaşılması ve anlatılması yönünde herkesin tâkatince yol alabilmesinin sayısız faydaları vardır. İşte bunu dikkate alarak yazabildiklerimizle, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in numûne-i imtisâl şahsiyetinden bir kırıntı kabîlinden de olsa nasîb almak, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak, bizler için şereflerin en büyüğüdür. Yoksa O’nu lâyıkıyla anlayabilmek ve anlatabilmek iddiâsından teeddüb ederiz. Nasıl ki bir lâmba, siyah bir keçe ile örtülüp sonra da bu keçe iğne ile delindiğinde, içerideki aydınlıktan dışarıya ok gibi ışık hüzmeleri sızarsa, bizim sözlerimiz de, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhteşem hakîkati karşısında o tarzda telâkkî olunmalıdır. Zîrâ kâinâtın Yüce Hâlıkı’nın: إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e (çokça) salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56) buyurarak sayısız melekleriyle birlikte “salât ü selâm” ettiği ve: «لَعَمْرُكَ»: “Senin ömrüne yemin ederim ki…” (el-Hicr, 72) buyurarak kadrini yücelttiği bu Peygamberler Sultânı’nın fazl u kemâlini lâyıkıyla idrâk ve ihâta edebilmek, kelimelerin mahdut imkânlarıyla aslâ mümkün değildir. Dîvân edebiyâtının büyük şâirlerinden Şeyh Gâlib’in Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet ve hürmetini dile getirdiği içli na’tine âit şu mısrâlar, bu hakîkatleri ne güzel ifâde etmektedir: Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim Menşûr-i “le-amruk”le müeyyedsin Efendim… Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin Efendim… “Sen, peygamberlerin sultanı, şânı yüce bir pâdişâhsın Efendim! Çâresizlere ebedî bir devlet (ve devâsın) Efendim! İlâhî dîvânda (mahşerin o dehşetli günlerinde ümmetinin) başında ve en önünde yer alan (müşfik bir hâmîsin) Efendim! (Cenâb-ı Hakk’ın,) «Sen’in ömrüne yemin olsun!» diyerek and içtiği, ilâhî kasemle te’yîd edilmiş (yüce bir Peygamber’sin) Efendim!.. Sen Hazret-i Ahmed, Mahmûd, Muhammed’sin Efendim! Cenâb-ı Hakk’ın bize lutfettiği, ilâhî te’yîde mazhar bir sultansın Efendim…” Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hak katındaki kadri o kadar yücedir ki; Cenâb-ı Hak, Habîb’ine itaati, kendine itaat saymış; O’na karşı yapılacak en küçük bir hürmetsizliği, amellerin boşa çıkmasına sebep kılmış ve O’na tâzîmi, gönüllerin takvâ imtihânı eylemiştir. Rasûlü’ne uygunsuz hitapta bulunmayı büyük bir cehâlet eseri saymıştır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e çokça salât u selâm getirerek O’nu hiçbir zaman gönlümüzden ve hatırımızdan çıkarmamamız gerektiğini beyân etmiştir. Hattâ namaz kılarken her Tahiyyât’ta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e: diyerek selâm vermemizi istemiştir. Namazda iken bir beşere selâm vermek, namazı ifsâd edecek bir durum olduğu hâlde, Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne selâm vermeyi namazın vâcip bir rüknü kılmıştır. İmam Gazâlî Hazretleri şöyle der: “Namazın teşehhüdünde Peygamber Efendimiz’in sûretini ve kerîm şahsını kalbinde hazır eyle! «es-selâmu aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh» de! Emîn ol ki, senin selâmın Allâh Rasûlü’ne ulaşır ve O, sana daha güzel bir cevap ile karşılık verir.” (İhyâu Ulûmi’d-Dîn, I, 224) Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de Mektûbât’ının dördüncü mektubunda Allâme Şihâb ibn-i Hacer el-Mekkî’den şunları nakleder: “Namazda okunan Tahiyyât’ın «es-selâmu aleyke» cümlesinde Peygamber Efendimiz’e hitâb edilmektedir. Sanki bu, Allâh Teâlâ’nın namaz kılan ümmetinden Efendimiz’i haberdar kılmasına işâret etmektedir ki, bu şekilde -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, namaz kılanların yanında hazır bulunup kıyâmet gününde onların lehine en fazîletli amelleri ile şâhitlik yapacaktır. Ayrıca O’nun mânen hazır olduğunun hatırlanması, gönülde huşû ve hudûun artmasına vesîle olur.”1 Bu derece kadri yüce olan Server-i Âlem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i hakkıyla idrâk edip anlatabilmenin zorluğu açıktır. Biz de, asıl hakîkati sükûtun sonsuzluğuyla açılabilen bu bahisteki sözlerimizi, sâdece O’nun mübârek isminin yâdı ile kıymetlendirip seviyelendirmek niyet ve gayretinin şerefine tâlibiz. Bunun için kıymetli okuyucularımızdan, sözlerimizi bu acziyet itirâfımız çerçevesinde değerlendirmelerini ricâ ederiz. Elbette O’nun lâyıkıyla idrâk edilmesi gibi hakkıyla tasvîr ve ifâde edilmesinde de lisanlar mutlak bir acziyet içindedir. O, kendisine duyulan muhabbet ve hürmetteki şiddet ve samîmiyet nisbetinde nüfûz edilebilen sonsuz bir nûr ve sırlar âlemidir. O’nun mübârek hâl ve davranışlarını idrâk gayretiyle vâkî olacak beyanlarımız için, kerem sâhibi Allâh’ın lutuf ve yardımını niyâz etmekteyiz. Selef-i sâlihîn: “Rabbim! Sen ancak itaatkâr kullarını affedeceksen, günâhkârlar kime gidip sığınsınlar? Rabbim! Sen sâdece takvâ sâhibi kullarına rahmet ve merhamet edeceksen, mücrimler kimden yardım istesinler!” diye duâ ve niyazda bulunmuşlardır.2 Biz de Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek hayâtını kelimelerin mahdut imkânları dâhilinde ifâdeye cür’et ederken, acziyetimiz sebebiyle edeb ve nezâket husûsunda sehven vâkî olan kusurlarımızdan dolayı Rabbimizin mağfiret deryâsına sığınırız. Yâ Rabbî! O Fahr-i Kâinât Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine bizleri affeyle! Âmîn! a Değerli okuyucularımız! Daha önce Nebîler Silsilesi serlevhasıyla telif edilip dört cilt olarak takdîm edilen kitabımız, genişletilerek yeniden yayına hazırlandı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den önceki peygamberlerin hayâtı üç cilt hâlinde neşredildi. Eski baskıda dördüncü cilde tekabül eden Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayâtı ise, yeni baskıda, biri Mekke-i Mükerreme, diğeri de Medîne-i Münevvere devrine âit olmak üzere iki müstakil cilt hâlinde hazırlandı. Bu son iki cildin genişletilip yeniden gözden geçirilmesinde, hadis ve siyer kaynaklarını îtinâ ile tedkîk ve tahkîk ederek ihlâslı gayretlerini müşâhede ettiğim Murat Kaya ve diğer akademisyen kardeşlerimize teşekkür eder, bu hizmetlerinin bir sadaka-yı câriye olarak Hak katında makbûliyetini niyâz ederim. Ayrıca istifâde ettiğimiz eserlerin müelliflerini de rahmetle yâd eder, Rabbimden kendileri için mağfiret ve ulvî makamlar dilerim. Ve mina’llâhi’t-tevfîk!.. Osman Nûri TOPBAŞ Ocak 2005 Üsküdar GİRİŞ İslâm’ın Anlaşılması ve Yaşanmasında Siyer-i Nebî’nin Ehemmiyeti İnsanın doğumundan itibâren eğitim ve öğretimine tesir eden pek çok âmil mevcuttur. İlk olarak insan, her hususta örnek ve rehber bir şahsiyete muhtaçtır. Çünkü o, dil, dîn, ahlâkî vasıflar, alışkanlıklar vs. hayâtını şekillendiren bütün fikir, inanış ve faâliyetlerini, hep kendisi için sergilenen numûneler ve onlardan aldığı intibâlarla oluşturur. Bâzı küçük istisnâlar olsa da, umûmiyetle bu, böyledir. Meselâ bir çocuk, anne-babası hangi dili konuşuyorsa, öncelikle onu öğrenir. Daha sonra da örnek aldığı diğer numûneler ve misâllerle ikinci, üçüncü ve hattâ dördüncü dilleri öğrenebilir. İnsanda fıtrî olarak mevcut bulunan taklit temâyülü, şahsiyeti şekillendiren en mühim âmillerden biridir. Bu sebeple insanın eğitimi de ona müsbet veya menfî numûneleri taklit ettirmekten başka bir şey değildir. Böylece insan, elinde büyüdüğü anne, baba, âile çevresi ve nihâyet yaşadığı muhitten çeşitli tesirler alır ve bunları taklitteki istîdâdı nisbetinde müsbet veya menfî bir şahsiyet olarak cemiyete katılır. Ancak insanın, konuştuğu dili ve benzeri zâhirî hususları öğrenmesi, ekseriyetle büyük bir mesele teşkil etmezken; onun dînî, ahlâkî ve mânevî âleminin şekillenmesinde büyük ve ciddî engeller ortaya çıkar. Çünkü ilâhî irâdenin insana imtihan gâyesiyle vermiş olduğu ve insanı hiç terk etmeyen, “nefs” ve “iblis” gibi iki büyük engel, bu nevî fazîletleri taklit ve tatbîk husûsunda insanın çoğu kere aksi yönde bir temâyül göstermesine sebebiyet verir. Bu bakımdan insanın mânevî âlemi, kâmil ve üstün şahsiyetler olan peygamberler ve Hak dostları tarafından şekillendirilmelidir. Aksi takdirde insanoğlu, gaflet, dalâlet ve isyâna sürüklenmekten kendini koruma dirâyetini kolay kolay gösteremez. Böylece ebedî saâdetinin hazîn bir hüsrâna dönüşmesini engelleyemez. Bu itibarla insanoğlu dâimâ ince rûhlu, zarif ve rakik kalbli rehberlere muhtaçtır. Yine bu yüzdendir ki insanlar, -müsbet veya menfî- rehber kabûl ettikleri kimselere meftûn olur, hayran kaldıkları kişileri güçleri nisbetinde taklîde çalışırlar. Bugün nefsânî sefâhet ve mânevî sefâlet içindeki birtakım kimseleri kendine örnek alarak onlar gibi olmak için kendilerini ve ebedî saâdetlerini tehlikeye atanların hâli, ne müthiş bir insanlık isrâfı ve iflâsıdır!.. Bu dehşet verici aldanış, aslında boş bırakılmış gönül tahtının doldurulması adına yanlış kimselere takdîm edilerek ziyân edilmesinden başka bir şey değildir. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, insanın bu acâyip ve garip hâlini şu misâl ile dile getirir: “Kuzunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Zîrâ kurt, kuzunun düşmanı ve avcısıdır. Lâkin hayret edilecek şey; kuzunun kurda gönül kaptırmasıdır!..” İşte bu geçici imtihan âleminde kurda gönül kaptırarak ebedî bir felâkete dûçâr olmamak için, Cenâb-ı Hakk’ın biz kullarına “Üsve-i Hasene” yâni en güzel bir örnek şahsiyet olarak takdîm ettiği, Server-i Âlem, Seyyidü’l-Mürselîn, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e aşk ve muhabbetle tâbî olmalıyız. O’nu gönül tahtımızın yegâne sultânı ve hayâtımızın rehberi kılmalıyız. Çünkü O’nu sevmek bize farz kılınmıştır.3 Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’inde: النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ “Peygamber, mü’minler nazarında kendi canlarından daha önce gelir…” (el-Ahzâb, 6) buyurmuştur. O, bize kendi canlarımızdan daha yakın ve daha ileridir. Hadîs-i şerîfte de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet, hakîkî îmânın şartı olarak zikredilmiştir: “Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakîkî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îman, Diğer bir hadîs-i şerîfte ise, îmânın halâvetini ancak üç husûsiyeti taşıyan kimsenin tadabileceği bildirildikten sonra, “Allâh ve Rasûlü’nü her şeyden daha çok sevme”nin, bunların başında geldiği beyân edilmiştir.4 Abdullâh bin Hişâm’ın anlattığı şu rivâyet, Rasûlullâh’a muhabbetin hangi seviyede olması gerektiğini göstermesi bakımından çok mânidârdır: “Bir defâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyorduk. Rasûl-i Ekrem, orada bulunanlardan Hazret-i Ömer’in elini avucunun içine almış oturuyordu. O sırada Ömer -radıyallâhu anh-: “–Yâ Rasûlallâh! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” diyerek Rasûlullâh’a olan muhabbetini ifâde etti. Onun bu sözüne karşılık Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “–Hayır, ben sana canından da sevgili olmalıyım!” buyurdu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen: “–O hâlde Sen’i canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “–İşte şimdi oldu.” buyurdu. (Buhârî, Eymân, 3) Muhabbetin şartı ve ilk meyvesi, sevileni unutmamak; ona sözde, fiilde, hâlde ve fikirde muvâfakat etmektir. Peygamber Efendimiz’in muhabbetiyle dolu bir kalbe sâhip olabilmek için; evveliyetle O’nun sünnet-i seniyyesini bütün tafsîlâtıyla öğrenip bunları büyük bir tâzîm ve duygu derinliği içinde hâl ve davranışlara aksettirmek îcâb eder. Çünkü O’nun hayâtı bilinmeden, kalbler O’nun sevgisiyle bezenmeden, makbûl bir İslâmî yaşayış mümkün değildir. Bunun gerçekleşmesi, siyer-i nebevîye vukûfiyet netîcesinde, hassâsiyet ve duygu derinliği kazanmaya bağlıdır. O’nu tanımadan gerçek muhabbeti yaşamak, O’na karşı muhabbette kemâle ermeden hakîkî îmâna nâil olmak mümkün değildir. Allâh’ın sevgisine nâiliyet dahî O’na tâbî olmaya bağlıdır. (Bkz. Âl-i İmrân, 31) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, işte bu sebeple muhabbet üzerinde bu kadar titizlikle durmuş ve ısrarla sevgiye dâir inceliklere temâs etme ihtiyâcı hissetmiştir. Peygamberlerin serveri olan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sîreti, engin bir deryâ mesâbesindedir. O, -rivâyete göre- kendisinden evvel gelen 124 bin küsur peygamberin bilinen ve bilinmeyen bütün fârik vasıflarının tamâmının daha ötesine sâhip olmuş, güzel ahlâk ve hasletlerin zirvesine ulaşmıştır. O, kendi devrine kadar insanlığın tefekkür ve yaşayış bakımından kaydettiği gelişmeye ilâveten, beşeriyetin kıyâmete kadar vâkî olabilecek ihtiyaçlarını da karşılayacak numûne-i imtisâl bir şahsiyet olmak üzere “Âhir Zaman Nebîsi” olarak gönderilmiştir. O, “Hâtemü’n-Nebiyyîn”dir. Târihte hayâtının tamâmı en ince teferruâtına kadar tespit edilebilen tek Peygamber ve hattâ tek insan da, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Peygamberler silsilesinin, insanlığı Hakk’a ve hayra tevcih husûsunda birer emsâl teşkil edebilecek davranış mükemmelliklerinden günümüze ancak muayyen miktarda hâtıra intikâl edebilmiştir. Hâlbuki Âhir Zaman Nebîsi -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’in en basitinden en girift ve mükemmeline kadar bütün fiilleri, sözleri ve ifâdeye aksettiği kadarıyla gönül âlemi, anbean tâkib edilmiş ve târihe bir şeref levhası hâlinde kaydedilmiştir. Üstelik bunlar, Allâh’ın büyük bir lutfu olarak, asırlar ötesinden kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığa intikâl etme mazhariyetine erdirilmiştir. İşte İslâm ahlâkını nazarîlikten amelîliğe (teoriklikten pratikliğe) yükselten ve diğer ahlâkî sistemlerden üstün kılan da; Peygamber Efendimiz’in mübârek hayâtındaki ölçülerin, yâni O’nun örnek hâl ve davranışlarının “ef’âl-i Peygamberî” adı altında titizlikle tespit edilerek, asırlar boyunca sağlam bir şekilde muhâfaza edilip günümüze kadar ulaşmış olmasıdır. Bizler birer beşer olarak, hayâtın türlü iptilâ, musîbet ve sürprizleri karşısında, kendimizi fitnelerden koruyabilmek için şükür, tevekkül, kadere rızâ, belâlara sabır, azîmet, şecaat, fedâkârlık, kanaat, gönül zenginliği, diğergâmlık, cömertlik, tevâzû gibi yüksek ahlâkî vasıflara sâhip olabilmenin yanı sıra, hâdiselerin med-cezirleri ve fırtınaları karşısında muvâzeneyi kaybetmemek mecbûriyetindeyiz. Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu hususlarda mükemmel bir numûne olmak üzere beşeriyete armağan ettiği en büyük mürşid-i kâmil; zarif, temiz, nezih ve örnek hayâtı ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Efendimiz’in ömrü boyunca yaşadığı devreler, insan hayâtındaki her türlü med-cezir tecellîleri için pek çok ideal davranış örnekleri sergiler. Bu sebeple O’nun hayâtı, -hangi kademe ve vaziyette bulunurlarsa bulunsunlar- bütün insanlara kendi iktidar ve istîdâtları nisbetinde taklit edebilecekleri fiilî, müşahhas ve mükemmel bir örnek teşkil etmiştir. Yâni İslâm, her seviyedeki insanın rahatlıkla anlayabilmesi için, Allâh Rasûlü’nün mübârek hayâtında tatbîk sahasına konmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın bu nihâyetsiz keremine mukâbil bizlere düşen vazîfe, rûhâniyet dolu bir gönülle, Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi’nin mübârek ve nezih hayâtını, yâni Siyer-i Nebî’yi en güzel şekilde öğrenmeye, yaşamaya ve öğretmeye gayret etmektir. Şunu da ifâde etmeliyiz ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bizlere yegâne rehber ve örnek olduğunu bilmek kadar, O’nu örnek alıştaki ölçümüzün nasıl olması gerektiğini bilmek de son derece mühim ve zarûrîdir. Zîrâ O’nun hâl ve davranışları iki kategori teşkil eder: 1. Sâdece kendisine mahsus olanlar. Meselâ, nâdirattan değil de dâimî bir sûrette ayakları şişinceye kadar geceleri namazla geçirmesi, savm-ı visâl (iftarsız oruç) tutması, Uhud Dağı kadar altını olsa -borcu için ayırdığı hâriç- hepsini infâk etmesi, mîras bırakmaması, şahsı ve âilesi için zekât ve sadaka kabûl etmeyi kıyâmete kadar menetmesi gibi… Bu sebeple: “Ben de ancak sizin gibi bir beşerim…” (Buhârî, Salât 31, Ahkâm 20) buyurdukları hâlde îcâb ettiğinde: “Ben herhangi biriniz gibi değilim; ben Allâh tarafından yedirilir, içirilirim…” buyurmuşlardır. (Buhârî, Savm 49; İ’tisâm 5; Müslim, Sıyâm 57-61) Mü’minler bu sahada O’nu izlemeye tâkat getiremez, O’nun maddî ve mânevî olarak yaptıklarını yapamaz, hâli ile hâllenemezler. Peygamberlerde ümmetlerine örneklik esas olmakla berâber, bu tür husûsiyetleri, Allâh Rasûlü’nün şahsına münhasır olduğu için, ümmete örnekliğin dışında kalmaktadır. 2. Herkese şâmil olanlar. Bizler, sâdece O’nun şahsına münhasır olan ulvî fazîletlerde O’nu örnek almakla mükellef değiliz. Zaten böylesi yüksek hâl ve davranışlar, bir nevî yıldızlardaki ölçülerdir ve bu tip davranışlar sergilemeye tâkat getiremeyiz. Ancak ikinci kısma giren hâl, davranış ve sözlerde ise, istîdâd ve gücümüz ölçüsünde bir ömür O’nu taklit ve tâkib edip O’nun nûrlu izinde yürümekten mes’ûl ve mükellefiz. Demek oluyor ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ictimâî kademeleşmenin her noktasındaki insanlar için -beşeriyet îcap ve iktidârıyla îfâ ettiği ameller cihetiyle- ideal bir örnektir. Bunda bile bâzı davranışların sünnet, bâzı davranışların ise ruhsat olduğuna dikkat etmek lâzımdır. Bu nükteyi kâmil mânâsıyla telâkkîde büyük bir dirâyet göstermiş olan milletimiz, her bir ferdine “Mehmetçik” adını vererek, herkesi kendi kudret ve istîdâdı nisbetinde O’nun küçük bir modeli olmaya yönlendirmeyi arzulamıştır. Diğer taraftan Sîret-i Nebevî, Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp maksatlarını kavrama ve onun rûhuna âşinâlık kesbetme noktasından da büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Zîrâ âyet-i kerîmelerde: نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ (193) عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ (194) بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ (195) “Rûh-i Emîn (Cebrâîl), o (Kur’ân’ı) uyaranlardan olman için apaçık bir Arap diliyle Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 193-195) buyrulmuş ve Kur’ân-ı Kerîm, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yirmi üç senelik nebevî hayâtı ile fiilen mükemmel bir şekilde tefsîr edilmiştir. Nitekim Hazret-i Âişe vâlidemiz de; “O’nun ahlâkı Kur’ân idi.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 139) Bu sebeple bir müslümanın Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini ve hayâtını güzel bir şekilde öğrenmeden Kur’ân-ı Kerîm’i lâyıkıyla anlayabilmesi mümkün değildir.5 Ayrıca bir müslümanın İslâm kültürüne doğru bir şekilde vâkıf olabilmesi de, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yirmi üç senelik nebevî hayâtından ilham alarak yaşayıp bunun netîcesinde duygu derinliğine ve kalbî kemâle ermesine bağlıdır. Gönül âlemi, Allâh Rasûlü’nden gelen feyizle, yâni müsbet enerji ile dolmak sûretiyle kemâle erer. Zîrâ İslâm prensip ve hükümlerinin en ince teferruâtına kadar sergilendiği yegâne canlı tablo, Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nezih hayâtıdır. İnsanları, İslâm’ın huzur ve saâdet dolu hayat nizâmına dâvet eden teblîğci ve muallimlerin de, zihin ve kalb âhengi içinde tahsil edilecek bir siyer ilminden müstağnî kalmaları aslâ düşünülemez. Zîrâ Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; eğitim, öğretim ve teblîğ bakımından da en müşahhas ve mükemmel bir örnektir. Hâsılı, dürüst ve emin olmak isteyen bir genç, Allâh’a dâveti kendisine yol olarak seçip hikmet ve güzel öğütle teblîğde bulunan bir mübelliğ, devletini adâlet ve fazîletle idâre etmek isteyen bir devlet başkanı, güzel muâmelede örnek bir âile reisi, çocuklarına ve hanımına karşı şefkat ve merhameti elden bırakmayan bir baba, sevk ve idâreyi iyi bilen kâbiliyetli bir kumandan, kısaca; yaşı, kademesi ve seviyesi ne olursa olsun, her müslüman için en güzel ve şaşmaz zirve ölçüler, Siyer-i Nebî’de sergilenmektedir.6 Bu sebeple, İslâm’ı bütün yönleriyle anlayıp tatbîk edebilmek için, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtını güzel bir şekilde öğrenmek zarûrîdir. Şüphesiz ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîretini lâyıkıyla öğrenmek, öğretmek ve yaşamak, insanlığa mükemmel ve ideal bir hayat numûnesi bahşedecektir. İslâm’ın Doğuşunda Arabistan’ın Beşik Olarak Seçilmesinin Hikmeti İslâm’ın doğuşunda Arap Yarımadası’nın beşik, yâni ilk zuhûr mekânı olarak seçilmesinin hikmetini anlayabilmek için öncelikle; Arapların İslâm’dan önceki hâllerini, mizaçlarını, yaşadıkları bölgenin coğrafî, siyâsî ve ictimâî husûsiyetlerini bilmek îcâb eder. O zamanların iki süper devleti olan Bizans ve İran, Arapların komşusuydu. Bizans, müstemleke anlayışıyla hâkim olduğu memleketlerde meydana gelen dînî ihtilâflardan dolayı sıkıntıda idi. İdâreciler, Hristiyanlığı kendi hevâ ve heveslerine âlet ederek oyuncak hâline getirmişlerdi. Konsüllerde istedikleri kitabı kutsal îlân ediyor, istemediklerini hükümden kaldırıyor, dînin akîdesini kendi arzularına göre tesis ediyorlardı. Başa geçen hükümdar, öncekini aforoz ediyor; istediği şekilde dînin esaslarını değiştiriyordu. Tebaasına yüklediği aşırı vergiler ve yönetim kademelerinde iyice yerleşmiş bulunan rüşvet netîcesindeki gerileme ve ahlâkî çöküntü, Bizans’ı içten içe yiyor, istikbâlini mahvediyordu. İran hem siyâsî hem de ahlâkî bakımdan büyük karışıklıklar içindeydi. Kişinin kendi annesi, hattâ kızıyla evlenmesine müsâade eden, insanlık haysiyetini kaybetmiş bir hayat anlayışı hâkimdi. Pek çok bâtıl ve sapık fikirler ihtivâ eden “Mazdekçilik” hava, ateş ve su nasıl ortak olarak kullanılıyorsa bu müşterekliğe her şeyin dâhil olması gerektiğini söyleyerek bütün kadınları helâl ve bütün malları müşterek îlân etmişti. Yunan medeniyeti, fâsit bir dâire hâline gelen felsefî münâkaşa ve hurâfelerin fesâdı içerisinde boğulurken, Hint medeniyeti de ahlâkî ve ictimâî açıdan en ibtidâî devrini yaşamaktaydı. Araplar ise bütün bu fitne ve fesatlardan uzak, etrâfı çöllerle çevrili, askerî taarruzlardan, kültür ve medeniyet istîlâlarından masûn bir mıntıkada sükûnet ve emniyet içerisinde yaşıyorlardı. Hiçbir zaman esâret zilletini tatmamışlardı. Arapların tabiat ve mizaçları, henüz herhangi bir şekle girerek bozulmamış hammadde gibi idi. Fıtratlarındaki temizliği tamâmiyle kaybetmemişlerdi. Ayrıca iffet, sözünde durma, cömertlik, vefâ, sadâkat, sabır ve mertlik gibi medhe değer vasıflara sâhiptiler. Fakat bu vasıflar onlarda ifrat ve tefritlerle fıtrî zemininden kaymış bir vaziyette idi. Bu sebeple kendilerine hakîkati gösterecek rehberden mahrum bir hâlde, cehâlet karanlıkları içerisinde yaşıyorlardı. İşte bu cehâlet ve nefse râm olma husûsiyeti, netîcede fıtratlarında meknûz (saklı) bulunan bütün bu güzel hasletleri aslî mecrâlarından saptırıyordu. İffet ve şereflerini korumak adına küçücük kız çocuklarını, anaların yüreklerini çılgına çevirerek, diri diri toprağa gömmek gibi bir şenâate düşüyor; cömertliklerine toz kondurmamak için zarûrî mallarını telef etmek gibi bir sefâlete sürükleniyor; yiğitlik ve mertlik hissinin sevkiyle de kendi aralarında uzun seneler devâm eden kanlı savaşlar çıkarıyorlardı. İslâm’ın zuhûru ile câhiliyenin ahlâkî vasıfları büyük bir mânâ değişikliğine uğrayarak lâyık olan mâhiyete bürünmüş ve kemâl hâlini bulmuştur. Yâni Peygamber Efendimiz’in bi’setiyle, eski mürüvvet anlayışı bütün zararlı aşırılıklardan arındırılmış ve medenî bir hâle gelmiştir. İslâm’ın zuhûr mekânı olarak Arabistan’ın seçilmesindeki bir diğer hikmet de, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in risâlet ve nübüvveti hakkında kimsenin kalbine bir şüphe düşmemesini temin gâyesidir. Araplar, okuma-yazma bilmeyen, ümmî bir millet idi. Bu sebeple komşu milletlerin tükenmiş ve fesat ile mâlûl kültür ve felsefelerinin tesirinde kalmamışlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmî bir kimse değil de, komşu devlet ve medeniyetlerin târih ve kültürüne, eski semâvî kitapların muhteviyâtına vâkıf bir kimse olarak risâlet vazîfesiyle insanlığın huzûruna çıksaydı, elbette ki insanların, O’nun getirdiklerini ilâhî bir vahiy olarak kabûl etmeleri bu kadar kolay olmazdı. İslâm dâvâsı aynı şekilde Yunan, Bizans veya İran gibi, medeniyet ve kültürde belli bir seviye katetmiş milletlerden birisinde ortaya çıksaydı, insanların İslâmî umde ve esasları kabulde zorlanacakları muhakkaktı. Zîrâ bu sefer de, İslâm nizâmının ilâhî menşe’li olduğu -muhtemelen- kabûl edilmeyerek bu medeniyet ve kültürlerden neş’et ettiği iddiâ ve şüphesi vâkî olacaktı. Bu bakımdan İslâm’ın ilâhî menşe’li olduğunun aksine bir düşüncenin hatıra gelmemesi için Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmî bir cemiyete, ümmî bir Peygamber olarak gönderilmiştir. Arap yarımadası, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleştiği bir noktada ve çeşitli devletlerin tam ortasında yer alması münâsebetiyle, İslâm’ın yayılmasında coğrafî bir rüchâniyete (üstünlüğe) de sâhipti.7 İslâm’ın doğuşuna beşik olarak seçilen Mekke, Kur’ân-ı Kerîm’de “ziraat yapılmayan bir vâdi” olarak tanıtılır.8 Bu sebeple orada sâdece ticâretle meşgul olunmuştur. Ziraatla meşgul olan insanlar toprağa bağımlı, fazla uzak yerlere gitmeye alışık olmayan kimselerdir. Aynı şekilde, zanaat ehli esnaflar da meslekleri îcâbı hareketlilikten uzaktırlar. Ancak ticâret erbâbı olanların uzun seyahatlere katlanma, memleketlerinden uzak yerlere gidebilme ve farklı insanlarla münâsebette bulunma gibi imkânları mevcuttur. İslâm’ı teblîğ gâyesiyle fütûhâtta bulunmak, hareketli bir hayâtı gerektirdiği için, bu vasıflara sâhip olan Mekke ahâlîsi İslâm’ın ilk muhâtapları olmuştur. İlâhî irâde; İslâm dâvetinin dili, Allâh kelâmının tercümânı ve teblîğ vâsıtası olma şerefini, Arapça’ya bahşetmiştir. Bütün milletlerin dilleri arasında bir mukâyese yapılacak olursa Arapça’nın, âhenk, kelime yapısı ve türeyişi, fiil çekimleri ve telâffuz kâideleri gibi pek çok husûsiyetiyle diğer dillere fâik olduğu görülecektir. Arapça, en ufak bir teferruâtı bile zâyî etmeksizin veciz ve özlü ifâdelere imkân veren bir lisandır. Lügat sahasındaki zenginliği sâyesinde bu lisân, her çeşit fikri, takdîre şâyan bir hassâsiyet ve zarâfetle ifâde edebilmektedir. On beş asırdır kâidelerinde herhangi bir değişikliğin olmaması, Arapça’nın, daha o zaman istikrar kazanmış ve tekâmülünü tamamlamış bir lisan olduğunu gösterir. Bu hâliyle, yeryüzünde o zaman mevcut olan diller arasında sâdece Arapça, ilâhî irâdeyi istiâb ve ifâde edebilecek bir genişlik ve mükemmeliyete sâhipti. Arap Yarımadası, sâdece İslâm’ın değil, pek çok hak dînin zuhûr edegeldiği bereketli bir mekândır. Peygamber Efendimiz’in atası Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- burada yaşamış ve Kâbe’yi inşâ etmiştir. Mekkeliler de bunun şuuruyla kendilerini İbrâhîm ve İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın mânevî vârisi kabûl ederlerdi. Dolayısıyla İslâm’ın böyle bir mekânda zuhûr etmesi, onun kabûlünü ve anlaşılmasını kolaylaştıracaktı. Ayrıca, insanlık târihiyle yaşıt dînî bir merkez olan Kâbe’nin burada bulunması da en mühim sebeplerdendir. Bütün bunların ötesinde bilemediğimiz daha başka hikmetlerin varlığı da bir hakîkattir. İlâhî irâdeyi birtakım hikmetlerle tâyin ve tahdîd edebilmek mümkün değildir. Bu bakımdan bu mevzûdaki sözümüzü; “ _√pOGnôoªpH oºn∏rYnCG oˆnG : Allâh neyi irâde buyurduğunu en iyi bilendir.” diyerek bitiriyoruz. Ümmü’l-Kurâ: Mekke Mekke, Kur’ân-ı Kerîm’de “Ümmü’l-Kurâ”, “Bekke” ve “el-Beledü’l-Emîn” isimleriyle de zikredilmiştir. Mekke ve Bekke, Bâbil lisânında “beyt: ev” mânâsında olup Amâlikalılar tarafından, bu yerin ismi olarak kullanılmıştır. Mekke, güneyde Yemen’e, kuzeyde Akdeniz’e, doğuda Basra körfezine ve batıda Kızıldeniz’in limanı Cidde’ye komşu olup Afrika istikâmetine giden yolların kesişme noktasında, iktisâdî yönden çok müsâit bir mevkîde bulunmaktadır. Şehrin kurulduğu kısma “Batn-ı Mekke”, Mescid-i Harâm’ın bulunduğu yere ise “el-Bathâ” denilmektedir. Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Sâre vâlidemizden çocuğu olmamıştı. Sâre vâlidemiz, câriyesi olan Hâcer’i âzâd edip İbrâhîm -aleyhisselâm-’la evlendirdi. Bu izdivacdan Hazret-i İsmâîl dünyâya geldi ve Muhammedî nûr İsmâîl -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Sâre vâlidemiz, bu nûrun, kendisinden intikâl edeceğini düşünmekteydi. Bu yüzden son derece mahzûn oldu. İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan, Hâcer vâlidemizi başka bir beldeye götürmesini istedi. İbrâhîm -aleyhisselâm- da Allâh’ın emri ile Hâcer vâlidemizi ve oğlu Hazret-i İsmâîl’i, o zamanlar ıssız bir belde olan Mekke’ye getirdi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, O’na rehberlik ediyordu. Mekke’nin bulunduğu yere geldiklerinde: “–Ey İbrâhîm! Âileni buraya iskân et!” dedi. Hazret-i İbrâhîm: “–Burası ne ziraate ne de hayvancılığa elverişlidir!” deyince Cebrâîl -aleyhisselâm-: “–Evet öyledir, fakat burada senin oğlunun neslinden Ümmî Peygamber çıkacak ve «el-Kelimetü’l-ulyâ: en yüce söz olan tevhîd» O’nunla tamamlanacaktır.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 164) Abdullâh bin Abbâs9 -radıyallâhu anhümâ- şöyle rivâyet eder: “İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hâcer vâlidemizi ve henüz onun emzirmekte olduğu İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye götürdü. İleride fışkıracak olan «Zemzem» kuyusunun yanında bir ağacın altına bıraktı. Yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi koydu. Sonra geriye döndü… Hâcer vâlidemiz arkasından seslendi: «–Bizi buraya bırakmanı Allâh mı emretti?» İbrâhîm -aleyhisselâm-: «–Evet!» diye cevap verdi. Hâcer vâlidemiz büyük bir tevekkül ve teslîmiyetle: «–Öyleyse Rabbim bizi korur, zâyî etmez!» dedi. Ardından İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına döndü. Hâcer vâlidemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm- gözden kaybolunca İbrâhîm -aleyhisselâm- ellerini açtı ve Rabb’ine şöyle yalvardı: رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ «Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını ziraat yapılmayan bir vâdiye, Sen’in Beyt-i Muharrem’inin (Kâbe’nin) yanına yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki şükrederler.» (İbrâhîm, 37)” (Buharî, Enbiyâ, 9) Biricik yavrusunu ve zevcesini ıssız bir çölde bırakan İbrâhîm -aleyhisselâm-, onlar için ayrıca şu duâyı yaptı: رَبِّ اجْعَلْ هَـَذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُم بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ “…Ey Rabbim! Burayı emîn bir belde kıl! Halkından Allâh’a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!..” (el-Bakara, 126) Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrâhîm’in îmân edenler hakkında yaptığı duâyı kabûl etti. Arkasından da kâfir olanları tehdid ederek şöyle buyurdu: وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ “…İnkâr edene gelince, onu (dünyâ nîmetlerinden) az bir süre faydalandırır, sonra da onu cehennem azâbına sürüklerim. Varılacak ne kötü bir yerdir orası!” (el-Bakara, 126) Bu duâlar vesîlesiyle Allâh Teâlâ, hac ve umre yapan mü’minlerin gönüllerini Mekke-i Mükerreme’ye karşı muhabbetle doldurmakta, rûhlar orada huzûr ve sükûna kavuşmaktadır. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, Hâcer vâlidemizle Hazret-i İsmâîl’in yanlarına bıraktığı bir testi su, çok geçmeden bitti. Hâcer vâlidemiz su bulmak ümidiyle Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi sefer koşarak gidip geldi. Bu iki tepe arası yaklaşık dört yüz metre kadardır. Hâcer vâlidemiz bir taraftan koşuyor, diğer taraftan da Hazret-i İsmâîl’e bakıyordu. Orada değil insan, uçan bir kuş dahî yoktu. Hiçbir yerde hayat emâresi gözükmüyordu. Hazret-i Hâcer, Merve tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi. Sonra iyice kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu. “–Tamam, sesini duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et!” diye seslendi. Bir de baktı ki, Zemzem’in olduğu yerde bir melek, topuğuyla -veya kanadıyla- yeri kazmakta! Nihâyet su göründü. Büyük bir sevinçle Rabbine şükretti. Hâcer, akıp gitmesin diye suyun etrâfını eliyle çevirmeye, suyu avuçlayıp kırbasını doldurmaya başladı. Suya da “Dur, dur!” mânâsında “Zem, zem!” dedi. Bir rivâyete göre Hâcer suyu avuçladıkça, avuçladığı kadar, yerden kaynıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Allâh, İsmâîl’in annesi Hâcer’e rahmet eylesin! Eğer o, Zemzem’i kendi hâline bırakıp suyun etrâfını çevirmeseydi, muhakkak ki Zemzem, devamlı akan bir kaynak olurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 9) Ana-oğul, kurak ve ıssız olan bu beldede hayatlarına sâdece Zemzem ile devâm ediyorlardı. Oradan geçen Cürhüm kabîlesi, kuşların sürekli bir yere doğru indiklerini ve sonra tekrar havalandıklarını gördüler. Bunun bir hayat emâresi olabileceğini düşünerek oraya iki kişi gönderdiler. Gelenler, Zemzem suyunu görünce, Hâcer vâlidemizden: “–Buraya yerleşebilir miyiz?” diye izin istediler. Hâcer vâlidemiz, “suya mülkiyet iddiâ etmemek” şartı ile izin verdi. Böylece Mekke’ye ilk yerleşen kabîle, Cürhümîler oldu. Zamanla Mekke gelişti ve bir şehir devleti hâline geldi. Yemen’den göç eden Huzâalılar, Cürhümîlerden yerleşme izni istediler. Talepleri kabûl edilmeyince onlarla savaşarak şehri 207 târihinde ele geçirdiler. İsmâîloğulları bu savaşta tarafsız kaldıkları için Huzâalılar onlara dokunmadılar. Huzâalılar Mekke’ye uzun bir süre hâkim oldular. Zamanla İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîninden büyük ölçüde saptılar ve putperestliğin yayılmasını sağlayarak insanları dalâlete sürüklediler. Hubel adında bir put dikip ona taptılar. Hazret-i İsmâîl’in nesli olan Kureyş kuvvetlenince, Kusay’ın başkanlığında harekete geçerek Huzâalıları 440 senesinde şehirden uzaklaştırdılar. Kusay, Mekke şehir devletinin parlamentosu hükmünde olan “Dâru’n-Nedve”yi kurdu ve cemiyetin idâresi, dînî vazîfelerin îfâsı ile alâkalı müesseseler ihdâs etti. Dâru’n-Nedve’nin başkanlığı, savaş sancağı muhafızlığı (kıyâde), Kâbe’nin hizmetleri (sidâne, hicâbe), hacılara su ikrâm etme (sikâye) ve vergilerden elde edilen gelirden hacılara yemek verme (ridâne) gibi vazîfeler bizzat Kusay tarafından yerine getiriliyordu. Vefât ettiği zaman bu vazîfelerin dört oğlundan ikisi olan Abdu’d-Dâr ve Abdi Menaf’a kalmasını vasiyet etti. Bu vazîfeler, babadan oğula geçerdi.10 Mekke’nin kırk yaşını doldurmuş bütün sâkinleri, meclis toplantılarına iştirâk edebilirlerdi. Ancak bir teâmül olarak muayyen âile başkanları ve kabîle reislerinden başkasının bu toplantılara iştirâki görülmezdi. Ne gariptir ki, bu Dâru’n-Nedve uzun zaman sonra, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâvetine mânî olmak için yapılan toplantılara sahne olmuştur. Dâru’n-Nedve ve mahallî toplantı yerleri olan “Nâdî”ler, siyâsî ve askerî kararların alındığı yerler olmakla birlikte, ictimâî faâliyetlerin de yürütüldüğü mekânlardı. Mekke’li müşrikler, Allâh’ı, her şeyin yaratıcısı olarak kabûl etmekle birlikte birçok meselede putları O’na ortak koşarlardı. Mekke arâzîsi ziraate elverişli olmadığı için, orada yaşayan ahâlî maîşetini ticârî faâliyetlerden sağlardı. Bu sebeple Mekke’nin Arabistan yarımadasında hem dînî hem de ticârî açıdan önemli ve merkezî bir yeri vardı. Mekke’deki ticârî faâliyetler yaz-kış devâm ederdi. Yaz seferleri Sûriye taraflarına, kış seferleri ise Yemen taraflarına yapılırdı. Düzenledikleri kervanlarda mallar, develerle taşınır, bâzen develerin sayısı iki bin beş yüze ulaşırdı. Bu ticârî kervanlar, Mekke için o kadar ehemmiyetli idi ki, Allâh Teâlâ, Kureyşlileri îmâna ve ibâdete dâvet ederken onlara lutfettiği bu müstesnâ nîmeti hatırlatmaktaydı: لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ (1) إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاء وَالصَّيْفِ (2) فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ (3) الَّذِي أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَآمَنَهُم مِّنْ خَوْفٍ (4) “Kureyş’e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler.” (Kureyş, 1-4) Siyâsî hâkimiyetten mahrum ve karışıklık içindeki Arap Yarımadası’nda bu tür iktisâdî teşebbüsleri emniyetli bir şekilde yapmak hayli zor olmakla birlikte, harâm aylarda bu emniyet tam olarak temin ediliyordu. Mekke’nin bu hususta bile farklı bir mevkii olduğu görülür. Zîrâ diğer bütün panayırlar için sâdece Receb ayı harâm kabûl edilirken, Mekke “Eşhüru’l-Hurum: harâm olan dört ay”ın tamamına sâhipti. Ayrıca Basl adındaki müessese ile Mekke’deki bâzı âilelerin malları, yağma edilme tehlikesine karşı sekiz ay boyunca koruma altına alınmıştı.11 Mekke civârında Ukâz, Mecenne ve Zü’l-Mecâz Panayırları kurulurdu. Câhiliye devrinde de ibâdet olan hac zamânında kurulan bu panayırlar, çok kalabalık olurdu. Bunlar vesîlesiyle ticârî hayâta bereket gelir ve Mekkeli tüccarlar bol kazanç sağlarlardı. Mekke’nin coğrafî mevkii, eskiden beri etrâfındaki devletlerin dikkatini çekmekte idi. Beytullâh’ın bulunduğu yer olması sebebiyle de büyük bir ehemmiyeti vardı. Mekke, birçok teşebbüslere rağmen komşu devletler tarafından işgâl edilememiş ve târih boyunca bağımsızlığını muhâfaza etmiştir. Bizanslılar da Mekke üzerinde nüfûz kurmak için sürekli gayret sarf etmişler, ancak muvaffak olamamışlardır. Kâbe’nin Târihi ve Kudsiyyeti Lügatte “küp şeklinde nesne” mânâsına gelen Kâbe, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde zikredilmektedir. Âyetlerde “Beyt, Beytullâh, el-Beytü’l-atîk, el-Beytü’l-harâm, el-Beytü’l-muharram, el-Mescidü’l-harâm” gibi muhtelif isimlerle de anılan Kâbe’ye halk arasında ekseriyetle “Kâbe-i Muazzama” denilir.12 Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- yeryüzüne indirildiğinde Mekke’de Beytullâh’ın bulunduğu yerde bir mâbed inşâ etmekle vazîfelendirilmişti.13 Allâh Teâlâ şöyle buyurur: إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev(mâbed), Mekke’deki (Kâbe)dir.” (Âl-i İmrân, 96) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Ebû Zerr14 -radıyallâhu anh-’ın bir suâline cevap olarak yeryüzünde ilk inşâ edilen mescidin “Mescid-i Harâm”, ikinci inşâ edilenin ise “Mescid-i Aksâ” olduğunu beyan buyurmuştur.15 Görüldüğü gibi Mekke vâdisi ilk insanla birlikte seçilip mukaddes kılınmıştır. Kâbe, Nûh Tûfânı’ndan sonra, uzunca bir süre kumlar altında kaldı. Hazret-i İbrâhîm, seneler sonra hanımını ve oğlunu bıraktığı Mekke’ye geldiğinde İsmâîl -aleyhisselâm-’a: “–Rabbimin emri var. Bir beyt inşâ edeceğiz. Sen de bana yardım edeceksin!” dedi. İsmâîl -aleyhisselâm- taş taşıdı, Hazret-i İbrâhîm de beytin duvarlarını inşâ etti. Makâm-ı İbrâhîm diye bilinen ve üzerinde İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın ayak izi bulunan mermer de, Kâbe duvarları inşâ edilirken asansör vazîfesi gördü.16 Âyet-i kerîmede buyrulur: وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Bir zamanlar İbrâhîm, İsmâîl ile berâber Beytullâh’ın temellerini yükseltiyor, (ve şöyle diyorlardı:) «Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabûl buyur; şüphesiz Sen işitensin, bilensin.»” (el-Bakara, 127)17 İbrâhîm -aleyhisselâm-, insanların Kâbe’yi tavâfa başlamalarına bir alâmet olsun diye Hacer-i Esved’i Kâbe’nin bir köşesine yerleştirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiğine göre bu siyah taş, cennetten çıktığı zaman sütten ve kardan daha ak olduğu hâlde, insanların günahları, onun kararmasına sebeb olmuştur. (Tirmizî, Hac, 49/877; Ahmed, I, 307)18 Ayrıca câhiliye ve İslâm dönemlerinde birbiri ardınca meydana gelen yangınların, onu daha da siyah bir hâle getirdiği rivâyet edilir. Nitekim bu siyahlığın sâdece görünen kısımda bulunduğu, Hacer-i Esved’in Kâbe duvarına gömülü kısmının hâlâ beyaz olduğu bildirilir. Mücâhid şöyle demiştir: “Abdullâh bin Zübeyr -radıyallâhu anh-, Beytullâh’ı yenilemek için yıktığında Hacer-i Esved’e baktım; Beyt’in içinde kalan kısmı beyazdı.” Karmatîler, yerinden söküp götürmüş oldukları Hacer-i Esved’i, hicrî 339 senesinde iâde ettiklerinde, yerine konulmadan önce Muhammed bin Nâfî el-Huzâî onu incelemiş ve şöyle demiştir: “Hacer-i Esved’i yerinden sökülmüş olduğu hâlde inceledim; siyahlık sâdece baş tarafındaydı, diğer tarafları ise beyazdı.” Yine hicrî 1039 senesinde Kâbe büyük bir sel netîcesinde yıkılmıştı. Yeniden inşâ edildiği esnâda orada bulunan İmâm İbn-i Allân el-Mekkî, inşaatın safhalarını izleyerek tafsîlâtıyla kaydetmiş ve Hacer-i Esved hakkında şunları söylemiştir: “Hacer-i Esved’in Kâbe içinde örtülü kalan kısmının rengi Makâm-ı İbrâhîm gibi beyazdır…”19 Kâbe’nin inşâsı tamamlanınca Hazret-i İbrâhîm ve İsmâîl -aleyhimesselâm-, Allâh’a şöyle duâ ettiler: “Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslîm olanlardan kıl! Neslimizden de Sana itaat eden bir ümmet çıkar; bize ibâdet usûllerimizi göster; tevbelerimizi kabûl et; zîrâ tevbeleri çokça kabûl eden, çok merhametli olan ancak Sen’sin. رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ (128) رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ (129) Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Sen’in âyetlerini kendilerine okuyacak, Kitap ve hikmeti öğretecek ve onları(n nefislerini) tezkiye edecek bir peygamber gönder! Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sen’sin!” (el-Bakara, 128-129) Kâbe’nin inşâsı bittikten sonra, Allâh Teâlâ İbrâhîm -aleyhisselâm-’a bütün insanları hacca dâvet etmesini emretti: وَأَذِّن فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ “İnsanları hacca dâvet et; yürüyerek veya zayıflamış binekler üstünde (uzak yollardan) her derin vâdiyi aşarak sana gelsinler.” (el-Hacc, 27) Bu ilâhî tâlimat üzerine Hazret-i İbrâhîm Ebû Kubeys Dağı’na çıkarak veya Makâm-ı İbrâhîm üzerinde yükselerek dört bir yana seslendi ve Allâh’ın, Kâbe’yi haccetmeyi insanlara farz kıldığını bildirdi.20 İbrâhîm -aleyhisselâm- bu îlânı yaptıktan sonra Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek, kendisine Safâ ile Merve’yi ve Harem-i Şerîf’in sınırlarını gösterdi, alâmet olmak üzere de birer taş dikmesini söyledi. Daha sonra haccın bütün farîzalarını öğretti. Bundan sonra yakın ve uzak beldelerden ziyâretçiler Hicaz’a gelerek Beytullâh’ı ziyârete başladılar. Kâbe mühim bir dînî merkez hâline gelerek bütün insanların teveccühünü kazandı. Öte yandan Kâbe, sâhip olduğu kıymet ve kudsiyyeti çekemeyen pek çok müşrik kavmin saldırısına da mâruz kaldı. Yemen hükümdârı Ebrehe’nin menfur taarruzundan önceki asırlarda, putperest olan Yemen hükümdarlarından üçü daha Kâbe’yi yıkmak istemişti. Bu taarruzlardan birisinde Hüzeyloğulları’ndan bâzı kimseler, Tübba’ı21 Kâbe’yi yıkıp oradaki hazîneyi alması için kışkırttılar. Onu böylesi menfur bir taarruza sevk etmelerinin sebebi, Tübba’dan kurtulmak istemeleri idi. Zîrâ Hüzeyloğulları, Kâbe’nin kudsiyyetine inanıyor ve târihî tecrübelere istinâden ona karşı yapılacak herhangi bir suikastin kesinlikle helâke sebep olacağını çok iyi biliyorlardı. Kâbe’yi yıkmak için yola çıkan Tübba’ ve cemaati, yolda kuma saplanıp kalınca, Tübba’, maiyyetinde bulunan âlim kimselerin îkâzı ve irşâdı ile Kâbe’ye karşı beslediği kötü niyetlerden vazgeçti. Beytullâh’a tâzim gösterip Mekke halkına da izzet ü ikramda bulunacağını ahdetti ve böylece helâk olmaktan kurtuldu.22 Bu ve benzeri hâdiselerle Kâbe’nin Hak katındaki kadr u kıymeti zâhir olunca, buna bağlı olarak halk nazarındaki îtibârı da yükseldi. Kâbe, Mekke ve Kureyşlilerin ilâhî muhâfaza altında oldukları inancı, Arabistan ahâlîsi tarafından benimsendi. Hazret-i İbrâhîm’den sonra Beytullâh’ta ibâdet, putperestliğin başladığı zamâna kadar tevhîd esaslarına uygun bir şekilde devâm etmiştir. Ancak Mekke’de putperestliğin yayılmasıyla berâber, müşrikler tarafından Kâbe’nin içine ve etrâfına birçok put dikilmiştir. Buna rağmen Kâbe hiçbir zaman putlara izâfe edilmemiş, dâimâ “Beytullâh” ismiyle yâd edilmiştir.23 Mekke’nin fethinde, Kâbe’nin içindeki putlar tamâmen kırılıp atılmış ve Kâbe’nin içi dışı, Peygamber Efendimiz’in nezâretinde Zemzem’le yıkanmıştır. O günden beri Kâbe, Kurban bayramının arefesinde Zemzem ve gül suyu ile yıkanıp temizlenir, misk ü amberle kokulanır ve örtüsü yenilenir. Câhiliye devrinde, müşriklerin çok kıymet verdikleri Muallakâtü’s-Seb’a gibi edebî eserlerin ve müslümanlarla her türlü alâkayı kesme kararının yazılı olduğu boykot metni gibi mühim siyâsî vesîkaların Kâbe duvarına asılması, onun her cihetten büyük bir ehemmiyete sâhip olduğunu göstermektedir. Kâbe ile alâkalı, inşâ edildiği günden itibâren îfâ edilegelen birtakım husûsî vazîfeler vardı ki, bunları ilk zamanlar Hazret-i İsmâîl yürütmüştü. Ardından bu şerefli vazîfeler İsmâîl -aleyhisselâm-’ın oğluna geçmiş, sonra Cürhümîlere ve onlardan da çeşitli kabîlelere geçerek nihâyet Kureyş’e intikâl etmişti. Daha sonra kurulan Mekke şehir devletinde de îtinâ ile yerine getirilen bu vazîfeler şunlardı: 1. Sidâne veya Hicâbe: Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtar koruyuculuğu vazîfesi.24 2. Sikâye: Hacılara tatlı su ikrâm etmek ve Zemzem kuyusu ile alâkalı vazîfe. 3. Ridâne: Fakir hacılara yemek ikrâm etmek, onları barındırıp ağırlamak vazîfesi. Bu vazîfeleri deruhte etmek, en büyük şeref sayılırdı. Bu hizmetler Asr-ı Saâdet’te Mekke’nin ileri gelen âileleri arasında paylaşılmıştı. Hazret-i Ömer, hilâfeti zamânında mezkûr hizmetler için tahsisât ayırmış, Hazret-i Muâviye’den itibâren de bu işler bir nizâma konulmuştur. Osmanlı idâresinde ise Kâbe hizmetlerine her yıl Haremeyn tahsisâtından pay ayrılmıştır. Kâbe’nin İlâhî Sıyânet Altında Olduğunu Gösteren İbretli Bir Hâdise: Fil Vak’ası Allâh Teâlâ’nın emriyle yapılan Kâbe, dâimâ ilâhî muhâfaza altındadır. Târihte “Fil Vak’ası” olarak bilinen hâdise, bunu ortaya koyan ibretli misâllerden biridir. Yemen vâlisi Ebrehe, Roma imparatorunun da yardımıyla San’a’da yaptırdığı kiliseye arzu ettiği ölçüde rağbet edilmediğini görünce, son derece sinirlendi. Ardından Arapların eskiden beri kudsiyyetini kabûl edip ziyâret edegeldikleri Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. İçinde, günümüzün tankları mesâbesinde olan fillerin de bulunduğu büyük bir ordu hazırlayarak Mekke’ye yürüdü. Böylelikle, -gûyâ- insanların yönlerini, kendi yaptırdığı kiliseye çevirecekti. Ebrehe’nin gözü o kadar dönmüştü ki, gasbedilen develerini geri istemeye gelen Abdülmuttalib’e şaşarak: “–Ben Kâbe’yi yıkmaya geldim. Sen ise develerini düşünüyorsun!” demiş ve Abdülmuttalib’in Kâbe için: “–Onun sâhibi var! O, onu korur!” ifâdelerine mukâbil kibirle: “–Bana karşı onu koruyacak yoktur!” hezeyânında bulunmuştu. Mekke’ye yaklaşan ordusuna Kâbe’ye hücum emri verdi. Fakat Mina ile Müzdelife arasındaki Vâdi-i Muhassir’e gelince filler yürümez oldu. Gökyüzü ebâbîl kuşlarıyla doldu. Onlar, ayaklarında getirdikleri pişkin tuğladan yapılmış taşları Ebrehe ordusunun üzerine dolu taneleri gibi boşaltmaya başladılar. Bu taşlar, kime isâbet ediyorsa, onu helâk ediyordu. Mekke’nin önü bir anda insan ve fil mezarlığına döndü. Sıkletsiz küçücük kuşlar, tonlar ağırlığındaki filleri ezip yere serdiler. Bu dehşet dolu ilâhî mûcizenin tahakkuk ettiği yıla “Fil Senesi” denildi. Allâh Teâlâ bu hâdiseyi Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatır: أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ (1) أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ (2) وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ (3) تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ (4) فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ (5) “Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi? Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Bu kuşlar, onlara pişmiş çamurdan taşlar atıyorlardı. Nihâyet onları yenilip çiğnenmiş ekin yaprağına çevirdi.” (el-Fîl, 1-5) Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Hakk’ın, emr-i ilâhîsi ile inşâ ettirdiği “Hâne-i Birr”i idi. Orası, Allâh’a kulluk mekânı olarak kudsî ve mübârek kılınmıştı. Bunun için ilâhî muhâfaza altına alınmıştı. Ebrehe’nin ibâdethâneye karşı yaptığı bu saygısızlığa verilen cezâ ise, kıyâmete kadar aynı şekilde yapılacak diğer hareketler için de bir tehdit mâhiyeti taşımaktadır. Bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُوْلَـئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَن يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ “Allâh’ın mescidlerinde O’nun isminin zikredilmesine mânî olan ve oraların harâb olması için çalışandan daha zâlim kim olabilir? İşte onların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Onlar için dünyâda bir rezillik, yine onlar için âhirette de pek büyük bir azap vardır.” (el-Bakara, 114) Zulmünü iyice şiddetlendiren Ebrehe, netîcede kendisinde nihâyetsiz bir kuvvet ve azamet olduğu vehmine kapılmıştı. Buna mukâbil Allâh Teâlâ onu, çöllerdeki arslan, kaplan veya zehirli yılan gibi dehşet verici güçlü mahlûklarla değil, çok güçsüz ve zayıf varlıklar olan ebâbîl kuşlarının attığı nohuttan küçük taşlarla helâk etti. Nitekim Allâh Teâlâ, Firavun, Nemrut ve Câlût gibi mütekebbirleri hep onlardan küçük ve güçsüz görünen varlıklarla helâk ederek, onların hakîkatte ne kadar âciz varlıklar olduklarını ve kibirlerinin mânâsızlığını ortaya koymuştur. Ebrehe de büyük bir azamet ve kibirle çıktığı Yemen’e, lîme lîme olmuş bir bedenle, çok zelil ve perişan bir vaziyette, sürünerek dönebildi. Onun bu hâli, kibirlilerin daha dünyâdayken bile rezil olduklarına dâir çok açık bir ibret tablosudur. “Fil Senesi” Kureyşliler arasında bir nevî târih başlangıcı olarak kullanıldı. Şu rivâyet, bunun güzel bir misâlidir: Kubaş bin Üşeym: “–Ben ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Fil Senesi’nde doğduk.” demişti. Osman bin Affân -radıyallâhu anh-, ona: “–Sen mi daha büyüksün, yoksa Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi daha büyük?” diye sordu. Mübârek sahâbî, şu edeb ve incelik dolu karşılığı verdi: “–Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, benden çok çok büyüktür. Doğumda ise ben ondan daha eskiyim!25 Ben, fillerin tersini yeşil ve değişmiş olarak gördüm.” (Tirmizî, Menâkıb, 2) İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hâniflik Mekke’de umûmiyetle putperestlik hâkim olmakla birlikte, tevhîdin izleri tamâmen silinmiş de değildi. Hazret-i İbrâhîm’in tâlîm ettiği tevhîd dîni az da olsa bir kısım insanlar tarafından devâm ettiriliyordu. “Allâh’ın dostu” mânâsında “Halîlullâh” vasfına sâhip olan İbrâhîm -aleyhisselâm-, “ülü’l-azm” peygamberlerden biridir. Pek çok peygamberin ve bilhassa Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in atasıdır. Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a on sahîfelik bir vahiy lutfetmiştir. Hazret-i İbrâhîm’in ismi Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi beş sûrede altmış dokuz defâ geçmekte, Evvâh (çok âh eden), Halîm (hilim sâhibi) Münîb (Allâh’a sığınan), Kânit (Allâh’a kulluk eden),Şâkir (Allâh’a çok şükreden) ve Hanîf gibi muhtelif isim ve sıfatlarla zikredilerek kendisinden medh ü senâ ile bahsedilmektedir. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dînine “Hanîflik” denilmiştir. Hanîf kelimesi lügatte, eğriliği bırakıp doğruya giden, istikâmet üzere bulunan, başka dinlerden, bâtıl inançlardan kaçıp yalnız bir olan Allâh’a îmân eden “muvahhid” demektir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: وَقَالُواْ كُونُواْ هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُواْ قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “(Yahûdî ve hristiyanlar, müslümanlara) «Yahûdî veya hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.» dediler. (Ey Habîbim!) «Bilâkis biz doğruya yönelmiş (hanîf) olan ve Allâh’a şirk koşmayan İbrâhîm’in dînine tâbîyiz.» de!” (el-Bakara, 135) مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “İbrâhîm ne bir yahûdî ne de bir hristiyandı. Fakat O, Allâh’ı bir tanıyan dosdoğru (hanîf) bir müslüman idi ve müşriklerden de değildi.” (Âl-i İmrân, 67) Câhiliye döneminde, her türlü sapıklıktan ve putperestlikten yüz çevirip Hakk’a yönelen, Hazret-i İbrâhîm’in dînine bağlı kalarak yalnız bir olan Allâh’a inanan kimselere de hanîf denirdi.Varaka bin Nevfel, Abdullâh bin Cahş, Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr, Kuss bin Sâide gibi zâtlar, hanîflerden bâzılarıdır. Hanîfler; cansız, dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmeyen putların önünde eğilmeyi, onlara yalvarmayı çirkin sayarlardı. İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-26 şöyle anlatır: “Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nübüvvetten önce, Beldah’ın27 aşağı kısmında bulunduğu bir sırada oradakiler tarafından bir sofraya dâvet edildi. Sofrada Zeyd bin Amr bin Nüfeyl de bulunuyordu. Âlemlerin Efendisi’ne et ikrâm edildi. Fahr-i Kâinât Efendimiz bu yemekten yemediği gibi Zeyd de yemekten imtinâ etti. Zeyd, etten yememesinin sebebini şöyle îzah etti: «–Ben sizin putlarınız adına kestiğiniz etten yemem. Ben sâdece Allâh’ın ismi zikredilerek kesilenden yerim.» Zeyd, Kureyş kabîlesinin, hayvanlarını putlar adına kesmelerini ayıplar ve şöyle derdi: «–Koyunu Allâh yarattı. Onun için gökten yağmur indirdi, yerden de nebat bitirdi. Ama siz onu Allâh’ın ismini zikretmeden kesiyorsunuz!»” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 24; Zebâih, 16) Bir başka rivâyet de şöyledir: “Zeyd bin Amr, Varaka bin Nevfel’i de yanına alarak, hakîkî dîni sorup ona tâbî olmak üzere Şam’a gitti. Orada bir yahûdî âlime rastladı. Ona dinleri hakkında suâl sordu ve: «–Belki dîninize girerim, bana onun hakkında bilgi ver.» dedi. Yahûdî: «–Sen, Allâh’ın gazabından nasîbini almadıkça bizim dînimize giremezsin!» cevâbını verdi. Zeyd: «–Ben Allâh’ın gazabından kaçarak buralara geldim, (gazap değil, rızâ ve rahmet arıyorum). Allâh’ın gazabından herhangi bir pay almaya aslâ niyetim yok! Sen bana başka bir dîn göster (de ona gireyim)!» dedi. Yahûdî âlim: «–Ben Hanîflikten başka bir dîn bilmiyorum!» cevâbını verdi. Zeyd: «–Hanîflik nedir?» diye sordu. Yahûdî âlim: «–Hazret-i İbrâhîm’in dînidir. O, ne yahûdî ne de hristiyandı, Allâh’tan başka bir şeye de tapmıyordu.» cevâbını verdi. Zeyd onun yanından çıkınca hristiyan âlimlerinden biriyle karşılaştı. Ona da aynı şeyleri söyledi. O da: «–Sen Allâh’ın lânetinden nasîbini almadıkça bizim dînimize giremezsin!» dedi. Zeyd ona da: «–Ben zâten Allâh’ın lânetinden kaçarak bu diyarlara geldim. Elimden geldiğince hiçbir zaman Allâh’ın lânetinden bir şey almayacağım. Sen bana başka bir dîn gösterebilir misin?» dedi. O âlim de yahûdi âlim gibi hanîflikten bahsetti. Zeyd onların Hazret-i İbrâhîm hakkındaki sözlerini işitince, oradan ayrıldı. Dışarı çıkınca ellerini kaldırıp: «Allâh’ım, Sen’i şâhit kılıyorum, ben İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni üzereyim!» dedi.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 24) Esmâ bint-i Ebî Bekir -radıyallâhu anhümâ- der ki: “Zeyd bin Amr’ın ayakta dikilip sırtını Kâbe’ye dayayarak şöyle dediğini işittim: «–Ey Kureyş cemaati! Vallâhi ben hâriç hiçbiriniz İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni üzere değilsiniz!» Zeyd diri diri toprağa gömülecek kızları (kurtarıp) hayâtını bağışlardı. Kızını öldürmek isteyen adama: «–Onu öldürme, onun külfetini ben üzerime alıyorum» der ve kızı alırdı. Kız büyüyüp serpilince babasına: «–Dilersen onu sana teslîm edeyim, dilersen ihtiyaçlarını görmeye devâm edeyim.» derdi.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 24) Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hanîflerden Varaka hakkında: “Onu cennetin ortasında, üzerinde sündüsten elbise olduğu hâlde gördüm.” Zeyd hakkında da: “O, kıyâmet gününde, benimle Îsâ -aleyhisselâm- arasında ayrı bir ümmet olarak diriltilecektir.” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 416) Bahsi geçen bu hanîfler, önceki mukaddes kitaplara az çok vâkıf oldukları için “Son Peygamber”in vaktinin yaklaştığını biliyor ve büyük bir hasret ile O’nu bekliyorlardı. İslâm âlimlerinin ekserisine göre Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın annesi ve babası da Mekke’deki hanîflerdendi. Hanîflik, İslâm’ın tevhîd inancından başka bir şey değildir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e hanîf olan İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dînine tâbî olmayı Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle emretmiştir: ثُمَّ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ أَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “Sonra da (ey Habîbim) Sana: «Doğru yola yönelerek İbrâhîm’in dînine tâbî ol! O, müşriklerden değildi.» diye vahyettik.” (en-Nahl, 123) Bu sebeple hanîflik, İslâm dîni hakkında da kullanılmış ve samîmî, ihlâslı her müslümana “hanîf” vasfı verilmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Ben, müsâmahakâr hanîf dîni ile gönderildim.” buyurmuştur. (Ahmed, V, 266)28 BİRİNCİ BÖLÜM:NÜBÜVVETTEN ÖNCE HAZRET-İ MUHAMMED HAZRET-İ PEYGAMBER’İN DOĞUMU VE ÇOCUKLUĞU Nûr-i Muhammedî Allâh Teâlâ için zaman ve mekân düşünülemez. O, zaman ve mekân kayıtlarından münezzehtir.29 Ezelde yalnız kendisi var olan ve var olmak için başka bir var ediciye muhtaç olmayan Cenâb-ı Hak, bilinmeyi ve bu bilinmenin îcâbı olarak ibâdetlerle tekrîm olunmayı murâd ettiğinden,“âlem-i kesret” (çokluk âlemi yâni kâinât) denilen mâsivallâhı30 yaratmıştır. Bu yaratışta, ilk önce husûle gelen, bir “nûr”dur. O nûr da, “Hakîkat-i Muhammediyye”nin özü, aslı ve mayasıdır. Nasıl ki kıymetli bir mücevher, çıplak bir sûrette takdîm edilmez ve etrâfına birtakım süslü ambalajlar konursa, bütün varlıklar da “Nûr-i Muhammedî” karşısında o mevkîdedir. O’nun izzeti hakkı için yaratılmıştır. Buna göre varlığın ilk sebebi Cenâb-ı Hakk’ın bizzat Zât-ı Ulûhiyyeti, ikinci sebebi ise “Nûr-i Muhammedî”yi, şerefi ve kıymeti sebebiyle sâir varlıklar ile zarflandırmak ve tezyîn etmek gereğidir. Diğer bir ifâdeyle İslâm ilâhiyatına göre varlıkların teselsülünde ilk mebde’ (başlangıç), Fâil-i Muhtâr (dilediğini yapmakta serbest) olarak Cenâb-ı Hak; vesîle ve sebep de “Nûr-i Muhammedî”dir. Yâni yaratılışta O, ilktir. İslâm’a göre kâinât, birçok filozofun kabûl ettiğinin aksine “kadîm” değil, “hâdis”tir. Yâni, sonradan var olmuştur. Kadîm olan, sâdece Cenâb-ı Hak’tır. Sonradan yaratılmışların ilki ise “Nûr-i Muhammedî”dir. Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim.” buyurmuştur. (Tirmizî, Menâkıb, 1) Yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nûrunun yaratılışı ve ona risâlet izâfesi itibârıyla Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan öncedir. Cismâniyet kazanıp âlemimizde zuhûr etmesi bakımından ise, nübüvvet takviminin son yaprağıdır. Zîrâ risâlet takvimi, varlığın ilki olan “Nûr-i Muhammedî” ile başlamış; son yaprağı da “Cismâniyet-i Muhammedî” ile nihâyet bulmuştur. “Varlık nûru” ise, kendilerinin şerefi îcâbı yaratılmış olan bütün mahlûkâtın, ilk yaratılmış varlık olan “Nûr-i Muhammedî”ye nisbetini ifâde eder. Bu varlıklarda bizâtihî (kendiliğinden) bir şeref mevcut olmayıp, onlar değerlerini “Nûr-i Muhammedî”ye izâfetle kazanırlar. Şu hadîs-i şerîfler de, bu hakîkati ifâde etmektedir: “Âdem -aleyhisselâm- cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatâsını anlayıp: «–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi. Allâh Teâlâ: «–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu. Âdem -aleyhisselâm-: «–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, Arş’ın sütunları üzerinde “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedün Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi. Bunun üzerine Allâh Teâlâ: «–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Bana göre mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin), Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” (Hâkim, II, 672) İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle nakledilir: “Allâh Teâlâ, Îsâ -aleyhisselâm-’a vahyetti ve şöyle buyurdu: «Ey Îsâ! Muhammed’e îmân et ve ümmetinden O’na yetişenlere O’na îmân etmelerini emret! Şâyet Muhammed olmasaydı Âdem’i yaratmazdım! Muhammed olmasaydı cenneti de cehennemi de yaratmazdım. Arş’ı su üzerinde yarattığımda sarsılmaya başladı, üzerine “Lâ ilâhe illâllâh Muhammedün Rasûlullâh” yazınca sâkinleşti.»” (Hâkim, II, 672) Birgün Câbir -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek: “–Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Bana ilk yaratılan şeyin ne olduğunu bildirir misin?” diye sormuştu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “–Ey Câbir! Allâh Teâlâ, her şeyden önce senin peygamberinin nûrunu, zâtının nûrundan yaratmıştır…” cevâbını verdiler.31 İbn-i Arabî Hazretleri, bu hususta şu mütâlaalarda bulunur: “Allâh Teâlâ, Muhammed -aleyhisselâm-’a peygamberliğini müjdelediği vakit Âdem -aleyhisselâm- henüz yoktu, su ile çamur arasında idi… Böylece nebî ve rasûller vâsıtasıyla ortaya çıkan bütün şerîatlerin evveli ve bâtını olmak hükmü, Allâh Rasûlü için tahakkuk etmiş oldu. Peygamberimiz daha o zaman şerîat sâhibi idi, çünkü hadîs-i şerîfinde: «Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim.» buyurmuştur. «Ben insandım.» veya «Ben mevcut idim.» buyurmamıştır. Nübüvvet, ancak Allâh tarafından kendisine verilmiş bir şerîatle söz konusu olur.” (İbn-i Arabî,el-Fütühât, II, 171; IV, 66-67) İbn-i Arabî Hazretleri, diğer bir eserinde de şöyle der: “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insan nev’i içinde varlığın en mükemmelidir. Bunun içindir ki nübüvvet O’nunla başladı, O’nunla sona erdi.” (İbn-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, IV, 319) Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde buyurur ki: “Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.” Süleymân Çelebi Hazretleri de Mevlid-i Şerîf’inde Nûr-i Muhammedî’den şöyle bahseder: Mustafâ nûrunu evvel kıldı vâr Sevdi ânı ol Kerîm ü Girdigâr32 “O Yaratıcı ve Kerîm olan Allâh, önce Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûrunu yarattı ve O’nu sevdi.” Hülâsa, Hakîkat-i Muhammediyye olarak da isimlendirilen Nûr-i Muhammedî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî şahsiyetini temsîl eden bir nûr, bir hakîkat veya bir cevherdir. Allâh katında en sevgili ve en kıymetli olan, O’dur. Mevcûdâtın varlık sebebi, Cenâb-ı Hakk’ın, hilkatte ilk olan Nûr-i Muhammedî’ye muhabbetidir. Bu sebeple bütün kâinât, Nûr-i Muhammedî’nin şerefine ve O’na bir mazrûf olmak üzere halkedilmiştir. Bütün mevcûdât O’nun hakîkatini tafsîl ve beyân için yaratılmıştır. Bu yüzden nasıl ki bir bardağa, bir ummânı sığdırmak mümkün değilse, Nûr-i Muhammedî’yi lâyıkıyla idrâk edebilmek de öyle mümkün değildir. Peygamber Efendimiz’in Pâk Nesebi Peygamberimiz’in babası Hazret-i Abdullâh, annesi Hazret-i Âmine’dir. O’nun mübârek soyu Hazret-i İsmâîl’in oğlu Kayzar sülâlesinin en şereflisi olan Adnân’a kadar uzanır.33 Peygamberimiz’in büyük dedesi olan Adnân, İsmâîl -aleyhisselâm-’ın soyundandır.34 Adnân’ın oğlu Meadd’ın Îsâ -aleyhisselâm-’ın muâsırı olduğu nakledilir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kureyş kabîlesi içinde, gerek baba ve gerek ana yönünden, en temiz ve en şerefli bir âileye mensuptur. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nesebinin nezîh ve pâk oluşu hakkında şöyle buyurmuştur: “Ben, câhiliye devrinin kötülüklerinden hiçbir şey bulaşmaksızın, ana ve babamdan meydana geldim. Ben, tâ Âdem’den babama ve anneme gelinceye kadar hep nikâh mahsûlü olarak meydana geldim, aslâ zînâdan meydana gelmedim!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 260) O’nun bir ism-i şerîfi de Mustafâ’dır. Bu isim, şu târihî ıstıfâyı, yâni seçilip süzülmeyi ifâde eder: Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mensûb olduğu topluluk ne zaman ikiye ayrılsa, Allâh Teâlâ, Rasûlü’nü en hayırlı toplulukta bulundurmuştur. O’nun varlığı aydınlatan nûru, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan beri en temiz anne ve babalardan teselsül ettirilerek kendisine intikâl etmiştir.35 İbn-i Abbâs Hazretleri, Şuarâ Sûresi’nin 219. âyetini, bu mânâyı ifâde ederek şöyle tefsîr etmiştir: “Sen, yâni nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılarak Sana intikâl etmiştir.” (Kurtubî, XIII, 144, Heysemî, VIII, 214 ) Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu husûsu hadîs-i şerîflerinde şöyle dile getirmiştir: “Ben, Âdemoğulları’nın en hayırlı ve en temiz olanlarından, devirden devire, âileden âileye geçerek, nihâyet şu içinde bulunduğum âileden vücûda getirildim!” (Buhârî, Menâkıb, 23) “Allâh Teâlâ İbrâhîmoğulları’ndan İsmâîl’i seçti. İsmâîloğulları’ndan Kinâneoğulları’nı seçti. Kinâneoğulları’ndan Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşimoğulları’nı seçti. Hâşimoğulları’ndan Abdülmuttaliboğulları’nı seçti. Abdülmuttaliboğulları’ndan da beni seçti.” (Müslim, Fedâil, 1; Tirmizî, Menâkıb, 1) Büyük İslâm âlimi İbn-i Haldun, Peygamber Efendimiz’in nesebinin bu kadar sarîh ve tafsîlatlı bir şekilde bilinmesi ve asâletle devâm edegelmesi husûsunda şöyle demektedir: “Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den başka hiçbir kulun, ne nesebi bu derece mazbuttur ne de Âdem -aleyhisselâm-’dan kendilerine gelinceye kadar, soy asâleti kesintisiz bir şekilde devâm etmiştir. Bu, Allâh Teâlâ’nın Habîb-i Edîbi’ne husûsî bir ikrâmıdır.” (İbn-i Haldun, I, 115) Hazret-i Peygamber’in Babası Abdullâh ile Annesi Âmine’nin İzdivâcı Hazret-i Peygamber’in bi’setine yakın dönemde tevhîd inancı yitirilmiş, Kâbe kavim ve kabîlelere âit putlarla doldurulmuş, Zemzem kuyusu da iptal edilmiş bulunuyordu. Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib, birgün Hicr’de uyurken rüyâsında kendisine Zemzem kuyusunu kazıp ortaya çıkarması söylendi. Daha sonra da bir işâretle kazılması gereken yer kendisine gösterildi. Abdülmuttalib kazı işine başladığında Kureyşliler: “–Mâbedimizin yanını kazdırmayız.” diyerek ona mânî oldular. Abdülmuttalib’in henüz onlara karşı duracak gücü yoktu. Bunun üzerine Abdülmuttalib, Allâh kendisine on evlât verir ve bunlar da onu koruyacak çağa erişirlerse, onlardan birisini Kâbe’nin yanında kurbân etmeyi adadı. Bir müddet sonra Kureyşliler, Abdülmuttalib’de gördükleri bâzı hârikulâde hâl ve işâretler sebebiyle yumuşadılar ve ona müsâade ettiler. Abdülmuttalib kuyuyu kazdı ve Zemzem’i ortaya çıkardı. Zamanla on evlâdı dünyâya geldi ve kendisini koruyacak çağa eriştiler. Bunun üzerine rüyâsında: “–Adağını yerine getir!” denilerek yıllar önce Allâh’a verdiği söz kendisine hatırlatıldı. Adağını yerine getirmek için sırayla koç ve sığır kesen Abdülmuttalib’den her seferinde daha büyüğü istendi. O ise: “–Daha büyüğü nedir?” diye sorunca: “–Oğullarından birisini kurban etmeyi adamıştın!” denildi. Bunun üzerine evlâtlarını toplayan Abdülmuttalib, Allâh için yapmış olduğu adağı gerçekleştirmek için onları itaate dâvet etti. Onlar da muhâlefet etmeksizin: “–Sen adağını yerine getir, istediğini yap!” dediler. Abdülmuttalib aralarında kur’a çekerken: “Allâh’ım! Ben evlâtlarımdan birisini Sana kurbân etmeyi adamıştım. Aralarında kur’a çekeceğim, onlardan dilediğine isâbet ettir!” diye duâ etti. Kur’a Peygamber Efendimiz’in babası Abdullâh’a çıktı. Abdülmuttalib, kurban etmek üzere oğlunu Kâbe’ye götürdüğünde Mekkeliler, evlât kurbân etmenin âdet hâline gelmesinden korkarak ona mânî oldular. Abdülmuttalib’i iknâ ederek bir âlime götürdüler. Âlim: “–Sizde bir insanın diyeti ne kadardır?” diye sordu. “–On devedir.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine âlim: “–Öyleyse Abdullâh ile on deve arasında kur’a çekin, kur’a Abdullâh’a çıkarsa on deve daha ilâve ederek yirmi deve ile Abdullâh arasında tekrar kur’a çekin. Bu sayıyı, kur’a develere çıkıncaya kadar onar onar artırın!” tavsiyesinde bulundu. On deve ile Abdullâh arasında kur’a çektiklerinde, kur’a Abdullâh’a çıktı. On deve daha ilâve ederek kur’ayı tekrarladılar, yine Abdullâh’a çıktı. Develerin sayısı yüze varıncaya kadar kur’a bu minvâl üzere devâm etti. Sayı yüze ulaşınca bu sefer kur’a develere çıktı. Abdülmuttalib iyice emîn olmak için kur’ayı üç defâ daha tekrarladı. Bu esnâda ayağa kalkarak oğlunun kurtulması için Allâh’a duâ etti. Her defâsında da kur’anın develere çıktığını görünce oradakiler, sevinçlerinden tekbîr getirdiler. Sonra Abdulmuttalib develeri kurbân ederek etlerini tasadduk etti.36 Bugün, İslâm şerîatında öldürülen bir insanın diyetinin yüz deve veya bunun bedeli olarak belirlenmiş bulunması, bu târihî hâdiseye istinâdendir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, atası İsmâîl -aleyhisselâm-’ın ve babası Abdullâh’ın kurbân edilmek için seçildiklerine işâretle: “Ben iki kurbanlığın oğluyum.” buyurmuşlardır. (Hâkim, II, 609/4048) Yine bu sebeple Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “İbn-i Zebîhayn: İki kurbanlığın oğlu” diye de anılırdı.37 Hazret-i Abdullâh, dış görünüş ve ahlâk bakımından, hem kendi kardeşlerinin hem de diğer bütün Kureyş gençlerinin en güzeli idi. Akıl, zekâ ve kemâl itibârıyla da yine onların en üstünü idi.38 Bu sebeple Kureyş’in bütün genç kızları onunla evlenmeye tâliptiler. Hattâ Varaka bin Nevfel’in kız kardeşi Rukıyye, Abdullâh’ın alnındaki nûru görünce bunun peygamberlik nûru olduğunu anlamış ve beklenen son peygamberin annesi olma şerefine nâil olmak isteyerek Hazret-i Abdullâh’a, kendisiyle evlenmesine karşılık yüz deve teklif etmişti.39 Abdülmuttalib, oğlu Abdullâh’a Benî Zühre kabîlesinin efendisi Vehb bin Abdi Menâf’ın kızı Âmine’yi istedi. Kureyş’in neseb ve şeref bakımından en üstün kızı olan Âmine de buna muvâfakat edince nikâhları kıyıldı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in annesi Hazret-i Âmine’nin nesebi, Vehb bin Abdi Menâf bin Zühre bin Kilâb bin Mürre şeklindedir. Zühre, Hâşimoğulları’nın ataları olan Kusay bin Kilâb’ın kardeşi olduğundan, Hazret-i Âmine’nin nesebi Hazret-i Abdullâh ile Kilâb’da birleşir.40 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ana rahmine düşünce, Abdullâh’ın alnındaki nûr Hazret-i Âmine’ye geçti.41 Peygamber Efendimiz’in Babası Abdullâh’ın Vefâtı Peygamber Efendimiz’in babası Hazret-i Abdullâh, izdivâcından kısa bir müddet sonra Kureyş’in bir ticâret kervanıyla Şam’a gitmişti. Ticâretini bitirip dönerken yolda hastalandı. Medîne’ye gelince arkadaşlarına: “–Ben burada dayılarım Neccâroğulları’nın yanında biraz kalayım.” dedi ve bir ay orada kaldı. Dayılarının bütün gayretine rağmen iyileşemedi ve orada vefât etti. Medîne’ye defnedildi. Hazret-i Abdullâh vefât ettiği zaman 25 yaşında idi.42 Hazret-i Âmine, kocası Hazret-i Abdullâh’ın vefat haberini alınca üzüntüsünden günlerce gözyaşı döktü, onun gibi birinin bulunamayacağını, herkes tarafından çok sevildiğini, çok cömert ve merhametli olduğunu ifâde eden mersiyeler söyledi.43 Peygamberimiz’in Zuhûrunu Müjdeleyen Haber ve Hâdiseler Peygamber Efendimiz doğmadan önce birçok ilâhî tecellî zuhûr etmişti. Bütün kâinât âdeta O’na hasret çekmekteydi. Çünkü O, yaratılışın sebebi idi. Evvelâ Allâh Teâlâ, daha önceki peygamberlerden, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îmân edip yardımcı olmaları husûsunda ahd ve mîsâk almıştır. Bu O’nun zuhûrunun en büyük müjdelerinden biridir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ “Hani bir vakit Allâh Teâlâ peygamberlerden ahit almıştı: «–And olsun ki size kitap ve hikmet verdim; sizde olanı tasdîk eden bir peygamber gelecek, O’na mutlakâ inanacaksınız ve O’na mutlakâ yardım edeceksiniz, ikrâr edip bu ahdi kabûl ettiniz mi?» demişti. «–İkrâr ettik» demişlerdi de: «–Şâhit olun, Ben de sizinle berâber şahitlerdenim.» demişti.” (Âl-i İmrân, 81) Hazret-i İbrâhîm ile oğlu Hazret-i İsmâîl, Kâbe’nin inşâsını tamamladıktan sonra ellerini kaldırıp Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- için şöyle duâ etmişlerdi: رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنتَ العَزِيزُ الحَكِيمُ “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Sen’in âyetlerini kendilerine okuyacak, kitap ve hikmeti öğretecek ve onları(n nefislerini) tezkiye edecek (kötülükten arındırıp kemâle erdirecek) bir peygamber gönder! Çünkü azîz olan ve her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sen’sin!” (el-Bakara, 129) Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da peygamberliğini İsrâîloğulları’na bildirirken Varlık Nûru’nu müjdeliyordu: وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ “Meryem oğlu Îsâ: «Ey İsrâîloğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrât’ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allâh’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim!» demişti…” (es-Saff, 6) Annesi Hazret-i Âmine, Varlık Nûru’na hâmile olduğunun ilk günlerinde bir rüyâ gördü. Rüyâda kendisine: “Ey Âmine! Sen bu ümmetin efendisine hâmilesin! Dünyâyı şereflendirdiği zaman: «Her hasetçinin şerrinden O’nu tek olan Allâh’a havâle ederim!» diye duâ et ve O’na «Muhammed» ismini ver!” diye seslenildiğini işitti.44 Bunun içindir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır: “Ben, ceddim İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım.” (Hâkim, II, 453; Ahmed, IV, 127-128) Bununla birlikte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in isim ve sıfatları, Tevrât ve İncîl’de yazılı olup yahûdî ve hristiyan âlimleri bu hususta tam bir bilgiye sâhiptiler. Nitekim bunların insaf ehli olanları hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ “Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de (isim ve sıfatlarını) yazılı buldukları O Rasûl’e, O ümmî peygambere tâbî olurlar…” (el-A’râf, 157) Hattâ ehl-i kitâb âlimleri, Peygamber Efendimiz’i, öz evlâtlarını tanıdıkları gibi tanırlardı: الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, O’nu kendi evlâtlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen şüphesiz onlardan bir fırka, bile bile gerçeği gizlerler.” (el-Bakara, 146) Nitekim yahûdîlerin en büyük âlimlerinden iken müslüman olan Abdullâh bin Selâm -radıyallâhu anh-:45 “–Ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, kendi oğlumdan daha iyi tanırım!” dediği zaman Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-: “–Ey İbn-i Selâm! Bu nasıl olur?” diye sordu. O ise: “–Ben Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın gerçekten Allâh’ın Rasûlü olduğuna yakînen şehâdet ederim. Kendisinin peygamber olduğunda hiç şüphe etmem! Çünkü, O’nun Allâh tarafından gönderilen Peygamber olduğu, na’t ve vasıfları, kitabımızda bulunmaktadır…” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-: “–Ey İbn-i Selâm! Allâh seni hakîkate muvâfık kılmıştır!” dedi ve onu alnından öptü. (Vâhidî, s. 47; Râzî, Tefsîr, IV, 116) Âyet-i kerîmede, Tevrât ve İncîl’de Peygamber Efendimiz ve ashâbının vasıf, hâl ve şanlarının şöyle beyân edildiği bildirilmektedir: مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِّنْ أَثَرِ السُّجُودِ ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُم مَّغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا “Muhammed, Allâh’ın Rasûlü’dür. Onun berâberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allâh’tan lutuf ve rızâ isterler. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. İşte bu, onların Tevrât’ta anlatılan vasıflarıdır. İncîl’de ise şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, çiftçilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allâh böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkârcıları öfkelendirir. Allâh, îmân edip sâlih amel işleyenlere, mağfiret ve büyük bir ecir va’detmiştir.” (el-Fetih, 29) Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-, birgün Kâ’b el-Ahbâr’a:46 “–Tevrât’ta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vasıfları nasıl anlatılır?” diye sorduğu zaman, Hazret-i Kâ’b -rahimehullâh-, bu suâle şöyle karşılık vermiştir: “–O’nun vasıfları hakkında Tevrât’ta şunlar yazılıdır: Muhammed bin Abdullâh, Mekke’de doğacak, Tâbe’ye (Medîne’ye) hicret edecek, Şam’a hâkim olacaktır. Kendisi ne kötü söz söyler ne de çarşılarda yüksek sesle konuşur. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilâkis affeder ve bağışlar. Ümmeti de bollukta, darlıkta ve her yerde Allâh’a hamd eder, O’nu yüceltirler. Bellerine izâr bağlarlar. Kollarını yıkarlar (abdest alırlar). Savaşta saf oldukları gibi namazlarında da saf tutarlar. Mescidlerinden arı uğultusu gibi (Kur’ân ve zikir) sesleri gelir. Ezan sesleri âfâkı doldurur.” (Dârimî, Mukaddime, 2) Atâ bin Yesâr -rahimehullâh- anlatıyor: “Abdullâh bin Amr -radıyallâhu anhümâ-’ya47 rastladım ve: «–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Tevrât’ta zikredilen vasıflarını bana söyler misin?» dedim. Bunun üzerine: «–Pekâlâ! Allâh’a yemin olsun, o Kur’ân’da geçen bâzı sıfatlarıyla Tevrât’ta da mevsuftur. (Orada): “Ey Peygamber! Biz Sen’i insanlara şâhit, müjdeci, uyarıcı ve ümmîler için koruyucu olarak gönderdik. Sen Ben’im kulum ve Rasûlümsün. Ben Sen’i Mütevekkil diye isimlendirdim… Allâh, bozulmuş dîni insanların “Lâ ilâhe illâllâh” demesiyle düzeltmeden ve o dinle kör gözleri, sağır kulakları, paslanmış kalbleri açmadan O’nun rûhunu kabzetmez.” buyrulur.» dedi.” (Buhârî, Büyû 50; Tefsîr 48/3) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bütün vasıflarıyla bilen yahûdîler, kendisinin geleceği vakti beklemekteydiler. Nitekim Medîneli putperest Evs ve Hazrec kabîleleri ile yahûdîler ne zaman birbirlerine düşüp araları açılsa, yahûdîler: “–Şu sıralarda bir peygamber gönderilmek üzeredir. O’nun gelmesi pek yakındır. O peygamber gelince, biz O’na tâbî olacak, İrem ve Âd kavimleri gibi sizi öldürüp kökünüzü kazıyacağız!” derlerdi. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 95-96) Peygamber Efendimiz’in zevcesi Safiye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-’nın naklettiğine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hicret esnâsında Kubâ köyüne geldiğinde, babası yahûdî Huyey bin Ahtab ile amcası Ebû Yâsir hemen oraya gitmişler, güneş batarken de çok bitkin ve üzgün bir hâlde eve dönmüşlerdi. Ebû Yâsir, kardeşine: “–Bu zât, geleceği beklenilen Peygamber midir?” diye sordu. Huyey: “–Evet, vallâhi odur!” dedi. Ebû Yâsir: “–Bunun o Peygamber olduğundan emin misin? İyice tespit ettin mi?” diye sordu. Huyey: “–Evet!” karşılığını verdi. “–O hâlde, O’na karşı kalbinde ne var?” diye sorunca da Huyey: “–Vallâhi hayatta olduğum müddetçe O’na hep düşmanlık besleyeceğim!” dedi. (Ebû Nuaym,Delâil, I, 77-78) Yahûdîler, gelmesini bekledikleri son peygamberin, kendi ırklarından, yâni İsrâîloğulları’ndan olmasını arzu etmekte idiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise İsmâîl -aleyhisselâm-’ın nesebinden gelen Araplardan olduğu için yahûdîler hased ederek O’na îmân etmemişlerdir.48 Bu hakîkati, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın şu rivâyeti de ortaya koymaktadır: Hayber yahûdîleri ile Gatafan arasında savaş vardı ve yahûdîler her karşılaşmada mağlûb oluyorlardı. Sonunda: “Ey Allâh’ımız! Âhir zamanda göndermeyi va’dettiğin o ümmî peygamber hakkı için Sen’den bizi muzaffer kılmanı diliyoruz!” duâsıyla Hakk’a yalvarmayı kararlaştırdılar. Gatafan’la karşılaşınca da bu duâyı yaptılar. Böylece Peygamber Efendimiz ile tevessülde bulundular. Savaşın netîcesinde Gatafanlıları bozguna uğrattılar. Fakat Allâh Teâlâ, yahûdîlerin duâlarında vesîle edindikleri Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i peygamber olarak gönderince O’nun peygamberliğini inkâr ettiler. Bunun üzerine Allâh Teâlâ: وَكَانُواْ مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَاءهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّه عَلَى الْكَافِرِينَ “…Daha önce (o peygamberin adını kullanarak, O’nun hakkı için diyerek) kâfirlere karşı zafer isteyip durdukları hâlde, o tanıyıp bekledikleri (Peygamber) kendilerine gelince, bu sefer O’nu inkâr ettiler. İşte Allâh’ın lâneti49 böyle kâfirlerin üzerinedir.” (el-Bakara, 89) âyetini inzâl buyurdu. (Kurtubî, II, 27; Vâhidî, s. 31) Fahr-i Kâinât Efendimiz’in zuhûrunu müjdeleyen şu hâdise de oldukça câlib-i dikkattir: Seyf bin Zî Yezen, Kisrâ tarafından Yemen hükümdarlığına tâyin edilince her taraftan Arap heyetleri gelip kendisini tebrik ettiler. Mekke’den gelen on kişilik heyetin başında da Peygamberimiz’in dedesi Abdülmuttalib bulunuyordu. Hükümdâra: “–Ey hükümdar! Bizler, Allâh’ın dokunulmaz kıldığı Harem’inin halkı ve Beytullâh’ın hâdimleriyiz. Hükümdarlığını tebrik etmek niyetiyle geldik!” dedi. Yemen hükümdârı onları güzel bir şekilde karşıladı ve uzun bir müddet misâfir etti. Birgün Abdülmuttalib’i yanına çağırarak ona şöyle dedi: “–Ey Abdülmuttalib! Ben sana bir sır emânet edeceğim ki, o sırrı başkası olsaydı açmazdım. Fakat ben onun mâdenini sende gördüm. Bunun için onu sana açıklayacağım. Allâh Teâlâ izin verinceye kadar bu sır sende mahfuz kalsın. Şüphesiz ki Allâh emrini yerine getirir. Kendimize tahsîs edip başkasına kapalı tuttuğumuz Kitap’ta öyle mühim bir haber vardır ki hayâtın şerefi, ölümün fazîleti ondadır; bütün insanları, heyet arkadaşlarını, bilhassa seni çok yakından ilgilendirmektedir!” dedi. Abdülmuttalib: “–Ey hükümdar! Bütün göçebe halkı sana fedâ olsun! Nedir o büyük ve şanlı haber?” diye sordu. Hükümdar: “–Tihâme bölgesinde bir çocuk doğacak. Alâmet olarak, O’nun iki kürek kemiği arasında bir ben bulunacak. Kıyâmet gününe kadar, O’nda imamlık (riyâset), sizde de seyyidlik olacak.” dedi. Seyf bin Zî Yezen şöyle devâm etti: “–Bu zaman, O’nun doğacağı zamandır. Hattâ, belki de doğmuştur. Onun ismi Muhammed’dir. Babası ve annesi ölmüş olacak. Kendisinin bakımını, dedesi ve amcası üzerlerine alacak. Allâh O’nu apaçık teblîğatta bulunan bir peygamber olarak gönderecek. Bizden bir kısım insanları O’na Ensâr (yardımcılar) yapacak. Onlarla, dostlarını azîz, düşmanlarını da zelil kılacak. O, yeryüzünün en kıymetli bölgelerini fethedecek. O’nun doğumu ile, mecûsîlerin taptıkları ateş sönecek. Bir olan Rahmân’a ibâdet edilecek. Küfür ve taşkınlıklar yasaklanacak, putlar kırılacak, şeytan taşlanacak. O’nun sözü hak ile bâtılın arasını ayıracak, hükmü adâletten ibâret olacak. O, dâimâ iyiliği emredip tatbîk edecek, kötülükten de nehyedecek ve onu ortadan kaldıracak.” dedi. Abdülmuttalib: “–Ömrün uzun, şan ve şerefin yüce, saltanatın dâim olsun! Bu bahsettiğin benim neslimdir. Acabâ hükümdar bu hususta biraz daha îzâhat vererek beni sevindirme lutfunda bulunabilir mi?” dedi. Seyf: “–Örtülere bürünmüş Beytullâh’a, mûcizelere ve semâvî kitaplara yemin olsun ki ey Abdülmuttalib! Hiç yalan yok, muhakkak ki sen O’nun atasısın!” deyince, Abdülmuttalib sevincinden yere kapandı. Hükümdar: “–Başını yerden kaldır! Kalbin ferah, ömrün uzun, şânın yüce olsun! Sana anlattığım alâmetlerden gördüğün bir şey var mı?” dedi. Abdülmuttalib: “–Evet ey hükümdar! Benim çok sevgili, üzerine titrediğim bir oğlum vardı. Onu kavminin şereflilerinden birinin kızı olan Âmine ile evlendirmiştim. Âmine bir çocuk dünyâya getirdi. O’nun ismini Muhammed koydum. İki küreğinin arasında da bir ben vardır. Anlattığın alâmetlerin hepsi de kendisinde mevcuttur. O’nun babası ve annesi de vefât etti. Kendisinin bakımını ben ve amcası üzerimize aldık.” dedi. Bunun üzerine hükümdar Seyf: “–Oğlunu iyi koru! Yahûdîlere karşı dikkatli ol! Çünkü yahûdîler O’na düşmandırlar. Fakat Allâh bu hususta onlara fırsat vermeyecektir. Bu dediklerimi arkadaşlarına sakın söyleme! Size nasîb olan üstünlüğü kıskanıp torununun başına gâileler açmayacaklarından emin değilim. Eğer, O’nun peygamber olarak gönderilmesinden önce ölmeyeceğimi bilseydim, süvârilerim ve piyâdelerimle birlikte gider, Yesrib’i (Medîne’yi) hicret yurdu, devletime başkent yapardım. Ne olurdu, O’nu âfet ve belâlardan ben koruyaydım! Bir sene sonra onun hakkında bana haber getir!” dedi. Ne yazık ki Seyf bin Zî Yezen bir sene geçmeden öldürüldü.50 (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 26-28; Diyarbekrî, I, 239-241) Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib’e, torununun istikbâli hakkında verilen diğer bir müjde de şöyledir: Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün çocuklarla oyuna dalarak Redm mahallesine kadar gitmişlerdi. Orada Müdlicoğulları’ndan bir cemaat, Peygamber Efendimiz’i yanlarına çağırarak ayaklarına baktılar ve ayak izini incelediler. O sırada Abdülmuttalib geldi. Onunla kucaklaşıp: “–Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordular. Abdülmuttalib: “–Oğlumdur.” dedi. Müdlicoğulları: “–O’nu iyi muhâfaza et! Çünkü biz Makâm-ı İbrâhîm’deki ayak izine bu çocuğunkinden daha çok benzeyen bir ayak izi görmedik.” dediler. Abdülmuttalib, oğlu Ebû Tâlib’e: “–Bak! Bunlar ne söylüyorlar, dinle!” dedi. Bunun için Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in amcası Ebû Tâlib, yeğenini titizlikle korurdu.51 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyâyı şereflendirmeden önce bütün âlem, mânevî yönden müthiş bir karanlık içinde idi. İnsanlar, son derece bedbaht bir cehâlet bataklığında boğulmaktaydılar. İnsanlık, şeref ve haysiyetini yitirmişti. İnsanların vahşet ve zulmünden, hayvanlar bile iyice bunalmıştı. Hayat yaşanmaz hâle gelmişti. Âlem mahzûn, varlıklar mağmûm, gönüller muzdaripti. Zayıf ve güçsüzler gülmeyi unutmuştu. Yaşama hakkı güçlülere âitti. Mehmed Âkif’in ifâdesi ile: Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta; Güçsüz mü bir insan, onu kardeşleri yerdi. Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği şöyle beyan buyurur: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ “İnsanların kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhûr etti…” (er-Rûm, 41) Ulvî teşrîf yaklaştıkça herkes, hattâ her şey, daha bir iştiyak ve hasret içerisinde O yüce nûrun imdâda yetişip kendilerini karanlıktan kurtarmasını bekliyor, O âb-ı hayâtın kendilerine ikrâm ve ihsân buyrulmasını arzu ediyordu. Bütün insanlık O’na teşne ve O’nu muntazırdı. Bunun müjde ve işâretlerini almışlar ve zaman zaman da almaktaydılar. Süleymân Çelebi Mevlid-i Şerîf’inde, güneşin bile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âşık olup O’nun etrâfında pervâneler misâli döndüğünü dile getirerek, ulvî teşrîfin müjdesini Hazret-i Âmine’nin gönül dilinden şöyle mısrâlara döker: Dedi gördüm ol Habîb’in ânesi Bir aceb nûr kim güneş pervânesi İndiler gökten melekler sâf sâf Kâbe gibi kıldılar beytim tavâf Dediler oğlun gibi hiçbir oğul Yaradılalı cihân gelmiş değil Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır Bu gelen tevhîd ü irfân kânıdır… Ulvî Teşrîf ve Bu Esnâda Vukû Bulan Hârikulâde Hâller Nihâyet beklenen Nûr, milâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahında tan yeri ağarırken zuhûr âlemine tenezzül ederek Abdullâh ve Âmine’nin izdivac kucağında dünyâmızı şereflendirdi. Bu teşrîf ile âdeta bütün varlıklar dile gelip: “Hoş geldin yâ Rasûlallâh!” diyerek sürûra gark oldular. Süleyman Çelebi, cihanda bütün zerrelerin bu ulvî teşrîf karşısındaki sevinç ifâdelerini mısrâlarında şöyle dile getirir: Merhabâ ey âlî sultân merhabâ! Merhabâ ey kân-ı irfân merhabâ! Merhabâ ey sırr-ı Furkân merhabâ! Merhabâ ey derde dermân merhabâ! Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn! Merhabâ Sen’sin Şefîu’l-müznibîn!.. O’nun zuhûruyla Allâh’ın rahmeti bu âlemde coşup taştı. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. O zamanlar insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü,52 zulüm bataklığı hâlinde kurudu.53 Cihandaki zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, o asîl varlığın zuhûrunun ilk bereketi idi. Bu bereket, bütün kâinâtı kuşattı. O seneye bolluk senesi denildi. Nitekim ehl-i dil (gönül ehli) nazarında Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli gece, Rasûlullâh’ın doğduğu gece olarak kabûl edilmiştir. O gece bir gül gibi açılan Âlemlerin Efendisi’nin feyz ü bereketiyle dolan gönüllerden taşan ifâdeler, şâirlerin mısrâlarına ayrı bir letâfet kazandırdı: Suya virsün bağ-bân gülzârı zahmet çekmesün Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su “Bahçıvan gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zîrâ), bin tane gül bahçesi sulasa (yâ Rasûlallâh, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..” O güller gülünün ulvî teşrîfiyle her şeyin akışı değişmişti. Rahmet tecellîleri, inci tâneleri gibi kâinâta serpilmiş ve nûra hasret gönüller sürûra gark olmuştu. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü peygamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi günü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ «…Bugün size dîninizi tamamladım…» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196) O’nun doğumu, peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün ehemmiyetinin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak sevincin heyecânı ile hüznün burukluğu, bayram neşesi ile irtihâl elemleri berâber yaşanmaktadır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kâinâtı teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir: Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.54 O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır.55 İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür. Semâve Vâdisi’ni56 su basmıştır. Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır. İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür.57 Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Mekke’de ticâretle meşgul olan bir yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu gece, Allâh Rasûlü’nün dünyâyı teşrîfinin alâmeti olan yıldızın doğduğunu görmüş, Kureyş meclislerinden birine giderek: “–Ey Kureyşliler! İçinizde bu gece çocuğu doğan var mı?” diye sormuştu. “–Vallâhi bilmiyoruz!” denilmesi üzerine yahûdî: “–Ey Kureyş cemaati! Size söylediğim şeyi iyi belleyiniz! Bu gece âhir zaman ümmetinin peygamberi doğmuştur. Onun iki kürek kemiği arasında, üzerinde tüyler bulunan siyah sarı karışımı bir ben vardır.” dedi. Meclistekiler, yahûdînin söylediklerine hayret ederek dağıldılar. Evlerine varınca yahûdînin sözlerini âilelerine anlattılar. Bir kısmının âilesi: “–Abdullâh’ın bir oğlu doğdu. O’na Muhammed ismini verdiler!” dedi. Bunun üzerine onlar yahûdînin evine gidip: “–Mekke’de bir çocuk doğmuş, haberin var mı?” dediler. Yahûdî: “–Ben size haber verdikten sonra mı yoksa önce mi?” diye sordu. “–Önce doğmuş, ismi de Ahmed!” dediler. İsteği üzerine onu Hazret-i Âmine’nin evine götürdüler. Hazret-i Âmine mübârek oğlunu onlara gösterdi. Yahûdî, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sırtındaki nübüvvet mührünü görünce bayıldı. Ayıldığı zaman, kendisine: “–Ne var, ne oldu?” dediler. Yahûdî: “–Vallâhi artık İsrâîloğulları’ndan peygamberlik gitti! Ellerinden Kitap da gitti! Son peygamberin, İsrâîloğulları’nı öldüreceği ve din adamlarının îtibârını düşüreceği yazılıdır. Araplar nübüvvetle büyük bir izzet ve şerefe erecekler. Ey Kureyş cemaati! Sevininiz, vallâhi siz, haberi doğudan batıya kadar ulaşacak bir kuvvete mâlik olacaksınız!” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 162-163; Hâkim, II, 657/4177) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in velâdetine bütün Mekke halkı sevinmişti. Hattâ Ebû Leheb, mübârek yeğeninin doğduğunu müjdeleyen câriyesi Süveybe’yi, âzâd ederek mükâfatlandırmıştı.58 Bu hâdiseyle alâkalı olarak daha sonra Abbâs -radıyallâhu anh- şunları anlatır: Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi: “–Sana nasıl muâmele edildi?” diye sordum. Ebû Leheb: “–Muhammed’in doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.” cevâbını verdi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125) Peygamber Efendimiz’in İsimleri Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in birçok mübârek ismi vardır. Bunların en başta gelenleri, Kur’ân-ı Kerîm’de ifâde edilen “Muhammed” ve “Ahmed”dir. Muhammed, çokça övülmüş olan; Ahmed ise, çokça hamd eden demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Muhammed ismi dört defâ, Ahmed ismi bir defâ zikredilmiştir. İncîl’de ise bu isimlerle aynı mânâya gelen “Faraklit” kelimesi kullanılmıştır. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar: “Ben Muhammed’im ve Ahmed’im. Ben o Mâhî’yim59 ki, Allâh benim nübüvvetimle küfrü izâle edecektir. Ben o Hâşir’im ki, (kıyâmet gününde) insanlar beni tâkib ederek haşrolunacaktır. Ben Âkıb’ım, Hâtemü’l-Enbiyâ’yım, benden sonra hiç kimse nebî olmayacaktır.” (Buhârî, Menâkıb, 17; Müslim, Fedâil, 125) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek isim ve sıfatları birçok eserde zikredilmiştir. Meselâ, bunlardan “Delâil-i Hayrât” adlı eserde iki yüz kadarı beyân edilmiştir. Bugün Ravza-i Nebî’nin kıble duvarını nefis ve mükemmel hatlarla süsleyen bu mübârek isim ve sıfatların bir kısmı şöyledir: Ahmed, Mahmûd, Muhammed, Hâmid, Hamîd, Beşîr, Nezîr, Burhân, Emîn, Evvel, Âhir, Duhâ, Habîbullâh, Hâdî, Hâtem, Muhtâr, Mustafâ, Mutahhar, Müctebâ, Nebî, Nûr, Raûf, Rahîm, Rasûlullâh, Rasûlü’s-Sekaleyn, Rahmeten li’l-Âlemîn, Seyyidü’l-Mürselîn, Seyyidü’l-Kevneyn, İmâmü’l-Harameyn, İmâmü’l-Müttakîn, Şefîu’l-Müznibîn, Şems, Tâ-hâ, Ümmî, Yâ-sîn… Süt Anneye Verilmesi p>Varlık Nûru, dünyâya yetim olarak gözlerini açmıştı. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bunu şöyle ifâde buyurur: أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى “O, Sen’i bir yetim bulup da barındırmadı mı?” (ed-Duhâ, 6) Fahr-i Kâinât Efendimiz’i, ilk birkaç gün annesi Hazret-i Âmine emzirdi. Daha sonra Süveybe Hâtun, oğlu Mesrûh ile birlikte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i de emzirerek Âlemlerin Efendisi’ne süt annelik yaptı.60 (İbn-i Sa’d, I, 108) Bir vefâ timsâli olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, hayâtının daha sonraki devrelerinde süt annesi Süveybe Hâtun’a dâimâ ilgi ve alâka gösterirdi. Mekke’de iken gerek Allâh Rasûlü gerekse Hatîce vâlidemiz, ona iyilik ve ikramda bulunurlardı. Varlık Nûru, Medîne’ye hicret edince Süveybe Hâtun’a dâimâ yiyecek ve giyecek göndermiş, ihtiyaçlarını karşılamıştır. Hicretin yedinci yılında Hayber seferinden dönerken onun vefât etmiş olduğunu haber alan Allâh Rasûlü: “–Oğlu Mesrûh ne yapıyor?” diye sordu. “–O annesinden önce vefât etti!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun akrabâlarından sağ kalan kimse olup olmadığını sordu ve kimsenin kalmadığını öğrendi. (İbn-i Sa’d, I, 108, 109) Peygamber Efendimiz’in Süveybe Hâtun’a gösterdiği bu hürmet ve alâka, kâbına varılmaz bir kadir-şinaslık ve vefâkârlık numûnesidir. Âlemlerin Efendisi’ne süt annelik yapma şerefi Süveybe Hâtun’dan sonra Halîme Hâtun’a nasîb oldu. O devirde Arapların bir âdeti vardı. Yeni doğan çocukları süt emmeleri için çölde yaşayan kabîlelere verirlerdi. Çöl iklîmi insanları daha sağlıklı ve daha cesur hâle getirdiği gibi oradaki insanların konuşmaları da daha düzgün ve fasîh idi. Böylece çocuklar sağlıklı ve fasîh konuşan bir kimse olarak yetişirlerdi. Bu mübârek yavru da, Arap örfü sebebi ile süt annesi tâlihli kadın Halîme Hâtun’a verilmişti. Çünkü Benî Sa’d kabîlesi, Arap kabîleleri içinde dili en fasîh olanı idi. İnsanların en fasîh ve belîğ konuşanı olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu vesîleyle belâgatın zirvesi olan Kelâmullâh’ı teblîğ ve beyan vazîfesi için çocukluğundan itibâren hazırlanmıştır. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-: “–Yâ Rasûlallâh! Sen’den daha fasîh konuşan bir kimse görmedim.” dediğinde, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “–Bunda şaşılacak ne var! Ben Kureyş kabîlesine mensûbum ve Sa’doğulları’na süt anneye verildim.” buyurmuştur. (Ali el-Muttakî, VI, 174/15247) Halîme bint-i Hâris -radıyallâhu anhâ-, Âlemlerin Sultânı’na süt anne olması hâdisesini şöyle anlatmaktadır: “Kıtlığın hüküm sürdüğü bir seneydi. Beyaz bir merkebe binerek Sa’doğulları’ndan bâzı kadınlarla, süt emzirecek çocuklar bulmak için Mekke’ye doğru yola çıktık. Yiyecek bir şeyimiz kalmamıştı, berâberimizde dişi ve yaşlı bir deve vardı. Ancak onun bir damla bile sütü yoktu. Bir de çocuğumuz vardı. Ne bende ne de devede ona yetecek süt olmadığı için çocuğun ağlama sesinden uyuyamaz hâle geldik. Nihâyet Mekke’ye vâsıl olduk. Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın takdîm edilmediği hiçbir kadın kalmadı. Fakat kimse O’nu kabûl etmedi. Çünkü herkes babası hayatta olan bir çocuk arıyordu. Oysa O, bir yetim idi. Derken benden başka herkes emzirecek bir çocuk buldu ve alıp gitti. Ben de bir çocuk almadan geri dönmek istemedim. Kocama dedim ki: «–Mutlakâ gidip şu yetim çocuğu alacağım!» Nitekim gittim, O’nu aldım ve çadırıma döndüm. Kocam: «–O’nu almakla iyi ettin. Kim bilir belki Allâh bu çocuk sâyesinde bize hayır ve bereket ihsân eder.» dedi. Vallâhi çocuğu kucağıma alır almaz sütlerim dolup taştı. O’nu emzirdim, doydu; süt kardeşini de emzirdim, o da kana kana içip doydu. Gece olunca kocam yaşlı devemizin yanına vardı, bir de ne görsün, memeleri sütle dolup taşmış! İstediğimiz kadar sağdık, kana kana içtik ve doyduk. O gece ne açlığımız ne de susuzluğumuz kaldı. Çocuklarımız da rahat bir şekilde uyudular. Kocam: «–Vallâhi benim kanaatime göre sen çok mübârek bir çocuk almışsın!» demekten kendini alamadı. Merkebime binip yola çıktık. Önceden en geride kalan merkebim, kâfiledeki bütün hayvanları geçiyordu, onu zor zaptediyordum. Herkes şaşkına dönmüş bir hâlde: «–Bu gelirken bindiğin merkep değil mi?» diye soruyordu. Ben de: «–Evet.» diyordum. Nihâyet beldemize vardık. Orası oldukça çorak bir yerdi. Fakat bizim koyunlar yayıldıkları yerlerden memeleri sütle dolmuş olarak dönüyorlardı. Diğer insanların koyunları ise yorgun, bitkin, aç ve susuz olarak geri geliyorlardı. Herkesin koyunları sütsüz iken biz koyunlarımızı sağıp bol bol süt içiyorduk. Mal sâhipleri çobanlarına çıkışarak: «–Yazık size! Hayvanlarımızı Halîme’nin çobanının otlattığı yerlerde otlatmıyor musunuz?» diyorlardı. Evet, bu serzenişlerinde haklı idiler. Çünkü çobanlar aynı yerlerde otlatıyorlardı, fakat onların koyunları aç ve sütsüz dönerken bizimkilerin memeleri sütle dolup taşıyordu. Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- bir günde, diğer çocukların bir ayda büyüdükleri kadar gelişiyordu. Bir ayda bir senelik çocuk kadar büyüyordu. Bir yaşına girdiğinde epeyce gösterişli olmuştu. Yanımızda birkaç sene kaldıktan sonra nihâyet onu annesine götürdük. Süt babası, Âmine Hâtun’a: «–Oğlumu bana geri ver. Mekke’deki vebâ salgınından korkuyoruz.» diye ısrâr etti. Aynı zamanda O’nun bereketinden mahrum kalmak da istemiyorduk. O kadar ısrâr ettik ki nihâyet annesi: «–Haydi onu tekrar götürün!» demek zorunda kaldı.” (Heysemî, VIII, 221; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 278-279) Varlık Nûru, süt annesinin yanındayken, birgün süt kardeşi Şeymâ ile öğle sıcağında kuzuların yanına gitmişlerdi. Dönüşlerinde Halîme Hâtun, kızı Şeymâ’ya: “–Böyle şiddetli sıcakta niçin dışarı çıktınız?” dedi. Şeymâ ise yaşamış oldukları ilâhî lutfu şöyle dile getirdi: “–Anneciğim! Biz güneşin yakıcı harâretini hiç hissetmedik. Kardeşimin başı üzerinde devamlı bir bulut dolaşıyor ve bizi gölgeliyordu…” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 279; İbn-i Sa’d, I, 112) Halîme Hâtun anlatmaya devâm ediyor: “Bizde bir müddet daha kaldı. Karşılaştığımız bâzı hârikulâde hâller sebebiyle başına bir şey gelmesinden endişe ediyorduk. Bu yüzden O’nu alıp hemen yola çıktık. Mekke’nin yukarı tarafında kalabalık arasında O’nu kaybettik.” (İbn-i Hişâm, I, 179; İbn-i Sa’d, I, 112) Mekkelileri büyük bir telâş sardı, herkes O mâsum yavruyu aramaya çıktı. Ancak bulamadılar. Abdülmuttalib Kâbe’de duâ ediyordu. O esnâda semâdan bir sesin: «–Ey cemaat, feryâd etmeyiniz! Hiç şüphesiz Muhammed’in Rabbi vardır. O’nu yardımsız bırakmaz ve zâyi etmez!» dediğini işittik. Abdülmuttalib: «–Ey bize seslenen! O’nun nerede olduğunu da haber ver!» dedi. O ses: «–O, Tihâme Vâdisi’nde sağdaki ağacın yanındadır.» diye haber verdi. Bunun üzerine Abdülmuttalib hemen o tarafa doğru gitti ve torununu buldu. (Diyarbekrî, I, 228) «–Canım sana fedâ olsun! Ben Sen’in deden Abdülmuttalib’im!» dedi. Onu öptü, kucakladı ve bağrına bastı.” (Halebî, I, 154) Duhâ Sûresi’ndeki: وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى “Seni (çocukluğunda) şaşırmış bulup doğru yola eriştirmedi mi?” (ed-Duhâ, 7) âyet-i kerîmesinin bu hâdiseye işâret ettiği rivâyet edilir.61 Halîme Hâtun hâdisenin devâmını şöyle anlatır: “Annesi Âmine’nin yanına vardığımızda: «–Çocuğumu ısrarla alıp götürdünüz, şimdi neden geri getirdiniz?» diye sordu. Ben: «–Vallâhi biz vazîfemizi yaptık, üzerimize düşeni eksiksiz yerine getirdik. Sonra başına gelen hâdiselerden korktuk da götürüp âilesine teslîm edelim dedik.» karşılığını verdim. Annesi: «–Ne olur bana O’nun başına gelenleri anlatın?» dedi. O kadar ısrâr etti ki anlatmak zorunda kaldık. Anlattıklarımız karşısında hiç de hayret etmedi. Bize: «–Zâten benim bu oğlumun insanı hayrete düşürecek pek çok hâlleri olmuştur. Onun için hiç endişelenmeyin. Ben de size O’nunla alâkalı gördüklerimi anlatayım.» dedi ve doğumu esnâsında meydana gelen hârikulâde hâlleri anlattı. Sonra da: «–Haydi O’nu bırakın ve gönül huzuruyla yurdunuza dönün!» dedi.” (Heysemî, VIII, 221; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 278-279) Halîme Hâtun der ki: “Abdülmuttalib, beni en güzel hediyelerle uğurladı. Ben yurduma târif edemeyeceğim kadar çok ve kıymetli mallarla döndüm. Muhammed, dedesinin yanında kaldı. Abdülmuttalib’e O’nun başından geçen her şeyi anlattım. Abdülmuttalib O’nu bağrına basıp ağladı ve: «–Ey Halîme! Hiç şüphesiz oğlumun şânı çok yüce olacaktır. Ben o zamâna erişmeyi ne kadar arzu ederdim!» dedi.” (Beyhakî, Delâil, I, 145) Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, süt akrabâlarına karşı ömür boyu vefâkâr davranmıştır. Halîme Hâtun’u her gördüğünde: “Anneciğim! Anneciğim!” der, kendisine candan muhabbet ve hürmet gösterir, ridâsını (üst elbisesini) yere serip üzerine oturtur, bir isteği varsa hemen yerine getirirdi. (İbn-i Sa’d, I, 113, 114) Halîme Hâtun, birgün Peygamber Efendimiz’i görmek için Mekke’ye gelmişti. Efendimiz o vakit Hazret-i Hatîce ile evli idi. Halîme Hâtun’u misâfir ettiler ve güzelce ağırladılar. Hazret-i Halîme, yurtlarında hüküm süren kuraklık ve kıtlıktan, hayvanlarının kırıldığından dert yandı. Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hazret-i Hatîce ile konuştu. Hatîce vâlidemiz ona kırk koyun ile binmek ve yüklerini taşımak üzere bir de deve hediye etti.62 Mekke’nin fethi esnâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebtah mevkiinde iken Halîme Hâtun’un kız kardeşi onu ziyârete gelmişti. Bir dağarcık içinde keş peyniri ve yağ gibi şeyler hediye etmişti. Allâh Rasûlü ona hemen süt annesini sordu. Vefât etmiş olduğu söylenince Peygamber Efendimiz’in gözleri yaşla doldu. Geride kimleri kaldığını sordu. Daha sonra da bu hanıma elbise giydirilmesini, bir deve ve iki yüz dirhem gümüş para verilmesini emretti. Kadıncağız sevinçle yurduna dönerken: “–Sen, küçükken de büyüdükten sonra da ne güzel kefîl olunan ve bakılansın!” diyordu. (Vâkıdî, II, 869; Belâzurî, I, 95) Birinci Şerh-i Sadr: Kalbin Açılması Hâdisesi Allâh Teâlâ, ilâhî esrârı alıcı hâle gelmesi için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sadrını müteaddid defâlar açmış, içini temizleyerek, huzur, sükûnet, merhamet, şefkat, îman ve hikmet gibi ulvî hasletlerle doldurmuştur. Bu hâdiselerin ilki, Peygamber Efendimiz henüz süt annesinin yanındayken gerçekleşmiştir. Hâdiseyi Fahr-i Kâinât Efendimiz bizzat anlatmışlardır. Bir kimse Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e: “–Peygamberliğinizin ilk alâmetleri ne idi?” diye sormuştu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “–Benim süt annem Sa’d bin Bekr Oğulları’ndandı. Ben ve süt kardeşim hayvanlarımızı alıp gitmiştik. Yanımıza hiçbir yiyecek de almamıştık. Süt kardeşime: «–Kardeşim, haydi anneme git de biraz yiyecek getir!» dedim. O gitti, ben hayvanların yanında kaldım. Aradan çok geçmeden beyaz elbiseli iki melek geldi. Biri diğerine: «–Bu, O mudur?» diye sordu. Öteki de: «–Evet.» dedi. Hemen yanıma geldiler, beni sırtüstü yatırdılar, karnımı açtılar. Sonra kalbimi çıkardılar, onu yarıp içinden iki siyah kan pıhtısı çıkardılar. Sonra biri ötekine: «–Haydi git bana kar suyu getir!» dedi. Onunla içimi yıkadılar. Sonra yine: «–Haydi şimdi de dolu suyu getir!» dedi. Getirdi, onunla da kalbimi yıkadılar. Sonra: «–Haydi şimdi huzur ve sükûneti getir!» dedi. Onu kalbime yerleştirdiler. Daha sonra biri ötekine: «–Haydi kapat ve O’nu peygamberlik mührü ile mühürle!» dedi. Melek de kalbimi kapattı ve nübüvvet mührüyle mühürledi… Daha sonra ayrılıp gittiler, hakîkaten çok korkmuştum. Sonra dönüp eve gittim ve başıma gelenleri bir bir süt anneme anlattım…” (Ahmed, IV, 184-185; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 280; Heysemî, VIII, 222) Bâzı kaynakların bildirdiğine göre bu hâdise, Varlık Nûru dört yaşında iken gerçekleşmiştir.63 Enes -radıyallâhu anh-: “Ben Allâh Rasûlü’nün sadrındaki o yara izini hep görürdüm.” demiştir. (Müslim, Îman, 261) Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in sadrının yarılmasındaki hikmetlerden bâzıları şunlardır: Allâh Teâlâ, bu sûretle Rasûlü’nün hâl ve şânını insanlara bildirmiş ve O’nu çocukluğundan itibâren vahiy için hazırlamıştır. Mânevî bir temizlik ameliyesi olan şerh-i sadr hâdisesinin, insanların müşâhede edebileceği bir sûrette vâkî olması da O’nun risâletine îman ve tasdîki daha çok temin etme hikmetine mâtuftur. Nitekim bunun gibi hârikulâde hâller, insanların O’na îmân etmelerini kolaylaştırmıştır. Medîne Seyahati ve Annesinin Vefâtı Altı yaşında iken, annesi Hazret-i Âmine, babasının câriyesi olan Ümmü Eymen’i de yanına alarak “Varlık Nûru”nu babası Hazret-i Abdullâh’ın kabrini ziyâret için Medîne’ye götürdü. Medîne’deki dayılarının evinde bir ay kaldılar. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’de dayılarının çocuklarıyla oynadı, hattâ yüzmeyi de bu ziyâretinde öğrendi.64 Fahr-i Kâinât Efendimiz o günlerle alâkalı hâtıralarını anlatırken şöyle buyurmuştur: “Yahûdîlerden birtakım kimseler yanıma gelirler, bana bakar dururlardı.” (İbn-i Sa’d, I, 116) “Yine birgün yahûdîlerden bir adam bana dikkatli dikkatli baktıktan sonra dönüp gitti. Yalnız bulunduğum birgün tekrar yanıma gelip: «–Ey çocuk! Sen’in ismin nedir?» diye sordu. «–Ahmed!» dedim. Sırtıma bakınca: «–Bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir!» dedi. Dayılarım da durumu anneme anlatınca, annem benim için endişelenmeye başladı. Bunun üzerine Mekke’ye dönmek üzere derhâl yola çıktık.” (Ebû Nuaym, Delâil, I, 163-164) Hazret-i Âmine yolda hastalandı ve Ebvâ denilen yerde otuz yaşında vefât etti. Oraya defnedildi. Ölmeden önce yetim yavrusuna muhabbet ve şefkat dolu gözlerle derin derin baktı, O’nu bağrına basarak mübârek oğluna şunları söyledi: “Allâh Sen’i mübârek kılsın! Eğer rüyâda gördüklerim doğru çıkarsa, Sen celâl ve ikrâm sâhibi Allâh tarafından Âdemoğulları’na helâl ve harâmı bildirmek üzere gönderileceksin. Allâh Sen’i, putlardan ve putperestlikten de koruyacaktır. Her hayat sâhibi ölecek, her yeni eskiyecek, her büyüyen fenâ bulacak, yok olacak. Ben de öleceğim fakat ebediyyen yâd edileceğim. Çünkü temiz bir evlât dünyâya getirdim ve arkamda hayırlı bir hâtıra bırakarak gidiyorum!..” (Diyârbekrî, I, 229-230; Kâmil Mîras, Tecrîd Tercümesi, IV, 549) Bu hakîkatleri yüreğinde hisseden şâir Ârif Nihat Asya, Hazret-i Âmine’ye şöyle hitâb eder: Ey Ebvâ’da yatan ölü! Bahçende açtı dünyânın, En güzel gülü!.. Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- bu sûretle anneden de öksüz kalarak Ümmü Eymen ile Mekke’ye döndü. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtı boyunca dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyâret eder ve kendisine: “Anne!” diye hitâb ederdi. Onun için: “Annemden sonra annem!” “Bu, benim ev halkımdan sağ kalan tek kişidir!” diyerek iltifat eder, hürmet ve muhabbet gösterirdi.65 Dedesi Abdülmuttalib’in Himâyesi Allâh Teâlâ, önce babasını sonra da annesini kaybeden Habîb-i Edîbi’ni hâmîsiz bırakmadı. Mübârek Yetîm’i, dedesi Abdülmuttalib bağrına bastı. Evlâtlarından hiçbirine göstermediği şefkat ve muhabbeti O’na gösterdi. Abdülmuttalib uyurken veya odasında yalnız iken yanına hiç kimse giremezdi. Lâkin İki Cihan Güneşi, dedesinin yanından hiç ayrılmaz, odasında yalnız olduğu, hattâ uyuduğu esnâda bile yanına serbestçe girip çıkabilirdi.66 Kâbe’nin gölgesinde bulunan ve Abdülmuttalib’e âit olan minderin üzerine, babalarına tâzîm sebebiyle oğullarından hiçbiri oturmazdı. Onlar, babalarının çevresinde ayakta dururken Fahr-i Kâinât Efendimiz gelip dedesinin minderine serbestçe otururdu. Kendisini minderden kaldırmak isteyen amcalarına Abdülmuttalib: “–Bırakın oğlumu! Vallâhi O’nun şân ve şerefi yüce olacaktır!” der, yanına oturtup sırtını sıvazlardı. Güzeller güzeli torununun yaptığı her şey dedesinin hoşuna giderdi.67 Abdülmuttalib, Âlemlerin Efendisi olacak küçük torunu sofraya gelmedikçe yemek yemez, “Oğlumu yanıma getiriniz!” derdi.68 Yemeği getirildiği zaman da O’nu yanına alır, bâzen dizine oturtup yemeğin en güzel ve lezzetli kısmını O’na yedirirdi.69 Kıtlık ve kuraklığın hüküm sürdüğü, insanların büyük bir sıkıntı içinde olduğu günlerde Mekkeliler yağmur duâsı için Ebû Kubeys Dağı’na çıkmışlardı. Abdülmuttalib de, yedi yaşındaki Habîb-i Ekrem Efendimiz’i omuzlarına alarak dağın tepesine çıktı. Cemaat onun yanında sıralandılar. Abdülmuttalib, omuzlarında Varlık Nûru olduğu hâlde ellerini kaldırarak duâ etti. İnsanlar bulundukları yerden daha ayrılmamışlardı ki, sanki gök yarılıp suyunu cömertçe boşaltmaya başladı ve Mekke Vâdisi rahmete gark oldu.70 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sekiz yaşına geldiğinde dedesi Abdülmuttalib de vefât etti. Bu sûretle bütün fânî ve zâhirî destekler son buldu. Bundan sonra O’nun sâhibi, koruyucusu ve terbiye edicisi, sâdece Rabbi idi. Aynı zamanda hayâtının en zayıf zamânında görülen bu fânî ve zâhirî destekler, sırf O’nun her türlü davranışta insanlığa taklîdi mümkün ve mükemmel bir örnek olması hikmetine mebnî idi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zamanla anne-baba himâyesinden mahrum bırakılmasının da birtakım hikmetleri vardır. Bunların en mühimi, risâlet ve dâvetine dâir ilk esasları, babasının ve dedesinin tâlîmiyle almış olabileceği şeklinde ortaya atılabilecek iddiâlara fırsat vermemektir. Ayrıca Allâh Rasûlü, anne-baba ve dedesinden ayrı kalmakla, babadan oğula nakledilen zamânın örf-âdet ve an’anelerinden muhâfaza edilmiş, beşer eli değmeden tamâmen Rabbinin terbiyesi altında yetişmiştir. Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde: “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel yaptı.” buyurmuşlardır. (Süyûtî, I, 12) Diğer taraftan Peygamber Efendimiz’in anne-baba terbiyesinden mahrum iken bile ulvî bir ahlâk üzere yetişmesi, O’nun nübüvvetinin delillerinden biridir. O’nun yetim olarak büyümesinin diğer bir hikmeti de kalbinin daha rakîk ve hassas hâle gelmesi ve sâdece Allâh’a tevekkül etme kıvâmına ermesidir. Nitekim Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yetimliğin ve zayıflığın acısını bütün şiddetiyle tattığı için hayâtı boyunca hep zayıf insanların hâmîsi olmuştur. Bir hadîs-i şerîflerinde: “Kendi yetîmini veya başkasına âit bir yetîmi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve işâret parmağıyla orta parmağını göstermiştir. (Müslim, Zühd, 42; Bkz. Buhârî, Edeb, 24; Talâk, 14) Bir diğer hikmet de şudur: Allâh Teâlâ, hayâtın her kademesindeki insanın Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i örnek alabilmesi için, O’nu ictimâî bakımdan en zayıf hâl olan yetimlikten hayâta başlatmış, muhtelif mertebelerden geçirerek devlet başkanlığına kadar yükseltmiştir. Amcası Ebû Tâlib’in Himâyesi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dedesi Abdülmuttalib, vefâtına yakın bütün evlâtlarını topladı. Onlara, biricik torununa çok iyi bakmalarını vasiyet etti. Zübeyr ile Ebû Tâlib, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in babası Hazret-i Abdullâh ile aynı anneden oldukları için kur’a çektiler. Kur’a, Ebû Tâlib’e çıktı. Ebû Tâlib, Peygamberimiz’e karşı amcalarının en merhametlisi ve en şefkatlisi idi.71 Onun birkaç deveden başka malı yoktu. Âile efrâdı ise kalabalıktı. Bu yoksulluğuna rağmen Ebû Tâlib, Kureyş’in efendisi idi. Sözü dinlenir, emirlerine karşı gelinmezdi. Babası Abdülmuttalib gibi, o da ağzına içki koymazdı.72 Ebû Tâlib, mübârek yeğeninin üzerine titrer, O’nu kendi evlâtlarından daha fazla severdi. Âlemlerin Efendisi’ni yanına almadıkça uyumaz, ne zaman bir yere gidecek olsa O’nu da berâberinde götürürdü. Ebû Tâlib’in âile efrâdı, Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- olmadan yemek yediklerinde aç kalırlar, ancak O’nunla birlikte yedikleri zaman doyarlardı. Hattâ yemekleri de artardı. Sofraya, bir tek kişiye yetecek miktarda konulan sütten, önce mübârek yetim içip daha sonra diğerlerine verdiğinde, hepsi de bu sütten kana kana içerdi. Bu sebeple Ebû Tâlib, âile efrâdı yemeğe başlamadan önce: “–Durunuz! Evlâdım gelsin!” derdi.73 Ebû Tâlib’in zevcesi Fâtıma Hâtun, son derece fazîletli ve iyi kalbli bir hanımdı. Fahr-i Kâinât Efendimiz, İslâm ile şereflenip Medîne’ye hicret eden bu mübârek hâtunu sık sık ziyâret eder, onun evinde kuşluk uykusu uyurdu.74 Fâtıma Hâtun vefât ettiğinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek gözlerinden inci tâneleri gibi gözyaşları dökmüş, “Bugün annem vefât etti!” buyurup gömleğini ona kefen yapmış, cenâze namazını kıldırıp kabrinde bir müddet uzanmıştır. Bu davranışının sebebini soranlara ise şöyle buyurmuştur: “–Ebû Tâlib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiç kimse yoktur! Âhirette cennet elbiselerinden giymesi için ona gömleğimi kefen yaptım. Kabre ısınması için de oraya bir müddet uzandım!” Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinin bu kadar üzülmesine hayret edenlere: “–O benim annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç durup suratlarını asarken, o önce benim karnımı doyurur, saçımı tarar ve gül yağı sürerdi. O benim annemdi!” buyurmuştur. Sonra da onun için şöyle duâ etmiştir: “Allâh seni mağfiret etsin ve hayırla mükâfatlandırsın! Allâh sana rahmet etsin anneciğim! Sen benim annemden sonra annem oldun! Kendin aç durur beni doyururdun! Kendin giymez bana giydirirdin! En lezzetli nîmetleri bana tattırır, kendi nefsini mahrum ederdin! Bunu da ancak Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu umarak yapardın!..” (Hâkim, III, 116-117; Heysemî, IX, 256-257; Ya’kûbî, II, 14) İkinci Şerh-i Sadr: Kalb-i Nebî’nin Merhamet, Şefkat ve Rahmet ile Doldurulması Ebû Hüreyre75 -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün Fahr-i Kâinât Efendimiz’e: “–Yâ Rasûlallâh! Nübüvvetle alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu. İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-şöyle buyurdu: “–Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim. Ben on yaşlarındayken birgün sahrâda idim. Başımın üstünden gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu: “–Bu, O mudur?” Öteki cevap verdi: “–Evet, bu O’dur.” O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler, kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını hiç hissetmedim. Biri arkadaşına: “–Haydi O’nu yere yatır!” dedi. Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine: “–Haydi göğsünü aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi: “–Haydi, oradaki kin ve hasedi çıkar!” O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu fırlatıp attı. “–Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merhameti yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra sağ ayağımın baş parmağını tutup oynattı ve: “–Haydi selâmetle git!” dedi. Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyüklere karşı da merhamet hissettim.” (Ahmed, V, 139; Heysemî, VIII, 223) , HAZRET-İ PEYGAMBER’İN GENÇLİĞİ Peygamber Efendimiz’in İlâhî Sıyânet Altında Yetişmesi Allâh Teâlâ, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i peygamberlikle şereflendireceği için, onu câhiliye devrinin bütün kötülüklerinden muhâfaza etmiştir. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyyet içinde geçmiştir. O’nun her zaman için fârik vasfı, “el-Emîn” ve “es-Sâdık” olmuştur. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nübüvvetten önce de mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, emniyet ve güvenilirlikte en önde gelen, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran, O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Öyle ki Cenâb-ı Hak bütün iyi haslet ve meziyetleri O’nda topladığı için kavmi kendisine «el-Emîn» vasfını vermişti.76 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e birgün: “–Yâ Rasûlallâh! Allâh’tan başkasına hiç ibâdet ettiniz mi?” diye soruldu. “–Hayır!” cevâbını verdi. “–Hiç içki içtiniz mi?” diye soruldu. “–Hayır! Ben Kitap ve îmânın ne olduğunu bilmezken bile, onların yaptıkları şeylerin küfür olduğunu bilirdim.” buyurdu. (Diyarbekrî, I, 254-255) Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çocukluğunda Allâh Teâlâ’nın kendisini nasıl koruduğunu şöyle anlatır: “Kureyş çocuklarıyla berâber oyun oynarken bir yerden bir yere taş taşıyorduk. Çocuklar, izârlarını (alt elbiselerini) kaldırıp omuzlarına atmış, taşı onun üzerinde taşıyorlardı. Omzumun acımaması için ben de onlar gibi yapmak isteyince, kendisini görmediğim bir kuvvet bana canımı yakan bir yumruk vurup: «–İzârını beline bağla!» dedi. Ben de hemen izârımı belime bağladım. Arkadaşlarımın arasında sâdece ben, izârım belimde olduğu hâlde omzumda taş taşıdım.” (İbn-i Hişâm, I, 197) Fahr-i Kâinât Efendimiz, Kâbe yeniden inşâ edilirken amcası Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs -radıyallâhu anh-, taşların çıplak omzunu incitmemesi için Allâh Rasûlü’ne: “–İzârını omzuna koy!” dedi. Varlık Nûru, izârını omzuna koymak istediği sırada yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına: “–Bana izârımı göster!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42) O zamanki cemiyette elbisesiz dolaşmak gâyet normal kabûl edilmesine rağmen, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hiçbir zaman hayâ sınırları dışında bir tavır sergilememiştir. Hadîs-i şerîfte de kaydedildiği gibi amcasının teşvîki ile böyle bir durumla karşı karşıya kaldığında ise Allâh Teâlâ tarafından muhâfaza edilmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, on iki yaşında bir çocuk iken kendisine Râhip Bahîra’nın: “–Yavrum, Lât ve Uzzâ hakkı için soruyorum, cevap ver!” demesi üzerine; “–Lât ve Uzzâ adına yemin ederek bana bir şey sorma! Vallâhi Ben, bunlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!” demiştir. (İbn-i İshâk, s. 54; İbn-i Sa’d, I, 154; Ayrıca bkz. Ahmed, V, 362) Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır: Kureyş müşrikleri senede bir gün, tâzîm için Buvâne putunun yanında toplanırlar, geceye kadar kurban kesmek, saç kestirmek ve îtikâfa girmek sûretiyle merâsim yaparlardı. Ebû Tâlib de bu bayram için hazırlanmıştı. Varlık Nûru, onlara iştirak etmekten kaçınınca amca ve halalarının kendisine son derece kızdıklarını gördüm. Halaları: “–İlâhlarımızdan yüz çevirdiğin için bir felâkete uğramandan korkuyoruz!” diyerek o kadar ısrâr ettiler ki, Fahr-i Kâinât Efendimiz onlarla berâber gitmek mecbûriyetinde kaldı. Bir müddet gözden kayboldu, sonra korkudan benzi sararmış bir hâlde dönüp yanımıza geldi. Halaları: “–Başına neler geldi?” diye telâşla sordular. O da: “–Bana cin dokunmasından korkuyorum!” dedi. Halaları: “–Allâh Sen’i şeytanla mübtelâ kılmaz! Sen’de her türlü güzel haslet vardır. Söyle bakalım, görmüş olduğun şey nedir?” dediler. Peygamberimiz: “–Ben putun yanına her yaklaştığımda, beyaz ve uzun boylu bir adam temessül edip: «–Ey Muhammed! Geri dön, ona sakın dokunma!» diyerek bağırıyordu!” buyurdu. Bundan sonra Varlık Nûru, kendisine peygamberlik vazîfesi verilinceye kadar onların bayram ve merâsimlerine aslâ katılmadı.77 Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ben, câhiliye insanlarının yaptıkları bir şeyi yapmaya iki defâ teşebbüs etmiştim. Ancak Allâh -azze ve celle-, beni onlardan muhâfaza buyurdu. Bir gece, Mekke’nin yukarı taraflarında, Kureyşli birkaç gençle koyunlarımızı otlatıyorduk. Arkadaşıma: «–Eğer koyunlarıma bakarsan, ben de diğer gençler gibi Mekke’ye gidip gece sohbetlerine katılayım.» dedim. Arkadaşım: «–Olur, nasıl istersen öyle yap!» dedi. Bunun üzerine yola çıktım. Mekke’ye yaklaştığım zaman, def, kaval ve ıslık sesleri işittim. «–Bu nedir?» diye sordum. «–Falan erkek ile filân kadın evleniyor!» dediler. Hemen oturarak o tarafa doğru bakmaya başladım. O esnâda Allâh -celle celâlühû- kulaklarıma bir ağırlık verdi ve oracıkta uyuyakaldım. Allâh’a yemin ederim ki, güneş üzerime doğuncaya kadar uyanamadım. Hemen dönüp arkadaşımın yanına geldim. «–Ne yaptın?» diye sordu. «–Hiçbir şey yapamadım!» dedim ve başımdan geçenleri ona anlattım. Başka bir gece, aynı şey tekerrür etti. Ben yine Mekke’ye gece sohbeti için gittiğimde Allâh Teâlâ tarafından üzerime çöken ağırlıkla güneş doğuncaya kadar uyuyakaldım. Dönüp arkadaşımın yanına geldim. Rabbim beni peygamberlikle şereflendirinceye kadar bunların hâricinde, hiçbir kötü şeye meyletmedim!” (İbn-i İshâk, s. 58-59; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 292) Peygamberimiz’in Koyun Gütmesi Varlık Nûru, amcası Ebû Tâlib hayatta iken ve ticârete başlamadan evvel bir müddet “çobanlık” yapmıştır. Bu meslek, Araplar arasında basit, sıradan bir meslek değil, eşrâf ve zengin çocuklarının da yaptığı bir işti. Ayrıca çobanlık, hemen hemen bütün peygamberlerin meşgalesi olmuştur. Bununla Allâh Teâlâ onlara teblîğ vazîfesini vermeden önce, idârecilikte lâzım olan birtakım husûsiyetler kazandırmıştır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün: “Allâh Teâlâ’nın gönderdiği her peygamber, mutlakâ koyun gütmüştür.” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîleri: “–Siz de mi koyun güttünüz, yâ Rasûlallâh?” diye sordular. Server-i Âlem -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz: “–Evet, ücret karşılığında78 Mekkelilerin koyunlarını güderdim.” buyurdu. (Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29; İbn-i Mâce, Ticâret, 5) Bir başka hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır: “Mûsâ -aleyhisselâm- peygamber olarak gönderilmişti, kendisi koyun güderdi. Dâvud -aleyhisselâm- peygamber olarak gönderilmişti, O da koyun güderdi. Ben de peygamber olarak gönderildim ve Ecyad’da âilemin koyunlarını güderdim.” (İbn-i Sa’d, I, 126) Rahmet Peygamberi bu sıralarda yirmi yaşlarında bulunuyordu. Fahr-i Kâinât -aleyhi efdalü’s-salevât- Efendimiz: “En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veya vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar Rabbine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13) buyurarak çobanlığın fazîletli mesleklerden biri olduğunu ifâde etmiştir. Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Allâh Rasûlü buna işâretle: “Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52) Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışmak, insanda sabır ve tesâhüb duygusunu geliştirir. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir. Amcalarıyla Berâber Seyahatleri Varlık Nûru, on iki yaşında iken ticâret için ilk olarak Ebû Tâlib ile birlikte Sûriye’ye seyahat etmiştir. İkinci ticâret seyahati, on altı yaşında iken Yemen’e olmuştur. Kureyşliler Şam’a gitmek üzere hazırlanıyorlardı. Ebû Tâlib de bu ticâret kervanına katılmak istiyordu. Yola çıkılacağı sırada, bütün erkek ve kız kardeşleri Ebû Tâlib’i uğurlamaya geldiler. Ebû Tâlib sevgili yeğenine: “–Sen de benimle birlikte gelir misin?” diye sordu. Amcaları ve halaları, Peygamber Efendimiz’in yaşı küçük olduğu için hastalığa yakalanabileceğini ileri sürerek karşı çıktılar. Ebû Tâlib, kendisini Mekke’de bırakmaya karar verince, Peygamber Efendimiz mahzûn oldu ve ağladı. Ebû Tâlib: “–Ey kardeşimin oğlu! Ne oldu? Sen’i götürmediğim için mi ağlıyorsun?” diye sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz, onun devesinin yularından tutup: “–Amcacığım, beni kime bırakıyorsun? Benim ne babam ne de annem var!” dedi. Ebû Tâlib rikkate geldi: “–Vallâhi Sen’i de götüreceğim! Ne Sen benden ne de ben Sen’den hiçbir zaman ayrılmayacağız!” dedi. (İbn-i İshâk, s. 53; Ebû Nuaym, Delâil, I, 168) Daha sonra Âlemlerin Efendisi, on altı yaşındayken amcası Zübeyr’le berâber Yemen’e gitti. Zübeyr, Varlık Nûru’nun bereketinden istifâde etmek istiyordu. Bu sebeple Ebû Tâlib’den mübârek yeğenini kendisiyle birlikte göndermesini ricâ etti.79 Ticâret kervanının yolu bir vâdiye uğramıştı ki, kızgın ve saldırgan bir erkek deve kimsenin oradan geçmesine izin vermiyordu. Kâfile geri dönmeyi düşündüğü sırada, Âlemlerin Efendisi: “–Onu bana bırakın!” diyerek kâfilenin önüne geçti. Kızgın deve, Peygamber Efendimiz’i görünce uysallaştı. Fahr-i Kâinât Efendimiz kendi devesinden inip onun üzerine bindi. Vâdiyi geçtikten sonra, onu salıverdi. Seferden dönüşlerinde ise sel sularıyla dolup taşan bir vâdiye rastlamışlar ve geçememişlerdi. Peygamber Efendimiz: “–Siz, beni tâkib edin!” dedi. Kâfile O’nun arkasından giderek selâmetle geçtiler. Sanki Allâh Teâlâ, oradaki suları kurutmuş ve yol hâline getirmişti. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 282) Râhip Bahîra ile Karşılaşması ve Bahîra’nın Tespitleri Ebû Tâlib, Kureyş büyüklerinden bir grupla Şam’a gitmişti. Peygamber Efendimiz de onunla berâberdi. Yolda, Râhip Bahîra’nın manastırına yakın bir yerde konakladılar. Bahîra, o zamanki hristiyanların en âlimi idi. Bahîra, kervan gelirken bir bulutun, içlerinden bir kişiyi gölgelediğini, ağacın gölgesine indikleri zaman da ağacın dallarının yine aynı kişinin üzerine doğru eğildiğini görmüştü. Bunun üzerine: “–Ey Kureyş cemaati! Ben, sizin için yemek yaptım. Küçük-büyük, köle-hür, hepinizi sofraya dâvet ediyorum!” diye kervana haber gönderdi. Hâlbuki Bahîra, daha önceki gelişlerinde yanlarına hiç uğramaz, onlarla alâkadar olmazdı. Kervandakilerin hepsi sofraya gelmiş, sâdece Fahr-i Kâinât Efendimiz eşyaların yanında kalmıştı. Bahîra gelenlere tek tek baktı ve kitaplarında okuduğu sıfatları hiçbirinde göremedi. “–Ey Kureyşliler! Kâfilenizde olup da buraya gelmeyen kimse var mı?” diye sordu. Kureyşliler: “–Ey Bahîra! Geride bir çocuktan başka kimse kalmadı. Yaşça en gencimiz olduğu için O’nu eşyalarımızın yanında bıraktık.” dediler. Bahîra: “–O’nu da çağırınız! Bu yemekte O da bulunsun!” dedi. Muhammedü’l-Emîn’i getirip sofraya oturttular. Râhip, O’nu görür görmez dikkatli dikkatli bakmaya ve baştan ayağa süzmeye başladı. Daha sonra da elinden tutup: “–Bu Âlemlerin Efendisi’dir. Bu Âlemlerin Rabbi’nin Rasûlü’dür. Allâh O’nu âlemlere rahmet olarak gönderecek!” dedi. Kureyş büyükleri ona: “–Bunu nereden biliyorsun?” diye sordular. Râhip: “–Ben O’nun vasıflarını bize indirilen kitapta okudum. Nitekim siz yaklaştığınız zaman, O’nun için eğilmedik ne taş ne ağaç kaldı, hepsi de secde ettiler. Bu cansız şeyler ancak bir peygambere secde ederler. Ben O’nu ayrıca peygamberlik mührüyle de tanıdım, bu mühür kürek kemiklerinin arasında bulunuyor.” dedi. Bahîra, Peygamber Efendimiz’e ve amcasına bâzı suâller sorup aldığı cevapların bilgilerine muvâfık düştüğünü görünce kanaati kesinleşti. Ebû Tâlib’e dönerek: “–Yeğenini hemen memleketine geri götür! Yahûdîlerin O’na zarar vermelerinden sakın! Vallâhi yahûdîler onu görüp de tanırlarsa muhakkak öldürmeye kalkarlar. Bu çocuk Araplardandır. Hâlbuki yahûdîler gelecek peygamberin İsrâîloğulları’ndan olmasını isterler. Sen’in yeğeninin hâl ve şânı çok büyük olacaktır.” dedi. Ebû Tâlib de Râhip Bahîra’nın tavsiyesi üzerine mübârek yeğenini alarak hemen Mekke’ye döndü. (İbn-i İshâk, s. 54-55; İbn-i Sa’d, I, 153-155; Tirmizî, Menâkıb, 3) Hristiyan müsteşrikler, bu hâdise sebebiyle İslâm’a leke sürebilmek için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Râhip Bahîra’dan telkinler aldığı iddiâsında bulunurlar. Bu ise, tamâmen hakîkat dışı bir ithamdır. Kur’ân ve tevhîd akîdesine zıddır. Zîrâ Bahîra bir hristiyan papazı idi. Kur’ân-ı Kerîm tahrîf edilmiş olan Tevrât ve İncîl’i tashih edip dururken Allâh Rasûlü’nün böyle bozulmuş bir dînin temsilcisinden telkîn alması nasıl düşünülebilir?! Diğer taraftan Bahîra’nın dîni olan Hristiyanlık’ta Allâh telâkkîsi, antropomorfik, yâni beşerî sıfatlarla techîz edilmiş müşahhas bir yapı sergilemektedir. Oysa Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-’ın getirdiği İslâm dîni, tevhîd temelleri üzerine Hak tarafından gönderilmiş bir dîn-i mübîndir. Allâh telâkkîsi, müteâl, yâni idrâk ötesi ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh ve mücerred bir mâhiyet arz eder. Bu hakîkat dolayısıyladır ki Kur’ân-ı Kerîm, ehl-i kitâbın, bi’setten evvel de olsa ancak ilâhî istikâmette olanlarının kurtuluşa erebileceğini şöyle bildirir: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Şüphesiz îmân edenler, yahûdîler, hristiyanlar ve sâbiîler(den) Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden ve sâlih ameller işleyenlere korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (el-Bakara, 62) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün zaman ve mekâna son peygamber olarak gönderilmiş olduğundan, kendisinden evvelki bütün dinler mensûhtur, yâni geçerlilikleri kalmamıştır. Dolayısıyla Allâh’a îmân edip Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îmân etmemek küfürdür. Bu sebeple bugünkü ehl-i kitâbın dindarları dahî, yukarıdaki âyet-i kerîmenin şümûlü dışındadır. Akîdeden sonra bir dîni ayakta tutan diğer hususlar, ibâdet hayâtı ve muâmelâttır. İslâm dîni, düzenli bir ibâdet hayâtı getirmiş, insanlar arasındaki münâsebetleri (muâmelât) hak, adâlet ve ahlâk temelleri üzerinde yeniden kurmuş ve cezâî müeyyideleri de içine alan bir hukuk vaz’ etmiştir. Bahîra’nın dîni olan Hristiyanlık’ta ise ibâdet hayâtı tahrîf edilmiştir. Muâmelât ve ukûbât ise mevcut değildir. Diğer bir husus, Peygamber Efendimiz, Kur’ân’ın bildirdiği ve târihin de şâhit olduğu üzere“ümmî” idi, yâni okuma yazma bilmiyordu. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ (48) بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ (49) “Sen bundan önce ne bir yazı okur ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı bâtıla uyanlar şüphe duyarlardı. Hayır, o (Kur’ân) kendilerine ilim verilenlerin sînelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak zâlimler inkâr eder.” (el-Ankebût, 48-49) Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Râhip Bahîra ile görüştüğünde ise on iki yaşındaydı. Bahîra’nın yanında çok kısa bir müddet bulunmuş ve çok kısa bir görüşme yapmıştı. Hâl böyleyken ümmî bir çocuğun altı bin küsûr âyeti kısa bir sürede ezberleyip yirmi sekiz sene hâfızasında muhâfaza etmesi ve kırk yaşından sonra bir anda bunları anlatmaya başlaması imkânsızdır. Yine bu şartlar altında İslâm gibi mükemmel ve cihanşümûl bir dîni öğrenip o dînin ibâdet, muâmelât, ukûbât ve ahlâk nizâmını ortaya koymasının imkânsız olduğunu her akl-ı selîm sâhibi kolayca kabûl eder. Şâyet Bahîra bu hakîkatleri biliyor idiyse, niçin kendisi teblîğ edip peygamberliğini îlân etmedi de bu şerefi bir çocuğa, hem de hiç tanımadığı bir çocuğa bıraktı?! Ayrıca Bahîra’nın okuyup yazdığı dil İbrânîce, Kur’ân-ı Kerîm ise fasîh ve açık bir Arapça’dır. Allâh Teâlâ bu tür iddiâlar hakkında şöyle buyurmaktadır: وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَـذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ “Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: «Kur’ân’ı Muhammed’e bir insan öğretiyor.» diyorlar. Bu asılsız yakıştırmayı ileri sürerken kastettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapça’dır.” (en-Nahl, 103) Aynı zamanda Kur’ân, bu dildeki üstünlüğü ile Arapların en güçlü şâirlerine, hattâ bütün âleme meydan okuyacak kadar ileri bir seviyededir. Nitekim İsrâ Sûresi’nin 88. âyetinde: قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَـذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا “De ki: İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar.” buyrulmaktadır. Bununla birlikte, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Bahîra ile görüşmesi esnâsında yanlarında pek çok Kureyşli müşrik de bulunuyordu. Şâyet müsteşriklerin iddiâsında azıcık da olsa bir hakîkat payı olsaydı, nübüvvetin ilk günlerinden itibâren hayatlarını Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâra ve O’na düşmanlığa adayan müşriklerin, bu hâdiseyi ileri sürerek îtirâz etmeleri îcâb ederdi. Hâlbuki Kureyşli müşrikler bu hususta tek bir kelime dahî söylememişlerdir. Çünkü böyle bir iddiânın, hiçbir aslı ve mesnedinin olmadığını çok iyi biliyorlardı. Hılfu’l-Fudûl Harâm aylarda yapılan savaşlara Araplar arasında “Ficâr Savaşı” denirdi. Ficâr savaşları dört defâ vâkî olmuştur. Kureyş ve Kinâne kabîleleri ile Hevâzin arasında meydana gelen dördüncü Ficâr savaşında Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da bulunmuştur. O, her zaman yalnızca doğrunun, haklının ve mazlûmun yanında yer almıştır. Bu harbe yirmi yaşlarındayken amcalarıyla birlikte iştirâk etmiş, fakat hiç kimsenin kanını dökmemiştir. Yalnız, düşman saflarından atılan okları toplamış ve amcalarına vermiştir.80 Bu savaştan dönüldükten sonra harâm aylardan biri olan Zilkâde ayında, Zübeyd kabîlesine mensup Yemenli bir adam, satmak üzere Mekke’ye ticâret malı getirmişti. Kureyş ileri gelenlerinden Âs bin Vâil bu malı satın aldı, ancak parasını ödemedi. Adamcağız, Abduddâr, Mahzûm, Cumâh, Sehm ve Adiy bin Kâ’b Oğulları gibi Mekke’nin ileri gelen âilelerinin büyüklerine başvurup kendisine yardım etmelerini istedi. Fakat onlar bu mazlûma yardım edecek yerde, Âs bin Vâil’i kayırarak adamı azarladılar. Çâresizlik içinde kalan adam, Kureyş ileri gelenlerinin Kâbe çevresinde oturdukları bir sırada, Ebû Kubeys Dağı’na çıkarak; “Ey Fihr Hânedânı!” diye bağıra bağıra şiir okudu. Uğradığı zulmü ve haksızlığı îlân ederek yardım istedi. Yardım için ilk harekete geçen zât, Peygamber Efendimiz’in amcası Zübeyr oldu. Kureyş’in ileri gelenleriyle birlikte Abdullâh bin Cüd’ân’ın evinde toplandılar. Abdullâh onlara yemek ikrâm etti. Daha sonra, “kim olursa olsun, Mekke’de zulme uğramış kimselerin hakkını geri alıncaya kadar, zâlime karşı mazlûmu müdâfaa etmek” üzere ahitleştiler. Denizlerde, bir kıl parçasını ıslatacak kadar su bulundukça, Hirâ ve Sebîr Dağları yerlerinde durdukça ahitlerine bağlı kalacaklarına yemin ettiler. Hılfu’l-Fudûl Cemiyeti, ilk olarak Âs bin Vâil’den Zübeydli adamın hakkını almakla icraata başladı. Daha sonra da Mekke’de zulme ve haksızlığa uğrayan pek çok kimsenin imdâdına koştu, adâleti ikâme etmek için gayret sarf etti.81 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in câhiliye devrinde tasvîp edip katıldığı tek cemiyet, “Hılfu’l-Fudûl”dür. Çünkü bu bir adâlet cemiyeti idi. Zulüm ve haksızlığa mânî olmak için kurulmuştu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu cemiyet hakkında nübüvvetten sonra şöyle buyurdular: “Abdullâh bin Cüd’ân’ın evinde amcalarımla birlikte, Hılfu’l-Fudûl’de hazır bulundum. O meclisten o kadar memnun oldum ki, ona bedel bana kızıl develer (yâni en kıymetli dünyâ metâı) verilse, o kadar sevinmezdim. O antlaşmaya şimdi de çağrılsam, yine icâbet ederim.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 295) Rasûlullâh Efendimiz’in Ticârî Hayâtı Mekkeliler ticâretle uğraşarak hayatlarını idâme ettirirlerdi. Ticâret kervanlarıyla civar memleketlerden getirdikleri malları Mekke’de düzenlenen hac panayırlarında satarlar, Mekke’de üretilen malları da civar memleketlere götürürlerdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gençliğinde amcalarıyla birlikte ticâret kervanlarına katılmış, Sûriye ve Yemen’e seyahat etmişti. Daha sonraki yıllarda, Hazret-i Hatîce adına Yemen’in Cüreş pazarına iki kere ticâret seferi yapmış ve her sefer için kendisine ücret olarak genç ve erkek bir deve verilmişti.82 Varlık Nûru, Hazret-i Hatîce’nin ticâret kervanını Tihâme’deki Hubâşe pazarına da götürmüştü. Bu sefere Hatîce -radıyallâhu anhâ-’nın hizmetçisi Meysere ile birlikte çıkmışlar, oradan Tihâme kumaşı getirerek Hakîm bin Hizâm’a satmışlar ve bol kazanç elde etmişlerdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Ben Hatîce’den daha hayırlı bir ortak görmedim.” diyerek onu medhetmiş, yaptığı işin karşılığını fazlasıyla verdiğini ifâde buyurmuştur. (Halebî, I, 221; Aynî, X, 104) Amcası Ebû Tâlib, birgün Peygamber Efendimiz’e: “–Ey kardeşimin oğlu! Ben fakir bir adamım. Kıtlık ve kuraklık, bizde ne sermâye ne de ticâret bıraktı! Bir ticâret kervanı Şam’a gitmeye hazırlanıyor. Hatîce bint-i Huveylid de bu kervanla birlikte mallarını götürecek bir kimse arıyormuş. Onun, Sen’in gibi emîn, temiz ve vefâkâr bir insana çok ihtiyacı var. Sen’i ticâretine vekîl yapması için kendisiyle konuşsak iyi olur. Sadâkatin sebebiyle, Sen’i başkasına üstün tutacağını düşünüyorum. Aslında Şam taraflarına gitmeni istemiyorum. Yahûdîlerden Sana bir zarar gelmesinden korkuyorum. Ancak başka çâremiz de yok!” dedi. Varlık Nûru ile amcasının arasında geçen konuşma Hazret-i Hatîce’ye ulaşınca: “–Ben Muhammed’in bunu isteyeceğini bilmiyordum!” dedi. Hemen Âlemlerin Efendisi’ne haber göndererek başkalarına verdiğinden daha fazla ücret mukâbilinde ticâret malını Şam’a götürmesini teklif etti. Zîrâ Hazret-i Hatîce, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in son derece güvenilir, doğru sözlü ve güzel ahlâk sâhibi bir kimse olduğunu çok iyi biliyordu.83 Hidâyet Nûru Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hatîce’nin yardımcısı Meysere ile birlikte Mekke’den yola çıktı. Hazret-i Hatîce, Meysere’ye: “–Muhammed’e hiçbir hususta itaatsizlik etme! Söylediklerinin hiçbirine karşı gelme!” diye tenbihte bulundu. Yolda mal yüklü develerden ikisi yorulup geride kalınca Meysere develerin durumundan endişe etti. Koşarak Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yanına gelip durumu haber verdi. Server-i Âlem Efendimiz ellerini develerin ayaklarının üzerine koyup meshettikten sonra develer koşmaya başladılar ve böğürerek kâfilenin önüne geçtiler. Kâfiledekiler bunu görünce, Efendimiz’in hizmetine ve korunmasına daha çok ihtimam gösterdiler.84 Sultânu’l-Enbiyâ -aleyhi ekmelü’t-tehâyâ- Efendimiz, hayâtı boyunca ticârî münâsebetlerdeki muhâtaplarına ve diğer insanlara karşı son derece dürüst davranmıştır. Bir kimseye söz verdiğinde, onu ne pahasına olursa olsun yerine getirmiştir. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-, Efendimiz’in hayâtını en ince teferruatıyla bilen bir kimse olarak şöyle demektedir: “–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir şey söylediğinde, onu muhakkak yapardı.” (Buhârî, Şehâdât, 28) Sâib bin Ebi’s-Sâib -radıyallâhu anh- da şöyle anlatmaktadır: “Allâh Rasûlü’nün yanına geldim. Ashâb-ı kirâm beni medhetmeye ve hakkımda güzel şeyler söylemeye başladılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: «–Ben onu sizden daha iyi tanırım!» buyurdu. Ben de bunun üzerine: «–Doğru söyledin, anam babam Sana fedâ olsun. Sen benim ortağımdın, hem de ne iyi bir ortak. Ne karşı koyardın ne de münâkaşa ederdin.» dedim.” (Ebû Dâvud, Edeb, 17/4836; İbn-i Mâce, Ticârât, 63) O’na el-Emîn ve es-Sâdık sıfatlarını verdiren pek çok numûne-i imtisâl hâdiseden birini Abdullâh bin Ebi’l-Hamsâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor: “Bi’setten önce Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, O’nu aynı yerde beklerken buldum. Emniyet ve sadâkatin erişilmez zirvelerinde bulunan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu ahlâk-ı hamîdesine ilâveten, yaptığım karşısında da beni azarlamayıp sâdece: «–Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996) O’nun henüz nübüvvet verilmeden önce sergilediği bu ve benzeri ulvî hasletler, birbirinden güzel, ibretli ve hikmetlidir. Zâten bunlar, ancak bir peygamber namzedinde tecellî edebilirdi. Allâh Teâlâ dileseydi Habîb-i Edîb’ine çocukluğundan itibâren rızık peşinde koşmaksızın müreffeh bir hayat yaşatabilirdi. Fakat hikmet-i ilâhî, Allâh Rasûlü’nün kendi el emeğiyle rızkını kazanarak hayâtını idâme ettirmesini ve ümmetine örnek olmasını murâd etmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de: “Hiçbir kimse, aslâ kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir…” buyurmuştur. (Buhârî, Büyû’ 15; Enbiyâ 37) Ayrıca insanlara rehber olacak bir şahıs, geçimini, çevresinin vereceği bağış ve hediyelere bağladığı müddetçe, dâvâsının insanlar nazarında herhangi bir kıymet, ağırlık ve ciddiyeti kalmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak bütün peygamberlerine: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ben bu (teblîğ) karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak Âlemlerin Rabbi’dir.” (eş-Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180. Ayrıca bkz. Yûnus, 72; Hûd, 29) demelerini emretmiştir. Şâir, bu inceliği ne güzel ifâde eder: Kimsenin lutfuna olma tâlib, Bedeli cevher-i hürriyettir! Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendi kazancıyla hayâtını idâme ettirdiği için insanların en hür ve bağımsız olanıydı. Râhip Nastûra’nın Tespiti Hazret-i Peygamber’in içinde bulunduğu ticâret kervanı, Şam topraklarından Busra’ya varmıştı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Busra çarşısında, Râhip Nastûra’nın manastırı yakınlarındaki bir zeytin ağacının altında konakladı. Meysere ile daha önceden tanışmış olan Râhip Nastûra, Peygamber Efendimiz’e işâret ederek: “–Ey Meysere! Şu ağacın altındaki zât kimdir?” diye sordu. Meysere: “–O, Kureyş kabîlesinden bir zâttır!” dedi. Râhip: “–Gözlerinde biraz kırmızılık var mı?” diye sordu. Meysere: “–Evet, gözlerinde devamlı kırmızılık bulunur!” dedi. Nastûra: “–İşte O, peygamberlerin sonuncusudur! Ne olurdu, ben O’nun peygamber olarak gönderileceği zamâna erişebilseydim!” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 130-156; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 297-298) Kervan Mekke’ye dönmek üzere Busra’dan ayrıldı. Meysere, sıcağın şiddetlendiği vakitlerde iki meleğin Peygamber Efendimiz’i gölgelediğine şâhit oldu. Netîcede büyük bir kârla Mekke’ye döndüler.85 Hazret-i Hatîce ile İzdivâcı Meysere, Şam seyahati esnâsında gördüğü hârikulâde hâdiseleri, Peygamber Efendimiz’in sûret ve sîret güzelliklerini ve müstesnâ hâllerini, dönüşte Hazret-i Hatîce’ye tafsilâtlı bir şekilde anlattı. Bunun üzerine Hatîce vâlidemizde Âlemlerin Efendisi ile evlenme isteği hâsıl oldu. Hazret-i Hatîce’nin arkadaşı Nefîse bint-i Ümeyye, bu izdivâcın nasıl geliştiğini şöyle anlatır: “Hatîce bint-i Huveylid, becerikli, gayretli, sağlam karakterli ve şerefli bir hanım idi. Kavminin erkekleri onunla evlenmek için can atarlardı. Lâkin Hazret-i Hatîce, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in karakter ve şahsiyetine hayrandı. Hazret-i Muhammed -aleyhisselâm- Şam ticâretinden döndükten sonra Hatîce, kendisiyle evlenmek isteyip istemeyeceğini anlamak maksadıyla beni O’na gönderdi: «–Ey Muhammed! Sen niçin evlenmiyorsun?» diye sordum. «–Maddî imkânım yokken nasıl evlenebilirim?» dedi. «–Eğer imkânın olsa mal, şeref ve güzellik sâhibi bir kimse ile evlenir misin?» diye sordum. «–Kim bu hanım?» dedi. «–Hatîce!» dedim. «–Sence bu mümkün mü?» dedi. «–Orasını bana bırak!» dedim. «–O hâlde, ben de senin dediğini yaparım!» dedi. Hemen gidip durumu Hatîce’ye bildirdim.” (İbn-i Sa’d, I, 131) Hazret-i Hatîce, Nefîse Hâtun’un müjdesi üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e izdivac teklifinde bulundu. Âlemlerin Efendisi bu durumu amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Ebû Tâlib, Hazret-i Hatîce’nin amcası Amr bin Esed’e gitti ve dünürlükte bulundu. Ebû Tâlib ve Hazret-i Hatîce’nin amcaoğlu Varaka bin Nevfel, karşılıklı nikâh hutbesi okudular. Daha sonra Hazret-i Hatîce’nin amcası Amr, ayağa kalkarak: “–Ey Kureyş cemaati! Şâhit olunuz ki ben, Hatîce bint-i Huveylid’i Muhammed bin Abdullâh’a nikâhladım!” dedi.86 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Hatîce’ye mehir olarak 20 genç deve verdi.87 Varlık Nûru, evlendiğinde 25 yaşlarında bulunuyordu. Tâlihli ve asîl kadın Hazret-i Hatîce ise, Varlık Nûru’ndan on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı. Hazret-i Hatîce vâlidemiz, malı ve canı ile Peygamber Efendimiz’e yeni bir güç kaynağı oldu. Şerefli bir âileye mensûb olan Hazret-i Hatîce’ye yüksek ahlâkı sebebiyle İslâm’dan önce “Afîfe” ve “Tâhire”, İslâm’dan sonra da “Hatîcetü’l-Kübrâ” denilmiştir.88 Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “(Âhiretin) en hayırlı kadını Meryem bint-i İmrân’dır. (Dünyânın) en hayırlı kadını ise Hatîce bint-i Huveylid’dir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 69) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu izdivâcı, O’nun nefsânî arzularına meyleden bir kimse olmadığını, hattâ bunlara hiç değer vermediğini açıkça ortaya koymaktadır. Şâyet öyle olsaydı, Allâh Rasûlü’nün kendinden yaşça büyük dul ve çocuklu bir hanımla değil, daha genç bir kimseyle evlenmesi îcâb ederdi. Fakat Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, evleneceği kadında gençlik, güzellik gibi fânî husûsiyetler yerine; şeref, fazîlet ve güzel ahlâk gibi ulvî hasletler aramıştır. Allâh Rasûlü’nün Birden Fazla Evlenmesi ve Hikmetleri Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ancak elli beş yaşlarından sonra birden fazla hanımla evlenmiştir. O’nun her bir evliliğinin pek çok sebep ve hikmeti vardır. Cenâb-ı Hakk’ın: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً “And olsun ki, Rasûlullâh’ta sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için, bir üsve-i hasene (en güzel örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21) buyurup insanlığa model şahsiyet olarak takdîm ettiği bir insan hakkında, sû-i zanda bulunmak ve hattâ iftirâ etmek, ancak dînî hakîkatlerden gâfil olmanın ve câhillikten öte bir kötü niyet beslemenin alâmetidir. Zîrâ Rabbimiz, bize Sevgili Peygamberimiz’i her hususta örnek kılmıştır. Bunların en başta geleni ve en önemlisi âile hayâtıdır. Biz burada Peygamberimiz’in evlilik hayâtının bütün safhalarını ve diğer bütün annelerimizi anlatacak değiliz. Bu, bizim sınırlarımızı aşacağı gibi, satırlarımız da bunun için kifâyet etmeyecektir. Ancak bu evliliklerin belli başlı vasıflarını sayacak olursak, herhâlde yeterli ve doğru bir kanaate ulaşabiliriz. İnsanda nefsânî arzuların en canlı olduğu dönem, şüphesiz ki gençlik dönemidir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gençlik devresi gözden geçirildiğinde, O’nun hakkında söylenebilecek yegâne söz; O’nun büyük bir hayâ, iffet ve nâmus timsâli olduğudur. Bu, Mekkelilerin O’na vermiş olduğu “el-Emîn” isminden de kolayca anlaşılabilir. Yine müşrikler, Peygamber olduğunu îlân ettiği andan vefâtına kadar, hiçbir zaman Allâh Rasûlü hakkında bu yönde çirkin bir iftirâda bulunmamışlardır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke devri boyunca iki defâ evlenmiştir. Hazret-i Hatîce vâlidemizle vukû bulan ilk evliliği esnâsında Peygamberimiz 25 yaşında, Hazret-i Hatîce annemiz ise 40 yaşında, dul ve çocuklu bir hanımdı. Hatîce vâlidemizin vefâtına kadar, tam 25 yıl süren bu evlilik hayâtı boyunca, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- başka bir kadınla evlenmedi. Hâlbuki o zamanki örf ve gelenekler başka kadınlarla evlenmesine de müsâitti. Ancak Hatîce annemizin vefâtından sonra yine yaşlı ve dul bir kadın olan Hazret-i Sevde ile evlendi. Hazret-i Sevde’nin kocası, Habeşistan hicretinden sonra orada vefât etmiş, Hazret-i Sevde yalnız başına ve himâyesiz kalmıştı. Akrabâları da, müslüman olduğu için ona baskı yapıyorlardı. Peygamber Efendimiz, yalnız kalan bu muhtereme hanımı himâye ve taltîf etmek gâyesiyle kendisiyle evlenmiştir. Bu evlilik nübüvvetin onuncu senesinde vukû bulmuştur. Hazret-i Hatîce ve Sevde -radıyallâhu anhümâ- vâlidelerimiz hariç diğer bütün annelerimizin Allâh Rasûlü ile evlilikleri hep Medîne döneminde tahahhuk etmiştir. Medîne’ye hicretle yepyeni bir dönem başlamaktaydı. O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir Peygamber olmanın yanı sıra bir kumandan ve yeni kurulan devletin başkanı idi. Çağlar boyu her türlü insana mesajını en güzel şekilde ulaştırması gereken bir eğitimciydi. Bütün bu vasıfların evliliklerine de yansıdığı, çok rahat bir şekilde fark edilir. O’nun evlilikleri dînî, ictimâî, iktisâdî ve ahlâkî birçok sebep ve hikmete dayanmaktaydı. Peygamber Efendimiz’in evlendiği hanımlar arasında, yalnız Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- genç ve bâkire idi. Bu evlilik de hicrî birinci senede Medîne’de vukû bulmuştur. Yaşı oldukça küçük olmasına rağmen, çok zeki ve anlayışlı olan Âişe vâlidemiz sâyesinde, hanımlara âit fıkhî kâideler öğrenilmiş, Peygamberimiz’in vefâtından yaklaşık elli-altmış yıl sonraya kadar bu fıkhî meseleler birinci ağızdan ashâb-ı kirâma, onların hanım ve kızlarına, hattâ torunlarına ulaştırılmıştır. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Dininizin üçte birini Âişe’nin evinden öğrenin!” (Deylemî, II, 165/2828) buyurmak sûretiyle bu hakîkate işâret etmiştir. Nitekim Peygamberimiz’den en çok hadîs rivâyet eden (Müksirûn) yedi şahıstan biri olan Hazret-i Âişe, 2210 hadîs rivâyet etmiştir. Bunlardan 194’ü hem Buhârî, hem de Müslim tarafından birlikte (müttefekun aleyh olarak) nakledilmiştir. Hakîkaten, Hazret-i Âişe vâlidemiz, Kur’ân-ı Kerîm’i, helâlleri, haramları, fıkhı, tıbbı, şiiri, Arap hikâyelerini, neseb ilmini çok iyi bilirdi. Ashâb-ı kirâm hangi konuda ihtilâfa düşse hemen ona mürâcaat ederdi. Hattâ ashâbın ileri gelenleri dahî çözemedikleri meselelerde ona danışırlardı.89 Nitekim Ebû Mûsâ -radıyallâhu anh-: “Rivâyet edilen herhangi bir hadîste bir müşkilât görürsek onu Âişe’ye sorardık. Mutlakâ onda bunun bir açıklamasını bulurduk.” demektedir. (Tirmizî, Menâkıb, 62) Ayrıca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemizle olan bu izdivâcı sâyesinde, dostluğu çok eskilere dayanan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile bir de akrabâlık bağı tesis ederek yakınlığını perçinlemiştir. Aynı minvâl üzere, Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ömer’in kızı Hazret-i Hafsa -radıyallâhu anhâ- ile hicrî üçüncü senede vukû bulan evliliğinde de bu akrabâlık bağını gözetmiştir. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, kocası Bedir’de yaralanıp sonra da şehîd olan kızı Hafsa’yı, sırasıyla Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Osman’la nikâhlamak istemiş, fakat onların bu teklifi karşılıksız bırakmaları üzerine mahzûn olmuştu. Nihâyet hicretin üçüncü senesinde Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hafsa’yla evlendi. Ve bu evlilik, eski dostların arasını da düzeltmiş oldu. Peygamber Efendimiz’in hicrî beşinci senede vukû bulan Hazret-i Zeyneb -radıyallâhu anhâ- ile izdivâcı ise en çok tartışılan, fakat pek çok hikmetleri bulunan bir evliliktir. Zîrâ Peygamber Efendimiz, halasının kızı olan Zeyneb’i, -onun çok fazla gönlü olmamasına rağmen- âzatlı kölesi ve evlâtlığı Zeyd ile evlendirmiş ve böylece “zengin-fakir, asîl-köle” ayrımına son verdiğini, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu, en yakınları vâsıtasıyla îlân etmiştir. Daha sonra bu evlilik, Zeyneb vâlidemizin ve akrabâlarının ısrarlı muhâlefetleriyle dayanılmaz hâle gelmiştir. Kocası Zeyd -radıyallâhu anh-’ın Allâh Rasûlü’ne yaptığı boşanma mürâcaatları da sonuçsuz kalmıştır. Ancak Zeyd -radıyallâhu anh- bu hâle dayanamayarak, sonunda Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’yı boşamıştır. Müteâkip günlerde nâzil olan âyette,90 Peygamber Efendimiz’in halasının kızı Zeyneb’le evlenmesi, Allâh tarafından emredilmiştir. Böylece Peygamberimiz câhiliye devrinin, “evlâtlığın eski hanımı ile evlenme yasağı”nı bu tatbîkâtıyla ortadan kaldırmış ve “öz evlât” ile “evlâtlık”ın birbirinden farklı olduğunu ortaya koymuştur. Bu hâdise hakkında, “Hazret-i Peygamber, Zeyneb’in güzelliğine hayran kalıp da onunla evlenmiştir.” şeklinde ileri geri ve cür’etkâr bir tavırla konuşanlar, şu hususları görmezden gelmektedirler: 1. Zeyneb, Peygamber Efendimiz’in halasının kızıdır. Çocukluğundan beri onu defâlarca görmüştür. 2. Peygamber Efendimiz, Zeyd ile evlendirmeden önce evlilik teklif etse, Zeyneb vâlidemiz bunu seve seve kabûl ederdi ve evlenmesine de herhangi bir mânî yoktu. Fakat Varlık Nûru, onu bizzat kendisi başka birisiyle evlendirmiş ve Zeyd’in boşanma taleplerini de defâlarca reddetmiştir. Kısacası, bütün bu hâdiseler olacaktı ki, İslâm hukûkunun bâzı kâideleri Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtındaki tatbîkâtıyla teessüs etsin ve bunlara dâir şer’î bir mesned meydana gelsin. Hayber’deki Yahûdî liderinin kızı Safiyye vâlidemiz ile evliliği ise yahûdîlerle mevcut münâsebetleri -bir sıhriyet tesis etmek sûretiyle- düzeltmek içindir. Hicrî yedinci senede vukû bulan bu evlilik de siyâsî bir gâyeye mâtuftur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, 4, 347) Yine bir kabîle reisinin kızı olan Cüveyriye -radıyallâhu anhâ- ile hicrî beşinci senede vukû bulan izdivâcı da yüzlerce harp esîrinin aynı anda hürriyete kavuşmasına ve bu vesîleyle hidâyetlerine sebep olmuştur. (Ebû Dâvud, Itk, 2) Allâh Rasûlü’nün Ebû Süfyân’ın kızı Ümmü Habîbe ile hicrî yedinci senede vukû bulan evliliğinde ise, bu cefâkâr mü’minenin taltîf edilmesi söz konusudur. Zîrâ Ümmü Habîbe -radıyallâhu anhâ-, kocası Habeşistan’da irtidâd ettiği ve kendisi çok zor şartlar altında kaldığı hâlde, dînini müdâfaa etmiş ve o sırada Mekke’nin lideri olan babası Ebû Süfyân’a, îman hassâsiyeti ve vakârından dolayı mürâcaat etmemişti. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisiyle evlenerek, onu himâyesiz bir hâlde ortada kalmaktan kurtarmıştı. Aynı zamanda bu evlilik sebebiyle, Mekke müşrikleriyle müslümanlar arasındaki düşmanlık da azalmıştı. (el-Mümtehıne, 7; Vâhıdî, s. 443) Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şehevî arzuları için evlenmiş olsaydı, Medîne’de Muhâcirler ile Ensâr’ın yetişmiş ve çok güzel kızları vardı. Herhangi bir müslüman, kızını Hazret-i Peygamber’e vermeyi büyük bir şeref sayar, kızlar da “Peygamber zevcesi” ve “mü’minlerin annesi” olmaya can atarlardı. Fakat Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu yola hiç mürâcaat etmemiştir. İşte bütün bu ve benzeri birçok dînî, ahlâkî, ictimâî ve siyasî sebeplerle ve bilhassa İslâm hukûkunda kadınları ilgilendiren hususlarda kâfî derecede bilgili, tecrübeli, yetişmiş insana olan ihtiyaç sebebiyle, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın izni ve emriyle birden çok hanımla evlenmiştir. Zîrâ bâzı fıkhî meselelerde yalnız bir kadının kanaati kifâyet etmeyebilirdi. Bütün iklim, zaman ve mekânları içine alacak olan İslâm’ın, kadın ve âile ile alâkalı hukuk anlayışı bir kişiden tam mânâsıyla bize kadar intikâl edemeyebilirdi. Üstelik o hanımın, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den önce vefât etmeyeceği husûsunda da kimse teminat veremezdi. Bu ise, İslâm’da kadın hukûkunun tam mânâsıyla teşekkül edememiş olması mânâsına gelirdi. Pek çok mesele vardır ki, hanımlar bunu erkeklere sormaktan utanıp hayâ ederler. Fakat bir hanım, aynı meseleyi bir başka hanıma rahatlıkla açabilir. Bu sebeple İslâm cemiyetinin her zaman, yetişmiş, bilgili, müslüman hanımlara ihtiyâcı vardır. Acabâ bu hususlarda, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- ile birlikte yaşamış, meseleleri bizzat O’ndan öğrenmiş ve O’nun iltifatkâr nazarlarına muhâtab olmuş zevcelerinden daha bilgili bir kadın düşünülebilir mi? Bütün bunların ötesinde, onların tamâmı, yaşadıkları zühd ve takvâ hayatlarıyla da bizlere ve âile efrâdımıza en güzel bir örnek olmuşlardır. “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çok evliliği, şimdiki insanlar için bir örnek teşkil eder mi?” şeklinde bir suâl vârid olursa, buna şöyle cevap verilebilir: Peygamber Efendimiz’in kendi şahsıyla alâkalı bâzı davranışları, ümmetine emsâl değildir. Çünkü O, bir dînin ilk mümessili, kurucusu, tatbîk edeni ve Allâh’ın elçisi olarak çok daha farklı bir mevkideydi. Bu yüzden diğer insanlardan farklı bir sûrette sâdece kendisine mahsus olarak her gece teheccüde kalkması farz kılınmış, birkaç gün iftar etmeden oruç tutmasına (savm-ı visâl) müsâade edilmiş, O ve âilesinin zekât kabûl etmesi yasaklanmıştır. Tamâmen dînî, ictimâî ve siyâsî sebeplerle yapmış olduğu, aynı anda dörtten fazla evlilikler de İslâm âlimlerinin ittifakla kabûl ettiklerine göre, ümmetine örnek teşkil etmez. “Teaddüd-i zevcât”ın dînimiz açısından hükmüne gelince: Evvelâ şunu ifâde etmek gerekir ki, çok evliliği İslâm başlatmamış, bu hususta mevcut olan bir düzeni, belli sınırlamalara tâbî tutarak ıslâh etmiştir. İslâm’dan evvel, evlilikte bir sayı tahdîdi yoktu. İslâm bunu temel kâide olarak “dört”le tahdîd etmiştir. Hanımlar arasında adâletin sağlanamayacağından korkulduğunda, “bir” hanımla evlenmenin daha iyi olduğunu bildirmiştir.91 İkincisi, dört kadınla evlenmek, bütün mü’minler için bir “emir” değil, bâzı durumlarda tanınmış bir “izin”dir.92 Bu, savaş, hastalık, sakatlık, uzun ayrılıklar, himâye vb. birçok sebep netîcesinde âilelerin parçalanmaması, kadınların sâhipsiz ve hâmîsiz kalmaması için tatbîk edilmektedir. Meselâ çocuk doğurmayan veya fizikî-biyolojik durumu müsâit olmayan bir kadınla evlenmiş olan bir kişi, o kadını boşamaksızın ikinci bir kadın daha alabilir. Böyle zarûretler devâm ettiği takdirde, âileler çoğaltılmakla berâber bu sayı da “dört” ile sınırlandırılmıştır. Böylece bir âilenin yıkılmasından doğacak maddî-mânevî zararlar asgarîye indirilmiştir. Gerçekten, harp görmüş bir memlekette birden fazla evliliği teşvîk, azalan nüfûsun telâfîsi ve fuhşun önlenmesi için bir zarûret hâline gelebilir. Bunun misâlleri geçmişte görüldüğü gibi gelecekte de ortaya çıkabilir. İnsanlığın saâdet ve selâmetine medâr olacak esasları muhtevî bulunan İslâm’da, bu şekilde ârızî sebeplerin zuhûru hâlinde ârızî hükümlerin tatbîk imkânı, “ruhsat”lar yoluyla açılmış olmaktadır. Hayâtı rahatlatan ve tabiî seyrinde devâmını sağlayan bu kâide, sâdece evlilik için değil, her sahada geçerlidir. İşte bu keyfiyet, İslâm’ın her zaman ve mekân için hayâtî zarûretleri karşılayabilecek bir vasıfta olduğunu göstermektedir. Birden fazla (dörde kadar) evlenen erkeklere de eşleri arasında “adâleti temin etme” vazîfesi yüklenmiştir. Aksi hâlde Allâh’ın azâbıyla îkaz edilmişlerdir. Nitekim âyet-i kerîmede: وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ “Eğer, velîsi olduğunuz mal sâhibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şâyet aralarında adâletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sâhip olduğunuz câriye ile) yetinin. Adâletten ayrılmamak için bu daha elverişlidir.” (en-Nisâ, 3) buyrulmuştur. Diğer bir âyet-i kerîmede de: وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا “Ne kadar gayret ederseniz edin, kadınlar arasında adâlete güç yetiremezsiniz. Binâenaleyh, birine büsbütün meyledip diğerini askıya alınmış gibi bırakmayınız. Eğer nefsinizi ıslâh eder, Allâh’tan korkup haksızlıktan sakınırsanız; hiç şüphesiz ki, Allâh Gafûr ve Rahîm’dir.” (en-Nisâ, 129) buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir hadîs-i şerîflerinde: “Bir erkeğin nikâhında iki kadın bulunur da, aralarında adâlet gözetmezse, kıyâmet gününde bir tarafı felçli olarak diriltilir.” buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce, Nikâh, 47) Bununla birlikte erkeğin birden fazla evlenme hakkını kullanması, kadının nikâh esnâsında ileri süreceği şartla hudutlandırılabilir. Bu da kadınlara tanınmış bir haktır.93 Yaratılıştaki ilâhî gâyeyi dikkate almadan sırf düz bir mantık ile bakıldığı takdirde, kadının da birden fazla kocasının olması mâkul görülse bile bu aslâ doğru değildir. Çünkü bu takdirde doğacak çocuğun nesebi ihtilâflı olur. Kime nisbet edilmesi lâzım geldiği bilinemez. Bu yüzden “fücûr” denilen bu evliliğe hiçbir dîn hattâ hiçbir lâ-dînî hukuk sistemi cevaz vermediği gibi İslâmiyet de vermez. Üstelik İslâm bu neseb tâyinindeki hassâsiyet dolayısıyla, boşanma olduğu takdirde, yeni bir evlilik için asgarî bir müddetle tahdit koyar. Bugünkü mer’î kanunların dikkate almadığı bu gerçek de, İslâm hukûkunun insan vâkıasını en doğru bir şekilde değerlendirip hükme bağladığının bir delîlidir. Bütün bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda, İslâm’ın, hayâtın her safhasını ve her türlü durumunu düşünerek “teaddüd-i zevcât”a izin vermiş olmasının hikmeti anlaşılabilir. Gerçekten o sâdece sağlıklı olanların değil, yaşlı ve güçsüzlerin de dînidir. O sâdece normal ve rahat zamanların değil, bütün sıkıntılarıyla birlikte istisnâî ve zor zamanların da dînidir. O sâdece erkeğin değil, gözetilmesi gereken bütün haklarını ve ihtiyaçlarını koruyarak kadının da dînidir. Âilenin sebepsiz yere yıkılmasına, çoluk çocuğun sefâlet ve felâkete düşmesine göz yummayacak kadar ferdi ve cemiyeti düşünen, insanlığın iffet ve haysiyetini koruyan yegâne dîndir. Peygamberimiz’in Zeyd bin Hârise’yi Âzâd Edip Evlât Edinmesi Zeyd bin Hârise, sekiz yaşında iken Benî Kayn süvârileri tarafından yapılan bir baskında kaçırılıp köle olarak satılmak üzere Ukâz Panayırı’na getirilmişti. Hakîm bin Hizâm, onu halası Hazret-i Hatîce için dört yüz dirheme satın aldı. Âlemlerin Efendisi Zeyd’i görünce: “–Bu köle benim olsaydı muhakkak onu âzâd ederdim!” buyurdu. Hazret-i Hatîce: “–O zaman Sen’in olsun!” dedi. Peygamber Efendimiz de onu hemen âzâd etti. (İbn-i Hişâm, I, 266; İbn-i Sa’d, III, 40) Zeyd’in babası oğlunun kaybolmasına çok üzülmüş ve onu aramaya çıkmıştı. Zeyd’in Mekke’de olduğunu hacılardan öğrenince, hemen kardeşiyle birlikte gelip Âlemlerin Efendisi’ni buldular. Zeyd’in bedelini teklif ederek fiyat husûsunda insaflı davranmasını istediler. Efendimiz: “–Bundan başka bir çözüm yolu olamaz mı?” buyurdu. “–Nedir o?” diye sorduklarında, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “–Onu çağırın ve tercihte serbest bırakın! Eğer sizi seçerse hiçbir bedel ödemenize gerek yok! Eğer beni tercih ederse, vallâhi benimle kalmak isteyeni hiç kimseye bırakmam!” buyurdu. Zeyd’in babası ile amcası: “–Sen bize karşı çok insaflı davrandın, büyük lutuf ve ihsanda bulundun!” diyerek memnûniyetlerini izhâr ettiler. Zeyd ise: “–Vallâhi ey Emîn! Ben hiçbir kimseyi Sana tercih etmem! Sen benim için anne ve baba makâmındasın. Ben ancak Sen’in yanında kalırım.” dedi. Baba ve amcasının serzenişte bulunmaları üzerine de: “–Ben bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, hiçbir kimseyi O’na tercih edemem. O’ndan hiçbir zaman ayrılmayacağım!” dedi. Varlık Nûru, Zeyd’in sadâkatini görünce elinden tutup Kâbe’ye götürdü ve: “–Ey insanlar! Şâhit olunuz ki Zeyd benim oğlumdur, ben ona vârisim, o da bana vâris olacaktır.”94 diyerek onu evlât edindi. Zeyd -radıyallâhu anh-’ın babası ve amcası bunu görünce, gönül huzuruyla memleketlerine döndüler. (İbn-i Hişâm, I, 267; İbn-i Sa’d, III, 42) Zeyd -radıyallâhu anh-’ın kardeşi Cebele bin Hârise -radıyallâhu anh- şöyle anlatır: “Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gidip: «–Ey Allâh’ın Rasûlü! Kardeşim Zeyd’i benimle berâber gönder.» dedim. «–İşte kendisi burada. Eğer seninle gelirse, ben mânî olmam.» buyurdu. Ancak Zeyd: «–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben hiç kimseyi Sana tercih etmem!» dedi. Daha sonra kardeşim Zeyd’in görüşünün benimkinden daha isâbetli olduğunu gördüm ve anladım.” (Tirmizî, Menâkıb, 39/3815) Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Ali’yi Yanına Alması Ebû Tâlib’in maddî durumu zayıf, âile efrâdı ise hayli kalabalıktı. Bu sebeple sıkıntı içindeydi. Peygamber Efendimiz diğer amcası Hazret-i Abbâs’a gidip: “–Amcacığım! Biliyorsun ki kardeşin Ebû Tâlib’in âilesi çok kalabalık. İnsanlar kıtlık ve açlığa mâruz kalmış, kıvranıp duruyorlar. Haydi, Ebû Tâlib’in yanına gidelim ve kendisiyle konuşalım. Oğullarından birini ben yanıma alayım, birini de sen al! Böylece onun yükünü biraz hafifletelim!” dedi. Abbâs -radıyallâhu anh- bu âlicenap teklifi kabûl etti ve berâberce Ebû Tâlib’in yanına vardılar. O: “–Akîl’i bana bırakınız, diğerlerinden istediğinizi alabilirsiniz!” dedi. Bunun üzerine Muhammed -aleyhisselâm- Ali’yi, amcası Abbâs da Câfer’i aldı. Efendimiz’e peygamberlik lutfedilinceye kadar Hazret-i Ali, O’nun yanında yetişti. (İbn-i Hişâm, I, 264) Peygamber Efendimiz’in Çocukları Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hazret-i Hatîce ile izdivâcından Kâsım, Abdullâh, Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma dünyâya geldi. İlk oğlunun ismi Kâsım olduğu için Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a “Ebu’l-Kâsım” künyesi verildi. Kâsım iki yaşındayken vefât etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in diğer oğlu Abdullâh’a, İslâm döneminde dünyâya geldiği için Tayyib ve Tâhir de denirdi.95 O da vefât edince Kureyş müşriklerinden Âs bin Vâil, Peygamber Efendimiz hakkında: “–Bırakınız onu! O ebterdir, nesli devâm etmeyecek bir adamdır. Ölünce adı anılmaz olur. Siz de artık ondan kurtulur ve rahata kavuşursunuz.” dedi. Bunun üzerine Allâh Teâlâ Kevser Sûresi’ni inzâl buyurdu: Kâbe’de Hakemlik Mekke’de bir sel baskını olmuş, Kâbe hayli zarar görmüştü. Bunun üzerine kabîleler onu tâmir için elele verdiler. Kâbe’yi temellerine kadar yıkıp yeniden inşâ etmeyi kararlaştırdılar. Bu esnâda, bir geminin şiddetli rüzgârla Mekke yakınlarındaki Şuaybe iskelesine doğru sürüklendiğini ve orada karaya çarparak parçalandığını haber aldılar. Gemi, yumuşak düz taş, kereste ve demir gibi inşaat malzemeleri taşıyordu. Gidip gemideki tahtaları satın aldılar. Kâbe’nin yıkım ve yapım işlerini kur’a ile paylaştılar. Kureyşliler Kâbe’nin kendilerine düşen taraflarını yıkıp yeniden yapmaya başlayacakları sırada, Ebû Vehb bin Amr ayağa kalktı ve: “–Ey Kureyş cemaati! Kâbe’nin inşâsına, kazancınızın temiz ve helâl olmayanını karıştırmayın! Ona gayr-i meşrû yoldan kazanılan mal, fâiz parası veya herhangi bir kimseden haksız olarak alınmış para katılmasın!” dedi. (İbn-i Hişâm, II, 210; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 305) Kureyşliler, Kâbe’yi yıktıkları takdirde azâba uğrayacaklarından korktukları için kararsız bir hâldeydiler. Araplar arasında mevcut olan Kâbe’ye karşı tâzim ve hürmet, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın şeriatinden beri muhâfaza edilegelen kudsî bir vazîfe idi. Kureyş cemaatinin önde gelenlerinden Velîd bin Muğîre: “–Sizin Kâbe’yi yıkmaktaki gâyeniz nedir? İyilik mi yoksa kötülük mü?” diye sordu. “–Elbette iyiliktir!” dediler. Velîd: “–Ey kavmim! Siz Kâbe’yi yıkmakla onu ıslâh etmek istemiyor musunuz? Allâh Teâlâ ıslâh edicileri helâk etmez!” dedi ve Kâbe’yi yıkmaya ilk önce o başladı. Diğerleri de onu tâkib ettiler. (Abdürrezzâk, V, 319) Kâbe’nin duvarlarını bir sıra taş, bir sıra da ahşap bağlama kirişleriyle örerek yükselttiler. Varlık Nûru da Kâbe’nin tâmirine amcası Abbâs ile berâber iştirâk etti. Sıra Hacer-i Esved’i yerine koymaya gelince, her kabîle bu şerefli vazîfeyi kendisi yapmak istediği için büyük bir kargaşa çıktı. Aralarında sert tartışma ve çekişmeler başladı. Mesele haset ve ihtirâsa dönüştü. Neredeyse kan dökülecekti. Abduddâroğulları, içi kanla dolu bir çanak getirdiler, ölünceye kadar çarpışmak üzere Adiy bin Kâ’b Oğulları’yla antlaşma yaptılar ve savaşmaya hazırlandılar. Yeminlerini sağlamlaştırmak için de ellerini kanla dolu çanağa batırdılar. Kureyşliler, bu hâl üzere dört veya beş gece kaldılar. Nihâyet Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye yüksek sesle: “–Ey kavmim! Biz ancak hayır istiyoruz, kötülük istemiyoruz. Siz bu hususta kıskançlık yarışına girmeyin. Bırakın mücâdeleyi! Mâdem şu meseleyi aramızda hâlledemedik, Harem kapısından ilk gelecek zâtı aramızda hakem tâyin edelim. Hükmüne de râzı olalım!” diyerek eliyle Mescid-i Harâm’ın Benî Şeybe kapısını gösterdi. Tam o esnâda Âlemlerin Efendisi, Harem kapısında göründü. Herkesin yüzünü tatlı bir tebessüm kapladı. Zîrâ gelen Muhammedü’l-Emîn idi. Kureyş’in, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı sevgi, hürmet ve îtimâdı her geçen gün daha da ziyâdeleşmişti. Hattâ bir deve kesecek olsalar, Server-i Âlem Efendimiz’i ararlar, O da gelir işlerinin bereketi için onlara duâ ederdi.100 Bu sebeple Kureyşliler O’nu görür görmez: “–İşte el-Emîn! Aramızda O’nun hakem olmasına hepimiz râzıyız!” dediler. Meseleyi kendisine anlattılar. O da, her kabîleden bir kişi seçti ve ridâsını çıkarıp yere serdi. Sonra Hacer-i Esved’i ridâsının üzerine koydurup seçtiği kişilerin her birine bir ucundan tutturdu. Mübârek taşı birlikte taşıdılar. Varlık Nûru da onu kendi elleriyle yerine yerleştirdi. Böylece kabîleler arası çıkabilecek muhtemel bir savaşa mânî oldu.101 O’nun bu şekilde firâsetli davranışı, erişilmez mükemmellikte bir ahlâk sergilemesi ve benzeri ulvî husûsiyetleri, kendisini “Sultânü’l-Enbiyâ” makâmına yükseltecek bir nübüvvetin, o an için bilinmeyen nişâneleri idi. Belki Mekke’de doğup büyüyen Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nebî olacağı henüz bilinmiyordu ama, tevhîdden ayrılmamış olan bâzı has kullar tarafından Âhir Zaman Nebîsi’nin geleceği bilinmekte ve vaktinin yaklaştığı da hissedilmekteydi. Nitekim Kuss bin Sâide bunlardan biri idi. Kuss bin Sâide’nin Hitâbesi Kuss bin Sâide, İyâd kabîlesinin reisi olup Îsâ -aleyhisselâm-’ın dîninde, muvahhid ve şâir bir insandı. Onun, Ukâz Panayırı’nda, aralarında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de bulunduğu bir cemaate yaptığı ve bi’set-i Nebî’den bahseden şu meşhur hitâbesi pek ibretli ve hikmetlidir: “Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız! Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar. Sonra hepsi mahvolur gider. Vukuâtın ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini tâkib eder. Dikkat edin, söylediklerime kulak verin! Gökten haber var; yerde ibret alacak şeyler var! Yeryüzü serilmiş bir döşek, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acabâ vardıkları yerden memnûn oldukları için mi orada kalıyorlar; yoksa alıkonulup da uykuya mı dalıyorlar… Yemin ederim, Allâh’ın indinde bir dîn var ki, şimdi bulunduğunuz dînden daha sevgilidir. Ve Allâh’ın gelecek bir Peygamber’i var ki, gelmesi pek yakındır. O’nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye! Vay o bedbahta ki, O’na isyân ve muhâlefet eyleye! Yazıklar olsun ömürlerini gaflet içinde geçiren ümmetlere! Ey insanlar! Gafletten sakının! Her şey fânîdir, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî’dir. Birdir, şerîk ve nazîri yoktur. İbâdet edilecek yalnız O’dur. O doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bizler için ibretler çoktur. Ey İyâd kabîlesi! Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünyâ varlığına mağrûr olup da kavmine hitâben «Ben sizin en büyük Rabbinizim.» diyen Firavun ve Nemrud? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yolundan gitmeyin. Her şey fânî, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî’dir. Ölüm ırmağının girecek yerleri var, ama çıkacak yeri yok!.. Küçük büyük herkes göçüp gidiyor. Herkese olan bana da olacaktır.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, II, 264; İbn-i Kesîr, el-Bidâye,II, 234-241; Heysemî, IX, 418) Kuss bin Sâide bu güzel sözleri söylerken bahsettiği son peygamber Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in orada bulunduğundan habersizdi. Bir müddet sonra da vefât etti. Ancak kabîlesi, peygamberlik geldiğinde gelip Allâh’ın Rasûlü’ne îmân ettiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara: “–Kuss bin Sâide’nin, Ukâz Panayırı’nda deve üzerinde: «Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur!» diyerek hutbe okuduğu hiç hatırımdan çıkmaz. Bu hutbeyi okuyabilecek kimse var mı?”buyurdular. Heyet, o hutbeyi kabîlelerinden hemen herkesin okuyabileceğini söylediler. Âlemlerin Efendisi buna çok sevindi. Orada bulunan Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da: “–Yâ Rasûlallâh, o gün ben de oradaydım, söylediklerinin hepsi ezberimdedir.” dedi ve hutbeyi baştan sona kadar okudu. Arkasından İyâd kabîlesinden biri kalkıp Kuss bin Sâide’nin şiirlerinden okudu. Bu şiirlerde Peygamberimiz’in soyu olan Hâşimoğulları’ndan büyük bir peygamberin çıkacağı, açıkça bildiriliyordu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241) Rasûl-i Kibriyâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kuss bin Sâide hakkında şöyle buyurdular: “Allâh Teâlâ, Kuss bin Sâide’ye rahmet eylesin! O kıyâmet günü ayrı bir ümmet olarak ba’solunacaktır!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 239) Hirâ Mağarası’nda İnzivâ Nübüvvet-i Muhammediyye’nin zuhûru yaklaştıkça Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sık sık inzivâya çekilir ve uzun müddet tefekkür deryâsının derinliklerine dalardı. Zaman zaman evinden çıkar, Mekke’den uzaklaşır, sessiz ve sâkin yerlere doğru giderdi. Bu esnâda rastladığı ağaç ve taşlar: “es-Selâmü aleyke yâ Rasûlallâh!” diyerek kendisine selâm verirlerdi. Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz hemen etrâfına bakar, fakat ağaç ve taştan başka bir şey görmezdi.102 Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Ben Mekke’de bir taş bilirim ki peygamber olarak gönderilmeden evvel bana selâm verirdi. Onu(n yerini) şimdi de biliyorum.” buyurmuşlardır. (Müslim, Fedâil, 2) Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da şöyle anlatır: “Peygamber Efendimiz ile birlikte Mekke’de idim. Berâberce Mekke’nin bâzı yerlerine gittik. Dağların ve ağaçların arasından geçiyorduk. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in karşılaştığı bütün dağlar ve ağaçlar: «es-Selâmü aleyke yâ Rasûlallâh!» diyordu.” (Tirmizî, Menâkıb, 6/3626) Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm-, Ramazan aylarında Hirâ Mağarası’nda103 bir ay îtikâfa çekilirdi. Bu esnâda kendisine gelen fakir ve miskinleri doyurur, ihtiyaçlarını karşılardı. Îtikâftan çıkıp da evine gelmeden önce Kâbe’yi tavâf ederdi.104 Kavminin putlara taptığını gördükçe, onlardan uzaklaşmayı, halvet ve uzlete çekilmeyi daha çok arzu ederdi. O’nun bu uzletlerindeki ibâdeti, tefekkür etmek, atası İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmek şeklindeydi.105 Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, Hirâ’ya giderken yanına bir miktar azık alırdı. Azığı tükenince Hazret-i Hatîce’nin yanına döner, yiyecek bir şeyler alır, tekrar giderdi.106 Hirâ’ya bâzen Hazret-i Hatîce ile berâber gittiği de olurdu.107 Fahr-i Kâinât -aleyhi efdalü’s-salevât- Efendimiz halvette iken ışıklar görür, sesler işitirdi. Bunların cin ve kehânetle alâkalı şeyler olduğunu zannederek korkardı. Hazret-i Hatîce’ye: “–Ey Hatîce! Kâhin olacağım diye korkuyorum. Vallâhi, şu putlardan ve kâhinlerden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem!” der, o da: “–Ey amcamın oğlu!108 Öyle söyleme! Allâh Sen’i hiçbir zaman kâhin yapmaz…” diyerek tesellî ederdi. (İbn-i Sa’d, I, 195) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hirâ’da Rabbiyle baş başa kaldığı inzivâ dönemi, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer. Burası, keyfiyeti insanlığa ebediyyen meçhul kalacak olan bir tekevvünün (var oluşun) mekânıdır. Îmânın tohumları burada atılmış, ebedî saâdet meş’alesi burada tutuşturulmuş ve hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’in beşeriyete armağan edilmesine yine burada başlanmıştır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i Hirâ’ya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık, zulüm ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil merhamet idi. Hakîkatte ise, insanlığa ebedî bir saâdet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’in, nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi. Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyânın topraklanmasına benzer bir mânevî şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında mahrem bir sır olması, onun gözlerden uzak bir mağarada tecellîsini îcâb ettirmişti. Hirâ dönemi, vahye muhâtab olmanın, sıradan insanlar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsundaki fıtrî istîdâdın zâhire çıkma mevsimi idi. Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi… Bu sırrı lâyıkıyla istiâb edebilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parçalanmayacak bir idrâk ve yine onu kâmilen ifâde edebilecek bir beşerî lâfız tasavvur olunamaz. Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’ın Hirâ’daki uzlet ve inzivâsından ve daha sonraki dönemlerde de muntazam olarak îfâ ettiği îtikâflarından anlıyoruz ki, bir müslüman ne kadar ibâdet ederse etsin, zaman zaman uzlete çekilerek nefis muhâsebesi yapıp, kâinattaki ilâhî kudret akışlarını tefekkür etmeden tam mânâsıyla kemâle eremez. Bu, her mü’minin yapması îcâb eden asgarî bir vazîfedir. İnsanlara rehber olacak kimseler ise bu tefekkür, tahassüs ve muhâsebeye daha çok muhtaçtırlar. Kur’ân-ı Kerîm, ilk âyetinden son âyetine kadar insanoğluna tefekkür tâlîmi yaptırarak düşüncenin merkezine Rabbe kulluğu yerleştirmeyi telkîn eder. Bu sûretle îman bir lezzet hâline gelir. Kul her zaman ve mekânda Hakk’ın rızâsını arama gayreti içinde olur. Neticede de ilâhî azamet ve kudret akışlarının kalbdeki hikmet tezâhürleri ile kul Hakk’a yakınlaşarak vuslata nâil olur. Mü’min için en mühim hususlardan biri de muhabbetullâhtır.109 Allâh sevgisini kazanabilmenin, îmandan sonra yegâne âmili, Allâh’ın lutuf ve ihsanlarını devamlı olarak düşünmek, O’nun azameti ve kudreti üzerinde tefekkür etmek, sonra da kalb ve dil ile O’nu bol bol zikretmektir.110Bunlar ise tam mânâsıyla, dünyâ meşgale ve âlâyişinden kalbi muhâfaza edip, halvet ve uzlete çekilmekle mümkün olur. Burada şunu da ifâde etmek lâzımdır ki, halvetten maksat, insanlardan uzaklaşmak, cemiyetten kaçarak dağları ve mağaraları vatan edinmek değildir. Bu şekilde hareket etmek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının tatbîkâtına ters düşer. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan müslüman, onlardan uzak durup ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 55) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bizzat koyun gütmesi, Ficâr Harbi ve Hılfu’l-Fudûl’e iştirâk etmesi, ticârî hayâtı ve Kâbe’nin yeniden inşâsında fiilen çalışması gibi pek çok faâliyeti, O’nun nübüvvetten önce de dâimâ hayâtın içinde olduğunu ortaya koymaktadır. O, cemiyetinin bütün fazîletlerine iştirâk etmiş, kötülüklerinden ise uzak durmuş, hiçbir zaman onlara yaklaşmamıştır. Halvet ve uzlete çekilmekten maksat, hâlini ıslâh etmektir. Şifâ bulmak için alınan ilâç, vaktinde ve kâfî miktarda olmalıdır. Haddinden fazla alındığı takdirde fayda yerine zarar vereceği muhakkaktır.111 Çocukluk ve Gençlik Döneminin Tahlîli Allâh Teâlâ âlemlere rahmet olarak göndereceği Habîbini, insanlık takviminin ilk yaprağından itibâren, en asîl ve en temiz soylardan süzerek varlık âlemine getirmiştir. Bu müstesnâ nesebi, diğerlerinden pek çok cihetle üstün kılarak Habîbinin bütün ecdâdını kendi zamanlarının hürmete şâyân şahsiyetleri kılmıştır. Şâir bunu ne güzel ifâde etmiştir: Gül olanın aslı güldür Peygamber’in nesli güldür… İlk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan itibâren bütün peygamberlerden, O’na îmân edip zuhûrunu müjdelemeleri husûsunda mîsâk alınmış ve geleceğini haber veren pek çok hâdise vukû bulmuştur. Böylece Allâh Teâlâ, beşeriyete lutfedeceği azîz peygamberini bütün alâmetleriyle insanlığa tanıtmış, akl-ı selîm sâhibi kullarının O’na îmân etmelerini kolaylaştırmıştır. O’nu, anne babasından öksüz ve yetim bırakmak sûretiyle terbiyesini kendi yed-i kudretine almış ve en güzel bir şekilde terbiye etmiştir. Zayıflık ve acziyetin büyüğünü O’na tattırarak, istikbâlde kendisine emânet edilecek insanlara karşı şefkat, merhamet ve yardım husûsunda zirve noktaya yükselmesini murâd etmiştir. Habîbi’ni câhiliyenin her türlü kötülük ve çirkinliğinden muhâfaza ederek hayat sayfasına en ufak bir leke dahî kondurmamış ve mekârim-i ahlâkın kemâlini O’nda tecellî ettirmiştir. İnsanlar O’nu sıdk, emânet, ihlâs, merhamet, infak, istiğnâ, ahde vefâ gibi ahlâkî vasıflarıyla; zekâ, fetânet gibi üstünlükleriyle tanımış, her türlü işlerinde O’na güvenmişlerdir. Allâh Teâlâ, iyi ve güzel olan her şeyi, bütün üstün meziyetleri O’nda cemetmiştir. Düşmanları dahî O’nun güzel ahlâkını inkâr edememişlerdir. Hattâ vahiy ve peygamberlik gelmeden önce O’na el-Emîn ismini kendileri vermişlerdi. Fahr-i Cihân Efendimiz’in Kâbe’deki hakemliği de, O’nun Kureyş ileri gelenleri arasında sâhip olduğu müstesnâ mevkîyi bâriz bir şekilde ortaya koymaktadır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- konuştuğunda sözünün doğruluğundan, kendisiyle birlikte bir iş yapıldığında ahlâkının güzelliğinden, yardım istendiğinde ve O’na îtimâd edildiğinde samîmiyetinin yüceliğinden aslâ şüphe etmiyorlardı. Allâh Teâlâ O’nu karakter itibârıyla da en mükemmel bir insan olarak yaratmış ve yaşatmıştır. Zîrâ O, bütün insanlar için en güzel bir örnek olacak ve onları hidâyet yoluna sevk edecekti. İnsanlar ise makam ve mevkîden daha ziyâde karaktere hayran ve meftûn olurlar. Dâhîleri takdîr ederler fakat, sâdece yüksek karakter sâhibi insanları tâkib ederler. İKİNCİ BÖLÜM:NÜBÜVVETİN MEKKE DEVRİ NÜBÜVVETİN MEKKE DEVRİ Vahyin Başlangıcı: Sâdık Rüyâlar Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergilediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. İlâhî tedrisâtın, kitap, defter ve kalemden müstağnî olarak cereyân ettiği bu tâlim ve feyz dersânesinde, Peygamber Efendimiz, Rabbiyle kendisi arasında ebedî bir sır mâhiyetinde dersler okudu. Vahy-i ilâhîye hazırlandı. Bu hazırlığın ilk altı aylık safhası, akıl çerçevemize sığabilen yönüyle “rüyâ-yı sâdıkalar” sûretinde gerçekleşmiştir. Yâni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, rüyâsında ne görüyorsa, o aynen tahakkuk ediyordu. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle buyurur: “Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e gelen vahiy, uykuda rüyâ-yı sâliha (sâdık rüyâlar) şeklinde başlamıştır. Gördüğü her rüyâ, sabah aydınlığı gibi açık-seçik gerçekleşirdi.” (Buhârî, Bed’u’l-Vahy, 3) Nübüvvet, çok büyük ve ağır bir vazîfe olduğundan, Peygamber Efendimiz’in bu mühim vazîfeyle ülfet etmesi ve ona hazırlanması için Cebrâîl -aleyhisselâm- kendisine evvelâ rüyâda gelmeye başlamıştır. Alkame bin Kays’tan rivâyet olunduğuna göre, peygamberlere gönderilen haberler, emir ve nehiyler, kalbleri sükûnet buluncaya kadar evvelâ rüyâda verilir, daha sonra da vahiy olarak indirilirdi.112 Bu sebeple peygamberlerin vahiy alma yollarından biri de rüyâdır. Buna İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmede bildirilen: يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى “…Yavrucuğum! Rüyâda seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?..”(es-Sâffât, 102) sözü delildir. Bununla birlikte, peygamberlerin gözleri uyur, kalbleri ise uyumaz.113 Dolayısıyla onların rüyâda da vahiy almalarına hiçbir mânî yoktur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha sonraları sâdık rüyâ hakkında; “Nübüvvetin kırk altıda biridir…” buyurmuşlardır. (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) Gerçekten bu altı aylık müddet, yirmi üç yıl süren peygamberliğin -zaman itibârıyla- kırk altıda birine tekâbül etmektedir. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ SENESİ:GİZLİ DÂVET DÖNEMİ İlk Vahiy ve Vahyin Fâsılaya Uğraması Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kırk yaşında idiler. Vahye muhâtab olacak mânevî kıvâma ulaşmak için geçirdiği, hazırlık mâhiyetindeki altı aylık zaman sona ermişti. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü.114 Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi. Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Fahr-i Âlem Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, Varlık Nûru’nu üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ (1) خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ (2) اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ (3) الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (4) عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (5) “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka (aşılanmış yumurta)dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh Rasûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, semâ kapılarından yeryüzüne rahmet ve şifâ olarak nüzûl etmeye başlayan Kur’ân-ı Mübîn’den ilk olarak bu âyet-i kerîmeleri telâkkî etti. Cebrâîl -aleyhisselâm- ayrılıp gidince, vahyin haşyetinden yüreği titreyerek Hazret-i Hatîce vâlidemizin yanına döndü: “–Beni sarıp örtünüz; beni sarıp örtünüz!” buyurdu. Bir müddet istirahat ettikten sonra, başına gelen bu hâli, birlikte insanlığa numûne nezih bir âile hayâtı yaşadığı Hatîcetü’l-Kübrâ annemize anlattı. Endişeli bir şekilde: “–Yâ Hatîce! Şimdi bana kim inanır?” dedi. O mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne: “Allâh’a kasem ederim ki, Allâh -celle celâlühû- Sen’i hiçbir vakit utandırmaz (mahcûb etmez). Çünkü Sen, akrabânı himâye edersin, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fukarâya infâk eder, kimsenin yapamayacağı kadar iyilikte bulunursun, misâfire ikrâm edersin, Hak yolunda zuhûr eden hâdiselerde (halka) yardım edersin… Ey Allâh’ın Elçisi! Sen’i (evvelâ) ben kabûl ve tasdîk ederim. Allâh yoluna önce beni dâvet et!” diyerek kendisini ilk tasdîk eden ve ilk destekleyen oldu. Yâni Hazret-i Hatîce vâlidemiz, bir bakıma O’na lisân-ı hâl ile: “–İyilik, ancak iyilik getirir! İhsânın karşılığı ihsândan başka ne olabilir ki!” demekteydi. Böylece o, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tertemiz ve nezih mâzîsini, apaydınlık bir istikbâlin müjdecisi ve gerekçesi olarak değerlendirmekteydi. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur: هَلْ جَزَاء الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ “İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir?” (er-Rahmân, 60) a Bundan sonra Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ-, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i alıp amcasının oğlu Varaka bin Nevfel’e götürdü. Varaka bin Nevfel, câhiliye devrinde puta tapmayan nâdir ve müstesnâ kimselerdendi. Hristiyan olmuştu. İbrânîce bilir, İncîl’den yazılar yazardı. Hayli ihtiyarladığından, gözleri görmez olmuştu. Hazret-i Hatîce vâlidemiz ona: “–Ey amcamın oğlu! Dinle bak; kardeşinin oğlu neler söylüyor?” dedi. Bunun üzerine Varaka merakla: “–Ne oldu kardeşimin oğlu?” diye sorunca, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Anlatılanlardan, âhir zamânın en yüce hakîkatini kavrayan Varaka’nın yüzü, önce tebessümle parıldadı; sonra da derin düşüncelere dalarak durgunlaştı ve: “–Bu gördüğün, Allâh Teâlâ’nın Mûsâ’ya gönderdiği Nâmûs-i Ekber (Cibrîl)’dir. Âh keşke Sen’in dâvet günlerinde genç olsaydım! Kavmin Sen’i yurdundan çıkaracakları zaman, keşke hayatta olsaydım!” dedi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayretle: “–Onlar beni yurdumdan çıkaracaklar mı?” diye sordu. O da: “–Evet! Zîrâ Sen’in getirdiğin gibi bir dîn getirmiş olan her peygamber, düşmanlık ve husûmete mâruz kalıp yurdundan çıkarılmıştır. Şâyet Sen’in dâvet günlerine yetişirsem, Sana çok yardımım olur.” cevâbını verdi. Bu mülâkatın üzerinden çok geçmeden Varaka vefât etti. Vahiy de fetret devrine girdi, yâni bir müddet kesildi. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, Enbiyâ 21, Tefsîr 96; Müslim, Îman 252) a Allâh Teâlâ, daha sonra nâzil eylediği âyet-i kerîmelerde Rasûlü’ne hitâben şöyle buyurmuştur: وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ “İşte böylece Sana da emrimizle Cebrâîl’i gönderdik; Kur’ân’ı vahyettik. Sen kitap nedir, îman nedir bilmezdin! Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz Sen doğru yolu göstermektesin!” (eş-Şûrâ, 52) إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ “Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi Sana da vahyettik…” (en-Nisâ, 163) Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelen ilk vahyin ilk kelimesinin “Oku!” olması münâsebetiyle bunu gönül ehli, şöyle tefsîr etmiştir: “Oku! Her şeyi oku! Allâh’ın kitâbını oku! Allâh’ın âyetlerini oku! Kâinât kitâbını oku! Dâimâ oku! Hidâyete ermek, dalâletten uzaklaşmak için oku! Îmânını bütünleştirmek için oku! Allâh’ın adıyla oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı bir kan pıhtısından yaratan, fakat ona her şeyi okuma, aydınlatma, anlama ve anladığını yaşama imkânı veren yüce Rabbinin adıyla oku! İnsana okuma nîmetini ihsân ederek en büyük lutfu gösteren Allâh’ın adıyla oku! Öğrenmek için oku! Kudret kaleminin bu âleme çizdiği her satırı oku! İnsana bilmediğini öğreten Allâh’ın adıyla oku!” Nitekim Mevlânâ Hazretleri, zâhirî kitapları okuma devri için “hamdım”; kâinâtın esrârını okuma devri için “piştim”; ilâhî esrârı okuyup onun yakıcılığıyla âdeta kavrulduğu devir için de“yandım” ifâdelerini kullanarak geçirdiği mânevî merhaleleri dile getirmiştir. Âyetteki “oku” emri çok mühimdir. Ancak bu okumanın Allâh’ın adıyla olması da aynı derecede bir ehemmiyet taşımaktadır. Zîrâ “oku” emrine riâyetin ne sûrette olması gerektiğini bildirmektedir. “Oku” emri, sâdece zâhirde bir okuma emri değil, kalbin, mânevî tezkiye ve tasfiye netîcesinde kitap ve hikmeti alıcı hâle gelmesidir. Bununla, tecellîlerin mâkesi olan kalb ile her şeyi okuyabilmek kastedilmektedir. Yâni kâinâtın bir kitap hâline gelmesi, kalbin kâinât sayfalarını çevirip hikmetleri ve ilâhî sırları okuyabilmesi, velhâsıl insanın kâinâtı, kendini, Kur’ân-ı Kerîm’i okuması, idrâk etmesi ve yaşamasıdır. İlk nâzil olan bu âyet-i kerîmelerden, şu netîceleri çıkarmak da mümkündür: Her işe Allâh’ın adıyla başlamak gerekir. Bir kan pıhtısından yaratılan ve en güzel şekli alan insan, ilâhî kudret karşısındaki hiçlik ve acziyetini hiçbir zaman unutmamalıdır. الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ (4) عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ (5) “Kalemle yazı yazmayı ve insana bilmediğini öğreten.” (el-Alak, 4-5) âyetlerinde insana ilmin ehemmiyeti bildirilmekte, aynı zamanda insanın bildiği her şeyin Cenâb-ı Hak tarafından öğretildiğine, bunun ilâhî bir lutuf olduğuna işâret edilmektedir. Dolayısıyla insanoğlu, Rabbinin yüceliğini dâimâ hatırda tutmalı, hiçbir zaman nankör olmamalıdır. a İlk vahiyden sonra, uzunca bir müddet vahiy gelmedi. Bu bir bakıma, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ard arda gelecek olan sonraki vahiylere iyice hazırlanması içindi. Zîrâ vahyin telâkkîsi o kadar muazzam bir vazîfe idi ki, onu kolaylıkla deruhte etmek mümkün değildi. Nitekim Cenâb-ı Hak da: إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا “Doğrusu Biz Sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (el-Müzzemmil, 5) âyet-i kerîmesiyle bu gerçeği beyân etmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâdık rüyâların ardından birdenbire vahiy meleğini karşısında görünce telâşa kapılmıştı. Hazret-i Hatîce’nin tesellîsi ve Varaka’nın te’yîdi ile gönlüne itmi’nân gelmişti. Artık O, vahyin yeniden başlamasını iştiyakla arzu ediyor, âdeta sabırsızlanıyordu. Zaman zaman ilk vahyin geldiği Hirâ Dağı’na çıkıyor ve vahy-i ilâhîyi bekliyordu. Bu fetret günlerinde O’na en çok destek olan, Hazret-i Hatîce vâlidemizdi. Bunun içindir ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmadı. Hazret-i Hatîce’nin vefâtından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını onun akrabâlarına gönderirdi. O, Allâh Rasûlü’nün her bakımdan muazzez ve unutulmaz bir hâtırasıydı. a Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtı, geçmiş peygamberlere nasîb olmayan hayâl ötesi şeref tecellîleri ile doludur. Allâh -celle celâlühû-, “Habîbim” diye sâdece O’na hitâb etmiştir. Mîrâc, peygamberler arasında yalnız O’na nasîb olmuştur. O’nun rüchâniyeti, Mescid-i Aksâ’da bütün peygamberlere imâmetiyle sâbit oldu. Mûsâ -aleyhisselâm-’daki “≈_æj@ônJ rønd” sırrı, O’nda “≈@frOnG rhnG pør«n°Srƒnb nÜÉnb” sûretinde tecellî etti.115 Hakk’a vuslat ânı olan namaz, ümmete de gönül iklîminde yaşanacak bir mîrâc olarak ikrâm edildi. Ayrıca namaz, başlangıçta elli vakit emredilmişken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in niyâzı netîcesinde ümmet-i Muhammed’e beş vakit olarak farz kılındı. Yetim ve ümmî olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilâhî tâlim ve terbiye ile bütün beşeriyete rehber, gayb âleminin gerçeklerine tercüman ve hakîkat mektebinin mürşidi olarak geldi. Ziyâ Paşa’nın dediği gibi: Bir mektebe oldu ki müdâvim Allâh idi zâtına muallim Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- birtakım ahkâm getirmişti. Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm- Allâh’a duâ etmek ve münâcâtları tegannî husûsunda mümtâz idi. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- insanlara mekârim-i ahlâkı, dünyâdan kalbî istiğnâyı ve zühdü öğretmek için gönderilmişti. İslâm Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, bunların tamâmını getirdi. Ahkâm getirdi. Nefsi tezkiye edip berrak bir kalb-i selîm ve bir kalb-i münîb ile Allâh’a duâ etmeyi öğretti. En güzel ahlâkı tâlîm etti ve yaşayışı ile bu ahlâka numûne-i imtisâl oldu. Dünyânın aldatıcı alâyişine aldanmamayı tavsiye buyurdu. Kısaca, bütün peygamberlerin salâhiyet ve vazîfelerinin cümlesini şahsiyetinde ve davranışlarında cemetti. Neseb ve edeb asâleti, cemâl ve kemâl saâdeti, hep O’nda toplanmıştı. Şüphesiz O’nun kırk yaşına girmesi, insanlık târihinin dönüm noktalarından biri oldu. Kırk yıl, cehâlet karanlıklarına gömülmüş bir toplum içinde yaşadı. Sonradan ortaya koyacağı güzelliklerin çoğu, halkının henüz meçhûlü idi. Bir devlet adamı, bir vâiz veya bir hatip olarak bilinmiyordu. Büyük bir kumandan olduğundan söz etmek şöyle dursun, sıradan bir asker olarak bile mâruf değildi. Geçmiş milletlerin ve peygamberlerin târihinden, kıyâmet gününden, cennet ve cehennemden bahsettiği duyulmamıştı. Yalnız kendi şahsına münhasır yüksek bir ahlâk ile nezih bir hayat yaşıyordu. Lâkin Hirâ Mağarası’ndan ilâhî tâlimât ile döndüğünde, tamâmen değişmişti. Vahyin Hakîkati ve Geliş Şekilleri Vahiy, süratli işâret, kitâbet, risâlet, ilham ve gizli kelâm gibi çeşitli mânâlara gelir. Allâh Teâlâ’nın istediği şeyleri peygamberlerine, arzu ettiği sûrette bildirmesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ “Allâh bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, çok yücedir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (eş-Şûrâ, 51) Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın rivâyet ettiğine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e: “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sana vahiy nasıl geliyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “–O, bâzen çıngırak sesini andıran bir ses gibi gelir ki, vahyin bana en ağır gelen şekli budur. Allâh Teâlâ’nın dediğini kavrayıp ezberlediğimde, melek benden ayrılır. Bâzen de melek bana bir insan sûretinde gelir. Benimle konuşur söylediğini hemen kavrarım.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müslim, Fedâil, 87) İslâm âlimleri, çeşitli rivâyetlerden hareketle vahyin geliş şekillerini şöyle tespit etmişlerdir: 1. Vahiy, bâzen uykuda görülen ve görüldüğü gibi tahakkuk eden sâdık rüyâlar şeklinde gelirdi. 2. Vahyedilecek kelâm, melek görünmeksizin Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın kalbine ilkâ olunurdu. 3. Vahiy meleği, “Cibrîl Hadîsi”nde116 olduğu gibi insan sûretine girerek, vahyedilecek şeyi bildirirdi. Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın anlattığı şu rivâyet de, vahyin bu tarzda vâkî oluş şekline güzel bir misâldir: “Babam Abbâs’la birlikte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında idim. Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanında bir adam bulunuyor ve Efendimiz onunla fısıldaşıyordu. Bu sebeple babamla alâkadar olamadı. Yanından çıktığımızda babam: «–Oğlum! Allâh Rasûlü’nün bana iltifat etmediğini gördün değil mi?» dedi. Ben de: «–Babacığım! Yanında bir adam vardı, onunla konuşuyordu.» dedim. Bunun üzerine hemen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına döndük. Babam: «–Yâ Rasûlallâh! Abdullâh’a şöyle şöyle demiştim, o da Siz’in, yanınızdaki bir adamla fısıldaştığınızı söyledi. Gerçekten de yanınızda bir kimse var mıydı?» dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana hitâben: «–Ey Abdullâh! Sen onu gördün mü?» diye sordu. Ben: «–Evet! Gördüm.» dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: «–O Cebrâîl idi. Bu sebeple seninle alâkadar olamadım.» buyurdu.” (Ahmed, I, 293-294; Heysemî, IX, 276) 4. Vahiy bâzen de, dehşetli bir çıngırak sesi gibi gelirdi. Vahiy hâli geçince, Peygamber Efendimiz meleğin söylemiş olduğu şeyi iyice öğrenmiş olurdu. 5. Cebrâîl -aleyhisselâm- iki defâ vahyi aslî sûretiyle görünerek getirmiştir. Bunlardan birincisi vahyin fetret dönenimi müteâkip Peygamber Efendimiz Hirâ Mağarası’ndan inerken, ikincisi ise Mîrâc Gecesi’nde Sidre-i Müntehâ’da vâkî olmuştur. 6. Allâh Teâlâ’nın, Mîrâc’da olduğu gibi arada vahiy meleği bulunmaksızın, ilâhî kabul ve ikrâma nâil kılarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e doğrudan vahyetmesidir. 7. Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın Allâh Rasûlü’ne uyku hâlinde iken vahiy getirmesidir. Bâzı müfessirler, Kevser Sûresi’nin bu şekilde nâzil olduğunu ifâde ederler. Ashâb-ı kirâmdan bâzılarının anlattıklarına göre, vahyin nüzûlü esnâsında Peygamber Efendimiz’e ağır bir sıkıntı hâli ârız olur, yüzü gül gibi pembeleşir, gözlerini kapatır, başını önüne eğerdi. Ashâbı da başlarını önlerine eğerlerdi. Vahiy hâli nihâyete erinceye kadar hiçbiri başlarını kaldırıp Fahr-i Kâinât Efendimiz’in cemâline bakmaya kâdir olamazlardı. Bâzen de vahiy geldiği zaman, yüzünün yakınlarında arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o esnâda çabuk çabuk nefes alırdı. En soğuk günlerde bile, alnından inci tâneleri gibi terler dökülürdü.117 Vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit’in118 bildirdiğine göre gelen vahyin ağırlığı, inen ahkâmın ağırlığı ile mütenâsip olurdu. Yâni, inen vahiy ilâhî vaat ve müjde mâhiyetinde ise Cebrâîl -aleyhisselâm- beşer sûretinde gelir, bu ise Peygamber Efendimiz’e bir güçlük vermezdi. Fakat vahiy, azâb ile korkutmaya dâir ilâhî îkazları ihtivâ ettiği zaman da, dehşet saçan bir çıngırak sesi gibi gelirdi. Vahiy, Allâh Rasûlü deve üzerinde iken geldiğinde, hayvan vahyin ağırlığına tahammül edemez, ayakları bükülür ve çökerdi. Nitekim Peygamber Efendimiz Adbâ isimli devesinin üzerinde bulunduğu sırada Mâide Sûresi’nin üçüncü âyeti nâzil olmaya başlayınca Adbâ’nın ayakları kırılacak gibi olmuş, Allâh Rasûlü devenin üzerinden inmişti.119 Zeyd bin Sâbit -radıyallâhu anh- der ki: “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında oturuyordum. Bu esnâda Allâh Rasûlü’ne vahiy hâli geldi. Dizi benim dizimin üzerindeydi. Vallâhi o anda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dizinden daha ağır bir şey hissetmemiştim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.” (Ahmed, V, 190-191) a Kur’ân-ı Hakîm’in ilâhî bir kitap olduğunu inkâr eden müsteşrikler, vahyin Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tefekkür ve mükâşefesi netîcesinde kalbine doğan ilhamlar olduğu şeklinde birtakım bâtıl iddiâlarda bulunmuşlardır. Şüphesiz ki onların ileri sürdükleri bu iddiâlar; kalblerindeki gaflet, idrâklerindeki zâfiyet ve husûmetlerindeki şiddetten başka bir şeyle îzâh edilemez. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, ilk vahiy geldiği esnâda meleği görünce korkması, vahyin, müsteşriklerin iddiâ ettiği gibi halüsinasyona120 hamledilecek dâhilî ve şahsî bir mesele olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Zîrâ Hazret-i Peygamber’in vahyi alması, derûnuyla ve nefsiyle alâkalı olmayan hâricî bir hakîkati telâkkî etmesidir. Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın Allâh Rasûlü’nü üç defâ sıkması, her defâsında “oku” diyerek bırakması, vahyin iç âleminden değil, hâriçten, yâni Allâh Teâlâ’dan geldiğini te’yîd ve te’kîd etmektedir. Vahyin bir müddet kesintiye uğraması da onun, Peygamber Efendimiz’in derin tefekkürü netîcesinde rûhunda meydana gelen dahilî bir hâdise olduğu şeklindeki iddiâları en kat’î bir sûrette reddetmektedir. Çünkü vahyin kesilmesi ve Peygamber Efendimiz’in uzun müddet vahyin tekrar gelmesini iştiyakla beklemesi de göstermektedir ki, vahiy; Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in irâdesi dışında meydana gelen hâricî bir hâdisedir. Bununla birlikte Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ilk başta kendisine vahiy geleceğini bilmiyordu. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: وَمَا كُنتَ تَرْجُو أَن يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ إِلَّا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِّلْكَافِرِينَ “Sen, bu Kitâb’ın Sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak gelmiş)’tir. O hâlde sakın kâfirlere yardımcı olma!” (el-Kasas, 86) Âyet-i kerîmelerle hadîs-i şerîfler arasındaki bâriz üslûp farkı da, Kur’ân-ı Kerîm’in vahiy mahsûlü olduğunun en kat’î delillerindendir. Bâzen öyle hâdiseler oluyordu ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o anda cevap vermek mecbûriyetinde olmasına rağmen, vahyin gelişi te’hîr ediliyordu. Meselâ “İfk Hâdisesi” ve yahûdîlerin sormuş olduğu bâzı suâllerde olduğu gibi. Âlemlerin Efendisi, bu tür soruların cevâbını ancak kendisine vahiyle bildirildiğinde verebiliyordu. Eğer iddiâ edildiği şekilde, Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’in tefekkür ve mükâşefesinin mahsûlü olsaydı, böyle bir sıkıntıya düşmeksizin bu sorulara hemen cevap vermesi îcâb ederdi. Üstelik bâzen vahiy, Allâh Rasûlü’nün görüşünün hatâlı olduğunu bildiriyor, bâzen de O’nun meyletmediği bir şeyi emrediyordu. Hattâ emr-i ilâhîyi teblîğ husûsunda bir miktar oyalanacak olsa, şiddetli bir itâb-ı ilâhîye mâruz kalıyordu. Bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in, Peygamber Efendimiz’in tefekkür ve mükâşefesinin mahsûlü olduğu iddiâlarının mantıksızlığını bâriz bir şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kureyş’in bâzı ileri gelenlerine İslâm’ı anlatmaktaydı. O sırada, yanına daha önceleri müslüman olmuş bulunan âmâ sahâbî Abdullâh bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh- geldi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, Allâh’ın kendisine bildirdiği hakîkatlerden bâzı şeyler öğrenmek istediğini söyledi. Fakat görüşmekte olduğu Kureyş ileri gelenlerini iknâ ile meşgul bulunan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onunla ilgilenemedi ve İbn-i Ümm-i Mektûm’un, talebini ısrarla tekrar etmesi sebebiyle de yüzünü biraz ekşitti. Bunun üzerine şu itâb-ı ilâhîye mâruz kaldı: أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى (5) فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّى (6) وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى (7) وَأَمَّا مَن جَاءكَ يَسْعَى (8) وَهُوَ يَخْشَى (9) فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّى (10) كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ (11) فَمَن شَاء ذَكَرَهُ (12) “Kendisini (Sana) muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmasından Sen mes’ûl değilsin. Fakat koşarak ve (Allâh’tan) korkarak Sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır (olmaz öyle şey); bu Kur’ân bir öğüttür, dileyen düşünüp öğüt alır.” (Abese, 5-12) Bu âyetin nüzûlünden sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İbn-i Ümm-i Mektûm’a pek çok iltifat ve ikramlarda bulunmuştur. Ayrıca kendisine rastladığı zaman da: “Merhabâ ey, kendisi hakkında Rabbimin beni itâb ettiği (azarladığı) kimse!” buyurmuştur. (Vâhidî, s. 471) Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ilâhî emirler bâzen mücmel121 olarak gelirdi. Allâh Teâlâ tarafından açıklanmadığı sürece Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz mücmel mevzûlarda kendiliğinden bir îzahta bulunamazdı. Buna misâl olarak şu âyet-i kerîmeleri zikredebiliriz: لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ الل “Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır; içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allâh, sizi onunla hesâba çeker…” (el-Bakara, 284) Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, gayr-i irâdî olarak kalblerinden geçenlerden de mes’ûl tutulacağını zanneden ashâb-ı kirâm: “–Yâ Rasûlallâh! Bu âyete nasıl dayanacağız?” dediler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben: “–Ne o! Yoksa ehl-i kitâb (yahûdîler ve hristiyanlar) gibi; «İşittik ama isyân ettik!» mi demek istiyorsunuz? Siz; «İşittik ve itâat ettik. Ey Rabbimiz! Bizleri bağışlamanı isteriz, dönüş Sanadır!» demelisiniz!” buyurdular. (Müslim, Îman, 200; Ahmed, I, 233; Vâhidî, s. 97) Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âyetin mânâsı mücmel olduğu için, acz içinde kalarak mevzûya bir açıklık getiremediler. Sahâbeden, Allâh’a teslîm olup tevekkül etmelerini talep buyurdular. Bir müddet sonra aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil olarak, kapalı olan mânâ şöylece îzâha kavuştu: لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ “Allâh, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Siz şöyle duâ ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi muâhaze etme (mes’ûl tutma)! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyler yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle! Mevlâmız Sen’sin. Kafirlere karşı da bize yardım eyle!” (el-Bakara, 286) Ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîme sâyesinde, kalbe ârız olan havâtır husûsunda “güçleri yettiği nisbette” mes’ûl olacaklarını anladılar. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, âyet mücmel iken açıklayıcı bir nass gelinceye kadar hiçbir îzahta bulunmaması, bir nübüvvet hakîkati olup, Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî kaynaklı oluşunun îtirâz edilemez bir diğer delîlidir. Aksi takdirde ya böyle bir bilgi verilmez veya verilen bilgiye indî bir açıklama getirilebilirdi. Böyle bir hâlin vukûa gelmemesi, Kur’ân-ı Kerîm’in îcâzının ayrı bir göstergesidir. Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği gaybî haberler de onun ilâhî vahiy mahsûlü olduğunun apaçık bir delîlidir. Kur’ân-ı Kerîm, mâzîye âit ihtivâ ettiği bilgileri de gerçeğe uygun bir şekilde anlatır. Bu bilgiler husûsunda mîlâdî yedinci asrın Mekke’sinde ilim nâmına bir müessese veya umûmî kültüre sâhip bir tek insan yoktu. Bütün târihî bilgiler, tüccarların tezatlarla dolu birer efsâne hâlinde getirdiği birkaç mahallî Pers hikâyesinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan mâzîye âit bilgiler, büyük bir tenâsüp ve bütünlük arz etmekte olup, hiçbir insanın, aklı ve keskin firâseti ile ortaya koyabileceği türden bilgiler değildir. O hâlde akıllı bir insan düşünmelidir: Câhil bir toplum içinden çıkan ümmî bir insan, ilâhî bir menşe’den telâkkî etmedikçe, Kur’ân’ın eşsiz mânâlarına kaynaklık edebilir mi? Tabiî ki aslâ!.. Bu da göstermektedir ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiği bütün haberler, Allâh katından vahyedilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, istikbâle âit gaybî haberler de bildirmiş, bunlar da zamânı geldikçe Kur’ân’ın bildirdiği şekilde vukû bulmuş ve bulmaya devâm etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm dâimâ önde gitmekte, ilim ve fen ise onun arkasından gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen şu hâdise, bunun misâllerinden yalnızca biridir: Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbûr kalarak îman halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allâh Teâlâ: آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ “Şimdi mi (îmân ediyorsun)?! Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun! (Yâni bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir!)”(Yûnus, 91) buyurarak yeis hâlindeki îmânını kabûl etmemiş ve şöyle devâm etmiştir: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ “(Ey Firavun!) Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp bozulmaktan) kurtaracağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla berâber) insanlardan birçoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 92) Zemahşerî, bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr eder: “Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.” (Zemahşerî, III, 24) Son senelerde yapılan araştırmalarda Firavun’un cesedi, sâhilde secdeye kapanmış bir vaziyette bulunmuştur. Bu, onun ölümden önceki son ânıdır. Son dakîkada karşılaştığı dehşet sahnelerinin tesiriyle îmân etmek istemiş, ancak yeis hâlinde olduğu için onun îmânı kabûl edilmemiştir. İşte o vaziyette, takrîben üç bin yıldır cesedi çürümeden kalmış ve âyet-i kerîmede beyân edildiği gibi insanlığa bir ibret manzarası sergilemek üzere bugün ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şu an bu cesed, British Museum’da teşhîr edilmektedir. Bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği, kıyâmete kadar devâm edecek mûcizelerden sâdece biridir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in esas gâyesi tevhîdi teblîğ edip insanları hidâyete çağırmak olduğundan, bu tür mûcizevî hakîkatler, yâni ilmî, fennî ve târihî gerçekler onda tâlî bir meseledir. Unutmamak lâzımdır ki: وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ “…Yaş, kuru ne varsa hepsi mübîn (yâni hakkı bâtıldan ayırt etmek için gönderilmiş bulunan apaçık) bir kitapta mevcuttur.” (el-En’âm, 59) ilâhî beyânı mûcibince her türlü hakîkat onda meknûzdur. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm, kâinattaki bütün hakîkatlerin kâmil bir manzûmesidir ve bütün gerçekler onda birer nüve hâlinde mevcuttur. Kur’ân’ın îcâzı gereği olan bu durum, hâdiselerin gelişmesi ve beşerî ilimlerdeki terakkî nisbetinde daha iyi aydınlanıp anlaşılabilir. Şâyet kâinatta âdetullâh îcâbı meknûz olan bu tür bilgiler, Kur’ân-ı Kerîm’de icmâlî olarak değil de sarâhat cihetiyle mevcut olsaydı, Kur’ân, kütüphaneler dolduracak bir hacme ulaşırdı. Ayrıca insanlık, kendi zamânında henüz keşfedilip ispatlanamayan bilgileri kabûle müsâit olmadığından Kur’ân’a îman kıyâmete kadar devâm etmezdi. Meselâ bir tek misâl vermek gerekirse, televizyona âit gerçek, bugün bildiğimiz şekilde o zamanlar ifâde edilmiş olsaydı, televizyon fiilen keşfedilip sâbit olmadıkça insanların buna aklı yatmaz ve bu yüzden de Kur’ân’ı reddederlerdi. Bütün hakîkatleri kendisinde cemetmiş olan Kur’ân’ın bunların büyük bir kısmını mücmel ifâdelerle beyân etmesinin hikmeti budur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, ele aldığı bütün mevzûları tevhîd gâyesine mebnî olarak takdîm eder. Fennî hakîkatlere temâsı da bu cümledendir. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in kıyâmete kadar bütün zaman ve mekânlarda devâm edecek ayrı bir îcâzı olup, onun ihtişâmını her an ve her keşifle bir kere daha ispat etmektedir.122 Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şânının yüceliğini hazmedemeyen birtakım müsteşrikler, Peygamber Efendimiz’in vahiy esnâsında geçirdiği hâllerin “sara nöbeti” olduğunu iddiâ etmek gibi akıl ve mantıkla îzâh edilemez bir iddiâya yeltenmişlerdir.123 Bu asılsız iddiâya kısaca şöyle cevap verilebilir: -Sara hastası, geçirdiği nöbetten sonra büyük bir bitkinlik ve ağrı hissederek, son derece acı ve ıztırap içinde kıvranır, hâlet-i rûhiyesi alt-üst olur. Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bahsedilen sıkıntıları yaşamadığı gibi iki vahiy arasındaki devreyi âdeta bir fetret kabûl ederek vahyin gelmesini iştiyakla bekler, onun gelişi ile târifi imkânsız bir sürûra gark olurdu. -Vahiy esnâsında vukû bulan bu hâller, her vahiy gelişinde görülmez, bâzen Hazret-i Peygamber’in normal hâli devâm ederdi. -Tıbben de mâlum olduğu üzere sara nöbeti geçiren kimse, düşünme ve idrâk melekelerini yitirerek etrâfında olup biteni fark etmediği ve böylece şuuru bütünüyle kapalı olduğu hâlde, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, aldığı vahiyle beşeriyete hukuk, ahlâk, ibâdet, kıssa, mev’ıza gibi pek çok husûsun en mükemmel numûnelerini ihtivâ eden muhteşem Kur’ân âyetlerini teblîğ etmekteydi. -Sara hastası şiddetle titrediği hâlde, bu durum vahiy esnâsında görülmemiştir. -Sara hastası, nöbet esnâsında saçma sapan ve mânâsız sözler sarf eder. Ancak Hazret-i Peygamber’de böyle bir durum hiç müşâhede edilmemiştir. O’nun mübârek ağzından dökülenler, insanlığın işittiği en fasîh, en beliğ ve en mânidar sözlerdir. Bununla birlikte hiçbir vücûdun, altı bin küsur âyetin nüzûlünü mümkün kılacak kadar uzun bir süre sara kasılmasına dayanamayacağı da, tıbben açıklanmıştır. Bütün bu kasıtlı iddiâlar, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkatini idrâk edememenin bir netîcesidir ve hiçbir mantıkî tarafı yoktur. Nübüvvet ve Risâlet Allâh Teâlâ, kullarına, kendi içlerinden seçip peygamberlik vazîfesi verdiği güzîde kimseler vâsıtasıyla hitâb etmeyi murâd etmiştir. Bu âdetullâh, âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilir: وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَرُسُلاً لَّمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ “Daha önce Sana anlattığımız peygamberlerle, anlatmadığımız başka peygamberlere de (vahyettik)…” (en-Nisâ, 164) وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ “And olsun ki, Biz Sen’den önce kendi kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara açık deliller getirdiler…” (er-Rûm, 47) Allâh Teâlâ ilk insanla başlayarak her devirde peygamberlerini, “nebî” veya “rasûl” sıfatlarıyla insanlara bir rahmet olarak göndermiştir. Nübüvvet, akıl sâhibi kulların dünyâ ve âhiret işlerini tanzîm için Allâh ile kulları arasında yapılan elçilik demektir. Rasûl, kendisine vahyolunan ve aldığı vahyi başkalarına teblîğ etmekle mükellef olan kimsedir.Nebî ise teblîğe memur olsun olmasın, kendisine vahyedilen kişidir. Umûmiyetle nebîler, kendilerinden evvel “rasûl” sıfatıyla gönderilmiş bir peygamberin şerîatini teblîğ ve icrâya memur olarak gönderilirler. O hâlde her rasûl nebîdir, fakat her nebî rasûl değildir. Nebînin rasûlden ve dolayısıyla nübüvvetin risâletten daha umumî olduğunu ifâde eden bâzı hadîsler de nakledilmiştir. Bununla berâber, Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelimeler birbirinin yerine kullanılmaktadır. “Allâh Teâlâ kullarına niçin doğrudan değil de peygamberleri vâsıtasıyla hitâb ediyor?” diye bir suâl akla gelecek olursa, şu şekilde cevap verilebilir: Allâh Teâlâ’nın insanlara bizzat hitâb ederek, yâni vahiy göndererek emir ve nehiylerini açıkça bildirmesi, dünyânın yaratılmasındaki “imtihan sırrı”na aykırıdır. Zîrâ o takdirde îmânın gayba müteallik olmasından kaynaklanan kıymet ve şerefi mânâsız kalırdı. Emir ve yasakları bizzat Allâh Teâlâ’dan alan insanlar, hakîkatini tam olarak idrâk ettikleri için bu emir ve nehiylere mecbûren boyun eğerlerdi. Bu ise insanın irâde, ihtiyâr ve gayretiyle hayır veya şer yönünde tercihte bulunmasına mânî olarak mükâfât ile mücâzâtı mantıksız hâle getirirdi. Diğer taraftan, insanların idrâk seviyeleri, kudret ve kâbiliyetleri de muhteliftir. Çünkü hayatta icrâ edecekleri fonksiyonlar birbirinden farklıdır. Eğer bütün insanlar çok kâbiliyetli olsalardı, bâzı işleri kimse yapmak istemezdi. En süflîsinden en ulvîsine kadar bütün zâhirî ve dünyevî fonksiyonların îfâ edilebilmesi, insanların kâbiliyet bakımından farklı yaratılmasını îcâb ettirmiştir. İnsanlık târihinin en büyük liderleri, muallim ve terbiyecileri, peygamberlerdir. Zîrâ kitleleri hidâyete erdirip tenvîr edecek, onlara yol gösterecek, insanlardan zuhûr edecek kötülük ve ezâlara katlanacak kimselerin, üstün kâbiliyetler ve sonsuz bir tahammül gücü ile mücehhez olmaları gerekir. Kendisine tâbî olacak kitlelerin hayranlık duyacağı vasıfları ve üstün karakter özellikleri olmasa, bir peygamberin insanlara tesir ederek onları yönlendirmesi mümkün olamaz. Sıradan bir lider bile yönlendirmekle mükellef bulunduğu insanlardan üstün vasıflara sâhip olmaz ise lider mevkiine gelemez. Gelse de başarılı olamaz. Zîrâ hiç kimse, aczi sâbit olan bir kimseyi lider olarak tanımaz. Bu sebepledir ki, peygamberlerin de fıtraten üstün vasıflarla mücehhez olduğu görülür. Ancak, onlar bu fıtrî sermâyelerini kullanmak sûretiyle ve sırf kendi dirâyetleriyle peygamber olamazlar. Peygamberlik, böyle liyâkatli şahıslar içinden ilâhî tâyinle seçilip vazîfelendirilmiş olanlara mahsustur. Diğer bir ifâdeyle nübüvvet ve risâlet kesbî değildir. Yâni çalışarak ve gayret ederek kazanılamaz. Allâh Teâlâ kulları arasından dilediğini bu vazîfeye tâyin eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: اللّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ “…Allâh, risâletini kime tevdî edeceğini en iyi bilendir…” (el-En’âm, 124) Diğer taraftan, ilâhî vahyin alelâde bir insanla veya herhangi biriyle gönderilmesi de münâsip değildir. Zîrâ insanların tamâmı, ilâhî teblîğâtı telâkkî ve icrâ etme husûsunda kifâyet ve dirâyet bakımından eşit değillerdir. Bu sebeple peygamberler, her cihetten üstün vasıflı insanlar arasından seçilmişlerdir. Sâhip oldukları fıtrî tâkat sebebiyle de, nübüvvet ve risâletin ağır yükünü taşımakla mükellef kılınmışlardır. Peygamberlerin Sıfatları Bütün peygamberlerde müşterek bâzı vasıflar mevcuttur. Bunlar sıdk, emânet, fetânet, ismet ve teblîğdir. Peygamberlere îman, bu husûsiyetler çerçevesinde tamamlanır: Sıdk: Peygamberlerin, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları insanlara teblîğde ve verdikleri her türlü haberde doğru sözlü, sâdık olmalarıdır. Onlar söz ve fiillerinde dâimâ doğruluk üzeredirler. Söz ve fiilleri birbirlerinin aynası durumundadır. Onların yalan söylemeleri mümkün değildir. Allâh -celle celâlühû-, peygamberlerini sadâkatleri sebebiyle medhetmiştir: وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا “Kitap’ta İbrâhîm’e dâir anlattıklarımızı da hatırla! Şüphesiz ki O, sıddîk (özü, sözü dosdoğru) bir peygamberdi.” (Meryem, 41)124 Allâh Teâlâ, peygamberlerin bir an bile sıdktan ayrılmalarının mümkün olmadığını şu şekilde bildirmektedir: وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ (44) لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ (45) ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ (46) “Eğer (Peygamber) Biz’e atfen bâzı sözler uydurmuş olsaydı, elbette Biz O’nu kuvvetle yakalardık. Sonra da hiç şüphesiz O’nun şah damarını koparırdık.” (el-Hâkka, 44-46) Onların doğrulukları kendilerine îmân etmeyenler tarafından dahî tasdîk edilmiş bir ulvîliktedir. İşte bunun sayısız misâllerinden birkaçı: Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dâvetini ilk açıkladığı günlerde Safâ Tepesi’nde yüksek bir kayanın üzerinden Kureyşlilere şöyle seslendi: “–Ey Kureyş cemâati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman atlıları var; hemen size saldıracak, mallarınızı gasbedecek dersem, bana inanır mısınız?” Onlar da hiç düşünmeden: “–Evet inanırız! Çünkü şimdiye kadar Sen’i hep doğru olarak bulduk. Sen’in yalan söylediğini hiç işitmedik!” dediler. (Buhârî, Tefsîr, 26) Bizans İmparatoru Herakliyus, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında mâlûmat edinmek için, henüz îmân etmemiş olan Ebû Süfyân’a yönelttiği suâllerden birinde: “–Hiç sözünde durmadığı oldu mu?” diye sormuştu. O sıralar Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhâlif olmasına rağmen Ebû Süfyân’ın verdiği cevap: “–Hayır! O, verdiği her sözü mutlakâ tutar!” ifâdesinden ibâret oldu. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1, 5-6; Müslim, Cihâd, 74) Mekke müşriklerinden Übey bin Halef de, İslâm’ın en azılı düşmanlarındandı. Hicretten evvel Âlemlerin Efendisi’ne: “–Bir at besliyorum; ona en iyi şeyleri yediriyorum. Birgün ona binerek Sen’i öldüreceğim!” derdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir defâsında ona: “–İnşâallâh ben seni öldüreceğim!” şeklinde mukâbele etti. Uhud Harbi günü bu ahmak müşrik, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i arıyor ve şöyle diyordu: “–Eğer bugün O kurtulursa, benim işim bitik demektir!” Bu düşünceyle Peygamber Efendimiz’e saldırmak için yakınına kadar geldi. Sahâbe-i kirâm da, henüz uzaktayken onun başını uçurmak istediler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “–Bırakın gelsin!” buyurdu. Übey bin Halef yaklaşınca Fahr-i Kâinât Efendimiz, sahâbeden birisinin elinden mızrağını aldı. Bu sefer Übey geri kaçmaya başladı. Ancak Peygamberler Sultânı: “–Nereye kaçıyorsun ey yalancı?” diyerek mızrağı fırlattı. Mızrak Ubey’in boynunu hafifçe sıyırdı. Fakat o, bu kadarcıkla bile atından düştü; birkaç kere takla attı ve canhıraş bir şekilde koşarak kendi tarafına kaçtı. Bir yandan koşuyor, bir yandan da gözleri yuvalarından fırlamış bir hâlde bağırıyordu: “–Yemin ederim ki, Muhammed beni öldürdü!..” Yanına gelip yarasına bakan müşrikler: “–Bu basit bir sıyrık!” dediler. Fakat o tatmin olmadı ve şöyle dedi: “–Muhammed bana Mekke’de iken: «Ben seni kesinlikle öldüreceğim!» demişti. Yemin ederim ki, eğer O bana bir tükrük de atsa, ben yine ölürüm!..” Ardından bağırmasına devâm etti. Sesi, sanki bir öküzün böğürmesi gibi çıkıyordu. Ebû Süfyân: “–Şu küçücük sıyrığa bu kadar bağırılır mı?” diye onu ayıpladığında Übey, ona da şöyle dedi: “–Sen biliyor musun, bu sıyrığı kim yaptı? Bu, Muhammed’in açtığı bir yaradır. Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki, bu yaradan duyduğum acıyı bütün Hicaz halkına dağıtsalar, hepsi de yok olur. Muhammed bana Mekke’de: «Ben seni kesinlikle öldüreceğim!» demişti. Ben tâ o zaman O’nun eliyle öldürüleceğimi ve O’ndan kurtulamayacağımı anlamıştım.” Azılı bir Peygamber düşmanı olan Übey, nihâyet Mekke’ye ulaşmadan bir gün önce yolda öldü. (İbn-i İshâk, s. 89; İbn-i Sa’d, II, 46; Hâkim, II, 357) Bu hâdise de gösteriyor ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i yakînen tanıyan azılı bir müşrik bile, O’nun sözünün ne kadar kuvvetli ve doğru olduğuna inanmaktaydı. Ebû Meysere der ki: “Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına uğramıştı. Onlar Hazret-i Peygamber’i görünce: «–Ey Muhammed! Vallâhi biz Sen’i yalanlamıyoruz; Sen bizim katımızda sâdık ve doğru bir kişisin. Lâkin biz, Sen’in getirmiş olduğun şeyi yalanlıyoruz.» dediler. Bunun üzerine âyet-i kerîme nâzil oldu: قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّهِ يَجْحَدُونَ «Onların söylediklerinin Sen’i üzeceğini elbette biliyoruz; doğrusu onlar Sen’i yalancı saymıyorlar, fakat zâlimler, Allâh’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar.» (el-En’âm, 33)” (Vâhidî, s. 219) Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in harfsiz ve sözsüz bir şekilde sâdece sîmâsı bile sadâkatin mücessem bir ifâdesiydi. Öyle ki, yahûdîlerin seçkin ulemâsından Abdullâh bin Selâm, O’nun gül yüzünü gördüğünde: “–Bu yüz yalancı yüzü olamaz!” diyerek îmân etmişti. (Tirmizî, Kıyâme, 42; Ahmed, V, 451) Kendisine peygamberlik verilmeden önceki hayâtında bile, insanlara şaka niyetiyle de olsa yalan söylemeyen bir insanın, Allâh hakkında yalan söylemesi imkânsızdır. Zîrâ Peygamber Efendimiz yalan söylemeyi nifak alâmeti saymış ve ümmetini yalandan şiddetle menetmiştir.125 Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devâm ettikçe, kalbine siyah bir nokta vurulur. Sonra bu nokta büyür ve kalbin tamâmı simsiyah kesilir. Bu kimse nihâyet Allâh katında «yalancılar» arasına kaydedilir.” (Muvatta’, Kelâm, 18) Nüfey bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor: Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye üç defâ sordu. Biz de: “–Evet yâ Rasûlallâh!” dedik. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “–Allâh’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek.” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve: “–İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak!” buyurdu. Bu sözü o kadar tekrarladı ki, daha fazla yorulup üzülmemesi için sükût buyurmalarını arzu ettik. (Buhârî, Edeb, 6; Müslim, Îman, 143) Kur’ân-ı Kerîm’de de sadâkatin ehemmiyeti şu şekilde beyân edilmektedir: قَالَ اللّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِي “Allâh Teâlâ şöyle buyuracaktır: Bu, sâdıklara, sadâkatlerinin fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.” (el-Mâide, 119) Emânet: Bütün peygamberler son derece emîn, güvenilir, dürüst ve mümtaz şahsiyetlerdir. Ehl-i îmân olmayanlar bile onlara sonsuz bir güven duyarlar. Peygamberlerin emânet sıfatı, onların her hususta emîn ve güvenilir olmalarıyla birlikte, daha ziyâde vahiy üzerinde emîn olmalarını, Allâh’ın emir ve yasaklarını insanlara değiştirmeden, artırıp eksiltmeden teblîğ etmelerini ifâde eder. Allâh Teâlâ peygamberlik şeref ve vazîfesini hâinlere değil, ancak her bakımdan emîn olan sâdık kullarına verir. Âyet-i kerîmelerde peygamberlerin ümmetlerine:
أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاتِ رَبِّي وَأَنَاْ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ
“Size Rabbimin vahyettiklerini teblîğ ediyorum ve ben sizin için emîn bir nasihatçiyim.” (el-A’râf, 68)
إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ
“Şüphesiz ben, size gönderilen emîn bir peygamberim.” (eş-Şuarâ, 107) buyurdukları bildirilmektedir.126
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında söylenen “Muhammedü’l-Emîn” tâbiri, müşriklerin de dillerinden düşmezdi. Nitekim onlar kendi yandaşlarına değil, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e güvenip emânetlerini teslîm ederlerdi. Hattâ hicret edeceği zaman dahî, Hazret-i Peygamber’in yanında müşriklerin birtakım emânetleri vardı. Peygamber Efendimiz, ölüm tehlikesine rağmen Hazret-i Ali’yi Mekke’de bırakıp onları sâhiplerine teslîm ettirmişti.
El-Emîn
vasfı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in âdeta ikinci bir ismi olmuştur. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz 25 yaşına geldiğinde Mekke’de sâdece el-Emîn (en emniyetli kişi) ismiyle çağrılıyordu.127
Kâbe hakemliği esnâsında O’nun geldiğini görenler “el-Emîn geliyor!” diyerek sevinmiş ve her hususta kendisine îtimâd ederek O’nunla istişâre etmişlerdir. Uğrunda canını, malını ve her şeyini fedâ eden ashâb-ı kirâm kadar, O’nun canına kasteden hasımları da Peygamber Efendimiz’in emînliği hilâfına bir şey söyleyememişlerdir.
Peygamberler emîn oldukları gibi, onlara vahiy getiren Cebrâîl -aleyhisselâm- da emîndir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
(19)
ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ
(20)
مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ
(21)
“O (Kur’ân-ı Kerîm), şüphesiz değerli, güçlü ve Arş’ın sâhibi (Allâh’ın) katında îtibarlı bir elçinin (Cebrâîl’in) getirdiği bir sözdür. O, kendisine itaat edilen, emîn bir elçidir.” (et-Tekvîr, 19-21) buyurmaktadır. Dolayısıyla vahiy, semâdaki Emîn vâsıtasıyla yeryüzündeki Emîn’e inzâl buyrulmaktadır.
Fetânet: Peygamberler, insanlar içinde bilhassa akıl, zekâ ve firâset olmak üzere her bakımdan en üst derecededirler. Onlar, kuvvetli bir hâfıza, yüksek bir idrâk, güçlü bir mantık ve iknâ kâbiliyetine sâhiptirler.
Fetânet, kuru bir akıl ve mantık değil, dehânın da ötesinde bir idrâk seviyesidir. Kalbe bağlı aklın, firâset ve basîretin ifâdesidir. Her peygamberin, vazîfesini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirebilmesi için, böyle üstün bir zekâya sâhip olması îcâb eder. Aksi takdirde, gönderildikleri kimselere karşı kuvvetli deliller getiremez, onları iknâ veya ilzâm edemezler.
Peygamberler, en muğlak ve müşkil meseleleri dahî sühûletle hallederler. Mevzûları îzâh ederken, sehl-i mümtenî ile konuştukları için, idrâk seviyeleri birbirinden farklı olan muhâtapları, onları anlamakta zorluk çekmezler.
Bu sıfat, bütün peygamberlerde farklı farklı tezâhür etmiş, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ise bütün hayâtı bu tezâhürlerle geçmiştir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi Kâbe tamir edilirken Hacer-i Esved’i yerine koyma meselesinde doğan büyük ihtilâfı, o esnâda Harem kapısında görünen Âlemlerin Efendisi, eşsiz bir basîret ve firâset örneği sergileyerek kolayca çözmüş, kabîleler arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşa mânî olmuştur.
Yine O’nun İslâm yolunda yaptığı muhârebelerde gösterdiği dirâyet, barış antlaşmalarında, bilhassa Hudeybiye’de ortaya koyduğu firâset, Mekke’nin kan dökülmeksizin fethi ve hidâyetlere vesîle olunması, Huneyn’de, Tâif’te izlediği hârikulâde taktik ve gösterdiği adâlet, hiçbir beşerin kâbına varamayacağı bir fetânet eseridir.
Bir müslüman da, peygamberlerdeki fetânet sıfatından hisse alıp, akıl nîmetini en verimli bir şekilde kullanmalıdır. Kime, neyi, ne zaman, nerede ve nasıl söyleyeceğini ve ne şekilde davranacağını iyi bilmelidir.
Meselâ, Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın, Habeşistan Necâşîsi’ne İslâm hakkında bilgi verirken tâkib ettiği ince üslûp, bir müslümanın firâsetini göstermesi bakımından pek ibretlidir:
Hristiyan olan Necâşî, Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet okumasını taleb ettiğinde o, ilk başta inkârcılara meydan okuyan Kâfirûn Sûresi’ni değil de, içinde Hazret-i Îsâ ve annesinden medh ü senâ ile bahsedilen Meryem Sûresi’ni okudu. Hazret-i Câfer’in tilâvet ettiği âyet-i celîleleri huşû içinde dinleyen Necâşî, yaşlı gözlerle:
“–Şüphesiz şu dinlediklerim ile Îsâ’nın getirdiği, aynı nûr kaynağından fışkırıyor!” dedi ve bir müddet sonra da İslâm ile şereflendi. (İbn-i Hişâm, I, 358-360)
Teblîğ: Peygamberler, ilâhî emirleri dosdoğru olarak, emredildikleri şekilde insanlara bildirirler. Onların teblîğlerinde, kendilerinden ne bir ilâve ne de bir eksiltme vardır. Teblîğ, peygamberlerin müşterek sıfatlarından ve en mühim vazîfelerindendir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ
“Ey Rasûl! Rabbinden Sana indirileni teblîğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun risâlet vazîfesini yerine getirmemiş olursun…” (el-Mâide, 67)
Peygamberler, teblîğ vazîfelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Fakat hiçbir zaman dâvâlarından tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli hâdiselerle doludur.
Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.
Bütün ömrünü İslâm’ı teblîğe vakfeden Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Vedâ Hutbesi’nde de ashâbına hitâben:
“Teblîğ vazîfemi yaptım mı?” diye sormuş, onlardan müsbet cevap alınca da:
“Allâh’ım şâhit ol!..” buyurarak, vazîfesini yapmış olmanın hazzını yaşamıştır.
Bütün mü’minler de Allâh Rasûlü’nün bu teblîğ metodlarına kâbiliyetleri nisbetinde sâhip olmalıdırlar. Zîrâ İslâm’ı teblîğ, müslümanlar üzerine farz hükmündedir.128
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin! Bu ise îmânın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îman, 78)
Bir cemiyette mârûfu (iyiliği, doğruluğu) emreden, münkerden (kötülükten, çirkinlikten) meneden kimseler olmazsa, çirkin işler zamanla alışkanlık hâline gelir ve hayatta normal karşılanmaya başlar. Mânî olunmayan kötülük, bir müddet sonra istense de mânî olunamaz hâle gelir. Hakla bâtıl birbirine karışarak hakîkat ortadan kalkar ve insanlar Allâh’ı unuturlar. Bunun netîcesi de o cemiyetin tamâmen helâk olmasıdır. Bu fecî âkıbetten kurtulmak için teblîğ faâliyetine ehemmiyet vermek zarûrîdir.
İsmet: Peygamberler, gizli ve âşikâr her türlü mâsiyetten ve günah işlemekten uzaktırlar. Bu vasıfları sebebiyle onlar, peygamberliklerinden önce de sonra da şirk bataklığına düşmekten korunmuşlardır. Yine Allâh’tan aldıkları vahyi insanlara teblîğ ederken unutmaları veya hatâ etmeleri mümkün değildir.
Peygamberler ismet sıfatına sâhip olmasalardı, verdikleri haberlerin doğruluğuna güvenilmezdi. Bu durum ise onların, Allâh’ın yeryüzündeki hücceti ve şâhidi olma husûsiyetlerine gölge düşürürdü.
Ehl-i sünnete göre peygamberler aslâ büyük günah işlemezler. Sehven ve birtakım hikmetlere mebnî olarak “zelle” işlemeleri mümkünse de hatâları üzere bırakılmazlar, derhâl âyetle tashih ve îkâz edilirler.
Bu “zelle” dediğimiz gayr-i irâdî beşerî hatâlar; peygamberlerin de acziyeti tatmaları ve beşer oldukları hatırlatılarak kendilerine ulûhiyet izâfe edilmesinin engellenmesi hikmetine mebnîdir.
Peygamberler, örnek alınabilmesi mümkün olacak davranışlar sergilemek durumundadırlar. Aksi hâlde insanlar, “Peygamberlerin emrettikleri bizim tâkatimizin üstündedir.” diyerek ilâhî emir ve nehiyleri tatbîk husûsunda pek çok mâzeret üretirlerdi. Bu hakîkati göz önünde bulundurmayarak, peygamberlerin meleklerden olması gerektiğini düşünen gâfiller de çıkmış ve bunlara Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle cevap verilmiştir:
قُل لَّوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلآئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاء مَلَكًا رَّسُولاً
“(Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: Eğer yeryüzünde huzur içinde yerleşip dolaşanlar (insan değil de) melekler olsaydı, şüphesiz Biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.” (el-İsrâ, 95)
وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ
“Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer ceset (melek) olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyâda) ebedî de değillerdir.” (el-Enbiyâ,
Diğer taraftan peygamberler, ümmetlerinin aynı hatâya düşmemesi ve hatâ ettikleri takdirde nasıl hareket edeceklerini öğrenmeleri için de örnek olmak zorundadırlar.
Meselâ Nûh -aleyhisselâm- 950 senelik sabır dolu bir teblîğ mücâdelesinden sonra kavmi hidâyete gelmeyince:
فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانتَصِرْ
“Rabbine: «(Yâ Rabbî) mağlûb oldum; artık bana yardım et!» diyerek ilticâ etti.”(el-Kamer, 10)
Bu duâsının neticesinde kavmi suda helâk olurken münkir oğlu için de babalık merhametiyle:
رَبِّ إِنَّ ابُنِي مِنْ أَهْلِي
“…Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da âilemdendir…” (Hûd, 45) dedi.
Cenâb-ı Hak da kavmine bedduâ edip oğluna duâ ettiği için:
إِنِّي أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ
“…(Ey Nûh!) Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim!” (Hûd, 46) buyurdu.
Nûh -aleyhisselâm-’ın bu zellesi, kıyâmete kadar gelecek bütün ümmetlere bir misâl olmuştur.
“Lâ yuhtî: hatâ etmez” vasfı, sâdece Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Kullar için hatâdan uzak kalmak mümkün değildir. Ancak müslüman, hatâlarını asgarîye indirme gayreti içinde olmalıdır. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde zikir, yâni kalbin Cenâb-ı Hak ile berâber olması emredilmektedir. Zîrâ kalb “Allâh” derken bir haksızlık yapılamaz, yanlış bir davranışta bulunulamaz.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
“Allâh’ı unutup da Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar yoldan çıkmış fâsık kimselerdir.” (el-Haşr, 19)
Yine bu hususta gaflette bulunanlar hakkında Allâh Teâlâ:
فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
“…Kalbleri, Allâh’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte bunlar apaçık dalâlettedirler.” (ez-Zümer, 22) buyurmaktadır.
a
Peygamberlerin bu beş sıfatı (sıdk, emânet, fetânet, teblîğ, ismet) dışında, yalnız Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âit üç büyük sıfat daha vardır ki şunlardır:
1. Rasûl-i Müctebâ -aleyhi ekmelü’t-tehâyâ- Efendimiz, Habîbullâh’tır, bütün peygamberlerden efdaldir ve O, insanlığın en şereflisidir.
Şâir Necip Fâzıl, O’nu kısaca şöyle tasvîr eder:
Itrını süzmüş ezel,
Bal Sen’sin varlık petek…
2. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Yâni Rasûlü’s-sekaleyn’dir. Getirdiği dîn, kıyâmete kadar bâkîdir. Diğer peygamberler ise geçici bir zaman için ve bâzıları da münhasıran bir kavme gönderilmişlerdir. Bu bakımdan her peygamberin mûcizesi kendi zamânına münhasırken, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mûcizeleri bütün zamanlara şâmildir. Bilhassa Kur’ân-ı Kerîm, O’na verilen en büyük mûcize olarak kıyâmete kadar tahrîften masûn olarak bâkîdir.
3. Hâtemü’l-enbiyâ, yâni peygamberlerin sonuncusudur.
Bunlardan ayrı olarak bir de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıyâmet günü için makâm-ı mahmûd ve şefaat-i uzmâ bahşedilmiştir. Bu sebeple o merhamet peygamberi, mahşerde ümmetin günahkârlarına şefaat edecek ve bu şefaati de makbûl olacaktır.129
a
Bir insanı severek onun şahsiyet ve karakterine hayranlık duymanın ve onu taklîde çalışmanın fıtrî bir temâyül olduğu, inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Bu bakımdan insanoğlu için, en mükemmel örnekleri bularak onların izinden gidebilmek, pek mühim bir husustur. Bu yüzdendir ki lutuf ve keremi sonsuz olan Cenâb-ı Hak, insanoğluna sâdece kitaplar değil, bir de o kitapların canlı ifâdeleri demek olan ve bin bir üstün vasıflarla muttasıf peygamberler, yâni örnek şahsiyetler göndermiştir. Öyle örnek şahsiyetler ki, dînî, ilmî ve ahlâkî davranışlar bakımından ve her yönden mükemmellik arz ederler. Nitekim o peygamberlerin her biri, insanlık târihinde belli bir örnek davranışı zirveleştirerek beşeriyete müstesnâ hizmetlerde bulunmuşlardır.
Meselâ peygamberler içinde Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’ın hayâtına bakıldığında, öncelikle; îman dâveti, tahammül, sabır ve netîcede de küfre ve küfür erbâbına karşı şiddetli bir buğz göze çarpar.
Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın hayâtı, şirke karşı amansız bir mücâdele ve putperestliği yok etme uğrunda geçmiş, ayrıca Nemrud’un ateşlerini gül bahçelerine çeviren Hakk’a teslîmiyet, tevekkül ve îtimâd husûsunda müstesnâ bir numûne olmuştur.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hayâtı, zâlim Firavun ve avanesi ile mücâdele hâlinde geçmiş ve o, daha sonra getirdiği şerîat ile mü’minler için ictimâî bir nizam tesis etmiştir.
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın teblîğâtının fârik vasfı, insanlara karşı şefkat ve merhametle dolu bir kalbî rikkattir. Onda, insanlara af ile muâmele ve tevâzû gibi yüksek hâller dikkat çeker.
Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-’ın dillere destan olan o göz kamaştırıcı saltanatına rağmen, tevâzû ve şükür ile kalbî tavrını muhâfaza ederek Hakk’a kullukta yücelmesi hayranlık vericidir.
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hayâtında belâlara sabrın ve her ahvâlde Allâh’a şükrün yüksek tezâhürleri mevcuttur.
Hazret-i Yûnus -aleyhisselâm-’ın hayâtı, Allâh’a yönelip bağlanmanın ve kusurundan dolayı nedâmet gösterip tevbeye sarılmanın kâmil bir misâlidir.
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, esâret hâlindeyken dahî Hakk’a bağlılık ve dâvetin zirvesini yaşamıştır. O; servet, şöhret ve şehvet sâhibi güzel bir kadının “Haydi gelsene bana” diyerek, nefsi cezbedici bir teklifte bulunduğu zamanda bile büyük bir iffet sergilemiştir. Onun yüksek bir takvâ ile müzeyyen gönlü, davranış mükemmelliklerinin muhteşem menbaı hâlindedir.
Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-’ın hayâtı, ilâhî azamet karşısındaki ibret sayfalarıyla doludur. O’nun haşyetullâh içinde, gözyaşı dökerek hamd ü senâsı ve zikredişi, tazarrû ve niyâz hâlinde Allâh’a yönelişi pek ibretlidir.
Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın sîreti ise, insanın gözünde dünyâ karardığı zaman bile ye’se düşmeyip, sabr-ı cemîl ile Allâh’a bağlanmak ve O’nun rahmetinden ümit kesmemek lâzım geldiğine dâir büyük bir örnektir.
Peygamberlerin serveri olan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise, kendisinden evvel gelen, -rivâyete göre- 124 bin küsur peygamberin bilinen ve bilinmeyen bütün fârik vasıflarının tamâmının daha ötesine sâhip olmuş, güzel ahlâk ve hasletlerin zirvesini teşkil etmiştir. O’nun mübârek sîreti âdeta engin bir deryâ; diğer peygamberlerin sîreti ise oraya dökülen nehirler mesâbesindedir.
a
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ vâlidemiz ile başlayan insanlık âilesi, dînî huzur ve saâdet iklîminde yaşamak üzere; bugün Mekke’deki Kâbe’nin yerini ilk ibâdethâne edinmişlerdir. Hayâtî ve ictimâî lüzum sebebiyle etrâfa yayılan Âdemoğulları, zaman zaman peygamberlerle irşâd olunarak dînî hayâtı devâm ettirmişler ve bu sûretle ilâhî hakîkatlere sâdık kalmışlardır. Zîrâ ilâhî hakîkatler, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan itibâren zaman zaman birtakım dîn tahripçileri ve câhiller tarafından tahrîf edilmiş, lâkin Cenâb-ı Hak, müteselsilen peygamberler göndermek sûretiyle bu tahrîbâtı bertarâf edip dîni yeniden ihyâ etmiştir. Bu sûretle insanlık âlemi, ferdî ve ictimâî buhranlardan kurtarılmıştır.
Nihâyet, dünyâ gününün ikindisine benzeyen asr-ı saâdet gelmiş ve Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile dînî hayat ilk başladığı yerde, son bir kemâl zirvesi göstermiştir. Artık zirve teşkil eden kemâl-i Muhammedî’den sonra yeni bir kemâl tasavvuru imkânsızdır. Zîrâ peygamberler göndermek sûretiyle dînin tekrar ihyâsı O’nunla nihâyete erdirilmiş, Allâh’ın râzı olduğu dîn, İslâm olmuştur.
Peygamber Efendimiz’in Beşer Oluşu
Allâh Teâlâ, insanlara kendi cinslerinden, aralarında yaşamış ve hayâtını bütün teferruâtıyla bildikleri peygamberler göndermiştir. Yüce Rabbimiz müşriklerin mûcize talebi karşısında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şöyle demesini vahyetmiştir:
قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْ كُنتُ إَلاَّ بَشَرًا رَّسُولاً
(93)
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُواْ إِذْ جَاءهُمُ الْهُدَى إِلاَّ أَن قَالُواْ أَبَعَثَ اللّهُ بَشَرًا رَّسُولاً
(94)
قُل لَّوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلآئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاء مَلَكًا رَّسُولاً
(95)
“…De ki: «Rabbimi tenzîh ederim. Ben bir beşer olan rasûlden başka bir şey değilim.» İnsanlara hidâyet geldiği zaman, inanmalarına mânî olan sâdece: «Allâh peygamber olarak bir insan mı gönderdi?» demiş olmalarıdır. De ki: «Yeryüzünde huzur içinde yerleşip dolaşanlar (insan değil de) melek olsalardı, Biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.»” (el-İsrâ, 93-95)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allâh Teâlâ’nın izni olmaksızın kendi irâdesiyle mûcize meydana getiremeyeceğini, zîrâ kendisinin de onlar gibi bir insan olduğunu bildirmiştir.
Cenâb-ı Hak birçok âyet-i kerîmede:
قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ
“De ki: «Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor…»” (el-Kehf, 110) buyurarak bu hakîkati beyân etmiştir.130
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfleri, kendisinin de bir beşer olduğunu açıkça îlân etmektedir:
“Ben de sizin gibi bir insanım. Siz dâvâlarınızın halli için bana geliyorsunuz. Bâzınızın hüccet yönüyle, diğer bâzısından daha iknâ edici olması sebebiyle ben, dinlediğime istinâden onun lehine hükmedebilirim. Kimin lehine kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem (bilsin ki), onun için cehennemden bir ateş parçası kesmiş olurum.” (Buhârî, Şehâdât 27, Mezâlim 16; Müslim, Akdiye 5)
Peygamberler sâdece vahyi teblîğ etmek için değil, aynı zamanda ona uygun bir hayat tarzı ortaya koymak, her hâdise karşısında örnek bir şahsiyet sergilemek ve fiilî bir kıstas olmak üzere gönderilmişlerdir. Bu ise, bir insan topluluğu içinde gerçekleşebileceğinden, bu vazîfeyi sâdece bir beşer yapabilirdi. Eğer insanlara elçi olarak bir melek gönderilseydi, o meleğin yapabileceği tek şey vahyi insanlara teblîğ etmek olurdu. Çünkü melek, insanlarla birlikte yaşayıp onların fikir, amel ve muâmelâtını düzeltmek için onların hayatlarına ve meselelerine ortak olamazdı. İnsanlar da bu defâ kendilerinin melek olmadığını ileri sürerek gelen emir ve nehiylere tâkat getiremeyeceklerine dâir bahâneler ileri sürerlerdi.
Bu bakımdan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetine numûne olmak gibi bir vazîfesinin bulunması sebebiyle, aslında nübüvvet salâhiyeti ile yapmaya muktedir olduğu fevkalâdelikler ile hayâtını idâme ettirmemiş, böyle insan üstü hâlleri nâdiren ve ferdî olarak yaşamıştır. Hayâtını dolduran faâliyetlerin asıl büyük yekûnunu, beşeriyet îcap ve tâkati çerçevesinde gerçekleştirmiştir. Bu sebeple ideal bir tüccar, mükemmel bir âile reisi, fevkalâde bir kumandan veya idâreci olmak isteyen herkes, O’nun hayâtından kendisine rehber edineceği prensipler elde edebilir.
Târih boyunca insanlarda, bir beşerin Allâh’ın elçisi olamayacağı şeklinde yanlış bir kanaat mevcut olagelmiştir. Peygamberin kendileri gibi bir insan olması, yemek yemesi, hanımının ve çocuklarının olması âdeta bir kusur gibi telâkkî edilmiş, bu sûretle Allâh’ın murâdına yanlışlık izâfe etme cür’etinde bulunulmuştur. Pek çok peygamber, gönderildiği insanlardan bu yönde bir îtirazla karşılaşmıştır.
Bunun zıddına, bâzı peygamberlerin tâkipçileri de peygamberlerine duydukları sevgi ve bağlılığı ifrata vardırarak zaman geçtikçe onun insan olmadığına inanmaya başlamışlardır. Peygamberlerini haddinden fazla yüceltip onlara ulûhiyet izâfe etmiş, böylece şirke düşmüşlerdir. Kimileri peygamberlerini ilâh edinmiş, bâzıları onu Allâh’ın oğlu, bâzıları da Allâh’ın cisimleşmiş şekli zannetmiş, tevhîdden ayrılarak antropomorfik bir inanç vücûda getirmişlerdir. Hristiyanlıkta olduğu gibi…
Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in beşer oluşu üzerinde ehemmiyetle durulmasının başlıca hikmeti, önceki ümmetlerin düştüğü bu hatâdan ümmet-i Muhammed’i muhâfaza etmektir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:
“Hakkımda, hristiyanların Meryem oğlu Îsâ’ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben, Allâh’ın bir kuluyum. Benim için: «Allâh’ın kulu ve elçisi» deyin.” (Buhârî, Enbiyâ, 48)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, diğer bir hadîs-i şerîfinde ise kendisine aşırı tâzîm gösteren kimseleri şu şekilde îkaz buyurmuştur:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allâh Teâlâ beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” (Hâkim, III, 197/4825; Heysemî, IX, 21)
Peygamber Efendimiz’in, kendisinin de bir beşer ve kul olduğu husûsuna sık sık temâs etmesinin diğer bir sebebi de, O’nun kâbına varılmaz tevâzuudur.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pek çok defâ Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği büyük nîmetleri, tahdîs-i nîmet kabîlinden saydıktan sonra “ nôrîna n’ : Övünmek yok” buyurmuşlardır.131
Abdullâh bin Cübeyr -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Birgün Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir grup sahâbî ile yolda yürürken, onlardan birisi örtü ile Allâh Rasûlü’nü güneşten korumak istedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir kimsenin kendisine gölgelik yapmakta olduğunu fark edince ona hemen bırakmasını söyledi ve örtüyü alıp yere koydu. Ardından da:
«–Ben de sizin gibi bir insanım!» buyurdu.” (Heysemî, IX, 21)
Şunu da unutmamak gerekir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir beşer olmakla birlikte herhangi bir kimse gibi de değildir. Şâirin ifâde ettiği gibi:
“Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir beşerdir, lâkin diğer insanlar gibi değildir. Taşlar arasında yâkut ne ise Allâh Rasûlü de insanlar arasında öyledir.”
Diğer bir şâir bu hakîkati beyitlerinde şöyle terennüm etmektedir:
Târîh-i beşerde yok misâli
Her dilde yaşar onun hayâli
Mîrâc-ı kemâlidir felekler
Hayrân-ı cemâlidir melekler
Vasfında sözün hulâsasın al
İnsandı fakat melekten efdâl
Peygamber Efendimiz’in Ümmî Oluşu ve Hikmetleri
Ümmî kelimesi; anasından doğduğu gibi saf ve temiz kalan, okuma ve yazma bilmeyen, bir insandan eğitim görmemiş, Mekke’ye mensup, ehl-i kitâbın dışında kalan Araplar gibi mânâlara gelmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği üzere, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmî idi, yâni okuma yazma bilmezdi.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ
“Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de (vasıflarını) yazılı buldukları O ümmî Rasûl’e tâbî olup O’nun izinden giderler…” (el-A’râf, 157)
Âlemlerin Efendisi’nin ümmî olduğunu o zamanki müşrikler de kabûl ediyorlardı. Nitekim âyet-i kerîmede bildirildiğine göre onlar:
وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
“«Kur’ân öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırmış da sabah akşam kendisine okunmaktadır.» dediler.” (el-Furkân, 5)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ümmî denilmesinin sebepleri şöyle sıralanabilir:
1. Annesinden doğduğu hâl üzere tertemiz kalmış, dışarıdan gelen bilgilerle aslî fıtratı ve sâfiyeti bozulmamış, bizzat Allâh Teâlâ tarafından tâlim ve terbiye edilmiştir.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى
“Sana Kur’ân’ı Biz okutacağız ve aslâ unutmayacaksın.” (el-A’lâ, 6)
Hadîs-i şerîfte de:
“Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de pek güzel kıldı.” (Süyûtî, I, 12) buyrulmuştur.
Allâh Teâlâ, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın sadrını üç defâ mânevî ameliyattan geçirerek (şerh-i sadr), kalbindeki menfîlikleri atıp yerine huzur, sükûnet, merhamet, şefkat, îman ve hikmet gibi ulvî duyguları yerleştirmiştir.
2. Peygamber Efendimiz, ehl-i kitâba değil Arap milletine mensuptur.
3. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Mekke’de dünyâya gelmiştir. Çünkü Mekke’nin isimlerinden biri de Ümmü’l-Kurâ’dır. Karye, Arapça’da köy veya en küçük bir yerleşim birimi demektir. Bunun çoğulu “Kurâ”dır. Ümmü’l-Kurâ, yerleşim yerlerinin anası, ilki demektir.
Araplar umûmiyetle ümmî idiler. Kültürden uzak, okuma yazma bilmeyen bir kavimdiler. Allâh Teâlâ onlara kendi içlerinden, sâfiyeti bozulmamış bir kalbî kıvama sâhip zirve bir peygamber göndermiştir.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
“Ümmîlere içlerinden, kendilerine (Allâh’ın) âyetlerini okuyan, onları temizleyen, Kitâb’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur. Şüphesiz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (el-Cum’a, 2)
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hakîkati şöyle ifâde buyurur:
“Biz ümmî bir cemaatiz. Ne yazı yazarız ne de hesap biliriz!” (Müslim, Sıyâm, 15)
Ümmîlik, alelâde insanlar hakkında ekseriyetle ilim eksikliğini ifâde eden bir sıfatken, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için tam aksine olgunluk ve üstünlük ifâde eder. İlim ve amel cihetinden olgunluğu, okuyup yazanları dahî âciz bırakan bir peygamberin aynı zamanda ümmî olması, O’nun doğrudan doğruya Allâh tarafından gönderilmiş bulunduğunu ispatlayan hârikulâde bir delildir.
Hak Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur:
وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
“Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla tâbî olanlar şüpheye düşerlerdi.” (el-Ankebût, 48)
Ümmî bir insanın te’yîd-i ilâhî, yâni vahiy olmaksızın, kalbî mükâşefe yoluyla bütün insanları ve cinleri âciz bırakan beyan mûcizesi Kur’ân-ı Kerîm’i meydana getirmesi; Firavun kıssası, Hazret-i Mûsâ’nın annesinin kıssası, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası gibi târihî hakîkatleri bilmesi mümkün değildir.
Kur’ân-ı Kerîm, geçmiş ümmetlerin kıssalarını günümüz târih ilmi ve târih felsefesine mutâbık olarak en ibretli bir tarzda insanlığa takdîm etmektedir.132
Diğer taraftan ümmîlik, Kur’ân hükümlerinin cihânşümullük kazanabilmesinin asgarî şartıdır. “pÖrcsôdG oô«penCG o∞«p©°s†dnG Kervanın reisi, en zayıf ve yavaş olandır.” darb-ı meselince, Kur’ân-ı Kerîm, getirmiş olduğu mükellefiyetlerin bütün insanlara ulaşabilmesi ve bütün insanlar tarafından tatbîkinin mümkün olması için bir bakıma ümmîlik seviyesini esas almıştır. Yâni İslâm’ı anlayıp yaşayabilmek için sâde ve vasat bir insan olmak bile kâfîdir. Yine bu sebepledir ki İslâm, günlük ibâdetlerin vakitlerini tâyinde Güneş’in, aylık ve senelik ibâdetlerin vakitlerini tâyinde ise Ay’ın hareketlerini esas almıştır.
