Küfür topraklarında doğan ve İslam’ı hiç duymayan kişinin durumunun ne olduğu...İLMEDAVET
Zamanın ve mekânın insanın üzerinde, iman ve İslam noktasında negatif veya pozitif bir etkisi olmakla birlikte, zaman ve mekân unsurları, neticeyi tek başına belirleyen bir sebep de değildir. Bu ikisi, sadece imtihana avantajlı ya da dezavantajlı bir şekilde başlamamızı sağlayan iki faktördür. İslam topraklarında doğan bir kimse, imtihana avantajlı başlarken, küfür topraklarında doğan bir kimse ise bu imtihana dezavantajlı başlamış olur.
Ancak avantajlının, avantajını kaybettiği, dezavantajlının imtihanı başarıyla tamamladığına misaller o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez.
Mesela Hz. Nuh’un oğlunun, babası peygamber olmasına rağmen imansız ölmesi, Hz. Lut’un eşinin, kocası peygamber olmasına rağmen imansız ölmesi buna delildir. Evet, Hz. Nuh’un oğlu ve Hz. Lut’un eşi, imtihana avantajlı hem de çok avantajlı başlamışlardı. Birisinin babası, diğerinin eşi peygamberdi. Ama onlar buna rağmen imtihanı başarıyla tamamlayamadılar.
Yine Hz. Musa, firavunun sarayında yetişmiş, firavunun evlatlığı idi. Ancak firavun, Hz. Musa’dan istifade edemedi ve imansız öldü. Bununla birlikte aynı sarayda olan, firavunun eşi Asiye validemiz, imanını kurtardı ve ettiği şu dua ile de Kur’an’a geçti: “Ey Rabbim bana, katında, cennette bir ev yap ve beni Firavun’dan ve amelinden ve zalimler kavminden kurtar.”
Demek aynı sarayda, yan yana yaşayan iki kişiden birisi, imansız ölüyor ve Allah düşmanı olarak kuranda bahsi geçiyor iken, o kişinin eşi, mümin olarak ölebiliyor.
Yine Peygamber Efendimizin amcaları olan Ebu talip ve Ebu Leheb, peygamberimizle yan yana yaşamalarına ve hakkı ondan dinlemelerine hatta birçok mucizesine şahit olmalarına rağmen imansız olarak ölürken, Peygamberimizi hiç görmeyen Veysel Karani, Efendimize ve Allah’a âşık olabiliyor ve aşkından tarihin sayfalarına geçebiliyor.
Demek mesele sadece İslam topraklarında doğmak değil. Hatta çok uzağa gitmeğe gerek bile yok, toplumumuza baksak yeterlidir. Memleketimiz bir İslam memleketi ve halkının %99’u Müslüman olmasına rağmen, meyhanelerin camilerden daha fazla olması ve az olan camiler boş iken, çok olan meyhanelerin hıncahınç dolu olması ispat eder ki, sadece Müslüman topraklarda doğmak neticeyi belirleyen bir faktör değildir.
Evet, o meyhaneleri dolduran insanlar, İslam topraklarında dünyaya gelmişler ve günde 5 defa ezanı işitmek devletine ulaşmışlardır, dahası İslam ile ilgili birçok meseleyi çocukluklarından beri dinlemişlerdir, ancak bunların hiçbirini Allah’a yakınlığa vesile yapamamışlardır. Namazsız, zikirsiz, tefekkürsüz olarak, günah ve isyan içinde bir hayat sürmektedirler.
Demek mesele imtihana avantajlı başlamakla bitmiyor. Toplumumuz, elindeki avantajı kullanamayan binlerce insanla doludur. Buraya kadar yaptığımız izah ile şunu anlatmak istedik: Müslüman olmayan bir beldede doğan bir kişide pekâlâ İslam ile tanışabilir ve çok iyi bir Müslüman olabilir. Ve tarih bunun binlerce örneğiyle doludur.
Bu izahlardan sonra şimdi meselenin fetva yönüne geldik:
İki peygamberin devirleri arasında, önceki peygamberin getirdiği dinin unutulmasından başlayarak sonraki peygamberin gelişine kadar geçen zamana “fetret devri” ve bu zamanda yaşamış ve iki peygambere yetişememiş kimseye de ehl-i fetret denilir. Kendinden önceki peygamberin dininin unutulduğu ve kendinden sonraki peygambere de yetişemediği için bu ismi almıştır. Ehl-i fetret, namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerle ve dinin diğer emirleriyle mükellef değildir. Bu hususta ittifak vardır. Ahirette onlara bu ibadetleri yapmadıklarından dolayı hiçbir hesap ve ceza olmayacaktır. Çünkü bunların bilinmesi bir peygamberin tebliğine bağlıdır. Hâlbuki bu kişiler, bir peygambere ulaşamamışlardır. Bu yüzden ibadet ve emirlere muhatap değildirler. Fakat bu kimselerin, Allah’a iman etmekle mükellef olup olmayacakları hususunda ihtilaf vardır.
İmam Maturidiye göre; Ehl-i Fetret, ibadet ve emirler ile mükellef değil ise de, Allah’a iman ile mükelleftir. Çünkü Cenab-ı Hak, onlara aklı vermiş ve şu âlemi, varlığına ve birliğine delil olacak sayısız mahlûklarla doldurmuştur. Bir iğnenin ustasız, bir harfin katipsiz ve bir memleketin sahipsiz olamayacağını bilen insan, şu âlemdeki sanat eserlerinden sanatkarları olan Allah’a ulaşmalıdır. Ve ona iman etmelidir. Akıl, bir peygamberin davetini işitmese de bunu tek başına yapabilecek bir kabiliyettedir. Dolayısıyla fetret asrında yaşamış insanlar, eğer Allah’a iman etmeden ölürlerse, İmam Maturidiye göre bunlar kâfir olarak ölmüş sayılırlar.
İmam Eş’ari ise: Ehl-i fetretin, Allah’a imanla da mükellef olmadığı görüşündedir. Çünkü İmam Eş’ariye göre: İnsanları peygamber vasıtasıyla imana davet eden Allah-u Teâlâ, fetret ehline bir peygamber göndermemekle, onları imana davet etmemiştir. O halde sorumlu olmamaları gerekir. Zira sırf akıl ve fikir, Allah’ı bilmede yeterli değildir. Dolayısıyla İmam Eş’ariye göre: fetret devri insanları, iman etmemekten dolayı cehenneme girmeyeceklerdir.
Peygamber Efendimizin gelişinden sonraki insanların durumu hakkında ise; İmam Gazali şöyle bir tasnif yapar ki, bu tasnif, günümüzdeki Hristiyan ve Yahudilerin akıbetlerini merak edenler için de bir cevap niteliğindedir. İmam Gazali şöyle demektedir: Peygamber Efendimizin (sav) gönderilmesinden sonra, inanmayan insanlar üç sınıftır:
1. Sınıf: Peygamber Efendimizin davetini duymamış ve kendisinden haberdar olmamış kimselerdir. Bu sınıf kesin olarak cennet ehlidir.
2. Sınıf: Peygamberimizin davetini, gösterdiği mucizelerin durumunu ve güzel ahlakını duymuş olmakla birlikte iman etmemiştir. Bu sınıfta kesin olarak cehennem ehlidir.
3. Sınıf: bu iki derece arasında bulunan sınıftır. Hz. Peygamberimizin ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamberi tâ küçüklüklerinden beri, ismi- Muhammed olan ve –hâşâ- peygamberlik iddiasında bulunan yalancı bir peygamber olarak tanımışlardır. Peygamber Efendimiz hakkında, menfi propagandadan başka hiçbir şey duymamışlardır. İmam Gazali bu sınıfta olanlar hakkında kesin konuşmamakla birlikte şöyle devam eder: Kanaatime göre bunların durumu, 1. grupta olanların, yani Peygamberimizi hiç duymamış olanların hali gibidir. Çünkü bunlar Peygamberimizin ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.
Bugün gerek Hristiyan ve Yahudi âleminde ve gerekse başka ülkelerde İmam Gazalinin tasnifindeki üç gruba giren insanları bulmak mümkündür.
Zira teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin varlığı malumdur. Bunlar ne bir televizyon görmüş, ne de bir telefon tutmuştur. Dolayısıyla bunlar İmam Gazalinin tasnifinde, efendimizin ismini hiç duymamış kimselere dahil olurlar ki, İmamı Gazali’ye göre bunlar cennet ehlidir.
Dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde 2. gruba giren insanlar da vardır. Bunlar Efendimizin peygamberlik sıfatlarını işitmişler, ama buna rağmen iman etmemişlerdir. Hatta teknolojinin gelişimi ve bilgiye ulaşmanın kolaylığı ile, bu grup en kalabalık grup olmaktadır. Bunlar kuranın birçok ayetinin ifadesiyle cehennem ehlidir. Çünkü İslam, kendinden önce gelen bütün dinleri neshetmiş ve hükümden kaldırmıştır.
Bununla birlikte zamanımızda İmam Gazalinin tasnifinden 3. gruba giren insanlar da yok değildir. Hristiyan veya Yahudi âleminin ücra bir köşesinde, toplum hayatından uzak olarak yaşayan ve çocukluğundan beri kendisine peygamberimizin kötü tanıtıldığı insanlar olabilir. İmam Gazali hazretleri bu kimseler hakkında kesin bir hüküm söylememekle birlikte bu kimselerin cennet ehli olan 1.sınıfa benzediklerini bildirmektedir. En iyisi Allah bilir.
Bizler bu meseleyi zamanımızın büyük bir âlimi olan, Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerinin görüşüyle noktalıyoruz ve hakikatin kendisini, “şaşırmayan ve unutmayan” Rabbimizin ilmine havale ediyoruz:
“Ehl-i fetretin, dinin teferruatındaki hatalarından dolayı ceza görmeyecekleri hususunda bütün âlimler fikir birliği içindedir. Hatta İmam Şafi ve İmam Eş’ariye göre, bunlar iman etmeyip, küfre girse, ondan dahi mesul olmazlar. Çünkü mesuliyet ancak peygamber gönderilmesi ile tahakkuk eder. Ayrıca peygamber gönderildiğinin ve peygamberin vazifesinin mahiyeti de bilinmiş olması gerekir ki, mesuliyet mevzu bahis olabilsin. Eğer peygamberlerin irşatları, zamanın geçmesi ve gaflet gibi sebeplerden dolayı gizli kalır da anlaşılmazsa, bunlara vakıf olmayanlar, ehl-i fetret sayılırlar ve azap görmezler.”
GİRİŞ
İslami düşüncesi denilen şey, aklın vahiy yörüngesinde taakkul ettirilmesi sonucu ortaya çıkan yorumlardır. Özelliklede biz Kur’an ve hadis metinleri üzerine düşünsel nüfuz yoluyla üretilen bir takım çıkarımlara İslam düşüncesi (İslami düşünce) ve bu yorumları yapan kişilere de İslam mütefekkiri / düşünürü diyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken şeyse bu düşünürlerin Hristiyanlıkta ki gibi “kutsal yorumcular” olarak algılanmamasıdır. Çünkü İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet herkese açıktır.
20. Yüzyılın önemli İslam düşünürlerinden Fazlur Rahman’ın deyimi ile; Hiçbir alimin sözü İslam adına söylenmiş son söz değildir.[1]
Biz bu çalışmamızda İslam düşüncesi bağlamında kader meselesi üzerinde duracağız. Kader meselesinin ayet ve hadislerde nasıl geçtiği ve nasıl işlendiği, kader tartışmalarının tarihsel süreç içerisindeki gelişimi üzerinde durmadan, kader münakaşalarına meydan hazırlayan etkenler üzerinden, dünden bugüne İslam düşünürlerinin kader konusundaki görüşlerine ağırlık vererek İslami düşüncede kaderin nasıl anlaşıldığı konusunda bilgi vermeye çalışacağız.
EZELİ SIR KADER
Kaza ve kader meselesi, bütün bilginlerin ve filozofların zihinlerini meşgul etmiş, yormuş, kısacası insanların yaratıldığı günden bugüne kadar devam edip gelmiştir.[2]
KADER MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI
Tarihi verilerde kader meselesinin ortaya çıkış sebebi olarak Hz. Osman dönemindeki yaşanan bir takım olumsuz gelişmeler ve özelliklede Hz. Ali dönemi siyasi olayları, müslümanlar arasında ortaya çıkan Sıffin savaşı ve hakem olayı gibi siyasi gelişmeler gösterilir.
Tarihi veriler bize göstermektedir ki Hz. Ali dönemindeki yaşanan siyasi gelişmeler savaşlarda ölen insanlar bu ölen ve öldüren insanların Müslüman oluşları, kendi ecelleriyle mi öldüler yoksa zulmemi kurban gittiler gibi tartışmaları doğurmuştur.
Tarihi kayıtlara göre kader konusunda ilk konuşan şahıs Ma’bed el Cüheni’dir. (öl.80/699)
Şimdi bu şahsın kader hususundaki görüşlerine kısa bir göz atalım.
Ma’bed, Emeviler döneminde yaşamış bir düşünür ve aksiyonerdir.
Fikirlerinin oluşumu bakımından Ebuzer (r.a) den etkilenmiştir.
Temel çıkış noktası Emevilerin resmi kader doktrinine muhalefettir.
O, kader yoktur iş o anda oluverir diyor ve Emevi sultanlarının yapmış oldukları haksızlıkları Allah’ın önceden takdir etmiş olamayacağını, herkesin yaptığının kendisine ait olduğunu ve bunların hepsinin Allah tarafından ahirette sorulacağını savunuyordu.[3]
Ma’bed El Cüheni Zehebi’ye göre “sadık bir tabii”dir.[4]
Kader konusundaki görüşleri dönemin siyasi koşullarına göre şekillenmiştir.
Haccac’ın ağır eziyetlerine maruz kalmış fakat buna rağmen fikirlerinden vazgeçmemiş işkence altında şehid edilmiştir.
O dönemlerde Ma’bed el Cüheni gibi düşünenlerce oluşturulan okula / akıma Özgür İrade Ekolü diyebiliriz. Bu ekolün içerisinde Hasan El Basri, Ca’d bin Dirhem, Amr bin El Maksus gibi isimlerde bulunmaktadır.
Örneğin Hasan El Basri’nin bir özgür irade savunması mahiyetindeki zamanın sultanına yazmış olduğu risalesi meşhurdur.
EHLİ SÜNNET OKULUNDA KADER
İmam Ebu Hanife kader konusunda Fıkhul Ekber’inde şöyle diyor;
Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)’dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah’tır. Onların hepsi Allah’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.[5]
İmam Maturidi ise kader konusunda şöyle düşünmektedir;
İnsan aklederken, düşünürken, tefrik ederken, seçerken daima özgür iradeye sahiptir. Bu eylemlerini yaparken insan herhangi bir dış zorlama altında değildir.
Fakat öte yandan Kur’an her şeyi kuşatan ilahi bir iradeden ve kudretten de bahsetmektedir. Bu durumda insanın cüz’i irdesi Allah’ın da külli iradesi söz konusu olmaktadır.[6]
İmam Maturidi özgür irade okulu ile kimi yönlerde benzeşen fikirler ileri sürdüğündendir ki, ilginçtir Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Maturidilik hakkında “gizli mu’tezile” tabirini kullanmıştır.
İmam Eş’ari’nin de kader konusundaki düşünceleri kimi yerlerde Cebriye’ye yakın olmakla birlikte aşağı yukarı aynıdır.
SELEFİYYE OKULUNDA KADER
Selefi düşünceye sahip olan İslam düşünürleri Usulu’d Din konusunda her türlü teşbih ve te’vili reddettikleri içindir ki bu konuda da mütalaalar da bulunmayı istemezler. Kadere, Kur’an’da ve en önemlisi hadislerde bildirildiği şekliyle iman ederler. Hatta İmam Tahavi kader konusunda konuşmanın insanı küfre kadar götürebileceği endişesiyle haram bir fiil olduğunu söylemiştir.
Mesela İbn Kayyım, İblis’in ve ordusunun yaratılmasında sayısız hikmet olduğunu, onun ayrıntılarının ancak Allah tarafından bilineceğini söyledikten sonra, o hikmetlerden bazılarını açıklar[7]
TEVHİD VE ADALET OKULUNDA (MU’TEZİLE) KADER
Mu’tezile’ye göre, Cenab-ı Hak, hayrı irade eder ve yaratır ise de, şerleri ve kötülükleri irade etmez yaratmaz.[8]
Bu ekolün kurucusu sayılan Vasıl bin Ata, “Allah hak ile hükmeder ve adaleti sever. Kimseye zulmetmez.” görüşünü savunuyordu.[9]
Yine bu ekolün öncülerinden ve Hasan Basri’nin talebelerinden olan Amr bin Ubeyd’de kaderi reddederek özgür iradeyi savunmuştur. Hatta ilginçtir ismi geçen bu zat alim ve abid bir kişilik olmasına rağmen sırf “kaderi” reddediyor diye hadis alimlerince “sika” kabul edilmemiştir.[10]
Yine bu akımın temsilcilerinden Ebul Huzeyl El Allaf şöyle diyor; Allah’ın zulmetmeye gücü yetmekle birlikte bunu yapması muhaldir; insanlar için faydalı olanı terk etmesi (eslah) caiz değildir(…) Buna göre zulümden münezzeh olan Allah’ın kulların fiillerini yaratması söz konusu değildir.[11]
Mu’tezile’ni önemli temsilcilerinden Kadı Abdulcabbar ise şöyle diyor; Allah kulların fiillerini yaratmaz. Kullar Allah’ın kendilerine sağladığı güçle hareket ederler. İyi ve kötü ameller işlerler(…) Allah yapılmasını istediği her şeyin dostudur, yasakladığı herşeydende uzaktır.[12]
Görüldüğü gibi Mu’tezili düşünürlerin ekseriyeti özgür iradeyi savunmakta o dönemde olumsuz manada dillendirilen ve meşru olmayan iktidarın meşruluğu için araçsallaştırılan kader anlayışını reddetmektedirler. Sonraki tarihlerde Mu’tezili alimlerin sırf bu mesele yüzünden “sapık” ilan edildiğini görüyoruz. Halbuki meseleler dönemin şartları bağlamında değerlendirilmelidir. Kanaatimce uygun olan metod budur.
İSLAM FELSEFE OKULUNDA KADER
İbn Sina’ya göre, hayır varlığın kemalidir. Şer bu kemalin yokluğudur. Gerçek nizam sırf hayır olan zatı bari’dir. Alemin nizamı ve hayrı onun zatından sudur etmiştir. Öyleyse onun zatından sudur eden her şey, nizamdır ve hayırdır(…) Bir yerde kısmi şer varsa eğer, orada umumun hayrı vardır. Mesela ateş zatında hayırdır fakat kısmi olarak şerdir.[13]
İbn Rüşd’e göre ise Allah, hayır zatından hayırdan ötürü yaratıcısıdır. Şerrin de hayrı için, yani onunla hayra yaklaşma olduğu için yaratıcısıdır. Öyle ki Allah’ın şerri yaratması, kendisi için adalet eseridir. İbn Rüşd’de buna örnek olarak ateş misalini gösterir.[14]
Görüldüğü gibi kader meselesinde İslam filozofları (şerrinde yaratıldığını fakat bu şerrin hayır amaçlı olduğunu söylemeleri istisna) mu’tezile ile çoğu noktada birleşmektedir.
İSLAM TASAVVUF OKULUNDA KADER
Mevlana bir beyitinde kader konusuna değinir.[15]Emrullah Yüksel kitabında bu beyitleri alıntıladıktan sonra anladıklarını şöyle özetler / açıklar;
Bundaki fikri bir cümleyle açıklayacak olursak, nasıl akıl sahibi insan dünyada, iyi ile kötünün bir kefeye konulmasını uygun bulmuyorsa, şu halde hikmet sahibi Allah’ın da, iyi ile kötünün birbirinden ayrılması için hayır ve şerrin varlığı insanlara imtihan vasıtası kılması onun hikmetinin gereğidir.[16]
İbn Kayyım’ı da selefiyye okulunda örnek gösterdiğimiz gibi burada da örnek gösterebiliriz. Çünkü kendisi tasavvuf yoluyla sızan kimi bid’atlere karşı olmakla beraber Kuran ve sünnet perspektifinde bir İslam maneviyat okulu kurmak istemiş ve bunu eserlerinde sistematize etmeye çalışmıştır.[17]
Şimdi meseleyi uzatmadan son dönem İslam düşünürlerinin bu konuda neler dediklerine geçelim.
SON DÖNEM İSLAM DÜŞÜNCE OKULUNDA KADER
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’DE KADER
Bedizzaman bu konuya meşhur “Sözler” isimli eserinin 26. Söz bölümünde bu konuya değinir ve şunları söyler;
“Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”[18]
Yani insana ilahi bir lütuf olarak “irade” etme yeteneği verilmiştir. Fakat insan kendi kendine yeter değildir tüm fiilerin gerçek faili Allah’tır.
Bedizzaman bunu kendisine has üslubuyla şöyle ifade eder;
Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler.[19]
İşte, şu sırdandır ki, kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez, “Yağmur rahmet değil.” Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz’î ile beraber hayr-ı kesir vardır. Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur. Onun için, o şerr-i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir.
Hem nasıl kader-i İlâhî, netice ve meyveler itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzehtir.[20]
Görüldüğü gibi Bediüzzaman bu konuda İbn Sina ve İbn Rüşd ile neredeyse aynı düşünmektedir.
Bir soruya verdiği cevapta ise görüşünü açık ve net bir şekilde belli etmektedir.
“Cebrî gibi, sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen, veyahut Mûtezile gibi, kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl-i hak deriz ki, “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhûl.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mûtezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”[21]
CEMALLEDİN AFGANİ’DE KADER
Cemaleddin Afgani İslam düşünce okulunda çok tartışmalı bir isimdir. Ben ona “doğunun çırpınan kartalı” diyorum. Hakkında söylenen iftiralara gelince çoğu taassupkarane yaklaşımlar olup ilmilikten uzak kitabi olmayan söylemlerdir. [22]
Afgani ve arkadaşlarının çıkardığı Urvetul Vuska dergisinde kaza ve kader başlıklı yazıda ilginç bir şekilde Müslümanların hem yeryüzünde ilerlemelerini hem de gerilemelerinin sebebi olarak bu inanç gösterilir.
Kader inancı zamanla gerçek İslami anlamından çeşitli tasavvufi, felsefi cereyanların etkisiyle uzaklaştırılmış ve müslümanlar dünyayı bir hayal, kendilerinide rüzgarın önündeki yaprak gibi gören uyuşuk bir kader inancına kaymışlar işte o zaman gerilemeye başlamışlardır.
Kader inancı yoruma göre insanları hem “korkusuz” hem de uyuşuk hale getirebilir. Alimlere düşen Müslümanları uyarmak ve doğru kader inancının, cüz’i (özgür) iradeyi, çalışmayı gayret göstermeyi engellemeyeceği, tam tersi kadere inanan birisinin hiçbir şeyden korkmaması gerektiğini halka anlatmak olmalıdır.[23]
MUHAMMED ABDUH’TA KADER
Kaza, eşyanın kendi halinde ve durumuna uygun olarak meydana gelmesi, Allah’ın önceden bilmesidir. Kader de sebeplerin oluşması halinde eşyanın Allah tarafından vücuda getirilmesidir. Allah’ın her şeyde ezeli bilmesi, insanın özgür irade sahibi olmasına engel değildir(…)
Kuran cebr düşüncesini lanetlemiştir. Ancak Kur’an’da Allah’ın mutlak kudretini vurgulayan ve sanki özgür iradeye karşıymış gibi görünen ayetler vardır. Bu ayetler, insanın iradesiyle ilgili olmayan ayetlerdir. Bunlar asıl itibarıyla “tabiat kanunları” diye bilinen ilahi sünneti vurgulamak için nazil olmuştur. Bu ayetler tabiat kanunları şeklinde ifade edilen Allah’ın değişmez sünnetini ifade ederler.[24]
MEHMET AKİF ERSOY’DA KADER
Akif’in din algılayışında kimi İslam ilahiyatı ve kelamına dair kavramlar önemli bir yer tutmaktadır.[25]
O bir şiirinde çarpık kader anlayışını şöyle eleştirir;
Kader senin yolda şer’e bühtandır
Tevekkülün hele hüsran içinde hüsrandır.
Kader feraiz-i iman dahil… Amenna
Fakat yok onda senin sapmış olduğun mana
Kader; şeraiti mevcud olup meydanda
Zuhura gelmesidir mümkinatın a’yanda
Akif ”Kader, mümkinatın zuhurudur a’yanda derken kaderi, “tabiata ve insan yaşamına konulmuş mümkün yasalar, sebep-sonuç ilişkileri toplamı” olarak anladığını açıklamış oluyor. Bu alglayış İslam düşünce tarihinde daha çok “akılcı” diye bilinen ekollerin açıklama tarzını çağrıştırmaktadır.[26]
MUHAMMED İKBAL’DE KADER
İkbal, insanın özgürlüğü sorununa sorununa kader meselesi etrafında değinir. Ona göre insanın önceden belirlenmiş bir kadere teslim olması fikri İslam’a tümden yabancıdır. Bu konuda İslam dünyasında yapılan kaderci yorumlarda İslam’a dışarıdan sokulmuştur. Nitekim batıda Hegel ve Comte’un yorumları, alemde bir determinizm olduğu fikrini çağrıştırmaktadır. İkbal’e göre insan, Allah’ın yaratıcı faaliyetine katılan, özgür irade sahibi bir varlıktır. Allah, kendi yaratıcı faaliyetine insanı katarak, alemi oluşturmak istemektedir. Bu anlamda açık bir geleceğe doğru Allah ve insan birlikte yürümektedir. Olaylar oldukça bilinmektedir. Bu anlamıyla kader Allah’ın insanla birlikte yaptığı tarihsel bir yürüyüştür.[27]
Kader konusundaki düşünsel serüvenimizi burada noktalıyoruz. Bu konuda yeni açılımlar ve yeni çözümler sunan Roger Garaudy[28], Merhum Ali Şeriati[29], Abid El Cabiri, Hasan Turabi ve ülkemizden Mustafa İslamoğlu[30]gibi birçok düşünürümüz mevcut. (Özelliklede bu konuda Mustafa İslamoğlu’nun yeni çıkan “Hasan El Basri’nin Kader Risalesi Şerhi” kitabı okunmaya değer bir çalışma)
Son olarak diyelim ki;
İnsanın kaderi seçmektir. Onun kaderini seçime bağlayan, ona iradeyi veren Allah’tır.[31]
En doğrusunu Allah bilir.
Mustafa Büyüksoy
Harran Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi / Lisans
[1]Bknz; Fazlur Rahman; İslam ve Çağdaşlık
[3]Kadı Abdulcabbar; Tabakatul Mu’tezile, 344, Bağdadi; el-Fark beynek Firak, 17, Aktaran; R.İhsan Eliaçık; İslam’ın Yenilikçileri 1 sayfa; 158
[4]Age; sayfa 159
[5]İmam Ebu Hanife; El Fıkhul Ekber, Darul Kitap Programı
[6]Maturidi; Risaletül Akaid s; 13-15 R.İhsan Eliaçık İslamın Yenilikçileri 1 s;323,324
[7]Sistematik Kelam ; Emrullah Yüksel; s. 95
[8]Sistematik Kelam ; Emrullah Yüksel; s:91
[9]İslamın Yenilikçileri 1; R. İhsan Eliaçık; s;227
[10]Age; s;237
[11]Age;s;246
[12]Şerhul Usulül Hamse; Kadı Abdulcabbar, s; 2,48,132,124-236, R.İhsan Eliaçık; Age; s, 285
[13]İbn Sina, et- Ta’likat, s.72 İbn Sina en-Necat, s.284-291 Aktaran; Emrullah Yüksel, Sistematik Kelam s, 90
[14]İbn Rüşd; Menahicü’l Edille fi Akaidi’l Mille s. 238. Aktaran; Emrullah Yüksel, Sistematik Kelam s. 91
[15]Bknz; Mevlana, Mesnevi, çev, Veled İzbudak, Altıncı basılış, İstanbul 1974, c.4, s.241-243
[16]Emrullah Yüksel, Sistematik Kelam s.96
[17]Üstad Mevdudi’nin Tasavvufa Bakışı, Mustafa Büyüksoy http://www.fikribeyan.net/yazidetay.php?Yazi_id=3685&yazar=623
[18]Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Şahdamar Yayınları s; 503
[19]Age; s. 504
[20]Age; s. 504
[21]Age; s.508
[22]Doğunun Çırpınan Şahini Cemaleddin Afgani, Mustafa Büyüksoy http://www.facebook.com/notes/mustafa-b%C3%BCy%C3%BCksoy/do%C4%9Funun-%C3%A7%C4%B1rp%C4%B1nan-%C5%9Fahini-cemaleddin-afgani/10150985365100903
[23]Urvetu’l Vuska, s. 139-153 Aktaran; İslamın Yenilikçileri 1; R. İhsan Eliaçık; s;121
[24] Abduh; Tevhid Risalesi (çev. Sabri Hizmetli), Fecr, Ankara, 1986, s.123 Aktaran; İslamın Yenilikçileri 1; R. İhsan Eliaçık; s. 179
[25]Mehmed Akif Ersoy; R.İhsan Eliaçık İlke Yayıncılık, s.66
[26]Age, s.69
[27]Muhammed İkbal; R. İhsan Eliaçık İlke Yayıncılık, s.69-70
[28]Mesela bu konuda İslam ve İnsanlığın Geleceği kitabına bakılabilir.
[29]Anne Baba Biz Suçluyuz isimli eserindeki yanlış kader eleştirisine bakılabilir.
[30]Mesela bu konuda İman yazıları ve son çıkan kitabına bakılabilir.
[31]Mustafa İslamoğlu; Özlü Sözler s.130
*****
KUR’AN’DA KADER
Doç.Dr. H. Musa BAĞCI
Dicle Ünv. İlahiyat Fakültesi
Kader Kavramı
Kader kavramı tarihî gelişimi içinde farklı yorumlarla karşı karşıya kalmıştır. İslâm tarihinde meydana gelen siyasi ve toplumsal olaylar, bu kavramın şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Öyle ki anılan olaylar ve yapılan itikadi tartışmalar, Kur’an’daki kader ve türevlerinin anlamlarına da etki etmiştir. Kader ve türevleri, Kur’an’daki gerçek anlamlarından farklı bir şekilde yorumlanmıştır. Durum hadisler açısından da pek farklı değildir. Sonradan uydurulan birçok hadis, Kur’an’ın genel ilkelerine aykırı anlamları ortaya çıkarmıştır. Bu olaylardan ve tartışmalardan etkilenen İslâm bilginleri, tartışmaların ürettiği anlamları Kur’an’ın bazı ayetlerine yüklemeye çalışmışlardır. Sonuçta ekollere göre farklı kader anlayışları ortaya çıkmıştır. Bu anlamlar sonradan telif edilen sözlüklere de yansımıştır. Biz, önce kaderin sözlükteki anlamını verdikten sonra, itikadî ekollerin bu kelimeye yükledikleri terim anlamını ortaya koyacağız ve sonra da Kur’an’daki anlamına işaret edeceğiz.
1. Sözlük Anlamı
Kader kelimesi, sözlükte geniş bir anlamı ifade eden bir kavramdır. Q-d-r kökünden gelmekte olup şu manalara kullanılmıştır. Ölçme[1], güç yetirme.[2] kaza ve hüküm [3] -yani Allah’ın bir şey için takdir ettiği kaza ve onun hakkında verdiği hükmün kendisidir-[4] rızkı daraltma,[5] ölçerek ve takdir ederek tayin [6] anlamlarına gelmektedir. Bu anlamların dışında kader her şeyin olduğu gibi kılınması,[7] ezelden ebede kadar cereyan eden olaylarda ve durumlarda hakim olan külli ilahi hüküm,[8] önceden ölçüp biçip hüküm vermek [9] anlamlarını da ihtiva etmektedir.
2. Terim Anlamı
Kader kavramına itikadî ekollerin anlayışlarına göre farklı anlamlar yüklenmiştir. İslâm itikadî ekollerinden el-Maturidi ve el-Eş’arî ekolleri kaza ve kaderi birbirlerinin yerine kullanmışlardır. Mu’tezile ise bu ekollerin anlayışlarından farklı ve tamamiyle zıt bir tanım meydana getirmiştir. Hasılı ekoller arasında tam bir uyum sözkonusu değildir. Maturidiler kaderi “Allah’ın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak şeylerin zaman ve mekanını, sıfatlarını, hususiyetlerini ve her türlü özelliklerini bilip ezelde o surette tahdit etmesidir.”[10] şeklinde tanımlarken, Eş’ariler ise kaderi “Cenab-ı Hakkın her şeyi vakti gelince ezeli ilmine uygun ve irade ettiği şekilde meydana getirmesidir.”[11] biçiminde tanımlamışlardır. Felsefecilerin tanımı Eş’arilerin kader tanımıyla paralellik arz etmektedir.[12]
Mu’tezile bu tanımları reddederek, kaderi yani, insanın davranışları konusunda önceden tespit ve tayin fikrini kabul etmemektedir. Onlar insanın fiillerini kendi hür iradesiyle yaptığını, Allah’ın buna bir katkısının bulunmadığını ve Allah’ın bilmesinin ise eşyanın ancak vukûundan sonra olduğunu iddia etmektedirler.[13]Dolayısıyla Mu’tezile insanın davranışlarıyla ilgili olan kaderi reddetmektedir.
3. Kur’an’da Kader Sözcüğünün Kullanılışı
Kur’an’daki kader ve türevlerine ilişkin kelimeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu kavramın yukarıdaki tanımlanan terim anlamlarıyla hiçbir ilişkisinin olmadığı görülmektedir. Zira tarihi süreç içerisinde diğer kavramlarda olduğu gibi kader kavramında da siyasi ve itikadî tartışmaların neticesinde anlam kaymalarının olduğu, bunun sözlüklere ve çeşitli eserlere yansıdığı müşahede edilmektedir. Bu nedenle, haklı olarak Seyyit Ahmet Han (1817/1898) : “sözlüklerde veya edebî eserlerde kaydedilmemiş anlam ve tarzda belli bir kelimenin Kur’an’da kullanılmış olabileceği, her zaman ihtimal dahilindedir.”[14]demektedir. Bir başka deyişle, siyasî ve içtimaî şartlar ortamında oluşturulmuş sözlüklerde, çeşitli tefsir ve fıkıh kitaplarındaki yorumlar, Kur’an’daki bazı kavramların içeriğini yeni anlamlarla doldurduğu ve o kavramları gerçek anlamlarından saptırdığı bir vakıadır. Nitekim Hint-Pakistan alt kıtasındaki çağdaş yazarlardan Muhammed Ebu Zeyd de aynı problemi gündeme getirerek birçok kamusun ve fıkıh alimlerinin eserlerindeki anlamı ifade eden kelimeleri Kur’an’a atfettiğini, bununla, onların Kur’an’ın kastetmediği farklı bir mana elde ettiklerini söylemektedir.[15]
Kader ve takdir kelimelerinin anlam kaymasına bir başka neden olarak da ortaçağ sonlarında Müslüman toplumlarda güçlü bir cebriye anlayışının yaygın olması, -ki böyle bir fikrin Müslümanlar arasında yayılmasına sebep Kur’an değil, dışardan gelen yabancı etkilerdir- ayrıca Panteist Sufi görüşlerin (özellikle 16.yüzyıldan sonra) yayılması ve en fazla da bilhassa Ferisiler gibi gelişmiş milletlerin kadercilik anlayışı ile yoğrulmuş dünya görüşlerinin Müslümanlar arasına girmesi olup, bu tip etkilerin tesiriyle Kur’an’daki kader anlayışı, insan davranışları da dahil her şeyin önceden ilahi olarak takdir ve tespiti şeklinde yorumlanmış olmasıdır.[16]
Gerek yukarıda söylenen tespitler, gerekse kader kavramı konusundaki araştırmalarımız, kader ve türevleri ile ilgili kelimelerin de diğer kavramlar gibi anlam kaymasına maruz kaldığını göstermektedir.
Oysa ki kader ve onun türevlerinin Kur’an’daki anlamı, Allah’ın bu kainat için koymuş olduğu sağlam bir nizam, genel yasalar ve Allah’ın sebepleri müsebbiplere bağladığı (sebep-sonuç ilişkisi kanunu) kanunlar anlamına gelmektedir. Allah, bu kainat için koymuş olduğu nizamları, kanunları ve kuralları yaratmış ve bu kainattaki varlıklar bu kanun, kural ve nizama göre cereyan etmektedirler.[17] Bu anlam, kaderin zikredildiği Kur’an ayetlerinde bu şekilde varit olmuştur.[18] İşte kainatın bir düzen ve nizam içinde yaratıldığını kabul etmek gerekir ki buna kader, yani, takdir edilmiş bir ölçü ve düzen denmektedir.[19] Kader ve türevlerinin kullanılışlarında alacağı mananın mihverini “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek[20] teşkil etmektedir. insan da davranışlarında Allah’ın koyduğu fiziki, sosyal kanun ve nizamlara tabidir. Ve onlara göre aklını kullanarak en iyi şekilde hareket etmekle sorumludur. Bundan dolayı yaptığı iyilikten sevap, ettiği kötülükten de günah kazanır.[21] Kanaatimizce Kur’an’ın kader ve türevlerine yüklediği anlam budur. Böyle bir anlama sahip olduğunu Kur’an’da geçen ayetleri inceleyerek ispatlamaya çalışalım.
4. Kur’an’daki Kaderle İlgili Ayetleri Nasıl Anlamalıyız?
Kur’an’da kader konusunu işlerken önce kader ve türevlerinin geçtiği ayetleri gözden geçirip, daha sonra içerisinde bu kelimelerin bulunmadığı, fakat kader inancına delalet ettiği öne sürülen ayetleri ele almamız yerinde olacaktır.
Kur’an’da “kader” ve “takdir” kelimeleri birçok ayette geçmektedir. Kader kavramını izah ederken de bahsettiğimiz gibi, bu kelimeler birden çok manada kullanılmış olup miktar, ölçü, bir şeyi belli bir ölçüye göre tayin etmek ve bir nizama göre yapmak anlamlarına gelmektedir.[22] Kur’ân, Kainatta her şeyin belli bir ölçüsü olduğunu, bütün varlıkların bir nizam ve düzen içerisinde hareket ettiğini ve bu ölçünün dışına çıkamayacağını bildirmektedir. Allah’ın yaptığı işlerin bir nizamı, ölçüsü ve hikmeti vardır. Lüzumsuz ve anlamsız bir iş yapması düşünülemez. İnsan da dahil olmak üzere her şeyin belli bir nizamı ve düzeni vardır. İşte genel olarak kader ve türevlerinin geçtiği ayetlerden bu anlamı çıkarabiliriz. Şimdi bu ayetleri incelemeye çalışalım.
“Bakın, biz her şeyi gerekli ölçü ve nisbette yarattık.”[23] Bu ayet, Allah’ın yaratmasının gelişi güzel, rasgele olmadığını her şeyin bir kanun, ölçü ve oran dahilinde cereyan ettiğini[24] ve hikmetinin gerektirdiği şekle uygun bir tertip ve düzen içersinde yarattığını bildirmektedir.[25] Fakat bu ayeti her şeyin vukû’undan evvel ezelde ilm-i ilahîde takdir edilmiş bir kaderle yaratıldığı şeklinde yorumlayan Hamdi Yazır: “Bu kaderin fiilen yaratılışı, o kadere göre vaki olur. Onu başkası istediği gibi tayin edemez. Onun için mucrim kendi iradesine göre cürmün mahiyet ve mukadderatını değiştiremez. Kaderde akıbeti bedbahtlık, mes’ûliyet ve mahkumiyet ile cehenneme götürmek olan cürm-ü measî, sevap ve saadet vesilesi yapılamaz. Onun için mücrim, mucrim oldukları haysiyetten dalal ve niran içindedirler.”[26] diyerek ayetteki “bi kaderin” ifadesini önceden tayin ve tespit edilmiş alınyazısı anlamında izah etmeye çalışmıştır. Kanaatimizce ayette geçen söz konusu ifadeyi diğer kader ve türevlerinin geçtiği ayetlerle bir bütün olarak değerlendirilirse burada bir kainat nizamından bahsedilmekte olduğunu görülecektir.
“Her şeyi yaratan ve her şeyi belli bir yasalar örgüsüne göre düzene koyan O’dur.” [27] Yani yarattığı ve idame ettirdiği büyük kozmik düzen içinde her şeye ya da her olaya belli bir fonksiyon, belli bir mahiyet ve keyfiyet tayin eden O’dur.[28] Allah her şeyi belli bir ölçü ve düzen içerisinde ihdas etmiştir. İnsanı da gördüğün bu düzen ve ölçü içerisindeki şekil üzere yaratmıştır. Din ve dünya işlerinde kendisiyle ilgili teklifler ve maslahatlar için onu takdir etmiştir. Keza her canlı ve cansız, hikmet ve tedbir örnekleriyle belli bir ölçü içerisinde ve en düzgün tabiatta yaratılmıştır.[29] Dolayısıyla Allah her şeye biçim, şekil, potansiyel güç, nitelik, süre, gelişme v.b. şeyler vermiş, kendine ayrılan alanda fonksiyonunu yerine getirebilmesi için rızk ve araçlar vermiştir.[30] Bundan dolayı ayetteki takdirin anlamı, yarattığı her şeyi en güzel bir şekilde, bozukluk ve tenakuz olmaksızın yapması, hikmetine uygun olarak hazırlaması şeklinde anlaşılmalıdır.[31]
Allah’ın gücünü inkar eden Yahudiler hakkında inen: “Allah’ı gereği gibi takdir edemediler”[32] ayetindeki kadrkelimesinin anlamı, “Allah’ı layık olduğu veçhile tanımadılar, ona gereği gibi ta’zim göstermediler”[33] demektir.
“Allah dilediğine rızkı bol ve (belli) bir ölçü ile verir”[34] Allah bütün varlıkların rızk vericisidir. Varlıkların ihtiyaçlarına ve kapasitelerine göre fizikî, ahlakî ve ruhî büyüme ve gelişmeyi ihtiva eden rızkı ancak o verir.[35] Allah rızkı bol bir şekilde verirken, rasgele, gelişi güzel değil, bir hikmete ve belli bir ölçüye göre verir. İşte bunu ifade etmek için Allah “yebsutu” (yayar) kelimesinin akabine bir hikmete ve ölçüye göre verir anlamında “yakdiru” lafzını kullanmıştır.[36] ez-Zemahşerî’nin şu yorumu da bu manayı güçlendirmektedir: “Allah’ın rızkı yayması ve onu kısması da bir hikmete ve maslahata tabidir. Allah bu konuda orta yolu gözetir. Ne aşırı derecede rızkı vermekte ne de bunun aksi olan rızkı kısmada mübalağa etmez. Orta yolu takip eder.[37]
“Ey Musa bir kader üstüne geldin”[38] ayetindeki kader kelimesi klasik anlamda Allah’ın ezelî ilminde tayin ve tespit olunan kader değildir. Buradaki mana başkadır. Ayetin siyak ve sibakına baktığımızda, sibakında Hz.Musa’nın peygamberlikten önceki büyüme ve yetişme çağı anlatılıyor. Siyakında ise Hz.Musa’nın Allah tarafından peygamber seçildiğinden bahsediliyor. O zaman bu ayeti şu şekilde anlamak daha uygundur: “Senelerce Medyen halkı arasında kaldın. Ey Musa peygamberliğe tâkat getirecek çağa ulaştın. Şimde de seni (peygamber olarak) seçmiş bulunuyorum.”[39]
“O ki (bütün mevcudatın) tabiatını belirlemekte ve onu (hedefine doğru) yöneltmektedir.”[40] Yani, yarattığı ve idame ettirdiği büyük kozmik düzen içinde her şeye ya da her olaya belli bir fonksiyon, belli bir mahiyet ve keyfiyet tayin eden O’dur. Allah varlıkların hepsi için değişim planına göre kendilerine uygun ve kendilerini geliştirebileceği kanunlar ve kurallar vaz’ etmiştir. O bütün ihtiyaçları tam olarak belli bir ölçü dahilinde vermiş ve bize koyduğu kanunlara uygun olarak da fiziksel ve ruhsal kabiliyet ve yetenekler bahşetmiştir. O bize aynı şekilde doğru yolu göstermiştir. Biz bundan dolayı mekan ile kanunların oyuncağı değiliz. Aklımız ve irademiz çalışmaktadır. Ve biz insanın alın yazısını aşabiliriz.[41] Bu gerçeği şu ayette de müşahede etmek mümkündür: “Bizim Rabbimiz, (var olan) her şeye gerçek özünü ve biçimini veren ve sonrada her şeyi (kendi doğasının gerektirdiği) yola yönelten varlıktır.”[42]
Demek ki Allah bütün varlıkların içine yetenek ve kabiliyetlerini aşılamış ve kainata bırakmıştır. İnsanın içine iyiliği ve kötülüğü ilham etmiş,[43] Peygamber gönderip mesajını vahyederek desteklemiş ve evrende imtihana tabi tutmuştur. Allah’ın kanunları vaz’ edip insanı kainata bırakması, Allah’ın atıl halde bırakılması anlamına gelmemelidir. Allah gerektiği zaman tabiî kanunları bozmadan müdahale etmektedir. Ama bu müdahalenin nasıl ve ne derece olduğunu Allah bilmektedir. Dua mekanizmasının işlevi de burada yatmaktadır.
“Böylece (yere ve göğe ait) sular belli bir ölçüye göre birleşti.”[44]
“Kim Allah’a güvenirse, O ona kafidir. Gerçek şu ki Allah irade ettiği işi sonucuna ulaştırır. Allah her şey için bir (vade ve) ölçü belirlemiştir.”[45] Ayette dünya düzeni çok açık bir şekilde ortaya konduğu, yani hiçbir şeyin gelişi güzel yaratılmadığı, her şeyin belli bir yere oturtulduğu “Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” ifadesiyle sebep-sonuç münasebetleri sisteminin kabul edildiği görülmektedir.[46]
“Gökten ölçülü miktarda suyu indiren O’dur.”[47]ayeti ise yağmurun bir ölçü dahilinde evrendeki varlıkların ihtiyaçları nispetinde ve zarar görmeyecekleri şekilde ineceğini bildirmektedir.[48]
Yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde ve kader ve türevlerinin geçtiği diğer ayetlerde ortaya çıkan anlam ile insanın yaratılmasından önce yapacağı davranışların belirlenmesi anlayışı arasında bir ilintinin bulunmadığı yaptığımız tetkikten anlaşılmaktadır. Bu ayetleri gerek siyak ve sibakına gerekse Kur’an’ın bütünlük ilkesi çerçevesinde değerlendirildiği zaman kader ve türevlerinde “önceden tayin ve tespit “anlamının söz konusu olmadığı görülmektedir.
Kur’an’da kader ve türevlerinin genel mihver anlamını bu şekilde tespit ettikten sonra önce irade hürriyetini açıkça ifade edenleri, sonra da cebir anlayışını telkin ettiği ileri sürülen ayetleri incelemeye geçebiliriz.
Kur’an’da bir kısım ayetler, insanın hareket ve davranışlarında hür irade sahibi olduğunu, onu bu fiilleri yapmaya zorlayacak hiçbir zorlayıcı gücün bulunmadığını ve bundan dolayı da yapıp-ettiklerinden sorumlu olduğunu göstermektedirler.[49]
“Herkes kendi kazancıyla değerlendirilir.” (74, Müddessir,
“Bu yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah Kullarına asla zulmetmez.” (3, Ali İmran 182).
“Kim Yararlı iş yaparsa kendi lehine, kim de kötülük işlerse, kendi aleyhinedir.” (41, Fussilet, 46).
“De ki: “Rabbiniz gerçeği göstermiştir. İsteyen iman etsin, isteyen küfretsin.” (18, Kehf, 29). Görüldüğü gibi insan Kur’an’da açıkça sorumlu bir fail olarak takdim edilir.[50]
Diğer bir kısım ayetlerde yukarıdaki ayetlerin aksine insanın hareket ve davranışlarında ihtiyar sahibi olmadığını, her şeyin belli bir çizgide cereyan ettiğini, insan için yapılacak bir şeyin bulunmadığını ifade eder görünümündedirler.[51] Bu ayetlerde ilahi hükümranlık anlayışı mevcuttur. Allah alelerin yüce Rabbi olarak takdim olunur. Onun hakimiyeti yaratma kudreti üzerine kurulmuştur.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. O, dilediği kimseye kız evlat verir, dilediği kimseye de erkek evlat verir. Yahut da onları erkekli dişili ikizler yapar ve dilediğini de kısır yapar; çünkü O, çok iyi bilendir, her şeye kadirdir.”[52]
“İşte bu (Kur’an) bir öğüttür ve dileyen Rabbine bir yol tutar. Bununla beraber Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz, çünkü alim ve hakim olan ancak Allah’tır.”[53]
“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi… Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin iman etmesi mümkün değildir.”[54]
“O (Kur’an) alemler için bir öğüttür. İçinizden doğru gitmek isyetenler için; fakat O alemlerin Rabbi Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.”[55]
Bazı İslâm bilginleri [56] bu iki grup ayetlerin ortak bir paydada birleşmediğini, birinci grup ayetlerin hürriyete, ikinci grup ayetlerin cebre delalet ettiğini söylemişlerdir.[57] Esasında ilahî kitapta çelişki olduğunu düşünmek ve ayetlerin bir kısmını esas anlamlarından farklı bir şekilde yorumlamak manasız bir iştir. Aslında Kur’an’da te’vil etmeyi gerektiren ve birbirine zıt hiç bir ayet yoktur.[58]
Genelde Müslümanlar Kur’an’ın ne dediğini anlamaktan ziyade, kendi görüşlerini doğrulatmak için Kur’an’dan deliller aramışlar ve neticede dayanağı Kur’an olduğu iddia edilen bir birine zıt görüşler ortaya çıkmıştır.[59] Kaderi savunanlar kendi görüşlerine uygun olan ayetleri delil olarak alırken, insanın sorumluluğunu iddia edenler de kendi görüşlerine uygun düşen ayetleri delil olarak kabul etmişlerdir. Her grup Kur’an’ın konuyla ilgili ayetlerini bir bütün olarak ele almak yerine, sadece kendi fikirlerini ispat edecek ayetler üzerinde durmuşlardır. oysa Kur’ân ayetlerini hiçbir insanın kendi hevasına göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur.[60] Bu şekilde davranmak Kur’an’ın ruhuna aykırı hareket olur ve çok tehlikeli sonuçlar doğurur. Nitekim sadece batılılar değil, Müslümanlar bile sık sık fikirlerini veya bağlı oldukları ekollerin fikirlerini destekleyebilmek için Kur’an’ın nasıl belli ayetlerini alıp diğerlerini gözardı etmek suretiyle parçacı bir yaklaşım sergiledikleri gayet iyi bilinmektedir.[61] Kur’an ayetlerini anlamada bir takım objektif kriterler vardır. Bunlar 1. Ayet çerçevesi 2. Siyak ve sibak 3. Kur’an’ın bütünlüğü ilkesi [62] 4. Kainattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesi 5. Akl-ı selim’dir.[63]
Kur’an ayetlerini değerlendirirken bu kriterleri göz önünde tuttuğumuz takdirde yukarıdaki iki grup ayetlerin birbiriyle çelişmediği açık biçimde söylenebilir. Birinci grup ayetler insanın özgür olduğunu söylerken, ikinci grup ayetler insanın özgür olmadığını söylememektedir. İkinci grup ayetler her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu söylerken, birinci grup ayetler bunun aksini söylememektedir.[64] Farklılık insanların ayetleri anlayış şeklindedir. Bazı düşünürler ayetleri mevcut kültür, gelenek, örf ve adetlerin etkisiyle önyargılı olarak yorumlamışlar ve sahip oldukları düşüncelere Kur’an’dan referans bulmaya çalışmışlardır. Nitekim el-Eş’arî bu önyargı ve mezhep taassubundan olsa gerek ki “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (İnsan, 30; Tekvir, 29) “Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi.” (Bakara, 253) “Dileseydik herkese hidayet verirdik.” (secde, 13) “Her istediğini yapandır.” (Hud, 107; Buruc, 16) ayetlerini parçacı bir yaklaşımla muhalifi Kaderiyye ekolüne karşı delil olarak getirmiş, konuyla ilgili Kur’an’ın diğer ayetlerine hiç temas etmemiştir.[65] Oysaki Kur’an’a göre Allah’ın dilemesini ele alırken onun yaratıcılığını, kudretini, adaletini, hikmetini ele alan pasajlarla birlikte, insan sorumluluğu, iradesi, yapıp ettiklerinden dolayı ceza veya mükafatla karşılaşması gibi hususlardan bahseden ifadeleri de göz önüne almak gerekir.[66]
Kanatimizce insanın iradesini selbettiği ileri sürülen ayetler Allah’ın azametini, yüceliğini, engin bir kudrete ve kuvvete sahip olduğunu, hükümranlığın kendisine ait olduğunu vurgulayarak insanın bu dünyada başıboş bırakılmadığını göstermektedir. Başka bir deyişle Kur’anî bütünlük içerisinde Allah’ın dilemesiyle ilgili ayetlerde, insanın acizliğini, Allah’ın kudret ve azametini vurgulayarak kullara, Allah’a teslim olma duygusunu yerleştirmektir. Gerçekten kulların benliğinde, Allah’ın tapınmaya layık olduğu yegane varlık olduğu, onun kudretini ve azametini her zaman görüp hissetmeleri gerektiği şuurunu iyice pekiştirmek, varlık alemini yaratıp bir kenarda oturmayan kainattaki hadiseleri bütün yönleriyle takip eden bir Allah anlayışını ikame etmek noktasında fevkalade mühim rol oynar.[67] Allah’ın dilemesiyle ilgili ayetleri bu şekilde değerlendirmek gerekir. Aksine bu ayetlerden insanın iradesini selbettiği ve insanın fiillerinde mecbur olduğu anlamı çıkarılamaz. İnsanın hür olduğunu vurgulayan ayetler ise açıkça insanın yaptıklarından sorumlu olduğunu göstermektedir.
