
Dolayısıyla, Türk’e ve Müslümana zerrece bir faydası olmadığı halde, hemen tamamı güya “medeniyet” adına “Türklük” perdesi altında yapıldı ve milliyetçilik sosuna bulandırılarak uygulamaya konuldu.
İşte, o inkılâplarda biri de 1 Ocak 1929’da yürürlüğe konulan “Harf İnkılâbı” yasaklarıdır. Öyle bir yasak ki, kelimenin tam anlamıyla yıkıcı, tahrip edici mahiyette.
Yanlış anlaşılmasın, burada kast ettiğimiz yıkıcı uygulama, Latin Harflerinin kabulû şeklindeki icraat değil, Arabî Harflerin ve özellikle Hurûf-u Kurân’ın yasaklanmasına yönelik cezâi müeyyideli uygulamalardır.
Bu kısa hatırlatmaların ardından, şimdi de 1 Ocak 1929 tarihi itibariyle alınan yasaklama kararı ve hemen ardından yapılan icraatlerle igili detaylı bilgileri aktarmaya çalışalım.
Kitabeler dahi söküldü; seddedildi
Evet, söz konusu tarihte, Arapça ve Osmanlıca harflerin kullanılmasına, Türkiye'nin her yerinde kesin yasak getirildi. Bu yasakla paralel olarak, bundan böyle mektup, dilekçe, kitap, dergi, gazete, dükkân levhaları, otomobil plakaları, sokak isimleri, çeşme kitabelerine varıncaya kadar her türlü yazının Latin harfleriyle yazılması mecburiyeti getirildi.
Kur'ân harflerinin yasaklandığı ve Latin harfleri mecburiyetinin getirildiği aynı gün, Latin harfleri öğretmek ve eğitimin bitiminde sertifika vermek üzere muhtelif merkezlerde Millet Mektepleri açıldı.
Gariptir ki, bütün bu işleri birinci derecede takip edecek olan genç Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati, yine aynı gün içinde apandisinin patlaması sebebiyle öldü.
Bu bakanlığın görev ve sorumluğu, Şubat sonuna kadar İsmet Paşaya verildi.
Söz konusu yasaklara göre, tarihî binalardaki Arapça ibareli kitabe ve hatta âyetlî bloklar dahi ya yerinden sökülüp atıldı, ya da sıva ile üstü kapatılmaya çalışıldı.
* * *
Şimdi, bu gelişmelerin biraz daha öncesine şöyle bir nazar gezdirelim.
Türkiye'deki harf inkılâbı, resmî olarak 1928 yılı sonlarında yapıldı. Meclis, 1 Kasım'da harf kànunu kabul etti. İlgili kànun 3 Kasım 1928 günü yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Bu kànuna göre, 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren Türkiye’de Arap harfleriyle hiç bir şey yazılamayacak ve matbaalarda basılamayacak. Herkes yeni harfleri öğrenecek. Aksi halde, resmî sıfatı olanların işine son verilecek.
Kànun maddesi, evet, bu derece bir kesinlik ve keskinlik ifade ediyordu. Öyle ki, muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri dahi, yeni harfleri öğrenemedikleri takdirde görevlerine son verilecekti.
Yasak kararının fiilen uygulanmaya başladığı gün, yeni harfleri öğretece olan Millet Mekteplerinin de açılışı yapıldı. Bu mektepler, 1936’ya kadar faaliyet gösterdi. Erkekler haftada dört kez, kadınlar ise iki gece gelip bu mekteplerdeki kurslara katılıyordu.
Gördüldüğü gibi, o dönemde önce kànunî yasaklar getirildi, ardından eğitim-öğretim faaliyetleri başlatıldı.
Ve, Necati Bey
20 Aralık 1925'ten 1 Ocak 1929'a kadar olan sürede o zamanki ismiyle "Maarif Vekiliği" yapan Bakan Mustafa Necati, 1894 İzmir doğumlu. Buna göre, öldüğünde henüz 34 yaşındaydı. Konya’da gerçekleşen ölüm sebebi ise, "apandisinin patlaması" olarak teşhis edildi.
M. Necati, hayatta en çok çalıştığı ve hayata geçirmek istediği "Latin harflerini öğretecek olan" Millet Mekteplerinin faaliyetini de göremeden gitti. Daha da ibretlik olanı, Konya’ya bu meseleyi konferansla anlatmak için gitmişti. Konferans ilânında şöyle bir ifade yer alıyordu: “Eski harflerle birlikte Kurân’ı da tarihe gömdük!” Oysa, Kurân değil, kendisi gömüldü.
Bakan, tam da konferans günü ameliyat edildi. Yatırıldığı hasta somyasının yan demiri kırıldı, yere düştü ve bu kez ameliyat yeri patladığı için kurtarılamadı. M. Kemal’in, onun için çok üzüldüğünü Afet İnan anlatıyor.
Gerçekten de, çok ibretlik bir ölümdü.
.
.
Korsan bilgiler

Hani “Acı, ama gerçek” denir ya, işte öyle bir durum. Kişi hem hoca veya akademisyendir, icabında parlak bir titri-şöhreti var; ve fakat, cehaletin tam da koyu karanlığında yürüyerek kendince yol almaya çalışıyor.
Nasıl mı? Meselâ, iç yüzünü bilmediği ve zahmet edip kaynağından araştırmadığı bir konuda çıkıp ortalıkta ahkâm kesebiliyor. Üstelik, kasım kasım kasılaraktan...
Bilmeyene anlatmak kolay iş; ama, bilgiçlik taslayan kibirlileri gerçeği anlatmak, deveye hendek atlatmaktan çok daha zor bir iştir.
* * *
Akademik eğitim, aslında gerçeği öğrenmenin reçetesi ve ilâcı, karanlığın projektörü, cehaletin ise panzehiri gibidir.
Bazı kimseler için, bu formül adeta tersine işliyor. Özellikle peşin hükümlü veya ideolojik özürlü olanlar ile karanlık odakların maşası, militanı, piyonu gibi hareket edenler, işte bu zümreye dahildir.
Hak ve hakikat ne derse desin, onlar başka türlü konuşur, daha açık bir ifade ile “sahibinin sesi” olmaya çaba gösterirler.
Bu türden heriflere, bilhassa Bediüzzaman Said Nursî ve telifatı olan Nur Risâleleri hakkında ard niyetli şekilde yazan, konuşan, sağda-solda ahkâm kesenlerin arasında rastlardım. Bunlar, sözde hocadır, uzmandır veya akademisyen kimselerdir.
Bunların mebzûl miktarda sahneye çıkış tarihlerine baktığımızda, karşımıza milât olarak 2004 senesi çıkıyor. O sene hazırlanan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nde “Bediüzzaman ve Risâle-i Nur Hareketi ile etkin mücadele” kararlılığı ifade edildi.
Tâ 1925’ten itibaren zaten yapılmakta olan söz konusu “etkin mücadele” için 80 yıl sonra yeni bazı metotlar geliştirildi demek ki: Yani, bundan böyle dindar kılıklı ve milliyetçi kisveli hocalarda, ilahiyatçılarla veya Kemalist akademisyenlerle iş görülecek.
* * *
Kast ettiğimiz zümrenin piyonları, meselâ şöyle bazı iddialarda bulunuyorlar:
* Said Nursî, Kastamonu Lâhikası isimli kitabında güyâ demiş ki: “Çanakkale’de bizimle savaşan İngiliz, Anzak ve diğer Hıristiyanlar şehittir ve de Cennetliktir.’”
* Said Nursî, İşaratü’l-İcâz isimli kitabında güyâ demiş ki: “Ey Hıristiyan ve Yahudiler! Sakın ha, dininizi bütün bütün terk etmeyin!”
* Said Nursî’nin Roma’daki Papa’ya mektup göndermesi ve İstanbul’daki Patrik ile görüşmesini de aynı çevreler şöyle yorumluyor: “İşte bakın, nasıl da gizli Hıristiyan hayranı...”
Ve, buna benzer daha başka hususlar.
Üstad Bediüzzaman’ı yakından tanıyan ve Nur Risâlelerini dikkatli şekilde okuyanlar gayet iyi bilirler ki, orta yerde kasdî bir çarpıtma, bir bulandırma işlemi var.
Dahası, kelimenin tam manasıyla ortalığa “korsan bilgiler” servis edilmiş. Hatta, güyâ kaynak ismi belirtilerek, Said Nursî’nin sözleri resmen ve alenen “andıç”lanmıştır.
Misâl: Adı geçen Kastamonu Lâhikası Birinci Savaş değil, İkinci Dünya Savaşı esnasında yazılmış mektuplardan müteşekkil ve 200 sayfayı aşkın o kitapta “Çanakkale, Anzak...” kelimeleri dahi geçmiyor.
Kezâ, İşaratü’l-İcâz isimli tefsirde ehl-i kitap için zikredilen “Dininizi bütün bütün terk etmeyin” ifadesi, doğrudan doğruya Kurân’daki İlâhî mesajdır: Yani, dininizce de makbul sayılan Allah’a, Ahirete, Kitaplara, Peygamberlere, Meleklere olan imanınızı terk etmeyin mânasında...
* * *
Eskiden, bilhassa 27 Mayıs-12 Eylül Darbelerinden sonra devreye sokulan İlâhiyatçı etiketli hocalar ve akademisyenler gibi, aynı cenahtan kimseler 2004’ten sonra daha fazla miktarda piyasaya sürüldü.
Bunlar da, tıpkı selefleri gibi aynı türden yalan, iftira, uydurma, karalama ve benzeri mahiyetteki korsan bilgilerle yine “sahibinin sesi” olma çabasını sürdürüyorlar.
Onların bir kısmını, muhtelif vesilelerle ikaz ediyor ve yanlışlarını tashihe çalıştık, çalışıyoruz. Aralarında nâdiren de olsa faziletli kimseler çıkıyor ve hatasını tamir etmeye çalışıyor. Ama, bir kısmı var ki, hiç tınmıyor bile. Yalana alenen tevessül ediyor. Bütünüyle çarpıtılmış uydurma bilgileri etrafa yaymaya iştahla çalışıyor.
.
Kırım’ın kaderi

Kırım’ın hürriyeti ve mukadderatı açısından tarihin dönüm noktalarından biri 9 Ocak 1792’de yaşandı.
Peşpeşe yaşadığı mağlûbiyetler sonucu bir cihette “savaş yorgunu” haline düşen Osmanlı Devleti ile Rusya arasında, o tarihte Yaş Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın ardından, Kırım’daki Osmanlı hâkimiyeti sona ermiş oldu.
Kırım Özerk Cumhuriyeti
Günümüzde resmî olarak Ukrayna'ya bağlı özerk bir cumhuriyet olan Kırım, Karadeniz'in kuzeyinde Azak Denizi'nin güneyinde bir yarımadadır. (Rusya ile Ukrayna arasında halen ciddî krizlere yol açan bir coğrafya.)
Kırım, Kerç Yarımadası ile doğuya doğru uzanırken, stepler ve hafif engebelerle de Kuzeye doğru uzanarak, rakımı 1500 metreye kadar yükselen harikulâde güzellikle bir bölgeyi şekillendirir. Ayrıca, stratejik önemi yanı sıra, tarım, hayvancılık ve maden yatakları yönünden de zengin bir potansiyele sahiptir.
Bu kısacık ansiklopedik bilgilerin ardından, şimdi, günümüzde de yan etkileri devam eden o kahredici hadisenin detaylarına bakalım.
Hâkimiyetin el değiştirmesi
Tâ 1475'te, yani Fatih Sultan Mehmed zamanında Osmanlı Devleti’ne özerk bir idare statüsüyle bağlanmış olan Kırım Hanlığı, üç asrı aşan bir beraberlikten sonra, başta İngiltere’nin kışkırtması ve Rusya'nın da baskı yapmasıyla Osmanlı’dan ayrılma noktasına geldi; daha açık bir ifade ile getirildi. Nitekim, bu ayrılma kararından çok kısa bir süre sonra, söz konusu “Yaş Antlaşması”yla Rusya'ya bağlandı.
Sultan III. Selim zamanında ve 1790’lı yıllarda kademeli şekilde yaşanan bu hadise, sadece Kırım tarihi açısından değil, Osmanlı tarihi açısından da bir dönüm noktası sayılır.
Bir çok tarihçiye göre, Kırım odaklı Yaş Antlaşması’nın ardından, Osmanlı’nın “duraklama” devresi sona ermiş olup, artık “gerileme ve çöküş” sürecini girilmiş oldu.
Dostluk ve zincirleme sarsıntılar
Vaktiyle, Kırım Hanlığı’yla Osmanlı Hükümrânlığı arasında varılmış olan birlik-beraberlik antlaşmanın hülâsası şu şekilde ifade ediliyordu: "Kırım Hanı, Devlet-i Aliyye'nin dostuna dost, düşmanına düşman olacaktır."
Gayet sade ve bir o kadar da muhkem olan bu dostluk antlaşması, en şiddetli sarsıntıyı 1774'te Ruslarla yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile hissetmeye başladı. O tarihte Osmanlı Devleti’nin himayesinden çıkan Kırım Hanlığı, aylar süren Osmanlı-Rus savaşı ve yaklaşık iki buçuk ay süren çetin müzakerelerden sonra, 9 Ocak 1792'de nihaî bir antlaşmaya varıldı. İki ülke arasındaki bu mutabakata, yukarıda da ifade edildiği üzere "Yaş Barış Antlaşması" ismi verildi.
İşte, bu talihsiz antlaşmadan sonra, Kırım Hanlığı, hızlı adımlarla Rusya'nın hâkimiyeti altına girdi, ya da sorulmuş oldu. Ancak, bu zilletli duruma tahammül edemeyen Müslüman Türk nüfusun büyük bir kısmı Kırım'ı terk etme cihetine gitti. O tarihten itibaren yurdundan göç edenlerin ağırlıklı kısmı, başta Türkiye olmak üzere muhtelif ülkelere akın etti.
Kırım Savaşı’nın maliyeti: 1854-1954
Ruslar'ın bölgedeki Müslüman nüfusa uyguladığı aşırı baskı ve şiddet politikaları sebebiyle, elli sene sonra yeni bir Kırım Savaşı vuku buldu: 4 Ekim 1853-30 Mart 1856.
Osmanlı Devleti’ne malî açıdan da çok ağır bir yük getiren bu savaştan sonra, Osmanlı bir daha belini doğrultamadı ve yapılan hemen hiçbir savaşı kazanamadı.
Nitekim, yüz yıl süren, yani tâ 1954’e kadar taksitleri ödenen o “Düyûn-i Umumiye” belâsının temel sebebi dahi, kesin bir mağlûbiyet ile neticelenen meşhûr Kırım Harbi’ne gidip dayanıyor.
.
İrade-i Milliye’ye karşı Hakimiyet-i Milliye...

Hâkimiyet-i Milliye isimli gazete, Ankara'da yayın hayatına başladı. Gazetenin sahibi M. Kemal. Başlangıçta, haftada iki gün yayınlanan gazete, bilâhare yayın periyodu sıklaşarak günlük hale getirildi. 1934’te sonra ise, isim değiştirerek ULUS adıyla yayın hayatına devam etti.
Bu gazete ile ilgili daha detaylı bilgilere geçmeden evvel, önemli bir hatırlatmada bulunmakta fayda var. O da şudur:
Sivas Kongresi (4-11 Eylül) esnasında, millî karakterde bir gazetenin çıkarılması fikri benimsenir. Kongrede sekreter vazifesini gören gazeteci tarihçi İsmail Hami Danişmend, böyle bir hizmete talip olur. Bu hizmetin deruhte edilmesinde başka isimler de devreye girer.
Sivas merkezli olarak çıkarılacak bu gazetenin ismi İrade-i Milliye’dir. Gazetenin ebadı ise, 30X50 santimetre genişliğinde ve dolu dolu dört sayfadan ibarettir.
İlk nüshası 14 Eylül 1919’da yayınlanır. Bu ilk sayıda, ağırlıklı olarak Sivas Kongresi’nin faaliyet ve kararlarına yer verilir. Ayrıca, dinî ve millî duyguları heyecana getirecek yazılar neşredilir. Gazetenin maksadı şu manadaki sözlerle ifade edilir: Harekât-ı Millî’nin umum halka ve dünyaya neşriyat yoluyla ilân edilmesi...
İsmail Hami Bey, bu maksatla yaptığı vatanî ve millî hizmetin hakkını verebilmek için elinden gelen her türlü gayreti, çabayı sarf eder. Buna rağmen, M. Kemal ile araları açılır. Asıl sebebin ne olduğu ise tam olarak bilinemiyor.
M. Kemal, 18 Aralık 1919'daki sayısından itibaren bu gazeteye cephe alır ve Ankara merkezli olarak başka bir gazete çıkarmaya karar verir. İşte, sonradan ULUS ismini alacak o gazetenin ilk adı Hâkimiyet-i Milliye olur.
* * *
Önce haftalık ve gitgide günlük olarak neşredilen İrade-i Milliye’nin yayını 1922’nin Mart ayına kadar devam ettiği tahmin ediliyor. Gazete kadrosunun önce bölünmesi, sonra da gazetenin kapatılması cihetine gidilmesi, İsmail Hami Danişmend ve arkadaşlarını gücendirdi. Bu sebepten olacak, Osmanlı Tarihini kronolojik olarak gün gün yazan İ. H. Danişmend (1892-1967), Cumhuriyet dönemi tarihini hiç yazmadı. Muhtemelen, içinden yazmak gelmedi.
(ÖNEMLİ NOT: Kongreden sonra Sivas'tan ayrılarak Ankara'ya gelme hazırlığında olan M. Kemal, bu gazetenin de matbaasıyla birlikte Ankara'ya taşınmasını ister. Ancak, gazete yönetimi bunu kabul etmez ve Sivas'tan neşriyatına devam eder. Tâ ki, 1921 yılı başlarında gazetenin 138. sayısı çıktıktan sonra, matbaasının bir kundaklama eseri yakılana kadar...)
Şimdi de ULUS gazetesinin serüvenine şöyle bir nazar gezdirelim.
* * *
10 Ocak 1920’de çıkan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi, Meclis'in açıldığı 23 Nisan tarihine kadar, tahminen 1500 adet civarında basılıyor ve posta yoluyla Anadolu'ya dağıtılıyordu.
Basılan gazetelerin yarıdan fazlası askerî birliklere, ordu komutanlıklarına, geri kalanı ise halka ve mülkî amirlere gönderiliyordu.
Gazete, özel olmakla beraber, adeta Heyet-i Temsiliye’nin resmî yayın organı imiş gibi neşriyat yapıyor ve her taraftan maddî-manevî destek verilmesi isteniyordu.
Gazetenin sahibi M. Kemal, 2. sayı olan 11 Ocak 1920 tarihli nüshasında şu açıklamayı yayınlattı: "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti meslek ve programı dahilinde ve Heyet-i Temsiliye'nin nezareti altında Ankara'da haftada iki defa neşredilmeye başlanan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin ilk nüshasından miktar-ı kâfi posta ile gönderilmiştir. Seneliği 300, altı aylığı 160 kuruştan abone kaydedileceklerin abone bedellerinin Ziraat Bankası vasıtasıyla irsali ve bu bapta delâlet ve teşvikat icrası bilhassa rica olunur."
.
Korku fırtınası, hürriyet aşkıyla aşılır


