Her yılbaşı yaklaştığında, geldiğinde insanların sapmalarına ve kimlik kayması yaşadıklarına bir kez daha şahit oluyoruz. Yılbaşı kutlamalarının gâvurluğundan, onlara benzeme gayretlerinin bir sonucu olduğundan bahsediyoruz. Esasında kutlamak kavramı başlı başına bir problemken biz bunun dışında başka problemler üreterek kaymalarımızı ve sapmalarımızı artırmanın peşine düşebiliyoruz. Oysaki artırmamız gereken değerlerimizin başında imani hassasiyetlerimiz gelmelidir. Bu türden kutlamalarla aslında bizler hassasiyetlerimizi, değerlerimizi kurban verdiğimiz zamanlarımızı kutluyoruz da farkında değiliz.
Bankaların vadeli hesap cüzdanlarıyla namaz kılan insanlarımız bunun yanına bir de milli piyango bileti eklediler. Eklemekle de kalmadılar, namazlarının ardından inşallah bana çıkar diye de dua edebilmektedirler. Çıkarsa yapacağı hayırdan, hasenattan, camiden bahsedebilmekte, Allah’a aklınca rüşvet verebileceğini zannetmektedir. Hayır adına cebindeki helalinden kazanılmış beş kuruşun, haram olan trilyonlardan daha büyük, daha bereketli olduğunu anlamaktan bile aciz durumdadırlar. Yazık. Bu insanlar harama atılan her adımın cehenneme doğru atılan bir adım olduğunu acaba ne zaman anlayacaklar?
Bir İslam medeniyetimiz var, bir Türk medeniyetimiz var, hadi bunlardan da öte bir Anadolu medeniyetimiz var. Bu medeniyetlerin kendine has bir takım değerleri, anlayışları, kültürleri var. Bugün gâvur dediklerimizin; Hıristiyan olsun, Yahudi olsun ya da ötekiler olsun, bize ait dediğimiz medeniyet değerlerimizden hangisini alıyorlar, yaşıyorlar, paylaşıyorlar? Bizleştikleri, biz oldukları, bizden biriymiş gibi davrandıkları, yaşadıkları neleri var? Onlara ait olan ne varsa hepsi bizde değil mi? Onlara öykünmede, imrenmede, onlar gibi olmada, onları adım adım takip etmede bizim milletimizden daha hızlısı var mı?
Ötekilerin kutlamalarına bakınca bizimkilerin yaptıkları kutlamaların onların yaptıklarından ne farkı var? Ötekiler kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. Zira ötekilerle bizim aramızda Rabbimizin belirlediği çizgiler var. Her ne kadar birileri yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz semavi din mensubuyuz dese de böyle bir şey olmadığını, olamayacağını bilmemiz gerekmektedir. Onlara öykünerek yapılacak hiçbir davranış ne Rabbimizi, ne Hz. Peygamberi ne de Hz. İsa (a.s)’ı razı kılmayacak, memnun etmeyecektir. Buradan sevinçli ve kazançlı çıkan tek varlık insanlığın ezeli ve ebedi düşmanı olan şeytandır. Yılbaşı adı altında yapılan tüm olumsuzluklar, aşırılıklar şeytanla birlikte kadeh kaldırmaktır, aslında onun zaferini kutlamaktır. Bu nasıl bir haldir ki onlar da çam fidanı kesip süslüyorlar, bizimkiler de. Onlar da hayvan kesip yiyorlar, bizimkiler de. Bizimkilerin kurbana karşı çıkanları bu katliamı daha da iştahlı yapıyorlar. Kurbana hayvan hakkı isteyenler hindilere ve çamlara hiç hak tanımıyorlar. Onlar da piyango bileti alıyorlar, bizimkiler de. Onlar da geceyi sarhoş geçiriyorlar, bizimkiler de. Bizimkilerin hepsinin sarhoş olduğunu söylemek haksızlık olur. Onlar da gecelerini zina ile süslerken, bizimkilerden de bunu tercih edenler var. Kalabalık yerlerde insanları nasıl taciz ettikleri haberlerde yıllardır gördüğümüz, duyduğumuz manzaralardır.
Bir peygamberin doğumu o peygamberin getirdiği dine aykırı olarak nasıl kutlanabilir ki? Hz. İsa bir İslam peygamberidir. Biz peygamberlerimizi Allah’ın razı olmayacağı bir şekilde nasıl anabiliriz ki?
Ömer Naci Yılmaz
.
CUMHURBAŞKANINA KÜFRETMEK
İnkılâp Tarihi derslerinin Osmanlıya ve Osmanlı üzerinden Müslümanlara hakaret dersi olduğunu herkes bilir. Yıllar yılı o kitaplarda Abdülhamit’in resminin altına “Kızıl Sultan” ifadesini yazmaktan çekinmediler. Anadolu’yu işgal edenler, batısı hep kurtarıcı ve çağdaş uygarlığın merkezi olarak sunuldu. İşgalcilerin alfabesi ve kanunları Türkçeye çevrilerek yeni Türk Devleti’nin alfabesi ve kanunları olarak kabul edildi.
Müslümanlara hakaret vesilesi olan olaylardan birisi de öğretmen asteğmen Kubilay’ın öldürülmesi olayı idi. Bu olaydan dolayı Menemen cezalandırıldı, asiler idam edildi, Müslümanlara her türlü hakaret gırla gitti. Kubilay’ın oğlu yıllar önce Cevizkabuğu programında Hulki Cevizoğlu’na babasını Müslümanların öldürmediğini, bir komploya kurban gittiğini söylemesine rağmen laikçiler iftiralarından ve küfür ve hakaretlerinden vazgeçmediler. Kubilay’ın anıldığı törenler, askerlerin ve sivillerin Müslümanlara ve değerlerine hakaret yağdırmaları şeklinde geçiyordu.
Kubilay istismarından vazgeçmeyenler yine hakaret ve küfürlerine devam ediyorlar. Son örneğini Konya’da yaşadık. Bir lise öğrencisi Cumhurbaşkanına hakaretten gözaltına alınmış ve daha sonra serbest bırakılmış. CHP’li vekiller kıyameti koparıyorlar, ortalığı karıştırmaya çalışıyorlar. Bir lise talebesi tutuklanabilir miymiş, bu nasıl demokrasiymiş falan, filan. Her olaydan kendilerince bir şeyler çıkartmaya çalışıyorlar.
Cumhurbaşkanına küfredersen CHP seni savunur. Bu küfredenler acaba onların adamlarına küfretse yine savunurlar mıydı? Rahmetli Erbakan hocamıza asker, sivil küfür kuyruğundayken bu şeref fakirleri acaba neredeydi? “İnsanlar boşalma haklarını kullanıyorlar” dememişler miydi? O lise talebesi devrimci değil de Müslüman olsaydı, hani diyelim ki İmam Hatip liseli olsaydı ve onların ilahlarına hakaret etseydi, o zaman da o bir lise talebesidir, lise talebesi tutuklanır mı deyip karşı çıkarlar mıydı? Adliye önlerinde nöbet tutarlar mıydı? Cumhurbaşkanına hakaret ettiği iddia edilen lise talebesinin annesi oğluyla gurur duyuyormuş? Olabilir. Biz ise tam aksine küfretmeyen çocuklarımızla onur duyarız.
İmam Hatip Liseli çocuklar okullarından alınırken, ellerine kelepçe vurulurken bu zevat onlar çocuk ne yapıyorsunuz diyemediler. Kim olursa olsun, kime edilirse edilsin biz küfre onay verecek değiliz. Fakat öyle görülüyor ki küfür konusunda bile tarafgirlik söz konusu olabiliyor. Olayın failinin kimliği olay karşısında takınılacak tavrı belirleyebiliyor.
Yanlış yandaş bulduğu müddetçe yanlışlar yaşamaya, yaygınlaşmaya devam edecektir. Bu kaçınılmazdır.
.
KEFENİN CEBİ YOK
“Kefenin cebi yok.” Bu ifadenin İtalyan atasözü olduğunu söyleyenler de var. Halk arasında ölürken öteki tarafa para götürülmez anlamında kullanılır, yaygın olarak da bu ifade cimriler için kullanılmaktadır.
İnanç değerlerimiz açısından baktığımızda ölülerin bedenine giydirilen kefenin cepsiz ve dikişsiz olduğu bilinmektedir. İnsan bu dünyada kazandıklarından yanında ahirete hiçbir şey götüremeyecektir. Bir ömür elde etmek için kendisini paraladığı, parçaladığı her ne varsa bu dünyada kalacaktır, istese de istemese de terk edecektir. O kazandığı mallarını, malları da onu terk edecektir. Oysa ahiret hayatı bu dünyada kazanılacaktır. Ahiret huzuru ve mutluluğu için yapılabilecek her ne varsa bu dünyada yapılacaktır. Bu anlamda yanlış kullanılan bir deyimimiz de vardır. “Dünyada mekân, ahirette iman.” diye. Hâlbuki “Dünyada iman, ahirette mekân” şeklinde olmalıdır. Zira Rabbimizin bizim için vaat ettiği cennet, dünyada yaşanan imanlı bir hayatın neticesi olacaktır.
Rahmetli Ali Düzenli hocamız vaazlarında bu konuya sık sık temas ederdi. Cemaati özellikle zengin esnaflardan oluştuğu için zekât ve infak konusunda onları uyarmaktan geri durmazdı. Zekât konusunu işlediği bir vaazında cemaatine şu uyarıyı yapmıştı: “Ey Müslümanlar! Avanaklık yapmayın, kazandıklarınızdan siz verin, ben kazandım oğlum versin demeyin, senin kazandıkların onun yemesine yetmeyecektir. Sana ahirette lazım olacak olan bu dünyada verdiklerindir. Başkasının verdiğinden sana fayda olmayacaktır, aklınızı başınıza alın.” Rahmetli Düzenli hocamızın bu sözleri ve konuyla ilgili diğer sözleri birçok Müslümanın zekâta ve infaka bakışını değiştirmişti. Allah için, onun rızasını kazanmak için vermenin ne demek olduğunu bu sözlerden öğrenmiş, adeta silkelenmiş, kendisine gelmişti. O günkü vaazlarda söylenen hakikatler söyleyenleri tarafından bihakkın yerine getirildiği için etkisini gösteriyor, dinleyenleri harekete geçiriyordu. Maalesef bugün bunun geçerli olduğunu söylemek zor gibi görünüyor. Konuşanlar hakikati konuşuyor da yapmaya gelince maalesef hiç oralı olmuyorlar. Bunun içinde sözleri karşılık bulmuyor. İnfakı yeni öğrendiğim yıllarda rahmetli Nuri Genez hocamızla konuşuyorduk. Sordum: Hocam çocukluğumuz camide geçti, neredeyse camide büyüdük diyebilirim. Fakat ben infak diye bir ibadeti şimdiye kadar hiçbir hocadan duymadım, bu nasıl olur?” Cevabı çok kısa ve net oldu: “Kardeş, insan vermediği bir şeyi, yapmadığı bir ibadeti nasıl söylesin ki?” O günlerde konuşma makamında olanlar kendileri vermedikleri için, yapmadıkları için bu ibadetlerden bahsetmiyorlardı. İstisnalarına selam olsun. Şimdikiler bahsediyorlar, anlatıyorlar; fakat bu ibadetlere dair hiçbir şey yapmıyorlar. Bundan dolayı da kefenin cebi yok, hiçbir şey götürmeyeceksiniz, Allah rızası için verin dediklerinde aşağıdan ‘önce sen ver’ homurdanmaları maalesef duyulur oldu.
Kazandıklarımızın azabımız olmasından Rabbimize sığınalım. Zekât, infak ve sadaka kavramlarını yeniden düşünelim, değerlendirelim. Bunlara sadece bir kavram olarak da görmeyelim. Bunların bir ibadet olduğu hakikatini unutmayalım. Kur’an’ın öngördüğü şekilde anlamaya çalışalım. Nasıl ve ne kadar vereceğiz diye sorduklarımız bize adeta vermemenin yollarını anlatmaktadırlar. Şuna buna değil, imanımıza ve vicdanımıza sorduğumuzda cevabı net olarak alabiliriz. Aksi halde vicdan da, yamuk olan iman da kıvırır durur. Vermenin imkân işi olmadığını, iman işi olduğunu öğrendiğimizde Rabbimizin muradını anlamış olacağız ve gereğini yapacağız.
Konuyla alakalı olarak sözlerin en güzelini, en güzel sözlerin sahibi olan Allah’a bırakalım. O’nun sözüne kulak verelim ve gereğini yerine getirenlerden olabilmek için de dua edelim. Kefenin cebi yok, imanımızın cebini Rabbimizin razı olacağı amellerle doldurmaya devam edelim.
O servetin cehennem ateşinde kızartılıp onların alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağı gün onlara: “İşte sırf kendiniz için yığdığınız servetiniz! Haydi, şimdi görün bakalım yığdığınız servetin gününü!” denilecek. (9/Tevbe, 35)
.
MEN DAKKA DUKKA
Fransa’da yaşanan terör eylemi Avrupa’yı şok etmiş. Şerefli Türk basını (!) Avrupalı ağabeylerinden öğrendiği şekliyle ve aldığı talimat gereği aynı başlıkları attı: “Dünya şokta.”
Doğu Türkistan’da yüzlerce Türk Çin işkencelerine maruz kalıp derileri yüzülerek öldürülürken,
Filistin’de yüzlerce insan fosfor bombalarıyla katledilirken,
Afganistan’da yüz binlerce insan öldürülürken,
Irak’ta yüz binlerce insan getirdiğiniz demokrasi ile katledilirken,
Suriye’de yüz binlerce insan kendi yönetimleri tarafından hunharca öldürülürken,
Mısır’da zalim Firavun Sisi tarafından kardeşlerimiz katledilirken,
İsrail, terörü devlet politikası haline getirirken hiç kimse şoka girmemişti. Fakat Fransa’da 12 kişi ölünce “Dünya şokta” (!) öyle mi? Şoka girmek için illaki terör eylemlerinin ucunun size dokunması mı gerekiyor? Başkalarının katledilmelerini film seyreder gibi seyredenler nasılmış, güzel oluyor mu? Sahneler can alıcı mı? Hayır, hayır. Bizim buna sevinmemiz, tasvip etmemiz beklenemez. Biz Müslümanız. Başkalarının ölümü elbette bizi sevindirmez.
Eyvallah. Peki çok mu üzüldük?
Siz,
Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da kardeşlerimiz katledilirken ne kadar üzüldüyseniz biz de o kadar üzüldük.
İkiyüzlü münafık Türk medyası çok üzülmüş, yas tutmaya başlamış. Onların gazeteleri, dergileri Müslümanlarla ve Peygamberimizle dalga geçerken, hakaret ederken neredeydiniz? Hangi gazetelerini, hangi dergilerini, yazarlarını, çizerlerini kınadınız? Müslüman gazetecilerin, karikatüristlerin onların kutsallarıyla dalga geçtiklerini, hakaret ettiklerini gördünüz mü? Niye geçsinler ki, niye geçelim ki?
Peygamberimize hakaret eden o insanlar gazeteciler, karikatüristler ve diğerleri, onların akıbetleri zaten belli. Hükmü verecek olan Rabb’imizdir.
Türkiye otuz senedir terör belasıyla uğraşırken, binlerce insanını kaybederken siz neredeydiniz? Ülkemize mi yoksa terör örgütlerine mi destek oldunuz? Bir gün bu belanın sizin kapınıza çalmayacağını mı zannettiniz? Arap atasözüdür: “Men Dakka dukka.” Eden bulur. Başınıza gelenlerin kendi ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzünden olduğunu bir gün nasıl olsa anlayacaksınız. Anladığınızda da iş işten geçmiş olacaktır. Siz de insanlık adına bir şey varsa teröre, kime yapıldığına bakılmaksızın top yekûn karşı çıkarsınız. Teröristler tekbir getirdi diye tüm Müslümanları hedef gösteremezsin. Din kelimesiyle terör yanlayana gelemezken, İslam ile terör hiçbir zaman yan yana gelemez. Getirmeye kalkanların iki yüzlülükleri ortadayken…
Fransa’da yaşanan terör olayı, yıllarca Müslümanlara yönelik terör olaylarını destekleyen, susan, görmeyen, duymayan batının kendine gelmesine, uyanmasına vesile olmasını bekliyoruz. Terör insanlık suçudur, insanlığa karşı işlenen suçlara karşı çıkmak insanlık gereğidir.
Biz çok ağladık, başkalarının ağlaması bizi mutlu etmez. Fakat yasa böyledir. “Ağlatanlar da bir gün gelir ağlatılır.” Allah’ın adaletinden kaçamazsınız.
.
ANNENİZİN PEÇESİNİ FRANSINLAR YIRTMIŞTI. UNUTMAYIN!
Şerefli Türk Medyası’nın (!) gâvur âşıklığı tavan yaptı. Günlerdir karalar bağlayıp ağıtlar yakmaya devam ediyorlar. Ekranlarını kararttılar, kara tablolarla Fransızların yasına ortak oldular. Günlerdir canlı bağlantılar yapıyorlar. Bunlar ne kadar da Fransız aşığı imiş böyle? Şeytanın bile aklına gelmeyen şeytanlıklar bunların aklına geliyor.
ABD Başkanı Obama Fransa’da yaşanan terör eylemi için “Fransa halkıyla birlikte mücadele edeceğiz. Fransa bizim en eski müttefikimiz, Fransa halkının bilmesini istiyorum ki, ABD olarak bugün de gelecekte de sizlerin yanında olacağız, dualarımız sizlerle. Değerlerimizi, bizi dost ve müttefik olarak birbirimize bağlayan evrensel değerleri ayakta tutmak için sizlerle birlikte mücadele edeceğiz.” ifadesini kullandı. Biz bu gâvurların birlikteliğini biliyoruz. Beşli çetenin ikilisi her zaman birbirinin tamamlayıcısı olmuşlardır. Yakın tarihimizde de bunun örneklerini görmekteyiz. Fransız ve Ermenilerden oluşan ordu 30 Ekim 1919’da Maraş’ı işgal etmişti. Şehirde sloganlar atıp marşlar söyleyerek Amerikan Koleji’ne yerleştiler. Amerika o günlerde de Fransızların hamisi konumundaydı, aynen bugün olduğu gibi.
Fransa’da yaşanan terör olayına, insanlığa yapılan bir girişim olduğu için karşı çıkarken, Fransa’nın yıllardır insanlık suçu işlediği gerçeğini asla unutmadık ve unutmayacağız. Cezayir’deki satırlı ve testereli katliamlarını unutmadık. Libya’da yaptıklarını unutmadık.
İnsanlık suçu işleyenler, seyirci kalanlar, duymazdan ve görmezden gelenler yaptıklarının aynısına maruz kalırlar, bu kaçınılmaz bir sondur. Müslümanları günah keçisi yapmak işin kolayına kaçmaktır. Zira yıllardır yaptıkları da budur. Müslümanlara yapılanlara karşı çıkmadıkları müddetçe, yaptıklarından dolayı da özür dilemedikleri müddetçe evrensel teröre karşıymış açıklamalarının hiçbir inandırıcılığı yoktur.
Mondros Mütarekesiyle birlikte doğuda Ermeniler için düşündükleri devleti kuramayınca, gerçekleştiremeyince bu sefer güneyde denediler. Antep-Maraş işgallerinin arkasında bu gerçek yatmaktadır. Baktılar ki pubuç pahalı çekilmekten başka çare bulamadılar.
Ermeni meselesini sürekli olarak Türkiye’nin önüne bir takoz gibi çıkartan Fransa bu gâvurluğundan da vazgeçmelidir. Bununla da kalmamalı, yaptığı işgal, zulüm ve işkenceler için özür dilmelidir. Bizim (!) Ermeni severler, Türkiye’yi Ermenilerden özür dilmeye çağırırken Maraş’ta ananızın peçesini yırtan Fransızları ve Ermenileri de özür dilemeye davet edebilir misiniz? Fakat başörtüsü ve inançlar konusunda sizin Fransız gâvurlarından aşağı kalmadığınızı da gördük. Zira Fransız mandasındaki Hatay’da ezen serbestçe ve aslı diliyle okunurken sizin yönettiğiniz Anadolu’da maalesef okunamıyordu. 1939’da Türkiye’ye bağlandığında Hatay’da ezan yasağından nasibini alıyordu.
Fransa’daki olaylar için rengini karartanlar, bir zamanlar renk körüyüz diye hava atanlar nasıl oldu da Fransa’nın yasına ortak oldunuz? Gazetelerinizi karartarak neyin mesajını kime, kimlere verdiniz? Filistin’de, Gazze’de Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da, Yemen’de ve dünyanın birçok yerinde yaşanan zulümler için, katliamlar için yas tuttunuz mu? Ekranlarınızı kararttınız mı? Gazetelerinizi siyah olarak çıkarttınız mı? Fransa’daki son olayla ilgili olarak yaptığınız yayınların onda birini bu coğrafyalardaki işlenen zulüm ve katliamlar için yaptınız mı?
İkiyüzlüsünüz ikiyüzlü… Bu mantıkla gittiğiniz müddetçe, biraz oradan, biraz buradan olursunuz da bir türlü yerli ve kendiniz olamazsınız. Cami ve Kilise arasında kalan beynamaz gibi…İman ve Küfür arasında yol arayan inançsız gibi..
Sizin insanlığınız, insancıllığınız mazlumlar için değil, hele hele müslümanlar için hiç değil. Varsa yoksa gâvurlar aşıklığı yaptığınız. İki yüzlülüğünüze ve hassasiyetlerinize asla saygı duymuyoruz.
Ömer Naci Yılmaz
.
HEY MURDOCH!
Afkurmak deyim olarak bizim Karadeniz’de yoğun olarak kullanılmaktadır. Karşı tarafa kes tamam anlamında kullanıldığı gibi aşağılamak anlamında köpekleşmek olarak da kullanılmaktadır.
Fransa’da yaşanan terör olayları gündeme oturdu ya bir kısım dinli dinsiz durumdan vazife çıkartmaya başladı ve salyalarını Müslümanlara doğru püskürtüyorlar. Bunlardan birisi de dünyaca ünlü (!) Avusturalya’lı Amerika yandaşı, Fransız hamisi Rupert Murdoch. Fransada’ki terör olayı ile alakalı olarak şunları söylemiş: “Müslümanların çoğunluğu barışsever olabilir ama aralarında büyüyen cihatçı kanserin farkına varıp onu ortadan kaldırana dek, onlar da sorumlu sayılmalıdır. Filipinlerden Afrika’ya, Avrupa’dan ABD ’ye kadar her yerde cihadçıların yarattığı tehlike büyüyor. Politik doğruculuk inkâra ve ikiyüzlülüğe yol açıyor.”
Tanzimat döneminde gâvura gâvur demek yasaklanmıştı derler. Bazı kavramlar ne olursa olsun yasaklanamıyor, tedavülden kaldırılamıyor. Adam afkuruyor, adam çirkefleşiyor, adam salya sümük saldırıyor. Ne yapalım biz kibarlığı elden bırakmayalım mı? Çok kibarlık taslamaya gerek yok. Bazı deyimlerin yaşamasına, hayatiyetinin devam etmesine katkıda bulunmak lazımdır. İşte Murdoch afkurarak, köpekleşerek bu deyimi paratoner gibi üzerine çekmeyi başardı.
Fransa’daki olay üzerinden bütün Müslümanlara saldırıyor. Olayı lokal olmaktan çıkartıp bütün Müslümanların sorumlu tutulması gerektiğini söylüyor. Birilerinin bazı hakikatleri bu kâfirlerin de duyacağı şekilde açık yüreklilikle söylemesi gerekmektedir: “Ey Fransa Cezayir’de ve Afrika’da yaptığınız katliamları unutmadık.” Cumhurbaşkanımızın Şimon Perez’e söylediğinin çok daha fazlasının Fransızlara söylenmesi gerekmektedir. Cezayir’de bir buçuk milyon Müslüman’ı nasıl katlettiklerini, kadınlara nasıl tecavüz ettiklerini birilerinin bu suratsızların suratlarına haykırması gerekmektedir.
Dinler arası diyalog nasıl bir uydurmaca ve kandırmaca ve uyutmaca idiyse Hümanizm’de aynı şekilde bir uydurmaca, kandırmaca ve uyutmacadır. Hümanizmin beşiği sayılan Fransa Afrika’ya Hümanizm mi getiriyordu. Ağababaları ABD’nin orta doğuya demokrasi getirdiği gibi.