Kur’ân-ı Kerîm, ümmî insanların seviyesine inmiş olmasına rağmen hiçbir zaman o hâl üzere kalmalarını da istememiş, onları ümmîlikten çıkararak kitâbî bir ümmet kılmayı hedeflemiştir. Nitekim İslâm, yepyeni bir medeniyet kurmuş ve bunun esâsını da “el-Kitâb” diye isimlendirilen Kur’ân-ı Kerîm teşkil etmiştir.
Hilye-i Saâdet
Hilye, lügatte süs, ziynet, yüz ve rûh güzelliği demektir. Istılahta ise, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, beşer kelâmının imkânları nisbetinde kelimelerle çizilmiş resmidir.
Nahîfî şöyle der:
“Muhakkak ki bir kimse, hilye-i şerîfe yazsa ve ona çok nazar eylese, Allâh Teâlâ o kimseyi hastalık ve sıkıntılardan ve ânî ölümden hıfzeyler. Şâyet bir yere sefer ettiğinde berâberinde götürürse, o seferinde dâimâ Hak -celle celâlühû-’nun muhâfazasında olur.”
Birçok İslâm müellifi, hilye-i şerîfenin sayısız fazîletleri hakkında düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i rüyâda görmek için de hilye-i şerîfeyi teberrüken ezberleme an’anesi, birçok İslâm ülkesinde hâlâ mevcuttur.
Bununla berâber düşünmek lâzımdır ki, Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in “nûrun alâ nûr”, yâni nûr üstüne nûr diye tavsîf edilen mübârek sîmâsını sözle tasvîr ederken kelimelerin kifâyetsizliği kadar, beşerin O’nun hakîkatini müşâhede ve idrâkteki mutlak aczi de hesâba katılmalıdır. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna lutfettiği bütün güzellikleri şahsında toplayan o eşsiz varlığı, kâmil mânâda târif edebilmek mümkün değildir. Nitekim Hâkânî’nin dediği gibi:
Gelmemiştir bilir eşyâ ânı,
Yaradılmışta O’nun akrânı…
“Bütün varlıklar O’nun hak peygamber olduğunu bilir. Çünkü yaratılmışlar arasında O’nun benzeri hiçbir zaman vücûda gelmemiştir.”
Güzeller Güzeli Efendimiz’in kelimelerle resmini çizmeye çalışan bu tasvirler, saâdet devrine eremeyen ve hasretle yanan gönülleri bir nebze olsun teskîn ve tesellî etmektedir. Efendimiz’i anlatan değerli rivâyetleri nakleden kimseler, bize âdeta deryâdan bir katre sunmaktadırlar. Bu katredeki ummânı görmeye çalışan mü’minler, Âlemlerin Efendisi’ne olan muhabbetlerini artırarak O’nun üsve-i hasenesinden istifâde etmeye, şemâil ve ahlâkı ile mütehallî olmaya gayret göstermişlerdir.
Hakîkaten insanın gönlü, fıtratı îcâbı dâimâ güzelliğe doğru meyleder, onunla berâber olmak ister. Bu câzibe sebebiyle zihni dâimâ onunla meşgul olur. Gönlünde rûh ve ahlâk bakımından mahbûbuna benzeme arzusu doğar. Netîcede sevdiği şahsı örnek alarak onun hâliyle hâllenmeye başlar. Bu fıtrî temâyül sebebiyle şemâil-i şerîfin, Peygamber Efendimiz’e olan iştiyak, muhabbet ve ittibâyı artırmaya vesîle olacağı muhakkaktır.
Nitekim Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-, üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:
“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allâh Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allâh Rasûlü’nden bir şeyler anlatması benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)
Gül yüzlü Efendimiz’in şemâilini dinlemeye doyamayan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anhümâ-, O’nun mübârek cemâlini babaları Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’tan da birçok defâ dinlemişler ve bizlere nakletmişlerdir.
Acabâ yazılan şemâil-i şerîfeler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkatinin kaçta kaçını ifâde edebilir?!. Muhakkak ki şemâil-i şerîfeyi, herkes gönlündeki muhabbet nisbetinde ve kelimelerin mahdut muhtevâsı içinde idrâk edebilir.
Biz de bu sahadaki aczimizi îtirâf ile birlikte, bizlere kadar ulaşan rivâyetlerden gönlümüze akseden şebnemler misâli, hilye-i şerîfeyi teberrüken nakletmeyi arzu ettik. Muhtelif rivâyetlerde hulâsaten şöyle buyrulmaktadır:
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, uzuna yakın orta boylu idi.
Yaratılışı fevkalâde dengeli olup mütenâsip bir vücûda sâhipti.
Göğsü geniş, iki omuzlarının arası açıktı. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardı.
Kemikleri ve eklemleri irice idi.
Teni gül gibi pembemsi beyaz, nûrânî ve parlak, ipekten yumuşaktı. Mübârek vücûdu dâimâ temiz idi ve râyihası ferahlık verirdi. Koku sürünsün veya sürünmesin teni ve teri, en güzel kokulardan daha hoş bir letâfette idi. Bir kimse O’nunla musâfaha etse, bütün gün O’nun latîf kokusu ile mütelezziz olurdu. Sanki güller, kokusunu O’ndan almıştı. Mübârek elleriyle bir çocuğun başını okşasalar, o çocuk, güzel kokusuyla diğer çocuklardan ayırt edilirdi.
Terlediği zaman teni, gül yaprakları üzerindeki şebnemleri andırırdı.
Sakalı gür idi. Uzattığı zaman, bir tutamdan fazla uzatmazdı. Vefât ettiklerinde, saçlarında ve sakallarında yirmi kadar beyaz vardı.
Kaşları hilâl gibi olup iki kaşı arası birbirinden uzakça ve açık idi.
İki kaşı arasında bir damar bulunuyordu ki, Hak için öfkelendiği zaman kabarırdı.
İnci gibi dişleri olup dâimâ misvak kullanır, sık sık kullanılmasını tavsiye ederlerdi.
Kirpikleri uzun ve siyah idi. Gözleri büyükçe, siyahı tam siyah, beyazı tam beyaz idi. Sanki gözlerinde kudret eliyle ezelde çekilmiş bir sürme vardı.
Müstesnâ rûhî yapısının kemâli gibi, vücut yapısının cemâli de eşsizdi.133
Sîmâsı, geceleyin ayın on dördü gibi parlardı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- buyurur ki:
“Rasûlullâh’ın yüzü o kadar nûr saçardı ki, gece karanlığında, ipliği iğneye O’nun yüzünün aydınlığında geçirirdim.”
İki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkıyla yanardı. Vefâtı esnâsında bu mührün gayb âlemine gitmesi, irtihâlinin tasdîki oldu.134
Mübârek ve nûrânî vücûdu vefâtından sonra hiçbir değişikliğe uğramamıştı. Nitekim Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, mahzûn, mağmûm, gözü ve gönlü yaşlı bir şekilde “Varlık Nûru”na nazar ederek:
“Hayâtın gibi vefâtın da ne güzel yâ Rasûlallâh!..” demiş ve mübârek alınlarına dudaklarını değdirmiştir.
Allâh Rasûlü’nün rikkat-i kalbiyesinin derinliğini îzâh etmek mümkün değildi.
Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi.
Mülâyim ve mütevâzî idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessimdi.
O’nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O’nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O’na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.
Derecelerine göre fazîlet erbâbına ihtirâm eylerdi. Akrabâsına da ziyâde ikrâm ederdi. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, diğer insanlara da rıfk ve lutuf ile muâmele eder ve:
“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.”buyururdu. (Buhârî, Îman, 7; Müslim, Îman, 71-72)
Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve giydirirdi. Cömert, ikram sâhibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesur ve îcâbında halîm idi.
Ahit ve vaadinde sâbit, sözünde sâdık idi. Ahlâk güzelliği, akıl ve zekâ yönüyle de cümle insanlardan üstün ve her türlü medh ü senâya lâyık idi. Sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mübârek idi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüznü dâimî, tefekkürü sürekliydi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca yarım bırakmaz, onu tamamlayarak bitirirdi. Az sözle çok mânâlar ifâde ederdi. Sözleri tâne tâne idi. Ne lüzûmundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak huylu olmasına rağmen gâyet salâbetli ve heybetli idi.
Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakka îtiraz edilmesinin, hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Kimsenin farkına varmadığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devâm ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Şahsına mahsus durumlarda kendisini de müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girişmezdi.
O, kimsenin hânesine izin almadan girmezdi. Evine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allâh’a ibâdete, diğerini âilesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamânını, avâm-havâs insanların hepsine tahsîs eder, onlardan kimseyi mahrum bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in her hâl ve hareketi, zikrullâh ile idi.
Belli bir yerinde oturmanın âdet edinilmesini önlemek için mescidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makamlara kudsiyyet izâfe edilmesini ve meclislerde tekebbüre medâr olacak bir tavır takınılmasını istemezdi. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa oraya oturur, herkesin de böyle yapmasını arzu ederdi.
Kim O’ndan herhangi bir ihtiyâcını gidermek için bir şey istese, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun, onu yerine getirmeden huzur bulamaz, ihtiyâcı halletmesi mümkün olmadığı takdirde, hiç olmazsa güzel bir söz ile muhâtabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkesin dert ortağı idi. İnsanlar, hangi makam ve mevkîde olursa olsun, zengin-fakir, âlim-câhil, O’nun yanında insan olmak haysiyetiyle müsâvî bir muâmeleye nâil olurlardı. Bütün meclisleri ilim, hilim, hayâ, ihlâs, sabır, vakar, tevekkül ve emânet gibi fazîletlerin cârî ve hâkim olduğu bir mahaldi.
Ayıp ve kusurları sebebiyle kimseyi kınamaz, îkâz etmek zarûreti hâsıl olunca bunu, karşısındakini rencide etmeyecek şekilde zarif bir îmâ ile yapardı.
“Müslüman kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allâh Teâlâ onu rahmetiyle felâketten kurtarır da seni imtihan eder.” buyururdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 54)
Hiç kimsenin zâhire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgul olmadığı gibi, bu tür hâllerin araştırılmasını da şiddetle menederlerdi. Zîrâ başkaları hakkında zan ve tecessüs, ilâhî emirlerle menolunmuştu.
Sevâbını umduğu meseleler hâricinde konuşmazdı. Sohbet meclisleri vecd içinde idi. O konuşurken etrâfındakiler öyle büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın ifâdesi vechile, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce durabilirdi. O’ndan ashâbına akseden edeb ve hayâ o derecede idi ki, kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cür’et telâkkî eder ve çölden bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber’le sohbete vesîle olsa da, O’nun feyz ve rûhâniyetinden istifâde etsek diye beklerlerdi.135
Hattâ heybetinden çekindikleri için iki sene soru soramadan bekleyenler vardı. Mehâbetinden mübârek yüzüne bakamazlardı.
Amr bin Âs -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O’nun huzûrunda duyduğum hayâ hissi ve O’na karşı beslediğim tâzîm duygusundan dolayı, başımı kaldırıp da doya doya mübârek ve nûrlu çehrelerini seyredemedim. Eğer bugün bana, «Bize Rasûlullâh’ı tavsîf et, O’nu anlat.» deseler, inanın anlatamam.” (Müslim, Îman, 192; Ahmed, IV, 199)
O’nun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen kimse, “Ben, bundan önce de sonra da O’nun bir benzerini aslâ görmedim!” demekten kendini alamazdı.136
Birgün Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh-, Arap kabîlelerinden birine uğramış ve kabîle reisi kendisine:
“–Yâ Hâlid! Bize Allâh’ın Rasûlü’nü, sûret ve sîreti ile tasvîr et.” demişti.
Hâlid -radıyallâhu anh- ise:
“–Bu imkânsız, buna kelimeler yetişmez.” deyince, kabîle reisi:
“–O hâlde hiç olmazsa tasavvur ve idrâkin nisbetinde hulâsa et.” dedi.
Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh- şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Sana şu kadarını söyleyeyim ki, gönderilen, gönderenin kadrince olur. Gönderen, Kâinâtın Hâlıkı olduğuna göre, gönderdiğinin şânını var sen hayâl ve tasavvur eyle!..” (Münâvî, V, 92; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi, s. 417)
O’ndaki güzellik, heybet, nûrâniyet ve letâfet o derecede idi ki, Allâh’ın peygamberi olduğuna dâir, ayrıca bir mûcize, delil ve burhâna ihtiyaç yoktu.
Hâsılı, O’nun ahlâkı Kur’ân idi. Bunu Muallim Nâci ne güzel ifâde etmiştir:
Hüsn-i Kur’ân’ı görür insan olur hayrân Sana
Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân Sana
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, Allâh Rasûlü’nün ahlâk-ı hamîdesinin bütün varlıkları şevke getirdiğini şöyle ifâde eder:
“O ne güzel bir cömerttir ki, O’nun cömertlik fışkıran varlığı sâyesinde denizden inci, sert taştan yâkut ve dikenden gül çıkar. Eğer bahçede O’nun güzel ahlâkından bahsedilirse, sevinçten ağzını açıp gülmeyen, yâni açılmayan bir gonca göremezsin.” (Dîvân, s. 65-66)
Bütün güzellikler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de toplanmıştı. Vücûdundan âdeta nûr saçılırdı. Ancak yine de Allâh Rasûlü’nü bütün güzelliği ile kimse görebilmiş değildir. Nitekim İmâm Kurtubî şöyle der:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüsn-i cemâli tamâmen zâhir olmamıştır. Eğer varlığının bütün güzellikleri olanca hakîkati ile görünseydi ashâbı ona bakmaya tâkat getiremezdi.” (Ali Yardım, Peygamberimiz’in Şemâili, s. 49)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şâiri Hassân bin Sâbit -radıyallâhu anh-, O’nun hilkatteki eşsizliğini şu şekilde mısrâlara dökmektedir:
(Yâ Rasûlallâh! Hiçbir göz, Sen’den daha güzelini görmemiştir. Hiçbir kadın Sen’den daha güzelini doğurmamıştır. Sen, bütün ayıp ve noksanlardan berî olarak yaratıldın. Sanki Yaratan, Sen’i arzu ettiğin gibi yaratmış…)
Vahyin Tekrar Başlaması
Fetret-i vahy (vahyin kesilmesi) altı ay sürdü.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vahyin tekrar başlamasını şöyle anlatır:
“Ben (birgün) yürürken birdenbire semâdan bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de baktım ki, Hirâ’da bana gelen melek (Cebrâîl), semâ ile arz arasında bir kürsî üzerinde oturmuş. Pek ziyâde ürperdim. (Evime) dönüp:
«Beni örtün, beni örtün!» dedim.
(Ben, üzerimi örttürmüş bir hâlde iken, Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi.) Allâh Teâlâ, (onun vâsıtasıyla bana):
يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ
(1)
قُمْ فَأَنذِرْ
(2)
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
(3)
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ
(4)
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ
(5)
“Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)! Kalk, (artık azâb ile) inzâr et! Rabbini yücelt! (Yâni onun yüceliğini tekbîr ile terennüm eyle ve herkese bildir!) Elbiseni temizle! (Yâni zâhirini ve bâtınını temiz tut; güzel ahlâk ile ahlâklan!) Kötü şeylerden uzak dur!” (el-Müddessir, 1-5) âyetlerini inzâl buyurdu.
Artık vahiy (bundan sonra) bir daha kesilmedi.” (Buhârî, Tefsîr, 74/4, 5; Müslim, Îman, 255-258)
Allâh Teâlâ buyurur:
وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
“And olsun ki Biz, düşünüp ibret alsınlar diye vahyi birbiri ardınca yetiştirdik(vahyi aralıksız gönderdik).” (el-Kasas, 51)
Vahyin aralıksız devâm etmesi de, Kur’ân-ı Kerîm’in îcâzındandır. Zîrâ bütün insanların bir araya gelerek ve yardıma çağırabilecekleri herkesi de çağırarak bir âyetini bile meydana getiremeyecekleri ulvîlikteki âyetlerin, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e peşpeşe nâzil olması, Kur’ân-ı Kerîm’in vahiy mahsûlü olduğunu kat’î bir sûrette ispat etmektedir. Bu, ona aslâ beşerî bir müdâhale olmadığının da en bâriz bir delîlidir.
Diğer taraftan en küçük bir şiir kitabının bile bin bir gayret ve yoğun mesâîler netîcesinde teşekkül etmekte olduğu mâlumdur. Üstelik ne kadar titizlik gösterilse de beşer mahsûlü olan bu tip eserlerin kusursuz olabileceğini iddiâ etmek de mümkün değildir. Ancak ilâhî vahiyde böyle bir husus söz konusu olmayıp, o, ilk şekliyle bâkî, sayısız mûcizeyi muhtevî ve bütün beşerî noksanlıklardan münezzeh bir kelâm olarak lutfedilmiştir. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in hakkaniyet ve yüceliğini ifâdeye kâfîdir.
a
Müddessir Sûresi’nin inzâli ile birlikte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, istirahat etmek üzere yattığı yerden hemen kalktı. Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, meseleyi bilmediği için şaşırdı:
“–Niçin kalktınız, dinlenmediniz?” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Artık dinlenme vakti geçti!” buyurdular ve yeni gelen vahyi bildirdiler.
a
Cebrâîl -aleyhisselâm- vahyin geldiği ilk günlerde Peygamber Efendimiz’e abdest almayı ve namaz kılmayı öğretti. Allâh Teâlâ, Rasûlü’nün gönlüne hoş gelecek bir ibâdeti emretmekle O’nu sevindirmiş ve yüzünü güldürmüştü.
Âlemlerin Efendisi, büyük bir sevinç içinde evine döndü. Allâh’ın kendisine olan büyük ikrâmını zevcesine haber verdi ve ona da abdest alıp namaz kılmayı öğretti.137
İlk Müslümanlar
İlk îmân eden insan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Bu husus âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti…” (el-Bakara, 285)
قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَّهُ الدِّينَ
(11)
وَأُمِرْتُ لِأَنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ
(12)
“De ki: Bana, dîni Allâh’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Ve ben, müslümanların ilki olmakla emrolundum.” (ez-Zümer, 11-12)
Fahr-i Kâinât Efendimiz’den sonra ilk müslüman, muhterem zevcesi Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- idi.
Âlemlerin Efendisi, kavminin hakâret, alay ve eziyet gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kalarak mahzûn ve mükedder bir hâlde evine döndükçe, Allâh Teâlâ O’nun hüznünü Hazret-i Hatîce vâlidemizin tesellî ve teşvîk edici sözleriyle hafifletmiş, ilâhî nusretiyle vazîfesini kolaylaştırmıştır.138
Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da müslüman olmuşlardı.139
Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Hazret-i Hatîce’nin namaz kıldıklarını görmüş ve:
“–Nedir bu?” diye sormuştu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bu, Allâh’ın kendisi için seçtiği dînidir. Ben seni tek olan Allâh’a îman ve ibâdet etmeye, hiçbir fayda ve zararı olmayan Lât ile Uzzâ’yı da inkâra dâvet ediyorum!” buyurdu.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“–Ben bu dîni şimdiye kadar hiç işitmedim! Babam Ebû Tâlib’e sormadan bir iş yapamam!” dedi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, o sıralar teblîğ faâliyetlerini gizliden gizliye devâm ettirdiği için:
“–Ey Ali! Şâyet müslüman olmayacaksan sana bahsettiğim bu husûsu gizli tut, açığa vurma!”buyurdu.
Hazret-i Ali, o gece bekledi. Allâh Teâlâ onun kalbine İslâm muhabbetini bahşetti. Sabahleyin Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti ve İslâm dîni hakkında suâller sordu. Aldığı cevaplar üzerine, Allâh Rasûlü’nün buyruğunu hemen yerine getirip müslüman oldu. Babasından çekinerek, müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Hazret-i Ali, bu sıralarda on yaşında idi. (İbn-i İshâk, s. 118; İbn-i Sa’d, III, 21)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmak istediğinde, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile birlikte Mekke vâdilerine doğru çıkıp giderler ve insanlardan gizli olarak, namazlarını oralarda kılarlar, akşamleyin de dönerlerdi. Allâh’ın dilediği zamâna kadar bu böyle devâm etti.
Ebû Tâlib, oğlu ve sevgili yeğeninin gizli gizli namaz kıldıklarına muttalî olunca, Peygamber Efendimiz, çok sevdiği amcasını da İslâm’a dâvet etti. Ebû Tâlib ise bu dâvete şöyle cevap verdi:
“–Ey kardeşimin oğlu! Benim, atalarımın dîninden ayrılmaya gücüm yetmeyecek! Lâkin Sen gönderildiğin şey üzere devâm et! Vallâhi ben hayatta olduğum müddetçe Sana kimse zarar veremeyecektir!”
Hazret-i Ali’ye de:
“–Evlâdım! O, seni ancak hayır ve iyiliğe dâvet eder. Sen, O’nun yoluna sımsıkı sarıl. O’ndan hiç ayrılma!” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 265)
Abdullâh bin Mes’ûd140 -radıyallâhu anh-, Mekke’ye ticâret için geldiğinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i Hazret-i Hatîce ve Hazret-i Ali ile birlikte Kâbe’yi tavâf ederken gördüğünü ve bu esnâda Hazret-i Hatîce’nin tesettüre çok dikkat ettiğini
söylemektedir. (Zehebî, Siyer, I, 463)
Ufeyf el-Kindî de, ticâret için Mekke’ye gelmiş ve Abbâs -radıyallâhu anh-’ın evine misâfir olmuştu. Ufeyf, Peygamber Efendimiz’in, Hazret-i Hatîce’nin ve Hazret-i Ali’nin Kâbe’de namaz kıldıklarını görmüş, Abbâs -radıyallâhu anh-’tan onlar hakkında mâlumât istemişti. Hazret-i Abbâs da onlardan bahsettikten sonra:
“–Vallâhi ben yeryüzünde bu dîne inanan şu üç kişiden başka kimse bilmiyorum!” demişti.
Ufeyf -radıyallâhu anh- hidâyetle şerefyâb olduktan sonra hep şöyle hayıflanırdı:
“–Âh ne olurdu o zaman îmân edeydim de ikinci erkek mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” (İbn-i Sa’d, VIII, 18; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 487)
Peygamber Efendimiz’in âzatlı kölesi Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ali’den sonra müslüman olmuş, namaz kılmış, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in maiyyetinden ve hizmetinden hiç ayrılmamıştı. Tâifli sergerdelerin Peygamber Efendimiz’e attıkları taşlara kendi vücûdunu siper edip kanlar içinde kalacak kadar fedâkârâne bir muhabbetle kendisini Allâh Rasûlü’ne adamış, buna mukâbil Âlemlerin Efendisi’nin husûsî muhabbet ve iltifâtına mazhar olmuştu.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hazret-i Zeyd’e olan muhabbetine dâir Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın şu şehâdeti ne kadar mânidardır:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Zeyd’in oğlu Üsâme’ye üç bin beş yüz dirhem tahsîs etmiş, oğlu Abdullâh’a ondan beş yüz dirhem daha az vermişti. Abdullâh, babası Hazret-i Ömer’e bunun sebebini sorarak:
“–Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” dedi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, eşsiz adâletinin yanında, gönül zenginliğini ve yüksek tevâzuunu da gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Oğlum! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Rasûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)
Bu ve benzeri pek çok misâlde görüldüğü gibi ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi.141
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, nübüvvetten önce de Peygamber Efendimiz’in dostu idi. Çocukluğundan beri onun güzel ahlâkına, sadâkatine ve emînliğine şâhitti. Güzel ahlâkı sebebiyle aslâ yalan söylemeyen bir kimsenin, Cenâb-ı Hakk’a karşı yalan söylemesinin imkânsız olduğu kanaatinde idi. Bu sebeple Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu İslâm’a dâvet ettiğinde hiç tereddüt göstermeksizin icâbet etti.142
Fahr-i Kâinât Efendimiz bu husustaki hadîs-i şerîflerinde:
“Allâh beni size Peygamber olarak gönderdiğinde evvelâ bana «Sen yalancısın!» dediniz. Lâkin Ebû Bekir «O, doğru söylüyor.» dedi ve hem canı hem de malı ile bana son derece yardımcı oldu.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i hiçbir şey Hazret-i Ebû Bekr’in müslüman oluşu kadar sevindirmemiştir. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-müslüman olduğu zaman, hiç çekinmeden müslümanlığını açıklamış ve diğer insanları da Allâh Teâlâ’ya ve Rasûlü’ne îmâna dâvet etmeye başlamıştır.143
Peygamber Efendimiz’in hayâtında Hazret-i Ebû Bekr’in müstesnâ ve mühim bir yeri bulunmaktadır. Zîrâ bir dâvânın gerçekleşebilmesi şu üç şarta bağlıdır:
1. Hâkim bir fikir.
2. O fikir etrâfında kadrolaşan insanlar.
3. Mâlî imkân.
Hâkim fikir, İslâm’ın muhtevâsı idi ki, vahiyle sâbittir. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, diğer iki faktörde çok mühim bir vazîfe üstlenmiştir. Yâni kadrolaşma onunla başlamış ve o mübârek sahâbînin muazzam serveti, muhtelif İslâmî hizmetlerin yanında müslüman olan kölelerin satın alınıp serbest bırakılması gibi dâvânın mâlî vechesinde de kullanılmıştır.
Bu iki husûsu biraz açıklayacak olursak; Hazret-i Ebû Bekir ile Peygamber Efendimiz’in gençlik devrelerine uzanan arkadaşlık ve berâberlikleri, nübüvvet vazîfesinin verilmesinden sonra ulvî bir dostluğa dönüşmüştür.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, ilk îmân edenlerden olmanın yanı sıra, îmânına şek ve şüphenin tozunu bile düşürmeyerek “Sıddîk” sıfatına mazhar olmuştur. Daha sonraki zamanlarda da İslâm’ın inkişâfı ve yayılması için maddî-mânevî hiçbir fedâkârlıktan kaçınmamış ve bütün malını Allâh yoluna bezletmiştir.
Sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmek, onun arzusunu kendi arzusuna tercih etmek ve sevgilinin uğruna her şeyini fedâ edebilmektir. İşte Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın hayâtı, Allâh Rasûlü’ne aşk ile bağlılığın ve O’nda fânî oluşun zirve misâlleriyle doludur:
Birgün gönüller sultanı Efendimiz’in rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü.
Bu iki dost arasındaki ulvî muhabbetin netîcesi olan aynîleşme sebebiyledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ebû Bekir bendendir, ben de ondanım. Ebû Bekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir.” (Deylemî, I, 437) buyurarak mânâ âlemindeki berâberliği ve kalbden kalbe vâkî olan hâl in’ikâsını te’yîd buyurmuştur.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın ölüm döşeğinde iken:
“Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebû Bekr’inki kalsın!” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 3) iltifâtı, Hazret-i Ebû Bekir ile aralarındaki kalbî alâka ve müstesnâ yakınlığın en güzel ifâdelerinden biridir.
Bilâl-i Habeşî ve annesi de, Allâh Rasûlü’nün insanları İslâm’a gizlice dâvete başladığı ilk günlerde müslüman oldular. Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-, müslümanlığını açıklayan ilk yedi kişiden biri idi. Dîninden dönmesi için yapılan en ağır işkencelere tahammül ederdi. İnkâra zorlandıkça: “Ehad! Ehad!: Allâh birdir! Allâh birdir!” derdi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Bilâl ve vâlidesinin bedelini ödeyerek onları âzâd etti.144
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bu davranışı ile iltifât-ı Peygamberî’ye nâil olmuş, merhamet ve cömertlikte âbideleşmiştir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bu hâdiseyi gönül lisânıyla tasvîr ederek şu şekilde nakleder:
“Bilâl-i Habeşî’nin müslümanlığından dolayı korkunç bir işkenceye tâbî tutulduğunu işiten Hazret-i Sıddîk, Hazret-i Mustafâ’nın huzûruna çıktı ve vefâlı Bilâl’in hâlini arz etti.”
“Dedi ki: O felekleri ölçen mübârek varlık, Sen’in aşkına düşmüş, Sen’in muhabbetine tutulmuştur. Bu yüzden zâlimler o melek tıynetli insana zulmetmektedirler. Suçsuz olduğu hâlde kanatlarını yoluyorlar. O büyük defîneyi şirk ve isyan toprağına gömmek istiyorlar.”
“Yakıcı güneşe karşı kızgın kumlara yatırıyor, çıplak bedenini dikenli dallarla dövüyorlar.”
“Fakat o, teninden çeşme gibi kanlar fışkırdığı hâlde: «Allâh birdir, Allâh birdir!» diyor, Hakk’a secdeden vazgeçmiyor.”
“Hazret-i Ebû Bekr’in merhamet ve şefkatinden dolayı vücûdunun her zerresi mahzûn ve gamla dolu bir dil hâline gelmiş, Bilâl’in hâlini Hazret-i Peygamber’e büyük bir üzüntü içinde uzun uzun anlatmaktaydı.”
“Nihâyet gönlündeki niyeti izhâr edip: «Yâ Rasûlallâh! Onu satın almak istiyorum. Bütün servetimi harcamaya hazırım. Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş, O’nun ve Rasûlü’nün kölesi olmuş, bu yüzden de Allâh düşmanlarının hışmına uğramış, işkencelere mâruz bırakılmış o mübârek insanı o hâlden kurtarmadan bu canıma dünyâda rahatlık yoktur.» dedi.”
“Hazret-i Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bundan pek memnûn oldular ve: «Ey Allâh’ın ve Rasûlü’nün merhametli dostu! Bu ticârette ben de sana ortağım…» buyurdular.”
“Hazret-i Ebû Bekir, derhâl Bilâl’in sâhibinin evine yollandı. Bilâl, yapılan işkencelerden ötürü baygın bir vaziyette idi. Hazret-i Bilâl’in sâhibi olan o merhamet mahrûmu insana acı sözler sarf etti.”
“Dedi ki: Ey habîs! Ey hiddetten gözü kararmış, merhametten nasipsiz! Bu Allâh dostunu nasıl dövüyorsun? Ey insafsız! Bu ne kin, bu ne garaz?”
“Ey merhamet fukarâsı! Kendini insan mı sanıyorsun? Ey insanlık mahrûmu, nefret edilmiş kişi! Sen insan kılığındasın, ama insanlığın yüz karasısın!..”
“Bu sözlerden sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, adamın aç gözünü dünyâlıkla tıkadı. Öyle ki bu duruma Bilâl’in efendisi iyice şaşırdı ve Ebû Bekr’in hâlini hayretle seyretti.”
“Onun bu hayretini fark eden Sıddîk-ı Ekber Hazretleri, o nasipsize şöyle dedi: Ey ahmak! Sen çocuk gibi, bir cevize karşılık bana paha biçilmez bir inci verdin, fakat haberin yok! Bilmiyorsun ki Bilâl, iki dünyâya değer. Ben onun rûhuna bakıyorum, sen ise teninin rengine…”
“Eğer sen satışta biraz daha bastırsaydın, onu almak için daha fazlasını verirdim. Daha da bastırsaydın, neyim varsa verir, hattâ borca girerdim. Yine de bu alışverişten ben kârlı çıkardım. Ey nasipsiz kişi! Şunu iyi bil ki, mücevherin kıymetini ancak sarraf bilir.”
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bu kıssada merhamet ve şefkatin kâmil bir tezâhürünü sergilemenin yanında, bir insân-ı kâmile paha biçilemeyeceğini, yâni dünyevî kıymetlerin, insanın mânevî yapısının karşısında bir hiç hükmünde olduğunu ifâde ederek gönüllerimize ulvî bir hakîkati nakşetmektedir.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bu âlicenap hareketiyle Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan zirve muhabbetini bir kez daha sergilemiş olmaktadır.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyduğu hudutsuz muhabbetin alâmetlerinden birkaçı şöyleydi:
-O’nun getirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmî hükümleri cân u gönülden sevip mûcibince amel etmek.
-O’nun ümmetine şefkat ve merhamet göstermek, onların yararına olan hususlarda gayret göstermek.
-Dünyâya değer vermemek, gerektiğinde fakirliğe hazır ve râzı olmak.
-O’na kavuşmayı arzulamak.
-O’nu çokça hatırlamak.
Hâlid bin Saîd -radıyallâhu anh-’ın hidâyetine ise gördüğü korkulu bir rüyâsı sebep olmuştur. Bir gece uykuda, büyük bir ateş çukurunun kenarında durduğunu ve babasının onu ateşin içine itip düşürmek ister gibi davrandığını, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ise onu hemen belinden kavrayarak ateşin içine düşmekten kurtardığını gördü. Korkuyla uyandığında kendi kendine:
“Allâh’a yemin ederim ki, bu hak bir rüyâdır!” dedi ve Hazret-i Ebû Bekr’in delâletiyle Peygamber Efendimiz’in yanına giderek İslâm’la şereflendi.
Babası, oğlu Hâlid’in müslüman olduğunu duyduğunda ona eziyet etti ve:
“–Ey zelîl! Defol git! Vallâhi, senin rızkını da keseceğim!” dedi.
Hâlid:
“–Sen benim nasîbime mânî olmaya çalışsan da, Allâh muhakkak beni rızıklandıracaktır!” dedi.
Hazret-i Hâlid, Habeş ülkesine hicret edinceye kadar, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanından hiç ayrılmadı. (Hâkim, III, 277-280)
Daha sonra Hâlid’in zevcesi Ümeyne Hâtun, kardeşi Amr ve onun zevcesi Fâtıma Hâtun da İslâm’la müşerref oldular.
Teblîğin gizlice devâm ettiği bu günlerde Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın teşvik ve delâletiyleEbû Fükeyhe, Hazret-i Osman, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Talha bin Ubeydullâh -radıyallâhu anhüm ecmaîn- îman nîmetine nâil oldular.145
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’e başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı:
“Ey Allâh’ın Rasûlü! Şam’da iken, uyku ile uyanıklık arasında olduğumuz esnâda âniden:
«Ey uykudakiler! Uyanın! Çünkü, Ahmed Mekke’de zuhûr etti.» diye bir ses duyduk. Mekke’ye döndüğümüzde sizin peygamber olduğunuzu haber aldık.” (İbn-i Sa’d, III, 255)
Talha bin Ubeydullâh -radıyallâhu anh- da şöyle anlattı:
“Busrâ Panayırı’nda bulunduğum esnâda bir râhip insanlara:
«–İçinizde Harem halkından bir kimse var mı?» diye soruyordu.
«–Evet! Ben varım.» dedim.
Râhip:
«–Ahmed zuhûr etti mi?» diye sordu.
Ben:
«–Hangi Ahmed?» dedim.
Râhip:
«–Ahmed bin Abdullâh bin Abdülmuttalib! O, Mekke’de zuhûr edecektir, peygamberlerin sonuncusudur. Harem’den çıkıp, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. O’na koşmanı sana tavsiye ederim!» dedi.
Râhibin söyledikleri kalbime tesir etti. Oradan hemen ayrılıp Mekke’ye geldim:
«–Yeni bir hâdise oldu mu?» diye sordum.
«–Evet, var! Abdullâh’ın oğlu Muhammedü’l-Emîn, peygamber olduğunu iddiâ ediyor. Ebû Bekir de ona tâbî oldu.» dediler. (İbn-i Sa’d, III, 215)
Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Ebû Seleme, Erkam bin Ebi’l-Erkam, Osman bin Maz’ûn, Esmâ bint-i Ebû Bekir, Habbâb bin Eret, Abdullâh bin Mes’ûd, Abdullâh bin Cahş, Câfer bin Ebî Tâlib, zevcesi Esmâ bint-i Umeys, Ebû Huzeyfe, Âmir bin Füheyre -radıyallâhu anhüm ecmaîn-, ilk müslüman olma şerefine nâil olan zevâttan bâzılarıdır.
Dâru’l-Erkam: İlk Müslümanların Eğitim ve Öğretim Merkezi
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilk üç sene İslâm’ı gizli bir şekilde teblîğ etmiş, dâvetini kabûl etmeyenlerden bu mevzûyu kimseye açmamalarını istemiştir.
Nübüvvetin ilk senesinde Erkam bin Ebi’l-Erkam -radıyallâhu anh- müslüman olduktan sonra ashâb-ı kirâm onun evinde gizli gizli toplanmaya başladılar.
“Dâru’l-İslâm” diye de bilinen “Dâru’l-Erkam”, Mekke’de Safâ Tepesi’nin yanında bulunmaktaydı. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Kureyş müşriklerinden sakınarak bu mübârek evde bulunur, yanına gelenlere orada İslâm’ı anlatır, Kur’ân-ı Kerîm okur ve öğretirdi. Orada, berâberce namaz kılarlardı. Birçok insan İslâm ile burada tanışmıştır.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, nübüvvetin altıncı yılında müslüman oluncaya kadar bu ev İslâm’ın teblîğ edilip öğretilmesinde büyük hizmetler îfâ etmiştir.
Erkam -radıyallâhu anh- Dâru’l-Erkam’ı daha sonra vakfetmiştir. Vakfiye’si şöyledir:
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Erkam’ın Safâ’dan biraz ilerideki evi hakkında yaptığı ahd ü vasiyetidir ki, onun arsası Harem-i Şerîf’ten sayıldığından, o da haremleşmiş, dokunulmazlaşmıştır: Satılmaz ve tevârüs olunmaz. Hişâm bin Âs ve onun âzatlı kölesi buna şâhittir.” (İbn-i Sa’d, III, 242-244; Hâkim, III, 574-575/6129)
Dâru’l-Erkam, zamânımızda Suûdî Arabistan Krallığı tarafından yıkılarak Harem-i Şerîf’in arsasına katılmış, yâni aslına rücû etmiştir.
a
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nübüvvetin ilk üç yılını gizli dâvetle geçirmişti. Dâvetin gizli yapılması, Varlık Nûru’nun herhangi bir eziyet ve meşakkate mâruz kalmak korkusundan değil, dînî maslahatı muhâfaza etmek içindi. Zîrâ henüz teblîğin açıkça îlân edilmesi yönünde bir emr-i ilâhî vâkî olmamıştı. Şâyet bu dönemde İslâm açıkça îlân edilseydi, henüz yeni îmân etmiş olan çoğu fakir ve zayıf müslümanlar tehlikeye düşer, onların helâki ise dînin başlamadan yok olmasına yol açabilirdi.
Dâru’l-Erkam vâkıasından, İslâmî usûle dâir şu netîceleri çıkarabiliriz:
1. Gerektiğinde gizlilik bir dâvânın esâsı olmalıdır.
2. Eğitim ve öğretim, herhangi bir ictimâî, dînî ve siyâsî hâdisenin gerçekleşmesinde ilk ve zarûrî adımdır. Fertlerin keyfiyet kazanması için dâvânın diyalektiği (mantığı) ve ahlâkı ile techîz edilmeleri gerekir.
Buna göre İslâmî faâliyetlerde kıyâmete kadar tutulacak yol ve tâkib edilecek usûl, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu tatbîkâtının ışığında teşekkül ettirilmelidir. İslâm’ın yeniden filizlendirilmesi veya hiç ulaşmadığı yerlerde yayılması için gösterilecek gayretlerde, bu eğitim ve öğretim faâliyetlerinin birinci derecede dikkate alınması lâzım gelir.
NÜBÜVVETİN DÖRDÜNCÜ SENESİ emrolunduğun Şeyi Açıkla:En Yakınlarını İnzâr Et
Üç yıl süren gizlilik devrinden sonra, yâni peygamberliğin dördüncü yılında Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ
(94)
إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ
(95)
“(Ey Rasûlüm! Artık) Sana emrolunanı açıkla! Müşriklerden yüz çevir.
Alay edenlere karşı Biz Sana yeteriz!” (el-Hicr, 94-95)
Bu âyet-i kerîmelerle, teblîğin artık açıktan yapılması emredilmiş oluyordu.
Bir başka âyet-i kerîmede de bu husus daha açık, hattâ îkaz mâhiyetinde şöyle ifâde buyrulmuştur:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
“Ey Rasûl! Sana indirileni teblîğ et! Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun! Allâh Sen’i insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allâh, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Mâide, 67)
Artık Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu vechile:
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِـي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“De ki: Ey insanlar! Muhakkak ben, Allâh’ın hepinize gönderdiği Rasûlü’yüm. Allâh ki, bütün göklerin ve yerin sâhibidir. O’ndan başka ilâh yoktur. O hem diriltir, hem öldürür! Öyle ise Allâh’a ve (O’nun) ümmî olan Rasûlü’ne -ki O, Allâh’a ve O’nun sözlerine inanır- îmân edin ve O’na tâbî olun ki, doğru yolu bulasınız!” (el-A’râf, 158) diyerek insanları açıktan İslâm’a dâvet etmeye başlayacaktı.
Lâkin buna nereden ve nasıl başlayacağını düşünmekteydi ki, o esnâda bir başka vahiy geldi:
وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ
(214)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
(215)
فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ
(216)
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ
(217)
الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ
(218)
“Önce en yakın akrabânı inzâr et! (Âhiret azâbıyla uyar.) Sana tâbî olan mü’minlere(merhamet) kanadını indir! Şâyet Sana karşı gelirlerse: «Muhakkak ki ben, sizin yaptıklarınızdan berîyim!» de! Sen, O mutlak gâlip ve sonsuz merhamet sâhibine tevekkül et! O ki, kalktığın zaman Sen’i görüyor!” (eş-Şuarâ, 214-218)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, açık dâvete başladığında emr-i ilâhî mûcibince ilk önce yakın akrabâlarını dâvet etti. Onlara ikramda bulundu. Sonra şöyle hitâb etti:
“–Ey Abdülmuttaliboğulları! Ben husûsî olarak size, umûmî olarak da bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. Siz benden bâzı mûcizeler de gördünüz. Hanginiz benim kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bana bey’at eder?”
Bu sözlere kimse ehemmiyet vermedi. Herkes sustu. O sıralar henüz bir çocuk olan, ancak îman kâfilesinin ilklerinden olma şerefine ermiş bulunan Hazret-i Ali ayağa kalktı ve:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sana ben yardımcı olurum!” dedi.
Oradakilerin küçümseyen ve hattâ alaya alan bakışları arasında, Allâh Rasûlü’nün cihânı aydınlatan mütebessim nazarları Hazret-i Ali’ye yöneldi ve âşıklarının bir defâ olsun öpebilmeye hasret olduğu mübârek elleriyle onun başını okşadı.146
Akrabâları ilk anda kabûle yanaşmasalar da Allâh Rasûlü’nün azmi kırılmadı. Çünkü O’na Allâh Teâlâ buyuruyordu ki:
يس
(1)
وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ
(2)
إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
(3)
عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
(4)
“Yâ-sîn. Hikmet dolu Kur’ân hakkı için, şüphesiz ki Sen, peygamberlerdensin! Dosdoğru yol üzerindesin!” (Yâ-sîn, 1-4)
وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا
“…Seni insanlara peygamber olarak gönderdik. Şâhit olarak da Allâh yeter!” (en-Nisâ, 79)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Biz Sen’i bütün insanlara, ancak müjdeleyici ve inzâr edici olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Sebe’, 28)
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ
“De ki: «Ey insanlar! Muhakkak ki ben, göklerin ve yerin sâhibi olan Allâh’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim!..” (el-A’râf, 158)
Âyet-i kerîmelerde de beyân edildiği gibi, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, diğer peygamberlerden farklı olarak bütün insanlığa gönderilmiş bulunuyordu. Bunu bir hadîs-i şerîflerinde kendileri şöyle ifâde buyururlar:
“Bana, benden önceki peygamberlerden kimseye verilmemiş olan beş husûsiyet verildi:
1. Bir aylık mesâfeden düşmanın kalbine korku salmakla yardım olundum.
2. Bana yeryüzü mescid ve temiz kılındı. Binâenaleyh ümmetimden herhangi bir mü’min, namaz vakti gelince, hemen olduğu yerde namazını kılsın!
3. Benden önce hiçbir peygambere helâl kılınmayan ganîmet, bana helâl kılındı.
4. Şefaat izni verildi.
5. Benden önceki peygamberler, sâdece milletlerine gönderilirlerdi. Ben ise, bütün insanlığa peygamber olarak gönderildim.” (Buhârî, Teyemmüm, 1)147
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, açık olarak yaptığı ilk dâvette, o sırada bir çocuk olan Hazret-i Ali’nin dışında akrabâlarından hüsn-i kabûl görmedi.
Bir müddet sonra akrabâlarını evine tekrar dâvet etti. İzzet ü ikramdan sonra onlara şöyle buyurdu:
“…Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallâhi Araplar içinde dünyâ ve âhiretiniz için, benim size getirdiğim şeyden daha hayırlısını kavmine getirmiş bir yiğit bilmiyorum.
Ey Abdülmuttaliboğulları! Ben husûsî olarak size, umûmî olarak da bütün insanlara peygamber gönderildim. Siz bu hususta daha önce görmediğiniz mûcizelerden bâzısını da görmüş bulunuyorsunuz. Bu vazîfemde bana yardımcı ve kardeş olmayı, böylece cenneti kazanmayı hanginiz kabûl eder? Hanginiz bu yolda kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bana bey’at eder?”
Server-i Âlem Efendimiz’in bu dâvetine de akrabâlarından kimse icâbet etmediği gibi üstelik gülüşerek alay ettiler. Bir müddet sonra da dağılıp gittiler. (Ahmed, I, 159; İbn-i Sa’d, I, 187; Heysemî, VIII, 302; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 63; Belâzurî, I, 119; Halebî, I, 283)
İnsanın içinde bulunduğu akrabâ çevresi, onun anlattıklarını uzaktakilere nazaran daha çabuk kabûl ederler. Bir de dâveti kabûl edenlerin akrabâları hesâba katıldığında, İslâm’ın cemiyete bu yolla daha kısa bir zamanda ulaşabileceği âşikârdır. Şâyet dâvetçinin akrabâları kendisine inanıp onu desteklemezlerse diğer muhâtapların îman ve îtimâd etmesi daha zor olur. Bu sebeple Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, emr-i ilâhîye de ittibâ ederek teblîğ faâliyetine yakın akrabâlarından başlamıştır.
Diğer taraftan, peygamberlerin teblîğ vazîfesinde muvaffak olabilmeleri husûsunda, yakınlarından görecekleri destek ve yardımların büyük ehemmiyeti bulunmaktadır. Nitekim bu hakîkat, geçmiş peygamberlerden misâllerle Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân edilmektedir:
قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيراً مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ
“Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu Sen’i aramızda zayıf görüyoruz. Eğer akrabâların olmasaydı Sen’i taşlardık!..” (Hûd, 91)
Hazret-i Lût -aleyhisselâm- da kavminin sapıklıkları karşısında çâresiz kaldığında, kendisine destek verecek yakınlarının bulunmamasından mahzûn olarak şöyle demişti:
لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ
“…Keşke benim size karşı (koyacak) bir kuvvetim olsaydı veya güçlü bir yere sığınabilseydim.” (Hûd, 80)
İslâm, akrabâları koruyup kollamaya ayrı bir ehemmiyet atfetmiştir. Bu sebeple kişi, insanların îman nîmetiyle şereflenmesini arzu ediyorsa, her şeyden önce kendi âilesini ve akrabâlarını düşünmelidir.
Nitekim Allâh -azze ve celle- şöyle buyurmuştur:
وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ
“…Akrabâlar da Allâh’ın hükmüne göre birbirlerine, diğer mü’minlerden ve Muhâcirler’den daha yakındır…” (el-Ahzâb, 6)
Peygamber Efendimiz’in Safâ Tepesinde Kureyşlileri İslâm’a Dâveti
Dâvete en yakınlarından başlaması emredilen Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm-, birgün Safâ Tepesi’ne çıkarak Kureyş kabîlesine seslendi. Onlar da bu çağrıya icâbet ederek Safâ Tepesi’ne geldiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yüksek bir kayanın üzerinden onlara şöyle hitâb etti:
“–Ey Kureyş cemâati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vâdide düşman atlıları var; hemen size saldıracak, mallarınızı gasbedecek desem, bana inanır mısınız?”
Onlar da hiç düşünmeden:
“–Evet inanırız! Çünkü şimdiye kadar Sen’i hep doğru olarak bulduk. Sen’in yalan söylediğini hiç işitmedik!” dediler.148
Oraya gelmiş bulunan herkesten bilâ-istisnâ bu tasdîki alan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlara şu ilâhî hakîkati bildirdi:
“–O hâlde ben şimdi size, önünüzde şiddetli bir azap günü bulunduğunu, Allâh’a inanmayanların o çetin azâba uğrayacaklarını haber veriyorum. Ben sizi o çetin azaptan sakındırmak için gönderildim.
Ey Kureyşliler! Size karşı benim hâlim, düşmanı gören ve âilesine zarar vereceğinden korkarak hemen haber vermeye koşan bir adamın hâli gibidir.
Ey Kureyş cemâati! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi de dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allâh’ın huzûruna varmanız, dünyâdaki her hareketinizin hesâbını vermeniz muhakkaktır. Netîcede hayır ve ibâdetlerinizin mükâfâtını, kötü işlerinizin de cezâ ve şiddetli azâbını göreceksiniz! Mükâfât ebedî bir cennet; mücâzât da dâimî bir cehennemdir.” (Buhârî, Tefsîr, 26; Müslim, Îman, 348-355; Ahmed, I, 281-307; İbn-i Sa’d, I, 74, 200; Belâzurî, I, 119; Semîra ez-Zâyid, I, 357-359)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu hitâbesine, orada bulunanlardan umûmî bir îtiraz gelmedi. Yalnız amcası Ebû Leheb:
“–Hay eli kuruyası! Bizi buraya bunun için mi çağırdın?” diyerek münâsebetsiz ve yakışıksız sözler sarf etti. Hakâretleriyle Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalbini kırdı.
Ebû Leheb’in bu tavrı üzerine “Tebbet Sûresi” nâzil oldu:
تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ
(1)
مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ
(2)
سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ
(3)
وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ
(4)
فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ
(5)
“Ebû Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da… Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu hâlde karısı da (ateşe girecek).” (Tebbet, 1-5) (Buhârî, Tefsîr 26/2, 34/2, 111/1-2; Müslim, Îman 355)
Âyette Ebû Leheb’in karısı da zikredilmiştir. Çünkü o da, kocası gibi Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e pek çok eziyet vermekte, geçeceği yollara diken koymaktaydı.
Aynı zamanda bu sûre, ırk ve neseb yakınlığının mutlak mânâda bir kıymetinin olmadığını da zımnen ifâde etmektedir. Mühim olan, rûhî yakınlıktır, takvâdır. Rûhun ırkı yoktur. Irk, cesede âit bir keyfiyettir. Cesed ise, toprakta yok olacaktır. İnsanın kıymeti, rûh olgunluğu nisbetindedir. Onun mükerrem vasfı da budur. İnsanın maddî tarafı olan beden, rûhun girdiği bir kalıp veya giydiği bir elbise hükmündedir. İnsan ise değişik kumaştan elbise giymekle kıymet kazanmaz!
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gayretleri netîcesinde halaları Hazret-i Safiyye veHazret-i Âtike, Hazret-i Abbâs’ın âzatlısı Ebû Râfî, Ebû Zerr ve Amr bin Abese müslüman oldular.
Ebû Zerr -radıyallâhu anh- câhiliye devrinde de putlara tapmazdı. Kendisi hidâyete nâil oluşunu şöyle anlatır:
Ben Gıfâr kabîlesinden bir kimseydim. “Mekke’de bir zât zuhûr etmiş, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş.” diye bir haber alınca, Allâh Teâlâ daha o zaman gönlüme İslâm’ın muhabbetini düşürdü. Kardeşim Üneys’e:
“–Mekke’ye git ve kendisine semâdan haberler geldiğini söyleyen O zât ile konuş, O’nun hakkında bana haber getir!” dedim.
Kardeşim Üneys, Mekke’ye gitti, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile buluşup söylediklerini dinledikten sonra yanıma geldi. Ona:
“–Ne yaptın? Ne haberler getirdin?” diye sordum.
“–Mekke’de senin dîninde bir zâta rastladım ki, kendisini Allâh’ın gönderdiğini söylüyor.” dedi.
“–Peki halk onun hakkında neler söylüyor?” diye sordum.
“–Şâir, kâhin, sihirbaz gibi şeyler söylüyorlar!” dedi.
Kardeşim şâir bir kimse idi ve şiirden de çok iyi anlardı. O, Hazret-i Peygamber hakkında şöyle dedi:
“–Ben kâhinlerin sözlerini bilirim. O’nun sözleri kâhinlerinkine hiç benzemiyor. O’nun sözlerini şiirin her çeşidiyle mukâyese ettim. Vallâhi ona şiir demeye kimsenin dili varamaz. O muhakkak doğru söylemektedir. O’na iftirâ edenler ise yalancıdırlar! O, sâdece hayrı, iyiliği ve ahlâkî fazîletleri emrediyor, şerden ve kötülüklerden de nehyediyor.”
Kardeşimin anlattıklarından tatmin olamamıştım. Hemen azığımı ve su tulumumu yüklenerek yola çıktım. Mekke’ye geldim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tanımıyor, başkasına sormaktan da çekiniyordum. Mescid-i Harâm’da bekliyor, Zemzem içerek açlık ve susuzluğumu gideriyordum. O esnâda yanıma Hazret-i Ali geldi ve:
“–Herhâlde siz buraların yabancısısınız?” dedi.
Ona:
“–Evet!” dedim.
“–Öyleyse bize misâfir ol!” dedi.
Ali -radıyallâhu anh- ile birlikte gittim. Mekkelilerin estirdiği terör havasının verdiği endişe ile geliş sebebimi dahî sormadı. Sabah olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bulmak için tekrar Mescid-i Harâm’a gittim. Akşama kadar beklememe rağmen bir haber alamadım. Ali -radıyallâhu anh- bana tekrar uğradı ve:
“–Siz hâlâ gideceğiniz yeri öğrenemediniz mi?” dedi.
Ben:
“–Hayır.” dedim.
Ali -radıyallâhu anh-:
“–Öyleyse gelin yine bize misâfir olun.” dedi.
Evlerine vardığımızda:
“–Senin hâlin nedir? Buraya niçin geldin?” diye sordu.
Gizli tutacağına ve bana yol göstereceğine dâir söz aldıktan sonra:
“–Bize ulaşan habere göre burada bir zât çıkmış, kendisinin peygamber olduğunu söylüyormuş! O’nunla buluşup konuşmak üzere geldim.” dedim.
“–Gelmekle çok iyi etmişsin! Bu zât Allâh’ın Rasûlü’dür, hak peygamberdir. Sabahleyin beni tâkib et, girdiğim eve sen de gir! Ben senin için tehlikeli bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi duvara dönerim, sen de geçer gidersin.” dedi.
Nihâyet Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın huzûruna vardık.
“–Es-Selâmu aleyke yâ Rasûlallâh!” diyerek onu ilk kez İslâm selâmı ile ben selâmladım.
“–Yâ Muhammed! Sen insanları neye dâvet ediyorsun?” diye sordum.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bir olan ve hiçbir şerîki olmayan Allâh’a îmâna, putları terk etmeye ve benim de Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet etmeye dâvet ediyorum.” buyurdu.
Bana İslâm’ı anlatınca hemen müslüman oldum. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müslüman olmama çok sevindi ve mesrûr bir çehreyle tebessüm etti.
“–Ey Ebû Zerr! Şimdi bu işi Mekkelilerden gizli tut ve memleketine dön!” buyurdu.
“–Yâ Rasûlallâh! Ben dînimi açıklamak istiyorum.” dedim.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben Mekkelilerin sana zarar vermelerinden endişe ediyorum!” buyurdu.
“–Yâ Rasûlallâh! Ben öldürüleceğimi bilsem de bunu muhakkak yapacağım.” dedim.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz sükût etti.
Kureyşlilerin Mescid-i Harâm’da toplandıkları bir sırada oraya varıp yüksek sesle:
“–Ey Kureyş cemâati! Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh!” diyerek bağırdım.
Müşrikler:
“–Adam sapıttı! Adam sapıttı! Kalkın yürüyün şu sâbiînin149 üzerine!” diyerek kalktılar ve beni öldüresiye dövdüler. O esnâda Allâh Rasûlü’nün amcası Abbâs yetişip üzerime kapandı ve onlara:
“–Yazıklar olsun size! Ey Kureyş cemâati! Sizler tüccâr insanlarsınız. Ticâret yolunuz da Gıfâr kabîlesinden geçmektedir. Yoksa ticâret yolunuzun kesilmesini mi istiyorsunuz?” diye çıkışınca başımdan dağıldılar.
Ertesi gün sabahleyin Mescid-i Harâm’a vardığımda yine aynı hâdise tekerrür etti. Beni öldü zannedip bıraktılar. Kalkıp Allâh Rasûlü’nün yanına vardım. Efendimiz hâlimi görünce:
“–Ben seni menetmemiş miydim?” buyurdu.
Ben:
“–Yâ Rasûlallâh! Bu gönlümün bir arzusuydu, ben de yerine getirdim.” dedim.
Bir müddet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında kaldım. Daha sonra:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bana ne yapmamı emredersin?” dedim.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sana emrim gelince İslâm’ı kavmine teblîğ et! Ortaya çıktığımızı haber alınca yanıma gel!”buyurdular. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 33, Menâkıb 10; Ahmed, V, 174; Hâkim, III, 382-385; İbn-i Sa’d, IV, 220-225)
Fahr-i Kâinât Efendimiz, insanları İslâm’a dâvete devâm etti. Hac mevsimlerinde, Ukâz, Mecenne, Zülmecâz gibi panayırlarda insanların toplu bulundukları yerleri devamlı dolaşır, rastladığı herkese, hür-köle, zayıf-kuvvetli, zengin-fakir demeden İslâm’ı teblîğ eder, onları Allâh’ın birliğine îmân etmeye çağırırdı.150
a
Nübüvvetin bu safhasında nâzil olan âyetler, umûmiyetle kıyâmetin dehşetinden haber vermekteydi:
إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
(7)
مَا لَهُ مِن دَافِعٍ
(8)
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاء مَوْرًا
(9)
وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا
(10)
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
(11)
الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
(12)
يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا
(13)
هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ
(14)
“Rabbinin azâbı muhakkak vukû bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur. O gün gök sarsıldıkça sarsılır. Dağlar yürüdükçe yürür. O gün (peygamberlerini) yalanlayanların vay hâline! Onlar ki, daldıkları bâtıl içinde oyalanıp duruyorlar. O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da: «İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.” (et-Tûr, 7-14)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in peygamberliğini îlân etmesi ve dâvete alenen başlamasının ardından müşriklerin ve putlarının aleyhindeki âyet-i kerîmeler de nâzil olmaya başladı:
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ
“(Ey müşrikler!) Siz ve sizin Allâh’tan başka taptığınız şeyler, hep cehennem odunu olacaktır. Siz oraya gireceksiniz.” (el-Enbiyâ, 98)
قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin! O’ndan mağfiret dileyin! (Allâh’a)ortak koşanların vay hâline!” (Fussilet, 6)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müşriklerin tapmakta oldukları putlarını yermeye başladığı, küfür ve dalâlet üzere ölüp gitmiş olan atalarının cehennemde olduklarını söylediği zaman, Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimiz’i red ve inkâr ettiler. O’na karşı kin ve düşmanlık beslemek husûsunda birleştiler. Ancak Ebû Tâlib, Allâh Rasûlü’nü himâye ettiği için bir şey yapamadılar.151
Ebû Cehil, Ebû Leheb, Velîd bin Muğîre, Ümeyye bin Halef, Âs bin Vâil, Nadr bin Hâris, Ukbe bin Ebî Muayt, Utbe bin Rebîa gibi azılı müşrikler, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e karşı düşmanlıkta aşırı gidip ebedî hüsrâna dûçâr olan bedbahtlardandı.
Teblîğin Ehemmiyeti ve Üslûbu
Teblîğ, İslâm dînini ve onun esaslarını anlatarak, insanların bu emirler istikâmetinde yaşamalarını sağlamaya çalışmaktır. En meşhur tâbiriyle teblîğ “emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker: İyi ve güzel olanı emretmek, kötü ve çirkin olan şeyden menetmek” diye bilinmektedir.
Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde teblîği bütün mü’minlere bir vazîfe olarak emretmektedir:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun! İşte onlar gerçekten felâha erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104)
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ
“Siz, insanlığın (iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız…” (Âl-i İmrân, 110)
Peygamber Efendimiz de hadîs-i şerîflerinde teblîğin ehemmiyetine dâir şöyle buyurmuşlardır:
“Bizden bir şey işitip, onu aynen başkalarına ulaştıran kimsenin Allâh yüzünü ak etsin! Kendisine bilgi ulaştırılan nice kimseler vardır ki, o bilgiyi bizzat işitenden daha iyi anlar ve tatbîk eder.” (Tirmizî, İlim, 7)
“Allâh’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’ın senin vâsıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, (en kıymetli dünyâ nîmeti sayılan) kızıl develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)
“Hidâyete dâvet eden kimseye, kendisine tâbî olanların sevâbı kadar sevap verilir. Bu onların sevaplarından da bir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 16)
Ashâbdan Enes -radıyallâhu anh-, İslâm teblîğcilerinin âhirette nâil olacakları yüksek mertebeleri anlatan bir hadîs-i şerîfi şöyle nakleder:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün şöyle buyurdular:
“–Size birtakım insanlardan haber vereyim mi? Onlar ne peygamber ne de şehîddirler. Ancak kıyâmet gününde peygamberler ve şehîdler, onların Allâh katındaki makamlarına gıpta ederler.152 Nûrdan minberler üzerine oturmuşlardır ve herkes onları tanır.”
Ashâb-ı kirâm:
“–Onlar kimlerdir yâ Rasûlallâh?” diye sordular.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Onlar, kullarını Allâh’a, Allâh’ı da kullarına sevdiren kimselerdir. Yeryüzünde nasîhat ederek teblîğciler olarak dolaşırlar.” buyurdu.
Ben:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ı kullarına sevdirmeyi anladık. Peki kullarını Allâh’a sevdirmek nasıl olur?” diye sordum.
Buyurdu ki:
“–İnsanlara Allâh’ın sevdiği şeyleri emrederler, sevmediği şeylerden de sakındırırlar. İnsanlar da buna itaat edince, Allâh -azze ve celle- onları sever.” (Ali el-Müttakî, III, 685-686; Beyhakî,Şuabu’l-Îman, I, 367)
Şâir, Hak âşığı olan bu tür teblîğcilerin hâlet-i rûhiyesini mısrâlarında şöyle dile getirmektedir:
İsterim sevsin bütün halk-ı cihân cânânımı,
Sevmeyen kalmasın âlemde hiç sultânımı.
Diğer bir şâir de bu husustaki duygularını şöyle terennüm etmektedir:
Kâşki sevdiğimi sevse bütün halk-ı cihân,
Gece-gündüz sözümüz kıssa-i cânân olsa…
Teblîğ vazîfesini hakkıyla îfâ eden kimsenin kazancı, dünyânın en kıymetli hazînelerinden daha üstün iken, bu vazîfenin ihmâli bütün bir cemiyeti helâke sürükleyecek kadar vahim netîceler doğurur.
Allâh Rasûlü’nün bu husustaki îkâzı, son derece dikkate şâyandır:
“Bana hayat bahşeden Allâh’a yemin ederim ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten nehyedersiniz ya da Allâh kendi katından üzerinize bir azap gönderir de o zaman duâ edersiniz, fakat duânız kabûl edilmez.” (Tirmizî, Fiten, 9)
Sahâbe-i kirâmdan Ebzâ el-Huzâî -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- minbere çıkarak bir konuşma yaptı. Müslümanlardan bâzı cemaatleri hayırla andıktan sonra şunları söyledi:
“–Bâzılarına ne oluyor ki, komşularına meseleleri anlatmıyor, bilmediklerini öğretmiyor, onları anlayışlı hâle getirmiyorlar. Onlara mârûfu emretmiyor, onları münkerden (dînin hoş görmediklerinden) sakındırmıyorlar?
Birtakım kimselere de ne oluyor ki, bilmediklerini komşularından sorup öğrenmiyor, anlayışlı olmaya çalışmıyorlar?
Allâh’a yemin ederim ki, bilgi sâhibi olanlar ya komşularına öğretir, onları anlayışlı hâle getirir, mârûfu emreder, münkerden sakındırırlar; diğer taraftan bilmeyenler de komşularından sorup öğrenir, dînî meseleleri idrâk etmeye çalışırlar ya da onları (her iki grubu da) mutlakâ dünyâda cezâlandırırım.”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu konuşmayı yaptıktan sonra minberden inip evine gitti. Bâzıları:
“–Öyle sanıyoruz ki (Yemenli) Eş’arîleri kastetti, çünkü onlar fakîh kimselerdir, komşuları ise kaba, sert mizaçlı, su başlarında göçebe hayâtı yaşayan kimselerdir.” dediler.
Eş’arîler durumdan haberdâr olunca, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldiler ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Sen bir kavmi hayırla, bizi ise şerle yâd etmişsin. Bizim hangi hâlimiz sebebiyle böyle oldu?” dediler.
Âlemlerin Efendisi hiçbir şey söylemedi, sâdece önceki sözlerini tekrarladı. Eş’arîler kastedilenin kendileri olup olmadığını anlayamadılar. Tam olarak öğrenmek için bunu Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e birkaç defâ daha sordular. Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- ise her defâsında aynı sözlerini tekrarlıyordu. Bunun üzerine Eş’arîler:
“–Öyleyse bize bir sene mühlet ver!” dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de komşularını eğitip onlara dînî meseleleri öğretmeleri için kendilerine bir sene müddet tanıdı ve sonra şu âyetleri okudu:
لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ
(78)
كَانُواْ لاَ يَتَنَاهَوْنَ عَن مُّنكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ
(79)
“İsrâîloğulları’ndan küfredenler, Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyân etmeleri ve aşırı gitmeleri yüzündendi. Onlar, işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. And olsun yaptıkları ne kötüdür!” (el-Mâide, 78-79) (Heysemî, I, 164; Ali el-Müttakî, III, 684/8457)
Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allâh’ın lutfu sâyesinde ulaştığı kalbî kıvam ve kemâl ile, beşeriyeti hidâyete erdirme iştiyâkı içinde dîn-i mübîni teblîğe devâm etmiş, kendisine tevdî edilen bu ilâhî emâneti îfâ şuuru, O’nu zirvelerin zirvesi hâline getirmiştir. Vazîfesini icrâya mânî olacak bütün dünyevî teklifleri tereddütsüz reddetmiş, Hakk’a kulluğu her şeyin üzerinde telâkkî etmiştir.
-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, İslâm’ı herkesin idrâk seviyesine göre, muhâtabının anlayabileceği ölçüde îzâh eder, bir kişinin bile hidâyeti kendisine târifi imkânsız büyük bir sürûr verirdi. Nitekim Hayber’in fethi gibi büyük bir hâdise esnâsında bile bir köleye İslâm’ı uzun uzun anlatmaktan lezzet duymuş ve onun hidâyetine vesîle olmuştu. (İbn-i Hişâm, III, 398)
Yine on günlük meşakkatli Tâif yolculuğunda sâdece hristiyan bir köle olan Addâs’ın hidâyetine vesîle olmuştu. Bunun üzerine Tâif’te yaşadığı bütün acı hâdiseleri unutuvermişti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün insanların İslâm nûruyla aydınlanabilmesi için bütün gücünü sarf ediyor, teblîğ husûsunda bıkmak usanmak ve yorulmak bilmiyordu. O’nun teblîğ hassâsiyetini gösteren bir hâdiseyi sahâbeden Ebû Rifâa -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hutbe okurken yanına vardım ve:
«–Yâ Rasûlallâh! Dînini bilmeyen bir garip geldi, sorup öğrenmek istiyor.» dedim.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dönüp bana baktı. Hutbeyi kesip yanıma geldi. Hemen O’na oturması için ayakları demirden bir şey getirdiler. Üzerine oturdu ve Allâh Teâlâ’nın kendisine öğrettiği bâzı şeyleri bana anlattı. Sonra tekrar hutbesine dönerek konuşmasını tamamladı.” (Müslim, Cum’a, 60)
Ashâb-ı kirâm da, hakîkatleri teblîğ ve gördükleri yanlışları düzeltme husûsunda çok titizdiler. Onlar arasında Allâh Rasûlü’nün sünnetine aykırı hareket edenleri îkaz etme vazîfesi belirli şahıslarla sınırlı değildi. Her biri yeri ve zamânı geldikçe üzerine düşen vazîfeyi yerine getirir, ne pahasına olursa olsun doğruyu ifâdeden çekinmez, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in sünnetine muhâlif bir duruma tahammül edemezlerdi. O’nun hadîslerine îtirâz edenlere, aslâ onlarla aynı çatı altında olamayacaklarını söylerler,153 hadîs-i şerîf karşısında kendi görüşünü söyleyenlere, bundan böyle bir daha kendisiyle aynı diyarda oturamayacaklarını ifâde ederek o yeri terk ederlerdi.154
Süfyân-ı Sevrî -kuddise sirruh- teblîğin ehemmiyetine dâir şöyle buyurmuştur:
“Horasan’a gidip teblîğde bulunman; senin için Mekke’de mücâvir olmandan (orada ikâmet etmenden) daha kazançlıdır.”
Teblîğ bu kadar mühim olunca bu vazîfeyi lâyıkıyla îfâ edecek şahsiyetlerin yetiştirilmesi de buna muvâzî olarak ehemmiyet kazanmaktadır. Şu hâdise, gönül ehli bir teblîğcinin kıymetini, açık bir şekilde ifâde etmektedir:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- birgün dostlarıyla birlikte oturuyordu. Onlara (Allâh’tan) bâzı talep ve temennîlerde bulunmalarını istedi. Oradakilerden bir kısmı:
“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusu paralarım olsun da Allâh yolunda infâk edeyim!..” şeklinde niyet izhâr etti.
Bir kısmı:
“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusu altınlarım olsun da Allâh için harcayayım!..” dedi.
Bâzıları da:
“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusu mücevherlere sâhip olayım da onları Allâh yolunda sarf edeyim!..” diye temennî etti.
Ancak Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Daha, daha fazlasını isteyin!” deyince onlar:
“–Allâh Teâlâ’dan daha başka ne isteyebiliriz ki?!” dediler.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Ben, içinde bulunduğumuz şu hânenin, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî gibi (müstesnâ ve seçkin, her yönden kâmil) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allâh’a itâat yolunda, yâni teblîğ ve ıslâh hizmetlerinde istihdâm etmeyi temennî ederim…” dedi. (Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54)
Şefkat ve merhametin mutlak menbaı olan Yüce Rabbimiz, kullarının Hak dîne çağrılmasında tâkib edilmesi gereken en müessir üslûbu şöyle beyan buyurmaktadır:
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
“(Ey Rasûlüm! İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve (lüzûmu hâlinde) onlarla en güzel bir üslûpla mücâdele et…” (en-Nahl, 125)
وَلَا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزِلَ إِلَيْنَا وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak, en güzel bir yolla mücâdele edin ve deyin ki: «Bize indirilene de, size indirilene de îmân ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz O’na teslîm olmuşuzdur.»” (el-Ankebût, 46)
وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِّمَّن دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ
(33)
وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ
(34)
“Sâlih ameller işleyip de: «Ben Allâh’a teslîm olanlardanım.» diyerek insanları Allâh’a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim olabilir! İyilik ve kötülük müsâvî değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tarzda önlemeye çalış.155 O zaman (göreceksin ki) Sen’inle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan ve sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 33-34)
قُلْ هَـذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَاْ وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللّهِ وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“De ki: İşte benim yolum budur; basîret üzere Allâh’a dâvet ediyorum. Ben ve bana uyanlar (işte böyleyiz). Ben Allâh’ı tesbîh ederim ve ben müşriklerden değilim.”(Yûsuf, 108)
Tavsiye edilen bu ilâhî üslûbun tatbîki netîcesinde târihte nice dikenleşmiş rûhlar güle dönmüş ve zindan gibi sîneler nûra gark olmuştur.
Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm-’ı Firavun gibi hakîkaten azmış ve doğru yoldan sapmış bir insana gönderirken bile, yumuşak bir üslûp kullanmalarını tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur:
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, nasîhat dinler veya Allâh’tan korkar.” (Tâ-hâ, 44)
Bu âyet-i kerîmede teblîğ metodunun iki esâsı görülmektedir:
1. Hakîkati muhâtaba teblîğ ederken, onun enâniyetini tahrîk etmeden yumuşak bir üslûp kullanmak:
Nitekim Firavun, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın mûcizeleri karşısında pek çok defâ îmâna temâyül ettiyse de, Hâmân ve etrâfı ona mânî oldular. Kendisi de gurûra ve kibre kapılarak îmân etmedi.
Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-’a “kavl-i leyyin, yâni yumuşak lisan” kullanmasını emir buyurarak bizlere bir teblîğ metodu tâlîm etmektedir. Buna göre önce kalbler yumuşatılacak, ondan sonra teblîğ edilecektir.156 Peygamberler ve Allâh dostlarının hayâtında hiçbir zaman münâkaşaya yer yoktur. Hâl ile teblîğ, mühim bir esastır.
Allâh Teâlâ’nın teblîğle vazîfelendirdiği peygamberler, gönül yapmaya geldiklerinden, insanlara hep gönül penceresinden bakmışlar, etraflarına dâimâ muhabbet ve şefkat tevzî ederek nicelerinin hidâyetine vesîle olmuşlardır. Eğer onlar, bu güzel ve firâsetli davranışların aksine hareket etselerdi, netîcede, arada uçurum bulunan insanlarla irtibat tamâmen kopar ve nihâyet bu gibi kimselere Hakk’ı teblîğ etme imkânı zâyî olurdu. Bu da, ilâhî murâda ters düşerdi. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kullarının, içine düştüğü bataklıktan kurtulmalarını istemektedir. Bunun için Hak Teâlâ, insanlık târihi boyunca, binlerce peygamber göndermiş ve en güzel bir üslûpla gönülleri tezkiye etmelerini onlara emir buyurmuştur. Yine aynı gâyeye mâtuf olarak insanlara lutfedilen ehlullâh da, insanların mânevî terbiyesinde bu nebevî üslûbu devâm ettirmişlerdir.
Güzel ahlâkla kabil-i telif olmayan kaba, kırıcı ve sert bir üslûb ile yapılan hizmetlerden hayır umulamaz. Bilhassa insanın rûhuna hitâb eden eğitim, irşad ve teblîğ gibi hizmetlerde, bu husus çok daha ehemmiyet arz etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ve O’nun şahsında bütün ümmete hitâben:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ
“(Ey Habîbim!) Allâh’tan (Sana gelen) bir rahmet sebebiyle, onlara yumuşak davrandın! Şâyet kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar, etrâfından dağılıp giderlerdi…” buyrulmuştur. (Âl-i İmrân, 159)
2. Hangi durumda olduklarına bakılmaksızın, teblîğin bütün insanlara şümûllendirilmesi:
Firavun, îmân etmeye yanaşmayan bir zâlim ve bedbaht olduğu gibi aynı zamanda Mûsâ -aleyhisselâm-’ı yok etmek uğruna binlerce mâsum yavruyu katletmiş bir cânî idi. Böyle olduğu hâlde ilâhî teblîğe muhâtab oldu.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Ebû Cehil’e defâlarca teblîğde bulunmuştur. Ebû Cehil ise, Peygamber Efendimiz’in apaçık nübüvvetini vicdânen kabûl ettiği hâlde nefsâniyetinin galebesi ve kibri sebebiyle bunu ikrâr edememiştir. Lâkin Allâh Rasûlü’nün bu üstün davranışı, Ömer bin Hattâb, Ebû Süfyân, Hind ve Vahşî gibi başlangıçta İslâm düşmanı olan nice kimselerin hidâyetine vesîle olmuştur.
İşte bu bakış açısı, gerek İslâmî hizmetlerde ve gerekse bütün beşerî münâsebetlerde muhâtapların fiilî durumları kadar, muhtemel hâllerinin de dikkate alınmasından doğan bir güzellik, yumuşaklık ve zarâfeti gerçekleştirme imkânı sağlar. Nitekim mutasavvıfların davranışlarında en olgun ve feyizli bir müessir olarak müşâhede edilen temel bakış açısı da budur.
Varlık Nûru’nun ibretlerle dolu yirmi üç senelik teblîğ hayâtını tedkîk ettiğimizde, bir teblîğcinin yolunu aydınlatan şu hususları müşâhede ederiz:
1. Allâh Rasûlü teblîğe en yakınlarından başlamıştı. Zîrâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ
“(Önce) yakın akrabâlarını inzâr et, (âhiret azâbıyla uyar!)” (eş-Şuarâ, 214)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi (öyle) bir ateşten koruyun ki onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Onun başında gâyet katı ve şiddetli melekler vardır, onlar Allâh’a isyân etmezler ve emredildikleri her şeyi yaparlar.” (et-Tahrîm, 6)
2. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İslâm’a dâvette, tedrîcîliğe riâyet etmiş, basitten zora doğru kademeli olarak ilerleyen bir yol tâkib etmiştir.
Allâh Teâlâ’nın ilk emri
اقْرَأْ
“Oku!” (el-Alak, 1) âyeti idi.
Sonra Efendimiz’e risâlet vazîfesi verilmiş,
قُمْ فَأَنذِرْ
“Kalk ve îkâz et!” (el-Müddessir, 2) buyrulmuş, bundan sonra ise:
وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ
“(Önce) yakın akrabâlarını inzâr et, (âhiret azâbıyla uyar!)” (eş-Şuarâ, 214) emr-i ilâhîsi gelmiştir.
Bunu müteâkıben vazîfenin sınırı bütün şehri ihâta edecek şekilde genişletilerek şöyle buyruldu:
وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولًا يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ
“Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o belde halkını helâk edici değildir. Zâten Biz ancak halkı zâlim olan memleketleri helâk etmişizdir.” (el-Kasas, 59)
Bir sonraki merhalede, çevre vilâyetleri de kapsayacak şekilde dâvetin sınırları genişledi:
وَهَـذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا
“Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki Kitapları tasdîk eden, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübârek bir Kitap’tır…” (el-En’âm, 92)
Nihâyetinde teblîğ vazîfesinin hudutlarının bütün insanlığı içine alacak kadar geniş olduğu îlân edildi:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
“(Ey Muhammed!) Biz Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Biz Sen’i bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Sebe’, 28)
Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz, muhâtapları husûsunda tedrîcîliğe riâyet ettiği gibi teblîğ edeceği ahkâmı anlatırken de aynı usûle başvurmuştur. Namaz ve orucun emredilmesi, içki ve fâizin yasaklanması gibi pek çok husus buna birer misâl teşkil eder.
Varlık Nûru, îman, ibâdet ve ahlâkıyla mükemmel bir seviyeye getirdiği ashâbını, ânî bir değişimle değil, hissedilmeyen, yavaş ve tedrîcî bir gelişimle ulvî bir seviyeye çıkarmıştır. Meselâ Muâz bin Cebel’i Yemen’e gönderirken ona yaptığı tavsiyeler bunu açıkça göstermektedir:
“Muhakkak ki sen, halkı ehl-i kitâb olan bir memlekete gidiyorsun. Onları, Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet etmeye dâvet et. Şâyet buna itaat ederlerse, Allâh’ın kendilerine bir günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu kabûl edip itaat ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtın farz kılındığını haber ver. Buna da itaat ettikleri takdirde, mallarının en kıymetlilerini almaya kalkma! Mazlûmun bedduâsını almaktan sakın, çünkü onun bedduâsı ile Allâh arasında perde yoktur.”(Buhârî, Zekât 41, 63; Müslim, Îman 29-31)
3. Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, teblîğ ve tâlîm için muhâtabının zaman, mekân ve hâlet-i rûhiye açısından en müsâit ânını kollardı.
Sahâbeden İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, insanlara perşembe günleri vaaz ederdi.
Bir kimse ona:
“–Ey Ebû Abdurrahmân! Keşke bize her gün vaaz etsen!” dedi.
İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- ona şunları söyledi:
“–Sizi usandırmamak için her gün vaaz etmiyorum. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bıkıp usanmayalım diye, dinlemeye istekli olduğumuz günleri kollardı.” (Buhârî, İlim, 11, 12)
Mekke Fethi esnâsında Abbâs -radıyallâhu anh-, müslüman olmayı kabûl eden Ebû Süfyân’ı getirdi ve Allâh Rasûlü’ne şöyle dedi:
“–Yâ Rasûlallâh! Ebû Süfyân iltifâtı seven bir kimsedir. (Onun şerefleneceği) bir şey yapsanız!”
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Doğru söyledin! (Şehre girerken îlan edin:) Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar (evinden dışarı çıkmazsa) emniyettedir.” buyurdu. (Ebû Dâvud, Harâc, 24-25/3021)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zaman zaman kendisine soru soran kimselere, bu kişilerin durumlarına göre cevap vermiş, şahsa münhasır metodlar tâkib etmiştir.
“Amellerin en fazîletlisi hangisidir?” diye soran muhtelif kimselere durumlarına göre şu farklı cevapları vermiştir:
“Amellerin en fazîletlisi, Allâh’a îman, Allâh yolunda cihâd ve hacc-ı mebrûrdur!” (Buhârî, Hacc, 4)
“Vaktinde kılınan namazdır!” (Buhârî, Mevâkît, 5)
“Zikrullâhtır!” (Muvatta’, Kur’ân, 24)
“Allâh için sevmektir!” (Ebû Dâvud, Sünnet, 2)
“Hicrettir!” (Nesâî, Bey’at, 14)
“Anne ve babaya hizmettir!” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 330)
4. Peygamber Efendimiz, her hususta kolaylaştırmayı ve müjdelemeyi hayâtının esâsı kabûl etmiş, teblîğ esnâsında da buna âzâmî derecede riâyet etmiştir.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim 11, Edeb 80)
Nitekim Cenâb-ı Hak da:
يُرِيدُ اللّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ
“…Allâh size kolaylık diler, güçlük istemez…” (el-Bakara, 185)
وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ
“…Rahmetim her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır…” (el-A’râf, 156) buyurmaktadır.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu âyeti tefsîr sadedinde şöyle buyurmuştur:
“Allâh Teâlâ varlıkları yarattığı zaman, kendi katında Arş’ın üstünde bulunan kitâbına: «Rahmetim gerçekten gazabıma gâliptir!» diye yazmıştır.” (Buhârî, Tevhîd, 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe, 14-16)
Ashâbdan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle bir hâdise nakleder:
Bedevînin biri, Mescid-i Nebevî’de küçük abdestini bozmuştu. Sahâbîler hemen onu azarlamaya başladılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Adamı kendi hâline bırakın. Abdest bozduğu yere bir kova su dökün. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.” buyurdu. (Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80)
5. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- teblîği esnâsında insanları ilâhî azâb ile uyarmış, onları âhirete hazırlanmaya teşvîk etmiştir.
Âlemlerin Efendisi, dâvete ilk başladığında, Hâşimoğulları’na şöyle hitâb etmişti:
“Ben sizi «Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke leh: Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur! O birdir! O’nun, ortağı yoktur!» diyerek şehâdet getirmeye dâvet ediyorum. Ben de, O’nun kulu ve Rasûlü’yüm. Bunu böylece kabûl ve ikrâr ettiğiniz takdirde, sizin Cennet’e gireceğinize kefîl olurum.
Siz, kıyâmet günü iyi amellerinizle gelmez de dünyâyı boyunlarınıza yüklenmiş olduğunuz hâlde gelirseniz, ben sizden yüz çeviririm! O zaman siz bana: «Yâ Muhammed!» dersiniz. Ben ise şöyle derim.”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Şöyle derim.” buyururken, yüzünü onlardan başka tarafa çevirdi ve bu hareketi iki defâ tekrarladı. (İbn-i İshâk, s. 128; Ya’kûbî, II, 27)
6. Peygamber Efendimiz teblîğ ettiği hususları, sâdece sözleriyle değil bizzat kendi hayâtında tatbîk etmek sûretiyle, hâliyle de insanlara arz ediyordu.
İslâm’ın yaşanarak teblîğ edilmesi, irşâdın en güzel şeklidir. Ashâb-ı kirâm, dünyânın en ücrâ köşelerine kadar îman sadâsını duyurmak ve insanları hidâyete kavuşturmak için kendilerini İslâm’a adamışlardır. Bugün aynı vecd ve heyecanla İslâm’ın güzelliklerini dünyâya sergilemek, en güzel bir teblîğ metodudur.
İslâm’ı yaşayarak ve anlatarak teblîğ etmek, imkân nisbetinde her mü’minin üzerine ilâhî bir vazîfedir. Günümüzde imkânların genişlemesi ve iletişim vâsıtalarının çoğalması sebebiyle, bu vazîfenin mes’ûliyeti de iyice ağırlaşmıştır. Dünyânın ücrâ bir köşesinde yaşayıp da İslâm’dan haberi olmayanlar bir tarafa, yakınımızda bulunduğu hâlde, îkaz ve irşâdında ihmâlkâr davrandığımız pek çok kimse, âhirette yakamıza yapışacak ve hesap soracaktır.
Bu hususta Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- buyuruyor ki:
“Şunu duyardık:
Kıyâmet gününde bir adam, tanımadığı bir adamın yakasına yapışarak dâvâcı olacak. Adam:
«–Benden ne istiyorsun? Birbirimizi tanımıyoruz ki!» diyecek.
Diğeri ise:
«–Dünyâda beni hatâ ve kötü işler üzerinde görür de alıkoymaz, îkâz etmezdin.» cevâbını verecek.” (Rudânî, Cem’u’l-Fevâid, V, 384)
İslâm Teblîği ve Misyonerlik
İslâm’da teblîğ ve irşâdın gâyesi, hak dînin insanlara ulaştırılmasıdır.157 Maksat, insanların zorla ve her türlü yola başvurarak müslümanlaştırılması değildir.158
Hristiyan misyonerliği ise muhâtapların her hâlükârda hristiyanlaştırılması ve vaftiz edilmesini hedeflemektedir.159 Misyonerlerin örnek aldığı Pavlus, bir mektubunda hareket tarzını şöyle dile getirmektedir:
“Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahûdîleri kazanmak için yahûdîlere yahûdî gibi davrandım. Kendim şerîata tâbî olmadığım hâlde, şeriatçıları kazanmak için onlara şerîata bağlıymışım gibi davrandım. Îsâ Mesîh’in kânunlarına bağlı olmama rağmen, kanunsuzları kazanmak için kanunsuzmuşum gibi davrandım. Zayıfları kazanmak için onlarla zayıf oldum. Ne yapıp yapıp bâzılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum.”160
Görüldüğü gibi Pavlus, gâyesine ulaşmak için, hiçbir kâide ve hudut tanımadan her türlü vâsıtayı kullanmayı meşrû görmektedir. Oysa ki İslâm’da şer’î gâyelere gayr-i meşrû vâsıtalarla gidilmesi yasaklanmıştır. Baştan beri muharref Hristiyanlık’ın benimsediği bu yanlış usûl, yâni kitlelere mesajı ulaştırmak yerine onları her ne pahasına olursa olsun hristiyanlaştırma gayreti, dînin özünün bozulup kaybolmasına, mesajın her girdiği yerde değişiklik arz ederek dînin müntesiplerinin zamanla fırkalar hâline gelmesine sebep olmuştur.
Hristiyanlaştırma çalışmalarında misyonerlerin, ictimâî ve siyâsî açıdan zor durumda olan kitlelere, fakir, mültecî, azınlık, savaş ve tabiî afet mağduru kişilere yaklaşıp, bu kişilerin içinde bulundukları maddî ve rûhî buhrânı istismâr ettikleri, onların âdeta îmanlarını satın almaya çalıştıkları görülür.
Diğer taraftan misyonerliğin, emperyalizm ile içli dışlı olduğu, gâyenin dînî olmaktan çok siyâsî olduğu bilinmektedir. Misyonerler hedef aldıkları ülkeye yerleşmek sûretiyle okullar, yabancı dil kursları ve benzeri eğitim faâliyetleri örtüsü altında insanları hristiyanlaştırmaya çalışmaktadırlar.
Pavlus’un usûlünü izleyen günümüz misyonerleri, “takıyye” yapmakta, yâni gerçek kimliklerini saklayarak muhâtabın hoşuna gidecek şekilde görünmeyi esas almaktadırlar. Meselâ hedef seçtikleri müslümanlara şirin gözükmek için, Kur’ân’dan âyetler okumak, müslüman kıyafetlerine bürünmek, “papaz”, “râhip” yerine “hoca”; “kilise” yerine “câmi” gibi İslâmî kavramları kullanmak gibi usuller tâkib etmektedirler. Yine insanları dinlerinden döndürmek ve kendilerine ısındırmak için, Hristiyanlık’tan pek çok tâviz vermeyi esas hâline getirmişlerdir.161
Misyonerlerin bu kadar hummâlı çalışmalarına karşı müslümanların da kendilerinin ve evlâtlarının terbiyesine önem vermeleri, İslâm’ı en güzel şekilde öğrenip tatbîk etmeye ve diğer insanlara ulaştırmaya çalışmaları gerekmektedir. Müslümanlar en azından, muharref dinlerini yaymak için böylesine gayret sarf eden misyonerlerden ibret almalı, hak olan İslâm dînini yaşayarak teblîğe gayret etmelidir. Zîrâ şükrünü ödememiz mümkün olmayan İslâm nîmetinin teblîğ mes’ûliyetini unutmamak îcâb eder.
Merhûm şâirimiz Mehmed Âkif, müslümanların bu husustaki zaafına işâret ederek şöyle demektedir:
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler;
Ulemâ vahy-i ilâhîyi mi bilmem, bekler?!
Ebû Leheb ile Karısının Hazret-i Peygamber’e Karşı Tavır Alışları
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hâne-i saâdetleri, iki ebediyyet fukarâsı Ebû Leheb ile Ukbe bin Ebî Muayt’ın evleri arasında idi. Bunlar, her türlü pisliği getirip Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kapısının önüne atarlardı. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in rakîk ve temiz gönlü, komşularının bu çirkin muâmelesinden incinir:
“–Ey Abdi Menaf Oğulları! Bu nasıl komşuluk?!” diye sitem eder, pislikleri kapısının önünden yayı ile uzaklaştırırdı. (İbn-i Sa’d, I, 201)
Ebû Leheb, birgün yine aynı menfur hareketini yapmak üzereyken Hazret-i Hamza onu gördü. Pisliği elinden alıp başının üzerine döktü. Ebû Leheb, bir taraftan pislikleri temizlerken, diğer taraftan da Hazret-i Hamza’ya hakâret ediyordu.162
Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl de Allâh Rasûlü’ne ezâ ve cefâ etmekte kocasından geri kalmaz, her gece dikenli ağaç dallarını büyük bir demet yapar, boynuna bağlar, geceleyin ayağına batması için Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in geçeceği yollara atardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, ipek üzerine basar gibi onların üzerine basar geçerdi.163
Onların bu zulümleri sebebiyle haklarında Tebbet Sûresi nâzil olmuştu. Ümmü Cemîl bunu duyunca, eline büyükçe bir taş alarak Peygamber Efendimiz’i aramaya çıktı. Allâh Rasûlü, o esnâda Hazret-i Ebû Bekir ile birlikte Kâbe’de bulunuyordu.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, onun geldiğini görünce Varlık Nûru’na:
“–Yâ Rasûlallâh! Bu Ümmü Cemîl’dir. Çirkef bir kadındır. Siz’i görüp eziyet etmesinden korkuyorum. Keşke bu kadın Sana bir zarar vermeden kalkıp gitmiş olsaydın!” dedi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–O beni göremez!” buyurdu.
Hakîkaten de Ümmü Cemîl yanlarına geldiği hâlde Allâh Rasûlü’nü göremedi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın yanında bâzı hezeyanlar savurduktan sonra çekip gitti.164
a
Nübüvvetten önce Peygamber Efendimiz’in kerîmesi Hazret-i Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb’in oğlu Uteybe ile, Hazret-i Rukıyye de diğer oğlu Utbe ile nişanlanmış olup henüz evlenmemişlerdi. Tebbet Sûresi nâzil olunca Ümmü Cemîl, oğullarına:
“–Rukıyye ve Ümmü Gülsüm dinden çıkmışlardır. Onlardan ayrılın!” dedi.
Ebû Leheb de:
“–Muhammed’in kızını boşamazsanız, başım başınıza harâm olsun!” diyerek yemin etti.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü’nün yanına gelen Uteybe:
“–Ben, Sen’in dînini tanımıyorum. Kızından da ayrıldım. Artık ne Sen bana gel ne de ben Sana gelirim!” dedikten sonra Âlemlerin Efendisi’nin gömleğini yırttı!
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uteybe’nin yapmış olduğu bu terbiyesizlik karşısında:
“–Allâh’ım! Köpeklerinden bir köpeği ona musallat et!” diyerek bedduâ etti.
Bir müddet sonra Uteybe bir ticâret kafilesiyle yola çıktı. Zerkâ diye bilinen bir yerde konakladılar. O gece bir arslan gelip çevrelerinde dolaşmaya başlayınca Uteybe:
“–Vay anam! Vallâhi Muhammed’in dediği gibi bu beni yiyecek! Kendisi Mekke’de, ben Şam’da olsam da benim kâtilim İbn-i Ebî Kebşe’dir!”165 dedi.
Arslan o gece çevrelerinde dolaştıktan sonra dönüp gitti. Arkadaşları Uteybe’yi ortalarına alıp uyudular. Arslan geri geldi. Aralarından geçti. Yavaş yavaş ve koklaya koklaya Uteybe’nin yanına kadar vardı, başını yakalayıp öyle bir ısırdı ki, Allâh düşmanı ölümle burun buruna geliverdi.
Uteybe:
“–Ben size «Muhammed, insanların en doğru sözlüsüdür.» demedim mi?” diyerek ölüp gitti.
Ebû Leheb, oğlu Uteybe’nin fecî âkıbetini haber alınca:
“–Ben size «Muhammed’in oğlum hakkındaki bedduâsından korkuyorum.» dememiş miydim?” dedi.166
Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, bu dönemde Ebû Leheb gibi daha nice müşriğin pek çok eziyetlerine mâruz kaldı. Onların hepsine sabır ve tahammülle mukâbele ederek teblîğine devâm etti.
Mekkelilerin Uzlaşma Gayretleri
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hiçbir şeye aldırmadan İslâm’ı teblîğe devâm edişi, müşrikleri çileden çıkarıyordu. Müslümanlara ateş püskürmeye başladılar. Çünkü yeni gelen dîn, menfaatlerine dokunmaktaydı. Hemen Ebû Tâlib’e koştular. Durumu anlatıp yeğenine mânî olmasını istediler. Ebû Tâlib, onları nezâketle savdı. Hazret-i Peygamber’e de hiçbir şey söylemedi.
Böylece hiçbir şeyin değişmediğini gören müşrikler, tekrar Ebû Tâlib’e geldiler ve:
“–Ey Ebû Tâlib! Artık tahammülümüz kalmadı! Biliyorsun ki kardeşinin oğlu, bizim dînimizi ve ilâhlarımızı kötülüyor. Bizi de ahmaklıkla suçluyor. Eğer yeğenini şu yaptıklarından vazgeçirmezsen, hem sana hem de O’na karşı geleceğiz. Ya O’nu bu işten vazgeçir, ya da O’nun üzerinden himâyeni kaldır! Biz O’nun hakkından geliriz…” dediler.
Ebû Tâlib, bu sözler üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e müşriklerin tavırlarını nezâketle anlattı. O’nu himâyeden vazgeçmemekle berâber müşriklere karşı koymak istemediğini de hissettirerek:
“–Beni de kendini de koru!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok üzüldü. Çünkü amcasının sözleri, gerektiğinde kendisini korumaktan vazgeçeceği mânâsına da geliyordu. Mübârek gözleri nemlendi. Zîrâ müslümanlar henüz zayıftılar. Servet ve kuvvete râm olmuş bulunan Kureyş’in azgın müşriklerine karşı koyacak güçleri yoktu.
Bu esnâda Rasûlü’nün içine düştüğü zorluğu aşabilmesi için Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا
(8)
رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا
(9)
“Rabbinin ismini zikret! Her şeyi bırakıp bütün varlığınla yalnız O’na yönel! O (Allâh ki), doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nun himâyesine sığın!” (el-Müzzemmil, 8-9)
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüznü dağıldı. Sarsılmaz bir îman ve üstün bir şecâatle, amcası Ebû Tâlib’e şu meşhur sözlerini söyledi:
“–Ey amcacığım! Allâh’a yemin ederim ki, bu adamlar, bir elime Güneş’i, bir elime de Ay’ı koysalar, ben yine bu dâvetten vazgeçmem!”
Bu sözlerinin ardından nemli gözlerle oradan ayrıldı.
Böylesine bir cevap beklemeyen Ebû Tâlib âdeta sarsıldı. Îmân etmemişti, ama Hazret-i Peygamber’i evlâdı gibi severdi. Hem vefât etmeden az evvel oğullarını toplayıp Hazret-i Peygamber’i hangisinin himâyesine alacağını soran babası Abdülmuttalib’e:
“–Babacığım! Biliyorsun zengin değilim, fakat yumuşak kalbli ve şefkat sâhibiyim. Kardeşimin oğluna bakmayı canıma minnet bilirim. Bu hususta sana söz veririm; O’nu bana emânet et!..” diye teminat vermişti.
Bu yüzden Âlemlerin Efendisi’nin böyle mahzun bir şekilde yanından ayrılmasına Ebû Tâlib’in merhametli yüreği dayanamadı, O’nun ardından haykırdı:
“–Ey kardeşimin oğlu! Gel, istediğini söyle! Yemin ederim ki, hiçbir şey karşısında Sen’i onlara teslîm etmem!” (İbn-i Hişâm, I, 276-278; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 96-97)
Müşrikler arzularına nâil olamayınca Velîd bin Mugîre’nin oğlu Umâre’yi Ebû Tâlib’e götürdüler ve:
“–Bu Umâre, Kureyş gençlerinin en güçlü ve en yakışıklısıdır. Sen bunu al, onun aklından ve kuvvetinden istifâde et! Senin evlâdın olsun. Baba ve atalarının dînine karşı çıkan, kavmini bölen, fikirlerini hiçe sayan şu yeğenini bize teslîm et, O’nu öldürelim!” diyerek ahmakça ve rezil bir teklifte bulundular.
Ebû Tâlib:
“–Vallâhi siz bana ne kötü bir şey teklif ediyorsunuz! Siz bana oğlunuzu vereceksiniz, ben onu sizin için besleyeceğim. Ben de oğlumu size vereceğim, siz ise O’nu öldüreceksiniz öyle mi? Böyle bir şey kesinlikle olamaz!” cevâbını verdi. (İbn-i Hişâm, I, 279; İbn-i Sa’d, I, 202)
Müşrikler Ebû Tâlib’e:
“–Muhammed’e haber gönder, gelsin de O’na insaflı tekliflerde bulunalım.” dediler.
Amcası haber salınca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen geldi. Ahnes bin Şerîk:
“–Sen bizi ve ilâhlarımızı yermeyi bırak, biz de Sen’i ve İlâh’ını rahat bırakalım!?” dedi.
Rasûlullâh Efendimiz başını kaldırıp semâya baktı ve:
“–Şu Güneş’i görüyor musunuz?” diye sordu.
“–Evet, görüyoruz.” dediklerinde Allâh Rasûlü, İslâm dîninin yüceliğini ve istikbaldeki durumunu en güzel şekilde ortaya koyan şu derin cevâbı verdi:
“–Peki ben sizin bu Güneş’in ışıklarından istifâde etmenize mânî olabilir miyim?”
Ebû Tâlib:
“–Allâh’a yemin ederim ki, kardeşimin oğlu bize hiçbir zaman yalan söylememiştir!” dedi.
Nasipsiz müşrikler öfkeyle kalkarak Âlemlerin Efendisi’nin huzûrundan ayrıldılar. (İbn-i İshâk, s. 136; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 92; İbn-i Sa’d, I, 202-203)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, bundan sonra Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin Hicr mevkiinde toplanarak, Peygamber Efendimiz’i görür görmez hep birden saldırıp öldüreceklerine dâir, Lât, Menât, Uzzâ, Nâile ve İsâf adlı putları üzerine yemin ettiler. Herkes kendi payına düşen kan bedelini ödeyeceğini de taahhüd etti.
Bunu haber alan kerîmesi Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, ağlayarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldi. Kavminin yapmış oldukları menfur antlaşmayı babasına haber verdi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- su isteyerek abdest aldı. Sonra doğruca Mescid-i Harâm’a gitti.
Müşrikler, Peygamber Efendimiz’i gördüklerinde heyecanla:
“–İşte bu O!” dediler.
Fakat Âlemlerin Efendisini olanca heybetiyle karşılarında görünce, aldıkları karara rağmen bir anda bakışlarını yere indirdiler ve başlarını önlerine eğdiler. Hiçbiri yerinden kalkmaya cesâret edemedi. Gözlerini kaldırıp Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzüne dahî bakamadılar. Efendimiz yanlarına gelip önlerinde durdu. Sonra yerden bir avuç toprak alıp:
“–Yüzünüz kara olsun!” buyurarak onlara doğru saçtı.
O gün kendisine toprak tânesi isâbet eden müşriklerden her biri, Bedir Harbi günü kâfir olarak öldürülüp cehennem çukuru misâli bir kuyuya dolduruldu. (Ahmed, I, 303)
Bu hâdisenin ardından Ebû Tâlib, Hâşimoğulları ile Muttaliboğulları’nı çağırdı. Onlardan âile şerefi adına Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i Kureyşlilere karşı muhâfaza etmelerini istedi. Ebû Leheb’in dışında hepsi kabûl ettiler.167
Ebû Tâlib’e yaptıkları mürâcaatların fayda vermediğini gören müşrikler, bu sefer doğrudan doğruya Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e giderek:
“–Sen, soyca temiz, mevkîce yükseksin! Şimdiye kadar Araplar arasında kimsenin yapmadığını yapıyor, söylemediğini söylüyorsun. Aramıza ayrılık soktun. Bizi birbirimize düşürdün. Böyle hareket etmekten maksadın nedir?
Zengin olmak için böyle yapıyorsan, sana istediğin kadar mal verelim. Kabîleler arasında Sen’den zengin kimse bulunmasın!
Reislik arzusundaysan, hemen Sen’i kendimize baş yapalım; Mekke’nin hâkimi ol!
Şâyet asil bir kadınla evlenmek fikrinde isen, sana Kureyş’in en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim!
Eğer cinlerin, şeytanların şerrine uğramışsan, hekimlere götürelim. Sen’i kurtarmak için her fedâkârlığa katlanalım.
Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki, gel bu dâvâdan vazgeç!” dediler
Zavallı müşrikler, insanın en büyük handikapları olan mal-mülk, mevkî ve kadın ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i dâvâsından vazgeçireceklerini zannediyorlardı.
Onlar, her zaman adam avlama vâsıtası olarak kullandıkları bu üç teklife, Peygamber Efendimiz’in de “hayır” diyemeyeceğini düşünüyorlardı.
Servet, şöhret ve şehvet, ekseriyetle insanoğlunun irâdesini eriten üç büyük nefsânî tuzaktır. Fakat müşrikler, Allâh Rasûlü’nün nûrlu hayâtında bu ve benzeri süflîliklerin hiçbir zaman yeri olmadığını nasıl da kavrayamıyorlardı?..
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gâyet açık ve net olan cevâbı da bu hakîkati haykırıyordu:
“–Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Ne mal, ne mülk, ne saltanat ve ne de reislik! Benim tek istediğim şudur: Putlara tapmaktan vazgeçiniz, yalnız bir olan Allâh’a ibâdet ediniz!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 99-100)
Müşrikler ise, nefislerine râm oldukları için O’nun ulvî dâvâsını bir türlü idrâk edemiyorlar, kendisinden putlara tapmasını bile isteyecek kadar ileri gidiyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi, onlara kendisini şu şekilde takdîm ediyordu:
قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنكِصُونَ
“De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allâh’ı bırakıp taptıklarınıza ibâdet etmekten kesinlikle menedildim ve ben, Âlemlerin Rabbine teslîm olmakla emrolundum.” (el-Mü’min, 66)
قُلْ إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللّهَ وَلا أُشْرِكَ بِهِ إِلَيْهِ أَدْعُو وَإِلَيْهِ مَآب
“…De ki: Ben ancak Allâh’a kulluk etmekle ve O’na aslâ ortak koşmamakla emrolundum. Ben yalnız O’na çağırıyorum ve dönüşüm O’nadır.” (er-Ra’d, 36)
إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
(91)
وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا مِنَ الْمُنذِرِينَ
(92)
“Ben ancak bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine -ki O burayı dokunulmaz kılmıştır- kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zâten O’na âittir. Bana müslüman olmam ve Kur’ân okumam emredildi.
Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa, de ki: Ben sâdece îkâz edenlerdenim!” (en-Neml, 91-92)
قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
(161)
قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
(162)
لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ
(163)
قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْس
(164)
“De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dîne, Allâh’ı tevhîd eden İbrâhîm’in dînine hidâyet etti. O, aslâ müşriklerden değildi.
De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayâtım ve ölümüm hepsi Âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana sâdece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.
De ki: Allâh her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka Rab mı arayacağım?..” (el-En’âm, 161-164)
قُلْ هَـذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ
“De ki: Benim yolum (işte) budur! Ben basîret üzere Allâh’a çağırıyorum…” (Yûsuf, 108)
قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ
“De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğinden bir şey iddiâ eden ve olduğundan başka görünen kimselerden de değilim.” (Sâd, 86)
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu kat’î tavırları karşısında müşrikler, hiç olmazsa putlarının kötülenmesi meselesine çözüm getirmek istediler. Hazret-i Peygamber’den, putlarını zemmetmekten vazgeçmesini taleb ettiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ
(8)
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ
(9)
“(Hakîkati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar isterler ki, Sen yumuşak davranasın, onlar da Sana yumuşak davransınlar.” (el-Kalem, 8-9)
Yâni İslâm hakîkatini kabullenemeyen müşrikler, menfaatleriyle çatışan âyetleri terk etmesi şartıyla, Peygamber Efendimiz’le bir uzlaşma zemininde buluşabileceklerini ve bu takdirde kendisiyle gâyet güzel geçinebileceklerini ifâde ediyorlardı. Fakat âyet-i kerîmelerdeki hüküm gâyet açıktı:
إِذاً لَّأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرً
“(Eğer böyle yapsaydın) o zaman hiç şüphesiz (Biz de), Sana hayâtın ve ölümün sıkıntılarını (bunaltan azâbını) kat kat tattırırdık. Sonra Biz’e karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” (el-İsrâ, 75)
Yâni tevhîdden tâviz vermek, bu zor zamanlarda bile yasaklanmıştır. Çünkü bu, dînin daha tam kurulmadan tahrîbe uğraması demek olurdu ki, müşriklerin çirkin emelleri de zâten buydu. Fakat istediklerine nâil olamadıkça taleplerini câhilâne bir şekilde sıklaştırıp büyütüyorlar, putlarının durumlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Bunun için şu gülünç teklifi yapacak kadar ileri gittiler:
“–Sen bizim putlarımıza tap; biz de Sen’in Allâh’ına ibâdet edelim. Böylece aramızdaki ihtilâf kalkar!” dediler.
İslâm’ın rûh ve mantığına tamâmen zıt olan bu teklife de Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle cevap verdi:
قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ
(1)
لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ
(2)
وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ
(3)
وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ
(4)
وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ
(5)
لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ
(6)
“De ki: «Ey (câhil ve ahmak) kâfirler! Ben sizin tapmakta olduğunuza tapmam! Benim taptığıma da sizler tapmazsınız! Ben sizin taptığınıza tapacak değilim! Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz! Sizin dîniniz size, benim dînim banadır!»” (el-Kâfirûn, 1-6)168
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüce dâvetine başlangıçta fakir, köle ve zayıf kimseler îmân ettiler. Bununla birlikte Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gibi, zenginlerden îmân edenler olmuşsa da bunların sayıları pek azdı.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, müşrikler tarafından uzlaşmak için yapılan mal, makam gibi her türlü teklifi reddetmesi, O’nun, -bâzılarının iddiâlarının zıddına-, zenginlik veya liderlik elde etmek niyetinde olmadığını apaçık bir sûrette ortaya koymaktadır. Zîrâ Âlemlerin Efendisi’nin günlük hayâtı, elinde her türlü imkân bulunduğu zamanlarda bile, fakirlerin hâlinden farksızdı. Şüphesiz bu durum, O’nun zühd, tevâzû ve kanaat gibi nebevî ahlâkının bir tezâhürüydü.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- isteseydi Kureyşlilerin başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabûl ederek bu imkân ve kuvveti ileride İslâm’ın teblîği için bir vâsıta olarak kullanabilirdi. Lâkin Varlık Nûru Efendimiz, böyle bir siyâsete girmeye ve bunu dâvâsına âlet etmeye aslâ râzı olmadı. Çünkü İslâm, her türlü gâye ve vâsıtayı kullanma husûsunda, dînin haysiyet ve şerefine sadâkat kâidesini dâimâ muhâfaza etmiştir. Bu sebeple müslümanlar, birçok durumda fedakârlık ve cihâda mecbur kalırlar. Çünkü tâkib ettikleri yol, kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan sırât-ı müstakîmdir.
Kur’ân-ı Kerîm’in Îcâzı ve Dinleyenler Üzerindeki Tesiri
Îcâz, lügatte bir kimseyi âciz bırakmak veya fersah fersah aşmak mânâsına gelir. Istılâhî mânâda ise Kur’ân-ı Kerîm’in, makamların en yücesinden sâdır olması sebebiyle, ister belâgati yönünden, ister teşrîî değerleri bakımından, isterse de gaybî haberleri cihetinden, onun bir benzerini getirmekten bütün beşeriyetin âciz bulunmasını ifâde eder.
Allâh Teâlâ beşeriyete lutfettiği son Kitâb’ını en mükemmel bir sûrette ve Arap lisânı ile inzâl buyurmayı murâd ettiğinden, bu dili konuşan insanlara Kur’ân’ın nüzûlünden asırlar evvel başlamak üzere bir talâkat (konuşma güzelliği), belâgat (söz güzelliği) ve edebiyat temâyülü vermiştir. Araplar, çeşitli yarışmalarla bu sahada faâliyet gösterirken, dillerinin daha da inkişâf etmesini sağlamışlar ve netîcede bu lisân, ilâhî kelâmı ifâdeye medâr olacak bir zenginlik ve mükemmellik kazanmıştır.
Asırlarca devâm eden bu faâliyet sonunda, Araplar arasında îcâzkâr söz söylemek en makbûl bir meslek hâline geldi. Şâirler ve hatipler, toplumda gıpta edilen göz kamaştırıcı bir mevkîye yükseldiler. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sâdır olan mûcizelerin en büyüğü, sözlerin zirvesi olan kelâm-ı ilâhî, yâni Kur’ân-ı Kerîm oldu.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en mühim vasıflar, akıl, idrâk, iz’ân ve beyân olduğu için en son ve en mütekâmil kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in îcâzı da akıl, beyan ve ilim sahasında tahakkuk etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
الرَّحْمَنُ
(1)
عَلَّمَ الْقُرْآنَ
(2)
خَلَقَ الْإِنسَانَ
(3)
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
(4)
“Rahmân, Kur’ân’ı tâlim buyurdu. İnsanı yarattı, ona beyânı öğretti.” (er-Rahmân, 1-4)
Kur’ân-ı Kerîm’in kâbına varılmaz îcâzı hakkında lisân âlimleri sayısız eserler telif etmiş ve bunlarda çok dakîk fikirler ortaya koymuşlardır. Biz burada, bunlardan cüz’î bir hulâsa arz etmek istiyoruz.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamberliğini îlân edince kâfirler:
وَقَالُوا لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَاتٌ مِّن رَّبِّهِ
“Rabbi’nin katından O’na birtakım mûcizeler indirilmeli değil miydi?..” diyerek îtirâz ettiler.
Allâh Teâlâ onlara şöyle cevap verdi:
قُلْ إِنَّمَا الْآيَاتُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
(50)
أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
(51)
“…Onlara: «Mûcizeler ancak Allâh’ın katındadır. Ben ise sâdece apaçık bir uyarıcıyım.» de! Kendilerine okunan bir Kitâb’ı Sana indirmemiz onlara (mûcize olarak)yetmiyor mu? Şüphesiz onda îmân eden bir toplum için rahmet ve nasîhat vardır.” (el-Ankebût, 50-51)
Kur’ân’ın îcâzı; belâgat ve üslûbu, muhtevâsının zenginliği, ihtivâ ettiği esasların insanlığı tatmîn etmesi, gaybî haberler vermesi, dâimâ geçerliliğini muhâfaza etmesi, teşrî sahasındaki üstünlüğü gibi pek çok hususta zâhir olmuştur.
Kur’ân’ın mûcize oluşunun en mühim yönünü belâgati ve üslûbu teşkil eder. Belâgat; muhtevâya, maksada, mevzûya ve muhâtaba göre, yâni hâlin gerektirdiği şekilde en uygun sözü söylemektir. Kur’ân-ı Kerîm, ele aldığı bütün hususlarda bunu en güzel bir tarzda gerçekleştirmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm, fesâhat bakımından da şâheserdir. Seçtiği kelimelerde, kurduğu cümlelerde ve bunların ifâde ettiği mânâlarda, en ufak bir eksiklik bulmak mümkün değildir.
Kur’ân’da mânâ gibi diksiyon169 da Cenâb-ı Hakk’a âittir. Onu hadîs-i kudsîden ayıran en esaslı fark budur. Bundan dolayıdır ki Kur’ân metnine âit bir kelimeyi, yine Arapça olan bir başka kelimeyle değiştirmek; kasıtlı olarak yapılırsa kişiyi küfre götürür, hatâ olarak yapılırsa, mânânın belli derecede değişmesi sebebiyle çoğu kere ibâdeti bâtıl kılar. Böyle kasıtlı olmayan yanlış telâffuz veya kelime değişikliklerinin şer’î netîceleri hakkında âlimler fıkıh kitaplarında “zelletü’l-kârî” başlığı altında pek çok hükümler beyân etmişlerdir.
Hâl böyleyken, Kur’ân’ın herhangi bir kimsenin anlayışı seviyesinde ortaya çıkarılmış olan bir tercümesi ile ibâdetin câiz olacağı yönündeki safsatalar, ne hazîn bir îmânî sefâlettir.
Kur’ân üslûbunda mânâ ve lâfız dengesi vardır. O, anlatmak istediği her mânâyı, en güzel ve güçlü bir şekilde ifâde edebilecek lâfzı, değiştirilemeyecek bir kudretle kullanır. Böylece lâfız ve mânâ arasındaki dengeyi, “kelâm” sıfatının mutlak sâhibine has tarzıyla tesis eder. Bu meselede, en güçlü edebiyatçılar bile sonsuz bir acziyet içindedirler.
Bu hususta İbn-i Atiyye -rahmetullâhi aleyh- şöyle demiştir:
“Kur’ân öyle bir kitaptır ki, ondan bir kelime çıkarılsa, onun yerine ikâme için bütün Arap lisânı altüst edilse, ondan daha münâsip bir başka kelime bulmak mümkün değildir.”170
Kur’ân-ı Kerîm, kıssa, mev’ıza, cedel, münâzara, târih, teşrî, âhiret, cennet ve cehennem gibi mevzûları, korkutucu ve müjdeleyici âyetleri, mânâlarının şiddetine göre ayrı ayrı üslûp bütünlüğü içinde, fesâhat ve belâgati aynı âhenkte muhâfaza ederek ifâde eder. Bu da, onun ilâhî bir kelâm olmasının muktezâsıdır.
Kur’ân-ı Kerîm aynı anda, değişik zaman ve mekânlarda yaşayan, ilmî seviyeleri birbirinden çok farklı olan bütün insanlara hitâb eder. Değişik seviyeden pek çok kimsenin bulunduğu bir mecliste Kur’ân âyetleri okunduğunda, orada bulunanların her biri, kendi idrâk seviyelerine göre farklı şeyler kavrar. Bu da, yine beşerin tâkat ve gücünün üzerinde bir keyfiyettir.
Velhasıl her peygamberin mûcizesi kendi devrine âittir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise bütün beşeriyete peygamber olarak gönderildiği için O’nun en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerîm, bütün zaman ve mekânları şümûlüne alarak kıyâmete kadar devâm edecektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de, Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve kudretini istidlâle medâr olmak üzere, çoğu kere fennî hakîkatlere de temâs edilmiş bulunmaktadır. Bin dört yüz yıldan beri fen sahasında vâkî olan baş döndürücü terakkî ve keşiflerin, O’nun hiçbir hükmünü tekzîb edemeyip, aksine dâimâ te’yîd edegelmiş olması da O’nun mûcizeliğini ortaya koymaktadır.
Bugün dünyâ milletleri en mâhir âlimlerini toplayarak birer ansiklopedi vücûda getirirler ve bununla birbirlerine karşı övünürler. İngilizlerin Britannica’sı, Fransızların Larousse’u bu cümledendir. Lâkin bu milletler her yıl ansiklopedilerini tashih veya ikmâl ihtiyâcıyla yeni ve ilâve bir cilt çıkarırlar. Bunda, geçen zaman zarfında yapılan araştırmalar netîcesinde ortaya çıkan yeni bilgiler sebebiyle birtakım eski beyânlar tashih edilir veya onlara ilâvelerde bulunulur. Fennî keşiflerin akıl almaz bir seviyeye ulaştığı zamânımızda dahî, en seçkin âlimlerden müteşekkil ilim heyetlerinin vücûda getirdiği bu meşhur ansiklopediler bile, seneden seneye tekzîbe uğrayıp tashih ihtiyâcı duyarken, Kur’ân’ın temâs ettiği sayısız fennî hakîkatler üzerinde asırlar boyunca böyle bir tashih ihtiyâcının hiç vâkî olmaması, onun ilâhî bir menşei bulunduğuna, yâni Allâh kelâmı olduğuna dâir en büyük delillerden biridir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân’ın mûcize oluşunu ve bu husûsiyetinin ebediyyen devâm edeceğini bildirdiği bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmaktadır:
“Kur’ân-ı Kerîm, vukû bulacak her türlü fitneye karşı insanı selâmete erdiren, önceki toplumların haberlerini, sonrakilerin ahvâlini, insanlar arasında meydana gelecek hâdiselerin hükümlerini ihtivâ eden, hak ile bâtılı tefrîk eden, mâlâyânî olmayan, kendisini terk eden azgını Cenâb-ı Hakk’ın helâk ettiği, onun dışında hidâyet arayanı Allâh’ın dalâlete düşürdüğü, Hak Teâlâ’nın sapasağlam ipi, zikr-i hakîmi ve sırât-ı müstakîmi olan, kendisine bağlananların hiçbir zaman dalâlete düşmediği, onu söyleyen dillerin yanılmadığı, âlimlerin kendisine doyamadığı, çok tekrardan dolayı tâzeliğini aslâ kaybetmeyen, insanları şaşırtan mûcizevî husûsiyetleri aslâ nihâyete ermeyen, cinlerin onu dinledikleri zaman:
إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا
«…Gerçekten biz, hayranlık veren bir Kur’ân dinledik.» (el-Cin, 1) demekten kendilerini alamadıkları, kendisiyle konuşanların doğru söylediği, onunla hüküm verenlerin isâbet ederek âdil davrandığı, onu tatbîk edenlerin ecir gördüğü, ona çağıranın sırât-ı müstakîmi bulduğu ilâhî bir kelâmdır.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)
Kur’ân-ı Kerîm her yönüyle büyük bir mûcizedir. İşte bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîm, o günkü fesâhat ve belâgatte zirveye ulaşmış bulunan Araplar’dan ve kıyâmete kadar gelecek olan ins ü cinden, kendisinin benzeri bir söz ortaya koymalarını isteyerek asırlardan beri meydan okumaktadır. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de ilk olarak Tûr Sûresi’nin 34. âyet-i kerîmesinde:
فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِ إِن كَانُوا صَادِقِينَ
“(Müşrikler, Kur’ân’ın Allâh kelâmı olmadığı iddiâlarında) sâdık (ve samîmî) iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!” buyrulmuştur.
Müşrikler, bu ilâhî hitap karşısında âciz kalınca, Cenâb-ı Hak, onların bu husustaki mutlak acziyetlerini daha bâriz bir şekilde ifâde etmek üzere şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyleyse siz de onun benzeri, uydurulmuş on sûre getirin! Eğer sâdık (ve samîmî) iseniz, Allâh’tan başka çağırabildiklerinizi de (yardıma) çağırın!” (Hûd, 13)
وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
“Kulumuza indirdiğimiz Kur’ân’dan şüphe ediyorsanız, haydi siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allâh’tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın.” (el-Bakara, 23)171
قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَـذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ
“…Bu ancak nakledilegelen bir sihirdir.” (el-Müddessir, 24),
سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ
“…Süregelen bir sihirdir.” (el-Kamer, 2),
إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ
“…Bu ancak, bizzat kendisinin uydurduğu bir yalandır…” (el-Furkan, 4),
إِنْ هَذَا إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِي
“…Bu ancak öncekilerin masallarıdır.” (el-En’am, 25) gibi hakîkati olmayan, ayrıca kendi kararsızlık ve tutarsızlıklarını da gösteren birtakım mânâsız iddiâlarla meşgul oldular.
Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresinin benzerini meydana getirmek husûsunda bütün düşmanlarına karşı vâkî olan bu meydan okuma, zamânımıza kadar bütün münkirlerin hüsran ve aczi ile netîcelenmiştir. Kıyâmete kadar da böyle olmaya devâm edecektir.
Hristiyanlar, Araplara Arapça öğretecek derecede ilim ve fesâhat sâhibi papazlar yetiştirmişlerdir. Fakat onların hiçbiri, bu Kur’ânî iddiâya karşı herhangi bir teşebbüste bulunma cür’etini gösterememiştir. Asırlardan beri İslâm’ın nûrunu söndürmek için canlarıyla ve mallarıyla gayret gösterip büyük meşakkatlere katlanan küfür ve ilhâd âleminin, onca zahmet ve meşakkat yerine -mümkün olsa- bu yola başvurmaları gerekmez miydi? Şu târihî gerçek bile, bu Kur’ânî meydan okumanın azametini ve O’nun karşısındaki düşman güçlerin acziyetini, red ve inkâra imkân vermeyecek bir sûrette ve açıkça göstermekte değil midir?
Bu hususta bir odaya kapanıp aylarca çalışan çok meşhur ve mâhir edipler çıkmış, ancak beyinlerini eritircesine gayret etmelerine rağmen bir âyet bile yazamamışlardır.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in sûrelerine nazîre yazmak isteyen Müseylemetü’l-Kezzâb ve benzerleri, yaptıklarıyla fevkalâde gülünç bir duruma düşmüşler; yazdıkları da komediden öteye geçemeyerek, ancak hamâkatlerini ortaya koymuştur. Çünkü Kur’ân, sâdece fesâhat ve belâgat mûcizesi değil, aynı zamanda bütün asırları, içlerindeki hakîkatleriyle birlikte kuşatan bir mûcizeler kitâbıdır. Böyle olunca, ne zaman ve nerede öleceğinden bile haberi olmayan, âciz bir beşerin, elbette ki eşsiz ve ulvî hakîkatler ihtivâ eden mûcizelerle dolu bir âyet ortaya koyması imkânsızdır. Nitekim beşerî müdâhaleyle yazılan bugünkü Tevrât ve İncîller’in hâli ortadadır. Her iki kitap da aslından uzaklaşmış, âdeta birer tezatlar kumkuması hâline gelmiştir.
Kur’ân’ın, günümüze kadar tesirinden hiçbir şey kaybetmeden gelen beyan mûcizesi bir kitap olduğunun en büyük ve inkâr edilemez delîli, tecrübe ve müşâhededir. İlk nâzil olmaya başladığı günden zamânımıza kadar on beş asırdır Kur’ân’a muârazada bulunup da gâlip çıkan olmamıştır. Tecrübe etmek isteyenler de bütün insanlığın huzûrunda rezil olarak kıyâmete kadar kendilerinden ayrılmayacak bir ar yüklenmişlerdir.172
a
Kur’ân-ı Kerîm, ne şiirdir ne de nesirdir. Bilâkis, hem şiirin hem de nesrin husûsiyetlerini cemeden bir üslûbu ve bu üslûba hâkim müthiş bir âhengi ve iç mûsikîsi vardır. İnsan ne zaman Kur’ân okusa, bu iç mûsikînin tesirini rûhunun tâ derinliklerinde hisseder.
Kur’ân’ın metninde en ufak bir takdîm-te’hîr veya herhangi bir değişiklik yapmak, âhengi ve mânâyı derhâl bozar.
Kur’ân-ı Kerîm, bu husûsiyeti ile insanların gönüllerinde fevkalâde güçlü bir tesir uyandırmış, Araplar, onu Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fem-i saâdetlerinden dinleyerek fevc fevc îmâna gelmişlerdir. Bütün müşrikler, bir benzerini ortaya koyamamaları sebebiyle Kur’ân’ın fesâhat ve belâgatini vicdânen kabûl etmişlerdir. Onlar Kur’ân’ı, sâdece dünyâlık menfaatlerine uymadığı ve bir yetîme tâbî olmak nefsâniyetlerine ağır geldiği için reddetmişlerdir.
İbn-i Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, müşriklerin dâhîlerinden Velîd bin Muğîre, birgün Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gidip kendisine Kur’ân okumasını taleb etmişti. Allâh Rasûlü ona:
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Muhakkak ki Allâh size adâleti, ihsânı, akrabâya yardımı emreder; fuhşiyattan, fenâlıklardan ve zulüm yapmaktan sizi nehyeder. Dinleyip tutasınız diye size öğüt verir.” (en-Nahl, 90) âyetini tilâvet etti.
Velîd:
“–Bunu bana bir daha oku!” dedi.
Peygamberimiz âyeti tekrar okuyunca, Velîd:
“–Vallâhi, bu sözde öyle bir tatlılık, öylesine bir güzellik ve parlaklık var ki, dalları bol yemişli, kökü sulak, yemyeşil bir ağaca benziyor. Bunu bir insanın söylemesi mümkün değildir. Hiç şüphesiz bu söz her şeye üstün gelir. Ona ise hiçbir şey gâlip gelemez, muhâliflerini mutlakâ mağlûb eder.” demekten kendini alamadı.
Hayretler içinde kalan Velîd, kalkıp Hazret-i Ebû Bekr’in evine gitti ve ona Kur’ân-ı Kerîm hakkında birtakım sorular sordu. Sonra Kureyşlilerin yanına giderek:
“–Ebû Kebşe’nin oğlunun söylediği şeyler, doğrusu hayrete şâyandır! Vallâhi o ne şiir ne sihir ne de bir deli saçmasıdır! O’nun söylediği, hiç şüphesiz Allâh kelâmıdır.” dedi.
Onun bu sözleri Ebû Cehil’e ulaşınca:
“–Vallâhi Velîd dîninden dönecek olursa bütün Kureyş de dîninden döner.” dedi ve hemen yanına giderek:
“–Ey amca! Kavmin sana vermek üzere mal topluyorlar. Muhammed’e gitmiş ve ondan bir şeyler istemişsin.” dedi.
Velîd:
“–Kureyş beni iyi bilir, onların en zengini benim.” dedi.
Ebû Cehil:
“–O hâlde Muhammed hakkında öyle bir şey söyle ki, senin O’nu inkâr ettiğini ve O’ndan hoşlanmadığını kavmin bilsin.” dedi.
Velîd:
“–Ne söyleyeyim? Vallâhi, içinizde şiiri, recezi173 ve kasîdeyi benden daha iyi bilen kimse yoktur. O’nun söyledikleri bunlardan hiçbirine benzemiyor. Vallâhi, Muhammed’den az önce öyle bir söz dinledim ki, ne insan sözü ne de cin sözüne benziyordu. Onun muhteşem bir tatlılığı ve hoşluğu var.” dedi.
Ebû Cehil ısrâr ederek:
“–Kavmin, O’nun aleyhinde bir şey söylemediğin müddetçe senden râzı olmayacaktır.” dedi.
O da:
“–Bırak beni, biraz düşüneyim.” dedi.
Sonra da:
“–Bu nakledilen bir sihirdir.” hezeyânında bulundu. (Hâkim, II, 550/3872; Taberî, Tefsîr, XXIX, 195-196; Vâhidî, s. 468)
Onun bu hâli, Kur’ân-ı Kerîm’de bütün canlılığı ile şöyle tasvîr edilir:
إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
(18)
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
(19)
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
(20)
ثُمَّ نَظَرَ
(21)
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ
(22)
ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ
(23)
فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ
(24)
إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ
(25)
“Muhakkak ki o, bir düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!.. Sonra baktı, sonra surat astı ve kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp: «Bu (Kur’ân), başka değil, nakledilegelen bir sihirdir. Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir!» dedi.” (el-Müddessir, 18-25)
Halkı Kur’ân’ı dinlemekten alıkoyan azılı müşriklerden Ebû Süfyân, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerîk, geceleyin Kâbe’de Kur’ân okuyan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i üç gece birbirlerinden habersiz, gizlice, zevk-i bediî îcâbı olarak dinlemişler, tesâdüfen karşılaştıklarında da kendilerini ayıplamış ve birbirlerine:
“–Aman kimse fark etmesin!.. Halk bizim bu hâlimizden haberdâr olursa, son derece rezil oluruz. Bundan sonra da hiç kimseye Kur’ân’ı dinlememeleri husûsunda söz geçiremeyiz!..” diyerek yaptıklarını kınadıktan sonra, bir daha böyle bir davranışta bulunmayacaklarına dâir aralarında ahitleştiler. (İbn-i Hişâm, I, 337-338)
Birçok insan, Kur’ân’ın özünde mevcut olan bu tesir sâyesinde müslüman olmuştur. Bunlar arasında, Hazret-i Ömer’in, eniştesinin kapısına vardığında bütün öfkeli hâline rağmen Kur’ân kıraatini işitmekle kalbinin nasıl yumuşayıp düşüncelerinin altüst olduğu, çok bilinen bir gerçektir. Üstelik Hazret-i Ömer, mizâcının sertliği ile bilinen bir kimse idi.
Kur’ân-ı Kerîm’in tesirinde kalarak İslâm’la şereflenenlerden bir diğeri de Cübeyr bin Mut’im -radıyallâhu anh-’tır. O da Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den Tûr Sûresi’ni dinleyince kalbi ürpermiş ve hissiyâtını:
“–Sanki kalbim çatlayacak sandım.” şeklinde ifâde etmiştir. (Ahmed, IV, 83, 85)
Kendisi hâdiseyi şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, akşam namazında Tûr Sûresi’ni tilâvet ederken dinlemiştim.
أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
(35)
أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَل لَّا يُوقِنُونَ
(36)
أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ
(37)
«Onlar, bir yaratan olmaksızın mı yaratıldılar, yoksa yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, onlar Allâh’a kesin olarak inanmıyorlar. Yâhut Rabbinin hazîneleri onların yanında mıdır? Yoksa her şeye hâkim olan kendileri midir?» (et-Tûr, 35-37) âyetine geldiğinde kalbim heyecandan neredeyse uçacak gibi oldu.” (Buhârî, Tefsîr, 52)
Risâlet-i Muhammediyye’nin ilk zamanlarında, şiiri yarışmalarda birinci seçilerek Kâbe’nin duvarına asılmış olan İmriü’l-Kays’ın, kız kardeşi hayattaydı. Kendisine Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet okudular. Fesâhat ve belâgatin ne demek olduğunu gâyet iyi bilen bu kadın Kur’ân âyetlerini işitince:
“–Bu bir insanın sözü olamaz. Eğer yeryüzünde böyle bir söz var ise, kardeşimin şiirinin Kâbe’nin duvarında asılı durması münâsip değildir. Onu indirip yerine bu sözü asmak lâzımdır.” demek mecbûriyetinde kaldı ve kardeşinin kasîdesini kendi elleriyle Kâbe duvarından indirdi. Seviye olarak onun altında bulunan diğer Muallakât’a hiçbir diyecek kalmadığından onlar da birer birer indirildi.174
Akl-ı selîm sâhibi bir insanın Kur’ân’ı sâdece dinlemesi bile onun Hak kelâmı olduğunu anlamasına kâfîdir. Bu sebeple Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i bizzat insanlara işittirmekle vazîfelendirilmişti.
Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:
وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ
“Eğer müşriklerden biri Sen’den eman dilerse, onu himâye et. Tâ ki Allâh’ın kelâmını işitebilsin (düşünüp taşınsın, hakîkatlere muttalî olsun). Sonra onu emîn olduğu yere ulaştır…” (et-Tevbe, 6)
Demek ki Kelâmullâh sadâsının kulaklara ulaşması, îman nûrunun kalbe yerleşmesine vesîle olmaktadır.
Kur’ân sadâsındaki rûhları cezbeden âhenk ve mûsikî de, ondaki ses nizâmından, yâni kelimelerin, harflerin, sükûn ve harekelerin, uzun ve kısa hecelerin en uygun bir tarzda dizilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Ekseriyâ bir sesten diğerine geçişte oluşan müstesnâ âhengiyle kalbleri tahrîk eder. Mânâsını anlamayanlar bile, usûl ve kâidelerine uygun olarak okunduğunda, onun eşsiz sadâsı karşısında mütelezziz olurlar.175
Müşriklerin Kur’ân’a Karşı Tavırları
İslâm, müşriklerin nefsânî hayatlarına son veriyor, haktan, adâletten, kıyâmetten, yeniden dirilip hesap vermekten, yapılan kötülük ve haksızlıkların cezâsız kalmayacağından bahsediyordu. Kâfirler bu durumdan çok rahatsız oldular. Üstelik İslâm, müşriklerin ilâhlarını bâtıl addediyordu. Bunlara ilâveten Allâh Rasûlü’nün getirdiği “Büyük Haber” ile Mekke sarsılmaya başlamıştı. Nebe Sûresi’nin ilk âyetleri, bu dehşetli manzarayı şöyle tasvîr eder:
عَمَّ يَتَسَاءلُونَ
(1)
عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ
(2)
الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ
(3)
“Birbirlerine neyi sorup duruyorlar? Hakkında ihtilâf edip durdukları o büyük ve müthiş haberi (mi?)” (en-Nebe, 1-3)
İnsan, hakka ve hakîkate meyyâl olarak yaratılması sebebiyle, kalben meçhûle rızâ göstermez. Dâimâ mâlûma koşar. Bu bakımdan bilmediği ve bilemeyeceği şeyler onu muzdarip kılar. Öteden beri beşeriyeti, -peygamberlerle irşâd olunmalarına rağmen- ölüm meselesi çok meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve zaman zaman korkunç iz’âc (ıztırap) halkalarıyla kımıldayan bu soru, türlü telâkkî ve ifâdelerle susturulmak, bastırılmak, şuuraltına hapsedilmek istenmiştir. Fakat herkesi, hayat mevzuundan daha üstün ve ateşli bir girdap hâlinde saran ölüm vâkıası, -istisnâsız- başlara çökecek çetin bir hakîkat olunca, onu mâlûma bağlamak beşerî gâyelerin en başında gelir.
Beşer düşüncesiyle kavranmasına imkân bulunamayan bu istikbâl düğümünü, ancak vahyin kudreti çözebilir. Bütün peygamberlerin bilhassa Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in verdiği bu istikbâl haberi, teşekkürlerle, minnetlerle karşılanması îcâb ederken -ne yazık kı- insanlık şeref ve haysiyetinden uzaklaşmış birtakım kimseler tarafından alaylar, hakâretler, iz’âclar ve bîgâneliklerle mukâbele görmüştü. Yaratılış hikmet ve gâyesinin zıddına bir hayat yaşayan müşrikler ve münkirler, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vahiy yoluyla bildirdiği âhiret haberini hayret ve şaşkınlıkla karşılamış, nefsânî yaşayışlarına ters düşen bu ebedî kurtuluş dâvetine müthiş bir inat ve yüz kızartıcı bir menfîlikle sırt çevirmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerîm, âhiretten, “nebe-i azîm: büyük haber” diye bahsetmiştir. Bunun sebebi ve hikmeti pek açıktır. Çünkü insanlar -hayat şartları ne olursa olsun-, ölüm karşısında müşterek bir ıztırap duyarlar. Bütün hayat yollarının döne dolaşa ölüm ufuklarında kayboluşu, özellikle îmansız gönülleri derinden derine sızlatır. Yaşayanlar için ölümden ehemmiyetli bir hâdise olmadığı için buna dâir haberin de azametinin kavranması îcâb eder. Nitekim bunu lâyıkıyla idrâk edebilenler, fânî ve geçici nîmetleri bırakmışlar, yalancı istikbâlden, gerçek ve ebedî istikbâle yönelmişlerdir. Ölümden ibret alınmayarak yaşanan hayat, karanlık bir musîbet âleminden farksızdır. Saâdet yıldızı, güzel yaşanmış bir hayâtın sonunda gelen ölümle doğar. Bundan dolayıdır ki İslâm dîni, ölümü dâimâ hatırlayıp ona hazırlıklı bulunmayı tavsiye etmiştir.
Kur’ân’ın, âhiret ve ölüm gibi hevâ ve heveslerine muhâlif beyanlarından rahatsız olan kâfirler, Peygamber Efendimiz’den onu hoşlarına gidecek şekilde değiştirmesini istediler. Allâh Rasûlü’ne gelerek:
“–Bize, içinde Lât ve Uzzâ’ya ibâdeti terk etmemizin emredilmediği bir Kur’ân getir. Eğer Allâh Sana böyle bir Kur’ân indirmiyorsa Sen böyle bir Kur’ân söyle veya Allâh’ından Sana geleni bu şekilde değiştir; azâb âyeti yerine rahmet âyeti koy, harâmın yerine helâli, helâlin yerine harâmı koy!” dediler.
Bu kimseler hakkında şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَـذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِن تِلْقَاء نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
“Âyetlerimiz onlara açık açık okununca, (öldükten sonra) Biz’imle karşılaşmayı ummayanlar: «Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.» dediler. De ki: «Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak bana vahyolunana tâbî olurum. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azâbına uğramaktan korkarım.»” (Yûnus, 15) (Vâhidî, s. 270; Alûsî, XI, 85)
Müşrikler ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Müslümanlara revâ görülen zulüm, işkence, baskı ve eziyetler günden güne artıyor, Mekke’de hayat tahammül edilemez bir hâl alıyordu. Bunun üzerine diğer müslümanlar gibi Hazret-i Ebû Bekir de hicret etmek üzere Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den izin istemiş ve kendisine izin verilince, Habeşistan’a doğru yola çıkmıştı.
Bir-iki gün gittikten sonra Kâre kabîlesinin reisi İbn-i Değine ile karşılaştı.
İbn-i Değine:
“–Ey Ebû Bekir! Senin gibi bir zât ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Vallâhi, sen kavminin ve kabîlenin zînetisin! İyilik işler, akrabâlarını koruyup gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın! Geri dön, sen benim himâyemdesin.” dedi.
Hazret-i Ebû Bekir de İbn-i Değine ile birlikte Mekke’ye geri döndü. Mekke’ye girdiklerinde, İbn-i Değine himâyesini bütün Kureyşlilere îlân etti.
Buna karşılık Kureyşliler, İbn-i Değine’ye bâzı şartlar ileri sürdüler:
“–Ebû Bekr’e söyle, Rabbine ibâdetini evinin içinde yapsın! Orada istediği kadar namaz kılsın, Kur’ân okusun, fakat evinden başka yerde açıktan namaz kılıp Kur’ân okuyarak bizi rahatsız etmesin! Çünkü biz onun, kadınlarımızı ve çocuklarımızı meftûn etmesinden endişeleniyoruz.” dediler.
İbn-i Değine müşriklerin bu isteklerini Hazret-i Ebû Bekr’e söyledi. O da muvâfakat etti. Evinin önünde bir namazgâh yaptı. Orada namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı. Rikkat-i kalbiyye sâhibi, yufka yürekli bir zât olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’i okurken hüzünlenir, gözyaşlarına mânî olamazdı. O, Kur’ân-ı Kerîm okurken müşriklerin çocukları ve kadınları başına toplanıp hayran hayran dinlemeye başladılar. Bu hâl Kureyş müşriklerini korkuttu. Bunun üzerine İbn-i Değine’ye mürâcaat ederek, ondan Hazret-i Ebû Bekr’in böyle yapmasına mânî olmasını veyahut üzerinde olan himâyesini kaldırmasını istediler.
O da:
“–Ey Ebû Bekir! Ya evinde oturup sesini çıkarma ya da benim himâyemden çıktığını îlân et.” dedi.
Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-, Allâh’a tevekkül ederek şu teslîmiyet dolu cevâbı verdi:
“–Himâyeni sana iâde ediyorum. Bana Allâh’ın himâyesi kâfîdir.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; İbn-i Hişâm, I, 395-396)
a
Arap cemiyeti edebiyâta son derece düşkün olduğu için, fasîh ve belîğ bir sözden son derece müteessir olur ve ona fevkalâde rağbet ederdi. Öyle ki, yerine göre sâdece bir beyit bile, bâzılarını göklere çıkarırken, bâzılarını da yerin dibine geçirmeye kâfî geliyordu. Müşrikler, zaman zaman kendilerini bile teshîr eden Kur’ân üslûbunun son derece tesirli olmasını göz önünde bulundurarak kendilerince bâzı tedbirler alıyorlardı. Kur’ân’ın okunmasını ve dinlenmesini yasaklayan müşrikler, bir şekilde Kur’ân okunduğunda ise insanların o ilâhî kelâmı işitip de gönüllerinin meyletmesine mânî olmak için gürültü çıkarıyorlardı. Cenâb-ı Hak bunu âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ
“İnkâr edenler: «Bu Kur’ân’ı dinlemeyin; okunurken gürültü çıkarın; belki üstün gelirsiniz!» dediler.” (Fussilet, 26)
Âlemlerin Efendisi -aleyhissalâtü vesselâm-, kavminin kendisine revâ gördüğü her türlü eziyet ve zulme rağmen yine de onlara İslâm’ı teblîğ etmekten, onları ebedî kurtuluşa dâvetten geri durmuyordu. Müşrikler ise Araplardan hac, umre veya başka bir maksatla Mekke’ye gelenleri şehrin dışında karşılayarak, Peygamber Efendimiz’e yaklaşmamaları ve O’nun söylediklerini dinlememeleri husûsunda onları îkaz ve hattâ tehdid ediyorlardı. Allâh Rasûlü’ne delilik, sihirbazlık, kâhinlik gibi vasıflar yakıştırarak, kendilerinin bile inanmadıkları bu iftirâlarla Mekke’ye gelenleri O’ndan uzak tutmaya çalışıyorlardı.
Tufeyl bin Amr176 Mekke’ye gelince, Kureyş’in ileri gelenlerinden birkaç kişi yanına varıp:
“–Ey Tufeyl! Sen şâir birisin ve kavmin içinde hatırı sayılan mûteber bir adamsın. Memleketimize geldin ama, aramızda çıkan şu adama dikkat et! O’nun durumu bizi sıkıntıya düşürdü. Cemiyetimizi ve işlerimizi darmadağın etti. Sözü sihir gibi tesirli olup insanın babasıyla, kardeşiyle ve hanımıyla arasını açıyor. Başımıza gelen bu hâlin, senin ve kavminin başına da gelmesinden korkarız. O’nunla aslâ konuşma ve kendisinden hiçbir şey dinleme!” diye telkinde bulundular.
Bu telkinlerin tesiri altında kalan Tufeyl, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir şey dinlememeye ve O’nunla hiç konuşmamaya karar verdi. Hattâ Mescid-i Harâm’a vardığı zaman, Allâh Rasûlü’nün söylediklerini işitmemek için kulaklarına pamuk tıkadı. Daha sonra ise, içinde bulunduğu durumu kendisine yakıştıramayarak:
“–Yazıklar olsun bana! Ben akıllı ve şâir bir kimseyim. Sözün güzelini de çirkinini de iyi bilirim. O hâlde şu adamın söylediğini dinlememde ne mahzur olabilir ki? Güzel ise kabûl eder, çirkin ise reddederim.” diye düşündü ve orada bekledi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ayrılıp evine gittiğinde o da arkasından gitti ve:
“–Yâ Muhammed! Kavmin bana Sen’in hakkında şöyle şöyle dedi. Beni o kadar korkuttular ki, sözlerini işitmeyeyim diye kulaklarıma pamuk bile tıkadım. Sonra Allâh’ın yardımıyla sözünü dinlemeye muvaffak oldum. Sen şu dâvânı bana bir anlatır mısın?” dedi.
Tufeyl devamla şöyle der:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana İslâm’ı anlattı, Kur’ân okudu. Vallâhi ben hiçbir zaman Kur’ân’dan daha güzel bir söz, İslâm’dan daha güzel bir dîn işitmemiştim! Hemen müslüman olup Allâh’tan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şehâdet ettim.”
Tufeyl -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanında birkaç gün kaldıktan sonra izin istedi ve teblîğ niyetiyle kabîlesine döndü. İnsanlara delîl olarak kullanabileceği bir kerâmeti olması için Rasûl-i Ekrem Efendimiz’den Allâh’a duâ etmesini istedi. Allâh Rasûlü’nün duâsı bereketiyle, önce iki gözünün arasında kandil gibi bir nûr peydâ oldu. Sonra da kendi talebiyle bu nûr, yüzünden ayrılıp değneğinin ucuna geçti. Bu şekilde kavminin yanına dönerek şehâdet mertebesine nâil oluncaya kadar teblîğ ve cihâd ile meşgûl oldu.177
Tufeyl -radıyallâhu anh-’ın dâvetine ilk icâbet eden kimse, ençok hadîs rivâyet eden meşhur sahâbî Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- olmuştur.178
a
Kur’ân-ı Kerîm karşısında bu kadar menfî tavır takınmalarına rağmen müşrikler vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında hakîkati teslîm ediyor, Kur’ân-ı Kerîm’i gizli gizli dinlemekten kendilerini alamıyorlardı. Bu sefer de başka bir bahâne bularak:
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
“«Bu Kur’ân, iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?»
diyorlardı.” (ez-Zuhruf, 31)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i hak peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm’i de hak kitap olarak vicdânen kabûl ettikleri hâlde nefsâniyetleri tasdiklerine mânî oluyordu. Kur’ân’ın Allâh’ın kitâbı olduğunu kabûl ediyorlar fakat -hâşâ- Allâh’ın irâdesine ve takdîrine yanlışlık izâfe ediyorlardı. Onların, nefsâniyet bürümüş ve hakîkate perde olmuş akıllarınca, Kur’ân, zengin olmayan, yetim ve öksüz birine değil; ya Mekke’nin zenginlerinden Velîd bin Muğîre’ye ya da Tâif’in zenginlerinden Amr bin Umeyr’e indirilmeliydi.
Nitekim Velîd bin Muğîre şöyle demişti:
“–Kureyş’in büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakîf’in ulusu Amr bin Umeyr dururken, Kur’ân Muhammed’e mi inecek?!.” (İbn-i Hişâm, I, 385)
Hâlbuki kulların Hak katındaki kıymeti, ne zenginlikle ne de soylulukladır; ancak takvâ iledir. Kaldı ki, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, soy cihetiyle de onların en şereflisi idi.
Rasûlullâh’a ve Kur’ân’a Karşı İthamlar
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı ne yapsalar âciz kalan müşrikler, bu defâ O’nun ümmî olduğunu bilmelerine rağmen, Kur’ân’ı, hristiyan bir köleden öğrendiğini iddiâ edecek kadar ahmaklaştılar. Hiç düşünemiyorlardı ki, böyle yüce bir dînin temelini kurabilecek bir köle, bu şerefi hiç başkasına kaptırır mıydı? Hem hâlâ hristiyan olarak kalır mıydı?
Bu yersiz ithâmın cevâbını Kur’ân-ı Kerîm şöyle vermişti:
وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَـذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ
“Şüphesiz Biz onların: «Kur’ân’ı O’na ancak bir insan öğretiyor!» dediklerini biliyoruz. (Oysa hiç düşünmüyorlar mı ki), kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur’ân) apaçık bir Arapça’dır.” (en-Nahl, 103)
وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
“(Ey Rasûlüm! Onlar da aslında biliyorlar ki) Sen, bu Kur’ân gelmeden önce bir kitap okumadın; yazı yazmadın! Eğer okur-yazar olsaydın, (o zaman) bâtıla uyanlar şüphe ederlerdi (başkalarından öğrendin diyebilirlerdi).” (el-Ankebût, 48)
Ayrıca Allâh Teâlâ, müşriklerin itham ve iftirâlarından müteessir olmaması için Rasûlü’ne de şöyle buyuruyordu:
فَذَكِّرْ فَمَا أَنتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
(29)
أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَّتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ
(30)
قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُتَرَبِّصِينَ
(31)
“(Rasûlüm!) Sen öğüt ver! Rabbinin lutfuyla Sen ne kâhinsin ne de bir mecnûn! Yoksa onlar: «O bir şâirdir; O’nun zamânın felâketlerine uğramasını bekliyoruz!» mu diyorlar? De ki: Bekleyin, ben de sizinle berâber bekleyenlerdenim.” (et-Tûr, 29-31)
وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
(7)
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
(8)
“…İnkâr edenler, kendilerine gelen hakîkat için: «Bu, apaçık bir büyüdür!» dediler. Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer ben onu uydurmuşsam, siz beni Allâh’tan kurtaracak hiçbir şeye mâlik olamazsınız.
O, sizin Kur’ân hakkında yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhit olarak O yeter! O çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (el-Ahkâf, 7-8)
Müşrikler, doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için, Allâh Rasûlü’ne ve Kur’ân’a karşı çeşitli ithamlarda bulunmaktan çekinmiyorlardı. Fakat hakîkati de biliyorlardı. Nitekim Kureyş’in ileri gelenleri, müslümanlığın Mekke dışına taşıp yayılmasından endişeye kapılarak Velîd bin Muğîre’nin yanında toplanmışlardı. Aralarında:
“–Mekke’ye gelen kabîlelere Muhammed hakkında ne diyelim?” dediler.
Velîd, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile görüşmüş, bizzat O’ndan Kur’ân-ı Kerîm dinlemişti. Şöyle dedi:
“–Ben şiirin her çeşidini bilirim. Benim O’ndan dinlediğim şiir değildi. Şiirden daha üstün bir sözdü. O sözler, nesir de değildi. Çünkü öyle eşsiz bir fesâhat ve belâgat dolu latîf bir âhengi, ben daha önce hiçbir sözde işitmedim. Kâhin sözlerine ise hiç benzemiyordu. Mecnûn sözleri de değil. Ben O’nda deliliğe dâir tek bir alâmet bile görmedim. Biz O’na sihirbaz da diyemeyiz. Çünkü okuyup üflemiyor, düğüm bağlamıyor, dolayısıyla sihirbazlara benzer bir yönü de yok!”
Bu sözlerden sonra Velîd, müşriklerin fâsit niyetlerine illâ bir çıkış yolu bulmak için kendisini zorlayarak şu îzahta bulundu:
“–Ancak O, kardeşi kardeşten ayırıyor. Akrabâ arasına ayrılık tohumları ekiyor. Bu sebeple sözü de sihir ve büyüden başka bir şey değildir!” (İbnü’l-Cevzî, VIII, 403-404; Hâkim, II, 550; Vâhidî, s. 468)
a
Kur’ân-ı Kerîm husûsundaki ithamlarında muvaffak olamayan müşrikler, bu sefer de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek şahsını hedef aldılar.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in oğlu Kâsım’ın, iki yaşında iken vefât etmiş bulunmasını fırsat bilerek, Âs bin Vâil’in ağzından O’na “ebterdir” dediler. Yâni zürriyeti kesik, nesli bitmiş, soyu tükenmiş diye alay ettiler. Böylece Allâh Rasûlü’nü insanların gözünden düşürüp, O’nun, gönüllerdeki tesirini izâle etmek istiyorlardı.
Ancak bunda da muvaffak olamadılar. Kevser Sûresi, yüzlerine bir sille-i Kahhâr olarak şakladı:
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
(1)
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
(2)
إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ
(3)
“(Habîbim!) Hiç şüphesiz Biz sana Kevser’i verdik! Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes! (Üzülme! Bil ki) asıl ebter, soyu kesik olan, sana hınç besleyen ve buğzedendir!” (el-Kevser, 1-3)
Bu sûreden anlaşıldığı vechile, hangi zaman ve mekânda olursa olsun, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e buğzeden ve hınç yüklü olanların ortak sıfatı “ebterlik”tir. Âlemlerin Efendisi’ne bedevî demeye kalkışan görgüsüzler, Kâinâtın Fahr-i Ebedî’sine kendi cüceliklerini izâfe etmeye cür’et eden ahmaklar, getirdiği hak dîne -hâşâ- çöl kânunu diyen zavallı bedbahtlar, maddî-mânevî nasipsiz, zürriyetsiz, ebter kimselerdir.
Şâir ne güzel söyler:
……
Cemâlin âfitâbından
iki âlem münevverdir;
……
Senin evlâdına her kim muhabbet eylemez bunda,
O mel’ûnlar kıyâmette şeyâtînden de ebterdir!..
a
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tahammül edemeyenler, tıpkı önceki peygamberleri inkâr edenler gibi, çoğunlukla mağrur idârecilerle şımarık ve kibirli zengin takımıydı.
Allâh Teâlâ buyurur:
وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
(34)
وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
(35)
“Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, mutlakâ oranın varlıklı ve şımarık kişileri: «Biz, sizin teblîğ ettiğiniz şeyleri reddediyoruz, inkâr ediyoruz.» dediler. Ve: «Biz mal itibârıyla da evlâtça da daha çoğuz; biz azâba uğratılacak değiliz!» dediler.” (Sebe’, 34-35)
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ
(10)
هَمَّازٍ مَّشَّاء بِنَمِيمٍ
(11)
مَنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ
(12)
عُتُلٍّ بَعْدَ ذَلِكَ زَنِيمٍ
(13)
أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ
(14)
إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ
(15)
“(Rasûlüm!) Çokça yemin eden, aşağılık, dâimâ kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz, günâha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye boyun eğme! (Onların her biri) kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman: «Öncekilerin masalları!» der.” (el-Kalem, 10-15)
Nitekim hakkında Tebbet Sûresi nâzil olan Ebû Leheb:
“–Beni, başkalarıyla eşit tutan dîn, olmaz olsun!..” diyordu.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve İslâm dîninin en azgın düşmanlarının başını çeken Ebû Cehil de şöyle demekteydi:
“–Muhammed’in söylediklerinin doğru olduğunu biliyoruz! Fakat şimdiye kadar O’nun kabîlesi ne yapmışsa, biz de yapmış; onlardan aşağı kalmamışızdır. Şimdi ise onlar: «İçimizde bir peygamber var!» diye iftihâr ediyorlar. Biz aramızdan nasıl O’nun gibi bir peygamber çıkarabiliriz? Bu mümkün değil! Onun için ben, Muhammed’in peygamberliğini kat’iyyen kabûl edemem!..” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 113)
Böyle diyen Ebû Cehil, kin, haset ve düşmanlığı sebebiyle bir defâsında da şöyle dedi:
“–Eğer O’nu namaz kılarken görürsem, kafasına basacağım!”
Daha sonra Harem-i Şerîf’te Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e namaz kılarken rast geldi. Sözünü yerine getirmek için hemen harekete geçtiyse de, bir anda beti-benzi sarardı, büyük bir korkuya kapıldı ve eline aldığı taşı tutamaz oldu. Geri dönüp kaçmaya başladı. Etrâfındakiler şaşkınlık içinde Ebû Cehil’e ne olduğunu sordular. Ebû Cehil ise telâş ve korku içinde:
“–Kendisine yaklaştığımda önüme ansızın azgın bir deve çıkıverdi. Hayır! Vallâhi onun gibi korkunç bir deveyi şimdiye kadar aslâ görmedim! O beni neredeyse yutuverecekti!” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 318; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 92-93)
Çünkü Allâh Teâlâ, kulu ve Rasûlü Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ve O’nunla gönderdiği dînini muhâfaza ediyor, O’nları dâimâ üstün kılıyordu.
Böyle iken müşrikler, hâlâ Allâh’ın Rasûlü’nü hazmedemiyorlar, inatla Kur’ân’ın hakîkatine uzak duruyorlardı. Âdeta ilâhî gerçeklerden kaçıyorlardı.
Allâh Teâlâ buyurur:
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ
(49)
كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُّسْتَنفِرَةٌ
(50)
فَرَّتْ مِن قَسْوَرَةٍ
(51)
“Böyle iken onlara ne oluyor ki, âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi(hâlâ) öğütten yüz çeviriyorlar?!” (el-Müddessir, 49-51)
Şâir, kâfirlerin hakîkati bilmelerine rağmen îmâna yaklaşmadıklarını ve hidâyetin bir nasip meselesi olduğunu ne güzel ifâde eder:
Hidâyet Sen’den olmazsa dirâyet neylesin Yâ Rab!
Arapça bilse de Bû Cehl’e âyet neylesin Yâ Rab!
Ancak kâfirlerin bu yüz çevirişleri ve inatları, zaman geliyor ilâhî imtihan îcâbı Allâh Rasûlü’ne ve mü’minlere karşı dayanılmaz eziyetler ve işkenceler şeklinde tezâhür ediyordu.
İşkence Dönemi
Ebû Tâlib’e yaptıkları tekliflerden bir netîce elde edemeyen ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den de herhangi bir tâviz koparamayan müşrikler, çâreyi, yıldırma hareketlerine başvurmakta buldular. İlk zamanlar, kabîlesi ve âilesi kalabalık olanlara dokunamadılar. Çünkü müslümanlar üzerindeki bu zâlimâne tavır, henüz umûmî bir hâlde değildi.
Bu sırada müşriklerin işkencelerine mâruz kalanlar, daha ziyâde, kimsesiz fakirlerle, köle ve câriyelerdi. Onlara yapılmadık işkence kalmamıştı âdeta…
Hazret-i Habbâb -radıyallâhu anh-179, kor ateşler üzerine yatırılmış, ateş, vücûdundan eriyen yağlarla sönene kadar göğsüne bastırılıp bekletilmişti.
Habbâb -radıyallâhu anh-, demirci idi; bâzı müşriklerden de alacağı vardı. Alacaklarını istediği zaman kendisine:
“–Önce Muhammed’i inkâr et, sonra alacağını veririz!” diyorlardı.
O da, fânî dünyâ menfaatini bir kenara bırakarak:
“–Ben O’nu aslâ inkâr etmem! Ben O’nunla berâberim!..” diyor, ebedî saâdeti tercîh ediyordu.
Çektiği bu çilelerden birini kendisi şöyle anlatır:
“Birgün alacağımı istemek üzere Âs bin Vâil’e gitmiştim:
«–Muhammed’i inkâr etmediğin müddetçe paranı vermeyeceğim.» dedi.
Ben de:
«–Sen ölünceye, hattâ yeniden dirilinceye kadar Muhammed’i aslâ inkâr etmeyeceğim.» dedim.
«–Yâni ben şimdi öleceğim, sonra tekrar diriltileceğim öyle mi?» dedi.
Ben:
«–Evet.» cevâbını verdim.
Âs bin Vâil:
«–O hâlde yeniden diriltildiğimde mallarım olur, o zaman ben de sana borcumu öderim.» dedi.
Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu:
أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا
(77)
أَاطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا
(78)
كَلَّا سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّا
(79)
وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا
(80)
«Âyetlerimizi inkâr edeni ve “Bana elbette mal ve evlât verilecektir.” diyeni gördün mü? O (kâfir), gaybı mı bildi? Yoksa Rahmân (olan Allâh) katından bir söz mü aldı? Hayır, aslâ öyle değil! Biz onun söylediklerini yazacağız ve azâbını artırdıkça artıracağız! Bahsettiği (malı ve evlâdı)nı alacağız da o Biz’e tek olarak gelecektir!» (Meryem, 77-80)” (Buhârî, Tefsîr, 19/3; Müslim, Münâfikîn, 35-36; Tirmizî, Tefsîr, 19/3162)
Habbâb -radıyallâhu anh-’ın sâhibesi Ümmü Enmâr da ona işkence etmekte diğerlerinden geri kalmaz, ateşte kızdırdığı demirle Hazret-i Habbâb’ın başını dağlardı. Habbâb -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’e gidip Ümmü Enmâr’ı şikâyet etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâh’ım! Habbâb’a yardım et!” diyerek duâ edince Ümmü Enmâr başından bir derde yakalandı ve köpekler gibi ulumaya başladı. Kendisine başını dağlatmasını tavsiye ettiler. Bunun üzerine Habbâb -radıyallâhu anh- demiri alır, ateşte kızdırır ve onunla Ümmü Enmâr’ın başını dağlardı.180
Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-181 da en acımasız işkencelere mâruz kalanlardan biriydi. Sâhibi Ümeyye bin Halef, Bilâl’e akla hayâle gelmedik işkenceler yapardı. Onu kızgın kumlara yatırır, üzerine koca koca taşlar koyar, bâzen de Mekke sokaklarında sürüklerdi. Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı bir gün bir gece susuz bıraktıktan sonra, kendisine demirden bir gömlek giydirir, şiddetli sıcağın altında kızgın kumlar üzerinde tutar, vücûdunun yağı eriyinceye kadar bekletirdi.
Müşrikler Bilâl -radıyallâhu anh-’a her türlü işkenceyi yapmalarına rağmen istedikleri şeyi söyletemezler, o dâimâ:
“–Ehad, Ehad, Ehad (Allâh bir, Allâh bir, Allâh bir)!” derdi.182
Müslümanlara revâ görülenler sâdece eziyetten ibâret değildi. Ammâr -radıyallâhu anh-’ın babası Hazret-i Yâsir183, müşriklerin söyletmek istedikleri şeyleri söylemedi ve onların ağır işkenceleri altında şehîd oldu.
Annesi Hazret-i Sümeyye -radıyallâhu anhâ- da, vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da diğer bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı, fecî bir şekilde şehîd edildi.
Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anhüm- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.184
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün, işkence edildikleri sırada bu mübârek âileye rastlamış:
“–Sabrediniz ey Yâsir âilesi! Sevininiz ey Yâsir âilesi! Hiç şüphesiz sizin makâmınız cennettir!”buyurmuştu. (Hâkim, III, 432, 438)
Hazret-i Ammâr -radıyallâhu anh-185 da, nice işkence ve ezâlara dûçâr olmuştu.
Kureyş müşrikleri, birgün Hazret-i Ammâr’ı yakaladılar, başını kuyunun içine batırarak:
“–Muhammed’e hakâret edip, Lât ve Uzzâ’yı medhedinceye kadar seni bırakmayacağız!” dediler ve bunu zorla söylettiler.
Allâh Rasûlü’ne:
“–Yâ Rasûlallâh! Ammâr kâfir olmuş!” diye haber verildi.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:
“–Hayır! Ammâr, tepeden tırnağa kadar îmanla doludur! Îman onun etine ve kanına kadar işlemiştir!” buyurdu.
O esnâda Ammâr -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Mübârek sahâbî ağlıyordu…
Âlemlerin Efendisi onun gözyaşlarını eliyle silerken:
“–Sana ne oldu?” diye sordu.
Ammâr -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Beni Sana hakâret ettirmedikçe, putların da Sen’in dîninden daha iyi olduğunu söyletmedikçe bırakmadılar!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sen bunları söylerken kalbin nasıldı?” diye sordu.
Ammâr:
“–Kalbim Allâh’a ve Rasûlüne îmânın ferahlığı içinde, dînime bağlılığım da demirden daha sağlam idi!” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taraftan onun gözyaşlarını silerken diğer taraftan da:
“–Ey Ammâr! Eğer onlar bir daha bu söylediklerini tekrarlatmak için seni zorlarlarsa, tekrar söyleyiver!” buyuruyordu.
Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“Kalbi îmân ile mutmain olduğu hâlde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim îmânından sonra küfre kalbini açarsa, mutlakâ onların üzerine Allâh’tan bir gazap gelir ve kendilerine çok büyük bir azap vardır.” (en-Nahl, 106) (İbn-i Sa’d, III, 249; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 67; Heysemî, IX, 295; Vahidî, s. 288-289)
Bu hâdise, îmâna mugâyir bir ifâdenin, ancak ölüm tehlikesi söz konusu olduğunda söylenebileceğine, bunun dışında ise câiz olmadığına şer’î bir delildir.
a
İslâm düşmanı müşrikler, Hazret-i Suheyb186 -radıyallâhu anh-’ı da bayıltıncaya kadar döverlerdi.
Zinnîre Hâtun ise müşrikler tarafından bin bir türlü ezâ ve cefâ gören bir hanım köleydi. Ebû Cehil’in yaptığı işkenceler yüzünden âmâ olmuştu.
Ebû Cehil:
“–Gördün mü? Lât ve Uzzâ senin gözünü kör etti!” dedi.
Zinnîre Hâtun:
“–Hayır! Vallâhi, benim gözümü kör eden onlar değildir. Lât ve Uzzâ, ne fayda ne de zarar verebilir. Benim Rabbim, gözümü geri vermeye kâdirdir!” dedi.
Sabah olduğunda, Allâh Teâlâ’nın Zinnîre Hâtun’un gözlerini iâde ettiğini gördüler. (İbn-i Hişâm, I, 340-341; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 69; Üsdü’l-Gâbe, VII, 123)
Müslümanların daha niceleri böyle sıkıntı ve ıztırap içinde idi. Âmir bin Füheyre, Ebû Fükeyhe, Mikdad bin Amr, Ümmü Übeys, Lübeyne Hâtun, Nehdiye Hâtun ve kızı gibi Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in güzîde ashâbı, akla hayâle gelmedik işkencelere mâruz kalmıştı. Müşrikler onları, elbisesiz bir hâlde ayaklarından zincirle bağlayıp sürükleyerek, sıcağın en şiddetli olduğu saatlerde çöle çıkarırlar, üzerlerine büyük kaya parçaları koyarlar, şuurlarını kaybedip ne söylediklerini bilemez hâle gelinceye kadar işkencenin her türlüsünü tatbîk ederlerdi. Boğazlarını sıkarlar ve öldüklerini zannedinceye kadar bırakmazlardı.187
Bu duruma, başta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olmak üzere bütün mü’minler çok üzülüyorlardı. Ancak o an için ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.188 Yalnız, hâli vakti yerinde olan îmân âbidesi Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, içlerinde Hazret-i Bilâl’in de bulunduğu yedi müslüman köleyi sâhiplerinden satın alarak âzâd etmiş, böylece onları amansız işkencelerden kurtarabilmişti.
Fakat müşriklerin işkenceleri her geçen gün daha da artıyor, zayıf ve kimsesiz mü’minlerden sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve yanında bulunan Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Osman, Zübeyr bin Avvâm, Mus’ab bin Umeyr gibi varlıklı insanlar bile eziyet ve işkenceden nasiplerini alıyorlardı.
Müşrikler, Mekke’nin ayak takımından sefih insanları kışkırtarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e saldırtıyorlardı. O’na şâirlik, sihirbazlık, kâhinlik ve mecnunluk gibi, kendilerinin bile inanmadığı yalan ve iftirâlarla eziyet ediyorlardı.189
Abdullâh bin Amr -radıyallâhu anh-’ın bizzat görüp anlattığına göre, birgün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kâbe’nin Hicr kısmında namaz kılarken, Ukbe bin Ebî Muayt geldi, Varlık Nûru Efendimiz’i boğmak için ridâsını boynuna dolayarak şiddetle çekmeye başladı. Hazret-i Ebû Bekir yetişerek omzundan tutup onu def etti ve:
“–Rabbinizden apaçık delillerle gelmiş bir kimseyi «Rabbim Allâh’tır!» dediği için öldürecek misiniz?” dedi. (Buhârî, Tefsîr, 40)
Yine benzer bir hâdiseyi İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- da şöyle nakleder:
“Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ve arkadaşları da orada idiler. Bir gün önce bir deve kesilmişti. Ebû Cehil, arkadaşlarına:
«–Falan âilenin kestiği devenin işkembesini kim getirip, secdeye gidince Muhammed’in omuzlarına koyacak?» dedi.
Oradakilerin en bedbahtı fırlayıp işkembeyi kaptığı gibi, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- secdeye kapandığında O’nun mübârek omuzlarının üzerine bıraktı. Buna hepsi kahkahalarla güldüler, (keyiflerinden) birbirlerinin üzerine yıkılmaya başladılar. Ben (biraz uzaklarında) ayakta durmuş onlara bakıyordum. Eğer beni koruyacak kimsem olsaydı, onu hemen sırtından atardım. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- secdede idi, başını kaldırmıyordu. Derken biri gidip Hazret-i Fâtıma’ya haber verdi. O, henüz küçük bir kızcağızdı. Gelip işkembeyi muhterem babasının sırtından yere attı. Sonra onlara dönüp ağır sözler söyledi. Müşrikler, Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya hiçbir karşılık veremediler. Varlık Nûru namazını tamamlayınca sesini yükselterek:
“–Allâh’ım! Kureyş’i Sana havâle ediyorum!” dedi ve bunu üç kere tekrarladı.
Müşrikler, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in bu duâsını işitince bir anda gülemez hâle geldiler. O’nun duâsından dolayı içlerini bir korku kapladı. (Zîrâ onlar, Allâh Rasûlü’nün duâlarının aynen tahakkuk ettiğini pek çok defâ tecrübe etmişlerdi.) Daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ey Allâh’ım! Ebû Cehl’i, Utbe’yi, Şeybe’yi, Velîd’i, Ümeyye bin Halef’i, Ukbe bin Ebî Muayt’ı Sana havâle ediyorum.» diyerek İslâm düşmanlarını ismen ve tek tek saydı.
Muhammed’i hak üzere gönderen Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemin ederim ki, Rasûlullâh’ın zikrettiği bu adamları, Bedir günü hep yerlere serilmiş gördüm. Daha sonra da Bedir kuyusuna sürüklenip atıldılar.” (Buhârî, Salât 109, Cihâd 98, Cizye 21; Müslim, Cihâd 107)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mâruz kaldığı bütün bu zâlimâne tavırlara rağmen, tevhîd dâvâsında müşriklerle hiçbir sûrette uzlaşmaya yanaşmadı; dîninden aslâ tâviz vermedi. Üstelik ashâb-ı kirâma soruyordu:
“–İçinizden kim gidip Kâbe’de müşriklere Kur’ân okur?”
Bu teklife cân ü gönülden «Ben, yâ Rasûlallâh!» diyen Abdullâh bin Mes’ûd, Kâbe’de müşriklere Kur’ân-ı Kerîm okumuş ve bu yüzden o nasipsiz zâlimler tarafından fecî bir şekilde dövülmüştü.
Arkadaşları:
“–Zâten biz senin bu âkıbete uğramandan korkuyorduk!” dediler.
Abdullâh bin Mes’ûd ise:
“–Şu anda benim nazarımda onlardan daha hafif ve zayıf durumda olan hiç kimse yoktur! İsterseniz ben yarın da gider, onlara tekrar Kur’ân dinletebilirim!” dedi.
Arkadaşları:
“–Hayır! Onlara hoşlanmadıkları şeyi dinlettin. Sana bu kadarı yeter!” dediler. (İbn-i Hişâm, I 336-337)
a
Ebû Cehil, ne zaman zengin ve güçlü bir kimsenin müslüman olduğunu işitse hemen varıp ona hakâret eder:
“–Sen babanın dînini bıraktın ha! Hâlbuki, o senden daha hayırlı idi. Demek sen onun fikrini hiçe saydın, şerefini düşürdün, öyle mi?! And olsun ki biz de senin görüşüne değer vermeyeceğiz ve onun yanlışlığını ortaya koyacağız. Îtibârını yok edeceğiz.” diyerek tehditlerde bulunurdu.
Eğer müslüman olan kişi, ticâretle uğraşan biri ise ona:
“–Vallâhi, senin ticâretini kesâda uğratacağız, servetini batıracağız.” derdi. Müslüman olan zayıf ve fakir bir kimse ise onu döver, aldatıcı sözlerle kandırmaya ve İslâm’dan döndürmeye çalışırdı.
Bir defâsında İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’a:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbı, müşriklerden, dinlerini bırakmak için mâzur sayılacak derecede işkence görürler miydi?” diye sorulmuştu.
“–Evet, vallâhi müşrikler onlardan yakaladıkları birisini o kadar döver, aç ve susuz bırakarak öyle işkence ederlerdi ki, dayağın şiddetinden oturamaz hâle gelir, ona istedikleri her şeyi söyletirlerdi. Kendisine:
«–Allâh’tan başka, Lât ve Uzzâ da ilâh mıdır?» diye sorarlar, o da:
«–Evet!» derdi.
Hattâ yanlarından geçmekte olan Cual böceğini gösterip:
«–Şu Cual de, Allâh’tan başka ilâh mıdır?» diye sorarlar, o da yapılan ağır işkenceden kurtulabilmek için:
«–Evet!» derdi.
Ayılıp aklı başına geldiği zaman ise tevhîde dönerdi.” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 339-343; İbn-i Sa’d, III, 233; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 108)
Bütün bu zulüm sahnelerini -naklettiklerimiz ve nakledemediklerimizle birlikte- tefekkür edip “İslâm” nîmetinin binlerce insanın nice eziyetlere katlanması sâyesinde bizlere kadar ulaşabildiğini ve bu yolda aslâ tâviz verilmediğini anlamalı, onun kıymetini iyi takdîr etmeliyiz.
a
Allâh Teâlâ dileseydi İslâm’ın gelişip intişâr etmesini kolaylaştırabilir ve bu uğurda müslümanlara hiçbir meşakkat çektirmeyebilirdi. Lâkin o zaman bu yola baş koyanların samîmiyeti ortaya çıkmaz, bu husustaki sebat, gayret, azim ve fedâkârlıkları sâbit olmazdı. Elbette o vakit, mü’min ile münâfık, sâdık ile yalancı birbirinden fark edilemezdi.
Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:
الم
(1)
أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
(2)
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ
(3)
“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sâdece «Îmân ettik» demeleriyle bırakıverileceklerini mi sandılar? And olsun ki Biz, onlardan evvelkileri de imtihan ettik. Elbette Allâh, sadâkatte bulunanları da yalancı olanları da ortaya çıkaracaktır.” (el-Ankebût, 1-3)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
“Yoksa Allâh, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân, 142)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)
Tevhîd mücâdelesi yolunda çetin imtihanlarla karşılaşmak, sünnetullâh îcâbıdır. Bütün peygamberler ve sâdık kullar, hep meşakkat çekmiş, eziyete mâruz kalmış, hattâ bir kısmı da bu uğurda şehîd edilmiştir. Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizliğe kapılması doğru değildir. Bilâkis mü’minler, Allâh’ın emrini gerçekleştirme husûsunda zarar ve musîbetlere ne kadar çok tahammül gösterirlerse, Allâh’ın rızâsına ve muvaffakıyyete o nisbette çabuk nâil olacaklarını bilmelidirler.
Müslümanlara Sabır ve Sebat Telkîni
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir beşerdi. Zaman zaman kendisine yapılan menfî davranışlar O’nu üzüyor, hidâyeti için var gücüyle uğraştığı insanların çirkin tavırları, gönlünü mahzûn ediyordu. Bâzen öyle zor anlar yaşıyordu ki, mutlakâ bir tesellîye ihtiyâcı oluyordu.
O’nun tesellîsi Rabbinden geliyordu. Allâh Teâlâ, Rasûlü’nün mahzûn olmasını istemiyor, O’nu âyet-i kerîmeleriyle mânen takviye ediyordu:
َ إِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا
“…(Ey Rasûlüm!) O’nun Sana karşı kerem ve inâyeti büyüktür.” (el-İsrâ, 87)
وَمَن كَفَرَ فَلَا يَحْزُنكَ كُفْرُهُ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
(23)
نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ
(24)
“Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı Sen’i üzmesin. Onların dönüşü ancak Biz’edir. İşte o zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Allâh kalblerde olanı şüphesiz çok iyi bilir. Onları az bir süre faydalandırırız, sonra da ağır bir azâba sürükleriz!” (Lokmân, 23-24)
وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُن فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ
“(Habîbim!) Onlara karşı mahzûn olma, kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü de sıkıntı duyma!” (en-Neml, 70)
Cenâb-ı Hak, Habîbi’ni bu şekilde tesellî edip O’na sabrı tavsiye ediyordu:
فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ
“(Rasûlüm!) Onların dediklerine sabret! Güneş’in doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tesbîh et!” (Kâf, 39)
Bu âyet-i kerîmelerle azmi ve şevki takviye edilen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbının acılarını dindiriyor, onların gönül yaralarını sarıyordu.
Habbâb -radıyallâhu anh- der ki:
Birgün Allâh Rasûlü Kâbe’nin gölgesinde iken, yanına varıp kendisine müşriklerden gördüğümüz işkenceleri şikâyet tarzında anlattık.
O da bize şöyle buyurdu:
“Sizden evvelki nesiller arasında, yakalanıp bir çukura konan, sonra testere ile baştan aşağı ikiye bölünen, demir taraklarla etleri tırmıklanan ve yine de dîninden dönmeyen mü’minler olmuştur. Allâh’a and olsun ki, Allâh Teâlâ bu dîni tamamlayacak, hâkim kılacaktır. O derecede ki, bir kişi, Allâh’tan ve koyunlarına kurt saldırması endişesinden başka bir korku duymaksızın, San’a’dan Hadramevt’e gidip gelecektir. Ne var ki siz sabırsızlanıyorsunuz!..” (Buhârî, Menâkıbu’l- Ensâr, 29)
Bunun ardından Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şu âyet-i kerîmeyi tilâvet buyurdu:
لاَ يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ فِي الْبِلاَد
(196)
مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
(197)
لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللّهِ وَمَا عِندَ اللّهِ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ
(198)
“İnkâr edenlerin (refah içinde) diyar diyar gezip dolaşması sakın Sen’i aldatmasın! Onların az bir faydalanmadan sonra varacakları yer cehennemdir. O, ne kötü bir varış yeridir! Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allâh tarafından bir ikrâm olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî kalacakları cennetler vardır. Sâlih kimseler için Allâh katındaki (nîmetler) daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân, 196-198)
Müşriklerin eziyet ve işkenceleri devâm edip çileler arttıkça, bu husustaki âyet-i kerîmelerle Allâh Teâlâ mü’min gönülleri olgunlaştırıyordu. Bir bakıma elem ve ıztıraplar, kulları Rablerine yaklaştıran müessirler olmasının yanında, mü’minlerin Allâh’a tevekkül ve teslîmiyetlerini de ölçen ilâhî bir terâzî vazîfesi görüyordu. Böyle zamanlarda müslümana düşen en güzel davranış, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilmektedir:
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ آثِمًا أَوْ كَفُورًا
(24)
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
(25)
وَمِنَ اللَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا
(26)
“Rabbinin hükmüne sabret! (Yâni Allâh’ın hükmü gelinceye kadar beklemesini bil! Bu hükmü beklerken de sakın) onlardan hiçbir nanköre veya günahkâra boyun eğme! Sabah-akşam Rabbinin ismini zikret! Gecenin bir kısmında O’na secde et; gecenin uzun bir bölümünde de O’nu tesbîh et!” (el-İnsân, 24-26)
Bu emirlere riâyet eden mü’minin gönlü itmi’nâna ereceğinden, onun, artık çilenin ve sabrın acılarına göğüs gerebilecek bir kuvvete sâhip olacağı muhakkaktı. Bilhassa gece kılınan teheccüd namazı, kulu Allâh’a yaklaştırarak rûha öyle fevkalâde bir kuvvet ve kudret kazandırıyordu ki, artık onun gönlü îmanla perçinleniyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْءًا وَأَقْوَمُ قِيلًا
“Şüphesiz gece kalkışı hem daha tesirli, hem de söz bakımından daha sağlamdır.”(el-Müzzemmil, 6)
Teheccüd emri, doğrudan doğruya Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mahsus ise de, ümmetine de -tâkatleri nisbetinde- arzularına havâle edilmiş bir teklif mâhiyetindedir. Farz ibâdetlerin hâricinde olup rûhânî terakkîye âmil olması bakımından takvâ ehline tavsiye buyrulan bütün ibâdetler bu cümledendir.
a
Mü’minlere her yönüyle saâdet yollarını bahşeden Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne ayrıca şöyle buyurmuştu:
وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Zâten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur!” (el-İsrâ, 81)
Ancak hakkı îlâ (yüceltmek) ile vazîfeli olanlar, bu hususta ellerinden geleni yapmakla mükelleftirler. Çünkü insan, kulluk imtihânı dolayısıyla nice zorluklarla yüz yüze gelmek durumundadır. Bunun için o, mücâdele vermeden hiçbir zaman arzu ettiği netîceye ulaşamaz.
Cenâb-ı Hak, bu hakîkatin peygamberler için bile vâkî olduğunu âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurur:
حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُواْ جَاءهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَن نَّشَاء وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ
“Ne zaman ki peygamberler, ümitlerini yitirip kendilerinin yalana çıkarıldıklarını zannederler, işte o zaman yardımımız onlara yetişir. Dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilir. Suçlular topluluğundan ise azâbımız aslâ geri çevrilmez!” (Yûsuf, 110)
Bu âyetleri duyan mü’minlerin gönülleri, ne kadar ferâha kavuşuyor ve gayretleri ziyâdeleşiyorsa, müşriklerin kin ve garazları da o kadar bileniyordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yaptıkları eziyetlerden vazgeçmek şöyle dursun, her gün yeni bir cefâ ve işkence usûlü buluyorlardı. Mü’minlerin çektiği sıkıntılar bitip tükenmek bilmiyor, her geçen gün daha da dayanılmaz bir hâl alıyordu.
Bu iş o dereceye vardı ki, müşrikler, artık vahyin menbâını kurutmak gibi alçakça bir düşünceyi bile hatırlarına getirir oldular. Fahr-i Kâinât Efendimiz ise sabrın zirvelerinde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ediyor, O’nun inâyet ve muhâfazasına sığınıyordu. Fakat ilâhî vaat henüz gerçekleşmiyordu.
Rasûlü’nün içinde bulunduğu keder ve ıztırap dolu ahvâle yenik düşmemesini isteyen Rabbi, O’nu şöyle îkaz buyuruyordu:
فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ
“(Ey Habîbim!) Sakın Allâh’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Çünkü Allâh Azîz’dir, intikam sâhibidir!” (İbrâhîm, 47)
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُوْلُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِل لَّهُمْ كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِّن نَّهَارٍ
“(Ey Rasûlüm!) Azim sâhibi peygamberlerin sabrettikleri gibi Sen de sabret! Onlar için (azap husûsunda) acele etme. Onlar kendilerine va’dedilen azâbı gördükleri gün, dünyâda sâdece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar…” (el-Ahkâf, 35)
NÜBÜVVETİN BEŞİNCİ SENESİ Habeşistan Hicreti
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kureyşlilerin amansız eziyetleri karşısında müslümanlara hicret emri verdi. Çünkü onlar, dînî vazîfelerini hür ve serbestçe yapamıyorlardı. Ayrıca dîni yaymak da vazîfeleri idi.
Ashâb-ı kirâm, nereye hicret edebileceklerini sorduklarında Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Habeşistan’a! Çünkü orada, halkına zulmetmeyen bir hükümdar vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir. Allâh Teâlâ, içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir kurtuluş yolu lutfedinceye kadar orada kalın!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, I, 343; İbn-i Sa’d, I, 203-204)
Bu ilk hicret, Mekke devrinin 5. yılının Receb ayında yapıldı.
İlk kâfile; on ikisi erkek, beşi kadın, toplam on yedi kişiden müteşekkil idi. İçlerinde Osman bin Affân, zevcesi Hazret-i Rukıyye, Zübeyr bin Avvâm, Mus’ab bin Umeyr, Abdurrahmân bin Avf, Ebû Seleme, Ümmü Seleme, Osman bin Maz’ûn, İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anhüm- gibi ashâbın ileri gelenleri de mevcuttu.
Mekke’den gizlice ayrılmış olan Muhâcirler, Şuaybe iskelesine vardıklarında, Allâh Teâlâ’nın bir lutfu olarak iki ticâret gemisi geldi. Muhâcirler, onlarla yarım altına anlaşarak Habeşistan’a geçtiler. Kureyşliler, Muhâcirleri yakalamak için peşlerine düştülerse de bunda muvaffak olamadılar. Sâhile vardıklarında, gemiler çoktan denize açılmış bulunuyordu. (İbn-i Sa’d, I, 204)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Habeşistan’a hicret eden Hazret-i Osman ve kızı Rukıyye’den bir müddet haber alamadı. Fahr-i Kâinât Efendimiz zaman zaman dışarı çıkar, o taraflardan gelenlere evlâtlarının haberini sorardı. Kureyş’ten bir kadın Habeş diyârından geldi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, kızı ve damadını ona da sordu. O da:
“–Ey Ebu’l-Kâsım, ben onları gördüm.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Nasıllardı, iyiler miydi?” diye sordu.
Kadın:
“–Osman, Rukıyye’yi bir merkebe bindirmiş götürüyor, kendisi de arkasından yürüyordu.” dedi.
Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Allâh yâr ve yardımcıları olsun! Şüphesiz Osman bin Affân, Lût -aleyhisselâm-’dan sonra âilesiyle birlikte Allâh için hicret eden ilk insan oldu.” buyurdu. (Ali el-Müttakî, XIII, 63/36259)
İlk Muhâcirler, Habeşistan’da üç ay kalabildiler. Çünkü Mekke’li müşriklerin de artık îmân ettiklerine dâir bir şâyia yayılmıştı. Bunun üzerine hicret kâfilesi geri döndü. Otuz üç erkek, altı hanımdan oluşan otuz dokuz kişilik bir kâfile, nübüvvetin beşinci yılının Şevval ayında Habeşistan’dan yola çıktı. Mekke’ye yaklaştıklarında ise müşriklerin müslüman olduğuna dâir işittikleri haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Tekrar Habeş ülkesine geri dönmek, kendilerine çok ağır geldi. Öte yandan, himâyesiz olarak Mekke’ye girmekten de korktular. Ancak müşrik olan akrabâ ve dostlarının himâyesinde veya gizlice Mekke’ye girebildiler. (İbn-i Hişâm, II, 3-8; İbn-i Sa’d, I, 206; Heysemî, VI, 33)
Garânîk Meselesi
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yeni nâzil olan “Necm Sûresi”ni Harem-i Şerîf’te oradakilere yüksek sesle okuyordu. Sûrenin sonunda secde âyeti gelince, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’a secdeye kapandı. O’nunla berâber olan mü’min-münkir, ins-cin herkes secdeye vardı. (Buhârî, Tefsîr, 53/4)
Ancak müşrikler, sûrenin içinde geçen putlarının isimleri dolayısıyla Allâh’a değil, kendi putlarına secde ediyorlardı.
İşte sonradan uydurulan ve “Garânîk Meselesi” diye ortaya atılan rezil iddiâya mesned edilmek istenen hâdise bundan ibârettir.
Mekkeli müşriklerin İslâm dînine girmiş olduğu şâyiasının sebebi, müslümanlarla müşriklere âit olan şu ayrı ayrı iki secdenin aynı zamanda yapılmış olmasıydı.
İşin aslı sâdece bundan ibâret olmasına rağmen, sonraları “Garânîk Meselesi” denilen bir iftirâ ortaya atılmıştır. Gûyâ şeytan, âyetlerin arasına “putların da şefaatinin umulacağı” mânâsında bir fısıltı eklemiş, müşrikler de buna memnûn olup secdeye varmışlar, fakat yanlışlık sonradan anlaşılmış!..
Bu kıssada sâdece, bâzı müsteşrikler gibi İslâm düşmanlığı güden birtakım kimseler hakîkat vehmetmişlerdir. Oysa en büyük tefsîr, hadîs, siyer ve İslâm târihi âlimleri, gerek rivâyet açısından, gerek iddiânın İslâm akîdesiyle münâsebeti açısından, bu uydurulmuş hâdiseyi incelemiş ve kesin bir şekilde tekzîb etmişlerdir.
Evvelâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vahy-i ilâhîyi insanlara teblîğ etme vazîfesinde gafletten ve yanılmadan muhâfaza edilmiştir. Şeytanın peygamberlerin risâlet vazîfelerine müdâhalesi aslâ mümkün değildir. Allâh Teâlâ, şeytanın, mü’min kullar üzerinde dahî bir sultasının olmadığını beyan buyurmuşken,190 onun, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in teblîğine müdâhale edebilmesi düşünülemez.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, risâletinde her türlü kusur, gaflet, günah ve hatâdan mâsum olduğu gibi, O’nun getirmiş olduğu Kur’ân-ı Kerîm de ilâhî muhâfaza altındadır.
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مِّنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ
“O’na (Kur’ân-ı Kerîm’e) ne önünden, ne ardından bâtıl yaklaşamaz. O, bütün kâinâtın övdüğü bir hikmet sâhibi tarafından peyderpey indirilmiştir.” (Fussilet, 42)
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
“Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı Biz indirdik, elbette onu yine Biz koruyacağız.” (el-Hicr, 9)
Garânîk iddiâsının yer aldığı rivâyet, sened yönünden merduttur. Bu hususla alâkalı olarak İbn-i Huzeyme:
“Garânîk kıssası, zındıkların yalanlarındandır.” demiştir.191
Sahîh hadîsleri rivâyet eden hiçbir kitabın bunu nakletmemesi, hiçbir güvenilir râvînin bunu sahîh ve muttasıl bir senedle rivâyet etmemesi, onun çürüklüğünü göstermeye kâfîdir.192
Garânîk iddiâsı aklen de mümkün görünmemektedir. Zîrâ Garânîk’te bir şirk iddiâsı vardır. Oysa İslâm dîni ilk andan itibâren kelime-i tevhîdi teblîğ etmiştir. İslâm’ın temel harcı olan tevhîd inancının karşısında bu tür iddiâların hiçbir mâkul yanı yoktur. Söz konusu edilen Necm Sûresi’nde baştan sona kadar şirk tahkîr edilmekte, putların kuru isimlerden ibâret olduğu, müşriklerin sırf zan ve hevese uydukları bildirilmektedir. Böyle bir sûre içine, müşriklerin tasvib edip secde edecekleri bir sözün karıştırılması, velev karıştırılmış olsa bile bunun müşrikleri iknâ etmesi mümkün değildir. Yine Mekke müşriklerinin kendilerini tahkîr eden bu kadar âyet arasında -hâşâ- şeytanın ilkâ ettiği iki cümle ile yumuşayıp secdeye kapanmaları da mâkul değildir.
Bu iftirâya en güzel cevap bizzat bu sûrenin başında verilmektedir:
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
(2)
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
(3)
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
(4)
“Arkadaşınız (Muhammed) şaşırmadı ve sapıtmadı. O hevâsından konuşmaz. O’nun konuştukları kendisine vahyolunandan başka bir şey değildir.” (en-Necm 2-4)
Bu meselenin, İslâm’a karşı garazkârâne bir düşmanlığın eseri olarak ortaya atıldığı, İslâm âlimleri tarafından pek çok cihetten ispat edilmiş bulunmaktadır. On üç senelik Mekke devri, şirki bertarâf etme ve kalblerdeki tevhîd inancını kuvvetlendirme mücâdelesiyle geçmiştir. Zîrâ tevhîd inancı, Allâh’a herhangi bir varlığı ortak koşmayı kat’iyyen kabûl etmez.
İkinci Habeşistan Hicreti
Mekkeli müşrikler, gelen Muhâcirlerin Habeşistan’da hüsn-i kabûl gördüklerini öğrendiklerinde, bundan büyük bir endişe duydular ve yapmakta oldukları işkenceyi daha da şiddetlendirdiler.
Velîd bin Muğîre’nin himâyesinde rahat bir hayat süren Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının akıl almaz zulüm ve işkencelere mâruz kaldıklarını, bâzılarının ateşle dağlandığını, kırbaçla dövüldüğünü görünce tefekküre daldı:
“Vallâhi, arkadaşlarımın ve ev halkının Allâh yolunda çektikleri türlü türlü çileleri benim çekmeyişim, bir müşriğin himâyesinde emniyet içinde yaşayışım, büyük bir noksanlıktır! Allâh’ın himâyesi daha şerefli ve daha emniyetlidir!” diye düşünerek hâmîsi Velîd’in yanına gitti. Ona:
“–Ey amcamın oğlu! Sen beni himâyene aldın! Güzelce de himâye ettin ve taahhüdünü yerine getirdin! Şimdi senin himâyenden çıkıp Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitmek istiyorum. O ve ashâbı, benim için en güzel örnektir. Beni Kureyşlilerin yanına götürüp üzerimdeki himâyenden vazgeçtiğini bildir!” dedi. (İbn-i İshâk, s. 158; Heysemî, VI, 34)
Müşriklerin zulüm ve işkencelerinin daha da şiddetlenmesi üzerine müslümanlar aynı sene ikinci defâ Habeşistan’a hicret etmeye mecbûr kaldılar. Bu sefer doksan kişi idiler. Yetmiş yedisi erkek, on üçü kadındı. Başlarında Hazret-i Ali’nin büyük kardeşi Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-193 vardı.
Leylâ Hâtun şöyle anlatır:
“Müslüman olduğumuz için Ömer bize çok kızıyordu. Habeşistan’a hicret etmek için yola çıkmaya hazırlandığımızda, ben devenin üstündeyken geldi ve:
«–Nereye gidiyorsunuz ey Ümmü Abdullâh?» diye sordu.
«–Dinimiz husûsunda bize eziyet ettiniz, biz de işkence görmeyeceğimiz bir yere gidiyoruz.» dedim.
«–Allâh sizinle berâber olsun!» dedi.
Zevcim Âmir gelince, Ömer bin Hattâb’ın yumuşak tavrını ona anlattım.
O:
«–Gâlibâ sen onun müslüman olmasını umuyorsun. Vallâhi Hattâb’ın merkebi müslüman olur da o yine müslüman olmaz.» dedi.
Ömer’den o zamâna kadar görülen sertlik ve katı yüreklilik, kendisinin îmânından böylesine ümit kestirmişti.” (Heysemî, VI, 23-24)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in zevcesi Hazret-i Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- demiştir ki:
“Biz Habeşistan’a ayak bastığımız andan itibâren, Necâşî’den pek çok ikram ve iltifâta mazhar olduk. Bizi dâimâ koruyup gözetti. Huzur ve emniyet içerisinde Allâh Teâlâ’ya ibâdet ettik.” (Ahmed, I, 201-202)
Habeşistan Muhâcirleri’nden Ümmü Habîbe -radıyallâhu anhâ- vâlidemizin o günlere âit anlattığı şu hâtıra da müslümanların Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, kendisini görmedikleri hâlde bile ne kadar derin bir muhabbet beslediklerini göstermektedir:
“Necâşî’nin Ebrehe isminde bir câriyesi vardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile nikâhım Habeşistan’da kıyılıp Medîne’ye gelme hazırlıklarım yapılırken bana:
«–Senden ricâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e selâmımı söylemen, O’na, dînine girdiğimi bildirmendir.» dedi.
Ebrehe bana çok lutufkâr davrandı, yol hazırlığımı yaptı. Yanıma her gelişinde:
«–Sakın ricâmı unutma! Allâh Rasûlü’ne muhakkak selâmımı söyle!» diyordu.
Medîne’ye Rasûlullâh’ın yanına gelince nikâh safhalarıyla Ebrehe’nin bana yaptıklarını kendisine anlatıp selâmını söyledim. Allâh Rasûlü tebessüm buyurdu ve:
“–Ve aleyhesselâm ve rahmetullâhi ve berekâtüh” diyerek selâmını aldı. (İbn-i Sa’d, VIII, 98)
NÜBÜVVETİN ALTINCI SENESİ Kureyş’in Necâşî’den Muhâcirleri Geri İstemesi
Birinci Habeşistan hicretine pek aldırmayan Kureyş müşrikleri, orada Muhâcirlere gösterilen güzel muâmeleden haberdâr olunca telâşa kapıldılar. İslâm’ın etrâfa yayılması hâlinde bu işin önünün alınamayacağını düşünüyorlardı. Habeş hükümdârından müslümanları geri istemek husûsunda bir karara varıp, derhâl Abdullâh bin Rabîa ile Amr bin Âs’ı, Necâşî’ye ve kumandanlarına verilmek üzere çeşitli hediyelerle gönderdiler.
Ebû Tâlib, Kureyşlilerin Necâşî’ye elçi ve hediyeler gönderdiğinden haberdâr olunca, Muhâcirleri müşriklerin desîselerinden korumaya teşvik için Necâşî’ye hitâben, onu medheden bir kasîde yazıp gönderdi. (İbn-i Hişâm, I, 356)
Amr ve arkadaşı, Necâşî ile görüşmeden önce, kumandanlarına çeşitli hediyeler vererek onları kendi taraflarına çekmeye muvaffak oldular. Müşrik heyet daha sonra Necâşî’ye hediyelerini takdîm ettiler ve şöyle dediler:
“–Ey hükümdar! Bizden birtakım aklı ermez gençler, senin ülkene gelip sığındılar. Onlar atalarının dînini terk ettikleri gibi senin dînine de girmediler. Onlar yeni bir dîn îcâd ettiler. Akrabâları onları geri çevirmeniz için bizi sana gönderdiler. Çünkü kavmi, bunları herkesten daha iyi bilirler, kabahatlerini başkalarından daha iyi anlarlar.”
Onlar, Necâşî’nin, Câfer ve arkadaşlarını dinleyip tesirinde kalmasından korkuyorlardı. Bu yüzden de Necâşî’nin, Muhâcirleri muhâkeme etmeksizin kendilerine teslîm etmesini istiyorlardı.
Necâşî’nin kumandanları da:
“–Efendim! Bu adamlar doğru söylüyorlar. Kavimleri onları daha iyi bilirler. Sen onları bu adamlara teslîm et de memleketlerine götürsünler!” dediler.
Necâşî kızdı ve:
“–Asla! Ben onları dinlemeden hemen teslîm edecek değilim! Beni başkalarına tercîh ederek memleketime sığınmış olan bir cemaate kötülük edemem.” dedi ve haber salıp Muhâcirleri yanına çağırttı.
Necâşî, kendi din adamlarını da çağırdı. Onlar, Necâşî’nin çevresinde kitaplarını açmış bir vaziyette oturdular.
Muhâcirler geldiğinde Necâşî her iki tarafı, huzûrunda yüzleştirdi. Târihî bir heyecan yaşandı. Müslümanların sözcüsü Hazret-i Câfer -radıyallâhu anh- idi.
Necâşî, Muhâcirlerin başkanı Câfer-i Tayyâr’a döndü:
“–Kureyşliler elçi göndermiş, sizin Mekke’ye dönmenizi istiyorlar.” Dedi.
Câfer, hükümdâra:
“–Ey hükümdâr! Sorunuz bunlara; biz köle miyiz ki, bizleri geri istiyorlar?” dedi.
Necâşî, Amr bin Âs’a baktı. O da cevapladı:
“–Hayır, hepsi de hürdür!”
Mükâleme şöyle devâm etti:
“–Sorunuz bunlara! Biz borçlu muyuz ki, bizleri istiyorlar?”
“–Hayır, hiçbirinin kimseye borcu yok!”
“–Sorunuz bunlara! Biz kâtil miyiz ki, kısas için çağırıyorlar?”
“–Hayır, böyle bir isteğimiz de yok!”
“–O hâlde bizleri ne diye geri istiyorlar?”
O zaman Amr, şöyle dedi:
“–Bunlar, dedelerimizin dîninden ayrıldılar. İlâhlarımıza hakâret ediyorlar. Gençlerimizin îtikadlarını bozdular. Halkımızın arasına tefrika soktular. Bütün Mekke ahâlîsi ikiye bölündü.”
Bunun üzerine Necâşî:
“–Siz ne benim dînime ne de kendi kavminizin dînine girmediğinize göre, sizin kabûl ettiğiniz bu dîn, nasıl bir dîndir? diye sordu.
Câfer-i Tayyâr söze başladı:
“–Ey hükümdar! Biz câhil bir kavim idik. Taştan, ağaçtan yapılmış putlara ilâh diye tapardık. Ölü hayvanların etlerini yer, kız çocuklarını diri diri gömerdik. Kumar oynar, fâizcilik (tefecilik) yapardık. Zinâyı ve bir kadının birkaç erkekle münâsebetteki iffetsizliğini hoş görürdük. Akrabâmıza karşı vazîfelerimizi bilmezdik. Komşularımızın haklarını tanımazdık. Güçlüler zayıfları ezer; zenginler fakirlerin sırtından kazanırdı. Aramızda, hak nedir, bilinmezdi.
Allâh Teâlâ bizlere merhamet etti ve bizim ıslâhımızı diledi de, içimizden bir Peygamber gönderdi. O Peygamber, asil bir soydan ve temiz bir kabîledendir. Kendisini «el-Emîn» diye isimlendirmiştik. O bizi Allâh’ın birliğine çağırdı. O’na ibâdet etmeyi öğretti. Dedelerimizin putlarından kurtardı. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı. Kan dökmeyi, kumar oynamayı, içkiyi, fâizi, yalancılığı, yetimlerin mallarına dokunmayı yasakladı. Bize hep iyilikleri tâlim buyurdu. Doğruluğu, sözünde durmayı, komşu ve akrabâya iyi muâmele etmeyi, kadınların şerefini, kız çocuklarının hayâtını kurtarmayı emretti. Bizi vahşetten kurtardı. Medeniyete kavuşturdu. İyi bir insan olmamızı sağladı. Biz de kendisine inandık. O’nun yolunda yürüyoruz. Bu sebeple Kureyşlilerin düşmanlığını kazandık. Çeşitli işkencelere uğradık. Fakat işkenceler dayanılmaz hâle gelince, dînimizden de dönmek istemediğimiz için Peygamberimiz’den izin alarak hükümdarlar arasından sizi tercih ettik ve ülkenize geldik. Yurdunuzda zulme uğramayacağımızı umarak himâyenize sığındık!..”
Câfer -radıyallâhu anh-’ın söylediklerini sükûnetle dinleyen Necâşî:
“Allâh tarafından Peygamberinize gönderilen vahiyden ezberinde bir şey var mı?” diye sordu.
Câfer -radıyallâhu anh-:
“–Evet.” dedi ve Meryem Sûresi’nin ilk âyetlerinden, Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’ın doğumları ile alâkalı âyetleri tilâvet edince Necâşî ve adamları müteessir olup ağladılar.
Necâşî:
“–Allâh’a yemin ederim ki, bu sözler, Hazret-i Mûsâ’ya ve Hazret-i Îsâ’ya inen vahiylerin kaynağındandır.” dedi ve Kureyş elçilerine dönüp:
“–Ben bu Muhâcirleri size teslîm edemem!” diyerek tekliflerini reddetti.
Elçiler Necâşî’nin yanından ayrıldıkları zaman, Amr:
“–Allâh’a yemin ederim ki Necâşî’ye, bunların Îsâ bin Meryem’in bir kul olduğuna inandıklarını haber vereceğim ve onların köklerini kazıtacağım!” dedi.
Ertesi gün, Necâşî’nin huzûruna çıkıp:
“–Ey hükümdâr! Onlar Îsâ bin Meryem hakkında çok ağır bir söz söylüyorlar! İstersen yanına çağır da, O’nun hakkında neler söylediklerini sor.” dedi.
Necâşî, müslümanları tekrar yanına çağırdı ve onlara:
“–Meryem oğlu Îsâ hakkında ne düşünüyorsunuz, söyleyin bakalım.” dedi.
Câfer-i Tayyâr Hazretleri:
“–Biz O’nu, Peygamberimiz’in öğrettiği gibi biliyoruz. Allâh Rasûlü O’nun hakkında şöyle buyuruyorlar:
«Îsâ, Allâh’ın kulu, Rasûlü, Rûh’u ve her şeyi bırakarak kendini Allâh’a adamış olan Meryem’e ilkâ ettiği Kelimesi’dir.»” deyince, Necâşî yerden bir çöp alarak:
“–Allâh’a yemin ederim ki, Îsâ bin Meryem de senin söylediğinden başka bir şey değildir! Sizin söylediğinizle Hazret-i Îsâ’nın hakîkati arasında, şu (çöp) kadar dahî bir fark yoktur!” dedi.
Necâşî bunu söyleyince, çevresindeki kumandanlar homurdanmaya başladılar. Necâşî onlara:
“–Vallâhi siz homurdansanız da hakîkat budur!” dedi.
Muhâcirlere de:
“–Gidiniz! Sizler benim ülkemde tamâmen emniyet içindesiniz! Size dil uzatan kimse cezâlandırılacaktır. Dağ kadar altın verseler bile ben sizden birine eziyet etmek istemem. Getirdikleri hediyeleri de şu iki adama geri verin! Benim onlara ihtiyâcım yok! Eğer Hazret-i Peygamber’in yanında olsaydım, O’nun ayaklarına su döker, kendisine hizmet ederdim!..” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 356-361; Ahmed, I, 202-203, V, 290-291; Heysemî, VI, 25-27)
Diğer bir rivâyette bildirildiğine göre Necâşî şunları da söylemiştir:
“Ben şehâdet ederim ki, Muhammed Allâh’ın Rasûlü’dür. O, Hazret-i Îsâ’nın müjdelediği zâttır. Eğer ben, şu saltanatın başında olmasaydım ve insanların işlerini yüklenmiş bulunmasaydım O’nun ayakkabılarını taşımak üzere yanına giderdim.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 55-57/3205)
a
Hazret-i Câfer -radıyallâhu anh-, Necâşî’ye verdiği cevaplarla İslâm teblîğcilerine, nerede nasıl konuşmaları îcâb ettiği husûsunda güzel bir misâl teşkil eder ki her zaman için bu usûle riâyet etmek lâzımdır:
Kendisinden Kur’ân-ı Kerîm okuması istendiğinde herhangi bir yeri değil de, muktezâ-yı hâle en münâsip âyetleri, yâni Meryem Sûresi’nin Hazret-i Îsâ ile alâkalı kısmını tilâvet ederek cevap vermesi takdîre şâyandır. Aynı şekilde müşriklerin Muhâcirleri geri almak için öne sürdüğü bahânelere aklî ve mantıkî cevaplar vererek kendilerine gelen dînin hak, hukuk ve güzel ahlâkı emrettiğini söylemesi de câlib-i dikkattir.
Peygamber Efendimiz’in Muhâcir kâfilesine reis olarak Câfer -radıyallâhu anh-’ı seçmesinde de büyük hikmetler vardır. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu davranışıyla, idâreci olarak tâyin edilecek kimselerin, bulunacakları yere ve kâbiliyetlerine göre vazîfelendirilmesi îcâb ettiğini tâlim buyurmuş olmaktadır.
İkinci Habeşistan hicretine iştirâk eden Muhâcirlerin bir kısmı, Peygamber Efendimiz’in Medîne’ye hicretinden sonra, bir kısmı da Hudeybiye Müsâlahası esnâsında dönmüşlerdir.
Hazret-i Câfer -radıyallâhu anh-’ın riyâsetindeki son kâfile ise, Hayber Fethi’nde Medîne’ye gelmişler ve Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevindirmişlerdir.
Hazret-i Hamza’nın Müslüman Oluşu
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müşriklere Kâbe’de Kur’ân-ı Kerîm okumak üzere sâdece ashâbını göndermiyordu. Zaman zaman bizzat kendileri de gidip Allâh’ın âyetlerini tilâvet buyuruyorlardı. Bu gidişlerinden birinde Ebû Cehil, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hakârette son derece ileri gitti. Etrâfında toplanmış bulunan diğer müşriklere de güç gösterisinde bulunmak istercesine, daha da azıtmak üzereydi ki, bir kadın, koşarak durumu o esnâda avdan dönmekte olan Hazret-i Hamza’ya bildirdi:
“–Ey yiğitler yiğidi! Kâbe’de yeğenine hakâret ediyorlar; korkarım O’na eziyet edecekler, bir fenâlık yapacaklar!..” dedi.
Hazret-i Hamza, hemen Kâbe’ye koştu ve derhâl mel’ûn Ebû Cehl’e mânî oldu. Elindeki yay ile o habîsin başına öyle bir vurdu ki, Ebû Cehl’in başından kanlar akmaya başladı. Böyle bir müdâhale olacağını tahmin etmeyen îman düşmanı, şaşkın bir hâlde ve canından endişe ederek, kaçarcasına oradan uzaklaştı. Bunu gören diğer müşrikler de, birer ikişer dağıldılar. Çünkü hepsi de Hamza’nın gücünü çok iyi biliyorlardı. Ondan, Kureyş’in bütün pehlivanları çekinir ve karşısına çıkmaya cesâret edemezdi.
Bundan sonra Hazret-i Hamza, Âlemlerin Efendisi olan yeğeni Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına giderek:
“–İşte intikâmını aldım yâ Muhammed; artık rahat ol!” dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise, amcasının bu hareketine cevâben:
“–Ey amca! Ben asıl senin müslüman olmanla sevineceğim!” deyince, Hazret-i Hamza’nın gönlündeki gaflet perdeleri aralandı. O yiğitler yiğidi, hakîkati idrâk ederek tebessümle mübârek yeğenine baktı ve O’nun yüce nûrunu seyrede seyrede:
diyerek kelime-i şehâdet getirdi.
Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh-, Peygamberimiz’den iki yaş büyüktü ve O’nun hem amcası hem de süt kardeşi idi.194
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ey amca! Ben asıl senin müslüman olmanla sevineceğim!” buyurmakla, şahsî intikâmının alınmasıyla değil, asıl onun hidâyetiyle mes’ûd olacağını belirterek, mühim olanın, fânî dünyâ hayâtı değil, ebedî olan ukbâ hayâtı olduğunu ifâde etmiştir.
Bu hâdise, İslâm’ı yücelten hizmetleri, şahsî menfaatlerimize dâimâ tercih etmemiz gerektiğini ve ferdî hususlardan çok, dînî hizmet ve gayretlerin muvaffakıyyeti ile huzur bulup sevinmemiz îcâb ettiğini telkîn etmektedir.
a
Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh-’ın müslüman olduğu gün, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Rasûlullâh Efendimiz’e, hep birlikte Mescid-i Harâm’a gidip oradakileri İslâm’a dâvet etmesi için ısrâr etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Ey Ebû Bekir! Henüz sayımız çok az.” buyurdular.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- daha fazla ısrâr edince, Peygamber Efendimiz ashâbıyla birlikte Dâru’l-Erkam’dan çıkıp Mescid-i Harâm’a gittiler. Kâbe’ye vardıklarında, Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, insanları Allâh’a ve Rasûlü’ne îmâna dâvet etmeye başlayınca, müşrikler Hazret-i Ebû Bekr’in ve müslümanların üzerlerine yürüyüp onları şiddetli bir şekilde dövmeye başladılar. Hele fâsık Utbe, Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın üzerine çıkıp çiğnedi, yüzünü demir tabanlı ayakkabılarıyla tekmeledi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın her tarafı kan revân içinde kaldı. Kabîlesi Teymoğulları, Hazret-i Ebû Bekr’i müşriklerin elinden zor kurtardılar.
Teymoğulları, onu baygın bir hâlde evine götürdüler. Öleceğini zannederek hemen geri dönüp Mescid-i Harâm’a girdiler ve:
“–Şâyet Ebû Bekir ölecek olursa, vallâhi biz de Utbe’yi öldürürüz!” dediler.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, ancak akşama doğru kendine geldi ve ilk olarak bin bir zahmetle şunu sordu:
“–Rasûlullâh nasıl, iyi mi?”
Annesi Ümmü’l-Hayr sürekli:
“–Bir şeyler yiyip-içsen!” diye ısrâr ediyordu.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise, sanki onu hiç duymuyormuş gibi:
“–Rasûlullâh ne yapıyor, ne hâldedir?” diye sorup duruyordu.
Ümmü’l-Hayr:
“–Evlâdım! Arkadaşın hakkında bir şey bilmiyorum.” dedi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, annesini Rasûlullâh hakkında bilgi almak üzere, müslüman bir hanım olan Ümmü Cemîl’e195 gönderdi. Ümmü Cemîl -radıyallâhu anhâ- gelip, Hazret-i Ebû Bekr’i böyle perişan bir hâlde görünce kendini tutamayarak feryâd etti:
“–Allâh’a yemin ederim ki, sana bunu yapanlar muhakkak fâsık ve kâfirdirler! Onların sana yaptıklarını Allâh yanlarına bırakmasın!” dedi.
Daha sonra Ebû Bekr’in suâli üzerine Allâh Rasûlü’nün selâmette ve Dâru’l-Erkam’da olduğunu bildirdi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Allâh’a yemin olsun ki, Rasûlullâh’ı görmedikçe, bir şey yiyip içmem!” dedi.
Ortalık sâkinleşip herkes evlerine çekilince, annesi ve Ümmü Cemîl, kollarına girerek Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı Varlık Nûru’nun yanına götürdüler. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’i görür görmez dizlerine kapandı. Kıymetli dostunun bu hâli, Âlemlerin Sultânı Efendimiz’in rakîk kalbini son derece duygulandırdı. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Benim hiçbir sıkıntım yok. O habîs fâsık beni biraz hırpaladı o kadar!” dedi ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den annesinin hidâyeti için duâ taleb etti.
Varlık Nûru’nun duâsı berekâtıyla, Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın muhterem vâlideleri de îman halkasına dâhil oldular.196
a
Müslümanların sayısının hızla artması ve Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- gibi bahâdırların İslâm’a girmesi üzerine iyice telâşa kapılan müşrikler, bir toplantı yaparak bu gidişâtın önünü alabilmek için çâreler düşündüler:
“–Muhammed’in durumu iyice ciddîleşti, işlerimizi karıştırdı. Sihirde, kehânette, şiirde en âlimimizi O’na gönderelim de kendisiyle konuşsun!” dediler.
Bu iş için Utbe bin Rebîa’yı münâsip görerek Nebiyy-i Muhterem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gönderdiler. Utbe, müşriklerin daha önce yapmış oldukları teklifleri, fazlasıyla tekrar ederek uzun uzun konuştu. Sözlerini bitirinceye kadar Allâh Rasûlü onu sessizce dinledi Sonra da:
“–Ey Ebu’l-Velîd! Söyleyeceklerin bitti mi?” diye sordu.
Utbe:
“–Evet!” deyince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Şimdi de sen beni dinle!” buyurdu.
Besmele çekerek Fussilet Sûresi’ni okumaya başladı. Secde âyeti olan 37. âyeti de okuyup secde ettikten sonra:
“–Ey Ebu’l-Velîd! Okuduklarımı dinledin. Artık işte sen, işte o!” buyurdu.
Utbe kalkıp arkadaşlarının yanına dönerken, onu gören müşrikler:
“–Vallâhi Ebu’l-Velîd gittiğinden çok farklı bir yüzle geliyor. Hâli çok değişmiş?!” dediler.
Yanlarına geldiğinde heyecanla Utbe’ye:
“–Ne oldu, anlatsana?” dediler.
Utbe:
“–Vallâhi, öyle bir söz dinledim ki şimdiye kadar bir benzerini hiç işitmemiştim. O ne şiir, ne sihir, ne de kehânettir! Muhammed:
فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِّثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ
«Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki: İşte sizi, Âd ve Semûd’un başına gelen yıldırıma benzer bir yıldırım ile îkâz ettim.» (Fussilet, 13) dediği zaman, daha fazla okumasın diye elimle ağzını tutarak, akrabâlığımız hakkı için yemin ettim. Muhammed’in söylediği her şeyin aynen vukû bulduğunu bildiğim için üzerimize azâb ineceğinden korktum.
Ey Kureyş cemaati! Gelin beni dinleyin! O’nu kendi işiyle baş başa bırakın, aradan çekilin! Eğer onu Araplar öldürürse, sizden başkası vâsıtasıyla O’ndan kurtulmuş olursunuz. Şâyet Araplara hâkim olursa, O’nun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, O’nun kudret ve şerefi sizin kudret ve şerefiniz demektir. Böylece Muhammed sâyesinde insanların en mutlusu olursunuz!” dedi.
Kureyşliler:
“–Ey Ebu’l-Velîd! O seni de diliyle sihirlemiş!” deyince Utbe:
“–Benim fikrim budur. Siz nasıl istiyorsanız öyle yapın!” karşılığını verdi. (İbn-i Hişâm, I, 313-314; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 111-112)
Hazret-i Ömer’in Müslüman Oluşu
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den on üç yaş küçüktür. Nesebi, dokuzuncu babada Peygamber Efendimiz’le birleşmektedir.
Müşrikler, istişâre meclisleri olan Dâru’n-Nedve’de toplanmışlar ve Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i öldürmeye karar vermişlerdi. Bunun için de, aralarından cesur, bahadır ve sert tabiatlı biri olan Ömer bin Hattâb’ı seçip göndermişlerdi. Ömer, Âlemlerin Efendisi’ni öldürmek kastıyla gâfilâne bir şekilde yola çıktı. Yolda Nuaym bin Abdullâh -radıyallâhu anh-’a rastladı.
Nuaym, Ömer’in hâlinden şüphelenerek:
“–Ey Ömer! Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Ömer:
“–Atalarının dînini bırakıp yeni bir dîn getiren Muhammed’i öldürmeye gidiyorum!” dedi.
Basîretli sahâbî Nuaym -radıyallâhu anh- zaman kazanmak niyetiyle:
“–Ey Ömer! Vallâhi nefsin seni aldatmış! Sen O’nu öldürdüğünde Abdi Menaf Oğulları’nın seni sağ bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen önce kendi âilene baksan daha iyi edersin?” dedi.
Ömer hiddetlenerek:
“–Sen kimi kastediyorsun!?” dedi.
Nuaym -radıyallâhu anh-:
“–Kimi olacak, enişten Saîd bin Zeyd ile kardeşin Fâtıma’yı kastediyorum! Vallâhi ikisi de müslüman oldular!” cevâbını verdi.
Nuaym -radıyallâhu anh-, Ömer’in bu çirkin emelini öğrenince, onu kız kardeşi ve eniştesinin evine yönlendirerek, durumu Allâh Rasûlü’ne bildirmek için zaman kazanmıştı.
Nuaym’dan bu sözlerini duyan Ömer’in öfkesi iyice kabardı ve çok sinirli bir vaziyette, doğruca kız kardeşinin evine yöneldi.
O esnâda, kız kardeşi ve eniştesinin yanlarında Habbâb -radıyallâhu anh- vardı ve Kur’ân-ı Kerîm tâlîmiyle meşgul idi. Ömer’in hışımla kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördükleri an, Habbâb’ı evde bir odaya gizlediler. Fâtıma Hâtun da hemen Kur’ân-ı Kerîm sahîfesini sakladı.
Ömer eve girince:
“–Neydi o işitmiş olduğum sözler?!” diye gürledi.
Eniştesi ve kızkardeşi:
“–Sen yanlış duydun herhâlde, burada öyle bir şey yok!” dediler.
Ömer:
“–Hayır! Vallâhi ikinizin de Muhammed’e tâbî olduğunu öğrendim!” dedi ve hışımla eniştesinin üzerine yürüdü. Onu hırpalamaya başladı. Araya giren kardeşi Fâtıma’yı da tokatladı. Bunun üzerine Fâtıma:
“–Yâ Ömer! Ne yaparsan yap! İstersen bizi öldür! Biz müslümanlıktan aslâ vazgeçmeyiz!..” dedi.
Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, îman cesâretiyle bu sözleri haykırırken mübârek yüzünden ince bir şerit hâlinde kanlar sızıyordu.
Kardeşinden böyle bir cevap beklemeyen Ömer şaşkınlaştı. Kız kardeşinin yüzündeki kanları görünce de içinde bir sızı duydu. Yaptığına pişman olarak:
“–Şu okuduklarınızı bir getirin hele!” dedi.
Kız kardeşi:
“–Biz senin sahîfeye bir şey yapmandan korkarız!” dedi.
Ömer:
“–Korkma!” dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine dâir ilâhları üzerine yemin etti.
Bunun üzerine, Fâtıma Hâtun, onun müslüman olacağını ümîd ederek:
“–Ey kardeşim! Sen puta taptığın müddetçe temiz değilsin! Hâlbuki Kur’ân yazılı sahîfeye pâk olmayan dokunamaz!” dedi.
Ömer kalkıp gusledince, Fâtıma Hâtun ona sahîfeyi verdi. Sonra getirilen âyet-i kerîmeleri197okumaya başladı:
طه
(1)
مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى
(2)
إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى
(3)
تَنزِيلًا مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى
(4)
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
(5)
لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى
(6)
وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى
(7)
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى
(8)
وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى
(9)
إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى
(10)
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي يَا مُوسَى
(11)
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
(12)
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى
(13)
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
(14)
إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى
(15)
فَلاَ يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لاَ يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى
(16)
“Tâ-hâ. (Ey Muhammed!) Kur’ân’ı Sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Ancak Allâh’tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)
(Kur’ân) yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan Allâh tarafından peyderpey indirilmiştir. O Rahmân (kudret ve hâkimiyetiyle) Arş’a istivâ etti. Bütün göklerde olanlar, bütün yerdekiler, bu ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar hep O’nundur.
Sen sözü izhâr etsen (de etmesen de müsâvîdir.) Şüphesiz O, gizliyi de, daha gizlice olanı da bilir.
Allâh O’dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O’nundur.
(Habîbim!) Mûsâ’nın kıssası Sana geldi mi? Hani O, bir ateş görmüştü de, âilesine: «Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.» demişti. Oraya vardığında kendisine(tarafımızdan): «Ey Mûsâ!» diye nidâ edildi: «Ben, şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen mukaddes bir vâdi olan Tuvâ’dasın. Ben seni seçtim, şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle.»
Şüphesiz Ben Allâh’ım, Ben’den başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için Bana kulluk et ve Ben’i zikretmek için namaz kıl. Çünkü kıyâmet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün. Sakın kıyâmete inanmayıp kendi hevâ ve hevesine uyan kimse seni, ona îmân etmekten alıkoymasın; sonra helâk olursun.” (Tâ-hâ, 1-16)
Bu âyetleri okuyan Ömer, âdeta donakaldı:
“–Bu sözler ne kadar güzel! Ne kadar değerli!” demekten kendini alamadı.
Kur’ân’ın fesâhat ve belâgati kendisini son derece cezbetmişti. Bu sözler, bir beşerin aslâ söyleyemeyeceği hakîkat ve hikmetlerle doluydu. Bir an derin derin düşüncelere daldı.
Hazret-i Ömer’in sözlerini işiten Habbâb -radıyallâhu anh-, saklandığı yerden çıkıp:
“–Ey Ömer! Vallâhi Rasûlullâh’ın duâsı sana nasîb olacak. Allâh Rasûlü dün:
«Yâ Rabbi! İslâm’ı Ebu’l-Hakem bin Hişam veya Ömer bin Hattâb ile te’yîd eyle!» diyerek duâ etmişti. Ey Ömer! Artık Allâh’tan kork!” dedi.
Hazret-i Ömer, Habbâb’a:
“–Ey Habbâb! Sen beni Muhammed’in bulunduğu yere götür de müslüman olayım!” dedi.
Hemen yola çıktılar. Bu seferki adımlar, îman aşk ve heyecânı içerisinde Rasûlullâh’ın hakîkatini idrâk edebilmenin muhabbet ve iştiyâkı ile doluydu.
Hazret-i Ömer, Erkam’ın evine vardığında kendisini Hazret-i Hamza karşıladı. Belinde kılıcı, hazır vaziyetteydi. Zîrâ Nuaym -radıyallâhu anh-, onlara daha önceki haberi vermiş bulunuyordu. Sonraki gelişmelerden ise kimse haberdar değildi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de kalkıp Ömer’e doğru yürüdü. Onu avluda karşıladı ve niçin geldiğini sordu. Hazret-i Ömer, merâmını şu mes’ûd cümle ile dile getirdi:
“–Müslüman olmaya geldim, yâ Rasûlallâh!”
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın nelere kâdir olduğunu ifâde ve şükür sadedinde;
diyerek tekbîr getirdi. Bunu duyan bütün ashâb yüksek sesle tekbîr getirmeye başladı. Böylece Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir duâsı daha müstecâb olmuştu.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- konuşmaya başladığında kalbi mutmain bir şekilde ilk söylediği söz kelime-i şehâdet oldu:
Peygamber Efendimiz’in duâsı, Ömer bin Hattâb’a nasîb olmuştu. Ebu’l-Hakem bin Hişam, yâni meşhur adıyla Ebû Cehil ise, düştüğü bedbahtlık çukurunda helâk olup gidecekti.198
Hazret-i Ömer’in Allâh Rasûlü’nün huzûrunda kelime-i şehâdet getirerek müslüman olmasının ardından, onun teklifiyle bütün müslümanlar toplu olarak Erkam’ın evinden çıktılar. Tekbîrler getirerek Kâbe’ye doğru yürümeye başladılar.
Bu durum müşrikleri kahretti. O zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Ömer’e, hak ile bâtılı ayırdığı için “Fârûk” sıfatını verdi.199
Hazret-i Ömer, o günleri daha sonra şöyle anlatır:
“Müslüman olup da ezâ ve cefâ çekmeyen, mücâdele etmeyen kimse yoktu. Ancak bana kimse dokunamıyordu. Kendi kendime dedim ki:
«Müslümanlar çeşitli musîbetlere uğrarken, ben selâmette kalmak istemem!»
İslâm’a girdiğim gece düşündüm, Mekke müşriklerinden, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı düşmanlıkta en aşırı giden kim ise, gidip ona müslüman olduğumu söylemeye karar verdim. Sabah olduğunda Ebû Cehil’in kapısını çaldım. Kapıya çıktı:
«–Hoş geldin ey Ömer! Ne haber getirdin?» dedi.
Ben:
«–Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân edip O’nun getirdiği bütün şeyleri tasdîk ettiğimi sana haber vermeye geldim!» deyince, lânet ederek kapıyı yüzüme çarparcasına kapattı.” (İbn-i Hişâm, I, 371)
Daha sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Kureyş’in azılı müşriklerinden dayısı Velîd bin Muğîre’ye ve hakîkat düşmanı iki müşriğe daha giderek bu güzel haberi vermiş, fakat onlardan hiçbiri kendisine bir şey yapmaya cesâret edemeyerek, kapıyı yüzüne çarpmış, me’yûs bir şekilde evlerine çekilmişlerdi.
Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Hazret-i Ömer’in müslüman olması bir fetih, hicreti bir yardım, halîfeliği de bir rahmet idi! Ömer -radıyallâhu anh- müslüman oluncaya kadar Kâbe’nin yanında açıktan namaz kılamadık. O müslüman olunca Kureyş müşrikleriyle mücâdele etti, onlar da bizi serbest bıraktılar. Böylece orada namaz kılabildik.” (Heysemî, IX, 62-63)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hicret’e kadar Mekke’de İslâm uğrunda var gücüyle mücâdele etti ve mü’minlerle birlikte pek çok çileye katlandı.
NÜBÜVVETİN YEDİNCİ-DOKUZUNCU SENELERİ: BOYKOT YILLARI üşriklerin Müslüm Üç Yıl Süren Boykotanları Tecrid Siyâseti:
İslâm, bütün engellemelere rağmen gün geçtikçe gelişme kaydediyor ve bu durum, müşriklerin kin ve hasetlerinin daha da artmasına sebep oluyordu. Bu hâle tahammül edemeyen müşrikler, Varlık Nûru’nun muazzez vücûduna kastederek kâinâtı karanlıklara boğmak husûsunda sözleştiler:
“–O’nu gizlice veya açıktan, muhakkak öldüreceğiz!” diye yemin ettiler.
Ebû Tâlib, Kureyş müşriklerinin bu cinâyeti işlemeye kararlı olduklarını görünce, Allâh Rasûlü’nün hayâtı hakkında endişeye düştü. Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’nı toplayarak, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmalarını ve O’nu her türlü tehlikeye karşı korumalarını emretti.
Muharrem hilâlinin doğduğu gece, Ebû Tâlib başlarında olmak üzere, Allâh Rasûlü, bütün Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları, Ebû Tâlib mahallesinde toplandılar. Sâdece Ebû Leheb onlara katılmadı, müşriklerin safında yer almaya devâm etti.
Bunun üzerine müşrikler, İslâm’ı, daha fazla yayılıp kuvvetlenmesine fırsat vermeden yok edebilmek için hâince bir plân yaptılar:
İktisâdî ve ictimâî bir boykot ve ambargo ile bu dînin tâze mensuplarını bunaltıp yöneldikleri nûrlu istikâmetten -gûyâ- geriye çevirmek!..
Bu maksatla, Ebû Cehil’in başkanlığında Hayf-ı Benî Kinâne’de toplanan karanlık kalbler, müslümanlar ve onları koruyan Hâşimoğulları ile her türlü alışverişi kesmekten kız alıp-vermek gibi medenî muâmelelere kadar, bütün beşerî münâsebetleri kopardılar. Bunu bir ahitnâme ile de perçinleyerek Kâbe’nin duvarına astılar.
Bu ahitnâme sahîfesini, Mansûr bin İkrime yazmıştı. Sahîfeyi yazdığı gün Allâh Rasûlü’nün duâsı netîcesinde eli kuruyuverdi. Bunun üzerine müşrikler aralarında:
“–Hâşimoğulları’na zulmettiğimiz için Mansur musîbete uğradı!” demeye başladılar. (İbn-i Hişâm, I, 372-373; İbn-i Sa’d, I, 208-209; Buhârî, Hac, 45)
Bu boykot üzerine, evvelce Mekke’nin değişik semtlerinde dağınık bir sûrette ikâmet etmekte olan bütün müslümanlar, aralarındaki tesânüdü daha kolaylıkla sağlayabilmek için Şi’b-i Ebî Tâlib denilen, Hazret-i Peygamber’in amcasının mahallesine taşındılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Erkam’ın evinden çıkarak bu mahalleye yerleşti.
Ebû Tâlib, herhangi bir kötülük veya suikasta karşı elinden gelen her türlü tedbîri alıyordı. Peygamber Efendimiz akşam mûtad olarak yatağına yatıyor, gece insanlar uykuya daldıktan sonra Ebû Tâlib, oğullarından, kardeşlerinden veya amcaoğullarından birisini, Allâh Rasûlü’nün yatağına yatırıyor, Efendimiz’i de onun yerine gönderiyordu.200
Müslümanlar için büyük bir mahrûmiyet dönemi başlamıştı. Ebû Cehil ve onun azgın adamları, gece gündüz müslümanların mahallesini gözlüyorlar ve oraya kaçak erzak girmesine dahî mânî olmaya çalışıyorlardı.
Çarşı ve pazarların müslümanlar tarafına giden bütün yollarını kestiler. Satılmak için gelen yiyecekleri, müslümanlara bırakmayıp kendileri satın alıyorlardı. Müslümanlar ancak hac mevsimlerinde Ebû Tâlib mahallesinden dışarı çıkabiliyorlardı. Mü’minlerden biri çoluk-çocuğu için biraz yiyecek almak üzere herhangi bir satıcıya uğrasa, Ebû Leheb hemen erzak yüklerinin başında durur:
“–Ey tüccarlar! Fiyatları Muhammed’in ashâbına öyle yükseltiniz ki, onlar sizden bir şey alamasınlar! Siz benim zengin ve sözünü yerine getiren bir kimse olduğumu bilirsiniz. Böyle yaptığınız takdirde size bir zarar gelmeyeceğine ben kefîlim!” derdi.
Müslümanlar açlıktan ağlaşan çocukları için yiyecek bir şey alamadan geri dönerlerdi. Tüccarlar ertesi sabah Ebû Leheb’in yanına varırlar, o da kalan eşyâyı yüksek fiyatla satın alırdı.201
Bu zor durum karşısında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Hatîce vâlidemiz, bütün servetlerini müslümanlar için sarf ettiler.202
Müşriklerin mahalle yollarını kapama husûsunda göstermiş oldukları bütün gayretlere rağmen, bâzı Mekkeliler gizlice akrabâlarına yardımda bulunuyorlardı. Hakîm bin Hizâm, bir kervanla Şam’dan buğday getirmişti. Bir devenin üzerine buğday yükleyerek gizlice mahallenin yoluna getirdi ve devenin arkasına vurarak müslümanlara doğru deveyi kovaladı. Onlar da devenin üzerindeki buğdayı aldılar. Bir başka gece deveye un yükleyip mahallenin içine saldı.
Hişâm bin Amr da aynı şekilde müslümanlara yardım eden zâtlardan biri idi. Hişâm’ın birkaç deve yükü yiyecek gönderdiğini öğrenen insanlık fukarâsı müşrikler, onu sert bir üslûb ile tehdid ettiler. Yapılan îkazlara rağmen Hişam akrabâlarına yardım etmeye devâm edince, müşrikler ağır sözler söyleyerek onu tartaklamaya kalktılar. Ebû Süfyân araya girerek öldürülmesine mânî oldu ve:
“–Bırakınız adamı! Akrabâlarına iyilik etmiş! Keşke biz de onun yaptığı gibi yapabilsek ne güzel olurdu!..” diyerek, Hişâm’ı müdâfaa etti.
Bu dönemde müslümanlar büyük zahmet ve mahrûmiyetlere katlandılar. Bâzı kereler ağaç yaprakları ile karınlarını doyurmak zorunda kaldılar. Çocuklar açlıktan kırılıyordu. Onların feryâdı, mahallenin dışından bile duyulur hâle gelmişti.
Müşriklerin bu muhâsaradan maksatları, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendilerine teslîm oluncaya kadar müslümanları aç bırakmak ve bu sûretle Allâh’ın Rasûlü’nü öldürebilmek için bir fırsat yakalamaktı. Ancak Ebû Tâlib’in riyâsetindeki Hâşimoğulları’yla birleşmiş bulunan müslümanlar, Varlık Nûru’nu koruyabilmek için, gerektiğinde kanlarını son damlasına kadar fedâ etmeye kararlıydılar.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekkelilerin işkence ve eziyetleri had safhaya varınca, mübârek ellerini semâya açtı ve Kureyş müşriklerine şöyle bedduâ etti:
“–Yâ Rabbi! Şu zâlim kavme, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın zamânındaki gibi yedi sene kıtlık azâbı vererek bana yardım eyle!”
Bunun üzerine, yağmurlar kesildi; Kureyş müşriklerini öyle bir kuraklık ve kıtlık yakaladı ki, her şeyi kökten kazıdı, silip süpürdü! Birçokları açlıktan öldüler! Yiyecek bir şey bulamayınca, ölü hayvanların etlerini, derilerini yemeye başladılar. Onlardan biri semâya baktığında, açlık sebebiyle ortalığı duman kaplamış gibi görürdü!
Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdiseden şöyle bahseder:
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاء بِدُخَانٍ مُّبِينٍ
(10)
يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ
(11)
“Şimdi sen, semânın, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Bu, elem verici bir azaptır.” (ed-Duhân, 10-11)
Bu kuraklık son derece şiddetlenince Ebû Süfyân, Âlemlerin Efendisi’ne mürâcaat etti ve:
“–Ey Muhammed! Sen rahmet olarak gönderildiğini söylüyor, Allâh’a itaati, akrabâya yardım etmeyi emrediyorsun. Kavmin ise kıtlıktan yok olmak üzeredir! Onlardan bu felâketin kaldırılması için Allâh’a duâ ediver! Eğer Sen’in duân vesîlesiyle Allâh bu belâyı üzerimizden kaldıracak olursa, Allâh’a îmân edeceğiz!” dedi. Ardından da yemin ederek söz verdi.
Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz duâ etti. Yağmur yağdı. Kıtlık nihâyete erdi. Rahata eren müşrikler ise tekrar şirke döndüler.203
Cenâb-ı Hak, ehl-i küfrün bu psikolojisi hakkında şöyle buyurur:
وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَّمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
“İnsana bir darlık dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken, yahut otururken ya da ayakta iken Biz’e yalvarır; ama Biz onun sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir darlıktan ötürü Biz’e hiç yalvarmamış gibi hareket eder. İşte aşırı gidenlere, yaptıkları iş böylesine süslü gösterilmiştir.” (Yûnus, 12)
Boykotun Sona Ermesi
Bin bir acıyla geçen üç senenin nihâyetinde, Allâh Teâlâ bir ağaç kurdunu müşriklerin Kâbe’ye astıkları antlaşma sahîfesine musallat etti. Kurt sahîfedeki “Bismikallâhümme: Sen’in isminle başlarım ey Allâh’ım” cümlesi hâriç, zulüm ve cevr ifâde eden her şeyi yedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine vahiyle haber verilen bu durumu amcası Ebû Tâlib’e söyledi. Ebû Tâlib bu haberi kardeşlerine bildirdi ve:
“–En güzel elbiselerinizi giyip Kureyşlilerin yanına gidin! Kendileri fark etmeden önce sahîfenin âkıbetini onlara haber verin!” dedi.
Ebû Tâlib ve kardeşleri müşriklere bu haberi verdiklerinde acele bir adam göndererek sahîfeyi getirttiler ve onu Allâh Rasûlü’nün söylediği şekilde buldular. Kureyşlilerin elleri yanlarına düştü! Ebû Tâlib bundan kuvvet ve cesâret bularak:
“–Artık, zulmettiğinizi, akrabâ ile alâkayı kesip kötülük ettiğinizi siz de anladınız, değil mi?!” dedi.
Müşriklerden hiçbiri Ebû Tâlib’e cevap veremedi. Sâdece:
“–Bu, sihirden başka bir şey değildir!” dediler ve apaçık hakîkate sırt dönerek zulümlerine devâm ettiler.
Kureyş’in ileri gelenlerinden bâzıları ise Hâşimoğulları’na karşı yaptıkları şeylerden dolayı birbirlerini ayıpladılar:
“–Kardeşlerimize karşı bu yaptığımız, zulümden başka bir şey değildir!” dediler.
Nübüvvetin onuncu senesine gelinmişti ki, Kureyşlilerden birkaç kişi boykotu kaldırmak için harekete geçti. Hişâm bin Amr, Züheyr bin Ebî Ümeyye’ye:
“–Ey Züheyr! Dayıların bir şey alıp satmaktan, evlenmekten vs. mahrûm edilip darlık ve yokluk içinde kıvranırken, senin istediğini yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya gönlün nasıl râzı oluyor? Vallâhi Ebû Cehl’i, kendi dayıları aleyhinde böyle bir antlaşmaya dâvet etseydin, hiçbir zaman icâbet etmezdi.” dedi.
Hişâm, Züheyr’i iknâ ettikten sonra Mut’im bin Adiyy, Ebu’l-Bahterî ve Zem’a bin Esved’i de tek tek kendi safına çekti. Bu beş kişi Mekke’nin yukarısındaki Hacun mevkiinde geceleyin toplanarak ne yapmaları gerektiği hakkında konuştular. Antlaşma bozuluncaya kadar çaba sarf etmek üzere sözleştiler.
Sabah olunca Mescid-i Harâm’a gittiler. Züheyr, üzerinde kıymetli bir elbise olduğu hâlde Kâbe’yi tavâf etti ve:
“–Ey Mekkeliler! Bizler istediğimiz gibi yiyip içelim, giyinip kuşanalım da, Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları alışverişten mahrûm edilerek helâk olsunlar, bu olacak şey midir?! Allâh’a yemin ederim ki, akrabâlık bağlarını kesen şu zâlim sahîfe yırtılıncaya kadar oturmayacağım!” dedi.
Ebû Cehil îtiraz ettiyse de diğer dört arkadaşı daha önceden anlaştıkları şekilde Züheyr’i destekleyince bir anda müsbet bir hava oluştu. Mut’im kalkıp Kâbe’nin duvarında asılı olan sahîfeyi yırttı. Bunun üzerine Adiyy bin Kays, Zem’a, Ebu’l-Bahterî ve Züheyr silâhlanarak Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’nın yanına gittiler, onları Ebû Tâlib mahallesinden çıkararak evlerine dönmelerini sağladılar. Böylece müslümanlar, üç yıllık zorlu bir muhâsaradan Allâh’ın lutfuyla kurtulmuş oldular. Ebû Tâlib, boykotu iptal edenleri bir şiirle medhetti. Müşrikler de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in İslâm’ı teblîğ etmesine mânî olamayacaklarını anladılar ve ümitlerini kaybettiler.204
Bu şekilde çekilen sıkıntı ve meşakkatler, müslümanların îmanlarını takviye etmeye ve saflarının daha da sağlamlaşmasına vesîle oldu. Kâfirler de her zaman olduğu gibi hüsrandan başka bir şey elde edemediler.
a
Bi’setin sekizinci senesinde, İranlılar Rumları (Bizans) mağlûb etmişlerdi. Rumların şehirlerini yakıp yıkmışlar, İstanbul’a kadar ilerlemişler ve Bizans imparatorunu ağır tazminat ödemeye mecbur bırakmışlardı.
İranlılar putperest olduğu için, müşrikler onların gâlibiyetine çok sevindiler. Ehl-i kitâb olan Rumların yenilmeleri, Fahr-i Kâinât Efendimiz’i çok mahzûn etti. Bunun üzerine Allâh Teâlâ da bu hususla ilgili olarak şu âyetleri inzâl etti:
الم
(1)
غُلِبَتِ الرُّومُ
(2)
فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ
(3)
فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ
(4)
فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ
(5)
“Elif. Lâm. Mîm. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde mağlûbiyete uğradılar. Hâlbuki onlar, bu mağlûbiyetten sonra birkaç yıl içinde gâlip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allâh’ındır. O gün mü’minler de Allâh’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allâh dilediğine yardım eder. O, (kudretiyle her şeye üstün gelen) Azîz, (rahmetiyle mü’minleri esirgeyen) Rahîm’dir.” (er-Rûm, 1-5)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Muhakkak ki Fârisîler mağlûb olacaklardır!” buyurdu. (Ahmed, I, 276)
Bu ilâhî haberi öğrenen Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, müşriklerden Übey bin Halef ile Rumların Farslıları üç seneye kadar yeneceğine dâir on deve karşılığında bahse girdi.205
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bu bahsi Allâh Rasûlü’ne haber verince O:
“–Âyetteki «bid’» kelimesi üç ile dokuz arasındaki sayıları ifâde eder. Sen hemen git, develerin sayısını artır, müddeti de uzat!” buyurdu.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gitti ve müddeti dokuz seneye, develerin sayısını da yüze çıkardı.
Rumlar birdenbire gelişerek İranlıları ağır bir hezîmete uğrattılar. Bunu haber alınca Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Übey’in veresesinden yüz deveyi alıp Peygamber Efendimiz’e getirdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bunları fakirlere dağıt!” buyurdu.
O da fakirlere dağıttı.
Kur’ân-ı Kerîm’in bu mûcizesini gören Mekkeli müşriklerden birçoğu müslüman oldu.206
Şakk-ı Kamer: Ay’ın İkiye Yarılması Mûcizesi
Cenâb-ı Hak, sırât-ı müstakîme dâvet için vazîfelendirdiği peygamberlerini, kitlelere tesir edip onları îmâna cezbedebilecek fevkalâde bir salâhiyet ile mücehhez kılmıştır. Bu, karşılaşacakları küfr-i inâdînin kırılabilmesi içindir. Ayrıca peygamberlere, kitlelerin kendilerine tâbî olmalarını temin için birtakım hârikulâde lutuflar da verilmiştir ki, bunlara “mûcize” denilir.
Mûcizeler, her peygambere, kendi devirlerinde hayranlık uyandıran kudret ve kuvvete dayalı olarak sergilenen fârikalara göre lutfedilmiştir. Meselâ, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- devrinde sihirbazlık zirvedeydi. Bu sebeple O’na bu sahada bir mûcize verildi: Asâ ve Yed-i Beyzâ gibi.207
Hazret-i Îsâ devrinde de tıp ilmi terakkî kaydetmiş ve tabipler, halkın gözünde çok üstün bir mevkî kazanmışlardı. Bu yüzden O’na da en mâhir tabipleri bile acze düşürüp itaatlerini temin ettirecek bir mûcize bahşedildi: Ölüleri diriltmek gibi.
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın nübüvveti ise, kıyâmete kadar bütün zaman ve mekânlara şâmil olduğundan, O, önceki peygamberlerin tamâmındaki salâhiyet, iktidar ve mûcizâta sâhip olup bütün bu yekûnun da üstündedir. Bu bakımdan O’nun mûcizeleri, zamânının en müessir mesleği olan belâgat, fesâhat ve talâkata münhasır kalmayıp çeşitli sahalara şâmil bir sûrette gerçekleşmiştir. Bunlardan biri de, yukarıda îzâh edilen zâlim müşriklerin boykotları sebebiyle yorgun ve bitkin hâle gelen mü’minlerin gönüllerine bir tâzelik, hamle gücü ve ümit iksîri sunmak, kâfirlere ise karşı koydukları bu yeni oluşumun kudret ufku hakkında bir îkazda bulunmak sadedinde gerçekleşmiş olan “Şakk-ı Kamer” yâni “Ay’ın ikiye yarılması” mûcizesidir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu büyük mûcizesi, boykot yıllarında, Mekke devrinin dokuzuncu senesinde vukû bulmuştur.
Mehtaplı bir gecede Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rabbine duâ etmiş ve Ay ikiye bölünmüş, bu mûcize her taraftan görülmüştü. Ay ikiye ayrıldığında bir parçası Ebû Kubeys Dağı tarafında, diğer parçası Kuaykıân Dağı tarafında müşâhede edildi. Müşrikler, bizzat gördükleri bu apaçık mûcizeye rağmen yine de îmâna gelmekten imtinâ ettiler. Hattâ Ebû Cehil «Bu bir sihirdir!» diyerek bu mûcizeyi de inkâr etti.
Bu mûcizeyi görmüş olan müşrikler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için:
“–Bizi büyüledi, ama herkesi büyüleyemez!” dediler.
Bunun üzerine, Mekke dışındaki uzak yerlerden gelen kervanlara da böyle bir hâdise görüp görmediklerini sordular. Onlar da Ay’ın yarıldığını gördüklerini bildirdiler.
Bu hâdisenin ardından şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ
(1)
وَإِن يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ
(2)
“Kıyâmet yaklaştı ve Ay yarıldı. Onlar bir mûcize görseler, hemen yüz çevirirler ve: «Eskiden beri devâm edegelen bir büyüdür.» derler.” (el-Kamer, 1-2) (Vâhidî, s. 418; Tirmizî, Tefsîr, 54/3286)
Bütün Mekke halkı, Ay’ın ikiye bölündüğünde ittifâk etti. Kalbinde hidâyet ışığı olanlar, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i tasdîk etti; kilitli kalbler ise, “Ne büyük bir sihirbaz!” dediler.
Nitekim meşhur astronomi âlimi Fransız astronom Lefrançois de Lalande, Ay’ın geçmiş hareketlerini incelerken “Şakk-ı Kamer” mûcizesinin doğruluğunu kabûl etmek zorunda kalmıştır.208
a
Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberlerine lutfettiği mûcizelerin hikmetini birkaç madde ile hulâsa etmek istersek kısaca şunları söyleyebiliriz:
1. Kitlelere tesir etmek ve insanları îmâna cezbetmek.
2. Mü’minlerin îmanlarını takviye etmek, gönüllerini tesellî etmek.
3. Peygamberlerin nübüvvet ve risâletini ispat etmek.
4. Kudret-i ilâhî karşısında münkirleri acze, mü’minleri hayrete düşürmek.
Kur’ân-ı Kerîm’in her bir âyeti, mü’minlerin îmânını, münkirlerin inkârını artırdığı gibi mûcize de haklarında “lâ yehdî” buyrulan, yâni Rabbin hidâyet vermeyeceği kimselerin inkârını artırır.209
“Şakk-ı Kamer” hâdisesi, Peygamber Efendimiz’in büyük bir mûcizesidir. Peygamber Efendimiz, “Âhir Zaman Nebîsi” olduğu için O’nun dünyâda zuhûru, aynı zamanda kıyâmetin âlametlerinden biridir. Nitekim âyet-i kerîmede:
اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ
“Kıyâmet yaklaştı ve Ay yarıldı.” (el-Kamer, 1) buyrularak bu gerçeğe temas edilmektedir.
Peygamber Efendimiz’in Her Hâlükârda Teblîğe Devâm Edişi
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kavminin bütün ezâ ve cefâlarına rağmen hakka dâvetten bir an olsun geri durmuyordu. Her fırsatta insanları hidâyete çağırıyor, muhâtabının durumuna göre farklı usûllerle muâmele ediyordu.
Kureyşlilerin en güçlülerinden ve sırtı yere getirilemeyen pehlivanlarından olan Rükâne, birgün Mekke vâdilerinden birisinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rastlamıştı. Peygamber Efendimiz ona:
“–Ey Rükâne! Sen hâlâ Allâh’tan korkmayacak ve İslâm’ı kabûl etmemekte direnip duracak mısın? Gel müslüman ol!” diyerek, kendisini İslâm’a dâvet etti.
Rükâne:
“–Yâ Muhammed! Sen beni güreşte yenersen Sana îmân ederim!” dedi.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben gâlip gelirsem söylediklerimin hak olduğunu kabûl eder misin?” diye sordu.
Rükâne:
“–Evet, Sen beni yenersen ben ya İslâm’ı kabûl ederim ya da şu koyunlarım Sen’in olur! Ben Sen’i yenecek olursam Sen şu peygamberlik işinden vazgeçersin!” dedi.
Güreşe tutuştular. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu tutar tutmaz yere yıkıverdi. Rükâne kendisini savunmaya kâdir olamadı.
“–Yâ Muhammed! Bir daha güreşelim!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar güreşti ve onu yine yendi.
Rükâne:
“–Ey amcamın oğlu! Haydi bir kez daha güreşelim?” dedi.
Üçüncü kez de sırtı yere gelen Rükâne yine îmân etmedi.
Varlık Nûru, Rükâne’nin îmân etmemesinden ve bu arada sarf ettiği bâzı sözlerden çok müteessir oldu. Ona:
“–Al git davarlarını!” buyurdu.
Bunun üzerine Rükâne:
“–Vallâhi Sen, benden daha hayırlı ve daha şereflisin!” dedi.
Rükâne -radıyallâhu anh- seneler sonra Mekke’nin fethinde müslüman olmuş, Medîne’ye giderek oraya yerleşmiştir. (İbn-i Hişâm, I, 418; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 236)
Bir defâsında da Ezd-i Şenûe kabîlesinden Dımâd bin Sa’lebe, umre yapmak için Mekke’ye gelmişti. Dımâd, hekimliğe özenen, akıl hastalarına okuyup üfleyen ve ilim elde etmeye çalışan bir kimseydi. Müşriklerin “Muhammed mecnundur!” dediklerini duyunca kendi kendine:
“–Ben gidip şu zâtı bir göreyim. Belki Allâh O’na benim vesîlemle şifâ verir.” diyerek müşriklerin meclislerinden kalktı. Peygamber Efendimiz’e varıp:
“–Yâ Muhammed! Ben deliliği tedâvi ederim. İstersen Sen’i de tedâvi edeyim. Belki Allâh Sana şifâ verir!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Dımâd’a şöyle mukâbelede bulundu:
“–Hamd, Allâh’a mahsustur. Biz O’na hamd eder, yardımı ve affı da O’ndan dileriz. Nefislerimizin şerrinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidâyete erdirdiğini saptıracak yoktur. Dalâlete düşürdüğünü de hidâyete erdirecek yoktur. Ben şehâdet ederim ki Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O birdir, tektir. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.”
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sözleri Dımâd’ın çok hoşuna gitti ve:
“–Ben hiçbir zaman, bundan daha güzel bir kelâm işitmedim! Sen şu sözlerini bir daha tekrarlar mısın?” dedi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz sözlerini tekrarladı. Dımâd bu inci gibi güzel sözleri iki kere daha tekrar ettirdikten sonra:
“–Vallâhi ben kâhinlerin, sihirbazların, şâirlerin, her türlü insanın sözünü dinledim. Fakat Sen’in şu söylediklerin gibi hiçbir söz işitmedim. Bunlar belâgat ve fesâhat deryâsının en kıymetli incileridir. Elini ver de sana bey’at edeyim!” dedi ve müslüman oldu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kavminin adına da bey’at eder misin?” diye sordu.
Dımâd:
“–Kavmim adına da bey’at ediyorum!” dedi. (Müslim, Cum’a, 46; Ahmed, I, 302; İbn-i Sa’d, IV, 241)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Dımâd -radıyallâhu anh-’ın müslüman olmasından sonra hemen kavmi adına da ondan bey’at aldı. Böylece onu, kavmine İslâm’ı teblîğ etmek için elçi ve muallim olarak vazîfelendirdi.
NÜBÜVVETİN ONUNCU SENESİ Hüzün Senesi: Hazret-i Hatîce ve Ebû Tâlib’in Vefâtı
Müşriklerin muhâsarasından selâmete çıkan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve müslümanların sevinci fazla sürmedi. Çünkü boykotun kaldırılmasının hemen ardından, kendisinin ve mü’minlerin hâmîsi olan, onları fedâkârâne bir şekilde müdâfaa eden amcası Ebû Tâlib vefât etti.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun îmân etmesi için zaman zaman çok ısrâr ederdi. Ebû Tâlib de, bu ısrar karşısında yeğenine:
“–Ben Sen’in hakîkatini biliyorum. Lâkin Sana îmân edersem, Kureyş’in kadınları beni ayıplar!” derdi.
Hazret-i Peygamber’in nübüvvetini vicdânen kabûl eder, nefsâniyeti muktezâsı reddederdi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun îmanlı olarak rûhunu Rabbine teslîm etmesi için ölüm döşeğinde iken de:
“–Ey amca! Ne olursun, bir kelime söyle ki, Allâh sana sonsuz saâdet bahşetsin!” diye ısrâr etti.
O sırada oraya gelmiş bulunan Ebû Cehil, buna mânî oldu. Çünkü Ebû Tâlib’e sürekli kelime-i şehâdeti telkîn eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mukâbil Ebû Cehil:
“–Sen atalarının dînindesin!” telkîninde bulunuyordu.
Nihâyet Ebû Tâlib’in, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e son sözü:
“–Ben, eski dîn (Abdülmuttalib’in dîni) üzerine ölüyorum. Kureyş benim için ölümden korktu da dînini değiştirdi demeyecek olsalardı, Sen’in sözlerini kabûl ederdim!..” oldu. (Buhârî, Cenâiz 81, Menâkıbu’l-Ensâr 40; İbn-i Sa’d, I, 122-123)
Bu sözler üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben de senin için dâimâ istiğfarda bulunacağım!” buyurmuşlar, fakat amcasının evinden mahzûn olarak ayrılmışlardır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çok üzülüp amcası için “Sana dâimâ istiğfarda bulunacağım!” demesi üzerine âyet-i kerîmede şöyle buyruldu:
إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء
“(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin! Fakat Allâh, dilediğini doğru yola iletir…” (el-Kasas, 56) (Müslim, Îman, 41-42)
Hidâyet, kulu sırât-ı müstakîme ileten nûr-i ilâhîdir. Kimin gönlü ona teşne ve Hakk’a meyilli ise, ancak ona nasîb olur.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
يَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ
“…(Allâh) kendisine yönelen kimseye hidâyet eder!” (er-Ra’d, 27)
Bu hususta başkalarının gayreti, sâdece vesîle olmaktır. Aksi hâlde, diğer bir kimsenin -velev peygamber bile olsa- gayreti ile hidâyetin nasîb olması her zaman mümkün değildir. Nitekim -Hazret-i Peygamber’in gayretine rağmen- Ebû Tâlib’in, hakîkati bildiği hâlde nefsâniyetine mağlûb olarak Hakk’a meyletmemesi üzerine kendisine hidâyet nasîb olmamıştır.
a
Peygamber Efendimiz’i derin bir hüzne gark eden Ebû Tâlib’in vefâtının üzerinden henüz üç gün bile geçmemişti ki, Allâh Rasûlü’nün dert ortağı, büyük desteği, can yoldaşı, Seyyidetü’n-Nisâ, Hatîcetü’l-Kübrâ -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz de vefât etti. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile mü’minlerin gönüllerinde acı üstüne bir büyük acı daha eklendi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çok sevdiği mübârek zevcesini, kabr-i şerîfine bizzat kendi elleriyle indirdiler. Âlemlerin Efendisi’nin gönlü gam ve kederle mahzûn olmuş, gözleri yaşlarla dolmuştu.
Hazret-i Hatîce vâlidemiz, Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- için İslâm dâvâsında sâdık bir müşâvir, dert ortağı, tesellî ve sükûnet kaynağı idi. Onun vefâtı Allâh Rasûlü’ne:
“–Şu ümmet üzerine gelen iki büyük iptilâdan hangisine daha çok üzüleceğimi bilemiyorum.”(Ya’kûbî, II, 35; Taberî, Târih, II, 229) dedirtecek kadar ağır gelmişti.
Bu iki hüzünlü hâdise sebebiyle Mekke devrinin onuncu senesine “Hüzün Senesi” denildi.
Amcası ve zevcesinin vefâtıyla, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e hiçbir zâhirî, izâfî ve fânî dayanak, sığınak ve barınak kalmamış oldu. O’nun gönül âlemi böylece Hak Teâlâ’ya münhasır kılındı. Zîrâ tevekkül ve teslîmiyet gösterilecek yegâne ve mutlak mercî yalnızca Cenâb-ı Hak idi. Nitekim çocukluğunda da anne, baba ve dede himâyesinden mahrûm bırakılarak Allâh’ın terbiyesinde yetiştirilmişti.
a
Hatîce vâlidemiz çok fazîletli bir insandı. Vahiy meleği birgün Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e gelerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Hatîce, elinde bir kap yemekle Sana gelmektedir. Hatîce yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, gürültü ve yorgunluk olmayan cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele!” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)
Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- bu ilâhî selâma şöyle mukâbele etti:
“–O (şânı yüce Allâh) Selâm’ın kendisidir, selâm O’ndandır, Cebrâîl’e de selâm olsun! Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi Sen’in de üzerine olsun.”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtı boyunca bu mübârek zevcesini unutmadı. O’na karşı vefânın en güzel örneklerini sergiledi.
Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatıyor:
“Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hanımlarından hiçbirine, Hatîce’ye olduğu kadar gıpta etmedim. Üstelik onu hiç görmemiştim. Fakat Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu sık sık yâd ederdi. Bir koyun kesip etini parçaladığında, çoğu zaman Hatîce’nin dostlarına gönderirdi. Bir defâsında (dayanamayıp) Allâh Rasûlü’ne:
«–Sanki dünyâda Hatîce’den başka kadın kalmadı!» dedim.
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–O şöyle şöyleydi.» diye güzel vasıflarını saydı ve:
«–Çocuklarım da ondan oldu.» buyurdu.
İçimden:
«–Bir daha Hatîce hakkında kötü söz söylemeyeceğim.» dedim.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 20; Edeb 73; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 74-76)
Birgün Hatîce’nin kız kardeşi Hâle bint-i Huveylid, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmek için izin istemişti. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hatîce’nin sesini hatırladı ve:
“–Allâh’ım, bu (Hatîce’nin kardeşi)
Hâle bint-i Huveylid!” diye heyecanlandı.
Bu manzarayı gören Âişe -radıyallâhu anhâ- dayanamadı:
“–İhtiyarlıktan ağzının dişleri dökülmüş ve bir zamanlar ölüp gitmiş Kureyşli bir ihtiyarın nesini anıp duruyorsun? Allâh sana onun yerine daha hayırlısını verdi.” dedi. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)
Hazret-i Âişe “daha hayırlı” sözüyle kendisini kastediyordu. Onun bu sözünü yerinde bulmayan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevâbı verdi:
“–Hayır, Allâh Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabûl etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Cenâb-ı Hak bana ondan çocuklar ihsân etti.” (İbn-i Hanbel, VI, 118)
Tâif Yolculuğu
Amcası ve zevcesinin vefatlarının ardından, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yapılan zulüm ve baskılar iyice arttı. O Sultânü’l-Enbiyâ’ya karşı yapılan düşmanca saldırılar, vahşet derecesine ulaştı. Öyle ki, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tâkatini zorlamaya başladı. Bunun üzerine Allâh Rasûlü, yanına Zeyd -radıyallâhu anh-’ı da alarak Mekke’nin yaklaşık 120 km. ilerisindeki Tâif şehrine gitti. Orada on gün kaldı.
Tâiflilere İslâm’ı anlattı. Onları tevhîde dâvet etti. İleri gelenleri ile görüşerek, puta tapmaktan vazgeçip bir olan Allâh’a kullukta bulunmalarını telkîn etti. Tâif eşrâfından, yanına gidip konuşmadığı kimse kalmadı.
Fakat bu dâvet, Kureyşliler gibi putperest bir kavim olan Tâiflilerin arasında da korkunç bir fırtına kopmasına sebeb oldu. Nefsânî hayâtın girdaplarında yaşadıkları için hiçbiri hidâyete gelemedi. Üstelik Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yapmadık ezâ ve cefâ da bırakmadılar:
Önce alay ettiler. Sonra hakârete başladılar. Ardından da kölelerini Allâh Rasûlü’nün geçtiği yolların iki kenarında sıra yapıp O’nu hakâretlerle taşlattılar. Böylece şehirden çıkana kadar Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e eziyetlerine devâm ettiler. Hattâ kölelerini arkasından yollayarak bir müddet daha taş yağmuruna tuttular. Âlemlerin şânına yaratıldığı O Peygamberler Sultânı’nın mübârek ayakları kan içinde kalmış, ayakkabıları kanla dolmuştu. O’nu, atılan taşlardan korumaya çalışan fedâkâr sahâbî Zeyd -radıyallâhu anh- da yaralanmıştı. O, Allâh Rasûlü’ne atılan taşlara kendi vücûdunu siper ederek:
“–Ey Tâif halkı! Taşladığınız kimsenin bir peygamber olduğunu biliyor musunuz?!.” diyordu.
Kendilerini zor-zahmet Mekkelilere âit bir bahçeye, bir hurma ağacının altına atıverdiler. Yerler mahzûn, gökler mahzûndu. Melekler mahzûndu. Cebrâîl mahzûndu. Mîkâîl, İsrâfîl, Azrâîl mahzûndu.
Başta Cebrâîl -aleyhisselâm- olmak üzere melekler, Allâh Teâlâ’dan izin alarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına koştular:
“–Yâ Rasûlallâh! Emir buyur, bu kavmi helâk edelim!” dediler.
O rahmet menbaı ve merhamet peygamberi, uğradığı bu fecî muâmele karşısında bile bedduâ etmeyip ellerini dergâh-ı ilâhîye açarak:
“Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk nazarında hor ve hakîr görülmemi Sana arz ediyorum.
Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam!
İlâhî! Sen kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar.
İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum…” diye niyazda bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35; Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dinlendiği bağın sâhibi olan Rebîaoğulları, Âlemlerin Efendisi’nin hâline acıyarak O’na köleleri Addâs’la bir tabak üzüm gönderdiler. Addâs, tabağı Varlık Nûru’na uzattı:
“–Buyrun, yiyin!” dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“بِسْمِ اللّٰهِ”
diyerek yemeye başladı.
Bu söz, Addâs’ın dikkatini çekti. Şimdiye kadar hiç kimseden böyle bir söz işitmemişti. Merak ve hayret içinde:
“–Bu sözü, buralılar ne bilir ne de söylerler!..” diye mırıldandı.
Ardından yine hayretle:
“–Siz farklı bir insansınız! Buranın insanlarına benzemiyorsunuz! Siz kimsiniz?” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Sen nerelisin, hangi dindensin?” diye sordu.
Addâs:
“–Ninovalıyım, hristiyanım!” dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Demek sen, sâlih kul Yûnus bin Mettâ’nın memleketindensin!” dedi.
Addâs’ın şaşkınlığı iyice arttı:
“–Sen Yûnus’u nereden biliyorsun?” dedi.
Varlık Nûru:
“–Yûnus benim kardeşimdir. O, bir peygamberdi. Ben de bir peygamberim!” buyurdu.
Bu sözler üzerine Addâs’ın gönül âleminden îman pınarları fışkırmaya başladı ve şevkle yerinden kalkarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in eline ve ayağına kapanıp kelime-i şehâdet getirdi. (İbn-i Hişâm, II, 30; Ya’kûbî, II, 36)
Efendileri, Addâs’ı bu tavrı sebebiyle ayıpladıklarında, şu cevâbı verdi:
“Ben kendimi bildim bileli, yeryüzünde O’ndan daha hayırlı bir insan görmedim! O bana öyle bir söz söyledi ki, onu ancak bir peygamber bilebilirdi.” (İbn-i Hişâm, II, 31)
Ne saâdetti ki Addâs -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında en menfî şartlar altında îmân ederek O’nu tesellî eden bir mü’min olma şerefine nâil olmuştu. Âlemlerin Efendisi, onun müslüman olmasına o kadar sevinmişti ki, o an, çektiği çileleri neredeyse unutuvermişti.
Bugün Addâs’ın İslâm’a girdiği yerde onun adına izâfeten bir mescid bulunmakta ve Âlemlerin Efendisi’ne üzüm ikram ettiği bahçe de muhafaza edilmektedir.
Eşsiz Bir Merhamet ve Rahmânî Tesellîler
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz buyururlar:
“–Uhud Savaşı’ndan daha fazla daraldığın bir gün oldu mu yâ Rasûlallâh?” diye Hazret-i Peygamber’e sordum.
Şöyle buyurdular:
“–Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenâsı, onların bana Akabe Günü210 yaptığıdır. Ayrıca Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbn-i Abdiyâlîl’e sığınmak istemiştim de, beni kabûl etmemişti. (Aksine beni ayak takımına taşlatarak her tarafımı kan revân içinde bırakmış, yapmadık eziyet bırakmamıştı.) Ben de geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı fark ettim. Bana:
«–Allâh Teâlâ kavminin Sana ne söylediğini ve Sen’i himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymuştur. Onlara dilediğini yapması için de Sana Dağlar Meleği’ni göndermiştir.» diye seslendi.
Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:
«–Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitti. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allâh Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim.» dedi.
O zaman:
«–Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların soylarından sâdece Allâh’a ibâdet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim.» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)
Şâir, Allâh Teâlâ’nın Habîbi’ne olan eşsiz muhabbetini ne güzel ifâde eder:
Sen ol mahbûbsun ki Hak Teâlâ rehgüzârında
Eder dünyâ ve mâfîhâyı kurbân yâ Rasûlallâh!
“Yâ Rasûlallâh! Sen öyle bir sevgilisin ki Cenâb-ı Hak, dünyâyı ve içindeki her şeyi Sen’in yolunda kurbân eder.”
a
Tâif yolculuğu pek çok ibretler ihtivâ etmektedir:
1. Evvelâ, teblîğin çok mühim olduğunu göstermektedir. Peygamberimiz, hüzün yılı olmasına rağmen teblîğine ara vermemiş, buna sabır ve sebatla devâm etmiştir.
2. Tâiflilerin kendisini taşlamalarına rağmen, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara bedduâ etmemiştir. Bu, Allâh Rasûlü’nün merhametini gösterirken, bir teblîğcinin de merhametli olması gerektiğine işârettir.
3. Teblîğci hatâyı kendisinden bilmeli, insanların hidâyeti için duâ etmeli ve ümitsizliğe düşmemelidir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hatâ karşısında, kendisine galat-ı ru’yet izâfe ederek:
“–Bana ne oluyor ki, sizi böyle görüyorum!”211
buyururlardı. Nitekim Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-’ın, Hüdhüd kuşunun toplantıda hazır olmadığını fark edince:
مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ
“…Bana ne oluyor ki (aranızda) Hüdhüd’ü göremiyorum?..” (en-Neml, 20)
demesi de, bu teblîğ üslûp ve usûlündendir.
4. Tâif seferinden sonra Addâs’ın îmânı çok mühimdir. Çünkü Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- en sıkıntılı ânında bununla tesellî bulmuştur. Bu hâdise de gösteriyor ki, en büyük sıkıntılar içinde olsak dahî bir kişinin îmânı bile bizi tesellî etmelidir.
5. Teblîğci hâliyle örnek olmalıdır.
6. İslâm’ı teblîğ eden kimse, insanlarla muhâtab olmanın yolunu bilmeli, kültürlü olmalı, Peygamber Efendimiz’in Addâs’a muâmelesinde olduğu gibi nerede ve kime ne söyleyeceğini iyi bilmelidir.
Cinlerin Varlık Nûru’ndan Kur’ân Dinleyip Îmân Etmeleri
Addâs’tan başka kimsenin îmân etmediği Tâif dönüşünde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, geceyi geçirdiği bir yerde Kur’ân okurken, bir grup cin O’nu dinledi. Hepsi de hakîkati anlayıp Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îmân ettiler. Kavimlerinin yanına teblîğ vazîfesiyle döndüler. (İbn-i Sa’d, I, 212)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle demiştir:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir grup ashâbıyla Ukâz Panayırı’na gitmek niyetiyle yola çıkmıştı.
O zaman, (cin tâifesinden olan) şeytanların semâdan gelen haberleri almalarına mânî olunmuştu.212 (Bundan dolayı, mûtad olarak semâdan haber getiren) cinlerin üzerine şihâblar213 gönderildi. Böylece onlar kavimlerine (eli boş ve habersiz) döndüler.
Kavimleri:
«–Ne var, niye (boş) döndünüz?» diye sordular.
Onlar:
«–Bizimle semâvî haberler arasına mânia kondu, üzerimize şihâblar gönderildi. (Biz de kaçıp geri geldik.)» dediler.
Kavimleri:
«–Bu, yeni zuhûr eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu ve batısını dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin.)» dediler.
Cinler (yeryüzünü taramak üzere gruplar hâlinde yola çıktılar. Bunlardan) Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz Panayırı’na giderken Nahle mevkiinde) ashâbıyla birlikte sabah namazı kılmakta olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rastladı. Kur’ân-ı Kerîm’in tilâvetini duyunca durup kulak kabarttılar:
«–Bizim semâdan haber almamıza mânî olan şey işte budur!» deyip döndüler.
Kavimlerine şöyle dediler:
«–Ey kavmimiz, gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel bir Kur’ân dinledik ve ona îmân ettik. Artık kimseyi Rabbimize aslâ ortak koşmayacağız.»
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Nebiyy-i Ekremi’ne Cin Sûresi’ni inzâl buyurarak cinlerin Kur’ân dinlemelerini ve kavimlerine söyledikleri sözleri haber verdi:
قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا
(1)
يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا
(2)
«(Ey Rasûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (okuduğum Kur’ân’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, doğru yola ileten, hârikulâde güzel bir Kur’ân dinledik de ona îmân ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize aslâ ortak koşmayacağız.» (el-Cin, 1-2)” (Buhârî, Tefsîr 72, Ezân 105; Müslim, Salât 149; Tirmizî, Tefsîr 72/3324)
Allâh Teâlâ Ahkâf Sûresi’nde bu hâdiseden şu şekilde bahsetmektedir:
وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِّنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِم مُّنذِرِينَ
(29)
قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنزِلَ مِن بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَى طَرِيقٍ مُّسْتَقِيمٍ
(30)
يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
(31)
وَمَن لَّا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِن دُونِهِ أَولِيَاء أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
(32)
“Hani cinlerden bir topluluğu, Kur’ân’ı dinlemeleri için Sana yöneltmiştik. Kur’ân’ı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) «Susun!» demişler, Kur’ân’ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi. Onlar kavimlerine şöyle dediler: «Ey kavmimiz! Gerçekten biz Mûsâ’dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdîk eden bir kitap dinledik. O kitap, hakkı ve doğru yolu gösteriyor.
Ey kavmimiz! Allâh’ın dâvetçisine uyun! O’na îmân edin ki, Allâh da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun. Her kim Allâh’ın dâvetçisine uymazsa bilsin ki, yeryüzünde Allâh’ı âciz bırakacak değildir. Onun Allâh’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.”(el-Ahkâf, 29-32)
Âyet-i kerîmelerde, cinlerin semâ haberlerini dinlemekten menedildiklerine dâir şöyle buyrulur:
وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا
(8)
وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَّصَدًا
(9)
وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا
(10)
“(Cinler, dediler ki): «Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle (şihâblarla)dolu bulduk.
Doğrusu biz göğün bâzı mevkîlerinde dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendini gözetleyen parlak bir alev buluyor.
Doğrusu biz, yeryüzündekilere kötülük mü murâd edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi, bilmiyoruz.»” (el-Cin, 8-10) 214
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Tâif yolculuğundan zâhirdeki kazancı sâdece Addâs -radıyallâhu anh- idi. Lâkin hakîkatte Allâh Teâlâ O’na pek çok lutuflarda bulunmuştu. Bu cümleden olmak üzere meselâ kendisine iki farklı âlemin sultanlığını bahşetmişti. İlk olarak daha Mekke’ye dönmeden cinler O’ndan Kur’ân dinledi ve kendi âlemlerinde teblîğe başladılar. Bundan kısa bir müddet sonra da Allâh Teâlâ, Habîbi’ni semâ âleminin sultânı kılarak Mîrâc’ı lutfetti.
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mekke’den kendi isteği ile çıktığı için Arap örfüne göre oraya geri dönmesi, ancak bir Mekkelinin himâyesi ile mümkündü. Bu sebeple Tâif dönüşü Nahle’den Mekke’ye doğru gelirken Hirâ Dağı’na vardığında Mekkelilerden rastladığı bir kimseyi evvelâ Ahnes bin Şerîk’e, daha sonra da Süheyl bin Amr ve Mut’im bin Adiyy’e gönderdi. Onlara:
“–Muhammed «Rabbimin bana verdiği risâlet vazîfesini teblîğ edip yerine getirinceye kadar, beni himâyene alır mısın?» diye soruyor.” demesini istedi.
Diğer ikisi kabûl etmedi ancak Mut’im, müsbet cevap verdi. Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm-, o gece Mut’im’in evinde kaldı. Sabah olunca Mut’im, oğullarını ve kavmini yanına çağırarak:
“–Silâhlarınızı kuşanınız ve Beytullâh’ın rükünleri yanında bulununuz!” dedi.
Kâbe’ye vardıklarında kavmine dönüp:
“–Ey Kureyş cemaati! Muhammed’i himâyeme aldım! O’na kimse dokunmasın!” diyerek seslendi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kâbe’yi tavâf edip iki rekât namaz kılarak evine dönünceye kadar Mut’im ve oğulları O’nu muhâfaza ettiler. (İbn-i Sa’d, I, 212; İbn-i Kesîr, el-Bidâye,III, 182)
Aradan seneler geçti. Îman şerefine nâil olamayan Mut’im, Bedir’de müslümanlara karşı savaştı ve öldürüldü. Düşman esirlerine ne yapılacağı tartışılırken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mut’im’in oğlu Cübeyr’e:
“–Şâyet Mut’im hayatta olup da benden esirlerin bağışlanmasını isteseydi, fidye almadan hepsini serbest bırakırdım.” buyurarak ona olan vefâsını gösterdi. (Buhârî, Humus, 16; İbn-i Hişâm, I, 404-406)
İslâm’ı teblîğ ederken kendisine kolaylık gösteren bir müşriğe bile uzanan bu vefâ hissi, ne büyük bir ahlâkın tezâhürüdür!..
Muhtelif Kabîlelerle Görüşmesi ve Onları İslâm’a Dâveti
Tâif dönüşü Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir müddet halktan uzak yaşadı. Ardından tekrar dâvetine devâm etti. Müşrikler büsbütün sert ve katı davranmaya başlayınca, Allâh Teâlâ Peygamber Efendimiz’e Arap kabîleleriyle görüşüp teblîğde bulunmasını emretti.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hac zamânı Mekke’ye gelenlere ve Ukâz, Mecenne, Zülmecâz gibi panayırlara katılanlara hitâb edip Kur’ân-ı Kerîm âyetlerini okuyor, onları İslâm’a dâvet ediyordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu büyük panayırlarda toplanan Benî Âmir, Muhârib, Fezâra, Gassan, Mürre, Hanîfe, Süleym, Abs, Benî Nasr, Benî Bekkâ’, Kinde, Kelb, Hârise, Uzre, Hudârime gibi kabîlelerin konak yerlerine gider, onları İslâm’a dâvet ederdi. Peygamberliğini tasdîk etmelerini, Rabbinin kendisine verdiği risâlet vazîfesini îfâ etmede kendisine yardımcı olmalarını onlardan isterdi.215
Câbir -radıyallâhu anh-216 şöyle anlatıyor:
“Allâh Rasûlü hac mevsiminde vakfe mahallinde kendini hacılara arz ediyor ve:
«Beni kavmine götürecek bir kimse yok mu? Kureyş, Rabbimin kelâmını teblîğ etmeme mânî oldu.» diyordu.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 19-20/4734)
Lâkin onlardan dâvetini kabûl edecek, kendisini himâye edip yardım edecek bir kimse çıkmıyordu. Aksine kimisi Peygamberimiz’e suratını asıyor, kaba ve katı davranıyor; kimisi de “Seni kavmin daha iyi bilir! Onlar Sana niye tâbî olmuyor?” diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile tartışıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise gereken cevapları vererek onları Hak yoluna dâvete devâm ediyordu.217
Mudar’dan veya Yemen’den bir kimse, hacca veya panayırlara gelmek üzere yola çıktığında, kavmi ona:
“–Sakın ha! Kureyşlilerin genci seni dîninden döndürmesin!” diye tembihte bulunurlardı.218
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün Minâ’da, Şeybân bin Sa’lebe Oğulları’nın yanına vardı. Kendisinin Allâh’ın Rasûlü olduğunu bildirince kabîlenin ileri gelenlerinden Mefrûk bin Amr:
“–Ey Kureyşli kardeş! Sen insanları nelere dâvet ediyorsun?” diye sordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelip yanlarına oturdu. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da ayağa kalkarak Varlık Nûru’nu elbisesiyle gölgeledi. Allâh Rasûlü, Mefrûk’a:
“–Ben sizi Allâh’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Allâh’ın şerîksiz ve bir tek olduğuna, benim de Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet etmeye, Allâh tarafından bana emrolunan şeyleri yerine getirinceye kadar beni muhâfaza etmeye ve bana yardımcı olmaya dâvet ediyorum. Çünkü Kureyş, Allâh’ın emrine karşı geldi, Allâh’ın Rasûlü’nü yalanladı, bâtılı tutup haktan yüz çevirdi. Allâh her şeyden müstağnî ve her türlü hamde lâyıktır!” buyurdu.
Mefrûk:
“–Ey Kureyşli kardeş! Sen başka nelere dâvet ediyorsun?” diye sordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- En’âm Sûresi’nden şu âyetleri okudu:
قُلْ تَعَالَوْاْ أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلاَّ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلاَدَكُم مِّنْ إمْلاَقٍ نَّحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلاَ تَقْرَبُواْ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
(151)
وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّى يَبْلُغَ أَشُدَّهُ وَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا وَإِذَا قُلْتُمْ فَاعْدِلُواْ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى وَبِعَهْدِ اللّهِ أَوْفُواْ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
(152)
وَأَنَّ هَـذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
(153)
“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri harâm kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin! Zîrâ sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allâh’ın muhterem (dokunulmaz) kıldığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allâh’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız.
Rüşd çağına erişinceye kadar, yetîmin malına en güzel şekilde yaklaşın. Ölçü ve tartıyı adâletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz.
Söz söylediğiniz zaman, (leh ve aleyhinde söyleyeceğiniz kimse) akrabânız dahî olsa adâletli olun ve Allâh’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allâh size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.
Şüphesiz bu, Ben’im dosdoğru yolumdur. Buna uyun, (başka) yollara uymayın. Zîrâ o yollar sizi Allâh’ın yolundan ayırır. İşte Allâh, sakınıp takvâ sâhibi olasınız diye size bunları emretti.” (el-En’âm, 151-153)
Mefrûk:
“–Ey Kureyşli kardeş! Sen daha nelere dâvet ediyorsun? Vallâhi bunlar beşer kelâmı değildir! Eğer insanların kelâmından olsaydı biz onu çok iyi tanırdık.” dedi.
Bu defâ Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Muhakkak ki Allâh, adâleti, ihsânı, akrabâya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”(en-Nahl, 90) âyetini okudu.
Mefrûk:
“–Ey Kureyşli kardeş! Vallâhi Sen beni en üstün ahlâka ve en güzel amellere dâvet ettin! Sana yalancı diyen kavim iftirâ etmiş demektir!” dedi.
Kabîlenin ileri gelenlerinden Hâni ve Müsennâ da aynı şekilde cevap verdiler. Lâkin kavimleriyle görüşüp konuşmadan bu teklifi kabûl edemeyeceklerini, ayrıca Kisrâ ve Farslarla antlaşma yaptıklarını, onların bu işten memnun olmayacağını söylediler.
Netîcede vicdânen kabûl ettikleri hâlde menfaatlerinin kesileceği ve başlarına bir zarar geleceği korkusuyla Allâh Rasûlü’nün teklifini reddettiler.219
a
Târık bin Abdullâh -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’ı Zülmecâz Panayırı’nda üzerinde kırmızı bir elbiseyle görmüştüm:
«–Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllâh, deyiniz de kurtulunuz!» diye yüksek sesle hitâb ediyordu.
Bir adam da elindeki taşla onu tâkib ediyor ve:
«–İnsanlar! Sakın O’na itaat etmeyin, çünkü O yalancıdır.» diyerek bağırıyordu.
Attığı taşlarla Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in ayaklarını kanatmıştı.
Orada bulunan kimselere:
«–Bu zât kimdir?» diye sordum.
«–Abdülmuttaliboğulları’ndan bir gençtir.» dediler.
«–Peki O’nun ardına düşüp taş atan kim?» dedim.
«–O da amcası Ebû Leheb’dir.» dediler.” (Hâkim, II, 668; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 71)
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in İslâm’ı teblîğ uğruna katlandığı meşakkatlere dâir bir hâdiseyi de Müdrik el-Ezdî -radıyallâhu anh- şöyle nakletmektedir:
“Babamla birlikte hac yapıyordum. Minâ’da konakladığımızda bir toplulukla karşılaştım. Babama:
«–Bu cemaat niçin toplanmış?» diye sordum.
Babam:
«–Kavminin dînini terk etmiş olan şu zât için!» dedi.
İşâret ettiği tarafa bakınca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördüm:
«–Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllâh, deyiniz de kurtulunuz!» diye sesleniyordu.
İnsanlardan kimi O’nun yüzüne tükürüyor, kimi başına toprak saçıyor, kimi de O’na hakâret ediyordu. Öğleye kadar bu hâl devâm etti. O esnâda yakası açılmış bir kız, içinde su bulunan bir kap ve elinde mendil olduğu hâlde geldi. Ağlıyordu. Allâh Rasûlü, kabı alıp sudan içti, elini yüzünü yıkadı. Başını kaldırıp:
«–Evlâdım, yakanı başörtünle ört! Baban hakkında tuzağa düşürülüp öldürülecek ve zillete mâruz kalacak diye korkma!» buyurdu.
Bu gelenin kim olduğunu sordum:
«–Kızı Zeyneb!» dediler.” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, V, 130; Heysemî, VI, 21)
Hazret-i Zeyneb, Hazret-i Fâtımâ ve Varlık Nûru’nun diğer kızları, çocukluklarını ve gençliklerini İslâm’ın en zayıf, müslümanların en çok ezildiği bir devirde geçirmişlerdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve müslümanların çektiği acılara en az onlar kadar Hazret-i Zeyneb ve kardeşleri de ortak olurdu. Babaları evden çıkıp İslâm’ı teblîğ ederken onlar, ya endişe içinde merakla kapıda bekler ya da muhterem babalarını adım adım tâkib ederek O’nu muhâfaza etmeye çalışırlardı.
Peygamber Efendimiz’in bu muhtereme kerîmeleri, vâlideleri Hazret-i Hatîce vefât ettiğinde de babalarına yardım etmişler, O’nun çilelerine ortak olmuşlardı. Çektiği eziyetler karşısında hüzünlenmişler ve gözyaşı dökmüşlerdi. Fâtımâ kanını silmiş, Zeyneb arkasından su götürerek elini yüzünü yıkamış, yıllarca tedirgin bir hayat yaşamışlardı.
Allâh Rasûlü’nün Ukâz Panayırı’nda İslâm’a dâvet ettiği pek çok kabîleden biri de Âmir bin Sa’saa Oğulları idi. Onlara:
“–Ben Allâh’ın Rasûlü’yüm! Sizin yanınıza geldiğimde, Rabbimin emirlerini halka ulaştırıncaya, elçilik vazîfesini yerine getirinceye kadar beni korur musunuz? İçinizden hiç kimseyi zorlamayacağım!” buyurdu.
“–Biz, Sen’i ne yanımızdan kovarız ne de Sana îmân ederiz. Sâdece teblîğ vazîfeni yerine getirinceye kadar muhâfaza ederiz!” dediler.
Bu sırada Beyhara isminde, o kabîleye mensup bir adam çıkageldi. Efendimiz’in kim olduğunu öğrenen Beyhara, kendi kendine:
“–Vallâhi, şu adamı Kureyşlilerden alabilsem, O’nun sâyesinde bütün Araplara üstün gelirdim!” diye mırıldandı. Sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“–Eğer biz Sana bey’at eder, Allâh da Sen’i muhâliflerine gâlip kılarsa, Sen’den sonra riyâset bize kalır mı?” diye sordu.
Varlık Nûru:
“–İş Allâh’a âittir! Allâh onu dilediğine verir!” buyurdu.
Beyhara:
“–Demek, göğsümüz Sen’in uğrunda bütün Arapların oklarına hedef olacak, Allâh Sen’i muzaffer kıldığı zaman da reislik başkasına verilecek ha?! Bu bizim işimize gelmez!” dedikten sonra, kavmine dönüp:
“–Şu panayırdan, sizinkinden daha kötü bir şeyle dönen kimse bilmiyorum. Bütün Arap kabîlelerini karşınıza alacaksınız ha? O’nu, kendi kavmi sizden daha iyi bilir. Eğer kavmi O’nda bir hayır görseydi kendisine herkesten çok sâhip çıkardı…” diye bağırıp çağırdı. Daha sonra Peygamber Efendimiz’e dönüp:
“–Hemen kalk git buradan!” dedi.
Allâh Rasûlü yanlarından kalkıp devesine bindiğinde, Beyhara habîsi devenin göğsünü birden dürttü. Deve sıçrayıp kalkarken Sevgili Peygamberimiz’i yere düşürdü.
Dubâa bint-i Âmir isminde müslüman bir kadın, Efendimiz’e yapılan bu hakâreti görür görmez:
“–Ey Âmir hânedânı! Gözünüzün önünde Allâh’ın Rasûlü’ne yapılan şu eziyeti görüp de içinizden O’nu hatırım için koruyacak kimse yok mudur?” dedi.
Amcaoğullarından üç kişi hemen kalkıp mel’ûn Beyhara’nın üzerine yürüdüler.
Bu vak’adan sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar hakkında:
“Ey Allâh’ım! Bunlara bereketini ihsân et!” diye duâ etti.
Bu duâ bereketi ile Allâh Teâlâ onlara îman nasîb etti ve nihâyetinde şehîdlik mertebesine nâil oldular.
Bu kabîlenin, çok yaşlı olduğu için hac mevsimlerine katılamayan bir reisleri vardı. Yurtlarına döndüklerinde olan biteni ona anlattılar. İhtiyar, hemen ellerini başının üzerine koydu ve:
“–Ey Âmiroğulları! Kaçırdığınız bu fırsatı nasıl telâfî edeceksiniz? Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a and olsun ki İsmâîloğulları’ndan hiçbirisi şimdiye kadar yalan yere peygamber olduğunu söylememiştir! Elbette ki O’nun söylediği hak ve gerçekti! Sizin o isâbetli görüşünüz o esnâda neredeydi?” diyerek onları ayıpladı.220
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, görmüş olduğu bütün menfî muâmelelere rağmen, dîn-i mübîni insanlara teblîğ etmekten aslâ geri durmadı ve panayıra gelen diğer kabîlelere de hakîkati arz etti.
Peygamberimiz’in Hazret-i Sevde ile İzdivâcı
Sevde vâlidemiz Sekrân bin Amr’ın nikâhlısıydı. Müslümanlar işkenceye uğrayınca Habeşistan’a hicret ettiler. Sekrân bir müddet sonra burada vefât etti. Hazret-i Sevde, İslâm husûsunda vefâkâr ve fedâkâr bir tavır sergileyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in takdîrini kazandı. Peygamber Efendimiz onu, içinde bulunduğu mağdûriyetten kurtarmak için kendisiyle evlendi.
Allâh Rasûlü’nün Hazret-i Sevde vâlidemizle izdivâcına, Osman bin Maz’ûn’un zevcesi Havle Hâtun vesîle olmuştur.
Havle Hâtun, izdivac meselesini Hazret-i Sevde’nin babasına bildirince, o:
“–Doğrusu Muhammed çok şerefli bir zevc olur!” diyerek evlenmelerine muvâfakat etti.
Fakat Sevde Hâtun vefât eden kocasından beş veya altı küçük çocuğu olduğu için Peygamber Efendimiz ile izdivâca cesâret edemiyordu.
Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun tereddüt ettiğini görünce:
“–Senin benimle evlenmene mânî olan nedir?” diye sordu.
Hazret-i Sevde:
“–Vallâhi, yâ Rasûlallâh! Bana Sen’den daha sevgili kimse yokken, benim Sen’inle evlenmeme ne mânî olabilir? Fakat şu küçük çocukların, sabah-akşam Sen’in başında bağırıp çağırarak rahatsızlık vermelerinden korkuyorum. Yoksa ben bu işi Sen’i memnûn ve mesrûr etmek için seve seve kabûl ederim.” dedi. (İbn-i Sa’d, VIII, 53-57; Ahmed, I, 318-319; VI, 211; Heysemî, IV, 270)
Bu evlilik nübüvvetin onuncu senesi Ramazan ayında vukû buldu.
Sevde vâlidemiz Varlık Nûru’na büyük bir ihtimam gösterir, hizmetinde kusur etmezdi. O, Efendimiz’in yalnız kaldığı bir sırada kendisine hayat arkadaşı olmuş, Allâh Rasûlü’nün bakıma ve anne şefkatine muhtâc olan küçük kızlarına da büyük bir şefkat ve merhametle bakmış, onları sevgiyle büyütmüştür.
,
NÜBÜVVETİN ON BİRİNCİ SENESİ Akabe Görüşmesi
Bir gece vaktiydi…
Kâbe’yi ziyârete gelmiş bulunan altı kişilik Medîneli bir topluluk, Akabe mevkiinde Âlemlerin Efendisi, Enbiyâlar Serveri Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rastladılar. O’nun cihanları aydınlatan nûruna bakarak:
“Bu ne güzel bir insan!” diye aralarında söyleştiler. Gönüllerine o an, târif edemeyecekleri bir haz veren ve içlerindeki muhabbet filizlerini yeşerten rahmet damlaları akmaya başladı. O sırada yanlarına yaklaşan Varlık Nûru da, nübüvvet vazîfesi mûcibince herkesi olduğu gibi onları da İslâm’a dâvet için seslendi:
“–Biraz otursanız da sohbet etsek!” dedi.