Kezâ, bu iki mümtaz şahsiyeti anlamayan, onların hürriyet ve meşrûtiyet hakkındaki dâvâlarını idrak edemeyen kimselerin, çıkıp bu tür konularda ahkâm kesmelerini ciddî, samimî, inandırıcı bulmak hiç mümkün mü?
Bize göre mümkün görünmüyor.
* * *
Yazının hemen burasında, Üstad Bediüzzaman’ın da takdir ve tahsin ile eserlerinde iktibâs etmiş olduğu o meşhûr Hürriyet Kasidesi isimli şiirden iki beyitlik kısmını takdim ile mevzuya öyle devam edelim.
Mûin-i zâlimin dünyada erbâb-ı denaettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır muktedirsen ademiyetten.
Evet, hiç şüphe yok ki, bu her iki zât da birer “Hürriyet âşığı” olup bütün hayatlarında hep istibdat ile pençeleşerek mücadele etmişlerdir. Bundan dolayı da, hayatlarının çoğu kısmı hapislerde, sürgünlerde, zindanlarda geçmiştir.
Bu kahramanlar, şayet korku duvarını hürriyet aşkı ile aşma gayretini göstermemiş olsalardı, Türkiye’mizin durumu, günümüz itibariyle çok daha acı, çok daha feci bir manzarayı yansıtıyor olacaktı.
Demek ki, korku iklimini hürriyet sevdasıyla aşmak, hem vaki, hem de mümkün...
* * *
Yakın tarihe baktığımızda, Türkiye’nin, İslâm ve insanlık tarihinde eşi-benzeri görülmedik üç aşamalı bir istibdat devresini yaşadığını görmekteyiz. Şöyle ki:
BİR: Mutlâkiyet devrinde hafif istibdat: 1908'e kadar.
İKİ: Meşrûtiyet devrinde şiddetli istibdat: 1918'e kadar.
ÜÇ: Cumhuriyet devrinde mutlak istibdat: 1946'ya kadar.
(ARA NOTU: Şimdilerde, bu her üç döneme ait tortuların ortalıkta kendini yeniden hissettirmeye çalıştığını da görebilmekteyiz.)
Yakın tarihteki en ağır, en şiddetli olan, bilhassa 27 yıl süren o "eşedd-i zulüm ve istibdat" devresidir: Birinci devrede "hürriyet divanelik"le yâd olunurdu. İkinci devrede "hayata adâvet" edilirdi. Üçüncü devrede ise, bilumum insan temel hak ve hürriyetleri ihlâl edildiği gibi, devlet kuvvetiyle hayat hakkı da, din-iman hakkı da ayaklar altına alınıp çiğnenmeye çalışıldı. Üstelik, bütün bütün keyfî, küfrî ve cebrî metotlarla…
Ama, bütün o muzır mânilere rağmen, Türkiye, sâir İslâm ülkelerine nazaran hürriyet ve demokraside daha ileri seviyede bir yerlere gelebilmeyi başardı. Bunu da, sözünü ettiğimiz çileli hayata tâlim eden o hürriyet ve meşrutiyet kahramanlarına borçluyuz.
Gelinen seviyeye ve kazanılan nimetlere bakıldığında ise, ödenen bedellerin yine de az ve ucuz düştüğü söylenebilir. Üstad Bediüzzaman'ın ifadesiyle "…Bahasına yüz sene verseydik, yine ucuzdu. Zira hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher-i nuranîsi tecellîye başladı." (Münâzarât: 64)
Bediüzzaman, burada 1908 Temmuz'unda ilân edilen hürriyet ve meşrûtiyet nimetinin ehemmiyetini nazara veriyor. Aradan geçen yüz küsûr yıllık zaman dilimi, Bediüzzaman'ın bu meselede ne derece haklı olduğunu ayrıca tebârüz ettiriyor. Bilhassa Libya, Mısır, Afganistan, Irak ve Suriye gibi Müslüman ülkelerin başına gelenlerin yaşanmasından sonra, bu husus çok daha iyi anlaşılır hale geliyor....
Çakmak’ı götüren, Orbay’ı deviren, Valiyi öldüren cinayet ve entrikalar (1)

Demokrasiye geçiş sancılarının şiddetlendiği 1944-46 senelerinde, Başkent Ankara’da çarpıcı hadiseler yaşandı ve olağanüstü haller zuhûra geldi.
Bu gelişmelerin biri Fevzi Çakmak ile ilgili. Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa, 12 Ocak 1944’te yaş haddinden emekliye sevk edildi. (Çok garip bir rastlantıdır ki, Paşanın doğum günü de 12 Ocak (1876) günü.)
En az 22 sene müddetle Genelkurmay Başkanlığı makamını işgal eden Fevzi Çakmak’ın yerine, aynı gün içinde Org. Kâzım Orbay atandı. (Cumhurbaşkanlığı sırasını bekleyen Fevzi Paşa, aslında zeki siyasetçi İsmet Paşa tarafından diskalifiye edilmiş oldu.)
Yeni Serasker Kâzım Paşa, 22 yıl olmasa da, haliyle uzun yıllar Genelkurmay Başkanlığı makamında kalmayı düşünüp tasarlıyordu. Ne var ki, bu makamda ancak iki yıl kadar kalabildi. Çünkü, oğlu Haşmet Orbay, bir yıl sonra, yani 1945’te esrarengiz bir cinayet işledi. Ankara’nın göbeğinde bir doktoru silâhla vurup öldürdü. Kayıplara karıştı. Ama, silâhın babasına ait olduğu gerçeği, emniyetteki balistik incelemelerle anlaşıldı.
Ama, ne kadar acip, garip ve tuhaftır ki, Vali Nevzat Tandoğan, Haşmet Orbay’ın babasının tabancasıyla işlediği “Ankara Cinayeti”ni örtbas etti. Suçu, kasten ve bilerek hiç ilgisiz bir garibanın üzerine yıktı.
Bu hadiseden bir yıl sonra, yani basında ve siyasette Demokrasi havasının biraz daha hissedilmeye başladığı 1946’da işler tam tersine dönmeye başladı.
Özetle: Hapisteki garibanın gerçekte suçsuz, asıl katilin Haşmet Orbay olduğu ve bu cinayeti Vali Tandoğan’ın bilerek örtbas ettiği, mahkemede âyân-beyân ortaya çıktı.
Bununla bağlantılı olarak yaşanan diğer bazı gelişmelerin satır başları ise şöyle:
* Vali Nevzat Tandoğan, bunalıma girdi ve kafasına kurşun sıkarak intihar etti.
* GKB Kâzım Orbay makamdan ayrıldı.
* Oğul Haşmet Orbay hapse girdi.
* Bu hadisenin peşini bırakmayan ve dâvâyı mahkemeye taşıyarak hadisenin anlaşılmasını sağlayan Cumhuriyet Başsavcısı, bir süre sonra otomobilinde ölü bulundu.
Şimdi, 1944-46 yıllarında Başkent Ankara’da yaşanan o zincirleme hadiselerin tafsilâtına geçelim; görelim, bakalım neler olmuş neler...
Devir-teslim ve sonrası
Evet, TC Genelkurmay Başkanlığı makamı dairesinde, 2 Ocak 1944'te ilk kez bir devir-teslim hadisesi yaşandı: Mareşal Fevzi Çakmak, görevi o gün Org. Kâzım Orbay’a devrederek askeriyeden ayrılmış oldu.
1922'den beri bu makamda bulunan ve bunca yıl memlekette yaşanan direnişleri (isyan vak'aları, rejime yahut inkılâplara muhalefet teşebbüsleri) askerî tedbir ve harekâtla bastıran Fevzi Paşa, aslında ne M. Kemal'e, ne de İsmet Paşaya muhalifti. Aksine, tereddütsüz ve itirazsız bir itaatle, onlara bağlılığını, onların adeta emirber neferi gibi olduğunu hep ispat edegeldi.
Meselâ, M. Kemal'in imza attığı inkılâplardan hiçbirine karşı gelmediği gibi, bunların tatbik edilmesi safhalarında da askerin gücünü sonuna kadar kullanmaktan çekinmedi. Dahası, M. Kemal'e olan bağlılığı o derece ileri idi ki, meselâ şu meşhûr "Şapka Kànunu" daha çıkmadan evvel kendisi ikna edilmiş ve başına şapka geçirmeyi kabul etmişti. Aynı itaatkâr Fevzi Paşa, M. Kemal'in ölümünden bir sonraki gün ise, bu kez ağırlığını M. Kemal'in bir yıl önce dışlamış olduğu İsmet'ten yana koyar. Meclis'in etrafını silâhlı askerler ile çevirir ve mebuslar tarafından İsmet Paşa’nın “İkinci Cumhurreisi” olmasını "zor"la temine çalışır.
Bu iki paşa arasındaki samimiyet ve muhabbet, dört-beş yıl kadar daha devam eder.
Aralarında başgösteren zıtlaşma, işte bu tarihte, yani 1944'te başlar: Fevzi Paşa, emekli olmak ve bu makamdan ayrılmak istemez. Ama, İsmet Paşa kararlı. Üstelik, cenâh-ı askeriye, başkomutanları olan Fevzi Paşa’dan çok ona itibar ediyor. Çaresiz kalan Fevzi Paşa, istemeyerek emekliye ayrılır.
.
Çakmak’ı götüren, Orbay’ı deviren, Valiyi öldüren cinayet ve entrikalar (2)

Önce, Fevzi Çakmak’ın yerine gelen 2. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kâzım Orbay'ı kısaca tanıyalım; konuya öyle devam edelim.
2. Serasker, 2 yıl durabildi
Kısa bir hatırlatma: 12 Ocak 1944'te 2. Genelkurmay Başkanı olan Kâzım Orbay, uzun müddet kalmayı düşündüğü bu makamda ancak iki küsûr sene oturabildi. Oğlu Haşmet’in işlemiş olduğu bir cinayet hadisesinin sonradan ayyuka çıkması ve aynı hadiseyle bağlantılı olarak Ankara Valisi Tandoğan'ın intihar etmesi, onu da Seraskerlik makamından ayrılmaya mecbur bıraktı.
* * *
1887 İzmir doğumlu olarak bilinen Kâzım Paşa’nın askeriyedeki en aktif görevi, Nisan 1909'da Selânik'te toplanan Hareket Ordusuna katılmasıyla başlar.
Sultan II. Abdülhamid’in siyasî iktidardan devrilmesi, sıkıyönetimin ilân edilmesi, ülke yönetimine elkonulması ve sayısız mâsum insanın idam edilmesiyle neticelenen bu hareketin içinde yer alan Kâzım Orbay, bir Kemalist darbeci olarak, yıllar sonra yine benzer bir hareketin (1960 Darbesi) içinde aktif şekilde rol aldığı görülür.
1937'deki Dersim Harekâtında da görev alan Kâzım Paşa’nın, 1946’da Genelkurmay Başkanlığı’ndan istifa etmesine rağmen, ordu içindeki etkinliği devam eder: Meselâ, Yüksek Askerî Şûrâ üyesi olur ve 1950'ye kadar da bu vazifede kaldıktan sonra emekli olur.
Ne var ki, emekli olduktan sonra da boş durmaz ve yeni bazı fırsatları kollamaya başlar. En uygun zamanlı fırsatı ise, 1960'ta yapılan 27 Mayıs Darbesi sürecinde yakalar. Nitekim, 27 Mayıs Cuntası’nın o kanlı darbesinden sonra teşkil edilen Temsilciler Meclisi’nde yine aktif şekilde görev alır.
Onun bu meclisteki görev ve üyelik müddetinin 9 Ocak 1961 ile 26 Ekim 1961 döneminde gerçekleştiğini, yine o zamanki gazetelerin arşinden öğreniyoruz.
Enver Paşa’nın kızkardeşi ile evli olup çok etkili görevlerde bulunan, ancak hakkında yeterince bilgi sahibi olunmayan Org. Kâzım Orbay, 3 Haziran 1964'de öldü.
Bosna’ya yardım parası
Ankara merkezli olarak, 1945'te komünist diktatör Tito’nun baskıcı yönetimi altındaki Bosnalı Müslümanlar için yardım parası topladı. Fakat, o tarihlerde toplanan ve miktarı bilinemeyen bu paralar, maalesef ki yerine ulaştırılmadı, ulaştırılamadı.
Bosna halkı için yardım parasını toplayan kişi, Sovyet Rusya Elçiliği’nde çalışan bir doktor. Ayrıca, Ankara'da özel muayenehanesi var. İsmi de Neşet Naci Arzan.
Doktorun muayenehanesi, Anafartalar Caddesi üzerindeki Çocuk Esirgeme Kurumunun da bulunduğu apartmanda.
Dr. Naci Arzan, 16 Ekim 1945’te o günü akşamı, muayenehanesinde bulunduğu esnada, yüzü kar maskeli bir genç tarafından yedi kurşunla vurularak öldürüldü.
O genç katilin, dönemin Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay'ın, aynı zamanda MİT’te çalışan oğlu Haşmet Orbay olduğu, sonradan anlaşıldı ve bu gerçek, Bolu’da kurulan mahkeme kararıyla da kesinleşti.
Aynı mahkeme, Ankara Valisi Tandoğan'ın cinayeti kasten örtbas ettiğine de hükmetti.
İşte, bu gelişmenin hemen ardından, Başkent Ankara, zincirleme devam eden pek büyük gümbürtülerle sarsılmaya başladı.
Bir sonraki yazıda o gelişmelere bakalım
.
Çakmak’ı götüren, Orbay’ı deviren, Valiyi öldüren cinayet ve entrikalar (3)

Sekiz-on kişiyle 2006’da yaptığımız Bosna seyahati esnasında, tam da Birinci Dünya Harbi’nin başlamasına sebebiyet veren sûikast hadisesinin yaşandığı Saraybosna’daki o meşhur köprünün başında, bir tarihçi profesör büyüğümüz “Ankara Cinayeti”ndeki asıl sebebin "Bosna için toplanan yardım parası" olduğu noktasında bize detaylı bilgiler verdi.
Ayrıca, 1940’lı yılların gazete arşivlerinden bazı bilgiler edinmeye çalıştık.
Öte yandan, Haşmet Orbay tarafından işlenen cinayetin—para kısmı hariç—hemen bütün yönlerini araştıran ve topladığı bilgileri "Ankara Cinayeti" ismiyle kitap haline getiren kıdemli Demokrat parlamenter Çorum eski milletvekili İhsan Tombuş'un bilgilerinden de istifade ettiğimizi ayrıca belirtmiş olalım.
Zincirin bir halkası: Başından bul Nevzat!
Şimdi, başlı başına bir roman konusu teşkil eden bu esrarengiz hadiseler zincirinin başlarına doğru şöyle bir nazar gezdirelim ve işin içine bir başka boyut, yani "kaderî hikmet” cihetini de dahil ederek, adım adım, halka halka beriye doğru gelmeye çalışalım.
Tarih, 20 Eylül 1943’ü gösteriyor. Sekiz senedir Kastamonu'da sürgün bulunan Bediüzzaman Said Nursî, Emniyet’in nezaretinde Çankırı yoluyla Ankara'ya getirtiliyor. Buradan da Denizli’ye sevk edilecek.
Ankara'da “2 numaralı adam” olarak bilinen ve 14 yıldır Başkent’te valilik yapan Nevzat Tandoğan, Üstad Bediüzzaman'ı cebren makamına getirtiyor. Asıl maksadı, bu muhterem zâtın başındaki sarığı çıkarttırmak ve başına fötr şapkayı zorla geçirmek.
Nitekim, bu maksatla fiilî teşebbüste bulunur. Ancak, buna muvaffak olamaz.
Şapkayı Vali Tandoğan'ın elinden alan Said Nursî, ona şöyle seslenir: "Bu sarık bu başla beraber çıkar. Ben sizin bin senelik ecdadınızı temsil ediyorum. Başından bulasın Nevzat!"
* * *
Hadisenin üzerinden 2 yıl kadar zaman geçer ve peşpeşe aşağıdaki şok gelişmeler yaşanır:
* Muhtaç durumdaki Bosna halkı için yardım parası toplayan Ankara'nın tanınmış doktorlarından Neşet Naci Arzan, 16 Ekim 1945'te muayenehanesinde öldürülür.
* Cinayette kullanılan tabancanın, Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay'a ait olduğu ifade edilir. (Başka yerden satın alındığı da rivâyet edilir.) Katil ise, Kâzım Paşa’nın oğlu Haşmet Orbay’dan başkası değildir. Zorba Haşmet, doktorun topladığı paraları ister. Red cevabı alınca da, çeker vurur. Ortalık elektriklenince, gidip olan-bitenden ailesini haberdar etmek durumunda kalır.
* Hadisenin bir şekilde patlak vereceğini ve halkın gözünde itibar kaybına uğrayacağını öğrenen katilin ailesi, gelişmelerin seyrini değiştirecek alelacele hazırlanmış bir planı devreye sokar. Haşmet'in annesi, dönemin Millî Şefi İsmet Paşa’nın eşi Mevhibe Hanımı arayarak şunları söyler: "Sizin oğlunuz Ömer de katil. Taksim'de Vaktiyle, Olga isimli kadının kocasını öldürdü.. Ama, ne yaptınız ettiniz, onu kurtardınız. O halde benim oğlumu da kurtarın. Aksi halde, bütün bildiklerimi açıklarım."
Son bölüm, bir sonraki yazıda...
.
Çakmak’ı götüren, Orbay’ı deviren, Valiyi öldüren cinayet ve entrikalar (4)