Batı hümanist falan değildir. Batı alçaktır, batı haindir, batı kalleştir, batı namussuzdur. Ne yazık ki bunu en iyi bilmesi gereken şerefli Türkler (!) birden bire Fransız sever oldular. Olayı kınarsın, oturursun aşağıya. Yalakalaşmaya gerek yoktur. Bunların alçaklıklarını unutmayacaksın. Düşmanlığı sürekli canlı tutmaya gerek yok belki; fakat unutmaya da gerek yoktur. Fransa ne ise batı da aynısıdır.
11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak; “Kalk Selahaddin biz yine geldik” şeklinde konuşmuştu. Bunlar mı hümanist?
Sırplar, dünyanın gözü önünde 1989’da Bosna’da katliam yaparken ve Birleşmiş Milletler seyrederken, 1389 Kosova’nın intikamı aldık demediler mi? Bunlar mı hümanist?
Doğu Türkistan’da kardeşlerimiz katledilirken, Gazze’de bir ay boyunca insanlar fosfor bombardımanına maruz kalırken, Irak’da bir milyondan fazla insan kırdırılırken, Mısır’da Müslümanlar meydanlarda kurşuna tutulurken görmezden ve duymazdan gelen batılılar mı hümanist? Oralarda yaşananlar terör eylemleri değil miydi? O insanların da yaşama hakları yok muydu? O zamanlar aklınız neredeydi? Kendinize dokununca mı teröre karşı yürüyüş yapmak aklınıza geldi?
Hayır, hayır. Siz hümanist falan değilsiniz. Siz sahtekâr oğlu sahtekârsınız, ikiyüzlüsünüz. Ektiklerinizi biçiyorsunuz.
İnsanlığın ortak acılarını acılarınız olarak görmediğiniz müddetçe acıdan kurtulmayasınız demiyoruz. İnsanlığın acılarını görün ve insan olun diyoruz.
Hey Murdoch orada mısın? Hoşt.
Ömer Naci YILMAZ
.
KITMİRİ OLAYIM DİYENLER
PEYGAMBERİ SAHİPSİZ BIRAKTILAR
Fransa’daki terör olaylarının ardından yaşananlar kimimizin sesini yükseltirken, birilerini de sessizliğe, derin bir sükûta gark etti. Bazı Müslüman ilim adamlarımız ve gazetecilerimiz olayı hem dış bağlamında hem de iç bağlamında değerlendirdi. Savunmaya geçme pozisyonumuzun doğru olmadığını, bizim onların dediği olmadığımızı en az bizim kadar onlarda biliyor. Öyle ise bizi suçladıkları her ne varsa, onların özellikleri, yaşam biçimleri olduğunu daha yüksek bir sesle kendilerine ve yüzlerine karşı haykırmalıyız noktasında birleştiler. Bazı ilim adamlarımız kendi iç muhasebemizi yapmamız gerektiğini belirtti. Bu tartışmalardan yeni bir bakış açısı veya açılarının ortaya çıkacağını ümit ediyoruz. Hayırlara vesile olması için duacıyız.
Bizim mahallenin müşrik kafalılarının, müşrik severlerin ve şirksiz iman edemeyen ahmaklarının din adına anlattıkları, yazdıkları ve yaydıkları bir takım görüşlerin kâfir oğlu kâfir Fransız karikatüristlerin yaptığından daha aşağı olmadığını da söyleyelim. Din pazarlamacısı, sahtekâr, hokkabaz, şaklabanlarla Fransız karikatüristlerin söylediklerini yan yana getirsek bizim ahmakların onlardan hiç de aşağı olmadığını göreceğiz. Balta ve sap meselesi. Onların ellerindeki malzemelerin bizim ahmakların söylemlerinden oluştuğunu söylemeliyiz. Allah hepsini kahretsin.
Şerefli Türk basını (!) Fransız kâfirlerini kâfirlikte de yalnız bırakmadılar. Her zaman yanlarında olduklarını ilan etmekle kalmayıp, destek yayınları yaptılar. Bir zamanların Müslüman görülenleri de Fransız kâfirlerini yalnız bırakmadılar, desteklerini açıkça ifade etmekten çekinmediler, sayfalarını kararttılar.
Bir zamanların ağlayan adamı (!), Müslümanlara her türlü bedduayı etmekten geri durmayan adamı (!) iş Peygamberimize hakaret edenlere gelinci dilini yuttu. Peygamberin kıtmiri olayım diyenler peygamberi sahipsiz bıraktılar. Bunu ne adına yaptılar? Salya sümük ağlayarak anlattığınız peygamberi ne karşılığında sattınız? Niye Fransız kâfirlerine, Türk kâfirlerine sesinizi çıkartmadınız, beddua etmediniz? Popçularla, topçularla yaptığınız kutlu doğum programlarındaki peygamberi ne yaptınız?
Biz sizi biliyorduk, sizi tanıyorduk. Fakat bu kadar hain olabileceğinizi asla bilmiyorduk. Peygamberini satanların devletlerini, vatanlarını satmalarına da asla şaşırmıyoruz.
Mustafa Kolcu hocamız son dersinde bir anekdot nakletti. Onunla bitirelim:
Soğuk bir kış günüydü. Ağıldaki koyunlar birbirlerine sokulmuş ısınmaya çalışıyorlardı. Aniden ağılın kapısı açılır ve eşikte bir kurt görülür. Koyunlar korkudan donup kalmışlardır. Kurt konuşur:
-Selamünaleyküm!
Koyunlar rahat bir nefes alıp sevinçle melerler.
-Şükürler olsun. Müslümanmış.
Evet, bu millet kurtları tanıdı. Koyunluğu ise bıraktı. Ama hala koyunluğa devam etmek isteyenler var. Allah onları akıl, fikir, iz’an versin.
.
BİZİM PEYGAMBERİMİZ SİZE NE YAPTI?
Bu yazımı bizim mahallenin sakinlerinden olduğunu zannettiklerimize ayırdım. Böyle bir yazı yazma düşüncemin arkasında, Fransa’daki terör olayları ve arkasından başlayan tartışmalarda, Peygamberimize hakaretin basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi yatmaktadır. Ne hazindir ki Peygambere hakaret ve küfretme özgürlüğünü savunanların başında cumhuriyetin ideolojisine iman edenlerle, onların partisi olan CHP gelmektedir.
Biz CHP’nin tıynetini daha çocukluğumuzdan beri biliriz. Onlar bizim Allah’ımızla, Peygamberimizle barışık olmadılar, onlar bizim dinimizle ve değerleriyle hiç bir zaman samimi olmadılar. Soğuk durdular. Biz çocukluğumuzda kandil geceleri camileri şenlendirirken onlar kumar oynanan mekânları şenlendiriyordu. Üniversiteyi Ankara’da okudum. Kandil gecelerinde Ankara’da meyhaneler, barlar, pavyonlar kapanırdı. Gazetelere ilanlar verirlerdi: “Kandil münasebetiyle bu akşam kapalıyız, tüm müşterilerimizin kandilini kutlarız.” Yine de içlerinde bir şeyler var der, silip atmazdık. Ama bu zihniyet için hiçbir gece fark etmezdi. Geçen Ramazan ayının Kadir Gecesi’nde de yine kumar mekânlarını şenlendirmeye devam ediyorlardı. Düşünüyordum: “Bizim Allah’ımız bunlara ne yaptı? Bizim Peygamberimiz bunlara ne yaptı? Niye Peygamberimizi sevmiyorlar, niye dinimizi sevmiyorlar?”
Mekke’li müşriklerin sevmemelerini, Peygamberimize karşı çıkmalarını anlayabiliyorduk. Onların atalarından kalma taptıkları putları vardı. Terk etmeyi atalarına hakaret olarak algılıyorlar ve bu yüzden de terk edemiyorlardı. Kur’an’ın ilkeleri onların zulmünü ortadan kaldırıyordu. Kız çocuklarını diri diri gömemeyeceklerdi. Kadını bir eşya gibi alıp satamayacaklardı. Faize ve tefeciliğe devam edemeyeceklerdi. Kervanları istedikleri gibi soyamayacaklardı. Garipleri, yoksulları, yetimleri artık ezemeyeceklerdi. Güçlüler zayıfları yok edemeyecekti. Genel olarak insanlar üzerindeki sultalarının devamı için Peygamberimize ve temsil ettiği tüm değerlere karşı çıkıyorlardı. Ve yok etmek, ortadan kaldırmak için de ellerinden geleni yapıyor, bununla alakalı herkesle işbirliği içine girebiliyorlardı. Onların düzenleri değişecekti, kendilerince haklı gerekçeleri vardı. Ya bugünkülerin nasıl bir haklı gerekçeleri olabilir ki?
Bugünküleri Mekkeli müşriklerle aynı kefeye koyduğumdan değil; neden onlardan ayrışmıyorlar bunu anlamak isteğimden soruyorum. Sizin davranışlarınız neden İslam düşmanlarını, peygamber düşmanlarını sevindiriyor? Siz neden Peygamberimize yönelik hakaretleri basın özgürlüğü olarak değerlendiriyorsunuz? Yazıyoruz diye biz sizin kutsallarınıza, ilahlarınıza sövsek bunu da basın özgürlüğü olarak değerlendirecek misiniz? Fakat siz böyle değerlendirseniz de biz sizin ilahlarınıza sövemeyiz; zira Rabbimiz buna müsaade etmiyor.
Siz Müslüman olduğunuzu söylüyorsunuz da neden peygamberimizi bizim gibi sevmiyorsunuz. Ona yapılan hakaretlerden biz rahatsız olurken, üzülürken sizler neden rahatsız olmuyorsunuz. Biz Muhammed aleyhisselamı sizin de peygamberiniz zannediyorduk; yoksa öyle değil mi? Biz Peygamberimize sahip çıkarken siz ona hakaret eden Fransız dergisine nasıl sahip çıktınız? Bunu basın ve ifade özgürlüğüne sahip çıkma adına yaptık demeyin. Bu mavallara karnımız tok.
Ey Fransız dergisi Charlie Hebdo’ya sahip çıkanlar!
Ey basın özgürlüğü diye peygambere hakarete seyirci kalanlar!
Ey Charlie Hebdo’’nun Türkiye’deki kardeşleri?
Sizler basın özgürlüğüne falan sahip çıkmıyorsunuz. Sizler teröre falan da karşı çıkmıyorsunuz. Bunda samimi olsaydınız sizi Suriye katliamlarına karşı çıkarken görürdük, sizi Mısır’daki Firavun Sisi’nin katliamlarına karşı çıkarken görürdük. Sizi Türkistan’da kardeşlerimize yapılan Çin zulmünün karşısında tavır takınırken görürdük. Sizi Gazze’deki Yahudi zulmünün karşısında görürdük. Sizi görmemiz gereken hiçbir yerde görmedik. Sizi sadece ve sadece Müslümanlara hakaret edilirken, peygamberine küfredilirken bunu yapanlara sahip çıkarken gördük.
Lütfen mert olun, soylu olun, adam gibi çıkın Müslüman olmadığınızı, inanmadığınızı, peygamberi tanımadığınızı ilan edin. Ve vasiyetinizi yazmayı da beklemeyin. Şimdiden açıkça ilan edin: “BİZİ MÜSLÜMANLARIN MEZARLIĞINA GÖMMEYİN. MÜSLÜMANLARI DA CENAZEMİZE KOYMAYIN.”
Sizin cenaze namazınızı kılıp da sevap uman ahmak Müslümanlara da yazıklar olsun. Netleşin artık.
.
YOLCULUK DA BİTECEK,YOLDA BİTECEK
İradeli varlık olarak yaratılan insanların nefesi sayılıdır. Bir gün gelecek ve son nefes verilecek. Zaten hayat da ilk nefesle son nefes arasındaki bir yolculuk değil midir? Asıl olan bu yolculuk esnasındaki asli duruşumuzu muhafaza edebilmektir. Hayatımızın inişleri çıkışları muhakkak olacaktır. Aynen Sefa ve Merve tepeleri arasındaki yolculuğumuz gibi. Tüm iniş ve çıkışlarına rağmen, ani inişlerine ve çıkışlarına rağmen asli duruşumuzu korumayı bilmeliyiz, becermeliyiz.
Yaşadığımız bir takım olaylar karşısında hayatımız, zaman zaman bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçer. Uzun yıllar birkaç saniyede bize seyrettirilir. Sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, pişmanlıklarımız bir anda kare kare gözümüzün önünden geçer. İyi ki yapmışım, iyi ki söylemişim, iyi ki gitmişim diyebildiklerimiz kadar; keşke yapmasaydım, keşke demeseydim, keşke gitmeseydim dediklerimiz de vardır. Keşke demediğimiz, demeyeceğimiz hallerimizin sayısının daha fazla olmasını umarız, bu en doğal olandır. Bütün bunlar dünyalık maslahatlarla mı oluyor, yoksa Allah’ın hatırı ve davasının maslahatlarıyla mı oluyor? Bunun muhasebesini yapmamız gerekmektedir. Bir hatır güdülecekse, bir maslahat güdülecekse bütün bunlar Allah’ın hatırı için, onun dininin hâkim olması için olmalıdır.
Kendimize dönük dünyevi bir maslahat için düyun-u şükran olan bizler, bizi var eden, bize bizi bildirin Rabb’imiz için aynı duyguları an be an besleyebilmeliyiz. Eğer bir vefa duygusu varsa ki vardır; bunu bir semt adı olmaktan çıkaracağız. Rabb’imizle olması gereken ilişkimizin en önemli kıstası haline getirmeliyiz. Bize hidayet yolunu gösteren ve bize hidayetin kaynağı Kur’an gibi bir nimeti bahşeden Rabb’imize nasıl vefa göstermeyelim ki? Din adına her türlü yobazlığın ve sapıklığın geçer akçe olduğu bir dünyada yaşayıp da kendimizi bu olumsuzlukların girdabından kurtarabiliyorsak bu elbette Kur’an nimeti sayesinde olmaktadır. Din pazarlamacılarının, din tüccarlarının ve dinden geçinenlerin seslerinin daha yüksek çıktığı bu zaman diliminde hâlâ Kur’an’ı hayatımızın merkezinde tutabiliyorsak bu durum aynı zamanda Rab’imizin bize uzattığı rahmet elini tutmaktır. Bize uzanan bir rahmet eli varken, bu rahmet elini uzatana bizim vefa göstermemiz Rabb’imizin bizim üzerimizdeki hakkıdır.
Bizler Hira’da başlayan yolculuğumuza vahiyle ve peygamberimizle çıktık. Yola bu iki değerle çıktığımızı unutmayalım. Yolda bulduklarımız yola çıktıklarımızı hep arka plana attırmaktadır, bu oyuna da gelmeyelim. Ve dini sadece ve sadece Allah’a has kılalım. Ve Rabb’imizin bize bahşettiği iradeyi O’nun rızasına uygun olarak kullanalım ki kurtuluşa erelim.
Yolculuk da bitecek, yol da bitecek ve bir gün ölüm kapımızı çalacak. Varsın çalsın. Nasıl çalarsa, nerede çalarsa çalsın ama Allah yolunda çalsın. Gerisi ne gam ki?
.
YENİLECEĞİNDEN KORKAN DAİMA YENİLİR
“Yenileceğinden korkan daima yenilir, korkunun ecele faydası yoktur ve yenilen pehlivan güreşe doymazmış” gibi efsane sözler birbirinin akrabası ve aynı ailenin çocukları gibidir. Değişik durumlarla karşılaşıldığındı bu deyimler veya bu türden sözler kullanılır. Bunların en yaygın kullanım alanlarından birisi de siyaset arenasıdır. Gerçi siyaset öyle bir arenadır ki bir türlü kaybedeni olmuyor, herkes seçimden galip çıkıyor. Özellikle son dönemlerin hızlı siyasetçilerinden Kemal Kılıçdaroğlu ve Mustafa Kamalak gibi. Her seçim akşamı veya bir sonraki akşam ekranlara çıkıp seçimlerin asıl galibinin kendileri olduğunu söyleyebiliyorlar. Kamalak’ı geçiyorum, zira Tilki’ye sordum: Kamalak için ne diyorsun? diye: “Benim malalağıma ellemeyin, ilişmeyin.” dedi. Bu nedenle onu bir kenara bırakıyorum.
Gelelim Kılıçdaroğlu’na. Zavallı, ne yaptıysa olmadı. Ondan önceki de ne yaptıysa olmadı. Bir ömür iman ettikleri örtü düşmanlığını bir kenara bırakıp çarşaf açılımı yaptılar, rozet taktılar, yine olmadı. Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinin baş aktörü oldular, herkesi şaşırtan konuşmalar yaptılar, yine çark ettiler. Peygamberimize hakaret eden dergilerin, gazetelerin yanında yer aldılar. Kılıçdaoğlu’nun eline kutlu doğum programlarında yaptığı konuşmaların metinlerini verseler ve altında da kendi ismi olmasa; Fransa’daki kâfirlerin dergisi ve onların Türkiye’deki temsilcilerinin gazeteleri için kendi söylediklerini yazılı bir metin olarak yine eline verseler ve bu iki metindeki sözler bir kişiye aittir. Bu duruma ne dersiniz? İye kendisine sorulsa cevabı muhtemelen şu olacaktır: Amma da büyük münafıkmış.” Kim olsa bir başkasını zaten söylemez.
Haziran seçimleri öncesi Kılıçdaroğlu’nun ataklarına bir bakalım. Tescilli sanatçılarla görüşüyor, sağdan kayan çakmalarla görüşüyor, Bekaroğlu’nun güdümündeki ilahiyatçılara göz kırpıyor, bir zamanlar ana avrat küfrettikleri gazetecilere davetler gönderiyorlar. Bütün bunlar ne adına yapılıyor? Haziran seçimlerinde hüsran yaşamamak, bir kez daha yenilmemek için. Cumhurbaşkanlığı sürecinde yapabilecekleri ittifakın en alasını yaptılar fakat yine yemedi. Belki u kez olur diye yine aynı arayışlara girdiler. Peki neden? Yenilmekten korkuyor da ondan. Bu kez yenildi mi artık Abbas yolcu olacaktır. Ne güzel de bir saltanat kurmuştu. Yeniliyorsun, yine koltuktasın, yeniliyorsun yine koltuktasın. CHP’liler buna ne kadar daha tahammül eder, ne kadar daha siyasi kredi verir? Öyle anlaşılıyor ki bu Kılıçdaroğlu’nun son seçimi olacak. Denize düşen yılana sarılır misali herkese ışık yakıyor, herkese göz kırpıyor.
Türkiye solcuları, CHP ve özellikle de Kılıçdaroğlu Yunanistan’daki seçimleri çok yakından takip ettiler. Sol parti SYRIZA seçimden galip çıktı. Ateist olmadığı için de İncil’e el basmadan yemin ederek görevine başladı. Kılıçdaroğlu’nun ilk açıklaması çok ilginçtir:“Bizimle aynı dünya görüşünü paylaşan bir siyasi partinin Yunanistan’da başarı kazanması elbette ki güzel.” Yunanistan’daki erken genel seçimleri kazanan aşırı sol parti SYRIZA’nın genel başkanı Alexis Tsipras (ÇİPRAS) ateist olduğunu mertçe söyleyin bir isimdir. Kılıçdaroğlu hangi sözünün arkasında mertçe durabilmiş ki? Siz ateist Çipras ile hangi dünya görüşünü paylaşıyorsunuz, onu da bir açıklar mısınız?
CHP siyaseti geçmişte Küba’lı Ernesto Che Guevara’ya özendi, hava aldı. İngiliz İşçi Parti’li Tony Blair’e özendi, hava aldı. İsveç’te sosyal demokratların öncülerinden Olof Palme’nin izinden gitti, parklara, bahçelere, caddelere onun adını verdi, yine olmadı. Şimdi de Çipras zentisi başladı. Yine olmayacak.
Peki, ne olacak?
Kılıçdaroğlu yine yenilecek. Onlar cumhuriyetin kazanımlarını kaybetmemek için mücadele ederken biz de yeni Türkiye’nin kazanımlarını kaybetmemek için mücadele edeceğiz. Seçimlerin sonuçları şimdiden görülmektedir. Yüce Divan oyunundan da bir şey çıkartamadılar. Kılıçdaroğlu bunu gördüğü için yeni arayışlara girmektedir. Onu bu arayışlara iten ise kaybetme, yenilme korkusudur. Hâlbuki sonuç Yıldırım Bayezit’in dediği gibi olacaktır: “Yenileceğinden Korkan Daima Yenilir.”
.
BİR ZAMANLAR “BİZİM” LERİMİZ VARDI!
Mısır ve Suriye meselesi gündemdeki yerini muhafaza ettiği günlerde bazıları “bizim oralarda ne işimiz var, niye karışıyoruz” diye tepki gösteriyordu. Onlara şöyle cevap veriyorduk. Çanakkale’ye adını bilmediğimiz, haritalarda yerini dahi gösteremediğimiz coğrafyalardan çocuklar, gençler kalkıp gelmişler ve orada şehit olmuşlar. Mezar taşlarını okursanız nerelerden geldiklerini, kaç yaşlarında olduklarını görürsünüz. İmkân dâhilinde olsa onları kaldırıp sorsak: “Ohri nere Çanakkale nere, Gazze nere Çanakkale nere, Kahire nere, Çanakkale nere, Kudüs nere Çanakkale nere? Sahi sizin başka işiniz yok muydu, buraya neden geldiniz?”Muhtemelen şu cevabı vereceklerdir. “Sahi siz kimsiniz de bize burada ne işiniz var sorusunu soruyorsunuz, baba ocağına gelmek için, ana kucağına gelmek için kimden izin alacakmışım, pardon siz kimin adına bizim toraklardasınız.” İngilizlerle, Fransızlarla, İtalyanlarla ve Yunanlılarla neyin mücadelesini verdik? İşgalcileri bu coğrafyadan gönderdikten sonra her türlü uygulamalarını, kanunlarını, yönetmeliklerini ve dahi ahlaksızlıklarını medenileşme/ asrileşme adına almadık mı? Dünyanın neresinde hangi ülke kendisini işgal eden ülkenin, ülkelerin her türlü değerini kendi milleti için rol model olarak seçmiştir/ almıştır? Örneği var mıdır, duyulmuş mudur? Cevap kocaman bir hiç/ yok. Ancak filmlerini bile bu ahmakça anlayışa teslim edenlerin idare ettiği bir Türkiye’de yaşadığımızı da unutmayalım. Filmlerinde dahi düşmanına âşık olan aptal kız rolünü en iyi bunlar oynamadılar mı, bunu bize güzel bir şeymiş gibi göstermediler mi, dayatmadılar mı? Misak-ı Milli diye bir düşünceyi kafamıza çivi gibi çaktılar. Üç kıtaya nam salmış, nizam getirmiş bir millete sizin coğrafyanız burasıdır, bunun dışındaki yerler bizi, sizi ilgilendirmez dediler. Bizi bize yabancılaştırdılar, bizi bizden kopardılar, bizi bize el yaptılar. Bir zamanlar bizim olan Kudüs başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Kahire başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Şam başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Bağdat başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Bosna başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Yemen başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Kırım başkalarının oldu. Bir zamanlar bizim olan Mohaç başkalarının oldu. Misak-ı Millici kafa öyle bir nesil yetiştirdi ki numunelik olsun hiçbir gencimiz bu coğrafyalar için “bizim”ifadesini kullanmıyor, kullanamıyor. Al sana cumhuriyetin başarısı… Adamlarımızın/Atalarımızın at sırtında yüzlerce kilometre yol kat ederek fethettikleri, fethetmekle de kalmayıp yüzyıllarca idare ettikleri bu yerler için“bizim” diyememek ancak cumhuriyetçilerin başarası olabilir. Bütün bunlara rağmen oralara “bizim” diyen, diyebilen gençlerimizin, insanımızın varlığını bilmek geleceğe dair, kardeşliğimize dair ve kardeşliğimizin sınır tanımazlığına dair düşüncelerimizi, heyecanlarımızı, ümitlerimizi artırmaktadır. Önce Hz. Ömer, sonra Selahaddin Eyyubi tarafından fethedilen Kudüs yüzyıllarca bizim olmuş, kim bize oraları el memleketi yapabilir ki? Birinci Dünya Savaşı sırasında 11 Aralık 1917’de Kudüs’ü işgal eden İngilizlerin komutanı Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek “Kalk Selahaddin biz yine geldik” diyebilirken biz, bize ne mi diyeceğiz? Yine Birinci Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan’daki askerlerimize bakıp da evinin balkonundan “Naş naş Carigrad Raz-va-tri.” Bizim olacak, bizim olacak İstanbul bizim olacak” diye şarkı söyleyen Bulgar dilberinin kendisine aşk şarkıları söylediğini zanneden şaşkın Türk askeri gibi mi davranacağız. 1453’de bizim olan İstanbul için 1914’de hala bizim diyebilen bir Rum varken, bizim gençlerimiz bu topraklar için neden “bizim”diyemez? Birileri istese de istemese de oralar bizimdir, bizdendir, bizden bir parçadır. İmanımızın ilkelerinin bir şekilde de olsa yaşandığı bizim coğrafyalarımıza selam olsun. Ömer Naci Yılmaz
.