Netice itibariyle yukarıda maddeler halinde tespit ettiğimiz Kur’an’ı anlama kriterlerine göre ayetleri değerlendirirsek ve Kur’an’ı bir bütün olarak ele alırsak bu ayetler içinde insan sorumluluğunu ortadan kaldıran önceden tespit ve tayin fikrine yer olmadığı görülecektir. Bunun aksi düşünüldüğü takdirde bu dünyada imtihana tabi tutulmanın,[68] ahirette hesaba çekilmenin,[69] emir ve yasaklardan sorumlu olmanın ve cennet ve cehennemin[70] anlamını açıklamak imkan dahilinde olmaz. Bu açıdan ayetlerde bir tenakuzun olması mümkün değildir. İnsan sorumludur ve sorumluluğu oranında hürriyete sahiptir. Bu hürriyet Allah’ın çizmiş olduğu sınırlar dahilindedir. Bu mutlak ve sonsuz hürriyet değildir.
Bu noktada kader ve türevleri geçmediği halde insanın davranışlarını tayin ve tespit ettiği veya bir nevi cebir olduğu hissini veren ayetlere geçmeden önce bir kaç hususu vurgulamak gerekir.
Kur’an sürekli olarak mükemmel bir düzenden bahsetmektedir. Bunu Allah’ın varlığına delil olduğunu belirtmekte kalmayıp, aynı zamanda onun birliğinin delili olduğunu söylemektedir.[71]
Allah kainatta genel bir düzenin olduğunu, her şeyin bir nizama ve yasaya bağlı bulunduğunu ve bu yasaların değişmezliğini vurgulamaktadır. Kainatta nedensellik ilkesi hakimdir. Bu yasalardan biri de, Allah’ın insanoğlunu fiillerinde hür ve tercih sahibi olarak yaratmasıdır. İnsan hiçbir baskı ve zorlamaya boyun eğmez.[72]
Kur’an’a göre Allah bir şey yaratacağı zaman, o şeyin kabiliyetlerini ve davranış kanunlarını mahiyeti (tabiatı veya karakteri) içerisine yerleştirir. Böylece o şey bir düzen içerisine girmiş olur. Alemde etken bir duruma geçer. İşte evrendeki her şey mahiyeti içerisine yerleştirilmiş kanunlar muvacehesinde hareket ettiği için Allah’ın iradesine teslim olmuştur. Oysa ki, insan, Allah’ın emrine uyup uymamakta bir seçim yapabilme kabiliyeti kendisine verildiği için, iyi veya kötüyü seçebilmekte hürdür. Diğer bütün varlıkların mahiyetine kabiliyetleri, davranış kanunları nasıl yazılmışsa insanın tabiatına da iki alternatifi seçebilecek şekilde yazılmıştır.[73] Şu ayet bunun delilidir: “İnsan benliğini düşün ve onun nasıl (yaratılış) amacına uygun şekillendirildiğini; ve nasıl ahlakî zaaflarla olduğu kadar Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle de donatıldığını; Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir. Onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır.[74]
İmtihanın adil olması için gerekli ilk öge, insanın kazanmaya (felah) da kaybetmeye (hüsran) de elverişli olmasıdır. Bunu izleyen ikinci öge ise, hayatın belli ölçülerde insanın önünde boyun eğecek bir tarzda bulunmasıdır.[75] Zira insanın bir görevle sorumlu tutulması, o görevi yerine getirmeye kabiliyetli olması halinde anlamlı ve adil olur. Kur’an insanlığın görevlendirilmesinde temel ilke olarak bunu kabul eder. (2, Bakara, 286) İnsanın bir şey yapmaya kabiliyetli oluşu ise, aynı zamanda o şeyi yapmama yeteneğini de beraberinde getirir. Şayet bu iç içelik söz konusu değilse kabiliyetten değil, zorunlu rolden söz etmek gerekir. Oysaki Kur’an’da insan için zorunlu bir rolden değil, çift kutuplu bir potansiyel iç içelikten söz edilmekte olduğu açıktır. (91, Şems, 7-8; 76, İnsan, 2-3)[76]
Görülüyor ki bütün tabiat Allah’a otomatik bir iradeyle itaat ettiği halde, insan eşit olarak itaat etmek veya etmemekte serbest bırakılmıştır.[77]
Bu vasıfta olan insana Allah iyi ve kötü yolu göstermek için, akıl, peygamber ve kitaplarla destekleyerek onun doğru yolu bulmasında kendisine yardım etmiştir. Ama buna rağmen bazı insanlar kendi iradeleriyle iyiyi seçerken, bazıları ise ma’siyeti tercih etmişlerdir.
Böylece Kur’an, insanın eliyle oluşturduğu olayların mukadder (predetermined) bir şey olduğu anlayışına yer vermemektedir.[78] Ama tabiî ve kevnî hadiselerin önceden tespit ve tayin edilmesinde bir sakınca yoktur. İnsana gelince, o sorumlu bir varlıktır. İnsanın sorumluluğu oranında hürriyeti olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendisinin belirlemesi kadar tabiî bir şey yoktur.[79] Bu sınırlar içerisinde insanın davranışları önceden belirlenmiş olamaz. Zira Kur’an tarihi seyir içinde doğrudan doğruya etken olarak insan fiillerini kabul etmekte, bununla birlikte diğer haricî etkenlerin rolünü de tamamen inkar etmemektedir. Kur’an’a göre tarihe şekil veren insanlıktır.[80]
Kur’an insan davranışlarının belirlenmesinde gerek dahilî gerekse haricî faktörlerin rolünü inkar etmemekle birlikte, insanı etkileyen bu unsurların, bizzat insan tarafından üretildiğini söylemektedir. Böylece Kur’an’ın tarihin direksiyonunu insanın eline vermiş olduğunu söyleyebiliriz.[81]
İnsan belli bir alanda kendi kaderini kendisi tayin etmektedir. Ama insanın yaptığı bu davranışları Allah’ın önceden ezelî ilmi ile bilmesi onun yapıp-ettiklerini engeller mi? İnsanlar yaptıkları davranışları Allah öyle bildiği için mi yapıyorlar? Yoksa Allah’ın ilmi insanların davranışlarına mı bağlıdır? Bu konuda gerek kelamcılar, gerekse felsefeciler çeşitli münakaşalara girmişler ve her biri kendi dünya görüşleri ve bakış açıları doğrultusunda çözüm bulmaya çalışmışlardır. Kelamcılar “ilim maluma tabidir” kaidesini getirerek Allah’ın ilmini insan davranışlarına tabi kılarken, felsefeciler ise insan fiillerini cüziyyattan kabul edip, Allah’ın ilminin küllî olanları bilip, cüz’î olanları bilmediğini veya insan davranışlarının Allah’ın ilminin konusu olmadığını ileri sürerek bir çözüm bulmaya çalışmışlardır. Bu Allah’ın ilmi konusu başlı başına bir konu olup, bizim tez sınırlarımızı zorlayacağı için bu konunun ayrı bir çalışma olarak yapılması gerektiğini düşünüyor ve bu konuyu şimdilik şu şekilde noktalamak istiyoruz: Allah kuşatıcı ilmi sayesinde insanın hidayet ve iyiliği mi, yoksa sapıklık ve kötülüğü mü tercih edeceğini bilir. Ama bunları Allah’ın bilmesi baskı ve dikte etme anlamına gelmez.[82] Bu Allah’ın koyduğu sünnetullah çerçevesinde vuku bulan veya bulacak olanın açığa çıkmasıdır. Söz konusu sünnetullah mükellefiyet, mükafat ve cezanın üzerine bina edildiği tercih yasasıdır.[83] Fakat bu çözümünde tatmin edici olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bu önemli noktaların altını çizdikten sonra Kur’an’da içerisinde kader kelimesi geçmediği halde cebrî bir yaklaşım sezilen ve insanın fiillerinin önceden tayin ve tespit edildiği imajını veren ayetleri incelememiz gerekir. Bunlardan ilki 57 Hadid süresinin 22. ayetidir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Doğrusu bu Allah için kolaydır.”
Bu ayetteki musibetin anlamı, insana şiddetle dokunan hadise ve felakettir.[84] Arzdaki musibet, kuraklık, kıtlık, hayvanlara, binalara araziye ait afetler ziyanlar ve zelzelelerdir. Nefislerdeki musibetler ise ölüm, hastalık, açıklık, işkence susuzluk ve fakirlik gibi acılardır.[85] Musibetlerin yaş ve kuru ne varsa her şeyin bir kitapta olması,[86] bizzat onların varlıkları anlamında değil, var olmaları için tabi olacakları kanunlar ve kurallar anlamındadır.[87] Bu anlamı ez-Zemahşerî’nin şu yorumu güçlendirmektedir: “Allah musibetleri yaratmadan önce hangi durumlarda insanın başına musibetler geleceğini tesbit etmiştir.[88] Yani Allah her varlık cinsi için bir kanun vaz’ etmiştir. Olaylar bu kanunlar çerçevesinde cereyan etmektedir.
İnsanın başına kendi fiili sonucu musibet gelebileceği gibi, Allah’ın insanı imtihan etmesi için de [89] onun başına musibet gelebilir. “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.”[90] “Başlarına kendi işlediklerinden dolayı bir musibet geldiğinde…”[91] gibi ifadeler musibetlerin gelmesinin müsebbiplerinin insanlar olduğunu, ortam oluşunca, şartlar yerine gelince musibetlerin geldiğini haber vermektedir.
Bu ayete göre, şayet kulun çalışması ve tercihi olmaksızın yazılan şeylerin hepsi vuku bulmuş olsaydı, Allah’ın emir ve nehyine, imtihan etmesine, va’d ve vaîde yani itaat edenin sevaba müstehak olması, yasaklanan fiili işleyen kimsenin de îkaba müstehak olmasına gerek kalmazdı. Bilakis bu abesle iştigal olurdu. Oysa ki adalet ve hikmet sahibi olan Allah (c.c) bütün bunlardan münezzehtir.[92]
Tetkik edilmesi gereken diğer bir ayet de şudur: “Bu (mesaj) bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için. Ama Allah bütün alemlerin Rabbi, (o yolu size göstermeyi) dilemedikçe siz onu dileyemezsiniz.”[93] Bu ayet insan iradesini ve hürriyetini ortadan kaldırmaz. yani, onu isteyebilirsiniz, çünkü ancak Allah insana bağışladığı olumlu içgüdüler yoluyla ve peygamberlerine indirdiği vahiyler aracılığıyla size doğru yolu göstermek istemiştir. Bu da doğru yolu seçmenin Allah’ın evrensel rehberliğinden yararlanmak isteyen herkese açık olduğuna işarettir.[94] İnsan ancak Allah’ın iradesi ve dilemesi sınırları dahilinde dileyebilir. Beşerin dilemesi ve iradesi Allah’ın iradesinden müstakil değildir. Allah insanın iki yoldan birini, ya hidayet yolunu ya da dalâlet yolunu seçecek kabiliyette irade buyurmuştur.[95] İnsandaki bu irade ve dileme Allah’ın takdiridir. Belli sınırlar içerisinde insan seçme hakkına sahiptir. Bu hakkı ona vermeyi Allah dilemiştir. Şayet insan Allah’ın dilediği zaman dileyip, dilemediği zaman da dilememiş olsaydı, insanı sorumlu tutmanın, imtihan etmenin ve hesap sormanın bir manası kalmazdı. Belli sınırlar içinde Allah irade etmemizi dilemiştir. Aksi takdirde insan programlanmış bir robot haline gelirdi.
Hamdi Yazır bu ayeti, Allah’ın sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesiyle diliyorsunuz.[96] şeklinde izah etmiştir. yani biliniz ki ihtiyarınızda olan bu dileme Allah’ın size sunduğu bir lütuftur. Şayet Allah sizin için dileme hürriyetini dilememiş olsaydı, sizin herhangi bir hürriyet ve iradeniz olmazdı. Çalışmalarınızda mecbur olurdunuz. Tıpkı güneş ve ay gibi.[97] Yukarıda verdiğimiz bu ayetin sibakı bu anlamı güçlendirmektedir.
Bu ve buna benzer Kur’an ayetlerini bir bütün olarak ele almak gerekir. Kur’an’ın bütünlük ilkesini gözardı ederek tek bir ayeti ele alıp hüküm çıkarmak yanlış çıkarımlara yol açabilir. Kur’an’da “şâe” ve türevlerinin geçtiği ayetler incelediğinde bunların insanın iradesini selbetmediği görülecektir.
İnsanın iradesini ve hürriyetini selbettiği düşünülen bir başka ayette şudur: “De ki: “Bizim başımıza, asla Allah’ın bizim için yazdığından başka bir şey gelmez! O bizim yüceler yücesi efendimizdir; o halde inananlar (yalnızca) Allah’a güvensin.”[98] Bu ayet insanın davranışlarının önceden tesbit ve tayin, yani alın yazısı anlamına gelmez. Çünkü bu ayeti Kur’anî bütünlük ve siyak sibak kriterleri çerçevesinde düşündüğümüzde Allah’ın Müslümanlar için yazdığı şey, ya şehit olmaları ya da gazi olmalarıdır. [99] Bir sonraki ayette Allah: “Bize iki iyiden (gazilik ve şehitlik) başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?”[100] buyurmaktadır. Bu “iki iyi” sözcükleri hemen hemen çoğu tefsirlerde gazilik ve şehitlik anlamında yorumlanmıştır.
Önceden tespit ve tayinle ilgisi olduğu iddia edilen ve aynı zamanda kader kelimesinin türevinin geçtiği diğer bir ayet de 33 Ahzab süresinin 38. ayetidir: (o halde,) Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyi (yapmasından dolayı) Peygambere hiçbir suç isnat edilemez. (gerçekte bu) sizden önce gelip geçenler için de Allah’ın bir uygulamasıydı, ve (şunu unutma ki) Allah’ın iradesi mutlaka tecelli eder.”[101] Bu ayette geçen “ve kane emrullahı kaderan makduran” ifadesi Allah’ın daha önceden her şeyi planladığı ve ona göre olayların vuku bulduğu şeklinde yorumlanmıştır. Ayetin öncesine baktığımız zaman Hz.Peygamber’in Zeynep bt. Cahş ile evliliğinden söz etmektedir. Hz.Peygamber evlatlığı Zeyd b. Harise’yi Zeynep’le evlendirmişti. Fakat bu çift geçinemediler. Zeyd bir süre sonra Hz.Peygamber’e gelerek ayrılmak arzusunda olduğunu dile getirdi. Bunun üzerine Hz.Peygamber halkın dedikodusunu düşünerek ayrılmalarını uygun bulmasına rağmen, bunu Zeyd’in yüzüne söylemedi ve ona sadece “Aileni yanında tut. Allah’tan kork.” deyince, Allah ona şöyle buyurdu: “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan gizliyorsun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Allah’ın farz kıldığını işlemek konusunda peygambere hiçbir vebal yoktur. Allah’ın emri böyle olup yerine gelecektir.”[102] Bu son cümlenin anlamı şudur: Peygamberlerin Allah’tan bir emir aldıklarında bu görevi hemen yerine getirmeleri bir kanundur. Allah Peygamberine bir şey emrettiği zaman bütün dünya karşı çıksa bile peygamber bu emri yerine getirmelidir.[103] Geleneksel bakış açısına sahip tefsir alimleri bu ayeti ezelde değişmeyen, tebdil edilemeyecek olan kesinleşmiş bir hükmün yerine gelmesidir.”[104] şeklinde yorumlamışlardır. Halbuki bu hüküm mazi ile ilgili değildir. Müslümanların gelecekte uyacakları şer’î bir hükmün ortaya konmasıdır. [105] Yani Allah’ın emri yerine getirilebilecek bir emirdir. Allah’ın meşru kıldığı şey meşrudur. Allah, Hz.Peygamber’e Zeyd’in karısıyla evlenmesini meşru kılınca veya emredince başkalarından çekinerek bunu yerine getirmemek ona yakışmaz şeklinde anlaşılmalıdır.[106]
Son olarak ele alacağımız bir başka ayet de şudur: “Allah (önceki mesajlarından) dilediğini yürürlükten kaldırır, dilediğini bırakır, pekiştirir, Çünkü vahyin kaynağı onun katındadır.”[107] Yani neshini irade ettiğini nesheder, dilediğini onun yerine koyar, yahut divan-ı hafazadan dilediğini siler, başkasını sabit bırakır, tevbe edenlerin günahlarını ve küfürlerini giderir. İyiliklerini, imanlarını ve taatlerini sabit kılar. Yahutta eceli yaklaşanı öldürür veya öldürmez.[108] Çünkü kitapların anası onun yanındadır Allah daima Yaratmayla meşgul olmaktadır.[109]O, kainatı ve insanları yarattıktan sonra, onları kendi hallerine bırakıp kendisi atıl bir vaziyette durmamaktadır. Görülüyor ki bu ayet değişmez surette alınyazısı anlamında kader manasını nefyeder.[110] Eğer her şey önceden tayin ve tespit olunmuş olsaydı, bu değişikliklerin olması lüzumsuz olurdu. Oysa ki ayet Allah’ın faal konumundan bahsetmektedir. Ayrıca Allah’ın silmesi ve tespit etmesi onun kendi koyduğu kanunlara bağlıdır.[111]
musabagci@hotmail.com
http://www.musabagci.tr.gg
[1] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, V, 74; Ragıb el-Isfahânî, el-Müfredat s. 596; İbn Faris, Makâyîsu’l-luga V, 62; İbrahim Mustafa ve ârkadaşları, el-Mu’cemu’l-Vasît, s. 718; L. Gardet, el-Kaza ve’l-Kader mad. Encyclopedia of İslâm, IV, 365; D. B. Macdonald, Kader mad. MEB. İslâm Ansiklopedisi, VI, 41; Ayrıca 54 Kamer 49.
[2] İbn Manzur, a.g.e, V, 74; el-Isfahânî, a.g.e, s. 595,96; Macdonald, Kader, MEB. İ.A VI, 41; İbrahim Mustafa, a.g.e, s. 718; 5, Maide, 34; 16, Nahl, 175; 39, Zumer, 67; 48, Feth, 21; 57, Hadid, 21.
[3] İbn Manzur, a.g.e, V, 74; İbrahim Mustafa, a.g.e, s. 718 ; L. Gardet, el-Kaza ve’l-Kader, E.İ, IV, 365.
[4] İrfan Abdülhamit, İslâmda İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, (Çev: M. Saim Yeprem), s. 267, 268.
[5] İbn Manzur, a.g.e, V, 77; el-Isfahânî, a.g.e, s. 596; İbn Farisa.g.e, V, 62; İbrahim Mustafa, a.g.e, s.718; L. Gardet, el-Kaza ve’l-Kader, E.İ. IV, 365 ; 13 Ra’d 26 ; 17, İsra, 30; 28, Kasas, 82; 42, Şura, 12, 27 ; 65, Talak, 7.
[6] İbrahim Mustafa, a.g.e, s. 718 ; İbn Hazm, Kitabu’l-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvai ve’n-Nihal, III, 51,52 ; Macdonald, Kader mad. MEB. İ.A. VI, 41 ; 54, Kamer, 12; 80, Abese, 19 ; 87, A’la, 3.
[7] Kemaleddin Ahmed el-Beyâzî, İşaratu’l-Meram min İbarati’l-İmam, s.264 (Nesefi’den naklen)
[8] Makdonald, Kader mad. İ.A. VI,41; İbn Faris a.g.e, V,63 ; Okyanus, Ansiklopedik Sözlük, Kader mad. III, 1314 ; 33, Ahzab, 38.
[9] Macdonald, Kader mad, MEB. İ.A, VI, 41.
[10] Ebu Mansur el-Maturidî, Kitabu’t-tevhid, s. 307; Ahmed es-Savi, Haşiyetu’s-Savi ala tefsiri’l-Celaleyn, IV, 151; Halebî, el-Lum’a fi tahkîki mebâhisi’l-vucûd ve’l-hudûs ve’l-kader ve’l-ef’âli’l-ibâd, (tah: M. Zahid Kevseri) s. 35; Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları ve Felsefesi, s. 255.
[11] el-Beyazi, a.g.e, s.265; Seyyid Şerif el-Curcânî, Şerhu’l-mevâkıf, s. 428; es-Sâvî, Haşiyetu’s-Sâvî, a.g.e, IV, 151; et-Taftazânî, Kelam İlminin Belli Başlı Meseleleri, s. 160 (Çev: Şerafettin Gölcük) ; Aydın, a.g.e, s. 255.
[12] el-Curcânî, a.g.e, s. 428; İbn Sina Kaderi “Allah’ın ilmine göre varlıkların cereyan etmesidir” şeklinde tanımlar. eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, III, 135; Abdulkerim el-Hatib, el-Kaza ve’l-Kader,s. 177. Ayrıca İbn Sina ve bazı filozoflar kazanın önce geldiğini ve kaderin, kazanın Allah’ın iradesiyle ortaya çıkan şekli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 5206 ; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 176
[13] el-Beyâzî, a.g.e, s. 265; es-Sâvî, Haşiyetu’s-Savi, IV, 151.
[14] J.M.S.Baljon, Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, (Çev: Ş.Ali Düzgün) Fecir yay, Ankara, 1994, s. 35
[15] Baljon, a.g.e, s. 35
[16] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, (Çev: Alpaslan Açıkgenç), s.80-81
[17] Seyyid Sabık, el-Akidetu’l-İslâmiyyei, s. 95 ; Ahmed Muhammed Ali Davud, Akidetu’t-tevhîd, s. 187; Muhammed Naim Yasin, el-İman erkanuhu,hakîkatuhû ve nevakıduhû s. 125
[18] Yasin, a.g.e, s. 125
[19] Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre İslâm’ın Temel Kuralları, s. 12
[20] Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları, s. 85
[21] Atay, a.g.e, s. 13
[22] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, V, 74,78 ; İbn Faris, el-Mekayîs, V, 62,63; el-Isfahânî, a.g.e, s. 403; Atay, Kur’an’a göre İman Esasları, s. 89.
[23] 54, Kamer, 49.
[24] A. Yusuf Ali, The Holy Qur’an, 54, Kamer, 49’a ait dipnot.
[25] ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 441.
[26] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4654.
[27] 25, Furkan, 2.
[28] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, II, 726 3. dipnot.
[29] ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, III, 88.
[30] Ebu’l-A’la el-Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, III, 88.
[31] Ahmed es-Sâvî, Haşiyetu’s-Sâvî, III, 151; İbn Cerîr et-Taberî,Câmiu’l-beyân, XVIII, 180.
[32] 6, En’am, 91.
[33] es-Sâvî, Haşiyetu’s-Sâvî, III, 151; Reşid Rıza, Tefsîru’l-menâr, VII, 611.
[34] 13, Ra’d, 26: The Holy Qur’an, s. 611.
[35] Yususf Ali, The Holy Qur’an, s. 611.
[36] Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları, s. 90.
[37] ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, II, 663.
[38] 20, Taha, 40.
[39] et-Taberî, Câmiu’l-beyân, XVI, 112; el-Kurtûbî, el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân, XI, 198.
[40] 87, A’la, 3.
[41] Yusuf Ali, The Holy Qur’an, s. 1723.
[42] 20, Taha, 50.
[43] 91, Şems, 8.
[44] 54, Kader, 12.
[45] 65, Talak, 3.
[46] Murtaza Mutahharî, İnsan ve Kader, (Çev: Fatma Bostan), s. 94.
[47] 43, Zuhruf, 11.
[48] Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları, s. 90.
[49] Talat Koçyiğit, Münakaşalar, s. 146 ; Saim Yeprem, İrade Hürriyeti ve İmam Maturidî, s. 146.
[50] İnsanın sorumluluğu ile ilgili diğer ayetler için bkz: 18, Kehf, 29-31; 21, Enbiya 45, 47; 36, Yasin, 54;
[51] Koçyiğit, a.g.e, s. 147; Yeprem, a.g.e, s. 147.
[52] 42, Şura, 49-50.
[53] 76, İnsan, 29-30.
[54] 10, Yunus, 99-100.
[55] 81, Tekvir, 27, 82, 29; Krş: 76, İnsan, 29-30; 74, , 54-56.
[56] el-Gurabî, Târihu’l-Fırak, s. 24; Ebu’l-Vefa et-Taftazânî, Kelam İlminin Belli Başlı Meseleleri, (Çev: Şerafettin Gölcük) 1980 s. 158 ; Muhammed Behiy, İslâm Düşüncesinin İlahî Yönü, s. 106.
[57] Mutahharî, İnsan ve Kader, s. 31.
[58] Mutahharî, a.g.e, s. 38.
[59] Akbulut, Allah’ın Takdiri Kulun Tedbiri, AÜİF der. XXXIII, 138; et-Taftazânî, a.g.e, s. 62.
[60] Akbulut, a.g.m, AÜİF der. XXXIII, 138.
[61] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, s. 65.
[62] Halis Albayrak, Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri, s. 36.
[63] Akbulut, a.g.m, XXXIII, 138.
[64] Mutahharî, İnsan ve Kader, s. 37.
[65] Ebu’l-Hasen Ali b. el-Eş’arî, Kitabu’l-İbane, s. 4.
[66] Halis Albayrak, a.g.e, s. 49.
[67] Albayrak, a.g.e, s. 102.
[68] 67, Mulk, 2.
[69] 17, İsra, 71; 69, Hakka, 19-24 ; 84, İştikak, 10-15.
[70] 67, Mulk, 6-8 ; 74, Muddessir, 26-31; 9, Tevbe, 72 ; 13, Ra’d, 23.
[71] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an, (Çev: Alpaslan Açıkgenç), s. 156; 21, Enbiya, 22; 27, Neml, 60.
[72] Mahmud Şeltut, Akaid ve Şeri’at, (Çev: Muharrem Tan), s. 60.
[73] Fazlurrahman, a.g.e, s. 81, 82 ; Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 136.
[74] 91, Şems, 7-10.
[75] 22, Hacc, 65 ; 45, Casiye, 12.
[76] Ömer Özsoy, Kur’an’da Sünnetullah Kavramı, s. 113.
[77] Fazlurrahman, a.g.e, s. 153.
[78] Ömer Özsoy, a.g.e, s. 89.
[79] Akbulut, a.g.m, A.Ü.İ.F. der. XXXIII, 141.
[80] Özsoy, a.g.e, s. 91.
[81] Özsoy, a.g.e, s. 87.
[82] Şeltut, Akaid ve Şeriat, s. 61; Gazalî, Akîdetu’l-Muslim, s. 114.
[83] Şeltut, a.g.e, s. 61.
[84] Yazır, Hak Dini, VII, 4754.
[85] Yazır, a.g.e, VII, 4754 ; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, IV, 479.
[86] 6, En’am, 59.
[87] Akbulut, a.g.m, A.Ü.İ.F. der. XXXIII, 143; Numan Zeki Ahmed, el-Kazâ ve’l-Kader, s. 36.
[88] ez-Zemahşerî, a.g.e, VI, 85.
[89] 2, Bakara, 155, 156.
[90] 42, Şura, 30 ; 13, Ra’d, 11; 24, Nur, 63; 30, Rum, 41.
[91] 4, Nisa, 62.
[92] Ahmed, a.g.e, s. 36.
[93] 81, Tekvir, 27-29 ; 76, İnsan, 30.
[94] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Meal-tefsir, III, 1241.
[95] Seyyid Sabık, el-Akaidu’l-İslâmiyye, s. 105.
[96] Yazır, a.g.e, VIII, 5626.
[97] Ahmed, a.g.e, s. 24.
[98] 9, Tevbe, 51.
[99] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, II, 322; Taberî, Câmi’u’l-beyân, XIV, 291.
[100] 9, Tevbe, 52.
[101] 33, Ahzab, 38.
[102] 33, Ahzab, 37-38.
[103] el-Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, IV, 380.
[104] Mehmed Vehbi Efendi, Hulâsatu’l-beyan, XI, 4437; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’im Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri,VI, 2810-1; Muhammed Ali Sabunî, Safvetu’t-tefâsir, II, 528.
[105] Hüseyin Atay, Kur’an Göre İman Esasları, s. 95.
[106] Ahmet Akbulut, İlk Devir Siyasi ve içtimai Problemleri, (Basılmamış Doktora Tezi), s. 281.
[107] 13, Ra’d, 39.
[108] el-Beydavî, Envaru’t-tenzîl ve esraru’t-te’vîl, I, 626; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, II, 534 ; Yazır, Hak Dini, IV, 3002.
[109] 55, Rahman, 29.
[110] Atay, a.g.e, s. 94.
[111] Atay, a.g.e, s. 94.
kader1123
Kadere İman – Giriş
12.256 izlenme
kader33
Kader hakkında konuşmak doğru mu?
8.631 izlenme
kade-kaza-cuzi-irade
Kader, kaza ve cüz-i irade
8.472 izlenme
soru
Kadere iman, imanın şartı mıdır?
6.102 izlenme
Allah-2323
Ezeliyet Bahsi
10.910 izlenme
ilim2
İlim maluma tabidir
6.377 izlenme
kaderin-mahkumumu
İnsan kaderin mahkûmu mudur?
5.802 izlenme
soru2
Cüz-i irade nedir?
6.414 izlenme
iyilik
İyiliğin Allah’tan, kötülüğün kuldan olması
3.638 izlenme
dua1
Kader değişir mi ?
6.698 izlenme
evlilik
Evlilik kader midir?
10.938 izlenme
katil
Katil öldürmeseydi, maktul yine ölecek miydi?
5.253 izlenme
ahiret
Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?
6.039 izlenme
durum
İslam’ı hiç duymayan kişinin durumu nedir?
2.965 izlenme
muhur
Kalplerin mühürlenmesi ve kader
4.856 izlenme
islam dergisinden
Kader İnkâr Küfür Değil mi? Cüzi İrade Nedir?
Topics: kader, kaza, kaza ve kader, kaza ve kader anlamı, kaza ve kader hakkında bilgi, kaza ve kader ile ilgili ayetler, kaza ve kader inancı, kaza ve kader kavramları, kaza ve kader soruları
SORU: Kaderi İnkâr etmek küfür değil midir?
CEVAP: Kaderi İnkar etmek elbette küfürdür. Zira bu husus Müslüman olmanın altı şartından birisidir. Bu husus Kur’an, Hadis ve İcma ile sabittir.
Sapık Kader inkârcıları şöyle bir yazı yayınlamışlar;
“Kader deyip geçme. Bak ne diyor Sırrın Sahibi;
“BİZ HER İNSANIN KADERİNİ, KENDİ ÇABASINA BAĞLI KILDIK” (İsrâ : 13)
Bu ihanet sitesi, İsra Suresi 13. ayetin meali diye yayınladığı cümlenin, İsra Suresi 13. ayetle hiç bir ilgisi yoktur. Muteber Kur’an Melalleri ve gerekse kendi Arapça bilgimiz ile yukarıdaki meali karşılaştırdığımız da, apaçık bir çarpıtmanın olduğu bariz olarak gözükmektedir. İşte İsra Suresi 13. ayetin Elmalı Meali:
-” Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız. (İsra – 13)
Şu meali şerifte Diyanetindir:
-” Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.” (İsra-13)
Bu site imanın altı şartından biri olan Kadere İmanı inkâr ederek Müslümanların inancına hakaret etmektedir. İşte sapıkların yayınladıkları yazının devamı:
“YANLIŞ KARDER İNANCINDAN UZAK DURUN…
Kader inancı zalimlerin ve tağutların en çok sevdiği inançtır. Önce zulmederler, soyarlar asarlar-keserler sonrada “Ne yapalım ilahi taktir bizi başa geçirdi, siz buna müstehaksınız. Kader konusunda eleştirdiğimiz yönetici kainatın yöneticisi Allah değil, O’nun adını kullanarak insanları sömüren zalimler ve bu inancı İslam diye anlatan sapıklardır..”
Bu kader münkirleri, Kaderi inkar eden sapık Mutezile Mezhebinin müdavimleridir. Akıllı bir mümin, Kur’an’daki kaderle ilgili onca ayete rağmen kaderi inkâr eden bu kimselerin oyunlarına gelmemelidir.
KADER NEDİR?
Kur’an-ı Kerim’de Kaderle ilgili bir ayeti kerime, mealen;
-” De ki: “Allah’ın bize yazdığı şeyden başkası, bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlâ’mızdır ve artık mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler.” ( Tevbe S. 51 )
Bu ayette ifade edilen kader (alın yazısı), iki şekilde açıklanabilir.
Birincisi; kulların iradesi olmadan başlarına gelen iyi veya kötü durumlar. Bir kimsenin bu dünyaya erkek veya kadın olarak gelmesi, bedeninin şekli, anne ve babası gibi şeyler kulun seçimine bağlı olmayan kader türündendir.
İkincisi; kulların iradeleri, yani kendi seçimleri sebebiyle başlarına gelen iyi veya kötü durumlardır. Kulun kendi seçimi ile müslüman veya inançsız olması, günahkar veya salih bir mü’min olmasıda ikinci tür kaderdendir. Bunlarla ilgili açıklamaları aşağıda belirleyeceğiz.
CÜZ-İ İRADE: Kulun hayır veya şerden birini seçme hakkıdır.
Ehl-i Sünnet İtikadına göre, imanın altı şartından biriside, kadere, hayır ve şerrin Allahü Teâlâdan olduğuna, yani; Allahu Teala’nın yarattığına inanmaktır. Kaderi inkâr, dinden çıkmayı gerektirir. İnsanların bir çoğu insanın iradesinin sebep olmadığı alın yazısı ile, cüzi iradenin sebebp olduğu alınyazısını birbirine karıştırmaktadır. Bunun açıklaması aşağıda gelecektir.
Âmentünün altı şartından biri olan, (Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ)ifadesi; bir kimsenin, özgür irade ile iyilikten veya kötülükten birini yapmayı tercih etmesinden sonra, o işin yaratılması işlemini Allahü Teâlânın yaratmasıdır. Kul bu işin yaratılmasını tercih etmesinden dolayı işin sorumlusu olmaktadır. Yani; işin tercih sahibi kul, yaratanı ise Allah’tır. Zira kulun yaratmaya gücü yoktur.
SORU: Kaderde bir şey alınyazımız yani, kaderimiz olduğu için mi o işi yapmak zorundayız ?
CEVAP: Kaderi yaratan Allahü teâlâdır. Allahu Teala hadis-i kudside şöyle buyurdu, mealen:
-“ Ben âlemlerin Rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim. Hakkında şer yazdığıma yazıklar olsun, hakkında hayır yazdığıma ise ne mutlu.” (İ.Neccar)
Bu hadis-i kudsinin Ehl-i Sünnete göre açıklaması şöyledir: Allahü teâlâ, kullarının iyilik mi, kötülük mü işleyeceklerini, Cennetlik mi Cehennemlik mi, olacaklarını ezelî ilmi ile bildiği için yazar. Bunları yazdığı için kul öyle yapmak zorunda değildir.
Sapık Cebriye Mezhebi konuyu yanlış anladığı için: “Allah yazdığı için yapmak zorundayız” der.
Sapık Mutezile Mezhebi ise, Allah’ın kaderini inkâr ederek:”Kul kendi kaderini yaratır.”demektedir.
Ama bir insanın erkek mi, kadın mı olacağı, ne zaman öleceği, nasibinin(yiyeceği ve içeceğinin) ne kadar olacağı, anne babasının, ırkının ne olacağını Allahu Teala takdir etmiştir. Ama bir kimse bir kimseyi kasden öldürürse, öldüren asla masum değildir. Fakat kasıt ve ihmal olmadan bir kimsenin ölümüne sebep olunursa, buna da kaza denilir. Çünkü bu işte kulun iradesi yoktur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurdular ki:
-“ Bütün işler Allahü teâlâdandır; hayır olanı da şer olanı da.” Yani; hayrın ve şerrin yaratıcısı O’dur. (Taberani)
Bir misal:
İnsanlar at yarışlarında tahminler yapıyorlar ve bu hususta kumar oynuyorlar. Bu kimseler tahminlerini tahmin kağıtlarına; ”Şu at bu yarışı kaybedecektir.”diye yazarak tahminlerde bulunuyorlar. O at, o yarışı kaybettiğinde, “bu adam bu tahminini yazmasaydı, bu at bu yarışı kaybetmeyecekti.” denilebilir mi? İnsanların bu yaptıkları, bir tahminden ibarettir. Ya tutar, ya tutmaz. Ama Hazreti Allah’ın kulun yapacaklarını ezelde bilmesi, bir tahmin değil kesin bir ilimdir. Onların gelecekte ne yapacaklarını önceden bilip yazması, kulu bu işi yapmaya zorlamaz.
Peygamber(s.a.v.) Efendimize alınyazısı hakkında Eshabtan birisi:
-“Ya Resulallah, yaptığımız ve yapacağımız işler önceden takdir edilip yazıldığına göre, iş yapmanın ne önemi vardır?” diye sorduğunda, Rasulullah:
-“Herkes, kendi işine hazırlanır” ve “Herkes önceden takdir edilmiş olan işlere hazırlanır” buyurdu.(Müslim, Tirmizi)
Aynı suali soran, başka birine de, Şems suresini okudu. İlgili kısmın meali şöyle:
-“Cenab-ı Hak, hayrı ve şerri (taat ve günahı) ve bu ikisinin hallerini öğretip bunlardan birini yapabilmesi için, insana seçme hakkı(irade) verdi. Nefsini kötülüklerden temizleyip faziletlerle dolduran kurtuldu. Nefsini günahta, cehalette, dalalette bırakan, ziyan etti.” (Şems 8-10)
K A Z A ve K A D E R
İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zarar, kazanç ve ziyanların hepsi, Allahü teâlânın takdir etmesi iledir.
Kader,lügatte, bir çokluğu ölçmek, hüküm ve emir demektir. Allahü teâlânın ezelde, bir şeyin varlığını dilemesine kader denilir.
Kaza: Kaderin, yani varlığı dilenilen şeyin var olmasına Kaza denir. Kaza ve kader kelimeleri, birbirinin yerine de kullanılır. Buna göre kaza demek, ezelden ebede kadar yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde dilemesidir. Bütün bu eşyanın, kazaya uygun olarak, daha az ve daha çok olmayarak yaratılmasına kader denir. Allahü teâlâ, olacak her şeyi ezelde, sonsuz öncelerde bilmesi ilmine kaza ve kader denir.
Kadere iman farzdır. Bu husus Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler ile bildirilmiştir. Allahü teâlâ, ezeli ilmiyle, insanların ve diğer mahlûkatın, ne zaman doğacağını, ne zaman öleceğini ve ne yapacaklarını bilir. İlahın her şeyi bilmesi, her şeye gücü yetmesi gerekir. Bilmeyen, gücü yetmeyen, muhtaç olan, ölümlü olan ilah olamaz. Allahü teâlâ, herkesin ne yapacağını bilir.
İnsanların başına gelecek olaylar, doğacakları, ölecekleri ve ne iş yapacakları gibi bütün bilgiler, levh-i mahfuz denilen bir kitaptadır. Bu kitaptaki bilgilere kader denilir.
Allahu Teala, Kur’an-ı kerimde kader hususunda buyurduki, mealen:
-“Biz, her şeyi kader ile [bir ölçüye göre] yarattık.” (Kamer 49)
-“Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir” (Bekara 255)
-“Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitaba (levh-i mahfuza) yazmış olmayalım. Elbette bu, Allah’a kolaydır.”(Hadid 22)
-“Yaptıkları küçük büyük her şey, satır satır kitaplarda yazılmıştır.” (Kamer 52, 53)
-”Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü. Allah’a karşı, cahiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve “Bu işten bize ne?” diyorlardı. De ki: ”Bütün iş Allah’ındır”. Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar (ve) diyorlar ki: “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik”. Onlara şöyle söyle: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gidecekti. Allah (bunu) göğüslerinizin içindekini denemek ve yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir.” (Al-i imran: 154)
-”Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” ( A’raf: 34)
-”De ki: “Hiçbir zaman bize Allah’ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe: 51)
-”De ki, “Ben, Allah’ın dilediğinin dışında kendi kendime ne bir zarar ne bir fayda verebilirim”. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince artık ne bir an geri, ne bir an ileri gidebilirler.” (Yunus: 49)
-”Yeryüzünde rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. O, onların karar kıldıkları yerleri de, emaneten durdukları yerleri de bilir. Onların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hûd:6)
-”Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Lehv-i mahfuzda) bulunmasın.”(Neml:75)
-”Peygambere Allah’ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah’ın sünneti böyledir. Allah’ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.”(Ahzab: 38)
-”Hem Allah sizi bir topraktan, sonra bir damla sudan yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O’nun bilgisi olmadan ne bir dişi hamile olur, ne doğurur. Kendisine ömür verilenin de ömrünün uzatılması da, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a göre kolaydır.” (Fâtır:11)
- “Allah’ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” (Teğabun:11)
-“Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.” (Sebe 3)
KADER HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER:
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
-“Ahir zamanda fala inanıp, kaderi inkâr edenler çıkacaktır” (Tirmizi)
-“Kaderi inkâr edenin İslam’dan nasibi yoktur.” (Buhari)
-“Ahir zamanda, şu üç şeyden korkuyorum: Müneccimlere (falcılara) inanmak, kaderi inkâr ve idarecilerin zulmü.” (Taberani, İbni Asakir,)
-“Ümmetim kaderi inkâr etmedikçe, dinde sabittir. Kaderi yalanlayınca helak olurlar.”(Taberani)
Peygamber(s.a.v.)Efendimiz buyurdular ki:
-“Şu üç şeyden korkuyorum: Âlimin sürçmesi, Münafıkların Kur’an böyle diyor diyerek tartışmaya girişmesi, Kaderin inkâr edilmesi.” (Taberani)
-“Kaderden bahsedilince dilinizi tutunuz!”(Taberani) Yani; herkes kendi aklına ve mantığına göre değil de, ehl-i sünnet ulemasının KUR’AN VE SÜNNETE GÖRE YAPTIKLARI açıklamalarına göre kaderden söz etmelidir. Aksi durumda bilmeden sonsuz bir çıkmaza düşmüş olabiliriz.
-“Kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, başa gelenin asla şaşmayacağına, başa gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğine inanmadıkça, hiç kimse iman etmiş sayılmaz.” (Tirmizi)
-“Allahü teâlâ, ilk önce Kalemi yaratıp, “Kaderi, olanı ve sonsuza kadar olacak olanı yaz” buyurdu.”(Tirmizi, Ebu Davud)
Rasulullah(s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:
“Bütün Peygamberler şunlara lanet etmiştir:
1) Allah’ın kitabında olmayan şeyi ona ekleyen (Kur’anda böyle yazıyor diye yalan söyleyen, Kur’anı kendi görüşüne göre tevil eden),
2) Allah’ın kaderini inkâr eden,
3) Allah’ın zelil ettiğini aziz, aziz ettiğini de zelil eden zalim idareci.” (Taberani)
Yani; fâsık bir kimseye değer vermek, onu itibarlı bir yere getirmek, salih bir kimseye değer vermemek, onu itibarsız, aşağı bir yere getirmek gibi.
Yine bir başka sahih hadiste Rasul-i Ekrem şöyle buyurur:
-“Kaderiyenin İslam’dan nasibi yoktur. Bunlar, Şer takdir edilmedi derler.” (Beyheki) (Kaderiye, Mutezile demektir.)
-“Denge, Rahman Allahü Teâlânın kudret elindedir. Kimini yükseltir, kimini alçaltır.”(Bezzar)
-“Allahü teâlâ, hayır murat ettiğinin maişetini kolaylıkla verir. Şer murat ettiğinin ise, maişetini zorlukla karşılaştırır.” (Beyheki)
-“Ümmetimin helaki üç şeydedir: Irkçılık, kaderi inkâr ve nakle itibar etmemek .” Yani; kendi görüşünü din gibi anlatmak. (Taberani)
-“Her şey ezelde yazıldı. Kalem kurudu.” (Tirmizi)Yani; kader, takdir son buldu ve kaleme yazacak bir şey kalmadı.
-“Bütün insanlar toplanıp sana fayda vermek için çalışsalar, ancak Allahü teâlânın senin için takdir ettiğinden fazlasını yapamazlar. Eğer bütün insanlar, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allahü teâlânın senin hakkında takdir ettiği zarardan fazlasını veremezler. Çünkü artık kaderi yazan kalem kurudu, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşti.” (Tirmizi)
SORU: Bazı kimseler kader hakkındaki hadisi şerifler;” Emeviler dönemindede insanların başlarına gelen bir çok olumsuzluğu kadere bağlayarak zalim hükümdarların sorgulanmasını önlemek için kullanılmış ve bu yönde bir kader inancı oluşturulmuş ve bunu destekler mahiyette bir çok hadiste uydurulmuştur.”diyorlar. Bunu nasıl izah edebilirsiniz?
CEVAP: Yukarıda KADER HAKKINDA yazılı hadisi şerifler en sahih hadislerdir. Bunların hadis olmadığını iddia etmek ÇOK BÜYÜK BİR İFTİRADIR. İftiradan ve iftiracıların şerrlerinden Allah’a sığınırız. Muhaddislerden önce İmam-ı Azam ve O’nun halifeleri bu hadisi şeriflerle içtihat ettiler ve değerli eserlerinde bunlar mevcuttur.
İmamı Azam hazretleri, ilmini Ehl-i Beytin oniki İmamlarından olan Cafer-i Sadık hz.lerinden aldı. Caferi Sadık hz.leri de ilmini dedeleri hz. Zeynel Abidin, hz. Hüseyin ve hz. Ali’den aldı. O’da Peygamber(s.a.v.) Efendimizden aldı. Aklı ve vicdanı olan bir kimsenin Ehl-i Beyte düşmanlıkları bariz olan Emevilerden, Caferi Sadık hazretlerinin ve İmamı Azamın uyduruk hadisler nakledeceğini nasıl iddia edebilir? Bu mel’unlar iftiracılar bu hadisi şeriflere “uyduruk” deyip, Allah’tan korkup bu iftiraların hesabını vermeyeceklerini mi sanıyorlar? İmamı Azam hazretlerini Emevi hükümdarları hapsettiler ve hapiste işkence yaptılar. Abbasi halifeleri ise O’nu katlettiler. Emevi ve Abbasi halifelerinin gazabına ve zulmüne maruz kalmış büyük imam, İmamı Azam ve O’nun değerli halifeleri, Emevilerin ve Abbasilerin uydurduğu hadisleri, hadis olarak nakledeceğini hangi akıl ve vicdan kabul edebilir?
İnsanların, meleklerin, cinlerin ve hayvanların, bitkilerin, özet olarak canlı ve cansız varlıkların her bir şeyin olup olmaması, kulların iyi ve kötü işleri, dünyada ve ahirette, bunların cezasını görmeleri ve her şey, ezelde, Allahü teâlânın ilminde var idi. Bunların hepsini ezelde biliyordu. Ezelden ebede kadar olacak, eşyayı, özellikleri, hareketleri, olayları, ezelde bildiğine uygun olarak yaratmaktadır. İnsanların iyi ve kötü bütün işlerini, Müslüman olmalarını, küfürlerini, istekli ve isteksiz bütün işlerini, Allahü teâlâ yaratmaktadır. Yaratan, yapan yalnız Odur. Sebeplerin oluşumuna vesile olduğu her şeyi yaratan Allahu Tealadır.. Her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır.
Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz yaratırdı. Ateşsiz yakardı. Yemek yemeden doymak hissi verirdi. Kuşları kanatsız, insanları ayaksız yürütürdü. Ancak; lütfedip, kullarına iyilik ederek, her şeyi yaratmasını bir sebebe bağladı. Belirli şeyleri, belli sebeplerle yaratmayı diledi. İşlerini, sebeplerin altına gizledi. Kudretini sebeplerle perdeledi. Onun bir şeyi yaratmasını isteyen, o şeyin sebebine yapışır, o şeye kavuşur. Evi aydınlatmak isteyen elektrik teşkilatını eve kurdurup lambanın düğmesine basar. Cennete gidip, sonsuz nimetlere kavuşmak isteyense, İslamiyet’e uyar. Zehir içen ölür, ilaç kullanan şifa bulur. Günah işleyen, imanın gitmesine sebep iş ve sözleri kullananın imanı gider ve Cehenneme girer. Herkes, hangi sebebe başvurursa, o sebebin vasıta kılındığı şeye kavuşur. Müslüman kitaplarını okuyan, Müslümanlığı öğrenir, sever, Müslüman olur. Dinsizlerin arasında yaşayan, onların sözlerini dinleyen, din cahili olur. Din cahillerinin çoğu kâfir olur. İnsan hangi yerin vasıtasına binerse, oraya gider.