Medîneli altı kişilik bu tâlihli grup, böylesine hayran kaldıkları bir zât ile konuşabilmeyi canlarına minnet bildiler. Hemen Peygamber Efendimiz’in etrâfına, ışığın çevresindeki pervâneler misâli toplanıverdiler.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlara Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okuyarak İslâm’ı teblîğ etti. İki cihân saâdetini istiyorlarsa, bu îman dâvetine icâbet etmeleri gerektiğini söyledi.
Medîneliler, yakında bir peygamber geleceğini atalarından işitmişler, ayrıca komşuları olan yahûdîlerden de sık sık duymuşlardı. Peygamber Efendimiz’in dâvetini işitince birbirlerine:
“–Arkadaşlar! Vallâhi bu, yahûdîlerin geleceğinden bahisle bizi tehdid ettikleri peygamberdir! Sakın, yahûdîler O’na îmân etmekte bizi geçmesinler.” dediler.
Rasûl-i Ekrem’in, ilk gördükleri andan beri hayrân oldukları nûrânî çehresine bir daha baktılar ve anlattıklarının hakîkat olduğunu idrâk ederek ilâhî dâvete şevkle “evet” dediler. Hep birlikte kelime-i şehâdet getirdiler:
Peygamber Efendimiz onlara, müslümanlarla Medîne’ye geldikleri takdirde kendilerine yardımcı olup olamayacaklarını sordu.
Medîne’nin bu ilk müslümanları ise, Evs ve Hazrec kabîleleri arasında pek şiddetli savaşlar olduğunu, aralarındaki düşmanlığın had safhaya vardığını, bu sene gelecek olurlarsa, kendilerine tam mânâsıyla yardım edemeyeceklerini söyleyerek bir yıl mühlet istediler. Medînelileri İslâm’a dâvet etme sözü vererek gelecek sene hac mevsiminde tekrar gelmeyi va‘dettiler.
Bu küçük îman kâfilesi, memleketlerine bambaşka bir neş’e ve huzur içinde döndü. Cehâlet kirlerinden arınmış, üzerlerindeki kasvetin ağırlığı dağılmış ve bir kuş gibi hafiflemişlerdi. Medîne’ye vardıkları zaman, Kâinâtın Efendisi İki Cihân Güneşi’ni anlatmaya ve insanları İslâm’a dâvet etmeye başladılar. Medîne’de, içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bahsedilmediği tek bir ev bile kalmadı.221
Üçüncü Şerh-i Sadr: Mîrâc’a Hazırlık
İsrâ ve Mîrâc Gecesi’nde, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hak Teâlâ ile vuslatından evvel, kalb-i pâk-i nebevîleri üçüncü defâ ilâhî tecellîlere hazırlanarak sadırları îman ve hikmetle doldurulmuştur.222
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hâdiseyi şöyle anlatır:
“Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözünü söylerken boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı gösteriyordu.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi îman ve hikmetle
dolu, altından bir kab getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve Zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi îman ve hikmetle doldurulup tekrar yerine kondu…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43; Müslim, Îman 264)
Mahbûb’un Habîbi’ne Olan Eşsiz İkrâmı:Mîrâc
İsrâ hâdisesi, hicretten 18 ay evvel vukû bulmuştur.
İsrâ ve Mîrâc olarak ifâde edilen bu ilâhî ikram, bütün beşerî perdeler kaldırılarak idrâklerin ötesinde ve tamâmen ilâhî ölçülerle gerçekleşen bir lutuftur. Meselâ, beşerî mânâda mekân ve zaman mefhûmu ortadan kalkmış, milyarlarca insan ömrüne sığmayacak kadar uzun bir yolculuk ve sayısız müşâhedeler, bir sâniyeden daha az bir zaman içerisinde vukû bulmuştur.
Hak Teâlâ buyurur:
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ
“Kulunu (Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı) bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bâzı âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, hakkıyla görendir.” (el-İsrâ, 1)
Âyet-i kerîme, ifâde ettiği mühim ve şaşılacak işlerin ehemmiyetine dikkat çekmek üzere tenzîh ile başlamıştır. Müfessirlerin beyânına göre n¿ÉnërÑo°S, Cenâb-ı Hakk’ın, noksan sıfatlardan tam bir şekilde münezzeh olduğunu ifâde eder. Ayrıca Hakk’ın hârikulâde sanatı karşısında hayret ifâdesi olarak da kullanılmaktadır. Aynı zamanda mühim tesbîhâttandır.
Kısaca bu kelime;
1. Akıllara hayret veren İsrâ hâdisesini yüceltme ve doğrulama; kalblerin temizlenmesine zemin hazırlamadır. İnsanları teşbîh ve tecsîm (Cenâb-ı Hakk’ı mahlûkâta benzetme ve cisim şeklinde düşünme) kuruntularından da korur.
2. Mîrâc’ı mümkün görmeyenlere karşı, Cenâb-ı Hakk’ın acziyet ve benzeri her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu hakîkatini ifâde eder.
Âyet-i kerîmenin devâmında, geceye dikkat çekilmektedir. Çünkü İsrâ, bir gece yolculuğudur. Vahiy büyük bir ekseriyetle gece gelmiştir. Müsbet-menfî büyük oluşlar ve zirve hâdiseler de umûmiyetle gece tezâhür etmiştir. Nitekim nâfile ibâdetler içinde seher vakti edâ edilen teheccüd, zirve bir ibâdettir.
Mescid-i Aksâ ve etrâfının mübârek olması ise şöyle îzâh edilmiştir:
1. Dîn ve dünyâ bereketiyle bereketlendirilmiştir. Etrâfında yeşillikler ve ırmaklar vardır.
2. Pek çok peygamber orada yaşamış ve bu sebeple de vahyin iniş mekânı olmuştur.
3. İsrâ hâdisesi sebebiyle de ayrıca bereketli kılınmıştır.
Bu yolculukta Cenâb-ı Hak, kulu ve Rasûlü Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e acâyip ve hârikulâde hâdiseler göstermiştir.
a
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o gece Mescid-i Aksâ’da bütün peygamberlere imâm olup namaz kıldırdı.223
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre, İsrâ gecesi Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, birinde şarap diğerinde süt bulunan iki kâse getirildi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir baktıktan sonra süt kâsesini tercîh etti. Bunun üzerine Cebrâîl:
“–Seni, insanın yaratılış gâyesine uygun olana yönlendiren Allâh’a hamd olsun. Şâyet içki dolu bardağı alsaydın, ümmetin sapıklığa düşerdi.” dedi. (Müslim, Îman 272, Eşribe 92)224
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böylece bütün ümmetini temsil ediyor ve onların feyz menbaı oluyordu. Burada süt, fıtratı; şarap ise dünyâya rağbeti temsîl etmekteydi.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
“O, arzusuna göre konuşmamaktadır.” (en-Necm, 3) buyurarak Varlık Nûru Efendimiz’in hevâsından konuşmadığını ve kendiliğinden bir şey yapmadığını bildirmiştir.
Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak’tır ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de O’na tam mânâsıyla teslîm olmuştur. Burada Allâh Teâlâ, sütü tercîh ettirerek Habîbi’ni en fazîletli olana yönlendirmiştir. Aynı zamanda bu hadîs-i şerîf bizlere, ümmet-i Muhammed’in bir rüchâniyetini de göstermektedir.
İsrâ hâdisesiyle Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülen Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a, buradan semâvâta urûc etme, yâni Mîrâc şerefi bahşolundu. Gerçekten, Mescid-i Aksâ’ya varan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buradan Hazret-i Cebrâîl’in rehberliğinde “Sidre-i Müntehâ”ya kadar çıktı.
Kâinâtın Efendisi Sertâc-ı Enbiyâ -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz bu hâdiseyi şöyle anlatırlar:
“–Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
«–Gelen kim?» denildi.
«–Cibrîl!» dedi.
«–Berâberindeki kim?» denildi.
«–Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.
«–Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.
«–Evet!» dedi.
«–Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.
Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.
«–Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.
Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:
«–Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.
Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı.
Sonra Cebrâîl beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazret-i İdrîs -aleyhisselâm- ile, beşinci kat semâda Hârûn -aleyhisselâm- ile, altıncı kat semâda ise Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile karşılaştık.
«–Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.
Ben onu geçince, ağladı. O’na:
«–Niye ağlıyorsun?» denildi.
«–Çünkü, benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.225
Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselâm- ile karşılaştık.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
«–Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.
Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:
«–Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.
Daha sonra bana:
«–Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi.
Sonra Sidre-i Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.
Cebrâîl -aleyhisselâm- bana:
«–İşte bu, Sidre-i Müntehâ’dır!» dedi.”
Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.
«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
«–Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»226 dedi…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418)
Sidre-i Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu.
O da cevâben:
“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. (Râzî, XXVIII, 251)
Artık bundan sonraki yolculuğa Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yalnız devâm etti. Kendisine hârikulâde tecellîler lutfedildi. Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle müşerref oldu.
Bu yolculuktaki hârikulâdeliklerin lâyıkıyla ifâdeye dökülmesi, hayâl ötesi bir hakîkati, beşer idrâkinin çerçevesine sığdırmaya çalışmak gibi zor bir keyfiyettir. Hakîkati ve asıl mâhiyeti Allâh ile O’nun Habîbi arasında ebedî bir sır olarak kalan muhteşem tecellîler, tamâmen “âlem-i gayb” şartları dâhilinde tahakkuk etmiştir.
Bununla birlikte, Allâh ile O’nun yüce Peygamberi arasındaki bu muhteşem esrâr tecellîsi, vahye muhâtab olanlara Rabbin sonsuz kudret, azamet ve saltanatını sergilemektedir.
Ayrıca Mîrâc hâdisesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in son olarak Tâif’te mâruz kaldığı zulümler netîcesinde kalbini dolduran hüznü, sürûra tebdîl etmek maksad-ı ilâhîsine de mâtuftur.
Aslında zaman ve mekân kaydı dışında gerçekleşen bu ilâhî tecellînin, insan müfekkiresi için tamâmının kavranması imkânsızdır. Böyle beşer idrâkini aşan hassas ve müstesnâ mevzûlarda muhayyileyi zorlamak menedilmiştir.
Hâsılı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün peygamberler hakkında vâkî olan ilâhî lutufları aşan müstesnâ bir ikrâm-ı ilâhî ile Mîrâc’da Zât-ı Ulûhiyyet’e mahsus zamansız ve mekânsız bir âlemde:
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9)
diye bilinen bir tecellîye muhâtab olmuştur.
Bu tecellînin bir zerresini müşâhede etmekle, ülü’l-azm peygamberlerden olmasına rağmen Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın düşüp bayıldığı hatırlanırsa, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın Allâh katındaki ulvî mevkii ve kendisine lutfedilmiş husûsî salâhiyet ve iktidârın derecesi az-çok kavranmış olur.
Diğer taraftan Mûsâ -aleyhisselâm-’a, mukaddes mekânda nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkarması emredilmiş ve ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefiyle şerefyâb olması istenmişti. Fakat Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e Mîrâc Gecesi bir bakıma:
“Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş, Sen’in pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru, Sana kavuşma nîmetine nâil olsun!..” denilmiş olmaktaydı. (Bursevî, V, 370)
İki Cihan Serveri’nin Mîrâc’a çıkışı ile semâvâtın yaşadığı şevk ve heyecânı şâir Kemâl Edib Kürkçüoğlu ne güzel ifâde eder:
Şeb-i Mîrâc’da sîmâsını seyretti diye,
Kapanır yerlere gök, secde-i şükrân olarak!
a
Allâh Teâlâ, Mîrâc’ı, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى
“İnmekte olan yıldıza227 and olsun.” (en-Necm, 1)
Sûre’nin bu şekilde bir kasemle başlaması, ihtivâ ettiği hakîkate karşı münkirler tarafından yapılabilecek îtirazlar sebebiyle Mîrâc’ın hakkâniyetini vurgulamak içindir. Nitekim bu husus, kasemin ardından gelen âyet-i kerîmelerle de şöyle te’yîd edilmektedir:
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى
(2)
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
(3)
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
(4)
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى
(5)
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى
(6)
وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى
(7)
“Sâhibiniz (Muhammed Mustafâ) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzûsuna göre de konuşmamaktadır. O’nun konuşması vahiyden başka bir şey değildir. Çünkü (bildirdiklerini) O’na güçlü, kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (olan Cebrâîl, Rabbinin emri üzere) öğretti. Sonra en yüksek ufukta (Sidre-i Müntehâ’da) iken asıl şekliyle istivâ etti (doğruldu).” (en-Necm, 2-7)
Âyette geçen “istivâ” ifâdesi, kaplama, kuşatma ve doğrulma mânâlarına gelir. Müfessirlerin ekserisi, istivâ kelimesinin fâilinin Cebrâîl -aleyhisselâm- olduğunu beyân etmekle birlikte, tercîhen onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e izâfe ederler. Bu durumda istivâ, Allâh Rasûlü’nün kadr ü kıymetinin, rütbe ve makâmının yüksekliğini ifâde etmektedir. Yâni Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, önce en yüksek ufukta doğruldu:
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى
“Sonra yaklaştı ve tedellî etti.” (en-Necm, Yâni, Varlık Nûru, ilâhî cezbenin eseri olarak yukarıya çekildi. Bulunduğu yer ve makamdan daha yukarı çıkarıldı.
Böylece Cenâb-ı Peygamber, Mîrâc’da en yüksek ufukta yalnız istivâ ile kalmayıp Allâh’a doğru yaklaştı. Ardından ilâhî cezbenin tesiri arttı, arttı, arttı ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir anda en yüksek ufkun ötelerine geçiverdi:
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9)
Âyet-i kerîmedeki: قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “İki yay arası veya daha az mesâfe” ifâdesi, beşeriyet üstü bir gerçeğin beşer idrâkine sığdırılabilmesi için kullanılmış bir teşbîh ifâdesidir. Şöyle ki:
İslâm’dan evvel Araplar, bir ittifak kurmak üzere antlaşacakları zaman iki yay çıkarır, birini diğerinin üzerine koyarak ikisinin “kab”ını (yayın, kabza ile kiriş kısmı olan iki köşe aralığını) birleştirirler, sonra da ikisini berâber çekip onlarla bir ok atarlardı. Bu, onlardan birinin râzı olacağı şeye diğerlerinin de râzı olacağını, birisini gazaplandıran şeyin diğerlerini de gazaplandıracağını ifâde eden bir berâberlik ve bütünlük antlaşmasıydı.
Buna göre “kâbe kavseyn”, hem maddî hem de mânevî yakınlığı ihtivâ eden ve beşer idrâkini aşan ulvî bir hakîkattir. Yâni Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu noktada Rabbine o kadar yaklaştı ki, bütün vâsıtalar kaldırıldı ve doğrudan doğruya:
فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى
“Allâh o anda kuluna vahyini bildirdi.” (en-Necm, 10)
Bu vahyin mâhiyetinin ne olduğu, şu şekilde açıklanmıştır:
1. Namaz: Mîrâc’daki en mühim hususlardan biri, beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın tavsiyeleriyle Cenâb-ı Hakk’a mürâcaat etmiş ve başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, beş vakte indirilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, bire on vererek, beş vakti kılana elli vaktin ecrini ihsân edeceğini bildirmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevap yazılır, yaptığı takdirde ise on sevap yazılır.
Her kim de, bir kötülük yapmak ister, ancak onu yapmazsa, kendisine günah yazılmaz. Şâyet o kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!” (Müslim, Îman, 259)
Bu husustaki uzun hadîs-i şerîfte beyân olunduğu üzere Allâh Teâlâ, başlangıçta elli vakit olarak emredilmiş olan namazı, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in müteaddid mürâcaatı ile beş vakte indirmiştir. Bunun mânâsı, insanlar üzerindeki hukûkullâh îcâbı olarak namazın elli vakit kılınmasının müstehak olduğu, ancak Cenâb-ı Hakk’ın lutf u keremi ile bu mükellefiyetin bire on nisbetinde azaltıldığıdır. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) beyânı, beşer için aslî faâliyetin ibâdet olduğu, ancak merhamet-i ilâhiyye îcâbı en zayıf fert dahî dikkate alınarak bu hususta tenzîlât yapıldığı mânâsına geldiği gibi, mecbûrî olmamakla birlikte beş vakitten fazlasına cevaz verildiğini ve bunun gerekliliğini de ifâde eder.
Kâmil mü’minler, farz olan bu beş vakte ilâveten, kuşluk, işrâk, evvâbin gibi nâfile namazlar kılarlar ve bilhassa gece teheccüde kalkarlar. Bütün bunlar bu vâkıanın tabiî bir netîcesidir. Ancak bu gibi ibâdetlerin, insanların tâkat getirebilen ve o zevke ulaşabilen kısmına âit olması için, namaz emri elli vakitten başlatılıp bilâhare Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın mürâcaatı ile beş vakte indirilmiştir.
2. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben:
“Peygamberlerden hiçbiri Sen’den evvel, ümmetlerden hiçbiri de Sen’in ümmetinden evvel cennete girmeyecektir!” diye buyrulmuştur. (Râzî, XXVIII, 248)
3. Bakara Sûresi’nin son iki âyet-i kerîmesi vahyedilmiştir.
Müslim’de rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e (Mîrâc’da) üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi…” (Müslim, Îman, 279)
Bununla birlikte Mîrâc’daki vahyin tafsîlât ve keyfiyetini ancak Allâh ve Peygamberi bilir.
Burada âşikâr olan, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mîrâc’daki tecellîleri bir hayâl olarak değil, kalb ve vicdânının da tasdîk ettiği bir hakîkat olarak müşâhede etmiş olduğu keyfiyetidir. Yâni:
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى
(11)
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى
(12)
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. (Ey inkârcılar!)O’nun gördükleri hakkında şimdi kendisiyle tartışacak mısınız?” (en-Necm, 11-12)
Allâh Rasûlü, Mîrâc Gecesi Rabbine mülâkî olup sayısız tecellîler ve ibretli hâdiseler müşâhede ettikten sonra, hiçbir kulun ulaşamayacağı o husûsî makamdan geri dönerken, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı bıraktığı yerde (Sidre-i Müntehâ’da) bir defâ daha aslî sûretinde gördü.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى
(13)
عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى
(14)
“And olsun ki (Muhammed Mustafâ), onu (Cebrâîl’i) Sidre-i Müntehâ’da bir defâ daha gördü.” (en-Necm, 13-14)
Âyette Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makam cihetiyle Cebrâîl -aleyhisselâm-’dan daha ileride olduğuna işâret edilmiştir. Nitekim Cebrâîl -aleyhisselâm-, Mîrâc Gecesi’nde kendisinin: “Bir parmak ucu daha yaklaşsaydım, muhakkak yanardım!” dediği makamda kalmış ve Peygamber Efendimiz daha ileriye gitmiştir. Bu hakîkat, Allâh Rasûlü’nün dönüşte tekrar Cebrâîl’e rastlaması ile daha bâriz bir şekilde anlaşılmaktadır.
عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى
(15)
إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى
(16)
“Orada Me’vâ cenneti vardır. O Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.” (en-Necm, 15-16)
Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz’e soruldu:
“–Yâ Rasûlallâh! Sidre’yi kaplayan ne gördün?”
Buyurdular ki:
“–Altından pervânelerin onu bürüdüğünü ve her yaprağında bir meleğin oturup Allâh’ı tesbîh ettiğini gördüm.” (Taberî, XXVII, 75; Müslim, Îman, 279)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyetlerine göre:
Allâh Teâlâ, Mûsâ’yı kelâm, İbrâhîm’i dostluk ve Muhammed Mustafâ’yı da ru’yetullâh (Cenâb-ı Hakk’ı keyfiyeti bizler tarafından bilinemeyecek bir sûrette müşâhade etme) şerefiyle taltîf etmiştir. (Taberî, XXVII, 64)
Gözün Mahbûb’un huzûrunda O’ndan (sevgiliden) başka bir yere kaymaması, edebin en üst noktasıdır. Hakîkaten:
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى
(17)
لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى
(18)
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözü, oradan ne kaydı, ne de sınırı aştı. And olsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını (da) gördü.” (en-Necm, 17-18)
Bu âyetlerden de anlaşıldığı vechile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cebrâîl -aleyhisselâm- dâhil hiçbir mahlûkun hudûdunu aşamadığı “Sidre-i Müntehâ”nın ötesine geçirildi. Âyette, beşer idrâkine “birleştirilmiş iki yay arası veya daha az” mesâfe olarak bildirilen keyfiyetiyle kullarca kavranması muhâl ve mahrem olan bir vuslat vukû buldu.
Bu vuslatta Peygamberler Sultânı, kelâmın ifâde hudûduna sığmayacak derecede ulvî ve büyük hakîkatler, yâni Rabbin rubûbiyet âyetlerinden, mülk ve saltanatının ihtişâmından, ancak müşâhede ile ulaşılabilecek büyük âyetler gördü.
Burada müfessirlerin beyânı, “Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kalb gözü ile Allâh’ı gördü.” şeklindedir. (Taberî, XXVII, 63)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’tan gelen rivâyete göre Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ben, yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 285; Heysemî, I, 78)
Bir başka rivâyette Peygamber Efendimiz “Rabbini gördün mü?” sorusuna cevâben:
“Bir nûr gördüm!” buyurmuşlardır. (Müslim, Îman, 292)
En doğrusunu Allâh bilir…228
a
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den, İsrâ ve Mîrâc’la alâkalı birçok haber nakledilmiştir. Onlardan birkaçı şöyledir:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîrâc’da bir topluluğa uğradılar ve gördüler ki, onların dudakları deve dudağı gibidir. Birtakım vazîfeli memurlar da onların dudaklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.
“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” dedi. (Taberî, XV, 18-19)
Sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, başka bir topluluğa rastladı. Onlar da bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı:
“–Ey Cebrâîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır.” cevâbını verdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878)
Daha sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz orada; zinâkârları, leş yiyen bedbahtlar olarak; fâiz yiyenleri, karınları iyice şişmiş ve şeytan çarpmış rezil bir vaziyette; zinâ edip çocuklarını öldüren kadınları da, bir kısmını göğüslerinden, bir kısmını baş aşağı asılı hüsrâna dûçâr olmuş bir hâlde gördü.229
Bu sebeple Varlık Nûru Efendimiz:
“Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!”buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine Mîrâc’da yaşadığı müşâhedelerle alâkalı bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Mîrâc Gecesi’nde cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfâtlandırılacaktır.»
Ben:
«–Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
«–Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)
Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“(Mîrâc esnâsında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenler ekseriyâ fakirler idi. Zenginler de (hesap vermek için)
mahpus idiler. Bunlardan cehennemlik olanların ise ateşe atılmaları emredilmişti. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin ekserisi kadınlardı.” (Buhârî, Rikâk, 51; Müslim, Zühd, 93)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hadîs-i şerîfleriyle bilhassa hanımlara, azâb-ı ilâhîye dûçâr edecek davranışlardan kendilerini korumaları için husûsî bir îkazda bulunmaktadır.
a
Mîrâc vesîlesiyle şu hakîkate de temâs etmek gerekir ki, insanlar, zaman bakımından sâdece mâzînin müşâhede ve intibâları ile dolu oldukları hâlde, peygamberler, -Cenâb-ı Hakk’ın dilediği ölçüde- hem mâzî, hem hâl, hem de istikbâl bilgileri ile donanmışlardır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mahşer ahvâlinden haber verişi ve bu haberleri “gördüm, duydum” gibi olmuş bir sûrette ifâde buyurması, işte bu gerçeğin bir tezâhürüdür.
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mâzî, hâl ve istikbâl boyutlarından müstağnî olduğu Mîrâc Gecesi’nde istikbâle âit birtakım ibretli vak’alar seyretmiş ve bunları mâzî sîgasıyla, yâni olmuş bir sûrette aktarmışlardır. Bununla alâkalı bir misâl de Aşere-i Mübeşşere’den olan Abdurrahmân bin Avf Hazretleri hakkındadır.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“O gece (Mîrâc Gecesi’nde)
Abdurrahmân bin Avf’ı gördüm. Cennete, oturduğu yerde emekleyerek giriyordu. Ona dedim ki:
«–Niçin bu kadar ağır geliyorsun?»
Dedi ki:
«–Yâ Rasûlallâh! Malımın hesâbı dolayısıyla, çocukları bile ihtiyarlatacak kadar ağır sıkıntılar geçirdim. Öyle ki, bir daha sizi göremeyeceğimi zannettim…»” (Muhammed Pârsâ, Faslu’l-Hıtâb, s. 403)
Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh-, Medîne’ye hicret etmiş ve zengin olmuştu. Birgün kulağına bu hâdise geldi. Hemen Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanına giderek, Hazret-i Peygamber’den böyle bir hadîs-i şerîfin vârid olup olmadığını sordu. Âişe -radıyallâhu anhâ-, bu hadîsin vârid olduğunu söyleyince, sevincinden yüreği kanatlanan Abdurrahmân bin Avf Hazretleri, o sırada Şam’dan yeni gelmiş bulunan kervanını olduğu gibi derhâl Allâh yolunda infâk eyledi.
Gerçekten Mîrac’da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sayılamayacak kadar çok âyetler görmüştür.
Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
“(O gece)
göğe yükseltildim. Öyle bir makâma çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.”(Buhârî, Salât, 1)
Yâni Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle bir makam ve seviyeye çıkarıldı ki, orada kâinâtın mukadderâtını yazan kalemlerin seslerini işitiyor, idrâk ötesi hakîkatlere muttalî oluyordu.
Yukarıdaki hadîs-i şerîflerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîrâc’da mâzî, hâl ve istikbâli içiçe, aynı anda yaşıyordu.
Mîrâc’dan Birkaç Nükte
1. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu yolculuğa çıkmadan önce “şakk-ı sadır” hâdisesi vukû bulmuştur. Bu da gösteriyor ki, mânevî yükseliş, kalbî sâfiyetle mümkündür. Öyle bir kalb ki, içinde nûr-i ilâhîden başka bir şeye yer yoktur. Kalb, kesâfetten kurtulunca, esrâr-ı ilâhînin tecellîleri gönlü sarmaya başlar.
2. İsrâ hâdisesi, kulunu müstesnâ bir şekilde yürüten Allâh’ın sonsuz kudret ve saltanatını gözler önüne sermektedir.
3. Diğer bir nükte de Mîrâc’ın, çile, elem ve ıztırap yüklü bir Tâif seferinden sonra lutfedilmesi ve meşakkatler ardındaki sürûrun müjde dolu habercisi olmasıdır.
4. Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere bildirilen farzlar, Cebrâîl -aleyhisselâm- vâsıtasıyla vâkî olmuştur. Namaz ise, Mîrâc’da doğrudan doğruya, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından emredilmiştir. Bu da namazda ayrı bir sır bulunduğuna ve onun ibâdetler içinde müstesnâ bir ehemmiyet taşıdığına delâlet etmektedir.
Hakîkaten namaz, dînin direğidir. Onunla kazanılacak kemâlât, hiçbir ibâdetle kazanılamaz. İslâmî ibâdetler içinde namazın rütbesi, âhiret nîmetleri içinde zirve teşkil eden ru’yetullâh, yâni Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede makâmı gibidir. Zîrâ namaz, mü’minlerin mîrâcıdır. Dünyâda kulların Hakk’a en yakın olduğu an, huşû içinde kıldıkları namaz anlarıdır. Namaz, kulun daha bu dünyâda iken Rabbine mülâkî olmasıdır. Bu yüzden Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz“Namaz gözümün nûrudur.”230 buyurmuş ve son nefeslerinde ümmetine, “namaza dikkat etmelerini”231 vasiyet etmiştir.
5. Mîrâc’da Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e semâ kapılarının açılması, O’nun nübüvvetinin sâdece Mekke, Kureyş ve Sakîf ile sınırlı olmadığını, O’nun bütün Cihânın Nebîsi ve Âlemlerin Efendisi olduğunu göstermektedir.
6. Mîrâc ile insânî tekâmülün varabileceği son nokta gösterilmiş, yâni insanın mânevî yükseliş hudûdunun ne olduğu beyân edilmiştir.
7. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, târih boyunca pek çok peygamberin gönderildiği bu iki dînî merkez arasındaki sağlam bağı, daha da kuvvetli bir şekilde göstermiş olmaktadır. Ayrıca bu hâdise, İslâm’ın, bütün semâvî dinleri şümûlüne alan, Hak katındaki tek dîn olduğunu da ifâde etmektedir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mescid-i Aksâ’da bütün enbiyâya imâmeti de bunun bir başka tezâhürüdür.
Mîrâc’ın Akisleri
Varlık Nûru, Kâinâtın Sürûru Efendimiz, İsrâ ve Mîrâc hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman:
“–Ey Cebrâîl, kavmim beni tasdîk etmez!” dedi.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Ebû Bekir Sen’i tasdîk eder. O sıddîktır.” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 215)
Müşrikler, Mîrâc hâdisesini duyduklarında, derhâl yalanlamaya koyuldular. Ortalığa bir dedikodu velvelesi hâkim oldu. Bunu fırsat bilerek, mü’minleri de bu yolda vesveselerle îmanlarından caydırmak istediler. Hattâ Hazret-i Ebû Bekr’e bile gittiler. Ancak o, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan dâsitânî bir îman sadâkatinin şevki içinde:
“–O ne söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimal yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım…” dedi.
Müşrikler:
“–Sen O’nu tasdîk ediyor, bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allâh’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tasdîk ediyorum.” dedi.
Daha sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat O’nun mübârek fem-i saâdetinden dinledi ve:
“–Sadakte (doğru söyledin), yâ Rasûlallâh!..” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, O’nun bu tasdîkinden gâyet memnûn kalarak cihânı aydınlatan tebessümüyle Hazret-i Ebû Bekr’e:
“–Yâ Ebâ Bekr, sen «Sıddîk»sın!..” buyurdu. (İbn-i Hişâm, II, 5)
O günden sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh- “Sıddîk” lâkabıyla meşhur oldu.
Ashâb-ı kirâm hazarâtı da Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gibi Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tasdîk ettiler.
Mü’minleri kandıramayan müşrikler, bu defâ Peygamber Efendimiz’in huzûruna çıkarak akıllarınca O’nu imtihan etmeye kalktılar. Beyt-i Makdis’i sordular. Cenâb-ı Hak, Beyt-i Makdis’i Rasûlü’nün gözleri önüne getirdi. Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm- da, sorulan suâllere Beyt-i Makdis’i seyrederek cevap verdiler. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 41; Tefsîr, 17/3; Müslim, Îman, 276)
Müşrikler, bu defâ da yoldaki bir kervandan ve o kervandaki bâzı husûsiyetlerden sordular:
“–Ey Muhammed! Sen bize, bizim için Beytü’l-Makdis’ten daha önemli olan kervanımızdan haber ver!” dediler.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Şu vâdide filân oğullarının kafilesine rastladım. Onları bir hayvanın gizli sesi ürkütmüş, bir develeri kaçmıştı. Ben kaçan develerinin yerini onlara gösterdim!” buyurdu.
Daha sonra şöyle devam etti:
“–Dacnân mevkiine geldiğimde filân oğullarının kervanına rastladım. İnsanlar uyuyorlardı. İçinde su bulunan bir kapları vardı, onun üzerine birşey örtmüşlerdi. Örtüsünü açtım ve içindeki suyu içtim.* Sonra üzerini yine eskisi gibi kapattım. Onların kafilesi, şimdi Beyzâ’dan, Ten’im yokuşundan iniyordur. Kafilenin önünde boz erkek bir deve, devenin üzerinde de birisi siyah, birisi de alaca iki çuval vardır!”
Aldıkları cevaplarla şaşkına dönen müşrikler:
“–Lât ve Uzza’ya yemîn olsun ki işte bu tam bir işârettir.” dediler. “Belki son söylediği doğru çıkmaz.” düşüncesiyle Ten’im yokuşuna doğru hızla gittiler. Kervanı gözlemeye başladılar. Kervan görününce:
“–Vallâhi, işte kervan geliyor! Boz deveyi de en öne sürmüşler!?” dediler.
İlk karşılaştıkları deve, kendilerine târif edildiği gibi idi. Kâfileye su kabını sordular. Onlar da kabı dolu olarak bıraktıklarını, üzerini örttüklerini, fakat sonradan örtüsünü açtıkları zaman içinde su bulamadıklarını söylediler.
Allâh Rasûlü’nün bu su içmesi mes’elesi aynı zamanda Mîrâc’ın hem bedenen hem de rûhen birlikte tahakkuk ettiğine delâlet eden hususlardan biridir.
Kureyş müşrikleri, diğer kafilelere de soracaklarını sordular:
“–Doğrudur! O’nun bahsetmiş olduğu vâdide bir sesle irkildik ve bir devemiz de kaçtı. Bir kimse bizi devemize çağırıyordu! Deveyi onun çağırdığı yerde bulduk ve yakaladık!” dediler.
Hattâ bazıları bu sesin sâhibini de tanımışlar ve “Bu Muhammed’in sesidir.” demişlerdi.
Kureyş müşrikleri, kervanlarındaki develerin ve çobanların sayısına varıncaya kadar, sormadık bir şey bırakmadılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hepsinin doğru cevâbını verdi. Çünkü kervan da, o an tıpkı Mescid-i Aksâ gibi Rasûlullâh’ın gözlerinin önüne getirilmişti. Lâkin kalbleri kilitli olanlar, inatlarında devâm ederek:
“–Bu apaçık bir sihirdir!” dediler. (İbn-i Hişâm, II, 10; İbn-i Seyyid, I, 243; Heysemî, I, 75; Beyhakî, Delâil, II, 356)
Allâh Teâlâ:
أَفَعَيِينَا بِالْخَلْقِ الْأَوَّلِ بَلْ هُمْ فِي لَبْسٍ مِّنْ خَلْقٍ جَدِيدٍ
“Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma husûsunda şüphe içindedirler.” (Kâf, 15) buyurmaktadır. Her şeyi yoktan var eden Allâh’ın, kulunu Mîrâc’a çıkarmasından daha kolay ne vardır ki? Bunu kabûl etmemek ancak selîm akıldan mahrûmiyetin bir göstergesidir.
Zavallı, ahmak ve bedbaht müşrikler, Mîrâc hâdisesine de inanmamışlar, yine Allâh’ın Rasûlü’nü alaya almışlardı. Artık Âlemlerin Efendisi’nin onların arasında olma nîmetini, yaptıkları yakışıksız hareketlerle tamâmen ellerinden kaçırmışlardı. Artık bu büyük nîmetin, kadrini bilmeyen Mekkelilerden geri alınmasının vakti gelmişti. Zîrâ onlar, şerefine yaratıldıkları bir Peygamber’e karşı akla hayâle gelmedik haksızlık ve nankörlükte bulunmuşlar, iyice haddi aşmışlardı.
Gerçekten, yapılacak tek şey kalmıştı: “Allâh’ın, Varlık Nûru’nu onların arasından çekip alması ve O’nun kadr ü kıymetini bilecek başka bir topluluğa ihsân buyurması!..”
Zâten Cenâb-ı Hak, Tâif yolculuğunun üzerinden fazla bir zaman geçmeden Kur’ân’a ve Rasûl’e bey’at edecek mümtaz topluluğun ilk habercilerini bir grup hâlinde Sevgili Habîbi’ne göndermişti…
NÜBÜVVETİN ON İKİNCİ VE ON ÜÇÜNCÜ SENELERİ Birinci Akabe Bey’ati
Altı kişiyle Mekke’ye gelip de Akabe’de îman nûru ile şereflenen Medîneliler, bir sonraki yıl on iki kişi olarak geldiler. Buluşma yerleri yine Akabe oldu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yeni gelenleri de tevhîde dâvet etti. Arkadaşlarından İslâm’ın yüceliğini ve güzelliğini işitip Peygamber Efendimiz’in medh ü senâsını dinleyen diğer altı kişi de îmân ettiler.
Akabe görüşmesinden farklı olarak, bu seferki buluşmada Varlık Nûru’na bey’at edildi. Medîneliler, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in elini tutmak sûretiyle ilk bey’atlerini yapıp söz verdiler. Bu bey’at sebebiyle ikinci Akabe görüşmesine “Birinci Akabe Bey’ati” denilmiştir.
Bu bey’atte Medîneliler, Allâh Rasûlü’ne şunları taahhüd ettiler:
1. Allâh’a hiçbir şekilde şirk koşmamak.
2. Hırsızlık yapmamak.
3. Zinâya (fuhşa) yaklaşmamak.
4. Kız çocuklarını diri diri gömmemek.
5. Kimseye iftirâ etmemek.
6. Allâh’a ve Peygamberi’ne itaatten ayrılmamak. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 43)
Medînelilerin bu ilk taahhüdü, İslâm târihi için bir dönüm noktası oldu. Bununla Hicaz ve bütün Arabistan’da hüküm sürmekte olan şirk, zulüm ve kötü âdetlerin ortadan kaldırılması husûsunda ahit verilmiş oluyordu.
Mus’ab bin Umeyr’in Muallim Olarak Tâyini ve Mus’ab bin Umeyr’in Muallim Olarak Tâyini ve Medîne’nin Kur’ân’la Fethi
Medîneli yeni müslümanlar, bir mektup yazarak İslâm’ı öğrenmek için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den kendilerine Kur’ân-ı Kerîm okuyacak, İslâm’ı anlatacak ve namaz kıldıracak bir muallim göndermesini taleb ettiler. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da Mus’ab -radıyallâhu anh-’ı gönderdi.232
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mus’ab -radıyallâhu anh- ile birlikte ilk îmân edenlerden biri olan Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u da Medîne’ye Kur’ân öğretmesi için göndermişti.233
Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, çok genç yaşta hidâyete ermiş, âilesinin kendisine ağır işkenceler yapmalarına, hattâ mîraslarından mahrum bırakmalarına rağmen dîninden dönmemişti. Çünkü o, zâhiren fakir ve garip kalsa da, bâtınen îman aşk ve vecdiyle dolu zengin bir gönle sâhipti. İslâm’ın intişârı husûsunda âdeta bir heyecan âbidesiydi.234
Nitekim Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın Medîne’ye gidişiyle İslâm, orada iyice inkişâf etti. Peygamber Efendimiz’in teblîğle vazîfelendirdiği bu genç sahâbî, insanlara Allâh’ın dînini anlatmak için gecesini gündüzüne katarak çalışmaya başladı. Mus’ab -radıyallâhu anh-’ın gayretleri bereketiyle hidâyete nâil olan ilk bahtiyarlardan Es’ad bin Zürâre -radıyallâhu anh-, onu evinde ağırlıyor ve bütün çalışmalarında kendisine yardımcı oluyordu.
O, birgün Mus’ab’ı yanına alarak Zaferoğulları’nın bahçesindeki kuyunun başına oturdu. Abdüleşheloğulları’nın önde gelenlerinden Sa’d bin Muâz, bunu duyunca Üseyd bin Hudayr’a:
“–Sen işini iyi bilen ve kimsenin yardımına muhtaç olmayan bir adamsın. Zayıflarımızın inançlarını bozmak için mahallemize gelmiş olan şu adamların yanına git ve onları îkâz et ki, bir daha mahallemize gelmesinler! Es’ad akrabam olmasaydı, bu işi kendim yapardım.” dedi.
Üseyd, mızrağını kaptığı gibi oraya gitti ve gâyet öfkeli bir şekilde:
“–Siz niçin buraya geldiniz? Şu yanındaki yabancıyı, zayıflarımızın inançlarını bozması için mi getirdin?! Bir daha sakın böyle bir şey yapmaya kalkma! Eğer canınızı seviyorsanız hemen buradan gidin!” dedi.
Firâset sâhibi ve basîretli bir sahâbî olan Mus’ab -radıyallâhu anh- ona:
“–Biraz oturup söyleyeceklerimi dinler misin? Sen akıllı bir kimsesin, sözlerimi beğenirsen kabûl edersin, beğenmezsen kabûl etmezsin.” dedi.
Üseyd:
“–Yerinde bir söz söyledin!” dedikten sonra, mızrağını yere saplayıp yanlarına oturdu. Mus’ab, İslâm’ı anlatıp Kur’ân-ı Kerîm okudu.
Üseyd, Kur’ân-ı Kerîm’i dinlediği zaman, daha konuşmaya başlamadan önce yüzünde İslâm’ın nûru parladı ve kalbi İslâm’a yumuşadı. Kur’ân-ı Kerîm hakkında da:
“–Bu ne güzel, ne yüce bir kelâm!235 Siz bu dîne girmek istediğiniz zaman ne yaparsınız?” dedi.
Üseyd -radıyallâhu anh- kalkıp, Hazret-i Mus’ab ve Es’ad -radıyallâhu anhümâ-’nın tâlimâtı üzere gusletti, elbiselerini temizledi ve şehâdet getirdi. Sonra da iki rekât namaz kıldı ve:
“–Geride öyle bir adam bıraktım ki, o size tâbî olursa, kavminden hiçbir kimse ona muhâlefet etmez. O, Sa’d bin Muâz’dır! Ben şimdi onu size gönderirim!” dedi.
Sa’d, kızgın bir şekilde yanlarına geldi. Fakat nihâyetinde o da Hazret-i Üseyd gibi Mus’ab -radıyallâhu anh-’ı dinleyerek müslüman oldu. Sonra kabîlesinin yanına giderek:
“–Ey Abdüleşheloğulları! Beni nasıl bilirsiniz?” diye sordu. Onlar:
“–Sen bizim seyyidimiz, fikirce en üstünümüz ve reisimizsin.” dediler.
Bunun üzerine Sa’d -radıyallâhu anh-:
“–Siz Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân edinceye kadar, erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana harâm olsun.” dedi.
O gün akşama kadar bu kabîleden müslüman olmayan kimse kalmadı. (İbn-i Hişâm, II, 43-46; İbn-i Sa’d, III, 604-605; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 112-113)
Hazret-i Mus’ab -radıyallâhu anh-, Selîmeoğulları’nın eşrâfından olan Amr bin Cemûh’u da İslâm’a dâvet etti. Ona Yûsuf Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okudu. Amr düşünmek için biraz mühlet istediyse de bir türlü karar veremedi. Bunun üzerine Amr’ın daha önceden müslüman olan oğlu Muâz, kabîlesindeki müslüman gençlerle anlaşarak, bir gece babasının putunu gizlice civarda bulunan pislik çukuruna attılar. Sabahleyin bu hâli gören Amr, dehşet içerisinde kalarak putunu çukurdan çıkarttı ve temizleyip güzel kokular sürerek yerine koydu.
Aynı hâdise birkaç gün daha tekerrür edince, putun kendisini müdâfaa etmesi için boynuna kılıcını astı. Ertesi gün putunu tekrar çukurda görünce, ibâdet ettiği cansız nesnenin hiçbir şeye yaramadığını, kendini korumaktan dahî âciz olduğunu anladı ve şirk karanlığından İslâm’ın nurlu sabahına uyandı. İçinde bulunduğu dalâletten, kendisini Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- vâsıtasıyla kurtaran Allâh’a şükretti. Daha sonra da kavmini İslâm’a teşvîk etti.236
İslâm’ın Medîne’de bu şekilde hüsn-i kabûle mazhar olduğunu haber alan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Mekkeli müslümanlar, son derece mesrûr oldular. Öyle ki, o seneye “Sürûr Senesi” adını verdiler. Çünkü artık Medîne, İslâm’ın beşiği olmaya hazır hâle geliyordu.
Cenâb-ı Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır:
“Ülkeler kılıçla fethedildi, lâkin Medîne Kur’ân’la fethedilmiştir.” (Bezzâr, Müsned, no: 1180; Rudânî, no: 3774)
İkinci Akabe Bey’ati (Nübüvvetin 13. Senesi)
İkinci Akabe görüşmesinden bir sene sonra Medîneliler, yine hac mevsiminde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile görüştüler. Bu sefer ikisi kadın, yetmiş beş kişiydiler.
Yine Allâh Rasûlü’ne bey’at ettiler. Buna da “İkinci Akabe Bey’ati” denildi.
Kâfilenin başında gelen Mus’ab -radıyallâhu anh- kendi evine yaklaşmadan önce Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Ensâr’ın İslâm’ı hızla kabûl etmelerini haber verdi. Âlemlerin Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mus’ab’ın getirdiği haberlerle mesrûr oldu.
Hazret-i Mus’ab’ın önce Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına varması, müşrik annesinin kulağına gidince çok kızdı.
O ise:
“–Ben Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den önce kimsenin yanına gitmem, O varken kimseye öncelik veremem.” dedi.
Efendimiz’den izin istedikten sonra annesinin yanına vardı ve onu İslâm’a dâvet etti. (İbn-i Sa’d, III, 119)
İşte ashâbın Rasûlullâh’a muhabbeti böyleydi.
Câbir -radıyallâhu anh- der ki:
“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kendisini ve müslümanları himâye edecek bir kabîle arayıp da kimsenin O’na kucak açmadığı günlerde, Allâh Teâlâ bizi Yesrib (Medîne)’den O’na gönderdi de, biz îmân ettik ve kendisini himâye ettik. Bizden biri gidip Allâh Rasûlü’ne îmân ederdi, Efendimiz de kendisine Kur’ân okurdu. Evine döndüğü zaman bütün ev halkı ona uyarak müslüman olurlardı. Ensâr evlerinden, içinde İslâm’ın açıklanmadığı bir ev kalmadı. Sonra da bir araya gelerek konuştuk ve:
«–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i daha ne zamâna kadar Mekke dağlarında ezâ ve cefâ içinde bırakacağız?!» dedik.
Bunun üzerine hac mevsiminde bey’at etmek üzere O’nun yanına vardık.” (Ahmed, III, 322; Hâkim, II, 681-682)
Bu tâlihli kişiler, Peygamber Efendimiz’le teşrik günlerinde Akabe mevkiinde buluşmak üzere sözleştiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medînelilere:
“–Uyuyanı uyandırmayın, zamânında buluşma yerine gelmeyeni de beklemeyin!” buyurdu.
Gecenin üçte biri geçince Fahr-i Kâinât Efendimiz ile kararlaştırdıkları gibi Akabe mevkiine giderek O’nu beklemeye başladılar. Nihâyet, Rasûlullâh Efendimiz amcası Abbâs ile birlikte geldi. Abbâs, henüz müslüman olmasa da Ebû Tâlib’den sonra yeğeninin himâyesini üzerine almıştı. Medînelilerin, Allâh Rasûlü’nü kendi beldelerine dâveti üzerine Peygamberimiz’in amcası Abbâs, onlara şöyle dedi:
“–Ey Medîneliler! Bizler O’nu düşmanlardan koruduk. Yine de koruyacağız. O’nun aramızdaki mevkii yüksektir. Fakat siz sevgi ve saygınızdan dolayı daha emniyette olması için Medîne’ye dâvet ediyorsunuz. O da bu arzudadır. Ancak O’nu düşmanlardan koruyabilecekseniz memleketinize götürünüz. Ben sizden O’nu yardımsız bırakmayacağınıza, aldatmayacağınıza dâir, kat’î bir söz almak istiyorum. Çünkü komşularınız olan yahûdîler yeğenime düşmandırlar. Onların tuzak kurmayacaklarından emin değilim. Arap kabîlelerinin de düşmanlıklarına göğüs gerebilecek kadar savaş gücüne mâlikseniz bu işe teşebbüs ediniz. Aranızda iyice görüşünüz ki sonra bu hususta ihtilâfa düşmeyesiniz! Şâyet yanınıza vardıktan sonra korkup O’na yardım edemeyecek, kendisini muhâliflerinin eline bırakacaksanız, kendinize güveniniz yoksa, şimdiden bu dâvetten vazgeçiniz! Aranızda konuşmak isteyen varsa buyursun konuşsun, fakat konuşmasını fazla uzatmasın. Zîrâ her tarafta müşriklerin gözcü ve câsusları vardır! Buradan dağıldığınız zaman da, bu meseleyi gizli tutunuz!”
Es’ad bin Zürâre -radıyallâhu anh- ayağa kalkarak, Peygamber Efendimiz’in amcası Abbâs’ın dile getirdiği endişelere cevap mâhiyetinde şöyle bir konuşma yaptı:
“–Yâ Rasûlallâh! Sen bizi öteden beri inandığımız dînimizi bırakmaya ve kendi dînine tâbî olmaya dâvet ettin. Bu çok zor ve ağır bir şey olduğu hâlde, biz Sen’in bu teklifini kabûl ettik. Sen bizi, yakın uzak bütün müşrik akrabâ ve komşularla alâkalarımızı kesmeye dâvet ettin! Bu da çok zor ve ağır bir şey olduğu hâlde biz Sen’in bu teklifini de kabûl ettik! Bizler, kendisini, değil sâdece kavmi, amcalarının bile öldürmek istedikleri bir zâtın himâyesini üstlendiğimizin farkındayız. Buna rağmen, biz Sen’in bu husustaki teklifini de kabûl ettik. Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz kendimizi, oğullarımızı ve kadınlarımızı müdâfaa ettiğimiz gibi Sen’i de muhâfaza edeceğiz. Eğer biz bu ahdimizi bozarsak, Allâh’ın ahdini bozmuş bedbaht kimseler olalım! Yâ Rasûlallâh! Bu, Sana karşı bizim sadâkat yeminimizdir! Yardımına sığınılacak olan ancak Allâh Teâlâ’dır!”
Hazret-i Es’ad’dan sonra Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh- ayağa kalkarak, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“–Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve kendin için bize istediğin şartı koşabilirsin.” dedi.
Habîb-i Hüdâ -aleyhi ekmelü’t-tehâyâ- Efendimiz şöyle buyurdu:
“–Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım ise, canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumanızdır.”
Medîne’den gelen mübârek sahâbe topluluğu sordular:
“–Böyle yaparsak karşılığında bize ne vardır?”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:
“–Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler:
“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)
Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-, Mûte harbinde bu kârlı alışverişi tamamlamış, Varlık Nûru’ndan şehîd olacağı müjdesini alarak, savaşta can vereceğini bile bile büyük bir iştiyak ile muhârebeye katılmış, malını beytü’l-mâle, canını da Cenâb-ı Hakk’a takdîm ederek Cennet-i A’lâ’ya uçmuştur. Diğer sahâbîler de muhtelif yerlerde, Allâh yolundaki cihâd ve gayretlerine devâm ederek bu bey’atlerine sâdık kalmışlar, mânevî ticâretlerini bereketlendirmişlerdir.
Medîneli müslümanların yapmış oldukları bu bey’at ile alâkalı olarak şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُواْ بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“Allâh, mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allâh yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu), Tevrât’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da Allâh üzerine hak bir vaattir. Allâh’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 111)
Bundan sonra birkaç kişi daha söz alarak konuştu. Onların ardından Peygamber Efendimiz Medînelilere hitâb etti ve onlara Kur’ân-ı Kerîm okuyarak İslâm’ı anlattı. Sonra da hangi şartlar üzerine bey’at edeceklerini bildirdi. Önceki maddelere ilâveten şu hususlar da bu bey’atte zikredildi:
1. Emir-kumanda mü’minlerden her kimde olursa olsun, ona muhâlefet etmemek.
2. Allâh yolunda yürümekten dolayı müşrikler ve diğer münkirler tarafından ayıplanmaktan korkmamak.
3. Refahta ve sıkıntıda, sevinçte ve üzüntüde Allâh’ın Rasûlü’ne itaat etmek ve O’nu kendi nefislerinden üstün tutmak; O’na hiçbir sûrette karşı gelmemek.
Peygamber Efendimiz:
“–İçinizden bana on iki nakîb237 çıkarın ki onlar kabîlelerinin temsilcisi olsunlar!” buyurdu.
Medîneli müslümanlar, dokuzu Hazrec, üçü de Evs kabîlesinden olmak üzere on iki nakîb çıkardılar.
Varlık Nûru temsilcilere:
“–Havârîlerin Îsâ bin Meryem için kefîl oldukları gibi sizler de kavminizin kefillerisiniz. Ben de müslüman olan kavmimin kefîliyim!” buyurdu.
Nakîbler:
“–Evet!” dediler.
Varlık Nûru’nun amcası Abbâs, bir ağacın altında Peygamberimiz’in elinden tutup Medîneli müslümanlara birer birer bey’at ettirdi.
Bu bey’atte, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dâvet edilerek Medîne’ye hicreti kararlaştırıldı. Çünkü o sıralar ismi Yesrib olan Medîne, her bakımdan İslâm’a kucak açmaya hazır bir hâle gelmişti.
Bey’at, gece yapıldığı için, bundan Mekkeli müşriklerin haberleri olmadı. Bey’atin yapılıp tamamlandığı sırada Akabe’nin üzerinden şeytan:
“–Ey Minâ halkı! Ey Kureyş cemaati! Muhammed ile yanında bulunan ve dinlerini değiştirmiş olanların sizinle savaşmak üzere toplanıp anlaştıklarından haberiniz yok mudur?!” diyerek keskin ve uzun bir çığlık kopardı.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bu ses sizi korkutmasın! O, Allâh’ın düşmanı İblîs’in sesidir! Dinle ey Allâh’ın düşmanı! Senin de hakkından geleceğim!” buyurduktan sonra müslümanlara:
“–Hemen konak yerlerinize dağılınız!” buyurdu.
Abbâs bin Ubâde -radıyallâhu anh-:
“–Seni, hak dîn ve kitapla gönderen Allâh’a yemin ederim ki istersen Minâ halkını da kılıçtan geçiririz!” dedi.
Peygamber Efendimiz:
“–Biz bununla emrolunmadık! Sizler şimdi yerlerinize dönünüz!” buyurdu.
Müslümanlar yerlerine dönüp sabaha kadar uyudular. Sabahleyin Kureyş müşriklerinden bâzıları, müslümanların da içlerinde bulunduğu kâfilenin yanına gelerek Varlık Nûru ile antlaşma yapıp yapmadıklarını sordular. Hiçbir şeyden haberi olmayan kâfiledeki müşrikler, yemin ederek böyle bir şeyin olmadığını söylediler. Ancak Kureyş müşrikleri, Akabe Bey’ati’ni araştırmaya devâm ettiler. Bey’at haberinin doğru olduğu anlaşılınca da, Medîne yollarını kestiler, müslümanları bulmak için her tarafa birlikler gönderdiler. Müşriklerin tâkipçileri yolda Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh-’ı yakaladılar:
“–Sen Muhammed’in dînine girdin mi?” diye sordular.
“–Evet!” deyince iki elini boynuna sıkıca bağladılar. Döve döve, uzun saçının perçeminden çeke çeke Mekke’ye götürdüler. Ona eziyet ve işkence etmeye başladılar. Daha önce kendilerine yardım ettiği ve haksızlıktan koruduğu Cübeyr bin Mut’im238 ile Hâris bin Harb hemen gidip Sa’d -radıyallâhu anh-’ı müşriklerin elinden kurtardılar.
Medîneli mü’minler toplanıp kendisini kurtarmayı konuştukları bir anda, Sa’d -radıyallâhu anh- yanlarına çıkageldi. (İbn-i Hişâm, II, 47-57; İbn-i Sa’d, I, 221-223; III, 602-603; Ahmed, III, 322, 461, 462; Heysemî, VI, 42-44)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle demiştir:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer Muhâcirlerdendir. Çünkü onlar müşriklerden kaçarak Medîne’ye hicret etmişlerdir. Aynı şekilde Ensâr’dan da Muhâcirler vardır. Onlar da Akabe gecesi, şirk yurdu olan Medîne’den Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelmişlerdir. (Nesâî, Bey’at, 13)
a
Akabe Bey’atleri, sâdece on iki veya yetmiş beş kişinin değil, bütün müslümanların Cenâb-ı Hak ile yaptıkları bir akittir.
Bu dünyâ, âhiretin satın alınacağı pazardır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile yapılan bu bey’ate bizim de bütün kalbimizle iştirâk etmemiz ve ashâb-ı kirâm misâli “ne kârlı bir alışveriş” diyebilmemiz îcâb eder.
Mus’ab -radıyallâhu anh- Medîne’de İslâm’ın temeli oldu. Biz de gönüllerde İslâm’ın temellerini oluşturmalıyız. Teblîğci gerekirse ev ev dolaşmalı ve hâliyle örnek olmalıdır. Teblîğcinin kalbi Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetiyle dolarsa, Mus’ab -radıyallâhu anh- gibi, dünyevî hazlarını İslâm için fedâ edebilir.
Mekke Devrinin Tahlîli
On üç yıl süren Mekke devri boyunca Mekkeli müşriklerin müslümanlara karşı tatbîk ettikleri eziyetleri şu beş maddede toplamak mümkündür:
1. İstihzâ.
2. Hakâret.
3. İşkence.
4. Her türlü ticârî ve medenî münâsebetleri kesme (tecrîd).
5. Müslümanları hicrete mecbûr edecek derecede yıldırıcı bir şiddet ve hattâ cinâyet.
Onların bu durumlarını, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle bildirir:
إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُواْ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ
(29)
وَإِذَا مَرُّواْ بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ
(30)
وَإِذَا انقَلَبُواْ إِلَى أَهْلِهِمُ انقَلَبُواْ فَكِهِينَ
(31)
وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوا إِنَّ هَؤُلَاء لَضَالُّونَ
(32)
“Günahkârlar yok mu, onlar (dünyâda) müslümanlara gülerlerdi. Önlerinden geçtikleri zaman, birbirlerine kaş göz işâreti yaparak onlarla eğlenirlerdi. Âilelerine döndüklerinde (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi. Mü’minleri gördüklerinde de: «Şüphesiz bunlar sapıtmış!» derlerdi.” (el-Mutaffifîn, 29-32)
Buna mukâbil, sürekli vahiyle takviye edilerek nasıl hareket edeceği kendisine bildirilen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tâkib ettiği metod da şöyle olmuştur:
1. Mü’min gönüllerde rûhâniyetin artmasına gayret etmek.
2. Meşakkat ve çilelere sabır göstermek.
3. Güzel mev’ıza ile nasîhat etmek.
4. Mücâdeleye tâvizsiz devâm etmek.
5. Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet göstermek.
Bu usûller netîcesinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her şeye rağmen dâvâsında muvaffak olmuş ve karşılaştığı engelleri başarılı bir şekilde aşmıştır. Bu uzun ve çileli safhanın semeresi olarak da Medîne gibi her yönden stratejik bir belde, insanlarının fevc fevc îmân etmeleri lutfuna mazhar olmuştur. Öyle ki, büyük ümitlerle gittiği Tâif’ten taşlanarak kovulan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dâvet için Medîne’ye hiç gitmemiş olduğu hâlde, orada İslâmiyet, te’yîd-i ilâhî ile çığ gibi büyümüş, kısa bir süre sonra da başta Hazret-i Peygamber olmak üzere bütün mü’minlere kucak açmıştır.
Bir mütefekkir, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâvâsındaki muvaffakıyyetinden hareketle, O’nun ne muazzam bir dehâya sâhip olduğunu şöyle tespit etmektedir:
“Gâyenin büyüklüğü, vâsıtaların küçüklüğü ve netîcenin azameti insan dehâsının üç büyük ölçüsü ise, modern târihin en büyük şahsiyetlerini (Hazret-i) Muhammed ile kıyaslamaya kim cesâret edebilir?” (A. de Lamartine, L’histore de la Turquie)
a
Cenâb-ı Hak, mü’minlerin hicret etmelerine, ancak ıztırap ve çileyle geçen on üç senelik bir dönemden sonra izin vermiştir. On üç yıllık bir zulmün ardından mü’minlerin îmânı itmi’nâna ermiş, kalbler feyiz ve rûhâniyet ile dolmuştur. Yâni mü’minler, îmanlarının bedelini ödemişlerdir.
Bu devrede, Medîne’de tesis edilecek ve bütün insanlığa numûne olacak İslâm devlet ve medeniyetinin temelleri atılmış, îmânın vecd ve feyzi içinde, karşılaşacağı zorluklarda zaafa uğramayan, sağlam karakter ve şahsiyetli insanlar yetiştirilmiştir. Bu insanlar, bütün ümmete rehberlik edecek yıldız insanlar hâline gelmişlerdir.
Mekkî Âyetlerin Husûsiyetleri
Mâlum olduğu üzere ilk nâzil olan âyetler tevhîde dâvet, öldükten sonra dirilmeye îman, mü’minleri cennetle müjdeleme, kâfirleri ve âsîleri cehennem ile inzâr gibi akîdevî hususlarda idi. Bu mevzûlarda muhtelif delillerle iknâ etmek sûretiyle insanların îmanlarını kuvvetlendirdikten sonra, muâmelâtla alâkalı hükümler inmeye başladı. Çünkü insanlar bâtıl îtikad ve alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı oldukları için bunlardan vazgeçmeleri çok kolay değildi. Tedrîcîliğe riâyet etmeden, insanları kötü alışkanlıklardan arındırmaya çalışmak, nefrete ve uzaklaşmaya sebebiyet verebilirdi.
Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle demektedir:
“İlk nâzil olan sûre mufassal sûrelerden239 biri idi. Bunda cennet ve cehennemden bahsediliyordu. Helâl ve harâma dâir hükümler ise ancak insanlar İslâm’a tam olarak ısındıktan sonra nâzil olmaya başladı. Eğer ilk defâ:
«–İçki içmeyin!» emri inseydi insanlar:
«–Biz içkiyi kesinlikle bırakamayız!» derlerdi.
Yine ilk olarak:
«–Zinâ etmeyin!» emri gelseydi insanlar aynı şekilde:
«–Zinâyı aslâ bırakamayız!» derlerdi.
Ben Mekke’de oyun oynayan bir çocukken Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’a:
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ
“Hayır onlara va’dedilen (asıl azap) vakti, kıyâmettir. İşte o an, cidden çok dehşetli ve çok acıdır.” (el-Kamer, 46) (gibi îman ve kıyâmetle alâkalı) âyetler nâzil olmuştu. (Muâmelâtla alâkalı hükümler ihtivâ eden) Bakara ve Nisâ sûreleri ise ancak ben O’nun yanında iken (Medîne’de) nâzil olmuştur.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6)
Mekkî sûreler üslûp bakımından kısa ve veciz olup şirk ve putperestliğe karşı kesin ve net bir tavır sergiler. Çünkü Mekkeli müşrikler edebî müsâbakalar yapan fesâhat sâhibi kimselerdi. Onlara tesir edecek söz, fesâhat ve belâgat açısından mükemmel seviyede olmalıydı.
Nitekim Allâh Teâlâ müşriklerin edebiyattaki terakkî ve seviyelerini hiçe sayarak, zihinlerini altüst etmek için söze başlarken alışageldikleri usûlün aksine Hurûf-ı Mukattaa’yı kullanmıştır. Başında Hurûf-ı Mukattaa bulunan sûreler, Bakara ve Âl-i İmrân hâriç, hep Mekkîdir.
Bu husûsiyetleri sebebiyle ilk âyetlerin edebî üslûbu öylesine tesirli idi ki, muhâtaplarının tâ kalbine işliyor; güzelliği ve akıcılığı, dinleyenleri âdeta teshîr ediyordu.
Mekke’de nâzil olan âyet-i kerîmelerin üslûp husûsiyetlerinden biri de, istisnâsı olmakla birlikte, ekseriyâ hitâbın “Ey insanlar!” şeklinde olmasıdır.
Mekkî sûrelerde müşriklerin kanaatlerine ve îtiyatlarına zıt olan pek çok husûsun, onların nazarında kabûle mazhar olabilmesi için, îtibâr ettikleri Güneş, Ay, yıldızlar, gece-gündüz ve benzeri varlıklar üzerine edilen yeminler yer almaktadır. Çünkü yemin edilen bu varlıklarla aynı zamanda Allâh’ın kudreti ve kâinattaki kudret akışları sergileniyordu.
Diğer taraftan Kur’ân kıssalarının pek çoğu Mekke devrinde nâzil olmuştur. Zîrâ “geçmişten ibret alma”, Mekkî âyetlerin en çok üzerinde durduğu hususlardandır. İçinde peygamberlerin ve geçmiş milletlerin kıssalarının anlatıldığı, bilhassa Âdem -aleyhisselâm- ve İblîs kıssasının zikredildiği sûreler, umûmiyetle Mekkîdir. Bunun tek istisnâsı, Medîne’de nâzil olan Bakara Sûresi’dir.
Geçmiş milletlerin başlarından geçen ibretli kıssaların anlatılması, Mekke müşriklerine hakkın teblîğinde ve onların tedrîcî bir sûrette ıslâhında mühim bir rol oynamıştır. Kıssaların anlatıldığı bu âyetlerde, “tevhîd inancı” dâimâ ön planda tutulmuştur.
Mekkî âyetler, bir teblîğcinin hareket tarzını da ortaya koymaktadır. Onun, bu dâveti dünyâ menfaatleri için değil, sâdece Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olmak gâyesiyle yapması, mükâfâtını da ancak Allâh’tan beklemesi gerektiğini anlatmaktadır. Nitekim Şuarâ Sûresi’nde Nûh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb -aleyhimüsselâm-’ın kavimlerine dâimâ Allâh’a itaati ve takvâyı emredip kendilerinin emîn birer elçi olduklarını söyleyerek:
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbine âittir.” dedikleri nakledilir. (eş-Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180)
Kur’ân’ın ikinci yarısı ekseriyetle Mekke’de nâzil olmuştur. Mekkelilerin çoğu mütekebbir kimseler olduğu için “sÓnc: hayır öyle değil” lafzının tekrarı ile onların durumu reddedilmiş ve bu mütekebbirler tehdid edilmişlerdir. Bu sebeple “kellâ” lafzı geçen sûrelerin tamamı Mekkî’dir ve bütün “kellâ” lâfızları Kur’ân-ı Kerîm’in ikinci yarısındadır.
Aynı şekilde secde âyetlerini ihtivâ eden sûreler de Mekke’de nâzil olmuştur. Bu sûretle Allâh’tan başka şeyler önünde secde eden insanlar, Cenâb-ı Hakk’a secdeye sevk edilmiş ve onların derûnî tekâmülleri sağlanmıştır.
Mekke’de nâzil olan bu ilk âyetler, eski âdetlerin cehâletten neş’et ettiğini ve tamâmen bâtıl olduğunu beyân etmektedir. Aynı zamanda cihanşümûl ahlâkî düsturların esaslarını ortaya koymaktadır.
Mekkî âyetler, îman, ahlâk ve fikir cihetinden sıhhatli bir cemiyetin temellerini atmıştır. Bu âyetlerde ahlâkî emir ve hükümler yer almaktadır. Böylece mü’minlerin kuvvetli bir îmâna sâhip kılınmaları, sabır, sebat, azim, gayret gibi hasletlerle techîz edilmeleri, bâtıl îtikad ve îtiyadlardan arınmaları hedeflenmiştir.
Mekkî âyetlerde hukûkî mevzûlar bulunmadığı gibi, namaz hâriç, ibâdetlere âit hükümler de yer almamaktadır. Meselâ, Yûnus, Ra’d, Furkân, Yâ-sîn, Hadîd sûreleri Mekkî olup, bunlarda ahkâm âyetleri mevcut değildir. Bu sûrelerde umûmiyetle îmân esasları, yaratılış, Allâh’ın sıfatları, peygamberlerin ibret verici kıssaları ve kıyâmet sahneleri anlatılmaktadır.
eygamberlerin Son Çâresi: HİCRET (Nübüvvetin 13. Senesi)Hicrete İzin Verilmesi ve Medîne’ye Hicret
İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allâh’ın izni ile müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:
“Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)
Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:
“Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.
Bundan sonra müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.240
Çünkü müslümanların daha evvel hicret edip de hüsn-i kabûl gördükleri Habeşistan, cihânşümûl bir dîn için merkez olabilme şartlarını hâiz değildi. Medîne ise, hem siyâsî hem ticârî bakımdan ve daha birçok yönleriyle İslâm’a merkez olabilecek vasıfta bir şehirdi. Bu yüzden topyekûn hicret, o mübârek beldeye nasîb olacaktı.
Nitekim Medîne, müslümanlar için bir barınak ve sığınak mekânı hâline geldi. Böylece Mekkeli müşriklerin de korktukları başlarına gelmiş oldu. İslâm, Mekke dışına çıkmış ve Medîne’de büyük bir îtibar kazanmıştı. Bu, müşriklerin, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i yurdundan söküp atmak için rahatsız edip durmalarının kendileri için ne kadar büyük bir zarar ve kayıp olduğunu bir türlü anlayamamalarından kaynaklanıyordu. Hakîkaten bu, onlar için büyük bir kayıptı. Fakat göremiyor, duyamıyor, hissedemiyor, kavrayamıyorlardı.
Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne buyurdu:
وَإِذًا لاَّ يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيل
“…Onlar da Sen’den sonra yurtlarında pek az kalabileceklerdir!” (el-İsrâ, 76)
Zavallı müşrikler, o anki güçlerine ve nefislerinin sultasına aldanarak müslümanları alay, istihzâ, tehdit, ambargo, şiddet ve işkence ile yıldırdıklarını sanıyor, böylece Mekke’deki nüfûzlarını muhâfaza ettiklerine inanıyorlardı. Oysa pek yakın bir zamanda nelere şâhid olacaklardı! Kendilerini mutlak ve mukadder bir mağlûbiyet ve perişanlık bekliyordu…
Çünkü akın akın Medîne’ye giden müslümanlar, onlardan korktukları için değil, İslâm’ın temellerini en muhkem bir şekilde inşâ etmek üzere hicret ettiklerinin şuuru içindeydiler.
a
Hicret, hiçbir zaman zillet ve meskenet içerisinde çâresizce bir kaçış olarak anlaşılmamalıdır. Medîne, Muhâcirler için bir hicret yurdu, diğer mü’min kardeşleriyle birleşip toparlanarak, çıkartıldıkları topraklarda Allâh’ın dînini hâkim kılmak için yerleştikleri bir karargâhtır.
Merhum şâir Necip Fâzıl, bu hakîkati bir şiirinde şu şekilde dile getirmektedir:
Hicret, yurt dışında aranan destek
Dâvâ sâhibine öz yurdu köstek
Merkezi dışardan sarmaktır murâd
Merkezin çevreden fethidir istek
Hicret, yurt dışında aranan destek…
Muhâcirler, bunun için mal-mülk, akrabâ, neleri varsa Mekke’de bırakıyorlardı. Kimi gizli, kimi açıktan açığa Medîne yollarına koyuluyordu.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:
“Muhâcirlerden hiç kimse bilmiyorum ki, gizli olarak hicret etmiş olmasın. Ömer bin Hattâb bundan müstesnâdır. O hicret edeceği zaman kılıcını kuşandı, yayını omzuna astı, oklarını ve mızrağını eline aldı ve Kâbe’ye gitti. Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri, o sırada Kâbe’nin yanında bulunuyorlardı. Ömer -radıyallâhu anh- Kâbe’yi yedi defâ tavâf ettikten sonra onların yanına vardı ve şimdiden gelecekteki zaferlerin ilk hamlesini gösterircesine müşriklere haykırdı:
«–İşte ben de Medîne’ye gidiyorum! Anasını ağlatmak, hanımını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyenler arkama düşsün, şu vâdinin arkasında karşıma çıksın!»
Ancak hiç kimse O’nun ardına düşüp tâkib edemedi.” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 152-153)
Medîneliler, Mekke’den gelen kardeşlerini kucaklayarak karşılıyor, onlara cân u gönülden yardım ediyorlardı. Bu yüzden Mekkeli müslümanlara “Muhâcir”, Medîneli müslümanlara ise, yardım edenler mânâsına “Ensâr” denildi.
Allâh Teâlâ buyurur:
وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara ihsân ile tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur; onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)
a
İslâm âlimleri, müslümanların hicret etmelerine izin verilmesinden, şu hükümleri çıkarmışlardır:
Hicret, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in döneminde farz idi. Onun farziyyeti kıyâmet gününe kadar bâkîdir. Mekke’nin fethi ile sona eren hicret ise, sâdece Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devrine mahsustur.
Bir müslümanın ezan, cemaat, oruç, namaz ve diğer İslâmî hükümleri yerine getiremediği bir yerde kalmaya devâm etmesi câiz değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şu âyeti bu hususta delildir:
إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيرًا
(97)
إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلا
(98)
“Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, «Ne işte idiniz?» derler. Onlar da: «Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.» derler. Melekler: «Allâh’ın arzı geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya!» derler. İşte bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir. Ancak gerçekten âciz ve zayıf olan, çâresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar müstesnâ.” (en-Nisâ, 97-98)
Bu âyette, Medîne’ye hicret etmeyerek müşrik bir cemiyet içinde kalanların, kendilerine zulmettikleri bildirilmektedir. Bunlar, rahatlarını, alışkanlıklarını, âilelerini, mal-mülk ve menfaatlerini dinlerine tercih ediyorlardı. Bu sebepten “Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik.” şeklinde ileri sürdükleri mâzeretleri kabûl edilmemiştir. Bununla birlikte hakîkaten hicrete güç yetiremeyen yaşlı, zayıf erkek, kadın ve çocukların mâzeretleri kabûl edilmiştir.
Hicret hâdisesinden çıkarılan bir başka hüküm ise, müslümanların ülkeleri ve memleketleri her ne kadar ayrı olsa bile, diğer müslümanlara mümkün olduğu müddetçe yardım etmelerinin farz olmasıdır. İslâm âlimleri, müslümanların yeryüzünde herhangi bir yerde zulüm gören, esir olan veya ezilen mü’min kardeşlerine yardım etmeye muktedir olup da yardım etmedikleri takdirde, büyük bir günâha girecekleri husûsunda icmâ etmişlerdir.
Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm-, Hicret’e büyük ehemmiyet atfetmiş, Mekke’nin fethine kadar bütün müslümanların Medîne’ye hicret etmesini istemiştir. Çünkü Medîne dışındaki yerler küfür diyârı idi ve müslümanların o diyarlarda inançlarını öğrenip yaşamaları çok zordu.
Müşriklerin Suikast Plânı
Mekke’nin gün geçtikçe boşaldığını gören müşrikler, yavaş yavaş işin kendileri açısından vehâmetini kavramaya başladılar. Hemen bir fesat ocağı olan Dâru’n-Nedve’de toplandılar. Toplantıya Necidli olduğunu söyleyen bir ihtiyar da katılmıştı. Bu ihtiyar, insan sûretine girmiş şeytandan başkası değildi.
Ne yapacaklarını uzun uzun tartıştılar. Peygamber Efendimiz’i yakalayıp hapsetmek veya Mekke’den sürüp çıkarmak gibi birçok teklifler ileri sürüldü. Tekliflerin hepsine şeytan karşı çıktı. Sonunda en rezil bir kararda fikir birliğine vardılar:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i öldürmek!..
Bu teklifi, devrinin Firavun’u olan Ebû Cehil şöyle dile getirmişti:
“–Her kabîleden birer silâhlı genç bulalım. Gençlerin hepsi O’na bir anda saldırsınlar. Hep birlikte vurup öldürsünler. Böylece O’ndan kurtulalım, rahata kavuşalım! Delikanlılar bu şekilde yapınca, O’nun kanı bütün kabîlelere dağılmış olur! Abdi Menaf Oğulları ise, bütün kabîlelerle savaşmaya güç yetiremezler, diyet almaya râzı olurlar. Biz de, Abdi Menaf Oğulları’na O’nun diyetini öderiz!” dedi.
Necidli bir ihtiyar kılığındaki şeytan -lânetullâhi aleyh-:
“–İşte en yerinde söz, bu adamın sözüdür! Bundan daha mâkul bir teklif olamaz!” dedi. (İbn-i Hişâm, II, 93-95)
Bu karar alındığı sırada Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’de âdeta yapayalnız kalmıştı. O, ümmetine düşkün bir Peygamber olarak önce onları göndermiş, kendisi de Muhâcirler’in gerisini kollamak gibi bir hareketi tercîh etmişti. Zâten murâd-ı ilâhî de böyleydi. Hattâ mukaddes yolculukta biricik yoldaşı olacak olan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, hicret için kendisinden izin istediğinde:
“–Sabret!” buyurmuş ve ilâve etmişti:
“–Belki Allâh sana hayırlı bir yol arkadaşı verir!” (İbn-i Hişâm, II, 92)
Buna çok sevinen Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, hicrete hazırlık olmak üzere sekiz yüz dirheme satın aldığı iki deveyi, evinde dört ay boyunca îtinâ ile besledi. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
Müşrikler, almış oldukları kararı tatbîk için harekete geçtiklerinde, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hicret için emr-i ilâhîyi almıştı:
وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا
“(Rasûlüm!) De ki: Ey Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla! Çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla! Bana katından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver!” (el-İsrâ, 80)
Bu âyet-i kerîmeden başka, Cebrâîl -aleyhisselâm- da müşriklerin kurdukları hîleleri Hazret-i Peygamber’e bildirmiş ve:
“–Bu gece yatağına yatmayacaksın!” demişti. (İbn-i Hişâm, II, 95)
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gündüzün herkesin istirahat ettiği öğle sıcağında Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın yanına gidip hicret emrinin geldiğini bildirdi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- sordu:
“–Berâber miyiz ey Allâh’ın Rasûlü!”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet, berâberiz!” buyurdular.
Hazret-i Ebû Bekir bu cevaptan öyle memnûn ve mesrûr oldu ki, göz pınarlarından taşan sevinç damlaları, O’nun gönül âlemini en güzel bir şekilde aksettiriyordu.241
Daha sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ali’yi çağırarak hicreti haber verdi ve üzerinde bulunan emânetleri yerlerine teslîm etmesi için O’nu vekil bıraktı. Çünkü Mekke’de, kıymetli bir eşyâsı olup da, sıdkını ve emînliğini bildikleri için, onu Rasûlullâh’a emânet etmeyen kimse yoktu.
Müşriklerin plânlarına tedbîr olarak da şöyle buyurdu:
“–Yâ Ali! Bu gece benim yatağımda sen yat! Şu hırkamı da üstüne ört; korkma! Sana hoşlanmayacağın bir şey isâbet etmeyecektir!” (İbn-i Hişâm, II, 95, 98)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, hırkasını Hazret-i Ali’nin üzerine örttürmesi, aynı zamanda eşyâ ile teberrüke bir misâl teşkil eder. Bunun benzeri misâller çoktur.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Veysel Karânî’ye de hırkasını göndermiş ve:
“Bunu sırtına giysin, ümmetime duâ etsin!” buyurmuştur. (Feridüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, s. 21)242
Burada dikkat çeken diğer bir husus da Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan teslîmiyetidir. Zâten sahâbe-i kirâm hazarâtı, Allâh Rasûlü’nün emirlerine teslîmiyette aslâ tereddüt göstermezler, O’nun söz ve fiillerine tâbî olmakta kesinlikle ihmalkâr davranmazlardı. Hiçbir zaman neden ve niçin diye sormazlar, verilen emir ne ise derhâl onu yerine getirirlerdi. Sünnetlerinden hiçbirini terk etmemeye, hepsiyle istisnâsız amel etmeye gayret eder, O’nun yolunu terk ettiklerinde dalâlete düşeceklerini çok iyi bilir ve bundan korkarlardı. Ashâbın Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlılığı, gölgenin sâhibine bağlılığı gibiydi.243
a
Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- şöyle anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’den hicret edeceği zaman berâber Kâbe’ye gittik. Kâinâtın Efendisi bana:
«–Otur!» buyurdu.
Omzuma basıp Kâbe’ye çıkmak istedi. Birden gücüm kuvvetim gitti! Fahr-i Âlem Efendimiz benim kuvvetten düştüğümü görünce, hemen omzumdan indi. Kendisi yere çökerek:
«–Bas omuzlarıma!» buyurdu.
Omuzlarına bastım. Bana birden öyle bir güç kuvvet geldi ki, istesem semânın ufuklarına ulaşabileceğimi hissettim! Nihâyet, Beytullâh’ın üstüne çıktım. Orada tunçtan veya bakırdan bir put vardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:
«–Onu aşağı at ey Ali!» buyurdu.
Aşağı atar atmaz o, sırça bir çanak gibi kırılıverdi!
Hemen Kâbe’nin üzerinden indim. Herhangi bir kimse ile karşılaşmamak için hemen oradan uzaklaştık.” (Ahmed, I, 84; Hâkim, III, 6/4265)
a
Hicret gecesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha hâne-i saâdetlerinden çıkmadan müşrikler evin etrâfını sarmışlardı. Fakat Allâh’a tevekkül ve teslîmiyeti sonsuz olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’de hiçbir tereddüd, endişe ve telâş emâresi görülmüyordu. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, mübârek ellerine bir avuç toprak alarak müşriklerin üzerine serpti ve Yâ-sîn Sûresi’nin şu âyet-i kerîmelerini okuyarak aralarından süzülüp geçti:
إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلاَلاً فَهِيَ إِلَى الأَذْقَانِ فَهُم مُّقْمَحُون
(8)
وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ
(9)
“Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelerine kadar dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar. (Ayrıca) önlerinden ve arkalarından birer set çektik de onları sardık; artık göremezler!” (Yâ-sîn, 8-9)
Göremezlerdi elbette! Çünkü onların kalblerinin körlüğü gözlerini âmâ etmişti. Aralarından geçen ise, Fahr-i Kâinât, Âlemlerin Efendisi, Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- idi. Tabiî ki, kör kalblerin ve gözlerin Nûr’u görmesine imkân yoktu. Nitekim görmediler de!..
Bir kimse müşriklerin yanına gelip onlara:
“–Siz burada neyi bekliyorsunuz?” diye sordu.
Onlar:
“–Muhammed’i bekliyoruz!” dediler.
Bunun üzerine o şahıs:
“–Allâh sizi umduğunuza erdirmesin! Vallâhi Muhammed çıkmış ve başınıza toprak saçıp gitmiş!” dedi.
Müşrikler ellerini başlarının üzerine sürdüklerinde, toprak içinde kaldıklarını gördüler. Hemen içeriye baktılar. Peygamber Efendimiz’in döşeğinde birisinin uyumakta olduğunu gördüler:
“–İşte Muhammed! Örtüsüne bürünmüş uyuyor!” dediler.
Hemen yatağa doğru yürüdüler. Yataktaki zât doğrulup onlara bakınca müşrikler şaşkınlıktan donakaldılar, gözlerine inanamadılar! Zîrâ karşılarındaki Allâh’ın Rasûlü değil, Hazret-i Ali idi!
Kendi kendilerine:
“–Vallâhi, adamın bize söylediği doğru imiş!” dediler.
Kureyş müşrikleri, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a öfkeyle:
“–Amcanın oğlu nerede ey Ali!?” diye bağırdılar.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“–Bilmiyorum, bu hususta bir fikrim yok! Hem O’nun üzerinde gözcü de değilim! Siz O’na Mekke’den çıkıp gitmesini söylediniz! «Bizden ayrıl, git!» dediniz. O da çıkıp gitti.” dedi.
Bunun üzerine müşrikler Hazret-i Ali’yi azarladılar ve tartakladılar; hattâ Mescid-i Harâm’a götürüp bir süre hapsettikten sonra bıraktılar. (İbn-i Hişâm, II, 96; Ahmed, I, 348; Ya’kûbî, II, 39)
Kalbleri kilitli ve hakîkate âmâ olan bedbahtlar, hâne-i saâdetin etrâfında çirkin bir niyetle beklerlerken, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilâhî emniyet içinde, çoktan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın evine varmıştı. Çünkü müşriklerin bir plânı vardı, ama Allâh’ın da bir plânı vardı ki, onun dışında geçerli olabilecek hiçbir hüküm yoktu. Bu husûsu Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:
وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
“(Ey Rasûlüm!) Kâfirler Sen’i tutup bağlamak veya öldürmek yahud Sen’i (yurdundan) çıkarmak için Sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (Sana) tuzak kurarlarken, Allâh da (onlara) mekir (tuzak) kuruyordu. Çünkü Allâh, mekir (tuzak) kuranların en hayırlısıdır.” (el-Enfâl, 30)
Çetin Yolculuk
Evinden çıktıktan sonra Hazret-i Ebû Bekr’in hânesine gelen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o kabûl etmese de, kendisi için hazırlanan devenin parasını verdi. Biraz evvel müşriklerin ortasından onlara görünmeden geçen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmete numûne olacağı için bu defâ sünnetullâh îcâbı tedbirli hareket etti. Hazret-i Ebû Bekir’le berâber, evin arka tarafından çıktılar. Develeri birkaç gün daha burada kalacaktı.
Yine ince bir tedbîr olarak Medîne’nin aksi istikâmetine doğru yola revân oldular.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allâh Rasûlü onun bu hareketini fark edince:
“–Ey Ebû Bekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Sizin hakkınızda endişe ettiğim için böyle yürüyorum!” dedi.
Nihâyet Sevr Mağarası’na ulaştılar.
Sıddîk-ı Ekber Hazretleri:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben mağarayı temizleyinceye kadar, siz burada bekleyin!” dedi ve mağaraya girdi. Mağaranın içini temizleyip haşerât deliklerini kapattıktan sonra:
“–Artık gelebilirsiniz ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223)
Bu sırada müşrikler, Ebû Cehl’in başkanlığında Hazret-i Ebû Bekr’in evine gelmişler, kızı Esmâ’ya babasını sormuşlar ve ondan “bilmiyorum” cevâbını alınca, hırs ve hınçlarını, zavallı kızcağızı tokatlayarak çıkarmışlardı.
Varlık Nûru ve O’nun Yâr-ı Gâr’ı244 mağarada bir müddet kalacaklardı. Böylece, kendilerini Medîne yollarında arayacak olan müşriklerden daha rahat korunabileceklerdi. Zâten Allâh’ın lutf u inâyeti onların üzerindeydi ve kul tedbîrinin tükendiği yerde ilâhî nusret devreye giriyordu. Nitekim birtakım müşrikler, izleri tâkib ederek, Sevr Mağarası’nın ağzına kadar gelmişlerdi. Ancak baktılar ki, mağaranın ağzı hiç el değmemiş gibi örümcek ağları ile kaplı idi ve ayrıca bir güvercin yuvası vardı. Allâh Teâlâ’nın emriyle mağaranın önünde Peygamber Efendimiz’in yüzünü örtüp göstermeyecek biçimde bir ağaç yetişti!245
Müşrikler, Âlemlerin Efendisi’nin burada olabileceğine ihtimal vermeyerek geri döndüler.
Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Bunun için mağaranın önüne gelen bedbahtlar, bir güvercin yuvası ile örümcek ağından başka bir şey görememişlerdi. Şâir Ârif Nihat Asya’nın dediği gibi:
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi…
Hakk’ı göremeyen
Gözlerdeydi!
Ancak bütün bunlar olurken, mağaranın içinde Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- nâzik anlar yaşamıştı. Korkmuştu; kendisi için değil, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz için…
Zîrâ müşrikler azıcık eğilip baksalar, onları hemen görebileceklerdi. Onlar mağaranın sağını solunu dolaşıyor ve:
“–Eğer mağaraya girmiş olsalardı, güvercinlerin yumurtası kırılır, örümcek ağı da bozulurdu.” diyorlardı.
Bâzıları:
“–Mağaranın içine girip bakalım!” dedikleri zaman, Ümeyye bin Halef:
“–Sizin hiç aklınız yok mu? Mağarada ne işiniz var?! Üzerinde üst üste, kat kat örümcek ağı bulunan şu mağaraya mı gireceksiniz?! Vallâhi kanaatime göre şu örümcek ağı, Muhammed doğmadan öncesine âittir!” dedi.
Ebû Cehil ise:
“–Vallâhi, öyle zannediyorum ki, O yakınımızdadır! Fakat sihri ile gözlerimizi bağladı, görmez etti!” dedi.246
Bu esnâda endişeye kapılan Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben:
“–Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat Sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur.” diyordu.
Peygamberimiz ayakta namaz kılıyor, Hazret-i Ebû Bekir de gözcülük yapıyordu. Efendimiz’e:
“–Şu kavmin Sen’i arayıp duruyorlar. Vallâhi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat sana zarar vermelerinden korkuyorum.” dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz Yâr-ı Gâr’ına:
“–Ey Ebû Bekir, korkma! Hiç şüphesiz Allâh bizimledir!” buyurdu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224; Diyarbekrî, I, 328-329)
Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:
إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“O’na (Muhammed’e) yardım etmezseniz, bilin ki inkâr edenler, O’nu Mekke’den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allâh O’na yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allâh bizimle berâberdir!» diyordu; Allâh da O’na sekînetini indirmiş, görmediğiniz askerlerle O’nu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allâh’ın sözü ise, işte en yüksek olan odur. Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 40)
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Biz mağarada iken müşriklerin ayaklarını görüyordum:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü, onlar ayaklarının aşağısına bir bakacak olsa bizi mutlakâ görürler!» dedim.
Bunun üzerine:
«–Ey Ebû Bekir! Üçüncüleri Allâh olan iki kişi hakkında ne endişeleniyorsun?» buyurdu. (Buhârî, Fedâilü’l-Ashâb 2, Menâkıb 45; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 1)
a
Mekke’deki on üç yıllık teblîğ ve irşâd mücâhedesinden sonra, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ikinci bir mağara olarak gösterilen Sevr, Hirâ’dan farklı bir mânevî tedrîs mekânı idi.247 Orası, ilâhî esrâr ve kudret akışlarını müşâhede etmek, insan ve kâinât kitâbındaki hikmetleri okumak içindi. İlâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme dersânesi idi.
Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra insanların en üstün ve kıymetlisi olan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- idi. Hazret-i Ebû Bekir, O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapma şeref, izzet ve fazîletine ermiş, “ikinin ikincisi” olmuştu. Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına:
لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا
“…Mahzûn olma; Allâh bizimle berâberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurmakla, aynı zamanda Allâh ile berâber olma (maiyyet) sırrını telkîn ediyordu. Bu, gizli zikir tâlîminin ilk başlangıcı ve gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesiydi.
Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrâr fezâsından, vâsıl-ı ilallâh kılacak temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu ilâhî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile bu mağarada başlamış, kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.
Îman, gücünü Hazret-i Peygamber’e muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Muhabbetin taze tutulması da mânevî râbıta ile mümkündür.248İlâhî muhabbeti, ham ve sığ bir idrâk ile kavrayabilmek mümkün değildir.
Hazret-i Ebû Bekr’in Peygamber Efendimiz’le kalbî râbıtasını ifâde eden şu hâdisenin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde bir tesir bırakacağı kanaatindeyiz:
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile her sohbetinde apayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurlar, esrâr-ı nübüvvetin en samîmî mahremi olduklarından, müstesnâ tecellîlere nâil olarak yanlarında iken bile Allâh Rasûlü’ne hasret içinde kalırlardı.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“–Ebû Bekr’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” ifâdesi karşısında, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gözyaşları içinde:
“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle berâber Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu mânevî makâm, tasavvufta “Fenâ fi’r-Rasûl” olarak ifâde edilmektedir.)
a
Sevr Mağarası’nda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir ara mübârek başlarını Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın dizlerine koyup hafif bir uykuya dalmışlardı. O esnâda Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, mağarada kendilerine çok yakın bir yerde küçük bir delik gördü. Herhangi bir zararlı haşerâtın çıkıp da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i incitmemesi için hemen ayağını Allâh Rasûlü’nü uyandırmadan o deliğin üzerine koydu.
İmtihân-ı ilâhî, gerçekten bir müddet sonra düşüncesinde haklı çıktı. Zîrâ bir yılan, Hazret-i Ebû Bekr’in ayağını şiddetli bir şekilde ısırdı ve zehrini akıttı. O büyük sahâbînin canı o kadar yandı ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uyanmasın diye hiç kıpırdamadıysa da, gözlerinden düşen birkaç damlaya mânî olamadı. Öyle ki, bu damlalardan bir tanesi Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vech-i mübâreklerine düştü. Bunun üzerine uyanan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ne var yâ Ebû Bekir? Ne oldu?” diye sordu.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Bir şey yok yâ Rasûlallâh!” dediyse de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ısrârı üzerine meseleyi anlatmak zorunda kaldı. (Beyhakî, Delâil, II, 477; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hemen mübârek tükrüklerini yılanın ısırdığı yere parmaklarıyla sürdüler. Allâh’ın lutfuyla daha o anda Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın acı ve ıztırâbı dindi, yarası şifâ buldu.
Zayıf bir rivâyete göre bu hâdise dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yılana sordu:
“–Bu işi niçin yaptın?”
Yılan da şöyle dedi:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben yıllardır Sizi görmenin hasreti ile şu küçük delikte bekler dururdum. Tam arzuma nâil olacağım sırada, Sizi görebilme yolumun kapanmış olduğunu gördüm. Ancak muhabbetimin galebesine dayanamayarak onu kapatanı engellemek için ısırmak zorunda kaldım.”
Bu vesîleyle şâir Fuzûlî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in maddî ve mânevî şifâ menbaı olduğunu ve O’na dost olanların bundan müstefîd olacağını beyân etmek üzere şöyle der:
Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât,
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su…
(Eğer Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dostu olan kimse, yılan zehri içse, o zehir, kendisi için bir hayat suyu olur. Ancak O Peygamberler Sultânı’na hasım olan kimse, su bile içse, o su kendisine bir yılan zehiri kesilir.)
Bu hakîkati aksettiren diğer bir misâl de Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hilâfetinde vukû bulmuştur. Şöyle ki:
Rivâyete göre Bizans imparatoru, bir iyi niyet nişânesi olarak Hazret-i Ömer’e düşmanlarını bertaraf etmekte faydalı olabilecek çok kuvvetli bir zehir gönderir. Hayatları Rum entrikalarıyla geçen Bizans imparatorları için çok tabiî olan bu işe, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- iltifat etmez. Onu getiren elçinin önünde zehir şişesini ellerine alır ve sâdece bir besmele çekerek olduğu gibi içer. Zehrin hiçbir tesiri görülmez.249
Bu hâdiseler, yâni Allâh’ın izni ile zehrin zararından mahfûz olabilmek, ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalb âleminden nasîb alarak O’nunla aynîleşmiş müstesnâ kullara âit bir keyfiyettir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- halîfeliği zamânında bâzılarının kendisini Hazret-i Ebû Bekr’e üstün tutar biçimde konuştuklarını işitince:
“–Vallâhi, Ebû Bekr’in o gecesi, Ömer’in bütün hânedânından daha hayırlıdır! Yine Ebû Bekr’in o günü, Ömer’in bütün hanedânından daha hayırlıdır! Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- mağaraya gitmek için evden çıktığı zaman, Ebû Bekir O’nun yanında idi.” demiştir. (Hâkim, III, 7/4268)
a
Sevr Mağarası’nda misâfir kaldıkları zaman zarfında Hazret-i Ebû Bekr’in kızı Esmâ yemek getirir; oğlu Abdullâh ise babasının emri üzerine her gece mağarada onların yanında geceler, seher vakti yanlarından ayrılır, sanki Mekke’de gecelemiş gibi Kureyş müşrikleriyle sabahlardı. Son derece zekî ve kâbiliyetli bir genç olan Abdullâh, gündüz de Kureyş müşriklerinin arasında bulunur, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında söylenen şeyleri dinler, kurulan hîle ve tuzakları Varlık Nûru’na haber verirdi.
Hazret-i Ebû Bekr’in âzatlısı Âmir bin Füheyre de Ebû Bekr’e âit davarları, Mekkelilerin çobanlarıyla birlikte yayardı. Sabahleyin onlarla birlikte çıkar, akşam dönüşünde ise davarlarının yürüyüşünü ağırlaştırıp çobanlardan geride kalır, gece karanlığı basınca, davarlarıyla birlikte Sevr Mağarası’na dönerdi. Peygamberimiz ve azîz dostu, ihtiyaçları olan sütü bu koyunları sağarak alırlardı. Sabahleyin erkenden Mekke’ye dönen Abdullâh’ın ayak izlerini de davarların izleriyle siler, belirsiz hâle getirirdi.250
Üç gündür Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i arayan müşrikler, artık O’nu bulmaktan ümit kesmişlerdi. Abdullâh’tan, müşriklerin ümîdinin tükendiğini haber alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dördüncü gün kılavuzun getirdiği develere binerek yola koyuldular. Ne de olsa bu yolculuk, doğup büyüdüğü topraklardan bir ayrılış olduğu için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüzünlenmesine sebep oldu. Çünkü o Mekke-i Mükerreme’yi çok seviyordu. Nitekim bir defâsında Hazvere bölgesinde durup Kâbe ve haremine yönelerek Mekke’ye hitâben şöyle buyurmuştu:
“Vallâhi sen, Allâh katında beldelerin en hayırlı ve en sevgili olanısın. Çıkarılmış olmasaydım, senden çıkmazdım.” (Ahmed, IV, 305; Tirmizî, Menâkıb, 68/3925)
Yine bir defâsında Mekke’ye hitâben:
“Ne güzel bir beldesin, bana ne kadar da sevimli geliyorsun. Şâyet kavmim beni senden çıkarmasaydı senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım.” buyurmuştu. (Tirmizî, Menâkıb, 68/3926)
Yüce Peygamber’in bu hüznüne, vahy-i ilâhî ile tesellî geldi:
إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ
“Sana Kur’ân’ı (okumayı, teblîğ etmeyi ve ona uymayı) farz kılan (Allâh) Sen’i döneceğin yere döndürecektir…” (el-Kasas, 85)
Bu ifâdeler, geri dönüşü müjdeliyor, aynı zamanda Mekke fethinin ilk alâmeti olarak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlündeki kederi sürûra inkılâb ettiriyordu.
a
Mekke ile Medîne arası 400 küsur kilometrelik bir yoldur. O zamanlar deve yürüyüşüyle sekiz günde gidilebiliyordu. Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi ve mübârek kâfile, ilk yirmi dört saat hiç durmadan yollarına devâm etmişti.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, ticâret maksadıyla zaman zaman Şam’a gidip geldiği için pek çok kişi onu tanırdı. Bu yolculukları esnâsında da tanıdığı birisiyle karşılaştıkça:
“–Ey Ebû Bekir! Kimdir şu önündeki zât?” diye Fahr-i Kâinât Efendimiz’i soranlara:
“–Kılavuzumdur! Bana yol gösteriyor!” diyerek temkîn ve tedbîri elden bırakmaz, bu sözü ile de aslında: “O bana en hayırlı yolu gösteriyor!” demek isterdi. (İbn-i Sa’d, I, 233-235; Ahmed, III, 211)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir Sıddîk ve âzatlısı Âmir bin Fuheyre ile birlikte Abdullâh bin Ureykıt251 rehberliğinde Kudeyd mevkiinde bulunan bir çadıra uğradılar. Bu çadır Ümmü Mâbed’e âitti. Kendisi gelip geçen yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Medîne’nin mukaddes yolcuları da Ümmü Mâbed’den süt istediler.
Çadırda Ümmü Mâbed’in gâyet zayıf bir koyunu vardı ki, sütü ve yağı olmak şöyle dursun, zayıflığının had safhada olması sebebiyle, hayvancağızın sürüye katılarak meraya gitmeye bile mecâli yoktu. Bu sebeple çadırın bir köşesinde kalmıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyunu sağmak için izin istediğinde Ümmü Mâbed:
“–Anam babam sana fedâ olsun! Şâyet onda süt bulabilirsen sağ!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz, Allâh Teâlâ’nın bereket ihsân etmesi için duâ ettikten sonra besmele çekerek bizzat kendi elleriyle o gün koyundan pek çok süt sağdı.
Ümmü Mâbed -radıyallâhu anhâ-’nın bildirdiğine göre o koyun, Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında meydana gelen kuraklığa kadar yaşamıştır.
Yine Ümmü Mâbed -radıyallâhu anhâ-:
“Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu akşam sabah sağardık.” diyerek koyundaki bereketi ifâde etmiştir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oradan ayrıldıktan sonra çadıra Ümmü Mâbed’in kocası Ebû Mâbed çıkageldi. Çadırda pek çok süt görünce hayretle:
“–Ey Ümmü Mâbed! Bu sütler nereden geldi? Koyunlar uzak merada, hepsi de kısır, burada ise sağılır hayvan yok! Bu ne hâldir?” diye sordu.
Hanımı:
“–Bugün bize mübârek bir zât uğradı. Şöyle şöyle güzel hâlleri vardı.” diye o gün yaşadığı hâdiseleri anlattı.
Kocası:
“–Aman şu zâtı bana târif et!” deyince, Ümmü Mâbed, Varlık Nûru’nun şemâilini şöyle târif etti:
“–Gördüğüm zât öyle bir kimseydi ki, güzelliği zâhir, yüzü nûrânî, ahlâkı güzel ve emsâlsiz idi. Kendisinde hiçbir ayıp olmayıp bilâkis son derece hoş-endâmlı ve güzel sîmâlıydı. Gözünde siyahlık, kirpiklerinde çokluk, sesinde nezâket vardı. Gözünün beyazı gâyet beyaz, karası gâyet kara ve Kudret’ten sürmeliydi. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Gerdanı uzun ve yüksek olup sakalı sık ve hafif uzundu.
Sustuğunda üzerinde sekînet ve vakar hâsıl olur, konuştuğunda güzellik, güler yüzlülük ve tatlı dillilik zuhûr ederdi. Sözleri sanki dizilmiş inciler gibi olup, ağzından tâne tâne çıkardı. Sözü açıktı, hak ile bâtılı gâyet iyi ayırırdı. Ne âcizlik sayılacak derecede az, ne de bıktıracak kadar çoktu.
Uzaktan görüldüğünde, insanların en heybetlisi ve en güzeli, yakınına gelince de insanların en tatlısı ve melâhatlisi idi. Orta boylu olup, boyu ne hoşlanılmayacak derecede uzun ne de gözün hakir göreceği şekilde kısaydı. Sanki bir fidandı ki, fidanlar arasında bitmiş, güzelliği onların üzerine çıkmıştı. Yanında birtakım arkadaşları vardı ki, bir şey söylediği zaman huzurla dinlerler ve verdiği emri yerine getirmek için koşuşurlardı. Hizmetine koşulan ve hürmet edilen biriydi. Mütebessim bir çehreye sâhipti. Kimseyi ayıplamaz ve azarlamazdı.”
Ebû Mâbed bu güzel sıfatları işitince yemin ederek:
“–Bu zât Kureyş kabîlesinde zuhûr eden Peygamber’dir. O’nunla berâber olup kendisine arkadaşlık etmeyi ne kadar isterdim. Yine de bir yol bulabilirsem bunu muhakkak yapacağım!” dedi.
O günlerde Mekke’de sâhibi bilinmeyen bir sesin Ümmü Mâbed’in çadırına gelen misâfirleri medheden içli şiirler okuduğu duyulmuştur. Hâtiften gelen bu şiiri duyan Hassân bin Sâbit de, Peygamber’leri aralarından çıkıp giden kavmin hüsrâna uğradığını ve O Peygamber’in Medîne’de hidâyeti neşredip Allâh’ın kelâmını okuduğunu anlatan bir şiir ile cevap vermiştir. (İbn-i Sa’d, I, 230-231; VIII, 289; Hâkim, III, 10-11)
Ebû Mâbed ve onun mes’ûd âilesi, hep birlikte İslâm’a girerek sahâbîlik şerefine nâil olmuşlardır.
a
Mukaddes kâfileyi bir türlü bulamayan müşrikler, bulanlara büyük mükâfatlar va’detmişlerdi. Bu vaatlerle gözleri kamaşanlar da, yollara düşmüştü. Sürâka bin Mâlik de bunlardandı.
Nitekim Sürâka uzun bir arayıştan sonra, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rast geldi. O’nu görür görmez atını hızlandırdı. Fakat birdenbire atının ayakları kumlara gömülüverdi. Kendisi de yere düştü.
Ne kadar uğraştıysa da, kumdan çıkmaya ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e doğru ilerlemeye muktedir olamadı. Bir hayli uğraştıktan sonra aklı başına geldi; nâdim oldu. Allâh Rasûlü’nün affına ilticâ etti. Hazret-i Peygamber de duâ buyurdular. Bu duâ bereketiyle Sürâka’nın atı kumlardan kurtuldu. Bu mûcizeyi gören Sürâka’nın, o anda kalb âlemi değişti ve Rasûlullâh’a samîmî bir dost oluverdi. Kâfilenin yerini gizli tutmak niyetiyle geri döndü. O tarafa gelenleri de, ya geri çevirdi ya da başka yönlere sevk etti. (Müslim, Zühd, 75)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu müjdesi, Sürâka’nın âdeta kulaklarında çınlıyordu:
“–Ey Sürâka! Kisrâ’nın bileziklerini takınacağın, kemerini kuşanacağın ve tâcını giyeceğin zaman kendini nasıl hissedeceksin?”
Hakîkaten İran fütûhâtında Kisrâ’nın bilezikleri, kemeri ve tâcı Medîne’ye getirildiği zaman, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Sürâka’yı çağırıp bunları ona taktı ve:
“–Ey Sürâka! Ellerini kaldırıp: «Allâhu ekber! Hamd olsun o Allâh’a ki, bunları “Ben insanların Rabbiyim!” diyen Kisrâ bin Hürmüz’den çıkarıp Müdlicoğulları’ndan Sürâka bin Mâlik’e taktırdı!» de!” buyurdu. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 332; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 19)
Peygamber Efendimiz Gamîm mevkiine geldiğinde, Büreyde bin Husayb ve kavmi ile karşılaştı. Onları İslâm’a dâvet etti. Bunun üzerine onlar da Allâh Rasûlü’ne tâbî olup İslâm’la şereflendiler. Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Büreyde -radıyallâhu anh-’a o gece Meryem Sûresi’nin baş tarafını öğretti.252
Büreyde başındaki beyaz sarığı çözerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Müsâade buyurursanız, alemdârınız olayım!” dedi.
Böylece Kubâ köyüne kadar Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bayraktarlık yaptı.
Büreyde’den sonra mübârek kâfile, Şam’dan dönmekte olan ticâret kervanına rastladı. İçlerinde Zübeyr bin Avvâm da vardı. Zübeyr, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a beyaz maşlahlar giydirdi. 253
Hicret kâfilesi Medîne’ye doğru adım adım yaklaşıyordu. Müşriklerin Allâh Rasûlü’nü öldürmek için herkesi seferber etmelerine ve diğer pek çok tehlikelere rağmen, O yine vazîfesini yapmaya devâm ediyor, yolda karşılaştığı kimselere İslâm’ı anlatıyordu.
Nitekim ashâb-ı kirâmdan Sa’d ed-Delîl254 -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Hicret esnâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile berâber bize uğradı. O sırada Ebû Bekr’in bir kızı, yanımızda süt annede idi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kısa yoldan Medîne’ye varmak istiyordu. Biz kendisine:
«–Burası Rekûbe geçidinin Gâir yoludur. Burada Eslem kabîlesinden Mühânân diye bilinen iki hırsız vardır. İstersen onların üzerine biz varalım.» dedik.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Sen bizi onların yanına götür!» buyurdu.
Bunun üzerine yola koyulduk. Rekûbe’yi çıkıp yokuşun başına vardığımızda, o iki hırsızdan biri arkadaşına:
«–Bu zât Yemenlidir.» diyordu.255
Varlık Nûru onları yanına çağırıp İslâm’ı anlattı ve müslüman olmalarını istedi. Onlar da müslüman oldular. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- isimlerini sorduğunda:
«–Biz Mühânân (hakîr görülen iki kişiyiz).» dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Bilâkis siz, Mükremân (şerefli iki kimsesiniz).» buyurdu ve müjdeci olarak önden Medîne’ye gitmelerini emretti.” (Ahmed, IV, 74)
Beklenen Azîz Yolcu
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yola çıktığını haber alan Medînelilerde heyecan zirvedeydi. O mübârek yolcunun yolunu hasretle gözlüyorlardı. O nûrlu kâfileyi karşılamak, o ebedî saâdet kervanının kereminden bir kırıntı kapabilmek için şehrin dışına kadar çıkıp iştiyakla bekleşiyorlardı.
Nihâyet nübüvvetin on dördüncü senesi 12 Rebîulevvel pazartesi günü256 bir ses bütün müslümanların sînelerinde sevinçle yankılandı:
“Beklenen mübârek yolcu geliyor!..”
Bu müjdeli haberle, tekbîr sesleri bütün Medîne’yi çınlatmaya başladı.
Müslümanlar silâhlandılar. Kimi atlı, kimi piyâde mukaddes misâfiri karşılamaya koştular.
Beklenen mübârek kâfile, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kubâ’ya ulaştığında, ortalık kaynamış, cihân bir cümbüşe dönmüştü.
Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın257 yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, o andan itibâren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvîmi” başlatıyordu.
Karşılamaya gelen müslümanların çoğu, kâinâtın varlık sebebi, Âlemlerin Efendisi, Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı daha önce görmedikleri için tanımıyorlardı. Bir müddet Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-’ı Peygamber Efendimiz zannettiler.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sükût hâlindeydi. Üzerine güneş gelince, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hemen kalkıp O’nu ridâsıyla gölgelemeye başladı. Müslümanlar ancak o zaman Varlık Nûru’nu tanıyabildiler.258
Medîne, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişâf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kubâ, ulvî bir mânâ kazanıp mahşere kadar bu mübârek hicretin kudsî mekânı ve hâtırası olarak kaldı.
Ensâr, Muhâcirlere mal ve mülklerini arz ederek:
“İşte malım! Al, yarısı senin!..” dedi. Fedâkârlık ve ferâgatte kâbına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölmez mevkiine ve zâil olmaz îtibârına mazhar oldu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyyetle ümmete numûne ve emsâl oldu.
Varlık Nûru Kubâ’da bulunduğu esnâda Amr bin Avf Oğulları’ndan Külsûm bin Hidm’in evinde misâfir kaldı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buradan çıkarak Sa’d bin Hayseme’nin evine gider, orada müslümanlarla oturur, sohbet ederdi.
Sa’d bin Hayseme -radıyallâhu anh- bekâr olduğundan, Muhâcirlerin bekârları onun evinde kalırlardı. Bu sebeple Sa’d -radıyallâhu anh-’ın evine “Menzilü’l-Uzzâb: Bekârlar Evi” denirdi. (İbn-i Hişâm, II, 110; İbn-i Sa’d, I, 233)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kubâ’da kaldığı günlerde cenâze teşyîinde bulunur, hastaları ziyâret eder, dâvetlere katılırdı.
Ebû Said el-Hudrî -radıyallâhu anh- ashâbın hassâsiyetini gösteren, o günlere âit bir hâtırayı şöyle nakleder:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye yeni geldiği sıralarda bizden biri ölüm döşeğinde iken, varıp kendisine haber verirdik. O da gelir hastanın başında durur, istiğfarda bulunurdu. Ölünce de yanındakilerle berâber geri dönerdi. Bâzen de cenâze gömülünceye kadar beklerdi.
Kendisine zahmet vermekten endişe duyarak aramızda şöyle konuştuk:
“–Hastamız ölünceye kadar Allâh Rasûlü’ne bir şey söylemeyelim. Vefât edince kendisine söyleriz. Böylece O, ne yorulur ne de zaman kaybeder.”
Böyle yapmaya başladık. Hastamız ölünce kendisine gider haber verirdik. O da gelir namazını kılar, istiğfarda bulunur, geri dönerdi. Bâzen de cenâze gömülünceye kadar beklerdi.
Bir süre de bu şekilde yaptık. Daha sonra:
“–Vallâhi böyle de yapmayalım. Bu da Rasûlullâh’ı yoruyor. Cenâzemiz olduğunda onu Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evinin kapısına götürelim, orada namaz kıldırsın. Bu, O’nun için daha kolay olur.” dedik ve öyle yaptık.
Hadîsin râvisi Muhammed bin Ömer diyor ki:
“Bu sebepten oraya «cenâze namazının kılındığı yer» mânâsında «musallâ» dendi. Cenâzeler hep oraya götürülüyordu. Allâh Rasûlü’nün vefâtından sonra da aynı usûl devâm etti.” (İbn-i Sa’d, I, 257, Hâkim, I, 519/1349)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kubâ’da iken, Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- de, kendisine verdiği emânetleri yerine teslîm etmiş olarak onlara yetişti.
Ashâb-ı kirâmın Allâh Rasûlü’ne ve O’nun azîz hâtıralarına karşı besledikleri muhabbetin coşkusunu ve büyüklüğünü gösteren pek çok rivâyet mevcuttur. Nitekim ashâbdan Berâ bin Âzib -radıyallâhu anh-,259 babasının her fırsatta, Allâh Rasûlü’ne âit bir hâtırayı dinleyebilme arzusunu şöyle anlatır:
“Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-, babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve:
«–Berâ’ya söyle de onu bizim eve götürüversin.» dedi.
Babam:
«–Hayır! Bana Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke’den Medîne’ye nasıl hicret ettiğini anlatıncaya kadar olmaz.» dedi.
Bunun üzerine Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hicret yolculuğunu uzun uzun anlattı.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 2; Ahmed, I, 2)
Temelleri Takvâ ile Atılan Mescid: Kubâ Mescidi
Hicret yolculuğunun ilk durağı olan Kubâ’da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Avf Oğulları’nda on dört gece misâfir oldu. İşte meşhur Mescid-i Kubâ, bu esnâda yapıldı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, mescidin inşâsında bizzat çalıştılar.
Kubâ Mescidi, İslâm’da inşâ edilen ilk mesciddir. Hicret gibi mühim bir hâdise esnâsında binâ edildiği için önemli bir yere sâhiptir. Bu mescid, Kur’ân-ı Kerîm’de:
ا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ
“…(Medîne’ye hicretin) ilk gününden takvâ üzerine kurulan Mescid…” (et-Tevbe, 108) şeklinde zikredilmiştir.260
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-:
فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ
“…Orada, temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allâh da çok temizlenenleri sever.”(et-Tevbe, 108)
âyetinin de Kubâ halkı hakkında nâzil olduğunu bildirmiştir.
(Tirmizî, Tefsîr, 9/3099; Ebû Dâvud, Tahâret, 23/44; İbn-i Mâce, Tahâret, 357)
Hicret eden ilk Muhâcirler Kubâ’ya vardıklarında, Amr bin Avf Oğulları’nın hurma kurutma yerini düzeltip düzleyerek orada namaz kılmaya başlamışlardı. Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim, Kur’ân’ı en güzel okuyan ve bilen kimse olduğu için ilk Muhâcirlere o imamlık yapıyordu.261
Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilk Muhâcirlerin namaz kıldığı bu sahayı genişleterek Kubâ Mescidi’ni inşâ etti. Mescid, kare şeklinde olup ebadları yaklaşık 32 x 32 metre idi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kubâlılardan taş getirmelerini istemiş, onlardan birini alıp kıble tarafına koyarak, Ebû Bekir ve Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın da aynı şekilde sırayla taş koymalarını emir buyurmuştu.
Mescid’in inşâsında en büyük gayreti, Ammar bin Yâsir -radıyallâhu anh- göstermekteydi. Bu bakımdan kendisine “İslâm’da ilk mescid binâ eden” denilmiştir. 262
Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh- da hem çalışır hem şiir söyler, böylece mü’minlerin yorgunluğunu hafifletirdi.263
Mescidin müezzinlik vazîfesini ashâb-ı kirâmdan Sa’d el-Kurazî -radıyallâhu anh- deruhte etmekteydi.
Mescid-i Nebevî ve Medîne’deki diğer dokuz mescid gibi Kubâ Mescidi’nde de eğitim ve öğretim faâliyetleri devâm eder, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buraya her gelişlerinde buna nezâret ederdi.264
Kâinâtın varlık sebebi, iki cihânın saâdet rehberi Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Cumartesi günleri Kubâ’ya bâzen binekli bâzen de yaya olarak gider ve orada iki rekât namaz kılardı.265Bir hadîs-i şerîflerinde ise bunu müslümanlara da tavsiye ederek şöyle buyurmuşlardır:
“–Kim evinde güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidi’ne gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevâbı vardır.” (İbn-i Mâce, İkâme, 197; Nesâî, Mesâcid, 9)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, halîfeliği zamânında, pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyâret eder, Kubâ çok uzak mesâfelerde olsaydı bile devesini oraya ulaşmak için yine de süreceğini ifâde ederdi.266
Kubâ Mescidi, Hazret-i Osman ve Ömer bin Abdülazîz tarafından genişletilmiştir. Daha sonra birçok defâ tâmirat görüp yenilendi. Hicrî 1245 / mîlâdî 1829 yılında Sultan II. Mahmud tarafından îmâr edilen tek minâreli ve düz tavanlı mescid, Suûdî Arabistan hükûmeti tarafından yıkılıp, kubbeli ve dört minâreli olarak ve genişletilerek yeniden inşâ edilmiştir.
Rânûnâ Vâdisi’nde İlk Cuma Namazı
Nihâyet Kubâ’da on dört günlük bir misâfirlikten sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve berâberindekiler, Medîne’ye hareket ettiler. Günlerden cuma idi. Öğle üzeri “Rânûnâ Vâdisi”ne varılmış, namaz vakti girmişti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesinden indi. O sırada, İslâm’ın iktidârının bir alâmeti olarak farz kılınan “cuma namazı”nı kıldırdı. Orada şu hutbeleri îrâd buyurdular:
1. Hutbe:
“Ey insanlar!
Ölmeden önce tevbe edin; fırsat elde iken sâlih ameller işlemeye bakın! Gizli-açık bolca sadaka vermek ve Allâh’ı çok çok zikretmekle Rabbinizle aranızı düzeltin! Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görür ve kaçırmış olduğunuz şeyleri elde edersiniz.
Biliniz ki Allâh, bu yılınızın bu ayında, bu yerde size kıyâmete kadar «cuma namazı»nı farz kılmıştır. Âdil olsun-olmasın, başında bir imâm varken benim sağlığımda veya benden sonra her kim hafife alarak veya inkâr ederek bu namazı bırakırsa, onun iki yakası bir araya gelmesin! Ve Allâh, onun işlerini başarıya ulaştırmasın! O kimsenin başka namazı yoktur; tevbe edenler müstesnâ… Çünkü kim tevbe ederse, Allâh onun tevbesini kabûl eder.” (İbn-i Mâce, İkâme, 78)
“Ey insanlar!
Sağlığınızda âhiretiniz için hazırlık yapınız! Muhakkak her biriniz ölecek ve sürüsünü çobansız bırakacaktır. Sonra Allâh, ona tercümansız ve vâsıtasız olarak diyecek ki: «Benim Rasûlüm gelip de size emirlerimi bildirmedi mi? Ben sana mal-mülk verdim, pek çok iyiliklerde, ihsanlarda bulundum; sen kendin için ne getirdin?»
Bu suâl ile karşılaşan herkes, sağa-sola bakacak bir şey göremeyecek, önüne baktığı zaman cehennemi görecek…
O hâlde uyanınız! Kim yarım hurma ile dahî ateşten korunmaya muktedirse, onu yapsın! Kim ki o yarım hurmayı bulamazsa, bâri tatlı bir söz söyleyerek iyilik etmeye çalışsın! Çünkü bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir.
Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!” (İbn-i Hişâm, I, 118-119, Beyhakî, Delâil, II, 524)
2. Hutbe:
“Allâh’a hamd ederim ve O’ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allâh’a sığınırız. Allâh’ın hidâyete erdirdiğini kimse saptıramaz; saptırdığını da kimse doğru yola iletemez.
Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ilâh yoktur. O, birdir; ortağı yoktur. Sözlerin en güzeli Allâh’ın kitâbıdır. Allâh, kimin kalbini Kur’ân’la süsler ve onu küfürden sonra İslâm’a hidâyet buyurur, o da Kur’ân’ı başka sözlere tercîh ederse, işte o kimse kurtuluşa ermiştir.
Doğrusu Allâh’ın kitâbı, sözlerin en güzeli ve en belîğidir.
Allâh’ın sevdiğini seviniz! Allâh’ın kelâmı’ndan ve O’nu zikretmekten usanmayınız. Allâh’ın kelâmından kalbinize darlık gelmesin! Çünkü Allâh’ın kelâmı, her şeyin üstününü ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını, kulların seçkini olan peygamberleri, kıssaların en güzel ve ibretlilerini anlatır.267 Helâl ve harâmı açıklar.
Siz ancak Allâh’a ibâdet ediniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız! O’ndan hakkı ile sakınınız! Yaptığınız iyi işleri diliniz te’yîd etsin! Allâh’ın kelâmı ile birbirinizi seviniz! Muhakkak biliniz ki Allâh Teâlâ, ahdini bozanlara gazab eder.
Allâh’ın selâmı üzerinize olsun!” (Beyhakî, Delâil, II, 524-525)
Bu hutbeler, İslâm’ın îtikad, ibâdet, ahlâk, muâmelât gibi mevzûlarıyla dînin umûmî bir hulâsası hükmündedir.
Cuma namazının Hicret esnâsında farz kılınması, müslümanların cemaat hâline gelmelerinin ehemmiyet ve zarûretine işâret etmektedir.
Medîne’de Heyecanlı Bekleyiş
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kubâ’dan Medîne’ye hareket edeceği zaman, dayıları olan Neccâroğulları’na haber gönderdi. Onlar da silâhlanıp geldiler ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e selâm vererek:
“–Emniyetiniz temin edilmiş olarak develerinize binebilirsiniz!” dediler.268
Cuma namazından sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, devesi Kasvâ’ya binmiş, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Neccâroğulları’nın eşrâfı ve diğer müslümanların refâkatinde Medîne’ye girmişlerdir.
İki Cihan Güneşi İmâmu’l-Enbiyâ -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’i daha fazla misâfir etmek şerefinden mahrûm kalacaklarını anlayan Kubâlılar, O’ndan ayrılmanın hüznü ile:
“–Yâ Rasûlallâh! Bizden usandığın için mi, yoksa bizim evimizden daha hayırlı bir yere gitmek için mi buradan ayrılıyorsun?” dediler.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bana Medîne’ye gitmem emredildi!” buyurarak kendilerinden hoşnud olduğunu bildirdi. (Diyarbekrî, I, 339)
Medîneli bütün mü’minler, Allâh Rasûlü’nü misâfir etme arzusu içinde idiler. Herkes O’nu evine götürüp ağırlamaya can atıyor ve bu hususta birbirleriyle tartışıp duruyorlardı. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, devesi Kasvâ’yı kastederek:
“–Hayvanı serbest bırakın, yolundan çekilin; o me’mûrdur (nerede çökeceği kendisine bildirilmiştir)!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, II, 112-113)
Zîrâ, ancak bu şekilde hiç kimsenin gönlü kırılmadan Rasûlullâh’ı kimin misâfir edeceği meselesi halledilmiş olacaktı.
Nitekim mübârek deve, bir iki yerde çöküp kalktıktan sonra Hâlid bin Zeyd -radıyallâhu anh-’ın, yâni Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin evinin önündeki arsaya çöktü. Bahtlı sahâbî Ebû Eyyûb Hazretleri’nin gönlünü târifsiz bir sürûr kapladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i:
“–Buyrunuz ey Allâh’ın Rasûlü! Hânemizi şereflendiriniz!” diyerek evine dâvet etti.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-’ın evine doğru gelirken, Neccâroğulları’nın küçücük kızları deflerle karşısına çıkıp:
“Neccâroğulları’nın kızlarıyız biz! Hazret-i Muhammed’in hısımları olmak, O’nunla komşu olmak ne saâdet, ne büyük bir şereftir!” diyerek neşîdeler okuyorlardı.
Gönüller sultânı Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlara:
“–Söyleyin bakalım, beni seviyor musunuz?” diye soruyordu.
Onlar da:
“–Evet yâ Rasûlallâh, Sen’i çok seviyoruz!” diyorlardı.
Onların neş’e ve sevinçleriyle mesrûr olan Âlemlerin Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Allâh biliyor ya, vallâhi, ben de sizleri seviyorum! Vallâhi, ben de sizleri seviyorum! Vallâhi, ben de sizleri seviyorum!” buyuruyordu. (İbn-i Mâce, Nikâh, 21; Diyarbekrî, I, 341)
Berâ bin Âzib -radıyallâhu anh- buyuruyor ki:
“Ben Medînelilerin, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gelişine sevindikleri kadar, çok sevindikleri başka bir şey görmedim! Bütün Medîneliler büyük-küçük, kadın-erkek yollara dökülüp evlerin çatılarına çıkmışlar ve:
«–Allâh’ın Nebîsi geldi! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallâh! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallâh!» diyerek sevinçle bağırıyorlardı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; Müslim, Zühd, 75)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- Hazretleri de:
“Ben, Rasûlullâh’ın Medîne’yi şereflendirdiği günden daha güzel, daha revnaklı, daha nûrlu bir gün görmedim, O geldiğinde bütün Medîne aydınlığa gark oldu.” demiştir. (Ahmed, III, 122; Tirmizî, Menâkıb, 1/3618)
Medîneli Müslümanlar, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye teşrîfinden duydukları saâdetin şükrânesi olarak deve kurbân ettiler.269
a
Şâir, mü’minlerin Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetlerini bir beytinde ne güzel ifâde eder:
Aman lafzı Sen’in ism-i şerîfinle müsâvîdir;
Anınçün âşıkın zikri “amân”dır yâ Rasûlallâh!
“Amân” lafzı ve “Muhammed” isminin ebced karşılığı aynıdır; ikisi de 92’ye tekâbül eder. Şâirin burada, âşıkın “Amân!” diye her haykırışında aslında Hazret-i Peygamber’i anmak istediğini dile getirmesi, hakîkaten ne kadar da şâirâne bir buluştur. Doğrusu, hezârân gıpta!..
Hicret-i Seniyye ile nübüvvetin Mekke devri nihâyete ermiş, Medîne devri başlamış oldu.
.
X
XXXXXXXXXXXX
HİCRETİN BİRİNCİ SENESİ Rasûlullâh’ın Medîne-i Münevvere’deki İlk İkâmeti
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye hicretiyle İslâm ve müslümanlar için yeni bir safha ve târihî bir dönem başlamış oldu.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’de bir mültecî durumunda değildi. Bilâkis O, müstakbel bir dünyânın baş mîmârı, lideri, rehberi, yeni kurulan İslâm Devleti’nin başkanı, velhâsıl her şeyiydi. O’nun Medîne’ye teşrîfiyle İslâm’ın teblîği ve müslümanların hareket tarzı, büyük bir hamle gücü kazandı.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Mescid-i Nebî” yapılıncaya kadar Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-’ın evinde yedi ay misâfir kaldı. Mihmandâr-ı Rasûl Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin evindeki bu misâfirliğin, asırlar öncesine dayanan uzun bir mâzîsi vardı:
Yedi yüz sene evvel, Medîne’ye (o zamanki ismiyle Yesrib’e) gelen Yemen hükümdarlarından Tübba’ Ebû Kerib, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke’de zuhûr edip Medîne’ye hicret edeceğini yahûdî âlimlerinden öğrenince, orada bir ev yaptırmıştı. Bir de mektup yazarak altın mühürle mühürledikten sonra Medîne âlimlerinin en büyüğüne vermiş, kendisi erişemezse nesilden nesile emânet edilerek Âlemlerin Efendisi’ne takdîm edilmesini emretmişti.1
Tübba’ daha o zamandan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îmân ederek müslüman olmuştu.2
İşte bu ev, babadan evlâda aktarılarak Medîne âlimlerinden birinin neslinden gelen Ebû Eyyûb Hâlid bin Zeyd -radıyallâhu anh-’a intikâl etmişti. Bu mübârek ev, Mescid-i Nebevî’nin doğusunda idi.
Tübba’ın mektubunu ellerinde bulunduranlar, Allâh Rasûlü’nün Medîne’ye gelmekte olduğunu öğrenince, mektubu O’na teslîm etmek üzere Süleym kabîlesinden güvenilir bir zât olan Ebû Leylâ’yı gönderdiler. Ebû Leylâ, Mekke yolunda Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rastladı. Allâh Rasûlü, onu görünce yanına çağırdı ve:
“–Sen Ebû Leylâ mısın?” diye sordu.
Ebû Leylâ:
“–Evet!” deyince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Senin yanında Tübba’ın mektubu var! Getir, ver bana o mektubu!” buyurdu.
Ebû Leylâ, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i henüz tanımıyordu. Çok şaşırdı ve:
“–Sen kimsin? Ben Sen’in yüzünde sihirbazlık alâmeti görmüyorum. Sen bende mektup olduğunu nasıl bildin?!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben Muhammed’im! Getir, ver mektubu bana!” buyurdu.
Ebû Leylâ mektubu sakladığı yerden çıkarıp Peygamber Efendimiz’e takdîm etti. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- mektubu okuyunca, Âlemlerin Efendisi üç defâ:
“–Merhabâ sâlih kardeş Tübba’!” buyurdu.
Ebû Leylâ’ya da Medîne’ye dönmesini emretti. Ebû Leylâ, Medîne’ye dönüp, onlara Varlık Nûru’nun gelmekte olduğunu müjdeledi. Medînelilerden her biri, bu müjdesinden dolayı ona ikramda bulundu.3
Mihmandâr-ı Rasûl: Ebû Eyyûb el-Ensârî-radıyallâhu anh-
Peygamberler Sultânı’nı hâne-i saâdetlerinde yedi ay müddetle ağırlama bahtiyarlığına nâil olan Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-, başlangıçta Allâh Rasûlü’nün, evinin üst katında kalması için ne kadar ısrar ettiyse de -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız, bizim için daha münâsip ve elverişlidir.”buyurarak alt katta oturdular.
Aziz misâfirleri Allâh Rasûlü’ne eşsiz bir hürmet ve muhabbetle hizmet eden Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh- ve âilesi, yattıkları yerin Peygamber Efendimiz’in hizâsına gelmesinden bile teeddüb ettikleri için, duvar kenarlarına sığınarak uyuyorlardı.
Birgün testileri kırıldı ve içindeki bütün su, zemîne döküldü. Suyun mübârek misâfirlerinin üzerine damlayıp da O’nu rahatsız etmesinden endişelenen Ebû Eyyûb Hazretleri, hemen tek örtüleri olan kadife yorganı aldı ve telâş içinde yerleri kuruladı. Sabah olunca da Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e üst kata çıkmaları husûsunda ısrarla ricâda bulundu. Rasûlullâh Efendimiz:
“–Alt kat daha elverişlidir!” buyurdu ise de Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-:
“–Siz alt katta bulundukça biz üst kata çıkamayız!” dedi. Bunun üzerine, yerlerini değiştirdiler.4
Ebû Eyyûb el-Ensârî ve âilesi, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i misâfir ettikleri günlerde yemek pişirir ve kendisine ikrâm ederlerdi. Yemeğin kalan kısmı geri geldiğinde, Âlemlerin Efendisi’nin parmaklarıyla dokunduğu yerleri araştırır, bununla teberrük ederlerdi. Bir keresinde soğanlı veya sarımsaklı bir yemek göndermişler, fakat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yememişti. Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-, yemekte Efendimiz’in parmak izlerini göremeyince, endişe ile yanına giderek:
“–Yâ Rasûlallâh! O yemek haram mıdır?” diye sordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Değildir! Fakat, kokusundan hoşlanmadım. Çünkü ben meleklerle konuşuyorum.” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-:
“–Sizin hoşlanmadığınız şeyden ben de hoşlanmam!” dedi.
Ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Siz onu yiyiniz!” buyurdu.
Bundan sonra Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir daha o sebzeden yemek yapmadılar.5
Bu hâl, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, insanları ve melekleri hiçbir şekilde rahatsız etmeme husûsundaki incelik, nezâket ve hassâsiyetini ne güzel ifâde etmektedir.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin Allâh Rasûlü’ne olan hürmet ve ihtimâmı, Peygamber Efendimiz’in misâfirlik döneminden sonra da devâm etmiştir. Nitekim sırf Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!” (Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300) müjdesine nâil olabilmek için seksen küsur yaşında iken iki sefer İstanbul kuşatmasına katılmış ve sonradan gerçekleşecek fethin ilk neferlerinden olarak rûhunu bu yolda teslîm etmiştir. Vefât etmeden az evvel, kendinden sonra fethe gelecek İslâm askerlerine mübârek cesedleri ile dahî bir hedef gösterebilmek için etrâfındakilere:
“–Cesedimi, ayağınızın bastığı son noktaya gömün!” buyurmuştur.6
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın Efendimiz’e Hizmeti
Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye teşrîf buyurduklarında, (üvey babam) Ebû Talha elimden tutarak beni Allâh Rasûlü’ne götürdü ve:
«–Yâ Rasûlallâh! Enes akıllı bir çocuktur, size hizmet etsin!» dedi. Böylece Rasûlullâh’ın hizmetçisi oldum. Hazarda ve seferde (on sene) hizmetini gördüm. Vallâhi işlediğim bir kusurdan dolayı: «Niçin böyle yaptın?» veya yerine getirmediğim bir vazîfeden ötürü: «Bunu niçin yapmadın?» dememiştir.” (Müslim, Fedâil, 52)
Diğer bir rivâyete göre Hazret-i Enes’in Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmetine girmesi şöyle vukû bulmuştur:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye teşrif buyurduklarında kadın-erkek bütün Ensâr-ı Kirâm, kendisine birtakım hediyeler takdîm ediyorlardı. Ümmü Süleym ise verecek bir şeyi olmadığı için mahzûn oluyor, üzülüyordu. Daha sonra oğlu Enes’in elinden tutup Allâh Rasûlü’ne geldi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Enes size hizmet etse münâsib görür müsünüz?” dedi. Peygamber Efendimiz de kabul buyurdular. (Semhûdî, I, 271)
Enes -radıyallâhu anh- diyor ki:
“…Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün beni bir yere göndermek istedi. Ben: «Vallâhi gitmem.» dedim. Hâlbuki içimden gitmeye karar vermiştim. Çünkü emri veren Allâh’ın Nebîsi idi. Yola çıktım, sokakta oynayan çocukların yanlarına vardım (ve orada oyalandım). Derken Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- arkamdan gelerek ensemden tuttu. Dönüp baktığımda gülümsüyordu.
«–Enescik! Söylediğim yere gittin mi?» diye sordu.
«–Hemen gidiyorum yâ Rasûlallâh!» dedim.” (Müslim, Fedâil, 54)
Enes -radıyallâhu anh- bir başka hâtırasını da şöyle anlatır:
“Birgün, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hizmetini gördükten sonra: «Peygamberimiz kaylûle uykusundadır.» diyerek çocukların yanına gittim. Ben onların oyununu seyrederken Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- geldi. Oyun oynayan çocuklara selâm verdi. Ardından beni çağırdı ve bir yere gönderdi. Ben de gittim. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ben dönünceye kadar bir gölgede oturdu. Annemin yanına dönmekte gecikmiştim. Yanına vardığımda annem:
«–Niye geciktin?» diye sordu. Ben:
«–Allâh Rasûlü beni bir iş için göndermişti.» dedim. Annem:
«–O iş neydi?» diye sordu. Bunun üzerine ben:
«–Rasûlullâh’ın sırrıdır?» dedim. Annem:
«–Öyleyse Rasûlullâh’ın sırrını muhâfaza et!» dedi.”
Bu hadîsi rivâyet eden Sâbit der ki:
“–Enes bana: «Eğer o sırrı birisine söyleyecek olsaydım sana söylerdim ey Sâbit!» dedi.” (Ahmed, III, 195)
Görüldüğü gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocukları kendi akranıymış gibi muhâtap kabûl ederek onlara bir kısım sırlar vermiştir. O, hayâtının her safhasında çocuklara derin bir sevgi ve şefkat beslemiş, onları ciddiye alıp seviyelerine inmiş, âdeta çocuğun rûhuna girmiştir. Hadîs-i şerîflerinde:
“Kimin bir çocuğu varsa onunla çocuklaşsın!” (Deylemî, III, 513)
“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3) buyurarak evlâtlarımıza ve küçüklerimize karşı nasıl muâmele etmemiz gerektiğini göstermiştir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek hayâtı, çocukların terbiye edilmesi husûsunda da bize rehberlik etmektedir. O, maiyyetindeki Enes’e nasıl bir terbiye vermişti ki, ona hayâtı boyunca hiç kızma ihtiyâcı duymamıştı. Elli beş yaşlarındaki Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, on yaşlarındaki Enes’in rûhuna nasıl bir yol bulmuştu ki onunla arkadaş gibi şakalaşabiliyor ve gerektiğinde sırrını verebiliyordu. Allâh Rasûlü’nün terbiyesinde yetişen Enes -radıyallâhu anh- da çocuk yaşına rağmen olgun bir insan gibi davranarak Rasûlullâh’ın sırrını kimseye söylemeden onunla birlikte mezara girebiliyordu. Hazret-i Enes’i bu olgunluğa yükselten, hiç şüphesiz, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tatbîk etmiş olduğu kâbına varılmaz üstün terbiye metodudur.
Muhâcir ve Ensâr Arasında Kardeşlik Akdi: Muâhât
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- teblîğine başladığı andan itibâren İslâm’a girenleri, hangi ırk, kabîle ve milletten olurlarsa olsunlar, eşit kabûl etmiş ve aralarında İslâm kardeşliğini tesis etmiştir. Biri hicretten önce, diğeri de sonra olmak üzere iki defâ aralarında “muâhât” yâni “kardeşlik akdi” yapmıştır. Mekke’deki muâhât, Kureyş’e mensup bâzı müslümanların âzatlı kölelerle kardeş îlân edilmesidir. Meselâ Zeyd bin Hârise ile Hazret-i Hamza, Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde bin Hâris kardeş olmuşlardır.7
İslâm’ın ilk yıllarından beri bu şekilde birbirlerine kenetlenen müslümanlar, hicretten sonra ikinci bir kardeşlik örneği daha sergilediler.
Muhâcirler Medîne’ye daha ilk geldikleri gün Ensâr, onları evlerinde ağırlamak için birbirleri ile yarışa girmişlerdi. Hattâ bu misâfirleri paylaşamayarak aralarında kur’a çekmek zorunda kalmışlardı.8 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldikten beş ay sonra, Muhâcirlerle Ensârı ikişer ikişer kardeş yaptı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu kardeşlik muâhedesini Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın evinde yapmıştı.9
Meselâ Hazret-i Ebû Bekir, Hârice bin Zeyd ile; Hazret-i Ömer, Utbân bin Mâlik ile; Ebû Ubeyde, Sa’d bin Muâz ile; Hazret-i Osmân, Evs bin Sâbit ile;10 Hazret-i Bilâl, Abdullâh bin Abdurrahmân ile;11 Hazret-i Selmân, Ebû’d-Derdâ ile;12 Sâlim, Muâz bin Mâiz ile;13 Ammâr da Huzeyfe ile -radıyallâhu anhüm ecmaîn- kardeş olmuşlardı.14 Bu kardeşlik uygulamasında tarafların mizaç bakımından birbirine benzemesi de dikkate alınmıştı.
Her bir muhâcir âileyi, Medîneli bir âile yanına aldı. Böylece aralarında kardeşlik ahdi gerçekleştirilen sahâbîler birlikte çalışacaklar, elde ettikleri kazancı paylaşacaklardı. Ensâr, fazla arâzîlerini Rasûlullâh Efendimiz’e bağışladı ve Peygamber Efendimiz de bunları Muhâcirler arasında taksîm etti. Ensâr, bu kadarla da kalmayarak şu cömert teklifte bulundu:
“–Yâ Rasûlallâh! Hurmalıklarımızı da Muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır!”
Peygamber Efendimiz:
“–Hayır, öyle olmaz!” buyurarak kabûl etmeyince Ensâr, Muhâcirlere:
“–Öyle ise ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız da mahsulde ortak olalım!” teklifinde bulundular. Peygamber Efendimiz’in de muvâfakatiyle her iki taraf:
“–İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklîfi kabûl ettiler. (Buhârî, Hars, 5)
Bu kardeşlik, her şeylerini Mekke’de bırakıp hayâta sıfırdan başlamak üzere Medîne’ye hicret eden müslümanlarla, onlara kucak açan Ensâr’ın maddî ve mânevî yardımlaşmalarını esas alıyordu. Dinleri uğruna memleketlerinden ayrı düşen Muhâcirlerin gariplik ve mahzunluğunu gidermeyi, onları Medîne’ye ısındırarak müslümanlar arasında birlik ve berâberlik kurmayı hedefliyordu.
Gösterişten uzak bir şekilde icrâ edilen ve sırf îman muhabbetinden kaynaklanan muâhât antlaşması, mîras hukûku da dâhil, karşılıklı hak, eşitlik ve yardımlaşma gibi çok yönlü bir muhtevâya sâhipti.15 Kardeş olanlar birbirlerinin velîsi ve mîrasçısı idi. Bu kardeşlik ahdi daha sonra da bir prensip olarak devâm etmekle birlikte, mirasla ilgili hüküm Bedir Gazvesi’nden sonra vahye binâen kaldırılmış, vâris olmak, sâdece neseb akrabâlığına has kılınmıştır.16
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- bu mevzû ile alâkalı olarak şöyle der:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aralarında tesis ettiği kardeşlik sebebiyle bir Muhâcir, Ensârî kardeşine, aralarında kan bağı bulunan akrabâlarından önce vâris olurdu. Ancak:
وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُون
«Ana, baba ve akrabâların bıraktıkları her şey için bir mîrasçı tâyin ettik…» (en-Nisâ, 33) âyetiyle bu muâmele hükümden kaldırıldı. Âyetin devâmında geçen:
وَالَّذِينَ عَقَدَتْ أَيْمَانُكُمْ فَآتُوهُمْ نَصِيبَهُمْ
«…Yemin akdiyle mîrasçı kıldıklarınızın paylarını da verin…» ifâdesiyle Ensâr ve Muhâcir arasındaki kardeşlik hukûku, yardım, destek, nasihat ve hayırhâhlığa münhasır hâle getirildi. Böylece hukûkî olan tevârüs kaldırıldı. Ancak kişi ihtiyârî olarak (malının üçte birinden fazlası olmamak şartıyla) vasiyette bulunabiliyordu.” (Buhârî, Tefsir, 4/7; Ebû Dâvûd, Ferâiz, 16/2922)
Muâhât ile, İslâm’dan önce Medîne’de Evs ve Hazrec kabîleleri arasında senelerdir devâm eden kan dâvâları ortadan kaldırılarak öz kardeşlikten daha güçlü bir kardeşlik tesis edildi. Onlar birbirlerini görebilmek için sabahı iple çekerlerdi. Karşılaştıkları zaman samîmî bir sevgi ile; “Ben görmeyeli nasılsın?” diyerek hâl hatır sorarlardı. Umûmiyetle, birbirlerini görüp hâl hatır sormadan üç günü geçirmezlerdi. İlâhî iltifâta mazhar olan bu kardeşlik, Kur’ân-ı Kerîm’de de senâ edilmiştir.17
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Medîne’de bir İslâm cemiyetinin ve devletinin temellerini atıyordu. Bunun için yapılması gereken ilk iş, ictimâî birlik ve berâberliğin sağlanmasıydı. Zîrâ toplum içindeki tesânüdü en iyi şekilde sağlayan unsurlar; karşılıklı muhabbet, kardeşlik ve yardımlaşmadır. Bu sebeple Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Ensâr ve Muhâcirler arasında gerçekleştirdiği bu kardeşlik, dünyâ târihinde emsâli görülmemiş bir toplumun teşekkülünde en mühim âmil olmuştur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kurulmakta olan cemiyeti, kabîle, kavim, ırk, kölelik-hürlük, zenginlik-fakirlik gibi sınıf esâsına göre değil, sâdece ve sâdece İslâm kardeşliği temeli üzerine binâ etmiştir. Böylece ictimâî yapı itibâriyle büyük farklılıklar arz eden insan gruplarını, âdeta bir potada eritmek sûretiyle İslâm toplumunu inşâ etmiştir.
Muhâcirler ile Ensâr’ın Fazîletleri
“Bir yerden başka bir yere göç eden” mânâsındaki “Muhâcir” kelimesi ekseriyetle, artan baskı ve eziyetlerin tahammül edilemez bir hâl alması üzerine Medîne’ye hicret eden Mekkeli müslümanlara verilen bir isimdir.
Muhâcirler, yanlarında götürebildikleri dışında bütün mal varlıklarını geride bırakarak göç ediyorlardı. Müşrikler, Muhâcirlerin terk ettikleri bu mallara hemen el koydular. Müslümanların mal kaybı gerçekten çok büyüktü. Ancak onların gözü ne mal görüyordu ne de onlar, dünyâya âit herhangi bir menfaatin peşinde idiler. Zîrâ ashâb-ı kirâm, îmânın lezzet ve halâvetini tatmışlardı. Bu sebeple Allâh yolunda her şeylerini fedâ etmeye hazırdılar.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendilerine herhangi bir şey buyurduğunda; “Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” der, Efendimiz’in en ufak ricâsını dahî emir telâkkî ederek O’nun emrine âmâde olurlardı. Medîne’ye gitmesine mâni olmak isteyen müşriklere, Mekke’de servetini sakladığı yeri bildirerek hicretini tamamlayan Suheyb bin Sinan, yâni meşhur adıyla Suheyb-i Rûmî -radıyallâhu anh- bunun en güzel misâllerinden biridir:
Allâh yolunda ağır işkencelere mâruz kalan müslümanlardan biri olan Suheyb -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’tan sonra Medîne’ye hicret etmek maksadıyla yola çıktı. Mekkelilerden bâzıları arkasından yetişerek:
“–Sen buraya fakir ve zayıf bir kimse olarak geldin. Aramızda bol servete kavuştun! Sonunda da kendinle birlikte servetini de alıp gitmek istiyorsun ha! Vallâhi buna müsâade etmeyiz!” dediler.
Suheyb hemen hayvanından yere indi. Ok çantasındaki okları çıkardı ve:
“–Ey Kureyş cemaati! İyi bilirsiniz ki, ben sizin en iyi ok atanlarınızdan biriyim. Vallâhi yanımda bulunan okların hepsini size atar, bitince de kılıcımı çekerim. Bunlardan birisi elimde bulundukça bana yaklaşamazsınız. Ancak onlar elimden çıktıktan sonra bana istediğinizi yapabilirsiniz. Şimdi servetimin yerini bildirir ve onu size bırakırsam yolumu açar, beni serbest bırakır mısınız?” dedi.
Müşrikler, teklifi kabûl ettiler. Bunun üzerine Suheyb -radıyallâhu anh-, servetinin yerini onlara bildirerek yoluna devâm etti. Rabîulevvel ayının ortalarında Kubâ’ya varıp Rasûlullâh’a kavuştu. O sırada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında Hazret-i Ebû Bekir ile Ömer -radıyallâhu anhümâ- bulunuyordu. Önlerinde de Külsûm bin Hidm’in getirdiği Ümmü Cirzan hurmasından bir salkım bulunuyordu. Suheyb -radıyallâhu anh-’ın yolda gözleri ağrımış, karnı da son derece acıkmıştı. Hurmalardan yemeye başladı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- latîfe yaparak:
“–Yâ Rasûlallâh! Suheyb’i görüyor musunuz? Hem gözü ağrıyor hem de yaş hurma yiyor?!” dedi. Varlık Nûru Efendimiz, Suheyb’e:
“–Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyorsun ha?!” buyurdu.
Suheyb de:
“–Ben, onu gözümün ağrımayan tarafıyla yiyorum!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tebessüm etti ve (Suheyb’in serveti karşılığında Mekkeli müşriklerden canını kurtarmasını îmâ ederek):
“–Suheyb kazandı! Suheyb kazandı! Ey Ebû Yahyâ! Satış kârlı çıktı! Satış kârlı çıktı!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, III, 226-230; Hâkim, III, 450, 452)18
a
Muhâcirler, bu fedâkârlık ve çilelerle Medîne’ye hicret etmeye çalışırlarken, Medîneli müslümanlar da onların bu büyük îman mücâdelesine yaraşır bir îman muhabbetiyle onları bağırlarına basıyorlardı. Kendilerine kucak açarak her şeylerini paylaşmaya gönülden râzı olan Ensâr kardeşlerine yük olmak istemeyen bâzı Muhâcirler de, müstağnî bir tavır sergileyerek, karşılıksız verilen şeyleri almıyor, bâzıları da sâdece Ensâr’ın hurma bahçelerinde çalışarak elinin emeğiyle kazanmayı kabûl ediyorlardı. Bir kısım Muhâcirler ise ticâretle uğraşmayı tercîh etmişlerdi. Nitekim Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh- bunlardan biridir. Kendisiyle kardeş ilân edilen Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh- ona şöyle dedi:
“–İşte mallarım, onların yarısını sana veriyorum.”
Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh- ise:
“–Allâh mallarını bereketli kılsın. Âile halkına da âfiyet versin. Sen bana, Medîne çarşısını göster, kâfî!” karşılığını verdi. Bu şekilde ticârete başlayan Abdurrahmân -radıyallâhu anh-, kısa zamanda zengin oldu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 3)
Vahyin ilk muhâtabı olan, bütün zorlukları göze alarak Allâh Rasûlü’ne îmân eden, bu uğurda ağır işkencelere mâruz kalan ve sonra da yurtlarından çıkarılan Muhâcirler, Allâh Teâlâ’nın medh ü senâsına mazhar olmuşlardır. Zîrâ onlar, hiçbir dünyevî menfaatleri olmadığı hâlde, sırf inançlarını yaşayabilmek için her şeylerini terk etmişlerdi. Muhâcirler bu hareketleriyle sâdece fedâkârlık yapmıyor, aynı zamanda bir dînî vecîbeyi de îfâ ediyorlardı. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, gerektiği hâlde hicret etmeyenleri kınamaktaydı.19
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, Muhâcirlerin günahlarını bağışlayacağını ve onları cennetle mükâfatlandıracağını bildirmektedir:
فَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَأُخْرِجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَأُوذُواْ فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُواْ وَقُتِلُواْ لأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ ثَوَابًا مِّن عِندِ اللّهِ وَاللّهُ عِندَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ
“…Hicret edenler, memleketlerinden çıkarılanlar, Ben’im yolumda eziyete uğrayanlar, savaşanlar ve öldürülenlerin günahlarını mutlakâ örteceğim, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Onlar, Allâh tarafından tasavvur edemeyeceğiniz bir mükâfâta kavuşacaklar. Mükâfâtın en güzeli Allâh katındadır.” (Âl-i İmrân, 195)
ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَاهَدُواْ وَصَبَرُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, ardından da cihâd eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nahl, 110)
Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Muhâcirler, insanlardan yetmiş sene evvel cennete girip onun nîmetlerinden istifâde edeceklerdir. Hâlbuki insanlar hesap vermek için bekletileceklerdir.” (Heysemî, X, 15)
Muhâcirler, âhirette çok büyük mükâfatlara nâil olacakları gibi, aynı zamanda bu dünyâ hayâtında da gösterdikleri fedâkârlıkların bereketiyle nice Rabbânî lutuflara mazhar kılınmışlardır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُون
“Zulme uğradıktan sonra Allâh’ın rızâsı için hicret eden mü’minleri, dünyâda güzel bir yere yerleştireceğiz. Âhiretin mükâfâtı ise daha büyüktür. Bir bilseler.”(en-Nahl, 41)
Allâh Teâlâ, Muhâcirlerin mâruz kaldıkları mahrûmiyetler mukâbilinde onlara ganîmetlerden, diğer insanlara nisbetle fazladan bir pay ayırmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hususla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
“Bu ganîmet mallarında, bilhassa yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış, Allâh’ın lutuf ve rızâsını isteyen, Allâh(ın dînine) ve Rasûlü’ne yardım eden fakir Muhâcirlerin hakkı vardır. İşte samîmî olanlar, onlardır.” (el-Haşr,
Muhâcirler, Medîne’ye geldiklerinde, yaşadıkları hasretin yanı sıra Medîne’nin havasına da uzun süre alışamamış, hummâ ve benzeri hastalıklara yakalanmışlardı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, babası Ebû Bekir Sıddîk ve Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anhümâ-’nın hummâ ateşi ve Mekke hasretiyle muzdarip hâllerini görünce durumu Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirmiş, Âlemlerin Efendisi de bunun üzerine şöyle duâ etmişti:
“Yâ Rabbi! Mekke’yi bize sevdirdiğin gibi Medîne’yi de sevdir! Öyle ki Mekke’den daha ziyâde sevdir! Mahsullerine bereket ihsân eyle! Yâ Rabbi! Medîne’nin havâsını güzelleştir, hummâ ve sıtmasını Cuhfe’ye20 naklet!” (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 12; Müslim, Hacc, 480)
a
Mekke’den hicret eden cefâkâr Muhâcirlere kucak açıp onlarla bütün imkânlarını cömertçe paylaşan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yakınlık göstererek dâvâsına destek olan vefâkâr Medîneli müslümanlara “yardımcılar” mânâsına gelen “Ensâr” ismi verilmiştir. Ensârdan tek bir şahsı ifâde etmek üzere “ensârî”; onların tamâmını veya çok sayıdaki ensârîyi ifâde için de “Ensâriyyûn” tâbirleri kullanılmıştır.
Gaylan bin Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle der:
Enes -radıyallâhu anh-’a:
“–Hakkınızda daha önce Ensâr ismi kullanılır mıydı, yoksa bu ismi size Allâh mı verdi?” diye sorduğumda o:
“–Bu ismi bize Allâh verdi.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 1)
Ensâr; Evs ve Hazrec olmak üzere Medîneli iki kardeş kabîleden oluşmaktaydı. Nübüvvetin on birinci senesinde Hazrec kabîlesinden altı kişilik bir heyet, savaşmakta oldukları Evs’e karşı Kureyşlilerin desteğini sağlamak maksadıyla Mekke’ye geldi. Burada Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile karşılaşarak O’nun teblîğ ve irşadları netîcesinde İslâm’ı kabûl etti. Hazrecliler, Medîne’ye dönüşlerinde, aralarındaki düşmanlığın bu hak dîn sâyesinde ortadan kalkacağını ve eskisi gibi kardeş hâline geleceklerini umarak Evs kabîlesini de İslâm’a dâvet ettiler. Böylece, senelerce devâm eden savaşların gönüllerine verdiği yorgunluk, İslâm’ın “silm”i, yâni barış ve huzûru ile birlik ve kuvvete inkılâb etti. İki kardeş kabîle tekrar bir araya gelerek nübüvvetin on ikinci ve on üçüncü senelerinde Mekke’ye temsilciler gönderip Hazret-i Peygamber’le görüştüler, Birinci ve İkinci Akabe Bey’atleri’ni gerçekleştirdiler.
İkinci Akabe Bey’ati’nde, kendi memleketlerine hicret ettikleri takdirde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ve Mekkeli müslümanları koruyup onlara yardım edeceklerine dâir söz verdiler. Böylece hicrete ve İslâm târihinde yeni bir devrin açılmasına vesîle oldular.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirler ile Ensâr’ı ikişer ikişer kardeş ilân ettiği zaman, Ensâr, Muhâcir kardeşlerini Medîne’deki evlerine, işlerine, bağ ve bahçelerine ortak ederek öz kardeşliğin de üstünde ve ötesinde benzersiz bir birlik ve tesânüd örneği gösterdiler. Ensâr’ın bu samîmî tavrını Kur’ân-ı Kerîm şöyle medheder:
وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
“Daha önceden Medîne’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler, onlara verilenler karşısında içlerinde bir kaygı hissetmezler, kendileri zarûret içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar…” (el-Haşr, 9)
Bu âyetin nüzûl sebebi olarak kaydedilen şu hâdise, Ensâr’ın fedâkârlıklarına güzel bir misâldir:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e açlıktan zayıf düşmüş birisi gelerek yardım istedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Bu kardeşinizi kim misâfir etmek ister?” diye sordu. Ensâr’dan Ebû Talha -radıyallâhu anh-:
“–Ben misafir ederim yâ Rasûlallâh!” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in misâfirini ağırlayalım! Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı:
“–Hayır, sâdece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. Sahâbî:
“–Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misâfirimiz içeri girince de lâmbayı bir bahâneyle söndür. Sofrada biz de yiyormuş gibi yapalım.” dedi.
Sofraya oturdular. Misâfir karnını doyurdu; onlar ise aç olarak yattılar. Sabahleyin Ebû Talha, Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Allâh Rasûlü onu görünce:
“–Bu gece misâfirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ râzı oldu.” buyurdu. (Buhârî, Tefsîr, 59/6; Müslim, Eşribe, 172-173)
Peygamber Efendimiz Medîne’ye geldiğinde Muhâcirler:
“–Yâ Rasûlallâh! Kendilerine hicret ettiğimiz şu kavim kadar cömert ve hayırsever kimseler görmedik. Malı çok olan bol bol veriyor, az olan da fedâkârlık yapıyor, yardımda bulunuyor. Bütün maîşet derdimizi giderdiler ve bizi mallarına ortak ettiler. Korkuyoruz bütün ecir ve sevâbı alıp götürecekler.” dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Hayır, onlar için Allâh’a duâ ettiğiniz ve yaptıklarından dolayı kendilerini senâ ettiğiniz müddetçe siz de (sevâba nâil olursunuz.)” (Tirmizî, Kıyâmet, 44/2487)
Câbir -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Ensâr, hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırırlar, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra az olan tarafa hurma dallarını koyar(ak o tarafı çok gösterip) Muhâcirlere; «Hangisini tercih ederseniz alın.» derlerdi. Onlar da (çok görünen yığın Ensâr kardeşlerimizin olsun diye, az görünen yığını alırlar) ve böylece hurmanın çoğu onlara giderdi. Ensâr da bu şekilde az olan kısmı kendilerine ayırmış olurlardı. Hayber’in fethine kadar Ensâr’ın bu âlicenaplığı aynı şekilde devâm etti.” (Heysemî, X, 40)
Ensâr’ın Muhâcirlere karşı gösterdiği fedâkârlıkların diğer bir misâli de şu hâdisedir:
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bahreyn arâzîsini kıt’a kıt’a ayırıp ashâba dağıtmak üzere önce Ensâr’ı dâvet buyurmuştu. Ensâr ferâgat göstererek:
“–Yâ Rasûlallâh! Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini fazlasıyla taksim buyurmadıkça bize bir şey vermeyiniz!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Ensâr! Mâdem ki (başkalarını nefsinize tercih ederek) almak istemiyorsunuz; şu hâlde Kevser havuzunda bana kavuşuncaya kadar sabrediniz! Çünkü benden sonra size başkalarının tercih edileceği bir zaman gelecektir.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr,
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın bu meziyetini şöyle medhetmiştir:
“Gördüğüm kadarıyla siz gazâya ve muhtaçlara yardıma çağrıldığınız zaman çoğalıyor, akın akın geliyorsunuz; dünyâlık bir şey verilmek üzere çağrıldığınızda ise azalıyor, müstağnî davranıyorsunuz.” (Ali el-Müttakî, XIV, 66)
Ensâr-ı kirâm, şehirlerine gelen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Muhâcirlere gösterdikleri diğergâmlığın karşılığı olarak cennete, daha mühimi de Allâh’ın rızâsına nâil olmuşlardır.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk Muhâcirler ve Ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (et-Tevbe, 100)
Ensâr, İslâm dînini ve Varlık Nûru Efendimiz’i korumak yolunda canlarını fedâ etmekten geri durmadılar. Bedir Gazvesi’nde çok büyük fedâkârlıklar gösterdiler. Uhud Harbi’nde müslümanların arkadan vurulup harbin aleyhe döndüğü o muhâtaralı anda, Rasûlullâh’ın etrâfında pervâne gibi dönen, vücutlarını siper eden ve Kâinâtın Efendisi’ni korumaya çalışanların birçoğu Ensâr’dan idi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e dâsitânî bir muhabbet ve sadâkatle bağlıydılar. Onların Peygamberimiz’e olan muhabbetine dâir Enes -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu duygu yüklü hâdise ne kadar câlib-i dikkattir:
“Cerîr bin Abdullâh21 ile bir yolculuğa çıkmıştım. (Benden yaşlı olduğu hâlde) Cerîr bana hizmet ediyordu. Ona:
«–Böyle yapma!» deyince bana:
«–Ben Ensâr’ın Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e pek çok hizmet ettiğini görmüş ve kendi kendime “Şâyet Ensâr’dan biriyle arkadaşlık edersem ben de ona hizmet edeceğim.” diye yemin etmiştim.» dedi.” (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 181)
Rasûlullâh -aleyhissalâtu vesselâm-:
“Eğer hicret olmasaydı ben Ensâr’dan biri olurdum.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 2) buyurarak Ensâr’ın kendi nezdindeki kıymetini ifâde etmişlerdir.
Ensâr -radıyallâhu anhüm ecmaîn-’in fazîleti hakkında Peygamber Efendimiz’in fem-i saâdetlerinden sâdır olan mübârek sözlerden bâzıları şunlardır:
“Allâh’a ve âhirete îmân eden kimse, Ensâr’a buğzetmesin.” (Tirmizî, Menâkıb, 25/3906)
“Onları ancak mü’minler sever ve onlardan ancak münâfık olanlar nefret eder. Ensâr’ı seveni Allâh da sever, onlara buğz edene Allâh da buğz eder.” (Tirmizî, Menâkıb, 25/3900)
“Ey insanlar! İnsanlar çoğalıyor ancak Ensâr azalıyor. Hattâ yemekteki tuz kadar azalacaklar…” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)
“Sizlere Ensâr’a iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim. Onlar benim cemaatim, sırdaşlarım ve eminlerimdir. Üzerlerine düşen vazîfeleri hakkıyla yapmışlardır. Hizmetlerinin karşılığı ise henüz tam olarak ödenmemiştir. (Âhirette fazlasıyla ödenecektir.) Bu sebeple onların iyilerine iyilikle muâmele edin, kötülük yapanlarını da affedin.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr, Muhâcir, bütün ashâbına karşı derin bir muhabbet duymakta idi. Öyle ki bütün ashâbı, Allâh Rasûlü’nün herkesten çok kendilerini sevdiği düşüncesini taşımaktaydı.
Ka’b bin Ucre -radıyallâhu anh- şu ibret verici hâdiseyi anlatmaktadır:
“Birgün Mescid-i Saâdet’te Allâh Rasûlü’nün huzûrunda oturuyorduk. Ensârdan, Muhâcirlerden ve Haşimoğulları’ndan birer grup vardı. «Rasûl-i Ekrem Efendimiz acabâ içimizden hangi zümreyi daha çok seviyor?» diye iddiâya tutuştuk. Biz Ensâr cemaati:
«–Biz Allâh Rasûlü’ne îmân ettik, O’na tâbî olduk, düşmanlarına karşı yanında savaştık. Bunun için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizi daha çok sever.» dedik.
Muhâcir kardeşlerimiz de:
«–Bizler Allâh ve Rasûlü uğrunda hicret ettik, bu yolda evlâd ü ıyâlimizi terk ettik, mallarımızdan vazgeçtik, sizin katıldığınız savaşlara bizler de katıldık. Bunun için Allâh Rasûlü bizi daha çok sever.» dediler.
Haşimoğulları’ndan olan kardeşlerimiz ise:
«–Bizler Peygamber Efendimiz’in yakınlarıyız, sizin bulunduğunuz harplerde bizler de bulunduk. Bu sebeple Efendimiz bizi daha çok sever.» dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanımıza geldi ve:
«–Siz bir şeyler söylüyordunuz, nedir o söyledikleriniz?» buyurdu.
Her birimiz söylediğini tekrar etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her gruba:
«–Doğru söylemişsiniz! Kim bunun aksini iddiâ edebilir?» buyurdu. Daha sonra:
«–Aranızda hüküm vermemi ister misiniz?» diye sordu.
«–Tabiî yâ Rasûlallâh! Babalarımız, analarımız Sana fedâ olsun.» dedik. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Sizler ey Ensâr cemaati! Ben sizin kardeşinizim.» buyurdu.
Ensâr sevinçle:
«–Allâhu ekber! Kâbe’nin Rabbine and olsun ki O’nu biz kazandık.» dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ey Muhâcir cemaati! Ben sizlerdenim.» buyurdu.
Muhâcirler de sevinerek:
«–Allâhu ekber! Kâbe’nin Rabbine and olsun ki O’nu biz kazandık.» dediler.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ey Hâşimoğulları! Sizlere gelince, sizler bendensiniz ve bana geldiniz.» buyurdu.
Haşimoğulları da sevinç içinde:
«–Allâhu ekber! Kâbe’nin Rabbine and olsun ki O’nu biz kazandık.» dediler. Hepimiz hoşnut olarak kalktık. Her bir grup Allâh Rasûlü’nün iltifâtıyla memnûn ve mesrûr olmuştu.” (Heysemî, X, 14)
Medîne’de kurulan ve yaklaşık dört yüz âileden müteşekkil küçük İslâmî site devletinin hudutları on senede Irak’a ve Filistin’e ulaştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtı esnâsında Bizans ve İran’la harp yaşanıyordu. Lâkin ashâbın on sene evvelki hâli, tavrı, yaşayış tarzı, refah seviyesi ve evlerinin hendesesi değişmemişti. Hayatları riyâzat hâlinde idi. Aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, sahâbe toplumunun tanımadığı bir yaşantı şekliydi. Onlar dâimâ; “Yarın bu nefsin konağı mezar olacaktır.” idrâki içinde idiler. Bu sebeple dünyâ nîmetlerini kendi nefislerine tahsis etmekten ve haddinden fazla kullanmaktan dâimâ kaçındılar. Îmânın lezzet ve heyecânı ile bu nîmetleri insanlığın hidâyet ve saâdeti için vâsıta olarak kullandılar. Hayatlarını Allâh’ın rızâsını kazanma istikâmetinde şekillendirdiler. Nitekim İslâm’ın mazlum, ezilmiş, itilmiş ve sömürülmüş insan toplulukları arasında -sabâhın fecri gibi- süratle yayılmasının başlıca sebeplerinden biri de, ashâbın, ulaştığı her yerde mükemmel bir İslâm kimliği sergilemesi idi. Zîrâ Allâh Rasûlü’nün has talebeleri olan ashâb-ı kirâm, Allâh’ın kullarına Hakk’ın şefkat ve merhamet nazarı ile bakan, diğergâm, dürüst, âdil, ganî gönüllü, risâlet nûru ile dolu müstesnâ mü’minlerdi.
Medînetü’n-Nebî ve Medîne Vesîkası
Medîne-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme’nin kuzeyinde, üç tarafı dağlarla çevrili, güneyi ovalık bir şehirdir. Ziraate müsâit toprağı, temiz ve güzel havası, bol hurma bahçeleriyle yemyeşil bir belde-i tayyibedir.
Rasûlullâh Efendimiz’in hicreti esnâsında Medîne’de Evs ve Hazrec adlı iki Arap kabîlesi ile Kaynukâ, Nadîr ve Kurayzaoğulları adlı üç yahûdî kabîlesi mevcuttu. Arap kabîleleri buraya “Seylü’l-Arim” denilen sel felâketinin akabinde Yemen’den; yahûdîler ise Romalıların işgal, baskı ve tahriplerinden sonra Kudüs’ten gelmişlerdi.
Zamanla Araplar ile yahûdîlerin arası açılmış, netîcede Araplar yahûdîleri mağlûb ederek Medîne’de hâkim duruma gelmişlerdi. Fakat bir müddet sonra yahûdîlerin entrikaları ile bu iki kardeş kabîle birbirlerine düşerek senelerce harp ettiler. Bu harplerin sonuncusu Buâs Harbi’dir. Fâsılalarla tam 120 sene devâm eden ve Hicret’ten takrîben 5 yıl evvel nihâyete eren bu savaşta her iki taraf da büyük kayıplar vererek zayıf düşmüştü. Bu sebeple Hicret esnâsında yahûdîler, bilhassa iktisâdî bakımdan Medîne’nin hâkimi durumundaydılar.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye teşrîfi ile Allâh’ın lutfu sâyesinde bu iki kardeş kabîle arasındaki kin ve düşmanlık sona erdi.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Hep birlikte Allâh’ın ipine (kitâbına, dînine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allâh’ın üzerinizdeki nîmetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalblerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nîmeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allâh, doğru yola eresiniz diye âyetlerini size böyle apaçık bildiriyor.” (Âl-i İmrân, 103)
Hicret’ten sonra Mekkeli müşrikler, müslümanların Medîne’de yerleşip güçlenmelerine mânî olmak için Medîneli müşriklere ve yahûdîlere tehdit ve tahrik mektupları göndermişlerdi. Nitekim bir mektupta Abdullâh bin Übey ile Evs ve Hazrec’den onunla birlikte olan müşrikleri şöyle tehdit ettiler:
“Siz bizim adamımızı yanınızda barındırıyorsunuz. Ya O’nu öldürürsünüz, ya da yurdunuzdan çıkarırsınız! Aksi takdirde bütün Arap toplulukları ile birlikte üzerinize yürür, sizin savaşanlarınızı öldürür, kadınlarınızı kendimize helâl kılarız!”
Bunun üzerine Abdullâh bin Übey ve onunla birlikte hareket eden Medîneli müşrikler, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- ile çarpışmak üzere bir araya geldiler. Bunu haber alan Allâh Rasûlü, onların yanına gitti ve:
“Herhâlde Kureyşlilerin tehdidi size çok tesir etmiş. Onların size vereceği zarar, sizin bizimle çarpışarak kendinize vereceğiniz zarardan daha fazla değildir! Demek siz, kendi öz oğullarınız ve kardeşlerinizle çarpışmak, onları öldürmek istiyorsunuz?!” buyurdu. Bunun üzerine onlar dağılıp gittiler. (Ebû Dâvûd, Harâc, 22-23/3004; Abdürrezzâk, V, 358-359)
Mekkeli müşriklerin bu tehdit ve tahrikleri netîcesiz kalmıştı. Diğer taraftan istekleri yerine getirilmeyen Kureyş’in Medîne’ye umûmî bir baskın yapması ve orada müslüman, müşrik ve yahûdî ayırmadan bütün halkı katletmesi imkân dâhilindeydi. Bu müşterek tehlike, müslüman olmayan Medînelilerin de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yaklaşmalarına ve O’nun liderliği etrâfında toplanmalarına vesîle oldu.
Bunun dışında öteden beri Evsliler, Hazrecliler ve yahûdîlerden her biri, kendi cemaatlerinin Medîne’de yegâne söz sâhibi olması arzusunda idiler. Meselâ Hazrecliler, liderleri Abdullâh bin Übey’i Medîne hükümdârı yapmak üzere hazırlanmışlardı. Hâlbuki ne Evsliler bir Hazrecliyi, ne Hazrecliler bir Evsliyi hükümdar olarak kabûl etme taraftârı değillerdi. Bu sebeple Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün Medîneliler için birleştirici bir isim olmuştu.
Bu şartlar dâhilinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’nin idâresini üzerine aldı. “Muâhât” denilen Ensâr-Muhâcir kardeşliği ile müslümanlar arasındaki cemiyet nizâmını tesis eden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vakit geçirmeden Medîne’de yaşayan yahûdîleri de yazılı bir metinle vatandaş kabûl etti ve Medîne Şehir Devleti’nin bir nevî anayasası olacak bâzı esaslar ortaya koydu. “Medîne Vesîkası” adı verilen ve İslâm Devleti’nin kuruluşunun resmî bir tescîli durumunda olan bu belgenin bâzı umdeleri şunlardı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Kureyşli ve Yesribli (Medîneli) mü’minler ile onlara tâbî ve dâhil olanlar ve onlarla birlikte cihâd edenler -diğer insanlardan ayrı- bir ümmettir.
2. Bozgunculuk ve tecâvüz yapılmayacaktır. Takvâ sâhibi mü’minler, içlerinden azgınlık eden, zulüm ve haksızlık yapmak isteyen, günah işleyen, düşmanlık eden ve mü’minler arasında karışıklık çıkaran kimseye karşı hep birlikte cephe alacaklar ve -o kendilerinden birinin evlâdı bile olsa- hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.
3. Cinâyet işlenmeyecek, işlendiği takdirde Muhâcirler ve Medîne’deki her âile, kan diyetlerini aralarında müştereken örfe göre ödeyeceklerdir. Her zümre, esirlerinin kurtuluş akçelerini de -mü’minler arasında mâlum olan âdil esaslar dâiresinde- müştereken ödeyeceklerdir.
4. Mü’minler, borçlu ve âile efrâdı kalabalık olanları kendi hâllerine bırakmayarak onların kurtuluş akçelerini veya kan diyetlerini -aralarında mâlum olan âdil esaslar dâiresinde- ödeyeceklerdir.
5. Medîne içinde ve dışında güvenlik sağlanacaktır. Medîne’den çıkan da Medîne’de oturan da emniyette bulunacaktır. Bir zulüm veya suç işleyen kimse bundan müstesnâdır.
6. Yahûdîler dîn hürriyetine sâhip olacaklardır. Yahûdîler kendi dinlerinde, müslümanlar da kendi dinlerinde olacaklardır. Bize tâbî olan yahûdîler de hiçbir zulme uğramaksızın ve aleyhlerinde bir ittifak olmaksızın yardım göreceklerdir. Herhangi bir harp çıkarsa, taraflar birbirine yardım edeceklerdir. Yahûdîler, mü’minlerin yanında savaşa devâm ettikleri müddetçe, savaş masraflarına katılacaklardır.
7. İki taraf da müşrikleri himâye etmeyecektir. Ne Kureyşliler, ne de onlara yardım edenler, hiçbir sûrette himâye olunmayacaktır.
8. Medîne içinde harp yasaktır. Yesrib Vâdisi’nin içerisi, bu sahîfe sâhipleri için harâm (yâni dokunulmaz) bir bölgedir. Dışarıdan bir saldırı olursa, taraflar bölgelerini koruyacaklardır. Bir tarafın yaptığı sulhu diğer taraf da kabûl edecektir. (Savaş hâlinde) yahûdîlerin masrafları kendilerine, müslümanların masrafları da kendilerine âit olacaktır. Şu kadar ki, onlar bu sahîfe sâhiplerine harp açanlara karşı aralarında yardımlaşacaklar ve birbirlerine karşı kötülük yerine nasihat, hayırhâhlık ve iyilik esas olacaktır. Hiç kimse, müttefikine kötülük yapmayacak, mazluma mutlakâ yardım edilecektir.
9. Anlaşmazlık çıkarsa, mesele Allâh ve Rasûlü’ne arz edilecek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği hükme riâyet edilecektir.
10. Allâh’ın ahdi ve teminâtı birdir (aynı seviyededir); onların en hakir görülenlerine bile şâmildir. Çünkü mü’minler diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı, yâni müttefik ve dostudur.
11. Onlardan (yahûdîlerden) hiçbir kimse, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in izni olmadan askerî bir sefere çıkamayacaktır.
Şüphe yok ki Allâh Teâlâ bu sahîfedekilere riâyetsizlikten son derecede sakınan, doğruluğu ve iyiliği şiâr edinen kimselerden râzı olur. Bu yazı, bir zâlimi ve suçluyu cezâlandırmaya aslâ mânî olmayacaktır.
Allâh iyilik yapan ve kötülüklerden sakınan kimseleri himâye eder. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Allâh’ın Rasûlü’dür.” (İbn-i Hişâm, II, 119-123; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 263-264; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 57-64)
Bu maddelerin cemiyette İslâm hükümlerinin tatbîk edilmesi için lâzım gelen esaslar olduğu gâyet açıktır.
Bir vatandaşlık antlaşması olan Medîne Vesîkası, İslâm’ın muâmelâtı olmayan bir dîn olduğu, kânun ve hüküm koymayıp, yalnızca ibâdetleri düzenlediği yönündeki bâtıl iddiâlara en kat’î bir cevaptır.
Medîne Vesîkası, siyâsî, iktisâdî, ictimâî ve dînî muhtevâsıyla çok yönlülük arz eden bir antlaşma hüviyetindedir. Bu vesîka, müslümanların birliğini sağlayan yegâne unsurun İslâm olduğunu, onların birbirleriyle yardımlaşmaları, aralarında adâlet ve eşitliği gözetmeleri ve herhangi bir ihtilâf zuhûrunda Allâh’a ve Rasûlü’ne mürâcaat etmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır.
Vesîka, Araplar arasında mevcut olan kabîle asabiyetini, adâleti gözetme prensibiyle tahdit ve tanzîm etmiş, haksızlık yapan bir kimsenin akrabâ dahî olsa cezâlandırılmasını emretmiştir.
Bu antlaşma, yahûdîlere mülk edinme ve dîn hürriyeti vermesi hasebiyle Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in onlara karşı muâmelesindeki hârikulâde adâletin bir vesîkasıdır. Şâyet yahûdîler kendi elleriyle bozmamış olsalardı, müslümanlarla aralarındaki bu âdil antlaşma devâm edecekti.
Medîne’nin Harem Îlân Edilmesi
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu kararların ardından Medîne Haremi’nin hudutlarını da şöyle belirledi:
“İbrâhîm -aleyhisselâm- Mekke’yi harem olarak îlân etmişti; ben de Medîne’nin iki tepesi arasını harem îlân ediyorum.” (Ahmed, IV, 141)
Bu emir üzerine belirlenen yerlere taşlar dikilerek Medîne Haremi’nin sınırları tespit edildi. Böylece hudutlar içine alınan Medîne’ye “Harem-i Rasûl” denildi. Medîne’nin Ayr ile Sevr22tepeleri arasındaki üç fersahlık mesâfenin her köşesi de koru hâline getirildi. (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 1; Müslim, Hac, 471-472)
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Medîne’yi harem îlân ettikten sonra şöyle buyurdu:
“Onun ağacı kesilmez, orada günah işlenemez. Kim orada Kitâb ve Sünnet’e muhâlif bir amel işlerse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olur!” (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 1)
Bundan sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ellerini kaldırıp bu belde için duâ buyurdular. Bu duânın bereketi ile Medîne, o zamandan bu zamana bütün mü’minlerin huzur, sürûr, rahmet mekânı ve İslâm dünyâsının nabzının attığı bir saâdet beldesi oldu.
Ashâb-ı kirâm, Medîne’nin haremliğine son derece îtinâ gösterirlerdi. Nitekim Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- bu husustaki hassâsiyetini şöyle dile getirmektedir:
“Şâyet Medîne’de otlayan bir geyik görsem, aslâ onu rahatsız etmem! Çünkü Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: «Medîne’nin iki kara taşlığı arası haremdir.» buyurmuştur.” (Müslim, Hacc, 471)
Ashâb-ı kirâm, çocukların bile buna muhâlif davranışlarda bulunmalarına göz yummazlardı. Abdullâh bin Ubâde -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
“Ben Ebû İhâb kuyusu civârında kuş avlıyordum. Babam Ubâde beni görüp elimdeki kuşu bıraktırdı ve:
«–Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Mekke’yi harem kıldığı gibi Medîne’nin iki kara taşlığı arasını harem kıldı.» dedi.” (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 159)
Medîne Çarşısı ve Ticârî Hayâtın Tanzîmi
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiğinde müslümanlara, yahûdîlerden ayrı bir çarşı ve pazar yeri göstererek ticâretlerini burada yapmalarını istedi. Zîrâ ticârî alanda istiklâl kazanmak için müstakil pazarların ehemmiyeti, herkesçe mâlum bir hakîkattir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çarşı ve pazarla yakından alâkadar olur, tüccarları ve ticâret mallarını teftiş ederdi.
Birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çarşıda bir satıcıya uğradı. Önündeki buğday yığınının içine elini daldırdı ve ıslak olduğunu hissedince:
“–Nedir bu?” diye sordu.
Adam:
“–Yağmur ıslattı, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Bu ıslak kısmı üstte bırakıp herkesin görmesini sağlayamaz mıydın? Aldatan benden değildir.” buyurdu. (Müslim, Îman, 164)
Kays bin Ebî Gareze -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Biz Rasûlullâh zamânında «Simsârlar» diye isimlendiriliyorduk. Birgün Fahr-i Kâinât Efendimiz bize uğradı ve daha güzel bir isim olan “Tüccar” ismini bize vererek şöyle buyurdu:
“–Ey tüccar topluluğu! Muhakkak ki alışverişe yalan ve yemin bulaşır. Bunun için siz de ona sadaka karıştırınız!” (Ahmed, IV, 6; Ebû Dâvûd, Büyû’, 1/3326)
İnsan her ne kadar dikkat etse de unutarak veya gaflet eseri olarak alışverişinde haksız durumlar meydana gelebilir. Bu sebeple her ihtimâle karşı tedbirli davranarak kazançtan bol bol sadaka vermek ve infakta bulunmak gerekmektedir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yukarıdaki hadîs-i şerîfte bu husûsa dikkat çekmektedir.
Rifâa bin Râfî -radıyallâhu anh- der ki:
“Biz, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte Musallâ’ya23 gidiyorduk. Efendimiz insanlardan bir kısmının alışveriş yapmakta olduğunu gördü. Onlara:
«–Ey tâcirler cemaati!» diye seslendi. Onlar da Allâh Rasûlü’nün hitâbına kulak vererek O’na bakmaya başladılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Şüphe yok ki tâcirler kıyâmet günü fâcirler olarak diriltilirler. Ancak Allâh’tan korkan, iyilik eden ve sadâkat ehli olan bundan müstesnâdır.» buyurdu.” (Tirmizî, Büyû’, 4/1210)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ticâretteki ahlâk ve fazîlete dâir Benî İsrâîl’in sâlihlerinden iki kişi arasında cereyân eden şu vâkıayı nakletmiştir:
“Sizden önce yaşayanlardan bir adam, bir kimseden akar (gelir getiren mülk) satın aldı. Bu akarı satın alan kimse orada, içinde altın bulunan bir küp buldu. Satana gelip:
«–Altınını al! Ben senden toprak satın aldım, altını satın almadım!» dedi. Satan da:
«–Ben sana arâzîyi içinde bulunan her şeyiyle birlikte sattım!» dedi.
(Anlaşamayınca) bir adamı hakem tâyin ettiler. Adam (onları dinledikten sonra):
«–Sizin çocuklarınız var mı?» dedi.
Onlardan biri, oğlunun; diğeri de, kızının olduğunu söyledi. Hakem:
«–Oğlanla kızı evlendirin! Bu paradan ikisi için harcayın ve tasaddukta bulunun!» dedi.”(Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Akdiye, 21; İbn-i Mâce, Lukata, 4)
Gençliğinde ticâret kervanlarıyla uzun seyahatler yapmış mâhir bir tüccar olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’ye geldiğinde bu hususta da birtakım esaslar ortaya koymuştur. Ticâretin ehemmiyetine dâir şöyle buyurmuştur:
“Kazancın onda dokuzu ticârettedir.” (Süyûtî, I, 113)
“Kişinin yediği şeylerin en helâl ve güzel olanı, bizzat kazanarak yediğidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 1)
Zîrâ gıdânın maddî tesirinin yanında bir de mânevî tesiri vardır. Lokmanın helâl, haram veya şüpheli yollardan gelmiş olması, rûhumuzu tesiri altına alır. Yâni yediğimiz lokmanın mânevî durumu hissiyâtımıza tesir eder. Bütün ibâdetlerle birlikte bilhassa hac ibâdetinde helâl paranın ehemmiyeti hadîs-i şerîfte şu şekilde îzâh edilmiştir:
“Kim bu Beyt’i, haram kazançtan elde ettiği para ile ziyâret ederse Allâh’a itaatten çıkmış olur. Böyle bir insan hacca niyet eder ihrâma bürünerek bineğinin üzengisine ayağını basıp devesini hareket ettirdikten sonra «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse semâdan bir münâdî şöyle seslenir: «Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk. Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!»
Fakat kişi helâl parayla hac yolculuğuna çıkar, bineğinin üzengisine ayağını basıp onunla hayvanını hareket ettirir ve «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse semâdan bir münâdî şöyle seslenir: «Lebbeyk ve sa’deyk. Sana icâbet ettim. Çünkü senin bineğin helâl, elbisen helâl, azığın helâldir. Haydi çok büyük sevaplar elde etmiş ve hiç günâha girmemiş olarak dön! Seni memnûn ve mesrûr edecek şeyle karşılaşacağın için sevin!»” (Heysemî, III, 209-210)
Yiyecek ve kazançta helâl ve haram husûsu, çok mühim ve çokça ihlâl edilen bir mesele olduğundan, Bakara Sûresi’nde ilâhî hükümlerle, büyük şirkten sonra ilk olarak bu kapı kapatılmıştır. Hattâ fazla ahkâm ihtivâ etmeyen En’âm, A’râf, Yûnus ve Nahl gibi Mekkî sûrelerde bile akâid bahislerinin hemen ardından gıdâ ve kazançtaki helâl-haram hususlarına açıklık getirilmiştir.24
Allâh Rasûlü, ticârette dürüst ve cesur davranmak gerektiğini bildirerek şöyle buyurmuştur:
“Malını satışa arz eden cesur tüccar merzuk (rızıklandırılmış), muhtekir (karaborsacı) ise mel’undur.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 6)
“Korkak tâcir mahrum, cesur tâcir merzuktur.” (Deylemî, II, 79)
Peygamber Efendimiz’in ticâret husûsunda ortaya koyduğu esaslardan bâzıları da şöyledir:
“Alışveriş yapan iki kişi, birbirlerinden ayrılmadıkça veya ayrılıncaya kadar (caymakta)muhayyerdirler. Eğer dürüst alışveriş yapıp da her şeyi olduğu gibi açıklarlarsa alışverişleri bereketli olur. Eğer bâzı hakîkatleri gizleyip yalan söylerlerse alışverişlerinin bereketi kalmaz.”(Buhârî, Büyû’, 19; Müslim, Büyû’,
“Yemin, mala alâkayı artırır, ancak bereketi giderir.” (Buhârî, Büyû’, 26; Müslim, Müsâkât, 13)
Peygamber Efendimiz, ticâret mallarının çarşı ve pazara getirilmeden, yolda karşılanmasını, satın alınan şeyi, tamâmıyla teslîm almadan satmayı veya yanında bulunmayan bir malı çarşıdan satın alıp müşteriye satmayı, birbirlerinin alışverişi üzerine satış yapmayı, müşteri kızıştırmayı vs. yasaklamıştır.25
Alışverişte kolaylaştırıcı bir tavır takınmak gerektiğini bildiren Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Satışında, alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve müsâmahalı davranan kimseye Allâh rahmetini bol kılsın!” (Buhârî, Büyû’, 16)
“Allâh, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muâmele etti. Çünkü bu adam sattığında, aldığında, borcunu istediğinde (kabalık ve sertlik değil, anlayış ve) kolaylık gösterirdi.” (Tirmizî, Büyû’, 75/1320)
Mal hırsı ile dünyâ menfaatine aldanarak Rasûlullâh Efendimiz’in koyduğu bu esaslara riâyet etmeyip daha fazla kazanacağını zannedenler, âhiret fukarâsı olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Allâh’ın rızâsını ve âhiret azığını kazanma azminde olan dürüst tüccarlar ise Peygamber Efendimiz’in şu müjdesine muhâtaptırlar:
“Emîn, doğru sözlü ve müslüman bir tâcir, kıyâmet günü şehîdlerle berâberdir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 1)
Mescid-i Nebî ve Hâne-i Saâdet’in İnşâsı
İlk zamanlar Medîne’de mescid yoktu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nerede bulunurlarsa namazlarını orada edâ ederlerdi. Çok geçmeden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kubâ’dan sonra ikinci mescidi de inşâ ettirdiler. Bu mescid, şimdiki Mescid-i Nebî’dir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye teşrîflerinde Neccâroğulları’nın evleri hizâsına gelince, devesi Kavsâ, mescidin yapılacağı yere çökmüştü. Bu arsa o zaman Neccâroğulları’ndan Sehl ve Süheyl ismindeki iki yetim gence âit hurma kurutma yeri idi. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kasvâ’nın üzerinden inmiş ve:
“–İnşâallâh menzil burasıdır!” buyurmuştu. Daha sonra:
“–Bu arsa kimin?” diye sorduğunda Muâz bin Afrâ -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Amr’ın oğulları Sehl ve Süheyl’indir!” demişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onları çağırarak bu yeri onlardan satın almak istedi:
“–Bu arsanızın bedelini bana söyleyiniz?” buyurdu.
Gençler:
“–Hayır yâ Rasûlallâh! Biz orayı Sana hediye ederiz! Vallâhi biz onun bedelini Allâh’tan başkasından istemeyiz!” dediler.
Peygamber Efendimiz onların arsayı hediye etmelerine râzı olmadı, ücretini vererek satın aldı. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Salât 48; Müslim, Mesâcid 9)
Arsada müşriklerin kabirleri, oyuk, tümsek yerler ve hurma ağaçları bulunuyordu. Allâh Rasûlü emir buyurdu, müşriklerin kabirleri açılarak, kemikleri başka bir yere nakledildi, harap yerler düzeltildi ve hurmalar kesildi.26 Daha sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kerpiç kesilip hazırlanmasını istedi.27
Mescidin inşâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbıyla birlikte kerpiç taşıyor, bir yandan da:
«Bu yük Hayber yükü değildir. Bu, Rabbimize karşı icrâ edilen en iyi ve en temiz bir iştir.»diyordu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
Peygamber Efendimiz bu sözleriyle; taşımakta oldukları yükün dünyevî bir menfaat için olmadığını, insanların Hayber’den ticâret gâyesiyle getirdikleri hurma ve kuru üzüm gibi maddî metâlardan daha hayırlı ve hoş olduğunu ifâde buyuruyordu.
Toprak taşıyan bir adam, Âlemlerin Efendisi’ne rastlayınca O’na:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Müsâade buyrun, kerpicinizi ben taşıyayım!» dedi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ise cevâben:
«–Sen git, başka bir tane al! Zîrâ sen Allâh’a benden daha çok muhtaç değilsin!» buyurdu.” (Semhûdî, I, 333)
Peygamber Efendimiz, hem mânevî mes’ûliyeti îcâbı hem de müslümanları çalışmaya teşvîk için kendileri de çalışıyorlardı.28 Bunun üzerine ashâb-kirâmdan biri şu beyti söyledi:
“Peygamber çalışırken biz oturursak, and olsun ki bu amel, bizim için ancak dalâlet olur!”(İbn-i Hişâm, II, 114)
Mescidin inşâsı esnâsında Hadramevtli, iyi çamur karan bir adam geldi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o adama:
“–Sanatını güzel ve sağlam yapan kişiye Allâh rahmet etsin! Sen bu işe devâm et, görüyorum ki işini iyi yapıyorsun.” buyurdu. (Semhûdî, I, 333; Diyârbekrî, I, 344)
Cenâb-ı Hak da, müslümanların her işinin güzel olmasını murâd ediyor ve âyet-i kerîmede; “أَحْسِنُوا : Yaptığınızı güzel yapın, işlerinizi iyi yapın!” diye emrediyor. Hemen akabinde de “Allâh işini güzel yapanları sever.” buyuruyor. (el-Bakara, 195)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mescidin inşâsında ashâbıyla birlikte kerpiç taşırken bir müslümana âit olan şu mısrâları da terennüm ederdi:
“Allâh’ım! Hakîkî mükâfât âhiret ecridir. Ensâr’a ve Muhâcirlere rahmet eyle!” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
Herkes kerpiçleri birer birer taşırken Ammar bin Yâsir -radıyallâhu anh-, biri kendisi, diğeri de Peygamber Efendimiz için olmak üzere ikişer ikişer taşıyordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu gördü, tozlarını silkeledi ve:
“–Ey Ammar! Sen niçin kerpiçleri arkadaşların gibi birer birer taşımıyorsun?” diye sordu.
O da:
“–Allâh’tan, bunun ecrini diliyorum!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz onun sırtını sıvazladı ve:
“–Ey Sümeyye’nin oğlu! Diğer insanlar için bir ecir var, senin için ise iki ecir var!” buyurdu. (Ahmed, III, 91; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 256)
Şu rivâyet de müslümanların kadın-erkek Mescid-i Nebî’nin inşâsında şevkle çalıştıklarını göstermektedir:
“Abdullâh bin Evfâ -radıyallâhu anh-, hanımı vefât ettiğinde halka şöyle seslendi:
«–Onun tabutunu taşıyın, hem de şevkle taşıyın! Çünkü o ve köleleri, takvâ üzerine kurulan Peygamberimiz’in mescidinin taşlarını geceleyin taşırlardı. Biz (erkekler) de gündüzleri ikişer ikişer taşıyorduk.” (Heysemî, II, 10)
Mescid-i Nebî, dörtgen biçiminde olup boyu ve eni yaklaşık yüzer zirâ’,29 yüksekliği de üç zirâ’ı taştan, üst tarafı kerpiçten olmak üzere beş veya yedi zirâ’ kadardı.30 İnşaatta çamurdan harç kullanıldı.31 Mescidin kıble tarafına direk olarak hurma ağacı gövdeleri dizildi. Tavanı ve direkleri hurma dallarındandı.32 Bir mihrâbı ve üç kapısı mevcuttu. Mihrâbı Beytü’l-Makdis’e (Kudüs’e) doğru idi. Kıble, Beytü’l-Makdis’ten Kâbe’ye çevrilince, Peygamber Efendimiz birinci kapıyı kapattı. Onun yerine, Şam duvarında başka bir kapı açtı.33
Mescidin yanına Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve âilesinin ikâmeti için iki oda yapıldı.34 Daha sonra bu odaların sayısı artırıldı.
Annesi, Ümmü Seleme vâlidemizin câriyesi olan ve bu sebeple çocukluğunu Allâh Rasûlü’nün hâne-i saâdetlerine yakın bir çevrede geçiren Hasan-ı Basrî Hazretleri, o dönemde bu odaların tavanına elini ulaştırabildiğini ifâde etmektedir.35 Bu ifâdeden, odaların pek yüksek olmadığı anlaşılmaktadır. Efendimiz’in odalarının kapıları ise siyah kıldan yapılmış keçelerden ibâretti.36
Tâbiînin büyük imamlarından Saîd bin Müseyyeb, bu odaların Emevîler döneminde yıkılıp Mescid-i Nebevî’ye ilhâk edilmeleri sebebiyle duyduğu tahassürü şöyle ifâde etmiştir:
“Vallâhi bunların aynen bırakılmalarını ne kadar arzu ederdim! Böylece yeni yetişen nesil ve buraları ziyârete gelen insanlar, Allâh Rasûlü’nün hayatta ne ile iktifâ ettiğini görürler de, mal çoğaltmaya ve bununla övünmeye rağbet etmezlerdi.” (İbn-i Sa’d, I, 499-500)
Mescidin üzeri hurma dalları ve yapraklarıyla örtüldüğü için yağmur yağdığında içi çamur olurdu. Peygamber Efendimiz, Ramazan’da îtikâfa çekildiği sırada yağan yağmur mescidin içine akmış, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sabah namazını kıldırdığı zaman alnında ve yüzünde çamur izleri görülmüştü.37
Yine bir gece yağmur yağmış, yerler ıslanmıştı. Bir şahıs, elbisesi ile kum taşıyıp mescidin zeminine serdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namazı edâ edince:
“–Bu, ne kadar güzel!” buyurarak memnûniyetini izhâr etti. (Ebû Dâvûd, Salât, 15/458)
Temîm-i Dârî -radıyallâhu anh-, Şam’dan Medîne’ye dönerken yanında birçok kandil, yeterince yağ ve ip getirdi. Medîne’ye vardığında cuma günüydü. Hizmetçilerinden Ebu’l-Berrâd’a, kalkıp ipi bağlamasını, kandilleri asmasını, onlara su ve yağ koyarak fitili takmasını emretti. O da denileni yaptı ve güneş battıktan sonra kandilleri yaktı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mescide gelip içerinin aydınlık olduğunu görünce:
“–Bunu kim yaptı?” diye sordu.
Oradakiler:
“–Temîm yaptı ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler. Buna oldukça sevinen Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurdu:
“–İslâm’ı nurlandırdın ve mescidini süsledin, Allâh da seni dünyâ ve âhirette nurlandırsın!”(Semhûdî, II, 596-597; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 18)
Mescid-i Nebevî, Peygamber Efendimiz’in ifâdesiyle, ibâdet ve ziyâret maksadıyla yolculuk yapmaya değer üç mescidden biridir. (Buhârî, Fadlu’s-salât, 1; Müslim, Hac, 505-510) Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim havuzumun üzerindedir.”(Buhârî, Fadlu’s-Salat 5, Fedailu’l-Medine 11; Müslim, Hacc 502)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın, Mescid-i Haram hâriç diğer yerlerde kılınan namazlardan bin kat daha fazîletli olduğunu haber vermektedir. (Buharî, Fadlu’s-salât, 1; Müslim, Hac, 505-510)
Enes -radıyallâhu anh-’ın anlattığına göre, Âlemlerin Efendisi bir hurma kütüğüne dayanarak cemaate hitâb ederdi. Görülen lüzûm üzerine bir minber yapıldı, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun üzerinde hutbe vermeye başladı. Allâh Rasûlü’nün daha önce üzerine dayanarak hutbe okuduğu hurma kütüğü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kendisini terk etmesi üzerine, deve inleyişine benzer bir sesle inleyip ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz minberden inip kütüğü okşadı. Kütük inlemeyi bırakıp sükûnet buldu. (Buhârî, Cuma, 26; Tirmizî, Menâkıb, 6/3627)
Peygamber Efendimiz:
“O, yanında yapılan zikrullâhtan uzak kaldığı için ağladı!” buyurdu. (Buhârî, Menâkıb, 25; Ahmed, III, 300)
Daha sonra minberin altına bir çukur kazılıp kütük oraya gömülmüş veya tavana konulmuştur. Hazret-i Osmân devrinde mescid yeniden yapılmak üzere yıkıldığında, bu kütüğü Übey bin Ka’b -radıyallâhu anh- almış ve kurtlar tarafından yenilip un ufak oluncaya kadar evinde saklamıştır.38
Büyük Hak dostu Mevlânâ -kuddise sirruh-, bu meşhur hurma kütüğünü lisân-ı hâl ile konuşturarak bu hâdiseyi Mesnevî’sinde şöyle ifâde eder:
“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, minberden indi ve mübârek elleriyle hurma kütüğünü okşayarak:
«–Ey hurma kütüğü! Ne istiyorsun? Bu feryâdın niye? Nedir bu hâlin?» diye derin bir anlayışla sordu. Hurma kütüğü, kendi hâl lisânıyla konuşmaya başladı ve sıcak gözyaşları içinde dedi ki:
«–Yâ Rasûlallâh! Sen’in hicrânın beni yaktıkça yaktı. İçime târifsiz bir gam, keder ve hasret doldurdu. Daha evvel hutbe vakitlerinde Sen’in dayandığın o tâlihli ve mes’ûd direk bendim. Şimdi ise beni terk ettin; bir minbere yükseldin. Şimdi Sen’in mesnedin o minberdir. Fakat ey Allâh’ın Rasûlü! Lütfen bana hak ver, dünyâda hangi varlık Sen’in hicrânına tahammül edebilir?»
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hurmanın bu derûnî muhabbet feryâdı karşısında onu tesellî sadedinde şöyle buyurdu:
«–Ey hurma kütüğü! Mâdem ki feryâdın böyle bir ayrılık acısındandır, dile benden, ne dilersen!.. İster misin, Allâh’a yalvarayım da; seni doğunun ve batının bütün insanlarına meyve yetiştiren yemyeşil, dipdiri bir ağaç yapsın? Yâhut seni cennette bir selvi fidanı yapsın ki sonsuzluğa kadar en güzel, en tâze vücûdlar gibi genç ve dilber kalasın!..»
Bu iltifâta mazhar olan hurma kütüğü, kavurucu aşkının bir tezâhürü olarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den şu talepte bulundu:
«–Yâ Rasûlallâh! İkisini de istemem. Tek arzum, Sen’de fânî olmak, bunun için de beni gömüp yok etmen, beni bu fânî vücûdumdan kurtarmandır. Çünkü bir ağaç ne kadar tâze ve güzel olursa olsun, gıdâsını güneşten ve sudan alır. Hâlbuki benim hayâtım, Sen’in nûrâniyetinin nûruyla beslendi. Sana destek olmanın, Sen’in sıcaklığınla ısınmanın, Sen’de yanıp kavrulmanın lezzetini tattı. Ben artık bu hoş ve tatlı hazdan ayrılamam. Dâimâ bâkî olanı isterim. Beni öylesine göm ve yok et ki, Sen’de, Sen’in biricik nûrunda dirilip ebedî olayım.»
O hurma kütüğü, kıyâmet günü insan gibi dirilsin diye toprağa gömüldü.”
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye teşrîflerinde, birbirine kenetlenmiş sağlam bir İslâm cemiyetini meydana getirmek için attığı ilk adımlardan biri, Mescid-i Nebevî’nin inşâsı olmuştur. Zîrâ müslümanlar arasında kardeşliğin teessüsünde; mal, makam ve îtibar farklılıklarından sıyrılarak her gün beş vakit Allâh’ın evinde bir araya gelmenin mühim bir tesiri vardır. Bu sebeple İslâm şehirleri umûmiyetle merkezden dışa doğru genişleyen bir yapıda teşekkül etmiş, merkezde câmi yer almış, evler onun etrâfına yapılmıştır.
Asr-ı Saâdet’te mescid, mâbed hüviyetinin yanı sıra aynı zamanda bir mektep, şûrâ toplantılarının yapıldığı bir mekân, idârî ve askerî mevzûların konuşulduğu bir merkez, bir hastane ve bir dinlenme yeri gibiydi. Mesciddeki ders, sohbet ve zikir meclislerinin müdâvimi olan, bekâr ve evsiz sahâbîlerin barınma yeri de yine mescidin suffesiydi. Bu durumda Mescid-i Nebevî, bir bakıma misâfirhâne vazîfesi de görüyordu.
Cemaatle Namaza Teşvik
İctimâî terbiye, İslâm’ın en mühim esaslardan biridir. Müslümanın ilk ictimâî terbiyesi de cemaatle namaz kılmaktan başlar. İslâm toplumunu ayakta tutan ilk esas direk ve sâlih amel budur. Nerede cemaatle namaz kılınıyorsa, orada İslâm’ın rûhî ve ictimâî yapısı idrâk edilmeye başlanmış demektir. Nitekim mensupları arasında birlik ve berâberliğin tesis edilmesini isteyen İslâm, müslümanın alâmet-i fârikası olan namazın, cemaatle edâ edilmesini istemiş ve câmiye devâm etmeyi mü’min olmanın bir delîli saymıştır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Bir kimsenin câmilere gitmeyi îtiyâd hâline getirdiğini görürseniz, onun îmanlı olduğuna şâhitlik edin. Çünkü Allâh Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ
«Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a îmân edenler îmâr ederler…» (et-Tevbe, 18)” (İbn-i Mâce, Mesâcid, 19)
Demek ki mescidlerin maddî bakımdan îmârı kadar, cemaate devâm etmek sûretiyle mânen mâmur kılınması da son derece mühim bir kulluk vazîfesidir. Nitekim Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’den gelen bir rivâyette şöyle buyrulmuştur:
“Dünyâda asıl garip olan şu dört şeydir:
Zâlimin hâfızasında bulunan Kur’ân, müslüman bir bölgede bulunup içinde namaz kılınmayan mescid, bir evin duvarında asılı durduğu hâlde okunmayan Mushaf ve fenâ bir zümre içinde yaşayan sâlih kimse.” (Deylemî, III, 108/4301)
Cenâb-ı Hak, namazların cemaatle kılınmasına çok büyük bir ehemmiyet atfetmektedir. Savaşlarda dahî askerlerin cemaatle namaz kılmalarını emretmiş ve nasıl kılacaklarını da Kur’ân-ı Kerîm’de tâlim buyurmuştur.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında, Dacnân ile Usfân arasında konaklamıştı. Müşrikler:
«–Onların bir namazları vardır ki, onlar için babalarından ve evlâtlarından daha kıymetlidir. Bu namaz ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan hücûm edin!» dediler. Bunun üzerine Cebrâîl -aleyhisselâm-, Allâh Rasûlü’ne gelerek savaş esnâsında namazın nasıl kılınacağını târif eden Nisâ Sûresi’nin 102. âyetini getirdi.” (Tirmizî, Tefsîr, 4/21)39
Yâni şartlar ne olursa olsun, müslümanlar için namazı ertelemek ve cemaatle kılınmasını terk etmek söz konusu değildir.
Peygamber Efendimiz’in, namazı cemaatle kılmaya teşvîk eden hadîs-i şerîflerinden bâzıları şöyledir:
“Cemaatle kılınan namaz, kişinin yalnız kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha fazîletlidir.”(Buhârî, Ezân, 30)
“Kim, sabah-akşam câmiye gider gelirse, her gidip gelişinde Allâh Teâlâ, o kimseye cennetteki ikrâmını hazırlar.” (Buhârî, Ezân, 37)
“Sizden biri abdest alır ve bunu güzelce yapar da namaz için çıkarsa, sağ ayağını her kaldırdığında Allâh Teâlâ onun için bir hasene yazar, sol ayağını her koyduğunda da bir kötülüğünü siler, câmiye ister yakın olsun ister uzak. Câmiye gelir cemaatle namaz kılarsa günahları affedilir. Şâyet câmiye geldiğinde namazın bir kısmını kılmışlarsa onlara uyar ve sonra da kaçırdığı rekâtları tamamlarsa yine aynı hüküm geçerlidir. Şâyet câmiye geldiğinde cemaat namazı kılıp bitirmiş olur, bu kimse de namazını kendi başına kılarsa, yine aynı hüküm geçerlidir.” (Ebû Dâvûd, Salât, 50/563)
“(Bir mü’min) mescide girdiğinde namazı beklediği müddetçe namazda sayılır.” (İbn-i Mâce, Mesâcid, 14)
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Allâh’ın kendisiyle hatâları sildiği ve dereceleri yükselttiği şeyin ne olduğunu size bildireyim mi?» buyurdu.
Ashâb-ı kirâm:
«–Evet yâ Rasûlallâh!» dediler.
Allâh Rasûlü şöyle devâm etti:
«–Zorluklara rağmen abdesti tam almak, câmilere (ulaşmak için) atılan adımları çoğaltmak ve bir namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte asıl ribât40 bunlardır.»” (Müslim, Tahâret, 41)
Yezîd bin Âmir -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Allâh Rasûlü namaz kılarken yanına varmıştım. Oturdum ve cemaate iştirâk etmedim. Efendimiz namazdan sonra bize doğru dönünce, kenarda oturduğumu gördü:
«–Ey Yezîd, sen müslüman olmadın mı?» buyurdu.
Ben:
«–Evet yâ Rasûlallâh, müslüman oldum!” dedim.
Allâh Rasûlü:
«–Öyle ise cemaate katılmaktan seni alıkoyan nedir?» buyurdu.
«–Sizin namazı kılmış olduğunuzu zannederek evimde kılmıştım.» dedim.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
«–Şâyet namaza gelir de insanları namazda bulursan, onlarla birlikte kıl. Eğer daha önceden namazını kılmış isen, bu senin için nâfile olur. Evde kıldığın da farz yerine geçer.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 56/577)
Fahr-i Kâinât Efendimiz, cemaatle namaz kılma husûsunda ileri sürülen hiçbir mâzereti kabûl etmemiş, müslümanların hâllerini ve şartlarını ezâna göre ayarlamalarını istemiştir. Nitekim Abdullâh bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Gözlerim görmüyor ve evim de câmiye uzak. Bir kılavuzum var, o da bana yardımcı olmuyor. Namazı evimde kılmama izin verir misiniz?” diye sordu.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Ezânı duyuyor musun?” diye sordu ve “evet” cevâbını alınca:
“–Senin için (cemaate gelmemen husûsunda) bir ruhsat bulamıyorum.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 46/552)
Peygamber Efendimiz, uzak yerlerden namaza iştirâk etmenin fazîleti hakkında da şöyle buyurmuştur:
“Namazdan dolayı insanların en büyük ecre nâil olanları, derece derece uzaktan yürüyüp gelenlerdir. İmam ile berâber kılayım diye namazı bekleyen kimse de evinde hemen kılıp yatıverenden daha büyük ecre nâil olur.” (Buhârî, Ezân, 31)
“Bir kimsenin bulunduğu yer câmiye ne kadar uzak ise namaza giderken o kadar fazla sevap kazanır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 48/556)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cemaate devâm etmeyenler için muhtelif îkazlarda bulunmuştur. Übey bin Ka’b -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün bize sabah namazını kıldırdı ve:
«–Filân kimse namaza geldi mi?» diye sordu.
«–Gelmedi.» dediler.
«–Filân geldi mi?» diye sordu. Yine:
«–Gelmedi.» dediler. Bunun üzerine:
«–İşte bu iki namaz münâfıklara en ağır gelen namazdır. Bunlarda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilseydiniz, diz üstü emekleyerek de olsa cemaate gelirdiniz. Birinci saf meleklerin safı gibidir. Ondaki fazîleti bilseydiniz ona yarışarak giderdiniz. Bir kimsenin diğer bir kimseyle olan namazı, yalnız kıldığı namazdan daha bereketli ve sevâbı daha fazladır. İki kişi ile olan namazı da bir kişi ile olan namazından daha bereketli ve üstündür. Berâber kılanların sayısı ne kadar çok olursa, Allâh Teâlâ’nın o kadar çok hoşuna gider.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 47/554)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîslerinde de:
“Câmiye komşu olanın namazı, ancak câmide kıldığı takdirde (kâmil mânâda) namaz olur.”buyurmuşlardır. (İbn-i Ebî Şeybe, I, 303)
Hazret-i Ali’ye, bu hadîs-i şerîfte zikredilen câminin komşusu kimdir, diye sorulduğunda:
“–Müezzini işiten herkes.” cevâbını vermiştir. (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 57)
Peygamber Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfleri ise cemaati terk edenler aleyhine çok ağır tehditler ihtivâ etmektedir:
“Bir köy veya kırda üç kişi birlikte bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp mağlûb eder. Şu hâlde cemaate devâm ediniz. Muhakkak ki sürüden ayrılan koyunu kurt kapar.” (Ebû Dâvûd, Salât, 46/547)
“Birtakım kimseler, ya cemaati terk etmekten vazgeçerler ya da Allâh kalblerini mühürler de gâfillerden olurlar.” (İbn-i Mâce, Mesâcid, 17)
İlk Ezan
Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” ifâdeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, halkı namaza dâvet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.
Bâzısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.
Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.
Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da hristiyanların işidir.” buyurdu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in derdiyle dertlenen, O’nun kaygısı ile kaygılanan Abdullâh bin Zeyd41 -radıyallâhu anh- oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına giderek:
“–Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da aynı rüyâyı görmüştü… Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Bilâl kalk ve Abdullâh bin Zeyd’in söylediklerini tatbîk et!” buyurdu.
Bilâl -radıyallâhu anh- da Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbîk etti ve ezân okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)
Böylece ezân, vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu. Çünkü o hem sâdık rüyâ, hem sünnet-i Nebî, hem de vahy-i ilâhî ile sâbittir. Âyet-i kerîmede:
وَإِذَا نَادَيْتُمْ إِلَى الصَّلاَة
“Onları namaza çağırdığınız zaman…” (el-Mâide, 58) buyrulmaktadır.
Ezânın teşrîinde her ne kadar vâsıta Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhu anh- ise de vahye ve gaybî feyze mazhar olan, her zaman için Varlık Nûru Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz idi. Ezân, O’nun tasdîki ile meşrû kılındı ve insanlar câmiye, cemaate çağrılmaya başlandı. Bilâl-i Habeşî, ilk ezânı okuduğu zaman Medîne’nin bir ucundan diğer bir ucuna bu yüce dâvet ulaştı. Ezân sadâsıyla semâlar yankılandı. Mü’minler, büyük bir neş’e içinde mescide koştular.
Varlık Nûru’na namaza dâvet için muhtelif yollar teklif edildiği hâlde O bunların hiçbirinden hoşlanmamış, ezânı ise büyük bir memnûniyetle kabûl etmiştir. Çünkü ezân, İslâm’ın Allâh, peygamber, ibâdet ve hayat anlayışını veciz bir sûrette hulâsa eder ve aralarında sağlam bir bağ kurar. Dolayısıyla Allâh Rasûlü, namaza dâvet konusunda en ideal yolu tercih buyurmuştur.
Ezân, âyet ve hadislerle sâbit olup bin dört yüz küsur senedir mü’minler için ulvî bir dâvet olarak devâm etmektedir. Cihanşümûl ve beynelmilel bir namaz çağrısıdır. Bu sebeple aslî ve orijinal şekli dışında okunamaz. O, âdeta semâların lâhûtî bir nağmesidir. Şâir Yahyâ Kemâl, ezânı mısrâlarında ne güzel tasvîr eder:
Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî
Sultân Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî
Gök nûra gark olur nice yüz bin minâreden,
Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî
Ervâh cümleten görür Allâhu Ekber’i,
Akseyleyince Arş’a lisân-ı Muhammedî…
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zîrâ kim bana salât ü selâm getirirse Allâh da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesîle’yi taleb edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlakâ Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümîd ediyorum. Kim benim için Allâh’tan Vesîle’yi taleb ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523)
Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîfte, müezzinle birlikte ezânı tekrarlayan kimsenin cennete gireceğini haber vermiştir.42 Ezândan sonra yapılacak duâ hakkında ise şöyle buyurmuştur:
“Kim ki ezânı işittiği zaman:
«Ey bu eksiksiz dâvetin ve kılınan namazın Rabbi! Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’a Vesîle’yi ve fazîleti ver. O’nu va’dettiğin Makâm-ı Mahmûd üzere haşret!» derse, ona kıyâmet günü mutlakâ şefaat ederim.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)
İlâhî bir sadâ olan ezânın fazîleti hakkında pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
“İki duâ vardır, aslâ reddedilmez veya çok nâdir reddedilir: Ezân esnâsında yapılan duâ ile Allâh yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)
“İnsanlar ezân okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevâbını bilselerdi ve bunları yapabilmek için de kur’a çekmek zorunda kalsalardı, mutlakâ öyle yaparlardı.” (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât, 129)
“Namaz için ezân okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezânı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezân bitince geri gelir. Kâmet başlayınca yine uzaklaşır, bittiğinde ise geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve: «Şunu hatırla, bunu düşün!» diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hâle gelir.” (Buhârî, Ezân, 4; Müslim, Salât, 19)
Ashâb-ı Suffe: İlim ve İrfan Mektebi
Mescid-i Nebevî’nin bir tarafına, etrâfı açık ve üstü hurma dallarıyla örtülü bir suffe43 (gölgelik, çardak) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir müslümanlar burada kalır ve onlara “Ashâb-ı Suffe” veya “Ehl-i Suffe” denirdi.44 İçlerinden evlenen, sefere çıkan, bir başka yere yerleşen veya vefât edenler olduğu zaman sayıları değişir, bâzen artar bâzen de eksilirdi. Bir ara sayılarının yetmişi bulduğu olmuştur.
Bâzı kaynaklarda Suffe Ehli’nden olduğu söylenen yüzden fazla sahâbînin ismi zikredilir. Bunların maîşetlerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- temin eder, hâli vakti yerinde olan sahâbenin onlara yardımcı olmalarını isterdi.
Ashâb-ı Suffe’den olan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle demektedir:
“Suffe Ehli, İslâm misâfirleriydi. Onların ne sığınacak bir âileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Bir sadaka geldiğinde Peygamber Efendimiz onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise kendisi ondan bir parça alır ve kalanını yine Ashâb-ı Suffe’ye gönderirdi. Böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.” (Buhârî, Rikâk, 17)
Yine Ebû Hüreyre Hazretleri şöyle demiştir:
“Ben Suffe Ehli’nden yetmiş kişiyi gördüm. Hiçbirinin üzerinde bütün vücûdunu örten bir elbise yoktu. Ya belden aşağı giyilen bir izâr ya da belden yukarı giyilen bir ridâları vardı. Elbiselerini boyunlarına bağlarlardı. Bunların bir kısmı baldırlarının yarısına, bir kısmı da topuklarına erişirdi de avret yerleri görülmesin diye elbiselerini elleriyle toplarlardı. (Buhârî, Salât, 58)
Fedâle bin Ubeyd -radıyallâhu anh- ise şöyle demiştir:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâba namaz kıldırırken, onlardan bâzıları açlığın verdiği tâkatsizlikten ayakta duramayarak düşüp bayılırdı. Bunlar Suffe Ashâbı idi. Çölden gelen bedevîler: «Bunlar deli!» derlerdi. Allâh Rasûlü namazı bitirince açlıktan bayılanların yanına gider ve onları tesellî ederek:
«Allâh Teâlâ’nın katında sizin için neler hazırlandığını bir bilseydiniz, daha fazla yoksul ve muhtaç olmayı isterdiniz.» buyururdu.” (Tirmizî, Zühd, 39/2368)
Abdurrahmân bin Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- da şu hâdiseyi nakleder:
“Suffe Ashâbı gâyet fakir kimselerdi. Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
«–İki kişilik yemeği olan, (Suffe ashâbından) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da, bir beşincisini ve hattâ altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!»
Babam Ebû Bekir, onlardan üç kişiyi evimize getirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de on kişiyi hâne-i saâdetlerine götürüp ikrâm etti… Allâh’a yemin ederim ki, yediğimiz her lokmanın ardından yemek daha da artıyordu. Nihâyet misâfirler doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada duruyordu. Ebû Bekir, yemeğe baktı ve hanımına hitâben:
«–Ey Benî Firâs’ın kızı! Bu ne hâl?» dedi.
O da:
«–Gözümün nûruna yemin ederim ki, yemek şimdi öncekinden üç misli daha fazla!» dedi.” (Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176-177)
Bu manzara, ihlâs ve cömertliğin getirdiği berekete müşahhas bir misâldir.
Suffe Ashâbı iş buldukları zaman çalışırlar, diğer zamanlarda mescidde ilim ve ibâdetle meşgûl olurlardı. Nitekim gücü kuvveti yerinde olan Suffe Ashâbı, dağlardan sırtlarında odun getirmek, su taşımak gibi ellerinden gelen her türlü işi yapar, kazandıkları parayla arkadaşlarına yiyecek alırlardı.45 İffet ve vakarlarına düşkünlükleri sebebiyle şahsiyetlerini zedeleyecek hareketlerden imtinâ ederlerdi. Kimseden bir şey istemezlerdi.
Ashâb-ı Suffe, dînin menbaına en yakın, Rasûlullâh’ın meclisine en müdâvim insanlardı. Bu yüzden yetişmeleri daha hızlı oluyordu. Muallimleri başta Hazret-i Peygamber olmak üzere Übey bin Kâ’b, İbn-i Mes’ûd, Muâz bin Cebel ve Ubâde bin Sâmit gibi âlim sahâbîlerdi.
Ehl-i Suffe, yüksek seviyede ve âdeta hızlandırılmış bir eğitim görmekteydiler. Nitekim en çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbîler (müksirûn) umûmiyetle onlar içinden çıkmıştır. Bunların başında gelen Ebû Hüreyre Hazretleri şunları söyler:
“İnsanlar, «Ebû Hüreyre çok hadîs naklediyor.» diye şaşırıyorlar… Muhâcir kardeşlerimiz çarşıda, pazarda ticâretle; Ensâr kardeşlerimiz tarlada, bahçede ziraatle meşgûl iken, Ebû Hüreyre boğaz tokluğuna Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, onların şâhid olmadığı nice şeylere şâhid oluyor, ezberleyemediklerini ezberliyordu.” (Buhârî, İlim, 42)
İslâm’ı öğrenmek için kısa bir süre Medîne’ye gelen heyetler bir taraftan Varlık Nûru ile görüşürken diğer taraftan da Ashâb-ı Suffe’den bilmedikleri hususları öğreniyorlardı. Medîne dışında yeni müslüman olan kabîlelere İslâm’ı öğretmek üzere bir muallim göndermek gerektiğinde, bunlar arasından seçiliyordu.
Ashâb-ı kirâm arasında fazîlet bakımından Hulefâ-i Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere ve Ashâb-ı Bedir’den sonra Ashâb-ı Suffe gelirdi. Allâh Teâlâ onları muhtelif âyetlerde medhetmiştir. Cenâb-ı Hak buyurur:
لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
“(Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)
Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
“Mütekebbir müşriklerden Akrâ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Allâh Rasûlü’nün yanına geldiler. O’nu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf müslümanları hor ve hakîr görerek Efendimiz’e:
«–Bizim için bunlardan farklı bir meclis tahsîs etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki, bize Arap kabîlelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Sen’inle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur.» dediler.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Olur.» buyurdu.
Onlar ise:
«–Olur demen yetmez! Bizim için bunu yazılı hâle getir.» dediler.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-, Hazret-i Ali’yi çağırdı, bir de yazdırmak için sayfa istedi. Biz bir köşede oturuyorduk. O sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- şu âyet-i kerîmeleri getirdi:
وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ
«Sabah-akşam Allâh’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesâbından Sana hiçbir sorumluluk yoktur. Sen’in hesâbından da hiçbir şey onlara âit değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun!» (el-En’âm, 52)
<
وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولواْ أَهَـؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ
«Biz, onların bir kısmını diğerleri ile: “Allâh aramızdan bunlara mı lutfunu lâyık gördü?” desinler diye işte böyle imtihân ettik. Allâh şükredenleri en iyi bilen değil mi?» (el-En’âm, 53)
وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ
«Âyetlerimize îmân edenler Sana geldiklerinde de ki: “Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir.”…» (el-En’âm, 54)
Âlemlerin Efendisi, antlaşmayı yazdırmak üzere eline aldığı sayfayı derhâl bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Huzûruna geldiğimizde bize:
«…Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir…» diyordu.
O’na yaklaştık, hattâ o kadar yaklaştık ki dizlerimizi O’nun dizlerine dayadık. Bu âyetin nüzûlünden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devâm ettik. Fakat O, istediği zaman yanımızdan kalkıp giderdi. Ne zaman ki:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا
«Sabah-akşam rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünyâ hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!..» (el-Kehf, 28) âyet-i kerîmesi nâzil oldu, artık böyle davranmadı. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rahatça kalkıp gidebilmesi için, biz nezâket göstererek erken davranır ve O’nun yanından kalkardık.” (İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)
Bu son âyet-i kerîme nâzil olunca, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen kalkıp o fakir sahâbîlerini aramaya koyuldu ve onları mescidin arka tarafında Allâh’ı zikrederlerken buldu. Bunun üzerine:
“Canımı almadan önce, ümmetimden bu insanlarla berâber sabretmemi emreden Allâh’a hamd olsun! Artık hayâtım da ölümüm de sizinle berâberdir.” buyurdu. (Vâhidî, s. 306)
Ebû Saîd -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, (bütün vücûdunu örten bir elbisesi olmadığı için) diğerleri(nin karaltısından istifâde) ile iyice örtünmeye çalışıyorlardı. Bir kimse de bize Kur’ân okuyordu. Derken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çıkageldi ve yanımızda durdu. Allâh Rasûlü’nün gelmesi üzerine Kur’ân okuyan kimse okumayı bıraktı. Rasûlullâh da selâm verdi ve:
«–Ne yapıyorsunuz?» diye sordu.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! O hocamızdır, bize Kur’ân okuyor. Biz de Allâh Teâlâ’nın kitâbını dinliyoruz.» dedik.
Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allâh’a hamd olsun!» dedi.46
Sonra Allâh Rasûlü, kendisini bizimle aynı seviyede tutarak ortamıza oturdu. Eliyle işâret edip:
«–Şöyle (halka yapın!)» dedi.
Cemaat hemen etrâfında halka oldu ve yüzlerini O’na doğru çevirdi. Nihâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizlere şu müjdeyi verdi:
«–Ey yoksul muhâcirler, müjdeler olsun! Sizlere kıyâmet gününde tam bir nûr müjdeliyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünyâ günleriyle) beş yüz sene eder.»” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666)
Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Âişe Vâlidemizle İzdivâcı
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Âişe vâlidemizin nikâhları hicretten evvel Mekke’de kıyılmış, ancak evlilikleri Medîne’de tahakkuk etmiştir.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatmaktadır:
Allâh Rasûlü Medîne’ye hicret ettiği zaman bizi ve kızlarını Mekke’de bırakmıştı. Daha sonra Zeyd bin Hârise ile Ebû Râfî’yi iki deve ve ihtiyaç duyacakları şeyleri almak üzere 500 dirhem parayla Mekke’ye gönderdi. Babam Ebû Bekir de Abdullâh bin Uraykıt’ı iki veya üç deve ile onlarla birlikte gönderdi. Kardeşim Abdullâh’a; annem Ümmü Rûmân’ı, beni ve kız kardeşim Esmâ’yı develere bindirerek göndermesi için haber yolladı.
Ebû Râfî, Fâtıma’yı, Ümmü Gülsüm’ü ve Sevde bint-i Zem’a’yı; Zeyd de Ümmü Eymen’i ve oğlu Üsâme’yi develere bindirdi. Hep birlikte yola çıktık.47 Minâ’dan Beyz mevkiine ulaştığımızda devemiz kaçtı. Biz hevdecin48 içindeydik. Annem; “Eyvâh kızcağızım! Eyvâh gelinciğim!” diyerek çırpınıyordu. Allâh Teâlâ devemizi sâkinleştirip bizi selâmete erdirdi.
Nihâyet sağ sâlim Medîne’ye vardık. (Allâh Rasûlü ile nikâhımız Mekke’de kıyılmış olduğu hâlde) ben âilemle birlikte kalıyordum. O sıralar, mescid ve civârındaki odalar yapılmıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âilesi kendi odalarına yerleştiler. Bir müddet sonra babam:
“–Yâ Rasûlallâh! Ehlinle evlenmekten Sen’i alıkoyan nedir?” diye sordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Mehirdir.” buyurdu.
Bunun üzerine babam Ebû Bekir, yardım olarak on iki buçuk ukıyye49 gönderince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mehrimi vererek Şevvâl ayı içinde benimle evlendi.50 Düğün için ne deve ne de koyun kesildi. Sâdece Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh-,51 Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’a büyük bir kapla yemek gönderdi.52
Medîne’nin Ahvâli
İslâm’ın ve müslümanların hükümrân olduğu Medîne dönemi, bütün cihânı aydınlatan dîn-i mübînin cihânşümûl prensiplerinin yerleştiği ve gazâlardaki şehîd ve gâzîlerin kanları ile de muhkemleştiği, ziyâdesiyle hamleli, vecdli ve hareketli bir devredir.
Allâh Rasûlü’ne ve muhâcirlere bütün imkânlarıyla kucak açmış olan Medîne’nin şartları, başlangıçta tam mânâsıyla rahat sayılmazdı. Hâlâ birtakım tehlikeler devâm etmekteydi. Çünkü Medîne’de Ensâr ve Muhâcirler’den başka bir de “münâfıklar ve yahûdîler” vardı ki, bunlar her fırsattan istifâde ederek İslâm’ın galebesine mânî olmaya çalışıyorlardı.
Münâfıklar, müslümanlığı dıştan kabûl etmiş görünseler de, içten içe eski putperestliklerine devâm etmekteydiler. Nûrunu muhakkak sûrette tamamlayacak olan Allâh Teâlâ, onları ağır bir şekilde tehdîd buyurdu:
وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُواْ عَلَى النِّفَاقِ لاَ تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُم مَّرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ
“Çevrenizdeki bedevîler içinde münâfıklar ve Medîneliler içinde de münâfıklıkta direnenler vardır. Onları Sen bilmezsin, ancak Biz biliriz. Kendilerine iki defâ azâb edeceğiz; onlar sonra da büyük bir azâba uğratılırlar.” (et-Tevbe, 101)
Gerçekten de münâfıklar, nifaklarında o derece mahâret kazanmışlardı ki, onların bu hâlini bâzen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bile sezemiyor, ancak Cenâb-ı Hak bildirdiği takdirde haberi oluyordu. Çünkü münâfıklar, kendilerine gelebilecek en ufak tenkit yollarını dahî hissediyor ve ona göre sinsi davranıyorlardı.
Bu arada Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i ve mü’minleri hicret etmek mecbûriyetinde bırakan Mekkeli müşrikler de boş durmuyor, Medîne’deki münâfıkların tutuşturduğu fitne ocağını körükleyip duruyorlardı. İslâm’ın orada yerleşip inkişâf etmesini hazmedemiyorlar, İslâm’ı ve müslümanları yok etmeleri için sürekli münâfıklara haber gönderiyorlardı. Bunu yapmadıkları takdirde bütün Arapları toplayıp üzerlerine gelerek mü’min, münâfık, müşrik ayırdetmeden bütün Medînelileri kılıçtan geçirmekle tehdîd ediyorlardı. Hattâ onların gözlerini korkutup mü’minler aleyhine iyice kışkırtmak için bir çete göndererek Medîne’deki sürülerini bile yağma ettirmişlerdi.
Durum çok nâzikleşmiş ve iyice tehlike arz eder hâle gelmişti. Müslümanlar, geceleri Medîne sokaklarında nöbet tutuyorlar ve bir baskın ihtimâline karşı her türlü tedbîri alıyorlardı. Hattâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bile gecelerini uykusuz geçiriyordu. Medîne dışına askerî birlikler gönderilerek her taraf kontrol altında tutuluyordu.
Diğer taraftan müslümanların en yaman düşmanı olan ve her an fırsat kollayan yahûdî kabîleleri vardı. Daha önce dînî mâlumâta sâhip oldukları için mü’minlerle en fazla mücâdeleyi onlar yapıyor ve pek çok müşkilât çıkarıyorlardı. Bu sebeple Medîne’de inzâl buyrulan ilk sûre olan Bakara Sûresi’nde yahûdîleri İslâm’a dâvet husûsuna büyük ehemmiyet verilmiştir. Umûmî olarak bütün insanları dâvet ettikten sonra, 40 ve 162. âyetler arasında, 123 âyette husûsiyle İsrâîloğulları’ndan bahsedilmiş, neredeyse sûrenin yarısından fazlası onlara tahsîs edilmiştir. Burada gâh onlara hitâb edilmekte, gâh onlardan gâip sîgasıyla bahsedilmekte, gâh iddiâları reddedilmekte, gâh kendilerine bahşedilen nîmetler hatırlatılarak gönüllerinde îmân arzusu uyandırılmak istenmektedir.53
a
Yahûdî şâir Ka’b bin Eşref, Hazret-i Peygamber’i hicveder ve Kureyş müşriklerini O’nun aleyhine tahrik ederdi. Kureyş’in müşrik şâirleri de Allâh Rasûlü aleyhine şiirler söylerlerdi. Ensâr’ın en güçlü şâiri Hassân bin Sâbit -radıyallâhu anh-, Mekkeli müşrikleri hicvetmek için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den izin istedi. O da izin verdi.54
O devirde şiir, günümüzdeki medya gibi güçlü bir tesire sâhipti. Allâh Rasûlü, şâir Hassân bin Sâbit için mescide husûsî bir minber koymuştu. Hassân, orada Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sözleriyle inciten kimseleri hicvederdi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“Allâh’ın Rasûlü’nü müdâfaa ettiği müddetçe Rûhu’l-Kudüs (Cebrâîl) Hassân ile birliktedir.”buyururdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 87/5015)
Yahûdîler ve müşrikler Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e ve ashâbına bu şekilde eziyet ederlerken Allâh Teâlâ, Habîbi’ne sabır ve affı emretmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bedir Gazvesi’nden önce birgün, hasta olan Sa’d bin Ubâde’yi ziyârete gitmek üzere bir merkebe binmiş, Üsâme bin Zeyd’i de terkisine almıştı. Yolda, Abdullâh bin Übey bin Selûl’ün de bulunduğu bir meclise uğradı. Abdullâh bin Übey o sırada henüz müslüman oldum diyerek bey’at etmemişti. (Küfrünü açıkça ortaya koyuyordu.) Meclis; müslümanlar, yahûdîler, puta tapan müşrikler olmak üzere muhtelif dinlere mensup kimselerden oluşuyordu. Abdullâh bin Revâha da meclisteydi. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bineğinin tozu meclise ulaşınca, Abdullâh bin Übey burnunu elbisesinin ucuyla kapatarak:
“–Bizi tozutma.” dedi.
Allâh Rasûlü onlara selâm vererek durdu, bineğinden indi, onları Allâh’a îmâna dâvet etti ve Kur’ân okudu.
Abdullâh bin Übey:
“–Be hey adam! Bunları söylemekle iyi yapmıyorsun. Eğer söylediklerin hak ise meclisimizde bize eziyet verme, git evine, Sen’i dinlemeye gelenlere bunları anlat!” dedi.
Abdullâh bin Revâha:
“–Bilâkis ey Allâh’ın Rasûlü! Sen bizim meclislerimize gel, biz bunu çok seviyoruz.” dedi.
Müslümanlar, müşrikler ve yahûdîler atışmaya başladılar. Neredeyse birbirlerine hücûm edeceklerdi ki, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- onları sâkinleştirdi. Gerginlik bitince, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayvanına bindi ve yoluna devâm edip Sa’d bin Ubâde’nin yanına geldi. Ona hâdiseden bahsetti. Sa’d:
“–Yâ Rasûlallâh! Onu affet, hoşgör. Sana kitâbı indiren Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Sen’i peygamber olarak gönderdiğinde bu belde halkı onu reis yapmak ve başına krallık tâcını giydirmek üzere anlaşmışlardı. Allâh Sen’i hak dîn ile gönderip onun krallığını suya düşürünce çok üzüldü, yeryüzü âdeta ona daraldı, nefes alamaz hâle geldi. Herhâlde bu yaptıkları ondandır.” dedi.
Allâh Rasûlü de Abdullâh bin Übey’in bu davranışını affetti. Bu hâdise üzerine:
لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيراً وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُور
“Muhakkak siz, mallarınız ve canlarınız husûsunda imtihân olunacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden eziyet verici birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allâh’tan gereği gibi korkarsanız, şüphesiz ki bu, azmedilmesi gereken şerefli işlerdendir.” (Âl-i İmrân, 186) âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Peygamber Efendimiz ve ashâbı, kıtâl âyetinin nüzûlünden önce müşriklerden ve ehl-i kitâbdan gördükleri bu nevî eziyetler sebebiyle onları, -emrolundukları üzere- affederlerdi.55
Savaşa İzin Verilmesi:“Size Savaş Açanlara Siz de Savaş Açın!”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e önceleri, müşriklerle savaşma izni verilmemişti. Müşrikleri Allâh Teâlâ’nın birliğini kabûle dâvet etmek, karşılaşacağı işkencelere katlanmak, câhillerin uygunsuz davranışlarına sabredip aldırış etmemek ve bunlara göz yummakla vazîfeliydi. Kureyş müşrikleri ise Allâh Rasûlü’ne tâbî olanları dinlerinden döndürmek için işkenceden işkenceye uğratıyorlardı. Müslümanların kimisi tahammül edilmez işkencelerle dinlerinden döndürülmüş, kimisi dinleri uğruna Habeşistan’a, kimisi de Medîne’ye hicret etmiş, doğup büyüdükleri yurtlarını yuvalarını terk etmek zorunda kalmışlardı.
Hâdiseler öyle bir seyirle akıp gitmeye başlamıştı ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in o güne kadar tâkip ettiği “sabır ve tahammül” siyâseti ile sulhu yaşatabilmek artık mümkün değildi. Nitekim Peygamber Efendimiz sabır ve tahammülden sonra sarıldığı müdâfaa silâhının da kâfî gelmediğini görerek Rabbine sığındı. O’nun vahyini bekledi.
Nihâyet müşriklerin iyice azgınlaştıkları, Allâh’ın kendilerine ihsân ettiği nîmetlere nankörlük edip Rasûlü’nü tekzîb ettikleri, müslümanları şiddetli işkencelere uğratıp kendi yurtlarında tedirgin ettikleri bu zamanda; dîni, vatanı ve mü’minleri muhâfaza için zarûret hâline gelmiş olan cihâd hamlesine izin veren âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ
(39)
الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيراً وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ
(40)
“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş husûsunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allâh, onlara yardıma mutlak sûrette kâdirdir. Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allâh’tır.» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allâh, bir kısım insanları(n kötülüklerini)diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allâh’ın ismi çokça zikredilen manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allâh, kendisine (dînine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allâh, güçlüdür, gâliptir.” (el-Hac, 39-40)
وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ
“Size karşı savaş açanlara, siz de Allâh yolunda savaş açın! Fakat haddi aşmayın! Muhakkak ki Allâh, haksız yere saldıranları sevmez.” (el-Bakara, 190)
Cenâb-ı Hak, savaşın hangi sebep ve gâye için yapılacağına dâir hükmünü de şöyle bildirdi:
وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ
“Artık fitne kalmayıncaya ve dîn tamâmen Allâh’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!..” (el-Enfâl, 39)
Harbe izin verilmesi, İslâm’a ve müslümanlara karşı takınılan hasmâne tavrın bir netîcesidir. Toplumun varlığını koruyabilmesi için zarûrî olan ve “zarûrât-ı hamse” denilen beş kıymetin, yâni “mal, can, nesil, akıl ve dîn”in korunması ve düşman saldırılarına karşı müdâfaa edilmesi için cihâd farz kılınmıştır. Bu ilâhî emir ile, dinden saptıranların cezâsını bulması ve ilâhî hakîkatlerin teblîği önündeki engellerin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir.
Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamberler Sultânı’nın bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen, büyük ve çetin harpler yapmış olması, ictimâî sulh ve sükûnun temini ve tevhîd mücâdelesi zarûretine binâen idi. Bu sebepledir ki Sevgili Peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde:
“Ben rahmet ve savaş peygamberiyim!” (Ahmed, IV, 396) buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, cihâd iznini ve emrini bildirdiği âyetlerin yanı sıra, Rasûlü’nü ve mü’minleri bu ilâhî emre teşvîk eden âyet-i kerîmeler de inzâl buyurdu:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
(64)
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ
(65)
“Ey Peygamber! Sana ve Sana tâbî olan mü’minlere Allâh yeter! (Düşmandan aslâ çekinme! Hattâ) ey Peygamber! Mü’minleri (onlara karşı) savaşa teşvîk et!..” (el-Enfâl, 64-65)
أَلاَ تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّواْ بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُم بَدَؤُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَوْهُ إِن كُنتُم مُّؤُمِنِينَ
(13)
قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ
(14)
وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ
(15)
“(Ey mü’minler!) Verdikleri sözü bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve üstelik ilk önce kendileri sizinle savaşmaya başlamış olan kavme karşı savaşmaz mısınız? Onlardan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız bilin ki, Allâh, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. Onlarla savaşın ki, Allâh sizin ellerinizle onları cezâlandırsın, onları rezîl etsin, sizi onlara gâlip kılsın, mü’minlerin gönüllerini ferahlatsın ve mü’minlerin kalblerinden (zâlimlere karşı birikmiş olan)öfkeyi (onların hakkından gelmek sûretiyle) alsın!” (et-Tevbe, 13-15)
Bu âyet-i kerîmelerle birlikte cihâddan geri kalmama husûsunda da îkâzlar geldi:
كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde size farz kılındı. Hoşlanmadığınız bir şey çoğu kere sizin için hayırlı olabilir. Yine sevdiğiniz bir şey de çoğu kere hakkınızda şer olabilir. Allâh bilir, siz bilemezsiniz.” (el-Bakara, 216)
مَا كَانَ لِأَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُم مِّنَ الأَعْرَابِ أَن يَتَخَلَّفُواْ عَن رَّسُولِ اللّهِ وَلاَ يَرْغَبُواْ بِأَنفُسِهِمْ عَن نَّفْسِهِ
“Medîne halkına ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, savaşta Allâh’ın Peygamberi’nden geri kalmaları ve O’nun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz!..” (et-Tevbe, 120)
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler, size Allâh’tan, Rasûlü’nden ve Allâh yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise artık Allâh’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allâh, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez!” (et-Tevbe, 24)
Bu ilâhî beyanlardan sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’na tâbî olan mü’minler, müşriklere karşı savaşmak üzere her bakımdan ciddî bir hazırlık içine girdiler.
Allâh Yolunda Cihâd
Umûmî mânâsıyla cihâd, kişinin nefsini tezkiye ve terbiye ile uğraşması, Allâh’ın emirlerini ihlâsla yerine getirmesi, haramlarından kaçınması,56 müslüman kardeşine nasihatte bulunması, müslüman olmayan birine İslâm’ı delilleriyle anlatıp iknâ etmesi57 ve dînini, nâmusunu, canını, vatanını, neslini, malını mülkünü korumak, İslâm’ı yaymak ve buna mânî olan engelleri ortadan kaldırmak için can, mal, dil ve diğer bütün imkânlarla mücâdele ve muhârebe etmesi mânâlarına gelir.58
Bu sebeple cihâd kelimesi, nefisleri ıslâh edip Allâh Teâlâ’nın rızâsı için, i’lây-ı kelimetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) uğrunda fert ve cemiyet olarak İslâmî bir hayat yaşama maksadıyla sarf edilen bütün cehd ve gayretleri ifâde etmektedir. Bu bakımdan Allâh Rasûlü’nün yirmi üç senelik nübüvvet hayâtının tamâmen bu uğurda geçtiğini söylemek mübâlağa sayılmaz.
Allâh Teâlâ can ve mal nîmetlerini birer imtihan sebebi kılmış ve bunlarla kendi yolunda cihâd etmemiz için pek çok îkazda bulunmuştur. Nitekim bu husustaki âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
لَـكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ جَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Peygamber ve O’nunla berâber inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (et-Tevbe, 88)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ
(10)
تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
(11)
“Ey îmân edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti göstereyim mi? Allâh’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allâh yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (es-Saff, 10-11)
Birgün ashâb-ı kirâm, Varlık Nûru Sevgili Peygamberimiz’e:
“–Yâ Rasûlallâh, hayırlı insan kimdir?” diye sordular.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Canı ve malı ile Allâh yolunda cihâd eden mü’mindir.” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 2; Müslim, İmâret, 122)
Âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulan mal ve can ile cihâddan maksat, yalnız silâhla savaşmak değildir. Zîrâ silâh, zulmü kaldırmak, hakkı tevzî etmek gibi zarûret hâllerinde kullanılan bir vâsıtadır. Asıl fetih ise gönüllerin fethidir ki, o, başta sözlü ve yazılı teblîğ olmak üzere pek çok vâsıta ile îfâ edilebilir.
Nitekim cihâd âyetlerinin çokça indiği Mekke döneminde mü’minlerin henüz ciddî bir harp gücü yoktu. Onlar, câhiliye insanlarının terörüne karşı İslâm’ı, yâni insanlığı, hakkı, adâleti tevzî ve teblîğ adına sâdece bir mü’min şahsiyeti sergileyebiliyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm, onların bu hâlini “büyük cihâd” diye isimlendirmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا
“Kâfirlere aslâ boyun eğme! Ve bu (Kur’ân) ile onlara karşı büyük bir mücâhede örneği sergile!” (el-Furkân, 52)
Âyette geçen “جِهَادًا كَبِيرًا” tâbiri, İslâm’ın gâlip gelmesi, yâni insanlığın hidâyet ve huzur bulması yolunda bütün imkân ve kaynakları seferber etmek ve Allâh’ın dînini yüceltmek için hâl ve kâl ile teblîğde bulunmak demektir. Gerçekten de teblîğ yaparak cihâdda bulunmak, düşmana karşı silâhla mücâdele etmekten daha mühim ve daha faydalıdır. Peygamber Efendimiz de ilk yıllarda cihâdını sâdece Kur’ân-ı Kerîm ile yapıyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de insanları hidâyete kavuşturma gâyesiyle “Allâh yolunda cihâd etme”ye dâir pek çok ifâde yer almaktadır. Ancak bunların mahdud bir kısmında sıcak savaş demek olan kıtâlden bahsedilir ki, o da ancak zarûret durumunda söz konusu olabilir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in katıldığı gazveler, umûmiyetle müdâfaa harbidir. Bedir, Uhud ve Hendek’te olduğu gibi… Mûte ve Tebük, muhtemel bir saldırıyı bertarâf etmek için yapılan bir müdâfaadır. Mekke’nin fethi ise, müslümanların gasbedilmiş haklarının geri alınması düşüncesiyle ve Mekkelilerin, müslümanlarla yaptıkları antlaşma şartlarını ihlâl etmeleri üzerine vukû bulmuştur. Yâni “Rahmet Peygamberi” olan Allâh Rasûlü’nün bütün harplerinin temelinde engin bir merhamet ve adâlet düşüncesi yer almış ve insanlık için birer rahmet olmuştur. Zîrâ İslâm’da savaşın asıl hedefi; insanları öldürmek,59ganîmet elde etmek, yeryüzünü tahrip etmek, şahsî çıkar sağlamak, maddî menfaat elde etmek veya intikam almak değil; bunların aksine, zulmü ortadan kaldırmak, inanç hürriyetini temin etmek, insanları hidâyete kavuşturmak ve her türlü haksızlığı gidermektir.
Allâh Rasûlü’nün bütün savaşları umûmî olarak ele alındığında şu görülür ki, İslâm’da müdâfaa ve i’lâ-yı kelimetullâh, yâni Allâh’ın dînini yüceltmek gâyeleri dışında yapılabilecek bir harp yoktur. Sırf toprak elde etmek için yapılan savaşlar, insanlığın yüz karası bir zulümdür. Hâlbuki İslâm’da savaş, mutlakâ hakkı tevzî, hidâyete vesîle olmak ve zulmü bertarâf etmek gibi ulvî maksatlara dayanır. Zîrâ Kur’ânî ifâdeyle:
مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا
“…Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim (de) bir canın hayatta kalmasına vesîle olursa bütün insanlara hayat bahşetmiş gibi olur…” (el-Mâide, 32)
İşte bu ölçüler dâhilinde ve İslâmî gâyeler uğrunda mü’minlerin mallarıyla ve canlarıyla yapacakları her türlü gayret ve fedâkârlık, Hak katında cenneti satın almak gibi büyük bir ilâhî lutfa medâr olacaktır. Ancak her hususta olduğu gibi bu hususta da ihlâs çok mühimdir. Nitekim Abdullâh bin Amr -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Bana cihâd ve gazâ hakkında bilgi ver.” deyince Peygamber Efendimiz:
“–Ey Abdullâh! Eğer sen Allâh’ın rızâsını umarak ve zorluklara katlanarak çarpışırsan, Allâh da seni kıyâmet günü o hâl üzere diriltir. Eğer sen gösteriş ve övünme için çarpışırsan Allâh da seni kıyâmet günü o hâl üzere diriltir.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 24/2519)
Yine Peygamber Efendimiz’e bir bedevî gelip:
“–Şeref ve şan kazanmak, medhedilmek, ganîmet elde etmek veya gösteriş için çarpışan kimse hakkında ne buyurursun?” diye sordu.
Başka birisi de:
“–Yâ Rasûlallâh! Allâh yolunda savaşmak nedir? Kimi kızarak, kimi hamiyetinden dolayı savaşıyor.” diye sordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kim yalnızca Allâh’ın dîni en yüce olsun diye çarpışırsa, işte onun cihâdı Allâh yolundadır!”buyurdu. (Buhârî, İlim, 45; Müslim, İmâre, 149-150)
Birisi de:
“–Yâ Rasûlallâh! Bir adam Allâh yolunda çarpışmak ve aynı zamanda dünyâ malından bir şeyler elde etmek de isterse, buna ne buyurursunuz?” diye sorunca Peygamber Efendimiz:
“–Ona bir ecir ve sevap yoktur!” buyurdu.
Bu cevap ashâb-ı kirâma çok ağır geldi. (Çünkü bu derece ihlâs sâhibi olabilmek çok zordu.) Ashâb, soruyu soran sahâbîye:
“–Sen Rasûlullâh’a sorunu tekrarla. Herhâlde cevâbı iyi anlayamadın.” dediler. (Çünkü ashâb, daha kolaylaştırıcı bir cevap almayı ümîd ediyorlardı.) Adam bu minvâl üzere sorusunu üç kez tekrarladı. Efendimiz her seferinde:
“–Ona sevap yoktur!” cevâbını verdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 24/2516)
Peygamber Efendimiz’in fem-i saâdetlerinden Allâh yolunda cihâdın fazîletine dâir pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
“Bir gün ve bir gece hudut nöbeti tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibâdetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şâyet kişi bu nöbet esnâsında ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevâbı kıyâmete kadar devâm eder, şehîd olarak rızkı da devâm eder ve kabirdeki suâl meleklerinden emniyet içinde olur.” (Müslim, İmâre, 163)
“Allâh yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyâdan ve dünyâ üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin kamçısının cennetteki yeri, dünyâdan ve dünyâ üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Kulun, Allâh yolunda akşamleyin veya sabah erken vakitteki yürüyüşü de dünyâdan ve dünyâ üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd 6, 73, Rikâk 2; Müslim, İmâre 113-114)
“Allâh Teâlâ kendi yolunda cihâda çıkan kimseye: «Onu sâdece benim yolumda cihâd, bana îman, benim rasûllerimi tasdîk yola çıkarmıştır.» buyurarak kefil olur. Allâh o kimseyi şehîd olursa cennete koymaya, gâzî olursa mânevî ecre ve dünyâlık ganîmete kavuşmuş olarak evine döndürmeye kefil olur. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh yolunda açılan bir yara, kıyâmet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur.” (Müslim, İmâre, 103; Nesâî, Îman, 24)
“Cennete giren hiç kimse dünyâya geri dönmek istemez. Yeryüzünde bulunan her şey (kat kat fazlasıyla) orada da vardır. Ancak şehîd, gördüğü ikram sebebiyle dünyâya on defâ dönüp her seferinde şehîd düşmeyi temennî eder.” (Buhârî, Cihâd, 21; Müslim, İmâre, 108-109)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Allâh yolunda gösterdiği gayretlerin ve yaptığı gazâların gâyesini şöyle açıklamıştır:
“Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye, namazı kılıp zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmak bana emrolundu. Onlar bunu kabûl edince, İslâm’ın emrettiği cezâlar hâriç, canlarını ve mallarını elimden kurtarmış olurlar.” (Buhârî, Îman, 17)
Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gece baskın yapmayıp sabahı bekler, ezân sesi işitecek olursa dururdu.60 Gönderdiği seriyyelere de:
“Bir mescid gördüğünüz veya müezzinin sesini işittiğiniz zaman, orada hiç kimseyi öldürmeyin!” buyururdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 91/2635; Ahmed, III, 448-449)
Müslim bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizi bir seriyye ile göndermişti. Hücûm edeceğimiz yere geldiğimizde atımı hızlandırarak arkadaşlarımı geçtim. Feryâd eden kadınlar ve çocuklarla karşılaştım. Onlara:
“–Canınızı kurtarmak ister misiniz.” diye sordum. “Evet.” dediler.
“–Öyleyse «Lâ ilâhe illâllâh Muhammedün Rasûlullâh» deyiniz de kurtulunuz.” dedim. Onlar da bunu söylediler. Arkadaşlardan bâzıları:
“–Sen bize ganîmeti harâm ettin.” diyerek bu davranışımdan dolayı beni kınadılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına döndüğümüz zaman da yaptığım şeyi O’na haber verdiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni çağırıp hareketimi takdîr etti ve:
“–Muhakkak ki Allâh sana onlardan her bir insan için şu kadar şu kadar sevap yazdı.”buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101/5080)
Büreyde -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, herhangi bir askerî birliği cihâda göndereceği zaman kumandana, Allâh’a karşı takvâlı, yanındaki müslümanlara karşı hayırlı olmasını ve iyi davranmasını tavsiye eder sonra da şöyle buyururdu:
“Allâh’ın ismiyle, Allâh’ın yolunda gazâ ediniz. Allâh’ı tanımayanlarla çarpışınız. Ganîmet mallarına hıyânette bulunmayınız. Zulüm etmeyiniz. Burun, kulak kesmeyiniz. Çocukları öldürmeyiniz. Müşriklerden olan düşmanlarınızla karşılaştığınız zaman, onları şu üç şeyden birini kabûle dâvet ediniz:
1. Onları İslâm’a dâvet edin. İcâbet ederlerse kendilerini serbest bırakın.
2. Eğer müslüman olmazlarsa, onları cizye vermeye dâvet edin. Buna icâbet ederlerse yine kendilerini serbest bırakın.
3. Eğer cizye vermeyi de kabûl etmezlerse, Allâh’tan yardım dileyerek onlarla savaşın!..”(Müslim, Cihâd, 3; Tirmizî, Siyer, 48/1617; Ahmed, V, 352, 358)
Bâzı Seriyyeler
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’deki müslümanları rahatsız eden, umre yapmalarına mânî olan ve münâfıkları mü’minler aleyhine kışkırtan Mekkelilerin, Sûriye’ye gittikleri ticâret yollarını keserek,61 onları ticârî ve iktisâdî bakımdan sıkıntıya düşürmek sûretiyle müslümanlar aleyhine güçlenmelerine mânî olmak istedi.62 Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-, bu maksatla hicretten yedi ay sonra Ramazan ayında Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh-’ın maiyyetine 30 Muhâcir vererek Sîfü’l-Bahr’a63 gönderdi (Receb 8 / Kasım-Aralık 629).
Şam’dan Mekke’ye dönen ticâret kervanı 300 süvârînin himâyesinde Sîfü’l-Bahr’a gelmiş bulunuyordu. İçlerinde Ebû Cehil de vardı. Çarpışmak için saf bağlandığı esnâda, iki tarafın da dostu ve müttefiki olan Mecdî bin Amr araya girerek tarafları çarpışmaktan vazgeçirdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mecdî’nin arabuluculuk yapıp çarpışmaya mânî olmasından memnun kaldı ve bu husustaki başarısını takdîr buyurdu. Onun gönderdiği elçilere de elbiseler hediye etti.64
Peygamber Efendimiz, hicretin 8. ayının başında Şevvâl ayı içinde Ubeyde bin Hâris -radıyallâhu anh-’ı aynı maksatla Râbığ’a65 göndermişti. Maiyyetinde 60 veya 80 kadar Muhâcir vardı.
Kureyşliler, Ebû Süfyân’ın kumandası altında 200 kişi idiler. Çarpışmak için ne saf bağladılar, ne de kılıç sıyırdılar. Ancak, aralarında hafif bir çatışma ve ok gösterisi yapıldı. Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh-, o gün ilk oku attı ve İslâm’da ilk ok atma şerefine nâil oldu. Müşrikler, müslümanlara yardımcı kuvvetler geleceğini sanarak korktular ve iki taraf birbirlerinden ayrıldı.
Müslüman oldukları hâlde o güne kadar Allâh Rasûlü’nün yanına gelmeye muvaffak olamayan Mikdâd bin Amr ile Utbe bin Gazvan, arzularına nâil olmak ümîdi ile müşriklerin yanına katılıp yola çıkmışlardı. Müslümanları görünce, müşriklerden kurtularak mü’minlerin safına geçtiler. 66
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye hicretten 9 ay sonra yâni Zilkâde ayında Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh-’ı 8 veya 20 kişi ile Harrâr’a67 gönderdi (Zilkâde 1 / Mayıs 623).
Sa’d -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:
«–Ey Sa’d! Harrâr’a varıncaya kadar git! Çünkü Kureyşlilerin kervanı oradan geçecektir.»buyurdu.
Gündüzleri gizlenip geceleri yürüyerek yol aldık. Beşinci günün sabahında oraya vardığımızda kervan bir gün önce geçmişti. Allâh Rasûlü Harrâr’dan ileri geçmememi emretmişti. Böyle olmasaydı belki onlara yetişebilirdim.”
Mücâhidler, hiçbir çarpışma yapmadan, Medîne’ye döndüler.68
Hicretin on birinci ayının başlarında, Safer ayında, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat kendileri Ebvâ (Veddân)69 Gazvesi’ne çıktı (Safer 2 / Ağustos 623). Bu, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği ilk seferdi. Ensâr’dan Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh-’ı Medîne’de yerine vekil bıraktı.
Bu gazvede müşriklerle karşılaşılmadı, ancak Kinâne kabîlesinden Damrâoğulları ile bir antlaşma yapıldı. Buna göre, Peygamber Efendimiz onlarla çarpışmayacağı gibi, onlar da Peygamberimiz’le savaşmayacaklar, müslümanlara karşı yığınak yapmayacaklar, düşmana da yardım etmeyeceklerdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta aralarında bir yazı da yazdırdı. Ebvâ seferi 15 gün sürdü.70
Görüldüğü gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her fırsatta sulh ve selâmete meyletmiş, insanlara dâimâ rahmet ile muâmele etmiştir.
HİCRETİN İKİNCİ SENESİ Bâzı Gazveler ve Batn-ı Nahle Seferi
Hicretin on üçüncü ayının başlarında, Rabîulevvel ayı içinde, yüz kişilik bir kuvvetin himâyesindeki iki bin beş yüz develik Kureyş kervanıyla karşılaşmak maksadıyla Buvât71Gazvesi gerçekleştirildi. (Rabîulevvel 2 / Eylül 623) Ensâr’dan Sa’d bin Muâz -radıyallâhu anh-’ı Medîne’de yerine vekil bırakan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iki yüz müslümanla yola çıktı. Herhangi bir karşılaşma ve çarpışma olmadan Medîne’ye dönüldü.72
Aynı günlerde, Medîne’ye üç mil uzaklıktaki Akîk nâhiyesinin Cemmâ Dağı’nda yayılmakta bulunan deve ve sığırları sürüp götüren Kürz bin Câbir’i yakalamak için Sefevân73 Gazvesi yapıldı. (Rabîulevvel 2 / Eylül 623) Buna “Bedrü’l-Ûlâ: İlk Bedir Seferi” de denilir. Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anh-’ı yerine vekil bırakarak sefere çıkan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sefevân’a kadar gitti ise de Kürz kaçtığı için, geri döndü. Bu zât ise daha sonra İslâm’a girdi ve iyi bir müslüman oldu.74
Hicretin on altıncı ayında Cemâziyelâhir ayı içinde de Zü’l-Uşeyre Gazvesi’ne çıkıldı (Cemâziyelâhir 2 / Kasım 623), Müdlicoğulları ve müttefikleriyle antlaşma yapıldı.75
Bu sırada, vaziyeti kontrol için gönderilen ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in halasının oğlu Abdullâh bin Cahş -radıyallâhu anh- tarafından kumanda edilen bir birlik, “Batn-ı Nahle” mevkiinde Mekkelilerin bir kervanını vurdu. Bu durumu fırsat bilen ve devamlı Medîne’nin üzerine yürümek için bahâne arayan Mekkeli müşrikler galeyâna geldi.
Hazret-i Peygamber ve müslümanlar aleyhine yaygara koparan müşrikler, Batn-ı Nahle hâdisesinin haram aylardan Receb ayına rastlaması münâsebetiyle de:
“–Muhammed, haram ayı helâl yaparak kan döktü. Esir aldı ve mal gasbetti.” dediler.
Aslında bu çarpışmayı Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- emretmemiş, hâdiseyi sonradan duyduğunda Abdullâh’a:
“–Ben size haram olan ayda çarpışmayı emretmedim!” buyurmuşlar ve ganîmetten bir şey almaktan çekinmişlerdi. Bunun üzerine de mücâhidler çok üzülmüş, helâk olacaklarını zannetmişlerdi.76 Fakat müşriklerin, bu işi iyice büyütüp aleyhte propaganda yapmaları üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَإِخْرَاجُ أَهْلِهِ مِنْهُ أَكْبَرُ عِندَ اللّهِ وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ وَلاَ يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّىَ يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُوا
“Sana haram ayı, yâni onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allâh yolundan çevirmek, Allâh’ı inkâr etmek, Mescid-i Harâm’ın ziyâretine mânî olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allâh katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. (Ey Rasûlüm!) Eğer onların güçleri yetse, dîninizden döndürünceye kadar (haram veya helâl aya bakmaksızın) sizinle savaşa devâm ederler…” (el-Bakara, 217)
Âyetin nüzûlüyle rahatlayan Abdullâh bin Cahş ve arkadaşları:
“–Yâ Rasûlallâh! Mücâhidlere verilen ecir gibi bizlere de ecir verilir mi?” diye sordular. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أُوْلَـئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّهِ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“O kimseler ki îmân ettiler, hicret ettiler ve Allâh yolunda savaştılar. İşte onlar, Allâh’ın rahmetini umabilirler. Allâh çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”(el-Bakara, 218)
Bu ilâhî beyanlar, mü’minleri mânen takviye ederken müşrikleri de müslümanlar aleyhine gittikçe hırslandırıyordu. Zâten bu âyetler nâzil olmasa da müşrikler, mü’minlere karşı hınç yüklü idiler. Çünkü müslümanlar gün geçtikçe çoğalıyor, İslâm Devleti güçleniyordu. Hattâ o sıralar Allâh Rasûlü’nün Medîne’de yaptırdığı bir nüfus sayımıyla, îmân eden erkeklerin sayısı bin beş yüz olarak tespit edilmişti.77 Bu sayının gittikçe arttığı da düşünülürse, hiç de küçümsenecek bir rakam olmadığından tabiî olarak müşrikler için yavaş yavaş tehlike arz etmeye başlamıştı. Ayrıca Medîne, Mekkeli müşriklerin hayat damarı olan ticâret yolu üzerinde idi. Bunun için tehlike büyümeden bertarâf etmenin çâresini düşündüler. Netîcede vardıkları karar, Medîne’ye saldırmak oldu.
a
Abdullâh bin Cahş -radıyallâhu anh-’ın aldığı esirler arasında Hakem bin Keysân da vardı. Fahr-i Âlem Efendimiz Hakem’i İslâm’a dâvet etti. İslâm’ı bütün tafsîlâtı ile uzun uzadıya anlattı. Şüphelerini yok etmek için defâlarca tekrar etti. Allâh Rasûlü’nün bu kadar gayret sarf etmesine rağmen Hakem’in hâlâ müslüman olmamasına öfkelenen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Bununla ne diye konuşup durursun. Vallâhi o hiçbir zaman müslüman olmaz! Müsâade et, boynunu vurayım da cehenneme gitsin!” dediyse de Peygamber Efendimiz Hakem’e İslâm’ı anlatmaya devâm etti. Hakem dikkatini toplayarak:
“–İslâm nedir?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmen ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet getirmendir!” buyurdu.
Hakem:
“–Müslüman oldum.” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ashâbına dönerek:
“–Eğer ben, biraz önce size uysaydım, o şimdi cehenneme gitmişti!” buyurdu.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:
“Hakem’in müslüman olduğunu görünce sanki bütün geçmiş ve gelecek şeyler beni sıktı! Kendi kendime: «Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- benden daha iyi bilirken, ben nasıl O’na karşı bir şey istemeye kalkarım?!» dedim. Sonra da: «Benim maksadım ancak Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanmaktı.» diyerek kendimi tesellî ettim. Hakem müslüman oldu. Vallâhi müslümanlığını da güzelleştirdi. Allâh yolunda cihâd etti ve Bi’r-i Maûne’de şehîd edildi.” (İbn-i Sa’d, IV, 137-138; Vâkıdî, I, 15-16)
Bu hâdiseden, İslâm’ı, kızıp öfkelenmeden, leyyin (yumuşak) bir lisanla, sabırla, hikmet ve güzel öğütle teblîğ etmek gerektiği anlaşılmaktadır.
Kıblenin Değişmesi
Hicretten sonra müslümanlar Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılıyorlardı. Bu hâl, hicretin on altı veya on yedinci ayına kadar böyle devâm etti. Ancak yahûdîler, bu durumdan kendilerine bir pay çıkararak üstünlük iddiâ ediyorlar, bu da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek gönlünü mahzûn ediyordu. Zîrâ O’nun gönlündeki kıble, Kâbe idi. Bu gerçekleştiği takdirde, aynı zamanda Mekke’nin fethi için ilk adım atılmış olacaktı. Bunun için ilâhî müsâadenin gelmesini hasretle bekliyorlardı. Henüz bu müsâade gelmediği için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in arzusu da düşünceden ileri gitmiyor, sabredip bekliyordu. Nihâyet Receb ayı ortalarında bir pazartesi günü Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Selimeoğulları’nın mescidinde öğle namazını kıldırırken Cenâb-ı Hak vahyini gönderdi:
قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
“(Ey Rasûlüm!) Biz Sen’in yüzünün (yücelerden haber bekleyerek) göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. İşte şimdi Sen’i, memnûn olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir! (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin! Şüphe yok ki ehl-i kitâb, onun Rablerinden gelen bir hakîkat olduğunu çok iyi bilirler. Allâh onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (el-Bakara, 144)
Bu esnâda ikinci rekâtın sonuna gelmiş olan Rasûl-i Ekrem Efendimiz, derhâl yönünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Cemaat de saflarıyla berâber döndüler. Hep birlikte yeni kıbleye yöneldiler. Böylece namazın diğer iki rekâtı, Kâbe’ye doğru kılındı. Bu sebeple o mescide, iki kıbleli mescid mânâsına gelen “Mescidü’l-Kıbleteyn” denildi.78
Bu namazı Âlemlerin Efendisi ile kılanlardan biri, oradan ayrıldıktan sonra bir başka mescide uğradı. Cemaat namaz kılıyordu ve tam rükû hâlinde idiler. Onlara:
“–Şehâdet ederim ki, Hazret-i Peygamber ile Kâbe’ye doğru namaz kıldık!” diye seslendi. Bunun üzerine cemaat oldukları yerde Kâbe’ye yöneldiler.
Kıblenin değişmesi, mü’minler arasında çok güzel netîceler verirken; müşrik, münâfık ve yahûdîler arasında çeşitli dedikodulara yol açtı. İslâm düşmanları ileri-geri konuşmaya başladılar. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
سَيَقُولُ السُّفَهَاء مِنَ النَّاسِ مَا وَلاَّهُمْ عَن قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُواْ عَلَيْهَا قُل لِّلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ
“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: «Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: «Doğu da batı da Allâh’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.»” (el-Bakara, 142)79
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Âyet-i kerîmenin emriyle Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- kıbleyi Kâbe’ye çevirince müslümanlar:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Beytü’l-Makdis’e yönelerek namaz kılmış ve şimdi ölmüş olan kardeşlerimizin namazları ne olacak?» diye sordular.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti inzâl buyurdu:
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
“İşte böylece sizin insanlığa şâhitler olmanız, Rasûl’ün de size şâhid olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık. Sen’in (arzulayıp da şu anda) yöneldiğin kıbleyi(Kâbe’yi) Biz ancak Peygamber’e tâbî olanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz için kıble yaptık. Bu, Allâh’ın hidâyet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allâh, sizin îmânınızı aslâ zâyî edecek değildir. Zîrâ Allâh, insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.” (el-Bakara, 143)80
Kıblenin değişmesi, çok mühim ve büyük bir hâdisedir. Husûsiyle ihtivâ ettiği, önceki kıblenin neshedilmesi hâdisesi, şeytanların fitne ve fesat çıkarıp insanları aldatmaya bahâne ve fırsat bilecekleri çok ince bir meseledir. Bundan dolayı kıble hakkındaki emirler birkaç defâ tekrar edilmiş, bir defâ Hazret-i Peygamber’e, bir defâ mü’minlere, bir defâ da her iki gruba birlikte, gerek ikâmet gerek sefer hâllerinde, her nerede olurlarsa olsunlar, bu kıblede sebât etmeleri mufassal ve te’kîdli bir üslûb ile emredilmiştir.81
Aşağıdaki âyette, bâzı hikmetler de açıklanmak sûretiyle bu husustaki te’kîd ayrıca müstakil bir mânâ da kazanmıştır. Cenâb-ı Hak buyurur:
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarından haksızlık edenler(kuru inatçılar) müstesnâ, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delîli kalmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız Ben’den korkun! Böylece size olan nîmetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.” (el-Bakara, 150)
Zikredilen ilâhî beyandan şu hikmetleri öğreniyoruz:
1. Âyet-i kerîmeye göre kıblenin değişmesinin birinci hikmeti, ehl-i kitâb ve müşriklerin elinde müslümanlar aleyhine hiçbir delil bırakmamaktır. Çünkü geçmiş kitaplara göre va’dedilen son peygamberin vasıfları arasında kıbleyi Kâbe’ye çevirmek vardı.
Nitekim Ahd-i Atîk’in Kitâbü’l-İşaya bölümünde Mekke’nin geleceğine âit beyanlar buna açıkça işâret etmektedir. Bu sebeple ehl-i kitâb; “Son Peygamber’in kıblesi Mekke’ye doğru olacaktı. Muhammed ve ashâbı ise hâlâ Beyt-i Makdis’e (Mescid-i Aksâ’ya) dönüyorlar.” diye şüphe edebilirlerdi.
Sonra Hazret-i İbrâhîm’in kıblesine muhâlefet, Allâh Rasûlü’nün “İbrâhîm Milleti” üzere olduğu beyânına muhâlif düşerdi. Müşrikler bunu aklî bir delil olarak ileri sürebilirlerdi. Ancak kıblenin değişmesinden sonra, zulmü âdet edinmiş olan inatçılardan başka hiç kimse böyle bir îtiraz ileri süremezdi.82
2. Kıblenin değişmesinin diğer bir hikmeti, Allâh’ın mü’minlere olan nîmetini tamamlamasıdır. Bu sâyede onlar hidâyete erer ve doğru yoldan giderek arzu edilen hedefe ulaşabilirler. Zîrâ asıl nîmet, doğru yola ulaşmaktır. Kıble de bu doğru yolun bir parçasıdır.
3. Peygamber Efendimiz’in ilk aylarda Beytü’l-Makdis’e doğru namaz kılmasının bir hikmeti de semâvî dinlerin menbaının aynı olduğunu îmâ ederek yahûdî ve hristiyanların gönüllerini İslâm’a ısındırmaktır. Ayrıca bu davranışın, İslâm toplumu ve devletinin kuruluş merhalesinde yahûdî ve hristiyanların aksülamellerini en azından yumuşatmış olacağı da düşünülebilir.
Bu mesele aynı zamanda, Kur’ân-ı Kerîm’e Hazret-i Paygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından aslâ bir müdâhale olmadığını ispat eden delillerden biridir. Zîrâ Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, kıblenin Kâbe’ye doğru olmasını başından beri çok arzu ediyordu. Ancak bu husustaki ilâhî emrin nâzil olduğu hicretin on altıncı ayına kadar beklemek mecbûriyetinde kaldı.
Oruç, Fıtır Sadakası ve Zekât
Yapılan harplerle bir taraftan siyâsî bünyesini sağlama alan İslâm, diğer taraftan da kendine has rûhânî hayâtını tedrîcî olarak tekâmül ettirmekteydi. Bu cümleden olarak “Ramazan orucu” mü’minlere farz kılındı. Oruç, Sevgili Peygamberimiz’in Medîne’ye hicretinin on sekizinci ayında, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden sonra, Şaban ayı içinde emredildi.83
Cenâb-ı Hak, Ramazan orucunu farz kıldığını şu âyet-i kerîme ile bildirdi:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (el-Bakara, 183)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:
“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, Îman 1, 2; Tefsîr 2/30; Müslim, Îman 19-22)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, orucun fazîletini şu hadîs-i şerîflerinde ne güzel ifâde buyurmaktadır:
“Azîz ve Celîl olan Allâh:
«İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, (bu yüzden onun) mükâfâtını da Ben vereceğim.» buyurmuştur.
Oruç kalkandır. Sizden biri oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şâyet biri kendisine söver ya da çatarsa:
«Ben oruçluyum.» desin.
Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allâh katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç ânı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)
“İnsanın her ameline kat kat sevap verilir. Bir iyilik, on mislinden yedi yüz misline kadar katlanır. Allâh Teâlâ:
«Fakat oruç başka. O, Ben’im içindir, mükâfâtını da Ben veririm. (Zîrâ) oruçlu, şehvetini ve yemesini Ben’im için bırakır.» buyurmuştur.” (Müslim, Sıyâm, 164)
“Allâh yolunda çift sadaka veren (devamlı infâk eden) kimse, cennetin muhtelif kapılarından:
«Ey Allâh’ın (sevgili) kulu! Burada hayır ve bereket vardır.» diye çağırılır.
Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücâhidler cihâd kapısından, oruçlular Reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) dâvet edilirler.”
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Anam babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimsenin diğer kapılardan çağırılmaya ihtiyâcı yoktur ama, bu kapıların hepsinden çağrılacak kimseler de var mıdır?” dedi.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümîd ederim.” buyurdu. (Buhârî, Savm 4, Cihâd 37; Müslim, Zekât 85, 86)
Oruç, nâil olduğumuz sayısız nîmetlerin kadrini bildiren, o nîmetleri lutfeden Allâh’a karşı şükran hisleri uyandıran, nefsânî arzu ve temâyülleri bertarâf eden, gönlü maddenin esâretinden kurtarıp “sabır” denilen en yüksek ahlâkî meziyete eriştiren bir ibâdettir. Oruç, yoksulların ve çâresizlerin hâlini anlama şuûru verdiği gibi, kalbi merhamet duygularıyla da doldurur. Nitekim hazîneler emrine verilmiş olmasına rağmen Yûsuf -aleyhisselâm-, fakirlerin hâlinden gâfil kalmamak için hiçbir zaman doyasıya yememiştir.
Bütün bu hikmetleriyle oruç, sosyal hayattaki kin, haset, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertarâf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir. Fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç nîmeti ile kavuşulur. Bu ibâdet, nefsin; yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmek tükenmek bilmeyen arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyan bir kalkandır.
Gündüzleri oruçla ihyâ edilen Ramazan ayının gecelerini de terâvîh namazı ile bereketlendirmek, Varlık Nûru Efendimiz’in sünnetidir. Zîrâ O, bir hadîs-i şerîflerinde:
“Allâh Teâlâ Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvîh) namazını sünnet kıldım.”buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Salât, 173)
Ramazan’dan en güzel şekilde istifâde edebilmek için; gündüzleri oruç tutmanın yanında, geceleri de ibâdetlerle ihyâ etmek, her türlü mâlâyânîden sakınarak duâ ve zikir ile dilimizi, istiğfâr ve gözyaşı ile de kalbimizi yıkamak gerekir. Son on günde îtikâfa girmek ise mühim bir sünnet-i seniyyedir. Ramazan gecelerinin ihyâsı, rahmet ve mağfirete vesîle olur. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kim, inanarak ve sevâbını Allâh’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse geçmiş günahları affolunur.” (Buhârî, Terâvîh, 46)
Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:
“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ramazan ayında bir gece mescidde nâfile namaz kılmıştı. Birçok kimse de ona uyarak namaz kıldı. Sabah olunca ashâb:
«–Rasûlullâh geceleyin mescidde namaz kıldı.» diye konuştular.
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ertesi gece de namaz kıldı. Halk, yine bunu konuştu; katılanların sayısı da iyice arttı. Üçüncü veya dördüncü gece insanlar yine toplandı. Öyle ki, mescid onları alamayacak hâle geldi. Ancak Allâh Rasûlü, sonraki gece onların yanına çıkmadı. Sabah olunca Efendimiz:
«–Yaptığınızı gördüm. Yanınıza çıkmaktan beni alıkoyan şey, bu namazın sizlere farz oluvermesinden korkmamdır.» buyurdu.” (Buhârî, Terâvîh, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, terâvîh namazını cemaat hâlinde kılmamıştır. Herkesin, gücü nisbetinde ibâdet etmesini daha münâsip bulmuştur. Terâvîh namazı, Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliği döneminde de ferdî olarak kılınmış, Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında ise cemaatle kılınmaya başlanmıştır.
Âlemlerin Efendisi -aleyhissalâtü vesselâm-, Ramazan aylarında bütün ibâdet ve ihsânlarını artırır, Rabbiyle doyumsuz bir mülâkât iklîmine girerdi. Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu zamanlar da Ramazan’da Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın, kendisi ile buluştuğu vakitlerdi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cebrâîl ile buluştuğunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim, Fezâil 48, 50)
Orucun ardından “Bayram Namazı” ve “Sadaka-i Fıtr” emredildi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Sadaka-i Fıtr’ın müslümanlardan büyük-küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sâ’84 hurma veya bir sâ’ arpa olarak farz kılındığını bildirdi.85
İhtiyaç sâhipleri hakkında da:
“Onları bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 248)
Fıtır sadakası, bayram namazından önce verilirse makbul bir sadaka olur, namazdan sonra verilirse fıtrın dışında bir sadaka yerine geçer.86
Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiğinde Medînelilerin iki (bayram) günü vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi. Allâh Rasûlü:
«–Bu iki gün(ün mânâ ve ehemmiyeti) nedir?» diye sordu.
Onlar:
«–Biz câhiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!» dediler.
Efendimiz:
«–Allâh, bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Kurban Bayramı ve Fıtır (Ramazan) Bayramı!» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 239/1134; Nesâî, Iydeyn, 1)
Peygamber Efendimiz, aynı sene Zilhicce ayının onuncu günü bayram namazını kıldırdıktan sonra müslümanlara kurban kesmelerini emretti. Peygamber Efendimiz, Medîne’de on yıl kaldı ve her sene kurban kesti.87 Allâh Rasûlü kurbanı çift keser, birisini kurban kesemeyen ümmeti için, diğerini de hem kendisi hem de ev halkı için keserdi.88
Haneş -radıyallâhu anh- der ki:
“Hazret-i Ali’yi, iki koç kurban ederken gördüm:
«–Niçin böyle yapıyorsun?» dedim:
«–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefâtından sonra kendisi için de kurban kesmemi bana vasiyet buyurmuştu. İşte ben O’nun vasiyetini yerine getirmek üzere kesiyorum! Bundan sonra da kesmeye devâm edeceğim!» dedi.” (Ebû Dâvûd, Edâhî, 1-2/2790; Ahmed, I, 107)
Kurban Bayramı’nın Arefe günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, 23 vakitte, yalnız başına veya cemaatle kılınan farz namazların arkasından birer defâ:
diyerek tekbîr getirmek, erkek-kadın, imam-cemaat, mukîm-misâfir her müslümana vâciptir. Buna teşrîk tekbîrleri denir.89
Fıtır sadakasından bir müddet sonra da “Zekât” emri geldi. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
“Sâilin (isteyenin) ve mahrûmun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), servette mâlûm bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19)
وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ
“Zekâtı verenler (de temizlenip felâh buldu.)” (el-Mü’minûn, 4)
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُم
“(Ey Peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan)temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar için duâ et! Çünkü Sen’in duân, onlar için sükûnettir (huzur kaynağıdır)…” (et-Tevbe, 103)
Zekât, Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi altı yerde namazla birlikte zikredilir. Dört yerde ise müstakil olarak geçer. Bunlardan Mü’minûn Sûresi’ndeki, namazdan ayrı olarak geçmekle birlikte orada da namaz kılanların zekâtlarını verdikleri husûsu ifâde buyrulur. Bunun sebebi, “bedenî” ve “mâlî” olmak üzere iki gruba ayrılan ibâdetlerde, bu ikisinin, birinci sırada ve eş değerli olarak yer almasıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
“Namaz kıldığı hâlde zekât vermeyen kimsenin namazı(nda hayır) yoktur!” buyrulmuştur. (Heysemî, III, 62)
Zekât; mektep, kurs, hastahâne gibi hükmî şahıslara verilmez. Zîrâ o, Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu gibi, sekiz sınıf muhtâca âit bir haktır.90 Böyle müesseseler, kendilerine verilen zekâtı fakirlerin aslî ihtiyaçları dışında sarf edemezler. Ancak kursta bulunan muhtaç öğrencilere ve i’lây-ı kelimetullâh maksadıyla ilim öğrenen talebelere harcayabilirler. Zîrâ zekâtın, geçiminden âciz fakirlerin aslî ihtiyaçlarını (havâyic-i asliye) karşılamak üzere verilmesi ve bunun araştırılması, onun sıhhat şartlarındandır. Bu sebeple kendilerine zekât tevdî edilen müesseseler bu prensibe hassâsiyetle riâyet etmelidirler. Aksi hâlde Hak katında mes’ûl olurlar.
Kur’ân-ı Kerîm’de zekâtın hangi şahıslara verilebileceği şu şekilde tasnîf edilmektedir:
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُم
“Sadakalar (zekâtlar), Allâh’tan bir farz olarak ancak fukarâya (geçimini temin edemeyen, ya da çok zor temin edebilenlere), mesâkîne (hiçbir şeyi olmayanlara), onun üzerine âmil olanlara (zekât toplama memurlarına), müellefe-i kulûba (kalbleri İslâm’a ısındırılması gerekenlere), kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allâh yolundakilere (mücâhidlere, dînî ilim talebelerine vs.) ve yolda kalmışlara mahsustur. Allâh pek iyi bilendir, hikmet sâhibidir.” (et-Tevbe, 60)
Dernek ve vakıf gibi hükmî şahıslara da ancak âyette buyrulan sekiz yere ulaştırmaları şartıyla zekât verilebilir. Bu, dikkat edilmesi gereken mühim bir husustur.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zekât hakkındaki ilâhî emir üzerine, zekâtın nelerden, ne miktarda verileceği ve ne kadar malı olana farz kılındığı hakkında bir yazı yazdırdı ve onu kılıcına bağladı. Vefâtına kadar bu yazıyı yanında bulundurdu ve ona göre amel etti. Allâh Rasûlü’nden sonra Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ve ondan sonra da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da ona göre amel ettiler.91
Zekâtın; varlıklı insanların servete râm olma netîcesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî temâyüllerle dolmalarını engellemek, ictimâî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle kenetlemek gibi pek çok ferdî ve ictimâî hikmetleri vardır. Fakir ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti temin açısından İslâm ictimâî nizâmında “zekât ve infak” ibâdetinin çok mühim bir yeri vardır.
Zekât ve infaktaki hikmetlerden biri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) ve bu sûretle zayıfların istismârına veya aralarında kin ve haset husûle gelmesine mânî olmaktır. Çünkü zenginlik, bir övünme ve büyüklenme vesîlesi olursa, zengin için âkıbet hazîn olur. Oysa bir toplumda, yardım eden veya yardım edilen bütün fertler, maddî ve mânevî cihetlerden birbirlerine muhtaçtırlar.
Bilinmelidir ki mülk, mutlak mânâda Allâh’a âittir. İnsanların mülk üzerindeki sâhipliği ise günümüzde yeni îcâd edilen devre mülk usûlüne benzer. Yâni servet, Allâh’ın kuluna geçici olarak verdiği bir emânettir. Bu yüzden fertlerin onu kullanması, birtakım ilâhî ölçülere bağlanmıştır. O, mülkün hakîkî sâhibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalı veya sarf edilmelidir. Şâyet servet, ilâhî emirlere zıt bir sûrette kullanılırsa, insanları azdırmaya, türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye çok müsâittir. Böyle bir âfete sürüklenenlerde mal sevgisi, kalbe yerleşir. Cenâb-ı Hakk’ın dünyâ nîmetleri içinde sâdece mal ve evlâdı “fitne” olarak zikretmiş olması, bunların kalbe girerek âdeta putlaşması tehlikesine binâendir. Bu bedbahtlığa düşenleri îkâz için Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
(34)
يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَـذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ فَذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْنِزُونَ
(35)
“…Altın ve gümüşü yığıp da onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele! O gün cehennem ateşinde (bu biriktirilen altın ve gümüşler) kızdırılıp bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. (Ve onlara denilir ki:) «İşte bu, nefisleriniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et-Tevbe, 34-35)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de zekâtı ihmâl edenlerin acı âkıbetini şöyle ifâde buyurmuştur:
“Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyâmet günü ateşte kızdırılarak levha hâline getirilir ve sâhibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu levhalar soğudukça, sâhibine azâb için tekrar kızdırılır. Süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar bu böyle devâm eder. Netîcede kişi, yolunun ya cennete ya da cehenneme çıktığını görür.”
Ashâb:
“–Yâ Rasûlallâh! Peki zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir?” diye sorduklarında Hazret-i Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Develerinin hakkını ödemeyen her deve sâhibi, -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünden muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- kıyâmet günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de, bir tek yavru bile hâriçte kalmamak şartıyla en semiz hâlleriyle gelerek o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devâm eder. Netîcede kişi, yolunun ya cennete veya cehenneme çıktığını görür.”
Ashâb-ı kirâm, sığır ve koyunların zekâtını ödemeyenlerin durumunu sorduklarında da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benzer cevaplar verdi. (Müslim, Zekât, 24; Buhârî, Cihâd, 48)
Zekât ve sadakalarda nezâket husûsuna da çok dikkat etmek gerekmektedir. Başa kakmak, kötüsünden vermek gibi zekâtı ve sadakayı boşa çıkaran davranışlardan uzak durmak gerekir. Bilhassa veren, alana karşı bir teşekkür edâsı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar ise, aynı zamanda, veren kişiyi hastalık ve musîbetlere karşı koruyan birer siper-i sâikadır. Yoksullar, fakirler ve garipler, aslında varlık sâhipleri için büyük bir nîmettir. Zîrâ cennet kapıları, onların duâları ile açılır.
Sadaka verirken riâyet edilecek edebi tâlim eden âyetlerde şöyle buyrulmaktadır:
الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا أَنفَقُواُ مَنًّا وَلاَ أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُون
(262)
قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَا أَذًى وَاللّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ
(263)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِر
(264)
“Mallarını Allâh yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, işte onların Allâh katında mükâfâtları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, hilim sâhibidir. Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız infak ve sadakalarınızı boşa çıkarmayın!..” (el-Bakara, 262-264)
Îtikâf
Îtikâf, lügatte kendini bir yere hapsederek durup beklemek, maddî-mânevî, müsbet-menfî bir şey üzerinde ısrarla durmak gibi mânâlara gelir. Istılahta ise, kulluk ve Allâh’a yakınlaşmak niyetiyle mescidde belli bir süre durmak (ikâmet etmek) demektir. Başka bir kayıt bulunmadığı için bu bekleyiş, bir saat bile olsa îtikâf yerine geçmiş olur. Buna nâfile îtikâf denir. Fakat:
وَلاَ تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ
“…Mescidlerde ibâdete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin!..” (el-Bakara, 187) âyeti, îtikâfta orucun şart olduğuna ve bu sebeple îtikâf müddetinin bir günden daha az olamayacağına delâlet eder ki, bu da asıl şer’î îtikâftır. Bu sebeple îtikâf daha ziyâde Ramazan ayında ve oruçlu olarak mescidde kalmak şeklinde tatbîk edilmiştir. Dolayısıyla îtikâf, gündüzleri oruçla, geceleri de ibâdet ve zikirle mescidde geçirerek, tam mânâsıyla kulluğa teksîf olmaktır.
Ramazan’ın son on gününde yapılan îtikâf, kifâye sûretiyle sünnet-i müekkededir. Bir yerde bu sünnet tatbîk edildiğinde diğer müslümanlardan mes’ûliyet kalkar. Îtikâf, nezredildiğinde, yâni adandığında ise vâcip hükmündedir. Bunların dışında Ramazan hâricinde ibâdet maksadıyla yapılan îtikâflar ise müstehaptır.
Îtikâf, abdest gibi zarûrî ihtiyaçlar hâricinde hiçbir sebeple mescidden dışarı çıkmamaya îtinâ göstermeyi gerektirir.
Peygamber Efendimiz’in hanımları kendi hücrelerinde (odalarında) îtikâfa çekilmişlerdir. Zîrâ Efendimiz, hanımları için mescidde kurulmuş îtikâf çadırlarını söktürmüştür. Bu sebeple de müslüman kadınların mescidlerde değil, evlerinde mescid olarak kullandıkları husûsî köşelerinde îtikâfa çekilmeleri uygun bulunmuştur.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:
“Ramazan ayının son on günü girdiğinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geceleri ihyâ eder, ev halkını uyandırır, kendini ibâdete vererek eşleriyle alâkayı keserdi.” (Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr, 5; Müslim, Îtikâf, 7)
Yine Âişe vâlidemizin bildirdiğine göre Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefât edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde îtikâfa girmiş, vefât ettiği senenin Ramazan’ında ise yirmi gün îtikâf yapmıştır. O’nun vefâtından sonra da hanımları bu sünneti tatbîk etmişlerdir.92
Şu hâdise, îtikâfın ne kadar ehemmiyetli ve fazîletli olduğunu bildirmekle birlikte, diğer taraftan, ferdî ve ictimâî vecîbeleri de ihmâl etmemek gerektiğini ne güzel ifâde etmektedir:
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- birgün Mescid-i Nebevî’de îtikâfta iken bir kimse yanına gelerek selâm verdi ve oturdu. İbn-i Abbâs:
“–Kardeşim, seni yorgun ve kederli görüyorum!” dedi.
“–Evet ey Rasûlullâh’ın amcaoğlu, kederliyim! Falanın benim üzerimde velâ hakkı var (mal mukâbilinde beni âzâd etmişti), fakat şu kabrin sâhibi (Allâh Rasûlü) hakkı için söylüyorum ki, ona olan borcumu ödeyemiyorum.” dedi.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-:
“–Senin hakkında onunla konuşayım mı?” diye sorunca, adamcağız:
“–Sen bilirsin!” cevâbını verdi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ayakkabılarını alarak mescidden çıktı. Adam ona:
“–Îtikâfta olduğunu unuttun mu?” diye seslendi.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ise:
“–Hayır! Ben şu kabirde yatan ve aramızdan daha yeni ayrılmış olan zâttan (Peygamber Efendimiz’den) duydum ki: (İbn-i Abbâs bunları söylerken gözlerinden yaşlar akıyordu.)
“–Her kim, din kardeşinin bir işini tâkip eder ve o işi görürse bu, kendisi için on yıl îtikâfta kalmış olmaktan daha hayırlıdır. Bir kimse Allâh rızâsı için bir gün îtikâfa girse Cenâb-ı Hak o kimse ile ateş arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îman, III, 424-425)
BÜYÜK BEDİR GAZVESİ (17 Ramazan 2 / 13 Mart 624)
Hicretin ikinci senesinde Kureyş’ten kadın-erkek herkesin katıldığı, yaklaşık 50.000 dinar sermâyeli, bin deveden müteşekkil büyük bir ticâret kervanı, Şam’ın Gazze pazarına gönderilmişti. Kervanda, Mekke’nin önde gelenlerinden Ebû Süfyân, Muhammed bin Nevfel ve Amr bin Âs gibi otuz veya kırk müşrik bulunuyordu.
Kureyş müşrikleri, müslümanların hac yapmalarına mânî oldukları için, müslümanların da buna bir nevî misilleme olarak Mekkeli müşriklerin Şam ticâret yolunu kesmek isteyeceklerini biliyorlardı. Nitekim, Şam’dan korku içinde yola çıktılar. Ebû Süfyân, kervanda bulunan Damdam bin Amr’ı yirmi miskal altın ücretle kiralayıp Tebük’ten çok acele olarak Mekke’ye gönderdi.93
Allâh Rasûlü’nün halası Âtike, Damdam’ın Mekke’ye gelmesinden üç gece önce bir rüyâ gördü ve çok korktu. Kardeşi Abbâs’a:
“–Kardeşim! Gördüğüm rüyâ beni çok sarstı. Kavminin başına bir felâket gelmesinden korkuyorum! Sana anlatacağım bu rüyâyı gizli tut, kimseye söyleme!” dedi.
Hazret-i Abbâs:
“–Ne gördün, anlat?” dedi.
Hazret-i Âtike:
“–Deveye binmiş bir adam gelip Ebtah’ta (Muhassab ile Mekke arasında) durdu ve yüksek sesle:
«–Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» diye üç kere bağırdı. Onu gören insanlar başına toplandılar. Sonra o adam Mescid-i Harâm’a girdi. Halk da kendisini tâkip ediyordu. İnsanlar etrâfını sarmış olduğu hâlde Kâbe’nin arkasında yine aynı şekilde üç kere bağırdı. Sonra Ebû Kubeys Dağı’nın üstüne çıkıp orada da aynı şeyi yaptı. Sonra da bir kayayı tutup yuvarladı. Kaya yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların isâbet etmediği ne bir ev ne de bir mahal kaldı!” dedi.
Hazret-i Abbâs:
“–Vallâhi bu çok mühim bir rüyâdır! Sakın rüyânı hiç kimseye anlatma!” dedi.