İNADINA MİNİ ETEK, İNADINA DEKOLTE GİYİN!
Bu ifadeleri hatırladınız değil mi? Türkiye’nin çağdaş, laik, modern, ilerici yazarları ve gazetecileri diye pazarlanan adamları (!) M. Kemal’in rızası için böyle sözler sarfettiler.
Bunu iman ettikleri Cumhuriyet ve Atatürk değerleri adına yaptılar. Kendilerini izleyen ve dinleyen topluluğu açık saçık giyinmeye davet ederken bu anlayışın M. Kemal’in emanetine sahip çıkmak olduğunu da eklediler. Cumhuriyete ve Atatürk değerlerine sahip çıkılması çağrısını yapan Soner Yalçın böyle buyurmuşlar: “Ben bunu (papyonu) cumhuriyet değeri diye takıyorum. Biz bunu koruyacağız. Papyon M. Kemal’in emanetidir. M. Kemal de takardı… Cumhuriyet kadınısınız, erkeğisiniz… Saçınıza başınıza dikkat edeceksiniz. İnadına mini etek giyeceksiniz, inadına dekolte giyeceksiniz arkadaş.”
Soner Yalçın’ın söyleminin ardından gaza gelip kendini tutamayan araştırmacı provokatör Uğur Dündar beylik lafını esirgemedi: “İnadına kızlı erkekli oturacaksınız.” dedi. Onlar bunları dediler de dinleyenler hararetle alkışladılar asıl sorun bu olmalı. Bu nasıl bir anlayıştır ki bu insanlar kendilerini huzura, iyiliğe, mutluluğa, hayra, güzel bir amele çağırmayanları hararetle alkışladılar. Bu insanlar muhataplarını adeta ateşe, cehenneme çağırdılar. İnadına mini etek giyeceksiniz inadına dekolte giyeceksiniz. Bu inatla cehenneme gideceksiniz. Tabiî ki sizin cehennemi isteme özgürlüğünüz var.
Sizin cehenneme gitmeniz bizi sevindirmez. Keşke bu inadınızı haktan ve hakkaniyetten yana kullansaydınız. Başka inatlarınızı ilan edebilseydiniz. Böyle yaparak da bize bir gerçeği haykırmamız gerektiğini hatırlattınız.
İnadına Kur’an dememizi.
İnadına Peygamberimiz dememizi,
İnadına tesettür dememizi,
İnadına ahlak, edep, hayâ dememizi tekrar hatırlattınız. Teşekkürler.
”Düşmanım! sen benim ifadem ve hızımsın/ Gece gündüze muhtaç, sen de bana lazımsın (N.F.K)
Bunlar 2007 seçimlerinden önce de böyle laflar etmişlerdi. Ellerinden gelse Müslümanlara nefes aldırmayacaklar, dünyayı onlara dar edecekler.
Şimdilerde İŞİD’e sövüyorlar. Hâlbu ki, 1950 öncesinde bu zihniyetin yaptıklarıyla İŞİD’in yatıklarını yan yana getirsek, herhalde İŞİD’çiler bunların yaptıklarını ağızları açık izler ve ”vay be, adamlarda ne taktikler varmış” der, şaşkınlıklarından küçük dillerini yutarlardı.
Onların akıllarından geçenlari uygulamalarına fırsat vermeye Allah’a şükürler olsun!
.
KUR’ANI KONUŞANLAR VE KUR’AN AHLAKI
Bu başlığın altını bilimsel ifadelerle dolduracak değilim. Ayet ve hadislerle de destekleyecek değilim. Zira böyle bir başlığı okumaya niyetli olanlar, Kur’anı konuşanları da bilir, Kur’an ahlakını da bilirler. Kur’anı konuşanların ahlak konusundaki sıkıntıları kendi sıkıntıları olarak kalsa eyvallah diyeceğim de bunun bir de toplumsal boyutu var. Bunca adam bas bas bağırıyor, Kur’an da Kur’andiyor da beklenen değişim ve dönüşüm acaba neden hâsıl olmuyor? Muhtemelen bir yerlerde sıkıntılar var. Kur’an konusunda konuşanlar öyle şeyler söylüyorlar ki bunları benim peygamberimin bilmesi ve söylemesi mümkün değil desem her halde başım ağırmaz.
Kur’anı konuşanlar hani diyorlar ya peygamberimizin bu kadar hadis söylemesi mümkün değil diye. Doğrudur da birileri size peygamberimizin sizin yaptığınız gibi yorumlar yapması, tefsir adına bu kadar konuşması da mümkün değil dese acaba cevabınız ne olur? Gerçi sizde laf bitmez. Yeni şeyler söyleme adına konuştukça samimiyetten uzaklaştığınızı, ahlaki zafiyetler yaşadığınızı görmüyorsunuz. Ahlakı sadece anlatıyorsunuz ve bizim yaşamamızı istiyorsunuz. Ahlak adına bildikleriniz size bir şeyler söylemez mi? Siz konuşacaksınız biz yaşayacağız öyle mi? İnanın bu millet sizi tanımadan ve sizi dinlemeden tüm eksikliklerine rağmen daha samimi idiler, daha ihlâslı idiler. Sizin malumatfuruşluklarınız samimiyeti de ihlâsı da katletti.
Yıllar yılı bu memlekette tarikat şeyhleri, tasavvuf önderleri içinde bulundukları şirk durumlarından ziyade bir araya gelmemekle, istişare etmemekle, bayramlaşmamakla suçlandılar. Bu doğruydu ve çok önemli bir eksiklikti. Bir zamanlar yazmıştım “Haydi Şeyhler Sahaya” diye. Bu terör eylemleriyle ilgili bir yazıydı. Her konuda konuşan şeyhler maalesef bu konuda ağızlarını dahi açmamışlardı. Bu saatten sonra açsalar da bir işe yaramaz. Çünkü hepsi siyasetin dahi gerisinde kaldı. Onların en mahremlerinde bile söyleyemediklerini Kasımpaşalı çıktı bütün dünyaya söyledi. O yüzden bu saatten sonra yemezler, dinlenmezler, kale alınmazlar.
Kur’anı konuşanlar, Kur’an ahlakından dem vuranlar sizin Şeyhlerden, tasavvuf önderlerinden ne farkınız var? Siz bir araya geliyor musunuz, siz istişarede bulunuyor musunuz, siz bayramlaşıyor musunuz? Hayır. Siz Kur’an ahlakından bahsetseniz ne yazar, bahsetmeseniz ne yazar? Milletimiz kendi yazar, kendi okur, kendi yaşar. Size bakıp da ne yapmaması gerektiğini yine sizden öğreniyor. Yani yine bir işlev görüyorsunuz.
Bunlara verecek has cevaplarınız elbette vardır. Bu yazdıklarımı istediğiniz gibi çürütebilirsiniz, hatta beni yazdığıma da pişman edebilirsiniz. İşte u da bir ahlak zafiyetidir. Ona, buna, bana cevap yetiştirmektense ne kadar ahlaklı olduğunuzu bir düşünün, sorgulayın. Nerede eksiklikler var, bunları gidermeye çalışın.
Hani siz Emevilerin âlimleri baskı altına aldığından, zindanlara attığından ve işkenceye tabi tuttuğundan bahsedersiniz ya… Elbette bunlar doğrudur. 1950’ye kadar bu ülkede de aynen böyle olmuştu. Ama sonradan başka bir şey oldu. Âlimler, din adamları, akademisyenler, ilahiyatçılar gönüllü olarak devlete eklemlendiler. Önceden din adına, hakikat adına konuşanlardan Allah razı iken; bu gün ise devlet razı olmuştur. Acaba devletin, sistemin razı olduklarından Allah razı olur mu? Yaşar Nuri Öztürk karşı mahalleye geçti, bize sövdü. Bizim mahallenin hırçın çocuğu Mehmet Bekaroğlu ‘şimdiye kadar yanlış yerde durmuşum, asıl yerimi şimdi buldum’ dedi ve karşı mahalleye geçti. Bizim mahallenin yaramazlarından bazıları da Bekaroğlu’nun yalnız bırakmamak için harekete geçmek üzereler. Yakında onları da duyacağız, göreceğiz. Siz bizim mahallede durdunuz yine bize sövdünüz ve sövmeye de devam ediyorsunuz. Ahlâk bunun neresinde?
Güneşin doğuşunu haber veren horoz olmak varken; güneş doğduktan sonra cik cik öten serçe olmayı tercih etmek Kur’an ahlâkına sığmaz. Kur’an’dan konuşmak, Kur’an ahlâkını yaşamak anlamına gelmiyor vesselam.
.
SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ SAVUNUCULUĞU BORALTAN FACİASINI UNUTTURMAZ
Süleyman Şah Türbesi’nin hesabını sormak CHP’ye kaldı. CHP kelimesi ve Türbe kelimesi karşıtlık olduğu takdirde yan yana yazılabiliyordu. Bu iki kelime yine yan yana geldi. Tekkeleri, zaviyeleri, türbeleri kapatan kendileri değilmiş gibi şimdilerde türbe savunuculuğu yapıyorlar.
Musul konsolokluk personelimiz kaçırıldığında bangır bangır bağırıyorlardı. Tehlikenin geldiği görüldüğü halde konsolosluk binası neden boşaltılmadı diye. Başarılı bir operasyonla personelimiz kurtarıldı CHP sevinmedi, sevinemedi.
CHP’ye sormak lazım: Arkadaş biz ne yaparsak sen sevinirsin?
Cevap: İktidarı bana bırakın, bir gün bile olsa başbakanlık yapayım, ondan sonra ne yaparsanız yapın. Çünkü bu benim son şansım. Zira 7 Haziran’dan sonra ben yokum. İyi de arkadaş sen zaten yoksun.
CHP sevinmez, sevinemez. Bu konuda da sabıkalıdır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve diplomasi tarihimizin kara lekeleri de kendilerine aittir. Süleyman Şah türbesini mi savunuyor? Yoksa türbenin bulunduğu toprak parçasını mı savunuyor? Türbeyi savunsa lafımız şu olur. Senin türbeyle işin olmaz, türbeden sana ne? Toprak parçasını savunsan önce sen Musul, Kerkük, On iki ada meselesinde kendinizi bir aklayın ondan sonra Suriye’yi konuşalım. Aslında konuşacak bir şey yok. Zira tarih konuşmuş, CHP’nin tıynetini ortaya koymuş. Kemiklerin hesabını soran CHP önce Boraltan Köprüsü’nde Rusların insafına terk edilen 146 canın hesabını versin. Hatırlatalım.
Bu zulüm tarihe “Boraltan Köprüsü Katliamı” olarak geçmiştir. İsmet Paşanın Mustafa Kemal’in adını sildiği, kendisini Milli Şef ilan ettiği yıllardır. 1944 yılında Sovyetlerden kaçan Azerbaycan Türkleri, Türkiye’ye sığınmak istemiş, Türkiye ise iade ederek kurşuna dizilmelerine seyirci kalmıştır. Sovyetler bu yıllarda Türk yurtlarını işgal etmiş, direnenleri ise kurşuna dizmiştir. Rejimi açısından kimi tehlikeli gördüyse ortadan kaldırmıştır. Türk bölgelerinde taş üzerinde taş, omuz üzerinde baş koymuyor, yok ediyordu. İşte bu katliamların yapıldığı Türk yurtlarından birisi de Azerbaycan bölgesidir. İşgal bölgelerinden kaçmayı başaran 146 Azerbaycan Türkü, Türkiye’yi “anayurt” olarak gördükleri için Iğdır’daki sınır kapısına yakın olan Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü’nü geçerek Türk karakoluna sığınmayı başarıyor. Ülkemizde ise ‘Milli Şef’ İnönü dönemi yaşanmaktadır. Azeri Türklerinin Türkiye’ye sığındığını haber olan Sovyet yönetimi, sığınmacıların derhal iadesini istiyor. Azerbaycan Türkleri Ruslara iade edileceklerine ihtimal bile vermiyorlar. Sığınmakla birlikte hayatlarının kurtulduğuna inanıyorlardı. Sovyetlerin talebi üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve sığınmacıların iade edilip edilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyorlar. Askerlerimiz, Türkiye’nin kardeşlerimizi iade etmeyeceğinden emin bir şekilde Ankara’dan gelecek cevabı bekliyorlar. Karakoldaki askerlerimiz kadar, sığınan Azerbaycanlı kardeşlerimiz de Türkiye’nin kendilerini iade etmeyeceğinden emin bir şekilde bekliyorlar. Ankara’dan gelen cevap ise herkesi şok ediyor. “ESİRLERİ İADE EDİN.” Herkes, askerlerimiz, Azerbaycanlı kardeşlerimiz korku, endişe ve şaşkınlık içerisindedirler. Mevcut durum yeniden teyit edilir: “Ülkelerine iade edin!”
Bizi Öldürün Geri Vermeyin
Azerbaycanlılar, bu cevap karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz” deseler de, karakol komutanı ağlaya ağlaya 146 sığınmacıyı yeniden Sovyet Rusya’sına eslim etmek zorunda kalıyor. Ruslara teslim olan 146 Türk evladı, hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülüyor! Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:
Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.
Karası, karası, merhamet fukarası,
Karası, karası, merhamet fukarası,
Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.
Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.
İşte CHP, işte en basit bir uygulaması, ne diyelim, karakter meselesi. Boraltan katliamının hesabını vermeyenler, veremeyenler Süleyman Şah Türbesi’nin hesabını sorabiliyorlar. Bu olsa olsa suç bastırmaktır. 1926’daki Musul’la ilgili anlaşma, Oniki ada meselesi, Kerkük Meselesi, Lozan meselesi, daha neler neler…
Bir gün bunların tamamı daha sesli olarak düşünülmeye ve konuşulmaya başlandığında maskeleriniz birer birer düşecektir. Fakat her seçimde siz düştüğünüz için maskelerinizin düşmesine bir türlü sıra gelmiyor. Bir gün ona da sıra gelecektir.
Ömer Naci YILMAZ
.
28 ŞUBATÇI ZİHNİYET KAHROLSUN
Azgın azınlığın Müslümanlara dünyayı dar ettiği günlerdi. Edebiyatçıların ifadesiyle “yer demir gök bakır” gibiydi. Birilerinin oluşturduğu hava, karabulutlar gibi ümmetin üzerinde, Anadolu insanının üzerinde dolaşıyordu. Her akşamın sabahında acaba yarın neye uyanacağız, acaba bu akşam televizyonlar neden bahsedecek diye tedirginliklerin yaşandığı günlerdi. Birileri duyar diye insanların yürekten selam veremedikleri günlerdi. Acaba bir gece yarısı evimizden mi alırlar, iş yerimizden mi alırlar şeklinde kaygıların yaşandığı günlerdi. Sadece insanlar değil, alışveriş yapılan yerler bile mimleniyordu. Üst düzey bir general diye başlayan haberler, İslami değerlere ve Müslümanlara hakaretler yağdırıyordu.
Devleti yöneten bürokratlar apoletliler tarafından hizaya çekiliyordu. Bürokratlar bakanlara ve hükümete neredeyse meydan okuyordu. Dişçi Albay Türkiye’nin en kibar başbakanına küfredebiliyor, bir başkası bayan bakana seni Kızılay’da kazığa oturturum diyebiliyordu. Asker kendisine verilen şerefli medya (!) gazıyla ilahlığa soyunmuş, polisin elindeki tüm ağır silahları almıştı. Askerin dışındaki tüm birimler tedirgin bir vaziyetteyken özgür düşünce üretmesi gereken üniversite rektörleri emre amade bir şekilde hazır olda bekliyorlar, hızlarını alamayınca ordu göreve afişleri açabiliyorlardı.
Paralel dinin mucidi Muaviye’nin ve Yezid’in torunları devlet dini oluşturuyor, kendilerine deistliği din olarak seçiyorlardı. İşte bunlar paralel din uydurmuşlar, uydurdukları dinle de Müslümanlara ve İslami değerlere küfretmeye devam ediyorlardı. Yayın politikalarını apoletlilerden alan medya mensupları gazete ve televizyon yayınlarını onların istediği şekilde düzenliyorlardı. Aymaz siyasetçiler onların tehditleriyle siyasi hayatımıza mal olsa da imam hatiplerin kökünü kazıyacağız diyebiliyor, her türlü emri onlardan alıyorlardı. Müslümanlara saldırmada kuduz köpeklere taş çıkartırcasına hakaretler yağdıran kadın milletvekilleri haki renkli apoletli kıyafetlerle meclis koridorlarında cirit atıyorlardı. Karakol komutanları bile siyasete şekil veriyor, belediye başkanlarını hizaya sokuyorlardı. Olur olmadık her yere heykel dikmeyi marifet olarak görüyor, Müslüman bir başbakanın sofrasında rakı içmeyi çağdaşlık olarak sunuyorlardı. Hükümetin ortağı partili bakanları başbakanın aleyhine kurup televizyonlarda konuşturuyorlardı. 28 Şubat’ın iki numaralı adamı bir numaradan da hızlıydı. Her yerde o vardı. Onun demeçleri, onun mesajları sürekli olarak adeta bir karabasan gibi topluma pompalanıyordu. Bin yıl sürecek diye de meydan okuyorlardı.
Anadolu’yu işgal edenlere duymadıkları kini, öfkeyi ve nefreti İmam Hatip okullarına duymuşlar, adeta intikam duygularıyla hareket ediyorlardı. İmam hatip Mezunlarını polis olma haklarını elerinden aldılar, devlet dairelerine geçmiş olan İmam Hatiplileri Diyanet İşleri Başkanlığı’na iade ettiler. Ezher Üniversitesi mezunlarının denkliklerini iptal ettirip öğretmenlik haklarını ellerlinden aldılar. Dün okulunda öğretmen olarak görev yapan insanlar düz memurluğa atandılar. O insanların nafakalarıyla yaptırdığı okulları ellerinden aldılar. İmam Hatip Lisesi talebelerinin babalarının ödediği vergilerle alınan panzerleri onların çocuklarının üzerine sürdüler. Bu talimatı veren havalı bir emniyet müdürü vardı. Acaba ahiret günü Rabbimizin huzuruna vardığında “ben geldim, nerede bu İmam Hatipliler, burada da onların kökünü kazıyacağım” mı diyecekler.
Ey bu toprağın azgın azınlığı!
Bu toprağın Müslümanları size ne yaptı? Neyinizi elinizden aldı? Bunlar var diye neyi yapamadınız? Neden geri kaldınız?
Şimdi gelinen Türkiye’yi nasıl buluyorsunuz? Yunan’a duymadığınız nefreti kendilerine duyduğunuz İmam Hatiplilerin yönettiği Türkiye’de yaşamak nasıl bir şeydir? Sizin Müslümanları duyduğunuz kin, öfke ve nefretin binde birinin Müslümanlar tarafından size karşı duyulmadığını da görüyorsunuz. Acaba neler hissediyorsunuz? Yoksa Ebu Sufyan’nın Mekke’nin fethi günü söylediği gibi bir gün gücü elime geçirirsem size gününüzü gösteririm mi diyorsunuz? Allah size fırsat vermesin.
Peki, ne oldu?
Kurban olduğum Allah’ım hepsinin kökünü kazıdı, kuruttu, yer yuf etti. Adları, sanları unutulur oldu.
“Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun.”
Ömer Naci YILMAZ
.
SÜLEYMAN ŞAH MAĞLUP ETTİ
Cumhuriyetin kuruluşundan beri belki de ilk defa çağdaşlığın, laikliğin, modernliğin bekçisi olan (!) CHP türbe savunuculuğuna soyundu. Meğer CHP ne kadar da ecdadımızın yadigârlarına meftunmuş. (!)
Ecdadın mezarına mı meftun?
Mezarın bulunduğu toprağa mı meftun?
Bayrağa mı meftun?
Bayrağın yer değiştirmiş olması toprağın terki anlamına mı geliyor?
Süleyman Şah Türbesi konusunda bu kadar hassas olan CHP tarihimiz ve atalarımız konusunda aynı hassasiyeti gösterebilir mi?
Mesela Vahdettin’in Suriye’de bulunan kabri’nin İstanbul’a naklini isteyebilir mi?
Yine Suriye’de bulunan Çerkez Ethem’in kabrinin naklini isteyebilir mi?
Bu isimler de bizim ecdadımızdı haydi bakalım sahip çıksana. Ecdadımızın bıraktığı tarihi mirası tahrip eden zihniyetin bugün Süleyman Şah Türbesi’nin koruyuculuğuna soyunması manidardır.
Bütün bunlar gerçekten vatanseverlik, ecdada saygı ve bağlılık duygularıyla yapılan bir muhalefet anlayışı mıdır? Yoksa iktidar düşmanlığının bir yansıması mıdır?
Süleyman Şah Türbesi’nin ilk naklinde CHP tek başına iktidardı. Acaba hiçbir CHP’li bu naklin vatan toprağını terk etmek olduğunu söyledi mi? İkinci nakil sırasında da CHP ve MHP iktidar ortağı idiler. Acaba iktidar üyelerinden veya muhalefetten hiçbir kimse bu naklin bir vatan toprağının terki olduğunu söyledi mi? O gün iktidar olanlar da, muhalefet olanlar da bunun bir toprak terki olmadığını bal gibi biliyorlardı. Mesela Kılıçdaroğlu, Ecevit bu nakille ilgi neler söylemiş diye arşivlere bakma ihtiyacı hissetti mi? Acaba Bahçeli bu nakille ilgili Alparslan Türkeş ne demiş diye arşivlere baktı mı? Baksalar şunu görecekler. Bugün kendilerinin söylediklerinin hiç biri önceki nakillerle ilgili söylenmemiştir.
Peki, bugün bu haykırışın sebebi nedir? Bütün bu söylemlerin arkasında yatan gerçek Tayyip Erdoğan ve iktidar düşmanlığının vardığı dayanılmaz acının yansımasıdır. Süleyman Şah’ın kemiklerine sahip çıkan CHP Osmanlı hanedanının üyelerine vatan topraklarını dar etmedi mi? Ağababaları olan İttihatçılar Abdülhamit’i tahttan derdest ederken aile fertlerinin tek bir çamaşır dahi yanlarına almalarına müsaade etmeden Selanik’deki bir Yahudi’ye ait olan Alatini Köşkü’ne göndermediler mi? Vahdettin’in cenazesine İtalya’da haciz koyduranlar, buna seyirci kalanlar bu zihniyetin ürünleri değimlidir. Atalarının bıraktığı tarih arşivlerini Bulgarlara hurda kâğıt diye satan tarih ve kültür düşmanı bu zihniyet değil mi? Osmanlı’nın yer üstü mirasını yakıp, yıkıp, talan eden; putperest zihniyetin yer altındaki değerlerini çıkartıp birini ötekine tercih eden zihniyet bunlar değil mi? Ne yaparsanız yapın olmuyor, olmayacak. Osmanlı hanedanından tarih ve millet önünde özür dileseniz de olmayacaktır. Bihak yere İstiklal Mahkemeleri denilen çetenize idam ettirdiklerinizden tarih ve millet önünde özür dileseniz de olmayacak. İskilipli Atıf Hoca’nın itibarını iade etseniz de, tarih ve millet önünde özür dileseniz de bu özrünüz kabul edilmeyecektir. Başörtüsü zulmüne olan desteklerinizden dolayı bütün Müslümanlardan özür dileseniz de bu özrünüz kabul edilmeyecektir. Ne yaparsanız yapın millet sizi affetmeyecektir, bağışlamayacaktır, altmış beş senedir affetmediği gibi, bağışlamadığı gibi.