İyilik isteyene iyilik, kötülük yapmak isteyene kötülük yaratılır. Kul bunu tercih etmesi sebebi ile sorumlu olur.
Kaza ve Kader Hakkında İmam-ı Rabbani hazretleri 1. Cild 217. Mektubunda şöyle bir açıklama yapmaktadır:
Cebrâîl (aleyhisselâm), bir gün, Peygamberimize (aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât) gelip, bir gencin, yarın sabâh, erkenden öleceğini haber verir. Peygamber efendimiz (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm), bu gence acıyıp, huzûr-i se’âdetlerine çağırır. Ne isteği olduğunu sorar. (Bir kız ile evlenmek ve bir de, tatlı isterim) der. Emr buyurup, ikisini de hemen hâzırlarlar. Genç, o gece, odasında âilesi ile oturmuş, tatlı yanlarında iken, kapıya bir fakîr gelip, -“Açım, Allah rızâsı için bir şey verin!” der.
Genç, tatlının hepsini, fakîre sadaka verir. Sabâh olunca, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), gencin ölüm haberini bekler. Uzun zemân, haber gelmeyince, birini gönderip sorar. Gencin sağ ve keyf yapmakda olduğunu söylerler. Hayret eder. O sırada, Cebrâîl (aleyhisselâm) gelir. Ona sorar. Cebrâîl (aleyhisselâm):
-“Gencin tatlıyı sadaka vermesi, gelmekde olan belâyı geri çevirdi.” der ve gencin yasdığı altında, büyük bir yılanı ölü olarak bulurlar.
Bu haberi, Cebrâîl’in (aleyhisselâm) yanılması olarak câiz görmiyorum. Yâhud, Cebrâîl aleyhisselâmın ma’sûm olması, emîn olması ve hiç yanılmaması, vahy şeklinde getirdiği şeylerdedir. Ya’nî, Allahü teâlâ tarafından indirdiği şeylerde, yanlışlık ihtimâli yokdur. Bu genç için getirdiği haber ise vahy değildir. Levh-i mahfûzda görüp öğrendiği birşeyi haber vermişdir. Levh-i mahfûzda yazılı şeyler, silinip değişdirilebildiğinden, buradan öğrenilen haberler yanlış olabilir. Allahü teâlâ tarafından getirilen şeylerin ise, yanlış olmak ihtimâli yokdur. Şehâdet ile ihbâr arasında fark vardır. İslâmiyyetde, şâhid olmak kabûl olunur. Haber vermeğe ise güvenilmez.
Kazâ, ya’nî Allahü teâlânın yaratacağı şeyler, iki kısmdır: (Kazâ-i mu’allak), (Kazâ-i mübrem). Birincisi, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demekdir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veyâ hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir sûretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen,“Sözümüz değişdirilmez” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kazâ-i mübremi bildirmekdedir. Kazâ-i mu’allak için de, Ra’d sûresinde, “Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar” meâlindeki, yirmidokuzuncu âyet-i kerîme vardır.
Hocam, Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) buyurdu ki, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh), ba’zı kitâblarında buyurmuş ki:
-“Kazâ-i mübremi kimse değişdiremez. Fekat ben, istersem, onu da değişdirebilirim”.
Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi. Hocamın bu sözü, uzun zemândan beri, zihnimi kurcalamışdı. Nihâyet, Allahü teâlâ, bu fakîri de, bu ni’meti ihsân etmekle şereflendirdi. Bir gün, sevdiklerimden birine, bir belâ geleceği, ilhâm olundu. Bu belânın geri döndürülmesi için, cenâb-ı Hakka çok yalvardım. Bütün varlığım ile, Ona sığındım. Korkarak, sızlıyarak, çok uğraşdım. Bu belânın, Levh-i mahfûzda kazâ-i mu’allak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm, ümmîdim kırıldı. Abdülkâdir-i Geylânînin (kuddise sirruh) sözü hâtırıma geldi. İkinci def’a olarak, tekrâr sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zevallılığımı göstererek niyâz etdim. Lutf ve ihsân ederek kazâ-i mu’allakın iki dürlü olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu, levh-i mahfûzda gösterilmiş, meleklere bildirilmişdir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu, yalnız Allahü teâlâ bilir. Levh-i mahfûzda, kazâ-i mübrem gibi görülmekdedir ki, bu kazâ-i mu’allak da, birincisi gibi değişdirilebilir. Bunu anlayınca, Abdülkâdir-i Geylânînin (kuddise sirruh) sözündeki, kazâ-i mübremin, bu ikinci kısm kazâ-i mu’allak olduğunu ve kazâ-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa, “hakîkî kazâ-i mübremi değişdiririm” demediğini anladım. Böyle kazâ-i mu’allakı, pekaz kimseye tanıtmışlardır. Yâ, bunu değişdirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye, gelmekde olan belânın, bu son kısm kazâdan olduğunu anladım ve Hak “sübhânehu ve teâlâ”nın bu belâyı geri çevirdiği ma’lûm oldu. Allahü teâlâya, bunun için çok şükr olsun! Ona sevdiği ve beğendiği gibi şükrler olsun ve bütün insanların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâya (aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) ve Ona yakın olanların ve Eshâbının hepsine (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în) salât ve selâm ve tehıyyetler olsun! Allahü teâlâ, Onu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Yâ Rabbî! Kalblerimizi Onun sevgisi ile doldur. Hepimizi Onun yolunda bulundur! Bu düâya âmîn diyenlere, Allahü teâlâ merhamet etsin!”
İmam-ı Rabbani hazretlerinin bu açıklamalarından da anlaşıldığı gibi; hadis-i şeriflerde sadakanın, sıla-i rahmin ve yapılan iyiliklerin ömrü uzattığı ve birçok belaların uzaklaşmasına sebep olduğunun belirtilmesi, kaza-i mübremin değişmesi değilde, kaza-i muallakın değişeceği söz konusu olmasıdır. Kaza-i Muallakta yazılı olan bela ve ölümler şarta bağlıdır. Bir kimse bir sadaka verirse, veya bir iyilik yaparsa veya bir kötülüğü terk ederse, o durumda Kaza-i Muallakta yazılı olan belalar kaldırılıyor veya azaltılıyor, o kimsenin ömrü uzatılıyor olmasıdır.
HERKESE RAHMET VE HİDAYET ALLAH’TANDIR.
Vesselam.
EK: 1:
Şaban K. İsimli bir okuyucunun 18 Aralık 2012 – 19:48 Tarihli İtirazı:
Kuran da Bakara 177 , 284-285 ve Nisa 136 olmak üzere üç yerde iman umdeleri sayılır. Allaha peygamberlerine kitaplara meleklere ve ahiret gününe iman etmeye çağırılır. Ve bunların hiç birinde kadere imandan bahsedilmez. Meraklıları açsınlar baksınlar. Yukarıda kadere imanı ispat sadedinde yazdığınız ayetlerin biri hariç hiçbirisinde kader kelimesi dahi geçmemektedir. sadece 33.38 de kader kullanılır oda “ölçü” anlamındadır.
CEVAP: Şaban Bey,“Kuran da Bakara 177 , 284-285 ve Nisa 136 olmak üzere üç yerde iman umdeleri sayılır. Allaha peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine ve ahiret gününe iman etmeye çağırılır. Bunların hiç birisinde kadere imandan bahsedilmez.” diyorsunuz. Kur’an’da KADER kelimesinin, iman konularının içinde geçmediğini ifade ediyorsunuz. Kadere iman orada geçmiyorsa, Ahzab Suresi 38. ayetteki kader kelimesi nedir?
Bu kelimenin “ölçü” anlamında olduğunu söylüyorsunuz.
Kaderin Arapça kelime anlamı: ”Gücü yetmek; planlamak” demektir. Ölçü de, plan dahilindedir. Zaten “kader” kelimesi lügatte, bir çokluğu ölçmek, hüküm ve emir demektir. Allahü teâlânın ezelde, bir şeyin varlığını dilemesine kader denilir. Kaza: Kaderin, yani varlığı dilenilen şeyin var olmasına Kaza denir. Kaza ve kader kelimeleri, birbirinin yerine de kullanılır. Buna göre kaza demek, ezelden ebede kadar yaratılacak şeyleri, Allahü teâlânın ezelde dilemesidir. Bütün bu eşyanın, kazaya uygun olarak, daha az ve daha çok olmayarak yaratılmasına kader denir. Allahü teâlâ, olacak her şeyi ezelde, sonsuz öncelerde bilmesi ilmine kaza ve kader denir.
Kadere iman farzdır. Bu husus Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler ile bildirilmiştir. Allahü teâlâ, ezeli ilmiyle, insanların ve diğer mahlûkatın, ne zaman doğacağını, ne zaman öleceğini ve ne yapacaklarını bilir. Ahzap Suresi 38. ayetinde geçen “kader” kelimesini “ölçü” deyip geçmişsiniz. Belli ki, ayetin nuzül sebebini bilmeden mana vermektesiniz. Zira, Peygamberimizin evlatlığı Zeyd’in boşadığı Zeynep hanımla, Efendimiz nikah yapmak hususunda tereddüt edince bu ayet nazil olmuştu. Allahu Teala 38. ayette mealen;
”Allah’ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.” buyurarak, bu nikahın Allah’ın takdir ettiği bir kader olduğunu belirterek Rasulullah’ın Zeynep validemizle evlenmesinde bir sakıncanın olmadığını belirtiyor. İşte o ayetin meali:
-” Peygambere Allah’ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah’ın sünneti böyledir. Allah’ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.” (Ahzab: 38)
- “Allah’ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” (Teğabun:11)
-“ Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, Ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, apaçık kitaptadır.” (Sebe 3)
-” Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Lehv-i mahfuzda) bulunmasın.” (Neml:75)
-” Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” ( A’raf: 34)
-”De ki: “Hiçbir zaman bize Allah’ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe: 51)
AYRICA HER ŞEY KUR’AN’DA AÇIK OLARAK GEÇMEZ. CENAZE NAMAZI ve ONUN NASIL KILNACAĞI, NAMAZLARIN KAÇ REKAT OLUŞU VE NASIL KILNACAĞI, CUMA NAMAZININ KAÇ REKAT OLUŞU VE NASIL KILNACAĞI gibi…
Kader Hakkındaki Hadisler:
-“Ahir zamanda fala inanıp, kaderi inkâr edenler çıkacaktır” (Tirmizi)
-“Kaderi inkâr edenin İslam’dan nasibi yoktur.” (Buhari)
-“Ahir zamanda, şu üç şeyden korkuyorum: Müneccimlere (falcılara) inanmak, kaderi inkâr ve idarecilerin zulmü.” (Taberani, İbni Asakir,)
-“Ümmetim kaderi inkâr etmedikçe, dinde sabittir. Kaderi yalanlayınca helak olurlar.” (Taberani) Peygamber(s.a.v.)Efendimiz buyurdular ki:
-“Şu üç şeyden korkuyorum: Âlimin sürçmesi, Münafıkların Kur’an böyle diyor diyerek tartışmaya girişmesi, Kaderin inkâr edilmesi.” (Taberani)
-“Kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman etmedikçe, başa gelenin asla şaşmayacağına, başa gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğine inanmadıkça, hiç kimse iman etmiş sayılmaz.” (Tirmizi)
Yukarıda yazılı hadisi şerifler en sahih hadislerdir. Bunların hadis olmadığını iddia etmek iftiradır. İftiradan ve iftiracıların şerrinden Allah’a sığınırız. Bu hadisleri İmam-ı Azam ve Onun talebeleri bizlere naklettiler. İmamı Azam hazretleri ise, ilmini Ehl-i Beytin oniki İmamlarından Cafer-i Sadık hz.lerinden aldı. İmamı Azamı Emevi hükümdarları hapsettiler ve hapiste işkence yaptılar. Abbasi halifeleri ise O’nu katlettiler.
Sayın Şaban Bey, Emevi ve Abbasi halifelerinin gazabına ve zulmüne maruz kalmış büyük imam, İmamı Azam ve O’nun değerli halifeleri, Emevilerin ve Abbasilerin uydurduğu hadisleri, hadis olarak nakledeceğini aklınız ve vicdanınız kabul ediyor mu? Yukarıdaki yazımızı lütfen, daha dikkatle okumanızı tavsiye ederiz.
HERKESE RAHMET VE HİDAYET ALLAH’TANDIR
xxxxxxxxx
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
SUAL: İnsanın ne zaman ve nasıl öleceği önceden belirlendiğine göre, onu öldürenin suçu nedir?
CEVAP: Herşey gibi ölümün de zaman ve keyfiyeti, önceden tesbit edilmiştir. Yani kâinat için vârid ve vâki olan herşey insan, insanın hayatı ve ölümü için de vârid ve vâkidir. Belli yollarla varlığa erme, belli esaslar içinde varlığını sürdürme ve belli bir zamandan sonra da sahneden çekilme, her varlık için kaçınılmaz bir hakikattir. Evet her şey, çok geniş ve umumî bir kader dairesi içinde ve kendisi için belirlenmiş bir çizgide doğar, gelişir; sonra da ölür gider. Bu, ezelî, değişmez bir yol ve ebedlere kadar da devam edecek bir çark ve düzendir.
Zerrelerden sistemlere kadar, hayret verici bir düzen ve baş döndürücü bir ahenkle işleyen şu koca kâinatın bağrında doğan ve gelişen pozitif ilimler, o ilimlere âit sâbit prensibler ve âlem-şümûl kaidelerde, herşey için böyle bir ilk belirleme, bir ta'yin ve takdir açıkça müşahede edilmektedir. Böyle ilk bir plânlama olmadan, ne kâinattaki nizam ve ahengi îzâh etmek, ne de onun bağrında müsbet ilimlerden herhangi birini geliştirmek mümkün değildir. Kâinatın olabildiğine hendesî, olabildiğine riyâzî ve bir kısım tesbit ve takdirlere göre hareket etmesi sayesindedir ki; fizik laboratuarında belli prensiblere göre araştırma yapmak, anatomiyi belli kâideler içinde mütalâa etmek ve anlatmak ve yine sâbit bir kısım kâidelerle, fezanın derinliklerine açılmak mümkün olabilmiştir.
Ahenksiz bir kâinatta, plânsız, programsız bir dünyada ve nizamsız işleyen bir tabiat mecmuasında, pozitif ilimlerden hiçbirini düşünmeye imkân yoktur. İlimler, aslında, varlık içinde mevcut olan bir kısım kâide ve prensiblere adese olmuş, onları göstermiş ve onların birer ünvanı olarak kitaplara geçmişlerdir.
Bu ifadelerle ilimleri ve keşifleri küçümsemek istemiyoruz; sadece onların yer, önem ve ağırlıklarını hatırlatıyor ve onlardan çok daha mühim hususlara dikkat edilmesi lâzım geldiğini belirtiyoruz ki; o da, ilimlerden ve keşiflerden evvel kâinatın sinesinde bir kalb gibi atan nizam ve âhenktir. Bu nizam ve âhengi, bir ilk belirleme ve kaderi bir programla bütün cihanlara esas yapan kudret ne mübecceldir!
Bu, yukarıdan inme ve hâkim kanunları, insan topluluklarına tatbik etmek isteyen içtimaiyatçılar bile çıktı. Böyle koyu bir kadercilik, daha doğrusu aşırı cebriyecilik her zaman tenkide açık olsa da, böyle bir tesbit, âlem-şümûl bir âhenk ve bu âhengin dayandığı ezelî programı itiraf bakımından, oldukça ma'nidardır.
Aslında inanç ve itikada müteallik bir hakikat, kendi kendine vardır ve hâricî desteklere, tasdiklere dayanma ihtiyacından da çok muallâ ve müberrâdır. Ne var ki, bakışları çeşitli hâriciliklerle bulanmış, kalbi bunlara ait hezeyanlarla yerinden oynamış talihsiz neslimize "Yerine dön" çağrısında bulunurken, onu baştan çıkaranların tenâkuzlarına, işaret yoluyla dahi olsa temas etme fâideli olacağı kanaatindeyiz. Ve, işte bunun için sözü uzattık ve sadet harici beyanlarda bulunduk. Yoksa, bütün kâinatın fevkalâde bir tenasüb ve uyumluluk içinde işlemesi; atomlardan, galaksilere kadar her-şeyin göz doldurucu bir nizam ve âhenkle hareketi, bütün eşyayı sımsıkı birbirine bağlayan bir tayin ve takdire ve bir hâkimiyet ve cebre delâlet etmektedir. Kuruldu kurulalı bütün dünyalar, bu mutlak hâkimiyete boyun eğmiş, O'nun iradesine ram ve O'na inkıyad üzere, hâlden hâle dönerek devam edip durmaktadır.
Ancak, insan ve benzeri diğer irâde ve hürriyete sahip varlıklar için de, ilk yaratılış tamamen cebrî ve sâir varlıklarla aynı çizgide olsa bile, daha sonra bu iradeli varlıklar, iradeleri altına giren hususlarda, emsallerinden tamamen ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de, "önceden belirlenmenin ma'nası, insan ve benzerleri için değişik bir hâl alır. Esasen, sorulan soru da, insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve onu da tıpkı diğer eşya gibi mütalâa etmekten doğmaktadır. Bu îtibarla, insan ve sâir varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavrama, kısmen dahi olsa, meseleyi hâlleder kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i ilâhinin bütün eşyayı çepeçevre ihâta etmesini kabullenmekten ibarettir.
Evet, insanın diğer varlıklardan farklı olarak bir hürriyet ve irâdesi, bir meyil ve seçme istidadı vardır. Ve işte, o hürriyet ve irâde, o meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevab ve günah insana nisbet edilir. İnsan irâde ve isteğinin, meydana gelen o büyük neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irâde, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabûl edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irâde dediğimiz cüz'î emrin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır. Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına yüklenemeyecek kadar ağır olsa da, o bu temayülle ona çağrıda bulunduğu için, mes'uliyet veya mükâfat da ona ait olacaktır. O mes'uliyet ve cürmü önceden tayin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan zât, mes'uliyet ve cürümden muâllâ ve müberrâdır.
Meselâ, O yüce Zât, iklimlerin değişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlayıp sonra da dese ki: "şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafî durumunu değiştiririm." Bizler, tenâsüb-ü illiyet prensibi açısından, nefes alıp-verme ile, iklimlerin değişmesi arasında bir münâsebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, va'dettiği gibi iklimleri değiştirse, takatimizin çok fevkinde dahi olsa bu işe, biz sebebiyet verdiğimiz için, sorumlu da biz oluruz.
İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz'i irâde ve ihtiyariyle, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden ötürü, ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefâlı sayılır, mükâfâta mazhar olur.
Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, Yaratıcı'nın, herşeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan irâdesinin tevfik edilmesi keyfiyetini...
Allah'ın (cc) ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi herşey, sebeb ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. Öyleki o noktada, önce-sonra, sebep-netice, illet-ma'lûl, evlad-baba, bahar-yaz bir vahidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra-önce gibi, netice-sebep gibi, ma'lûl-illet gibi, bilinir ve hükmedilir.
Kimin, hangi istikametde, nasıl bir temayülü olacak ve kim âdî bir şart ve sebebden ibaret olan irâdesini, hangi yönde kullanacaksa, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeblere göre meydana gelecek neticeleri takdîr ve tesbit etmek, insan irâdesini ne bağlamakta ne de zorlamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında bu takdirler yapıldığı için, irâdesi kabûl edilmekte ve ona değer verilmektedir. Nitekim, bir büyük zât, hizmetçilerine; "Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz zaman, şahâne hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde de, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itab göreceksiniz" dese, onların irâdesini kabûl etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: "Sen şu istikâmette bir meyil gösterecek olursan, ben de, senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve, işte senin o temâyülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum" diye ferman etse, onun irâdesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.
Binaenaleyh, ilk belirlemede irâdeyi bağlama olmadığı gibi, insanı, rızâsı hilâfına herhangi bir işe zorlama da yokdur.
Ayrıca kader ve ilk belirleme Allah'ın (cc) ilmî programlarından ibarettir. Yânî, kimlerin hangi istikâmetlerde meyilleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle, bir plân ve program hâline getirmesi demektir. Bilmekse, hâriçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını gerektirmez. Hâriçte olup biten şeylerin, şöyle veya böyle olmasını insanın temayüllerine göre, Yaratıcı'nın kudret ve irâdesi îcad eder. Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için var olmuş değillerdir. Bilâkis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki, ilk takdir ve ta'yin de, işte budur. Kelâmcılar bunu, "ilim, ma'luma tâbidir" sözüyle ifâde ederler. Yâni, bir şey nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim, ilmî tasarı ve plânlarımız pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücud bulmasını gerektirmiyor; öyle de, Yüce Yaratıcı'nın tasarı ve plânları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hâriçte, herhangi bir şeyin var olmasını mecbûrî kılmayacağı bedihîdir.
Hâsılı; Allah, olmuş, olacak herşeyi ihâta eden geniş ilmiyle; sebebleri neticeler gibi; neticeleri de sebebler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını bilmiş ve işte bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdîr etmişdir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratmıştır.
Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden ta'yin edilmiş olması, mesûliyeti giderici değildir. Zîrâ takdir, onun hürriyet ve irâdesi hesaba katılarak yapılmıştır. Bu itibarla da, onun cürmü kendisine isnad edilecek ve ona göre de, muahezeye tâbi tutulacaktır.
Kaderle alâkalı, bu derin meselenin, bilhassa kendi kaynaklannda, tekrar tekrar mütâlâa edilmesi şarttır. Bizim yaptığımız şey, sadece selefin sağlam prensibleri içinde, meselenin, avamî bir anlayışa intikal ettirilmesinden ibarettir.
SUAL: İrade-i külliye ve irade-i cüz'iyye ne demektir?
CEVAP: İrade-i Külliye, avam halk arasında, Cenab-ı Hakk'ın iradesine verilen bir isimdir. Fakat, sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn döneminde bir ıstılah söz konusu değildir. Yani, onları Cenab-ı Hakk'ın iradesine Küllî İrade; beşerin iradesine Cüz 'î İrade dememişlerdir. Ne var ki, halkın meseleyi anlayabilmesi için böyle bir ıstılah vaz'etmede çok fazla zarar olmasa gerek. Tabiî, benim bu sözüm de yine tenkide açıktır.
Esasen böyle bir ıstılah, vak'aların neticelerinden çıkarılmış tabiî bir değerlendirme ifadesidir. Dolayısıyla da bu değerlendirmenin haklı bir dayanak noktası var sayılabilir.
Aslında, Cenab-ı Hakk'ın iradesine Küllî İrade denmekle, şu ma'nâlar kasdolunmuştur: Bütün irade Allah'a aittir. İrade, O'nun iradesine verilen bir isimdir. O murad buyurduğu zaman, başkasının iradesine bakmaksızın, murad buyurduğu şeyi yaratır. Burada, daha önce dikkatinizi çektiğimiz bir hususu yeniden hatırlatmak istiyoruz. Bazıları yanlış olarak, "O dilediğini yaratır, dilemediğini yaratmaz" der. Bu söz yanlıştır. Doğrusu şu şekilde olmalıdır: "Allah (cc)'ın olmasını murad ettiği şey olur. Olmamasını murad ettiği şey de olmaz."'
Kâinatta cebir hâkimdir. Allah (cc), kâinatı yaratırken hiç kimseye sormamış ve hiçbir iradeyi esas almamıştır. O, "Dilediğini yaratır. "(Bürûç, 85/16). Fakat, insanlara da bir irade vermiştir. Bu irade, insan için bir terakkî veya tedenni vasıtasıdır. İradenin verilişi Cenab-ı Hakk'ın, Rahmân ve Rahim isimleriyle alâkalıdır. Yani, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'ın, bu isimlerin tecellisiyle insana bir lütfudur. Yoksa, İsm-i Azam ve "Allah" lafzı hesabıyla eşyaya bakacak olursak tüm kâinat ciddi bir cebir içinde çalkalanıp, durmaktadır. Evet, "Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder", kaidesi bütün varlıklar için geçerlidir. Sadece insandır ki, ona mahiyeti meçhul bir irade verilmiştir. O, bu iradesini hayra sarfettiği zaman, Allah (cc) hayrı yaratacak, şerre sarfettiği zaman da, eğer murad buyurursa, şerri yaratacaktır. Burada bizi böyle bir hüküm verme cür'etine sevkeden de yine Cenab-ı Hakk'ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetine olan itimadımızdır.
Yani, biz hayrı istediğimiz zaman kafiyen inanıyoruz ki, Cenab-ı Hak o hayrı yaratacaktır. Fakat, bazen insanın istediği şerri Allah (cc) lütfu olarak yaratmaz. Mesela, birisi insanın kafasına girer, onu yoldan çıkarmak ister, o da ona meyleder. Fakat Cenab-ı Hak o insanın ya mazide işlediği güzel bir ameli sebebiyle ya da istikbalde yapacağı iyi amelleri vesilesiyle onun dalâletini murad etmez ve onun için o kötülüğü yaratmaz. Hatta bir engel çıkarır ve onu öyle bir kötülükten akkor, kötü yere gitmesine meydan vermez. Bu, Cenab-ı Hakk'ın âtasıdır. Ancak, cennet dahi bir bakıma insanın iradesini kullanmasına bağlı olduğundan, Cenab-ı Hak hayır adına istenen şeyleri yaratır. Elverir ki insan bütün hayırları silip süpüren büyük bir günahla Cenab-ı Hak'tan gelecek âta ve ihsana liyakatini ortadan kaldırmış olmasın.
SUAL: Cenab-ı Hakk'ın atâ kanununu izah eder misiniz?
CEVAP: 'Atâ' kelime olarak, lütuf, ihsan ve bahşiş demektir. 'İ'tâ' da aynı kökden gelir.
Mevzumuzla alâkası ise atânın kaza ve kader ile alâkalı yönüdür. İnsan, şerri talep ederse, Cenab-ı Hak da onun için o şerri takdir buyurur. Zaten insan hakkında yapılan takdirler onun iradesi hesaba katılarak yapılmaktadır. Mesela: Benim elimi kaldırmam daha ben elimi kaldırmadan önce hakkımda takdir edilmişse; Cenab-ı Hak bunu benim irademi veya meylimi o istikamette sarfedeceğimi bildiğinden dolayı takdir etmiştir. Zira Cenab-ı Hakk'ın ilim sıfatı bütün eşyayı -olmuşu ve olmamışı-, kendi zâtı da dahil her şeyi içine almaktadır. Binaenaleyh O, benim yapacağım işleri de biliyor ve ona göre takdirde bulunuyor; "Falan kulum elini kaldırmaya meyledecek ben de onu yaratacağım" veya "Ben bunu böyle yazdım" diyor. İşte bu kaderdir. Yani, bunun böyle yazılması kaderdir. Vakti gelip de benim elimi kaldırmam ise kazadır. O da hakkımda yapılan takdirin yerine getirilmesi demektir.
Atâyı ise şu şekilde anlayabiliriz: Meselâ kul, iradesini, meylini şer istikametinde sarfeder. Fakat, Cenab-ı Hak o kulun güzel bir hali, kalbinin güzel bir durumu veya iyi bir davranışı sebebiyle ona hususî bir atâda bulunur ve şer işlemesine meydan vermez. Böylece daha önce hakkında verilen takdir infaz edilmemiş olur. Atâ kazaya, kaza da gidip kadere tesir eder. Fakat bütün bunlar Levh-i Mahv ve İsbatta cereyan eden şeylerdir. Yoksa ilm-i İlahîde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Levh-i Mahv ve İsbat, bir bakıma insanın hususî defteridir. Buralarda değişiklik söz konusu olabilir, fakat Levh-i Mahfuz-u Âzâm'da değişiklik söz konusu olmaz.
Atâ bir lütufdur. Lütuflarda ise istihkak şart değildir. Esasen meseleye bu zaviyeden baktığımızda bizim işlediğimiz bütün hasenelerin Cenab-ı Hakk'ın atâsı olduğunu görürüz.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
SUAL: Allah (cc) çok insanlara, araba, apartman, mal, mülk, itibar, arkadaş, şan, şöhret vermiş. Bazı insanlara da fakirlik, dert, musibet, elem, keder, vermiş; sonraki insanlar çok mu kötü yoksa Allah öbürlerini çok mu seviyor? Uçmak için yaşayanla, sürünmek için yaşayan arasındaki fark nedir?
CEVAP: Böyle bir soru, ancak öğrenmek maksadı ile sorulabilir. Başka türlü günaha girilmiş olur. Esasen, içinde böyle bir derdi olan insanın da, bunu sorması lazımdır.
Allah (cc) dilediğine at, araba, han, hamam, taksi, apartman verir; dilediğini de fakr u zaruret içinde kıvrandırır. Ancak bütün bunlarda, âile ve sâireden gelen bazı sebepler de inkâr edilmemelidir. Meselâ, bir insanın mal kazanma dirâyet ve kiyâsetini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, kendi devrinin şartları içinde kazanma yollarını bilmesi de, kazancına sebep olması bakımından inkâr edilemez. Bununla beraber Allah (cc), bazı kimselere, liyâkat izhar ettiği halde, yine onlara mâl-menâl vermemiştir. Mâmâfih, zayıf bir hadis-i şerifde; Allah’ın, malı sevdiğine-sevmediğine, din ve îmânı ise sevdiğine verdiği ifade edilmektedir(1) ki, mevzumuz itibariyle oldukça manidardır.
Bir de, mal-mülk mutlaka hayır sayılmamalıdır. Evet, bazen Allah (cc) mal-menâl ve dünyevî huzur ve saadet isteyenlere, istediklerini verir; bazen de vermez. Ama, Allah’ın (cc) hem vermesi, hem de vermemesi hayırlıdır. Zira, sen iyi bir insan ve verileni de yerinde kullanacak isen, senin için hayırlıdır. İyi bir insan değil ve istikâmetten de ayrılmış isen, Allah’ın vermesi de vermemesi de senin için hayırlı değildir.
Evet, istikâmetin yoksa, fakirlik senin için küfre bir vesiledir. Çünkü, o seni Allah’a karşı isyâna sevk eder de, her gün O’na karşı yeni bir isyân bayrağı açarsın. Yine, şayet sen istikâmette değilsen; kalbî ve ruhî hayatın da yoksa, senin zenginliğin de senin için bir belâ ve musibettir, “Mal ve evlâd, dünya hayatının zînetidir ve bir ibtilâdır.”(Kehf, 18/46) Şimdiye kadar çok kimseler bu imtihanı kaybetmiştir. Nice servet sahibi kimseler vardır ki, servet içinde yüzdükleri halde, nankörlüklerinden ötürü, kalblerinde tecelliden en ufak bir parıltı ve aydınlık yoktur.
Binâenaleyh, bunlara, Cenab-ı Hakk’ın mal ve menâl vermesi bir istidraç ve sapmalarına bir vesiledir. Ama bunlar herşeyden evvel ruhî ve kalbî hayatlarını öldürdükleri ve Allah’ın verdiği fıtrî kabiliyetleri çürüttükleri için, buna müstahak olmuşlardır.
Bu arada, Efendimizin (sav) şu hadislerini kaydetmek de yerinde olur: “İçinizde öyleleri vardır ki, ellerini kaldırıp Allah’a kasem ettikleri zaman, Allah (cc) onların yeminlerini yerine getirir. Ve yeminlerinde hânis kılmaz. Berâ bin Mâlik, onlardan birisidir.”(2) Halbuki Enes’in kardeşi Berâ’nın ne yiyeceği ne de yatacak bir yeri vardı. O âdetâ, kût-u lâ yemûtla yaşıyordu. İşte, Berâ gibi saçı başı karışık, nice pejmûrde görünüşlü ve perişan sayılacak kimse vardır ki, onlara büyük insanlar nazarıyla bakılmış ve kalblerinin büyüklüğü, içlerinin derinliğiyle değerlendirilmişlerdir. Rasul-ü Ekrem (sav) diliyle, yemin etseler, Allah, yeminlerinde yalan çıkarmayacağı kişiler olarak vasıflandırılmışlardır.
Onun için; ne müstakillen servet, ne de fakirlik bir felakettir. Belki yerine göre fakirlik de servet de Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Allah Rasûlü (sav) irâdesiyle fakirliği ihtiyar buyurmuştur. “İstemez misin dünya onların olsun, âhiret bizim”(3) buyurmuşlardır. Hz. Ömer, dünya servetleri devlet hazinesine aktığı halde, bir fakir insan gibi, kût-u lâ yemûtla geçinmiş ve fazlasını istememiştir.
Ama, öyle fakirlik de vardır ki, -Allah muhafaza buyursun- küfür ve dalâlettir. Meselâ: Yukarıdaki sözler tahkik niyetiyle bir mü’minin ağzından çıkmasaydı da, bir nankörün ağzından çıksaydı, Allah’ın nimetlerine karşı şikayet eden o kişi, kâfir olurdu.
Demek ki, yerine göre fakirlik nimet, yerine göre de devlet. Asıl mesele, kalbde musaddıkın bulunmasıdır. Yani:
“Ya Rabbi, senden ne gelirse gelsin makbûlümdür.
Hoştur bana Sen’den gelen, ya hıl'at ü yahut kefen;
Ya taze gül, yahut diken, lûtfun da hoş, kahrın da hoş”
Şarkî Anadolu’da; “Sen’den, o hem hoş, hem bu hoş” derler.
İnsan hil’at giyip servet içinde de yüzse, Allah’la beraber olduğu takdirde, Abdülkadir Geylânî gibi, yine ayağı velilerin omuzunda ve mübarek başı da Rasul-ü Ekrem’in (sav) dâmenine dokunacaktır. Ama Allah ile münasebeti yoksa, o fakirin dünyâsı da hüsrân, âhireti de hüsran demektir. Keza Allah ile beraber olmayan zengin, zâhiren dünyada mesud gibi görünse de, neticede ağır bir hüsrana uğrayacaktır.
SUAL: Allah niçin kullarını bir yaratmadı? Kimini kör, kimisini topal olarak yarattı?
CEVAP:
1. Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O’na karışamaz ve O’nun icraatına müdâhale edemez. Senin zerratını yaratan, terkibini düzenleyen Allah’tır. İnsanî hüviyeti bahşeden de yine Allah’tır (cc). Sen bunları sana lûtfeden Allah’a daha evvel birşey vermemişsin ki, O’nun karşısında bir hak iddia edebilesin. Eğer sen, sana verilenler mukabilinde Allah’a birşey vermiş olsaydın, “Bir göz verme, iki göz ver, bir el verme iki el ver!” gibi iddialarda bulunmaya.. “Niye iki tane değil de bir ayak verdin?” diye îtiraz etmeye belki hak kazanırdın. Halbuki sen Allah’a (cc) birşey vermemişsin ki, -haşa ve kellâ- O’na adaletsizlik isnadında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O’na karşı ne hakkın var ki, yerine getirilmedi de haksızlık irtikab edildi!
Allah-u Teâla Hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş; hem de insan olarak... Azıcık dikkat etsen; senin dûnunda birçok mahlukat var ki, onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.
2. Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında ahirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini kendisine çevirtip, o insanın duygularında inkişaf başlatırsa çok az birşey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki zâhiren olmasa bile hakikatta bu ona, Allah’ın lûtfunun ifâdesidir. Tıpkı şehid edip ona cennet vermek gibi... Evet, bir insan, muharebede şehid olur. Bu şehâdetle Mahkeme-i Kübra’da, Allah’ın huzurunda, sıddîkların, sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları “Keşke Allah bize de harp meydanında şehadet nasip etseydi” derler. Binâenaleyh, böyle bir insan parça parça da olsa çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey ona nisbeten çok daha büyüktür.
Çok nâdir olarak bazı kimseler bu mevzuda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile inhiraf etseler bile, pek çok kimselerde bu kabil eksiklikler, daha fazla Allah’a teveccühe vesile olmuştur. Bu itibarla haşarat-ı muzırra nev’inden bir kısım kimselerin, bu meseledeki kayıplarının serrişte edilmesi yerinde değildir. Bu mevzuda esas olan ebede namzet insanların ruhlarında, o âleme âit iştiyakı uyarmaktır. Bu ârızalıda, ârızaların itmesiyle Hakk’a teveccühü, başkalarında da ondan ibret alarak kanatlanmalar şeklinde kendini gösteriyorsa, maksada uygun ve hikmetlidir.
İnsan, hayvan, nebât ve diğer bütün varlıklar, kendilerine hükmeden bir kudretle gün yüzüne çıkar, teşhîr ve âyinedarlık vazifelerini yerine getirir, sonra yerlerini başkalarına bırakarak sahneden silinip giderler.
Bu âlemde, hem doğuşlar, hem de ölüşler birer teşhîr, birer imtihan olarak cereyan etmektedir. Her şeyin varlığa erişi, gizli bir Mevcud’un apaçık delil ve tercümanı olduğu gibi, müddet hitâmında ayrılıp gitmesi de, evveli olmayan o Gizli Varlık’ın, ebediyet ve ölümsüzlüğüne delâlet etmektedir. Evet, hiçden ve yokdan varlığa eren biz ve her şey, varlığımızla birinin varlığını görmemiz, duymamız ve bilmemizle, gören, duyan, bilen birinin mevcudiyetini gösterdiğimiz gibi, bir hayat boyu sırtımızda emânet olarak taşıdığımız herşeyi terkedip gitmekle de, bir bir gelenlere; bir bir gidenlere, gidip gelmeyenlere mukâbil, sır olan bir “BİR”i göstermekteyiz. O, “O’dur ki, hanginiz daha güzel iş yapacağınızın imtihanını vermek için, hayatı ve ölümü yaratmıştır.”(Mülk, 67/2)
Gelişin sırrını kavrama, bulunuşun imtihanını verme ve gidişe hazır olma. İşte insan için mühim olan da budur!.
Şimdi bu küçük hazırlıkdan sonra, mevzuumuz olan “bir anda ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir” hususunu ele alalım:
Evet, hepsinin eceli birden gelmiştir. Ve böyle olması için de ciddî ve kayda değer hiçbir mânî yoktur. Varlığı bütünüyle elinde tutan Yüce Zât, zerrelerden sistemlere kadar herşeyi ve herkesi kendi kaderi içinde birden var ettiği gibi, birden de öldürebilir. Ne ayrı ayrı yerlerde bulunmalar, ne de vasıf ve keyfiyet farklılığı bu mevzuda hiçbir mânî teşkil edemez.
Kudreti Sonsuz’un tasarrufunu göstermek için, tamı tamına o kudreti aksettirecek misâl bulamamakla beraber, yine de, O’na ayna olabilecek ve bir fikir verebilecek pek çok şeyden bahsetmek mümkündür.
Ezcümle; güneşe yönelen değişik evsaf ve keyfiyetteki varlıklar, herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermeden, ona bakarak hayatlarını sürdürür; onun ziyâsı altında renkten renge girer; onunla en revnekdâr hâle gelir ve onun doğuşu ve batışıyla ölgünleşir, pörsür ve söner giderler. Aynen onun gibi, herşey, aynı baharın kucağında döllenir; aynı yazda serpilir gelişir ve aynı sonbaharda hazanla sararır; fakat, hepsinin kaderi ayrı ayrıdır. Hepsi, o geniş ilmin plân ve programıyla, o sonsuz irâde ve meşietin yönlendirmesiyle; evet, gelişigüzel ve kendi isteklerine göre değil, o meşiet ve iradenin istediği istikâmette varlık gösterir ve mevcudiyetlerini sürdürürler. “O, karada ve denizde olan herşeyi bilir... Düşen bir yaprak ve karanlıklar içine gömülen hiçbir dâne yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.”(En’am, 6/59)
Ağaçların, otların, tohumların, dânelerin hayat ve ölümleri, gelişme ve semereleri bu kadar ciddi takip edilip de, insan gibi en ekmel bir varlık hiç başıboş bırakılır mı? Bir şeyi görmesi diğer şeyi görmesine; bir şeyi işitmesi diğer şeyi işitmesine mâni olmayan kâinatların Yüce Sâhibi, elbette en aziz mahlûku, en değerli san’atı olan insanın, her hâline ehemmiyet verecek ve O’nun bir ferdine, sâir varlıkların cins ve nev’inin mazhar oldukları şeyleri lûtfederek, âlemlerin fihristi olan insanı, hususi olarak ele alacak, hususi iltifatına mazhar edecek, husûsî sevkiyâtıyla huzurunda şereflendirecektir.
Bu da’vet ve sevkiyat, bazen bir döşekte, bazen bir harp meydanında, bazen de herhangi bir felâket ve âfetle olabilir. Hatta, ayrı ayrı mıntıkalarda toplu olarak veya teker teker de meydana gelebilir. Yaratıcı’nın insana bakışı zâviyesinden, bunlar, asla neticeye te’sir etmezler. Her insanın zimâmını elinde bulunduran; her canlıyı istediği kadar hayatta tutup sonra da salıveren sonsuz ilim ve Kudret Sahibi, nezdindeki Kitab’a göre, belli ferd ve kitlelerin ruhlarını kabzetmesi gayet normal ve ma’kuldür. Evvelce de temas edildiği gibi, bu, önceden terhîs edilmeleri tesbit edilmiş bir askerî birliğin, vakti gelince, en büyük kumandan tarafından tezkere işleminin icrâ edilmesi gibi bir şeydir.
Ayrıca, ruhların kabziyle vazîfeli meleğin vazîfesinin şümûlüne temas edildiği yerde de belirtildiği gibi, ruhları kabzetme vazifesiyle mükellef o kadar çok melek vardır ki; bir anda binlerce âfetin kol gezdiği her yerde, sâhibinin irâde ve takdiri altında, her vefat edenle bir değil birkaç melek görüşebilir ve ellerindeki kitaplara göre, değişik takdirlerle kurbanlarını istikbâl edebilirler.
Bu türlü âfetler, çok ciddi tetkiklere tâbî tutulduğu zaman, gerçekten, hem bir ilk takdîri, hem de ölenlerin ecellerinin birden geldiğini görmemek mümkün değildir. Bu hususdaki enteresan ve hârika hâdiselerin bütününü tesbit etmek için ciltler lazımdır. Üstelik yazılanlar da ciltleri aşacak kadar çoktur. Gün geçmiyor ki, kitaplara mevzu olacak, böyle fevkalâde hâdiselerden birkaçını matbuatta görmüş olmayalım.
Meselâ, şehirlerin altını üstüne getiren korkunç bir zelzelede, binlerce insan bütün gayretlere rağmen kurtarılamamalarına mukâbil, zelzeleden günlerce sonra, kendilerini korumaktan aciz yüzlerce çocuğun, hiçbir zarar ve ziyâna uğramadan toprağın altında istirahat ederken bulunmaları.. hem kanala yuvarlanan bir römork içindeki bütün işçilerin boğulmalarına karşılık, çok ötelerde hiçbir ârızaya uğramadan, suyun üzerinde yüzüp duran kundakda bir çocuğun bulunması.. hem bir uçak kazasında, en mâhir ve tecrübeli kimselerin kaçamayıp cayır cayır yanmalarının yanında, uçağın düşmesiyle iki yüz metre öteye fırlayan mini mini bir yavrunun hiç ârıza almadan kurtulması... gibi yüzlerce hâdise isbat etmektedir ki; hayat da ölüm de, kendi kendine olmayıp, aksine bilen, gören ve idâre eden birinin tedbiriyle meydana gelmektedir.
Hayâta, birer birer veya toplu olarak gelen her varlık, kütük ve sicil defterlerindeki vazife bitimi ve ecellerine kadar, fıtratın ince sırlarını kavrama, tabiat ötesi gizlilikleri keşfetme, bizleri ve onları gönderen Zât’a âyine ve tercüman olma mükellefiyetiyle ömürlerini doldurur, parça parça veya toplu olarak terhis edilirler.
Bu bilme, tesbit ve sonra da vefat ettirme, yâni aynı anda ecellerini getirme ve işlerini bitirme, herşeyi baştan sona en iyi şekilde bilen Allah (cc) için, gayet kolaydır. Kaldı ki, her insanın etrafında bir yığın meleğin bulunduğunu ve bundan başka pek çok can alan meleklerin de olduğunu, gizli açık herşeyi Bilen’den öğreniyoruz. Bu bahiste ayrıca, şöyle küçük bir itiraz da vârid olabilir: “Bu kabil musibetlerde, müstahak olanlarla beraber, bir hayli de ma’sum telef olup gitmektedir. Acaba buna dâir de birşeyler söyleyebilir misiniz?”
Hemen arzedeyim ki, bu istifham da yine, akîde ve tasavvurdaki bir yanlışlıkdan doğmaktadır. Eğer hayat, sadece dünyevî hayattan ibaret bulunsaydı ve insanın evvel ve âhir yeri burası olsaydı belki bu itirazın da ma’kul bir yanı ve bir mesnedi olduğu iddia edilebilirdi. Halbuki, insan için burası bir ekim yeri, bir gayret sahası ve bir bekleme salonu ise; öteki âlem, bir harman ve hasat yeri, bir bağbozumu ve semere zamanı; nihayet sıkıntılardan kurtulup saadetlere erme mekânıdır. Bu itibarla da, burada iyinin kötüyle; mücrimin nezihle vefât etmesinde hiçbir gayri tabiilik yoktur. Bilakis, işin böyle cereyan etmesi en ma’kul ve en mantıkî olanıdır. Zîrâ ikinci dirilişle, herkes niyet ve davranışlarına göre hususî bir varlığa erecek, ona göre muâmele görecek ve ona göre ya tekdire ma’ruz kalacak veya ulûfe alacaktır.
Hâsılı; ölüm ve ecel, bu dünyada bulunma ve hizmet etme süresinin bitiminden ibarettir. Böyle bir süre, insanın irâdesini nefyetmeme çizgisinde, önceden hazırlanmış, tescil edilip kütüklere geçirilmiş bir plân keyfiyetinde olup ve yine herşeyi bilip gören Zât’ın emir ve fermanıyla, mevsimi geldiğinde infâz edilmesinden başka birşey değildir. Bunun toplu olmasıyla, münferid olması arasında da, mantıkî hiçbir fark yoktur.
Öyle zannediyorum ki, pek çok meselelerde olduğu gibi burada da, Yüce Yaratıcı’nın sonsuz ilim, kudret ve irâdesini bilememe; inhirafın başlıca sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebep de, eşya ve hâdiselere bakış zâviyesinin yanlışlığıdır. Olup biten şeyler muvâcehesinde kafalarımızı hatalı tabiat ve tesadüfler anlayışından sıyıramamış ve gönüllerde tecrîde erememişsek; içimiz zayıf akîdelerle, şeytanî vesveselerin muhârebe meydanı hâline gelecektir.
Bir de gönül dünyamızın fakirliği ve yeterince beslenememesine karşılık -mesnedsiz dahi olsa- her gün kâse kâse şüphe ve tereddütlerin içirilmesi, öyle korkunç bir felâkettir ki; nesillerin istikâmetinin bozulmasına değil de, hâlâ istikâmetini muhafazada muvaffak olmalarına hayret edilmelidir.
Ehemmiyetsiz gibi görünen bu kabil meselelerde, haddinden fazla tahşidat yapıldığı iddia edilebilir. Ne var ki, imana taâlluk eden hususların hiçbirinde biz, böyle bir düşünceye katılmayacağız. Nazarımızda îtikadla alâkalı en küçük mesele, dağlar cesâmetinde ve cihanbahâdır. Bu îtibarla da üzerinde ne kadar titizlikle durulsa, değer ve yerindedir.
Bu hususu nazar-ı îtibara alan arkadaşlarımızın sıkılmayacaklarını ve bizi bağışlayacaklarını umarız.
DİPNOTLAR
1) Mecma'uz-Zevâid. X,228; Deylemî, Firdevsu'l-Ahbâr, I, 150, had. no. 545
2) Müslim, Birr, 138
3) Buharî, Tefsir, Sure-66; Müslim, Talak, 31
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
KADER HAKKINDA SORU-CEVAPLAR
SUAL: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim? sualine "Evet Rabbimizsin" ile cevab verildiğine aklî delil var mıdır?
CEVAP: Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmamış demektir.
Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:
1. Böyle birşey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun isbatı nasıl yapılır?
2. Mü’min ferd bu işten haberdar olmuş mudur?
Evvelâ, Cenab-ı Hakk’ın, herhangi bir âlemde, ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Onların da: “Evet, Rabbimizsin.” demesi, kat’î midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur’an-ı Kerim’de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde: “Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim (demişti)”(Araf, 7/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin hakkında pek çok şey söylemişlerdir.
Bir kısmı “zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkib hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır” demektedir. Bazı tefsirciler de, “bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür” derler. Bir hadis-i şerifin de te’yidine dayanarak, bazı mudakkik müfessirler de derler ki, “hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür”(1) kanaatini izhar ederler.
Esas itibariyle Cenab-ı Hakk’ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir stilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız vardır... Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara yine onlarla bir şeyler anlatmaya çalışırız.
Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kalb konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: “Kendi içinizden ne konuştunuz öyle” Biz de: “Şunu şunu dedik” diye anlatır ve bu hususdaki kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.
Bazan olur ki, rüyalarımızda birşeyler konuşuruz. Başkalarından da birşeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik stilde bir konuşma şeklidir.
Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâli şahıslarla konuşurlar. Belki bir kısım maddeciler bunlara inanmaz ve “hallüsinasyon” derler, varsın desinler... Rasûl-ü Ekrem’in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Alem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, O’nun (sav) kudsî nazarına arz edilir, O da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına neklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir.
Vahiy ise, bambaşka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber’e (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) dışında kimse hiç birşey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek birşey idiyse, yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden birinin dizine başını koyup yatarken, veya mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne birşey duyar, ne de hissederlerdi. Rasûl-ü Ekrem (sav), o vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı. Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzıdır...
Velinin kalbine ilham geliyor: Âdeta onun içine birşeyler fısıldanıyor. Bu da değişik stilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi birşey... Morsda nasıl “di.. di.. da..dit; dâ..dâ..dit” denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, veli de onlardan bir kısım ma’nâlar çıkarır. Meselâ: Veli: “Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.” der, açarlar kapıyı ve bakarlar ki o adam karşılarında... Bu da ayrı bir konuşmadır.
Bir de telepati var.. Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla mükemmel bir muhabere gerçekleştirebileceklerini hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhaberesi. Bu da bir başka beyan...
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc), “lâ yuâd ve lâ yuhsâ” (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.
Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bize “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf, 7/172) buyurdu; ama, bunu hangi konuşma stilinde ifade etti bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olamaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise o zamanda ruha hitap nevinden değildir...
Şu nokta çok önemlidir: İnsanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri, duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: “Kabirde Münker, Nekir gelir, size soru sorar.”(2) Acaba adamın neyine soru soracaklar?
İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; ama, ölü duysa bile, onun yanında bulunan kimseler kat’iyen bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tesbit edemezler. Çünkü, artık mükaleme başka buudlarda cereyan ediyor, sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein’in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya, işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.