* Nevzat Tandoğan, Haşmet'in Robert Kolej"den arkadaşı olup onunla aynı evi paylaşan Reşit Mercan'ı ayağına getirtir ve ona bu cinayeti mutlaka üstlenmesi gerektiğini söyler. Mercan da, çaresiz istenileni yapar ve ertesi gün karakola gidip teslim olur. "Cinayeti ben işledim" der.
* Mahkeme kurulur. Duruşmada "Katil benim" diyen Reşit Mercan'a 20 yıl, Haşmet Orbay'a da "Ona silâhı ben verdim" dediği için, sadece 1 yıl ceza verilir.
* Ancak, basın hadisenin peşini bırakmaz. Ayrıca, hapse giren Reşit Mercan'ın “gerçek katil” olmadığına dair dedikodular yayılır. (Hapishanedeki sahici katiller, adamı dinlerken yalanını tesbit ile ona ikrar ettirmişler.)
* Yaşanan bu gelişmeler üzerine, Yargıtay Başsavcılığı, mahkemenin ilk kararını bozar ve dâvayı da Ankara'dan Bolu Ağır Ceza Mahkemesine nakleder. (Muhtemelen, 17 yıllık Ankara Valisi Tandoğan’dan çekinmişlerdir.)
* Mahkemenin kararını Yargıtay'da bozduran ve gelişmelerin seyrini Tandoğan aleyhine olacak şekilde değiştirmeye sebep olan dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan, 16 Haziran1946’da otomobili içinde ölü halde bulunur. (Vali Tandoğan, yine şaibe altında...)
* Bolu'daki yargılamada, özellikle duruşmalar esnasında, katilin Haşmet Orbay olduğu anlaşılır. Aynı anda, cinayetin Vali Tandoğan tarafından kasten örtbas edildiği, hatta cebren başkasına yüklenildiği ortaya çıkar. Nihaî cezalar, haliyle yeni gelişmeye göre yenibaştan belirlenir.
* Kendisinin deşifre edilmesine kahırlanan Başkent’in zorba valisi, (Aynı zamanda belediye başkanlığı ile CHP İl Başkanlığı da yapmış) Vali Tandoğan, 9 Temmuz 1946 gecesi kafasına kurşun sıkarak intihar eder.
* İntihar vak’asından bir süre sonra, bu kez 2. Genelkurmay Başkanı Org. Kâzım Orbay, 30 Temmuz’da görevinden istifa eder.
Arşiv’den bir iktibas
Haşmet Orbay, 1986’da Erkekçe dergisi'nden Avni Özgürel'e şunları anlattı:
Daha evvel, Erzurum'da pederim Kâzım Orbay 3. Ordu Müfettişi iken, ben de Millî İstihbarat Teşkilâtı'nda vazifeliydim.
Sonra Ankara'ya gelince, bu vazifeme devam ettim. Aynı zamanda, Vilayet Hususi Kâtibi idim. (Yani, hem MİT görevlisi, hem Vali Tandoğan’ın Özel Kalem Müdürü.)
Erzurum'dayken, haricî kısım vardı. Haricî kısımda, birçok sızıntı oluyor- du; hudutta... Mâlûmat alıp sorgularını yapıyorduk.
Ankara'da, dahilî bir vazife almıştım. Ama, yine de benim vazifem ecnebilerle ilgiliydi.
Biz MİT'te çalışanlar, memlekete yaptığımız vazifeleri mezara beraber götürürüz.
* * *
Hiç şüphe edilmesin ki, Haşmet Orbay ve onun gibi birçok kimse, mühim sırlarıyla birlikte gitti. Öyle mühim sırlar ki, şayet açıkça izah ve ifade edilebilse, yakın tarihimiz yeni baştan ele alınıp yazılacak türden sayılır.
Ümit ve temenni ederiz ki, gerçek tarihimizi hiç olmazsa yalan ve yanlışlardan kurtaracak kadar öğrenme, yazma ve anlatma fırsatı, imkânı zuhûr etsin, vücuda gelsin.
.
Sönenlere karşı dehşetli muhabbet


Bizler, çok şükür ki Millet-i İbrahimîye’deniz. Dahası, “Âl-i İbrahim”den olduğumuzu Allah’ın her günü lisânen duâmızla, tesbihatımızla, ibadetimizle de mükerreren ikrar ve ilân ediyoruz.
Peki, İbrahim Aleyhisselâmın, o çetin imtihanlardan sonra vâsıl olduğu en hayırlı netice nedir? Hepimizin kabul ve tasdik ettiği “Lâ-uhibbü’l-âfilîn” değil midir? Yani “Ben sönen, batan şeyleri sevmem” mânâsında...
Aynı kudsî ve hakikatli mânânın feyziyle, Üstad Bediüzzaman şunu terennüm ediyor:
Fâniyim, fâni olanı istemem.
Acizim, aciz olanı istemem.
Ruhumu Rahman’a teslim eyledim;
Gayr istemem.
İsterim; fakat, bir yâr-ı bâki isterim...
* * *
Peki, bu durumda hem Hz. İbrahim’in sözünü, hem Üstad Bediüzzaman’ın niyâzını kabul ve tasdik ile tekrarlayan kimi büyüklerimize ve din kardeşlerimize şunları sorma hakkımız yok mu?
1. Siz niçin sönmesi, batması, bitmesi mukadder olup, yanılması ve yanıltması muhakkak olan fânî şahısların muhabbeti ile hareket ediyorsunuz? Üstelik, tam bir tarafgirlik vaziyetini sergileyerek...
2. Tarafgirlikle iktifa etmiyor; ayrıca başkasını da yanıltacak, hatta büyük vebâl altına sokacak kararlar alıyorsunuz? Neden?
3. Karar almakla yetinmiyor, ayrıca sizin gibi düşünmeyen, sizinle birlikte hareket etmeyen, daha açık bir ifade ile sizinle aynı partiye oy vermeyen din kardeşlerinize hain nazarıyla bakıyorsunuz? Niçin ağır sözlerle itham ediyorsunuz?
4. Zaman şahıs zamanı değil iken, siz neden şahsa bağlı gidiyorsunuz hâlâ ve niçin şahıs-lider muhabbeti ile âdeta helâk olacak derecede ileri gidiyorsunuz?
* * *
Yukarıdaki 4 madde içindeki ifadelerimizi şiddetli veya abartılı bulanlara da, düşünmeleri, meseleyi tahkik etmeleri ve ilgili muhataplara sormaları için aşağıdaki hususları söyleme, hatırlatma gereğini duymaktayız.
Meselâ, bugün itibariyle kayıtsız şartsız şekilde bir siyasî aktörün peşine takılan, onu öven ve “vatan, millet, İslâmiyet nâmına” vargücüyle destek verme kararını âleme ilân eden aynı muhterem zatlar, 1980 Darbesi’nden sonra Cunta lideri Evren Paşa’ya ve 82 Darbe Anayasası’na da aynı şekilde taraf olup destek vermediler mi? Arşiv unutmaz...
Keza, bugün gözü kapalı şekilde iktidar siyasetinin adeta meddahı kesilen aynı muhteremler, Ağustos 1996’da Milliyet gazetesinde çıkan bir “Fetullah Gülen eleştirisi”ne cevaben yazılan mektubun altına imza atmadılar mı? 2014’ten sonra adeta yerin dibine sokmaya çalıştıkları “Gülen Hareketi”nin Türkiye ve Dünya’daki faaliyetlerini göklere çıkarırcasına övgüler düzmediler mi?
Sakın ola, kimse çıkıp bunu red veya inkâra tevessül etmesin; söz konusu o mektup arşivimizde duruyor; onu çıkarıp da ismiyle, imzasıyla o muhterem zatları âleme ilân etme mecburiyetinde kalmak istemeyiz.
* * *
Kudsî dâvâlar bâkî, kusurlu şahıslar ise fânîdir. Kudsî bir dâvâ, fânî omuzlara binâ edilmez ve edilmemeli. Bundan şiddetle içtinab etmeli. Bilhassa, “helâket ve felâket asrı” da denilen şu dehşetli âhirzaman vetiresinde...
Evet, hassâten böylesi bir zamanda, âl ve milleti olduğumuz Hz. İbrahim’in (as) “Lâ-uhibbü’l-âfilîn” şeklindeki duâ ve nidâsına ziyadesiyle ihtiyacımız var.
Onun için diyoruz ki: Yâ Rabbî! Bizi fenâ ve fânî şeylerden uzak tut ve muhafaza eyle. Aynı şekilde, fânî, kusurlu ve günâhkâr şahısların şerrinden de bizi hıfz û himâye eyle. Bizi istikametten ayırma, bizi İlâhî rızân dairesi içinde muhafaza ile istihdam eyle. Amin.
.
Hürriyet ile giyotin arasındaki Fransa

Fransa çok enteresan bir ülke. Yerli ve karma göçmen halkıyla da bir o kadar dikkat çekici coğrafya.
Mâlûm, herhangi bir coğrafî bölgede uzun müddet yaşanan dinî, sosyal ve kültürel hayat örnekleri, sonraki nesillere de sirayet eder, onları da önemli ölçüde tesiri altına alır.
Bu realiteye, tarih ve toplumla ilgili araştırma metodolojisinde “toprağın ruhu” denir.
Yani, bir toprak parçası üzerinde asırlar boyu yaşanan müsbet veya menfi hemen her şey, etkisini nesilden nesile hissettirerek yüz yıllarca devam edip gider.
Nur Risâleleri’ndeki tesbite göre de, “Mekân ve muhitin tesiri müsellem”dir.
İşte, bir çok yönüyle dikkat çeken Fransa’da, hem hürriyet hareketleri, hem de hürriyetçileri giyotine götüren zalimâne uygulamalar, hemen her devirde kendini göstermiş ve Dünya çapında kendinden söz ettirmiştir.
Evet, Fransa’da Hıristiyanlığın hemen her mezhebine rastlanıldığı gibi, dinsizliğin hemen her tonuna rastlamak da mümkün.
Keza, en ileri derecede ses getiren hürriyet hareketlerine sahne olduğu gibi, en baskıcı ve kan dökücü tabloları müşahade etmek de mümkün. Meselâ, bu çarpıcı tablolardan bir kaçı 1789-93 yıllarında yaşandı. Günün tarihi itibariyle de 21 Ocak 1793. Yani, 1789’daki Büyük Fransız İhtilâli’nden 4-5 yıl kadar sonra.
İşte tam da o gün, üstelik Paris’in Concorde Meydanı’nda, hani ismi efsaneleşmiş olan Kral 16. Lui giyotinle idam edildi.
Şimdi, o hadisenin gelişme seyrine kısaca bir bakalım ve bugünkü “Sarı Yelekliler Hareketi”nin Fransa ve Avrupa çapındaki yansımaları hakkında kendi muhakememizle bir projeksiyon tutmaya çalışalım.
Kuvvet ve menfaat çekişmesi
Büyük İhtilâl’in (1789) ardından, kraliyetin yetkileri büyük ölçüde kısıtlanmış, tırpanlanmıştı. Kral, bu durumdan haliyle memnun değildi. Aynı şekilde, kilise yönetiminde de hoşnutsuzluk havası hâkimdi. Fakat, adı üstünde "ihtilâl"dir bu; ilk fırsatta, kendi çocuğunu bile katledip yemekten çekinmez.
Nitekim, öyle oldu. Daha önce ihtilâl yanlısı ve hürriyet sevdalısı olan Madam Roland ile "Kadın Bildirgesi"ni kaleme alan Olympe Gouges de aynı âkıbete uğramaktan kurtulamadı. Kral Lui’den sonra, bu iki “hürriyet kadını” da giyotinle idam edildiler.
Madam Roland, giyotine doğru giderken, son söz olarak şunu söyledi: "Ey hürriyet! Senin adına ne cinayetler işleniyor."
Gizli işler çevirmekle suçlanan ve "vatana ihanet" cezasıyla idama sevk edilen Kral Lui'nin son sözlerinin de, şu şekilde olduğu rivayet edilir: "Ben masum olarak gidiyorum. Dökülecek kanların Fransa'ya yeni musîbetler getirmemesini dilerim."
Kral'ın idamından aylar sonra, yani aynı yılın 16 Ekim'inde aslında bir Avusturya prensesi olan karısı Kraliçe Marie Antoinette de, yine aynı yöntemle idama sevk edildi.
* * *
Evet, Fransa'da güya hürriyet uğruna ihtilâl yapılmıştı. Ancak, hak ve adâletten sapıldığı için, hem muhalif kimseler giyotine götürüldü, hem de kıt’a genelinde kapitalizme ve sömürgeciliğe kuvvetli bir yöneliş hasıl oldu. Avrupa, başka milletleri esir ve köle gibi görmeye başladı. Servetlerini asırlarca gasp ve yağma etti. Çirkin yüzünü Dünya’ya gösterdi.
Bakalım, Sarı Yelekliler Hareketi, Fransa ve kıt’a Avrupası’nda nasıl bir seyir takip edecek, nereye yönelecek ve nasıl bir neticeye varacak...
.
Sînâ Çölü’nden Ridaniye Zaferine

Yuvuz Sultan Selim’in en büyük ideali olan “İttihad-ı İslâm”ı tesis yönündeki gayretli seferleri kısa aralıklarla devam ediyordu. Çaldıran ve Mercidabık Zaferinden sonra, sıra Ridaniye, Halep, Filistin, Sînâ, Kahire ve Hicaz taraflarına gelmişti.
İşte, “Geçilmesi-aşılması çok zor” denilen Sînâ Çölü’nü ordusuyla birlikte takriben beş günde geçen Sultan Selim, 22 Ocak 1517'de Kahire yakınlarındaki Ridaniye mevkiine vardı. Ve, o gün orada Mısır Sultanı Tumanbay'ın kuvvetleriyle karşı karşıya geldi.
Gün boyu hayli çetin geçen muharebe, nihayet tâ iki bin kilometre uzaktan gelen Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandı.
Dünya harp tarihine önemle geçen bu zaferin yanı sıra, koca Osmanlı ordusunun o günlerin şartlarında Sînâ Çölünden büyük bir maharetle geçmesi, ayrıca takdir kazandı.
Şimdi, Sultan Selim’in ve Ordu-yu Hümâyûn’un bu muazzam seferine dair diğer bazı bilgilerin takdimine geçelim.
* * *
Şah İsmail'in kesin mağlubiyeti ve İran'a kaçmasıyla neticelenen Çaldıran Savaşı (Ağustos 1514) sonrasında İstanbul'a dönen Sultan Selim, bölgedeki gelişmeleri daha bir dikkat ile takip etmeye başladı. Gelen istihbarî bilgilere göre, Şah İsmail'in Mısır'daki Kölemenlerle temasa geçtiği ve Osmanlı'ya karşı Sultan Kansu Gavri'den yardım istediği ve işbirliği yapma talebinde bulunduğu şeklindeydi. Gerçeğin bu merkezde olduğu, kısa süre sonra anlaşıldı, nitekim.
Bu sebeple, ikinci kez Şah İsmail'in üzerine giden Osmanlı, karşısında Kölemen ordusunu savaş nizamını almış vaziyette gördü.
Bunun üzerine, daha büyük bir kuvvetle harekete geçen Sultan Selim, önce Halep taraflarında karargâh kurmuş olan Kölemen ordusunun üzerine yürüdü. Burada Mercidabık (Dabıkçayırı) denilen yerde büyük bir muharebe yaşandı. Sultan Kansu Gavri'nin ölümüne de yol açan bu savaş, Osmanlı'nın zaferiyle neticelendi. (24 Ağustos 1516)
Başında Sultan Selim'in bulunduğu Osmanlı ordusu, ilerlemeye devam etti. Halep'ten sonra Şam'a girdi. Kısa süre içinde Suriye, Lübnan ve Filistin'in hemen tamamını aldı. Sultan ve ordusu Kudüs'ü de ziyaret ettikten sonra Gazze'ye gelip yerleşti. Burada Mısır üzerine yapılacak olan sefer hazırlıklarına başlandı.
Ortada görünen birinci ve en büyük engel, koca Sînâ Çölünün geçilmesiydi. Çöl susuz ve arazi engebeliydi. Vezir Hüseyin Paşa, ordunun bu çölü selâmetle geçebileceğine inanmadığını söyledi. Bu inat ve itikatsızlığı, onu idama kadar götürdü, ne yazık ki...
Sultan Selim, Ocak ayı ortalarında Kahire'ye doğru on binlerce kişilik ordusu ve yüzlerce parçadan müteşekkil toplarıyla Sînâ Çölünde ilerlemeye başladı. Ordunun sıcaktan ve susuzluktan kırılması beklenirken, İlâhî inayet eseri, aynı günlerde bolca yağmur yağdı. Bu sâyede, hem susuz kalınmadı, hem de kumu sertleşen çölde rahat ilerleme imkânı doğdu.
Kölemen Sultanı Tumanbay, Kahire yakınlarındaki Ridaniye mevkiinde ordusunu harp nizamına sokmuş, topların yönünü Sînâ Çölüne doğru sabitlemişti. Ne var ki, Sultan Selim'in 21/22 Ocak gecesi El-Mukaddam Dağı'nın etrafını dolaşarak Güney istikametinden saldırıya geçmesi, Tumanbay'ı şaşkına çevirdi ve onun savaş plânını suya düşürmüş oldu.
Muharebe seyrinin kendi aleyhine döndüğünü fark eden Tumanbay, son bir hamle ile Osmanlı padişahının otağı zannettiği Sadrâzam'ın çadırına doğru hücûma geçti. Sadrâzam Sinan Paşa bu esnada şehit düştü.
Neticede, Mısır Sultan Tumanbay savaşı adım adım kaybetti. Bir ara kaçarak kurtulmaya çalıştıysa da, yakalandı ve idam edildi. Fetvâ gerekçesi olarak da şu hususlar gösterildi: Şiî Safevilerle Osmanlı aleyhinde işbirliği yapmak, sulh için gelen elçiyi katletmek ve Müslüman kanının dökülmesine sebebiyet vermek.
Hilafetin Osmanlı'ya geçmesi, bu hadiseden sonra kesinleşmiş oldu. Halife-Sultan Yavuz Selim, idam ettirdiği Tumanbay'ın cenaze namazına da katıldı ve onu sultanlara lâyık bir merasimle ebediyete uğurladı.
.
Enkazdan kaçış