Onlar geçmişte kaldı. Eski CHP belki öyleydi; ama şimdi yeni CHP var. Artık biz tarihimizle, kültürümüzle, milletimizin değerleriyle barıştık deseniz de millet bir kere sizi sandığa mahkûm etmiş. Kaçarı yok, kurtuluşu yok. Bu ahvalden kurtuluş da yok.
Bizim atalarımızın ölüsü bile sizin siyasi felaketiniz oluyor. 7 Haziran yaklaşırken bir daha yenildiniz. Hem de Süleyman Şah’ın ölüsüne yenildiniz. Daha önce de söylemiş ve yazmıştık. “En güzel CHP hep yenilen CHP’dir.”
Ömer Naci YILMAZ
SÜLEYMAN ŞAH MAĞLUP ETTİ
Cumhuriyetin kuruluşundan beri belki de ilk defa çağdaşlığın, laikliğin, modernliğin bekçisi olan (!) CHP türbe savunuculuğuna soyundu. Meğer CHP ne kadar da ecdadımızın yadigârlarına meftunmuş. (!)
Ecdadın mezarına mı meftun?
Mezarın bulunduğu toprağa mı meftun?
Bayrağa mı meftun?
Bayrağın yer değiştirmiş olması toprağın terki anlamına mı geliyor?
Süleyman Şah Türbesi konusunda bu kadar hassas olan CHP tarihimiz ve atalarımız konusunda aynı hassasiyeti gösterebilir mi?
Mesela Vahdettin’in Suriye’de bulunan kabri’nin İstanbul’a naklini isteyebilir mi?
Yine Suriye’de bulunan Çerkez Ethem’in kabrinin naklini isteyebilir mi?
Bu isimler de bizim ecdadımızdı haydi bakalım sahip çıksana. Ecdadımızın bıraktığı tarihi mirası tahrip eden zihniyetin bugün Süleyman Şah Türbesi’nin koruyuculuğuna soyunması manidardır.
Bütün bunlar gerçekten vatanseverlik, ecdada saygı ve bağlılık duygularıyla yapılan bir muhalefet anlayışı mıdır? Yoksa iktidar düşmanlığının bir yansıması mıdır?
Süleyman Şah Türbesi’nin ilk naklinde CHP tek başına iktidardı. Acaba hiçbir CHP’li bu naklin vatan toprağını terk etmek olduğunu söyledi mi? İkinci nakil sırasında da CHP ve MHP iktidar ortağı idiler. Acaba iktidar üyelerinden veya muhalefetten hiçbir kimse bu naklin bir vatan toprağının terki olduğunu söyledi mi? O gün iktidar olanlar da, muhalefet olanlar da bunun bir toprak terki olmadığını bal gibi biliyorlardı. Mesela Kılıçdaroğlu, Ecevit bu nakille ilgi neler söylemiş diye arşivlere bakma ihtiyacı hissetti mi? Acaba Bahçeli bu nakille ilgili Alparslan Türkeş ne demiş diye arşivlere baktı mı? Baksalar şunu görecekler. Bugün kendilerinin söylediklerinin hiç biri önceki nakillerle ilgili söylenmemiştir.
Peki, bugün bu haykırışın sebebi nedir? Bütün bu söylemlerin arkasında yatan gerçek Tayyip Erdoğan ve iktidar düşmanlığının vardığı dayanılmaz acının yansımasıdır. Süleyman Şah’ın kemiklerine sahip çıkan CHP Osmanlı hanedanının üyelerine vatan topraklarını dar etmedi mi? Ağababaları olan İttihatçılar Abdülhamit’i tahttan derdest ederken aile fertlerinin tek bir çamaşır dahi yanlarına almalarına müsaade etmeden Selanik’deki bir Yahudi’ye ait olan Alatini Köşkü’ne göndermediler mi? Vahdettin’in cenazesine İtalya’da haciz koyduranlar, buna seyirci kalanlar bu zihniyetin ürünleri değimlidir. Atalarının bıraktığı tarih arşivlerini Bulgarlara hurda kâğıt diye satan tarih ve kültür düşmanı bu zihniyet değil mi? Osmanlı’nın yer üstü mirasını yakıp, yıkıp, talan eden; putperest zihniyetin yer altındaki değerlerini çıkartıp birini ötekine tercih eden zihniyet bunlar değil mi? Ne yaparsanız yapın olmuyor, olmayacak. Osmanlı hanedanından tarih ve millet önünde özür dileseniz de olmayacaktır. Bihak yere İstiklal Mahkemeleri denilen çetenize idam ettirdiklerinizden tarih ve millet önünde özür dileseniz de olmayacak. İskilipli Atıf Hoca’nın itibarını iade etseniz de, tarih ve millet önünde özür dileseniz de bu özrünüz kabul edilmeyecektir. Başörtüsü zulmüne olan desteklerinizden dolayı bütün Müslümanlardan özür dileseniz de bu özrünüz kabul edilmeyecektir. Ne yaparsanız yapın millet sizi affetmeyecektir, bağışlamayacaktır, altmış beş senedir affetmediği gibi, bağışlamadığı gibi.
Onlar geçmişte kaldı. Eski CHP belki öyleydi; ama şimdi yeni CHP var. Artık biz tarihimizle, kültürümüzle, milletimizin değerleriyle barıştık deseniz de millet bir kere sizi sandığa mahkûm etmiş. Kaçarı yok, kurtuluşu yok. Bu ahvalden kurtuluş da yok.
Bizim atalarımızın ölüsü bile sizin siyasi felaketiniz oluyor. 7 Haziran yaklaşırken bir daha yenildiniz. Hem de Süleyman Şah’ın ölüsüne yenildiniz. Daha önce de söylemiş ve yazmıştık. “En güzel CHP hep yenilen CHP’dir.”
Ömer Naci YILMAZ
.
ÇÖZÜM SÜRECİ KİMLERİ ÇÖZDÜ?
Ağustos 1984 yılındaki saldırılarıyla başlayan PKK terör örgütü, ülkenin yedi bölgesinin genç fidanlarının biçilmesine yol açmakla kalmadı, aynı zamanda bil umum kaynaklarının da heba olmasına sebep oldu. 2009 yılında başlayan Çözüm Süreci bugün çok farklı noktaya geldi. Terörün açtığı yaraların sarılmasıyla alâkalı olarak ilk defa ülke genelinde büyük bir ümit ve heyecan oluştu. Yediden yetmişe artık herkes ülkenin kaynaklarını ve milletimizin evlatlarını bitiren bu terörün bitmesini istiyor. Güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına ülkemizin her yerinde terörün bitmesine dair ümitler, heyecanlar artarken, sevinçler yaşanmaya başlandı. Evladını şehit veren anne ile evlatlarını dağa kaptıran anne karşılıklı olarak oturuyor, konuşuyor, birbirine sarılıyor ve “artık bu terör bitsin” diyor.
Çocuklar terör bitsin diyor.
Gençler terör bitsin diyor.
Anneler, abalar terör bitsin diyor.
Nineler, dedeler terör bitsin diyor.
Dağlarda açan çiçekler, havada uçan kuşlar artık terör bitsin diyor.
Yediden yetmişe dedik, herkes terörün bitmesini istiyor.
Peki, kim terörün bitmesini istemiyor? Hiç kimse insanların, ekranların önüne çıkıp da ben terörün bitmesini istemiyorum demez, diyemez. Terörün bitmesini istiyormuş gibi yapıp da kıvıranları ise milletimiz çok iyi biliyor, onları ciğerlerinden tanıyor. Bu terörün bitmesi istemek için illaki evlerimizden bir şehidin çıkmasına gerek yoktur. Ha sizin evden çıkmış ha bizim evden çıkmış, fark etmez. Artık kimsenin evinden çıkmasın. Kimsenin evladı bir hiç uğruna dağlarda heder olmasın. Hiçbir vatan evladı kardeş kurşununa kurban gitmesin. Artık bu kavga ile birlikte kardeşi kardeşe düşüren kahpelerin kahpelikleri de bitsin. Terörden, kandan, kavgadan nemalanmak dönemleri kapansın. Kim nemalanacaksa bundan sonra kardeşlikten, huzurdan, sevgiden ve barıştan nemalansın.
Dağların eteklerinde anneler-babalar gördük. Dağa kaptırdıkları evlatlarının gelmesini bekliyorlar. Dağların eteklerinde anneler-babalar gördük. Evlatlarını vatan görevine göndermişler, sağ salim gelmesini bekliyorlar. Bu anneleri-babaları gördük, vatan topraklarındaki bir taşın üzerine oturmuşlar, omuz omuza vermişler, ellerini Allah’a açmışlar, evlatlarının dönmesi için dua ediyorlar. Evlerinin bir köşesine sinmiş evlatlar gördük babalarının sağ salim dönmesi için dua ediyorlardı. Genç kızlarımızı gördük yavuklularının, sözlülerinin, nişanlılarının sağ salim dönmesi için gözyaşları içerisinde Rablerine yalvarıyorlardı. Bu evlatları Hz. Yusuf’u kuyudan çıkarttığın gibi terör kuyusundan çıkar diye dualar eden gün görmüş erdemli büyükleri gördük. Sen kabul buyur Allah’ım. Sen kavuştur Allah’ım. Annelerin-babaların, evlatların yürek yangınlarını dindir Allah’ım.
Çözüm sürecinin geldiği nokta bütün bir ülke insanını sevindirirken elbette sevinemeyenler vardır ve olacaktır. Onlar bir türlü sevinemezler, bir türlü memnun olmazlar, edilemezler. Bu tipler 1950’den beri ülke geri gidiyor, orta çağ karanlığına bürünüyor. Bu ağzı çorba kokan köylüler devleti yönetemezler, ellerine yüzlerine bulaştırırlar. Biz bu vatanı bunlara bırakamayız deyip duruyorlar. Geldiğimiz noktaya baktığımızda Türkiye almış başını gidiyor, ilerliyor, kalkınıyor; insanıyla, insanının değerleriyle, tarihiyle ve kültürüyle barışıyor. Onlar hala çığırtkanlık yapmaya devam ediyorlar. Birileri bas bas bağırıyor. Ülke bölünüyor, üniter yapımız sarsılıyor, bunlar vatan topraklarını bölecekler, ülkeyi satıyorlar şeklinde bağırıp duruyorlar. Kırk senedir aynı teraneler okunuyor. Elhamdülillah ne bölündüğümüz var, ne de parçalandığımız var.
Bütün bu maval ve martavallar, teraneler sadece bizim okuyup dinlediğimiz saçmalıklar değildir. Bizim büyüklerimiz de, onların büyükleri de bunlarla büyüdüler. Hep boş konuştular, yine boş konuşuyorlar. Bu çığırtkanlar çözüm süreciyle alakalı gelinen noktadan elbette memnun olmazlar. Neyle alakalı olarak bağırıp duruyorlarsa bütün bunlar onların varlık sebeplerini ortadan kaldırıyor. Ellerinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi artık neyle oynayacaklar, kimlerle takışacaklar. Artık nemalanma kaynaklarını değiştirmeleri gerekmektedir. Yeni Türkiye’de bu anlayışlara yer olmadığı, bu anlayışların milletimiz nezdinde kabul görmediği bir gerçeklik olarak gün gibi ortadadır. Çözüm süreci maalesef bunların siyaset anlayışlarını da çözmüştür.
Ömer Naci YILMAZ
.
DİNLEYELİM Mİ? DÜŞÜNELİM Mİ?
Kulak medeniyetinin müntesipleri olduğumuz söylenir ve el hak doğrudur. Zira kültürümüzün özünde sohbet vardır ve sahabe efendilerimiz sohbetle yetişmişlerdir. Eğitim ve öğretim faaliyetlerinin özünde de ‘dinleme’ vardır. Söz meclislerinin muhabbetleri öncelikle dinleme adabı ile başlamaktadır. Fakat bu işlerde en fazla sıkıntı çektiğimiz alan da dinleme konusudur. İdeal olan bir dinlemeyi başarmak başlı başına bir erdemdir.
Vahiy ilk muhatabına oku diye başlar. Allah Resulü vahyin muhatabıydı ve oku emrine muhatap olmuştu. Peygamberimiz okuma emrini alırken de dinlemişti. Oku emrine muhatap olan Peygamberimizin muhataplarına da dinlemek düşerdi ve onlar da öyle yapıyorlardı. Allah Resulüne gelen ayetleri, mesajları onlar çok dikkatli bir şekilde dinliyorlardı. Fakat sadece vahyi dinlemekle, ona kulak vermekle kalmıyorlar, kulak ardı edenlerin aksine bir de tefekkür edip, düşünüp idrak ediyorlardı. Sahabelerin müslüman olmadan önceki hallerine bir bakalım, bir de Müslüman olduktan sonraki hallerine bakalım. Nasıl oluyordu da bu insanlar birden bire böyle büyük bir değişim gösterip yücelebiliyorlardı. İşte bu Allah Resulünü hakkıyla dinlemenin getirdiği bir sonuçtu. Onlar dinleyerek yücelirken, Allah’ın ve Resulünün mesajlarını dinleyecek, kulak verecek yeni insanlar bulabilmek için yollara düşüyorlardı. Peygamber efendimiz veda haccında ve hutbesinde yüz yirmi bin civarında sahabeye seslenmişti. Oysa Mekke ve Medine civarında on bin civarında sahabe mezarı olduğu söylenmektedir. O kutlu insanlar dünyanın dört bir yanına dağılarak mesajların iletileceği yeni yürekler arıyorlardı. Bunun için büyüklerimiz İslam medeniyeti için “Kulak Medeniyeti” ifadesini kullanırlardı. Beden gıdamızı midemizi doyurarak alırken, ruhumuzun gıdasını kulağımızı doyurarak almaktayız.
Tek başına dinlemek yeterlimidir? Elbette yeterli değildir. Dinleme medeniyetinin köşe taşlarını oluşturan sahabelerimiz, aynı zamanda sohbet kültürünün de öncüleri olmuşlardır. Dinlediklerini aralarında sohbet ederek, konuşarak pekiştirmişler, kalıcı hale getirmişlerdir. Onlar bunu yaparken ne sırt sırta ne de peşi sıra oturmuşlardır. Onlar dairesel halkalar şeklinde oturmuşlar, birbirlerini sadece kulaklarıyla değil; gözleriyle de, yürekleriyle de dinlemişlerdir. Bunu yaparken de birbirlerine dikkat kesilmişlerdir. Bu şekilde yapılan dinlemelerin manevi hazzı ise daha bir başka olmuş, aynı zamanda daha da kalıcı olmuştur. Çünkü dinlemelerin sonucu olması beklenen değişim ve dönüşüm bu şekilde oluşturulmuştur.
En az dinlemek kadar önemli olan bir diğer husus ise dinlenileni davranışa, eyleme dönüştürmektir. Yani söz dinlemektir, gereğini yerine getirmektir. Söz dinlemek ise sonuç almaya yönelik davranış değişikliğini gerçekleştirmektir. Bütün bunlar dinlenilenin düşünülmesiyle alakalıdır.
Düşünülmemiş, tefekkür edilmemiş, iyice sindirilmemiş hiçbir dinleme eyleme dönüşmeyecektir. Eyleme dönüşmeyecek bir dinleme ne işe yarar ki?
Medeniyetimizin kulak medeniyeti olduğunu başta belirtmiştik. Fakat bu medeniyet gelişimini ve başarısını sadece dinleme ile elde etmiş değildir. Medeniyetimizin gelişiminin ve başarısının arkasında, dinlediklerini düşünme ve eyleme dönüştürme becerisi vardır. Öyle ise hem dinleyen hem de düşünen bir medeniyetin mensupları olduğumuzu unutmayacağız ve kendimizi sadece dinlemekle sınırlandırmayacağız.
Rabbimizden iyi bir söz dinleyen ve sözü dinlenen olmayı istemekle birlikte, dinlediklerini ve söylediklerini düşünen olmayı da nasip etmesini isteyeceğiz. Hem dinleyelim, hem düşünelim.
Ömer Naci Yılmaz
.
KADINLARIMIZ GÜN GÖRDÜMÜ Kİ?
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadınlarımıza kutlu olsun. Bu kutlamanın tarihi arka planına değinmeyeceğim. Bu kutlamanın nasıl başladığının hikâyesinden ziyade bugünkü kadınlarımızın hikâyesine bir göz atmak lazım diye düşünüyorum. Kadınların ezildiği, horlandığı, dışlandığı, aşağılandığı, meta gibi alınıp satıldığı, ne demekse yeri geldiğinde dayaktan geçirildiği, dövüldüğü ve öldürüldüğü gün gibi ortadadır.
İnsanların ekonomik seviyeleri düzeldikçe, refah düzeyleri yükseldikçe, teknolojik gelişmeler baş döndürücü bir şekilde ilerledikçe, kadının toplumdaki yeri ve önemi yüksek bir sesle dillendirildiği halde kadına yönelik şiddet aynı oranda artmaktadır. Bir zamanlar yüksek sesle dahi konuşulmaz dediğimiz kadınlar maalesef bugün birer fidan gibi biçilmektedir.
Kadına yönelik her türlü olumsuzluğun arkasında genellikle sosyo-ekonomik sebepler aranmaktadır. Bu ne kadar doğrudur, tartışılır. Fakat bilinen bir gerçek var ki bu millet fakirliği, yokluğu, kıtlığı iliklerine kadar hissedip yaşarken; elde yok, üstte yok dediğimiz zamanları yaşarken bile kadına yönelik şiddet diye bir kavram veya bugün yaşanan bu gerçeklik yoktu. Erkekler mi bozuldu? Kadınlar mı bozuldu? Bunlara cevap vermemiz maalesef sorunu çözmeyecek, bir katkısı da olmayacaktır. Herkes sorumluluğunu hakkıyla yerine getirdiğinde, hakkını ve haddini bildiğinde bu sorun minimize edilebilecektir.
Kadına şiddet sorunu bir gerçeklik olarak gündemimizi işgal etmektedir. Bu konuda haddinden fazla acılara ve dramlara tanık oluyoruz. Bu sorun durup dururken mi ortaya çıktı? Elbette hayır. Hangi halk hikâyemizde kahramanımızın kadına şiddetini gördük? Hangi tarihi şahsiyetimizin kadına şiddetini gördük? İlmi gelişmelere imza atmış hangi bilim insanının kadına şiddetini gördük? Hangi peygamberimizin kadına şiddetini gördük? Cahillikten oluyor denilip işin içinden çıkamayız. İnsanlık en cahil dönemlerinde bile bu şiddeti bilmezdi, uygulamazdı. Modernlik arttıkça canilik de armış oldu. İnancımızın tüm referansları kadına özel bir önem atfederken bu insanlar nerelerden besleniyorlar ki bu şiddeti ekmek ve su gibi kullanabilmektedirler.
Birileri ve birilerinin sanat adına yaptıkları soytarılıklar bu sorunu körüklemiştir. Şerefli Türk filmlerinde (!) kadını dövmek erkeklik alâmeti olarak sunulmuştur. Anneye yaranmanın formülü eşi veya kızı dövmekte aranmıştır. Kafanı kırarım, bacaklarını kırarım şeklindeki kadına, kıza meydan okumaları erkeklik göstergesi kabul edilmiştir. Sinemalar, televizyon dizileri, tiyatro oyunları maalesef bu anlayışı körüklemiş, özendirmiş ve benimsetmiştir. Utanmadan, sıkılmadan bunun adına da sanat diyebilmişlerdir. Kadını soymayı sanat diye pazarlayanlar, çıplak kadın heykeli yapanlar, kendi kızının, karısının ‘nü’ resmini yapanlar sanatçı diye pazarlanmış, bunların yaptıkları için “böyle sanatın içine tükürürüm” diyen bir siyasetçimizin bu çıkışı kadın onurunu korumak olarak görülmesi gerekirken adeta kadın ve sanat düşmanı ilan edilmiştir.
Kadına şiddet meselesi bizim tarihimiz ve kültürümüz açısından tanıdık bir şey değildir. Allah’ın nimeti ve emaneti olan kadına kim ne hakla şiddet uygulayabilir? Bunu savunabilir? İnsan bunu nasıl olur da bir hak olarak görebilir? Şiddet uygulayarak kim hangi sorununu çözebilmiştir.
Kadına yönelik şiddet sorunu çözülür mü? İnsan var olduğu müddetçe bu sorun da var olmaya devam edecektir. Fakat kendisini İslam’a nispet eden insanların böyle bir gündemlerinin olmaması gerekir. Yerimizi bileceğiz, haklarımızı, sorumluluklarımızı ve hepsinden öte haddimizi bileceğiz. İnsan olacağız ve bu sorunu ortadan kaldıracağız. Feminist kafalarla, ataerkil anlayışlarla bu sorunu ortadan kaldırmamız mümkün değildir.
Kadınlarımızın yaşadıkları sorunları konuşmak, gündem etmek sonunda da tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak en kolay olanıdır. Önemli olan bu sorunun ortadan kaldırılması için gerekli adımların atılmasıdır. Sanatından siyasetine, ekonomisinden çalışma hayatına kadar her alanda inisiyatif alınmalıdır. Bunu yapacak olan da siyaset kurumudur. Sigara içilmesinin önlenmesi noktasında nasıl önemli bir mesafe alındıysa bu konuda da mesafe alınması mümkündür. Yeter ki samimi olunsun.
Kimliğine, rengine, inancına, siyasi tercihine bakmıyoruz. Ayrıştırıcı olan her türlü anlayışa sırtımızı dönüyoruz. Emanete hıyanet bizim tarihimizde yoktur. Birileri kültürümüze, hamurumuza, mayamıza kadına şiddet diye bir mikrobu bulaştırmış olsa da insani erdemlerimizi öne çıkartıp malum mikrobu yenmesini bilmeliyiz.
Sevgili kadınlar, analar, bacılar, eşler, yavrular Allah sizi var etsin. Dertlerinizi yok etsin. Peygamberimiz cennetin anahtarının sizlerin ayaklarınızın altında olduğunu söylemiş ya insan bunu anlamaktan nasıl aciz olabilir ki? Size kalkan her el cennetin kapanan bir kapısıdır. Beyler lütfen cennetinizin kapılarını kapatmayın.
Başlığa aldığımız cümleye gelince… Hakikaten kadınlar gün gördü mü ki? Her türlü sıkıntı, problem önce kadınlarımızı vurdu. Açlığı, yokluğu, kimsesizliği, zavallılığı, acizliği, terk edilmişliği, ihaneti hep kadınlarımız gördü ve yaşadı. Her şeye rağmen yine de ayakta durmasını, mücadele etmesini bildiler ve direndiler. Tüm kadınlarımıza selam olsun. Kadınlarımızın sadece 8 Mart Dünya Kadınlar Günü değil, her günü kutlu olsun. 8 Mart’ı unutturacak, gelmesini beklemeyecek güzellikler sizin olsun.
Ömer Naci Yılmaz
.
OSMANLI’NIN AYAĞINA BATAN DİKEN BİZİM GÖZÜMÜZE BATSIN
Çanakkale cephesi, Birinci Dünya Harbi’nin yoğunlaştığı en önemli cephe haline neden, nasıl geldi? İngiltere ve Fransa’nın Rusya ile ittifak yapmasının sebebi kalabalık, güçlü ve teknolojik olarak donanımlı ordusuydu. 1905 yılında Rusya’ya komünizm getirmek için darbe yapmaya kalkan Lenin, başarılı olamamış, İsviçre’ye kaçmış, orada çalaşmalarını sürdürüyordu. “Almanya ile Osmanlı’nın gizli servisleri Lenin’le seni iktidara getireceğiz fakat Rusya savaştan çekilecek” diye anlaştılar. Lenin, Alman marklarıyla Rusya’ya girerken, bütün Müslümanlar Osmanlı’nın rahat bir nefes alması için ölümüne komünizme destek verdiler; zira “Osmanlı’nın ayağına batacak diken bizim gözümüze batsın” cümlesi onlarda parola haline gelmişti. Almanların maddi imkanı, Müslümanların desteği Lenin’i iktidara taşıyordu. Rusya’nın savaştan çekilmesi İngiltere ve Fransa için felaket olurdu. İki noktadan Çar’ın imdadına yetişebilirlerdi; Biri Baltık Denizi, diğeri ise Çanakkale Boğazı idi. Baltık’ta güçlü bir Alman donanması vardı; Balkan Savaşı’ndaki perişanlığımız da onlara ümit veriyordu. Bunun üzerine Churchill, Çanakkale cephesini açmak için Avam Kamarası’ndan yetki isterken özetle şunları söylüyordu: “Bir elimizi bağlasalar, diğer elimizle, yani Hindistan’dan gelecek kuvvetlerimizle Çanakkale’yi yedi günde geçeriz.” Ümit vaad den bu cümlelerle cephe açıldı, Amiral Carden’in kumandasındaki yenilmez donanma Çanakkale önlerine geldi. İlk mermileri 3 Kasım 1914 tarihinde öğleden sonra saat üç sularında Seddülbahir’e düşmeye başladı. 18 Mart 1915’e kadar deniz savaşları sürdü, 18 Mart’ta yaptıkları hücumda müttefikler donanmalarının üçte birini kaybettiler; üçte biri kullanılamaz hale gelince kara hücumuna başvurmak zorunda kaldılar. Derhal ünlü Hamilton’un komutasında kara ordusu teşkil edildi; donanma da onun ermine verildi. Adaların talim için küçük oluşu, yeterli su bulunmaması yüzünden ordularını, Mısır’ın İskenderiye şehrinde toplanmaya başladılar. Hazırlanan orduları 24 Nisan’da sabaha karşı Kumkale, Seddülbahir, Arıburnu bölgelerine çıkarmaya başladılar. Anadolu yakasından top atışıyla yapılacak müdahaleyi önlemek için Kumkale’ye çıkan Fransızlar, bir gün sonra çekilmek zorunda kaldılar. Bu savaş Arıburnu cephesinde 18 Aralık 1915’e Seddülbahir’de ise 9 Ocak 1916’ya kadar sürdü. Müttefikler yenilgiyi kabul ederek savaşa Filistin’de devam etmek üzere çekildiler. Son şehidimiz Siirt’li Mülazim Zahid Efendi’dir.