Binaenaleyh, bu “Elestü birabbiküm” (A’râf, 7/172) Allah’ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım, hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceği intizar edilmelidir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarda bunu hissedebiliriz.
Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: “Ben bunu duymadım.” Ben de “Duydum” dedim. “Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumuzu çok iyi hatırlıyorum.” Ne ile duyduğum sorulacak olursa; içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah’ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim? İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkarlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı âleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken, ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; ruhumda cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben “onu duydum” diyorum.
Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah’ı terennüm eder ve o hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, taleb ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur’an-ı Kerim: “Dikkat edin! Kalbler, ancak Allah’ı zikir ve O’nu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.”(Ra’d, 13/28) buyuruyor.
Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah’ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Hatta bir keresinde Kant, “Ben, Allah’ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!” der. Bergson sadece “sezgi”siyle bu istikamette yol almak ister ve onun tek delili de vicdanıdır... Vicdan, Allah’ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah’a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanın sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Ma’bud arzusunu her zaman onun içinde duyacaktır. İşte bu hâl, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allah-u Teala’nın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf, 7/172) hitabına verilen: “Evet Rabbimizsin” cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir hususdur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliyâ ve enbiyâ, bunu açık seçik, görmüş ve göstermişlerdir.
Ama, aklî isbatına gelince, tabiî, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusatı isbat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.
SUAL: İrâde-i Külliyenin yalnız ve yalnız Allah'a ait olduğu Kur'an-ı Kerim'de beyan olunmuştur. Bunun yanı sıra, cüz'i bir irâdenin insana verildiği de malûmdur. Hâl böyle olunca, günah işleyen bir kişi kendi irâdesine uyarak mı günah işler, yoksa Cenab-ı Hakk'ın irâde-i külliyesi mi günah işletir?
CEVAP: Meselenin kısaca ifadesi şudur: İnsanın elinde irâde vardır. Biz buna ister cüz’î irâde, ister meşiet-i beşeriye, isterse insanın kesb (kazanma) gücü diyelim. Cenab-ı Hakk’ın yaratmasına da, küllî irâde, halketme kuvveti veya kudret, irâde ve tekvin diyelim. (Bunlar Allah’ın sıfatlarıdır.) Mesele, Cenab-ı Hakk’a ait yönü ile ele alındığında, âdeta, Cenab-ı Hakk zorluyor da, olacak şeyler öyle oluyor, şeklinde anlaşılır. Bu suretle de, işin içine cebr girer. Mesele, insana ait yönüyle ele alındığı zaman ise insan kendi işlerini kendi yapıyor, şeklinde anlaşılır. O zaman da işin içine “herkes kendi fiilinin hâlıkı” düşüncesinden ibaret olan “Kaderîlik” fikri girer.
Kâinatta olup biten herşeyi Allah yaratır. Bu soruda “küllî îrade” diye geçen şey de işte budur. Hatta, “Sizi de, işinizi de, Allah yarattı.”(Saffât, 23/96) Yani sizin de, sizden sâdır olan ef’âlin de hâlikı yalnız Allah’tır. Meselâ: Siz taksi yapsanız, veya bir ev inşa etseniz, bu işleri yaratan Allah’tır. Siz ve ef’aliniz, Allah’a aitsiniz. Ama ortaya gelen bütün bu işlerde, size ait bir husus vardır ki, o da bir kesb ve bir beşerî mübâşerettir. Bu ise âdî bir şart ve temâyül gibi bir şeydir. Tıpkı dünyaları aydınlatacak olan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak gibi.. Bu durumda “Sizin hiçbir şeyiniz, hiçbir müdâhaleniz yok” denemeyeceği gibi, işin tamamen size ait olduğu da söylenemez. İş tamamıyla Allah’a aittir. Fakat, Allah size ait bu işleri yaratırken, sizin cüz’î müdâhalenizi de âdi şart olarak kabûl etmiş ve yapacağı her şeyi onun üzerine inşa buyurmuştur. Meselâ: Şu câminin içindeki elektrik mekanizmasını, Allah kurmuş; işler ve çalışır hale getirmiştir. Yeniden bunu tenvir etme işi, ameliyesi de Allah’a aittir. Elektron akımlarından bir ışık meydana getirme, câmiyi tenvir etme birer fiildir. Ve bunlar da “Nuru’n-Nûr, Münevviru’n-Nûr, Musavviru’n-Nûr” olan Hz. Allah (cc)’a aittir. Ama bu câminin aydınlanması mevzuunda, sizin de bir mübaşeretiniz vardır; o da Allah’ın kurduğu bu mekanizmada, Allah’ın ayarladığı düğmeye sadece dokunmanızdır. Sizin irâde ve tâkatinizin çok fevkinde, o mekanizmanın, tenvir vazifesini yapması ise tamamen Allah’a aittir.
İsterseniz biraz daha açalım: Meselâ; hazırlanıp, işler, çalışır, yürür hâle getirilmiş bir makina düşünelim ki; sadece çalıştırmak için onun düğmesine dokunma vazifesi, size verilmiş. O makinayı harekete getirme ise, onu kuran ve inşâ eden Zât’a mahsustur. Binaenaleyh, beşere ait bu küçük mübâşerete biz, “kesb” diyoruz. Veya “Cüz’î irade” deniyor. Allah’a ait olana ise “halk etme, yaratma” diyoruz. Ve böylece bir irâde inkısamı karşımıza çıkıyor:
A) Küllî İrade
B) Cüz’î İrâde.
İrâde dediğimiz; murad etme, dileme demektir ki tamamen Allah’a aittir. “Allah’ın dilediğinden başkasını dileyemezsiniz..”(İnsân, 76/30).
Bu husus, yanlış anlaşılmasın. Biz böyle düşünürken, “kulun da bir parmak dokundurma denecek kadar irâdesi vardır” diyerek, tamamen “cebrî determinizma” diyeceğimiz çarpıklıktan uzaklaşmış bulunuyoruz. İşi meydana getiren Allah’tır, derken de, Mûtezile mezhebi ve rasyonalistler gibi düşünmediğimizi gösteriyoruz. Bu suretle de ne Ulûhiyetinde, ne de Rubûbiyetinde Allah’a eş ve ortak koşmuş oluyoruz. Allah (cc) nasıl ki, Zâtında birdir; icraatında da birdir, işini başkasına yaptırtmaz. Allah (cc) herşeyi kendisi yaratmıştır. Fakat, teklif, imtihan gibi birtakım sırlar ve hikmetler için, beşerin mübâşeretini de şart-ı âdi olarak kabul buyurmuştur.
Meseleyi daha fazla tenvir için, burada bir büyük zâtın bu mevzûda irad ettiği bir misâli arzetmek istiyorum: Diyor ki: “Sen bir çocuğun isteğiyle, onu kucağına alsan; sonra sana dese ki, beni falan yere götür; sen de onu oraya götürsen; o da orada üşüyüp hastalansa; şimdi o çocuk sana: “Beni niye buraya getirdin” diye itirazda bulunabilir mi? Bulunamaz, çünkü, kendisi istedi. Üstelik ona: “Sen istedin” diyerek iki de tokat vurursun.”
Şimdi bu hususta çocuğun iradesi inkâr edilebilir mi? Edilemez; zira, o talep etti ve istedi.(3) Ama onu oraya getiren sensin... Hastalanmayı da, çocuk kendisi yapmadı. Belki ondan sadece bir talep sâdır oldu. Binâenaleyh, burada hastalığı verenle oraya götüren ve bu işi talep eden birbirinden ayrılmış olur. Biz kadere ve insanın irâdesine bu ma’nâ ve anlayışla bakarız.
İşin doğrusunu, herşeyi takdir eden Allah bilir.
SUAL: Kur'an-ı Kerim'de ben "Kime dalalet murad edersem, dalaletten ayrılmaz; kime hidayet murad edersem hidayetten ayrılmaz" deniliyor, hem de "İnsanoğluna akil, fikir verdim, iradesini kendi eline bıraktım, ayrıca doğru yolu da eğri yolu da gösterdim. Hangisinden giderse gitsin" deniliyor. Bunlar, nasıl te'lif edilir?
CEVAP: Bu soruda iki şık var; birincisi: “İrade-i külliye ile, Cenab-ı Hakk nasıl diliyorsa, öyle mi oluyor; yoksa insan kendi iradesini mi kullanıyor?” Bu sorudaki âyet şöyledir: “Allah bir kimseyi hidayete erdirirse, kimse onu saptıramaz. O kimi de, dalâlete iterse, onu hidayete getirecek bir yardımcı bulamazsın.”(Kehf, 18/17). Ma’nâ olarak, hidayet: Doğru yol, rüşd, Nebîlerin gittiği istikâmetli yoldur. Dâlâlet ise, sapıkların yolu; doğru yolu kaybetme ve umûmî şehrahtan ayrılma demektir.
Dikkat edilirse, bunların her ikisi de birer iş, birer fiildir. Ve beşere ait yönü ile birer uf’ûle, birer fonksiyondur. Bu îtibarla, bunların her ikisini de Allah’a vermek iktiza eder. Arzettiğimiz gibi, her fiil Allah’a râcîdir. Ona râcî olmayan hiçbir iş gösterilemez. Dalâleti, Mudill isminin iktizâsıyla yaratan, hidayeti, Hâdi isminin tecellisine bağlayan ancak Allah (cc)’dır. Demek ki, ikisini veren de Hak’tır.
Ama, bu demek değildir ki; kulun hiçbir dahli, mübaşereti olmadan, Allah tarafından cebren dalâlete itiliyor veya hidâyete sevk ediliyor da, o, ya dâll (sapık) veya râşid (dürüst) bir insan oluyor.
Bu meseleyi kısaca şöyle anlamak da mümkündür. Hidâyete ermede veya dalâlete düşmede, bu ameliye ne kadar olursa, olsun meselâ: Bu iş on ton ağırlığında bir iş ise, bunun aşrı mi’şarını (yüzde birini) dahi insana vermek hatadır. Hakiki mülk sahibi Allah’tır ve o iş mülk sahibine verilmelidir.
Müsaade buyurulursa biraz daha açayım: Allah hidayet eder ve hidayetinin vesileleri vardır. Camiye gelme, nasihat dinleme, fikren tenevvür etme hidayetin yollarıdır. Kur’an-ı Kerim’i dinleme, ma’nâsını tedkik ve derinliklerine nüfuz etme, hidâyet yollarındandır. Rasul-ü Ekrem’in (sav) Huzur-u Risâletpenâhîlerine gitme, rahle-i tedrîsi önünde oturma, O’nu can kulağı ile dinleme, O’nun gönülden ifâde edilen sözlerine kulak verme ve O’ndan gelen tecellilere gönlünü ma’kes yapmak, hidâyet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidâyete mübâşeret eder. Evet, câmiye geliş küçük bir mübâşerettir. Ama, Allah (cc), camiye gelişi hidâyete vesile kılar. Hidâyet eden Allah’tır; fakat, bu hidayete ermede Allah’ın kapısını, “kesb” ünvanıyla döven kuldur.
İnsan, demhâneye, meyhâneye, puthâneye gider; böylece “Mudill” isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve “beni saptır” demiş olur. Allah da murad buyurursa onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyurulursa, insanın elinde o kadar cüz’î birşey vardır ki, bu ne hidayeti ne de dalâleti asla meydana getiremez.
Misâl mi istiyorsunuz? Bakınız! Siz Kur’ân-ı Kerim’i ve va‘z u nasihatı dinlediğiniz zaman; keza, ilmî bir eser okuduğunuz zaman, içiniz nûra gark oluyor. Halbuki bir başkası, minarenin gölgesinde ezân-ı Muhammedîyi duyarken, va‘z u nasihati işitirken, hatta en içten münacâtlara kulak verirken rahatsızlık duyuyor ve tedirgin oluyor da; “Bu çatlak sesler de ne?” diye ezanlar hakkında şikayette bulunuyor.
Demek oluyor ki; hidâyet eden de, dalâleti veren de Allah’tır (cc). Ama bir kimse dalâletin yoluna girdiyse, Allah (cc) da binde 999,9 ötesi kendisine ait işi yaratır; -tıpkı düğmeye dokunma gibi-, sonra da insanı, dalâlete meyil ettirir. O arzusundan ötürü de ya cezalandırır veya afveder.
DİPNOTLAR
1) Elmalılı, IV, 167-175; (İstanbul 1992, Azim Dağıtım)
2) Buharî, Cenâiz, 87
3) Bediüzzamân, Sözler, 27. Söz, (Kader Risâlesi).2. Mebhasin Yedincisi.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
ŞERÎAT-I FITRİYE ŞARTLARI İÇİNDE CEREYAN EDEN HİDÂYET
Her varlık, yaratılış ve fıtrat kanunlarına göre kendisi için takdir edilen hedef ve gayeye doğru giderken cebrî bir istikamet takip etmektedir. Buna ilahî sevk demek daha uygundur.
İnsanın ilk yaratılışı, anne karnındaki ceninin bir rüşeym halinde gelişmesi ve embriyolojik safhalardan geçmesi işte hep böyle bir sevk ile cereyan etmektedir.
Umum mahlûkat için de, maslahatları istikametinde devam edip duran böyle bir sevk ve insiyak günümüzde herkes tarafından bilinen bir mevzu. Buna tabiatperest ve maddeci zihniyet “İçgüdü” veya “Sevk-i Tabiî” diyedursun, bunun ilahî bir sevk olduğuna vicdan dünyası ittifak halindedir. Zaten tevhid delilleri arasında, “Hidayet delili” de, başlı başına müstakil bir mevzu olarak, bu şekilde cereyan eden sevk ve hidâyetleri, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve birliğiyle irtibatlandırmaktadır.
Zerrelerden kürrelere kadar yani, atom çekirdeği etrafında dönen elektronlardan, gökyüzünde Mevlevî gibi dönen yıldızlara, galaksilere ve bütün gök cisimlerine kadar herşey bu sevk sayesinde kendisine düşen vazifeyi yerine getirmeye çalışmaktadır. Herşey, Allah karşısında matlup hali alabilmesi için, çizilen istikametten zerrece inhiraf etmez ve varmak istedikleri hedefe doğru süratle koşarlar.
Tavuk yumurtaların üzerine yatar ve bütün bir kuluçka devresinde sabırla bekler. Aç durur, susuz kalır, kendisi ateşler içinde yanar ama, nöbetini terketmez. Tavuk, çıkacak civcivlerden acaba haberdar mıdır? Daha sonra başlarına vurarak ellerindeki taneyi alacak olan bu tavuk, niçin onlar için böyle bir çileye katlanmaktadır?.. Cevabı bizce bellidir: Cenab-ı Hakk onu, o istikamete sevketmektedir.
Ya o civcive ne demeli.. miadı dolup belli gün gelip çattığında, yumuşacık gagasıyla kabuğunu kırıp dışarıya çıkan bu civciv, evet, yumurtanın dışında, yumurtaya göre çok daha mükemmel ve geniş olan bir hayatın varlığını acaba nereden bilmektedir ki, oradan çıkmak için büyük bir gayret sarfetme ihtiyacını duymaktadır.
Dünyaya yeni gelen bir çocuk, hemen annesinin memesine sarılır ve emmeye başlar. Evvela, çocuğun doğumuna yakın anne memesine süt stoku yapan kim? İkinci olarak çocuğa orada süt olduğunu ve süt emme tekniğini öğreten ve rehberlik yapan kim? İşte bu ve benzeri bütün sorulara verilecek tek cevap vardır: O da bunların hepsi ilâhî bir sevk ile olmaktadır.
Kur’an-ı Kerim yer yer bize, bu ilâhî sevkleri hatırlatır. İşte onlardan birkaçı:
a. “Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: Dağlarda, ağaçlarda ve hazırlanmış kovanlarda yuva edin; sonra her çeşit üründen ye, sonra da Rabbinin gösterip müyesser kıldığı yollara koyul.” (Nahl, 16/68).
Evet arı, bal yapma tekniğini işte böyle bir irşad, talim ve hidayetle öğrenmiştir.
Allah arıya bal yapmasını, dağlarda, ağaçların kovuklarında ve kovanlarda barınmasını vahyediyor. Arı da bu vahiy ile petek yapmasını öğreniyor. Petek yapımında kullandığı hendese, hiç de arının bilebileceği ölçülerle olacak gibi değil. Demek petek yapımında kullanılan hendese de arıya vahiy ile öğretiliyor. Sonra arı kendisine has bir uçuşla çiçekten çiçeğe konuyor ve onlardan çeşitli hüzmeler alıyor. Bu arada gidiş gelişlerinde yolu kaybetmemek için belli bir metod kullanıyor. Geçtiği yerlere kendisine has âdetâ izler bırakıyor ve dönüşünü de aynı izler üzerinden yapıyor. Nihayet, çiçeklerden topladığı hüzmeleri getirip peteklere koyuyor.
Kovanda da fevkalâde bir idare görüyoruz. Evet, burada da açık bir sevk-i ilâhî müşahede ediliyor. Öyle ki, sistemini kurmuş güçlü bir devlet mekanizması ancak kovandaki kadar düzgün çalışabilir.
Kovana hâkim bir ana arı vardır. Bir de vazifeleri sadece telkîh olan sayısı çok az erkek arı.. diğer arılar ise durma ve dinlenme bilmeden çalışan arılardır. Bir sistem içinde kendilerine düşen vazifeyi aksatmadan yerine getiren işçi arılar.
Yumurta bırakma mevsimi gelince ana arı bütün peteklerin ağzına yumurtalarını bırakır. Tabiî kovanda bulunan az sayıdaki erkek arılar da fıtrî vazifelerini ifa ederler. Bunlar vazifelerini yaptıktan sonra artık işleri kalmamıştır. Dolayısıyla, kovanda tufeylî olarak sadece bal yemekle meşgul olurlar. Ana arı bunlardan birkaçını bırakarak diğerlerinin hepsini ifnâ eder, öldürür. Bıraktığı erkek arılar ise gelecek sene işe yarayacaklardır.
Erkek arıların, tufeylî olarak yaşamalarına müsaade edilmediği gibi, yabancı bir arının da kovana girip yerleşmesine müsaade edilmemektedir. Bu fevkalâde idarî ciddiyetin yanında bir de aynı oranda temizlik görürüz. Öyle ki, çiçeklerin özünü ve hüzmesini alan arı, peteğe döndüğünde şayet temizlik kurallarına uygun olmayan bir kılıkla dönmüşse, meselâ vücudunun bir yerinde çamur varsa, o hâliyle peteğe kabul edilmez. Veya bir arı yapısı itibariyle kanun ve kurallara başkaldırıp anarşistlik yapıyorsa o da derhal petekten uzaklaştırılır.
Acaba minnacık bir kafa taşıyan arıya bunları öğreten kimdir? Öğreten kimdir ki, elli milyon sene evvel yaşamış arıların yaptığı balla, bugünkü arıların yaptığı bal, terkip ve hendesî ölçü bakımından hiçbir farklılık göstermemektedir. Arı tekâmül etmemiş. Yaratıldığı andan itibaren yaptığı işin âlimi olarak yaratılmış öyle de devam etmektedir. Peteğinin deliklerini altıgen olarak hazırlaması, üçgen veya dörtgen olarak hazırlamaması hikmetinden alın da, bal yapış keyfiyetine kadar, evet, önümüze nefis bir yiyecek ve aynı zamanda şifa kaynağı olarak gelen balın her safhasında biz, bir vahiy ve ilham esintilerini duyar gibi olmaktayız. Biz duyar gibi olmaktayız ama, ihtimal arı, bu ilham esintilerini kat’iyen duymakta ve yaptıklarını, gayr-ı şuurî sevklerle yapmaktadır. Evet, arının bu icraatını sevk-i ilâhîye vermeden izah etmeniz mümkün değildir.
Hasılı, arıya bal yapma san’atını Allah öğretti. Ana arıya, erkek arılara ve diğerlerine ayrı ayrı vazife görmeyi yine Allah talim etti. Allah’tır ki, ana arıyı orada hâkim, diğerlerini de ona itaatkâr kıldı...
b. Karınca da Cenâb-ı Hakk’ın ilhamına mazhardır: “Sonunda karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Süleyman ve ordusu bilmeden sizi ezmesin” dedi.”(Neml, 27/18) âyeti bize bunu anlatmaktadır.
Karınca bu sözü nasıl söyledi? Elbette onun kendine göre bir dili ve karıncaların birbirleriyle görüşebilmelerinin bir şekli vardır. Şimdilerde zoologlar şunları heceliyorlar:
Mevcud iki karınca yuvası var. Bunlardan biri küçük bir hendeğin öbür tarafında bulunmaktadır. Yuvalardan birinden alınan bir karınca diğer yuvaya bırakılır. Çok kısa süren bir sessizlikten sonra, arkadaşlarını kaybetmiş yuvanın karıncaları, arıların kovandan boşaldıkları gibi yuvalarından boşalır, diğer yuvaya doğru ilerlemeye başlar ve üzerine çubuk uzatılmış hendekten geçerek diğer yuvaya hücum ederler. Şimdi bu karıncanın kaybolduğunu ve diğer yuvada bulunduğunu, arkadaşlarına kim haber vermiştir? İşin mütehassısları meseleyi şöyle izah etmektedirler:
Diğer yuvaya bırakılan karınca elektromanyetik dalgalar halinde çıkardığı şerarelerle, arkadaşı olan karıncalara gizli bir mesaj göndermiş ve başına gelen hâdiseyi ve nerede bulunduğunu koordinatlarıyla onlara haber vermiştir. Gayet gizlilik içinde cereyan eden bu muhavereden sonra da arkadaşları bu karıncayı kurtarmak için seferber olmuşlardır.
Demek ki, karınca da konuşuyor.. Cenâb-ı Hakk, ona öğrettiği dili hususi bir ihsan olarak Hz. Süleyman’a da talim buyurmuştu. Onun için Hz. Süleyman âyette anlatılan şekliyle, karınca arkadaşlarını uyarınca tebessüm etmiş ve mazhariyetinin buudlarını “tahdis-i nimet” suretinde ilan ederek Rabbine yönelmişti.
Karıncalar, cumhuriyet sistemi gibi bir sistemle idare edilmektedir. Bütün karıncalar çalışır ve yuvaya gıda stoku yapma işinde aktif görev alırlar. Tembel hiçbir karınca yoktur. Taşıdığı yük bazen kendisine ağır gelince, hemen arkadaşlarını çağırır ve bu ağır yükü birkaç karınca omuzlayarak yuvaya taşırlar. Onlar yaz boyu durup dinlenme bilmeyen bir gayret içindedirler. Sonunda yaptıkları stok kışı idare edecek duruma gelince, yuvalarına sığınır ve kapıları da kapatırlar.
Ancak bazen onlara göre bir terslik olur. Nemli toprakta stok edilmiş buğday veya arpalarda nemlenme görülür. Bu durumda yapılacak şey, buğdayı veya arpaları dışarıya taşıyıp güneşlendirmektir; karıncalar da işte bunu yapar. Tahıl kuruduktan sonra da, tekrar içeriye taşırlar. Ancak, bazen bu taneler çimlenmeye başlayabilir... Bu durumda hemen taneyi ikiye böler ve ayırırlar. Şayet parçalardan birisi yine çimlenecek olsa, onu da tekrar ikiye bölerler. Böylece taneyi kendi istifadeleri çerçevesinde tutmuş olurlar. Şayet çimlenmesine göz yumsalar o tane onların işine yaramaz.
Karıncaya bütün bunları kim öğretmiştir? Bizim hafıza kuvvemiz kadar bir bünyeye sahip olmayan bu varlığa bütün bu girift meseleleri acaba kim talim etmiştir?
Her zaman olduğu gibi cevabımız yine bellidir. Karıncaya bütün bu hayat serüvenini ilham eden Allah’tır. Ve onlar böyle bir ilhamla sevkolunmaktadır.
Ebu Hureyre (ra)’ın rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte, Allah Rasulü bize şöyle bir hâdiseyi nakletmektedir:
“Peygamberlerden biri, bir vadiden geçerken, gölgelenmek için bir ağacın altına oturmuştu. Oturduğu yerde de bir karınca yuvası bulunmaktaydı. Karıncanın birisi bu peygamberi ısırdı. O da kendisini ısıranın ne olduğunu bilmediği için yuvayı yaktırdı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk’dan ona şöyle bir ikaz geldi:
“Bir karınca seni ısırdı diye, durmadan Allah’ı tesbih eden bir ümmeti mi yakıyorsun?”(1)
Görülüyor ki, karıncalar da bir ümmettir ve bizim bilmediğimiz bir dille, onlar da Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmektedir.
Hâkim’in Müstedrek’inde rivayet ettiği bir diğer hadiste de Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Hz. Süleyman yağmur duasına çıkmıştı. Giderken de çoluk çocuk kim varsa hepsini götürmüştü. Ayrıca herkes evindeki davar ve hayvanlarını da yanlarına almışlardı. (Orada herkes yalvaracak, koyun ve kuzular meleşecek ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini celbetmek için herkes kendi diliyle tazarru ve niyazda bulunacaktı.)
Hz. Süleyman ve yanındakiler yolda giderken, bir manzara Nebi’nin dikkatini çekti: Sırtüstü yatmış, büyükçe bir karınca, antenlerini el gibi kullanarak havaya kaldırmış ve kendi diliyle birşeyler söylüyordu. Hz. Süleyman dikkat kesildi ve karıncanın şu şekilde dua etmekte olduğunu duydu: “Allah’ım, ben senin mahlukatından bir mahlukum. Senin vereceğin rızıktan müstağni olamam. Eğer bize su gönderirsen sulanırız, rızka mazhar oluruz. Gayrı ne diyeyim. Bundan böyle ya su gönderir bizi yaşatırsın ya da biz böyle helak olur, gideriz.”
Hz. Süleyman, karıncanın bu içli feryadını duyunca etrafındakilere şöyle dedi: “Artık geriye dönün. Sizin duanızdan başka bir dua sebebiyle Allah yağmur gönderecektir...”(2)
Karınca bütün bunları sevk-i ilahî ile, Cenab-ı Hakk’ın ilham ve irşadıyla yapıyordu.
c. Kur’an-ı Kerim, bütün hayvanat cinsinin kendileri arasında bir ümmet olduğunu ifade ederek şöyle buyurmakta ve kaderin bu yönüne dikkat çekmektedir†: “Yerde yürüyen hayvanlar ve kanat çırpıp uçan kuşlar da ancak sizin gibi bir ümmettir. Kitap’ta Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Onlar sonra Rablerine toplanacaklardır” (En’am, 6/38).
Ebu Dâvud’un rivayet ettiği bir hâdiste de Efendimiz: “Eğer köpekler bir ümmet olmasalardı öldürülmelerini emrederdim.”(3) buyurmaktadırlar. Evet onlar da kendilerine göre bir millet teşkil etmektedirler.
Kelaynakların nesli tükeniyor diye ilim adamları telaşa kapılmışlardı. Zira her varlığın, ekolojik dengede bir yeri vardır. Onun tükenmesi ise, dengeden bir gedik açılması demekti. Şimdi her varlığa böyle ekolojik dengede bir yer tutmayı kim öğretmiş ve kim talim etmiştir? İşte biz bu meseleye cebrî hidayet veya şerîat-ı fıtriye şartları içinde cereyan eden hidayet nazarıyla bakıyor ve bütün bu sevklere ve insiyaklara da bu zaviyeden yaklaşıyoruz.
DİPNOTLAR
1) Buhârî, Cihâd, 153
2) Hâkim, el-Müstedrek, I, 325
3) Ebu Dâvud, Sayd, 1.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
YARATMA AÇISINDAN KAZA VE KADER
Herşeyi yaratan Allah’tır. “Şey” dediğimiz ne varsa hepsi O’nun mahlûkudur. Biz de, amellerimiz de buna dahiliz. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerim’de: “Sizi ve amellerinizi yaratan Allah’tır”(Sâffât, 37/96) buyurulmaktadır.
Efendimiz de bir hadîslerinde: “Her sanatkârı ve sanatını yaratan Allah’tır”(1) ihtarında bulunmaktadır.
Bir taş veya bir mermer mi yontuyorsunuz? Sizi de yaptığınız o işi de yaratan Allah’tır. Size düşünme melekesini veren, sonra sizi düşündüren ve bir merhale ötede, düşündüklerinizi ifade ettiren yine Allah’tır. Öyle ise bizim irademize düşen nedir? Böyle bir meselede irade nasıl bir paya sahiptir?
İrade dediğimiz şey o kadar küçüktür ki, bakışlarınız ne kadar derin ve görüş ufkunuz ne kadar geniş olursa olsun yine onu göremez.. ve onu belirleyemezsiniz; çünkü onun hariçte hiçbir vücudu yoktur. O kadar küçüktür ki, ona terettüp eden işlerle onun arasında “tenâsüb-ü illiyet” prensibine göre bir nisbet bulmak mümkün değildir. Evet, irademiz ne ölçüde küçük ise, yanıbaşımızda duran ilâhî lütuflar da o kadar büyüktür.
Yaratan Allah’tır. Kur’an, sünnet ve inkişaf etmiş vicdanlar bunun böyle olduğuna şâhidlik etmektedir. Bu sebepledir ki, Allah Rasulü ve O’nun ümmeti olarak bizler, Cenâb-ı Hakk’ın bizim için iyi şeyler yaratmasını, kendi irademize dayalı olarak değil de rahmet kaynaklı olmasını isteriz.. sadece bir fikir vermek için burada biriki duayı zikretmek istiyorum:
Buhârî’nin rivayet ettiği bir Hadîs-i Şerifte Efendimiz, istihâre duası olarak bize şu duayı talim etmektedir:
“Allah’ım, Sen’in ilmine danışıyor ve Sen’in kudretinden yardım diliyorum.. istediğimi de Sen’in büyük fazlından istiyorum.
Sen’in herşeye gücün yeter, benim ise hiçbir şeye gücüm yetmez. Sen herşeyi bilirsin, ben ise hiçbirşey bilmem. Sen “Allâmü’l-Guyûb” (Bütün gizlilikleri bilen) sin.
Allah’ım eğer bu iş (burada işini zikreder.) benim dünya ve ahiret kazancım adına, başlangıcı ve neticesi itibariyle hayırlı ise ve Sen bunu böyle biliyorsan, o işi benim için takdir buyur, kolaylaştır ve sonra da onda, benim için bereket kıl. Ve yine Sen biliyorsun ki, bu iş benim din, dünya ve âhiretim hesabına başında veya sonunda hayırsızdır, onu benden uzaklaştır, beni de ondan uzak tut. Hakkımda ne hayırlıysa bana onu takdir et. Sonra da takdirine beni hoşnut eyle...”(2)
Efendimiz bu dualarıyla bize, kadere ait bazı sırları öğretmenin yanında bizi hayra kavuşturacak ve yine bizi şerden uzak tutacak yegane güç ve kuvvet sahibinin Allah (cc) olduğunu gösteriyor. O’dur ki, şerrin kötülüğünü vicdanımıza acı acı duyurur ve bizi ondan uzaklaştırır. Hayır hakkında da içimize bir inşirah, bir meltem salar ve vicdanımız bu inşirahla dolar taşar ve biz de bütün benliğimizle o hayrı kucaklamaya çalışırız. Zaten “Hayır O’nun elindedir.” (Al-i İmran, 3/27) Başkasının bize hayır vermesine veya gelmekte olan hayrı bizden uzaklaştırmasına imkan ve ihtimal de yoktur.
Hz. Yusuf’a musallat olan belayı Allah defetmiştir. Gördüğü bürhan nedir? Burada onun münakaşasını yapacak değiliz. Ancak ihlasın özü haline gelmiş bir peygamberi Cenâb-ı Hakk, bir kadının şerrinden korumuş ve muhafaza buyurmuştur. Onun içindir ki, Kur’an-ı Kerim’de meselenin bu yönü anlatılırken şöyle denmektedir: “İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece def ediverdik. Doğrusu o bizim muhlasîn (ihlasa erdirilmiş) kullarımızdandı.” (Yusuf, 12/24).
İşte burada, kötülükle, iradenin meyli arasına Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanı giriyor ve ferdi, kötülüğe meyletmekten kurtarıyor. Şu kadar var ki, Hz. Yusuf hakkında söylenen “O bizim ihlas sahibi kullarımızdandı” ifadesi, gösteriyor ki, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanını celbeden Hz. Yusuf’un ihlasıdır. Bu ma’nâyla irtibatı bakımından Efendimiz’in şu mübârek sözleri de çok mânidar ve çok mühimdir; O, şöyle buyurmaktadır: “Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır; o iyi olduğunda bütün beden iyidir. O bozulduğunda da, bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalbtir.” (3)
Evet, kalbin ihlasa ermesi ve Cenâb-ı Hakk’a karşı muhabbetle, saygıyla dolup taşması, üst üste kavisler halinde gelen belaları defetmeye bir vesile ve vasıta sayılmaktadır.
Yine Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîste, Efendimiz, bir dualarıyla, herşey gibi fiilleri yaratanın da Allah olduğu hususunu dikkatle hatırlatır. Bilhassa sabah namazlarında bazı imamların iftitah duası olarak okudukları bu duanın bir bölümü şöyledir: “Allah’ım, Sen’in verdiğini geri çevirecek yoktur; Sen’in menettiğini de verecek.. Sen’in yanında iltimas olmaz. Bütün şeref Sen’indir ve Sen’dendir.” (4)
Görüldüğü gibi, Allah’ın verdiği hükmü ve Allah’ın kazasını hiç kimse geriye çeviremeyeceği bu duada talim edilmiş bulunuyor. Öyle ise, bize düşen sadece bir meyildir ve bir yöneliştir.
Esasen bizim fiillerimizin de Allah tarafından yaratılmış olması bizlere apayrı bir duygu ve güven aşılamaktadır. Bu öyle müjde dolu bir inanç ve bir düşüncedir ki, bizi yaratan Rabbimiz, bizi ef’âlimizle baş başa bırakmamakta, kudret ve ilmiyle her an ve her zaman bize bizden daha yakın bulunmaktadır. İnsan için bundan daha sevindirici ne olabilir? Biz bu duygularla kendimizi rahmetin kucağına salıveriyor ve bütün ef’âlimizi Cenab-ı Hakk’ın yaratmasına havale ediyoruz. İşte bizdeki bu teslimiyet, Meşîet-i İlâhînin bir rahmet dalgası gibi gelip bizleri önüne katıp sürüklemesine ve marifet ummanının ortasına atıvermesine sebep oluyor. Bu ümit ve bu dileklerle O’nun dileme ve meşîetini bekliyoruz. Cenâb-ı Hakk, bu beklentimizde bizleri haybet ve hüsrana uğratmasın! (Amin).
Sözün başında da dediğimiz gibi, hidayet de dalâlet de Allah’ın elindedir ve bunların vücud bulmaları Cenâb-ı Hakk’ın meşîet ve yaratmasına bağlıdır.
Kur’an-ı Kerim’de bu husus tafsilatıyla ele alınmıştır. Biz sadece misal olması bakımından bir-iki âyete temas edeceğiz:
“Kimi Allah hidâyete erdirirse o hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa, artık onu irşad edecek bir mürşid bulamazsın.” (Kehf, 18/17).
“Allah kimi hidâyete erdirirse ancak o hidâyettedir.” (İsra, 17/97).
“Allah kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur. Allah azîz ve intikam alıcı değil midir!” (Zümer, 39/37).
Allah kime hidâyet murad ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak herşeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur. Günümüzün umumî manzarası, bunu göstermeye yeter ve artar zannediyorum.
Ancak burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti Allah yaratır; ancak itibari dahi olsa, onları mevcud iradenin istek ve talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (cc) da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha suresini okurken Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve: “Allah’ım bizi mağdub ve dâllînin yoluna sürükleme” (Fatiha, 1/7) deriz. Efendimiz de bir hadislerinde “Üzerlerine Allah’ın gadabı olanlar Yahudilerdir, sapık olanlar da Hristiyanlardır” (5) buyurmuşlardır. Mevzuyu bu noktaya getirdikten sonra, burada hidâyetin mertebeleri üzerinde durmak icap etmektedir. Tâ ki, çeşitli yanlış anlamalara meydan verilmiş olmasın!
DİPNOTLAR
1) Kenzü'l-Ummâl, 1/263
2) Buharî, Teheccüd, 25
3) Buharî, İman, 39
4) Buharî, Kader, 12
5) Ahmed b. Hanbel, IV, 378
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
İLÂHÎ MEŞÎET ve KADER
İlâhî meşiet herşeydir ve insan iradesine göre esastır. Onu kabul etmemek Allah’ın Rubûbiyetine şerik kabul etmekten farksızdır ve bir kısım icraatı Allah’tan başkasına vermek demektir.
Hadîs-i Şeriflerde Meşîet-i İlâhî
a. Ahmet b. Hanbel’in, Hz. Aişe’nin ana bir kardeşi Tufeyl’den naklettiği şöyle bir hâdise var. Tufeyl diyor ki:
“Rüyamda kalabalık bir cemaat gördüm ve yanlarına sokuldum. Onlara: “Siz kimsiniz?” diye sordum. Onlar da “Biz Yahudi cemaatiyiz” dediler. Ben de “Siz ne güzel bir cemaatsiniz. Keşke Uzeyr Allah’ın oğlu, demeseydiniz” dedim. Bunun üzerine onlar da: “Siz de ne güzel cemaatsiniz. Keşke (Allah ve Muhammed dilerse) demeseydiniz” cevabını verdiler.
Daha sonra başka bir kalabalık cemaat gördüm. Onların yanına gittim. Kim olduklarını sordum. Nasara olduklarını söylediler. Ben de yine: “Siz ne güzel cemaatsiniz. Keşke Mesih Allah’ın oğlu demeseydiniz” dedim. Onlar da biraz evvelki cemaat gibi, “Siz de ne güzel cemaatsiniz. Keşke Allah ve Muhammed dilerse, demeseydiniz” dediler. Bunun üzerine uyandım ve gelip rüyamı Hz. Aişe’ye naklettim. O da bu rüyayı Efendimiz’e anlatmış. Efendimiz beni çağırarak, “Bu rüyayı kimseye anlattın mı?” diye sordu. Ben de: “Anlattığımı söyledim.” Bunun üzerine Efendimiz herkesin mescitde toparlanmasını emir buyurdu; daha sonra da oradakilere şöyle bir konuşma yaptı: “Ey insanlar şimdiye kadar size bir meseleyi haya ifadesi olarak söylememiştim. Sizin bu sözünüz beni mes’ul etmese de sizi sorumlu hale getirir. Sakın bundan böyle, “Allah ve Muhammed dilerse” demeyin. Belki “Allah dilerse”, deyin. “O tektir ve O’nun şeriki yoktur” dedi.”(1)
Bu hâdise ve hadîsden de anlıyoruz ki, meşiet-i ilâhi esastır ve bu mevzuda ona hiç kimse ortak tutulamaz. Hatta bunu kasıtlı yapmak küfürdür ve şirktir.
b. Bu konuda bir başka misal: Bir adam gelerek Efendimiz’e hitaben: “Allah ve sen dilersen” dedi. Efendimiz hemen ona: “Böyle deme. Belki Allah dilerse ve O’nun şeriki yoktur, de” diye ferman etti.(2)
İşte Rasul-i Ekrem (sav) Allah’ın tasarruf dairesi içinde öyle bir tevhid anlayışına sahipti ki, muhatabını, hiçbir art niyet taşımasa da söylediği bir sözden dolayı ikaz ediyor ve ona böyle söylemesinin yanlış olduğunu hatırlatıyordu.
c. Hiç şüphesiz Allah Rasulü’nün en çok okuduğu dualardan biri de şu duadır: “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım. Kalbimi dininde sabit kıl.” (3)
Ümmü Seleme Validemiz, Allah Rasulü’ne, bu duayı niçin bu kadar çok okuduğunu soruyor. Aldığı cevap aynen şu oluyor: “Kalb Allah’ın iki parmağı arasındadır. Nasıl isterse onu o tarafa çevirir.” (4)
Nevvas b. Sem’an’ın rivayetinde ise şöyle denildiği nakledilmektedir: “Kulların kalbleri Allah’ın iki parmağı arasındadır. Dilediğini düz tutar, dilediğini kaydırır.” (5)
Zaten Cenâb-ı Hakk da bizzat bizlere böyle bir duayı talim etmekte ve şöyle dememizi istemektedir: “Rabbimiz, bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın.” (Âl-i İmrân, 3/8).
Esasen, bütün dualar Cenâb-ı Hakk’ın meşietini isbat eder. Yani biz daha işin başında dualarımızla, Cenâb-ı Hakk’ın, istediklerimizi vermeye muktedir olduğunu kabul ettiğimiz gibi, talebimizi de eğer dilerse vereceğini kabul etmiş oluyoruz. Böylece yapılan her dua, Cenâb-ı Hakk’ın meşietini itiraf ma’nâsına gelmektedir ki, kaderin bir buudu da işte bu meşiettir. Biz bu meselenin tevhidle de çok yakından irtibatı olması dolayısıyla, üzerinde ısrarla duruyoruz...
Emr-i Cebrî ve Emr-i Şer’î Meselesi
Aynı konuyla ilgili ayrı bir hususa daha temas etmek istiyoruz. Böyle bir televvünle yorucu bu mevzuyu da mümkün mertebe avamileştirip bir kere daha anlatmak niyetindeyiz. Anlatmak istediğimiz hususa şu âyet bir mukaddime olabilir. Âyette şöyle denilmektedir: “Dikkat edin, yaratma da emir de O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (A’raf, 7/54).
Emir ve yaratma Allah’a aittir. Evet, hükmü veren de yaratan da O’dur. Cenâb-ı Hakk’ın emri iki kısımdır.
Birincisi: Emr-i kevnî, emr-i cebrî veya emr-i takdîrî.
İkincisi: Emr-i dinî veya emr-i şer’î.
Kainatta, cebrî emir hâkimdir. Cenâb-ı Hakk yarattığını hep cebrî olarak yaratır. Hiç kimse bu cebir karşısında birşey diyemez. Herkes bu emre karşı ister istemez itaat etmek mecburiyetindedir.
Cenâb-ı Hakk, Mâlikü’l-Mülk’tür. Mülkünde istediği gibi tasarrufta bulunur. O’nun bu tasarrufu, bizim elimizi, dilimizi ve irademizi bağlar.
Emr-i dinî ve şer’î’de ise, yine Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle karşı karşıyayızdır ama, onları yapıp yapmamada, zâti hiçbir varlığı olmayan iradeye, izafi bir yetki ve selâhiyet verilmiştir. Bu iki emri tam anladığımız zaman, Kur’ân-ı Kerim’de zâhir nazara göre birbirine zıt gibi görünen emirlerin ma’nâ ve muhtevasını da anlamış oluruz.
Âyât-ı Tekvîniye dediğimiz kevnî kanunlarda Cenâb-ı Hakk’ın meşiet ve dilemesi nasıl taalluk ederse, eşya ve hâdiseler o şekil ve o istikamette varlık sahasına çıkarlar. Emr-i Şer’î’de ise, Cenâb-ı Hakk, yapılmasını istediği ve yapılmasından hoşlandığı şeyleri emretmiştir. Her iki emirde de hem O’nun meşieti hem de rızası ve hoşnutluğu söz konusudur.
Meleklerin ibadetleri, amelleri, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve dilemesiyledir. Peygamberlerin yaptıkları da öyledir. Salih kulların sâlihât dediğimiz amelleri de aynı şekildedir. Ve bütün bunlardan Cenâb-ı Hakk, hoşnuttur, râzıdır..
Fakat öyle işler de vardır ki, temellerinde Cenâb-ı Hakk’ın meşiet ve dilemesi olmasına rağmen onlara rızası yoktur. Küfür, isyan ve günahın her çeşidi bu cümledendir.
“Allah, kullarının küfre girmesine râzı değildir”(Zümer, 39/7),
“Allah, fesad çıkaranları sevmez” (Kasas, 28/77),
“Allah, müsrifleri sevmez.” En’am, 6/141),
“Allah, haddi aşanları sevmez.”(A’raf, 7/55),
“Allah, cimri ve kibirlileri sevmez.”(Nisa, 4/36) gibi âyetler bu hususa işaret etmektedir.
Allah (cc) fesadı yaratır. Yaratması meşietinin taalluku ile olur. Fakat O’nun fesâda rızası yoktur. Diğer bütün günah çeşitlerinde de durum aynıdır. Zannediyorum meseleye bu açıdan bakınca bazı âyetleri daha iyi anlayacağız. Meselâ, şu âyete bir de dediğimiz zâviyeden bakalım:
Cenab-ı Hakk buyuruyor: “Biz bir beldeyi helak etmek istediğimizde, onların şımarık sınıfına emrederiz ve onlar kötülük işleyip yoldan çıkarlar. Böylece o ülkeye (azab edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.”(İsrâ, 17/16).
Yani, Biz bir beldeyi veya bir medeniyeti helâk etmek istediğimizde, sefih ve ayak takımını hatta onların içlerindeki en zâlimleri onların başlarına musallat ederiz. Ağızlarındaki lokmayı alır, yer ve onlara sefaletin en acısını tattırırlar. Onlar da her türlü mezellete alışmış insanlar olarak yine onları başlarında görmek isterler. Sözde onları iradeleriyle seçip başlarına geçirmişlerdir. Ama acaba gerçekten öyle midir?
Mütrefîn, ruhda, ma’nâda ayak takımıdır. Ama başlara tâc edilmiş ayak takımıdır ve sefahat onların, sefalet de milletin değişmeyen kaderi olmuştur; onların başa geçmeleri, idareyi ele almaları sebebiyle... İşte, bu mütrefîn sınıfı halkı iğfal edip yoldan çıkarmışlardır. Durum bu kerteye gelince de o millet veya medeniyetin sonu gelmiş demektir.
Görülüyor ki, burada verilen emir, tekvinî emirdir. Yoksa şer’î emir değildir. Zira Cenâb-ı Hakk hiçbir zaman emr-i teşrîî ile mütrefîne günah işlemelerini emretmez.“Allah fuhşiyâtı emretmez” (A’râf, 7/28) âyeti bunun en açık delilidir. Her iki âyetin birbiriyle olan telifi ise, birinin emr-i şer’i, diğerinin ise emr-i tekvinî olması keyfiyetinde gizlidir.
“Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez” (Râd,3/11) mealindeki âyet nasıl tekvînî bir kanunu söylüyorsa, söz konusu ettiğimiz âyet de aynı şekilde tekvinî bir emri dile getirmektedir.
İç bünyede bir bozulma söz konusu olur ve ruh semasının yıldızları dökülürse, içtimâî hayat ve medeniyet dünyasının da talihi tersine döner ve göz kamaştırıcı bütün nurlar geldikleri yere, gerisin geriye döner ve söner giderler.
Onun için her iki emri de çok iyi anlamak gerekiyor. Cebriye mezhebi, bu iki emri, yani emr-i tekvînî ile emr-i şer’îyi birbirine karıştırdığı için iradeyi inkar etmiş ve sapık bir yola düşmüştür. Mu’tezile de iradeyi esas alarak, “kul kendi fiilini kendisi yaratır” dediği için ayrı bir yanılgı ile sapıtmıştır. Biz, her iki tarafın da doğru yanlarını bir araya getirerek müstakim bir rota çiziyor ve diyoruz ki: Emr-i tekvînîde de, emr-i şer’î’de de esas olan meşiet-i ilâhîdir. Fakat emr-i şer’î’de kulun iradesine, o şartı âdi olmak gibi bir pâye verilmiştir. Ona meşiet taalluk etmezse hiçbirşey olmaz fakat, hariçte vücudu olan şeyler öyle değildir. Hatta, kötü ve çirkin olan şeylere de Cenâb-ı Hakk’ın meşieti taalluk eder. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın bunlara rızası yoktur. Onun için de kul, yaptığı kötülüğün cezasını çeker.
Hidayet ve dalâlet de Cenâb-ı Hakk’ın meşietine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim birçok âyetiyle bu hususu tavzih etmektedir: “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyete açar. Kimi de sapıttırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece kâfirleri küfür bataklığı içinde bırakır.”(En’am, 6/125).
İman insanın gönlüne ılık ve tatlı bir esintiyle giriverir. İnsan böylece huzur ve saadeti tadar. Bu da ona doyumu mümkün olmayan bir haz verir.. ve sadrı genişledikçe genişler. O bu imânı sayesinde, insanlığın kemâl noktasını yakalar da bütünüyle bir iyilik ve mürüvvet âbidesi haline gelir. İnsanı elinden tutup bu hâle getiren asla kendisi değildir. Belki gücü herşeye yeten Allah’tır ki, onu elinden tutmuş ve merdiven merdiven hidayetin doruk noktasına çıkarmıştır. Zira, akıl ve zekaca çok daha ileri seviyede olan niceleri var ki, onlar hidayete erememekte ve behîmi arzularıyla dört ayaklı varlıkların hayatını yaşamaktadırlar. Demek ki, hidayet meselesi veya dalâlet mezelleti sebebiyet noktasında istidat ve kabiliyetle veya irade gücüyle çok da alâkalı değil. Bunlar, doğrudan doğruya ilâhî meşietin hikmet yüklü bir eseridir.
Şimdi kat’iyen tebeyyün etmiş oluyor ki, bizler eşya ve hâdiselere müdahale edecek durumda değiliz. Bu itibarla diyebiliriz ki biz, hılkatte sadece bir sebep ve bir vesileden ibaretiz. Evet, Cenâb-ı Hakk bir şeyi dilemeden onu meydana getirmek bizim için mümkün değildir. Mümkün görünen şeyleri bazen gayr-i mümkün kılan; gayr-i mümkün görünenleri de imkan sahasına sokan yegane kuvvet O’dur. O’nun güç ve kuvveti zâtındandır. Onun için de biz O’na, kuvvetin tâ kendisi olarak bakıyoruz. Bize iş yapma gücünü O verdiği gibi, irademizi o yönde kullanma meylini de veren O’dur. Evet, gerçi bize bir irade vermiştir; ancak meşiet ve dileme sadece O’nun hakkıdır. Hidayet ve dalalet hususunda da durum aynıdır. Hâdî ve Mudill sadece ve sadece Allah’tır.
O’dur ki, bir zaman Ömer’in içine Allah Rasulü’nü öldürme duygusunu vermiş sonra da onu yola salıvermiştir ve dıştan dalâlete gidiş gibi görünen bu yolculuk Hz. Ömer’i hidayetin kucağına çekmiştir.
Ve yine O’dur ki, Mekke’ye kadar gelip hidayet arayan A’şa gibi güçlü bir şaire içkiyi perde yapmış ve onu dalâlette bırakmıştır. Aslında böyle yüzlerce, binlerce hâdise müşâhede eden bir insanın, hidayet ve dalâletin Allah’ın elinde olduğunu itiraftan başka yapacağı birşey kalır mı? Evet, hidayet de dalâlet de Allah’ın elindedir..