Aması şu: 31 Mart’ta yapılacak seçimlerin tâ aylar öncesinden, iktidar konumundaki AKP’den bazı kopuşlar, hatta kaçışlar başladı.
Buna ilâveten, siyasî desteğini her ân bırakıp kaçma eğiliminde olanların da ciddî şikâyetleri, itirazları, serzenişleri başgösterdi.
Bu yöndeki yazıları, fazla da çaktırmadan baskı altına alınmış durumdaki bazı medya organlarında sıklıkla görmek mümkün.
*
Aydın Ünal’ın şu sözünü yabana atmamalı: Kaçıyor muyum? Evet, kaçıyorum… Lâkin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır... Kaçışımız, mâsumâne kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.
* * *
Dikkate değer bir başka nokta da şu ki: Partiden kaçanlar kervânına hemen hergün etiketli, yahut vaktiyle parti içinde önemli görevlerde bulunmuş yeni bazı isimlerin katılması. İşte, o isimlerden biri de üç yıldır Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapan Aydın Ünal.
Bir dönem AKP’den milletvekilliği de yapan Ünal’ın, “Müsaadenizle” diyerek yazdığı 21 Ocak 2019 tarihli “Vedanâme”sine şu sözlerle başlıyor: Yaklaşık 3 yıl önce “Bismihi” diyerek başlamıştım Yeni Şafak’ta yazmaya. Bugün bu yazıyla müsaadenizi rica ediyorum…
Aşağıda okuyacağınız satırlar, yine aynı yazının içinde yer alan cümlelerden muktebes.
İşte, “Evet kaçıyorum” diyen Aydın Ünal’ın yeni bazı gelişmelerin de habercisi mahiyetini taşıyan çarpıcı ifadelerinden örnekler:
“Kaçıyor muyum? Evet, kaçıyorum… Bilen bilir: Hırsızla, arsızla, haşeratla, asalakla, hainle, münafıkla, yetimin hakkını yiyen yüzsüzle, dönekle kavgadan hiç kaçmadım, kaçmam.
“Lâkin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, dost görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır.
“Kaçışımız, mâsumâne kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.”
* * *
Şöyle veya böyle, orta yerde bir “kaçış” gerçeği var. Üstelik, bu sıradan kimselerin sıradan sayılacak bir kaçış tarzı da değil. Son derece düşündürücü, hatta ibretlik sayılacak türden bir kopuş, bir kaçış, bir uzaklaşma halidir.
Aydın Beyin yanı sıra, daha başka isimlerin de “kaçış öncesi sancılar” çektiğini yakînen biliyoruz. Pek yakında bunların da ayyuka çıkacağı kuvvetle muhtemeldir.
Burada konuyu ele almamızın sebebi, asla sevinmek ya da üzülmek odaklı değildir.
Asıl nazara vermek istediğimiz şey, pek yakında yaşanacak riskli gelişmelere karşı insanlarımızı önceden uyarmak, ikaz etmektir.
Esasen, biz çoktandır görüyor ve söylüyorduk zaten “Gidişat, hiç de normal değil; siyasî fay hattı alabildiğine gerildi” diye...
İşte, bizim uzun süre önce gördüğümüzü, şimdilerde AKP’li bazı dostlarımız da yeni yeni fark etmeye başladı.
Evet, gördüler ve dikkatle baktıklarında dahi iyi görüyorlar ki, büyük bir sarsıntı artık kaçınılmaz bir hale geldi. Bu sarsıntı ile birlikte, kocaman bir siyasî kalenin temel taşları dahi yerinden oynayarak üstümüze doğru yuvarlanacak. Neticede, ortalık bir enkaz yığını haline gelecek. Ve, pekçok kişi ve çevrenin sermayesi, o ağır enkazın altında kalacak.
İşte, o muhtemel sarsıntıdan ve hasıl olacak ağır enkazdan kaçış süreci başlamış durumda. Meselenin özü, özeti budur.
Netice itibariyle, fanatik taraftar olmayan, yahut aklî muhakemesini bütün bütün kaybetmeyenler, yakın zamanda olacakları şimdiden hissetmeye, yahut dikkatlice düşünüp fark etmeye başladığı içindir ki, kendince bir tedbir alma ihtiyacını duymakta.
Duâ ve temenni edelim ki, şimdilik baskılanan, ama yakında bekleyen siyasî, içtimaî, iktisadî sarsıntılar, bu necip millete pahalıya mal olmasın, ucuz atlatılsın.
.
Komünistleri denizde boğduran komite

Batı Cephesinde Yunan kuvvetleriyle yapılan kanlı mücadelenin en hararetli zamanında, Karadeniz açıklarında bir başka gelişme yaşandı: Türkiye Komünist Partisinin ilk merkez komitesi başkanı Mustafa Suphi ve 15 kadar arkadaşı, meçhûl kişiler tarafından Trabzon açıklarında boğdurularak öldürüldüler. Aynı anda cesetleri de denize atılarak, cinayetin üzeri kapatılmaya ve izleri ortadan yok edilmeye çalışıldı.
Birkaç merkezi dolaştıktan sonra Trabzon'a, oradan da Rusya'ya gitmek üzere yola çıkan Mustafa Suphi (1883-1921) başkanlığındaki komünist grubun, Yahya Kâhya öncülüğündeki Türk kayıkçı ve balıkçıların saldırısı sonucu öldürüldükleri şüphesi, bilâhare ağırlık kazandı. Hatta, açıklık kazandı da denilebilir.
Ancak, hep kapalı, ya da alacakaranlıkta kalan ve asıl bilinmesi gereken husus, boğdurulma emrinin kim, veya kimler tarafından verildiğidir.
İşte, yaklaşık yüz yıldır cevabı bilinmeyen temel soru budur: “Komünist Suphi” ve yoldaşlarını kim, niçin öldürttü?
Zaman zaman tahminlere dayalı olarak ortaya bazı isim atıldı elbette. Meselâ, Mustafa Kemal, Karabekir Paşa, Enver Paşa, Topal Osman, J. Stalin, v.d...
Bununla beraber, hadisenin kim/kimler tarafından planlandığı ve bu adamların niçin ortadan kaldırılmak istendiği hususlar, bir türlü açıklık kazanmadı. Sorular hiç bir zaman tatminkâr bir cevap bulamadı.
Bu durumda, karanlıkta kalan bu hadisenin aydınlatılabilmesi için, şöyle bir mantığın yürütülebilmesi mümkün: Stalin, o dönemde kendi ülkesindeki yeni durumla meşguldür. Enver Paşa, zaten yurt dışında sürgün hayatı yaşıyor. Dolayısıyla, hariçte bulunan kimselerin böyle bir emir ve organizasyonun sahibi olmasına pek ihtimal verilemez. Buna mukabil, eski İttihatçılara muhalif ve muarız olarak bilinen Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülme emrinin Türkiye'nin içinden verildiği ihtimali kuvvet kazanıyor.
Yani, bu işi "tekelci" bir anlayışın sahip ve mimarlarının yaptırmış olabileceği ihtimali çok daha yüksektir. Bunlar, kendilerine rakip olacak hiçbir varlığa, hiçbir unsura, hatta hiçbir şahsa asla tahammül edemiyor. Ayrıca, o şahsın dindar veya komünist olması da fark etmiyor. O kimsenin siyasî muhalif olması, onun ortadan kaldırılmasına yeterli sebep sayılıyor.
Nitekim, aynı anlayışın en popüler isimlerinden olan eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, yıllar sonra yakalatıp karşısına çıkarttığı komünist gençleri azarlayarak şöyle dediği rivâyet edilir: "Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Eğer bu memlekette komünizme ihtiyaç varsa, onu da biz getiririz!"
Evet, bu nokta-i nazardan hareketle, hadisenin üzerindeki sis perdesini bir nebze de olsa aralamak imkân dahiline girebilir.
Nasıl ki, yakın zamanda temas ettiğimiz 1940'lı yıllarda işlenen "Ankara cinayeti" hadisesi, bizzat vali Tandoğan'ın üzerini örttüğü sır perdesinin yırtılmasıyla mesele aydınlığa kavuşturulduysa, yüz yıl kadar önceki bu ve benzer hadiselerin vüzûha kavuşturulması da, yine benzer bir yöntemin takip edilmesiyle mümkün olabilir.
NOT: İleriki yıllarda, komünistlerin Karadeniz’de boğdurulması hadisesi üzerinde en çok duranların başında şair Nazım Hikmet gelir. Muhtelif zamanlarda yazdığı şiirlerinde, o hadiseyi konu edinir ve dokunaklı mısralarla yaşanan cinayetin unutulmaması gerektiğini nazara verir.
.
Kaçmak ya da kaçmamak

Yani, esas meselenin, yani asıl gayenin, maksadın, muradın, dâvânın özünü-özetini, kıymet ve mahiyetini bütünüyle ortaya koyan bir sonuç, bir tablo, bir duruş, bir davranış biçimini ortaya koymak demektir.
Tıpkı, Şekspir’in eseri Hamlet trajedisinde de ifade edildiği gibi “Olmak, ya da olmamak; işte bütün mesele.” (İngilizce: To be or not to be.)
Bu giriş cümlelerinden sonra, şimdi asıl konuya geçelim. Konu şu: Volkan gazetesinin sahibi ve yazarı olan Derviş Vahdetî, 31 Mart Vak’asında (Nisan 1909) âniden ortadan kayboldu. Yani, can derdine düştü ve resmen korkup kaçtı. Bilâhare yakalandı ve zulmen idam edildi... Şimdi, konuyla bağlantılı birkaç soru:
Derviş Vahdetî neden kaçtı? Kaçmakta haklı mıydı? Vahdetî ile zâhiren aynı kulvarda görünen Üstad Bediüzzaman niçin kaçmadı? Aynı dâvâdan dolayı yargılanan Bediüzzaman beraat ettiği halde, Derviş Vahdetî neden idam edildi? Üstad Bediüzzaman’ın hangi sözleri kendisi ile Derviş Vahdetî gibiler arasında fikir, mücadele usûlü, hizmet metodu veya davranış biçimlerinde ayrılık-farklılık olduğunu gösteriyor?
Şimdi de cevap-izah safhasına geçelim.
* * *
Derviş Vahdeti, Volkan gazetesinin hem sahibi, hem başyazarıdır. Bediüzzaman ise, hem Volkan, hem İkdam, hem başka gazetelerde muhtelif makaleler neşreder. İkisi de İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin kurucu âzâlarından. Aynı zamanda, Ahrarlara dost ve müttefik.
Aradaki farklara gelince... Derviş Vahdeti, tarikat meşrepli; Said Nursî, hakikat meslekli. Vahdeti, uzun süre Ziya Gökalp ile de uyumlu geçindi; Bediüzzaman, mülhid dediği Gökalp ile hiçbir şekilde ülfet ve ünsiyet peydâ etmedi.
* * *
Derviş Vahdeti’nin uslûbu sert, kışkırtıcı, ajite edici. Bediüzzaman’ın ise, yatıştırıcı, izah ve ispat edici tarzda. Hatta, Vahdeti’ye hitâben “Edipler edepli olmalı” diyerek, onu ciddî şekilde ikaz ediyor. Ama, söz geçiremiyor, lâf dinletemiyor. Dahası, Kocaeli Tarihi-Rehberi isimli kitapta, Said Nursî, Volkan’da çıkan yazılarının “takdim şekli”nden rahatsız olduğunu beyan ile İkdam gazetesinin daha objektif davrandığını ve yazılarının orada aynen olduğu gibi nazara verildiğini belirtiyor.
Mahiyeti hâlâ alacakaranlıkta görünen 31 Mart Hadisesi’nden (Nisan 1909) sonra, Derviş Vahdeti, bilinmeyen bir yere doğru kaçarak izini kaybettirmeye çalıştı. Uzun aramalar sonucu 25 Mayıs’ta İzmir’de yakalandı, 19 Temmuz’da idam edildi.
Bediüzzaman ise, sokağa çıkan sivil-asker kalabalıkları yatıştırmaya çalıştı. Sekiz taburu itaate sevk etti. Daha fazla kan dökülmesinin önüne geçti. Papağan gibi “Şeriat isteriz!” diye bağıranların kendisini dinlemediğini görünce, önce Bakırköy taraflarına çekildi, ardından trenle İzmit’e gitti. Orada bir otelde kalırken, İttihatçılar tarafından ifadesi alındı, İstanbul’a gönderildi, idamla yargılandı ve sonunda beraat etti.
Divân-ı Harb-i Örfî Mahkemesi’ndeki sorgulama esnasında, kendisinin Derviş Vahdeti gibilerle aynileştirilmeye çalışılmasına mukabil vermiş olduğu izzetli ve celâdet yüklü ifade, aralarındaki söz konusu farkları da iyice tebârüz ettirerek, mühim bir hakikati gözler önüne seriyor. İşte, o suâl-cevap faslından iki misâl:
1) Bidayetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Divân-ı Harpte bana da suâl ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin!?” Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil. Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (asm) dahil misin?” Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle..
2) Mukaddeme olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezâdan korkmaz. Mazlûmiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
* * *
Evet, işte zor zamanda kaçmak ile kaçmamak arasındaki fark... Kimi o tarafta, kimi bu tarafta kalır, kalmaya devam eder.
Kaçanlar yüzünden, kaçmayan-kaçamayan mâsumlar yanar. Kendini gizleyen suçlular yüzünden, kendini anlatamayan, suçsuzluğunu hakkıyla ifade edemeyen maznunlar da yanar.
Üstad Bedizzaman, “Mekke’de olsam, yine buraya gelmekliğim lâzım” derken, ne kadar da haklı, hikmetli isabetli bir mesaj vermiş olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.
.
Kışkırtıp kaçmak, ne demek oluyor?

Hele hele, başkasını ateşe attıktan sonra, can derdi veya hapis korkusuyla sırf kendini kurtarmak için kaçması, kelimenin tam anlamıyla rezilâne, zelilâne bir ciddiyetsizlik, bir samimiyetsizlik örneğidir.
İşte, bundan 110 sene evvel Volkan’ın sahibi Derviş Vahdeti’nin 31 Mart Vak’ası’nda sergilemiş olduğu davranış biçimi, tam da bu mânada bir ibret tablosunu teşkil ediyor.
Zira, o kanlı ve darbeli hadisenin patlak vermesinden önce, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti nâmına pek güzel konuşmalarda bulunurdu. Gayet ateşli yazılar yazardı. Hak nâmına, hakikat hesabına son derece etkileyici davranışlar sergilerdi. Hatta, medrese talebeleri arasında da parlak bir şahsiyet olan Üstad Bediüzzaman’la “ikiz kardeş” gibi görünmeye gayret gösterirdi.
Aşağıda okuyacağınız “İttihad-ı Muhammedî Cemiyetinin mevlidli açılışı”na dair yazdığı yazıda, bu noktada tereddüde yer bırakmayacak derece etkili ifadeleri kullandığını göreceksiniz... Ne var ki, 31 Mart Vak’ası (1909) patlak verdikten, ortalık kan-revân olduktan ve bilhassa Selânik merkezli Hareket Ordusu’nun İstanbul’a doğru yürüyüşe geçtiğini haber aldıktan sonra, âniden kayıplara karıştı. Önce Marmara Bölgesi’ndeki bazı mahallerde gizlendi, ardından Ege taraflarına gitti. Oradan da yurt dışına kaçma hazırlığı içinde iken derdest edilerek İstanbul’a getirildi. Uzun yargılamalar neticesinde, ne aciptir ki, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin açılışında tam da konuşma yaptığı yer olan Ayasofya Meydanı’nda idam edildi. (19 Temmuz 1909)
Derviş Vahdeti, 23 Mart günkü makalesinde, İMC’nin Ayasofya’daki açılış merasimi ve Üstad Bediüzzaman ile ilgili olarak şunları yazdı: “Talebe-i ulûm, önlerinde Bediüzzaman Said-i Kürdî Hazretleri olduğu halde geldiler. Hazret-i Kürdî bizi görünce dayanamadı; sanki iki âşık kavuşur gibi birbirimize sarıldık, el ele verdik ve Ayasofya Camii’ne girdik. Talebe-i ulûmun başındaki sarıklar nur gibi beyaz, çiçek gibi ruha rahatlık veriyordu. Hele, bunlardaki dinî terbiye kendilerine başka bir güzellik bahşediyordu. Bediüzzaman, bedi-i âlem-i İslâm, o Kürt elbisesiyle, o meşhur Kürt tavrıyla, daima belinde taşıdığı hançeriyle kürsüye çıktı ve bir nutuk söyledi. Ardından ben de bir konuşma yaptım.”
Evet, bu ifadelerde de görüldüğü gibi, Bediüzzaman ile Vahdeti arasında, fikir ve itikad itibariyle herhangi bir ayrılık-gayrılık görünmüyor. Temel farklılık, önce uslûb-u beyanlarında kendini gösterdi. Bazen 3-4 gazetede birden makalesi çıkan Üstad Bediüzzaman ne derece yatıştırıcı yazıyorsa, Derviş Vahdeti o nisbette kışkırtıcı bir üslûpla yazıyordu.
Asıl ve nihaî farklılık ise, bir tertip eseri olan 31 Mart kargaşasının, bir askerî mahkeme tarafından soruşturulması ve dârağaçları önünde muhakeme edilmesi safhasında gösterdi kendini. Bediüzzaman, o Örfî Mahkeme Divânı’nda kahramanca müdafaasını yaparken, Derviş Vahdeti ortalıkta yoktu, kaçabildiğince kaçmaya çalışıyordu.
Oysa, “En çok zarar gören, siperini terk edenlerdir” kaidesi, burada da hükmünü icrâ edecek ve Bediüzzaman’ın beraat etmesine mukabil, firar eden Vahdeti yakalanıp idam edilecekti... Hakikat nazarında, diğer mazlûmlar gibi, onun cezası da idam değildi. Çünkü, kışkırtıcı yazılar yazmakla beraber, fiilen kan dökmüş, cinayet işlemiş biri değildi.
O elim hadisenin finali şudur: “Beşer zulmederken, kader adâlet ediyor”du.
.
Kaçanları savunmak!