Çanakkale’de kan gövdeyi götürdüğü günlerde, Enver Paşa’nın Beyazıd Meydanı’nda yaptığıkonuşmada söylediği “Çanakkale’de ölüyoruz fakat Rusya’yı Kızıl cehenneme gömeceğiz; orada nur topu gibi bir Türk Dünyası doğacaktır.” Cümlesi, bu konuda ahkam kesenlere şunları düşündürmelidir: Rusya komünizm ile iç kargaşaya sürüklenmeseydi Trabzon’a, Erzincan’a gelmiş Rusları kim durduracaktı? Rusya, Çarlık döneminde bir karış toprak kaybetmediği halde, niçin son yıllarda pek çok devlet ondan kopup bağımsız olabildi? Komünizm insana sorumluluk veren değerleri alıp götürmeseydi Rusya dağılma sürecine girer miydi?
Rusya’nın Birinci Dünyü Savaşı’ndan çekilmesi için müslümanların gayretlerini görmezden gelemeyiz. Savaş yıllarında bölgede yaşayan Türkelerin parolası olan “Osmanlı’nın ayağına batacak diken bizim gözümüze batsın” sözü bugün de dünya müslümanlarının parolası olmuş durumdadır. Dünya’nın neresinde bir müslüman varsa, orada Türkiye’ye dair bir umut, bir bekleyiş vardır. Haritada ülkemizin yerini gösteremeyecek müslümanların umutlarında ve beklentilerinde de Türkiye vardır. O insanların tezgahlarında, evlerinde Türk bayrağı vardır. Bazılarının evlerinde ise pencerelere perde yerine Türk bayrağı asılmaktadır. Bu durum nasıl anlaşılmalıdır? Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra tüm ümitlerini yitiren dünya müslümanları yeniden heyecanlanmış, ümitlerini yeşertmişlerdir. Bunu anlamak için gözün görmesi, kulağın işitmesi, kalbin hissetmesi yeterlidir.
Ömer Naci YILMAZ
Çanakkale cephesi, Birinci Dünya Harbi’nin yoğunlaştığı en önemli cephe haline neden, nasıl geldi? İngiltere ve Fransa’nın Rusya ile ittifak yapmasının sebebi kalabalık, güçlü ve teknolojik olarak donanımlı ordusuydu. 1905 yılında Rusya’ya komünizm getirmek için darbe yapmaya kalkan Lenin, başarılı olamamış, İsviçre’ye kaçmış, orada çalaşmalarını sürdürüyordu. “Almanya ile Osmanlı’nın gizli servisleri Lenin’le seni iktidara getireceğiz fakat Rusya savaştan çekilecek” diye anlaştılar. Lenin, Alman marklarıyla Rusya’ya girerken, bütün Müslümanlar Osmanlı’nın rahat bir nefes alması için ölümüne komünizme destek verdiler; zira “Osmanlı’nın ayağına batacak diken bizim gözümüze batsın” cümlesi onlarda parola haline gelmişti. Almanların maddi imkanı, Müslümanların desteği Lenin’i iktidara taşıyordu. Rusya’nın savaştan çekilmesi İngiltere ve Fransa için felaket olurdu. İki noktadan Çar’ın imdadına yetişebilirlerdi; Biri Baltık Denizi, diğeri ise Çanakkale Boğazı idi. Baltık’ta güçlü bir Alman donanması vardı; Balkan Savaşı’ndaki perişanlığımız da onlara ümit veriyordu. Bunun üzerine Churchill, Çanakkale cephesini açmak için Avam Kamarası’ndan yetki isterken özetle şunları söylüyordu: “Bir elimizi bağlasalar, diğer elimizle, yani Hindistan’dan gelecek kuvvetlerimizle Çanakkale’yi yedi günde geçeriz.” Ümit vaad den bu cümlelerle cephe açıldı, Amiral Carden’in kumandasındaki yenilmez donanma Çanakkale önlerine geldi. İlk mermileri 3 Kasım 1914 tarihinde öğleden sonra saat üç sularında Seddülbahir’e düşmeye başladı. 18 Mart 1915’e kadar deniz savaşları sürdü, 18 Mart’ta yaptıkları hücumda müttefikler donanmalarının üçte birini kaybettiler; üçte biri kullanılamaz hale gelince kara hücumuna başvurmak zorunda kaldılar. Derhal ünlü Hamilton’un komutasında kara ordusu teşkil edildi; donanma da onun ermine verildi. Adaların talim için küçük oluşu, yeterli su bulunmaması yüzünden ordularını, Mısır’ın İskenderiye şehrinde toplanmaya başladılar. Hazırlanan orduları 24 Nisan’da sabaha karşı Kumkale, Seddülbahir, Arıburnu bölgelerine çıkarmaya başladılar. Anadolu yakasından top atışıyla yapılacak müdahaleyi önlemek için Kumkale’ye çıkan Fransızlar, bir gün sonra çekilmek zorunda kaldılar. Bu savaş Arıburnu cephesinde 18 Aralık 1915’e Seddülbahir’de ise 9 Ocak 1916’ya kadar sürdü. Müttefikler yenilgiyi kabul ederek savaşa Filistin’de devam etmek üzere çekildiler. Son şehidimiz Siirt’li Mülazim Zahid Efendi’dir.
Çanakkale’de kan gövdeyi götürdüğü günlerde, Enver Paşa’nın Beyazıd Meydanı’nda yaptığıkonuşmada söylediği “Çanakkale’de ölüyoruz fakat Rusya’yı Kızıl cehenneme gömeceğiz; orada nur topu gibi bir Türk Dünyası doğacaktır.” Cümlesi, bu konuda ahkam kesenlere şunları düşündürmelidir: Rusya komünizm ile iç kargaşaya sürüklenmeseydi Trabzon’a, Erzincan’a gelmiş Rusları kim durduracaktı? Rusya, Çarlık döneminde bir karış toprak kaybetmediği halde, niçin son yıllarda pek çok devlet ondan kopup bağımsız olabildi? Komünizm insana sorumluluk veren değerleri alıp götürmeseydi Rusya dağılma sürecine girer miydi?
Rusya’nın Birinci Dünyü Savaşı’ndan çekilmesi için müslümanların gayretlerini görmezden gelemeyiz. Savaş yıllarında bölgede yaşayan Türkelerin parolası olan “Osmanlı’nın ayağına batacak diken bizim gözümüze batsın” sözü bugün de dünya müslümanlarının parolası olmuş durumdadır. Dünya’nın neresinde bir müslüman varsa, orada Türkiye’ye dair bir umut, bir bekleyiş vardır. Haritada ülkemizin yerini gösteremeyecek müslümanların umutlarında ve beklentilerinde de Türkiye vardır. O insanların tezgahlarında, evlerinde Türk bayrağı vardır. Bazılarının evlerinde ise pencerelere perde yerine Türk bayrağı asılmaktadır. Bu durum nasıl anlaşılmalıdır? Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra tüm ümitlerini yitiren dünya müslümanları yeniden heyecanlanmış, ümitlerini yeşertmişlerdir. Bunu anlamak için gözün görmesi, kulağın işitmesi, kalbin hissetmesi yeterlidir.
.
MEHMET AKİF’E DAR EDİLEN VATAN!
İstiklal Marşı’nın kabulünün 94. yıl dönümü çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bir milletin istiklalinin marşının yazılması sıradan bir olay veya olaylar dizisinin sonucu değildir. Özellikle bizim milli marşımızın işgalin her türlü zulmünün yaşandığı günlerde yazılmış olması önemlidir. Anadolu topraklarında İzmir’in işgali ile başlayan yayılmacılık insanımızda heyecan tutuşmasına yol açmıştır. Dört yıl öncesinde Çanakkale’de verilen ders galiba iyi anlaşılmamış, finalinin yapılması, altının bir kez daha kalın çizgilerle çizilmesi gerekmekteydi. İşte bu çizgi Kurtuluş Savaşı’nda son kez çizilecekti.
Anadolu’nun çilekeş insanında yeni bir heyecan dalgası uyandırması açısından milli bir marşa ihtiyaç hissedilmiş, konuyla ilgili bir yarışma açılmıştı. Savaşın devam ettiği günlerdi. Düşmanın denize dökülmesi beklenebilirdi fakat heyecan ve motivasyona her an ihtiyaç vardı. Özellikle de ordunun ihtiyacı vardı. Acaba dünyanın kaç ülkesinin milli marşı ordusuna ve savaş sırasında ithafen yazılmıştır ki
Eğitim Bakanlığı’nın açtığı yarışmaya 734 şiir katılır, 6 tanesi ayrılır fakat bunlar da beğenilmez. O günlerde Burdur milletvekili olan Mehmet Akif para ödülü olduğu için bu yarışmaya katılmamıştı. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver Akif’in meclisteki sıra arkadaşı hasan Basri Çantay’dan yardım ister. Bundan sonrasını Hasan Basri Bey’den dinleyelim:
Akif Bey’in yanımda olduğu bir zaman, elime bir kâğıt parçası alarak, onun dikkatini çekecek bir tarzda yazmaya başladım. Ne yazıyorsun? Marş… İstiklal Marşı yazıyorum. Yahu sen ne adamsın? Seçilecek şiire para ödülü verileceğini bilmiyor musun? İçinde para olan bir işe nasıl katılıyorsun? Yarışma kaldırıldı? Seçilecek şiire ne para verilecek, ne de her hangi bir ödül. Milli Eğitim Bakanı bana güvence verdi. Ya, o halde yazalım. İşte böylece yazılmaya başlanan ve 48 saatte bitirilen İstiklal Marşı, imzasız olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın seçici kuruluna sunuldu. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, daha önce seçilen 6 şiirle birlikte yeni şiiri Ordu Komutanlarına gönderdi. Onlardan, şiirlerin askerlere okunmasını, beğenilenleri sıralamalarını istedi. Komutanlar, kısa sürede sonucu bildirdiler: Hepsi de Mehmet Akif’in şiirini birinci sıraya almıştı. Bundan sonraki iş, İstiklal Marşı’nın T B M M’ne getirip kabul ettirmekti. Marş, ilkin Meclis’in 1 Mart 1921 günü yaptığı ikinci oturumunda ele alındı. Başkan Mustafa Kemal’in söz vermesi üzerine Hamdullah Suphi kürsüye gelerek, sık sık alkışlarla kesilen şiiri okudu ve son seçimin Meclis’e ait olduğunu söyledi. O gün oylama yapılmadı. Şiirle ilgili konuşmalar ve oylama, Meclis’in 12 Mart 1921 günü öğleden sonraki oturumunda yapıldı. Bazı milletvekilleri, bir komisyon kurularak şiirin yeniden incelenmesini, bazıları da hemen görüşülüp karara bağlanmasını istediler. Uzunca tartışmalardan sonra, şiirin kabulü için verilen 6 önerge benimsendi ve İstiklal Marşı çoğunlukla kabul edildi.
12 Mart 1921’den beri ülkenin semalarında bu marş yankılanmaktadır. Mehmet Akif bu şiirini Ankara’da Tacettin Dergâhı’nda, adeta her satırını damarlarından kamışla kan çekerek yazmıştır. Hiçbir satırı abdestsiz yazılmamıştır. Şiir iyi incelendiğinde, Kur’an’ın mesajlarını içerdiği görülecektir. O nedenle bazıları rahatsızlıklarını gizleyememiştir. Değiştirmeye de cesaret edememişlerdir.
Devir değişmiş, şartlar inananların aleyhine dönmüş, manevi duygulara olan ihtiyaç ortadan kalmıştı. Uğruna ölünen değerlerin yerinden yeller esmeye başlamıştı. Düşmanın yapmayı dahi akıl edemeyecekleri bir takım işler yapılıyordu. Âlimlerimiz, yazarlarımız endişe içerisinde ve oldukça tedirgindiler. Ülke’de yaşananlar ve yaşatılanlar bu insanlara hayatı dar etmeye başlamıştı. Birçok insanımız gibi Mehmet Akif de soluğu Mısır’da alacaktı. Bu topraklar için böyle bir şiiri yazan insanı bu toprağa hasret bırakmak acaba hangi vicdanın işi olabilirdi?
Mektuplaştığı dostlarına ülke hasreti çektiğini, hiç olmazsa son nefesini bu topraklarda vermek istediğini belirtiyordu. Dostları ise sakın gelme, ülke senin bıraktığın gibi değil. Başına bir hal gelmesi muhtemeldir. Bu türden mektuplar da Akif’i hepten kahrediyordu. Hastalığı iyice arttığında ne olursa olsun son nefesini vermek istediği ülkesine dönmek zorunda kaldı. Bundan sonraki günleri her türlü ekonomik imkânsızlıklar içerisinde hastane köşelerinde geçti.
Akif’in temsil ettiği değerlerin tozunu attırmışlardı. Belki de Akif’in de tozuna attıracaklardı fakat hastalığı bunu önledi. Son günlerinde ona hastalığından dolayı bir şey yapamayanlar ölümü üzerine cenazesinde yapmak istediklerini yaptılar. Cenazesinde devlet yoktu, marşı mecliste ayakta alkışlayanlar yoktu. Çıplak geçen tabutunu üniversite öğrencilerinin getirdiği bayrakla kaplamışlardı. Öldüğü bile haber edilmemişti. Üniversite öğrencileri fakülteler arasında koşturarak arkadaşlarını haberdar etmişlerdi. Garip gelen Akif yine garip olarak Rabb’ine gönderilmişti.
734 Türk şiir yazarına rağmen bir Arnavut olan Mehmet Akif’in şiirinin seçilmiş olması ırkçılara acaba bir şeyler der mi? Marşımızın yazarı Mehmet Akif’in hemşehrisi olmaktan onur duyarım diyen Selçuklu Tarihi dersi hocamız rahmetli Prof. Dr. Aydın Taneri’yi ve bizim Mehmet Akif’imizi rahmetle anıyorum.
.
ÇANAKKALE’DE KADIN SAVAŞÇILAR
Tarihimiz kadınlarımızın savaşlardaki kahramanlıklarının örnekleriyle doludur. Hz. Peygamber döneminde kadınlar savaşlarda geri hizmetlerde yerlerini almışlardır. Cepheye su taşımak, yemek yapmak, sağlık hizmetleri ve konaklama bölgelerinde bekçilik yapmak, şiirler okuyarak erkekleri cesaretlendirmek gibi görevler yapmışlardır. savaşlarda bizzat çatışmalarda yerlerini almışlardır.
Sahabe kadınlarından Ümmü Atiye el-Ensariye Peygamberimizle birlikte yedi savaşa katılmıştır. “Onların geride bıraktıkları yüklerine bakıyor, onlara yemek pişiriyor, yaralıları tedavi ediyor, hastalara bakıyordum.” diyor.
Hz. Peygamber sefer ve gazvelere çıkınca eşlerinden birisini de kura ile belirleyerek beraberinde götürmekteydi.
Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması için çalışan unsurların başında Baciyan-ı Rum/Anadolu Kadınları gelmektedir. Bağımsızlığa giden yolda Nene Hatunlar, Şerife Bacılar öne çıkan isimlerdir.
Çanakkale Kara Savaşları’nda da kahraman kadınlarımızı görmekteyiz. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. A. Mete Tunçoku Çanakkale Kara Savaşlarına katılan kahraman kadınlarımızla alakalı olarak Avustralya ve Yeni Zellanda arşivlerinde pek çok belgeyle karşılaştıklarını belirtir. Konuyla ilgili bilgilere Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde yer alan, Anzac askerlerinin Çanakkale’de siperlerde yazdıkları günlük ve mektuplarda rastlanmaktadır. İşte Türk kadın savaşçılardan bahsedilen bazı mektuplarda yer alan satırlar…
The Age adlı Avusturalya gazetesinde, 8 Eylül 1915 tarihinde yayınlanan, Avustralyalı Piyade Er J.C. Davies’in annesine yazdığı bir mektupta Türk kadın savaşçılarından şöyle bahsediyor: “Vurulduğum 18 Mayıs günü, keskin nişancı bir Türk kızı vardı. Güzel, iri yapılı ve 19-21 yaşları arasında görünüyordu. Günün uzunca bir bölümünde sürekli olarak ateş etti. Gerçi birçok adamımızı vurdu ama gün bitiminden önce Avustralyalı bir asker tarafından vurulunca, gene de üzüldüm. Ölüsünü ele geçirdiğimizde yanında bir Türk erkeğinin cesedini de bulduk. Kadının vücudunda tam 52 kurşun vardı. Bu savaş korkunç…”
Arşivlerde aynı konuyu dile getiren birkaç mektup ya da günlük daha bulunmaktadır.Mısır’da yayınlanan The Egyptian atiha adlı gazetede yer alan ve bir askerin İskenderiye’den ailesine yazdığı mektubunda, Türk kadın savaşçılardan şöyle bahsedilmektedir: “15 Ağustos 1915 Pazar günü savaşa katıldık. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermilerinin yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız…”
Yeni Zelanda’dan savaşmak için gelen Otago Birliği’ne mensup bir asker ise keskin nişancı bir Türk savaşçısını yakalamak için operasyon düzenlediklerini, yakalanan kişinin kadın olduğunu ve kendisini yeşile boyayıp, ağaç ve bodur bitkilerle uyum sağladığını gördüklerinde çok şaşırdıklarını söyler…
Buna benzer bir başka kahramanlık olayını da yaralı bir İngiliz askeri anlatıyordu: “O bir Türk kadın savaşçısıydı ve durmaksızın saklandığı evden ateş ediyor, evi boşaltıp teslim olmayı reddediyordu. Sonunda ele geçtiğinde yanında yaşlı annesi ve çocuğu vardı. Yakalana kadar bir pencereden ısrarla ve özellikle subaylarımızı hedef alarak ateş etmekteydi. Sanırım öldürdüğü bazı kurbanlarını süngülemişti de. Üzerinde on altı askerimizin künyesiyle oldukça yüklü miktarda yabancı para bulduk.”
Çanakkale Savaşı’na katılan ve tarihteki tüm savaşlarımızda yerini alan kahraman kadınlarımızı, analarımızı, bacılarımızı rahmetle, minnetle, şükranla anıyorum.
ZAFERİN ADI: ÇANAKKALE
Çanakkale zaferimizin yüzüncü yıl dönümü ümmetimize/milletimize kutlu olsun. Kolay değildi. Viyana önlerinden başlayan geri çekiliş Çanakkale’ye kadar gelip dayanmıştı. Burayı da geçerlerse, 1389’da I. Murat’ın kalbine sapladıkları hançeri bu kez Osmanlı’nın/ümmetin kalbine saplayacaklardı. Sadece kalbine saplamayacaklar, vücudun tüm azaları bu hançerden nasibini alacaktı. Öncelik Filistin’i ve Ortadoğu’yu Osmanlıdan koparmaktı. Bizden kopartmak istedikleri topraklarımızı birer birer işgal etmeye başlamışlardı. Fakat gözlerini Çanakkale’ye dikmişler, tüm ağırlıklı kuvvetlerini buraya yönlendirmişlerdi. Churchill Çanakkale’yi Osmanlının gırtlağı olarak görüyor, bu gırtlağı demir pençe elimizle sıktığımızda köhnemiş koca imparatorluk kucağımıza düşecek diyordu. Kendilerince her türlü palını yapmışlar, tuzakları kurmuşlardı. Fakat Rabbimizin planını ve tuzağını hiç akıllarına getirmemişti. Oysa ki tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirmede mahir olan bir Rabbimiz vardı ve o bizim vekilimizdi.
Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesi sadece İttihatçıların gayretkeşliği ile oldu dersek bu da bir haksızlık olurdu. Çünkü biz savaşa girmek istesek de istemesek de onlar bir şekilde bize mutlaka bulaşacaklar, bizi savaşın içine çekeceklerdi. Bu kararı öncelikle Siyonistler İsviçre’de topladıkları bir kongrede bu kararı almışlardı. Her ne pahasına olursa olsun Osmanlı engeli bir şekilde aşılacak ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulacaktı. Arkalarında da o yıllarda dünyanın siyasal tanrılığına soyunan İngiltere vardı. Adeta Yahudiler için garantör devlet rolündeydi. Kurulacak bir Yahudi devletin yolu Çanakkale’den geçiyordu. Bunun için İngilizler kendi hizmetlerinde kullanmak üzere 562 kişilik Siyon Katır Birliği’ni Çanakkale’de görevlendirmişlerdi. İngilizlerin Dışişleri bakanı Althur Balfour Yahudi asıllıydı. 2 Kasım 1017’de yayınladığı deklerasyonla Osmanlı toprağı Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulacağını dünyaya ilen ediyordu. Hizmetlerinin karşılığı Yahudilere devlet olarak veriliyordu. İşte bunun için biz istesek de istemesek de bu savaşın içine bir şekilde çekilecektik.
İngilizleri başını çektiği müttefikler bizi tarihten silmeye azmetmişler, Çanakkale önlerine gelmişlerdi. Biz ise küllerimizden yeniden doğmak için, hiç de hasta adam olmadığımızı göstermek için tüm imkânlarımızı seferber etmiş, çoluk çocuk demeden, kadın erkek demeden, genç yaşlı demeden bu savaşta yerimizi almıştık. Anneler bu iman ve inançla yavrularını, can parçalarını Çanakkale’ye gönderiyordu:
“Oğul!
Canımdan can, kanımdan kan oğul!
Giderken ardından baktım oğul!
Seni gözledim.
Doğduğundan beri yaptığım gibi, yine izledim.
Yüzüne çarparsa yel, yüreğim üşür oğul!
Ayağına taş değerse, bağrım yanar oğul!
Kıyamadım güle ellemene, dikeni vardır diye.
Ama bugün git oğul, yoluna git.
Şu İslam toprağını gâvur alacaksa, ezanlar susacaksa,
El kemendini boynuna atacaksa,
Çiğnenecekse şehit atanın mezarı, git oğul git.
Bilesin ki Resûl önündedir.
Bilesin ki melekler ardındadır.
Bilesin ki dualarım semadadır.
Bilesin ki yolun Allah’adır.
Düşte gördüm oğul!
Bize artık vuslat mahşerden sonrayadır.”
Çanakkale’nin bu annelerin yetiştirdiği evlatların sayesinde, bu annelerin dualarıyla ve Allah’ın yardımıyla zafere dönüştüğünü unutmayalım.
Anneler çocuklarını bu duygularla gönderirken acaba bu evlatlar anneleriyle hangi duyguları paylaşıyorlardı. Çanakkale cephesine gönüllü katılmış yedek subay Niğdeli Muallim Hasan Ethem’in şehitlik mertebesine ermeden az evvel anasına yazdığı ve oradaki askerlerin manevi iklimini aksettiren mektubunun bir parçası:
“Valideciğim!
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasihatamiz mektubunu Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha güçlendirdi. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim. Güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir sada ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim; çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.
Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudi sesli yiğit bir ezan okuyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti, o dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık.