Bütün bunları kabulle beraber, O, bizim mahiyetimize, mahiyeti meçhul bir irade koymuştur. Çünkü O’nun icraatında abesiyet yoktur. Bu mahiyeti meçhul iradenin üzerine, O, bizim geçmiş ve geleceğe ait bütün yapacaklarımızı ve yaptıklarımızı bina etmiştir ve etmektedir. Ayrıca, bu binanın plânını da daha insan yaratılmadan yapmış ve bu plânı Levh-i Mahfuza kaydetmiştir. Öyle ise bize düşen O’ndan hidayet talep etmektir. Çünkü O, yukarıda zikrettiğimiz âyette de denildiği gibi, Allah kimin hidayetini murad buyurursa onun kalbine inşirah verir ve onun gönlünü İslâmiyete ısındırır ve hakikatın tatlı yüzü ona olduğu gibi görünür. Görünür de hakikata karşı hahişkarlık duyar. Allah kimin de dalâletini murad buyurmuşsa, onun kalbini daracık ve sımsıkı kılıverir. Artık o, İslâmî hiçbir teklife evet diyemez. Nasihatten, aslandan kaçan yaban eşekleri gibi kaçar (Müddessir, 74/48-51) ve her adımı onu İslâm’dan daha da uzaklaştırır.
Ancak, bütün bunların üzerinde kesilip biçildiği bir şart-ı âdi vardır. O da insanın iradesidir. Birşey yapma veya yapmamaya karar verme duygusu.. esasen insanın kendisini vicdanen hür kabul etmesi de bunu gösterir. Dolayısıyla da vicdanen kendisini mes’ul sayar. İrade, yapılan şeylere temel taşı vazifesi görmektedir. Cenâb-ı Hakk yaratacağı herşeyi bu temel üzerinde yaratmaktadır.
Meselâ, diyelim ki siz, şu eğri dünya düzenini değiştirmek istiyorsunuz. Onu değiştirme istikametinde, vicdanınızda mevcudiyetini duyduğunuz iradenizi bir yere kadar kullandınız? Servet ve sâmânınızı o istikamette harcadınız. Her şeyinizi o yolda sarfettiniz ve sizi hedefe ulaştıracak bütün yolları denediniz, öyle ki dizinizin dermanı kesildi ve imkânlarınızın dibi göründü.. ve daha bunlar gibi bir sürü esbabı kurcaladınız.. yani iradeden beklenen her şeyi ortaya koydunuz. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşieti imdadınıza yetişecek ve size arzu ettiğiniz imkânları bahşedecektir. Evet sizin o mahiyeti meçhul iradenize daha nice büyük neticeler lütfedecektir. Bu ilahî bir kanundur ve asla değişmeyecektir.
Siz, size ait iş yapma gücünü böyle anlayacak ve Allah’tan bekleyeceğiniz şeyleri de bu anlayışla bekleyeceksiniz. Eğer O, siz hiç liyakat kazanmadan bazı keremlerde bulunursa, bu sadece O’nun lütuf ve ihsanıdır. Hiç kimse de O’na birşey sorma hakkına sahip değildir. Ne var ki, lütuflara iş bina edilemez. Evet, sebepler dairesi içinde, siz, size ve iradenize düşen vazifeyi bütünüyle yerine getirecek sonra da ellerinizi açıp isteyeceğiniz şeyi Cenâb-ı Hakk’dan isteyeceksiniz. Meseleyi başlattığımız noktaya çekecek olursak, siz, size ait herşeyi yerine getirdikten sonradır ki, Allah (cc), sizin ma’kus talihinizi değiştirecek ve eğri dünya düzeni de gidip rayına oturacaktır.
Zaten öyle olmuyor mu? Kişi canını veriyor, Cenâb-ı Hakk da ona şehidlik bahşediyor. Bu payeyi verdikten sonra da nimetleri birbirini takip ediyor: Cennet veriyor, Cemalullah’ı müşahede imkânı veriyor ve daha nice nimetlerle onu serfiraz kılıyor. Yani tenezzülen insanla mukavele yapılıyor.
Öyle ise, rica ederim, siz, size ait malzemeleri kullanmadan önce, hârikulâdeden, ne Heraklit, ne Mesih ne de Mehdi beklemeyin. Cenâb-ı Hakk, peygamberleri için dahi değiştirmediği âdet-i sübhanisini sizler için değiştirecek değildir. Evet, kadimden beri devam edegelen yol ve yöntem budur.
Nebi, aç kalmış, susuz kalmış, harpte dişi kırılmış, yanağı yaralanmış, ayakları kan revan içinde bırakılmış ve çilelerin her türlüsünü görmüştür. O’nun etrafındaki halkalar için de durum aynıdır. Öyle sarsılmış ve öyle ırgalanmışlardır ki, hepsi birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye inlemişlerdir... Ve işte o zaman ilâhî yardım yetişmiş ve “Allah’ın yardımı çok yakındır” denmiştir. Aşağıdaki âyet bize bu gerçeği anlatmaktadır: “Sizden önce gelenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O’nunla beraber mü’minler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; iyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214).
Bir lokma ekmek bulunamadığı, bir yudum suya hasret gidildiği, yan gelip yatılacak bir hasırdan dahi mahrum olunduğu bir devrede.. evet işin bitme ve tükenme kertesinde, hâdiseler diliyle, gaipten gelen bir ses “Dikkat edin, Allah’ın yardımı çok yakındır” diyecek ve bu sesi duyuncaya kadar siz hep iradenizi kullanacaksınız. Mum kendine düşeni yapacak ve yanacaktır. Sonra iş gidip o mumun altındaki tahtaya dayanınca ilâhî imdat yetişecek ve size mededresân olacaktır. Siz cüz’î iradenizi en son noktasına kadar kullanacaksınız; işte o zaman Küllî İrade kendine düşeni yapacaktır. Yani idbarınız ikbâle, zillet içindeki durumunuz da izzet ve şerefe dönecektir..
Şimdi acaba iradenizi sonuna kadar kullandığınızdan emin misiniz? Eğer “Evet” diyebiliyorsanız, ben de sizlere şu müjdeyi verebilirim: Emin olun, gökleri ve yerleri tesbih tanesi gibi elinde evirip çeviren Allah sizin imdadınıza koşacaktır. O sonsuz kudret yine sonsuz iradesiyle, karşınızda cephe teşkil edenlerin bütün oyunlarını, tuzaklarını tersyüz edecek ve sizi koruyup muhafaza buyuracaktır. Madem ki siz, size ait vazifeleri yaptığınızdan eminsiniz, o zaman benim verdiğim müjdelerden de emin olabilirsiniz. Zira İlâhî âdet bunun böyle olacağını söylemektedir..
Kader’in meşiet-i ilâhî açısından tahlilini yaptığımız bu hususu tek bir cümle ile şöyle noktalayabiliriz:
Cenâb-ı Hakk, herşeyi kuşatan ilmiyle, ilerde bizim iradelerimizle yapacağımız herşeyi biliyor ve bildiklerini de tayin ve takdir ediyor.. sonra da bunları birer plân halin de Levh-i Mahfuza kaydediyor, daha sonra da melekler bizim hakkımızda bir defter tutup bütün amellerimizi yazıyor böylece her iki defter de birbirinin aynı oluyor. Tabiî bunların hepsinde Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi esas oluyor. Zira biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak, Allah dilerse birşey olur, Allah birşeyin olmamasını murâd buyurursa o şey de olmaz kanaat ve inancını taşıyoruz.
DİPNOTLAR
1) Ahmet b. Hanbel, V, 72.
2) a.g.e. I, 214.
3) Tirmizi, 33,3.
4) Müslim, Kader, 17.
5) İbn Mace, Mukaddime, 13.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
AYETLERE İMAN VE MEŞİET
İman ve hidayet hususunda da meşiet her şeydir. Meseleyi bu zaviyeden ele alanlar imanı tarif ederken şöyle derler: “İman, insanın iradesini kullanmasıyla, Allah’ın onun içinde yaktığı bir ışıktır.” Sen çalışacaksın, Allah da onu yaratacak. Evet o ışığı sen yakamaz ve kalbinde sonsuza dek tutamazsın. O ışık ancak Allah dilerse yanar ve içteki aydınlık da ancak Allah dilerse hâsıl olur. İşte delili:
c. “Ey Habibim! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” (Yunus, 10/99).
Eğer Rabbin, yani seni terbiye eden, kemale erdiren ve bütünüyle herşeye hakim olan Allah dileseydi, insanların hepsi hidayete ererdi. Ve bu konuda bir diğer âyet:
d. “Onların yüz çevirmesi sana ağır geldiğinde, eğer gücün yeri delmeye veya göğe merdiven dayamaya yetmiş olsaydı, onlara bir mucize göstermek isterdin. Allah dileseydi onları doğru yolda toplardı. Sen câhillerden olamazsın!” (En’am, 6/35).
Efendimiz’in (sav) şahsına yapılan bu tenbih, bütün kader tarikindeki inhiraflara karşı bir tenbihtir. Evet, eğer Rabbin dileseydi onların hepsini hidayete erdirirdi ve herkes de secdeli olurdu. Vicdanı apaydın olan bu insanlar îman ve İslâm’la huzur bulur ve kulluk şuuruna ererlerdi. Ama meşiet bu istikamette taalluk etmediği için böyle olmadı.
e. “Ey Habibim! Kur’an’ı önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahid olarak gerçekle sana indirdik. Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet. Gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma. Her biriniz için bir yol ve yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O’nun size verdiği sizi denemek içindir. O halde hayırda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir”(Mâide, 5/48).
Evet, eğer Rabbimiz dilemiş olsaydı insanların hepsini tek millet ve tek ümmet kılardı. Fakat meşiet-i ilahî bunun böyle olmasını değil de, insanların ayrı ayrı milletler olmasını diledi. Onun için de insanlar ayrı ayrı milletler ve ümmetler halinde zuhur ettiler...
Devletlerin hakimiyeti, hakimiyetlerinin devamı ve bu devletlere hâkim olan ve onları temsil eden şahısların el değiştirip durması da tamamen ilâhî dilemeye ve meşiete bağlıdır. Bunu gösteren âyet ise şöyle:
f. “Eğer siz (Uhud’da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. Böylece Biz, Allah’ın gerçek mü’minleri ortaya çıkarması ve içinizden şahidler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah zulmedenleri sevmez.” (Al-i İmran, 3/140) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır.
Her ne kadar bu âyette, meşiet ifade eden kelime yoksa da, yine de meşieti ifade ediyor. Çünkü “Biz bu günleri evirir çeviririz” diyor. İnsanların değişip duran çeşitli durum ve hâlleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. Günler O’nun kudret elinde tesbih taneleri gibi evrilip çevrilmektedir. Şimdi bütün bunları söylerken insan iradesi nefyedilmiş mi oluyor? Hayır! Şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz; zira burada sadece kaderin meşiet-i ilâhi ile alâkalı yönünü inceliyoruz. Meşîet-i ilâhî hakkında bir başka âyet:
g. “Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok†eder ve başkalarını getirir. Allah buna kâdirdir.”(Nisa, 4/133).
Ey insanlar! Eğer Allah dilerse sizi götürür ve yerinize başka bir cemaat getirir. Allah buna muktedirdir. Sahabeyi götürdükten sonra Emevi’yi, onu götürdükten sonra Abbasi’yi, onu götürdükten sonra Selçuklu’yu, onları da götürdükten sonra Osmanlı’yı getirdiği gibi... Onları da götürüp, şimdilerde mukaddes mirası, yeni emanetçiler geleceği ana kadar ortada bıraktığı gibi. Bunlarda kimin ne kadar dahli olmuştur? Aklın, dehanın burada rolü ne kadardır? Bunlar yıkılmaya, yok olmaya ne kadar mani olmuştur? Meşîet-i ilâhînin vaz’ettiği şart-ı âdilere riâyet nisbetinde var olma, hakim olma ve dine sahip çıkıp onu baş tâcı etme önemli esaslar olmuşlardır. Bu da değişmez ilâhî bir kanundur.
Tarihin seyri ve milletlerin iniş ve çıkışlarında bunu pek çok misaliyle görüp göstermek mümkündür. Ancak mevzumuzu aşması itibariyle o hususa temas etmeyeceğiz.
Evet, yeryüzünde dinin korunup gözetilmesi en büyük bir davadır. Çünkü hayatın gayesi ve neticesi din tarafından belirlenmiştir. İnsanlar arası münasebetlerde en âdil ve hakkaniyet ölçüleri içinde en mükemmel esaslar yine din tarafından getirilip tesis edilmiştir. Dolayısıyla bunların muhafaza edilmesi, fertlerin ve cemiyetlerin sadece varlıkları değil, âdil ve mükemmel bir şekilde yaşamalarının da teminatıdır.
İnsanların, hakiki ve tabiî mahiyetlerinden, özlerinden uzaklaştırılarak, yabancı kültür ve sistemler içinde asimile edilmeleri, onları ebediyen kendi güç kaynaklarından mahrum eder ve sürekli dilenciliğe iter. Oysa bütün güzelliklerin kaynağı dindir. İnsanlar ondan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, içlerinde daima onun boşluğunu hissederler. Dinden yüz çevirmiş kavimler manevî yapılarıyla darmadağınık, maddî yapıları itibariyle de altüst olmuşlardır. Kâfir bir devlet için güçlü bir ekonomi ve iktisada sahip olma mümkün olabilir. Ama dinden yüz çevirmiş inançlı kavimler için bu mümkün olmaz. Zira meşîet-i ilâhînin takdir ettiği bir kısım esbaba riayet mecburiyeti söz konusu iken, onlar hayatlarının birinci şartı olan bu sebeplere riayet etmemişlerdir. İşte aşağıdaki âyet, bu noktayı daha açık bir şekilde izah etmektedir:
ğ. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle bir kavim getirir ki, onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever. Onlar mü’minlere karşı alabildiğine mütevazi, kafirlere karşı ise aşırı derecede azizdirler. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanların kınamasına da aldırış etmezler. Bu Allah’ın bir ihsanıdır, onu dilediğine verir. Allah Vâsi (herşeyi kuşatan)dir ve Alîmdir.”(Mâide, 5/54).
Ayette geçen (İrtedde-Yerteddu) fiili geriye dönmek, dinden rücu etmek ma’nâsına gelir. Bu duruma göre Kur’anın bu hitabına muhatap olan her mü’min için, itikatta geriye dönme, amelde geriye dönme, hatta tasavvurda, düşüncede geriye dönme gibi ayrı ayrı ma’nâlara gelir.
Dinî hayatında belli bir seviyeye ulaşmış ve dinî hizmetlerle bütünleşmiş bir insan veya cemaat bu âyete muhatap olduğu zaman “önceki hâl”e dönme ma’nâsının bir tehdid olarak yüzlerine vurulduğunu hisseder. Çünkü hizmette kazanılan merhaleler onun için hep ilâhî lütuflardır. Eğer o şahıs veya cemaat şimdi işi gevşetmişler ve metafizik gerilimlerini koruyamamışlarsa, Allah onların elinden bu hizmeti alır ve o işi bir başka şahıs veya cemaata gördürür.
Dini, hayatı hayat kılan ve bu işin temsilciliğini yapan eğer bir devletse, o zaman muhatap topyekün bir millet olur ve bu tehdid bütün bir milleti alâkadar eder. Dinî hayatına destek olunmakla elinden tutulup aziz kılınmış bir millet, kendisini aziz kılan esaslardan elini çekerse, başaşağı, geldiği yere ve mezellete düşüverir. Bu sefer de Allah başka bir millete el uzatır ve onları aziz kılar...
“Kavm” kelimesinde nekrelik ve meçhullük ifade eden bir tenvin vardır. Yani bu kavim bilinmeyen ve belki de hiç ümit edilmeyen bir kavimdir. Ne zaman ve hangi şartlarda ortaya çıkacağı da belli değildir. Ancak onların belli vasıfları vardır. Öyle ise her millet Cenâb-ı Hakk’ın tebcil ettiği bu meçhul kavim olmak için yarışmalıdır. Zira hiçbir kavim doğrudan doğruya, âyette kasdedilenin kendisi olduğunu iddia edemeyeceği gibi, hiçbir kavim de bu mevzuda bütün bütün ümidini yitirmemelidir. O kavmin vasıfları şunlardır:
Birinci vasıf: “Allah onları sever.” Yeryüzünde onlar için hüsn-ü kabul va’z eder. Allah, Cibril’e, “Ben onları seviyorum sen de sev” demiştir. Cibril de bütün meleklere: “Allah şu kavmi seviyor siz de sevin” diye nida etmiştir. Ve melekler de insanların gönlüne aynı ilhamda bulunmuştur. Hadîsin ifadesiyle artık onlara yeryüzünde sevgi konulmuştur.1 Artık herkes onların gözünün içine bakmaya başlar... Söyledikleri tesir eder ve hemen yerine getirilir. Teklifleri emir kabul edilir. Emir verdikleri zaman da hemen gönüllerde ve vicdanlarda ma’kes bulur.
İkinci vasıf: “Onlar da Allah’ı sever.” Zaten Allah tarafından sevilmenin ölçü ve alâmeti de Allah’ı sevmekdir. Kim Allah’ı ne kadar seviyorsa, Allah tarafından da o kadar seviliyor, demektir. İşte bu kavmin ikinci vasfı onların, Allah âşıkı insanlar olmalarıdır.
Üçüncü vasıf: “Onlar mü’minlere karşı alabildiğine tevazu içindedirler.” Yani bütün mü’minleri kendilerinden üstün görürler ve başlarını onların ayakları altına koymaktan çekinmezler. Onlar böyle mütevazi davrandıkça, Allah da onları yüceltir.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
KAZA VE KADER
Kaza ve kaderin çeşitli yönleri vardır. Bunları dört ana grubta toplamak mümkündür:
1- İlm-i İlâhî'ye bakan yönüyle kaza ve kader.
2- Kitabete bakan yönüyle kaza ve kader.
3- Meşîet-i İlâhî (Allah'ın dilemesi) açısından kaza ve kader.
4- Yaratma açısından kaza ve kader.
Bu dört ana esasa teferrû eden birbiri içine girmiş birçok mes'ele daha vardır. Ancak mevzûu şematiğe boğmamak için onları da ayrı maddeler hâlinde sıralamaktan sarf-ı nazar ediyoruz. Şimdi sırasıyla bu dört ana esası ele alıp kaza ve kader mes'elesini tahlil etmeye çalışalım.
İLM-İ İLÂHİYE BAKAN YÖNÜYLE KAZA VE KADER
Bu mevzûa bir hadîs-i şerifle başlamak istiyorum. Yukarıda da geçen bu hadîste Efendimiz (sav): “Sizden hiç kimse yoktur ki, cennet ve cehennemdeki yeri bilinmiş olmasın” (1) buyuruyor.
Demek oluyor ki, daha insan yaratılmadan, Cenâb-ı Hakk, insanın cennetlik mi, yoksa cehennemlik mi olduğunu biliyor. Şimdi ilim açısından kaza ve kader meselesinin farklı bir açıklamasını arzedelim:
Allah (cc), her şeyi bilir. Bildiğini tayin ve takdir eder. Bir kısım meseleler de vardır ki, bu meselelerde Allah (cc) atâda bulunur. Hakkımızda hükümler verir. Husûsiyle Kur’ân-ı Kerim ile bizi mükellef kılar. Mükellef kıldığı şeyler ise çok defa bize nâhoş gelir. Nefislerimiz onları sevimli bulmaz. Ama Allah (cc), her şeyi bilen Allah’tır. Hakkımızda böyle bir hüküm ve takdirde bulunurken, bizim için bir kısım fayda ve maslahatlar vaz’ eder. Ve, işte O’nun takdir ve tayinlerinde bu maslahatlar da nazara alınmıştır. Fakat biz bütün bunlardan habersizizdir. Biz bilmiyoruz ama Allah (cc) biliyor. Allah’ın bilmesi ve aynı zamanda bu bildiklerinin bir hikmete yakın ve mukârin olması, evet bunlar, birbirinden ayrılmayan hakikatlerdir. Her zaman Cenâb-ı Hakk’ın ilmini, hikmetler ve maslahatlar takip eder. Allah (cc) hikmet ve maslahata göre iş yapma mecburiyetinde değildir. Ancak, O’nun ilmi nasıl her şeyi kuşatmışsa hikmeti de, aynı şekilde her şeyi kuşatmıştır. O hem Alîm’dir, hem de Hakîm’dir. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir.
“Her işte hikmeti vardır,
Abes iş işlemez Allah.”
Hikmet daima O’nun ilmine râmdır. Nerede ilim tecelli eder, kudret ve irade iç içe çiçek gibi açarsa hemen ardından bir hikmet ışıldamaya başlar. Halbuki biz, bu maslahat ve hikmetleri bilmediğimiz için çok kere mükellefiyetleri kerîh görürüz. Bunların, -fıkıh ıstılahıyla ifade edecek olursak- hüsün li gayrihi, yani neticeleri itibariyle güzel olduğunu idrâk edemeyiz. Meseleye bu açıdan bakılabilse, hilkatin netice itibariyle çok hikmetli ve çok güzel olduğu ortaya çıkacaktır.. şerlere gelince onlar bizim hususi kesbimize bağlıdır...
Şu âyet-i kerime, bu hususu gayet açık bir şekilde izah etmektedir: “Hoşunuza gitmese bile, savaş size farz kılındı. İhtimal ki, hoşlanmadığınız şey sizin lehinizedir ve ihtimal ki sevdiğiniz şey sizin aleyhinizedir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.”(Bakara, 2/216)
Allah yolunda kıtal, muharebe; İslâm’ın izzet ve haysiyeti uğruna cihad olarak size farz kılındı. Kitab’ı kafanıza, silahı belinize koyup sınırlarınızı bir nefer gibi korumak, devlet, millet, şeref ve haysiyetine bekçilik yapmak sizin için mukaddes bir sorumluluktur. Mülk yönüyle ve dışa bakan cihetiyle bu size kerîh gelebilir. Ama size bir kanun söylüyorum: nice kerîh görüp hoşlanmadığınız şeyler vardır ki, onlar sizin için hayırdır. Nice sevdiğiniz şeyler de var ki onlar sizin için şerdir.
Demek oluyor ki, nice dış yüzüyle çirkin görünen şeyler var ki bizim için onlarda çok büyük hayırlar vardır. İşte soğukta alınan abdest, işte uzun mesafeler kat’edip mescidlere gitmek ve işte namazdan sonra diğer namazı beklemek, zahiren çok zordur; fakat bu zorluğun verasında adım adım cennete yaklaşmak ve merhâle merhâle Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine yanaşmak vardır. Nefse hoş gelen, insanı şehvet alemlerine iten nice iç gıcıklayıcı şeyler de var ki, onların da neticesi adım adım cehenneme yuvarlanmak ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden uzaklaşmaktır.
Hz. Ömer (ra) bu meseleyi ne güzel yakalamıştır. Şöyle der: “Hayırla mı, yoksa şerle mi sabahladım, hiç aldırış etmeyeceğim: Çünkü benim hayır zannettiğim esasen benim için şer; şer zannettiğim de benim için hayır olabilir.”
Esas olan, bizim için meçhul sayılan bu sahaya dair hüküm vermekten kaçınmak ve Allah’ın hükümlerine inkıyad etmektir. Evet bize vacip olan hayra koşmak, hayra niyet etmektir. Öyle ise dikkat edelim, emir ve nehiylerde Allah’a itaatimiz tam olmalı, emir ve yasakların dış yüzlerine bakıp aldanmamalıyız.
Bu konuda Hudeybiye Anlaşması, meselemiz için çok çarpıcı bir misaldir. O, mülk yönüyle ve hâdiselerin dış yönündeki akışıyla ele alındığı zaman nefsin hoşuna gitmeyen tablolarla doludur. Fakat aynı Hudeybiye, melekût yönüyle ve ledünnî derinliği ile ele alındığı zaman, Kur’ân’ın ifadesi içinde bir “Feth-i Karîb-Yakın fetih” olarak karşımıza çıkar.
Hakikaten Hudeybiye’nin mülk yönü dayanılacak gibi değildir. Sanki aleyhte olabilecek ne varsa hepsi toparlanmış ve Müslümanların karşısına dikilmiştir...
Hakk uğrunda bir bardak suda fırtına koparacak kadar, Hakk’a bağlılıkları müsellem ancak bir o kadar da müteheyyic sahabenin Ka’be’yi tavaf için, evet, bunca yılın verdiği hasretle kavrulup duran bu insanların, Ka’be ile aralarına giren düşman hâili sebebiyle, geldikleri yere dönmeye zorlanmaları, o yapıdaki insanların katlanabilecekleri şey değildi... Hele, elinde ayağında kalın zincirler olduğu hâlde Allah Rasulü’ne sığınan Ebu Cendel’in geriye döndürülmesini kabul etmek onlar için ızdırabın en elem vericisiydi. Ve, işte bütün bunlar meselenin dışa bakan yönüydü. O yönüyle bütün hâdiseler aleyhte cereyan ediyordu. Heyecanın doruk noktaya ulaştığı bu hengâmede dahi, Allah Rasûlü, iç âlemi itibariyle nice burkuntular geçirmesine rağmen, sükûnetini muhafaza ediyor ve âkıbetin mutlaka hayırlı olacağına inanıyordu ve acı bakışlarının altındaki gizli, tatlı tebessümün ma’nâsı da buydu. Hz. Ömer’in dahi kavrayamadığı ve kavradığı zaman da hayatının sonuna kadar sadaka ve istiğfar ile hatasına keffaret aradığı böyle bir meseleyi anlayıp kavramak cidden müşkül ve oldukça zordu.. neden sonra nâzil olacak âyet, müşkülü çözmüş ve Ashab’ın, meselenin bâtınî ve ledünnî yönüne bakmalarını temin etmişti. Evet, Hudeybiye bir fetihti.
Zira Kureyş, Müslümanların karşısına oturup anlaşma teklifi yapmakla onların varlığını resmen kabul etmişti.
Müslümanlar, ertesi sene Umre yapabilme garantisini almışlardı ki, bu da resmen, Ka’be’nin sadece Mekkelilere ait olmadığı hükmünü kabul etmek anlamına geliyordu. Bu düşünce diğer kabîlelerin de cesaretini artırdı.
Hudeybiye ile varılan anlaşmaya göre her iki taraf on sene birbirine harp ilân etmeyecekti. Bu kadar uzun bir süre Müslümanların dinlerini yayma çalışmaları için çok büyük bir fırsat demekti. Nitekim bu zaman zarfında yapılan tebliğlerle, kabîleler akın akın İslâm’a girdiler. Bu yönüyle de Hudeybiye bir fetih oldu.2
Hâdiselerin melekût cihetini, meselenin tatlı yüzünü gösteren bir başka misal de Hz. Yusuf (as)’dan: Mısır’a azîz olmak için, evvela kuyuya atılmak, sonra köle gibi satılmak, ardından zindana tıkılmak gerekiyormuş. Hz. Yusuf (as) da bunların hepsini görmüş ve çekmişti. O bütün bu imtihanları bir nebiye yakışır şekilde başarıyla atlatmıştı. Zâhiren zor ve çetin görünen bu hâdiselerin verasında, bütün milletin kaderine hâkim olma gibi bir pâye vardı ve o bunlara erişti.
Allah Rasûlü de mi’râca böyle sıkıntılı bir anda çıkmıştı. Hâdiseler hep aleyhindeydi. Müslümanlar muhasara altına alınmışlardı. Kendisini en çok destekleyen iki insan vefat etmişti. Artık Hz. Hatice ve Ebu Talib cismanî hayatta Allah Rasûlü’nün yanında olmayacaklardı. Taif’e gitmiş fakat kabul görmemişti.3 İşte tam bu esnada Allah Rasûlü’ne gökten bir davet geldi. Derken imkân ve vücûb arası bir makama erdi. Evet bir yere ulaştı ki, orada Cibril sadece O’nu seyretmekle yetindi. Çünkü parmak ucu kadar dahi ilerlemesi mümkün değildi.4
Hz. Mûsa (as)’nın çilesi daha doğar doğmaz başlamıştı. Bir sepete konulup nehre bırakılmıştı. Sonra Allah (cc) onu, hem kendisine hem de Mûsa'ya en büyük düşman olan Firavun’un sarayına yerleştiriyordu. Bir kıptiye vurduğu öldürücü bir tokat yüzünden senelerce sürgün hayatı yaşadı (Kasas, 28/1-35). Zira İsrailoğulları gibi şeytan bir kavmi melekleştirmek için, böyle bir hazırlık safhası geçirmesi gerekiyordu. Neticesi çok güzel ve hayırlı olan böyle düzine düzine hâdiseler zincirinin varsın başlangıcı zâhiren kerih görülecek şeylerle dolu olsun; Allah, bütün bu hâdiselerde mutlak hayırlar yaratıyordu.
Hz. Mesîh (as) göğe nasıl yükseldi. Ortada onu asmak için hazırlanan bir çarmıh vardı. O korkunç bir tarassud altında sıkışıp kalmıştı. İşte o anda ona gökten bir el uzandı (Nisa, 4/ 158) ve doğuşu mu’cize olan bu zât’ın, dönüşü de mu’cize ile noktalandı.
Ümmet-i Muhammed için de durum farklı değildir. O da geçmiş ümmetlerin çektiklerini çekecek ve Cenâb-ı Hakk, dışa bakan yönüyle zor ve kerih gibi görünen bu hâdiselerden bol bol hayırlar yaratacak ve ona ferecler, kurtuluşlar ihsan edecektir.
İşte İlm-i İlâhî’de her hâdise başlangıç ve neticeleriyle böyle sırdan bir yumaktır. Yani, Allah (cc) hem Zâhir hem de Bâtın olması hasebiyle, hâdiselerin hem mülk hem de melekût cihetini bilmektedir. Ve kader de O’nun bu ilminin sırlı bir ünvanı demektir. Bu keyfiyetiyle de kader Levh-i Mahfuz hakikatinin bir başka adıdır.
KİTÂBETE BAKAN YÖNÜYLE KAZA VE KADER
İlim açısından, gelecekte olacakların geçmişte tayin ve takdir edilmesi ve bunların vakti gelince ortaya çıkması kaza ve kadere ait İlâhî bir tesbit, eşya ve hâdiselerin vukuu anında yazılmış olması da insanın muhasebe-i a’mâliyle alâkalı bir kitâbettir. Gece gündüz şeridine takılmış gibi her an olup bitenler ve bizim hayat serüvenlerimiz her an yazılıp durmaktadır. Biz buna da “yevmî tayin ve takdir” diyoruz.
İmam-ı Mübîn’den (kaderî levhalar) istinsah edilerek, Kitâb-ı Mübîn’e kaydedilen ve Kur‘ân-ı Kerim’de: “Yaptıklarınızı bilen mükerrem melekler”(İnfitar, 82/11-12) şeklinde anlatılan meleklerin yazdığı bir tayin ve takdir de vardır.
“Her insanın işlediklerini boynuna sararız. Kıyamet günü açılmış bulacağı bu kitabını önüne çıkarırız.”(İsra, 17/13) fehvasınca ötedeki muamele de bu kitabet üzerine cereyan edecektir.
Demek oluyor ki, önce haricî vücudu olmayan bir ilmî kitabet vardır ki, biz ona Levh-i Mahfuz diyoruz. Bir de daha sonra meleklerin yazdığı ve haricî bir vücudu olan kitap var ki bunda da insanların yaptıkları tesbit edilip kaydedilmiştir. Aslında bu iki kitap karşılaştırıldığında en küçük bir harf değişikliği dahi olmadığı müşahede edilecektir. Yani insan, daha önce kendisi için ne tayin, takdir ve tesbit edilmişse hep onu yapmıştır. Ancak, daha önce ilmî vücuduyla var olan kitabın, haricî vücud giymesine sebep bizim irademizdir. Çünkü ikinci kitâbet bizim irademiz nazara alınarak yapılmaktadır.
Mahkeme-i Kübra’da hüküm verilirken bu her iki kitabın mukabelesine göre hüküm verilecektir. Bu mukabelede melek “Ben şunları yazdım” diyecek, Cenâbı Hakk da bir kitap gösterecek ve “Ben de bütün onun yapacaklarını bildiğim için şunu yazmıştım” diyecek. Ve orada görülecek ki, her iki kitap da birbirinin aynı... Yani bu kitaplardan birini elinde tutan melek, diğerini ise Allah’tır (cc). O melek ki, adı Cenâb-ı Hakk tarafından “Kirâmen Kâtibîn” olarak tesbit edilmiştir. Şânı çok yüce meleklerdir. Pes ve düşük şeylerden muallâ ve yücedirler. Kötülük semti melekiyetlerine asla sokulamayan bu meleklerin kaydettikleri de kaza ve kadere ait ikinci yöndür.
Evet, Allah (cc), evvela bütün hâdiselerin plânını çizer; ilmî bir vücud verir. Sonra da bu ilmî vücud üzerinde kudret ve iradesini taalluk ettirmek suretiyle bunlara haricî vücud bahşeder. Binaenaleyh, evvela herşey ilmî vücuddaki durumuna göre yazılır. Sonra da insan tamamen o yazılanlara uygun ve mutabık hareket eder. Bu defa da onları melekler yazar.
Şimdi bu meseleyi bir âyetin ışığı altında izâha çalışalım: “Kasem olsun Biz, Zikir’den sonra Zebur’da da şunu yazdık: ‘Yeryüzüne benim salih kullarım vâris olacaktır.”(Enbiya, 21/105).
Zikir, ya öğüt ve nasihat demek veya burada Tevrat ma’nâsına gelir. Ya da daha şümullü bir ma’nâ ile “Levh-i Mahfûz” demektir. bu takdirde âyeti şöyle izah etmek mümkündür: Biz, Levh-i Mahfuz’a yazdıktan sonra, diğer peygamberlere gönderdiğimiz kitaplarda da, Levh-i Mahfuz’dan istinsah ile şöyle yazdık ki, yeryüzüne ancak benim sâlih kullarım vâris olacaktır.
Yerin hakiki ve uzun süreli hâkimi sadece sâlih kullardır. Diğerlerinin hâkimiyeti bir şimşeğin çakıp sönmesi gibi geçicidir. Yeryüzünde, dâimi bir yenilenme ve teceddüt ile hâkimiyeti devam eden ancak sâlih kullar ve sâlih kullar tarafından teşekkül ettirilmiş sâlih milletler ve sâlih topluluklar olacaktır. Levh-i Mahfuz’da bu bir kanun olarak tesbit edilmiş, sonra da oradan alınarak Zebur’a kaydedilmiştir. Evet, Hz. Davud’un eline verilen tahrif olmamış Zebur’da böyle İlâhî bir kanun vardır.
1- Müslim, Kader, 7.
2- Kenzü'l-Ummâl, III, No: 8537.
3- İbn KGSÎr, el-Bidâye, IV, 188 202.
4- İbn Kesîr, a.g.e. III, 151-166. 5-İbn Kesîr, a.g.e. III, 135-145.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
Elest bezmi, birçok hadis-i şerifte de ele alınıp izah edilir. Bilhassa, 30’a yakın sahabinin -ki, içlerinde Hz. Ali, Ebu Said el-Hudrî, Süraka b. Malik, Hz. Aişe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Amr gibi seçkin sahabîler de vardır- rivayet ettikleri şu hadis, yukarıda zikrettiğimiz âyetin tefsirini şöyle yapar: “Allah (cc), Adem’in sırtını sıvazlayıverdi. Bütün Adem zürriyeti döküldü. Ve Allah (cc) onlardan misak aldı.”14
6.Yine aynı kadronun rivayet ettiği başka bir hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Şakî daha annesinin karnında iken şakîdir, saîd de daha annesinin karnında iken saîddir.”15
Evet, Marks, daha annesinin karnında iken, “beşeri idlal edecek, beşer suretinde bir şeytandır” damgasını yemiştir. 20. asırda bize ışık tutan Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Nedvî ve emsali; Türkiye’de de adıyla sanıyla, yoluyla yöntemiyle bu işi temsil eden Büyük Rehber gibi daha niceleri tâ annelerinin karnındayken saîd damgasıyla şereflendirilmişlerdir.
Evet, saîd ve şakî daha annelerinin karnında iken tesbit edilir. Ama bu kitabet ve yazılış, o insanın iradesi, o insanın kini, nefreti veya tam tersine şefkat ve mürüvveti hesaba katılmadan yapılmaz.
7. Ve yine “müttefekun aleyh” bir hadiste, Efendimiz, Hz. Adem ile Hz. Musa arasında cereyan eden bir konuşmayı bize şu şekilde nakleder. Nakledilen bu hâdise, kitabet meselesini izah etmesi bakımından mevzumuzla yakından alâkalıdır:
“Hz. Adem ile Hz. Musa (Aleyhimesselam) Efendilerimiz karşılaştılar, yüz yüze geldiler. (Bu karşılaşma misal âlemine ait bir tablodur) Hz. Musa (as), Hz. Adem’e dedi ki: Sen bizim babamız Adem’sin. Bizi haybet ve hüsrana uğrattın; cennetten çıkmamıza sebep oldun!”
Bunun üzerine Hz. Adem ona şu karşılığı verdi: “Sen ki Musa’sın. Allah seni seçti, üstün kıldı ve sana Tevrat’ı verdi. Buna rağmen sen beni, ben yaratılmadan kırk sene evvel hakkımda verilmiş olan bir hükümden dolayı mı kınıyorsun?!”
Allah Rasulü sözünün burasında durdu ve üç defa “Adem, Musa’ya galebe çaldı”16 buyurdu..
Adem’in Musa’ya galebe çalması hususunu selef öteden beri bir hayli izah ve tefsire tâbi tutmuşlardır. Söylenenlerin hülasası şudur:
-Hz. Adem, Musa’nın babası olduğu için galebe Hz. Adem’e verildi.
-Hz. Adem ile Hz. Musa ayrı şeriatların sahibidir. Birine göre suç olan diğerine göre suç olmayabilir. Onun için Hz. Adem galebe çalmıştır.
-Cennet teklif yeri değildir. Dünya ise teklif yeridir. Hz. Adem cennette mükellef değildi. Halbuki Hz. Musa dünyaya ait bir prensiple konuştu. Onun için de Hz. Adem galip kabul edildi.
-Hz. Adem, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu anlatmak istedi ki; doğrusu da budur. Onun için galip sayıldı...17 vs.
Bütün bu tevcihler mizan ve ölçüye gelir cinsten şeyler değildir. Ancak biz selefe olan saygımızdan dolayı bu sözlerin kritiğini yapmayacağız. Fakat Efendimiz’in mübarek beyanlarındaki ince bir hikmete işaret etmeden de geçemeyeceğiz.
Bir kere bu hadîs, bizlere kadere ait sırlı bir meseleyi anlatıyor. Herşeyin kitabeti, daha o şeyler olmadan önce yapılmıştır.
İkinci olarak, Hz. Adem’in söyledikleriyle, Hz. Musa’nın söylediklerinin bir mukayesesini yapıyor ve ardından da Hz. Adem’in galebesine işaret ediyor.
Efendimiz, “Âdem, Musa’ya galebe çaldı” derken Hz. Musa’nın düşüncesinin yanlış olduğunu söylemiş olmuyor. Belki Hz. Adem’in görüşünün daha şümullü olduğuna dikkati çekiyor.
Kaderde iki yön vardır. Birincisi, herşeyin Cenâb-ı Hakk tarafından bilinip tesbit edildiği, tayin ve takdirlerinin yapıldığı yöndür ki bu, kaderin Cenâb-ı Hakk’a bakan yönüdür. İkincisi ise insan iradesini ilgilendiren yöndür.
İşte Hz. Musa, Hz. Adem’in cennetten çıkarılması hâdisesini, kaderin sadece insan iradesini ilgilendiren yönünü esas alarak değerlendirmiş ve söylediklerini bu açıdan söylemişti. Halbuki Hz. Adem meseleye hem Cenâb-ı Hakk’ın tesbit ve takdiri açısından hem de kulun iradesi açısından bakmış ve bir yönüyle makam-ı cem’e göre konuşmuştu. Meseleye böyle bakması sebebiyle de bu mevzuda Hz. Adem, Hz. Musa’ya üstün gelmişti.
İnsan iradesi, haricî vücudu olmamasına rağmen, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına bir şart olması dolayısıyla işlenen hatalara mercidir. “Sana isabet eden bütün hayırlar Allah’tan; bütün şerler ise senin nefsindendir”(Nisa, 4/79) âyeti bize bu ölçüyü veriyor. Fakat meselenin diğer tarafında da “Meşîet-i İlahî” vardır. İnsan Allah’ın dilediğinden başka hiçbir şey dileyemez. İşte: “Siz ancak Allah’ın dilediğini dileyebilirsiniz”(İnsan,76/30) âyeti de bize bu dersi vermektedir.
Allah öyle bir Hâkim-i Mutlak’tır ki, bütün iradeleri ters yüz eder ve kendi vereceği hükmü verir.
Sizin irade dediğiniz şey, bir kaşık sudan ibarettir ki, ancak ummana katıldığı zaman neye yaradığı ortaya çıkar. Zâtında o bir hiçtir. Ama Allah (cc) cihanı bu hiç üzerine kurmuştur. O zaman da bu hiç olan irade cihan kadar bir kıymet kazanmıştır.
Kader meselesine böyle ihatalı bakmak gerekir. Bu bakış cem’ makamını temsil eden bir bakış keyfiyetidir.
Şu âyetler bu da’vayı tenvir eder mahiyettedir: “Hayır, şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır. Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha layıktır ve bağışlamaya da daha ehildir.”(Müddessir, 74/54-56).
İmam Gazali, “Ben yapmıyorum; fakat diliyorum” diyenlere şu cevabı verir: “Peki, dilemeyi veren kim?”
Biz mükellefiz, iş yapıyor gibiyiz. Fakat bu mükellefiyetimizin sınırını ancak bize bu mükellefiyeti veren Allah bilir.
O bize, hayır ve şerre medar olabilecek birşey vermiş. Ama bu şey, yüz müdür, astar mıdır belli değil...
Ama görülüyor ki, bu şey üzerinde göz kamaştırıcı atlaslar dokunuyor ve bu şeye sahip olana krallık taçları takılıyor. Evet, bu şey bir yönüyle hiçbir şey, bir yönüyle de çok şey... Böyle düşünmek düşüncede cem’in gereğidir. Mes’eleyi her iki yönüyle ele alan kader mevzuunu cem’ etmiştir. Mes’eleyi bu şekliyle ele almayanlar ise ya Cebrî ya da Mutezilî olmuştur.
Sebkat etmiş bir kitap vardır. Keyfiyeti bizce meçhul olan bu kitabın yanında, bir de yine keyfiyeti bizce meçhul boynumuza takılmış bir kitap daha vardır. Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Fakat O’nun hayra rızası var, şerre rızası yoktur. Şerri isteyen insandır. Allah insanın şer işlemesini istemez. Fakat insan şerri isteyince, O da yaratır.
8. İsterseniz şimdi de bu hususu müşahhaslaştıracak bazı misaller arzedelim: “Siz ve Allah‘tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız, oraya gireceksiniz” (Enbiya, 21/98).
Bu âyet nazil olunca müşriklerin beyni döndü. Çünkü âyet onlara hitaben şöyle diyordu: Siz ve ululadığınız bütün putlarınız, muvaffakiyetler isnad ettiğiniz ve böylece şımartıp şişirdiğiniz ne kadar toteminiz varsa hepsi, cehennem yakıtından başka birşey değildir.
Bu ifadeler doğrudan doğruya, müşriklerin Kâbe’yi dolduran 360 putunu birden hedef alıyordu. Oysa ki bu putlar onların şeref ve namuslarıydı. Kur’an, onları cehennem ateşiyle tehdid ediyordu. Suskun davranamazlardı. Muhakkak bu tehdide ve meydan okumaya karşı birşeyler demeleri gerekiyordu. Fakat çaresiz idiler. Çünkü kendilerinde Kûr’an’a cevap verecek güç bulamıyorlardı.
Daha sonra akıllarına İbn-i Zibe’ra geldi. İkna gücü çok kuvvetli olan bu kuru mantık insanını, Allah Rasulü’ne gönderdiler. Sıkı sıkı da tenbih ettiler; “muhakkak O’nu susturmalısın, şeref ve namusumuz senin elinde” dediler.
Zavallı İbn Zibe’ra, aklınca mantık oyunu yapacaktı. Allah Rasulü’ne hitaben “Sen, ‘putlarınız ve siz cehennemin yakıtısınız’ derken bütün putları mı kasdettin?” diye sordu. Allah Rasulü “Evet” cevabını verdi. Bunun üzerine İbn-i Zibe’ra sözüne şöyle devam etti: “O zaman, Hristiyanlar Hz. İsa’ya, Yahudiler Hz. Üzeyr’e Allah’ın oğlu diyor ve onlara mabud nazarıyla bakıyorlar. Ayrıca meleklere Allah’ın kızları diyenler var. Şimdi senin dediğine göre onlar da mı cehenneme gidecekler?”
O aklınca Allah Rasulü’nü ilzam edip susturmak istiyordu. Ancak ona cevap olarak derhal şu âyet nazil oldu: “Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için (hüsnâ), iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.”(Enbiya, 21/101).18
Eteklerini dünyanın tozuna toprağına bulaştırmamış o insanlar cehennemden uzaktırlar. Allah’a kulluktan göz açıp kapayıncaya kadar dahi gafil olmayan melekler cehennemden uzaktırlar.
Evet, Nefha-i İlâhî olarak “Ruhullah” ünvanıyla dünyaya gelen, beşere hayat üfleyip, ölü gönülleri dirilten Hz. Mesih ve Allah’ın yüce bir nebisi olan Hz. Üzeyr ezelebed arasındaki mesafe kadar cehennemden uzaktırlar...
Onlar hakkında yanlış itikat ve yanlış düşüncelere sapanlar sadece kendi başlarını yiyeceklerdir. Çünkü nebiler ve melekler, haklarında (hüsna) iyi akıbet hükmü sebkat etmiş seçkinlerdir. Ve zaten meselenin bizim mevzumuzla alâkalı yönü de âyetteki bu ifadedir.
9. Abdurrahman b. Avf anlatıyor:
“Bir defasında bayılmış ve kendimden geçmiştim. Birden, vaziyet ve durumları dehşet veren iki şahıs yanımda görünüverdi. Elimden tutup beni bir tarafa doğru sürüklemeye başladılar. “Beni nereye götürüyorsunuz?” diye sordum. “Aziz ve emin olan Zât’ın huzuruna götürüyoruz, hesap vereceksin!” dediler. Onlar beni bu vaziyette götürürlerken birden karşıdan bir adam çıkageldi. Onlara beni kasdederek “Bunu nereye götürüyorsunuz?” diye sordu. Ona da aynı cevabı vererek “Aziz ve Emin olana götürüyoruz” dediler. O, “Hayır onu götüremezsiniz. Çünkü o daha annesinin karnında iken hakkında hüsna sebkat etmiş bir kişidir. O Aziz ve Emin’in huzuruna çıkarılmaz” dedi. Bunun üzerine ayıldım..”
Efendimiz, -ileride tafsilatıyla izah etmeye çalışacağımız- bir hadîslerinde: “Kulun cehenneme girmesine bir karış kalır; fakat, kitap sebkat ettiği için cennet ehlinin amelini işler ve cennete gider”19 buyurarak Abdurrahman b. Avf’ın anlattığı hâdiseye ışık tutar. Zaten Abdurrahman b. Avf cennetle müjdelenmiş on kişiden biriydi. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus ise, kitabın sebkat etmesi meselesidir.
10. Amir b. Sa’d, babası Sa’d b. Ebi Vakkas ile alâkalı bir hâdiseyi bize şöyle naklediyor:
Babam, Kûfe sokaklarından birinden geçerken bir kısım insanların, bir insanın başına toplanıp onu dinlediklerini görür. Merak edip yanlarına varır. Bakar ki, adam durmadan, Hz. Ali’ye, Zübeyr b. Avvam’a ve Talha b. Ubeydullah’a (r.anhüm) sövüp sayıyor. Tabiî yanındakiler de durmuş onu dinliyorlar. Babam, adama: “Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?” der. Adam, küstahlaşır ve “yoksa beni tehdid mi ediyorsun?” karşılığını verir.
Babam canı çok sıkılmış olduğu hâlde oradan ayrılır. Sonra eve gelerek abdest alır ve iki rekat namaz kılar. Namazdan sonra da ellerini kaldırır ve şöyle dua eder:
“Allah’ım, biraz evvel konuşan adamın sövüp saydığı bu insanlar, eğer haklarında “hüsna” sebkat etmiş insanlarsa, Sen bir delil ve âlamet göster. Tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın. Diğerleri de bundan ibret alsın!”
Daha aradan iki dakika geçmemişti ki, nereden çıktığı bilinmeyen bir deve cemaata doğru ilerledi. Birden, o konuşup duran adamın üzerine saldırdı. Duyanlar sadece acı bir feryad duyabildiler. Biraz sonra adam, paramparça, cansız, yerde yatıyordu. Herkes, olup bitenlerin şokuyla: “Ya Eba İshak! Ya Eba İshak!” diyerek Hz. Sa‘d’ın evine koşmaya başladılar. O ise herhalde “iyi mi ettim, kötü mü ettim?” diye düşünüyordu.
Onlar hakkında hüsnâ sebkat etmişti. Hz. Ali hakkında, Haydar-ı Kerrar, Şâh-ı Merdân, Damad-ı Nebi denmiş ve hakkında güzel hüküm verilmişti.
Hz. Talha, Uhud’da kırık koluyla Allah Rasulü’nü müdafaa etmiş ve Allah Rasulü’nün “Talha’nın imdadına koşun”20 iltifatına mazhar olmuştu.
Hz. Zübeyr, “Her nebinin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr b. Avvam’dır”21 denilerek Allah Rasulü tarafından havariliği bütün cihana ilan edilen bir yiğitti.
Ya bunlar hakkında duyduğu kötü sözlere dayanamayıp dua eden Sa’d b. Ebi Vakkas, o da Allah Rasulünün dayısının oğluydu. Allah Rasulü, Uhud’da ona ok atmasını söylerken “At, anam babam sana feda olsun”22 demişti. Yaptığı her dua mutlaka kabul oluyordu. Onun için herkes Sa’d’ın bedduasından tir tir titrerdi.23 İşte bunların hepsi, haklarında hüsnâ sebkat etmiş insanlardı.
Yani, kapıyı çalmadan rahmet kapısından içeriye girecek, İlâhî iltifatın eteklerini öpecek, dudakları o bezm ile mütebessim cennete alınacaklardı.
İnsan ne yaparsa yapsın, daha önce kendisi için yazılandan öte birşey yapamayacaktır. Ancak bu yazma, onu yapmaya mecbur kılan bir haricî zorlama olarak değerlendirilmemelidir. Yukarıda da ısrarla söylediğimiz gibi, Cenâb-ı Hakk, ezelî ilmiyle kulun ne yapacağını önceden bildiği için, kader defterini ona göre yazmıştır. Haklarında hüsna ve güzel netice hükmü verilenler için de durum daha farklı değildir. Allah (cc), onların iradeleriyle yapacakları güzel ve iyi işleri bildiği için onlar hakkında böyle güzel bir neticeyi tayin ve takdir buyurmuştur. Çünkü O, Allâm’ül-Guyûb’dur. Bütün gizli-âşikâr herşeyi sadece O bilir. Hem de O, varlık henüz yaratılmadan önce bilir. Ve bildiğini kader defterinde yazdıklarıyla gösterir. Sonra da kul, teker teker Cenab-ı Hakk’ın bildiği üzere işleyeceklerini işler. Bunları da melekler amel defterlerine kaydederler. Her iki defter de birbirinin aynısı olarak tecelli eder. Cenâb-ı Hakk, bizleri de haklarında hüsnâ sebkat etmiş kulları zümresine ilhak eylesin! (Âmin).