Bilhassa, Volkan’da son bir ay içinde yazdığı yazılarda, Sultan Abdülhamid’i tekrardan Meclis’i dışlamak, en azından devre dışı bırakmak için tahrikkâr yazılar yazıyordu.
Hülâsâten diyordu ki: Padişahım! Yeni bir hükûmet kurun. Kuracağınız yeni kabineye Ahrar Fırkası’ndan da, İttihad-Terakki’den de kimseyi almayın. Siz bunu yapmaya muktedirsiniz. İktidar ve muhalefet partilerini dinlemek, onların mebuslarını Heyet-i Vekileye (kabine) almak mecburiyetinde değilsin. Vesaire...
Bu tür yazılar yazan bir kimse, hakiki mânada Ahrar olmadığı gibi, bihakkın hürriyet-meşrûtiyet sevdâlısı da değildir. Hele, zoru görünce kaçıyorsa, hiç değildir.
Bir diğer nokta, Vahdeti, ortaya çıkıp Tuti kuşları misâli “Yaşasın şeriat!” diye bağıranlarla son âna kadar hep birlikte hareket etmiş ve daima dirsek temasında bulunmuştur.
İşte, bu acip noktaya dair Üstad Bediüzzaman’ın pek ibretâmiz bir değerlendirmesi vardır ki, hem o devir için, hem daha sonraki devirlerde yaşanan benzer hadiselerin arka plânlarını görebilmek için, adeta bir projektör mahiyetini taşıyor. Gerek Münâzarât’ta ve gerekse Tarihçe-i Hayatı’nda mükerreren derc edilen o vukûfiyetli tahlilin hülâsası şudur:
“Ben 31 Mart Hâdisesi’nde şuna yakın bir hal gördüm: İslâmiyetin meşrûtiyetperver ve hamiyetli fedâileri (Ahrarlar) cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrûtiyeti şeriata tatbik edip ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad...; ve bütün seyyiat-ı sâbıkayı muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular.
“Sonra, sağını solundan fark edemeyenler—hâşâ!—şeriatı, istibdada müsait zannederek Tûti Kuşları (Papağan) taklidi gibi ‘Şeriat isteriz!’ demekle, hakikî maksat ortada anlaşılmaz oldu... Zaten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese (Şeriata) tecavüz ettiler. İşte, câ-yı ibret bir nokta-i siyah!” (Age, s: 83)
Buradan anlıyoruz ki, gizli plân ve kumpası kuran “Bozuk İttihadçılar” da dediği gibi bir komitedir. İçinde ırkçılar, zındıklar, masonlar var. Onların kurmuş olduğu tuzağa, sağını solundan fark edemeyen ve “sadık-ı ahmak” unvanına lâyık olan bir kısım dindarlardır.
Esasen, bu mühim ve can alıcı noktanın karanlıkta kalmasından dolayıdır ki, Üstad Bediüzzaman “Câ-yı ibret bir nokta-i siyah” diyor.
Gariptir ki, benzer mahiyetteki tablolar, 1971 “12 Mart Muhtırası”nda, 1980 “12 Eylül Darbesi” öncesinde, hatta 1997 “28 Şubat Süreci”nde hep tekrarlana geldi.
Bütün bu dönemlerde kullanılan veya oyuna gelenler, tıpkı Vahdeti gibi şuraya-buraya kaçıp kurtulmanın yoluna bakanlar iken; gerginlik ve çatışmaların siyasî faturası ise, genelde hep Ahrar ve Demokrat mânasındaki mustakîm misyonun sahiplerine çıkartıldı.
* * *
Derviş Vahdeti, gerçekten de dindar, coşkulu ve heyecanlı bir şahsiyet idi. Fikrinden ve yazılarından dolayı idam edilmeyi asla hak etmiyordu. Diğer maznunlar gibi, o da zulmen dârağacına gönderildi.
Fakat, onun korkup kaçması ve aylarca kayıplarda kalması sonucu, sâdık dindar kimseleri hem üzdü, hem suçluluk psikozu içine soktu, hem de bir umumî yeis havasının yayılmasına sebebiyet verdi. Onun bu yaptığı, zillet, eziklik, hatta suçluluk şeklinde telâkki edildi. Bu yeis havasını kırmak için de olsa gerek, Üstad Bediüzzaman, beraat kararından sonra hayatını riske atma pahasına “Yaşasın, zalimler için Cehennem!” diye haykırarak, ehl-i imana yeniden ümit ve teselli vermeye çalıştı.
Netice itibariyle, dün ve bugün gibi, yarınlar için de benzer durumlara karşı şunu söylemek yanlış olmasa gerek: Allah, kimseyi mücadele meydanından kaçma zilletine düşürmesin. Allah, kimseyi daha aşağılara yuvarlandırarak, mücadele meydanından kaçan korkakları savunma pozisyonuna düşürmesin.
.
En uzun ömürlü siyasî hareket (1)

Bunların hemen tamamında belirgin bir fikir, bir akım, bir inanç, yahut ideolojik bir eyilim kendini hep göstermiş, en azından hissettire gelmiştir: Türklük, Kürtlük, dindarlık, devrimcilik, sosyalistlik, Kemalistlik, demokratlık, hürriyetçilik, vesâire...
Bunların içinde en köklü ve en uzun ömürlü olanı, tâ 1865’te Ahrar-ı Osmaniye Cemiyeti ismiyle arzıendâm eden “hürriyetçi demokrat” karakterli siyasî misyon hareketidir.
Cumhuriyet döneminde, bu misyon çizgisi Demokrat Parti, Adalet Parti, Doğru Yol Partisi ve günümüzde yeniden Demokrat Parti ismiyle yoluna devam etmektedir.
Şimdi, bu köklü, asil ve asâletli misyonun nasıl ortaya çıktığına ve hangi ihtiyaçtan kaynaklandığına dair geçmişe doğru şöyle bir fikrî seyahate çıkalım.
Ölümlü dünya
Herkesçe mâlum bir hakikat şudur ki: Şu dünyada ebedî ve ölümsüz bir devlet yoktur. Nitekim, Osmanlı için söylenen "Devlet-i ebed müddet" sözü de, daha çok duâ ve temennî yerinde kullanılmış olup, ayrıca bu büyük cihan devletinin manevî dinamiklerinin ebediyete kadar uzandığı mânâsını yansıtıyor. Dolayısıyla, insanlar nasıl doğup büyüyüp sonunda vefat ederek şu fâni âleme vedâ ediyorsa, devletler de aynen öyledir.
Kezâ, insanların ömrünü uzatmak için nasıl ciddî tedbirler alınıyor ve hastalıklara (tehlikelere) karşı çeşitli yollara başvuruluyorsa, devletlerin ömrünü uzatmak ve onları sıhhatine kavuşturmak için de benzer yöntemlere başvuruluyor.
İşte, Osmanlı'da da Tanzimat Hareketi (1839) ile başlayan ve Islahat Fermanı (1856) ile devam ederek 1876'da Meşrûtiyetin ilânı, Kànun-u Esâsinin kabulü ve Meclis-i Mebûsânın açılmasıyla müşahhas (somut) bir şekil kazanan o fevkalâde süreçteki canhıraş çabalar, esasında birçok kurum ve kuruluşu artık eskimiş, köhnemiş olan Osmanlı Devletine yeni bir hayatiyet ve dinamizm kazandırma maksadına matuf idi.
Bunda ne derece başarılı olduğu ayrı mesele. Ancak, aynı yöndeki çabaların 1908'de yeni bir ivme kazandığı ve bu yeni sürecin tâ 1918'e kadar devam ettiği söylenebilir.
Bu tarihten sonra ise, artık peyderpey Osmanlı'dan ümit kesilmiş ve yeni bir çare arayışının vetiresi/süreci içine girilmiştir.
Basiretli münevverler
Osmanlı'nın yeniden ihyası için, başta padişah ve sadrâzam olmak üzere, birçok vezirin de (nazır) bilfiil içinde bulunduğu Tanzimat ve Islahat Hareketlerinin yanı sıra, ayrıca bazı hamiyetli Osmanlı aydınlarının da kendi çapında birtakım düşünceleri, hatta gayret ve teşebbüsleri vaki olmuştur.
Bugünkü deyimle bir nev'î "sivil inisiyatif" şeklinde gelişen bu teşebbüsler, ne yazık ki tâ 1865'e kadar gizli kalarak kendini rahatça tebârüz ettirememiş; yani, kendini açık ederek fikir meydanına çıkamamıştır. Zira, fikir hürriyeti bu tarihlerde hayli kısıtlanmış ve farklı fikir sahipleri olanca şiddetiyle baskı altına alınmaya başlanmıştır.
1865'e kadar tam bir gizlilik içinde yürütülen ve bu tarihten sonra da gayr-ı resmî bir cemiyet şeklinde tarih sahnesine çıkan Yeni Osmanlılar Hareketinin fikir öncüleri arasında şu isimleri görmekteyiz: Namık Kemâl, Ziyâ Paşa, Şinâsi, Mehmed Bey, Reşad Bey, Nuri Beyler, Ebüzziyâ Tevfik, Agâh Efendi ve meşhur "Çırağan Baskını" organizatörü Ali Suâvi Bey
.
En uzun ömürlü siyasî hareket (2)

Ardından, sırasıyla meşrûtiyetin ilân edilmesi, padişahın yetkilerine sınırlama getirilmesi, farklı siyasî eğilimlere fırsat tanınması, yeni bir anayasanın (Kànun-i Esâsî) hazırlanması ve parlamentonun tesis edilerek buna işlerlik kazandırılmasıydı.
Esasında “dâhî edibler” ve istikbâli gören basiretli zâtların da içinde bulunduğu bu fikrî hareket, olabildiğince gizli şekilde yürütülüyordu. Bir cihette “sırrân tenevveret” kàidesine uyulmaya çalışılıyordu. Ne var ki, bir siyasî fikrin uzun müddet gizli kalabildiğini beşer tarihi kaydetmiyor.
Nitekim, burada da durum aynen öyle oldu: Bir müddet sonra, devlet ve hükümet erkânı tarafından varlığı fark edilen bu yeni fikir hareketini boğmaya, dağıtmaya, hiç olmazsa bertaraf etmeye yönelik baskıcı teşebbüslere tevessül edilmeye başlandı.
İşte, bu fikir hareketinin en itibarlı ve en yılmaz savunucularından biri olan Namık Kemal, bilhassa Tavsir-i Efkâr gazetesinde neşrolan yazılarından dolayı çok ağır tazyiklere maruz kaldı. Tazyiklerin had safhaya varması karşısında ise, daha fazla dayanamaz ve bir fırsatını bularak hudut haricine hicret ederek Fransa'ya gider. Ancak, boş durmaz; bilhassa neşriyat yoluyla hürriyet fikrini ve meşrûtiyet sistemini burada da vatan ve İslâmiyetin selâmeti nâmına savunmaya vargücüyle devam eder. Şu var ki, bu çetin mücadelesini sürdürürken de, devletinin ve milletinin aleyhinde bulunmaz. Ecnebilerle işbirliği içine girmez. Yüzünü, yönünü, kalbini ve kıblesini Mekke-Medine’den çevirip de Londra ve Paris’e doğru çevirmez. Gerek Namık Kemâl’in, gerekse diğer dâvâ arkadaşlarının bütün derdi ve himmeti bir noktada temerküz ediyor: Osmanlı’da hürriyet ve meşrûtiyeti hâkim kılmak.
Burada şunu da hatırlatmakta fayda var: Jön Türkler hareketinin içine zaman zaman ilgisiz ve hatta münasebetsiz adamlar da girmiş-çıkmış ve kısa süreli de olsa kendine yer edinmeye çalışmıştır. Meselâ, Mısır Valisi M. Ali Paşa ile menfaat kavgasına giren, hatta Sultan Abdülaziz'le de aynı sebepten dolayı zıtlaşan Mustafa Fazıl Paşa gibiler. Bu paşa, şahsî isteklerine kavuştuğu anda, gruptan ayrılmış ve münferit hareket etme eğilimine girmiştir.
* * *
Bediüzzaman Said Nursî'nin tâ 1890'larda "Ahrar" diye tanıyıp öyle de tanımladığı (Münâzarât: 125) Jön Türklerin ekserisi hamiyet-milliyyet dâvâsında dürüst ve samimîdir. Nursî, aynı eserinde, 1890’larda Mardin’de tanıma fırsatını bulduğu Ahrarlar için şu ifadeyi kullanıyor: "Tâ o vakitte anladım; ekser Ahrarımız mutekîd (inançlı, itikatlı) Müslümanlardır."
Üstad Bediüzzaman'ın bu ifadesinden de anlıyoruz ki, 1908'de kurulan Ahrar-ı Osmaniye Fırkası henüz tarih sahnesine çıkmadan da bu fikrî hareketin evveliyatını ve bir nevî altyapısını teşkil eden Jön Türkleri "Ahrâr" olarak görmüş ve öyle de isimlendirmiştir.
Evet, Yeni Osmanlılar hareketinin en kudretli fikir ve ifade sahibi, hemen her vesileyle hatırlattığımız üzere Namık Kemâl'dir. Bu mümtaz şahsiyet, aynı zamanda "Vatan ve hürriyet şairi" olarak biliniyor... Kezâ, "hürriyet" tabirini fikir, siyaset ve edebîyat literatürüne kazandıran bu şahsiyetin, bu vatanda kànun hâkimiyetinin tesisi ile hürriyet ve meşrûtiyetin yerleştirilmesi yolunda en çok çaba sarf etmiş, hatta bu uğurda hayatını hiçe sayarak, sürgünlerde, zindanlarda ömür tüketmiş büyük bir hamiyetperver olduğuna “doğru tarih” şehadet ediyor.
Namık Kemâl ve dâvâ arkadaşlarının hayatını fedâ ettikleri Ahrar-Demokrat misyonun daha sonra ve günümüze kadar gelen takipçileri arasında şu mümtaz isimleri saymak mümkün: Prens Sabahaddin, Mizancı Murad, Adnan Menderes, Namık Gedik, Tevfik İleri, Süleyman Demirel ve o misyon bayrağının elân nöbettarlığını yapma gayretini gösteren DP Genel Başkanı Gültekin Uysal Bey...
.
Bursa’da ezan cezası


Osmanlı’nın ilk başkenti olan Bursa’da Ezân-ı Muhammedî’nin yasaklanmasına karşı gösterilen tepki, çok zalimâne bir yöntemle bastırıldı: 5 Şubat 1933.
Ezân-ı Muhammedî, 1932 senesinin başından itibaren Türkiye’nin her yerinde kànun zoruyla yasaklanmış ve onun yerine bir “Türkçe şarkı” ikame edilmişti.
Bu durum, yurdun hemen her yerinde şiddetli bir hoşnutsuzluğa, hatta yer yer infale yol açmış ve zaman zaman önü alınmaz bir tepkiye dönüşmüştü. Rize, Erzurum, Muş, Sivas, Bursa ve daha başka yerlerde, galeyana gelene halkın üzerine yaylım ateşi açılmış, bir çok tutuklamalar yapılmış ve sayısı henüz tesbit edilemeyen yüzlerce insanımız idama, binlercesi de türlü cezalara çarptırılmıştı.
İşte, aynı minvâl üzere devam edip giden hadiseler zincirinin korkunç bir halkası da, 5 Şubat 1933’te Bursa’da yaşandı. Şimdi, bu elim vak’anın önüne-sonuna bakalım.
* * *
Ezan’ın aslı yasaklandıktan sonra, bir adım daha ileri gidilerek yurd genelinde "Türkçe ezan ve kamet"in mecburi hale getirilmesine 1 Şubat 1933’te tepki gösteren Bursa’daki Ulu Cami cemaatinden yaklaşık yüz kişi hemen o gün derdest edildi, dört gün sonra da hiç umulmadık şiddette bir caydırma ve cezalandırma muamelesine mâruz kaldı.
Protesto eyleminden kısa bir süre sonra İzmir’den Bursa’ya gelen Mustafa Kemal, “Bursa nutku” ile “Türkçe ezan”a karşı gelenlere gözdağı niteliğinde çok ağır bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın ardından, cami cemaatinden yakalananlardan 19 kişi, işkenceli bir muamele altında Bursa’dan Çorum'a gönderilerek orada da çok ağır cezalara çarptırıldı.
* * *
Hadisenin kronolojik seyri şöyle: Mustafa Kemal, 20 Ocak'ta Bursa'da bulunmuş ve buradan hareketle İzmir'e gitmişti.
Ezan ve kametin Türkçe okunması mecburiyeti karşısında, Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Bursa'da da büyük rahatsızlık vardı... Bu rahatsızlık, 1 Şubat günü had safhaya çıktı. O gün, Ulu Camide namaz kıldıktan sonra dışarı çıkan cemaat, Ezanın da, Kametin de aslı gibi kalmasını, yani Arapça okunması talebinde bulundu.
İşte, bu maksatla o gün bir gösteri yapıldı. Duruma müdahale eden güvenlik kuvvetleri, kalabalığı zor kullanarak dağıttı. Bu arada çok sayıda vatandaş tutuklanarak nezarete atıldı.
Hadisenin büyümesi üzerine İzmir'den tekrar Bursa'ya (5 Şubat’ta) gelen Mustafa Kemal, İnkılâp Tarihi’ne "Bursa nutku" diye de geçen konuşmasında şu ifadeleri kullandı: "Türk genci, inkılâpların ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, 'Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet teşkilâtı vardır' demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silâhla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır."
İşte, özellikle bu konuşma üzerine kolları sıvayan adliye teşkilâtı ve güvenlik birimleri, Bursa’da geniş çaplı bir tutuklama harekâtını başlattı. Bu korkutma ve sindirme harekâtı o dönemde başarıyla tamamlandı. Mahaldeki cezalandırmanın dışında, Cemaatten 19 kişi Çorum Ağır Ceza Mahkemesine sevk edilerek, orada "ağır hapis cezası"na mahkûm edildi.
18 sene boyunca Türkiye semâlarında yankılanması yasaklanan Muhammedî Ezan ve okunan gizli Kamet, hürriyet ve hemokrasi havasının henüz teneffüs edilmeye başlandığı 1950 yılı Haziran ayında yeniden hürriyetine kavuştu. “Dindar Demokratlar”ın ilk icraati bu oldu.
.
Anayasa’da laiklik; Dersim’de katliâm

Ne acı ve ne aciptir ki, Laiklik Prensibinin Anayasa’ya girmesi ile Dersim Katliâmı’nın yaşanması aynı tarihte ve peşpeşe meydana geldi. Hatta, tam tamına bir ay arayla: Birincisi, 1937 senesinin Şubat’ında yaşanırken, ikincisi de aynı yılın Mart ayında vuku buldu.
Şüphesiz ki, bütün bunlar bir planlama dahilinde sahneye konuldu. Zamanlama ile planın özeti şudur: Dersim ve civarındaki Aleviler kıyılıp biçilecek; bilâhare, dehşetli propagandalarla bu azim suç ve günah Sünnilere yıkılacak. Böylece, bu milletin içine kolay kapanmayacak, belki kıyamete kadar sürüp gidecek çetin bir ihtilâf, bir inşikak zehri şırınga edilmiş olacak.
Yani, kıyımdan kurtulan Alevilere denilecek ki: Bakın, size kıyanlar, acımasızca katliâm yapanlar, ordu içindeki Sünnî kökenli kimselerdir. Bir daha böyle bir fâcia yaşanmaması için, laiklik prensibini kabul edip bunu Anayasa’ya da koyduk; dolayısıyla, can ve malınızı teminat altına almış olduk.
Bu hatırlatmadan sonra sadede dönelim.
* * *
Tek partili Meclis'te 6 Şubat 1937 tarihinde kabul edilen 3115 sayılı kànunla, laiklik prensibi Anayasa’ya konuldu. 1924 Anayasası’nda "Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara’dır" şeklinde yer alan 2. madde, 6 Şubat 1937 tarihi itibariyle şu hale getirildi: "Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir."
Bu metinde yer alan 6 madde, esasında CHP'nin amblemindeki "Altı ok"u temsil ediyor. Zira, bu maddeler henüz anayasaya girmeden önce CHP'nin tüzüğüne dahil edilmiş umdeler/ilkeler olarak duruyordu. Aynı ilkeler, İsmet Paşa ve altı partidaşının teklifiyle, Anayasanın "değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen" 2. Maddesi haline getirilmiş oldu.
* * *
Türkiye, bu tarih itibariyle, ne yazık ki yeni bir kargaşanın da içine sürüklenmiş oldu: "Laiklik dinsizlik midir, değil midir?" kargaşası.
Öte yandan, aynı mânâdaki sıkıntı ve kargaşa hâlen de bitmiş değil. Şüphesiz, bunun önemli bazı sebepleri var. Bir kısmını şu şekilde sıralamak mümkün:
BİR: Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı ve bağımsız şekilde yürütülmesi anlamına gelen laiklik, Türkiye'de tek yönlü bir şekilde tatbik edildi: Din, devlet işlerine karıştırılamaz; ancak, devlet istediği kadar dinî işlere karışabilir. Aynı tarzdaki uygulama, halen de sürüyor.
İKİ: "Dindara da, dinsize de ilişilmemesi" prensibini güden esas laiklik, Türkiye'de yine tek yönlü bir baskı unsuru şeklinde istimal edildi: Dinsize alabildiğine serbestiyet tanındığı halde, dindara görülmedik baskılar uygulandı. Bir mü'minin hususî ibadetine varıncaya kadar, her hal ve hareketine müdahale edildi. Zorakî müdahale, halen bitmiş değil.
ÜÇ: Özellikle 1930-40’lı yıllar itibariyle, Türkiye'deki laiklik uygulamasının, dünya üzerinde ikinci bir örneği bulunmuyor. Laikliği güyâ ithal ettiğimiz Avrupa'nın hiçbir ülkesinde meselâ kilise yönetimine müdahale edilmiyor; giyim-kuşam veya ibadet tarzına herhangi bir baskıda bulunulmuyor.
* * *
Son söz: Türkiye’deki “Din ve Laiklik” ilişkisine dair en uzman sayılacak şahsiyetlerin başında, hiç şüphesiz Prof. Ali Fuat Başgil gelir. Konuya meraklı olanların, onun aynı isimle yayınlanmış olan kitabını bulup okumalarını önemle tavsiye ederiz.
.
Çarşamba Hutbesi (!)