Hazret-i Abbâs, Hazret-i Âtike’nin yanından ayrılınca dostu Velîd bin Utbe ile karşılaştı. Ona rüyâyı anlatıp gizli tutmasını söyledi. Velîd de babasına nakletti. Böylece rüyâ Mekke’de yayıldı. Kureyşlilerin toplantılarında konuşulmaya başladı.
Hazret-i Abbâs şöyle anlatır:
“Ebû Cehil bana:
«–Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizin şu kadın peygamberiniz de ne zaman türedi?! Siz erkeklerinizin peygamberliğine kanaat etmediniz de kadınlarınız da mı peygamberliğe kalkıştı?! Gûyâ Âtike rüyâsında, birinin «Üç güne kadar vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» dediğini duymuş. Üç gün bekleyeceğiz. Eğer söylemiş olduğu söz doğru ise elbette bir şey zuhûr edecektir. Eğer üç gün dolar da bir şey zuhûr etmezse hakkınızda yazacağımız bir yazıyla Araplar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalancısının bulunmadığını yayacağız.» dedi.
Böyle bir şey olmadığını söyledim. Vallâhi benim için bunu inkâr etmemden daha ağır bir şey olmamıştır. Âtike’nin rüyâsının üçüncü günü sabahleyin, kaçırdığım fırsatı elde etmek arzusu ile çok kızgın ve hiddetli bir hâlde Mescid-i Harâm’a girdim. Evvelce söylediklerinden bâzılarını tekrarlayıp Ebû Cehil’e çatacaktım. O Mescid-i Harâm’ın Sehmoğulları kapısına doğru fırlayıp çıkınca, kendi kendime: «Allâh’ın lânetine uğrayasıca, kendisine hakâret edeceğimden korktu da benden kaçıyor.» dedim. Hâlbuki o, Damdam’ın sesini işitmiş! Ben onu duymamıştım. Bir de baktım ki Damdam, devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleğini parçalamış, Mekke vâdisinin ortasında, deve üzerinde avazının çıktığı kadar bağırıyor:
«–Ey Kureyş cemaati! Kervan! Kervan! Muhammed ve ashâbı Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza taarruz etti! Ona yetişebileceğinizi sanmıyorum! İmdât! İmdât!» diye haykırıyordu. Başımıza gelen bu iş, beni de onu da birbirimizle uğraşmaktan alıkoydu.” (İbn-i Hişâm, II, 244-247; Vâkıdî, I, 29-31)
Kureyşliler alelacele hazırlandılar. Hazırlıklarını iki veya üç günde bitirdiler. Silâhsızlar için silâh satın aldılar. Zenginler, zayıflara ellerinden gelen yardımı yaptı. Süheyl bin Amr, Zem’a bin Esved gibi ileri gelenler:
“–Deve isteyene, işte deve! Yiyecek isteyene, işte yiyecek! Hepiniz çarpışmaya çıkınız! Sizden hiç kimse geri kalmasın! Şâyet Muhammed ticâret kervanınızı ele geçirecek olursa, muhakkak onunla üzerinize yürür, Mekke’ye de girer!” dediler.
Sefere bütün erkekler katıldılar, katılamayanlar da yerlerine adam tutup gönderdiler. Bedr’e çıkılacağı gün, Ebû Cehil insanlara; “Develerinize binin!” tâlimâtını verdiğinde Ümeyye bin Halef, Mekke’den çıkmak istemedi. Çünkü o zâlim müşrik, kendisinin müslümanlar tarafından öldürüleceğini, Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn olan Allâh Rasûlü’nün haber verdiğini duymuş ve:
“–Vallâhi Muhammed konuştuğunda hiçbir zaman yalan söylemez!” diyerek şiddetli bir korkuya kapılmıştı.
Ebû Cehil geldi ve onu kendileriyle gelmeye iknâ edinceye kadar yanından ayrılmadı. O da hemen hazırlanıp sefere çıktı.
a
Utbe bin Rebîa ile kardeşi Şeybe, savaş âletlerini düzeltmeye başladıkları zaman, köleleri Addas:
“–Ne yapıyorsunuz?” diye sordu.
“–Tâif’teki üzüm bağımızda kendisine üzüm ikrâm ettiğin zâtı bilmiyor musun?” dediler.
Addas -radıyallâhu anh-:
“–Evet, biliyorum!” dedi.
“–İşte biz gidip O’nunla çarpışacağız!” dediler.
Addas sıçrayıp onların ayaklarına sarılarak:
“–Gitmeyiniz! Muhakkak ki O, peygamberdir! Siz ancak vurulup düşeceğiniz yerlere gidiyorsunuz!” diyerek ağladı ve gözyaşları yanaklarına döküldü. Fakat, Utbe ve Şeybe dinlemeyip gittiler.
a
Müşriklerin sayısı dokuz yüz elli veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar.94
Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehirden çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler.95
Peygamber Efendimiz, Medîne’ye bir mil uzaklıkta bulunan Buyûtu’s-Sukyâ’da mücâhidleri durdurdu. Yaşı küçük olanları geri çevirdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaşı küçük olanları çevirmesinden az önce kardeşim Umeyr’i saklanmaya çalışırken gördüm:
«–Sana ne oldu kardeşim?» dedim.
«–Allâh Rasûlü beni küçük görür de geri çevirir diye korkuyorum! Hâlbuki ben sefere çıkmayı çok istiyorum ve Allâh’ın bana şehîdlik nasîb etmesini ümîd ediyorum!» dedi. Gerçekten de kardeşim Rasûlullâh’a arz edilince onun henüz küçük olduğunu görüp:
«–Sen geri dön!» buyurdu. Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da müsâade buyurdu. Umeyr küçük olduğu için kılıcını ben bağlayıveriyordum. Bedir’de şehîd düştüğü zaman 16 yaşlarında idi.” (Vâkıdî, I, 21; İbn-i Sa’d, III, 149-150)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbıyla birlikte yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Peygamber Efendimiz’e gelince arkadaşları:
“–Yâ Rasûlallâh! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerine de yürürüz.” dediler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)
Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu tavrıyla, Allâh’a duyduğu engin muhabbetini, ibâdet ve hizmetle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya ne kadar iştiyaklı olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, -kim olursa olsun- herkes için adâlete, hak ve hukûka son derece riâyetkâr olmak gerektiğini tâlim buyurmuştur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir müddet sonra Ebû Lübâbe -radıyallâhu anh-’ı kendisine vekâlet etmesi için Medîne’ye geri gönderdi.96
Allâh’tan başka sığınak tanımayan ve her ihtiyâcını O’na arz eden Fahr-i Kâinât Efendimiz, Bedr’e giden ümmetini zayıf ve muhtaç bir hâlde görünce, dayanamayıp şöyle duâ etti:
“Allâh’ım! Bunlar bineksizdirler, Sen onlara binecekleri hayvanlar ver! Allâh’ım! Bunlar çıplaktırlar, Sen onları giydir! Allâh’ım! Bunlar açtırlar, Sen onları doyur!”
Gerçekten de Allâh Teâlâ, Bedir’de fetih ve zafer müyesser kılınca, onların her biri, bir veya iki deve ile döndüler, elbiseler giydiler ve karınlarını doyurdular. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 145/2747)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ramazan ayına rastlayan bu zor günlerde askerin oruçlarını bozmalarını emretti. Zîrâ müslümanların savaşta bedenen de güçlü olmaları gerekiyordu. Nitekim sefere iştirâk eden bütün mü’minler, sonradan kazâ etmek üzere oruç tutmadılar.
İslâm’ın bu ilk ordusu, Bedr’e doğru ilerledi. Ordu Akîk Vâdisi’ne varmıştı. Bu sırada Hubeyb bin Yesâf ve Kays bin Muharris adında iki kişi, savaşa katılıp ganîmetten pay alabilmek maksadıyla orduya yetişmişlerdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu iki kişiden Hubeyb’e:
“–Siz bizimle mi çıktınız?” diye sordu.
Hubeyb:
“–Hayır, Sen bizim kızkardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz kavmimizle ganîmet için sefere çıktık!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu defâ:
“–Sen, Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân ettin mi?” diye sordu.
Hubeyb:
“–Hayır!” cevâbını verince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Öyle ise geri dön! Biz, bir müşriğin yardımını istemeyiz!..” buyurdu.
Hubeyb ısrâr etti:
“–Kavmim benim harpte ne kadar şecaatli ve düşman bağrında yaralar açan bir bahadır olduğumu iyi bilir. Müslüman olmasam da ganîmet mukâbili Sen’in yanında çarpışsam olmaz mı?” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır, sen önce müslüman ol, sonra çarpış!” buyurup yollarına devâm etti.
Bir müddet sonra Hubeyb yine geldi. Tekrar aynı teklifte bulundu. Fakat cevap da aynı idi. Hubeyb bu duruma çok şaşırdı. Çünkü kendisi Araplar arasında çok cesur bir savaşçı olarak tanınıyordu. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun müşrik olması sebebiyle orduya katılmasına râzı olmamıştı. Müşriklerin kalabalık ordusuna karşılık, asker sayısı az olan Rasûlullâh’ın bu hareketi, Hubeyb’i derinden sarstı. Gönül âleminin derinliklerine dalarak daha önce hiç farkına varmadığı bir âlemin hakîkat nûrlarını seyretti. Heyecân içinde tekrar Allâh Rasûlü’nün arkasından koştu. Bu seferki mürâcaatı öncekilerden farklı idi. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den tekrar sâdır olan:
“–Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân ettin mi ey Hubeyb?” suâline büyük bir coşku içinde cevap verdi:
“–Evet yâ Rasûlallâh!..”
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok sevindiler ve:
“–İşte şimdi dilediğini yap!” buyurdular. (Müslim, Cihâd, 150; Tirmizî, Siyer 10/1558; Vâkıdî, I, 47; İbn-i Sa’d, III, 535)
Bu hâdise, şer’î bir gâyeye ulaşmak için, şartlar ne kadar zor olursa olsun, gayr-i şer’î bir metod ve vâsıtanın kullanılamayacağına dâir, bir îmân ölçüsü sergilemektedir. Kula düşen, gerekli tedbirleri aldıktan sonra Cenâb-ı Hakk’a tevekküldür ki, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, Hubeyb’in îmân etmeden orduya katılmasını kabûl etmemek sûretiyle bu îmân hassâsiyetini göstermiş, ümmete bu istikâmette de güzel bir numûne olmuştur. Çünkü O yüce Peygamber, her işinde yalnız Allâh’a sığınıyor, sâdece Hakk’a yöneliyor ve her türlü nusret ve inâyetin, yalnızca Cenâb-ı Mevlâ’dan olduğunu biliyor ve bildiriyordu. Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm- bu tavırlarıyla:
حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“…Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân, 173) âyetinde ifâde edilen tevekkülün en güzel ve canlı bir misâlini sergilemiş oldular.
a
Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Babam Hüseyl ile yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi tuttular ve:
«–Siz muhakkak Muhammed’in safına katılmak istiyorsunuz.» dediler.
Biz de:
«–Hayır, Medîne’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyoruz.» dedik. Bunun üzerine bizden, Allâh Rasûlü’nün safında yer alıp O’nunla birlikte savaşmayacağımıza dâir Allâh adına söz aldılar. Medîne’ye gelip durumu Rasûlullâh’a arz edince Âlemlerin Sultânı Efendimiz:
«–Haydi gidin. Biz sizin verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı da Allâh’tan yardım dileriz!»buyurdular. İşte benim Bedir Harbi’ne iştirâk etmememin sebebi budur.” (Müslim, Cihâd, 98)
Bu hâdise, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, düşmanlarını dahî ihâta eden ahde vefâsının en güzel misâllerinden biridir.
a
Bedir savaşına kadınlardan da katılmak isteyenler çıkmıştı. Bunlardan biri olan Ümmü Varaka, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e koşmuş:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bana müsâade buyurunuz, yaralıları tedâvî eder, hastalarınıza bakarım. Olur ki Allâh, beni şehîdliğe erdirir!” demişti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona:
“–Sen evinde oturup Kur’ân oku; muhakkak ki Allâh, sana şehîdlik nasîb eder!” buyurdu.
Bundan sonra Ümmü Varaka -radıyallâhu anhâ-, ashâb arasında “Şehîde” adıyla meşhûr oldu. O da şehâdete karşı büyük iştiyâk sâhibiydi. Nihâyet Hazret-i Ömer’in halîfeliği devrinde hizmetçileri tarafından üzerine kadife örtü bastırılarak şehîd edildi. Bunu öğrenen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Allâh ve Rasûlü doğru söylemiş!” dedi ve suçluları bularak cezâlandırdı. (Ebû Dâvûd, Salât, 61/591; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 505)
a
Ebû Süfyân, müslümanların Bedr’e yöneldiklerini anlayınca kervanın yönünü çevirdi. Bedr’i solunda bırakarak sâhile doğru hızla ilerledi.97 Ticâret kervanını kurtardığında da Kureyş ordusuna adam gönderdi ve:
“–Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı korumak için yola çıkmıştınız. İşte Allâh onları kurtardı. Artık geri dönünüz!” dedi.
Ebû Süfyân’ın haberi üzerine Ahnes bin Şerîk’in tavsiyesi ile kavmi Zühreoğulları ve Adiyy bin Ka’b Oğulları geri döndüler. Ebû Cehil:
“–Bedr’e varmadan geri dönmeyeceğiz! Biz orada üç gün oturacağız. Develer keseceğiz, yiyip içeceğiz. Kadınlar oynayacak ve şarkılar söyleyecekler. Civarda bulunan Araplar bizi işitecek, bundan sonra hep bizden korkup duracaklar! Haydi yürüyün!” dedi.
Ebû Süfyân Kureyş ordusunun Ebû Cehil’e uyarak geri dönmediğini duyduğunda:
“–Vâh kavmime! Bu Amr bin Hişâm’ın (Ebû Cehil’in) işidir! Geri dönmek istemeyişi, insanlara baş olma sevdâsındandır, azgınlıktır! Azgınlık ise noksanlık ve uğursuzluktur!” dedi. (Vâkıdî, I, 43-45; İbn-i Hişâm, II, 258)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gelişen siyâsî seyri adım adım tâkip ettiklerinden, artık kaçınılmaz bir ölüm-kalım savaşıyla karşı karşıya olduklarını anladılar ve ashâb-ı güzîni toplayıp sordular:
“–Sizce kervanı tâkip etmek mi, Kureyş ordusunu karşılamak mı daha münâsiptir?”
Muhâcirler adına Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- ayağa kalktılar ve Kureyş ordusunu karşılamaya hazır olduklarını ifâde buyurdular.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın da fikrini öğrenmek istedi. O zaman Ensâr’dan Mikdâd bin Esved -radıyallâhu anh- ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler, yahûdîlerin Hazret-i Mûsâ’ya dediği gibi «Sen ve Rabbin gidip savaşın!» (el-Mâide, 24) demeyiz. Bizler, Sana Akabe’de verdiğimiz söze sâdık kalarak Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışmaya her an hazırız!..”98(Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4)
Hazret-i Mikdâd’ın ardından Sa’d bin Muâz -radıyallâhu anh- ayağa kalktı:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Sana inandık. Getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna şehâdet ettik. Nasıl dilersen öyle yap! Şâyet denize dalsan, bizler de Sen’inle berâber dalarız. Ensâr’dan bir tek kişi bile geri dönmez!”
Bu sadâkat ve teslîmiyet dolu sözler üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek sîmâları tebessümle doldu, hayır duâ ederek şöyle buyurdu:
“–Öyleyse, haydi Allâh’ın bereketiyle yürüyünüz! Size müjdeler olsun ki Allâh iki tâifeden gayr-i muayyen olan birini va’detti.99 Vallâhi ben, sanki Kureyşlilerin harp sâhasında yıkılacakları yerleri görüyor gibiyim…” (Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254)
İslâm ordusu Bedr’e geldiğinde, Kureyş ordusu daha önce gelip bir kum tepesinin arkasındaki Yelyel Vâdisi’nin Medîne’ye en uzak tarafında konaklamışlardı. Su kuyuları ise vâdinin Medîne’ye en yakın tarafında idi.100
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mücâhidlerle berâber Bedr’e en yakın olan suyun başına geldiğinde, karargâh yerinin tespiti husûsunda Ensâr ile istişâre etti. Hubâb bin Münzir -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Burası karargâh için münâsip değildir. Kureyşlilere en yakın olan bir suyun başına gidelim ve orada konaklayalım. Başında konakladığımız suyun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. O suyun üzerinde bir havuz yapalım ve içini su ile dolduralım.” dedi.
Âlemlerin Efendisi de bu teklîfi kabûl etti.101 (İbn-i Hişâm, II, 259-260; İbn-i Sa’d, II, 15)
Hakîm bin Hizâm’ın da bulunduğu bir kısım müşrikler, müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler. Hakîm hâriç su içenlerin hepsi Bedir’de öldürüldü. Hakîm ise sonradan müslüman oldu. Hakîm, sözünü yeminle kuvvetlendirmek istediğinde:
“–Hayır! Beni Bedir’de öldürülmekten kurtararak îman nîmetine kavuşturan Allâh’a yemin ederim ki!” derdi. (İbn-i Hişâm, II, 261)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, biraz sonra savaşacağı düşmanının su içmesine izin vererek bizlere bir insanlık düstûru ve hidâyet üslûbu tâlim buyurmuştur. Zîrâ bunun gibi âlicenap hareketler, nice katı kalblerin yumuşamasına, daha sonra da o kalbde hidâyet nûruna kapı açılmasına vesîle olmuştur.
a
İslâm ordusu karargâha yerleştikten sonra Sa’d bin Muâz Hazretleri:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana bir gölgelik yapalım. Bineklerini de yanında bulunduralım. Sonra biz düşmanla çarpışırız. Eğer Allâh kuvvet verip zafer nasîb ederse ne âlâ! Aksi takdirde Sen atına biner ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin yanına varırsın! Ey Allâh’ın Peygamberi! Onlar da Sen’i bizim kadar çok severler. Eğer Sen’in savaşa gireceğini bilselerdi asla geride kalmazlardı. Allâh Sen’i onlarla korur. Onlar Sana candan bağlıdırlar ve Sen’in yanında cihâd ederler.” dedi.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Sa’d’ı senâ etti ve ona hayır duâda bulundu. Sa’d -radıyallâhu anh- kılıcını sıyırıp yapılan gölgeliğin kapısında nöbet tuttu. (İbn-i Hişâm, II, 260; Vâkıdî, I, 49)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ı son bir defâ daha Kureyşlilere göndererek:
“–Geri dönüp gidiniz! Sizden başkasıyla çarpışmak bana sizinle çarpışmaktan daha sevimli gelir!” buyurdu.
Hakîm bin Hizâm:
“–Bu insaflı bir davranıştır! Onu hemen kabûl ediniz! Vallâhi, bundan sonra size insaflı davranılmaz!” dedi.
Ebû Cehil ise:
“–And olsun ki Allâh102 bize fırsat verdikten sonra öcümüzü almadıkça geri dönmeyeceğiz! Onlara hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne gözcü çıkarabilsinler ne de kervanımızın önüne geçebilsinler!” dedi ve müşrikleri harbe teşvîk etti. (Vâkıdî, I, 61-65)
Kureyş, Umeyr bin Vehb ve süvârîlerinden Ebû Üsâme’yi İslâm ordusunu teftîş etmek için gönderdiler. İslâm ordusunun etrâfını dolaşan bu iki gözcü, şu beyânda bulundu:
“Vallâhi biz, ne kısır ve iri develer ne atlar ne sayıca çok asker ve ne de büyük bir hazırlık gördük! Fakat öyle bir cemaat gördük ki, onlar âilelerine dönüp gitmeyi değil, ölmeyi arzu ediyorlar! Kılıçlarından başka ne kendilerini savunacakları bir şeyleri ne de bir sığınakları var!” (Vâkıdî, I, 62)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bedir’de akşamleyin:
«–Şurası inşâallâh yarın filanın vurulup düşeceği yerdir!» diye müşriklerden ileri gelenlerin öldürülecekleri mekânları tek tek gösterdi. O’nu hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, onlardan hiçbiri Allâh Rasûlü’nün gösterdiği sınırları aşamadı. Sonra da bir kuyuya üst üste atıldılar.” (Müslim, Cennet 76, Cihâd 83)
Müslümanların Bedir’deki karargâhları kumluktu, bu sebeple kolaylıkla yürünemiyordu. Ayrıca mevcut su azaldığından, su sıkıntısı da baş göstermişti. Abdest ve gusül için yeterli su bulmakta güçlük çekiliyordu. Şeytan da gerek bu sıkıntılarla gerekse de müşriklerin çok ve kuvvetli olması ile mü’min yüreklere korku salmaya çalışıyordu.
O gece Allâh Teâlâ yağmur yağdırdı. Vâdiden seller aktı. Müslümanlar kaplarını doldurdular, abdest aldılar, guslettiler ve hayvanlarını suladılar. Yağan yağmur, aynı zamanda tozları yatıştırdı ve zemini sağlamlaştırdı. Kureyş müşrikleri ise yağmur sebebiyle yerlerinden ayrılamadılar, hareketsiz kaldılar. Ayrıca Allâh Teâlâ müslümanlara sükûnet verici, dinlendirici bir uyku hâli bahşetti.103
Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmaktadır:
إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِّنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُم مِّن السَّمَاء مَاء لِّيُطَهِّرَكُم بِهِ وَيُذْهِبَ عَنكُمْ رِجْزَ الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الأَقْدَام
“Allâh, kendi katından bir emniyet işâreti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Sizi arındırmak, sizden şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) gidermek, kalblerinizi pekiştirmek ve sebâtınızı artırmak için gökten size su indirmişti.” (el-Enfâl, 11)
Peygamber Efendimiz ise bütün gece namaz kıldı ve Allâh’a duâ etti. Nitekim Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- şöyle demektedir:
“İyi biliyorum, Bedir günü Allâh Rasûlü hâriç hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.” (İbn-i Huzeyme, II, 52)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şafak sökünce de:
“Ey Allâh’ın kulları! Namaza!” diyerek seslendi ve sabah namazını kıldırıp müslümanları cihâda teşvik buyurdu. (Ahmed, I, 117)
Kureyş müşrikleri müslümanların karşısında yer almadan önce Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, elindeki ok ile mücahidleri; “Beri gel, geri git!” gibi tâlimatlarla hizâya getirdikten sonra, saydırdı. Bu esnâda saftan ileri çıkmış bulunan Sevâd bin Gaziyye’nin karnına dokunup:
“–Ey Sevâd! Hizâya gel!” buyurdu. Sevâd ise:
“–Yâ Rasûlallâh, canımı acıttın! Allâh Sen’i hak ile gönderdi. Kısas isterim!” dedi. Peygamber Efendimiz hemen karnını açtı. Ensâr:
“–Ey Sevâd! O Allâh’ın Rasûlü’dür!” dediler. Sevâd:
“–Adâlette hiçbir beşerin diğerine karşı üstünlüğü yoktur!” dedi. Allâh Rasûlü:
“–Haydi, kısas yap!” buyurdu.
Sevâd, boynunu uzatıp Varlık Nûru’nun karnını öptü.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Sevâd! Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Sevâd:
“–Görüyorsunuz ki savaşa hazırlanmış bulunuyoruz! İstedim ki, benim en son ânım, Sen’inle olan ân olsun!” dedi. Bunun üzerine Âlemlerin Efendisi ona hayır duâda bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 266-267; İbn-i Sa’d, II, 15-16)
İki ordu, Ramazan ayının 17’sinde bir Cuma günü Bedir sahrâsında karşı karşıya saf bağladı. Çok sıcak bir gündü. O zamana kadar Araplar hep neseb, ırk ve akrabâlık gibi kavmiyet sâikıyla harb ederlerdi. Şimdi ise kavmiyetin yerini dîn almıştı. Dînî hamiyet duygusu, Araplarda çok güçlü olan akrabâlık asabiyetini bertarâf etmişti. Öyle ki; baba, amca, dayı, evlât, kardeş, amcaoğlu gibi yakın akrabâlar bile farklı taraflarda idiler. O gün Hazret-i Ebû Bekir, oğlu ile; Ebû Ubeyde bin Cerrâh, babası ile; Hazret-i Hamza, kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Büyük bir ibret tablosu sergileniyordu.
Allâh Teâlâ buyurur:
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَأُخْرَى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ وَاللّهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَار
“(Bedir’de) karşı karşıya gelen şu iki grubun hâlinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allâh yolunda çarpışan bir grup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allâh dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sâhipleri için büyük bir ibret vardır.” (Âl-i İmrân, 13)
Harp sâhasına mağrur bir edâ ile gelen müşrikler böbürleniyor, kendilerini yenilmez bir topluluk olarak görüyorlardı. Allâh Teâlâ, müşriklerin bu hâlini âyet-i kerîmelerde şöyle bildirir:
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِم بَطَرًا وَرِئَاء النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَاللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
(47)
وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لاَ غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَّكُمْ فَلَمَّا تَرَاءتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَى عَقِبَيْهِ وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِّنكُمْ إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ إِنِّيَ أَخَافُ اللّهَ وَاللّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ
(48)
“Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allâh yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar gibi olmayın! Allâh onların işlediklerini çepeçevre kuşatmıştır (her yönüyle bilmektedir). Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi ve: «Bugün insanlardan size gâlip gelecek kimse yoktur. (Sakın korkmayın!) Şüphesiz ben de sizin yardımcınızım.» dedi. Fakat iki tarafı karşı karşıya görünce, ardına döndü ve: «Ben sizden uzağım! Ben sizin görmediklerinizi (melekleri) görüyorum, ben Allâh’tan korkuyorum, Allâh’ın azâbı şiddetlidir.» dedi.” (el-Enfâl, 47-48)
Onların gururlarını da ilâhî izzet, yüce bir meydan okuyuşla alt-üst etti:
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ
“Şüphesiz inkâr edenler, mallarını, (insanları) Allâh yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûb olacaklardır. Kâfirlikte ısrâr edenler, cehenneme sürüleceklerdir.” (el-Enfâl, 36)
Meleklerin Yardımı
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müşriklere baktı; onlar bin kişi civârındaydılar. Ashâbı ise üç yüz on üç kişi idi.104 Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak, şöyle yalvarmaya başladı:
“Ey Allâh’ım! Bana olan va’dini yerine getir! Bana zafer ihsân eyle! Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak!”
Peygamber Efendimiz mübârek ellerini semâya açmış olarak yalvarmasına öyle devâm etti ki, ridâsı omzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, yanına gelerek ridâsını aldı, omuzuna koydu ve:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabbine olan yalvarman kâfîdir. Allâh Teâlâ Sana olan vaadini mutlakâ yerine getirecektir.” dedi.
Bütün mü’min gönüller de niyâz hâlinde idi. İlâhî kelâmda lutf-i Rahmânî şöyle müjdelendi:
إِذْ تَسْتَغِيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ أَنِّي مُمِدُّكُم بِأَلْفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُرْدِفِينَ
(9)
وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى وَلِتَطْمَئِنَّ بِهِ قُلُوبُكُمْ وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
(10)
“Hani siz, Rabbinizden imdat taleb ediyordunuz, O da; «Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdâd edeceğim.» diyerek duânızı kabul buyurmuştu. Allâh bunu, sâdece müjde olsun ve onunla kalbleriniz yatışsın diye yaptı. Zâten yardım yalnız Allâh tarafındandır. Çünkü Allâh, mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir.” (el-Enfâl, 9-10)
وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ بِبَدْرٍ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ فَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(123)
إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَن يَكْفِيكُمْ أَن يُمِدَّكُمْ رَبُّكُم بِثَلاَثَةِ آلاَفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُنزَلِين
(124)
بَلَى إِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ وَيَأْتُوكُم مِّن فَوْرِهِمْ هَـذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُم بِخَمْسَةِ آلافٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُسَوِّمِي
(125)
“And olsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allâh size Bedir’de yardım etmişti. Allâh’tan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız. O zaman Sen mü’minlere; «Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun. Evet, sabreder ve (Allâh’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.” (Âl-i İmrân, 123-125)
Allâh -celle celâlühû- o gün mü’minlere meleklerle yardım etti.105 Mü’minlerin ihlâsına göre meleklerin sayısını bin, üç bin, nihâyet beş bine kadar artırdı.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha önceden müşriklerin ileri gelenlerinden kimin nerede öldürüleceğini bildirdiği hâlde ve Allâh’ın kendilerine zafer nasîb edeceğini lutf-i ilâhî ile öğrenmiş olmasına rağmen, gece sabaha kadar Allâh’a yalvarmış, kendisini helâk edercesine duâ etmişti. Bu hâl, kulluk şuurunun mühim tezâhürlerinden biridir. Allâh Teâlâ da bizden kulluktan başka bir şey istememektedir. Allâh’a yaklaşmak için, tezellül ve tazarrû ile O’na yalvarmak kadar sağlam bir yol mevcut değildir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Bedir günü:
“İşte Cebrâîl! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş techizâtıyla (yardımınıza gelmiş durumda)!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 11)
Huvaytıb bin Abdüluzza der ki:
“Ben Bedir’de müşriklerle birlikte bulunmuş, ibret verici şeyler müşâhede etmiş ve melekleri görmüştüm. Onlar gökle yer arasında Kureyşlileri öldürüyor, esir ediyorlardı. O zaman kendi kendime; «Bu zât (Peygamber Efendimiz) muhakkak Allâh tarafından korunuyor!» dedim. Gördüğüm şeylerden hiç kimseye bahsetmedim.” (Hâkim, III, 562/6084)
Ebû Dâvûd el-Mâzinî şöyle der:
“Bedir gününde, müşriklerden bir adamı vurup öldüreyim diye tâkip ettim. Kılıcım daha ona dokunmadan başının yere düştüğünü gördüm! Anladım ki onu benden başkası (yâni bir melek) öldürdü!” (Ahmed, V, 450)
a
Enes -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre müşrikler yaklaştığında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!” buyurdu. Ensâr’dan Umeyr bin Hümâm -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?” diye sordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Evet.” buyurdu. Umeyr:
“–Ne iyi, ne âlâ!” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Niye öyle söyledin?” diye sordu. Umeyr -radıyallâhu anh-:
“–Allâh’a yemîn ederim ki yâ Rasûlallâh, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok.” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Şüphesiz sen cennetliksin.” buyurdu.
Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra:
“–Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır.” diyerek elindeki hurmaları attı ve cihâda koştu. Sonra şehîd oluncaya kadar müşriklerle savaştı. (Müslim, İmâre, 145; Ahmed, III, 137)
Bedir harbi, mübâreze, yâni teke tek vuruşma ile başladı. Müslümanların çıkardıkları mübâreze erleri olan Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ubeyde rakiplerini öldürdüler. Ancak Ubeyde -radıyallâhu anh- bacağı kopmuş olarak döndüğünden, bir müddet sonra Allâh Rasûlü’nün:
“–Sen o yüce makâma erdin!” müjdesini alarak şehîd oldu. (Vâkıdî, I, 69-70)
Bundan sonra iki ordu yavaş yavaş birbirlerine yaklaşmaya başladı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbın birdenbire hücûma kalkmasına izin vermedi. Çünkü Kureyşli müşrikler arasında, kervanın tehlikeyi atlattığı düşüncesiyle savaşmak istemeyenler de vardı. Müslümanların hemen hücûm etmemesiyle onların bu isteksizlikleri daha da artıyor, müşrik saflarında savaşma azminin sarsılmasına sebep oluyordu. Zâten mübârezeye çıkan savaşçılarının mağlûbiyeti onları bir hayli tedirgin etmişti. Fakat mel’ûn Ebû Cehil, bütün kiniyle haykırıyor:
“–Siz bir iki kişinin ölmesine aldırmayın! Yürüyün!” diyordu. (Vâkıdî, I, 71)
Bunun üzerine müşrikler, umûmî taarruza geçtiler. Müslüman saflarından Hak katına ulaşan samîmî niyazlar, küfür saflarına doğru ürkütücü bir nârâ hâlinde yükselen “Tekbîr ve Lafza-i Celâl” sesleri hiç durmuyor, îmanlı yürekleri coşturdukça coşturuyordu.
Nihâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hücûm emrini verdi. İki ordu birbirine girdi. Çarpışma şiddetli başladı. Gittikçe de şiddetlendi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ile birlikte ashâbının gayret ve coşkusunu artırmak için aralarında koşup duruyor ve sık sık:
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ
“O topluluk yakında hezîmete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar!” (el-Kamer, 45) âyet-i kerîmesini okuyordu. Ardından da müjdeliyordu:
“–Her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebât eder, şehîd düşerse, Cenâb-ı Hak elbette onu cennete koyacaktır. Bugün şehîd olanlara Cennetü’l-Firdevs hazırdır. Hücûm ve hamle ediniz!” (İbn-i Hişâm, II, 267-268)
Bu sözlerden sonra yanındaki Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a dönerek:
“–Müjde! Cebrâîl ve melekler imdâda geldi.” buyurdu.
Bir ara yerden küçük taşlar alıp; «Yüzleri kara olsun!» diyerek düşman üzerine attı.106 O anda düşman tarafına doğru şiddetli bir rüzgâr çıktı. Müthiş bir kasırga esti; göz gözü görmez oldu.
Bedr’in Arslanları
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
“Biz Bedir’de Allâh Rasûlü’ne sığınıyorduk. O gün kendileri, düşmana en yakın duranımız, insanların en cesur ve metânetli olanı idi.” (Ahmed, I, 86)
Habîb-i Ekrem’in cesâreti husûsunda Berâ -radıyallâhu anh- da:
“Vallâhi, biz savaş kızıştı mı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sığınırdık. Bizim en cesûrumuz, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le aynı hizâda durabilendi.” demiştir. (Müslim, Cihâd, 79)
Ashâb-ı kirâm, bu gazvede çok büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar gösterdi. Bilhassa Allâh’ın Arslanı Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- büyük bir şecaat ve cengâverlik numûnesi sergiledi. Nitekim müşriklerin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halef, ashâbdan Abdurrahmân bin Avf’a:
“–Savaşta alâmet olarak sadrına deve kuşu kanadı takan zât kimdi?” diye sormuş:
“–O, Hamza bin Abdulmuttalib’dir!” cevâbını alınca da:
“–İşte bize ne yapıldıysa hep o yaptı!” demişti. (İbn-i Hişâm, II, 272)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da amcası Hamza gibi kahramanlık göstermiş, müşriklerin başlarını vurup vurup yere düşürmüştü.107
Ebû Cehil, at üzerinde recezler108 söyleyerek kendisinden hiçbir savaşta intikam alınamayacağını iddiâ ediyor ve:
“Anam beni bu gibi işler için doğurdu!” diyerek övünüp duruyordu. (İbn-i Hişâm, II, 275)
Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh- der ki:
“Bedir günü sağıma soluma baktım, Ensâr’dan iki gencin arasında olduğumu gördüm. Oysaki daha kuvvetli kimseler arasında bulunmak isterdim. Onlardan biri diğerine duyurmadan bana:
«–Ey amca! Sen Ebû Cehil’i tanır mısın?» diye sordu. Ben de:
«–Evet, tanırım! Ne yapacaksın onu?» dedim. Genç:
«–Duyduğuma göre o Rasûlullâh’a sövermiş! Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, onu bir görürsem, ikimizden eceli gelmiş olan biri ölmedikçe ondan ayrılmayacağım!» dedi.
Gencin bu sözüne şaştım. Öbür genç de aynı şeyleri söyledi. Bu iki gencin arasında olduğum için büyük bir sürûr duydum. Az sonra Ebû Cehil’i harp meydanında dönüp dururken gördüm ve:
«–Bakın işte sorduğunuz adam!» dedim.
Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Ebû Cehil’e doğru koştular ve onu kılıçtan geçirdiler. Bu gençler, Muâz bin Afrâ ile Muâz bin Amr idi.” (Buhârî, Meğâzî, 10; Müslim, Cihâd, 42)
Muâz bin Amr şöyle anlatır:
“Ebû Cehil’i kılıçtan geçirdiğimde onun oğlu İkrime de bana bir kılıç vurup kolumu kesti. Elim derime asılı kaldı! Gün boyunca elim arkamda sürünerek savaşmaya devâm ettim. Bu hâldeyken çarpışmakta zorlanıyordum. Beni iyice rahatsız edince de üzerine ayağımla bastım ve onu koparıp attım!” (İbn-i Hişâm, II, 275-276)
Bir ara Peygamber Efendimiz:
“–Acaba Ebû Cehil ne yapıyor? Kim gidip bakar?” buyurdu. Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- aramaya gitti ve onu yerde buldu. Hâdisenin devâmını kendisi şöyle anlatır:
Ben onu son dakikalarını yaşarken buldum ve tanıdım, boynuna ayağımla bastım:
“–Ey Allâh’ın düşmanı! Allâh seni zelîl ve hakîr kıldı değil mi?” dedim.
“–Allâh beni ne ile zelîl ve hakîr kıldı, kavminin öldürdüğü adamlar içinde benden daha üstün kim var? Ey koyun çobanı! Sen çetin ve erişilmesi çok güç olan bir yere çıkmışsın! Sen onu bırak da bana haber ver, bugün devran kimindir?” dedi.
“–Allâh ve Rasûlü’nündür!” dedim. Onu kendi kılıcıyla öldürdükten sonra Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına vardım:
“–Ebû Cehil’i öldürdüm!” dedim. Allâh’a hamd ü senâ etti ve:
“–O, bu ümmetin Firavun’u idi.” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 12; Ahmed, I, 444; İbn-i Hişâm, II, 277; Vâkıdî, I, 89-90)
Ümmü Hârise’nin oğlu, Bedir Gazvesi’nde düşman tarafından rastgele atılan bir okla şehîd edilmişti. Bunun üzerine annesi Allâh Rasûlü’nün huzûruna gelerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Eğer oğlum Hârise cennette ise sabreder sevâbını beklerim, aksi takdirde onun için var gücümle ağlarım.” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona şu müjdeli haberi verdi:
“–Ey Ümmü Hârise, cennette birçok dereceler vardır. Oğlun bunlardan (en yüksek derece olan) Firdevs-i A’lâ’ya erişti.” (Buhârî, Cihâd, 14; Ahmed, III, 272)
Bu müjde üzerine Hârise’nin annesi tebessüm ederek dönüp giderken kendi kendine:
“–Bak hele! Bak hele senin şu yüce nasîbine ey Hârise!” diyordu. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 426)
Bedir Gazvesi, aynı zamanda İslâm ve îmânın varoluş mücâdelesi olması sebebiyle de, bu ilk büyük cihâda iştirâk eden ashâb-ı güzîn, müslümanların en fazîletlileri olma şerefine nâil oldular. Hak Teâlâ, bu savaşta melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’deki ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de diğer meleklere göre daha büyük bir izzet kazandılar. Nitekim Cebrâîl -aleyhisselâm-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“–Yâ Rasûlallâh! Bedir harbine katılanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, Varlık Nûru Efendimiz:
“–Onları, müslümanların en fazîletlileri sayıyoruz.” cevâbını verdiler.
Cebrâîl -aleyhisselâm- da şu mukâbelede bulundu:
“–Biz de meleklerden Bedir Harbi’ne iştirâk edenleri, aynı şekilde meleklerin en hayırlıları sayıyoruz.” (Buhârî, Meğâzî, 11)
a
O gün öğleye doğru savaş mü’minlerin galebesiyle nihâyete erdi. On dört müslüman şehîd olmuş, buna mukâbil Ebû Cehil de dâhil olmak üzere yetmiş müşrik öldürülmüş, yetmiş kadar da esir alınmıştı. Böylece bedbaht müşrikler, gerçi Bedr’e gelmekle yiğitlik gösterdiler, ama arzu ettikleri zafer şarabı yerine ecel kadehlerinden ölümü yudumladılar. Câriyeleri, şarkı söylemek yerine ağlaşarak yas tuttular. Kendi saflarındaki Arapların karınlarını doyurmak yerine, onları acıkmış cehennem çukurlarına doldurdular.
Peygamber Efendimiz, zırhı üzerinde olduğu hâlde:
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ
“O topluluk yakında hezîmete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.” (el-Kamer, 45) âyetini okuyarak çadırından çıktı. (Buhârî, Cihâd, 89)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Bu âyet Mekke’de nâzil olduğu zaman kendi kendime; «Acabâ hangi cemaat bozguna uğratılacak? Kime galebe çalınacak?» demiştim. Bedir günü gelip de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu âyeti okuduğunu duyunca, hezîmete uğrayacağı bildirilen topluluğun Kureyş müşrikleri olduğunu anladım. Âyetin tefsîrini o gün öğrendim.” (İbn-i Sa’d, II, 25; İbn-i Kesîr,el-Bidâye, III, 312)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-;
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُواْ نِعْمَةَ اللّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ
“Allâh’ın nîmetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?” (İbrâhîm, 28) âyetini tefsîr ederken:
“Vallâhi onlar, Kureyş kâfirleridir. Nankörlükle karşılanan nîmet, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’dır. Kavimlerini helâk yurduna sürüklemeleri ise, Bedir günü kavimlerini ateşe götürmeleridir.” demiştir. (Buhârî, Meğâzî, 8; Tefsîr, 14/3)
İslâm’ın ve îmânın zaferi ile netîcelenen Bedir Gazvesi, Allâh’ın samîmî, ihlâslı ve müttakî kullarına yardımını gösteren büyük mûcizeler ve onlardan alınacak pek çok ibretlerle doludur.
Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, müslümanlara bir ucub (kendini beğenme) hâli gelmemesi için şu âyet-i kerîmeyi inzâl etti:
فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allâh öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allâh attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allâh, işitendir, bilendir.” (el-Enfâl, 17)
İnsanın sâhip olduğu kuvvet ve kudret, ilâhî takdîr çerçevesi içindedir. Bundan dolayıdır ki;
“Azîm ve yüce Allâh’tan başka (kimsede) güç ve kuvvet yoktur.” buyrulmuştur. Çünkü ezelde yok olduğu hâlde, ancak Allâh’ın lutuf ve keremi sâyesinde var olan bütün mahlûkâtın sâhip olduğu her şey, Allâh Teâlâ’dandır. Bu sebeple küllî irâde, bütün vak’aları, hâdiseleri ve mahlûkâtı ihâta ve ihtivâ eder. Bu, irâde ve gücün aslı Yaratan’a âit demektir. Ancak insan bu dünyâya imtihan için gönderildiğinden, ona cüz’î bir irâde verilmiş ve hayra da şerre de istîdatlı kılınmıştır. Bu gücü kullanma ise, onun irâdesine bırakılmıştır.
Bedir’den Dönüş
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- düşmana gâlip geldiğinde, o bölgenin açık bir sâhasında üç gün kalmak âdeti idi. Bedir Savaşı’nın üçüncü günü olunca da Peygamber Efendimiz devesinin getirilmesini emir buyurdu. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı. Allâh Rasûlü yaya olarak yürümeye başladı. Ashâbı da peşi sıra yürüdüler ve birbirlerine:
“Herhâlde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir iş için gidiyor.” dediler. Nihâyet Peygamber Efendimiz, müşriklerin atıldığı kuyunun kenarında durdu ve onlara isimleriyle hitâb ederek:
“Ey Ebû Cehil! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Utbe bin Rebîa! Ey Şeybe bin Rebîa!” diye seslendi ve:
“–Siz Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat etmiş olsaydınız daha iyi olmaz mıydı? Biz, Rabbimizin bize va’dettiği şeyi hak ve gerçek bulduk! Siz de Rabbinizin size va’dettiğini hak olarak buldunuz mu?” buyurdu.
Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Ruhsuz cesetlere mi konuşuyorsunuz?! Onlar cîfe hâline geldikten sonra nasıl duyup da size cevap versinler?” dedi.
Peygamber Efendimiz:
“–Muhammed’in nefsi kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onlar benim söylediklerimi sizden daha iyi işitirler! Fakat cevap vermeye kâdir olamazlar!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 8; Müslim, Cennet, 77)
Bedir’de savaş nihâyet bulunca Cebrâîl -aleyhisselâm-, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a gelip:
“–Ey Muhammed! Allâh Teâlâ beni Sana gönderdi ve Sen râzı oluncaya (yardımlarımızdan memnun kalıncaya) kadar yanından ayrılmamamı emir buyurdu. Râzı oldun mu?” dedi.
Âlemlerin Efendisi:
“–Evet! Râzı oldum!” diye karşılık verince Cebrâîl -aleyhisselâm- ayrılıp gitti. (Vâkıdî, I, 113; İbn-i Sa’d, II, 26-27)
Bu büyük zaferle, Medîne-i Münevvere sürûra gark olurken Mekke mâteme büründü. Öyle ki, Ebû Leheb, kederinden ölüp gitti.109 Böylece ilâhî va’d tecellî etmiş oldu.
Ancak bu sırada Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhtereme kerîmeleri Hazret-i Rukıyye’nin vefâtı sebebiyle, müslümanlar arasında Bedir zaferinin sevinci uzun sürmedi.
Esirlere Muâmele
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bedir’de üç gün kaldıktan sonra Medîne’ye döndüler. Alınan esirlerin durumunu Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhüm ecmaîn- ile istişâre ettiler. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bunlar akrabâ ve kardeşlerimizdir. Ben onlardan fidye (kurtuluş akçesi) almanı uygun görürüm. Onlardan aldıklarımız, kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Belki Allâh onları hidâyete erdirir de onlar da bizim için destek olurlar.” dedi.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ömer’e:
“–Ey Hattâb oğlu! Senin görüşün nedir?” diye sordu. O ise:
“–Hayır! Vallâhi yâ Rasûlallâh! Ben, Ebû Bekr’in görüşünde değilim! Onların boyunlarını vurmamıza izin ver! Bana müsâade buyur, (akrabamdan) filânın boynunu ben vurayım. Ali’ye müsâade buyur, (kardeşi) Akîl’in boynunu o vursun. Hamza’ya müsâade buyur, kardeşi filanın (Hazret-i Abbâs’ın) boynunu o vursun. Tâ ki Allâh, kalblerimizde müşriklere karşı bir yumuşaklık ve zaaf bulunmadığını ortaya çıkarsın! Bu esirler müşriklerin önderleri, küfrün elebaşlarıdır!” dedi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekr’in görüşüne meyletti. (Müslim, Cihâd, 58; Tirmizî, Siyer, 18/1567; Ahmed, I, 30-31, 383-384; Vâkıdî, I, 107; İbn-i Sa’d, II, 22)
Çünkü onların hidâyete nâil olacaklarını ve kendilerinden Allâh’a ibâdet eden bir neslin çıkacağını umuyordu.
Alınan esirler, yapılan istişâre netîcesi fidye karşılığında serbest bırakıldı. Fidye ödeyemeyecek durumda olanlar da karşılıksız serbest bırakıldı. Ancak bunlardan okur-yazar olanların her biri, on Medîneli çocuğa okuma-yazma öğretmekle vazîfelendirildi. Onlar da fidyelerini böylece ödemiş olacaklardı. Vahiy kâtibi olan ve bilâhare Kur’ân’ı cemetmiş bulunan Zeyd bin Sâbit -radıyallâhu anh- da yazı yazmayı onlardan öğrenmişti. (Ahmed, I, 247; Vâkıdî, I, 129; İbn-i Sa’d, II, 22)
Allâh Teâlâ, esirler ve onlardan alınan fidye hakkında şöyle buyurdu:
مَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَكُونَ لَهُ أَسْرَى حَتَّى يُثْخِنَ فِي الأَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّهُ يُرِيدُ الآخِرَةَ وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
(67)
لَّوْلاَ كِتَابٌ مِّنَ اللّهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
(68)
فَكُلُواْ مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلاَلاً طَيِّبًا وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
(69)
“Hiçbir peygamberin, yeryüzünde ağır basmadıkça (kesin zafere ulaşıp üstün gelmedikçe) esirleri olması lâyık değildir. Siz dünyâ malını istersiniz, oysa Allâh âhireti kazanmanızı murâd eder. Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir. Eğer Allâh’tan bir yazı (hüküm) bulunmasa idi, aldığınız fidyeden dolayı size mutlakâ büyük bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganîmetten helâl ve hoş olarak yiyin ve Allâh’a karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allâh bağışlayıcıdır ve merhamet edicidir.”(el-Enfâl, 67-69)
Hazret-i Ömer der ki:
“Sabahleyin Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldiğimde, O ve Ebû Bekir oturmuşlar ağlıyorlardı.
«–Yâ Rasûlallâh! Sen’i ve arkadaşını ağlatan nedir? Bana haber veriniz! Onu ağlanacak bir şey olarak görürsem ben de ağlayayım, ağlanacak bir hâl olarak görmezsem sizin ağlamanıza iştirâk etmeye çalışayım?» dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Şu arkadaşlarının esirlerden aldıkları fidyelerden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacakları azâbın şu yanımdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi!» buyurdu.” (Ahmed, I, 31; Müslim, Cihâd, 58)
Allâh Teâlâ, düşmanlar iyice mağlûb edilerek dîn izzet bulmadan ve fitne tamâmen ortadan kalkmadan önce esir tutmaktan, onları fidye karşılığında serbest bırakmaktan râzı olmamış, bu sebeple müslümanlara itâbda bulunmuştur. Fidye almakta dünyevî bir arzu da söz konusu olmaktadır. Oysa ki, Allâh’ın murâdı âhiret selâmetinin gözetilmesidir. Din düşmanlarının tam olarak sindirilmeden esir alınması, mü’minlerin âhiret selâmetini tehlikeye atabilirdi.
İctihâddaki bir hatâdan dolayı itâb etmemek, Bedir Savaşı’na katılanlara azâb etmemek veya açıkça yasaklanmamış olan bir işi yapanı cezâlandırmamak gibi bir ilâhî hüküm Levh-i Mahfuz’da yazılmış olduğundan, Allâh Teâlâ mü’minleri affetmiş, aldıkları ganîmeti helâl kılmış ve onları cezâlandırmamıştır.
a
Cenâb-ı Hak, esir ve kölelere ihsân ile muâmele edilmesini emir buyurdu. 110 Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de bu hususta pek çok beyanları vardır. Hattâ vefâtı esnâsında son sözleri:
“Namaza, özellikle namaza dikkat ediniz. Elinizin altında bulunanlar hakkında da Allâh’tan korkunuz.” olmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1)
Ma’rûr bin Süveyd diyor ki:
“Ben, Ebû Zerr -radıyallâhu anh-’ı, üzerinde değerli bir elbise ile gördüm. Aynı elbiseden hizmetçisi de giyinmişti. Ona bunun sebebini sordum. Ebû Zerr ise cevâben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamânında bir adamı annesinden dolayı ayıpladığını, bu sebeple Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu söyledi:
«Sen, kendisinde câhiliye ahlâkı bulunan bir kimsesin! Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allâh onları sizin himâyenize vermiştir. Kimin himâyesinde bir kardeşi varsa, kendi yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şâyet yükleyecek olursanız, kendilerine yardım ediniz.»” (Buhârî, Itk, 15; Müslim, Eymân, 40)
Mus’ab bin Umeyr’in birâderi Ebû Azîz şu ibretli hâdiseyi anlatmıştır:
“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensâr’dan bir topluluğa teslîm edilmiştim. Allâh Rasûlü:
«–Esirlere güzel muâmelede bulunun!» buyurmuştu. O’nun bu emrini yerine getirmek için yanlarında bulunduğum Ensâr cemaati, sabah-akşam hisselerine düşen ekmeği bana verir, kendileri hurma ile yetinirlerdi. Ben ise hayâ eder, ekmeği onlardan birine verirdim, o da hiç dokunmadan tekrar bana iâde ederdi.” (Heysemî, VI, 86; İbn-i Hişâm, II, 288)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının bu tür âlicenap hareketleri, ortaçağ gibi zulüm ve haksızlığın revaçta olduğu bir devrede, insanlık adına kıyâmete dek nümûne olacak bir fazîlet şâhikası olmuştur. Allâh Rasûlü, insanlara iyilik ve ihsân ile güzel muâmele ederek onlara hâl ile teblîğde bulunur, böylece gönüllerini yumuşattıktan sonra da İslâm’ı anlatırdı. Bedir esirlerinin pek çoğu, bu güzel muâmelelerin tesiriyle müslüman olmuşlardı.
İslâm, kölelik111 müessesesini tervîc etmediği gibi, insanları buna teşvik de etmemiştir. Fakat toplumun bu gerçeğini görmüş ve onun ânî olarak kaldırılmasının, cemiyet hayâtında bir karışıklığa yol açacağı mülâhazasıyla tamâmen hükümden kaldırmamıştır. Ancak onun istismârını ve kötü yönde kullanılmasını önlemek için bu husûsu ciddî birtakım kurallara bağlayarak tanzîm etmiştir. Böylece kölelik hukûkunu en güzel bir hâle getirmiştir.
Mâdem ki milletler arasında harpler vardır ve kıyâmete kadar da vâr olacaktır, o hâlde hürriyetini kaybetmiş insanlara dâir kâidelere ihtiyaç da dâimâ mevcut olacaktır. Bu îtibarla bunun kaldırması yerine, kâidelerinin konulması ve köle hukûkunun tanzîm edilmesi gerekli görülmüştür.
İslâm, getirdiği prensipler ile, köleyle efendiyi birbirine yaklaştırır ve köleleri kurtarmaya gayret eder. Meselâ bir insan hatâ işlese ve kazâ ile bir adam öldürse, bu durumda keffâret olarak ilk önce bir köle âzâd etmeyi emreder. İkinci olarak da o adamın âilesiyle anlaşarak muayyen miktarda gümüş ve deve mukâbilinde diyet ödemeyi şart koşar. Bir müslüman meselâ hac ibâdetinde bir hatâ yapsa yine ilk olarak keffâret yolu köle âzâdıdır. Yemin etse, zıhâr112 yapsa, oruç bozsa bunlara keffâret olarak ilk önce yine köle âzâd etmesi istenir. Bir kısım amellerin sevâbının büyüklüğünden bahsedilirken:
“Şu kadar köle âzâd etmek gibidir!” denilerek insanları hürriyete kavuşturmanın ne kadar fazîletli bir amel olduğu bildirilir. Bununla birlikte haksız yere bir insanı köleleştirmek de en büyük günahlardan sayılır. Hasbe’l-kader köle olmuş kimselere de iyi davranılması emredilir.
İslâm, köle sâhibine dâimâ; “Yediğinden yedir, içtiğinden içir, giydiğinden giydir, oruçluyken fazla yük ve iş yükleme, onun ihtiyaçlarını karşıla!” telkîninde bulunur. Köle âzâd etmeyi bir mü’min için daha iyi bir kurtuluş yolu olarak gösterir. Köleler için öyle haklar getirir ki, bunlara riâyet edildiğinde, neredeyse köle edinmemek, köle sâhibi olmaktan daha hayırlı hâle gelir, köle sâhibi olmak da bir nevî köle olmak mânâsına gelir.
Bu durumda İslâm, köleliğin giriş kapılarını imkân nisbetinde kapatmış, çıkış kapılarını da sonuna kadar açmış ve bu durumdaki insanların hürriyete kavuşturulmalarını her fırsatta teşvîk ve tervîc etmiş olmaktadır.
a
Fahr-i Kâinât Efendimiz, esirler arasında bulunan amcası Abbâs’a:
“–Ey Abbâs! Sen servet sâhibi bir kimsesin. Kendin, kardeşinin oğlu Akîl, Nevfel bin Hâris ve aranızda antlaşma bulunan Utbe bin Amr için fidye öde!” buyurdu.
Abbâs ise:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben, müslümandım, Kureyş beni zorlayarak yola çıkardı!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Senin müslümanlığını ancak Allâh bilir. Dediğin doğru ise Allâh elbette ecrini verir. Lâkin senin hâlin görünüşte bizim aleyhimize idi. Dolayısıyla fidyeni ödemen gerekir.” buyurdu ve onun yanında bulunan 800 dirhem altına da harp ganîmeti olarak el koydu.
Abbâs:
“–Yâ Rasûlallâh! Hiç olmazsa bunu fidye yerine say!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır! O Allâh’ın bize nasîb ettiği ganîmettir.” buyurdu.
Abbâs:
“–Yâ Rasûlallâh! Demek geri kalan ömrümde beni dilenmeye mecbûr edeceksin!” dedi.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü:
“–Ey Abbâs! Zevcen Ümmü’l-Fadl’a verdiğin o altınlar ne olacak?” diye sorunca Abbâs:
“–Hangi altınlar?” dedi.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Hani sen Mekke’den yola çıkacağın gün, yanınızda Allâh’tan başka bir kimse bulunmadığı sırada, zevcen Ümmü’l-Fadl’a: «Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Eğer bir musîbete uğrarsam şu kadarı senin, şu kadarı Ubeydullâh’ın, şu kadarı Fadl’ın, şu kadarı Kusem’in ve şu kadarı da Abdullâh’ındır!» dediğin altınlar!” buyurdu.
Bu sözler üzerine hayrette kalan Abbâs:
“–Sen’i peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, bunu ben ve Ümmü’l-Fadl’dan başka hiç kimse bilmiyordu. Şüphesiz Sen Allâh’ın Rasûlü’sün!” dedi. (Ahmed, I, 353; İbn-i Sa’d, IV, 13-15)
Bedir esirleri arasında, Varlık Nûru’nun damadı, Hazret-i Zeyneb’in kocası Ebu’l-Âs bin Rebî de bulunuyordu. Ebu’l-Âs, Mekke’de zenginlik ve ticârette ileri gelen emîn bir kimseydi. Annesi Hâle bint-i Huveylid, Hazret-i Hatîce’nin kızkardeşi idi. Hatîce vâlidemiz, yeğeni Ebu’l-Âs’ı oğlu yerinde tutardı.
Kureyş müşrikleri, Efendimiz’in damatlarına:
“–Siz Muhammed’in kızlarını almakla O’nu derdinden kurtardınız! Kızlarını geri gönderiniz de onlarla meşgûl olsun!” dediler. Aynı şekilde Ebu’l-Âs’a da:
“–Zevcenden ayrıl! Kureyş kadınlarından hangisini istersen, seni onunla evlendiririz!” dediler. Ancak Ebu’l-Âs:
“–Hayır! Vallâhi ben zevcemden ayrılmam ve onun yerine Kureyş kadınlarından hiçbirini istemem!” dedi.
Mekkeliler, esirleri için fidye göndermeye başladıkları zaman, Hazret-i Zeyneb de Ebu’l-Âs için biraz mal ile annesi Hatîce -radıyallâhu anhâ-’nın kendisine evlendiği sırada hediye ettiği gerdanlığı göndermişti. Allâh Rasûlü gerdanlığı görür görmez son derece rikkate geldi ve:
“–Eğer Zeyneb’in esîrini serbest bırakmayı ve malını da geri vermeyi münâsip görürseniz, öyle yapınız!” buyurdu.
Müslümanlar:
“–Olur yâ Rasûlallâh!” diyerek Ebu’l-Âs’ı serbest bıraktılar. Gönderilen mal ile gerdanlığı da Hazret-i Zeyneb’e iâde ettiler.
Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, kızı Zeyneb’i Medîne’ye göndermesi için Ebu’l-Âs’tan söz almış, onu serbest bırakırken kendisine böyle bir şart koşmuştu. Fakat bu, Allâh Rasûlü ile onun arasında gizli kalacak, bundan kimseye söz edilmeyecekti. (İbn-i Hişâm, II, 296-297; Ebû Dâvûd, Cihâd, 121/2692; Ahmed, VI, 276)
a
Umeyr bin Vehb’in oğlu Vehb de Bedir’de esir edilenler arasındaydı. Umeyr, Kureyş müşriklerinin cin fikirlilerinden ve kahramanlarındandı. Mekke’de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve ashâbına pek çok ezâ etmişti. Birgün Umeyr, Hicr’de Safvân bin Ümeyye ile oturup Bedir’de kuyuya atılanları ve uğradıkları musîbetleri anlatınca Safvân bin Ümeyye:
“–Vallâhi onlar bu hâle geldikten sonra hayatta kalmanın bir mânâsı yok!” dedi.
Umeyr:
“–Vallâhi doğru söyledin! Eğer borcum ve benden sonra açlıktan ölmelerinden korktuğum çoluk çocuğum olmasaydı, muhakkak gider Muhammed’i öldürürdüm. Hem benim için onların kabûl edeceği bir bahâne de var; «Esir olan oğlum için geldim.» derim. Duyduğuma göre O çarşılarda da dolaşıyormuş.” dedi.
Umeyr’in bu sözleri Safvân’ı sevindirdi:
“–Borcun bana âittir. Senin adına ben öderim! Çoluk çocuğuna da kendi çoluk çocuğumla birlikte, sağ oldukları müddetçe bakar, geçimlerini en güzel şekilde sağlarım!” dedi.
Bunun üzerine Umeyr, kılıcını iyice biledi ve zehirletti. Safvân da bineğini ve yolluğunu hazırlattı. Umeyr, Medîne’ye gelip mescidin kapısında durdu, devesini bağladı ve kılıcını kuşandı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- onu görünce:
“–Bu Allâh düşmanı Umeyr’dir! Vallâhi ancak şer için gelmiştir! Aramızı bozan, Bedir günü de Kureyşliler için sayımızı tahmin eden o değil miydi?” dedikten sonra Allâh Rasûlü’nün yanına girdi:
“–Yâ Rasûlallâh! Şu Allâh düşmanı Umeyr kılıcını kuşanmış gelmiş!” dedi.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Onu benim yanıma gönder!” buyurdu. Ömer -radıyallâhu anh- geri geldi. Onun boynundaki kılıcın kayışını sımsıkı tuttu. Ensâr’dan yanında bulunan kimselere de:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına girip oturunuz ve kendisini bu habîsten koruyunuz! Çünkü o, güvenilir bir kimse değildir!” dedi.
Peygamber Efendimiz ise:
“–Ey Ömer, onu serbest bırak! Sen de ey Umeyr, bana yaklaş!” buyurdu ve ardından Umeyr’e niçin geldiğini sordu. Umeyr:
“–Esir aldığınız oğlum için geldim! Onun hakkında ihsanda bulununuz!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Öyle ise boynunda şu kılıcın işi ne?!” diye sordu.
Umeyr:
“–Allâh kılıçların belâsını versin! Onların bize ne faydası oldu ki?” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar:
“–Bana doğru söyle, sen buraya niçin geldin?” diye sordu.
Umeyr:
“–Ben, başka bir şey için değil, sâdece elinizde esir olan oğlum için geldim!” dedi.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Senin Hicr’de Safvân’a koştuğun şart ne idi?” diye sorunca, Umeyr korktu ve:
“–Ben ona ne şart koşmuşum ki?” dedi.
Peygamber Efendimiz, onların konuşmalarını kelime kelime nakletti ve:
“–Allâh, yapacağın işle senin arana girdi, sana mânî oldu!” buyurdu.
Bunun üzerine Umeyr:
“–Ben şehâdet ederim ki, Sen muhakkak Allâh’ın Rasûlü’sün! Yâ Rasûlallâh! Biz semâdan gelen haber ve Sana inen vahiy husûsunda Sen’i yalanlardık. Bu işte, benden ve Safvân’dan başka kimsenin haberi yoktu. Vallâhi bu haberi Sana ancak Allâh vermiştir! Beni İslâm’a hidâyet eden ve buraya getiren Allâh’a hamd olsun!” dedikten sonra şehâdet getirdi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü:
“–Kardeşinize dînini iyice anlatınız! Kendisine Kur’ân okuyup öğretiniz! Esîrini de serbest bırakınız!” buyurdu.
Âlemlerin Efendisi’nin buyruğu derhâl yerine getirildi. Umeyr:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben, Allâh’ın nûrunu söndürmeye çalışan ve müslümanlara şiddetle işkence yapan birisi idim. Müsâade edersen Mekke’ye gidip Mekkeli müşrikleri Allâh’a, Rasûlü’ne ve İslâm’a dâvet edeyim! Umulur ki Allâh onlara hidâyet nasîb eder.” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona izin verdi.
Bu esnâda Safvân bin Ümeyye, olup bitenlerden habersiz, Mekkeli müşriklere:
“–Birkaç gün içinde gelecek olan haberle sevineceksiniz. O size Bedr’in acısını unutturacak!” diyor, gelen kâfilelerden haber sorup duruyordu. Nihâyet bir süvârî ona Umeyr’in müslüman olduğunu bildirdi.
Umeyr bin Vehb -radıyallâhu anh-, Mekke’ye gelince insanları İslâm’a dâvet etmeye koyuldu. Karşı gelenlere ise hadlerini bildirdi. Onun sâyesinde birçok insan müslüman oldu. Hazret-i Umeyr birgün Kâbe’nin yanında Safvân bin Ümeyye ile karşılaştı ve ona:
“–Sen büyüklerimizden birisin! Bizim taşlara taptığımızı ve onlar için kurbanlar kestiğimizi görmüyor musun? Bu mudur dîn? Ben şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ilâh yoktur! Muhammed de Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür!” dedi. Safvân ona bir kelime bile söyleyemedi, öylece sustu kaldı. (İbn-i Hişâm, II, 306-309; Vâkıdî, I, 125-128; İbn-i Sa’d, IV, 199-201)
Bu hâdise; “Seni öldürmeye gelen sende dirilsin!” düstûrunun en güzel misâllerinden biri olarak mü’min gönüllerde yer etti.
Bedir’de müşriklerin elebaşıları öldürülüp esirler elleri boyunlarına bağlı olarak Medîne’ye getirildiğinde, Allâh Teâlâ Medîne’deki müşrik, münâfık ve yahûdîleri zillete uğrattı. Abdullâh bin Übey ile onunla birlikte hareket eden Medîneli müşrikler; “Artık zafer ve galebe O’na yönelmiştir!” diyerek Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e İslâm üzere bey’at etmek zorunda kaldılar.113
Ganîmetler Hakkındaki Hüküm
Ganîmetler hakkındaki İslâmî kâide henüz bildirilmediği için, Bedir’de alınan ganîmetlerin paylaşımı husûsunda ihtilâf çıktı. Ayrıca Bedir’de kardeşi şehîd olan Sa’d bin Ebî Vakkâs da, katlettiği Saîd bin Âs’ın kılıcını alarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve bunun kendisine verilmesini istedi. İşte bu hâdise ve talepler üzerine daha Bedir’den ayrılmadan ve ganîmetler paylaştırılmadan Enfâl Sûresi’nin ilk âyeti nâzil oldu:
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الأَنفَالِ قُلِ الأَنفَالُ لِلّهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَصْلِحُواْ ذَاتَ بِيْنِكُمْ وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Sana ganîmetlerden soruyorlar. De ki: Ganîmetler Allâh’a ve Rasûlü’ne âittir. Onun için siz gerçekten mü’minlerseniz Allâh’tan korkun da birbirinizle aranızı düzeltin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin!” (el-Enfâl, 1)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu ganîmetleri Medîne’ye yakın bir yerde savaşa katılan mücâhidlere eşit olarak ve yerli yerince taksîm etti.114
Daha sonra savaş ganîmetleriyle ilgili tafsîlâtlı hükümler ihtivâ eden aynı sûrenin 41. âyeti nâzil oldu:
وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا غَنِمْتُم مِّن شَيْءٍ فَأَنَّ لِلّهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ إِن كُنتُمْ آمَنتُمْ بِاللّهِ وَمَا أَنزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Şunu da biliniz ki, ganîmet olarak aldığınız herhangi bir şeyden beşte biri mutlakâ Allâh içindir. O da Peygamber’e ve O’na yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara âittir. Eğer siz Allâh’a inanmışsanız ve hak ile bâtılı ayıran o gün, iki ordunun karşılaştığı o (Bedir) günü kulumuza indirdiğimiz âyetlere îmân etmişseniz, bunu böyle biliniz. Ve biliniz ki Allâh, her şeye kâdirdir.” (el-Enfâl, 41)
Bu âyete göre ganîmetlerin beşte biri Allâh’a, Rasûlü’ne, O’nun akrabâsına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendi hissesiyle âile fertlerinin ihtiyâcını karşıladıktan sonra, artan kısmı Beytülmâl’e koymuş ve bunu müslümanların ihtiyaçları ile ordu giderleri için harcamıştır.115
Amr bin Abese -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kıble istikâmetinde (sütre116 olarak) bir ganîmet devesi bulunduğu hâlde bize namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra, hayvanın yan kısmından bir kıl aldı (ve elinde tutup göstererek):
«–Ganîmetinizden humus dışında şu kadarı bile bana helâl değildir. Kaldı ki, humus da size iâde ediliyor (sizin için harcanıyor.)» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 149/2755)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, elinde nesi var nesi yoksa ashâbının muhtaçlarına verirdi. Hâlbuki çoğu zaman kendi evinde günlerce ocak yanmaz, yemek pişmezdi. O’nun ve âilesinin ekseriyetle bir günlük yiyeceklerinin bile bulunmadığı pek çok rivâyetten anlaşılmaktadır. O’nun bu husustaki ahlâkını şu rivâyet açıkça ortaya koymaktadır:
Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Bahreyn’den mal getirildi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Onu mescide dökün!» buyurdu. Bu mal (şimdiye kadar) Allâh Rasûlü’ne getirilenlerin en çok olanı idi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaza gitti ve mala hiç nazar etmedi. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu… Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tek dirhem bile kalmayıncaya kadar hepsini dağıtmadan oradan ayrılmadı.” (Buhârî, Salât 42, Cizye 4, Cihâd 172)
a
Kur’ân-ı Kerîm’deki Enfâl Sûresi, Medîne’de hicretin ikinci senesinde nâzil olmuştur. Büyük bir kısmı, Bedir Gazvesi hakkında olduğu ve Bedir günlerinde nâzil olduğu için bu sûreye “Bedir Sûresi” de denilmiştir.
Şehâdet Rütbesi
Şehâdet mertebesi, bir mü’minin bu dünyâda ulaşabileceği en son ve en ulvî makamdır. Cennetin en aşağı derecesi bile dünyânın tamâmından daha hayırlı olduğu hâlde şehîd, bu makâmın ulvîliği ve cennetteki mükâfâtının büyüklüğü sebebiyle dünyâya tekrar tekrar dönüp defâlarca şehîd olmayı ister. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَلَئِن قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
“Eğer Allâh yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki Allâh’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün her şeyden daha hayırlıdır.” (Âl-i İmrân, 157)
Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize namaz kıldırırken bir kimse geldi. Safa girince:
«–Allâh’ım, bana sâlih kullarına verdiğinin en fazîletlisini ver!» diye duâ etti. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz namazı bitirince:
«–Az önce duâ eden kimdi?» diye sordu. O zât:
“–Bendim yâ Rasûlallâh!” dedi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Öyleyse atın çökertilecek ve Allâh yolunda şehîd edileceksin.” buyurdu. (Hâkim, I, 325/748)
Peygamber Efendimiz, ashâbından bâzılarının şehâdetlerini önceden müjdelediği gibi, savaşa giderken hakkında Allâh’tan rahmet ve mağfiret dileyip duâ buyurduğu ashâbı da şehâdet rütbesine nâil olmuşlardır. Nitekim Âmir bin Ekvâ -radıyallâhu anh-’a da aynı şekilde duâ buyurmuş, kısa bir müddet sonra o, Hayber’de şehîd düşmüştür.117
Peygamber Efendimiz’in duâlarındaki mağfiret talebinin, şehîd olmak sûretinde tahakkuk etmesi, şehâdet mertebesinin ne kadar ulvî bir makâm olduğunun diğer bir delîlidir. Efendimiz’in duâsının bu şekilde netîcelendiğini gören ashâb-ı kirâm da bu duâları şehîdlik müjdesi olarak telâkkî etmişlerdir.
Ebû Katâde -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre, birgün Peygamber Efendimiz ashâb arasında ayağa kalktı ve:
“Allâh yolunda cihâd ve Allâh’a îmân etmek, amellerin en fazîletlisidir.” diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam kalkıp:
“–Yâ Rasûlallâh! Şâyet Allâh yolunda öldürülürsem, bu benim günahlarıma keffâret olur mu?” diye sordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Evet, şâyet sen sabrederek, ecrini sâdece Allâh’tan bekleyerek, cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allâh yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur. Ancak borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibrîl söyledi.” buyurdu. (Müslim, İmâre, 117; Tirmizî, Cihâd, 33/1712)
Diğer bir rivâyette de:
“Şehîdin, kul hakkı dışındaki bütün günahlarını Allâh mağfiret eder.” buyrulmuştur. (Müslim, İmâre, 119)
Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâbına şöyle buyurdu:
“Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve kıymette idi. Sonra o iki kişi bana:
«–Bu eşsiz ev, şehîdler sarayıdır.» dedi.” (Buhârî, Cihâd, 4; Cenâiz, 93)
Peygamber Efendimiz, ashâbından şehîd olanlarla çok yakından alâkadar olmuş, onlara husûsî bir ihtimam göstermiş, onların cennette olduklarını müjdelemiş, hem yakınlarını tesellî etmiş hem de sahâbe-i kirâmı şehâdet makâmına özendirmiştir.
Câbir -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Babamın müsle118 yapılmış cesedi getirilip Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in önüne konuldu. Yüzünü açmak üzere gittim. Fakat oradaki topluluk, üzülmeyeyim diye, bana mânî oldu. Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Melekler ara vermeksizin onu kanatlarıyla gölgelendiriyorlar.» buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz 3, 35, Cihâd 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 129-130)
Şehîd olmak, hakîkatte ölmek değil, bizim farkına varamadığımız bir hayat keyfiyeti içinde ebedî nîmetlere mazhar olmaktır. Bu bakımdan Allâh Teâlâ şehîd kulları hakkında “ölü” denilmemesini emretmektedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاء وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُون
“Allâh yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz anlamazsınız.” (el-Bakara, 154)
وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ
(169)
فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَيَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِين
(170)
(171)
“Allâh yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler! Allâh’ın lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara nâil olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allâh’tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allâh’ın, mü’minlerin ecrini zâyî etmeyeceğini müjdelerler.”(Âl-i İmrân, 169-171)
Âlemlerin Rabbi tarafından medhedilen şehîdlerin, insanlar tarafından da tâzîm ile yâd edileceğini Ziyâ Paşa şu beytiyle ne güzel ifâde etmiştir:
Nev-i insân Haşr’a dek tâzîm ederler âdına,
Kim fedâ-yı nefs ederse cinsinin imdâdına…
“Kim insanların yardımına koşarak onların uğrunda nefsini fedâ ederse, bütün insanlık, kıyâmete dek o kimsenin adını saygıyla yâd eder.”
Kıyâmet günü şehîdler, vücutlarından henüz yeni yaralanmışçasına akan taze kan ve bu kanlardan etrâfa yayılan misk gibi güzel bir koku ile tanınırlar. İnsanlar onların fazîlet ve şereflerine şâhitlik ederler. Bu sebeple şehîdlerin mübârek kanı ve cenâzesi yıkanmaz.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hak Teâlâ’nın şehîdlik esnâsında kullarına gösterdiği kolaylığı şöyle ifâde buyurur:
“Sizden biriniz, karınca ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehîd olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 26/1668; Nesâî, Cihâd, 35; İbn-i Mâce, Cihâd, 16)
Allâh Teâlâ, kullarını şehîdliğe teşvîk sadedinde şöyle buyurur:
فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآخِرَةِ وَمَن يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيُقْتَلْ أَو يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
“O hâlde (geçici) dünyâ hayâtını, (ebedî) âhiret hayâtı karşılığında satacak olanlar, Allâh yolunda savaşsınlar. Her kim Allâh yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, her iki durumda da Biz ona yarın pek büyük bir mükâfât vereceğiz.” (en-Nisâ, 74)
Bütün samîmiyeti ile şehîdliği arzulayan Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu duygularını şöyle dile getirmiştir:
“Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allâh yolunda şehîd olmak, sonra diriltilmek tekrar şehîd olmak yine diriltilip tekrar şehîd olmak isterdim.” (Buhârî, Îman, 26; Müslim, İmâre, 103, 107)
a
Birgün Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ömer’in üzerinde bir gömlek görmüştü:
“–Bu gömleğin yeni mi yoksa yıkanmış mı?” diye sordu.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Hayır yeni değil, yıkanmış gömlektir yâ Rasûlallâh!” deyince:
“–Yeni giy, hamd ederek yaşa, şehîd olarak öl!” buyurdu. (Ahmed, II, 89)
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, böylece Hazret-i Ömer’e şehâdet müjdesini de vermiş oluyordu.
Yine birgün Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir, Ömer ve Osmân -radıyallâhu anhüm ecmaîn- ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmıştı. O sırada dağ sarsılmaya başladı. Âlemlerin Efendisi ayağıyla yere vurup şöyle buyurdu:
“–Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ahbâs, 4)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da:
“Allâh’ım, beni yolunda şehîd olmak ve Rasûlü’nün beldesinde ölmekle bahtiyar kıl!” diye temennîde bulunurdu. (Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 12) Allâh ona bu makâmı lutfetti. Hazret-i Ömer’in kızı Hafsa vâlidemiz der ki:
“Babamın bu duâsını duyunca şaşırdım ve:
«–Bu nasıl olacak? (Hem Medîne’de ölmek hem de şehîd olmak istiyorsun!)» dedim.
«–Allâh isterse bunu gerçekleştirir.» dedi.”
Hazret-i Ömer şehîd edilinceye kadar insanların bu husustaki şaşkınlığı devâm etmiş ve bunun nasıl tahakkuk edeceğini merâk edip durmuşlardır. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, IV, 101)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her müslümanın şehîdliği arzu etmesi gerektiğine işâret ederek şöyle buyurmuştur:
“Allâh Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehîdlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allâh ona şehîdlik mertebesini ihsân eder.” (Müslim, İmâre, 157; Nesâî, Cihâd, 36)
“Şehîdliği gönülden arzu eden bir kimse, şehîd olmasa bile sevâbına nâil olur.” (Müslim, İmâre, 156)
Bununla birlikte Allâh Rasûlü bir kısım insanları da şehîd hükmünde kabûl etmiştir. Nitekim bir defâsında ashâbına:
“–Siz kimleri şehîd sayıyorsunuz?” diye sormuştu.
Sahâbîler:
“–Yâ Rasûlallâh! Kim Allâh yolunda öldürülürse o şehîddir!” dediler.
Peygamber Efendimiz:
“–Öyleyse ümmetimin şehîdleri oldukça azdır.” buyurdu.
Ashâb-ı kirâm:
“–O hâlde kimler şehîddir yâ Rasûlallâh!” dediler.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh yolunda öldürülen şehîddir; Allâh yolunda ölen şehîddir; bulaşıcı hastalıktan ölen şehîddir; ishalden ölen şehîddir; boğularak ölen şehîddir.” buyurdu. (Müslim, İmâre, 165; İbn-i Mâce, Cihâd, 17)
Diğer rivâyetlerde de Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; malı, kanı, dîni ve âilesi uğrunda öldürülen kimselerin de şehîd olduğunu bildirmiştir.119
Peygamberimiz’in Kızı Hazret-i Zeyneb’in Medîne’ye Getirilmesi
Bedir’de esir edilen Peygamber Efendimiz’in damadı Ebu’l-Âs, serbest bırakılıp Mekke’ye döndüğünde, zevcesi Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’nın Medîne’ye gitmesine izin verdi. Bedir’den bir ay veya buna yakın bir müddet sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Zeyd bin Hârise ile Ensâr’dan bir zâtı göndererek onlara:
“–Zeyneb yanınıza gelinceye kadar Ye’cic Vâdisi’nde bulunun. Zeyneb’le orada buluştuğunuzda onu bana getirirsiniz.” buyurdu.
Ebu’l-Âs, Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’ya babasının yanına gitmesini söyledi. O da hazırlığını yaptı. Ebu’l-Âs’ın kardeşi Kinâne, bineceği deveyi getirdi. Hazret-i Zeyneb devenin hörgücü üzerine konulan ve hevdec denilen hücrenin içine bindi. Kinâne, yayını ve sadağını (ok torbasını) omzuna aldı, gündüz vakti devenin yularını çekerek Mekke’den yola çıktı.
Bu hâdise Kureyş müşrikleri arasında konuşulmaya başlanınca, birtakım kimseler Hazret-i Zeyneb’i geri çevirmek için hemen yola çıktılar. Zîtuvâ mevkiinde ona yetiştiler. Hebbâr bin Esved, hevdecin içinde bulunan Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’ya mızrağıyla vurarak onu bir kayanın üzerine düşürdü. Hazret-i Zeyneb o vakit hâmile idi. Kanlar içinde kalarak çocuğunu orada düşürdü. Hazret-i Zeyneb ıztırap içindeydi. Kinâne yere çöküp sadağından ok çıkardı ve:
“–Hiç kimse yaklaşmasın! Yoksa oka tutarım!” deyince gelenler dönüp tâkipten vazgeçtiler.
Ebû Süfyân, Kureyş müşriklerinden bâzılarıyla oraya geldi. Kinâne’ye:
“–Ey adam! Bize ok atmaktan vazgeç! Seninle konuşacağız!” dedi.
Kinâne ok atmayı bıraktı. Ebû Süfyân, Kinâne’nin yanına gelip:
“–Sen doğru yapmadın! Bir kadını halkın gözü önünde apâşikâr yola çıkardın. Hâlbuki sen çektiğimiz zahmet ve meşakkatlerimizi ve Muhammed sebebiyle başımıza gelenleri biliyorsun! Kızını halkın gözü önünde böyle açıktan açığa aramızdan çıkarıp O’na götürdüğün zaman, insanlar bunu, uğradığımız musîbetten kaynaklanan bir zillet eseri, zaafımızın ve güçsüzlüğümüzün bir netîcesi sanacaktır. Hayâtıma yemîn ederim ki Zeyneb’in, babasının yanına gönderilmeyip Mekke’de tutulması, bizim için hiç önemli değildir. Bunda bizim için bir intikam alma da sözkonusu değildir. Sen beni dinle de onu şimdi Mekke’ye geri götür! Sesler kesilip, insanlar onu geri çevirdiğimizi kabûl ettikten sonra gizlice Mekke’den çıkar, babasına götür!” dedi.
Kinâne de öyle yaptı. Birkaç gece Mekke’de kalarak îtiraz seslerinin kesilmesini bekledikten sonra, bir gece Hazret-i Zeyneb’le birlikte yola çıktı. Onu Ye’cic’de bekleyen Zeyd bin Hârise ile arkadaşına teslîm etti. Onlar da Hazret-i Zeyneb’i muhterem babasının yanına getirdiler.120
Ebu’l-Âs, hicrî altıncı senede, başında bulunduğu bir Kureyş kervanıyla birlikte tekrar esir edildi. Seher vakti Allâh Rasûlü’nün kızı Hazret-i Zeyneb’e haber göndererek; “Babandan, benim için emân al!” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz, müslümanlara sabah namazını kıldırdığı sırada, Zeyneb başını hücresinin kapısından çıkararak:
“–Ey insanlar! Ben Rasûlullâh’ın kızı Zeyneb’im! Ebu’l-Âs’ı himâyeme aldım!” diyerek seslendi. Peygamber Efendimiz:
“–Senin himâyeye almış olduğun kişiyi biz de himâyemize aldık!” buyurdu. Allâh Rasûlü yanına geldiğinde Zeyneb -radıyallâhu anhâ-:
“–Ebu’l-Âs akrabadır, hem de çocuklarımın babasıdır. Bunun için onu himâyeme aldım!” dedi.
Peygamber Efendimiz mücâhidlere:
“–Eğer ona malını geri vermeyi uygun görürseniz, veriniz! Vermek istemezseniz, zâten onlar sizin hakkınızdır!” buyurdu.
Mücâhidler:
“–Hayır yâ Rasûlallâh! Biz malları ona iâde edeceğiz!” dediler.
Ebu’l-Âs, aldığı mallarla Mekke’ye döndü. Herkese mallarını teslîm edip işini bitirdikten sonra:
“–Ey Kureyş cemaati! Malını vermediğim kimse kaldı mı?” diye sordu.
“–Hayır! Vallâhi kalmadı!” dediler.
Ebu’l-Âs:
“–Size olan ahdimi yerine getirdim mi?” diye sordu.
“–Evet! Vallâhi yerine getirdin! Allâh seni hayırla mükâfâtlandırsın! Biz seni şerefli ve vefâlı bulduk!” dediler.
Ebu’l-Âs:
“–Vallâhi, sizin yanınıza gelmeden önce Medîne’de müslüman olmama mânî olan şey, mallarınızı elde etmek için İslâm’a girdiğimi düşünmenizden korkmamdır. Ben şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür!” dedi ve Medîne’ye, Allâh Rasûlü’nün yanına döndü.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona Zeyneb’i, eski nikâhı ile veya yeni bir nikâhla geri verdi. (Vâkıdî, II, 553-554; İbn-i Sa’d, VIII, 32-33)
Yahûdîler ve Benî Kaynukâ Gazvesi (Şevvâl 2 / Nisan 624)
Medîne civârında oldukça kalabalık bir topluluk olan yahûdîler, vaktiyle Araplara bir peygamber gönderileceğini söyler dururlardı. O’nun kendi içlerinden çıkacağını zannettikleri için bu haberi harâretle etrâfa yaymaktan çekinmezlerdi. Ancak Âhir Zaman Peygamber’i Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, kendi içlerinden değil de Araplar arasından çıkması üzerine büyük bir kıskançlığa kapıldılar. Birden ağız değiştirerek O’nun peygamberliğini inkâr ettiler. Allâh Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللّهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسْناً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنكُمْ وَأَنتُم مِّعْرِضُونَ
“Vaktiyle Biz, İsrâîloğulları’ndan yalnızca Allâh’a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabâya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve: «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın ve zekâtı verin!» diye de emretmiştik. Sonunda pek azınız müstesnâ yüz çevirerek dönüp gittiniz.” (el-Bakara, 83)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ
“Allâh’ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsân etmesini kıskandıkları için Allâh’ın indirdiğini (Kur’ân’ı) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.” (el-Bakara, 90)
Yahûdîlerin böyle davranmalarının bir sebebi de, dünyâ hayâtına olan düşkünlükleri idi. Bu yönleri de âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:
وَلَتَجِدَنَّهُمْ أَحْرَصَ النَّاسِ عَلَى حَيَاةٍ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ أَلْفَ سَنَةٍ
“(Ey Rasûlüm!) Yemin olsun ki, Sen onları dünyâ hayâtına karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Hattâ müşriklerden bile daha fazla ki onların her biri bin sene yaşamak ister!..” (el-Bakara, 96)
Ayrıca ticâret piyasasını ellerinde bulundurduklarından, maddî güç ve kuvvetleri sebebiyle de iyice şımaran yahûdîler, kendilerini üstün bir kavim olarak görüyor:
نَحْنُ أَبْنَاء اللّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ
“…Biz Allâh’ın oğulları ve sevgilileriyiz…” (el-Mâide, 18) diyorlardı.
Yaptıkları kötülükler üzerine kendilerine azâb-ı ilâhî hatırlatılınca da şöyle cevap veriyorlardı:
لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّاماً مَّعْدُودَةً
“…Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır!..” (el-Bakara, 80)
Ancak Cenâb-ı Hak, bunun böyle olmayacağını şu âyet-i kerîme ile bildirdi:
بَلَى مَن كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيـئَتُهُ فَأُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
“Hayır! Kim ki bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktir; onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” (el-Bakara, 81)
Medîne yahûdîleri, her ne kadar Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le antlaşma yapmış olsalar da, bile bile O’na düşman kesiliyorlardı. Kabîleler arasındaki anlaşmazlıkları körükleyip fitne ve fesatla uğraştılar. Onların bu hâllerini Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne ve mü’minlere şöyle bildirdi:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُون
(118)
هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
(119)
إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
(120)
“Ey îmân edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin! Çünkü onlar, size fenâlık etmekten aslâ geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmaktadır. Kalblerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri hâlde siz onları seversiniz(yâni onların müslüman olmasını istersiniz). Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise sizinle karşılaştıklarında, «İnandık!» derler; kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: «Kininizden(kahrolup) ölün!» Şüphesiz Allâh, kalblerin içindekini hakkıyla bilmektedir.
Size bir iyilik dokunursa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musîbet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hîlesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allâh, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 118-120)
Âyet-i kerîmelerde bildirildiği üzere müslümanlara karşı gizli bir kin, hased ve buğz ile dolu olan yahûdîler, müslümanlar Bedir Harbi’ni kazanınca hakîkaten çok rahatsız oldular. Hattâ Benî Kaynukâ yahûdîleri, bu husustaki rahatsızlıklarını daha da ileri götürerek müslümanlarla harbe karar verdiler. Yaptıkları vatandaşlık antlaşmasına riâyet etmediler.
En yakın dostları münâfıkların reisi olan Abdullâh bin Übey ile birlikte yahûdî çarşısı, müslümanlar aleyhine tasarlanan hîlelerin fesat kazanı hâline gelmişti. Müslümanlar için hiç de iyi şeyler düşünmüyorlardı. Hattâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtına kastetmeyi dahî planlıyorlardı.
Şirretlikte iyice ileri giden yahûdîler, birgün kendi çarşılarındaki bir kuyumcudan alışveriş yapan müslüman bir kadına sataştılar. Ahlâksızca hakâretlerde bulundular. Kadının feryâdı üzerine, oradan geçen ve hâdiseye şâhid olan bir müslüman da derhâl kadını himâye için kuyumcu yahûdînin üzerine yürüdü. Derken kavgaya tutuştular. Müslüman gâlip gelerek yahûdîyi öldürdü. Oraya toplanan yahûdîler de müslümanı şehîd ettiler. Ortalık iyice karışmıştı. Yapılan vatandaşlık antlaşması tamâmen ihlâl edilmişti. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yahûdîleri topladı:
“–Ey yahûdî topluluğu! Allâh’tan korkunuz! O’nun, Kureyş’e olduğu gibi sizin başınıza da bir ukûbet ve musîbet indirmesinden sakının da müslüman olun! Çünkü siz benim gönderilen bir Peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bunu kitâbınızda ve Allâh’ın size verdiği ahdinde görüyorsunuz.” buyurdu.
Böylece onlara hem yaptıkları yanlışın bedelini ödeyeceklerini bildirdi, hem de sulhu bozmak istemediklerini ifâde buyurdu. Ardından da muâhedenin yenilenmesini teklîf etti. Ancak yahûdîlerin cevâbı küstahça oldu:
“–Ey Muhammed! Sen bizi savaşın ne olduğundan haberi olmayan Kureyşliler mi zannettin? Biz onlardan daha yaman savaşçıyız. Bizimle harb etmeye kalkıştığın zaman muhârebe nasıl olurmuş anlarsın!” dediler.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyeti inzâl buyurdu:
قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ
(12)
قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا
(13)
“O inkârcı kâfirlere de ki: «Siz mutlakâ yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fenâ bir döşektir.» (Bedir’de) karşı karşıya gelen şu iki grubun hâlinde sizin için büyük bir ibret vardır…” (Âl-i İmrân, 12-13)121
Yahûdî kavmi vaktiyle Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a:
فَاذْهَبْ أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُون
“…Sen ve Rabbin gidip savaşın! Biz burada oturacağız!” (el-Mâide, 24) diyerek ilâhî kazanca medâr olacak bir cihâdı reddetmişlerken, şimdi tam aksine, kendi aleyhlerine olan bir harbi âdeta iştiyakla ve câhilâne bir cesâretle istiyorlardı.
Böylece daha muâhedeyi bozdukları anda müslümanlara harp açmış sayılan yahûdîler, bu hareketleriyle de garazkârâne niyetlerini iyice açığa vurmuş oldular. Bu durum karşısında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ali’yi sancaktar yaparak Kaynukâ yahûdîleri’nin üzerine yürüdü. Onlar kalelerine kapandılar. Münâfıklarla birlikte müslümanlar aleyhine birçok hîle plânladıkları hâlde, ne kaleden dışarı çıkabildiler ne de bir ok atabildiler. Zîrâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir yandan onları sıkı bir muhâsara altına alırken, diğer yandan da münâfıkların muhtemel isyanlarına karşı gerekli bütün tedbirleri almıştı.
Kalelerine çekilmelerini, baş münâfık Abdullâh bin Übey söylemiş ve kendilerinin de onlarla birlikte olacağını bildirmişti. Ancak münâfıkların elebaşı, korkusundan bu sözünde duramadı ve onları yalnız bıraktı.
Muhâsara on beş gün sürdü. Nihâyet hiçbir varlık gösteremeyen yahûdîlerin kalblerine müthiş bir korku düştü. Bekledikleri yardım da gelmeyince aman dilemekten başka çâreleri kalmadı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vereceği cezâya boyun büktüler.
Kaynukâlılar önceden Hazrec kabîlesi ile anlaşmalı olduklarından, münâfıkların reisi Hazrecli Abdullâh bin Übey, onların affını talep etti. Zîrâ örf ve âdete göre öldürülmeleri gerekiyordu.
Ancak vâkî olan af talebindeki ısrarlar üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onları öldürmedi. Cezâ olarak Sûriye taraflarına sürgün etti. Vâdi’l-Kurâ’ya varınca orada bir ay oturdular. Vâdi’l-Kurâ yahûdîleri, onların yaya olanlarına binek, kendilerine de yiyecek verdiler. Daha sonra yollarına devâm eden Kaynukâlılar’ın vardıkları yerde de hayatları pek az sürdü.122
Sevîk Gazvesi (Zilhicce 2 / Mayıs 624)
Ebû Cehil’in ölümü üzerine Ebû Süfyân Kureyş’in başına geçti. Bedir hezîmetinin intikâmını almak için yemin ederek, derhâl iki yüz atlı ile Mekke’den korka korka yola çıktı. Medîne’ye bir saatlik yere kadar geldi. Gece karanlığından istifâde ile Benî Nadîr yahûdîlerinin yurtlarına kadar ilerledi. Onların lideri ve hazîne sorumlusu Sellâm bin Mişkem’in evine vardı. Sellâm, Ebû Süfyân’ı yedirip içirdi ve güzelce ağırladı. Müslümanların bâzı gizli hususları hakkında bilgiler verdi.
Ebû Süfyân oradan ayrılıp arkadaşlarının yanına vardı. Ensâr’dan Sa’d bin Amr’ı öldürüp birkaç hurmalığı ateşe verdi. Ebû Süfyân bununla yeminini yerine getirmiş olduğunu kabûl ederek ve tâkip edilmekten de korkarak hemen geri döndü. Durumdan haberdâr olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu tâkibe çıktı. Müşrikler rahat kaçabilmek için çuvallar dolusu kavrulmuş un (sevîk) bırakmışlardı. Bu sebeple bu gazveye “Sevîk Gazvesi” denildi.123
Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın İzdivâcı
Yine hicretin ikinci yılında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ- ile Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- evlenmişlerdir.
Hazret-i Fâtıma’ya daha önce Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer gibi Kureyş eşrâfından birçok kimse tâlip olmuş, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben onun hakkında ilâhî hükmü bekliyorum.” buyurmuştu. Bu sebeple Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, akrabâları Hâşimoğulları’nın teşviklerine rağmen böyle bir şeye teşebbüs edemiyordu. Bir müddet sonra yakınlarının da ısrârı ile Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna çıktı.124
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- hâdisenin devâmını şöyle anlatır:
“Nihâyet Allâh Rasûlü’nün huzûruna çıktım. Kendisinin bütün mânevî vakar ve heybeti üzerindeydi. Önüne oturdum ve sükût ettim. Konuşmaya muktedir olamadım. Bana:
«–Niçin geldin, bir ihtiyâcın mı var? Herhâlde Fâtıma’yı isteyeceksin!» buyurdu. Ben de ancak; «Evet!» diyebildim.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 379)
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın muvâfakati üzerine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- bâzı eşyâlarını satarak 480 dirhem mehir hazırladı. Allâh Rasûlü bunun üçte ikisi ile güzel koku, üçte biriyle de elbise alınmasını söyledi.125
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya çeyiz olarak kadife bir örtü, bir su kabı ve içerisi izhir otuyla doldurulmuş bir minder verdi.126 Bilâl-i Habeşî’ye de:
“–Ey Bilâl! Ben evlenme sırasında ümmetimin yemek yedirmeyi sünnet edinmelerini arzu ediyorum!” buyurarak yemek hazırlamasını istedi. Bunun üzerine Hazret-i Ali zırhını bir yahûdîye rehin vererek yarım ölçek arpa aldı. Velîme (düğün ziyâfeti), “hays”127 diye bilinen tatlı bir yemekten ibâretti. Muhâcirler ile Ensâr, grup grup gelerek yemek yiyip dağıldılar. (İbn-i Sa’d, VIII, 23; Abdürrezzâk, V, 487; Diyârbekrî, I, 411)
Varlık Nûru bir kapla su getirterek abdest aldı. Hazret-i Ali’yi çağırdı. Abdest suyundan onun göğsüne ve iki omuzunun arasına serpti. Sonra Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’yı çağırdı. Ona da aynısını yaptıktan sonra kendisini ev halkının en hayırlısına nikâhladığını söyledi. Fâtıma ve Ali için önlerinden ve arkalarından:
“Ey Allâh’ım! O ve zürriyeti hakkında kovulmuş şeytandan Sana sığınırım!” diyerek duâ etti. (İbn-i Sa’d, VIII, 24; Diyârbekrî, I, 411)
Peygamber Efendimiz iş taksîmi yaparken kızı Fâtıma’ya ev işlerini, damadı Ali’ye de hâricî işleri tavsiye etti.128
Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Ben Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında oturuyordum. Ali ve Abbâs -radıyallâhu anhümâ- gelip huzûruna girmek için izin istediler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Niçin geldiler biliyor musun?» buyurdular.
«–Hayır, bilmiyorum!» dedim.
«–Fakat ben biliyorum, onlara izin ver!» buyurdular. (İçeri aldım), onlar da girdiler.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ehlinden hangisinin Sana daha sevgili olduğunu sormaya geldik!» dediler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Fâtıma bint-i Muhammed.» buyurdular.
«–(Kan bağı) olan âilenden kimi sevdiğinizi sormuyoruz. (Onlar dışındaki yakınlarından kimi sevdiğini) soruyoruz.» dediler.
«–Ehlimin bana en sevgili olanı, kendisine (hidâyet lutfederek) Allâh’ın nîmetlendirdiği, (âzâd edip evlât edinmekle) ikrâm etmiş olduğum Üsâme’dir!» buyurdu.
«–Peki sonra kim?» dediler.
«–Ali!» buyurdu. Bunun üzerine amcası Abbâs -radıyallâhu anh-:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Amcanı en sona bıraktın!» dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ali hicrette senden önce davrandı!» cevâbını verdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 40/3819)
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatmaktadır:
“Peygamber Efendimiz yere dört çizgi çizdi ve:
«–Bu çizgileri niye çizdiğimi biliyor musunuz?» diye sordu.
Sahâbîler:
«–Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir.» dediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
«–Cennet kadınlarının en fazîletlileri Hatîce bint-i Huveylid, Fâtıma bint-i Muhammed, Meryem bint-i İmrân ve Firavun’un hanımı Âsiye bint-i Muzâhim’dir.» buyurdu.” (Ahmed, I, 293)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âile efrâdının eğitimi, mânevî terbiyesi ve ebedî hayâta hazırlanması husûsuna titizlik gösterirdi. Meselâ Ahzâb Sûresi’nin:
يَا نِسَاء النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاء إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلًا مَّعْرُوفًا
(32)
وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًاوَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
(33)
“Ey Peygamber’in hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer(Allâh’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümîde kapılır. Güzel söz söyleyin! Hem vakarınızla evlerinizde durun da evvelki câhiliyyet devri çıkışı gibi süslenip çıkmayın! Namaz kılın, zekât verin, Allâh ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33) âyeti nâzil olduğunda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, altı ay boyunca sabah namazına giderken Hazret-i Fâtıma’nın kapısına uğrar ve:
“–Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt! «Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.»” buyururdu. (Tirmizî, Tefsîr, 33/3206)
Yine ebedî hayâtın en mühim sermâyelerinden biri olan teheccüd namazı için Peygamber Efendimiz bâzı geceler Hazret-i Ali ile Fâtıma’nın kapısını çalıp:
“–Namaz kılmayacak mısınız?” buyururdu. (Buhârî, Teheccüd, 5)
Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şu dikkat çekici hâdiseyi nakleder:
“Fâtıma, babasına âilesinin en sevgili olanı idi. Değirmen çevirdiği için elinde, kırba ile su taşıdığı için boynunda yaralar oluşur, evi süpürdüğü için de üstü başı toz toprak içinde kalırdı. Bir ara Allâh Rasûlü’ne bâzı köleler getirilmişti. Fâtıma’ya:
«–Babana gidip bir köle istesen!» dedim.
Fâtıma gitti, -aleyhisselâtü vesselâm- Efendimiz’in, yanındaki bâzı kimselerle konuşmakta olduğunu gördü ve geri döndü. Ertesi gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Fâtıma’ya gelerek:
«–Kızım ihtiyâcın ne idi?» diye sordu. Fâtıma sükût edip cevap vermedi. Ben araya girip:
«–Ben anlatayım ey Allâh’ın Rasûlü!» dedim ve anlattım. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Fâtıma! Allâh’tan kork! Allâh’ın farzlarını edâ et! Âilenin işlerini yap! Yatağına girince otuz üç kere sübhânallâh, otuz üç kere el-hamdü lillâh, otuz dört kere Allâhu ekber, de! Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” buyurdular.
Fâtıma -radıyallâhu anhâ-:
«–Allâh’tan ve Allâh’ın Rasûlü’nden râzıyım!» dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona hizmetçi vermedi.” (Ebû Dâvûd, Harac, 19-20/2988)
Diğer bir rivâyette Varlık Nûru’nun şunları da söylediği nakledilmektedir:
“–Vallâhi Ehl-i Suffe açlıktan mîdelerine taş bağlar ve ben de onlara sarf edecek bir şey bulamazken size hizmetçi veremem. Esirlerin karşılığında fidye alacağım ve bu geliri Ashâb-ı Suffe için harcayacağım.” (Ahmed, I, 106)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âzatlısı Sevbân -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Allâh Rasûlü yolculuğa çıkacağında âilesinden son olarak kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya vedâ ederdi. Döndüğünde ise yanına ilk uğradığı kimse yine Fâtıma olurdu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine bir yolculuktan dönmüştü. Fâtıma da kapısının üzerine bir perde asmış, ayrıca Hasan’la Hüseyin’e gümüşten iki bilezik takmıştı. Peygamber Efendimiz Fâtıma’nın evine gelmiş, ancak eve girmemişti. Fâtıma, Rasûlullâh’ın eve girmeyişine, gördüğü şeylerin sebep olduğunu anladı. Derhâl perdeyi yırttı, çocukların kolundaki gümüş bilezikleri çıkardı. Bunlardan birini iki çocuğuna paylaştırdı. Hasan’la Hüseyin ağlayarak Rasûlullâh’ın yanına gittiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu bilezikleri aldı ve:
“–Ey Sevbân! Bunları falan âileye götür. Hasan ve Hüseyin benim Ehl-i Beyt’imdendir. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşedeceği güzellikleri dünyâ hayâtında yiyip tüketmelerini istemiyorum. Ey Sevbân! Fâtıma’ya kemikten yapılmış bir gerdanlık ile (çocuklar için) yine kemikten yapılmış iki bilezik satın al!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 21/4213)
Ehl-i Beyt ve Ehl-i Beyt Muhabbeti
Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan âile fertleri mânâsına gelir. Peygamber Efendimiz’in âile fertlerinin tamâmını ifâde etmektedir. Bu mânâda Ehl-i Beyt; Rasûl-i Ekrem Efendimiz ve âilesi, Ali, Câfer, Akîl, Abbâs ve âileleridir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e salât ü selâm getirmek nasıl bütün mü’minler üzerine bir vecîbe ise Ehl-i Beyt’e hürmet ve muhabbetle bağlı bulunmak da bütün müslümanların vazîfesidir.129
Allâh Rasûlü’nün Ehl-i Beyt’ine zekât almak haramdır. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, birgün Hazret-i Hasan’ın Beytülmâl’e âit zekât hurmasından bir tâne ağzına aldığını gördü. Hemen onu ağzından çıkarttırdı ve:
“–Muhammed âilesinin zekât yemediğini bilmiyor musun?” buyurdu. (Buhârî, Zekât, 57; Ahmed, I, 200)
Zeyd bin Erkam -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
“Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke ile Medîne arasındaki Hum suyu başında ayağa kalkarak bize bir konuşma yaptı. Allâh’a hamd ü senâdan sonra bize nasîhatte bulundu. Sonra da şöyle buyurdu:
«–Ey insanlar! Ben de bir insanım. Yakında Rabbimin elçisi bana da gelecek ve ben onun dâvetine icâbet edip gideceğim. Size iki mühim şey bırakıyorum. Biri, insanı doğruya götüren bir rehber ve nûr olan Allâh’ın Kitâbı Kur’ân’dır. Ona yapışın ve sımsıkı sarılın!..»
Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Kur’ân-ı Kerîm’e sarılma ve ona bağlanma konusunda tavsiyelerde bulundu. Sonra sözüne şöyle devâm etti:
«–Size bir de Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum. Allâh’tan korkun da Ehl-i Beyt’ime saygılı davranın! Allâh’tan korkun ve Ehl-i Beyt’ime saygılı davranın!»”
“–Peygamber’in Ehl-i Beyt’i kimdir yâ Zeyd!? Hanımları da Ehl-i Beyt’inden değil midir?” diye sorulunca Zeyd:
“–Hanımları da Ehl-i Beyt’indendir. Fakat O’nun asıl Ehl-i Beyt’i, kendisinden sonra da sadaka almaları harâm olanlardır.” dedi.
“–Sadaka almaları harâm olanlar kimlerdir?” diye soruldu.
“–Ali, Akîl, Câfer ve Abbâs’ın âileleridir.” dedi. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 36)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allâh’ı, nîmetleriyle perverde kıldığı için sevin. Beni de Allâh’ı sevdiğiniz için sevin. Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin!” (Tirmizî, Menâkıb, 31/3789)
Yine birgün Peygamber Efendimiz, mübârek torunları Hasan ile Hüseyin’in ellerinden tutup şöyle buyurmuştur:
“Kim beni, bu ikisini, bunların baba ve analarını severse kıyâmet gününde benimle berâber olur.” (Tirmizî, Menâkıb, 20/3733)
Ashâb-ı kirâm Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yakınlarına büyük bir hürmet ve muhabbet beslerlerdi. Zîrâ seven, sevdiğine olan muhabbeti nisbetinde onun dostlarını, hizmetçilerini, yediği yemekleri, giydiği elbiseleri, kısacası onunla alâkası olan ve onu hatırlatan her şeyi sever. Muhabbet arttıkça mahbûbun çevresinde bulunan her şeye sirâyet eder.
İşte Allâh Rasûlü’nü canlarından daha çok seven sahâbe-i güzîn hazarâtı da Allâh Rasûlü’nün yakından biri, bineğine bineceği zaman hemen üzengisini tutarlardı.130 Kıyâmet günü bütün akrabâlık bağlarının kesilip sâdece O’nunla bağı olanların devâm edeceğini bildiklerinden, Hazret-i Peygamber’in yakınlarından biriyle evlenerek O’nunla sıhriyet irtibâtı kurabilmeyi cân u gönülden arzu ederlerdi.131
Allâh Rasûlü’nün pâk neslinden gelen insanlar, günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hüseyin -radıyallâhu anh-’ın neslinden gelenlere “Seyyid”, Hasan -radıyallâhu anh-’ın neslinden gelenlere de “Şerîf” denilmektedir. Osmanlılar, seyyidlere “emîr”, başlarına sardıkları yeşil sarığa da “emîr sarığı” derlerdi. Varlık Nûru’nun neslinden gelen kadınlar da başlarına yeşil bir alâmet takarlardı.
Osmanlılar, Ehl-i Beyt’e hizmeti kıymetli bir vazîfe saymış ve bunun için resmî bir makam ihdâs etmişlerdir. Osmanlı’da, Ehl-i Beyt’in işleriyle meşgûl olan bu resmî vazîfelilere Nakîbü’l-Eşrâfdenilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber Efendimiz’in neslinden seçilir ve Ehl-i Beyt’in her türlü işlerine bakar; neseblerini kaydeder, doğumlarını ve vefatlarını deftere geçirir, onların gelişigüzel mesleklere girmelerine mânî olur, fey ve ganîmetlerden kendilerine âit hisseleri alıp aralarında dağıtır, hanımların denkleri olmayan erkeklerle evlenmelerine müsâade etmezdi.132
Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber evlâdının umûmî bir vâsîsi hükmünde olup gördüğü vazîfenin şerefinden dolayı en yüksek makamlardan birini ihrâz eder ve halîfeden sonra teşrîfâtta ikinci sırada yer alırdı. Pâdişah cülûslarında hükümdâra, önce Nakîbü’l-Eşrâf bey’at edip duâ eder, sonra diğer zevât bey’atte bulunurdu. Bayram tebriklerinde de öncelik Nakîbü’l-Eşrâf’a âitti. Her iki tebrikte de pâdişah, Nakîbü’l-Eşrâf için ayağa kalkardı.
Seyyid ve şerîflerin kânun ve âdetlere aykırı hareketleri olursa, İstanbul’dakiler Nakîbü’l-Eşrâf, taşradakiler ise kaymakamlar tarafından cezâya çarptırılırdı. Cezâlandırma sırasında, önce başındaki yeşil sarık alınarak öpülür; cezâ işlemi bittikten sonra tekrar iâde edilirdi.
HİCRETİN ÜÇÜNCÜ SENESİ İbret Tecellîleriyle Dolu Bir Harp: UHUD GAZVESİ
Uhud133 Gazvesi de Bedir gibi Mekkeli müşriklerle yapılan dehşetli bir savaştır. Hicretin üçüncü senesinin Şevvâl ayında vukû bulmuştur.
Mekkeli müşrikler, Bedir hezîmetinden sonra büyük bir mâteme bürünmüşlerdi. Herkes bir yakınını kaybetmişti. Onun intikâmını almanın hıncıyla doluydu. Kureyş’in yeni reisi Ebû Süfyân’ın hanımı Hind de bunların başında gelmekteydi. Netîcede aradan fazla bir zaman geçmeden, intikam ateşiyle yürekleri tutuşmuş üç bin kişilik bir müşrik ordusu hazırlandı. Ordunun techîzi için Ebû Süfyân’ın Bedir Gazvesi’nde kurtarmayı başardığı kervandaki mallar kullanıldı. Çevredeki Araplardan da yardım istendi.134
Bu arada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in amcası Abbâs, olup bitenleri Medîne’ye haber verdi.135 Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de derhâl harp meclisini topladı. Medîne içinde kalıp müdâfaa harbi mi yoksa şehir dışına çıkarak taarruz harbi mi yapmak lâzım geldiği husûsunda istişârede bulundu. Kendileri, müdâfaa harbi yapmak taraftârı idiler.136
Ancak Bedir Gazâsı’na katılamamış olan gençlerin ve Hazret-i Hamza gibi yiğitlerin çoğunluğu teşkîl eden reyleriyle, şehir dışına çıkarak taarruz harbi yapılmasına karar verildi.137 Hattâ onların bir kısmı:
“–Biz böyle bir günü sabırsızlıkla bekliyorduk!” dediler.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hücre-i saâdetine girerek zırhını giyindi. Ancak bu arada Medîne’de kalıp müdâfaa harbi yapmaya taraftar olanlar, diğerlerini iknâ etmişlerdi. Sa’d bin Muâz ile Üseyd bin Hudayr:
“–Medîne’den çıkmak istemediği hâlde siz Allâh Rasûlü’ne ısrâr edip durdunuz. Hâlbuki O’na emir semâdan iner. Siz bu işi O’na bırakın. O’nun emrettiği şeyi yapın!” dediler. (Vâkıdî, I, 213-214)
Onlar da derhâl Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e koştular:
“–Yâ Rasûlallâh! Biz sizin reyinize karşı gelmeyiz. Biz hatâ ettik. Siz arzu ettiğiniz gibi hareket ediniz!” dediler.
Allâh Rasûlü’nün cevâbı kesin oldu:
“–Bir peygamber zırhını giydikten sonra harb etmeden onu çıkarmaz! Ben size ne buyurursam, onu yapmaya bakınız! Haydi Allâh’ın ismiyle gidiniz! Eğer sabreder ve vazîfenizi de yaparsanız, Allâh Teâlâ, zaferi yine size ihsân buyuracaktır!” (Vâkıdî, I, 214; İbn-i Sa’d, II, 38)
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cuma namazını müteâkip Medîne’de Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u vekil bırakarak bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Ancak yolda münâfıkların elebaşısı Abdullâh bin Übey’in, üç yüz kişilik taraftarıyla berâber geri dönmesi üzerine İslâm ordusundaki asker sayısı yedi yüze düştü. Cenâb-ı Hak, bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:
وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ
(166)
وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُواْ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ قَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوِ ادْفَعُواْ قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاَّتَّبَعْنَاكُمْ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَانِ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ
(167)
“İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allâh’ın izniyle olmuştur ki, bu da mü’minleri ayırd etmesi ve münâfıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara:
«–Gelin, Allâh yolunda çarpışın veya müdâfaada olsun bulunun!» denildiği zaman:
«–Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik!» dediler. Onlar o gün, îmandan çok kâfirliğe yakın idiler. Ağızları ile kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allâh, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.” (Âl-i İmrân, 166-167)
وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
(121)
إِذْ هَمَّت طَّآئِفَتَانِ مِنكُمْ أَن تَفْشَلاَ وَاللّهُ وَلِيُّهُمَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
(122)
“(Ey Rasûlüm!) Sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzîlerine yerleştirmek için âilenden ayrılmıştın. Allâh, hakkıyla işiten ve bilendir. O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allâh, onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allâh’a dayanıp güvensinler!” (Âl-i İmrân, 121-122)
Münâfıkların ordudan ayrılışı, bir bakıma ilâhî bir lutuf olmuştu. Çünkü onların bu davranışıyla ordu zayıflamamış, aksine içinde bulunan iki yüzlü ve ürkek yüreklerden temizlenmiş, böylece mânevî yönden daha dinç ve zinde bir hâle gelmişti. Zîrâ onların savaş ânında ihânetleri daha tehlikeli olabilir, mü’minlerin mâneviyâtını sarsabilirdi.
Ashâbın Şehâdet Aşkı
Ensâr’dan Selimeoğulları’nın reisi Amr bin Cemûh, topal bir kimse idi. Kendisinin dört oğlu olup Allâh Rasûlü ile birlikte savaşlara katılırlardı. Rasûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Gazvesi’ne çıkacağı sırada Amr da sefere katılmak istedi. Oğulları:
“–Sen cihâd ile mükellef değilsin. Allâh Teâlâ seni özür sâhibi olarak kabûl etti. Biz senin yerine gidiyoruz.” dediler.
Amr:
“–Siz Bedir günü benim cennete girmeme mânî oldunuz. Vallâhi ben bugün sağ kalsam dahî, muhakkak bir gün şehîd olup cennete gireceğim!” dedi. Sonra hanımına da:
“–Herkes şehîd olup cennete giderken ben sizin yanınızda oturup duracak mıyım?” diyerek çıkıştı. Hemen kalkanını aldı ve:
“–Allâh’ım! Beni âileme geri çevirme!” diye duâ ettikten sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Peygamber Efendimiz’e:
“–Oğullarım beni Medîne’de bırakmak istiyorlar. Beni, Sen’inle birlikte savaşa çıkmaktan menediyorlar. Vallâhi, ben şu topal hâlimle cennete ayak basmayı arzuluyorum.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh Teâlâ seni mâzur görmüştür. Sana cihâd farz değildir.” buyurdu.
Amr -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Sen benim Allâh yolunda ölünceye kadar savaşarak şehîd olup şu topal ayağımla cennette yürümemi uygun görmez misin?” dedi. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz:
“–Evet, uygun görürüm.” buyurdu. Amr’ın oğullarına da:
“–Artık babanızı savaştan menetmeyiniz. Umulur ki, Allâh ona şehâdet nasîb eder.” buyurdu.
Amr kıbleye döndü ve:
“Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb et! Beni mahrum ve me’yûs olarak ev halkımın yanına döndürme!” diyerek duâ etti ve cihâda katıldı.
Uhud Harbi’ne iştirâk eden, şehâdet heyecânıyle dolu bu sahâbî, cihâd esnâsında; “Vallâhi ben cenneti özlüyorum.” demiş, netîcede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehîd düşmüştür. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz onun hakkında:
“Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Amr’ın cennette topallayarak yürüdüğünü gördüm!” buyurmuştur. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 208)
a
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud Harbi’ne çıkacağı esnâda ordusunu teftîş ediyordu. Savaşa katılabilecek yaştaki gençlere izin veriyor, müsâit olmayanları ise geri çeviriyordu. Semüre bin Cündeb ile Râfî bin Hadîc de geri çevrilenler arasında idi. Züheyr bin Râfî:
“–Yâ Rasûlallâh! Râfî iyi ok atıcıdır!” diyerek onun ordudan ayrılmamasını istedi. Râfî bin Hadîc hâdisenin devâmını şöyle anlatır:
“Ayaklarımda mestlerim vardı. Parmaklarımın ucuna basarak uzun görünmeye çalıştım. Rasûlullâh da benim orduya katılmama izin verdi. Semüre bin Cündeb, bana müsâade edildiğini duyunca, üvey babası Mürey bin Sinân’a:
«–Babacığım! Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- Râfî’ye müsâade etti. Beni ise geri çevirdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim.» dedi. Mürey -radıyallâhu anh-:
«–Yâ Rasûlallâh! Benim oğlumu geri çevirip Râfî’ye izin verdiniz. Oysa oğlum güreşte Râfî’yi yener.» dedi. Allâh Rasûlü, Semüre ile bana:
«–Haydi güreşin bakalım!» dedi.
Güreştik, netîcede Semüre beni yendi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona da izin verdi.” (Taberî, Târîh, II, 505-506; Vâkıdî, I, 216)
a
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ordusunun arkasını Uhud Dağı’na verdi. Ayneyn Tepesi’ne de düşmanın bu aradaki vâdiden saldırma ihtimâline karşı elli okçu yerleştirdi. Başlarına Abdullâh bin Cübeyr’i tâyin ederek onlara şu tembihte bulundu:
“–Siz bizim arkamızı muhâfaza edeceksiniz. Düşman gâlip gelsin veya mağlûb olsun, benden haber gelmedikçe yerlerinizden ayrılmayınız!” (İbn-i Hişâm, III, 10; Ahmed, I, 288)
Harp, âdet olduğu üzere, yine mübâreze ile başladı. Allâh’ın Arslanı Hazret-i Ali, müşriklerin sancaktârı Talha’yı bir vuruşta yere serdi. Kureyş sancağını alan Talha’nın kardeşi Osmân’ı da Hazret-i Hamza; üçüncü sancaktârı ise Sa’d bin Ebî Vakkâs öldürdü.
Nihâyet harp, bütün şiddetiyle başladı. Çarpışma iyice kızıştığı bir sırada Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, üzerinde:
“Korkaklıkta âr ve zillet, ileri atılmakta şeref ve izzet vardır!” sözleri yazılı kılıcını göstererek:
“–Bunu benden kim alır?” diye sordu.
Sahâbîler:
“–Ben, ben!” diyerek onu almak üzere ellerini uzattılar.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Bu kılıcı, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sorunca, onu almaktan çekindiler. Ensâr’dan Ebû Dücâne -radıyallâhu anh- ayağa kalkıp:
“–Onun hakkı nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz:
“–Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar, düşmanla vuruşmandır…” buyurdu.
Ebû Dücâne:
“–Ben onu hakkını vermek üzere alırım yâ Rasûlallâh!” dedi.
Ebû Dücâne kılıcı aldı, kırmızı sarığını çıkarıp başına sardı ve İslâm saflarıyla müşriklerin safları arasında, kurula kurula, çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Peygamber Efendimiz onun gururlu ve kibirli bir şekilde yürüdüğünü görünce:
“–Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allâh ona bu gibi durumların hâricinde buğzeder!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 11-12; Vâkıdî, I, 259; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 128)
Harp esnâsında yahûdî âlimlerinden Muhayrık müslüman oldu. O, Peygamber Efendimiz’i Tevrât’ta anlatılan sıfatlarıyla çok iyi tanırdı. İlmen bulduğu hakîkati Uhud’a kadar açıklayamamıştı. Âlemlerin Efendisi Uhud Savaşı’na çıktığı zaman yahûdîlere:
“–Ey yahûdî cemaati! Vallâhi siz Muhammed’in peygamber olduğunu ve O’na yardım etmeniz gerektiğini pekâlâ biliyorsunuz!” dedi.
Yahûdîler:
“–Bugün cumartesi günüdür; hiçbir şeyle uğraşılmaz!” dediler.
Muhayrık:
“–Sizin için cumartesi diye bir şey yoktur!” dedi. Kılıcını ve ihtiyaç duyduğu malzemeleri yanına alıp akrabâlarından birisine:
“–Eğer bugün öldürülürsem bütün mal varlığım Muhammed’indir. O, Allâh’ın gösterdiği şekilde onları kullanır!” diyerek vasiyette bulundu. Uhud’da savaşmaya gitti ve şehîd oldu. Bıraktığı yedi hurma bahçesini Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- teslîm alıp vakfetti ve:
“–Muhayrık, yahûdîlerin en hayırlısıdır!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 38; Vâkıdî, I, 263; İbn-i Sa’d, I, 501-503)
Uhud’da birbirinden ibretli sahneler yaşanıyordu:
Kuzman adlı bir Medîneli, savaşta yedi kişiyi öldürmüş, kendisi de ağır bir yara alarak ölmüştü. Buna rağmen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kuzman cehennemliktir!” buyurdu.
Çünkü o, son nefesinde kendisine:
“–Şehîdliğin mübârek olsun ey Kuzman!” diyen Katâde bin Nûmân’a:
“–Ben kabîlem için savaştım; şehîdlik için değil!” demiş ve kılıcına abanarak intiharla canına kıymıştı. (Vâkıdî, I, 263)
Buna karşılık, kabîlesinin İslâm’a girmesine önce îtirâz eden sonra da pişman olan Usayram, tepeden tırnağa silâhlanmış bir hâlde Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?” dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Önce müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu. Bunun üzerine Usayram müslüman oldu, sonra savaştı ve şehîd oldu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Az çalıştı, fakat çok kazandı!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 13; Müslim, İmâre, 144)
Yaralıların arasında yatarken, kendisine meraklı nazarlarla bakanlara son nefesinde:
“–Ben müslüman olmak için geldim. Allâh ve Rasûlü uğrunda çarpıştım ve yaralandım!” diyordu.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, bu zâtı bir bilmece gibi sahâbîlere sorar:
“–Bana söyleyin bakalım, hayâtında bir kere bile namaz kılmadan cennete giren kişi kimdir?” derdi. İnsanlar cevâbını bilemez, kendisinin söylemesini isterlerdi. Ebû Hüreyre de:
“–O, Usayram, yâni Amr bin Sâbit’tir!” derdi. (İbn-i Hişâm, III, 39-40; Vâkıdî, I, 262)
Savaş esnâsında Abdullâh bin Cahş -radıyallâhu anh-’ın kılıcı kırılmıştı. Varlık Nûru Efendimiz ona bir hurma dalı verdi. Hurma dalı Hazret-i Abdullâh’ın elinde bir kılıç oluverdi. Abdullâh şehîd oluncaya kadar bu kılıcı kullandı. “Urcun” ismi verilen bu kılıç, Abdullâh bin Cahş’ın vârislerindeyken, onu Türk beylerinden biri, iki yüz dinara (altına) satın aldı.138
Müslümanların görülmemiş bir şevkle düşman üzerine atılmaları, kısa zamanda zaferle netîcelendi; sayı ve techizât bakımından üstün olan düşman kaçmaya başladı. Ancak müslümanlar, bir müddet düşmanı kovaladıktan sonra zaferlerinden tamâmen emîn olup ganîmet toplamaya başladılar. Hattâ Allâh Rasûlü’nün tembihâtını hatırlatan kumandanlarının ısrârına rağmen okçular da yerlerini terk ederek ganîmet toplamaya koştular. Tepede yalnız okçuların emîri Abdullâh ile yedi arkadaşı kalmıştı.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Düşmanın uyanık kumandanlarından Hâlid bin Velîd, süvârî birliği ile beklediği fırsatı ele geçirmişti. Emrindeki süvârîlerle derhâl, okçuların bulunduğu tepenin arkasından dolaşarak Abdullâh’ı ve diğer okçuları kısa zamanda şehîd ettiler. Ganîmet toplayan müslümanların arka taraflarından şiddetli bir saldırı başlattılar. Bozguna uğrayıp kaçmakta olan düşman askerleri de bu durumu görünce derhâl geri dönerek, müslümanların üzerine yeniden hücûma geçtiler. İslâm ordusu iki ateş arasında kaldı. Aralarında karışıklık çıktı.
Şehîdlerin Efendisi Hazret-i Hamza
Bu sırada saflar arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşup duran İslâm’ın yiğit cengâveri Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh-, Vahşî’nin attığı bir mızrakla şehîd oldu. Henüz bir köle olan Vahşî, bunu, Hind’in kendisine va’dettiği hürriyete kavuşmak için yapmıştı. Dehşetli bir hırsla uzun zamandır bu fırsatı bekleyen Hind, Hamza -radıyallâhu anh-’ın karaciğerini çıkartıp ısıracak kadar vahşette ileri gitti. Bundan dolayı ona “Âkiletü’l-Ekbâd” yâni “Ciğer Yiyen” lâkabı takıldı.
Hazret-i Hamza’nın şehâdeti, müslüman saflarında dalga dalga bir mâtem havası estirdi. Zâten karışan saflar, iyice bozuldu. Allâh Teâlâ bu hâli şöyle beyân buyurur:
وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُم بِإِذْنِهِ حَتَّى إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَعَصَيْتُم مِّن بَعْدِ مَا أَرَاكُم مَّا تُحِبُّونَ مِنكُم مَّن يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنكُم مَّن يُرِيدُ الآخِرَةَ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنكُمْ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ
“Siz Allâh’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allâh, size olan va’dini yerine getirmiştir. Nihâyet öyle bir an geldi ki, Allâh arzuladığınızı (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamber’in verdiği) emir husûsunda tartışmaya kalktınız ve âsî oldunuz. Dünyâyı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allâh, denemek için sizi onlardan (onları mağlûb etmekten) alıkoydu. Ve and olsun sizi bağışladı. Zâten Allâh, mü’minlere karşı çok lutufkârdır.” (Âl-i İmrân, 152)
Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, okçulardan yerlerini terk edenleri; “Kiminiz dünyâyı arzu ediyordu.” diye îkâz ederken, orayı terk etmeyip şehîd düşenleri de; “Kiminiz de âhireti arzu ediyordu.” buyurarak medh ü senâ etmiştir.
a
Müşrikler, o gün birçok mü’mini şehîd ettiler. Hattâ bir grup müşrik, doğrudan doğruya Allâh Rasûlü’nü hedef alarak saldırıya geçti. Âlemlerin Efendisi’ne yapılan hücûmlar iyice sıklaştı. Talha bin Ubeydullâh der ki:
“Rasûlullâh’ın ashâbı dağılınca, müşrikler saldırıya geçtiler ve Allâh Rasûlü’nü her taraftan kuşattılar. Kendisini, gelen saldırılara karşı, önünden mi, arkasından mı, sağından mı, yoksa solundan mı müdâfaa edeceğimi bilmiyordum. Kılıcımı sıyırıp bir kere önünden, bir kere de arkasından gelenleri uzaklaştırdım, nihâyet dağıldılar.” (Vâkıdî, I, 254)
Müşriklerin keskin nişancısı Mâlik bin Züheyr, Rasûlullâh’a bir ok atmıştı. Talha bin Ubeydullâh, okun Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e isâbet edeceğini anlayınca elini oka karşı tuttu. Ok parmağına çarparak elini çolak bıraktı.139
Muhâcir ve Ensâr’dan bir kısım sahâbîler Allâh Rasûlü’nün etrâfını sardılar; O’nun önünde şehîd olmak üzere bey’at ettiler ve:
“–Yüzüm yüzünün önünde siper, vücûdum Sen’in vücûduna fedâdır! Allâh’ın selâmı her dâim Sen’in üzerine olsun! Hiçbir zaman yanından ayrılmayız.” diyerek sonuna kadar savaştılar. (İbn-i Sa’d, II, 46; Vâkıdî, I, 240)
Ebû Talha -radıyallâhu anh-, yayını çok sert çeken bir okçu idi. Uhud günü elinde iki, üç yay kırılmıştı. Allâh Rasûlü yanından ok torbası ile geçen herkese:
“–Ok torbanı Ebû Talha’nın yanına boşalt!” buyurmakta idi. Peygamber Efendimiz, onun arkasından müşriklere bakmak için yükselip başını kaldırdıkça Ebû Talha:
“–Yâ Rasûlallâh! Anam-babam Sana fedâ olsun! Başını kaldırma! Belki müşrik oklarından biri isâbet eder. Benim göğsüm Sen’in göğsüne siper olsun. Sana dokunacak, bana dokunsun!” derdi. (Buhârî, Meğâzî, 18)
Katâde bin Nûmân -radıyallâhu anh- da Allâh Rasûlü’nü korumak için önüne durarak yayının başı yamuluncaya kadar müşriklere ok attı. Nihâyetinde kendisi de bir okla gözünden vuruldu. Göz bebeği yanaklarının üzerine aktı. Katâde’yi böyle görünce Allâh Rasûlü’nün gözleri yaşardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Katâde’nin göz bebeğini eliyle aldı ve yerine koydu. Bundan sonra o göz diğerine göre daha güzel oldu ve daha keskin görmeye başladı.140
Hanım sahâbîlerden Ümmü Umâre -radıyallâhu anhâ- da Uhud Savaşı’na katılarak oku ve yayı ile düşmanla çarpışanlardan biridir. Savaştan sonra Medîne’ye dönen Allâh Rasûlü:
“–Harp esnâsında sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Umâre’nin yanıbaşımda çarpıştığını görüyordum.” demiştir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)
Bu vesîleyle Efendimiz’in muhtelif iltifat ve duâlarına mazhar olan Ümmü Umâre Hâtun, Allâh Rasûlü’ne:
“–Allâh’a duâ et de cennette Sana komşu olalım.” dedi.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Allâh’ım! Bunları bana cennette komşu ve arkadaş et!” diyerek duâ etti. Bunun üzerine Ümmü Umâre -radıyallâhu anhâ-:
“–Artık bundan sonra dünyâda ne musîbet gelirse gelsin, aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 273; İbn-i Sa’d, VIII, 415)
Savaşın kızıştığı anda Allâh Rasûlü’ne karşı yapılan hücûmların birisinde Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın müşrik kardeşi Utbe, Peygamber Efendimiz’e bir taş fırlattı. Atılan taşla, yerleri ve gökleri titreten bir hâdise olarak, Rasûlullâh’ın zırhından iki halka, mübârek yüzlerine battı ve yanağını yararak bir dişini kırdı.141 Rasûl-i Ekrem Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanlar için kazdığı çukurlardan birine düştü. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullâh da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Efendimiz’in yüzüne batan miğfer halkalarından birisini dişiyle çekip çıkardı. Bunu yaparken kendisinin ön dişi de kırıldı. Öteki halkayı çıkarırken bir dişi daha kırıldı. O ân bütün sahâbe-i güzîn ve hattâ melekler, derin bir mâteme büründüler. Bu durum ashâbın son derecede ağırına gitti ve Efendimiz’e:
“–Kureyş müşriklerine bedduâ etseniz?!” dediler.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise:
“–Ben lânetleyici olarak gönderilmedim. Bilâkis doğru yola dâvet edici ve rahmet olarak gönderildim. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diyerek duâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 24; Heysemî, VI, 117; Vâkıdî, I, 244-247; Kadı Iyâz, I, 95)
Yaralandığı vakit Varlık Nûru Efendimiz:
“–Allâh, Rasûlü’nün yüzünü yaralayan kavme çok gazaplandı!” buyurdu.
Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
“–Vallâhi Rasûlullâh’ın bu sözünü duyunca, (O’nu yaralayan) kardeşim Utbe bin Ebî Vakkâs’ı öldürmek için duyduğum hırs kadar, hiç kimseyi öldürmeye hırs duymadım!”
Nitekim Sa’d -radıyallâhu anh- bunun için müşrik saflarını yararak pek çok defâ teşebbüste bulunmuş, ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sa’d’ın, kardeşini öldürmesine mânî olmuştur.142
Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında müşriklere durmadan ok yağdırıyor, Varlık Nûru Efendimiz de:
“–At yâ Sa’d! Babam ve anam sana fedâ olsun!” buyuruyordu. Buna şâhid olan Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“Ben, Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Sa’d hâricinde hiç kimse için; «Babam ve anam sana fedâ olsun!» dediğini duymadım.” demiştir. (Tirmizî, Edeb 61, Menâkıb 26; Ahmed, I, 92)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, büyük bir karışıklığın yaşandığı bu hengâmede dahî sonsuz bir îman metâneti ile Hakk’a tevekkül ediyor, bir taraftan kanayan vech-i mübâreklerini elleriyle silerken, diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde:
“Yâ Rabbî! Kavmim câhildir, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen onlara hidâyet ver!” diye duâya devâm ediyordu.
Sehl bin Sa’d -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud Savaşı sırasında yaralanınca Fâtıma -radıyallâhu anhâ- mübârek yüzlerinden kanı yıkamaya başladı. Hazret-i Ali de Fâtıma’ya su döküyordu. Hazret-i Fâtıma suyun kanı gittikçe artırdığını görünce, bir parça hasır aldı; onu yakıp iyice kül hâline getirdikten sonra yaraya bastı. Böylece kan durdu.” (Buhârî, Cihâd, 80; Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 101)
a
İşte Uhud Harbi, böyle hüzünlü sahnelerin yaşandığı bir hâl almıştı. Harbin seyri başlangıçta mü’minlerin lehine iken, emre itaatsizlik sebebiyle birden müşriklerin lehine dönmüştü. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında sâdece on dört kişi kalmıştı. Âlemlerin Efendisi paniğe kapılan birtakım mü’minlere:
“–Ey Allâh’ın kulları! Bana geliniz, ben Allâh’ın Rasûlü’yüm!” diye seslenmeye başladı. (Vâkıdî, I, 237)
Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:
إِذْ تُصْعِدُونَ وَلاَ تَلْوُونَ عَلَى أحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ فَأَثَابَكُمْ غُمَّاً بِغَمٍّ لِّكَيْلاَ تَحْزَنُواْ عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ مَا أَصَابَكُمْ وَاللّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
“O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakamıyordunuz. (Allâh) size keder üstüne keder verdi ki, gerek elinizden gidene gerekse de başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allâh yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Âl-i İmrân, 153)
Müslümanların bir kısmı da Hazret-i Peygamber’in şehîd edildiğini duymuş, yıldırım çarpmışçasına sarsılmışlardı. Öyle ki; “Allâh Rasûlü öldükten sonra biz burada ne diye duralım!” deyip savaş alanını terkediyorlardı. Bunlar aslında Medîne’yi korumak için geri dönmüşler, fakat müslüman kadınlar tarafından tekrar geri çevrilmişlerdi.
Bir kısmı ise; “Allâh’ın Rasûlü ölse bile, Allâh bâkîdir!” diyerek harbe devâm ediyordu. Bunlardan Enes bin Nadr -radıyallâhu anh- (meşhur Enes bin Mâlik’in amcası), ye’s içinde ne yapacağını bilemeyen birtakım mü’minlerden Âlemlerin Efendisi’nin şehîd olduğu haberini duyduğunda büyük bir teslîmiyet ve metânetle:
“–Rasûlullâh şehîd olduktan sonra artık yaşayıp da ne yapacaksınız? Haydi siz de O’nun gibi savaşarak şehîd olun!” diye haykırdı ve müşriklerin üzerine hücûm etti. Bir müddet sonra da seksenden fazla yara almış olarak şehâdet şerbetini yudumladı. (Ahmed, III, 253; İbn-i Hişâm, III, 31)
Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
“Amcam Enes bin Nadr -radıyallâhu anh-, Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allâh Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşa katılmayı nasîb ederse, neler yapacağımı elbette görecektir.» dedi.
Uhud Gazvesi’ne katıldı. Müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kastederek: «Rabbim! Bunların yaptıklarından dolayı Sana özür beyân ederim!», müşrikleri kastederek de: «Bunların yaptıklarından da berîyim yâ Rabbi!» deyip ilerledi. Sa’d bin Muâz’la karşılaştı ve:
«–Ey Sa’d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum.» dedi.
Sa’d daha sonra hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e naklederken:
«–Ben onun yaptığını yapamadım yâ Rasûlallâh!» demiştir.
Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sâdece kızkardeşi parmak uçlarından tanıdı. Şu âyet, amcam ve onun emsâli hakkında nâzil oldu:
«Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehîd düştü), kimi de(sırasını) beklemektedir. Bunlar aslâ sözlerini değiştirmemişlerdir.» (el-Ahzâb, 23)” (Buhârî, Cihâd, 12; Müslim, İmâre, 148)
Savaş, mü’minlerin aleyhine dönünce harp meydanından kaçanlar, -hikmet-i ilâhî- umûmiyetle şehir dışına çıkarak harp etmek isteyenlerdi. Allâh Teâlâ, onlara hitâben şöyle buyurdu:
وَلَقَدْ كُنتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِن قَبْلِ أَن تَلْقَوْهُ فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
“And olsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu temennî ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz!” (Âl-i İmrân, 143)
Ölüme hazır olduklarını söyleyip de sonra Varlık Nûru’nun öldüğü hezeyânına bakarak gerisin geriye kaçanlara gelen ilâhî îkaz gâyet şiddetli oldu:
وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ
“Muhammed ancak bir Rasûl’dür. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O ölür, ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dîninize) mi döneceksiniz? Kim(böyle) geri dönerse, Allâh’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allâh şükredenleri mükâfâtlandırır.” (Âl-i İmrân, 144)
O dehşetli gün, bütün her şeye rağmen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir kutup yıldızı gibi yerinden hiç ayrılmayarak nebevî bir dirâyetle mukâvemet gösterdi. Celâdet, cesâret, şecaat ve îtidâli ile ashâbına cengâverlikte de ulvî bir nümûne oldu. Zîrâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِين
(139)
إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
(140)
“(Düşmana karşı) gevşeklik göstermeyiniz! (Mağlûb olduk, diye) mahzûn da olmayınız!(Allâh’ın vaadine) inanıyorsanız, mutlakâ üstünsünüz (sonunda gâlip olacaksınız)! Eğer sizin (Uhud’da) yaralanarak canınız yandıysa (Kureyş) kavminin de (Bedir’de) öyle canı yanmıştı. Biz bu günleri insanlar arasında nöbetleşe dolaştırırız. (Bâzı kere siz gâlip olursunuz, bâzı kere de düşmanlarınız gâlip gelir!)…” (Âl-i İmrân, 139-140)
Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamberi’ne ve mü’minlere olan merhamet ve lutfu ile Uhud günü, bütün karışıklıklara rağmen, müşrikler hedeflerine varamadılar. Bu arada ashâb-ı kirâm hazarâtı, Rasûlullâh’ı görerek yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Müşriklerin hücûmu göğüslendi. Mü’minler, büyük bir sebatla Allâh Rasûlü’nü korudular. Mekkeli müşrikler, yeniden zâyiat vermeye başladı. Bunun üzerine kayıpların artmaması için biraz geri çekildiler. Bu fırsatı değerlendiren Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Uhud Dağı’na çekildi. Bu defâ da Ebû Süfyân, dağın tepesinden mü’minlerin üzerine sarkmak istediyse de başarılı olamadı.
Bu korkulu anda Allâh Teâlâ mü’minlere bir uyku hâli lutfetti, bulundukları yerde tatlı ve huzur verici bir uykuya daldılar. Hattâ bâzıları ellerindeki kılıçlarını defâlarca yere düşürdüler. Bu uyku sâdece mü’minleri sarmıştı. Müslümanların arasındaki münâfıkların ve şüphecilerin ise gözlerine uyku girmiyordu. Onlar o esnâda endişe içinde düşünüyor, müşriklerin gelip kendilerini öldürmelerinden korkuyorlardı.143
Bir ara, Ebû Süfyân ile Hazret-i Ömer arasında kısa bir tartışma yaşandı.144 Bunun ardından geri dönmek için hareket eden Ebû Süfyân, arzu ettiği tatmîn edici netîceyi elde edememiş olmanın hırsıyla son olarak:
“–Gelecek yıl Bedir’de buluşalım!” dedi.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- durup Peygamber Efendimiz’in buna ne söyleyeceğini bekledi. Varlık Nûru Efendimiz:
“–Olur! Orası inşâallâh buluşma yerimiz olsun, de!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 45; İbn-i Sa’d, II, 59)
Gerçekte ise müşriklerin içine bir korku düşmüş, onun için dönüyorlardı. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verilen mûcizelerden biri de, düşmanın gönlüne uzak mesâfelerden bile korku salmasıydı. Cenâb-ı Hak buyurur:
سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرُّعْبَ بِمَا أَشْرَكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمِينَ
“Allâh’ın, hakkında hiçbir delîl indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalblerine yakında korku salacağız. Onların gidecekleri yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!” (Âl-i İmrân, 151)
İşte müşrikler, kalblerine düşen bu korkunun da tesiriyle, müslümanlara karşı sağladıkları geçici galebeye rağmen tamâmen müdâfaasız olan Medîne’yi istîlâya teşebbüs edemediler. Üstelik yanlarında bir tek müslüman esir bile olmadığı hâlde geri dönüyorlardı. Şüphesiz ki bu, Allâh’ın, Peygamberi’ne ve mü’minlere olan bir lutfu idi.
Uhud’da müşrikler dönüp giderken, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Saf olunuz, Rabbime duâ ve senâda bulunayım!” buyurdu.
Ashâb-ı kirâm Allâh Rasûlü’nün arkasında saf oldular. Peygamber Efendimiz şöyle duâ etti:
“Allâh’ım! Bütün hamd ü senâlar Sana âittir! Allâh’ım! Sen’in yayıp bollaştırdığını daraltacak yok, Sen’in daralttığını da açıp yayacak yok! Sen’in saptırdığını doğrultacak yok, Sen’in hidâyet verdiğini de saptıracak yok! Sen’in vermediğini verecek yok, Sen’in verdiğini de engelleyecek yok! Sen’in uzaklaştırdığını yaklaştıracak yok, Sen’in yaklaştırdığını da uzaklaştıracak yok!
Allâh’ım! Rahmet ve bereketini, fazl u keremini üzerimize saç! Allâh’ım! Sen’den aslâ değişmeyecek ve hiçbir zaman zâil olmayacak ebedî nîmetler isterim. Allâh’ım! Sen’den yoksulluk gününde nîmet, korkulu günde emniyet dilerim! Allâh’ım! Hem verdiklerinin hem de vermediklerinin şerrinden Sana sığınırım!
Allâh’ım! Îmânı bize sevdir, gönüllerimizi onunla zînetlendir! Bizi küfür, azgınlık ve isyandan nefret ettir! Bizleri dîn ve dünyâ için faydalı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle!
Allâh’ım! Bizi müslüman olarak öldür, müslüman olarak yaşat! Şeref ve haysiyetimizi yitirmeden, fitnelere mâruz kalmadan, sâlihler zümresine ilhâk eyle!
Allâh’ım! Sen’in peygamberlerini yalanlayan, insanları Sen’in yolundan alıkoyan kâfirler gürûhunu kahreyle! Onların üzerine musîbetini ve azâbını indir. Allâh’ım! Kendilerine kitap verilen kâfirleri de kahreyle! Ey hak ve gerçek olan İlâh! Âmîn!” (Ahmed, III, 424; Hâkim, I, 686-687/1868; III, 26/4308)
Mâzeret Kapılarını Kapatan Sahâbî: Sa’d bin Rebî
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ı bulup ne durumda olduğunu öğrenmesi için ashâbından birini harp meydanına gönderdi. Sahâbî, Sa’d -radıyallâhu anh-’ı ne kadar aradıysa da bulamadı, ne kadar seslendiyse de cevap alamadı. Nihâyet son bir ümitle:
“–Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü, senin diriler arasında mı, yoksa şehîdler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi emretti!” diye yaralı ve şehîdlerin bulunduğu tarafa doğru seslendi.
O sırada son anlarını yaşayan ve cevap verecek mecâli kalmamış olan Sa’d -radıyallâhu anh-, kendisini Allâh Rasûlü’nün merak ettiğini duyunca bütün gücünü toplayarak cılız bir inilti hâlinde:
“–Ben, artık ölüler arasındayım!” diyebildi. Belli ki artık öteleri seyrediyordu. Sahâbî, Sa’d -radıyallâhu anh-’ın yanına koştu. Onu, vücûdu kılıç darbeleriyle delik-deşik olmuş bir vaziyette buldu. Ve ondan ancak fısıltı hâlindeki kısık bir sesle şu müthiş sözleri işitti:
“–Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)
Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh-, ümmete âdeta bir vasiyet mâhiyetindeki bu sözleriyle fânî hayâta vedâ etti.
Uhud Şehîdleri
Müşrikler Uhud’u tamâmen terk ettikten sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, harp sâhasına inerek şehîdleri defnettiler. Tam yetmiş şehîd verilmişti. Bunların arasında Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- gibi cengâverler ve Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh- gibi yiğitler de vardı.
Müslümanların sancaktârlığını yapan Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i müdâfaa ederken şehîd olmuştu. Bunun üzerine bir melek Mus’ab’ın sûretine girerek sancağı almış, Peygamber Efendimiz de henüz onun şehâdetinden haberdâr olmadığı için sancaktâra hitâben:
“–İleri git yâ Mus’ab!” buyurmuştu.
Bunun üzerine melek, dönüp Allâh Rasûlü’ne bakmış, böylece onun bir melek olduğunu fark eden Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Mus’ab’ın şehîd olduğunu anlamıştı. Daha sonra Mus’ab’ın mübârek nâşı bulunmuş, ancak onu saracak bir kefen bulunamamıştı. (İbn-i Sa’d, III, 121-122)
Mübârek şehîdin üzerindeki elbiseyle baş tarafı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Ashâb, ne yapacaklarını sormak üzere Allâh Rasûlü’ne mürâcaat etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şehîdin baş kısmının elbise ile kapatılmasını, ayaklarının da güzel kokulu otlarla örtülmesini emir buyurdu.
Hâlbuki Mus’ab -radıyallâhu anh-, Mekke’nin en asil ve varlıklı âilelerinden birinin çocuğu idi. Bütün Mekke gençleri onun yaşantısına özeniyorlardı. Hattâ genç kızlar onun geçtiği yollar üzerine gül serperlerdi. O ise müşrik âilesinin bütün zorlamalarına rağmen, onların dünyevî imkân ve nîmetlerini hattâ mîrâsını bir tarafa iterek Allâh Rasûlü’nün yanında olmayı tercih etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e o kadar büyük bir muhabbetle hayran oldu ve bağlandı ki, şehîd olurken bu fedâkârlığı karşısında bir melek onun sûretine girdi. Bu sûretle, Mus’ab’ın katlandığı fedâkârlıklara ne güzel bir ilâhî lutufla mukâbele edilmiş oldu.
Bu hazîn manzara gönüllerde o kadar derin izler bırakmıştı ki, yıllar sonra müslümanların güçlenip izzet kazandığı bir dönemde, ağniyâ-i şâkirînden olan Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh-’ın önüne, oruçlu olduğu birgün oğlu tarafından birkaç çeşit yemek konulmuştu. O ise bundan müteessir olmuş ve:
“–Mus’ab, Uhud Savaşı’nda şehîd edildi. O, benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra dünyâlık olarak bize her şey lutfedildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyâda verilmiş olmasından korkuyorum.” demişti. Daha sonra Abdurrahmân -radıyallâhu anh- ağlamaya başladı ve yemeği bırakıp sofradan kalktı. (Buhârî, Cenâiz, 27)
Uhud şehîdleri içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve bütün mü’minlerin gönlünü en çok hüzne gark eden ise, İslâm ordusunun eşsiz kahramânı, Allâh’ın Arslanı Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- oldu.
Hazret-i Safiyye, kardeşi Hamza -radıyallâhu anh-’ı görmek üzere şehîdlerin bulunduğu tarafa yöneldi. Oğlu Zübeyr kendisini karşılayarak:
“–Rasûlullâh geri dönmeni emrediyor.” dedi. O da:
“–Niçin? Kardeşimi görmeyeyim mi? Ben onun kesilip doğrandığını zâten haber aldım. O, Allâh için bu musîbete uğradı. Zâten bizi de bundan başkası tesellî edemezdi. İnşâallâh sabredip ecrini Allâh’tan bekleyeceğim.” dedi.
Zübeyr, gidip annesinin söylediklerini Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e bildirdi. Âlemlere Rahmet Efendimiz:
“–Öyleyse bırak görsün!” buyurdu. Safiyye de kardeşi Hazret-i Hamza’nın mübârek nâşının yanına gelerek duâ etti. (İbn-i Hişâm, III, 48; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 349)
Uhud’da yaşanan kâbına varılmaz bir din kardeşliği manzarasını Zübeyr bin Avvâm -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Annem Safiyye yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:
«–Bunları kardeşim Hamza’ya kefen yapasınız diye getirdim.» dedi. Onları alıp Hamza’nın yanına gittik. Yanında Ensâr’dan bir kefensiz şehîd daha vardı. İki hırkayı da Hamza’ya sarıp Ensârî’yi kefensiz bırakmaktan utandık:
«–Hırkanın birisi Hamza’ya, öbürü de Ensârî’ye kefen olsun!» dedik. Hırkalardan biri büyük diğeri küçük olduğu için aralarında kur’a çektik.” (Ahmed, I, 165)
Bu duygulu manzaranın da ifâde ettiği gibi, mü’min gönüllerde artık akrabâlık asabiyeti, yerini îman kardeşliğine terk ediyordu. Kıyâmete kadar gelecek bütün mü’minlere, din kardeşliğini yaşamanın heyecânı sergileniyordu.
Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Böylece Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcası, ciğerpâresi ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca kılmıştır.145
Câbir -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud Gazvesi’nde şehîd düşenleri her mezara iki kişi konacak şekilde bir araya getirtmiş:
“–Bunların hangisi daha çok Kur’ân bilirdi (Kur’ân’ı yaşardı)?” diye sormuş ve şehîdlerden hangisi gösterilirse, onu kıble tarafına koymuştur. (Buhârî, Cenâiz, 73, 75)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Uhud’da olup bitenler hakkında bir haber alabilmek için kadınlar arasında yola çıkmıştı. Harre mevkiinde, sâliha kadın Hind bint-i Amr -radıyallâhu anhâ-’ya rastladı. Hind, kocası Amr bin Cemûh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullâh’ın cesetlerini bir deveye yüklemiş getiriyordu. Hazret-i Âişe ona:
“–Geride ne haber var?” diye sordu. Hind:
“–Hayırdır. Rasûlullâh iyidir. O sağ olduktan sonra her musîbet hafif kalır.” dedi.
Hazret-i Âişe devenin üzerindeki cesetleri göstererek:
“–Bunlar kim?” diye sordu. Sâliha hanım Hind:
“–Kardeşim Abdullâh, oğlum Hallâd ve kocam Amr’dır.” dedi.
Hazret-i Âişe :
“–Onları nereye götürüyorsun?” diye sordu. Hind:
“–Medîne’ye götürüyorum. Oraya defnedeceğim.” dedi. Yürümesi için biraz zorlayınca deve çöktü. Hazret-i Âişe:
“–Deve, yükünün ağırlığından dolayı mı çöküyor?” diye sordu.
Hind:
“–Neden çöktüğünü bilmiyorum. Hâlbuki sâir vakitlerde iki devenin yükünü taşırdı. Fakat şimdi onda farklı bir hâl olduğunu görüyorum.” dedi.
Zorlayınca deve kalktı, ancak Medîne’ye yöneltilince yine çöktü. Yönü Uhud’a çevrildiğinde ise koşmaya başladı. Hind, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yanına varıp durumu anlattı. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz ona:
“–Deve vazîfelidir. Amr’ın herhangi bir vasiyeti var mıydı?” diye sordu.
Hind:
“–Amr, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş ve: «Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb et! Beni me’yûs ve mahrûm bir hâlde ev halkıma döndürme!» diye duâ etmişti.” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şunları söyledi:
“–İşte bunun içindir ki deve yürümüyor.
Ey Ensâr topluluğu! Sizden her kim Allâh’a yemin etmişse ona sâdık kalsın.
Ey Hind! Kocan Amr, sâdıklardandır. O şehîd edildiği andan itibâren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar ve nereye defnedilecek diye bakıp durdular. Ey Hind! Kocan Amr, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullâh cennette bir araya gelecek ve arkadaş olacaklardır.”
Bu müjde üzerine Hind, sâdıklardan olan kocası ile ebedî hayatta da berâber olmayı arzulayarak:
“–Yâ Rasûlallâh! Ne olur Allâh’a duâ et, beni de onlarla bir araya getirsin.” diye yalvardı. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 216; İbn-i Abdilber, III, 1168)
Diğer bir ibretli manzara da şöyledir:
Uhud günü Medîne acı bir haberle çalkalandı. “Muhammed öldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar koptu, feryâdlar Arş’a yükseldi. Hattâ Ensâr’dan Sümeyrâ Hâtun’a, iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehîd olduğu haber verildiği hâlde, o hiç aldırmadan hemen Allâh Rasûlü’nün durumunu sordu:
“–O’na bir şey oldu mu?” dedi.
Sahâbe-i kirâm cevâben:
“–İyidir, Allâh’a hamd olsun, O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler.
Sümeyrâ Hatun:
“–O’nu bana gösteriniz ki kalbim mutmain olsun.” dedi. Gösterdiklerinde hemen gidip elbisesinin ucundan tuttu ve:
“–Anam babam Sana fedâ olsun Yâ Rasûlallâh! Sen sağ olduktan sonra artık hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)
Beşir bin Akrabe -radıyallâhu anh- der ki:
“Babam Akrabe, Uhud günü şehîd olunca ağlayarak Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim. Bana:
«–Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Âişe olsa, râzı olmaz mısın?» buyurdu.
Ben de:
«–Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh, tabiî ki râzı olurum!» dedim. Bunun üzerine Efendimiz, eliyle başımı okşadı. (Şu anda) saçlarım ağardığı hâlde, Rasûlullâh’ın mübârek elinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, II, 78; Ali el-Muttakî, XIII, 298/36862)
İlâhî vuslat heyecânının sergilendiği diğer bir manzarayı da Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Uhud Harbi’nden önceki gece babam beni yanına çağırdı ve:
«–Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- hâriç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine dâimâ iyi muâmelede bulun!» dedi.
Sabahleyin babam ilk şehîd düşen kişi oldu. Bir başka şehîd ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu müstakil bir yere defnetmek istedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim: Kulağı(nın bir kısmı) hâriç, bütün vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi! Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)
Uhud şehîdleri zikredildiğinde Varlık Nûru Efendimiz, o mübârek şehîdlerin fazîletini beyan sadedinde:
“Vallâhi ashâbımla birlikte ben de şehîd olup Uhud Dağı’nın dibinde gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurmuştur. (Ahmed, III, 375)
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün Uhud şehîdlerine uğradı ve:
“–Onların (îman ve sadâkatlerine) şehâdet ederim” dedi.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, biz onların kardeşleri değil miyiz? Onlar nasıl müslüman oldularsa biz de müslüman olduk, onların cihâd ettiği gibi biz de cihâd ettik!” dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz şu cevâbı verdi:
“–Evet (söylediğiniz hususlar doğru), ancak benden sonra ne gibi bid’atler çıkaracağınızı bilemiyorum.”
Hazret-i Ebû Bekir ağladı, ağladı ve sonra:
“–Yâni biz Sen’den sonraya mı kalacağız?” (diye mahzûn oldu). (Muvatta, Cihâd, 32)
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın bu hâli, Sevgili Peygamberimiz’e olan eşsiz muhabbetinin derecesini ve onun, “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi” olduğunu gösteren ne güzel bir misâldir.
Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i her şeyden, hattâ canlarından bile çok severlerdi. Evde otururken akıllarına Âlemlerin Efendisi geldiğinde ev kendilerine dar gelir, hemen kalkıp yanına giderler, O’nun mübârek ve aydan nûrlu yüzüne bakarak ferahlanırlar, sohbetiyle huzur bulurlardı.146 O’nu görmedikleri zaman âdeta can kuşu ten kafesine sığmaz olurdu. Cennette O’nunla berâber olamama korkusu, onların benzini sarartır, ne yaptığını bilmez hâle getirirdi.147 Nitekim kendisine hizmet eden Rebîa -radıyallâhu anh-, birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; “Dile benden ne dilersen!” buyurması üzerine, cennette O’nunla berâber olmaktan başka hiçbir şey istememişti.148 Ashâb, vefât edecekleri esnâda Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşacakları için büyük bir sürûr içinde olurlardı.149 Bu sebepledir ki onlar -İslâm nîmetinden sonra-, “Kişi sevdiği ile berâberdir.” nebevî müjdesine sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinmemişlerdi.150
a
Âl-i İmrân Sûresi’nin altmış âyeti, Uhud Savaşı ile alâkalıdır. Misver bin Mahreme, Uhud hakkında sorduğunda Abdurrahmân bin Avf:
“Âl-i İmrân Sûresi’nin 120. âyetinden sonrasını oku; bizimle Uhud’da bulunmuş gibi olursun!” demiştir. (İbn-i Hişâm, III, 58; Vâkıdî, I, 319)
Biz Uhud’u Severiz, Uhud da Bizi Sever!”
hud’un, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlünde müstesnâ bir yeri vardı. Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz, ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini sık sık ziyâret etmişlerdir. Zaman zaman da:
“Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyururlardı. (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504) Bu nebevî iltifât ile tekrîm edilen şehîdler meşhedi Uhud, Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar gelecek ümmete azîz hâtıralarla dolu bir ziyâretgâh olmuştur.
Peygamber Efendimiz, harbin netîcesi sebebiyle, Uhud’a karşı bir uğursuzluk atfedilmesinden endişe etmiş, mü’min gönüllerde yerleşmesi muhtemel bir nefret ve buğz hissine mânî olmak için:
“Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyurarak bu mekâna olan muhabbetlerini ifâde buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz’in bu muhabbeti bereketiyledir ki Uhud, bir mağlûbiyet mekânı olarak değil, Efendimiz’in bütün kalbiyle ve muhabbetle bağlandığı, sînesinde mübârek şehîdlerin medfûn olduğu mukaddes bir mevkî olarak yâd edilegelmiştir.
Diğer taraftan, Uhud’un Peygamber Efendimiz’i sevmesi ve tanıması, esâsen bütün mahlûkâtın Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i bilip tasdîk ettiği hakîkatinin bâriz bir misâlidir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasında var olan her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” buyurmuştur. (Ahmed, III, 310)
Uhud Gazvesi’nden Çıkarılacak Hikmetler
Uhud Gazvesi’nde, dehşetli hüzün manzaralarıyla hayâtın birçok acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanmıştı. Bir taraftan büyük bir îman vecdi içinde, sabır, tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ zirve seviyede sergilenirken, diğer taraftan, bir anlık gaflet ve dünyâya meyil gibi nefsânî zaaflar yüzünden çok acı imtihanlarla da karşılaşılmıştı.
Allâh Rasûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte gösterilen ihmâl, bir anda savaşın kaderini değiştirmiş, ilâhî îkaz tecellîleriyle muzafferiyetin te’hîrine sebep olmuştur. Birkaç kişinin hatâsı, umûmun cezâlandırılmasıyla netîcelenmiş, hepsi birden sıkıntıya düşmüşlerdir. Zîrâ bu bir sünnetullâh’tır. İçlerinde Allâh’ın Habîbi’nin bulunması bile bu âdetullâh’ı değiştirmemiştir.
Oysa ashâb-ı kirâm, Bedir’de Allâh Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana inandık, Allâh’tan getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îmân ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle berâberiz. Sen’i gönderen Allâh hakkı için Sen denize girersen, biz de Sen’inle berâber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..” (İbn-i Hişâm, II, 253-254) diyen ashâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi.
Uhud Harbi’ndeki ilâhî imtihânın sebebi, birtakım hassas ve mühim hususlarda, gösterdikleri bir anlık gafletten dolayı mü’minlerin îkâz edilmesi idi.
Uhud’un en mühim hikmetlerinden biri de mü’minleri, aralarına karışmış olan münâfıklardan arındırmaktır.
Diğer bir hikmet ise müşriklere fiiliyatta hiçbir netîcesi olmayacak aldatıcı bir zafer takdîr olunarak, onların gâfil ve âtıl bir sûrette hareketsiz kalmalarını temin etmektir. Bu aldatıcı zafer ile Bedir’den beri müşriklerin gönlünde biriken kin ve öfke sâkinleşmiş, geçen zaman içinde onların İslâm’a karşı duydukları şiddet ve soğukluk azalmıştır.
Câlib-i dikkattir ki, ashâb-ı kirâm yediden yetmişe Uhud Gazvesi’ne katılmak ve şehîd olmak için yarışmışlardı. On beş yaşındaki, çocuk denebilecek gençler, Rasûlullâh’ın ordusuna nefer olabilmek için her türlü çâreye baş vurmuşlardı. Bu şekilde her yaştaki insanın ölüme koşmasındaki sır, kalblerinin kuvvetli bir îmanla dopdolu olması ve kâinâtın yaratılış sebebi olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı gönüllerinde duydukları dâsitânî muhabbet hissidir. Bu îman ve muhabbet nerede bulunursa, orada her türlü yiğitlik ve cesâret mevcuttur. Nerede de azalmışsa, orada tembellik, çekingenlik, zillet ve korku zuhûr eder. Bu muhabbetin yolu ise zikri artırmak, Rasûlullâh’a salevâtı çoğaltmak, Allâh’ın nîmetleri üzerinde tefekkür etmek ve Rasûlullâh’ın sîreti ve ahlâkı ile istikâmetlenmenin gayreti içinde bulunmaktır.
Uhud’da Varlık Nûru’nun yaralanması ve şehîd olduğu şâyiasının yayılması, mü’minler için mühim bir hikmeti ihtivâ etmektedir. Zîrâ onlar, âdeta îman ve irâde imtihânına tâbî tutulmuşlardı. Böylece Allâh Rasûlü’nün de bir beşer olduğunu, zamânı geldiğinde O’nun da Rabbi’nin huzûruna urûc edeceğini, O’nun vefâtından sonra mü’minlerin gerisin geri dönmeyip Peygamberimiz’in gösterdiği yolda devâm etmeleri lâzım geldiğini öğrenip, bu tür hâdiseler başlarına gelmeden önce, bir bakıma kalben hazırlanmış oldular.
Hâsılı Uhud’da müslümanlara, düşmanla yapılan savaşlarda zafere nasıl ulaşılacağı, hezîmet ve dağılma tehlikesinden nasıl kurtulunacağı gibi pek çok hususlarda ders ve ibretler sergilenmiştir.
Hamrâu’l-Esed (8 Şevvâl 3 / 24 Mart 625)
İçlerine düşen korku ile Uhud’dan ayrılarak Mekke’nin yolunu tutan müşriklere, Allâh -celle celâlühû- büyük bir gaflet vermişti. Akılları başlarına ancak yolda geldi. Tekrar geri dönüp mü’minlerin üzerine saldırmayı düşündüler.
Bu arada Medîne’ye avdet etmiş bulunan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de düşmana bir gözdağı vermek gerektiği fikrindeydi. Allâh Teâlâ bu hususta aslâ gevşeklik göstermemek gerektiğini bildiren âyetini inzâl buyurdu:
وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
“Düşman topluluğunu tâkip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, şüphesiz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allâh’tan onların ümîd edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Kuşkusuz Allâh her şeyi bilendir, hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 104)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:
“–Düşmanları kim tâkip etmek ister?” diye sordu.
Derhâl, aralarında Hazret-i Ebû Bekir ve Zübeyr -radıyallâhu anhümâ-’nın da bulunduğu bir birlik hazırlandı. Düşmanı tâkip için çıkılan bu sefere katılanların hemen hepsi yaralı idiler. Bu yaralı mücâhidler, hazırlıklarını yaparak Ebû İnebe kuyusunun yanında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in saflarına katıldılar.151
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-, yaralarının tedâvîsiyle meşgûl olmayı bırakarak:
“Ben Allâh’ın ve Rasûlü’nün dâvetini işittim ve ona itaat ettim!” dedi ve hemen silâhlanıp Peygamber Efendimiz’in yanına geldi.
Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh- da aceleyle hazırlanıp kabîlesine de hemen hareket etmelerini emretti. Onlar da hemen silâhlarını kuşanıp geldiler.152
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de iştirâk ettiği bu birlik, derhâl düşmanın ardına düştü.
Abdullâh bin Sehl ile kardeşi Râfî -radıyallâhu anhümâ-, Uhud’da Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte savaşmışlar ve yaralı olarak Medîne’ye dönmüşlerdi. Allâh Rasûlü’nün düşmanı tâkip için müslümanları dâvet ettiğini işittikleri zaman:
“–Vallâhi bir binitimiz yok, yaramız da ağır. Fakat Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bulunduğu bir seferi hiç kaçırır mıyız?!” diyerek hemen yola çıktılar. Yarası diğerine göre hafif olan, ağır yaralı olanın gâh yürümesine yardım etti, gâh onu sırtında taşıdı. Bu şekilde, Âlemlerin Efendisi’nin yanından ayrılmadılar.153
Bu fedâkârlıkları sergileyen mü’minler, ilâhî iltifâta mazhar oldular:
لَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِلّهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَا أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ
“Yara aldıktan sonra yine Allâh’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar, (bilhassa)içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sâhibi olanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.” (Âl-i İmrân, 172)
Birlik, Medîne’nin sekiz kilometre ilerisinde bulunan ve bu sefere adını veren “Hamrâü’l-Esed” mevkiine kadar gitti. Sancak, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ta idi. Gece olunca, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, beş yüz ayrı yerde ateş yakılmasını emir buyurdu. Muhteşem bir manzara ortaya çıktı. Etraftan bakanlar, orada son derece büyük ve muazzam bir ordu bulunduğunu zannediyorlardı. Nitekim o sırada Mekke’ye gitmekte olan ve henüz müslüman olmamış bulunan Mâbed adlı bir şahıs, müşrik ordusuna yetişip müslümanların kendilerini tâkip ettiğini haber verdi. Onların kalabalık olduklarını anlatmak için de:
“–Ben ömrümde böyle kalabalık bir ordu görmüş değilim.” dedi. Durumu öğrenen müşriklerin yüreklerine müthiş bir korku düştü:
“–Müslümanların kımıldayacak hâli kalmamıştı. Bu nasıl olur?” diyerek birbirlerine baktılar. Ardından sebebini anlayamadıkları bir hisle:
“–Haydi bir belâya uğramadan buradan çekip gidelim!” dediler.
Bir türlü geri dönüp çarpışmayı göze alamadılar. Nihâyet hızlı bir şekilde Mekke’ye doğru yollarına devâm ettiler. Onların bu şekilde çekip gitmeleri üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbıyla birlikte tekrar Medîne’ye döndüler.154
Mîras Meselesi
Bu arada mîras taksîmi ile alâkalı âyet-i kerîmeler nâzil oldu. Çünkü Uhud’dan sonra bu hususta birtakım karışıklıklar ortaya çıkmıştı. Uhud’da şehîd düşen Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ın erkek kardeşi, onun iki kızına hiçbir şey bırakmadan bütün mîrâsını almıştı. Bu ise bir câhiliye âdeti idi. Câhiliye devrinde kadın ve kızlara değer verilmediği için, onların mîras hakkı da yoktu. İslâm, bu haksız uygulamaya son verdi:
يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاء فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَآؤُكُمْ وَأَبناؤُكُمْ لاَ تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاً فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيما حَكِيمًا
“Allâh size, çocuklarınız hakkında; erkeğe, kadının payının iki misli (mîras vermenizi) emreder. Eğer kız çocukları ikiden fazla iseler, ölünün bıraktığı mîrâsın üçte ikisi onlarındır. Eğer (vâris) yalnız bir kızsa, yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mîrastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar, ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allâh tarafından konulmuş farzlar (paylar)dır. Şüphesiz Allâh, ilim ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 11)
Böylece İslâm’da ilk mîras taksîmi Sa’d bin Rebî -radıyallâhu anh-’ın veresesi arasında yapılmış oldu.155
İslâm mîras hukûkunda, paylar ile mükellefiyetler arasında adâletli bir denge gözetilmiştir. Harcaması fazla olan erkeğe, kadına nisbetle daha fazla pay verilmiştir. Çünkü evlenirken mehir verip düğün masrafını üstlenmekle berâber ev geçindirmeye kadar bütün maddî harcamalar husûsunda âilenin mes’ûl şahsı erkektir.
Yâni İslâm mîras hukûkundaki kadın-erkek farkı, yükümlülük ve sorumluluk farkına bağlıdır. Bu ikisi arasında bir denge kurulmuştur. Kadın, nesli korumak, bunun için evlât yetiştirmek ve âile düzenini temin etmek gibi ağır mükellefiyetler sebebiyle âilenin geçiminden mes’ûl tutulmamıştır. Bu sebeple de mîrasta hissesi yarıya indirilmiştir. Bu hisse de, bir kısım kadınların evlenememesi, ya da boşanma durumunda kalması veya birtakım şahsî ihtiyaçları düşünülerek verilmiştir.
Hanımlara bir de duygu derinliği, incelik, şefkat, merhamet, hayâ, fedâkârlık, çocuk bakımı ve neslin muhâfazası gibi meziyetler ihsân edilmiştir. Onların bünyesi nârin, hisleri fevkalâde kuvvetli ve merhamet duyguları yüksek olduğundan hayâtın çeşitli safhalarında birtakım sürprizlerle karşılaştıklarında bazen bedenî ve rûhî zaaflara düşerler. Bu yüzdendir ki, İslâm’da kadının şâhitliği yarımdır. Bunu dillerine dolayarak İslâm’a hücûm edenler, İslâm’ın; fıtrî ve değişmez olan husûsiyetleri dikkate almasından doğan bu kâidesindeki mükemmelliği, ya garazkârlıklarından ya da câhilliklerinden dolayı görmezlikten gelmektedirler.
Gerçek şudur ki, Cenâb-ı Hak, her varlığı ve o varlığın her cüz’ünü bir maksad için yaratmış ve onlara yaratılış gâyelerini gerçekleştirmeye müsâit birer fizikî (biyolojik) ve rûhî (psikolojik) yapı lutfetmiştir. Erkeği, hayat mücâdelesi ve evin geçimi ile mükellef kılan Hâlık Teâlâ Hazretleri, onu bu vazîfeyi lâyıkıyla îfâ edebilmesi için, bedenen daha kuvvetli, rûhen de daha metin kılmıştır. Kadın ise nesli korumaya, evlât yetiştirmeye ve onu en zayıf ve âciz zamânında bakıp gözetmeye, himâye etmeye me’mûr kılınmıştır. Bu sebeple onun vazîfesi, bedeninin değil, rûhunun daha derin duygu ve hassâsiyetlerle techîz edilmesini gerektirmiştir. Bunun içindir ki, çocuğun ilk acziyet devresinde onu derin bir merhamet ve muhabbetle kucaklayıp büyütmek için kadına ilâhî bir mevhibe olarak aşırı bir hissîlik verilmiştir.
Bu hissî yapısıyla bir merhamet mecrâı olan anneye, yaratılış maksadının ve gücünün dışında bir vazîfe yüklenirse, menfî bir netîce ortaya çıkar. Dolayısıyla bir kadının suçluya acıyıp merhamet ederek adâleti yanıltma ihtimâli yüksektir. Bu da onun şâhitliğinin yarım olması husûsunda vârid olan ilâhî hükmün hikmetlerinden biri olmuştur.
Diğer taraftan İslâm, şâhitliği insanın psikolojik yapısına göre tanzîm eder. Yerine göre erkeğin şâhitliği nazar-ı îtibâra alınmazken yerine göre de kadının şâhitliği tam olarak kabûl edilir. Meselâ erkeklerin muttalî olmaları mümkün olmayan yerlerde sâdece kadınların şehâdetleri kâfî sayılır.156
Şâhitlik meselesiyle kadının eksik kabûl olunduğunu iddiâ edenler, İslâm’ın böyle bir ithamdan berî bulunduğunu, onun haklar ve mükellefiyetler arasında âdilâne bir denge kurarken insanın değişmeyen fıtrî husûsiyetleriyle birlikte, cemiyetin tamâmını nazar-ı îtibâra aldığını, ya anlamamakta ya da anlamak istememektedirler.
Kadınlığın kemâli, Allâh’ın verdiği güzel kâbiliyetleri muhâfaza ile tahakkuk eder. Şâyet kadın, husûsiyetlerini ilâhî tâyine ters bir sûrette yönlendirir ve kendi hakîkatine vedâ ederse, kıymetini mahveder; huzursuz ve bedbaht olur. Âile ocağını kurutur. Böylece toplum hayâtı çoraklaşır.
Çağımızda kadınlarla erkekler arasında sun’î ve haksız bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Kadının yaratılış husûsiyetlerine zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik meziyetlerini zaafa uğratmakta ve âileyi yaralamaktadır. Bu sebeple zamânımızda sıkça yaşanan çocuk aldırma hâdiseleri, câhiliye devrindeki kız çocuklarını diri diri gömmenin modernleşmiş bir şekli olup asrın cinâyetidir. Bu asrın yorgun ve bitik kadını ile câhiliye devrinin kadını arasında sırf bir gardrop ayrılığı, yâni giyim-kuşam farkı kalmıştır. Bu ise rûhsuz materyalist eğitimin meydana getirdiği bir toplum felâketidir.
HİCRETİN DÖRDÜNCÜ SENESİ Recî Vak’ası (Safer 4 / Temmuz 625)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm’ı teblîğ etmek ve öğretmek maksadıyla etrâfındaki kabîlelere muallimler gönderirdi. Fakat gönderdiği bâzı muallimler, ihânete mâruz kalmıştı. Bu ihânetlerin en büyüklerinden biri; “Recî Vak’ası”dır:
Medîne yakınlarındaki Adal ve Kâre kabîleleri, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den kendilerine İslâm’ı öğretecek muallimler istedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Âsım bin Sâbit’in başkanlığında on kişilik bir heyet gönderdi.
Kâfile, Usfân ile Mekke arasında bulunan ve Hüdât denilen yere ulaştı. Hüzeyl kabîlesi bölgesindeki Recî denilen su başında konakladılar. Müslüman muallimlerin bu mevkîye geldiği, Hüzeyl kabîlesinin bir kolu olan Lihyânoğulları kabîlesine haber verilmişti. Lihyânoğulları, yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları tâkibe aldılar. Âsım ve arkadaşları izlendiklerini fark edince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe bir yere sığındılar. Düşman da onların çevresini sardı:
“–Aşağı inin, elinizdeki silâhları bırakıp teslîm olun. Söz veriyoruz hiçbirinizi öldürmeyeceğiz!” dediler.
Bunun üzerine Âsım:
“–Arkadaşlar! Ben, bir kâfirin sözüne güvenerek aşağı inmem!” dedi. Ardından da:
“–Allâh’ım, bizim vaziyetimizi Rasûlü’ne bildir!” diye duâ etti. Daha sonra düşmanlar, Âsım’ı ve ona tâbî olan altı kişiyi oka tutup şehîd ettiler.
Âsım bin Sâbit, yaralandığı zaman:
“–Allâh’ım! Ben günün başında Sen’in dînini korudum; Sen de günün sonunda benim cesedimi koru!” diye duâ etmişti.
Kureyş’in bâzı ileri gelenleri, onun şehîd edildiğini haber aldıkları zaman, Bedir Savaşı’nda kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle, onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Fakat Allâh Teâlâ, Âsım -radıyallâhu anh-’ı korumak için bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu, Âsım’ın cesedini kapladı. Kureyş’in adamları, onun nâşından hiçbir şey koparmaya muvaffak olamadılar. (Buhârî, Cihâd, 170; Meğâzî, 10, 28; Vâkıdî, I, 354-363)
Akşam olup arıların dağılmasını bekleyen düşman, hiç beklemediği bir hâdiseyle karşılaştı: Birden yağmur bastırdı. Seller aktı ve Âsım’ın cesedi bu esnâda ortadan kayboldu. Düşman da Âsım’ın cesedinden herhangi bir parça koparmaya imkân bulamadı. Bu hâdiseden sonra Âsım; “Arıların Koruduğu Şehîd” diye anıldı. (İbn-i Hişâm, III, 163)
Müşrikler, yay tellerini çıkarıp teslîm olan müslümanları kıskıvrak bağlamaya kalkınca sekizinci kişi de:
“–Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallâhi size aslâ teslîm olmayacağım. Şu şehîdler bana güzel bir misâldir!” diyerek direndi. Müşrikler, onu zorla sürükleyip götürmek istedilerse de, şiddetle karşı koydu. Bunun üzerine onu da şehîd ettiler.
Bu on sahâbîden geriye sâdece iki sahâbî kaldı: Hubeyb ve Zeyd -radıyallâhu anhümâ-. Müşrikler, onları götürüp Mekke’de sattılar. Hubeyb’i, Bedir Gazvesi’nde öldürdüğü Hâris bin Âmir’in oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye karar verdikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı.
Hâne halkından bir kadın der ki:
“Allâh’a yemin ederim ki, ben hayâtımda Hubeyb’den daha iyi bir esir görmedim. Vallâhi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke’de hiçbir meyvenin bulunmadığı birgün tâze üzüm yerken gördüm. Bu, Allâh’ın Hubeyb’e lutfettiği bir rızıktı. Hubeyb, Kur’ân okur, teheccüd namazı kılardı. Onun okuduğu Kur’ân’ı dinleyen kadınlar rikkate gelir, ağlarlardı. Ona:
«–Ey Hubeyb! Herhangi bir ihtiyacın var mı?» diye sormuştum.
«–Hayır! Bana tatlı su içirmenden, putlar adına kesilen hayvanların etlerini tattırmamandan, bir de öldürülmek istendiğim zamânı bana haber vermenden başka bir şeye ihtiyâcım yok!» dedi.
Haram olan aylar çıkıp, kendisini öldürmeye karar verdiklerini bildirdiğim zaman, vallâhi onun bundan herhangi bir korku ve kaygı duyduğunu görmedim. Hâris’in oğulları onu öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill denilen yere çıkardıkları zaman Hubeyb onlara:
«–Müsâade edin de iki rekât namaz kılayım.» dedi. Bıraktılar. Hubeyb iki rekât namaz kıldı ve sonra:
«–Allâh’a yemin ederim ki, ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım.» dedi. Böylece Hubeyb, îdâm edilecek her müslümanın iki rekât namaz kılması âdetini başlatan kişi oldu.
Daha sonra:
«Allâh’ım! Bunların her birini tek tek mahvet, birer birer canlarını al, hiçbirini sağ bırakma!» diye duâ edip157 şu mealdeki beyitleri okudu:
«Müslüman olarak öldükten sonra, nasıl öldüğümü asla dert etmem. Bunların hepsi, elbette Allâh uğrundadır. O dilerse, parçalanmış vücûdumla Hakk’ın rızâsına kavuşmam pek kolaydır!»
Hubeyb -radıyallâhu anh- daha sonra Allâh Teâlâ’ya şöyle niyazda bulundu:
«İlâhî! Burada düşman yüzünden başka bir yüz göremiyorum! Rasûlü’ne elçi olarak gönderilecek bir kimse de yok! O’na selâmımı Sen ulaştır!»
O sırada ashâbıyla Medîne’de oturmakta olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
«Onun üzerine de selâm olsun!» anlamında; oΩnÓs°ùdG p¬r«n∏nYnh buyurduğunu etrâfındakiler duydular. Ashâb-ı kirâm hayretle:
«–Yâ Rasûlallâh! Kimin selâmına karşılık verdiniz?» diye sorunca:
«–Kardeşiniz Hubeyb’in selâmına. İşte Cibrîl, Hubeyb’in selâmını getirdi!» buyurdu. Böylece Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sahâbîlerin şehîd edildiklerini ashâbına ânında bildirdi.” (Buhârî, Cihâd, 170; Meğâzî, 10, 28; Vâkıdî, I, 354-363)
Öldürülmeden önce darağacına bağlıyken Hubeyb’e sordular:
“–Hayâtının kurtulmasına mukâbil senin yerinde Peygamber’inin olmasını ister miydin?”
Hubeyb, bu suâl üzerine hiç düşünmeden, büyük bir cesâret ve vakarla şöyle haykırdı:
“–Aslâ! Değil O’nun burada benim yerimde olmasını istemek, şu an bulunduğu Medîne-i Münevvere’de mübârek ayaklarına bir dikenin batmasına bile gönlüm râzı olmaz!”
Bu cevâba hayret eden Ebû Süfyân:
“–Ben dünyâda Muhammed kadar arkadaşları tarafından sevilen başka hiçbir kimse görmedim!” demekten kendini alamadı. (Vâkıdî, I, 360; İbn-i Sa’d, II, 56)
Onu astıkları zaman yüzünü Medîne tarafına çevirdiler. Hubeyb -radıyallâhu anh-:
“–Allâh’ım, bu yaptığım eğer Sen’in katında bir hayır ise yüzümü kıblene doğru çevir!” diye duâ etti. Allâh Teâlâ onu kıbleye çevirdi. Müşrikler ne kadar uğraştılarsa da yüzünü kıbleden başka bir tarafa çeviremediler. Bu mübârek sahâbî hakkında:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
(27)
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
(28)
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
(29)
وَادْخُلِي جَنَّتِي
(30)
“Ey itmi’nâna ermiş (itaatkâr) nefs! Sen O’ndan, O da senden râzı olarak Rabbine dön, (sâlih) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir!” (el-Fecr, 27-30) âyetleri nâzil oldu. (Kurtubî, XX, 58; Âlûsî, XXX,133)
a
Hubeyb -radıyallâhu anh-’tan sonra şehîd edilen Zeyd -radıyallâhu anh- da aynı îman metâneti içindeydi. Geceleri teheccüd namazı kılar, gündüzleri oruç tutardı. Putlar adına kesildiği için et yemeklerini yemezdi. Bunun yerine sütü tercih ederdi. Sütle oruç tutar, sütle iftar ederdi. Şehîd edilmek üzere Ten’im’e götürüldüklerinde Hubeyb’le karşılaşınca, başlarına gelen iptilâ hakkında birbirlerine sabır tavsiye ettiler. Zeyd -radıyallâhu anh- da iki rekât namaz kıldı.
“Senin yerinde Muhammed’in olmasını ister miydin?” sorusuna aynen Hubeyb -radıyallâhu anh- gibi cevap verdi. (Vâkıdî, I, 361-362)
Kendisine, müslümanlıktan vazgeçtiği takdirde âzâd edileceğini söyleyen ahmak müşriklere de:
“–Müslüman olarak ölmek, dînimden dönerek yaşamaktan bin defâ evlâdır!” cevâbını vererek, bir mü’min vakarı içerisinde şehâdet şerbetini zevkle yudumladı.
Bu îman lezzetini idrâk eden Peygamber âşıklarından Yûnus Emre Hazretleri, Allâh ve Rasûlü uğrunda can verebilme iştiyâkıyla âhirette şefaat-i uzmâya nâiliyyet arzusunu mısrâlarında şöyle dile getirmiştir:
Canım kurbân olsun Sen’in yoluna,
Adı güzel kendi güzel Muhammed!
Gel şefaat eyle kemter kuluna,
Adı güzel kendi güzel Muhammed!..
Bi’r-i Maûne Vak’ası (Safer 4 / Temmuz 625)
Recî Vak’ası’yla aynı günlerde, Necid yöresinin ileri gelenlerinden Ebû Berâ, kabîlesini irşâd için muallimler istemek üzere Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun bu talebini kabûl etmek istemedi. Hattâ kendisine getirilen hediyeleri bile almadı:
“–Ben, dostlarım hakkında Necid ehlinden (onların ihânetinden) korkuyorum!..” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Berâ, kabîlesi adına müslümanların hayâtı için teminat verdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Ebû Berâ adına, Necid’deki kabîleleri idâre eden yeğeni Âmir’e ayrıca bir mektup yazdırdı. Sonra Ashâb-ı Suffe’den, kendilerine “Kurrâ” denilen yetmiş kişilik bir muallim heyeti hazırlayarak Ebû Berâ ile birlikte gönderdi.
Muallimler kâfilesi, Medîne’ye dört konak mesâfede bulunan Bi’r-i Maûne’ye vardıklarında, korkunç bir ihânetle karşılaştılar. Ebû Berâ’nın yeğeni Âmir, kalabalık bir ordu ile baskın yapmış, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mektûbunu bile okumamıştı. Kendi kabîlesi Ebû Berâ’nın müslümanları himâye etmesi dolayısıyla savaşmak istemeyince de, Usayya, Ri’l, Zekvân, Benî Lihyân kabîlelerini kandırarak müslümanları kılıçtan geçirdi. İçlerinden yalnız Amr bin Ümeyye kurtulabildi.158
Bu fâcia günü baskın yapanlar arasında bulunan Cebbâr bin Sülmâ, şu hâdiseyi anlatır:
“Müslümanlardan, beni İslâm’a dâvet eden Âmir bin Fuheyre’ye mızrağımı sapladım! Mızrağımın göğsünü delip geçtiğini gördüm! O ise bu hâldeyken:
«–Vallâhi kazandım!» diyordu. Kendi kendime:
«–Neyi kazandı ki?! Ben onu öldürmüş değil miyim?!» dedim. Bu sırada cesedi semâya yükseldi ve gözden kayboldu. Şâhit olduğum bu hâdise, müslüman olmama vesîle oldu.” (İbn-i Hişâm, III, 187; Vâkıdî, I, 349)
Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e gelerek İslâm irşad birliğinin şehîd olarak Rablerine kavuştuklarını, Rablerinin onlardan râzı olduğunu ve kendilerini de râzı ettiğini haber verdi.159
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu hâdiseler karşısında çok müteessir oldu ve büyük bir ıztırap duydu. Mübârek ellerini dergâh-ı ilâhîye açarak:
“Ey Allâh’ım! Allâh’a ve Rasûlü’ne isyân etmiş olan Ri’l, Zekvân ve Usayye (kabîlelerine) lânet et!” diye bir ay boyunca sabah namazından sonra niyazda bulundu. (Buhârî, Cihâd 9, 19, Meğâzî 28; Müslim, Mesâcid, 297)
Mü’minler, hüzün gözyaşları döktüler. Münâfıklar ve yahûdîler ise büyük bir sevinç sarhoşluğuna bürünmüşler, Uhud’dan beri olanlardan çok memnun kalmışlardı. Ayrıca müslümanlara karşı Uhud’da tam bir varlık gösterememeleri, içlerindeki kinleri ortaya dökmüş, hâin propagandalarına hız vermişlerdi. Savaşa giderken yaptıkları ihânet ve sahtekârlığı, büyük bir mârifet gibi gösterip bir hayli şehîd vermiş bulunan müslümanlara:
“–O ölenler, bizim sözümüzü dinleselerdi, şimdi ölmemiş olacaklardı.” demeye başladılar. Onların bu hâline Kur’ân-ı Kerîm’in cevâbı çok sert bir tehdit şeklinde oldu:
الَّذِينَ قَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُواْ لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا قُلْ فَادْرَؤُوا عَنْ أَنفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“(Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: «–Bize uysalardı, öldürülmezlerdi.» diyenlere: «–Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!» de!” (Âl-i İmrân, 168)
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله كِتَابًا مُّؤَجَّلا
“Hiç kimse yok ki, ölümü Allâh’ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm) belli bir süreye göre yazılmıştır…” (Âl-i İmrân, 145)
a
Enes -radıyallâhu anh-:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Bi’r-i Maûne’de şehîd olan ashâbına üzüldüğü kadar, hiçbir şeye üzüldüğünü görmedim!” demiştir. (Müslim, Mesâcid, 302) Çünkü Bi’r-i Maûne şehîdlerinin hemen hepsi de Ashâb-ı Suffe’den olup, Allâh Rasûlü’nün mânevî terbiyesi altında yetişmiş Kur’ân ve sünnet muallimiydiler.
Recî ve Bi’r-i Maûne hâdiseleri, teblîğ ve irşad vazîfesinin mü’minler için ne kadar mühim ve hayâtî bir vecîbe olduğunu göstermektedir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının en seçkinlerini, muhtemel tehlikeleri göze alarak İslâm teblîğcisi ve muallimi olarak göndermiştir. Bu mühim vazîfe uğruna şehîd olan mücâhidleri Cenâb-ı Hak medhetmiş, kendilerinden râzı olduğunu ve onların da Rablerinden râzı olduklarını beyân buyurmuştur.160
Benî Nadîr’in Hâin Plânı
Bi’r-i Maûne Vak’ası’ndan kurtulan Amr bin Ümeyye, Medîne’ye dönüş yolunda, kendilerine saldıran kabîleye mensup iki kişiyi uyurken bastırıp öldürdü. Hâlbuki onlar, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in himâyesi altındaydılar. Medîne’yi ziyâretten dönüyorlardı. Bunun için diyet vermek gerekti. Daha evvel yapılmış olan muâhede îcâbı, diyetin bir kısmının Benî Nadîr tarafından ödenmesi gerektiği için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir grup sahâbî ile onların yurduna gitti.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in böyle az bir kişiyle yanlarına geldiğini gören Benî Nadîr yahûdîleri, bu durumu kendileri için bulunmaz bir fırsat addederek Allâh Rasûlü’ne suikast yapmayı plânladılar. Tazminâtın kendilerine düşen payını memnûniyetle vereceklerini ifâde edip parayı hazırlayana kadar Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bir evin gölgesinde oturmaya dâvet ettiler. Bu arada ikramda bulunacaklarını da ifâde ederek hızla düşündüklerini yapmak için harekete geçtiler. Âlemlerin Efendisi’nin üstüne, gölgesinde bulunduğu evin damından kocaman bir kaya parçası atıp -gûyâ- O’nun mübârek canına kıyacaklardı. O kavim, bu gibi cinâyetleri daha evvelki peygamberlerinden bâzılarına da yaptıklarından, bu hususta tecrübeliydiler.
Bu sırada Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birden bulunduğu yerden kalkarak hızla oradan uzaklaştı. Zîrâ Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne durumu bildirmişti. Cenâb-ı Hak, Rasûlü’nü muhâfaza etmek sûretiyle mü’minlere olan ikrâmını şöyle hatırlatır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ أَن يَبْسُطُواْ إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنكُمْ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
“Ey îmân edenler! Allâh’ın size olan nîmetini unutmayın! Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de, Allâh onların ellerini sizden çekmişti. Allâh’tan korkun! Mü’min olanlar (bu hâdiseden ibret alıp) yalnızca Allâh’a güvensinler!” (el-Mâide, 11)
Suikastin Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yönelik olmasına rağmen, âyet-i kerîmedeki ifâdenin; “size el uzatmaya yeltenmişti” şeklinde vârid olması, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, mü’minlerin canı ve hayâtı mesâbesinde, hattâ daha kıymetli olduğu hakîkatine mebnîdir.
Bu suikast teşebbüsü üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الخَائِنِينَ
“(Antlaşma yaptığın) bir kavmin ihânetinden korkarsan, Sen de (onlarla yaptığın ahdi)aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allâh, hâinleri sevmez.” (el-Enfâl, 58)
وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
(61)
وَإِن يُرِيدُواْ أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللّهُ هُوَ الَّذِيَ أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ
(62)
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, Sen de ona yanaş ve Allâh’a tevekkül et! Çünkü O, işiten ve bilendir. Eğer Sana hîle yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allâh Sana kâfîdir. O, Sen’i yardımıyla ve mü’minlerle destekleyendir.” (el-Enfâl, 61-62)
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Benî Nadîr’e elçi göndererek muâhedeyi yenilemeleri, aksi takdirde on gün içinde Medîne’den çıkıp gitmeleri husûsunda onları îkaz buyurdu. Ancak münâfıklar, bu arada boş durmayıp Medîne’yi terke hazırlanan Benî Nadîr’e el altından bir başka haber yolladılar. Kendilerine büyük bir kitle ile yardım edeceklerini, Medîne’yi aslâ terk etmemelerini söyleyerek onları kışkırttılar. Bu gizli mektuplaşmayı da Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle açığa vurdu:
أَلَمْ تَر إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِإِخْوَانِهِمُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ أُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُطِيعُ فِيكُمْ أَحَدًا أَبَدًا وَإِن قُوتِلْتُمْ لَنَنصُرَنَّكُمْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
“Münâfıkların, kitâb ehlinden inkâr eden dostlarına: «Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlakâ biz de sizinle berâber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye aslâ uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlakâ yardım ederiz!» dediklerini duymadın mı? Allâh onların yalancı olduklarına şehâdet eder.” (el-Haşr, 11)
Münâfıkların bu tahriklerine güvenen yahûdîler, kendilerinde bir emniyet hissederek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı çıktılar. Hâlbuki münâfıklar, va’dettikleri yardımı yapamayacaklardı. Bunu Cenâb-ı Hak şöyle ifâde buyurdu:
لَئِنْ أُخْرِجُوا لَا يَخْرُجُونَ مَعَهُمْ وَلَئِن قُوتِلُوا لَا يَنصُرُونَهُمْ وَلَئِن نَّصَرُوهُمْ لَيُوَلُّنَّ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنصَرُونَ
“And olsun, eğer onlar çıkarılsalar, onlarla berâber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar, onlara yardım etmezler; yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” (el-Haşr, 12)
Çünkü münâfıklar, her ne kadar fitne ve fesatlarla arkalarından kuyu kazsalar da, mü’minlerden son derece korkuyorlardı. Bu hakîkati de Kur’ân-ı Kerîm şöyle bildirmektedir:
لَأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِم مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَفْقَهُونَ
“Onların içlerinde size karşı duydukları korku, Allâh’a olan korkularından daha şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur.” (el-Haşr, 13)
Benî Nadîr yahûdîlerinin iyice haddi aştıklarını gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, artık yapacak başka bir şey olmadığından, onların yurdunu muhâsara etti. Diğer yahûdî kabîlesi Benî Kurayza da muâhedeyi bozarak Benî Nadîr’in yanında yer aldı.161
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yahûdîlerin kapı ve evlerinin üzerine çıkarak savaştıklarını, yenilince de bunların arkasına saklandıklarını gördü. Bunun üzerine en yakınından başlayarak yahûdî evlerinin birer birer yıkılmasını, hurma ağaçlarının bir kısmının da kesilmesini ve yakılmasını emretti. Yahûdîler:
“–Ey Muhammed! Sen fesattan nehyetmekte ve onu işleyenleri ayıplamakta idin. Şimdi ağaçları kesmek ve yakmak nasıl olur?!” diyerek bağırdılar. Yahûdîlerin bu sözleri müslümanlardan bâzılarını tereddüte ve endişeye düşürdü. Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَى أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ
“Hurma ağaçlarından herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allâh’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (el-Haşr, 5) buyurarak mü’minlerin endişelerini giderdi.162 Böylece yahûdîlerin hîlelerine karşı tedbir almaları gerektiğini de bildirdi.
Yaklaşık yirmi gün sonra Benî Nadîr kabîlesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mükemmel harp taktiği ve münâfıklar tarafından va’dedilen yardımların gelmemesi netîcesinde teslîm oldu. Allâh Rasûlü, Benî Nadîr’i Medîne’den sürgün etti, Benî Kurayza’yı ise yeni bir muâhedeyi kabûl ettikleri için yerlerinde bıraktı. Onlara ihsanda bulundu.163
Benî Nadîr, yurtlarından çıkmadan önce sağlam kalan evlerini, müslümanlara bırakmamak için kendi elleriyle yıktılar ve bir kısmı Hayber’e bir kısmı da Şam taraflarına göçtüler.164
Allâh Teâlâ, bu gazvede mü’minlere olan nusret ve yardımını şu âyet-i kerîme ile beyân eder:
هُوَ الَّذِي أَخْرَجَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن دِيَارِهِمْ لِأَوَّلِ الْحَشْرِ مَا ظَنَنتُمْ أَن يَخْرُجُوا وَظَنُّوا أَنَّهُم مَّانِعَتُهُمْ حُصُونُهُم مِّنَ اللَّهِ فَأَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَحْتَسِبُوا وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ
“Ehl-i kitâbdan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allâh’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allâh(ın azâbı), onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle harâb ediyorlardı. Ey akıl sâhipleri, ibret alın!” (el-Haşr, 2)
Benî Nadîr’den geride kalan mallara, silâh kullanılmadan elde edildiği için “fey” ismi
مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
(7)
لِلْفُقَرَاء الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِّنَ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ
(8)
“Allâh’ın (silâh kullanmadan fethedilen) ülkeler halkından Peygamber’ine verdiği ganîmetler; Allâh, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Bu, o malların, içinizden yalnız zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmaması içindir. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan sakının. Allâh’tan korkun. Çünkü Allâh’ın azâbı çetindir. Bir de hicret eden fakirlere âittir ki, onlar, yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allâh’ın lutuf ve rızâsını ararlar, Allâh’a ve Rasûlü’ne yardım ederler. İşte sâdık olanlar, onlardır.” (el-Haşr, 7-8)
Âyet-i kerîmede Allâh hakkı olarak ayrılan fey, Kâbe ve diğer mescidlerin tâmirinde kullanılmak içindir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, kendine düşen fey’i ashâbın yoksulları arasında dağıtmıştır. Fey’in bu şekilde taksîm edilmesinin hikmeti, -yukarıdaki âyet-i kerîmede de açıklandığı üzere- servetin sâdece belirli kesimlerin elinde toplanıp sâdece onlar arasında dolaşmasına mânî olmaktır. Çünkü İslâm’ın mâlî işlerdeki prensibi, insanların birbirleriyle yardımlaşmaları, ellerindeki nîmetlerden fakir ve zayıfları da istifâde ettirmeleridir. Böylece farklı kesimleri birbirine yaklaştıran âdil bir toplum kurulmuş olur ve bu toplumda diğerini istismâr eden bir zümre bulunamaz.
Bu sebeple Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Beni Nadîr’den alınan ganîmetleri Muhâcirlere taksîm etti, Ensâr’dan da ihtiyâcı olan üç kişiden başkasına vermedi. Ganîmetin taksîminden önce Ensâr’a hitâb ederek:
“–Dilerseniz daha önce Muhâcirlere verdikleriniz onlarda kalır, siz de bu ganîmetten pay alırsınız. Dilerseniz verdiklerinizi geri talep eder, bu ganîmetin tamâmını onlara bırakırsınız.”buyurdu.
Bunun üzerine Ensâr -radıyallâhu anhüm ecmaîn- şu muhteşem cevâbı verdiler:
“–Hem mallarımızdan ve evlerimizden verdiklerimizi geri almayız, hem de ganîmeti onlara bırakır, kendilerine ortak olmayız.”
Ensâr-ı kirâm’ın sergilediği bu kâbına varılmaz kardeşlik manzarası, şu âyet-i kerîmenin nüzûl sebeplerinden biri oldu:
وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
“Daha önceden Medîne’yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik duymazlar; kendileri zarûret içinde olsalar bile, onları kendilerinden önde tutarlar…” (el-Haşr, 9) (Râzî, XXIX, 250; Kurtubî, XVIII, 25)
İçki ve Kumarın Yasak Edilmesi
Bilindiği üzere içki ve kumar hakkındaki hükümler, İslâm’ın ilk yıllarında ortaya konulmayıp husûsî bir takdîr ile geriye bırakılmıştı. İçkinin haram kılınışı, şu merhalelerden sonra gerçekleşti:
1. Mekke’de:
وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّقَوْمٍ يَعْقِلُون
“Hurma ve üzümden, hem sarhoşluk veren içki hem de güzel gıdâlar elde edersiniz. Şüphesiz bunda aklını kullanan kimseler için alınacak bir ibret vardır.” (en-Nahl, 67) âyet-i kerîmesi nâzil olmuştu. Bu âyette hurma ve üzümden, güzel gıdâdan farklı olarak sarhoşluk veren bir madde de elde edildiği bildirilmiştir. Böylece sarhoşluk veren şeylerin, güzel ve makbul bir içecek sayılmadığı hissettirilerek onun ileride yasaklanacağı îmâ edilmiştir. Mekke döneminde içki hakkında başka âyet nâzil olmamıştır.
2. Peygamber Efendimiz Medîne’ye hicret ettikten sonra, insanların soruları üzerine Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا
“Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için bir kısım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günâhı, faydalarından daha büyüktür…” (el-Bakara, 219)
Bu âyetin nüzûlünden sonra müslümanların ekseriyeti içkiyi terk etti, bir kısmı ise içmeye devâm etti.
3. Ashâb-ı kirâmdan biri, akşam namazını kıldırırken, bir âyeti mânâ bozulacak derecede yanlış okudu. Bunun üzerine:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ
“Ey îmân edenler! Siz sarhoş iken, ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın!..” (en-Nisâ, 43) âyeti nâzil oldu.
Bundan sonra müslümanlardan içki içenler iyice azaldı. Namaz kılınacağı zaman Allâh Rasûlü’nün münâdîsi:
“Sarhoş olanlar kesinlikle namaza yaklaşmasın!” diyerek seslenirdi. Müslümanlar, artık içkinin kesin bir şekilde yasaklanacağını anlamışlar ve buna hazır hâle gelmişlerdi.
4. Nihâyetinde müslümanların büyük bir kısmı içkiyi bırakmıştı. Bâzıları ise içki yüzünden karşılaştıkları nâhoş hâllerden muzdarip durumdaydılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“Allâh’ım! İçki hakkında bize açık ve kesin bir beyanda bulun!” diye duâ ediyordu. Nihâyet bir içki ziyâfetinin ardından çıkan kargaşa ile içkinin kötülüğü daha müşahhas bir hâle gelip bu husustaki yasak, kolaylıkla takdîr edilebilecek bir zemin bulunca, bu durum, bir sebeb-i nüzûl teşkîl ederek ilâhî yasak vâkî oldu. Allâh Teâlâ:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
(90)
إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُون
(91)
“Ey îmân edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları, şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felâh bulasınız. Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin salmak; sizi Allâh’ı zikretmekten ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bütün bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (el-Mâide, 90-91) âyetlerini inzâl buyurdu.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ömer’i çağırıp ona bu âyetleri okudu. “Artık vazgeçtiniz değil mi?” kısmına gelince o:
“–Vazgeçtik! Vazgeçtik yâ Rab!” diyordu. Yalnız Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- değil, bütün müslümanlar da:
“–Artık içkiden, kumardan vazgeçtik ey Rabbimiz!” diyorlardı.
Bu âyetler nâzil olunca, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in emriyle bir münâdî:
“–Haberiniz olsun ki içki haram kılınmıştır!” diyerek seslendi.
Tulumları delinip boşaltılan, küpleri kırılıp dökülen içkiler, Medîne sokaklarında seller gibi aktı!..
Bu yasak âyetinden sonra, içki içen müslümanlar ellerindeki şarapların hepsini imhâ ettiler. Bir daha da içmediler. Daha sonra Efendimiz:
“Muhakkak ki Allâh; içkiye, onu sızdırana, sızdırıldığı yere, içene, içirene, taşıyana, satana, satın alana, bedelini ve kazancını yiyene lânet etmiştir!” buyurdu. (Ahmed, I, 53; II, 351; Nesâî, Eşribe, 1-2; Hâkim, II, 305/3101)
Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Ebû Talha’nın evinde insanlara sâkîlik yaptığım sırada içki haram kılındı. Allâh Rasûlü bir münâdîye emretti, o da insanlara bunu duyurdu. Biz evdeyken münâdînin sesi geldi. Ebû Talha:
“–Çık da bir bakıver, şu ses neyin nesidir?” dedi. Çıkıp baktım ve:
“–Bir münâdî; «Dikkat, dikkat; içki haram kılınmıştır!» diye nidâ ediyor.” dedim. Bana:
“–Öyleyse git ve onu dök!” dedi. O andan itibâren Medîne sokaklarından içki aktı. (Buhârî, Tefsîr, 5/11)
Bu hâdise, ashâb-ı kirâmın, Allâh Teâlâ’nın emrine uymadaki titizliğine güzel bir misâldir. Hiçbir îtiraz ve mâzeret ileri sürmeden ve beklemeden derhâl ellerindeki içki küplerini ve kırbalarını dökmüşler, bu emr-i ilâhî’ye de büyük bir teslîmiyet göstererek ve gönülden itaat ederek Allâh’ın rızâsına koşmuşlardır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur:
“Sarhoşluk veren her şey haramdır. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” (İbn-i Mâce, Eşribe, 10; Nesâî, Eşribe, 24, 48)
“İçki her kötülüğün başıdır.” (Ahmed, V, 238)
“Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın!” (Tirmizî, Edeb, 43/2801)
“Ümmetimden birtakım kimseler, içkiye başka isimler vererek onu içeceklerdir!” (Ahmed, IV, 237)
İçki ve kumarın yasak edilmesinde, maslahat îcâbı bir tedrîcîliğe riâyet edilmesi, İslâm’da teblîğ, irşâd ve kötülüklerle mücâdele metodunun tespitinde esaslı bir mesned teşkîl eder. Allâh Teâlâ, ezelî ve küllî bir ilim sâhibi olmasına rağmen, İslâm hükümlerini tâyin ve tespit ederken, muhâtabı olan insanların tâkatlerini ve bu ahkâma intibaklarındaki gelişme seyrini göz önünde bulundurmuştur. Bunun en ehemmiyetli tezâhürü, îtikâda âit âyetlerin, Kur’ân-ı Kerîm’in bugünkü tertîbine zıt bir sûrette, Mekke devrinde ve öncelikle inzâl buyruluşudur. Kur’ân-ı Kerîm, nâzil olmaya başlamazdan evvel de Levh-i Mahfûz’da mevcûd olduğuna göre burada onun inzâlindeki takdîm ve te’hîrlerin maslahattan doğduğu kolayca anlaşılır.
Bu maslahat, beşerin, Kur’ân’a tâbî olma husûsundaki istîdâd ve iktidârını ve bundaki gelişmeyi gözetmekten ibârettir. Tıpkı bir çocuğa vâkî olacak mükellefiyetlerin, o büyüdükçe artırılması gibi…
En mükemmel sûrette asr-ı saâdette tatbîk edilmiş olan tedrîcîlik prensibi, ilâhî bir merhamet tezâhürü olarak Cenâb-ı Hak tarafından konulmuş son derece hikmetli bir sünnetullâhtır. Bu sünnet, İslâm’ı teblîğde her zaman için geçerli bir metod olduğu gibi, insan vâkıasının husûsiyetlerine de en muvâfık bir usûldür. Zîrâ İslâm’a evvelâ inançları düzeltmek sûretinde girilir. O safha hazmedildikten sonra sıra amellere gelir. Amelleri îfâ husûsunda ise beşer tâkatine göre bir tedrîce riâyet olunur. Bu durum sâdece İslâm’ın teblîği için değil, her türlü beşerî telkin ve yönlendirme için de geçerlidir. Bu sebeple Allâh’ın Âdem -aleyhisselâm- ile başlayan ilâhî teblîğâtında da -inanç hükümleri sâbit kalmakla berâber- sosyal kâidelerde insanoğlunun tâkip ettiği gelişme seyrine muvâzî bir tekâmül vâkî olmuş ve bu tekâmül İslâm dîninde kemâle ermiştir. Bu keyfiyet, insanın tabiat ve tâkatini dikkate almanın ne kadar mühim bir metod olduğunu göstermektedir.
Zâtü’r-Rikâ165
Gatafân kabîlelerinden Muhâriboğulları ve Sa’lebeoğulları’nın birleşerek müslümanlara savaş açmaya hazırlanmaları üzerine, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dört yüz kişilik bir ordu ile onların üzerine yürüdü.
Mü’minleri karşılarında gören müşrikler, korkarak geri çekildiler. Bir müddet sonra mü’minler, vakti girmiş olan öğle namazını edâ ettiler. Uzaktan onları gözetleyen düşman, bu duruma hayıflanarak namaz esnâsında saldırmadıklarına pişmân oldular. İçlerinden biri:
“–Üzülmeyin! Onların bir namazları vardır ki, onlar için babalarından ve evlâtlarından daha kıymetlidir. Bu namaz, ikindi namazıdır.” dedi. Beklemeye başladılar.
Cenâb-ı Hak, bu esnâda Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Düşmanın plânını suya düşüren şu emr-i ilâhî sâdır oldu:
وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً
“(Ey Rasûlüm!) Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı Sen’inle berâber namaza dursunlar, silâhlarını (yanlarına)alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar! Sonra henüz namazını kılmamış olan diğer grup gelip Sen’inle berâber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar! O kâfirler arzu ederler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyânızdan gâfil olasınız da üstünüze ansızın baskın yapsalar…” (en-Nisâ, 102) (Tirmizî, Tefsîr, 4/3035)
Bu şekilde kılınan namaza “salât-ı havf” (korku namazı) denildi.166 Nasıl kılınacağını Cebrâîl -aleyhisselâm- öğretti. O gün, ikindi namazı böyle edâ edildi ve saldırmak için fırsat kollayan düşmanın bekleyişi boşa çıktı. Sefer, on beş gün kadar sürdükten sonra, düşmanın korkup geri dönmesi ile nihâyete erdi.167
Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte sefere çıkmıştık. Altı kişi nöbetleşe bir deveye biniyorduk. Yürümekten ayaklarımız delinmişti. Benim de ayaklarım delinmiş ve tırnaklarım düşmüştü. Ayaklarımıza bez parçaları sarıyorduk. Bu bez parçalarından dolayı o sefere Zâtü’r-Rikâ ismi verildi.”
Bu hadîsi nakleden Ebû Bürde diyor ki:
“Ebû Mûsâ el-Eş’arî bunları söyledi, fakat sonra da yaptığından hoşlanmadı ve: «Bunları söylemekle hiç de iyi etmedim.» diye pişmanlığını dile getirdi. Herhâlde o, Allâh için yaptığı bir yiğitliği ifşâ etmiş olduğundan dolayı üzüldü.” (Buhârî, Meğâzî, 31)
Yokluk ve imkânsızlık, ashâb-ı kirâmı vazîfelerini îfâdan ve Allâh yolunda cihâddan alıkoyamamıştır. Bununla birlikte onlar yaptıkları sâlih amelleri gizli tutmak, Allâh’a itaat sadedinde çektikleri çileleri ifşâ etmemekte titizlik gösterirlerdi. Böyle şeyleri, ancak gerektiğinde ve bir maksadın tahakkuku için, meselâ ibret alınsın, uyulup amel edilsin veya muzdariplere tesellî olsun diye anlatırlardı.
Bu sefer esnâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, abdest için su istemişti. Lâkin hiç kimsede su bulunamadı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, mübârek ellerini, dibinde çok az su bulunan bir kaba sokmasıyla parmaklarından mûcizevî musluklar aktı. Bu su ile bütün ordu susuzluğunu giderdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ellerini çıkardıklarında çanak hâlâ su ile dopdolu idi.168
Zâtü’r-Rikâ Gazvesi’nden dönerken, öğle vakti ağaçlık bir vâdiye geldiklerinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mola vermiş, mücâhitler de gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Efendimiz “Semure” denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirâhate çekilmiş, kılıcını da ağaca asmıştı. Ashâb birazcık uyumuşlardı ki, Rasûlullâh’ın kendilerini çağırdığını işittiler ve hemen yanına koştular. Orada bir bedevînin olduğunu gördüler. Allâh Rasûlü şöyle buyurdu:
“–Ben uyurken bu bedevî kılıcımı almış. Uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette elindeydi. Bana:
«–Sen’i şimdi benim elimden kim kurtaracak?» dedi. Ben de üç defâ:
«–Allâh!» cevâbını verdim.” (Buhârî, Cihâd, 84, 87; Müslim, Fedâil, 13)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- canına kasteden bu bedevîyi cezâlandırma yoluna gitmedi, bilâkis onu İslâm’a dâvet etti. Bu ulvî davranış karşısında âdeta eriyen bedevî, kavminin yanına döndüğünde:
“Ben insanların en hayırlısının yanından geliyorum.” demekten kendini alamadı. (Hâkim, III, 31/4322)
Yine Medîne’ye dönerken bir konak mahallinde Peygamber Efendimiz:
“–Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu. Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ve Ensâr’dan Abbâd bin Bişr hemen:
“–Biz bekleriz yâ Rasûlallâh!” dediler.
Abbâd -radıyallâhu anh-, Ammâr’a:
“–Sen gecenin hangi kısmında; başında mı yoksa sonunda mı nöbet tutmak istersin?” diye sordu. Ammâr -radıyallâhu anh-:
“–Son kısmında beklemek isterim!” dedi ve yanı üzerine uzanıp uyuyuverdi. Abbâd da namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Ayakta duran bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Ok Abbâd’a isâbet etti. Abbâd oku çıkardı ve namazına devâm etti. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd -radıyallâhu anh- ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyor ve namazına devâm ediyordu. Derken rükû ve secdeye vardı. Selâm verdikten sonra arkadaşını uyandırarak:
“–Kalk! Ben yaralandım!” dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik onları görünce kendisini fark ettiklerini anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd’ın kanlar içinde olduğunu görünce:
“–Sübhânallâh! İlk ok atıldığında beni uyandırsaydın ya!” dedi. Abbâd namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama oklar peş peşe gelince, okumayı kesip rükûya vardım. Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Rasûlü’nün korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakıp namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 78/198; Ahmed, III, 344; İbn-i Hişâm, III, 219; Vâkıdî, I, 397)
Yolculuk esnâsında Câbir -radıyallâhu anh-, devesi zayıf olduğu için arkadaşlarından geri kalıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun yanına vardı ve:
“–Ey Câbir! Sana ne oldu da geride kaldın?” diye sordu. Hazret-i Câbir durumu anlatınca Efendimiz bir değnek alarak deveye birkaç defâ hafifçe dokundu. Deve, Allâh Rasûlü’nün devesiyle yarışır hâle geldi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda Hazret-i Câbir’le sohbet ediyordu. Onun yeni evlendiğini, bu sebeple pek çok borcu olduğunu öğrenen Allâh Rasûlü, Câbir’e elinde mal olarak ne bulunduğunu sordu. O da yalnız bir devesinin olduğunu söyledi. Bunun üzerine Âlemlerin Efendisi -aleyhissalâtü vesselâm-, onu borçtan kurtarmak için devesini kendisine satmasını istedi. Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-, Medîne’ye varıncaya kadar binmek şartıyla sattı. Medîne’ye ulaşınca deveyi teslîm etmek için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldi. O sırada kendisini çok sevindiren ve diğer insanları da şaşırtan ulvî bir davranışla karşılaştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, devenin ücretini ödediği gibi deveyi de ona hediye etti. (Buhârî, Cihâd, 49; Büyû’ 34; Müslim, Müsâkât, 109)
Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Allâh Rasûlü, devemin ücretini verip deveyi de bana hediye ettiği zaman, tanıdık bir yahûdîye rastladım. Bu hâdiseyi ona anlattım. Yahûdî hayretler içinde: «–Demek devenin parasını verdi, sonra da onu sana hibe etti ha?!» sözünü tekrar etti durdu. Ben de her seferinde: «–Evet!» dedim.” (Ahmed, III, 303)
Allâh Rasûlü’nün bu kâbına varılmaz yücelikteki incelik, cömertlik ve zarâfeti, müslümanları o derece duygulandırmıştı ki, hâdisenin vukû bulduğu gece, artık “Leyletü’l-Baîr” yâni “Deve Gecesi” diye yâd edilir olmuştu.
Bedr-i Suğrâ (Zilkâde 4 / Nisan 626)
Uhud günü yapılan antlaşma mûcibince, Mekkeli müşriklerle müslümanlar, bir yıl sonra tekrar savaşacaklardı. Bu sözleşme dolayısıyla Ebû Süfyân, ordusunun başında Merru’z-Zahrân mevkiine kadar geldi, ancak yüreğini yine bir korku sardı ve geri dönmek zorunda kaldı. Fakat gurûrunu çiğnetmek de istemediğinden Medîne’ye bir adam yolladı. Kendilerinin büyük bir ordu ile yola çıktıklarını söyletip, aklınca, mü’minleri korkutarak harbe çıkmamalarını te’mîn etmek istiyordu.
Haber Medîne’ye ulaştığında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, savaş hazırlıklarını çoktan tamamlamış, yola koyulmak için emir bile vermişti. Haberci, Ebû Süfyân’ın korkup da geri döndüğünü bildiğinden, müslümanları iyice tedirgin edip harpten korkutarak yola çıkmalarına mânî olmak için elinden geleni yapıyordu. Kendisine tembih edilen yalanların üstüne yeni yalanlar ilâve ediyor, şâyet müslümanlar Mekkelilerle şehir dışında harbederlerse âkıbetlerinin çok kötü olacağını söylüyordu. Onun ve münâfıkların gayretleri netîcesinde bâzı müslümanların kalblerine korku düştü ve sefere çıkmak istememeye başladılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, yanımda hiç kimse olmasa bile, ben tek başıma Bedr’e gideceğim!” Bundan sonra, Allâh Teâlâ müslümanlara yardım etti ve kalblerine sebat ihsân etti. (İbn-i Sa’d, II, 59; Vâkıdî, I, 386-387)
Nihâyet İslâm ordusu Bedr’e vardı. Fakat düşmandan hiçbir iz yoktu. Orada sâdece kurulmuş bir panayırdan başka bir şeye rastlamadılar. Bu durumda mü’minlere ticâretten başka yapılacak bir iş kalmamıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bedir’de sekiz gün Ebû Süfyân ve ordusunun gelmesini bekledikten sonra hiçbir nâhoş durumla karşılaşmadan, elde edilen ticâret kazancı ile Medîne’ye döndü.169
Mü’minlerin bu cesâret ve şecaati Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle senâ edilmiştir:
الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
(173)
فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ
(174)
“Bir kısım insanlar mü’minlere:
«–Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman ha, onlardan sakının!» dediklerinde, bu onların îmanlarını bir kat daha artırmış ve:
«–Allâh bize yeter. O ne güzel vekîldir!» demişlerdir. Bunun üzerine kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allâh’ın nîmet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allâh’ın rızâsına uymuş oldular. Allâh, çok büyük bir lutuf ve inâyet sâhibidir.”(Âl-i İmrân, 173-174)
Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre:
“Allâh bize yeter, o ne güzel vekîldir.” sözünü İbrâhîm -aleyhisselâm-, ateşe atılırken söylemiştir. Peygamberimiz de bu sözü; “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine müslümanların îmanları artmış ve hep birlikte;“Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” diyerek, Allâh’a karşı büyük bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir.170
HİCRETİN BEŞİNCİ SENESİ Selmân-ı Fârisî’nin Müslüman Olması ve Hürriyete Kavuşturulması
Medîneli bir yahûdînin kölesi olan Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, İslâm nîmetiyle perverde oluşunun nice ibretlerle dolu hikâyesini İbn-i Abbâs Hazretleri’ne şöyle anlatmıştır:
“Ben Isbahan’ın Ceyy adlı köyünde yaşayan bir kimse idim. Babam köyümüzün eşrâfındandı. Hayatta en çok sevdiği kimse bendim. Bu aşırı sevgisi sebebiyle beni yanından hiç ayırmaz, kız evlâdı gibi dâimâ evde tutar, dışarı çıkarmazdı. Babamın dîni olan Mecûsîliğe (Ateşperestliğe), kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşgedeye bakma, ateş yakma işini bile üzerime almıştım. Ateşgededeki ateşin bir an olsun sönmesine izin vermezdim. Babamın büyük bir çiftliği vardı. Kendisi birgün inşaat işiyle uğraşıyordu. Bana:
«–Yavrum! Ben bugün hep inşaatla meşgûl olacağım, çiftliğe gidemeyeceğim. Oraya sen git!» dedi ve yapılması gereken bâzı şeyleri de söyledi. Sonra da bana:
«–Sakın ha, oralarda oyalanıp da beni endişelendirme! Şâyet gecikirsen seni merâk ederim ve bütün işlerim ortada kalır!» dedi.
Çiftliğe gitmek üzere yola çıktım. Bir hristiyan kilisesine rastladım. Seslerini işittim, içeride ibâdet ediyorlardı. Babam beni hep evde tuttuğu için insanların ne hâlde olduklarını bilmezdim. Bu sebeple merak edip, ne yapıyorlar bakayım diye yanlarına vardım. Yaptıklarını seyrettim ve kendi kendime; «Vallâhi bu bizim dînimizden daha hayırlıdır.» dedim. Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Çiftliğe ise hiç uğramadım. Onlara:
«–Bu dînin aslı nerededir?» diye sordum:
«–Şam’dadır.» dediler. Akşamleyin babamın yanına döndüm. Babam işi gücü bir tarafa bırakmış akşama kadar beni aratmış. Yanına vardığımda:
«–Yavrum! Neredeydin? Ben sana ne yapman gerektiğini söylememiş miydim?» dedi.
Ona:
«–Babacığım! Kiliselerinde ibâdet eden bâzı kimselere rastladım. Onların ibâdetlerini gördüm, çok hoşuma gitti. Güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılamadım.» dedim.
Babam:
«–Evlâdım, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dîni ondan daha hayırlıdır.» dedi.
Babam kaçmamdan korkup ayağıma bir bukağı (kelepçe) vurdu, sonra da beni eve hapsetti. Kilisedeki hristiyanlara:
«–Yanınıza Şam’dan bir ticâret kâfilesi geldiği zaman bana haber verin!» diye adam gönderdim. Şam’dan hristiyan tüccarlar gelince haber verdiler. Ayağımdan demir bukağıyı çıkarıp attım. Onlarla birlikte Şam yolunu tuttum. Oraya varınca:
«–Din adamlarının ilim yönünden en üstünü kimdir?» diye sordum:
«–Kilisedeki piskopostur.» dediler. Yanına gittim ve ona:
«–Ben bu dîne girmek, senin yanında bulunmak, kilisede hizmet etmek, Hristiyanlığı senden öğrenmek ve seninle birlikte ibâdet etmek istiyorum.» dedim.
Bana:
«–Kiliseye gir!» dedi.
Onunla birlikte içeri girdim. Şam Piskoposu kötü bir adamdı. Hristiyanlara sadaka vermelerini emreder, toplanan şeyleri kendisi için biriktirir, yoksullara bir şey vermezdi. Hattâ böylece yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti. Yaptıklarını gördükçe ona son derece kinleniyordum. Nihâyetinde adam öldü. Hristiyanlar onu gömmek için toplandılar. Onlara:
«–Bu, kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emir ve teşvîk eder, getirdiklerinizi kendisi için saklar, yoksullara bir şey vermezdi!» dedim.
Bana:
«–Sen bunu nereden biliyorsun?» diye sordular.
Onlara:
«–Size onun hazînesini gösterebilirim.» dedim.
Gösterdiğim yerden, altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Bunu görünce:
«–Vallâhi biz onu aslâ gömmeyiz.» dediler. Ölüsünü astılar ve taşa tuttular! Onun yerine kiliseye başka bir din adamı getirdiler. Beş vakit namaz kılmayanlar içinde ondan daha fazîletli, onun kadar dünyâyı hiçe sayan, âhirete rağbet eden, gece gündüz ibâdet eden bir kimse görmedim. Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü. Kendisine:
«–Ey filân! Ben senin yanında bulundum. Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadar sevmedim! Görüyorsun ki sana Allâh’ın emri gelmiş durumda. Bana ne yapmamı ve kime gitmemi tavsiye edersin?» dedim.
«–Evlâdım! Bugün benim yolumda giden bir kimse bilmiyorum. Sâlih insanlar ölüp gittiler. Yaşayanlar da dînin öteden beri tatbîk edilen hükümlerini değiştirip çoğunu da terk ettiler. Yalnız Musul’da bir zât vardır. O, benim tuttuğum yol üzeredir. Sen onun yanına git!» dedi.
Bu muhterem zât vefât edince Musul’daki dostunun yanına gittim. O ölünce, tavsiyesi üzerine Nusaybin’deki, ondan sonra da Ammûriye (Eskişehir yakınlarında bir yer)’deki zâtın yanına gittim. Ammûriye’de az çok bir şeyler de kazandım. Hattâ biraz davarlarım ve ineklerim de oldu. En sonunda Ammûriyeli din adamına da Allâh’ın emri geldi çattı:
«–Evlâdım! Vallâhi bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim düşüncemizde olan hiç kimse bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında zuhûr edecek, iki kara taşlık arasındaki hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediyeden yer, sadakadan yemez. O’nun iki kürek kemiği arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse git, hemen yola düş!» dedi.
Nihâyet o da öldü. Allâh’ın dilediği kadar bir müddet daha orada oturdum. Sonra Kelb kabîlesinden bâzı tüccarlarla karşılaştım. Onlara:
«–Beni Arap diyârına götürünüz, ben de bunun mukâbilinde şu davarlarımı ve ineklerimi size vereyim.» dedim, kabûl ettiler. Mallarımı onlara verdim ve beni yanlarında götürdüler. Vâdi’l-Kurâ’ya vardığımızda bana zulmettiler, köle olarak bir yahûdîye sattılar. Yahûdînin yanında bir müddet kaldım. Vâdi’l-Kurâ’daki hurma ağaçlarını görünce; «Burası Ammûriye’deki efendimin bana târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret yurdu mu acabâ?» diye ümitlendimse de kalbim buna tam olarak kânî olmadı.
Vâdi’l-Kurâ’da bulunduğum sırada, sâhibimin Kurayzaoğulları’ndan olan amcaoğlu geldi ve beni satın alıp Medîne’ye götürdü. Vallâhi Medîne’yi görür görmez, Ammûriye’deki efendimin târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret edeceği yerin burası olduğunu anladım. Artık Medîne’de oturdum durdum. Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamber olarak gönderilmiş, Mekke’de bir müddet kalmış. Fakat ben kölelik meşgûliyeti içinde bulunduğumdan O’nun hakkında hiçbir şey işitmemişim. Sonra Medîne’ye hicret edip gelmiş, yine haberim olmamış. Birgün hurma ağacının üstünde çalışıyor, sâhibim ağacın gölgesinde oturuyordu. O sırada amcasının oğlu gelip sâhibime:
«–Ey filân! Allâh Kayleoğulları’nın (Evs ve Hazrec’in) belâsını versin! Vallâhi onlar Kubâ köyünde, Mekke’den yanlarına gelen ve peygamber dedikleri bir zâtın başına toplanmış bulunuyorlar!» dedi.
Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse efendimin üzerine düşecektim:
«–Ne dedin? Ne dedin?» diyerek hemen hurma ağacından indim. Sâhibim kızdı, bana şiddetli bir tokat vurdu ve:
«–Seni ne ilgilendirir? Sen işine bak!» dedi.
Ben de:
«–Bir şey yok! Sâdece onun ne dediğini anlamak istedim.» dedim. Yanımda biriktirmiş olduğum biraz yiyecek vardı. Akşam olunca onları alıp Kubâ’da bulunan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim. Kendisine:
«–Senin sâlih bir zât olduğunu işittim. Yanında da muhtaç ve kimsesiz sahâbîlerin varmış! Yanımda sadaka olarak ayırdığım bâzı şeyler vardı. Durumunuzu öğrenince sizi buna daha lâyık gördüm!» diyerek onları kendisine takdîm ettim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:
«–Alınız, bunu yiyiniz!» buyurdu ve ondan yemedi. Kendi kendime; «Bu bir!» dedim. Sonra O’nun yanından ayrılıp yerime döndüm. Yine bir şeyler biriktirdim. O esnâda Allâh Rasûlü de Medîne’ye gelmiş bulunuyordu. Yanına varıp:
«–Senin sadakadan yemediğini gördüm. Bu, sana ikrâm olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!» dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu defâ ondan yedi ve ashâbına da yemelerini söyledi. Kendi kendime; «Bu iki!» dedim.
Daha sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz Bakîu’l-Garkad’da bulunduğu esnâda yanına vardım. Oraya ashâbından birinin cenâzesi münâsebetiyle gitmişti ve ashâbının arasında oturuyordu. Üzerinde, her tarafını bürüyen iki ihram vardı. Kendisine selâm verdim. Sonra da Ammûriye’deki zâtın bana târif ettiği Peygamberlik Mührü’nü görebilir miyim diye arka tarafına geçtim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- niyetimi anladı ve sırtından ridâsını sıyırdı. Peygamberlik Mührü’nü görür görmez tanıdım! Üzerine kapandım, öptüm ve ağlamaya başladım. Âlemlerin Efendisi bana:
«–Bu tarafa dön!» buyurdu. Gelip önlerinde oturdum.”
Daha sonra Selmân -radıyallâhu anh-, İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle dedi:
“Ey İbn-i Abbâs! Sana anlattığım gibi başımdan geçenleri Allâh Rasûlü’ne de anlattım. Benim bu kıssamı ashâbının da işitmiş olması, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in pek hoşuna gitti. Kölelik, bu Selmân’ı meşgûl ettiğinden, Bedir ve Uhud Gazveleri’nde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunmama imkân vermedi.” (Ahmed, V, 441-444; İbn-i Hişâm; I, 233-242; İbn-i Sa’d, IV, 75-80)
Selmân -radıyallâhu anh-, ömrü boyunca arayışı içinde olduğu Allâh Rasûlü’ne kavuşmuştu. Artık onun yegâne arzusu, dâimâ Peygamber Efendimiz’in yanında olmak, O’nun emrinde bulunmaktı. Nitekim Hazret-i Selmân -radıyallâhu anh-’ın bu iştiyâkını gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ona:
“–Ey Selmân! Kölelikten kurtulmak için efendin ile antlaşma yapsan olmaz mı?” diye sordu. Bunun üzerine Selmân -radıyallâhu anh-, çukurlarını da kazmak şartıyla üç yüz hurma ağacı dikmek ve kırk ukıyye171 altın vermek üzere efendisi ile anlaştı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına:
“–Kardeşinize yardım ediniz!” buyurdu. Kimi on, kimi on beş, kimi yirmi fidan olmak üzere, herkes imkânı nisbetinde yardımda bulundu ve Selmân -radıyallâhu anh-’ın ihtiyâcı olan üç yüz hurma fidanı toplandı.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Selmân! Fidanlar için çukurlar kaz! Çukurları bitirdiğin zaman bana haber ver de onları kendi elimle dikeyim.” buyurdu.
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh- hâdisenin devâmını şöyle anlatır:
“Hurma fidanları için çukurlar kazmaya başladım. Arkadaşlarım da bana yardım ettiler. Bitirince haber verdim, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fidanların dikileceği yere benimle birlikte geldi. Biz fidanları O’na veriyorduk, O da dikiyordu. Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Rasûlü tarafından dikilen hurma fidanlarından bir tâne bile tutmayan fidan olmadı. Böylece ağaç borcumu ödemiş oldum. Fidanlar, senesinde meyve vermeye başladı ve meyvesi yendi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gazâdan tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesi getirmişti.
«–Selmân ne yaptı?» diye sordu.
Allâh Rasûlü’nün yanına vardığımda bana:
«–Ey Selmân! Şunu al da borcunu öde!» buyurdu.
«–Yâ Rasûlallâh! Üzerimde bulunan o kadar borca, bu kadarcık altın parçası nasıl yetecek?!» dedim.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- altın külçesini eline alıp diline sürdükten sonra:
«–Al bunu! Allâh Teâlâ borcunu bununla ödeyecektir!» buyurdu.
Altını aldım. Alacaklıya ondan tartıp tartıp verdim. Selmân’ın varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, o altın külçesinden kırk ukıyye tarttım. O (öyle beketliydi ki) şâyet Uhud Dağı’yla tartılmış olsaydı, muhakkak ondan da ağır gelirdi!”
Selmân -radıyallâhu anh- kölelikten kurtulduktan sonra, Hendek Savaşı’na hür olarak katıldı ve bundan sonra hiçbir savaşta Peygamber Efendimiz’in yanında bulunma fırsatını kaçırmadı.172
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, her hâli ile o kadar güzel bir nümûne şahsiyet ve câzibe merkezi bir zât hâline geldi ki, Ensâr da Muhâcirler de:
“–Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz oldular.
Bunun üzerine Varlık Nûru Efendimiz:
“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” buyurarak o mübârek sahâbîsini lutufların en güzeliyle taltîf etti. (İbn-i Hişâm, III, 241)
Bu mübârek sahâbî, ömrü boyunca İslâm ahlâkının güzelliklerini yansıtan nice zirve davranışlar sergileyerek, mü’minlere numûne-i imtisâl bir şahsiyet oldu.
Nitekim onun fazîletini aksettiren bir misâl şöyledir:
İslâm Devleti, yapılan fetihlerle geniş bir coğrafyaya hâkim olunca, vaktiyle bir yahûdînin kölesi olan Selmân -radıyallâhu anh-, Medâin bölgesine vâli tâyin edildi. O sırada Şam’dan Teymoğulları kabîlesine mensup bir zât Medâin’e geldi. Yanında bir yük de incir getirmişti. Selmân -radıyallâhu anh-’ın sırtında gâyet mütevâzî bir aba vardı. Şamlı zât, Hazret-i Selmân’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce:
“–Gel şunu taşı!” dedi. Selmân -radıyallâhu anh- da gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:
“–Senin yükünü taşıyan bu zât, vâlidir!” dediler.
Şamlı derhâl:
“–Seni tanıyamadım.” diyerek özür diledi ve sırtındaki yükü almaya davrandı. Selmân ise:
“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)
Tebennî (Evlât Edinme)nin Kaldırılması
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e peygamberlik gelmeden evvel mübârek hanımı Hazret-i Hatîce tarafından hediye edilen Zeyd, Hazret-i Peygamber’in âzâd etmesi ile hürriyete kavuşmuştu. Zeyd -radıyallâhu anh-, babasının yanına gitmeyerek yine Rasûlullâh’ın yanında kalmayı tercîh etmiş, Hazret-i Peygamber de onu evlât edinmişti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Zeyd’i çok sevdiği için, onu önce âzatlı câriyesi Ümmü Eymen ile sonra da halasının kızı Zeyneb bint-i Cahş ile evlendirdi. Ancak aralarındaki denkliğin tam olmaması sebebiyle Hazret-i Zeyneb, Zeyd -radıyallâhu anh- ile başlangıçta evlenmek istemediyse de Hazret-i Peygamber’in arzusu ve:
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ
“…Sizin Allâh katında en değerliniz, takvâ bakımından en üstün olanınızdır…”(el-Hucurât, 13)
وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا
“Allâh ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allâh ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (el-Ahzâb, 36) âyet-i kerîmeleri dolayısıyla buna râzı olmuştu. Ancak gönlü Zeyd’e bir türlü ısınamamış, evlilikleri bir müddet sonra nihâyete erme noktasına gelmişti. Zeyd de ondan şikâyetçi idi. Hattâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek durumunu anlattığında:
“–Zevceni yanında tut ve Allâh’tan kork!” cevâbını almıştı.
Oysa Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sırada gelen ilâhî vahiyle Allâh tarafından Zeyneb’in kendisine zevce olarak verileceğini biliyor, fakat halk içindeki münâfıkların; “Muhammed, evlâtlığının boşadığı kadınla evlendi!” diyerek yaygara koparmalarından çekindiği için bekliyordu. Çünkü o devrin an’anesine göre bir kimse evlâtlık edinirse, insanlar evlâtlığı onun ismiyle çağırır, kendisine öz oğul gibi muâmele edilir ve mîrastan pay verilirdi.
Nihâyet Hazret-i Zeyd ile Zeyneb -radıyallâhu anhâ- boşandılar ve ardından yeni bir vahiy geldi. İlâhî ferman, hem Allâh Rasûlü’ne Hazret-i Zeyneb’i almasını emrediyor hem de bu husustaki ilk icraatı bizzat Hazret-i Peygamber’e tatbîk ettirerek, bir câhiliye âdeti olan evlât edinme meselesini ortadan kaldırıyordu:
وَإِذْ تَقُولُ لِلَّذِي أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَأَنْعَمْتَ عَلَيْهِ أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللَّهَ وَتُخْفِي فِي نَفْسِكَ مَا اللَّهُ مُبْدِيهِ وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ فَلَمَّا قَضَى زَيْدٌ مِّنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِي أَزْوَاجِ أَدْعِيَائِهِمْ إِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَرًا وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا
“(Ey Rasûlüm!) Hani Allâh’ın nîmet verdiği, Sen’in de kendisine iyilik ettiğin kimseye; «Zevceni yanında tut; Allâh’tan kork!» diyordun. Allâh’ın açığa vuracağı şeyi, çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan, Allâh’tır. Zeyd, o kadından alâkasını kesince, Biz onu Sana nikâhladık ki evlâtlıkları, hanımlarıyla alâkasını kestiklerinde, (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allâh’ın emri yerine getirilmiştir.” (el-Ahzâb, 37)
Bu ilâhî emir sebebiyle Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile evlenen Hazret-i Zeyneb vâlidemiz:
“–Benim nikâhımı Rabbim kıydı!..” diyerek Cenâb-ı Hakk’a şükrederdi. (Tirmizî, Tefsîr, 33/3213)
Fakat hâdise, münâfıkların şiddetli dedikodusuna sebep oldu. Cehâlet ve nifak dolu ağızlarıyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i:
“–Oğlunun boşadığı kadını aldı!” diye kınayarak bu işe karşı çıktılar. Bunun cevâbını da Kur’ân-ı Kerîm şöyle verdi:
مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat O, Allâh’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allâh her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Ahzâb, 40)
Hulâsa, bu hâdise ile, câhiliye devrinden beri uygulanmakta olan “evlât edinme” âdeti ilgâ edilmiş oldu.
Bugünkü münkir ve münâfıkların da; “Hazret-i Peygamber, Zeyneb’in güzelliğine vurulduğu için onunla evlenmiştir.” şeklindeki iddiâları, tamâmen bir cehâlet lakırdısıdır. Zîrâ Zeyneb -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü’nün halasının kızı idi ve Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- onu önceden de görüyordu. Şâyet Peygamber Efendimiz’in böyle bir arzusu olsaydı, Hazret-i Zeyneb’i, Zeyd’den evvel kendisine nikâhlayabilirdi. Hazret-i Zeyneb de bunu memnûniyetle kabûl ederdi.
Evlenmeyi yalnız şehvet cihetinden mutâlaa etmeye alışmış basit ve sığ idrâkliler, Peygamberimiz’in evliliklerinin hakîkatini kavramaktan âcizdirler. Zihinlerini ve kalblerini nefsânî temâyüllerle dolduranların verecekleri haksız ve ahmakça hükümler, kendi karanlık dünyâlarının aksinden ibârettir. Zîrâ, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evlilik hayâtının gençlik ve zindelik dönemine rastlayan ilk 24 senesi, yalnız Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz ile geçmiştir. Ondan sonraki evlenmeleri ise tamâmen birtakım İslâmî, siyâsî ve ictimâî gâyelere mebnî idi. Bunların çoğu, kendisinden yaşlı ve dul hanımlardı. İçlerinde bâkire ve genç olarak evlendiği yalnız Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- idi. Bunun sebebi de, hanımlara âit fıkhî meselelerin sâbit ve zâhir olmasını temin etmekti. Gerçekten de o, zekâsı ve firâsetiyle kadınlara âit şer’î meseleleri mükemmel bir sûrette kavramış ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra uzun yıllar muammer olarak müslüman kadınları bu bilgilerle irşâd etmiş, şer’î ahkâmın bir kısmının sağlam temellerinden birini teşkîl etmiştir. Sahâbe arasında temâyüz etmiş yedi fakîhten biri olduğu için kadınlar arasında fıkıh ilmi daha çok onunla yaygınlaşmıştır.
Ehl-i garazın iddiâ ettiği gibi bu evliliklerin varlık sebebi şehvet olsa idi, Fahr-i Kâinât Efendimiz, ömrünün en genç ve en zinde zamânını kendisinden on beş yaş büyük, dul ve çocuklu bir kadınla geçirmezdi. Bu evlenmelerin, hangi ulvî maksatlar ve ince hikmetlerle meydana geldiğini, ancak îman mantığına sâhip ehl-i irfân ve ehl-i vicdan takdîr edebilir.
Tesettürün Farz Kılınması
İslâm’dan evvel Araplarda tesettür diye bir âdet mevcut değildi. İslâm’ın ilk yıllarında da tabiî olarak böyle devâm etti. Ancak yukarıda içki ve kumar bahsinde arz edilen tedrîcîlik usûlünün îcâbı olan bu keyfiyetin böylece sürüp gitmeyeceği muhakkaktı. Nihâyet tesettür âyeti indi ve bu âyet ile kadının mevkii yükseltildi. Şeref ve haysiyeti korunup îtibârı arttı. Bir iffet âbidesi hâline getirildi; vakar ve izzet sâhibi bir kimlik kazandı.
Diğer taraftan tesettürle alâkalı hüküm, sâdece kadına âit olmayıp erkeği de şümûlüne almaktadır. Yâni bu husustaki emir, kadın-erkek her mü’mine şâmildir. Allâh Teâlâ buyurur:
قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ
(30)
وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ
(31)
“(Ey Rasûlüm!) Mü’min erkeklere, gözlerini (harâma) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle! Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allâh, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harâma bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları (yüz, el, ayak) müstesnâ olmak üzere zînetlerini teşhîr etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” (en-Nûr, 30-31)
Kadının örtünmesiyle kadınlık şahsiyeti korunmaktadır. Kadın, örtüsüyle karşısındakine bir zerâfet ve nezâket hissi vermektedir. Aksi hâlde kadın, nefsânî arzuları tahrîk eden bir şehvet vâsıtası hâline getirilmiş olur. Bu da onun şahsiyet ve haysiyetini alçaltır ve annelik vakarını zaafa uğratır.
Burada bilhassa işâret edilmesi gereken nokta şudur ki, yaratılış itibâriyle kadın ve erkek nefisleri arasında fark vardır. Bu da, kadın ve erkeğe âit ilâhî tâyinle olan vazîfe ve buna bağlı husûsiyet farkından doğmuştur. Bunun için tesettürün, kadına âit şekli ile erkeğe âit şekli değişiklik arz eder. Zîrâ kadın, erkeğe göre yaratılıştan câzibelidir. Tesettürden uzaklaşarak kendisini topluma bir nevî deşifre ettiğinde, nezâket ve zerâfeti zaafa uğrar. Annelik vasfı ve nesli koruma husûsiyeti zarar görür. Bu bakımdan onun câzibesi, tesettür emri ile yalnız efendisine tahsîs edilmiştir. Çünkü kadın ve erkek arasında neslin devâmı için birbirlerine karşı değişmez bir fıtrî temâyül mevcuttur ki, tesettür emrine riâyet edilmediği takdirde bu meyil, ilâhî hudutları çiğnemek gibi felâketlere dûçâr edecek kadar tehlikeli bir ahlâkî çöküntüye sebep olur. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın:
وَلاَ تَقْرَبُواْ الزِّنَ
“Zinâya yaklaşmayınız!..” (el-İsrâ, 32) emr-i ilâhîsindeki nüktelerden biri de; “Tesettüre riâyetsizlikle zinânın yolunu açmayınız; ona imkân hazırlamayınız!” demektir. Bu, artık mutlak bir hükümdür. Dikkat edilirse, İslâm, zâhiren câzibesi olmayan bir kadına da tesettürü emretmiştir. Yâni “Bu kadın, başını, kolunu ve ayaklarını açsa da açmasa da bir şey fark etmez, zâten dikkat çekici değildir.” denilemez. Burada kadının, tesettürle kadınlık vakârının korunması esastır.
İnsanın fıtratını dikkate alıp ona göre hükümler koyan İslâm, kadınlık ve erkekliğin îcaplarını da gözetmektedir. Bunun için Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kadına benzemeye çalışan erkeklerle, erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etmiştir.173 Bu tehlikeden muhâfaza için hanımlar, sâliha hanımların meclislerinde bulunmaya gayret etmelidirler. Çünkü insan, kiminle oturup kalkarsa, onun hâliyle hâllenir. Bu, bir psikoloji kânunudur. Kadın, erkeklerle karışık bir sokak hayâtına girdiği zaman, kadınlık duygularını ve o güzel kadınlık husûsiyetlerini kaybeder.
Kadınlarla erkeklerin giyim kuşamda birbirlerine benzemeleri de yasaklanmıştır. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kadın gibi giyinen erkeklerin ve erkek gibi giyinen kadınların, rahmet-i ilâhiyyeden uzak kalacaklarını bildirmiştir.174 Zîrâ her iki tarafın da kadınlık ve erkeklik haysiyetini muhâfaza etmeleri gerekmektedir.
Ayrıca karşı cinsin giyimini taklid etmek, şahsiyet ve karakter bozukluklarına da sebep olmaktadır. Meselâ kendi cinsiyetinin gerektirdiği elbiseler yerine, -herhangi bir sebeple- karşı cinse âit giyim tarzını benimseyen insanların, tavırlarında da zamanla bu yönde bir değişim görülmektedir. Bu da fıtratın bozulması mânâsına gelir.
Müreysî Gazvesi (Şaban-Ramazan 5 / Ocak-Şubat 627)
Bu gazveye, Benî Mustalik Harbi de denilmektedir. Mustalikoğulları, Mekke müşriklerinin tahriklerine kapılarak Medîne’ye hücûm etmek üzere kalabalık bir ordu toplamaya başlamışlardı. Bunu haber alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yedi yüz kişilik bir ordu ile onların üzerine yürüdü. Allâh Rasûlü, Mustalikoğulları’na; “Lâ ilâhe illâllâh, deyiniz de canlarınızı ve mallarınızı koruyunuz!” diyerek seslenmesini Hazret-i Ömer’e emretti. Fakat Mustalikoğulları bu teklifi kabûl etmediler ve ilk oku atan da onlardan biri oldu.175
Müslümanlar, Müreysî suyu başında yapılan şiddetli bir hücûm ile düşmanı yendiler. Düşmandan on kişi öldü, müslümanlardan da bir kişi şehîd oldu.
Harp sonunda pek çok ganîmet elde edilip, çok sayıda esir alındı. Esirler arasında kabîle reisinin kızı Cüveyriye de vardı.
Esirler, fidye karşılığında serbest bırakılıyordu. Cüveyriye ise Sâbit bin Kays’ın hissesine düşmüştü. Kurtuluş fidyesi için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat etti. Bu arada babası da geldi, asâletinden bahsedip kızının câriye olamayacağını ileri sürüyor ve şerefinin korunmasını istiyordu. Yanında getirdiği birtakım develeri göstererek:
“–Bu develer kızımın bedelidir. Onu serbest bırakın!” diyordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onun hiç beklemediği bir şekilde:
“–Sakladığın iki deve nerede? Onları niçin getirmedin?” diye sordu.
Vâdide gizlediği iki deveyi kendisinden başka kimsenin bilmediğini zanneden Hâris, hayret ve dehşet içinde:
“–Vallâhi bunu benden başka bilen kimse yoktu!..” dedi. Bu açık mûcize ile hidâyete nâil olarak kendisiyle gelenlerle birlikte îmân etti.176
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cüveyriye’nin fikrini sordular. Onun kendi yanında kalmak istediğini anladıklarında da fidyesini bizzat verip serbest bıraktılar. (İbn-i Sa’d, VIII, 118) Hür kalan Cüveyriye de kendi arzusu ile müslüman oldu. Ardından Cenâb-ı Hakk’ın lutfuna mazhar olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile evlenme şerefine nâil kılındı. Böylece onun daha önce görmüş olduğu bir rüyâ tahakkuk etmişti. Nitekim babası tarafından fidyesi verilip esâretten kurtulma imkânı olmasına rağmen, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında kalmak istemesi de bu sebeptendi.
Cüveyriye’nin Hazret-i Peygamber’le nikâhlandığını haber alan ashâb-ı kirâm hazarâtı da:
“–Peygamber akrabâsının esir olması doğru değildir!” diyerek ellerindeki bütün esirleri fidyesiz bir şekilde serbest bıraktılar. Bu hususta Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle buyurmuştur:
“–Kavmi için Cüveyriye’den daha hayırlı bir kadın görmedik; onun sebebiyle Benî Mustalik’ten yüz hâne halkı âzâd olundu.” (Ebû Dâvûd, Itk, 2/3931)
Bu ifâdeden de anlaşıldığı gibi Peygamber Efendimiz’in Cüveyriye vâlidemizle evliliği, tamâmen siyâsî bir gâyeye mebnî olarak ve:
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى
(3)
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
(4)
“O kendi hevâsına göre değil, vahye göre konuşur (ve iş yapar).” (en-Necm, 3-4) beyânı vechile, nefsânî bir sebeple değil, Allâh Rasûlü’nün kalbine vâkî olan murâd-ı ilâhî istikâmetinde gerçekleşmiştir. Nitekim bu evlilikten sonra Benî Müstalik esirleri hürriyete kavuşmuş, daha mühimi de bütün bir kavim müslüman olmuştur.
Teyemmüm
Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile (Müreysî) seferinde berâber idik. Beydâ nâmıyla anılan mevkîye veya Zâtu’l-Ceyş denilen yere gelmiştik ki, benim bir kolyem koptu. Rasûlullâh onu aramak için bir müddet orada kaldı, O’nunla birlikte diğer insanlar da kaldılar. Civarda su olmadığı gibi yanlarında da su kalmamıştı. Bir kısım insanlar Ebû Bekr’e gidip:
«–Âişe’nin yaptığını gördün mü! Hem Rasûlullâh’ı hem de diğer insanları burada oyaladı. Onlar bir su başında değiller, yanlarında su da yok!» demişler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- başını dizlerimin üzerine koymuş uyurken babam Ebû Bekir çıkageldi.
«–Sen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i de insanları da burada hapsettin. Civarda su olmadığı gibi yanlarındaki su da tükendi!» diyerek beni azarladı ve pek çok söz söyledi. Hattâ öfkesini yenemeyip eliyle canımı acıttı. Rasûlullâh’ın başı dizimin üzerinde olduğu için hareket etmemeye çalıştım.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sabah kalktığında hiç su yoktu. Bir müddet sonra Allâh Teâlâ teyemmüm âyetini inzâl buyurdu:
وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ وَلَـكِن يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
«…Hasta yâhut yolculuk hâlinde bulunursanız, yâhut biriniz abdest bozmaktan gelirse, yâhut kadınlara dokunmuşsanız ve bu hâllerde su bulamamışsanız, temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar da) ellerinizi onunla meshedin! Allâh size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.»(el-Mâide, 6)
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- dedi ki:
«–Ey Ebû Bekir âilesi! Bu, ümmet için sizin sayısız bereketlerinizden sâdece biridir.»
Bindiğim deveyi kaldırdığımda kolye altından çıktı.” (Buhârî, Teyemmüm, 1; Ashâbu’n-Nebî, 5, 30)
Üseyd -radıyallâhu anh- Âişe vâlidemize:
“Allâh seni hayırla mükâfatlandırsın! Vallâhi ne zaman başına hoşlanmadığın bir iş gelse, Allâh onu senin için de müslümanlar için de hayır kılıyor.” demiştir. (Buhârî, Teyemmüm, 1)
İfk (İftirâ) Hâdisesi
Müreysî Gazvesi’nden dönüşte idi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevce-i pâki Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-,177 ordunun konakladığı yerden, ihtiyaç için biraz uzaklaşmıştı. Döndüğünde ise ordu çoktan hareket etmiş bulunuyordu. Çünkü o sıra tesettür âyeti inmişti ve mü’minlerin anneleri, bir yere giderken devenin hörgücü üzerine konan ve hevdec adı verilen hücre içinde götürülmeye başlanmıştı. Bu sebeple ordu hareket ettiğinde, mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- da devenin üzerindeki hevdecde zannedilmişti.
Hazret-i Âişe vâlidemiz, ordunun ardına düşüp kaybolmaktansa, bulunduğu yerde beklemeyi tercîh etti. Hafiften uykuya daldı. O sırada kâfileden geri kalanları toplamakla vazîfeli bulunan Safvân bin Muattal -radıyallâhu anh-, Hazret-i Âişe’yi fark etti:
إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
“…Biz Allâh’a âidiz ve yine O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 156) âyetini okuyarak kendisinin orada bulunduğunu duyurdu.
Bu ses üzerine Hazret-i Âişe annemiz uyandı. Safvân -radıyallâhu anh-, tek kelime bile konuşmadan devesini çöktürdü; Hazret-i Âişe vâlidemiz de bindiler. Öğle vakti orduya yetişmişlerdi. Bu durumu gören münâfıklar, ellerine bulunmaz bir fırsat geçmiş gibi bu defâ da ağızlarını çirkin bir iftirâ için açtılar:
“–Vallâhi ne Âişe ondan, ne de o Âişe’den kurtulmuştur.” dediler. Hattâ Abdullâh bin Übey, daha ileri giderek mü’minlere:
“–İşte Peygamberinizin hanımı bir adamla sabahladı…” diyerek alay etti.
Fitne bir anda bütün orduyu sardı. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, müthiş bir ıztırapla inledi:
“–Vallâhi biz, böyle bir iftirâya câhiliye devrinde bile uğramadık!..” dedi.
Hazret-i Safvân -radıyallâhu anh- ise derin bir üzüntü içindeydi. O, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“Hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!..” dediği güzîde bir sahâbî idi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in durumuna gelince; en büyük keder, hiç şüphesiz O’nun mübârek gönlüne düşmüştü. Çoğu kere evine kapanıyor, insanlarla pek fazla görüşmüyordu. Bu hususta küçük bir tahkîkat yaptırdı. Hazret-i Âişe’nin suçlu olduğuna dâir en ufak bir alâmet bile yoktu. Ancak münâfık ağızlar susmuyordu.
Hâdiseyi en son duyan, Âişe annemiz oldu. Bu ağır iftirâyı işitir işitmez de müthiş bir teessüre kapıldı. Târifsiz bir elemle, Peygamber Efendimiz’den izin alarak babasının evine, mesele hakkında mâlumat edinmeye gitti. İşittiği dedikoduları bir de onlardan dinleyince, âdeta eridi, bir sonbahar yaprağı gibi sarardı soldu.
Bu sırada Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, hâdiseyi Âişe vâlidemizle konuşmak istedi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın evine gidip mübârek zevcesine:
“–Ey Âişe! Hakkında bana birtakım sözler ulaştı. Eğer suçsuzsan, Allâh seni temize çıkaracaktır.” buyurdu.
Âlemlerin Efendisi’nin de iftirâlar karşısında küçük bir tereddüt geçirdiğini hisseden hassas ve ince rûhlu Hazret-i Âişe vâlidemiz, anne ve babasına baktı. Onların sustuğunu görünce, nemli gözlerle Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şunları söyledi:
“–Vallâhi, iyice anladım ki, siz söylenilenleri duymuş, neredeyse inanmışsınız. Şimdi ben suçsuzum desem, -ki Allâh bunu biliyor- inanmayabilirsiniz. Aksini söylesem hemen inanabilirsiniz. Ama Allâh suçsuz olduğumu biliyor. O hâlde ben, o söylenenlere karşı Allâh’tan yardım istiyorum.”
O günlerde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin zevcesi Ümmü Eyyûb, kocasına:
“–İnsanların Âişe aleyhinde söyledikleri şeyleri işittin mi?” diye sordu.
Ebû Eyyûb:
“–Evet! İşittim. Onların hepsi yalan ve uydurmadır!” dedi. Sonra hanımına:
“–Sen böyle bir kötülük yapar mısın?” diye sordu.
O da:
“–Hayır! Vallâhi ben kat’iyyen böyle bir kötülük yapmam!” dedi.
Bunun üzerine Ebû Eyyûb -radıyallâhu anh-:
“–Sen böyle olunca, vallâhi Âişe senden daha hayırlıdır!” dedi. (İbn-i Hişâm, III, 347; Vâkıdî, II, 434)
Artık işin anlaşılması sâdece vahy-i ilâhîye kalmıştı. Nitekim çok geçmeden Cenâb-ı Hak, hâdiseyle alâkalı âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu. Söylenen sözlerin, münâfıkların iftirâlarından ibâret olduğu âşikâr oldu. İlâhî beyanlar, hem Âişe annemizi temize çıkarmakta hem münâfıkların haksız ithamlarını yüzlerine vurup onlara azâbı haber vermekte hem de bu iftirâyı dillerine dolayan gâfilleri îkâz etmekteydi.
Cenâb-ı Hak bu hususla ilgili âyet-i kerîmelerde şöyle buyurdu:
إِنَّ الَّذِينَ جَاؤُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِّنكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَّكُم بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُم مَّا اكْتَسَبَ مِنَ الْإِثْمِ وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“(Peygamber’in temiz ve mübârek zevcesine) bu ağır iftirâyı uyduranlar, şüphesiz sizin içinizden bir gruptur. Siz bu (iftirâ hâdisesini) hakkınızda fenâ sanmayın, aksine o sizin için hayırdır. İftirâcılardan her biri kazandığı günâhın (vebâlini) çeker. Onlardan (elebaşılık yapıp) bu günâhın büyüğünü yüklenen kimse için de büyük bir azap vardır.
لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُّبِينٌ
(12)
لَوْلَا جَاؤُوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاء فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاء فَأُوْلَئِكَ عِندَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ
(13)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِي مَا أَفَضْتُمْ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ
(14)
إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُم مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا وَهُوَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمٌ
(15)
Bu iftirâyı işittiğiniz zaman erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-i zanda bulunup da; «Bu apaçık iftirâdır!» demeleri gerekmez miydi? İftirâcıların da bu hususta dört şâhit getirmeleri gerekmez miydi? Mâdem ki şâhitler getiremediler, öyle ise onlar Allâh nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyâda ve âhirette Allâh’ın lutuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftirâdan dolayı size mutlakâ büyük bir azap isâbet ederdi. Çünkü siz bu iftirâyı dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sâhibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz. Bunu ehemmiyetsiz (ve vebâlsiz) bir iş sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allâh katında (elbette ki) çok büyük (bir cürüm)dür.
وَلَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُم مَّا يَكُونُ لَنَا أَن نَّتَكَلَّمَ بِهَذَا سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ
Onu duyduğunuzda; «Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftirâdır!» demeli değil miydiniz?
يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَن تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَدًا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
(17)
وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
(18)
Allâh size öğüt veriyor ki, eğer inanmış insanlarsanız buna benzer bir davranışı bir daha aslâ tekrarlamayasınız. Ve Allâh âyetleri size açıklıyor. Allâh, (her işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
(19)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّه رَؤُوفٌ رَحِيمٌ
(20)
İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyâda da âhirette de elîm bir azap vardır. Allâh bilir, siz bilmezsiniz. Ya sizin üstünüze Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, Allâh çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (hâliniz nice olurdu)!..
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ وَمَن يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ أَبَدًا وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَن يَشَاء وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Ey îmân edenler! Şeytanın adımlarını tâkip etmeyin! Kim şeytanın adımlarını tâkip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiç kimse aslâ temize çıkamazdı. Fakat Allâh dilediğini arındırır. Allâh işitir ve bilir.” (en-Nûr, 11-21)
Bu yüce hakîkatlerden sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mütebessim bir şekilde Hazret-i Âişe annemize:
“–Müjde ey Âişe! Allâh seni temize çıkardı!” buyurdular.
Âişe vâlidemiz, âyet-i kerîmelerle tenzîh ve tebrie olunduktan sonra:
“–Benim gibi âciz bir kul hakkında âyet ineceğini hiç tahmin etmezdim. Zannederdim ki, Allâh Rasûlü’nün kalbine bir ilham gelecek ve benim mâsum olduğum böylece ortaya çıkacak!” diyerek Cenâb-ı Hakk’a hamd etti. Kendisini başından öperek Rasûlullâh’ın yanına gitmesini işâret eden babası Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a da:
“–Ben, Allâh’tan başka kimseye hamd ve teşekkür etmem. Benim beraatımı bildiren Allâh’tır!” diyerek biraz da naz ile kırgınlığını ifâde etti.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebessüm buyurdular. Bir ay süren sıkıntı, Allâh’ın lutuf ve merhameti sâyesinde nihâyete erdi. (Buhârî, Şehâdât 15, 30, Cihâd 64, Meğâzî 11, 34; Müslim, Tevbe 56; Ahmed, VI, 60, 195)
İftirâ atılan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevcesi, ümmetin annesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en yakın dostunun kızı ve aynı zamanda ümmetin en iffetli hanımlarından biri idi. Yalnız bu hâdise dahî, peygamberlerin iptilâ ve musîbetler karşısındaki tahammül gücünü göstermeye kâfîdir. Bu, kıyâmete kadar iftirâya uğrayan mazlumlara büyük bir tesellîdir.
Bütün bu ilmî ve târihî gerçeklere ve Kur’ân-ı Kerîm’in bu hâdiseyi “ifkün mübîn: açık bir iftirâ” ve “bühtânun azîm: büyük bir iftirâ” şeklinde ifâde buyurarak Hazret-i Âişe vâlidemizi kat’î bir beyân ile tenzîh ve tebrie etmesine rağmen, onun daha sonra Cemel Vak’ası’nda bulunmasından dolayı kendisini ithâma devâm eden bir kısım gaflet erbâbına ne demek lâzımdır!?.
İfk hâdisesine sebebiyet veren mücrimler, nâmuslu bir hanıma zinâ isnâd etmiş olduklarından cezâlandırıldılar. Böylece iftirâcıların her birine seksen değnek vuruldu.178
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’ya göre Allâh Teâlâ dört kişiyi tebrie etmiştir:
1. Yûsuf -aleyhisselâm-’ı, kendisine iftirâ atan kadının ehlinden bir şâhidin dili ile,179
2. Mûsâ -aleyhisselâm-’ı yahûdîlerin dedikodularından,180
3. Hazret-i Meryem’i, kucağındaki yeni doğmuş oğlunu konuşturmak sûretiyle,181
4. Hazret-i Âişe’yi de kıyâmete kadar tilâvet edilecek olan Kur’ân-ı Kerîm’deki o azametli âyetlerle tebrie etmiştir ki, beraatin bu derece belâğatlisi görülmemiş olup Allâh Teâlâ bunu Rasûlü’nün ne kadar yüce bir mertebeye sâhip olduğunu göstermek için yapmıştır. (Zemahşerî, IV, 121)
Bu sıkıntılı devrede vahyin uzun süre gecikmesi, Peygamberimiz’in rasûl ve nebî olmakla birlikte beşeriyet vasfını tebârüz ettirmek, vahyin O’nun şuur ve nefsinden doğan bir hâl olmadığını göstermek ve müslümanların samîmiyetini imtihan etmek içindir.
a
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Mıstah isimli bir fakire devamlı olarak yardımda bulunurdu. Bu İfk Hâdisesi’nde onun da iftirâcılar arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti. Hazret-i Ebû Bekr’in yardımı kesilince Mıstah ve âilesi perişan bir hâle düştüler. Cenâb-ı Allâh bu yardımın kesilmesinin ardından şu âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu:
وَلَا يَأْتَلِ أُوْلُوا الْفَضْلِ مِنكُمْ وَالسَّعَةِ أَن يُؤْتُوا أُوْلِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“İçinizden fazîletli ve servet sâhibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allâh yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler. Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allâh çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)
وَلاَ تَجْعَلُواْ اللّهَ عُرْضَةً لِّأَيْمَانِكُمْ أَن تَبَرُّواْ وَتَتَّقُواْ وَتُصْلِحُواْ بَيْنَ النَّاسِ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
“Yeminlerinizden dolayı Allâh’ı (O’nun adını), iyilik etmenize, O’ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın! Allâh her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.” (el-Bakara, 224)
Bu âyet-i kerîmeler Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan merhametinin en müşahhas bir örneğini teşkil eder. Diğer yönden de fazîlet ehlini zirveleştirecek bir hedef gösterir.
Âyetlerin nüzûlünden sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Ben elbette Allâh’ın beni bağışlamasını severim!” dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmış olduğu hayra devâm etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)
Yâni Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, kendi kızına iftirâ atan adama dahî yardımını esirgemedi. Bu da o mübârek sahâbînin kâbına varılmaz fazîletini gösteren bâriz bir misâldir.
Düşman Onlardır; Onlardan Sakın!
Münâfıkların, Müreysî Gazvesi’nde çıkardıkları hezeyanlar, İfk Hâdisesi’nden ibâret değildi. Muhâcirler ve Ensâr’dan iki kişi arasında çıkan bir münâkaşa sebebiyle, münâfık başı Abdullâh bin Übey, Muhâcirler’i kastederek etrâfındakilere:
“–Gördünüz mü şunların yaptıklarını? Bizim yurdumuzda bize üstünlük kurdular, sonra da bizi tanımadılar. Eğer Medîne’ye dönersek, azîz olan zelîl olanı oradan çıkaracaktır.” dedi. O esnâda dinleyenlerin arasında bulunan sâlih mü’min Zeyd bin Erkam hakîkati haykırdı:
“–Kavmi içinde zelîl olan sensin! Allâh Teâlâ, Rasûlü Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı azîz kılmıştır!”
Hâdise Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e aksedince, münâfıklar, ağız değiştirip söyledikleri sözleri yeminler ederek inkâr ettiler. Öyle ki, neredeyse Hazret-i Zeyd’i yalancı çıkardılar. Bunun üzerine Hazret-i Zeyd, son derece müteessir oldu. Hazret-i Ömer ise Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den, başta Abdullâh bin Übey olmak üzere münâfıkları öldürmek için izin istedi. Ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyük bir firâsetle:
“–Yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyenler; «Muhammed ashâbını öldürüyor!» diye konuşur. Hayır! Böyle bir şey yapmayacağım! Sen hemen müslümanlara seslen, yolculuğa hazırlansınlar!” buyurdu.
Bunun üzerine müslümanlar yola çıktılar. Peygamber Efendimiz o gün akşama kadar ve bütün gece yola devâm etti. Sabah olup güneşin harâreti artmaya başlayınca konakladılar. Müslümanlar yorgunluk ve uykusuzluktan kendilerini yere atıp hemen uykuya daldılar. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in böyle yapması, müslümanları Abdullâh bin Übey’in söylediği sözlerle meşgûl olmaktan alıkoymak içindi.182 Peygamber Efendimiz’in bu yöndeki ince siyâseti, O’nun insan yapısını çok iyi tanıdığının bir göstergesidir.
Bir müddet sonra münâfıkların hâli âyet-i kerîmelerde şöyle bildirildi:
إِذَا جَاءكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ
(1)
اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
(2)
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ
(3)
“(Ey Rasûlüm!) Münâfıklar Sana geldiklerinde; «Şâhitlik ederiz ki, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün!» derler. Allâh da bilir ki, Sen elbette O’nun Rasûlü’sün. Fakat Allâh, o münâfıkların yalancı olduklarını da bilmektedir. Onlar, yeminlerini kalkan yapıp Allâh yolundan saptılar. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür! Bunun sebebi, onların önce îmân edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalbleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar.
وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
Onları gördüğün zaman cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Hâlbuki onlar, sanki duvara dayanmış (veyâ elbise giydirilmiş, içi kof) kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman, işte onlardır; onlardan sakın! Allâh onların canlarını alsın! Nasıl oluyor da (haktan)döndürülüyorlar?!
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللَّهِ لَوَّوْا رُؤُوسَهُمْ وَرَأَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُم مُّسْتَكْبِرُونَ
(5)
سَوَاء عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
(6)
Onlara; «Gelin, Allâh’ın Rasûlü sizin için mağfiret dilesin!» denildiği zaman, başlarını çevirirler ve Sen, onların büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün! Onlara mağfiret dilesen de dilemesen de birdir. Allâh onları kesinlikle bağışlamayacaktır. Çünkü Allâh, yoldan çıkmış bir gürûha hidâyet etmez!
هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنفِقُوا عَلَى مَنْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ
(7)
يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ
(8)
Onlar; «Rasûlullâh’ın yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki, dağılıp gitsinler!» diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazîneleri Allâh’ındır. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar. Onlar; «And olsun, eğer Medîne’ye dönersek, üstün olan zayıf olanı oradan mutlakâ çıkaracaktır.» diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allâh’ın, Rasûlü’nün ve (istikâmet ehli) mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” (el-Münâfikûn, 1-8)
Münâfikûn Sûresi nâzil olunca Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Zeyd bin Erkam’ı çağırarak bu âyetleri okudu ve:
“–Ey Zeyd! Allâh Teâlâ seni tasdîk etti!” buyurdu. (Buhârî, Tefsîr, 63/1-2; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn, 1)
Sonra da Zeyd’in kulağını tutarak:
“–İşte bu, Allâh yolunda kulağı ile vazîfesini yerine getirmiş olan gençtir.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 336)
a
Hikmet-i ilâhî, münâfıkların reisi olan Abdullâh bin Übey’in Abdullâh adında bir oğlu vardı ki, samîmî bir mü’mindi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e son derece bağlı idi. O, babasının yaptıklarına çok üzülüyor, sabredemiyordu. Son hâdiseler de gönlündeki bu kederi iyice artırdığından Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Eğer arzu edersen, babamı öldüreyim!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, buna müsâade etmedi ve:
“–Hayır! Bilâkis ona yumuşak davranırız. Aramızda kaldığı müddetçe, kendisiyle iyi geçiniriz!”buyurdu. Bunun üzerine Abdullâh, İslâm ordusunun içindeki babasının yanına koştu ve devesinin yularını tutarak haykırdı:
“–İzzet ve kuvvetin Allâh’a ve Rasûlü’ne âit olduğunu söyleyinceye kadar seni yerinden kıpırdatmayacağım!..”
Münâfıkların başı şaşkınlaştı. Bunca insanın ortasında oğlunun kendisine yaptığı bu hareketi gurûruna yediremedi:
“–Şimdi sen beni bu kadar insan içinde Medîne’ye bırakmayacak mısın?” dedi.
Oğlu, büyük bir îman celâdeti içinde:
“–Evet, bugün insanlar arasında en rezîl ile en azîzin kim olduğunu sana öğretinceye kadar seni bırakmayacağım. Hakîkati îtirâf etmezsen kelleni uçuracağım…” dedi.
Hâin münâfığın âdeta eli kolu bağlanmıştı. Oğlunun, dediğini yapacak kadar ciddî olduğunu anlayınca ürperdi. Daha evvel söylediklerini geri alarak istemeye istemeye de olsa hakîkati dile getirip:
“–Şehâdet ederim ki, izzet ve kuvvet Allâh’a, Rasûlü’ne ve mü’minlere âittir.” demek zorunda kaldı.
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, Abdullâh’a:
“Allâh seni Rasûlü’nden ve mü’minlerden dolayı hayırla mükâfatlandırsın!” diyerek duâ etti ve babasının yolunu açmasını emir buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 334-337; İbn-i Sa’d, II, 65; Heysemî, IX, 317-318; Zemahşerî, VI, 117)
Sahâbe-i kirâm, Âlemlerin Efendisi Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı o kadar çok seviyorlardı ki, O’nun değil şahsına, bir kılına bile herhangi bir zarar gelmesine râzı olmuyorlardı. Bir kimsenin O’na yan bakması veya saygısızlıkta bulunması onları çileden çıkarıyor, bunu yapan babaları dahî olsa, onu göz kırpmadan öldürmeyi göze alabiliyorlardı.
Tahammül Ötesi Bir Meşakkat ve Çile Üstüne Çile: HENDEK GAZVESİ (Şevvâl-Zilkâde 5 / Mart 627)
Hendek Gazvesi, müşriklerin müslümanlara karşı açtıkları en korkunç ve zorlu bir savaştır. Bu gazve, müslümanları ve Medîne İslâm Devleti’ni târihten silmek için yapılmıştır.
Sürgün edilen Benî Nadîr yahûdîlerinin birtakım ileri gelenleri, Hayber’e sığınmışlardı. Müslümanlara karşı intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Kureyşlilere işbirliği teklif ettiler. Hattâ onların puta tapıcılığının müslümanlıktan daha üstün olduğunu söyleyip putlara taptılar. Bunun üzerine Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلا
(51)
أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللّهُ وَمَن يَلْعَنِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ نَصِيرًا
(52)
“Kendilerine kitâptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tâğûta îmân ediyorlar, sonra da kâfirler için; «Bunlar, Allâh’a îmân edenlerden daha doğru yoldadır.» diyorlar. Bunlar, Allâh’ın lânetlediği kimselerdir. Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (en-Nisâ, 51-52)183
Müşrikler, zâten böyle bir fırsat beklediklerinden, hemen harekete geçtiler. Müslümanların, Uhud Harbi’nde ciddî bir zafer elde edememelerinin, diğer Arap kabîlelerini cesâretlendirmesinden de istifâde ederek birçok müttefik bulan Kureyşliler, on binin üzerinde büyük bir ordu kurmaya muvaffak oldular.184
Olanları haber alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbıyla istişâre etti. Onlara, Allâh’ın emirlerine isyân etmedikleri, Allâh yolunda meşakkatlere katlandıkları takdirde, ilâhî yardıma nâil olacaklarını va’detti. Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat etmelerini emretti.
Allâh Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e hendek kazılmasını ilhâm etti. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına, Medîne’den çıkarak savaşmayı mı, yâhut müdâfaa için şehrin etrâfına hendekler kazılmasını mı istediklerini sordu. Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Biz de Fars diyârında düşman süvârîlerinin baskınlarından korktuğumuz zaman etrâfımızı hendekle çevirirdik.” dedi.
Selmân -radıyallâhu anh-’ın, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesini destekleyen bu sözü, müslümanların hoşuna gitti.185
Ashâb-ı kirâm, aynı zamanda Allâh Rasûlü’nün Uhud Gazvesi’nde şehrin dışarı çıkmayıp Medîne’de müdâfaada kalmayı arzuladığını hatırlamışlardı. Böylece Medîne’nin etrâfına hendek kazılmasına karar verildi.
Medîne, yalnız bir tarafından açık ve tehlikede idi. Diğer tarafları ise birbirine girmiş binâlarla âdeta bir kale gibi çevrili idi. Ayrıca sık hurma ağaçları ile de geçit vermez bir hâlde idi. Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, hendeğin, düşmana açık olan tarafta kazılmasına karar verdi. Şeyhayn Hisarları’ndan Mezad mevkiine kadar uzanan bir çizgi çizip her on kişiye;“Şuradan şuraya kadar.” diye göstererek hendek kazmak üzere belirli bir yer ayırdı.186
Hendek kazma işinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bizzat çalıştılar. Hattâ yiyecek sıkıntısı zuhûr ettiğinden, mübârek karınlarına taş bağlamak mecbûriyetinde kaldılar.187 Ancak Peygamberler Sultânı Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bu durumda bile Rabbine şükürden geri kalmıyordu.
Berâ bin Âzib -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i Ahzâb günü188 bizimle toprak taşırken gördüm. O sırada Abdullâh bin Revâha’nın şu şiirini terennüm ediyordu:
«Allâh’ım, Sen bize hidâyet etmemiş olsaydın, ne sadaka verebilir ne de namaz kılabilirdik! Yâ Rab! Düşmanla karşılaştığımızda üzerimize sekînet indir! Ayaklarımızı kaydırma! Onlar bize saldırdılar. Bizi fitne-fesâda düşürmek istediklerinde biz kaçmaz, dayatırız!»
Şiirin sonundaki «ebeynâ: kaçmaz, dayatırız» kısmını okurken de sesini yükseltiyordu.” (Buhârî, Meğâzî, 29)
Ashâb-ı kirâm o kadar sıkıntıya düşmüşlerdi ki, karınlarını dahî doyuramıyorlardı. Enes -radıyallâhu anh- bu hâli şöyle ifâde eder:
“Sahâbîlerin yemesi için bir avuç arpa getirilir; bu, tadı ve kokusu değişmiş bir yağ ile pişirilir ve önlerine konurdu. Herkes aç olduğu hâlde bu yağın sertliğini ve bozuk tadını ağızlarında hissederlerdi. Yemeğin ağır ve hoşa gitmeyen bir kokusu olurdu.” (Buhârî, Meğâzî, 29)
Küçük-büyük bütün müslümanlar hendek kazma işinde çalışıyordu. On beş yaşlarında bir çocuk olan Zeyd bin Sâbit -radıyallâhu anh- bir ara uyuyakalmıştı. Müslümanlar onu hendeğin kenarında uyur bir hâlde bırakarak gitmişlerdi. Yanına varan Umâre bin Hazm -radıyallâhu anh- şaka olsun diye onun silâhlarını alıp sakladı. Zeyd uyanıp silâhlarını bulamayınca telâşlandı ve korktu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunu işitince Zeyd’i yanına çağırttı ve ona:
“–Ey uykucu! Sen uykuya daldın, silâhların da kaybolup gitti!” buyurduktan sonra:
“–Bu çocuğun silâhlarının nerede olduğunu bilen var mı?” diye sordu.
Umâre -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh, ben biliyorum, silâhlar bende.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Silâhlarını ona teslîm et!” buyurdu ve şaka olarak da olsa müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı. (Vâkıdî, II, 448)
Hendek’te Verilen Müjde
Bu sırada ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, çok büyük ve sert bir kayaya rastlayıp onu kıramadıklarını bildirdiler. Âlemlerin Efendisi, sivri balyozu ellerine alarak besmeleyle o kayaya üç defâ vurdu. Onu ince kum gibi dağıttı.189 Ayrıca her vuruşta mü’minlere büyük müjdeler verdi. Birinci vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini, bu memleketlerin saraylarını bulunduğu yerden gördüğünü ifâde etti. Buraların i’lâ-yı kelimetullâh ile şerefleneceğini müjdeleyerek, gelecek zaferlerin heyecânıyla, mü’min gönüllere ümit aşıladı.190 Hakkın, yakın bir gelecekte bâtılı mutlakâ imhâ edeceğini müjdeleyip, olmaz sanılan pek çok işin olur hâlinde teselsül edeceği cihanşümûl bir hidâyet haritası çizdi.
Varlık Nûru Efendimiz, Kisrâ’nın Medâin’deki beyaz köşkünü târif edince, Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-:
“–Doğru buyurdun! Sen’i hak dîn ve kitâb ile gönderen Allâh’a yemin ederim ki, o aynen târif ettiğin gibidir! Sen’in Rasûlullâh olduğuna (bir daha) şehâdet ederim!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Selmân! Bu fetihleri Allâh benden sonra size nasîb edecektir! Şam muhakkak fetholunacaktır! Herakliyus ülkesinin en uzak yerine kadar kaçacaktır! Siz bütün Şam’a hâkim olacaksınız! Hiç kimse size karşı koyamayacaktır. Yemen muhakkak fetholunacaktır! Ondan sonra Kisrâ öldürülecektir!” buyurdu.
Nitekim Selmân -radıyallâhu anh-:
“–Ben bütün bunların vukû bulduğunu gördüm!” demiştir. (Vâkıdî, II, 450)
Buralar birer birer fetholundukça Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- da:
“–Bu fetihleriniz sizin için birer başlangıçtır! Ebû Hüreyre’nin varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, fethettiğiniz ve kıyâmete kadar fethedeceğiniz bütün şehirlerin anahtarlarını Allâh Teâlâ, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’a önceden vermiştir!” derdi. (İbn-i Hişâm, III, 235)
Allâh Rasûlü’nün bu müjdeleri, müslümanların çekilecek sıkıntıya daha kolay katlanmaları için çok büyük bir mânevî destek oldu. Netîcenin mü’minlerin lehine, İslâm düşmanlarının aleyhine olacağı hakîkatinin evvelden bildirilmesi, îmanlı gönüllerin sabır ve dayanıklılığını artırdı. Zîrâ Hendek; ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlığa karşı verilen mücâdele sebebiyle de, tahammül ötesi bir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Ayrıca Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirler’e nusret eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların, ebedî saâdet dolu bir hayat karşısındaki değersizliğini ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef gösteriyordu.
Hazret-i Câbir’in Bereketlenen Yemeği
Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Biz Hendek Savaşı gününde siper kazıyorduk. Önümüze son derece sert bir kaya çıktı. Sahâbîler, Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gidip:
“–Kazmakta olduğumuz hendekte önümüze sert bir kaya çıktı.” dediler.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Ben hendeğe ineceğim.” buyurdu, sonra ayağa kalktı, açlıktan karnına taş bağlamıştı. Biz üç gün müddetle yiyecek hiçbir şey tatmaksızın orada kalmıştık. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kazmayı eline aldı ve sert kayaya vurdu, o kaya un ufak olup kum yığınına döndü. Ben:
“–Yâ Rasûlallâh! Eve gitmeme izin veriniz!” dedim. Eve varıp zevceme:
“–Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i dayanılmayacak bir hâlde gördüm, yiyecek bir şey var mı?” diye sordum. Zevcem:
“–Biraz arpa ile bir de oğlak var.” dedi.
Oğlağı kestim, arpayı da öğüttüm. Eti tencereye koyduk. Ekmek pişip tencere de taşlar üzerinde kaynamakta iken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Birazcık yemeğim var, bir-iki kişiyle berâber bize buyrun.” dedim.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Yemek ne kadar?” diye sordu. Ben de olanı söyledim. Bunun üzerine:
“–Hem çok hem de güzel. Hanımına söyle, ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, ekmeği de fırından çıkarmasın!” buyurdu. Sonra ashâbına:
“–Ey Hendek ehli! Câbir bize ziyâfet hazırlamış, haydi buyrun!” diye yüksek sesle nidâ etti. Oradakiler hep birlikte kalktılar. Ben telâşla zevcemin yanına koşup:
“–Vay başımıza gelenler! Peygamberimiz, yanında Muhâcirler, Ensâr ve berâberlerindekilerle geliyor.” dedim.
Hanımım ise:
“–Allâh Rasûlü sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?” dedi.
Ben:
“–Evet.” dedim. Bunun üzerine:
“–O hâlde telâşlanma, O senden daha iyi bilir.” dedi.
Bir müddet sonra geldiklerinde, Rasûl-i Ekrem Efendimiz sahâbîlerine:
“–Birbirinizi sıkıştırmadan giriniz!” buyurdu. Onar onar girdiler. Efendimiz ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyor ve her defâsında tencereyi ve fırını kapatıyor, ondan aldığını ashâbına veriyordu. Sonra yine aynısını yapıyordu. Gelenler bin kişi idiler. Oradakilerden hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp üzerine et koymaya devâm etti. Netîcede bir miktar yiyecek de arttı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zevceme dönerek:
“–Bunu ye, komşularına da ikrâm et, çünkü açlık insanları perişan etti!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 29; Müslim, Eşribe, 141; Vâkıdî, II, 452)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in açık bir mûcizesi olarak birkaç kişilik yemekle -Allâh’ın izniyle- bin kişi doymuş, hattâ ondan artan da komşulara ikrâm edilmiş oldu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eline geçen bütün varlığı Allâh yolunda sarf ettiğinden, elinde fazla mal bulunmazdı. İhtiyâcı olduğunda da bunu ashâbından gizler, kimseye yük olmak istemezdi. Fakat ashâb-ı kirâm, Âlemlerin Efendisi’nin hâline çok dikkat ederler, herhangi bir ihtiyâcı olduğunu hissettiklerinde hemen onu temin etmeye çalışırlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in açlıktan dolayı sesinin zayıf çıktığını hissettiklerinde, hemen evlerine giderek yiyecek ne varsa derhâl O’na götürüp ikrâm ederlerdi.191 Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in rengini solgun gördüklerinde yiyecek bir şeyler bulmaya çalışırlar, bulamazlarsa deve sulama karşılığında bile olsa birkaç hurma kazanarak O’na getirirlerdi.
Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz birgün ashâbının yanına çıkmıştı. Ensâr’dan bir zâtla karşılaştı. O:
“–Yâ Rasûlallâh! Anam babam Sana fedâ olsun, yüzünüzde gördüğüm şu hâl beni çok üzdü, bunun sebebi nedir?” dedi.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, o kimsenin yüzüne bir müddet baktıktan sonra:
“–Açlık.” buyurdular. Sahâbî hemen çıktı, koşarak evine geldi, yiyecek bir şeyler aradı, fakat bulamadı. Hemen Benî Kurayza’ya gitti. Kuyudan çektiği her kova su karşılığında bir hurma almak üzere anlaştı. Bir avuç hurma biriktirince onları alıp Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna çıktı. Peygamber Efendimiz aynı mecliste bulunuyordu. Sahâbî:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bunları yiyiniz!” dedi.
Âlemlerin Efendisi, hurmaların nereden geldiğini sordu, o da durumu anlattı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Öyle zannediyorum ki, sen Allâh’ı ve Rasûlü’nü seviyorsun!” buyurdu.
O zât:
“–Evet, Sen’i hak üzere gönderen Allâh’a yemin ederim ki, Sen bana kendimden, evlâdımdan, ehlimden ve malımdan daha sevgilisin.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Mâdem öyle, fakirliğe karşı sabırlı ol, belâlara karşı kendine bir kalkan hazırla! Beni hak üzere gönderen Allâh’a yemin ederim ki, bu ikisi (fakirlik ve belâlar) beni seven kişiye, suyun dağın tepesinden aşağıya inmesinden daha hızlı gelir.” (Heysemî, X, 313; Zehebî, Siyer, III, 54; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 298)
Hendek’te Çekilen Meşakkatler
Mevsim kıştı. Müşrikler, Medîne’yi kuşatmışlardı. Fakat önlerine çıkan geçilmez hendekler karşısında şaşırdılar. Medîne’ye giremediler.
Müşrikler gelip karargâhlarını kurunca, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’de yerine İbn-i Ümm-i Mektûm’u vekil bırakarak üç bin İslâm mücâhidiyle birlikte hemen Hendek’e hareket etti. Arkasını Sel’ Dağı’na vererek karargâhını dağın eteğine kurdu. Geride kalan çocuk ve kadınların kalelere ve hisarlara yerleştirilmesini emretti.192 On beş yaşına basmamış çocukları kalelere, yâni âilelerinin yanına geri gönderdi. On beş yaşına girmiş olan İbn-i Ömer, Zeyd bin Sâbit ve Berâ bin Âzib gibi sahâbîlere ise müsâade etti.193
Bu arada Benî Kurayza yahûdîleri de isyan çıkararak Rasûlullâh ile aralarındaki muâhedeyi bozdular. Böylece muâhedeyi ikinci defâ bozmuş oluyorlardı ve bu, onların ikinci büyük ihâneti idi. Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar. Yahûdîler, müşriklerin reisi Ebû Süfyân’a elçi göndererek:
“–Siz sebât edin! Biz müslümanlara arkalarından saldıracağız, onların köklerini kazıyacağız!” dediler.194
Bu ihânet, Allâh Rasûlü’ne çok ağır geldi. Fakat O, dâimâ Allâh’a tevekkül ve teslîmiyet hâlindeydi. Bu yüzden, bu müşkil durum karşısında da:
“Hasbünallâh ve ni’me’l-vekîl: Allâh bize yeter! O ne güzel Vekîl’dir” buyurdu. (Vâkıdî, II, 457; İbn-i Sa’d, II, 67)
Sonra da:
“–Bize Benî Kurayza’dan haber getirecek bir kimse yok mu?” diye sordu.
Zübeyr bin Avvâm -radıyallâhu anh-:
“–Ben varım yâ Rasûlallâh!” dedi ve gitti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, durum ağırlaşıp çok tehlikeli bir hâl alınca Hazret-i Zübeyr’i yahûdîlerin durumunu öğrenmesi için birkaç defâ daha gönderdi. Zübeyr -radıyallâhu anh-’ın bu hizmetlerinden duyduğu memnûniyeti de:
“–Her peygamberin bir havârîsi vardır. Benim havârim de Zübeyr’dir!” buyurarak dile getirdi. (Ahmed, III, 314)
Daha sonra Peygamber Efendimiz, yahûdîlere bir heyet gönderdi. Gönderdiği heyete de şu tembihte bulundu:
“–Gidiniz, bakınız! Bize ulaşan haberler doğru mudur, değil midir? Eğer doğru ise onu bana üstü kapalı bir şekilde bildirirsiniz. Açıkça söyleyip de insanların yüreğine korku salmayınız, onları zaafa ve ümitsizliğe düşürmeyiniz! Şâyet onlar aramızdaki muâhedeye sâdık iseler bunu insanlara açıklayabilirsiniz!” buyurdu.
Elçiler Benî Kurayza’ya gittiler ve onları işittiklerinden daha kötü bir hâlde buldular. (İbn-i Hişâm, III, 237)
Peygamber Efendimiz, herhangi bir saldırıya karşı Medîne’yi muhâfaza için Seleme bin Eslem -radıyallâhu anh-’ı iki yüz, Zeyd -radıyallâhu anh-’ı da üç yüz kişilik bir kuvvetle Medîne’de vazîfelendirdi. Bunlar Medîne’yi bekleyecekler ve yüksek sesle tekbîr getirerek Medîne sokaklarında devriye gezeceklerdi.195
Benî Kurayza yahûdîlerinin baskınına uğramadan sabaha çıkıldığı zaman, mü’minler rahat bir nefes alıyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“Medîne’de çoluk-çocuğumuz hakkında Benî Kurayza’dan duyduğumuz korku, Kureyş ve Gatafân ordularından duyduğumuz korkudan daha fazla idi. Zaman zaman Sel’ Dağı’nın tepesine çıkıp Medîne evlerine bakar, onları sükûnet ve huzur içinde gördükçe Allâh’a hamd ve şükrederdim!” demiştir. (Vâkıdî, II, 460)
Ümmü Seleme vâlidemiz de şöyle buyurmuştur:
“Ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında, çarpışma ve korkuların yaşandığı Müreysî, Hayber, Hudeybiye, Mekke’nin fethi, Huneyn gibi birçok gazâlarda bulundum. Bunların hiçbiri Rasûlullâh için, Hendek’ten daha zahmetli ve daha korkulu olmamıştır. Benî Kurayza’nın çoluk-çocuğumuza baskın yapmayacağından emin değildik.” (Vâkıdî, II, 467)
Öte yandan Hendek civârına sık sık müşrikler tarafından baskınlar yapılıyor, gecenin geç vakitlerine kadar şiddetli çarpışmalar oluyor, zaman zaman Allâh Rasûlü’nün çadırı bile oka tutuluyordu.
Müşrikler birgün, Allâh Rasûlü’nün bulunduğu yere olanca güçleriyle hücûm ettiler. O gün Peygamberimiz de ashâb-ı kirâm da namazlarını kılmaya fırsat bulamadılar. Akşam olup ordular yerlerine çekilince, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Bilâl’e ezân okumasını emretti. Her namaz için kâmet getirterek öğle, ikindi ve akşam namazlarını kazâ ettirdi.196 Buna çok üzülen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hakkında “gözümün nûru” buyurduğu namaz ibâdetinden alıkoyan müşrikler için:
“Onlar nasıl güneş batıncaya kadar bizi meşgûl edip namazdan alıkoydularsa, Allâh da onların evlerine, karınlarına, kabirlerine ateş doldursun!” diyerek bedduâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 29; İbn-i Sa’d, II, 68-69; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 112)
Hendek’te Gösterilen Kahramanlıklar
Büyük-küçük herkes savaşta vazîfe alıyor, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hendeğin dar yerinde bizzat nöbet tutuyordu.197
Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz der ki:
“Hendek’te Rasûlullâh ile birlikte bulundum. Orada ve bulunduğu diğer yerlerde kendisinden hiç ayrılmadım. Allâh Rasûlü hendeği bizzat beklemekte idi. O sırada şiddetli bir soğuğa tutulmuştuk. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bakıyordum. Namaza durmuştu. Sonra gidip bir müddet hendeğe doğru baktı ve:
«–Şunlar herhâlde müşriklerin süvârîleridir, hendeği dolaşıyorlar! Onlara karşı koyacak kim var?» buyurdu. Daha sonra:
«–Ey Abbâd bin Bişr!» diye seslendi. Abbâd -radıyallâhu anh-:
«–Lebbeyk: Buyur yâ Rasûlallâh!» dedi.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz ona:
«–Yanında kimse var mı?» diye sordu.