Ey yerlerin ve göklerin Rabbi!
Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halıkı!
Sen, bütün bu Müslüman Türk milletine verdin. Yine onlarda bırak! Çünkü böyle güzel yerler ve şu nimetler, seni takdis ve senin yüceliğini tasdik eden bu millete mahsustur.
Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlar’a tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek böyle güzel ve sakin yerde sana dua eden bu askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!.. diyerek dua ettim ve kalktım.. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar bahtiyar kimse tasavvur edilemezdi…
Şehitsiz olmuyor!
Şehitsiz olmaz!
Uğruna şehit olunmayan topraklar vatan olmaz!
Anneler böyle olursa, evlatlar böyle olursa sonuç zaferdir. Zaferin adı Çanakkale’dir.
.
SİYASET Mİ? İHANET Mİ? CİNAYET Mİ?
Bir hafta öncesinde bu yazı “Dostluk ve Askerlik” olarak planlanmıştı. Yazıyı zihnimizde yazmaya çalışırken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçek arasındaki sataşma yazımızın başlığını değiştirdi. Bu ikili arasındaki tartışmaya girmeyeceğim. Fakat bazı olguları hatırlatmak gerekir. Malûm ikilinin bugün küfrettikleri Paralel Yapı’nın elamanı olduklarını, en büyük destekçileri olduklarını, onların programlarında kadraja girmek için birbirleriyle yarıştıklarını, her ABD ziyaretlerinde Pensilvanya Efendisi’ne biat tazelemeye gittiklerini, devletin her türlü imkânlarını bunlara peşkeş çektiklerini, ihalelerde aslan payını bunlara verdiklerini, bunların programlarında yaptıkları konuşmalarda ağladıklarını, önden giden atlılar olamadıkları için gözyaşı döktüklerini unutmayalım. Bunların yok aslında birbirlerinden farkı, ikisi de siyasetçidir. Siyasetin hizmet sanatı olduğunu ancak bizim gibi saflara(!) söylerler, bir de inanmamızı beklerler. Kimse kıvırmasın, siyaset adam kullanma sanatıdır. Bu isimler ise bunu en iyi bilenlerdir. İnsanlara, yapılara, cemaatlere selpak mendili muamelesi yapanlar da bunlardır. Bunlara alet olan ise bizleriz.
Peki, bu isimlere şimdi ne oldu? Bir zamanların “Paralel Yapı” dostları sonradan Paralel Yapı düşmanları haline gelmediler. İçinde bulundukları zihinsel dengesizlikler ve netleşmemekten kaynaklanan sapmalardan dolayı aynı yapı yüzünden birbirlerine düştüler. Şundan oldu, bundan oldu, şu şöyle dedi, bu böyle dedi türünden sözler konuyu saptırmaktan öteye geçmeyecektir.
İşte yücelttiğiniz, kutsallaştırdığınız siyaset budur:
Kardeşi kardeşe düşman eder.
Babayı evlada, evladı babaya düşman eder.
Komşuları birbirine düşman eder.
Hemşerileri birbirine düşman eder.
Dostları birbirlerinin dostu olmaktan çıkarır, yanlışlarının noteri yapar. Olmak istemeyenleri de hain ilan eder. Dost aramaz olurlar, asker isterler, noter olmanı beklerler.
Aynı cemaatin, aynı tarikatın, aynı mezhebin, aynı dinin mensuplarını birbirlerine düşman eder. Adına da siyaset derler, biz de bunu yeriz öyle mi?
Yıllar önce merhum Said Nursi “Euzu billahi mine’ş-şeytani ve’s-siyase” demişti. Sadece şeytandan değil, insanları şeytanlaştıran siyasetten de Allah’a sığınmıştır. Haksız mıydı? Elbette haklıydı. Baba ile oğlu, kardeşleri, dostları, dindaşları birbirine düşüren her ne ise, hakikat olmadıktan sonra şeytanlıktır, pisliktir.
Siyaset öyle bir pisliktir ki dün şimdiki cumhurbaşkanına en çok küfredenler onun kurduğu partide yöneticidir, belediye başkanıdır, milletvekilidir, bakandır. Dün tevhidin, imanın, İslam’ın, tarihin, kültürün, her türlü değerin düşmanı olarak görülen partiler yine siyaset yapıyorum adına pekâlâ desteklenebilmektedir. Siyaseti ve siyasetçiyi tekfir edenler, bu siyasetin Müslümanları pes perişan edip parçaladığını söyleyenler, sakalları göbeklerini örtenler, el etek öptürenler bugün siyaset arenasının matadoru olmaktan geri kalmamaktadırlar. Bir zamanlar bunları adam diye dinliyorduk, okuyorduk(!) Bugünde aynen böyledir. Birbirlerine sövenlerin, işin içine karısını kızını katanların menfaatler kesiştiğinde kanka olduklarını hep gördük, görmeye de devam edeceğiz. Küfredenleri yarın bir makamda görürsek artık şaşırmayacağız. Bir yerlere gelmenin en iyi, en kestirme yolu en çok küfretmekten geçmektedir. En azılı Tayyip Erdoğan düşmanları bile yahu bu adam benden çok küfrediyordu, nasıl oldu da bunların adamı oldu, anlayamadım diyebiliyorsa varın gerisini siz düşünün. Hangi hizmet siyaseti, hangi ahlak ve erdem siyaseti… Sevsinler sizin siyasetinizi. Siyaset kardeşliğe saplananz ihanet hançeri haline gelmiştir. Siyasetin ihanetini de, cinayetini de gördük; çünkü kardeşlikler katlediliyor ve siyaset cinayet şebekesi haline geliyor. Bilinen ve anlaşılan manada siyasetçi değil; sadece ve sadece adam olun yeter.
.
İNSANLIĞIN ADALET ARAYIŞI
Hz. ÖMER’DEN MEHMET SELİM KİRAZ’A
Adaletin bedeli her zaman ağır olmuş, acılarla ve ıstıraplarla ödenmiştir.İnsanlık adalet arayışı için çıktığı yolculukta nice şehitler vermiştir. Hak, hakikat ve adaleti ayakta tutma mücadelesinin ilk şehidi olan Habil ile başlayan yolcuğun son şehidi Mehmet Selim Kiraz kardeşimiz olmuştur. Rabb’imiz rahmetiyle muamele eylesin. Adaleti ayakta tutma, hâkim kılma mücadelesi zordur, çilelidir, meşakkatlidir. Bu mücadelenin aziz şehitlerine selam olsun.
Adalet, insanın bulunduğu her yerin olmazsa olmazı ve yaşatılması için mücadele edilmesi gereken yüce bir değerdir. Adaletsizliğin acısı nerede ve kimin içini yakıyor diye bakılmamalı, o coğrafyalar ve insanlar için de adalet istemeliyiz, oralarda da adaleti hâkim kılmalıyız. Sadece kendimiz için değil, herkes için adalet istemeliyiz, gerçekleştirmek için gayret etmeliyiz. Adalet meselesi sadece kurumların, özelde ise Adalet Bakanlığı’nın işi değildir. Adalet herkesin işidir, insanlığın huzur ve güvenliğinin sigortasıdır. Ve bu sigorta herkese lazımdır. Benim olsun, başkaları beni ilgilendirmez denilemeyecek kadar da gerçekliktir.
Peygamber Efendimizin kırk yıl birlikte yaşadığı insanları ona düşman eden en önemli unsur yeni dinin adalet ilkesini hâkim kılmak istemesidir. İnsanları hak ve hakikate davet ettiğinde bazıları şunu söylemekten de geri durmamıştır: “Şimdi ben senin dediklerini kabul edersem bana ne var? Peygamberimizin cevabı çok kısa ve nettir: “Şu köleye ne varsa sana da o var.” Adaletin düşmanlarının da cevabı kısa ve nettir. “Beni şu köleyle bir tutan din olmaz olsun.” Evet, adalet zor bir nimettir ve herkesin hazmedemeyeceği kadar da sorunlu bir nimettir. Adaletin ilk öğretmenlerinden Hz. Ömer, Kur’an ahlâkının ilkeleri doğrultusunda herkese eşit davranmış, işi ehline vermiş, soyluluğa, zenginliğe, akrabalık bağlarına bakmamış, bunların kendisini adalet duygusundan alı koymasına fırsat vermemiştir. Adalet konusundaki hassasiyeti boynunu bükmüştür. “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu; Adl-i ilahi gelir Ömer’den sorar onu” sözü adalet ve sorumluluk bilincinin ne düzeyde olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Dönemin kadılarına gönderdiği mektup kendisinden sonraki adalet dağıtıcılarına rehberlik etmiş ve etmeye de devam edecektir: “Davalara bakarken telâşa, çığırtkanlığa ve tarafların haysiyetini kırıcı davranışlara asla müsaade etme. Çünkü adaletin yerini bulması için sükûnet ve ciddiyet şarttır. Hakkın tecelli etmesi ise İlâhi adaletin itibar kazanmasına sebep olur. Bir Müslümanın niyeti iyi ise Allah, onun insanlarla olan münasebetlerini ıslah eder, ama içi başka dışı başka olursa, Allah ona musibet verir. Bu durumda hâkimin görevi Allah’ın rızk ve rahmet hazinelerinin kulları arasında adaletle dağıtılmasını sağlamaktır.”[1]
Adaleti hâkim kılma davasının son şehidi elbette Mehmet Selim Kiraz kardeşimiz olmayacaktır. Fakat şehit veriyoruz diye adalet duygusunu hâkim kılma idealinden de vazgeçecek değiliz. İşte bu davanın erlerinden olan şehidimiz Mehmet Selim Kiraz kardeşimiz adaletin öğretmeni Hz. Ömer’e doğru yol aldı. Onurlu bir şekilde buluşacaklardır, adaleti hâkim kılma adına karşılaştıkları engelleri konuşacaklardır. İnanıyoruz ki Hz. Ömer çok rahat olacak, Mehmet Selim kardeşimiz de en az onun kadar rahat olacaktır. Peki, adaleti katledenler ne olacak? Bizim şehitlerimiz davaları uğruna, adaleti hâkim kılma uğruna can verirken; onların leşleri cehennemi boylayacaktır. Adaleti engelleyici her tavır zulümdür, zalimliktir; cehennem ise zalimler için hazırlanmıştır. Şehidimizi bir kez daha rahmetle anıyor, ailesine sabırlar diliyorum. Adaletin ilk öğretmenlerinden Hz. Ömer’den başlayarak Mehmet Selim kardeşimize kadar adalet davası uğruna can veren, bedel ödeyen tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Adalet camiamızın başı sağ olsun. Rabb”imiz bu davanın aziz erlerini korusun.
Adalet konusunda yüce Rabb’imizin peygamberler üzerinden bize gönderdiği uyarı mesajıyla bitirelim inşallah. “Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır.”(38/Sad, 26)
.
BAŞKANLIK SİSTEMİNE EFELENENLER
Her şey 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile başladı. Esasen 2007 yılı Türk siyasi hayatında bir milat olarak yerini aldı. O günlerde Sayın Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek için yapılmadık entrika bırakılmadı. Laik Cumhuriyet mitinglerinden provokasyonlara, 367 hukuk garabetinden Anayasa Mahkemesi’ne açılan iptal davalarına kadar birçok oyun oynandı, birçok kurum kullanıldı. Siyasal fitnenin panzehiri olan seçimler öne alındı ve halk kararını verdi. “Senin istediğin değil, benim istediğim seçilecek.” dedi ve öyle de oldu. Sayın Gül meclisin seçtiği son cumhurbaşkanı oldu.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu ülkede her zaman büyük olay olmuş, cumhurbaşkanı adayı olmayı düşünen merhum Ali Fuat Başgil’in kafasına silah dayanmış, eve ya da mezara denilmiş, adaylığı engellenmiştir. Mevcut iktidar cumhurbaşkanlığı entrikalarına son verecek formülü ortaya koydu. Cumhurbaşkanını halk seçsin. Bütün cumhurbaşkanlarının seçilme usulünü iş Sayın Gül’e sıra gelince rafa kaldıran azgın azınlık halkın seçmesine de karşı çıktı. Çünkü millete entrika yapılmaz, millet de entrikayı yemez. Bu ne demek oluyordu? Artık bu ülkede normal şartlar altında kendi tıynetlerinde ve zihniyetlerinde bir cumhurbaşkanı asla seçilmeyecektir. Bundan dolayı cumhurbaşkanlarını halkın seçmesi konusu referanduma götürüldüğünde azgın azınlık buna şiddetle karşı çıkmıştı. Buna rağmen 21 Ekim 2007’de yapılan referandum sonuçları Türkiye’de yeni bir dönemin de başlangıcı, miladı olacaktı. Halkın % 69’u cumhurbaşkanlarını halkın seçmesine evet oyu verirken karşı çıkanlar % 31’de kaldı. Bu durum aynı zamanda azgın azınlığın ve CHP zihniyetinin bir daha bu ülkede kendilerinden birini cumhurbaşkanı seçemeyecekleri anlamına geliyordu. 1950’den beri hükümet kuramayan; fakat birtakım kurumların eliyle her zaman bürokraside iktidar olan bir zihniyet çok önemli bir kalesini daha kaybediyordu. Onlar için son kale Çankaya da düşüyordu. Çankaya’nın düşmesiyle beraber iktidar olma ümitleri de suya düşüyordu. Bir ihtimal ikinci parti olarak çıkacakları seçimlerde en azından belki iktidara ortak olma ümitleri vardı. Ancak başkanlık sistemine geçildiğinde artık bu ümitleri de sona erecekti.
Cumhurbaşkanını halkın seçmesine karşı çıktılar fakat başaramadılar. Demokrat Parti iktidarına yaptıkları muhalefet işkencesinin en ağırlarını yaptıkları parti girdiği her seçimden başarıyla çıktı. Önlenemeyen ve önleyemedikleri bir gidişat var. Bu iktidarın yapmak istediği neyi engelleyebildiler ki? Zaman içerisinde ‘olamaz, yapamazlar!’ dedikleri ne varsa hepsi oldu ve yapıldı. Elhamdülillah onlar da gördü biz de gördük. Peki başkanlık sistemine geçişi engelleyebilecekler mi? Artık bu zihniyetin bu ülkede başarabileceği bir şey kalmadı. Hele başkanlık sitemine geçildikten sonra artık bu zihniyet siyaset tarihinin müzesinde yerini alacaktır, birçok anlayışlarının yer aldığı gibi…
Batıyı bize çağdaş uygarlığın merkezi, muasır medeniyetin kaynağı olarak gösteren Olimpos Dağı’nın çocukları taptığınız batının pek çok ülkesinde uygulanan başkanlık sisteminin gelmesinden neden korkuyorsunuz? Bu durum batı karşıtlığınızdan mı, yoksa bu sistemde siyaseten hayat hakkınızın kalmayacak olmasından mı kaynaklanmaktadır? Bu ülke batının neyi varsa almayı sizden öğrendi, o yüzden çok da patırdamanın bir anlamı yoktur.
Olimpos Dağı’nın ağababalarına verdiğiniz sözün gereği olarak;
1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmadınız mı?
3 Mart 1924’te Halifeliği ilga etmediniz mi?
Çağdaş uygarlığın kaynağı kabul ettiğiniz batının/İsviçre’nin Medeni Kanunu’nu Türkçeye aynen çevirerek 17 Şubat 1926’da kabul etmediniz mi?
22 Nisan 1926’da yine İsviçre’nin Borçlar Kanunu’nu almadınız mı?
1 Mart 1926’daİtalyanların 1889 tarihli Ceza Kanunu’nu almadınız mı?
Üç kıta da hüküm sürmüş bir imparatorluğun bakiyesi olarak İsviçre’nin Nauchatel Kantonu’ndan Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu’nu almaya utanmadınız mı?
Bir zamanlar gönderdiğimiz fermanla Fransa kralını elinden kurtardığımız Almanya’nın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu 4 Nisan 1929’da almadınız mı?
9 Haziran 1932’de İcra ve İflas Kanunu’nun büyük bir kısmını İsviçre’den almadınız mı?
Babasının katiline âşık olan aptal kız rolünü oynayarak bir zamanlar topraklarımızı işgal etmiş olan ve sizin de işgalden biz kurtardık dediğiniz Fransa’nın İdari kuku’nu alıp uygulamadınız mı?
600 yıl boyunca dünyaya nizam vermiş olan Osmanlı’nın hiç mi iyi bir uygulaması yoktu?..
Siz aslında başkanlık istemine karşı falan değilsiniz. Bilseniz ki bu sistemle hep siz seçileceksiniz bir an evvel çıkarılması için gece gündüz çalışırsınız. Ama biliyorsunuz bu aziz millet sizin yerinizi size bildirdi ve bu tarihi bir gerçeklik olarak kesinleşti. M U H A L E F E T!..
Olimpos Dağı’nın çocukları, Hira Dağı’nın evlatlarını hazmedemediğinden, kabullenemediğinden her şeylerine karşı çıkıyor, çıkmaya da devam edecektir. Fakat her türlü karşı çıkışınız beyhude bir gayretten başka bir şey olmayacaktır.
PAPA NİYE ERMENİLEŞTİ?
Her yıl Nisan ayı yaklaştığında Ermeni Meselesi yine gündem olur ve tüm dikkatler ABD’ye çevrilir. Acaba Obama Ermeni Meselesi için ne diyecek? Soykırım mı diyecek, katliam mı diyecek ya da büyük felaket mi diyecek? Ne derse desin kesin olan şu ki bizim iyiliğimize bir şey demeyeceği kesindir. Dese ne yazar, demese ne yazar? Özgüveni olan bir ülkenin kimin ne dediğini çok da dikkate alacak hali yoktur. Buyurur gelin, arşivler açık, kim neyi isterse araştırsın diyebilme iradesini göstermek Ermeni Diasporası’nın canını sıkmıştır, inandırıcılığını ortadan kaldırmıştır. Bir kısım Avrupa ülkelerinin parlamentolarının Ermeni Soykırımı (!) Yasa Tasarısı’nı kabul etmesinin anlamı nedir? Yıllarca emirlerine amade bir Türkiye’ye alışmışlardı. Oysa şimdi karşılarındı dik durabilen bir Türkiye var, söz geçiremedikleri bir Türkiye var. Hâlbuki onların planlarındaki yeni Türkiye bu değildi. Ne de güzel 1923-1950 arasında idare edebildikleri, eyaletleri gibi bir yönettikleri bir Türkiye vardı. 1923-1950 arasındaki Türkiye onların hangi uygulamasına, hangi politikasına karşı çıkmıştı ki? Nu buyururlarsa eyvallah deniliyordu. Ama durum değişti, artık eski Türkiye yok. Menderesle başlayan kendi öz kaynaklarına yönelme Sayın Demirel ile kalkınma hamlesi dönüştü. Bu kalkınma hamlesi rahmetli Özal ile büyük bir sıçrama yapmıştı.
Yine rahmetli Erbakan D8’i kurarak İslam ülkeleri ile büyük bir ekonomik işbirliğine yönelince içerdeki ve dışarıdaki hainlerce siyasi iktidarı sona erdirilmişti. Son yıllarda ise her alanda gelişen ve büyüyen bir Türkiye, Avrupa’ya, Dünya Bankası’na, İMF’ye el açmayan bir Türkiye elbette elden avuçtan kaçan bir Türkiye olmuştur. Onların lütuflarıyla değil, kendi imkânlarıyla bugünlere gelen Türkiye elbette sevilmeyen bir Türkiye olacaktı. Ne yapalım da bunları zor duruma sokalım sorularının cevaplarını Gezi olayları ve Kobani kalkışması ile sonrasında yaşananlarda gördük. Netice alamayınca bil umum gâvur ittifakı şimdilerde Ermeni yalanlarına ve iftiralarına sarılmak durumunda kaldılar. Sarıldıkları Ermeni yalanlarının ve iftiralarının bir gün ayaklarına pranga gibi sarılacağını da göreceklerdir. Ve yine Ermenilere kendileri küfredecektir.
Peki Papa neden Ermenileşti? Anadolu’da Ermenilik zulüm, eziyetin, gâvurluğun adı olmuştu. İnsanlar birilerinin yaptıklarına kızdıklarında ya “Ermeni’nin Doğurduğu” ya da “Ermeni’nin Kazandığı” ifadelerini kullanırlardı. Zira Ermenilerin yaptıkları zulüm dilden dile adeta bir destan gibi yayılmıştı. Yıllar önce 1915’lerde samanlıkta saklanarak Ermeni zulmünden kurtulmuş bir Bayburtludan dinlediklerim karşısında tüylerim diken diken olmuştu. Bilahare bir başka yazıda onlardan da bahsedeceğim. Bunları yazıyor olmamız bir topluluğa olan kinimizden değil, o topluluğun yaptıklarına olan kinimizden dolayıdır. Bize adalet dersi vermeye kalkanlar, sizin bildiklerinizi biz de biliyoruz. Senin anana, senin babana, senin eşine, senin kızına senin gözünün önünde fenalık yapacaklar, sen de adaletten bahsedeceksin öyle mi? Adalet yok edeni yok etmektir. Ötesi zulümdür.
Şimdiye kadar papa Ermenileri dikkate almış mıydı? Onlara sahip çıkmış mıydı? Papa’nın bu Ermeni sevdası nereden gelmektedir? Tarihin kaydettiklerine baktığımızda Ermenilere zulüm yapanların başında Bizans gelmektedir. Acaba bu zulümlerle alakalı Papa kâfiri bir şeyler diyebilmiş miydi? Gerçi birileri kâfir dememden de rahatsız olabilirler fakat hoşgörü ve diyalog budalası olmanın bir manası yoktur. Sevenler sevdikleriyle haşrolacaktır. Onlara mübarek olsun. Papa kâfiri şunları bilmiyor mu?
Bizans Kilisesi 5. yüzyılda Ermeni Kilisesi’ni tanımayı reddetmiş, düşman ilan etmiş ve savaş açmamış mıydı?
Bizans zulmünden kaçan Ermeniler Müslümanlara sığınmamış mıydı?
1. Haçlı Seferi’nde bazı Ermeniler, Haçlılara karşı Müslümanların safında yer almamış mıydı?
Malazgirt’te Selçukluya karşı savaşsın diye getirilen Ermeniler Alpaslan’ın ordusuna katılmamış mıydı?
Papa’yı Ermenileştiren, gâvurlaştıran ve afkurtan gelişme Ayasofya’da (Ayasofya Camiî diyeceğimiz günlerin yaklaştığını da görüyoruz) Kur’an-ı Kerim okunmasıdır. Zira Kur’an her halükarda onları çıldırtmıştır, hele de hala Ayasofya’da “Çan sesi” hayali olanları hepten çıldırtmıştır. “Rabbin tarafından sana indirilen ayetler, onların çoğunun azgınlığını ve kâfirliğini arttıracaktır. O halde kâfirler için üzülme.” (5/Maide, 68) Ayasofya’da Kur’an-ı Kerim okunması sadece Papa’yı değil, bu toprağın bizden görünen devşirmelerini de gâvurlarını da rahatsız etmiştir.
İnanın ki ülkemizde yaşayan 40 bine yakın Ermeni bile bu Papa’nın zihniyetinde değildir. Onlar yine bu ülkede huzur ve güven içinde yaşarken bazılarının iftiraları onları rahatsız ve tedirgin etmektedir. Bu iftiralara bizzat onların kendileri daha bir gür sesle karşı çıkmaları gerekmektedir.
Papaseverler, Papa âlicenaplarının ellerini öpenler, yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz İbrahimi gelenekten geliyoruz diyenler ve diyalog budalaları bakın Rabbimiz ne diyor: “Ey müminler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.”(5/Maide, 51)
BU SOYSUZLAR NEREDEN ÇIKTI?