14) Müsned, I, 272.
15) Heysemî, Mecma’u'z-Zevâid, VII, 193.
16) Buhari, Tefsir (20) 1,30 Kader 11, Enbiya 31, Tevhid 37; Müslim, Kader, 13.
17) Nevevî, Müslim Şerhi, XVI ,440-42
18) İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’âni’l- Azîm, V, 374-5.
19) Buharî, Kader, 1; Muslim, Kader 1.
20) İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, IV, 33-34
21) Buharî, Cihâd, 40,41,135; Fedailu’s-Sahâbe 13; Magazi 29; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 48.
22) Buharî, Cihâd, 80; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 41,42.
23) Tirmizî, Menâkıb, 26.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
Onlar: “Biz hangi yolda yürüyorsak, demek ki, o yolun neticesi bizler için takdir edilmiştir” diye düşünüyor ve durmadan o yolun nihayetine erebilmek için gayret gösteriyorlardı.
Öyle ise, vay haline cami yolunda olmayanların, secdesiz başların, Allah’ın yolunu bırakıp başka yolların ardına düşenlerin! Ve yine öyle ise vay haline, bayramı puthanede, orucu demhanede, iftarı meyhanede olanların!.. Gittikleri yol sarpa sarmıştır. Neticesi ise “Sakar”dır. (Müddessir, 74/26-30)
Allah’a hamdolsun ki bize İslâm yolunu kolaylaştırdı. Şebnemler gibi bizi cami denen yapraklar üzerine yerleştirdi, kalbimizi güneşler güneşinden gelen şualara makes eyledi. Hz. Muhammed Aleyhisselam’a bağlılık nimetiyle bizi serfiraz kıldı. O’ndan bu nimetlerinin ikmâl ve itmamını talep ve niyaz ediyoruz..!
5. Abdullah b. Amr b. As rivayet ediyor: “Bir gün Allah Rasûlü elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi.
-Bu kitaplar nedir, biliyor musunuz? diye sordu.
-Hayır bilmiyoruz. Haber verirsen biliriz Ya Rasûlallah! dedik. Şöyle buyurdular:
-Bu sağ elimdeki kitap, cennet ehli olanların isimlerinin yazılı olduğu kitaptır. Burada onların, babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır.”
(Burada Allah Rasûlü konuşmayı kesti. Yani kitapta, o insanın kabilesi nereye kadar uzanıyorsa hepsi yazılıdır. Melekler o insanın ismini hiç şaşırmadan tesbit edebilecektir. Çünkü en küçük teferruata kadar o kitapta tesbit yapılmıştır...). Devam eder:
“Bu sol elimdeki kitaba gelince onda da bütün cehennem ehlinin isim listesi vardır. Onlar da orada baba ve kabile isimleriyle kaydedilmiştir... Bu her iki kitaptaki isimler ebedî olarak ne artar ne de eksilir.”
Allah Rasulü böyle deyince sahabi sordu: “Ya Rasulallah! Madem ki iş neticelenmiş, kitaplar dürülmüş, kalem kaldırılmış biz niçin amel ediyoruz?”
Efendimiz şu cevabı verdi: “İstikametten ve itidalden ayrılmayın. Cennet ehlinden olan hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun, cennet ehline ait ameli işlemeden defteri kapanmayacaktır.”
Ve Allah Rasulü sözlerine şöyle devam buyurdular: “Eğer kişi cehennem ehliyse, daha önce ne yapmış olursa olsun, cehennem ehline ait bir amel işler ve defteri öyle kapanır .” (Ahmed b. Hanbel, II/167)
Yaşadığım bir hâdise ile bunu tenvir etmeye çalışayım: Sevdiğim bir insanın ölümüne yakın başında bulunmuştum. Siroz onu kıskıvrak yakalamış ve yatağa sermişti. Dili de büyümüştü ve ağzında dönmüyordu. Fakat onun dili durmadan kıpırdıyor ve bir şeyler söylüyordu. Kulağımı ona verdim ve dinledim.. sanki diline bedel kalbi “Lâ ilahe illallah” diyordu.
Temiz ve nezih bir hayat yaşamıştı. O esnada gurbetteydi. Ona şehadet kazandıracak bir hastalığa düçar olmuştu. Son anında sevdiği, ağzı dualı insanlar yanındaydı. Sanki Cenâb-ı Hakk, onu cennet ehli kılmak için bütün şartları hazırlamıştı.
Zaten hacca gitmiş ve orada hastalanmıştı. Türkiye’ye döndüğünde yakınlarının yüzünü göremeden İzmir’de hastahaneye yatırılmıştı. Zahiren mağduriyet içindeydi; ama çok büyük bir kazanç onu bekliyordu. (Ben şahsen, zahir hali itibariyle, onun imanına şehadet ederim... Ahirette de onun imanına şehadet etmeye hazırım.. tabiî o fırsatı verirlerse) Eğer kişi cennet ehliyse, Allah onun son amelini cennet ehlinin ameli kılacak ve amel defterini öyle kapatacaktır. Ama, durum bunun aksine ise, netice de aksine olacaktır. Cenâb-ı Hakk, bizi kötü yolun encamından muhafaza buyursun ve bizleri cennet ehlinin amellerine muvaffak eylesin.. teçhiz buyursun.(Amin!)
İnsan iradesi ile Cenâb-ı Hakk’ın yaratması hususuna, yukarıda kısaca temas etmiştik. İrade dediğimiz şey keyfiyeti bizce meçhul, izafî bir varlık. Bu ma’nâdaki irade Allah’ın yaratmasına şart-ı âdi kılınmış ve bu yönüyle de o bir değer ve kıymet kazanmıştır. Ama iradenin, meydana gelen fiillerde fonksiyonu nedir? İşte bu husus hiçbir zaman tam ve kesin hatlarıyla tesbit edilememektedir. Anladığımız ve tesbit ettiğimiz husus şudur: Allah (cc) bizi iyi amellerimizle cennete, kötülüklerimiz neticesinde de (Allah korusun) cehenneme sevkedecektir. Ebrar cennete ehil hâle gelirken, füccar da kendi iradeleriyle cehenneme müstehak olacaklardır (İnfitar, 82/13-14). Ama bu noktada insan ne yapar? İnsanın, iyi ve kötü şeyler üzerinde müdahalesi ne kadardır? Yaratan Allah olduğuna göre, insanın sebebiyet vermesine hangi ölçüde itibar edilir? Bütün bunların bilinmesini biz, “Allamü’l-Guyûb” olan Allah’a havale etmek zorundayız...
Sebkat etmiş bir kitap vardır. Ve bu kitabet meselesi çeşitli devir ve dönemlerde değişik şekillerde yapılmıştır. Semavat ve arz yaratılmadan önce umumi bir plân tesbit edilmiştir. Daha sonra da ferdlere ait plânlar bu umumi kitaptan istinsah edilmiş ve ferdlerin kaderleri olarak boyunlarına asılmıştır. Biz kendimizi ve iradelerimizi eşya ve hâdiselerin dışında düşünemeyiz. Öyle ise “kader” denince biz de irade ve isteklerimiz de o dairede çalkalanıp duran eşya ve hâdiselerin içinde bulunuyoruz.. ve bu hâdiseler içinde bizimle alâkalı işler, bizim iradelerimizle irtibatlı olarak meydana gelmektedir. O iradeye biz bir ölçü koyamıyoruz; ama varlığından da şüphe etmiyoruz. İşte, bizim irademizin de dahil olduğu her şeye, Cenâb-ı Hakk’ın manzar-ı a’lâdan bakması, başlangıç ve neticeyi hâl gibi görüp bilmesi bir kaderdir. Ve böyle bir kader anlayışında ne cebrin ne de Mutezilî düşüncenin yeri yoktur. Yani, irademizi alâkadar eden bütün fiiller, aynen bizim irademizle hiçbir yakınlığı olmayan diğer fiiller gibi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından bilinip, takdir ve tayin edilmiştir. Ama iradî fiillerde, -çapı ne olursa olsun- mutlaka irade veya meyelan hesaba katılmış ve yapılan takdirler ona göre yapılmıştır.
Allah’ın çeşitli kitabetleri var, dedik. Kader kaleminin (Levh-i Mahfuz)a yazıp kaydettiği şeyleri, daha sonra ellerinde kalem, mükerrem melekler istinsah etmektedirler. Meleklerin yazdıkları bu kitaplar, her ferdin boynuna idamlık yaftası gibi asılmakta, yani henüz işleyeceklerini işlemeden evvel bütün sergüzeşt-i hayatları bu kitaplarda mevcud bulunmaktadır. Nerede, nasıl ve ne yapılacaksa, herşey orada yazılıdır. Ancak bu yazılma, insan iradesi hariç tutularak yapılmamıştır. Belki bütün orada yazılı bulunan fiilleri insanlar, kendi iradeleriyle yapacaklardır. Sonra da insanların yaptıklarını melekler tekrar yazacaklardır (Kehf, 18/49; Câsiye 45/29; Kâf, 50/18; İnfitar, 82/11-12).. ve bu iki kitap yan yana getirildiğinde birbirinin aynı olacaktır. İlmi herşeyi kuşatan Cenab-ı Hakk’ın bu muhit ilmiyle yazdığı kitap, daha sonra meleklerin yazdığı kitapla elbette tenakuz içinde olmayacaktır. Çünkü birinci yazılan kitap, biz ne yapacaksak, daha önceden bilindiği için öyle yazılmıştır. İkinci kitap ise bizler o işleri yaparken yazılmıştır. Her iki kitap da, en küçük bir harf değişikliği söz konusu olmaksızın aynıdır. Bu husus üzerinde ısrarla duruyoruz ki, herhangi bir yanlış anlamaya sebebiyet vermiş olmayalım.
Bu kitabetin bir yönü, ruhlar âleminde, misal âleminde veya zerreler âleminde bizden söz ve misak almak suretiyle yapılmıştır. Biz bu kitabet ve yazılışın akislerini devamlı surette vicdanımızda duyarız. Allah (cc) zaman üstü bir hükmü tescil buyurmak istemiştir. Biz de bu hükmü “Belâ” diyerek cevaplamışızdır.
Ayet bize bu kaderî kitabeti anlatıyor: “Rabbin insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş ve buna kendilerini şâhid tutmuştu. Onlar da: “Evet, şahidiz” demişlerdi; ta, kıyâmet günü, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz veya “Daha önce atalarımız Allah’a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, her işi boş olanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?” dememeniz için (böyle yaptık) (Araf, 7/172-173).
Hani o zamanı hatırlayın ki, Rabbiniz, insanoğlundan bir söz almıştı. Halbuki insanoğlu o sırada babalarının sulbünde, sırtında ve babalarının kromozomlarında genler halinde yaşıyorlardı. Veya insanoğlu o devrede, ruhlar âlemindeki seyahatini sürdürüyordu. Daha henüz sperm âlemine, zerreler âlemine intikal etmemişlerdi. Belki de bu söz ve misak alış, sperm bir tohum gibi rahm-i mâdere ekildiği ve orada her safhasıyla cenin teşekkül etmeye başladığı zaman, meleğin üflemesiyle olmaktadır. İnsanın mutlaka uğramak zorunda olduğu bu menzillerden birinde veya teker teker her birinde böyle bir söz alma-verme gerçeği bahis mevzûu olabilir ve bunun insandaki şahidi de vicdandır.
Ayette “Rabbin” denmesi ve burada özellikle “Rab” kelimesinin zikredilmesi çeşitli ma’nâları telmih içindir.
Seni terbiye eden, kemale doğru sevkeden, esir maddesinden atomlarını, atomlarından moleküllerini, moleküllerinden büyük mürekkebleri, hususiyle seni meydana getiren; anneden yumurtayı, babadan spermi halk eden.. ve sana, perde perde karanlıklar içinde yetişmen için zemin hazırlayan; havasız bir muhitte annenin solunumuyla sana hava aldıran, annenin aldığı besinlerle seni besleyen.. ve vücudunun artıklarını yine annenin kanıyla dışarıya atan; belli bir devreden sonra seni hayvanlardan ayırıp A’lâ-yı İlliyîn yoluna sevkeden.. ve hayvanları fıtratlarının hudutları içinde bırakan.. ve bunların verasında umumî terbiyesiyle sana mirac yaptıran, maddî ve manevî olgunluğa medar olsun diye İslâmî akidelerle kalbini mamur kılan; salih ameller ile de zâhir ve batınını nurlandıran; sana Hz. Muhammed Aleyhisselam’a giden yolu gösterip O’nun terbiyesi altına girmeni temin eden; bunlardan da öte, sana O’nun zılli altında arşiyeler çizmeyi ihsan buyurup seni velayetin doruk noktasına çıkaran ve böylece seni terbiye etmek suretiyle sana Rabb olduğunu gösteren Allah, daha işin başında senden söz aldı. Ve seni kendi nefsine şâhid tuttu. “Siz şâhid misiniz?” dedi.
Benim Rab olduğuma, bu karmakarışık işleri Benden başkasının yapamayacağına, mebde ve münteha arasındaki dengeyi Benim kurup benim koruduğuma, toprak gibi kesif bir maddeden, insan gibi, melekleri çok geride bırakabilecek cennet sakinlerini ancak Benim yaratacağıma şâhid misiniz?
Yani, kendinize şöyle tepeden tırnağa bir bakıverin. Benden başkası sizi yaratabilir mi? Benden başkası size parmak karıştırabilir mi? Bu kemali, bu ahsen-i takvim kıvamını size Benden başkası verebilir mi? Şu yüzünüze bir bakıverin. Avuç içi kadar küçücük bir yere milyarlarca insanı birbirinden ayıracak alâmet-i fârikalar yerleştirilmiştir. Böyle bir mucizeye Benden başka kim güç yetirebilir? Milyarlarca insanın parmak izleri birbirinden ayrıdır. Bunu birbirinden tefrik edip ayırmaya Benden başka kimin gücü yetebilir?
İşte Allah (cc) evvela kendisinin Rab olduğunu hatırlattıktan sonra, insanları buna şâhid tutuyor ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”(A’râf, 7/172) diye soruyor.
Bu soruya muhatap olan bir kimse, ister ruh, ister zerreler, ister sperm, ister anne karnında teşekkül etme devresindeki cenin ve isterse esirî madde olsun, “Belâ–Evet Rabbimiz’sin” (A’râf, 7/172) diye cevap veriyor.
Evet, bizi terbiye eden, bizi kemale erdiren ve bize hakkıyla Rab olan Sensin ve biz buna şehadet ediyoruz...
Ve işte bu şehadetin kitabeti yapılıyor ve vicdanda hiç silinmeyecek bir şekilde yazılıyor. Allah Rasulü: “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar” (Ahmed b. Hanbel, II/233) diyerek bu kitabete işaret buyurmuştur.
Her çocuk fıtrat üzere, vicdanında Allah’a iman etmeye musait olarak doğar. O bu haliyle üzerine hiçbir yazı yazılmamış tertemiz bir kağıt gibidir. Üzerine en baş döndürücü şiirler yazılmaya hazır ve en mübarek bir kitabete de müstaittir...
O böyle doğar ama, ya sonra ne olur? Anası, babası, amcası, dayısı, evet en yakın daireden en uzak daireye kadar ona tesir edenler, onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirirler. Meseleyi günümüze göre ifadelendirecek olursak; komünistleştirir, masonlaştırır, kapitalistleştirir... Yani onu Allah’ın dininin dışında birçok yollara sokar ve kirletirler.
Her selim fıtrat, vicdanında bu şehadetin sesini duyar. Bu misak, varlığın hangi safhasında olursa olsun, onu her zaman ruhumuzun derinliklerinde hissederiz. Onun için biz, Rabbimiz’i bize tarif eden dört küllî esastan biri olarak vicdanı sayıyor ve vicdanı tek başına Cenab-ı Hakk’ın varlığına delillerden biri kabul ediyoruz.
Kainat bir kitaptır; bize Allah’ı anlatır.
Kur’an bir kitaptır; bize Allah’ı anlatır.
Peygamberimiz bir kitaptır; konuşan bir delil olarak bize Allah’ı anlatır.
Ama bir de sessiz bir kitap var; Kant gibi, Bergson gibi filozofların; kitapların, düşüncelerin, tabiatın verasında Allah’ı bilmeyi ona bağladıkları, sessiz, derin, yalan söylemeyen bir kitap: Vicdan. Elest bezminde, dudağı “Belâ” şerbetiyle ıslanan bu şahid, Allah’ın varlığına öyle bir delildir ki, esasen onu yakalayabilen için artık başka hiçbir delile ihtiyaç yoktur. Vicdan ki, Allah’tan başka hiçbir şey ile tatmini mümkün değildir. Vicdan ki, bulmak ma’nâsına gelir ve ancak Allah’ı bulduğu zaman huzura erer. Ve işte her doğan çocuk dünyaya böyle bir şâhid ile gelir.
Biz, “Nefsini bilen, Rabb’ini bilen de odur” (Keşfü’l-hafâ, II/343-44) ifadesini bu şekilde anlamaya meyyalız. Vicdanının dilinden anlayan da Rabb’ini tanıyan da o dur.
“Maveradan bekliyorken bir haber,
Perde kalktı öyle gördüm ben beni”
mısralarında doruk noktaya ulaşan bu düşünce, Niyâzi Mısrî’nin:
“Ben taşrada arar iken
O can içinde can imiş”
düşüncesiyle âdeta sistemleştirilmiştir. Ve milyonlarca evliya da işte bu sırlı kitabın rehberliğinde nice uçsuz bucaksız yollar katetmişlerdir.
Ben, dışta dolaşıyordum.. başı açık, yalınayak hayallerle hep O’nu arıyordum. Mâvera perdesi kalkınca, her şeyin düğüm düğüm benim vicdanımda meknî olduğunu müşahede ettim.
Latife-i Rabbaniyenin bu büyük rüknü, her müşkili çözen hüviyetiyle, kalbimize doğduğu zaman orada Cennetin cilve cilve açıldığını bizzat görürüz. Orada temessül eden şeyin tecelli-i hazret olduğunu anlarız. Günden güne orada cehennemden ve cehenneme sebep olan fiillerden nefretin kabardığını, vicdanın bir rehber gibi elimizden tuttuğunu ve bütün kevn ü mekanları, onlarda hasıl olan ma’nâları gözümüzün önüne seriyor gibi olduğunu hissederiz.
Evet her insan, dünyaya gelirken, kendisini böyle zirvelere ulaştıracak bir rehberle dünyaya gelir. Ama maddeye inhimak eden ve Allah’ı, laboratuarda arayan nâdân, vicdanının sesine kulak tıkadığı, onu hiç çalıştırmadığı, hatta körelttiği, paslandırdığı için bu rehberi gerçek yüzüyle tanıyamayacak ve bu rehberden faydalanılması gereken ölçüde faydalanamayacaktır.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
ÂYET ve HADÎSLERİN AYDINLATICI TAYFLARI ALTINDA KADER
Kader mes’elesi, ancak aşağıda zikredeceğimiz âyet ve hadîslerin ışığı altında ele alınır ve işlenirse Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat anlayışına uygunluk sağlanmış olur. Yoksa ya itizalî ya da cebrî düşüncelere kaymaktan kurtulamayız. Onun için bu bölümde mevzû ile alâkalı âyet ve hadîsleri ele alıp tahlil etmeyi düşünüyoruz.
Bir âyette Allah (cc) şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce o bir kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” (Hadid, 57/22).
Gökten, yerden ve nefsinizden size, ne zaman ve nasıl bir musibet isabet ederse etsin, o musibet gök, yer ve nefsiniz yaratılmadan evvel takdir ve tayin edilmiştir. Evet, herşey önceden yazılıp çizilmiştir ve olanların hepsi bu tesbit çizgisi içinde cereyan etmektedir.
Mes’eleye bu şekilde inanma, bu şekilde yaklaşma Muhammedî yolda yürümenin gereğidir. İnhiraflar ise, inhirafın büyüklüğüne, küçüklüğüne göre sapıklık ve dalâlettir.
Kader mes’elesine delâlet eden âyetlere kitabımızın başında işaret etmiştik. Şimdi onları tefsir eden birçok hadîs-i şeriften birkaç tanesini aktarmak istiyoruz:
1. Abdullah b. Amr b. As rivayet ediyor: Efendimiz şöyle buyurdular: “Allah, gökleri ve yeri yaratmadan ellibin sene evvel mahlukatın kaderlerini tayin ve tesbit etmiştir. Ve arşı su üzerindeydi.”5
Bu ellibin sene, hangi zaman kıstaslarına göredir, bilemiyoruz. Belki de dünyamıza ait zaman ölçüsüne vurulursa bu elli bin sene de olabilir. Elli milyon sene de... Hatta kesretten kinaye de söylemiş olabilir.. kesin birşey söyleyemiyoruz.
Gök ve yer yaratılmadan, göklerin ve yerin semeresi beşer halkedilmeden ellibin sene önce meşhergâh-ı âlemde teşhir edilecek olan herşey tayin ve tesbit edilmiş bulunmaktadır.
Hadîsin devamında “... ve arşı mâ üzerindeydi” denilmektedir ki, bu mes’elenin derinlemesine tahlilini bir başka eserimizde yaptığımız için burada onu söz konusu etmeyeceğiz. “Mâ” belki birçok muhaddisin dediği gibi “Amâ” maddesidir. Belki de “Esir”dir. Allah’ın arşı, atomların, partiküllerin asıl maddesi olan esir üzerindeydi. Belki varlıklar o zaman esirî vücudlarıyla vardılar. Bunu bilmemiz hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü biz de, babamız Âdem de henüz yoktu. Kâinat da yoktu. Hilkatin semasında henüz bir şimşek bile çakmamıştı.
2. Ubâde b. Sâmit vefat edeceği ân etrafında toplanan çocuklarına şunları anlatıyordu: “Evladcığım, sen, sana gelecek şeyler gelmeden evvel tayin ve tesbit edildiğini ve sonra da hiç şaşırmadan sana geldiğini kabul etmedikten sonra îmanın tadını tatmış olamazsın. (Vicdanında îmanın zevkine ulaşmış olamazsın. Îmandan matlup neticeyi elde edemez ve zevk-i ruhânîyi duyamazsın.) Ben Rasul-ü Ekrem Aleyhisselam’dan işittim. Buyurdular ki, “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir. Allah, kalemi yaratır yaratmaz ona “Yaz” emrini verdi. Kalem “Ey Rabbim neyi yazayım?” dedi. Cenâb-ı Hakk “Kıyamete kadar olan her şeyin kaderlerini yaz!” buyurdu. Ve sonra Allah Rasulü sözlerine şöyle devam etti: Kim bunun aksine bir iman üzerine ölürse benden değildir!” (Onun intisab-ı Muhammediyesi ve İslâm’la ilgisi yoktur).”6
İşte Ubâde b. Sâmit, ölümle burun buruna geldiği bu son ânında, evlatlarına bu mes’eleyi anlatıyor ve onlara kadere îmanı sanki bir emanet gibi teslim ediyordu.
3. Yine yukarıdaki âyeti îzah ve tefsir eder mahiyette Abdullah b. Abbas’ın rivayet ettiği şu hadîs de meselemize ışık tutması bakımından çok mühimdir: (Abdullah b. Abbas, Allah Rasulü’nün terkisinde bulunuyordu). Efendimiz ona hitaben şöyle buyurdu: “Ey delikanlı, sana birşeyler öğreteceğim! Allah’ın emir ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ın hakkına riayet et ki, O’nu karşında bulasın. İstediğini sadece Allah’tan iste. Yardım dilediğin zaman da sadece O’ndan yardım dile. Kat’iyen bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir yardımda bulunmak isteseler, Allah’ın senin için yazdığının dışında bir yardımda bulunamazlar. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için bir araya gelseler, Allah’ın senin aleyhine yazdığının ötesinde hiçbir şey yapamazlar. Zira artık kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuştur.”7 Yani: Allah’ın hakkına riayet et ki, ilerisi için birşeyler göndermiş olasın. İstediğin zaman sadece Allah’tan iste. Başkasına boyun büküp bel kırma. Başkasının karşısında serfüru etme, başkasına müracaatta bulunma. Çünkü senin işini halledecek sadece Allah’tır. Öyle ise isterken O’ndan iste. Zira kimden istersen iste, neticede senin istediğini sana Allah verecektir. Öyleyse aradaki vesile ve vâsıtalara takılıp kalma. Bütün aracıları ortadan çıkar. Hem söz olarak, hem de fiil olarak bunu böyle yap.. ve bil ki, bütün vesile ve vasıtalar da aynen senin gibi âcizdirler. Senin her türlü arzu ve isteğini yaratmaya muktedir olan bir tek zât vardır, O da Allah’tır. Zira göklerin ve yerin anahtarı O’nun elindedir. Takdir ve tayin eden O’dur. Yaratan O’dur. Mes’ud eden, hüzne boğan yine O’dur. İstediğini aziz, istediğini zelil kılar. Bütün insanlar sana hayırda bulunmak için birbiriyle yarışsalar, ve içinde bulunduğun kötü durumdan seni kurtarmaya çalışsalar; sana yapacakları iyilik hiç şüphesiz Allah’ın takdiri çerçevesinde olacaktır. Yapılmak istenen kötülüklerin durumu da aynıdır. Zira, kalem yazacağını yazmış, sahifeler de kurumuştur. Yani bundan öte onlarda zerre kadar bir değişiklik söz konusu değildir.
Efendimiz, “Hıbrü’l-Ümme”, ümmetin allâmesi Hz. Abdullah b. Abbas’a, cevâmi’ül-kelim kabul edilen bu sözleriyle kadere ait en derin mes’eleleri talim buyuruyor. Müntehinin kader anlayışı işte bu olmalıdır.
Evet, kader vicdanî ve hâlî bir mes’eledir. İnsan, bütün bu anlatılanların gerçeğini ve hakikatini vicdanında duyacak ve dolacaktır.
Denilebilir ki, Efendimiz’in en çok tahşidat yaptığı mes’elelerden biri kader mevzûudur. Ve bu hadîslerden ekserisi Kütüb-ü Sitte’de mevcuddur. Onun için de kader mes’elesi üzerinde ne kadar durulursa yeridir ve lüzumludur.
Mecûsiler iki ayrı kuvvete inanıyorlardı; hayır ve şer. Bunlar (haşa), Cenâb-ı Hakk’la şeytanı birbiriyle kavga ettiriyorlar ve birbirlerinin işlerine müdahele etmediklerine inanıyorlardı.
İslâm bu düşüncenin tamamen karşısındadır. Ve bu tür zihniyetlere cihad ilân etmiştir. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi fiillerinde de şeriki olmadığına inanıyoruz. Rabb O’dur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Sultan birdir; güç ve kuvvet O’nun elindedir.
Sabah ve akşam onar defa okunması sünnet olan şu cümleler bize apaçık bu hakikati anlatmaktadır: “Allah’tan başka ilah yoktur. O tekdir, şeriki yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O her şeye kâdirdir.”8
Biz bu ifâdede, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef’âl hakikatlerini görüyor ve öğreniyoruz. Herşeyi Bir’e irca etme çok mühim bir mes’eledir ve bu bizim îman anlayışımızın özünü teşkil etmektedir.
4. İsterseniz bu hususu Hz. Ali (ra)’ın rivayet ettiği şu hadîs-i şerifin aydınlık ikliminde takip edelim:
Allah Rasulü bir sahabînin defni münasebetiyle Bakî-ı Garkad’da mahzun ve mükedder duruyordu. Elinde asası vardı. Oldukça mahzun ve biz de etrafına halelenmiş yüzündeki gam çizgilerini anlamaya çalışıyorduk. Elindeki asa ile yerde bazı şekiller çiziyordu. (Derin bir düşünceye dalmış insanın durumu tasvir ediliyor). Ve bu arada mübârek dudaklarından şu sözler döküldü: “İçinizde hiçbir ferd yoktur ki Allah onun âkıbetini cennet veya cehennem olarak tayin buyurmuş olmasın!”
Bu sözü dinleyen sahabî hayretle sordu: “Ya Rasulallah! Madem ki durum dediğiniz gibidir, niçin amel ediyor, niçin çalışıyoruz?”
Şöyle cevap verdiler: “Amel edin, herkes için ne yaratılmışsa, kendisine o yönde bir kolaylık vardır. Yani kim saadet ehlinden ise, o yöne doğru yürür ve kim de şekâvet ehlinden ise yürüyüp gideceği yön o taraftır.”
Ve ardından da şu âyetleri okudular: 1. Ama kim (varını) Allah yolunda harcar ve Allah’dan korkar.. ve en güzel kelimeyi (Lâ ilâhe illallah) tasdik ederse, Biz ona en kolay yolu hazırlarız.
2. Ama kim de cimrilik eder ve (Allah’a karşı) müstağni davranır ve güzeller güzeli kelimeyi (tevhid) yalanlarsa, Biz de onu çetin bir yola zorlarız” (Leyl, 92/5-10).9
Evet, cennet için yaratılmış olan bir insan ibadet neşvesi içinde bulunacaktır. Menhiyyata karşı içinde bir tiksinti duyacaktır. Onun için mescide giden yol çok kolaylaşacak, meyhaneye götüren yol da gırtlağına oturmuş gibi zorlaşacaktır.
Amel edin, herkes ne için yaratılmışsa onun yolundadır. Cennetin yolu mescidden ve Resûlullah (sav)’ın arkasında yürümekten geçer. Alnı secde görmeyene, kalbini ve vicdanını Hakk’a makes yapmayan bir insanın cennet yolunda olduğu söylenemez.
Eğer insan saadet ehlindense, işin neticesinde saadet ehlinin amelini işler ve saadet ehlinden olur. Ve yine insan netice itibariyle şekavet ehlindense, ergeç onlara ait amel işler ve şekavet ehlinden olur.
Onun içindir ki Allah Rasulü sabah-akşam şu duâyı okurlardı: “Allah’ım, bütün işlerimizde akıbetimizi hayırlı kıl. Bizi dünyada rezil olmaktan, ahirette de azap çekmekten koru.”10
Allah Rasulü yukarıdaki ifadelerine Leyl sûresinin 5-10’nuncu âyetlerini delil getiriyor. Ve bu âyetler ma’nâ olarak bizlere şunları hatırlatıyor:
Kim malını ve canını hak yolunda harcar, herşeyini o yolda feda eder, takva dairesine girer, Allah’ın kanunlarından istifade eder, yani her zaman kalbi saygıyla dolar taşar.. Allah’ın himayesine dehâlet eder, gerçek kurtuluşu Allah’ta bilir ve bulur.. böylece her işinde Allah’a güvenir, dayanırsa.. sonra Esmâ-i Hüsnâ’yı tasdik eder, ve inanılması gereken herşeyi doğrularsa; Biz de ona doğru yolu kolaylaştırır ve onu çağlayan bir çay gibi akar hale getirerek hedefine ulaştırırız. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle cihad yapar ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya “deli” derler. Evet artık onun ölümü istihkarı bir destan, yemeyi-içmeyi ve şahsî zevkleri terketmesi akıl üstü bir efsane gibi görülmeye başlar ve onun cömertliği bir nağme gibi dillerde dolaşır durur. Zira Allah iyiye giden yolu ona kolaylaştırmıştır.
Durum aksi olursa, yani insan cimri kesilir ve hiç kimseye birşey vermezse, böyle bilmelidir ki, vermeyene verilmez. Verirse Allah da ona verir. Neyi verir? Hüsnâyı, güzel âkıbeti... Ama kim vermez, hem de müstağnî davranırsa; yani diğerinin ittika edip Cenâb-ı Hakk’ın himayesine girmesine mukabil bu kendinde bir varlık hissedip müstağnî davranır Karun gibi, “Bütün bunlar bana benim ilmim sayesinde verildi” der, camiye gitmeyi gericilik sayar ve camiye gidenleri hor ve hakir görür, hüsnâyı da tekzip eder, o Esmâ ile müsemma olan Cenâb-ı Hakk’ı yalanlar, Esmâ-i Hüsnâ’nın nokta-i mihrakiyesi olan Rasul-ü Ekrem (sav)’i kabul etmez, Esma-i İlâhî’nin cilvelerinin ezelî bir tercümesi olan Kur’ân’ı tanımazsa, Biz de onu zora koşarız. Belki bazen o da dinî bir hayatın içinde bulunur. Fakat kıldığı namazı gırtlağı sıkılıyor gibi kılar, sabah namazına kalkarken tembel tembel, uyuşuk uyuşuk kalkar ve döşekten bir türlü ayrılmak istemez. Zamanla cemaatı da, ibadeti de terk eder. Başka bir âyetin ifade ettiği gibi, dinî bir teklifle karşılaştığında ölüm baygınlığına bürünür, bakışları bulanır ve söylenenin aksine sürüklenir. En ufak dinî teklifler karşısında dahi bir bezginlik ve bir tedirginlik gösterir. Çünkü o zora koşulmuştur. Ağır bir yük altında tepeye tırmanıyor gibi bir tavır sergilemektedir..
« “Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım..” (Müddessir, 74/17).
Evet, insanların kimisi bir kömür damarı bulmuş ve durmadan o kanalda kömür aramakta, kimisi gümüş, kimisi bakır, kimisi de altın... Ve niceleri de var ki kanalizasyonlarda dolaşmaktadır.
Kalbi sağlam tutmak, sıdkı bütün olmak, teveccühü tam etmek, Allah için vermek, bekleneni Allah’tan beklemek, Esmâ’yı tasdik etmek, Allah’a karşı istiğnâ göstermemek, kendi cılız iradesine ve kendi zayıf ilmine itimat etmemek, herşeyi Allah’tan bilmek ve başını O’nun eşiğine koymak, evet bütün bunlar yolu kolaylaştıracak hususlardır. Aksini yapmak ise, yolu sarpa sardırmak ve aşılmaz bir yokuş haline getirmek demektir.
Yukarıda zikrettiğimiz hadîsin râvisi Hz. Ali diyor ki: “Sahabe, Efendimiz’den bunları duyduktan sonra öyle derin bir ibadet anlayış ve şuuruna erdiler ki, ibadet için paçaları sıvadılar ve gece-gündüz Allah’a ibadete koyuldular.” Demek hepsi de ben hangi yoldaysam neticede oraya varacağım, diye düşünüyordu..
İşte sahabenin kader anlayışı buydu. Kadere iman onlarda tembelliğe değil, aksine daha çok çalışmaya sebebiyet veriyordu.
DİPNOTLAR
1) Buhârî, Fedâilü Ashabi’n-Nebî, 17
2) Müslîm, Münafikun, 43-47; Buhârî, Menak›b, 27.
3) Buhârî, Vudû, 46,32; Menâkib, 25, E_ribe 31; Müslim, Zühd 74, Fedâil, 4-6.
4) İbn-i Mace, Mukaddime,10; Müsned, II/86,125, V/407.
5) Müslim , Kader, 16.
6) Ebû Davûd, Sünnet, 16.
7) Tirmizi, Kıyâmet, 59; Müsned, I, 293,303/307.
8) Buhari, Teheccüd, 21; Ezan, 155.
9) Buhârî, Tefsir (92) 7, Kader 6, Tevhid 54;s Müslim, Kader, 6-8.
10) Ahmed bin Hanbel, IV, 181.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
İRADE VE FONKSİYONU
Biz, insan iradesine mevcud nazarıyla bakmıyoruz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dediğimiz ve Müslümanların, itikadî meselelerde ekseriyetini temsil eden görüşe göre bu böyledir.
Varlığımızı meydana getiren bütün uzuvları teker teker sayarak onların mevcud olduğunu ve Allah tarafından yaratılmış bulunduklarını kabul ederiz. Meselâ, benim bir başım vardır, bu bir mevcuddur ve Allah tarafından yaratılmıştır. Bir burnum var, o da Allah tarafından yaratılmıştır. Ayaklarım var, kollarım var, gözlerim var ve bütün bunlar Allah tarafından yaratılmıştır. Ancak irade için aynı cümleyi tekrar edemeyiz. İrademiz vardır; fakat hâricî bir vücudu olmadığı için yaratılmış değildir. Onun için biz irademize mevcud nazarıyla bakamayız. Mevcud olmayan şeyler yaratılmayan şeylerdir ama bütün bunlar da Allah tarafından bilinir. Yani ilmî plânda onların da bir vücudu vardır. Fakat onlara irade ve kudret taalluk etmemiştir. Eğer aksi bahis mevzûu olsaydı, yani irademiz de diğer uzviyatımız gibi haricî vücud noktasında var ve yaratılmış olsaydı işte o zaman araya cebir girerdi.
Nasıl Cenâb-ı Hakk, bizi yaratırken cebrî olarak yarattı. Bizi bize sormadı. Onun gibi irademiz de böyle yaratılmış olsaydı, işlenenlerin hiçbirinden mes’ul olma gibi bir durum söz konusu edilemezdi.
Tabiî ki hiç kimse yaptığı hasenâta mukabil mükâfat da talep edemezdi. Çünkü ne iyiliği ne de kötülüğü yapan başka türlü yapmaya muktedir olamazdı. Halbuki burada durum böyle değildir. İnsan iradesi bizzat mevcud olarak yaratılmamıştır. Belki ona itibarî bir vücud verilmiştir. Hendesedeki itibarî ve farazî hatlar gibi, irade ve cüz’-i ihtiyarînin de itibarî ve farazî bir vücudu vardır. Böyle bir varlığı ve böyle bir vücudu ise, herhangi bir tartı ve ölçü ile değerlendirmek mümkün değildir.
İşte irade, hiçbir ağırlığı olmayan böyle izafî bir vücuda sahiptir. Şu kadar var ki o, Cenâb-ı Hakk’ın icraat ve yaratmasına bir şart-ı âdîdir. Yani o kendine düşeni yaptığı zaman -ki bu ya meyelandır ya da meyelandaki tasarruftur- Cenâb-ı Hakk onun istediği fiili yaratır. Demek oluyor ki, ister meyelan, isterse meyelandaki tasarruf, haddizâtında haricî bir vücuda sahip olmamakla beraber, yaratma işi bu meyelan veya meyelandaki tasarrufa bağlı kılındığı içindir ki, irade apayrı bir değer ve kıymet kazanmaktadır.
İsterseniz bunu da avamca bir misâlle müşahhaslaştıralım. Elimizdeki plân ve projenin, binanın yapılması adına hiçbir tesir ve müdâhalesi yoktur. Bu plân ve projeyi isterseniz her gün yanınızda taşıyın ve gözünüzü ondan hiç ayırmayın, binanın yapımı adına bir milim mesafe alamazsınız. Bu yönüyle plân ve projenin hiçbir değer ve kıymeti yoktur. Ama siz ne zaman binanın yapımı işine mübaşeret ederseniz, işte o zaman bu plân ve proje apayrı bir değer ve kıymet kazanacaktır. Çünkü o olmadan sizin böyle bir bina yapmanız mümkün değildir. İnsanın iradesi de böyle bir plân ve proje gibidir. Aynen o da farazî hatlardan ve çizgilerden ibarettir. “Cüz’-i ihtiyarî” veya “irade-i cüz’iye” dediğimiz bu plânın ifade ettiği ma’nâyı vücuda getirecek ise Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasıdır. Fakat dikkat edilecek olursa, Allah’ın yaratması bu plâna göre olmaktadır. Zaten mes’ûliyetin kaynağı da iradeye ait bu fonksiyondur.
Bizim irademiz zâtında kıymet ve ağırlığı olmayan bir şey olsa bile, işlerimizi yaratacak olan Allah, bu plân üzerine yaratacağı için, biz bu yaratılacak şeye sebebiyet vermekteyiz. Yaratılmasına sebep olduğumuz “hasenât” ise mükafât kazanırız; yok eğer “seyyiât” ise cezaya çarptırılırız. Görülüyor ki, çok mühim ve büyük neticeler hep bu farazî, nazarî ve şart-ı âdî olan irade üzerinde dönüp durmaktadır. Öyle ise mutlak cebir yoktur; ancak şartlı cebir vardır. Yaratan Allah’tır; ama insanın iradesini kendi yaratmasına âdî bir şart yapmıştır. İnsan bu noktada iyi düşünmeli ve kader ile irade arasındaki dengeyi korumalıdır. Esasen kader mevzûunun en mu’dil mes’elelerinden birine girmiş olduk. Onun için mevzûu birkaç misâlle anlatmaya çalışalım:
Siz büyük bir elektrik mekanizmasının düğmesine dokunuyorsunuz. Halbuki bu büyük mekanizmayı hazırlayan başkasıdır. O, öyle bir sistem kurmuştur ki, siz düğmeye dokunur dokunmaz âdeta bütün cihanı ışığa boğuyorsunuz. Yaptığınız bu küçük işle meydana gelen bu büyük netice arasında ma’kul bir münasebet görülmüyor. Sebep ve netice arasında hiçbir tenasüp ve uygunluk yok. Bu bir bakıma peygamberin mucizeleri gibi...
Diğer taraftan fizik dünyamızla alâkalı olan işlere de bunu kıyas edebiliriz. İşte, size yediğiniz bir lokmanın serencamesi: Siz diyorsunuz ki “Yemek yedik.” Ben de diyorum ki “Hayır, yemek yemedik. Allah bize yemek yedirdi.” Belki benim bu sözümü siz, evvela, bir saygı ifadesi olarak kabulleneceksiniz. Fakat mes’elenin tetkikini yaptığınızda göreceksiniz ki, esas doğru olan benim söylediğimmiş. Nasıl mı? İşte bakın:
Lokmayı ağzımıza götürüyoruz. O lokmayı bize kim verdi? O lokma o hâle gelinceye kadar hangi devrelerden geçti? Güneş ona nasıl ocaklık yaptı? Zemin onu hangi şartlarda yetiştirdi? Kimin suyu ile suladınız ve ona kimin havasını teneffüs ettirdiniz?
Daha sonra ağzınıza götürdüğünüz o lokmayı başka bir mekanizma devralır. Ondan sonra olup bitenlerden ise, ne bir haberiniz ne de müdâhaleniz olur. Yemek yemeyi ve yenileni hazmetmeyi kendi iradenizle yapmaya çalışsanız, bazen dilinizi çiğnersiniz, bazen mideyi çalıştırmayı unutursunuz, bazen de mideyi çalıştırmaktan usanır ve bağırsaklara öğütülmemiş şeyler gönderirsiniz. Halbuki lokma ağzımıza girdiği anda, hatta bazen onu sadece görmekle ağzımız sulanmaya başlar. Ağzımıza aldığımız lokmanın çeşidine göre bir kısım asitler ifraz edilir. İfraz edilen asidin miktarı ağzımızdaki lokmanın durumuna göre değişir. Miktar ve çeşit ne olursa olsun aynı asitler salgılanacak olsaydı hiçbir zaman istenen netice hâsıl olmazdı. Demek ki salgı bezleri faaliyete geçerken ağzımıza aldığımız lokmanın hazmının güçlük veya kolaylığına göre bir fonksiyon icra ediyor.
Midenin faaliyeti çok daha komplekstir. O da vazifesini en küçük teferruatına kadar yerine getirir. Sonra on iki parmak bağırsağı ve karaciğer de kendilerine ait vazifeyi yerine getirirler. Karaciğer ki üçyüze yakın iş görmektedir. Fakat harıl harıl çalışan içimizdeki bu fabrikadan hiçbirimizin haberi yoktur. Orada herşey alabildiğine sessizdir. Daha sonra bağırsaklar faaliyete geçer. Kılcalları vasıtasıyla besinleri emmek ve damarlara aktarmak bağırsakların vazifeleri arasındadır. Böbrekte süzülme olur. Zararlı maddelerin idrar yollarını tıkamasına meydan verilmez. Böbrek faaliyetini sürdürürken, çalıştırdığı işçilerin yarısına iş gördürür, diğer yarısını ise ihtiyat kuvveti olarak yedekte bekletir. Sonra da ifrazat anındaki kolaylıkları hasıl edecek faaliyet seyri içine girilir. Şimdi lokmayı ağzımıza koyduk, bu andan son neticeye kadar bütün olup bitenleri, birer malumat olarak bilsek bile, faaliyette hiçbir dahlimiz ve müdâhalemiz olmaz. Bütün bu faaliyetleri yaratan doğrudan doğruya Allah’tır. Öyleyse mes’eleyi tekrar edelim, “yemek yedim” demek mi doğrudur yoksa “Allah yedirdi” demek mi? Ama biz mecâzî bir ifade yolunu seçiyor ve “Yemek yedik” diyoruz. Kelimeyi hakiki ma’nâsında kullanmamız gerekirse “Allah yedirdi” dememiz icap eder.
İşte mes’eleye bu noktadan baktığımızda, irademizle yaptığımız işlerde de durumun çok farklı olmadığını görürüz. Onun için bir teşbihle mes’eleyi mucizeye benzetmiş olduk. Bu benzetişteki ortak benzerlik (vech-i şebeh) her ikisinde de tenâsüb-ü illiyet prensibinin olmayışıdır. Bu şuna benzer: Koskocaman bir saray düşünün ki yanında bir karınca duruyor. Kalkıp da biri: “Bu sarayı bu karınca yaptı” derse, işte bu söz tenasüb-ü illiyet prensibine göre inandırıcı olmaz. Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler de böyledir. Onun içindir ki bu mucizeler peygamberin peygamberliğine delil oluyor. Yani, biz bir beşerin elinden böyle hârikulâde eşyanın zuhurunu imkânsız gördüğümüz için mecburen diyoruz ki, -aslında öyledir de- bu mûcizeler o peygambere Allah tarafından veriliyor. İşte, bu hususlara binâen, bizim farazî bir hattan ibaret olan cüz’î iradelerimize bina edilmiş fiillerde de durum aynıdır.
Meselâ, Efendimiz eliyle işaret ediyor ve ay iki parça oluyor.2 Aynı elin parmakları bir başka zaman on musluklu çeşme hâline geliyor.3 Meydana gelen bu neticeleri, zahiren sebep gibi görünen eşyaya bina etmek mümkün olmadığı gibi, iradelerimize bina edilen bütün fiilleri de kendimize isnad etmemiz mümkün değildir. Her ikisini de yaratan Allah’tır. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı” (Sâffât, 37/96) diyerek bize bu hakikati ihtar ediyor. Bu mes’eleyi kabullenmek dinî bir zarurettir.
Peygamber Efendimiz bu zarurete işaret buyurmuş ve itizâlî düşüncelere düşenleri bu ümmetin Mecûsîleri olarak vasıflandırmış ve “Her ümmetin, Mecûsileri vardır. Bu ümmetin Mecûsileri ise ‘kader yoktur’ diyenlerdir”4 buyurmuştur. Zira onlar hayır ve şerri Allah’a vermemekte ve kulu kendi fiilinin yaratıcısı kabul etmektedirler. Önceleri “Kaderiye” ismi cebre kail olanlara verilmişti. Ancak daha sonra hadîsin ma’nâsına uygun olarak bu isim kaderi inkâr edenlere verildi ve böylece isim hakiki sahibini bulmuş oldu. Günümüzde “Kaderiye” yine Mu’tezile mezhebine denir ki, az farklılıkla eski mevcudiyetini muhafaza etmektedir.
İnsanın yaptığı işlerde kendine ait hiçbir fonksiyon yoktur düşüncesi de Cebriye mezhebine aittir. Halbuki yukarıda da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, bu görüş de doğru değildir. Ehl-i Sünnet mezhebi ise her ikisinden aldığı hakikatla orta yolu temsil eder. Bu yol ifrat ve tefritten korunmuş yoldur. Fiilimizi yaratan Allah’tır, fakat isteyen, talep eden bizleriz. Öyle ise mes’uliyet bize aittir. İşte Ehl-i Sünnet görüşü de budur..!
İNSAN İRADESİ ve ALLAH’IN DİLEMESİ
İnsan her ne kadar ihtiyar sahibi ise de, emir ve irade Allah’a aittir. O’ndan emir gelmeyince hiçbir şey olmaz.. O irade etmeyince hiçbir nesne vücuda gelemez! O dilememiş olsaydı, bugün ne zaman ne de mekan bulunurdu. O, var ettiği şeyleri devam ettirmeseydi, herşey toz-duman olur giderdi.
Yokluğun bağrına varlık incilerini saçan O, perde perde yokluk karanlıkları içinde gök kapılarını açan O, kâinatları okunsun ve temâşâ edilsin diye bir kitap, bir meşher gibi tanzim edip, sonra da çehresine ışık saçan yine O’dur.
Çeşmeler, çaylar O’ndan aldıkları emirlerle gürül gürül akarlar. Taşlar, kayalar, O’nun emirleriyle parça parça olur, toprak kesilir ve bağırlarını tohumlara açarlar... Ovalar, obalar, O’ndan aldıkları emirlerle en göz kamaştırıcı fistanlara bürünür, yer ve gök ehline gamzeler çakarlar.
O’ndan gelen esintilerle, her sene yeryüzü bir baştan bir başa cennetlere döner.. bağlar bahçeler birkaç kere meyvelerle kızarır.. kuşlar, kuşçuklar coşar-oynar; canlı cansız herşey lisan kesilir ve yürekleri hoplatan bir talâkatla O’nu haykırır..
Bu uçsuz-bucaksız kâinatta, hiç kimse O’na karşı mülk da’vâsında bulunamaz. Yeryüzü, çeşmeleri, çayları ve engin denizleriyle O’nun rahmetinden küçük birer damla, canlı-cansız bütün varlık O’nun servetinden sadece birer zerredir. O’nun nimetleri, iki kutup arasındaki rakamlarla ifade edilemeyecek kadar çok ve bütün bu göz kamaştırıcı nimetlere karşı minnet ve şükran da O’na mahsustur. Her yerde gördüğümüz kâinat çapındaki bu engin tasarruf ve ihsanlar O’na ait olduğu gibi, insan-oğlunun eliyle gerçekleştirilen bütün hayırlar, bütün bereketler, feyizler de O’na aittir. İmanlı gönülleri itminanla donatan O, hakikat erlerine ahlâk ve hikmet öğreten O, secdeli başlara ışığa giden yolları gösteren de yine O’dur. O’nun inayetini tanımayan sa’y ve gayretler boş, O’nun korumadığı semereler de gelip geçici seraptan ibarettir.
Hizmetler, O’nun hoşnutluğu düşünülerek yapılırsa ibadet olur... Bu mübârek ibadet de O’nun sahip çıkıp korumasıyla büyür, gelişir ve onu eda edip ortaya koyanların kurtuluşuna vesile olur. Yoksa, yalınayak, başı açık hayallerle ne bir yere varılabilir ne de onlarla sırat geçilir. “Ben yaptım, ben tertip ettim, ben yol gösterdim..” gibi iddialı sözler, insanların dudakları arasından dökülse bile, şeytana ait hırıltılar olduğunda şüphe yoktur.