Abbâd -radıyallâhu anh-:
«–Evet! Ben ve ashâbınızdan bâzıları, çadırınızın çevresinde bulunuyoruz!» dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Arkadaşlarınla birlikte gidip hendek boyunca dolaş! Şu görünen süvârîler herhâlde düşman süvârîlerindendir, sizin için dolaşıyorlar, gafletinizden yararlanarak ansızın baskın yapıp bâzılarınızı öldürmeyi umuyorlar!» buyurdu ve:
«Ey Allâh’ım! Onların şerlerini bizden uzaklaştır! Onlara karşı bize yardım et ve bizi onlara gâlip kıl! Bizi, Sen’den başka gâlip kılacak yoktur!» diye duâ etti.
Abbâd bin Bişr -radıyallâhu anh-, arkadaşlarıyla birlikte gitti. O sırada müşriklerin reisi Ebû Süfyân, bir süvâri birliğiyle hendeğin dar yerini dolaşıyordu. Müslümanlar oraya yetiştiler, onları taş ve oka tuttular. Ben de onlarla birlikte durdum, müşrik süvârîlerine taş ve ok attık. Nihâyet onları zayıflattık, yıprattık. Bir müddet sonra bozuldular ve yerlerine dönmek zorunda kaldılar. Rasûlullâh’ın yanına döndüğüm zaman, kendisini namazda buldum… Allâh, Abbâd bin Bişr’e rahmet etsin! O her zaman Allâh Rasûlü’nün çadırını bekleyen ashâbdandı.” (Vâkıdî, II, 464)
Allâh Rasûlü’nün halası Hazret-i Safiyye, bu esnâda kadın ve çocuklarla birlikte, Hassân bin Sâbit’in, Fârî adlı köşkünde bulunuyordu. Yahûdîlerden on kişilik bir birlik gelip köşkü oka tuttular ve içeri girmeye çalıştılar. Onlardan birisi köşkün çevresinde dolaşıyor, açık bir yer arıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbı ise bu esnâda Hendek’te düşmanla harp hâlindeydi.
Hazret-i Safiyye -radıyallâhu anhâ-, çâresiz kalıp bu musîbeti kendisinden başka def edecek kimsenin olmadığını görünce, başını bir tülbentle sıkıca bağladı ve eline bir sırık alarak köşkten aşağıya indi. Kapıyı açıp orada dolaşan yahûdînin arkasından yavaşca yaklaştı. Elindeki sırıkla başına vurup onu öldürdü. Arkadaşlarının ölmüş olduğunu gören yahûdîlerin içine bir korku düştü:
“–Bize buradaki kadınların başında muhâfızların olmadığı söylenmişti!” diyerek dağılıp gittiler. (Heysemî, VI, 133-134; Vâkıdî, II, 462)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz de, ashâbın cihâda olan şevkine dâir müşâhedelerini şöyle nakleder:
“Hendek Gazvesi günü, insanların ardından gittim. Arkamdan bir ses geldi. Dönüp bakınca Sa’d bin Muâz ile kardeşinin oğlu Hârise bin Evs’i gördüm. Olduğum yere çöktüm. Sa’d’ın sırtında dar bir zırh vardı, kolları zırhtan dışarı çıkmıştı. Cihâda katılmayı teşvîk eden ve ecel geldiğinde ölümün ne kadar güzel olduğunu bildiren bir şiir okuyordu. Annesi ona:
«–Oğulcağızım! Koş, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yetiş! Geciktin vallâhi!» diyordu.
Sa’d’ın annesine:
«–Sa’d’ın zırhının, parmaklarına kadar bütün vücûdunu örtmesini isterdim.» dedim. Onun açık kalan kollarından okla vurulmasından endişelenmiştim.
Sa’d’ın annesi:
«–Allâh hükmünü yerine getirir!» dedi. Sa’d o gün yaralandı.” (Ahmed, VI, 141; İbn-i Hişâm, III, 244)
Sa’d -radıyallâhu anh-, yarasının ağır ve öldürücü olduğunu anlayınca:
“Allâh’ım! Eğer Kureyş müşrikleriyle herhangi bir çarpışma daha takdîr ettinse, beni de o çarpışmada bulunmak üzere sağ bırak! Çünkü Rasûlüne işkence ve kötülük yapan, onu yalanlayan ve yurdundan çıkaran o Kureyş kavmiyle çarpışmayı istediğim kadar, başka hiçbir kavimle çarpışmayı istemiyorum. Eğer bizimle onlar arasındaki çarpışma bu kadarsa, yaramı şehîdliğe vesîle kıl! Beni huzûruna kabul buyur! Kurayzaoğulları’nın cezâlandırıldıklarını görüp sevininceye kadar da canımı alma!” diyerek duâ etti. (Vâkıdî, II, 525; İbn-i Sa’d, III, 423)
Sa’d -radıyallâhu anh- duâsını bitirir bitirmez kanı dindi, bir damla bile akmadı.198
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Sa’d -radıyallâhu anh- için mescide bir çadır kurdurdu. Maksadı, onu daha sık ziyâret etmek ve onunla yakından alâkadar olmaktı.199
a
Derin hendekleri, ancak birkaç müşrik geçebilmişti. Bunlardan biri olan Amr bin Abd, bütün Arabistan’ın en meşhur pehlivanlarındandı. Karşısına Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- çıktı ve Allâh’ın izniyle onu öldürdü. Diğerlerinin âkibeti de aynı oldu.
Savaş uzayıp gidiyordu. Mü’minler öyle zor bir durumda kaldılar ki, ilâhî yardım ne zaman gelecek diye beklemeye başladılar. Bu hâli Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde şöyle tasvîr buyurur:
إِذْ جَاؤُوكُم مِّن فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنكُمْ وَإِذْ زَاغَتْ الْأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللَّهِ الظُّنُونَا
(10)
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا
(11)
“Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt yanından)üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler ağza geldiği ve siz Allâh hakkında türlü türlü zanlara düştüğünüz zaman; işte orada îman sâhipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardır.
وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا
(12)
وَإِذْ قَالَت طَّائِفَةٌ مِّنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لَا مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِّنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِن يُرِيدُونَ إِلَّا فِرَارًا
(13)
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِم مِّنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلَّا يَسِيرًا
(14)
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللَّهَ مِن قَبْلُ لَا يُوَلُّونَ الْأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللَّهِ مَسْؤُولًا
(15)
قُل لَّن يَنفَعَكُمُ الْفِرَارُ إِن فَرَرْتُم مِّنَ الْمَوْتِ أَوِ الْقَتْلِ وَإِذًا لَّا تُمَتَّعُونَ إِلَّا قَلِيلًا
(16)
O zaman münâfıklar ile kalblerinde hastalık bulunanlar; «–Meğer Allâh ve Rasûlü bize sâdece kuru vaatlerde bulunmuşlar!» diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: «–Ey Yesribliler (Medîneliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün!» İçlerinden bir kısmı ise; «–Gerçekten evlerimiz emniyette değil!» diyerek Peygamber’den izin istiyordu. Oysa evleri tehlikede değildi, sâdece kaçmayı arzuluyorlardı. Şâyet fitne çıkarmaları (dinden dönmeleri) istenseydi, bunu hemen yaparlardı. And olsun ki, daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dâir Allâh’a söz vermişlerdi. Allâh’a verilen söz, mes’ûliyeti gerektirir! (Rasûlüm!)De ki: «–Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size aslâ faydası olmaz!..»” (el-Ahzâb, 10-16)
وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا
“Mü’minler ise düşman birliklerini gördüklerinde; «–İşte Allâh ve Rasûlü’nün bize va’dettiği! Allâh ve Rasûlü doğru söylemiştir!» dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak îmanlarını ve Allâh’a bağlılıklarını artırdı.” (el-Ahzâb, 22)
Harp Hîledir
Böylece mü’minler, bütün güçleriyle mücâdele ettiler. Gatafân kabîlesinin ileri gelenlerinden müslüman olmuş bulunan, ancak kendisini, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; “Harp hîledir.” (Buhârî, Cihâd, 157; Müslim, Cihâd, 17) tâlimâtıyla gizleyen Nuaym -radıyallâhu anh-, müşriklerle Benî Kurayza’nın arasını açmayı başardı. Medîne’yi kuşatan kabîleler, tefrikaya ve ihtilâfa düştüler. Herkes birbirinden çekiniyordu. Nihâyet yahûdîler, Nuaym’in hîlelerine kanarak kalelerine çekildiler. Meydanda düşman olarak sâdece müşrikler kaldı. Ancak mü’minler, yine de hayli müşkil durumda idiler. Peygamber Efendimiz ve ashâbının, müşriklerin kuşatması altında ağır bir imtihandan geçtiği ve âdeta “yüreklerin ağza geldiği” bu esnâda şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberinde îmân edenler; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)200
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ellerini yüce dergâha kaldırarak şöyle niyâz eyledi:
“Ey Rabbim! Ey Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı gönderen Allâh’ım! Ey düşmanlarla hesâbı tez gören Rabbim! Sen Medîne önünde toplanan şu Arap kabîlelerini dağıt! Allâh’ım! Onların topluluklarını kır, irâdelerini sars da yerlerinde tutunamasınlar!” (Buhârî, Meğâzî, 29)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu duâsını henüz bitirmişlerdi ki, mübârek sîmâlarını pür-tebessüm sürûra gark eden ilâhî yardım tahakkuk etti. Sert ve keskin bir fırtına, düşman saflarına doğru esmeye başladı. Önüne ne gelirse savuran müthiş bir kasırga, Medîne vâdisinin toz ve toprağını müşriklerin yüzlerine ve gözlerine doldurdu. Çadırlarını söküp uçurdu. Yemek tencerelerini devirdi, ateşlerini söndürdü. Yük develeri ve süvârî atlarını birbirine karıştırdı.201
Bu semâvî âfet ve ilâhî azâbın üzerlerine tuğyân ettiği müşrikler, perişan bir hâle düştüler. Savaşa en hırslı olanlardan Ebû Süfyân bile bin bir çâresizlik içinde, askerlerine:
“–Ben geri dönüyorum. Siz de yola çıkın!” diyerek devesine bindiği gibi Mekke’nin yolunu tuttu.202
Cenâb-ı Hak, îmân edenlere nusretini göndermişti. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا
“Ey îmân edenler! Allâh’ın üzerinizdeki nîmetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, Biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allâh ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi.” (el-Ahzâb, 9)
وَرَدَّ اللَّهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْرًا وَكَفَى اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ وَكَانَ اللَّهُ قَوِيًّا عَزِيزًا
“Allâh, o inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden öfke ve kinleri ile geri çevirdi. Savaşta Allâh(ın yardımı) mü’minlere kâfî geldi. Allâh güçlüdür, mutlak gâliptir.”(el-Ahzâb, 25)
Perişan bir şekilde kaçan müşrikler, arkalarında birçok binek, savaş malzemeleri, erzak ve eşyâ bırakmışlardı. Bunlar sâyesinde Medîne’deki kıtlık da ortadan kalkmış oldu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu ilâhî lutuf ve büyük zaferden sonra ashâbına:
“–Artık nöbet sizindir! Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 29)
Böylece artık müdâfaa değil, hücûma da geçebileceklerini ifâde etmiş oluyorlardı. Çünkü müşriklerin hem gururları, hem de saldırı güçleri tamâmen kırılmıştı. Artık bütün mü’min gönüllerde Allâh Rasûlü’nün bu hakîkati ifâde eden sözleri terennüm ediliyordu:
“Bundan böyle, biz onların üstüne yürüyeceğiz!”
Benî Kurayza Gazvesi (23 Zilkâde 5 / 15 Nisan 627)
Hendek Harbi kazanılmış, düşman hüsrâna uğramış olarak Mekke’ye dönmüştü. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hâne-i seâdetine dönerek, âdeti üzere zırhını çıkarmış ve yıkanmışlardı ki, Cebrâîl -aleyhisselâm- çıkageldi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“–Silâhını bıraktın mı? Biz henüz bırakmadık!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Öyleyse sefer var demektir; nereye?” diye sordular.
Cebrâîl -aleyhisselâm- da harp esnâsında ihânet eden Benî Kurayza yurdunu göstererek:
“–İşte oraya!” dedi. (Buhârî, Meğâzî, 30)
Çünkü daha önceki yahûdîler gibi Benî Kurayza da, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile yaptıkları ahde riâyet etmemişler, en zor zamanlarda ihânette bulunmuşlardı. Oysa yapılan muâhedeye göre Medîne’ye saldıran müşriklere karşı müdâfaada bulunmaları gerekirdi. Lâkin aksine, her fırsat buldukça, işlemedikleri hıyânet ve mel’anet kalmıyor, böylece kendi elleriyle kendilerini helâke sürüklüyorlardı.
Emr-i ilâhîyi alan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, derhâl mü’minleri toplayarak Benî Kurayza üzerine yürüdü. Hattâ:
“–İşiten ve itâat eden herkes ikindi namazını Benî Kurayza yurduna varmadan kılmasın!”buyurarak yahûdîler toparlanmadan harekete geçti. (Buhârî, Meğâzî, 30)
Yahûdîler, Hazret-i Ali kumandasındaki öncü kuvvetleri görünce, yaptıklarına pişman olacakları yerde hiddetlenerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında ileri-geri sözler sarf ettiler.203 Ancak az sonra bizzat Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başlarında bulunduğu üç bin kişilik İslâm ordusunu karşılarında görünce âdeta dilleri tutuldu. Allâh Rasûlü’nün heybetinden, söylediklerini inkâr ettiler.
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-:
“–Ey Allâh düşmanları! Siz açlıktan ölünceye kadar, kalenizi kuşatmaya devâm edeceğiz! Siz yuvasında kıstırılmış tilki gibisiniz!” dedi.
Benî Kurayza yahûdîleri korku içinde:
“–Ey İbn-i Hudayr! Biz Hazreclilerin değil, siz Evslilerin müttefikiyiz!” dediler.
Üseyd -radıyallâhu anh-:
“–Artık sizinle aramızda ne ahit ne de bir antlaşma vardır!” dedi. (Vâkıdî, II, 499)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yahûdîlerle savaşmadan önce kalelerinin dibine kadar yaklaşarak onları İslâm’a dâvet etti. Fakat kabûl etmediler.204
Kuşatma uzayıp yahûdîler iyice sıkıntıya düşünce liderlerinden Ka’b bin Esed:
“–Ey yahûdî cemaati! Şu gördüğünüz felâket başımıza gelip çattı. Ben size üç şey teklif ediyorum, hangisini isterseniz onu yapınız!” dedi.
“–Nedir onlar?” diye sordular.
Ka’b:
“–Birisi; şu adama tâbî olur, peygamberliğini tasdîk ederiz! Vallâhi, şu kesin bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, O sizin için gönderilmiş bir peygamberdir ve kitâbınızda vasıflarını yazılı bulduğunuz zâttır. Kendisine îmân edecek olursanız, kanlarınızı, mallarınızı, çocuklarınızı ve kadınlarınızı korumuş olursunuz!” dedi.
“–Biz hiçbir zaman ne Tevrât’ın hükmünden ayrılırız ne de onu başka bir kitapla değiştiririz!” dediler.
Bundan sonra Ka’b, çocuk ve kadınları öldürerek savaşa girmeyi veya cumartesi gecesi, yâni müslümanların saldırı beklemedikleri bir anda hücûm etmeyi teklif etti. Hiçbirini kabûl etmediler.205 Çünkü Allâh yüreklerine korku salmıştı.
Sa’lebe, Üseyd ve Esed isminde üç genç, yahûdî âlimlerinin, Son Peygamber hakkında anlattıkları husûsiyetlerin Allâh Rasûlü’nde olduğunu görerek müslüman oldular. Gece kaleden inerek Efendimiz’in yanına geldiler.206
Yahûdîler, o gün kayıtsız şartsız teslîm olmak mecbûriyetinde kaldılar. Benî Kurayza yahûdîleri, Evs kabîlesinin himâyesinde bulunduğundan, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o kabîlenin büyüğü olan Sa’d Hazretleri’ni hakemlik için çağırttı. Hazret-i Sa’d, savaşta yaralanmış olmasına rağmen iştiyakla emr-i Peygamberî’ye ittibâ ederek oraya geldi. Zîrâ harpte yaralandığı zaman Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarmıştı:
“Yâ Rab! Benî Kurayza’dan intikâm almadıkça rûhumu kabzetme!” Hazret-i Sa’d -radıyallâhu anh-, yahûdîlerin isteği üzerine onlar hakkında Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîatine göre hüküm verdi.207 Onun verdiği hükmü, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de tasdîk etti ve:
“–Ey Sa’d! Yemin ederim ki sen, Allâh’ın yedi kat semâvâtı üzerindeki hükmüne muvâfık hükmettin!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 30; İbn-i Sa’d, III, 426)
Hazret-i Sa’d’ın yürekten yapmış olduğu duâsı makbûl oldu ve savaşta mü’minleri arkadan vuran hâin yahûdîler hakkında hükmünü verdikten sonra yarası açıldı. Bir müddet sonra o Peygamber âşığı sahâbî, rûhunu şehîden teslîm ederek ilâhî rahmete nâil oldu.208
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Sa’d bin Muâz’ın vefâtı sebebiyle Rahmân’ın arşı titredi.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 12; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 125)
Sa’d -radıyallâhu anh- iri vücutlu olduğu hâlde, insanlar onun cenâzesini taşırken çok hafif olduğunu gördüler. Allâh Rasûlü, bunun hikmetini şöyle beyan buyurdu:
“–Onu başkaları taşıyor! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, melekler Sa’d’ın rûhuyla sevindiler!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 271; Tirmizî, Menâkıb, 50/3848)
Peygamber Efendimiz, Sa’d -radıyallâhu anh-’ın cenâze namazını kıldırıp onu kabrine koyduktan ve üzerini toprakla örttükten sonra uzun müddet tesbîhâtta bulundu. Ashâb-ı kirâm da Allâh Rasûlü’ne tâbî olarak tesbîhâtta bulundu. Sonra Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- tekbîr getirdi. Ashâb da tekbîr getirdi. Daha sonra ashâb:
“–Yâ Rasûlallâh! Niçin tesbîh ettiniz ve tekbîr getirdiniz?” dediler. Allâh Rasûlü:
“–Allâh ona genişlik verinceye kadar, kabir şu sâlih kulu sıktı da sıktı.” buyurdu. (Ahmed, III, 360) Ardından sözlerine şöyle devâm etti:
“–Şâyet bir kimse kabrin fitnesinden kurtulacak olsaydı, şüphesiz ki Sa’d kurtulurdu. Ancak onu kabir önce sıktı, sonra da Allâh ona genişlik verdi.” (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, X, 334)
Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sündüsten bir cübbe hediye edilmişti. Bu elbise insanların çok hoşuna gitti, güzelliğine ve yumuşaklığına hayrân kaldılar. Allâh Rasûlü:
«Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Zât’a yemin ederim ki Sa’d bin Muâz’ın cennetteki mendilleri bundan daha güzel ve daha hayırlıdır.» buyurdular.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 8; Müslim, Fedâil, 126)
a
Hendek Gazvesi’nde ilâhî lutuf ile nâil olunan muvaffakıyyeti, Kur’ân-ı Kerîm şöyle beyân eder:
وَأَنزَلَ الَّذِينَ ظَاهَرُوهُم مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مِن صَيَاصِيهِمْ وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ فَرِيقًا تَقْتُلُونَ وَتَأْسِرُونَ فَرِيقًا
(26)
وَأَوْرَثَكُمْ أَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ وَأَرْضًا لَّمْ تَطَؤُوهَا وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرًا
(27)
“Allâh, ehl-i kitâbdan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalblerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. (Böylece) Allâh, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mîrasçı yaptı. Allâh’ın her şeye gücü yeter!” (el-Ahzâb, 26-27)
HİCRETİN ALTINCI SENESİ Fetihlerin Anahtarı: Hudeybiye Antlaşması Kâbe Hasreti ile Çıkılan Yolculuk
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gördüğü bir rüyâ üzerine müslümanları Kâbe’yi ziyâret ve tavâfa dâvet buyurdu.209 Bu dâvete icâbet eden bin dört yüz210 sahâbîsi ile birlikte Hicret’in altıncı yılında Zilkâde ayının birinci pazartesi günü Mekke’ye hareket etti. Harbe gitmedikleri için yanlarına sâdece yolcu silâhı aldılar. Yetmiş kadar da kurbanlık deve götürdüler.211
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Ebû Süfyân ve adamlarının bize saldırmalarından endişe etmiyor musunuz? Gerektiğinde onlarla çarpışmak için yanımıza silâhlarımızı alsak olmaz mı?” diye sordu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bilmiyorum! Ben umreye niyetlenmiş iken silâh taşımak istemem!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 573)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mîkât mahalli olan “Zülhuleyfe”ye geldiklerinde ihrâma girip umreye niyet ettiler. Ashâb-ı kirâm da öyle yaptı. Yüksek sesle telbiyeler getirilmeye başlandı. Gönüller, Kâbe-i Muazzama’ya bir an evvel kavuşabilmenin hasretiyle tutuşmuştu. Mânevî bir heyecan ve vecd, adım adım mü’minleri oraya yaklaştırıyordu.
Ancak müslümanların Mekke’ye doğru yola çıktıklarını haber alan Kureyşlilerde müthiş bir tedirginlik başgösterdi. Aralarında toplanıp mü’minleri Mekke’ye sokmamaya karar verdiler. Hâlid bin Velîd ve İkrime kumandasında alelacele hazırlanan iki yüz kişilik bir kuvvet yola çıktı.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Seniyye mevkiine geldi. Oradan Kureyşlilerin bulunduğu yere inmek mümkündü. Ama Efendimiz’in devesi Kasvâ orada çöküverdi. İnsanlar:
“–Kalk, kalk, yürü, yürü!” dedilerse de deve kalkmadı. Bu sefer:
“–Kasvâ çöküp kaldı. Kasvâ çöküp kaldı!” dediler.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır! Kasvâ çöküp kalmadı. Onun böyle bir huyu da yok. Ancak onu, Fil’i (Mekke’ye girmekten alıkoyan) Zât (yâni Cenâb-ı Hak) durdurmuştur!” buyurdu.
Sonra Peygamber Efendimiz sözlerine şöyle devâm etti:
“–Nefsimi kudret elinde tutan o Zât’a yemin ederim ki, Kureyş müşrikleri, Allâh’ın, Harem’inde (çarpışmak, kan dökmek ve akrabâ haklarını gözetmemek gibi) işlenmesini yasakladığı şeylere tâzîm maksadıyla benden ne kadar müşkil talepte bulunurlarsa bulunsunlar, (sulh için)muhakkak kabûl edeceğim!”
Bundan sonra deveyi kaldırmak istedi, deve sıçrayıp kalktı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yönünü Kureyş’in olduğu taraftan çevirdi ve suyu az olan bir kuyunun yanına indi. Burası Hudeybiye mevkiinin en uzak noktasında idi. Kuyunun suyu azdı. Çok geçmeden bu su da kurudu. Allâh Rasûlü’ne susuzluktan şikâyet ettiler. Peygamber Efendimiz sadağından bir ok çıkardı, onu kuyunun dibine saplamalarını söyledi. Çok geçmeden -Allâh’ın izniyle- su fışkırmaya başladı ve ashâb oradan ayrılıncaya kadar akmaya devâm etti.
Onlar bu hâlde iken Huzâa kabîlesi reisi Budeyl, kabîlesinden bir grupla çıkageldi. Mekkelilerin telâşlarından ve savaş için hazırlıklarından bahsetti. Onların bu telâşlarına mukâbil Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Budeyl’e geliş maksadını anlatarak şöyle buyurdu:
“Biz kimseyle harp etmek için gelmedik. Maksadımız Beytullâh’ı ziyârettir, umredir. Harp Kureyş’i yıpratmış ve onlara çok zarar vermiştir. İsterlerse (aramızdaki çarpışmayı bırakmak için) onlarla belli bir müddet antlaşma yapalım. Bu durumda onlar benimle insanların arasından çekilirler. Eğer ben diğer insanlara gâlip gelirsem, isterlerse insanların girdikleri İslâm’a Kureyşliler de girerler. Şâyet ben gâlip gelemezsem (Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup) rahata ererler. Şâyet Kureyş bu teklifimi kabûl etmezse, vallâhi ben, bu dîn uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar savaşacağım. Muhakkak Allâh vaadini yerine getirecektir.”
Budeyl, Mekke’ye döndü ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sözlerini Kureyş’e nakletti. Bunun üzerine Urve bin Mes’ud kalkıp:
“–Bu adam size hayır ve iyilik yolu gösteriyor. Onu kabûl edin ve beni antlaşma yapmak üzere O’na gönderin!” dedi.
Kureyşliler:
“–Pekâlâ git!” dediler. Urve, Allâh Rasûlü’ne geldi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ona da Budeyl’e söylediklerine benzer şeyler söyledi… Urve bu esnâda göz ucuyla Rasûlullâh’ın ashâbını tedkîk ediyordu. Döndüğünde gördüklerini Kureyşlilere şöyle anlattı:
“–Ey kavmim, iyi dinleyin! Vallâhi ben pek çok kralın huzûruna elçi olarak çıktım; Kisrâ’nın, Kayser’in, Necâşî’nin yanlarına girdim. Ama müslümanların Muhammed’e karşı olan yüksek bağlılık ve hürmetlerini, hiçbir millette görmedim… Bir şey emretse hepsi birden koşuyorlar. Abdest alsa, abdest suyundan kapmak için birbirleriyle mücâdele ediyorlar. Bir şey konuşsa hemen seslerini kısıyorlar. O’na duydukları tâzîm sebebiyle yüzüne dikkatle bakmıyorlar, başlarını önlerine eğiyorlar. Başından bir saç düşse hemen onu alıp saklıyorlar. Bu zât size mâkul bir teklifte bulunuyor, onu kabûl edin!”212
Urve’nin bu açıklaması üzerine Kinâneoğulları kabîlesinden bir kimse:
“–Müsâade edin, O’na bir de ben gideyim!” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbına yaklaşınca, Efendimiz:
“–İşte falan! O, hac ve umre için ayrılan kurbanlık develere saygı gösteren bir kavimdendir. Kurbanlıklarınızı önüne salıverin görsün!” buyurdu. Ashâb o zâtı telbiyelerle karşıladı. Adam bu manzarayı görünce hayretle:
“–Bu kimselere Beytullâh’ın yolunu kapamak münâsip düşmez!” dedi. (Buhârî, Şurût, 15; Ahmed, IV, 323-324)
Ancak müşrikler, bu elçileri dinlemeyip baskın yapmak için bir birlik gönderdiler. Birlik, müslümanlar tarafından esir edildi ise de Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, savaşmaya gelmeyip sırf umre yapıp dönecekleri husûsundaki niyetleri anlaşılsın diye ele geçirilen müşrikleri serbest bıraktı.213
Peygamber Efendimiz’in çadırı, Hudeybiye’de Mekke Haremi dışında kalan bir yerde kurulmuştu. Fakat Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, orada bulunduğu müddetçe bütün namazlarını, Mekke Haremi sınırlarına dâhil olan yere giderek kılardı.214 Çünkü Mescid-i Harâm’da kılınan bir namaz, diğer yerlerde kılınan yüz bin namazdan daha fazîletlidir.215
Bey’atü’r-Rıdvân: Allâh’ın Râzı Olduğu Bey’at
Bu arada müşriklerden birkaç elçi daha gelip gitti. Fakat hiçbirinde de antlaşma ve sulh için kesin bir netîce elde edilemediğinden, bu defâ Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-’ı Mekke’ye, müşriklerle görüşüp meseleyi halletmesi için gönderdi ve ona:
“–Kureyşlilere git! Onlara haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik! Biz ancak şu Beytullâh’ı ziyâret için, onun haremliğine riâyet ve tâzîm ederek geldik. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesecek ve döneceğiz! Sonra onları İslâm’a da dâvet et!” buyurdu. Aynı zamanda oradaki erkek-kadın bütün mü’minlerle görüşmesini, Mekke’nin yakında fethedileceğini müjdelemesini, Allâh Teâlâ’nın dînine yardımcı olduğunu, Mekke’de îmânın açığa vurulacağı günün yaklaştığını haber vermesini de emir buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 97; İbn-i Kayyım, III, 290)
Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh’ın emri mûcibince hemen hareket ederek Mekke’ye gitti. Müşriklere, niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Müşrikler buna rağmen yine de izin vermediler. Hazret-i Osmân’ı göz hapsinde tutarak:
“–İstiyorsan sen tavâf edebilirsin!..” dediler. Fakat kendisini Allâh’a ve Rasûlü’ne adamış olan mübârek sahâbî Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-:
“–Hazret-i Peygamber Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı, ancak O’nun arkasında ziyâret ederim…” diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan sadâkatini bildirdi. (Ahmed, IV, 324)
Bu temaslar sebebiyle Osmân -radıyallâhu anh-’ın geri dönüşü gecikince, hakkında, öldürüldüğü şâyiası çıktı. Bunun üzerine müslümanlarla müşriklerin arasındaki hava gerginleşmeye başladı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisini temsîl eden Hazret-i Osmân’ın ölüm ihtimâli üzerine derhâl ashâbını toplayıp:
“–Anlaşılan müşriklerle vuruşmadıkça buradan ayrılamayacağız!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 364)
Ardından, Allâh yolunda canlarını fedâ etmek için bütün ashâbdan bey’at istedi. Kadın-erkek bütün mü’minler:
“–Allâh Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bey’at ediyorum.” diyerek Rasûlullâh’ın bu arzusunu seve seve yerine getirdiler. (Vâkıdî, II, 603)
Mü’minler, Allâh yolunda ölünceye kadar savaşmaya söz verdiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ellerini tutarak bey’at ettiler. Bey’atin sonunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir eliyle diğer elini tutarak:
“–Bu da Osmân’ın bey’atidir!” buyurmak sûretiyle Osmân -radıyallâhu anh-’a olan îtimâd ve muhabbetini, fiilî olarak izhâr ettiler. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 7)
Bir ağacın altında yapılan bu bey’ate, “Bey’atü’r-Rıdvân” ya da “Hudeybiye Bey’ati” denildi. O gün bir münâfık hâriç bütün ashâb bey’at etmişti. Bu bey’at, ashâb-ı kirâmın, Cenâb-ı Hakk’ın yüce rızâsını kazanmalarına vesîle oldu:
لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ
“And olsun ki, o ağacın altında Sana bey’at ederlerken Allâh, o mü’minlerden râzı olmuştur. Kalblerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve sekînet indirmiştir…” (el-Fetih, 18)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün Hazret-i Hafsa vâlidemizin yanında:
“–İnşâallâh ağacın altında bey’at eden Ashâb-ı Şecere’den hiç kimse cehenneme girmeyecek!”buyurdular.
Bu söz üzerine aklına bir soru takılan Hafsa vâlidemiz:
“–Peki yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Hak:
وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا
«İçinizden hiçbiri istisnâ edilmemek üzere mutlakâ herkes cehenneme varacaktır…» buyuruyor. (Meryem, 71) Bu nasıl olacak?” dedi.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh Teâlâ şöyle de buyurdu.” diyerek bir sonraki âyeti okudu:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوا وَّنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra müttakî olanları kurtarırız da, zâlimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakırız.” (Meryem, 72)
Akabinde de buradaki “cehenneme varmak”tan maksadın, sırattan geçerken cehennemin yanından geçmek olduğunu, yoksa içine girmek mânâsına gelmediğini açıkladı. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 163)
a
Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Hudeybiye günü insanlar susadı ve Efendimiz’e geldiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in önünde deriden îmâl edilmiş bir su kabı vardı. Efendimiz abdest aldı. Halk ona doğru sokuldu. Bunun üzerine:
«–Neyiniz var?» diye sordu.
«–Abdest almak ve içmek için önünüzdekinden başka suyumuz kalmadı.» dediler.
Allâh Rasûlü derhâl ellerini kaba koydu. Derken parmaklarının arasından su kaynamaya başladı, tıpkı pınarların kaynaması gibiydi. Hepimiz ondan içtik ve abdest aldık.”
Hazret-i Câbir’e:
“–O gün kaç kişiydiniz?” diye soruldu:
“–Eğer yüz bin kişi de olsak su yetecekti, fakat biz, bin beş yüz kişi idik!” cevâbını verdi. (Buhârî, Menâkıb, 25)
Hudeybiye Antlaşması: Dâvetin Yeni Merhalesi
Fedâ-yı cân şartıyla yapılan Bey’atü’r-Rıdvân’ı haber alan müşrikler müthiş bir telâşa kapıldılar. İşin iyice ciddiyet kazanması, yüreklerine son derece korku salmıştı. Hemen sulha karar verip Süheyl bin Amr’ı Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gönderdiler. Peygamber Efendimiz Süheyl’i görünce, isminin “kolaylık” mânâsına gelmesinden tefe’ül ederek:
“–İşiniz artık kolaylaştırıldı, size Süheyl geldi.” buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Hak Teâlâ’nın:
وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا
“Onlar sulha yanaşırlarsa, Sen de ona yanaş!..” (el-Enfâl, 61) emri mûcibince hareket etti.
Müşriklerin ilk gâyesi, o sene müslümanlara umre yaptırmamak idi. Bununla birlikte zâhirde ağır görünen birtakım şartları da vardı. Uzun ve harâretli münâkaşalardan sonra sulh şartları kabûl edildi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, antlaşmanın şartlarını yazma vazîfesini Hazret-i Ali’ye verdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in emri üzerine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, önce “Besmele-i Şerîfe”yi yazacaktı ki, Süheyl îtirâz etti. Besmele yerine; «sºo¡+∏dG n∂pªr°SÉpH » yazıldı.
Bu ifâdenin ardından Süheyl, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Allâh’ın Rasûlü ibâresini yazdırmasına da karşı çıktı:
“–Allâh’ın Rasûlü olduğunu kabûl etseydik, Sen’inle savaşır mıydık, bugün Kâbe’yi ziyâretten alıkoyar mıydık?” dedi.
Bunun üzerine zâten sulh şartlarından dolayı canları sıkılmış bulunan ashâbın öfkesi iyice arttı. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, elindeki kalemi bırakarak:
“–Allâh’a yemîn ederim ki ben, «Allâh’ın Rasûlü» ibâresini silemem yâ Rasûlallâh!..” dedi.
O zaman Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Süheyl’e:
“–Siz yalanlasanız da ben Allâh’ın Rasûlü’yüm.” diyerek yazılmış bulunan cümleyi kendisine göstermelerini istediler. Orayı mübârek elleriyle çizdiler ve yerine Muhammed bin Abdullâh künyesini yazdırdılar.
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birçok hikmetler sebebiyle antlaşmayı imzâladılar. Antlaşmanın maddelerinden bâzıları şöyledir:
1. Antlaşmanın süresi on yıldır.
2. Müslümanlar Kâbe’yi bu yıl ziyâret edemeyecekler; bu ziyâret, bir sonraki yıl yapılacaktır. Gelecek yıl ziyârete gelenler, Mekke’de üç gün kalacak, o zaman içinde müşrikler Mekke dışına çıkacaklar, müslümanlarla temas kurmayacaklardır.
3. Kureyşlilerden biri, müslüman olarak da olsa, Medîne’ye sığındığı takdirde iâde edilecek, ama Medîne’den Mekke’ye sığınanlar iâde edilmeyecektir.
4. Diğer Arap kabîleleri dilerlerse müslümanların tarafına, dilerlerse Kureyşlilerin safına katılabileceklerdir.
Muâhede maddelerinin yazılıp bitirildiği bir anda Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr’ın oğlu Ebû Cendel, ayaklarındaki zincirleri sürüyerek yavaş yavaş Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Ebû Cendel -radıyallâhu anh- müslüman olduğu için müşriklerden çok işkence görmüştü. Bir fırsatını bularak ellerinden kaçmış ve kendini müslümanların arasına atmıştı. Süheyl, antlaşma gereğince ilk iâde edilecek kimsenin oğlu olduğunu söyledi ve elindeki sopayla Ebû Cendel’in yüzüne vurdu. Hâdiseleri hüzünle tâkip eden Rahmet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’in antlaşma hârici bırakılmasını ve onu kendisine bağışlamasını Süheyl’den ricâ etti. Ancak taş yürekli müşrik buna yanaşmıyordu. Ebû Cendel -radıyallâhu anh- da müşriklere teslîm edilirken feryatlarla müslümanlara yalvarıyor ve yardım istiyordu. Son derece üzgün bir şekilde:
“–Beni tekrar aynı zulüm ateşlerinin içine mi atacaksınız?” diye kendilerine sorarken de yürekleri parçalamıştı. Müslümanlar onun hâline dayanamayıp ağlamaya başladılar. O zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’e:
“–Ey Ebû Cendel! Biraz daha sabret, katlan! Allâh Teâlâ’dan bunun mükâfâtını bekle! Hiç şüphesiz yüce Allâh sen ve yanında bulunan zayıf, kimsesiz müslümanlar için bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır. Biz şu kavimle bir barış antlaşması yapmış ve bu yolda kendilerine Allâh’ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz. Onlar da bize Allâh’ın ahdiyle söz verdiler. Sözümüze vefâsızlık edemeyiz. Zîrâ verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz!” buyurarak onu tesellî ettiler. (Ahmed, IV, 325; İbn-i Hişâm, III, 367)
Daha sonra, merhamet ummânı Efendimiz, Süheyl’e:
“–Gel etme, sen onu bana bağışlayıver!” diyerek talebini tekrarladı. Ancak Süheyl hiçbir teklifi kabûl etmiyordu. Âlemlerin Efendisi:
“–Öyle ise onu benim için himâyene al!” diye ricâ etti. Süheyl bunu da kabûl etmedi. Onun bu ısrârını görünce, Kureyş temsilcilerinden Huveytıb ile Mikrez:
“–Ey Muhammed! Sen’in hatırın için onu biz himâyemize alıyoruz, kendisine işkence yaptırmayacağız.” dediler. (Vâkıdî, II, 608; Belâzûrî, I, 220)
Böylece Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, biraz da olsa rahatlamış olarak geri döndü.
Müşriklerin bu inatçı ve mağrur tavırlarına artık dayanamayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o gün gönlündeki îman coşkunluğuyla bir hayli taşkınlıklar yapmış, zor teskîn olunabilmişti. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hâriç, diğer sahâbîlerin durumları da Hazret-i Ömer’den farklı değildi. Zâhiren hezîmet gibi görünen bu antlaşmada Hazret-i Ömer’in, emr-i nebevîye rağmen fikir beyan etmesine karşı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben Allâh’ın elçisiyim, O’na isyân edemem. Yardımcım O’dur!” buyurarak yaptığı işin sevk-i ilâhî ile olduğuna işâret etti. (Buhârî, Meğâzî, 35; Müslim, Cihâd, 90-97)
a
Muâhedenin bitmesinden sonra Süheyl, oğlunu alıp sevinç ve memnûniyet içinde Mekke’ye dönerken, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâb-ı güzîne şöyle buyurdu:
“–Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz ve başlarınızı tıraş ediniz!..”
Fakat sahâbe-i kirâmdan hiç kimse bu emri yerine getirmek için yerinden kalkmadı. Onlar, sırrını çözemedikleri bir meselenin sisleri arasında mahzûn ve mağmûm idiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emrini üç kez tekrarladı. Yine kimse yerinden kımıldamadı. Bu aslâ bir isyan değil, Kâbe’yi ziyâret iştiyâkının yürekleri yakması netîcesinde, daha yeni yapılmış bulunan ahitnâmenin iptâli için küçük bir ümîd bekleyişi idi. Yoksa her biri daha bir gün evvel:
“–Allâh Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bey’at ediyorum.” diyerek Peygamber Efendimiz’e bağlılık ve itaat yemini etmişti.
Ashâbının bu hareketsizliği karşısında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece mahzûn oldular. Kederli bir şekilde kıymetli zevcesi Ümmü Seleme’nin çadırına gittiler. Durumu Ümmü Seleme’ye bildirdiklerinde mübârek annemiz, Allâh Rasûlü’nü tesellî ederek şu sözleri söyledi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz, ashâbınıza hiçbir şey söylemeden kurbanlarınızı kesiniz, tıraşınızı olunuz! Bu durumda, onlar kendilerine güç gelen bir ağırlığın altında mahzûn olsalar da, sizin yaptığınıza tâbî olacaklardır, onları mâzur görünüz!”
Bu istişâreden sonra çadırından çıkan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, konuşulduğu gibi hareket etti. Bu hâli gören ashâb, muâhedenin değişmeyeceğini anladılar ve hepsi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaptıklarına tâbî oldular. Kurbanlarını kestiler, saçlarını tıraş ettirdiler. Bu hâdiseyi müşâhede eden Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ-:
“–Müslümanlar kurbanlıklara doğru öyle bir sıçradılar ki, birbirlerini ezeceklerinden korktum.” demiştir. (Buhârî, Şurût, 15; Ahmed, IV, 326, 331; Vâkidî, II, 613)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile ashâbı kurbanlarını kesip tıraş olduktan sonra, Allâh Teâlâ bir kasırga gönderdi. Ashâbın saçlarını havalandırıp Harem içine savurdu. Sahâbîler, bunu umrelerinin kabûlüne bir işâret saydılar.216 Bunun ardından da Medîne’ye hareket edildi.
Müslümanlar, yapılan sulh antlaşmasının hikmetini ilk anda kavrayamadıkları için gösterdikleri memnûniyetsizlik ve işi ağırdan alma sebebiyle büyük bir korkuya kapıldılar. Haklarında vahiy ineceğini ve helâk edileceklerini düşünmeye başladılar. O sırada “Fetih Sûresi” nâzil oldu:
إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُّبِينًا
(1)
لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا
(2)
وَيَنصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا
(3)
“(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Biz Sana apaçık bir fetih ihsân ettik. Böylece Allâh, Sen’in geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlayacak; Sana olan nîmetini tamamlayacak ve Sen’i (dâimâ) doğru yola götürecektir. Ve Sana şanlı bir zaferle yardım edecektir.” (el-Fetih, 1-3)
Mücemmî bin Câriye -radıyallâhu anh-, Fetih Sûresi’nin inişi esnâsında ashâbın nasıl korkulu anlar yaşadığını şöyle anlatır:
“İnsanlar korka korka develerinin yanlarına dağılmışlardı. Birbirlerine:
«–İnsanlara ne oluyor?» diye soruyorlardı.
«–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e vahiy gelmiş!» dediler. Biz de herkesle birlikte, korka korka Allâh Rasûlü’nün yanına doğru gittik. Ashâb toplanınca Âlemlerin Efendisi Fetih Sûresi’ni okudu.” (İbn-i Sa’d, II, 105)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da şöyle demektedir:
“O gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı sarf etmiş olduğum sözlerimden duyduğum korku sebebiyle, âkıbetimin hayrolması için devamlı oruçlar tuttum, sadakalar verdim, nâfile namazlar kıldım ve pek çok köle âzâd ettim.” (İbn-i Seyyidinnâs, II, 167)
Fetih Sûresi, mü’minlere Hudeybiye ile birlikte açılmış bulunan zafer kapılarının müjdelerini veriyordu. Nitekim çok geçmeden müjdeler birer birer gerçekleşmeye başladı: Civar kabîleler, Rasûlullâh’ın Kâbe’yi ziyâret için çıktığı bu yolculuğu, “dönüşü olmayan bir yolculuk” diye vasıflandırmışlardı. Fakat Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en ufak bir zarara dahî uğramadan sağ sâlim geri döndüğünü görünce, telâş içinde gelip kendisinden özür dilediler. Allâh Teâlâ onların bu hâlini âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde buyurur:
بَلْ ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَنقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَى أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنتُمْ قَوْمًا بُورًا
(12)
وَمَن لَّمْ يُؤْمِن بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ فَإِنَّا أَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَعِيرًا
(13)
“Aslında siz, Peygamber’in ve mü’minlerin, âilelerine bir daha geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâke müstehak bir topluluk oldunuz. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân etmemişse bilsin ki Biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.” (el-Fetih, 12-13)
a
O gün Hudeybiye’de müşriklerle yapılan sulh antlaşmasında alınan kararlar, görünüşte müslümanların aleyhine idi. Tâ ki Fetih Sûresi nâzil oldu; bu işteki yüksek hikmetler ve müjdeler bildirildi. Sonradan anlaşıldı ki, ilk nazarda mağlûbiyet ve kahır zannedilen bu geri dönüş, açık bir zafer ve fütûhât imiş… Âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi:
وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“…Bâzen siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki o sizin için bir hayırdır. Bâzen de bir şeyi sever, istersiniz, hâlbuki o sizin için bir şerdir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başlangıçta îzâhında güçlük çektiği bu mücmel hâdise, ancak iki sene zarfında açıklığa kavuştu. Nitekim bu antlaşma ile oluşan sulh ortamında birçok kimse İslâm’la şereflenmiş, iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, o zamana kadar müslüman olanların toplam sayısını geçmiştir.
Belki o sene müslümanlar umre yapamayacaklar veya bâzı ağır şartlara bir müddet sabretmek durumunda kalacaklardı. Fakat bunun ardından sökün edip gelecek olan kazançlar çok daha büyük olacaktı. Çünkü bu antlaşma ile İslâm’ın varlığı resmen tanınmıştı. Bir sene sonra Kâbe ziyâret edilecekti. Arap kabîlelerinden isteyenler müslümanların himâyesine geçebilecekti. Bu ise Kureyş’in nüfûzunu kaybetmesi ve İslâm dâvetinin rahatça yapılması demekti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sulhu tercih sebeplerinden biri de Mekke’de o sırada müslüman olmuş, fakat bunu maslahat gereği izhâr etmemiş birçok kimsenin bulunmasıydı. Şâyet müşriklerle aralarında bir muhârebe zuhûr etseydi, bunların açığa çıkma ve dolayısıyla öldürülme ihtimalleri vardı.
Netîce olarak, bir “rahmet peygamberi” olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’de ve diğer Arap kabîleleri arasında yeni müslüman olabilecek insanlara bu davranışıyla âdeta gizli mesajlar veriyor, onları İslâm’a ısındırıyordu. Nitekim bunun semeresi ileride bâriz bir şekilde görülmüştür.
Feth-i Mübîn: Kat Kat Artan Hidâyet Bereketi
Hudeybiye sulhunun şartlarına dış cepheden bakarak sevinen müşrikler, aslında farkında olmadan mü’minlerin önünü tıkayan engelleri kaldırmış, onları kendilerinden daha üstün bir mevkîye koymuşlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dışında hemen her sahâbînin de bu antlaşmayı kendi aleyhlerineymiş gibi görerek kabûle yanaşmamaları ise müşriklerin gözlerini bir kat daha perdelemiş, büyük bir muvaffakıyet kazanma edâsı ile şartları çekinmeden imzâlamışlardı. Ancak başlangıçta sırrı mü’minlere bile kapalı olan bu sulhun gerçek mâhiyeti, şartnâme uygulandıkça yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.
Bu sulhun sağlayacağı bereketi, tâ başından beri bilmekte olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye Muâhedesi’nin şartlarına son derece riâyet gösteriyor, ondaki açıklıklardan da istifâde etmekten geri kalmıyordu. Nitekim bâzı Mekkeli mü’min kadınların Medîne’ye sığınması üzerine müşriklerin vâkî olan isteklerini reddettiler. Çünkü muâhededeki madde, sâdece erkeklere şâmildi. Zâten Cenâb-ı Hak da kadınların teslîm edilmemesini emir buyurmaktaydı:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِهِنَّ فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَّهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَآتُوهُم مَّا أَنفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ أَن تَنكِحُوهُنَّ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَاسْأَلُوا مَا أَنفَقْتُمْ وَلْيَسْأَلُوا مَا أَنفَقُوا ذَلِكُمْ حُكْمُ اللَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“Ey îmân edenler! Mü’min kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihân edin! Allâh onların îmanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin! Bunlar, onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarf ettiklerini (mehirlerini) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları (ise) nikâhınızda tutmayın, sarf ettiğinizi isteyin! Onlar da sarf ettiklerini istesinler. Allâh’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allâh her şeyi bilendir, hikmet sâhibidir.”(el-Mümtehine, 10)217
Bu arada Ebû Basîr adında müslüman olmuş bir Mekkeli de Medîne’ye sığınmıştı. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şartnâmeye göre onu müşriklere teslîm etmek zorunda kaldı. Ebû Basîr de önce Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu hareketine bir mânâ veremeyerek:
“–Beni puta tapıcılığa mı döndürmek istiyorsunuz?” sözleriyle hayretini izhâr etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâkin bir şekilde onu tesellî buyurdu:
“–Ey Ebû Basîr! Biz ahdimizi bozamayız. Ama sen biraz sabret; Allâh Teâlâ, sana ve senin gibilere elbette bir selâmet yolu gösterecektir.”
Bu sözlerden sonra Ebû Basîr, sesini çıkarmayarak hükm-i Peygamberî’ye boyun büktü. Umum müslümanların durumunu düşünerek müşriklere teslîm oldu. Ancak o, Mekke’ye değil, ölüme götürülüyordu. Bunu bildiğinden kendisini götürenlere bir fırsatını bulup yolda hücûm ederek nefsini müdâfaa etti. Kendisini götüren iki kişiden Huneys’i öldürdü, diğerini elinden kaçırdı. Ebû Basîr Huneys’in elbisesini, eşyâsını ve kılıcını aldı, Allâh Rasûlü’ne getirdi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Bunların beşte birini ayır, kendin için al!” dedi. Efendimiz:
“–Ben bunun beşte birini aldığım zaman, onlarla yapmış olduğum muâhedeye riâyet etmemiş olurum. Fakat senin tutumun da öldürdüğün adamın eşyâsı da seni ilgilendirir.” buyurdu. (Vâkıdî, II, 626-627)
Kaçırdığı müşrik de gelmiş Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den yine kendisini istiyordu. Bu sefer Ebû Basîr:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Siz beni bunlara teslîm etmekle muâhedeye riâyet ettiniz. Ama ben nefsimi kurtardım.” dedi.
Ardından Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ifâdelerindeki hikmeti firâsetiyle anlayarak Medîne’den çıktı. Deniz kıyısında Mekke ile Şam arasında Îs denilen bir yere yerleşti. Kısa bir müddet sonra orası tarafsız bir bölge olarak bir ilticâ mekânı hâline geldi. Ebû Cendel’in de kurtulup sığındığı bu yerdeki müslümanların sayısı çok geçmeden üç yüze ulaştı. Mekkelilerin Şam ticâret yolu tehlikeye girdi. Bunun üzerine Mekkeli müşrikler, çâresiz kalarak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bu husustaki maddenin kaldırılmasını taleb ettiler. Yâni Mekke’den müslüman olup da kaçanların Medîne’ye kabûl olunmasını ricâ ettiler. Böylece müslümanlar için aleyhte olan bir madde, kısa zamanda mü’minlerin lehine dönmüş oldu.218
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Basîr cemaatine mektup gönderdi. Fakat Ebû Basîr ölmek üzere idi. Mektubu okudu ve o mektup elinde olduğu hâlde rûhunu teslîm etti. Ebû Cendel onu öldüğü yere defnetti ve kabrinin yanına bir mescid inşâ etti. Ebû Cendel, yanındaki müslümanlarla birlikte Medîne’ye geldi ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte pek çok cihâda katıldı.219
a
Hudeybiye’de tahakkuk eden bu sulh ortamı, İslâm teblîğinin hızlanması için bir dönüm noktası oldu. Zîrâ Allâh Teâlâ bunu “Feth-i Mübîn” olarak tavsîf etmektedir.220
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye’nin büyük bir fetih olduğunu bildirdiğinde ashâbdan biri:
“–Beytullâh’ı tavâftan alıkonulduk, kurbanlarımızın Harem’de kesilmesine mânî olundu. Müslüman olarak bize gelip sığınan iki kişiyi de Rasûlullâh geri verdi. Bu nasıl fetihtir?” diyerek söylendi.
Onun bu sözleri Efendimiz’e ulaşınca Rasûl-i Ekrem, bu müsâlahanın hangi yönden büyük bir fetih olduğunu şöyle îzah buyurdu:
“–Evet! Bu müsâlaha en büyük fetihtir. Müşrikler sizin, kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet ve selâmet içinde bulunmanızı istemiştir. Onlar şimdiye kadar istemedikleri, hoşlanmadıkları İslâm’ı, böylece sizlerden görecek ve öğrenecekler. Allâh sizi muzaffer kılacak, gittiğiniz yerden sâlimen ve kazançlı olarak döneceksiniz. Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.” (Halebî, II, 715)
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da Hudeybiye sulhu hakkındaki kanaatini şöyle ifâde etmiştir:
“İslâm’da Hudeybiye fethinden daha büyük bir fetih olmamıştır. Fakat halk, kısa ve dar görüşlü olduklarından bu antlaşmaya îtirâz etmişlerdir. İnsanlar, Allâh ile Peygamberi arasındaki işlerde acelecidirler. Allâh Teâlâ ise onlar gibi acele etmez, dilediği işi kıvamına gelip olgunlaşmadıkça yapmaz.” (Vâkıdî, II, 610; Halebî, II, 721)
Hudeybiye antlaşmasının ilk müsbet netîcesi İslâm’ın hızlı bir yayılma göstermesi oldu. Bu barış döneminde İslâm teblîğine yeni imkânlar ve yayılma sahaları açıldı. Bu sâyede müslümanlar, müşriklerle bir araya gelmeye, onlara Kur’ân-ı Kerîm okumaya ve İslâm hakkında açıktan açığa konuşmaya başlamışlardır. Müslümanlıklarını gizleyenler de artık inançlarını korkusuzca îlân edebiliyorlardı.221
Hâlbuki bundan önce, iki taraf birbiriyle bu kadar rahat görüşemiyordu. Barıştan sonra müşrikler Medîne’ye serbestçe geliyorlar, müslümanlar da Mekke’ye serbestçe gidiyorlardı. Oradaki âileleri, dostları ve diğer insanlarla görüşüp konuşma imkânı buluyorlardı. Peygamber Efendimiz’in hâl ve hareketleri, mûcizeleri, ahlâkı ve yolunun güzelliği hakkında müslümanların verdikleri bilgiler ve öğütler artık dinlenir olmuş, böylece müşriklerin kalbleri yumuşayıp İslâm’a meyletmeye başlamışlardı. Zâten çöllerde oturan Araplar da müslüman olmak için Kureyş müşriklerinin îmân etmelerini bekliyorlardı. Bu müddet içinde, müşriklerin ileri gelenlerinden Amr bin Âs, Hâlid bin Velîd ve Osmân bin Talha gibi kimseler dahî müslüman olmuşlardı.222
İslâm temsilcileri, emniyet içerisinde çeşitli bölgelere gitmişler, her vesîle ile insanlara İslâm’ı anlatma imkânı bulmuşlardı. Bu dönemde müslüman olanların sayısı kat kat arttı.
İmam Zührî, Hudeybiye Müsâlahası’nın netîcelerini, Allâh Rasûlü’nün bu husustaki hadîs-i şerîflerinden faydalanarak şu şekilde hulâsa eder:
“Daha önceleri müslümanlarla müşrikler, karşılaştıkları her yerde savaşmış ve çarpışmışlardı. Hudeybiye barışı olunca harp ve çarpışma sona erdi. İki taraf arasında güven ortamı teşekkül etti. Birbirleriyle görüşüp kaynaşma imkânı buldular. Hattâ muhtelif konularda yardımlaşmaya başladılar. Bu sırada kime İslâm’dan söz açılsa, biraz düşündükten sonra hakîkati kavrıyor ve hemen müslüman oluyordu. Öyle ki, Hudeybiye’den Mekke fethine kadarki iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, Hudeybiye’ye kadar geçen on dokuz senelik İslâmî dâvet netîcesinde müslüman olanların sayısından daha fazla olmuştu.”
İbn-i Hişâm, buna şu sözleri ilâve eder:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hudeybiye’ye giderken bin dört yüz kişiyle yola çıkmıştı. Bundan iki yıl sonra, Mekke’nin fethinde ise yanında on bin, diğer bir rivâyete göre yolda katılan iki bin kişi ile birlikte on iki bin müslüman bulunmaktaydı. Bu rakamlar, Zührî’nin tespitlerinin ne kadar isâbetli olduğunu göstermektedir.” (Heysemî, VI, 170; İbn-i Hişâm, III, 372)
HİCRETİN YEDİNCİ SENESİ Hükümdarları İslâm’a Dâvet
Bütün insanlığa gönderilmiş bir “Rasûl” olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye Muâhedesi’nden sonra, uzak-yakın ulaşabildiği bütün ülkeleri de İslâm’a dâvete başladı. Zîrâ ilâhî emir bu yönde idi:
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْض
“(Rasûlüm!) De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sâhibi olan Allâh’ın elçisiyim…” (el-A’râf, 158)
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ
“Ey Rasûl! Rabbinden Sana indirileni (bütün insanlara) teblîğ et! Eğer bunu yapmazsan, O’nun (Sana verdiği) peygamberlik vazîfesini yapmamış olursun! Allâh Sen’i insanlardan koruyacaktır…” (el-Mâide, 67)
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Biz Sen’i bütün insanlar için bir müjdeci ve Allâh’ın azâbıyla korkutucu olmak üzere gönderdik. Lâkin insanların pek çoğu bunu bilmezler.” (Sebe’, 28)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dünyâ devletlerini İslâm’a dâveti, yazılı mektuplar vâsıtasıyla oldu. Bu mektupların en meşhurları, altı veya sekiz tânedir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- her bir mektubu, güzîde sahâbîlerinden birine vererek yollamıştır. Fahr-i Kâinât Efendimiz hükümdarlara mektup yazdırmak istediğinde, ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Rasûlallâh! Onlar bir mektubu mühürlü olmadıkça okumazlar.” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, gümüşten bir yüzük yaptırdı. Üzerine üç satır hâlinde “Allâh-Rasûl-Muhammed” kelimelerini nakşettirdi ve bu yüzüğü mektuplarında mühür olarak kullandı.223
Yüzüğün üzerine “Muhammedün Rasûlullâh” terkibi nakşedilmiş oluyordu, ancak tâzîmen “Allâh” ism-i celâli en üstte, “Rasûl” arada ve “Muhammed” ismi de alt satırda yer alıyordu.
a
Ashâb-ı kirâmdan Dıhyetü’l-Kelbî -radıyallâhu anh-, Bizans imparatoru Herakliyüs’e Allâh Rasûlü’nün mektubunu götürdü. Persleri mağlûb eden Bizans imparatoru Herakliyüs, zafer dönüşü Sûriye’de bulunduğu sırada, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in İslâm’a dâvet eden mektubu eline ulaştı. Bu mektuba kızmaktan ziyâde, ona alâka duyan ve bilhassa bu teblîğin mâhiyetini merak eden Bizans imparatoru, bu konuda suâl sorabilmek için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hemşehrilerinden bâzılarının yanına getirilmesini emretti.
O sıralarda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en azılı düşmanlarından biri olan Ebû Süfyân da Mekkeli tâcirlerin başında Şam’a giden bir kâfilede bulunuyordu. O zaman Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Kureyş, mütâreke hâlindeydi. Herakliyüs’ün adamları onlara rastladılar ve kendilerini imparatorun huzûruna çıkardılar. Herakliyüs ve adamları, İlyâ’da, yâni Beytü’l-Makdis’te idi. Yanında Rumların ileri gelenlerinin bulunduğu bir sırada, Herakliyüs onları huzûruna kabûl etti ve bir tercüman getirilmesini emretti. Herakliyüs’ün emri üzerine, tercüman:
“–Peygamberim diyen bu zâta neseben en yakın olan hanginizdir?” diye sordu.
Ebû Süfyân:
“–En yakını benim!” dedi.
Bunun üzerine Herakliyüs:
“–Onu ve arkadaşlarını yanıma getirin! Yalnız, ben onunla konuşurken, arkadaşları yanında bulunsunlar!” dedi. Sonra tercümana dönüp dedi ki:
“–Bunlara söyle; ben O zât hakkında bu adama bâzı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse; «Yalan söylüyor!» desinler!”
Nitekim; “Vallâhî, arkadaşlarım yalan söylediğimi ötede beride söylerler diye utanmasaydım, O’nun hakkında yalan söylerdim!” diyen Ebû Süfyân, sonraki konuşmaları şöyle nakleder:
Bundan sonra Herakliyüs’ün bana sorduğu ilk suâl şu oldu:
“–İçinizde O’nun nesebi nasıldır?”
Ben:
“–O’nun içimizde nesebi pek büyüktür!” dedim.
“–Sizden, bu sözü (Peygamberlik iddiâsını) ondan evvel söylemiş hiç kimse var mıydı?” dedi.
“–Yoktu.” dedim.
“–Âbâ ve ecdâdı içinde hiç melik olan var mıydı?” dedi.
“–Hayır!” dedim.
“–O’na tâbî olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır?” dedi.
“–Alt tabakasıdır.” dedim.
“–O’na tâbî olanlar artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı?” dedi.
“–Artıyorlar…” dedim.
“–İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmemezlik edip de dîninden dönen var mı?” dedi.
“–Yoktur!” dedim.
“–Bu iddiâda bulunmazdan evvel, O’nu hiç yalancılıkla ithâm etmiş miydiniz?” dedi.
“–Hayır!” dedim.
“–Hiç sözünde durmadığı olur muydu?” dedi.
“–Hayır! Verdiği sözü tutar, ancak biz şimdi O’nunla bir müddet antlaşma hâlindeyiz. Bu müddet içerisinde ne yapacağını bilmiyoruz!” dedim. O’nu kötülemek için araya sokuşturacak bundan başka söz bulamadım!
“–O’nunla hiç savaştınız mı?” dedi.
“–Evet.” dedim.
“–Bu savaşlar nasıl sonuçlandı?” dedi.
“–Bâzen O bizi mağlûb eder, bâzen de biz O’nu!” dedim.
“–Peki, size neler emrediyor?” dedi.
“–Bize; «Yalnız Allâh’a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız; atalarınızın ibâdet ettiği putları terkediniz!» diyor. Namazı, doğruluğu, iffetli ve nâmuslu olmayı ve sıla-i rahmi emrediyor.” dedim.
Bunun üzerine Herakliyüs, tercümana dedi ki:
“–Ona söyle; O’nun nesebini sordum, içinizde soyunun pek yüce olduğunu söyledin. Peygamberler de zâten böyle, kavimlerinin soyluları içinden gönderilir.
İçinizden, O’ndan evvel bu iddiâda bulunmuş başka kimse var mıydı, diye sordum; hayır dedin. O’ndan önce bu iddiâda bulunmuş bir başka kimse olsaydı, onu örnek alıyor, derdim.
Âbâ ve ecdâdı içerisinde hiç melik olan var mıydı, diye sordum; hayır dedin. Eğer ecdâdından melik olan biri olsaydı, babasının mülkünü geri almaya çalışıyor, derdim.
Bu iddiâda bulunmadan önce, hiç O’nun yalan söylediğini gördünüz mü, diye sordum; hayır dedin. Ben bilirim ki, insanlara karşı yalan söylemeyen bir kimse, Allâh hakkında da yalan söylemez!
O’na tâbî olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır, diye sordum. Alt tabakası olduğunu söyledin. Zâten başlangıçta peygamberlere tâbî olanlar da bu tip kimselerdir.
O’na tâbî olanlar, artıyorlar mı, eksiliyorlar mı, diye sordum; artıyorlar dedin. Hak dinlerin bir husûsiyeti de tâbîlerinin artmasıdır.
İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmemezlik edip de dîninden dönen var mı, diye sordum; hayır dedin. Îman sâyesinde meydana gelen inşirâh da kalbe girip kökleşince böyle olur.
Hiç sözünde durmadığı oldu mu, diye sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyledir, sözlerinden dönmezler.
O’nunla hiç savaştınız mı, diye sordum. Savaştığınızı ve bâzen O’nun sizi yendiğini, bâzen de sizin O’nu mağlûb ettiğinizi söyledin. Zâten peygamberler de böyledir: İbtilâlara uğratılırlar, sonunda güzel âkıbet onların olur.
Size ne emrediyor, diye sordum. Yalnız Allâh’a ibâdet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettiğini, putlara tapmaktan nehyettiğini, kezâ namazı, doğruluğu, iffet ve nâmusu emrettiğini söyledin.
Eğer bu dediklerin doğru ise O zât, çok yakın bir zamanda şu ayaklarımın bastığı yerlere bile hâkim olacaktır. Zâten ben bu Peygamber’in zuhûr edeceğini bilirdim, fakat sizden olacağını tahmîn etmezdim. O’nun huzûruna varabileceğimi bilsem, kendisiyle görüşebilmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım.”
Ondan sonra Herakliyüs, Dıhye -radıyallâhu anh- aracılığıyla Busrâ emîrine gönderilen ve kendisine iletilen Hazret-i Peygamber’in mektubunu istedi. Mektubu getiren adam, onu Herakliyüs’e verdi. O da okudu. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den, Romalıların büyüğü Herakliyüs’e!..
Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun! Ben seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmete eresin ve Allâh da sana ecrini iki kat versin! Eğer kabûl etmezsen, (teb’an olan) çiftçilerin günâhı senin boynunadır.
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
«De ki: Ey kitâb ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze (Kelime-i Tevhîd’e) geliniz. Allâh’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allâh’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın! Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman; «Şâhid olun ki, biz müslümanlardanız!» deyiniz!» (Âl-i İmrân, 64)”
Ebû Süfyân der ki:
“Herakliyüs diyeceğini dedikten ve mektubun okunması sona erdikten sonra, bir gürültü aldı yürüdü; sesler yükseldi. Bunun üzerine bizi dışarı çıkardılar. Arkadaşlarıma dedim ki:
«–Ebû Kebşe’nin Oğlu’nun224 işi iyice büyüdü. Baksanıza Benî Asfar Melik’i (Herakliyüs) bile O’ndan korkuyor!..» İşte o zamandan beri, O’nun yakında başarıya ulaşacağına olan inancımı hiçbir zaman yitirmedim. Ve sonunda Allâh, bana da İslâm’ı nasîb etti…”
Herakliyüs, cemaatinin ileri gelenlerini huzûruna dâvet etti. Kendine âit sarayların birinde toplandılar. Onlara:
“–Ey Rum cemaati! Ebedî olarak kurtuluşunuza ve şu saltanatınızın bekâsına ne dersiniz?” dedi. (İslâm’a girmelerini teklif etti.) Bunun üzerine, hep birden vahşî eşekler gibi ürküp kapılara koştular. Ancak bütün kapıların kapatılmış olduğunu gördüler. Herakliyüs, çevresindeki devlet erkânının İslâm’a girmeye yanaşmadığını anlayınca onları geri çağırdı ve söylediği sözlerin hakîkatini değiştirerek:
“–Ben, Hristiyanlık’taki sebat ve kararlılığınızı görmek için sizi imtihân ettim. Sizde gördüğüm bu hâl hoşuma gitti!” dedi. Bunun üzerine, devlet erkânı ona secde ettiler ve ondan memnûn oldular. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1, 5-6, Îman 37, Şehâdât 28, Cihâd 102; Müslim, Cihâd 74; Ahmed, I, 262)
Bizans İmparatoru Herakliyüs, önüne kadar gelen İslâm nîmetini bizzat müşâhede edip tam da hakîkati kavramışken, dünyâ menfaatlerinin ağır basması netîcesinde bu büyük fırsatı teperek, ebedî bir devlet ve saâdeti ziyân etti.
a
İran Kisrâsı’na gönderilen mektubu da Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- götürdü. Ancak Kisrâ, Herakliyüs gibi davranmadı. Mektupta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in isminin kendi isminden evvel yazılmasına da kızarak o mübârek nâmeyi parça parça etti, elçiye ağır hakâretlerde bulundu.
Abdullâh -radıyallâhu anh-, Kisrâ ve adamlarına şöyle hitâb etti:
“–Ey Fars cemaati! Sizler peygambersiz, kitapsız ve yeryüzünün ancak elinizde bulunan bir kısmına hâkim olarak sayılı günlerinizi geçiriyor ve bir rüyâ hayâtı yaşıyorsunuz! Hâlbuki yeryüzünün hâkim olamadığınız kısmı daha fazladır.
Ey Kisrâ! Senden önce nice dünyâyı veya âhireti arzu eden hükümdarlar gelmiş ve hüküm sürmüşlerdir. Onlardan âhireti isteyenler, dünyâdan da nasiplerini almışlardır. Dünyâyı arzulayanlar ise âhiret nasiplerini yitirmişlerdir. Sana teklif ettiğimiz bu dîni küçümsüyorsun ama, vallâhi nerede olursan ol, küçümsediğin şey gelince ondan korkacak ve korunamayacaksın!”
Kisrâ da cevâben mülk ve saltanatın kendisine münhasır olduğunu, ne yenilgiye uğramaktan ne de kendisine bir ortak çıkmasından korkmadığını söyledi. (Süheylî, VI, 589-590) Ardından da adamlarına Abdullâh bin Huzâfe’nin dışarı çıkarılmasını emretti.
Abdullâh -radıyallâhu anh-, Kisrâ’nın huzûrundan çıkar-çıkmaz hayvanına binip Medîne’nin yolunu tuttu. Kendi kendine:
“Vallâhi, benim için iki yoldan (ölüm veya kurtuluş) hangisi olursa olsun gam çekmem. Rasûlullâh’ın mektubunu yerine ulaştırmış ve vazîfemi yapmış bulunuyorum.” dedi. (Ahmed, I, 305; İbn-i Sa’d, I, 260, IV, 189; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 263-6; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 140)
Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh-’ın kâbına varılmaz fazîletini ve îman cesâretini sergileyen nice ibretlerle dolu bir kıssası vardır:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hilâfeti döneminde Şam’ın Kayseriye taraflarında Rumlar üzerine bir İslâm ordusu gönderilmişti. Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- da orduda bulunuyordu. Rumlar onu esir ettiler. Krallarına götürdüler ve; “Bu, Muhammed’in ashâbındandır!” dediler.
Kral, Hazret-i Abdullâh’ı bir eve kapattırıp günlerce yemekten, içmekten alıkoyduktan sonra, ona bir miktar şarap ve domuz eti gönderdi. Üç gün gözlediler. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ne şaraba ne de domuz etine yaklaşmadı. Krala:
“–Onun iyice boynu büküldü. Oradan çıkarmazsanız muhakkak ölecek!” dediler.
Kral, onu getirterek:
“–Yemekten ve içmekten seni alıkoyan nedir?” diye sordu.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
“–Gerçi zarûret onlardan yemeyi ve içmeyi bana helâl kılmıştı ama ben seni, kendime ve İslâm’a güldürmek istemedim!” dedi.
Kral onun bu vakur tavrı karşısında:
“–Sen hristiyan olsan da mülkümün yarısını sana versem, seni mülk ve saltanatıma ortak yapsam, kızımı da seninle evlendirsem olmaz mı?” dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
“–Sen bana, Muhammed -aleyhisselâm-’ın dîninden göz açıp kapayıncaya kadar dönmek üzere mülkünün tamâmını ve bütün Arapların mülklerini versen, bunu aslâ yapmam.” dedi.
Kral:
“–Öyleyse seni öldürürüm.” dedi.
Hazret-i Abdullâh:
“–O da senin bileceğin bir şey!” dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh- çarmıha gerildi. Okçular önce ona isâbet etmeyecek şekilde, korkutmak için ok attılar. Daha sonra kendisine tekrar Hristiyanlık teklif edildi. O mübârek sahâbî en ufak bir temâyül bile göstermedi.
Kral:
“–Ya hristiyan olursun ya da seni kaynar kazanın içine atarım.” dedi. Kabûl etmeyince bakırdan bir kazan getirildi, içine zeytin yağı veya su konularak kaynatıldı. Kral, müslümanlardan bir esir getirtti. Hristiyan olmasını teklif etti. Esir, bu teklifi kabûl etmeyince kazanın içine atılmasını emretti. Esir müslüman kazana atıldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ona bakıyordu. Etleri bir anda kemiklerinden soyulup dökülüverdi.
Kral, Abdullâh -radıyallâhu anh-’a tekrar Hristiyanlığı teklif etti. Kabûl etmeyince onun da kazana atılmasını emretti. Hazret-i Abdullâh kazana atılırken ağladı. Kral, onun fikir değiştirdiğini zannederek Abdullâh -radıyallâhu anh-’ı yanına getirtti ve tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Şiddetle reddettiğini görünce hayret ederek:
“–Öyleyse niçin ağladın?” diye sordu.
Hazret-i Abdullâh bin Huzâfe -radıyallâhu anh- şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Zannetme ki senin bana yapmak istediğinden korkarak ağladım! Ben, Allâh yolunda verebileceğim bir tek canım olduğu için ağladım. Kendi kendime; «Sen şimdi tek can taşıyorsun, şu kazana atılacak, Allâh yolunda bir anda ölüp gideceksin. Hâlbuki ben vücûdumdaki kıllar sayısınca canım olmasını ve her biri için bu işkencenin Allâh yolunda bana tekrar tekrar yapılmasını ne kadar arzu ederdim.» dedim.”
Hazret-i Abdullâh’ın îman celâdet ve asâletiyle sergilediği bu müthiş tavır, kralın çok hoşuna gitti ve kral onu serbest bırakmak istedi.
“–Başımı öp de seni serbest bırakayım.” dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
“–Benimle birlikte bütün müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?” dedi.
“–Evet bırakırım.” dedi. O zaman:
“–İşte şimdi olur.” dedi.
Hazret-i Abdullâh -radıyallâhu anh- der ki:
“Kendi kendime; «Hem canımı hem de müslüman esirlerin canını kurtarmak için Allâh düşmanlarından bir düşmanın başını öpmemde ne mahzur olacak ki? Öp gitsin!» dedim.”
O gün seksen müslüman serbest bırakıldı. Hazret-i Ömer’in yanına geldiklerinde durumu ona anlattılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Abdullâh bin Huzâfe’nin başını öpmek, her müslümana düşen bir vazîfedir! Bunu yerine getirmeye ilk önce ben başlıyorum.” dedi. Kalkıp onun yanına gitti ve başını öptü. (İbn-i Esîr,Üsdü’l-Gâbe, III, 212-213; Zehebî, Siyer, II, 14-15)
İşte bu mübârek sahâbî, Allâh Rasûlü’nün İslâm’a dâvet mektûbunu İran Kisrâ’sına götürme şerefine nâil olmuş, hükümdârın bir işâretini bekleyen cellâtların önünde büyük bir îman cesâreti sergileyerek Kisrâ ve adamlarına İslâm’ı teblîğ etmişti.
Kisrâ’nın, mektûbu yırttığını ve İslâm dâvetine karşı menfî bir tavır takındığını öğrenen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh’ım! Sen de onun mülkünü öylece parça parça et!” buyurdu. (Buhârî, İlim, 7; İbn-i Esîr,Üsdü’l-Gâbe, III, 212)
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu mûcizesi, “Hulefâ-i Râşidîn” devrinde gerçekleşti ve Kisrâ’nın toprakları tamâmen müslümanların eline geçti.
Kisrâ, Yemen vâlisi Bâzân’a bir yazı göndererek Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı kendisine getirtmesini istedi. Bâzân’ın elçileri Allâh Rasûlü’ne geldiler. Durumu bildirip bir mektup verdiler. Âlemlerin Efendisi mektubu okuyunca gülümsedi. Elçileri İslâm’a dâvet etti. Bâzân’ın elçileri Peygamber Efendimiz’e:
“–Eğer bizimle gelmeyeceksen, vâli Bâzân’ın mektubuna cevap yaz!” dediler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın vahyi üzerine onlara şöyle dedi:
“–Allâh Teâlâ, Kisrâ’ya oğlu Şîreveyh’i musallat etti. Şîreveyh onu filân ayda, filân gecede ve gecenin de filân filân saatleri geçince öldürdü!”
Elçiler şaşırdılar ve:
“–Biz Sen’den işittiğimiz bu sözü yazıp vâliye haber verelim mi?” dediler.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Evet! Benden işittiklerinizi ona haber veriniz! Hem de ona deyiniz ki: «Benim dînim ve hâkimiyetim, Kisrâ’nın mülk ve saltanatının ulaştığı yerlere kadar ulaşacak, atların ve develerin ayak basacakları en uzak yerlere kadar uzanacaktır!» Ona şunu da bildiriniz: «Eğer sen müslüman olursan, idâren altında bulunan yerleri sana vereceğim! Seni, Ebnâlardan, yâni Yemen’deki Farslılar’dan olan kavmine hükümdar yapacağım!»” buyurdu.
Bâzân, bunları haber alınca:
“–Vallâhi, onun sözü hükümdar sözü değildir! Ben öyle sanıyorum ki bu zât, dediği gibi bir peygamberdir! Kendisinin Kisrâ hakkında söylemiş olduğu sözün netîcesini bekleyelim. Eğer bu husustaki sözü doğru çıkarsa, o gerçekten Allâh tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer söylediği doğru çıkmazsa, o zaman hakkında gereğini düşünürüz!” dedi. Elçilere dönerek:
“–Siz onu nasıl buldunuz?” diye sordu.
“–Biz, O’ndan daha heybetli ve mütevâzî, O’nun kadar hiçbir şeyden korkmayan, muhâfızları bulunmayan ve insanlar arasında yaya yürüyen bir hükümdar görmedik! Ashâbı, O’nun yanında seslerini yükseltmiyor, kısık sesle konuşuyorlar…” diye gördüklerini hayran hayran anlatmaya başladılar.
Şîreveyh’in babasını öldürdüğüne dâir mektubu gelince baktılar ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bildirdiği vakit, dakîkası dakîkasına tutuyordu. Vâli Bâzân, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında:
“–Bu zât muhakkak Allâh tarafından insanlara gönderilmiş bir peygamberdir!” diyerek müslüman oldu. Aslen Farslı olup Yemen’de oturan Ebnâlar da müslüman oldular. (İbn-i Sa’d, I, 260; Ebû Nuaym, Delâil, II, 349-350; Diyârbekrî, II, 35-37)
a
Allâh Rasûlü’nün dâvet mektubunu ve onu getiren Peygamber elçisini en iyi karşılayan, Habeş Necâşî’si oldu. Amr bin Ümeyye -radıyallâhu anh- vâsıtasıyla Necâşî’ye ulaşan mektupta İslâm’a dâvetle birlikte Hazret-i Meryem ve Hazret-i Îsâ hakkında da kısa bir mâlumat bulunmaktaydı. İslâm’ı daha önce Habeşistan’a hicret etmiş bulunan müslümanlardan az-çok öğrenmiş olup bu hususta baştan beri müsbet bir tavır sergileyen Necâşî, bu dâvet mektubuyla îmân ufuklarına kanat açtı. O sırada yanında bulunan Ebû Tâlib’in büyük oğlu Hazret-i Câfer’in huzûrunda kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu. Sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in arzusu sebebiyle oradaki muhâcirleri de iki gemiye bindirerek gönderdi. Ayrıca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, îmân ettiğini bildiren bir mektup yolladı. Mektup şöyledir:
“Allâh’ın Rasûlü Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Necâşî tarafından.
Yâ Rasûlallâh! Selâm Sana olsun, Allâh’ın rahmet ve bereketi de üzerine olsun! Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allâh, beni İslâm’a hidâyet etti.
Yâ Rasûlallâh! Hazret-i Îsâ’nın durumunu zikrettiğiniz mektubunuz bana ulaştı. Yerin ve göğün Rabbine yemin ederim ki, Hazret-i Îsâ da kendi hakkında zikrettiğiniz şeylerden fazla bir şey söylememiştir. O’nun teblîğâtı da hep buyurduğunuz gibidir. Bize teblîğe memur olduğunuz İslâm’ın esaslarını öğrendik. Amcanın oğlu (Câfer-i Tayyâr) ile diyârımıza hicret eden ashâbını misâfir ettik. Ben şehâdet ederim ki, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün. Sözünde sâdıksın. Haksın ve musaddaksın (tasdîk edilmişsin).
Yâ Rasûlallâh! Ben Sana, Sen’in temsilcin olan amcaoğlunun vâsıtasıyla bey’at ettim. Onun önünde Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a teslîm oldum. Sana, oğlum Erhâ’yı gönderiyorum. Sâdece kendime mâlikim, eğer Sana gelmemi istersen ey Allâh’ın Rasûlü, hemen gelirim. Ben şehâdet ederim ki, söylediklerin haktır. Ey Allâh’ın Rasûlü, Sana selâm olsun!..” (İbn-i Sa’d, I, 259; İbn-i Kayyım, III, 689; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 100, 104-105)
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine birgün:
“–Ey insanlar! Ecir ve sevâbını Allâh’tan bekleyerek şu mektubu İskenderiye Mukavkısı’na225hanginiz götürür?” diye sorunca, Hâtıb bin Ebî Beltaa -radıyallâhu anh- fırlayıp kalktı ve Efendimiz’in huzûruna vardı:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben götürürüm.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Hâtıb! Allâh bu vazîfeyi senin hakkında mübârek kılsın!” buyurdu.
Hâtıb -radıyallâhu anh-, Efendimiz’in mektubunu İskenderiye Mukavkısı’na götürdü. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den, Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs’a. Hidâyete uyan, doğru yolu tutanlara selâm olsun.
Seni İslâm’a dâvet ediyorum. Müslüman ol, selâmeti bul da Allâh sana ecir ve mükâfâtını iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabûl etmezsen Kıbtîlerin günâhı senin boynuna olur.
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
«De ki: Ey kitâb ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze (Kelime-i Tevhîd’e) geliniz. Allâh’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allâh’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın! Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman; «Şâhid olun ki biz müslümanlardanız!» deyiniz!» (Âl-i İmrân, 64)”
Peygamber Efendimiz’in mektubu okununca Mukavkıs, Hâtıb -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp din adamlarını da topladı. Hâdisenin devâmını Hâtıb -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:
Mukavkıs bana:
“–Anlamak istediğim bâzı şeyleri sana soracak ve seninle konuşacağım.” dedi.
Kendisine:
“–Buyrunuz, konuşalım.” dedim.
Mukavkıs:
“–Senin Efendin peygamber değil midir?” diye sordu.
“–Evet, O, Allâh’ın Rasûlü’dür.” dedim.
“–O gerçekten böyle bir peygamber ise kendisini öz yurdundan çıkarıp başka bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde niçin Allâh’a duâ etmedi?” diye sorunca, ona:
“–Sen, Îsâ bin Meryem’in Allâh’ın bir peygamberi olduğuna şehâdet edersin değil mi? O gerçekten peygamber olduğuna göre, kavmi onu yakalayıp asmak istedikleri zaman, kendisini dünyâ semâsına kaldırıp yükselteceğine, kavmini helâk etmesi için Allâh’a duâ etse olmaz mıydı?” dedim.
Mukavkıs söyleyecek söz bulamadı. Bir müddet sustuktan sonra:
“–Sözünü tekrarla!” dedi. Tekrarladım. Mukavkıs yine sustu. Sonra da:
“–Güzel söyledin. Sen bir hakîmsin, yerli yerince konuşuyorsun ve hakîm olanın da yanından geliyorsun.” dedi.
Ben de bunun ardından Mukavkıs’a:
“–Senden önce burada bir adam, kendisinin en yüce ilâh olduğunu iddiâ etmişti. Allâh Teâlâ o Firavun’u dünyâ ve âhiret azâbıyla yakalayıp cezâlandırdı. Sen, kendinden öncekilerden ibret al da başkalarına ibret olma!”226 dedim.
Mukavkıs:
“–Bizim bir dînimiz vardır, daha hayırlısını görmedikçe onu bırakmayız!” dedi.
Ben de:
“–İslâm, senin bağlı bulunduğun dinden kesinlikle daha üstündür! Biz seni, Allâh Teâlâ’nın insanlara dîn olarak seçtiği İslâm’a dâvet ediyoruz. Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâdece seni değil bütün insanları dâvet ediyor. Onlardan kendisine karşı en katı ve kaba davrananlar Kureyşliler oldu. O’na karşı en çok düşmanlığı da yahûdîler yaptılar. İnsanlardan en çok yakınlık gösterenler ise hristiyanlar oldu. Hazret-i Mûsâ, nasıl ki Hazret-i Îsâ’yı müjdelemiş ise, o da Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı müjdelemiştir. Bizim seni Kur’ân’a dâvetimiz, senin Tevrât’a bağlı olanları İncîl’e dâvetin gibidir. Her insan kendi zamânında gelen peygambere ümmet olmak durumundadır. Sen de Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın dönemine yetişenlerdensin. Dolayısıyla biz seni İslâm’a dâvet etmekle Îsâ -aleyhisselâm-’ın dîninden uzaklaştırmış olmuyoruz. Bilâkis onun risâletine uygun amel etmeni teklif etmiş oluyoruz.” dedim.
Mukavkıs:
“–Ben bu peygamberin dînini inceledim. Gördüm ki, onda ne dünyâdan el etek çekilmesi emrediliyor ne de mergûb ve makbûl şeyler yasaklanıyor. O ne yolunu şaşırmış bir sihirbaz ne de gâipten haber aldığını iddiâ eden bir yalancıdır. Bilâkis kendisinde gâibi keşfedip haber vermek gibi peygamberlik alâmetleri vardır. Buna rağmen biraz daha düşünmek isterim.” dedi.
Daha sonra da Peygamber Efendimiz’in mektubuna şöyle bir cevap yazdırdı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm.
Muhammed bin Abdullâh’a, Mukavkıs’tan.
Sana selâm olsun! Mektubunu okudum. Zikrettiğin ve beni dâvet ettiğin şeyleri anladım. Bir peygamber daha geleceğini biliyor, fakat onun Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Elçini ağırladım. Sana Kıbtîler katında mevkîleri yüksek iki câriye ile elbiseler gönderiyorum. Binmen için Sana bir de katır hediye ediyorum. Sana selâm olsun!”
Mukavkıs, ne bundan fazla bir şey yaptı ne de müslüman oldu. Bana da: “Sakın hâ! Kıbtîler senin ağzından tek bir kelime bile işitmesinler!” diye tembihte bulundu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 266-267; İbn-i Sa’d, I, 260-261; İbn-i Hacer, el-İsâbe, III, 530-531)
Görüldüğü gibi Mukavkıs, Allâh Rasûlü’nün dâvetini hoş karşıladı. O, son bir peygamber daha çıkacağını biliyordu, fakat onun Şam mevkiinden zuhûr edeceğini zannediyordu. Bu zan, kendisinin hakîkate tâbî olmasına perde oldu ve Mukavkıs, îmân edemedi. Ancak mektubu getiren Hâtıb ile çeşitli hediyeler, bir binek ve iki de câriye (Hazret-i Mâriye ile kardeşi Sîrin’i) gönderdi.
Hâtıb -radıyallâhu anh-, yolda bu iki kardeşe İslâm’ı anlattı ve onları müslüman olmaya teşvîk etti. Onlar da îmân ile şereflendiler.227 Böylece daha Medîne’ye varmadan ebedî hakîkati idrâk ettiler.
Hâtıb -radıyallâhu anh-, Mukavkıs’ın sözlerini bildirdiğinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Yaramaz adam, saltanatına kıyamadı! Esirgediği saltanatı ise kendisinde kalmayacaktır!”buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 260-261; Diyârbekrî, II, 38)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, câriye Sîrin’i Hassân bin Sâbit’e, Hazret-i Mâriye’yi de kendisine nikâhlamıştır ki, oğlu İbrâhîm bu hanımındandır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in murâd-ı ilâhî ile gerçekleştirdiği bu evliliğin de birçok siyâsî fâideleri görülmüştür. Nitekim bu durum, Mısırlılar üzerinde çok müsbet bir tesir bırakmış, sonraki yıllarda yapılan İslâm-Bizans savaşlarında, Mısırlılar Bizanslılar’ı yalnız bırakarak İslâm ordusunun zafere daha emîn bir şekilde yürümesine vesîle olmuşlardır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, akrabâya muâmelenin güzel bir misâlini sergileyerek ashâbına şöyle buyurmuştur:
“Siz kırât denen bir ölçü biriminin kullanıldığı Mısır’ı fethedeceksiniz. Oranın halkına iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zîrâ onlarla bir neseb, bir de sıhriyet akrabâlığımız vardır.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 226-227)
Mâlum olduğu üzere, Allâh Rasûlü’nün nesebi Hazret-i İsmâîl’e dayanmaktadır. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Hâcer Mısırlı olduğu için Âlemlerin Efendisi Mısırlıları akrabâ saymaktadır. Sıhriyet ise Mâriye vâlidemizden gelmektedir.228
a
Sûriye Gassânî Arapları’nın başkanı olan Hâris ise, Şucâ’ bin Vehb -radıyallâhu anh-’ın getirdiği Peygamber mektubuna karşı küstah bir tavır takındı. Hattâ müslümanların üzerine yürümek için Bizans imparatorundan izin istedi. Fakat imparator bunu reddetti.229
Selît bin Umeyr -radıyallâhu anh-’ın Peygamber mektubunu götürdüğü Yemâme Meliki Hevze de ilâhî dâveti kabûl etmedi. Kısa bir müddet sonra da bu gaflet içinde ölüp gitti.230
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gönderdiği elçilere dikkat etmeleri gereken hususlara dâir mühim tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ Allâh Rasûlü, Himyer’de bulunan bâzı kimselere bir mektup yazmıştı. Mektubu Hazret-i Iyâş -radıyallâhu anh- ile gönderirken ona şu tavsiyelerde bulundu:
“Oraya vardığın zaman geceleyin girme, sabah olmasını bekle. Sonra en güzel şekilde abdestini al, iki rekât namaz kıl. Seni muvaffak kılması ve hüsn-i kabûl görmen için Allâh Teâlâ’ya duâ et. Daha sonra güzelce hazırlık yap, mektubumu sağ eline al ve onu sağ elinle onların sağ eline ver. Böyle yaparsan onlar seni kabûl edeceklerdir…”
Iyâş -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in emrettiği gibi yaptım, İslâm’ı kabûl ettiler. Daha sonraki hâdiseler de Allâh Rasûlü’nün bildirdiği gibi tahakkuk etti.” (İbn-i Sa’d, I, 282-283)
Bu dâvetler, Medîne’den bütün cihânı kucaklamaya doğru İslâm’ın ilk adımları olmuştu. Bunun yanında Arap Yarımadası’nda canlanan İslâm, her geçen gün yayılmaya devâm etti. Zîrâ büyük zaferlerin sağlam temelleri, bizzat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek elleriyle atılmaktaydı.
Yahûdîlerin Peygamber Efendimiz’e Sihir Yapmaları
Yahûdîlerin ileri gelenleri, müslüman olduğunu açıkladığı hâlde münâfıklık yapan ve sihirbazlıkta çok mahâretli olan yahûdî Lebid bin A’sam’a:
“–Sen bizim en bilgili sihirbazımızsın! Muhammed erkeklerimizi ve kadınlarımızı sihirledi. Biz ona karşı hiçbir şey yapamadık. Sen onun bize neler yaptığını, dînimize nasıl aykırı davrandığını, bizden kimleri öldürdüğünü veya sürgün ettiğini gördün. Biz, bütün yaptıklarına karşı O’nu sihirleyip cezâlandırmak üzere seni vazîfelendiriyoruz!” dediler ve Varlık Nûru’na sihir yapması için de üç dinar (altın) verdiler.
Lebid, Peygamber Efendimiz’in saçlarından birkaç tel elde etme yolları aramaya başladı. İstediğini elde edince, ona birtakım düğümler attı ve üfledi. Bu düğümlenmiş ve üflenmiş saçları erkek hurmanın kurumuş çiçek kapcığının içine koydu. Sonra, onu götürüp bir kuyunun içindeki basamak taşının altına yerleştirdi. Lebid sihir yaptıktan sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hastalandı. Gözlerinin feri de azaldı. Hastalığı günlerce sürdü. Yemeden-içmeden kesildi.
Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne, bu sihrin kim tarafından, nasıl yapıldığını ve nereye gizlendiğini gösterdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Ali ile Ammar’ı Zervan kuyusuna gönderdi. Kuyunun suyu kınaya boyanmış, yanındaki hurma ağaçlarının başları da şeytan başı gibi olmuştu. Hazret-i Ali ile Ammar, kuyunun suyunu çekip boşalttılar, içindeki basamak taşını kaldırdılar ve sihri buldular.
Bu esnâda Cebrâîl -aleyhisselâm- Felak ve Nâs sûrelerini getirdi. Her bir âyeti okudukça bir düğüm çözülüyordu. En son düğüm çözüldüğü zaman, Peygamber Efendimiz, bağdan kurtulmuş gibi açılıverdi. Yemek yemeye, su içmeye başladı. Allâh Rasûlü Zervan kuyusunu kapattırdı. Sihir yapan yahûdî Lebid’in de ne yüzünü gördü ne de bu suçunu anıp başına kaktı. Hayâtına kastetmiş bulunan Lebid’i ve onun mensûb olduğu Benî Zurayk yahûdîlerinden hiç kimseyi de öldürtmedi.231
Hazret-i Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün:
“–Yedi helâk edici şeyden kaçının!” buyurdu.
Sahâbîler:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Allâh’a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allâh’ın (dokunulmasını) haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, nâmuslu ve mâsum kadınlara zinâ isnâd etmektir.” buyurdu. (Buhârî, Vasâyâ, 23; Müslim, Îman, 145)
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, diğer hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Kim bir düğüm atar, sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer…”(Nesâî, Tahrîm, 19)
“Kim, çalıntı veya yitik bir malın yerini haber veren kimseye (arrâfa)232 gidip ondan bir şey sorar, söylediğini de tasdîk ederse, o kişinin kırk gün hiçbir namazı kabûl olunmaz.” (Müslim, Selâm, 125)
Hâin ve Fesatçı Yahûdîye Son Darbe:HAYBER’İN FETHİ (Safer-Rabîulevvel 7 / Haziran-Temmuz 628)
HAYBER’İN FETHİ (Safer-Rabîulevvel 7 / Haziran-Temmuz 628)
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslâm cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münâfıkların bu tavrına Hayber yahûdîleri de katılmıştı. Bir müddet sonra da, daha önce sürgün edilen yahûdî kabîlelerinden aralarına sığınmış olanların körüklemesiyle Hayber’de büyük bir fesat ocağı tutuştu. Yahûdîler, Gatafân kabîlesine birlikte hareket etmeleri karşılığında bir yıllık mahsullerinin yarısını vermeyi taahhüd ettiler. Onlara Gatafân kabîlesi de dâhil olunca, hep birlikte kötü niyetlerini fiile dökmek için harekete geçtiler. Medîne’ye bir ordu göndermeyi plânladılar.233
Yahûdîlerin bu tavrı üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbından Abdullâh bin Revâha’yı barış için Hayber’e gönderdi. Ancak gelen red cevâbı karşısında, ashâbına Hayber Gazâsı’na çıkılacağını îlân ederek:
“–Bizimle ancak cihâdı isteyenler gelsin!..” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 92, 106)
Çünkü harp, kaçınılmaz olmuştu. Diğer taraftan Medîne, Hayber’le Mekke arasında idi. Dolayısıyla ne zaman müşriklerle bir harp yapılsa, Hayber, müslümanların arkasında büyük bir tehlike arz ediyordu.
Emr-i Peygamberî’yi duyan ashâb-ı kirâm, seve seve gazâ dâvetine icâbet etti. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir taraftan ashâbını cihâda çağırırken, diğer taraftan da Hudeybiye’de bulunmayanları orduya kabûl etmedi. Çünkü daha önceki harplerde aralarına ganîmet maksadıyla sızan münâfıkların en zor anlarda yaptıkları ihânetler, îmân ordusu için çok yıpratıcı olmuştu. Şimdi de aynı kimseler, zengin yahûdîlerin göz kamaştıran servetlerinden pay alabilmek düşüncesiyle harbe iştirâk etmek istiyorlardı. Bunun için Hudeybiye’de bulunanların dışındakilerden sâdır olan harbe iştirâk talebi, geri çevrildi. Zâten Cenâb-ı Hakk’ın emri de bu istikâmette idi:
قُل لَّن تَتَّبِعُونَا
“…(Ey Rasûlüm! Onlara) de ki: Siz aslâ bizim peşimize düşmeyeceksiniz!..” (el-Fetih, 15)
Müslümanların Hayber’e gitmek üzere hazırlanmaları, Peygamber Efendimiz’le antlaşmalı bulunan Medîne yahûdîlerini çok kaygılandırdı ve harekete geçirdi. Bunlar, Efendimiz’in Kaynukâ, Nadîr ve Kurayza yahûdîlerini mağlûb ettiği gibi Hayber yahûdîlerini de mağlûb edeceğini anladılar. O esnâda, müslümanlarda az veya çok bir alacağı olup da onu almak için mü’minlerin yakasına yapışmayan hiçbir yahûdî kalmadı. Aşağıdaki hâdise bu durumu açıkça ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kul hakkı mevzuunda ne kadar titiz olduğunu da göstermektedir:
Yahûdî Ebû Şahm’ın, Abdullâh bin Ebî Hadred -radıyallâhu anh-’ta beş dirhem alacağı vardı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, âilesi için bu yahûdîden arpa satın almıştı. Ebû Şahm yakasına sarılınca o:
“–Bana biraz mühlet ver. İnşâallâh borcumu ödeyeceğim. Çünkü Allâh Teâlâ, Peygamberi’ne Hayber ganîmetini va’detti. Ey Ebû Şahm! Biz Hicaz’ın yiyecek ve servet bakımından en zengin şehrine gidiyoruz.” dedi.
Yahûdî Ebû Şahm’ın kıskançlığı ve azgınlığı daha da kabardı:
“–Sen Hayber yahûdîlerini önceden savaştığınız Araplar gibi mi sanıyorsun? Tevrât üzerine yemin ederim ki, orada on bin savaşçı vardır.” dedi.
Abdullâh:
“–Ey Allâh’ın düşmanı! Sen bizim himâyemiz altında bulunuyorsun. Vallâhi, seni Rasûlullâh’ın huzûruna çıkaracağım!” dedi ve onu tutup Allâh Rasûlü’nün huzûruna getirdi:
“–Yâ Rasûlallâh! Bu yahûdî ne söylüyor dinle!” diyerek Ebû Şahm’ın söylediklerini haber verdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sustu, hiçbir şey söylemedi. Yalnız dudaklarının kımıldadığı görüldü. Fakat ne söylediği işitilemedi.
Yahûdî:
“–Ey Ebu’l-Kâsım! Bu bana haksızlık etti, borcunu ödemedi.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Abdullâh’a:
“–Ver şunun hakkını!” buyurdu.
Abdullâh, fakir olduğunu, Hayber ganîmetiyle borcunu ödeyeceğini bildirdiyse de, Varlık Nûru Efendimiz aynı ifâdelerini iki defâ daha tekrarladı. Bunun üzerine Abdullâh -radıyallâhu anh- kalkıp çarşıya gitti. Sırtındaki ridâsını çıkardı, sarığına büründü ve yahûdîye:
“–Şu elbisemi benden satın al!” dedi.
Yahûdî onu dört dirheme satın aldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, kalan borcunu da bulup ödedi. (Ahmed, III, 423; Vâkıdî, II, 634-635)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ordusuyla hareket ettiğinde, her harpte olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’a şu duâ ile ilticâ ediyordu:
“Ey yedi kat göklerin ve altındakilerin, yedi kat yerlerin ve içindekilerin, şeytanların ve sapıttıklarının, rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allâh’ım! Biz Sen’den bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin hayrını istiyoruz! Bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin şerrinden de Sana sığınıyoruz!”234 (İbn-i Hişâm, III, 379; Vâkıdî, II, 642)
Yolda giderken müslümanlar yüksek sesle; “Allâhu ekber! Allâhu ekber! Lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” diyerek hep birden tekbîr getirmeye başladılar. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Nefislerinize karşı merhametli olun! Zîrâ sizler, sağır birisine hitâb etmiyorsunuz, muhâtabınız gâip de değildir. Siz, gören, işiten, (nerede olursanız olun) sizinle olan bir Zât’a, Allâh’a hitâb ediyorsunuz. Duâ ettiğiniz Zât, her birinize, bineğinin boynundan daha yakındır.” (Buhârî, Deavât 50, 67; Müslim, Zikr, 44)
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Hayber’e gece vakti geldi ve orada bekledi. Çünkü Varlık Nûru Efendimiz, gece vakti düşmana baskın yapmaz, sabahı beklerdi. Sabah olunca yahûdîler kazma, kürek ve zembilleriyle dışarı çıktılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görünce:
“–Muhammed, vallâhi Muhammed ve ordusu!” diye bağrışarak kalelerine girdiler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâhu ekber, Allâhu ekber! Harâb olup gitti Hayber! Biz, düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hâli yaman olur!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 38; İbn-i Hişâm, III, 380)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, karargâhını Gatafân ile Hayber arasında bulunan Recî’de kurdu. Böylece iki müttefiğin birbirlerine yardım için birleşmelerini engellemiş oldu. Nitekim Hayber yahûdîlerinin yardım istemesi üzerine harekete geçen Gatafânlılar, önlerinin kesilmiş olduğunu görünce korkarak geri döndüler. Böylece harbe tek başlarına girmek zorunda kalan Hayber yahûdîleri de kalelerine kapanarak savaşmak zorunda kaldılar.
Kuşatma esnâsında bir fitneci, yahûdîleri savaşa kışkırtmak için yalan-yanlış şeyler söylemişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Yahûdîlere bir şeytan gelmiş de; «Muhammed ancak mallarınızı ele geçirmek için sizinle çarpışıyor!» demiş. Onlara; «Lâ ilâhe illâllâh deyiniz, bununla mallarınızı ve kanlarınızı koruyunuz. Âhiretteki hesâbınız ise Allâh’a âittir!» diye sesleniniz.” buyurdu.
Yahûdîlere bu şekilde seslenildi. Onlar ise:
“Mûsâ’nın aramızdaki kitâbı Tevrât’a yemin olsun ki, biz ne istediğiniz şeyi yaparız ne de dînimizi bırakırız!” diye karşılık verdiler. (Vâkıdî, II, 653)
Kuşatma günlerce sürdü. Müslümanların erzakları tükenmek üzere idi. Muhârebe şartları iyice güçleşmişti. Müslümanlardan şehîd olanlar, yaralananlar oluyor, pek çok sıkıntılara mâruz kalıyorlardı. Ancak Allâh Rasûlü her fırsatta insanları İslâm’a ve Allâh’a dâvet etmekten geri durmuyordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İslâm’a dâvet husûsunda kimseyi küçük ve hakir görmezdi. Nitekim Hayber Fethi esnâsında bunun bir misâli yaşanmış, Allâh Rasûlü, bir yahûdînin koyunlarını güden köleye bile İslâm’ı uzun uzun anlatmış ve kölenin hidâyetine vesîle olmuştu.235 Hâdise şöyle cereyân etti:
Yahûdî ileri gelenlerinden birinin koyunlarına çobanlık yaparak geçimini sağlayan Yesâr, bir sabah kale dışında koyunları güderken, Peygamber Efendimiz’le karşılaşmıştı. Bir müddet sohbet ettikten sonra Yesâr İslâm’ı kabûl etti. Allâh Rasûlü onun ismini Eslem yaptı. Daha sonra çoban, elindeki koyunları ne yapması gerektiğini Peygamber Efendimiz’e sordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Onları geri çevir ve kovala! Şüphen olmasın ki, hepsi de sâhiplerine döneceklerdir.” buyurdu. Eslem bir avuç çakıl alarak koyunlara doğru attı ve:
“–Sâhibinize dönün! Vallâhi bundan sonra ebediyyen sizinle berâber olmayacağım.” dedi. Koyunlar topluca gittiler, sanki onları sevk eden birisi varmış gibi kaleye girdiler. Çoban da müslümanlarla birlikte savaşmak için kaleye doğru ilerledi.236
Müslüman olur olmaz hemen cihâda iştirâk eden Eslem -radıyallâhu anh-, bir müddet sonra şehîd oldu ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e getirildi. Allâh Rasûlü, bir kısım ashâbıyla birlikte ona doğru yönelmişti ki, birden yüzünü başka tarafa çevirdi. Sebebini sorduklarında:
“–Şu anda Hûri’l-İyn’den iki zevcesi yanında bulunmakta!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 398; İbn-i Hacer, el-İsâbe, I, 38-39)
a
Müslümanların bir hayli zorlandığı, hücumlarının geri püskürtüldüğü, yorgun ve bitkin düştükleri bir esnâda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle buyurdu:
“–Yarın sancağımı öyle bir kimseye vereceğim ki, onun elleriyle Allâh, Hayber’in fethini ihsân buyuracak. O kimse, Allâh’ı ve Rasûlü’nü sever, Allâh ve Rasûlü de onu sever!”
Gazveye iştirâk edenler, sancağın aralarından kime verileceğini düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetine nâil olabilmek ümîdiyle sancağın kendisine verilmesini arzu eden bütün sahâbîler Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna koştular. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“Emirliği o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümîdiyle Rasûlullâh’a kendimi göstermeye çalıştım durdum.” demiştir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sancağı vermek üzere Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ı çağırdı. Hazret-i Ali’nin gözleri ağrıdığından, onu koluna girerek getirdiler. Rahatsızlığı sebebiyle ayağının bastığı yeri dahî göremeyecek bir hâldeydi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ali -radıyallâhu anh-’ın bu durumunu görünce, onun ağrıyan gözlerine okuyarak mübârek nefesleriyle üfledi. Allâh’ın Arslanı Hazret-i Ali, bi-iznillâh, şifâ buldu. Bundan sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona zırh giydirip sancağı vererek şöyle buyurdu:
“–Yâ Ali! Haydi ilerle! Allâh fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- derhâl hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden seslendi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?”
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Onlarla, Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye kadar savaş. Bunu yaptıkları an -dînin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allâh’a âittir. Acele etmeden, gâyet sâkin bir şekilde onların yanına var. Önce onları İslâm’a dâvet et! Şâyet bu dâvetinle bir kişi müslüman olsa, bu, sana kızıl develer verilmesinden daha hayırlıdır!..” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 32-34; Heysemî, VI, 151)
O gün yahûdîlerin en namlı savaşçıları öldürüldü. Hayber fethedildi. Hayber’in sekiz kalesi vardı. Bunlardan iki tanesi hiç çarpışmadan kalelerini teslîm ettiler. Böylece mûcizât-ı Peygamberî tahakkuk etti. Bu harpte yahûdîler doksan üç ölü, mü’minler de on beş şehîd verdiler.237
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte Hayber Gazvesi’nde hazır bulunduk. Müslüman olduğunu söyleyen bir adam için, Allâh Rasûlü:
«–O, ateş ehlindendir!» buyurdular. Savaş başlayınca o kimse kahramanca savaştı ve yaralandı. Ashâbdan bâzısı:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Az önce ateş ehlinden olduğunu bildirdiğiniz kimse, çok şiddetli bir şekilde savaştı ve öldü!» dediler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine:
«–O cehenneme gitmiştir!» buyurdu.
Bu cevap üzerine müslümanlardan bâzıları neredeyse şüpheye düşecekti. Askerler bu hâlde iken, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’a:
«–O asker henüz ölmemiş, fakat çok ağır şekilde yaralanmış!» dediler. Gece olunca, adam yaranın acısına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafını alıp üzerine yüklendi ve intihâr etti. Durum Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e haber verildi. Bunun üzerine:
«–Allâhu ekber! Şehâdet ederim ki, ben Allâh’ın kulu ve Rasûlü’yüm!» buyurdu. Sonra da Bilâl -radıyallâhu anh-’a, insanların içinde şunu îlân etmesini emretti:
«Cennete sâdece müslüman olan kimseler girecek. Şurası muhakkak ki Allâh, bu dîni fâcir bir kimse ile de güçlendirir.»” (Buhârî, Cihâd 182, Meğâzî 38, Kader 5; Müslim, Îman 178)
a
Hayber zaferinden sonra yahûdîler, kendi arâzîlerinde yarıcı (ortak) olarak kalmak istediler. Bunun için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün yahûdîleri sürgün etmedi. İstediği anda çıkarmak şartıyla, bu münbit toprakları işleyip yıllık kazançlarının yarısını vermek üzere yahûdîleri yarıcı olarak kabûl etti. Bu yahûdîler, Hazret-i Ömer’in hilâfeti dönemine kadar bu hâl üzere yerlerinde kaldılar.238
Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-, her yıl oraya gider, çıkan mahsûlün miktârını tahmin eder ve yarısının karşılığını onlardan alırdı. Yahûdîler, Abdullâh’ın tahminde gösterdiği titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattâ bir ara lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet vermek istediler. Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh- onlara:
“–Vallâhi siz bana (menfî davranışlarınız sebebiyle) Allâh’ın mahlûkâtının en sevimsiz olanısınız. Buna rağmen, benim size olan buğzum, size karşı âdil olmama mânî değildir. Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvettir. Rüşvet ise haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi.
Yahûdîler, Abdullâh -radıyallâhu anh-’ı takdîr edip:
“–İşte bu adâlet ve doğrulukla semâvat ve arz nizam içinde ayakta durur.” dediler. (Muvatta, Müsâkât, 2)
Kul Hakkı Husûsunda Titizlik
Hayber’de elde edilen ganîmet, orada bulunsun veya bulunmasın, Hudeybiye seferine katılanlar arasında taksîm edildi. Çünkü, Allâh Teâlâ Hayber ganîmetini, Hudeybiye seferine katılan müslümanlara Fetih Sûresi’nin yirminci âyetiyle va’detmişti.239
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Hayber Gazvesi günü idi. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından bir grup geldi ve:
«–Falanca şehîd, falanca da şehîd!» dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:
«–Falanca kimse de şehîd olmuş!» dediler.
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
«–Hayır! Ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde cehennemde gördüm.» buyurdu.” (Müslim, Îman, 182)
En yüce makamlardan biri olan şehîdlik, kişinin birçok günâhına keffâret olduğu hâlde, âmmenin malına hıyâneti ve kul hakkını ortadan kaldıramamaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, şehîd olduğu haber verilen bu sahâbînin, ganîmet malları henüz paylaşılmadan onlardan aldığı bir hırkadan dolayı, cehennemde yandığını bildirmiş, âmme malına ihânetin ve kul hakkının affedilmeyeceğini ümmetine öğretmiştir.
Peygamber Efendimiz’in hizmetini gören Mid’am isminde zenci bir köle vardı. Onu Rifâa bin Zeyd hediye etmişti. Efendimiz’in yükünü indirdiği sırada, nereden geldiği belli olmayan bir ok isâbet edip ölümüne sebep oldu. Müslümanlar:
“–Ey Mid’am! Cennet sana mübârek olsun! Ya Rasûlallâh, hizmetçine şehîdlik mübârek olsun!” diyerek gıpta ve tahassürlerini ifâde ettiklerinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hayır! Öyle değildir. Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Hayber günü ganîmet malları paylaşılmadan önce aldığı bir kilim, şu anda onun üzerinde alev alev yanmaktadır!” buyurdu.
Bunu işiten müslümanlar çok korktular. Bir adam Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e bir veya iki ayakkabı bağı getirdi:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben de ganîmet malları bölüşülmeden ayakkabılarım için bu bağları almıştım.” dedi.
Peygamber Efendimiz:
“–Sana da cehennem ateşinden bir veya iki bağ (yâni bunlardan dolayı azap) var.” buyurdu. (Buhârî, Eymân, 33; Müslim, Îman, 183)
a
Hayber’in fethedildiği gün, bir kimse Peygamber Efendimiz’e gelerek:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bugün ben öyle bir kâr ettim ki, böylesini şu vâdi ahâlisinden hiç kimse kazanamamıştır.” dedi.
Efendimiz:
“–Bak hele! Neler kazandın?” diye sordu.
Adam:
“–Ben, alıp satmaya ara vermeden devâm ettim. Öyle ki, üç yüz ukıyye kâr elde ettim.” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sana kârların en hayırlısını haber vereyim mi?” diye sordu.
Adam:
“–Nedir, ey Allâh’ın Rasûlü?” dedi.
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz şu cevâbı verdi:
“–(Farz) namazdan sonra kılacağın iki rekât nâfile namazdır.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 168/2785)
Muhâcirler, Hayber ganîmetinden hisselerine düşen mal ve hurmalıkları aldıklarında, mâlî durumları oldukça düzeldi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın onlara önceden bağışladığı veya faydalanmak üzere emânet ettiği hurma bahçelerini ve ağaçlarını Ensâr’a iâde etti.240
Devsliler’in Medîne’ye Gelişi
Bu esnâda Devs kabîlesinden bir grup Medîne’ye geldi. Bunların başında bulunan Tufeyl bin Amr, İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’ye gelmiş, Varlık Nûru Efendimiz ile görüşerek müslüman olmuştu. Sonra da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den müsâade alarak kabîlesine gitmiş ve onları İslâm’a dâvet etmişti. Onun dâvetine ilk icâbet eden kimse Ebû Hüreyre Hazretleri oldu.241 Daha sonra müslümanların sayısı artarak yetmiş veya seksen hâneye ulaştı. Bunlar Hayber fethi esnâsında hicret ederek Medîne’ye geldiler. Oradan Hayber’e giderek Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kavuştular ve cihâda iştirâk ettiler.
Yolculuk esnâsında Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- çok sıkılıyor, bir an evvel Âlemlerin Efendisi’ne kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Bir yandan da:
“Ey yolculuk gecesi! Bıktım senin uzunluğundan ve sıkıntından!
Fakat, kurtaran da sensin beni küfür ve inkâr yurdundan!” meâlindeki beyti okuyordu. (Buhârî, Meğâzî, 75; Vâkıdî, II, 636)
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, Devslilerle birlikte Hayber’e vardığı zaman, Peygamber Efendimiz Hayber’i fethetmiş bulunuyordu.242 Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Hüreyre’yi görünce:
“–Sen kimlerdensin?” diye sordu.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-:
“–Devs’tenim!” dedi.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Ben, Devs’ten kiminle karşılaştıysam onda hayır gördüm!” buyurdu. (Tirmizî, Menâkıb, 46/3838)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Devsliler’e Hayber ganîmetinden hisse verdi.243
Habeşistan Muhâcirlerinin Dönüşü
Hayber Fethi’nin tamamlandığı sırada Habeşistan’ın on altı kişilik hicret kâfilesi Hazret-i Câfer’in başkanlığında Medîne’ye döndü. Kâfiledekiler, Rasûlullâh’ın Hayber’e gittiğini öğrenince, yollarına devâm edip Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kavuştular. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Câfer’e önce:
“–Yaratılış ve ahlâk itibâriyle bana ne kadar benziyorsun!” buyurdular. Sonra Hazret-i Câfer’in alnından öperek:
“–Hayber’in fethi ile mi, Câfer’in gelişiyle mi sevineyim, bilemiyorum!” buyurdular. (İbn-i Hişâm, III, 414)
Câfer -radıyallâhu anh-, bu iltifât-ı nebevî karşısında heyecanlanarak vecde geldi. Sevincinden, mâsum bir çocuk gibi tek ayak üstünde Varlık Nûru Efendimiz’in çevresinde dönmeye başladı ve kendinden geçti.244
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Câfer -radıyallâhu anh-’ı bu hâlden menetmediler. Bu vecd hâli, bâzı tarîkatlerde takrîrî sünnet olarak kabul görmüş ve vecd hâline bir gerekçe addedilmiştir.245
Şâir, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbeti ile dolu bu vecd hâlini ne güzel terennüm eder:
Eyleyen uşşâkı şeydâ dâimâ,
Tal’atindir yâ Rasûlallâh Sen’in!..
“Yâ Rasûlallâh! Âşıkları (mestedip) deli dîvâne eyleyen, (elbette) Sen’in (Hakk’ın aynası olan ve üzerinde sonsuzluk nûrunun lemeân ettiği mübârek) yüzünün eşsiz güzelliğidir…”
a
Habeşistan muhâcirleriyle birlikte Yemen kabîlelerinden olan Eş’arîler de Hayber’e gelmişlerdi. Bunlardan biri olan Ebû Mûsâ el-Eş’arî der ki:
“Biz Eş’arîler Yemen’de iken, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zuhûr ettiğini haber almıştık. Bunun üzerine kavmimizden 52 veya 53 kişi ile birlikte, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına hicret etmek üzere yola çıktık. Yolda hava şartları bozulduğundan, gemimiz bizi Habeş Necâşîsi’nin ülkesine bıraktı. Orada, Câfer -radıyallâhu anh- ve yanındaki arkadaşlarıyla buluştuk.
Câfer -radıyallâhu anh-:
«–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizi buraya gönderdi ve bir müddet burada kalmayı bize emretti. Siz de bizimle birlikte kalın!» dedi.
Nihâyet oradan gemiye binerek yola çıktık. Hep birlikte Medîne’ye geldik. Hayber’i fethettiği sırada Allâh Rasûlü’ne kavuştuk. Peygamber Efendimiz bize de Hayber ganîmetinden pay verdi.” (Buhârî, Meğâzî, 38; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 169)
Yahûdîlerin Peygamberimiz’i Zehirlemek İstemeleri
Bu arada yahûdîler, müslümanlardan gördükleri insânî muâmeleye rağmen hâinliklerinden vazgeçmediler. Gizlice bir plân yaparak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i öldürmeye karar verdiler. Bu bedbahtlar, henüz önceki cürümlerinin netîceleri ortada iken, kendilerini diğer yahûdî kabîleleri gibi sürgün etmeyip affeden yüce Peygamber’e böyle bir ihânete tevessül etmekle, bir kere daha ahitlerini bozmuş oldular.
Bu sinsi ihâneti gerçekleştirmek için yahûdîlerin reislerinden Hâris’in kızı Zeyneb, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ashâbıyla birlikte yemeğe dâvet etti. Bir koyun kızartarak her tarafını zehirledi. Efendimiz’in hayvanın kürek kısmını daha çok sevdiğini öğrenerek orayı daha fazla zehirledi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilk lokmayı mübârek ağızlarına alır almaz, onu çıkararak ashâba:
“–Bu et, bana zehirli olduğunu haber veriyor; sakın yemeyiniz!” buyurdular. Ancak ashâbdan Bişr bin Berâ, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yemeğe başlaması üzerine etten bir parça almış, Hazret-i Peygamber’in îkâzı sâdır olmadan evvel çiğneyip yutmuş bulunuyordu. Onun dışındakiler yemeğe el sürmemişlerdi.
Çok geçmeden ihâneti yapan kadın yakalanıp Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna getirildi. Peygamber Efendimiz ona:
“–Bu koyunu sen mi zehirledin?” diye sordu.
Zeyneb:
“–Zehirlediğimi Sana kim haber verdi?” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Şu önümde bulunan kürek kemiği haber verdi.” buyurdu.
Zeyneb:
“–Evet, ben zehirledim!” diyerek suçunu îtirâf etti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunu niçin yaptığını sorunca da:
“–Sen benim babamı, amcamı ve kocamı öldürdün! Kavmime yapmadığın kalmadı! Kendi kendime; «Eğer o gerçekten peygamberse, yaptığım şey, kendisine muhakkak Allâh tarafından bildirilir ve zehir kendisine zarar vermez; eğer o yalancı biri veya bir hükümdarsa, bu zehirden ölür, böylece kendisinden kurtulmuş oluruz!» diye düşündüm!” dedi.
Peygamber Efendimiz:
“–Allâh, bunu yapacak gücü sana vermemiştir!” buyurdu.
Kadın bir yandan cürmünü îtirâf ederken, diğer yandan da şâhid olduğu mûcizenin tesiriyle îmân ederek pişmanlığını dile getirdi. Af taleb etti. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz, kendisine yapılan bu suikasti affetti. Fakat bir müddet sonra Bişr -radıyallâhu anh-’ın, zehrin tesiriyle ölmesi üzerine vârisleri kısas istedi. Böylece Hâris’in kızına aynı zehir içirilerek kısas yapıldı.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, zehrin tesirinden kurtulmak için, iki omzunun arasından kan aldırdı. (Buhârî, Cizye, 7; Müslim, Selâm, 45; İbn-i Hişâm, III, 390; Vâkıdî, II, 678-679; Heysemî, VI, 153)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üç sene sonra, vefâtı esnâsında hastalığının bu zehirden olduğunu ifâde etmiştir. (Hâkim, III, 242/4966)
Mut’a Meselesi
Hayber’in fethi esnâsında, daha önce hakkında herhangi bir nehiy sâdır olmamış bulunan ve “mut’a nikâhı” diye bilinen geçici evlilikler yasaklandı.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hayber Gazvesi’nde kadınlarla mut’ayı ve ehlî eşek etlerinin yenmesini haram kıldı.” (Buhârî, Meğâzî 38, Nikâh 31, Zebâih 28, Hiyel 3; Müslim, Nikâh 29-32; Muvatta, Nikâh 41; Nesâî, Nikâh 71)
Mut’a, bir kadınla ücret karşılığında belli bir vakit için nikâhlanmaktır. Câhiliye devrinden kalan bir nikâh şeklidir. Mut’a nikâhı, önceden belirlenen müddetin dolması ile sona erer. Verâset, nafaka, iddet gibi normal nikâhla hâsıl olan haklar mut’ada yoktur. Bunun için Hayber’in fethinden itibâren pek çok hadîs-i şerîflerle haram kılınmıştır. Bu husustaki bir rivâyet de şöyledir:
“…Şimdi Allâh -celle celâlühû-, onu kıyâmet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a nikâhlı bir kadın varsa, artık ona yol versin! Onlara ücret olarak verdiklerinizden de herhangi bir şeyi geri almayın!” (Müslim, Nikâh, 21; İbn-i Mâce, Nikâh, 44; Darimî, Nikâh, 16; Ahmed, III, 406)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tebük Seferi’nde iken Seniyyetü’l-Vedâ mevkiinde mola vermişlerdi. Orada ağlayan kadınlar gördüler ve onların niçin ağladıklarını sordular. Cevâben:
“–Bunlar üzerlerine mut’a yapılan kadınlardır!” dediler. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Mut’ayı İslâm’ın nikâh, talâk, iddet ve mîras ile ilgili hükümleri haram kılmıştır!” buyurdular. (İbn-i Belbân, VI, 178; Dârakutnî, III, 259)
Bu bakımdan, mut’a yoluyla nikâhlanan kadın, ne zevcedir ne de câriyedir. Mut’a, ehl-i sünnet âlimlerinin ittifâkıyla “zinâ” olarak kabûl edilmiştir.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:
“İslâm’ın evvelinde mut’a vardı. Kişi, tanımadığı bir beldeye gelince, yerli bir kadınla, orada kalacağını tahmin ettiği müddet miktârınca nikâh yapardı. Kadın böylece onun eşyâsını muhâfaza eder, gerekli işlerini görürdü. Bu hâl:
«Onlar nâmuslarını korurlar. Ancak hanımlarına ve câriyelerine karşı müstesnâ, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar.» (el-Mü’minûn, 5-6) âyeti nâzil oluncaya kadar devâm etti. (Bu âyet gelince mut’a haram ilân edildi.) Bu ikisi (hanım ve câriye) hâricindeki bütün münâsebetler haramdır.” (Tirmizî, Nikâh, 29/1122)
Mut’anın toplumdaki fecî netîceleri şunlardır:
a. Çocukların ziyân edilmesi. Bu çocuklar, babasız yetiştikleri için zinâ mahsûlü gibi terbiyeden mahrum yetişirler. Kız çocuklarında bu fâcia daha da vahim bir hâl alır.
b. Babanın münâsebet kurduğu kadının, mut’a veya normal nikâhla bilmeden babanın oğluyla âile kurma ihtimâli vardır. Hattâ bir babanın, kızıyla, kızının kızıyla, oğlunun kızıyla, kızkardeşinin kızıyla, yâni kendisine nikâhın ebediyyen harâm olduğu kimselerle bilmeden berâber olma ihtimâli vardır. Bu hâl, mahzurların en büyüklerinden biridir. Târihte bunun birçok acı misâlleri yaşanmıştır.
c. Birçok defâlar mut’a yapan kimsenin mîrâsının taksîm edilememesi. Çünkü bu kişinin vârislerinin ne sayısı, ne isimleri ne de yerleri bilinemez.
Mut’a nikâhının getireceği bu mahzurlar, gerçekten çok vahimdir. Nesli hebâ etmekten başka bir şey değildir. Mut’a yapılan kadının ise rûhî dünyâsında büyük bir çöküntü husûle gelir. Çünkü kirâlanmak, en haysiyet kırıcı bir hâdisedir. Bu bakımdan mut’a bir nâmus fitnesidir. Bir kimse, kızının veya anasının mut’a yapmasını bütün tiksindiriciliğine rağmen isteyebilir mi? İşte bu bile mut’anın fecâetini göstermeye kâfîdir.246
Hayber’den Dönerken
Hayber Fethi’nden sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’ye iki günlük mesâfede bulunan Fedek arâzîsine bir mümessil gönderdiler. Orayı harpsiz bir şekilde İslâm topraklarına kattılar.
Son olarak, Hayber’den dönüş yolu üzerinde bulunan ve küçük bir yahûdî yerleşim merkezi olan Vâdi’l-Kurâ da, bir günlük bir kuşatma netîcesinde fethedildi. Onlar da Hayberliler gibi topraklarında yarıcı olarak bırakıldılar.
Teymâ yahûdîleri ise, kendileri gelerek cizye ve haraç vermek üzere, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile antlaşma yaptılar. Böylece, yurtlarında kalarak toprakları kendilerinin oldu. Bu yahûdî kabîleleri, daha önce Hayber yahûdîleri ile anlaşarak Medîne üzerine yürümek için karar almışlardı.247
Hayber ve çevresinin fethiyle, müslümanlar için Mekke Fethi’nin önü açılmış oldu. Zîrâ Benî Kaynukâ, Benî Nadîr, Benî Kurayza ve nihâyet Hayber yahûdîlerinin mağlûbiyeti, insanların gözünü korkutmuş, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muvaffak olacağı husûsunda artık kimsenin şüphesi kalmamıştı. Çünkü bunların hepsi de Hicaz yahûdîlerinin en zengin ve en güçlüleri olup cesâret ve yiğitlikleri dillere destandı. Geçilmez, aşılmaz kalelere ve verimli hurmalıklara sâhiptiler. Bütün Araplar onlara sığınsa bile onları koruyacak güçte idiler. Fakat, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından kuşatılıp O’na teslîm oldukları zaman, bu yiğitlik ve kahramanlıklarının nasıl tükenip gittiğini, nasıl ağır şartlar yüklendiklerini herkes görmüştü. Bu sebeple müslümanların lehine bir hava esiyordu.248
Ayrıca Hayber Fethi sırasında, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kocası savaşta ölerek dul kalan Safiyye annemizle evlendiler.249 Safiyye, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın Hayber’e gelişinden birkaç gün önce yahûdî ileri gelenlerinden biriyle evlenmişti. Zifaf gecesinde rüyâsında bir ayın Medîne tarafından gelip kucağına düştüğünü görmüş, bunu kocasına anlatınca, kocası öfkelenmiş:
“–Sen ancak Hicaz hükümdârı Muhammed’e varmak istiyorsun!” diyerek yüzüne bir tokat vurup gözünü morartmıştı. Kocası ölüp Hazret-i Safiye, Allâh Rasûlü ile evlendiğinde, gözünde o tokatın izi hâlâ duruyordu. Varlık Nûru Efendimiz:
“–Nedir bu?” diye sorunca Hazret-i Safiyye hâdiseyi anlattı.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona İslâm’ı anlatıp:
“–Biz seni kendi dîninde bulunuyorsun diye zorlayacak değiliz! Eğer sen Allâh’ı ve Rasûlü’nü tercih edersen, seni zevceliğe kabûl edeceğim. Eğer yahûdîliği tercih edecek olursan, seni âzâd ederim, kavmine gidersin.” buyurdu. Safiyye vâlidemiz İslâm’ı tercih etti ve “ümmehât-ı mü’minîn” (mü’minlerin anneleri) arasına dâhil oldu. (Vâkıdî, II, 674, 707; İbn-i Sa’d, VIII, 123; Ahmed, III, 138)
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yahûdîlerin ileri gelenlerinden Huyey’in kızı Safiyye ile evlenmesi, Hayber yahûdîleriyle yakınlığa, aradaki husûmeti azaltmaya ve dostâne münâsebetler geliştirmeye vesîle olmuştur. Safiyye vâlidemiz, dikkat çekecek ve şikâyetlere sebep olacak derecede yahûdîlere yakınlık göstermiş, âdeta onların hâne-i saâdetteki temsilcisi olmuştur.
Birgün Hazret-i Safiyye -radıyallâhu anhâ-’nın câriyesi, hilâfeti zamânında Hazret-i Ömer’e:
“–Ey mü’minlerin emîri! Safiyye cumartesi gününü seviyor ve yahûdîlerle alâkasını devâm ettiriyor.” diye şikâyette bulunmuştu.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir adam göndererek durumu tahkîk etti. Muhtereme vâlidemiz:
“–Cumartesi gününü soruyorsun. Allâh onun yerine bana Cumâ’yı ihsân ettiğinden beri o günü sevmiyorum. Yahûdîler hakkındaki soruna gelince, onlar arasında benim akrabâlarım var, sıla-ı rahim yapıyorum.” cevâbını verdi. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 347)
Safiyye vâlidemiz, daha sonra câriyesine dönerek bu iftirâyı niçin attığını sordu. O da:
“–Şeytana uydum.” diyerek suçunu îtirâf etti.
Safiyye vâlidemizin cevâbı ise, onun İslâm ahlâkını ne kadar güzel bir sûrette benimsediğini gösterecek şâhânelikteydi. Zîrâ kendisine haksız bir ithamda bulunan bu kölesine:
“–Git, seni âzâd ettim!” dedi. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 347)
Umretü’l-Kazâ (Zilkâde 7 / Mart 629)
Bir yıl önce ihrâma girildiği hâlde Mekke’li müşriklerin izin vermemesi sebebiyle yapılamayan umrenin yerine edâ edildiğinden, bu umreye “umretü’l-kazâ” denilmiştir.
Hudeybiye’de yapılan antlaşma çerçevesinde bir yıl sonra yapılacak umrenin zamânı gelmişti. Hicrî yedinci yılın Zilkâde ayı girince, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye Seferi’ne katılanların tamâmının umreye hazırlanmalarını emretti. Halka da hazırlık yapmalarını bildirdi. Civardan gelip de o sırada Medîne’de bulunan Araplar:
“–Vallâhi yâ Rasûlallâh, bizim ne azığımız ne de bizi doyuracak bir kimsemiz var!” dediler.
Varlık Nûru Efendimiz, Medînelilere, ihtiyâcı olanlara Allâh için sadaka vermelerini ve onlara bakmalarını emretti. Onlardan yardım ellerini çektikleri takdirde helâk olacaklarını bildirdi. Medîneliler de:
“–Yâ Rasûlallâh! Biz sadaka olarak neyi verelim, hiçbir şey bulamıyoruz ki?” dediler.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Neyiniz varsa! Velev ki yarım hurma bile olsa…” buyurdu. (Vâkıdî, II, 731-732)
Peygamber Efendimiz, iki bin ashâbı ile umre için Medîne’den hareket etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, miğfer, zırh ve mızrak gibi askerî malzemelerle yüz kadar da at aldı.
Ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Rasûlallâh! Kureyş, yolcu silâhından başka silâh almamamızı şart koşmuştu!” dediler.
Âlemlerin Efendisi:
“–Biz Harem’e o silâhlarla girecek değiliz. Fakat onlar, yapılabilecek bir saldırıya karşı, yakınımızda olacak!” buyurdu ve iki yüz kişi ile birlikte silâhları, Mekke’ye üç mil yakınlıktaki Batn-ı Ye’cec’e gönderdi. (Vâkıdî, II, 733-734)
Yolculuk esnâsında Ebvâ’ya uğramışlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cenâb-ı Hak’tan izin isteyerek annesinin kabrini ziyâret etti. Ziyâret esnâsında kabrini eliyle düzeltti ve teessüründen ağladı. O’nun ağladığını gören müslümanlar da gözyaşlarını tutamadılar. Daha sonra niçin böyle yaptığını soranlara Sevgili Peygamberimiz:
“–Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım da onun için ağladım.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 116-117)
Hudeybiye Antlaşması mûcibince müşrikler, Mekke’yi boşaltarak üç gün için bütün şehri mü’minlere bıraktılar. Kendileri de dağlara çekilip müslümanlar ne yapacaklar diye merakla seyre koyuldular. Yedi yıl gibi uzun bir süreden sonra Kâbe’yi gören mü’min gönüller, heyecanla hep bir ağızdan:
diyerek telbiye getirmeye başladılar.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Mekke’ye geldiğinde kendisini Muttaliboğulları’ndan küçük çocuklar karşıladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlardan birini (bineğinin) önüne bir diğerini de arkasına bindirdi.250
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne hummâsının kendilerini zayıf düşürdüğü yolunda dedikodu eden müşriklere durumun böyle olmadığını göstermeleri için, müslümanlara, hızlı ve gösterişli yürümelerini emretti.251
“Bugün kendisini Kureyşlilere güçlü-kuvvetli gösteren kişiye Allâh rahmet etsin!..” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 424-425)
O günün şartlarında Medîne’den Mekke’ye kadar dört yüz küsur kilometre mesâfe katederek Kâbe’yi ziyârete gelen müslümanlar, yorgun olmalarına rağmen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in îkâzıyla umrelerini gâyet vakarlı ve heybetli bir şekilde îfâ ettiler. Hattâ tavâfın ilk üç şavtında ve sa’y yaparken de bugünkü iki yeşil direk arasında çalımlı bir şekilde koştular.
Diğer taraftan müşrikler, tepelerden müslümanları gözetliyorlardı. Şâyet onlarda herhangi bir yorgunluk ve gevşeklik emâresi görselerdi, farklı şeyler düşünebilirlerdi. Ancak onlar, gördükleri canlılık ve hareketlilik karşısında hayret ve dehşete düşmekten kendilerini alamadılar:
“–Bunlar mı hummânın zayıflattığını söylediğiniz kimseler! Onlar bizden daha zinde ve daha canlılar!” dediler. (Müslim, Hac, 240)
Ayrıca o gün, Bilâl-i Habeşî’nin Kâbe’nin damına çıkıp okuduğu ezân-ı Muhammedî’nin muhrik nağmeleri, mü’min yürekleri coştururken, müşrikleri şaşkınlık içinde bıraktı.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbıyla birlikte tavâf ederken Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-, tavafta şiir okumaya başladı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- ona:
“–Sen Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda ve Allâh’ın Harem’inde bu şiiri söyleyip duracak mısın?” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Ömer’e:
“–Ona mânî olma! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onun sözleri Kureyş müşriklerine, ok yağdırmaktan daha tesirlidir. Ey İbn-i Revâha, devâm et!” buyurduktan sonra, Abdullâh’a:
“–Allâh’tan başka hiçbir ilâh ve mâbud yoktur. Bir olan O’dur. Vaadini gerçekleştiren O’dur. Bu kuluna yardım eden O’dur. Askerlerini güçlendiren O’dur. Toplanmış olan kabîleleri bozguna uğratan da yalnız O’dur, de!” buyurdu.
Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh- bunu söylemeye başlayınca, müslümanlar da onun dediklerini tekrar etmeye başladılar. (Vâkıdî, II, 736; İbn-i Sa’d, II, 122-123)
Üç gün sonra Medîne-i Münevvere’ye dönüldüğünde herkesin sîmâsında ayrı bir letâfet vardı. İlk Kâbe ziyâreti gerçekleşmiş, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir yıl önce görüp müjdesini verdiği rüyâ tahakkuk etmişti. Bu hakîkati Allâh Teâlâ, gerçekleşen Hayber Fethi’ne işâretle birlikte, yakında nasîb buyuracağı Mekke Fethi’ni de müjde sadedinde Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirmiştir:
لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِن شَاء اللَّهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُوسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِن دُونِ ذَلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا
(27)
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا
(28)
“And olsun ki Allâh, elçisinin rüyâsını doğru çıkardı. Allâh dilerse, siz emniyet içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allâh sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verildi. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberi’ni hidâyet ve hak dîn ile gönderen O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter!” (el-Fetih, 27-28)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbıyla yaptığı kazâ umresi, Mekkeliler üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Çok geçmeden Kureyş’in ileri gelenlerinden müstakbel Sûriye fâtihi Hâlid bin Velîd, Osmân bin Talha, müstakbel Mısır fâtihi Amr bin Âs gibi zâtlar îmân edenler kervanına dâhil oldular.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’den çıkarken, Hazret-i Hamza’nın kızı Ümâme -radıyallâhu anhâ- peşine takıldı ve:
“–Amcacığım, amcacığım!” diye seslendi. Hazret-i Ali onu alıp elinden tuttu ve Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya:
“–Amcanın kızını yanına al!” dedi. Medîne’ye gelince Ümâme’ye bakma husûsunda Hazret-i Ali, Zeyd ve Câfer -radıyallâhu anhüm ecmaîn- ihtilâfa düştüler. Hazret-i Ali:
“–O benim amcamın kızıdır!” diyordu.
Câfer -radıyallâhu anh-:
“–O hem amcamın kızı, hem de ben onun teyzesi ile evliyim!” diyordu.
Zeyd de:
“–O benim kardeşimin kızıdır!” diyordu. (Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu Hamza -radıyallâhu anh- ile kardeş yapmıştı.)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ümâme’nin, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve:
“–Teyze anne makâmındadır!” buyurdu. Ardından Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a yönelerek:
“–Sen bendensin, ben de sendenim!”
Câfer -radıyallâhu anh-’a dönerek:
“–Yaratılışın ve huyun bana ne kadar da benziyor.”
Zeyd -radıyallâhu anh-’a dönerek de:
“–Sen bizim hem kardeşimiz, hem de mevlâmız (âzatlımız)sın!” buyurarak her birine ayrı ayrı iltifat etti. (Buhârî, Meğâzî 43, Umre 3; Müslim, Cihâd, 90)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle demektedir:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Zeyd’e iltifât ettiğinde Zeyd o kadar sevindi ki, kalkıp tek ayak üstünde Peygamber Efendimiz’in etrâfında dönmeye başladı. Câfer’e iltifat ettiğinde o da Zeyd’in arkasından aynı şekilde yürüdü. Bana iltifat ettiğinde ben de Câfer’in ardı sıra sevincimden tek ayak üstünde sekmeye başladım.” (Ahmed, I, 108; Vâkıdî, II, 739)
HİCRETİN SEKİZİNCİ SENESİ Peygamber Efendimiz’in Kızı Hazret-i Zeyneb’in Vefâtı
Hazret-i Zeyneb -radıyallâhu anhâ- Mekke’den getirilirken deveden düşürüldüğü için hastalanmış ve bir daha iyileşememişti. Hicrî sekizinci senenin başında da vefât etti. Onu, Ümmü Eymen, Ensâr kadınlarından Ümmü Atiyye ve vâlidelerimizden Hazret-i Sevde ile Ümmü Seleme yıkadılar. Bu esnâda Âlemlerin Efendisi yanlarına varıp:
“–Onu yıkamaya, sağ tarafından ve abdest âzâlarından başlayınız! Su ve sidr252 ile tek sayıda; üç, beş veya yedi kere, gerekli görürseniz daha fazla yıkayınız! Sonuncusunda suya kâfur koyunuz! Yıkama işini bitirince bana bildiriniz!” buyurdu.
Hazret-i Zeyneb’in saçlarını taradılar, üçe ayırıp her birini bir bukle yaptılar. Buklelerden ikisi Hazret-i Zeyneb’in yan taraflarındaki, biri de ön tarafındaki saçlarındandı. Yıkamayı bitirdiklerinde Allâh Rasûlü, beline bağladığı peştamalını onlara verip:
“–Bunu Zeyneb’e iç gömleği yapınız!” buyurdu.253 (Buhârî, Cenâiz, 9, 13, 17; Müslim, Cenâiz, 36; İbn-i Sa’d, VIII, 34-36)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cenâze namazını kıldıktan sonra mahzûn ve mükedder bir şekilde kabre indi. Biraz durduktan sonra sevinerek dışarı çıktı ve:
“–Zeyneb’in zayıflığını düşünerek, ona kabir sıkıntısını ve harâretini hafifletmesi için Allâh’a duâ ettim. Allâh Teâlâ da bu isteğimi kabul buyurup kabir azâbını ona hafifletti.” buyurdu. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VII, 131)
Bir Avuç Sahâbînin Yazdığı Destan: MÛTE HARBİ
(Ceyşü’l-Ümerâ) (Cemâziyelevvel 8 / Ağustos-Eylül 629)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in İslâm’a dâvet için birer mektupla hükümdarlara ve vâlilere gönderdiği elçiler, gittikleri yerlerdeki krallar kendilerine hakâret de etse, netîcede “Elçiye zevâl olmaz.” kâidesince, sağ sâlim Medîne’ye dönüyorlardı. Ancak bunlardan Busrâ emîrine giden Hâris bin Umeyr’in durumu böyle olmadı. Hâris -radıyallâhu anh-, Mûte’ye vardığında Gassânî emirlerinden Şurahbil bin Amr, yolunu keserek nereye gittiğini sordu. Hâris -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in elçisi olduğunu söyleyince, bedbaht zâlim Şurahbil, elçinin dokunulmazlığı kâidesini çiğneyerek o mübârek sahâbîyi hunharca şehîd etti.254
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Hâris’in bu şekilde şehâdetine çok üzüldü. İslâm’a karşı açıktan açığa bir tecâvüz mâhiyetindeki bu hareket, müslümanları hiçe saymak mânâsına geldiğinden, derhâl üç bin kişilik bir ordu hazırlandı. Aksi takdirde Medîne İslâm Devleti’nin îtibârı zedelenir, kötü netîceler tahakkuk edebilirdi.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, câhiliye dönemindeki sınıf farklılığını yıkan İslâm’ın cihânşümûl irâdesine binâen, âzatlı kölesi Zeyd -radıyallâhu anh-’ı hazırlanan ordunun başına kumandan tâyîn etti. Sonra şu tâlimâtı verdi:
“Şâyet muhârebede Zeyd şehîd olursa, kumandayı Câfer alsın! Câfer de şehîd düşerse, Abdullâh bin Revâha orduya kumandanlık etsin! O da şehîd olursa, artık müslümanlar aralarından birini kumandan olarak belirlesinler!..”
Bu sözleri duyan bir yahûdî, tâlimâtı bir ölüm îlânı olarak değerlendirdi. Sonra da Hazret-i Zeyd -radıyallâhu anh-’ın yanına gelerek:
“–Vasiyetini yap! Şâyet Muhammed peygamberse, sen onun yanına dönemeyeceksin! Çünkü Benî İsrâîl peygamberlerinin de isimlerini verdikleri kişiler savaşta ölürler, sağ dönmezlerdi…” diyerek bu güzîde insanın yüreğine korku düşürmek istediyse de, Hazret-i Zeyd -radıyallâhu anh- buna aldırmadı. Hattâ sevindi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 238)
O fitneci yahûdî bilmiyordu ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün ashâbı gibi Hazret-i Zeyd -radıyallâhu anh- da şehâdet aşkı ile yanıp tutuşmaktaydı.
Hazırlıklarını tamamlayan Abdullâh bin Revâha -radıyallâhu anh-, gül yüzüne hasret kalacağı Allâh Rasûlü’nün yanına gelip vedâlaştıktan sonra:
“–Yâ Rasûlallâh! Bana ezberleyeceğim bir şey tavsiye buyurunuz.” dedi.
Peygamber Efendimiz ona:
“–Sen yarın Allâh’a secdenin pek az yapıldığı bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri ve namazları çoğalt.” buyurdu.
“–Yâ Rasûlallâh! Bana biraz daha nasihat et!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh’ı dâimâ zikret! Çünkü Allâh’ı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 758)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, orduyu Medîne’nin dışında bulunan “Seniyyetü’l-Vedâ” mevkiine kadar uğurlayıp duâlarla düşman üzerine gönderdi. Hâris’in öldürüldüğü yere kadar gitmelerini, orada bulunanları İslâm’a dâvet etmelerini, müslümanlığı kabûl etmedikleri takdirde, Allâh’tan yardım isteyerek onlarla çarpışmalarını emir buyurdu.255
İslâm ordusunun hareketini haber alan zâlim Şurahbil de Bizans’ın desteğiyle birlikte yüz bin kişilik bir kuvvet hazırladı. Hristiyan Araplardan yüz bin kişilik bir kuvvet de gelip onlara katıldı.256
Düşmanın bu derece kalabalık olduğu haberini İslâm ordusu, ancak Sûriye topraklarına girdikleri zaman öğrenebildi. Böyle bir durum beklemediklerinden, aralarında istişâre ettiler. Birçoğu, ahvâli Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirip O’ndan gelecek tâlimâta göre hareket etme taraftârı idi. Çünkü kuvvetler, kıyaslanamayacak derecede dengesizdi. Târihte böylesi görülmemişti. Bu sebeple neredeyse Allâh Rasûlü’ne durumu bildirme husûsunda anlaşacaklardı ki, Abdullâh bin Revâha:
“–Şu an çekindiğimiz şey, ele geçirmek için yola çıktığımız şey değil midir? Biz, düşmanla sayı çokluğu ve kuvvet üstünlüğü ile mi savaşıyoruz? Hayır! Biz Allâh’ın ihsân buyurduğu bu dînin kuvvetiyle harbediyoruz. Ne duruyoruz; bizi bekleyen iki güzel netîceden biridir: Ya şehîdlik, ya da gazîlikle birlikte zafer!”
Bunun üzerine harbe karar verildi ve yollarına hızla devâm ettiler.
Zeyd bin Erkam -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Ben, Abdullâh bin Revâha’nın terbiyesi altında bir yetimdim. Mûte seferine çıktığında beni de devesinin terkisine bindirmişti. Geceleyin biraz gidince şu (mânâdaki) beyitleri okuduğunu işittim:
«Ey devem! Beni ve yükümü, kumluktaki kuyuya vardıktan sonra dört konak daha götürsen, artık seni başka sefere çıkarmayacağım! Sen, sâhipsiz ve serbest kalacaksın! Ben, herhâlde âilemin yanına dönmeyeceğim! Ümîd ediyorum ki, şehîd olacağım! Müslümanlar geldiler, beni, ebediyyen burada kalmaya iştiyaklı olarak Şam topraklarında bıraktılar. Artık, ne hurması zâhir olmuş, yağmur suyu ile sulanan ağaçlar ne de suya kanmış, diplerinden sulanan hurma ağaçları umurumda değildir!»
Bu şiiri dinleyince ağladım. Abdullâh -radıyallâhu anh- bana kamçısıyla dokunarak:
«–Ey yaramaz! Allâh’ın bana şehîdlik nasîb etmesinin ve senin de hayvan üzerinde, eşyâlarının arasında geri dönmenin sana ne zararı var? Böylece şu dünyânın dert, tasa ve üzüntülerinden kurtulmuş olurum!» dedi.
Geceleyin inip iki rekât namaz kıldı. Namazdan sonra uzunca bir duâ etti ve:
«–Bu seferde inşâallâh bana şehîdlik nasîb olacak!» dedi.” (İbn-i Hişâm, III, 431-432; Vâkıdî, II, 759)
Mûte köyünde, bir avuç İslâm ordusu, Hazret-i Zeyd’in kumandasında gözünü kırpmadan düşman saflarına hücûm etti. Tevhîde gönül verenler, şimdi de Allâh yolunda canlarını veren kimseler vasfını kazanıyorlardı. Savaş iyice harâretlendiği bir sırada Allâh Rasûlü’nün göz bebeği ve Mekkeli ilk sekiz müslümandan biri olan kumandan Zeyd -radıyallâhu anh-, düşman mızrakları ile şehîd düştü.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in emri mûcibince sancağı derhâl Câfer -radıyallâhu anh- aldı. O da kahramanca düşman arasına daldı. Yediği kılıç darbeleri ile iki kolunu kaybetti. Rasûlullâh’ın sancağını yere düşürmemek için kesik kolları ile onu göğsüne sarmaya çalıştı. Bir müddet sonra o da şehîd oldu. Hazret-i Câfer -radıyallâhu anh-, Allâh ve Rasûlü’nün muhabbeti ile mest olmuş bir hâlde idi. Nitekim bu yolda fedâ-yı cân etmeye muvaffak olup rızâ-yı ilâhîye kavuştu.
Sıra Abdullâh bin Revâha’ya gelmişti. O da aynı şevkle sancağı alarak düşman saflarında dalgalandırdı. Nefsini meşgûl etmesin diye yanındakilere vasiyet etti:
“–Şâhid olun ki, Medîne’deki bütün mallarımı beytülmâle bırakıyorum!”
Sonra şehîd oluncaya kadar kahramanca çarpıştı. Abdullâh bin Revâha’nın da şehîd olması üzerine, henüz yeni müslüman olmuş bulunan ve ilk defâ İslâm saflarında harbe katılan Hazret-i Hâlid bin Velîd -radıyallâhu anh-, sancağı alarak mücâdeleyi devâm ettirdi. Bir avuç sahâbî ile çekirge sürüleri gibi kalabalık olan düşmana karşı büyük bir mukâvemet gösterdi.
Bu sırada Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mescidin minberinde hâdisenin bütün safhalarını an-be-an ashâb-ı kirâma aktarıyordu. Muhârebe meydanı gözlerinin önünde idi. Orada ard arda gerçekleşen şehâdetleri, mağmûm ve mahzûn bir şekilde şöyle bildiriyordu:
“Zeyd bin Hârise sancağı eline aldı. Şeytan hemen onun yanına geldi. Hayâtı ve dünyâyı ona sevimli, ölümü de çirkin ve sevimsiz gösterdi. Zeyd ise:
«–Bu an, mü’minlerin kalblerinde îmânı sağlamlaştıracakları bir zamandır! Sen ise bana dünyâyı sevdirmek istiyorsun!» dedi ve ilerledi. Çarpışmaya girişti ve nihâyet şehîd oldu. Onun için Allâh’tan af ve mağfiret dileyiniz.”
Sonra da şöyle devâm etti:
“O şimdi cennete girdi, orada koşup duruyor! Sonra sancağı Câfer aldı. Şeytan hemen onun yanına vardı. Hayâtı ve dünyâyı ona sevimli, ölümü de çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Câfer ise:
«–Bu an, mü’minlerin kalblerinde îmânı sağlamlaştırma zamânıdır!» dedi ve ilerledi. Düşman ordusuna saldırdı, çarpıştı ve nihâyet o da şehîd oldu. Ben onun şehîd olduğuna şehâdet ederim.”257
Daha sonra:
“Kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret dileyiniz. O şehîd olarak cennete girdi. Şimdi o cennette yâkuttan iki kanat ile dilediği gibi uçuyor.” buyurdu.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Câfer’den sonra sancağı Abdullâh bin Revâha aldı!” dedikten sonra bir müddet sustu. Ensâr’ın benizleri değişti, sarardı. Abdullâh bin Revâha’nın, Allâh ve Rasûlü’nün hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığını düşünmeye başladılar. O sırada Hazret-i Abdullâh ise sancağı alıp atının üzerinde düşmana doğru ilerlerken, bir yandan da serkeş nefsini dize getirmek için uğraşıyordu.
“–Ey nefsim! Ben seni kendime boyun eğdireceğim diye yemin ettim. Sen buna ya kendiliğinden râzı olursun, ya da sana bunu zorla kabûl ettiririm! Görüyorum ki sen, cennetten pek hoşlanmıyorsun! Sen, beden kırbası içinde bir damla su durumunda olmaktan başka nesin ki? Ey nefsim! Sen şimdi öldürülmezsen ölmeyecek misin ki? Eğer o iki kişinin yaptığını yapar da şehîdliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun! Eğer gecikirsen bedbaht olursun!”
Bu esnâda parmağından yaralanan Abdullâh -radıyallâhu anh- atından indi, yaralı parmağını ayağının altına alarak:
“–Sen ancak kanayan bir parmak değil misin? Bu kazâya da Allâh yolunda uğramış bulunuyorsun!” mânâsına gelen şiiri okudu ve elini hızla çekip sarkmakta olan parmağını kopardı. Ardından da savaşmaya devâm etti. Bir taraftan düşmana karşı küçük cihâdda bulunurken diğer taraftan da nefsine karşı büyük cihâda devâm ediyordu:
“–Ey nefsim! Eğer endişen, hanımından mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, işte onu üç talâkla tamâmen boşadım gitti. Eğer kölelerinden uzak kalmak ise onları da âzâd ettim. Yok eğer bahçe ve bostanından mahrum kalmaktan ise onları da Allâh ve Rasûlü’ne bırakarak infâk etmiş bulunuyorum.”
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- savaş sahnelerini nakletmeye devâm etti:
“Abdullâh bin Revâha cesâretini topladı, elinde sancak olduğu hâlde düşmanlarla çarpıştı ve şehîd oldu. Îtirazlı olarak cennete girdi. Onun için de Allâh’tan af ve mağfiret dileyiniz!”buyurdu.
Abdullâh -radıyallâhu anh-’ın cennete îtirazlı olarak girişi Ensâr’ın çok ağırına gitti:
“–Yâ Rasûlallâh! Onun îtirâzı ne idi?” diye sordular.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kendisi yaralandığı zaman düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra nefsini kınadı, cesâretini topladı ve şehîd oldu! Cennete girdi. Onlar bana cennette altın tahtlar üzerinde gösterildi. Abdullâh’ın tahtının arkadaşlarınınkinden daha aşağıda ve eğri olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda:
«–Abdullâh çarpışmaya giderken bâzı tereddütler geçirmiş, sonra da çarpışmaya gitmişti!» denildi.” buyurdu.
Hazret-i Abdullâh’ın şehîd olup cennete girişi Ensâr’ı sevindirip yüreklerini ferahlattı.
Bunları nakleden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönüllerinin mahzunluğu arttı, arttı ve mübârek gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ardından:
“Şimdi sancağı Allâh’ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı. Netîcede Allâh mücâhidlere fetih müyesser kıldı.” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 44; Ahmed, V, 299; III, 113; İbn-i Hişâm, III, 433-436; Vâkıdî, II, 762; İbn-i Sa’d, III, 46, 530; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 237)
Sonra yaşlı gözlerle dergâh-ı ilâhîye el açıp:
“Allâh’ım! Hâlid, Sen’in kılıçlarından bir kılıçtır. Sen ona nusret ihsân eyle!” diye duâ etti. (Ahmed, V, 299)
Hâlid bin Velîd’in Kumandanlık Dirâyeti
Hazret-i Hâlid bin Velîd, akşam olup ordular saflarına çekilinceye kadar harbi mükemmel bir şekilde idâre etti. Geceleyin de harp tertibâtını tamâmen değiştirdi. Sağ koldakileri sola, sol koldakileri sağa, arkadakileri öne, öndekileri arkaya aldı. Ertesi gün düşman, bu değişik harp taktiği karşısında şaşkınlığa uğradı. Karşılarında yeni sîmâlar görünce, müslümanlara takviye kuvvet geldiğini zannederek bir hayli tereddüt geçirdi. Allâh’ın kılıcı Hazret-i Hâlid -radıyallâhu anh- da bu tereddütü gâyet güzel değerlendirerek şiddetli bir taarruzda bulundu. Böyle bir hücûmu beklemeyen düşman, üzerlerine gelen îman seli karşısında dayanamadı. Bozulma emâreleri göstermeye başladı. Sonunda ihtiyâten geri çekilmek zorunda kaldı.
O gün elinde tam dokuz kılıç parçalanan Hazret-i Hâlid -radıyallâhu anh-,258 bu fırsatı da değerlendirerek kendisi de düşmana hissettirmeden orduyu geri çekti. Bu siyâsî manevra, onun askerî dehâsını perçinleyen ikinci bir hareket oldu. Böylece iki ordu yenişemeden savaşı bırakmış olarak geri çekilmişlerdi. Hazret-i Hâlid -radıyallâhu anh-, fazla bir zâyiat verdirmeden orduyu Medîne’ye getirdi. Yedi gün süren savaşta şehîd olanların sayısı on dörttü. Düşmandan öldürülenler ise pek çoktu. Müslüman ordusu, yanlarında az çok ganîmet de getirmişti. (Vâkıdî, II, 764, 768; İbn-i Sa’d, III, 407)
Peygamber Efendimiz müslümanlara:
“–Toplanınız ve kardeşlerinizi karşılayınız!” buyurunca, çok sıcak bir gün olmasına rağmen, bütün müslümanlar toplandı. Allâh Rasûlü de hayvanına binip mücâhidleri karşılamaya çıktı. Çocuklar arkalarından gelince Varlık Nûru Efendimiz:
“–Çocukları da binitlerinize alınız! Câfer’in oğlunu bana veriniz!” buyurdu. Abdullâh’ı alıp önüne bindirdi. (Ahmed, V, 299; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 244)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Hâlid’in bu başarısını takdir buyurdu. Medîne’ye dönen muhâripleri -meseleyi tam bilmedikleri için- “kaçaklar” diye tavsîf edenlere de bizzat Allâh Rasûlü:
“–Onlar Allâh yolunda savaştan kaçanlar değildir, tekrar tekrar hücûm edip çarpışacak olanlardır!” diye cevap verdiler. (İbn-i Hişâm, III, 438; Vâkıdî, II, 765)
Çünkü bu savaşta, sayıca çok az bir ordu ile büyük bir kuvvete tam bir gözdağı verilmişti. Allâh’ın bildirdiği şu yüce hakîkat yaşanmıştı:
كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ
“…Nice az sayıda bir birlik, Allâh’ın izniyle nice çok sayıdaki birliği yenmiştir.(Elbette ki) Allâh, sabredenlerle berâberdir.” (el-Bakara, 249)
Mûte Harbi, ehl-i kitâbdan olan hristiyanlarla yapılan ilk İslâm harbi oldu. Üç bin kişilik bir îman şerâresi, yüz bin veya iki yüz bin kişilik bir bâtıl gücü bertarâf etmeye muvaffak oldu.
a
Hazret-i Câfer’in zevcesi Esmâ bint-i Umeys der ki:
“Câfer ve arkadaşları şehîd oldukları zaman, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanımıza geldi. O gün kırk deri tabaklamıştım. Ekmeklik hamurumu yoğurduktan sonra çocuklarımın yüzlerini yıkamış, başlarını tarayıp yağlamıştım. Allâh Rasûlü bana:
«–Ey Esmâ! Câfer’in çocukları nerede?» buyurdu. Onları bağrına bastı, öptü ve kokladı. Bu esnâda gözlerinden yaşlar akmaya başladı:
«–Yâ Rasûlallâh! Babam, anam Sana fedâ olsun! Niçin ağlıyorsun? Niçin yavrularıma, yetimlere yaptığın gibi muâmele ediyorsun? Yoksa Câfer ve arkadaşlarından acı bir haber mi geldi?» dedim.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Evet! Onlar bugün şehîd oldular!» buyurdu.
«–Vâh efendim! Vâh Câfer’im!» diyerek feryâd etmeye başladım.
Varlık Nûru kalkıp kızı Fâtıma’nın yanına gitti:
«–Câfer âilesi için yemek yapın! Onlar bugün başlarına gelen acıyla meşguller.» buyurdu.”
Câfer -radıyallâhu anh-’ın âilesine üç gün yemek götürüldü. Âlemlerin Fahr-i Ebedîsi, Câfer’in evine üç gün uğramadı, onları kendi hâllerine bıraktı. Sonra yanlarına varıp:
“–Kardeşime ağlamayınız artık! Bugünden sonra kardeşimin evlâtlarına bakmak bana âittir!”buyurdu.
Hazret-i Câfer’in oğlu Abdullâh -radıyallâhu anhümâ- der ki:
“Allâh Rasûlü, bizi kuş yavrusu gibi evine getirtti ve:
«–Bana bir berber çağırın!» buyurdu. Berber gelip başımızı tıraş etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ellerini kaldırdı ve:
«Allâh’ım! Câfer’in ev halkına hayırla halef ol! Abdullâh’ın elini, alışverişte bereketli kıl!»diyerek duâ etti ve bunu üç kere tekrarladı.
Annemiz gelince bunu ona anlattım, çok sevindi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz kendisine:
«–Sen bu çocukların geçim ve bakımları hakkında hiç endişelenme! Dünyâda ve âhirette onların velîsi benim!» buyurdu.” (Ahmed, I, 204-205; Ebû Dâvûd, Tereccül, 13/4192; İbn-i Hişâm, III, 436; Vâkıdî, II, 766; İbn-i Sa’d, IV, 37)
Abdullâh bin Câfer -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendileriyle yakından alâkadar olduğunu gösteren şu güzel hâtırayı nakletmektedir:
“İyi hatırlıyorum; ben ve Hazret-i Abbâs’ın iki oğlu Kusem ile Ubeydullâh çocukken, birgün sokakta oynuyorduk. Allâh Rasûlü bir binekle yanımıza çıkageldi. Beni göstererek:
«–Şunu bana kaldırın!» dedi ve beni bineğinin ön tarafına oturttu. Kusem’i de göstererek:
«–Şunu da kaldırın!» dedi. Onu da terkisine aldı.
Allâh Rasûlü’nün amcası Abbâs -radıyallâhu anh-, oğulları içinde Kusem’den çok Ubeydullâh’ı severdi. Buna rağmen Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- amcasından çekinmedi ve terkisine Kusem’i bindirdi. Sonra üç defâ başımı okşadı ve her okşayışında:
«Allâh’ım! Câfer’in evlâtlarına Sen sâhip çık!» diye duâ buyurdu.”259 (Ahmed, I, 205; Hâkim, III, 655/6411)
Hak Geldi Bâtıl Yıkıldı:MEKKE’NİN FETHİ
Medîneli müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ne göre sulhun müddeti on yıl idi. Ancak müşrikler, her geçen gün İslâm’ın bütün Arabistan’a yayılmasından rahatsız oluyorlardı. Bunun içindir ki, yavaş yavaş sulh maddelerini ihlâl etmeye başladılar. Zaman geçtikçe de sulh maddelerine karşı saygısızlık ve cür’etlerini iyice artırdılar. Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden 17-18 ay kadar bir zaman geçmişti ki, kendilerine bağlı bulunan Benî Bekir kabîlesini kışkırtarak, müslüman olan Huzâalıların üzerine saldırttılar. Kendi içlerinden bâzıları da bu âdî cinâyete iştirâk ettiler.260
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bağlı olan Huzâa kabîlesi, baskına uğradıklarında namazda idiler. Hunharca bir katliâmla kimi secdede, kimi rükûda, kimi kıyâmda iken şehîd edildiler. Hattâ Harem’e sığındıkları hâlde, Kureyş ve Benî Bekirliler oranın haramlığını ihlâl ederek katliâma devâm ettiler. Durum, derhâl Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirildi.261
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, kendisine bu acı haberi getiren Amr bin Sâlim -radıyallâhu anh-’ı dinlerken mübârek gözlerinden süzülen inci tâneleri gibi gözyaşları, gül yanaklarını ıslatıyordu. Peygamberler Sultânı Efendimiz son derece mahzûn olmuştu. Gönlü yaralı sahâbîsi Amr bin Sâlim’e tesellî sadedinde:
“–Sen yardım olundun ey Amr!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 12; Vâkıdî, II, 784-785)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her şeye rağmen müşriklerle aralarında yapılmış olan muâhedeyi hesâba katarak Huzâalılara yapılan baskın sebebiyle Mekkelilere önce bir elçi gönderdi. Çünkü onlar Hudeybiye Muâhedesi’ni çok ağır bir şekilde ihlâl etmişlerdi. Buna göre, ya öldürülen Huzâalıların diyetlerini vermeli, ya Benî Bekir kabîlesini himâyeden vazgeçmeli, ya da bu iki teklîfi de kabûl etmedikleri takdirde Hudeybiye Muâhedesi’ni geçersiz saymalı idiler.
Gözlerini kan ve kin bürümüş olan cânî müşrikler, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teblîğ ettiği bu üç tekliften son maddeyi, yâni muâhedeyi resmen bozmayı kabûl ettiler.262 Oysa bu, müslümanları Mekke Fethi’ne dâvet demekti.
Sonradan müşriklerin akılları başlarına geldi ise de, iş işten geçmiş, muâhede iki taraflı olarak feshedilmişti. Durumu düzeltmek için Kureyş’in reisi Ebû Süfyân, çâresiz ve bin pişman olarak Medîne yollarına düştü. Onun sulhu yenilemek maksadıyla Mekke’den çıktığını, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vahy-i ilâhî ile o anda ashâbına bildirdi.263 Zâten vâkî olan baskın cinâyetiyle mâtem ve hüzün havasının iyice gerginleştirdiği Medîne’de, hiç kimse Ebû Süfyân’a yüz vermedi. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevcelerinden Ümmü Habîbe, Ebû Süfyân’ın kızı olduğu hâlde, evine kadar gelen babasının oturmak istediği minderi dahî altından çekip aldı. Ebû Süfyân şaşırdı. Hayretle:
“–Kızım, minderi mi bana, beni mi mindere lâyık görmedin?” diye sordu.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevgisinde fânî olan Ümmü Habîbe vâlidemiz, şöyle cevap verdi:
“–Bu minder, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âittir. Bunun için sen necis bir müşrik olarak ona oturmaya aslâ lâyık değilsin!”
Ebû Süfyân işittiği bu cevap karşısında donup kaldı:
“–Kızım, sen bizden ayrılalı bir acâip olmuşsun!” dedi.
Fakat Ümmü Habîbe:
“–Hayır, Allâh beni İslâm ile şereflendirdi.” diyerek îmânın her şeyin üzerinde olan ulvî değerini hatırlattı. (İbn-i Hişâm, IV, 12-13)
Başta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olmak üzere bütün ashâbın takındığı bu tavır karşısında çâresiz bir şekilde Mekke’ye dönmek zorunda kalan Ebû Süfyân, etrâfını çeviren Mekkelilere sulhun mümkün olmadığını aktarırken şaşkınlığını gizleyemiyor:
“–Ben, kalbleri tek bir kalb üzere olan bir kavmin yanından geliyorum. Vallâhi, onlardan fayda umduğum küçük-büyük, kadın-erkek herkesle konuştum, ancak bir netîce alamadım!” diyordu. (Abdürrezzâk, V, 375)
Bu arada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sefer hazırlığı için emir buyurdular. Yakın kabîleleri Medîne’ye çağırırken, uzaktakileri ise yerlerinde bekleyip orduya yolda iştirâk etmelerini irâde buyurdular. Son derece gizli bir şekilde hareket ediliyordu. Düşmanın, Medîne’deki bu hummâlı faâliyetten şüphelenmemesi için de, Sûriye taraflarına bir müfreze gönderen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her tarafı sıkı bir kontrol altına almıştı. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla büyük fethi kansız bir şekilde netîcelendirmek arzusunda ısrarlı idiler. Bunun için birçok stratejik tedbirler almışlardı:
Öncelikle, ashâbına sefer için hazırlanmalarını emrettiği hâlde, nereye gidileceğini gizli tutarak niyetini açıklamadı.264 Hattâ en yakın dostu ve sırdaşı Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bile Mekke’ye gidileceğini anlamamış, kızı ve Rasûlullâh’ın zevcesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya seferin nereye olacağını sormuştu. O da:
“–Bilmiyorum. Belki Benî Süleymlere belki Sakîflere belki de Hevâzinlere gitmek istiyor olabilir!” demişti. (İbn-i Hişâm, IV, 14)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yine Mekkelilerin herhangi bir savaş hazırlığı yapmamaları ve sulh yoluyla fethin gerçekleşebilmesi için yolları tutturmuş, Mekke’ye hiçbir haber ve câsusun gitmesine imkân vermemiş ve şöyle duâ etmiştir:
“Allâh’ım! Yurtlarına ansızın varıncaya kadar, Kureyşlilerin câsus ve habercilerini tut, onları görmez ve işitmez kıl. Kureyşlilerin gözlerini bağla ki, beni birdenbire karşılarında bulsunlar.”(İbn-i Hişâm, IV, 14)
Peygamber Efendimiz Medîne’den hareket ettiğinde de, yine Kureyşlileri şaşırtmak için aksi istikâmetteki müttefik kabîlelere uğramış, dâire biçiminde bir yol tâkip ederek hedefinin ne olduğuna dâir belirsizliği iyice artırmıştır. Mekke yakınlarına varınca her askerin ayrı bir ateş yakarak psikolojik tesir ile sayının çok zannedilmesini temin etmesi de bu maksatladır.265
Yine aynı maksatla, mîkat yeri olan Zülhuleyfe’de ihrâma girmeyerek seferin yönü husûsundaki gizliliği devâm ettirmiştir.266
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- güç ve kuvveti elde ettikten sonra, bu gücü insanları öldürüp ülkelerini fethetmek için değil, onların gönüllerini Allâh’a açmak, gerçek saâdete, yâni hidâyete kavuşmalarını sağlamak için kullanmıştır. Zîrâ O, âlemlere rahmet ve hidâyet olarak gönderilen bir “Rahmet Peygamberi” idi.
Allâh Teâlâ müslümanların savaş ve barış husûsundaki bu anlayışlarını, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurmaktadır:
الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ
“Mü’minlere yeryüzünde bir iktidar verdiğimizde, onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti de yalnız Allâh’a âittir.” (el-Hac, 41)
Bütün ashâb-ı kirâm hazarâtı, bu gizliliğe riâyet ederken, Bedir gâzîlerinden Hâtıb bin Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bir kadınla da göndermişti. Bundan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vahiyle haberi oldu ve kadının yerini söyleyerek Hazret-i Ali, Zübeyr ve Mikdâd -radıyallâhu anhüm ecmaîn-’i, o kadını yakalayıp getirmekle vazîfelendirdi. Kadın, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in işâret buyurduğu yerde yakalandı. Üzerindeki mektup alınıp Rasûlullâh’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Ey Kureyş! Allâh’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allâh’a yemin ederim ki, Rasûlullâh üzerinize tek başına da gelse Allâh, O’nu size gâlip kılacak, vaadini yerine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 278)
Aslında bu ifâdeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp sordu:
“–Ey Hâtıb! Bunu niye yaptın?”
Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
“–Yâ Rasûlallâh! Yanınızda bulunan Muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koruyacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnettarlık kazanarak, âilemi, çoluk-çocuğumu korumak istedim. Yoksa vallâhi ben onların câsusu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. Müslüman olduktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallâhi benim Allâh ve Rasûlü’ne olan îmânım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim…” dedi.
Bunun üzerine merhamet ummânı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti.” buyurdu ve onu affetti.
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hazret-i Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir Harbi’ne katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
“–Ama o Bedir Seferi’ne katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allâh Teâlâ Hazretleri Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret ettim!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161)
Bununla birlikte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o sırada nâzil olan şu âyet-i kerîmeler muvâcehesinde, Allâh’ın düşmanlarıyla dostluk yapılmaması gerektiği husûsunu, başta Hâtıb olmak üzere, bütün ashâb-ı kirâma teblîğ buyurdular:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءكُم مِّنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ رَبِّكُمْ إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فِي سَبِيلِي وَابْتِغَاء مَرْضَاتِي تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِالْمَوَدَّةِ وَأَنَا أَعْلَمُ بِمَا أَخْفَيْتُمْ وَمَا أَعْلَنتُمْ وَمَن يَفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ
“Ey îmân edenler! Eğer Ben’im yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, Ben’im de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizlice muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. (Onlar) Rabbiniz Allâh’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuzdan çıkardılar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse), doğru yoldan sapmış olur.
إِن يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاء وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُم بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ
(2)
لَن تَنفَعَكُمْ أَرْحَامُكُمْ وَلَا أَوْلَادُكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
(3)
(Biliniz ki) şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zâten (onlar, hiç şüphesiz sizin îmandan vazgeçip de)inkâr etmenizi istemektedirler. (Yine biliniz ki) kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. Çünkü Allâh, aranızı ayırır. Allâh yaptıklarınızı görendir.” (el-Mümtehine, 1-3)267
Bu âyet-i kerîmelerle, müslümanların çoluk-çocuk, mal-mülk gibi sebeplerle kâfirlerle dostluk kurmaları yasaklanmıştır. Nitekim Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Kenan, îmân etmeyenler arasında bulunduğu için helâk olmuştur. Aynı şekilde Lût -aleyhisselâm-’ın karısı da fâsıklarla ihtilât ettiği için fâsıklaşmış ve kahr-ı ilâhîye dûçâr olmuştur. Dolayısıyla onların, bir peygamberle olan cismânî yakınlıkları, hiçbir kıymet ifâde etmemiştir.
a
Hicretin sekizinci yılında Ramazan Ayı’nın onuncu günü Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, on bin kişilik muazzam îmân ordusuyla Medîne’den ayrıldılar. Cihâd üzere olduklarından yolda iftar ettiler. Ashâba da böyle emir buyurdular.268
Cuhfe denilen mevkîye vardıklarında Hazret-i Abbâs ile karşılaşıldı. Daha evvel müslüman olmuş bulunan Abbâs -radıyallâhu anh-, bunu gizleyerek Mekke’de kalmış, oradan Kureyş’in durumunu her zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rapor etmişti. Mekke-i Mükerreme’de kalmasının bir sebebi de, uhdesinde bulunan hacılara su dağıtma vazîfesini îfâ etmesiydi. Nihâyet vaktin geldiğini düşünerek, o da hicret etmek için ehl ü ıyâli ile birlikte yola çıkmıştı.269 Buna çok sevinen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de Muhâcirlerin sonuncusu oldun!..”buyurdular. (Ali el-Müttakî, XI, 699/33387)
Mekke Fethi’ne doğru yapılan bu muhteşem yolculuk esnâsında bütün bir beşeriyete ibret olacak muazzam bir tablo sergilendi. Bu, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının bir eseriydi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ordusu sel gibi akıyordu. Arabistan’ın dört bir tarafından yeni müslüman olmuş kabîleler kâfile kâfile İslâm ordusuna iltihâk ediyorlardı. Deyim yerindeyse bir mahşer ortamı yaşanıyordu. Âlemlerin Efendisi bu muhteşem ordusuyla Arc mevkiinden hareket edip Talub’a doğru yol alırken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir kelp gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu kelp ve yavrularının başına nöbetçi dikti. Anne kelbin ve yavrularının, fetih coşkusu içinde geçen İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu.270
Bu ne müthiş bir manzaradır! Acabâ beşer târihi böyle bir merhamet tablosuna daha önce hiç şâhid olmuş mudur?271
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’nin Fethi gibi târihî açıdan mühim bir dönüm noktası olan büyük bir hâdise esnâsında dahî belki teferruat sayılabilecek en ince bir mesele ile meşgûl olmuş, kendisini bir anne kelb ve yavrularından mes’ûl hissetmiştir. Dolayısıyla bu hâdiseden alacağımız diğer bir ders de, idârî mevkîlere sâhip kimselerin de, en ince teferruâtına kadar her şeyden mes’ûl olduklarının idrâki içinde bulunmaları ve muhtemel hâdiselere karşı dâimâ teyakkuz hâlinde olmalarıdır.272
a
O sırada Mekkeliler, olan bitenden habersizdi. İslâm ordusunun, beldelerine bir konaklık mesâfedeki Merru’z-Zahrân Vâdisi’ne yerleştiğini öğrenip Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in emriyle her birliğin ayrı ayrı ateş yakmasıyla oluşan ihtişamlı manzarayı gördüklerinde dehşete kapıldılar. Akılları başlarından gitti.
Ebû Süfyân, yandaşları olan Hakîm bin Hizâm ve Büdeyl’i yanına alarak merakla etrâfı kolaçan etmek için Mekke’den çıkmıştı. İslâm askerlerinin yakmış olduğu binlerce ateşi görünce şaşırdılar. Onların hangi kavim ve kabîleye âit olduğunu tahmin etmeye çalıştılar. Fakat oraya konaklayanların Peygamber Efendimiz ve ashâbı olabileceği ihtimâli hiç akıllarına gelmedi. Mekke, çepeçevre kıskaca alınmış olduğundan, Ebû Süfyân ve yanındakiler çok geçmeden yakalanıp Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e getirildiler.273
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Ebû Süfyân’ın öldürülmesi için Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında dolaşırken, amcası Abbâs -radıyallâhu anh- da onun affedilmesini taleb ediyordu. Eşsiz siyâsî dehâsı ile muhteşem bir harp taktiği uygulayan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcasına hitâb ederek:
“–Ebû Süfyân’ı al, ordunun geçit yerine götür! İslâm ordusunun ihtişâmını seyrettir!” buyurdu.
Bu, Kureyş’in reisi olan Ebû Süfyân’ı, müşriklerin müslümanlara karşı boş yere çaba göstermesini engelleyecek bir hâlet-i rûhiyeye hazırlamak demekti. Böylece müşrikler, mukâvemet göstermeyince, kan dökülmesi de önlenmiş olacaktı.
Hazret-i Abbâs -radıyallâhu anh-, Ebû Süfyân’ı alarak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in işâret buyurduğu geçide götürdü. O sırada İslâm ordusu hareket etmiş, birlikler hâlinde ilerliyordu. Her kâfilenin îmanlı yüreklerinden taşan rônÑrcnCG oˆnG sadâları Arş’a kadar yükseliyordu.
Ebû Süfyân’ın bu manzara karşısında gözleri kamaştı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in birliği geçerken de dehşet ve hayretini gizleyemeyerek:
“–Ey Abbâs! Kardeşinin oğlu, saltanatını ne kadar da büyütmüş!..” dedi.
Abbâs -radıyallâhu anh- müdâhale etti:
“–Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir…” dedi.
Ebû Süfyân da:
“–Evet, evet!” diyerek doğruladı. (Buhârî, Meğâzî, 48; Heysemî, VI, 164; İbn-i Sa’d, II, 135; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 242)
Sonra oradan ayrılarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldiler. Âlemlerin Efendisi sordular:
“–Ey Ebû Süfyân! Hâlâ oˆG s’pG n¬d%pG n’ diyeceğin vakit gelmedi mi?”
Ebû Süfyân, biraz düşündükten sonra kelime-i tevhîdi söyledi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tasdîk cümlesini telaffuz etmemişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tekrar sordular:
“–Benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu söyleyeceğin vakit gelmedi mi?”274
Ebû Süfyân, bu suâle cevap vermek için biraz mühlet istediyse de, Hazret-i Abbâs’ın îkâzıyla kelime-i şehâdeti bütünüyle telaffuz etti. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu taltîf ve kalbini İslâm’a ısındırma sadedinde Mekke halkının emniyette olacağı yerleri sayarken, Ebû Süfyân’ın evini de zikrederek şöyle buyurdular:
“Kim ki Mescid-i Harâm’a girerse emniyettedir. Kim ki evinden dışarı çıkmazsa emniyettedir. Kim ki Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa o da emniyettedir!” (Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3021-3022; Heysemî, VI, 164-166; İbn-i Hişâm, IV, 22)
Serbest bırakılan Ebû Süfyân Mekke’ye dönerken Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına son hitâbını îrâd buyuruyordu:
“Size karşı herhangi bir saldırı vâkî olmadıkça, hiç kimseye kılıç çekmeyiniz!” (İbn-i Hişâm, IV, 28)
Bundan sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dört kola ayırdığı İslâm ordusuna hareket emrini verdi. Böylece Mekke, dört bir taraftan yankılanan tekbîr sesleriyle doldu.
Sekiz yıl evvel iki deve ve üç kişi ile Mekke’den mahzun bir şekilde ayrılan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bugün Allâh’ın lutfu ile on bin kişilik muazzam ve muhteşem bir kuvvetle mübârek beldeye giriyordu. O gün yurdundan çıkarılmış mazlum bir ferd, bugün yurdunu fetheden muzaffer bir fâtihti. Fakat O, bununla aslâ gurûra kapılmayarak devesinin boynu üzerinde secde eder bir vaziyette, yâni bu nîmeti lutfeden Allâh’a şükür hâlinde Mekke’ye giriyordu. Başını Allâh Teâlâ’ya karşı tevâzû ile o derece eğmişti ki, sakalının uçları neredeyse devenin semerine değmekteydi. O esnâda devamlı olarak:
«Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» diyordu.275 (Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)
Nebevî ahlâk ile ahlâklanmış olan ashâb-ı kirâmın hâli de Allâh Rasûlü’nün hâlinden pek farklı değildi.
İslâm ordusu hemen hemen hiçbir mukâvemetle karşılaşmadı. Bu hususta Ebû Süfyân’a tatbîk edilen taktik bereketiyle, onun, Mekkelilerin müslümanlara karşı koymamaları için gayret etmesi hayli netîce vermiş, kimse muazzam İslâm ordusuna karşı çıkmaya cesâret edememişti. Yalnız Hâlid bin Velîd’in Mekke’ye girdiği yerde ufak bir çatışma olmuş, o da çabuk yatıştırılmıştı.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Fetih Sûresi’ni okuyarak ashâb-ı kirâmla birlikte Kâbe-i Muazzama’ya yöneldi. Devesinden inmeden Kâbe’yi tavâf ettikten sonra:
جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ
“…Hak geldi, bâtıl yok oldu!..” (el-İsrâ, 81) âyet-i kerîmesini tilâvet buyurarak elindeki değnekle Kâbe’deki putları bizzat devirmeye başladı. (Buhârî, Meğâzî, 48; Müslim, Cihâd, 87; Vâkıdî, II, 831-832)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Beytullâh’ta tasvirler görünce, içeri girmedi. Önce onların imhâ edilmesini emretti. Sahâbîler derhâl emri yerine getirdiler.
İçeride Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın ellerinde fal okları bulunur vaziyetteki sûretlerini gördüğünde Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdu:
“Allâh, bu sûretleri yapan müşriklerin canını alsın. Vallâhi bu peygamberler asla oklarla kısmet aramadılar. (Bilâkis bundan nehyettiler.)” (Buhârî, Enbiyâ 8, Hacc 54, Meğâzî 48)
Büyük Hak dostu Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir ömür boyu akla hayâle gelmedik çileleri göğüsleyerek putları kıran Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ne kadar minnettâr olmamız gerektiğini şöyle ifâde buyurur:
“Ey bugün müslüman bulunan kimse! Eğer Hazret-i Ahmed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın sa’y ü gayreti ve putları kırdırmak husûsundaki himmeti olmasaydı, sen de ecdâdın gibi putlara tapardın.”
Müslümanlar, Mekke’yi fethettikleri gün, sabaha kadar tekbîr ve tehlîl getirdiler, devamlı olarak Kâbe’yi tavâf ettiler. Bunu gören Ebû Süfyân, zevcesi Hind’e:
“–Sen bunun Allâh’tan olduğu kanaatinde misin?” diye sordu.
Hind:
“–Evet! Bu, Allâh tarafından olan bir iştir!” dedi.
Ertesi gün Ebû Süfyân, erkenden Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Allâh Rasûlü ona akşam hanımıyla arasında cereyân eden konuşmayı nakletti.
Ebû Süfyân:
“–Şehâdet ederim ki, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, bu sözümü Allâh ile Hind’den başkası işitmemiştir!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 296)
Fetihten sonra Mekkeliler çocuklarını Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürüyor, O da onların başlarını sıvazlıyor ve kendilerine duâ ediyordu. (Ahmed, IV, 32)
Af Bayramı
Bu sırada Kureyşliler, Mescid-i Harâm’a dolmuş, haklarında verilecek hükmü bekliyorlardı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâdece oradakilere değil, bütün insanlığa şâmil olan şu cihanşümûl hutbesini îrâd buyurdu:
“Allâh’tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. O’nun hiçbir nazîri ve şerîki yoktur. Allâh, vaadini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş ve bütün düşmanlarımızı dağıtmıştır. Kâbe hizmeti ve hacılara su dağıtma işi dışında bütün eski gelenek ve görenekler, mal ve kan dâvâları, bugün şu iki ayağımın altındadır.
Ey Kureyşliler!
Allâh, sizden câhiliyet gurûrunu, babalarla, soylarla (övünüp) kibirlenmeyi giderdi. Bütün insanlar Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır.
(Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bu ifâdelerin ardından şu âyet-i kerîmeyi okudu:)
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
«Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi (kibre kapılıp da övünmeniz için değil) birbirinizle tanışasınız diye milletlere ve kabîlelere ayırdık. Allâh katında en üstün olanınız, muhakkak ki O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allâh, bilendir, her şeyden haberdardır.» (el-Hucurât, 13)” (İbn-i Mâce, Diyât, 5; Ahmed, II, 11; Tirmizî, Tefsîr, 49/3270)
Artık Mekke-i Mükerreme, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak, af, sulh, emniyet ve hidâyetin içiçe olduğu rûhânî bir fetihle asıl sâhiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açmıştı. Bin bir ıztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti de artık sona ermişti. Yılların hüznü sürûra inkılâb etmişti. İşte bunun büyük bir şükrânesi olarak, târihin en büyük affını sergilemek üzere Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke halkına:
“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.
Kureyşliler:
“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi:
لاَ تَثْرَيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللّهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
«…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allâh sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.» (Yûsuf, 92) diyorum. Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” buyurdu.
Bir diğer hitâbında da:
“–Bugün merhamet günüdür. Bugün Allâh’ın, Kureyşlileri İslâmiyet’le güçlendireceği, üstünleştireceği bir gündür.” buyurdu.
Bunun netîcesinde, fetihten önce birçok müslümanın malına ve canına kıymış olan kimseler bile, hidâyet şerefine erdiler. Allâh Teâlâ, Kureyş müşriklerini Rasûlü’nün eline düşürmüş, ona boyun eğdirmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onları affetmiş ve serbest bırakmıştı. Bu sebeple Mekkelilere “Tulekâ”, yâni “âzâd edilenler” adı verildi.276
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in en büyük arzusu, hiçbir fert hâriçte kalmamak şartıyla bütün insanların müslüman olmalarıydı. Mekke’nin fethinden sonra güç ve kuvvetin zirvesinde olduğu bir anda, vaktiyle kendisine her türlü zulüm ve işkenceyi revâ gören insanlardan intikâm alabilecek durumda olmasına rağmen bunu yapmayıp umûmî af îlân etmesi, Hakk’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının hârikulâde bir tezâhürüdür.
Yıllardır alay, hakâret, zulüm ve düşmanlıktan başka bir şeye şâhid olmayan Mekke, o gün sergilenen büyük bir af bayramıyla târifsiz bir muhabbet ve merhamet tecellîsi yaşıyordu. Ancak bu güzelliğe gölge düşürmek isteyen Fedâle isimli bir Mekkeli, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i öldürmek kastıyla mübârek yanlarına sokuldu. Onun niyetini mânen bilen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir telâş ve kızgınlık göstermeyip, şefkat ve rahmet kanatlarını açarak Fedâle’ye:
“–Sen Fedâle misin?” diye sordu.
“–Evet!” dedi. Ardından O Rahmeten li’l-Âlemîn:
“–Ey Fedâle! Zihninde kurduğun şeyden tevbe ve istiğfâr et!” buyurdu ve mübârek ellerini onun göğsüne koydu. Böylece daha o anda zihnindeki öldürme düşüncesi kaybolan Fedâle’nin kalbi yumuşadı, îman nûru ile doldu ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir anda kendisinin nazarında yaratılanların en sevgilisi hâline geldi. (İbn-i Hişâm, IV, 37; İbn-i Kesîr, es-Sîre, III, 583)
Ebû Süfyân bin Harb, Mescid-i Harâm’da oturmuş düşünüyordu. Peygamber Efendimiz önde, müslümanlar da O’nun arkasında yürüdüklerini görünce:
“–Acabâ Muhammed’e karşı asker toplasam mı, şu adamla yine çarpışmaya dönsem mi, ne yapsam acabâ?!” diye içinden geçirdi. O esnâda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelip onun baş ucunda durdu ve iki kürek kemiği arasına eliyle vurarak:
“–Allâh o zaman da seni hor ve hakîr kılar!” buyurdu. Ebû Süfyân, başını kaldırıp Allâh Rasûlü’nü görünce:
“–Şu âna kadar Sen’in peygamber olduğuna tam kanaat getirememiştim. İçimden geçirdiğim düşünceler sebebiyle Allâh’a tevbe ediyor, O’ndan mağfiret diliyorum!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 296)
a
Uhud Harbi’nde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in amcası Hazret-i Hamza’nın ciğerini hırsla dişleyen Hind de Mekke’nin Fethi günü îmân ederek umûmî affa mazhar oldu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kelime-i tevhîdin şânı hürmetine onu da bağışladı.277
Ebû Cehl’in oğlu İkrime, sayılı İslâm düşmanlarındandı. Mekke’nin fethinden sonra Yemen’e kaçmıştı. Hanımı, müslüman olarak onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına getirdi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İkrime’yi memnûniyetle karşılayarak:
“–Ey göçmen süvârî, hoş geldin!” buyurdu ve müslümanlara karşı yaptığı zulmü yüzüne vurmayıp onu da affetti. (Hâkim, III, 271/5059; Vâkıdî, II, 851-852)
Hebbâr bin Esved de İslâm düşmanlarının önde gelenlerinden idi. Mekke’den Medîne’ye devenin üzerinde hicret ederken kasten Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kızı Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’yı mızrağıyla vurarak deveden aşağı itmişti. Hazret-i Zeyneb hâmile olduğundan çocuğunu düşürmüş ve ağır bir şekilde yaralanmıştı. Bu yara daha sonra vefâtına sebep olmuştu. Hebbâr, bunun gibi daha birçok suç işlemişti. Mekke’nin fethinden sonra kaçtı ve ele geçirilemedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’de ashâbıyla oturduğu bir esnâda huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu da affetti. Ona hakâret edilmesini ve târizde bulunulmasını yasakladı.278Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de:
خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ
“(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, câhillere aldırış etme, onlardan yüz çevir!” buyruluyordu. (el-A’râf, 199)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, canlı bir Kur’ân idi. Kur’ân ahlâkı da en güzel bir şekilde O’nda sergileniyordu. Kendine yönelik olarak işlenen bütün suçları hiç tereddüt etmeden yürekten affederdi. Lâkin, umûma karşı işlenen suçlar için hakkı tutup kaldırıncaya ve hak sâhibinin hakkını alıncaya kadar, O’nu kimse sâkinleştiremezdi.
Nitekim Mekke’de kâbına varılmaz, cihânşümûl bir affın sergilenmesi yanında, bâzı ıslâh olmaz hâin müşriklerin de görüldükleri yerde ümmetin menfaati için öldürülmeleri husûsunda emr-i Peygamberî sâdır olmuştur.279
Mekke’den ganîmet olarak hiçbir şey alınmamıştır.280 Varlık Nûru Efendimiz, İslâm ordusunun bir hayli yekûn tutan zarûrî ihtiyaçlarını karşılamak için Mekke zenginlerinden ödünç para ve zırh aldı. Daha sonra bunu, Hevâzin ganîmetinden tamâmıyla ödedi ve:
“–Ödüncün karşılığı, teşekkür etmek ve onu ödemektir!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 863; Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3562; Muvatta, Nikâh, 44)
a
Mekkeliler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün insanlığa numûne olarak sergilediği af bayramının sürûrunu yaşarken öğle vakti girmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her zaman olduğu gibi yine ezân okuması için Hazret-i Bilâl’e emretti. Bilâl -radıyallâhu anh-, bir zamanlar köle olarak akıl almaz işkencelerle “Ehad, Ehad” diye inlediği günleri hatırladı. Artık zulüm zevâle ermişti. Şimdi hür idi ve zafer kazanmış bir îmân ordusu ile Mekke’de idi. Allâh’a şükrederek Kâbe-i Muazzama’nın üstüne çıktı. Yakıcı nağmelerle ezâna başladı. Öyle içli ve yanık bir ezân okuyordu ki, bütün Mekke dağları ve semâsı bu ulvî sadâ ile yankılanıyordu. Gökler mütebessim, yerler mesrûr oldu. O gün okunan ezân-ı Muhammedî, mü’minlere ebedî bir hâtıra idi. Bu manzarayı gören müşriklerden birkaçı:
“–Yazıklar olsun bize!.. Köleler kadar da olamadık! Onlar nerelere ulaştı, bizler ne hâlde kaldık?” diye önceden yaptıklarına, yâni o âna kadar hakîkatten gâfil kalmalarına hayıflandılar.
Mekkelilerin Bey’ati
Öğle namazını edâ ettikten sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Safâ Tepesi’ne çıktı. Mekkelilerin bey’atlerini kabûl etti. Önce erkekler “müslümanlık ve cihâd” üzere Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey’at ettiler. Sonra kadınlar bey’at ettiler.281Kadınların bey’ati husûsunda Allâh Teâlâ, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şöyle buyurmuştu:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَن لَّا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Ey Peygamber! Îmân eden kadınlar Sana gelip Allâh’a ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, zinâda bulunmamak, çocuklarını öldürmemek, elleri ile ayakları arasında bir iftirâ uydurmamak (hiç yoktan yalan uydurup iftirâ atmamak, başkasının çocuğunu sâhiplenerek kocasına isnatta bulunmamak veya gayr-ı meşrû bir çocuk dünyâya getirip onu kocasına mâl etmemek), hiçbir güzel işte Sana âsî olmamak üzere bey’at ettiklerinde, onların bey’atini kabûl et; onlar için Allâh’tan mağfiret dile!.. Şüphesiz ki Allâh, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (el-Mümtehine, 12)
Kadınların bey’ati, sözle ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in elini batırdığı bir su kabına ellerini batırmak sûretiyle tahakkuk etmiş, onlarla musâfaha şeklinde bir bey’at hiçbir zaman vâkî olmamıştır.
Ümeyme bint-i Rukayka -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:
“Ensâr’dan bir grup kadınla Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a gidip:
«–Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, hiçbir zaman iftirâ atmamak, meşrû emirlerinde Sana isyân etmemek üzere bey’at ediyoruz.» deyince Âlemlerin Efendisi hemen:
«–Gücünüz yettiği ve tâkat getirebileceğiniz hususlarda!» buyurdu. Bu şefkat ve merhamet yüklü sözü üzerine biz:
«–Allâh ve Rasûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi bey’at edelim!» dedik.
Kadınlar, bey’ati musâfaha ederek yapmak istediler. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben kadınlarla musâfaha etmem! Benim yüz kadına toptan söylediğim bir söz, her kadın için ayrı ayrı söylenmiş sayılır.” buyurdu. (Muvatta, Bey’at, 2; Tirmizî, Siyer, 37/1597)
Emâneti Ehline Veriniz!
Emâneti Ehline Veriniz!
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kâbe’ye geldiğinde Mescid-i Harâm’ın bir köşesinde oturmuştu. Mücâhidler de çevresine oturmuşlardı. Allâh Rasûlü, Kâbe’nin anahtarını getirmesi için, Hazret-i Bilâl’i Osmân bin Talha’ya gönderdi. Hazret-i Bilâl, Osmân -radıyallâhu anh-’a gidip:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kâbe’nin anahtarını getirmeni emrediyor!” dedi. Osmân:
“–Olur!” diyerek anası Sülâfe’nin yanına gitti. O zaman anahtar onun yanında bulunuyordu:
“–Ey anacığım! Anahtarı bana ver! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana adam gönderdi ve anahtarı kendisine getirmemi emretti.” dedi.
Sülâfe:
“–Kavminin şereflendiği, övündüğü bir şeyi götürüp elinle teslîm etmenden Allâh’a sığınırım! O, bu anahtarı sizden alınca, bir daha hiçbir zaman geri vermeyecektir!” dedi. Osmân -radıyallâhu anh- biraz uğraştıktan sonra anahtarı anasından alıp Peygamber Efendimiz’e getirdi ve:
“–Bunu Sana Allâh’ın emaneti olarak veriyorum!” dedi. Anahtarın kendisine geri verilmeyeceğinden korkuyordu. (Vâkıdî, II, 833; Heysemî, VI, 177)
Âlemlerin Efendisi Kâbe’yi açtı. İçeri girerek kapının, üzerine kapatılmasını emretti. Uzunca bir müddet orada kaldı. İki rekât namaz kıldı. (Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 137)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kâbe’den çıktı. Fetih hutbelerini îrâd buyurduktan sonra:
“–Osmân nerede?” diye sordu. Osmân bin Talha ayağa kalktı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا
“Allâh, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh, size böylece ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allâh, işiten (ve) görendir.” (en-Nisâ, 58) âyetini okuduktan sonra:
“–Ey Ebû Talha Oğulları! Allâh Teâlâ’nın emânetini, sürekli sizde kalmak ve dürüst hareket etmek üzere alınız! Onu, zâlim olmadıkça hiç kimse elinizden alamaz! Bugün, iyilik ve ahde vefâ günüdür.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 31-32; Vâkıdî, II, 837-838; İbn-i Sa’d, II, 137)
Şu hâdisede de görüldüğü gibi emânetlerin ehline verilmesi, çok mühim bir meseledir. Zîrâ emânetler ehline verildiği zaman, fertte, âilede ve devlette huzur ve sükûn devâm etmiş, aksi durumlarda ise büyük imparatorluklar bile yerle bir olmuştur. Târih, bunun nice misâlleriyle doludur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- emânet husûsunun hassâsiyet ve ehemmiyetini bir hadîs-i şerîfinde ne güzel aksettirir:
“Emânet ehline verilmediği zaman, işte o zaman kıyâmeti bekle!” (Buhârî, İlim, 2; Ahmed, II, 361)
Hulâsa, emânetin ehline verilmemesi, kıyâmet alâmetlerinin en mühimlerinden birini teşkîl etmektedir.
Kendisinde önceden beri sikâye (hacılara su ikrâm etme) vazîfesi bulunan Hazret-i Abbâs -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den Hicâbe282 vazîfesini de istemişti. Peygamber Efendimiz, amcasına:
“–Ben size insanların Beytullâh’a göndereceği örtü gibi şeylerden geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere servetinizden harcayarak bu yüzden hayra nâil olacağınız zahmetli vazîfeyi veriyorum!” buyurdu ve hacılara su ikrâm etme vazîfesine devâm etmesini söyledi.
Abbâs -radıyallâhu anh-’ın Tâif’te üzüm bağı vardı. İslâm’dan önce de sonra da oradan kuru üzüm taşır, Zemzem’in içine katarak hacılara ikrâm ederdi. Kendisinden sonra oğulları ve torunları da hep böyle yaptılar. (İbn-i Hişâm, IV, 32; İbn-i Sa’d, II, 137; Vâkıdî, II, 838)
a
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fethin ikinci günü öğle namazından sonra insanların arasında ayağa kalktı. Allâh Teâlâ’ya hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Şüphe yok ki Allâh, göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün, Mekke’yi de haram ve dokunulmaz kılmıştır! Kıyâmet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak kalacaktır! Şüphesiz Allâh Fil ordusunu Mekke’ye girmekten alıkoymuş, Rasûlü’nü ve mü’minleri ise buna muvaffak kılmıştır. Mekke benden sonra hiç kimseye helâl değildir. Mekke’nin avı ürkütülmez, dikeni kesilmez, bulan kimsenin, sâhibini araması için alması hâriç, kaybolan eşyâsını almak helâl olmaz. Bir kimsenin yakını öldürülürse iki şeyden hangisi hayırlı ise onu isteyebilir: Ya diyet ya da kısas.”
Bunun üzerine Hazret-i Abbâs -radıyallâhu anh-:
“–İzhir (otunun koparılması) müstesnâ olsun. Çünkü kabirlerimiz ve evlerimizde onu kullanıyoruz.” dedi.
Peygamber Efendimiz:
“–İzhir müstesnâ!” buyurdu.283 (Buhârî, Lukata, 7; Meğâzî, 53; Ahmed, IV, 31-32; II, 238)
a
Mekke’nin fethi günü yaşanan şu manzara da, ashâbın yıldızlaştığı gönül ufkunu sergilemektedir:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mescid-i Harâm’da otururken, Hazret-i Ebû Bekir, babası Ebû Kuhâfe’yi getirdi. Allâh Rasûlü onu görünce:
“–Ey Ebû Bekir! İhtiyar babanı buraya kadar yormasaydın, ben onun yanına gelseydim!”buyurdu.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Onun Sana gelmesi, Sen’in ona gitmenden daha münâsiptir.” karşılığını verdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebû Kuhâfe’yi önüne oturttu, elini kalbinin üzerine koydu ve:
“–Ebû Kuhâfe! Müslüman ol, selâmet bulursun!” dedi. O da müslüman oldu, samîmî olarak şehâdet getirdi. (İbn-i Sa’d, V, 451)
Ebû Kuhâfe -radıyallâhu anh-, bey’at etmek üzere elini Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek eline uzatınca Peygamber âşığı Ebû Bekir -radıyallâhu anh- kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayretle niçin ağladığını sorunca Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gözyaşları içinde:
“–Yâ Rasûlallâh, Sana bey’at etmek üzere uzanan şu el, benim babamın eli değil de Sen’in amcan Ebû Tâlib’in eli olsaydı da bu vesîleyle Allâh Teâlâ benim yerime Sen’i sevindirseydi, kim bilir ne târifsiz bir sevince nâil olurdum. Çünkü Sen, onu çok seviyordun.” dedi. (Heysemî, VI, 174)
İşte o şânı yüce Peygamber’in yüksek ahlâkından lâyıkıyla istifâdenin ve O’nda fânî olmanın, kâbına varılmaz, seyrine doyulmaz bir manzarası… Böylesine ulvî bir hayranlık, ihtirâm ve muhabbet çağlayanını acabâ târih kaç kere seyredebilmiştir?
Emsâlsiz Bir Vefâ
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldılar. Bu arada Ensâr’dan bâzıları endişelenmişler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceklerini düşünüyorlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb etmişti. Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr-ı Kirâm’ın bu tedirginliklerini sezdiler. Duâları bittikten sonra onların yanına gelerek:
“–Konuştuğunuz nedir?” diye sordular.
Onlar da endişelerini dile getirince, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyük bir vefâ örneği sergileyerek şöyle buyurdular:
“–Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.”
Bu ifâdelerden sonra Ensâr’ın endişesi zâil oldu. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)
a
Rasûl-i Ekrem Efendimiz Mekke’nin fethi sonrasında Allâh’a karşı şükrünü ve hamdini daha da ziyâdeleştirerek:
“Ben Allâh’ın zât-ı sübhânîsini her vechile, yâni zâtında, sıfatlarında, fiillerinde, isimlerinde şânına yaraşmayan eksiklik şâibelerinden tenzîh ve takdîs ederim. O’na lâyık her türlü övgü ve tâzîmât ile hamd ederim. Allâh’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim.”zikrini, namazlarında, özellikle rükû ve secdelerde çokça okumaya başlamıştı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- bunun sebebini sorunca Efendimiz:
“Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi, onu gördüğüm zaman bu zikri çokça yapmamı emretmişti. Ben o alâmeti gördüm.” buyurdu. (Müslim, Salât, 220)
Nitekim Nasr Sûresi’nde de kendisine yardım ve fetih geldiğinde ve insanların fevc fevc İslâm’a girdiklerini gördüğünde, tesbîhini daha da artırması ve istiğfâr etmesi emredilmişti.
Nasr Sûresi’nde geçen “nasr: yardım” kelimesinin bütün Araplara üstün gelmeye, “feth” kelimesinin de Mekke’nin fethine işâret ettiği söylenmiştir. “Feth” kelimesinin “açmak” mânâsından hareketle İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- Mekke’nin fethine “Fethu’l-Fütûh” ismini vermiştir. Çünkü buradaki fetih, sâdece düşman elindeki bir şehrin alınmasından ibâret olmayıp Mescid-i Harâm’ın kontrolü ve Kâbe’nin fethi mânâsına da gelir. Aynı zamanda kalblerin Allâh’ın dînine, İslâm kapısının bütün insanlığa açılmasını da ifâde eder. Yâni Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o gün içine girdiği şehirden ziyâde gönülleri fethetmiştir. Bu sebeple Mekke’nin fethedilmesi, İslâm fütühâtının başlangıcı kabûl edilmiştir. Derhâl bütün Arabistan’a ve oradan bütün cihâna yayılan İslâm’ın maddî ve mânevî fütûhâtı, Kâbe kapısının açılmasıyla başlamıştır. Zîrâ bütün kabîleler İslâm’a girmek için Mekke’nin fethini gözlüyorlar ve:
“O’nu kavmi ile baş başa bırakın, eğer onlara üstün gelebilirse O peygamberdir.” diyorlardı. (Buhârî, Meğâzî, 53)
Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’yi fethedince Araplar:
“Allâh Teâlâ Mekkelileri Fil sâhiplerinin ordusundan korumuşken, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- mâdem ki Mekkelilere üstün geldi, o hâlde sizin eliniz O’na erişemez.” dediler ve fevc fevc Allâh’ın dînine girdiler. (Elmalılı, IX, 6236-6238)
Huneyn Gazvesi (11 Şevvâl 8 / 1 Şubat 630)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’nin fethinden sonra sâdece Kâbe’deki putları yıkmakla kalmamış, civardakileri de yok etmek için mücâhit gruplar tertipleyip şirkin o cansız taşlarını harâb etmeye göndermişti. Yâni bir tevhîd temizliği başlatmıştı.284 Ancak bu durumu, Huneyn’de yaşayan Hevâzin kabîlesi ile Tâif’te meskûn Benî Sakîf hazmedemediler. Müslümanların üzerine hücûm etmeye karar verdiler. Bunun için büyük bir ordu hazırladılar. Bir ölüm-kalım harbine çıkmışçasına her şeylerini berâberlerine aldılar.285
Onların bu hareketlerini öğrenen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de kendi ordusuna Mekke’den iki bin kişi daha katarak üzerlerine yürüdü. Ne hikmetli bir tecellîdir ki, orduda yıllarca şirk adına müslümanlarla savaşmış ve onlara bin bir sıkıntı çektirmiş bulunan Ebû Süfyân da vardı. Şimdi ise İslâm saflarının gâlibiyeti için çarpışacaktı. Hattâ Mekkeli seksen kadar müşrik de orduya iştirâk etmişti.286
İslâm ordusu her bakımdan mükemmeldi. Göz kamaştırıcı bir ihtişamla Huneyn’e doğru ilerliyordu. Herkes, şimdiye dek böyle techîzat ve teşkîlâtlı kalabalık bir ordunun Arabistan’da görülmediğini düşünüyordu. Bu durum, ashâb-ı kirâm hazarâtının gönlünü bir an gurûra sevk edip:
“Böyle bir ordu aslâ yenilmez!” diyerek düşmanı küçümsemelerine ve maddî güce rağbetle gâlibiyete mutlak gözüyle bakmalarına sebep oldu. İşte bu bir anlık gurur ve ucub, müslümanların ilâhî imtihâna tâbî tutulmalarına sebebiyet verdi:
İslâm ordusunun öncü kuvvetleri, Huneyn’e girilen dar yollarda kendilerinden emîn bir şekilde ilerlerken, sabahın alacakaranlığında âniden pusuya düşürüldüler. Büyük bir panik zuhûr etti. Müslümanlar, üzerlerine yağmur gibi yağan oklar karşısında durakladılar. İslâm ordusunda, tereddüt ve telâş dolu bir dağınıklık ve bozulma başgösterdi. Bu, arkadan gelenlere de sirâyet edince, müslüman safları çözülüp geriledi. Hevâzin ve Sakîf kabîleleri de onları tâkibe koyuldu.
O dehşetli hengâmede yerinden ayrılmayan, sürekli olarak düşmanın üzerine yürüyen ve bindiği hayvanı dâimâ ileri sürerek kendisini düşmanın ortasına atan yalnız Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oldu. O gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eşsiz bir cesâret ve dâsitânî bir şecaat nümûnesi sergiledi. Hattâ amcası Hazret-i Abbâs ve Ebû Süfyân bin Hâris -radıyallâhu anhümâ-, O’nun mübârek cânının tehlikeye düşmemesi için hayvanının dizginini tutmuşlar, daha fazla ilerlemesine mânî olmaya çalışıyorlardı.287
Diğer taraftan, İslâm ordusunun karışıklığı devâm ediyordu. Aralarında:
“–Bugün sihir bozuldu.” diye feryâd edenlerden:
“–Bu bozgunluğun arkası denize kadar alınamaz!” diyenlere kadar birçok ye’se kapılanlar vardı. Mekkelilerden bâzılarının arasından da:
“–Hazret-i Peygamber öldü. Araplar eski dinlerine dönecekler!” diye şâyialar duyuluyordu.
Oysa Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sağ idi ve düşmana mukâvemet göstererek hayvanının üzerinde dimdik durmaktaydı. Allâh’a tevekkül ve teslîmiyet hâlinde ashâbına sesleniyordu:
“–Ey Ensâr! Ey Muhâcirler! Ey Allâh’ın kulları! Buraya geliniz! Ben Allâh’ın kulu ve peygamberiyim!..”
Sonra gür sesli olan amcası Abbâs -radıyallâhu anh-’a işâret buyurarak, İslâm ordusuna seslenmeye devâm etmesini istediler. Hazret-i Abbâs da yüksek sesle:
“–Ey Akabe’de bey’at edenler! Ey Rıdvân ağacı altında söz verenler! (Koşunuz), Allâh’ın Rasûlü burada!..” diyerek seslenmeye başladı.
Bu dâveti duyan sahâbe; n∂r«sÑnd n∂r«sÑnd diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına koştu. Böylece esen bir rüzgârla dağılan kelebeklerin, tekrar büyük bir câzibeyle nûrun etrâfına koşmalarına benzer bir gayretle Varlık Nûru’nun yanında saf tutmaya başlayan mü’min gönüller, içine düştükleri korkudan sıyrılarak huzur ve sükûnete erdi. Yavaş yavaş Allâh’ın lutfuyla bütün İslâm safları derlenip toparlandı. Bundan sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ellerini yüce dergâha açıp:
“Allâh’ım! Bana olan zafer vaadini ihsân buyur!” niyâzında bulundu.
Tıpkı Bedir Harbi’ndeki gibi yerden mübârek elleriyle bir avuç toprak alarak düşman saflarına doğru attı ve ashâb-ı güzîne:
“–Haydi şimdi sıdk u sadâkatle hücûm ediniz!” buyurdu. (Müslim, Cihâd, 76-81; Ahmed, III, 157, V, 286; İbn-i Hişâm, IV, 72; Vâkıdî, III, 897-899)
Bu defâ İslâm ordusu, harbe yeni başlarcasına bir hızla müşriklerin üzerine saldırdı. Yaptıkları şiddetli hücûm ve hamlelerle kısa zamanda düşmanı perişan edip hüsrâna uğrattılar. Sâdece dört şehîd verilmiş, buna mukâbil müşriklerden yetmiş kişi öldürülmüştü. Düşman öyle mağlûb edilmişti ki, onların harp meydanına getirdikleri her şey müslümanlara kalmıştı. Ele geçen ganîmetin hadd ü hesâbı yoktu.288
Şüphesiz ki bu hâl, yüce Allâh’ın mü’minlere nasîb buyurduğu büyük bir lutfu ve ikrâmı idi. Çünkü onlar, başlangıçta yenilmiş durumda iken netîcede Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şecaat, cesâret, îtidal ve Cenâb-ı Hakk’a gönülden ilticâ ve niyâzıyla zafere nâil olmuşlardı. Allâh Teâlâ bu hakîkati Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle beyân etmektedir:
لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ
(25)
ثُمَّ أَنَزلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنزَلَ جُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَعذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ
(26)
“And olsun ki Allâh, birçok yerde (harp meydanlarında) ve Huneyn Muhârebesi’nde size yardım etti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezîmete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonunda gerisin geri dönmüştünüz. Sonra Allâh, Rasûlü ile mü’minler üzerine sekînetini indirdi; sizin görmediğiniz ordular (melekler) gönderdi de kâfirlere azâb eyledi. İşte bu, o kâfirlerin cezâsıdır.” (et-Tevbe, 25-26)
Nitekim o gün müşrik saflarında olup da sonradan îmân edenler, Allâh Teâlâ’nın mü’minlere olan bu yardımını ifâde sadedinde, kendilerine, o âna kadar hiç görmedikleri kimselerin hücumda bulunduklarını hayretle îtirâf etmişlerdir.289
Mağlûb olan Hevâzin ordularından bir kısmı Tâif’e, bir kısmı Nahle’ye gitti, bir kısmı da Evtâs’ta ordugâh kurdu.290
Huneyn Harbi’ni kazanan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kaçan düşmanların tâkibini emir buyurarak, esir ve ganîmetleri de Cîrâne’ye sevk ettirdi. Ardından, yapılan harekâtı tamamlamak üzere Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin amcası Ebû Âmir’in kumandasında bir kuvveti, Evtâs Vâdisi’ne gönderirken, kendileri de İslâm ordusuyla birlikte Tâif’e yöneldiler.
Evtâs Harbi (Şevvâl 8 / Şubat 630)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Tâif üzerine yürümesi sebebiyle bizzat katılmadıkları bu harpte, İslâm kuvvetinin kumandanı Ebû Âmir -radıyallâhu anh- şehîd oldu, buna mukâbil düşman kumandanı da öldürüldü.
Ebû Âmir -radıyallâhu anh- yaralanıp hayâtından umudu kesildiğinde yeğeni Ebû Mûsâ’ya:
“–Ey kardeşimin oğlu! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e benden selâm söyle! Benim için Allâh’tan mağfiret dileyiversin!” dedi.
Amcasının şehâdeti üzerine kumandayı ele alan Ebû Mûsâ -radıyallâhu anh-, ordunun dağılmasını engelledi ve hücûmu mükemmel bir şekilde idâre ederek İslâm sancağını Evtâs’ta zaferle dalgalandırdı. Döndüğünde Allâh Rasûlü’ne amcasının şehîd olduğunu ve vefâtı esnâsında yaptığı vasiyeti bildirdi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Efendimiz su isteyerek abdest aldı, ellerini kaldırıp:
“Allâh’ım! Kulun Ebû Âmir’e mağfiret eyle! Onu kıyâmet gününde şu yarattığın insanlardan çoğunun üstünde yüksek bir makamda kıl!” niyâzında bulundu. Ebû Mûsâ’nın isteği üzerine onun için de duâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 55)
Tâif Muhâsarası (Şevvâl 8 / Şubat 630)
Hicaz bölgesinin dünyâ cenneti sayılabilecek bir şehri olan Tâif, bir tepe üzerinde kurulmuş muhkem bir kaleye sâhipti. Bu yüzden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yapmış olduğu muhâsara, hayli çetin geçmiştir.
Bu muhâsara, bir zamanlar Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yapılan zulmün bir intikâmı değil, Huneyn Harbi’nin bir devâmı mâhiyetinde idi. Zîrâ Huneyn’den kaçanlar, onların genç reisleri Mâlik bin Avf dâhil hepsi Tâif kalesine gitmişlerdi. Benî Sakîf’le berâber yeni bir müdâfaa harbine hazırlanmışlardı.
Muhâsarada birçok harp taktiği uygulandı ve yeni harp vâsıtaları kullanıldı. Ancak Tâif çok muhkem bir kale olduğu için, yapılan hücumlara gâyet iyi dayanıyordu. Diğer taraftan, düşmanı kale dışına çıkarmak mümkün olmadı. Hattâ Hâlid bin Velîd, kendilerinden dövüşmek için er istediğinde, onlar cevâben:
“–Sana karşı duracak kimse kalemizde yok!” diyerek oldukları yerden bir kişi bile dışarıya çıkarmamışlardı. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Düşman, tilki gibi inine girmiş bulunuyor. Artık kendi hâllerine bırakılırsa, onlardan bir zarar gelmez!” buyurarak muhâsaranın kaldırılması hâlinde herhangi bir zararın olmayacağına işâret ettiler. Çünkü O, mütecâviz değil, bir rahmet ve teblîğ Peygamber’i idi. Mekkelilerde olduğu gibi Tâiflilerin de hidâyete ermelerine vesîle olmayı arzuluyordu. Nitekim çok geçmeden muhâsarayı kaldırdı.
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den, Tâif muhâsarasında müslümanlara pek çok zâyiât verdiren Sakîf kabîlesine bedduâ etmesini istemişlerdi. Rahmet Peygamberi ise onların hidâyeti için duâ etti:
“Yâ Rabbî! Sakîf’e hidâyet nasîb eyle! Onları bize gönder!..” diye Hakk’a niyâz ve ilticâ eyleyerek oradan ayrıldı. Netîcede bu duânın bereketiyle kısa bir müddet sonra Sakîfliler müslüman olmak için Allâh Rasûlü’ne geldiler. (İbn-i Hişâm, IV, 134; Tirmizî, Menâkıb, 73/3942)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hicret’ten önce kendisine çok kötü davranan, taşa tutarak her tarafını kan revân içinde bırakan bir kavme bedduâ etmediği gibi onların hidâyetini büyük bir şevkle arzu etmiştir. Nitekim bir sene sonra gelip müslüman olduklarında, târifsiz bir sürûra gark olmuş, ikramda bulunarak onlara günlerce vakit ayırmıştır.
Bu muhâsaranın o an için en ehemmiyetli kazancı, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kaledeki kölelere, müslüman oldukları takdirde hürriyete kavuşacakları vaadi üzerine birçok kölenin düşman saflarından kaçarak İslâm’ı seçip hidâyete ermeleri olmuştur.291
Ebû Zür’a -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Seyyidü’l-Mürselîn Efendimiz, Tâif Seferi sırasında, Karn-ı Menâzil mevkiinden ayrılırken hayvanına binmek istediği zaman devesi Kasvâ’yı hazırladım. Kasvâ’nın yularını elimde tuttum, üzerine binince de kendisine verdim ve terkisine bindim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yürütmek için devenin arkasına kamçı ile vuruyor, her vuruşunda kamçı bana da değiyordu. Sonra bana dönüp:
«–Yoksa kamçı sana da mı değiyor?» diye sordu.
«–Evet! Anam, babam Sana fedâ olsun!» dedim.
Cîrâne’ye inince bir köşede davarlar bulunuyordu. Ganîmet mallarının başındaki memurdan onlar hakkında bir şeyler sordu. Memur da sorulan şeyler hakkında bilgi verdi. Bundan sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ebû Zür’a nerede?» diye seslendi.
«–İşte buradayım!» dedim.
«–Şu davarları al! Akşamleyin sana değen kamçılara karşılık!» buyurdu. Saydığımda, o davarların yüz yirmi tâne olduğunu gördüm. Benim edindiğim ve en çok faydalandığım malım işte bunlardı.” (Vâkıdî, III, 939)
Bu hâdisede Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kul hakkı husûsunda sergilediği hakşinaslık, çağları aydınlatacak bir mâhiyet arz etmektedir.
Ganîmetlerin Taksîmi
Tâif muhâsarasını kaldıran Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm ordusuyla birlikte ganîmetlerin ve esirlerin toplandığı Cîrâne’ye geldi. Bu sırada Ebû Mûsâ el-Eş’arî de Evtâs Savaşı’nı kazanarak oraya gelmişti. İslâm ordusu bütün düşmanlarını bertarâf etmişti. Artık sıra ganîmetlerin taksîmindeydi. Yapılan muhârebelerde yirmi dört bin deve, kırk bin davar, dört bin ukıyye gümüş ele geçmiş, ayrıca altı bin kişi esir alınmıştı.292
Ganîmetleri taksîme başlamadan evvel Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:
“Yanında ganîmet malı olanlar, iğneden ipliğe ne varsa iâde etsinler! İyi biliniz ki, ganîmet malına hıyânette bulunmak, sâhibi için kıyâmet gününde ârdır, ateştir!” (Muvatta, Cihâd, 22; Ahmed, V, 316)
Bu sırada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e esirlerin arasında süt kardeşi Hazret-i Şeymâ’nın bulunduğu haberi geldi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hemen onu yanına getirterek ridâsını çıkardı ve Hazret-i Şeymâ’nın altına serdi. Bâdiyede berâber büyüdükleri bu kıymetli süt kardeşe, büyük bir vefâ gösterip şefkatle muâmele ederek:
“–Hoşgeldin!” dedi. Eski günleri hatırladı ve gözleri yaşla doldu. Anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların daha önce vefât etmiş olduklarını bildirdi. Allâh Rasûlü diğer akrabâları hakkında da bilgi aldı. Daha sonra da:
“–İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur! İstersen, sana mallar verip kabîlenin yanına göndereyim? Ben sana bunu da yaparım.” buyurdu. Şeymâ:
“–Sen bana mal ver ve kavmimin yanına gönder.” dedi. Ardından da müslüman oldu. Allâh Râsûlü, Şeymâ Hâtun’a ve âile halkından sağ olanlara, deve ve davarlar verdi. Şeymâ Hâtun’a ayrıca bir erkek ve bir de kadın köle verdi. Şeymâ da onları birbirleriyle evlendirdi. (İbn-i Hişâm, IV, 91-92; Vâkıdî, III, 913)
Bundan sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ganîmetlerin taksîmini bir müddet daha uzattı. Bunun hikmetini kavrayamayıp teslîmiyeti zayıf olanlar, durumdan şikâyetçi oldular. Bedevî Araplar ganîmetin taksîm edilmesini ısrarla istemeye başladılar. Netîcede Peygamber Efendimiz’i Semüre ağacının altında durdurdular. Cübbesi ağaca takılıp kaldı. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesini durdurup:
“–Cübbemi verin bana! Şâyet şu gördüğünüz ağaçlar kadar hayvanım olsaydı, onların tamâmını size paylaştırırdım. Siz de benim cimri, yalancı ve korkak olmadığımı görürdünüz!”buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 24)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ganîmeti taksîm ettiği esnâda üzerine yığılıp o kadar rahatsız ettiler ki, nihâyet (önceki bir peygamberden bahsederek):
“Yüce Allâh kullarından bir kulunu kavmine göndermişti. Kavmi onu dövmüşler ve başını da yarmışlardı. O kul ise hem alnından akan kanı eli ile siliyor hem de:
«Yâ Rabbî kavmimi affet! Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.» diyerek duâ ediyordu.” buyurdu. (Ahmed, I, 456; Müslim, Cihâd, 105)
Efendimiz’in ganîmeti taksîm işinde yavaş davranmasının hikmeti, ancak Cîrâne’ye gelişin onuncu günü anlaşılabildi. Mağlûb olan Hevâzin kabîlesinden bir heyet, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelmişler, müslüman olduklarını bildiriyorlardı. Bu vesîleyle de esirlerinin ve mallarının geri verilmesini taleb ediyorlardı. Bu esnâda Sa’doğulları’ndan biri ayağa kalktı ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Şu gölgeliklerde bulunanlar, Sen’in süt halaların, teyzelerin ve Sana süt emzirip bakmış olan kadınlardır! Eğer biz Şam veya Irak kralını emzirmiş ve şimdiki duruma düşüp de kendisinin şefkat ve ihsanlarını dilemiş olsaydık, bize esirgemezlerdi. Hâlbuki Sen süt emzirilip bakılanların en hayırlısısın!” dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:
“–Ben ganîmet taksîmini bugüne kadar beklettim. Ama siz hayli geciktiniz! Şimdi ya esirleriniz, ya da mallarınızdan birini seçin!..”
Bunun üzerine heyet, esirlerini tercih ettiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Ben size, bana ve Abdülmuttaliboğulları’na düşen esirleri geri veriyorum. Diğerleri için de yarın öğle namazından sonra bana geliniz!” buyurdular.
Ertesi gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbını toplayarak onlara meseleyi anlattı. Kendisinin payına düşen esirleri bıraktığını da bildirerek şöyle buyurdu:
“–Sizden her kim, esirlerini bedelsiz, gönül rızâsı ile vererek kardeşlerini memnûn etmekten hoşlanırsa, böyle yapsın! Her kim de kendi payına düşeni bedelsiz olarak vermek istemezse, bunu Allâh’ın ihsân edeceği ilk ganîmetten öderiz. Dileyen de böyle yapsın!..”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâba mürâcaat etmesi, esirlerin onların hakkı olması sebebiyledir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in esirlerini bırakıp kendilerinden de bunu taleb etmesi üzerine bütün sahâbî de aynı fazîletten nasîb alabilmek için gönül hoşnutluğu içinde:
“–Bizler de esirlerimizi Allâh’ın Peygamberi’ne hibe ettik!” dediler. (Buhârî, Meğâzî, 54; İbn-i Hişâm, IV, 134-135)
Böylece o gün Hevâzin’e binlerce harp esîri hiçbir karşılık alınmadan iâde edildi. Târih, böyle bir manzaraya hiçbir zaman şâhid olmamıştı. Ancak şimdi şâhid oluyordu ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetine aşıladığı kâbına varılmaz bir İslâm ahlâkı sâyesinde bir dakîka içinde altı bin esir, dünyevî hiçbir karşılık alınmadan serbest bırakılmıştı.
Bu hâl, emdiği sütün hakkına mukâbil kâbına varılmaz bir vefâ tezâhürüdür. Zâlim bir topluluğa ne güzel bir fazîlet dersidir. Hâlbuki beşer, izleri silinmiş iyilikleri hatırına bile getirmez. “VEF” ekseriyetle lügat kitapları içindeki bir kelime olarak kalır.
Bu eşsiz fazîlet netîcesinde bütün Hevâzinliler, topyekûn İslâm’ı kabûl ettiler. Hattâ o sırada Tâif’de bulunan kabîlenin reisi Mâlik bin Avf da durumu öğrenince şaşırdı ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in küçük bir dâvetiyle o da İslâm’ı kabûl etme şerefine nâil oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona yüz deve ihsân buyurup yine kabîlesine reis olarak nasb eyledi.293
Buradan alınacak ders, en güzel teblîğin güzel ahlâk ile olduğudur. Ayrıca firâsetle yapılan ilm-i siyâsetin, ne kadar büyük bir berekete vesîle olacağıdır. Bunun aksine, akılsızca davranışların ortaya çıkaracağı zararların da o kadar büyük olacağına işâret edilmektedir.
a
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ganîmetleri en güzel bir şekilde taksîm buyurmuşlardı. Ganîmet beşe bölünmüş, dördü askerlere verilmiş, bir hissesi de beytülmâle, yâni hazîneye bırakılmıştı. Beytülmâlin tasarrufu ise dilediği şekilde olmak üzere Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âit bir haktı. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, taksîmâttan evvel bunu, önündeki deveden bir tüy kopararak ashâba şöyle beyân etmişlerdi:
“Benim, sizin ganîmetinizle bir deve değil, bir deve tüyü kadar bile alâkam yoktur… Neden sabırsızlanıyorsunuz? Ganîmet malları, şu vâdinin (taşları ve) ağaçları kadar da olsa, onları size dağıtacağım. Bunların içinden beşte birini ayırıyorsam, o da yine sizin fakirlerinize sarf edilecektir.” (Muvatta, Cihâd, 22; Ahmed, V, 316)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ganîmetlerin ilâhî beyân mûcibince kendisine teslîm edilen beşte bir kısmından müellefe-i kulûba, yâni İslâm’a gönülleri ısındırılmak istenen kimselere fazla fazla pay vermişti. Bunlardan Hakîm bin Hizâm -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bana ganîmet mallarından bir miktar vermesini istedim, yüz deve verdi. Bir daha istedim, yine yüz deve verdi. Tekrar istedim, yüz deve daha verdi. Sonra:
“–Ey Hakîm! Gerçekten şu mal çekici ve tatlıdır. Kim onu hırs göstermeksizin alırsa, o malda kendisine bereket verilir. Kim de ona göz dikerek hırs ile alırsa, o malın bereketi olmaz. Böylesi, yiyip yiyip de bir türlü doymayan kimse gibidir. Veren el, alan elden daha hayırlıdır.” buyurdu.
Bunun üzerine ben:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’i hak dîn ile gönderen Allâh’a yemin ederim ki, hayatta kaldığım müddetçe Sen’den başka kimseden bir şey kabûl etmeyeceğim.” dedim.
Hakîm -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği ilk yüz deveyi aldı, gerisini bıraktı. Gün geldi, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ganîmet malından hisse vermek için Hakîm’i çağırdı. Fakat Hakîm onu almaktan kaçındı. Daha sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- kendisini, bir şeyler vermek için dâvet etti. Hakîm -radıyallâhu anh- yine kabûl etmedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Ey müslümanlar! Sizi Hakîm’e şâhit tutuyorum. Ben kendisine şu ganîmetten Allâh’ın ona ayırdığı hissesini veriyorum, fakat almak istemiyor.” dedi. Netîce itibâriyle Hakîm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra, ölünceye kadar kimseden bir şey kabûl etmedi. (Buhârî, Vesâyâ, 9; Vâkıdî, III, 945)
Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvân bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde, Huneyn ve Tâif savaşlarında Allâh Rasûlü’nün yanından ayrılmamıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cîrâne’de toplanan ganîmet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada Safvân da Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, develer, davarlar ve çobanlarla dolu vâdiye hayran hayran bakıyordu. Peygamber Efendimiz, onun bu hâlini göz ucuyla tâkip ediyordu. Ona hitâben:
“–Ebû Vehb! Vâdi pek mi hoşuna gitti?” diye sordu.
Safvân:
“–Evet!” dedi.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–O vâdi de, içindekiler de senin olsun!” buyurdu.
Bunun üzerine Safvân kendini tutamadı:
“–Peygamberden başka hiçbir kimsenin kalbi bu derece cömert olamaz.” dedi ve şehâdet getirerek müslüman oldu. (Vâkıdî, II, 854-855)
Daha sonra Safvân -radıyallâhu anh- Kureyş’in yanına dönerek:
“–Ey kavmim! Müslüman olunuz. Vallâhi Muhammed öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan ve yoksulluktan hiç korkmuyor.” dedi. (Müslim, Fedâil, 57-58)
Ebû Süfyân, Akrâ bin Hâbis, Uyeyne bin Hısn, Abbâs bin Mirdâs, Mâlik bin Avf gibi kırk kadar müellefe-i kulûba bu şekilde göz kamaştırıcı mallar verildi.294
Abbâs bin Mirdâs isimli şâir, kendisine verilen ganîmet malını az bularak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben sitemkâr bir şiir söyledi. Âlemlerin Efendisi bu haberi duyunca onu çağırdı ve:
“–Senin dilini keseceğim!” dedi. Peygamber Efendimiz Bilâl-i Habeşî’ye daha önce:
“Sana onun dilini kesmeni emrettiğimde kendisine bir elbise ver!” diye tembih etmişti. Sonra da:
“–Ey Bilâl! Haydi götür şunu, kes dilini!” buyurdu.
Bilâl, Abbâs’ın elini tutup götürürken Abbâs:
“–Yâ Rasûlallâh! Dilimi mi kesecek! Ey Muhâcirler, dilimi mi kesecek! Ey Ensâr, dilimi mi kesecek!” diye çığlık atmaya başladı. Bilâl -radıyallâhu anh- ise Abbâs’ı çekip götürmeye devâm ediyordu. Abbâs feryâdı çoğaltınca Hazret-i Bilâl:
“–Sus! Rasûlullâh bir elbise vererek seni susturmamı emretti.” dedi. Netîcede Bilâl-i Habeşî, sâkinleşen Abbâs’a fazladan bir elbise daha verdi. Allâh Rasûlü onun payını da yüz deveye çıkardı. (İbn-i Sa’d, IV, 273; Müslim, Zekât, 137)
Bu esnâda Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Cuayl bin Sürâka (gibi fakir birini) bıraktın da Uyeyne, Akrâ gibi (zengin ve kavminin ileri gelenlerine) yüzer yüzer develer verdin!” dedi.
Varlık Nûru Efendimiz:
“–Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Uyeyne ve Akrâ gibi kişilerle yeryüzü dolup taşsa, Cuayl onların tümünden daha hayırlıdır! Fakat, ben bunları İslâm’a ısındırmak için kolluyor, Cuayl’i ise sımsıkı bağlı olduğu müslümanlığına ve âhirette kendisine hazırlanmış üstün mükâfâtlara havâle ediyorum!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 143; İbn-i Sa’d, IV, 246)
Müellefe-i kulûba ganîmetten bol bol verilmesi, bâzı kimseler tarafından yanlış anlaşıldığından, ashâb arasında huzursuzluğa yol açtı. Hattâ Temîmoğulları’ndan Zü’l-Huvaysıra adlı birisi haddi aşarak:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Adâleti gözet!” deme cür’etini gösterdi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok mahzûn oldular:
“–Öyle mi? Ben de adâleti gözetmezsem, artık kim adâlet yapar?” buyurarak îtiraz edene sitem ettiler. (Müslim, Zekât, 148)
Çok geçmeden âyet-i kerîme nâzil oldu:
وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ
(58)
وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى اللّهِ رَاغِبُونَ
(59)
“(Ey Rasûlüm!) Onlardan sadakaların (taksîmi) husûsunda Sen’i ayıplayanlar da var. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse râzı olurlar, şâyet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar. Eğer onlar, Allâh ve Rasûlü’nün kendilerine verdiklerine râzı olup; «Allâh bize yeter. Yakında bize Allâh da lutfundan verecek, Rasûlü de. Biz yalnız Allâh’a rağbet edenlerdeniz!» deselerdi, (daha iyi olurdu).” (et-Tevbe, 58-59)
Bu âyet-i kerîmelerde Allâh Rasûlü’nün eliyle yapılan ganîmet taksîminin, aslında taksîmât-ı ilâhî olduğu bildirilmekte ve gâfil kalb ile kalb-i selîm arasındaki fark belirtilmektedir.
Şikâyetçilerin büyük bir çoğunluğu da Ensâr’dandı. Hâlbuki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu cömertçe ihsanları, ganîmet malının umûmundan değil, “fey” denilen ve tasarrufu sırf Rasûlullâh’a âit olan beşte birlik ganîmetten yapmıştı. Ancak bu bile bâzı Ensâr gençlerinin gayretini tahrîk etmişti.295 Vâkî olan bu tür îtirazların önünü kesmek için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hâdise daha fazla büyümeden bütün Ensâr’ı toplattı. Onlardan başka hiç kimseyi yanlarına almadığı bu toplantıda, meselenin asıl nüktesinin anlaşılması için Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsân buyurduğu nîmetleri hatırlatarak şöyle hitâb etti:
“–Ey Ensâr! Hakkımda gönlünüzden geçirdiğiniz teessürü işittim. (Fakat söyleyiniz), sizler yolunu şaşırmış müşrikler iken Allâh Teâlâ, benim vâsıtamla size doğru yolu göstermedi mi? Sizler fakir kimseler iken, benim aranıza gelmemle Cenâb-ı Hak, hepinizi zengin kılmadı mı? Aranızda kin ve düşmanlık sizi kemirirken, benim gelişimle Hazret-i Allâh, kalblerinizi te’lîf edip birleştirmedi mi?”
Bu suâllerin hepsine de Ensâr’dan:
“–Bütün minnet ve nîmet Allâh ve Rasûlü içindir!” cevâbını alan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, mânidar ve içli sözlerine devâm ettiler:
“–Ey Ensâr! Siz bana; «Kavmin Sen’i yalanlamışken aramıza geldin! Sen’i biz tasdîk ettik! Kavmin Sen’i terk ettiği zaman Sana biz yardım ettik! Kavmin Sen’i kovdu, biz Sen’i bağrımıza bastık! Sen yoksuldun, biz Sen’i malımıza ortak yaptık!..» deseydiniz, ben de sizi tasdîk eder; «Çok doğru söylüyorsunuz!» derdim…
Ey Ensâr! Birtakım kimselere verdiğim dünyâ malı yüzünden tarafınızdan söylenmiş olan sözler doğru mudur? Ben birtakım kimselerin kalblerini İslâm’a ısındırmak için verdiğim ve müslümanlığınızın kuvvet ve kemâline güvenerek sizi mahrûm ettiğim ehemmiyetsiz dünyâlıktan dolayı mı canınız sıkıldı, bundan mı nefsinize bir darlık geldi?..
Ey Ensâr! Herkes aldıkları mallarla evlerine giderken, siz de Peygamberiniz’le evlerinize dönmek istemez misiniz?”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu ifâdeleri üzerine Ensâr’ın gözlerine birikmiş olan yaşlar seller gibi akmaya başladı. Artık onlar hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Bizler Sen’inle gitmek isteriz!” diyerek muhabbetlerini tâzeliyorlardı. Onlarla birlikte Allâh Rasûlü de ağladı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr’ın bu şekilde teslîmiyet göstermeleri üzerine onları tahsin sadedinde:
“–Ey Ensâr! Eğer hicret şerefi ve fazîleti olmasaydı, ben muhakkak Ensâr’dan biri olmak isterdim… Ey Ensâr! Şâyet herkes bir yol tutup gitse, ben Ensâr’ın yolundan giderdim!..”buyurdular.
Bu hüzünlü toplantıdan sonra Ensâr saflarından sâdece; «Allâh’ın Rasûlü bize kâfîdir!» ifâdeleri duyuldu. Böylece, bir yanlış anlamanın açtığı yara, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek sözleriyle sarılmıştı. (Buhârî, Meğâzî, 56; Müslim, Zekât, 135; Heysemî, X, 31)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu örnek davranışından alacağımız birçok ders bulunmaktadır. İnsan tabiati itibâriyle, ihsân ve iyiliğe mağluptur. İhsân edilen kimse, düşman ise düşmanlığı zâil olur; ortada ise daha çok yakınlaşır; yakında ise muhabbeti ziyâdeleşir.
Hulâsa, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasene (en güzel örnek şahsiyet) olmasının bir tecellîsi de bu ganîmet taksîminde bâriz bir şekilde görülmektedir.
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cîrâne’de on üç gün kaldıktan sonra umre için ihrâma girerek oradan ayrıldı.296 Bu sebeple Mekkelilerle çevresindekilerin Cîrâne’de ihrâma girip umre yapmaları daha fazîletli sayılmıştır.
Bir Müslümanı Öldürmenin Cezâsı
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne-i Münevvere’den hareket etmeden evvel hedef şaşırtmak için Ebû Katâde’yi bir miktar kuvvetle Necid taraflarına göndermişti. Bu birlik, “İzâm” denilen bir yere geldiklerinde Âmir bin Adbat isimli bir zâtla karşılaştı. Âmir, müslümanlara selâm vererek kelime-i şehâdet getirip îmân ettiğini bildirdi. Ancak Ebû Katâde ile birlikte gelenlerden Muhallim bin Cessâme, mâzîde vukû bulmuş olan şahsî bir çekişme dolayısıyla Âmir’in gerçekten müslüman olmadığını söyleyerek onu öldürdü ve eşyâsına da ganîmet diye el koydu.
Ebû Katâde ve birliği Necid’den döndüklerinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Huneyn Vâdisi’nde öğle namazını yeni edâ etmiş ve etrâfında ashâbı olduğu hâlde bir ağacın altına oturmuşlardı. Hâdise kendisine haber verildiğinde şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَتَبَيَّنُواْ وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَعِندَ اللّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذَلِكَ كُنتُم مِّن قَبْلُ فَمَنَّ اللّهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
“Ey îmân edenler! Allâh yolunda cihâda çıktığınız zaman, mü’mini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selâm veren kimseye, dünyâ hayâtının menfaatini gözeterek; «Sen mü’min değilsin!» demeyin. Allâh katında çok ganîmetler var. İslâm’a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allâh size lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allâh, yaptıklarınızdan haberdardır.” (en-Nisâ, 94)
O sırada Âmir’in yakınları gelip Muhallim’den dâvâcı oldular. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda, uzun uzadıya bir muhâkemeden sonra Âmir’in veresesinin muvâfakatiyle diyete karar verildi ve:
“–Muhallim gelsin de Allâh Rasûlü onun için istiğfâr etsin!” dediler.
Muhallim gelince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sordu:
“–Âmir müslüman olduğunu söylediği hâlde sen onu katlettin öyle mi?”
Bu sefer Muhallim:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim için istiğfâr et!” demek mecbûriyetinde kaldı. Muhallim’in bu ifâdesi, suçu bile bile işlediğinin bir îtirâfı idi. Dolayısıyla müslüman olduğu hâlde ve hiçbir suçu bulunmayan bir kimseyi öldürmüş olduğundan, cürmü, affedilebilecek cinsten değildi. Eğer bu hususta en ufak bir müsâmaha gösterilse, sonradan toplum içinde bu tür cinâyetlerin önü alınamazdı. Bu yüzden, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhallim’in, işlediği bu ağır cürüm sebebiyle vâkî olan istiğfâr talebini reddetti ve hattâ:
“–Allâh seni affetmesin!” cümlesini ifâde buyurdu.297
Bundan ibret alan şâir Kemâl Edib Kürkçüoğlu, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rızâsını kaybettirecek her türlü davranışlardan ümmeti îkâz sadedinde ne güzel söyler:
İltifâtından uzak düşmesi eyvâh eyvâh,
İki dünyâda yeter gâfile hüsrân olarak!..
Nitekim gazab-ı Peygamberî’ye dûçâr olarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanından ayrılan Muhallim, evine kapandı. Bir hafta sonra da kederinden öldü. Yakınları, onu gömdüklerinde toprak bu cesedi kabûl etmedi. Tekrar tekrar gömdülerse de yer, her seferinde onu dışarı atmaktaydı. Çâresizlik ve şaşkınlık içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek durumu arz ettiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Bu toprak, ondan daha fenâlarını dahî sînesine kabûl etmiştir, ancak Allâh Teâlâ, size bir ibret göstermek ve «Lâ ilâhe illâllâh»ın kadrini bildirmek istiyor!” buyurup, Muhallim’i tekrar ve kabrinin üzerine taş koyarak gömmelerini söylediler. (Ahmed, V, 112; İbn-i Mâce, Fiten, 1; İbn-i Hişâm, IV, 302; Vâkıdî, III, 919)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Lâ ilâhe illâllâh”ın hakkına ve hürmetine riâyet etmemenin ne kadar büyük bir fecaat ve bir müslümana haksızlık yapmanın, onu dünyevî menfaatler uğruna öldürmenin ne kadar ağır bir günah olduğunu göstermek için bu şekilde davranmış, insanları bu tür hareketlerden şiddetle sakındırmıştır.
Bu hâdise, kelime-i tevhîdi söyleyen herkesin müslüman kabûl edilmesi gerektiğini bildirir. Bu durumdaki bir kişinin, zâhire aksetmeyen bir küfrü yok ise ona sû-i zan edilmesi haramdır.
Bu durum, müslümanların hüküm verirken zâhire bakmaları gerektiğini ve bu husûsun ne kadar mühim olduğunu da göstermektedir. Çünkü insanın zâhire göre hükmetmekte bile yanılma ihtimâli olduğu hâlde, bir de ona tespîti imkânsız derûnî ahvâle dayanma yetkisi tanınsaydı, insanlar şahsî kanaatlerine göre pek çok haksızlıklara sürüklenmekten kurtulamazlardı.
Zâhire göre hükmetmeye me’zûn kılınmanın bir diğer sebebi de, amelleri bozuk birtakım kimselerin; «Sen benim kalbime bak!» gibi bir mâzerete sarılmalarını önlemektir. Zamânımızda sıkça başvurulan bu taktiği, İslâm, koyduğu şu hüküm ve onun Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından vâkî olan tatbîkâtı ile bertarâf etmektedir. Zâhire göre hükmetmek, münâfıkların, bir müddet izhâr ettikleri düzgün amellerle kendilerini gizleyip nifaklarını daha müessir bir sûrette icrâ etmelerine imkân veren bir zaaf gibi görünse de, adâleti zannî delillerle icrâ etmek gibi pek büyük mahzurlar doğuran bir duruma mânî olmaktadır.
Mekke’ye Vâli ve Muallim Tâyin Edilmesi
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’den ayrılmadan önce, şehri idâre etmek ve Müslümanların hac işlerini düzenlemek üzere, Attâb bin Esîd’i vâli tâyin etti. Daha önce Huneyn Savaşı’na çıkarken de onu Mekke’de vâli olarak vazîfelendirmişti. (İbn-i Hişâm, IV, 69, 148) Attâb -radıyallâhu anh-, o esnâda henüz yirmi yaşlarındaydı.298 Hâlbuki orada yaşlı ve fazîlet sâhibi insanlar vardı. Bu hâdiseden anlaşıldığına göre, mevkî ve makâm; liyâkat ve kâbiliyet sâhibi, yâni sâlih, bilgili, fazîletli, verâ ve takvâ ehli kimselere verilmelidir.
Aynı şekilde, İslâm’ın nesilden nesile nakledilerek bir hidâyet şerâresi hâlinde günümüze kadar gelmesinde en büyük vazîfeyi îfâ eden sahâbîlerin de ekseriyetle, Attâb bin Esîd gibi fazîlet sâhibi gençler olduğu görülmektedir. Meselâ, en çok hadîs rivâyet eden sahâbîlerden Abdullâh bin Ömer ve İbn-i Abbâs, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettiğinde on üç yaşlarında, Hazret-i Enes, İbn-i Mes’ûd ve husûsiyle kadınların İslâm’ı öğrenmesinde çok mühim bir vazîfe üstlenen Hazret-i Âişe on sekiz yaşlarında idiler. Aynı şekilde Akabe Bey’atleri’ne katılan sahâbîlerin ekseriyetini gençler teşkîl ediyordu. Yine İslâm’ı tebliğ uğruna Bi’r-i Maûne’de şehîd edilen Kur’ân muallimlerinin çoğu da gençti. Bu durum, İslâm’ın geleceğinde mühim hizmetler üstlenecek gençlere ehemmiyet vermek ve onların eğitimleri üzerinde hassasiyetle durmak îcâb ettiğine delâlet eden mühim bir vesîka hükmündedir.
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yeni müslüman olan kimselerin vakit geçirmeden Kur’ân’ı ve sünnetleri öğrenmelerini isterdi. Bu sebeple de yanına gelen kimseleri birkaç günlüğüne de olsa ashâbının yanında âdeta yoğunlaştırılmış bir kamp eğitimine alırdı. Sabah olup da yanına geldiklerinde öğrendiklerini kontrol eder, şâyet yeterli görmezse onları başka sahâbîlerine göndererek İslâm’ı iyice öğrenmelerini isterdi.
Peygamber Efendimiz, bu hassâsiyetinin bir eseri olarak, Mekkelilere fıkhı (dînin hükümlerini) ve Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmek üzere Muâz bin Cebel299 ve Ebû Mûsâ el-Eş’arî300 -radıyallâhu anhümâ-’yı orada bıraktı. Bu durum da, İslâmî eğitim ve öğretime ne kadar ehemmiyet vermemiz gerektiğini gösteren kat’î bir delildir.
HİCRETİN DOKUZUNCU SENESİ Lisân Kılıcı
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zekât vermek istemeyen Benî Temîm kabîlesinin üzerine Hazret-i Uyeyne’yi bir miktar asker ile göndermişti. Uyeyne -radıyallâhu anh- da Temîm kabîlesine ansızın yaptığı bir hücumla onları mağlûb ederek birçok ganîmet ve esirle Medîne-i Münevvere’ye döndü.301
Bunun üzerine Temîm eşrâfı, esirlerini kurtarmak için kalabalık bir heyetle ve yanlarında şâirleri olduğu hâlde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldiler. Mescidde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i beklerken sabırsızlanarak:
“–Çık artık yanımıza!” diye hürmetsizlik ve kabalıkta bulundular.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onların bu bağırıp çağırmalarından rahatsız oldu. Bunun üzerine nâzil olan âyette şöyle buyruldu:
إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِن وَرَاء الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
“(Rasûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.” (el-Hucurât, 4) (İbn-i Hişâm, IV, 223, 233)
Varlık Nûru Efendimiz, öğle namazını kıldırdıktan sonra mescidin avlusunda oturdu. Benî Temîm heyeti:
“–Sen’inle şiirler söyleşelim, fahriyeler okuyalım diye şâirimizi ve hatîbimizi getirdik!” dediler.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ben şiir söylemek için gönderilmedim. Fahriye söylemek için de emrolunmadım. Ama sizler bir söyleyin bakalım!” buyurdular. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, I, 128)
Benî Temîm’den bir kişi kalktı ve belîğ bir hutbe okudu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbdan Sâbit bin Kays -radıyallâhu anh-’a işâret buyurunca o da kalktı ve Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğüne, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nübüvvetine dâir mükemmel bir hutbe îrâd ederek Temîmli’ye gâlip geldi.
Bundan sonra Temîmoğulları’ndan Zibrikân bin Bedr’in okuduğu şiire de meşhûr şâir Hassân bin Sâbit -radıyallâhu anh- mukâbele ederek İslâm Dîni’nin şerefine, şânına dâir irticâlen, gâyet fasîh ve tesirli bir kasîde söyledi.
Ashâbın bu galebesi, Kur’ân-ı Kerîm gibi bir lisân hârikası olan ilâhî Kitâb’a gönül vermek, ayrıca “Cevâmiu’l-kelim: Az sözle pek çok mânâlar ifâde eden” ve bütün insanların en güzel ve belîğ konuşanı olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terbiyelerinde bulunmaktan kaynaklanmaktaydı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den vâkî olan bu feyiz in‘ikâsını şâir ne güzel dile getirir:
O’nu bir lahza görenler gül olur,
Sözüne şâhid olan bülbül olur…
Nitekim bu hakîkati fark eden Temîmli şâir Akrâ bin Hâbis:
“–Bu zâtın hatîbi, bizim hatîbimizden, şâiri de bizim şâirimizden üstündür. Onların sesleri, bizim seslerimizin fevkindedir!..” diyerek arkadaşları ile birlikte îmân ettiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de heyet üyelerine bol miktarda hediyeler verdi. (İbn-i Hişâm, IV, 232)
O sırada Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer arasında Allâh Rasûlü’nün huzûrunda küçük bir tartışma oldu. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
(1)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
(2)
“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allâh’tan korkun! Şüphesiz Allâh işitendir, bilendir. Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 1-2)
Bundan sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda konuştuğu zaman sesini o kadar kısardı ki, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- onun sözünü işitemez, ne söylediğini kendisine sormak mecbûriyetinde kalırdı.302
Diğer sahâbîler de Varlık Nûru Efendimiz’e büyük bir tâzîm ve hürmet duygusu içindeydiler. O’nu rahatsız etmemek için bütün gayretlerini sarf ederlerdi. Nitekim sesi gür olan bir sahâbî Peygamber Efendimiz’i rahatsız ettiği korkusuyla ve büyük bir üzüntü ile evine kapanmış, ancak Allâh Rasûlü’nün tesellîsi ile sükûna kavuşmuştu.303
Ashâb-ı kirâm, Âlemlerin Efendisi ile sofraya oturduklarında hiçbir zaman O’ndan önce ellerini yemeğe uzatmazlardı.304 Odasının kapısına tırnak uçlarıyla vururlar, O’nu rahatsız edecek her türlü hareketten şiddetle kaçınırlardı.305 O’ndan bahsederken ifâdelerine çok dikkat ederler, Allâh Rasûlü’nü ay ile güneşe benzetirlerdi.306 O’nun hadîslerini rivâyet ederlerken de son derece titizlik gösterirler, rivâyet sırasında renkleri değişir, yüzlerinden terler akar, gözleri yaşlarla dolar ve boyun damarları şişerdi.307 Mescidin çevresinde bulunan evlerden herhangi birinde kazık veya çivi çakıldığını duysalar hemen; “Rasûlullâh’ı rahatsız etmeyiniz!” diyerek haber gönderirlerdi. Bâzıları da evlerinin kapılarını Medîne dışında yaptırırlardı.308
a
Ka’b bin Züheyr de önceleri İslâm’a savaş açan şâirlerdendi. Yazdığı hicviyeler dolayısıyla görüldüğü yerde öldürülmek üzere kanı helâl kılınmıştı. Ancak müslüman olan kardeşi Büceyr, kendisine nasîhat sadedinde bir şiir yazarak, böyle devâm ettiği takdirde âkıbetinin hazîn olacağını bildirdi. Ka’b da büyük bir endişe içinde ashâb-ı kirâmdan birinin delâletiyle Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna geldi ve ismini söylemeden bey’at etti. Diz çöküp oturdu. Sonra da:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ka’b bin Züheyr tevbe edip müslüman olarak emân almak için yüksek huzûrunuza gelmek ister, kabul buyurur musunuz?” diye sordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den; “Evet!” cevâbı sâdır olunca sevinçle:
“–Ka’b benim yâ Rasûlallâh!..” dedi. (İbn-i Hişâm, IV, 152; Hâkim, III, 675/6480; Heysemî, IX, 393)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu affına bir şükrâne olması için huzûr-i Peygamberî’ye gelmeden evvel nazmetmiş olduğu “Bânet Süâd” kasîdesini okumaya başladı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bundan ziyâdesiyle memnun kalarak mübârek sırtındaki Hırka-i Şerîf’i çıkarıp Ka’b -radıyallâhu anh-’a giydirdiler. Böylece kasîdenin ismi, Arapça’da hırka mânâsına gelen “bürde” kelimesiyle zikredilerek, “Kasîde-i Bürde” oldu.
Ka’b’a hediye edilen Hırka-i Şerîf, onun vefâtından sonra Hazret-i Muâviye tarafından satın alındı. Hükümdarlar arasında birinden ötekine geçerek günümüze kadar gelmiş olan ve Topkapı Sarayı’nda muhâfaza edilen Hırka-i Saâdet, işte budur.
“Kasîde-i Bürde” ismiyle meşhûr olmuş bir kasîde daha vardır ki, o da İmam Bûsirî Hazretleri’ne âittir.309 Ancak bu ikinci kasîdenin doğru ismi, “Kasîde-i Bür’e”dir. Bür’e, hastalığın şifâ bulması mânâsındadır ve İmam Bûsirî’nin bu kasîde bereketiyle felç hastalığından kurtulması münâsebetiyle bu ismi almıştır. Hâdise şöyledir:
İmam Bûsirî Hazretleri’nin vücûdunun yarısı felç olur. O da Kasîde-i Bür’e’yi yazıp Cenâb-ı Hak’tan şifâ diler. Kasîdeyi yazmayı bitirdiği gece rüyâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görür ve bu na’ti O’na okur. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bundan memnun kalarak mübârek elleriyle İmam Bûsirî’nin felç olan yerlerini sıvazlar. İmam Bûsirî, uyandığında hastalığından hiçbir eser kalmadığını müşâhede ederek Cenâb-ı Hakk’a şükreder. Sabahleyin sürûr ve şükrân duyguları içinde câmiye giderken, keşif sâhibi büyük velî Şeyh Ebu’r-Recâ Hazretleri’ne rastlar. Şeyh Hazretleri:
“–Yâ İmam! Fahr-i Âlem’i medhettiğin kasîdeyi okur musun?” der.
İmam Bûsirî:
“–Benim birçok na’tim var. Hangisini soruyorsunuz?” deyince, Şeyh Ebu’r-Recâ:
“–Bu gece Rasûlullâh’a okuduğun na’ti istiyorum. Zîrâ sen onu okurken Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çok memnûn olduğunu gördüm.” der.
İmâm Bûsirî hayretler içinde sorar:
“–Bu kasîdeden ve gördüğüm rüyâdan hiç kimseye bahsetmediğim hâlde siz bunu nereden biliyorsunuz?..”
Şeyh Ebu’r-Recâ cevâben:“–Yâ İmâm! Ben de oradaydım!..” der ve kasîdenin ilk beytini okur:
Selem310 yârânını sen yâdına aldın da mı,
Gözlerden akan yaşa karıştırırsın demi?..
“Ey gönül, Selemlileri hatırladığın için mi gözünden kanlı yaş akıtıyorsun?”
Rivâyete göre bu kasîde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda okunurken Âlemlerin Efendisi, memnûniyetlerinden dolayı mübârek vücûdlarını bir ağacın yapraklarının zarîf bir şekilde sallanışı gibi hareket ettiriyor ve tebessüm buyuruyorlarmış.
İşte bu nükte dolayısıyladır ki bu na’tin, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetinin tecellî etmesi için hastalara şifâ olarak okunması, bir usûl dâhilinde devâm etmiş, bu medhiye ile Allâh Rasûlü’ne tevessül edilerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâ edilmiştir.311
Fâsığın Haberini Tahkîk Edin!
Hicretin dokuzuncu senesinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mustalikoğulları’na zekât toplamak için gönderdiği Velîd bin Ukbe, kendini karşılamak üzere toplanan kalabalığı görünce korktu, câhiliye döneminde onlarla arasındaki bir sürtüşme dolayısıyla kendisini öldüreceklerini sandı. Dönüp Medîne’ye geldi ve durumu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olduğundan farklı bir şekilde, yâni onlara iftirâ ederek anlattı:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlar dinlerinden dönmüşler. Zekât vermediler. Neredeyse beni de öldüreceklerdi.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mustalikoğulları’na göndermek üzere askerî bir birlik hazırladı. Benî Mustalik bunu haber alınca, Velîd’i karşılamak üzere toplanan heyet, acele Medîne’ye geldi. Medîne’de, kendilerine gönderilmek üzere bulunan İslâm birliğiyle karşılaştılar. İşin aslı öğrenildi. Bu esnâda Cenâb-ı Hak, bütün mü’minlere herhangi bir hususta tahkîkat yapmadan hüküm vermemelerini ihtâr etmek üzere vahyini gönderdi:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ
(6)
وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِّنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُوْلَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ
(7)
“Ey îmân edenler! Eğer bir fâsık size herhangi bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın! Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişmân olursunuz. Hem bilin ki, içinizde Allâh’ın Rasûlü vardır. Şâyet O, pek çok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allâh, size îmânı sevdirmiş ve onu sizin gönüllerinizde süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyânı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” (el-Hucurât, 6-7)
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Ey Abbâd! Onlarla birlikte git! Zekâtlarını al! Mallarının en iyilerini seçip almaktan sakın!”buyurdu. Abbâd bin Bişr, Mustalikoğulları’nın yanında on gün kaldı. Onlara Kur’ân-ı Kerîm okuttu, İslâm’ı öğretti. (Ahmed, IV, 279; İbn-i Hişâm, III, 340-341; İbn-i Sa’d, II, 161)
Bâzen de menşei bir fâsık olan yanlış haber, ağızdan ağıza intikâl ede ede sonunda fâsık olmadığı muhakkak bulunan, belki biraz saf birine intikâl eder ve o da bu haberi iyi niyetle size kadar ulaştırmış olabilir. Bu durumda bilmelidir ki, söyleyen fâsık olmasa da asılsız rivâyete dayanan bir habere inanıp onu yaymak da mes’ûliyeti mûciptir. Çünkü haberin müsbet olması hâlinde bundan bir mahzur doğmasa da, menfîlikte kul hakkına tecâvüz ve gıybet gibi kebâire (büyük günahlara) sürüklenme tehlikesi vardır. Bu sebeple kavl-i mücerrede dayalı ve rivâyet yoluyla gelen menfî haberlere karşı dâimâ ihtiyatlı olmak lâzımdır.
Büyük Bir Îman İmtihânı:TEBÜK SEFERİ (Receb 9 / Ekim-Kasım 630)
Tebük, Medîne ile Şam’ın tam ortasında bir şehrin ismi olup oraya yapılan sefer, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği son sefer olmuştur. Bu sefer, Mûte Harbi’nin bir devâmı gibidir. Bizans imparatoru, Mûte Harbi’nin kendisinde bıraktığı tesir sebebiyle, vakit geçip müslümanlar daha fazla kuvvetlenmeden bütün Arabistan’ı istîlâ etmek niyetinde idi. Bunun için de hristiyan Araplar’ı kullanmak istiyordu. Buna namzet gördüğü Gassânîler de zâten böyle bir hareket için çoktan hazırdılar. Durum bu safhada iken Medîne’ye gelen ticâret kervanları, düşmanın hazırlıklarını müslümanlara bildirerek çok yakında beldelerinin hücûma uğrayacağını söylediler.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umûmî bir seferberlik îlân etti. O âna kadar yapılan askerî faâliyetler gizli tutulur, düşmanın bunu öğrenmesi istenmezdi. Fakat Tebük Seferi’nde durum farklı oldu. Zîrâ yaz mevsiminin en sıcak günleriydi. Düşman kuvvetli, gidilecek yer uzaktı. Üstelik o yıl Medîne’de vâkî olan kıtlık sebebiyle müslümanlar iktisâdî bakımdan da zor durumda idiler.312
Bütün bunları fırsat bilen münâfıklar, yine eski fitnelerine dönerek mü’minlerin hâlet-i rûhiyelerini bozmaya kalktılar. Baş münâfık Abdullâh bin Übey:
“–Muhammed, Roma Devleti’ni çocuk oyuncağı mı sanıyor? Ben O’nun, ashâbıyla birlikte esir düştüğünü gözlerimle görür gibiyim!” diyordu.
Bir kısım münâfıklar da:
“–Böyle bir sıcakta sefere çıkılır mı?” demeye başladılar. Bunlara cevâben âyet-i kerîmede şöyle buyruldu:
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ
“Allâh’ın Rasûlü’ne muhâlefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allâh yolunda cihâd etmeyi çirkin gördüler de; «Bu sıcakta sefere çıkmayın!» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır!» Keşke anlasalardı!” (et-Tevbe, 81)
Bedevîlerden bâzıları da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e uydurma mâzeretler ileri sürerek izin aldılar. Bunu âyet-i kerîme şöyle haber vermiştir:
وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Bedevîlerden (mâzeretleri olduğunu) iddiâ edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allâh ve Rasûlü’ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azâb erişecektir.” (et-Tevbe, 90)313
Bundan sonra Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlerle münâfıkların birbirlerinden ayırdedilmesi için açık kıstaslar koydu:
لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَـكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
“(Ey Rasûlüm!) Eğer yakın bir dünyâ menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (o münâfıklar), mutlakâ Sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar; «Gücümüz yetseydi mutlakâ sizinle berâber çıkardık!» diye kendilerini helâk edercesine Allâh’a yemîn edecekler. Hâlbuki Allâh, onların kesinlikle yalancı olduklarını biliyor.” (et-Tevbe, 42)
لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ
(44)
إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ
(45)
“(Ey Rasûlüm!) Allâh’a ve âhiret gününe îmân edenler ise malları ve canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) Sen’den izin istemezler. Allâh takvâ sâhiplerini pek iyi bilir. Ancak Allâh’a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şüpheye düşüp (bu)şüpheleri içinde bocalayanlar Sen’den izin isterler.” (et-Tevbe, 44-45)
Münâfıklar sefer için hiçbir hazırlık yapmamışlardı. Bu da onların harbe niyetlerinin olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Cenâb-ı Hak buyurur:
وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً
“(Rasûlüm!) Eğer onlar (Sen’inle birlikte harbe) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için hazırlık yaparlardı…” (et-Tevbe, 46)
Münâfıkların böyle gün yüzüne çıkıp orduya iştirâk etmemeleri bir lutf-i ilâhî idi. Nitekim Abdullâh bin Übey, bu seferde de Uhud’da yaptığını yaparak geri dönmüştür. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَلَـكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ
(46)
لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ
(47)
“…Allâh onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu. Onlara: «Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) berâber oturun!» denildi. Eğer sizinle (onlar da harbe) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir faydaları olmazdı ve mutlakâ fitne çıkarmak isteyerek aranızda dolaşırlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allâh zâlimleri gâyet iyi bilir.” (et-Tevbe, 46-47)
Daha şimdiden bozgunculuk çıkaran münâfıklar, gerçekten harp esnâsında öyle zararlı oluyorlardı ki, fitne, yalan, iftirâ ve korkaklıklarıyla bütün İslâm ordusunun huzûrunu bozuyorlar ve âdeta her biri bir çıbanbaşı gibi mü’minlere ıztırap veriyordu. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk’ın lutfu erişti de münâfıkların bu sefere katılması, o seferin ihtivâ ettiği pek çok meşakkatin gözlerini korkutması netîcesinde mümkün olmadı. Ashâb, onların fitnesinden halâs oldu.
Münâfıklar, birer mâzeret uydurarak harpten izin istiyorlardı. Bu izin meselesini de o kadar ileri götürdüler ki, bâzıları, oralarda Rum kızlarını görerek fitneye düşebileceklerini ifâde etmekten bile çekinmedi. Böylece gûyâ sûret-i haktan görünüp münâfıklıklarını gizlemeye çalışıyorlardı. Ancak Allâh Teâlâ, onların bu hâllerini de açığa vurdu:
وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ
“Onlardan öylesi de var ki; «Bana izin ver, beni fitneye düşürme!» der. Bilesiniz ki onlar, zâten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri mutlakâ kuşatacaktır.”(et-Tevbe, 49)
Bir taraftan münâfıkları acı azâbıyla tehdîd eden Cenâb-ı Hak, diğer taraftan onların tesirinde kalıp da biraz gevşemiş bulunan mü’minleri de îkâz ediyordu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِي
(38)
إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
(39)
“Ey îmân edenler! Size ne oldu ki; «Allâh yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? (Yoksa) dünyâ hayâtını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat (biliniz ve unutmayınız ki), dünyâ hayâtının (geçici) faydası, âhiretin (ebedî faydası) yanında pek azdır. Eğer (gerektiğinde harbe) çıkmazsanız, (Allâh), sizi pek elem verici bir azâb ile cezâlandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir. Siz(harbe çıkmamakla) O’na bir zarar veremezsiniz. Allâh her şeye kâdirdir.” (et-Tevbe, 38-39)
انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
“(Ey mü’minler!) İster zor, ister kolay gelsin (Allâh yolunda) harbe çıkın! Mallarınızla ve canlarınızla Allâh yolunda cihâd edin! Eğer bilirseniz, bu sizin için (elbette ki)daha hayırlıdır.” (et-Tevbe, 41)
Bu îkazlar üzerine, mü’minlerde büyük bir canlanma oldu. Gönüllerdeki gevşeklik, yerini nedâmet dolu bir hamleye bıraktı. Coşkun bir îman seferberliği başladı. Çünkü düşmanın İslâm ülkesine hücûmu durumunda cihâd, farz-ı ayın idi ve bütün mü’minler buna riâyetle mükellefti. Ancak bu farzla mükellef kılınmayıp cihâddan muaf tutulabilecek olanlar ise âyet-i kerîmede şöyle bildirildi:
لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Allâh ve Rasûlü’ne samîmiyetle bağlılıkları devâm ettiği sürece (ve insanlara öğüt verdikleri takdirde), zayıflara, hastalara ve (muhârebe için) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. İhsan sâhiplerinin aleyhine bir yol (mes’ûliyet)yoktur. Allâh, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (et-Tevbe, 91)
Âyet-i kerîmenin beyânına göre, harpten muaf olanlar, memleketlerinde fitneye meydan vermez, yalan haberler yaymaz, harbe iştirâk etmiş bulunan mücâhidlerin âilelerine yardımcı olur ve amel-i sâlih işlerlerse, muhârebeye katılamamaktan dolayı kendilerine bir günah yazılmaz. Ancak bunların harbe iştirâklerini yasaklayan herhangi bir emir de sâdır olmadığından, arzu ederlerse, orduya yük olmamak şartıyla harbe iştirâk edebilirler.
Tebük Seferi’ne hazırlıkların yapıldığı esnâda ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Allâh yolunda canlarını fedâ edebilme seferberliğine çıkmanın ulvî heyecânına kapılmıştı. Ancak ashâb-ı kirâmın fakirlerinden yedi kişi, sefere iştirâk etmek için binek hayvanı bulamamışlardı. Çoğunlukla iki askere, hattâ bâzen üç askere bir deve düşüyordu ve deveye sırayla bineceklerdi. Fakat sefere iştirâk etmeyi ve her an Allâh Rasûlü ile berâber olmayı cân u gönülden arzu ettikleri hâlde, nöbetleşe de olsa binecek bir deve bulamayan fakir sahâbîler de vardı. Onlar da Allâh Rasûlü’ne gelerek hâllerini arz ettiler. “Bindirecek deve olmadığı” cevâbını alınca, ağlaya ağlaya döndüler. Allâh yolunda dökülen bu gözyaşları makbûl-i ilâhî oldu ve âyet-i kerîmede:
وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُون
“(Ey Rasûlüm!) Kendilerine binek sağlaman için Sana geldiklerinde (Sen): «Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum.» deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke dönen kimselere(herhangi bir mes’ûliyet yoktur)!” buyruldu. (et-Tevbe, 92)
Âyette iltifât-ı ilâhîye mazhar olan kişilerden Abdurrahmân bin Ka’b ile Abdullâh bin Muğaffel, Allâh Rasûlü’nün yanından ağlayarak dönerlerken, İbn-i Yâmin onlara:
“–Siz niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu.
“–Bize binit sağlaması için Rasûlullâh’a gitmiştik. Yanında bizi üzerine bindirecek bir şey bulamadı. Bizim de binip Allâh Rasûlü ile birlikte gazâya çıkacak bir hayvanımız yok!” dediler.
İbn-i Yâmin, ikisine bir deve, azık olarak da bir miktar hurma verdi. Hazret-i Abbâs, gözyaşı dökenlerden ikisine, Hazret-i Osmân da üçüne binit sağladı.314 Bir kısım ihtiyaç sâhiplerine de daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- binek temin etti.315 Seferden muaf oldukları hâlde Allâh Rasûlü’nden ayrı kalmak kendilerine giran gelen ve kalbleri Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle dolu olan bu sahâbîler, bu canhıraş iştiyak ve muhabbetlerinin mukâbilinde sefere katılma nîmet ve şerefine nâil oldular.
İşte bu hâl, ashâb-ı kirâmın malıyla ve canıyla Hak yolunda nasıl fedâkârlıkta bulunduklarını ve onların gönül yapısını sergileyen sayısız misâllerden biridir.
Tebük’ten ibret dolu diğer bir hâtırayı Vâsile bin Eskâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:
“Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde Medîne’de şöyle nidâ ettim:
«–Ganîmet hissemi vermem karşılığında kim beni bineğine bindirir?»
Ensâr’dan yaşlı bir zât, münâvebe ile (nöbetleşe) binmek üzere beni savaşa götürebileceğini bildirdi. Ben hemen; «Anlaştık!» deyince:
«–Öyleyse Allâh’ın bereketi üzere yürü!» dedi. Böylece hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allâh ganîmet de nasîb etti; hisseme bir miktar deve isâbet etti. Bunları sürüp (Ensârî’ye) getirdim. O bana:
«–Develerini al götür.» dedi.
«–Başta yaptığımız antlaşmaya göre bunlar senin.» dedim. Ama Ensârî:
«–Ey kardeşim! Ganîmetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben sevâbına, yâni mânevî kazancına iştirâk etmeyi düşünmüştüm.)» dedi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)
Bu ibretli seferde, canları ve malları âhiret sermâyesine dönüştürerek cenneti satın alabilme heyecânı had safhada yaşanıyor, kıyâmete kadar ümmete numûne olacak manzaralar sergileniyordu. Ashâb-ı kirâm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında hizmet için âdeta pervâne kesiliyor, Allâh yolunda her şeyleriyle gösterdikleri fedâkârlıklarını;“Anam, babam, canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” nidâlarıyla dile getiriyorlardı.
Şâir, ashâbın Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında âdeta birer pervâne gibi her şeyleriyle fedâ oluşlarını, onların dilinden ne güzel terennüm eder:
Her zerre-i hâk-i kadem-i Hazret’ine,
Cânım da fedâ, ten de fedâ, ben de fedâ!..
Bu şevk ve heyecan, ashâb-ı kirâmda daha sonraları da devâm etmiş ve İbn-i Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh-, yukarıdaki âyette buyrulan takvâyı tercih ederek iki gözü de âmâ olduğu hâlde Kadisiye Harbi’ne iştirâk etmiş, hattâ İslâm askerlerinin içinde sancaktarlık yapmıştır.
Nâzil olan âyet-i kerîmelerdeki îkazların tesiriyle kısa zamanda satvetli bir İslâm ordusu hazırlandı. Sayısı otuz binin üzerindeydi.316 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mâlik bin Neccâroğulları’nın bayrağını Umâre bin Hazm’a vermişti. Daha sonra Zeyd bin Sâbit’i görünce, bayrağı Umâre’den alıp ona verdi. Umâre -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Bana kızdınız mı?” diye sorunca Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Hayır! Vallâhi kızmadım! Fakat, Kur’ân’ı siz de tercih ediniz! O, Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir! Ezberinde Kur’ân çok olan, burnu kesik zenci köle de olsa, tercih olunur!”buyurdu.
Evs ve Hazrec kabîlelerine, bayraklarını Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş bulunanlara taşıtmalarını emretti. Bunun üzerine Avfoğulları’nın bayrağını Ebû Zeyd, Benî Selime’nin bayrağını da Muâz -radıyallâhu anh- taşıdı. (Vâkıdî, III, 1003)
İnfak Seferberliği
Sefere çıkılacağı zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ordunun ihtiyaçları için ashâbını önce infak seferberliğine çağırmıştı. Hâlbuki o sırada Medîne’de büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Buna rağmen ashâb-ı kirâm, yüksek bir azim ve îman vecdi içinde fânî ve dünyevî bütün menfaat düşüncelerini bertarâf edip büyük bir infak ve fedâkârlık yarışına girdiler. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- malının tamâmını getirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“–Ebû Bekr’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” ifâdesi karşısında, gözyaşları içinde kalan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallâh?!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle berâber Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu te’yîd etti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebâ Bekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle:
“–Allâh ve Rasûlü’nü (bıraktım yâ Rasûlallâh)!..” şeklinde cevap verdi. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, malının yarısını getirmişti. Bu defâ infak husûsunda Hazret-i Ebû Bekr’i geçeceğini düşünmüştü. Ama yine yetişememişti.
Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh- da, 300 deveyi tam techîzatlı bir şekilde hazırlayarak orduya hibe etti ve ayrıca 1000 dinar bağışta bulundu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun hakkında da:
“–Osmân’a (bu fedâkârâne infâkı sebebiyle) bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez!”(Tirmizî, Menâkıb, 18/3700; Ahmed, V, 63) buyurarak, büyük bir muhabbetle onu iltifât-ı nebevîsine mazhar kıldı.
Ayrıca Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-’ın âilesi de bütün mücevherlerini Allâh yolunda infâk etti. Bütün hanım sahâbîler de, ne kadar takıları ve ziynet eşyâları varsa, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in önüne getirdiler.317 On bir yaşında küçük bir mü’mine kız da, ufakken kulağına takılan küpeleri çıkaramayınca, heyecanından onları kulağını yırtarak çıkarttı. Bu kanlı küpeleri Allâh Rasûlü’nün önüne koydu.
Zengin olmayıp da bir şey bulamayan sahâbîler bile mal ve candan fedâkârlık yapabilmenin heyecânı içindeydiler. Bunlardan Ebû Akîl -radıyallâhu anh-, bütün bir gece çalışarak iki ölçek hurma kazanmıştı. Bir ölçeğini ev halkına, bir ölçeğini de orduya bağışladı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh senin getirip verdiğini de alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirilen hurmanın toplanan yardımlar içine dökülmesini emretti. (Taberî, Tefsîr, X, 251)
Münâfıklar ise bu tür bağışları dillerine dolayıp Ebû Akîl’i de riyâkârlıkla suçladılar. Ukbe bin Amr -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Sadaka âyeti318 nâzil olunca, sırtımızda yük taşıyarak kazancımızdan infâk etmeye başladık. Derken bir adam geldi ve çokça sadaka verdi. Münâfıklar; «Gösteriş yapıyor.» dediler. Bir başkası geldi, bir ölçek hurma tasadduk etti. Yine münâfıklar; «Allâh’ın bunun bir ölçek hurmasına ihtiyâcı yoktur.» dediler. Bunun üzerine:
الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ اللّهُ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
«Sadaka husûsunda mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip alay edenler var ya, Allâh, işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.» (et-Tevbe, 79) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.” (Buhârî, Zekât, 10; Müslim, Zekât, 72)
Hadîsin değişik rivâyetlerinden anlaşıldığına göre, çokça para getiren zât, Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh-; bir ölçek getiren zât da Ebû Akîl -radıyallâhu anh- idi.
Yine fakir müslümanlardan Ulbe bin Zeyd -radıyallâhu anh-, gecenin bir kısmı geçince kalktı, namaz kıldı ve şöyle yalvardı:
“Ey Allâh’ım! Sen cihâda çıkmayı emir ve teşvik buyurdun. Hâlbuki beni, üzerine binip Rasûlün ile birlikte cihâda çıkabileceğim bir hayvana sâhip kılmadın! Rasûlü’nün elinde de beni üzerine bindirecek bir hayvan bulundurmadın! Ben her zaman mal, beden ve eşyâdan üzerime düşen sadakayı vermişimdir. Ey Allâh’ım! Kulların içinde bana nasîb ettiğin şu bir parça malımı tasadduk ediyorum!”
Sabah olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gelip:
“–Yâ Rasûlallâh! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Şu bir parça eşyâmı tasadduk ediyorum! Bundan dolayı beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle alay eden kimseye de hakkım helâl olsun!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; aşk, muhabbet ve sehâvetle dolu olduğu kadar, af ve merhametle de yüklü olan bu sözler karşısında sâdece:
“–Allâh sadakanı kabûl etsin!” buyurdu ve başka bir şey söylemedi. Ertesi gün de ona:
“–Ben senin sadakanı kabûl ettim. Seni müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, sen sadakası kabûl olunanların dîvânına yazıldın.” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 500; İbn-i Kesîr, es-Sîre, IV, 9; Vâkıdî, III, 994)
Münâfıkların bir kısmı, hâlâ müslümanlardan îmânı zayıf olanları tesir altına alıp harbe katılmalarına mânî olabilmek için çaba gösteriyorlardı. Bunlar, Süveylim adında bir yahûdînin evini merkez edinmişlerdi. Bunu haber alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Talha’yı birkaç sahâbî ile göndererek Süveylim’in evini yaktırdı. Böylece münâfıklar dağılarak bir daha bu tür bir teşebbüse cür’et edemediler.319
Diğer taraftan, münâfıkların yaptıkları bu hareketler dolayısıyla inen îkâz âyetleri üzerine, gönüllerini ilâhî azâbın korkusu saran mü’minlerin hepsi topyekûn harbe iştirâk etmişti. Öyle ki, Medîne-i Münevvere bomboş kalmıştı. Ancak savaş uzun sürebilir, bu arada devlet merkezinde meydana gelebilecek hâdiseler sebebiyle devletin ayakta durması güçleşebilirdi. Din zayıflar, ordunun maîşet tedâriki de sağlanamazdı. Ayrıca milletlerin varlığını sürdüren beyin tabakası bir grubun olmaması, devletin çöküşüyle netîcelenebilirdi. Buna mahal vermemek için harbe iştirâk husûsunda Allâh Teâlâ bir ölçü bildirdi:
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ
“Mü’minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde (dînî ilimlerde) tefakkuh (geniş ve derin bilgi elde etmek) ve kavimleri (harpten) döndüklerinde onları îkâz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (et-Tevbe, 122)
Bu emr-i ilâhî mûcibince Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cephe gerisinin emniyeti için Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile Muhammed bin Mesleme -radıyallâhu anh-’ı Medîne’de bıraktılar.
Sâatü’l-Usre: Zorluk Zamânı
Nihâyet bütün zor şartlara ve sıkıntılara rağmen ordu büyük bir ihtişamla hareket etti. Ancak ordu, birçok sıkıntıya sabır ve tahammül göstermek durumundaydı. Çünkü şartlar oldukça zor ve ağırdı. Bu seferi zorlaştıran sebepler kısaca şunlardı:
1. Şiddetli kuraklık.
2. Yolun uzun ve yaya yürümeye müsâit olmayan bir çöl oluşu.
3. Hasat zamânı ve meyvelerin toplanma mevsimi olması.
4. Şiddetli sıcak.
5. Bizans ordusunun kalabalık oluşuna bakılarak çok güçlü sanılması.
Nitekim bütün bu zorluklar sebebiyle bu gazveye “Gazvetü’l-Usre” (zorluk gazvesi), orduya “Ceyşü’l-Usre” (zorluk ordusu), sefer esnâsındaki günlere de “Sâatü’l-Usre” (sıkıntı ve güçlük zamânı) denilmiştir.
Ordu hareket ettikten bir müddet sonra Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, münâfıkların fitneleri dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yetişerek savaşa katılmak için müsâade istedi:
“–Yâ Rasûlallâh! Münâfıklar, benden hoşlanmadığınız için beni geride bıraktığınızı söylüyorlar! Bana da sefer için izin veriniz!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“–Yâ Ali! Onlar yalan söylemişler. Ben seni arkada bıraktıklarıma vekîl tâyin ettim. Derhâl geri dön; hem kendi âilene, hem de benim ev halkıma göz-kulak ol, onlar için benim vekîlim ol! Yâ Ali! Benim yanımda sen, (Tûr’a giderken) Mûsâ’ya nisbetle Hârûn mevkiinde bulunmaya râzı olmaz mısın? Bir farkla ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 174; Buhârî, Meğâzî, 78; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 31)
Bu iltifâta nâil olan Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, büyük bir rızâ ve sürûr içinde vazîfesinin başına döndü.
Sefere çıkılmış, bir hayli yol alınmıştı. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra ashâb-ı kirâmdan Ebû Zerr -radıyallâhu anh- orduya yetişti. O, zayıf hayvanı yola dayanamadığı için gerilerde kalmış, sonunda hayvanını terk ederek zor da olsa yaya olarak ordunun ardından gelmişti. Bunu gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mütebessim bir şekilde:
“–Allâh, Ebû Zerr’e rahmet etsin! O, yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir.”buyurdular.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu mûcizevî ifâdeleri, vakti gelince tahakkuk etmiş ve Ebû Zerr -radıyallâhu anh-, yalnız yaşamış, yalnız vefât etmiştir. (Vâkıdî, III, 1000)
İslâm ordusunun yolculuğu son derece meşakkatli geçiyordu. Sıcak bunaltıcı idi. Üç kişiye bir deve düştüğünden, ashâb sırayla deveye biniyorlar, bu da bir hayli sıkıntı veriyordu. Bir hurmayı iki kişi bölüşüyordu. Bâzen su bulmakta güçlük çekiliyordu. Bu yüzden abdest alırken, âzâlar bir defâ yıkanmaktaydı. Mestler üzerine mukîmlerin bir, seferî sayılanların üç gün meshetmesi emredildi.320 Bir ara Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâ buyurdular ve sâdece İslâm askerinin bulunduğu yere yağmur yağdı.321
İslâm ordusu, yolları üzerinde bulunan Semûd kavminin helâk olduğu Hicr mevkiinden geçerken, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma:
“–Burası kaçılacak bir vâdidir!” buyurdular. (Vâkıdî, III, 1008)
Ardından:
“–Kendilerine zulmedenlerin yurduna ağlayarak girin. Yoksa onların başına gelenler sizin de başınıza gelebilir.” buyurdular. Sonra başlarını örterek o bölgeyi hızlı geçtiler. Oradan alınan suları döktürdüler. İsraf husûsunda çok titiz olmalarına rağmen, bu su ile yapılmış olan hamurları da attırdılar. (Buhârî, Enbiyâ, 17; Tefsîr, 15/2; Müslim, Zühd, 39)
Çünkü kahır mekânları, dûçâr olduğu felâketin kaderini kıyâmete kadar devâm ettirmektedir. Dolayısıyla kahrın tecellî ettiği beldelerde, isyan ve günah yüklü mekânlarda mânen devâm eden kahrın menfî in‘ikâsına mâruz kalmamak için, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in buyurduğu gibi sür’atlenmek îcâb eder.322
Hicr mevkiinde bulundukları bir gece Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Bu gece pek şiddetli bir fırtına çıkacak. Herkes devesini sıkı bağlasın ve bulunduğu yerde otursun, ayağa kalkmasın!” buyurdu. Hakîkaten o gece çok şiddetli bir kasırga çıktı; abdest almak için ayağa kalkan birini kasırga yere çarptı, devesini aramaya giden bir başkasını da Tay Dağı’na fırlatıp attı. (Buhârî, Zekât, 54; Müslim, Fedâil, 11)
Tebük’e bir günlük mesâfe kaldığında, İslâm ordusu yine büyük bir susuzluk çekmekteydi. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«Siz, yarın inşâallâh Tebük kaynağına ulaşacaksınız!» buyurdu.
(Ertesi gün kaynağa ulaşılınca) mevcut su, avuç avuç bir su kırbasına toplandı. Hazret-i Peygamber onunla ellerini ve yüzünü yıkadı ve kaynağa geri serpti. Sonra ucu demirli üç sopayı kaynağa batırdı. Derhâl (billur gibi) üç kaynak fışkırmaya başladı. Bütün mücâhidler susuzluğunu giderdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (bana):
«–Ey Muâz! Uzun bir ömrün olsaydı, çok geçmeden bu su ile buraların bağ ve bahçelerle dolu olduğunu görürdün!» buyurdular.” (Müslim, Fedâil, 10; Ahmed, V, 238)
Tebük Gazvesi’nde şiddetli açlık çektikleri için sahâbîler:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! İzin verseniz de develerimizi kesip yesek ve iç yağı elde etsek?” dediler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Peki öyle yapın!” buyurdu. Derken Ömer -radıyallâhu anh- geldi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Eğer develeri kesmelerine izin verirseniz, orduda binek azalır. Fakat (isterseniz), onlara ellerinde bulunan azıklarını getirmelerini emrediniz ve sonra da ona bereket vermesi için Allâh’a duâ ediniz. Umulur ki Allâh, bereket ihsân eder.” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Peki öyle yapalım!” buyurdu ve deriden bir yaygı getirtip serdirdi. Sonra da elde mevcut erzâkın getirilmesini emretti. Askerlerden kimi bir avuç darı, kimi bir avuç hurma ve kimi de ekmek parçacıkları getirdi. Yaygı üzerinde gerçekten pek az bir şey birikmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bereket vermesi için Allâh’a duâ etti ve sonra:
“–Kaplarınızı getirip bundan alınız!” buyurdu. Askerler kaplarını doldurdular. Öyle ki, doldurulmadık bir tek kap bırakmadılar. Sonra da doyuncaya kadar yediler, yine de bir hayli yiyecek arttı. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet ederim. Allâh’ın birliğine ve Muhammed’in peygamberliğine şeksiz süphesiz inanmış olarak Allâh’a kavuşmayan kimse, cennet(e girmek)ten mutlakâ alıkonur.” (Müslim, Îman, 45)
İslâm ordusu, Tebük’te karargâhını kurduğu hâlde düşmandan en ufak bir hareket göze çarpmıyordu. Çünkü bu kadar büyük bir İslâm ordusunu gören hristiyan Arap kabîleleri, daha evvel Mûte’deki üç bin kişilik bir îmân ordusunun gösterdiği kahramanlıkları da hatırlayarak savaşma azimleri kırılmış ve harpten çekinmişlerdi. Bizans ise Arabistan’ı istîlâ fikrinden çoktan vazgeçmişti. Zîrâ Bizans imparatoru o esnâda Humus’ta kendi memleketinin iç meseleleriyle uğraşmaktaydı. Böylece Arabistan’ın istîlâ edileceği haberlerinin, hristiyan Gassânî Arapları’nın bir abartması olduğu anlaşıldı.
Ancak bu seferle İslâm ve müslümanlar büyük bir izzet kazandılar. Arabistan’ın kuzey hudutları tamâmen emniyet altına alındı. Eyle hükümdârı, Cerba ve Ezruh halkları, Meknâ yahûdîleri Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den cizye karşılığı emân dileyerek müslümanların himâyesine girdi. Hazret-i Hâlid bin Velîd, dört yüz yirmi atlı ile Dûmetü’l-Cendel’e hücûm ederek, hristiyan hükümdar Ükeydir bin Abdülmelik’i yakalayıp Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e getirdi. Ona da cizye karşılığı emân verildi. (İbn-i Hişâm, IV, 180-182; İbn-i Sa’d, I, 276-277; Ahmed, V, 425)
İslâm ordusu, Tebük’te yirmi gün kaldı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha ileri gitmek istemedi. Çünkü O, İslâm’ı insanlara kılıç zoruyla götürmek arzusunda değildi. Hem Bizans Devleti’ne gereken gözdağı fazlasıyla verilmiş, karşılarına hiçbir düşman çıkamamıştı. Ayrıca Sûriye’yi o sıralarda tâûn hastalığı kasıp kavurmaktaydı. Tâûn ise bulaşıcı ve öldürücü bir hastalık olduğundan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Bir bölgede tâûn olduğunu duyarsanız, oraya girmeyin! Siz orada iseniz, sakın oradan çıkmayın!” buyurdular. (Buhârî, Tıb, 30)
Ardından ashâb-ı kirâm ile istişâre ederek Medîne’ye dönmeye karar verdiler.
Bu sırada Ebû Hayseme -radıyallâhu anh-, orduya yetişti. O, başlangıçta seferin zorluğu sebebiyle Medîne’de kalmış, orduya iştirâk etmemişti. Birgün, bahçesindeki çardakta hanımları kendisine mükellef bir sofra hazırlamış, onu yemeye çağırmışlardı. Ebû Hayseme, bu manzarayı görünce aklına Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbının hâli gelerek yüreği sızladı ve kendi kendine:
“Onlar bu sıcakta Allâh yolunda zorluklara katlanmaktayken, benim bu yaptığım olacak şey mi?!” dedi. Bu nedâmet ile kendisi için hazırlanan sofraya hiç el sürmeden derhâl yola düştü, Tebük’te İslâm ordusuna katıldı. Onun geldiğini gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu davranıştan memnûn oldular ve:
“–Yâ Ebâ Hayseme! Az kaldı helâk olacaktın!..” buyurarak onun affı için Cenâb-ı Hakk’a duâ ettiler. (İbn-i Hişâm, IV, 174; Vâkıdî, III, 998)
Cenâb-ı Hak, kullarına tâkatlerinin üzerinde bir teklifte bulunmaz. Fakat güç yetirebilecekleri işleri îfâ etmekten de mes’ûl tutar. İşte Ebû Hayseme’nin yaptığı da bir tâkat bedeli ödeme mâhiyetindeydi.
Bu hâdiseler bizler için canlı birer öğüttür. Maddî ve mânevî imkânlarımızı Hak yolunda ne kadar sarf edebildiğimizi mîzân etmeye ve mü’min olmanın mes’ûliyetlerini tefekkür etmeye birer vesîledir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Tebük’te sabahleyin bir hurma ağacına dayanarak hutbe îrâd eylediler. Allâh’a hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdular:
“İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağının üzerinde (piyâde olarak) ölünceye kadar Allâh yolunda cihâd eden (Allâh’ın dînini hidâyet bekleyenlere teblîğ eden)dir! İnsanların kötüsü de Allâh’ın Kitâbı’nı okuyup ondan hiç faydalanmayan fâsık ve cür’etkâr kimsedir.
İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu, Allâh’ın Kitâbı’dır! Yapışılacak en sağlam kulp, takvâdır! Dinlerin hayırlısı, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni (İslâm)dır! Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir! Sözlerin şereflisi, zikrullâhtır. Kıssaların güzeli, Kur’ân(da olanlar)dır.323 Amellerin hayırlısı, Allâh’ın yapılmasını istediği farzlardır. Amellerin kötüsü, bid’atlerdir. En güzel yol ve gidişât, Peygamber’in yolu ve gidişâtıdır. Ölümlerin şereflisi, şehîdliktir.