Her şey Fransız İhtilâli ile başlamıştı. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında ne de güzel yaşayıp gidiyorlardı. Fransa’dan yayılan ayrılıkçı mikroplar Avrupa’yı kasıp kavururken Balkan topraklarımız birer birer koparılıyordu. Fakat bununla yetinecek değillerdi. Zira Anadolu’da Osmanlı Devleti bütünlüğü devam ettikçe hedeflerine ulaşmaları mümkün görülmüyordu. Bu tarihi gerçeği Edward Granwille “Çarlık Rusyasının Türkiye’deki Oyunları” adlı eserinde şöyle ifade ediyordu: “Makedonya çıbanını kökünden kesip atan cerrahi müdahale, Ön Asya’da yoğun olan Türklerin şah damarına henüz ulaşmamıştı. Türk-Ermeni Meselesi bu sırada Doğu Anadolu’da çok tehlikeli bir gelişme kaydediyordu. Muazzam imparatorluğun dış vilayetlerinin başına gelebilecek felaketler ne olursa olsun fakat Anadolu bütünüyle Türklerin elinde kaldığı sürece, bir Türk geleceği sürekli olarak mevcut olacaktı. Ancak bu bütünlük Ermeniler tarafından tehlikeye sokulacak olursa, Osmanlı İmparatorluğu’nun toparlanması umudu kalmazdı. Çünkü bu takdirde memleket, modern bir devletin yükünü çekebilecek, yeteri kadar geniş ve zengin bir coğrafi temelden mahrum olurdu.” Bu ifadelerle bugün bölgede yapılmak istenenleri yan yana getirdiğimizde değişen bir şeyin olmadığı gün gibi ortadadır. Güçlü bir Türkiye bölgedeki çıkarlarını tehdit etmektedir.
Ermenilerle ilişkilerimizin tarihi arka planı Hz. Ömer dönemine kadar gitmektedir. Hz. Ömer 637’de Kudüs’ü fethettiğinde aralarında Ermenilerin de bulunduğu gayrimüslimlere “Emanname” vermiştir. Bu Emanname’de canları, malları, ibadet özgürlükleri, hayvanları, çiftlikleri, ağaçları dahi koruma altına alınmıştır. Kudüs Patriği Seferonius Hz. Ömer’i namaz kılması için kiliseye davet eder. Hz. Ömer daveti kabul etmez, kilisenin karşısındaki boş arazide namazını kılar. Sonrasında Patriğe şöyle der: “Eğer ben namazımı kilise kılarsam, Müslümanlar ben burada namaz kıldım diye bunu alışkanlık haline getirirler, siz burada ibadet edemez olursunuz.” der.
Bizans zulmünden kaçan Ermeniler Müslümanlara sığınmıştır. I. Haçlı Seferi’nde bazı Ermeniler, Haçlılara karşı Müslümanların safında yer almış, Malazgirt’te Selçukluya karşı savaşsın diye getirilen Ermeniler Alpaslan’ın ordusuna katılmıştır. Fatimi Halifeliği’nde Ermeniler, 65 yıl boyunca vezirlik yapmışlardır. II. Abdülhamit’in hazinesini üç Ermeni Paşa’ya emanet ettiğini de biliyoruz. Bunlar, Agop Paşa, Mikail Paşa ve Ohannes Paşa’dır.Abdülhamit döneminde devletin merkez dairelerinde çalışan Ermeni memurların sayası 2633’tür.Fatih 1461’de Bursa’da bulunan Ermeni Psikopos’u Ovakim ile bir kısım Ermeni’yi İstanbul’a getirtmiş, Samatya’daki Sulumanastır isimli kiliseyi kendilerine vermiş ve Ovakim’i Patrik tayin etmiştir.Bu dönemde Anadolu’daki önemli geçitler üzerinde bulunan kalelerin muhafızlığı Ermenilere verilmiştir. Osmanlının adalet ve hoşgörüsü karşısında verdikleri hizmetten dolayı kendilerine “Sadıka-i Millet” unvanı verilmiştir.Osmanlı ticaretinin üçte biri Ermenilerin elindeydi. Anadolu’daki şirketlerin en eskilerinden biri Mehter, Bando ve Orkestra zillerinin üretimini yapan “Zilciyan Şirketi”dir.Mimar Sinan’ımız bir Ermeni’dir ve eserleri ortadadır.
19. Yüzyılın sonlarına doğru Avrupalı devletlerin takip ettikleri politika “Şark Meselesi” olarak ortaya çıktı.Şark Meselesi, Avrupalı devletlerin Osmanlı tebası olan Hıristiyanların haklarını korumak iddiasıyla Osmanlı topraklarını parçalayarak aralarında bölüşmeyi ifade eder. Rusya 1774 Küçükaynarca Antlaşması ile Osmanlı tebaası olan Ortodoksların üzerinde söz sahibi oldu.
Fransız İhtilâli’nin ortaya çıkarttığı bir takım fikirler, Osmanlıya bağlı yaşayan milletleri bağımsızlık yolunda heyecanlandırdı. Sırplar ilk imtiyazları elde ederken, Yunanlılar 1829’da bağımsızlığını ilan eden ilk topluluk oldu.
3 Mart 1878 Ayastefanos ve 13 Haziran 1878 Berlin Antlaşmaları Balkanlarda Hıristiyanlara bağımsızlık verirken, Ermenilerle ilgili ıslahat yapılmasına dair maddeler içermekteydi. Böylece Ermenilerle ilgili bir konu ilk defa uluslar arası antlaşmalarda yer almış oldu.
Rusların Ermeni Sevdası 18. Yüzyılda başladı. Rus Çarı I. Petro İran ile yaptığı savaşlarda Ermenilerden oldukça istifade etmişti. Hizmetlerine karşılık Ermenileri Rusya’ya yerleşmeye davet etti. Emeniler kitleler halinde Rusya’ya göç edip yerleştiler. 1828’de Revan ve Nahçıvan’de Ermeni vilayetlerini kurdular.
Erzurum Valisi Galip Paşa Rus sınırındaki Ermenilerin iç bölgelere tehcirini 11 Mart 1828 tarihli bir yazı ile Osmanlıya teklif etti. Bu tekliften bir ay sonra başlayan 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ermeniler Osmanlıya ihanet ettiler. Rus saflarında Osmanlıya karşı savaştılar. Savaş dışında kalan Müslüman Türk halkına her türlü eziyeti yapmaktan geri kalmadılar.
1885 yılı sonlarında Van’da yaşayan Ermeniler tarafından Armenakan Partisi kuruldu. Bu parti, bölgedeki Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanmasını amaçlamaktaydı. 1887’de Cenevre‘deki Marksist Ermeniler tarafından kurulan Hınçak Partisi’nin amacı da Anadolu’daki Ermenilerin siyasî ve millî bağımsızlığını sağlamaktı. 1890 yazında Tiflis‘te kurulan Taşnaksutyun Partisi’nin 1892’de açıklanan programına göre; isyan çıkararak ihtilâlcı çeteler kurarak, halkı silâhlandırarak, hükümet yetkilileri ve kurumları ile muhbir ve hainlere karşı hareketler düzenleyerek bölgedeki Ermenilere bağımsızlığını kazandırma partinin esas ilkeleriydi.
İlk ciddi olaylar 1890 yazında meydana geldi. Haziran ayında Erzurum’da, Temmuz ayında İstanbul Kumkapı’da Hınçak Partisi üyelerinin Ermeni halkı kışkırtması sonucu patlak veren olaylarda yüzyıllardır birlikte yaşayan iki topluluk karşı karşıya geldi. İki taraftan 10 kişinin öldüğü olaylar Avrupa basınında katliam olarak yer aldı.
Horen Aşıkyan Efendi adlı bir Ermeni Patriği Mart 1894’te Kumkapı Kilisesi’ndeki vaazında cemaatini uyardı: “Devrimci Ermeni milliyetçileri işbaşında ve oldukça tehlikeliler. Ermeniler 1000 yıldır Türklerle bir arada yaşıyordu. Bizans’a karşı müttefik olmuşlar ve refaha ulaşmışlardı. Devrimciler bağımsızlık rüyası görüyor olabilirler ancak, Ermeniler Osmanlı İmparatorluğu’nun hiçbir bölgesinde çoğunluğu oluşturmadılar.”
Horen Aşıkyan Efendi devrimcilerin bu faaliyetleri sürdürmesi halinde Avrupalı güçlerin onlara yardım etmeyeceğini ve bunun Ermeni halkı üzerinde bir yıkıma sebep olacağını söylüyordu. Horen Aşıkyan Efendi bu konuşmayı yaptığı gün kiliseden çıkarken bir Ermeni milliyetçisi tarafından vurularak öldürüldü.
1894-1895’te çıkan Sason İsyanı ile yaşanan olaylar, uluslararası platforma taşındı. Kurulan milletlerarası Tahkikat Komisyonu 20 Temmuz 1895’te yayınladığı raporunda Sason Olayları’nda Ermenilerin masum olmadığını açıkladı.1895 yılında özellikle Hınçak Komitesi üyelerinin kışkırtmaları sonucu İstanbul, Divriği, Trabzon, Eğin, Develi, Akhisar, Erzincan, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Diyarbekir, Siverek, Malatya, Harput, Arapkir, Sivas, Merzifon, Maraş, Muş, Kayseri, ve Yozgat’ta birtakım olaylar çıktı. Bu olaylarda Türklerin yanı sıra, ayaklanmalara katılmayan Ermenilere karşı da cinayetler işlendi ve kundaklama faaliyetlerinde bulunuldu.Yaşananların sonrasında Trabzon, Van, İstanbul, Sason, Harput, Adana ve Zeytun’da art arda isyanlar çıktı.Bu isyanlara karşı 1894-1896 yılları arasında yapılan müdahalelerde, isyancıların yanında sivil halk da katledildi.
I. Dünya Savaşı’nın en sıcak günlerinde Osmanlı Devleti o yaz cephelerdeki illerde ya da askeri muhaberatın bulunduğu bölgelere yakın yerlerde yaşayan Ermenilerin özellikle kuzeydoğu Suriye’de yer alan Deyrizor bölgesine tehcirine ve burada iskânına hükmetti. 550 bin Ermeni bu karadan etkilendi. Binlerce insan Erzurum, Elazığ ve Sivas dağlarını geçerek Deyrizor’a doğru yol aldılar. Yol boyunca birçok saldırı ve soygunla karşılaşıldı, birçoğu hayatını kaybetti. Suriye’de salgın hastalıklar kol geziyordu, ölümlerin ardı kesilmedi. Tehcir Mart 1916’da resmen sona erdi.
İçişleri Bakanı Talat Paşa 1915’te bir genelge yayınlayarak Ermenilere iyi muamelede bulunulmasını istiyordu. 1916’da Ermenilere kötü davranın 1500 Osmanlı memuru yargılandı ve 50 kişi idam edildi. Savaş bittiğinde Osmanlı isteyenler için geri dönüş kararnamesi çıkarttı, dönenler için hukuki düzenlemeler yapıldı. Tehcirden kurtulmak için din değiştirenlere istedikleri takdirde eski dinlerine dönebilecekleri bildirildi. Müslümanların yanında bulunan yetim Ermeni çocukları Ermenilerden oluşturulan komisyona teslim edildi. Dönenlere belli miktarlarda gıda yardımında bulunuldu. Ermenilere fenalık yapanlar için Tahkikat Komisyonu oluşturuldu. Memleketlerine dönenlere malları iade edildi. Dönenlerin yol masrafları karşılanmış, bazı vergilerden muaf tutulmuşlardır.
Soykırım veya katliam yapılmış olsaydı İstanbul’u işgal eden İngilizler, devletin her türlü yazışmasına el koyup soykırım veya katliamı ortaya koyarlardı. Soykırım ve katliamla suçladıkları Osmanlı devlet adamlarını Malta Adası’na sürgüne gönderdiklerinde mahkeme etmek için suçlayıcı delil bulamadılar. Osmanlı Devleti 1919’da Tehcirin araştırılması için Batılı devletlerden ikişer tane tarafsız hukukçu talep etti. İlgili devletler buna yanaşmadılar. 1.5 Milyon Ermeni’yi katlettiğimizi söyleyenler, bunlara ait tek bir toplu mezar dahi gösteremediler. Fakat Doğu Anadolu Bölgesi’nde Ermeni katliamlarına maruz kalan ve toplu mezarlarda çıkartılan Müslümanların sayısı 519 bini buldu.
Bizim soykırım yaptığımız söylüyorlar. Biz soykırım yapacak olsaydık 550 bin insanı neden tehcir edelim ki? Çok mu zengindik? Biz Müslüman’dık ve gebert gitsin diyemezdik. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyen bir medeniyetin mensupları olarak Ermeniler yaşasın diye tehciri uyguladık.
Biz, bizi katliamla, soykırımla suçlayanların zihniyetinde ve tıynetinde olsaydık bugün 2 milyona varan Suriyeli muhacire kapılarımızı açmaz, onları barındırmazdık. Bu coğrafyada yaşamak bedel ödemeyi gerektirdiği gibi büyük iftiraları da beraberinde getirmektedir.
II. Abdülhamit Ermenilerin yaşadığı Doğu Anadolu bölgesi konusunda çok hassastı. ABD’nin 20 Aralık 1897’de Erzurum’da bir konsolosluk açma girişimini, orada hiçbir Amerikan vatandaşı yaşamadığından konsolosluk bulundurmaya gerek olmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.
Bir müddet sonra Aralık 1900’de Erzurum’a değil de Harput’a (Elazığ) bir konsolos atamasına Osmanlı makamlarınca müsaade edilecek; ancak yapılan inceleme sonucunda atanan konsolosun Amerikan vatandaşlığına geçen eski Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olduğu anlaşılacaktı. Hâlbuki Amerika ile yapılan anlaşmaya göre, bölgeye eski Osmanlı vatandaşlarının atanmasına izin verilmeyecekti. Dolayısıyla söz konusu konsolosun göreve başlamasını Padişah onaylamamış ve değiştirilmesini irade buyurmuştu.
Bu defa Amerika, İstanbul’daki orta elçiliğini Büyükelçiliğe çevirme isteği ile Yıldız Sarayı’nın kapısını çalacaktı. Kurduğu denge politikasına hesapta olmayan bir unsurun eklenme ihtimalinden rahatsızlık duyan Abdülhamit bu teşebbüsü de hiç tereddütsüz geri çevirmişti.
Bu coğrafyanın sütü bozukları Ermenilerin yaptıkları katliamlara sessiz kalırken, onların suikastından kurtulan Abdülhamit’e olan kinini ve suikastı başaramayan Ermeni’ye olan hırsını şu dizelerde ifade ediyordu:
“Ey şanlı avcı! Damını bihûde kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın.”
Ecdadımızın soykırım yaptığını söyleyen soysuzlara sormak isteriz: “Atalarımız soykırım yaptıysa siz nereden çıktınız?”
ESKİLERİMİZİN ESKİMEZ DAVRANIŞLARI
ESKİLERİMİZİN ESKİMEZ DAVRANIŞLARI
Hey gidi eskiler, güzel insanlardı onlar, iyi atlara bindiler ve gittiler. Onlar vakarlı insanlardı, duruşları vardı. Gördüğünüzde, baktığınızda, dinlediğinizde iyi olanı, güzel olanı ve Allah’ın razı olacaklarını hatırlatırlardı. Onların oturmaları, kalkmaları, konuşmaları bir başkaydı, dinlemeleri bile bir başkaydı. Büyükler, hocalar sahabeleri anlatınca bu güzel insanlar aklımıza gelirdi. Bu insanlar bizlere sahabeleri hatırlatırken bugün bırakın sahabeyi hatırlatacak insanları; bu güzel insanları hatırlatacak büyüklerin varlığından da mahrum kaldık. Hala 15’likler gibi davranan büyükler varken, hala ayponlarla uğraşan büyükler varken biz o iyi insanları daha çok arar dururuz. Onlar gibi olabilmek de duamız olsun inşallah.
Onların ceplerinde çocuk görürüm de sevindiririm diye şekerler, moskotlar vardı. Şimdilerde ise o ceplerde kredi kartları, ekstreleri, telefonlar var. En son çocuk sevindiren bir büyüğü ne zaman gördünüz ki? Eskilerin, büyüklerin arabalarında küçük kitapçıklar olurdu, mealler olurdu, şekerler olurdu. Yolda karşılaştıkları gençlere çocuklara yaş durumlarına göre verirlerdi. Arabalarımızda kitapçıklar, hadis kartelâları, mealler var mı? Bunların yerini beysbol sopaları mı aldı?
Eskilerin babaanneleri, nineleri yanlarında heybe gibi çantalar taşırlardı. Onların çantalarında mis kokulu çörekler, börekler, keteler olurdu. Gördüklerine verirlerdi. Ve onlar sadece torunlarının babaanneleri veya nineleri değildi; onları herkesin babaannesiydi, ninesiydi. Şimdilerde bunlardan var mı? Kaldı mı?
Eskiler, davranışlarının çevrelerindeki insanları incitmemesi için dikkatli olur, çok hassas davranırlardı. Yetimlerin bulunduğu ortamlarda çocuklarını sevmezlerdi, kucaklamazlardı. Yine yetim çocukların bulunduğu ortamlarda kendi çocuklarını yavrum, kızım, evladım diye çağırmazlardı. Eskiler hanımlarıyla birlikte sokağa çıktıklarında eşi vefat etmiş arkadaşlarının, komşularının acılarını tazelememek için yan yana yürümezlerdi. Onlar böyle hassas davranırken onları anlamaktan aciz olanlar bu davranışı yobazlık olarak değerlendirirlerdi. Ne de güzel yobazlıkmış(!) Keşke bu günlerde de bu davranışlar yaşasa ve yaşatılsa.
Eskiden köylerimizde, mahallelerimizde, kasabalarımızda cenazeler olduğunda komşular cenaze evine üç gün boyunca yemek taşırdı. Bunu peygamberimizin bir uygulaması olarak görürlerdi. Çok da güzel bir davranıştı. Komşuluk ve merhamet bunu gerektirirdi. Şimdilerde belediyeler politik bir beklenti uğruna insanımızın merhamet damarlarına da müdahale edip cenaze evine kıymalı pide, ayran veya meyve suyu göndermeye başladılar. Komşu ve komşuluk kavramına da darbe vurdular.
Yaşanan sevinçler vardı, bebek doğduğunda, gençlere söz kesildiğinde sevinçler ikramla duyurulur, paylaşılırdı. Tıpkı peygamberimiz doğduğunda dedesinin yemek ikramında bulunduğu gibi. Oysa bugünkü ikramlar “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” anlayışına dönüştü. Gitmediysen, gidemediysen kızıldı, darılındı. Popüler kültür maalesef bu hassasiyetlerimizi de öldürdü.
Her ne kadar çocukların camiye girmesine kızanlar varsa da onları camiye çekmek için ceplerinde bozukluk taşıyan büyüklerimiz de vardı. Hocalarımız kürsüdeyken aşağıdaki bizlere meydan okumazlardı, fırça atmazlardı. Her halleriyle adeta şimdiye kadar neredeydin, geç kaldın, geldin ya, önemli olan bu, hoş geldin der gibi bakarlardı.
Sağlıklı yaşama adına her neye dikkat ediyorsak, değerlerimizi, eskilerimizin eskimez davranışlarını, hassasiyetlerini yaşatmak için de dikkatli olmalıyız. Dönüp arkaya, arkamıza, geleneğimize iyi bakmalıyız. Geleneğimizin iyi, güzel, doğru davranışlarını dillendirenlere kulak vermeliyiz. Bu davranışları yaşamalı, yaşatmalı ve kuşanmalıyız ki popüler kültürün savrulmalarından kurtulalım.
.
KIBRIS KİMİN YAVRUSU?
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yeni seçilen cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın “yavru vatan” nitelemesine karşı çıkmasıyla tartışma başladı. Yıllar yılı Kıbrıs için yavru vatan nitelemesi hem bizim siyasilerimiz tarafından hem de Kıbrıslı Türk siyasetçiler tarafından kullanılmaktaydı. Bu ifade kullanırken bizim siyasetçilerimiz Kıbrıs’a olan bakış açılarını göstermiş oluyordu. Kıbrıslı siyasetçiler de bunu bu şekliyle anlıyorlardı. Bunu başka türlü anlamaları da mümkün değildi.
Bu türden yaklaşımlar siyaseten vitrinde böyle dillendiriliyordu. Peki gerçekten de böylemiydi? Kesinlikle hayır. Siyasetçilerle halkın bakışı, duruşu 180 derece tersti. Siyaset mecburen böyle bakacaktı. Kıbrıs’ı başkalarına yem edemezdi. Kıbrıslı siyasetçiler mecburen böyle bakacaktı; çünkü Türkiye’den başka sahip çıkacak olanı yoktu. Halk ise yiyelim, içelim, rahatımızı bozmayın havasındaydı. Bizim Anadolu’dan gönderdiğimiz insanları istisna tutmamız gerekir; zira onlar Anadolu’da ne iseler orada da aynıdırlar. Yerli halkın bizi sevdiğine inanalım mı? Hayır, hayır. Onlar Türkiye’yi sevmezler. İngilizler, Rumlar onlara daha cazip gelir. Anlayışları, kültürleri, inançlarına varıncaya kadar pek çok şeyleri dejenere olmuştur. Ahlaksızlık, kumar, fuhuş, uyuşturucu almış başını gidiyor. Bizim ülkemizde de bunları görmek mümkündür. Fakat bizim ülkemizde bunlar olsa da insanımız tarafından normal kabul edilmez, hoş görülmez. Orada artık bunlar normal bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Türklüğün T’si varlık mücadelesi verirken İslam’ın İ’sine bile tahammül edilmeyen bir yer haline gelmiştir. Merhum cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bir okul ziyareti sırasında sınıfları gezmektedir. Bir kız öğrencinin boynunda haç işaretli kolyeyi görünce sorar: Kızım sen Türk değil misin? Evet cevabını alınca yine sorar: Peki bu kolye ne? Cevap ‘hiç’ olur. Bu ziyaretten sonra Denktaş der ki: “Maalesef biz gençlik yetiştirememişiz.” Evet yetiştiremediniz, yetiştirmediniz, yetiştirmek istemediniz. Eski adalet bakanlarından Şevket Kazan Kıbrıs davası için ölecek, ölümü göze alabilecek gençler yetiştirmek için İmam Hatip Okulları açmamız lazım dediğinde yine laiklik adına karşı çıkan Rauf Denktaş’ın kendisi olmuştur. Allah göstermesin ama yarın Kıbrıs’ın başına bir hal gelecek olsa kıvıracak olanlar, kaçacak olanlar onların yetiştirmeleridir. Yine Anadolu’nun yiğit evlatları daha önce olduğu gibi yine gidip gerekeni yapacaklardır.
Şimdi birileri bu yazdıklarımıza ve düşüncelerimize kızacaktır. İnanın ki bu böyledir. İstisna olanlarına selam olsun. Ne halleri varsa görsünler, kendi başlarına terk edelim falan da demiyorum. Bizi de sevmezler, askerimizi de sevmezler. Bunu aşağıdakiler de bilir, yukarıdakiler de ve herkes bilir. Görürler, bilirler de; görmezden, bilmezden gelirler. Fakat bunların böyle olup olmadığını anlamak isteyenler Kıbrıs’ta okuyan çocuklarımıza sorsunlar, orada askerlik yapan gençlerimize sorsunlar.
Yavru vatan nitelemesinden rahatsızlık duymak aslında bilinçaltının dışa vurumudur. Sen ne kadar yavru dersen de. O da diyor ki ben senin yavrun değilim. Herkes yerini bilsin demeye getiriyor. Bu daha ne ki? Siz Anadolu’nun paralarını bunlara yedirmeye devam ettikçe daha çok ihanetler göreceksiniz. Kıbrıs yeniden fethedilmedikçe bu durum böyle gidecektir.
.
DİNLE PROBLEMİ OLANLARIN DİYANETİ KALDIRMAK İSTEMESİ
Seçimler yaklaştıkça siyasetin dozunun artmasıyla birlikte tartışma konuları da çeşitleniyor. Son tartışma konusu ise “Diyanet İşleri Başkanlığı” oldu. Bir siyasetçi iktidar olduklarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldıracaklarını söylüyor. Dini toplumun hayatından kaldıracaklarını söyleyemedikleri için Diyanet’i kaldıracağız diyorlar. Allah size hiçbir zaman fırsat vermesin. Gezicilerin allamesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Emeviler’in ihdas ettiği bir kurum olduğunu ve Bel’am olduğunu söylüyor. Genel olarak Bel’am: “Dünyevi çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamının küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektir.” şekilde bilinir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsü yıllardır tartışılır, durulur. Bir sonuca da varılamaz. Başkanlığa alınan araç herkesin kafasına biner. Genel müdürlerin bindiği araçlar Diyanet İşleri Başkanına çok görülür. Zaten başkan da bir kez bile binmediğini ve aracı iade edeceğini açıklamış. Fakat bu kurumun kendisini sorgulaması gerekmez mi? Bu kurumu kuranlar, İslam’a hizmet olsun, Allah’ın hükmü toplumda hâkim olsun diye mi kurdular? Bu kurumu kuranların İslam’la ne ilgileri vardı? Bu kurumu kuranlar İslam’ın neresindeydiler. İslam’ın hangi hükmüne inandılar, hangi hükmünü yaşadılar? İnanmadıkları, yaşamadıkları bir dinle alakalı bir teşkilat kuranların amacının bu dinin doğru öğretilmesi olduğunu söylemek mümkün müdür? Yoksa Allah’ın dinini kontrol altına almak için mi kurdular? Elbette bunun için kurdular. Biz nasıl istersek siz öyle inanacaksınız demeye getirdiler ve bizim istediğimiz kadar iman edeceksiniz; sonra karışmayız ha demeye getirmediler mi?