Cahil ve bağnaz Kemalistler, Mustafa Kemal’in ne kadar dindar bir aktör olduğunu göstermek adına “Balıkesir Hutbesi”nden çokça söz ederler. 7 Şubat 1923’te M. Kemal’in Balıkesir’deki tarihî Zağnospaşa Camii’nde uzunca bir konuşma yapmasından dolayı, bu vak’aya “Balıkesir Hutbesi” ismi verilmiş.
Oysa, meseleyi bu şekilde anlayıp anlatmaya çalışmanın gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. Baştan yalan ve uydurmadan ibarettir.
Zira, o tarihte o camide okunan şey hutbe falan olmadığı gibi, olayın yaşandığı gün de Cuma günü değildir... İşte, cahillik ve bağnazlığın en bâriz bir göstergesi budur ki, haftanın hangi günü olduğu bile bilinmeden, o konuşmanın adını tutup “Balıkesir Hutbesi” diye koyma hatasına, garabetine düşmüşlerdir.
Şimdi, yakın tarihte yaşanan bu mühim hadiseyi, biraz öncesi ve sonrasıyla birlikte irdelemeye çalışalım.
* * *
Resmî nikâh ve izdivaç meselesi için İzmir’e gelen M. Kemal, Latife Hanımla 1923 senesi 29 Ocak günü nikâh masasına oturdu. Orada kıyılan resmî nikâhın şahitlerinden biri Fevzi Paşa, diğeri de Karabekir Paşa’dır.
M. Kemal ve beraberindekiler, 7-8 Şubat günlerini Balıkesir’de geçirirler. Burada yaşananları, aynı heyette bulunan Kâzım Karabekir’in “Günlükler”inden okuyalım: “7 Şubat’ta (1923, Çarşamba günü) Ulucami’de (Zağnospaşa Camii) öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra, mevlid okundu. Bundan sonra da Mustafa Kemal Paşa minbere çıkarak hutbe okudu. En mutaassıp bir hocanın söyleyemeyeceklerini söyledi: ‘Dinimiz son ve ekmel dindir. Kànun-i Esâsî (Anayasa), Kur’ân-ı Azimüşşân’daki nüsûstur/nâsslardır.’”
Burada verilen mesaj şudur: Yakında kuracağımız devletin Anayasası, doğrudan doğruya Kurân’da zikredilen nâsslara, hükümlere dayanacak. Ne var ki, bir ay sonraki Mustafa Kemal, ortaya bambaşka bir profil koymaya başlıyor.
Ondaki bu ani ve çarpıcı değişimi, sadece Karabekir’in özel günlük notları değil, gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun araştırmaları da gözler önüne seriyor. Uğur Mumcu’nun “Karabekir Anlatıyor” isimli kitabının yanı sıra, daha başka kaynaklarda da yer alan M. Kemal’in din, Kur’ân, Türkler, Araplar ve Hz. Muhammed ile ilgili bazı sözlerini kaynaklarıyla birlikte naklederek fikriyatını daha iyi tanımaya çalışalım.
M. Kemal, heyet içinde Karabekir’e hitaben şunları söyler: "Evet Karabekir! Arapoğlunun (Hz. Muhammed’in) yavelerini (atmasyonlarını) Türk oğullarına öğretmek için, Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve öyle okutturacağım ki, budalalık edip aldanmaya devam etmesinler." (Emre Yayınlarından Paşaların Kavgası: 159)
M. Kemal’in, Balıkesir’de söylediklerinin tam tersi yönünde, zaman içinde aşağıdaki hususları da dile getirdi:
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletlerinin yardımıyla, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlarca tesis olunmuştur." (Afet İnan, Atatürk'ün El Yazmaları)
"Tabiat insanları türetti ve onları kendisine taptırdı. Tabiatın herşeyden büyük ve herşey olduğu anlaşıldıkça, tabiatın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı." (E. Z. Karal, Atatürk'ten Düşünceler)
"Türkler, Arap-İslâm dinini kabul etmeden evvel büyük bir milletti. Bu dini kabul ettikten sonra, Türk milletinin millî rabıtaları gevşedi. Millî hisleri ve heyecanı uyuştu." (Afet İnan, Medeni Bilgiler, 1937 basımı: 12)
"Türk milleti, bir kelimesinin anlamını bilmediği halde, Kur’ân'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü." (Afet İnan, Atatürk'ün El Yazmaları, 1998 baskılı TTKY, s. 365)
"Dini ve namusu olanlar kazanamaz, fakir kalmaya mahkûmdur. Önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz." (Mumcu; Karabekir Anlatıyor: 84)
* * *
Karabekir, Ramazan ayı başında Ankara’ya geldiğini, M. Kemal’i ziyaret için ikindi vakti Çankaya Köşkü’ne gittiğini ve ortada bir “işret sofrası”nın kurulu olduğunu görünce de, hayretler içinde “Paşam, bu ne hal?” dediğini, yine Günlükler’de naklediyor.
Balıkesir’de duydukları ile Ramazan ayında Çankaya’da kurulan o “işret sofrası”nı dünyasında bağdaştıramayan Karabekir, adeta şoke oluyor ve ondan sonra yıllardır birlikte çalıştığı silâh ve siyaset arkadaşlarını yeniden tanımaya yöneliyor. Özellikle, 1924’te Halifeliğin lağvedilmesinden sonra, yolunu tamamen ayırarak TCF’yi kuruyor. Ancak, ortaya ciddî bir varlık koyamayarak İstanbul Erenköy’deki evine çekiliyor ve 1939’a kadar da Ankara’ya ayak basmıyor.
.
Büyük fitnekâr: Hülâgû

Tarih kaynaklarının tamamına yakın kısmı, Cengiz Hânın torunu Hülâgû’nun ölüm zamanı ile ilgili olarak Milâdî 8 Şubat 1265 tarihini gösteriyor. Denilebilir ki, bu tarih üzerinde büyük bir ittifak var.
Üzerinde aynı derecede ittifak sağlanan bir başka tarih de 1258 yılının Şubat ayıdır: Aynı Hülâgû Hân, o tarihte Bağdat’ta katliâmlı işgale başladı. Beş yüz yıllık Abbasî Devleti’ni yıktı. Halife Müsta’sımbillâh ile aile efradını teslim alıp çok vahşiyane bir muamele ile katletti.
Âyet ve Hadislerle de dehşetli fitnesi haber verilen Hülâgû’nun hedef-i maksadı, İslâmın nurunu söndürmek, dinin bütün mukaddesatını yok etmeye çalışmaktı. Bu maksatla, topyekûn bir kıyım harekâtına girişmenin ötesinde, bütün dinî kitapların toplatılarak Fırat Nehri’ne atılmasını emretti ve bu yöndeki gayesini önemli ölçüde tahakkuk ettirdi.
(ARA NOTU: Çok acip-garip bir tecelli de şudur ki: Sevr’in rövanşı olan ve İslâmın nurunu söndürmeyi hedef alan I. Lozan Konferansı’nın kesintiye uğraması, Türkiye heyetinin Ankara’ya dönmeye başlaması tarihi de 1923 senesinin Şubat ayı başları ve ortalarıdır.)
* * *
Hülâgû Hân, dedesi Cengiz’den miras olarak devraldığı zulümkârlığı nihaî sınır noktasına kadar taşıdı. Hatta, dedesini dahi geride bırakan korkunç bir zalim olarak tarihe geçti.
Evet, onların o dehşetli fitnelerinden hem Âyet, hem Hadis haber verdiği gibi, Hz. İmam-ı Ali de îmâlı ve işarî bir şekilde haber verip ümmeti ikaz ediyor. Bu meyandaki haberler, Risâle-i Nur’un muhtelif bahislerinde de (19. Mektup, 1. Şuâ, 18. Lem’a...) gayet ehemmiyetli şekilde zikrediliyor ve zamanımızın şeddatlarıyla da irtibatlandırılarak onlardan ve şerlerinden sakınmanın zarureti nazara veriliyor.
İşte muhtelif Risâlelerden birkaç misâl:
* Resûl-i Ekrem (asm), nakl-i sahih-i kat’î ile ferman etmiş: “Yaklaşmakta olan bir şerden vay Arapların haline!” deyip, Cengiz ve Hülâgû’nun dehşetli fitnelerini ve Arap Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. (Mektubat: 104) Resâili’n-Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgû ve Cengiz asrına dahi îma ederler. (Şuâlar: 621)
* Hadîs-i sahihte, "Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas’ın veledinde hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccala, o hilâfeti, yani saltanat-ı hilâfet, deccalın muhrip eline geçecek."
Yani, uzun zaman, beş yüz sene kadar hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgû denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek, deccalane İslâm içinde hükûmet sürecek.
Bu hadisteki ihbar-ı gaybî, kat’î iki mu’cizedir: Biri, hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beş yüz sene devam edecek. İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahripçi Cengiz ve Hülâgû namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak... Acaba kütüb-ü hadîsiyede Kur’ân’a, şeâir-i İslâma ait hattâ cüz’î şeyleri de haber veren sahib-i şeriat, hiç mümkün müdür ki, bu zamanımızdaki pek acîp hadisattan haber vermesin? (Şuâlar, 434)
* * *
Moğol hükümdarı Cengiz Hanın torunlarından biri olan Hülâgû, 1255’te Ortadoğu taraflarına gönderildi. Hedef, bu coğrafyada henüz ele geçirilmemiş olan toprakları da İmparatorluğa katmaktı. Selçuklu’yu yıkmaya öncelik veren Hülâgû’nun hedefindeki geniş bölgede, ağırlık olarak Müslüman nüfus yaşıyordu: Abbasî, Harezmî, Artukî, Eyyübî, Selçukî, Memlukî…
Anadolu’yu hâkimiyeti altına alan Hülâgû, tahripkâr ordusuyla bu kez Abbasî İslâm Hilâfeti merkezinin bulunduğu Bağdat’a yöneldi. Putperest ve bir itikada sahip ve İslâma bütün zerratıyla düşman olan Hülâgû, Bağdat’ta bulunan Abbasî Halifesi’ne bir elçi göndererek teslim olmasını ve halkı da direniş göstermeden teslim olmaya çağırmasını istedi.
Hülâgû, esasında hiç olmayacak ve kabul edilemeyecek bir teklifte bulundu. Ayrıca, kan dökmek için bahane arayan ve asla güvenilmeyen bir zalim olarak zaten tanınıyor, biliniyordu. Dolayısıyla, haksız yere yapmış olduğu teslimiyet çağrısını reddetmekten başka çare yoktu.
Saldırmak için zaten bahane arayan Hülâgû, savaş ahlâkını da bir tarafa bırakarak, askerlerine Bağdat’ı yakıp yıkmayı, asker-sivil ayırt etmeksizin bütün ahaliyi öldürmelerini emretti: Şubat 1258. Ölümü de 1265’in Şubat’ında gerçekleşti.
Bir başka garip tecelli de şudur: Hülâgû’dan sonra yerine geçen üvey oğlu Gazan Han, aynı tarihlerde hacca gitti ve İlhanlı Devleti’ni de bir İslâmî devlete dönüştürmeyi başardı.
.
İkinci Ömer...

Sekizinci Emevi Sultanı ve aynı zamanda Halife olan Ömer bin Abdulaziz, Milâdî 9 Şubat 720 tarihinde rahmet-i Rahman’a kavuştu. Vefat ettiğinde, henüz 41 yaşındaydı.
Ona “Ömer-i Sâni“, yani İkinci Ömer denilmesinin iki mühim sebebi var.
Birincisi: Neseben, Râşid Halifelerin ikincisi olan Hz. Ömer'e dayanıyor olması. Zira, onun annesi, Hz. Ömer'in (ra) torunudur.
İkincisi: Bir hak ve adâlet timsâli olan Hz. Ömer’in yolundan gitmesi; yani, tıpkı ceddi gibi dünya saltanatına aldanmaması.
Onun bu yönüne lâyıkıyla ehemmiyet veren Üstad Bediüzzaman, Mektubat isimli eserinde şu sözlerle dikkat çeker: “Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. ...Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdulâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın.” (Age, 19. Mektup)
* * *
Ömer bin Abdülâziz’in saltanattaki örnek davranışını takdir ile yâd eden Bediüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamid’e hitaben 1909’da gazetelerde yazmış olduğu makalelerde, kendisinin de o “İkinci Ömer”i örnek alması yönündeki tavsiyesini şu sözlerle ifade eder: “Sultan Abdülhamid Han Hazretleri’ne ceride (gazete) lisânıyla söyledim ki: Münhasif Yıldızı darülfünun et, tâ Süreyya kadar âli olsun. ...Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü'l-ömrü Ömer-i Sâni yolunda sarf eyle!" (D. H. Örfi; Yarı Cinayet. 23 Mart 1909 tarihli Volkan)
Bediüzzaman, burada Emevi Saltanatı gibi Osmanlı Saltanatı’nın başında olması hasebiyle, Sultan Hamid’e ömrünün geri kalan kısmını dünyaya aldanmayan İkinci Ömer gibi yaşamasını ve onun gibi geçirmesini tavsiye eder.
Şimdi de, o müstesnâ sultan “Ömer-i Sâni”yi biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Mısır Valisi Abdulaziz bin Mervan'ın oğlu olan Ömer bin Abdulaziz, Hicrî 60, Mîladî takvime göre ise 679 senesinde Medîne-i Münevvere'de doğdu. Babası Mısır valisi olunca, ailece Mısır'a gidip yerleştiler. Bir süre sonra, ilim öğrenmek için tekrar Medîne'ye dönen Ömer-i Sâni, burada zamanın âlimlerinden, âriflerden ilim ve mârifet dersini aldı. Kısa zamanda, ilim ve kemâl sahibi oldu. Emevi Halife Sultan Abdulmelik, onu Şam'a dâvet etti, ardından kızı Fatıma ile evlendirdi.
706 senesinde, Harameyn (Mekke-Medine) Valîliği’ne tayin edildi. O da, Hicaz âlimlerini toplayarak onlara şöyle hitap etti: "Ey kardeşlerim! Ben Haremeyn Valîliğine değil, hizmetçiliğine tâyin oldum. Asıl gayem, hakkın ve adâletin sağlanması ve dağıtılmasıdır. Eğer bunları çiğneyenleri bana haber vermezseniz, ind-i İlâhîde mes'ulsünüz."
Âlimler, bu hususta kendisine yardımcı oldu. Hicaz halkı, kendisinden çok memnun ve mesrur kaldı. Hatta çok kimse, bu huzur halini yaşamak için Hicaz’a hicret etti.
Emevi Halifesi Sultan Abdulmelik 717'de vefat etti. Veziri Reca, valileri toplayıp sultanın mühürlü vasiyetnâmesini açtı ve okudu.
Merhum halîfe, iki oğlu olmasına rağmen, bu vasiyetnâmesinde damadı Ömer bin Abdulazîz'i halîfe tayîn ettiğini ilân ediyordu.
Ömer bin Abdulazîz, şaşkınlık içinde vasiyetnâmeyi dinledi. Kendisine tevdi edilen bu ağır yükü taşımaktan önce çekindi. Kabul etmek istemedi. Ancak, ehl-i kemâl sahibi âlimler onu ikna etmeyi başardılar.
* * *
Ömer-i Sâni, Halîfe-Sultan olduktan sonra, pek mühim değişikliklere imza attı.
Meselâ, kendisine getirilen süslü alay atlarına binmediği gibi, lüks ve debdebe ile donatılan saltanat sarayına da gidip oturmadı.
O sarayın yerine, kendisine ait olan "kıl çadırı"nda oturmayı tercih etti. Bu meyanda hanımına da şunu söyledi: "Eğer benimle yaşamak istiyorsan, ziynet ve mücevherlerini beytülmale (hazineye) bırak. Zîra onlar, senin yanında iken, ben seninle rahat edemem, huzur bulamam."
Halifeliği müddetince yaptığı bütün işlerde "Hesap Günü"nü daima göz önünde bulundurarak hareket etti.
Ömer bin Abdulaziz, milletine ve bütün mü'minler pek güzel nasihatlerde bulundu. İşte o veciz nasihatlerden tek paragraflık bir bölüm: "Ey insanlar! Sizler ölümün hedeflerisiniz. Ölüm, aranızdan dilediğini seçer. Dün geçti; o, sizin hakkınızda şahiddir. Bugün, mühim bir emanettir. Onun kıymetini iyi bilmek lâzım. Yarın ise, içindeki meçhûl hadiselerle geliyor.”
.
Büyük diplomat: Keçecizâde Fuad