Körlüğün en kötüsü, doğru yolu bulduktan sonra ondan sapmaktır. Az olup yeten şey, çok olup meşgûl ederek Allâh’a tâatten alıkoyan şeyden hayırlıdır. Özür dilemenin kötüsü, ölüm gelip çattığı andakidir. Pişmanlığın kötüsü, kıyâmet günündekidir. İnsanların hayırsızı, Cumâ (namazı)na en son gelen ve Allâh’ı kötü bir dille anandır. Yanlışları en çok olan, dili çok yalan söyleyendir.
Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginliğidir. Azıkların hayırlısı, takvâ azığıdır. Hikmetin başı, Allâh korkusudur. Hikmetsiz (söz ve) şiir, İblîs’in işlerindendir. Hamr (içki), günahların her çeşidini bir araya toplayandır. (Fâsık) kadınlar, şeytanın tuzaklarıdır. (Terbiye olmamış) gençlik, delilikten bir bölümdür. Ribâ (fâiz) kazançların en kötüsüdür. Yemenin en kötüsü, yetim malı yemektir. Mesûd kişi, kendinden başkasının hâlinden ibret alandır.
Her biriniz, dört arşın yere (kabre) varır. Amellerin muhâsebesi ise âhirete kalır. Amellerde esas olan netîceleridir. Düşüncelerin kötüsü, yalan-yanlış düşüncelerdir. Mü’mine sövmek, günahkârlıktır. Mü’mini öldürmek küfürdür. Mü’minin etini yemek (gıybetini yapmak) Allâh’ın buyruklarına karşı gelmektir.
Yalan yere Allâh üzerine yemin eden kişi, yalanlanır. Af taleb eden kişi, Allâh tarafından affolunur. Kim öfkesini yenerse, Allâh onu mükâfatlandırır. Uğradığı ziyâna katlanan kişiye, Allâh karşılığını verir. Allâh, zorluklara katlanan kimsenin ecrini kat kat artırır. Allâh’a isyân eden kişiyi, Allâh azâba dûçâr eder!
Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
Ey Allâh’ım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
Kendim ve sizin için, Allâh’tan mağfiret taleb ederim!” (Vâkıdî, III, 1016-1017; Ahmed, III, 37; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 13-14)
Tebük Şehîdi
Tebük Seferi’nde yalnız bir sahâbî şehîd olmuştur. Bu sahâbî, müşrik bir kabîle içinde İslâm’la şereflenen Abdullâh el-Müzenî -radıyallâhu anh-’tır. Babası öldüğünde ona hiç mal bırakmamıştı. Zengin olan amcası onu yanına alıp büyütmüş ve mal sâhibi yapmıştı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye hicret ettiği zaman Abdullâh müslüman olmak istemişse de müşrik amcası yüzünden buna muvaffak olamamıştı. Peygamber Efendimiz, Mekke’yi fethedip Medîne’ye döndüğü zaman Abdullâh, amcasına:
“–Ey amca! Müslüman olmanı hep bekledim durdum. Senin hâlâ Muhammed’i arzu ettiğini göremiyorum! Bâri benim müslüman olmama izin versen?” dedi.
Amcası:
“–Eğer sen Muhammed’e tâbî olacak olursan, üzerindeki elbisene varıncaya kadar, sana vermiş olduğum şeylerin hepsini çeker alırım!” dedi.
Abdullâh:
“–Ben, vallâhi Muhammed’e tâbî oldum! Taşa, puta tapmayı bıraktım bile! Elimdeki şeyleri alırsan al!” dedi.
Amcası elbiselerine varıncaya kadar her şeyini aldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, elbisesiz olarak anasının yanına gitti. Anası, kalın kilimini iki parçaya ayırdı. Abdullâh, onun yarısını belinden yukarısına, yarısını da belinden aşağısına sardı. Kararlıydı, bir an evvel Medîne’ye varıp Allâh Rasûlü’ne kavuşmak istiyordu. Önündeki bütün engeller gözünde bir hiç hâline gelmişti. Daha fazla duramadı, kendisini sıkıştıran kavminden yakasını kurtararak o gece gizlice yollara düştü. Uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından, eli-ayağı parçalanmış, açlık ve susuzluktan tâkati kesilmiş, perişan bir hâlde Medîne’ye yaklaştı. Heyecânı had safhadaydı. Fakat bir an, üzerindeki kaba çullarla Kâinâtın Serveri’nin huzûruna çıkamayacağını düşündü. Allâh Rasûlü’ne kavuşma heyecânıyla kendinden geçen genç sahâbî, görenlerin hayret dolu nazarları arasında soluğu Mescid-i Nebevî’de aldı. Seher vaktine kadar mescidde yattı. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- sabah namazını kıldırdı. Cemaate göz gezdirip evine döneceği sırada Abdullâh’ı gördü. Kimsesizlerin, yalnızların ve mazlumların sığınağı olan Rahmet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o mübârek sahâbîyi şefkat ve muhabbetle bağrına bastı. İsminin Abdüluzza olduğunu öğrenince:
“–Sen Abdullâh Zü’l-Bicâdeyn ( ørjnOÉnépÑrdG hoP: çifte çul/kilim sâhibi)sin! Bana yakın yerde bulun! Sık sık yanıma gel!” buyurdu. Abdullâh -radıyallâhu anh- suffede bulunuyor, Kur’ân-ı Kerîm öğreniyordu. Kur’ân-ı Kerîm’den birçok sûreleri okuyup ezberlemişti.
Allâh Rasûlü’ne aşk ile bağlanan bu mübârek sahâbî, O’nun yanında cihâddan cihâda koşuyor, şehîd olup Rabbinin yolunda cânını fedâ etme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Tebük Seferi’ne çıkılırken kendisine şehâdet nasîb olması için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den ısrarla duâ taleb etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ey Allâh’ım! Onun kanını kâfirlere haram kıl!” diyerek duâ etti.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben öyle istememiştim!” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sen Allâh yolunda harbe çıkar da hummâya tutularak ölürsen, şehîdsin! Hayvanın seni düşürüp boynunu kırarsa, sen yine şehîdsin! Gam çekme! Bunlardan hangisi olursa, şehîdlik için sana yeter!” buyurdular.
Gerçekten onun şehâdeti mûcizevî bir şekilde Allâh Rasûlü’nün buyurduğu sûrette tahakkuk etti. Ordunun dönüş hazırlıklarıyla meşgûl olduğu bir gece, biri Peygamberlerin Seyyidi, ikisi de Allâh ve Rasûlü’nün dostu üç kişi, bir meş’ale ışığı altında cenâze taşıyorlardı. Bu üç kişi; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- idi. Taşıdıkları cenâze ise Abdullâh Zü’l-Bicâdeyn -radıyallâhu anh- idi.
Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-, gıpta ile seyrettiği bu manzarayı şöyle anlatıyor:
“Gece karanlığında, mücâhidlerin çadır kurdukları sâhanın bir köşesinde hareket eden bir ışık gördüm. Kalkıp tâkip ettim. Bir de ne göreyim: Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir ve Ömer -radıyallâhu anhümâ-, Abdullâh Zü’l-Bicâdeyn -radıyallâhu anh-’ın cenâzesini taşıyorlar. Bir yere geldiler, kabir kazdılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kazılan kabre indi. Ebû Bekir ve Ömer -radıyallâhu anhümâ- cenâzeyi Efendimiz’e sunmak için hazırladılar.
Allâh Rasûlü:
«–Kardeşinizi bana doğru yaklaştırın.» buyurdu; yaklaştırdılar. Cenâzeyi kucağına alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu kabirde yatacağı yere ve yöne yerleştirdikten sonra doğruldu ve şöyle niyâz etti:
«–Yâ Rab! Ben ondan râzıyım, hep râzı olageldim, Sen de râzı ol…»”
Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- sözlerine devamla diyor ki:
“Bu manzara karşısında içim dolu dolu oldu. Zü’l-Bicâdeyn’e gıpta ettim. O an:
«Ne olurdu bu kabrin sâhibi ben olaydım! Keşke oraya bu iltifât-ı Peygamberî ile gömülen ben olsaydım!» diye ne kadar arzu ettim.” (İbn-i Hişâm, IV, 183; Vâkıdî, III, 1013-1014; İbn-i Esîr,Üsdü’l-Gâbe, III, 227)
Münâfıkların İhânetleri ve Mescid-i Dırâr
Dönüş başladığında münâfıklardan bir grup, geceleyin geçilecek olan dar bir boğazda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e suikast plânlamışlardı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bundan haberdâr oldu ve Huzeyfetü’l-Yemânî’yi onların üzerine gönderdi. Huzeyfe -radıyallâhu anh- da oraya varıp:
“–Ey Allâh düşmanları! Çekilin!” diye haykırarak münâfıkların hepsini dağıttı. (Ahmed, V, 453)
Fakat Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, münâfıkların ikinci bir tuzağı daha beklemekdeydi. İslâmiyetin kökleşmesiyle birlikte Medîne ve Mekke’den ayrılan Ebû Âmir Fâsık adında Hazrecli bir hristiyan, Bizans’a sığınmış, durmadan münâfıkları kışkırtıyordu. Bu fesat kazanının irtibat noktası olarak da Kubâ Mescidi’nin biraz aşağısında bir mescid inşâ etmişlerdi. Bu, meşhûr Dırâr Mescidi idi…
Yapmayı düşündükleri bir suikast için de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, Tebük Seferi’nden önce buraya dâvet etmişler, ancak O’nun:
“–Sefer dönüşünde inşâallâh!” demesi üzerine İslâm ordusunun dönüşünü beklemeye başlamışlardı.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye bir konak mesâfesi yaklaştıklarında, Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve zâhirde bir mescid olarak kurulan bu fitne yuvasının içyüzünü haber verdi. Böylece, mescide karşı mescidle, dîne karşı dîni kullanmakla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, dolayısıyla bütün müslümanlara karşı münâfıklar tarafından hazırlanan bu tuzak, maksadına ulaşamadı. Çünkü Cenâb-ı Hak, açık bir şekilde bu hakîkati bildirmekteydi:
وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ اللّهَ وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ وَلَيَحْلِفَنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى وَاللّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
(107)
لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ
(108)
“(Münâfıklar arasında) bir de (mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allâh ve Rasûlü’ne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve; «(Bununla) iyilikten başka bir şey istemedik!» diye mutlakâ yemîn edecek olanlar vardır. Hâlbuki Allâh, onların kesinlikle yalancı olduklarına şâhitlik eder. (Ey Rasûlüm!) Onun içinde (Dırâr Mescidi’nde) aslâ namaz kılma! İlk günden takvâ üzerinde kurulan mescid içinde (Kubâ Mescidi’nde) namaz kılman elbette daha doğrudur. Onun içinde temizlenmeyi sevenler vardır. Allâh da temizlenenleri sever.” (et-Tevbe, 107-108)
Bu sefer mesele sâdece nifakla kalmamış, açıkça bir tuzak ve komplo mâhiyetini almıştı. Bu sebeple münâfıkların maskesinin yırtılması ve mescid diye yaptıkları hîle evinin yıkılması lâzımdı.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, emr-i ilâhî mûcibince hareket etti ve Medîne’ye vardıklarında Dırâr Mescidi’ni yaktırdı. (İbn-i Hişâm, IV, 185)
Küçük Cihâddan Büyük Cihâda
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği son sefer olan Tebük, meşakkat dolu, zorlu bir seferdi. İslâm ordusu bin kilometre gitmiş ve dönmüştü. Medîne’ye yaklaşırlarken âdeta şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:
“–Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz!” buyurdular. Ashâb hayretler içinde:
“–Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?” dediklerinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Şimdi büyük cihâda (nefs cihâdına) dönüyoruz!” buyurdular. (Süyûtî, II, 73)
Nefs cihâdı, kalbî eğitim ve mânevî terbiyedir. Gâye, ahlâkı yüceltmek ve insanı mânen olgunlaştırarak “insân-ı kâmil” hâline getirmektir. Bunun yolu da ilâhî hakîkatlerle yoğrulmuş bir akıl, îman ve güzel ahlâk ile tezyîn edilmiş bir kalb, Kur’ân ve sünnetin rûhâniyetiyle taçlanmış hâl ve davranışlarla “tevhîdin mîrâcına yükselerek” kemâle ermektir.
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye gelişiyle birlikte bütün halk heyecanla O’nu ve İslâm ordusunu karşıladılar. Çocuklar da Varlık Nûru Efendimiz’i Seniyyetü’l-Vedâ’da karşılamak üzere yollara dökülmüşlerdi.324
Tevbeleri Geri Bırakılan Üç Sahâbî
Erkeklerden Medîne’de kalıp Tebük Seferi’ne iştirâk etmeyen üç grup vardı:
1. Mâzeretliler: Bunlar, daha evvel âyet-i kerîmede beyân edilen kimseler olup istedikleri hâlde sefere iştirâk edemeyenlerdir ki, bunlar için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm ordusuna:
“Medîne’de öyle gruplar var ki, gittiğimiz hiçbir yer ve geçtiğimiz hiçbir vâdi yoktur ki, onlar da bizimle birlikte bulunmuş olmasın! (Çünkü) onları özürleri geri bırakmıştır.” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 81; Müslim, İmâre, 159)
Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de:
“Ameller niyetlere göredir!..” buyrulmaktadır. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1)
2. Münâfıklar: Bunlar, birçok sebebin yanında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu seferden dönemeyeceğini sanıp da orduya iştirâk etmeyenlerdi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sağ sâlim büyük başarılarla döndüğünü gördüklerinde, koşup huzûruna vardılar ve bin bir yalan söyleyerek özür dilediler. Sayıları seksen kadar olan bu münâfıklar hakkında Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
وَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنَّهُمْ لَمِنكُمْ وَمَا هُم مِّنكُمْ وَلَـكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ
(56)
لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَّوَلَّوْاْ إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُون
(57)
“(O münâfıklar) mutlakâ sizden olduklarına dâir Allâh’a yemîn ederler. Hâlbuki onlar, sizden değillerdir; fakat onlar, (kılıçlarınızdan) korkan bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, ya da (barınabilecek) mağaralar veya (girebilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.” (et-Tevbe, 56-57)
يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ قُل لاَّ تَعْتَذِرُواْ لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّأَنَا اللّهُ مِنْ أَخْبَارِكُمْ وَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
(94)
سَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَكُمْ إِذَا انقَلَبْتُمْ إِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُواْ عَنْهُمْ فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ
(95)
“(Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür beyân edecekler. De ki: «(Boşuna)özür dilemeyin! Size aslâ inanmayız! Çünkü Allâh, haberlerinizi bize bildirmiştir.(Bundan sonraki) amelinizi Allâh da görecektir, Rasûlü de. Sonra gaybı ve şehâdeti(gizli âşikâr her şeyi) bilen (Allâh’a) döndürüleceksiniz de (O), yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.» Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden vazgeçmeniz (onları cezâlandırmamanız) için Allâh adına yemîn edecekler. Artık onlardan yüz çevirin! Çünkü onlar, murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık cezâ olarak varacakları yer cehennemdir!” (et-Tevbe, 94-95)
Bu âyet-i kerîmelere binâen münâfıklar, İslâm toplumundan artık tecrîd edilmiş oldular ve kendilerine “murdar” sıfatı verilerek müslümanlardan sayılmadılar. Ayrıca İslâm için yapılacak her türlü cihâddan da menedildiler.
3. Mâzeretsizler: Bunlar da iki gruptur:
a. Bunlar, herhangi bir mâzeretleri bulunmadığı ve münâfıklardan da olmadıkları hâlde harbe katılmayanlardır. Ancak bu kimseler, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- henüz Tebük’ten dönmeden evvel hatâlarını anlayarak son derece nâdim oldular. Öyle ki, yaptıkları yanlış hareketin bir cezâsı olarak kendilerini câminin direklerine bağladılar ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çözmedikçe, bu şekilde bağlı kalacaklarına yemin ettiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- seferden dönüp de onların durumlarını öğrenince:
“Ben de haklarında emir alıncaya kadar onları çözmeyeceğime yemin ederim.” buyurdu. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
وَآخَرُونَ اعْتَرَفُواْ بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُواْ عَمَلاً صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا عَسَى اللّهُ أَن يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Diğerleri ise günahlarını îtirâf ettiler; sâlih bir ameli diğer kötü bir amelle karıştırmışlardı. (Tevbe ederlerse) umulur ki Allâh, onların tevbelerini kabûl eder. Allâh, Gafûr (ve) Rahîm’dir.” (et-Tevbe, 102)
Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pişmanlıklarından kendilerini direklere bağlayan bu sahâbîleri çözdü.
b. Bunlar da herhangi bir mâzeretleri bulunmadığı ve münâfıklardan da olmadıkları hâlde harbe katılmayan, ancak evvelden pişman olup kendilerini direklere bağlayan ashâbın dışında kalan üç sahâbîdir. Şâir Ka’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebî ve Hilâl bin Ümeyye adlarındaki bu üç sahâbî, münâfıklar gibi yalan söylemediler. Onlar, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mâzeretsiz olarak harbe iştirâk etmediklerini beyân ettiler. Yaptıklarına son derece pişman olduklarından dolayı da târifsiz bir nedâmet içinde huzûr-i Peygamberî’de af dilediler.
İlâhî emirlere riâyet husûsunda büyük bir rikkat sâhibi olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu üç sahâbîyi affetmedi. Hattâ vahy-i ilâhînin gelmesini beklediğinden, onların selâmlarını dahî almadı. Her hâlükârda kendisine tâbî olan ashâbı da aynı şekilde hareket etti.
Bu üç sahâbî, bütün gazvelere katılmışlardı. İçlerinden Ka’b hâriç, diğer ikisi Bedr’e de iştirâk etmişlerdi. Bunun içindir ki şu an, Tebük’e iştirâk etmemekle içine düştükleri hatâ yüzünden kendilerine uygulanan tavır karşısında dünyâ, gönüllerine dar gelmekteydi. Hele Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in selâmlarını dahî almayacak derecede onlardan yüz çevirmesi netîcesinde, âdeta yeryüzü kendilerine yabancılaşmıştı. Öyle ki, hanımları bile kendileri için bir yabancı gibiydi. Yapacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Bu yüzden onlar da gece-gündüz ağladılar. Eriyen bir muma döndüler. Hatâ yapmışlardı, ama ihlâs, doğruluk, sadâkat, samîmiyet, teslîmiyet, nedâmet ve tevbeden uzaklaşmamışlardı. Böylece elli gün geçti. Nihâyet doğru konuşmuş olmaları ve samîmî bir şekilde tevbe etmelerinin bir mükâfâtı olarak şu âyet-i kerîme ile affa mazhar oldular:
وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُواْ حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنفُسُهُمْ وَظَنُّواْ أَن لاَّ مَلْجَأَ مِنَ اللّهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
(118)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ
(119)
“Ve Allâh, (haklarındaki hüküm) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabûl etti).Yeryüzü, olanca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları sıkıştıkça sıkışmıştı. Nihâyet Allâh’tan (O’nun azâbından) yine Allâh’a sığınmaktan başka çâre olmadığını anlamışlardı. Sonra eski hâllerine dönmeleri için Allâh, onların tevbelerini kabûl etti. Çünkü Allâh, tevbeyi çok kabûl edendir, Rahîm’dir. (O hâlde)ey îmân edenler! Allâh’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!” (et-Tevbe, 118-119)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ka’b bin Mâlik’e bu müjdeli haberi şöyle bildirmiştir:
“–Seni, doğduğun günden beri geçirdiğin en hayırlı ve mes’ûd bir günle müjdelerim!..”325
Ka’b bin Mâlik -radıyallâhu anh- da Allâh’ın bu yüce affına bir şükrâne olarak:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben de Allâh ve Rasûlü’nün rızâsı için malımın hepsini sadaka etmek istiyorum!” dedi. Ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Malının bir kısmını kendin için alıkoy! Böylesi senin için daha hayırlıdır!” buyurdular.
Ka’b bin Mâlik:
“–Öyleyse Hayber’deki hissemi alıkorum. Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh beni bu bâdireden yalnızca doğruluğum sebebiyle kurtardı. Artık ben bundan böyle, hayâtım boyunca doğrudan başka bir söz söylemeyeceğim!..” dedi.
Ka’b -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Allâh’a yemin ederim ki, İslâm ile şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nîmet, Peygamber Efendimiz’in huzûrunda doğruyu söylemem, böylece yalan söyleyenlerle birlikte helâk olmaktan kurtulmamdır. Çünkü Allâh Teâlâ, Tebük Seferi’ne katılmayıp da (mâzeret uydurarak) yalan söyleyenler hakkında, hiç kimse için kullanmadığı ağır sözleri vahyederek şöyle buyurdu:
فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ
«…Onlardan yüz çevirin, çünkü onlar necistirler…» (et-Tevbe, 95)” (Buhârî, Meğâzî 79, Vesâya 16, Cihâd 103; Müslim, Tevbe 53, Müsâfirîn 74)
Bu üç sahâbî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bütün gazvelere katıldıkları hâlde, sâdece bir gazveden geri kaldıkları için bu kadar ağır bir cezâya dûçâr oldular. Bu hâdise, mâzeretsiz bir şekilde emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin ve Allâh yolundaki tevhîd mücâdelesinin dışında kalanlara ne büyük bir îkazdır.
Hakîkaten ne ibretlidir ki, bir insan, sahâbe sıfatını hâiz bulunacak, İslâm’ın en zayıf zamânında başta Bedir olmak üzere birçok muhârebelere iştirâk edip ölümle yüz yüze gelmiş olacak, sonra da Tebük gibi meşakkatli, fakat muhârebesiz bir sefere mâzeretsiz katılmamaktan dolayı bu derecede ağır bir muâmeleye mârûz kalacak!.. Bunda akıl ve iz’ân sâhipleri için ne müthiş bir ders ve ibret ile birlikte ne korkutucu bir mânâ mevcuttur. Her devirde olduğu gibi zamânımızda da İslâm’ın galebesini sağlamak için bir mücâdele vermek îcâb ettiği dikkate alındığında, bu mücâdelede çeşitli sebeplerle ağır davranıp ihmâlkârlık gösterenlerin durumları ne hazîndir. Bedir Gazvesi’nde bulunup Bedir gâzîsi olanlar, böyle bir ihmâli bu derece pahalı öderlerse, ya bizim gibi insanların hâli nice olur diye düşünmek ve Allâh Teâlâ’nın emri mûcibince sâdıklarla berâber olmaya gayret etmek lâzımdır.
Allâh Teâlâ mü’minlerin dâimâ müsbet tesirlere muhâtab olmaları ve menfî tesirlerden korunabilmeleri için sâdıklarla berâber olmalarını emretmiştir. Îmanlarında, ahitlerinde, hak dîne olan bağlılıklarında, gerek niyet gerek söz veya fiil olarak, yâni her hususta doğru ve dürüst kişilerle berâber olmayı, onlarla yakınlık kurmayı, onların tarafını tutmayı, hâsılı onlardan ayrı kalmamayı emretmiştir. Yeryüzünün gönle dar gelmemesi, vicdanların sızlamaması ve Allâh’ın azâbından kurtularak O’nun rızâsına nâil olabilmek için bu zarûrîdir. Sâdıklarla berâber olmanın faydasını, şâir ne güzel ifâde etmiştir:
İmhâya çalışırlar yalnız olunca diken,
Lâkin sulanır gülle berâber iken…
Bu emrin Tebük Gazvesi’nde, yâni zorluk seferinde vâkî olması oldukça mânidârdır. Sâdece rahatlık zamanlarında değil, sâdıklar meşakkatlere katlanırken ve Allâh yolunda cihâda giderken de onlarla birlikte olmak lâzımdır. Sâdıkların katlandıkları zorluklara göğüs germek, onların izinden gitmek, gerilerinde kalmamak gerekmektedir.
Umûmiyetle Tebük Seferi hakkında nâzil olan Tevbe Sûresi’nde, ağırlıklı olarak Allâh yolunda mal ve nefisle cihâdın ehemmiyeti üzerinde durulur. Zîrâ mal ve canla cihâd müslümanların dindeki sadâkatlerinin en büyük delîlidir. Bu aynı zamanda mü’min ile münâfık arasındaki farkı da ortaya koyar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُواْ بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“Allâh, mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allâh yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu) Tevrât’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da Allâh’ın kendi üzerine aldığı bir vaaddir. Allâh’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” (et-Tevbe, 111)
Diğer bir mühim husus da şudur ki, her asırda müslümanlar için en büyük tehlike münâfıklardır. Tebük Gazvesi ve Tevbe Sûresi bu husûsu en açık bir şekilde ortaya koymuş ve müslümanları îkâz etmiştir.
Sâatü’l-Usre’den anlaşıldığına göre bir müslüman, aslâ rahata ve zevk u safâya meyletmemeli, karşılaştığı her türlü zorlukla mücâdele ederek Allâh yolunda ilerlemekten geri kalmamalıdır.
Yerin Göğün Hazîneleri Allâh’a Âittir
Kâfirlerin bütün gayretlerine rağmen Allâh, dînini hâkim kılmış ve mü’minleri onlara karşı gâlib eylemişti. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk’ın, Rasûlü’ne ve kendi yolunda ihlâs ve samîmiyetle yürüyen mü’minlere âit ilâhî bir vaadi idi. Dolayısıyla, Allâh düşmanları istemese de bu hakîkat elbette gerçekleşecekti. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
هُمُ الَّذِينَ يَقُولُونَ لَا تُنفِقُوا عَلَى مَنْ عِندَ رَسُولِ اللَّهِ حَتَّى يَنفَضُّوا وَلِلَّهِ خَزَائِنُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَفْقَهُونَ
“Onlar (îmânı hazmedemeyenler): «Allâh’ın elçisi yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki, dağılıp gitsinler!» diyenlerdir. Oysa yerlerin ve göklerin hazîneleri Allâh’ındır. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)
Gerçekten, asırlardan beri kâfirler tarafından müslümanların iktisâdî gücü zayıflatılmaya gayret edilse dahî, yerin ve göğün hazîneleri Allâh’a âit olduğu için Cenâb-ı Hak, mü’minlere büyük ihsanlarda bulunmuş, maddî ve mânevî ordularını seferber ederek kısa zamanda onları zaferlere nâil eylemiş ve kâfirleri de hezîmete dûçâr kılmıştır.
İslâm târihine bakıldığı zaman, Allâh’ın yardımı sâyesinde mü’minlerin, çok az bir güçle büyük muvaffakıyetler elde ettiği görülür. Bedir, Mûte, Endülüs, Malazgirt ve birçok zaferler bu hakîkatin birer misâlidirler. Diğer taraftan bütün dünyâya “i’lâ-yı kelimetullâh”ın imzâsını atan muhteşem Osmanlı Devleti’ni de 400 atlı kurmuştur.
Bu da gösteriyor ki müslümanlar, ihlâsları ölçüsünde muvaffak olmaktadırlar. Yâni ihlâsını kaybeden gücünü kaybeder; ihlâstan ayrılmayan da kuvvet ve kudrette yenilmez hâle gelir. Böyle olunca, İslâm düşmanları ne yaparsa yapsınlar, müslümana nihâî noktada hiçbir zarar veremezler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede bu ilâhî sıyâneti şöyle haber vermektedir:
وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
“…(Ey mü’minler!) Eğer (başınıza gelen sıkıntılara aldırmayıp Allâh’ın dînini yaşamak husûsunda) sabır (ve sebât) eder ve ittikâ ederseniz, (yâni hem takvâ üzere Allâh’a sığınır, hem de gerekli tedbirleri alarak korunursanız) onların hîle ve tuzağı size hiçbir zarar veremez! Çünkü Allâh, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 120)
Nitekim Asr-ı Saâdet ve İslâm târihi, bu âyet-i kerîmenin sayısız tecellîsine şâhittir.
İbâdetsiz Dinde Hayır Yoktur!
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hedeflenen fetihleri tamamlayıp Medîne’ye döndüklerinde, Tâif reisi Urve bin Mes’ûd, nefes nefese arkalarından gelmiş ve müslüman olmuştu. Ardından Tâif’e dönerek kabîlesini İslâm’a dâvet etmeye başladı. Ancak bir zamanlar kendilerine İslâm’ı teblîğ için gelen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bile taşlayan bu insanların Urve’ye karşı tavrı daha da sert oldu. Onu ok yağmuruna tutarak şehîd ettiler.326
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müslüman olup kendisine vazîfesi iâde edilen Hevâzin reisi Mâlik -radıyallâhu anh-’a Tâiflileri sıkıştırması için emir verdi. Bu emir dolayısıyla Mâlik’in zaman zaman hücûm etmesi üzerine kalelerinde mahsur kalarak dışarı çıkamayan Tâifliler, nihâyet iyice usandılar ve kabîlenin ileri gelenlerini Medîne’ye gönderdiler.327
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sakîf heyetini, kalbleri yumuşasın diye, mescidde misâfir etti.328 Temsilciler, geceleyin okunan Kur’ân-ı Kerîm’i, ashâbın teheccüd namazında okuduğu sûreleri ve müslümanların beş vakit namazlarında saf oluşlarını seyretmekte idiler.329
Sakîf heyeti namazdan affedilmeleri şartıyla îmâna gelip itaat edeceklerini bildirdiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onların bu tekliflerini:
“Rükûsuz (namazsız) bir dinde hayır yoktur.” diyerek reddettiler. (Ebû Dâvûd, Harâc, 25-26/3026)
Tâifliler, bu sefer Lât adındaki putlarının üç sene daha yerinde bırakılmasını istemek ahmaklığında bulundular. Kabûl edilmeyince de; “Bâri bir ay yanımızda kalsın!” dediler. Bu da kabûl edilmedi. Nihâyet çâresiz kalarak îmâna geldiler. Bu sefer de hiç olmazsa Lât putunu yıkmaktan kendilerinin muaf tutulmalarını istediler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de; “İllâ siz yıkın!” diye ısrâr etmeyerek, bu iş için Ebû Süfyân ile Muğîre’yi gönderdi.330 Ne gariptir ki put kırılırken Sakîf kabîlesinin kadınları evlerden dışarı çıkıp yas tutarak ağladılar. Fakat İslâm’ın yüceliğini ve ahlâk yapısını öğrendikçe, cümlesi hâlis birer müslüman olup putların isimlerini dahî tamâmen unuttular.
Böylece, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mekke devrinin 9. yılındaki Tâiflilerin zulmüne mukâbil onların hidâyeti için yapmış olduğu merhamet şâhikasının bir ifâdesi olan duâsı, Hak katında makbûl olarak tahakkuk etmiş oldu.
Sakîf temsilcilerine İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ramazân’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emretti. Bilâl-i Habeşi, onların sahur ve iftar yemeklerini yanlarına götürürdü.331
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine gelen heyetlerle sabah-akşam ne zaman müsâit olursa gidip görüşür, meselelerini uzun uzun konuşurdu.332 Sakîf heyetiyle de mûtad olarak her yatsı sonu buluşan Peygamber Efendimiz, bir keresinde ayakta konuşmaları bir hayli uzadığı için zaman zaman vücûdunun yükünü bir ayağına bindirerek diğerini dinlendirme ihtiyâcı hissetmişti.333
Sakîf temsilcilerinden Evs bin Huzeyfe şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi:
«–Yâ Rasûlallâh! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk.
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma:
«–Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk.
Onlar:
«–Biz sûreleri, ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)
Ashâb-ı kirâm, Allâh Teâlâ’dan gelen bir ferman ve Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’ın da emâneti olması hasebiyle Kur’ân-ı Kerîm’e büyük bir ehemmiyet atfederlerdi. O’nu namazlarında okumakla birlikte, seyahat ve gazvelerde, sohbetlerde, gece namazlarında bol bol kıraat ederlerdi. Kur’ân’ın zevkine hiçbir zaman doyamazlar, O’nu okumadan bir gün bile geçirmezlerdi.334 Günlerine Kur’ân ile başlarlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. Hattâ Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-, çok okuduğu için iki Mushaf eskitmişti.335
Sakîf temsilcileri arasında Kur’ân-ı Kerîm’e iştiyâkı en fazla olan Osmân bin Ebi’l-Âs idi. Aralarında yaş bakımından en gençleri o olduğu için onu geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osmân -radıyallâhu anh-, Peygamberimiz’in yanına gelerek O’na dînî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Allâh Rasûlü’nden bâzı sûreleri okuyup ezberledi.
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip müslüman olan Osmân -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i meşgûl bulduğu zaman, ya Ebû Bekr’e ya da Übey bin Ka’b’a gider, soracağını sorar, okumak istediğini okurdu. Onun bu hâli, Rasûlullâh Efendimiz’in hoşuna gider ve kendisini severdi. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde :
“–Yâ Rasûlallâh! İçimizden birini bize imam tâyin et!” dediler. O da Osmân -radıyallâhu anh-’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen onlara imam tâyin etti. (İbn-i Hişâm, IV, 185; İbn-i Sa’d, V, 508; Ahmed, IV, 218)
Tebük Dönüşünden Sonraki Diğer Vak’alar
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mısırlı Hazret-i Mâriye’den İbrâhîm adında bir oğlu dünyâya gelmişti. Hazret-i İbrâhîm, Tebük dönüşü hastalandı ve bir müddet sonra vefât etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna çok üzüldüler. Mübârek gözlerinden sessiz sessiz merhamet damlaları döküldü. Şöyle buyurdular:
“Göz ağlar, kalb de mahzûn olur, ancak biz Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz! Vallâhi ey İbrâhîm! Biz senin firâkınla çok mahzûnuz!” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 44; İbn-i Sa’d, I, 138)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taş getirilmesini emretti ve onu kabrin başına dikti. Hazret-i İbrâhîm’in kabri böylece bir alâmetle belirlendi. Kabrinin üzerine ilk defâ su serpilen de o oldu.336
Bu sırada güneş tutulmuştu. Ashâbdan bâzıları, bunu bir câhiliye âdeti olarak Hazret-i İbrâhîm’in vefâtına bağladılar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise hâdise esnâsında iki rekât namaz kıldı ve ashâbın bu düşüncelerini tasvîb etmediğini bildirerek:
“Güneş ve Ay Allâh’ın âyetlerinden iki âyettir. Bunlar hiç kimsenin ne ölümünden ne de hayâtından dolayı tutulur. Ay ve Güneş tutulması görünce Allâh’ı zikre koyulun ve namaz kılın!” buyurdular.337 (Nesâî, Kusûf, 14)
a
Receb ayı içinde iken, Habeş Necâşîsi vefât etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, arada deniz bulunduğu ve karadan da günlerce gidilecek mesâfe olduğu hâlde Necâşî’nin vefâtını hemen o gün ashâbına haber verdi ve:
“–Uzak bir beldede ölen kardeşinizin cenâze namazını kılınız!” buyurdu.
Sahâbîler:
“–Yâ Rasûlallâh! Kimdir o?” diye sorduklarında, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Necâşî Ashama’dır! Bugün Allâh’ın sâlih kulu Ashama öldü! Kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu ve gıyâbî cenâze namazı kıldırdı. (Müslim, Cenâiz, 62-68; Ahmed, III, 319; IV, 7)
Sonradan Necâşî’nin gerçekten tam da Allâh Rasûlü’nün haber verdiği gün vefât ettiği öğrenildi.
a
Şâban ayında da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek kızları, Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh-’ın da zevce-i muhteremeleri olan Ümmü Gülsüm -radıyallâhu anhâ- rahmet-i Rahmân’a kavuştu.338
a
Tebük Seferi’nden iki ay kadar sonra, yâni Zilkâde ayında münâfıkların reisi Abdullâh bin Übey’in fitne ve fesat dolu hayâtı nihâyete erdi. Onun ölümüyle münâfık hareketin temeli sarsıldı ve geride kalan diğer münâfıkların ekseriyeti, tevbe ederek hakîkî müslümanlardan oldular.
O ölünce, oğlu Abdullâh, babasının vasiyeti üzerine Allâh Rasûlü’ne gelip:
“–Yâ Rasûlallâh! Abdullâh bin Übey öldü. Gömleğini ver de ona kefen yapayım. Cenâze namazını kıl ve onun için istiğfâr ediver!” dedi. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- sırtından gömleğini çıkarıp ona verdi, hazırlanınca da namazını kıldırdı. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُواْ وَهُمْ فَاسِقُونَ
“Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar, Allâh’ı ve peygamberini inkâr ettiler, fâsık olarak öldüler.” (et-Tevbe, 84) (Buhârî, Cenâiz, 23; İbn-i Mâce, Cenâiz, 31)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e niçin böyle yaptığı sorulunca:
“–Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, onu Allâh’tan gelecek azâba karşı korumaz! Fakat ben bu sâyede onun kavminden bin kişinin müslüman olmasını umuyorum.” buyurdu.
Nitekim Abdullâh bin Übey’in böyle Allâh Rasûlü’nün gömleğinden ve üzerine kılacağı namazdan şifâ ve şefaat dilemiş olduğunu gören Hazreclilerden bin kişi, müşrikliği bırakarak müslüman oldular.339
Elçiler Yılı
Mekke fethedilmiş, Huneyn Harbi kazanılmış, Tâif halkı muhâsaradan bir yıl sonra müslüman olmuş ve bu esnâda yapılan zorlu Tebük Seferi de muvaffakıyetle netîcelenmişti. Artık Arabistan yarımadasında İslâmiyet’in önünde engel teşkîl edecek hiçbir mânia kalmamıştı.
Böylece İslâm’ın ihtişam ve ulvîliğini doğru bir şekilde tanıma imkân ve fırsatı bulan Arabistan kabîleleri, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e heyetler göndererek bağlılıklarını sunmaya başladılar. Yemen, Hadramevt, Bahreyn, Ammân, Sûriye ve Îran hudutlarından gelen bu heyetler, ya müslüman olmak, ya da İslâm Dîni’ne girdiklerini haber vermek için geliyor ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den kendilerine İslâm’ı öğretecek muallimler, mürşidler istiyorlardı.
Gelen heyetlerin İslâm’ı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bizzat öğrenip hemen dönerek kabîlelerine anlatmalarına güzel bir misâl, Benî Tücîblilerdir. Bunlardan on üç kişilik bir heyet, Allâh Rasûlü’nün yanına geldiler. Zekât mallarını da yanlarında getirmişlerdi. Onların bu tavrı Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın pek hoşuna gitti. Heyete:
“–Hoş geldiniz!” buyurdu. Bilâl-i Habeşî’ye onları en iyi bir biçimde ağırlamasını emretti. Benî Tücîb heyeti:
“–Yâ Rasûlallâh! Mallarımızdaki Allâh’ın hakkını Sana getirdik.” dediler.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Onları geri götürüp fakirlerinize dağıtınız.” buyurdu.
Heyet:
“–Yâ Rasûlallâh! Biz, ancak fakirlerimizden artmış olanını Sana getirdik.” dediler.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Arap heyetleri içinde, doğrusu şu Tücîb heyeti gibisi yoktur.” dedi.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hidâyet Allâh Teâlâ’nın elindedir. Allâh, hayrını dilediği kimsenin kalbini îmâna açar!”buyurdu.
Tücîb heyeti, Peygamberimiz’e Kur’ân’dan ve sünnetten birtakım şeyler sordular. Sordukları şeylerin cevapları yazılarak kendilerine verildi. Bu gayretleri sebebiyle Âlemlerin Efendisi’nin onlara rağbeti ve alâkası arttı. Heyet, birkaç gün kaldıktan sonra gitmek istediler. Kendilerine:
“–Niçin acele ediyorsunuz?” denildi.
“–Geride kalan kavmimizin yanına dönüp Rasûlullâh’tan gördüklerimizi ve sorup öğrendiklerimizi onlara anlatacağız.” dediler. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yanına gelip vedâlaştılar. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara Bilâl-i Habeşî’yi gönderdi. Hediyelerinin verilmesini emretti, diğer heyetlere verilenden daha çok ihsanda bulunulmasını söyledi. (İbn-i Sa’d, I, 323; İbn-i Kayyım, III, 650-651)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, heyetlerin Medîne’de bir müddet kalmalarını isteyerek, onların Kur’ân-ı Kerîm’i ve dînî esasları öğrenmelerini, bizzat kendisinin tatbîkâtını müşâhede ederek İslâm’ı kavramalarını sağlamıştır. Meselâ Abdü’l-Kays heyeti geldiği zaman Ensâr’dan, onları misâfir etmelerini ve ikramda bulunmalarını istemişti. Bu arada gerekli dînî mâlumâtı öğretmelerini, namaz için lüzumlu sûreleri ezberletmelerini tembihlemişti. Sabahleyin geldiklerinde hâl ve hatırlarını, Ensâr’ın ilgisinden memnûn olup olmadıklarını sordu. Onlar da memnûniyetlerini ifâde ettiler. Sonra Allâh Rasûlü heyettekileri, dîni daha rahat öğrenebilmeleri için ashâbın evlerine birer ikişer dağıttı. Ashâbın gayreti ve Abdü’l-Kays’lıların öğrenme azminden son derece memnun kalan Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, onlarla tek tek ilgilenerek ezberledikleri Tahiyyât’ı, Fâtiha’yı, diğer sûreleri ve öğrendikleri sünnetleri bizzat kendisi kontrol etti.340
Bu şekilde İslâmiyet, gün geçtikçe bütün Arabistan’a yayıldı. İnsanlar fevc fevc gelerek İslâm’a girmekteydiler. Medîne, her gün yeni gelen misâfirlerle dolup taşıyordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, gelenleri en güzel bir şekilde karşılıyor, onlara izzet ve ikramda bulunarak, hepsinin hâline, tavrına ve âdetlerine göre kendileriyle sohbetler ediyor, bulundukları bölgelerin durumu hakkında bilgi alıyor, taleplerini dinleyip sorularını cevaplıyor, meselelerini hallediyor, gönüllere İslâm’ın nûr, huzur ve sürûrunu nakış nakış işliyordu.341
Artık eski çileler, yerini bereketli bir lutfa terk etmişti. Nitekim Allâh Teâlâ, kendi katından olan bu lutfun şükrünün edâ edilmesi husûsunda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve O’nun şahsında bunun çilesiyle yoğrulmuş bulunan mü’minlere şöyle buyurmuştur:
إِذَا جَاء نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ
(1)
وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا
(2)
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
(3)
“Allâh’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların fevc fevc (grup grup) Allâh’ın dînine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamd ederek O’nu tesbîh et ve O’ndan mağfiret dile! Çünkü O, tevbeleri çok kabûl edendir.” (en-Nasr, 1-3)
Hicretten sonra dokuzuncu yılda gerçekleşen İslâm’ın Arabistan’da bu şekilde hızla yayılması ve Medîne’ye dîn-i mübîni öğrenmek için fevc fevc kabîle elçilerinin gelmesi münâsebetiyle bu yıla “elçiler yılı” denildi.
Hac Farîzası
Hicretin dokuzuncu yılına kadar hac, Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Hanîf dînine göre îfâ edilmekle birlikte, içine müşrikler tarafından birçok yanlış uygulamalar da karıştırılmıştı. Bu yıl ise Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ebû Bekr’i hac emîri yaparak İslâmî haccı müslümanlara öğretmesi için üç yüz kişilik bir kâfile ile Mekke’ye gönderdi. Kendisi onuncu sene hac yapacağını bildirdi. Kurbanlık olmak üzere boyunlarına nişan taktığı yirmi deveyi de onlarla birlikte gönderdi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, hac kâfilesiyle yola çıktığı sırada Tevbe (Berâe) Sûresi’nin ilk âyetleri nâzil oldu. Böylece putlardan temizlenmiş olan Allâh’ın Beyti’nin müşriklerden temizlenmesi emredildi. Zîrâ o vakte kadar müşriklerin Kâbe’de ibâdet etmelerine karışılmamıştı. Ancak aslî hüviyetini kazanmış olan Kâbe-i Muazzama’da, müşriklerin el çırparak ve çıplak bir şekilde gayr-i ahlâkî olarak kendilerine göre ibâdet etmeleri, tevhîd açısından uygun düşmüyor, halk arasında da karışıklığa sebebiyet veriyordu. İşte Berâe Sûresi’nin bu sırada inen âyetleri, Kâbe’de tevhîde karşı yaşanan hürmetsizliğe son veren âyetler oldu. Allâh Teâlâ buyurur:
بَرَاءةٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ
(1)
فَسِيحُواْ فِي الأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَأَنَّ اللّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ
(2)
وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
(3)
إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُواْ عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّواْ إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ
(4)
“Allâh ve Rasûlü’nden kendileriyle muâhede yapmış olduğunuz müşriklere bir ihtar! (Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolaşın! İyi bilin ki siz, Allâh’ı âciz bırakacak değilsiniz; Allâh ise kâfirleri rezîl (ve perişan) edecektir. Bu, Allâh ve Rasûlü’nden Hacc-ı Ekber gününde insanlara bir îlândır. Allâh ile Peygamberi, müşriklerden uzaktır (her türlü alâkasını kesmiştir). Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allâh’ı âciz bırakacak değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Kâfirlere elem verici azâbı müjdele! Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden (antlaşma şartlarına uyan), hiçbir şeyi eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların muâhedesini, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız! Allâh, muttakîleri sever!” (et-Tevbe, 1-4)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَـذَا وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
“Ey îmân edenler! Müşrikler ancak necistir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Harâm’a yaklaşmasınlar! Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allâh dilerse, sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allâh, Alîm’dir, Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 28)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu âyet-i kerîmeleri îlân etmesi için Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ı, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın arkasından Mekke’ye gönderdi.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, bayramın birinci günü Akabe Cemresi yanında ayağa kalkarak, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendisine verdiği bu vazîfeyi, bir hutbe îrâd ederek yerine getirdi. Tevbe Sûresi’nden belli miktarda âyetler okuduktan sonra, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hulâsa ettiği şu dört maddeyi bütün herkese duyurdu:
1. (Herkes bilsin ki), cennete ancak mü’minler girebilecektir.
2. Kâbe, hiçbir zaman çıplak olarak tavâf edilmeyecek, (müşriklerin bu şekilde ihdâs ettikleri bid’atlerine son verilecektir.)
3. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik Beytullâh’a yaklaşmayacaktır.
4. Yalnız Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile muâhede yapmış olup buna sâdık kalan müşrikler hakkında, belirlenen müddet bitene kadar antlaşma maddeleri geçerli kalacaktır.
Bu yıldan sonra, artık hiçbir müşrik hacca gelmemiş ve Kâbe, çıplak olarak tavâf edilmemiştir.
Bu yıldan sonra, şirkin, kendilerini düşürdüğü bedbahtlığın farkına varan son müşrikler de nihâyet îmânı tercîh etmişlerdir.
Bu yıldan sonra, Kâbe-i Muazzama, putlardan temizlendiği gibi müşriklerden de temizlenmiş olarak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yapacağı büyük hac için hazır hâle gelmiştir.342
HİCRETİN ONUNCU SENESİ Adiy bin Hâtim’in Müslüman Oluşu
Cömertliği dillere destân olan Hâtim-i Tâî, Tayy kabîlesindendi ve Adiy’in babası idi. Adiy, kavmi içinde büyük, şerefli, hatîb, hazır cevap, fazîletli ve cömert bir zât idi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hicret’in dokuzuncu yılında Hazret-i Ali’yi Tayy kabîlesinin putu Füls’ü yıkmaya gönderdiğinde, Adiy Şam’a kaçmıştı. Kızkardeşi Seffâne ise esirler arasında Medîne’ye getirilmişti.
Varlık Nûru Efendimiz, Seffâne’yi serbest bıraktı ve elbise, binit, yol azığı verip kavminden emniyetli bâzı kişilerin yanına katarak Şam’a gönderdi.
Adiy bin Hâtim der ki:
“Seffâne akıllı bir kadındı. Ona:
«–Şu zâtın işi hakkındaki görüşün nedir?» diye sordum. Bana:
«–Vallâhi, senin acele O’na katılmanı uygun görürüm. Eğer kendisi gerçekten peygamberse, O’na tâbî olmakta başkalarının önüne geçmen, senin için bir fazîlet ve üstünlük olur. Bir hükümdarsa, O’nun sâyesinde Yemen’deki saltanatını kaybetmez, hor ve hakir bir duruma düşmezsin! Artık karar senindir!» dedi.
«–Vallâhi yerinde görüş budur! Ben bu zâta gideceğim. O bir yalancı ise (yalancılığı) bana zarar vermez. Eğer doğru ise söylediklerini dinler, kendisine tâbî olurum!» dedim ve Medîne’ye geldim. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanında akrabâ, kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman anladım ki O’nda ne Kisrâ’nın ne de Kayser’in saltanatı vardır!
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimden tuttu, beni evine götürdü. Yolda düşkün ve yaşlı bir kadın O’nu durdurdu ve ihtiyâcını arz etti. O da uzun bir süre ayakta durup kadının derdini dinledi ve meselesini halletti. Eve vardığımızda hurma lifinden doldurulmuş bir minder alıp bana ikrâm etti:
«–Bunun üzerine otur!» buyurdu.
Ben:
«–Hayır! Onun üzerine Sen otur!» dedim.
Rasûlullâh bana:
«–Hayır, sen oturacaksın!» buyurdu.
Minderin üzerine oturdum, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise kuru yere oturdu. İçimden:
«Vallâhi bu, hükümdar işi değildir!» dedim.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Adiy! Müslüman ol selâmet bulursun.» deyince:
«–Benim dînim var.» dedim.
«–Senin dînini senden iyi biliyorum!» buyurdu.
«–Benim dînimi benden iyi mi biliyorsun?» dedim.
«–Evet! Sen Rekûsî değil misin?343 Kavminin elde ettiği ganîmetlerin dörtte birini yemiyor musun?» diye sordu.
«–Evet öyle.» dedim.
«–Aslında bu, dînine göre sana helâl değildir!» dedi ve daha fazla bir şey söylemedi. Rasûlullâh bunu söyleyince çok mahcup oldum! Kendisine:
«–Evet! Öyledir vallâhi!» dedim. Anladım ki O, Allâh tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, beni utandıran sözü bir daha tekrarlamadı. Sözlerine devamla:
«–Senin İslâm’a girmene mânî olan sebebi biliyorum. Sen: “O’na zayıflar, Arapların değer vermediği güçsüz kimseler tâbî oluyor.” diyorsun. Sen Hîre’yi bilir misin?» buyurdu.
«–Görmedim ama duydum.» dedim.
«–Rûhumu kudret elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh bu dâvâyı tamamlayacak. Öyle ki tek başına bir kadın Hîre’den çıkarak gelip Allâh’ın evini tavâf edecek. Sonra Kisrâ bin Hürmüz’ün hazîneleri fethedilecek!» buyurdu.
«–Kisrâ bin Hürmüz’ün mü?» diye sordum.
«–Evet Kisrâ bin Hürmüz’ün!» buyurdu. Sonra da:
«–Çok sürmez, mal o kadar bollaşacak ki, kimse tenezzül etmeyecek, malın zekâtını alacak kimse bulunamayacak!» buyurdu.
Müslüman olduğumda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok sevindi, yüzünde büyük bir sürûr müşâhede ettim. Ensâr’dan birinin evinde misâfir olmamı emretti. Sabah-akşam onun evine gidip gelmeye başladım. Hiçbir namaz vakti girmezdi ki, O’nu özlemiş olmayayım!”
Daha sonraları bu hâdiseyi anlatan Adiy -radıyallâhu anh- der ki:
“Vallâhi bir kadının Hîre’den devesinin üzerinde korkmadan yola çıkıp şu Beytullâh’ı haccettiğini görmüşümdür! Ayrıca, vallâhî Kisrâ’nın hazînelerini fethedenler arasında ben de bulundum. Rûhumu elinde bulunduran Allâh’a yemin ederim ki, üçüncüsü de elbette olacaktır. Çünkü onu Rasûlullâh söyledi.” (Buhârî, Menâkıb, 25; Ahmed, IV, 257, 377-379; İbn-i Hişâm, IV, 246; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 62)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in verdiği diğer haber de tahakkuk etti. Halîfe Ömer bin Abdülazîz, zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.344
Varlık Nûru’nun İlk ve Son Haccı: VEDÂ HACCI
Haccın farz olmasından sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yapmış olduğu ilk ve son hac, Vedâ Haccı’dır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu haccında müslümanlarla vedâlaşınca insanlar; “Bu vedâ haccıdır.” demişler ve bu isim meşhur olmuştur.345 Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise bundan “Haccetü’l-İslâm” ismiyle bahsederdi.346
Arabistan’ın baştan başa müslüman olduğu ve İslâm’ın haşmet ve hâkimiyetinin son derece güçlendiği, Hicret’in onuncu yılına denk gelen bu hacca, bütün müslümanlar Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından dâvet edildi.
Allâh ve Rasûlullâh aşkıyla dolup taşan gönüller, bu dâvete topyekûn icâbet eyledi. Bu haber, Medîne’nin dışına ulaşınca, insanlar her taraftan akın akın geldiler. Yolda onlara katılanların hadd ü hesâbı yoktu. Etrâfı gözün alabildiğince büyük kalabalıklar kaplamıştı. Dört bir yandan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile haccedebilmek için koşup gelen mü’minlerin sayısı yüz yirmi bin civârındaydı. Hepsi tek bir yürek hâlinde, hayâl ötesi ulvî bir manzara sergiliyorlardı.
Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hac ve ihram hakkında oradakilere kısa bir bilgi verdikten sonra, yola çıktı. Varlık Nûru, hacda kurban etmek üzere yanında yüz kadar deve götürüyordu. Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- yol boyunca müslümanlara hep hacdan bahsetti. Îrâd buyurduğu hutbesinde ihrâmın ve haccın vâciblerini, sünnetlerini anlattı. Zülhuleyfe’ye geldiğinde Akîk Vâdisi’nde müslümanlara şöyle dedi:
“Rabbim tarafından gönderilen Cebrâîl bu gece bana gelip: «Bu mübârek vâdide namaz kıl ve hem hacca hem de umreye niyet ettim de!» buyurdu.” (Buhârî, Hac, 16)
Orada iki rekât da ihram namazı kıldı. Allâh’a hamd ü senâda bulunup tesbîh ettikten ve tekbîr getirdikten sonra:
“Ey Allâh’ım! Bunu bana içinde riyâ ve süm’a (gösteriş ve şöhret) bulunmayan mebrûr ve makbûl bir hac kıl!” diyerek duâ etti. (İbn-i Mâce, Menâsik, 4)
Zülhuleyfe’de ihrâma girip:
diyerek telbiyeye başladı. (Buhârî, Hac, 26)
Daha sonra da:
“Sizden kim hac ve umreye niyet etmek isterse bunu yapsın!” buyurdu.
Allâh Rasûlü ihrâma girip telbiyeye başladıktan sonra, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın gelerek:
“Yâ Muhammed! Ashâbına telbiyede seslerini yükseltmelerini emret! Çünkü bu, haccın alâmetlerindendir!” dediğini bildirdi. (İbn-i Mâce, Menâsik, 16)
Yerler ve gökler, getirilen telbiye sesleriyle çınlıyor; huşû ve huzur, her yeri bir ağ gibi örüyordu.
Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, uğradığı yerlerde müslümanlara imâm olup namaz kıldırıyordu. Daha sonra bir vefâ ve muhabbet tezâhürü olarak Fahr-i Kâinât Efendimiz’in namaz kıldırdığı yerlere mescidler yapılmıştır.347
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Beytullâh’ı görünce ellerini kaldırdı ve:
“Ey Allâh’ım! Bu Beytinin şerefini, azametini, keremini ve heybetini artır. Ona hac ve umre ile tâzîmde bulunanların da şereflerini, keremlerini, heybetlerini, tâzîmlerini ve iyiliklerini artır!”diyerek duâ etti. (İbn-i Sa’d, II, 173)
Ridâsının bir ucunu sağ koltuğunun altından alıp sol omuzunun üzerine atmış ve sağ kolunu açmış olduğu hâlde Mescid-i Harâm’a girip Hacer-i Esved rüknüne vardı ve onu istilâm etti. Bu esnâda gözleri yaşla doldu. Hacer-i Esved’i öptü, ellerini onun üzerine koyduktan sonra yüzüne sürdü.
“Allâh’ım! Sana îmân ederek, kitâbını tasdîk ederek, peygamberlerinin sünnetine ittibâ ederek (başlıyorum).” diyerek Hacer-i Esved köşesinden tavâfa başladı. (Heysemî, III, 240)
Tavâfın ilk üç devresinde adımlarını kısaltıp omuzlarını silkeleyerek hızlı ve çalımlı bir şekilde yürüdü. Rükn-i Yemânî ve Hacer-i Esved hizâsına geldikçe:
وِمِنْهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“…Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azâbından koru!” (el-Bakara, 201) âyetini okumakta idi. Varlık Nûru Efendimiz, tavâfın bu bölümünü tamamlayınca Hacer-i Esved’i öptü, ellerini onun üzerine koyduktan sonra yüzüne sürdü. Bundan sonra insanların arasından güçlükle geçip Makâm-ı İbrâhîm’e ulaştı. Makâm’ı kendisiyle Beytullâh arasına alarak iki rekât namaz kıldı. Sonra dönüp tekrar Hacer-i Esved’i istilâm etti ve Hazret-i Ömer’e:
“Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et. Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç!” buyurdu.348 (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bundan sonra Kâbe’nin Benî Mahzûm kapısından çıkıp Safâ Tepesi’ne gitti. Oraya yaklaşınca:
إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِن شَعَآئِرِ اللّهِ
“Şüphe yok ki Safâ ile Merve, Allâh’ın nişânelerindendir…” (el-Bakara, 158) âyetini okudu ve:
“Allâh’ın âyette ilk olarak zikrettiğinden başlıyorum!” buyurarak sa’y yapmaya Safâ’dan başlamak üzere oraya yöneldi. Beytullâh’ı görünce ona bakarak tehlîl ve tekbîr getirdi. Üç veya yedi defâ:
“Bir olan Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. Diriltir, öldürür. O her şeye kâdirdir. Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allâh vaadini yerine getirdi; kuluna yardım etti, düşmanlık için toplanmış olan bütün orduları yalnız başına bozguna uğrattı.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Menâsik, 84)
Sonra, Safâ’dan Merve Tepesi’ne doğru yürüyerek indi. Allâh Rasûlü, sa’y vâdisinin ortasına gelince yürüyüşünü hızlandırıyor, burayı geçince tabiî yürüyüşüne dönüyordu. Bu esnâda:
“Yâ Rab! Beni bağışla ve bana rahmet et! En azîz, en kerîm olan Sen’sin!” diyerek duâ ediyordu. (Heysemî, III, 248)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Merve Tepesi’ne vardığında, Safâ’da yaptıklarını aynen tekrarladı. Safâ ile Merve arasında yedi defâ gidip gelerek sa’yı Merve’de tamamladı.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’de dört gün kaldı. Beşinci gün (Tevriye günü) Beytullâh’ı tavâf ettikten sonra devesine bindi. Minâ’ya varıp öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını orada kıldı. Güneş doğuncaya kadar bekledi. Zilhicce’nin dokuzunda sabahleyin Arafat’a doğru hareket etti. Minâ’dan Arafat’a varıncaya kadar telbiye getirmeye devâm etti.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu minvâl üzere ümmetine nasıl haccedeceklerini bizzat göstererek bütün vazîfelerin îfâsından sonra Arafat’ta, bugün Nemire Mescidi’nin bulunduğu yerde, devesinin üzerinde meşhûr “Vedâ Hutbesi”ni îrâd buyurdu:
“Ey insanlar!
Sözlerimi dikkatle dinleyiniz! Bilemiyorum, belki bu yıldan sonra sizinle burada bir daha ebedî olarak bir arada olamayacağım!
Ey insanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmuslarınız da öyle mukaddestir; bunlara her türlü tecâvüz haramdır.
Ashâbım!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak hesâba çekileceksiniz! Sakın benden sonra eski dalâletlere (sapıklıklara) dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Haberiniz olsun ki, ben, önceden gidip Havuz’un başında sizi bekleyeceğim! Diğer ümmetlere karşı, sizin çokluğunuzla sevineceğim. Sakın, (günah işleyerek) yüzümü kara çıkarmayınız!
Ashâbım!
Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin! Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır; ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız! Allâh’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyeden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir.
Ashâbım!
Câhiliye devrinde güdülen kan dâvâları da tamâmen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı,(ceddim) Abdülmuttalib’in torunu (amcazâdem) Rebîa’nın kan dâvâsıdır.
Ey insanlar!
Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hâkimiyetini kurma gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu da onu memnûn edecektir. Dîninizi korumak için bunlardan da sakınınız!
Ey insanlar!
Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allâh’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allâh’ın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allâh adına söz vererek helâl edindiniz! Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, âile şerefini hiçbir kimseye çiğnetmemesidir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşrû bir şekilde her türlü yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. Bir kadının, kocasının izni olmadan, onun malından hiçbir şeyi, başkasına vermesi helâl olmaz!
Kölelerinize gelince; onlara yediğinizden yedirmeye, giydiğinizden giydirmeye dikkat ediniz! Affedemeyeceğiniz bir hatâ yaparlarsa, izin veriniz! Fakat onlara aslâ eziyet etmeyiniz! Çünkü onlar da Allâh’ın kuludur.
Ey mü’minler!
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman, müslümanın kardeşidir; böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize âit olan herhangi bir hakka tecâvüz, helâl değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun…
Haksızlık yapmayın! Haksızlığa da boyun eğmeyin! Ahâlînin haklarını gasbetmeyin!
Ashâbım!
Kendinize de zulmetmeyiniz! Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.
Ey insanlar!
Her cânî kendi suçundan bizzat mes’ûldür. Hiçbir cânînin işlediği suçun cezâsını evlâdı çekemez! Hiçbir evlâdın suçundan da babası mes’ûl edilemez!
Ey insanlar!
Cenâb-ı Hak, her hak sâhibine hakkını (Kur’ân’da) vermiştir. Vârise vasiyet etmeye lüzum yoktur.349 Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zinâ eden için mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına âit soy iddiâ eden soysuz, yâhut efendisinden başkasına intisâba kalkan nankör köle,350 Allâh’ın gazabına, meleklerin ve bütün müslümanların lânetine uğrasın! Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini ne de adâlet ve şehâdetlerini kabûl eder.
Ey insanlar!
Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allâh yanında en kıymetli olanınız, O’na karşı en çok takvâ sâhibi olanınızdır. Arab’ın Arap olmayana -takvâ ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.
Ey insanlar!
Devamlı olarak dönmekte olan zaman, Allâh’ın gökleri ve yerleri yarattığı günkü durumuna dönmüştür. Bir yıl, ay ölçüsüyle on iki aydır. Bunların dördü harâm olan aylardır. Bunların üçü, arka arkaya Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem; dördüncüsü de (Cemâziyelâhir ile Şâban arasında olan) Receb’dir. Bu sene, harâm ayları eski yerine geldi. Hac mevsimi Zilhicce’nin onuncu gününe rastladı.
Ey mü’minler!
Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emânet, Allâh’ın kitâbı Kur’ân’dır.
Ey insanlar!
Allâh’a ibâdet edin! Beş vakit namazınızı kılın! Ramazan orucunu tutun ve emirlerime itaat edin! (Ancak böyle yaptığınız takdirde) Rabbinizin cennetine girersiniz.
Ey insanlar!
Aşırı gitmekten (ifrattan) sakının! Evvelkilerin mahvolmalarının sebebi, dindeki ifratlarıydı. Hac amellerini (usûl ve âdâbını) benden öğrenin! Bilmiyorum belki bu seneden sonra bir daha sizinle burada buluşamayacağım! Bu nasîhatlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki, bildirilen kimse, (sözlerimi) burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.”
Sözlerinin burasında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yüz binin üzerindeki sahâbesine sordular:
“–Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar; ne diyeceksiniz?”
Bütün ashâb-ı kirâm:
“–Allâh’ın elçiliğini îfâ ettin; vazîfeni yerine getirdin, bize vasiyet ve nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz!” dediler.
Bu şehâdetin ardından Varlık Nûru Efendimiz, dînin teblîğine dâir:
“–Ashâbım! Teblîğ ettim mi?.. Teblîğ ettim mi?.. Teblîğ ettim mi?..” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hakk’ın şehâdetini diledi:
“Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!.. Şâhid ol yâ Rabb!..” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 360)
a
Vedâ Hutbesi, beşerî münâsebetlerin tanzîmi, dînin muhâsebesi, hulâsası ve aynı zamanda da bir “İnsan Hakları Beyannâmesi”dir. Nitekim 1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof La Fayette, meşhûr “İnsan Hakları Beyannâmesi” yayınlanmadan, bütün hukuk sistemlerini tedkîk etmiş ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Vedâ Hutbesi’nde îlân ettiği bütün âleme birer meş’ale olacak bu adâlet ve insanlık prensiplerine muttalî olunca:
“–Ey şanlı Muhammed! Adâlette öyle bir zirveye ulaşmışsın ki, kimsenin o seviyeyi aşması bugüne kadar mümkün olamamış ve bundan sonra da olamayacaktır!..” demiştir.351
Âlemlerin Efendisi, bu hutbesinde insanların bilmeleri gereken ve bilmedikleri takdirde mâzur sayılmayacakları hükümleri açıklamıştır. Orada toplanan kalabalık vâsıtasıyla bu hükümlerin bütün insanlığa duyurulmasını sağlamıştır.
a
Vedâ Hutbesi’nden sonra Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh- ezân okudu. Efendimiz, cem’ yaparak önce öğle namazının farzını, ardından da tekrar kâmet getirtip ikindi namazının farzını kıldırdı. Namazdan sonra devesi Kasvâ’ya binip Cebelü’r-Rahme’nin dibindeki vakfe yerine vardı. Kasvâ’nın göğsünü kayalara doğru çevirdi ve kıbleye döndü. Güneş batıp sarılığı gidinceye kadar vakfe yaptı.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vakfede bir eliyle devesinin yularını tutup diğer elini kaldırarak kulluğunun ve kalbî hayâtının hassâsiyetini ifâde eden uzunca bir duâ yaptı. Bu duânın bir kısmı şöyledir:
“Ey Allâh’ım! Sen’in buyurduğun şekilde ve bizim söylediğimizden daha üstün olarak Sana hamd olsun! Ey Allâh’ım! Benim namazım, ibâdetim, hayâtım ve ölümüm Sen’in içindir! Dönüşüm Sanadır!
Ey Allâh’ım! Kabir azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından Sana sığınırım! Ey Allâh’ım! Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden Sana sığınırım!
Ey Allâh’ım! Gözümde bir nûr, kulağımda bir nûr, kalbimde bir nûr yarat! Ey Allâh’ım! Göğsüme genişlik ver! İşimi kolaylaştır! Ey Allâh’ım! Sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birdenbire gelip çatacak azâbından ve bütün gazabından Sana sığınırım! Ey Allâh’ım! Beni doğru yoluna ulaştır! Geçmişimi, geleceğimi bağışla!
Ey dereceleri yükselten, bereketleri indiren, ey gökleri ve yeri yaratan Allâh’ım! Sesler türlü türlü dillerle coşup Sana doğru yükseliyor, Sen’den taleplerde bulunuyor! Benim isteğim de; dünyâ halkının beni unuttuğu imtihan yurdunda Sen’in beni hatırlamandır!
Ey Allâh’ım! Sen sözümü işitiyor, bulunduğum yeri görüyor, gizli açık neyim varsa biliyorsun! İşlerimden hiçbiri Sana gizli değildir! Ben çâresizim, yoksulum, Sen’den yardım ve emân diliyorum! Korkuyorum, kusurlarımı îtirâf ediyorum! Bir çâresiz Sen’den nasıl isterse, ben de öyle istiyorum! Zelil bir günahkâr Sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum! Sen’in yüce huzûrunda boynunu bükmüş, Sen’in için gözlerinden yaşlar boşanan, Sen’in uğrunda bütün varlığını fedâ eden, Sen’in için yüzünü topraklara süren bir kulun Sana nasıl duâ ederse, ben de öyle duâ ediyorum! Ey Rabbim! Duâmın kabûl edilmesinden beni mahrum bırakma! Bana Raûf ve Rahîm ol, ey kendisinden istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!” (İbn-i Kesîr,el-Bidâye, V, 166-168; Heysemî, III, 252; İbn-i Kayyım, II, 237)
Selef-i sâlihîn’in Arafat’ta yaptığı duâlardan bir kısmı da şöyledir:
“İlâhî! Sana karşı kim kendisini övebilir? İlâhî! Dilim mâsiyetlerle tutulmuş, benim Sana vesîle kılacak ne işe yarar bir amelim ne de emelden başka bir şefaatçim var! İlâhî! Biliyorum ki; kusurlarım yüzünden ne huzûrunda mevkiim ne de Sen’den özür dilemeye yüzüm kalmıştır! Fakat Sen keremlilerin en keremlisisin! İlâhî! Ben merhametine nâil olmaya lâyık değilsem, merhametin bana yetişebilir! Çünkü Sen’in rahmetin her şeyi kuşatacak derecede geniştir! İlâhî! Benim kusurum ne kadar büyük de olsa, Sen’in affının yanında küçük kalır! Sen onları bana bağışlayıver ey kerem sâhibi Allâh’ım!
Rabbim! Sen ancak itaatkâr kullarını affedeceksen, günahkârlar kime gidip sığınsınlar? Rabbim! Sen sâdece takvâ sâhibi kullarına rahmet ve merhamet edeceksen, mücrimler kimden yardım istesinler!
Ben Sana her an muhtâcım! Sen’in ise bana hiçbir ihtiyâcın yoktur! Sen ancak yaratanım olarak beni bağışlarsın! Beni şu durduğum yerden, bütün hâcetlerimi yerine getirmiş, taleplerimi ihsan buyurmuş, temennîlerimi gerçekleştirmiş olarak döndür!
Ey isteyenlerin ihtiyaçlarına sâhip ve mâlik olan Allâh’ım! Ey susmakta olanların içlerinden geçirdiklerini bilen Allâh’ım! Ey kendisinden başka yardım beklenecek başka Rab bulunmayan Allâh’ım! Ey kendisinin üstünde korkulacak başka bir yaratıcı bulunmayan Allâh’ım! Ey yanına varılacak veziri, rüşvet verilecek kapıcısı bulunmayan Allâh’ım! Ey dilekler çoğaldıkça cömertlik ve keremi artan; ihtiyaçlar çoğaldıkça fazl u ihsânı çoğalan Allâh’ım! Ey Allâh’ım! Sen her misâfiri ağırlarsın! Bizler de Sen’in misâfirleriniz! Bizleri cennetinde ağırla!
Ey Allâh’ım! Her kâfileye hediye, her isteyene atiyye verilir; her ziyâretçiye ikrâm edilir! Her sevap umana sevap verilir! Bizler topluca Sen’in Beyt-i Harâm’ına geldik! Şu büyük meşâirde vakfeye durduk! Şu mübârek yerlerde hazır bulunduk! Ümîdimiz, yüce katındaki sevap ve mükâfâta nâil olmaktır! Ümîdimizi boşa çıkarma Allâh’ım!” (Gazâlî, İhyâ, I, 337-338; Beyhakî,Şuabu’l-Îman, II, 25-26)
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arafat’ta bulunduğu sırada, yanına Necid halkından bâzı kimseler gelerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Hac nasıldır, ne ile tamam olur?” diye sordular.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Hac Arafat’tır. Kim Müzdelife gecesi sabah namazından önce Arafat’a gelirse o hacca yetişmiş olur. Minâ günleri üçtür. Acele edip orada iki gün kalan kimseye günah yoktur. Geciken kimseye de günah yoktur.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Menâsik, 57)
Bugün Dîninizi Kemâle Erdirdim
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vakfede bulunup güneş battığı sırada inen âyet-i kerîme ile dînin tamamlanarak kemâle erdiği bildirildi:
قٌ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن دِينِكُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلاَمَ دِين
“…Bugün kâfirler, sizin dîninizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın; Ben’den korkun! Bugün size dîninizi ikmâl ettim; üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim…” (el-Mâide, 3) (Tirmizî, Tefsîr, 5/3043)
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bu âyet-i kerîmeyi duyar duymaz yüksek firâseti ile her şeyi anladı. “Tamamlanan nîmet”in mânâsını derinden derine sezdi. “Dînin kemâle ermesi”nin arkasından gelecek olan hâdiseyi hissetmeye başladı.
Bu âyet, ehl-i firâset için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir nevî irtihâl haberi idi. Allâh -celle celâlühû-, pek yakında Varlık Nûru’nu, Habîbi’ni ebediyyet âlemine dâvet buyuracaktı. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın gözleri yaşlarla doldu, henüz kimseler bir şey hissetmemişken o, yüreğine düşen firkat elemleri ile için için ağlamaya başladı.352
Zîrâ yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek ümmete bir rahmet olarak tevdî edilmiş bulunuyordu.
a
Güneş tamâmıyla battıktan sonra, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, terkisinde Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anh- olduğu hâlde Arafat’tan Müzdelife’ye doğru hareket etti. Orada yatsı vaktinde cem’ yaparak bir ezân ve iki kâmetle önce akşam, arkasından da yatsı namazını kıldırdı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fecir doğuncaya kadar Müzdelife’de kaldı. Gün iyice aydınlanıncaya kadar Müzdelife’deki vakfeden ayrılmadı. Bu esnâda telbiye ve duâya devâm ediyordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Minâ’da atacağı taşları Müzdelife’de topladı. Güneş doğmadan Müzdelife’den ayrıldı. Ashâbına cemrede353 atacakları taşları toplamalarını emretti. Ayrıca cemreleri, fiske taşı gibi küçük taşları parmak arasına alarak atmalarını söyledi. Taşların nasıl atılacağını da eliyle işâret ederek gösterdi.
Kahrın Tecellî Ettiği Yer
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’nda Minâ ile Müzdelife arasındaki Batn-ı Muhassir’den hızlı olarak geçtiler. Sahâbî hayretle:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ne hâl oldu ki sür’atlendiniz?” diye sordu.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Cenâb-ı Hak, bu mevkîde Ebâbîl kuşlarını göndererek Ebrehe’nin fil ordusunu helâk etmişti. O kahırdan bir hisse gelmesin diye hızlandım…” buyurdular. (Nevevî, Şerhu Müslim, XVIII, 111; İbn-i Kayyım, II, 255-256)
Nitekim hacda bu mahalde vakfe yoktur.
Rahmet ve kahır tecellîsi, bâzen cemâdâta dahî aksetmektedir. Bu yüzden rahmetin tecellî ettiği Kâbe, mescidler, sâlihlerin meclisleri gibi mekânlardan istifâde edilmelidir. Bunun aksine, günah ve isyânın irtikâb edildiği ve dolayısıyla kahrın tecellî ettiği mekânlardan da kaçınmak îcâb eder.
Cemâdât da cezb ve incizâb kânûnuna tâbîdir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü, o nûrânî hissiyât ile dolmuş, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, başka bir yerde hutbe okumaya başlayınca da içli içli ağlamıştır.354Bu hâdiseyi nakleden hadîs-i şerîfler, mütevâtir olarak gelmektedir.
Mevlânâ Hazretleri bu hususta şöyle der:
“Hava, toprak, su ve ateş, hepsi de Allâh’ın kuludur ve O’na itaat ederler. Onlar, sana bana karşı bî-rûh (cansız), fakat Allâh’ın huzûrunda zî-rûhtur (canlıdırlar).”
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhassir Vâdisi’nden hızla geçtikten sonra büyük cemreye, yâni Akabe Cemresine vardı. Akabe Cemresini kurban kesme günü güneşin doğuşundan sonra attı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- küçük fiske taşlarını baş ve şehâdet parmakları arasına alıp birer birer atarken, insanlar da cemre taşlarını atmaya ve kalabalık sebebiyle birbirleri üzerine yığılmaya başlamışlardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey insanlar! Birbirinizi öldürmeyiniz! Sizler, cemre taşları atacağınız zaman fiske taşları gibi küçüklerini, parmaklarınızın arasında atınız!” buyurdu.355 (Ahmed, VI, 379)
Kudâme bin Abdullâh, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in o andaki hâlini şöyle anlatır:
“Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i devesinin üzerinde cemreleri atarken gördüm. Ne vurmak ne itip kakmak ne de «çekil, çekil!» demek vardı!” (İbn-i Mâce, Menâsik, 66)
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, yaşadığı her bir yıl için bir deve olmak üzere altmış üç deveyi kendi eliyle kurbân ettikten sonra bıçağı Hazret-i Ali’ye verdi. Geri kalanını da o kesti. Allâh Rasûlü kesilen her devenin etinden birer parça alınmasını emretti. Bunlar bir çömleğe konularak pişirildi. Ali -radıyallâhu anh- ile birlikte ondan yediler. Daha sonra Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ali’ye develerin kalan etlerini, derilerini ve çullarını fakirlere dağıtmasını emretti.
Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kurbanlarını kesince berberini çağırarak tıraş oldu.
“Kadınlar tıraş olmaz, ancak saçlarından kırptırırlar!” buyurarak kadınların başlarını tıraş ettirmelerini yasakladı. (Dârimî, Menâsik, 63)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, şöyle bildirir:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şeytan taşlamayı tamamladıktan sonra kurbanını kesti ve tıraş oldu. Berber sağ taraftaki saçları tuttu ve tıraş etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Talhâ’yı çağırdı ve bu saçları ona verdi. Sonra berber sol taraftaki saçları tuttu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; «Kes!» dedi, o da kesti. Bunları da Ebû Talhâ’ya verdi ve:
«–Bunları insanlar arasında taksîm et!» buyurdu.” (Müslim, Hac, 323-326; Buhârî, Vudû, 33)
Peygamber Efendimiz’in alnındaki saçları kesildiğinde Hâlid bin Velîd:
“–Yâ Rasûlallâh! Alnının saçını bana ver! Bu hususta hiç kimseyi bana tercih etme! Anam, babam Sana fedâ olsun!” diyerek yalvardı.356 Saçlar kendisine verilince, onları gözlerine sürdü ve külâhının içinden ön kısmına yerleştirdi. Bu sâyede onun savaşta karşılaşıp da mağlup etmediği hiçbir topluluk yoktu. Nitekim Hâlid -radıyallâhu anh-:
“–Ben onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu!” demiştir.357 (Vâkıdî, III, 1108; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 111)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kurban bayramının birinci günü öğle vaktinden önce devesine binerek “İfâda Tavâfı”nı yapmak üzere Beytullâh’a gitti. Tavâfı bitirdikten sonra öğle namazını kıldı. Daha sonra Zemzem kuyusuna gitti. O gün akşama doğru Minâ’ya döndü. Teşrik günlerinin gecelerini Minâ’da geçirdi. Bu gecelerde, gelip Beytullâh’ı ziyâret etmekten de geri durmadı.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kurban gününü tâkip eden birinci ve ikinci teşrik günlerinde güneş batıya doğru meyledince yürüyerek, Minâ mescidinden sonraki ilk cemrenin yanına vardı. Teşrik günlerinin sonuncu günü, üçüncü cemresini atıp öğleden sonra Minâ’dan Muhassab’a358 hareket etti. Müslümanlar, Muhassab’dan etrâfa dağılıp gitmeye yönelince:
“–Sakın, son varacağı yer Beytullâh olmadıkça, hiç kimse bir yere gitmesin!” buyurdu. (Dârimî, Menâsik, 85) Zilhicce’nin on dördüncü günü sabah namazından önce Beytullâh’ı tavâfa gidileceğini îlân ettirdi. Beytullâh’a gidip “Vedâ Tavâfı”nı yaptı. Bu arada bir zât gelip Mekke’de kalmayı sordu. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Mekke kalma yeri değildir. Dışarıdan gelen kimselerin, hac ibâdetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalacağı müddet üç gündür!” buyurdu. (Ahmed, IV, 339)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Harem-i Şerîf’e son derece tâzîm gösterirdi. Bir şey yemek yâhut ihtiyâcını gidermek istediği vakit dışarıya çıkar, uzak bir yere giderdi. Bıkma hâli zuhûr etmesin ve tâzîmde kusur göstermeyeyim diye orada uzun müddet kalmazdı. Zîrâ herhangi bir beldede bulunup kalbin Beytullâh’a bağlı olması, onun yanında durup da kalbin o mübârek mıntıkayı herhangi bir belde gibi görmesinden, lâubâlî hareketlerde bulunmaktan ve memleket hasreti duymaktan daha hayırlıdır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve müslümanlar, “Vedâ Tavâfı”nı yaptıktan sonra Medîne-i Münevvere’ye avdet buyurdular. (Buhârî, Hac, 21, 70, 128; Müslim, Hac, 147; İbn-i Mâce, Menâsik, 84)
Ancak Cenâb-ı Hak nîmetini tamamlamış ve dîn ikmâl edilmiş olduğundan artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti.
HİCRETİN ON BİRİNCİ SENESi Vuslat ve Büyük Vedâ:“REFÎK-I A’L”YA ULVÎ YOLCULUK
Nebîler silsilesinin ilk ve son halkası, Seyyidü’l-Kevneyn, Rasûlü’s-Sekaleyn, İmâmü’l-Harameyn, Varlık Nûru, Âlemlere Rahmet Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’ndan sonra ateşli bir hastalığa tutuldular. Bu hastalık, O’nu ümmetinden ayıracak, ömrü boyunca arzu ettiği Refîk-ı A’lâ’sına kavuşturacak olan vefât hastalığı idi. Zâten “Nasr Sûresi”nin nüzûlü ile ecelinin yaklaştığını öğrenmiş bulunan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, artık son yolculuğa hazırlanıyorlardı. Ölülerle de dirilerle de îmâlı bir şekilde vedâlaşmaktaydılar. Nitekim hastalanmadan bir gün önce Medîne’nin Cennetü’l-Bakî’ denilen mezarlığına gitmişler, ölüler için:
“–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurmuşlardı. (Ahmed, III, 489)
Kabristan’dan döndükten sonra minbere çıkarak ashâbına da âdeta vedâ mâhiyetinde şu hutbeyi îrâd ettiler:
“Ben sizin Kevser Havuzu’na ilk erişeniniz olacak ve sizi orada karşılayacağım! Sizinle buluşma yerimiz Havuz’dur. Ben şu an onu görüyorum! Ben sizin hakkınızda şehâdet edeceğim! Şu an bana yerin hazîneleri ve onların anahtarları verildi. Vallâhi, sizin için benden sonra, müşrikliğe dönersiniz diye korkmam! Fakat ben, sizin için dünyâ ihtirâsına kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olur gidersiniz diye korkarım!..” (Buhârî, Cenâiz, 73; Müslim, Fedâil, 31)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, minberden indikden sonra bîtâb bir hâlde Hâne-i Saâdetleri’ne çekildiler. Gün geçtikçe hastalıkları daha da şiddetlendi. İyice ağırlaştıklarında da nezâket timsâli Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ezvâc-ı tâhirâtından izin alarak Hazret-i Âişe’nin odasında kalmaya karar verdiler. (Buhârî, Tıb, 22; Ahmed, VI, 34, 38; Belâzurî, I, 545)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o âna kadar böyle ağır bir hastalık geçirmemişti. Esâsen O’nun yaşadığı nezih ve temiz hayâtı, kendisine hastalığı yaklaştırmayan emsâlsiz bir hayattı. Ancak yirmi üç yıl süren ve beşer tâkatinin üzerinde olan en ulvî ve sıkletli bir nübüvvet vazîfesi,359 O’nu bir hayli yormuş, bu arada başlangıçtan beri çeşitli düşmanların bin bir kötülükleri de mübârek bedenlerini yıpratmıştı. Bütün bunlar da, kendilerine hastalık isâbet etmesini mümkün kılmıştı.
Diğer taraftan da bu hastalık, kendisi için büyük bir makâma ve yüksek derecelere nâiliyet olacaktı. Bunda Hayber’deki zehirleme hâdisesinin tesiri de büyük olmuştur. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hastalığının ağırlaştığı bir vakitte Hazret-i Âişe vâlidemize:
“–Ey Âişe! Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin elemini devamlı hissedip durdum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Meğâzî, 83)
Nitekim Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- da:
“–Rasûlullâh’ın küçük dili üzerinde bu zehrin izini ve tesirini görür dururdum!..” demiştir. (Müslim, Selâm, 45)
Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zehir sebebiyle şehîd olarak vefât etmiş, kendisini peygamberlikle şereflendiren Allâh Teâlâ, O’nu bir de şehîdlikle müşerref kılmıştır. (İbn-i Hişâm, III, 390; Vâkıdî, II, 678-679; Heysemî, VI, 153)
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tutulduğu hummânın harâretinden sanki asılı bir kırbadan üzerine su damlıyor gibiydi. Ziyâretine gelen Ebû Saîd el-Hudrî:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Hummânız ne kadar da şiddetli!” demekten kendisini alamamıştı. Ebû Saîd -radıyallâhu anh- sözlerine şöyle devâm ediyor:
“Elimi üzerine koydum; harâretini, örtünün üstünden hissediyordum.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü, harâretiniz çok fazla!» dedim.
«–Biz (peygamberler) böyleyiz. Belâlar bize kat kat gelir, buna mukâbil mükâfâtları da kat kat verilir.» buyurdu.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsanların en çok belâya mâruz kalanları kimlerdir?» diye sordum.
«–Peygamberler!» buyurdu.
«–Sonra kimler?» dedim.
«–Sonra sâlihler!» buyurdu ve şu açıklamayı yaptı:
«Onlardan biri fakirliğe öylesine mübtelâ olur ki, kendini örten bir abâdan başka bir şey bulamaz. Onlar, sizin bolluğa sevindiğiniz gibi belâya sevinirler.»” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)
Son günlerinde hastalıkları, cemaate çıkmaya müsâade etmedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı, cemaate kendi yerine imâmlık yapması için tâyin buyurdular. Bir ara kendilerini biraz iyi hissederek mescide çıkmışlardı. Ashâb-ı kirâma nasîhatlerde bulundular ve:
“Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun zîneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da Allâh katındakileri tercîh etti!..” buyurdular.
Bu sözler üzerine hassas ve rakîk kalbli Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne kapıldı. Yüreği mahzunlaştı; gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra:
“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Sana babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı ve evlâtlarımızı fedâ ederiz!..” dedi. (Ahmed, III, 91)
Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Ebû Bekir -radıyallâhu anh- idi.
Rivâyete göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, O’nun hakkında:
“Kalbimde ne varsa, Ebû Bekr’e ilkâ ettim!” buyurmuştu.360
Sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rabbine kavuşmayı tercîh eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)
Oysa Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın hassas ve rakîk kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hastalığı ciddî bir hâl alınca, diğer ashâb da yaklaşan büyük firkat ve vuslatı sezerek gözyaşı dökmeye başladılar. Muhâcir ve Ensâr meclisleri mâteme büründü. Etrâfındakiler:
“–Yâ Rasûlallâh! Şifâ için Allâh’a duâ etsen!” dediklerinde, her zaman sıhhat için duâ eden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu defâ duâ etmediler.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini okuyup ellerine üfler ve vücûdunu meshederdi. Hastalığının şiddetlendiği sırada ben de aynı şekilde bu sûreleri okuyup ellerime üfledim ve O’nun mübârek vücûdunu meshetmeye başladım. Cebrâîl’in, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e daha evvelki bir hastalığında okumuş olduğu istiâze duâsını da:
«–Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifâ ancak Sen’in elindedir. Sen’den başka şifâ verici yoktur. Öyle bir şifâ ver ki, hiçbir hastalık kalmasın!» diyerek okudum. Fakat bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, (mübârek başlarını bana çevirerek):
«–Üzerimden elini kaldır! Bu okuman (artık) bana bir fayda sağlamaz! Ben, müddetimi bekliyorum…» buyurdular.” (Ahmed, VI, 260-261; İbn-i Sa’d, II, 210)
Hazret-i Âişe vâlidemiz devamla şöyle buyurur:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhtereme kızı, derin ve ince rûhlu Fâtıma’yı çağırttı. O gelince, «Merhabâ kızım!» buyurduktan ve onu, yanına oturttuktan sonra kendisine gizlice bir şey söyledi. Fâtıma ağladı. Sonra ona yine gizlice bir şey söyledi. Bu defâ da Fâtıma sevinerek tebessüm etti.
Ben, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu o günkü gibi hiç görmemiştim. Fâtıma’ya bu ağlama ve gülmesinin sebebini sorduğumda:
«–Tutulduğu hastalık netîcesinde vefât edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra da ev halkından kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı haber verdi. Buna da sevindim.» dedi.” (Buhârî, Meğâzî, 83)
Hastalığı esnâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hafiflediği zamanlar cemaate birkaç vakit namaz kıldırabildi. Bunların birinde, gönüllerini peygamberlerinin irtihâl edeceği hissiyle büyük bir hüzün burukluğu kaplayan ashâb-ı kirâma şöyle buyurdu:
“Ey insanlar!
Duydum ki sizler, peygamberinizin vefât edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden evvel gönderilip de ümmeti içinde dâimî olarak kalmış bir peygamber var mıdır ki ben de sizin içinizde sürekli kalayım? İyi biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım! O’na siz de kavuşacaksınız! Muhakkak ki bütün işler, yüce Allâh’ın izni ile cereyân eder.
İyi biliniz ki ben sizden önce gidecek ve sizi bekleyeceğim! Dikkat ediniz; (yarın âhirette) sizinle buluşma yerimiz Kevser Havuzu’nun başıdır. Yarın benimle buluşmak isteyen elini ve dilini günâhtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nîmetlerin değiştirilmesine sebep olur. Halk iyi olduğunda idârecileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman ise idârecileri de kötü olur. Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki ben, şu saatte Havuz’umun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuz’uma bakıyorum…”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sözlerinin burasında hıçkırarak ağlayan Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a baktı ve:
“–Ey Ebû Bekir! Ağlama!..” buyurarak devâm etti:
“Ey insanlar! İnsanlardan canında, malında, dostluğunda, bana karşı Ebû Bekir’den daha fedâkâr ve cömert davranan kimse yoktur! Eğer Rabbimden başka, insanlardan bir dost edinmiş olsaydım, muhakkak ki Ebû Bekr’i dost edinirdim…
Mescide açılan şu kapıları kapayınız! Yalnız Ebû Bekr’in kapısı açık kalsın! Ben Ebû Bekr’in kapısının üzerinde bir nûr görüyorum.” (Buhârî, Salât, 80; İbn-i Sa’d, II, 227)
“Ashâbım!
Nihâyet ben de bir insanım. Aranızda bâzı kimselerin hakları geçmiş olabilir. Ben hangi kişinin tenine dokunmuş isem, işte tenim! Gelsin, o da dokunsun, hakkını alsın! Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım! Gelsin, vursun! Kimin malından sehven almışsam, işte malım! O da gelsin alsın!
Ey Allâh’ım! Ben, ancak bir beşerim. Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş veya vurmuş, ya da lânet etmiş isem, Sen bunu, onun hakkında bir temizlik, ecir ve rahmet vesîlesi kıl!” (Ahmed, III, 400)
“Allâh’ım! Hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü, kıyâmet gününde o mü’min için Sana yakınlığa vesîle kıl!” (Buhârî, Deavât, 34; Dârimî, Mukaddime, 14; İbn-i Sa’d, II, 255; Taberî, Târîh, III, 191; Halebî, 463-464)
Böylece Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âdeta bir “hakk-ı ibâd” helâlleşmesi yapıyordu. Bu ifâdelerden sonra yorgun bir şekilde tekrar odalarına döndüler. Bir daha namaza çıkamadılar. Yalnız bir defâsında kendilerinde biraz hafiflik hissederek Hazret-i Ebû Bekr’in ardında namaz kıldılar.
Nihâyet son olarak 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, yine kendilerinde bir hafiflik hissetmişlerdi. Ancak bedenî tâkatleri cemaate çıkmaya yetmedi. Bunun üzerine oda kapısının perdesini kaldırdılar ve o esnâda Hazret-i Ebû Bekr’in imamlığında sabah namazı kılan sevgili ashâbını son kez seyrettiler. Onları yan yana saf tutmuş, cemaatle namaz hâlinde görmekten memnun kalarak sürûr içinde tebessüm buyurdular. Bir taraftan şiddetli hastalığın acısını çekerken diğer taraftan da geride sâlihlerden oluşan bir cemaat bırakmanın ve Allâh tarafından verilen vazîfeyi îfâ etmenin sürûrunu yaşıyorlardı. (Buhârî, Meğâzî 83, Ezân 46, 94; Müslim, Salât 98; Nesâî, Cenâiz 7)
Nitekim bu hâdiseyi anlatan Hazret-i Âişe vâlidemiz diyor ki:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının namaz kılışını tebessüm ederek izliyordu. Allâh Rasûlü’nü hiçbir vakit böylesine sevinçli bir hâlde görmemiştim.” (İbn-i Hişâm, IV, 331)
Allâh Teâlâ, daha önceki peygamberlerine vermediği büyük bir nîmeti Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdi. Allâh Rasûlü, vefâtından önce teblîğ vazîfesinin muvaffakıyyetini gördü. Arap Yarımadası’nı şirkten temizledi. Putlar, bizzat onlara tapanlar tarafından kırıldı ve yok edildi. Kızlarını diri diri toprağa gömen insanlar, merhamette zirve hâline geldiler. Çünkü Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insan eğitimini zirveleştiren ve insanı bir yaratılış hârikası hâline getiren en büyük terbiyeci idi.
O sabah Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha evvel hazırladığı, ancak rahatsızlığı dolayısıyla hareketi geciken ordunun yola çıkmasını emir buyurdu. Tâyin ettiği genç kumandan Üsâme bin Zeyd’e:
“Allâh’ın bereketi üzere kuşluk vakti yola çıkınız!” tembihinde bulundu. (Vâkıdî, III, 1120)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emrettiler. Bir müddet sonra da dinarların ne olduğunu sordular. Hazret-i Âişe’nin hastalık telâşıyla onları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, dinarları isteyip avuçlarına aldılar. Sonra:
“Allâh’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir!..” ifâdelerinin ardından, onların hepsini Ensâr’ın fakirlerinden beş ev halkına dağıttılar da:
“İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldılar.361 (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa’d, II, 237-238)
İşte ardı arkası kesilmeyen bir infak…
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ehl-i Beyt’ine şöyle seslendi:
“Ey insanlar! Ateş alevlendi. (Dikkat edin), karanlık gece kıt’aları gibi fitneler geliyor!.. (Sanki istikbaldeki hâdiseleri, gözler önüne seriyordu.) Ben, ancak Allâh’ın Kitâbı olan Kur’ân’ın helâl kıldığını helâl; onun haram kıldığını haram kıldım!
Ey Rasûlullâh Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey Safiyye! Allâh katında makbûl ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa, bana güvenmeyiniz.) Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn-i Sa’d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Aman! Namaza! Namaza devâm ediniz! Aman! Ellerinizin altındaki insanlara iyi davranınız! Onlar hakkında Allâh’tan korkunuz! (Onların giyimlerini ihmâl etmeyiniz! Karınlarını doyurunuz! Onlara yumuşak söz söyleyiniz!)” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iştiyakla misvak kullandı.
Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki:
“Rasûlullâh dişlerini misvaklarken, O’nun daha önce bu kadar güzel misvak kullandığını görmemiş gibiydim!” (Buhârî, Meğâzî, 83; İbn-i Sa’d, II, 261)
Bir de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında ufak bir su kabı vardı. Fahr-i Kâinât Efendimiz zaman zaman ellerini bu kabın içine batırıp yüzünü sıvazlıyor ve:
“Lâ ilâhe illâllâh, şüphesiz ölümün sekerâtı (aklı gideren şiddetleri ve sadmeleri) vardır!”buyuruyordu. (Buhârî, Meğâzî, 83)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyâz etti:
“Ey Allâh’ım! Beni merhametinle ihâta et! Beni, Refîk-ı A’lâ’ya kavuştur! Ey Allâh’ım! Beni merhametinle ihâta et! Bana, rahmetini ihsân et! Beni Refîk-ı A’lâ’ya kavuştur!” (Buhârî, Meğâzî, 83; Ahmed, VI, 126)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kızı Hazret-i Fâtıma’yı tesellî etti:
“–Ey kızım! Sakın ağlama! Ben öldüğüm zaman:
¿ƒo©pLGnQ p¬r«ndpG ÉsfpGnh pp ÉsfpG de!” (İbn-i Sa’d, II, 312)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud’un en sıkıntılı zamanlarında “Rasûlullâh öldü” feverânı üzerine dağılmaya yüz tutan ashâba ihtar sadedinde kendisi hakkında nâzil olan şu âyet-i kerîmeyi okudu:
وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ
“Muhammed, bir Rasûl’dür. O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, ökçenizin üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ökçesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allâh’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allâh, şükür ve sebât edenlere mükâfat verecektir.” (Âl-i İmrân, 144)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, vahiy meleği Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek:
“Sana selâm olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Bu, Sen’in için yeryüzüne ayak basışımın sonuncusudur!” dedi. (İbn-i Sa’d, II, 259)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha evvel buyurduğu:
“Hiçbir peygamberin rûhu, cennetteki durağını görmedikçe alınmaz! Sonra durağına gitmesi, arzusuna bırakılır!” sözlerinin tecellîsini yaşadı. (Buhârî, Meğâzî, 83, 84; Ahmed, VI, 89)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Azrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yanına girmek için izin istedi. Müsâade aldıktan sonra Âlemlerin Efendisi’nin önünde durarak:
“–Yâ Rasûlallâh! Ey Ahmed! Yüce Allâh beni Sana gönderdi. Sen’in her emrine itaat etmemi de emir buyurdu. Eğer Sen arzu edersen rûhunu alacağım! Arzu etmezsen rûhunu Sen’de bırakacağım!” dedi.
O sırada yanlarında bulunan Cebrâîl -aleyhisselâm- da:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Yüce Allâh Sen’i özlemektedir!” dedi.
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden müsâade isteyen ölüm meleğine:
“–(Ey Azrâîl!) Allâh katında olan daha hayırlı ve daha devamlıdır! Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir; rûhumu al!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 259; Heysemî, IX, 34-35; Belâzûrî, I, 565)
Ardından mübârek ellerini yanındaki su kabına batırıp ıslatarak yüzlerine sürdü ve ilâhî hasretle dolu hayâtının vuslat kapısından geçerken kelime-i tevhîdi terennüm ederek:
“Ey Allâh’ım! Refîk-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ” diye diye mübârek rûh-i şerîflerini teslîm eyledi. Yüzlerini ıslattıkları mübârek eli, yanındaki su kabının içine düştü!.. (Buhârî, Meğâzî, 83)
Yıllar önce inzâl buyrulan:
إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ
“(Ey Rasûlüm!) Sen de öleceksin, onlar da ölecekler!” (ez-Zümer, 30) âyet-i kerîmesi tecellî etti.
Ey Allâh’ım! Efendimiz Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve selem-’e, âline ve ashâbına salât eyle; (hepsini) mübârek kıl ve (onlara) selâm eyle!.. Ve bu, dâimî bir salât ü selâm olsun!..
a
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in rûh-i şerîfini teslîm etmesinden sonra hâne halkı gözyaşı seline gark oldu. Bu sırada hiçbir kimseyi görüp sezmedikleri hâlde, kendilerini tâziye ve tesellî eden bir ses duydular:
“Allâh’ın selâmı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun!”
Ehl-i Beyt de aynı şekilde mukâbelede bulunduktan sonra o ses, tekrar duyuldu:
كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ
“Her can, ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü, ecirleriniz eksiksiz size verilecektir. Kim, ateşten uzaklaştırılıp cennete sokuldu ise artık o, muhakkak murâdına ermiştir. Dünyâ hayâtı, aldatma metâından başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185)
“İyi biliniz ki her musîbetin, Allâh katında bir tesellîsi, her ölenin bir halefi (yerine geçeni) ve her vefât edenin de bir bedeli vardır! Allâh’a sarılınız ve umacağınızı O’ndan umunuz! Asıl musîbete uğrayan, sevaptan mahrum kalandır. Allâh’ın selâmı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun!” (İbn-i Sa’d, II, 259)
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-:
“Bu sözleri, Ehl-i Beyt’in hepsi, Mescid-i Nebevî’de bulunanlar ve yoldakiler işittiler.” demiştir. (Belâzûrî, I, 564)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da bu sesin sâhibinin Hızır -aleyhisselâm- olduğunu bildirmiştir. (İbn-i Sa’d, II, 260)
Cennet hanımlarının efendisi Fâtımâ annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzûn oldular ki:
“Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrîfleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” buyurdular. (Diyârbekrî, II, 173)
Fâtıma annemizin, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra yaşadıkları altı ay zarfında bir defâ olsun güldükleri görülmedi. (Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25-26)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin hastalıkları netîcesinde 632 Milâdî yılının 8 Haziran’ı, Hicrî 11. yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü artık kendilerine cemâl ufukları açılmış, O yüce Habîb, Refîk-ı A’lâ’sına, yâni en yüce dost olan Allâh Teâlâ’ya kavuşmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm şunu hissediyorlardı ki, doğup batan güneşin hiç değişmeyen ışığında gizli bir şey soluyordu. Öyle ki, o günden sonra Peygamber müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-, o semâları kaplayan güzel sesiyle bir daha ezân okuyamadı. Ne zaman ashâb, kendisine çok ısrâr edip de Hazret-i Bilâl ezân okumaya niyet ettiyse, mihrâbda Allâh Rasûlü’nü göremeyince hıçkırıklarla boğazı tıkandı, sesi kısıldı, yine ezân okuyamadı. İçini kavuran aşk ateşini söndürebilmek için Medîne’den uzaklaştı, Şam’a gitti. Birgün rüyâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördü. Peygamber Efendimiz:
“–Nedir bu ayrılık yâ Bilâl! Beni ziyâret etme vaktin hâlâ gelmedi mi?” diye sitem etti. Bunun üzerine Bilâl -radıyallâhu anh- hüzünlenerek uyandı ve hemen yola çıktı. Âlemler’in Efendisi’nin Kabr-i Şerîf’ini ziyâret için Medîne’ye geldi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda ağlayıp yüzünü gözünü kabrine sürdüğü esnâda Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin geldiler. Bilâl -radıyallâhu anh- onları bağrına basıp öpmeye başladı. Onların:
“–Ey Bilâl! Ezânını dinlemeyi çok istiyoruz!” diye ısrarları üzerine ezân okumaya başladı. O anda Medîne sarsıldı. “Eşhedü enne Muhammede’r-Rasûlullâh” dediğinde kadın-erkek bütün insanlar, Allâh Rasûlü dirildi zannederek Mescid-i Nebevî’nin yollarına döküldüler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Medîne’de insanların bu kadar çok ağladığı bir gün görülmemişti. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 244-245; Zehebî, Siyer, I, 357-358)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Ben hiçbir zaman Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Ebû Bekr’in Medîne’ye geldikleri günden daha nurlu ve daha güzel bir gün görmedim! Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’ın vefât ettiği günü de gördüm! O günden de daha karanlık, daha hayırsız, daha sevimsiz bir gün görmedim! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Medîne’ye girdiği gün Medîne’nin her şeyi aydınlanmış, vefât ettiği gün de Medîne’nin her şeyi kapkaranlık olmuştu! O’nun muazzez vücûdunu, vefâtına inanamayarak, istemeye istemeye defnettik.” (Ahmed, III, 221, 268, 287; Tirmizî, Menâkıb, 1/3618; Dârimî, Mukaddime, 14)
Bundan sonraki musîbet ve belâlar müslümanlar için artık bir hiç mesâbesindedir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Herhangi bir musîbete uğrayan müslümanlar, benim vefâtım sebebiyle başlarına gelen musîbeti düşünerek tesellî bulsunlar ve sabretsinler.” buyurmuştur. (Muvatta, Cenâiz, 41; Dârimî, Mukaddime, 14)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Sağlığım sizin için hayırlıdır: Siz benimle konuşursunuz; ben de sizinle konuşurum! Vefâtım da sizin için hayırlıdır: Amelleriniz bana arzolunur, hayırlı amellerinizi gördüğümde, ondan dolayı Allâh’a hamd ederim; kötü amellerinizi gördüğümde ise sizin için Allâh’tan mağfiret dilerim.”buyurmuştur. (Heysemî, IX, 24)
a
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın naklettiğine göre, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in son ânı, yalnız tesbîh, tenzîh, tevbe ve hamd hâlinde idi. Sık sık:
“Sübhânallâhi ve bi-hamdihî, estağfirullâhe ve etûbü ileyh: Ben Allâh’ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tenzîh eder ve O’na hamd ederim. Allâh’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim.” demekteydi. (Buhârî, Ezân, 123, 139; Müslim, Salât, 218-220; Ahmed, I, 392; İbn-i Sa’d, II, 192)
O’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri zaman, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys -radıyallâhu anhâ-, arkalarındaki mübârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak öğrenilmiş oldu.362
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefâtından sonra ne dinar ne dirhem ne de bir köle bıraktı. Sâdece binmekte olduğu beyaz katırı, silâhı ve yolcular için vakfettiği (Fedek ve Hayber’deki) arâzisi kaldı.363
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- pazartesi günü vefât etti ve salı günü de defnedildi. İnsanlar namazını (cemaat hâlinde değil) ferd ferd kıldı, hiç kimse imamlık yapmadı. Bir kısmı; “Minberin yanına defnedilsin.” dedi. Bâzıları da; “Bakî’ mezarlığına defnedilsin.” dedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- geldi ve:
“Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’ın:
«Her peygamber öldüğü yere defnedilir.» buyurduğunu işitmiştim.” dedi. Bunun üzerine, orada mezar kazıldı.364
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i yıkayacakları vakit, gömleğini çıkarmak istediler. Derken; “Gömleği çıkarmayın!” diye bir ses işittiler. Bunun üzerine gömleği üzerinde olduğu hâlde yıkadılar.365
Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Peygamberimiz ve Sevgilimiz, bir ay önce bize vefâtını haber verdi.
«–Yâ Rasûlallâh! Sen’in üzerine cenâze namazını kim kılsın?» diye sorduk ve ağladık. Kendisi de ağladı ve:
«–Yavaş olun, Allâh size rahmet etsin! Sizi Peygamberiniz’den dolayı hayırla mükâfatlandırsın! Siz, beni yıkadığınız ve kefenlediğiniz zaman şu serîrimin üzerine ve şu evimin içindeki kabrimin kenarına koyunuz! Sonra, bir müddet benim yanımdan çıkınız! Çünkü, benim üzerime, ilk önce iki dostum, Cebrâîl ve Mîkâîl, sonra İsrâfîl, sonra da yanında melek ordularıyla birlikte ölüm meleği namaz kılacaktır! Bundan sonra, kısım kısım giriniz, üzerime namaz kılınız ve salât ü selâm getiriniz! Fakat, överek, bağırıp çağırarak beni rahatsız etmeyiniz!
Daha sonra üzerime namaz kılmaya önce ev halkımın erkekleri başlasın! Sonra, onların kadınları kılsın! Onlardan sonra da sizler kılarsınız!
Ashâbımdan burada bulunmayanlara selâm söyleyiniz! Kıyâmet gününe kadar dînim üzere bana tâbî olan kimselere de benden selâm söyleyiniz!»” (Heysemî, IX, 25; İbn-i Sa’d, II, 256-257)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dediği gibi yapıldı. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“Hiç kimse «Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzerine imamsız cenâze namazı kılınabilir mi?» diye şüphelenmesin! O sağ iken de vefâtında da imamınızdır!” dedi ve Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hizâsında ayakta durarak:
“Yâ Rasûlallâh! Allâh’ın selâmı, rahmet ve bereketi Sen’in üzerine olsun!
Ey Allâh’ım! Biz O’nun, kendisine indirmiş olduğun şeyleri teblîğ ettiğine ve ümmetine nasîhatte bulunduğuna, Allâh’ın dînini üstün kılıncaya ve kelimesini tamamlayıncaya kadar Allâh yolunda savaştığına şehâdet ederiz!
Ey Allâh’ım! Bizleri O’na indirdiğin şeylere tâbî olan kimselerden eyle! O’ndan sonra da bize bu yolda sebat ver! Bizi O’na kavuştur!” diyerek duâ ediyor, cemaat de “Âmîn! Âmîn!” diyordu. (İbn-i Sa’d, II, 291)
Ne saâdet o yeryüzüne ki, Âlemlerin Efendisi’ni bağrında saklamaktadır. Şâir bunu ne güzel ifâde eder:
Ol Rasûl-i müctebâ hem rahmeten li’l-âlemîn
Bende medfundur deyû eflâke fahreyler zemîn
Ravzasın edip ziyâret dedi Cibrîl-i Emîn:
Hâzihî cennâtü adnin fedhulûhâ hâlidîn!..
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- seçkin bir peygamber ve âlemlere rahmettir. Yeryüzü; «O’nun kabri bendedir.» diyerek göklere karşı iftihâr etmektedir. Cebrâîl -aleyhisselâm- Allâh Rasûlü’nün Ravza’sını ziyâret ederek; «Burası Adn Cennetleri’dir. Oralara ebedî kalmak üzere girin!» demiştir.”
M. Raif Bey de semânın yeryüzüne olan gıptasını şu güzel beytiyle dile getirir:
Seni ey mihr-i ân gördükçe zîb-i hâkdan, dermiş
Semâ; “Yâ leytenî küntü türâbâ” âheste âheste…
“Ey güneş yüzlü! Semâ, yeryüzünün Sen’inle zînetlenmiş olduğunu gördükçe âheste âheste, (içli içli) «Âh keşke toprak olsaydım!» (en-Nebe, 40) diye hayıflanırmış.”
Dîn kemâl bulmuş, sahâbîden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şehâdeti arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ebediyet âlemine çağrılmıştı. Şimdi O, mahşerde, sıratta ve Havz-ı Kevser’de ümmetini beklemektedir.
Şefaat yâ Rasûlallâh!
Meded yâ Rasûlallâh!
Dahîlek yâ Rasûlallâh!..
a
12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi ve 12 Rabîulevvel Pazartesi günü Allâh tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti. Ebû Katâde Hazretleri şöyle rivâyet eder:
“(Hazret-i Peygamber’e) Pazartesi gününün orucundan soruldu. O da cevâben:
«–Bu, benim doğum günüm ve peygamber olarak gönderildiğim gündür…» buyurdular.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)
Yine bir 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı. Ve nihâyet bir 12 Rabîulevvel Pazartesi günü de âhiret âlemine intikâl ettiler. Şimdi O, ukbâda şefkatle, şefaat için ümmetini beklemektedir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dünyâdan saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ile tasvîr eder:
Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammedü’l-Mustafâ’yı
Alan dünyâ değil misin?
Kâinâtı Saran Hüzün
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât edince Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-:
“Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babacığım! Ey Rabbin dâvetine icâbet eden babacığım! Ey makâmı Firdevs cenneti olan babacığım! Ey vefâtını Cibrîl’e haber verdiğimiz babacığım!” diyerek ağladı. Efendimiz defnedildikten sonra da Enes -radıyallâhu anh-’a:
“–Ey Enes! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu!” dedi. (Buhârî, Megâzî, 83; Dârimî, Mukaddime, 14)
Enes -radıyallâhu anh- bu suâle edeben cevap vermedi, fakat lisân-ı hâl ile: “Hayır yâ Fâtıma! Gönlümüz hiç râzı olmadı, fakat biz Rasûlullâh’ın emrine imtisâlen kendimizi zorlayarak bu işi yaptık.” dedi. (Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtı üzerine müslümanlar mescidde ağlamaya başladılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“Hiç kimsenin «Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- öldü!» dediğini duymayayım! Yoksa kılıcımla boynunu vururum! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bayıldığı gibi bayılmıştır!..” diyerek konuşmaya devâm etti, öyle ki konuşa konuşa ağzı köpürdü.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, acı haberi alınca hemen atına binip Medîne’ye geldi. Peygamber Efendimiz’in yüzünü açtı. Sonra üzerine kapandı, ağlayarak alnından öptü ve:
“Vallâhi, Rasûlullâh vefât etmiş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Bizler Allâh’a âidiz! Allâh’ın kullarıyız! Ve bizler yine O’na dönücüleriz! Babam, anam Sana fedâ olsun! Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Sana hiçbir zaman iki kere ölüm acısı tattırmayacak! Sen bir kere ölmüş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun! Bundan sonra Sen’in için bir daha ölmek yoktur! Vâh benim peygamberim!” dedi, eğilip Varlık Nûru Efendimiz’in yüzünü öptü. Başını kaldırdıktan sonra:
“Vâh benim dostum!” dedi ve eğilip Âlemlerin Efendisi’nin alnından öptü.
“Vâh benim güzîdem, seçkinim!” dedi, tekrar alnından öptü ve:
“Sen sağ iken de güzeldin, vefâtından sonra da güzelsin! Sen’in sağlığın da vefâtın da ne güzel!” diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzünün örtüsünü örttükten sonra dışarı çıktı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, hâlâ Peygamberimiz’in vefât etmediği yönündeki konuşmasını sürdürüyordu. Hazret-i Ebû Bekir ona:
“–Otur artık ey Ömer!” dedi.
Hazret-i Ömer oturmaya yanaşmadı. Hazret-i Ebû Bekir, sözünü iki üç kere tekrarladı ve konuşmaya başladı:
“Allâh Teâlâ, Peygamberine daha aranızda iken vefât haberini vermişti. Sizlerin de (eceliniz gelince) öleceğinizi haber vermiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât etmiştir! Sizlerden de hiç kimse sağ kalmayacaktır. Kim Muhammed’e tapıyor ise bilsin ki, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- vefât etmiştir! Kim de Allâh’a ibâdet ediyorsa, hiç şüphesiz Allâh Hayy’dır, ölümsüzdür! Allâh Teâlâ:
وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللّهُ الشَّاكِرِينَ
«Muhammed, bir Rasûl’dür. O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, ökçenizin üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ökçesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allâh’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allâh, şükür ve sebât edenlere mükâfat verecektir.» (Âl-i İmrân, 144) buyurmuştur.”
İnsanlar bu âyeti işitince Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefât ettiğine artık iyice kanaat getirdiler. O derece şaşkınlığa düşmüşlerdi ki, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- okuyuncaya kadar, bu âyetin nâzil olduğunu bilmiyor gibiydiler.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:
“Vallâhi o güne kadar bu âyeti sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onu Ebû Bekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.” (İbn-i Sa’d, II, 266-272; Buhârî, Meğâzî, 83; Heysemî, IX, 32; Abdürrezzâk, V, 436)
Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Bekr’in konuşmasından sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzerine eğilip alnından öptü. Ağlayarak şöyle hitâb ediyordu:
“Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Üzerine dayandığın hurma kütüğü, minber edindiğin zaman Sen’in ayrılığına dayanamayarak inlemeye başlamış, elini onun üzerine koyunca susmuştu. Oysa ki ümmetin Sen’in ayrılığına ağlayıp sızlamaya ondan daha lâyıktır!
Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Rabbin:
مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ
«Kim Rasûlullâh’a itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur…» (en-Nisâ, 80) buyurarak Sana itaati kendisine itaat saymakla, katındaki üstünlüğünü son dereceye ulaştırmıştır!
Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Allâh, Sen’i peygamberlerin sonuncusu olarak gönderdiği hâlde, Sana îman ve yardım etmeleri husûsunda önceki peygamberlerden ahd ü mîsâk almakla366 Sen’in kendi katındaki fazîletini son dereceye ulaştırmıştır!
Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Cehennem halkının, azâb edilirlerken:
يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا
«…Eyvâh! Keşke Allâh’a itaat etseydik, Rasûlullâh’a itaat etseydik!» (el-Ahzâb, 66) diyerek Sana itaatin hasretini çekmeleri, Sen’in Allâh katındaki fazîletini son dereceye ulaştırmıştır!” (Kastallânî, II, 492)
Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefât ettiği gün, çevresinde toplanıp ağlıyorduk. O gece uyumamıştık. Allâh Rasûlü evimizdeydi, O’na bakarak tesellî oluyorduk. Seher vakti kazma seslerini duyunca feryâd ettik. Mesciddeki cemaat de feryâd ü figân etti. Medîne tek bir çığlıkla sarsıldı. Hele Bilâl -radıyallâhu anh-’ın ezân okuyup da; «Eşhedü enne Muhammede’r-Rasûlullâh” diye Rasûlullâh’ın ismini söylerken hıçkırarak ağlaması teessürümüzü iyice artırdı. İnsanlar kabre girmek için hucûm edince içerdekiler kapıyı kapattı. O ne yaman bir musîbetti. Ondan sonra herhangi bir belâya uğradığımızda Rasûlullâh’ın vefâtını hatırlayarak o musîbete ehemmiyet vermezdik.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 256)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ayrılığı sahâbe-i kirâma çok ağır gelmişti. Çünkü O’nu her şeyden ve herkesten daha çok seviyorlardı. Bu sebeple ashâb içinde O’nu görmeyen gözü, O’nu işitmeyen kulağı ve O’nun yaşamadığı bir hayâtı istemeyenler vardı. Peygamber Efendimiz onların bu hâlini şu hadîs-i şerîfleriyle daha önceden bildirmişlerdi:
“Muhammed’in nefsini kudret elinde bulunduran Allâh’a yemin ederim ki, gün gelecek beni göremeyeceksiniz. O zaman sizden birine, beni kendisiyle berâber görmesi, âilesinden ve malından daha sevimli ve makbul olacaktır.” (Müslim, Fedâil, 142; Buhârî, Menâkıb, 25)
Onlar tekrar Allâh Rasûlü ile birlikte olacakları ve Âlemlerin Efendisi’ni yeniden görebilecekleri günlerin beklentisi içinde hayatlarını tamamladılar.
Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettikten sonra ashâb-ı kirâm arasında onun ölümüne en çok üzülen biri varsa şüphesiz o benimdir. Başkaları da üzülmüştü. Hattâ üzüntüden vesveseye kapılanlar oldu. Bir kalenin gölgesinde otururken Ömer -radıyallâhu anh- yanımdan geçmiş ve bana selâm vermiş. Üzüntümden ne onun geçtiğini ne de selâm verdiğini fark ettim. Ömer, Ebû Bekr’in yanına gitmiş ve demiş ki:
“–Osmân’a uğradım, selâm verdim, selâmımı almadı, bundan daha çok şaşılacak bir şey olur mu?”
Bunun üzerine Ebû Bekir’le berâber bana gelip selâm verdiler. Sonra Ebû Bekir dedi ki:
“–Kardeşin Ömer bana gelip, sana selâm verdiğini ve senin onun selâmını almadığını söyledi. Bunun sebebi nedir?”
“–Ben böyle bir şey yapmadım.” deyince, hemen Ömer şöyle dedi:
“–Vallâhi sen bunu yaptın!”
Cevap verdim:
“–Vallâhi ben ne senin geçtiğinin ne de selâm verdiğinin farkındaydım!”
Sözü Ebû Bekir alıp şöyle dedi:
“–Osmân doğru söyledi.” (Ahmed, I, 6)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:
“–Kalk, Efendimiz’in yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi biz de onu ziyâret edelim.” dedi. Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:
“–Niçin ağlıyorsun? Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için Allâh katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi. Onun bu ince düşüncesi, Ebû Bekir ve Ömer -radıyallâhu anhümâ-’yı da duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağlamaya başladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)
Ömer -radıyallâhu anh- bir gece kontrol maksadıyla şehrin sokaklarında dolaşırken bir evde kandil yanmakta olduğunu gördü. Eve yaklaştığında ihtiyar bir kadının hem yün eğirdiğini hem de şu meâlde bir şiir okuduğunu duydu:
“Sâlihlerin selâm ve duâsı Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzerine olsun. Yâ Rasûlallâh! Bütün seçkin kimseler Sana rahmet okusun. Sen geceleri ibâdet eder, seher vakitleri çokça ağlardın. Ama ölüm merhale merhale herkese erişiyor. Âh! Bir bilebilseydim âhiret yurdu beni sevgili (Peygamberi)mle bir araya getirecek mi?”
Ömer -radıyallâhu anh- oturup bir müddet ağladı. Sonra kapıyı çaldı. İhtiyar kadın kim olduğunu sordu:
“–Ömer bin Hattâb” cevâbını verdi.
Kadın:
“–Ömer’in benimle ne işi var, bu saatte burada ne arıyor?” diye endişelenince:
“–Allâh’ını seversen kapıyı aç, korkma!” dedi. Kadın kapıyı açınca, Hazret-i Ömer ona:
“–Biraz önce söylediğin şiiri bir daha oku!” dedi. Kadın da okudu. Son mısraya gelince Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Beni de aranıza katmanı ricâ ediyorum!” dedi. Bunun üzerine kadın son mısrâyı:
“Âh! Bir bilebilseydim âhiret yurdu sevgili (Peygamberi)mle beni ve Ömer’i bir araya getirecek mi? Ey Gaffâr olan Allâh’ım! Ömer’e mağfiret eyle!” diye bağladı. Ömer -radıyallâhu anh- da memnûn olarak geri döndü. (Ali el-Müttakî, XII, 562/35762)
Enes -radıyallâhu anh-:
“Rüyamda Sevgili (Peygamberim)’i görmediğim hiçbir gece yoktur.” der ve ağlardı. (İbn-i Sa’d, VII, 20)
Burada da olduğu gibi ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bahsederken, husûsiyle “habîbî: sevgilim”, “halîlî: dostum” gibi muhabbetlerinin coşkusunu ifâde eden terkipler kullanırlardı.367
Onlar, salât ü selâmda bulunmak sûretiyle O yüce Peygamber’e karşı muhabbet ve bağlılıklarını gösteriyorlardı. Fakat O’nu hatırlamaları sâdece salât ü selâmlara mahsus değildi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yolunu tâkip etmeleri, sünnetine tâbî olmaları ve hadîs-i şerîflerini müzâkere etmeleri de onlara dâimâ Rasûl-i Ekrem’i hatırlatıyordu.
Ebû Zerr -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Vallâhi Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âhirete göçerken bizi öyle bir hâlde bırakmıştı ki, bir kuş gökte kanat çırpsa onun bu hareketi bize Rasûlullâh’ın bir hadîsini hatırlatırdı. Çünkü Âlemlerin Efendisi bize; «Cennete yaklaştıran, cehennemden de uzaklaştıran ne varsa hepsi size açıklanmıştır.» buyurmuştu.” (Ahmed, V, 153, 162; Heysemî, VIII, 263)
Bütün müslümanların da Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i dünyâdaki herkesten ve her şeyden daha çok sevmeleri, O’nun emir ve yasaklarını kendi arzularına tercih etmeleri ve O’nun bütün söz ve fiillerine tâbî olmaları dînî bir vazîfedir.
a
ÜSVE-İ HASENE
Mahlûkât içinde Allâh’ın esmâ-yı ilâhiyyesinin tamamından nasîb almak şerefi yalnız insana bahşedilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, imtihân-ı ilâhî îcâbı insanı fısk ve takvâ esaslarıyla techîz etmiş; onu hayra da şerre de müsâit bir keyfiyetle muttasıf kılmıştır.
Bu bakımdan dînin gâyesi, bu şekilde zıt tecellîlere mazhar olan insandaki nefsânî menfîlikleri âdeta yok edercesine asgarîye indirmek, buna mukâbil nûrânî vasıfları da zirveye ulaştırmaktır. Ancak bu gâyenin gerçekleşebilmesi için insanın müşahhas bir misâle, yâni “üsve-i hasene” diye tâbir olunan en güzel bir örneğe ihtiyâcı vardır. Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmetlerden biri de onların, insanlar için tâbî olunacak mükemmel bir nümûne-i imtisâl şahsiyet olmaları keyfiyetidir. Allâh Teâlâ buyurur:
وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ
“Biz hiçbir rasûlü, Allâh’ın izniyle itaat edilmekten başka bir gâye ile göndermedik…” (en-Nisâ, 64)
Bu keyfiyet, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de bir zirve teşkîl etmiş ve bunun için Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً
“And olsun ki Rasûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» vardır.” (el-Ahzâb, 21)
Târihte hayâtının tamamı en ince teferruâtına kadar tespit edilebilen tek Peygamber ve tek insan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. O’nun bütün fiil, söz ve duyguları an-be-an kaydedilerek târihe bir şeref levhası hâlinde geçmiştir. Hayâtı, kıyâmete kadar gelecek nesillere örnektir. Kur’ân-ı Kerîm’in Kalem Sûresi’nde O’nun hakkında şöyle buyrulur:
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Şüphesiz Sen yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti ve mübârek şahsiyeti sırf beşerî idrâke sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkîl eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû-, O mübârek varlığı bütün insanlığa bir “üsve-i hasene”, yâni en mükemmel bir örnek olarak armağan etmiştir. Bundan dolayıdır ki, onu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, hayâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunanlar, O’ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp kendi iktidar ve istîdâtları nisbetinde gerçekleştirmeye meyledebilsinler. Bu da O’na duyulan muhabbet ve O’nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dîn liderliği ile örnektir; devlet reisi olarak örnektir; ilâhî muhabbet bağına girenlere örnektir; Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzûu ile örnektir.
Zor zamanlar ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganîmet karşısında cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âilelerine şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere affı ve müsâmahası ile örnektir:
Eğer servet sâhibi zengin bir kişi isen, bütün Arabistan’a hâkim olan, bilumûm Arap ulularını kendisine muhabbetle râm eden O yüce Peygamber’in tevâzû ve cömertliğini tefekkür et!
Eğer zayıf teb’adan biri isen, Mekke’de zâlim ve gâsıp müşriklerin nizam ve idâresi altında yaşayan Peygamber’in hayâtından örnek al!
Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn’de düşmanına galebe çalan cesâret ve teslîmiyet Peygamber’inin hayâtından ibret al!
Allâh göstermesin, eğer mağlûbiyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi’nde şehîd düşen veya yaralanıp yere düşen ashâbı arasında şecaat ve cesâretle dolaşan mütevekkil Peygamber’i hatırla!
Eğer muallim isen, mescidde Suffe Ashâbı’na ince, rakîk ve hassas gönlünün feyizlerini aktararak ilâhî emirleri tâlîm eden Peygamber’i düşün!
Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn’in önünde oturan Peygamber’i tasavvur et!
Eğer öğüt veren bir vâiz ve emîn bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî’nin içinde ashâbına hikmet saçan Peygamber’i dinle! O’nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!
Eğer hakkı tutup kaldırmak, onu müdâfaa ve teblîğ etmek istiyorsan, bu hususta seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke’de her nevî yardımdan mahrum bir hâlde iken zâlimlere hakkı îlân edip onları hidâyete dâvet eden Peygamber’in hayâtına bak!
Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, karşındakinin inâdını kahredip ona üstün geldinse, bâtılı perişan edip hakkı îlân ettinse, Mekke’nin fethi günü mukaddes beldeye gâlip bir kumandan olduğu hâlde, büyük bir tevâzû ile devesi üzerinde secde edercesine iki büklüm giren şükür hâlindeki Peygamber’i gözünün önünde canlandır!
Eğer çiftlik sâhibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadr, Hayber ve Fedek arâzîsine mâlik olduktan sonra onları ıslâh ve en iyi yolda idâre edecek şahısları iş başına getiren Peygamber’den örnek al!
Eğer kimsesiz biri isen, Abdullâh ve Âmine’nin yetimleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm’u, nûrlu Yetîm’i düşün!
Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de çobanlık yapan peygamber namzedi gencin nezih hayâtına dikkat et!
Eğer rûhâniyetli bir yuva kurmak isteyen bir genç isen, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âile hayâtına ve tavsiyelerine dikkat et! Tercîhin takvâ olsun ki, iki cihân saâdetine eresin!
Eğer ticâret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Sûriye’den Busrâ’ya giden kâfilenin en ulusu olan zâtın ahvâlini mülâhaza et!
Eğer kadı ve hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâbe’deki yerine koyma husûsunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!
Ve tekrar gözünü târihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakirle varlık sâhibi zengini huzûrunda müsâvî tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!
Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatîce’nin ve Hazret-i Âişe’nin zevci olan O mübârek zâtın temiz sîretine, derin hissiyâtına ve şefkatine, bütün zevceleri arasında adâletle muâmelesine dikkat et!
Eğer çocuk babası isen, Fâtımatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan bu zâtın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!
Senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, sabah-akşam her vakit ve anda Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun…
O öyle bir mürşiddir ki, O’nun sünnetleri vâsıtasıyla her yanlışı düzeltebilirsin… Çığırından çıkan işlerini yoluna kor, umûrunu ıslâh edersin… O’nun nûru ve rehberliği sâyesinde hayâtın handikaplarından kurtulup gerçek saâdeti bulursun!..
Eğer kendini maddeye râm olmaktan kurtarıp rûhânî bir hayat yaşamak istiyorsan, O Âlemlerin Efendisi’nin yetiştirmiş olduğu Bilâl, Yâsir ve Sevbânları bul! Onlarla berâber ol ve sâdıklaş ki hassâs, ince, rakîk ve zarîf bir gönle sâhip olasın. Unutma ki câhiliye insanları, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in delâletiyle hidâyete kavuşup O’nun etrâfında pervâne oldukları için sâdıklaştılar. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i bile, sâdıkların muhabbet harcından nasîb aldığından ne büyük lutfa nâil olmuştu. Bunun zıddı olarak Hazret-i Lût’un karısı ve Hazret-i Nûh’un oğlu Kenan, fâsık ve zâlimlerle ihtilât etme netîcesinde ilâhî kahra uğramışlardır. Onlar ve onlar gibi olanlar, nefsin girdaplarında boğularak zâlimler topluluğuyla birlikte helâke dûçâr olmuşlardır.
O hâlde ömür takvîmini Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâdık ve sâlih âşıkları olan zikir ehli ile berâber olarak doldurmaya gayret et ki, gâfillerden olmayasın!
Bilesin ki O’nun sîreti; nâdide, zarif ve misk kokulu güllerle tezyîn edilmiş bir gülistân idi.
O’nun müstesnâ rûhî yapısının kemâli gibi vücut yapısının cemâli de eşsizdi. O’nun bu ulvî değeri dolayısıyladır ki, Allâh Teâlâ buyurur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
(1)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
(2)
“Ey îmân edenler! Allâh ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allâh’tan korkun! Şüphesiz Allâh, işiten ve bilendir. Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e de yüksek sesle bağırmayın! Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 1-2)
Bu âyet-i kerîmeler, bütün mü’minleri Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı edebe dâvet etmektedir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de diğer peygamberlere isimleri ile hitâb edildiği hâlde, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e “Yâ Muhammed!” diye bir hitâb vâkî olmayıp O’na “Yâ Nebî, Yâ Rasûl” şeklinde hitâb edilmiştir. Öyle ki Cenâb-ı Hak, bütün mü’minlerin de bu edebe riâyet etmeleri için şöyle buyurur:
لَا تَجْعَلُوا دُعَاء الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاء بَعْضِكُم بَعْضًا
“(Ey mü’minler!) Peygamber’i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!..”(en-Nûr, 63)
Bu âyet-i kerîme, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâdece ismiyle zikredilmesinin, ümmetlik terbiyesine münâsib olmadığını bildirerek, O’nun ismi ile berâber ulvî ve kudsî vasıflarının telaffuz edilmesinin îcâb ettiğini beyân buyurmaktadır. Dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Nebî, Rasûl, Rasûlullâh, Habîbullâh, Fahr-i Âlem, Rasûl-i Ekrem ve benzeri sıfatlarla yâd edilmeli, ayrıca Ahzâb Sûresi’nin 56. âyet-i kerîmesindeki ilâhî fermân mûcibince ism-i şerîfi her zikredildiği yerde O’na salât ü selâm getirilmelidir. Bu, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı bütün ümmete Cenâb-ı Hakk’ın arzu ve emir buyurduğu âdâbdandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)
O, Kur’ân’ı yalnız lafzen öğreten bir muallim değil, aynı zamanda Kur’ân’ı yaşayan canlı bir örnek idi. Câbir -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâh -celle celâlühû- beni güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderdi.” buyurmuşlardır. (Muvatta, Hüsnü’l-Huluk,
1400 küsur seneden beri telif edilen bütün İslâmî eserler, bir kitâbı, yâni Kur’ân-ı Kerîm’i ve bir insanı, yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i îzâh etmek içindir. Cenâb-ı Hak, yalnız O’nun için : لَعَمْرُكَ “Senin ömrüne kasem ederim ki…” (el-Hicr, 72) buyurarak O’nun hayâtı üzerine yemîn etmiştir.
Hakîkat-i Muhammediyye’ye yaklaşabilmek, akıldan ziyâde muhabbet ve aşkla mümkündür. Bütün sırlar, Muhammedî hakîkatle çözülebilir. Bu da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “üsve-i hasene”sinden nasîb alabilmek, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına erebilmek ile mümkündür. İnsan, rûhâniyet-i Muhammediyye’den nasîb almaya başlayınca, bir zerâfetler meşheri ve îcad bedîası hâline gelir ve ilâhî tecellîlerin sırları, nûrları ve hakîkatleri kendisine rekzolunur.
Muhakkak ki Kur’ân’ın sırları Allâh Rasûlü’nün rûhâniyetine bürünen kalbin esrârına göre fâş olur. Zîrâ bizler için yegâne “üsve-i hasene” olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tâbî olma husûsunda Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:
وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
“…Rasûl size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allâh’tan korkun! Çünkü Allâh’ın azâbı şiddetlidir.” (el-Haşr, 7)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ
“Ey îmân edenler! Allâh’a itâat edin ve Peygamber’e itâat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33)
وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَـئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَـئِكَ رَفِيقًا
“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel dost(lar)dır.” (en-Nisâ, 69)
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
(31)
قُلْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِين
(32)
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’a muhabbet ediyorsanız (O’nu seviyorsanız), bana tâbî olunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun. Allâh, Gafûr (ve) Rahîm’dir. (Yine ey Rasûlüm!) De ki: Allâh’a ve Rasûl’e itaat ediniz! Eğer yüz çevirirlerse, muhakkak ki Allâh kafirleri sevmez!” (Âl-i İmrân, 31-32)
وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ
“Kim ki Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat eder ve Allâh’tan korkup O(nun azâbı)ndan korunursa, işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (en-Nûr, 52)
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَـئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler; iyiliği emreder, kötülükten meneder, namazı kılar, zekâtı verir ve Allâh ve Rasûlü’ne itaat ederler. Allâh, işte onlara rahmet ve merhamet edecektir. Şüphesiz Allâh, Azîz(ve) Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 71)
مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا
“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, (Ey Rasûlüm, bil ki) Biz Sen’i onlar üzerine bekçi göndermedik!” (en-Nisâ, 80)
أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ
“Bilmediler mi ki, kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı koymaya kalkarsa, ona içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63)
وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Allâh’a ve Rasûl’e itaat edin! Birbirinizle çekişmeyin! Yoksa korkuya (vehme)kapılırsınız da (güç, kuvvet, devlet ve sâhip olduğunuz nîmetler elinizden) gider. Sabredin; çünkü Allâh sabredenlerle berâberdir.” (el-Enfâl, 46)
Muhakkak ki mü’min Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbeti karşısında ilâhî ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, rûhunu nefsâniyete âit bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nun muhabbet ve örnek şahsiyetinden hisse alma yoluna girmiş olur.
a
O’nun mübârek şahsiyetlerinden hisse alarak, O’nda fânîleşen ümmetin gönül erleri, kıyâmete kadar Allâh Rasûlü’nün muhabbetine ne güzel örnekler sergilemişlerdir. Allâh Rasûlü’nün hakîkatinde hayat bulmuşlardır.
Altmış üç yaşında kendisine mezar gibi bir yer kazdırıp hayâtını ve ibâdetlerini orada idâme ettirerek:
“–Bu yaştan sonra bana toprak üstünde gezmek haramdır.” diyen, büyük aşk ve vecd kahramanı Seyyid Ahmed Yesevî, bu fânîleşme yolunda âbideleşenlerden biridir. Yaşadığı topraklara teberrüken, “Hazret-i Türkistan” denilmiştir.
Veysel Karânî’ye Rasûlullâh’ın Uhud’da bir dişinin kırıldığı haberi gelince, hangisinin kırıldığını bilmediği için bütün dişleri kendisine yabancı olmuştur. Hepsini söktürüp, aynîleşme ve O’nda fânîleşmenin sırrını bozacak o meçhûl dişin sıkletini atarak ferahlamıştır. (Feridüddin Attâr, s. 23)
İmâm-ı Mâlik -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile aynîleşmenin vecdi içinde yaşadı. Medîne-i Münevvere’de hayvan üzerine binmedi. Medîne haremi dâhilinde def-i hâcete çıkmadı. Ravza’da imâm iken hep kısık sesle konuştu. Devrin halîfesi Ebû Câfer Mansûr yüksek sesle konuşunca:
“–Ey halîfe! Bu mekânda sesini kıs! Allâh’ın ihtârı senden çok fazîletli insanlar üzerine indi!..” buyurdu ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَن تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinizle konuştuğunuz gibi Peygamberle yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)
Yine İmâm-ı Mâlik Hazretleri, kendisine zulmeden Medîne vâlisine hakkını helâl etmiş:
“–Mahşerde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in torunu olan bir zâta dâvâcı olmaktan hayâ ederim!..” buyurmuştur.
a
Bezm-i Âlem Vâlide Sultân:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?!
diyerek, rûhun gıdâsının ancak Rasûlullâh muhabbeti olduğunu ne güzel terennüm etmiştir.
Âşık Yûnus da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetle yanışını şöyle dile getirir:
Arayı arayı bulsam izini,
İzinin tozuna sürsem yüzümü,
Hak nasîb eylese görsem yüzünü,
Yâ Muhammed canım arzular Sen’i…
Şâir Nâbî, 1678 yılında, devlet adamları ile berâber hac seferine çıkar. Kâfile Medîne’ye yaklaşırken Nâbî, heyecandan uykusuz hâle gelir. Kâfilede bulunan bir paşanın, ayağını gafleten, Medîne-i Münevvere’ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan müteessir olan Nâbî, na’tini yazmaya başlar.
Sabah namazına yakın kâfile Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken Nâbî, yazdığı na’tin Mescid-i Nebî’nin minârelerinden okunduğunu duyar:
Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!..
(Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makâmı ve beldesi olan bu yerde edebe riâyetsizlikten sakın!..)
Murâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.
(Ey Nâbî, bu dergâha edep kâidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrâfında pervâne olduğu ve bütün peygamberlerin, eşiğini edeble öptüğü mübârek bir makamdır.)
Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, hemen müezzini bulur:
“–Bu na’ti kimden ve nasıl öğrendiniz?..” diye sorar.
Müezzin:
“–Bu gece Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, rüyâmızda bize:
«–Ümmetimden Nâbî isimli bir şâir beni ziyârete geliyor. Bu zât bana karşı son derece aşk ve muhabbetle doludur. Bu aşkı sebebi ile onu Medîne minârelerinden kendi na’ti ile karşılayın!..»buyurdu, biz de bu emr-i Nebevî’yi yerine getirdik.” der.
Nâbî, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Hem ağlar, hem de şunları söyler:
“–Demek ki bana Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- «ümmetim» dedi! Demek ki İki Cihân Güneşi beni ümmetliğe kabul buyurdu!..”
a
Mevlîd nâzımı Süleymân Çelebi:
“Bir aceb nûr kim güneş pervânesi…” mısrâı ile güneşin Allâh Rasûlü’ne pervâne olup etrâfında döndüğünü, yâni cemâdâtın dahî O’na âşık olduğunu ne güzel ifâde eder.
Muhibbî mahlasıyla yazan Kânûnî Sultân Süleyman, Varlık Nûru’na şöyle yalvarır:
Nûr-i âlemsin bugün hem dahî mahbûb-i Hüdâ
Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüdâ…
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:
“Ben Mekke’de Allâh’ın Rasûlü ile dolaşırdım. Birgün, berâberce Mekke dışına çıktık. Önünden geçtiğimiz her taş ve ağaç O’na; «Salât ve selâm Sana olsun ey Allâh’ın Rasûlü!..» diye selâm vermeye başladı.” (Tirmizî, Menâkıb, 6/3626)
Cemâdâttaki bu aşk ve muhabbetin diğer bir tezâhürü de şöyle sergilenmiştir:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sefer esnâsında iken rastladıkları bir bedevîye tevhîdi teblîğ ettiler. Bedevî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu dâveti üzerine O’ndan peygamberliği husûsunda bir delîl istedi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ilerideki bir ağacı işâret buyurup onu yanlarına çağırdılar. Ağaç, derhâl emr-i Peygamberî’ye riâyet ederek toprağı yara yara geldi ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda üç kere kelime-i şehâdeti tekrarladı. Sonra yine emr-i Peygamberî ile yerine döndü. Bu mûcizeyi hayretler içerisinde müşâhede eden bedevî, kavmine dönerken şöyle diyordu:
“–Eğer kavmim bana tâbî olurlarsa onları Sana getiririm, aksi takdirde ben tekrar gelir Sen’inle birlikte olurum.” (Heysemî, VIII, 292)
a
Yalnızca cemâdât değil, hayvânât ve diğer varlıklar da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tanır ve itaat ederlerdi. Bu husûsu, Câbir bin Abdullâh -radıyallâhu anh- şu rivâyetle anlatır:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir seferden dönüyorduk. Medîne’de Neccâroğulları’nın bahçelerine gelince, bahçelerden birinde hiç kimseyi içeri sokmayan, girmeye kalkana saldıran bir deve bulunduğunu öğrendik. Durumu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattıklarında O Âlemlerin Efendisi, bahçeye gitti, içeri girdi ve kimseyi yanına yaklaştırmayan o deveyi yanına çağırdı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sesini duyan deve, dudağını yere temâs ettirecek kadar başını eğerek O’nun yanına geldi ve huzûrunda yere çöktü. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Bana bir yular getirin!» buyurdu.
Getirilen yuları devenin boynuna geçirerek onu sâhibine teslîm etti. Sonra orada bulunanlara şöyle buyurdu:
«–Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yer ve gökte bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilirler.»” (Ahmed, III, 310)
Düşünmeliyiz ki, cemâdât ve hayvânâttaki bu ulvî muhabbet hâline nazaran bizler, acabâ Allâh Rasûlü’ne ne kadar teslîm oluyor, yolunda ne kadar fedâkârlıkta bulunabiliyoruz?!.
Bilhassa şu günlerde O’nun rûhâniyetine ne kadar çok muhtâcız… Şâirin: “Kalk ey âlemlerin efendisi; kıyâmet kopmaktadır!..” diyerek ifâde ettiği çalkantılı bir zaman içindeyiz…368
Salevâtlarımız, yâni O’nunla selâmlaşmamız ve O’na olan muhabbetimiz, bizler için ne büyük bir tesellî menbaıdır…
İnce ruhlu zarîf mü’minler, Rasûlullâh’ın hakîkatine yaklaşabilmek için O’nun rûhâniyeti etrâfında pervâne olup yolunda fânî olmayı, dünyânın en büyük nîmeti sayarak ilâhî lezzetlere gark olmuşlardır.
a
Burada kelimelerin mahdûd imkânlarıyla hulâsa etmeye çalıştığımız bu yüksek yaratılıştaki husûsiyetler, Varlık Nûru’nun idrâkimize damlayan şebnemleridir. Vâsıl-ı ilallâh olabilmenin sırrı, Allâh’ın kitâbına ve Varlık Nûru’nun sünnet-i seniyyesine, yâni yüksek ahlâk ve davranışlarına hulûs-i kalb ile yakınlaşabilmek, Allâh ve Rasûlü’nün sevdiklerine muhabbet, zıtlarına da nefret beslemektir. Her ikisinin arasındaki fark, a’lâ-yı illiyyîn ve esfel-i sâfilîn arasındaki kadar sonsuzdur. Allâh Rasûlü’nün hissiyâtından istifâde edebilmenin temel sâikı, O’na muhabbet ve O’nun zıddına nefrettir.
Târih boyunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üsve-i hasenesinden nasîb alan mübârek mü’minler, îmâna âit tekâmül çıkışlarını zirveleştirmişler, fıtrattaki kudsî neş’eleri olgunlaştırarak insanlığa ulvî meş’aleler olmuşlardır.
İşte âciz bir müellifin hakîkat-i Muhammediyye husûsunda idrâkine ve onun kullanabildiği kelimelerin mahdûd çerçevesi içine sığabilenler!..
Îtirâf ederiz ki bu nâçiz eserin iki kapağı arasında ve kelâm sûretinde mâlum ve meçhûl muhâtaplarına sunulabilenler, sonsuz bir okyanustan birkaç damlacık mesâbesindedir. Nitekim bu ifâdeler, dipsiz bir sükûtun ihtişamlı kapısı önünde işte tükendiler…
Yâ Rabbî! Kelimelerin mahdûd imkânlarıyla anlatmaya cür’et ettiğimiz bu bahsi bizler için bir rahmet ve bereket vesîlesi kılarak hakîkat-i Muhammediyye’den hisse alabilmeyi nasîb ve ihsân buyur! Bizleri, muhabbetin cevheri ve menbaı olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaat-i uzmâsına nâil eyle!
Âmîn!..
SON SÖZ
İslâm, cihânşümûl bir dünyâ görüşü olması sebebiyle, onda hukuk, ahlâk iktisat gibi beşerî davranışları tanzîm eden bütün ilimlere dâir kâidelerin bulunması tabiîdir. Bu kâidelerin, en basitinden en mükemmeline, en müşahhasından en mücerredine kadar her meseleyi ihtivâ etmesi zarûrîdir. Bu İslâmî prensiplerden bir kısmı, herkesi alâkadar eden basit ve dünyevî meseleler olduğu hâlde, bâzı prensipler de seviyeli idrâkleri bile acze düşürecek ulvî derinlikler ihtivâ eden hakîkatlerdir. İşte böyle meseleleri -hele meçhûl muhâtaplara hitâb etmeyi sağlayan kitap hâlinde- ele alıp incelemekteki güçlüğü îzâha gerek yoktur.
Bu iş, bir bakıma yamaçlara tırmanmak ve yokuşlarda susamayı göze almak demektir. Muhakkak ki bu girift ve mücerred gerçekleri, akıl, ilim ve lisânın imkânları muvâcehesinde ortaya koymaya çalışmak, pek çok insanın vazgeçemediği bir meşgale olmuşsa da bunda kâmil mânâsıyla bir muvaffakıyyet elde etmek mümkün değildir.
Diğer taraftan, bu meseleler beşer tâkatini aşsa da, tamâmı elde edilemeyen şeyin tamâmen terk edilmeyeceği, yâni elde edilenden vazgeçmek îcâb etmeyeceği de İslâmî bir kâidedir. Muhterem okuyucularımızın, bizi de buna riâyet etmiş telâkkî ederek îzah ve idrâkteki noksanlıklarımızı mâzûr görmelerini bekleriz.
Ayrıca ifâde edelim ki, beşerî idrâk ve muhâkeme bu âlemden aldığımız intibâlarla cereyân eder. Bu îtibarla mutlak mânâda müşâhedesi imkânsız olan mücerred hakîkatler için yanılmamak veya onları fire vermeden îzâh edebilmek nasıl mümkün değilse, yaratılış hârikası olan Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakîkati ve esmâ-yı ilâhiyyenin kâmil tecellîsi olan Kur’ân cevherinin beşer tâkati ile kâmilen kavranması ve îzâh edilmesi de mümkün değildir. Nitekim cennet, cehennem ve emsâli tasvirler, aslı ancak Hak Teâlâ’nın ilminde olan bir keyfiyetin bizim idrâkimize göre ifâde olunmasından ibârettir. Dînin bütün metafizik hakîkatleri husûsunda akıl ve kalb-i selîm ile yapılan değerlendirmeler, doğrudur, lâkin eksiktir. Doğrudur; bu âlemden alınan intibâlara göre îzâhı ve idrâki ancak bu kadardır. Eksiktir; çünkü bu âlemde müşâhede edilen benzer keyfiyetlerle onları mukâyese zemîninde kullanarak kavrayabildiğimizi sandığımız keyfiyetlerin arasındaki fark, sonsuz kere sonsuzdur. Bu gibi gerçekler için, başka idrâk, iz’ân ve imkân ile müsâit vâsıtalara ihtiyaç vardır. Meselâ “ru’yetullâh”… Acabâ âhirette mü’minler için vâkî olacak bu keyfiyetin, “ru’yet” kelimesi içinde ifâdesi noksan değil midir? Çâresiz eksiktir, lâkin îzâhı için bir zarûrettir.
Bunun için insanların, hakîkat bir okyanus gibi geniş diye ona daldırdıkları kabın istiâbından fazla bir şey alabilmeleri mümkün değildir! Bir bardağa bir deryâyı sığdırmanın mümkün olmadığı gibi… Lisan da bir kap, beyin de bir kap, görmek husûsunda göz de bir kap vs… Hep acziyet!
Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede beşer idrâki ile kavranması mümkün olmayan azametini şöyle tasvîr etmektedir:
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
“De ki: Rabbimin sözleri için deryâ mürekkeb olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahî, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” (el-Kehf, 109)
Düşünmek lâzımdır ki; sonsuz kere sonsuz ilâhî saltanat ve azamet karşısında beşerin kabının hacmi ne kadardır?
Öte yandan idrâk ve îzahların za’fiyetlerinin hatırı için hakîkat tahdîde uğrayacak değil ya!..
Diğer taraftan her kelimenin yüklendiği mânâ onu ifâde edenin idrâki kadar bir muhtevâ nakledebilir. Hâlbuki bâzı mefhûmların içi sonsuz derinliktedir. Meselâ Allâh, kâinât, rûh gibi… Bunları söz ve yazılarda kullananlar idrâklerindeki kadar derine inebilirler. Okuyucuların telâkkîsini de buna kıyâs etmek gerekmektedir.
Böyle içi hayal ötesi bir derinliğe sâhip olan mefhumlardan bir kısmı da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek isimleridir. O isimlerin muhtevâlarını nakildeki aczimizin ve değerli okuyucularımızın naklettiklerimizi telâkkîdeki kifâyetsizliklerinin bağışlanıp affedilmesini Rabbimizin rahmetinden hem ummakta ve hem de niyâz etmekteyiz.
Bu durumda hakîkati istiâb husûsunda en geniş imkâna sâhip olan sükûta avdet ederek sözü burada noktalamak mecbûriyetindeyiz…
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine bürünmekten başka çâremiz yoktur! Bütün çâresizlerin yegâne çâresi Allâh Teâlâ’dır.
Acziyet okyanusunda “imdâd yâ Rabbî!..”
Dahîlek yâ Rasûlallâh!..
DİPNOTLAR
1. İbn-i Asâkir, III, 334-335; Semhûdî, I, 188-189.
2. Ahmed, V, 340.
3. İbn-i Asâkir, III, 335; Aynî, IV, 176.
4. Müslim, Eşribe, 171; İbn-i Hişâm, II, 116.
5. Müslim, Eşribe, 170-171; İbn-i Hişâm, II, 116.
6. Bkz. İbn-i Sa’d, III, 484-485.
7. İbn-i Seyyidinnâs, I, 321; İbn-i Habîb, s. 70; İbn-i Abdilber, ed-Dürer, s. 90.
8. Buhârî, Cenâiz, 3; Menâkıbu’l-Ensâr, 46.
9. Buhârî, Edeb, 67.
10. İbn-i Hişâm, II, 124-125.
11. İbn-i Sa’d, III, 233, 234.
12. Buhârî, Edeb, 67.
13. İbn-i Abdilber, II, 567.
14. Hâkim, III, 435/5657.
15. Buhârî, Kefâle 2, Edeb 67.
16. Bkz. el-Enfâl, 72-75; Buhârî, Ferâîz, 16.
17. Bkz. el-Haşr, 9.
18. Ayrıca bkz. 1. cild, s. 332
19. Bkz. en-Nisâ, 97.
20. Cuhfe, o zamanlar yahûdî veya müşriklerin bulunduğu bir bölge idi. Ahâlîsi müslümanlar aleyhine ehl-i küfre yardım ediyor, fitne ve fesat çıkarıyordu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Allâh’a bu şekilde duâ ederek onların vebâ ile meşgûl olup kâfirlere yardım etmeye ve fitne-fesat çıkarmaya fırsat bulamamalarını dilemiştir. (Aynî, X, 251)
21. Cerîr bin Abdullâh -radıyallâhu anh- Yemen’deki Becîle kabîlesinin reisiydi. Hicretin 10. senesi Ramazan ayında, yâni Peygamber Efendimiz’in vefâtından üç ay kadar önce, 150 kişilik bir heyetle Medîne’ye gelerek müslüman olmuştu. Peygamber Efendimiz’i çok severdi. Allâh Rasûlü de onu sever ve kendisini her gördüğünde tebessüm ederdi.
22. Zülhuleyfe yakınlarındaki Ayr (veya Âir) Dağı ile Uhud Dağı’nın kuzeyindeki küçük Sevr tepesi arasındaki bölge. Buradaki Sevr Tepesi, Mekke’deki Sevr Dağı ile karıştırılmamalıdır.
23. Musallâ: Bir belde halkının cuma, bayram ve cenâze namazlarını bir arada kılmaları için tahsis edilen geniş mekâna verilen isimdir. İlk zamanlar, umûmiyetle şehirlerin dışında toplu namazlar için musallâlar hazırlanır ve bayram, cuma gibi toplu namazlar bugünkü gibi muhtelif câmilerde değil de, sâdece namazgâh denilen bu musallâlarda kılınırdı. Böylece bütün şehir halkının her hafta bir araya gelmesi temin edilmiş olurdu.
24. el-En’âm, 136-152; el-A’râf, 32-33, 169; Yûnus, 59-60; en-Nahl, 95, 115-116. Bkz. Draz, en-Nebeü’l-Azîm, s. 193.
25. Bkz. Buhârî, Büyû’, 70-72; Müslim, Büyû’, 29.
26. Müslim, Mesâcid, 9.
27. İbn-i Sa’d, I, 239.
28. Fahr-i Kâinât Efendimiz bu davranışı ile idâre mevkiinde bulunan şahısların mes’ûliyetini ne güzel ortaya koymuştur: Her işte önde olmak ve yapılacak iş ne olursa olsun küçük görmemek, kibre kapılmamak… Allâh Rasûlü’nün üsve-i hasenesinden istifâde eden Sultân I. Ahmed Han Hazretleri de, kendi adıyla anılan bir san’at hârikası ve şâheser olan câminin inşaatında, elinde kazma-kürek ile bir işçi gibi çalışmıştı. Vefâtından sonra Gevher Nesîbe Hâtun rüyâsında onu, cennette çok ihtişamlı bir mekânda görmüş ve merakla sormuş:
“–Baba, hangi amelinle bu güzel mertebeye vâsıl oldun?”
Sultân Ahmed:
“–Kızım, bu câmiyi yaptırırken sırtımda taş taşıdım. Bu makâmı elde etmemin sebebi budur!” demiş.
I. Ahmed Han, bu İslâm ahlâkını sergilediği zaman, Osmanlı Devleti toprak genişliği bakımından en geniş sınırlarda idi. Dünyâ kralları, bu devletin ihtişâmı karşısında eğiliyor ve sadrazamların eliyle tâc giyiyorlardı.
29. Bir zirâ’ 75 cm.’dir.
30. İbn-i Sa’d, I, 239.
31. Diyârbekrî, I, 344.
32. Buhârî, Salât, 62.
33. Diyârbekrî, I, 346.
34. İbn-i Sa’d, I, 240.
35. İbn-i Sa’d, VII, 161; Süheylî, I, 248.
36. İbn-i Sa’d, I, 499.
37. Buhârî, Îtikâf, 1.
38. İbn-i Sa’d, I, 251-252.
39. Bkz. sayfa: 254
40. Ribât: Nefsi itaata bağlamak, hudutlarda nöbet beklemek ve Allâh yolunda cihâd etmek gibi mânâlara gelir. Âyet ve hadîslerde ribât çok medhedilmiş ve onun için büyük mükâfatlar va’dedilmiştir.
41. Abdullâh bin Zeyd bin Âsım el-Ensârî, Uhud Gazvesi’nde Peygamber Efendimiz’i yakından müdâfaa ettiği için O’nun takdîrini kazandı. Bu savaşta sâdece Abdullâh değil, onun bütün âilesi büyük kahramanlıklar gösterdi. Allâh Rasûlü de onların cennette kendisine komşu olmaları için duâ etti. Peygamber Efendimiz zaman zaman Abdullâh bin Zeyd’in evine gelir ve orada abdest alıp namaz kılardı. Abdullâh bin Zeyd el-Ensârî -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e çok meftûn olan sahâbîlerdendi. Efendimiz’in vefât haberini aldığında bu acı haberle sarsılan Hazret-i Abdullâh:
“Allâh’ım! Gözümü al ki, tek sevdiğim Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra, artık kimseyi görmeyeyim.” diye duâ etti ve o anda âmâ oldu. (Kurtubî, V, 271)
Abdullâh -radıyallâhu anh-, Harre Vak’ası diye bilinen savaşta iki oğluyla birlikte şehîd oldu.
42. Müslim, Salât, 12.
43. Suffe, ev ve konaklarda bulunan eyvan, set ve seki türü yüksekçe oturma mekânları için kullanılan bir tâbirdir. Türkçe’de zamanla “sofa” şeklinde kullanılır olmuştur.
44. İbn-i Sa’d, I, 255.
45. Buhârî, Meğâzî 28, Cihâd 9; İbn-i Sa’d, III, 514.
46. Peygamber Efendimiz bu sözüyle az evvel geçen, Kehf Sûresi’nin 28. âyetine telmihte bulunmaktadır. Burada Allâh Teâlâ, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, İslâm’a ilk önce giren fakir ve düşkünlerle birlikte başlarına gelebilecek sıkıntılara sabretmesini ve onlara muâmelesinde oldukça hassas davranmasını emretmiştir.
47. Hazret-i Zeyneb ise henüz müslüman olmayan kocası Ebu’l-Âs bin Rebî müsâade etmediği için bir müddet daha Mekke’de kaldı.
48. Hevdec: Kadınların binmesi için deve üzerine yapılan küçük mahfel.
49. Ukıyye: Eski bir gümüş para birimi. 1 ukıyye yaklaşık 128 gram’a tekâbül eder. Ukıyye aynı zamanda ağırlık ölçüsü olarak da kullanılmaktadır.
50. İbn-i Sa’d, VIII, 58, 62-63.
51. Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh-, İkinci Akabe Bey’ati’nde müslüman oldu. Orada seçilen 12 temsilciden biri idi. Çok zengin ve cömert bir kimseydi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hâlid bin Zeyd’in evinde yedi ay misâfir olduğunda, Hazret-i Sa’d her gün yemek gönderirdi. Kale şeklinde bir evi vardı. Orada ikâmet eder ve hergün burada büyük ziyâfetler verirdi. Herkes oraya gidip yer içerdi. Ashâb-ı Suffe’yi hergün doyururdu. Pek çok savaşta Hazrec kabîlesinin sancağını taşıdı. Zû Kared Gazvesi’nde, orduya erzak olarak on deve yükü hurma verdi. Onun bu hizmeti üzerine Peygamberimiz:
“Allâh’ım! Sa’d’a ve Sa’d âilesine rahmet eyle!” diyerek duâ etti. Benî Kurayza Gazâsı’nda da bütün orduya yiyecek verdi. Vefât edinceye kadar canıyla ve malıyla devamlı hizmette ve cihadda bulundu. Medîne civârında pek çok arâzîsi, bağı ve bahçesi vardı. Evi, Medîne’nin kenar mahallesinde idi. Mescid-i Nebî’ye uzak olduğu için, orada bir mescid yaptırmıştı. Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden sonra Şam taraflarında Havran’a gitti. 635 senesinde orada vefât etti. Gûta kasabasında defnedildi.
52. Ahmed, VI, 211.
53. Bkz. Draz, en-Nebeü’l-Azîm, s. 178.
54. Buhârî, Menâkıb, 16; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 156-157.
55. Buhârî, Tefsîr, 3/15.
56. Nesâî, Hac, 4.
57. Ahmed, III, 456.
58. Bu hususla ilgili âyetler için bkz. en-Nisâ, 95; el-Enfâl, 72; et-Tevbe, 20, 41, 44, 81, 88. Hadîs-i şerîfler için bkz. Buhârî, Mezâlim, 33; Müslim, Îman, 226; Ebû Dâvûd, Sünnet, 28-29.
59. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, 29’u gazve ve 91’i seriyye olmak üzere düzenlediği toplam 120 askerî harekâtta öyle bir merhamet siyâseti izlemiştir ki, bütün Arap Yarımadası’nı idâresi altına aldığı hâlde, müslüman ordusunda da düşman ordularında da fazla kan dökülmesine meydan vermemiştir. Allâh Rasûlü’nün 11 sene zarfında çeşitli sebeplerle gerçekleştirdiği büyüklü küçüklü 120 askerî faâliyette -sahih rivâyetlere göre- müslümanlardan yaklaşık 340 küsur şehîd verilmiştir. Düşman kayıpları ise yaklaşık 800 küsur kişidir. Yâni irili ufaklı 120 savaşta ölenlerin sayısı toplamda sâdece 1200 kişi kadardır. Peygamber Efendimiz’in bizzat katıldığı gazveleri esas alacak olursak, yapılan 29 gazvenin 16 tanesinde fiilî olarak hiçbir çatışma çıkmamış, fakat hedef gerçekleştirilmiştir. 13 gazvede ise fiilî çatışma meydana gelmiş ve müslümanlardan yaklaşık 140 kişi şehîd olmuş, düşmandan ise yaklaşık 335 kişi öldürülmüştür.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, birçok yeri cephe açılmasına mahal vermeden, firâset ve basîret dolu bir ilm-i siyâset tâkib ederek kendine bağlamaya muvaffak olmuştur. Yine birçok yeri de halkın hidâyete ermesi sûretiyle teslim almış ve bunu daha üstün addederek silâh kullanmaktan mümkün olduğunca kaçınmıştır. Bâzen siyâset ve diplomasiyi kuvvetli bir istihbâratla birleştirerek, düşmanı savaşmaktan vazgeçirmeye muvaffak olmuş ve böylece, dökülen kanın asgarî seviyede kalmasını temin etmiştir. Savaşın müsbet sonuçlanması için, ordu kumandanlarının gönderilen bölgeden olması veya düşman kabîleye mensûb olması bilhassa tercih edilmiştir. Ayrıca Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- askerlerine sözlerinde durmalarını, aşırıya gitmemelerini, ahitleri bozup zulmetmemelerini, boş yere insanları öldürmemelerini, özellikle kölelere, çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve manastırlara çekilmiş münzevîlere dokunmamalarını, hurmalıklara zarar vermemelerini, ağaçları kesmemelerini ve binâları yıkmamalarını da tembih etmiştir. (Bkz. Elşad Mahmudov, Sebep ve Sonuçları İtibâriyle Hazret-i Peygamber’in Savaşları, 2005, M.Ü.S.B.E. Basılmamış Doktora Tezi.)
60. Buhârî, Ezân, 6; Müslim, Salât, 9.
61. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ilk günlerde Kureyş müşriklerinin düşmanlıklarına son vermek için onlara yönelik iktisâdî ve siyâsî ambargo uyguladı. Bu amaçla civar kabîlelerle diplomatik ilişkiler kurdu, çeşitli antlaşmalar yaptı ve Mekke ticâretinin ve ekonomisinin can damarını teşkil eden müşrik Kureyş kervanlarını tâkip etmek üzere birtakım gazve ve seriyyeler düzenledi.
Muhammed Hamîdullah bu hususta şöyle der:
Kureyşliler’e âit kervanlara yapılan hücumların basit bir çapulculuk olarak mülâhaza edilmemesi îcâb eder. Çünkü ne Kureyşliler mâsum ve ne de hücûm edenler sırf bu iş için teşkil edilmiş bir çete idiler. İki şehir devleti arasında, bütün hükümleriyle bir harp hâli ortaya çıkmış bulunuyordu. Bir harp durumu ise, muhârip tarafların birbirlerine gerek can, gerek mal ve gerekse düşmanın diğer menfaatlerine karşı zarar verme hakkını verir. Dolayısıyla iki topluluk arasında “harp hukûku” yürürlüğe girmişti. Bu duruma göre bu çeşit askerî seferler, basit mânâda bir kervan durdurma ve yağmalama hareketi olmaktan tamâmen uzak bulunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gerekli olan bir diğer husus da, bu maksatla yapılmış bütün askerî seferlerde (seriyyelerde) müslümanların sâdece ve sâdece Mekkeliler’e âit kervanlara hücûm etmiş olmalarıdır. Bu çeşit hücumlardan, gayr-i müslim olmalarına rağmen ülkenin diğer halk topluluklarının tamâmı selâmet içinde kalmışlardı. (Bkz. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 219; Hz. Peygamberin Savaşları, s. 56)
62. Buhârî, Meğâzî, 2; Ebû Dâvûd, Harâc, 22-23/3004.
63. Sîfü’l-Bahr: Îys nâhiyesinde olup Cüheynelilerin arâzisindendir. Deniz sâhilinde bir mevkî olduğundan bu adı almıştır.
64. Vâkıdî, I, 9-10; İbn-i Sa’d, II, 6.
65. Râbığ: Hacıların Mekke’ye giderken geçtikleri, Ebvâ ile Cuhfe arasında bulunan bir vâdi olup Cuhfe’ye 3 mil mesâfededir.
66. İbn-i Hişâm, II, 224-225; Vâkıdî, I, 10; İbn-i Sa’d, II, 7.
67. Harrâr: Hicaz’da Cuhfe yakınında bir suyun ismidir. Cuhfe’den Mekke’ye gelirken Mahacca’nın solunda ve Gadîr-i Hum’un yakınındadır.
68. İbn-i Hişâm, II, 238; Vâkıdî, I, 11; İbn-i Sa’d, II, 7.
69. Ebvâ: Furu’ ile Cuhfe arasında bir köy olup Medîne’ye 23 mil kadardır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in annesi Hazret-i Âmine’nin kabri buradadır. Veddân ise Medîne ile Mekke arasında olup Ebvâ’ya 8 mil uzaklıkta ve Cuhfe yakınında Damrâ, Gıfâr ve Kinânelilere âit arâziye dâhildir.
70. İbn-i Hişâm, II, 223-224; Vâkıdî, I, 12; İbn-i Sa’d, II, 8.
71. Buvât: Cüheynelilerin dağlarından bir dağ olup Medîne’ye uzaklığı 36 mil kadardır.
72. Vâkıdî, I, 12; İbn-i Sa’d, II, 8-9.
73. Sefevân: Bedir nahiyesinde bir vâdinin adıdır.
74. İbn-i Hişâm, II, 238; İbn-i Sa’d, II, 9; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 468.
75. İbn-i Sa’d, II, 9-10.
76. İbn-i Hişâm, II, 241.
77. Buhârî, Cihâd, 181.
78. İbn-i Sa’d, I, 241-242.
79. Buhârî, Îman 30, Salât 31; Müslim, Mesâcid 11.
80. Tirmizî, Tefsîr, 2/2964.
81. Bkz. el-Bakara, 148-149.
82. Bkz. Elmalılı, I, 537.
83. İbn-i Sa’d, I, 248.
84. Sâ’: 1040 dirhem ağırlığındaki buğday veya arpayı alabilen bir hacim ölçeğidir. 1 sâ’, şer’î dirheme göre yaklaşık 2,917 kg; örfî dirheme göre ise 3,333 kg. ağırlığa denktir.
85. Buhârî, Zekât, 70-78; Müslim, Zekât, 13.
86. İbn-i Mâce, Zekât, 21.
87. İbn-i Sa’d, I, 248-249.
88. Ebû Dâvûd, Edâhî, 3-4/2792; İbn-i Sa’d, I, 249.
89. Muvatta, Hac, 205.
90. Bkz. Tevbe, 60.
91. Buhârî, Zekât, 38; Ahmed, II, 14.
92. Buhârî, Îtikâf, 1, 17; Müslim, Îtikâf, 5.
93. İbn-i Hişâm, II, 244; Vâkıdî, I, 27-28.
94. Vâkıdî, I, 31-39; Buhârî, Menâkıb, 25; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 294-295.
95. Vâkıdî, I, 23-24; İbn-i Hişâm, II, 250-251; İbn-i Sa’d, II, 12.
96. İbn-i Hişâm, II, 251.
97. İbn-i Hişâm, II, 57.
98. İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Mikdâd bin Esved’in öyle kat’î bir söz söylediğine şâhid oldum ki, o sözün sâhibi olmak, bana (sevap bakımından) ona denk olabilecek bütün kıymetli sözlerden daha sevimlidir…” (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4)
99. Enfâl Sûresi’nin 7. âyetinde va’dedilen iki tâifeden biri Kureyş’in bizzat kendisi, yâni onların mağlûb edilip esir alınması, diğeri de Kureyş’in Şam’dan gelen büyük kervanıdır.
100. İbn-i Hişâm, II, 259.
101. Bedir sâkinlerinin anlattığına göre Bedir’de bulunan diğer kum tepeleri beş on senede bir rüzgârla yer değiştirmesine rağmen, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in karagâh kurduğu kum tepesi sâbit kalmakta, yeri değişmemektedir.
102. İslâm’dan evvel câhiliye Arapları, Allâh’ın varlığını kabûl ediyorlardı. Ancak onlar, Allâh’ın yanında başka ilâhlara da taptıklarından, tevhîd inancından sapmış, şirke düşmüşlerdi. Bu yüzden, bu misâlde olduğu gibi Allâh’ın adını zikredip, O’nun ulûhiyetini belirten ifâdeler kullanırlardı. Onların şirke düşmelerinin sebebi, Allâh’a yaklaşmak, Allâh katında şefaatçi edinmek veya izzet ve şeref elde etmek gibi gâyelerle ifrata sürüklenerek putlara tapmalarıydı. (Bkz. el-Ankebût, 61; ez-Zümer, 3)
103. Taberî, Tefsîr, IX, 256-261.
104. Berâ -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
“Biz, Muhammed -aleyhisselâm-’ın ashâbı, aramızda Ashâb-ı Bedr’in sayısının Tâlût’la berâber nehri geçen mü’min askerlerin sayısı kadar, yâni üç yüz on üç kişi olduğunu konuşurduk.” (Buhârî, Meğâzî, 6; Tirmizî, Siyer, 38/1598)
105. Buhârî, Meğâzî, 4, 6; Müslim, Cihâd, 58.
106. İbn-i Hişâm, II, 267.
107. İbn-i Esir, Üsdü’l-Gâbe, IV, 97.
108. Recez: Arap arûzunda bir bahr’in adıdır. Bu isim “titreme” mânâsına gelmektedir ve bu bahir, iki çift tef’ileye kadar indirilebildiği ve bundan dolayı bir raczâ’ya, yâni “kalkarken zayıflıktan titreyen bir dişi deve”ye benzediği için bu ad verilmiştir. Ya da “recez: gürleme” eski zamanlarda bu veznin tercihan kullanıldığı savaş türkülerinin gürleyerek söylenmesi mânâsında olmalıdır. (Cehande, A.-Çetin, N. (ikmal), M.E.B İA, “recez” mad., IX, 657)
Kendisinde sür’atle yavaşlılık hâlinin vurgulu ve ritmik bir şekilde buluşması nedeniyle, pek çok enstrüman ile de kullanılmaya elverişli olan, bu sebeple mânânın zihinde yoğunlaşmasına imkân veren, hem hüzün hem de sevinç hâllerinin dile getirilmesi için müsâit olan recez bahrinin 15 kadar çeşidi bulunduğu ifâde edilir. (Tâhiru’l -Mevlevî, Edebiyat Lügatı, s. 120, “recez” mad.)
109. İbn-i Hişâm, II, 289.
110. Bkz. en-Nisâ, 36.
111. Burada esirlik ve kölelik meseleleri birlikte tahlîl edilmektedir. Zirâ köleliğin kaynağı esirliktir. Harpte esir alınan insanlar köle edinilir.
112. Zıhâr, bir kimsenin, hanımına: “Sen bana anamın sırtı gibisin!” diyerek, onu kendisine haram kılmasıdır. İslâm bu câhiliye âdetini yasaklayarak böyle yapanların keffâret ödemelerini emretmiştir.
113. Buhârî, Tefsîr, 3/15; Vâkıdî, I, 121.
114. Ahmed, I, 178; V, 323-324; Ebû Dâvûd, Cihâd, 144-145/2737-2744.
115. Buhârî, Ferâiz 3, Humus 1, Nafakât 3; Müslim, Cihâd 49.
116. Sütre: Perde, örtü, perdelenecek şey demektir. Namaz kılan kimsenin önüne konulan ve bu esnâda önünden geçenlerin namaza zarar vermelerine mânî olan şey.
117. Müslim, Cihâd, 123, 132; Buhârî, Meğâzî, 138.
118. Müsle: Öldürülen kimsenin burnunu, kulağını ve sâir uzuvlarını kesip gözlerini oymaktır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanlara ve hattâ hayvanlara bile müsle yapılmasını kat’î bir sûrette nehyetmiştir. (Buhârî, Mezâlim 30, Zebâih 25; Ebû Dâvûd, Cihâd 110)
119. Bkz. Buhârî, Mezâlim, 33; Müslim, Îman, 226; Ebû Dâvûd, Sünnet, 28-29; Tirmizî, Diyât, 21.
120. İbn-i Hişâm, II, 297-299; İbn-i Abdilber, IV, 1854; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 362-363.
121. Bkz. Ebû Dâvûd, Harac, 21-22/3001.
122. İbn-i Hişâm, II, 426-429; Vâkıdî, I, 176-180; İbn-i Sa’d, II, 28-30.
123. İbn-i Hişâm, II, 422-423; Vâkıdî, I, 181-182; İbn-i Sa’d, II, 30.
124. İbn-i Sa’d, VIII, 19.
125. İbn-i Sa’d, VIII, 19.
126. Nesâî, Nikâh, 81.
127. Bu, çekirdeği çıkarılmış hurma, saf yağ ve süzülmüş yoğurdun karıştırılmasıyla yapılan bir yemek idi. Bâzen içine sevîk (kavrulmuş un) da katılırdı.
128. Kâsânî, IV, 24.
129. Ahmed, VI, 323.
130. Heysemî, IX, 348.
131. Heysemî, IX, 173.
132. Mehmet Z. Pakalın, II, 647.
133. Uhud, Medîne’nin kuzeyinde olup uzaklığı bir mil civârındadır.
134. Vâkıdî, I, 199-203.
135. İbn-i Sa’d, II, 37.
136. Bu, Efendimiz’in gördüğü bir rüyâ sebebiyle idi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha sonra şöyle buyurmuştur:
“…Rüyamda kendimi bir kılıcı sallıyor gördüm, kılıcın başı kopmuştu. Bu, Uhud Savaşı’nda mü’minlerin mâruz kaldıkları musîbete delâlet ediyormuş. Sonra kılıcımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hâl aldı. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın fetih lutfuna ve müslümanların bir araya gelmeleri nevinden ihsân ettiği nîmetlerine delâlet etti. Aynı rüyâda sığırlar ve Allâh’ın (verdiği başka bir) hayrı gördüm. Sığırlar Uhud gününde mü’minlerden bir cemaate çıktı, (onlar şehîd edildiler. Gördüğüm) hayır da Allâh’ın Bedir’den sonra nasîb ettiği fetihlerin hayrı ve bize Rabbimizin lutfettiği (Bedr-i Mev’id) sıdkının sevâbı olarak çıktı.” (Buhârî, Tâbir, 39, 44; Menâkıb, 25; Müslim, Rüyâ, 20)
137. İbn-i Hişâm, III, 6-7.
138. İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 195; Diyârbekrî, I, 433.
139. İbn-i Sa’d, III, 217.
140. Hâkim, III, 334/5281; Heysemî, VI, 113; İbn-i Sa’d, III, 453.
141. Utbe bin Ebî Vakkâs hâininin neslinden gelen çocuklarının kâffesi (hepsi) ilâhî bir ibret olarak ön dişleri gedik ve kırık olarak doğmuşlardır. (Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Uhud Gazvesi, s. 26)
142. Vâkıdî, I, 245.
143. Buhârî, Meğâzî, 18, 20; Vâkıdî, I, 295-296.
144. İbn-i Hişâm, III, 45.
145. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28.
146. Kastallânî, II, 104.
147. Kurtubî, V, 271.
148. Müslim, Salât, 226; Ahmed, III, 500.
149. Ahmed, I, 8; İbn-i Mâce, Cenâiz, 4.
150. Buhârî, Edeb, 96.
151. Vâkıdî, I, 334-335.
152. Vâkıdî, I, 334-335.
153. İbn-i Hişâm, III, 53.
154. İbn-i Hişâm, III, 52-56; Vâkıdî, I, 334-340.
155. Ahmed, III, 352, 375.
156. Mecelle, md. 1685.
157. Hubeyb duâ ederken oradaki herkes korkmuş, duânın tesirinden korunmak için sağa sola kaçışıp gizlenmeye çalışmış, sağ kalmayacaklarını sanmışlardır. Bir aydan fazla bir süre Kureyş meclislerinde Hubeyb’in bedduasından başka bir söz konuşulmamıştır. Saîd bin Âmir’e, zaman zaman baygınlık gelirdi. Ömer -radıyallâhu anh-, halifeliği esnâsında onun bu hâlini işitip bir hastalığı olup olmadığını sorduğunda Saîd:
“–Ey mü’minlerin emîri! Bende bir hastalık yoktur. Fakat ben Hubeyb’in öldürüldüğü esnâda orada idim, onun bedduasını dinlemiştim. Vallâhi bunu ne zaman bir mecliste hatırlasam, muhakkak üzerime baygınlık gelir!” dedi. (Vâkıdî, I, 359-360)
158. İbn-i Hişâm, III, 184; Heysemî, VI, 125-130.
159. Buhârî, Cihâd, 9.
160. Buhârî, Meğâzî 28, Cihâd 9; Müslim, Mesâcid, 297.
161. Buhârî, Meğâzî, 14.
162. Buhârî, Tefsîr, 59/2; İbn-i Hişâm, III, 192.
163. Buhârî, Meğâzî, 14; Müslim, Cihâd, 62.
164. İbn-i Hişâm, III, 191-194; Vâkıdî, I, 363-380.
165. Bu gazvenin Hendek’ten veya Hayber’den sonra olduğu da rivâyet edilmektedir. Ancak biz siyer âlimlerinin ekseriyetinin kabûlüne tâbî olarak burada zikrettik.
166. Korku Namazı, düşman saldırısı gibi ciddî bir tehlike ânında cemaatin iki gruba ayrılarak, imâmın arkasında farz bir namazı nöbetleşe kılmalarıdır. İki rekâtlı bir namazın ilk rekâtını, dört rekâtlı bir namazın ise ilk iki rekâtını imamla birlikte kılan birinci grup, ikinci secdeden veya ilk oturuştan sonra cemaatten ayrılıp görev başına gider. İkinci grup gelerek imamla birlikte kalan rekâtları tamamlar ve göreve döner. İmam kendi başına selâm verir. Daha sonra da birinci grup “lâhik” hükmünde olduğu için kıraatsiz, ikinci grup ise “mesbûk” durumunda bulunduğundan kıraatli olarak nöbetleşe namazlarını tamamlar. Böylece hem cemaatle namaz îfâ edilmiş hem de görev aksatılmamış olur. (Komisyon, Diyânet İlmihâli, I, 334; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihâli, s. 377-378)
167. İbn-i Hişâm, III, 214-221; İbn-i Sa’d, II, 61.
168. Buhârî, Vudû, 32; Menâkıb, 25; Müslim, Fedâil, 5.
169. İbn-i Hişâm, III, 221; İbn-i Sa’d, II, 59; Vâkıdî, I, 384-389.
170. Bkz. Buhârî, Tefsîr, 3/13.
171. 1 ukıyye yaklaşık 128 gram’a tekâbül eden bir ağırlık ölçüsüdür.
172. Bkz. Ahmed, V, 443-444; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 419; İbn-i Abdilber, II, 634-638.
173. Bkz. Buhârî, Libâs, 61.
174. Bkz. Ebû Dâvûd, Libâs, 28/4098.
175. Bkz. Vâkıdî, I, 407.
176. Bkz. İbn-i Hişâm, III, 340.
177. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çıktıkları her gazveye mübârek zevcelerinden birini kur’a ile götürürlerdi. Müreysî Gazvesi’nde de kur’a Hazret-i Âişe vâlidemize çıkmış, berâberlerinde onu götürmüşlerdi.
178. Ahmed, VI, 35.
179. Bkz. Yûsuf, 26-29.
180. Bkz. el-Ahzâb, 69.
181. Bkz. Meryem, 29-33.
182. Bkz. İbn-i Hişâm, III, 335-336.
183. Bkz. Vâhidî, s. 160.
184. Bkz. Vâkıdî, II, 444; İbn-i Sa’d, II, 66.
185. İbn-i Hişâm, III, 231; Vâkıdî, II, 445.
186. Taberî, Târîh, II, 568; Diyârbekrî, I, 482.
187. Buhârî, Meğâzî, 29.
188. Hendek harbinde muhtelif kabîleler müslümanlara karşı bir araya geldikleri için bu savaşa Ahzâb ismi de verilmiştir.
189. Buhârî, Meğâzî, 29.
190. Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84.
191. Bkz. Buhârî, Et’ime, 6; Müslim, Eşribe, 142.
192. İbn-i Hişâm, III, 235.
193. Vâkıdî, II, 453.
194. Abdurrezzâk, V, 368.
195. İbn-i Sa’d, II, 67.
196. Bu hâdise, vaktinde kılınamayan namazların kazâ edilebilmesinin delîli oldu.
197. Vâkıdî, II, 463-464.
198. Tirmizî, Siyer, 29/1582; Ahmed, III, 350.
199. Buhârî, Meğâzî, 30.
200. Bkz. Taberî, Tefsîr, II, 464.
201. Bkz. İbn-i Sa’d, II, 71.
202. Bkz. İbn-i Hişâm, III, 251.
203. Bkz. Vâkıdî, II, 499.
204. Bkz. Abdürrezzâk, V, 216, 370.
205. İbn-i Hişâm, III, 254.
206. İbn-i Hişâm, III, 256.
207. Tevrât’ın hükmüne göre bu şekilde hareket edenlerin cezâsı, eli silâh tutan erkeklerin öldürülmesi, mallarına el konulması ve kadınlarla çocukların esir alınmasıydı. (Bkz. Ahd-i Atîk, Tensiye, 20/10-15)
208. Bkz. İbn-i Hişâm, III, 271.
209. Vâkıdî, II, 572.
210. İbn-i Sa’d, II, 95. Daha sonra bu sayının, bedevî Araplar’ın yolda gelip katılmalarıyla artarak bin beş yüz, hattâ bin yedi yüze kadar çıktığı rivâyet edilmektedir.
211. İbn-i Sa’d, II, 95.
212. Batılı yazar Thomas Carlyle, bu hakîkati şöyle îtirâf etmek mecbûriyetinde kalmıştır:
“Başında taç bulunan hiçbir imparator, kendi eliyle yamadığı hırkayı giyen Hazret-i Muhammed kadar saygı görmemiştir.”
213. Müslim, Cihâd, 132, 133.
214. Vâkıdî, II, 614; Ahmed, IV, 326.
215. Bkz. İbn-i Mâce, İkâme, 195.
216. İbn-i Sa’d, II, 104; Halebî, II, 713.
217. Bkz. Buhârî, Şurût, 15; Vâkıdî, II, 631-632.
218. Bkz. Buhârî, Şurût, 15; İbn-i Hişâm, III, 372.
219. Bkz. Vâkıdî, II, 629.
220. Bkz. el-Fetih, 1.
221. Bkz. İbn-i Kayyım, III, 309-310.
222. Bkz. Vâkıdî, II, 624.
223. Bkz. Buhârî, İlim, 7; Müslim, Libâs, 57, 58; İbn-i Sa’d, I, 258.
224. Peygamberimiz hakkında kullanılan bu isim için bkz c. 1, s. 284
225. Bizans imparatorları için Kayser ve Rum Kayseri, Fars hükümdarları için Kisrâ, Habeş hükümdarları için Necâşî, Mısır hükümdarları için Firavun, İskenderiye hükümdarları için Mukavkıs, Yemen ve Şıhhîr hükümdarları için Tübba‘, Hind hükümdarları için Batlımus ünvanları kullanılmıştır. Bunlar isim değil, umûmî olarak hükümdârlara verilen ünvanlardır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, XI, 228)
226. Bu nükteyi şâir ne güzel dile getirir:
Geçmişlerden ibret almazsa kişi,
Geleceğe ibret olmaktır işi…
227. İbn-i Sa’d, VIII, 212.
228. İbn-i Hişâm, I, 4.
229. İbn-i Sa’d, I, 261.
230. İbn-i Sa’d, I, 262.
231. Bkz. İbn-i Sa’d, II, 197; Buhârî, Tıbb, 47, 49; Müslim, Selâm, 43; Nesâî, Tahrîm, 20; Ahmed, IV, 367, VI, 57; Aynî, XXI, 282.
232. Kâhin, gelecekten haber verdiğini iddiâ eden falcı demektir. Arrâf da bir yönüyle kâhin mânâsındadır. Ancak arrâf, daha çok çalınmış veya kaybolmuş bir şeyin yerini haber veren kimselere denir. Bir de müneccim vardır ki, o da aslında kâhindir. Şu farkla ki müneccim, olacak hâdiseleri yıldızlara bakarak bildiği iddiâsındadır.
233. Bkz. Vâkıdî, II, 530-531, 566, 640; İbn-i Sa’d, II, 92.
234. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- herhangi bir yerleşim birimine gireceği zaman onu gördüğünde dâimâ bu duâyı okurlardı. (Hâkim, I, 614/1634)
235. İbn-i Hişâm, III, 398.
236. İbn-i Hişâm, III, 397-398; İbn-i Hacer, el-İsâbe, I, 38-39.
237. Seyyid Seyfullâh, bu hâdiseye telmîhen şöyle der:
Nân içün medheyleme nâdânı nâdânlık budur;
Hayber-i nefsin helâk et şâh-ı merdanlık budur!..
“Bir lokma ekmek için kötü ve câhil kimseleri medhetme; zîrâ asıl câhillik budur. Hayber kalesi gibi güçlü olan nefsini yen ki, Hazret-i Ali gibi kahraman olasın.”
238. Müslim, Müsâkât, 5; Ebû Dâvûd, Harâc, 23-24/3007.
239. Vâkıdî, II, 684.
240. İbn-i Kayyım, III, 359.
241. İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 226.
242. İbn-i Sa’d, IV, 328.
243. İbn-i Sa’d, I, 353.
244. Ahmed, I, 108; İbn-i Sa’d, IV, 35.
245. Mevlevîlik’teki zikirde vecd hâline geldikten sonra başlayan semâ da bu hâdiseden mülhemdir.
246. Mut’a meselesiyle ilgili daha teferruatlı bilgi için bkz. İbrâhim Cânan, Nâmus Fitnesi Mut’a, İstanbul, 1993.
247. Bkz. İbn-i Hişâm, III, 391; Vâkıdî, II, 707, 711.
248. Bkz. Vâkıdî, II, 729-731; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 234.
249. İbn-i Sa’d, VIII, 121-126.
250. Buhârî, Umre, 13; Libâs, 99.
251. Buhârî, Hac, 55; Müslim, Hac, 240; Ahmed, I, 305-306.
252. Sidr: Arabistan’da yetişen, gölgesi koyu, latîf ve hafif olan bir çeşit kiraz ağacıdır. Halkımızın Trabzon Hurması dediği ağaç da bu cinstendir. Sidr ağacının yaprakları ile cenâze yıkanır. (Âsım Efendi, Kâmus, II, 385)
253. Sünnet olan kefen; erkek için izâr, gömlek ve sargı olmak üzere üç parçadır. Kadın için ise izâr, başörtüsü, sargı, göğüsleriyle karnını bağlamak için kullanılan bir bez ve gömlek olmak üzere beş parçadır.
254. Vâkıdî, II, 755; İbn-i Kayyım, III, 381.
255. İbn-i Sa’d, II, 128.
256. İbn-i Hişâm, III, 429.
257. İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle demektedir:
“Câfer’i aradık. Onu şehîdler arasında bulduk. O hâldeydi ki, cesedinin ön tarafında doksan küsur ok ve mızrak yarası saydık. Bunların hiçbirisi de arkasında değildi.” (Buhârî, Meğâzî, 44)
Câfer -radıyallâhu anh- şehîd edildiğinde otuz üç yaşındaydı. (İbn-i Hişâm, III, 434) Demek ki Habeşistan’a hicret edip Necâşî’nin huzûrunda ilim, hikmet ve cesâretle konuştuğunda on yedi yaşlarında bir delikanlı idi.
258. Hâlid bin Velîd Hazretleri şöyle demiştir:
“Yemin ederim ki, Mûte Harbi günü elimde dokuz kılıç kırıldı. Sâdece Yemen işi, ağzı enli bir kılıç dayandı.” (Buhârî, Meğâzî, 44)
259. Hadîsin râvîlerinden biri şöyle diyor:
“Abdullâh bin Câfer’e dedim ki:
«–Kusem daha sonra ne oldu?» O da:
«–Şehîd oldu.» dedi. Bunun üzerine
«–Allâh ve Rasûlü daha hayırlı olanı en iyi bilendir.» dedim. O da:
«–Evet!» dedi. (Hâkim, III, 655/6411)
260. İbn-i Hişâm, IV, 4; Beyhakî, Delâil, V, 6.
261. İbn-i Hişâm, IV, 11; Vâkıdî, II, 783.
262. Vâkıdî, II, 787.
263. İbn-i Hişâm, IV, 12.
264. İbn-i Sa’d, II, 134.
265. Hamîdullâh, I, 264-265.
266. Nebî Bozkurt, DİA, “Mekke” md. XXVIII, 557.
267. Buhârî, Tefsîr, 60.
268. Buhârî, Meğâzî, 47.
269. İbn-i Hişâm, IV, 18.
270. Vâkıdî, II, 804.
271. Hâl böyleyken bir kısım İslâm düşmanları, yüce İslâm’ı günümüzdeki insanlık fâcialarından biri olan terör kelimesiyle berâber kullanmaktadırlar. Oysa terör ve anarşizm, kalbsizlik üzerine kurulmuştur ve onlara aslâ ahlâk gibi ulvî hisler lâzım değildir. İslâm ise doğduğu günden itibâren her türlü terör ve anarşizme karşı tavır almış ve dâimâ, kâfir olsun mü’min olsun her insanın, hattâ canlı-cansız bütün varlıkların hak ve hukûkuna riâyeti esas edinmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yirmi üç senelik nübüvet hayâtı teröre karşı mücâdele etmekle geçmiştir.
272. Şâir Mehmed Âkif Ersoy, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın idârecilikteki muhteşem mes’ûliyet hassâsiyetine ne güzel tercümân olmaktadır:
Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,
Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu!
Bir ihtiyâr kadın bî-kes kalır, Ömer mes’ûl!
Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes’ûl!
Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:
Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!
Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:
O damla bir koca girdab olur boğar Ömer’i!
Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;
Ömer koğulmada her mâtemin civârından!
Ömer halîfe iken başka kim çıkar mes’ûl?
Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm u cehûl!
Ömer’den isteniyor beklenen Muhammed’den…
Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?
273. Buhârî, Meğâzî, 48.
274. Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân-ı Kerîm’deki:
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Allâh’a ve Rasûl’e itâat ediniz! Eğer yüz çevirirlerse, muhakkak ki Allâh, kâfirleri sevmez!” (Âl-i İmrân, 32) beyânından da yalnızca Allâh’a îman ve itaatin kâfî olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Dolayısıyla sâdece Allâh’a veya sâdece Rasûl’e îman ve itaat eden kimseler, âyete göre Allâh’ın sevmediği kâfirler olarak vasıflandırılmaktadır. Zîrâ mühim olan, kulun âciz ve noksan idrâkine göre değil, ilâhî irâdenin arzusu ve emri istikâmetinde îmân etmektir.
O hâlde Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne, dînin bir rüknü sadedinde bu pâyeyi vermiş ve mü’minlere de îmânın şartı olarak O’na şehâdet ve itaati emretmişken, bugün birtakım gâfillerin, Rasûl’e itaati, ilâhî beyâna rağmen kaldırmak demek olan sünnet-i seniyyeyi kabûl etmemeleri ve sığ idrâkleriyle “Sâdece Kur’ân bize yeter!” demeleri, zâhirde Kur’ân’a bağlılık ifâde eden şu sözlerine bile ne kadar ters ve câhilâne, yâhut hâinâne bir harekettir.
275. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dünyâ hayâtına nisbetle âhiretin ne kadar ehemmiyetli olduğunu ifâde eden bu sözü hayâtı boyunca sık sık tekrarlardı. Rivâyetlerde, Mescid-i Nebevî inşâ edilirken, Hendek kazılırken, Fetih günü Mekke’ye girerken ve Vedâ Haccı esnâsında Arefe günü mü’minlerin çokluğunu gördüğünde söylediği sâbittir. (Bkz. Buhârî, Cihâd 33, 110, Menâkibu’l-Ensâr 9, Meğâzî 29; Müslim Cihâd, 126, 129; Tirmizî, Menâkıb, 55; İbni Mâce, Mesâcid, 3)
276. Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143.
277. Vâkıdî, II, 850.
278. Vâkıdî, II, 857-858.
279. Ebû Dâvûd, Cihâd, 117/2683; Nesâî, Tahrîmü’d-Dem, 14.
280. Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3023.
281. Ahmed, III, 415; Buhârî, Meğâzî, 53.
282. Hicâbe için bkz. cilt 1, sf. 42
283. İzhir, Mekke-i Mükerreme’de yetişen geniş yapraklı ve güzel kokulu bir bitkidir. Hayvanlara yem olarak verildiği gibi evlerde ve kabirlerde de kullanılır. Fıkıh âlimleri, Harem bölgesinde kesilmesi yasak olan ağaçları, “kendiliğinden bitenler” diye kayıtlamışlardır. İnsan emeğiyle yetiştirilenlerin kesilebileceği husûsunda ihtilâf edilmiş, cumhûr câiz olduğuna kanaat getirmiştir. Misvak kesmenin, ağaca zarar vermemesi hâlinde yaprak ve meyvesinin koparılmasının câiz olduğu söylenmiştir. (Bkz. İbrâhim Cânan, Hadîs Ansiklopedisi, XII, 525-526)
Medîne harem bölgesindeki yeşil ağaç veya otların ihtiyaç olduğu zaman kesilmesi câiz görülmüştür. Medîne tarım bölgesi olduğu için Hazret-i Peygamber’den bu konuda izin istenmiş ve kendilerine Mekke haremindeki bâzı bitkilerin zarûret hâlinde koparılmasına izin verildiği gibi Medine’de daha geniş izin verilmiştir. Yine Medîne dışında avlanma serbest bırakılmıştır. (Bkz. Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, “Harem” md.)
284. Vâkıdî, III, 873. Hâlid bin Velîd -radıyallâhu anh-, Uzzâ putunu yıkıp Mekke’ye dönünce, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu 350 kişilik bir askerî birliğin başında, Allâh’a îmâna dâvet etmek üzere Benî Cezîme Kabîlesi’ne gönderdi. Hazret-i Hâlid, bu harekâtta bir yanlışlık neticesi otuz kişiyi öldürdü. Haber, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ulaşınca, Âlemlerin Efendisi çok mahzûn oldu. Ellerini semâya kaldırıp iki kere:
“–Allâh’ım! Halid’in yaptığı şeyden berî (uzak) olduğumu Sana arz ederim!” diyerek Allâh’a sığındı. Hazret-i Ali’yi mühim miktarda para ile Benî Cezîme kabîlesine göndererek öldürülen kimselerin diyetlerini ödetti. Hazret-i Ali, ganimet olarak alınmış ve zâyî edilmiş bütün malları, köpek yalaklarına varıncaya kadar, tazmîn etti. Artan parayı da fazladan muhtemel zararlar için Benî Cezîme kabîlesine bıraktı. Ali -radıyallâhu anh-, geri dönüp yaptıklarını Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığında Rahmeten li’l-âlemîn olan Efendimiz:
“–Çok iyi yaptın, isâbet etmişsin!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 58, Ahkâm 35; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 16; İbn-i Hişâm, IV, 53-57; Vâkıdî, III, 875-884)
Bu hâdise Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sâhip olduğu engin şefkat ve merhametin ufkunu göstermekte ve O’nun, Hâlık’ın nazarı ile mahlûkâta bakış tarzını sergilemektedir. Kırılan köpek yalakları dahî tazmîn edilerek hayvanların haklarına da riâyet edilmesi, bizler için ne zirve bir örnektir.
285. İbn-i Hişâm, IV, 65; İbn-i Sa’d, II, 150.
286. İbn-i Hişâm, IV, 68; Vâkıdî, III, 890.
287. Müslim, Cihâd, 76.
288. İbn-i Hişâm, IV, 79.
289. Ahmed, V, 286; Heysemî, VI, 182-183; İbn-i Hişâm, IV, 79.
290. İbn-i Hişâm, IV, 84.
291. Buhârî, Meğâzî, 56.
292. İbn-i Sa’d, II, 152.
293. İbn-i Hişâm, IV, 137-138.
294. Vâkıdî, III, 944-947.
295. Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, X, 341.
296. Buhârî, Umre, 3; Tirmizî, Hac, 92/935.
297. Hâdiseyi nakleden sahâbî diyor ki:
“Biz kendi aramızda; «Rasûlullâh onun için istiğfâr etti, fakat yaptığı işin kötülüğünü belirtmek ve insanların birbirlerini öldürmelerine mânî olmak için böyle davrandı.» diye konuşurduk.” (Ahmed, V, 112; İbn-i Hişâm, IV, 304)
298. İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 556.
299. İbn-i Hişâm, IV, 148-149; Hâkim, III, 303/5181.
300. Vâkıdî, III, 959.
301. İbn-i Sa’d, II, 160.
302. Buhârî, Meğâzî, 68.
303. Buhârî, Tefsîr, 49/1.
304. Ebû Dâvûd, Et’ime, 15/3766.
305. Buhârî, Edebü’l-Müfred, s. 316; Heysemî, VIII, 40.
306. Müslim, Fedâil, 109.
307. İbn-i Sa’d, III, 156; İbn-i Mâce, Mukaddime, 38; Dârimî, Mukaddime, 28.
308. Kastallânî, II, 386.
309. Muhamed bin Saîd el-Bûsirî, Mısırlı olup XIII. asırda Memlûkler döneminde yaşamıştır. (608/1211-694/1296) (H. İbrâhim Şener, Kasîde-i Bürde Kasîde-i Bür’e ve Su Kasîdesi, s. 32, 60)
310. Selem: Medîne-i Münevvere’de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zaman zaman ashâbı ile sohbet buyurdukları ağaçlık bir mevkiin adı.
311. İlhan Armutçuoğlu, Kasîde-i Bürde, Konya 1983, s. 8-11.
312. İbn-i Sa’d, II, 165; Buhârî, Tefsîr, 66/2.
313. Vâkıdî, III, 993-996; İbn-i Sa’d, II, 165.
314. İbn-i Hişâm, IV, 172; Vâkıdî, III, 994.
315. Buhârî, Meğâzî, 78.
316. Vâkıdî, III, 1002; İbn-i Sa’d, II, 166.
317. Vâkıdî, III, 992.
318. Sadaka âyeti, büyük çoğunluğu Tebük’le alâkalı olarak inzâl buyrulan Tevbe Sûresi’nin 103. âyetidir:
“(Rasûlüm!) Onların mallarından sadaka al ki, onunla kendilerini temizlersin, tezkiye edersin. Bir de haklarında hayır duâ et. Çünkü Sen’in duân onlar için sekînet kaynağıdır. Allâh işitendir, bilendir.”
319. İbn-i Hişâm, IV, 171.
320. İbn-i Mâce, Tahâret, 45; Ahmed, VI, 27.
321. İbn-i Hişâm, IV, 177.
322. Hâllerin eşyâya in‘ikâsına dâir bir misâl de şöyledir:
Japon bilim adamı Masaru Emoto, donmuş su kristalleri üzerinde yaptığı araştırmada, bunların düzgün, estetik ve altıgen şekillerden meydana geldiğini ve bu kristallerin insan eli değmemiş tabiî kaynak sularında, insanı büyüleyecek kadar düzgün ve güzel şekle sâhip olduğunu fark etmiştir. İki ayrı kaba bu sulardan alarak deney yapmıştır. Üzerine sevgi, şefkat, duâ ve minnettarlık ifâdelerinin fısıldandığı birinci kaptaki suyun kristallerinin tabiî ihtişâmını koruduğunu; üzerine hakâret içeren sözlerin ve “şeytan” lafzının söylendiği suyun kristallerinin ise parçalanmış olduğunu ve bütün estetik husûsiyetlerini kaybederek şekillerinin bozulduğunu görmüştür. Aynı deneyde sular, güzel ve hoş mûsikîye ve rahatsız edici çirkin ritimlere de farklı tepki vermiştir.
Masaru Emoto ulaştığı bu hakîkati te’yîd için benzer bir incelemeyi ayrı kavanozlara konulmuş haşlanmış pirinçler üzerinde de yapmıştır. Birinin içine “teşekkür” diğerinin içine “aptal” yazan kağıtların bırakıldığı kavanozlara bir ay boyunca bu sözler telaffuz edildiğinde birinci kavanozdaki pirinçlerin beyazlığını ve tâzeliğini koruduğunu diğer kavanozdaki pirinçlerin ise karararak kötü kokular neşrettiğini keşfetmiştir. (Safvet Senih, “Su Kristallerinin Sırrı”, Sızıntı, Aralık 2002, sayı 287; M. Akif Deniz, İlk Adım, Şubat, 2003)
323. Kur’ân-ı Kerîm’in üçte birinden fazlası kıssalardan oluşmaktadır. Cenâb-ı Hak, Kur’ân kıssalarının ehemmiyetini bildirerek onlarda beyân edilen hakîkatleri tefekkür etmemizi, gerekli ibretleri almamızı ve bunları kendi hâlimizle mîzân etmemizi emretmektedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı vahyetmekle Sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz…” (Yûsuf, 3)
“…Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’râf, 176)
“And olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli verdik.” (ez-Zümer, 27)
324. Buhârî, Cihâd, 196.
325. Verilen bu müjde üzerine Ka’b -radıyallâhu anh- Varlık Nûru Efendimiz’in yanına gelirken, Talha bin Ubeydullâh -radıyallâhu anh- hemen ona doğru koşup musâfaha yapmış ve onu tebrîk etmişti. Ka’b -radıyallâhu anh-, onun bu samîmî davranışını ömrü boyunca unutmamıştır.
326. İbn-i Hişâm, IV, 194; Hâkim, III, 713/6579.
327. İbn-i Hişam, IV, 138, 195.
328. Ahmed, IV, 218.
329. Vâkıdî, III, 965.
330. İbn-i Hişâm, IV, 197; Vâkıdî, III, 967-968.
331. Vâkıdî, III, 968.
332. Ömer -radıyallâhu anh- der ki:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müslümanları alâkadar eden bir mesele hakkında Ebû Bekir ile gece geç vakitlere kadar konuşurlardı, ben de onlarla berâber olurdum.” (Tirmizî, Salât, 12/169)
333. Ebû Dâvûd, Şehru Ramazân, 9/1393.
334. İbn-i Sa’d, III, 75-76.
335. Kettânî, II, 197.
336. İbn-i Sa’d, I, 144; İbn-i Abdilberr, I, 59.
337. Günümüzde de bâzı bölgelerde, Ay ve Güneş tutulması esnâsında namaz kılmak ve duâ etmek yerine davul çalmak, silâh atmak gibi davranışlar görülmektedir. Bu bid’at ve hurâfeye dayalı bir halk inancı olup İslâm’la hiçbir alâkası yoktur. Yine baykuşun ötüşünü uğursuz sayarak gözyaşı dökmek de aynı yanlış anlayıştan neş’et etmektedir.
338. İbn-i Sa’d, VIII, 38.
339. Aynî, VIII, 54; Diyârbekrî, II, 140-141.
340. Ahmed, III, 402.
341. Bkz. Nesâî, Umre, 5.
342. İbn-i Hişâm, IV, 201; Tirmizî, Hac, 44/871; Vâkıdî, III, 1077.
343. Rekûsiyye: Hristiyanlık ile Sâbiîlik arasında, ikisinin karışımı bir din telâkkîsi.
344. Bkz. Bûtî, s. 434.
345. Buhârî, Hac, 132.
346. Heysemî, III, 237.
347. İbn-i Sa’d, II, 173.
348. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir kişiyi bile incitmemek için uzaktan istilâm etmiştir. Bu, günümüzde hacca giden müslümanların hassâsiyetle üzerinde durmaları gereken bir husustur. Hacda alınan sevapların mü’minleri incitmek sûretiyle hebâ edilmemesi lâzımdır. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tavsiyesine uyarak Kâ’be’ye veya Hacer-i Esved’e yaklaşmak için diğer insanları itip kakmak, onlara ezâ vermek gibi davranışlardan şiddetle sakınılmalıdır.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir defâsında Hacer-i Esved’e gelerek onu öpmüş ve:
“Biliyorum ki sen bir taşsın, ne faydan ne de zararın olur. Şâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in seni öptüğünü görmeseydim, ben de öpmezdim” demiştir. (Buhârî, Hac, 50; Müslim, Hac, 251)
Ashâbın bu anlayışı, bir işin hikmeti anlaşılamasa dahî Allâh Rasûlü’nü örnek almanın ve O’nun sünnetini tatbîk etmenin lüzûmunu göstermektedir.
349. Vasiyet, mîras âyetinden evvel farz hükmünde idi. Âyetin nüzûlünden sonra bütün haklar belirlendiği için artık vasiyet, farz olmaktan çıkmıştır. Ancak kişi, isterse, malının üçte bir miktârını aşmayan kısmında vasiyette bulunabilir.
350. Kölelik mevzuundaki bir açıklama için bkz. s. 151-154
351. Bkz. Kâmil Mîras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 289.
352. Elmalılı, III, 1569.
353. Cemre: Ateş közü, kor, küçük çakıl taşları gibi mânâlara gelir. Burada hacda cemrelerin atıldığı yer mânâsınadır. Bu da büyük cemre, orta cemre ve küçük cemrede, küçük çakıl taşlarını belli zamanda belli yerlerde ve belli sayıda atmayı ifâde eder.
354. Buhârî, Menâkıb, 25; Büyû’, 32.
355. Bugünkü şeytan taşlama vazîfesi maalesef usûlüne uygun olarak, ibâdet vecdi ve duygu derinliği içinde ifâ edilememektedir. Hâlbuki bu ibâdet, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın şeytanı taşladığı esnâdaki hâlet-i rûhiye ile yapılmalıdır.
356. Bu esnâda Hazret-i Ebû Bekir, Hâlid -radıyallâhu anh-’ın Uhud, Hendek ve Hudeybiye’de yaptıklarını düşünüyor, bir de o anki hâline bakıyor ve hayretler içinde kalıyordu. (İbn-i Sa’d, II, 174)
357. Allâh Rasûlü’nün saç ve sakalıyla teberrük husûsuna canlı bir misâli Hikmet Atan Bey şöyle anlatmaktadır:
“1983 senesinde Oflu Ali Yücel Efendi’den şu hâdiseyi dinlemiştim:
Suluova Merkez Câmii’nde imam ve hatiplik yapıyordum. Civar köyden bir imam efendi bana gelip:
«–Hocam başımdan bir hâdise geçti, bir mâna veremedim.» diyerek şöyle anlattı:
«–Birgün bana, imamlık yaptığım köye yakın bir köyden bâzı kimseler, bir kucak dolusu kitapla gelerek:
“–Hocam, babamız vefât etti. Onun kitapları bize kaldı. Ancak biz de bu kitapları okuyamıyoruz. Sen hocasın, bu kitaplardan ancak sen istifâde edebilirsin, kitapları sana hediye ediyoruz.” dediler.
Kitapları aldım, onları uğurladıktan sonra gürül gürül yanan ocağın başına geçtim ve kitapları incelemeye başladım. İçlerinden, vefât eden hoca efendiye âit mektuplar, zarflar çıktı. Husûsî mektuplar olduğu için toplayıp hepsini ocağa attım. O gürül gürül yanan ocak birdenbire “tısss” diye sönüverdi. Dehşete kapıldım ve korkuyla evden dışarıya kaçtım. Neden sonra korka korka ancak eve girebildim.»
Ali Efendi devâm ediyor:
Ben de o hoca efendiye:
«–O zarfların içinde sakal-ı şerîf vardı.» dedim. Bir zaman sonra o imam efendiyi gördüğümde bana dedi ki:
«–Hocam, o zarfların içinde sakal-ı şerîf olduğunu nereden bildin? Kitapları bana hediye eden kimseler daha sonra geldiler ve:
“–Hocam biz bilememişiz, babamızın kitapları arasındaki zarfların içinde sakal-ı şerîf varmış, onu bize verir misin?” dediler.»”
358. Muhassab, Minâ ile Mekke arasında olup Minâ’ya Mekke’den daha yakın bir yerdir. Kureyş müşrikleri, küfür üzerinde birleşerek Peygamberimiz’e karşı uyguladıkları boykot kararını burada almışlardı. Allâh Rasûlü buraya geldiğinde o günleri hatırlamıştı. (Buhârî, Hac, 45)
359. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e vahiy geldiğinde, mübârek bedeni fazlasıyla ağırlaşırdı. Meselâ devesinin üzerinde bulunsa, o çökmeye mecbur kalır, ayakta durmak isterse bacakları eğilir, neredeyse kırılacağından endişe edilirdi. (Ahmed, II, 176; VI, 445; İbn-i Sa’d, I, 197)
Zeyd bin Sâbit -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında bulunuyordum. Kalabalık sebebiyle, (diz çökmüş olarak oturduğumuzdan) dizi dizimin üzerindeydi. Birden O’na vahiy hâli geldi. Vallâhi, Rasûlullâh -aleyhisselâm-’ın dizinden daha ağır bir şey görmedim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.” (Ahmed, V, 190-191)
360. Bkz. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c. 2, s. 419.
361. Bu münâsebetle İmam Kastallânî şöyle der:
“Âlemlerin Rabbi olan Allâh Teâlâ’nın Habîbi, peygamberlerin en yücesi, geçmiş ve gelecek kusurları bağışlanmış bulunan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle düşünürse, üzerlerinde müslümanların kanları ve kendilerine harâm olan malları bulunduğu hâlde Allâh’a kavuşanların hâlleri nasıl olur, bir düşün!” (Kastallânî, II, 480-481)
362. İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231.
363. Buhârî, Meğâzî, 83.
364. Kadı Iyâz; “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kabrinin bulunduğu yerin, yeryüzünün en fazîletli mekânı olduğunda ihtilâf yoktur.” der. (Şifâ, II, 96)
İmam Bûsirî ise duygularını şöyle ifâde eder:
“Can ve cihân sultânı Peygamber Efendimiz’in mübârek cismini bağrında saklayan toprak kadar güzel kokan hiçbir koku yoktur. Ne saadetli ve devletlidir o kimse ki, o mübârek toprağı koklayıp öpmüştür.” (Kasîde-i Bürde, Beyt no: 58)
365. Muvatta, Cenâiz, 27; Ahmed, VI, 267.
366. Bkz. Âl-i İmrân, 81.
367. Buhârî, Teheccüd, 33; Savm, 60; Müslim, Müsâfirîn, 85; İbn-i Mâce, Sadakât, 10; Darimî, Savm, 38; Ahmed, V, 159; İbn-i Sa’d, IV, 229.
368. Bu hakikati kavrayan batılı mütefekkir Bernard Shaw, şöyle der:
“Problemlerin üst üste yığıldığı çağımızda, bütün problemleri gâyet rahat ve kolayca çözen Hazret-i Muhammed’e muhtâcız.”
Kızıldeniz: Selâmet ve Felâket Deryâsı
فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ
“Bunun üzerine Mûsâ’ya:
«–Asân ile denize vur!» diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı); her bölük koca bir dağ gibi oldu.” (eş-Şuarâ, 63)
İki tarafı dağlar gibi suların arasındaki yollardan Benî İsrâîl kavmi geçmeye başladı. Hattâ İsrâîloğulları Hazret-i Mûsâ’ya:
“–Ey Mûsâ! Aramızda pencereler aç da, birbirimizi seyredelim!” dediler.
Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Dalgaların arasından pencereler açıldı. Geçerken birbirlerini de görmeye başladılar.
Firavun istidrâc sâhibiydi. Ordusuna döndü:
“–Denize bakın! Benim önümde yürüyüp gitmiş olan kölelerime yetişmem için heybetimden nasıl da yarılıp yollar hâline geldi!”
Yâni Firavun, denizin yarılmasını Mûsâ -aleyhisselâm-’ın mûcizesi olarak değil de, kendi istidrâcı olarak görecek kadar gaflet, hamâkat ve dalâlet içindeydi.
Sonra da askerlerine emir verdi:
“–Onların hepsini öldüreceğim! Yürüyün denize!”
Fakat bir an korkup tereddüd etti. Vazgeçmeyi düşündü. Rivâyete göre o sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- beyaz bir at üzerinde önlerine çıktı ve:
“–Haydi, yürüyün!” dedi.
Mîkâîl -aleyhisselâm- da Firavun’un ordusunun arkasına geçerek, geridekilere:
“–Haydi, geride kalmayın; yürüyün!” diye destek verdi. Sonunda bütün ordu harekete geçti.
Allâh Teâlâ buyurur:
وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ
“Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.” (eş-Şuarâ, 64)
Hazret-i Mûsâ ve kavminin ardından, Firavun ve ordusu da denizde açılan yollara girdiler. Fakat ilâhî kahrın tecellîsiyle o engin deryâ içinde helâk olup gittiler.
وَأَنجَيْنَا مُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَجْمَعِينَ
(65)
ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ
(66)
“Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Sonra ötekileri suda boğduk.” (eş-Şuarâ, 65-66)
فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ
“Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk!” (el-A’râf, 136)
فَلَمَّا آسَفُونَا انتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ
(55)
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ
(56)
“Böylece Bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık; hepsini suda boğduk. Onları, sonradan gelenler için bir selef ve ibret alınacak bir misâl kıldık.” (ez-Zuhruf, 55-56)
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ
“Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları îmân etmiş değillerdir.” (eş-Şuarâ, 67)
Allâh’ın lutfu ile Benî İsrâîl’in hepsi kurtulmuştu. O gün Muharrem ayının 10. günüydü. Şükür orucu tutuldu. Allâh Teâlâ bu ihsânını âyet-i kerîmede şöyle hatırlatır:
وَإِذْ نَجَّيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ
(49)
وَإِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَأَنجَيْنَاكُمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
(50)
“Hatırlayın ki, sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar, size azâbın en kötüsünü revâ görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenâlık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size revâ görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Bir zamanlar Biz, sizin için denizi yardık; sizi kurtardık. Firavun taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.” (el-Bakara, 49-50)
Kabûl Edilmeyen Îmân: Firavun Îmânı
وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِـهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
“Biz, İsrâîloğulları’nı denizden (selâmetle) geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları tâkib etti. Nihâyet (denizde) boğulma hâline gelince (şöyle) dedi:
«–İnandım. Gerçekten İsrâîloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de müslümanlardanım!»” (Yûnus, 90)
Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbur kalarak îmân halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ
(91)
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ
(92)
“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?!
Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesâdçılardan olmuştun! (Yâni bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir.) (Ey Firavun!)Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla beraber) insanlardan birçoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 91-92)
Müfessir Zemahşerî, bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr etmiştir:
“Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.”
Son senelerde yapılan araştırmalarda Firavun’un cesedi, sâhilde yüzü koyun secde eder bir şekilde bulunmuştur. Bu cesed, şu an British Museum’da bulunmakta, halka teşhîr edilerek bir ibret manzarası sergilenmektedir. Bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği kıyâmete kadar devâm edecek bir mûcizesidir.
Firavun’un cesedi asırlarca Kızıldeniz’de kalmasına rağmen Allâh Teâlâ’nın kudreti ile çürümemiştir. Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi, cesedi korunarak asırlar sonra sâhile atıldı. Nitekim üç bin yıl sonra bulunup âleme ibret olmak üzere İngiltere’de bir müzeye kondu.
Firavun’un, İngiltere - Londra British Museum’da teşhîr
edilmekte olan cesedi.
Kızıldeniz’i Geçtikten Sonra
Mûsâ -aleyhisselâm- Benî İsrâîl’i Kenan diyârına doğru götürdü.
Yolda giderken puta ve öküze tapan bir kavim gördüler. Bazıları:
“–Yâ Mûsâ! Bize de böyle bir şey yap da ona tapalım!” dediler.
Hazret-i Mûsâ, onlara nasîhat etti:
“–Allâh sizi bir zulümden kurtardı. Kıptîler sizin oğullarınızı öldürüyor ve kızlarınızı hizmetçi olarak kullanıyorlardı. Buna rağmen siz Allâh’a isyân edip O’na karşı şirke mi dalacaksınız?!” dedi.
Allâh Teâlâ buyurur:
وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتَوْاْ عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَّهُمْ قَالُواْ يَا مُوسَى اجْعَل لَّنَا إِلَـهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
“İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine:
«–Ey Mûsâ! Onların ilâhları olduğu gibi, Sen de bizim için bir ilâh yap!» dediler.
Mûsâ:
«–Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz!» dedi.” (el-A’râf, 138)
إِنَّ هَـؤُلاء مُتَبَّرٌ مَّا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
(139)
قَالَ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِيكُمْ إِلَـهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ
(140)
وَإِذْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَونَ يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِي ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ
(141)
“Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır; yapmakta oldukları da bâtıldır.
Mûsâ dedi ki:
«–Allâh sizi âlemlere üstün kılmışken, Ben size Allâh’tan başka bir tanrı mı arayayım? Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun’un adamlarından sizi kurtardık. Onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır.»” (el-A’râf, 139-141)
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, 12.000 kişilik iki ordu yaptı. Mısır’a gönderdi. Çocuk, hasta ve yaşlılardan başka kimse kalmamıştı. Ordunun birinin başında Yûşâ bin Nûn -aleyhisselâm-, diğerinde de Kâlib bin Yuhne kumandanlık ediyordu. Ganîmetlerle döndüler. Taşıyamayacaklarını sattılar. Artık Kıptîler tamamen perişân olmuşlardı. Bu durum, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılır:
فَأَخْرَجْنَاهُم مِّن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
(57)
وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
(58)
“(Sonunda) Biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve değerli bir yerden çıkardık.” (eş-Şuarâ, 57-58)
وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُواْ يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُواْ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُواْ يَعْرِشُونَ
“Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (yahûdîleri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mîrasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrâîloğulları’na verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.” (el-A’râf, 137)
كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ
“Böylece bunlara İsrâîloğulları’nı mîrasçı yaptık.” (eş-Şuarâ, 59)
كَمْ تَرَكُوا مِن جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
(25)
وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
(26)
وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ
(27)
كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ
(28)
فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ
(29)
“Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve safâsını sürdükleri nice nîmetler bırakmışlardı.
İşte böylece Biz de onları başka bir topluma mîras bıraktık.
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” (ed-Duhân, 25-29)
Cenâb-ı Hak, kahr-ı ilâhîye dûçâr olan toplumların hazîn âkıbetlerini ve târihin çöplüğünde kaybolup gitmelerini, aşağıdaki âyet-i kerîmede ne güzel tasvîr eder:
وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُم مِّنْ أَحَدٍ أَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا
“Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya onlara âit cılız bir ses işitiyor musun?” (Meryem, 98)
Eriha Beldesinde Amâlikalılar’la Harb Etme İmtihânı ve Tih Sahrâsı
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ أَنبِيَاء وَجَعَلَكُم مُّلُوكًا وَآتَاكُم مَّا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِّن الْعَالَمِينَ
“Bir zamanlar Mûsâ, kavmine şöyle demişti:
«–Ey kavmim! Allâh’ın size (lutfettiği) nîmetini hatırlayın! Zîrâ O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı, (hür insanlar yaptı). Âlemlerde hiç kimseye vermediğini size verdi.»” (el-Mâide, 20)
Bu âyetler, Hazret-i Mûsâ zamanındaki İsrâîloğulları ile ilgilidir. Bu sebeple gerek onların “âlemde hiç kimseye verilmemiş nîmetlere mazhar olmaları” gerekse “arz-ı mukaddes’in onlara vatan olarak yazılmış bulunması” hep o zamana âittir. Yoksa yüzlerce âyet ve hadîs-i şerîf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanlık için Allâh’ın eşsiz bir lutfu ve nîmeti olduğundan bahseder. Mukaddes topraklara kimin vâris olacağı husûsunda ise Allâh Teâlâ’nın tâyini şöyledir:
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ
“And olsun Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: «Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır.» diye yazmıştık.” (el-Enbiyâ, 105)
Bu âyet-i kerîmede zulmün ve zâlimlerin sürekli pâyidâr olmayacağı; iyiliğin asıl, kötülüğün ise ârızî olduğu; hâkimiyetin, eninde sonunda sâlihlerin eline geçeceğinin mukadder olduğu ifâde buyrulmaktadır. Bu da, İslâm’ın dünyâ hayâtı husûsundaki cihânşümûl görüşünü sergilemektedir.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, kavmini Kenan diyârına götürmek için yola çıkmıştı. “Arz-ı Mev’ûd” denilen yere yerleşeceklerdi. Mûsâ -aleyhisselâm-, her koldan bir temsilci seçti. Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuhne’nin reisliğinde oradaki kavmi keşfe gönderdi. Gidenler, Amâlika kavmini çok güçlü buldular. Fakat bunu, herhangi bir korkuya sebebiyet vermemesi ve hâlet-i rûhiyelerinin bozulmaması için kavimlerine anlatmamak üzere anlaştılar. Zâten Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- da, onlara böyle yapmalarını tembihlemişti. Ancak Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuhne’nin dışındakiler, durumu kavimlerine anlattılar. İsrâîloğulları da harbetmekten kaçındı:
يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الأَرْضَ المُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللّهُ لَكُمْ وَلاَ تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِكُمْ فَتَنقَلِبُوا خَاسِرِينَ
(21)
قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا حَتَّىَ يَخْرُجُواْ مِنْهَا فَإِن يَخْرُجُواْ مِنْهَا فَإِنَّا دَاخِلُونَ
(22)
“(Mûsâ şöyle dedi:)
«–Ey kavmim! Allâh’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrâna uğramış kimseler olarak dönersiniz!»
Onlar:
«–Yâ Mûsâ! Orada zorba bir toplum var! Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya aslâ girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de hemen gireriz.» diye cevap verdiler.”(el-Mâide, 21-22)
قَالَ رَجُلاَنِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِمَا ادْخُلُواْ عَلَيْهِمُ الْبَابَ فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ وَعَلَى اللّهِ فَتَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Korkanların içinden Allâh’ın kendilerine lutufta bulunduğu iki kişi şöyle dedi:
«–Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi, artık zaferi kesinlikle kazanmış olursunuz. Eğer mü’minler iseniz, ancak Allâh’a güvenin.»” (el-Mâide, 23)
قَالُواْ يَا مُوسَى إِنَّا لَن نَّدْخُلَهَا أَبَدًا مَّا دَامُواْ فِيهَا فَاذْهَبْ أَنتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلا إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ
“(Nankör İsrâîl kavmi ise):
«–Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe, biz oraya aslâ girmeyiz; şu durumda Sen ve Rabbin, gidin savaşın! Biz burada oturacağız!» dediler.” (el-Mâide, 24)
Çünkü Firavun’un zulmünden kurtulduktan sonra o kötü günleri unutan İsrâîloğulları, dünyâ nîmetlerine kavuşmuş ve rahata alışmışlardı. Dünyevî istek ve arzularını artırmışlar, Hazret-i Mûsâ’dan kudret helvâsı ve bıldırcın eti istemişlerdi. Bu nîmetler, kendilerine her gün bahşedildi. Bunlara ilâveten Mûsâ -aleyhisselâm- asâsı ile taşa vurmuş oradan da oniki pınar fışkırmıştı.
Cenâb-ı Hak buyurur:
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَـكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Ve sizi bulutla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik: «Verdiğimiz güzel nîmetlerden yeyiniz!» (dedik). Hakîkatte onlar, Biz’e değil, sâdece kendilerine nankörlük ediyorlardı.” (el-Bakara, 57)
وَإِذِ اسْتَسْقَى مُوسَى لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناً قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ كُلُواْ وَاشْرَبُواْ مِن رِّزْقِ اللَّهِ وَلاَ تَعْثَوْاْ فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ
“Mûsâ (çölde) kavmi için su istemişti de Biz O’na:
«–Değneğinle taşa vur!» demiştik. Derhal (taştan) oniki pınar fışkırdı. Her bölük içiceği kaynağı bildi. (Onlara):
«Allâh’ın rızkından yiyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin!» dedik.”(el-Bakara, 60)
وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَـكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
“Biz İsrâîloğulları’nı oymaklar hâlinde oniki kabîleye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Mûsâ’ya: «–Asânı taşa vur!» diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı. Her kabîle içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık; onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki):
«Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin!» Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) Biz’e değil, kendilerine zulmediyorlardı.” (el-A’râf, 160)
يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ قَدْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى
(80)
كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَى
(81)
وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى
(82)
“Ey İsrâîloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık! Tûr’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lutfettik.
Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz; bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar! Her kimi gazabım çarparsa, hakîkaten o, yıkılıp gitmiştir.
Şu da muhakkak ki Ben, tevbe eden, inanan ve sâlih amel işleyen, sonra (böylece)doğru yoldan giden kimseyi bağışlarım.” (Tâhâ, 80-82)
İsrâîloğulları ise, isteği bitmeyen, şükürsüz ve sabırsız bir kavim oldukları için yine peygamberlerine yük olmakta devâm edip nankörlük ediyorlardı. Nitekim aşağıdaki âyet-i kerîme, bu kavmin nankörlüğünü açık bir şekilde sergiler:
وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَن نَّصْبِرَ عَلَىَ طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنبِتُ الأَرْضُ مِن بَقْلِهَا وَقِثَّآئِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَا قَالَ أَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذِي هُوَ أَدْنَى بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ اهْبِطُواْ مِصْراً فَإِنَّ لَكُم مَّا سَأَلْتُمْ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَآؤُوْاْ بِغَضَبٍ مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ ذَلِكَ بِمَا عَصَواْ وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ
“Hani siz (verilen nîmetlere karşılık):
«–Ey Mûsâ! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın!» dediniz.
Mûsâ ise:
«–Daha hayırlı olanı daha değersiz bir şey ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O hâlde şehre inin! Zîrâ istedikleriniz sizin için orada var!» dedi.
İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allâh’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allâh’ın âyetlerini inkâra devâm etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sâdece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.” (el-Bakara, 61)
قَالَ رَبِّ إِنِّي لا أَمْلِكُ إِلاَّ نَفْسِي وَأَخِي فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ
(25)
قَالَ فَإِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ أَرْبَعِينَ سَنَةً يَتِيهُونَ فِي الأَرْضِ فَلاَ تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ
(26)
“(Nihâyet) Mûsâ:
«–Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır!» dedi.
Allâh:
«–Öyleyse orası (Arz-ı Mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde)yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık Sen, fâsık toplum için üzülme!» dedi.” (el-Mâide, 25-26)
وَلَقَدْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَبَعَثْنَا مِنهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا وَقَالَ اللّهُ إِنِّي مَعَكُمْ لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلاَةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنتُم بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَأَقْرَضْتُمُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا لَّأُكَفِّرَنَّ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ فَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيلِ
“And olsun ki Allâh, İsrâîloğulları’ndan söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden oniki de temsilci göndermiştik. Allâh onlara şöyle demişti:
«–Ben sizinle berâberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allâh’a güzel borç verirseniz(ihtiyâcı olanlara Allâh rızâsı için fâizsiz borç verirseniz), and olsun ki sizin günâhlarınızı örterim ve sizi, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra kim inkâr yolunu tutarsa, doğru yoldan sapmış olur.»” (el-Mâide, 12)
Fakat Benî İsrâîl kavmi, Allâh’ın kendilerine bahşettiği nîmetlere nankörlük ediyor ve ülü’l-azm peygamberlerin üçüncüsü olan Hazret-i Mûsâ’ya tavır koymaya devâm ediyorlardı. Hattâ peygamberlerine:
“–Sen Rabbinle beraber savaşa git; harbet ve kazan! Ondan sonra biz de Sen’in ardından geliriz!” diyecek kadar küstahlaşmışlardı.
Bu sebeple Cenâb-ı Hak, onları kırk sene boyunca sıkıcı ve dar bir yer olan Tih Sahrası’nda kalmaya mahkûm etti.
Bu mekândan ne zaman çıkmaya çalışsalar, dönüp dolaşıp yine aynı dâirenin içine giriyorlardı. Tâ ki, yeni bir nesil yetişti…
Nihâyet, bu îmânlı ve zinde nesil ile, oradaki zorba kavme gâlip gelinip Arz-ı Mev’ûd’a girildi. Artık Şeria Nehri’nin doğu kıyısındaki yerler ele geçirilmiş ve Arz-ı Mev’ûd’a yerleşilmişti. Böylece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın va’di yerine geldi.
Tevrât’ın Nüzûlü
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları ile birlikte Mısır’dan çıkıp düşmandan kurtulunca ümmetine, Allâh katından bir Kitâb getireceğini söylemişti.
Hârûn -aleyhisselâm-’ı yerine vekil bıraktı:
“–Sen bunların yanlış işlerini ıslâh et! Ben, Allâh’ın emri ile Tûr Dağı’na gidiyorum. Orada otuz gün oruç tutacağım. Allâh’tan nâzil olacak yeni bir Kitâb ile döneceğim!” dedi.
Ancak nankör kavmi:
“–Yanında bizden şâhidler olmasını isteriz, yâ Mûsâ!” dediler.
Yetmiş kişi seçtiler. Hep birlikte Tûr’a gidildi.
Mûsâ -aleyhisselâm-, va’dedilen Kitâb’ı Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti. Hak Teâlâ da, O’na otuz gün oruç tutmasını emretti. Bu, Zilkâde’nin otuz günüdür. Sonra Zilhicce’nin ilk on günü ile de bu oruç, kırk güne tamamlandı. Ve Hazret-i Mûsâ’ya Kitâb verilerek, kendisine kavmini doğru yola eriştirme vazîfesi tevdî edildi.
Allâh Teâlâ buyurur:
وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلاَثِينَ لَيْلَةً وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً
“Otuz gece (Bana ibâdet etmesi için) Mûsâ ile vaadleştik ve O’na on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin mîkâtı (tâyin ettiği vakit) tam kırk gece oldu…” (el-A’râf, 142)
Hazret-i Mûsâ, bu vazîfenin gerektirdiği kemâli kazanmayı sağlayacak oruç, zühd, ibâdet, duâ, murâkabe, iç arınma ve tefekkür için kırk günlüğüne Tûr-i Sînâ’ya dâvet edilmişti. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, bu kırk gece içinde Rabbi ile mülâkâta hazırlanacaktı. O, göklerin sessizliğine dalmak ve yerlerin meşgalelerinden uzaklaşmak; nihâyet enginlerde yüce Yaratıcı’ya ulaşarak mânâ ummânına dalmak için, Tûr-i Sînâ’da, sâir insanlardan ayrı bir hayat sürdü. Çünkü rûhunu arındırıp aydınlatması ve ona letâfet kazandırması için buna ihtiyaç vardı.
Öyle anlaşılıyor ki, ilk otuz gün oruç vs. ibâdetlerle bir tehzîb, tezkiye ve riyâzât olmuş; sonraki on günde de Tevrât’ın nüzûlü ve Allâh ile mükâleme (konuşma) vukû bulmuştur. Yâni Mûsâ -aleyhisselâm- bu kırk günlük zaman diliminde, Allâh Teâlâ ile konuşabilecek yüce bir mânevî seviyeye yükselmiştir.
Ayrıca âyet-i kerîmede kırk gün değil de, kırk gece denmesi, aylar geceden başladığı için gün ile değil, gece ile sayılmasındandır. Dolayısıyla gündüzler de buna dâhildir. Ayrıca gecenin gündüze nisbetle daha değişik husûsiyetleri vardır. Pek çok ilâhî tecellî geceleri vukû bulmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in, Levh-i Mahfûz’dan dünyâ semâsına gece indirilmesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mîrâc’a gece çıkması gibi…
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr-i Sînâ’da kırk gece kalmasında şu işâretler vardır:
Ehlullâhın büyük bir tecellî sabahına ermeleri için geceler gibi karanlık ıztırap saatleri ile çile doldurmaları lâzımdır. İlâhî feyiz ve bereket, umûmiyetle geceleri vâkî olur ve bütün muvaffâkıyet sabahları, ıztıraplı gecelerin seherlerini tâkib eder.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bu çilesinde kırk gün, sanki ilk otuz günüyle bütün bir gece; sonraki on gün de, o gecenin seheri mesâbesindeydi. Nitekim, bu seherin fecr-i sâdık saatlerini andıran son demlerinde Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh Teâlâ ile konuşma mazhariyetine erişmiş ve pek çok ilâhî tecellîyi müşâhede etmiştir.
Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr Dağı’nda hiç ara vermeden savm-ı visâl olarak otuz gün oruç tuttu; ne acıktı, ne de susadı!.. Fakat Hızır’la buluşmak üzere sefer etmesi emredildiğinde henüz yarım gün geçmeden sabrı kesildi ve acıktı. Arkadaşına:
“–Yiyeceğimizi getir, yiyelim!” dedi.
Çünkü O’nun Hızır’a gidişi bir imtihan sebebiyle idi. İmtihan üzerine iptilâ eklendi. Mahlûkun yolundaki seferde yarım günde acıktı. Fakat Tûr’da bulunması ve Allâh’a sefer etmesi ise, bir likâ (kavuşma) seferi ve Hak Teâlâ ile sohbet mâhiyetinde olduğundan, bulunduğu yerin heybeti, O’na yemeyi ve içmeyi unutturmuş, kendisini Allâh’tan başka her şeyden alıkoymuştu.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a Allâh -celle celâlühû- ile konuşması sebebiyle “Kelîmullâh”denmiştir. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak’la dil gibi bir âlet ile değil, zamansız ve cihetsiz olarak O’nun ezeldeki “Kelâm” sıfatıyla konuştu. Allâh’ın sıfatlarından hiçbiri yaratılanların sıfatlarına benzemez. O Alîm’dir, yâni her şeyi bilir; ancak bu bilme, bizim bilmemiz gibi değildir. Kudret sâhibidir; o da bizim kudretimiz gibi değildir. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil!.. Biz dil gibi bir âlet ve harflerle konuşuruz. Allâh -celle celâlühû- bundan münezzehtir. Harfler mahlûktur. Allâh’ın kelâmı ise, mahlûk değildir; harfsiz ve âletsizdir. Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh -celle celâlühû- ile konuşurken, yanındaki 70 kişi ve Cebrâîl -aleyhisselâm- bu konuşmayı fark ve idrâk edemediler…
Kelîmullâh Mûsâ bin İmrân -aleyhisselâm- mânevî âlemden birçok manzara müşâhede etti. Bunlar, O’nun arzusuyla olmuş da değildi. Rivâyete göre keyfiyeti bizlere meçhûl olan dörtbin yüzyirmi kelime ve ayrıca ondört kelime, O’na vâsıtasız olarak takdîm edildi. Her bir kelimenin gelişinde Hazret-i Mûsâ, büyük sarsıntılar geçirdi. O’nun vücûdu ve tabîatı, bu kelimelerin gelişi sebebiyle büyük değişikliğe uğradı.
Bu mukâleme ile alâkalı olarak âyet-i kerîmede:
وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا
“…Allâh, Mûsâ’ya mutlak olarak konuştu.” (en-Nisâ, 164) buyrulmaktadır.
Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın gönlünü teskîn ve tesellî etmek için binlerce hitâb gönderdi ki, nîmetleriyle gönlü bir nebze rahatlayıp huzur olsun!.. Çünkü Mûsâ -aleyhisselâm-, beşerî fırtınalar ve kasırgalarla dolu bir hayat yaşamış, azgın ve materyalist bir kavim olan Benî İsrâîl’e şerîat ikâme etmek üzere gönderilmiş bir peygamberdi…
Kırk Sayısının Hikmeti
Kırk sayısı rûhî olgunluk bakımından pek ehemmiyetlidir:
a. Hazret-i Âdem’in çamurunun mayalanması, kırk gün sürmüştür. Rivâyet edildiğine göre:
“Allâh, Âdem’in hilkat toprağını kırk gün kudret eliyle yoğurmuştur.” (Taberî, Tefsîr, III, 306)
Bu günlerin her biri, keyfiyeti bizlerce meçhûl olan bir zaman dilimidir.
b. Her bir insan, anne karnında 40 gün nutfe, 40 gün aleka ve 40 gün mudğa hâlinde bulunur; sonra rûh üflenir. Bu hususta Sahîhayn’de geçen bir hadîs-i şerîf şöyledir:
İbn-i Mes’ud -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Sâdık (doğru) ve Masdûk (sadâkati tasdîk olunmuş) olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:
«Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette “aleka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudğa” olur. Sonra Allâh bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek)
rızkını, ecelini, amelini, şakî veya saîd olacağını yazar, sonra ona rûh üflenir…»” (Buhârî, Kader, 1; Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1/2643)
c. Peygamberlerin Hakk’ın kelâmını işitmeleri bakımından kırk günün büyük bir ehemmiyeti olduğu gibi, evliyâullâhın kalblerinden hikmet pınarlarının fışkırması için de bunun ehemmiyeti büyüktür.
Hadîs-i şerîfte:
“Kırk sabah ihlâsla Rabbine yönelen kimsenin kalbinden diline hikmet pınarları akar!” (Süyûtî,el-Câmiu’s-Sağîr, II, 137/8361) buyrulmuştur.
Tasavvufta mânevî terakkî için kırk gün müddetle tatbîk edilen ve “çile” yâhud “erbaîn” diye tâbir olunan usûlün esbâb-ı mûcibeleri de bu hadîs-i şerîf ile Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr Dağı’nda yaşadığı kırk günü bildiren âyet-i kerîmelerdir.
Cismâniyetin rûhâniyete bağlanması 40’a mahsus olduğu gibi, ondan ayrılması da yine 40’a mahsustur. Zîrâ âdetullâh böyledir.
İrfân ehli de, dört ve dördün katlarının ehemmiyetine dikkat çekmişlerdir. Meselâ;
Kâinâtın temelini dört unsur oluşturur: Su, hava, toprak ve ateş.
Arş-ı A’zam dört köşelidir; onu sekiz melek taşır.
Mûsâ -aleyhisselâm- kırk gün (gece) oruç ve riyâzâtla emrolunmuş; bundan sonra kendisine Rabbi ile konuşma şerefi bahşedilmiştir…
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Allâh’ı Görmek İstemesi
Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak’la konuşurken, gözünden perdeler kalkmıştı. Zamansız ve cihetsiz bir şekilde net olarak Arş-ı A’lâ’yı seyrediyordu. Levh-i Mahfûz’u yazan kalemin gıcırtılarını duymaktaydı. Yanında ise Cebrâîl -aleyhisselâm- ve 70 kişi olduğu hâlde, onlar hiçbir şey işitmediler. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, çok üstün bir makam ve mertebeye yükselmişti.
Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm-, bu konuşmadan o kadar lezzet aldı ki, şevki iyice arttı. Kendisinde bambaşka bir hâl meydana geldi ve Cenâb-ı Hakk’ı görmek istedi. Bu arzusunda da ısrar etti.
Allâh Teâlâ ise:
لَن تَرَانِي
“Sen beni göremezsin!” buyurdu.
Mûsâ -aleyhisselâm- yine talebinde ısrar edince, Cenâb-ı Hak:
“Şu dağa bak! O dağ yerinde durabilirse, Sen de Ben’i görebilirsin!” buyurdu. (Bu dağ, Medyen diyârında Zübeyr denilen büyük bir dağ idi.)
Bir rivâyete göre, Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm-’a yetmiş hicâb arkasından dirhem kadar nûr gösterdi. Nûr, dağa tecellî etti ve dağ infilâk etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, bu kudret ve azametin ihtişâmına dayanamadı; korktu ve bayıldı.
Âyet-i kerîmede bu vâkıa şöyle anlatılır:
وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ
“Mûsâ tâyîn ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi O’nunla konuşunca:
«–Rabbim! Bana (kendini) göster; Sen’i göreyim!» dedi.
(Rabbi):
«–Sen Ben’i göremezsin! Fakat şu dağa bak! Eğer o yerinde durabilirse, Sen de Ben’i göreceksin!» buyurdu.
Rabbi, o dağa tecellî edince, onu un ufak etti. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki:
«–Sen’i (bütün) noksan sıfatlardan tenzîh ederim; Sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.»” (el-A’râf, 143)
Tasavvuf erbâbı bu hususta işârî olarak buyurmuşlardır ki:
Mûsâ -aleyhisselâm- beşerî idrâk ile o sonsuz mânâ ummânının hakîkatini müşâhede etmek istedi. Fakat isteğine verilen cevap, arzu ettiği gibi olmadı. Hâlbuki onun idrâki, gönül gözü ile birdi. Gönlü kendi zannına göre yegâne idi. Bu sebeple Rabbini görmek istedi.
Fakat Mûsâ -aleyhisselâm-, tecellî ânında bayılıp düştü. O esnâda kendisine hâl lisânıyla dediler ki:
“–Ey Mûsâ! Bu mazhariyet, Sen’in için değildir. Sen’den sonra gelecek yetîme âittir.”
O da, bu hitâbı tasdîk için:
“–Yâ Rabbî! Sen’i tesbîh ve tenzîh ederim. Sana; ancak Sen’in zâtına has sevgili kıldığın ve kendisine makamların en yükseğini tahsîs eylediğin Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vâsıl olabilir. Benim için olmayan bir şeyi istemekten Sana tevbe ederim. Ben, müşâhede makamlarının en yükseğinin Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya mahsûs olduğuna îmân edenlerin ilkiyim!” dedi.
Rivâyete göre Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tûr Dağı’ndan döndüğünde, Allâh Teâlâ’nın nûru hâlâ yüzünde in’ikâs hâlindeydi. Bu yüzden üç gün müddetle yüzünü örtmüştü.
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:
“Mûsâ -aleyhisselâm-, o yüce huzûr ve makâmdan sonra O’na kim baksa ölüyordu. Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- yüzünü bir örtü ile örttü. İnsanlarla bir müddet o şekilde konuştu.” (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri bi’l-Me’sûr, c. III, s. 116)
Urve bin Ruveym de şöyle anlatıyor:
“Mûsâ -aleyhisselâm- Rabbi ile konuşmasının ardından hanımına yaklaşamıyordu ve yüzünü bir örtü ile örtüyordu. Çünkü kim O’na baksa ölüyordu. Hanımı O’na dedi ki:
«–Kırk yıldır sana yönelmişim, beni de bir nazar (bakış) ile faydalandırsan ya!»
Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm- örtüyü kaldırdı. Yüzündeki güneş gibi bir nûr hanımını kaplayıverdi, gözleri kamaştı. Hanımı derhal kendi yüzünü elleriyle kapadı ve Allâh için secdeye vardı.” (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri bi’l-Me’sûr, c. III, s. 116)
Vehb bin Münebbih de şöyle diyor:
“Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh ile her mükâlemesinin ardından üç gün boyunca yüzünde (müthiş) bir nûr görülürdü.” (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîri bi’l-Me’sûr, c. III, s. 116)
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr Dağı’nda Zât-ı İlâhî’den bir tecellî kırıntısı karşısında bayılıp düşmüş ve ardından üç gün yüzünü örtmesini îcâb ettirecek derecede bir nûr in’ikâsına mazhar olmuştu. Hâlbuki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, Cenâb-ı Hak’la Mîrâc’da Sidretü’l-Müntehâ’nın da ötesinde, Kur’ânî beyân ile: « ≈%frOnG rhnG pør«n°Srƒnb nÜÉnb » “birleştirilmiş iki yay arası kadar, hattâ daha da yakın”30 olarak tavsîf edilen bir vuslat ânında mükâleme ve müşâhede nîmetine ermişti. O hâlde, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de niçin Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’daki gibi bir tesir izi görülmediği husûsunu, ehlullâh hazarâtı şu şekilde îzâh ederler:
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, o hâlleri yaşarken “telvîn” sâhibi idi. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ise “temkîn”31 sâhibi idi. Şöyle ki; Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, dâimî bir “müşâhede huzûru”ndaydı. Mîrâc’da sâdece bir huzûrdan diğer bir huzûra ve bir “müşâhede” keyfiyetinden farklı bir “müşâhede” keyfiyetine geçirilmiştir. İşte bu husûsiyeti sebebiyle de hadîs-i şerîflerinde:
“Ben, sizden biriniz gibi değilim; Rabbimin yanında gecelerim, Rabbim beni yedirir içirir.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/32, 42)
“Benim Cenâb-ı Hak ile öyle anlarım olur ki, onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir peygamber vâkıf olamaz.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV,
buyurmuştur.32
Yine ehlullâh hazarâtı, Cenâb-ı Hakk’ın:
“(–Yâ Mûsâ!) Sen Ben’i göremezsin!” hitâbını da işârî olarak şöyle tefsîr etmişlerdir:
“Yâ Mûsâ! Sen mevcud oldukça, yâni Sen Ben’de fânî olmadıkça, Ben Sen’in için gizliyimdir. Şâyet Sen, Ben’de fânî olursan, Ben Sana âşikâr olurum!”
Yâni, semâda güneş varken, nasıl yıldızlar gözükmüyorsa; denize ulaşan bir dere, onda nasıl kayboluyorsa; bir taş, göze sürme olarak çekildiği zaman, nasıl kendinde taşlıktan birşey kalmıyorsa; bir buğday tânesi, vücûda gıdâ olarak girdikten sonra nasıl buğdaylığını kaybediyorsa; Allâh’ta fânî olanın da izâfî ve türâbî vücûdu mânen kaybolur, kendisine yabancılaşır.
Nitekim Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, nefsin esâretinden kurtulmak için büyük bir iştiyâk ile ölüm ânını bekledi. O âna, “şeb-i arûs” (düğün gecesi) dedi.
Hallâc-ı Mansûr da, daldığı mânevî sekir hâlinde:
“Dostlar! Beni öldürünüz! Zîrâ benim kurtuluşum, ölümümdedir!” dedi.
Yaşanan bu hâle, tasavvufta “vahdet-i vücûd” veya “vahdet-i şühûd” denir. Ancak bu, geçici bir hâldir. Ve bu mânevî hâlin hakîkî keyfiyetini ancak o hâli yaşayanlar bilir.
Cenâb-ı Hak’la ezelî olan kelâm sıfatının tecellîsi ile konuşması netîcesinde Mûsâ -aleyhisselâm-’da çok tatlı ve hoş bir zevk hâli hâsıl olmuştu. O, bu hâldeyken Cenâb-ı Hakk’a“Rabbim! Sen’i göreyim!” diye ısrar etti. Netîcede Zât-ı İlâhî’den bir tecellî karşısında dağ infilâk etti. Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı. Kendisine gelince de, istiğfâr etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın sözlerini duyunca, âdeta kendisinin dünyâda olduğunu unutmuş, âhirete; cennet ve cemâlullâha kavuştuğunu zannetmişti.
Rivâyete göre nûr-i ilâhînin kırıntı kabîlinden bir tecellîsiyle infilâk eden dağ, paramparça oldu. Her parçası bir yere dağıldı. Dağ âdeta un gibi savruldu, dağılıp deryâlara düştü. Ondan içine bir parça düşen sular tatlı oldu, bu sulardan içen hastalar şifâ buldu.
Allâh Teâlâ, kelâmdaki büyük bir tecellîsi olan Kur’ân-ı Kerîm hakkında da, âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allâh korkusundan baş eğerek, paramparça olmuş görürdün! Bu misâlleri, insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 21)
Bu sebeple, yüce dağlarıyla yer ve engin ufuklarıyla gökler, ilâhî emâneti yüklenmekten çekinmişlerdir. Bu hakîkati de, Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklîf ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın mükâlemesinden sonra Tevrât nâzil olmaya başladı. Yedi veya on levha hâlinde inzâl buyruldu. Kırk cüz idi. Tevrât nâzil olurken, Cebrâîl -aleyhisselâm- ile beraber her harf için bir melek vazîfelendirildi. Bu melekler, Tûr Dağı’nın başında Tevrât’ı Hazret-i Mûsâ’ya takdîm ettiler.
Tûr Dağı’ndaki Bir Mülâkât
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Allâh Teâlâ ile olan bir mülâkâtını, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle anlatır:
“Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisine has olduğunu sandığı altı husûsiyetten, bir de sevmediği yedinci vasıftan Rabbine suâlde bulundu:
«–Yâ Rabbî! Hangi kulun en müttakîdir?»
«–Devamlı zikreden ve aslâ unutmayandır.»
«–Hangi kulun en çok hidâyette olandır?»
«–Hidâyete tâbî olan (Kitâb ve Sünnet’in muhtevâsında yaşayanlar)’dır.»
«–Hangi kulun hüküm vermede en âdildir?»
«–İnsanlar hakkında, kendi hakkında hükmettiği gibi hükmedendir.»
«–Hangi kulun en âlimdir?»
«–İlimden aslâ doymayan (ve ilmini irfâna çeviren, yâni yaşayışıyla tebliğ eden)dir.»
«–Hangi kulun en şereflidir?»
«–Güçlü iken affetmesini bilendir.»
«–Hangi kulun en zengindir?»
«–Kendisine verilene râzı olan (ve infâk eden)’dir.»
«–Hangi kulun en fakirdir?»
«–Sâhib-i menkûs, yâni hâli noksan olan, kendisine verileni az bulup fazlasını isteyen (kanaatten mahrum olan)dır.»” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XV, 899/43549)
Altın Buzağı
İsrâîloğulları, Mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte Kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. Hazret-i Mûsâ’ya:
“–Sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.
Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.
Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:
“–Bu Mûsâ’nın ilâhıdır! Fakat Mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.
Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:
“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.
Böylece Sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, İsrâîloğulları’nın bir kısmını hak dinden uzaklaştırdı. Hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.
Bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:
وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِن قَبْلُ يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي
“Hakîkaten Hârûn, onlara daha önce:
«–Ey kavmim! Siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allâh’tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (Tâhâ, 90)
قَالُوا لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى
“Onlar:
«–Biz, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (Tâhâ, 91)
قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِن بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ
“(O sırada Tûr’da bulunan Hazret-i Mûsâ’ya Allâh Teâlâ) buyurdu:
«–Sen’den sonra Biz, kavmini (Hârûn ile kalan İsrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (Tâhâ, 85)
وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِن بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَدًا لَّهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ وَلاَ يَهْدِيهِمْ سَبِيلاً اتَّخَذُوهُ وَكَانُواْ ظَالِمِينَ
“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. Görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (Acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak)benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-A’râf, 148)
وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِن بَعْدِيَ أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الألْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُواْ يَقْتُلُونَنِي فَلاَ تُشْمِتْ بِيَ الأعْدَاء وَلاَ تَجْعَلْنِي مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
“Mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:
«–Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini(beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.
Tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (Hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi):
«–Anam oğlu! Bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-A’râf, 150)
قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا
(92)
أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي
(93)
قَالَ يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي إِنِّي خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي
(94)
“(Mûsâ):
«–Ey Hârûn! Sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? Emrime âsî mi oldun?» dedi.
(Hârûn):
«–Ey annemin oğlu! Saçımı sakalımı çekme! Ben Sen’in: “İsrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (Tâhâ, 92-94)
Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hârûn, ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu hâlde, Hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. Zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, Allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلأَخِي وَأَدْخِلْنَا فِي رَحْمَتِكَ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
“(Mûsâ da:) «–Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetine kabûl et! Zîrâ Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-A’râf, 151)
فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ يَا قَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ أَمْ أَرَدتُّمْ أَن يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُم مَّوْعِدِي
“(Sonra) Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:
«–Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (Tâhâ, 86)
قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذَلِكَ أَلْقَى السَّامِرِيُّ
(87)
فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسِيَ
(88)
“Dediler ki:
«–(Yâ Mûsâ!) Biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.»
(Sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)
Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. Bunun üzerine:
«–İşte bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (Tâhâ, 87-88)
Hazret-i Mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. Tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. Onlar da:
“–Sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُواْ إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ عِندَ بَارِئِكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ إِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
“Mûsâ kavmine dedi ki:
«–Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! Öyle yapmanız, Yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak O’dur.” (el-Bakara, 54)
Öldürecek olanlar, öldürüleceklerin başında ellerinde birer kılıç olduğu hâlde beklemeye başladılar. Her puta tapanın ardında, emir gelince onun boynunu vurmak üzere bir kişi vazîfelendirilmişti. Hattâ bunların içinde birbirlerine akrabâ olanlar dahî vardı:
وَلَمَّا سُقِطَ فَي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْاْ أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواْ قَالُواْ لَئِن لَّمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Pişmân olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce:
«–Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bağışlamazsa, mutlakâ ziyâna uğrayanlardan olacağız!» dediler.” (el-A’râf, 149)
Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Hârûn, şefkatlerinden dolayı ağlayarak duâ ettiler. Âyet indi ve tevbeleri kabûl edildi:
وَالَّذِينَ عَمِلُواْ السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِهَا وَآمَنُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de îmân edenlere gelince, şüphesiz ki o (tevbe ve îmândan) sonra, Rabbin, elbette bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-A’râf, 153)
Ve Allâh Teâlâ, şöyle buyurdu:
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنكُمِ مِّن بَعْدِ ذَلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (el-Bakara, 52)
Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm- Sâmirî’ye döndü:
قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ
(95)
قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي
(96)
“«–Ya senin zorun neydi, ey Sâmirî?!» dedi.
O da:
«–Ben, onların görmediklerini gördüm. Zîrâ, o elçinin izinden bir avuç (toprak)alıp onu (erimiş mücevherâtın içine) attım. Bunu böyle, nefsim bana hoş gösterdi.» dedi.” (Tâhâ, 95-96)
Müfessirlere göre, Sâmirî’nin, halkın görmeyip de kendisinin gördüğünü ve izinden bir avuç toprak aldığını iddiâ ettiği elçi, Hazret-i Mûsâ’nın huzûruna gelen Cebrâîl’di. Sâmirî, onun atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş, izinin toprağından bir avuç alıp altınları erittiği ateşe atmıştı.
قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّنْ تُخْلَفَهُ وَانظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَّنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفً
“Mûsâ:
«–Çekil git! Artık sen, hayâtın boyunca: “Bana dokunmayın!” diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemîn ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!» dedi.” (Tâhâ, 97)
Rivâyete göre, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âyet-i kerîmedeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakîkaten ağır ve bulaşıcı bir hastalığa yakalandı ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kaldı.
إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ
“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlakâ Rablerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında bir alçaklık erişecektir. Biz, iftirâcıları böyle cezâlandırırız.” (el-A’râf, 152)
وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
“Mûsâ’nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet (haberi) vardı.” (el-A’râf, 154)
Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, buzağıya taptıkları için pişmân olan İsrâîloğulları’nı temsîlen yetmiş kişi seçerek huzûruna getirmesini ve hep beraber tevbe etmelerini istemişti.
Hazret-i Mûsâ, emr-i ilâhî mûcibince yetmiş kişi ile Tûr’a gitti. Fakat nankör kavim, Allâh’ı görmek isteme cür’etinde bulundu. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Sonunda Hazret-i Mûsâ, Allâh’a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَى لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى نَرَى اللَّهَ جَهْرَةً فَأَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
(55)
ثُمَّ بَعَثْنَاكُم مِّن بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(56)
“Bir zamanlar:
«–Ey Mûsâ! Biz Allâh’ı açıkça görmedikçe aslâ Sana inanmayız!» demiştiniz de, bakıp durduğunuz hâlde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredesiniz!” (el-Bakara, 55-56)
وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلاً لِّمِيقَاتِنَا فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّايَ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا إِنْ هِيَ إِلاَّ فِتْنَتُكَ تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاء وَتَهْدِي مَن تَشَاء أَنتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ
“Mûsâ, tâyin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçmişti. Onları o müthiş deprem yakalayınca, Mûsâ dedi ki:
«–Ey Rabbim! Dileseydin, onları da beni de daha evvel helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk mi edeceksin? Bu iş, Sen’in imtihânından başka bir şey değildir! Onunla, dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sâhibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen affedenlerin en hayırlısısın!»” (el-A’râf, 155)
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, duâsına şöyle devâm etti:
وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَـذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَـا إِلَيْكَ
“Ve bize hem bu dünyâda bir iyilik yaz, hem de âhirette. Biz gerçekten de tevbe edip Sen’in hidâyetine yöneldik…” (el-A’râf, 156)
قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَـاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ
(156)
الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
(157)
“…(Allâh Teâlâ cevâben) buyurdu ki:
«–Azâbım vardır ki, onu dilediğime isâbet ettiririm; rahmetim de vardır ki, o her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da müttakîlere, zekâtını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım. Onlar ki, o ümmî peygambere (Hazret-i Muhammed’e) tâbî olurlar, yanlarındaki Tevrât ve İncîl’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, O’nun izinden giderler ki, O, onlara iyiliği emreder ve kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit O’na îmân eden, O’na kuvvetle hürmet gösteren, O’na yardımcı olan ve O’nun peygamberliği ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte asıl murâda eren kurtulmuşlar onlardır.»” (el-A’râf, 156-157)
Ashâbdan Katâde bin Nûmân -radıyallâhu anh-’ın nakline göre Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- şöyle dedi:
“–Yâ Rabbî! Ben levhalarda insanlar arasından çıkarılmış, iyiliği emreden kötülükleri yasaklayan en hayırlı bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Allâh’ım onları benim ümmetim kıl!”
Allâh Teâlâ:
“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Mûsâ -aleyhisselâm-:
“–Rabbim! Levhalarda dünyâya gelişte son, cennete girişte ilk olan bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Mûsâ -aleyhisselâm-:
“–Yâ Rabbî! Yine levhalarda bir ümmetten bahsediliyor ki, onların İncil’leri (kitapları) sadırlarındadır, oradan ezberden okurlar. Hâlbuki onlardan önceki ümmetler kitaplarını bakarak yüzünden okurlar, kitapları kaybolunca da ondan hiçbir şey hatırlamazlardı. Şüphesiz Sen bu ümmete daha önce hiçbir ümmete vermediğin bir ezberleme ve muhâfaza etme kuvveti vermişsindir. Allâh’ım! Onları benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Hazret-i Mûsâ:
“–Rabbim! Orada hem önceki kitaplara hem de son kitaba îmân eden, her türlü sapıklıkla savaşan bir ümmet zikrediliyor. Onu benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“O, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Mûsâ -aleyhisselâm-:
“–Rabbim! Orada öyle bir ümmet zikredilmektedir ki, onlardan biri bir iyilik yapmaya niyet etse de onu yapamazsa ona karşılık 10’dan 700 katına kadar sevap verilmektedir. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.
Allâh Teâlâ:
“Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.
Nakledildiğine göre bunun üzerine Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, elindeki levhaları bir kenara bırakıp:
“–Allâh’ım! Beni de ümmet-i Muhammed’den eyle!” diye yalvardı. (İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 259)
Bizler, -hamdolsun ki- meccânen, yâni hiçbir bedel ödemeden ümmet-i Muhammed olarak dünyâya geldik. Bunun için ne kadar şükretsek azdır. Fakat her şeyin bir bedeli olduğu gibi bu nîmetin de bir bedeli vardır. Dolayısıyla bizler, ümmet-i Muhammed olmanın mes’ûliyetini hakkıyla idrâk etmeli ve O’na hayırlı bir ümmet olarak yaşamalıyız ki, kıyâmet günü O’nun civârında yer almaya ve şefaat-i uzmâsına ermeye liyâkat kazanabilelim.
İsrâîloğulları, bir müddet sâkin yaşadı. Sonra yine azdılar. Tevrât’ın hükümlerinin ağır olduğunu, bunları tatbîk etmekte zorlandıklarını bildirdiler. Tevbe ederken verdikleri teminâtı unuttular. Allâh -celle celâlühû- da, Tûr-i Sînâ’yı mûcize olarak üzerlerine kaldırdı. Çok korktular. Secdeye kapandılar. Dağ, çöktü-çökecek diye beklediler:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
(63)
ثُمَّ تَوَلَّيْتُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ فَلَوْلاَ فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنتُم مِّنَ الْخَاسِرِينَ
(64)
“Sizden sağlam bir söz almış ve Tûr Dağı’nı üzerinize kaldırıp demiştik ki:
«–Size verdiğimizi kuvvetle tutun! Onda bulunanları dâimâ hatırlayın. Umulur ki, takvâya erersiniz!»
Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allâh’ın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.” (el-Bakara, 63-64)
Fakat İsrâîloğulları, yine aynı hâllerini sürdürdüler. İyice aşırı gidenler, ilâhî gazaba dûçâr oldular:
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ
(65)
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ
(66)
“İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine; «Aşağılık maymunlar olun!» dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesîlesi kıldık.” (el-Bakara, 65-66)
Allâh Teâlâ, Benî İsrâîl’den kötülükte kasten ısrar edenleri maymun şekline sokmuş, sonra da onları helâk etmiştir. Bunun, insanların aslının maymun olduğu iddiâsıyla bir alâkası yoktur. Üstelik bunlarda nesil devâmı da olmamıştır.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ لَعنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ وَنَسُواْ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُواْ بِهِ وَلاَ تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىَ خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمُ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalblerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (Mukaddes kitaplarını tahrîf ederler), ihtâr edildikleri hakîkatlerden nasip almayı unuturlar. İçlerinden pek azı hâriç, onlardan dâimâ hâinlik görürsün! Yine de Sen onları affet ve aldırış etme! Şüphesiz Allâh, ihsân sâhiplerini sever.” (el-Mâide, 13)
Tevrât, yalnızca bir nüsha idi. Kimsenin ezberinde de tamamı mevcud değildi. İsrâîloğulları, Bâbilliler’e esir düşünce, bu tek Tevrât nüshası kayboldu. Yıllar sonra İsrâîloğulları, esâretten kurtulunca, hatırda kalan bazı bölümler tespit edilebildiği kadarıyla yeniden yazıldı. Bugün, elde bulunan Tevrât’ta da, tahrîf edilmiş hâlde bu eksik bölümler ile kısmen Hazret-i Mûsâ’nın hayâtı yazılıdır.
İnek Kurbân Edilmesi
İsrâîloğulları’ndan Âmil isminde çok zengin biri ölü olarak bulundu. Öldüren, amcasının oğluydu. Öldürme sebepleri husûsunda şu rivâyetler vardır:
1. Onu, çok fakir ve cimri olan amcasının oğlu, servetine hased ederek öldürmüştü.
2. Âmil, bir kadınla evlenmiş, amcasının oğlu da o kadını almak için onu öldürmüştü.
Kâtil, onun ölüsünü iki köy arasına bıraktı. Tâ ki onlar, birbirlerine hasım olsunlar…
Halk, Hazret-i Mûsâ’ya mürâcaat edip kâtilin bulunmasını ve kısâs yapılmasını istediler. Mûsâ -aleyhisselâm-, kâtilin kim olduğu meselesinde tereddütte kaldı ve bir netîceye varamadı. Bunun üzerine Allâh’a duâ etti. Allâh Teâlâ da, bir inek kurban etmelerini emretti. Benî İsrâîl, Mûsâ -aleyhisselâm-’a:
“–Kâtil ile inek kesilmesi arasında ne alâka var?! Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Hâlbuki bu îtirazlarıyla, farkında olmaksızın, Hakk’ın emrine olan teslîmiyetsizliklerinden imtihan vermeye başladılar.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- onlara:
“–Ben Rabbimin emrini bildiriyorum!” dedi.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُواْ بَقَرَةً قَالُواْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُواً قَالَ أَعُوذُ بِاللّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ
(67)
قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لّنَا مَا هِيَ قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ فَارِضٌ وَلاَ بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذَلِكَ فَافْعَلُواْ مَا تُؤْمَرونَ
(68)
قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوْنُهَا قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَاء فَاقِـعٌ لَّوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرِينَ
(69)
“Mûsâ kavmine:
«–Allâh size bir sığır kesmenizi emrediyor!» deyince:
«–Bizimle alay mı ediyorsun?» demişlerdi.
O da:
«–Câhillerden olmaktan Allâh’a sığınırım!» diye cevap vermişti.
(Bunun üzerine kavmi):
«–(O hâlde) bizim adımıza Rabbine duâ et; bize, onun ne olduğunu açıklasın!» dediler.
Mûsâ:
«–Allâh buyuruyor ki: O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arası bir inektir. Size emredileni hemen yapın!» dedi.
Bu defâ:
«–Bizim için Rabbine duâ et; bize, onun rengini açıklasın!» dediler.
(Mûsâ):
«–O buyuruyor ki: Sarı renkli, parlak tüylü, bakanların içini ferahlatan bir inektir.» dedi.” (el-Bakara, 67-69)
Yahûdîler, bu evsafta bir ineği, yetîmi olan bir kadında buldular. Kadın, kendisinin geçim kaynağı olduğu için ineğini satmak istemiyordu. Bu sebeple 1000 akçe istedi.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın:
“–Kadının istediği miktarı verin ve sığırı alın!” demesi üzerine İsrâîloğulları bin akçeye râzı oldular. Fakat bu sefer kadın, ücreti 2000 akçeye çıkardı.
Kavmi, ücreti çok yüksek bulduklarından bu sığırı almak istemedi ve tekrar Mûsâ -aleyhisselâm-’a mürâcaat edip:
قَالُواْ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَ إِنَّ البَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا وَإِنَّا إِن شَاء اللَّهُ لَمُهْتَدُونَ
(70)
قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لاَّ ذَلُولٌ تُثِيرُ الأَرْضَ وَلاَ تَسْقِي الْحَرْثَ مُسَلَّمَةٌ لاَّ شِيَةَ فِيهَا قَالُواْ الآنَ جِئْتَ بِالْحَقِّ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُواْ يَفْعَلُونَ
(71)
“«–(Ey Mûsâ!) Bizim için, Rabbine duâ et de; onun nasıl bir sığır olduğunu açıklasın! Nasıl bir inek keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşâallâh emredileni yapma yolunu buluruz!» dediler.
(Mûsâ) dedi ki:
«–Allâh şöyle buyuruyor: O (sığır), henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir.»
(Bu sefer İsrâîloğulları):
«–İşte şimdi hakîkati getirdin!» dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.” (el-Bakara, 70-71)
Az daha kesmeyeceklerdi, çünkü bu târifler de yine yetîmi olan kadının sığırını işâret etmekteydi. Üstelik kadın, ücreti iyice artırmış 10.000 akçeye yükseltmişti. Daha sonra da:
“–Hayvanı alacaksanız, onu kesersiniz ve derisini tulum yapıp içini altın ile doldurur bana verirsiniz! Ancak bu şekilde onu size satabilirim.” demişti.
Benî İsrâîl, tekrar Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a mürâcaat etti. O da:
“–Ne pahasına olursa olsun, alın!” dedi.
Bunun üzerine kavmi:
“–Öyleyse şimdi alalım, emir yerine gelsin; yoksa sonra ödeyemeyiz.” dediler. Nihâyet ineği aldılar.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
وَإِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادَّارَأْتُمْ فِيهَا وَاللّهُ مُخْرِجٌ مَّا كُنتُمْ تَكْتُمُونَ
“Hani siz bir adam öldürmüştünüz de, onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allâh, gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.” (el-Bakara, 72)
Fakat Benî İsrâîl bu sefer de ineğin ücretini ödemiyorlardı. Hazret-i Mûsâ:
“–Ücretini ödemezseniz, ölü dirilmez!” buyurdu.
Onlar da, çâresiz ineğin derisini tulum yapıp içini de altınla doldurarak kadına verdiler.
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا كَذَلِكَ يُحْيِي اللّهُ الْمَوْتَى وَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
“«–Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun!» dedik. Böylece Allâh, ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (peygamberine verdiği mûcizelerini) gösterir.” (el-Bakara, 73)
Âyet-i kerîmede “Kesilen ineğin bir parçasıyla ölüye vurun!” denilmesi, hâdiseye dikkatleri daha çok çekmek içindir. Bunun için böyle bir merâsim yapılmış ve akabinde mûcize gerçekleşmiştir. Yoksa elbette ki Allâh Teâlâ, hiçbir sebep olmadan da kudreti ile ölüleri diriltmeye kâdirdir.
Nihâyet hayvanın dilini ölüye dokundurduklarında ölü, kanlar içinde kalktı. Hakîkati anlattı:
“–Beni amcaoğullarım öldürdü. Filân ve filân…” deyip isimlerini de bildirdikten sonra tekrar öldü.
Bu cinâyeti işleyen iki gence derhal kısâs tatbîk edildi.
Bu Kıssadaki İbretler
*İsrâîloğulları’nın, yaptıkları her îtirâzın ardından sıkıntıları artmıştı. Hâlbuki emr-i ilâhî ilk geldiğinde herhangi bir sığır boğazlasalardı, emir îfâ edilmiş olacaktı. Fakat üstüste suâllerle, sanki bunu istemiyormuş gibi davrandılar ve mes’eleyi kendi elleriyle ağırlaştırdılar. Böylece çok îtirâz etmeleri ve hadlerini bilmeyişleri, onları daha ağır netîcelere dûçâr etti.
*Îcâb etmeyen suâllerin sorulması câiz değildir; kazâ ve kader mevzûlarında haddinden fazla derinleşmekte olduğu gibi… Yâni Allâh’ın hüküm beyân ettiği bir hususta teslîmiyet gösterip itaat etmek gerekir. Zîrâ gereksiz suâl ve îtirazlar, yeni tahdîd ve vecîbeleri beraberinde getirir ki, bu da mes’ûliyetlerin daha da ağırlaşmasına sebep olur.
Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:
“…Ben sizi kendi hâlinize bıraktığım sürece, siz de beni kendi hâlime bırakın. Çünkü sizden öncekiler, peygamberlerine çok suâl sormaları ve aldıkları cevaplar husûsunda ihtilâf etmeleri sebebiyle helâk oldular. Bundan dolayı size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiğince yerine getirin. Herhangi bir şeyi yasaklarsam ondan da kesin olarak kaçının!” (Müslim, Hac, 412)
*İsrâîloğulları daha evvel bir buzağıya taptıkları için kendilerine inek kurban etmeleri emredildi. Tâ ki, inekte bir ulûhiyet olmadığını anlasınlar. Zîrâ insanoğlu, özündeki kulluk hisleriyle bazen yanılarak, ilâhını, kendi yaşadığı âlemin boyutları ve idrâk salâhiyetleri dâhilinde arama şaşkınlığına düşebilmektedir.
*İlâhî emre ittibâ husûsunda İsrâîloğulları ağır davranıp ayak sürüdükçe, kâtiller bir türlü bulunamıyor ve bu sebeple de gerilim ve sürtüşmeler artıyordu. Sığırın kesilip kâtillerin bulunmasıyla sükûnet sağlandı.
*İsrâîloğulları’ndan bazılarının “öldükten sonra dirilme”ye karşı îmânlarında tereddütler vardı. Bu hâdiseyle bu zaafları da zâil oldu.
Peygamber Efendimiz’in Mîrâc’da Hazret-i Mûsâ ile Görüşmesi
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Mîrâc’da Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile birkaç defâ görüşmüştür. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Allâh Teâlâ’nın huzûrundan elli vakit namaz ile ayrılınca Mûsâ -aleyhisselâm- O’na:
“–Ben, Sen’den evvel İsrâîloğulları’nda tecrübe ettim. Elli vakte Sen’in ümmetin de güç yetiremez!” diyerek Cenâb-ı Hak’tan elli vaktin azaltılması talebinde bulunmasını tavsiye etti.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından Allâh Teâlâ’ya beş defa mürâcaat vâkî oldu ve namaz, her seferinde biraz tenkîs edilerek beş vakte kadar indirildi.33
Bu hâdisedeki hikmetlerin en mühimi, geçmişlerin tecrübelerinden istifâde etmek gerektiğidir.
Kârûn
Hazret-i Mûsâ’nın amcası veya amcasının oğlu idi. Tevrât’ı, Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra en güzel o okurdu. Çok fakirdi, başkalarının yardımlarıyla geçinirdi. Hazret-i Mûsâ’nın duâsı berekâtıyla kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi.
Kârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’a îmân etmeden evvel, Benî İsrâîl’in Firavun’un yanındaki temsilcisi idi. İdâresi altında bulunanlara eziyet ederdi. Îmân ettikten sonra, kendisini ilim, hikmet ve ibâdete verdi.
Ancak mel’ûn şeytan, insan kılığında yanına geldi ve onunla arkadaş oldu. Sonra fırsatını bulduğu birgün, dostâne bir tavırla:
“–Ey Kârûn! Başkalarından gelenlerle geçineceğimize, gidip haftada bir gün çalışalım; altı gün de ibâdet edelim!” dedi.
Bu fikir, Kârûn’a uygun geldi. Şehre indiler ve bir gün çalıştılar. Bu bir günlük çalışmaları mukâbilindeki ücretle de altı gün geçinip ibâdet ettiler.
İlk tâvizini koparmış olan şeytan bu sefer:
“–Ey Kârûn! Bak; kimseye muhtaç olmadık! Gel; bundan sonra haftanın yarısında para kazanalım, yarısında ibâdet edelim! Hem kazandığımız paranın fazlasını Allâh yolunda fakirlere infâk etme imkânımız da olur!” dedi.
Artık tâviz yoluna girmiş bulunan Kârûn’a, bu teklîf daha da câzip göründü ve bunu da kabûl etti.
Şeytan, hîlesini gerçekleştirmeye muvaffak olmuştu. Çalışma müddetini iyice artırdı:
“–Daha fazla çalışıp daha çok para kazanalım! Bu parayla hem ibâdet eder, hem de daha fazla fakiri sevindiririz!” dedi.
Ve yavaş yavaş Kârûn’un kalbine dünyâ meyli ve muhabbeti girdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın duâsıyla kendisine verilen simyâ ilmi ile de çok zengin oldu. Kalbi, dünyevî ihtiraslarla doldu. Bu arada bütün güzel ve nezih hasletlerini de kaybetti. Gurur ve kibre kapıldı. Oysa zenginliği, Hazret-i Mûsâ’nın öğretmiş olduğu ilim sâyesinde idi.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ
“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: «–Şımarma! Bil ki Allâh, şımarıkları sevmez!»” (el-Kasas, 76)
Kalbi dünyâ meyli ile dolan Kârûn, artık Mûsâ -aleyhisselâm-’ın nasîhatlerinden sıkıldı; tavsiyelerine tahammül edemez oldu. Hârûn -aleyhisselâm-’a ve O’nun soyundan gelen Levililer’e kurban kesme vazîfesi (hibirlik) verilince de, kalbine yerleşmiş bulunan kötü hasletler, iyice gün yüzüne çıktı. Öfkeye kapıldı; dayanamadı ve Mûsâ -aleyhisselâm-’a gelerek:
“–Ey Mûsâ! Kardeşin Hârûn’a hibirlik (kurban kesme vazîfesi) verdin. Benim ise böyle bir salâhiyetim yok! Hâlbuki ben, Tevrât’ı gâyet iyi okumaktayım. Bunun için ben, Hârûn’dan daha üstünüm! Bu haksızlığa nasıl dayanırım?!” dedi.
Mûsâ -aleyhisselâm- ise cevâben:
“–Hârûn’a bu vazîfe ve makâmı ben değil, Cenâb-ı Hak verdi!” buyurdu.
Fakat Kârûn diretti:
“–Bana bir alâmet göstermedikçe, bunu tasdîk etmem!” dedi.
Mûsâ -aleyhisselâm-, Benî İsrâîl’in reislerini topladı ve:
“–Bastonlarınızı getirin! Hepsini belli bir yere koyalım. Kimin bastonu yeşillenirse, hibirliğe o lâyıktır!” dedi.
Bastonlar getirildi; ibâdet ettikleri mâbede bırakıldı. İçlerinden yalnız Hârûn -aleyhisselâm-’ın asâsı yeşillenip yapraklandı.
Bu açık mûcize netîcesinde Mûsâ -aleyhisselâm-, Kârûn’a döndü:
“–Ey Kârûn! Bunu ben mi yaptım?” dedi.
Kârûn şaşkındı. İşin hakîkatini anladığı hâlde nefsine tâbî oldu:
“–Bu, sihirbazlıktan başka bir şey değildir!” dedi. Sonra kızgın bir şekilde oradan ayrıldı.
Allâh -celle celâlühû-, Benî İsrâîl kavminin, elbiselerine mâvi şerit takmasını emretmişti. Kârûn, buna da isyân edip:
“–Bu, ancak efendileri kölelerinden ayırmak içindir!” dedi ve takmadı.
Artık Kârûn’un, Mûsâ -aleyhisselâm-’a hıncı iyice artmıştı. Nefsindeki hased ateşi, içini yakıp eritmekteydi. Etrafındakileri kendisine çekmek için ziyâfetler vermeye ve kendisinin üstünlüğünü belirtici sohbetler yapmaya başladı.
Birgün Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın emri mûcibince onun zekâtını hesâb edip, vermesini taleb edince, Kârûn:
“–Şimdi de malıma mı göz diktin? Bu serveti ben kazandım!” dedi.
Kârûn’a hitâben şöyle buyruldu:
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
“Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyâdan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara)ihsanda bulun! Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allâh, müfsitleri sevmez!” (el-Kasas, 77)
قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِندِي أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِن قَبْلِهِ مِنَ القُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا وَلَا يُسْأَلُ عَن ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ
(78)
فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ
(79)
وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللَّهِ خَيْرٌ لِّمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا وَلَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الصَّابِرُونَ
(80)
“Kârûn ise:
«–O (servet), bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi.» dedi.
Bilmiyor muydu ki, Allâh, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allâh onların hepsini bilir).
Derken, Kârûn, ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzulayanlar:
«–Keşke Kârûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı!» dediler.
Kendisine ilim verilmiş olanlar ise:
«–Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.” (el-Kasas, 78-80)
Çirkin İftirâ
Birgün Kârûn, Benî İsrâîl kavmini topladı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ı da oraya çağırdı ve:
“–Şimdi ey Mûsâ! Allâh’ın şu emirlerini bize bildir: Hırsızlık yapanın durumu ne olur, zinâ edenin durumu ne olur ve bunları sen yaparsan senin durumun ne olur?!” dedi.
Hazret-i Mûsâ:
“–Hırsızlık yapanın eli kesilir, zinâ eden de recmedilir!” dedi.
Kârûn tekrar:
“–Ya bunları sen yaparsan?!” diye sordu.
Mûsâ -aleyhisselâm- da:
“–Aynıdır!” dedi.
Bunun üzerine daha önceden sefil bir plân hazırlamış olan Kârûn, kalabalığın arasında bulunan bir kadına seslendi:
“–Ey kadın, gel! Gel de Mûsâ ile yaptığın çirkin fiili ve iffetsizliği anlat!” dedi.
Bu müthiş iftirâ karşısında Mûsâ -aleyhisselâm- çok hiddetlendi ve gazaplandı.
O sırada kadın da, yanlarına kadar gelmişti. Bir şeyler söylemek istedi, fakat dili tutuldu; söyleyemedi.
Hazret-i Mûsâ öfkeyle sordu:
“–Ey kadın! Denizi yarıp yol yapan ve Tevrât’ı indiren Allâh’ın hakkı için doğruyu söyle: Ben seni tanıyor muyum? Benim seninle bir alâkam var mı?”
Kadın büyük bir pişmanlık içinde:
“–Yâ Mûsâ! Kârûn bana bolca para verdi ve Sana bu iftirâyı atmam için beni kandırdı!” dedi. Ve son derece büyük bir nedâmetle tevbe etti.
Mûsâ -aleyhisselâm- secdeye kapandı:
“–Yâ Rabbî! Onların cezâsını ver!” diye duâ etti.
Bu bedduâdan sonra yer yarıldı. Rezil plânı ters tepen Kârûn ve ona tâbî olanlar, hazîneleriyle birlikte yerin dibine geçti.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الْأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِن فِئَةٍ يَنصُرُونَهُ مِن دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مِنَ المُنتَصِرِينَ
“Nihâyet Biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allâh’a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.” (el-Kasas, 81)
Kârûn’u, dünyâya meyli ve başkalarında bulunan nîmetlere hased etmesi helâk etti. Nitekim âyet-i kerîmede hased edenlerin şerrinden Allâh’a sığınmamız gerektiği, bir duâ hâlinde şöyle bildirilmektedir:
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ
(1)
مِن شَرِّ مَا خَلَقَ
(2)
وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ
(3)
وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ
(4)
وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ
(5)
“De ki: «Ben, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden, ağaran sabahın Rabbine sığınırım!»” (el-Felak, 1-5)
Hased edenlerin âkıbeti ise, hüsrandan başka bir şey değildir.
Nitekim halk, Kârûn ve avanesinin helâkini görünce ona ettikleri gıptaya pişman oldular:
وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلَا أَن مَّنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ
(82)
تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
(83)
“Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler:
«–Demek ki Allâh, rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az! Şâyet Allâh bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkârcılar iflâh olmazmış!» demeye başladılar.
İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve fesâdı arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sâhiplerinindir.” (el-Kasas, 82-83)
Kârûn kıssasında ümmete ibret olarak, kibirlinin, hased ehlinin ve âhireti unutup dünyâya dalanların fecî âkıbeti sergilenmektedir.
Ayrıca bu kıssadaki iftirâ mes’elesiyle alâkalı olarak tasavvuf erbâbı derler ki:
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın daha önce ilâhî vahye dayanmadan yaptığı bir hareketi, yâni Fatun’u hafifçe itip ölmesine sebep olması, sonraları O’nun gönül evini perişân etmiştir. Hattâ bu sebeple Cenâb-ı Hak da O’na doğrudan doğruya:
“–Sen bir insan öldürdün!” (Tâhâ, 40) buyurmuştur. Yâni Hak Teâlâ O’nu:
“Bizim vahyimiz, emir ve müsâademiz olmadan o Kıptîyi katlettin!” diye âdeta muâheze etmiştir.
İşte bu diken geldi; tekrar tekrar Hazret-i Mûsâ’nın gönlüne battı. Aslında O’nun maksadı zorbalık değildi. Fakat kendi başına yaptığı bir hareket, nice yapmadığı şeylerin iftirâlarını başına getirdi.
Onun için büyükler:
“İlâhî emirlere dayanmadan kendi başına iş yapma sevdâlarını başından atmazsan, seni, senin kılıcınla temizlerler ve kendi kılıcının maktûlü olursun, başka değil!” demişlerdir.
Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm-
Firavun Kızıldeniz’de boğulduktan sonra Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, kavmine çok fasîh, belîğ ve heyecanlı vaazlar vermeye başladı. Kavmi, Hazret-i Mûsâ’nın ilim ve mârifetteki derinliğine hayran kaldı; mest oldu. İçlerinden biri:
“–Ey Allâh’ın Peygamberi! Şu yeryüzünde Sen’den daha âlim bir kimse var mı?” dedi.
Hazret-i Mûsâ:
“–Böyle bir kimse bilmiyorum!” dedi.
O esnâda kendisine vahiy gelerek:
“İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, ona has bir ilim (ledünnî ilim) vermişimdir. Ümmetinin seçkinlerinden biri ile ona git!” diye buyruldu.
Kendisine işâret edilen zât, Hızır -aleyhisselâm-’dı.
Hazret-i Mûsâ:
“–O zâtı nasıl bulabilirim yâ Rabbî?” diye niyâz etti.
Allâh -celle celâlühû-, zenbiline tuzlanmış ölü bir balık koymasını, bu balığın canlanıp denize atladığı, iki denizin birleştiği yerde Hızır’ı bulacağını bildirdi.
Mûsâ -aleyhisselâm-, rivâyete göre kız kardeşinin oğlu olan Yûşâ bin Nûn ile Hızır’ı bulmak için derhal sefere çıktı.
Âyet-i kerîmede bu hâdise şöyle bildirilir:
وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِفَتَاهُ لَا أَبْرَحُ حَتَّى أَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ أَوْ أَمْضِيَ حُقُبًا
“Bir vakit Mûsâ, genç adamına demişti ki:
«–Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim.»” (el-Kehf, 60)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bu hâdiseyi ibret ve hikmet dolu noktalarıyla şu şekilde tasvîr eder:
“Ey kerîm olan kimse! Bu mânevî iştiyâkı, «Kelîmullâh» olan Hazret-i Mûsâ’da gör! Bak kelîm olan Mûsâ -aleyhisselâm- ne diyor:
«–Bunca makâma sâhip olduğum hâlde kendimde varlık hissetmiyorum. Daha öteler için rûhuma ışık tutacak Hızır’ı arıyorum.»
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Hızır’ı aramaya karar vermesi üzerine kavmi O’na dedi ki:
«–Ey Mûsâ, Sen kavmini bırakmışsın, Sen’den daha aşağı mertebede olan bir zâtın peşine düşmüşsün!
Hâlbuki Sen, «havf» ve «recâ»dan kurtulmuş bir peygambersin. Daha ne dolaşacak, ne kadar ve ne zamana kadar arayacaksın?
Aradığın Sen’de… Bunu Sen de bilirsin. Ey semâ kadar yüksek peygamber! Zemînde daha ne kadar dolaşacaksın?»
Mûsâ -aleyhisselâm- kavmine:
«–Ne olur, Güneş ile Ay’ın yolunu kesmeyiniz! Ben peygamberlik hilâliyim, Hızır ise velîlik güneşidir. Yâni benden üstün peygamberler var. Hızır ise, velîlerin en üst makâmındadır.» dedi.
Hazret-i Mûsâ devâmla:
«–Ben zamânın sultânı bir velî ile sohbet için iki denizin birleştiği yere gidiyorum.
Hakîkat ve mârifete ulaşmak için Hızır’ı vesîle kılacağım. Bunun için de uzun müddet sefer edeceğim. Tâ ki; O’na kavuşayım.
Himmet ve azîmet kanatları ile yıllarca uçacağım. Yıllar da ne demek, binlerce yıl gitsem, yine O’nu arayıp bulacağım. Bu yolculuk, o cevheri bulmağa değmez mi?» dedi.”
Mûsâ -aleyhisselâm- ve Yûşâ bin Nûn;
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا
“İki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitmişti.” (el-Kehf, 61)
Bir rivâyete göre, Yûşâ bin Nûn, beraberce mola verip Mûsâ -aleyhisselâm-’ın uyuduğu bir sırada balığın birden canlanarak denize atladığını görmüştü. Fakat bunu Hazret-i Mûsâ’ya söylemeyi unutmuştu. Mûsâ -aleyhisselâm- uyanınca da:
“–Haydi, yolumuza devâm edelim; belki daha çok yolumuz var!..” demişti.
Beraberce yola devâm ettiler. Uzun bir müddet gittikten sonra nihâyet bir ağaç altında oturdular.
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَاهُ آتِنَا غَدَاءنَا لَقَدْ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَذَا نَصَبًا
“(Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde Mûsâ genç adamına:
«–Azığımızı getir! Hakîkaten şu yolculuğumuz esnâsında (epeyce) yorulduk.» dedi.” (el-Kehf, 62)
Yûşâ bin Nûn, birden hatırladı:
“–Ben onları balığın denize atladığı yerde unuttum!” dedi.
قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ فَإِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ وَمَا أَنسَانِيهُ إِلَّا الشَّيْطَانُ أَنْ أَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا
(63)
قَالَ ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا
(64)
فَوَجَدَا عَبْدًا مِّنْ عِبَادِنَا آتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِندِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا
(65)
“(Genç adam:)
«–Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytandan başkası unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.» dedi.
Mûsâ:
«İşte aradığımız yer orası idi.» dedi.
Hemen izlerinin üzerine geri döndüler. Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, O’na katımızdan bir rahmet vermiş, yine O’na tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”(el-Kehf, 63-65)
Tasavvuftaki “Ledün İlmi” ismini bu âyetten almıştır. Tasavvuf bilgisi, bir kısım ehil zevâta mahsustur ve onun özü zühddür; ihsân duygusuna vâsıl olabilmektir. Yâni bu ilim, kalbî hayatla ilgilidir. Bununla birlikte kişinin bu hususta, istîdâd ve kâbiliyeti kadar mes’ûliyeti vardır. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmeye mecburdur. Bu da nefsin tezkiyesi ve tasfiyesi ile mümkündür. Ledünnî ilim ise, tasavvuf içinde mânevî eğitim sonucu ulaşılan Hak vergisi (vehbî) bir ilimdir. Zâhirî bilgi ile elde edilemez. Nitekim Hızır -aleyhisselâm- için, Cenâb-ı Hak:
وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا
“…Biz O’na kendimizden bir ilim öğrettik!” (el-Kehf, 65) buyurmaktadır.
Yine Bakara Sûresi’nde Allâh Teâlâ:
وَاتَّقُواْ اللّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ الل
“…Allâh’tan ittikâ edin, Allâh size (ihtiyâcınız olan şeyleri) öğretir…” (el-Bakara, 282) buyurmuştur.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’dan şöyle bir rivâyet vardır:
“İlm-i bâtın, Allâh -celle celâlühû- esrârından bir sır ve hikmetlerinden birtakım hikmetlerdir ki, o ilmi, kullarından dilediklerinin kalbine verir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 52)
Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisine vahiy ile işâret edilen zâtı, bir kayanın üstünde hırkasına bürünmüş olarak buldu ve selâm verdi:
“–Ben Mûsâ’yım!” dedi.
Hızır -aleyhisselâm- da cevâben:
“–Demek Benî İsrâîl peygamberi olan Mûsâ sensin!” dedi.
Mûsâ -aleyhisselâm-:
“–Bana Allâh tarafından bildirilen, insanların en âlimi sen misin?” diye sordu.
Hızır -aleyhisselâm- cevâben:
“–Yâ Mûsâ! Allâh bana bir ilim vermiştir, o sende yoktur. Sana da bir ilim vermiştir, o da bende yoktur.” dedi.34
Mûsâ -aleyhisselâm-, Hızır -aleyhisselâm-’dan bu ilmi telâkkî etme arzusunu bildirdi. Zâhiren akılla anlaşılması mümkün olmayan, kendisine acâib ve garâibden görünen bazı hakîkatlerin hikmetini Hızır’dan öğrenecekti.
قَالَ لَهُ مُوسَى هَلْ أَتَّبِعُكَ عَلَى أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا
“Mûsâ O’na:
«–Allâh’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbî olabilir miyim?» dedi.” (el-Kehf, 66)
Hızır -aleyhisselâm-:
قَالَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
(67)
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلَى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا
(68)
“Dedi ki:
«–Doğrusu sen, benimle beraberliğe sabredemezsin. (İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?»” (el-Kehf, 67-68)
Bu sözlerle Hızır -aleyhisselâm-, Hazret-i Mûsâ’nın psikolojik durumu hakkında ilk keşfi yapmış, O’na bir bakıma kendini anlatmış oluyordu ki, bu tespit, sonunda gerçekleşecekti. Hazret-i Mûsâ’nın alacağı hisse, kendi yerini bilmek ve bir sabır dersi almaktı. Yâni Hazret-i Mûsâ’ya hâl lisânı ile:
“–Benimle beraberliğe sabretmek, senin elinden gelmez. Sen bu hususta mâzursun. Çünkü bu ilmin kemâli, henüz sana verilmemiştir.” demekteydi.