En küçük şeylere en büyük işleri yaptırıp, karıncaya Firavun’un sarayını harap ettiren Allah’tır! Kâinatın her yanında O’nun mülkünün bayrağı dalgalanır. O bayrağın gölgesine sığınmayanlar -gölgesi başımızdan eksik olmasın- kendilerine yazık etmiş olurlar. Yer-gök O’nun hükmü altındadır. Elimiz-ayağımız, gözümüz-kulağımız, dilimiz-dudağımız, kalbimiz-vicdanımız O’nun geniş mülkünde küçük birer et parçası ve minik birer duygu vasıtasından ibarettir. Bütün bunlar O’nun olduğu gibi onlardan elde edilen faide ve semereler de O’na aittir. O, bu duygu ve uzuvları bize vermeseydi, biz nasıl “ağzımız-burnumuz, gözümüz-kulağımız” diyebilecektik! O, bunlara terettüb eden meyveleri yaratmasaydı, kalkıp kendimize mal ettiğimiz bu semerelerden kaçta kaçına sahip olabilecektik! Dünya, O’nun buyruğuyla dönüp durmakta, yeryüzü O’nun cömertliğiyle dolup taşmaktadır.
Bundan dolayıdır ki, varlığı, O’ndan başkasına isnad etmek, affedilmez kaba bir nankörlük; nimet ve ihsanları arkasında O’nun elini görmemek de utandırıcı bir şirktir.
Ey Rahmeti Sonsuz! Şeytanın bile ümit bağladığı, o engin rahmetin hürmetine, “Ben, ben” diyen görgüsüz ve saygısızların gözlerinden perdeyi kaldır.. teklif düğümünü azıcık çöz.. hayranlık duyulacak iş ve icraatını şaşkınlıkla seyredenlere bir kısım cilveler göster ve boşlukta olan gönülleri marifetinle doyur.!
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, Peygamberimiz'in (sav) Peygamber oluşunu çeşitli ilmî delillerle isbat etmek mümkündür. Hatta öldükten sonra dirilme mes'elesini dahi ilmî delillerle isbat edebiliriz. Fakat kader öyle değildir. O hâlî ve vicdanî bir mes'eledir. İlmî ve nazarî değildir.
İnsan kadere, îmandaki derecesine göre inanır ve kader mes'elesini kendi istiab ve kapasitesi ölçüsünde kabullenir, idrak eder. Nice insanlar vardır ki, bütün bir hayat boyu çok şey görüp geçirmişlerdir ama, kadere ait en küçük bir mes'eleyi dahi kavrayamadan çekip gitmişlerdir. Vicdanlarında kader sırrını anlamaya hiç yer ayırmamış bu kişiler cidden kem-talih insanlardır. Onlara acımamak elde değildir. Fakat, zarara kendi iradesiyle razı olan da acımaya müstehak değildir. Bunlar, icraatlarının verâsında, Cenâb-ı Hakk'ın icraatının mevcudiyetini sezememişlerdir. Gözleri fersizdir, bakışları, yapacakları işlerin daha önce ilmî plânda Cenâb-ı Hakk tarafından tesbit edilmiş olduğu hakikatına ulaşamamış kimselerdir. Bunların hayatları ibtidâîlik içinde geçer gider. Böyle insanların i'tizâlî düşüncelere düşmemesi de çok zordur.
Kader mes'elesine vâkıf olan ve merhale merhale vicdanında kadere ait sırları düğüm çözüyor gibi çözen bir insan ise, neticede bütün herşeyi Cenâb-ı Hakk'a verir ve: “vallahü halekakum vema ta’melun” âyetinin anlattığı hakikata ulaşır. Âyet "Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı" buyurmaktadır (Saffât, 37/96).
Bizim her türlü fiilimizi yaratan Allah'tır. Yememiz, içmemiz, yatmamız, kalkmamız, düşünmemiz ve konuşmamız hep Allah tarafından yaratılmaktadır. Aslında yaratılmış olarak ne varsa hepsi Allah'ın mahlûkudur. İşte müntehi, bu hakikati çok çıplak olarak görür. Bir başkasının gün ortasında güneşi görmesi ne ise, müntehinin vicdânî sülûkuyla elde ettiği görüş berraklığı da aynı şekildedir. Durum böyle olunca, müntehinin de cebre düşmemesi oldukca zordur.
İş, Cenâb-ı Hakk'a verile verile, neticede teklif ve mes'ûliyet ortadan kalkmasın diye irade devreye girer. İnsana "Sen mes'ulsün" der, ona mes'ûliyetini hatırlatır. Yapılan güzel işler karşısında gurura düşmemek için de kader devreye girer. "Mağrur olma yapan sen değilsin!" diyerek insanı gurura düşmekten kurtarır. Böylece insan dengeyi kurar.. ve böyle yaşadığı müddetçe de hep dengeli kalabilir.
İnsan kendisinden sadır olan güzelliklere sahiplenemez. Çünkü bütün o güzellikler Cenâb-ı Hakk'ın plânıdır. Aksi hâlde, gizli bir şirk içine girilmiş olunur. Çünkü güzellikleri veren doğrudan doğruya Allah'tır. İnsanın nefsi hiçbir zaman güzeli ve güzel şeyleri istemez. Elbette ki burada güzelden kastımız, bizatihi güzel olan şeylerdir. Yoksa biz, nefsin hoşuna gidecek şeyleri güzel olarak kabul etmiyoruz. Evet, nefis hakiki güzelin ve güzelliğin dâimâ düşmanı olagelmiştir, her zaman da düşmanı olacaktır. Çünkü nefsin yapısı budur.
Kötülüğü isteyen ise nefistir. Öyleyse kötülüğe ait mes'ûliyet tamamen nefse aittir. İşte âyet, bu iki ana esası birleştirir ve şöyle buyurur:
"Sana gelen her iyilik Allah'tandır, her kötülük de nefsindendir" (Nisa, 4/79).
Sen, sana ait mehasin ile mağrur olamazsın. Çünkü o mehasin bizzat senin değildir. Güzellik adına ne varsa hepsi Cenâb-ı Hakk'ın sana ihsanıdır. İhsan ise şükür ve mahviyet ister. Günahlara gelince, onların yaratılmasında senin cüz-i ihtiyarın bir şart-ı âdidir. Öyle ise mes'ûliyet senin nefsine aittir. Zira sen neye meyletmiş, ne yapmayı düşünmüş veya meylinde nasıl tasarruf yapmışsan Cenâb-ı Hakk da onu yaratmıştır. Ancak bütün bu anlattıklarımız da yine hâl ve vicdanla anlaşılacak hususlardandır. Yani, içinden geçen meyle veya meyildeki tasarrufa tek şahid vardır; o da vicdandır. Cenâb-ı Hakk, kendi ilmine ve kendi bildiğine senin vicdanını şâhid tutmuştur.
Mübtedî, yani işin daha başında olan bir insan da kadere inanır, ama o, maziye ve başa gelen musibetlere kader açısından bakar ve binlerce belâ u musibetle çepeçevre kuşatılmış olduğu bir hengâmda, "Cenâb-ı Hakk'ın benim hakkımdaki takdiri budur" der ve ümitsizliğe düşmekten kurtulur. İstikbâl ve ma'siyete bakarken de irade açısından bakar. "Nasıl olsa elde edeceğim herşey kaderimde varsa olacaktır" deyip tembel tembel oturamaz veya niyetlendiği günaha karşı kaderi, kendisi için bir teselli vasıtası olarak kullanamaz. Zira Cenâb-ı Hakk:
"Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur" buyurmaktadır (Necm 53/ 39). Evet, iyiyi de kötüyü de Allah yaratır. Çünkü yaratma sadece O'na mahsustur. Fakat kötülüğü kim isterse cezayı da o çeker. Bu şekilde inanma işin başındakiler için bir esasdır. Bunun ötesinde bir mübtedînin daha da ileri gidip, kader mes'elesini kurcalaması, teferruata ait mes'eleleri dile dolaması tecviz edilemez. Zira kader, çok hassas ye ayakları kaydıran bir mes'eledir. İmam-ı Azam, talebelerini, bu gibi mes'eleleri münakaşa etmekten men'ederdi. Kendisine "Sen niçin konuşuyorsun?" dediklerinde "Ben, başımda bir kuş var da onu uçururum endişesiyle tir tir titreyerek konuşuyorum" buyururlarmış. Yani demek istiyor ki, "sizler konuşurken hasmınıza galip gelmek için konuşuyorsunuz. Hasmınızın yanılmaları sizi sevindiriyor. Onun için de sizi böyle mes'eleleri konuşmaktan men'ediyorum."
Bu mevzûdaki hassasiyet, anlatılan mes'elenin mantıkî oluşuna gölge düşürmez. Fakat bazı mes'eleleri konuşurken ulu orta konuşmak doğru değildir. Bilhassa kader mes'elesi, mahir bir kuyumcu veya bir kimyager titizliği istemektedir.
KADER İLE İRÂDE BİRBİRİNE ZID DEĞİLDİR
Esas itibariyle, insan iradesiyle kader arasında bir zıddiyet ve münâfât yoktur. İnsan iradesiyle kader omuz omuzadır. İnsanlar işledikleri sevaplarla Cennet'e, günahlarla da Cehennem'e gitmeleri bir vak'a ise, bunların kader dilinde, Cenâb-ı Hakk tarafından tasdik edilmesi, bir bakıma irâdelerinin te'yid edilmesidir. Demek insanda, onu hayra, sevaba ve Cennet'e sevkeden veya tamamen tersine, kötüye, günaha ve Cehennem'e yuvarlanmasına sebep olan bir güç var ki, takdire esas teşkil ediyor. İşte bu güç irâdedir. Ve bu irâdenin var olması Allah'ın takdirine mâni değildir.
Esasen bütün fiillerimiz için de böyle düşünebiliriz. Meselâ, elimizi kaldırmak istediğimizde, fizikî bir ârıza söz konusu değilse, elimizi kaldırabilir; konuşmak istediğimizde de konuşabiliriz. Bu fiilleri işlemeye muktedir oluşumuz bize birşeyi, yani bizde bir irâdenin oluşunu isbat eder. İster buna irâde, ister cüz-i ihtiyarî, isterse meşîet veya dileme deyin, netice değişmeyecektir. Mahiyetini bilmediğimiz bu şeyin varlığı her türlü isbat gayretinin üstünde, gün gibi ayândır.
İlâhî takdirin ma'nâsına gelince; sanki Cenâb-ı Hakk, insana şöyle demektedir: "Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir buyuruyorum." İşte bu, iradeyi te'yid etmek demektir.
Evet, eşyayı yaratan Allah'tır. Ancak insan iradesinin söz konusu olduğu yerde, yapılan takdirde, insan iradesinin hangi tarafa sarfedileceği Cenâb-ı Hakk tarafından bilinmekte ve takdir ona göre yapılmaktadır. Öyle ise kader, insan iradesini te'yid ediyor, ibtal etmiyor. Yani, bir bakıma kader, insan iradesini de içine alıp kuşatıyor, ihata ediyor. Bu ise iradeyi te'yid etmek demektir; ibtal etmek, nefyetmek değildir...
KADER İLİM NEV'İNDENDİR
Kader, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde eşyaya biçilen bir plân ve projedir. Birşeyi bilmek ise o şeyi vücuda getirmek, demek değildir. Meselâ, siz kafanızda bin tane binanın plânını tutsanız, yüzlerce fabrikanın fizibilitesini tasarlasanız bunlardan hiç biri sırf kafanızda tuttuğunuzdan dolayı vücuda gelmez. Onların vücuda gelmesi için, irâde ve kudrete ihtiyaç vardır. Aksi halde, kafanızda tasarladığınız bina veya fabrikayı sadece siz bilirsiniz. Hayalen onun içinde dolaşır durursunuz ve hayalinizdeki en küçük bir kesinti de o fabrika veya o binayı ortadan kaldırıverir. Hatta, muhayyileniz yardımını kestiğinden dolayı hiç düşünmemiş ve tasarlamamış gibi olursunuz.
Bir kere daha hatırlatalım ki, kader ilim nev'indendir. İlim ise dâimâ ma'lûma tâbidir. Yani birşey nasılsa ve nasıl olacaksa öyle bilinir. Yoksa, ma'lûm ilme tâbi değildir. Durum böyle olunca, bizim ne yapacağımızı, iradelerimizi nasıl kullanacağımızı Cenâb-ı Hakk biliyor ve takdirini de bildiği istikamette yapıyor. O'nun ilmi muhittir, herşeyi kuşatmıştır. -Cenâb-ı Hakk'ın ilmine "tâbidir" şeklinde bir ifade kullanmak sû-i edeptir. Biz bu tâbiri sadece mes'eleyi akla ve anlayışımıza yaklaştırmak için kullanıyoruz.
Bir tren düşünelim. Bu trenin iki istasyon arasında katedeceği mesafe, zamanlama açısından bellidir. İnce hesaplarla hesaplanmış bu netice, trenin hareketinden çok önce bilinir ve bazen de bu ma'lûmat matbû hâle getirilir. İşte bu bilinen netice bir plân ve projedir. Mes'eleyi, mevzûmuza teşmil ve kıyas edecek olursak biz buna "Kader" deriz. Şu kadar var ki, elimizdeki bu ma'lûmat ve kader, treni harekete geçiren cebrî bir güç değildir. Yani tren bu plân ve projeden dolayı, denilen saatte, denilen istasyona gitmiyor, belki tren o vakitlerde oralara gideceği için bu plân ve projede, yani trenin kaderinde bu böyle yazılıp kaydediliyor. Çünkü ilim ma'lûma tâbidir. Nasıl olacaksa öyle bilinmekte ve hakkındaki takdir ona göre yapılmaktadır.
Cenâb-ı Hakk'ın ilmi, manzar-ı a'lâdan-çok yüksek bir nokta demek- olmuş ve olacak bütün eşyaya bir anda ve bir noktaya baktığı gibi bakar. O'nun ilminde, sebep-netice, illet-ma'lûl, başlangıç ve sonuç içiçedir ve hepsi tek noktanın içine sıkıştırılmıştır. O'nun için orada evvel-âhir, önce ve sonra diye birşey yoktur. Yani Cenâb-ı Hakk'ın ilmi herşeyi, bütün yönleriyle kuşatmıştır. Takdirini de bu ilmiyle yapmaktadır. Öyleyse bu takdir, iradî fiillerde, irade devre dışı tutularak yapılmamıştır.
İnsanın bütün yaptıkları, daha önce Levh-i Mahfuz'a kaydedilmiş şeylerdir. Daha sonra onun boynuna takılan kader bu Levh-i Mahfuz'dan istinsah edilmiştir.
"Her insanın amelini boynuna doladık." (İsra, 17/13) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır.
Evet, insanın yapacağı herşey önceden yazılmıştır. İnsan yaptıklarıyla sadece kendi hakkında yazılmış olanı yerine getirmektedir. Ancak bu yazılma, insanın yapacakları önceden bilindiği içindir. Yoksa insanı zorlayıcı bir güç ve kuvvet değildir. İnsanın boynuna asılan bu defterle, insanın fiillerinin melekler tarafından yazıldığı defter yan yana getirildiğinde görülecektir ki, insan teker teker kendisi için daha önce yazılandan başka birşey yapmamıştır. Sonra Cenâb-ı Hakk, bu defteri insana okutacak ve hesabı da bu deftere göre görecektir.
Burada, dolayısıyla şu hususa da işaret etmek istiyorum; ruh meselesiyle ciddî meşgul olan kimseler, ruhun aynı zamanda insan dublesi veya misâlî bedeninin yanı başında sergüzeşt-i hayatına dair kitabetin tayin ve takdirâtının mevcudiyetinden de bahisle rûhun belirli şekilde mahiyet ve fonksiyonlarına muttali olunduğu zaman, başından geçeceklere de belirli oranda vâkıf olunabileceği ileri sürülmektedir. Zâten, ilm-i kıyafet ile yani, maddî yapının ifade ettiği ma'nâlarla uğraşanlar, elin içindeki çizgilerden, kaderin cisme aksedişinin bir ifadesi olarak kişinin başından geçecek şeyleri kısmen de olsa söyleyebilmektedirler. Hatta basiret ve firaseti açık kimseler, çehresine baktıkları insanın simasında, onun bir kısım mukadderatını sezebilirler. Bunlar gaybı bilmek değildir. Çünkü onlara göre kadere ait sırlar, işaretler şeklinde insan vücudunda şekillenmiş durumdadır. Bu işaretleri bilmeyenlere göre söylenenler gaybî olsa dahi, hakiki ma'nâda gayb bu kabil malûmatla sınırlı tutulamaz. Yâni bu söylediklerimiz, "Gaybı ancak Allah bilir" hükmüne zıd değildir.
Allah'ın cismaniyetimize yerleştirdiği işâret ve alâmetlere bakarak, kaderi okumaya çalışmak, Saadet Asrı'nda da rastladığımız bir ilimdir. O zaman bunu yapanlara "kâif" denirdi .
Efendimiz (sav) bu ilmin karşısına çıkmadığı gibi, bir defasında kendisi de bir kâif getirmiş ve haklarında dedikodu yapılan Usame b. Zeyd ile, Zeyd b. Harise'ye baktırmıştı. -Zeyd Efendimiz'in azadlısıydı. Usame de onun oğluydu. Ancak Zeyd'in aksine Usame beyaz tenliydi. Bunun için de halk arasında bu mes'elenin kritiği yapılıyordu.- Efendimiz, birgün her ikisi de uyurken üstlerini örttürdü.. ve sadece ayakları görünüyordu. Getirdiği kâif de uyuyanları tanımıyordu. Ayaklarına bakarak "Bu ayaklar birbiriyle alâkalı" dedi. Allah Resûlü (sav) de sevinçle Hz. Aişe'nin (ra) yanına giderek bu durumu haber verdi. "Üsâme Zeyd'dendir ya Âişe" dedi . Esasen Allah Resûlü (sav) bunu biliyordu. Zira birgün mescidde bir delikanlı ayağa kalkmış "Benim babam kimdir" diye sormuş, O da ona babasının kim olduğunu söylemişti. Fakat burada bir kâif getirmekle, halka mâl olmuş bulunan ve ictimâî hayatta bir yeri olan bu müesseseyi halkın bakış açısına uygun bir delil olarak kullanmak istemişti. Kâif'in söylediği ile kendi bildiği arasında da bir zıdlık yoktu. Onun için de kâifin söylediğinin halka mâl olmasını arzu ediyordu.
.
KİTAP VE SÜNNET PERSPEKTİFİNDE KADER
Abdulfettah Şahin
İmanın altı rüknü vardır. Bunlardan biri de kadere imandır. İnsan nasıl Allah (cc)'a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere ve öldükten sonra dirilmeye inanmak zorunda ise, kadere de aynı şekilde inanmak zorundadır. Kadere imanı, imanın diğer rükünlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir.
Kader, kelime olarak, ölçme, takdir etme, biçime koyma ve şekillendirme gibi manalara gelir. Arapçada "Ka-de-ra", takdir etti, hisselere ayırdı ve herkese payını bölüştürdü manasına gelirken bir de aynı kelimenin, "Güç yetirdi, muktedir oldu" gibi manaları vardır. Kelime "Tef il Babı"na nakledilince "Kad-de-ra" olur ki o zaman manası "Hükmetti, hükmünü geçirdi ve kazada bulundu" şeklinde olur. İşte kelimenin bu lügat manasından çıkış yaparak "Kader"e ıstılah olarak şöyle bir tarif getirmişlerdir:
"Kader, Allah (cc)'ın kaza olarak takdir ve hükmettiği şeydir" (1).
Aşağıda zikredeceğimiz âyetler bu tarifi teyid eder mahiyettedir:
"Gaybın anahtarları O'nun kalındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi O bilir. Yaş kuru ne varsa hepsi "kitab-ı Mübin"dedir" (En'am, 6/59).
"De ki: "Allah (cc)'ın dilemesi dışında ben kendime bir zarar ve fayda verecek durumda değilim. Her ümmet için bir süre vardır; süreleri sona erince bir saat bile geciktirilmezler ve öne de alınmazlar" (Yûnus, 10/49).
"Gökte ve yerde, görülmeyen herşey şüphesiz Kitab-ı Mübin'dedir" (Neml, 27/75).
"Şüphesiz ölüleri dirilten, işlediklerini ve eserlerini yazan Biz'iz. Herşeyi apaçık bir kitapta saymışızdır" (Yasin, 36/12).
"(Ey şânı yüce Nebi!) Doğrusu sana vahyedilen bu Kitap Levh-i Mahfuzda bulunan şanlı bir Kur'ân'dır" (Burûc, 85/21-22).
"Doğru sözlü iseniz bildirin, bu azap sözü ne zamandır?" derler. De ki: "Onu bilmek ancak Allah (cc)'a mahsustur. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım" (Mülk, 67/ 25-26).
Kaza ile kader bir yönüyle aynıdır. Diğer mânâda ise, kader, Allah (cc)'ın takdiri, kazâ ise, bu takdiri infaz ve yapılacak şeyi eda etmesi ve hükmü yerine getirmesi demektir. Kader, herşeyi daha olmadan evvel ilmî plânda ve ilmî vücûduyla Allah (cc)'a vermektir. Olma havası içine girmiş ve olma silsilesi arasında yerini almaya çalışan eşya, levh-i mahfuzun istinsahları hâlinde, levh-i mahv ve isbatta, yine Allah (cc)'ın ilmi dahilinde olmak şartıyla, mükerrem melekler vasıtasıyla yazılıp kaydedilmektedir. Bizler, mertebe mertebe bir kaderle karşı karşıya bulunmaktayız.
Kader, sonsuz ilme sahip, geçmiş, hâl ve geleceği bir nokta gibi görüp, bilen ve esasen kendisi için geçmiş, hâl ve gelecek diye hiçbirşey mevzu bahis olmayan Cenâb-ı Hakk'ın; mikro âlemden makro âleme, zerreler den sistemlere ve gelecekteki bütün hayatıyla normo âlem insana kadar en küçükten en büyüğe, bütün kainatı ilmi planda, ilmî vücudlarıyla plânlayıp programlaması, tayin, tesbit, tasnif, takdir etmesi ve bütün bunları tasan ve ilmî plândan alıp, irade, kudret ve meşiet plânına geçirmesi, hâricî ve varlık âleminde göstermesi adına olup bitecek herşeyi daha olmadan evvel Kitab-ı Mübin'de tesbit ve takdir etmesidir.
Kader, insanın kesbiyle Allah (cc)'ın yaratmasının mukârenet ve beraberliğidir. Yani insan, bir işe mübâşeret edip, iradesiyle o işin içinde bulunur ve Allah (cc) dilerse o işi yaratır. İşte kader, ezelî ve sonsuz ilmiyle eşyâyı olmadan evvel bilen Allah (cc)'ın yine olacakları daha olmadan evvel tesbit buyurmasıdır.
Demek oluyor ki, kaderi, ilm-i ilahinin bir ünvanı olmasını nazara alarak, sadece bundan ibaret saymak doğru değildir. Saha olarak kader, Cenâb-ı Hakkın ilmi ile tayin ve takdiri demek ise de, fakat aynı zamanda o, Cenab-ı Hakk'ın Sem'i, Basar'ı, İrade ve Meşieti de demektir. Durum böyle olunca, kaderi inkâr, Cenâb-ı Hakk'ın bütün sıfatlarını inkâr ile aynı mânâya gelir. Onun için pek çok ehl-i tahkik kader meselesini Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Ulûhiyetini mütâlâa içinde ele almışlardır. Onlar: "Kader için hususî bir bahis açmaya lüzum yoktur. Zat-ı Ulûhiyetin ele alındığı yerde kader de ele alınmak zorundadır" demişlerdir. Bu düşünce, bir yönüyle kaderi, iman rükünleri arasında kabul etmemeyi işmam ettiğinden biz onlar gibi demiyoruz. Biz, nasıl Allah (cc)'a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere ve Haşre iman var, kadere de aynı şekilde iman var, diyoruz. Tâ ki, icmali veya tafsili, şöyle veya böyle kaderi inkar manasına gelebilecek bir söz söylemiş olmayalım. Ama meselenin aslına gelince, İmam Ahmed b. Hanbel, "Kader, kudretten gelir" diyor. Binaenaleyh, kaderi inkâr eden Zât-ı Uluhiyete ait pek çok şeyi de inkâr eder. Ulûhiyet akidesi sarsık hâle gelir ve bütün düşünce sistemi tersyüz olur. Onun için kader çok önemli bir mevzudur. Bu mevzuu, Ehl-i Sünnet düşüncesi içinde ele almayanlar hep sapıtmışlardır. Mutezile'nin rasyonalizması da, Cebriye'nin cebrî determinizması da hep bu sapıtma cümlesindendir.
Kâinatta, kader, plân, program, ölçü ve denge hâkimdir.
"Allah (cc) her dişinin rahminde taşıdığını, rahimlerin düşürdüğünü ve alıkoyduğunu bilir. O'nun katında herşey bir ölçüye göredir. Görüleni de görülmeyeni de bilir büyüktür, yücedir. O'na göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur" (Ra'd, 13/8-10).
"Hazinesi bizim katımızda olmayan hiçbirşey yoktur. Biz onu ancak belli bir takdire göre indiririz" (Hıcr, 15/21).
"O göğü yükseltmiş ve mizanı vazetmiştir" (Rahman. 55/8).
Ayetleri bize, plân, program, ölçü ve dengeyi anlatmaktadır.
Kâinatta öyle şâmil ve geniş dairede bir kader vardır ki, onun dışında hiçbirşey tasavvur edilemez. Kâinatı yaratan Allah (cc) çekirdeğin çatlamasından bahara, insanın doğuşundan yıldız ve galaksilerin doğuşuna kadar herşeyde muhît ilmiyle bir plân ve program tesbit buyurmuş ve bir kader tayin etmiştir ki, dünyanın dört bir yanındaki ilim adamları ve araştırmacılar, yüzbinlere ulaşan eserleriyle bu nizam, bu ahenk ve bu takdire tercüman olmaya çalışmaktadırlar. Marks'ın bile cebrî bir determinizmden bahsettiği yerde, kâinatta bir plân ve kaderin bulunduğunu dost-düşman, inanmış-inanmamış herkes kabul edecektir ve etmektedir. Gerçi, İbn Haldun gibi bir kısım İslâm müellifleri de bir nevi determinizmden bahsederler ve hatta bunu son dönemlerin batı düşüncesinde, meselâ Historizm'de olduğu gibi, toplum hayatına da teşmil ederler ama, biz Ehl-i Sünnet düşüncesi içinde bunu belli şartlara bağlar ve ancak bu şartlarla alıp değerlendirebilir, kabul edebiliriz. Bununla birlikte, insan iradesinin da dahil olduğu küllî bir kaderin herşeyde hâkim bulunduğunu da söyleriz.
Bir saat veya bir bina yaparken dahî, önce bîr plân ve proje çizer, fizibilite çalışmasında bulunur ve hassas ölçüler ve çizgilerle ilerde ortaya çıkacak şeyin takdirâtını yaparız. Öyle de, şu baş döndürücü sistemleri, atom alemiyle insanların kendi aralarında ve kendi içlerindeki şu ölçü ve dengeyi plansız, programsız ve ölçüsüz olarak düşünmek nasıl mümkün olabilir? Gördüğümüz bu baş döndürücü ahenk ve nizam bir saat veya binada gördüğümüzden daha aşağı mıdır ki, onlar hakkında kabul ettiğimiz plân ve projeyi diğerleri hakkında kabul etmeyelim?
Çekirdek ve tohumlar kader yüklü sandukçalardır. Geçireceği her bir safha ve ağacın bütün hayatı çekirdekte kaydedilmiştir. Yapı itibariyle birbirinin aynı görünen ve aynı basit maddelerden meydana gelen pek çok çekirdek toprağa düştüğünde çeşit çeşit çiçekler, binler türde bitkiler ve ağaçlar meydana gelmektedir. Herbir çekirdek, kaderin kendine biçtiği, ya da kendine kader yapılan ölçü içinde ilmî, mânevî bir suret ve şekil alıp, kendine has biçim ve elbiseyle toprak üstünde, gören gözlere kendini arz eder. Binlerce terzi, yıllarca çalışsa, bir tek ağaca dahi böyle kusursuz bir elbise dikmeye muvaffak olamazlar. Halbuki, dünya kurulduğu günden beri bütün ağaçlar, kendi elbiselerini kendileri yapmaktalar. Bu yapılışı belli bir kadere vermeden izah etmek asla mümkün olamaz.
Şu muhteşem kainat sarayına bak! Teleskopun başına oturan bir insan 5 milyon ışık yılı öteleri görüyor. Yani, bir nebüloz sönse, sen ancak onun söndüğünü 5 milyon ışık yılı sonra anlayabilirsin. Veya sen ışık olsan o yıldıza gitmeye kalksan oraya ancak 5 milyon sene sonra varabilirsin. İşte bu koskoca kâinat, bu baş döndürücü nizam, insanı hayrete sevkeden bir âhenk içinde seyrinde devam edip durmaktadır. Ayrıca bu makro âlem ile insan denen yeryüzünün halifesi normo âlem arasında da çok ciddi bir münasebet vardır ki, bu münasebet her iki âlem arasındaki dengeyi en hassas ölçülerle ayakta tutan Zât ve onun sonsuz ilim ve takdirini göstermektedir. İnsanın uzuvları arasındaki tenasübü bütün kâinatta müşahede etmek mümkündür. Jean haklıdır: Atomlar âlemini, insanlık âlemini ve diğer bütün âlemleri kuran Zât, bunların hepsini hendesî ölçülere göre kurmuştur. Kâinatta gözle görülür bir hendese hakimdir. Acaba bu hassas hendese, Kâinatı en hassas ölçülere göre kuran bir Mühendis-i Ezeli'yi isbata yeterli değil midir?
İsterseniz meseleyi biraz daha avamileştirip anlatalım:
Siz, basit dahi olsa bir bina yaptıracak olsanız, evvela bu mevzuda selahiyetli olduğunu kabul ettiğiniz birisine müracaat eder ve onun düşüncelerini alırsınız. Zira statik adına yapacağınız en küçük bir yanlışlık bazen daha bina yapılır yapılmaz yıkılmasına sebep olabilir. Onun için yapacağınız binanın statik hesabını yaptırmanız gerecektir. Bu basit bina kendine göre bir plân ve bir proje istemektedir. Siz bina yapımına ancak bir sürü ön hazırlıktan sonra başlayabilirsiniz. Yapacağınız binanın, bulunduğunuz belde ile münasebetini koruyabilmeniz için de İmar Planına dikkat etmeniz ve binayı gösterilen yerde ve gösterilen şekilde yapmanız icap eder. Bütün bu hassasiyet sadece basit bir bina içindir. Halbuki, bütün kainatta incelerden ince bir ölçü söz konusudur. Misal mi istiyorsunuz: Ağzınıza aldığınız bir parça elma ile sizin aranızdaki münasebetteki hassasiyete bakıveriniz. Elmanın tadı ile ağzınız, elmanın ihtiva ettiği vitaminlerle vücudunuz hatta, ağacın gölgesi ile sizin gölgeye olan ihtiyacınız ve sizin dışarıya çıkardığınız zehirli gazı onun yutması ve onun temizlediği havayı sizin ciğerinize doldurmanız, bu münasebetten sadece bir kaçıdır. Halbuki böyle yüzlerce münasebet bulmak mümkündür.
Meseleyi isterseniz bu kadar küçük dairede ele alın isterseniz yıldızlar ve galaksiler çapında değerlendirin, her yerde en hassas ölçülerle ölçülmüş bir denge ve ölçü göreceksiniz.
Bir sperm asla yalan söylemez. Zira belli bir plân ve programa göre hareket etmektedir. Kromozomların dili, RNA ve DNA'nın şaşmaz vazifesi ve hücrelerin beyanıyla, ağzı, dili, dudağı, gözü, kaşı, kulağı, siması, duygu ve kabiliyetleriyle pek çok safhalardan geçip "İnsan olacağım" der ve olur.
Astrofizikçilere göre, kâinatın her noktasında hangi buudların var olduğu ve bu noktalarda hangi manyetik etkinin ne tarzda bulunduğu bellidir. Çünkü, geometrik yerler ve kuvvetlerin şiddeti önceden vardır. Kompüterlerin keşfiyle de anlaşılmıştır ki, kâinatta yaratılan her varlık yaratılışıyla birlikte programlanmaktadır. Bu atomlardan yıldızlara kadar böyledir. Levh-i Mahfuzda herşey tayin ve tesbit edilmiştir. İşte biz buna kader diyoruz.
Ancak burada bir hususu belirtmekte fayda var: Baştan buraya kadar söylediklerimiz cebrî kader ile alakalıdır. Yani insan iradesinin söz konusu olmadığı, kâinatın umumunda cari olan kaderdir. Bu kader âlemşumüldür. Orada insanın iradesi asla nazara alınmaz. Allah (cc) yaratır ve yaratacağı şeyi hiç kimseye sormaz. O Cebbar'dır. Şu kadar var ki, her yaratmasında bir de hikmet vardır. Fakat hikmet bağlayıcı değildir. Zira Allah (cc) "O her istediğini yapandır" (Burûc 85/16). Dünya, yaratıldığı günden beri hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında bu cebri kaderin sevkiyle dönüp durmaktadır. Bu dönüşe hiç kimse dur diyemez. Güneş ile ay, amansız bir yarışa girmiştir. Bu yarışa hiç kimse sed çekemez. Çünkü bu hareket ve bu yarışta tamamen cebri bir kaderin hakimiyeti vardır. Herşey o kadere boyun eğmek zorundadır.
İnsana ait, düşünce, davranış ve hareketlerdir ki, onlarda bir irade söz konusudur. Zaten kader ile alakalı bütün meseleler, insanın iradesinin söz konusu olduğu yerde bir kıymet ve değer ifade etmektedir. Aksi halde kader hakkında konuşulan herşey malumu ilamdan öte birşey ifade etmezdi. Yani insanı ve insanın iradesini düşünmediğimiz zaman kaderi düşünmemiz âdeta yersiz ve abes ile uğraşmak olurdu. İnsan varlığı ile kâinata ayrı bir renk kattığı gibi, cüz-i irade de kader meselesini ehemmiyetli bir konu hâline getirmiş âdeta meseleye ayrı bir renk katmıştır. Onun için biz bu yazımızda kader ile alakalı olarak konuştuğumuz her yerde, insan iradesinin söz konusu olduğu kaderden bahsetmiş olacağız. Netice itibariyle de, kader ve cüz-i ihtiyarî hakkında eskiden beri zihinlere takılan bazı sorulara cevap arayacağız. Sözün başında Rabbimizden niyazımız, bizi Ehl-i Sünnet anlayışı içinde bir kader anlayış ve anlatışına muvaffak kılmasıdır. Zira bizi böyle bir mevzuda muvaffak kılacak olan sadece O'nun ihsanıdır. Vesilemiz ise ancak aczimiz ve ihtiyacımızdır...
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Kader İnancının Önemi
Prof. Dr. Yener Öztürk
Bazı kimseler kader inancının Müslümanları olumsuz yönde etkilediğini iddia ediyor. Acaba bu mülâhaza veya iddianın doğruluk payı ne kadardır?
Gündeme getirilen bu yaklaşımlar üzerinde yeniden düşünmemiz gerekmektedir. Öyle anlaşılıyor ki kader inancı, ‘kadercilik’le karıştırılmaktadır. Gerçek şu ki İslâm dini kaderi bir inanç esası olarak tespit etmiştir, ama kaderciliği (kaderde ne varsa o olur, deyip ameli terk etmeyi) yasaklamıştır. Bu cümleden olarak diyebiliriz ki, eğer Müslümanların dünyasında yaşadığımız zaman diliminde ters giden bir şey varsa bunu kader inancına değil de, tembelliklerine ve ihmalkârlıklarına kılıf arayan insanların kadercilik yapmalarına bağlamak daha uygun olacaktır.
Bugün perişan bir vaziyette bulunan İslâm dünyasının içinde bulunduğu durum, İslâm’ın bildirdiği kader akidesinin değil, inananların içinde bulundukları çağı iyi okuyamamalarının ve iradelerinin hakkını verememelerinin bir sonucudur.
Kaza ve kadere iman, eğer Müslümanların faaliyetlerine engel olmuş olsaydı, İslâmiyet’in yüksek devirlerindeki o fevkalâde terakkiler nasıl meydana gelebilirdi? Bu dinin hayata hayat kılındığı devirlerde, böyle bir akide, Müslümanların ilerlemesine ve medeniyet öncüleri olmalarına asla mani olmamıştır. Mustafa Sabri Efendi’nin de ifade ettiği gibi amelî/pratik yönden bir araştırma yapıldığında, kalblerinde dinî düşüncenin etkisi daha fazla olan önceki Müslümanların tembel olmadığı, diğer milletler tarafından da mağlûp edilemedikleri görülecektir. Onların kaza ve kadere inanmadıklarını ise hiçbir kimse iddia etmemiştir, edemez. (Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Beşer, s. 219.) Bu kısa girişten sonra şimdi doğru bir kader inancının insan hayatındaki yerini iki açıdan ele alıp değerlendirmeye çalışacağız.
A. Kâinatta Hâkim Olan İlâhî Program Açısından
1. Her şeyden önce, kadere iman, tesadüf düşüncesini ortadan kaldırır. Materyalizm gibi felsefî akımların düşünceleri, son derece mükemmel bir nizamın hâkim olduğu kâinatın bir tesadüfler zinciri neticesinde bugünkü hâline geldiği noktasında odaklaşmaktadır. Müslümanları, bu çeşit yanlış düşüncelerden yalnızca kader inancı kurtaracaktır.
Çünkü ‘kadere iman etmek’ demek, kâinatta tesadüflere yer olmadığına iman etmek demektir. Nitekim varlıkta hiçbir şeyin tesadüflere bağlı olmayıp, bir plân ve programa tabi olduğu Kur’ân’da açıkça ifade edilen bir gerçektir: “Allah’ın yanında her şey bir ölçüye göredir.” (Ra’d sûresi, ; “Muhakkak ki, biz her şeyi bir kaderle yaratmışızdır.” (Kamer sûresi, 49.)
Kâinatta en küçüğünden en büyüğüne kadar, her şeyde bir düzen müşahede etmekteyiz. Tabiata Yüce Yaratıcı tarafından konulan kanunlar, ilâhî kaderin (ilâhî programın) birer parçasıdır; bu kanunların hepsi kader dairesinde cereyan etmekte ve bunların kaderlerinde Kur’ân’ın ifadesiyle bir değişiklik görülmemektedir: “Allah’ın yaratmasında bir değişiklik bulamazsın.” (Rum sûresi, 30)
2. Kadere iman, kozmolojik açıdan ‘her şeyin Allah tarafından bir tertip ve ölçüye bağlandığına iman’ mânâsına geldiğinden, insan zihninde, kâinatta tesadüflere yer olmadığı şuurunu ve bir nizam fikrini yerleştirip insanı devamlı ve programlı bir çalışmaya sevk eden bir esas olmuştur. (Bkz.: Tabbara, Ruhu’d-Dini’l-İslâmî, s. 153)
Vakıa bu iken, ‘kadere iman’ denince, bazı zihinlerde hemen koyu bir cebir düşüncesi belirmektedir. Hâlbuki, insanların ihtiyar ve irade sahibi hür bir varlık olduğunu çok önceden dile getiren ve mutlak cebir fikrini çürütenler kaderi bir iman esası olarak kabul eden Müslüman âlimler olmuşlardır.
3. Bu esasa göre, Cenab-ı Hak, kâinattaki her şeyi ezelde tespit ettiği ilâhî plân ve yüce nizama göre idare etmektedir. O hâlde âlemde vaki olan maddî, manevî her türlü hâdise, maksatsız ve gayesiz olarak rastgele meydana gelmemektedir. Varlık ve olaylar Allah’ın her şeyi kuşatan ezelî ilmi, mutlak irade ve sonsuz kudretiyle ilâhî nizam ve plâna uygun olarak yaratılmaktadır. Allah’ın kazası, kaderine daima uygun olarak tecelli etmektedir. Aksi hâlde, kâinatın nizam ve düzeni bozulur, varlığı devam edemezdi. Bu yönüyle kaderin ispatı, tevhidin ispatı olmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte de “Kadere iman tevhidin nizamıdır.” (bkz.: el-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, 1/106) denilerek, bu esasın, tevhid akidesiyle doğrudan alâkalı olduğuna dikkat çekilmiştir.
Hâsılı, kader inancı, kâinatta meydana gelen bütün hâdiselere, ‘sebeplerin doğurduğu neticeler’ nazarıyla bakmaya engel olur ve bize her şeyin arkasında bir hikmet ve kudret elinin daima tasarrufta bulunduğunu bildirir.
B. İnsanla Alâkalı Takdir Açısından
Bu hususu da maddeler hâlinde sıralayıp ele aldığımızda karşımıza şu esaslar çıkar:
1. İman edilmesi gereken esaslar arasına girmesinin önemli hikmetleri bulunan kader, insanı gaflete ve inkâra götürebilecek yolu baştan kapatan bir set gibidir. Şöyle ki insan, nefsi cihetiyle, kendisine bir takdirle bahşedil
miş olan üstün vasıf ve güzelliklerle övünüp iftihar etmek, kusur ve günahlarına ise bahaneler arayıp bulmak, yahut bunları başkalarına yüklemek ister. İnsanın kendisinde bulunan yüksek istidat ve güzellikleri, Cenab-ı Hakk’ın takdirine dayanan bir ihsanı olarak bilmemesi, gurura ve kibre yol açar. Bu gurur damarı, insanlardan birçoğunu hemcinslerine karşı büyüklenmeye sevk ederken, bazılarını ise, ‘her şeyi kendinden bilme ve kendine ait görme’ saplantısına kadar götürüp, nihayetinde kendi üstünde hiçbir irade ve kudreti tanımama düşüncesine mahkum etmesi söz konusudur.
Esasında insan fıtratında, meziyetlere ve iradesiyle irtibatlı olarak meydana gelen her bir güzel neticeye sahip çıkıp, onunla övünme, iftihar etme, hatta daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte, yapılan güzel işler karşısında gurura düşmemek için ‘ilahî takdir’ karşısına çıkar ve ‘Aldanıp gururlanma, bu işleri bizzat gerçekleştiren sen değilsin’ diyerek, insanı kibre, gurura düşmekten korur. Ona, hem, iyiliklere vesile olan irade ve istidatlarının rabbinin bir takdiri/planı olduğunu, hem de, ihtiyacı anında muhtaç bulunduğu gücün kendisine verilmesinin bu takdir çerçevesinde olduğunu hatırlatır. Çünkü iyiliklerin yapılmasını isteyen, ilâhî irade olduğu gibi; onların yerine getirilmesi için lâzım olan gücü/kuvveti veren de yine o Kudret’tir. Tam bu noktada insan mes’uliyetinin ortadan kalkmaması için de İslâm’ın ‘ihtiyar prensibi/irade’ devreye girer ve ‘Dikkat et, sorumlusun! Zira tercih eden/seçen sensin’ der, ona sorumluluğunu hatırlatır. (Bkz. Bediüzzaman, Sözler, 26. Söz)
Kur’an-ı Hakîm meselenin her iki yanına da “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, her bir kötülük ise nefsindendir/kendindendir.” (Nisa sûresi, 79) ayetiyle dikkat çekerek, ‘bütün güzellik ve hayırların gerçek sahibinin insan değil, Allah (c.c.) olduğunu, buna karşılık bütün kötülük ve günahların ise insanın kendinden kaynaklandığını’ bildirir.
2. Doğru bir kader inancı insanı ümitsizlik ve gevşekliğe sevk etmez. Sonra kadere inanan insan, başarıya ulaştığı zaman tevazuu ve alçak gönüllüğü de elden bırakmaz; zafer sarhoşluğuyla kendini kaybetmez. Kadere imanın, insana, gerek maruz kaldığı musibetler karşısında bir güç kaynağı olduğu, gerekse onu gururdan kurtardığı hususu, şu âyet-i kerimede veciz bir şekilde ifade edilmiştir: “Ne yerde ne de nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebep olacak şekilde) başınıza gelen hiçbir şey yoktur ki, Biz onu yaratmazdan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır. Bu, kaybettiğinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdikleriyle de şımarmayasınız diyedir. Allah çok övünen kibirlileri sevmez.” (Hadid sûresi, 22-23)
Kader inancı, sıkıntı ve musibetler açısından düşünüldüğünde, ümitsizliğin, hüznün ve bunların doğurduğu stresin müessir bir ilâcıdır. Her şeyin Allah’tan olduğunu bilen ve buna iman eden insan, O’ndan gelen acı ve tatlı her şeyi rıza ile kabul eder. O’nun rahmet ve hikmetine itimat eder. Sabretmekle, kederden ve musibetin getirdiği üzüntüden kurtulur. Bir musibet karşısında, ‘Ben Allah’ın kuluyum, sonunda yine O’na döneceğim. Allah’ın dilediğinde hayır vardır, inşallah böylesi hakkımda daha hayırlıdır. Allah’ım beni sabredenlerden eyle, beni daha büyük musibetlerden koru!’ der, huzur bulur. Nitekim Kur’ân’da bu mânâları teyit eden âyetler mevcuttur: “Olur ki, sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayırlar takdir etmiş olur.” (Nisa sûresi, 19);“ Onların başına bir musibet geldiği zaman, ‘Biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara sûresi, 156).
Musibetlere kaderde yer alan ‘imtihan edilme’ gerçeği açısından bakamayan insanın, her ümit kırıcı ve kahredici hâdise karşısında apışıp kalması, sürekli hâlinden şikâyet etmesi, kafasını şuraya buraya vurması hatta neticede günah ve isyan bataklığına düşmesi bir bakıma kaçınılmaz olur. Böyle birisi en küçük bir musibet karşısında dahi ezilir ve dünyayı ‘ah’ ve ‘of’larla kendine zindan eder. Kadere inanan bir mü’mine gelince, o, -Kur’ân’da da değinildiği gibi- ne dünya işlerinden kazandığıyla sevinip gurura kapılır, ne de kaybettiği şeye mahzun olur. Zira o bilir ki, her şey bu hayat boyutundan/dünyadan ibaret değildir; her şeyin en iyisi ve güzeli ahiret hayatındadır.
3. Kaderin iman esasları arasına girmesinin bir diğer hikmeti de, insanı hayatın ağır yüklerinden kurtarıp ruhuna bir rahatlık ve hafiflik vermesidir. İnsan, kâinatla alâkalı bir varlıktır; nihayetsiz maksatları ve arzuları vardır. İnsanın kudreti ve iradesi ise ihtiyaçlarının milyonda birisine dahi kâfi gelmez. Ayrıca insan çevresinde görüp hikmetini anlayamadığı bazı hâdiselerin tesirinden kendisini çoğu kere kurtaramaz, huzursuz olur. Meselâ, acıklı bir sahne görse bir zaman kendisini onun tesirinden alamaz ve hayatı acılaşır.
Bu noktada insanın imdadına yetişebilen tek yardımcı, hakkındaki ilahî takdire imandır. Kadere hakiki mânâda iman eden bir kişi, ihtiyaçlarının ve korkularının hasıl ettiği manevi baskıları ve ağır yükü zihninden çıkarıp -tabir yerindeyse- kaderin gemisine kor/bırakır. Böylece hem zihni hem de kalbi/ruhu sükun ve rahata kavuşur. Şöyle ki, kâinatta meydana gelen bütün işlerin bir ilâhî kanun nizamıyla cereyan ettiğine, yani her şeyin engin bir rahmet ve sonsuz bir kudretin kontrolünde hikmetle yürüdüğüne inanan bir kimse, yaşadığı âlemin lezzet ve güzelliklerinden, helal dairesinde, emniyet içinde istifade etmeye bakar. Diğer bir ifadeyle, O’nun merhametine, icraat ve kanunlarının güzelliğine istinaden her şeyi güzel tarafından görür ve buna bağlı olarak hayatını elemsiz bir lezzet ve saadetle geçirir. Bu açıdan da kadere iman o kadar huzur vericidir ki, tarif edilemez. Bu mânâda kadere iman eden birisi, kederden ve üzüntüden emin olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde bu gerçeğe dikkat sadedinde “Kadere iman, kaygı ve üzüntüyü giderir.” (Münavî, Feyzu’l-Kadîr, 3/187) buyurmuşlardır.
Kadere imanın, bu çerçevede ağır hastalıklara yakalanmış insanların hayatlarındaki müspet etkisi açısından da doldurulamayacak bir yeri vardır. Onulmaz bir derde düşmüş, elinde hiçbir çaresi olmayan bir mü’min ‘Yüce Allah’ım! Senin iradene mutlak itaat ediyorum. Senin hikmetlerin sonsuzdur. Sen dilersen beni iyileştirirsin de. Dileyip dilememen de Sana ait bir hikmettir, biz elimizden geleni yaptık, bizden sonrakiler de yapacaklar… Ölüm ise Senin kanunundur, ölsek ne gam! Zira Sana dönüyoruz!’ der, kendini emniyette hisseder. Netice olarak, ‘ilâhî takdirin/kaderin her şeyi güzeldir’ hakikatini kavrayıp ona teslim olan bir insan, her şeyde ilâhî kaderin hikmet ve adaletini görür.
4. Kadere imanın insan üzerindeki diğer bir etkisi de, onun iradesini güçlendirmesidir. Çünkü kadere inanan bir kul, hadis-i şerifin de ifadesiyle ‘başına gelecek bir musibetin mutlaka geleceğine, gelmeyecek olanın da asla gelmeyeceğine’ (Tirmizi, Kader 10.) inandığı için cesaretlidir. Bu akide, insanı canlı ve hareketli kalmaya sevk edeceğinden böyle bir imana sahip bir kişi, zorluklar karşısında yılmaz, tembellik ve gevşeklik göstermez. Geçmişte büyük muvaffakiyetlere imza atmış insanların, bu akidenin temsilcileri olması, bunun en açık delilidir. Kaza ve kadere iman eden, Allah’a dayanmış olacağından hayatta her işe girişir ve ömrü boyunca cesaret ve gücünü kaybetmeden başarıdan başarıya yürür. Başarısızlığa uğradığı zamanlar olsa da, ‘bunda bir hikmet olacak’ diyerek, aynı şeyi değişik yollardan denemeye çalışacak, bunu da yapamazsa, ‘takdir bu kadarmış’ deyip, azmini ve iradesini kaybetmeden yine yoluna devam edecektir.
5. Kadere iman etmiş bir mü’min, rızkının tayin edildiğini ne yaparsa yapsın başkasının kısmetini elde edemeyeceğini bildiği için, başkasının hakkına tecavüz etmez, hırs göstermez ve haset etmez. Bu itibarla kadere inanan bir kul “Bir de Allah’ın bir kısmınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyiniz.” (Nisa sûresi, 32) âyetinin de işaretiyle başkasının elinde bulunana göz dikmez. Zira o, böyle bir göz dikmenin ‘Allah’ın kaza ve kaderine küsme, kulları arasında taksim ettiği nimetini hor görme, mülkünde hikmetiyle ikame ettiği adaletini nahoş telâkki etme, dolayısıyla tevhidin özüne karşı işlenilmiş bir suç’ mânâsına geldiğini bilir ve ondan uzak durur.” (Bkz. Gazzali, İhya-u Ulûmiddin, 3/254; Muhasibî, er-Riâye li Hukûkillah, s. 490.)