Osmanlı’nın son dönem parlak Sadrâzamlarından biri olan Keçecizade Fuad Paşa, 12 Şubat 1869’da vefât etti.
Tedâvi için gittiği Fransa’nın Nice şehrinde henüz 54 yaşında iken vefât eden Paşanın naaşı İstanbul’a getirtilerek, Peykhane Caddesi üzerindeki istirahatgâhına yerleştirildi.
Türbenin tasarımını hayatta iken kendisi yapmıştı. Vefât ettiği sene içinde resimde görülen türbenin inşası tamamlandı.
* * *
Şimdi zekâsıyla, dirayet ve iktidarıyla, zerâfet ve nüktedanlığıyla ve bilhassa hazırcevaplılığıyla tanınmış olan Fuad Paşayı biraz daha yakından tanımaya çalışalım.
Asıl ismi Mehmed Fuad olup 17 Ocak 1815’te İstanbul’da doğdu. Babası meşhur şâir Keçecizâde İzzet Molla’dır. Annesi ise, neseben Merzifonlu Kara Mustafa Paşaya dayanır.
Mehmed Fuad, Tıbbîye tahsilinden sonra Trablusgarb'a gitti. Orada bir süre kaldı. Dönüşte, Bâbıâli Tercüme Odasına girdi ve başmütercimliğe kadar yükseldi. Daha sonra, Londra Sefareti başkâtipliğine getirildi. Ardından İspanya ortaelçisi oldu. Avrupa’dan sonra Balkanlar’da da şiddetlenen milliyetçilik akımı sebebiyle, bölgede sükûneti sağlamak için kritik vazifelerde bulundu. Bu sebeple, diplomaside iyi bir tecrübe sahibi oldu.
Rus Çarlığı ile yaşanan gerginlik sebebiyle, Moskova'ya fevkalâde elçilik sıfatıyla gönderildi. 4 Ekim 1849'da, padişahın mektubunu Çar'a verdi. Bilhassa, mülteciler meselesinin müzakereler yoluyla halledilmesini sağladı.
İstanbul'a döndükten sonra Bursa'ya gitti. Cevdet Paşa ile birlikte Kavâid-i Osmaniye (Osmanlıca Kàideleri) adlı gramer kitabını yazdı; Şirket-i Hayriye'nin tüzük tasarısını kaleme aldı. Bursa dönüşünde, Encümen-i Dâniş'e Müsteşar sıfatıyla âzâ tayin edildi. Sadrazam Reşid Paşa tarafından Mısır'a gönderildi. Mısır dönüşünde Hariciye Nazırlığına getirildi.
Mahallî bir sıkıntıyı halletmek için Suriye'ye gitti. Orada iken Sultan Abdülmecid vefat etti. Tahta Sultan Abdülaziz geçti. Yeni padişah, Meclis-i Vâlâ ile Meclis-i Âlî-i Tanzimat'ı birleştirerek, reisliğine Fuad Paşayı getirdi. Kısa süre sonra, Sadrazamlığa tayin edildi. Sadrâzamlığı esnasında, çok uğraşmasına rağmen, devletin malî durumunu ideal seviyeye getiremedi. Bundan büyük üzüntü duydu.
Milliyet fikirlerinin Rumeli'de yayılması yüzünden, gittikçe ağırlaşan siyasî durumu da ileri sürerek, Sadâretten istifa etti. Ancak, yine de devlet hizmetinden kopmadı. Sultan Abdülaziz Hanın Mısır seyahatinde ona refakat etti. Dönüşte, Yâver-i Ekrem ünvanını aldı. Çok geçmeden, seraskerlik görevi üzerinde kalmak üzere, ikinci defa sadarete getirildi.
Devlette reform yapılması gereken hususları rapor ederek padişaha sundu. Ancak, görevden alındı ve yine Âlî Paşa getirtildi. Bunun üzerine, beşinci kez Hariciye Nazırı oldu. Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahatine katıldı.
Kalp hastalığı sebebiyle, bu seyahatten yorgun ve hasta döndü, doktorların tavsiyesiyle kışı geçirmek üzere gittiği Fransa'da vefat etti.
Fuad Paşanın tarihe geçen şu tebiti ile nokta koyalım: Vatansever geçinen bazı cahiller, eski usûllerle de geçmişteki heybetin canlandırılabileceğini söylüyor. Mümkün değil. Dünya bizden ileri gitmiştir. Biz de ilerledik; ama bu ilerleyiş, Avrupa'da söz sahibi olarak yaşayabilmemiz ve asrımızın ihtiyaçları nokta-i nazarında hiç hükmündedir. Sizi temin ederim, geçmiş asırlarda faydası görülmüş kànun ve düzenlemeler, bugünkü durumda zararlıdır. Devletimizin bütün siyasî ve idarî işleyişini, Avrupa standartlarına göre yenilemekten ve onlarla terakkiyatta yarışmaktan başka çaremiz yoktur.
.
Demokrasi tatilde

Henüz iki yaşını bile dolduramayan nâzenin Meşrûtiyet, genç padişah Sultan II. Abdülhamid’in iradesiyle 13 Şubat 1878’de askıya alındı. Bu ilk “Demokrasi denemesi” dediğimiz I. Meşrûtiyet’in askıda kalma süresi tam tamına 30 sene devam etti.
Meşrûtiyetin ilânıyla birlikte teşkil olunan ilk Osmanlı Meclis-i Mebûsânı da, yine Sultan Abdülhamid tarafından feshedildi. Feshetme gerekçesi ise, şu şekilde ifade edildi: "Vazifesini lâyıkıyla îfâ edemediğine binâen..."
Aynı gelişmelerle bağlantılı olarak atılan bir sonraki adım ise, Anayasa ile ilgiliydi. Yani, Meclis'in kapatılmasının hemen ardından, Anayasa (Kànun-i Esâsî) da rafa kaldırılmış oldu.
Böylelikle, 23 Aralık 1876'da ilân edilmiş olan tâze Meşrûtiyet dönemi, henüz emekleme yaşında iken sona erdirilmiş oldu.
Şimdi, bu konuyla ilgili olarak diğer bazı detaylara bakalım.
* * *
Bu gelişmenin ardından, Meclis-i Mebusan ve Âyan Meclisi üyelerinden müteşekkil ilk Meclis, 20 Mart 1877'de açıldı. Böylece, I. Meşrûtiyet dönemi başlamış oldu.
İlk Meclis'te 240 kadar mebus (üye) bulunuyordu. Bunların 70 kadarı Türk asıllı olmasına mukabil, mebusların mutlak ekseriyeti Müslümandı. Gayr-i müslimlerin yekûnu, sadece yüzde 10-15 kadardı.
Buna rağmen, "Meclis'te gayr-ı müslimler var" yaygarası ve habbenin kubbe yapılması sebebiyle, Sultan Abdülhamid tesir altına girdi ve 93 Harbinin ağır faturasını da gerekçe sayarak Meclis'i kapattı. Peşi sıra Anayasayı meşrûtiyet fermanı ile birlikte rafa kaldırdı.
Osmanlı ülkesi, tam otuz yıl müddetle Meclis ve seçilmiş diplomatlar olmadan yönetildi. Sultan Abdülhamid, bizzat kendisi devletin her şeyi ile doğrudan alâkadar olmaya başladı. Hükümet ricalini re'sen atayıp azlediyor. Resmî evrakların hemen tamamını bizzat kendisi okuyup takip ediyor. Hafiye teşkilâtı ile farklı fikir sahiplerini yakın takibe alarak, gerektiğinde cezalandırıyor.
Ceza yöntemi ise, genel sürgün ve hapis şeklindedir. Şefkatli bir padişah olduğu için, en suçlu görünen bir kimsenin bile ölüm ve idam cezasına çarptırılmasına gönlü razı olamıyor... Hakikaten, şahsî hayatında son derece dürüst ve takvâlı olan Sultan Abdülhamid, ne yazık ki, uyguladığı "zayıf istibdat siyaseti" yüzünden, hiç de hakketmediği doz ve şiddette tenkitlere, hakaretlere, husûmetlere mâruz kaldı.
Sonradan, pekçok kimse Sultan Hamid'den veya onun ruhaniyetinden özür dilemek ve hatasını itiraf etmek durumunda kaldı. Bunlar arasında bir tek istisna var: O da Bediüzzaman Said Nursî'dir.
Evet, İttihatçıların "şiddetli istibdadı" doğuran Sultan Abdülhamid'in "zayıf istibdad"ını da tenkit eden Üstad Bediüzzaman, "şefkatli padişah" dediği o sultanın şahsına yönelik ise, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ne hakaret etti, ne de kötü bir söz söyledi.
Bilvesile ifade edelim ki, "Sultan Abdülhamid'de yanılanlar" listesine Üstad Bediüzzaman'ın ismini de dahil edenler, çok derin bir yanılgı içindeler, hatta vebâl altındalar.
.
Listeler kesinleşirken

Resmî Gazete'de yayımlanan Yüksek Seçim Kurulu kararına göre, aday tesbiti için son tarih 19 Şubat.
Yani, 4-5 gün sonra, 31 Mart’taki mahallî seçimlere iştirak edecek olan partilerin kesinleşen aday listesi hem resmîyet kazanmış, hem de kamuoyuna sunulmuş olacak.
Böylelikle, yurt genelindeki aktif seçim çalışmaları ve partilerin kampanyalı yarış maratonu, işte asıl o zaman kendini her tarafta hissettirmeye başlayacak.
* * *
Yaklaşan mahallî idareler seçimi tablosunda yer alan partilerin genel durumuna baktığımızda, önceki seçimlerden ciddî mânada ayrılık, hatta aykırılık gösteren bazı noktalar var. Özellikle de ilk kez görülen “çapraz ittifaklar” açısından bakıldığında...
Misâl, yılların CHP’lisi olan bir kimse, bir bakıyorsunuz İyi Parti’nin listesinde aday gösterilmiş. Benzer bir durum, tersi için de geçerli. Yani, İyi Partili biri CHP’den aday...
Adına “Cumhur İttifakı” denilen cephedeki durum da hemen hemen aynı. AkParti, nisbeten küçük yerlerde MHP’nin adayını destekliyor iken, MHP’de, büyük şehirler başta olmak üzere, birçok merkezde AkParti’nin adaylarına oy vereceğini açıkladı.
* * *
İttifaklar siyasetinin genel tablosuna bakıldığında, her iki blok da Saadet Partisi ile Büyük Birlik Partisi kısmen, Demokrat Parti ise bütünüyle dışlanmış olduğu görülüyor.
Bu dışlayıcı tavra karşılık olarak, elbette ki ortaya ciddî bir varlık konulması gerekiyor. Aksi halde, zaten yarı yarıya vesayet altına alınmış olan siyaset kurumu, büsbütün tekelleşmeye, yahut kartelleşmeye doğru yol alacak. Buna asla rıza getirilmemeli. Millet, tepe noktalarındaki “al takke-ver külâh” tarzındaki tanzimlere restini çekerek, kendisini koyun sürüsü gibi görenlere gereken dersi vermeli.
Aksi durumda, demokrasinin hür irade istikametinde gelişmesi ve güçlenmesi hem zor olacak, hem de çok zaman alacak.
* * *
Son olarak “Demokrat misyon” çizgisine değer verenlere tavsiyemiz şudur: Katakulli tarzındaki bir takım anlaşmalarla kendi menfaatini düşünerek “Demokrat Parti”yi dışlayanları, sizin de dışlama hakkınız var.
Misâl, “Demokratlar”ı umursamayanlara karşı şöyle ciddî bir tavır koyup “O halde, siz de bizim umurumuzda değilsiniz” diyerek, “Hürriyetçi Demokratlar”a tam “nokta-i istinat” olma vazifesini görebilirsiniz.
Şimdilik gündemin liste başında görülen mahallî idareler seçiminin ülkemiz ve milletimiz hayırlara vesile olmasını diliyoruz.
***
GÜNÜN TARİHİ: 14 Şubat 1924
Hilâfet kararı
Mustafa Kemal ile İsmet Paşa, 14 Şubat 1924'te başbaşa özel bir görüşmede bulundular. Bu görüşmenin ana konusu Hilâfet’in kaldırılmasıydı.
Nitekim, görüşme esnasında varılan görüş birliğinin yansımaları kısa sürede kendini göstermiş oldu: Zira, Hilâfetin kaldırılması hakkında hazırlanan kànun taslağı henüz daha Millet Meclisi'ne getirilmeden, Halife Abdülmecid'e bir haber gönderilerek, son hazırlıklarını yapması istendi.
İlgili kànun, Meclis'te 3 Mart'ta görüşülerek kabul edildi. Ancak, Abdülmecid Efendi 29 Şubat günü "Son Cuma Selâmlığı"nı ifâ etmek zorunda bırakıldı...
3 Mart günü, Meclis'te Hilâfetin lağvedilmesi ile birlikte, Osmanlı Hanedanı’na mensup umumî şahısların ülkeden çıkarılmasına, yani hudut harici edilmesine de karar verildi. Bu acımasız karar, çok gariptir ki aynı gece içinde uygulamaya konuldu ve 600 kadar Osmanlı Hanedanı nüfusu tam bir perişaniyet içinde sınırdışı edildi.
Dolmabahçe'den Çatalca'ya, oradan da trenle İsviçre'ye gönderilen Abdülmecid Efendi, oradaki dünya ajans temsilcilerine şu yazılı açıklamayı yaptı: "Millet Meclisi'nin 'Hilâfeti ilga' kararı yersiz ve haksızdır." (TTK, Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi: 411)
.
Başarısız cunta

Dahası, başarısızlıkla sonuçlanan darbe teşebbüsleri, bazen ölümle, idamla, yahut ağır cezalandırmalarla biter.
İşte, böylesine başarısız bir darbe teşebbüsü 22 Şubat 1962’de Türkiye’de yaşandı.
Ankara’daki Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir'in başını çektiği bir askerî darbe girişimi akim kaldı. Yakın tarihimizin kayıtlarına "22 Şubat Darbesi" ismiyle yer alan bu hadise, görünürde iki ana gerekçeye dayanıyordu.
Birincisi: 27 Mayıs Darbecilerinin ordu içinde yapmış olduğu dışlama, atama ve tutuklamaların vermiş olduğu hoşnutsuzluk.
İkincisi: Birkaç ay evvel (Ekim 1961) yapılmış olan genel seçim sonucu tablosundan duyulan şiddetli rahatsızlık.
Özetle, sandıktan tekrar Demokrat Parti’nin devamı mahiyetindeki partilerin (AP, YTP, CKMP) Meclis’teki çoğunluğu sağlamış olması, ordu içindeki cuntacıları ciddî rahatsız etmişti. Dolayısıyla ne yapıp edip—ülkenin başına yeni bir gaile açma pahasına—özellikle Adalet Partisi’nin tepelemesini istiyorlardı.
* * *
Talat Aydemir, 27 Mayıs (1960) İhtilâli olduğunda, görevi icabı Kore'de bulunuyordu. Bir ay sonra ülkeye döner dönmez, MBK tarafından Kurmay Albay rütbesiyle Harp Okulu Komutanlığı’na atandı. Komitacı bir karaktere sahip olduğu için, Harbiyelileri kolaylıkla etkileyebildi. Hatta, askeriyenin daha başka ünitelerine de nüfuz ederek, yeni bir ihtilâle hazırlık yaptı. Siyasette ve askeriyede istemediği gelişmeler yaşandığında ise, derhal harekete geçti ve pekçok generali de ikna ederek darbe sürecini başlattı.
Aydemir, tabiî ki bu teşebbüsünde başarılı olmadı. Zira, onun hesaba katmadığı çok, ama çok önemli bir husus vardı: O günkü koalisyon hükümetinin başında CHP lideri İsmet Paşa vardı. Bir darbe, onlarsız veya onlara rağmen bu ülkede yapılamazdı.
Nitekim, darbecilerle pazarlığa girişen Başbakan İsmet İnönü, onları dize getirdi ve hareketlerinde başarısız kıldı. Yapılan pazarlık şuydu: Darbe teşebbüsünden ve direnç göstermekten vazgeçtiğiniz takdirde, yargılanmayacak ve ceza almayacaksınız.
Aynen öyle oldu. Darbeciler, sadece usûlen yargılandı; onları sadece emekliye sevk etmekle yetinildi. Cuntacıların tamamı, 10 Mayıs'ta çıkarılan özel af kànunuyla serbest bırakıldı.
* * *
Kronik bir "darbecilik sıtması"na tutulan Talat Aydemir, bir yıl sonra (21 Mayıs 1963) yeni bir darbe teşebbüsünde daha bulundu. Bazı askerî birlikte tank ve toplarla harekete bile geçtiler. Hatta radyo evini dahi bastılar ve burayı zorla ele geçirdiler. Dahası, "Askerî ihtilâl oldu" diye de anons yaptılar ve bu yönde yayına başladılar. (Bu yayını Ali Elverdi Paşa kesti ve radyo—darbe haberini yalanladıktan sonra—normal yayın akışına devam etti.) Ancak, yine başarılı olamadılar, bastırıldılar, yakalandılar ve bu kez en ağır bir şekilde cezalandırıldılar. Zira, iktidar koltuğunda yine CHP lideri İnönü vardı...
"21 Mayıs darbesi"nin parolası "Harbiyeli aldanmaz" idi... Bu sözün esin kaynağı ise, İsmet Paşa’nın daha onlar hakkında sarf etmiş olduğu şu sözdü: "Talat ile üç buçuk adamı, tam bir aldanış içindeler."
* * *
Askerî makamlarla müşterek hareket eden İsmet İnönü, ikinci darbe teşebbüsünü de görünce, bu kez niyetini bozdu ve "Bu işi alışkanlık haline getirdiler canım!" diye sinirlenerek, harekâtta dahli olan bütün komutanları cezalandırma kararına vardı. Askerî mahkemede aylar süren yargılamalar neticesinde, Aydemir ile Gürcan idama mahkûm edildi. Bu hüküm, 5 Temmuz 1964 günü infaz edildi.
* * *
İsmet Paşa öyle istiyor diye, Bülent Ecevit dahil, Meclis'teki CHP'lilerin hemen tamamı idamdan yana oy kullanırken, AP'liler ise, tercihlerini aksi yönde yaptılar.
İdam edilen Gürcan ile Aydemir'in yakınları, daha sonra yaptıkları açıklamalarda şu ortak noktada buluştular: Talat ile Gürcan, "Hapisten çıktığımızda yine ihtilâl yaparız" demek yerine, şayet "Biz hata yaptık. İsmet Paşa haklıdır. Ondan özür dileriz" demiş olsalardı, mutlak sûrette idamdan kurtulacak, hatta mükâfatlandırılacaklardı.
.
12 Eylül Özal’a yaradı; 28 Şubat Erdoğan’a…