Mûsâ -aleyhisselâm-:
قَالَ سَتَجِدُنِي إِن شَاء اللَّهُ صَابِرًا وَلَا أَعْصِي لَكَ أَمْرًا
“«–İnşâallâh, beni sabredenlerden bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem!» dedi.” (el-Kehf, 69)
Hızır -aleyhisselâm-:
“–Eğer bana uyacaksan, ben sana sırrımı açmadıkça, hiç bir şey hakkında bana suâl sorma! Yâni tartışma şöyle dursun; sorup anlamak için bile sorma!” dedi.
قَالَ فَإِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْأَلْنِي عَن شَيْءٍ حَتَّى أُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا
“(Doğrusu O sâlih kul):
«–Eğer bana tâbî olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana suâl sorma!» dedi.” (el-Kehf, 70)
Ve o meşhûr yolculuğa çıktılar. Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinde bu hikmet ve ibret dolu yolculuk şu şekilde anlatılır:
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا
(71)
قَالَ أَلَمْ أَقُلْ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا
(72)
قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ أَمْرِي عُسْرًا
(73)
“Bunun üzerine yürüdüler. Nihâyet gemiye bindikleri zaman O (Hızır), gemiyi deldi.
Mûsâ:
«–Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten Sen (ziyânı) büyük bir iş yaptın!» dedi.
(Hızır:)
«–Ben sana, benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?» dedi.
(Mûsâ:)
«–Unuttuğum şeyden dolayı beni muâheze etme; işimde bana güçlük çıkarma!» dedi.” (el-Kehf, 71-73)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:
“Böylece Hazret-i Mûsâ’dan ilk unutma vâkî oldu. Bu sırada bir serçe gelip geminin kenarına kondu ve ardından su içmek üzere gagasını denize daldırdı. Bunun üzerine Hızır -aleyhisselâm- Hazret-i Mûsâ’ya:
«–Allâh’ın ilmi yanında senin, benim ve bütün mahlûkâtın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.» dedi.” (Buhârî, Tefsîr, 18/2-4)
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ قَالَ أَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَّقَدْ جِئْتَ شَيْئًا نُّكْرًا
(74)
قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسْتَطِيعَ مَعِي صَبْرًا
(75)
قَالَ إِن سَأَلْتُكَ عَن شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِن لَّدُنِّي عُذْرًا
(76)
“Yine yürüdüler. Nihâyet bir erkek çocuğa rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü. Mûsâ dedi ki:
«–Bir cana karşılık olmaksızın mâsum bir cana nasıl kıyarsın?! Gerçekten sen fenâ bir şey yaptın!»
(Hızır):
«–Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin, demedim mi?» dedi.
(Mûsâ:)
«–Eğer, bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaşlık etme! Hakîkaten benim tarafımdan (ileri sürülebilecek) mâzeretlerin sonuna ulaştın!» dedi.” (el-Kehf, 74-76)
Bu sözü ile Hazret-i Mûsâ, artık özür dileyecek hâli kalmadığını anlatmak istemişti.
فَانطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ أَنْ يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا
(77)
قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
(78)
“Yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misâfir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu doğrulttu. Mûsâ:
«–Dileseydin, elbette buna karşı bir ücret alabilirdin!» dedi.
(Hızır) şöyle dedi:
«–İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim!»” (el-Kehf, 77-78)
أَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَأَرَدتُّ أَنْ أَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءهُم مَّلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا
(79)
وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا أَن يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا
(80)
فَأَرَدْنَا أَن يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِّنْهُ زَكَاةً وَأَقْرَبَ رُحْمًا
(81)
“Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu hâle getirmek istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı. Erkek çocuğa gelince, onun ebeveyni mü’min kimselerdi. Bunun için(çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin!” (el-Kehf, 79-81)
وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا
“Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara âit bir hazîne vardı; babaları ise, sâlih bir kimse idi. Rabbin istedi ki,35
o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazînelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur!” (el-Kehf, 82)
Ebû Zer -radıyallâhu anh-’dan rivâyete göre duvar altındaki hazîneyle alâkalı olarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allâh Teâlâ’nın kitâbında zikrettiği «kenz: hazîne» altından yapılmış düz, pürüzsüz bir levhadır ve orada şunlar yazılıdır:
«Kadere inandığı hâlde üzüntü ve bitkinlik içinde olana şaşarım. Cehennemi hatırladığı hâlde gülen kişiye de niçin güldü diye şaşarım. Ölümü andığı hâlde gaflette olana da şaşarım. Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedün Rasûlullâh.»” (İbn-i Kesîr, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 424)
Demek ki, başka ilimlerde öğrenmenin yarısını oluşturan suâl, bu ledün ilminde yasaktır. Burada talebenin nefsi, faâliyetten çok kâbiliyette hazırlanacaktır.
Meselâ, Mîmar Sinan’ın ilmî kudret ve kâbiliyeti, Süleymâniye Câmii inşâsında çalışan bütün sanatkârlardan üstündür. Bununla birlikte Sinan’ın, o câmîdeki bir mermerci ustası kadar mermer işleme sanatını bilmemesi, onun için bir kusur olamaz. Çünkü o sanatkârlar da Sinan’ın tâlimâtı altındadır. Mermer sanatını işleme inceliklerini ondan öğreneceklerdir.
Gerçekten, ülü’l-azm bir peygamber olan Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın, Hızır -aleyhisselâm-’a ledünnî ilmi tahsîl için gönderilmesi, çok câlib-i dikkattir. Mûsâ -aleyhisselâm- için, ledünnî ilmi bilen bir kişiden bu ilmi tahsîl etmek bir nakîse değildir. Bununla, Hazret-i Mûsâ’nın her şeyi bilen bir peygamber olmadığı, Allâh’ın ilminden kendisine verilmeyen daha nice ilimlerin bulunduğu anlatılmış olmaktadır. Ayrıca bu ilmin, kendisinden daha aşağı mertebedeki Hızır vâsıtası ile verilmesi de, peygamberlerin dahî ilâhî ilim karşısında acz içinde bulunduklarını bildirmektedir. Diğer bir hikmet de şudur ki, Hazret-i Mûsâ’nın ve Hızır’ın sâhip oldukları müşterek ilim, gelecek olan “Zü’l-Cenâhayn”in, yâni dünyâ ve âhiret ilmine sâhip olan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kadrinin yüceliğini ve makâmının en mükemmel makâm olduğunu telkîn etmektedir.
Hızır -aleyhisselâm- kıssası, aklın, hâdiseleri ve vukûâtı, ancak sebeplerle düşünüp kavrayabildiği gerçeğini de çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sebepler ve bahâneler kaldırılınca, akıl, acz içinde kalır ve hikmeti kavrayamaz.
Öte yandan, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- şerîat sâhibi bir peygamberdir ve onu tatbîk ile mükelleftir. Hızır -aleyhisselâm- da, Allâh’ın kendisine vermiş olduğu ledünnî bir ilimle hareket etmektedir.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Hızır -aleyhisselâm-’a îtirâzı, şer’î hudutları gözetme hassâsiyetinden kaynaklanmaktaydı. Zîrâ zâhirle mükellef olan Mûsâ -aleyhisselâm-, hâlin, yâni içinde bulunduğu zamanın ilmine vâkıftı ve hâdiseleri bu ilme göre muhâkeme ediyordu.
Ledünnî ilme sâhip olan Hızır -aleyhisselâm- ise, istikbâle vâkıf olduğu için Mûsâ -aleyhisselâm-’a kader tecellîlerini seyrettiriyordu. Dolayısıyla Hızır -aleyhisselâm-’ın davranışlarıyla, ona îtirâz eden Mûsâ -aleyhisselâm-’ın davranışları, ilm-i ilâhîde herhangi bir tenâkuz arz etmemektedir. Hızır -aleyhisselâm-, sâdece aklın muhâkeme şartlarını aşan bir ilmin îcaplarına göre hakeret ediyordu.
Demek ki, kâinâtta aklın hudutları dâhilinde kavranamayacak hakîkatler de bulunmaktadır. O hâlde hakîkat arayışında sırf akla istinâd etmek doğru değildir. Gözün bir mesâfeye kadar görebilmesi, kulağın da yine belli bir mesâfeye kadar işitebilmesi gibi, aklın da hâdiseleri ve hakîkatleri kavrayabilme hudûdu vardır. Aklın hudûdu aşılınca, idrâk mutlak bir acze düşer. Bu durumda gönlün Hakk’a teslîm edilmesi îcâb eder.
Nitekim İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de, akılla ilâhî sırlara lâyıkıyla vâsıl olunamayacağı kanâatine vararak, aklın ötesine kalbî hayatla geçmenin zarûretini görmüş, ancak bu şekilde mutlak hakîkate vâsıl olunabileceğini ifâde buyurmuştur.
Gazâlî Hazretleri, “Tehâfütü’l-Felâsife” adlı eserinde, feylesofların felsefelerini çürüterek aklın âcizliğini ortaya koymuştur. Kendi mânevî hâlini de şu şekilde ifâde etmiştir:
“Aklımı gerdim; yırtılacak dereceye geldi ve onun bir noktadan sonra mutlak âcizliği ile karşılaştım. İdrâk ettim ki, ilâhî sırları kavramak için, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhânî füyûzâtına nâil olmaktan başka çâre yoktur!
Hak Teâlâ’ya duâ ve ilticâlarda bulundum. Tefekkür, riyâzât ve zikir gibi mânevî terbiye netîcesinde rûhâniyet-i Rasûlullâh’a kavuştum ve kurtuldum.”
Nitekim Hızır kıssasındaki hâdiseler, akılla tahlîl edilirse;
Geminin delinmesi, zâhiren sâhiplerine karşı haksızlık ve zulümdür. Hakîkatte ise fukarânın geçim vâsıtası olan geminin zâlimler tarafından gasbına mânî olmaktır.
Yine zâhiren, gencin öldürülmesi, bir cinâyettir; hakîkatte ise, sâlih ve sâliha olan ebeveynin ve hattâ öldürülen gencin âhiret hayatlarının korunmasıdır.
Yine, kovuldukları bir köydeki yıkılmak üzere olan duvarın tâmir edilmesi, zâhiren mantığa terstir; hakîkatte ise, iki mazlum yetîme âit emânetin muhâfazasıdır.
Bu hâllerin sırları, ancak ledünnî (kalbî) bir ilimle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple kaderin sırrı, sırf akılla idrâk edilemez. Çünkü kaderi tam olarak kavramak, beşer idrâkinin üzerinde bir keyfiyettir.
Buhârî’de bu kıssa ile alâkalı olarak şu meâlde bir hadîs-i şerîf bulunmaktadır:
“Allâh İmrân oğlu Mûsâ’ya rahmet etsin! Eğer sabredebilseydi, daha nice acâib ve garâib hâdiseleri Hızır, O’na öğretecekti.” (Buhârî, Enbiyâ, 27; Ahmed bin Hanbel, V, 118)
Mevlânâ -kuddise sirruh-, ledünnî ilmin bir nasîb işi olduğunu ve buna nâiliyyetin ancak kalbî istîdâd ile murâd-ı ilâhiye bağlı bulunduğunu şu misâl ile ne güzel ifâde eder:
“Ya’kûb’un, Yûsuf’un yüzünde gördüğü fevkalâdelik, kendine mahsûs idi. O nûru görmek, Yûsuf’un birâderlerine nasîb olmamıştı. Kardeşlerinin gönül âlemi, Yûsuf’un hakîkatini görmekten ve anlamaktan uzak idi.”
“Rûhun gıdâsı aşktır. Canlarınki ise açlıktır.”
“Ya’kûb’da Yûsuf’un bir câzibesi vardı. Bundan dolayı, Yûsuf’un gömleğinin kokusu, O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise, o kokuyu duymaktan mahrûm idi.”
“Çok âlim vardır ki, irfandan nasîbi yoktur. İlim hâfızı olmuştur da, Allâh’ın habîbi olamamıştır…”36
Üç Sâlih Kişi
İsrâîloğulları arasında sâlih insanlar da vardı. Nitekim bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bunların üçünden şöyle bahsetmektedir:
“Sizden evvel geçenlerden üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş yuvarlandı ve mağaranın ağzını kapattı.
Bunun üzerine şöyle dediler:
“–İyi amellerimizle duâ etmekten başka bizi buradan hiçbir şey kurtaramaz!”
İçlerinden birisi şöyle duâ etti:
“–Allâh’ım! Benim çok ihtiyar annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma ne de hayvanlarıma bir şey yedirip içirmezdim. Günün birinde odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Onlar uyuyuncaya kadar dönemedim. Akşam yemeklerini hazırladım; fakat onları uyumuş buldum. Onları uyandırmayı ve onlardan evvel âilece süt içmeyi hoş görmedim. Çanak elimde olduğu hâlde onların uyanmalarını bekledim. Nihâyet gün ağarmaya başladı. Çocuklar ayaklarımın altında açlıktan ağlıyorlardı. Derken, annem ve babam uyandılar ve sütlerini içtiler.
Allâh’ım! Eğer bu işi Sen’in rızân için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belâyı bizden uzaklaştır!”
Bunun üzerine taş bir parça açıldı, lâkin çıkılacak gibi değildi.
İkincisi şöyle yalvardı:
“–İlâhî! Amcamın bir kızı vardı ki, onu herkesten ziyâde seviyordum. (Bir rivâyete göre: Bir erkek, bir kadını ne kadar sevebilirse, ben de o kadar seviyordum.) Onunla beraber olmak istedim. Lâkin teklîfimi kabûl etmedi. Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu. Kendisini bana teslîm etmesi şartıyla ona yüz dirhem vereceğimi söyledim. (Çâresiz) kabûl etti. Bu sûrette fırsat elverince, (kendisine el uzatacağım sırada o):
«–Allâh’tan kork da haksız olarak mührümü bozma!» dedi.
Ben de (Allâh’tan korkarak) bu çok sevdiğim kadından (o bana teslîm olmak zorunda kaldığı hâlde) uzaklaştım. Verdiğim paraları da ona hibe ettim.
Allâh’ım! Eğer bu işi sırf Sen’in rızânı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belâyı üzerimizden gider!”
Mağaranın kapısı bir parça daha açıldı, (ancak) yine çıkılabilecek derecede değildi.
Üçüncü şahıs da şöyle duâ etti:
“–Allâh’ım! Ücretle birkaç amele tuttum ve ücretlerini verdim. Lâkin biri ücretini almadan bıraktı gitti. Onun ücretini ürettim. Onun hesâbına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek:
«–Ücretimi ver!» dedi.
Ben de:
«–Şu gördüğün deve, öküz, koyun vs. senin ücretinden üremiştir, al hepsini götür!» dedim.
O da:
«–Ey Allâh’ın kulu! Benimle alay etme!» dedi.
«–Seninle alay etmiyorum, hakîkati söylüyorum.» dedim.
Bunun üzerine malları aldı ve hepsini sürüp götürdü. Hiçbir şey bırakmadı.
İlâhî! Eğer bunu Sen’in rızân için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belâyı üzerimizden defet!”
(Nihâyet) taş, mağaranın ağzından kaydı, onlar da mağaradan çıkarak yollarına devâm ettiler.” (Buhârî, Büyû, 98; İcâre, 12; Müslim, Zikir, 100)
Bu hadîs-i şerîf, tasavvuftaki amelle tevessüle bir delîldir. Diğer yönüyle de, Allâh rızâsını hayâtında ön planda tutan kimselerin ilâhî lutfa mazhar olacaklarına dâir en bâriz bir misâldir.
Bunun içindir ki, kulun kendi istek ve arzularına uymayıp Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına, yâni yaratıcısının rızâsına tâbî ve O’na teslîm olması gerekir. Çünkü rızâ ve teslîmiyet, kulun Rabbine olan muhabbetinin nihâî meyvesidir.
Nitekim Hak yolunda insanın varabileceği en yüce makam, Allâh Teâlâ’nın kulundan râzı olmasıdır ki, bu da, kulun Allâh’tan râzı olmasının bir mükâfâtıdır.
İşte bu hâl, âyet-i kerîmede:
رَّضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ
“…Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh’tan râzıdır…” (el-Beyyine, diye ifâde buyrulan sâlihlerin hâlidir.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Cennetteki Komşusu
Rivâyet edildiğine göre birgün Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a niyâz etti:
“–Yâ Rabbî! Benim cennetteki komşum kimdir?”
Cevâben kendisine:
“–Ben’im filân yerde kasaplık yapan ve dostum olan bir kulum vardır. Ancak onun kasaplıktan başka çok mühim bir işi daha mevcuddur ki, eğer yanına dâvet edersen gelemez! İşte cennetteki komşun o olacaktır.” buyruldu.
Hazret-i Mûsâ, derhal o kasabı ziyârete gitti. Kendisinin Mûsâ Kelîmullâh olduğunu bildirmeden:
“–Ben sana misâfir olarak geldim!” dedi.
Kasap da kendisine gelen ve her bakımdan diğer insanlardan farklı olduğu belli olan bu nûr yüzlü misâfire büyük bir tebessümle alâka gösterip onu evine götürdü. Hânesinin baş köşesine oturtarak izzet ve ikramda bulundu. Ona kendi elleriyle et pişirdi ve önüne koydu. Mûsâ -aleyhisselâm-’a, mühim bir işi olduğunu söyleyerek kendisini beklemeyip yemeğe başlamasını söyledi. Kendisi de pişirdiği et yemeğinin diğer kısmını küçük lokmalar hâlinde hazırladı. Sonra duvarda îtinâlı bir şekilde asılı duran zenbili indirdi ve içinde bulunan çok yaşlı, mecâlsiz âdeta kuş kadar ufalmış bir kadıncağıza hazırladığı lokmaları yedirmeğe başladı. Yemeğin ardından onun ağzını güzelce sildi. Sonra temizliğini yaptı. Sevdi, okşadı ve tekrar büyük bir îtinâ ile yerine koydu. O bunları yaparken, ihtiyar kadıncağız da sürekli ona duâlar ediyordu.
Hazret-i Mûsâ, bu zembili kasabın dükkanında da görmüş, fakat bir şey sormamıştı. Hayretle bekledi.
Kasap, bütün hizmetini bitirip Hazret-i Mûsâ’nın yanına gelince, O’nun yemeğe başlamadığını görüp sordu:
“–Ey nûr yüzlü misâfirim! Niçin yemeğe başlamadın?”
Mûsâ -aleyhisselâm-:
“–Sen bana şu zembilin sırrını söylemedikçe yiyemem!” dedi.
Bunun üzerine kasap şöyle dedi:
“–Ey misâfirim! Bu zembilin içinde bulunan yaşlı kadıncağız benim annemdir. Çok ihtiyarlamış olduğundan tâkatsizdir. Hem ona bakacak kimsem de yoktur. Ben de onu yalnız bıraktığım zamanlarda herhangi bir hayvanın kendisini rahatsız etmesi endişesiyle, böyle zembile koyup yukarı asıyorum. Bazen de yanımda dükkanıma götürüyorum. Benim gönlümün bütün huzûru, ona yaptığım hizmettendir. Günde iki öğün yemek veriyor, anneciğime karşı bütün vazîfelerimi seve seve yapıyorum!”
Hazret-i Mûsâ sordu:
“–Peki, sen bu hizmetleri yaparken o sana bir şeyler fısıldıyarak ne diyordu?”
Kasap da:
“–Annem yaptığım hizmetler için dâimâ: «–Allâh seni cennette Mûsâ -aleyhisselâm-’a komşu eylesin!» diye duâ eder. Ben de bu güzel duâya “âmîn” derim. Ancak o yüce peygambere komşu olabilecek kıymette amel nerede, ben neredeyim?!” diye cevap verdi.
O âna kadar kim olduğunu gizleyen Mûsâ -aleyhisselâm- tebessüm etti ve şöyle dedi:
“–Ey sâlih kişi, müjdeler olsun sana! İşte ben Mûsâ’yım. Beni sana Allâh gönderdi. Buyurdu ki: «Anasının hizmetinde kusûr etmeyerek rızâsını kazanıp duâsını alan o velî kulumu cennette sana komşu eyledim!» Şükreyle, lutf-i ilâhî sana mübârek olsun!”
Gözleri sevinç gözyaşlarıyla dolan kasap, büyük bir muhabbetle Mûsâ -aleyhisselâm-’ın elini öptü; sürûr, şükür ve huzûr içinde yemeklerini yediler.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Fezâili, Şemâili ve Sıfatları
Allâh Teâlâ O’nun hakkında şöyle buyurmuştur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَى فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكَانَ عِندَ اللَّهِ وَجِيهًا
“Ey îmân edenler! Sizler, Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayın. Allâh O’nu, onların söylediklerinden temize çıkardı. O, Allâh katında şerefli (ve mevkî sâhibi) bir kimse idi.” (el-Ahzâb, 69)
Mûsâ -aleyhisselâm- Allâh indinde çok şerefli ve kıymetli bir peygamberdir. Bunun tezâhürlerinden biri şudur:
O, kardeşi Hârûn’la alâkalı olarak Allâh katında şefaatte bulunmuş ve O’nu kendisine vezir yapmasını istemiştir. Allâh Teâlâ da duâsına icâbet etmiş, O’na istediğini vererek kardeşi Hârûn’u nebî kılmıştır.
Nitekim âyet-i kerîmede:
وَوَهَبْنَا لَهُ مِن رَّحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا
“O’na rahmetimizden kardeşi Hârûn’u nebî olarak verdik.” (Meryem, 53)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
“Mûsâ -aleyhisselâm- çok hayâlı, çok örtünen ve bu sebeple cildinden en küçük bir yer dahî gözükmeyen bir kimse idi…” (Buhârî, Enbiyâ, 28) buyurmuştur.
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-’dan rivâyet olunduğuna göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taksîmâtta bulunmuştu. Adamın biri:
“–Bu, Allâh’ın rızâsının gözetilmediği bir taksîmât oldu!” dedi.
Gelip durumu Peygamber Efendimize haber verince öyle gazaplandılar ki öfkesi yüzünden belli oldu. Sonra şöyle buyurdu:
“–Allâh Mûsâ’ya rahmet eylesin, O’na bundan daha çok eziyet edildi de sabretti.”
(Buhârî, Enbiyâ, 28)
Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a ve kıssasına geniş yer vermiş ve pek çok yerde O’nunla Peygamber Efendimiz’i ve Tevrât ile Kur’ân-ı Kerîm’i yan yana zikretmiştir.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şemâili hakkında da İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Îsâ bin Meryem, Mûsâ ve İbrâhîm’i gördüm. Îsâ kırmızı tenli, kıvırcık saçlı ve sadrı geniş idi. Mûsâ ise iri cüsseli ve düz saçlı idi.”
Ashâb-ı kirâm, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı sorunca, -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, kendilerini kastederek:
“Arkadaşınıza bakınız.” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 296)
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın vefâtı husûsunda muhtelif rivâyetler bulunmaktadır. Fakat en meşhur rivâyete göre, yüzyirmi yaşında vefât etmiş ve Kudüs civârında defnedilmiştir.
Aleyhisselâm!..
Hazret-i Yûsuf’un Rüyâları Tâbir Etmesi
Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:
“Ey hapis arkadaşlarım, (gelelim rüyâlarınızın tâbirine:) Biriniz, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece kesinleşmiştir.” (Yûsuf, 41)
“Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset.(Suçsuz olduğumu hatırlat. Umulur ki beni çıkarır.)» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece (Yûsuf) birkaç yıl daha zindanda kaldı.”(Yûsuf, 42)
Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.
Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.
Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:
“–Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”
Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:
“–Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”
Zindancıbaşı:
“–Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:
“–Babam beni çok sevdi, kardeşlerim beni kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, beni zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir beni nereye atarlar!?” dedi.
a
Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:
Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:
“–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
“–Ey Yûsuf! Ben’den gayri vekîl edindin. Ben de Sen’in hapsini uzatacağım!”
Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:
“–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:
“Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:
“Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)
Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Allâh bir kulunu sevdiği zaman, onun üzerine belâlarını döker de döker!..” (Ali el-Müttakî,Kenzü’l-Ummâl, III, 334/6811)
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizi, hasta iken ziyâret etmiş ve O’nun katlandığı büyük acılara bizzat şâhid olmuştu. O şöyle anlatır:
“Elimi üzerine koydum, harâretini yorganın üstünden hissediyordum.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü, harâretiniz çok fazla!» dedim.
«–Biz (peygamberler) böyleyiz. Belâlar bize kat kat gelir, buna mukâbil mükâfatları da kat kat verilir.» buyurdu.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsanların en çok belâya mâruz kalanları kimlerdir?» diye sordum.
«–Peygamberler!» buyurdu.
«–Sonra kimlerdir?» dedim.
«–Sonra sâlihler!» buyurdu ve şu îzâhı ilâve etti:
«Onlardan biri fakirliğe öylesine mübtelâ olur ki, kendini örten bir abâdan başka bir şey bulamaz. Onlar, sizin bolluğa sevindiğiniz gibi belâya sevinirler.»” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)
BUGÜNKÜ YAHÛDÎLİK
Yahûdîlikte Tanrı Telâkkîsi
Yahûdîler tek Allâh’a inandıklarını söylemektedirler. Ancak, bugün mevcud olan Tevrât’ın bazı bölümlerine bakıldığında, Allâh inancının birtakım antropomorfik özellikler taşıdığı görülmektedir. Antropomorfizm, tanrıyı insan veya yaratılmış bazı varlıklara benzer şekillerde târif eden bir inançtır. Bu inanç, hayâl ve idrâk ötesi, yâni müteâl ve münezzeh olan Allâh inancından uzaktır.
Yahûdîlikte Allâh’ın isimleri, Yahve (Yahova) ve Elohim diye farklı şekillerde telaffuz edilir. Bugünkü Tevrât’ta Yahve adının geçtiği yerlere âlimler “yahvist metin” derler. M.Ö. 10. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen bu metinlerde beşerî hislerle dolu, antropomorfik bir tanrı telâkkîsi apaçık görülür. Elohim isminin geçtiği metinler de “elohist metin” diye adlandırılır. M.Ö. 7. yüzyılda yazıldığı söylenen bu metinler, daha sonra diğerleri ile birleştirilerek bugünkü Tevrât oluşturulmuştur.
Yahova, yahûdîler için aynı zamanda millî bir tanrıdır. Rab, yahûdî milletini seçmiş, alâka ve iltifâtını sâdece onlara hasretmiştir. Diğer varlıkları ve insanları da yaratmıştır; lâkin onların yahûdîler gibi bir değeri yoktur. Efendi kavim, yahûdîlerdir. Bu inanç sebebiyle Yahûdîlik, cihânşümûl bir dünyâ nizâmı kurmaktan ve bütün insanlığı kucaklamaktan uzaktır.
Tanrı’nın antropomorfik (beşerî) sıfatlarla takdîmi, muahhar (daha sonraki) yahûdî âlimlerince te’vîl edilmiş, bunların hepsi mecâzî olarak nitelendirilmiştir. Onlara göre; Tanrı, insanlara, anlayabilecekleri bir dille konuşmuştur. Bunun için, bu tip ifâdelerin antropomorfik husûsiyetler taşıması gâyet tabiîdir.
Ancak Tevrât’ta Rabbin, beşerî sıfatlarla takdîm edilmesiyle ilgili ifâdeler, bu te’vîli tekzîb edecek nisbette çoktur. Bunların iddiâlarını birkaç misâl ile şöyle açıklayabiliriz:
Tanrı, insanların çok kötülük yaptığını görünce onları yarattığına pişman olur ve onları Tûfan’la helâk eder. Bu sefer de onları helâk ettiği için çok üzülür ve bir daha bu şekilde dünyâyı helâk etmeyeceğini söyler. (Tekvîn 6/5-7; 8/21-22)
Böylece Tanrı’ya açıkça hatâ etme ve pişmanlık
hissi gibi beşerî vasıflar izâfe edilir.
Aynı şekilde İsrâîloğulları, Rablerine isyân edip baş kaldırdıkları zaman Tanrı, onları bütünüyle helâk etmeye karar verir. Fakat araya peygamberler girerek, Tanrı’yı bu kararından vazgeçirmeye çalışırlar: «Yapma, etme!» derler. Bunun üzerine Tanrı, verdiği karardan vazgeçer. Öyle ki, Tanrı’nın, vermiş olduğu helâk kararından dolayı sonradan derin bir pişmanlık duyduğu ifâde edilir. (Çıkış, 37/9-12, 14; Amos, 7/2-6)
Hattâ Tanrı’nın, İsrâîloğulları’nın bitmek bilmeyen isyanları üzerine Yeremya Kitâbı’nda:
“Artık nedâmet37
ede ede yoruldum!” dediği dile getirilir. (Yeremya, 15/6)
Yine Tevrât’ta yer alan:
“Tanrı, kâinâtı altı günde yarattı. Yedinci günde de dinlendi.” (Tekvîn, 2/3) şeklindeki ifâde, Allâh’a acziyet isnâd eden bir örnektir.
Oysa dinlenmek, nedâmet etmek ve yorulmak, insanlara ve mahlûkâta has birer vasıf olup zaaf ve acziyet ifâde eder.
Bundan daha garibi, Tevrât’ta, vahiy mahsûlü bir kitapta bulunması mümkün olmayan şu ifâdelere yer verilir:
“Allâh’ın oğulları, Âdem kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtikleriyle evlendiler.” (Tekvîn, 6/2)
Ayrıca Tevrât’ın Tekvîn bölümünde Tanrı’nın, yanında iki melekle birlikte bir insan sûretinde İbrâhîm’in yanına gidip ona misâfir olduğu ve onlarla birlikte yiyip içtiği, ayaklarını yıkayıp istirahat ettiği anlatılır. Daha sonra Tanrı, meleklerini, Lût kavmini helâk etmek üzere Sodom ve Gomore’ye gönderir. Fakat bunu İbrâhîm’e anlatıp anlatmama konusunda tereddüt geçirir, sonunda anlatır. Bunun üzerine İbrâhîm, içinde bulunan iyi insanlardan dolayı, Lût kavmini helâk etmemesi konusunda Rab’le uzun süren bir pazarlığa girişir. (Tekvîn 18/1-15)
Yine Tevrât’ta, Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Tanrı Yahve ile olan mücâdelesine yer verilmektedir ki, bu da hayli câlib-i dikkat bir hâdisedir. Buna göre, âile efrâdıyla birlikte Hazret-i Ya’kûb, dayısının yanından Kenan diyârına dönerken çölde bir adamla karşılaşır ve tanyeri ağarıncaya kadar onunla güreşir.
Ya’kûb -aleyhisselâm-:
“–Bırak gideyim!” dediği hâlde, güreş tuttuğu kimse onu bırakmaz ve daha sonra o kişi Ya’kûb -aleyhisselâm-’a:
“–Artık sana Ya’kûb değil, İsrâîl (Yahûdîlere göre: Tanrı ile güreşen) denecek. Çünkü sen, Allâh ile ve insanlarla uğraşıp yendin!” der. (Tekvîn, 32/22-32)
Tevrât’ta anlatıldığına göre bu güreş esnâsında Ya’kûb’un uyluk kemiği incinmiştir. Bu nedenle yahûdîler, bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler.
Tevrât’taki: “Tanrı, âdeta bir insan şeklinde tecessüm ederek Ya’kûb -aleyhisselâm- ile güreş yaptı.” ifâdeleri, açıkça antropomorfik bir akîde sergiler. Bu ise, tevhîdden bütünüyle uzak, kemâl sıfatlardan mahrum ve noksan sıfatlara sâhip bir Allâh inancının ifâdesidir.
Buna benzer bir düşünce Hinduizm’de de vardır. Orada da tanrı bir insan veya hayvan şekline bürünerek yeryüzüne inmiştir. Bu inanç Hinduizm’de “Tanrının Avatarası” olarak ifâde edilmektedir.
Yahûdî din âlimleri, Eski Ahid’de yer alan bu tür kıssaları, değişik şekillerde yorumlama ve te’vîl etme yoluna gitmişlerdir. Nitekim bu hâdise, Tevrât tefsîrlerinde; “Ya’kûb’un güreş yaptığı kişi Tanrı değil, Tanrı şeklinde gözüken bir melektir.” denilerek te’vîl edilmiştir. Durum böyle olsa bile, bu sefer yaratılmış bir varlığın Tanrı şekline girebileceği düşüncesi ortaya çıkar ki, bunun da te’vîli mümkün değildir.
Nitekim Tevrât’taki güreş hâdisesinin ardından:
“(Mûsâ): «Tanrı’yı yüz yüze gördüm ve canım sağ kaldı!» dedi.” (Tekvîn, 32/30) ibâresi, te’vîlin mümkün olmayacağını ifâde eder. Mânâ, gâyet açık ve vâzıhtır. Sonra bu hâdisenin, Tevrât’ta niye yer aldığı, hikmet ve gerekçesinin ne olduğu da tamamen meçhûldür. Her hâdisenin bir esbâb-ı mûcibesi olması gerekirken, bu hâdise ile ilgili hiçbir gerekçe gösterilmemektedir.
Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi Tevrât’ta, Allâh Teâlâ’nın “Sübhân”, yâni her türlü beşerî sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarıyla muttasıf bir Rab olduğu hakîkatinin zıddına, O’na beşerî bir acziyet isnâd edilmektedir. Bu hususta muharref Tevrât’taki diğer bazı ifâdeler de şöyledir:
“Ve Mûsâ, kavmin, aşîretlerine göre herkesin, çadırının kapısında ağlamakta olduğunu işitti; ve Rabbin öfkesi çok alevlendi; ve Mûsâ’nın gözünde kötü oldu. Ve Mûsâ Rabb’e dedi:
«–Niçin kuluna kötülükle davrandın? Ve niçin senin gözünde lutuf bulmadım ki, bu kavmin bütün yükünü benim üzerime yüklüyorsun? Bütün bu kavme ben mi gebe kaldım? Onları ben mi doğurdum ki, bana: “Lala, emzikli çocuğu taşıdığı gibi, atalarına and ettiğim diyara kucağında onları taşı.” diyorsun? Bütün bu kavme vermek için nereden et bulayım? Çünkü bana: “Bize et ver ve yiyelim.” diyerek ağlıyorlar. Bütün bu kavmi ben yalnız taşıyamam, çünkü bana çok ağırdır. Ve eğer bana böyle davranırsan, niyâz ederim, eğer gözünde lutuf buldumsa, beni hemen öldür ve sefâletimi görmeyeyim!»” (Sayılar, 11/4-6, 10-15)
Cenâb-ı Hakk’a zulüm isnâd eden bu ifâdeler, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Rabbine duâ ve niyazda bulunacağı yerde baş kaldırıp isyankâr bir tavır sergilediğini gösterir ki, bu hâl, bir mukaddes kitapla ne kadar kâbil-i te’lîftir?
Yine Tevrât’ta, Allâh inancıyla bağdaşmayan şöyle bir hâdise anlatılır:
“Günün serinliğinde cennet bahçelerinde gezinti yapmakta olan Rab, Âdem ile Havvâ’yı arar. Onlar ağaçların arkasına gizlenmiştir. Tanrı onları göremeyince: «–Neredesin?» diye Hazret-i Âdem’e seslenir. Âdem, «–Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim.» der.” (Tekvîn, 3/8-10)
Bütün bu konular, ne kadar te’vîl edilirse edilsin, tahrîfinin te’vîl götürmediği kendiliğinden anlaşılır.
Bugün birçok âlim, Tevrât kıssalarındaki antropomorfik tanrı inancının arka planında, eski Mısır ve Bâbil’de görülen putperest ve efsânevî tanrı inançlarının tesirleri bulunduğunu ve bu inançların hem yahûdîleri hem de Tevrât yazarlarını etkilediğini ifâde etmektedir.
Tevrât
Bugünkü Tevrât, mevcud Kitâb-ı Mukaddes’in ilk beş bölümünü oluşturan kısımdır. Yahûdî kutsal kitâbının en önemli bölümüdür. Tekvîn, Huruç, Levililer, Sayılar ve Tesniye kitaplarından oluşur.
Bu kitaplarda yaratılıştan Hazret-i Mûsâ’nın vefâtına kadar geçen devrelerden bahsedilir. Ayrıca bu kitaplar, dînî ahkâmı da ihtivâ eder.
Ancak Tesniye Kitâbı’nın son bâbında, Hazret-i Mûsâ’nın vefâtı, defni ve kavminin yas merâsimi anlatılır. Hâlbuki Tevrât, Mûsâ -aleyhisselâm- hayatta iken indirilmiştir. Orada vukûundan evvel böyle bir hâdise nasıl nakledilebilir?
Yahûdîler bunu da te’vîl ederler: Bir kısmı “Hazret-i Mûsâ’ya bunları Tanrı bildirdi. O da ölmeden önce bunları Tevrât’a yazdı.” derken, diğer bir kısmı da bunları “Hazret-i Mûsâ’dan sonra İsrâîloğulları’nın başına geçen Yeşu’nun yazdığını” söylerler.
Ancak bu bölümde Hazret-i Mûsâ’nın techîz ve tekfîn merâsimlerinin anlatılması, Tevrât’a beşerî bir müdâhalenin apaçık bir delîli olarak gözükür.
Tevrât’ın dışında yahûdî kutsal kitabının ikinci bölümünü “Peygamberler” (Neviim) kısmı oluşturur. Burada yirmibir kitap vardır. Üçüncü bölüm “Ketuvim” (yazılar, kitaplar) denilen onüç bölümlük bir kısmı ihtivâ eder. Yâni yahûdî kutsal kitabı, 5 Tevrât + 21 Peygamberler + 13 Kitaplar olmak üzere 39 bölümden müteşekkildir. Bu külliyâta Yahûdîler, şerîat anlamına gelen “Tanak” (T=Tevrât, N=Neviim, K=Ketuvim) adını verirken, hristiyanlar, “Eski Ahid” derler.
Ancak yahûdîler bu külliyâtın sayısını yirmi dört, hattâ İbrânî alfabesindeki harf sayısınca yirmi iki, hristiyanlar ise otuzdokuz olarak göstermektedirler. Muhtevâ aynı olmakla beraber bu fark, hristiyanların her bir kitabı müstakil tek bir kitap kabûl etmeleri, buna karşılık yahûdîlerin birkaç kitabı birleştirerek saymalarından ileri gelmektedir.
Tevrât’tan sonraki bölümlerin, Hazret-i Mûsâ’dan sonra gelen peygamberle birlikte eklenen bölümler olduğu ifâde edilir. Meselâ Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra Yeşu (Yûşâ) geldi ve “Yeşu Kitâbı” eklendi; sonra “Samuel Kitapları” vs. Bu, böyle devâm etti ve toplam 39 kitap vücûda geldi.
İçinde Hazret-i Mûsâ’ya âit olduğu söylenen Tevrât’ın da bulunduğu Eski Ahid metinlerinin tamamlanarak resmen kabûlü ve îlânı, M.S. 90 ve 100 yıllarında (yâni Hazret-i Mûsâ’dan yaklaşık 1300 yıl sonra) olmuştur. Eski Ahid, bu tarihte toplanan Yahûdî meclisinde (Jamnia Sinodun’da) birçok nüsha arasından seçilmek sûretiyle standart hâle getirilmiştir.
Talmut
Yahûdîler, yazılı Tevrât’ın yanında ayrıca Allâh tarafından Hazret-i Mûsâ’ya indirilmiş sözlü bir vahiy bulunduğunu söylerler ki o da Talmut’tur. Yahûdîler, Talmut’u Tevrât’la aynı değerde tutar ve onu kabûl etmeyeni gerçek yahûdî saymazlar.
Talmut, Hazret-i Mûsâ’nın Tevrât’ı açıklayıcı îzahlarını ihtivâ eden bir Tevrât tefsîridir. Başlangıçta bu tefsirler, şifâhî olarak devâm etti. Sonraları kaleme alınarak yazıya aktarıldı. Buna “Mişna” dendi. Mişna, dînî emirlerin tatbîki husûsundaki açıklamaları ihtivâ etmekteydi. Filistin ve Bâbil’de bulunan yahûdî dînî mekteplerinde Mişna üzerinde çalışmalar yapıldı. Netîcede Talmut teşekkül etti. Bugün, Kudüs ve Bâbil Talmut’u olmak üzere iki Talmut bulunmaktadır. Bunlar, M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda tedvîn edildi.
Mişna, tekrar; Talmut ise tâlîm (bilgi verme) demektir. Bu noktada Talmut, Tevrât’taki hükümlerin açıklamalarını ihtivâ eden tefsîr ve içtihâdlar külliyâtıdır. Çünkü Tevrât’taki hükümler umûmîdir. Meselâ Tanrı:
“Yedinci yılda tarlanı ekmeyeceksin!” der.
“Cumartesi günü iş yapmayacaksın!” der.
Fakat bunların tafsîlâtını vermez. Tafsîlâtı Talmut verir.
Ancak Talmut’un meydana geliş şekli dikkate alındığında, beşerî temâyüllerin ilâhî ifâdelerden daha çok ortaya çıktığı apaçık müşâhede edilir.
Talmut’un hâkim fikri, yahûdîlerin üstün ırk olduğu iddiâsıdır. “On emir”, sâdece yahûdîler arasında geçerli olup yahûdî olmayanlar için bir mânâ ve mükellefiyet ifâde etmez.
Hâsılı, yahûdî kutsal kitaplarındaki hâkim unsur, Tanrı’nın seçilmiş kavim olan İsrâîloğulları’nı esas almasıdır. Dolayısıyla Eski Ahid’de tarihî anlatım, verilmesi gereken mesajın önüne geçmiştir. Teferruatlı hâdiseler, sıkıcı ve uzun soy kütükleri, bunun en bâriz örneklerindendir. Yahûdî kutsal kitâbı, tek cümleyle; bir İsrâîloğulları târihi ve onların Tanrı ile olan münâsebetlerinin hikâyesidir. Bu yönüyle Yahûdîlik, bütün insanlığı saâdete götürmekten mahrûm bir kavim dînidir ve cihanşümûl bir din olmaktan uzaktır.
Peygamber Anlayışı
Yahûdîlikte Hazret-i İbrâhîm’den başlamak üzere toplam kırksekiz peygamber vardır. Daha önce peygamber gelmemiştir. Bu kırk sekiz peygamberin onaltı tanesi kanonik, yâni Kitâb-ı Mukaddes’te kendilerine yazı nisbet edilen peygamberdir. Yedi tanesi de kadın peygamberdir.
Tevrât’a göre sahte ve hakîkî olmak üzere iki çeşit peygamber vardır. Bu kırksekizin dışında kalan peygamberler, sahtedir. Onları peygamber kabûl etmezler.
Hakîkî peygamber;
1. İnsanları Allâh’a kulluğa çağırmalı ve Allâh’tan başka ilâhların peşinden gitmemelidir. (Yeremya, 14/14, 23/21, 32)
2. İstikbâle âit haberler vermeli ve söyledikleri de tahakkuk etmelidir. (Tesniye, 18/20-22)
Bu iki şartın dışında, İslâm Dîni’ndeki gibi peygamberler için vâcib olan beş sıfat yoktur. Benî İsrâîl dîninde peygamberler, hîle yapabilir, zânî ve zâlim olabilir; yalan söyleyebilir; sırf kendisini düşünen bencil bir karakter çizebilir vs.
Hattâ yahûdîlerin, peygamberlerinden bahsediş şekilleri, kendi koydukları bu iki şartla dahî tenâkuz hâlindedir. Meselâ muharref Tevrât’ta Hârun Peygamber, altın buzağıyı yapıp buna tapılmasını emretmekle suçlanır. (Çıkış, 32/1-5, 24, 35) Yahûdîler, Hârun -aleyhisselâm-’ı bir peygamberden ziyâde Hazret-i Mûsâ’nın yardımcısı ve bir kâhin olarak kabûl ederler. Onlar hâdiseyi, “Hârûn -aleyhisselâm-, putu kavminin baskısıyla yaptı.” şeklinde te’vîl etseler de, bu, peygamberlik vazîfesinin hakîkatiyle aslâ bağdaşmaz. Çünkü peygamberler, te’yîd-i ilâhîye mazhardırlar. Kur’ân-ı Kerîm ise, bu iftirâyı şiddetle reddederek, hâdisenin doğrusunu haber vermiştir. Buna göre Hazret-i Hârûn, putu yapan değil, buzağı putunun yapılmasını engellemeye çalışan, hattâ bu yüzden putperestliğe meyleden bir kısım İsrâîloğulları tarafından linç edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir peygamberdir.38
Yâni, Allâh inancı gibi, peygamberlik anlayışı da kendilerine has bir keyfiyet arz etmektedir. Peygamberlik anlayışı, pek çok çelişkili telâkkîlerle doludur. Nitekim Hazret-i Âdem, Hazret-i İdrîs, Hazret-i Nûh ve diğerleri peygamber olarak kabûl edilmez. Ancak bunlarda yine de alt derecede bir nübüvvet vazîfesi vardır. Zîrâ Eski Ahid’in Tekvîn Kitâbı’nda Tanrı’nın bunlara zaman zaman vahiyde bulunduğu ifâde edilmektedir. Aynı şekilde Hazret-i Dâvûd ve Hazret-i Süleyman’ın kral olarak kabûl edilmelerine rağmen, yine de Tanrı’yla bir vahiy irtibâtı içinde oldukları görülmektedir.
Yahûdîler, bazı peygamberlere garip ve aslâ kabûl edilemeyecek sıfatlar yakıştırırlar. Onlara göre:
a. Hazret-i Nûh, Tûfân’dan sonra üzüm yetiştirip şarap üreten ve içki içen bir alkoliktir. Birgün o kadar içer ve kendinden geçer ki, çadırının içinde sızıp kalır. Bu sırada küçük oğlu Hâm, içeri girer. Bakar ki babası çıplak… Diğer kardeşleri Sâm ve Yâfes’e söyler. Onlar gelip babasının üzerini örterler. Nûh ayılınca, küçük oğlunun kendisine kötülük yaptığını anlar…
Bunun üzerine Nûh, bu işi yapan oğlunu değil de, oğlunun oğlunu, yâni torunu Kenan’ı lânetler. Bu yüzden Kenan adı, Yahûdîlik’te en kötü isimlerden biri olarak kabûl edilir. (Tekvîn, 9/20-29)
b. Hazret-i Lût, Tevrât’a göre kızlarıyla zinâ etmiştir. Sodom ve Gomore şehirleri helâk edildikten sonra Hazret-i Lût ve iki kızı kurtulur. Bir mağaraya sığınırlar. Hazret-i Lût, uykuya dalar. Kızları:
“–Memlekette neslin devâmı için varabileceğimiz er kişi kalmamıştır. Babamıza şarap içirelim!..” derler ve babalarıyla zinâ ederler. (Tekvîn, 19/30-36)
c. Hazret-i Ya’kûb, babasının duâsını alma husûsunda ikiz kardeşi Iys’a hîlekârlık yapar. (Tekvîn, 27. bâb) Yine Hazret-i Ya’kûb’un kayınpederi ile yapmış olduğu anlaşmada bir hîleye başvurarak sürünün en iyi koyunlarını kendisine ayırdığı söylenir. (Tekvîn, 30/32-42, 31/7-16)
d. Hazret-i Dâvûd, pek çok karısı olan bir kraldır. Buna rağmen komutanı Urya’nın karısını görünce, gönlü ona kayar ve onunla zinâ eder. Sonra da Urya’yı bir savaş hîlesiyle öldürtür. Cezâ olarak da doğan ilk çocuğu vefât eder. İkinci çocuk Hazret-i Süleyman’dır. Yahûdî kutsal kitabında bu fiil anlatılır ve Hazret-i Dâvûd için sâdece: “Rabbin gözünde kötü olanı yaptı.” denilir. (II. Samuel, 11/2 - 12/22)
e. Hazret-i Süleyman’ın bin tane karısı vardır. Ancak o da âhir ömründe putperest kadınların peşinde koşarak putlara tapar. Böylece Hazret-i Süleyman’ın da “Rabbin gözünde kötü olanı yaptığı” nakledilir. (I. Krallar, 11/1-7)
Bunların dışında bazı peygamber yakınları hakkında da yakışıksız isnatlarda bulunulur. Meselâ Hazret-i Ya’kûb’un oğlu Yahuda, gelini ile zinâ eder. (Tekvîn, 38/12-26) Ya’kûb’un diğer oğlu Ruben’in, babasının câriyesi ile münâsebette bulunduğu söylenir. (Tekvîn, 35/22) Ayrıca Hazret-i Dâvûd’un bir oğlu, üvey kız kardeşi ile (II. Samuel, 13. bab), diğer oğlu ise babasının câriyesi ile zinâ eder. (II. Samuel, 16/15, 20-23)
Elbette bunların hepsi, yahûdîlerin ortaya attıkları çirkin iftirâlardır. Onlar bu iftirâlarla da kalmamış, pek çok peygamberlerini de öldürmüşlerdir. Nitekim Hazret-i Zekeriyyâ ve oğlu Hazret-i Yahyâ, yahûdîler tarafından öldürülen iki mazlûm peygamberdir.
Yahûdîlerin bu hâlini, Kur’ân-ı Kerîm şöyle açıklar:
فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللّهِ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً
“Sözlerinden dönmeleri, Allâh’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve «kalblerimiz kılıflanmıştır» demeleri sebebiyle(onları lânetledik! Onların kalbleri kılıflı değil) tam aksine küfürleri sebebiyle Allâh, o kalbler üzerine
mühür vurmuştur; pek azı müstesnâ artık îmân etmezler.” (en-Nisâ, 155)
Allâh Teâlâ, Fâtiha Sûresi’nde de yahûdîlerden:
“el-mağdûbi aleyhim: (ilâhî) gazaba uğramış olanlar!” diye bahseder.
Âhiret Telâkkîsi
Tevrât’ta âhiret ile ilgili açık ve net bir bilgi yoktur. Sonraki nüshalarda günahkârların cehenneme gideceği, dînin emirlerine riâyet eden insanların cennete gideceği inancı vardır. Ancak yahûdî târihine bakarsak, ilk dönemlerde âhiret telâkkîsine rastlamak pek mümkün değildir. Tevrât’ta ölenler için “Günlerine doymuş olarak atalarıyla birlikte uyudu.”ibâresi kullanılmaktadır. (Tekvîn, 47/30; Tesniye, 31/16)
Daha sonraları Benî İsrâîl arasında “Ölenler ne olacak?” sorusu tartışılmaya başladı. Ve ölenlerin “şeol” ölüler diyârına gittiği inancı yerleşti.
Yahûdîlikte ölüm sonrası diriliş, mükâfât ve mücâzât ilk defa Danyel Kitâbı 12/2’de, açık ve net olarak ifâde edilir. Danyel, (M.Ö. 586-538) Bâbil esâreti döneminde Bâbil’de yaşamıştır.
Yahûdîlikte âhiretle ilgili inançlar daha çok Talmut’ta yer almaktadır. Buna göre; Benî İsrâîl, dâimî olarak cennette kalacaktır. Günahkâr olan İsrâîloğulları ise, cehennemde sâdece oniki ay kalacak, sonra onlar da cennete gireceklerdir.
Yahûdî olmayanların ise, hepsi cehenneme girecek ve ebediyyen azâb içinde kalacaklardır. Çünkü yahûdîlik perspektifinden bakıldığında, yahûdî olmayanların hepsi putperesttir. (Roş Ha-Şana, 17a)
DİPNOTLAR
1. Hakikatte Allâh Teâlâ’nın helâl kıldığı hayvanların etinden yemenin hiçbir mahzuru yoktur. Burada bahsedilen, o kavmin kendisine mahsus bir tercihidir.
2. Yakîn: Şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam, kuvvetli ve kesin bilgi; mutlak kanaat ve tam bir itmi’nân.
3. Bu bölümde Yûsuf -aleyhisselâm- ile alâkalı rivâyetlerin pek çoğu İsmâil Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân isimli tefsîrinden alınmıştır.
4. Bkz. Buhârî, Deavât, 1.
5. Ahsenü’l-kasas: En güzel anlatış veya en güzel kıssa, hikâye, menkıbe mânâlarına gelir. Kıssa kelimesi, esâsen izi sürülmeye ve tâkip edilmeye değer hâl mânâsınadır. Bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi, izlenmeye ve yazılmaya değer bir husûsiyet taşımasına bağlıdır.
6. Bkz. Yûsuf, 102.
7. Bkz. Yûsuf, 111.
8. Bkz. Kurtubî, el-Câmî, IX, 120.
9. Hadis şârihleri, “zamanın yaklaşması” ifâdesini, kıyâmete yakın ya da sabaha yakın (seher vakti) olarak açıklamışlardır.
10. Sâdık rüyânın, nübüvvetin kırk altıda biri olması husûsu şöyle açıklanmıştır: Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in peygamberliği 23 sene sürmüştür. Nübüvvetin ilk altı ayı, sâdık rüyâlar şeklinde gerçekleştiğinden, bu süre (altı ay) yirmi üç yılın “kırk altıda bir”ine tekâbül etmektedir. Rüyâ hakkında geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 389-395.
11. Allâh Teâlâ Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’a vahyi bülûğ çağlarından itibâren göndermiştir. Bunun gibi bazı kullarını önceden hazırlayıp dilediği vakit kendilerine nübüvvet kapılarını açmıştır. Allâh -celle celâlühû- bazı kullarına da, daha küçük yaşlarındayken velâyet kapısını açar. Velîlerden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî bunlardandır. Bu da gösteriyor ki, velâyet ve nübüvvet için bülûğ çağına veya kırk yaşına gelme şartı yoktur. Ancak enbiyânın ekserîsine sünnetullâh îcâbı kemâl devresi olan kırk yaşından sonra nübüvvet verilmiştir. Böylece tebliğ vazifesi umûmiyetle kırk yaşından sonra başlamıştır.
12. Önceki peygamberler ve ümmetlerinin her yerde ibâdet etmelerine şerîatleri müsâade etmemişti. İbâdetlerini ancak husûsî mekânlarda yapabiliyorlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hasâisinden, yâni mübârek zâtına mahsus keyfiyetlerden biri olarak bütün yeryüzü O’nun ümmeti için ibâdet mahalli kılınmış ve temiz sayılmıştır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“…Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı…” buyurmuştur. (Buhârî, Teyemmüm, 1)
13. Töhmet: Kesin delil ile ispatlanmadığı hâlde bir suç işlendiği sanılan veya böyle bir şüphe uyandıran durum.
14. Yûsuf Sûresi’nin 52 ve 53. âyetlerinin Züleyhâ’nın sözü olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mânâ şöyle olur: “Bununla beraber ben kendimi temize çıkarmak, nefsimi tebrie etmek çabasında değilim. Yâni Yûsuf’un arkasından, kendisine hıyânet etmediğimi bilsin diye hakikati îtiraf ederken, kendimi büsbütün tezkiye ve tebrie edip, temize çıkarmıyorum. Ne yaptıysam onun gözü önünde yaptım, arkasından, yâni yokluğunda ona hâinlik etmedim.” İşte Aziz’in hanımı bu şekilde îtiraf ve istiğfâr ederek, gerçeği ikrâr etti. Hazret-i Yûsuf’un da Allâh katında bilinen iffeti ve nezâheti, halkın nazarında da böyle parlak bir şekilde ortaya çıkmış oldu.
15. Bkz. Seyyid Ali Hemedânî, Zahîratü’l-Mülûk, haz: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2003, s. 118-119.
16. “Yemin ederiz ki Allâh, Sen’i hakîkaten bizden üstün kılmıştır.” (Yûsuf, 91)
17. Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzehtir. Bu yüzden hâdîs-i şerîfteki “dünyâ semâsına iner” beyânı müteşâbihâttan kabûl edilmiş ve insanlara keyfiyeti meçhûl bir şekilde mânen yaklaşmayı ifâde sadedinde olduğu bildirilmiştir.
18. Tecliye: Kelime mânâsı “cilâlama” olan bu ıstılah, tasavvufta, gönül aynasının mâsivâ kirinden, yâni Allâh’tan gayrı matlub ve düşüncelerin kesâfetinden tamamen temizlenerek Allâh aşkının ve zikrullâhın nûruyla letâfete bürünmesi, saf, berrak ve parlak bir hâle gelmesi demektir.
19. Râbıta hakkında tafsîlatlı bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 249-257.
20. Bu hususta tafsîlatlı bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 411-414.
21. Bkz. Kelabâzî, Taarruf, Çev. S. Uludağ, s. 214. Tevessül ile alâkalı tafsîlatlı bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 399-410.
22. Mevzuyla alâkalı tafsîlatlı bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 255-257.
23. Bkz. Yâsîn Sûresi, 21.
24. Firavun, İsrâîloğullarını köle olarak kullandığı ve ağır işlerde onlardan istifâde ettiği için yeni doğan erkek çocuklarını bir sene keser, bir sene kesmezdi. Hârûn -aleyhisselâm- da işte bu kesilmeyen senede dünyâya gelmişti.
25. Fahr-i Râzî’nin beyânına göre, Mûsâ -aleyhisselâm- Kıptîyi öldürmeye kasdetmemişti. Diğer taraftan Kıptî bir müşrikti. Bu sebeple kısas lâzım gelmezdi. Aynı zamanda bu hâdise sehven meydana geldiği için de kısâs söz konusu olamazdı.
26. İşârî tefsîr, âyetlerin zâhir mânâlarının ötesinde ifâde ettikleri ince mânâları ortaya çıkarmak demektir. İşârî tefsirde üç vasfın bulunması şarttır.
a. Zâhirî mânâyı muhâfaza,
b. İşâret edilen mânâya delil teşkil edecek mazmunların (bir takım sembol- lerin) olması,
c. Yapılan açıklamanın, Kitâb ve Sünnet muhtevâsı içinde olması.
27. Cenâb-ı Hakk’ın kalben ve muhabbetle bilinmesi.
28. Daha önce de ifâde edildiği gibi, Mûsâ -aleyhisselâm- Kıptîye öldürmek kastıyla değil, tâzir maksadıyla vurmuştu. Fakat murâd-ı ilâhî olarak Kıptî ölüverdi.
29. Bkz. A‘râf Sûresi, 109-126; Yûnus Sûresi, 76-82; Tâhâ Sûresi, 56-73; Şuarâ Sûresi, 34-51. âyetler.
30. Bkz. en-Necm, 9.
31. Telvîn: Temkîne ulaşma yolunda geçirilen değişik hâller, bir hâlden diğer bir hâle geçiş.
Temkîn: İstikâmette derinleşmek, sâbitleşmek; Hakk’a erme hâlinin gönülde karar kılarak makâma dönüşmesi.
32. Bkz. el-Makdisî, Sırların Çözümü ve Hazînelerin Anahtarları, s. 58-59.
33. Bkz: Buhârî, Salât, 1; Müslim, Îmân, 263.
34. Bkz. Buhârî, Tefsîr, 18/2, 3, 4; Enbiyâ, 27; Müslim, Fedâil, 170/2380.
35. Hızır -aleyhisselâm- bu üç hâdisenin hikmetini anlatırken “Onu kusurlu hâle getirmek istedim”, “Böylece istedik ki”, “Rabbin istedi ki” diye üç farklı fâilden bahsetmiştir. Mutasavvıflar bu ifâdelerin, evliyânın üç değişik tasarruf şekline işâret ettiğini söylerler.
Birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın velîsini tasarrufta serbest bırakması, onun istediği şeyi yaratmasıdır. Buna şu hadîs-i şerîf de delil getirilmiştir:
“Allâh Teâlâ’nın nice saçı-başı dağınık, kapılardan kovulan, îtibar görmeyen kulu vardır ki, bir şeyin olması için yemin etse, Allâh o şeyi tahakkuk ettirir.” (Müslim, Birr, 138/2622)
İkincisi, kulun irâdesinin Allâh’ın irâdesine uygun düşerek bir tasarrufun gerçekleştirilmesidir.
Üçüncüsü de Allâh’ın irâde buyurması ile tahakkuk eden tasarruflardır.
36. Bu mevzuyla ilgili olarak tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 341-368.
37. Nedâmet kelimesi, son tercümelerde merhamet olarak çevrilmiştir.
38. Bkz. el-A’râf, 150; Tâhâ, 90-94.
HAZRET-İ DÂVÛD -aleyhisselâm-
Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm- Kudüs’te doğmuş, tahmînen 100 yaşında vefât etmiştir. Nesebi, Yahûda bin Ya’kûb bin İshâk bin İbrâhîm’e dayanır. Kendisine hem peygamberlik hem de hükümdarlık verilmiştir. Târihçilere göre hükümdarlığı tahmînen M.Ö. 1015-975 yılları arasındadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Dâvûd -aleyhisselâm-’ın 16 yerde ismi geçer. O’na İbrânî lisânıyla Zebûr indirilmiştir.
Tâlût, Câlût ve Tâbût
أَلَمْ تَرَ إِلَى الْمَلإِ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ مِن بَعْدِ مُوسَى إِذْ قَالُواْ لِنَبِيٍّ لَّهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُّقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ إِن كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ أَلاَّ تُقَاتِلُواْ قَالُواْ وَمَا لَنَا أَلاَّ نُقَاتِلَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَدْ أُخْرِجْنَا مِن دِيَارِنَا وَأَبْنَآئِنَا فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْاْ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ
“Mûsâ’dan sonra, Benî İsrâîl’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere:
«–Bize bir hükümdar gönder ki (onun kumandasında) Allâh yolunda savaşalım!» demişlerdi.
(O Peygamber:)
«–Ya size savaş farz kılınır da savaşmazsanız!» dedi.
(Onlar da:)
«–Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allâh yolunda neden savaşmayalım?!» dediler.
Kendilerine savaş yazılınca da -içlerinden pek azı hâriç- geri dönüp kaçtılar. Allâh, o zâlimleri hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 246)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ إِنَّ اللّهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكًا قَالُوَاْ أَنَّى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ أَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِّنَ الْمَالِ قَالَ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ وَاللّهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
“Peygamberleri onlara:
«–Bilin ki Allâh, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi.» dedi.
Bunun üzerine:
«–Biz, hükümdarlığa daha lâyık oluduğumuz hâlde, (üstelik) ona servet ve zenginlik cihetinden geniş imkânlar da verilmemişken, bize nasıl hükümdar olabilir?!» dediler.
(Peygamber:)
«–Allâh sizin üzerinize onu seçti, ilmen ve bedenen ona üstünlük verdi. Allâh mülkünü dilediğine verir. Allâh her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.» dedi.”(el-Bakara, 247)
İsrâîloğulları’nın ileri gelenlerine göre iktidar, büyük servet ve sermâye sâhiplerinin olmalıydı. Hâlbuki bu fikir, cemiyetin menfaatine ve adâlet prensibine aykırıdır. Çünkü iktidâra, zenginlerin değil, ehil olan kimselerin geçmesi gerekir. Bu da, kişinin mânevî gücü, bilgisi ve tecrübesi ile birlikte kuvvet ve cesâretine bağlıdır.
Fahr-i Râzî’nin beyânına göre İşmoil -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları’nın teklîfini şu dört sebepten dolayı reddetti:
1. Tâlût’u hükümdar olarak seçen, Allâh -celle celâlühû-’dur.
2. Hükümdarlarda iki vasıf aranır:
a. Siyâset ilmini (idâreciliği) bilmesi,
b. Bedenî ve rûhî bakımdan kuvvetli olması.
3. Mülk Allâh’ındır; onu dilediğine verir.
4. Allâh, ihsânı ile fakiri zengin yapar. Saltanata kimin lâyık olduğunu da hakkıyla bilir. (Fahreddîn Râzî, Tefsir, VI, 147)
Tâlût’un hükümdarlığına îtiraz eden İsrâîloğulları bu sefer de:
“–Eğer o, sâhiden hükümdarsa, bize bir delil getirsin!” dediler.
Bunun üzerine:
وَقَالَ لَهُمْ نِبِيُّهُمْ إِنَّ آيَةَ مُلْكِهِ أَن يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِّمَّا تَرَكَ آلُ مُوسَى وَآلُ هَارُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Peygamberleri onlara şöyle dedi:
«–Şüphesiz onun hükümdarlığının alâmeti, (vaktiyle sizden alınan) Tâbût’un size gelmesidir ki, onun içinde Rabbinizden bir sekîne (ruhlara emniyet veren bir huzur), Mûsâ ve Hârûn ehlinin bıraktıklarından geriye kalan bir takım şeyler vardır; onu melekler taşıyacaktır. Eğer mü’min kimseler iseniz şüphesiz bunda sizin için gerçekten bir delil vardır!»” (el-Bakara, 248)
Tâbût hakkında çeşitli rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetlere göre Tâbût önce Âdem -aleyhisselâm-’a indi, O’ndan Şit -aleyhisselâm-’a geçti, sonra sırasıyla İbrâhîm, Ya’kûb ve Mûsâ -aleyhimüsselâm-’a geçti. Mûsâ -aleyhisselâm-, Tevrât levhalarını ve bazı mühim şeyleri Tâbût denilen bu sandığın içine koydu. Tâbût’u seferde askerlerin önünde götürürlerdi. Böylece askerin morali yükselir, güçleri ve mâneviyâtı takviye olurdu.
Nihâyet Allâh Teâlâ, Tâbût’u melekler vasıtasıyla Tâlût’un evinin önüne koydurdu. Bunu gören İsrâîloğulları, Tâlût’un hükümdarlığını kabûl edip sükûna erdiler.
Böylece Cenâb-ı Hak, Tâlût’un hükümdarlığına dâir İsrâîloğullarının istediği alâmeti lutfetmişti. Ancak Allâh Teâlâ, onların da îman seviyelerini ortaya çıkaracak bir imtihan murâd eyledi.
İmtihan
Tâlût, hükümdar olduktan sonra ordusunu düzene koydu ve Kral Câlût’un üzerine yürüdü.
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِ قَالَ إِنَّ اللّهَ مُبْتَلِيكُم بِنَهَرٍ فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ فَشَرِبُواْ مِنْهُ إِلاَّ قَلِيلاً مِّنْهُمْ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ قَالُواْ لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُو اللّهِ كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّهِ وَاللّهُ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Böylece Tâlût, askerleri ile (Kudüs’ten) ayrılınca onlara şöyle dedi:
«–Muhakkak ki Allâh, sizi bir nehirle imtihân edecektir. Buna rağmen kim ondan içerse artık benden değildir. Eliyle bir avuç içtiği müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir!»
Fakat içlerinden pek azı müstesnâ, hepsi ırmaktan (kana kana) içtiler. Tâlût ve îmân edenler, beraberce ırmağı geçince:
«–Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur!» dediler.
Allâh’ın huzûruna varacaklarına inananlar (ise):
«–Nice az sayıda bir birlik, Allâh’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allâh sabredenlerle beraberdir.» dediler.” (el-Bakara, 249)
Âyet-i kerîmede askerî disipline dikkat çekilmektedir. Bir ordunun muzafferiyeti, her şeyden önce kumandanın emirlerine harfiyen riâyet etmekle mümkündür. Savaşta gâlip gelmek, sayıya değil, haklı olmaya, doğruluğa, îman ve mâneviyâta bağlıdır. Zafer tâcı, kemmiyetten ziyâde keyfiyet sâhibi orduların başına konur. Asr-ı saâdetteki muhârebeler, bu hâlin en bâriz şâhididir. Yine yakın tarihimizdeki Çanakkale Muhârebeleri de, bu hakîkatin en mükemmel misâllerinden biridir.
Hazret-i Dâvûd ve Zafer
Tâlût’un ordusunda 18 yaşında bir genç vardı. İsmi “Dâvûd” idi. Beydâvî’ye göre Dâvûd -aleyhisselâm-, babası ve on üç kardeşi ile beraber Tâlût’un ordusuna katılmıştı.
Dâvûd -aleyhisselâm- koyun güderdi. Çok cesur olup ayrıca sapan ile taş atmada mâhir idi. Birgün babasına:
“–Bütün dağlar-taşlar benimle tesbîh ediyor!” dedi.
Bunun üzerine babası da:
“–Ey Dâvûd, sana müjdeler olsun!” dedi.
Dâvûd -aleyhisselâm-’ın sesi, çok gür ve güzel olduğu için Tâlût’un huzûruna çıkarıldı. Tâlût da, O’nu kendisine nedîm yaptı. Dâvûd -aleyhisselâm-, bu sırada Tâlût’un Amâlika kavmine karşı hazırladığı orduya katıldı.
Allâh o peygambere (İşmoil -aleyhisselâm-’a), Câlût’u Dâvûd’un öldüreceğini bildirmiş, o da Dâvûd’u beraberinde götürmüştü. Yolda üç taş dile gelip Dâvûd’a:
“–Bizi al, Câlût’u bizimle öldüreceksin!” demişlerdi. O da onları almış, sonra da bunların hepsi tek bir taş hâline gelmişlerdi.
Diğer taraftan Tâlût:
“–Kim Câlût’u öldürürse, ona kızımı vereceğim!” diye de vaadde bulunmuştu.
Nihâyet Tâlût’un 313 kişi kalan îmanlı askerleri düşmanla karşı karşıya geldi. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُواْ رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ
“(Tâlût’un ordusu) Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında:
«–Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat ver ve kâfir kavme karşı bize yardım eyle!» dediler.” (el-Bakara, 250)
Bu âyet-i kerîmede işâret edildiğine göre düşman üzerine giden askerin üç vasfa sâhip olması gerekmektedir:
1. Zorluklara sabır,
2. Cesâret ve sebat,
3. İlâhî yardımın, yâni te’yîd-i ilâhînin geleceğine inanıp Cenâb-ı Hakk’a tazarrû hâlinde bulunmak.
İki ordu karşılaştığında, Câlût, kendisiyle mübârezeye çıkacak, yâni ordusunu temsîlen kendisiyle vuruşacak bir er diledi. Karşısına Dâvûd -aleyhisselâm- çıktı. Herkes şaşırdı. Çünkü Câlût, iri yüzlü ve çok güçlü biriydi. Nitekim Câlût, gücüne güvenerek Dâvûd’u küçümsedi:
“–Ey hakîr, karşıma sen mi geldin? Söyle, niçin geldin?” diye sordu.
Dâvûd:
“–Seninle cenk etmeye geldim!” deyince, Câlût O’nunla alay etti.
Dâvûd -aleyhisselâm-, sapanını çıkardı ve meşhur taşı yerleştirerek Câlût’a fırlattı. Taş, Câlût’un tam alnına isâbet etti ve Câlût, atından düşerek öldü.
Kuvvetiyle mağrur, iri yarı bir hükümdar olan Câlût, apaçık görülen zâhirî üstünlüğüne rağmen mağlup oldu. Allâh Teâlâ bununla, işlerin yalnız zâhirî şartlara bağlı olmayıp, hakîkatte kendi irâdesiyle vukû bulduğunu göstermişti. Yine bu hâdise ile, insanların nazarında kuvvetli görünenin, hakîkatte zayıf, zayıf görünenin de Allâh’ın yardımıyla kuvvetli olabileceğini öğretmişti. Allâh’ı inkâr eden zâlimler ne kadar kuvvetli görünürlerse görünsünler Allâh’ın irâdesi tahakkuk edeceği zaman küçücük bir çocuktan bile daha zayıf bir hâle düşerler. Ebrehe misâlinde olduğu gibi…
Burada Allâh Teâlâ’nın gerçekleşmesini mûrâd ettiği başka hikmetler de mevcuttur: Hak Teâlâ, Tâlût’dan sonra mülkü, yâni hükümdarlığı Hazret-i Dâvûd’un almasını ve yerine de oğlu Süleymân -aleyhisselâm-’ı vâris kılmasını murâd etmişti. Nitekim Hazret-i Dâvûd’un Câlût’u öldürmesiyle halkın nazarında da gücü ve cesâreti ispatlanmış ve böylece Dâvûd -aleyhisselâm- hükümdarlığa hazırlanmış oluyordu.
Allâh Teâlâ âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
فَهَزَمُوهُم بِإِذْنِ اللّهِ وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآتَاهُ اللّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاء وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ وَلَـكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
“Nihâyet Allâh’ın izniyle onları hezîmete uğrattılar ve Dâvûd, Câlût’u öldürdü. Allâh O’na (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi; dilediği ilimlerden O’na öğretti. Eğer Allâh, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi, yeryüzü elbette fesâda uğrardı. Fakat Allâh, bütün âlemlere karşı lutuf ve kerem sâhibidir.” (el-Bakara, 251)
Bu âyet-i kerîmede, dünyâ hayâtında cârî olan ilâhî nizâmın bir ölçüde îzâhı vardır. Hakîkaten, şâyet Allâh Teâlâ insanlar arasında adâletle hükmedecek sultanlar var etmeseydi, insanların güçlüleri, zayıfları ezip mahvederdi. Bu bakımdan bir rivâyette:
“Sultan Allâh’ın yeryüzündeki gölgesidir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 196, Deylemî,Müsned, II, 343) buyrulmuştur.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- da şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki Allâh, Kur’ân ile engellemediği şeyi sultan ile engeller.” (İbn-i Kesîr, Kısasu’l-Enbiyâ, s. 516)
Diğer taraftan, Allâh Teâlâ insanlar arasında ictimâî dengenin kurulmasını birtakım sebeplere bağlamıştır. Bu itibarla insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakir, bir kısmı güçlü, bir kısmı zayıf, bir kısmı sıhhatli, bir kısmı hasta, bir kısmı mü’min, bir kısmı münkir olacak ki, bunlar arasında kurulacak alâkalar, insanların cemiyet hâlinde yaşayabilmelerini temin edebilsin. Tıpkı elektrik yüklü artı ve eksi kutuplar arasında kıvılcım (şerâre) ve enerji meydana gelmesi gibi, müsbet ve menfî insanlar arasında vukû bulan mücâdele ve muhârebelerde de, pek çok hikmetler bulunmaktadır. İşte yukarıdaki âyet-i kerîmeler ile ilâhî nizâmın bazı prensipleri anlatılmıştır. Nitekim bu âyet-i kerîmelerin devâmında da şöyle buyrulur:
تِلْكَ آيَاتُ اللّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ وَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
“İşte bunlar, Allâh’ın âyetleridir. Biz onları Sana hakkıyla okuyoruz. Şüphesiz Sen, Allâh tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin!” (el-Bakara, 252)
Tâlût, zaferden sonra elde ettiği bütün ganîmetleri yaktırdı. Çünkü Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîatine göre ganîmet malı helâl olmadığı için yakılırdı.
Tâlût, Kudüs’e döndüğünde İşmoil -aleyhisselâm- ona:
“–Cenâb-ı Hak sana müjdelediği zaferi nasîb etti. Haydi sen de verdiğin sözü yerine getir!” dedi.
Böylece Tâlût, kızını Dâvûd -aleyhisselâm-’a verdi.
Tâlût’un vefâtından sonra Dâvûd -aleyhisselâm- hükümdar oldu. Bir müddet sonra da kendisine peygamberlik verildi. Böylece kendisine hem saltanat, hem de nübüvvet bahşedilen ilk peygamber oldu. Rûhî fazîlet ve mânevî kâbiliyet bakımından üstün kılındı. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, O’na dört büyük kitaptan biri olan Zebûr indirildi:
وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّينَ عَلَى بَعْضٍ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
“Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten Biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (el-İsrâ, 55)
Dâvûd -aleyhisselâm- hayâtı boyunca adâletle hükmetti. Tebdîl-i kıyâfet ederek halkın arasına karışır, yaptığı icraatlerden ve gidişâtından memnun olup olmadıklarını ve hakkında neler düşündüklerini soruştururdu. İdâresi hakkındaki suâllere menfî cevap veren ve şikâyetçi olan kimse bulunmazdı. (Kurtubî, Tefsîr, XIV, 266) Bütün halk, kendisine itâat etmişti.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“(Rasûlüm!) Onların söylemekte olduklarına sabret ve kuvvet sâhibi kulumuz Dâvûd’u hatırla! Doğrusu O, dâimâ Allâh’a yönelen bir kimseydi.” (Sâd, 17)
Rivâyete göre Dâvûd -aleyhisselâm-, ibâdete karşı büyük bir şevk ve tahammül sâhibiydi. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Daha sonra bu şekilde tutulan oruca “Savm-ı Dâvûd” yâni Dâvûd orucu denilmiştir.
Dâvûd -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’ya ibâdet etmek için en fazîletli vakitleri araştırırdı. Nitekim birgün Cebrâîl -aleyhisselâm-’a:
“_Ey Cebrâîl! Hangi vakit efdaldir?” diye sordu.
Cebrâîl -aleyhisselâm- da:
“_Ey Dâvûd! Seher vaktinde arşın titreyişinden başkasını bilmiyorum.” diyerek cevap verdi. (Ahmed bin Hanbel, Zühd, s. 70; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XIII, 240)
Dâvûd -aleyhisselâm- da gecenin ancak üçte birinde uyur, geri kalan saatlerini hep ibâdetle geçirirdi.
Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:
إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ
(18)
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ
(19)
“Gerçekten Biz, dağları (O’na) boyun eğdirdik, akşam-sabah O’nunla beraber tesbîh ederlerdi. Kuşları da toplanmış olarak (O’na itaat) ettirdik. Hepsi O’nun(zikrine katılmak) için dönüp gelirlerdi.” (Sâd, 18-19)
وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ
“…Kuşları ve tesbîh eden dağları Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yapmaktayız.” (el-Enbiyâ, 79)
Cenâb-ı Hak, Dâvûd -aleyhisselâm-’a gür ve güzel bir ses ihsân etmişti. O, Zebûr’u okurken, bütün vahşî hayvanlar, etrafında toplanır ve O’nu dinlerlerdi. Ayrıca Allâh Teâlâ, Dâvûd -aleyhisselâm-’a zırh yapma sanatını da bildirmiş, bu hususta O’nu müstesnâ bir kudretle techîz etmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ
(10)
أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
(11)
“And olsun, Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik.
«–Ey dağlar ve kuşlar! O’nunla beraber tesbîh edin!» dedik.
O’na demiri yumuşattık. (O’na):
«–Geniş zırhlar îmâl et, dokumasında da ölçüyü gözet (güzel ve yeteri kadar yap) ve(ehlinle birlikte) sâlih amel işleyin! Çünkü Ben, ne yaparsanız hakkıyla görenim.»(diye vahyettik).” (Sebe’, 10-11)
وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ
“O’na, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?” (el-Enbiyâ, 80)
Dâvûd -aleyhisselâm- zırh yaparak hem ordularını düşmanlarından muhâfaza etmiş hem de rızkını elinin emeğiyle kazanmıştır. Mülk ve siyâsî otorite sâhibi, iktisâdî imkânları bol bir peygamber olmasına rağmen, elinin emeğiyle geçinme yolunu tercih etmiştir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allâh’ın Peygamberi Dâvûd -aleyhisselâm- da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû’ 15; Enbiyâ 37)
Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-, ilâhî yardıma nâil olmak, kendisine birçok muhâfız verilerek büyük ordulara kumanda etmek ve heybet sâhibi olmak gibi yüksek pâyelerle güçlendirilmişti. Ayrıca peygamberlik, isâbetli görüş, kitap, şerîat, ilim, amel, güzel konuşma ve hikmete sâhip olmuştu. Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
“O’nun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, O’na hikmet ve fasl-ı hitâb (hakkı batıldan ayırt etme kâbiliyeti) vermiştik.” (Sâd, 20)
Fasl-ı hitâb,
Müfessir
Süddî’ye göre, hâdiseyi tam olarak anlamak ve verdiği hükümde isâbet etmektir. Mücâhid’e göre ise, söz ve hükümde gerçekçi ve iş bitirici olmaktır.
Cenâb-ı Hak O’na şöyle hitâb etmiştir:
يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
“Ey Dâvûd! Biz Sen’i yeryüzünde halîfe yaptık. O hâlde insanlar arasında adâletle hükmet! Hevâ ve hevese uyma, sonra bu Sen’i Allâh’ın yolundan saptırır. Doğrusu Allâh’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” (Sâd, 26)
Peygamber ve aynı zamanda hükümdar olan Dâvûd -aleyhisselâm-, vaktini dörde ayırırdı:
Birinci vakitte; ibâdetle meşgûl olurdu.
İkinci vakitte; hukûkî ihtilâfları karara bağlardı.
Üçüncü vakitte; halka vaaz ve nasihatte bulunurdu.
Dördüncü vakitte de; şahsî işlerini yapardı.
Dâvûd -aleyhisselâm-’ın İmtihân Edilmesi
Dâvûd -aleyhisselâm-, bazı imtihanlara mâruz kalmış, netîcede kendisine beşerî zaafları ve muhtemel hatâları bildirilmiştir. O da hemen tevbeye yönelmiş ve böylece Cenâb-ı Hak, O’nu bağışlayarak, ebediyete uzanan yoldaki tehlikeleri O’na öğretmiştir.
Birgün Dâvûd -aleyhisselâm- ibâdetle meşgûl olduğu esnâda iki kişi geldi. Hâlbuki ibâdet ve zikir için mâbedde halvet hâlinde iken O’nun yanına hiç kimse girmezdi. Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-, ansızın cereyân eden bu durum karşısında telaşlandı. Çünkü kapısı kapalı olan mâbede, hiç kimse bu şekilde giremezdi. Her ne kadar ibâdet vakti içinde bulunduğunu söylediyse de onlar dinlemeyerek:
“–İbâdetin günü olmaz!” dediler ve arzularını şöyle dile getirdiler:
“–Korkma! Biz birbirinin hakkına tecâvüz etmiş iki dâvâcıyız. Huzûruna muhâkeme olmak için geldik. Aramızda adâletle hükmet!”
Dâvûd -aleyhisselâm-:
“–O zaman buyurun!” dedi.
İki dâvâcıdan biri dedi ki:
“–Kardeşimin 99 koyunu, benimse bir koyunum var. Buna rağmen o, bendeki bu bir tek koyunu da almak istedi ve beni tartışmada yendi.”
Dâvûd -aleyhisselâm-, hâdisede bir haksızlık görerek galeyâna geldi ve diğer tarafa hiçbir şey sormadan şöyle dedi:
“–O bir tek koyunu da almak istiyorsa, kardeşin sana zulmediyor. Allâh Teâlâ’ya îmânı olmayan kimseler, böyle zulmeder. İyi insan da zâten pek az bulunur.” dedi.
Onlar da güldüler ve gittiler.
Dâvûd -aleyhisselâm-, hüküm vermede aceleci davranmış ve karşı tarafı hiç dinlemeden kararını vermişti. Hâlbuki meselenin bütün vechesi veya bir kısmı, karşı taraf dinlenildiği takdirde değişebilir; haklı zannedilen haksız, haksız görülen de haklı çıkabilirdi. Bunun için Dâvûd -aleyhisselâm-, dâvâcıların ayrılmasının hemen ardından hatâ yaptığını anladı ve bunun ilâhî bir imtihan olduğunu fark ederek derhal secdeye kapandı; tevbe ve istiğfarda bulundu. Allâh Teâlâ da kendisini affetti.
Bunlar, peygamberlere bile Allâh Teâlâ karşısındaki acziyetlerini idrâk ettirmek ve onlara tâbî olanların tâkip edeceği usûl ve hikmetlerin teşekkülünü sağlamak hikmetine binâen vukû bulan hâdiselerdir. Bu durum, onların peygamberliğine ve ismet sıfatlarına aslâ halel getirmez. Müfessirler nazarında bu tür imtihanlar; “hasenâtü’l-ebrâr, seyyiâtü’l-mukarrabîn.”[1] hükmü dâhilindedir. Yâni peygamberlerin yaptıkları hatâ şeklinde görünen hâdiseler, bizler de aynı hatâya düştüğümüzde nasıl hareket etmemiz gerektiğini göstermek için vukû bulmuştur.
Hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ
(21)
إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ
(22)
“(Ey Muhammed!) Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp, Dâvûd’un yanına girmişlerdi de, Dâvûd onlardan korkmuştu.
«–Korkma! Biz birbirine hasım iki dâvâcıyız, aramızda adâletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster!» dediler.” (Sâd, 21-22)
إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
“(Onlardan biri şöyle dedi:)
«–Bu kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken: “–Onu da bana ver!” dedi ve tartışmada beni yendi.»” (Sâd, 23)
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ
“Dâvûd: «–And olsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız îmân edip sâlih ameller işleyen kimseler müstesnâ! Fakat bunlar ne kadar da az!» dedi.
Dâvûd, kendisini denediğimizi anladı ve Rabbinden mağfiret dileyerek, eğilip secdeye kapandı; tevbe edip Allâh’a yöneldi.” (Sâd, 24)
فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
“Sonra bu tutumundan dolayı O’nu bağışladık. Şüphesiz katımızda O’nun için bir yakınlık ve güzel bir âkıbet vardır.” (Sâd, 25)
Dâvûd -aleyhisselâm- kıyâmet günü Allâh’a yakın bir kul olacaktır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
“Adâletle hükmedenler, kıyâmet gününde Rahmân’ın sağında nûrdan minberler üzerinde olacaklardır… Bunlar hükümlerinde, âileleri ve sorumlu oldukları kimseler hakkında adâletle davranmışlardır.” (İbn-i Hanbel, II, 160) buyrulur.
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kıyâmet gününde insanların Allâh Teâlâ’ya en sevgili olanı ve O’na en yakın yerde bulunanı adâletli idârecidir. Kıyâmet gününde insanların Allâh Teâlâ’ya en sevimsiz olanı ve O’na en uzak mesâfede bulunanı da zâlim idârecidir.” (Tirmizî, Ahkâm, 4; Nesâî, Zekât, 77) buyurmuşlardır.
Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm- hakkında yukarıda zikredilen âyet-i kerîmelerin mâhiyetine tamâmen ters bir şekilde, muharref Tevrât ve İncîl’lerde birtakım hakîkat dışı beyanlar ve çirkin iftirâlar yer almaktadır.
Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“–Her kim Dâvûd hâdisesini hikâyecilerin rivâyet ettiği gibi (yanlış ve çirkin bir şekilde) anlatırsa, ona yüz altmış değnek vururum!” demiştir.
Hiç şüphesiz ki Hazret-i Dâvûd’a, Allâh’ın yüce huzûrunda güzel bir yakınlık, varacağı güzel bir mercî ve cennette güzel bir makam vardır.
Ashâb-ı Sebt (Cumartesi Ashâbı) Hâdisesi
Ashâb-ı Sebt, Mısır ile Medîne-i Münevvere arasında Kızıldeniz kenarında Medyen şehrinde yaşardı. Sayıları yetmiş bin kadardı. Bunlar, cumartesi günleri ibâdetten başka bir şey yapmazlardı. Çünkü cumartesi günü ibâdetin dışındaki işler haram kılınmıştı. Ayrıca o günde avlanmamak üzere Dâvûd -aleyhisselâm-’a söz vermişlerdi.
Daha sonra şeytan, kendilerine vesvese vererek:
“Siz avlamaktan değil, yemekten menedildiniz!” dedi.
Hikmet-i ilâhî olarak cumartesi günleri balıklar çoğalır, diğer günler azalırdı. Bu sebeple şeytanın fısıltısı bazılarına çok câzip geldi. Bu hususta Medyen halkı üç kısma ayrıldı:
1. Kısım; Allâh’ın emrine muhâlefet ederek balık tuttular. Hem yiyip, hem de sattılar. Bunlar cumartesi günü ağ atarlar, pazar günü de çekerlerdi.
2. Kısım; balık avlama günâhına girmediler, fakat emr-i ilâhîye uymayanlara da karşı çıkmadılar. Yâni ilâhî emrin çiğnenmesi karşısında sessiz kalıp herhangi bir îkaz ve nasihatte bulunmadılar.
3. Kısım ise; hem ilâhî nehye riâyet ettiler, hem de cumartesi günü yasağını çiğneyenlere îkaz ve nasihatte bulundular. Sükût edenlere de susmakla doğru yapmadıklarını söylediler. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazîfesini yerine getirdiler.
Sükût edenler, kendilerini îkaz edenlere:
“Helâk olacak kavme niçin vaaz edip kendinizi yoruyorsunuz? Emeğinize yazık!” derlerdi.
Emr-i bi’l-ma’rûfta bulunanlar da:
“Biz, Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda mes’ûl olmamak, mâzûr olmak için böyle yapıyoruz!” diye cevap verirlerdi.
Daha sonra bunlar, diğerlerine gelecek olan musîbet kendilerine de gelmesin diye onlarla aralarına bir duvar çektiler. Duvarın arkasındaki sesler kesilince, bir de baktılar ki, bir gecede hepsi birden maymuna dönmüşler!.. İlâhî hükmü dikkate almadıkları için böyle bir cezâya dûçâr olan bedbahtlar, Allâh’ın emrine itaat ettikleri için bu azaptan kurtulan akrabalarının yanında bir müddet mahzun mahzun gezdiler. Üç gün sonra da, maymun şekline girmiş olan âsîlerin hepsi öldü.
İmâm Begavî’nin Meâlimü’t-Tenzîl adlı eserinde:
“Avlanmayan, lâkin avlayanlara da herhangi bir îkaz ve nehiyde bulunmayıp susanlar da, onlarla birlikte maymunlar hâline geldiler.” denilmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şöyle ifâde buyrulur:
واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
“Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor! Hani onlar, cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi günü, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi; cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece Biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihân ediyorduk.” (el-A’râf, 163)
وَإِذَ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُواْ مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
“İçlerinden bir topluluk:
«–Allâh’ın helâk edeceği, yâhut şiddetli bir şekilde azâb edeceği bir kavme ne diye nasihat ediyorsunuz?» dedi.
(Nasihat edenler) dediler ki:
«–Rabbimize beyân edecek mâzeretimiz olsun diye, bir de (belki) sakınırlar ümîdiyle (nasihatte bulunuyoruz)».” (el-A’râf, 164)
فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ أَنجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُواْ بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ
(165)
فَلَمَّا عَتَوْاْ عَن مَّا نُهُواْ عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ
(166)
“Onlar, kendilerine yapılan îkazları unutunca, Biz de kötülükten menedenleri kurtardık; zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerinden dolayı şiddetli bir azâb ile yakaladık. Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince, onlara: «Aşağılık maymunlar olun!» dedik.” (el-A’râf, 165-166)
Cenâb-ı Hak, daha sonraki nesillere, bu hâdiseyi hatırlatarak şu şekilde îkaz buyurmaktadır:
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَواْ مِنكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ
“(Ey İsrâîloğulları!) İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine, «Aşağılık maymunlar olun!» dediklerimizi elbette bilmektesiniz.” (el-Bakara, 65)
فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ
“İşte bu kıssayı, o zaman hazır olanlara ve sonradan gelenlere ibret verici bir cezâ, muttakîler için de bir nasihat kıldık.” (el-Bakara, 66)
Eyle ahâlîsi cumartesi günü Allâh’ın emirlerinden çıkıp nefislerine zulmettikleri zaman Dâvûd -aleyhisselâm- onlara lânet etmiş, onlar da maymunlara dönmüşlerdir. (Elmalılı H. Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, III, 1786)
Bu hâdisenin, Dâvûd -aleyhisselâm- zamanında meydana geldiğine şu âyet-i kerîme de işâret etmektedir:
لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ
“İsrâîloğulları’ndan inkâr edenler, hem Dâvûd’un, hem de Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlendiler!..” (el-Mâide, 78)
Müslümanlar, bütün peygamberlere inandığı, onların aralarında bir ayırım yapmadığı ve Hazret-i Îsâ’yı da peygamber olarak kabûl ettiği için Yahûdîler:
“_Biz, sizin dîninizden daha kötü bir din bilmiyoruz!” demişlerdi.
Bunun üzerine, şu âyet-i celîle nâzil oldu:
قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ مِّن ذَلِكَ مَثُوبَةً عِندَ اللّهِ مَن لَّعَنَهُ اللّهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ أُوْلَـئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَأَضَلُّ عَن سَوَاء السَّبِيلِ
“De ki: «–Allâh katında cezâya çarptırılma bakımından bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allâh, kimlere lânet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar yapmışsa, işte bunların makâmı daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.” (el-Mâide, 60) (Vâhidî,Esbâbü’n-Nüzûl, s. 203)
Âyet-i kerîmede de ifâde edildiği gibi Allâh Teâlâ, Benî İsrâîl’den kötülükte inatla ısrar eden o bedbahtları önce maymun kılığına sokmuş, sonra da helâk etmiştir. Bunun, insanların aslının maymun olduğu şeklindeki asılsız iddiâlarla da hiçbir alâkası yoktur.
Hazret-i Dâvûd’dan Kalan Hâtırâ: Savm-ı Dâvûd
Bir gün oruç tutup bir gün tutmamak demek olan “savm-ı Dâvûd”, Hazret-i Dâvûd’dan ümmet-i Muhammed’e hâtıra kalan bir ibâdettir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- en fazîletli orucun “savm-ı Dâvûd” olduğunu beyân buyurmuşlardır.
Amr bin el-Âs -radıyallâhu anh-’ın oğlu Ebû Muhammed Abdullâh -radıyallâhu anh-’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
“Vallâhi ömrüm boyunca gündüz oruç tutacağım; gece namaz kılacağım.” diye yemin ettiğimi Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirmişlerdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:
“–Böyle söyleyen sen misin?” diye sordu.
Ben de:
“–Anam-babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Evet, ben söyledim.” dedim.
Bana:
“–Senin buna gücün yetmez! Bâzen oruç tut, bâzen ye; bâzen uyu, bâzen (teheccüd) için kalk! Her aydan üç gün oruç tut! Bir iyiliğin karşılığı on mislidir. Bu, bütün seneyi oruçlu geçirmek gibidir.” buyurdu.
Ben:
“–Bundan daha fazlasına muktedirim!” dedim.
“–O hâlde bir gün oruç tut; iki gün iftar et!” buyurdu.
“–Bundan daha fazlasını yapabilirim!” dedim.
“–Öyleyse bir gün oruç tut, bir gün tutma! Bu, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın orucudur ve oruçların en mûtedili, en üstünüdür!” buyurdu.
Ben:
“–Bundan fazlasına da güç yetirebilirim!” deyince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bundan daha fazlası olmaz!..” buyurdu. (Buhârî, Savm 55-57, Teheccüt 7; Müslim, Sıyâm 181-193)
Dâvûd -aleyhisselâm-’ın Fazîleti
*Dâvûd -aleyhisselâm-, bütün işlerinde Allâh’a yönelirdi.
*Allâh Teâlâ, O’nun için “Kulumuz Dâvûd” buyurdu.
*Kendisine dört büyük ilâhî kitaptan biri olan Zebûr indirildi.
*Dağlar ve kuşlar O’nunla birlikte zikrederdi.
*Kuşların dilini bilirdi.
*Çok güzel bir sadâya sâhipti. Zebûr’u okuduğu zaman, dağlar ve kuşlar O’nu dinlerdi.
*Demiri elinde bal mumu gibi yoğururdu. Böylece kendi el emeği ile geçinirdi. Nitekim Peygamber Efendimiz de, O’nun bu hâlini medhetmiştir.[2]
*Dâvûd -aleyhisselâm-’a fasl-ı hitâb (hakkı batıldan ayırt etme kâbiliyeti) ve hikmet verilmişti.
*Devleti, o zamanın en heybetli ve güçlü devletiydi.
*Dâvud -aleyhisselâm-, Rabbine çok şükrederdi. O, bir keresinde şöyle demiştir:
“–Yâ Rabbi! Ben Sana nasıl şükredeyim. Zîrâ Sen’in şükrüne ancak Sen’in nîmetinle erişebiliyorum.”
O’na şöyle vahyedildi:
“–Sana olan nîmetlerimin hepsinin Ben’den olduğunu biliyor musun?”
Hazret-i Dâvûd:
“–Evet.” dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
“Bu şekilde düşünmen, Ben’im Sen’den râzı olmama kâfîdir.” dedi. (İbn-i Kesîr, Kısasü’l-Enbiyâ, s. 524)
*Hâsılı Dâvûd -aleyhisselâm-, üstün kılınmış bir peygamberdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا
“And olsun, Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik!..” (Sebe’, 10)
Dâvûd -aleyhisselâm-’ın Vefâtı
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Dâvûd -aleyhisselâm-, gayret-i dîniyyesi pek şiddetli ve namusuna çok düşkün biriydi. Evden çıktığı zaman kapıyı iyice kapatır, dönünceye kadar kimse oraya girmezdi.
Birgün yine evden çıktı, kapıyı kapattı… Dâvûd -aleyhisselâm- geri döndüğünde evin ortasında duran bir adam gördü. Ona:
«–Sen kimsin?» diye sordu.
O da:
«–Ben, o kimseyim ki, krallardan korkmam ve perdeler (engeller) bana mânî olamaz.» dedi.
Bunun üzerine Dâvûd -aleyhisselâm-
«–Vallâhi o zaman sen ölüm meleğisin. Allâh’ın emriyle hoş geldin.» dedi.
Bir müddet sonra da rûhu kabzolundu…” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 419)
Hazret-i Dâvûd’un kırk sene devâm eden idâresi, İsrâîloğulları’nın en parlak dönemidir. Dâvûd -aleyhisselâm- Kudüs’ü fethederek, devletine başkent yapmıştı. O, hem hükümdar hem de bir peygamberdi. Bu iki özellik Hak tarafından O’na lutfedilmişti. Kendisinden sonra yerine oğlu Hazret-i Süleyman geçti ve O’na da peygamberlik verildi.
Zebûr ve Muhtevâsı
Kur’ân-ı Kerîm’de “Zebûr” kelimesiyle birlikte onun çoğulu olan “zübur” kelimesi de geçmektedir. Zebûr, kitap; zübur ise kitaplar mânâsına gelmektedir.
Zebûr kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de üç yerde geçer ve bunların hepsi de Hazret-i Dâvûd ile alâkalıdır.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
“…Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (en-Nisâ, 163)
Zübur kelimesi ise, sırf Hazret-i Dâvûd’la alâkalı değil, umûmen bütün peygamberlere verilen kitaplarla ilgili olarak geçmektedir.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ
“Şüphesiz o, evvelkilerin (eskilerin) kitaplarındadır!” (eş-Şuarâ, 196)
Bu âyet-i kerîme aynı zamanda, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in daha önceki ilâhî kitaplarda da müjdelendiğine telmihte bulunmaktadır.
Hazret-i Dâvûd’a verilen Zebûr hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bir mâlumat vardır:
وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ
“And olsun Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: «Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır!» diye yazmıştık.” (el-Enbiyâ, 105)
Kur’ân-ı Kerîm’de Zebûr ile alâkalı olarak daha fazla bir bilgi bulunmamaktadır. İslâmî kaynaklar, Hazret-i Dâvûd’a Zebûr’un verilmesini, O’nun üstün husûsiyetlerinden biri olarak nakletmektedirler.
İslâm âlimleri, Zebûr’da ahkâmla ilgili meselelerin olmadığını, onun sâdece Cenâb-ı Hakk’a yönelik ilticâ ve münâcâtlardan ibâret olduğunu ifâde ederler.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra gelmiş olan Hazret-i Dâvûd -aleyhisselâm-, ahkâm husûsunda Tevrât ile amel etmekteydi. Zebûr ise, insanlarda Allâh aşkını ve muhabbetini, Cenâb-ı Hakk’a tazarrû ve ilticâyı daha kâmil bir sûrette gerçekleştirmeyi hedefleyen ilâhîlerin mecmûuydu.
Zebûr, tamâmen manzum bir kitaptır. Nitekim Kitâb-ı Mukaddes’te “Mezmûrlar” ismiyle bir bölüm bulunmaktadır ki bu, mûsikî eşliğinde söylenen manzum parçalar mânâsındadır. Sayıları 150 adettir. Bunların 70 kadarı Hazret-i Dâvûd’a nisbet edilmekte, diğerlerinin ise başkalarına âit olduğu ifâde edilmektedir.
Dolayısıyla bugünkü Zebûr, Kur’ân-ı Kerîm’de Hazret-i Dâvûd’a verildiği bildirilen Zebûr değildir. Zîrâ Kitâb-ı Mukaddes bütün bölümleri ile ilk geldiği şekilde muhâfaza edilip kaydedilememiş, günümüze kadar pekçok beşerî müdâhalelere uğramıştır. Bu tarihî hakîkat, Zebûr’un da aslî ve orjinal şekliyle mevcut olabileceği ihtimâlini ortadan kaldırmaktadır.
Nitekim bugünkü Zebûr, Hazret-i Dâvûd’un vefâtından beş yüz yıl sonra yazılmaya başlanmıştır. Ayrıca Zebûr’a Dâvûd -aleyhisselâm-’ın hayâtı ve teblîğâtına ilâveten, kaynağı bilinmeyen yaklaşık 100 meçhul şâirin şiirlerinin de ilâve edildiği rivâyet olunmaktadır.
Günümüzdeki Zebûr’un, tam olarak kimin tarafından kaleme alındığı ve vahiy ile mi yoksa ilhâmen mi yazıldığı bugüne kadar tespit edilememiştir. Müsteşrik Horn:
“Zebûr’un Dâvûd Peygamber tarafından yazıldığını ileri sürenler, aslı olmayan çok zayıf bir kanaattedirler; bu düşüncenin yanlışlığı açıktır.” der.
Zebûr’daki Tanrı telâkkîsi de, Tevrât’taki gibi antropomorfik, yâni Cenâb-ı Hakk’a sûret izâfe edici şekildedir. Kitâb-ı Mukaddes’in diğer bölümlerinde olduğu gibi Allâh’a oğul isnâd etmek sûretiyle tevhîde aykırı bir mâhiyet arz eder. Bugünkü Zebûr’da Dâvûd -aleyhisselâm-’ın bir münâcâtında şöyle dediği rivâyet edilir:
“Rab bana dedi: «Sen benim oğlumsun! Ben seni bugün çocuk edindim!»” (Mezmurlar, 2/7)
Netîce olarak bugünkü Zebûr, sadece bir şiir kitabıdır. İçinde Dâvûd -aleyhisselâm-’a ve başkalarına atfedilen birtakım münâcâtlardan başka bir şey bulunmamaktadır. Ne kadarının hakîkî Zebûr’a âit olduğu da meçhuldür.
EN GÜZEL KELÂMI GÜZEL OKUMAK
Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiği tesirin kemâli için, kıraatinin doğru ve hatâsız olması kadar, okuyanın ses güzelliği de mühim bir rol oynar. Esâsen beşerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiği gibi bazı ahvâlde tesirleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma üslûbu, sadece seçtiği kelimelerle değil, aynı zamanda onları telaffuz şekliyle de bârizleşir. Ateş ve ölüm saçan bir muhârebeden önce bir kumandanın, askerlerini harbe teşvîk için sarf ettiği sözlerdeki telaffuz tarzının, yâni kelimelerin mûsikîsinin asker üzerinde apayrı bir kuvvet ve tesir husûle getirdiği inkâr olunamaz. Nitekim târih ve kültürümüzde mühim bir yeri olan “mehter”i meydana getiren âmil de, bu tesir gücüdür.
Basit beşerî sözler için bile geçerli olan bu keyfiyetin, ilâhî bir kelâm olan Kur’ân-ı Kerîm için daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı âşikârdır. Kim bilir belki de, Kur’ân-ı Kerîm’i okumanın sünnet, dinlemenin farz olması da bu hikmete binâendir. Yine bu hakîkat sebebiyledir ki, İslâmî ilimler arasında Kur’ân-ı Kerîm’in okunmasına dâir müstakil bir ilim teşekkül etmiştir. “Kıraat İlmi” denilen bu ilmin de tıpkı mezheb imamları gibi imamları ortaya çıkmıştır.
Nitekim, kendisine kitap verilen peygamberlerden Dâvûd -aleyhisselâm- da, diğer vasıflarından ziyâde, beşer târihinde “Dâvûdî” diye bilinen güzel sesi ile yâd edilmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla da sâbittir ki, Hazret-i Dâvûd’un, en güzel kelâm olan ilâhî kitabı okuyan hârikulâde sesi, kuşları ve tesbîh eden dağları kendisine boyun eğdirirdi.[3]
Yine
bu sesle beraber vahşî hayvanlar, hattâ cemâdât bile O’nun tesbîhine iştirâk ederdi.[4]
Ses, Allâh -celle celâlühû-’nun mahlûkâtına bahşettiği en büyük nîmetlerden biridir.
Ses olmasa, kâinatta ne kadar büyük bir boşluk olurdu. Zîrâ ses, müsbet veya menfî tahrik gücü bulunan pek mühim bir keyfiyettir.
Ses de, diğer birçok nîmet gibi hayra olduğu kadar şerre de âlet olunmak istîdâdındadır. Diğer taraftan bu âlem, hayır-şer, hüsün-kubuh gibi her keyfiyette iki vecheli veya iki kutuplu olduğundan, sesin de güzel ve çirkin olanı vardır. Bülbül sesi, hassas bir rûha ne kadar ferahlık verir, gönülleri sürûr ile doldurursa, onun zıddı olan karga sesi de o derecede nâhoş bir tesir bırakır.
Ses, insanlar arasında olduğu kadar hayvanlar arasında da müsbet veya menfî tesirler meydana getirir. Ormanda bir arslanın kükremesi, bütün zayıf mahlûkâtın yüreğini ağzına getirirken; en soğuk hayvan olan yılan, güzel bir nağme ile Hind fakirinin sepetinden çıkıp oynamaya başlar. Çöllerde develerin hareketini hızlandırmak için de tegannînin bir vâsıta olarak kullanıldığı da bilinmektedir ki, buna Arap mûsikîsinde “hidâ” ismi verilir.
Rivâyete nazaran avcılar da, zarif görünüşlü mâsum ceylanları, bir pınar başında “ney” sadâsının câzibesiyle avlarlar. Ney’in tatlı sesini duyan ceylanlar, ağaçların arasından çıkıp pınar başına gelir, çömelir ve hareketsiz bir sûrette mûsikîyi dinler ve sıcak gözyaşları dökerler. O esnâda saklanmış olan avcılar da, bu cevvâl hayvanların böyle hareketsiz hâle gelmesinden istifâde ile onları kolayca avlarlar.
Hayvanlarda bile böyle tesirler husûle getiren ses, onlardan çok daha mütekâmil olduğunda şüphe bulunmayan insanın hissiyâtında neler yapmaz! Nitekim para sesi, materyalistlerin; su ve bülbül sesi, romantik ve şâir ruhlu kimselerin; Kur’ân ile ezânın ulvî sadâsı da, rûhunu arındırmış Hak yolcularının huzur kaynağıdır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, dünyâ meselelerinin, rûhuna verdiği sıkleti gidermek ve gönlünü huzur ve sükûna kavuşturmak için bâzen:
“–Yâ Bilâl! Bir ezan oku da ferahlayalım!..”
(Ebû Dâvud, Edeb, 78)
buyururlardı.
Bülbül tegannî ederken karşı dağlardan; ezan sadâsı da semânın boşluğunu örerken gökyüzünden, başka bir ses gelmez. Hassâsiyetimiz ne kadarsa, bu güzel seslerin tesir ve yakıcılığı da o kadar fazla olur.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, “ney”i konuşturur. Ney derdini döker. Kendisini anlamayanlar için:
“Ney’in sadâsı ateş oldu. Onu boş bir nağme sanma! Kimde bu ateş yoksa, yazıklar olsun ona!..” diye feryâd ü figân eyler.
Bir neyzen:
“Seher vakitlerinde ney’imin sadâsı ve figânı daha ayrı oluyor!..” diyerek,
“ney sadâsı”ndaki ince ve hassas nükteyi ifâde etmeye çalışmıştır.
Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- buyurur:
“Bütün varlıklar kendine has bir sûrette Allâh’ı zikrederler. Yalnız onların bu hâlleri birbirinden farklıdır.
Birinci derecede cemâdat gelir. Yâni taş, toprak, su, madenler gibi cansızlar âlemi, (Allâh’ı en çok zikreden varlıklardır. Çünkü onlar) nefsâniyetten ve yemek, içmek, hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstağnî oldukları için gafletten daha uzaktırlar.”
Cenâb-ı Hak, cemâdâtın bu uyanıklığını âyet-i kerîmede şu şekilde bildirmektedir:
لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَّرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُّتَصَدِّعًا مِّنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allâh korkusundan, büyük bir haşyetle paramparça olmuş görürdün. İşte Biz, insanlara düşünüp tefekkür etmeleri için böyle misâller veriyoruz.” (el-Haşr, 21)
Allâh Teâlâ, Enbiyâ Sûresi’nin 79. âyetinde de:
وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ
“…Kuşları ve tesbîh eden dağları da Dâvûd’a boyun eğdirdik. (Bunları) yapan da Biz’iz!” buyurmaktadır.
Yine Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin beyanlarına göre, Allâh’ı zikretme husûsunda cemâdâttan sonra nebâtât gelir. Bunların su, hava ve güneş gibi birtakım ihtiyaçları vardır. Cemâdâttan daha mütekâmildirler. Toprağı emip aldıkları birtakım kimyevî maddeleri, ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler. Bu sebeple nebâtât, cemâdâta nazaran biraz daha az zikrederler.
Sonra hayvânât gelir. Bunların hayâtî fonksiyonları nebâtâttan daha mütekâmildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoğalmıştır. Nefsâniyet artmıştır.
En son mertebedeki insanın ise, hem müsbet hem de menfî istikâmette ufku daha geniştir. Bu, onun îman teklîfine muhâtap olmasının tabiî bir netîcesidir. Fakat insanı benlik, hayâlât, havâtır ve dünyevî ihtiraslar, devamlı gaflete sevk eder.
Nitekim Hac Sûresi’nin 18. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulur:
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ
“Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor; birçoğunun da üzerine azap hak olmuştur…”
Bu âyet-i kerîme, yukarıda geçen dört sınıfın hâlini, durumlarına göre ne güzel tasvîr eylemektedir. Bu da gösteriyor ki, kâinatta tesbîh etmeyen hiçbir varlık yoktur.[5] Varlıklar içinde en gâfil, zikri en az ve Hak’tan en uzak olan varlıklar ise, ancak insanların bir kısmıdır.
Bir başka âyet-i kerîmede mahlûkâtın devamlı olarak Cenâb-ı Hakk’ı zikrettikleri şöyle beyân edilir:
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَـكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
“Yedi kat gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir varlık yoktur. Ne var ki, siz onların tesbîhini anlayamazsınız! Şüphesiz ki O, Halîm (azapta hiç acele etmeyen)’dir, Gafûr (çok bağışlayandır)’dır.” (el-İsrâ, 44)
Ancak gönül hassâsiyeti inkişâf etmiş olan insanlar, her seste bu tesbîh sesini hissederler. Onlar, tıpkı Hazret-i Mevlânâ’nın, bir kuyumcu dükkanı önünden geçerken işittiği çekiç sesinin nağmelerindeki zikirden vecde gelip huşû içinde semâ ederek Allâh’ı zikre dalması gibi, kâinattaki umûmî zikrin âhengine bürünerek yaşarlar.
Zikrullâh’ın esrâr âleminde yaşayan gönül erlerinin hâlini, Şâir Necip Fâzıl, mısrâlarında ne güzel ifâde eder:
O erler ki, gönül fezâsındalar,
Toprakta sürünme ezâsındalar!
Yıldızları tesbîh tesbîh çeker de,
Namazda arka saf hizâsındalar!
İçine nefs sızan ibâdetlerin,
Birbiri ardınca kazâsındalar.
Günü her dem dolup her dem başlayan,
Ezel senedinin imzâsındalar…
Kâinattaki bu umûmî zikir keyfiyeti; harf, hareke ve ses gibi kayıtlardan âzâde ve her kulağın işitemeyeceği bir zikirdir. Bu sırrî zikri duymak, ancak erbâbına mahsus bir keyfiyettir. Yûnus Emre’nin, sarı çiçekle büyük bir vecd içinde sohbet etmesi, bu kabildendir.
Gönlü her dem zikir ile meşgul bulunan ve zikirle hem-hâl olmayı tabiat-i asliye hâline getirebilen kimseler, bu merhaleden sonra işittikleri her sesteki zikir cihetini idrâk ederler.
Kısaca Hak indinde, -harfli veya harfsiz- seslerin en güzeli, zikirdir. Zikir, kendi husûsî mânâsının yanında ilâhî kitaplara da isim olmuş zengin muhtevâlı bir kelimedir. Nitekim âyet-i kerîmelerde Tevrât-ı Şerîf ve Kur’ân-ı Kerîm’den “Zikir” olarak da bahsedilmektedir.
Bu itibarla sesler ve nefesler, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki ilk fermânı olan: «Yaratan Rabbinin adıyla oku!» emri mûcibince Kur’ân sadâsı ile de husûsî bir zikir izzet ve şerefi kazanmıştır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Kur’ân’ı seslerinizle süsleyiniz (onu güzel seslerle doğru ve güzel bir şekilde okuyunuz)!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176)
“Kur’ân’ı seslerinizle güzelleştiriniz. Çünkü güzel ses, Kur’ân’ın güzelliğini daha da artırır.”(Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir başka rivâyette de:
“Kur’ân’ı tegannî ile okumayan kimse bizden değildir.” (Buhârî, Tevhîd, 44; Ebû Dâvud, Vitr, 20) buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerîfteki “tegannî”den maksadın “ses güzelliği” olduğunu söyleyen âlimler, sesi güzel olmayan kişilerin ise, mümkün olduğu kadar güzel okumaya gayret göstermeleri gerektiğini ifâde etmişlerdir.
Çünkü kelâmların en güzeli Kur’ân-ı Kerîm olduğu için, beşere âit sesin nihâî ihtişam ve güzelliği de Kur’ân sadâsıyla ortaya çıkar.
Her güzel sese bir müddet sonra doyulur, fakat Kur’ân sadâsına asla!.. Zîrâ onun ulvî nağmeleri, nasîbi olan gönüllere âdeta cennet râyihaları bahşeder.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allâh Teâlâ, güzel sesli bir peygamberin, Kur’ân’ı tegannî ile yüksek sesle okumasından hoşnut olduğu kadar hiçbir şeyden hoşnut olmamıştır.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 19; Tevhîd 32; Müslim, Müsâfirîn 232-234)
Hadîs-i şerîfler, bizlere Kur’ân kıraatinde tertîl ve tecvîdin ne kadar mühim olduğunu göstermektedir.
Tevbekârların ve çilekeşlerin gönül huzuru da, Kur’ân nağmelerinin ruhları mesteden devâsında gizlidir. Ebedî kurtuluş yolunu arayanlar, onun ruhlara hayat bahşeden cennet lisânının irşâdına muhtaçtırlar.
Ancak Kur’ân’ın ses ve sadâsına gönül vermeyen gâfiller, hayâtın dışını bilir de, derûnî âlemin hikmet ve hakîkatlerinden mahrum kalırlar. Onlar, ömür boyu dünyâ lezzetleri ve şehvetlerinin peşinde koşar dururlar; lâkin cihânın var oluş hikmetinden gâfildirler.
Onlar, bu dünyâ sofrasından oburca istifâde ederler. Lâkin sofranın gerçek sâhibi olan “Rezzâk”ı tanımazlar.
Mezarlara yakınlarını gömerler de, toprağın altındaki büyük mâcerâdan habersiz yaşarlar. Onlar, selvilerin harfsiz-sözsüz lisânından anlamazlar.
Zelzele, fırtına ve türlü musîbetlerle tokat yediklerinde bile hakîkatlere sırt döner, “tabiî âfetler” yaygarası ile sahte tesellîlere sığınır, kaçacak delik ararlar.
Ne gariptir ki, ilâhî mülkte yaşarlar, fakat mülkün gerçek sâhibine düşman kesilirler.
Kalbi, Kur’ân nûru ile aydınlanan mü’minler ise, yüce hakîkatleri tefekkür hâlindedirler. Okudukları ilâhî kelâm, onların gönüllerine hâl lisânı ile:
“Sen, Allâh’ın kulusun; O’nun mülkünde yaşıyorsun! O’nun verdiği rızıklarla rızıklanıyorsun. Kur’ân’ın hikmet ve esrârına dal da, Rabbine kalb-i selîm ile yolculuk et!..” telkîninde bulunur.
Kur’ân’ın ilâhî telkînine gönül verenler, dâimâ Cenâb-ı Hakk’a kulluk şuuru içinde bulunurlar. Kendilerine verilen nîmetlere şükreder ve fânî hayatlarını ebedî hayâtın sermâyesi yapmanın gayreti içinde yaşarlar.
Bu itibarla Kur’ân, rûhâniyet-i Muhammedî’den bir hisse alabilenler için yerin göğün lisânı, bereket ve füyûzât hazînesidir.
Hazret-i Peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm, Allâh Teâlâ’nın kullarına ihsan buyurduğu iki büyük nûr kaynağıdır.
Allâh’ın sıfatlarının bütünüyle tecellî ettiği üç varlık mevcuttur; “Kâinat, Kur’ân ve İnsan”.
Kâinat, ilâhî sıfatların fiilî tecellîsi; Kur’ân da kelâmî tecellîsidir. İnsan ise zübde (öz) sûretinde bütün tecellîlerin mecmuasıdır. İnsansız bir dünyâ ne kadar sönük olursa, Kur’ân’sız bir insan da tıpkı öyledir.
Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Kalbinde Kur’ân’dan bir miktar bulunmayan kimse, harap bir ev gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 18; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)
Kâinat, sessiz bir Kur’ân, Kur’ân da sesli bir kâinattır. İnsan ise, ilâhî esrârın bir tecellî âbidesi olarak, bunların özü ve zübdesi gibidir. Kur’ân, bir beyân mûcizesi ve Hak nutkudur. Kur’ânî hakîkatlerden uzak bir gönül ise, içine katran yağmışçasına karanlık, nursuz ve iki cihan bedbahtıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’in sayısız hikmet ve bereketlerinden birkaçını zikredelim:
Kur’ân, insana, dış âlemdeki zarâfet ve kudret akışlarını seyrettirerek onun iç dünyâsını uyandırır. Kulu, bu güzel kâinat karşısında, hisli bir yürekle ürpertir. Allâh ve Rasûlü’nün muhabbet iklîmine götürür.
İki cihan saâdetinin rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, kendisine ilticâ edenin hayâtını ulvî ölçülerle tanzim edip onu, muvâzeneli ve huzurlu bir hayâtın saâdet bahçesinde gezdirir.
Kâinat ve onun içindeki her zerre, muazzam bir denge kânununa tabî iken, Kur’ân’a sarılmayıp aslî haysiyet ve muvâzenesini kaybeden insan, kendisini cüceleştirmiş ve hüsran çukurlarına yuvarlamış olur. Çünkü insanın rûh ve bedenindeki ölçü ve denge, Kur’ân-ı Kerîm füyûzâtının bir eseridir.
Kur’ân-ı Kerîm, gönül insanı için derin bir tefekkür deryâsıdır. Her idrâk sâhibi için zaman ve mekân içindeki ilâhî saltanatı tefekkür etmek ve hikmet dolu kıssalardan hisseler alarak kemâle erebilmek şarttır ki, bu da ancak Kur’ân-ı Kerîm’in bir rahmet tecellîsidir.
Görünmez ve bilinmez binbir âlemin esrâr haritasını gözler önüne sererek gayb âleminin ufuklarından hakîkat pırıltıları sunması da, yine Kur’ân’a mahsus bir sır tecellîsidir.
Kur’ân-ı Kerîm, insanı doğruya, güzel ahlâka, ibâdete, ilme, âhiret saâdetine davet eden bir öğütler mecmuasıdır. Öyle ki, bunları lâyıkıyla idrâk etmek de, Rabbin lutfettiği firâset sâyesinde mümkündür.
Kur’ân, bütün insanlığı hidâyete dâvet eder. Canlı bir Kur’ân tefsîri mâhiyetindeki yaşayışıyla Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de hidâyet rehberidir. Yâni Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir bakıma beşeriyetin inkâr ve gaflet marazlarının yegâne şifâsını barındıran ulvî birer eczâne hükmündedirler. Bundan dolayı kıyamet kopmadan önce gelecek son ferdine kadar bütün beşeriyet, ümmet-i Muhammed’dir. Bunların bir kısmı O’nun yüce dâvetine icâbet ettiğinden “ümmet-i icâbe” diye isimlendirilir ki, asıl ümmet-i Muhammed’i teşkîl edenler bunlardır. Diğerleri ise, “ümmet-i gayr-i icâbe”dirler.
Bütün insanlığın saâdet ve huzurunun kaynağı, ancak Kur’ân ile duygulanma, onun feyizli iklîmine girebilme, onun ahkâmı ile amel etme ve onun ahlâkı ile ahlâklanmaya bağlıdır. Dolayısıyla Kur’ân’dan uzak her hayat, bir ebediyet intihârı demektir.
Rûh, hayat, ölüm, diriliş, âhiret ve ebediyet gibi beşer idrâkini âciz bırakan en çetrefil muammâlar, en müessir ve tatminkâr bir şekilde ancak Kur’ân-ı Kerîm ile vuzûha kavuşur.
Allâh’ın sonsuz ilim ve kelâmının bir tecellîsi olan Kur’ân’da, târifi mümkün olmayan eşsiz bir itmi’nân, vicdan huzuru ve insicam vardır. Yine târih şâhittir ki, ilâhî dâvetin kandilleri mevkiinde olan peygamberlerden her biri, kendisinden evvelkileri te’yîd ve tasdîk ettiği hâlde, filozoflar, aklın çıkmaz sokaklarında ve sapık felsefelerin girdaplarında bulunduklarından, dâimâ seleflerini tekzîb edegelmiştir. Hayat ve kâinâtın sonsuz mânâsını kavrama adına târih boyunca aklın sınırlı imkânlarıyla ortaya konulmuş olan beşerî ilimler de, yığın yığın ihtilâflar içinde yüzmektedir.
Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm ile yoğrulan mü’minlerin gönülleri, ilâhî hakîkatlerin birer hazîneleri olurken, filozofların âciz idrâkleriyle ortaya koydukları beşerî görüşlerin tâbîleri de, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan ebediyet yoksulları hâline gelmişlerdir.
O hâlde gerçek hayat, Kur’ân hakîkatlerinin cennetinde yaşamaktan ibârettir.
Nitekim birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Kalbler, demirin paslandığı gibi paslanır.” buyurdu.
Bunun üzerine:
“–Onun cilâsı nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorulunca, O’da:
“Allâh’ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh’ı çok çok zikretmektir.” cevâbını verdi. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 241)
Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“_Gözlerinize ibâdetten nasîbini veriniz!” ifâdesi üzerine ashâb-ı kirâm:
“_Gözlerimizin nasîbi nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“_Mushafa bakmak, onun içindekileri düşünmek ve inceliklerinden ibret almaktır.” buyurdular. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 39)
Allâh Teâlâ, ebedî kazanca nâil olan bahtiyar kullarının başında ilk olarak, çokça Kur’ân okuyanları saymaktadır. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ
(29)
لِيُوَفِّيَهُمْ أُجُورَهُمْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضْلِهِ إِنَّهُ غَفُورٌ شَكُورٌ
(30)
“Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı hakkıyla edâ edenler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âşikâr sarf edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Tâ ki Allâh, onlara mükâfatlarını tam olarak versin ve lutfundan onlara (daha da) artırsın. Şüphesiz O, çok bağışlayan, kullarının mükâfâtını bol bol verendir.” (Fâtır, 29-30)
يَتْلُونَ آيَاتِ اللّهِ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ
“…Onlar, geceleri secdeye kapanarak Allâh’ın âyetlerini okurlar.” (Âl-i İmrân, 113)
Çünkü Allâh’ın âyetlerini okumak îmanları artırır. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allâh zikredildiği zaman yürekleri titrer, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda bu, onların îmânını artırır ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (el-Enfâl, 2)
Allâh’ın kelâmını tilâvet, hiç şüphesiz ki ibâdetler içerisinde en fazîletli olanlardandır. Dolayısıyla onu en güzel bir şekilde kıraat etmek, en mühim mükellefiyetlerimizden biridir. Allâh Teâlâ buyurur:
وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا
“…Kur’ân’ı tertîl üzere (tâne tâne) tilâvet et!” (el-Müzzemmil, 4)
Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti yanında onu sükût ile dinlemek de çok mühimdir. Öyle ki, Kur’ân okumak sünnet; dinlemek ise farzdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!” (el-A’râf, 204)
Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında Kur’ân okunurken, onun mânâlarını iyice anlamak, öğütlerinden faydalanmak ve davranışları ona göre ayarlamak için bütün dikkatleri ona vermek ve sükût etmek gerekir.
Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret îmân ve amele, îmân ve amel de rahmet ve nîmet-i ilâhiyeye vesîle olur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân-ı Kerîm’i başkasından dinlemeyi sever, hattâ bazen İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’a okumasını emreder ve büyük bir mânevî hazla dinlerdi. Bir defâsında İbn-i Mes’ûd’u Kur’ân okurken dinlemiş ve mübârek gözleri yaşarmıştı.
Bu hâdiseyi Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:
“_Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti.
Ben de:
“_Yâ Rasûlallâh! Kur’ân Sana gönderildiği hâlde onu Siz’e nasıl okuyacağım?” dedim.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“_Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.
Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;
فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَـؤُلاء شَهِيدًا
“Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“_Kâfî!” buyurdular.
O sırada gördüm ki, Rasûlullâh’ın gözlerinden yaşlar akıyordu.”
(Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)
Diğer bir hadîs-i şerîf de şöyledir:
Bir defâsında Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-, gece vakti Bakara Sûresi veya Sûre-i Kehf’i (tatlı bir sesle tâne tâne) okuyordu. Atı da yanında bağlıydı. Üseyd, Kur’ân okurken, at ürkmeye başladı. Üseyd sustu; at da sâkinleşti. Tekrar okumaya başladı; at yine şahlandı. Üseyd sustu, at tekrar sâkinleşti. Üseyd bir daha okumaya başlayınca, at yine hırçınlaştı. Bunun üzerine Üseyd (okumaktan) vazgeçti. Oğlu Yahyâ da ata yakın bir yerde yatmakta idi. Atın çocuğa bir zararı dokunmaması için oğlu Yahyâ’yı geriye çekti. Bu sırada başını göğe kaldırıp baktığında beyaz bir bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandiller gibi bir şeylerin parlamakta olduğunu gördü. Sabah olduğunda bu keyfiyeti Rasûlullâh’a arz etti. Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“_Oku ey Hudayr oğlu, oku ey Hudayr oğlu!” buyurdu.
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh-:
“_Ey Allâh’ın Rasûlü! Atın Yahyâ’yı çiğnemesinden korktum. Çünkü çocuk ata yakın idi. O sırada başımı göğe doğru kaldırdığımda gökyüzünde bulut gölgesi gibi bir beyazlık içinde kandiller gibi bir şeylerin parlamakta olduğunu gördüm. Sonra semâya doğru çekilip gittiler.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“_Ey Üseyd! Bilir misin onlar nedir?” buyurdu.
Üseyd:
“_Hayır!” diye cevap verince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“_Ey Üseyd! Onlar meleklerdi; senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer Kur’ân okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinlerlerdi. İnsanlar da onları görür, halkın gözünden kaçmazlardı…” buyurdu.
(Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15; Müslim, Müsâfirîn, 240-243)
Hadîs-i şerîfte, Kur’ân-ı Kerîm sadâsının, melekleri, hattâ hayvanları bile duygulandırdığı ifâde edilmektedir. Hâl böyleyken, Kur’ân-ı Kerîm, kesâfetten arınmış ve nûrâniyete bürünmüş bir gönle kim bilir sırlarını nasıl fâş eder?
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hâli de, çok düşündürücü bir misâldir. O:
“Bakara Sûresi’ni on iki senede hatmettim ve şükür için bir deve kurbân ettim!..” (Kurtubî,Tefsîr, I, 40) buyurmaktadır. Çünkü onun Kur’ân okuyuşu, sadece lafızlarını telaffuzdan ibâret bir okuyuş değildi. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbedip oradaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaşayarak okumaktı. Kur’ân’ı gerçek mânâda okumak ve ondan lâyıkıyla istifâde etmek de ancak bu şekilde mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm’i böylesine yüksek bir keyfiyet ile okumaya dâir şu misâl, pek ibretlidir:
Ebû Bekir Verrâk Hazretleri’nin küçük bir oğlu vardı. Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için hocadan ders okumaktaydı. Birgün mektepten benzi sararmış bir şekilde, titreyerek ve erkenden döndü. Ebû Bekir Verrâk Hazretleri, bu duruma şaşırarak oğluna sordu:
“–Hayırdır evlâdım, bu hâlin ne, niçin mektepten erken döndün?”
Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu netîcesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:
“_Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur’ân’dan bir âyet öğretti, onun mânâsını idrâk edince de korkumdan bu hâle geldim!” dedi.
Bu sefer babası:
“_Evlâdım o hangi âyet-i kerîmedir?” dedi.
Küçük çocuk okumaya başladı:
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا
“Eğer inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?” (el-Müzzemmil, 17)
Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta olup ölüm döşeğine düştü, çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.
Babası Ebû Bekir Verrâk, bu hâdise karşısında çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:
“_Ey Ebû Bekir! Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet öğrendi de Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-ı ilâhîden bir çocuk kadar dahî korkmazsın!”
İşte Kur’ân-ı Kerîm, rakîk yürekleri böylesine titreten bir esrâr ve hikmetler ummânıdır. Şu âyet-i kerîme, Kur’ân’ın mânevî hacminin sonsuzluğunu, dolayısıyla da Cenâb-ı Hakk’ın ilim, azamet ve saltanatının nâmütenâhîliğini ne güzel aksettirir:
وَلَوْ أَنَّمَا فِي الْأَرْضِ مِن شَجَرَةٍ أَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِن بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَّا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Eğer gerçekten yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olup)arkasından yedi deniz daha ona ilâve edilse, Allâh’ın kelimeleri (yazmakla)tükenmez! Muhakkak ki Allâh, mutlak gâlip ve her işi hikmetli olandır.” (Lokman, 27)
İnsan da, bu deryâdan kalbî istîdâdı kadar nasîb alır. Lâkin bu da, bir karıncanın deryâdan alacağı miktar kadardır. Şâir, bu mânâyı ifâde sadedinde der ki:
Bir bahr-i cevâhir içre daldım
Ben muktedir olduğumca aldım
Bir katredir ancak aldığım hep
Deryâ yine durmada lebâlep
Velhâsıl bu vâdîde beşer için hep acziyet, acziyet, acziyet… Tek çâre, Allâh’ın lutfuna sığınmak!..
Hadîs-i şerîfin sırrı ne müthiştir:
“Kim nefsini tanırsa, (o nisbette) Rabbini tanımış olur.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:
“Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirini bir miktar mürekkep ile yazmak mümkündür. Sırlarına ise, misilsiz deryâlar, sâhilsiz denizler kifâyet etmez!..” buyurmaktadır.
Dolayısıyla gerçek Kur’ân ehli, onun tilâvetiyle rûhu mütelezziz olan, ahkâmıyla yaşayan, ahlâkıyla ahlâklanan ve hikmetiyle kâmilleşendir. Bu vasıftaki ehl-i Kur’ân için toprağa, onun cesedini yememesi emredilecektir.
Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın, otuz yıl sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin bile pırıl pırıl durduğunu, bizzat gören bir şâhid olarak rivâyet etmişlerdir.
Bütün peygamberler gibi Allâh’ın kitâbını okuyup tebliğ etmekle vazîfeli olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde:
“Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21)
buyurmuştur.
Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, Allâh’ın, beşeriyete nezdinden gönderdiği en büyük hediyesi olan ulvî bir kelâmdır. Bu hususta da Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allâh’ın kelâmının, yarattıklarının sözlerine olan üstünlüğü; Allâh’ın, kullarına karşı üstünlüğü gibidir.” (Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6)
Yâni Kur’ân-ı Kerîm, beşer kelâmıyla kıyaslanamayacak kadar misilsiz, hudutsuz ve sonsuzdur.
Ancak ilâhî kelâmı uyanık bir gönülle okumak lâzımdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, kendisini okuyanın kalbî durumuna göre açılır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Kur’ân okuyan mü’min, turunç meyvesi gibidir; onun kokusu da hoştur, tadı da. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir; kokusu yoktur, fakat tadı hoştur. Kur’ân okuyan münâfık, reyhâna benzer; kokusu hoş, lâkin tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık, Ebû Cehil karpuzuna benzer; kokusu olmadığı gibi, tadı da acıdır.” (Buhârî, Et’ime 30; Fedâilu’l-Kur’ân 17, 36; Müslim, Müsâfirîn 243)
Bir başka hadîs-i şerîfte de gâfil bir şekilde Kur’ân okuyanlar için:
“Onlar Kur’ân okurlar, (fakat okudukları) boğazlarından aşağıya geçmez!” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36)
buyrulur. Demek ki, tefekkürle okunmayan Kur’ân-ı Kerîm’den, hiçbir bereket hâsıl olmaz.
Böyle bir kıraat, sâhibini cehennem ateşine sürükler. Kur’ân’ı bu şekilde tilâvet eden kimseler için Cenâb-ı Hak:
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
“Onlar, Kur’ân’ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa (onların) kalbler(i) üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24) buyurmaktadır.
Derin ve ince düşünüş sâhibi olan engin gönüllü kullar, bu îkazdan büyük hisseler alırlar. Düşünmek gerekir ki, Kur’ân-ı Kerîm’den:
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“…Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. Bizleri cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191) âyet-i celîlesi nâzil olduğunda, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, göklerin yıldızlarını imrendirecek inci tanesi gibi gözyaşları ile sabaha kadar ağlamışlardır.
Tâbiînden Atâ bin Ebî Rebâh -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:
Hazret-i Âişe’ye:
“–Allâh Rasûlü’nde gördüğün en şaşırtıcı hâli bana haber verir misin?” dedim.
Âişe vâlidemiz:
“–Onun hangi hâli şaşırtıcı değildi ki!” dedi ve şöyle devâm etti:
“–Bir gece yanıma geldi, yatağa girdi, sonra:
«– Müsâade edersen kalkıp Rabbime ibâdet edeyim.» buyurdu.
Ben:
«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.
Bunun üzerine kalktı, abdest aldı, sonra namaza durdu ve ağladı. O kadar ağladı ki, gözyaşları göğsüne aktı. Sonra rükûya vardı, yine ağladı, sonra secdeye vardı, secdede iken de ağladı, sonra secdeden başını kaldırdı, yine ağladı. Bu durum tâ Bilâl -radıyallâhu anh- gelip sabah ezânını okuyuncaya kadar devâm etti. Bilâl -radıyallâhu anh-, Habîb-i Ekrem’in ağladığını görünce:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Geçmiş ve gelecek bütün günahların affedildiği hâlde Sen’i ağlatan nedir?» diye sordu.
Efendimiz:
«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle bir âyet indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» dedi ve ardından şu âyet-i kerîmeleri okudu:
إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ
(190)
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
(191)
«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz, bizi cehennem azâbından koru! (derler.)» (Âl-i İmrân, 190-191)” (İbn-i Hibbân, II, 386)
Bu itibarla mü’minlerin Allâh korkusuyla döktükleri gözyaşları, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının yıldızları, cennet bahçelerinin şebnemleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in hikmet ve esrârı karşısında duygulanmayan yürekten ve yaşarmayan gözden cümlemizi muhâfaza buyursun!
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm’i sâdece okumakla iktifâ etmemeli, daha ziyâde ahlâkıyla ahlâklanıp ahkâmını tatbîke gayret göstermeliyiz. Zîrâ Kur’ân’dan istifâdenin asıl bereketi bundadır. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâbına ve dolayısıyla biz ümmetine tâlimi de bu istikâmettedir.
Ebû Abdurrahmân es-Sülemî şöyle anlatıyor:
“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından bizlere Kur’ân-ı Kerîm tâlim eden biri vardı. Bize şöyle demişti:
«Biz, Peygamber Efendimiz’den on âyet alır, bu âyetlerdeki bilgileri ve amelleri öğrenmeden diğer on âyete geçmezdik. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bize hem ilmi hem de ameli (birlikte) öğretirdi.»” (İbn-i Hanbel, V, 410; Heysemî, I, 165)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i huşû ile okuyup tatbîk edersen, kendini peygamberler ile, velîler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar!”
“Biz bu ten kafesinden ancak bu vesîle ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için, bu yoldan, yâni tevhîd tarîkından başka çâre yoktur!”
Yâ Rabbî! Kalblerimizi Kur’ân-ı Kerîm’in nûrundan ve Habîb’inin muhabbetinden ayırma!
Âmîn!
HAZRET-İ SÜLEYMÂN -aleyhisselâm-
Süleymân -aleyhisselâm-, Gazze’de doğdu. Babası Dâvûd -aleyhisselâm- vefât ettiğinde 12-13 yaşlarında idi. Babası gibi önce hükümdar, sonra peygamber oldu. Beyt-i Makdis’i (Mescid-i Aksâ’yı) yedi yılda inşâ etti. Yemen’deki Sebe’ Melîkesi Belkıs ile evlendi. Kudüs’te vefât etti.
Süleymân -aleyhisselâm-, çocukluğundan itibâren yüksek bir anlayışa sâhip, çok zeki biriydi. O’nun bu husûsiyetiyle ilgili olarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise anlatır:
“…Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde iki oğlan vardı. Yolda giderlerken bir kurt gelip kadınlardan büyük olanın çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine bu kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına:
«–Kurt, senin çocuğunu götürdü.» dedi.
Öbür kadın:
«–Hayır, senin çocuğunu götürdü!» dedi.
Nihâyet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Dâvûd -aleyhisselâm-’a mürâcaat ettiler. Dâvûd -aleyhisselâm-, çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti. Onlar muhâkemeden çıkıp, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın oğlu Süleymân -aleyhisselâm-’a gittiler. Dâvûd -aleyhisselâm-’ın hükmünü söylediler. Süleymân -aleyhisselâm- da:
«–Bana bir bıçak getirin! Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!» dedi.
Bunun üzerine küçük kadın:
«–Aman öyle yapma! Allâh sana rahmet eylesin! Çocuk bu kadınındır!» dedi.
Bunun üzerine Süleymân -aleyhisselâm-, çocuğun küçük kadına âit olduğuna hükmetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 40)
Çünkü analık şefkati, evlâdının ölmesine râzı gelemezdi.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın firâsetiyle alâkalı bir başka rivâyet de şöyledir:
Bir gece, bir koyun sürüsü bir tarlayı harâb etmişti. Tarla sâhipleri, Dâvûd -aleyhisselâm-’a gelip şikâyetçi oldular. Telef olan tarla, kıymet bakımından koyun sürüsüne müsâvî idi. Bunun üzerine Dâvûd -aleyhisselâm-, koyunların tarla sâhibine verilmesine hükmetti. Süleymân -aleyhisselâm-, o sırada küçük yaşta olmasına rağmen:
“–Babacığım, bir yol daha var! Koyunları tarla sâhibine borç olarak verelim; sütünden ve yününden istifâde etsin. Bu arada tarlayı düzenlesin. Tarla eski hâline gelinceye kadar koyunlar kendisinde kalsın. İşleri yoluna girince de, sürüyü sâhibine teslîm etsin!” dedi.
Dâvûd -aleyhisselâm- bu teklifi çok beğendi ve öyle hükmetti. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ
“Dâvûd ve Süleymân’ı da (yâd et)! Bir zaman, bir ekin husûsunda hüküm veriyorlardı; hani o kavmin koyunları, geceleyin başıboş bir vazîyette bu ekinin içine dağılıp ziyân vermişti. Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik.” (el-Enbiyâ, 78)
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا
“Böylece bu (fetvâyı) Süleymân’a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm ve ilim (hükümdarlık, peygamberlik) verdik…” (el-Enbiyâ, 79)
Dâvûd -aleyhisselâm-, son derece firâset sâhibi olması ve Hakk’a gönülden bağlılığı sebebiyle Hazret-i Süleymân’ı on dokuz oğlu arasından kendi yerine halîfe olarak seçti. Fakat İsrâîloğulları, bu tâyine karşı çıktılar:
“_Süleymân çocuk sayılır; aramızda O’ndan daha üstün ve büyük kimseler var!” dediler.
Bunun üzerine Dâvûd -aleyhisselâm-, ind-i ilâhîden gelen emir mûcibince âlimlerin huzûrunda bir imtihân gerçekleştirdi. Oğlu Süleymân’a:
“–Doğruluğu diğer cüz’lerin doğruluğuna, bozukluğu da diğer cüz’lerin bozukluğuna sebep olan nedir?” diye sordu.
Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Kalbdir!” dedi.
Bu cevâbı çok beğendiler.
Daha sonra Dâvûd -aleyhisselâm- herkesin asâsının üzerine ismini yazıp bir odaya kilitledi. Yalnız Süleymân -aleyhisselâm-’ın asâsının yeşerip yaprak verdiğini gördüler. Allâh’ın bu lutfuna Dâvûd -aleyhisselâm- hamd etti. İsrâîloğulları da Hazret-i Süleymân’ı halîfe olarak kabûl ettiler. Çok sevindiler.
Böylece hilâfet meselesini Allâh’ın lutfuyla halleden Dâvûd -aleyhisselâm-, oğlu Süleymân -aleyhisselâm-’a şu nasihatlerde bulundu:
“–Ey oğlum! Şaka yapmaktan sakın, çünkü onun faydası azdır. Pişmanlık doğurur. Kızmaktan da sakın, çünkü sâhibini basitleştirir. Takvâya sarıl, zîrâ takvâ her hâle gâliptir.
İnsanlardan bir şey bekleme. İşte bu, hakîkî zenginliğin tâ kendisidir.
Allâh -celle celâlühû-’nun sana vermeyip başkalarına verdiği nîmetlere göz dikmek, senin için bir fakirliktir.
Özür dilemeyi îcâb ettirecek davranış ve sözlerden sakın!
Nefsini ve dilini doğruluğa alıştır!
Bugünün dünden daha hayırlı olmasına çalış!
Namazını, en son namazını kılan kimse gibi kıl!
Aşağı ve bayağı kimselerle ülfet etme!
Kızdığın zaman da, bulunduğun yerden ayrıl!
Allâh -celle celâlühû-’nun rahmetinden ümitvâr ol! Çünkü O’nun rahmeti, herşeyi kuşatmıştır.”(Sâlebî, Arâis, s. 323)
Dâvûd -aleyhisselâm-’ın vefâtından sonra Süleymân -aleyhisselâm- hükümdar oldu:
وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“Biz Dâvûd’a Süleymân’ı verdik. Süleymân ne güzel bir kuldu! Doğrusu O, dâimâ Allâh’a yönelirdi.” (Sâd, 30)
Kendisine çok nîmetler ve tasarruflar verildi:
وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِّنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ
“Andolsun ki Biz, Dâvûd’a ve Süleymân’a ilim verdik. Onlar: «Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allâh’a hamd olsun!» dediler.” (en-Neml, 15)
Hazret-i Süleymân, kuşların lisânını ve tesbîhâtını anlardı.
وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ
“Süleymân, Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: «Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasipler) verildi. Doğrusu bu, apaçık bir lutuftur.” (en-Neml, 16)
İnsan, cin, hayvânât ve rüzgâr onun tasarrufu ve emri altına verilmişti.
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ
“Süleymân’ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi biliriz.” (el-Enbiyâ, 81)
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَن يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَن يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ
“Sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü yine bir aylık mesâfe olan rüzgârı da Süleymân’a (O’nun emrine) verdik ve O’nun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, O’nun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azâbı tattırırdık.” (Sebe’, 12)
يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاء مِن مَّحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَّاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
“Süleyman için, o ne dilerse, mâbedler, heykeller, büyük havuzlara benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yaparlardı. Ey Dâvûd âilesi şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe’, 13)
Bu âyet-i kerîmede geçen “temâsîl” kelimesi; bakır, toprak veya camdan yapılmış canlı ve cansızların heykelleri, resimleri veya tasvirleri olarak yorumlanmıştır. Lafzın delâletine göre âyet, canlı ve cansız resmini kapsamaktadır.
“Temâsîl” kelimesi âyette genel bir mânâ ifâde ettiğinden, Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde, canlı ve cansız bütün varlıkların sûret, resim veya heykellerini yapmanın câiz olduğu da anlaşılabilir. Bu hususta müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Bu görüşleri iki maddede toplayabiliriz:
1. Müfessirlerin bir kısmı, Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde canlıların resim ve heykelini yapmanın câiz olmadığını, çünkü Hazret-i Süleymân’ın, Hazret-i Mûsâ’nın şerîatine tâbî olduğunu ve onun şerîatinde de açıkça canlı resmi yapmanın yasaklandığını söylerler. Bu görüşe göre “temâsîl” kelimesi, yalnız cansız varlıkların resmini kapsamaktadır. Dolayısıyla İslâm’daki canlı resim yasağına uygunluk arz etmektedir. Şâyet Süleymân -aleyhisselâm-’ın şerîatinde resim ve heykele cevaz verilmiş ise, bunun, o zamanlar henüz putlara tapılma endişesi bulunmadığından kaynaklandığı da düşünülebilir.
2. Bazı müfessirler ise, Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde canlı ve cansızların heykel veya resmini yapmanın câiz olduğunu iddiâ etmişlerdir. O hâlde “Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlatıldığına göre, canlı ve cansızların heykel ve resmini yapmanın İslâm’da da câiz olduğu hükmüne varılabilir mi?” Bu suâle İslâm hukukçuları ve müfessirler; “İslâm’da manzara, dağ, orman ve ağaç gibi yalnız cansız varlıkların ve nebâtâtın resmini yapmak câizdir.” diye hüküm vermişlerdir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birçok hadîs-i şerîfinde canlıların resmini yapmayı yasaklamıştır. Resimle alâkalı hadîs-i şerîfler, bu husûsu îzâh etmektedir.
Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Kim dünyâda bir canlı resmi yaparsa, kıyâmet günü, yaptığı o resme can vermeye zorlanır. O ise, (resme) aslâ can veremez.” (Buhârî, Libâs, 97; Ta’bîr, 45; Müslim, Libâs, 100)
Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın anlattığına göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’nin fethi günü Beytullâh’ta tasvirler görünce içeri girmemiş, onların imhâ edilmesini emretmişti. İçeride Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın ellerinde kumar okları bulunur vaziyetteki resimlerini görmüştü. Şöyle buyurdu:
“_Allâh (bu resimleri yapanların) canlarını alsın! Vallâhi onlar (İbrâhîm ve İsmâîl -aleyhimesselâm-), aslâ oklarla kısmet aramadılar.” (Buhârî, Enbiyâ, 8; Hacc, 54; Megâzî, 48)
Netîce olarak Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde canlıların resim ve heykelini yapmanın câiz olduğu kabûl edilse bile, bu fiil, İslâm’da kesinlikle yasaklanmıştır.
Nitekim İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’ın haber verdiğine göre, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, canlı resmi yapanların kıyâmet günü azâbın en şiddetlisine çarptırılacağını bildirmiştir. (Buhârî, Libâs, 89; Müslim, Libâs, 96) Çünkü resim ve heykele gösterilen aşırı ihtimâm, neticede insanları putperestliğe götürmüştür.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- da şöyle anlatır:
Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e belli bir saatte geleceğini va‘detmişti. Vakit gelmiş, fakat Cebrâîl -aleyhisselâm- gelmemişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elinde bulunan sopayı yere attı ve:
“Allâh da Rasûlleri de va‘dinden caymaz!” buyurdu.
Sonra etrâfa bakınmaya başladı. Bir de ne görsün; sedirinin altında bir köpek eniği! Bunun üzerine:
“_Ey Âişe! Bu enik buraya ne zaman girdi?” diye seslendi.
Ben de:
“_Allâh’a yemîn ederim ki bilmiyorum.” dedim.
Emir verdi, köpek yavrusu evden çıkarıldı. Cebrâîl -aleyhisselâm- da hemen geldi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bana söz verdin, ben de bekledim, ama sen gelmedin.” dedi.
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“–Gelmemi, evinizdeki köpek engelledi. Biz melekler, içinde köpek ve sûret bulunan eve girmeyiz.” cevâbını verdi. (Müslim, Libâs 81, 82. Ayrıca bkz. Buhârî, Bed’ü’l-halk 7, Libâs 94; İbn-i Mâce, Libâs 44)
Bu hadîs-i şerîfte “köpek”le birlikte zikredilen “sûret”, sırf resim olarak telâkkî edilmemelidir. O, canlı varlıkların heykel veya kabartmalı bir şekilde tasvîrini de içine almaktadır. Resim ise bir gölgenin tespiti gibidir; hacme sâhip değildir. Bununla beraber, “sûret” her türlü canlı varlığın resmine şâmil bir sûrette telakkî edilse bile, onun hakkındaki yasağın, putperestliğin yakın olduğu bir zaman sebebiyle vâkî olduğu da düşünülebilir.
Diğer taraftan, günümüzde resim ve fotoğrafın günlük hayatta kullanım sahasının genişlemiş olduğu ve bâzı durumlarda zarûrî bir ihtiyaç hâline geldiği de mâlumdur. Dinamik bir yapıya sâhip olan İslâm dîni, zaman içinde zarûret mevkiine gelen bu tür ihtiyaçlar için belli bir meşrûiyet sınırı belirleyerek onun kullanılmasına müsâade etmiştir.
Yeri gelmişken şunu da hatırlatalım ki, yukarıdaki hadîs-i şerîfte ifâde edildiği üzere, içinde köpek bulunan eve melek girmemesi de mühim bir hakîkate işâret etmektedir. Yüce dînimiz İslâm, ev içinde köpek beslenmesini yasaklamıştır. Zîrâ köpeğin nefesi ve salyası necistir. Nitekim köpeklerin salyalarından, tüylerinden ve hattâ nefeslerinden çeşitli bulaşıcı hastalıkların husûle geldiği, artık günümüzde şüphe götürmez bir ilmî gerçektir. Üstelik bunlar, ilmin bugünkü ulaştığı noktada tespit edebildiği gerçeklerdir. İslâm’ın bu husustaki ölçülerinin henüz bilinmeyen kimbilir daha nice hikmetleri bulunmaktadır.
Hadîs-i şerîfte buyrulduğu gibi eve tesâdüfen girmiş olan bir köpek yavrusu sebebiyle Cebrâîl -aleyhisselâm-, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yanına gelememiştir. Bir de hiçbir sebep yokken irâdî olarak içinde köpek beslenen evlerin hâlini düşünmek gerekir! Zîrâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, Hazret-i Âişe’ye:
“–Bu köpek yavrusu buraya ne zaman girdi?” diye sorması ve onun da:
“–Vallâhi bilmiyorum.” diye yemin ederek cevap vermesi de gösteriyor ki, bir müslümanın evinde bile bile köpek bulundurması söz konusu olamaz. Bu hâdise de sebepsiz değil, mü’minler için bir hükmün zâhir olması hikmetine binâen vukû bulmuştur.
Kedi, evcil bir hayvandır; onun evde bulunmasında mahzur yoktur. Fakat ev içinde köpek beslemek câiz değildir. Ancak avcılık, çobanlık ve bağ-bahçe bekçiliği gibi vazîfeler için -o da evin dışında olmak kaydıyla- köpek beslenmesine müsâade edilmiştir. Zîrâ bu, bir ihtiyâcı karşılamaktadır.
Hakîkaten Cenâb-ı Hak, köpeği insanın emrine vermiş ve onu birçok hayvandan farklı olarak sâhibine karşı sadâkat sâhibi kılmıştır. Üstelik onu birçok fennî âletin sâhip olamadığı müstesnâ kâbiliyetlerle donatmıştır. Nitekim bugün narkotik aramalarında veya enkaz altındaki insanların yerinin tespitinde kullanılan köpekler, bağ-bahçe ve ev bekçiliklerine ilâveten insanlığın sağlığı için de bekçilik yaparak son derece önemli hizmetler görmektedirler.
Bugün özellikle Batı âleminde âile parçalanmış ve insanlar ferd hayâtı yaşamaya başlamış olduğundan, bilhassa yalnız yaşayanlar, hırsız ve sâir menfîliklere karşı ev içinde köpek beslemektedirler. Üstelik birçok Batı ülkesinde evde bakılan köpeklere sigorta yapma mecbûriyeti bile getirilmiştir. Köpeklerinin beslenmelerine ilâveten sigorta masraflarının da ödenmesinde beis görmeyip cömert davrananların pek çoğu, her nedense toplumdaki fakirlere karşı aynı cömertliği sergileyememektedirler. Onların pekçok külfeti ve masrafı göze alarak evde köpek bulundurmaları, zamanla hem köpeğin hem de sâhibinin fıtratlarını bozmaktadır. Zîrâ köpeğe duyulan aşırı düşkünlük, onu neredeyse âilenin bir ferdi gibi görecek kadar ileriye götürülmüştür. Bu aşırılıklar, zaman zaman kendi evlâdını ikinci derecede görmeye kadar varmaktadır. Bunun en korkunç netîcesi ise egoistliğin dehhâmeleşerek evlâda verilmesi gereken sevgiyi köpeğe yönlendirmek sûretiyle evlâd sâhibi olma meylini köreltmesidir. Nitekim bugün birçok batı ülkesinde nüfus, artacağı yerde azalmaktadır.
Üstelik evde köpek beslenmesi, köpek için de bir himâye şekli değil, bilakis bir bakıma yaratılışına zıt şartlar altında yaşamak mecbûriyetinde bırakılmasıdır.
Çağların önünde giden İslâm’ın, köpek beslemeyi ancak evin dışında ve zarûretler dâhilinde tecvîz etmesine karşılık, bilhassa Batılıların bu tavırları ne korkunç bir dalâlet ve âile yıkımıdır. Maalesef son zamanlarda bizim toplumumuzda da müşâhede edilmekte olan evde köpek besleme âdeti, körü körüne batı taklitçiliğinin menfî tezâhürlerinden sâdece biridir.
İslâm’ın evde köpek beslenmemesi hususundaki yasağı, ona karşı menfî bir tavır takınmayı da gerektirmez. Yâni köpeklerin beslenmemesi veya onlara kötü muâmele edilmesi söz konusu olamaz. Bilakis İslâm, merhameti bütün mahlûkâta şâmil bir sûrette telkin ettiği için, köpeklerin de hayatlarının korunmasını, diğer mahlûkât gibi onlara da şefkat ve merhametle muâmele edilmesini emretmiştir.
Nitekim bir hadîs-i şerîfte, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadının cennetlik olduğu müjdelenmektedir.
Târihimizde de mahlûkâta merhamet duygusunun müesseseleşerek çeşitli vakıflar kurulduğu ve bu vakıfların şefkat elinin, himâyeye muhtaç hayvânâta kadar uzandığı, mâlum ve meşhurdur.
Dolayısıyla mühim olan, köpek besleme husûsunda da İslâm’ın belirlemiş olduğu meşrûiyet sınırlarına riâyet etmektir.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın At Sevgisi
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ
(31)
فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ
(32)
رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ
(33)
“Hani kendisine bir zaman, akşamüstü iyi cins ve çalımlı koşu atları sunulmuştu. «Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmaktan ötürü sevdim.» dedi. Nihâyet atlar, perdenin arkasına gizlendi. «Geri getirin onları bana!» dedi ve artık onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.” (Sâd, 31-33)
Bir kısım müfessirlere göre, Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-:
“_Ben atları, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim!” dedi.
Yâni namazını veya virdini aksatmadı. Nihâyet o atlar, perdenin ardına gizlendi. Ahırlara çekildi, yahut koşuda gözden kayboldu, o zaman namazını bitirdi. Ardından:
“_Geri getirin onları bana!” dedi.
Artık bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı. Okşadı, tımarlarına îtinâ gösterdi.
Fahreddîn Râzî’nin beyânına göre, İslâm’da olduğu gibi Hazret-i Süleymân’ın şerîatinde de savaş için at besleyip yetiştirmek müstehab idi. Birgün Hazret-i Süleymân, atları teftiş etmişti. Üç ayağını basıp bir ayağının tırnağını yere değdirmiş vaziyette duran dizi dizi atları görünce:
“Ben sırf Rabbimin adını anmak için, yâni O’nun rızâsını kazanmak ve O’nun adını yaymak için dünyâ malını sevdim; nefsim için istemedim!” demişti.
Sonra seyislere, atları koşturmalarını emretmiş, hızla koşan atlar gözden kayboluncaya dek onları seyretmiş ve ardından at bakıcılarına: “Onları bana getirin!” diye emrederek getirilen atları sevip okşamıştı. Böylece Rabbin kudret ve sanatının güzel bir tecellîsini müşâhede etmişti.
Âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki atlar, duruştaki ve gidişteki güzellikleri ile ilâhî bir kudret tecellîsini sergilerler.
At; târih boyunca cengâverlerin kahramanlık, zafer, fetih ve asâlet müjdecisiydi.
At; Allâh Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine yemîn ettiği müstesnâ yaratıklardandır:
وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا
(1)
فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا
(2)
فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا
(3)
فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا
(4)
فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا
(5)
“And olsun Allâh yolunda koştukça koşanlara. And olsun kıvılcım saçanlara. Sabah sabah akına çıkanlara ve tozu dumana katanlara. Hep birden düşman topluluğunun içine dalanlara.” (el-Âdiyât, 1-5)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, atlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Kıyâmet gününe kadar atların alınlarına hayır, yâni ecir ve ganimet düğümlenmiştir.”(Buhârî, Cihâd, 43; Müslim, İmâre, 96-99)
“Kim Allâh’a gerçekten inanarak ve va’dine gönülden bağlanarak O’nun yolunda cihâd etmek için at beslerse, o atın yediği, içtiği, gübresi ve bevli kıyâmet gününde o kimsenin sevapları arasında olacaktır.” (Buhârî, Cihâd, 45; Nesâî, Hayl, 11)
Atlar, rûhî bakımdan insanlara en yakın mahlûklardır. Harbe girecek süvârî, atını kendi hissiyâtına uygun olarak seçer. Çünkü atlar, düşman karşısında, üstündeki süvârîsiyle beraber aynı heyecânı yaşarlar. At, aynı zamanda bir kudret tecellîsidir. Vücûdu da, ayrı bir tenâsüb ve zarâfet içindedir.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın İmtihân Edilmesi
Birgün Allâh Teâlâ, Hazret-i Süleymân’ı imtihân etti. Bir anda bütün kudretini elinden aldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ
“And olsun ki, Süleymân’ı imtihân ettik. Tahtının üstünde bir cesed (gibi)bırakıverdik. Sonra tevbe ile eski hâline döndü.” (Sâd, 34)
Süleymân -aleyhisselâm-’ın bir anda herşeyi elinden alınmış; hiçbir şeyi kalmamıştı.
Âyette geçen “fitne” yâni imtihan hakkında çeşitli rivâyetler vardır:
1. Hazret-i Süleymân, Mescid-i Aksâ’yı yaptırdığı sırada, getirdiği sanatkârlar içinde sanatların hîlelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir süre nüfûzunu kaybetmiş, yahut tahtından ayrı kalmış; böylece tahtında, ya kendisi kuvvetsiz bir cesed hâlinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı da işgâl edilip yerine kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu.
2. Bir rivâyette Süleymân -aleyhisselâm-, zevcelerinin hepsinden oğlan çocuğu olmasını ve bunların da Allâh yolunda küffâr ile cihâd etmelerini istedi. Fakat «inşâallâh» diyerek Allâh’ın ismini anmayı unuttu. Bunun üzerine ancak bir zevcesinden sakat bir oğlu dünyâya geldi. (Buhârî; Enbiyâ 40, Eymân 3; Müslim, Eymân 23/1654)
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de kendisine, rûh, Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn -aleyhisselâm- hakkında suâl sorulduğunda:
“_Yarın gelin haber vereyim!” buyurmuştu.
Ancak «inşâallâh» demeyi unutmuştu. Bu sebeple Efendimiz’e de bir müddet vahiy gelmedi. Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا
(23)
إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ وَاذْكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَن يَهْدِيَنِ رَبِّي لِأَقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا
(24)
“Allâh’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâallâh demedikçe), hiçbir şey için «Bunu yarın yapacağım!» deme! Bunu unuttuğun takdirde Allâh’ı zikret ve: «Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir.» de!” (el-Kehf, 23-24)
3. Diğer bir görüşe göre Süleymân -aleyhisselâm-, şiddetli bir hastalıkla imtihân edildi. Tahtının üstünde cansız bir cesed gibi kaldı.
4. Başka bir rivâyete göre ise, Allâh Teâlâ, içine bir korku verdi. Öyle ki belâ gelmesi endîşesi ile Süleymân -aleyhisselâm- cansız bir cesed hâline geldi.
Sonra Allâh’ın lutfu ile kendisine tekrar eski hâli bahşedildi. Süleymân -aleyhisselâm- şöyle istiğfâr etti:
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
“«Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen, dâimâ bağışta bulunansın.» dedi.” (Sâd, 35)
Süleymân -aleyhisselâm-’ın kimsenin muktedir olamayacağı güçlerin kendisine verilmesini istemesi, tefâhür (övünmek) için değildi. Zamanındaki zâlim pâdişahları zelîl etmek içindi. Çünkü devrindeki pâdişahlar, gurur ve kibir içinde zulmediyorlardı.
Fahreddîn Râzî, Süleymân -aleyhisselâm-’ın duâsına şöyle bir mânâ da vermiştir:
“Rabbim! Bana öyle şanlı bir mülk ver ki, ben ona kavuşup öldükten sonra «Dünyâ mülkünün vefâsı olsaydı, Süleymân’a olurdu!» denilsin de, kimsenin dünyâ saltanatına hırs ve rağbeti kalmasın!”
Bu ifâdeden anlaşıldığına göre Süleymân -aleyhisselâm-’ın asıl maksadı, dünyâ mülkünü değil, âhiret mülkünü istemektir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ
“Her kim âhiret kazancını isterse, ona ondan veririz. Her kim de dünyâ gelirini isterse, ona da ondan veririz; fakat onun için âhirette bir nasîb yoktur.” (eş-Şûrâ, 20)
Yine âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere Allâh Teâlâ, Hazret-i Süleymân’ın duâsını kabûl etti:
فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ
(36)
وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ
(37)
وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
(38)
“Biz rüzgârı O’na boyun eğdirdik. O’nun emriyle, istediği yere tatlı tatlı akıp giderdi. Bütün binâ yapan, dalgıçlık yapan şeytanları da. Ve (kötülük yapmamaları için) zincirlerle birbirine bağlanmış diğerlerini (yâni cinleri veya isyancı kabîleleri, köle ve esirleri de O’na boyun eğdirdik!)” (Sâd, 36-38)
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Allâh Teâlâ, binâ ve dalgıçlık yapmak için şeytanları (cinleri) Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-’ın emri altına vermiştir. Bu şeytanlardan bir kısmı, Hazret-i Süleymân’ın emriyle büyük binâlar, mescidler, saraylar, resimler, havuz gibi çanaklar, sâbit büyük kazanlar yapıyorlardı ki, bu işleri yapmaya insanlar güç yetiremiyorlardı. Bu şeytanlardan bir kısmı da, denizden çeşitli nîmetler, cevherler ve ancak denizde bulunabilen güzel eşyâlar çıkarıyorlardı.
Âyet-i kerîmedeki; “zincirlerle birbirine bağlanmış diğerleri” ifâdesi ise iki şekilde anlaşılmıştır:
1. Bir kısım müfessirler, Süleymân -aleyhisselâm-’ın elinde bulunan köle ve esirler olarak yorumlamışlardır. Bu tefsîre göre Hazret-i Süleymân, köle ve esirleri iş yapmaları ve kaçmamaları için bağlatmıştır.
2. Bir kısım müfessirler de bu ifâdenin, bazı şeytanların (cinlerin) Hazret-i Süleymân’ın emrine karşı geldikleri ve bu yüzden çalışmaları ve cezâlandırılmaları için zincire vuruldukları anlamına geldiğini söylemişlerdir. Ekseriyetle bu ikinci görüş kabûl edilmiştir.
İbn-i Kesîr de bu ikinci görüşü kabûl eder ve zincire vurulanların, şeytanların inatçı, isyankâr, iş yapmaktan imtinâ eden, direnen veya güzel iş yapmayan kısmı olduğunu söyler.
Hazret-i Süleymân’a böyle bir kudret ve ihtişam veren Allâh Teâlâ, O’na geniş bir tasarruf salâhiyeti de vermişti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
(39)
وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
(40)
“«–İşte bu bizim bağışımızdır! İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır!» dedik. Doğrusu O’nun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.” (Sâd, 39-40)
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:
“Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için üzerime atıldı. Allâh bana imkân verdi de onu kıskıvrak yakaladım. Hattâ sabah olunca hepiniz göresiniz diye onu mescidin direklerinden birine bağlamayı arzu ettim. Ancak, kardeşim Süleymân -aleyhisselâm-’ın şu sözünü hatırladım: «Rabbim! Beni mağfiret et; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver.» (Sâd, 35) Allâh da onu hor ve hakîr olarak geri çevirdi.” (Buhârî, Salât 75; Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39/541)
Süleymân -aleyhisselâm- kendisine bu kadar büyük bir zenginlik ve saltanat lutfedilmiş olmasına rağmen, dâimâ huşû, tevâzû ve vecd içinde bir kulluk hayâtı yaşayıp kalbini dünyâdan müstağnî kılmayı bilmiştir. Nitekim O’nun bu fazîletini beyan sadedinde:
“Süleymân -aleyhisselâm- kendisine bahşedilen mülke rağmen Allâh’a duyduğu huşû sebebiyle, ölünceye kadar başını semâya kaldırmamıştır.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, c. VIII, s. 118) buyrulmuştur.
Beyt-i Makdis’in İnşâsı
Dâvûd -aleyhisselâm-, Allâh -celle celâlühû-’nun emriyle Beyt-i Makdis’in inşaatını başlatmış fakat ömrü kifâyet etmemişti. Bunun üzerine Süleymân -aleyhisselâm- cinleri topladı. Onlarla beraber Beyt-i Makdis’in inşâsını devâm ettirdi. Etrâfına da on iki mahallesi olan bir şehir kurdurdu. (M.Ö. 967 veya 953)
Başlangıçta Beyt-i Makdis diye bilinen bu mâbedin ismi sonradan Mescid-i Aksâ oldu. Fazîleti bakımından üç büyük mescidden biridir. Bu üç mescidin birincisi Mescid-i Harâm (Kâbe), ikincisi Mescid-i Nebevî, üçüncüsü ise Mescid-i Aksâ’dır.
İçinde mukaddes emânetlerin ve Tevrât levhalarının bulunduğu Tâbût da bu mescidde bulunmaktaydı.
Beyt-i Makdis, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vefâtından sonra muhtelif zamanlarda birkaç kez tahrip olmuştur. Nitekim, M.Ö. 586’lı yıllarda Buhtünnasr (Nabuketnazzar) Kudüs’e girdi ve şehri yaktı. Mescid-i Aksâ’nın mücevherlerini alıp Bâbil’e götürdü. Beyt-i Makdis, uzun yıllar harâbe hâlinde kaldı. Persler, Bâbillileri yenip yahudîlerin tekrar eski topraklarına dönmelerine ve mâbedi yeniden yapmalarına izin verince M.Ö. 515’te mâbed ikinci defa yapıldı. Ancak M.S. 70 senesinde Romalılar mâbedi yakıp yıktılar. Mâbedin yeri uzun süre boş kaldı. Ancak bu mübârek mekân yine de bir mâbed olarak biliniyor ve kalıntıları korunuyordu. Mîlâdî 637 yılında Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın buraya bir mescid yaptırdığı rivâyet edilir. 691’de Emevî halifesi Abdülmelik, Peygamber Efendimiz’in Mîrâc’da ayağını bastığı yere “Kubbetü’s-sahrâ”yı, yanına da “Mescid-i Aksâ”yı yaptırmış, inşaat, oğlu I. Velid zamanında tamamlanmıştır. Mescid-i Aksâ, günümüze gelene kadar pekçok tamirât ve tâdilât geçirmiştir.
Mescid-i Aksâ’nın, dînimizde ulvî bir yeri ve yüksek bir fazîleti bulunmaktadır. Zîrâ o, İslâm’ın ilk kıblesidir. Müslümanlar, hicretin on altıncı ayına kadar Mescid-i Aksâ’ya dönerek namaz kılmışlardır. Diğer taraftan “İsrâ hâdisesi”nin bitiş noktası ve Mîrâc’ın başlangıç noktası da Mescid-i Aksâ olmuştur.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“(Ziyâret maksadıyla)
ancak üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Harâm, benim şu mescidim ve Mescid-i Aksâ.”(Buhârî, Fedâilü’s-Salât, 6; Müslim, Hacc, 288/827)
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmaktadır:
“Hazret-i Süleymân, Beytü’l-Makdis’i binâ ettiği zaman, Allâh’tan kendisine üç imtiyaz vermesini istedi:
–İlâhî hükme muvâfık düşecek hüküm (verme melekesi) taleb etti; bu O’na verildi.
–Kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir saltanat taleb etti; bu da O’na verildi.
–Mescidin inşaatını bitirdikten sonra, bu mescide sırf namaz kılmak için gelenlerin, oradan çıkarken, annelerinden doğdukları gündeki gibi bütün günahları affedilmiş olarak çıkmalarını istedi; bu duâsı da kabûl edildi.” (Nesâî, Mesâcid, 6; İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salât, 196/1408)
Süleymân -aleyhisselâm- ve Karıncalar
Cenâb-ı Hak buyurur:
وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
(17)
حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
(18)
“Süleymân’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu. Nihâyet Karınca Vâdisi’ne geldikleri zaman, bir karınca: «–Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!» dedi.” (en-Neml, 17-18)
“Hazret-i Süleymân’ın saltanatı, çok büyük bir saltanattır; çiğnenirsiniz! Yuvalarınıza çekilin!” dedi.
Bu sözleri işiten Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Hayır, benim saltanatım geçicidir! Benim dünyevî hayâtım da hududludur. Bir kelime-i tevhîdin getirdiği saâdet ise sonsuzdur!” dedi.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ
“(Süleyman) onun (karıncanın) sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: «Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nîmete şükretmeye ve hoşnud olacağın sâlih ameller işlemeye muvaffak kıl! Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına kat!»” (en-Neml, 19)
Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere Süleymân -aleyhisselâm- bütün saltanatına rağmen büyük bir tevâzû ve kulluk şuuru içinde kendisiyle birlikte ana-babası için Hakk’ın rahmetine sığınmıştır.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın annesinin bir nasihatini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber vermişlerdir:
“_Yavrum! Geceleri çok uyuma! Zîrâ geceleri çok uyumak, kıyâmet günü insanı fakir bırakır.”(İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salâh, 174/1332)
Bu bakımdan, âhiretin fakirleri durumuna düşmemek için, dünyânın rahatına ve saltanatına aldanmadan, Hakk’a kulluk yolunda gayret göstermek îcâb eder.
Süleymân -aleyhisselâm-, Hüdhüd Kuşu ve Belkıs
Süleymân -aleyhisselâm-, Mescid-i Aksâ’nın inşaatının bitmesiyle, rüzgâr, cinler, insanlar, kuşlar ve diğer vahşî hayvanlardan meydana gelen ordusu ile birlikte Mekke’ye doğru bir yolculuk yaptı. Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Mekke’yi teşrîf edeceklerini de haber verdi. Oradan San’a şehrine geçti. Gördüğü güzel bir vâdîde namaz kılmak istedi. Bu arada Hüdhüd, onlar namaz kılana kadar etrâfı dolaşmak arzusuyla ordudan ayrıldı. Orada rastladığı diğer hüdhüd kuşlarının arasına karıştı. Gittiği yerlerde gördüğü manzaralar karşısında hayran kaldı. Öbür hüdhüd kuşları, onu Belkıs’ın sarayının bahçelerinde gezdirdiler.
Bu sırada Süleymân -aleyhisselâm-, abdest suyu bulması için Hüdhüd’ü aradı. Çünkü Hüdhüd’ün vazîfesi, abdest almak için su bulunan mıntıkaları bildirmekti.[7] Süleymân -aleyhisselâm- ne kadar aradıysa da Hüdhüd’ü bulamadı. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilir:
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ
“(Süleymân) kuşları teftiş etti ve şöyle dedi: «Bana ne oluyor ki Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?»” (en-Neml, 20)
Önce, “Bana ne oluyor ki, Hüdhüd’ü göremiyorum?” diyerek şefkatle Hüdhüd’ü arayan Süleymân -aleyhisselâm-, onun kendisinden izinsiz olarak ayrıldığını öğrenince, ordusundaki disiplin kâidesinin gereği olarak bu defa şöyle dedi:
لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
“Ya bana (mâzeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da onu şiddetli bir azâba uğratacağım, yahut boğazlayacağım!” (en-Neml, 21)
فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِن سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ
“Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: «Ben, Sen’in bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve mühim) bir haber getirdim!» dedi.” (en-Neml, 22)
Sebe’, Yemen’de dedelerinin ismiyle anılan bir kabîlenin adıdır. Sebe’ şehri, Belkıs’ın hükmettiği ülkenin başkenti idi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ
“And olsun Sebe’ kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret vardır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) «Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin! İşte güzel bir memleket ve çok bağışlayan bir Rab!» (demiştik!)” (Sebe’ 15)
Hüdhüd, gördüklerini Süleymân -aleyhisselâm-’a anlatmaya devâm etti:
إِنِّي وَجَدتُّ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ
“Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.” (en-Neml, 23)
وَجَدتُّهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِن دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ
“Onun ve kavminin, Allâh’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidâyeti bulamıyorlar.” (en-Neml, 24)
أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
(25)
اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
(26)
“(Şeytan) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allâh’a secde etmesinler (diye böyle yapmış). (Hâlbuki) yüce Arş’ın sâhibi olan Allâh’tan başka ilâh yoktur.” (en-Neml, 25-26)
قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ
“(Süleymân Hüdhüd’e) dedi ki: «–Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız!»” (en-Neml, 27)
Süleymân -aleyhisselâm-’ın bir mührü vardı. Yüzük taşı şeklinde taşıdığı bu mührü, parmağına geçirdiğinde bütün mahlûkat kendisine itâat ederdi. Rivâyet edildiğine göre, üzerinde: “Lâilâhe illâllâh Muhammedü’r-Rasûlullâh” yazılıydı.
Hazret-i Süleymân, “besmele” ile başlayan bir mektup yazdı, üzerine de meşhur mührünü vurarak Hüdhüd’e verdi. Ardından da şöyle tembihledi:
اذْهَب بِّكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ
“Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver; sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak!” (en-Neml, 28)
Hüdhüd, mektubu aldı ve Belkıs’ın tahtının üzerine bıraktı. Sonra bir kenara çekilip olanları seyretmeye başladı.
Sabahleyin uykudan kalkan Belkıs, tahtının üzerindeki mektubu gördü. Kimin getirdiğini merak etti. Çünkü kapılar kapalıydı. Muhâfızlara sordu:
“–Bu mektubu kim getirdi?” dedi.
Onlar da:
“–Bizler kapının önünde bekçi idik. Hiç kimse içeri girmedi!” dediler.
Bunun üzerine Belkıs şaşkınlıkla mektubu açtı. Okudu ve hayretler içinde kaldı. Derhal kavminin ileri gelenlerini topladı ve onlara:
قَالَتْ يَا أَيُّهَا المَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ
(29)
إِنَّهُ مِن سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
(30)
“«–Beyler, ulular! Bana çok önemli (şerefli) bir mektup bırakıldı!» dedi. Mektup Süleymân’dandır; Rahmân ve Rahîm olan
Allâh’ın adıyla[8] (başlamakta)dır.” (en-Neml, 29-30)
Bazı müfessirler, Belkıs’ın mektuba ve içindekilere bu ifâdelerle gösterdiği hürmet mukâbilinde, netîcede hidâyetle şereflendiğine işâret etmektedirler.
Nitekim sihirbazlar da, Mûsâ -aleyhisselâm-’a:
“–Yâ Mûsâ! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?” diyerek hürmet ve nezâket göstermişler ve sonunda îmanla müşerref olmuşlardı.
Buna mukâbil İran Kisrâsı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hidâyete dâvet mektubunu alınca, yırtıp yere attığı ve hakâret ettiği için, mülk ve saltanatı parçalanmış, hayâtı küfürle son bularak, bedbaht bir şekilde kötü bir âkıbete dûçâr olmuştur.
Allâh dostlarından Bişr-i Hafî ise, üzerinde “Allâh” ismi yazılı bir kâğıdı yerden almış, temizleyerek güzel kokular sürmüş ve evinin en güzel bir yerine asmıştı. Bu hürmet dolu tâzimi sebebiyle Allâh Teâlâ, onu büyük mükâfâtlara nâil kıldı. Sâlihler kervanına dâhil etti.
Belkıs mektubu okumaya devâm etti:
أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
“(Hazret-i Süleymân) «Bana baş kaldırmayın, teslîmiyet gösterip bana gelin!» diye(yazmaktadır).” (en-Neml, 31)
Süleymân -aleyhisselâm-, mektubundaki “besmele” ile, Belkıs’a, ibâdetin yalnız Allâh’a yapılacağını anlatmıştı. Böylece hak îtikâdı beyândan sonra “Bana karşı tekebbürde bulunmayın!” buyurmak sûreti ile de, nefs muhâsebesine dâvet etti ve “Bana müslümanlar olarak gelin!” buyurdu. Bu şekilde, bütün saâdetin İslâm’da olduğunu ifâde etti.
قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ
(32)
وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِم بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ
(33)
“(Sonra Melîke Belkıs) dedi ki:
«–Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin! (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan(size danışmadan) hiçbir iş hakkında kesin karar vermem.»
Onlar şu cevâbı verdiler:
«–Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbâbıyız. Buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün!»” (en-Neml, 32-33)
قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ
(34)
وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِم بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ
(35)
“Melîke:
«–Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhâlde) onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler!» dedi.” (en-Neml, 34-35)
Hüdhüd’ün kendisine ulaştırdığı mektup ile, Süleymân -aleyhisselâm-’dan; “Bana karşı baş kaldırmayın; teslîmiyet göstererek bana gelin!” mesajını alan Belkıs, durumu halkının ileri gelenleri ile, yani istişâre kurulu ile görüşmüş, netîcede Süleymân -aleyhisselâm-’a elçiler gönderip kıymetli hediyeler takdîm ederek O’nun baskısından emîn kalma kararını vermişti.
Süleymân -aleyhisselâm- ise, onların hediyelerine güvendiklerini anlamış ve o hediyeleri bir rüşvet mâhiyetinde görerek tehdîd edercesine geri göndermişti:
فَلَمَّا جَاء سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِّمَّا آتَاكُم بَلْ أَنتُم بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ
“(Elçiler, hediyelerle) Süleymân’a gelince (onlara) şöyle dedi:
«–Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allâh’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Ama siz, hediyenize güveniyorsunuz.»” (en-Neml, 36)
ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُم مِّنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ
“–(Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine aslâ karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakîr hâlde oradan çıkarırız!”(en-Neml, 37)
Elçiler, Melîke’ye varıp Süleymân -aleyhisselâm-’ın dediklerini anlattıklarında o:
“–Niyetimizi anlamış olmalı! Vallâhi bu sadece bir melik değildir; biz bunun karşısında duramayız!” dedi ve tekrar bir elçi göndererek:
“Kavmimin beyleri ile huzûruna geliyorum. Buyruğunu ve dâvet ettiğin dînini görmek istiyorum!” haberini yolladı.
Belkıs, meşhur tahtını, köşklerinin en sağlam ve muhâfazalı bir odasına koydurup kapılarını kilitlettirdi. Ardından büyük bir kalabalıkla Süleymân -aleyhisselâm-’ın yanına hareket etti.
Bu arada Süleymân -aleyhisselâm-, yanındakilerden Belkıs’ın Sebe’de bulunan tahtını getirmelerini istedi. Bundan maksadı, müfessirlere göre şunlardı:
1. Belkıs için Allâh’ın kudretine ve kendisinin peygamberliğine delâlet eden bir mûcize ve önceki delillere ek olarak yeni bir delil göstermek.
2. Getirttiği tahtı değiştirmek sûretiyle, bunu tanıyıp tanıyamaması bakımından Belkıs’ın aklını denemek.
3. Taht, bir krallık göstergesidir. Belkıs gelmeden, krallığının ne derecede olduğunu öğrenmek. (Fahreddîn er-Râzî, Tefsîr, c. XXIV, s. 169)
قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَن يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
(38)
قَالَ عِفْريتٌ مِّنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ
(39)
“(Süleymân müşâvirlerine) dedi ki:
«–Ey ulular! Onlar teslîmiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melîkenin tahtını bana getirebilir?»
Cinlerden bir ifrît[9]:
«–Sen makâmından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz!» dedi.” (en-Neml, 38-39)
Süleymân -aleyhisselâm-, sabahleyin tahtına oturur, dünyânın iş ve idâresiyle meşgûl olur, öğleye doğru tahtından kalkardı. Buna göre ifrît, Hazret-i Süleymân’ın tahtını, sabah ile öğle arasındaki kadar bir zamanda getirebileceğini söylemekteydi.
قَالَ الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَن يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِندَهُ قَالَ هَذَا مِن فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِي
“Kitâbdan (Allâh tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise:
«–Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm!» dedi.
(Süleymân) onu (melîkenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce:
«–Bu, Rabbimin (gösterdiği) lutfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek için (bu lutufta bulunmuştur). Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur, çok kerem sâhibidir.» dedi.” (en-Neml, 40)
Kuvvetli görüşe göre, tahtı göz açıp kapamadan getiren ilim sâhibi zâtın, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vezîri Âsâf bin Berhiyâ olduğu bildirilmektedir.
Kerâmet
Evliyâdan zuhûr eden kerâmetler, yâni fizik ötesi hâdiseler iki kısımdır:
1. Allâh -celle celâlühû-’nun zât, sıfat ve fiillerine âit bilgilerdir. Buna “keşf” de denir. Bunları, akıl ve düşünmek ile elde etmek mümkün değildir. Ancak Allâh Teâlâ, bunu seçtiği kullarına ihsân eder.
2. Madde âleminde meydana gelen hârikulâde hadiselerdir. Allâh Teâlâ, bunları da seçtiği kullarına lutfeder.
Halk, ikincisine îtibâr eder. Makbûl olan ise, birincisidir.
İmâm Şâfiî şöyle der:
“İmâm Mûsâ Kâzım’ın kabrinde duâmın kabûl olması, bana bir tiryak hâline geldi. Bunu çok tecrübe ettim.”
İmâm Gazâlî Hazretleri:
“Diri iken feyz alınan kimseden, tevessül ile ölümünden sonra da feyz alınır!” buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hakk’ın ölümlerinden sonra da büyük tasarruf verdiği velîlerden Ma’rûf-i Kerhî ve Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri meşhûrdur.
Kerâmet, zaman zaman ashâb-ı kirâm arasında da vukû bulmuştur:
Hicretin yirmi üçüncü senesinde İranlılar’la yapılan savaşta Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Medîne-i Münevvere’de minberden:
“–Ey Sâriye! Dağa, dağa!” diye Hazret-i Sâriye’yi ve berâberindeki İslâm ordusunu uyarmış, onlar da bu sesi işitmişlerdir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 3)
Enes -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:
“Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından iki kişi (Üseyd bin Hudayr ve Abbâd bin Beşir) karanlık bir gecede Peygamber -aleyhisselâm-’ın yanından çıktılar. Önlerinde meş’ale gibi iki ışık peydâ oldu. Birbirlerinden ayrılınca da evlerine varıncaya kadar herbirinin yolunu bir ışık aydınlattı. (Buhârî, Salât 79; Menâkıbü’l-Ensâr 13)
İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh-, bir duvarın yanında oturuyordu. Bir kuş gelip ötmeye başladı. İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh- yanındakilere:
“–Bu kuş, bir yılanın kendi yuvasına doğru yaklaşmakta olduğunu söylemekte ve «Yavrularımı kurtarın!» diye feryâd etmektedir!” dedi.
Yanındakiler gittiler ve gördüler ki, hakîkaten kuşun yuvasına bir yılan musallat olmuş. Bunun üzerine kuşun yavrularını kurtarmak için derhal yılanı öldürdüler.
Belkıs’ın tahtının, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mûcizesiyle değil de Âsâf bin Berhiyâ’nın kerâmeti ile getirilmesindeki nükte, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mânevî büyüklüğünün anlaşılması içindir. Zîrâ Âsâf bin Berhiyâ, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vezîri idi.
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
“(Süleymân devamla) dedi ki:
«–Onun tahtını tanınmaz hâle getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayacak mı?!»” (en-Neml, 41)
Taht, çok kısa bir sürede getirilmişti. Bu müddet, göz açıp kapayıncaya kadar olan bir an idi. Hâlbuki tahtın getirildiği mesâfe, bir görüşe göre üç günlük (Sebe’ ile San’a arası), bir rivâyete göre, iki aylık (Sebe’ ile Şam arası), diğer bir görüşe göre de Sebe’ ile Kudüs arası mesâfedir. Tahtın bu kadar kısa bir sürede getirilmesi, sıradan bir hâdise değil, ancak bir kerâmettir.
فَلَمَّا جَاءتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ
(42)
وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ اللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كَافِرِينَ
(43)
“Melîke (Belkıs) gelince:
«–Senin tahtın da böyle mi?» dendi.
O şöyle cevap verdi:
«–Bu sanki odur! Bize daha önce (Allâh’tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk. (Yâni Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve Hazret-i Süleymân’ın peygamberliği husûsunda önceden vukû bulan hâdiseler de bize bir kanaat vermişti.)»
Onu (Belkıs’ı), Allâh’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhîd dînine girmekten)alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” (en-Neml, 42-43)
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Ona:
«–Köşke gir!» denildi. Melîke onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti.
Süleymân:
«–Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemîndir!» dedi.
Melîke dedi ki:
«–Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymân’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allâh’a teslîm oldum.»” (en-Neml, 44)
Rivâyete göre Hazret-i Süleymân, Sebe’ Melîkesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşâ ettirmişti. Bu köşkün avlusu billûrdan yapılmış, altından da su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs, zemînin şeffaf bir madde olduğunu farkedemediği ve sudan geçeceğini sandığı için eteğini çekmişti. Bütün bu tedbîr ve tertipler, onun akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, gönlünü ilâhî irşâdı kabûle hazırlamıştır. Böylece Belkıs, bunun bir beşer hâdisesi olmadığını teşhîs edip orada azamet-i ilâhiyeyi müşâhede etti ve müslüman oldu.
Kerâmet
Evliyâdan zuhûr eden kerâmetler, yâni fizik ötesi hâdiseler iki kısımdır:
1. Allâh -celle celâlühû-’nun zât, sıfat ve fiillerine âit bilgilerdir. Buna “keşf” de denir. Bunları, akıl ve düşünmek ile elde etmek mümkün değildir. Ancak Allâh Teâlâ, bunu seçtiği kullarına ihsân eder.
2. Madde âleminde meydana gelen hârikulâde hadiselerdir. Allâh Teâlâ, bunları da seçtiği kullarına lutfeder.
Halk, ikincisine îtibâr eder. Makbûl olan ise, birincisidir.
İmâm Şâfiî şöyle der:
“İmâm Mûsâ Kâzım’ın kabrinde duâmın kabûl olması, bana bir tiryak hâline geldi. Bunu çok tecrübe ettim.”
İmâm Gazâlî Hazretleri:
“Diri iken feyz alınan kimseden, tevessül ile ölümünden sonra da feyz alınır!” buyurmaktadır.
Cenâb-ı Hakk’ın ölümlerinden sonra da büyük tasarruf verdiği velîlerden Ma’rûf-i Kerhî ve Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri meşhûrdur.
Kerâmet, zaman zaman ashâb-ı kirâm arasında da vukû bulmuştur:
Hicretin yirmi üçüncü senesinde İranlılar’la yapılan savaşta Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Medîne-i Münevvere’de minberden:
“–Ey Sâriye! Dağa, dağa!” diye Hazret-i Sâriye’yi ve berâberindeki İslâm ordusunu uyarmış, onlar da bu sesi işitmişlerdir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 3)
Enes -radıyallâhu anh- da şöyle buyurur:
“Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından iki kişi (Üseyd bin Hudayr ve Abbâd bin Beşir) karanlık bir gecede Peygamber -aleyhisselâm-’ın yanından çıktılar. Önlerinde meş’ale gibi iki ışık peydâ oldu. Birbirlerinden ayrılınca da evlerine varıncaya kadar herbirinin yolunu bir ışık aydınlattı. (Buhârî, Salât 79; Menâkıbü’l-Ensâr 13)
İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh-, bir duvarın yanında oturuyordu. Bir kuş gelip ötmeye başladı. İmâm Ali Rızâ -rahmetullâhi aleyh- yanındakilere:
“–Bu kuş, bir yılanın kendi yuvasına doğru yaklaşmakta olduğunu söylemekte ve «Yavrularımı kurtarın!» diye feryâd etmektedir!” dedi.
Yanındakiler gittiler ve gördüler ki, hakîkaten kuşun yuvasına bir yılan musallat olmuş. Bunun üzerine kuşun yavrularını kurtarmak için derhal yılanı öldürdüler.
Belkıs’ın tahtının, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mûcizesiyle değil de Âsâf bin Berhiyâ’nın kerâmeti ile getirilmesindeki nükte, Süleymân -aleyhisselâm-’ın mânevî büyüklüğünün anlaşılması içindir. Zîrâ Âsâf bin Berhiyâ, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vezîri idi.
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
“(Süleymân devamla) dedi ki:
«–Onun tahtını tanınmaz hâle getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayacak mı?!»” (en-Neml, 41)
Taht, çok kısa bir sürede getirilmişti. Bu müddet, göz açıp kapayıncaya kadar olan bir an idi. Hâlbuki tahtın getirildiği mesâfe, bir görüşe göre üç günlük (Sebe’ ile San’a arası), bir rivâyete göre, iki aylık (Sebe’ ile Şam arası), diğer bir görüşe göre de Sebe’ ile Kudüs arası mesâfedir. Tahtın bu kadar kısa bir sürede getirilmesi, sıradan bir hâdise değil, ancak bir kerâmettir.
فَلَمَّا جَاءتْ قِيلَ أَهَكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِن قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ
(42)
وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعْبُدُ مِن دُونِ اللَّهِ إِنَّهَا كَانَتْ مِن قَوْمٍ كَافِرِينَ
(43)
“Melîke (Belkıs) gelince:
«–Senin tahtın da böyle mi?» dendi.
O şöyle cevap verdi:
«–Bu sanki odur! Bize daha önce (Allâh’tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk. (Yâni Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve Hazret-i Süleymân’ın peygamberliği husûsunda önceden vukû bulan hâdiseler de bize bir kanaat vermişti.)»
Onu (Belkıs’ı), Allâh’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhîd dînine girmekten)alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.” (en-Neml, 42-43)
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَن سَاقَيْهَا قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُّمَرَّدٌ مِّن قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Ona:
«–Köşke gir!» denildi. Melîke onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti.
Süleymân:
«–Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemîndir!» dedi.
Melîke dedi ki:
«–Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleymân’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allâh’a teslîm oldum.»” (en-Neml, 44)
Rivâyete göre Hazret-i Süleymân, Sebe’ Melîkesi Belkıs gelmeden önce, bir köşk inşâ ettirmişti. Bu köşkün avlusu billûrdan yapılmış, altından da su akıtılmış ve suya balıklar konmuştu. Belkıs, zemînin şeffaf bir madde olduğunu farkedemediği ve sudan geçeceğini sandığı için eteğini çekmişti. Bütün bu tedbîr ve tertipler, onun akıl ve bilgisine güvenini sarsmış, gönlünü ilâhî irşâdı kabûle hazırlamıştır. Böylece Belkıs, bunun bir beşer hâdisesi olmadığını teşhîs edip orada azamet-i ilâhiyeyi müşâhede etti ve müslüman oldu.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın Vefâtı
Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm- vefâtı esnâsında bir asâya dayanmaktaydı. Bu yüzden ayakta durduğu için O’nun vefât ettiğini etrâfındakilerden hiç kimse fark etmemişti. Tâ ki bir ağaç kurdu asâsını yiyip Hazret-i Süleyman yere yıkılınca vefât etmiş olduğu anlaşıldı. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَن لَّوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ
“(Süleymân’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, O’nun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azâb içinde kalmazlardı.” (Sebe’, 14)
Süleymân -aleyhisselâm- irtihâl edince, cesedinin uzun süre asâsına dayanarak ayakta kaldığı anlaşılmaktadır. Âyet-i kerîmede cinler hakkında buyrulan “küçük düşürücü azap” tâbiri, onların güç işlerde çalıştırılmalarına binâen kullanılmıştır. Onlar, Süleymân -aleyhisselâm-’ın öldüğünü anlamadıkları için, O’nun hayâtında olduğu gibi yine yorucu işlerine devâm etmişlerdi. Buradan, cinlerin gaybı bilmedikleri anlaşılmaktadır.
Süleymân -aleyhisselâm-’ın hayâtı gibi vefâtı da, tevhîd mücâdelesi vasfındaydı. Çünkü vefâtıyla da, Allâh’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilemeyeceğini, ancak Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle buna vâkıf olunabileceğini tebliğ etmişti. Cenâb-ı Hak, Süleymân -aleyhisselâm-’ın vefâtını çok âciz bir varlık olan ağaç kurdu vâsıtasıyla ortaya çıkararak, gaybı bildiğini iddiâ eden cinlerin de, Allâh’ın irâdesi dışında hiçbir şey bilemeyeceklerini açıkça beyân etmiştir.
Diğer taraftan, büyük bir mülk ve saltanata sâhip olan Süleymân -aleyhisselâm-’ın ayakta ölmesi, ne kadar düşündürücü bir tecellî ve büyük bir ibrettir. Zâten tüm peygamberlerin sözleri, yaşayışları ve başlarından geçen hâdiseler, arkalarından gelen bütün ümmetlere birer ibret vesilesidir.
Nitekim dünyânın fânîliği ve Süleymân -aleyhisselâm-’ın muazzam saltanatının bile geçiciliği, bir öğüt ve darb-ı mesel hâline gelmiştir. Ziyâ Paşa, meşhur Terkîb Bend’inde şöyle der:
Seyr etti hevâ üzre denir taht-ı Süleymân,
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!..
Yûnus Emre Hazretleri’nin darb-ı mesel hâline gelmiş bir dörtlüğü de şöyledir:
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani bunun ilk sâhibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!..
Saltanat ve Tevâzû
Süleymân -aleyhisselâm- çok mütevâzî idi. Sabahleyin kalkınca, miskin ve garîblerin yanına gider, onlarla oturur:
“Miskin, miskinlere yakışır!” derdi.
Halk arasında Süleymân -aleyhisselâm- ve serçe kuşu arasında geçen şöyle bir ibretli hâdise nakledilir:
Süleymân -aleyhisselâm- birgün, serçe kuşunu (veya Hüdhüd kuşunu) azarlamıştı. Bunun üzerine serçe, Süleymân -aleyhisselâm-’ı tehdîd etti:
“–Senin saltanatını ve sarayını mahvederim!” dedi.
Süleymân -aleyhisselâm-:
“–Senin sıkletin ne ki, benim sarayımı mahvedesin!” dedi.
O küçük kuş şöyle cevap verdi:
“–Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan vakıf toprağını senin sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter!”
Bu kıssadan hisse olarak, vakıf mallarının ne kadar ehemmiyetli olduğunu kavrayıp onlara karşı son derece hassâsiyet ve hakkâniyetle yaklaşmak gerektiğini idrâk etmeliyiz. Nitekim büyüklerimiz, “Vav’lardan (yâni vallâhi diyerek lüzumsuz yere yemin etmekten, mes’ûliyet şuur ve hassâsiyeti taşımayan bir vâli olmaktan, vazifesini îfâ edemeyen bir vasî olmaktan vevakıf malına ihânet etmekten) sakının!” buyurmuşlardır.
Buradaki sakınmaktan maksat, bu müesseselerde çalışanların hak ve hukûka ziyâdesiyle dikkat etmeleridir. Çünkü vakıf malı, temlîk ve temellükten menedilen, mülkiyeti Allâh Teâlâ’ya, faydası ümmete âit olan menkul veya gayr-i menkullerdir.
Bazı kaynaklarda, Süleymân -aleyhisselâm-’ın diğer peygamberlerden beş yüz sene sonra cennete gireceği rivâyet edilir. Zîrâ Hazret-i Süleymân’a büyük bir saltanat ve zenginlik verilmiştir. Bu sebeple bütün bunların hesâbını vermek uzun süreceğinden, cennete diğer peygamberlerden sonra gireceği bildirilmektedir.[10] Nitekim âyet-i kerîmede peygamberlere de hesâb sorulacağı beyân edilmektedir:
فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ
“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlakâ hesâba çekeceğiz!” (el-A’râf, 6)
Hazret-i Süleymân’ın Ardından
Süleymân -aleyhisselâm-’dan sonra, on iki kabîleden meydana gelen Benî İsrâîl, ikiye ayrıldı. On kabîleden İsrâîl devleti, iki kabîleden de Yahûda devleti kuruldu.
On kabîleden kurulan İsrâîl devletini M.Ö. 721’de Âsurîler yıktı. İki kabîleden kurulan Yahûda devletini ise, M.Ö. 586’da Bâbil hükümdârı Buhtünnasr yıktı. Buhtünnasr, Kudüs’ü yaktı, halkın büyük çoğunluğunu öldürdü. Kalanları da Bâbil’e sürdü. Bu zâlim, Nemrûd’dan sonra dünyâ hâkimiyetini eline geçiren ikinci îmânsız kraldır. Bâbil’i îmâr edip ülkesinin merkezi yaptı. Doğu ve batıda kendisine karşı koyacak kimse bırakmadı. Böylece gurura kapılarak tanrılığını îlân etti. Nihâyet aklını zâyî ederek kendisinin bir öküz olduğunu zannetmeye başladı. Yedi yıl, ormanlarda dolaştı. Bu arada krallığı, hanımı idâre etti. Vefâtından bir sene evvel, aklı kendisine iâde edilip böylece öldüğü rivâyet edilir.
Buhtünnasr, Kudüs şehrini defalarca yağmaladı. Tevrât ve Zebûr’u yakıp ortadan kaldırdı. Böylece zaman geçtikçe Tevrât’ın birçok bölümü tabiî olarak unutuldu. Hatırda kalanlar yazılmaya başlandığında ise, Tevrât aslî hüviyetini tamâmen kaybetti, birbirini tutmayan çeşitli risâleler ortaya çıktı. Takriben M.Ö. 500. yıllarda yaşamış olan Ezrâ (Üzeyr), yazılan bu Tevrât’ları topladı. Mâbedin ikinci kez yapılışında bulundu. Bugünkü yahûdî anlayışına göre o zamana kadar tamâmen kaybolmuş olan Tevrât’ı, Rab Yehuda, Ezrâ’ya yeniden vahyederek yazdırmıştır.
Îran hükümdârı Nüşek (Koreş veya Cyrus), Bâbillileri yenince, Benî İsrâîl’in yeniden Kudüs’e dönmelerine izin verdi. İsrâîloğulları, M.Ö. 515 yılında Mescid-i Aksâ’yı tâmir ettiler. Önce Persler’in, sonra Makedonyalılar’ın emri altında yaşadılar. M.S. 63 yılında Romalılar, Kudüs’ü zaptederek yahûdîleri tekrar dağıttılar. Mescid-i Aksâ yeniden harâb oldu.
İsrâîloğulları’nın bu kadar belâya dûçâr olmaları, kendi azgınlıkları yüzündendi. Onlar bu azgınlıkları ile, nefislerine uymadığı zaman Tevrât ve Zebûr’u değiştirmişler, böylece hak dîni bozmuşlardı. Bu davranışlarına mânî olmak isteyen Zekeriyyâ -aleyhisselâm- ve Yahyâ -aleyhisselâm- gibi bâzı peygamberleri de, hiç acımadan hunharca katletmişlerdi.
Hârût ve Mârût Kıssası
Yahûdîler arasında sihir yaygındı. Bu yüzden Hazret-i Süleymân’ın büyük bir sihirbaz olduğunu, hükümdarlığı da sihir ile elde ettiğini, hayvanlara ve cinlere büyü ile hükmettiğini söylerler ve buna inanırlardı. Ancak Hazret-i Süleymân, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamber olarak tanıtılınca:
“Muhammed, Süleymân’ı peygamber sanıyor, hâlbuki o, bir büyücüdür!” demişlerdi. Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil oldu:
وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُواْ لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ
“Süleymân’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbî oldular. Hâlbuki Süleymân, (sihir yapıp) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Bâbil’de Hârût ile Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese:
«–Biz ancak imtihan için gönderildik. Sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız!» demeden, hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten, karı ile kocanın arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allâh’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de, zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) âhiretten nasîbi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” (el-Bakara, 102)
Müfessir Fahreddîn er-Râzî, Hârût ile Mârût adlı iki meleğin yeryüzüne indiriliş sebebini şöyle açıklar:
a. Bu iki meleğin yeryüzüne indirildiği esnâda sihirbazlar çoğalmıştı. Bunlar, sihir mevzuunda daha önce bilinmeyen şeyleri ortaya çıkardılar ve peygamberlik iddiâsında bulundular. Böylece insanlara meydan okudular. Bu sebeple Allâh Teâlâ, insanların, peygamberlik iddiâ eden bu yalancıları tanıyıp onlara karşı koyabilmeleri için sihri öğretmek üzere bu iki meleği gönderdi.
b. Mûcizenin sihirden farklı olduğunu anlamak, mûcize ile sihrin ne olduğunu bilmeye bağlıdır. Hâlbuki insanlar, o zaman sihrin mâhiyetini bilmiyorlardı. Dolayısıyla onların, mûcizenin hakîkatini bilmeleri de imkânsızdı. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, insanlara sihrin hakîkatini anlatsınlar da mûcizenin hakîkati bilinsin diye bu iki meleğini gönderdi.
c. Diğer bir görüşe göre, Allâh’ın düşmanları arasına ayrılığı, dostları arasına da sevgiyi yerleştiren sihir, onlar için mübâh veya mendûb kılınmıştı. Bundan dolayı Allâh Teâlâ, bu gâye ile sihri öğretsin diye o iki meleği gönderdi. Maalesef o günün insanları, daha sonra bu iki melekten öğrendikleri müsbet sihri menfî şekilde, yâni Allâh’ın dostları arasına düşmanlık sokmak ve düşmanları arasında sevgi te’sîs etmek sûretiyle zıddına ve yanlış istikâmette kullanmışlardır.
d. Sihir yasaklanmış olduğu için, onun beşer için bilinen ve tasavvur edilen bir şey olması gerekir. Çünkü tasavvur olunamayan şeyin nehyedilmesi de düşünülemez.
e. Belki de cinler, bir benzerini insanların yapamayacağı çeşitli sihirler biliyorlardı. Cenâb-ı Hak, cinlere karşı korunabilecekleri şeyleri insanlara öğretmeleri için bu melekleri göndermişti.
f. Bunun, kulluk mükellefiyetini zorlaştıran bir imtihan olduğu da düşünülebilir. Çünkü insanın, kendisini dünyevî lezzetlere ulaştıracak bir şeyi öğrendikten sonra ondan uzak durması daha zordur. Bu yüzden imtihan zorlaştıkça o imtihanı kazananların ecri de o nisbette fazla olur. Bu sebeple insan, yasaktan sakınarak daha büyük bir mükâfât elde edebilir.
Nitekim Hak Teâlâ, Tâlût’un kavmini savaşa gitmekte iken sıcak bir günde, nehirden su içme husûsunda imtihân etmiş ve Tâlût, emr-i ilâhî mûcibince:
فَمَن شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنِّي وَمَن لَّمْ يَطْعَمْهُ فَإِنَّهُ مِنِّي إِلاَّ مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهِ
“…Kim (o nehirden) kana kana içerse, benden değildir. Eliyle bir avuç içtiği müstesnâ, kim de ondan (izin verilenden fazlasını) tatmazsa, işte şüphesiz o bendendir…” (el-Bakara, 249) demiştir.
Velhâsıl, bütün bu îzahlardan da anlaşılacağı üzere Allâh Teâlâ’nın o melekleri, sihri öğretmek üzere indirmesinde pekçok hikmetler bulunmaktadır. Şüphesiz ki Allâh Teâlâ, her işinde hikmet sâhibidir ve her şeyi en iyi bilendir.
Rasûlullâh Efendimiz’in, Hazret-i Süleymân Üzerine Fazîleti
1. Rüzgârlar Süleymân -aleyhisselâm-’ın emrine verilmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ise büyük-küçük bütün melekler hizmet etti.
2. Süleymân -aleyhisselâm-, bir günde iki aylık yol giderdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mîrac Gecesi bir anda arşa çıktı.
3. Süleymân -aleyhisselâm-’a kuşlar gölge yapardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ise, bulut gölgelemekteydi.
4. Süleymân -aleyhisselâm-’ın mührü altında bütün mahlûkât hizmet için toplanmıştı. Kıyâmet günü bütün enbiyâ, evliyâ, şühedâ ve sulehâ, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “Livâ-i Hamd” adlı sancağı altında toplanacaktır.
5. Süleymân -aleyhisselâm-’a bütün dünyâ mülkü verilmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in en âciz bir ümmetine ise, cennette bu dünyânın on misli büyüklüğünde mülk verildi. (Müslim, Îmân, 308; Tirmizî, Cehennem, 10)
6. Süleymân -aleyhisselâm-’a “kürsî” verildi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e “Âyetü’l-Kürsî” verildi. Âyetü’l-Kürsî, cennet hazînelerindendir; şeytanlar ondan kaçar.
MÜLK ALLÂH’INDIR
Allâh Teâlâ, peygamberler içinden varlık sâhibi olarak Süleymân -aleyhisselâm-’ı misâl vermektedir. Çünkü Süleymân -aleyhisselâm-, kendisine bahşedilen dünyâ servetini dâimâ kalbinin dışında taşımıştır. Bütün insanların gayretleri birleşse ve bir insanı Süleymân -aleyhisselâm- kadar zengin etmeye çalışsalar, bu asla mümkün değildir. Zîrâ rüzgârlar, hayvanlar, kelepçeli azgın şeytanlar, hep O’nun tasarrufu altında idi. Bu kadar saltanata sâhip olmasına rağmen Süleymân -aleyhisselâm-:
مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا
“Kim, güç (ve şeref) isterse (bilsin ki), güç (ve şeref) tümüyle Allâh’ındır…” (Fatır, 10)
إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا
“Göklerde ve yerde olan herkes Rahmân’a ancak kul olarak gelecektir.” (Meryem, 93)
وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللّهُ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Göklerin ve yerin (mülkü ve) hükümranlığı Allâh’a âittir. Allâh’ın gücü herşeye yeter.”
(Âl-i İmrân, 189)
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Ey mülkün gerçek sâhibi Allâh’ım!.. Sen mülkü ve hükümranlığı dilediğine verirsin, mülkü ve hükümranlığı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü hayır Sen’in elindedir. Gerçekten Sen, her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmrân, 26)
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
“Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diri çıkarır, diriden de ölü çıkarırsın; dilediğini de hesapsız rızıklandırırsın!” (Âl-i İmrân, 27)
Bu âyet-i kerîmeler de gösteriyor ki, kullar için dünyânın asıl saltanatı, Allâh’ı zikretmek, O’nu unutmamak, O’nun mahlûkâtına hizmet ve O’nun rızâsı için infâk etmektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de 200 küsur yerde zikredilen infak, malın ve canın Allâh’a adanışıdır. Yâni Rabbimizin ihsân ettiği nîmetleri yine O’nun uğrunda sarf etmektir. Buna göre müslüman da, hem varlığını hem de canını Allâh’a adayan insandır.
Îmânın ilk meyvesi merhamettir. Ondan uzak bir gönül, zî-hayat (hayat sâhibi, canlı) sayılamaz. Her hayrın başı olan besmele ve Fâtiha, Allâh’ın merhametini bildiren “Rahmân” ve “Rahîm” isimleri ile başlar. Peygamberler ve velîlerin hayatları da şefkat ve merhametin zirve numûnelerini sergileyen menkıbelerle doludur.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Merhamet edenlere, Cenâb-ı Hak merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin…” (Tirmizî, Birr, 16; Ebû Dâvud, Edeb, 58) buyurarak, mü’minleri, bütün mahlûkâta şâmil bir merhamete dâvet etmektedir.
Merhametin en olgun tezâhürleri de, birer kulluk vazîfesi olan infaklardır.
Kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı toplumumuzda ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmamak gerekir ki, muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, Rabbimize karşı bir şükür borcudur.
Cenâb-ı Hak, müttakîlerin vasıflarını sayarken:
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
“…Kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh yolunda) infâk ederler.” (el-Bakara, 3)
buyurmaktadır.
Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın nev’i çoktur.
Sadaka ve infak, var olanın fazlasını vermekten başlar. Varlığı olmayan için ise, yarım hurma bile güzel bir infaktır. Verilişindeki ihlâs nisbetinde, kulu cehennem ateşinden muhâfaza eder.
Şefkat, merhamet ve bunların en tabiî netîcesi olan infâkın, her müslümanın tabiat-i asliyesi hâline gelmesini arzu eden Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu bakımdan her mü’mini zengin kabûl eder. Çünkü O, hadîs-i şerîflerinde, mü’minlerin yaptığı emr-i bi’l-ma’rûf, tekbîr, tevhîd, mazluma yardım, muzdaripleri tesellî, muhtaçların gönüllerini hoşnud etme, yollardaki eziyet verici şeyleri giderme, hasta ziyâreti ve hattâ yerine göre bir tebessüm gibi her türlü sâlih amelin birer sadaka hükmünde olduğunu bildirmiştir.
Bu itibarla asıl zenginlik, gönüldeki kanâat iledir. Herkes, kanâati kadar zengindir. Gönlü zengin kimselerin ise, bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü, gönül zengininin tebessümü, gönlündeki sevgi, huzur ve ferahlığı etrafına da aksettirir. Bu hâl, gerçekten ne kadar güzel bir infaktır. Bunun aksi olarak gönül fakiri olanları ise, hiçbir şey zenginleştiremez.
Demek ki hakîkî zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu iledir. Gerçek mü’minler de, gönül zenginliği nîmetine sâhip olup, infakta bulunanlardır. İnfak, her mü’minin mükellef bulunduğu diğergâmlık ve hassâsiyetin kâmil bir tezâhürüdür.
Yermük Harbi’nde şehîd olan Hâris bin Hişâm, İkrime bin Ebî Cehl, Iyâş bin Ebî Rebîa -radıyallâhu anhüm-’ün hâli ne kadar ibretlidir. Bu İslâm kahramanları, son nefeslerinde susuzluktan ciğerleri kavrulmuş bir hâlde ateş gibi kumlar üzerinde kıvranırlarken, her biri, kendilerine uzatılan bir bardak suyu bir diğerine havâle etmiş, netîcede hiçbirine vefât etmeden yetişilip su verilememiş ve hepsi de bir yudum su içemeden şehâdet şerbetini içmişlerdir. Bir bardak su, ortada kalmıştır. (Hâkim, Müstedrek, III, 270)
Bu hâl, infâkın en yüksek derecesi olan “îsâr”dır. Yâni mü’min kardeşinin ihtiyâcını kendi ihtiyâcına tercih edebilme fazîletidir.
Cenâb-ı Hak buyurur:
الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“(O takvâ sâhipleri) ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allâh da, (bu şekilde davranan) ihsan sâhiplerini sever.” (Âl-i İmrân, 134)
Rivâyete göre Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin
bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmiş olduğu içi çorba dolu bir kâseyi kazârâ Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:
“_Efendim! Kur’ân’da «öfkelerini yenenler» takdîr buyruluyor!” diyerek bu husustaki âyet-i kerîmeyi okudu.
O zaman Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“_Öfkemi yendim!” dedi.
Bu sefer köle:
“_Kur’ân’da aynı âyette «insanların kusurlarını bağışlayanlar» da takdîr buyruluyor!” dedi ve âyetin bu hususla alâkalı kısmını okudu.
Câfer Hazretleri:
“_Haydi bağışladım seni!..” dedi.
Bu defa da köle:
“_Kur’ân’da aynı âyetin devâmında «Allâh, ihsanda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» buyruluyor!” diyerek, âyetin bu son kısmını da okudu.
Bunun üzerine Câfer-i Sâdık Hazretleri:
“_Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!..” dedi.
Bunlar, ümmete numûne olacak ne güzel infak tezâhürleridir.
Allâh Rasûlü’nün bildirdiği üzere, susuzluktan bitkin bir hâlde soluyan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadın, sırf bu merhameti hürmetine binlerce günâhının affa mazhariyetiyle taltîf edilerek cennete nâil olmuştur. Buna mukâbil, kedisine merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen bir kadın da cehenneme dûçâr kılınmıştır. (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151-152)
Bütün bu misâller, gönül âlemlerimizi istikâmetlendirmek bakımından ne kadar ibretlidir.
Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nurlu, diğergâm, hassas, rakîk, merhametli, şefkatli ve cömert olmalıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, kendsine yakın olabilmemiz için sevdiklerimizden infâk etmemiz gerektiğini bildiriyor:
لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
“Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, asla birr’e (yani hayrın kemâl noktasına)erişemezsiniz. Her ne infâk ederseniz; şüphesiz Allâh, onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)
Âyet-i kerîmede geçen “birr” kelimesi; hayrın kemâl noktası, Allâh’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti mânâlarında tefsîr edilmiştir. Bunun yanında Cenâb-ı Hak, onu bir başka âyet-i kerîmede şöyle târif buyurur:
لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَـكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
“Birr, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl birr (sâhipleri),Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- (Allâh’ın rızâsını gözeterek) akrabâsına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan, zekâtını veren, verdiği sözü tutan, felâket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte sadâkat gösterenler, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır.” (el-Bakara, 177)
Görüldüğü gibi “birr”i târif eden bu âyet-i kerîme, mü’minde bulunması gereken bütün üstün vasıfları kendisinde toplamıştır. Buna işâretle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Her kim, bu âyet ile amel ederse, îmânını kemâle erdirmiş olur…” (Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, I, 249) buyurmuştur.
Maddî-mânevî infâkın müesseseleşmiş hâli ise “vakıf”tır. Vakıf, yaratılmış her şeye karşı müslümanın sâhip olması gereken diğergâmlık mes’ûliyetinin bir tezâhürüdür. Zîrâ vakıflar, yaratandan ötürü yaratılanlara sevgi, şefkat ve merhametin ortaya konduğu müesseselerdir. Allâh -celle celâlühü-, insanı, kâinâtı, eşyâyı emânet olarak vasıflandırmaktadır. Kâinatta her şey insana emânet olarak verilmiştir. Evlâd, mal, mülk, sıhhat, hepsi bu muhtevâ içindeki emânetlerdir. İnsan, bunları titizlik ve hassâsiyetle korumak mecbûriyetindedir. Emânetin hakkına riâyetle yerine teslîmi de rahmet ve bereket vesîlesidir.
Daha önce de naklettiğimiz, Süleymân -aleyhisselâm- ile serçe kuşu arasındaki meşhur tartışma, vakıf husûsunda gösterilmesi gereken hassâsiyeti bildirmesi bakımından da çok ibretlidir. Bilhassa vakıf hizmetlerinde bulunanların bu kıssadan lâyıkıyla hisse almaları zarûrîdir.
Servette doğru olan gâye, “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmektir. Unutmamak gerekir ki paranın yeri gönül değil, cüzdandır!.. Ârif bir şâirin şu kıt’ası; insanın dünyâ nîmetleri hakkındaki gafletini ne güzel anlatır:
Bir misâfirhânedir dünyâ-yı dûn
Anda bir kâşâne de, vîrâne de,
Bir onulmaz çâresiz sevdâdayım,
Hâne yaptırdım misâfirhânede!..
Bilinmelidir ki, fakirlerin ve garîblerin duâları, varlıklı ve güçlüler için rahmet ve bereket vesîlesi, ayrıca bir huzur kaynağıdır. Yine bilinmelidir ki, fakirlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet değil, belki âhiret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.
Ümeyye bin Hâlid -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Allâh’tan, fakir muhâcirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsân etmesini isterdi. (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, I, 292)
Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına şöyle buyururdu:
“_Bana zayıfları çağırınız. Çünkü siz, ancak zayıflarınız(ın duâ ve bereketi) ile rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 70; İbn-i Hanbel, V, 198)
İnsanoğlu mahlûkât içinde en mükerrem olarak yaratılmıştır. Güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi fertler arasındaki farklılaşma ve kademeleşme ise, toplum nizâmının te’sîsi ve ictimâî hayâtın ahengini te’mîn içindir.
Bu kademeleşmede ehemmiyetli bir yer teşkil eden zenginlik ve fakirlik, birbirine zıt iki iktisâdî durumdur. Zenginlik ve fakirlik gibi farklı imkânlara sâhip olma hâli, imtihan gâyesiyle takdîr-i ilâhînin ince ve derin hikmetlerini ihtivâ eder. Buna göre, ne zenginlik bir izzet, ne de fakirlik bir zillettir. Her iki durum da taksîm-i ilâhîdir; mukadderâtın hikmet ve maslahat tezâhürüdür. Allâh Teâlâ buyurur:
نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ
“…Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîşetlerinden) daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)
Varlıklı insanların servete râm olma netîcesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların gönlünde zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllerinin tomurcuklanmasını engellemek, ictimaî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak gibi hikmetleri bulunan “zekât”, İslâm’da varlıklı mü’minler için farz kılınmıştır. İslâm ictimâî nizâmında, fakir ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti temin etme husûsunda “zekât ve infak” ibâdetinin çok mühim bir yeri vardır.
Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yâni helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeğe memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihâna tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihan da kazanıldığı takdirde, rızâ-yı ilâhîye ve cennet nimetlerine nâil olunur.
Fakir de, yoksulluktaki sabırsızlık, şikâyetler, insanlara yük olmak, zarûrete dayanmayan istek, kin, hased, isyan gibi hususlarla birlikte, ahlâk ve iffetini koruyup koruyamamaktan hesâba çekilecek, şâyet bunların netîcesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünyâ çilesi, ebedî âhiret saâdetine dönüşecektir.
Şükür ehli ve cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli, hasis zenginler ve buna mukâbil hâline sabır ve rızâ göstermeyip isyâna sürüklenen fakirler zemmedilmiştir. Dolayısıyla zenginlik de fakirlik de büyük birer imtihandır. Bu yüzden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, duâlarında:
“Yâ Rabbî! Fakirlik ve zenginliğin âfetlerinden Sana sığınırım.” (Buhârî, Deavât, 45)
buyurmuşlardır.
O hâlde kanâat, tevekkül ve teslîmiyet, kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur…
Hulâsa insan, yaratılışı itibârıyla dünyâya meyyâldir. Dünyâ nîmetleri, nefse câzip gelir. Ona aldananlar, doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insanın hırsı artar, daha da muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Böyle bir insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Nefsi ona: “Daha zengin ol; ilerde daha çok hayır yaparsın!” diye telkinde bulunur. Fakat unutmamak gerekir ki, “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.”
buyrulmuştur. Çünkü bütün yarınlar bir meçhuldür.
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede, ölüm ânında rüyâdan uyanır gibi kendisine gelen insanın ebedî bir pişmanlıkla şöyle dediğini bildirir:
رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ
“…Rabbim! Beni(m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktirsen de, sadaka verip sâlihlerden olsam!” (el-Münâfikûn, 10)
Ancak bu durumda iş işten geçmiş olacağı için, aynı âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ, bu hakîkati bildirmenin yanında kulun böyle demeden evvel ona verilmiş bulunan rızıktan infâk etmesini emreder. Aksi hâlde kulun düşeceği pişmanlık, yine âyet-i kerîmelerde ne kadar ibretli bir şekilde bildirilmiştir:
كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا
“Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyâda) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)
“O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allâh’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? (Elbette ki) Kahhâr ve tek olan Allâh’ındır.”(el-Mü’min, 16)
وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ
“O günahkârların, Rableri huzûrunda başlarını öne eğecekleri ve: «Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi (dünyâya) geri gönder de, sâlih ameller işleyelim! Artık kesin olarak inandık.» diyecekleri zamanı bir görsen!” (es-Secde, 12)
İnfakta Edeb
İnfakta edeb çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onun, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcu olan mâlî bir ibâdeti îfâ etmesine vesîle olup, onu ecre nâil eylemektedir. Verilen sadakalar aynı zamanda, veren kişi için hastalık ve musîbetlere karşı birer siper-i sâikadır. Âyet-i kerîmede bu ibâdetin ehemmiyetini tebârüz ettirmek için mecâzen:“Sadakaları Allâh alır” (et-Tevbe, 104) buyrulmaktadır.
İnfakta gözetilmesi gereken edebi Kur’ân-ı Kerîm şöyle belirtiyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ
“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın! (Sadakalarınızı imhâ etmeyin!)…” (el-Bakara, 264)
Bu âyetlerde hayır ve hasenatta bulunmak teşvîk edilmekle birlikte, hayır işlerken riâyet edilmesi gereken edeb, açık bir sûrette ortaya konulmaktadır. Buna göre, kalb kırarak, fakiri küçümseyerek, eziyet ederek ve başa kakarak yapılan bir hayrın Allâh indinde hiçbir kıymeti yoktur. Doğrusu böyle hayırlar, kulu azâba dûçâr eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalbler, nazargâh-ı ilâhîdir. Mevlânâ Hazretleri:
“Sen, varlığını, malını, mülkünü güzel bir şekilde infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!..”buyurur.
Yine Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, hikmet dolu beyitlerinde, Cenâb-ı Hakk’a şükür borcunun îfâsına vesîle olmaları sebebiyle yoksul ve muhtaçların cömertler için bir nîmet olduğunu, sehâvetin ancak onlar üzerinde tezâhür edebildiğini, bu yüzden de onların gönüllerini incitmemek gerektiğini şu şekilde anlatır:
“Yoksul kişi, cömertlerin aynasıdır. Sakın aynaya karşı gönül kırıcı sözler söyleyerek onu buğulandırma! (Yâni yoksulun gönlüne karşı hassas ol! Çünkü gönül nazargâh-ı ilâhîdir.)”
“Allâh’ın cömertlik tecellîsinin tezâhürü, fakirlerdir. O fakirler ki, ancak kerem sâhiplerine mürâcaat ederler. Dertlerini onlara açarlar. Böylece hamiyetli zenginler için saâdet yollarını hazırlarlar.
Zenginlerin hayır ve infak yoluyla yoksulların gönlüne girmesinin bir başka bereketi de, muzdarip gönüllerde kendilerine karşı sevgi ve merhamet filizlerinin tomurcuklanmasıdır.”
“Şu hâlde yoksullar, Hakk’ın cömertlik aynalarıdır. Varlıklı olanlar, kendi cömertliklerini orada seyrederler. Hak’ta fânî olan sâlih zenginler, servetlerinin bir emânet olduğunu idrâk ederek Hak karşısında nefislerini tanımışlar ve ilâhî cömertliğin ma’kesi olmuşlardır. Hakk’ın cömertliğinden bir nasîb alarak sehâvette fânîleşmişlerdir.”
“Az veya çok sâhip olduğu varlığına kalbini esir etmeyip onu gönlünün dışında taşıyanlardan başkaları, bedbahtlar ve âhiret fukarâlarıdır. Bu tip insanlar, Hak kapısında değildir. Varlıkları izâfîdir. Kapı dışındaki nakış ve sûretten ibârettir.”
“Bunlar, gönülleri Allâh’tan uzak düşen gerçek zavallı ve rûhâniyet fakirleridir. Zâhirî varlıkları ise, bedbahtlıklarının cansız bir nakşı, solgun bir resmidir. Bunlar, hakîkatten habersiz, ruhsuz kişilerdir ki, sen bunlara yakınlık gösterme! Sakın ha köpek resmine kemik atma!..”
“Böyle kişiler, menfaat esîridir. Hak susuzluğundan habersizdirler. “
“Dikkatli ol; bu ölülerin önüne yemek tabağı koyma! Yâni onlara iltifat edip yakınlık gösterme! Öyle varlıklılar, mahşerin sefil dilencileri olacaklardır!”
“Böyleleri, mânâ değil, ekmek dervişleridir. Onlar toprak balığına benzerler; şeklen balığa benzeseler de, denizden ürker ve kaçarlar.”
“Onlar, sefaletlerini saâdet sanırlar, kendilerine göre güzel yemekler yer, tatlı şerbetler içerler. Gerçekte ise, ilâhî lokmadan nasipsizdirler.”
“Ey bu hüsrâna düşmek istemeyen! Sen mahlûkâtı cömertliğinle kuşat ki, âriflerden olasınl..”
Cömertliğin aynası olan fakirlere yapılacak infaktaki en güzel edeb, “sağ elin verdiğini sol eline bile fark ettirmemek” şeklinde milletimizin darb-ı mesel hâline getirdiği bir ölçüdür ki, bir hadîs-i şerîfe nazaran, bu şekilde infâk edenler, Arş’ın gölgesi altında bulunacak olan mes’ûd kimselerdendir.[11] Bunun gerçekleşebilmesi için ecdâdımız, sayısız vakıflar kurmuştur. Bu vakıflardan yapılan infaklar, gayr-i muayyen şahıslardan geldiği için riyâ musîbetinden izâle olunmuştur. Alan, vereni bilmeden ona duâ hâlindedir. Fâtih Sultan Mehmed’in şu vakfiyesi buna ne güzel bir misâldir:
“Ben ki İstanbul fâtihi, Allâh’ın âciz kulu Fâtih Sultan Mehmed; alın terimle mâliki bulunduğum 136 dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakfeyledim:
…Külliyemde binâ ve inşâ eylediğim aşhânede şehîdlerin hanımları, yetîmleri ve İstanbul fukarâsı için yemek yapılsın! Ancak yemek yemeye veya almaya gelemeyen mâzeretlilerin yemekleri, hava karardıktan sonra kapalı kaplar içinde gözlerden ırak olarak evlerine götürülsün!..”
Vakfiyede görüldüğü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edep ölçüleriyle kâideler koymuştur.
Pâdişâhı böyle bir edep sergileyen cemiyetin fertleri de, zekâtlarını bir zarf içinde câmîlerdeki zekât taşlarına bırakırlar, muhtaçlar da oradan, veren şahsı görmeksizin ihtiyaçları kadar alırlardı.
Diğer taraftan, iffeti dolayısıyla hâlini arz edemeyenlere infakta bulunmak da çok mühimdir. Cenâb-ı Hak buyurur:
لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ
“(Yapacağınız hayırlar), kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetleri sebebiyle onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)
الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allâh katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (el-Bakara, 274)
Dînin asıl gâyesi, Allâh’ın birliğini tasdîkten sonra, zarîf, hassas, derin insan yetiştirmek ve bu sûretle huzurlu bir cemiyet ortamı husûle getirmektir. Bu tekâmül de ancak gönülde zuhûr eden şefkat ve merhamet hissi ve bunların en güzel bir tezâhürü olan zekât ve infâk ile mümkündür. Bir mü’min yüreğinin, Rabbin bütün mahlûkâtını şefkat ve merhametle kuşatması îcâb eder.
Rabbimizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler, acabâ kimin malını, kimden esirgediklerini hiç düşünmüyorlar mı?
Sevmenin netîcesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Bu, âşığın, mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Allâh’ın mahlûkâtına olan infak, sevenin sevilene karşı en güzel bir muhabbet tezâhürüdür. Çünkü zekât ve sadakanın Allâh için verilmiş olmasından dolayıdır ki, bunları “Allâh alır” şeklinde bir ifâde vârid olmuştur. Âyet-i kerîmede buyrulur:
أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ
“…Hiç şüphesiz ki Allâh, kullarının tevbesini kabûl eder, (ihlâsla, gönülden verdikleri)sadakaları (zekât ve infakları) alır (geri çevirmez)!..” (et-Tevbe, 104)
Ey mülkün gerçek sâhibi olan Allâh’ım! Merhamet, şefkat ve Sen’in yolunda infâkın bütün tezâhürleri gönül âlemimizin tükenmez hazînesi olsun!
Âmîn!
HAZRET-İ ÜZEYR -aleyhisselâm-
Hârûn -aleyhisselâm-’ın neslindendir.
Tevrât’ı ezberleyen sayılı kimselerdendi. Yahûdîlerce “Ezrâ” olarak bilinir.
Hazret-i Üzeyr’in peygamber olup olmadığı husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’de kesin bir bilgi yoktur. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“Üzeyr’in peygamber olup olmadığını bilemiyorum!..” (Ali el-Müttakî, XII, 81/34087) buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de, sadece Allâh Teâlâ tarafından öldürülüp yüz sene sonra tekrar diriltildiğinden bahsedilir.
Hazret-i Üzeyr’in yaşadığı devirde de azgınlık ve taşkınlıklarını artıran İsrâîloğulları’na Allâh Teâlâ, belâ olarak Buhtünnasr’ı vermişti. Buhtünnasr, Şam ve Ürdün bölgelerini istilâ etti. Mescid-i Aksâ’yı yıktı. Bağ ve bahçeleri harâb etti. Savunmasız insanları hunharca öldürüp, genç ve işe yarar gördüğü kimseleri esîr olarak yanında götürdü. Hazret-i Üzeyr de bunların arasındaydı.
Rivâyete göre Üzeyr -aleyhisselâm-, elli yaşında iken kaçarak esâretten kurtuldu. Bir merkeple Kudüs’e doğru yola çıktı. Kudüs’e yaklaştığı sırada şehrin yıkık binâlarına, harâb olmuş bağ ve bahçelerine bakarak mahzun oldu. Karnı da iyice acıkmış olduğundan, merkebini bir ağaca bağlayarak orada bir miktar incir toplayıp yedi. Üzüm sıkıp suyunu içti. Sonra bir ağacın altına oturdu. Perişan ve harâb olmuş memlekete, çürümüş tenlere, yığılmış kemiklere ibretle baktı. Hakk’ın kudretini tefekkür ederek, her şeyin yeniden nasıl dirileceğini düşünürken uykuya daldı.
Allâh Teâlâ buyurur:
أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا قَالَ أَنَّىَ يُحْيِـي هَـَذِهِ اللّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا فَأَمَاتَهُ اللّهُ مِئَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُ قَالَ كَمْ لَبِثْتَ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالَ بَل لَّبِثْتَ مِئَةَ عَامٍ فَانظُرْ إِلَى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ وَانظُرْ إِلَى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً لِّلنَّاسِ وَانظُرْ إِلَى العِظَامِ كَيْفَ نُنشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِير
“Yâhut görmedin mi O kimseyi ki, evlerinin duvarları, çatılarının üzerine çökmüş(alt-üst olmuş) bir kasabaya uğradı:
«–Ölümünden sonra Allâh bunları nasıl diriltir acabâ?!» dedi.
Bunun üzerine Allâh O’nu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti:
«–Ne kadar kaldın?» dedi.
(O da:)
«–Bir gün, yahut daha az!» dedi.
Allâh O’na:
«–Hayır, yüz sene kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi Sen kemiklere bak; onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz.» dedi.
(O etleri çürümüş, kemikleri parça parça olmuş merkep, Allâh’ın emriyle tekrar dirildi.) Durum kendisi tarafından anlaşılınca (Üzeyr):
«–Şimdi iyice biliyorum ki, Allâh her şeye kâdirdir!» dedi.” (el-Bakara, 259)
Üzeyr -aleyhisselâm-, uyuduğu zaman sabah vakti idi, uyandığında ise güneş batmamıştı. Ancak geçen zaman, yüz yıldı. Bu arada Buhtünnasr ölmüş, bütün esirler serbest kalarak Kudüs’e dönmüşlerdi. Mescid-i Aksâ tâmir edilmiş ve bütün şehir tekrar mâmur hâle gelmişti.
Üzerinde tahakkuk eden bu büyük tecellîlerin ardından Üzeyr -aleyhisselâm- merkebine binerek Kudüs şehrine girdiğinde, herşeyi değişmiş olarak buldu. İnsanlar tanıdığı insanlar, binâlar da bildiği binâlar değildi. Tahmînî olarak mahallesini aradı. Bir evin önünde durdu. Kapısında rastladığı kör ve kötürüm bir kadına:
“–Üzeyr’in evi neresidir?” diye sordu.
Kadın hüzünle:
“–Üzeyr’in evi burasıdır, ama kendisi yüz yıl önce kayboldu. Ben de onun câriyesiyim!” dedi.
Hazret-i Üzeyr:
“–Ben Üzeyr’im!” diyerek kendisini tanıttı ve başından geçenleri nakletti.
Câriyesi çok sevindi ve eski hâline dönmesi için ondan duâ etmesini taleb etti. Üzeyr -aleyhisselâm- da, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği nîmetlere şükrederek duâ etti. Kadın, önceki sıhhatine ve eski hâline kavuştu.
Hazret-i Üzeyr, uyuyup vefât ettiği sırada 18 yaşında bir oğlu vardı. Şimdi o, 118 yaşında ak sakallı bir ihtiyardı. Bu ihtiyarın babası olan Üzeyr -aleyhisselâm- ise 50 yaşında bir kimseydi. Oğlu babasını tanıyamadı:
“–Benim babamın sırtında hilâl şeklinde siyâh bir ben vardı!” dedi.
Üzeyr -aleyhisselâm-’ın sırtını açıp baktıklarında bu hilâl şeklindeki siyâh beni gördüler. Artık kimsenin Hazret-i Üzeyr hakkında şüphesi kalmadı.
Buhtünnasr, Kudüs’ü işgâl edip yağmaladığı zaman, bütün Tevrât nüshalarını da yaktırmıştı. Bunun için Üzeyr -aleyhisselâm-, dîni yeniden ihyâ etti.
İbn-i Abbâs’tan gelen rivâyete göre, Allâh Teâlâ İsrâîloğulları’nın Tevrât’ı bırakıp hevâlarına uyduklarını görünce, Tevrât’ın içinde bulunduğu sandığı onlardan aldı, Tevrât’ı da onlara unutturdu. İsrâîloğulları buna çok üzüldüler. Bilhassa Üzeyr -aleyhisselâm- Allâh’a çok ibâdet etti; O’na yalvarıp yakardı. Allâh’tan inen bir nûr, onun kalbine girdi. Unutmuş olduğu Tevrât’ı hatırladı. Ondan sonra Tevrât’ı yeniden İsrâîloğulları’na öğretti. Daha sonra Tevrât’ın içinde saklandığı sandık bulundu. İsrâîloğulları, Üzeyr -aleyhisselâm-’ın öğrettiği Tevrât’ın aslına uygun olduğunu gördüler ve Üzeyr -aleyhisselâm-’a olan sevgileri daha da ziyâdeleşti.
Bu büyük tecellîler karşısında Benî İsrâîl kavmi, daha sonraları bâtıl bir akîdeye kayarak Üzeyr -aleyhisselâm-’a “Allâh’ın oğlu” diyecek kadar ileri gittiler. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, X, 143)
Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
“Yahûdîler: «Üzeyr, Allâh’ın oğludur!» dediler. Hristiyanlar da: «Mesîh (Îsâ)Allâh’ın oğludur!» dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Onlar, sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allâh onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar.” (et-Tevbe, 30)
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(Yahûdîler) Allâh’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını; hristiyanlar) da râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (Îsâ’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara, ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (et-Tevbe, 31)
Her ne kadar bugünkü Yahûdîler Hazret-i Üzeyr’e “Allâh’ın oğlu” yakıştırmasını kabûl etmeseler de, o zamanki bir grup Yahûdî, Üzeyr -aleyhisselâm-’a karşı tâzîmde çok aşırıya gitmişler ve içlerinden bazıları O’na bu isnadda bulunmuştur.
BA’SÜ BA’DE’L-MEVT
Ba’sü ba’de’l-mevt, ölümden sonra bir daha ölmemek üzere dirilmektir. Rûhun, ebediyete yolculuğudur. İnsan, cismâniyet bakımından, önce bir tabiat unsuru olarak toprakta, bir müddet baba sulbünde, sonra bir süre anne karnında, nihâyet anne-babanın kollarında, bir zaman da ebeveynin kalbinde bir ömür sürer. Ardından, dünyâ beşiğinden kabir beşiğine tevdî olunarak, mezar, kıyâmet, cennet veya cehennem yolcuğuna çıkartılır.
Allâh Teâlâ, kullarının gaflet uykusundan uyanıp hakîkat âleminden bir hisse alabilmeleri, Rablerine kullukta kusur etmemeleri için, gören ve işiten kalblere birtakım ilâhî ve mûcizevî misâller bahşetmiştir. Bunlar sayılamayacak kadar çok olmakla birlikte, husûsiyle, mutlak bir istikbâl olan “ba’sü ba’de’l-mevt” hakkında, Kur’ân-ı Kerîm’de ve kâinat manzûmesinde ulvî kudretinin tecellîleriyle dolu câlib-i dikkat birçok hakîkati gözler önüne sermiştir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Üzeyr -aleyhisselâm- ve Ashâb-ı Kehf’in ibret ve hikmet dolu kıssalarını, “ba’sü ba’de’l-mevt”e bir misâl olmak üzere beşer idrâkine sergilemiştir.[12] Bu ilâhî misâller, gönülleri kemâle erdirerek Hakk’a yaklaştıran ve kalb-i selîme götüren hakîkatleri ihtivâ etmektedir.
Ashâb-ı Kehf
Ashâb-ı Kehf, putperest bir hükümdar olan Dakyanus devrinde Tarsus’da yaşamış, îman ve tevhîd mücâdelesi vermiş olan sâlih gençlerdir.
Ashâb-ı Kehf’in adedi hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de sarîh bir ifâde bulunmamakta: «Onlar birtakım gençlerdi» buyrulmaktadır. Bu ise, kıssada asıl vurgulanmak istenen husûsun, onların isimleri, sayıları ve memleketleri değil, bilhassa o sâlih kulların sâhip oldukları ihsan duygusu ve Allâh katında kıymetlerini artıran kalbî yapıları olduğunu göstermektedir. Putperestliğe karşı îman ve tevhîd mücâdelesinin sergilendiği bu ibret ve hikmet dolu kıssada, ölümden sonra tekrar dirilişin bir numûnesi de ortaya konulmakta, böylece insanoğlunun pekçok ilâhî hakîkatleri idrâk etmesi murâd edilmektedir.
Kral Dakyanus’un yakınlarından birtakım gençler olan Ashâb-ı Kehf, tevhîd akîdesinde olmaları sebebiyle, putperest ve zâlim krallarının zulmünün son bulması için dâimâ Cenâb-ı Hakk’a gözyaşlarıyla duâ ve niyazda bulunurlardı. Fakat zâlim kral, gurur ve kibrinin netîcesinde gün geçtikçe îmansızlık ve zulmünü artırarak tanrılık iddiâ edecek kadar ileri gitti. Bununla da kalmayarak, artık tevhîd akîdesinde kim varsa, onları toplatıp ağır işkencelere tâbî tutarak şehir girişlerine astırmaya başladı.
Bu arada yakınları olan Ashâb-ı Kehf’in de mü’minlerden olduğunu öğrendi. Hiddetle onları huzûruna çağırttı. Kendilerini tehdîd etti. Ancak onlar, îmânın ebedî zevkine varmış olduklarından, bu tehditler karşısında aslâ korkmadılar ve zâlim hükümdara tavır koyarak, hakîkati yüzüne karşı söylemekten çekinmediler. Allâh Teâlâ, onların bu durumlarını şöyle beyân buyurur:
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى
“(Ey Rasûlüm!) Biz Sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakîkaten onlar, inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetini artırdık.” (el-Kehf, 13)
وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا
“Onların kalblerini metîn kıldık. O yiğitler (zâlim hükümdarları karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilâh demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.»” (el-Kehf, 14)
هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا
“Şu bizim kavmimiz Allâh’tan başka ilâhlar edindiler. Bâri bu ilâhlar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allâh hakkında yalan uydurandan daha zâlimi var mı?” (el-Kehf, 15)
Gençler, Dakyanus’un, putlara tapmaları hakkındaki ısrarlı teklifleri karşısında da şöyle dediler:
“_Bizim bir ilâhımız vardır ki, O’ndan başkasını ilâh tanımayız. Biz yerlerin ve göklerin Rabbini bırakıp da kulların yaptığı cansız taş parçalarına aslâ tapmayız. Senin teklifini kabûl etme ihtimâlimiz sonsuza dek yoktur! Hükmün ne ise, onu yapabilirsin!”
Onlar böylece, önce Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı müsâbakaya çıkan, sonra da îmanla şereflenen sihirbazların, Firavun’a karşı îmân metâneti ve asâleti ile sergiledikleri tavrın bir benzerini, zâlim kral Dakyanus’a karşı göstermiş oldular.
Sihirbazlar da kendilerine îman nasîb olduktan sonra Firavun’un tehdîdi karşısında:
“_Senin fiilin bize bir zarar veremez! Çünkü biz, nasıl olsa Rabbimize döndürüleceğiz! Dilediğini yapabilirsin!” demişlerdi.
Hükümdar Dakyanus, îmanlı gençlerin bu cesur tavrı karşısında son derece hiddetlendi. Kendilerine daha evvel vermiş olduğu bütün rütbeleri söktürdü. Ardından da:
“_Siz gençsiniz; kendinize yazık etmeyin! Yaptıklarınızdan vazgeçmeniz için size üç gün mühlet veriyorum! Düşünün, taşının; kurtulmayı mı, yoksa sizi helâk etmemi mi tercîh ediyorsunuz?” deyip tehdîd etti. Sonra onları kendi hâllerine bırakarak Ninova’ya gitti.
Hükümdarın vermiş olduğu bu mühlet, Ashâb-ı Kehf için âdeta bir lutf-i ilâhî oldu. Onlara zâlim hükümdarın şerrinden kurtulmak için zaman kazandırdı. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve nusretini uman bu sâlih gençler, yanlarında bir de köpek olduğu hâlde şehirden kaçarak bir mağaraya saklandılar. Mağarada evlerinden getirdikleri yiyecekleri yiyor ve gece gündüz Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ederek O’na sığınıyor, ilticâ hâlinde:
“Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!” diyerek yalvarıyorlardı.
Rivâyete göre Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, hicret esnâsında gizlendiği Sevr Mağarası’nda bu duâ ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiştir.
Nitekim sâlih amelleri, ihlâsları ve yaptıkları bu duâ hürmetine rahmet dolu nusret-i ilâhî Ashâb-ı Kehf’i kuşattı. Bu sırada zâlim Dakyanus, Ninova’dan dönmüş ve onların durumlarını öğrenmişti. Hemen peşlerine düşerek saklandıkları mağarayı buldu. Hiddetinden nasıl bir cezâ vereceğini düşünürken Allâh Teâlâ, onun aklına mağaranın ağzını kapatmayı getirdi. Daha fazla düşünmeden askerlerine:
“_Derhal mağaranın girişini kapatın! Açlık ve susuzluktan ıztırapla ölsünler; mağara onların kabirleri olsun!” diye emretti.
Böylece kendine göre onları diri diri gömmüş olacaktı. Ancak bilmiyordu ki, Hazret-i Mûsâ’yı Firavun’un sarayında büyütüp onun şerrinden koruyan Allâh, Ashâb-ı Kehf’i de Dakyanus’un şerrinden muhâfaza etmekteydi.
Nitekim “muhâfaza edenlerin en hayırlısı” olan Cenâb-ı Hak, Ashâb-ı Kehf’i sonsuz rahmetiyle kuşattı ve onları 309 sene mağarada canlı olarak uyuttu.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- der ki:
“Gâfiller arasında bulunup onların in’ikâsını almaktansa uyumak daha evlâdır. Cenâb-ı Hak, Ashâb-ı Kehf’i fâsıkların arasından ayırarak onların kalblerini gafletten korumuştur.”
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُّرْشِدًا
“(Ey Rasûlüm! Orada bulunsaydın) güneşi görürdün ki, doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isâbet etmeden geçerdi. (Böylece)onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı).
İşte bu, Allâh’ın âyetlerindendir (O’nun azametinin bir nişânesidir).
Allâh kime hidâyet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır. Kimi de hidâyetten mahrum ederse, artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın!” (el-Kehf, 17)
وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُم بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا
“Kendileri uykuda oldukları hâlde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttalî olsa idin, dönüp de onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden, için bir korku ile dolardı.” (el-Kehf, 18)
Cenâb-ı Hak, Ashâb-ı Kehf’i uyandırdığında, onlar mağarada çok az bir zaman kaldıklarını zannettiler. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا
“Böylece Biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık. İçlerinden biri:
«–Ne kadar kaldınız?» dedi.
(Kimi):
«–Bir gün, ya da günün bir parçası kadar kaldık.» dediler.
(Kimi de) şöyle dedi:
«–Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise, size ondan erzak getirsin; ayrıca dikkatli davransın (gizli hareket etsin) ve sakın kimseye sezdirmesin!” (el-Kehf, 19)
إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا
“Çünkü onlar, eğer size muttalî olurlarsa, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflâh olmazsınız.” (el-Kehf, 20)
İçlerinden bir tanesi, şehre erzak almaya gittiğinde elindeki asırlar önceye âit paraları görenler, onun bir define bulduğunu zannederek hükümdara şikâyet ettiler.
Zamanın yeni hükümdarı ise, sâlih bir kişi idi. Etrafındakilere dâimâ güzel nasihatte bulunur, onları tevhîde dâvet eder, “ba’sü ba’de’l-mevt”ten, yâni kıyamet koptuktan sonraki yeniden dirilişin sırlarından bahsederdi. Fakat teb’asının câhilleri, öldükten sonra dirilmeyi şüphe ile karşılar, bir türlü inanmazlardı. O da buna çok üzülür ve Cenâb-ı Hakk’a:
“Yâ Rabbî! Bu kavme inkâr ettikleri hakîkat husûsunda bir tecellî göster!” diye yalvarırdı.
Nihayet Ashâb-ı Kehf’ten olan genci karşısında görünce, sevinçle bunu etrafındakilere îlân ederek aradığı tecellînin tahakkuku sebebiyle Cenâb-ı Hakk’a hamd etti. Ardından Ashâb-ı Kehf’in yanlarına giderek onları ziyâret etti. Böylece ilâhî hikmet ve ibretler tezâhür etti. Bundan sonra Cenâb-ı Hak, Ashâb-ı Kehf’in ruhlarını kabzetti.
Ashâb-ı Kehf, îmânlarında sebat gösterip zulümlere katlanmaları, Allâh yolundan ayrılmamaları ve bu uğurda hicret etmelerinin bir bereketi olarak Kur’ân-ı Kerîm’de tekrîm buyrulmuştur. Öyle ki, bu kıssa dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki bir sûreye bu sâlih kişilerin sıfatı verilmiş, ona“Kehf Sûresi” denmiştir. Bu sûrede Ashâb-ı Kehf’ten başka ehemmiyetli kıssalar da bulunmakla birlikte, sûreye bu ismin verilmesi, bu kıssanın husûsî ehemmiyetini ifâde etmektedir.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cuma günü Kehf Sûresi okunduğunda, bunun diğer cumaya kadarki günahlara keffâret olacağını bildirmiştir. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 98) Bu sûre; îman mücâdelesi, ba’sü ba’de’l-mevt, Mûsâ-Hızır kıssası, azamet-i ilâhiye tecellîleri gibi devamlı hatırda tutulması gereken mühim mevzûları ihtivâ ettiği için Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her hafta okunmasını tavsiye etmiştir.
Diğer taraftan câlib-i dikkattir ki, Ashâb-ı Kehf’in yanlarında bulunan köpek de onların mazhar olduğu lutuftan bir nasîb almıştır. Müfessirlerin beyânına göre, Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i bir köpek olduğu hâlde, sâdıklarla beraberliğinin ve onlara mağara kapısında sadâkatle bekçilik etmesinin berekâtı ile cennete girecektir.[13]
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“O köpek, Ashâb-ı Kehf’in sadâkatle bekçiliğini ihtiyâr etmiş olduğu için mağara kapısı önünde çanaksız, çömleksiz olarak rahmet-i ilâhiyye suyunu ârifler gibi içti. Cennette de onlarla beraber olmaya hak kazandı.”
Şeyh Sadî de şöyle buyurur:
“Lût -aleyhisselâm-’ın karısı, fâsıklarla beraber olduğu için seviyesini kaybetti; fâsıklaştı. Ashâb-ı Kehf’in Kıtmîr’i ise, sâlihlere bekçilik yaptığı için kelplikten kurtularak insânî vasıf kazandı.”
Cenâb-ı Hak, bir taraftan Ashâb-ı Kehf kıssasında bahsedilen 309 sene gıdasız, susuz, ama canlı bir şekilde gençlerin uyutulması husûsundaki tecellînin hikmetlerini anlatırken, diğer taraftan da bunun kendisi için çok kolay olduğunu beyân sadedinde:
أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا
“(Ey Rasûlüm!) Yoksa Sen Ashâb-ı Kehf’i ve Rakîm’i şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?” (el-Kehf, 9) buyurmuştur.
Zîrâ Cenâb-ı Hak, bundan çok daha büyük tecellîlerin hâlıkı ve mâlikidir. O, yoktan var eden, öldüren ve diriltendir.
Allâh Teâlâ, her gün birçok tecellî ile var oluş ve ölümünü idrâk eden insanoğluna, dirilişini de kavraması için sergilediği kıssaların yanında aklî ve kalbî hikmetlerle dolu âyet-i kerîmelerde de, ba’sü ba’de’l-mevt’in hakkâniyetini, kendi azamet ve kudretini hatırlatarak şöyle anlatır:
أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
(77)
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ
(78)
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
(79)
“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş! Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. (Ey Rasûlüm!) De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek! Çünkü O, her türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.” (Yâsîn, 77-79)
أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَلَّن نَجْمَعَ عِظَامَهُ
(3)
بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَن نُّسَوِّيَ بَنَانَهُ
(4)
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.”(el-Kıyâme, 3-4)
أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَن يُحْيِيَ الْمَوْتَى
“Peki (bunları yapan) Allâh’ın ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?” (el-Kıyâme, 40)
Cenâb-ı Hak, ölüleri diriltmenin kendisi için çok basit olduğunu dünyâ nizâmından misâl vererek akıl ve kalb sâhiplerine şöyle bildirmektedir:
زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَن لَّن يُبْعَثُوا قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِمَا عَمِلْتُمْ وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
“(Ey Rasûlüm!) İnkâr edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: Hayır! Rabbime and olsun ki, mutlakâ diriltileceksiniz; sonra yaptıklarınız sizlere haber verilecektir. Bu, Allâh’a göre (çok) kolaydır.” (et-Teğâbün, 7)
وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتً
(17)
ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا
(18)
“(Unutmayın ki) Allâh, sizi yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya döndürecek (yâni öldürecek) ve sizi yeniden çıkaracaktır (diriltecektir).” (Nûh, 17-18)
وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَنزَلْنَا بِهِ الْمَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْموْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Rüzgârları, rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O’dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar),
ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevk ederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhâlde bundan ibret alırsınız!” (el-A’râf, 57)
فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Allâh’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü, (kış mevsimindeki) ölümünün ardından (bahar mevsiminde) nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlakâ diriltecektir. O, her şeye kâdirdir.” (er-Rûm, 50)
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allâh’ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet O, her şeye kâdirdir.” (el-Ahkâf, 33)
قُل كُونُواْ حِجَارَةً أَوْ حَدِيدًا
(50)
أَوْ خَلْقًا مِّمَّا يَكْبُرُ فِي صُدُورِكُمْ فَسَيَقُولُونَ مَن يُعِيدُنَا قُلِ الَّذِي فَطَرَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ فَسَيُنْغِضُونَ إِلَيْكَ رُؤُوسَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيبًا
(51)
“De ki: İster taş olun, ister demir, isterse aklınıza (yeniden dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık! (Bunlar, Allâh’ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.)Diyecekler ki: «–Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?» De ki: «–Sizi ilk kez yaratan.» Bunun üzerine onlar Sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacaklar ve: «–Ne zamanmış o?» diyecekler. De ki: «–Yakın olsa gerek!»” (el-İsrâ, 50-51)
أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّ اللّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلاً لاَّ رَيْبَ فِيهِ فَأَبَى الظَّالِمُونَ إَلاَّ كُفُورًا
“Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allâh, kendilerinin benzerini(öldükten sonra diriltmeyi) yaratmaya da kâdirdir! Allâh, onlar için bir müddet takdîr etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zâlimler, inkârcılıktan başkasını kabûllenmezler.” (el-İsrâ, 99)
إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
“Biz, bir şeyin olmasını murâd ettiğimiz zaman, ona (söyleyecek) sözümüz sâdece «ol» dememizdir. (O da) hemen oluverir.” (en-Nahl, 40)
Cenâb-ı Hak, gece uyumamızın ve sabahleyin uyanmamızın dahî ölüm ve dirilişe misâl olduğunu aşağıdaki âyet-i kerîmede ne güzel anlatır:
وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُّسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir.”(el-En’âm, 60)
Âyet-i kerîmelerde buyrulduğu gibi gündüzün geceye, gecenin de gündüze dönüşmesi, dünyâ âlemini kuşatan iklimlerin birbirini tâkib etmesi ve bu esnâda toprak mahsullerinde yaşanan ölüm ve dirilişler vb. tezâhürlerin her biri, aslında kıyâmet sabahına kalkışın bir ifâdesi olan “ba’sü ba’de’l-mevt”i hatırlatan ibretli hakîkatlerdir.
Hak Teâlâ, birçok âyet-i kerîme ile ölümden sonra diriliş hakîkatini kalblerde en ufak bir şüpheye mahal bırakmayacak sarâhatle ve türlü delillerle beşer idrâkine sunmuştur. Yine bu hususla ilgili âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları(önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.”
(el-Hacc, 5)
ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Çünkü Allâh, hakkın ta kendisidir; O, ölüleri diriltir, yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir.” (el-Hacc, 6)
وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ
“Kıyâmet vakti de gelecektir; bunda şüphe yoktur. Ve Allâh kabirlerdeki kimseleri diriltip kaldıracaktır.” (el-Hacc, 7)
“Ba’sü ba’de’l-mevt’in ilk safhası, Sûr’un birinci defa üflenmesi ile başlar. Bunun netîcesinde herkes ölür. Daha sonra Sûr’un ikinci defa üflenmesi ile de, “ba’sü ba’de’l-mevt” gerçekleşir.
Allâh Teâlâ, bu hakîkati şöyle beyân buyurur:
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُم قِيَامٌ يَنظُرُونَ
“Sûr’a üflenince, Allâh’ın diledikleri müstesnâ olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa, hepsi ölecektir. Sonra ona bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!” (ez-Zümer, 68)
Cenâb-ı Hak, o gün “ba’sü ba’de’l-mevt” ile dirilen insanların içine düşecekleri şaşkınlığı ve mahşerin dehşetini şöyle beyân buyurur:
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ سِرَاعًا كَأَنَّهُمْ إِلَى نُصُبٍ يُوفِضُونَ
(43)
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذَلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
(44)
“O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdîd edilegeldikleri gündür!” (el-Meâric, 43-44)
فَيَوْمَئِذٍ لَّا يَنفَعُ الَّذِينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
“Artık o gün, zulmedenlerin (beyân edecekleri) mâzeretleri fayda vermeyeceği gibi, onlardan (pişmanlık, tevbe ile) Allâh’ı hoşnûd etmeye çalışmaları istenmez.” (er-Rûm, 57)
يَوْمَ تَشَقَّقُ الْأَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًا ذَلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَسِيرٌ
“O gün yer yarılır, onların üzerinden sür’atle yarılıp açılır. Bu, bize göre kolay bir haşirdir.” (Kâf, 44)
يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ
(34)
وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ
(35)
وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ
(36)
لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ
(37)
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ
(38)
ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ
(39)
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ
(40)
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ
(41)
أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ
(42)
“O gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, zevcesinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır. O gün, birtakım yüzler parlak, mütebessim ve sürûr içindedir. Yine o gün, birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” (Abese, 34-42)
يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
(106)
وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
(107)
“(Ey insanlar!) Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı o günü (ölmeden evvel düşünün!) Yüzleri kararanlara: «İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azâbı!» (denilir.) Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allâh’ın rahmeti içindedirler; orada ebedî kalacaklardır.” (Âl-i İmrân, 106-107)
Selîm bir muhakemeye sâhip olan insan düşünmez mi ki, kâinatta her şey, bir tek çekirdeğin patlamasından bahar şenliğine, doğumlardan ölümlere ve mikro âlemden makro âleme, zerrelerden kürrelere kadar lâyıkıyla kavranması imkânsız bir nizâm ve intizâm içinde kıyâmete dek sonsuz bir âhenk ile devâm edip gider. Bu âhengin hâlıkı Allâh -celle celâlühû-, kâinatta insan idrâkini âciz bırakan bu mükemmel nizâm ve ilâhî saltanat içinde insanı hikmetsiz mi yaratmıştır?
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
“Sizi abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza gelmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)
أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى
“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (el-Kıyâme, 36)
Kâinatta her zerre, Kur’ân’da her harf ve insanda her hücre, hiçbir şeyin abes yaratılmadığını, kendine mahsus bir lisân ile beyân hâlinde iken, insanın gaflete dalarak ilâhî hikmet ve hakîkatlere bîgâne kalması ne tuhaf bir şey!
Heyhât! Uyuyanların, uyuyanlardan alış-verişi ne olabilir? Ehl-i gafletin dünyâsı, çocukların gözlerini bağlayarak oynadıkları “körebe” oyunundan başka nedir?
Hakîkate âmâ kalbler, nebîlerin ve velîlerin kendilerine uzattıkları can kurtaran simitlerine, nefsânî ve behîmî arzularına ters düştüğü için îtirâz edegelmişlerdir. Akıllarının mahdut sınırları içinde ölümden uzak bir hayâl dünyâsı îmâr etmeye çalışmış ve bu hayal âleminde boş tesellîlerle avunmuşlardır.
Sineklerin teressübât üzerinde neş’elendikleri ve gıdâlandıkları gibi, zift dolu dünyâlarında sefâletlerini saâdet görmenin garipliği ile diri ölüler olarak cesedlerinin hamallığı içinde yaşarlar ve göçerler. Sırtları toprak bilmeyen nice zorbalar ve muhterisler, ölümün amansız darbesiyle yerlere serilmiş yatarlar!..
Dünyânın oyuncaklarından kurtulup gönül iklîmine girenler için ölüm, hakîkî hayâtın doğum noktasıdır. Ölüm, gölgeler âleminden aslî âleme bir intikaldir.
Şâyet ölümden kaçmak ve korkmak îcâb ediyorsa, akşamlar yaklaşırken korkularla titrememiz lâzımdır. Hâlbuki, gecelerin esrârına dalarken içimizden bir korku geçirmiyoruz. Çünkü, sabahın gelmesi bir hilkat kâidesidir, ilâhî bir tanzîmdir.
O hâlde, ölümün koynundan bir hakîkat sabahına kalkılmasının da tabiî görülmesi îcâb eder. Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaştırdığını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ
“Kime uzun ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmezler mi? (Yolculuk ne tarafa?)”(Yâsîn, 68)
Ârif bir mütefekkirin ifâdesiyle; “Dünyâ, akıl sâhipleri için seyr-i bedâî (ilâhî tecellî, tanzîm ve sanatın müşâhedesiyle lezzetlenme ve duygulanma), ahmaklar için de yemek ve şehvetten ibârettir.” İnsanoğlunun, freni patlayan bir araba gibi akan ömür takvimine, ecel fırtınalarına, sonbahar hazanlarına lâkayt kalarak, bu âlemi alık ve abus bir heykel donukluğu içinde seyretmesi, fânî ihtiraslar uğruna demir kapılara yumruk vurması, koynuna gireceği toprak mâcerâsından korkup kaçması, âdî bir madde kaygısı ile hayâtını sürdürmesi, insanlık şeref ve haysiyetiyle ne derece kâbil-i te’lîftir.
Kâinat kitabının hulâsası, fâtihası ve bütün esmânın tecelliyâtı olan insanın bu nizamdaki yeri, rûhânî ve mânevî gıdalarla beslenip yaratılışın nüsha-i kübrâsı ve kâmil bir zübdesi olmak değil midir? Hayat çarşısının en asil giysisi olan kefen, bütün fânî alış-verişlerin iptal noktası değil midir?
Yaz bulutu hâlinde geçen dünyâ hayâtı, âhiret endişesi olmadan yaşanıyor ise, bu, gündüzü akşamsız telakkî etmekten başka nedir?
Hak Teâlâ buyurur:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
“Ey insanlar! Allâh’ın va’di elbette ki haktır. Sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın! Hîleci şeytan, Allâh(ın rahmeti) ile sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)
İnsan, kendisine ve kâinat manzûmesine ibret nazarı ile baktığı zaman, dünyâ hayâtını nasıl yaşayacağını düşünmek mecbûriyetinde kalır. Ulvî gâyeler için yaşaması îcâb eden her insanı, hayatta en çok alâkadar eden gerçek, “ölüm” hâdisesidir. O muhteşem vedâ, insan için ne büyük bir ibret tablosudur. “Ölüm”, dünyâ hayâtında sadece topraktan meydana gelen et ve kemik yapısını, yâni nefsânî yönünü geliştirip rûhânî yapısını cılızlaştıranlar için, ne hazin bir tükeniştir!
Onlar, dünyâda saâdet zannettikleri sefâletlerinin fecî yüzünü ölümden sonra gelecek olan “ba’sü ba’de’l-mevt” ile idrâk edeceklerdir. Cenâb-ı Hak buyurur:
إِذَا السَّمَاء انفَطَرَتْ
(1)
وَإِذَا الْكَوَاكِبُ انتَثَرَتْ
(2)
وَإِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
(3)
وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ
(4)
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ وَأَخَّرَتْ
(5)
“Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, insanoğlu (yapıp) gönderdiklerini ve(yapamayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlar!” (el-İnfitâr, 1-5)
Mahşer halkı, dünyâda kaldığı zamanı, âhiret âleminin ebedîliğine ve sonsuzluğuna kıyaslayarak şu şekilde değerlendirirler:
كَأَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا عَشِيَّةً أَوْ ضُحَاهَا
“Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyâda) sadece bir akşam vakti, ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)
Bunun içindir ki, Allâh
Rasûlü
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dünyâ hayâtını târif eden bir hadîs-i şerîfinde:
“Dünyâ benim neme gerek?.. Benim hâlim dünyâda bir ağaç altında oturup gölgelenen, sonra da yerini bırakıp giden binitli bir yolcuya benzemektedir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 3; İbn-i Hanbel, I, 391) buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hak, gerçek idrâk sâhiplerinin hâlini şu âyet-i kerîmede ne kadar güzel beyân eder:
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerinde yatarken (her vakit) Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191)
Bütün cihân, hassas bir nizâm üzerine kurulmuştur. Her şeyde ince bir muvâzene kânunu hâkimdir. Semâlar ve yeryüzü, her türlü hâdiseleri ile eşsiz bir nizâm örneğidir. Güneş ve Ay bir hesapla doğup batmakta, gece ve gündüz birbiri ardından hesapla akmakta, bulutlar hesapla kaymakta, yağmurlar bir ölçü içinde toprağa damlamakta, yeryüzünün bahar ve hazanı, çiçeği, çemeni, ince, hassas bir hesapla meydana gelmekte; rızıklar, bir ölçü içinde muhtelif mahlûkâta ayrı ayrı hazırlanmaktadır. Böylece topyekûn kâinat, ilâhî bir hesap ve nizam içinde varlığını sürdürürken, âlemin en üstün varlığı, varlıkların ziyneti ve bir îcâd bedîası (sanat hârikası) olan insanın hesapsız, ölçüsüz, duygusuz, nizamsız ve mânâsız bir hayat sürmesinin mâkul olduğu düşünülebilir mi?
Hayat imtihanını vermek için yaratılan insan, aklî, hissî ve bedenî muvâzenelerini korumak mecbûriyetindedir.
İnsanın:
Aklî muvâzenesi, şaşmaz bilgilere, hak ve hakîkat nurlarına;
Hissî muvâzenesi, yâni kalbî âhengi, güzel ahlâk ve kalb-i selîme;
Bedenî muvâzenesi ise Hakk’a kulluk istikâmetindeki amelî kıymetlere dayanmaktadır ki, bütün bunların feyizli kaynağı, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’dir.
Kısacası “eşref-i mahlûkât” olan insan, kendisini îman ve amel-i sâlihlerle yücelterek kâinâttaki ilâhî âhengin muhtevâsına girmek zarûretindedir.
Âyet-i kerîmede, insan, Kur’ân ve kâinat nizâmındaki ince ve hassas ölçülere dâir şöyle buyrulmaktadır:
الرَّحْمَنُ
(1)
عَلَّمَ الْقُرْآنَ
(2)
خَلَقَ الْإِنسَانَ
(3)
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
(4)
الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ
(5)
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
(6)
وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ
(7)
أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ
(8)
وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ
(9)
“Rahmân (olan Allâh) Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı, ona beyânı öğretti. Güneş ve Ay bir hesâba göre hareket etmektedir. Çemen ve ağaçlar secde ederler. Allâh semâyı yükseltti ve ona muvâzene (kânunu) koydu ki, mîzanda aşıp taşmayasınız! Ölçüyü adâletle kullanın da, (dünyâ ve âhiret) mîzânında zarara uğramayasınız!”(er-Rahmân, 1-9)
Yâ Rab! Bu âlemde bizleri hikmet ve esrâr hazîneleri olan sâlih kullarınla beraber eyle! Bizleri mahşer günü de onlarla haşreyle!..
Âmîn!
HAZRET-İ EYYÛB -aleyhisselâm-
Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın kardeşi Iys’ın neslindendir. Şam civârında yaşamıştır. Kendisine az sayıda kişi îmân etmiştir.
Dedesi Hazret-i İshâk -aleyhisselâm-’ın duâsı bereketiyle Allâh Teâlâ kendisine çok mal, mülk ve evlâd verdi. Hizmetçileri, tarlaları ve hayvanları çok boldu. Fakir, yetim ve dullara çok yardım eder, sofrasında fakir bulundurmadıkça yemek yemez, Allâh’ın kendisine verdiği nimetleri misâfirlere ikrâm etmeyi ziyâdesiyle severdi.
Ömrünün başlangıcında zengin, ortasında fakir ve garîbdir; sonunda ise şükrü ve darb-ı mesel hâline gelen sabrının netîcesinde tekrar ihsân-ı ilâhîye gark olmuştur. Cenâb-ı Hak, onun sabırdaki tahammülünü şu şekilde senâ eder:
إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“…Gerçekten Biz Eyyûb’u sabırlı (rızâ hâlinde bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Dâimâ Allâh’a yönelirdi.” (Sâd, 44)
Eyyûb -aleyhisselâm- Şam civârında yaşayan insanlara peygamber olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de ilâhî vahye mazhar bir peygamber olduğu şöyle bildirilir:
إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ
“(Habîbim!) Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya’kûb’a, esbâta (torunlara), Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a vahyettik…” (en-Nisâ, 163)
وَنُوحًا هَدَيْنَا مِن قَبْلُ وَمِن ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَى وَهَارُونَ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
“…Daha önce de Nûh’u ve O’nun soyundan Dâvûd’u, Süleymân’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u doğru yola (peygamberliğe) iletmiştik. Biz ihsân sâhiplerini işte böyle mükâfâtlandırırız.” (el-En’âm, 84)
İmtihan, Sabır ve Mükâfât
Eyyûb -aleyhisselâm-’ın mal-mülk zenginliği, evlâdları ve nâil olduğu bütün nîmetler imtihân-ı ilâhî olarak birer birer elinden alındı. Ardından ağır bir hastalığa dûçâr oldu. Ancak Hakk’a tevekkül ve teslîmiyeti ile, bedenine, malına ve evlâdına gelen musîbetlere karşı büyük bir sabır göstererek ilâhî takdîre râzı oldu.
O’nun dillere destân olan sabır ve teslîmiyeti, bir ibret numûnesi olarak insanlık târihine geçti.
Eyyûb -aleyhisselâm-’ın imtihânı peygamberlik devresine âittir. Başına gelen her türlü musîbet imtihânına, mel’ûn şeytan sebep kılınmıştır. O’ndaki fazîleti hazmedemeyen iblîs, insan kılığına girerek halk arasında:
“–Bu kadar nîmet ve bolluk içinde kulluk yapmak kolaydır. Eyyûb’u bir de darlık ve belâ ânında iken görmeli!..” diyor ve devamlı olarak O’nun îtibârını zedelemek istiyordu.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ da, Eyyûb -aleyhisselâm-’ın kendisine olan tevekkül ve teslîmiyetini izhâr etmek için bu sevgili peygamberine çeşitli musîbetler verdi.
Cenâb-ı Hak, Eyyûb -aleyhisselâm-’ı imtihân etmeyi murâd edince, ilk olarak mallarını elinden aldı. Bir sel ile koyunlarını, bir rüzgar ile de ekinlerini mahvetti. Şeytan, çoban kılığına girerek hemen Hazret-i Eyyûb’a koştu. Eline geçen fırsatı değerlendirecekti. Ağlaya ağlaya olup biteni O’na haber verdi:
“–Ey Eyyûb! Büyük bir felâket oldu. Allâh Teâlâ senin bütün mal ve mülkünü telef etti.” dedi.
Hazret-i Eyyûb, bu haber karşısında telâşlanmadan, büyük bir tevekkül ve sükûnet içinde Rabbine hamd etti ve insan kılığına girmiş bulunan şeytana:
“–Mal ve mülkü bana Rabbim vermişti. Şimdi de aldı. Yegâne sâhip O’dur! Dilerse verir, dilerse alır!..” dedi.
Bu söz ve tavırlar, şeytanı perişan etmeye yetmişti.
Daha sonra ise Eyyûb -aleyhisselâm-’ın ders okumakta olan çocukları bir zelzele ile vefât etti. Şeytan bu sefer de feryâd ü figân ederek Hazret-i Eyyûb’un yanına geldi. O’nu isyân ettirmek için gözlerinden seller gibi yaşlar döküp:
“–Ey Eyyûb! Allâh Teâlâ evini bir zelzele ile yıktı. Bütün çocuklarını elinden aldı. Onların canhıraş feryadları dayanılacak gibi değildi. Sen hâlâ duruyor musun?” dedi ve hâdiseyi o kadar acıklı bir şekilde nakletti ki, Hazret-i Eyyûb’un tevekkül ve teslîmiyet ile yoğrulmuş kalbindeki merhamet hissiyâtı taşarak mübârek gözlerinden yaş geldi. Ancak bu imtihân karşısında da büyük bir sabır göstererek ilâhî tecellîye rızâ gösterdi.
Maksadına yine nâil olamayan şeytan öfkeden kudurdu. Yine birşeyler demek üzere idi ki Hazret-i Eyyûb:
“–Ey mel’ûn! Sen iblîs’sin ve beni Rabbime karşı isyâna teşvîk etmek istiyorsun! Bilesin ki evlâdlarım birer emânetti. Sâhibi geri aldı! Veren O, alan O; niçin incineyim? Ben, her ahvâlde Rabbime hamd eden bir kulum!” dedi.
Sâlih kulların Hakk’a teslîmiyetini, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri bir beytinde ne güzel dile getirir:
Alan Sen’sin veren Sen’sin kılan Sen;
Ne verdinse odur; dahî nemiz var!..
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:
“(Üvey babam) Ebû Talha’nın bir oğlu ölmüştü. O sırada kendisi dışarda bulunuyordu. Hanımı Ümmü Süleym, oğlunun öldüğünü görünce, onu yıkayıp kefenledi ve evin bir tarafına koydu. Derken Ebû Talha geldi ve:
«–Çocuk nasıl oldu?» diye sordu.
Hanımı:
«–Sâkinleşti; ben onun istirahat etmiş olmasını umuyorum!» dedi.
Nihâyet sabah olunca kocası Ebû Talha boy abdesti aldı. (Hazırlanıp) dışarı çıkmak istediği sırada, hanımı ona çocuğun vefât ettiğini haber verdi. (Büyük bir teessüre kapılarak evinden ayrılan) Ebû Talha, (hemen) Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti ve O’nunla birlikte namaz kıldı. Sonra olup bitenleri Peygamber -aleyhisselâm-’a anlattı. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Umarım ki Allâh Teâlâ, bu gecenizi sizin için bereketli kılmıştır.» buyurdu.”(Buhârî, Cenâiz, 42, Edeb, 116)
Enes bin Mâlik Hazretleri’nin anlattığı bu hâdise, Ümmü Süleym’in zekâ, takvâ ve bilhassa Cenâb-ı Hakk’a teslîmiyetini göstermektedir. Bu hâdise, ana-baba, evlâd, mal-mülk gibi bütün varlıkların ancak bir emânet olduğunu ve sâhibinin gerektiğinde geri aldığını ne güzel îzâh eder. Sanki Ümmü Süleym, Ebû Talha’ya hâl lisânı ile:
“–Yavrumuz, onu bize gönderen kudret tarafından geri çağrıldı. Bir müddet sonra onunla kıyâmette tekrar buluşacağız. Üzülme ve sesini çıkarma! Hak’tan râzı ol!..” demekteydi.
Nitekim Cenâb-ı Hak, Ümmü Süleym’e kısa bir müddet sonra nur topu gibi bir yavru ihsân etti. İsmi de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından Abdullâh olarak konuldu.
Allâh Teâlâ, Eyyûb -aleyhisselâm-’a son olarak Kur’ân-ı Kerîm’de ismi belirtilmeyen bir hastalık[14] verdi. Hastalığı o derece arttı ki, hiç kimse yanına uğramaz oldu. Yalnız, şefkat timsâli hanımı Rahîme Hâtun, eşsiz bir sadâkat ve vefâ örneği sergileyerek O’nun hizmetine devâm etti. El işi yaparak maîşet te’mînine çalıştı. Her türlü hizmeti severek îfâ etti.
Eyyûb -aleyhisselâm-, bu hastalığında da hâlinden şikâyetçi olmadı. Rabbine sığınarak sabretti, hamd ü senâsına devâm etti. Nebevî bir edeb göstererek hastalık ve yorgunluğunu şeytana izâfe etti. Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
“(Rasûlüm!) Kulumuz Eyyûb’u da an! O, Rabbine: «Doğrusu şeytan, bana bir yorgunluk ve eziyet verdi.» diye seslenmişti.” (Sâd, 41)
Çünkü şeytan, Eyyûb -aleyhisselâm-’ın güzel hâline hased edip kendisine musallat olmak iştemişti. Fakat Eyyûb -aleyhisselâm- her şeyin Allâh’tan olduğunun idrâki, tevekkülü ve teslîmiyeti içindeydi.
Eyyûb -aleyhisselâm-’ı şükür, hamd ve rızâ hâlinden uzaklaştırma husûsunda bütün çabaları boşa giden şeytan, bu defa şehir halkına vesvese vermeye başladı:
“–Aman Rahîme ile görüşüp kendisine yardımcı olmayın! Yoksa Eyyûb’un hastalığı size de geçer! Derhal onu şehrinizden kovun!” dedi.
Şehir halkı da bu fesâda meylederek Rahîme’ye:
“–Eyyûb’la beraber burayı terk edin! Yoksa sizi taşlayarak öldürürüz!” diye tehdîd ettiler.
Rahîme Hâtun, çâresiz kalarak Hazret-i Eyyûb’u sırtına aldı ve oradan ayrıldı. Şehir dışında bir yer edindi. Eyyûb -aleyhisselâm-’ın altına kumlar yayıp başına taştan yastık koydu. Sonra da küçük bir kulübe yaptı ve hizmetine sadâkatle devâm etti.
Allâh’ın sabırlı peygamberi Hazret-i Eyyûb bu durumda bile, oradan gelip geçenlere “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”de bulunuyordu.
Zevcesi Rahîme Hâtun, geçimlerini temin için şehirdeki hanımlara iplik bükmekteydi. Bir ara efendisine:
“–Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ’dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertleri Sen’den alsa!” deyince Eyyûb -aleyhisselâm-:
“–Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?” diye sordu.
Rahîme Hâtun:
“–Seksen yıl idi.” dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb:
“–Ey Rahîme! Şiddet ve belâ zamânı sıhhat ve safâ süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ’ya şikâyet etmekten hayâ ederim. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken (râzı oluyoruz da), O’ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?!” dedi.
Hazret-i Eyyûb’un bu tahammül ötesi sabrı, âyet-i kerîmede medhedildiği gibi, hadîs-i şerîfte de senâ buyrulmuştur:
“Hazret-i Eyyûb, insanların en halîmi, en sabırlısı ve en çok gazabını
(öfkesini) yeneni idi.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 201)
O’nun Hakk’a karşı rızâsı tam ve kusursuzdu. Sanki şu şiir, O’nun yüksek sabır ve teslîmiyet hâlini yansıtmaktadır:
Hoştur bana Sen’den gelen,
Ya gonca gül, yâhut diken,
Ya hil’at ü yâhut kefen,
Nârın da hoş, nûrun da hoş!..
Eyyûb -aleyhisselâm-’a vesvese veremeyen şeytan, bu sefer hanımı Rahîme Hâtun’a musallat oldu. İkide bir onun önüne çıkıyor ve aklını çelmeye çalışıyordu. Rahîme Hâtun da, bunları Hazret-i Eyyûb’a naklediyordu. Eyyûb -aleyhisselâm- ise hanımına:
“_Ey hanım! O senin yoluna çıkan iblîs’tir. Dikkatli ol; seni vesvese ile benden ayırmak istiyor!..” diyerek îkâzda bulunuyordu.
Rahîme Hâtun, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın torunlarından idi. Kendisinde ceddi Yûsuf’un güzelliğinden bir akis vardı. Civârında ondan daha güzeli yoktu. Bunun için şeytan, birgün onun karşısına yakışıklı bir kişi sûretinde çıktı:
“_Senden daha güzel birini görmedim.. Ben şu yakın köydenim. Servetimin de hadd ü hesâbı yoktur…” dedi.
Rahîme Hâtun Rabbine sığınarak:
“_Ben hasta olan Eyyûb Peygamber’in hanımıyım. O’na hizmet etmekteyim. Ve ben, o şerefli peygamberden başkasına aslâ meyletmem…” dedi ve yürüyüp gitti.
Rahîme Hâtun, Hazret-i Eyyûb’un yanına döndüğünde, olup biteni anlattı. Hazret-i Eyyûb bu sözlerden sıkıldı. Hiddetle:
“–Ey Rahîme! Ben sana ondan sakınmanı söylemiştim. Eğer sıhhate kavuşursam, sana yüz sopa vuracağım!” diye yemîn etti.
Eyyûb -aleyhisselâm-’ın hastalığı gün geçtikçe şiddetlendi. Bu durum O’nun peygamberlik vazîfesini yapmasına mânî olmaya başladı. O da yüce dergâha ellerini açtı ve:
أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
“…Bana gerçekten hastalık isâbet etti. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!”(el-Enbiyâ, 83) diyerek, ilâhî merhametin kendisi üzerine tecellî edip şifâ bulması için kalben Cenâb-ı Hakk’a yöneldi.
Eyyûb -aleyhisselâm-’ın bu şekilde duâ etmesinin sebebi husûsunda tefsîrlerde değişik rivâyetler bulunmaktadır:
İmâm Câfer es-Sâdık buyurdu ki: “Musîbet müddeti uzayınca şeytan: «Ey Eyyûb! Hastalıktan kurtulmak istersen, bana secde et!» dedi. Hazret-i Eyyûb’un kalbi gâyet mahzûn oldu ve: «Hastalıktan değil, düşmanın harîs olmasından rahatsızım.» deyip Rabbine: «Bana bu hastalık isâbet etti.» dedi.”
Diğer bir rivâyet: Kendisine îmân etmiş bulunan birkaç kişi: «Eğer bunda hayır olsaydı, bu belâya dûçâr olmazdı!» demişti. Nâdânların bu sözleri de, Hazret-i Eyyûb’u son derece rencide etmişti.
Diğer bir rivâyet: Rahîme Hâtun çâresizlik içinde kalarak yiyecek almak için elbisesini satmıştı. Eyyûb -aleyhisselâm- bunu öğrenince büyük bir üzüntüyle Rabbine ilticâ etti.
Diğer bir rivâyet: Cebrâîl -aleyhisselâm-, Hazret-i Eyyûb’a gelerek: «Hak Teâlâ’nın hazînesinde musîbet imtihânı çoktur. Onlara tâkat getiremezsin. Sen Allâh’tan âfiyet talebinde bulun!» demiş ve şifâyâb olması için Cenâb-ı Hakk’a duâ etmesini söylemişti.
Rivâyete göre, bir kimse Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mescidine girdi ve Eyyûb -aleyhisselâm- ile alâkalı bazı suâller sordu. Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ağladılar ve şöyle buyurdular:
“Allâh Teâlâ’ya yemîn ederim ki, Eyyûb belâdan inlemedi, sızlanmadı. Lâkin yedi sene, yedi ay, yedi gün, yedi gece o belâda kaldı. Ayakta namaz kılmak istedi; duramadı, düştü. Hak yolundaki hizmetinde kusur görünce: «Bana gerçekten hastalık isâbet etti» dedi.”[15]
Hazret-i Eyyûb’un ifâdeleri görünüşte sızlanma gibi ise de, gerçekte bir duâ idi. Çünkü sızlanma, insanlara yapılan şikâyete denir. Allâh Teâlâ’ya yöneliş, bir sızlanma değildir. Nitekim Ya’kûb -aleyhisselâm- da, oğlu Yûsuf -aleyhisselâm-’ın ayrılık ıztırâbı ve hasreti ile büyük bir elem içindeydi ve âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi:
قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّهِ وَأَعْلَمُ مِنَ اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“Dedi ki: Ben bütün kederimi ve hüznümü ancak Allâh’a arz ediyorum. Ve ben, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri de Allâh tarafından (vahiy ile) biliyorum.” (Yûsuf, 86)
Hastalıktan Kurtuluş
Rahîme Hâtun, yiyecek aramaya çıkmıştı. Bu arada Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek Cenâb-ı Hak’tan:
“–Ey Eyyûb! Belâ verdim, sabrettin.. Şimdi de tekrar sıhhat ve nîmet vereceğim!” haberi ile şu emri getirdi:
ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
“Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!” (Sâd, 42)
Eyyûb -aleyhisselâm-, ilâhî emir mûcibince ayağını yere vurdu. Hemen bir pınar fışkırdı. O da bu su ile yıkandı ve böylece mûcize olarak iç ve dış hastalıklarının hepsinden kurtuldu.
Bir başka rivâyete göre, Eyyûb -aleyhisselâm- ayağını yere vurduğunda biri sıcak, diğeri soğuk iki kaynak çıkmış, O da, sıcak olan suyla yıkanmış, soğuk olandan da içmiştir.
Âyet-i kerîmede “Ayağını yere vur!” diye emredilerek, mûcizede bile kulun gayret, emek ve teşebbüsünün bulunmasının taleb edilmesi dikkat çekicidir. Demek ki kulun, sebeplere sarılmakta kusur etmemesi, oturup sâdece duâ ile yetinmemesi gerekir. Ayrıca duânın îcâb ve şartlarını da yerine getirmek lâzımdır. Bu emir, Meryem kıssasındaki “Hurmanın dalını kendine doğru
silkele!..” (Meryem, 25) emrine benzer. Ayrıca:
إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ
“…O’na ancak güzel sözler yükselir. Onu da (Allâh’a) sâlih amel yükseltir!..” (Fâtır, 10) ifâdesini hatırlatır.
Nitekim Eyyûb -aleyhisselâm-’ın büyük bir edeb ve tâzîm içinde Cenâb-ı Hakk’a yönelişi netîcesinde duâsı kabûl olmuş ve kendisine şifâ, rahmet ve lutuf kapıları açılmıştı. Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ
“Bunun üzerine Biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hâtırâ olmak üzere O’nun duâsını kabûl ettik. Kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve O’na âile efrâdını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.”(el-Enbiyâ, 84)
Hazret-i Cebrâîl, sıhhati iâde edilen Eyyûb -aleyhisselâm-’ın başına Allâh’ın emri ile bir tâc koydu. Güzel elbiseler giydirdi. Lutuf bulutu geldi ve üstüne altın parçacıkları serpildi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
“Eyyûb, mûcizeli suda yıkandığı sırada, önüne bir sürü altın çekirge düşmüştü. Eyyûb, bunları hemen toplayıp elbisesine doldurmaya başladı. Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
«–Ey Eyyûb! Görüyorsun, Ben malını sana iâde etmek sûretiyle seni zengin kılmadım mı?» buyurdu. Hazret-i Eyyûb:
«–Evet yâ Rabbî! Beni o sûretle zengin kıldın. Fakat Sen’in hayır ve bereket hazînelerinden müstağnî kalamam. Bu sebeple ind-i ilâhîden her ne buyrulursa kabûlümdür. Çünkü veren Sen’sin, Sen’in verdiğin şeyi nasıl reddederim?!» dedi.” (Buhârî, Gusl, 20; Enbiyâ, 20; Nesâî, Gusl, 7)
Bu sırada Rahîme Hâtun şehirden döndü. Hazret-i Eyyûb’u tanıyamadı. O’nun kaybolduğunu zannederek sahrâya koştu. Feryâd edip ağladı. Eyyûb -aleyhisselâm- seslendi:
“–Ey hanım! Kimi arıyorsun?”
“–Bir hastam vardı, hayat arkadaşım idi. Bu kadar sıkıntı çekmiş iken, şimdi o hazîneyi yitirdim…”
“–O nasıl bir kimse idi.”
“–O sabırlı Eyyûb’du. Sağlıklı iken sana benzerdi.”
“–Ey Rahîme! İşte o benim. Allâh Teâlâ, bana sıhhat verdi.”
Her ikisi de sevinçle ağlaşarak Cenâb-ı Hakk’a şükürde bulundular.
Eyyûb -aleyhisselâm-, artık eski gençlik ve dinçliğine kavuşmuştu. Buna ilâveten Allâh Teâlâ, O’na evvelkinden daha fazla mal ve evlâd ihsân etti:
وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ
“Biz’den bir rahmet ve akl-ı selîm sâhipleri için de bir ibret olmak üzere, O’na hem âilesini, hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.” (Sâd, 43)
Nihâyet Eyyûb -aleyhisselâm- ve âilesi, darmadağın bir hâlde iken tekrar bir araya toplandı. Eskisinden daha büyük lutuflara nâil kılındı.
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalıktan âfiyete kavuşmuş olarak geçirdiği ilk gecenin sabahında derinden bir «ââh!» çekti. Sebebini sordular. Dedi ki:
“–Her gece seher vaktinde: «Ey bizim hastamız, nasılsın?» diye bir ses duyardım. Şimdi yine o vakit geldi, fakat: «Ey bizim sıhhatli kulumuz, nasılsın?» sesini duymadım. Bunun için ağlıyorum.”
Rahîme Hâtun’un Hizmetinin Mükâfâtı
Rivâyete göre Eyyûb -aleyhisselâm-, hanımının bir hatâsından dolayı sıhhate kavuştuğunda ona yüz değnek vurmaya yemîn etmişti. Ancak zevcesinin O’na karşı hizmet ve fedâkârlığı büyüktü. Bu sebeple Allâh Teâlâ, yüz tâne ekin sapından oluşan bir demetle bir kere vurulmasını kâfî görerek onlara merhamet buyurdu ve şöyle emretti:
وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
“Eline bir demet sap al da onunla vur; yemînini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyûb’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi bir kuldu! Dâimâ Allâh’a yönelirdi.”(Sâd, 44)
Âyet-i kerîmedeki ruhsat, şer’î cezâ ve yeminlerde “Eyyûb ruhsatı” adıyla bâkî kalmıştır. Âyette bu demetin, ne demeti olduğu açıkça belirtilmediği için daha başka mânâlara da hamledilmiştir. Yâni bu emir, yalnız o ruhsatı göstermekle kalmamış, aynı zamanda eli altında bir cemâat kurulması gerektiğine de işâret etmiştir.
RIZÂ
“Gerçekten Biz Eyyûb’u sabırlı (rızâ hâlinde bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi bir kuldu! Dâimâ Allâh’a yönelirdi.” (Sâd, 44)
Mâsivâ, yâni Allâh’tan gayrı bütün varlıklar, en basitinden mükemmeline doğru bir hiyerarşiye tabî olarak yaratılmıştır. Bu hiyerarşinin zirve noktası insandır. Çünkü o, Rabbin bütün sıfatlarından nasîb alan ve bu yüzden de kendisinde zıtlıkları cem eden bir varlıktır. Yâni iki ayrı ve zıt kutup olan hayır ve şer temâyülü ile techîz olunmuştur. Allâh Teâlâ’da zât-ı ulûhiyyetine mâlûm bir vasıfta ve sükûnet hâlinde bulunan zıtlıklar, insanda ebedî bir çatışma hâlindedir.
Eğer insan, irâdesini müsbet temâyülleri geliştirmek istikâmetinde kullanabilir ve kalb tasfiyesi netîcesinde şahsiyetinde hayrın galebesini sağlayabilirse, bundaki başarısı nisbetinde Rabbine yaklaşır. Buna muvaffak olan gönüller, yolun sonuna varan bir gurbet yolcusu gibi, âdeta matlûbuna kavuşmanın saâdet ve heyecanını yaşarlar. Böylece kul ile Allâh arasındaki mesâfe kısalarak hayâtın “gurbet” olma vasfı âdeta kaybolur. İdrâkte, en derin ve en köklü ıztırâbın kaynağı olan Allâh’tan uzak olmanın doğurduğu elemler, aslında hep aynı kalsa bile azalmaya başlar. Hattâ bu temel ıztırâbın üstüne ilâve edilen beşerî ıztırâbın doğurduğu kederler dahî, Rab ile beraber olmanın hazzı ve sürûru içinde âdeta hissedilmez hâle gelir. Dünyevî elem ve ıztıraplar, sanki narkoze edilmiş olur.
Bu safhada ıztıraplar, Rabbin bir iltifâtı şeklinde telâkkî olunarak sürûra döner. Rûhu istilâ eden bu sürûrun şümûlü, bazen maddî olan bedeni bile ihâta eder. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın, baldırına saplanmış olan bir oku, Rabbe en yakın olduğu namaz ânında çıkarttırmasındaki incelik, bunun pek bâriz bir misâlidir.
İdrâk, kalb tasfiyesi ve nefs tezkiyesi netîcesinde seviye kazanınca, aldatıcı ve fânî eşyânın esâretinden kurtulup Hakk’a râm olur. İnsanoğlu, her oluşta ilk sebebe doğru uzayıp giden bir sebepler zincirinin varlığını fark eder. Ve idrâki kemâle erdiğinde de, müsebbibü’l-esbâba (sebepleri yaratan Allâh Teâlâ’ya) kadar intikâl eder. O zaman büyük bir neş’e ve istiğrak içinde:
“Hoştur bana Sen’den gelen,
Ya gonca gül, yâhud diken!”
beytindeki inceliğe erer. Bu hâle gelen kimselerin kalb gözleri açıldığından sebep ve vâsıtalara ehemmiyet vermezler. Hakîkî ve nihâî müsebbib ve sanatkârda, yâni Hâlık Teâlâ’da fânî olmaya gayret ederler. Bu kemâle ulaşamayanlar ise, ara sebeplerden birine takılır kalırlar. O sebepler, gönle bir olta olan Leylâlar mesâbesindedir ki, çoğu kez Mevlâ’ya vuslata manî olurlar.