6. Her şeyde kaderin bir hükmünün bulunduğuna inanan bir kimse, kendisine karşı suç işleyen birini mes’ul tutsa bile ona karşı daha müsamahalı olur. Başına gelen bu olayı bir de kader açısından değerlendiren bir mü’minin, muhatabını affedebilmesi daha kolay olur. Şöyle ki, o, bir başkasının kendine verdiği acı veya zararda, kendi günahlarının da hissesinin olduğunu dikkate alır, yani bu sıkıntılı durumun, kendisinin önceden işlemiş olduğu bir günahına karşı Allah tarafından takdir edilmiş bir ceza olabileceğini de ihtimal dışında tutmaz. Nitekim Kur’ân’da, “Başınıza gelen her bir musibet kendi işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber,) Allah (günahlarınızın bir çoğunu) affeder (de onlardan ötürü bir musibet vermez.)” (Şûrâ sûresi, 30) buyrulur. Buna inanan mü’min böylece muhatabına karşı duyduğu/duyacağı nefret ve kinden daha rahat kurtulabilir.
Netice olarak, bir mü’min, gelecek ve günahlar söz konusu olduğunda, iradesinin tercih ve dahlini düşünmeli, mazi ve musibetleri ise kader açısından anlamaya ve değerlendirmeye çalışmalıdır.
*Dicle Univ. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
yozturk@yeniumit.com.tr
Kaynaklar
Gazzali, Ebû Hamid, İhya-u Ulûmiddin, el- Mektebetu’l-Asriyye, Beyrut 1992.
Muhasibî, Haris b. Esed, er-Riâye li Hukûkillah, Daru Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut tsz.
Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Beşer Tahte Sultani’l-Kader (çev.: İsa Doğan), İstanbul 1989.
Münavî, Feyzu’l-Kadir, Daru’l-Fikr, Beyrut tsz.
Muttakî, Kenzu’l-Ummal, Müessesetü’r-Risale, Beyrut 1993.
Nursi, Sözler, Işık yay. İstanbul 2005.
Tabbara, A. Abdulfettah, Ruhu’d-Dinî’l-İslamî, Beyrut 1977.
Taftazanî, Şerhu’l-Akaid, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul tsz..
Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat İstanbul 1979.
.
İman Esaslarından Kader
Prof. Dr. Yener Öztürk
|
Kâinatta öyle şamil ve geniş dairede bir kader hâkimdir ki, onun dışında hiçbir şey tasavvur edilemez. Kâinatı yaratan Allah (cc), çekirdeğin çatlamasından bahara, insanın doğuşundan yıldızların ve galaksilerin doğuşlarına kadar her şeyde muhît ilmiyle öyle bir plân ve program tesbit buyurmuş ve bir kader tayin etmiştir.
|
İman, bölünmez bir bütündür ve altı rüknün tamamına inanmayı gerektirir. Bu rükünlerin tamamına inanılması halinde iman gerçekleşmiş olur. Çünkü ‘iman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattir ki, ayrılmayı kabul etmez. Ve öyle bir mahiyettir ki, parçalanmayı kaldırmaz. Ve öyle bir bütündür ki, bölünmeye imkan tanımaz.’1
Altı rüknün ayrılmaz esaslarından biri olan kadere imanın zarureti, İslâm âlimlerince genel olarak iki delile dayandırılır. Bunlardan birincisi, Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız ve sınırsız (mutlak) olan ilim, irade, kudret vb. sıfatlarına iman etmenin gereği. İkincisi, manevî tevatür derecesine ulaşmış bulunan, anlamı gayet açık haberlerin/hadîslerin varlığı. 2 Bu itibarla bir Müslüman Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve öldükten sonra diriltilmeye inandığı gibi, topyekun varlıkla alakalı ilahî takdire (kadere) de inanmakla mükelleftir.
Ne var ki inananların tamamına yakınının, erkan-ı imaniyeden biri olarak bilip tasdik ettiği bu esası, -‘kader, iman edilmesi gereken bir esas olarak Kur’ân’da açıkça geçmiyor’ gerekçesiyle- bazı marjinal fikirli zevatın reddettiği görülmektedir. Biz bu noktadan hareketle, insanımızın zihninde asla yer bulmamış olan, ancak sun’î bir şekilde zihinlerde uyarılmaya çalışılan bazı şüphe ve tereddütleri giderme maksadına yönelik olarak birkaç noktaya temas etmekte yarar görüyoruz.
Önce kader esasını ‘imanın bir rüknü’ olarak kabul etmeyenlerin seslendirdikleri iddiaları zikredip bunları kritiğe tâbi tutacağız:
Birinci iddia, ‘iman esaslarını bir arada bildiren âyetlerde kadere imanın belirtilmemiş olması’ şeklindedir. Acaba, âyet-i kerimelerde (bkz.: Bakara Sûresi, 2/177, 285; Nisa Sûresi, 4/136), bu hususa açıkça yer verilmemiş olmasından hareketle ‘Dinde kadere iman söz konusu değildir.’ gibi bir hükme varmak ne kadar tutarlıdır?
Meseleye dikkatlice yaklaşıldığında bu iddianın tutarlı olmadığını/olamayacağını kolaylıkla anlamış olacağız. Bu çerçevede konuya iki açıdan bakacağız.
a. Pek çok hadiste yer alan ‘kadere iman’ esasının Kur’ân’da müstakil bir şekilde ifade edilmemesinin elbette bir hikmeti vardır. Çünkü Allah’a ve O’nun ilim, irade, kudret gibi yüce sıfatlarına iman etmek, kaza ve kadere iman etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bir diğer ifadeyle kadere iman, temelde ‘Allah’a iman esası’ içinde bulunmuş olmaktadır. Bu sebeple Kur’ân’da ayrıca zikredilmemiştir. “Allah’ın, kâinatın yaratıcısı olduğuna, ilim ve iradesinin bütün cüz’iyyat ve külliyatı kapsadığına inananlar, kaza ve kadere de iman etmiş bulunurlar.” 3 Şu kadar ki Hz. Peygamber (aleyhisselam) tarafından görülen lüzum üzerine, kaza ve kadere imanın gerekliliği (farziyeti) ayrıca belirtilmiştir.
Allah’ın ezelî ve sonsuz ilmine, sınırsız irade ve kudretine iman etmenin kadere de iman etme anlamına gelmiş olmasından hareketle bir kısım ulema kader meselesini doğrudan, ‘Allah’a iman’ başlığı altında ele almıştır. 4 Âlimlerimizin bazısı ise -gerek tevhid noktasında cehalete düşülebileceği endişesiyle gerekse bunun kaderi, iman esasları arasında görmemeyi ima edebileceği düşüncesiyle- ‘kadere iman’ esasını, hususi bir başlık altında zikretmeyi gerekli görmüştür. 5
b. Kur’ân, birçok yerde, yaratılmadan önce her şeyin bir kitapta kayıtlı olduğunu bize bildiriyor. Şimdi burada durup kendimize şu soruyu yöneltelim: Cenab-ı Hakk’ın herhangi bir hususla alakalı olarak ‘Bu böyledir.’ demesi, -netice itibariyle- ‘Bunun böyle olduğuna inanın.’ anlamına gelmez mi? Müşahhas bir örnekle ifade edecek olursak, Allah’ın, Kur’ân’da “Ne yerde ne de kendi nefislerinizde (gerek üzülmenize gerekse sevinmenize sebep olacak şekilde) meydana gelen hiçbir şey yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın..” (Hadîd Sûresi, 57/22) buyurması, ‘Bunun böyle olduğuna iman ediniz.’ demesi manasına gelmez mi?
İkinci iddia, kaderle alakalı rivayetlerin, âhâd haberlerden ibaret olduğu (yani mütevatir olmadığı) şeklindedir. Bu konuyu gündeme getirenler ‘İtikadî konularda haber-i âhâdın kabul edilmemesi Ehl-i Sünnetçe de kaideleştirilmiştir’ demektedirler. İnanç konularında ‘haber-i vahidlerin delil olarak kullanılamayacağı’ tarzında şekillenen kanaat aslında ilk dönem Sünnî kelamcılar ve muhaddisler tarafından kabul görmemiştir. Onlar daha çok hadisin sıhhati için belirli şartlar öne sürmüşler ve sahih hadislerin hususiyetlerini belirlemişlerdi. Onlara göre, hadisin bu sıhhat şartlarını taşıması yeterliydi. Mesela, gerek kelam ilminin gerekse fıkıh ilminin babası konumundaki Ebu Hanife Hazretleri’nin el-Fıkhu’l-Ekber adlı kitabında, -her ne kadar haber-i vahidlerin itikadî konularda delil olup olamayacağı tartışılmamış olsa da- haber-i vahidlere dayanılarak mirac, kabir suali, ru’yetullah ve şefâatın detayları gibi pek çok konunun hak olduğu vurgulanmaktadır.
Son dönem itibariyle diğer görüş taraftar toplamıştır. Ancak bu devrede de tersi kanaate sahip âlimler azımsanmayacak sayıdadır. Nitekim bu konuyla alakalı eser telif eden bazı araştırmacılar, Ehl-i Sünnet ekolünün, Ahmed b. Hanbel ve Ebu’l-Hasen el-Eşarî gibi önemli simalarının bu görüşte olduğunu tespit etmişlerdir. Ayrıca son dönem bazı Sünnî usulcüler ve kelamcılar, ‘meşhur haberlerin kesin ilim ifade etmiş olmaları itibariyle itikadî konularda delil olabileceği’ görüşünü benimsemişlerdir. Mesela Serahsî, “Mütevatir, müstefîz ve üzerinde icmâ edilmiş sünnet, ilm-i yakîn ifade etme konusunda Kitap gibidir.” diyerek meşhur haberlerin ilim ifade edeceğini kabul etmiştir.6 Ve yine Maturîdî ekolünün önemli bir siması olan Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Allah’ın ilim ve kudret sıfatları konusunda Mutezilî kelamcıların ileri sürdükleri görüşlerin yanlış olduğunu dile getirdiği yerde “Ne Kitap’ta ne de meşhur hadislerde onları destekleyen bir nass bulunmadığı halde, onları böyle bir yaklaşıma sevk eden hangi zaruret vardır?” 7 diyerek meşhur hadislerin de delil olduğunu açıkça ortaya koymuştur. 8
Haber-i vâhidlerin de delil olarak kullanılabileceğini dile getiren âlimlerimiz “hadisin sağlam olarak Peygamber'den gelmesini, yani, itimada şayan yollar ve şahıslar tarafından gelmesini esas almışlardır. Ve yine bu zevata göre, hadis kritiği ilimlerinin gerektirdiği şartlar bu rivayetlerde mevcut ise onların âhâd haberler durumunda kalması kıymetlerini düşürmez. Bu görüşü paylaşanlar, sayı bakımından az olmadıkları gibi, belki de tatbikattaki durumu nazarî olarak da en iyi ifade eden kimselerdir." 9
Belki bu çerçevede hatırlatılması gereken en önemli husus şudur: Kaderle alakalı hadislerin hepsi âhâd olsa da bunlar mana itibariyle mütevatirdirler. 10 Bu itibarla ‘Âhâd hadisler zan ifade eder; zannî deliller ise akaid ilminde delil olarak kullanılamaz.’ denilemez. Zira bu hadislerin delâlet ettikleri mana, kat’iyyet ifade eden âyetlerle (bkz.: En’am Sûresi, 6/38; Tevbe Sûresi, 9/50-51; Yasin Sûresi, 36/12; Hadîd Sûresi, 57/22) te’yit edilmiştir. Kat’î deliller ile manası te’yit edilen zannî deliller de kat’iyyet ifade ederler. Ayrıca -Bediüzzaman Hazretleri’nin de önemle vurguladığı üzere- ‘Bazen haber-i vahid bazı şartlar içinde tevatür gibi kesinlik ifade eder, bazen de haber-i vahid haricî emarelerle kat’iyyet ifade eder.’ 11
Üçüncü iddia, ‘bu rivayetlerin ravîlerinin güvenilir olmadığı’ şeklindedir. Bu kuru bir iddiadan ibarettir. Zira bu kişiler, tanınmış, güçlü hadis ricali tarafından güvenilirlikleri belgelenmiş (tevsîk edilmiş) ravilerdir. Ne var ki kaderin iman esasları içinde olamayacağını savunanlar, bu rivayetlerin senetlerinde mecrûh ravilerin bulunduğunu iddia etmekten geri durmamışlardır. Bu noktada şu denmektedir: Bunlar içinde en kuvvetli görünen rivayetin senedi, Hz. Ömer>Abdullah b. Ömer>Yahya b. Ya’mer>Abdullah b. Bureyde şeklindedir ki, bu son ravî (Abdullah b. Bureyde) Ahmed. b. Hanbel tarafından tevsik edilmemiştir.
Bu iddia İbn Hacer’in Tehzib isimli eserine dayandırılmaktadır. Ne var ki, İbn Hacer, bu eserinde sadece İbn Hanbel’e atfedilen bir görüşe yer verdikten sonra, cerh ve tadil âlimlerinin İbn Bureyde’nin (ö.105) güvenilir olduğunu belirten görüşlerini bir bir sıralamıştır. 12 O kendi kanaatini ise Takrib isimli eserinde ‘üçüncü tabakadan sika bir ravidir’ diyerek net bir şekilde ortaya koymuştur. 13
Sünnî kelam âlimlerinin bu rivayetleri sahih kabul ettikleri bilinen bir gerçektir. Ravilerin şahsına yönelik itirazlar, Mutezilî kelam âlimleri tarafından yapılmıştır. Bunun sebebi ise gayet açıktır: Söz konusu rivayetler, bu zevatın, temellendirmeye çalıştıkları görüşlerle ters düşmektedir. Bu cümleden olarak onlar, bu mevzuda, kaderi ispat için gelen hadislere hiç iltifat göstermemişler, onların uydurulmuş olduklarını ileri sürerek, ravilerini yalancılıkla itham etmişlerdir. 14
Bu çerçevede hatırdan çıkarılmaması gereken bir husus da şudur: Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) dinî ve gayr-ı dinî meselelerde varid olan ve İslâm teşrîinde Kur’ân’ın müfessiri olarak ilk mühim kaynağı teşkil eden hadisleri rivayet etmiş olan raviler, güvenilir oldukları tanınmış hadis tenkitçileri tarafından belgelenmiş şahıslardır ki, bunlar aynı zamanda kaderle ilgili hadislerin de ravileridirler. Eğer biz bu konudaki hadisleri reddetme cihetine yönelirsek, bunu ancak ravilerinin yalan söylemiş veya yalan nakletmiş olma ihtimaline binaen reddetmemiz gerekir; bu takdirde ise, sadece akaid meselelerinde varid olan hadislerin değil, ibadet ve muamelat da dahil, bütün dinî konularda varid olan hadislerin sıhhatinden de şüphe etmek gerekir ki, bu, dini tehdit eden büyük bir tehlikeyi teşkil eder. 15
Dördüncü iddia, ‘ilgili rivayetin Buharî gibi bir kaynakta yer almamış olduğu’ şeklindedir. Bir kısım zevat, hususiyle İmam Buharî’nin, -Cibril hadisi olarak bilinen- rivayeti naklederken kaderle alakalı cümleye yer vermemiş olmasını dillendirmektedir. Diğer hadis kitaplarında hadisin konumuzla alakalı kısmı şöyle geçer: ‘..İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere, hayrına ve şerrine inanmandır..” (Müslim, İman 1; Ebu Davud, Sünnet 16; İbn Mace, Mukaddime 9). 16 Buharî’nin sahihinde tahric edilen rivayet ise şöyledir: “İman, Allah’a, meleklerine, O’na kavuşmaya, kitaplarına, peygamberlerine inanman; keza (öldükten sonra) dirilmeye inanmandır” (Buharî, İman 43)
Görüldüğü gibi, kader inancı bir iman esası olarak, Buharî’nin Sahîh’i hariç, kütüb-i sitte dediğimiz diğer hadis kitaplarının hepsinde yer almaktadır. (Bkz., Nesaî, İman 5; Tirmizi, Kader 10, 17; İbn Hanbel, Müsned, 1/97) Ancak burada dikkatten kaçırılmaması gereken bir nokta vardır: Kaderin varlığıyla ilgili olarak Buharî’nin Sahih’inde ‘kitabu’l-kader’ adlı müstakil bir kitab/bölüm vardır ve burada kaderle alakalı birçok rivayet mevcuttur. (Bkz.: Buharî, Kader 1, 6, 11)
Hâsılı, İmam Buharî Hazretleri’nin hadisi bu şekilde nakletmesi onun ulaşabildiği veri ve imkanlarla alakalı bir durumdur. Bu itibarla Buharî’nin, Sahîh’inde kaderin, ‘iman esaslarından’ biri olduğuna dair bir rivayetin olmaması, diğer hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin delaletine ve kıymetine gölge düşürecek bir gerekçe olamaz. Diğer taraftan konunun tek bir noktaya indirgenip bunda ısrar edilmesi, ‘Sahih-i Buharî’de yer almayan rivayetlerin delil olma özelliği (hücciyyeti) yoktur.’ gibi bir anlama gelir ki, bunun da ilmîlikle bağdaştırılması mümkün olmaz.
Sonuç
Bütüncül bir nazarla bakıldığında iman esaslarının, kaza ve kader inancıyla/esasıyla çevrelendiği görülecektir; yüce Yaratıcı, başta Kendi varlığının bilinip tanınması olmak üzere, hayat ve ötesinin/devamının anlam ve maksadının ne olacağını ve de bunun için indireceği kitapları kimlere hangi varlık vasıtasıyla göndereceğini önceden takdir buyurmuştur. Bunun aksini düşünmek O’nun zuhûrata göre, gelişi güzel hareket ettiğini iddia etmek anlamına gelir ki, bu her şeyden müteâl olan Allah hakkında izahı imkansız bir çelişki oluşturur.
İslâm’da kadere iman etmenin zarureti iki temel delile/gerekçeye dayanır: Bunlardan birincisi, Cenab-ı Hakk’ın kayıtsız ve sınırsız (mutlak) olan ilim, irade, kudret vb. sıfatlarına iman etmenin gereği. İkincisi, manevî tevatür derecesine ulaşmış bulunan anlamı gayet açık haberlerin/hadîslerin varlığı. Bu itibarla bir Müslüman Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına ve öldükten sonra diriltilmeye inandığı gibi, topyekun varlıkla alakalı ilahî takdire (kadere) de inanmakla mükelleftir.
* Dicle Üniv. Ilâhîyat Fak. Öğrt. Üyesi
yozturk@yeniumit.com.tr
Dipnotlar
1. Bediüzzaman Said Nursî, Asâ-yı Mûsa, Şahdamar yay., İstanbul 2007, s. 49.
2. Ramazan el-Butî, Kübra’l-Yakîniyyati’l-Kevniyye, Daru’l-Fikr, Dımaşk 1973. s. 171.
3. Bilmen, Ö. Nasuhî, Muvazzah İlm-i Kelam, Bilmen yay., İstanbul ts., s294.
4. Mesela bkz., Nesefî, Ebu’l-Muîn, Tabsiratu’l-Edille, (thk.: Claude Selame), Dımaşk 1993, 1/522. Saha olarak kader, her ne kadar Cenab-ı Hakk’ın ilmi ile tespit ve tayini demek ise de aynı zamanda o, Allah’ın İradesi, Sem’i, Basarı ve Hikmeti de vs. demektir. Zira insanın, iradesinin nazara alınarak takdir edilmiş olan kaderinde, ilim sıfatı gibi Allah’ın diğer sıfatlarının da taalluku söz konusudur; sözgelimi, Allah’ın böyle bir tespitte bulunabilmesi için, O’nun kullarının zaman boyutunda neleri yapacağını hakkıyla görebilecek bir Basarı, neleri söyleyeceğini hakkıyla işetecek bir Sem’inin de olması gerekmektedir… Bundan anlıyoruz ki, kader konusu yalnızca –ilim gibi- tek bir sıfatı ilgilendiren bir durum değildir.
5. Cisrî, Hüseyin, Savabu’l-Kelam, (çev.: Mustafa Zihni Efendi), Tebliğ yay., Konya, ts., s. 232.
6. Serahsî, Usûlu’s-Serahsî, Elif Ofset İstanbul 1990, 1/366. Hadisçilerin meşhûr diye tarif ettikleri hadisleri bazı fukâha müstefîz olarak isimlendirir. Hadis ıstilâhînda ‘ikiden fazla kanaldan gelen fakat mütevatir derecesine ulaşmayan hadis’ anlamında kullanılır.
7. Bkz.: Nesefî, Tabsiratu’l-Edille, 1/174.
8. Bkz.: Koçkuzu, Ali Osman, ‘Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahidlerin İ’tikad ve Teşrî Yönlerinden Değeri, Diyanet İşleri Başkanlığı yay., Ankara 1988, s.140-142.
9. Koçkuzu, a.g.e., s. 140-142.
10. Mustafa Sabri, Mevkifu’l-Akli ve’l-İlm, el-Mektebetu’l- İslâmiyye, ys. 1950, 3/350.
11. Said Nursî, Mektubât, Şahdamar yay, İstanbul 2007, s. 101
12. Bkz., İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzîb, Haydarâbad 1326, 5/157.
13. İbn Hacer, Takribu’t-Tehzib, Daru’r-Reşîd, Haleb 1992, s.297.
14. Koçyiğit, Talat, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, T.D.V. yay., Ankara 1989, s.160.
15. Koçyiğit, a.g.e., s. 163.
16. Bu rivayetlerde kaderle birlikte ‘hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna’ dikkat çekilir. Kur’ân’da da yer alan bu iki kelime ile maddî hayır ve şerler de kastedilir. Yani, hayır ile -insanların sebeplere usulünce teşebbüslerine bağlı olarak- Allah’ın lutfettiği rızık/mal, sıhhat ve galibiyet gibi hususlar; şer mefhumu ile de –gerek insanların imtihana tâbi tutulmalarıyla ilgili olarak gerekse onların sebeplere riayetteki ihmal ve kusurlarına karşılık olarak- Allah’ın takdir etmiş olduğu kıtlık, hastalık ve mağlubiyet gibi karşılıklar da kastolunur. (İlgili âyetler için bkz.: Yunus Sûresi, 10/11; İsra Sûresi, 17/11; Hacc Sûresi, 22/11; Fussilet Sûresi, 41/49-51; Meâric Sûresi, 70/20.)
x
Hayır ve Şerri Özetleyen Ayet
Prof. Dr. Yener Öztürk
|
Kur’ân-ı Kerim’in her âyeti vecizdir; fakat İbn Mesud Hazretleri'nin “Hayrı ve şerri bundan daha câmî (bir arada zikreden) bir âyet yoktur.” diyerek işaret ettiği, Nahl Sûresi’nin 90. âyeti, mâruf ve münkeri hulâsa eden, tek başına mücelletlere sığmayacak bir muhtevayı hâizdir.
|
Yüce Allah’ın insanlığa son ve en kapsamlı hitabı Kur’ân-ı Hakîm’de hayır ve şerrin listesi detaylarıyla sunulur. Muhtelif sûrelerde belli münasebetlerle yer alan bu liste Nahl Sûresi’nin 90. âyetinde ise özetleyici bir muhtevayla verilir. Sahabe içinde ilmî derinliğiyle temayüz etmiş bulunan Abdullah İbn Mes’ûd’un (r.a.) bu âyetle ilgili olarak şöyle dediği rivâyet edilir: “Kur’ân’da hayır ve şerri toptan ifade eden âyet, bu âyettir.”1
Ömer b. Abdülazîz’den sonra hutbelerin sonunda okunması âdet hâline gelen bu âyette şöyle buyrulur: “Allah adaleti, hattâ adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl Sûresi, 16/90)
Âyet-i kerîmede söz konusu edilen bu hususları şimdi sırasıyla ele almaya çalışacağız:
A. Üç Müspet Esas
Islahatçıların idealinde olan güçlü ve erdemli bir toplumu meydana getirmenin temel taşlarını içinde barındıran bu âyetin pozitif esaslarını, sırasıyla adl, ihsan ve i’tâ oluşturur:
1. Adl
Mastar itibariyle ‘i’tidal ve istikamet üzere olmak, ölçü ve dengeyi gözetmek, her şeye hakkını vermek ve meyletmek’ gibi anlamlara gelen adl, dinî terminolojide, ‘her bir hususta ifrat ve tefrit arası orta bir yol tutmak’ mânâsını2 ifade eder. Kur’ân’da ‘adl’ şeklinde yer alan bu kelime, dilimizde daha çok ‘adalet’ mastarıyla kullanılır.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıklıkla yer alan adl kavramı, düşünceden fiile, ondan ahlâka, geniş bir sahayla irtibatlıdır. Nitekim bu âyetteki adl kelimesini böyle bir perspektiften ele alan bazı müfessirlerimiz şöyle demişlerdir: Adl, gerek itikadî, gerek amelî gerekse ahlâkî her bir konuda orta yol (istikamet) üzere olmaktır.3 Şimdi bu özlü cümleyle anlatılmak istenilenleri kısaca açıklamaya çalışalım:
a. İtikadî açıdan adl: Uluhiyet konusunda -istikametin ifadesi olan- tevhid inancına sarılmak, bu mevzuda inkar veya şirk mülâhazalarına düşmemek. Nitekim, İbn Abbas’a (r.a.) dayandırılan bir rivâyette, onun, ‘adl’in başının tevhid-i ilâh olduğu’nu söylediği nakledilir.4
b. Amelî açıdan adl: Bu hususu iki ayrı yönden ele almak mümkündür. Birincisi, ‘dünya-âhiret ve ceset-ruh arasındaki ölçünün/dengenin gözetilerek hareket edilmesi’dir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas Sûresi, 58/77) âyetiyle, dünya-ahiret dengesinin gözetilmesi emredilir. Ceset-ruh arasındaki dengenin korunması için ise Peygamberimiz’in (s.a.s.), “..(Unutma ki) senin üzerinde cesedinin/bedeninin de hakkı vardır.’ (Buharî, Savm 55; Müslim, Sıyam 182) şeklindeki beyanını örnek olarak zikredilebiliriz.
Bu âyetin yorumu münasebetiyle ‘ameller hususunda gözetilmesi gereken adl’ ile ilgili olarak bazı müfessirlerimiz şöyle demişlerdir: Herhangi dünyevî bir bahaneyle/gerekçeyle ne kulluğu terk etmek ne de ruhbanlık anlayışı içinde âhiret için dünyayı terk etmek.
Amelî adlin diğer yönüyle değerlendirilmesine gelince: Bu, daha çok icrası emredilen vecibelerin yerine getirilme keyfiyetiyle alâkalıdır ki bunu ‘eda edilmesi istenen vecibeleri umursamazlık ve aşırılıklara düşmeksizin itidalin temsilcisi olarak yerine getirmek’ şeklinde tarif edebiliriz. Nitekim Kur’ân’da, ümmet-i Muhammed’in bu niteliği haiz bir toplum olduğu şöyle ifadelendirilir: “Sizi işte böyle ümmet-i vasat (orta yolun temsilcisi bir ümmet) kıldık ki (diğer) insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız.” (Bakara Sûresi, 2/143)
Bugün adl/adalet denince daha çok ‘içtimaî adalet’ mefhumu üzerinde durulmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki içtimaî adalet, dinin, inanç temelleri üzerinde ibadet ve muamelatıyla bir bütün olarak yaşanmasının neticesinden başka bir şey değildir.
c. Ahlâkî açıdan adl: Yüce Yaratıcı’nın insan fıtratına yerleştirdiği duyguları ifratkâr veya tefritkâr açılımlardan uzak tutarak istikamet çizgisine çekmek. Bu cümleden olmak üzere, bir insanın, potansiyel olarak sahip kılındığı akletme duygusunu, demagoji taşkınlığına veya hiçbir şeye kafa yormama tefritine düşmeksizin ‘hikmet’ çizgisinde; mevcut öfke duygusunu saldırganlık veya korkaklığa dönüştürmeksizin ‘cesaret/şecaat’ ekseninde; sınır tanımaz bir taşkınlığa veya köreltilmeye açık bulunan şehevî duygusunu meşru daireyle yetinmenin ifadesi olan ‘iffet’ yörüngesinde işletmesi gerekir.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Seyyid Şerif Cürcanî, Şerhu’l-Mevakıf isimli eserinde insan fıtratında var olan bu duygularla ilgili olarak bir değerlendirme yaptıktan sonra, adlin/adaletin gerçekleşmesinin ‘hikmet-şecaat- iffet’ üçlüsünün birlikteliğine bağlı olduğunu belirtir.6
2. İhsan
Lügatte ihsan kelimesi iki anlamda kullanılır. Birincisi ‘ahsenehu’ şeklinde olup bir şeyi güzel yapmak mânâsına gelir. Diğeri ise, ‘ahsene ileyhi’ biçiminde olup birisine iyilik etmek mânâsını ifade eder. Dilimizde ihsan daha çok bu ikinci anlamıyla bilinmektedir. Ancak bu âyet her iki mânâyı da içine almaktadır.
Müfessirlerimizin bir kısmı âyetteki bu ifadeyi, farz olan vecibelere ilâveten yapılanlar mânâsında ‘nedb veya nevâfil’ şeklinde yorumlamışlardır.7 Böyle bir yorum biraz kapalı ve eksik kalmaktadır. Nitekim bu inceliğin farkında olan müfessir Âlusî şöyle der: Buradaki ihsan, amellerin (iş ve ibadetlerin) lâyıkıyla yerine getirilmesidir ki, bu da amellerin hem kemmiyet (nicelik) hem de keyfiyet (nitelik) yönüyle ilgilidir.8 Şimdi bu iki yönüyle ihsan mefhumunu ele alalım:
1. Kişinin üzerine farz olarak belirlenmemiş (vacibattan/feraizden olmayan) iş ve ibadetlerinin ihsan şuuruyla alâkasını şöyle izah edebiliriz: Meselâ, inanan bir şahsın ramazan orucu dışında tutmaya çalıştığı oruçları, doğrudan onun ihsan duygusuyla ilgilidir. Çünkü o burada böyle bir şeyi, mecbur tutulmadığı/zorlanmadığı hâlde yapmaktadır. Bu, onun, lütuf ve inâyeti sonsuz olan Rabbe karşı bir vefa duygusu içinde gönlünden gelen bir mukabelenin (ihsanın) ifadesidir. Nitekim, gece boyu ayakları şişinceye kadar Allah’a teveccühte bulunan Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) Hz. Aişe, ‘Niçin böyle yapıyorsun ya Rasûlallah, Allah senin geçmiş gelecek günahlarını affetmiştir.’ dediğinde, “Ben (Rabbine) çokça şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buharî, Teheccüd 6; Müslim, Münafıkîn 79) şeklinde karşılık vermiştir. Bu durumu başka bir örnekle de ele alabiliriz: Toplumu oluşturan fertler arasında huzur ve dengenin sağlanması hikmetine yönelik olarak adl ölçüleri içinde belli bir miktarı (zekât görevini) farz olarak tayin eden din, ‘hayırda israf yoktur’ tavsiyesiyle, insanları sürekli olarak ihsan kuşağında (daha fazla hayır anlayışı içinde) hareket etmeye teşvik etmiştir.
2. Yapılan iş ve ibadetler çerçevesinde ihsan kelimesinin keyfiyet yönünden ifade ettiği anlama gelince: Bunu, ‘kişinin ister Allah’a, ister kendi hemcinsine karşı isterse diğer canlı varlıklara karşı yerine getirmesi gereken vazifelerini hasen (güzel) bir surette yapması’ şeklinde ifade edebiliriz. Bu cümleden olmak üzere insanın sergileyebileceği ihsanı üç kısımda ele alabiliriz:
a. Allah’a karşı ihsanı: Bu anlamdaki ihsanı, Resul-i Ekrem (s.a.s.), ‘İhsan, Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmandır.’ (Buharî, Tefsiru sure (31) 2; Müslim, İman 57) şeklinde dile getirmiştir ki bu ‘sonsuz kerem, kemal ve azamet sahibi yüce Allah’a karşı insanın kulluğunu O’nu görüyormuşçasına en güzel bir surette yapması’ gerektiğini ifade eder.
b. Hemcinslerine (insanlara) karşı ihsanı: Kişinin hemcinslerine karşı ihsanı, daima onların dünyevî-uhrevî mutluluk ve huzuruna yarayacak şekilde hareket etmesidir. Kur’ân, insanın kendisi dışındakilerle münasebetlerinin huzur ve ahenk içinde yürümesini sağlayacak bir temel/esas olarak belirlediği adalet prensibi üzerine ihsan şuurunu da yerleştirmeyi hedeflemiştir. Böylece din, ifrat ve tefritten uzak kesin ve şaşmaz ölçülerin yanına inceliği ve letafeti de koymuştur. Sözgelimi, adaletin tesisi için infakı emreden İslâm, aynı zamanda bu görevin insanları rencide etmeksizin ve minnet altında bırakmaksızın yerine getirilmesini de istemiştir.9 Ve yine ilgili prensibiyle katil konusunda ölenin velisine misliyle cezanın uygulanmasını isteme hakkını getiren bu din, müsamaha etmek isteyen herkese kapıları açık tutmuştur; adlin de ötesine geçmek ve böylece içtimaî yaraları tedavi etmek ve fazilet kazanmak isteyenlerin önüne engeller dikmemiştir. Nitekim ihsanı bu açıdan ele alan R. el-İsfehânî, ‘İhsan, iyiliğe fazlasıyla, kötülüğe ise daha azıyla karşılık vermektir.’ der.10
Mevdudî bu âyetteki ihsan kavramının muhtevasına ‘cömertlik, hoşgörü, af, merhametli olma, nazik olma, bencil olmama’ gibi anlamların da dâhil olduğunu belirttikten sonra, ihsan kavramını adalet kavramı ile birlikte ele alır ve şöyle der: Adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise, ihsan onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet, toplumu hakların çiğnenmesi ve zulümden korurken, diğer taraftan ihsan, toplumu zevkli yaşamaya değer bir hâle sokar. İhsan şuurunun oluşmadığı bir toplumda, sevgi, şükran, cömertlik, fedakârlık, samimiyet ve müsamaha gibi hayatı zevkli/yaşanır kılan yüce değerlerin oluşmasını sağlayan insanî nitelikler oluşamaz.11
c. Diğer canlı varlıklara karşı ihsanı: Bunu, ‘insanın onlarla ilgili olarak yerine getirmesi gerekli olan bir görevi ihsan ruhuyla yapması’ şeklinde yorumlayabiliriz. Meselâ, kişinin mülkiyetindeki bir hayvanı, hayatını devam ettirecek kadar doyurması onun için bir görevdir, daha güzeliyle ona muamelede bulunması ise bir ihsandır. Bunun gibi insanın bir hayvanın kesim işini ona eziyet vermeksizin gerçekleştirmeye çalışma gayreti de, ona karşı sergilenmesi gereken ihsan ruhuyla ilgili bir durumdur. Nitekim baş tarafı umum varlıkla, son kısmı ise hayvanata karşı gösterilmesi gereken dikkat ve itina ile ilgili olan bir hadîste şöyle buyrulur: “Allah her şey hususunda ihsanla muameleyi yazdı (emretti.) Binaenaleyh, (meşru olan) bir katli gerçekleştirdiğinizde onu güzelce (ihsanla) yerine getiriniz. Kestiğiniz bir hayvanın kesimini güzelce (ihsanla) yapınız; sizden biri önce bıçağını bilesin, sonra keseceği hayvanın yanına varsın.” (Müslim, Sayd, 57; Ebu Davud, Edahî 11; Tirmizî, Diyât 14)
3. İ’tâ
İdeal bir toplum inşa etmek için Kur’ân’ın üçüncü pozitif esas olarak dikkatlerimize arz ettiği hususlardan birisi de i’tâ’dır. Kelime olarak ‘vermek’ anlamına gelen i’tâ, Kur’ân dilinde ‘ihtiyaç sahibi kişilerin ihtiyaçlarını gidermek için yapılan yardım’ mânâsında kullanılır. Burada i’tâ’nın, ihsanın özel bir uygulaması olarak zikredildiği görülmektedir.
Kur’ân’ın ‘zi’l-kurbâ’ ifadesiyle yakınlara yardımı özellikle zikretmesinin sebebi, onların bu konuda öncelikli olarak düşünülmesine dikkat çekmek içindir. Şu hâlde bundan, ‘İmkân sahiplerinin yardımlarını sadece yakınlarına yapması gerekir.’ gibi bir anlam çıkarılamaz. Bu yardımlaşma akrabalık taassubuna dayalı bir yardımlaşma olmayıp merkezden muhite doğru genişleyen bir dayanışmadır.
Emredilen her bir verme/yardım türü, gerek akrabalık bağı bulunan insanlar arasında gerekse, toplumun diğer fertleri arasında gönül birliğinin oluşumuna sebepler açısından katkı sağlayabilecek en etkili yollardan birisidir. Bunun içindir ki, Kur’ân bu hususa çeşitli münasebetlerle vurguda bulunur ve lüzumuna dikkat çeker.
Yerine getirilmesi emredilen bu görevin, kalblerdeki negatif duyguları silip onun yerine sevgi ve şefkate dayalı bir dayanışmanın vesilelerinden birisi olarak fonksiyon icra etmekte olduğu bilinen bir gerçektir. Zira i’tâ/verme, vereni gurur ve kibirden, ona muhtaç durumda bulunanı (verileni) ise, haset ve nefret gibi olumsuz duygulardan temizlemektedir.
Dikkatle baktığımızda art arda zikredilen bu üç kavramın birbirleriyle irtibatlı oldukları görülecektir. Şöyle ki, gerek düşünce gerekse amelî plânda her bir ‘güzellik sergileme’nin adı olan ihsan duygusunun gelişebilmesi, ancak, temeli ölçü ve istikamete dayalı ‘adl’ zemininde mümkün olur. Bunun gibi, yardımlaşma ve vefa duygusunun somut ve üstün bir örneği olan ‘i’tâ’ da ancak adl zemininde gelişen ‘ihsan’ şuuru içinde varlık bulabilir.12
B. Üç Menfî Husus
Âyet-i kerimenin ikinci kısmı, gerek fert gerekse toplum hayatını tahrip edici tavırları/fiilleri üç kelimeyle dikkatlerimize arz eder. Şimdi bunları sırasıyla ele alalım:
1. Fahşâ
Lügatte fiil itibariyle ‘aşırı gitmek, çirkin olmak ve haddi aşmak’ gibi anlamlara gelen bu kelime R. el-İsfehanî’ye göre Kur’ân dilinde ‘söz ve fiildeki çirkinliğin büyüklüğü’nü ifade için kullanılır.13 Fahşâ’yı ‘fevâhiş’ (fâhiş olanlar) kelimesi ile açıklayan Zemahşerî’ye göre ise bu kelime, ‘Allah’ın koyduğu hududu/sınırı aşan’14 anlamına gelir. Cürcanî ise Tarifat’ında bu kelime için şöyle der: Fahşâ, tab’-ı selîmin kendisinden kaçındığı ve akl-ı müstakimin kendisini noksan bulduğu şeydir.15 Fahşâ’nın anlam alanıyla ilgili olarak yapılan bu tariflerin ortak noktasının, ‘gerek söz gerekse fiil bazında haddi aşan taşkınlıklar’ olduğunu görürüz. Nitekim bu kelime bizim dilimizde de kullanılır. Sözgelimi biz ‘fâhiş fiyat’ veya ‘fâhiş hata’ gibi nitelemelerde bulunuruz. Açıktır ki, bununla, söz konusu noktalardaki aşırılığa dikkat çekmiş olmaktayız.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime “فَاحِشَةً”16 şekliyle de geçer ki, buralarda doğrudan zina fiilinin fâhiş özelliğini niteleyici bir sıfat olarak kullanılır. Zaten ilgili âyetlerin öncesi ve sonrasına dikkatle bakıldığında bu ifadeyle zina anlamındaki fuhşun kastedildiği açıkça görülür. Ancak, üzerinde durduğumuz bu âyetteki ‘el-fahşâ’ kelimesi için böyle bir siyak söz konusu değildir. Bu itibarla, burada mutlak bir ifade olarak gelen fahşânın muhtevasına, kelimenin lügat anlamı içerisine girebilecek diğer fâhiş söz ve fiillerin de dâhil edilmesi gerekir. Bunun gibi, A’raf sûresinin “De ki: Allah fahşâyı emretmez… Rabbim adaleti emretmiştir.” şeklindeki 28. âyetinde yer alan fahşâ kelimesi de, adl kelimesinin mukabili/zıddı bir anlamda kullanılmıştır. Bu da bize bu kelimenin anlam alanının yalnızca zinayla sınırlı olmadığını göstermektedir.
Bu âyette geçen fahşâ kelimesinin karşılığı tefsirlerimizde genelde ‘zina’ olarak ele alınır. Tabiatıyla zinaya bakan yönüyle böyle bir yaklaşım isabetlidir; çünkü zina fiili de, ‘ırz/namus sınırlarının ihlâli anlamına gelmiş olması bakımından o da bir taşkınlık çeşididir; haddi aşmayı ve aşırı gitmeyi (fahişliği) ifade eder.’17 Ne var ki, insanın fahşâsı (fâhiş tavırları) içerisinde en yıkıcı olanı zina fiili olsa da o yalnızca bununla sınırlı değildir, zira fahşânın gerek itikadî, gerek ahlâkî gerekse amelî boyutta tezahürleri söz konusudur. Mevdudî, zina gibi, hak ve sınırların ihlâlinin söz konusu olduğu hırsızlık, soygun ve iftira/kazif gibi diğer bir kısım fiillerin de bu kavramın içerisine girdiğini18 söyler. Zira söz konusu bu fiillerin hepsinde başkalarının hak ve sınırlarına tecavüz söz konusudur.
2. Münker
İnkâr kelimesinin ism-i mef’ûlü olan münker, lügatte ‘tanınmayan, yadırganan’ anlamına gelir. Nitekim, bu kelimeyle ilgili olarak Tehanevî, ‘münker, maruf’un zıddı olup ‘şaz’ anlamında kullanılan bir kelimedir’ der.19
Kur’ân-ı Kerîm’de genellikle ‘iyi olarak bilinen, kabul gören’ anlamındaki maruf kelimesinin zıddı olarak kullanılan20 münker kelimesi için çeşitli yorumlar getirilmiştir. Meselâ F. er-Razî bu kelimenin anlam içeriğini geniş bir perspektiften ele alarak, münkerin hem Allah’ı inkâr anlamına, hem de herhangi bir din ve âdette bilinmeyen (yer almayan) bir şey/fiil mânâsına gelebileceğini belirtmiştir.21 Diğer bir kısım âlimlerimiz de, münkeri belli bir açıdan ele alarak, onu ‘işleyenlerin yadırganmasına sebep olan davranışlar’ olarak görmüşlerdir.22 Ayrıca münkeri ‘aklın yadırgadığı/garipsediği şey’ olarak değerlendirenler de olmuştur.23 Ragıb el-İsfehanî ise münker için ‘çirkinliğine/kötülüğüne sahih akılların hükmettiği fiiller’ veya ‘çirkin veya güzel görülmesi konusunda aklın tevakkuf etmesiyle (susup durmasıyla) şer-i şerifin çirkinliğine hükmettiği fiiller’ şeklinde bir tarif getirir.24
Burada, ‘münkerin fahşâdan farkının ne olduğu?’ gibi bir soru akla gelebilir. Bu âyetle fahşâ ve münker şeklinde bir ayrıma giden Kur’ân, diğer birçok âyetinde ise olum suz hususların hepsini doğrudan ‘münker’ kelimesi altında toplar. Bundan da anlaşılıyor ki, ‘her fahşâ aynı zamanda bir münkerdir’25, şu kadar ki, münker söz ve tavırlar içerisinde başkalarının hak ve hukukunu ihlâl edici olanları burada ‘fahşâ’ gibi farklı bir isimle zikredilerek bu kısmın -toplumun huzur ve birlikteliğini etkileyici- tehlikelerine ayrıca dikkat çekilmiştir. Bu çerçevede Ebu Hayyan (v. 654) ise şöyle der: Fahşâ, dünyada haddi (şer’î müeyyideyi) âhirette ise cezayı gerektiren söz ve fiillerdir. Münker tutum ve fiillere gelince bunlar için dünyada cezaî bir müeyyide söz konusu değildir. Bunlar yalnızca âhirette sorumluluk ve cezayı gerektiren söz ve fillerdir.26
3. Bağy
Bağy, kök itibariyle ‘taleb etmek, bir şeyin peşinde olmak’ anlamlarına gelir. Şu kadar ki bağy normal bir talepten ziyade -ister hayra isterse şerre doğru olsun- insanın normalin üstündeki aşırı taleplerini ifade eder. Bu da iki kısımdır. Birincisi, adl sınırından ihsan’a doğrudur ki, bu övgüye layık bir taleptir. İkincisi, hak olandan bâtıla doğrudur ki bu ise zemme müstahaktır.27
Şüphesiz ki bu âyette söz konusu edilen bağy, yasaklanmış hususlarla ilgili olup kişinin, bir kısım nefsanî sâiklerle rahatsızlık duyduğu kişi/kişiler hakkında olumsuz arzu ve talepler içine girmesini ifade eder. Bir diğer anlatımla, bu türden bir bağy, kişinin doğrudan fiilî zulüm, i’tidâ ve tuğyânını ifade etmekten ziyade, onun bu fiiller için hazır durumda bulunduğu hâleti belirtir. Nitekim Zemahşerî bu kelimeye ‘zulümle (maksada) uzanma isteği’28 anlamını verir. Bu türden olumsuz duygular içinde bulunanların zulme yönelmeleri kaçınılmaz olur. İşte negatif anlamdaki bağyin kişiyi/toplumları sürüklemiş olduğu böyle bir sonuç itibariyledir ki, umumiyetle tefsirlerimizde bu kelimenin anlamı doğrudan ‘azgınlık veya zulüm’ olarak verilmiştir.
Sonuç olarak denilebilir ki, pozitif esaslarda birbirini netice verme hâli, burada da geçerlidir. Buna göre, fahşâ, münkerin, münker de bağyin kaynağıdır. Şöyle ki, insanın ölçüsüzlükten kaynaklanan haddi aşkın tavır ve fiilleri (fahşâ), zamanla onda münker olarak isimlendirdiğimiz diğer kötülüklerin hayat bulmasına zemin oluşturur. İnsan fıtratında evrensel doğru ve güzelliklerin aleyhine olarak hükmünü icra eden bu kötü düşünce ve fiiller (münker) ise, nihâyetinde insanı, sonu zulme varan haksız talep ve arzulara (bağye) sevkeder.
Bu izahlar ışığında âyetin açıklamalı mealini şu şekilde arz edebiliriz:
“Şüphesiz ki Allah, adli (düşünce ve fiilde istikamet içinde olmayı), ihsanı (gerek yerine getirilmesi istenen vecibeleri güzel bir surette ifa etmeyi, gerekse bu görevlerin ötesinde güzellik ve iyilik sergilemeyi) ve i’tâyı (ihsan şuurunun somut ve üstün bir örneği olarak yakınlardan başlamak suretiyle ihtiyaç sahiplerine vermeyi) emrediyor; (Ayrıca O) fahşâyı (ahlakî sınırları/ölçüleri aşan tavır ve adımları), münkeri (dinin ve selim fıtratın tanımadığı her türlü kötülük ve fenalığı) ve bağyi (sonu zulme varan haksız istek ve arzular peşinde olmayı) yasaklıyor. O düşünüp tutasınız diye size (böyle) öğüt veriyor.”
Sonuç
Hayır ve şerri özetleyen bu âyet, beşerin lehine ve aleyhine olan hususları en özlü şekilde ifade etmekte olup tek başına mücelletlere sığmayacak bir muhtevaya sahiptir. Bu ilahî beyan, pozitif ve negatif altı hususa dikkatleri çekmek suretiyle gerek ferdî, gerekse içtimaî hayatın huzur ve güvenliğini garanti altına alacak emir ve yasakları bildirir.
Kur’ân-ı Kerîm bu âyetiyle bir taraftan dengeli ve sağlıklı bir toplumun dayanağını teşkil eden adl, ihsan ve i’tâ gibi üç önemli esası bildirir, diğer taraftan hem bireyin hem de toplumun emniyetini ihlâl eden fahşâ, münker ve bağy gibi üç tehlikeli adımı gösterir.
*Dicle Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
yozturk@yeniumit.com.tr
Dipnotlar
1. Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyan, Beyrut 1995, 8/213.
2. Cürcanî, Kitabu’t-Tarifât, ts., ys., s. 147.
3. Beyzavî, Envaru’t-Tenzîl, Beyrut 1988, 1/555.
4. Bkz., Taberî, Camiu’l-Beyan, 8/213.
5. Bkz. Beyzavî, age., I, 555; Alûsî, a.g.e., 8/320.
6. Bkz. Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, Mısır tsz., 6/130.
7. Mesela bkz. Zemahşerî, el-Keşşaf, Beyrut 1995, 2/605; Nesefî, Tefsîru’n-Nesefî, İstanbul 1994, 2/697.
8. Âlusî, Rûhu’l-Meanî, Beyrut 1997, 8/321.
9. Bkz. Bakara sûresi, 2/262, 264.
10. İsfehanî, el-Müfredat, İstanbul 1986, s. 171.
11. Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, İstanbul 1986, 3/48-49.
12. Bu açıdan yapılmış olan değerlendirmeler için bkz. F. Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, s. 231-233.
13. İsfehanî, el-Müfredat, s.562; Firuzâbadî, el-Kamusu’l-Muhît,Beyrut tsz., 2/293.
14. Zemahşerî, el-Keşşaf, 2/605.
15. Cürcanî, et-Tarifât, s.165.
16. Mesela bkz., Âl-i İmran sûresi, 3/135; Nisa sûresi, 4/15, 19, 22.
17. Tabatabaî, el-Mizan, İran 1972, 12/233.
18. Mevdudî, a.g.e., 3/49.
19. Tehanevî, Keşşafu Istılahati’l-Fünûn, İstanbul 1983, 2/1393.
20. Mesela bkz. Al-i İmran sûresi, 3/104, 110, 114.
21. Razî, Mefatihu’l-Ğayb, Beyrut 2000, 20/82. Keza bkz., Yazır, a.g.e., 5/3118.
22. Bkz. Beydavî, Envaru’t-Tenzîl, 1/555; Alûsî, Ruhu’l-Meanî, 8/321.
23. Bkz. Zemahşerî, el-Keşşaf, 2/605; Nesefî, Tefsiru’n-Nesefî, İst., 1994, 2/697.
24. Bkz. İsfehanî, el-Müfredat, s.770.
25. Tabatabaî, el-Mîzan, 12/233.
26. Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhît, Lübnan 1992, 6/586.
27. İsfehanî, el-Müfredat, s.72.
28. Zemahşerî, el-Keşşaf, 2/605. Keza bkz., Nesefî, Tefsiru’n-Nesefî, 2/697.
|