Diyanet İşleri Başkanlı siyasi iktidarların dinle ilgilerine göre ilerleme kaydetti veya kabuğuna çekildi. Zaman zaman da güzel işlere imza attığını söylemeliyiz. Bugün Diyanet İşleri’ni tartışma konusu yapanların niyetleri, Diyanet daha iyi olsun, daha iyi hizmet etsin diye değil; aslında bir kurum üzerinden kavga başlatırken bilinç altındaki dine bakışını açığa vurmaktadır. Mert olmadıkları için kurum üzerinden intikam almak istiyorlar.
Diyanet’i konuşmaktan ve hizmetlerini tartışmaktan çekinilmemelidir. Eğitim bizim ülkemizde yaz-boz tahtasına döndüğünden her kurum bu olumsuzluktan nasibini almaktadır. Bugün hâlâ Diyanet teşkilatında Buhari’nin hakemliğini kabul etmeyen kâfirdir diyen hocalar (!) varsa, Peygamberimizi cennette Hz. Meryem ile evlendiren görevliler varsa, Diyanet’in radyosunda hâlâ buram buram şirk kokan ilahi adı altında saçmalıklar söylenmeye devam ediliyorsa bunların sorgulanması gerekmez mi? Bazı görevliler Hz. Peygamberi, Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı, Hz. Ali’yi ve Hz. Hamza’yı atlarına binip Çanakkale’ye savaşa götürüyorsa, kürsünün altında bunları dinleyen müftülerimiz evladım siz bunları nereden çıkartıyorsunuz; Medine İngilizlere teslim edilirken ne Çanakkale’sinden bahsediyorsunuz demiyorsa sıkıntılar var demektir. Allah’ın dininin doğru anlatılması noktasında vazifeli olan kardeşlerimiz onun bunun kitaplarını Kur’an’ın önüne geçiriyorsa, onun bunun din anlayışını İslam Dini diye anlatıyorsa burada da bir sıkıntı vardır. Müftü hocalarımız şunu bilmelidirler ki hizmet içi eğitimlerde veya yaptığınız sınavlarda belki Diyanet’in kitapları baz alınıyorken birçok kardeşimizin dini anlatma noktasında başka başka anlayışların kitaplarını baz aldıklarını bilmelisiniz, görmelisiniz. Herkes Allah’ın doğru dinini anlattığını söyleyecek olsa da bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.
İçe dönük öz eleştirilirimizi olumsuzluk olarak görmeyelim, daha iyiyi, daha güzeli bulma adına bunu yapmalıyız.
.
EZAN’DAN DARAĞACINA MENDERES
Bugün 14 Mayıs 2015. Bundan tam altmışbeş yıl önce bugün, Türk siyasi tarihi açısından çok önemli bir gündür. Siyaset bilimcilerimiz, Türkiye’nin siyasi tarihini 14 Mayıs 1950’den önce ve 14 Mayıs 1950’den sonra şeklinde iki devrede incelenmektedirler.
Peki, 14 Mayıs 1950’de ne oldu? Buna verilecek cevapların sayısı oldukça fazladır, farklıdır ve herkesin kendine göre vereceği cevaplar vardır. Bu soruya verilecek cevapların farklılığı nerede durduğunuza ve nereden baktığınıza bağlıdır. Bizim durduğumuz ve baktığımız yerden 14 Mayıs 1950 şöyle görülmektedir:
Adı cumhuriyet olan bir idarenin diktatörlük ve şeflik dönemi son bulmuştur.
Bin yıldır minarelerinden semaya yankılanan ezan sesi 18 yıllık kesintinin ardından yine, yeniden semalarımızda yankılanmaya başlamıştır.
Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere dini kitaplarımızın tamamı gömüldükleri tarlalardan, saklandıkları mağaralardan çıkarılmıştır. Bir zamanların suç aletlerinin başında gelen Kur’an-ı Kerim ve diğer dini kitaplar bugün devletin başkanı tarafından meydanlarda semaya kaldırılabiliyorsa bu 14 Mayıs’ın kazanımlarındandır.
İnancımıza, kültürümüze, tarihimize yönelik her türlü sistematik baskının, zulmün, hakaretin ve küfrün sonu gelmiştir.
Gizli mekânlarda dile getirilen hakikatler artık gün ışığında konuşulmaya başlanmıştır.
Köylülerin, şalvarlıların şehirlere alınmadığı karanlık günleri son bulmuştur.
İnsanlarımız devletin zulmünden, Jandarmanın dipçiğinden, Tahsildarın kamçısından kaçmak için yerleştikleri dağlardan köylere, kasabalara, şehirlere inmeye başlamıştır.
Anadolu insanı açısından Menderes, sadece Ezan’la görülmedi. Birilerinin “Arapların kitaplarını develere yükledik, Araplara geri gönderdik.” demelerine rağmen, gönderdik dedikleri kitaplar da özgürlüğüne kavuşmuştu. Süleyman Hilmi Tunahan’ın hayvan vagonlarında Kur’an-ı Kerim’i öğretmek için verdiği mücadele insanımızın ve tarihin hafızasında saklıdır. Menderes dönemi, Jandarma dipçiğinin, Tahsildarın kamçısının unutulduğu, açlığın, sefilliğin, perişanlığın, karneyle kefen bezi, kaput bezi, ekmek verilmesinin son bulduğu dönemdi. İnsanımızın kefen bezlerini sandıkları saklama döneminin son bulmasıdır 14 Mayıs 1950. Anadolu insanının ikinci sınıf vatandaş muamelesinden birinci sınıf vatandaşlığa geçtiği gündür 14 Mayıs 1950.
Tüm bu kazanımlar, özgürlükler, ekonomik büyümeler, kalkınmalar milletimize çok görüldü. Zalimler on yıl bile tahammül edemediler. Herşey Ezan’la başlamıştı. Menderes ismi darbecilerin de unutmadıkları bir isimdir. Zira o gün, Ezanın asli okunuşuna kavuştuğu gün notlarını almışlardı ve bir gün bunun hesabını soracaklardı, bedelini ödettireceklerdi. Ezan uğruna bedel ödemek, ödenen bedellerin en güzeliydi. İşte bu yüzden Menderes unutulmadı, unutturulamadı, unutturulamayacak. İşte bu Anadolu’dan bakınca görülen Menderes’tir.
“Ezandan Darağacına Menderes” başlığımız aynı zamanda bugünlerde çıkacak olan kitabımızın da adıdır. Dönemin tanıklarının anlatımlarından oluşan kitabımızda bilmediğiniz, duymadığınız birçok hakikati de okuyacaksınız. Menderes döneminin DSİ Genel Müdürü olan Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in anlatımları ilk defa duyacağınız bilgileri içermektedir. Yine 1950 öncesinde CHP’nin en genç bakanlarından Cemil Barlas’ın oğlu Gazeteci-Yazar Mehmet Barlas’ın anlattıkları çok önemlidir. Zira kendisi Beyaz Devrim’in ertesi günü 15 Mayıs 1950’de babasının karşısına geçip “Baba bende Demokrat’ım” diyebilmiştir. Dönemin tanıklarından olup bugün isimleri pek de hatırlanmayan politikacılarımızın anlatımları dönemin sosyal ve psikolojik havasını çok iyi tahlil etmektedir. İçinde bulunduğumuz günlerin kıymetini bilmek açısından o zor ve kor günleri yakından tanımamız ve bilmemiz gerekmektedir.
Allah bu millete 1950 öncesini, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerini bir daha yaşatmasın. Rabbimiz! Bizleri, imanımızı ve inancımızı özgürce yaşamaktan mahrum etmek isteyenlere fırsat vermesin.
.
ANADOLU’NUN SİYASETEN YENİDEN FETHİ
Yeniden Fetih kavramı tarih bilimine 15. Yüzyılda girdi. Orijinal adıyla İspanyolca Reconquista olarak geçen bu kavram yeniden fetih anlamında kullanılmaktadır. Reconquista/ Yeniden Fetih, Endülüs Emevileri zamanında, Hıristiyanlar tarafından İspanya İber Yarımadası’ndaki Müslümanların varlığına son verilmesini ifade eder. Endülüs Emevi Devleti’nin 1492’de yıkılmasıyla başarıya ulaşırlar.
1048 Pasinler Savaşı ile başlayan Anadolu hamurunun İslam’la yoğrulması, 1071 Malazgirt Zaferi ile mayalanmaya başlamıştır. Bu maya, Osmanlı Devleti’nin son demlerine kadar varlığını ve işlevselliğini korumayı başarmıştır. Tanzimat’la başlayan mayaya kara çalma; Osmanlı’nın yıkılması, Hilafetin ilgasıyla birlikte başarıya ulaşmıştır. Bu birilerince öyle bir başarı hikâyesi olmuş ki, Anadolu’nun tarihi görselleri Osmanlıyı ve Selçukluyu aşmış, Anadolu tarihi, kültürel ve dini açıdan adeta yeniden Roma/Bizans ülkesi haline getirilmiştir. Bunu yapma adına bin yıllık tarihi miras yok edilmeye çalışılırken; yerin altında kalan Roma mirasını yeryüzüne çıkarmak ülkeyi yönetenlerin birinci önceliği olmuştur. Ve Anadolu’nun İslam öncesi dönemiyle övünülür olunmuştur. Anadolu tarih ve medeniyet açısından ülkemizi işgal eden Emperyalist ve sömürgeci Batı ülkelerine eklemlenmeye çalışılmıştır. Bu Emperyalist ve sömürgeci Batı, muasır medeniyetin, çağdaşlığın, modernizmin ve her türlü gelişmişliğin beşiği bir model olarak sunulmuştur. Tarihinden, kültüründen, inancından ve her türlü değerinden vazgeçmeyenler ise gerici, yobaz ve mürteci olarak suçlanmıştır. Ve tarihten gelen her türlü kazanımlar cumhuriyetin ilanıyla birlikte geri alınmaya başlanmıştır. Hıristiyanların Endülüs Müslümanlarına yaptıkları, değişik bir versiyonla Anadolu’nun Müslümanlarına yapılmıştır. Bu süreç 1950 yılına kadar çok acımasız bir biçimde sürdürülmüştür.
1950 yılından sonra durum tersine dönmeye başladı. Kaybettiğimiz kazanımların geri alınması sürecine doğru yol almaya başladık. Çok şeyler kaybetmiştik, imanımızın ayarıyla, tarihimizle, kültürümüzle, özümüzle oynanmıştı. Değerlerimiz altüst olmuştu. İmamesi koparılan tespih taneleri gibi dağılmıştık. Her türlü toparlanma ise oldukça zordu; ama imkânsız değildi. Ne zaman ki toparlanma emareleri göstermeye başlamış isek başımıza bir balyoz indirdiler. Bunu 27 Mayıs 1960’da, 12 Mart 1971’de, 12 Eylül 1980’de, 28 Şubat 1997’de ve 27 Nisan 2007’de yaptılar. Siyasi iktidarın kim olduğu önemli değildi; çünkü ipler onların ellerindeydi ve istedikleri gibi davranabiliyorlardı. Kendilerini devletin ve milletin sahibi olarak görenler, bunlarla ilgili her türlü tasarruf haklarının olduğuna inanıyorlardı. Çünkü onlar kurucu özne, biz ise onlara marabalarıydık. Vatandaşlık bile bize bir lütuf olarak sunuluyordu
İçerisinde bulunduğumuz seçim sürecinde perdenin arkasındaki mücadelenin “iplerin kimin elinde olacağı” mücadelesi olduğunu görmemiz lazım. Yönetimle alakalı erki/gücü, sahipliği ellerinden bırakmak istemeyen güçler, her şeyi göze alabilmektedirler. Hatta bu uğurda dinciler, dinsizleri, her türlü değerimizin düşmanlarını pekâlâ destekleyebilmektedirler. Dün dershanelerimizi, etüt merkezlerimizi yakıyorlar, yıkıyorlar diyenler bugün onlarla işbirliği yapabilmektedirler. Her türlü İslami iyileşmenin azgın ve azılı düşmanlarıyla işbirliğinden, onlara oy vermekten çekinmemektedirler. Ülkenin bir kısmının kopartılmak istendiğini söyleyenler, kopartmak isteyenlerin meclise girebilmelerini çok rahatlıkla isteyebilmektedirler. Bütün bunlar Anadolu’nun siyaseten yeniden fethine giden yollara barikat kurma çabalarıdır. Siyasiler ise bu işin figüranlarıdır.
Bütün bunlar, siyasetten çok şey beklediğimizden kaynaklanan ifadeler değil; yapılmak isteneni görmemiz gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Bir takım kazanımlarımızı siyaset sayesinde elde ettiğimizi de unutmayalım. Bu anlayışımız, onları büsbütün olarak doğru gördüğümüzden değil; bazı doğruları da görmemiz gerektiğindendir.
Bu ülkenin Müslümanlarının tatmin edilmesi zordur. Ne yaparsanız yapın yaranamazsınız, yapılanları da beğendiremezsiniz. Mevcut durumu kutlayın, katsayın, yüceltin demiyoruz. Böyle dememiz de mümkün değildir. Bazı gerçekleri görmemiz ve anlamamız için ille de 1950 öncesini yaşamak mı gerekir. Bunca okumalar, bunca dinlemeler bize bazı mesajlar vermeyecek mi? Bunları görmek ve anlamak için ille de değerlerimizden ve hedeflerimizden vazgeçmemiz mi gerekir.
HER ŞEY OLUP YERLİ OLAMAYAN AYDINLAR (!)
Aydınlanma okullarımızdaki ders kitaplarında bir döneme atıf yapılarak anlatılır. Batı’nın akılcı düşünceyi öncelemeye başladığı 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen bu düşünce, eskiye sırtını dönmeyi ve yeniyi öncelemeyi ifade eder. Geçmişe dair tüm önyargılardan ve ideolojilerden kurtulmayı, özgürleşmeyi ve yeni düşünceyi kabullenmeyi hedefler.
Biz de ise Aydınlanma denildiğinde dini, tarihi, kültürel veya her türlü değere sırtını dönmeyi, içinde yetiştiği toplumu ve değerlerini aşağılamayı ifade eder. Kendisini aydın gören bu tipler halkın oturduğu kahvehanelerde, çay ocaklarında, dar sokaklardaki apartmanlarda ve mahallelerde oturmazlar. Ezan seslerinden uzak rezidanslarında otururlar, dışı çıktıklarında da kendilerince elitlerin takıldığı Nişantaşı kafelerinde, meyhanelerinde soluğu alırlar. Halkın hiçbir değeriyle işleri olmaz, öldüklerinde getirildikleri camilerin içlerini dahi bilmezler. Çünkü onların cami ile ilişkileri, kendileri gibilerin cenazeleri için geldikleri caminin önünde beklemekten öteye geçmez. Bizim saf Müslümanlar da sevabına nail olmak için onların namazlarını kılarlar. Bir gün dahi değerlerimizin, inançlarımızın, tarihimizin, kültürümüzün ve milletimizin yanında olmayanların cenazelerinde bizim, bizimkilerin ne işi var ki? Onlar senin neyini paylaştılar, neyine geldiler?
Fötr şapkaları, fularları, pipoları, bastonları, ellerindeki kadehleri, entel, dantel kıyafetleri bunların sembolleri olmuştur. En büyük özellikleri dini değerlerin her türlüsünden rahatız olurlar. Bunların yaşadığı semtlere Ramazan ayı girmez, giremez. Kazanım addettikleri ne varsa bunların hepsi onların putudur ve asla putlarına dokundurmazlar. En ufak bir dokunuşa çığlık atarak, feryat ederek tepki gösterirler.
Bizim bunlarla işimiz olmaz, olmamalı, bunların söyledikleri kendilerini bağlar. Bunların düşüncelerine kendileri bile değer vermez de verir gibi yaparak kamuoyu oluşturmaya çalışırlar; fakat hamdolsun milletimiz tınlamaz bile. Hafta içinde yayınladıkları bildiri ile gündeme gelmeye çalıştılar. Bildirileri milletimiz tarafından yüzlerini paçavra gibi atıldı. Tescili ise 7 Haziran’a kaldı. Milletimiz onlardan daha basiretlidir ve münevverdir. Bu memlekette 1950’den beri münevverler, aydınlara galebe çalmasını bilmiştir. Allah’ın izniyle yine bilecektir. Kendilerini entel, dantel ve aydın görenler yine teselliyi Nişantaşı, Tunalı Hilmi, Karşıyaka meyhanelerinde ve bunlar gibi yerlerde arayacaklardır: “Nerde o eski günler, nerde o eski seçimler, sabahın dokuzunda illerden seçim sonuçlarını isterdik de valiler erken gönderme yarışına girişirlerdi. Hey gidi günler hey!” hayıflanmalarının ardından “garsooon…” nidaları yankılanacaktır.
Kendilerini aydın diye nitelendiren insanları, millete ait hangi bir yerde gördük mü? Bunlar hangi şehidin cenazesinde, hangi gazinin düğününde, hangi acıda, hangi kederde, hangi depremde, hangi felakette milletimizin yanında yer aldı? Teröre karşı bir bildiri yayınladılar mı? Yasin Böri Kurban Bayramı’nda et dağıtırken dördüncü kattan aşağı atılarak, başı taşla ezilerek öldürülürken, aynı günlerde 50’ye yakın insanımız katledilirken bunlar neredeydi acaba? Dünyanın dört bir yanında Müslümanlar zulme maruz bırakılırken, Doğu Türkistan’da kardeşlerimiz Çinliler tarafından katledilirken, insanlar özgürlüğe kaçış uğruna denizlerde felaketle yüz yüze bırakılırken, Ramazan ayı boyunca Gazze bombalanırken bu aydınlar neredeydi? Bir açıklama yaptılar mı? Her hangi bir bildiri yayınladılar mı? Bu milletin her türlü değerinin karşısında olmayı görev bilmiş olan bu karanlığın sembolü olan aydınlara ders verme vakti geliyor ve gerekeni yapacağız inşallah.
Biz yine gül yüzlü güzel münevverlerimizle, münevverlerimize değer veren, gönül veren insanımızla hem hal olmaya devam edeceğiz. Bizi biz anlarız, bize ayar vermeye kalkanlara ayar çekmeye devam ederiz. Biz bunu hep yapıyoruz, yine yapacağız.
MÜSLÜMAN YAZARLAR !!!
Bu coğrafyanın Müslüman kalemşorlarına, akademisyenlerine, hangi kanaatin önderiyseler kanaat önderlerine, koltuğu-masası ve karşısında dinleyicisi olan hocalarına adam beğendiremedik. Adam beğendiremeyince zamanın kıymetini de beğendiremedik. Bu tipler ve ağababaları Fatih’i beğenmediler, Yavuz’u beğenmediler, IV. Murat’ı beğenmediler, II. Mahmut’u beğenmediler, II. Abdülhamit’i beğenmediler, Adnan Menderes’i beğenmediler, Özal’ı beğenmediler, “Siyaseti önemsemeyen Müslümanları, Müslümanları önemsemeyen siyasetçiler yönetir.” diyen Erbakan hocamızı beğenmediler, Erdoğan’ı ise hazmedemediler. Bu isimlerin Allah’ın izniyle bu milletin inancı için bedelini canlarıyla ödeyerek elde ettikleri tüm kazanımlar elinize, yüzünüze, dizinize dursun. Siyasilerin elde ettiği kazanımlar sayesinde bulunduğunuz dar ortamlarda dahi karınızla, kardeşinizle bile konuşamadıklarınızı salonlarda, ekranlarda, meydanlarda konuşur oldunuz. Kıymet mi bildiniz?
Yıllar yılı bunlara dedik ki bu zamanların kıymetini bilin, kurulduğunuz yerden mevcut iktidara giydirmek işin kolayına kaçmaktır. Bu aleni eleştiriler iyilik getirmez deyip durduk. Direk muhataba ulaşın, bizzat kendiniz derdinizi iletin dedik. Derdinizin din-iman olduğunu söylediniz, durdunuz. Sizin din- iman derdiniz meydanlarda Erdoğan’a, Davutoğlu’na mektup ulaştıran yaşlı ana ve babanın derdi kadar da dert değil miydi? Şimdilerde atıp tutun bakalım…
Bir kardeşlik edebiyatı tutturup gittiniz. Herhalde önemlidir, küçümsemiyoruz ki. Fakat hangi kardeşlik? Kardeşliği zihinlerimize kazıyanlar, bulunduğunuz yerlerde sizler kardeşler oldunuz mu ki bize kardeşlik ayarı çekiyorsunuz? Önce bulunduğunuz, oturduğunuz, geçmişte bir şeyleri birlikte yaşadığınız, paylaştığınız insanlarla kardeş olmayı ve kardeş kalmayı becerin de ondan sonra bize kardeşlik ayarı çekin. Hemen bize cevap verebilirsiniz, kendinize bakın da diyebilirsiniz. Unutmayın becerebildiklerimizi de beceremediklerimizi de sizden öğrendik, bunu da böyle bilesiniz.
Ne oldu yüz binlerle, milyonlarla yaptığınız kutlu doğum mitingleri? Çektiğiniz kardeşlik ayarlarının nereye vardığını da gördük. Ben böyle söyleyince yine kızacaksınız, olsun, varın kızın. Sizler Medine hayalleri kurmaya devam ederken Mekke’yi daha çoook ararsınız çok. Mekke’de duruşu olmayanların Medine’ye ne katkısı olmuş ki?
Ekranlarda, kürsülerde esip gürleyenler, mikrofonu ve kürsüyü titretenler sizler, dün neredeydiniz, 28 Şubat’ta, 27 Nisan E- Muhtırasında neredeydiniz? Ekranlarda Müslümanlara her Allah’ın günü hakaretler yağdırılırken, her türlü değerimizle alay edilirken siz neredeydiniz? Bugün salladığınız ve savurduğunuz bilgileri ve düşünceleri o günlerde aklınızdan geçirmekten bile korkuyordunuz. Hızlı akademisyenler, hızlı tarihçiler o zor ve kor günlerde okuldaki odanızla evinizin arasında zikzak çizmiyor muydunuz? Pusuda yatmış gibi acaba ne olacak diye kendinize televizyonunuzla yeni bir dünya kurmadınız mı? Ben bugün söylediklerimi o günde söylüyordum yalanlarına da sığınmayınız. Yalan demişken bir şeyi de hatırlatayım. Gariban ve zavallı Anadolu insanı sizi çok büyük adam zannediyordu; zira biz de öyle zannediyorduk. Ama tanıdıkça, yalanlarınızı gördükçe, tespit ettikçe yalanın sahiplerinin de yalan olduğunu gördük. Aslında siz de bir vitrinmişsiniz. Herkesin yanıldığı cemaat konusunda bizi yanıltmayan Allah’a ham ederken, sizler konusunda yanıldığımız için tövbe ediyoruz. Nereye geldiyseniz, ne elde ettiyseniz siyaset sayesinde ettiniz; fakat kıymetini bilmediniz ve bozuk para gibi harcadınız. Türkiye’mizin bugün İslami değerler adına elde ettiği kazanımlarda hiçbir emeğiniz yoktur. Yalandan kendinize pay çıkartmayın. Geçmiş müktesebattan her şeyi öğrendiniz, kedinizi maddi ve manevi her şekilde büyüttünüz de bir tek cesaretinizi büyütemediniz. Sizin durumunuzu iki güzel insanın tespiti çok iyi açıklıyor. O güzel insanlara selam olsun.
“Zor günlerde karılarının yanında onların hemcinsleri gibi korkakça yorgan altına saklananlar şimdi Müslümanlara gelince erkek kesilmeleri de adamlığın “e” sine sığmaz.
Güneşin doğuşunu haber veren horoz olmak varken güneş doğduktan sonra cik cik öten serçe olmayı tercih etmek adamlığın “e” sine sığmaz.”
.