Nefsânî ve dünyevî temâyülleri aşan dertli Yûnus, gönlün merhalelerini ve kendisinin Hak’ta fânî oluşunu ne güzel ifâde eder:
Sûfîlere sohbet gerek,
Ahîlere ahret gerek,
Mecnûnlara Leylâ gerek,
Bana Seni gerek Seni!..
Bu kemâle ulaşmanın en feyizli vâsıtası, birer ıztırap kaynağı olan iptilâlardır. Bundan dolayıdır ki hadîs-i şerîfte de ifâde buyrulduğu gibi insanların iptilâlara en çok muhâtap olanları, peygamberlerdir. Çünkü onlar, ümmetlerine numûnedirler. Vazîfeleri îcâbı Rabbe en yakın bir mevkîde bulunmak durumundadırlar ki, bu yakınlık mevkiinin zemîni de, dosta bağlılık derecesini ölçen iptilâlardır. Nitekim aşırı sürûr ve aşırı ıztırap gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip “rızâ”
ve bunun netîcesi olan “sabır ve tevekkül” sâhibi olmaları sâyesinde, peygamberlerde hayâl edilmez bir tahammül müşâhede olunur.
Ashâb-ı kirâmdan Ebû Said el-Hudrî -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hasta iken O’nu ziyârete gitmiş ve O’nun ne büyük acılara sabırla katlandığını bizzat müşâhede etmiştir. O şöyle anlatıyor:
“Elimi Allâh Rasûlü’nün üzerine koydum, harâretini tâ yorganın üstünden hissediyordum.
«–Yâ Rasûlallâh, harâretiniz çok fazla!» dedim.
«–Biz (peygamberler) böyleyiz. Belâlar bize kat kat gelir, buna mukâbil mükâfatları da kat kat verilir.» buyurdu.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsanların en çok belâya mâruz kalanları kimlerdir?» diye sordum.
«–Peygamberler!» buyurdu.
«–Sonra kimlerdir?» dedim.
«–Sonra sâlihler!” buyurdu ve ardından şöyle bir îzahta bulundu: «Onlardan biri fakirliğe öyle mübtelâ olur ki kendini örten bir abâdan başka bir şey bulamaz. Onlar, sizin bolluğa sevindiğiniz gibi belâya sevinirler.»” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)
Bunun içindir ki, gönle sürur veren tecellî ve hâdiseler karşısında râzı olup da gam ve kederden hoşnudsuzluk aslında doğru değildir. Fakat insan, kemâlâtın zirvesine varmadıkça, bu beşerî zaaftan kolay kolay kurtulamaz. Hazret-i Ya’kub, oğlu Hazret-i Yûsuf’un hasret ve ıztırâbını sînesine gömebildi ve: “Bana sabr-ı cemîl düşer!” diyebildi ise, O, bunu peygamberlik sâyesinde sâhip olduğu müstesnâ kemâlâta borçlu idi. Gerçekten O, hâlini Rabbinden başka kimseye açmadı. Böylece hasreti, netîcede vuslata inkılâb etti.
Rivâyete göre Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:
“_Ya’kûb’un Yûsuf’a hicrânı ne dereceye varmıştı?”
Cebrâîl -aleyhisselâm-:
“_Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“_O hâlde O’nun sevâbı ne kadardır?” deyince, o da:
“_Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zanda bulunmadı…” dedi.
(Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)
Yâni çekilen gam ve çileler, hayatta mes’ûd olmaya mânî gibi görünürse de, öyle değildir. Sabretmesini, Allâh’tan gelenlere rızâ göstermesini bilenler için belki daha büyük bir sürûra ulaşmak içindir.
Hazret-i Mevlânâ, bu hâli veciz bir sûrette ifâde eder:
“Gam eli, gönül dalından sararmış yaprakları silkeler. Yerine, daha latîf, daha taze sürûr yaprakları gelir.”
Gam, çile ve ıztırap, nefsânî temâyülleri zaafa uğratan ve netîcede insan rûhunu yücelten en büyük müessirlerdendir. Bundan dolayıdır ki, insanlara yol göstermeye memur olan gönül erleri, mutlakâ şiddetli bir ıztırâbın haddesinden geçerler. Iztırâbın en kazandırıcı vâsıtası ise, aşktır. Bu sebepledir ki Şâir Fuzûlî:
“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni,
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni!”
demiştir.
Ehlullâh nazarında gam ve sürûr, ikiz kardeştir. Gönül ehli, bu sürûr ve ıztırapların niçin verildiğini iyi bilirler. Dolayısıyla dâimâ büyük bir teslîmiyet içindedirler. Gönlünü bu hakîkatin sırrı içerisinde yoğuran şâir Dertlî, derdini ne güzel terennüm eder:
Aşk oduna yanmış ciğer kebâbız,
Hecr ile ağlamış dîde pür-âbız,
Yıkılmış yapılmış hâne-harâbız,
Âbâd olsak da bir, olmasak da bir!
Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsının karşısında acze düşen sihirbazlar:
“Biz Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine secde ediyoruz!” dediler.
Firavun, onları tattıracağı ıztırap ile tehdîd etti:
“_Kollarınızı ve ayaklarınızı çapraz kestirerek hurma dallarına asarım! Ölümün en acı şeklini sizlere tattırırım!” dedi.
Sihirbazlar ise cevâben:
“_Senin fiilin (çektireceğin ıztırap), bize bir zarar veremez! Nasıl olsa Rabbimize döndürüleceğiz!” diyerek dünyevî ıztırapların gel-geç ve fânî olduğunu ahmak Firavun’a telkîn ettiler ve onun tehditlerine meydan okudular. Çünkü büyük bir hakîkate ulaşmanın rûhî sürûru, -evvelce de temas edildiği gibi- dünyevî ıztırapları idrâkte küçültür ve ehemmiyetsiz kılar.
Önce ülü’l-azm bir peygamber ile müsâbakaya çıkan sihirbazlar, yüce hakîkati idrâk edince, büyük bir îman vecdi içinde Mûsâ -aleyhisselâm-’ı tasdîk ettiler. Büyük bir îmân heyecanı ile şehâdet şerbetini içmeyi tercîh ettiler. Dünyâya âit ıztıraplara büyük bir tevekkülle meydan okuyarak, ilâhî sonsuzluk yolculuğunun seyyâhı oldular. Böylece işkence gibi gözüken bir zulüm, onlar için ebedî kazanç vâsıtası oldu. Hak’tan gelen kahrı da lutuf olarak kabûllenen sâlihlerden oldular.
Firavun ise, iblîs gibi gurûruna mağlûb olarak aşikâr hakîkati inkâra devâm etti. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, inat derecesinde küfre saplanmış münkirlerin hâlini şöyle tasvîr eder:
“Eğer dikkat edersen, hiçbir münkirin inkârı sırf inkâr için değildir.”
“Belki hasedinden dolayı hasmını kahretmek, yâhud kendisini üstün göstermek içindir.”
Sâdıklar için Hakk’ın cefâsı, bu geçici hayâl ve serap âleminin sürûr ve bayramlarından bin kere evlâdır! Onlar, avâmın yöneldiği lutuf zannedilen şeylerden el çekmişlerdir. Hazret-i Mevlânâ güzel tasvirlerine devamla der ki:
“Avâm için tamamiyle lutuf olan şeyler, nâzenînler, yâni ehlullâh için kahırdır.”
“Şu hâlde halk, belâ ve elem çekmeli ki, bunlar arasındaki farkı anlasın!..”
Ehlullâhın bulundukları rızâ makâmını, yâni Hak’ta fânî oluş mertebesini îzâh edecek kelime, ses ve ifâde bulmak mümkün değildir. Zîrâ o makam, âşinâ olmayanlara mahrem sır tecellîleriyle dolu apayrı bir zevk-i bediîdir.
Nitekim hastalığının en şiddetli günlerinde Eyyûb -aleyhisselâm-’a hanımı Rahîme Hâtun:
“_Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ’dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertlerden kurtulsan!” deyince Eyyûb -aleyhisselâm-:
“_Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?” diye sordu.
Rahîme Hâtun:
“_Seksen yıl idi.” dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-:
“_Ey Rahîme! Şiddet ve belâ müddeti en az sıhhat ve safâ süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ’ya şikâyet etmekten hayâ ederim. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken (râzı oluyoruz da), O’ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?! Ben Rabbimden râzıyım!” dedi.
Eyyûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrı, rızânın en güzel misâlini sergiler. Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalandığı sırada, bütün musîbet ve sıkıntılarına rağmen, hâlinden şikâyet eder bir duruma düşmemek ve takdîre rızâda îcâb eden sabrı göstermek için, hastalığını Cenâb-ı Hakk’a arzetmekten, sıhhat ve afiyet istemekten bile çekinmiştir. Nihayet zevcesinin ısrarı ile sadece:
“Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye niyazda bulunmuştur.
Bu duâ üzerine Allâh Teâlâ, kullukta dâim olanlara bir rahmet hâtırası olmak üzere onun derdini gidermiş ve hastalığına şifâ vermiştir. Böylece sabır, şükür, teslîmiyet ve muhabbetullâhın netîcesinde eski zinde hayâtı Eyyûb -aleyhisselâm-’a iâde edilmiştir.
Allâh Teâlâ, Hazret-i Eyyûb’u, bütün bu olup bitenler sırasında rızâ hâlinde sabırlı bir kul olarak bulduğunu beyân buyurmuştur.
Eyyûb -aleyhisselâm-’ın sabrı ve rızâ hâli, Hak yoluna giren sâlik ve dervişlerin bilhassa ibret ve hisse alması gereken en güzel bir misâldir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Tâif’te katlandığı ıztırap ve çile, hiçbir kula nasîb olmayan “Mîrâc” hâdisesinin zemînini teşkîl ediyordu.
Bir başka tecellîye mazhariyetle Halîlullâh kılınan İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın hâli de, Hakk’a meclûbiyet ve teslîmiyetin daha değişik bir tezâhürünü sergiler:
İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılırken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve:
“_Bir hâcetin var mı? Benden bir arzun var mı?” dedi.
O ise:
“_Hâcetim var, ama sana değil!” dedi.
Sonra Cebrâîl’e sordu:
“_Ateşe yakma gücünü veren kimdir?”
Netîcede, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Allâh’a olan aşkının tecellîsi, dünyâ ateşini bir anda gülistâna çevirdi. Çünkü İbrâhîm -aleyhisselâm-’da eşyânın isimlerinin sırları tecellî etmiş ve O, Hak’ta fânî olmuştu.
Hak’ta fânî olanlar için Allâh’tan ister lutuf, ister kahır, ne gelirse gelsin, hepsi kulun mânevî yükselişine vesîle olur. Kahırlar, çileler ve ıztıraplar, onlar için bir lutuftur. Aynen Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi Cebrâîl’i dahî vâsıta olarak kullanmaktan imtinâ ederler. Çünkü onlar, Hakk’ın mazharı olmuşlardır. Işığa nâil olmak için kendini helâk eden kelebeklerden bir farkları kalmamıştır.
Ancak şuna dikkat etmek lâzımdır ki; Hazret-i İbrâhîm’i yakmayan ateşi örnek alarak, bir kimsenin kendisi hakkında da aynı netîcenin zuhûrunu beklemesi, haddini bilmemek olur. Bunun sonu ise hüsrandır.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- bu hakîkati ne güzel açıklar:
“Allâh yolunda ateşe girmek vardır. Lâkin ateşe atılmadan önce, kendinde İbrâhîm’lik olup olmadığını araştır! Çünkü ateş seni değil, İbrâhîmler’i tanır ve yakmaz!..”
Hâsılı bir kimsenin, kemâl sâhibi ve makâmı yüce gerçek büyüklerle kendisini kıyaslaması, tehlikeli âkıbetlere sürükleyen yersiz bir cehâlettir. Bize düşen, tedbîr imkânları dâhilinde çârelere başvurmak, netîcesine tevekkül etmek, Allâh’a sığınmaktır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Kendisinin Allâh katındaki mevkîini bilmek isteyen, Allâh Teâlâ’nın kendi indindeki mevkîine baksın! Zîrâ Allâh Teâlâ, kulunu, onun kendisini indirdiği mevkîye indirir!” (Hâkim, Müstedrek, I, 672/1820)
Şu misâl bu hakîkati ne güzel ifâde eder:
Rivâyete göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hârise -radıyallâhu anh-’a:
“–Ey Hârise, nasıl sabahladın?” diye sordu.
Hârise -radıyallâhu anh-:
“–Hakîkî bir mü’min olarak!” cevâbını verdi.
Bu defâ Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Hârise! Her hâl ve hakîkatin bir delîli vardır. Senin îmânının hakîkatinin delîli nedir?” buyurdu.
Hârise -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Dünyâdan el-etek çekince, gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz hâle geldi. Rabbimin arşını açıkça görür gibi oldum. Birbirlerini ziyâret eden cennet ehli ile, yekdiğerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim.” dedi.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Tamam yâ Hârise! Bu hâlini muhâfaza et! Sen Allâh’ın, kalbini nurlandırdığı bir kimsesin.”(Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 57) buyurdular.
Yine Hârise -radıyallâhu anh- hakkında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Bir kimse Allâh’ın kalbini nurlandırdığı bir şahsı görmek isterse Hârise’ye baksın.” (İbn-i Hacer, el-İsâbe, I, 289) buyurmuşlardır.
İşte bu hâl, âyet-i kerîmede:
رَّضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْ
“…Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh’tan râzıdırlar…” (el-Beyyine, diye ifâde buyrulan sâlihlerin hâlidir. Böyle sâlih kullar, Süleymân -aleyhisselâm- gibi:
رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ
“…Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nîmete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih ameller yapmamı ilhâm eyle ve rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat.” (en-Neml, 19) diye duâ ederler.
Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurur:
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَاللّهُ رَؤُوفٌ بِالْعِبَادِ
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allâh’ın rızâsını kazanmak için kendini fedâ eder (Allâh’ın rızâsı uğruna gerektiğinde bütün şahsî menfaatlerini terk eder). Allâh kullarına karşı Raûf’tur (çok şefkatlidir).” (el-Bakara, 207)
Âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi çok câlib-i dikkattir:
Suheyb er-Rûmî -radıyallâhu anh- Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hicret etmek üzere Mekke’den çıktığında Kureyş’ten bir grup onu yakalamak ve Mekke’ye geri götürmek üzere peşine düşmüştü. Suheyb -radıyallâhu anh- tâkip edildiğini fark edince devesinden inip mevzîlendi, sadağından bir ok çıkarıp yayına yerleştirdi ve bekledi. Kureyşliler bir ok atımı mesâfeye gelince onlara seslendi:
“–Ey Kureyş topluluğu! Biliyorsunuz ki sizin en iyi okçunuz benim. Siz bana ulaşmadan sadağımdaki bütün okları üzerinize yağdırırım, sonra kılıcımı alır ve elimde en küçük parçası kalıncaya kadar sizinle vuruşurum, ancak ondan sonra bana istediğinizi yapabilirsiniz. Ama bunun yerine isterseniz size Mekke’de bıraktığım malların yerlerini söyleyeyim, onları alın ve karşılığında yolumu açın, bırakın gideyim.” dedi. Onlar da bu teklifi kabûl ettiler. (İbn-i Cevzî,Zâdu’l-Mesîr, I, 223; İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 260-261)
Daha sonra Suheyb -radıyallâhu anh- vakit kaybetmeden Medîne’ye doğru yola çıktı. Allâh Teâlâ da Medîne’de Rasûlü’ne bu âyeti indirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Suheyb’i görünce ona:
“–Alışverişin kazançlı oldu, ey Suheyb!” buyurdu. Suheyb -radıyallâhu anh- ise:
“–Yâ Rasûlallâh! Yolda beni geçip Size haberimi ulaştıracak kimse olmadığına göre başıma gelenleri Size ancak Cebrâîl bildirmiştir.” dedi. (Hâkim, Müstedrek, c. III, s. 450-452)
Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَـئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Erkek ve kadın bütün mü’minler, birbirlerinin dostları ve velîleridirler. Ma’rûfu emrederler, münkerden nehyederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allâh rahmetiyle muâmele edecektir. Şüphesiz Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 71)
وَعَدَ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“Allâh, mü’min erkek ve kadınlara, zemîninden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde hoş meskenler va’detti. Allâh’ın rızâsı ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur.” (et-Tevbe, 72)
Bütün bu sayılan nîmetler en ileri derecedeki îman ve hizmet ehline va’dolunmuştur. Allâh’ın rızâsından olan küçücük bir şey bile, sayılan bu cennet nîmetlerinin hepsinden daha büyüktür. Çünkü her hayrın, her mutluluğun, her şerefin ve her yüceliğin mesnedi odur.
Allâh Teâlâ kendi rızâsını arayarak infakta bulunan sâlih kullarını da şöyle medheder:
وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
“Allâh’ın rızâsını aramak ve kalblerinde olan îmânı kökleştirip takviye etmek için karşılığının verileceğine kat’î bir şekilde inanarak mallarını hayra sarf edenlerin hâli, tepenin üzerinde bulunan güzel bir bahçenin hâline benzer ki ona bolca yağmur isâbet etmiş de ürünlerini iki kat vermiştir. Böyle bir bahçeye yağmur yağmasa bile az bir çisinti dahî kâfî gelir. Allâh yapmakta olduklarınızı hakkıyla görendir.” (el-Bakara, 265)
وَالَّذِينَ صَبَرُواْ ابْتِغَاء وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً وَيَدْرَؤُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ
“O mü’minler ki, Rablerinin rızâsını arzu ederek sabrederler, namazı hakkıyla kılarlar, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizlice ve açıkça (Allâh yolunda )sarf ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlara dünyâ yurdunun güzel âkıbeti vardır.” (er-Ra’d, 22)
Hak yolunda insanın varabileceği en yüce makam, Allâh Teâlâ’nın kulundan râzı olmasıdır ki, bu da kulun Allâh’tan râzılığı ve O’na teslîmiyetinin bir mükâfâtıdır.
Ömer bin Abdülazîz,
kendisine:
“_Neyi seversin?” diye soranlara:
“_Benim sevincim, yalnız mukadderâttadır. Ben Allâh Teâlâ’nın hükmünü severim…” derdi.
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
قَالَ اللّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“(Kıyâmet günü) Allâh Teâlâ şöyle buyurur: Bu, sâdıklara sadâkatlerinin fayda verdiği gündür. Onlar için zemininden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allâh onlardan râzı olmuş, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.”
(el-Mâide, 119)
Rivâyete göre Allâh Teâlâ cennet ehline:
“–Râzı oldunuz mu? Hoşnut musunuz?” buyuracak, onlar da:
“–Ey Rabbimiz, nasıl hoşnut olmayız ki! Bize başka kullarından hiç birine vermediğin nîmeti verdin.” diyecekler. Bunun üzerine Allâh Teâlâ buyuracak ki:
“–Size bundan da büyüğünü vereceğim.”
“–Bundan daha üstün ne olabilir ya Rabbî?” diyecekler. İşte o zaman Allâh Teâlâ:
“–Sizden râzı olacağım ve artık size ebediyyen gazap etmeyeceğim.” buyuracak. (Buhârî, Rikâk, 51; Müslim, Cennet, 9)
Rızâ, muhabbetin nihâî meyvesidir. Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her şeyi sevgisi nisbetinde memnûniyetle kucaklar. Hattâ âşık, elemin acısını duysa bile buna o kadar râzıdır ki, ıztırâba rağbet ve heves dahî edebilir. Bu, ileride alacağı mükâfat için şimdiki geçici eleme râzı olmaktır. Nitekim Şakîk-i Belhî
-rahmetullâhi aleyh-:
“Sıkıntının mükâfâtını bilen, ondan kurtulmaya heves etmez!” demiştir.
Çünkü hastalar şifâ için ilâçların acılığına aldırmaz, hattâ çok ağır ve riskli ameliyatları bile kendi istekleriyle kabûl ederler.
Ancak rızânın daha üst mertebesi, mahbûbun gönlünü hoş etmek maksadına bağlıdır. Rabbin rızâsı ise, cennet nîmetlerinden daha üstündür. Bu makamdaki kulun sevgisi de, onu acıyı duymayacak bir âlemde yaşatır. Sevginin zevkine varmayanlar bu hâli bilmese de, âşıkların, bizim anlattıklarımızdan da çok acâib hâlleri vardır.
Bütün bu ahvâle rağmen şu husûsu da îzâh etmek gerekir:
Iztırap ve çilelere rızânın mükâfâtının büyük olmasına bakarak Hak’tan belâ ve musîbetle imtihan istenmemelidir. Çünkü kul, kendisinin taşıyabileceği yükün vüs’atini iyi tâyin edemeyebilir ve üstesinden gelemeyeceği sıkletlerin altında eziliverir. Ama Hak’tan gelirse, bilmelidir ki Cenâb-ı Allâh, hiçbir kula çekemeyeceği bir şeyi yüklemez!
Vaktiyle Can Baba
isminde bir zât vardı. Allâh aşkıyla o kadar mütelezziz olmuş ve kendisinden geçmişti ki, birgün ellerini yüce dergâha kaldırıp:
“Yâ Rabbî! Sen’den başka hazzım yok! Beni istediğin şekilde imtihân et!” dedi.
Bunun üzerine ona çok ağır bir iptilâ verildi. Ancak yaşı ilerleyip tâkatten kesilmeye başlayınca da, gönlünü nedâmet ateşleri sardı ve küçük talebelerin okuduğu mektep kapılarına giderek önüne çıkan her çocuğa:
“_Yavrucuğum! Bu yalancı ihtiyar amcanıza duâ edin de Allâh ona şifâ ihsân eylesin!” diye yalvarır hâle geldi.
Ayrıca günah işleri ve insanı fıska götüren şeyleri kabûllenmek de rızâ değildir. İsyan, fücûr ve küfre rızâ, en büyük gaflet ve cehâlettir. Bu hususta sayılamayacak kadar îkâz-ı ilâhî vardır. Onlardan birinde şöyle buyrulur:
لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ
“Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler!..” (Âl-i İmrân, 28)
Yâni kötülere ve kötülüklere karşı sükût, rızâ değildir.
Büyük zâtların nasıl yüce bir kemâlât sâhibi mümtaz şahsiyetler olduklarına dikkat edildiğinde, hepsinin de, binbir çile, elem ve ıztırap ateşleriyle kavrularak bu kemâli elde ettikleri müşâhede edilir.
Şâyân-ı dikkattir ki, gönül dünyâlarını rûhâniyeti ile aydınlatan büyük velî Bahâeddîn Nakşibend
-kuddise sirruh- Hazretleri, mürşidi Emîr Külâl
-kuddise sirruh- tarafından, yedi sene insanlara hizmet etmek, herkesin uzak durduğu hasta hayvanları tedâvî etmek ve insanların gelip geçtiği yolları temizlemek gibi vazîfeler verilmişti. O da bütün bunları vecd içinde îfâ etti. Nihâyet bu hizmetlerdeki cefâlar, çileler ve ıztıraplar, onu erişilmez makamların ilâhî esrârına müstağrak kıldı. Onun bu ulvî makâma nasıl bir tevâzû ve hiçlik iklîminde ulaştığını, şu mısralar ne güzel ifâde etmektedir:
Âlem buğday ben saman,
Herkes yahşî ben yaman![16]
Bu gerçeğin ışığında Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-:
“Mâsıyet esâretinden kurtulmanın yegâne çâresi; çiledir, ıztıraptır ve cefâdır!” der.
Ancak bunlar da intibâha (uyanmaya) sebep olamazsa, ehl-i dünyâ, yâni nefs-i emmârenin arzusu yolunda yaşamayı saâdet zannedenler, nefsin azgın pençelerinde helâk olurlar. İşte ehlullâha göre hakîkî kahır budur.
Âhiret saâdeti için, dünyânın geçici câzibesine ve aldatıcı nağmelerine kanmamak îcâb eder. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevce-i muhteremeleri Hafsa vâlidemiz, Allâh Rasûlü’nün dünyâya karşı tavrını yansıtan bir müşâhedesini şu şekilde anlatır:
“Biz, bir kilimi ikiye katlar, O’na yatak yapardık. Bir defâsında dörde katlamıştık da, gece namaza kalkamamıştı. Bunun üzerine «altına ne serildiğini» sormuş ve her zamanki gibi serilmesini taleb etmişti. İstirahati ile fazla meşgul olunmasından da rahatsız olmuştu.”(Tirmizî, Şemâil, s. 154)
İlâhî ünsiyetin yolu muhabbettir. Sevilenleri takliddir. Sevenler, sevdiklerinden geleni hoş karşılamak mecbûriyetindedirler. Sevenler, sevdiklerini dillerinden ve gönüllerinden düşürmezler. Îman hayâtının zevk u safâsını yaşamak isteyen gönüller de, Allâh’ın zikrini kalblerinde devâm ettirirler. Ayaktayken, otururken, yatarken her hâlükârda zikredip semâvât ve arzın yaratılmasındaki ince ve nâzenîn hikmetlere dalarlar da:
رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“…Yâ Rabbî! Bunları boşuna ve abes yaratmadın! Sen’i tesbîh ederiz! Bizleri cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 191)
derler.
Allâh Teâlâ da, kendisinden bu şekilde râzı olan her kuluna:
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
(28)
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
(29)
وَادْخُلِي جَنَّتِي
(30)
“Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! (Seçkin ve sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (el-Fecr, 28-30) buyurur.
Onları ebedî nîmetleriyle taltîf eder ve cemâliyle müşerref kılar.
Yâ Rab! Bizleri rızâna nâil olan gerçek tevekkül ve teslîmiyet ehli kullarından eyle!
Âmîn!..
HAZRET-İ YÛNUS -aleyhisselâm-
Kur’ân-ı Kerîm’de kendi adına bir sûre nâzil olmuş bulunan Hazret-i Yûnus -aleyhisselâm-, Âsur Devleti’nin başkenti olan Ninova[17] halkına gönderilmiş bir peygamberdir. M.Ö. sekizinci asırlarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Babası, Mettâ isminde sâlih bir insandı.
Yûnus -aleyhisselâm-, Ninova’da doğup büyümüş, otuz yaşına gelince, Hak Teâlâ O’nu peygamber olarak vazîfelendirmiştir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:
“Yûnus -aleyhisselâm- otuz yaşında peygamber oldu ve senelerce kavmini îmâna çağırdı.”
Peygamberliği husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulur:
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
“Muhakkak Yûnus da gönderilen peygamberlerdendi.” (es-Sâffât, 139)
وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ
“Onu, yüz bin kişiye peygamber olarak gönderdik ve hattâ artıyorlardı.” (es-Sâffât, 147)
إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا
“(Habîbim!) Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi Sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Ya’kûb’a, esbâta (torunlara), Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleymân’a vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (en-Nisâ, 163)
Ninovalılar
Ninova ahâlîsi, putlara ve heykellere tapıyorlardı. Çok zâlimdiler. Yûnus -aleyhisselâm- tevhîde dâvet etmeye başlayınca, kendisine sâdece iki kişi îmân etti. Biri âlim ve hakîm, öteki âbid ve zâhiddi. Diğerleri Hazret-i Yûnus’a:
“_Aramızda bu kadar kâhin, âlim ve sanatkârlarımız varken, sen tek başına ortaya çıkıyor, atalarımızın yolunun yanlış olduğunu söylüyorsun! Tanrılarımızı inkâr ediyorsun! Sen, kimsenin alışkın olmadığı hükümlerle ayağımızı mı bağlamak istiyorsun?!” dediler.
Ancak bu sözlerle de yetinmeyip Yûnus -aleyhisselâm-’a türlü ezâ ve cefâda bulundular. Hazret-i Yûnus ise, onların yaptıklarına tahammül ve sabır gösteriyor, kendilerini yine merhametle tevhîde dâvet ediyordu. Allâh’ın azâbının çetin olduğunu hatırlatıyordu. Fakat onlar, bu îkazlara gülüp geçtiler:
“–Bir kişinin hatırı için azap gelip herkesi mahvedecekse, müsâade et bu azap gelsin!” dediler.
Yûnus -aleyhisselâm-, kavminin küfürdeki bu inatçı hâllerine son derece üzüldü. Daha fazla dayanamayıp, izn-i ilâhîyi beklemeden aralarından ayrıldı. Yolda iken Cenâb-ı Hak vahyetti:
“Ey Yûnus! Geri dön; kırk gün daha onları îmâna dâvet et!”
Bu emir üzerine Yûnus -aleyhisselâm-, tekrar kavminin yanına döndü. Allâh’ın emir ve azâbını haber verdi. Yine uslanmadılar. Va’dedilen günlerden otuz yedi gün geçtiğinde, kavmi hâlâ îmâna gelmemişti. Hazret-i Yûnus:
“O hâlde üç güne kadar başınıza gelecek olan azâbı bekleyin! Bunun alâmeti olarak da önce benizlerinizin sarardığını göreceksiniz!” dedi ve yine emr-i ilâhîyi bekleyemeden büyük bir üzüntü ile aralarından ayrıldı.
Bu terk ediş, ne ilâhî vazîfeden kaçma, ne de bu vazîfeyi verene baş kaldırmaydı. Sâdece yüce dâvete uymayan âsî bir kavimden uzaklaşmaydı.
Îmân, Tevbe ve Af
Derken Yûnus -aleyhisselâm-’ın haber verdiği gün gelip çatmıştı. Azâbın habercisi olarak da bütün Ninovalıların benizleri sararmış ve renkleri uçuklaşmıştı. O an herşeyi anladılar. Birbirlerine:
“_İşte Yûnus’un haber verdiği azap alâmeti! Biz O’nun bugüne kadar yalan söylediğini hiç görmedik.” diyerek gelen azaptan büyük bir korkuya kapıldılar.
Gökyüzü kararmaya başladı. Herkes feryâd hâlindeydi. Çâresizce bir ümit kapısı aradılar. Birbirlerine:
“_Eğer Yûnus aramızda ise korkmayın! Şâyet gitmiş ise, azap bizi helâk edecektir!” dediler.
Son derece pişmân olmuşlardı. Yürekleri, yaptıkları yüzünden nedâmetle dolup taşıyordu. Çünkü azâb-ı ilâhî iyice yaklaşmıştı. Ne yapacaklarını bilemez bir hâlde büyük bir tevbe iştiyâkı içerisinde sâlih bir zâta koştular. O da:
“_Henüz azâbın gelmesine iki gün var. Şimdi şu yüksek tepeye (tevbe tepesine) çıkın! Birbirinizle helâlleşerek gasbettiğiniz hakları sâhiplerine iâde edin! Ardından Yûnus’un Rabbi için kurbanlar kesin ve bundan büyük-küçük, zengin-fakir herkes yesin! Sonra başlarınızı açarak:
«Ey Yûnus’un Rabbi! Biz tevbe ettik. Sana inandık. Yûnus’un peygamberliğini de kabûl ettik. Yûnus’u bulduğumuz an, O’ndan Sen’in emir ve yasaklarını öğrenip tatbîk edeceğiz!» diye yalvarın!..” dedi.
Ninovalılar gözyaşları içerisinde bütün bu söylenenleri yerine getirdiler. Allâh Teâlâ da “Rahmân” ism-i şerîfi ile onların tevbelerini kabûl etti ve azâb-ı ilâhî, üzerlerinden kaldırıldı. O gün Cuma olup âşûra günüydü. Bu husus, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ
“Hiçbir şehir ahâlîsi yoktur ki, (yeis hâlinde) îmân etmiş olsun da, bu îmânı ona fayda versin! Ancak Yûnus kavmi müstesnâdır ki, bunlar îmân edince, kendilerinden dünyâ hayâtındaki rüsvâlık (perişanlık) azâbını uzaklaştırıp giderdik ve onları ecelleri gelinceye kadar (yaşatıp) faydalandırdık!” (Yûnus, 98)
Îmansızlıkları sebebiyle helâke dûçâr olup da tevbe ederek kurtulan tek kavim, Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmidir. Bu, lutf-i ilâhînin farklı bir tecellîsidir ve Yûnus Sûresi’nin pek çok âyet-i kerîmeleri, rahmet-i Rahmân’ın azâb-ı ilâhîden daha ziyâde olduğunu beyân eder.
Hazret-i Yûnus Ninova’dan Ayrılınca
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِبًا
“Zünnûn’u da (zikret)! O öfkeli bir hâlde geçip gitmişti…” (el-Enbiyâ, 87)
Zünnûn, Hazret-i Yûnus’un lakâbıdır. Balık sâhibi mânâsına gelir. Ona bu lakab, kendisini balık yuttuğu için verilmiştir.
Yûnus -aleyhisselâm- şehirden ayrılınca Dicle Nehri’nin kenarına geldi. Bir gemiye bindi. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
“Hani O, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.” (es-Sâffât, 140)
Gemi, hareket ettikten bir müddet sonra suyun ortasında durdu. Onu bir türlü yürütemediler. Batacakları endişesiyle durumu uğursuzluk sayarak gemide günahkâr birinin olduğunu düşündüler. Bunun kim olduğu husûsunda kur’a çektiler. Kur’a Hazret-i Yûnus’a çıktı. O da başına gelen bu işin bir imtihân olduğunu fark ederek tevekkülle:
“_Evet, o âsî kul benim!” dedi.
Ancak gemidekiler, onun hâlinden sâlih bir kimse olduğunu anlayarak kur’ayı birkaç defa yenilediler. Fakat hepsinde de netîce Yûnus -aleyhisselâm-’a çıktı. Nihâyet çâresiz bir şekilde: «Herhâlde bu kulun bir suçu olmalı!» diyerek Hazret-i Yûnus’u suların içine bıraktılar. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنْ الْمُدْحَضِينَ
“Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çektiler de (Yûnus) kaybedenlerden oldu.” (es-Sâffât, 141)
فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ
“…(O), Biz’im kendisini aslâ sıkıntıya uğratmayacağımızı zannetmişti…” (el-Enbiyâ, 87)
فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ
“Yûnus kendini kınayıp dururken O’nu bir balık yuttu.” (es-Sâffât, 142)
Artık Hazret-i Yûnus, bir balığın karnındaydı. Orası karanlık bir yerdi. Kendisi henüz canlı idi ve şuuru da yerindeydi. Cenâb-ı Hak balığa, Yûnus’u yaralamamasını ve onun kemiklerine zarar vermemesini emretti.
Yûnus -aleyhisselâm-, ilâhî takdîre rızâ göstererek Rabbine teslîm oldu. Âyet-i kerîmede bu hâl şöyle bildirilir:
فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
“…(Ve) karanlıklar içinde (Yûnus, pek üzgün bir şekilde hâlini Rabbine şöylece arz etti): «Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Sen’i tenzîh ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!»” (el-Enbiyâ, 87)
Bu sırada balığın karnında bazı sesler işitti, bunun ne olduğunu merak etti. Allâh Teâlâ da, kendisine balığın karnında olduğunu vahyetti ve şöyle buyurdu:
“Ey Yûnus! Bu sesler, denizde zikreden canlıların sesidir.”
Hazret-i Yûnus, içinde bulunduğu bu zor ve sıkıntılı şartlar altında bile, her zaman olduğu gibi Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve zikirden geri kalmamaya gayret etti. İstiğfâr ve duâ ile meşgûl oldu. Melekler onun durumuna muttalî olduklarında kendisi hakkında Allâh’a şefâatte bulundular. Nihâyet Cenâb-ı Hak, Hazret-i Yûnus’un da:
لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
“Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Sen’i tenzîh ederim. Gerçekten ben, zâlimlerden oldum!” diye çokça tesbîhi üzerine bu mübârek peygamberinin işlediği zelleyi affetti:
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنجِي الْمُؤْمِنِينَ
“Bunun üzerine O’nun duâsını kabûl ettik ve O’nu kederden kurtardık. İşte Biz, mü’minleri böyle kurtarırız.” (el-Enbiyâ, 88)
Bu affın yegâne sebebi, Yûnus -aleyhisselâm-’ın çokça tesbîhiydi:
فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُسَبِّحِينَ
(143)
لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
(144)
“Eğer Allâh’ı tesbîh edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” (es-Saffât, 143-144)
Yûnus -aleyhisselâm-, Rabbini zikretmesi, hatâsını idrâk etmesi ve tevekkülü sâyesinde kurtulmuştur. Bu hâli, kendisi için büyük bir rahmet ve nîmet vesîlesi olmuştur.
Mühim bir husustur ki, Yûnus -aleyhisselâm-, kavminin helâki için verilen kırk günlük mühlete 37 gün sabretmiş, üç gün sabredememişti. Buna mukâbil, Allâh Teâlâ da O’nu balığın karnında sabır tâliminden geçirmek gibi büyük bir imtihâna tâbî tutmuştur.
Sonunda Hazret-i Yûnus’u içinde yüce bir emânet gibi taşıyan balık, Allâh’ın emri ile O’nu sâhile bıraktı. Cenâb-ı Hak buyurur:
فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاء وَهُوَ سَقِيمٌ
(145)
وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ
(146)
“Hâlsiz bir vaziyette kendisini dışarıya çıkardık. Ve üstüne (gölge yapması için)kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.” (es-Sâffât, 145-146)
Balık onu çıkarıp sâhile bıraktığında, Yûnus -aleyhisselâm- zayıflamış, bitkin, hasta ve himâyeye muhtaçtı. Vücûdu, pelte hâlindeydi. Hava da oldukça sıcaktı. Allâh Teâlâ, onu güneşin yakıcı ziyâsından koruyacak geniş yapraklı bir bitki bitirdi. Onun gölgesinde sinek türünden bir haşerat da yoktu. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bu bitkiden Hazret-i Yûnus’a süt damlattı.
Hazret-i Yûnus, kendisini toparlayınca, Ninova’ya yöneldi. Şehre yaklaştığında bir çobana rastladı. Kavminin hâlini sordu. Çoban olanı biteni anlattı. Kavminin îmân edip tevbekâr olduğunu ve böylece Allâh’ın kendilerini affettiğini bildirdi. Şimdi herkesin Yûnus -aleyhisselâm-’ın ilâhî emirleri bildirmek üzere gelmesini beklediğini söyledi.
Hazret-i Yûnus’un döndüğünü haber alan kavmi, hemen O’nun yanına geldiler. O esnâda Yûnus -aleyhisselâm- namaz kılmaktaydı. Namazdan sonra kendisini hasretle kucaklayıp özürler dilediler. Hazret-i Yûnus da, af ve müsâmaha ile davranarak onlara Allâh’ın emir ve yasaklarını öğretti. Bundan sonra kavmi, Allâh’a ve peygamberine itâat hâlinde, mes’ûd ve iyilik üzere bir hayat yaşadılar. Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ
“Sonunda O’na îmân ettiler. Bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yaşattık.” (es-Sâffât, 148)
Hak bir dâvânın sâhiplerine, sabırlı, sâkin ve azimli hareket etmek düşer. Yûnus -aleyhisselâm-, kavminden son derece bîzâr olduğu için eleminin şiddeti sebebiyle ilâhî vahyi bekleyemeden oradan ayrılmıştı. Bu ise, bir bakıma sabırsızlık ve acelecilik olmuştu. Zor şartlar içersinde bile olsa, böyle bir davranış, kendisi için bir zelle idi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, Mekke müşriklerinin zulüm, eziyet ve cefâlarına tahammül etmiş, hicret hakkında ilâhî emir gelinceye kadar sabırla beklemiştir. Allâh Teâlâ da, aynı zamanda bir duâ mâhiyetinde olan İsrâ Sûresi’nin 80. âyetinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e şöyle izin verdi:
وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا
“Ve şöyle niyâz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla! Bana tarafından hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver!”
Cenâb-ı Hak, Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmini izinsiz terk etmesi sebebiyle de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e risâlet vazîfesindeki sıkıntılara sabretmesi husûsunda şöyle buyurmuştur:
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ الْحُوتِ إِذْ نَادَى وَهُوَ مَكْظُومٌ
(48)
لَوْلَا أَن تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاء وَهُوَ مَذْمُومٌ
(49)
فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ
(50)
“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle! Balık sâhibi (Yûnus) gibi olma! Hani O, dertli dertli Rabbine niyâz etmişti. Şâyet Rabbinden O’na bir nîmet yetişmemiş olsaydı O, mutlakâ, kınanacak bir hâlde ıssız bir diyâra atılacaktı. Fakat ardından, Rabbi O’nu seçti (vahiy verdi) ve O’nu sâlihlerden kıldı.” (el-Kalem, 48-50)
Yûnus -aleyhisselâm-, Allâh’ı çok zikredenlerden olduğu için balığın karnında kıyâmete kadar kalmaktan kurtulup dışarı çıkarılmaya lâyık görülmüştür. Bu sebeple âyet-i kerîmede “Hâlsiz, hasta bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık!” buyrulmuştur.
Kalem Sûresi’nin 49. âyeti, Yûnus -aleyhisselâm-’ın balığın karnından dışarı çıkarılmayı hakettikten sonraki durumuyla alâkalıdır. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan mânâya göre, eğer Allâh Teâlâ, Hazret-i Yûnus’un tevbesini kabûl ederek yeniden vahyetmek sûretiyle O’nu teblîğ için kavmine tekrar göndermeyi murâd etmeseydi, elbette O, ıssız bir yere, hoşa gitmeyecek bir durumda bırakılacaktı. Lâkin tevbesinin kabûlüyle affa mazhar oldu ve kurtuluşa erdi. Artık balığın karnından, hiçbir nebat ve binânın olmadığı ıssız bir yere çıkarıldığı zaman, O, kınanmış ve fenâ bir hâlde değildi. Sâffât Sûresi’nde belirtildiği gibi, maddî bir hâlsizliğe dûçâr olsa da, lutf-i ilâhîye nâil kılınarak kısa zamanda şifâyâb oldu. Sıhhati kendisine iâde edildi. Çünkü O, Rabbinin affına ve merhametine nâil olmuş ve seçilmiş sâlih bir peygamberdi.
Yûnus -aleyhisselâm-’ın kıssasından alınacak ibretler:
1. Tebliğde titizlik, sebât ve sabır.
2. Zikir ve istiğfârın ehemmiyeti.
3. İhlâsla yapılan tevbenin kabûl olunması.
4. Sekerât hâlindeki tevbenin yalnız Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmine mahsus olarak kabûl edilmesi.
Ancak bu sekerât hâli, tam bir sekerât hâli de değildir. Çünkü Yûnus -aleyhisselâm-’ın kavmi tevbe ettiği zaman, henüz azap gelmemiş, sâdece azâbın emâreleri belirmişti. Onlar da, Hazret-i Yûnus’un hiç yalan söylemediğini düşünerek va’dettiği azâbın muhakkak geleceğini anlamışlar ve derhal tevbe etmişlerdir. Oysa diğer helâk edilen kavimlerdeki durum böyle değildir. Meselâ Firavun’un îmânı, azâbın tahakkukundan sonradır ki, tam bir yeis hâli olduğu için makbûl olmamıştır.
Yûnus -aleyhisselâm-’ın fazîleti hakkında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, -kendileri için bir tevâzû ifâdesiyle birlikte- şöyle buyurmuşlardır:
“Hiçbir kula «Yûnus bin Mettâ’dan daha hayırlıyım.» demek yakışmaz!” (Buhârî, Enbiyâ, 35; Müslim, Fedâil, 166)
HAZRET-İ İLYÂS -aleyhisselâm-
Hârûn -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Benî İsrâîl’e gönderilen peygamberlerdendir. Allâh Teâlâ buyurur:
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنْ الْمُرْسَلِينَ
“Şüphe yok ki İlyâs da peygamberlerdendir.” (es-Sâffât, 123)
İsrâîloğulları Filistin’i ele geçirince, kabîlelerden biri Ba’lbek’e yerleşmişti. Başlarında zâlim bir hükümdar vardı. Rivâyete göre, şehrin ismi önceleri Bek idi. Ancak bu zâlim kral, Ba’l adında bir put yaptırdı ve halkı bu puta tapmaya zorladı. Ve Ba’l ile Bek ismi birleşerek, bu şehre Ba’lbek[18] denildi. İşte Hazret-i İlyâs, tevhîdden uzaklaşıp şirke düşenleri Hakk’a dâvet etmek üzere, bu beldeye peygamber olarak gönderildi.
Halkın taptığı put, yaklaşık on metre büyüklüğünde idi ve altından yapılmıştı. İlyâs -aleyhisselâm- bunlara:
“Ba’l putuna tapmaktan vazgeçiniz! Her şeyin yaratıcısı olan Allâh’a îman ve ibâdet ediniz!” diyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ
(124)
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ
(125)
وَاللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ
(126)
“(İlyâs) milletine: «Allâh’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allâh’ı bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?» dedi.” (es-Saffât, 124-126)
Fakat İsrâîloğulları, İlyâs -aleyhisselâm-’ın nasihatlerini dinlemediler. Onu bulundukları beldeden dışarı çıkardılar. Bu sebeple başlarına türlü musîbet ve belâlar geldi. Nihâyet hakîkati anlayıp Hazret-i İlyâs’ı buldular. Kendisine îmân edip bütün sıkıntılardan kurtuldular.
Lâkin azgın bir kavim oldukları için dinde sebât etmeyerek tekrar isyâna sürüklendiler, doğru yoldan ayrıldılar. Hazret-i İlyâs, kendilerine tekrar tekrar nasihat etti ise de, dinlemediler. Bunun üzerine emr-i ilâhî ile İlyâs -aleyhisselâm- aralarından ayrıldı. Hepsi perişan oldular. Dünyâda da âhirette de cezâ ve azâba dûçâr kılındılar. Allâh Teâlâ buyurur:
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
(127)
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ
(128)
“İlyâs’ı yalanladılar. Onun için Allâh’ın ihlâslı kulları müstesnâ; onların hepsi(cehenneme) götürüleceklerdir.” (es-Sâffât, 127-128)
İlyâs -aleyhisselâm-, Ba’lbek’ten ayrıldıktan sonra, bir köye uğradı. Oradaki insanları îmâna dâvet etti. Onlar da, bu ilâhî dâveti kabûl ederek kendisinin yanlarında kalmasını istediler. İlyâs -aleyhisselâm-, ihtiyar bir kadının evinde misâfir oldu. Kadının hasta bir oğlu vardı. Hazret-i İlyâs, iki rekat namaz kılarak çocuğun şifâ bulması için Allâh’a duâ etti. Çocuk iyileşti. Sonra İlyâs -aleyhisselâm-’ın yanından hiç ayrılmadı. O’ndan Tevrât’ı öğrendi. İsmi Elyesa’ idi.
Hulâsa İlyâs -aleyhisselâm- da “kubbede hoş bir sadâ” bırakarak yüce Rabbine kavuştu. İlâhî lutuf ve iltifâta mazhar oldu. O’nun hakkında âyet-i kerîmelerde şöyle buyruldu:
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ
(129)
سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ
(130)
إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
(131)
إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
(132)
“Sonra gelenler içinde kendisine iyi bir ün
bıraktık. «İlyâs’a selâm olsun!» dedik. Şüphesiz Biz ihsan sâhiplerini, işte böyle mükâfatlandırırız. Çünkü O (İlyâs, elbette) Biz’im mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 129-132)
Rivâyet olunur ki İlyâs -aleyhisselâm-, ölüm meleği olan Azrâîl’i görünce dehşet içinde ürperdi. Azrâîl -aleyhisselâm- da, bunun sebebini merak ederek:
“_Ey Allâh’ın Peygamberi! Ölümden mi korktun?” diye sordu.
İlyâs -aleyhisselâm- cevâben:
“_Hayır! Ölümden korktuğum için değil, dünyâ hayâtına vedâ edeceğim için bu hâldeyim…” dedi.
Sonra şöyle devâm etti:
“_Dünyâ hayâtında Rabbime kulluk yapmaya, iyilikleri emredip kötülüklerden men etmeye gayret ediyor, vaktimi ibâdet ve amel-i sâlihle geçiriyor, güzel ahlâk ile yaşamaya çalışıyordum. Bu hâl benim huzur kaynağım oluyor, gönlüm sürur ve mânevî neş’elerle doluyordu. Ölünce bu zevkleri ve lezzetleri yaşayamayacağım ve kıyâmete kadar mezarda rehin kalacağım için üzülmekteyim!” dedi.
Aleyhisselâm!..
Cenâb-ı Hak, dünyâ hayâtımızı istikâmet üzere geçirip kendisine yakın bir kul olmayı ve fânî lezzetlere aldanmayarak ukbâ saâdetine nâil olmayı cümlemize nasîb eylesin!..
Âmîn!
HAZRET-İ ELYESA’ -aleyhisselâm-
Benî İsrâîl peygamberlerindendir. Çocukluğunda şiddetli bir hastalığa yakalanmış ve İlyâs -aleyhisselâm-’ın duâsı bereketiyle şifâ bulmuştur. Bundan sonra, Hazret-i İlyâs’ın yanından hiç ayrılmamış ve O’ndan Tevrât’ı öğrenmiştir.
Elyesa’ -aleyhisselâm- da, azgın Benî İsrâîl kavminin ıslâhı için çok uğraştı. Bazen kendisine tâbî oldular, zaman zaman da muhâlefet ettiler.
Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet-i kerîmede kendisinden bahsedilmektedir:
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
“(Ey Rasûlüm!) İsmâîl’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de hatırla! Hepsi de en hayırlı kimselerden idi.” (Sâd, 48)
Âyet-i kerîmede “hatırla” diye buyrulması, bu peygamberlerin de Allâh’ın dînini yaymak husûsunda takdîre şâyân bir şekilde sarf ettikleri gayret, fedâkârlık, sabır ve sebatlarının tefekkür edilmesine mebnîdir.
Elyesa’ -aleyhisselâm-’la alâkalı diğer âyet-i kerîme şöyledir:
وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا وَكُلاًّ فضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ
“İsmâîl’e, Elyesa’ya, Yûnus’a ve Lût’a da hidâyet (peygamberlik) verdik. Hepsini âlemler üzerine üstün kıldık.” (el-En’âm, 86)
Peygamberliği esnâsında kavmindeki kabîleler arasında devletin başına geçip idâreyi ele alma yarışı başlamıştı. Bunlar, Hazret-i Elyesa’ -aleyhisselâm-’ı dinlemeyip birbirlerine düştüler. Fitne, kavga ve çekişmelerin sonu gelmez oldu. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, onlara Âsur Devleti’ni musallat etti. Netîcede kendi yaptıkları kötü amelleri yüzünden rahmetten uzak düştüler ve Âsurlulara yenilip zelîl ve perişan oldular.
Nişancızâde Muhyiddin Mehmed Bey’in Mir’ât-ı Kâinât adlı kitabında Elyesa’ -aleyhisselâm-’ın mûcizeleri hakkında şunlar anlatılır:
Eriha şehrindeki halkın içme suları acılaşmıştı. Hemen Hazret-i Elyesa’ya koştular. Kendisinden yardım taleb ettiler. O da, acılaşmış olan suyun içine bir miktar tuz parçası atarak: “Tatlı ol!” dedi. Allâh’ın izni ile su öncekinden daha tatlı ve lezzetli bir hâle geldi.
Rivâyet edilir ki, borçlu ve dul bir kadın Elyesa’ -aleyhisselâm-’a geldi. Fakirliğini anlattı. Hazret-i Elyesa’ sordu:
“–Evinde neyin var?”
Kadın:
“–Bir avuç kadar yağım var!” dedi.
Elyesa’ -aleyhisselâm-:
“–Git, o yağı bir kabın içine koy!” dedi.
Kadın, evine giderek kendisine söyleneni yaptığında, bütün kaplarının yağ ile dolduğunu gördü. Bu mûcize ile bütün borçlarını ödedi, yine de elindeki yağlar tükenmedi.
Elyesa’ -aleyhisselâm-, vefâtına yaklaştığında Zülkifl -aleyhisselâm-’ı yanına çağırdı. Ve Allâh’ın emri ile kendisinden sonra yerine halef olarak onu tâyîn etti.
HAZRET-İ ZÜLKİFL -aleyhisselâm-
Benî İsrâîl peygamberidir. Elyesa’ -aleyhisselâm-’ın amcasının oğludur.
Rivâyetlere göre, ismi Bişr olup Zülkifl lakâbıdır. Bu lakab, kendisine Elyesa’ -aleyhisselâm-’dan sonra, dînin emirlerini İsrâîloğulları’na bildirmeye kefîl olup, bir de zamanındaki peygamberlerin amellerini işleyip kat-kat sevâba nâil olduğu için verilmiştir. Nitekim Arapça’da “zü” sâhip, “kifl” de kefâlet (kefillik), nasîb, kısmet, kat (misil) gibi mânâlara gelir. Bu lakap ile, dünyevî zenginlik ve kısmetler değil, üstün kişilik husûsiyetleri ve âhiretteki yüksek dereceler kastedilmektedir.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’tan şöyle bir rivâyet vardır:
“Allâh Teâlâ, İsrâîloğulları peygamberlerinden birine, lutfetmiş olduğu nübüvvetin yanında bir de mülk ve saltanat verdi. Bu peygamberin vefâtı yaklaştığında, O’na rûhunu kabzedeceğini vahiyle bildirdi:
«Mülkümü, İsrâîloğulları’ndan geceleri sabaha kadar namaz kılan, gündüzleri oruç tutan ve insanlar arasında kızmadan hükmedecek birine ver!» buyurdu.
Bu peygamber, kendisine verilen emri, İsrâîloğulları’na bildirdi. Aralarından bir genç kalkıp:
«–Bu işe ben kefil olurum! Bu vazîfeyi üstlenirim!» dedi.
Peygamber o gence:
«–Bu kavmin içinde senden daha büyükleri var; sen otur!» dedi.
Sonra ikinci defa aynı teklifi yaptı, yine o genç:
«–Ben kefil olurum.» dedi. Üçüncü defa aynı teklif tekrarlanınca, cevap veren, yine o genç oldu. Bunun üzerine teklifi yapan peygamber, yerine onu kefil bırakıp mülkünü ona verdi. Bu genç, Bişr idi.”
Şeytan, bu gence hased etti. Gencin üstlendiği vazîfeyi gerçekleştirememesi için çeşitli hîleler yaptı. Fakat o, iblîs’in vesveselerine meyletmeyerek, yüklendiği emâneti lâyıkıyla taşıdı. Gayreti eksiksizdi. Bu sebeple kendisine “Zülkifl” denildi.
Hazret-i Zülkifl hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de iki âyet-i kerîme vardır:
وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
“(Ey Rasûlüm!) İsmâîl’i, Elyesa’yı, Zülkifl’i de hatırla! Hepsi de en hayırlı kimselerden idi.” (Sâd, 48)
وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ
(85)
وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ
(86)
“İsmâîl, İdrîs ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da hatırla! Onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar sâlihlerdendi.” (el-Enbiyâ, 85-86)
Zülkifl -aleyhisselâm- da, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîati ile amel etmiş, insanlara Tevrât’ın emir ve yasaklarını bildirmişti.
Şam beldelerinden birinde vefât ettiği rivâyet edilmektedir.
HAZRET-İ LOKMÂN HAKÎM -aleyhisselâm-
Lokmân Hakîm -aleyhisselâm-, peygamber veya velîdir. Hekimlerin pîridir.
Kendisinin hikmet verilenlerden olduğu, Kur’ân-ı Kerîm’de kendi adıyla anılan “Lokmân Sûresi”nde şöyle bildirilmektedir:
وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ
“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)
Şükür, kulun ihsân edilen nîmetlere karşı sevinci, Rabbine karşı çeşitli söz ve davranışlarla teşekkür etmesidir. Şükür, nîmeti bilmenin ismidir. Bu mânâdan dolayı, İslâm ve îmâna “şükür” ismi de verilmiştir.
Lokmân Hakîm’in nesebi hakkındaki rivâyetler, Eyyûb -aleyhisselâm- ile akrabâ olduğu yönündedir. Kızkardeşinin veya teyzesinin oğlu olduğu zikredilir.[19] İslâm âlimlerinin ekseriyeti, onun peygamber değil, hikmet sâhibi bir zât olduğu kanâatindedirler. “Hikmet”in bir mânâsı da nazarî ilimleri elde ettikten sonra kazanılan rûhî kemâlât sâyesinde söz ve davranışlarda isâbet melekesidir. Allâh Teâlâ buyurur:
يُؤتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاء وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيراً وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ
“(Allâh) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sâhipleri düşünüp ibret alırlar.” (el-Bakara, 269)
Hikmet, eşyânın hakîkatini ve esrârını idrâk edebilmektir. Bu da, kalbde nûr-i ilâhînin tecellîsi ile mümkündür.
Zemahşerî, Lokmân Hakîm’in hikmetine misâl olarak şu hâdiseyi nakleder:
Birgün Dâvûd -aleyhisselâm-, Lokmân Hakîm’den bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça getirmesini istedi. Lokmân Hakîm de ona, kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirdi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Dâvûd -aleyhisselâm-, bu defâ hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini taleb etti. Lokmân Hakîm, yine koyunun dil ve yüreğini getirdi. Hazret-i Dâvûd, ona bunun sebebini sorunca da şöyle dedi:
“–Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi; kötü olursa, bunlardan daha kötüsü olmaz!..” (Zemahşerî, Keşşâf, V, 18)
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Lokmân, peygamber olmayıp, ibâdet eden bir kuldu. Allâh Teâlâ, onu günahlardan korudu. Çok tefekkür ederdi. Îmânı kuvvetli idi. Allâh Teâlâ’yı sever, Allâh Teâlâ da onu severdi. Allâh Teâlâ, ona hikmet ihsân eyledi.” (Kurtubî, Tefsîr,XIV, 59-60)
İmâm Mâlik anlatıyor:
“Bana ulaştığına göre, Lokmân Hakîm’e:
«–Sende gördüğümüz bu (meziyetin mâhiyeti) nedir?» diye sormuşlardı. (Bununla onun fazîletlerini kastetmişlerdi.)
Şu cevâbı verdi:
«_Doğru sözlülük, emâneti yerine getirmek, beni ilgilendirmeyen şeyi terk etmek ve ahde vefâ göstermek.»” (Muvattâ, Kelâm, 17)
Lokmân Hakîm’in hikmetli sözleri ve oğluna verdiği nasihatleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilmektedir:
وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ
“Lokmân, oğluna nasihat ederek: «Yavrucuğum! Allâh’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür (karanlıktır).» dedi.” (Lokmân, 13)
Hakîkaten büyük bir zulüm olan şirk, kulu ebedî olarak cehenneme dûçâr eder.
Lokmân Hakîm, nasihatine şöyle devâm etti:
يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ
“–Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allâh onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allâh, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdârdır.” (Lokmân, 16)
Benzer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
(7)
وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
(8)
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa, onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse, onu görür.” (ez-Zilzâl, 7-8)
>
Lokmân Hakîm nasihatlerinin devâmında şöyle buyurdu:
يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنكَرِ وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ
“–Yavrucuğum! Namazını dosdoğru kıl! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış! Başına gelenlere sabret! Doğrusu bunlar, azmedilmesi îcâb eden, (büyük bir azim ve kararlılık gerektiren) işlerdir.” (Lokmân, 17)
Âyet-i kerîmede namaz, emr-i bi’l-ma‘rûf, nehy-i ani’l-münker ve sabra dikkat çekilmektedir.
Namaz, mü’minin mîrâcıdır. Kulluk vazîfesinin en mühimlerindendir. Düşmanla muhârebe esnâsında dahî terk edilmez. Allâh -celle celâlühû-, kendisine secde edenleri, “Onların yüzlerinde secde alâmeti vardır!” (el-Feth, 29) diye müjdeler. Diğer bir âyet-i kerîmede de; “Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyurur.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- buyurur:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaza durduğu zaman, yüreğinden kazan kaynaması gibi ses duyulurdu. Ezân okunduğu zaman, Allâh’ın huzûruna çıkacağı için etrâfındakileri tanımaz hâle gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)
Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker de, bir mü’minin en mühim vazîfelerindendir. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği -başta îman ve hidâyet olmak üzere- bütün nîmetleri başkalarına taşıyarak, bir şükür vazîfesi îfâ etmektir. Allâh Teâlâ, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında bu tebliğin metodunu şöyle bildirmektedir:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“O vakit Allâh’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet Sen, kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrâfından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlarla istişâre et! Kararını verdiğin zaman da artık Allâh’a tevekkül et! Çünkü Allâh, kendisine tevekkül edenleri sever!” (Âl-i İmrân, 159)
Cenâb-ı Hak, yine emr-i bi’l-ma’rûfun metoduyla ilgili olarak bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurur:
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
“(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile çağır!..” (en-Nahl, 125)
Sabra gelince; Kur’ân-ı Kerîm’de o, en çok üzerinde durulan mevzûlardandır. Sabrın dünyevî tarafı çok acı, lâkin âhiret tarafı, yâni mükâfâtı çok tatlıdır. Bütün peygamberler, sabır süzgecinden geçmişlerdir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
“…(Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele!” (el-Bakara, 155) buyurmaktadır.
Abdullâh bin Muğaffel -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Bir kimse gelerek:
“_Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben Sen’i seviyorum.” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“_Ne söylediğine dikkat et!” buyurdu.
O kimse:
“_Vallâhi ben Sen’i seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bunun üzerine o şahsa:
“_Eğer beni seviyorsan, fakirlik için kendine bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 36/2350)
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu sözleriyle âdeta:
“–Mâdem ki beni Allâh için seviyorsun; o hâlde belâlara, musîbetlere, sıkıntılara katlanmaya hazır ve râzı ol! Zîrâ sevilene tâbî olmak, muhabbetin şartındandır!..” buyurmuş oluyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de Lokmân Hakîm’in nasihatleri şöyle devâm etmektedir:
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez!” (Lokmân, 18)
Böbürlenmek, yâni gurur, kibir ve ucub (kendini beğenme), kökü cehennemde olan huylardır. Kibriyâ sıfatı, Hak Teâlâ’ya mahsustur. Nitekim iblîs’in cennetten kovularak Allâh’ın kullarını dalâlete sevk etmeye memur olmasının sebebi, Hazret-i Âdem’e karşı gururlanıp Rabbine karşı gelmesidir. Kârun da, kendisine mânevî ilimler verilmesine rağmen, Hazret-i Hârûn’u kıskanıp hased etmesi sebebiyle helâke dûçâr olmuştur.
Yine Hazret-i Lokmân, oğluna demiştir ki:
وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِن صَوْتِكَ إِنَّ أَنكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ
“Yürüyüşünde mûtedil ol! (Ne çok hızlı, ne de yavaş yürü! Sükûnet ve vakarını muhâfaza et!) Sesini alçalt! (Bağırıp çağırarak konuşma!) Unutma ki, seslerin en çirkini merkep sesidir.” (Lokmân, 19)
Bu âyet-i kerîmeler, mü’minlere nezâket ve zarâfet tâlîm etmektedir. Nezâketsizliği temsîl eden eşek sesi, tizden başlayarak pese doğru gider. Bu, lüzumsuz yere ve aşırı bir şekilde yükselen, nâhoş ve çirkin bir sestir. Bu tarz bir hitâb ediş de, nezâket kâidelerine uymaz. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, bu vesîleyle kullarını nezâketle hitâb etmeye dâvet etmektedir. Yâni lüzumsuz yere yüksek sesle konuşan, eşeğe benzemiş ve çirkin bir iş yapmış olur.
Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur:
“Müşrikler, seslerinin yüksekliği ile övünürlerdi. Yüce Allâh onlara: «Eğer sesin yüksekliği hayırlı birşey olsaydı, bununla eşeği onlardan üstün kılardım!» diye cevap buyurdu.”
Rivâyetlerde, bu dünyâda çok hafif ve ehemmiyetsiz gibi görünen nezâketin, hesap gününde çok ehemmiyet kazanacağı bildirilmektedir. Bu yüzden bilhassa sorumsuzca söz söylemekten sakınılmalı, söylenen sözlerin mânâsının nereye çıkacağı iyi hesâb edilmelidir. Nitekim hadîs-i şerîflerde buyrulur:
“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer.” (Buhârî, Rikâk, 23)
“Kul, Allâh’ın hoşnud olduğu bir söz söyler, fakat onunla Allâh’ın rızâsını kazanacağı hiç aklına gelmez. Hâlbuki Allâh, o söz sebebiyle, kendisine kavuştuğu kıyâmet gününe kadar o kimseden hoşnud olur.
Yine bir kul da Allâh’ın gazabını gerektiren bir söz söyler, fakat o sözün kendisini Allâh’ın gazabına çarptıracağını düşünmez. Oysa Allâh, o kimseye o kötü söz sebebiyle kendisine kavuşacağı kıyâmet gününe kadar gazab eder.” (Tirmizî, Zühd, 12; İbn-i Mâce, Fiten, 12)
Yukarıda Lokmân Hakîm’in nasihatlerini ihtivâ eden âyet-i kerîmelerin arasında iki âyet-i kerîme vardır ki, bunlar, ümmete gösterdiği istikâmet açısından pek mühimdir. Rivâyete göre, Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallâhu anh- ile vâlidesi hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki:
Hazret-i Sa’d -radıyallâhu anh-, annesine karşı itaatkâr bir evlâd idi. İslâm’a girdiği zaman annesi:
“–Ey Sa’d! Sen ne yaptın? Eğer sen, bu yeni dîni bırakmazsan, yemîn olsun ki, ben yemem, içmem, nihâyet ölürüm. Sen de benim yüzümden «Hey anasının kâtili!» diye kötü bir isimle çağrılırsın!” demişti.
O da:
“–Yapma anneciğim, ben bu dîni hiçbir şey için terk edemem!” deyince, anası da iki gün, iki gece yememiş, kuvvetten düşmüştü. Bunu gören Hazret-i Sa’d:
“–Anneciğim! Vallâhi yüz canın olsa da hepsi birer birer çıksa, ben bu dîni hiçbir şey için terk edemem, bilesin! Artık dilersen ye, dilersen yeme!..” dedi.
Bunun üzerine annesi yemeğe başladı ve şu iki âyet veya ikinci âyet nâzil oldu:
وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ
(14)
وَإِن جَاهَدَاكَ عَلى أَن تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
(15)
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. (Bununla beraber) eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme! Onlarla dünyâda iyi geçin! Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonunda dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” (Lokmân, 14-15) (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 43-44, İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, c. II, s. 368)
Ebû Ümâme -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Lokmân oğluna dedi ki:
«Âlimlerin meclislerinde bulun! Hakîmlerin sözlerini dinle! Çünkü Allâh, yağdırdığı bol yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi ölü kalbi de hikmet nûruyla diriltir.»” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 125)
Lokmân Hakîm, bir nasihatinde de şöyle demiştir:
“Pek çok enbiyâ -aleyhimüsselâm-’a hizmet ettim. Kelâmlarından sekiz sözü hulâsa olarak seçtim. Eğer dikkatli olur da, bu sekiz hasletle amel edersen, kurtuluşa erersin:
1. Namazda iken kalbini,
2. İnsanların arasında iken dilini,
3. Sofrada elini,
4. Başkasının evinde iken de gözünü muhâfaza et.
Diğer dört hasletin de ikisi dâimâ hatırlanması, ikisini ise unutulması îcâb eden şeylerdendir:
Her ahvâlde hatırlayacağın iki husustan birincisi, Allâh Teâlâ’dır ki, O’nu çokça zikret! İkincisi ise, ölümdür ki, onu da hiç unutma!
Unutacağın iki şeyden biri, başkasına yapmış olduğun iyiliklerdir ki, hemen unut! Bir de, başkalarının sana yapmış olduğu kötülükleri unut!..
Lokmân Hakîm’in mûteber kitaplarda nakledilen nasihatlerinden bazıları da şöyledir:
“Ey oğlum! Takvâyı kendin için âhiret sermâyesi edin! Çünkü takvâ, mal ve mülk ile olmayan bir ticârettir!”
“Ey oğlum! Cenâzede hazır bulun! Çünkü cenâze, sana âhireti hatırlatır. Haram ve günahlar ise, senin dünyâya karşı meylini artırır.”
“Ey oğlum! Yalan söyleyen kimsenin nûru gider. Kötü huylu olan kimsenin gam ve kederi çoğalır.”
“Ey oğlum! Anlayışsız kimseye bir meseleyi anlatmak, ağır bir kayayı yerinden oynatmaktan daha zordur.”
“Ey oğlum! Câhili bir yere elçi olarak gönderme! Eğer akıllı ve hikmet sâhibi birini bulamazsan, kendin git!”
“Ey oğlum! Dünyâ derin bir deniz gibidir. Çoğu insan orada boğulmuştur. Takvâ gemin, îman yükün, tevekkül hâlin, sâlih amel azığın olsun! Kurtulursan Allâh Teâlâ’nın rahmetiyle, boğulursan günâhın sebebiyledir.”
“Ey oğlum! Horoz senden daha akıllı olmasın! O her sabah, zikir ve tesbîh ediyor, sen ise uyuyorsun!”
“Mide dolarsa, tefekkür uykuya dalar. Âzâlar da ibâdetten geri kalır!”
“Ey oğlum! Öyle arkadaş seç ki, ayrıldığınız zaman, ne sen onları, ne de onlar seni dillerine dolasınlar!”
“Dostlarını koru! Yakınlarını ziyâret et!”
“Ey oğlum! Üç şey, üç şeyle bilinir: Hilim gazap ânında, şecâat harb meydanında, kardeşlik ise ihtiyaç ânında.”
“Günahlar dışında, arkadaşlarına muvâfakat eyle!”
“Ey oğlum! İnsanlar her gün ibâdet ve tâati ihmâl ettikleri hâlde nasıl olur da va’dolundukları azaptan korkmazlar!”
“Ey oğlum! Dünyâdan yetecek kadar al, ona kapılma, aksi hâlde bu, âhiretine zarar verir. Dünyâdan tamâmen de el-etek çekme, yoksa insanlara yük olursun. Oruç tut, bu, şehvetini kırar. Ancak seni namazdan alıkoyacak kadar da çok oruç tutma! Çünkü Allâh katında namaz, oruçtan daha büyüktür…”
“Ey oğlum! İyiliği, ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi, iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven, hakârete uğrar; kötülük olan yerlere giden, töhmet altında kalır; kötülüğe yaklaşan, kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişmân olur.”
“İyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma!”
“Ey oğlum! Emîn bir kimse ol ki, zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu hâlde insanlara, Allâh’tan korkuyormuş gibi görünme.”
“Kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, insanlara ışık verdiği hâlde kendisi yanarak tükenen muma benzer!”
“Ey oğlum! Küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün!”
“Küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür.”
“Ey oğlum! Gönlünü kederlerle ve üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdîre rızâ göster. Allâh tarafından sana verilene kanâat et ki, hayâtın güzelleşsin, gönlün sürûrla dolsun ve hayattan zevk alasın.”
“Ey oğlum! Dünyâ hayâtı kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de az bir kısmı kalmıştır.”
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Lokmân Hakîm’den haber vererek şöyle buyurdu:
“Lokmân, oğluna: «Allâh Teâlâ, kendisine emânet edilen şeyi korur! Ben de seni, malını, dînini ve amelinin sonunu, Allâh Teâlâ’ya emânet ediyorum!» dedi.” (İbn-i Hanbel, II, 87)
Rivâyete göre Lokmân Hakîm’in yüzük taşında:
“Gördüğünü gizlemen, şüphe ettiğini açıklamandan daha güzeldir!” yazılı idi.
HAMD VE ŞÜKÜR
“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik. Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)
Kulluk îcâbı olan amellerin en ehemmiyetlilerinden biri de hamd ve şükürdür. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyet-i kerîmesinin;
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!” sûretinde vârid olmasıyla da sâbittir.
Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz azametinin, ilâhî sanat ve sıfat tecellîlerinin medih ve senâ edilmesi“hamd”; O’nun sayısız lutuf, nîmet ve ikramlarına karşı lisânen, fiilen ve kalben medh ü senâ ve teşekkürde bulunulması da “şükür”dür. Her iki lafız da mânâ itibâriyle birbirine çok yakındır.
Gerçekten varlıkların en basitinden en mütekâmiline kadar hiyerarşik teselsülünde zirve noktasını teşkîl eden insanın, böylece “eşref-i mahlûkât” (varlıkların en şereflisi) olmasının tabiî bir îcâbı olan “hamd ve şükür”, dînin en derin ve en mühim meselelerinden biridir.
Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikram edene bile vicdânen bir teşekkür borcu hisseder. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabb’ine karşı alık ve abus kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.
İnsanın idrâk ve zevkinin kat kat ötesinde bir gelin odası hassâsiyet ve îtinâsıyla tezyîn edilen bu cihânın, sayısız ilâhî kudret tezâhürlerini sergileyen zerrelerin, hücrelerin, binbir çeşit koku ve renkteki çiçeklerin ve meyvelerin, en sevimlisinden en vahşîsine kadar hayvanların ve bütün eşyânın karakterlerine göre husûsî ve acâib bir şekilde tanzîm ve tertîb edilmesi, îcad bedîası olan insân-ı kâmilin kulluk vazîfesini lâyıkıyla îfâ edebilmesi içindir.
Gerçek mü’min, akıl, vicdan ve kulluk şuuru içinde yaşamaya gayret eden fazîletli kişidir.
Lâyıkıyla şükreden bir kul olmak isteyenlere, sâdece nîmetleri tanımakla iktifâ etmek yetmez. Asıl nîmet sâhibini bildikten sonra, bir de O’na karşı îcâb eden vazîfeleri yerine getirmek zarûreti vardır. Çünkü nîmetlerin bu şekilde Allâh’a izâfe edilmesi; insanları O’na meylettirmek, kalbleri mârifet ve muhabbetle filizlendirmek husûsunda feyyaz bir müessirdir.
Hiç şüphesiz kâinatta Allâh’ı, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir zerre yoktur. Hayvanlar bile tesbîh ve niyazlarını bilirler. İnsan dışındaki mahlûkâtın gayr-ı irâdî yapmış oldukları tesbîhâta “teshîrî tesbîh” denir. Bunlar, sâdece ehl-i kalbe açık ve ayândır. İnsan ise varlıklar zincirinin en mütekâmili olduğuna göre onun hamd ve şükrünün de bu mükemmelliğine yakışır bir şekilde olması îcâb eder.
Şükründen gâfil olduğumuz bütün nîmetler, hakîkatte bir nevî külfete inkılâb eder. Bizde bıraktıkları tortu, yalnız vebâl olur.
Her kulun, nîmetin sâhibini tanımakla şükranda bulunması, aslî vazîfesidir.
Nîmet nedir?
Bunun ölçüsünü verecek olan, Kur’ân’ın nûru ve feyzidir. Bize nîmetlerin gerçek mâhiyetlerini bildiren, yine Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kâinâtın hikmetini ve insanın mâhiyetini kavrayabilmek, şükürle mümkündür. Allâh -celle celâlühû- Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ
“And olsun ki Biz Lokmân’a «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik…” (Lokmân, 12) buyurmaktadır.
Âyet-i kerîme muktezâsınca, şükredene hikmet ve esrâr âleminin gerçekleri sergilenmekte, bunun da şükür hâlinin devâmı için lutfedildiği beyân edilmektedir.
Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemde irâdesini tecellî ettirişi, dört sûrette tezâhür eder:
1. Lutuf,
2. Kahır,
3. Lutuf sûretinde görünen kahır,
4. Kahır sûretinde görünen lutuf.
İnsanlar, hâdiselere eşyânın sırf sathını gösteren aynalar gibi baktıklarında, onların sâdece dış yüzünü kavrar ve ekseriyâ yanılırlar. Lâkin aklı, vahy-i ilâhî ile terbiye edip onun tıkandığı yerde âdeta bir röntgen gibi kalb-i selîm ile nazar edebilenler, hikmete vukûfiyet bereketiyle birçok telâş ve ıztıraptan kurtulurlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“…Sizin için hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allâh bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216) âyet-i kerîmesiyle kahır sûretinde görünen lutfa ve lutuf sûretinde tezâhür eden kahra işâret edilmiştir.
Diğer taraftan, idrâk ve iz’an gelişip kalb tekâmül ederek zirveye doğru tırmandıkça, “nîmet” telâkkîsi değişiklik arz eder ve avâmın zor ulaşabileceği bir mükemmellik kazanır. O zaman kahır tecellîsinde bile îcâbına göre bir îkaz veya nefse haddini bildiren bir hikmet payı vs. olduğu kavranır. Hacı Bayram Velî’nin:
Hoştur bana Sen’den gelen
Ya gonca gül yâhut diken
demesi, bu kabildendir. Bu rûhî kıvâma erişen vasıflı bir mü’min için her tecellî, şükür ve hamdi îcâb ettiren bir nîmet telâkkî olunur. İnsanların avâm kısmı, -idrâkleri nisbetinde- kahır içindeki lutfu veya lutuf içindeki kahrı ancak zamanla görebildiği hâlde, nefislerini tezkiye netîcesinde kendilerine hikmet verilenler, bunu evvelden görür ve kavrarlar. Bundan dolayıdır ki, insanların avam kısmına düşen vazîfe, doğrudan nîmet tezâhürü karşısında şükür, kahır tezâhürü karşısında sabır olduğu hâlde, havâs için yukarıda zikredilen dört grup tecellî için de durum aynıdır. Rabbine karşı tavrı değişmez. Çünkü kahır içinde hamd hâlinin devâmı, daha büyük kahırlardan muhâfaza ettiği gibi, onun lutfa inkılâb etmesine de vesîle olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her tecellî karşısında:
“Her hâlukârda Allâh’a hamd olsun!” ifâdesinin zikredilmesini tavsiye ve telkîn buyurmuşlardır. Bu hâlin dışında kalanlar, gafletleri sebebiyle, kadere karşı bir nevî harp îlân etmiş olurlar.
Her türlü musîbetten, şükür ve hamd hâlini devâm ettirerek kazançlı çıkmayı becerebilenler, bu dînin insanlara va’dettiği huzurun zirve noktasındadırlar. Gönüller bu noktaya ulaşabildiği nisbette huzur ve sükûnete kavuşur.
Kahır sûretinde görünen lutfa misâl olarak Hazret-i Ya’kûb ve Hazret-i Yûsuf’a takdîr edilen tecellîler ne kadar ibretlidir. Allâh -celle celâlühû-, onlara şiddetli bir gam, keder, firkat, ıztırap, meşakkat ve tahammül-fersâ iptilâlar takdîr buyurdu ki, her an kendisiyle berâberliğin sırrını kavrayıp mâsivâdan tamâmen alâkaları kesilsin, böylece ulvî derecelere vâsıl olsunlar. Nitekim onların birbirlerinden uzakta birer garîb olarak yaşamakla elde ettikleri kemâlâtın netîcesi olarak, hayat hikâyeleri Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas: kıssaların en güzeli” olarak takdîm buyrulmuştur.
Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hudeybiye Muâhedesi, ashâb-ı kirâma ilk zamanlar mağlûbiyet şeklinde bir kahır tecellîsi gibi görünmüştü. Fakat bu muâhedenin ardından sökün eden binbir nîmet ve fetih kapılarının açılması üzerine ne kadar büyük bir lutuf olduğu, zaman içinde anlaşılmıştır. Öyle ki, Hudeybiye Muâhedisi’nden sonra iki sene zarfında müslüman olanların sayısı, başlangıçtan o âna kadar geçen on dokuz senede müslüman olanların sayısından katbekat fazla olmuştur. Üstelik Mekke-i Mükerreme de, kansız bir şekilde fethedilmiştir.
Lutuf sûretinde görünen kahra gelince, buna da Hûd -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Âd’ın hâli açık bir misâldir. Onlar, kendilerine azâb olarak gönderilen gökyüzünü kaplamış bulutları gördüklerinde, peygamberlerini istihfâf etmişler ve:
“–Sen azaptan bahsediyorsun, fakat işte yağmur yağacak!” diyerek kendilerini aldatmışlardı. Ancak yağmur yağmamış, bu azgın kavim, müthiş ve alt-üst eden fırtınaların arasında helâk olmuştur.
Dünyâ nîmetlerine aldanıp onları daimî zannederek âhiret hayâtını perişan eden gâfiller için şu fânî âlem, netîcesi mahşerde tahakkuk edecek bir kahırdan ibârettir. Nitekim bu dünyâyı kendilerine saâdet bahşeden bir cennet zanneden nice bedbahtların dûçâr oldukları hazîn akıbet, ilâhî kelâmda açık bir şekilde beyân buyrulmaktadır.
Yine zengin bir insanın mal varlığı, zâhiren kendisi için bir lutuf gibidir. Ancak Allâh yolunda infâk edilmemişse, kıyâmet günü bir kahır tecellîsine inkılâb ederek sâhibini hüsrâna uğratacaktır.
Lutuf ve kahır tecellîleri arasında çalkalanan bu âlemi, kalb ehli ârifler ne güzel tasvîr etmişlerdir:
“Bu dünyâ, âkiller için seyr-i bedâyî, ahmaklar için yemek ve şehvetten ibârettir.”
Kulların elinde ne varsa aslında Allâh’a âittir. Tabiattan ve insanlardan gelen her türlü nîmetin gerçek sâhibi, onların yaratıcısı olan Hâlık Teâlâ’dır. Bundan gâfil kalmamak, kalb-i selîm îcâbıdır. Mahlûkât, bir vâsıtadan ibârettir. Çünkü her varlık, bir vazîfeyi îfâ etmekle mükelleftir.
Nîmeti tevzî işinde bütün vâsıtalar, memur ve ameledir. Nîmetin hakîkî sâhibi ve ihsân edeni kâinâtın Rabbi’dir. Bu yüzden her mü’min, nîmeti getirenden ziyâde gönderene şükür hisleri ile medyûn olmalı ve şükrân duygularıyla dolu bir hayat yaşamalıdır. Nîmetleri bize ulaştıran sebeplere veya kişilere bağlanıp nîmetin sâhibini unutmak, insanlık haysiyeti ile bağdaşmaz.
Ancak mahlûka, yâni vesîle olana teşekkür etmek de, bir ahlâk ve nezâket gereğidir. Hadîs-i şerîfte:
“Kendisine iyilik yapılan kimse, yapana: «Allâh sana hayırlar versin!» diyerek duâ ederse, şükür borcunu pek yüksek bir şekilde îfâ etmiş olur…” (Tirmizî, Birr, 87/2035) buyrulmaktadır.
Bu hâlin zıddı olarak, nîmetin gerçek sâhibini unutup da sâdece bir veznedar veya vâsıta hükmünde olan fânîlere teşekkür, gülünç ve yersiz olur. Sünnetullâh îcâbı kâinatta her şey, bir sebebe bağlanmıştır. Ancak sebeplere takılıp “Müsebbibü’l-esbâb”ı, yâni sebeplerin Hâlık’ını unutmamak îcâb eder.
Cenâb
وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
“Allâh sizi, analarınızın karnından bir şey bilmediğiniz bir hâlde çıkardı da size, kulaklar, gözler, gönüller yarattı. Umulur ki, şükredersiniz.” (en-Nahl, 78)
Cenâb-ı Hakk’a şükür vazîfesi, üç sûrette îfâ edilir:
1. Lisânî Şükür:
En aşağı derecedeki şükürdür. Bu, insanların yaratana karşı lisân ile: “Yâ Rabbî! Sana nihâyetsiz şükürler olsun!” gibi ifâdelerle şükürde bulunmalarından ibârettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
“Rabbinin nîmetlerini zikret!” (ed-Duhâ, 11) buyrulurken, ne yazık ki, ölü, hasta ve gâfil kalbli olanlar, Hâlık’ın nîmetlerinden hayvânî bir sâikle istifâde ederler de hayvanlar kadar Allâh’ın ismini zikretmezler. Âyet-i kerîmelerde “esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı” ve“belhüm edall: hayvandan daha aşağı” şeklinde tavsîf edilen bir duruma düşerler.
2. Fiilî Şükür:
Allâh’ın lutfettiği nîmetleri, O’nun yolunda, emrettiği şekilde sarf etmektir. Bu bakımdan zenginliğin şükrü infâk etmek; ilmin şükrü, ihsan ve tâlîmde bulunmak; bedenin şükrü ise, her uzvu meşrû bir şekilde Hak yolunda kullanmaktır.
3. Kalbî Şükür:
Hâlık’a muhabbet ve mârifetle bağlanarak her hâle râzı olmaktır.
Gerçekte Allâh’ın nîmetlerine mutlak mânâda şükredebilmek mümkün değildir. Beşer gücü buna kifâyet etmez. Bütün peygamberler bile, lâyıkıyla şükredemedikleri için devamlı istiğfâr hâlinde olmuşlardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ben, günde yüz kere istiğfâr ederim...” (Müslim, Zikir, 42) buyurmuşlardır.
Acabâ peygamberler dışındakiler, sırf lâyıkıyla şükredemedikleri için bile günde kaç defâ istiğfâr etmelidirler!?
Diğer taraftan, hamd ve şükürde bulunabilmek de Rabbin büyük bir lutuf ve ihsânıdır. Yâni diğer bir nîmettir. Bu mantığı sonsuza kadar devâm ettirdiğimiz takdîrde görülür ki, her şükür, ona muvaffakiyet sebebi ile yeni bir şükür borcu doğurur ve bu müteselsil şükürleri nasîb eden Cenâb-ı Hakk’a karşı bu zincirin sonuna ulaşıp şükür borcundan kurtulabilmek mümkün olmaz! İşte bundan dolayıdır ki, mutlak ve kâmil mânâsıyla şükür borcunun îfâsından peygamberler dâhil bütün insanlık âcizdir.
Bu hususta bize düşen vazîfe, Allâh’ın nîmetlerini hakkıyla idrâk etmekten ve bunlara karşı lâyıkıyla şükredebilmekten âciz olduğumuzu kabûl ederek elimizden geldiğince hamd ü senâda bulunmaya, gücümüz nisbetinde şükretmeye gayret göstermektir. Nitekim “Nefsini bilen, Rabbini bilir…”[20] hikmeti, Rabbi bilmenin, nefiste tecellî eden ilâhî sanat ve nîmet karşısında kendi acziyetini idrâk etmekten geçtiğini de ifâde etmektedir.
Nîmetler sonsuz, lisanlar âciz, bünyeler zayıf… En büyük nîmetlerden biri de, o nîmetlerin sâhibini unutmamaktır. Nîmetlere şükür, o nîmetlerin artmasına vesîle olurken; şükürsüzlük ise, azalmasına sebebiyet verir.
Şükrân, cennet sermâyesi; küfrân ise cehennem vesîkasıdır. Şükürsüzlük hâli, küfrân-ı nîmettir, yâni ahmakça bir nankörlüktür. Meselâ zekâtı verilmediği için fiilî şükrü îfâ edilmeyen bir mal, nîmet olmaktan çıkıp bir fitne hâline gelir. Sâhibi için bir musîbet sebebi olur. Cenâb-ı Hak:“Onları elîm bir azâb ile müjdele!” (et-Tevbe, 34) buyurmaktadır.
Yine Allâh -celle celâlühû- âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:
ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
“Sonra, yemîn olsun ki, o gün (size verilen) her nîmetten sorulacaksınız!” (et-Tekâsür,
لَئِن شَكَرْتُمْ لأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِن كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِي
“…Nîmetlerime şükrederseniz, mutlakâ artırırım. Nankörlükte bulunursanız, iyi bilin ki, azâbım pek çetin ve şiddetlidir.” (İbrâhîm, 7)
فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُواْ لِي وَلاَ تَكْفُرُونِ
“Ben’i zikredin; Ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin; sakın küfrân-ı nîmette bulunmayın!” (el-Bakara, 152)
وَمَن يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ
“…Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allâh hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır.” (Lokmân, 12)
Her insanın, nâil olduğu nîmetler mukâbilinde şükretmesi en mühim bir kulluk vazîfesidir. Mü’min, bu idrâke sâhip olduğu müddetçe, şükrânsız ve hamd ü senâsız bulunamaz. Yaratanın nîmetlerine karşı bu şükrân ahlâkı, mü’min için îman sermâyesinin yarısını teşkîl eder. Nitekim hadîs-i şerîfte:
“Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 107)
buyrulmuştur.
İdrâk sâhibi bir kul, mânevî ve rûhânî meziyetlere sâhip olan sâlihlere gıpta edip onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Maddî bakımdan ise, kendisinden aşağı durumdakilere bakıp hâline şükretmelidir.
Başta peygamberler, sonra evliyâ ve ulemâ, şükrü vird hâline getirmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Nûh -aleyhisselâm- için:
إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا
“Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul idi!” (el-İsrâ, 3)
İbrâhîm -aleyhisselâm- için:
شَاكِرًا لِّأَنْعُمِهِ
“Rabbinin nîmetlerine karşı dâimâ şükredici idi!..” (en-Nahl, 121)
Lokmân -aleyhisselâm- için:
وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِل
“And olsun ki Biz Lokmân’a: «Allâh’a şükret!» diyerek hikmet verdik!..” (Lokmân, 12) buyrulmaktadır.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, geceleri uzun uzun namaz kılmaktan ayakları şişerdi. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:
“_Yâ Rasûlallâh! Siz af ve mağfirete nâil olmuş bir «Habîbullâh»sınız! Vücûdunuza bu derece eziyet revâ mıdır?” deyince, O Varlık Nûru:
“_Ey Âişe! Şükredici bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Tefsîr, 48/2; Müslim, Münâfikîn, 81)
buyurmuştur.
Şükür bahsi, derin ve uzundur. Onu lâyıkıyla îzâh etmek mümkün değildir. Gerçek şükrün feyiz ve bereketini, ancak onu yaşayanlar idrâk edebilir.
Hulâsa herkes, kendine verilen nîmet nisbetinde şükretmeye gayret etmelidir. Şöyle ki;
Âlimlerin şükrü, Allâh’ın kendilerine ikrâm eylediği ilmi ondan mahrûm olanlara tâlîm etmek ve onunla âmil olmaktır. İmâm-ı A’zam’ın hâli, bunun en güzel bir numûnesidir. Hanefî mezhebinin kurucusu olan İmâm-ı A’zam Hazretleri, ömrü boyunca ilmini en güzel şekilde infâk etmiş, ictihâdları kıyâmete kadar devâm edecek olan büyük müctehidlerden İmâm Ebû Yûsuf, İmâm Muhammed, İmâm Züfer gibi İslâm dünyâsını tenvîr eden birçok âlim yetiştirmiştir. O, ilmin şeref ve haysiyetini korumak, zâlim bir halîfeye âlet olup yanlış fetvâ vermemek için zindanlarda çürüyüp kırbaçlanmayı, zamanın en büyük makamlarından biri olan Bağdad kadılığına tercih etmiştir.
Zenginlerin şükrü,
وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ
“…Allâh sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece ihsanda bulun!..” (el-Kasas, 77) âyet-i celîlesinin sırrına göre hareket ederek, malı, Hak yolunda gerekli yerlere infâk etmektir. Malın gerçek sâhibinin Allâh olduğu idrâki içinde olup onunla gururlanmamak, isrâf etmemektir. Hulâsa ağniyâ-i şâkirînden olmaya gayret göstermektir.
Şükre zıt bir davranış olan israf, Allâh’ın verdiği nîmeti horlamaktır. Sû-i istîmâl etmektir. Âyet-i kerîmede bu hususta acı bir îkâz olarak:
وَلاَ تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا
(26)
إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا
(27)
“…Sakın gereksiz yere saçıp savurma! Zîrâ
böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 26-27) buyrulmaktadır.
Ehl-i hâl kimseler, gaflet içinde yemeyi, içmeyi, giyinmeyi ve bir eşyâyı kullanmayı dahî isrâf addetmişlerdir.
Güzel ahlâk sâhibinin şükrü, kendisindeki bütün güzelliklerin Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve kereminden olduğunu idrâk etmek ve diğer insanları hor ve hakîr görmeyip mütevâzî hâlini muhâfaza ederek başkalarına örnek olabilmektir.
Seyr u sülûk ehlinin şükrü, tâbî olunan mürşid-i kâmile gönülden bağlılık ile haram ve helâle dikkat etmek, âyet-i kerîmede buyrulan ve Hazret-i Peygamber’i ihtiyarlatan:
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ
“Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) emrine göre istikâmetlenmektir. Kısaca Kur’ân ve sünnet ahlâkı ile ahlâklanmak, mârifetullâhtan hisse almaya gayret etmek ve mahlûkâta karşı ehl-i hizmet olmaktır. Ayrıca nâil olunan mânevî ve rûhânî makamlarda nefsin riyâ ve ucub tuzaklarından korunmaktır.
Sıhhatli ve sıhhatsizlerin şükrü, içinde bulundukları hâlin, murâd-ı ilâhî îcâbı olarak bu dünyâda geçici bir imtihan için verildiğini idrâk etmek sûretiyle teslîmiyet ve rızâ hâlinde yaşamaktır. Sıhhatli kimse, bunun kendisine Allâh yolunda sâlih amellerde kullanılması için verildiğini bilmeli ve o maksat üzere yaşamalıdır. Sıhhatsiz kimse de, bu hâlinin kendisi için belki de büyük bir nîmet olduğunu düşünmeli, “Yâ Rabbî! Her hâlime şükrolsun!” vecdi içinde yaşamalıdır. Bilmeli ki; gözü görmeyen bir kimse harama ve dedikoduya bulaşmadığı için, kör olmayıp da harama bakan ve bu vesîleyle fitneye düşenden ne kadar kârlı bir durumdadır! Ancak bunun hakîkati, kıyamet günü ortaya çıkacaktır.
Fakirlerin şükrü, sabırla müzeyyen olmalıdır. Fukarâ-i sâbirîn, ağniyâ-i şâkirîn ile ilâhî rızâda beraberdirler. Fakirlikteki gerçek şükür husûsunda İbrâhîm bin Edhem ile Şakîk-i Belhî arasında geçen mülâkat ne kadar ibretlidir:
Şakîk-i Belhî, İbrâhîm bin Edhem’e sorar:
“_Ne yaparsın? Hâlin nicedir?”
İbrâhîm bin Edhem şöyle cevap verir:
“_Bulursam şükrederim, bulamazsam sabrederim!..”
Şakîk-i Belhî:
“_Bunu bizim Horasan’ın köpekleri de yapar!” deyince bu defa İbrâhîm bin Edhem sorar:
“_Peki, siz ne yaparsınız?”
Şakîk-i Belhî cevâben şöyle der:
“_Bulursak şükredip infâk eder, bulamadığımızda ise sabredip şükrederiz.”
Bütün nîmet ve ihsanlar Cenâb-ı Hak’tandır. Bu hususta İbrâhîm Desûkî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
“Ey kardeşim! Sakın kendine has bir işi yapabildiğin iddiâsına kapılmayasın! Sonra, kendi gayretinle bir hak sâhibi olduğunu iddiâ etmeye yeltenmeyesin!
İyi bilmelisin ki, eğer bir oruç tutuyorsan, onu sana tutturan Allâh Teâlâ’dır. Namaz mı kılıyorsun? Allâh’ın huzûrunda kıyâmda mı duruyorsun? Bunu da lutfeden O’dur.
Bütün ameller böyledir. Her şeyi O’ndan bileceksin… Bir şey gördüğün zaman, gördürenin O olduğunu idrâk edeceksin. Bu hâle devâm edip mânevî bir şerbet içtiğinde de, yine «O içirdi…» diyeceksin.”
Beşerî irâde eseri olsa bile her fiil, Allâh’ın “Hâlık” sıfatının bir tecellîsi olduğundan, her şeyi O’ndan bilmek, îmân îcâbıdır. Bunun içindir ki, îmânın bir şartı da “Hayrın da şerrin de Allâh’tan” olduğuna inanmaktır. Fakat Allâh’ın “irâde”si ile “rızâ”sını birbirine karıştırmamak lâzımdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi, her oluşta mevcut bulunduğu hâlde, rızâsı sâdece hayırdadır. Lâkin rızâsı olmadığı bir fiili, kulun talebi sebebiyle niçin yarattığı husûsu, bu âlemin bir “imtihan” vasfını kazanması içindir.
Doktorun gâyesi, hastasını tedâvî etmektir. Hasta, verilen tedâvîyi tatbîk etmezse, doktorun bir mes’ûliyeti yoktur. Yine bir muallimin gâyesi, talebesini muvaffak kılmaktır. Ancak talebe, gayret edip çalışmazsa, muallimin yapacağı bir şey yoktur. Allâh Teâlâ da, kulunu Dâru’s-Selâm’a (cennete) dâvet buyurmaktadır. Şâyet kul, bu dâvetin şartlarına uymazsa, netîcesi cennetten mahrûmiyettir. Eğer kula hayır veya şerden birini tercîh etmek hak ve kudreti verilmemiş olsaydı, o zaman “cezâ” ve “mükâfât” ilâhî adâlete aykırı olurdu. Kulun tercîh sahasına giren, dolayısıyla da “mükâfât” veya “mücâzât”ı gerektiren fiillerinin en mühimlerinden biri de “hamd” ve “şükr”ü gerçek mâhiyetiyle kavrayıp ona göre bir amel sâhibi olmasıdır.
Ey Rabbimiz! Bizleri, Lokmân -aleyhisselâm- gibi şükrederek hikmetten nasîb alan; elinden, dilinden ve gönlünden ümmetin müstefîd olduğu kullarından eyle!
Âmîn!..
HAZRET-İ ZEKERİYYÂ -aleyhisselâm-, HAZRET-İ YAHYÂ-aleyhisselâm- ve HAZRET-İ ÎSÂ -aleyhisselâm-
Bu üç peygamber, yaşadıkları çileler, ıztıraplar ve tevhîd mücâdelesi bakımından birbirlerine çok benzemektedirler.
Bunlar, Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra son derece bozulmuş olan azgın yahûdîleri tekrar hidâyet yolunda istikâmete koyabilmek için büyük gayretler sarf etmişlerdir. Ancak bir kısım inananların dışında îmân etmeyen büyük çoğunluk tarafından sürekli olarak eziyet ve hakârete mâruz kalmışlar, dünyevî hayatları hep binbir sıkıntı ve çile içinde geçmiştir. Öyle ki, Zekeriyyâ ve Yahyâ -aleyhimesselâm- şehâdet şerbetini nûş etmişler, Îsâ -aleyhisselâm- da Cenâb-ı Hak tarafından göğe ref edilmiştir.
Bu üç peygamberin, risâlet vazîfelerindeki imtihan tecellîlerinin benzerlikleri yanında aralarında akrabâlık bağları ile mânevî terbiye irtibâtı da vardır. Şöyle ki:
Hazret-i ZekeriyyâElisa
kız kardeş Hunne –– İmran
Hazret-i Yahyâ Meryem Hâtun
;
; ; Hazret-i Îsâ
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-
Benî İsrâîl peygamberidir. Soyu, Süleyman -aleyhisselâm-’a ulaşır. Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’da Tevrât yazar ve kurban kesmeyi idâre ederdi. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın dînini kuvvetlendirirdi. Marangozluk yapar, el emeği ile geçinirdi. Kavmi tarafından şehîd edilmiş olup türbesi Halep’tedir.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- zamanında Şam ve Kudüs, Batlamyusçular’ın elindeydi. Bunlar, Beyt-i Makdis’e hürmet ederler ve İsrâîloğulları’nı hoş tutarlardı. Bu kavmin uluları, ibâdethâneden hiç dışarıya çıkmazdı. Beyt-i Makdis’te gece-gündüz ibâdet ederlerdi. O zamanlar İsrâîloğulları arasında bir peygamber yoktu. Kendilerine bir peygamber göndermesi için Allâh’a ilticâ ettiler.
Nihayet Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Allâh -celle celâlühû- tarafından peygamber olarak gönderildi.
Beyt-i Makdis’te dört yüz âzadlı âbid ibâdet etmekteydi. Âzadlı bir kişi, Allâh katında mûteber olmak isterse, hanımı hâmile olunca:
“–Yâ Rabbî! Oğlum olursa, onu sana ibâdet için Beyt-i Makdis’e nezir (adak) olarak adadım.”derdi.
Bu şekilde erkek çocuklar mutlakâ Beyt-i Makdis’e adanırdı. Bu âdet, Mûsâ -aleyhisselâm- zamanından kalmıştı. Allâh -celle celâlühû-, Mûsâ -aleyhisselâm-’a buyurmuştur:
“–Ey Mûsâ! Ben, kullarımdan o kişiyi severim ki, gençlik zamanından ihtiyarlık hâline kadar ömrünü ibâdetle geçirmiştir. Gençliğinde günah işlememiş ve gönlünü yalnızca bana bağlayarak benim sevgimi kazanmıştır.”
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, Süleyman -aleyhisselâm-’ın soyundan olan Elisa ile evlendi. Elisa,Meryem’in annesi olan Hunne’nin kızkardeşidir. Hunne’nin kocası, İmrân’dır.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- ile Elisa’dan Yahyâ -aleyhisselâm- doğmuştur.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, ilâhî rızâya sâdık ve sâlih bir peygamber olarak yaşamış, zikredildiği ve ileride de zikredileceği gibi zâlim ve azgın yahûdîler tarafından hunharca şehîd edilmiştir.
Yahyâ -aleyhisselâm-
Yahyâ -aleyhisselâm-, Hazret-i Meryem’le teyze çocuklarıdır. Tevrât’ı küçük yaştan itibâren öğrenmiş, kendisine rüşd (olgunluk) çağında peygamberlik verilmiştir.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a Hazret-i Yahyâ’nın ihsân edilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء
“Orada (Beyt-i Makdis’te) Zekeriyyâ, Rabbine duâ etti: «–Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla! Şüphesiz Sen duâyı hakkıyla işitensin.» dedi.” (Âl-i İmrân, 38)
قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا
“Rabbim! dedi: Muhakkak ki ben (o hâle geldim ki) kemiklerim zayıfladı; saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim! Sana (ettiğim) duâ sâyesinde hiç bedbaht olmadım!”(Meryem, 4)
وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا
“Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî (oğul) ver!” (Meryem, 5)
يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّ
“Ki o, bana vâris olsun; Ya’kûb hânedânına da vâris olsun! Rabbim onu rızâna lâyık kıl!” (Meryem, 6)
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın can u gönülden yaptığı bu samîmî duâ, ind-i ilâhîde makbûl oldu:
فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَـى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ
“Zekeriyyâ mâbedde durmuş namaz kılarken melekler O’na şöyle nidâ ettiler: «–Allâh sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdîk edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler.»” (Âl-i İmrân, 39)
Müfessirlerin beyânına göre, âyetteki “kelime” ile kastedilen, Hazret-i Îsâ’dır. Âl-i İmrân Sûresi’nin 45. âyet-i kerîmesi de bunu açıkça ifâde etmektedir. Diğer bir âyet-i kerîme ise şöyledir:
يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيًّا
“Allâh buyurdu ki: «–Ey Zekeriyyâ! Biz Sana bir oğul müjdeleriz ki, O’nun adı Yahyâ’dır. Daha önce O’na kimseyi adaş yapmadık!»” (Meryem, 7)
Âyette “Daha önce, O’na kimseyi adaş yapmadık!” buyrulması, Hazret-i Yahyâ’yı tekrîm içindir. Zîrâ Yahyâ ismi ilk olarak O’na verilmiş, üstelik bizzat Cenâb-ı Hak tarafından lutfedilmiştir. Bu aynı zamanda Yahyâ -aleyhisselâm-’ın sâhip olduğu diğer müstesnâ fazîletleri de ifâde etmektedir.
“Yahyâ”, diri mânâsınadır. İki ihtiyardan bir evlâd bahşedilmesi, âdetâ ölüden diri yaratmak gibidir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
قَالَ رَبِّ أَنَّىَ يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذَلِكَ اللّهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاء
“Zekeriyyâ: «–Ey Rabbîm! Bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir! Allâh dilediğini yapar!»” (Âl-i İmrân, 40)
قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا
“(Allâh:) «–Öyledir!» dedi. Rabbin: «–O Bana kolaydır. Daha önce, Sen hiçbir şey değilken Sen’i de yaratmıştım!» buyurdu.” (Meryem, 9)
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûl olmasının alâmeti, üç gün insanlarla işâretten başka şekilde konuşmaması ve Rabbini zikretmesi oldu:
قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّيَ آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ إِلاَّ رَمْزًا وَاذْكُر رَّبَّكَ كَثِيراً وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ
“(Zekeriyyâ:) «–Rabbim! (Oğlum olacağına dâir) bana bir alâmet göster!» dedi. (Allâh)buyurdu ki: «–Sen’in için alâmet, insanlara üç gün, işâretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok zikret; sabah-akşam tesbîh et!»” (Âl-i İmrân, 41)
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, üç gün insanlarla hiç konuşmadı. Kavmine teblîgâtını toprağa yazarak işâretlerle bildirdi:
فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا
“Bunun üzerine Zekeriyyâ, mâbedden kavminin karşısına çıkarak onlara: «–Sabah akşam tesbîhte bulunun!» diye işâret verdi.” (Meryem, 11)
Cenâb-ı Hak buyurur:
فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ
“Biz (de) O’nun duâsını kabûl ettik ve O’na Yahyâ’yı verdik; zevcesini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler) hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar bize karşı derin bir saygı içindeydiler.” (el-Enbiyâ, 90)
Allâh Teâlâ, Yahyâ -aleyhisselâm-’a rüşd çağında iken Tevrât’a sarılmasını emretti:
يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا
“«–Ey Yahyâ! Kitâb’a (Tevrât’a) var gücünle sarıl!» (dedik) ve henüz sabî iken O’na(ilim ve) hikmet verdik!” (Meryem, 12)
وَحَنَانًا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا
“Tarafımızdan O’na kalb yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O çok sakınan bir kimse idi.” (Meryem, 13)
وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّا
“Ana-babasına çok iyi davranırdı; O, isyankâr bir zorba değildi.” (Meryem, 14)
Hazret-i Yahyâ’ya peygamberlik verildi. Ancak Îsâ -aleyhisselâm-’a peygamberlik ve İncîl gelene kadar Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîatine tâbî oldu. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın şerîati ile amel eden peygamberlerin sonuncusudur. Babası Zekeriyyâ -aleyhisselâm- gibi şehîd oldu.
Mûsâ -aleyhisselâm-’ın getirdiği şerîate göre kardeş karısıyla evlenmek yasaktır. Bunun cezâsı da kısırlaştırmadır. (Levililer, 18/6-18; 20/19-21) Tevrât’ta yabancılarla zinâ etmenin cezâsı ölüm iken, evlenilmesi yasak olan kişiler arasındaki zinânın cezâsı ise daha farklıdır. (Tesniye, 22/22-27; Levililer, 20/11, 12, 14, 17) Nitekim Hazret-i Yahyâ’nın şehîd edilmesine de sebep olan bu mevzû ile ilgili olarak şöyle bir hâdise nakledilir:
Hazret-i Yahyâ’nın peygamberliği sırasında Kral Herot (Hirodes) kardeşinin karısı ile zinâ eder. Bunun üzerine Hazret-i Yahyâ, bunun ilâhî kanunlara aykırı olduğunu söyleyince kral tarafından zindana atılır. Daha sonra kralın doğum günü şenliğine, zinâ ettiği kadın kızıyla birlikte katılır. Bu kız yapmış olduğu gösterilerle kralı âdeta büyüler ve mest eder. Kral, o gün kız ne dilerse onu yerine getireceğine söz verir. Annesi tarafından kandırılan kız, Hazret-i Yahyâ’nın başını ister. Bu istek karşısında kral çok üzülür, ancak verdiği sözü hatırlar ve Hazret-i Yahyâ, başı kesilerek şehîd edilir. (Luka, 3/19-20; Matta, 14/1-12)
Bir rivâyette Yahyâ -aleyhisselâm-, başı defalarca kesildikten sonra bile zâlim Herot’a:
“–Bu kız sana câiz değildir!..” diye hitâb etti.
Ne gaflettir ki, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın peygamberlik mûcizelerini gördüğü hâlde bedbaht I. Herot, O’na karşı çıkmış ve O’nu şehîd etmiştir.
Yahyâ -aleyhisselâm-’ın mübarek bedeni, muhtelif şehirlerdedir. Başı, Şam’daki Umeyye Câmii’nde gömülüdür.
Herot’la evlenen kız ise, daha sonra yerin dibine geçmiştir.
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya çekilmesi de bu vakte rastlar. Çünkü o zaman yahûdîler, peygamber öldürecek kadar azgınlaşmışlardı. Nitekim bu ve buna benzer pek çok aşırı cürümleri sebebiyle Cenâb-ı Hak tarafından şöylece lânetlendiler:
فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللّهِ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً
“Sözlerinden dönmeleri, Allâh’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve «kalblerimiz kılıflanmıştır» demeleri sebebiyle(onları lânetledik; kendilerine türlü belâlar verdik. Onların kalbleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allâh o kalbler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesnâ artık îmân etmezler.” (en-Nisâ, 155)
Yahyâ -aleyhisselâm- şehîd edildiği zaman otuz küsur yaşındaydı.
O, âyet-i kerîmede de bildirildiği üzere üç tehlikeli günde Allâh Teâlâ’nın rahmetine nâil olmuştur:
وَسَلَامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّ
“Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün O’na selâm olsun!” (Meryem, 15)
Beyzâvî, bu âyeti şöyle açıklar:
“İnsanlara musallat olan şeytan, O’na hayâtında zarar veremesin! Kabir azâbından sâlim olsun! Hesâb korkusu ve cehennem azâbı görmesin!”
Îsâ -aleyhisselâm-
Îsâ -aleyhisselâm-, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın doğumundan altı ay sonra Kudüs’te dünyâyı şereflendirmiştir. Îsâ -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları’na gönderilen peygamberlerin sonuncusudur.
Peygamberler içinde en yüksekleri olan ve kendilerine “ülü’l-azm” denilen beş peygamberin dördüncüsüdür. Kendisine “Rûhullâh” denmesi, bir tekrîm ifâdesi olmakla birlikte, Allâh Teâlâ’nın, Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi O’nu da rûhundan üfürerek yaratması sebebiyledir.
Îsâ -aleyhisselâm-’a otuz yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine kitap olarak İncîl gönderilmiş ve otuz üç yaşında da diri bir şekilde göğe kaldırılmıştır.
Kıyâmet yaklaştığında dünyâya inecek, evlenip çocukları olacak, “Hazret-i Mehdî” ile buluşacak, İslâm’ı bütün cihâna hâkim kılacak ve Medîne-i Münevvere’de vefât edecektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in medfûn olduğu Hücre-i Saâdet’te türbe-i şerîfin yanına defnolunacaktır.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Meryem, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın neslindendir. AnnesiHunne, babası İmrân’dır.
Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hunne’nin çocuğu olmuyordu. O da:
“Yâ Rabbî! Benim bir çocuğum olursa, onu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağım!” diye nezirde bulundu.
Hunne, bu nezirde bulunduktan sonra hâmile kaldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:
إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
“İmrân’ın karısı şöyle demişti: «–Rabbim! Karnımdakini âzâdlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabûl buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi)bilen Sen’sin!»” (Âl-i İmrân, 35)
Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi. Adını Meryem koydu:
فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَى وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالأُنثَى وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وِإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
“O’nu doğurunca, Allâh, ne doğurduğunu bilip dururken: «–Rabbim! Ben O’nu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. O’na Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı O’nu ve soyunu Sen’in korumanı diliyorum!» dedi.” (Âl-i İmrân, 36)
O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocuklarını adamak câiz ve çok sevaptı. Bu şekilde nezredilen erkek çocukları, doğumundan bülûğuna dek orada hizmete devâm ederdi. Bülûğdan sonra ise, dilerse yine orada hizmet eder, isterse arzuladığı başka bir yere giderdi. Ancak bülûğdan önce Beyt-i Makdis’ten ayrılması câiz değildi.
Böyle bir nezir, yalnızca erkek çocukları için yapılırdı. Allâh Teâlâ’nın, Beyt-i Makdis için Meryem hakkındaki ilticâyı makbul kılıp kız çocuklarının nezredilmesini de kabûl buyurmasından sonra, kız çocuklarının da Beyt-i Makdis’e adanması câiz oldu.
Hunne, kızı Meryem’i Beyt-i Makdis’teki vazîfelilere teslîm etti. Meryem’i kim himâyesine alacağına dâir kur’a çektiler. Allâh Teâlâ buyurur:
ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُون أَقْلاَمَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ
“(Rasûlüm!) Bunlar, Biz’im Sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kur’a çekmek üzere kalemlerini atarlarken Sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân, 44)
Çekilen kur’a, Beyt-i Makdis’in imâmı ve Hunne’nin de eniştesi olan Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a çıktı. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-:
“–O’nun teyzesi benim nikâhım altındadır.” dedi ve Meryem’in velîliğini üzerine aldı.
Meryem sütten kesilince, O’na Beyt-i Makdis’te bir oda tahsîs edildi. Bu odaya âyet-i kerîmede “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harb ve cihâd vâsıtası demektir. Bu bakımdan bir nevî çile odası mânâsını taşır.
Hazret-i Meryem’in odasına yalnız Zekeriyyâ -aleyhisselâm- girerdi. Bu, on iki yaşına kadar devâm etti. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, O’nun odasına girerken anahtarı ile kapıyı açıp girer, çıkarken de kilitlerdi. Her gün, bir günlük yiyecek bırakırdı. Fakat içerde değişik meyveler görüp hayret ederdi. Nereden geldiğini sorduğunda, Meryem, Allâh -celle celâlühû- tarafından gönderildiğini söylerdi. Bu yiyecekler arasında, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri bulunurdu. Allâh Teâlâ buyurur:
فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِندَهَا رِزْقاً قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَـذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ إنَّ اللّهَ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
“Rabbi Meryem’e hüsn ü kabûl gösterdi; O’nu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da O’nun bakımı ile vazîfelendirdi. Zekeriyyâ, O’nun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve: «–Ey Meryem! Bu Sana nereden geliyor?» der, O da: «–Bu, Allâh tarafındandır. Allâh, dilediğine sayısız rızık verir!» derdi.”(Âl-i İmrân, 37)
Allâh -celle celâlühû-’nun Hazret-i Meryem’e en büyük ikramları şunlardır:
1. O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocukları adandığı hâlde, annesi Hunne’nin ilticâsı ile Meryem de nezir olarak kabûl edildi.
2. Allâh Teâlâ, O’nu Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın himâyesine verdi.
3. Rızkını cennet nîmetlerinden ihsân etti.
4. Peygamberlerine gönderdiği melek olan Cebrâîl -aleyhisselâm- ile görüştürdü.
5. O’nu ve evlâdı Hazret-i Îsâ’yı şeytanın şerrinden korudu.
6. Oğlu Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, kundakta iken konuştu. Annesine yapılan iftirâlara cevap verdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular:
“İmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan kadınların en hayırlısıdır. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 69)
Hazret-i Meryem, gece-gündüz ibâdet ederdi. Takvâsı, Benî İsrâîl arasında darb-ı mesel oldu. Kendisinden kerâmetler hâsıl olurdu. Seçkin kullardandı. Kur’ân-ı Kerîm’de “sıddîka” diye senâ edilmiştir.
Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
وَإِذْ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ
“Hani melekler demişlerdi: «–Ey Meryem! Allâh Sen’i seçti; Sen’i tertemiz yarattı ve Sen’i bütün dünyâ kadınlarına tercîh etti (üstün tuttu).” (Âl-i İmrân, 42)
يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ
“Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan! (O’nun huzûrunda) eğilenlerle beraber Sen de eğil!»” (Âl-i İmrân, 43)
Bu emirler üzerine Hazret-i Meryem’in takvâsı o hâle geldi ki, ayakları şişinceye kadar namaz kılmaktaydı.
Yoktan Var Eden, Babasız Da Yaratır!
Hazret-i Meryem on beş yaşında iken Yûsuf-i Neccâr isimli birisi ile nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden önce Allâh Teâlâ, O’na babasız bir çocuk vereceğini müjdeledi:
إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
“Melekler demişlerdi ki: «–Ey Meryem! Allâh Sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ’dır. Mesîh’tir[21]; dünyâda da, âhirette de îtibarlı ve Allâh’ın kendisine yakın kıldıklarındandır.»” (Âl-i İmrân, 45)
Yine melekler Hazret-i Meryem’e dediler ki:
وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِحِينَ
“(–Ey Meryem!) O sâlihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik hâlinde insanlara(peygamber sözleri ile) konuşacak.” (Âl-i İmrân, 46)
Bunun üzerine:
قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ قَالَ كَذَلِكِ اللّهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
“Meryem: «–Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğum olur?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir. Allâh dilediğini yaratır! Bir işe hükmedince ona sâdece «Ol!» der; o da oluverir.»” (Âl-i İmrân, 47)
Melekler, Meryem’e hitâben Hazret-i Îsâ hakkındaki sözlerine şöyle devâm ettiler:
وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ
“Allâh O’na yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!” (Âl-i İmrân, 48)
Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde cemî olarak geçen “melekler” ifâdesinden maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Kendisinden bu şekilde cemî olarak bahsedilmesi, O’nu tekrîm içindir.
Cenâb-ı Hak buyurur:
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا
“(Rasûlüm!) Kitâb’da Meryem’i de zikret! Hani O, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem, 16)
Âyette geçen “doğu tarafı” müfessirlere göre, Mescid-i Aksâ’nın doğu yanı, yahut Meryem’in evinin doğu tarafı şeklinde açıklanmaktadır. Hristiyanların bu sebeple doğuya yöneldikleri ifâde edilmiştir.
Çok geçmeden Allâh Teâlâ, Hazret-i Meryem’e Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَاتَّخَذَتْ مِن دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا
“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz O’na Rûh’umuzu gönderdik de O, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem, 17)
Burada Rûh’tan maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Her âzâsı düzgün genç bir insan şeklinde gönderilmesinin sebebi, Meryem’in ürküp korkmaması içindi. Çünkü Hazret-i Meryem, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı aslî şeklinde görseydi, şüphesiz ki buna tâkat getiremezdi.
Ancak Hazret-i Meryem, yine de karşısında genç bir insan görünce kemâl-i edeb ve iffetinden dolayı çok korktu. Onun Hazret-i Cibrîl olduğunu bilmediği için büyük bir endişeye kapıldı ve âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:
قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَن مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّا
“Meryem dedi ki: «–Sen’den, çok esirgeyici olan Allâh’a sığınırım! Eğer Allâh’tan sakınan bir kimse isen, (bana dokunma!)»” (Meryem, 18)
قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا
“Melek: «–Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin elçisiyim.» dedi.” (Meryem, 19)
قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا
“Meryem: «–Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?» dedi.” (Meryem, 20)
قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِّنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَّقْضِيًّا
“Melek: «–Öyledir!» Dedi. (Zîrâ) Rabbin buyurdu ki: «–Bu Bana kolaydır. Çünkü Biz, O’nu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” (Meryem, 21)
Cenâb-ı Hakk’ın murâd ettiği şekilde:
فَحَمَلَتْهُ فَانتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا
“Meryem, O’na (Îsâ’ya) hâmile
kaldı. Bunun üzerine O’nunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem, 22)
Hazret-i Meryem’in doğum sancıları artmaya başladı. Kurumuş bir hurma ağacının yanına geldi ve ona yaslandı. Âyette buyrulur:
فَأَجَاءهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنتُ نَسْيًا مَّنسِيًّا
“Doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. «–Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» dedi.” (Meryem, 23)
Nihâyet kuru ağacın altında Îsâ -aleyhisselâm- dünyâya geldi. Allâh Teâlâ, O’nu babasız yaratmıştı.
Sonsuz kudret sâhibi olan Cenâb-ı Hak, azametinin muktezâsı olarak Âdem -aleyhisselâm-’ı annesiz ve babasız bir şekilde topraktan; Havvâ vâlidemizi annesiz olarak Hazret-i Âdem’den; Îsâ -aleyhisselâm-’ı da babasız olarak Meryem vâlidemizden yaratmıştır.
Hazret-i Îsâ’nın doğumu ile Hazret-i Âdem’in yaratılması arasında bir benzerlik vardır ki, bu, her ikisinde de yaratılışın «Kün! = Ol!» emri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:
إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
“Allâh nezdinde Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allâh O’nu topraktan yarattı. Sonra da O’na «Ol!» dedi ve (O da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)
Bu âyet-i kerîme, hem Allâh’ın kudretinin sonsuzluğunun, hem de yahûdîlerin baştan şaşırıp sonradan da atacakları çirkin iftirâlar karşısında Hazret-i Meryem’in iffetli olduğunun bir ifâdesidir.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğum târihi hakkında, kaynaklarda hiçbir kayıt yoktur. Bütün İncîl’lerde de bu hususta bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Yalnız bir İncîl’de Hazret-i Îsâ’nın yahûdî kralı zamanında doğduğu yazmakta ise de,
(Matta, 2/1)
Roma kaynakları, bu kralın mîlâddan önce öldüğünü bildirmektedir. Yapılan bütün beyanlar, birbirlerine açık bir şekilde tezat teşkil etmektedir. Böyle olunca, “noel”in mânâsı da, uydurulmuş boş bir efsâneden öteye gidememektedir.
Bu sebepledir ki bugün Katolikler, Noel bayramı olarak 24-25 Aralık gününü kutlarken, Ermeni kiliseleri 6 Ocak’ı kutlarlar. Bir kısım Protestanlar ise bu târihin kutsal metinlerde kesin olarak geçmediğini öne sürerek Noel’i kutlamazlar.
Hazret-i Îsâ doğduktan sonra:
فَنَادَاهَا مِن تَحْتِهَا أَلَّا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا
“(Hazret-i Meryem’in) aşağısından (Îsâ yahut melek) O’na şöyle seslendi: «–Tasalanma! Rabbin Sen’in alt yanında bir su arkı vücûda getirmiştir.»” (Meryem, 24)
Âyete şu mânâ da verilmiştir:
«–Tasalanma! Rabbin Sen’in altındakini (yâni Îsâ’yı) şerefli bir lider olarak yaratmıştır!»
Hazret-i Meryem’e hitâb eden ses şöyle devâm etti:
وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا
“Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine tâze, olgun hurma dökülsün!”(Meryem, 25)
Hazret-i Meryem, hurma dalını kendisine çekip salladığı zaman kış mevsimi olmasına rağmen, ağaç birdenbire hurma vermeğe başladı. Meryem, önündeki arktan su içip taze hurmalardan yedi. Ağacın bu şekilde kış mevsiminde hurma vermesi, Hazret-i Meryem’i tesellî içindi. O’na denildi ki:
فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنسِيًّ
“Ye, iç! Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: «–Ben çok merhametli olan Allâh’a oruç adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım!»” (Meryem, 26)
Rivâyete göre, Hazret-i Meryem’in kavminde yiyip içmeden oruç tutulduğu gibi, konuşmamak sûretiyle de oruç tutulurdu. Yahut oruçlu iken yeme ve içmeden kaçınıldığı gibi, konuşmaktan da sakınılırdı.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğuşu ile, kavminin arasında büyük bir iftirâ ve dedikodu furyası başgösterdi. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilmektedir:
فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا
“(Meryem) nihâyet O’nu (Îsâ’yı kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: «–Ey Meryem! Hakîkaten Sen iğrenç bir şey yaptın!»” (Meryem, 27)
يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا
“–Ey Hârûn’un kızkardeşi! Sen’in baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28)
Âyette bahsedilen Hârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kardeşi olan Hârûn -aleyhisselâm- değildir. Bu husustaki görüşlerin doğruya en yakın olanına göre Hazret-i Meryem’in hakîkî kardeşidir. O da ana ve babası gibi iffetli ve sâlih bir kimse idi. Bu sebeple kavmi, böyle birinin kızkardeşi olan Meryem’e zinâ etmeyi(!) aslâ yakıştıramadıklarını ifâde etmek istemişlerdi.
Hazret-i Meryem’e İsrâîloğulları tarafından devamlı hakâret ediliyordu. O da sabırla dinliyor, kendisine emredildiği üzere konuşmuyordu. Ancak kavminin münâsebetsiz tavırları iyice arttı. Nihâyet Allâh’ın inâyeti erişti.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا
“Bunun üzerine Meryem, çocuğu gösterdi. Dediler ki: «–Biz, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?»” (Meryem, 29)
Allâh’ın istikbâlde elçisi olacak olan Hazret-i Îsâ, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği konuşma kâbiliyeti ile dile geldi ve daha beşikte iken şöyle dedi:
قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا
“–Ben, Allâh’ın (seçilmiş bir) kuluyum! O, bana Kitâb’ı verdi ve beni peygamber yaptı!” (Meryem, 30)
وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا
“Nerede olursam olayım, O beni mübârek kıldı. Yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)
وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا
“Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.” (Meryem, 32)
وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدتُّ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا
“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâmet banadır.” (Meryem, 33)
Hazret-i Îsâ’nın daha beşikte iken böyle konuşması, çevresinde büyük bir hayret uyandırdı. Hazret-i Meryem, tenzîh ve tebrie edildi.
İşte Hazret-i Meryem, münkir halkın kendisine sorduğu «–Bu çocuğu nereden aldın?» suâline karşı dâimâ cevap olarak bu şekilde çocuğunu gösterir ve «–Çocuk söylesin!» der, Îsâ -aleyhisselâm- da daha bebek iken:
“–Benim annem namuslu, iffetli bir kadındır. Ey câhiller! İffet ve hayâ âbidesi olan annemi ayıplamayın! Biliniz ki Allâh Teâlâ, beni babasız olarak dünyâya getirmiştir. Bu, Allâh’ın bir mûcizesidir!” derdi.
Bunun üzerine birçok kimse:
“–Bu, Allâh’ın apaçık bir mûcizesidir. Yoksa yeni doğmuş hiçbir çocuk daha beşikte iken konuşamaz. Hakîkaten bu, Allâh tarafındandır; Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren bir hâdisedir.” dediler.
Bir kısmı ise yine de hâinliklerinden dönmediler. Âyet-i kerîmede buyrulur:
ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ
“İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ -hak söz olarak- budur!” (Meryem, 34)
Âyette Îsâ -aleyhisselâm-’ın “hak söz” olarak ifâde edilmesi, O’nun «Kün! = Ol!» emrinin eseri olmasındandır. Bu hakîkat, başka âyet-i kerîmelerde de anlatılır:
وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ
“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu cümle âlem için ibret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)
وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِن رُّوحِنَا وَصَدَّقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَكُتُبِهِ وَكَانَتْ مِنَ الْقَانِتِينَ
“İffetini korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de (Allâh örnek gösterdi). Biz O’na rûhumuzdan üfledik ve O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdîk etti. O, gönülden itaat edenlerdendi.” (et-Tahrîm, 12)
Hazret-i Îsâ’nın bebek iken konuşması, birçok iftirâları bastırmıştı. Ancak kısa bir müddet sonra tekrar fitne ve iftirâlar başladı. Gâfil kavim:
“–Babasız çocuk mu olurmuş?!” dediler.
Sonra da:
“–Yapsa yapsa bu zinâyı Zekeriyyâ yapmıştır!” diyerek Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Beyt-i Makdis’te yalnız kaldığı bir sırada:
“–Sen Meryem’le zinâ ettin!” diye bühtanda bulundular ve üzerine hücûm ettiler.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, onların şerrinden korunmak için bir ağacın kovuğuna saklandı. Şeytan, insan kılığında oraya gelip Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı arayan bedbahtlara, O’nun saklandığı ağacı göstererek:
“–Şu ağacı testereyle ikiye ayırın! Bir şey kaybetmezsiniz! Zekeriyyâ onun içindedir!” dedi.
Bedbahtlar, hemen ağacı kesmeye koyuldular. Testere Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın başını yarmaya başladığı zaman mazlum peygamber «âhh!» diyecek oldu, fakat:
“–Ey Zekeriyyâ! Şikâyette bulunma!” diye bir nidâ geldi.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm- da büyük bir tevekkül ve sabır içinde testereyle ikiye bölünerek şehîd oldu. İnd-i ilâhîde yüce mertebelere ulaştı.
Bu sırada Hazret-i Meryem’in önceden nişanlısı olan Yûsuf-i Neccâr da aynı iftirâya uğramıştır.
Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı şehîd eden bedbaht yahûdîlerin, Hazret-i Meryem’e ve oğlu Hazret-i Îsâ’ya da bir zarar vermemeleri için Cenâb-ı Hak, onları hıfz-ı emânına almayı murâd etti:
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ
“Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık. Onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.” (el-Mü’minûn, 50)
Bu yerin Mısır’da olduğu rivâyeti vardır. Hazret-i Meryem ve Hazret-i Îsâ, orada on iki sene kaldı ve bu zaman zarfında fevkalâde hâdiseler meydana geldi:
Birgün, kaldıkları evde ağa’nın bir miktar parası kaybolmuştu. O evde düşkünler ve fakirler vardı. Ağa, bu parayı kimin aldığını anlayamadı. Herkes töhmet altında kalmıştı. Bu durum, Hazret-i Meryem’e çok ağır geldi. Orada ikâmet edenler arasında bir kör ve bir kötürüm bulunuyordu. Hazret-i Îsâ, annesinin üzülmesi karşısında bu iki kişiye:
“–Parayı sakladığınız yerden çıkartın!” dedi.
Onlar da bu açık mûcize karşısında aldıkları parayı mecbûren getirdiler. Bu hâdiseden sonra Hazret-i Îsâ’nın îtibârı halk nezdinde iyice yükseldi.
Hazret-i Îsâ’nın Peygamberliği
Hazret-i Îsâ, Mısır’da on iki sene kaldıktan sonra Kudüs’e dönüp “Nâsıra” kasabasına yerleşti. Hristiyanlara bu sebeple “Nasrânî” denilmektedir.
Hazret-i Îsâ’ya otuz yaşında peygamberlik verildi. O da hemen vazîfesini yapmaya, insanları tevhîde çağırmaya başladı.
Allâh Teâlâ buyurur:
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُم مُّهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ
“And olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrâhîm’i gönderdik. Peygamberliği de Kitâb’ı da onların soyuna verdik. Onlardan (insanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 26)
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاء رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ
“Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. O’na İncîl’i verdik; O’na tâbî olanların kalblerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allâh rızâsını kazanmak için (böyle) yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan îmân edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 27)
Ruhbanlık, hristiyanların sonradan ortaya çıkardığı bir anlayış ve yaşayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra mü’minler, inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalışılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan îmân ehli, kendilerinin de ölümü hâlinde dîne dâvet edecek kimsenin kalmayacağı endişesiyle savaş yapmama kararı almış, sâdece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlardı. İşte bu sûretle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samîmiyet gösteren bu insanlar, dünyânın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler; dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu buna riâyet etmeyerek, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın dînini inkâr ettiler; hükümdarlarının dînine girdiler; teslîs akîdesini ortaya attılar; bi’set gerçekleştiğinde de Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâr ettiler ve benzeri sapıklıklara düştüler.
Îsâ -aleyhisselâm-, dînini teblîğe devâm ediyordu. Fakat insanların birçoğu küfründe inat hâlindeydi.
Îsâ -aleyhisselâm- birçok mûcizeler gösterdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen Tevrât’ı tasdîk ettiğini, ancak yüce Allâh’ın bazı hükümleri değiştirdiğini teblîğ etti:
وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُم بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَاتَّقُواْ اللّهَ وَأَطِيعُونِ
“(Îsâ dedi ki:) «–Benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim. O hâlde Allâh’tan korkun, bana da itaat edin!”
إِنَّ اللّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَـذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
“Allâh, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin! İşte doğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 50-51)
وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُم مُّصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءهُم بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ
“Hatırla ki, Meryem oğlu Îsâ: «–Ey İsrâîloğulları! Ben size Allâh’ın elçisiyim; benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim!» demişti. Fakat O, kendilerine açık deliller getirince: «–Bu apaçık bir büyüdür!» dediler.” (es-Saff, 6)
Yuhanna İncîli’nin 14. bölümünde Îsâ -aleyhisselâm-’ın şöyle dediği rivâyet edilir:
“–Ben Peder’e ibâdet edeceğim ve O size başka bir tesellî edici (Faraklit) gönderecek ki, O sizinle ebediyyen kalabilir.” (Yuhanna, 14/16-17)
Ve 16. bölümünde de demiştir ki:
“Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, yardımcı (tesellîci, Faraklit) size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yâni «Gerçeğin Rûhu» gelince, sizi gerçeğe yöneltecek. Çünkü O, kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.” (Yuhanna 16/7-9, 12-13)
“Faraklit” kelimesi, “hamd”e tekâbül eden bir kelimedir. Bazı hristiyanlar bunu “muhallıs” (kurtarıcı) olarak açıklamışlar; bazıları da “hammâd” ve “hamîd” diye tefsîr etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki “Faraklit” kelimesinin, Ahmed ve Muhammed mânâsına uygun olarak asıl isme işâret ettiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Barnabas İncîli 39. Bâb’da da şöyle bir bahis vardır:
“–Söylediğin Mesîh’in ismi nedir ve O’nun geldiğini nasıl anlayacağız?” diyen havârîlerine Hazret-i Îsâ şöyle dedi:
“–Mesîh’in (Rasûl’ün) adı, hayran olmağa değer güzelliktedir. Cenâb-ı Hak, O’nun nûrunu yarattığı zaman, O’na bu ismi verdi ve O’nu semâvî ihtişâmı içine koydu. Sonra:
«–Senin hatırın için Ben, cenneti, dünyâyı ve birçok mahlûku yarattım. Bunların hepsini Sana hediye ediyorum. Sen’i takdîr eden, Ben’den nîmet bulacak; Sen’i inkâr eden, tarafımdan lânet olunacaktır. Ben Sen’i dünyâya Ben’im Rasûlüm olarak göndereceğim. Sen’in sözün sırf hakîkat olacaktır. Yer ve gök ortadan kalkabilir, fakat Sen’in îmânın dâimâ ebedî olacaktır.» buyurdu.
O’nun ismi Ahmed’dir.”
Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-’ın civârında toplanmış olan mü’minler, hemen seslerini yükselterek:
“–Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel!” diye niyazda bulundular.[22]
Münkirlerin Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a gayz ve kinleri gittikçe artmıştı. Bunu farkeden Îsâ -aleyhisselâm-, kendisine inananların arasından seçtiği on iki mü’mine, yâni havârîlerine:
“–Allâh -celle celâlühû-’nun dînine hizmette ve onu muhâfazada kim benim yardımcım olacak?” diye sordu.
Havârîlerin hepsi birden:
“–Biz Sana yardımcılarız. Her şeyimiz ile Allâh’ın yoluna yardımcı olacağız. Çünkü biz, O’nun dînine gönül verdik. Sen şâhid ol ki, biz, Sen’in dînine bağlı gerçek müslümanlarız!” dediler.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ آمَنَّا بِاللّهِ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
“Îsâ, onlar (bedbaht insanlar)daki inkârcılığı sezince: «–Allâh yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?» dedi. Havârîler: «–Biz, Allâh yolunun yardımcılarıyız; Allâh’a inandık! Şâhid ol ki, bizler müslümanlarız!» cevâbını verdiler.” (Âl-i İmrân, 52)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونوا أَنصَارَ اللَّهِ كَمَا قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيِّينَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللَّهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللَّهِ فَآَمَنَت طَّائِفَةٌ مِّن بَنِي إِسْرَائِيلَ وَكَفَرَت طَّائِفَةٌ فَأَيَّدْنَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَى عَدُوِّهِمْ فَأَصْبَحُوا ظَاهِرِينَ
“Ey îmân edenler! Allâh’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu Îsâ havârîlere: «–Allâh’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?» demişti. Havârîler de: «–Allâh (yolunun) yardımcıları biziz!» demişlerdi. İsrâîloğulları’ndan bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece üstün geldiler.” (es-Saff, 14)
“Havârî” kelimesi, Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı “havâryâ”dır ve “yardımcı” mânâsı taşımaktadır. Ayrıca “seçkin insan” anlamına da gelmektedir.
Havârîler de, Îsâ -aleyhisselâm-’a herkesten önce îmân eden ve O’na yardımcı olan on iki ihlâslı ve temiz mü’mine verilen isimdir. Bunlara “ensârullâh” da denmiştir. Havârîler, Hristiyanlığın yayılması için Îsâ -aleyhisselâm- tarafından seçilmişlerdir. Meşhur Barnabas İncîli’ni yazan Barnabas da bunlardandır.
Semâdan Sofra İnmesi (Mâide)
Havârîler, Hazret-i Îsâ’dan, semâdan sofra inmesi için duâ etmesini istediler. Îsâ -aleyhisselâm-
“–Allâh’ın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz? Böyle bir şey istemeye nasıl cesâret ediyorsunuz?” diye sordu.
Havârîler:
“–Başka bir maksadımız yoktur. Allâh -celle celâlühû-’nun lutfuna nâil olmak ve daha da mutmain olmak için böyle bir sofra istedik!” dediler.
Îsâ -aleyhisselâm-, gusledip iki rek’at namaz kıldı. Üzerine tezellül için eski bir elbise giyip Allâh’a ilticâ etti. Bu sofra ve onun ihsân gününün bir bayram olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti.
Bu duâ makbûl oldu ve “mâide” (sofra) indi. Üzerinde kebap olmuş bir balık vardı. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke mevcuttu ve sofra yeşilliklerle donatılmıştı. Ekmek üzerinde de zeytin, bal, peynir vs. vardı.
Havârîler bu sefer:
“–Ey Allâh’ın peygamberi! Bu mûcize içinde de bir mûcize göster!” dediler.
Îsâ -aleyhisselâm- sofradaki balığa:
“–Ey balık! Kâinâtın Rabbinin izni ile diril!” dedi.
Balık canlandı. Havârîleri bir korku sardı. Îsâ -aleyhisselâm- bu defa:
“–Ey balık! Rabbimin izni ile eski hâline dön!” buyurdu.
Balık önceki hâline döndü. Havârîler, Hazret-i Îsâ’ya:
“–Ey Rûhullâh! Önce Siz yiyin!” dediler.
Îsâ -aleyhisselâm- ise:
“–Hayır! Kimler istedi ise onlar yesin!” buyurdu.
Havârîlerde bir korku meydana geldi. Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-
“–Fakir ve hastalar gelsin, onlar yesin!” diye emretti.
Hemen fakir ve hastalara haber verdiler. Bin üç yüz kişi geldi ve bu sofradan yedi. Buna rağmen balık bitmedi. Bütün yiyenler şifâ buldu; yemeyenler de pişman oldular.
Diğer bir rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlere otuz gün oruç tutmalarını emretmişti. Onlar, oruçlarını tamamlayınca, yaptıkları bu ibâdetin kabûl olup olmadığı husûsunda mutmain olmak için gökten bir sofra inmesini, o günün bayram olmasını ve sofranın da zengin-fakir herkese yetmesini Hazret-i Îsâ’dan taleb ettiler.
Îsâ -aleyhisselâm-, onların, böyle bir talebin şükrünü yerine getiremeyeceklerinden endişe etti. Kendilerine nasihatte bulundu. Bu isteklerinden men etmeye çalıştı.
Fakat havârîler arzularından vazgeçmeyince, Îsâ -aleyhisselâm- seccâdesine geçti, onlar da arkada saf tuttular. Rûhullâh, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ile ağlamaya başladı. İlticâsı biterken Allâh’ın bir lutfu olarak gökten mâide (sofra) geldi. Onu, sarıklı iki kimse taşıyordu. Îsâ -aleyhisselâm-, bu sofranın rahmet olması; azâb olmaması için duâ etti.
Gökten inen sofra yaklaştı, Îsâ -aleyhisselâm-’ın önünde durdu. Hazret-i Rûhullâh:
diyerek sofranın örtüsünü kaldırdı. Üzerinde yedi balık, yedi pide, sirke, nar ve çeşitli meyveler vardı.
Sofra, gün aşırı inmeye başladı. Bu, kırk gün devâm etti. Mâide, kuşluk vakti iner, zengin-fakir herkes yer ve öğle vakti semâya çekilirdi ve bu esnâda gölgesi yere düşerdi.
Daha sonra, «Zenginler ve sağlamlar yemesin!» diye vahiy geldi. Bu emir, kalbi bozuk olan zengin ve sağlamların ağırına gitti. Nefislerine tâbî olarak sofradan mahrum bırakıldıklarına kızdılar ve:
“–Siz bu sofrayı hak mı kabûl ediyorsunuz?” diye alaya başladılar.
Bunlar otuz veya üç yüz otuz kişiydi ki, gazab-ı ilâhîye dûçâr olarak bir gecede domuz hâline döndürüldüler. Hak Teâlâ’nın bildirdiği azâba uğradılar. Diğer insanlar da, bunların hâlini görüp korktular. Îsâ -aleyhisselâm-’a sığındılar.
Domuz hâline gelenler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı görünce derman dilerlerdi. Etrafında dolaşarak bunu ifâde edici hareketler yaparlardı. Îsâ -aleyhisselâm-, bunlara isimleri ile hitâb edince ağlarlar; başları ile işâret edip imdâd isterlerdi. Ancak çok büyük bir isyâna düştükleri için, bu azâbı hak etmişlerdi ve üç gün sonra da tamâmen helâk oldular. Leşleri de kayboldu.
Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, yanından bir domuz geçerken «Selâmet ol!» diyordu. Etrâfındakiler:
“–İlâhî azâba dûçâr oldukları hâlde, niçin böyle buyuruyorsunuz?” diye sordular.
Îsâ -aleyhisselâm- da:
“–Ağzımı kötüye alıştırmamak için!” buyurdu.
Sofra indirilmesi hâdisesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:
إِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَن يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء قَالَ اتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Hani havârîler: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. O (da): «–Îmân etmiş kimseler iseniz, Allâh’tan korkun!» cevâbını vermişti.”
قَالُواْ نُرِيدُ أَن نَّأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ أَن قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِدِينَ
“(Fakat) onlar: «–Ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain olsun! Bize doğru söylediğini bilelim ve onu gözleriyle görmüş şâhidler olalım istiyoruz!» demişlerdi.”
قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا أَنزِلْ عَلَيْنَا مَآئِدَةً مِّنَ السَّمَاء تَكُونُ لَنَا عِيداً لِّأَوَّلِنَا وَآخِرِنَا وَآيَةً مِّنكَ وَارْزُقْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
“(Bunun üzerine) Meryem oğlu Îsâ şöyle dedi: «–Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve Sen’den bir âyet(mûcize) olsun! Bizi rızıklandır; zâten Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.»”
قَالَ اللّهُ إِنِّي مُنَزِّلُهَا عَلَيْكُمْ فَمَن يَكْفُرْ بَعْدُ مِنكُمْ فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لاَّ أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِّنَ الْعَالَمِينَ
“Allâh da şöyle buyurdu: «–Ben onu size şüphesiz indireceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azâbı, ona edeceğim!»” (el-Mâide, 112-115)
Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı gibi, havârîlerin mâide talebi, kalblerinin mutmain olması içindi. Yoksa şüpheleri olduğu için değildi. Onlar, ilâhî bir mûcize manzarası seyretmek istiyorlardı. Ancak bu taleb, büyük bir mes’ûliyeti de peşinden getirdiği için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:
“–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” buyurmuştu.
Burada iki husus vardır:
1. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-: “–Mûcizenin mâhiyetini tâyin ederek istemekte Allâh’tan korkun!” buyurdu. Çünkü mûcizeyi kendi arzusu istikâmetinde istemek, cürüm ve haddi aşmaktır. Bir nevî cür’ettir ve bu kadar mûcize görmüş iken tekrar tekrar mûcize taleb etmek, yersiz bir istektir. Bu da, îmân eden bir kula yakışmaz. Teslîmiyeti zedeler.
2. Diğer taraftan Îsâ -aleyhisselâm-: “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” demekle onlara, isteklerinin meydana gelmesi için takvâyı emretmektedir.
Ammâr bin Yâsir -radıyallâhu anh-’tan gelen bir hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilir:
“Sofra gökten inerdi. Üzerinde ekmek ve et bulunurdu. Yiyenlere; hıyânet etmemeleri, alıp saklamamaları ve ertesi gün için (yemek üzere) ayırmamaları emrolundu. (Fakat) onlar, (bu emri) dinlemeyip hıyânet ettiler. (Sofradaki yiyecekleri) aldılar ve sakladılar. Bunun üzerine maymunlar ve domuzlar hâline döndürüldüler.” (Tirmizî, Tefsîr, 5/3061)
Havârîlerin ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın Nusaybin’e Gitmeleri
Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’tan şöyle rivâyet edilir:
Îsâ -aleyhisselâm-, Nusaybin’de kibir ve zulüm ile mâruf bir hükümdarı îmâna dâvet etmeye memur edildi. Kendisinden önce oraya birkaç havârîsini göndermeyi düşündü:
“–Kim gidecek?” diye sordu.
Ya’kûb:
“–Ben gideceğim.” dedi.
Ona Tevman ve Şem’un da iltihâk etti. Şem’un, Hazret-i Îsâ’ya:
“–Ey Rûhullâh! İzninizle ben de gideceğim, ancak dara düşüp de sizi çağırırsam, nazar ve yardımlarınızı üzerimizden eksik etmeyiniz!” diye ricâda bulundu.
Üçü birlikte yola çıktılar. Şem’un şehrin dışında kaldı:
“–Yardım isterseniz ben gelirim.” dedi.
Ya’kûb ve Tevman şehre girdiler. Halkı toplayıp tevhîd akîdesine dâvet ettiler. Halk, Hazret-i Meryem ve Îsâ -aleyhisselâm- hakkındaki sû-i zanlara inanmış oldukları için bu dâvete red ile mukâbelede bulundular. Hattâ onları lânetlediler. Sonra Tevman’ı hükümdara götürdüler. Hükümdar, onun ellerini ve ayaklarını kestirdi. Gözlerine de mil çektirip zindana attırdı.
Bu arada Şem’un, hâlini gizleyerek şehre girdi. Hükümdâra yaklaştı. Güzel bir dostluk kurdu ve onun sohbet arkadaşlarından oldu. Birgün Şem’un, Tevman’a bir şeyler sormak istediğini söyleyerek hükümdardan müsâade istedi. İkisi de birbirlerini tanımıyor gibi yaptılar.
Şem’un:
“–Ey kişi! Sözün nedir?” diye sordu.
Tevman:
“–Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür.” dedi.
Sonra konuşmaları şöyle devâm etti:
“–Sözünün doğruluğuna delîlin nedir?”
“–Her hastalığa şifâ olmaktadır.”
“–Bunu tabipler de yapar. Başka delîlin var mı?”
“–Halkın, evlerinde ne yiyip ne sakladıklarını bilir.”
“–Bunu kâhinler de bilir. Başka?”
“–Çamurdan kuş yapıp uçurtur.”
“–Bunu sihirbazlar da yapar. Başka?”
“–Ölüleri diriltir!..”
“–İşte bu, insanüstü bir şeydir. O hâlde Îsâ’yı çağıralım. Hakîkaten ölüleri diriltir ise O’na îmân edelim!”
Hükümdar, Şem’un’un bu sözlerini hoş karşıladı. Hemen haber ulaştırdılar ve bu dâvet üzerine Îsâ -aleyhisselâm- Nusaybin’e geldi. Şem’un’u hiç tanımıyor gibi yaptı.
Şem’un hükümdâra:
“–İsterseniz O’nu Tevman’la deneyelim.” dedi.
Tevman’ı getirdiler. Îsâ -aleyhisselâm- Tevman’ın ayaklarını ve kollarını sıvazlayınca vücûdu yine eski hâline geldi. Daha sonra gözlerini de eliyle sildi; onlar da iyileşti.
Şem’un hükümdâra bakıp:
“–İşte bu gerçekten peygamberliğe bir delildir.” dedi.
Daha sonra Şem’un:
“–Ey Îsâ! Meclisimizde bulunanlar bu gece evlerinde ne yediler? Ne sakladılar?” diye sordu.
Îsâ -aleyhisselâm-, hepsini bir bir söyledi.
Çamurdan yarasa yapmasını teklîf etti. Onu da yapıp uçurdu. Hastalar için şifâ talebinde bulundu. Bütün hastalar şifâya kavuştular. Bir ölü diriltmesini istedi. Üstelik diriltilecek şahıs da Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm olarak tâyin edildi. Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın izni ile Sâm bin Nûh’u da diriltti. Sâm’a:
“–Öldüğün zaman böyle yaşlı mı idin?” dediler.
O da:
“–Hayır! Kıyâmet koptu zannettim!..” dedi.
Ardından Sâm bin Nûh, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın peygamberliğini tasdîk ederek, tekrar vefât etti.
Bu kadar çok ve açık mûcizeler karşısında hükümdar ve askerleri hep birlikte îmân ettiler.
Buradan anlaşılmaktadır ki, bir müslümanın akıl ve idrâk sâhibi olması ve firâsetli hareket etmesi gerekir. Zîrâ her doğru her yerde söylenmez; zamanı beklenir, zemîni hazırlanır.
Habîbü’n-Neccâr
Îsâ -aleyhisselâm-, Antakya taraflarına iki havârî gönderdi. Bunlar, insanları putperestlikten vazgeçip îmâna gelmeye dâvet ettiler. Ancak orada putperest bir kral vardı ve bu iki havârîyi yakalatıp hapse attırdı.
Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlerin reisi olan Şem’un’u oraya gönderdi.
Şem’un, ilk önce kralla yakınlık kurdu. Kral ve etrâfı üzerinde oluşturduğu müsbet tesirini ve nüfûzunu iyice kemâle erdirdikten sonra da onları güzel bir usûlle îmâna dâvet etti. Kral ve etrâfı bu dâvetten mutmain olup îmân ettiler. Fakat halk îmân etmedi.
Halkın bu îtirazlarını duyan Habîbü’n-Neccâr isminde bir şahıs, şehrin uzağındaki evinden koşarak onların arasına girdi. Bu elçilerin bildirdiklerine kendisinin inandığını söyleyerek herkesi îmâna çağırdı. Ancak gâfil halk, onu dinlemedikleri gibi iyice taşmış bulunan öfkelerine tâbî olarak Habîbü’n-Neccâr’ı oracıkta şehîd ettiler.
Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:
وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلاً أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءهَا الْمُرْسَلُونَ
“Onlara, şu şehir halkını misâl getir! Hani onlara elçiler gelmişti.” (Yâsîn, 13)
إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ
“İşte o zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: «–Biz size gönderilmiş elçileriz!» dediler.” (Yâsîn, 14)
قَالُوا مَا أَنتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَمَا أَنزَلَ الرَّحْمن مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ تَكْذِبُونَ
“Elçilere dediler ki: «–Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz!»” (Yâsîn, 15)
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
“(Elçiler) dediler ki: «–Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.»”(Yâsîn, 16)
وَمَا عَلَيْنَا إِلاَّ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ
“«–Bizim vazîfemiz, açık bir şekilde Allâh’ın buyruklarını size teblîğ etmekten başka bir şey değildir!» dediler.” (Yâsîn, 17)
قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
“(Fakat gâfil halk:) «–Doğrusu siz, bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlakâ fenâ bir kötülük dokunur.» dediler.” (Yâsîn, 18)
قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِن ذُكِّرْتُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ
“Elçiler şöyle cevap verdi: «–Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mudur? Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz!»” (Yâsîn, 19)
وَجَاء مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ
“Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: «–Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!» dedi.” (Yâsîn, 20)
اتَّبِعُوا مَن لاَّ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُم مُّهْتَدُونَ
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbî olun; çünkü onlar, hidâyete ermiş kimselerdir.»” (Yâsîn, 21)
Bu tavsiyesinden dolayı, adama dönerek:
«–Vay sen de mi onların dînindensin?!» dediler. Bunun üzerine adam şöyle dedi:
وَمَا لِي لاَ أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
“–Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Hâlbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn, 22)
أَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِ آلِهَةً إِن يُرِدْنِ الرَّحْمَن بِضُرٍّ لاَّ تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنقِذُونِ
“O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? O çok esirgeyici Allâh, eğer bana bir zarar dilerse, onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez; beni kurtaramazlar.”(Yâsîn, 23)
إِنِّي إِذًا لَّفِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ
“İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.” (Yâsîn, 24)
إِنِّي آمَنتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ
“Şüphesiz ben, Rabbinize inandım; beni dinleyin!” (Yâsîn, 25)
Ancak azgın ve bedbaht güruh, bu sözleri dinlemeyip o zâtı taş yağmuruna tuttu. Habîbü’n-Neccâr tam öleceği esnâda ona:
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ
(26)
بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ
(27)
“«–Gir cennete!» denildi. (O da bunun üzerine) dedi ki: «–Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»”(Yâsîn, 26-27)
Ebû Mücâhid Hazretleri buyurur ki:
“Mahlûkatın en ahmağı nefistir. Çünkü hep kendi aleyhine olan şeyleri ister.”
Nitekim bedbaht ahâlî, Habîbü’n-Neccâr’ın yüce dâvetini kabûl etmemişler, ayrıca nefsânî arzularına uymadığı için onu uğursuzlukla ithâm etmişlerdi. Hâlbuki Habîbü’n-Neccâr, onların dünyâ ve âhiret selâmetini istemişti. Fakat onlar, nefsâniyetlerine tâbî olarak îmâna gelmediler ve âhiretlerini helâk ettiler.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın Semâya Ref’ Edilmesi
Mûsâ -aleyhisselâm-’a gönderilen dinde Benî İsrâîl gevşeklik göstermiş, pek çok îtirazlarda bulunmuş ve doğru yoldan tamâmen ayrılmışlardı. Bundan sonra gelen nebîler, kendilerini dâimâ îkâz ettilerse de, bu azgın millet, yine de uslanmayıp şiddete dahî başvurdular; hattâ peygamberleri katletmeye kadar aşırıya gidip peygamber kâtili oldular.
İşte bu kavim, Îsâ -aleyhisselâm-’ın zuhûrunda dağınık durumdaydı. Bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bekledikleri peygamberin, mücâdeleci, tuttuğunu koparan ve çok şiddetli bir kimse olmasını istiyorlardı. Çünkü o peygamber, kendilerini esâretten kurtarıp büyük menfaatlere kavuşturmalı idi.
Bunun içindir ki Îsâ -aleyhisselâm-, onları hidâyete dâvet ile gönderildiğinde, yahûdîler onu çok yumuşak buldular. Ve kendisine inanmak istemediler.
Ancak Îsâ -aleyhisselâm-, her şeye rağmen sabır göstererek yeryüzünde sulh ve selâmet hislerini yerleştirmeye, insanların aralarını düzeltip onları barıştırmaya gayret gösterdi. Yahûdîleri içinde bulundukları sapık yoldan kurtarmaya çalıştı. Fakat elleri peygamber kanlarına bulanmış azgın yahûdîler, bu dâvetten rahatsız oldular. Netîcede Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ı öldürmeye karar verdiler. Hem Îsâ -aleyhisselâm-’a, hem de etrâfındakilere zulmetmeye başladılar.
Öyle ki, mâruz kaldıkları zulümler karşısında havârîlerden Yudas, Ishar ve Yot (Yehûdâ) irtidâd etti. Üstelik içlerinden Yehûdâ, Zekeriyyâ ve Yahyâ -aleyhimesselâm-’ı öldüren cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm-’ın bulunduğu yeri haber verdi. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrayanlardan oldu ve yaptığının cezâsı olarak, cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm- sûretinde gösterildi ve çarmıha o gerildi. Îsâ -aleyhisselâm- ise, göğe ref’ edildi.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’i hakkında farklı görüşler vardır:
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen rivâyete göre, yahûdîlerden bir cemâat, Îsâ -aleyhisselâm- ve annesi Hazret-i Meryem’e dil uzattılar. Hazret-i Îsâ da ellerini kaldırdı ve:
“–Yâ Rabbî! Sen beni «Kün! = Ol!» kelimesi ile halk ettin. Bana ve anneme dil uzatanlara lânet et!” diye duâ etti.
Allâh Teâlâ, bu duâyı kabûl buyurarak, iftirâ ve alay edenleri maymun ve domuza çevirdi.
İşte bu hâdiseden sonra yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı katletmeye karar verdiler. Havârîlerden Yehûdâ’ya birkaç kuruş para vererek ondan Hazret-i Îsâ’nın yerini öğrendiler. Fakat Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rûhullâh’ın yanından hiç ayrılmıyor, O’nu koruyordu. Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ
“…Biz Meryem oğlu Îsâ’ya açık mûcizeler verdik ve O’nu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik…” (el-Bakara, 253)
Nihâyet Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh tarafından semâya kaldırıldı. O sırada otuz üç yaşındaydı.
Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın kaldığı eve girince Cenâb-ı Hak, Yehûdâ’yı Îsâ -aleyhisselâm- şeklinde temessül ettirdi de Rûhullâh’ın yerine Yehûdâ’yı öldürdüler. Allâh Teâlâ buyurur:
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا
(156)
وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَـكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا
(157)
“İnkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve «–Allâh elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük!» demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki O’nu ne öldürdüler; ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara Îsâ gibi gösterildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak O’nu öldürmediler.” (en-Nisâ, 156-157)
بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
“Bilâkis Allâh, O’nu (Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allâh izzet ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 158)
Allâh, Îsâ -aleyhisselâm-’ı yahûdîlerden muhâfaza etmiş O’nu öldürmelerine mânî olmuştur. Bu kesindir. O’nu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı husûsunda değişik rivâyetler vardır. Ekseriyete göre Allâh -celle celâlühû-, Îsâ -aleyhisselâm-’ı, kudretiyle mânevî semâlardaki husûsî mevkiine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce tekrar dünyâya gönderecektir. O zaman bütün hristiyanlar, müslüman olacak ve dünyâda tek din olarak İslâm kalacaktır.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
“(Yahûdîler) tuzak kurdular; Allâh da onların tuzaklarını bozdu. Allâh, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 54)
إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
“Allâh buyurmuştu ki: «–Ey Îsâ! Şüphesiz ki Sen’i öldürecek olan (onlar değil)Ben’im; Sen’i nezdime yükseltecek, Sen’i küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp)çıkaracak ve Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar küfredenlerin üstünde tutacak da (Ben’im). Sonra dönüşünüz (de) yalnız Bana (olacak)tır. İşte (o zaman)aranızda, hakkında ihtilâf etmekte olduğunuz şeylerin hükmünü Ben vereceğim.”(Âl-i İmrân, 55)
فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ
“İnkâr edenler var ya, onları dünyâ ve âhirette şiddetli bir azâba çarptıracağım; onların hiçbir yardımcıları da olmayacak!” (Âl-i İmrân, 56)
وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
“Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allâh onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allâh zâlimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 57)
Îsâ -aleyhisselâm- Semâya Ref’ Edildikten Sonra
Îsâ -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra hristiyanlar, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Teslîs akîdesi ortaya çıktı. Hristiyanların Ya’kûbiyye fırkası:
“Allâh, Îsâ’ya hulûl etti. O’nun bedeninde şekillendi ve O’nun şeklinde göründü. Yâni Allâh, Îsâ’dır…” dediler.
Bu görüş, Hind felsefesinden gelmektedir. Kudüs, Hind medeniyeti ile Roma’nın dâimâ tesiri altındaydı. Hind felsefesine göre Allâh, dünyâya indi; bir anne ve babadan doğmuş olan “Krişna”ya hulûl etti. Bu şekilde Krişna, yaratıcı oldu; Allâh oldu.
Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسِيحُ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ
“And olsun ki, «–Allâh, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler, kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesîh: «–Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk ediniz! Biliniz ki, kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak Allâh ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur!» demişti.” (el-Mâide, 72)
مَّا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ وَأُمُّهُ صِدِّيقَةٌ كَانَا يَأْكُلاَنِ الطَّعَامَ انظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الآيَاتِ ثُمَّ انظُرْ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
“Meryem oğlu Mesîh, ancak bir rasûldür. Ondan önce de (birçok) rasûller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz; sonra bak, nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” (el-Mâide, 75)
Bu âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, tamâmen şirkten ibâret olan teslîs akîdesinin bâtıllığını ifâde buyurmaktadır.
Îsa -aleyhisselâm-’ın göğe kaldırılmasından sonra teşekkül eden yetmiş iki fırka, ana hatlarıyla üç kısma ayrılır:
1. “Îsâ aramızda Allâh idi, şimdi gitti.” diyenler;
2. “Îsâ Allâh’ın oğlu idi, şimdi gitti.” diyenler ve;
3. “Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür. Allâh -celle celâlühû-, O’nu semâya ref’ etmek sûretiyle kendisine ikramda bulunmuştur.” diyenler.
İlk iki grup küfre ve dalâlete düşenler, üçüncü grup ise gerçekten îmân edenlerdir.
Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın ardından da havârîlere olan eziyetlerine devâm ettiler. Gerçek havârîler ise, bütün işkence ve cefâlara karşı büyük bir sabır ile tahammül gösteriyorlardı.
Bunlardan biri olan Barnabas, Îsâ -aleyhisselâm-’ın son günleri hakkında İncîl’inin 221 ve 222. bâblarında şu bilgileri veriyor:
Roma askerleri, Hazret-i Îsâ’yı yakalamak için eve girdikleri vakit, Cenâb-ı Hakk’ın emri ile dört büyük melek onu pencereden çıkararak semâya ref’ ettiler. Romalı askerler:
“–Sen Îsâ’sın!” diye Yehûdâ’yı yakaladılar ve onu bütün yalvarmalarına rağmen çarmıha gerip öldürdüler.
Daha sonra Îsâ -aleyhisselâm-, annesi Meryem’e ve havârîlerine göründü. Hazret-i Meryem’e:
“–Anneciğim, görüyorsun ki ben asılmadım. Benim yerime Yehûdâ çarmıha gerilip asıldı. Şeytandan sakının; çünkü o, dünyâyı süslü göstererek sizi aldatmaya çalışacak.” dedi.
Sonra inananların muhâfaza edilmesi için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Ardından havârîlerine döndü:
“–Allâh -celle celâlühû-’nun nîmet ve rahmeti sizinle olsun!” dedi.
Bu sözlerinin ardından dört büyük melek, O’nu tekrar semâya kaldırdılar.
Îsâ -aleyhisselâm-, semâya çıkarıldıktan kırk sene sonra (M.S. 70 yıllarında) Romalılar, kumandan Titus önderliğinde Kudüs’ü yağmaladılar. Yahûdîlerin bir kısmını öldürürken, bir kısmını da esir aldılar. Tevrât ve diğer kitapların hepsini yaktılar. Kudüs’ü harâbeye çevirip Süleyman Mâbedi’ni yıktılar. Mâbedden geriye sadece bir duvar kaldı. Yahûdîler bugün “Ağlama Duvarı” (Batı Duvarı) olarak bilinen bu kalıntının önünde o günlerin anısına ağlayıp gözyaşı dökerler. Bundan sonra yahûdîler toparlanamadı, hor ve hakir olarak yaşadılar.
Havârîler, Yehûdâ mürted olunca yerine Matthias’ı seçtiler. Etrâfa dağılıp Îsevîliği yaymaya başladılar.
Îsevîlik yayılmağa başlayınca yahûdîler; Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip bu dînin karşısına çıktılar. Hristiyanlığı benimseyen ilk yahûdîleri, sirklerde arslanlara parçalattılar. Çok büyük zulüm ve işkenceler yaptılar.
Yahûdî Zûnuvas ve adamları, Yahûdîliği kabûl etmeyen Necran hristiyanlarını, hendek içinde tutuşturulmuş bir ateşe atarak yakıyor ve yanmakta olan insanları seyrediyorlardı. Buna rağmen Îsâ -aleyhisselâm-’ın sâdık mü’minleri, inançlarından vazgeçmiyor ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme gidiyorlardı. “Ashâb-ı Uhdûd” diye anılan bu mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
وَالسَّمَاء ذَاتِ الْبُرُوجِ
(1)
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ
(2)
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ
(3)
قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ
(4)
النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ
(5)
إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ
(6)
وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ
(7)
“Burçlara sâhip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) şâhidlik edene ve edilene and olsun ki, ateşle dolu hendeğe atılanlar, (yakılarak) öldürüldü. Onlar(yakanlar) da başlarına oturmuşlar, mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.” (el-Burûc, 1-7)
Bu vahşet ve zulümlerle de yetinmediler. Hristiyanlığı kökünden yıkmanın plânlarını yaptılar. Bolüs (Pavlos) adlı bir yahûdî, kendi yalanlarını da katarak muhtelif risâleler yazdı. Kendisini Îsevî gibi göstererek:
“–Îsâ Allâh’ın oğludur!” dedi.
Şarabın ve domuzun helâl olduğunu, Cumartesi gününün yasaklarına uymanın ve sünnet olmanın gereksiz olduğunu söyledi. Böylece Hazret-i Mûsâ’nın şerîatinde bulunan emir ve nehiylere uymaya gerek olmadığını bildirdi. Sâdece îmânın yeterli olduğunu, amele gerek kalmadığını söyledi. Halbuki Hazret-i Îsâ, Hazret-i Mûsâ’nın şerîati üzere amel etmişti. Nitekim İncîl’de Hazret-i Îsâ’ya izâfe edilen bir sözde:
“Sanmayın ki ben şerîati veya peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil, fakat tamamlamaya geldim.” (Matta, 5/17) ifâdeleri yer almaktadır.
Bundan dolayı Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, hayâtı boyunca Yahûdî mâbedlerinde ibâdet etmiş, sünnet olmuş, şarap içmekten, domuz eti yemekten sakınmış ve sakındırmıştır. Pavlos ve arkadaşları ise, ne Hazret-i Îsâ ne de Allâh Teâlâ kendilerine böyle bir yetki vermediği hâlde bu yasakları meşrûlaştırarak dîni tahrîf etmişler ve Hristiyanlığı nefsânî arzularına göre şekillendirmeye çalışmışlardır.
Pavlos: “Allâh birdir, sıfatı üçtür.” diyordu. Dîni, Eflâtun’un felsefesi ile te’lif ediyordu. Eflâtun’un felsefesi kısaca şudur:
1. Görünmeyen yaratıcı ilâh,
2. İlâhın görünen ve bilinen veziri, yardımcısı olan logos (mantık),
3. Görünen ve bilinen kâinât.
Pavlos da, Hristiyanlığın ulûhiyet inancını şu şekilde düzenledi:
1. Allâh,
2. Oğlu Îsâ,
3. Rûhu’l-Kudüs.
Böylece Hristiyanlığa bugünkü teslîs inancı girmiş oldu.
O zamanki şartlar da buna müsâit idi. Zîrâ halk, taassupları sebebiyle Yahûdîlik’ten hoşlanmıyordu. Bu yeni teslîs inancını ise atalarından devraldıkları çok tanrılı inanca daha yakın buluyorlardı.
Bundan sonra hristiyanlar ikiye ayrıldı:
1. Bolüsçüler (Pavlosçular): Kendilerine inanan krallar oldu. Bu sebeple kuvvetlendiler.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’ edilmesinden sonra Hristiyanlığı seçen Pavlos, bu yeni dîni, aslî inancından uzaklaştırarak teslîse dayalı bir inanç sistemine dönüştürdü. Daha sonra bugünkü İncîl’lerin önemli bir kısmını oluşturan ve ilk dört İncîl’e de kaynaklık edecek olan 14 değişik risâle yazdı. Bunlar, Hristiyan kutsal metinlerinde dört İncîl gibi önemlidir.
2. Barnabasçılar “–Îsâ -aleyhisselâm- insandır; bir peygamberdir. Ona aslâ tapılmaz.” diyorlardı. Ayrıca havârî Ya’kûb’un başkanlığındaki Ebiyonitler de bu gruba dâhil olup aynı inancı savunuyorlardı. Bunlar, kendilerini destekleyen krallar olmadığı için zayıf duruma düştüler.
Diğer taraftan Pavlosçuların düşmanca tavırları her geçen gün artmakta ve Barnabasçılar’ı eritmekteydi. Buna ilâveten, 325 târihinde Kostantin tarafından toplanan konsülden müteşekkil papazlar hey’eti, Barnabas İncîli’ni geçersiz saydılar ve birçok İncîl’lerden birbirine yakın dört İncîl’i geçerli kabûl ettiler. Bunlar, Luka, Yuhanna, Markos ve Matta’dır. Bu dört İncîl’in dışında kalan İncîl’ler imhâ edildi. Bunların dışındaki İncîl’ler resmî kilise tarafından sahte sayıldı.
Artık sadece dört bozuk İncîl resmen yazılıp okunmaya başlandı. Böylece diğerleriyle birlikte Barnabas da -en güvenilir İncîl olmasına rağmen- ortadan kalkmış oldu. Gerçekten Barnabas, havârîlerin en eskilerindendi. Îsâ -aleyhisselâm’dan görüp işittiklerini doğru olarak yazmıştı. Ancak bu durum, yahûdî Pavlos’un ve onun tâkipçilerinin işine gelmemiş, bu sebeple Barnabas’ı safdışı etmişlerdi. Öyle ki, Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya kaldırılmasından otuz sene sonra Kıbrıs’ta şehîd olan Barnabas’ı, bugünkü hristiyanlar da İznik Konsülü’ndeki kararı nazar-ı îtibâra alarak havârîlerden saymazlar. Onun yerine Thomas’ı havârî kabûl ederler.
Barnabas’tan sonra Aryüs isimli bir papaz, Pavlosçularla mücâdeleye girdi. Fakat afaroz edildi. O da Mısır’a gitti. Tevhîd inancını yayarken öldürüldü.
Aryüs’ün Hristiyanlığa yönelttiği tenkitlere resmî kilisenin verdiği cevaplar, târih boyunca hristiyanları tatmin etme başarısını gösterememiştir. Benzer tenkitler, hristiyan târihinde uygun zemin bulduğu her dönemde yeniden ortaya çıkmış ve resmî kilisenin otoritesinin ve onun kabûl ettiği inancın sarsılmasına sebep olmuştur. İşte hristiyan din adamları, bu tenkitlere cevap vermek, hristiyan birliğini sağlamak, en önemlisi de hristiyan esaslarını tespit etmek için birçok konsül düzenlemiş ve bu toplantılarda değişik kararlar almışlardır.
Meselâ ilk konsül 325’te İznik’te yapılmış, bu konsülde, Îsâ’nın tanrılığı îlân edilmiş, 381’deki İstanbul Konsülü’nde ise Kutsal Rûh’un da tanrılığı kabûl edilerek teslîs tamamlanmıştır. 431 Efes Konsülü’nde Meryem’in Tanrı’nın anası olduğu inancı benimsenirken, 451’deki Kadıköy Konsülü’nde Îsâ’nın tabiatı ile ilgili görüşler tartışılmış ve kiliseler arasında bölünmeler yaşanmıştır. Yine 869’da İstanbul’da yapılan 8. Konsül’de Kutsal Rûh’un kimden çıktığı tartışması başlatılmıştır. Bu uzun tartışmalar sonucu 1054 yılında Hristiyanlık, Katolik (Roma) ve Ortodoks (İstanbul) olmak üzere iki büyük mezhebe bölünmüştür. 16. yüzyılda ise baskıcı ve skolastik Katolikliğe bir tepki olarak Protestanlık mezhebi doğmuştur.
Bütün hristiyanları ilgilendiren, aynı zamanda dînin esâsını teşkil eden en temel prensiplerin ve aslî inançların, çok sonraları bizzat insanlar tarafından tespit edilmeye çalışılmış olması, o dînin ne kadar tahrîfe uğradığını ve aslının bozulduğunu açıkça göstermektedir. Üstelik bu konsüllerde alınan kararlar, kimi zaman birbirlerini nakzetmektedir. Dünyâda, üzerinde bu kadar oynanan ve her defasında yeni bir şeyler eksiltilip eklenen bir başka din görülemez.
Çok İncîl yazılmasının sebebi şudur:
Tahrîf edilmiş Hristiyanlık’taki teslîs akîdesine göre; Allâh, Allâh’ın oğlu Hazret-i Mesîh (Îsâ) ve Rûhu’l-Kudüs vardır. Bu inanca sâhip birçok papaz da, Rûhu’l-Kudüs’ün kendilerine vahiy getirdiğini söyleyerek rastgele İncîl yazmışlardır. Rûhu’l-Kudüs, Cebrâîl’dir ya da insanın kalbine sünûhât veren mânevî güçtür, gibi karmaşık bir ifâde ile ortaya konmaktadır. Tam olarak bir îzâhı yoktur. Nitekim günümüzde dahî, bu şekilde İncîl yazanlar bulunmaktadır.
Îsâ -aleyhisselâm-’ın Semâdan Nüzûlü
Îsâ -aleyhisselâm-, kıyâmete yakın semâdan yere inecektir. Bu hususta birçok hadîs-i şerif bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ
“Şüphesiz ki O (Îsâ), kıyâmetin (ne zaman kopacağının) ilmidir (bilgisidir). Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbî olun; çünkü bu dosdoğru bir yoldur.” (ez-Zuhruf, 61)
Bu âyette Hazret-i Îsâ’nın kıyâmet için bir bilgi olduğu beyân edilerek âhir zamanda O’nun tekrar dünyâya döneceğine işâret edilmektedir. Nitekim âyetteki “ilim” kelimesi, işâret mânâsına gelen «alem» şeklinde de okunmuştur.
Îsâ -aleyhisselâm-, yeryüzüne indiğinde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şerîati ile hükmedecektir.
O, Mehdî -aleyhisselâm- ile birlikte olacak ve Mehdî, Deccal’i yeryüzünden kaldıracaktır. Mehdî -aleyhisselâm-, Hâşimî soyundan gelecek ve hilâfeti Îsâ -aleyhisselâm-’a devredecektir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:
“Ömrüm uzarsa, Îsâ ile buluşmak isterim. Şâyet ömrüm vefâ etmezse, içinizden kim O’nunla buluşursa, O’na benden selâm söylesin.” (İbn-i Hanbel, II, 298)
Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne nüzûlü, bütün insanlık için bir rahmet vesîlesi olacaktır. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Hazret-i Îsâ, üzerinde kızıl toprak renginde iki elbise olduğu hâlde iner; salîbi (haçı) kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, insanları İslâm’a çağırır. Allâh, onun zamanında İslâm hâriç bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. (Bunun bereketiyle) arslanlar develerle otlar. Çocuklar, yılanlarla oynar.” (Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 33, nmr, 4077)
Bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir:
“Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemîn ederim ki, Meryem oğlu Îsâ’nın, aranıza (İslâm şerîati ile hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları (haçları) kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (ehl-i kitâbdan) kaldıracağı (yâni ehl-i kitâbın da müslüman olup Yahûdîlik ve Hristiyanlığın kalkacağı) vakit yakındır. O zaman mal öylesine artar ki, kimse onu kabûl etmez; tek bir secde, dünyâ ve içindekilerin tamâmından daha hayırlı olur.”
Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, rivâyetinin sonunda der ki:
“Dilerseniz şu âyeti okuyun: «Ehl-i kitâbdan her biri, ölümünden önce O’na muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gününde O, onlara şâhid olacaktır.» (en-Nisâ, 159)” (Buhârî, Büyû 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242)
Îsâ -aleyhisselâm-’ın Mûcizeleri
Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın izni ile;
1- Ölüleri diriltirdi.
2- Hastaları iyileştirirdi.
3- Yenilen şeyleri ve evlerde saklanılanları bilirdi.
4- Çamurdan kuş yapıp uçururdu.
5- Kendisine gökten mâide inmişti.
6- Uyku hâlinde iken bile etrafında söylenen ve yapılanları duyar ve bilirdi.
7- Ne zaman arzulasa, gökten yemek ve meyve gelirdi.
8- Uzak ve gizli olarak söylenilenleri de duyardı.
Melekler, Hazret-i Meryem’e Îsâ -aleyhisselâm-’ı müjdelediklerinde şöyle demişlerdi:
وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللّهِ وَأُبْرِئُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُحْيِـي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللّهِ وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“(Îsâ) İsrâîloğulları’na bir elçi olacak (ve onlara diyecek ki:) Size Rabbinizden mûcize getirdim; size çamurdan kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allâh’ın izniyle o kuş oluverir. Yine Allâh’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır!” (Âl-i İmrân, 49)
Diğer âyet-i kerîmelerde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ يَجْمَعُ اللّهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَا أُجِبْتُمْ قَالُواْ لاَ عِلْمَ لَنَا إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
“Allâh’ın, peygamberleri toplayıp da: «–Size ne cevap verildi?» dediği gün: «–Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak Sen’sin!» diyeceklerdir.” (el-Mâide, 109)
إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلَى وَالِدَتِكَ إِذْ أَيَّدتُّكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي وَتُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ بِإِذْنِي وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوتَى بِإِذْنِي وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَنكَ إِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ إِنْ هَـذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ
“Allâh o zaman şöyle diyecek: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Sana ve annene (verdiğim)nîmetimi hatırla! Hani Sen’i mukaddes Rûh (Cebrâîl) ile desteklemiştim; (bu sâyede)Sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitâbı(okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrât ve İncîl’i öğretmiştim. Ben’im iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun; hemen Ben’im iznimle o, bir kuş oluyordu. Yine Ben’im iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri Ben’im iznimle (hayâta) çıkarıyordun. Hani İsrâîloğulları’nı (Sen’i öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller(mûcizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler: «Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!» demişlerdi.” (el-Mâide, 110)
BUGÜNKÜ HRİSTİYANLIK
Daha evvel de ifâde ettiğimiz gibi Hristiyanlık, Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra birçok beşerî tesir ve müdâhalelere mâruz kalmıştır. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de ehl-i kitâb hakkında“Dinlerini parça parça edenler.” (er-Rûm, 32) tâbiri kullanılmıştır. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
“…Mesîh’in ümmeti, O’nun sünnet ve hidâyeti üzere iki yüz sene kaldılar (sonra dinlerini bozup istikâmetlerini değiştirdiler).” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII. 207)
Gerçekten Hristiyanlık, kendi din adamları tarafından bozulmuş ve günümüze ilk şeklinde mevcut olan tevhîd akîdesinden tamâmen tecrîd edilerek gelmiştir.
Bu tahrîf sebebiyledir ki, diğer ilâhî dinler gibi Hristiyanlığın da hükmü ve geçerliliği ortadan kaldırılmış, Allâh katında son ve hak din olarak İslâm gönderilmiştir. Cenâb-ı Hak buyurur:
إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ
“Allâh indinde hak din, yalnızca İslâm’dır…” (Âl-i İmrân, 19)
Cenâb-ı Hakk’ın bu hükmü karşısında gerek yahûdîler ve gerekse hristiyanlar, İslâm’ı ve onun yüce peygamberini kendi içlerinden çıkacağı düşüncesinde olduklarından dolayı kabûllenmediler. Nitekim her iki dînin mensupları da kitaplarındaki hakîkate bakarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bi’setine (peygamber olarak gönderilişine) kadar hep O’nu müjdeleyip bekledikleri hâlde, bi’setten sonra tavır değiştirdiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve yeni dînin kendileri arasından çıkmadığını görünce hasede kapıldılar ve îmân etmekten imtinâ ettiler.
Cenâb-ı Hak buyurur:
وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ
“…Kitâb verilenler, kendilerine ilim (Kur’ân ve Peygamber) geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allâh’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki, Allâh’ın hesâbı çok çabuktur.” (Âl-i İmrân, 19)
Ehl-i kitâb, sadece hased edip ayrılığa düşmekle kalmadı, kitaplarında son dîn olan İslâm ve onun hak peygamberi olan Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i müjdeleyen bölümleri de değiştirdiler. Çünkü bu bölümleri okuyan birtakım firâsetli hristiyan veya yahûdîler, hakîkati kavrayıp derhal müslüman oluyorlardı. Nitekim yahûdî âlimlerindenAbdullâh bin Selâm ve daha niceleri, hristiyanlardan Selmân-ı Fârisî, hattâ krallardan Habeş hükümdarı Necâşî gibi birçok mümtaz şahsiyet, bu vesîleyle müslümanlığı candan kabûllenmişlerdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلّهِ
“Ehl-i kitâbdan öyleleri vardır ki, Allâh’a, size ve kendilerine indirilene tam bir samîmiyetle ve Allâh’a boyun eğerek îmân ederler…” (Âl-i İmrân, 199)
Hattâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zuhûrunu duyup O’nun vasıflarını öğrenen Bizans İmparatoru Herakliyüs heyecanlanmış ve Hazret-i Peygamber’in bahtiyar elçisine:
“O Zât, şu ayaklarımın bastığı yerlere bile çok yakın bir zamanda hâkim olacaktır. Zâten ben, bu peygamberin zuhûr edeceğini bilirdim, fakat sizden olacağını tahmîn etmezdim. O’nun huzûruna varabileceğimi bilsem, kendisiyle görüşebilmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olaydım, ayaklarını yıkardım.” demiştir.
İşte bu ve buna benzer çeşitli hâdiselere şâhid olan, ancak gönülleri ve irâdeleri âmâ hristiyan ve yahûdîler, zaman geçtikçe bütün dindaşlarının müslüman olmalarından endişe duymaya başladılar. Bu duruma çâre olarak da kendi kitaplarında bulunan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve O’nun getirdiği son dîni müjdeleyen metinleri değiştirmişlerdir.
Böyle yapmakla düştükleri hazîn âkıbeti Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:
إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلَ اللّهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَـئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“Allâh’ın indirdiği Kitâb’dan bir şeyi (Âhirzaman Peygamberi’nin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allâh ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (el-Bakara, 174)
بِئْسَمَا اشْتَرَوْاْ بِهِ أَنفُسَهُمْ أَن يَكْفُرُواْ بِمَا أنَزَلَ اللّهُ بَغْياً أَن يُنَزِّلُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ عَلَى مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ فَبَآؤُواْ بِغَضَبٍ عَلَى غَضَبٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُّهِينٌ
“Allâh’ın, kullarından dilediğine peygamberlik ihsân etmesini kıskandıkları için, Allâh’ın indirdiğini (Kur’ân-ı Kerîm’i) inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.” (el-Bakara, 90)
Âyet-i kerîmede ifâde buyrulduğu gibi hidâyete râm olamayıp İslâm’ın saâdet sancağı altına girmeyen ehl-i kitâb, kendi arzularına göre şekillendirdikleri bâtıl kitaplarına tâbî olarak dünyâ ve âhiretlerini hebâ etmişlerdir. Çünkü bütün ilâhî kitapları gönderen Allâh -celle celâlühû-, son gönderdiği dîn olan İslâm’a tâbî olmayıp iptal edilen dinlere uyanların, bâtılla dolu îmanlarını kabûl etmediğini şöyle beyân buyurmaktadır:
وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa, bilsin ki, kendisinden (böyle bir dîn) aslâ kabûl edilmeyecek ve o, âhirette hüsrâna uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)
Gerçekten bugün İslâm dışındaki bütün dinlerde ve Hristiyanlık’ta mevcut olan îman ve ibâdet esaslarına bakıldığında, onların, Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve buyruklarına, hattâ beşer mantığına bile ters bir mâhiyete büründüğü müşâhede edilmektedir. Nitekim
hristiyanlara göre;
Her insan günahkâr doğar. Çünkü Âdem -aleyhisselâm-, Allâh’ın emrini tutmamış ve cennetten çıkarılmıştır. Şimdi bu günah, bütün insanlarda teselsülen devâm etmektedir. Îsâ -aleyhisselâm-, insanları bu “ezelî günah”tan kurtarmak için dünyâya gelmiştir. Allâh -celle celâlühû-, insanları bu günahtan kurtarmak için kendi oğlunu (Îsâ’yı) çarmıha gerdirmiştir.
Hâlbuki Allâh Teâlâ, insanların suçlarının cezâlarını birbirlerine çektirmek gibi bir muâmeleyi hiçbir ilâhî kitabında beyân buyurmamıştır. Çünkü başkalarının günâhı için bir mâsumu kurbân etmek, zulümden başka bir şey değildir.
Diğer taraftan, insanların günahkâr doğmalarına inanmak da Cenâb-ı Hakk’a zulüm isnâd etmektir. Bu meselenin hakîkatini Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu nebevî ifâdeleri ne güzel ortaya koymaktadır:
“Her çocuk İslâm fıtratı üzere (temiz ve günahsız olarak, tevhîde meyilli bir şekilde) doğar!..”(Müslim, Kader, 22)
Allâh Teâlâ buyurur:
فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“(Ey Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dîne, Allâh insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir! Allâh’ın yaratışında değişme yoktur! İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (er-Rûm, 30)
Hristiyanlığa yerleşen bâtıl akîdelerden biri de “vaftiz”dir. Hristiyanların baba-oğul ve Rûhu’l-Kudüs adına vaftiz olmaları, kilisenin bir emridir. Kilise, yüze su serperek veya vücûdu suya batırarak vaftiz yapar. Bunu, hristiyan olmanın îlânı kabûl ederler. Ayrıca ezelî günâhın, vaftiz ile affedildiği inancı vardır. Bunun içindir ki hristiyanlar, vaftiz yapılmadan ölenleri günahkâr olarak ölmüş kabûl ederler.
Yine hristiyanlara göre dünyâ bir çile yeridir. Zevk u sefâ yoktur. İnsanlar, çile çekmek için yaratılmışlardır. Ancak böyle söyleyip nefsâniyetin had safhasında zevk u sefâ hâlinde yaşayan hristiyanların hayat ölçüleri ne kadar tezatlıdır.
Bir imtihan diyârı olan bu dünyâda ebedî saâdeti kazandıracak hayat tarzının, böyle çelişkilerle dolu olması mümkün değildir. Bilmelidir ki Allâh Teâlâ, kullarını çeşitli şekillerde imtihân eder. Bu itibarla kul, bazen darlık, bazen genişlik; bazen çile, bazen de sürûr tecellîleri yaşar.
Yine hristiyanlara göre insanlar, doğrudan doğruya Allâh ile kendi aralarında bir bağ oluşturamazlar. Allâh’tan bir şey isteyemezler. İnsanlar adına papazlar Allâh’a yalvarabilirler. Yine onların günahlarını papazlar affedebilirler. Yâni papazlar, Allâh ile kul arasında bir vâsıtadır. Bunun içindir ki, günahları îtirâf, Hristiyanlık’ta bir ibâdet şekli hâline gelmiştir. Kilise, günahları îtirâf ettirir ve papazlar da, para karşılığı, parası yoksa kilisede çalıştırma mukâbili günah affetmeye salâhiyetlidirler. Hristiyanlar bunu tahrîf edilmiş olan İncîl’in şu ifâdelerine dayanarak söylerler:
“Îsâ onlara, «Size esenlik olsun!» dedi. «Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum.» Bunu söyledikten sonra onların üzerine üfleyerek, «Kutsal Rûh’u alın!» dedi. «Kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını bağışlamazsanız, bağışlanmamış kalır.» dedi.” (Yuhanna, 20/21-23)
Bu usûl ve erkân, insana hidâyet yolunu göstermekten ziyâde, papazlara bir nevî ulûhiyet isnâdı ve diğerlerine de nasıl olsa affedilir düşüncesiyle günah işlemeye bir cevaz teşkil etmek demektir.
Kendi günahlarını bile affetmeye muktedir olmayan papazların, başkalarının günahlarını affedebilmesi mümkün müdür? Kendisi günah işlemekten berî olmayan bir insan, kendi gibi bir insanın günâhını nasıl affedebilir? Böyle bir salâhiyet başta ülü’l-azm peygamberler olmak üzere hiçbir nebî veya rasûle bile verilmemiştir. Peygamberlerin ömürleri, günah işlemedikleri hâlde tevbe ve istiğfâr içinde geçmiş iken, ilâhî mağfiretin, papazların affetmesine bağlı olduğunu düşünmek, ne büyük bir dalâlettir!
Ehl-i kitâbın, ilâhî hakîkatlere ters olarak para karşılığında veya kilisede çalıştırma mukâbili, günahları affetme yetkisine sâhip olduklarını vehmetleri dalâleti sebebiyle Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيراً مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ الل
“Ey îmân edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (onları) Allâh yolundan engellerler…” (et-Tevbe, 34)
Buna rağmen hristiyanlar, râhiplerine körü körüne tâbî olurlar. Hristiyanlığın kutsal kitabı peygamberlere atılan birçok iftirâ ve günah yakıştırmaları ile dolu iken hiçbir nebevî husûsiyeti bulunmayan “Papa” mâsum ve günahsız kabûl edilir. Onların her yaptığı iş doğru görülür.
Câlib-i dikkattir ki, kendilerini Allâh’ın emirlerini yerine getirmeye çağıran Allâh’ın seçtiği peygamberlere, onların ilâhî dâvetleri nefislerine zor geldiği için, zinâ, içki içme, yalancılık, sahtekârlık, putperestlik vb. çirkin vasıfları isnâd etmek sûretiyle peygamberlik müessesini hafife alan hristiyanlar[23], kendilerinin seçtiği sıradan bir insan olan Papa’ya karşı aşırı derecede ulvî husûsiyetler atfederek onu kendilerince yüceltmişlerdir.[24]
Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“(Yahûdîler) Allâh’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hristiyanlar) da râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i
rabler edindiler. Hâlbuki onlara tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (et-Tevbe, 31)
Âyette buyrulan hakîkatin diğer bir tezâhürü olarak da hristiyanlar, insan hakkında da hatâlı mütâlaalarda bulunmuşlardır. Onlara göre insanın rûh ve bedeni birbirinden ayrıdır. Rûhu ancak papazlar temizler. Beden ise ekseriyetle, günahkâr ve çirkin bir varlık olarak kabûl edilir.
Hâlbuki bu ifâdeler, “zübde-i âlem” (âlemin özü) olarak yaratılan ve “eşref-i mahlûkât” (yaratılanların en şereflisi) olan insan için haksız îzahlardır. Bunun doğrusunu Kur’ân-ı Kerîm şöyle beyân buyurur:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
“Şüphesiz Biz insanı en güzel bir biçimde (ahsen-i takvîm üzere) yarattık.” (et-Tîn, 4)
Şeyh Gâlib, bu hakîkati ne güzel ifâde eder:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen!..
(Gönül gözü ile bir bak kendine. Yaratılanların özüsün sen. Kâinâtın gözbebeği olan insansın sen.)
Çünkü böyle mükerrem yaratılmış bulunan insan, kudret-i ilâhiyyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî sanatın zirvesini teşkîl eder.
Ancak bu yüce zirveye lâyık bir îman ve ibâdet hayâtı içinde olmayanlar, yaratılışlarındaki ulvî vasıfları kaybederler. Netîcede Cenâb-ı Hakk’ın “esfel-i sâfilîn”
(aşağıların en aşağısı) ifâdesiyle tavsîf buyurduğu bir hâle düşerek ilâhî emâneti zâyî etmiş olurlar. Yoksa her insan başlangıçta:
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
“Biz, hakîkaten insanoğlunu mükerrem (şan ve şeref sâhibi) kıldık…” (el-İsrâ, 70) âyetindeki hakîkatin muhâtabıdır.
Hristiyanlar, İncîl’lerden çeşitli deliller getirerek Hristiyanlığın sevgi ve barış dîni olduğunu ileri sürerler. Ancak muharref İncîl’lerde bunu nakzeden ifâdeler de vardır: Meselâ Luka Hazret-i Îsâ’dan şöyle bir söz nakleder:
“Lâkin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve öldürün!” (Luka, 19/7)
Yine Pavlos’un mektuplarında şöyle denir:
“Çünkü bütün düşmanları kendi ayakları altına koyuncaya kadar onun saltanat sürmesi lâzımdır!” (Korintoslara Mektup, 1/15)
Başka bir yerde de Hazret-i Îsâ şöyle der:
“Yeryüzüne selâmet getirmeye geldim sanmayın. Ben selâmet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben, adamla babasının, kızla anasının, gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim!” (Matta, 10/34-35)
Ayrıca Hristiyanların kabûl ettiği Eski Ahit’te şöyle denir:
“Ancak Tanrı’nın sana mîras olarak vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın. Fakat onları Rabbin sana emrettiği gibi tamâmen yok edeceksin.” (Tesniye 20/16-17)
“Şimdi git (o zamanki düşman bir kavim olan) Amelek’i vur. Onların her şeyini tamâmen yok et. Ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür!” (I. Samuel,15/2-3)
Görüldüğü üzere Hristiyanlığın tahrîf edilmiş kutsal kitabında sevgi ve barış mesajını gölgede bırakacak şekilde şiddet ve zulüm ifâdeleri bulunmaktadır.
İslâm’da harbin nasıl olması gerektiği ise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân edilir:
وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ
“Sizinle savaşanlarla Allâh yolunda savaşın. Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allâh haddi aşanları sevmez.” (el-Bakara, 190)
İslâm’da savaş, Allâh’ın dînini tebliğ için yapılır. Düşmanlarla savaşmayı emreden âyetler, sâdece harp îlân edilmiş kişilere, bilfiil savaşanlara yöneliktir. Savaşmayan kadın, çocuk, yaşlı ve hasta gibilere dokunulamaz, hattâ hayvanlar öldürülemez, yaş ağaçlar kesilemez, ekinlere zarar verilemez.
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, diğer peygamberler gibi Allâh’ın haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl kılan ve ümmetine de bunları emreden bir peygamberdi. O’nun da, haramların dışında dînin özüne uymayan, fakat doğru gibi görünen amelleri, yâni “bid’atleri” reddetmiş olduğu muhakkak iken, bugünkü Hristiyanlık’ta günahlar ibâdet hâline getirilmiştir. Bunlardan biri de “İşâ-i Rabbânî”dir.
İşâ-i Rabbânî, Îsâ -aleyhisselâm-’ın son gece yediği yemeği sembolize etmek üzere, ekmeği kırıp üstüne şarap dökerek yemektir. Güyâ burada ekmek, Hazret-i Îsâ’nın etini, şarap da kanını temsil etmektedir. Hristiyanlar, bunları yiyerek Hazret-i Îsâ ile bütünleştiklerine inanmaktadırlar. Evharistiya olarak da bilinen bu âyin, vaftizden sonra gelen en önemli ibâdettir. Bu âyin bütün hristiyanlar tarafından îfâ edilmektedir.
Önceleri senede bir defa yapılırken, sonradan her hafta yapılmaya başlanmış ve Hristiyanlığın bir akîdesi hâline gelmiştir. Böyle bir ibâdet vesîlesiyle bir nevî ulûhiyete iştirâk etme inancı, ilâhî tevhîdin hiçbir şekilde müsâmaha etmeyeceği bir şirk koşma çeşididir.
Hristiyanlıkta ibâdet daha çok duâ ve Tanrı adına okunan bir takım ilâhîlerden ibârettir. Ekmek-şarap âyini veya ibâdeti dışında İslâm’da olduğu gibi namaz, oruç, hac ve benzeri mecbûrî ibâdetler yoktur. Hristiyanlıkta oruç, sadece perhizden ibâret kabûl edilmiştir. Nefsin arzu ettiği bazı yiyecek ve içecekler oruç esnâsında alınamaz, ancak hafif kahvaltı yapılabilir veya hafif bir akşam yemeği yenebilir.
Allâh Teâlâ, hristiyanların dinlerine dâhil ettikleri bu ve benzeri inançların bâtıl olduğunu ve onlara emredilenin bunlar olmadığını beyân ile şöyle buyurur:
وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلَّا مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَةُ
(4)
وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ
(5)
“Kendilerine Kitâb verilenler, o açık delîl (Hazret-i Peygamber ve İslâm) kendilerine verilmesine rağmen ayrılığa düştüler. Hâlbuki onlara, ancak, dîni yalnız Allâh’a has kılarak ve hanîfler olarak Allâh’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. İşte sağlam din de budur!” (el-Beyyine, 4-5)
Bütün bu anlatılanların yanında Hristiyanlığın en büyük handikapı dinlerine yine sonradan eklenen “teslîs akîdesi”dir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm’a dâvet için hristiyan krallara gönderdiği mektuplarda bu husus üzerinde durmuştur. Bizans İmparatoru Herakliyüs’e gönderdiği mektup şöyledir:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den, Romalıların büyüğü Herakliyüs’e!
Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun!
Ben seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmete eresin ve Allâh da sana ecrini iki kat versin! Eğer kabûl etmezsen, (teb’an olan) çiftçilerin günâhı senin boynunadır.
“Ey kitâb ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allâh’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allâh’ı bırakıp kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın! Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman: «Şâhid olun ki, biz müslümanlardanız!» deyiniz!” (Âl-i İmrân, 64)
Teslîs (Üç Tanrı) İnancı
Teslîs, hristiyanların “Baba, oğul ve Rûhu’l-Kudüs” üçlüsünden oluşan tanrı inançlarını ifâde eden bir kavramdır. Aslında Hristiyanlık, umûmiyetle tek Tanrı’ya inanan dinler arasında zikredilir. Hristiyanlığın dayandığı “Eski Ahid”de titiz bir şekilde üzerinde durulan tevhîd inancı, hristiyanların merkezi olan Kudüs’te aralarında sıkışıp kaldığı Hint ve Yunan kültürünün etkisiyle, tevhîde aykırı bir şekle dönüşmüştür.
Teslîsin Hristiyanlığa girmesi hayli sonra olmuştur. 325 yılında toplanan İznik Konsülü’nde henüz teslîs inancı yoktu. Orada sadece Baba ve Oğul’un Tanrı olduğundan ve onların aynı cevherden olduklarından bahsediliyordu. Daha sonra 381 yılında toplanan Konstantinopolis Konsülü ise, Rûhu’l-Kudüs’ü de Tanrılığa ilâve edip(!) teslîs inancını kabûl ederek, hristiyanlardan “üç uknum”a, yâni üç unsurlu tek ulûhiyete tapınmalarını istedi.
Bugün yapılan îtirazlar karşısında teslîs için te’vîl yoluna gidilerek; Tanrı tektir, güç ondadır; Îsâ ise sadece onun oğludur; Rûhu’l-Kudüs de gücüdür gibi ifâdeler, yapılan şirki tevhîde yaklaştırmaz. Ayrıca her türlü noksanlıklardan ve beşerî sıfatlardan münezzeh olan Allâh’a oğul isnâdı, dehşetli bir azâba dûçâr edecek büyük bir şirkten başka bir şey değildir. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ
“(O yüce bir sübhân olduğu hâlde) «Allâh çocuk edindi!» dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğmiştir.” (el-Bakara, 116)
قَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ إِنْ عِندَكُم مِّن سُلْطَانٍ بِهَـذَا أَتقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“(Evet O yüce bir sübhân olduğu hâlde) «Allâh çocuk edindi!» dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. O’nun (çocuğa) ihtiyâcı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allâh hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (Yûnus, 68)
قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Allâh katında yalan uyduranlar aslâ kurtuluşa eremezler.”(Yûnus, 69)
مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ
“Dünyâda bir miktar geçim (sağlarlar), sonra dönüşleri Biz’edir; sonra inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü onlara şiddetli azâbı tattırırız.” (Yûnus, 70)
مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِن وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذًا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
“Allâh evlâd edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde(O’nunla beraber başka ilâhların bulunması hâlinde) her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve mutlakâ onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allâh, (müşriklerin)yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (el-Mü’minûn, 91)
Başlangıçta pürüzsüz bir tevhîd anlayışına sâhip olan hristiyan akîdesine sonradan girmiş bulunan teslîs inancının, İncîl’lerde ciddî bir delîline rastlanmamaktadır. “Üçleme” mânâsına gelen teslîsin Batı dillerindeki karşılığı, “Trinite”dir. Trinite kelimesi, İncîl’lerin hiçbir yerinde geçmez. Hristiyanlık târihinde ilk defa M.S. 2. asırda Tertüllien tarafından kullanılmıştır.
Ayrıca Yeni Ahid’in hiçbir yerinde Hazret-i Îsâ “Ben Tanrı’yım” demez. Bilakis tam zıddını, yâni kul olduğunu söyler.[25] Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’de de Hazret-i Îsâ’nın kul olduğunu haber verir.[26] Îsâ -aleyhisselâm-, bu kulluk sıfatından kendisi rencide olmamış, bilakis Kitâb-ı Mukaddes’te beyân edildiği üzere bundan şeref duymuş,[27] ömrünü zirve bir kulluk muhtevâsı içinde yaşamıştır. Ayrıca Hazret-i Îsâ devamlı olarak, hattâ gece boyunca Allâh’a ibâdet ederdi. Hâlbuki ibâdet etmek, ulûhiyet şiârı değil, bilakis kulluğun tescîlidir.
Hristiyanlar, teslîsin İncîl’lerdeki delîli olarak bula bula şu ifâdeleri zikrederler:
“Ve Îsâ vaftiz olunup hemen sudan çıktı. Ve işte gökler açıldı ve Allâh’ın rûhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü ve işte göklerden bir ses dedi: «Sevgili oğlum budur, ondan râzıyım.»” (Matta 3, 16-17)
Benzer ifâdeler, İncîl’in diğer bölümlerinde de geçer.[28] Fakat dikkatle incelendiğinde görülür ki, bu metinlerden üç tanrı veya üç uknumlu, yâni üç unsurdan müteşekkil bir tanrı mânâsı çıkarmak mümkün değildir.
İfâde etmek gerekir ki, aslının tahrîf edildiği, Kur’ân-ı Kerîm tarafından da bildirilen Hristiyanlığın temel kitabı olan İncîl’lerde bile sağlam ve anlaşılır bir delili bulunmayan teslîs inancı, nasıl te’vîl edilirse edilsin veya hristiyanlar tarafından ne şekilde îzah edilmeye çalışılırsa çalışılsın, Allâh indinde son dîn olarak gönderilen İslâm’ın getirdiği “Tevhîd” inancıyla aslâ bağdaşmaz!
Öte yandan, hristiyanların Tanrı için kullandıkları “baba” tâbiri de çok alçaltıcıdır. Zîrâ insan nazarında kötü intibâlar uyandıran baba tipleri de vardır. Aynı zamanda baba mefhûmu, birer beşerî keyfiyet olan cinsî alâkaları, kendisinden sonra bir vâris bırakma düşüncesini ve ölümü hatırlatır ki, Allâh -celle celâlühû- bütün bunlardan münezzehtir.
Allâh Teâlâ’nın Îsâ -aleyhisselâm-’ı babasız olarak yaratması fevkalâde büyük bir mûcizedir. Fakat bu durum, O’nun ilâh olmasını gerektirmez. Zîrâ Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- da babasız olarak yaratılmıştır. Üstelik O’nun yaratılışında bir anne de mevcut değildir. Hem anasız, hem de babasız yaratılan Hazret-i Âdem’e bu vasfından ve Hazret-i Havvâ’nın da kendisinden yaratılmış olmasından dolayı, nasıl ki ulûhiyet izâfe edilemiyorsa, Hazret-i Îsâ’ya da izâfe edilemez. Şâyet Allâh Teâlâ bir bâkireden babasız olarak bir çocuk yaratıyorsa bu, çocuğa değil bizzat onu yaratan Allâh’a kulluk etmeyi gerektirir.
İslâm, Allâh’ın, yüce sıfatlarla muttasıf, hiçbir mahlûka benzemeyen, her türlü noksanlıktan münezzeh, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, azamet ve kudret sâhibi ve bir Rab olduğunu îlân eder. Bu ilân, pek veciz bir şekilde İhlâs Sûresi’nde beyân buyrulmuştur:
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
(1)
اللَّهُ الصَّمَدُ
(2)
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
(3)
وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ
(4)
“(Ey Rasûlüm!) De ki: Allâh birdir. Allâh sameddir. Doğurmamıştır (hiç kimsenin babası değildir) ve doğurulmamıştır (hiç kimsenin evlâdı değildir). Hiçbir şey de O’nun dengi değildir!”
Bu kısa sûre, tevhîdin bütün husûsiyetlerini hülâsa ederek, Îsâ -aleyhisselâm- gibi doğum ve ölüm boyutlarıyla sınırlı yaratılmış bir varlığın, ulûhiyetle herhangi bir alâkası olmadığını beyân ile teslîsin muhâl olduğunu göstermeye kâfîdir.
Bu bakımdan Cenâb-ı Hak teslîs akîdesindekileri şiddetli bir şekilde îkaz buyurur:
لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسِيحُ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ إِنَّهُ مَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّهُ عَلَيهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ
“And olsun ki «–Allâh, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesîh: «–Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk ediniz! Biliniz ki, kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak Allâh ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur!» demişti.” (el-Mâide, 72)
لَّقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ ثَالِثُ ثَلاَثَةٍ وَمَا مِنْ إِلَـهٍ إِلاَّ إِلَـهٌ وَاحِدٌ وَإِن لَّمْ يَنتَهُواْ عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
“And olsun «Allâh, üçün üçünsüdür!» diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer diyegeldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isâbet edecektir.” (el-Mâide, 73)
أَفَلاَ يَتُوبُونَ إِلَى اللّهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“Hâlâ Allâh’a tevbe edip O’ndan mağfiret dilemeyecekler mi? Allâh, Gafûr ve Rahîm’dir.” (el-Mâide, 74)
مَّا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ وَأُمُّهُ صِدِّيقَةٌ كَانَا يَأْكُلاَنِ الطَّعَامَ انظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الآيَاتِ ثُمَّ انظُرْ أَنَّى يُؤْفَكُونَ
“Meryem oğlu Mesîh, ancak bir Rasûl’dür. Ondan önce de birçok rasûller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz; sonra bak ki (bunları görüp bildikleri hâlde ehl-i kitâb) nasıl(da hakîkatten) yüz çeviriyorlar!” (el-Mâide, 75)
Âyet-i kerîmede buyrulan “ikisi de yemek yerlerdi” ifâdesi, Îsâ -aleyhisselâm-’ın ve annesinin birer beşer olduklarını vurgulamak içindir. Çünkü onların yemek yemeleri, açlık ve tokluk gibi beşerî husûsiyetleri îcâb ettirir ki, Cenâb-ı Hak elbette bundan münezzehtir.
Buna rağmen ehl-i kitâbın onlar hakkında ulûhiyet isnâd edici bir inanca meyletmeleri, tamâmen kendi cehâlet ve gafletleri sebebiyledir. Yoksa Hazret-i Îsâ, bu hususta ehl-i kitâba en ufak bir kapı bile açmamıştır. Allâh Teâlâ buyurur:
يَوْمَ يَجْمَعُ اللّهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَا أُجِبْتُمْ قَالُواْ لاَ عِلْمَ لَنَا إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
“Allâh’ın, peygamberleri toplayıp da: «–Size ne cevap verildi?» dediği gün: «–Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak Sen’sin!» diyeceklerdir.” (el-Mâide, 109)
وَإِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنتَ قُلتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَـهَيْنِ مِن دُونِ اللّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
p> “(O zaman) Allâh: Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara: «–Beni ve anamı, Allâh’tan başka iki tanrı bilin!» diye Sen mi dedin, buyurduğunda, O (Îsâ diyecektir ki): «–Hâşâ! Sen’i tenzîh ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim, Sen onu şüphesiz ki bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, hâlbuki ben Sen’in zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca Sen’sin.” (el-Mâide, 116)
مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلاَّ مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ
“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim. Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a kulluk edin, dedim…” (el-Mâide, 117)
Sâlim akıl sâhipleri düşünürler ki, Hazret-i Îsâ, mîlâddan önceki senelerde hayatta olmayıp sonradan doğduğuna göre, Allâh’a sonradan bir ilâve mümkün müdür? Yuhanna İncîli’nde kendisine «Yâ Rab!» diye hitâb edilen Hazret-i Îsâ’ya isnâd edilen ulûhiyet kudreti, insanlar tarafından haça gerilecek kadar acziyetle mi muttasıftır? Zîrâ İncîl’lerde, Hazret-i Îsâ’nın istemeyerek asıldığını ifâde eden cümleler vardır. Bu cümlelere göre Hazret-i Îsâ, çarmıha gerilmeye götürülürken:
“–Allâh’ım, Allâh’ım beni niçin terk ettin?”
(Matta 27, 46) diye yüksek sesle bağırmıştır.
Bu ifâdeler, acz ve isyan dolu beşerî zaaflar değil midir?
İslâm Dîni, tevhîd husûsunda son derece hassâsiyet gösterilmesini emreder. Tevhîdi zedeleyecek en küçük hususları bile şirk olarak vasıflandırır. Bir misâl verecek olursak, bir kişinin, Allâh’ın emirlerini bir kenara bırakıp kendi arzusuna uyması hâlinde: “hevâsını ilâh edindi” (el-Furkân, 43) hükmünü verir. Ayrıca Allâh’ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl kılanları “rabler”, onların bu arzularına uyanları da “bunları rab edinen kimseler”olarak tavsîf buyurur. İbâdette gösteriş demek olan riyâyı da gizli şirk olarak zikreder.
Tevhîd konusunda bu kadar hassas davranan Kur’ân, hristiyanların bâtıl teslîs inancını şiddetle reddeder ve bunun küfür olduğunu bildirir.
Allâh Teâlâ son ilâhî kitâbı olan Kur’ân-ı Kerîm’de içine düştükleri teslîs dalâleti dolayısıyla ehl-i kitâbı şöyle îkâz buyurur:
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَـهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً
“Ey ehl-i kitâb! Dîninizde aşırı gitmeyin ve Allâh hakkında, hakîkatten başkasını söylemeyin! Meryem oğlu Îsâ Mesîh, ancak Allâh’ın Rasûlü’dür; (O), Allâh’ın, Meryem’e ulaştırdığı «Kün = Ol» kelimesi(nin eseri)dir. O’ndan bir rûhtur. (Allâh tarafından gönderilmiş, te’yîd edilmiş, Cebrâîl tarafından üfürülmüş bir rûhtur). Şu hâlde Allâh’a ve peygamberlerine îmân edin! «(Tanrı) üçtür» demeyin! Sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin! Allâh, ancak bir tek Allâh’tır! O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekîl olarak Allâh yeter!” (en-Nisâ, 171)
لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَن يَكُونَ عَبْداً لِّلّهِ وَلاَ الْمَلآئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ وَمَن يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيهِ جَمِيعًا
“(Biliniz ki), ne Mesîh, ne de Allâh’a yakın melekler, Allâh’ın kulu olmaktan geri dururlar. O’na kulluktan geri durup büyüklenen kimselerin hepsini (Allâh)yakında huzûrunda toplayacaktır.” (en-Nisâ, 172)
لَّقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَآلُواْ إِنَّ اللّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَن يَمْلِكُ مِنَ اللّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَن يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَن فِي الأَرْضِ جَمِيعًا وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاء وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“«Şüphesiz Allâh, Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler, and olsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: «Öyleyse Allâh Meryem oğlu Mesîh’i, anasını ve yeryüzündekileri imhâ etmek isterse, Allâh’a kim bir şey yapabilecektir?! Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti Allâh’a âittir. O dilediğini yaratır ve Allâh, her şeye hakkıyla kâdirdir.»” (el-Mâide, 17)
Daha evvelce de ifâde edildiği gibi birçok araştırmacıya göre Hazret-i Îsâ’nın ulûhiyeti fikri, Hristiyanlığa, Yunan, İskenderiye ve Hind felsefelerinin tesiriyle girmiştir.
Nitekim Britanica Ansiklopedisi’nde şöyle denilmektedir:
“Îsâ, tabiat üstü bir unsurdan olduğunu asla iddiâ etmedi; beşer tabiatından üstün bir tabiatı olduğunu da söylemedi.” (5. cilt s. 636)
Hazret-i Îsâ
şöyle demiştir:
“Dinle ey İsrâîl! Allâh’ımız Rab, bir olan Rab’dır.” (Markos 12, 29. Ayrıca bkz. Matta 23, 8; Luka 13, 33)
Yine başka yerlerde de şu ifâdeler bulunmaktadır:
“Herkesi korku aldı ve aramızdan büyük bir peygamber çıktı dediler.” (Luka, 7/16)
“İmdi Îsâ’nın yapmış olduğu alâmeti halk görünce dünyâya gelecek peygamber budur, dediler.” (Yuhanna, 6/14)
Görüldüğü üzere, aslında bizzat hristiyan kaynaklarındaki bilgiler bile Hazret-i Îsâ’nın Allâh’ın kulu ve Rasûlü olduğunu, O’nun ulûhiyetle bir alâkası bulunmadığını ispat etmeye kâfîdir. Fakat Pavlos gibi sahte din adamları, îman kisvesi altında din düşmanlığı yapmışlar ve Hazret-i Îsâ hakkında insanları yanıltmakla yetinmeyip sayısız yanlış bilgilerle onları dalâlete sürüklemişlerdir. Böyle olduğu hâlde hristiyanlar bugün, kendi kendilerini kandırarak Allâh’ın sevgilileri olduklarını ve cennete yalnız kendilerinin gireceğini ifâde ederler. Onların bu zanlarını Cenâb-ı Hak şöyle cevaplandırır:
وَقَالُواْ لَن يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَن كَانَ هُوداً أَوْ نَصَارَى تِلْكَ أَمَانِيُّهُمْ قُلْ هَاتُواْ بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“(Ehl-i kitâb:) «Yahûdîler ve hristiyanlar hâriç hiç kimse cennete giremeyecek!» dediler. Bu, onların kuruntusudur. (Ey Rasûlüm!) Sen onlara de ki: «–Eğer sâhiden doğru söylüyorsanız, delîlinizi getirin!»” (el-Bakara, 111)
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاء اللّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُم بِذُنُوبِكُم بَلْ أَنتُم بَشَرٌ مِّمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
“Hristiyanlar ve Yahûdîler: «Biz Allâh’ın oğulları ve sevgilileriyiz!» dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azâb ediyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azâb eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allâh’a âittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.” (el-Mâide, 18)
Hristiyanların içine düştükleri bu hazin âkıbet, onların da yahûdîler gibi kendilerine gönderilen ilâhî kitabı arzuları istikâmetinde bozmuş, muhtevâsını beşerîleştirmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü böyle yapmak, nefislerine daha câzip görünmüş ve irtikâb ettikleri cürümleri, ilâhî kitaplarına dâhil ederek onları meşrûlaştırma imkânı elde etmişlerdir. Ancak bu durum, tabiî olarak âhiret saâdetini kaybetmelerine mâl olmuştur. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşrîfiyle bile intibâha gelemeyecek kadar bâtıla saplanmış olan pek çok ehl-i kitâbın hâli ne hazindir!
Necran hristiyanlarından bir hey’et Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
“–Kur’ân-ı Kerîm de Hazret-i Îsâ’nın babasız doğduğunu kabûl ettiğine göre O Allâh’tır!” dediler.
Bunun üzerine şu mübâhele (haklının ortaya çıkması için karşılıklı lânetleşme) âyeti inzâl oldu:
فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَل لَّعْنَةُ اللّهِ عَلَى الْكَاذِبِينَ
“(Ey Rasûlüm!) Sana bu ilim geldikten sonra Sen’inle bu hususta çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı biz de kendi kadınlarımızı çağıralım. Sonra da duâ edelim de Allâh’tan yalancılar üzerine lânet dileyelim.” (Âl-i İmrân, 61)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âyet-i kerîme muktezâsınca teklifini yaptığında Necranlı hristiyanlar buna yanaşamadılar. Müslümanların himâyesine girmeyi kabûl eden bir anlaşma imzâlayarak memleketlerine döndüler.
Allâh Teâlâ, ehl-i kitâbı îkaz sadedinde şöyle buyurur:
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ
“Ey ehl-i kitâb! (Gerçeği) görüp de bildiğiniz hâlde niçin Allâh’ın âyetlerini inkâr edersiniz?” (Âl-i İmrân, 70)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey ehl-i kitâb! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?”
(Âl-i İmrân, 71)
قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنتُمْ شُهَدَاء وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
“Ey ehl-i kitâb! (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde niçin Allâh’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allâh yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allâh, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Âl-i İmrân, 99)
Hristiyanların, âyet-i kerîmelerde ifâde edilen görüp bildikleri gerçek, kendi dinlerinin tahrîf edilmiş olup aslından uzaklaşmış bulunduğu, bu sebeple son ilâhî kitap olan Kur’ân-ı Kerîm ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Cenâb-ı Hak tarafından gönderildiğidir. Onlar bunu açığa vurmasa da Allâh Teâlâ açık bir şekilde beyân buyurur:
الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ وَإِنَّ فَرِيقاً مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
“Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nu (Peygamberi), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.” (el-Bakara, 146)
إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ
“(Lâkin bilsinler ki) indirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık (bir şekilde)gösterdiğimiz hidâyet yolunu gizleyenlere hem Allâh, hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” (el-Bakara, 159)
Allâh indinde tek makbul dîn olan İslâm’a son derece uzak duran ehl-i kitâba çok yazık! Ancak onlardan yüce hakîkati anlayarak Allâh’a gerçek mânâda kulluğa yönelenlere de ne mutlu! Nitekim âyet-i kerîmede, ehl-i kitâbın, âhir zamanda Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne inmesiyle birlikte îmân edecekleri ifâde buyrulmaktadır:
وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا
“Ehl-i kitâbdan her biri, ölümünden önce O’na muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gününde O, onlara şâhid olacaktır.” (en-Nisâ, 159)
Hristiyanların bugün içinde bulundukları dalâleti terk edemeyişlerinin yegâne sebebi ise, İncîl’lerin durumudur. Onları kaleme alanlar, İncîl’leri kendi arzuları istikâmetinde o hâle getirmişlerdir ki, gerçek İncîl-i Şerîf’i gönderen Cenâb-ı Hak:
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَـذَا مِنْ عِندِ اللّهِ لِيَشْتَرُواْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَّهُم مِّمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَّهُمْ مِّمَّا يَكْسِبُونَ
“Elleriyle (bir) kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allâh katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay onların hâline! Ve kazandıklarından ötürü vay onların hâline!” (el-Bakara, 79) buyurmuştur.
Çünkü onların yaptıkları ilâhî kitâba müdâhale meselesi, peygamberlere dahî müsâade edilmeyen ilâhî bir yasaktır. Nitekim bu husustaki ilâhî ferman, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkında dahî vârid olmuştur. Cenâb-ı Hak buyurur:
(44)وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ
لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ
(45)
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ
(46)
فَمَا مِنكُم مِّنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ
(47)
“Eğer (Peygamber) Biz’e atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette O’nu kıskıvrak yakalardık! Sonra O’nun can damarını koparırdık (O’nu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mânî de olamazdınız!” (el-Hâkka, 44-47)
Dört İncîl’in Mâhiyeti
Cenâb-ı Hakk’ın Îsâ -aleyhisselâm-’a göndermiş olduğu İncîl-i Şerîf elbette ki haktır ve her mü’minin “âmentü” esasları içinde ifâde edilen “ve kütübihî” (ve kitaplarına da inandım) gerçeğine dâhildir. Bu hususta Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de bazı beyânlarından evvel“Tevrât’ta ve İncîl’de de yazdığımız gibi…” buyurmaktadır. Dolayısıyla asıl İncîl, Kur’ân-ı Kerîm gibi ilâhî bir hidâyet rehberidir.
Ancak daha evvel de çeşitli vesîlelerle temâs ettiğimiz üzere, hristiyan kilisesi, Îsâ -aleyhisselâm-’ın hayâtı ve öğrettikleri husûsunda son derece ciddî bir budama işlemi gerçekleştirmiştir. Bu budamanın ilk kestiği parça da ana gövde olmuş, dînin temeli olan tevhîd, Hristiyanlık’tan çıkarılmıştır.
Bugünkü Hristiyanlık’taki vahiy sistemi, İslâm’daki durumun hilâfına olarak, -hristiyanların çoğunun tahayyül ettiklerinin tersine- vâsıtalı bir şekilde nakleden birtakım insanların şâhidliklerinden ibârettir. Hristiyan âlimlerinin de kabûl ettiği gibi, bugün Hristiyanlık, Îsâ -aleyhisselâm-’ın yaşadığı zamana âit herhangi bir görgü tanığından gelen sağlam bir bilgiye sâhip değildir.
Gerçekten bugün Kitâb-ı Mukaddes’teki en önemli problemlerden biri de, Hazret-i Îsâ’dan önceki döneme âit kitapları ihtivâ eden “Eski Ahid” bölümünün orjinal dilinin İbrânîce, Hazret-i Îsâ’dan sonraki döneme âit kitapları ihtivâ eden “Yeni Ahid” bölümünün orjinal dilinin Yunanca olmasıdır. Oysa bu bölümün de orjinal dili, İbrânîce idi. Yunanca tercümeleri bulunan bu İncîl’in asıl nüshası yoktur. Bu durumda yapılan tercümelerin, isnâd edildiği, fakat ortada olmayan bir asla, ne kadar sâdık kalınarak yapıldığı söylenebilir?
Hâlen elde mevcut olan İncîl’lerin -Matta hâriç- en eski nüshaları Yunanca’dır. Hristiyan kaynaklar ise, Hazret-i Îsâ’nın İbrânîce-Aramîce konuştuğunu ve vaazlarını bu dille yaptığını haber vermektedir. O hâlde İncîl’lerin dili ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın sözleri mevzuu ele alındığında, bunların -en azından orjinal nüshalarının- Hazret-i Îsâ’nın dili ile yazılmış olması ve muhâfaza edilmesi gerekmez miydi? Ancak bugün ne İncîl’ler ne de Îsâ -aleyhisselâm-’ın kendi sözleri, O’nun ana diliyle yazılmış değildir.
İlk İncîl müsveddelerinin İbrânîce yazılmış olmalarına rağmen, bunların kaybolması ve diğer İbrânîce yazılmış İncîl’lerin de hemen Yunanca’ya çevrilerek İbrânîce nüshalarının yok edilmesi, hattâ “Yeni Ahid” ile “Eski Ahid”in Yunanca’ya tercüme edilerek Kitâb-ı Mukaddes’in tamâmının Yunanca yazılması, Yunan kültürünün gerçek hristiyan kültürünü önemli ölçüde etkilediğini açıkça göstermektedir. Hâl böyle olunca, Hristiyanlık öncesi Yunan felsefesi kadar Yunan kültürü de bu dîni tabiî olarak tesiri altına almış, onu bozmuş ve kendi yapısına göre birçok müdâhalelerde bulunup tevhîd-i ilâhî yönünü yok etmiştir. Bu sebeple âyet-i kerîmede:
“…Elleriyle yazdıklarından ötürü vay onların hâline! Ve kazandıklarından ötürü vay onların hâline!” (el-Bakara, 79) buyrulmuştur.
Yine bu sebepledir ki, müsbet ilim dediğimiz hakîkatler ile bugünkü İncîl’ler arasında büyük uçurumlar vardır. Nitekim dünyânın döndüğünü müslümanların eserlerden öğrenerek buna kanaat getiren Galile, gerçeği etrâfındakilere söylediğinde kilise çevreleri, İncîl’deki bilgilerle çeliştiği için müthiş bir tepki göstermiş ve ona:
“–Ya söylediğinden vazgeçersin, ya da seni öldürürüz!” diyerek tehdîd etmişlerdir.
Doğruyu söylediği için ölümle tehdîd edilen Galile ise, çâresiz bir şekilde:
“–Dediğiniz gibi olsun!” derken, hakkındaki hüküm sebebiyle sadece sessizce:
“–Siz dönmüyor deseniz de dünyâ dönüyor!” diye mırıldanmaktan başka bir şey yapamamıştır.
Bu uçurumlar dolayısıyla, İncîl’lerin içindeki çelişkileri saklamak telâşından olsa gerek, Hristiyanlığa âit din bilgisi el kitapları genellikle seçme parçalar hâlindedir. İncîl’lerin hepsi, bir bütün hâlinde okunmaz. Hattâ mezhep ve cemaatlere göre kitap seçimi yapılır. Sırf bu durum bile, gerçek akıl sâhipleri için, Kutsal Kitap pasajlarının nakil bakımından da asılsız olduğunu kabûl etmekten başka mantıkî bir çâre bırakmamaktadır.
Nitekim E. Jacob, İncîl’lerdeki rivâyet akışının, sonraları âdeta bir masal şeklini aldığını ifâde eder.
Maurice Bucaille de şöyle der:
“…Kitâb-ı Mukaddes, canlarının istediği gibi metin değiştiren insanların, bize bırakmayı arzu ettiklerinden ibârettir. Bunun içindir ki, kitapların kaleme alınışı ile alâkalı en temel mevzûların üzerinde bile hiç durulmaz; geçiştirilir. Bu kitaplar, insanlar tarafından pek çok defa beşerî süzgeçten akıtılmış bir nesne gibi birçok müdâhalelere uğramıştır. Nitekim sayısız derecedeki yanlış bilgilerin tahlîli yapılamaz, hepsi sükût ile geçiştirilir. Lâkin beşer kitabında bile tasvîb olunmayan bu durum, kutsal sayılan bir kitap için ne kadar elem vericidir!..”
Bu hakîkati böylece îtirâf edenler bulunmasa bile Allâh Teâlâ’nın, kendi gönderdiği kitaplardan biri olan İncîl’in tahrîf edildiğini beyân buyurması kâfîdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, hem bu hakîkati beyan hem de ümmet-i Muhammed’i de aynı gaflet ve dalâlete düşmekten îkaz sadedinde şöyle buyurur:
مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“Dinlerini parça parça eden ve bölük bölük olanlardan (olmayın! Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (er-Rûm, 32)
Bu beyandan da anlaşıldığı üzre, İslâm’dan önceki bütün ilâhî dinler ve onların kitapları gibi Cenâb-ı Hakk’ın Îsâ -aleyhisselâm-’a gönderdiği din ve onun kitabı olan İncîl-i Şerîf de hristiyanlar tarafından âyette ifâde buyrulduğu gibi tahrîf edilmiştir. Bu bakımdan bugünkü dört İncîl’in, asıl İncîl-i Şerîf’le hiçbir alâkası yoktur. Şöyle ki:
Matta
Matta, Roma İmparatorluğu adına vergi toplayan bir yahûdî olarak, İncîl’ini yahûdî asıllı hristiyan cemaat için yazmıştır. Bu İncîl’in M.S. 65 yıllarında yazıldığı söylenmektedir. Bu İncîl, bir bakıma Hazret-i Îsâ’nın İsrâîl târihini tamamladığını ispatlamak gâyesiyle kaleme alınmıştır. Ancak birtakım araştırmacılar, eldeki Matta İncîli’ni yazan şahsın Matta olmadığını ve onun, ismi meçhul Filistinli bir yahûdî tarafından yazıldığını ileri sürmektedirler. Gerçekten de dikkatle incelendiğinde görülmektedir ki bu İncîl, Hristiyanlık’tan daha çok Yahûdîliğin düşünce sistemini aksettirmektedir.
Ayrıca Matta İncîli yazılırken, havârî olmayan Markos’un yazdığı İncîl’den istifâde edilmiştir. Kendisi havârî kabûl edilen Matta’nın, havârî olmayan başka bir kimsenin yazdığı İncîl’den istifâde etmesi ise, gerçekten mânâsızdır. A. Tricot, bu İncîl hakkında şöyle der:
“Yunan elbisesi giydirilmiş bu kitap, etiyle, kemiğiyle ve rûhuyla yahûdîdir. Onda Yahûdîliğin izleri vardır. Ve onun açık bir şekilde alâmet-i fârikalarını taşımaktadır.”
Markos
Markos, önce kısa bir İncîl yazmış, sonra bunu genişletmiştir. Ancak daha sonraları bu İncîl’in dörtte üçü kaybolmuş ve Markos, tekrar daha önceki koleksiyonlardan istifâde ederek şimdiki İncîl’ini yazmıştır. Bu durum karşısında hristiyan müelliflerin, onu Petrus ve Pavlos’a öğrenci yaparak, yazmış olduğu bu İncîl’e güven ve îtimat temin etmeye çalışmaları boşunadır.
Şüphesiz Markos İncîli’nin gerçek müellifi hakkında da birçok istifhamlar mevcuttur. Bazılarına göre bu İncîl’i Markos değil, Petrus yazmıştır.
Aslında Markos, Hazret-i Îsâ’yı görmemiş ve dinlememiştir. Yazdıkları da, duyup öğrendiklerinden aklında tutabildikleridir. Bunlar, düzensiz bir şekilde olup sayısız hatâlarla doludur. Cümlelerindeki ifâde ve kuruluş, en ufak bir kronoloji kaygısı taşımaz.
M.S. 63-70 yılları arasında yazıldığı söylenen bu İncîl’in yazarı hakkında M. P. Roguet şöyle der:
“Markos, acemi bir yazardır. Bütün İncîl yazarlarının en bayağısıdır.”
Luka
Bu üçüncü İncîl’i yazan Luka’nın asıl mesleği hekimliktir. Rasûllerin İşleri kitabını da bu şahıs yazmıştır.
Luka, yazdığı İncîl’i Yunanlılar için kaleme almıştır. Ancak kitabı, ciddî ölçüde târihî yanlışlıklar ve hatâlarla doludur. O, İncîl’ini yazarken, Markos’tan istifâde etmiş, ayrıca ilâhî olmayan başka eserlerden, hattâ sözlü kaynaklardan da faydalanmış, birçok meseller eklemiştir. Bu sebeple M. P. Kannengiesser, onun hakkında: “Gerçek bir romancı!” demektedir.
Nitekim Yunan asıllı olan Luka’nın, Hazret-i Îsâ’yı anlatırken, Yunanlı bir tarihçinin hayâlinde tasarlayarak anlattığı Yunanlı bir kahramandan bahsedercesine bir üslûb kullanması ve kitabındaki romancı mantığı, onun ilâhî bir kitap olamayacağını ilk bakışta ele vermektedir. Yâni Luka İncîl’i de, kul gayretinin ilâhî vahiy yerine geçirilmeye çalışıldığı bir kitaptan ibârettir.
Yuhanna
Dördüncü İncîl Yuhanna’yı, Hazret-i Îsâ’nın arkadaşı ve havârîsi olan Zebede ve Salome oğlu Yuhanna’nın yazdığı ileri sürülür. Ancak araştırmacılar, bu İncîl’de İskenderiye felsefe mektebinden alınmış ve temeli yine Yunan felsefesine dayanan mantık fikrinin açıkça görülmesine bakarak, onun Yuhanna isimli başka biri tarafından yazıldığını ifâde etmektedirler. Çünkü havârî Yuhanna’nın, Yunan felsefesiyle yetişmiş ve onun tesirinde kalarak bunu İncîl’e bile aksettirmiş olması mümkün değildir. Öte yandan bu İncîl’i yazan Yuhanna’nın gâyesinin, Hazret-i Îsâ’nın ulûhiyetini ispatlamak olması da, onun Rûhullâh’a gerçekten îmân etmiş bir havârî olmadığını ortaya koymaktadır.
M.S. 90-110 yıllarında yazıldığı söylenen Yuhanna İncîli’nde vahiyle alâkalı hiçbir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Bu İncîl’de havârîler, Hazret-i Îsâ’ya “Yâ Rab!” şeklinde hitâb ederler. Bu itibarla Yuhanna, Hristiyanlığı tahrîf eden yahûdî Pavlos’un bıraktığı yerden işe devâm eden bir kimse hüviyetindedir. Dolayısıyla M. P. Roguet, Yuhanna’nın kaleme aldığı bu İncîl hakkındaki fikrini şöyle açıklar:
“Sinoptik İncîl’ler, (birbirine benzeyen ilk üç İncîl; Matta, Markos ve Luka) Îsâ’nın sözlerini çarpıcı, konuşma üslûbuna yakın bir tarzda naklettikleri hâlde, Yuhanna’da her şey (müellifin) tefekkür(ün)e boğulur. O derecede ki, bazen kendi kendimize: «–Konuşan Îsâ mıdır, yoksa O’nun sözleri İncîl yazarının mütâlaaları ile belli olmadan genişletiliyor mu?» diye sormak durumunda kalırız!”
İncîl’lerin bu garip durumları, bazı hristiyan din adamları tarafından da bizzat îtirâf edilmiştir:
Nitekim üçüncü asırda Mâneviyye mezhebine mensûb olan Tauste, İncîl’lerin müellifleri hakkında şöyle demektedir:
“İncîl’lerin ne Îsâ, ne de havârîler tarafından yazılmayıp, çok zaman sonra meçhul birtakım kimseler tarafından yazıldığını ve bu adamların, görmedikleri şeylere başkalarınca inanılmayacaklarını bildiklerinden, hikâyelerinin başlarına havârîlerin yahut onlara mensûb kimselerin isimlerini koyduklarını herkes bilir.”
Hazret-i Îsâ’ya indirilen, ancak şu an bulunmayan gerçek İncîl’in ise böyle olmadığını ve onun müttakîlere bir hidâyet ve öğüt kitabı olduğunu Kur’ân-ı Kerîm şöyle beyân buyurmuştur:
وَقَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِعَيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَآتَيْنَاهُ الإِنجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِّلْمُتَّقِينَ
“Kendinden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. Ve O’na, içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunan, ondan evvelki Tevrât’ı tasdîk etmek, müttakîlere bir hidâyet ve öğüt olmak üzere İncîl’i verdik.” (el-Mâide, 46)
Cenâb-ı Hak, ehl-i kitâbı, dinlerinin bozulması üzerine gönderilen son dîn olan İslâm’ı kabûl edip Hakk’ın emrine riâyet etmeleri hâlinde bağışlayacağını şöyle beyân buyurmaktadır:
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ آمَنُواْ وَاتَّقَوْاْ لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلأدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ
“Eğer ehl-i kitâb îmân edip ittikâ etselerdi, herhâlde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları, nîmetleri bol cennetlere sokardık.” (el-Mâide, 65)
Daha evvel de ifâde ettiğimiz gibi bu dört İncîl’in dışında meşhur olan bir İncîl daha bulunmaktadır ki, o da Barnabas İncîli’dir. Barnabas, Hazret-i Îsâ’nın ashâbının ileri gelenlerindendir ve tevhîd akîdesine bağlıdır. Bu yüzden tevhîd inancını savunan Barnabasçılar ile tevhîdden ayrılıp teslîs akîdesine sapan Pavlosçular arasında büyük mücâdeleler olmuştur.
Barnabas İncîli’ni diğerlerinden ayıran başlıca farklılıklar şunlardır:
1. Hazret-i Îsâ, ne Tanrı, ne de Tanrı’nın oğludur. O, Allâh Teâlâ’nın insanlara gönderdiği bir peygamberdir.
2. Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın kurbân etmek istediği oğlu İshâk -aleyhisselâm- değil, İsmâîl -aleyhisselâm-’dır.
3. Hazret-i Îsâ çarmıha gerilmemiştir.
4. Beklenen Mesîh, Faraklit’tir, yâni Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir.
Dört İncîl’deki Tenâkuzlar
Bu mevzuya girmeden önce şunu hatırlatalım ki, yeryüzündeki bütün dinlerden sâdece İslâmiyet, Hristiyanlığın temel inancı olan Hazret-i Îsâ’nın babasız olarak iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabûl etmektedir. İslâm Peygamberi Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına, Hazret-i Îsâ’nın, Allâh’ın büyük bir peygamberi olduğunu ve cehâlet batağına saplanan insanlığa doğru yolu göstermek için gönderildiğini öğretmiştir. İslâm, Hazret-i Îsâ’nın vaz’ ettiği gerçek dîne hiçbir zaman saldırmamış, bilakis O’na, annesi Meryem’e ve İncîl’e inanılması ve hürmet edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Ancak bu kabûl ve hürmet, Hazret-i Îsâ’nın ve getirdiği dînin tahrîf edilmemiş aslî hâllerine yöneliktir.
Bu kısa hatırlatmanın ardından aslî hüviyetini kaybetmiş olan günümüzdeki İncîl’lerin değerlendirilmesine geçebiliriz:
Yazılış târihleri husûsunda ittifak eden iki müellif bile bulunmayan dört İncîl’i Îsâ -aleyhisselâm- ne görmüş ne de yazdırmıştır. Bunun içindir ki onlarda bulunan sayısız yanlışlık, tenâkuz ve tahriflerin hiçbiri gözden kaçmaz. Gerçekten beşerî mütâlaalarla âdeta ulvîlikten ayıklanmış olan İncîl’ler; anlaşılmaz ve çelişkili bilgilerle doludur.
Bu bilgilerin en mühimlerinden bazıları şöyledir:
* Aynı hâdiseler, farklı İncîl’lerde hattâ aynı İncîl’de iki, üç veya daha fazla şekilde ve çelişkilerle dolu olarak anlatılmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara bu şekilde hakîkate aykırı bir beyanda bulunmayacağı ise muhakkaktır.
* Markos ve Yuhanna İncîlleri, Hazret-i Îsâ’nın nesebinden hiç bahsetmezken, Matta ile Luka, O’nun soy kütüğünü vermektedirler. Fakat Matta, Hazret-i Îsâ’dan Hazret-i İbrâhîm’e kadar 40 kişi sayarken; Luka, 55 kişi saymaktadır. Ayrıca Luka, Hazret-i Âdem’e kadar 20 kişi daha ilâve ederek sayısını 75’e çıkarmıştır. Matta ise Hazret-i İbrâhîm’den önceki soy kütüğü ile ilgili hiçbir bilgi vermemektedir. (Matta, 1/17; Luka, 3/23-38)
Îsâ -aleyhisselâm-’ın soy kütüğünü Matta’nın İbrâhîm -aleyhisselâm-’a kadar 40 olarak sayması, Luka’da geçen 15 kişiyi unutmuş olmasından kaynaklanmaz, isimler incelendiğinde, hepsinin birbirinden farklı oldukları ve benzer isimlerin de ayrı sıralarda bulundukları kolaylıkla göze çarpar.
Bu tenâkuzlar, beşer kitaplarında bile kabûl edilemeyecek kadar ciddî noksanlıklardır. Peygamberleri gördükleri ve onların sağlıklarında ilâhî kitaplarına şâhid oldukları hâlde yine de “mûcize” bâbında birtakım deliller isteyen âdemoğlunun, bugünkü delilsiz, mesnedsiz ve çelişki dolu kitapları kabûllenip onlara îmân etmesi, acabâ nasıl değerlendirilmelidir?
* Matta İncîli’ne göre Hazret-i Yahyâ’nın “ilya” olduğu belirtilirken, (Matta, 11/4) Yunanna İncîli’nde olmadığı ifâde edilmektedir. (Yuhanna, 1/21)
* Yahyâ -aleyhisselâm-’ın Hazret-i Îsâ’yı tanıyıp tanımadığı husûsunda farklı ifâdeler vardır. Yahyâ -aleyhisselâm-’ın öldürülmesi ise, Matta ve Markos’ta genişçe anlatılırken, Yuhanna’da bu mevzû bir iki cümle ile geçiştirilmiştir. (Yuhanna, 19/28-30; Matta, 27/32-56; Markos, 15/33-41)
* Îsâ -aleyhisselâm-’ın, havârîleri ile karşılaşması ve onları yanına alması husûsunda Yuhanna ile diğerleri arasında birbirinden uzak, çok farklı açıklamalar bulunmaktadır. (Luka, 5/1-17; Yuhanna, 1/35-51; Matta, 4/18-22)
* Hazret-i Îsâ’nın Sur ve Sayda bölgesine geldiği sırada, cine tutulan kızını iyi etmesi için ondan yardım isteyen bir kadının milliyet ve memleketi husûsunda açık bir şekilde çelişkili bilgiler vardır. Kadının, Matta’ya göre Kenanlı (Matta, 15/21-22), Markos’a göre Yunanlı olması (Markos, 7/26),
ilâhî addedilen bu kitaplar için pek tuhaftır. Bir beşer bile doğum yerini karıştırmazken, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan yaratıcının, yarattığı bir varlığın memleketini şaşırması mümkün müdür? Elbette ki hayır!
Bu durum da gösteriyor ki, İncîl’ler, birbirinden habersiz kişilerin, kendi kültür seviyelerine ve şahsî arzu ve temâyüllerine göre te’lîf ettikleri çelişkili bilgilerle doludur.
* Îsâ -aleyhisselâm-, İncîl’lerde ulûhiyet isnâdıyla zikredilmesine rağmen birçok yerde de “insanoğlu” ve “Rabbin kulu” olarak ifâde edilmektedir. (Matta, 12/17-18; Elçilerin İşleri, 3/13, 4/27-28) Bir kimsenin, hem Allâh’ın oğlu, hem de insanoğlu olması nasıl îzâh edilebilir? Bu durumda ancak insan = Allâh olması gerekirdi ki, bunun tartışılması bile imkânsızdır. Zîrâ Allâh yaratıcı, insan ise yaratılandır.
Nitekim bunun farkında olan hristiyanlar, İncîl’lerde geçen “Allâh’ın oğlu” tâbiri ile Allâh’ın Hazret-i Îsâ’ya hulûl edip bedenine girdiğini ve oraya yerleşip O’nun vücûdunda insanlara tecellî ederek göründüğünü, işte bu sebeple Îsâ -aleyhisselâm-’ın ilâhlaştığını câhilâne bir şekilde iddiâ ederler. Oysa bunu kabûllenmek, Allâh’ın en yüce ve her şeyden münezzeh olma husûsiyeti ile hiçbir şekilde bağdaşmaz.
Yine İncîl’lerde “Allâh’ın oğlu” tâbiri, diğer hristiyanlar için de kullanılır. Meselâ Îsâ -aleyhisselâm- havârîlerine der ki:
“Düşmanlarınızı sevin! Size zulmedenler için duâ edin! Öyle ki, göklerde olan babanızın oğulları olasınız!..” (Matta, 5/44-45, 6/1; Luka, 6/35)
Yine Hazret-i Îsâ’nın şöyle dediği rivâyet edilir:
“Ne mutlu sulh edicilere! Çünkü onlar, Allâh oğlu diye çağrılacaklar!” (Matta, 5/9)
Hristiyan kültürüne de “Allâh Baba” tâbiriyle yansımış olan bu bâtıl inanç, kendisi hakkında yapılan, gerçeği gözlerden saklama mâhiyetindeki te’vîl perdelerini yırtıp atacak kadar âşikârdır. Diğer taraftan hristiyanlar, bu ifâdeyi diğer insanlara karşı bir üstünlük sebebi olarak zikretmektedirler.
Ancak Allâh Teâlâ, onların bu tavırlarına karşı şöyle buyurur:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى نَحْنُ أَبْنَاء اللّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُم بِذُنُوبِكُم بَلْ أَنتُم بَشَرٌ مِّمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَلِلّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
“Hristiyanlar ve Yahûdîler: «Biz Allâh’ın oğulları ve sevgilileriyiz!» dediler. De ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azâb ediyor? Doğrusu siz de O’nun yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azâb eder. Göklerde, yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allâh’a âittir. Sonunda dönüş de ancak O’nadır.” (el-Mâide, 18)
İncîl’lerdeki tezatlar uzayıp gider:
* Hazret-i Îsâ’nın tutuklanma gecesinde meydana gelen hâdiseleri, dört İncîl de teferruatlı olarak anlatmaktadır. Ancak bu hususta da birinin beyânı, diğerinin beyânına ters düşmekte; büyük farklılıklar ve çelişkiler arz etmektedir. (Matta, 26/47-56; Markos, 14/13-52; Luka, 22/47-53)
* Hazret-i Meryem’in kocası Yûsuf, Luka İncîli’ne göre Helin’in, Matta’ya göre Yâkub’un oğludur. (Luka, 3/23; Matta, 1/16)
* Matta, Markos ve Luka İncîlleri’nde Hazret-i Îsâ’nın Hazret-i Yahyâ tarafından vaftiz edildiği bildirilirken, Yuhanna’da vaftiz işinden hiç söz edilmez. (Matta, 3/17; Markos, 1/9-12; Luka, 3/21-22)
* Matta, Markos ve Luka İncîlleri’ne göre Hazret-i Îsâ’nın esas memleketi Galile iken Yuhanna’ya göre Yahudiyye’dir. (Matta, 13/54-58; Markos, 6/4; Luka, 6/29; Yuhanna, 4/3, 43, 45)
* Matta ve Markos İncîlleri’nde Hazret-i Îsâ’nın vazîfesinin Hazret-i Yahyâ hapse atıldıktan sonra, Yuhanna’da ise hapisten önce başladığı bildirilmektedir. (Matta, 4/12-17; Markos, 1/14-15; Yuhanna, 3/22-26, 4/1-3)
* Hazret-i Îsâ’nın tutuklanması, muhâkeme edilmesi, çarmıha gerilmesi, mezara konulması, mezardan kıyâm ederek dirilişi ve talebelerine görünmesi, sonra da semâya çıkması ile alâkalı olarak İncîl’lerde birçok farklı bilginin bulunması, yine ilâhî bir kitap için îzâhı mümkün olmayan tezatlardır. (Matta, 27-28. bâblar; Markos, 15-16. bâblar; Luka, 23-24. bâblar; Yuhanna, 19-20. bâblar)
* Diğer taraftan Îsâ -aleyhisselâm-, çarmıha gerildiği sırada Matta ve Markos’a göre:
“–Allâh’ım, Allâh’ım! Niye beni terk ettin?” (Matta, 27/46; Markos, 15/34)
demiştir ki, bu ifâde bir peygamberin söyleyebileceği bir söz olamaz. Çünkü bu bir nevî Rabb’e karşı tavır sergilemektir.
* Îsâ -aleyhisselâm- Gadaralılar’ın ülkesine varınca, Matta’ya göre cinlere tutsak olmuş ve iki deli ile karşılaşmıştır. Markos ve Luka’ya göre bir deliye rastlamıştır. (Matta, 2/28; Markos, 5/1-2; Luka, 8/27-29)
* Yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’dan Yûnus Peygamber’in delîlini istediklerinde Markos’a göre “onlara asla delîl gösterilmeyeceği” haber verildiği hâlde, Matta’da “Yûnus Peygamber’in delîlinin gösterileceği” ifâde edilmektedir. (Matta, 12/38-41; Markos, 8/11-12)
İşte farklı târihçiler gibi farklı mâlumatlar ve onların arasına sıkışıp kalmış bir din! İşte bugünkü Hristiyanlık!..
Hristiyanlara Göre Hazret-i Îsâ’nın Çarmıha Gerilmesinin Sebebi
Hristiyanlara göre, Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ vâlidemiz cennette iken yasak meyveden yiyerek insanlık suçu işlemişlerdir. (Tekvin, 3/24) Bu sebeple Allâh Teâlâ, onların neslinden gelen çocukların hepsini ateşte yanmağa mahkûm etmiştir. Ancak Hazret-i Îsâ, insanlara acıdığı için, haç üzerinde çarmıha gerilmek sûretiyle bütün insanların suçunun kefâretini üzerine almış, kendini bu uğurda fedâ etmiştir. Böylece insanlar, kendilerine mîras kalan bu günahtan kurtulmuşlardır. (Romalılara Mektup, 3/23-26)
İşin aslının böyle olmadığını Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirir:
وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا
(156)
وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَـكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينً
(157)
“İnkâr etmelerinden, Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve «Allâh’ın elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük!» demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki O’nu ne öldürdüler; ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara Îsâ gibi gösterildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak O’nu öldürmediler.” (en-Nisâ, 156-157)
بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا
“Bilâkis Allâh, O’nu (Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allâh izzet ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 158)
Hakîkat böyle olduğu hâlde, Allâh’ın, gazabını teskîn için oğlunu, hem de onun ceddinin yediği bir meyve yüzünden öldürmesi akîdesi, ne kadar garip bir inançtır ki, bir başkasına âit meyve yeme suçunu ölümle ödetmektedir. Bir kulun günâhını diğer bir kula yüklemeyeceğini beyân eden Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği bir dinde böyle bir inancın olması, ancak o dînin muharrefliği ile îzâh edilebilir. Üstelik bugün hristiyanlar, dinlerine dâvet ederlerken, Hazret-i Îsâ’nın kendisini fedâ ederek insanların günahlarını yüklendiğini ifâde etme gaflet ve zaafı ile, aslı tamâmen bozulmuş olan Hristiyanlığı, nefislere câzip hâle getirmeye çalışmaktadırlar.
Fakat düşünmek ve sormak lâzımdır ki, onlar, yasak bir meyvenin yenilmesini insanlık suçu kabûl ederken, kendilerinin yaptığı insanlık şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan nice zulümler, inkârlar, isyanlar ve dile alınmayacak rezillikleri ile bedbahtlıkları nasıl oluyor da tecvîz edebiliyorlar?!. Târihteki birçok emsâlleriyle beraber son Bosna katliâmı ve benzerlerine hristiyanların seyirci kalması, papalık ve patriklik müesseselerinin de bu cinâyetleri suskunluk içinde geçiştirmeleri, bir merhamet peygamberi olan Hazret-i Mesîh’in müntesibi olma iddiâsında bulunmakla kâbil-i te’lif midir? Kendilerinden olmadığı için hâmile kadınların karınlarını deşerken, küçücük yavruların kanlarını vahşîce akıtırlarken, hiç mi günah işlememiş oluyorlar?
Oysa Hazret-i Îsâ, insanların içinde en seçkin ve mümtaz bir makâmı ihrâz eden ve güzel ahlâkı tâlim için gelen, Allâh’ın indinde de her şeyiyle makbûl, yüce bir peygamberdir. Dolayısıyla Allâh Teâlâ’nın, seçtiği ve sevdiği ülü’l-azm bir Rasûlü’nü, -o da ceddinin işlediği bir suç sebebiyle- çarmıha gerdirmek gibi bir azâba dûçâr etmesini, -inanmak bir tarafa- düşünmek bile, hem mümkün değil, hem de Cenâb-ı Hakk’a câhilâne ve münkirce yapılan bir zulüm isnâdıdır, iz’ân dışıdır. Hâlbuki Allâh, peygamberleri için nice şerefli ve ulvî rütbeler, makamlar, ihsânlar ve ikramlar va’detmiştir. Kaldı ki, kendisine ilâhlık atfedilen Îsâ -aleyhisselâm-, şâyet iddiâ ettikleri gibi Allâh olsaydı, Allâh’ın, birkaç beşer elinde haça gerilecek kadar âciz olması düşünülebilir miydi?
Diğer taraftan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın, başkalarının cezâlarını çekmesi husûsundaki meselenin ilâhî hükmüne baktığımızda ise, hakîkat bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Allâh Teâlâ buyurur:
مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً
“Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez! Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azâb edecek değiliz.” (el-İsrâ, 15)
Âyette günahkâra bile başkasının günâhının yüklenmeyeceği bildirilirken, günahsız bir insana başkasının günâhının yüklenmesi iddiâsı, ilâhî hakîkate, hattâ beşerî mantığa bile ne kadar da terstir! Kim, bir başkasının irtikâb ettiği, kendisiyle alâkalı olmayan bir günahtan mes’ûl olmayı kabûl edebilir?!
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın cennette yasak meyveye yaklaşması meselesinin hakîkatine gelince; bu onun için bir zelle, yâni gayr-i irâdî hatâdır. Bir bakıma da murâd-ı ilâhî îcâbı olarak tahakkuk etmiştir. Çünkü murâd-ı ilâhî; Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ vâlidemizin insan için yaratılan yeryüzüne inmeleri, orada insan neslinin çoğalması ve kıyâmete kadar bu neslin devâm etmesi, rûhunu yüceltip Rabbine yaklaştıranların tekrar Âdem -aleyhisselâm-’ın geldiği mekân olan cennete döndürülmesi, nefsine aldananların ise, şeytanın arkadaşları olarak cehenneme girmesi idi.
Bu murâd-ı ilâhîyi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle îzah buyurur:
“Hazret-i Âdem ve Hazret-i Mûsâ -aleyhimesselâm- münâkaşa ettiler. Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Âdem’e:
«İşlediğin günahla insanları cennetten çıkaran ve onları şekâvete (bedbahtlığa) atan sen değil misin?» dedi.
Hazret-i Âdem de, Hazret-i Mûsâ’ya:
«Sen, Allâh’ın risâlet vermek sûretiyle seçtiği ve husûsî kelâmına mazhar kıldığı kimse ol da, daha yaratılmamdan önce Allâh’ın bana yazdığı bir işten dolayı beni ayıplamaya kalk!.. (Bu olacak şey değil!)» dedi.”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devamla buyurdu ki:
“Hazret-i Âdem, Hazret-i Mûsâ’yı ilzâm etti (cevap veremez hâle getirdi, susturdu ).” (Buhârî, Kader, 11; Müslim, Kader, 13)
Diğer taraftan Âdem -aleyhisselâm- ve Havvâ vâlidemiz, işledikleri günah sebebiyle:
رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer Sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlakâ ziyân edenlerden oluruz.” (el-A’râf, 23) diyerek tevbe ve istiğfarda bulunmuşlar; netîcede ilâhî affa ve nice nîmetlere nâil olmuşlardır.
Bu mağfiretle birlikte günahsız hâle gelen Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-, kendisine lutfedilenlere ilâveten Cenâb-ı Hakk’a yakınlıkta en üst makâm olan ve kulun bir kesbi olmaksızın sâdece ilâhî lutufla verilen peygamberlik rütbesi ile şereflendirilmiştir.
Hâsılı affedilmeyen bir günah bile teselsül etmez iken, affedilen bir günâhın teselsül etmesi mümkün değildir! Hattâ samîmî tevbelerin ardından affa mazhar olan günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın lutfu ile sevâba tebdîl olunur. Âyet-i kerîmede buyrulur:
إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
“Tevbe ve îmân edip amel-i sâlih işleyenler başkadır. Allâh onların seyyielerini(günahlarını) hasenâta (sevaplara) tebdîl eder. Allâh Gafûr ve Rahîm’dir.” (el-Furkân, 70)
Allâh’ın kullarına nezdinden gönderdiği ilâhî kitapların hepsi “mübîn” (apaçık) sıfatı taşımaktadır. Bunu en son kitap olan Kur’ân-ı Kerîm, bâriz bir şekilde ortaya koyar. Onda birçok yerde “mübîn” kelimesi, sarâhatle ve ısrarla tekrarlanarak bu hakîkate dikkat çekilir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in gönderilmesine sebep teşkil edecek derecede tahrîf edilmiş olan İncîl’lerde bu husûsiyeti bulabilmek mümkün değildir.
İncîl’lerdeki bütün tenâkuzlar, onların vahiy mahsûlü olup olmadıkları hakkında bize fazlasıyla mâlumat vermektedir. Her idrâk sâhibi kavrar ki, “Allâh” her şeye kâdir olduğu ve her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu hâlde, kullarına bu kadar karmakarışık ve birçok eksikliklerle dolu bir ilâhî kitap göndermez. Çünkü O, hiçbir noksanlık kabûl etmeyen bir “Sübhân”dır.
Gerçek şudur ki, Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra sür’atle tahrîf edilen Hristiyanlık, kısa zamanda hak dîn olma vasfını kaybetmiş ve putperest bir karaktere bürünmüştür.
Putperest kültürlerde yer alan “çarmıha gerilmiş halk kahramanı” motifi, bizzat Îsâ -aleyhisselâm-’a uygulanmış ve bu hâdiseyle alâkalı olan “Haç”, kutsal bir sembol hâline getirilmiştir. Çünkü Haç, Hristiyanlık’tan önceki Avrupa putperestliğinde de mevcuttu.
Hristiyanlığın ilk devrelerinde Ocak ayının ilk günü yılbaşı olarak kutlanmazdı. Putperest inançlarda 24 Aralık ile 6 Ocak târihleri arasında değişik günleri kapsayan yılbaşı kutlamaları, hristiyanlara da tesir etmiş ve Hazret-i Îsâ’nın doğumu ile alâkalı bir iddiâ ortaya atılarak 1 Ocak’ta yeni bir takvim teşekkül ettirilmiş ve bu gün, bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Eski Roma ve Yunan’da kral ve imparatorların yegâne hedefi, ölümden sonra tanrılaşmaktı. Bu anlayış da, Îsâ -aleyhisselâm- için tatbîk edilmiş ve O, İncîl’lerde sanki ilâhlaşan bir efsâne kahramânı gibi anlatılmıştır.
Kısaca İncîl’lerde Allâh kelâmı ile beşer kelâmı ve bâtıl düşünceler, içiçe ve girift bir hâldedir.
İlk zamanlardan beri materyalist olan yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’ın getirdiği tevhîd inancını bozmuşlardır. Yine onlar, kendilerinin rahat yaşamaları için dâimâ peygamberlerine yük olmaya, onları kendi menfaatleri istikâmetinde kullanmaya kadar aşırı davranışlarda bulunan bir kavim olduklarından, böyle bir tavır, onlar için tabiî olmuştur.
Unutmamak gerekir ki, Mûsâ -aleyhisselâm- ve Tevrât, nasıl ki hidâyet yolunu gösteren birer kılavuz ve ışıksa, Îsâ -aleyhisselâm- ve İncîl de, Hazret-i Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- ve Kur’ân-ı Kerîm de tıpkı bunun gibi hükmünün cârî olduğu zamanda birer hidâyet rehberidir. Şurası muhakkaktır ki, bir hüküm vaz’ eden (kânun koyan), aynı hususta birbiri arkasından değişik zamanlarda hükümler vaz’ ediyor ve eski hükümleri neshediyorsa (geçersiz kılıyorsa), geçerli olacak olan, elbette ki en sonuncusudur. Şâyet Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- zamanında Mûsâ -aleyhisselâm-’a indirilene değil de, meselâ Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a vahyedilene tâbî olmaya devâm edilseydi, bu tavır, Allâh’a itaat etmek değil, bilakis isyân etmek olurdu. Cenâb-ı Hak, son dîn olarak İslâm’ı gönderip kıyâmete kadar hükmünün bâkî kalmasını murâd ettiğinden, bugün hükmü cârî olan yegâne ilâhî kitap da Kur’ân-ı Kerîm olmaktadır.
Bütün ilâhî kitapların aslî menbaı, bir ve tek olan Allâh Teâlâ’dır. Bütün peygamberler de aynı gâye ile gelmiş, kendilerinden önceki hak peygamberleri te’yid etmiş ve sonra gelecek peygamberleri müjdelemişlerdir. İslâm Peygamber’i Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de önceki peygamberleri te’yid etmiş, fakat İslâm’ın son dîn, kendisinin son peygamber ve Kur’ân-ı Kerîm’in de son ilâhî kitap olduğunu tebliğ etmiştir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Dünyâda da âhirette de Meryemoğlu’na (Îsâ’ya) insanların en yakını benim. O’nunla benim aramda peygamber yoktur. Peygamberler kardeştirler. Peygamberler, anneleri ayrı babaları bir kardeştirler. Dinleri de birdir.”
“…İçinizden kim (dünyâya nüzûl edeceği âhir zamanda) O’nunla buluşursa, benden O’na selâm söylesin.” (Cem’ul-Fevâid, V, 16)
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, bugünkü kilisenin zıddına çok sâde ve zâhidâne bir hayat yaşamıştır. O’nun fârik vasfı, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi; yâni dünyânın nefsânî arzularından vazgeçip rûhânî bir hayat yaşamak, yüksek ahlâkı, merhamet ve kardeşliği tevzî etmek idi.
Tasavvufun en belirgin düsturlarından biri olan “Allâh için sevmek ve yine O’nun için buğzetmek” husûsunda Îsâ -aleyhisselâm-’a şu şekilde vahiy gelmiştir:
“Eğer bütün yerdekilerin ve göktekilerin ibâdetini yapsan ve içinde Ben’im için dostluk ve Ben’im için düşmanlık olmazsa, bütün bu ibâdetlerinin Sana hiçbir faydası olmaz!”
Bütün ibâdet ve hareketlerimizin kemâli, rûhî derinliğimiz mesâbesindedir. Yâni sevdiğimizin Allâh için, sevmediğimizin de yine Allâh için olması gerekir.
Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- buyurur:
“Âsîlere düşmanlık yapmak sûretiyle Allâh’a dost olun! Âsîlere uzak olmakla Allâh’a yakın olun ve onlara buğz etmekle Allâh’ın rızâsını alın!..”
Yâ Rabbî! Bizlere hakkı hak bilip ona sarılmayı, bâtılı da bâtıl bilip ondan ictinâb etmeyi ve böylece iki cihanda Sen’in rızâ bahçelerindeki nîmetlerinle perverde olan sâlih kullarından olabilmeyi nasîb eyle!
Âmîn!..
GURBET
Tasavvuf yolu, umûmiyetle gurbet yoludur. Çünkü insanların birbirlerine karşı olan gurbet ve yalnızlığı, Hakk’a kurbet, yâni yakınlık netîcesini doğurur.
Nitekim Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, oğlu Yahyâ -aleyhisselâm- ve teyzezâdesi Îsâ -aleyhisselâm-’da garîblik ve gurbetin ayrı ayrı tezâhürleri görülür. Bu üç peygamberin etrafında kendilerine inananların az olması ve irşâda çalıştıkları kavim tarafından ikisinin şehîd edilmesi, üçüncüsünün de öldürülmeye kastedilmesi, kendi vatan ve cemaatleri içinde bile onlara zorlu bir garîblik yaşatmıştır. Ancak bu garîblikleri netîcesinde Hazret-i Zekeriyyâ ve Hazret-i Yahyâ -aleyhimesselâm- şehîd edilmelerine; Hazret-i îsâ -aleyhisselâm- da, semâya ref edilmesine kadar Allâh’ın kendilerini tekrîm ettiği ve “Selâm olsun!” dediği peygamberler olarak muhlisâne ve fedâkârane bir hayat yaşamışlardır.
Bu peygamberlere atfedilen yalnızlık ve gurbet düşüncesi de, hadîs-i şerîfte ilgi çekici bir vasıfta zikredilmektedir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Kendini bu dünyâda garîb bir yolcu gibi say!” (Buhârî, Rikâk, 3; Tirmizî, Zühd, 25)
“Garîblere müjdeler olsun!..” (Müslim, Îmân, 232)
Tasavvuf, insan fıtratında mevcut olan ulvîliklere âit temâyülleri, sohbet, zikir, riyâzât ve ihlâs ile geliştirerek ham insandan “insan-ı kâmil” hüviyetini ortaya çıkarmaktır. İnsanlarda istîdâd ve iktidarlar muhtelif olduğundan, tasavvufun metodlarını kullanarak insanı eşyâ ve hâdisâtın esrârından haberdâr etme, her fertte aynı derecede netîce vermez. Ancak bazı temâyüllerde bütün insanlık, -aralarında derece farkı olsa da- müştereklik arz eder. Bunlardan biri de, her ferdin, geldiği yere, yâni vatan-ı aslîsine dönme temâyülüdür.
Bundan dolayı tasavvufun bir gâyesi de, insanı “elest bezmi’nde Rabbiyle beraber olduğu vuslat iklîmine dönme husûsundaki arzu, arayış, temâyül ve istîdâdını zikirle tekâmül ettirerek şuuraltından şuurüstüne yükseltmektir. Kullukta kemâli ifâde eden bu hâle ermenin yolu, âyet-i kerîmede şu şekilde îzâh edilir:
أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
“…Bilesiniz ki kalbler, ancak Allâh’ın zikriyle mutmain olur (huzur bulup doyum noktasına ulaşır)!” (er-Ra’d, 28)
Bu hâl, en güzel şekilde insan-ı kâmilde tezâhür eden bir keyfiyettir. Çünkü insan-ı kâmil:
إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
“…Hiç şüphe yok ki biz, Allâh içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz!” (el-Bakara, 156) âyetinin sırrına ermiştir.
Aslına dönme temâyülü, varlıklar içinde üstün bir idrâk ile techîz edilmiş bulunan ins ü cinde en üst seviyeye ulaştığı nisbette bir hasret ve ıztırap kaynağı olur. İşte o zaman idrâk sâhibi her kul, nefes alıp verdikçe kendisini dâimî bir gurbette hisseder.
Gerçekten gurbet, varlıkların menşeinden itibâren çeşitli safhalardan geçerek gerçekleştiği için bulunduğu yerden bir evvelki mekâna doğru muhtelif tezâhürler arz eder. Meselâ insan, önce rûhlar âleminde bulunmakta iken, bu mekândan ayrılarak ana rahminde mekân tutar. Sonra dünyâya gelir. Dünyâda da çeşitli mekân değişikliklerine uğrayabilir. Oradan “âlem-i berzah”a göçer. Ve nihâyet Rabbine döner.
Nitekim gurbetin bu safhalarını yüreğinde hisseden şâir, onun bazı merhalelerini şu şekilde mısrâlara dökmüştür:
Bir merhaleden güneşle deryâ görünür,
Bir merhaleden her iki dünyâ görünür,
Son merhale bir fasl-ı hazandır ki, sürer;
Geçmiş gelecek cümlesi rü’yâ görünür!..
Evet gurbet, bütün bu söylediklerimiz dikkate alındığı takdîrde, içiçe, merhale merhale ve kat-kat demektir. Onu bertarâf etmek, bütün ara merhaleleri aşarak geldiği ilk yere, yâni Rabbine dönmekle mümkündür. Bu hâle nazaran rûha ıztırap veren gurbetin en derin ve en köklü hasretini dindirmek, Rabbe vuslat iledir. Bu ulvî hasreti ve rûhî ıztırâbı idrâk etmeyerek, köyünden, kentinden ayrılması sebebiyle muzdarip olan sıradan insanların bile şuuraltında aslında gurbetin bu büyük ve derin mânâsı bâkî kalır. Rûhun bu ıztırâbını ancak üstün idrâk sâhipleri olan evliyâullâh lâyıkıyla kavrar ve ara merhalelerin derdinden berî ve ilâhî vuslata iştiyâk ile dolu bir ömür sürerler. Bu sebeple Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri tasavvufu:
“Hakk’ın, seni senliğinde öldürmesi ve kendisi ile ihyâ etmesidir.” diyerek
târif eder.
Bu hâlin en güzel tezâhürü de, kulun Rabbiyle beraber olma sırrına ererek derin bir muhabbet içerisinde zikre devâm etmesiyle gerçekleşir.
Zikir, yalnızca dilin lafza-i celâli tekrarlaması değil, Allâh -celle celâlühû- idrâki ile ilâhî tecellînin bütün benliği kuşatıp kalbde yerini almasıdır.
Zikre devâm ile, öyle bir dereceye ulaşılır ki, zikrin hakîkati, insanın yaratılış gâyesi ile birleşir; zikre mâkes olur. Zikrin hakîkati, harf, kelime ve sesten münezzehtir. Kalbin cevheri, yâni özü de, ilâhî ve Rabbânî olduğu için münezzeh bir latîfedir. Bu iki keyfiyet, böylece eşyâdan mücerred hâle gelince, birbirlerinin aynı olur, birleşir, hakîkî tevhîde erer. Kalb, orada yokluğa ve hiçliğe kavuşur. Zikredilenden, yâni Cenâb-ı Hak’tan başka her şey silinir. Çünkü bu makamda kalb, esmâ-yı ilâhiyyenin tecellî merkezi olur ve güneş ışığını toplayan bir merceğin, altındakileri yakması gibi bütün mâsivâyı yakar, yok eder. Bu, “fenâ” hâlidir. Fânîlerin aradan çekilip “Bâkî”nin kaldığı makamdır. İtmi’nândır; huzûra vâsıl oluştur.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’ne ölümü bir “şeb-i arûs”, yâni düğün gecesi olarak tavsîf ettiren gerçek de, dünyâ gurbetinden kurtuluş ve vuslata eriştir.
Allâh dostlarının en önemli özelliklerinden biri de, bu gurbet diyârı dünyâda büyük bir hasretle yanmaları ve hakîkî ölümsüzlüğe kavuşmalarıdır. Hazret-i Mevlânâ, bu yanış ve kavruluşun ölüm ile dahî sükûn bulamayacak şiddette olduğunu bir beytinde şöyle anlatır:
“Vefâtımdan sonra kabrimi aç ve içimin ateşi sebebi ile kefenimden nasıl duman yükseldiğini gör!”
Ölüm döşeğinde olmasına rağmen yüzü sevinçle parlayan bir Hak âşığına sordular:
“–Ölüm ânında iken nasıl gülebiliyorsun?”
Âşık şöyle cevap verdi:
“–Şimdi bütün vücûdum dudak olmuş gülümsüyor! Şu an, dudaklarım başka bir gülüşle gülüyor!..”
Pervâne ışığa hasrettir. Işığa olan hasretinden ve onun etrâfındaki râbıtasından dolayı kendisine kelebek değil, pervâne denir. Işığı bulunca, cezbeye tutulur, irâdesi gider. Sonunda ışığa çarparak bedenini yakar. Işıkta fânî olur, vuslata erer.
Hazret-i Mevlânâ da:
“Cesedi yakmadan, ilâhî aşk ve muhabbet lezzetine vâsıl olmak mümkün değildir!” buyurur.
Nitekim Hallâc-ı Mansûr, geçirdiği derin rûhî ihtilaçlar netîcesinde ölümü özlemiş:
“Benim dirilişim, hayâtım, vuslatım, ölümümdedir!” demiştir.
İşte bu derûnî tecellîlere göre gurbet;
Yaratandan firâktır.
Kalbde yanan bir ateştir.
Hasretle kavrulmaktır.
Yalnızlıktır.
Çünkü insan, ilâhî bir yolculuğa tâbîdir. O, bu yolculuğa “elest bezmi”nden başlamış, sonra bir “gurbet” diyârı olan bu dünyâya gönderilmiştir. Hür olan rûhu, bedenin esâretine, beş duyunun emri altına girmiştir. Ancak menşeinden ayrı kalması sebebiyle onda, geldiği âleme karşı bir hasret ve meyil zuhûr eder. Katettiği derece ve aldığı mesâfe nisbetinde idrâki de berraklaşarak bu hasretin ıztırâbı şiddetlenir ve geldiği yere dönme iştiyâkı artar. Bu demektir ki insan, dâimâ garîbdir ve gurbettedir.
Gurbetin birçok çeşidi vardır.
Bu cümleden olarak, enbiyâ ve evliyâ için bu dünyâ gurbeti içinde ikinci bir gurbet daha mevcuttur ki, o da, dostlardan firâkın elemi ile kavrulmaktır. Nitekim Ya’kûb -aleyhisselâm- ile Yûsuf -aleyhisselâm- arasında şiddetli bir gam ve garîblik takdîr buyruldu ki, Allâh’a inâbeleri çok daha ziyâdeleşsin! Böylece dâimâ O’na yönelsinler, O’nunla beraber olsunlar, mâsivâ ile alâkalarını kessinler ve yüksek derecelere nâil olsunlar!..
Bu hikmete binâen nebîler, kendi vatanlarının dışında, bir müddet garîb yaşatılarak gurbet, onlara bütün keyfiyeti ile tattırılmıştır.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e de Tâif’te gurbet en acı bir şekilde tattırıldı. Taşlandı ve kanlar içinde kaldı. Lâkin O, engin merhameti sebebiyle fevkalâde bir sabır ve rızâ hâli sergileyerek kendisini taşlayan Tâif halkına bedduâ etmek yerine hidâyete kavuşmaları için duâ etti. Bunun ardından da ilâhî mükâfât olarak “Mîrâc” vuslatı tecellî etti.
Bunun içindir ki gurbet, elem ve ıztırap meşheri demektir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin bir hikmet deryâsı olan Mesnevî’sine:
Dinle neyden çün hikâyet etmede,
Ayrılıklardan şikâyet etmede!
diye başlayarak, ayrılık ve gurbetin kavurucu ateşini eserine sertâc etmesi, bunun ehemmiyetine binâendir.
Diğer taraftan Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- da, hayâta başladığı yer olan cennetten ve dolayısıyla Rabbe vuslat iklîminden ayrı düşerek dünyâ gurbetine gönderilmesi sebebiyle uzun seneler gözyaşı dökmüş, hasret ve ıztırapla inlemiştir. Çünkü O’nun aslî vatanı cennet ve nezd-i ilâhîdir. Bu gurbetten O’nun nesline de bir hisse vardır. Dolayısıyla bülbülün altın kafeste bile “Vatanım, vatanım!” diye feryâd etmesi düşünülürse, insanın ulvî bir âlemden süflî bir yere geldiğinde ağlayıp feryâd eylemesinin hikmeti daha iyi anlaşılmış olur.
Hazret-i Mevlânâ, gurbeti, ney ile insan arasında münâsebet kurarak şu şekilde îzâh eder:
“Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri feryâd ü figânım, cihandaki herkesi ağlattı.”
“Ayrılık, bağrımı parça parça eylesin ki, aşk derdini anlatabileyim!”
“Her kim aslından uzak ve ayrı düşerse o, dâimâ vuslat ânını bekler durur!”
“Ben ki her meclisin ağlayanı, sâlihlerin de fâsıkların da arkadaşıyım.”
“Herkes kendi zannınca bana dost olur, sohbetimden birşeyler öğrenmek ister.”
“Gerçi feryâdım, sırrımı ifşâ ediyor, lâkin birçok gönülde bunu sezecek nûr yok!
“Can ve ten birbirinden gizli değildir. Fakat canı, görmeye izin yoktur.”
“Ney’in sadâsı ateş oldu, onu boş bir nağme sanma! Kimde bu ateş yoksa yazıklar olsun ona!”
Hazret-i Mevlânâ bir rubâîsinde de şöyle buyurur:
“Ney’i dinle ki, neler neler söylüyor; Allâh’ın gizli sırlarını ifşâ ediyor. Yüzü sararmış, içi boşalmış, başı kesilmiş, yâhud neyzenin nefesine terk edilmiş olduğu hâlde dilsiz ve kelâmsız feryâd ederek «Allâh… Allâh…» diyor.”
Çünkü ney, yetiştiği kamışlıktan kesilip ayrılmış; bağrında ateşle dağlanarak delikler açılmıştır. Başına, ayağına, hattâ boğumları arasına madenî halkalar ve teller takılmış, yâni kelepçelere mahkûm edilmiş, bundan dolayı da kupkuru ve sapsarı kesilerek benzi solmuştur.
İnsan da aynen böyledir. O, âlem-i ilâhîdeki mevkîinden şu dünyâya getirilmiş ve beşeriyet kaydına alınarak ayrılık ateşiyle yüreği dağlanmış ve şerha şerha edilmiştir. Ancak her insanda vâkî olan bu gerçek, tefekkür ve tahassüs itibârıyla temâyüz ederek insan-ı kâmil hâline gelindiğinde zâhire çıkar. Yâni gönülde bunu sezecek idrâk nûru bulunduğunda tezâhür eder.
Kâinatta gördüğümüz veya göremediğimiz bütün mahlûklar, Allâh Teâlâ’nın esmâsının (isimlerinin) bir kısmının mazharıdırlar. İnsanda ise, bütün esmâ-yı ilâhiyyenin kâmil tecellîsi mevcuttur. İnsan, “Rûhumdan ona üfürdüm…” (el-Hicr, 29) âyetinin sırrına nâil olmuştur. Bu sebeple o, bir îcad bedîası, yâni sanat hârikasıdır. Hakk’ın sanatı, kudreti, yaratma gücü, en kâmil mânâda insanda tecellî etmiştir. Bu itibarla insan, mânevî kirlerden, nefsânî arzulardan arınır ise, tam mânâsı ile kâmil olur. Bir mıknatıs etrâfındaki metal tozlar gibi, geldiği âleme şiddetli bir iştiyak ve hasret duyar.
Bu, insan rûhunun Allâh’tan geldiği için vâsıl-ı ilâllâh olma istîdâdıyla mücehhez olmasındandır. Bu istîdâdın harcı da, hakîkî muhabbettir. Muhabbet, yürekte bir ateştir ki, gönülde mâsivâ bırakmaz, yakar. İşte bu yanışla insanda geldiği yere dönme meyli tezâhür eder, Rabbine olan iştiyak ve arzusu artar, hasreti şiddetlenir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, Bilâl -radıyallâhu anh-’ın bu gurbet âleminden kurtulup Rabbine vuslat arzusunu ne güzel anlatır:
“Hazret-i Bilâl, zayıflıktan hilâle dönmüştü. Yüzüne ölümün rengi ve gölgesi düşmüştü. Hanımı onun bu hâlini görünce:
«–Eyvahlar olsun, evim yıkıldı!» dedi.
Bilâl ise ona:
«–Hayır, hayır! Öyle deme! Şimdi neş’e ve sevinç zamanı, evim yapıldı!» dedi.
Bilâl devamla:
«–Ben şimdiye kadar dünyânın, yâni bu Hak’tan uzak gurbet hayâtının kederi içindeydim!..» dedi.
Bilâl bu sözleri söylerken de yüzünde nergisler, güller ve lâleler açıyordu. Mübârek yüzü daha da nûrlanıyordu.
Hanımı ise, Bilâl’in nefesleri zayıflayıp takatsizliğinin arttığını gördükçe:
«–Ey güzel huylu, yüksek ahlâklı Bilâl! Demek ayrılık zamanı geldi!..» dedi.
Bilâl ise:
«–Hayır, hayır! Buluşma, kavuşma vakti geldi. Artık hasret ve bu gurbet bitecek!» dedi.
Hanımı dedi ki:
«–Sen bu gece gurbete gidiyorsun; akrabâlarından, evlâdlarından ayrılıp kayboluyorsun!..»
Bilâl dedi ki:
«–Hayır, belki bu gece rûhum gurbetten aslî vatanına dönüyor!»
Hanımı Bilâl’e:
«–Senin yüzünü artık göremeyecek miyiz?» diye sordu.
Bilâl:
«–Sen yücelere bakarsan, Hakk’ın has kulları arasında benim yüzümü görürsün! Sakın aşağılara bakma; orada kirli âlemin çirkin yüzleri vardır!» dedi.
Hanımı yine:
«–Yazık bana, evim yıkıldı!» dedi.
Bu sefer Bilâl:
«–Sen rûha bak; cesede bakma!.. Çoluk-çocuğum çoktu, ev de dardı. Allâh benim beden evimi daha güzel, daha mâmur olması için yıktı. Şâyet bu beden evim yıkılmasaydı, gurbetim bitmeyecek, aslî vatanıma, o içinde abes bulunmayan güzellikler âlemine dönemeyecek, Hüsn-i Mutlak’a kavuşamayacaktım!..» dedi.”
Bu hâlet-i rûhiye içinde yaşayan büyük Allâh dostlarından Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, gurbet hayâtındaki hissiyâtını şöyle terennüm etmektedir:
Neyleyeyim dünyâyı,
Bana Allâh’ım gerek!
Gerekmez mâsivâyı;
Bana Allâh’ım gerek!..
Ehl-i dünyâ dünyâda,
Ehl-i ukbâ ukbâda
Her biri bir sevdâda;
Bana Allâh’ım gerek!
Beyhûde hevâyı ko;
Hakk’ı bulagör yâ hû!
Hüdâyî’nin sözü bu:
Bana Allâh’ım gerek!..
Bu gurbet diyârına gelip de dünyânın gel-geç sevdâlarına kapılmayıp vuslat ateşiyle yananlardan biri de Yûnus Emre Hazretleri’dir. O, bu âlemde mecnûn misâli mâşûkundan başkasına nazar etmemiş ve fânî cihâna aldananlara taaccüb ederek gurbet diyârında çektiği garîbliği şöyle dile getirmiştir:
Ben bir aceb ile geldim,
Kimse hâlim bilmez benim!
Ben söylerem ben dinlerem;
Kimse dilim bilmez benim!
İnsanın maddî yapısı topraktan olduğundan o, toprakta yaşar ve topraktan gıdâlanır. Sonunda toprakta fânî olur; toprakla bütünleşerek aslına, yâni toprağa döner.
Bunun içindir ki, bu âlemin kâmil ifâdesi “gurbet” olduğu hâlde, onun gelip geçiciliği sebebiyle bir “misâfirhâne” telâkkî edilmesi, meşhur olmuştur. Çünkü gurbette her zaman geri dönme şartı mevcut değildir. Buna mukâbil, misâfirlikteki muvakkatlik ve eninde sonunda geldiği yere geri dönüş düşüncesi, daha onun başladığı andan itibâren söz konusudur.
Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, birgün hasırın üzerinde uyumuş ve hasır, mübârek vücûdunda izler bırakmıştı. Bunun üzerine:
“–Hasırla aranıza birşeyler serseydik!” diyen sahâbîlere:
“–Benim dünyâ ile ne işim var? Ben, dünyâda yolculuğu esnâsında bir ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim.” (İbn-i Mâce, Zühd, 3; İbn-i Hanbel, I, 391) buyurmuştu.
Diğer taraftan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, birgün elini Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın omuzuna koyarak bu âlemdeki muvakkatliği ifâde etmek üzere:
“–Dünyâda ya garîb bir insan gibi, ya da bir yolcu gibi ol!” (Buhârî, Rikâk, 3; Tirmizî, Zühd, 25) buyurmuşlardır.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ifâde buyurduğu bu gurbet hakîkati dolayısıyladır ki, nice bağrı yanık âşıklar, ilâhî vuslat yollarında hep birer garîb olarak yaşamışlardır. Onların, aşkullâh ile terennüm ettikleri:
İlâhî cennet evine girenlerden eyle bizi,
Varıp orda cemâlini görenlerden eyle bizi!
niyazları yanında, muhabbet-i Rasûlullâh ile de:
“Cemâlinle ferâh-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh!”
figânları, bütün yanık gönüllerin içli ifâdeleri olmuştur.
Son devrin büyük meşâyıhından M. Es’ad Erbilî Hazretleri de bu iştiyâk içinde mâşûkuna şöyle yalvarır:
Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister,
Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister!
(Ey habîbim! «Şu karanlık gurbet diyârına düşen» gönlüm, cemâlinin nûrundan bir ziyâ, «parıltı, aydınlanacak bir ışık» ister! Ey tabîbim! «Senden ayrı kaldığım şu gurbette» gözüm, senin yolunun toprağından bir sürme ister!)
Ne âb-ı dîdeden râhat, ne âh-ı sîneden imdâd,
Benim bâr-ı günâhım lutf-i şâh-ı enbiyâ ister!
(Ne gözyaşından rahatlık, ne de gönlün feryâdından bir imdâd var! «Ey sevgili!» Benim «taşımaktan âciz olduğum şu» günah yüküm, peygamberlerin şâhının lutfunu, yâni Sen’in şefâatini ister!)
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz Sen’siz,
Ne mülk ü mâl ü câh ister, ne de zevk u safâ ister!
(Sen’in gül yüzüne âşık olanlar, hiç şüphesiz ki, «sâdece Sen’i arzularlar. Dolayısıyla» Sen’siz, ne mal-mülk, mevkî, ne de zevk ve safâ isterler!)
N’ola bir kerre şâd olsun cemâl-i bâ-kemâlinle,
Ki kemter bendeniz Es’ad, Sana olmak fedâ ister!
(Ey sevgili! Sana fedâ olmak isteyen şu kemter kulun Es’ad, ne olur bir kerre «de olsa, o idrâk ve hayâl ötesi» mükemmellikte olan cemâlinle «müşerref olup» sevinsin; ne olur!)
Bir gurbet diyârı olan dünyâya gelen her fânînin ömür takvimi, ölümle son bulur. Bunun için dünyâya geliş ve gidişin idrâki içinde olup da garîb bir yolcu gibi yaşayanlar, ilâhî nasiplerin heyecânıyla, dünyânın çile, ıztırap, gam ve keder dolu imtihanlarında muvaffak olmaya gayret gösterirler. Onlar, gurbet hayâtının gâh sürûr, gâh elem olarak tecellî eden muhtelif tezâhürleri karşısında dâimâ tevekkül, teslîmiyet, sabır ve rızâ hâlinde yaşarlar. Böyle bahtiyar kimselerin ölümleri, sonsuz rahmet kapılarını aralatan bir vuslat, yâni Rabbe kavuşma şeklinde tezâhür eder.
Gurbetin son hâtırası olan mezar taşları da ne kadar ibretlidir. Bunların her birinin ayrı bir dili vardır ki, nice ibretli hakîkatleri beyân hâlindedir:
Nitekim doğum esnâsında bir anne, ikizleri ile beraber vefât eder. Mesnevî şârihi Tâhiru’l-Mevlevî, bu hâdiseden çok duygulanır. Ölen kadının akrabâlarını araştırır, bulur:
“–Ben bu üç mevtâya tâziye olarak bir kabir taşı yazdırmak istiyorum!” der ve şu dörtlüğü yazar:
Bir Kitâbe-i Seng-i Mezar
Dünyâda der-âğûşa[29] ecel vermedi imkân,
Etti beni hem-makber[30] iki yavrucuğumla.
Artık tutarak dest-i yetîmânelerinden[31]
Geldim sana Rabbim, iki öksüz çocuğumla…
Bu sebepledir ki, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de, dünyâ hayâtını bazen bir gurbet, bazen bir yolculuk âlemi olarak tasvîr eyler. Vefâsız, fânî ve aldatıcı olması dolayısıyla ona bel bağlayanların hüsrâna uğradığını ifâde eder. Mevlânâ Hazretleri, dünyânın muvakkatliği bakımından onu bazen de bir misâfirhâneye teşbîh eder. Hattâ rûhun bile bedende muvakkatliği sebebiyle bir misâfirlik hâli yaşadığını ifâde buyurur.
Böylece misâfirliğin, içice, birçok safha ve tezâhür şekli arz ettiği görülmektedir. Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati, bu âlemde zıtların dâimâ bir arada ve içice bulunduğu gerçeğine de temâs ederek o hikmetli üslûbuyla şöyle anlatmaktadır:
“Ey delikanlı! Bu ten bir misâfirhânedir. Her sabah, senin misâfirlerin olan gam ve neş’e oraya koşarak gelirler.”
“Âgâh ol; sakın bu misâfir benim boynumda kalır, deme! O, yokluğa uçar gider. Yâni sürûr ve gamın bekâsı yoktur.”
“Gayb âleminden ne gelirse gelsin, o senin gönlünün bir misâfiridir. Onu dâimâ hoş tutl Yâni, gamdan ötürü üzgün; sürûrdan dolayı da çok neş’e içinde kalma!”
“Gam düşüncesi, neş’e yolunu tıkar, aldırmaz! Hakîkatte ise gam, bambaşka bir sürûr ve neş’enin yollarını açar.”
“Fikirler ve gam, gönül evini başka efkârdan süpürür. Tâ ki kalbe yeni hayır ve sürûrlar gelmiş olsun!”
“Gam eli, gönül dalından sarı yapraklar silkmektedir. Tâ ki bu dallardan birbiri ardınca yeşil yapraklar gelmiş olsun!”
“Gam, gönülden neyi döker ve götürürse, onun yerine daha iyisini getirir!”
Zamanımız şâirlerinden Kadir Mısıroğlu da, vatandan cüdâ kaldığı zamanlarda yazdığı “Gurbet” isimli bir şiirinde bu gerçekleri şöyle terennüm etmektedir:
………
Yurda değil, Rabbime
Sekînet âlemine,
Dönünce biter gurbet,
Mutlak olan âkıbet!..
Lâkin o vakte kadar,
Binbir iniş-çıkış var!..
………
Meşhur darb-ı meseldir:
Yeter! Tüketme nefes,
“Allâh bes, bâkî heves!..”
Yâ Rabbî! Bizlere, bu gurbet diyârında vuslat hâlini yaşamayı nasîb eyle! Bizleri, cemâlini müşâhede eden sâlih kulların zümresine dâhil eyle!
Âmîn!..
DİPNOTLAR
[1] Ebrâr (hayr u hasenât ve takvâ sâhipleri) için hasene (sevap) olan bazı hâl ve ameller, onlardan daha üst mertebede bulunan mukarrebler (Allâh’a çok yakın kullar) için seyyie (günah) addedilir.
[2] Bkz. Buhârî, Büyû’ 15; Enbiyâ 37.
[3] Bkz. el-Enbiyâ, 79.
[4] Bkz. Sebe’, 10.
[5] Zikir ve tesbîh, iki türlüdür:
a. Teshîrî zikir: Bu tarz zikir, mahlûkâtın kendiliğinden, gayr-i irâdî olarak yaptığı zikir ve tesbîhtir. Nebâtât ve hayvanâtın ömürleri, yaptıkları bu zikre bağlıdır. Bu zikir, onlar için âdeta bir hayat nefesidir. Zikri bitenin, ömrü de nihâyet bulur.
b. İrâdî zikir: Beşerin, kendi irâdesiyle yaptığı zikir ve tesbîhtir.
[6] Hüdhüd kuşu: Çavuş kuşu.
[7] İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre Hüdhüd, nerede su olduğunu bilir ve Süleymân -aleyhisselâm-’a su bulurdu. Suyun yakınlığını ve uzaklığını da bilirdi. Suyun bulunduğu yeri gagalar, cinler de gelip orayı kazarak su çıkarırlardı. İbn-i Abbâs’a:
“Hüdhüd böyle bir haslete sâhip olduğu hâlde, bir çocuk tuzak kurup, üzerini azıcık bir toprakla örtünce, toprağın altındaki tuzağı görmez, gelir üstüne basar da tuzağa yakalanır. Hâlbuki o, toprağın altındaki suyu görmektedir.” denildi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- da:
«Kazâ ve kaderin vakti gelince, göz görmez olur; akıl baştan gider.» cevâbını verdi.
[8] Sûre başlarındaki “besmele”ler, İmâm Ebû Hanîfe Hazretleri, İmâm Mâlik Hazretleri ve İmâm Ahmed bin Hanbel Hazretleri’ne göre sûre aralarını ayırmak içindir. İmâm Şâfiî Hazretleri’ne göre ise, her biri birer âyettir.
[9] İfrît: Tuttuğunu deviren, kuvvetli, becerikli, ele avuca sığmaz demektir. Ayrıca, kötülük ve münkerde son dereceyi bulmuş, şeytanlıkta ileri gitmiş mânâsı taşır. Bu kelime, insanlar için de kullanıldığından, âyette “cinlerden bir ifrît” şeklinde ifâde buyrulmuştur.
[10] Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XV, 204.
[11] Bkz. Buhârî, Ezân, 36.
[12] Ölümden sonra dirilişe dâir Kur’ân-ı Kerîm’de verilen misâllerin bir diğeri de Bakara Sûresi’nin 260. âyet-i kerîmesinde yer alan kuşların dirilmesi hâdisesidir. Mâlumât için bkz. Nebîler Silsilesi, c. I, sf. 345-349.
[13] Bkz. İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, V, 226.
[14] Kur’ân-ı Kerîm’de hastalığın ismi belirtilmemiştir. Çünkü burada esas anlatılmak istenen hastalık değil, Eyyüb -aleyhisselâm-’ın sabrı ve her hâlükârda Allâh’tan râzı olmasıdır.
[15] Bkz. Kurtubî, Tefsîr, XI, 323, 327.
[16] Herkes iyidir; kötü olan benim!..
[17] Ninova şehri, Dicle Nehri’nin kenarında, şimdiki Musul civârında bulunmaktaydı.
[18] Şimdi bu şehre Ba’lebek denmektedir.
[19] Bkz. Sa’lebî, Arâis, s. 391.
[20] Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 361.
[21] Mesîh, İbrânîce bir kelime olup, Hazret-i Îsâ’nın lakâbıdır ve “mübârek” anlamına gelmektedir.
[22] Benzer ifâdeler için Barnabas İncîli’nin 41 ve 97. bâblarına da bakılabilir.
[23] Hristiyanların kutsal kitaplarında peygamberlerle ilgili olarak yer alan haksız isnatlar için bkz. Tekvin, 12/11-13, 19/30-38, 20/1-7, 30/32-4 II. Samuel, 11. bâb; I. Krallar, 11/1-13.
[24] Ancak günümüzde hristiyanlardan Protestanlık mezhebine bağlı olanlar, Papa’nın yanılmazlığını ve günah affetme yetkisini kabûl etmezler.
[25] Bkz. Matta, 12/18.
[26] Bkz. en-Nisâ, 172.
[27] Bkz. Matta, 12/18; İşaya, 42/1.
[28] Bkz. Yuhanna, 1/1, 14.
[29] der-âğûş: Kucaklamak.
[30] hem-makber: Aynı kabirde olmak.
[31] dest-i yetîmânelerinden: Yetîm kalmış ellerinden.
|
|
|
|
|
|
|
Bugün 27 ziyaretçi (70 klik) kişi burdaydı!
|
|
|
|
| Bugün 251 ziyaretçi (920 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
 |
|
|
|
| Bugün 207 ziyaretçi (299 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|