Ayrıca, hemen bütün darbelerin kirli, kara ve karanlıkta kalan safhaları, noktaları var ki, bunları şimdilik bahsimizin haricinde tutarak konuya öyle devam edelim.
* * *
1909’daki “31 Mart Vak’ası”ndan sonra İstanbul’a baskınla gelen ve darbe yaparak işbaşına gelen Hareket Ordusu, ilk fırsatta muhalefetteki Ahrar Fırkası’nı tasfiye etti. Partinin ileri gelenleri ile İttihad-ı Muhammedî’deki müttefiklerini idam dahil en ağır şekilde cezalandırdı.
O komitacı zalimler, muhalefeti adeta silindir gibi ezip geçerek, siyaset sahnesini bütünüyle “Bozuk İttihatçılar”a bıraktı.
Yani, bundan yüz on sene evvelki darbenin arkasında alçakça tertip edilmiş bir siyasî hesap plânı vardı ve bu menhus plânın bir parçası olarak da muhakemesi zayıf bir kısım dindarları gözlerine kestirmişlerdi. Sonunda, o dindarları emellerine âlet ederek kullandılar ve hedeflerine bu sûretle varmış oldular.
* * *
Benzer mahiyetteki bir diğer misâl, 1960’taki 27 Mayıs Darbesi’dir. Bir önceki gibi, bu kanlı darbe de “Ahrarlar”ın devamı mahiyetinde olan “Demokratlar”a karşı yapıldı.
Gayet zalimce ve fakat harbice yapılan bu darbe, millete çok büyük acılar yaşatmasına rağmen, yine de seçmen kitleyi siyaseten bölemedi, yahut şaşırtma işinde fazla etkili olamadı.
Buna mukabil, 1971’de yapılan “12 Mart Muhtırası” ile 1980’de gerçekleştirilen “12 Eylül Darbesi”, zamanla “zalimane” uygulamalarından çok “münafıkane” yönleri etkili olmaya başladı.
Bunlara 1997’de post-modern bir kisve ile nükseden “28 Şubat” sürec-i münafıkanesini de eklemek mümkün. Zira, 1971’den sonraki müdahaleler, sadece “Demokrat” iktidarları devirmekle kalmadı; ayrıca bu misyonun altını oyarak, üstünü kapatarak, sağından-solundan sıkıştırarak onu siyaset sahnesinden silmeye ve mevcut “Meclis denklemi”nden bütünüyle çıkarmaya ve hatta yok etmeye çalıştı.
Onların yerine ise, dişlerine veya işlerine uygun gördükleri daha çok “şahıs odaklı” siyasî yapılanmaları ikame etmeye vargücüyle çalışıp çabaladılar. O çabalar, el’ân devam ediyor.
* * *
Darbe sonrasındaki siyasî gelişmeleri şahıs bazında isimlendirmek gerekiyorsa, şunları söylemek yanlış olmasa gerek:
* 27 Mayıs (1960) Darbesi’nden sonra, AP’ye karşı milliyetçi hareketin başındaki Osman Bölükbaşı ve demokrat gözüken Ekrem Alican, Yusuf Azizoğlu gibi siyasî aktörler marifetiyle Demokrat kitle şaşırtılarak oy potansiyeli bölünmeye ve dağıtılmaya çalışıldı.
* 12 Mart (1971) Muhtırası’ndan sonraki safhada, siyaset sahnesine Necmettin Erbakan ile Ferruh Bozbeyli başkanlığındaki siyasî yapılanmalarla Adalet Partisi zaafa uğratılmaya çalışıldı.
* 12 Eylül (1980) Darbesi’nden sonra, Cuntacıların parlattığı siyasî aktörlerin başında Turgut Özal geliyordu. Eski bürokrat Özal, Demokrat kitlenin şaşırtılmasında çok etkili bir rol oynadı.
* 1997’deki 28 Şubat Süreci’nde, Tansu Çiller’in acemiliğinden ve Süleyman Demirel’e karşı olan tavrından da istifade ile bir siyasî-askerî cunta tarafından iktidar ortağı Doğru Yol Partisi’nin (DYP) altı oyulmaya çalışıldı. Eski DP ve AP’nin devamı mahiyetinde olan DYP’nin adım adım siyaset sahnesinin dışına itilmesiyle eş-zamanlı olarak, yine şahıs merkezli olmak üzere yeni bir siyasî aktöre zemin hazırlandı. O yeni aktörün Recep Tayyip Erdoğan olduğunu da zaman gösterdi.
Elhak, Erdoğan o rolü başarıyla oynadı. Meselâ, meydanları dalgalandıran miting konuşmalarında Adnan Menderes’in ismini övgüyle zikrettiği halde, “Demokrat misyon”dan hiç söz etmedi, etmemeye kararlı görünüyor.
Dahası, aynı misyonun devamı ve takipçisi olan Adalet Partisi ile Süleyman Demirel’i hemen hiç telâffuz bile etmiyor. Peki niçin?
Oysa, AP ve Demirel’in, bu millete ve bu vatana çok büyük hizmetleri oldu. Üstelik, 1961’den 2000 tarihine kadar siyaset sahnesinde en etkili şekilde rol oynadı. Ama, bütün bunlara rağmen, Demokrat Parti ve Süleyman Demirel’in isminden, rahmetli Özal gibi sayın Erdoğan da şiddetle kaçındı, kaçınıyor. Bunun mutlaka önemli bazı sebepleri olsa gerektir diye düşünüyoruz.
.
28 Şubat bitti mi?

28 Şubat’ın balçıkları, tortuları, olduğu yerde aynen duruyor. O dönemde yaşanan derin acılar, mağduriyetler, mazlûmiyetler, hak-hukuk ihlâlleri, maalesef telâfi edilmiş, yahut ortadan kaldırılmış değil.
Hem, daha “12 Eylül İhtilâli”nin tortuları, molozları, süprüntüleri, bir sürü ant-i demokratik tasarrufları ortadan kaldırılamadı ki, sıra “28 Şubat”a gelsin…
* * *
12 Eylül Darbesi’nden sonra iktidar mevkiine gelenler, özellikle tek başına iktidar olan siyasî partiler, darbecilerin tasarruların sırf kendi hesap ve menfaatleri doğrultusunda baktılar. İşlerine gelen şeyleri olduğu gibi bıraktılar, işlerine gelmeyen kànun, tüzük ve sâir hususlara yine tarafgirâne bir dümenle karşı çıktılar. Düşünce ve hareket noktaları, ne yazık ki sırf “Biz bu işi nasıl oya tahvil ederiz” bencilliği etrafında dolanıp durdu. Buradan bir adım olsun öteye gitmedi, gidemedi.
Bu tarz bir tavır veya duruş, darbelerle yüzleşmek, yahut hesaplaşmak değildir. Esasında olmaz, olamaz da...
Dolayısıyla, 12 Eylül Darbesi veya 28 Şubat Süreci ile yüzleşmeyen veya hesaplaşmayan bir Türkiye’nin, daha yakın tarihteki “15 Temmuz Saldırıları” ile gerçek anlamda yüzleşmesini ve karanlıkta kalan bu vahşetin içyüzünü bihakkın aydınlatmasını şimdilik kaydıyla mümkün göremiyoruz.
Onun için, birbirimizi kandırmaya, oyalayıp durmaya hiç gerek yok. Yakın tarihimizle gerçek anlamda yüzleşebilmek için, “bininci kere” söylüyoruz: Hürriyetin, adâletin ve demokrasimizin, siyasî ve askerî vesayetlerden, sultalardan kurtularak, kendi fıtrî mecrâsında sağlama alındığına mutlaka emin olunması gerekiyor. Aksi halde, emniyet duymak, itibar etmek zorlaşır.
* * *
Velhasıl, “28 Şubat Dönemi”nde zulüm gören, haksızlığa uğrayan binlerce insanımızın mağduriyeti hâlâ giderilmiş değil. İşi ve özlük hakları ile birlikte sağlığını da kaybeden, yerinden yurdundan edilerek sürgüne mahkûm edilen, aile efradından ayrı düşmek durumunda kalan, yıllardır mahkemesi sonuçlanmayan insanların haddi-hesabı yok.
Arada lokal çapta bazı iyileştirilmeler yapılmış olmakla birlikte, temel hakların iadesi noktasında umuma yönelik bir “eşit muamele”den söz etmek halen de mümkün görünmüyor. Zira, sayısız vatandaşın, hakkı olan, istediği-sevdiği eski işine, mesleğine, mevkiine hâlâ dönemediği gerçeği, acı da olsa apaçık orta yerde duruyor..
***
GÜNÜN TARİHİ: 28 Şubat 1856
Paris’te Kırım görüşmeleri
Yaklaşık üç yıldır Osmanlı ile Rusya arasında devam eden Kırım Harbi’ne son vermek maksadıyla Paris’te devletler arası bir toplantı düzenlendi.
Toplantıya Osmanlı Devleti’nin yanı sıra Fransa ve İngiltere delegasyonu katıldı.
Toplantının 25-30 Şubat (1856) etabında, önce ateşkes, ardından barış kararı alındı.
Sultan Abdülmecid’in devrinde vuku bulan Kırım Savaşı esnasında, Rusya’nın Balkanlar’a yayılmasından ve sıcak denizlere inmesinden endişe eden Fransa ve İngiltere, görünürde Osmanlı’nın yanında göründü. Ne var ki, Osmanlı ile 1854’ten başlamak üzere yaptıkları “malî yardım”, yani bilâhare “düyûn-u umumiye” ismini alan anlaşmalar sayesinde, Osmanlı Devleti’nin iflâsın eşiğine getirdiler. Öyle ki, o devirden itibaren ödenen tarihin en büyük borç tutarı, ancak yüz yıl sonra (1954’te) tamamlanabildi.
Paris Sulh Antlaşması’ndan önce ve sonra yapılan görüşmelerin de Osmanlı aleyhine geliştiğini belirtmekte fayda var. Yani, Rusya’ya karşıymış gibi görünen Avrupa’nın egoist ve sömürgeci devletleri, Osmanlı’ya karşı samimî davranmıyor, ikiyüzlü bir politika izliyorlardı.
.
Kürdistan mı oylanıyor?

Ama, gelin görün ki, Türkiye’nin halihazırdaki siyaset fotoğrafı ve hükümet tablosu, bambaşka, hatta tam tersine görüntüler yansıtıyor. Kaynaştırma çabasını göstermek yerine, ayrıştırmayı körüklemek için elinden geleni yapmaktan geri durmuyorlar.
Cidden bu hem ayıp, hem çirkin, hem de ülkeye ve millete çok yazık oluyor.
“Hain” damgası yetmeyince...
Daha önceki seçim ve referandumlarda, farklı siyasî görüş veya tercih sahiplerine, yüzde yüz haksız yere “hain” damgası vurulmaya çalışıldı. Üstelik, ekranlarda ve meydanlarda bağıra çağıra bir tarzda...
Her halde bu da kesmemiş veya yetmemiş olacak ki, hemen arkasına “yıkıcı, bölücü, terör yandaşı” damgaları da eklendi.
İçinde bulunduğumuz seçim sürecinde ise, aynı bağnaz kafa, o menhus çıtayı daha da yükseltmeye koyuldu: Kürtçü, bölücü, terörist yaftasını yapıştırdıktan sonra, ayrıca “Defolun gidin başka yere!” diye de, siyasî muhalifler için “hudut harici”ni adeta mecburî adres gibi göstermeye başladı.
Bu meyanda, ekranlardan ve miting meydanlarından, meselâ durduk yere veya hiç gereksiz yere bir “Kürdistan tartışması” başlatıldı. Aşırı derecede bir ajitasyonla, Allah’ın hemen her günü şu tarz sözler fütûrsuzca sarf edilir bir hale gelindi: Türkiye’de “Kürdistan” diye bir bölge var mı? Yok! O halde, bunu isteyen, defolsun gitsin Kuzey Irak’a! Orada var.
Bilmeyen veya dışardan bakan biri zannecek ki, 31 Mart’ta “mahallî idareler seçimi” yapılmıyor da, Kürdistan için bir oylama yapılıyor, bir referanduma gidiliyor sanacak.
Yâhû, Allah aşkına Türkiye’de halihazırda böyle bir durum mu var? Belediye seçimlerinden dolayı, güzelim vatanımız bir bölünme tehlikesiyle karşı karşıya mıdır?
Farz-ı muhal, böylesi bir tehlike var ise şayet, aynı tehlike meselâ adına “Açılım Süreci” denilen dönemde (2009-2015 yıllarında) yok muydu? Keza, böyle bir tehlike var idi ise, aynı tarihlerde Diyarbakır’da yapılan Kürtçe şarkılı-türkülü halayları, Mesut Berzanili, Şıvan Parverli, İbrahim Tatlısesli gösterileri nere koymalı ve nasıl değerlendirmeli?
Kaldı ki, o günlerde üstüne basa basa söylenen “Osmanlı Devleti zamanında Kürdistan diye bir eyalet vardı!” tarzındaki söz ve beyanları, inanın bugün gibi iyi hatırlıyoruz.
Oradan buraya nasıl gelindi, nasıl bir U dönüşü yapıldı, hayret etmemek elde değil.
Beş-on yıllık zaman zarfında “Kürtlük övgüsü”nden çark ederek “Türklük övgüsü”ne yatay geçiş yapmak, öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Şerrinden Allah’a sığınılacak bir tarz-ı siyaset de bu olsa gerektir...
OY Kürt kardeşim OY, OY...
Evet, eyyamcı siyaset, demekki böyle bir şey: Kürt kökenli seçmen kitlesinin oyuna ihtiyaç duyulduğunda, habire “Vay benim Kürt kardeşim” eylemleri, söylemleri, güzellemeleri. Türk kökenli seçmenin oylarını konsolide etme ihtiyacı hasıl olduğunda ise “Ne Kürdü, ne Kürdistanı! Yürü git başka yere!”
Demek ki, neymiş? Her şey siyasî hesaplara göre ve her şey oy getirisine göre imiş?
Bu sebeple, şimdi daha iyi anlıyoruz ki, Kürt seçmenin oyuna öncelikli derece ihtiyaç duyulduğu zamanlarda söylenirmiş o terane:
- Ey benim Kürt kardeşim!
- Ah benim Kürt kardeşim!
- Vah benim Kürt kardeşim!
Peki, netice? Yani, ne için bütün bunlar?
Cevap: OY benim Kürt kardeşim, OY.
Evet, o kafa maalesef senden özellikle bunu istiyor; gerisi fasarya...
O halde, dikkat et: Oyuna gelme. Partizanca davranma. Bir yanlışa karşı, bir başka yanlışa düşme. Bölücülere de, istismarcılara da prim verme. Tavrını ve tercihini hürriyet ve demokrasiden yana yap. Bütün kuvvetinle bunların bu vatanda yerleşmesine, kökleşmesine çalış. Ta ki, elimizden uçup gitmesin. Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, vesaire, hepimizin hayatı, rahatı, huzur ve barış içinde yaşama şansı bunlara bağlıdır, vesselâm.
.
Korku sandığı sarar mı?


Acaba, aynı mânadaki söz yirmi gün sonra önümüze konulacak “seçim sandığı” için de söylenebilir mi? Yani, korku sandıkları da sardı mı, yahut sarar mı?
Bu tür bir endişeyi taşıyan seçmenler yok değil; var. Fakat, eskiye nazaran yüreklenen, cesarete gelenlerin sayısında daha çok artış görülüyor. Yani, sandık başına gidecek olan cesurların sayısı, korkanların sayısından fazla.
Bu ise, demokrasiye sahip çıkma ve onu daha ileri bir seviyeye doğru taşıma noktasında ümit verici bir mahiyet arz ediyor.
* * *
Bilhassa II. Meşrûtiyet zamanından itibaren başlayan hürriyet, adâlet, uhuvvet, müsavat gibi hususlarda, temelli şekilde irtica, yani geriye gidiş yoktur ve olamaz.
Hani, muvakkaten bir duraklama, tökezleme, yahut patinaj yapma gibi durumlar ara ara söz konusu olmakla beraber, ümitsizlik-karamsarlık verecek tarzda bir “eski hâl”e dönüş trendi, imkân ve ihtimal haricidir.
Unutmayalım ki, Türkiye’nin hürriyet ve demokrasi kültürü, birikimi, şuur ve tecrübesi, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Yakın Doğu coğrafyasında bulunan ülkelerin tamamından daha ileri, daha engin ve daha zengin durumda. Kaldı ki, despotik ve oligarşik yönetimler, bu saydığımız bölgelerde zorlanıyor, hatta yer yer çatırdama emareleri gösteriyor.
Bütün bunlar ve dünyanın daha başka yerlerindeki gelişmeler açıkça gösteriyor ki, demokrasiden geriye dönüş söz konusu değildir. Aynı şekilde, insan temel hak ve hürriyetlerinden vazgeçmenin, yahut taviz vermenin mümkinatı da yoktur.
O halde korku niye, korkmak neden?
Ayrıca, kimden niçin korkalım ki?
Velhasıl, korkmanın kime ne faydası var?
Bu meyanda, cevabı içinde olan benzer mahiyetteki sorular çoğaltılabilir.
* * *
Bâriz olan hakikat şudur ki:
İnsan şeref ve haysiyetine yakışan şey korku değil; cesarettir, celâdettir, şehamettir...
Milletimizin de, menfi yöndeki bütün gelişmelere rağmen, yine de tavrını bu şekilde ortaya koyacağına inanıyoruz.
Bizim vazifemiz, asil ve necip milletimizi bu yönde bilgilendirmeye ve olabildiğince yüreklendirmeye çalışmaktan ibarettir.
Gayret bizden; muvaffakiyet Allah’tandır.
***
GÜNÜN TARİHİ 10 Mart 1919
Ferit Paşanın ilk icraatı
İngiltere yanlısı olarak bilinen Damat Ferid Paşa, Sadrâzamlık makamına atanır atanmaz, ilk iş olarak İttihat-Terakki Fırkası ve Cemiyeti’ne mensup kadrolara karşı çok haşince bir operasyon başlattı: 10 Mart 1919.
O gün, yurt dışına kaçma fırsatı bulamayan 60 kadar cemiyet üyesi kişi yakalanarak gözaltına alındı, ardından mahkemeye sevk edildi.
Damat Ferid’in kariyeri, Sultan Vahdeddin’in eniştesi olmasıyla parladı. Sadrâzamlık makamına getirilmesi ise, onun hem Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın başında bulunması, hem de işgalci İngilizlere yakın durması, en önemli faktörler arasında yer alır. Esasen, Ferid Paşa hükümetinin icraatine bakıldığında da, aynı faktörlerin etkisi bâriz şekilde görülüyor.
Öyle ki, zamanla sadece İttihatçılar değil, işgale karşı gelen ve Anadolu’daki Millî Mücadele Hareketi’ne taraf olan bütün askerler ve aydınlar birer birer tutuklanarak hapse atılıyor, ya da İngilizlerin kolonisi durumundaki Malta Adası’na sürgüne yollanıyordu.
İttihatçıların iç politikadaki bütün hata ve kusurlarına rağmen, haricî saldırılara karşı göstermiş oldukları sebat ve gayretlerinden dolayı, yine de dahilde muhafaza edilmeli, en azından işgalcilere kurban edilmemeliydi.
Bu noktada, Damat Ferid’in affedilmez hataları, zaafları oldu. Fransa’ya gidip Sevr Antlaşması’nı kabul etmesi ise, hatadan öteye cinayet, hatta hıyânet sayılır.
.
Türkiye’nin, IMF ile üyelik mâcerası...

Türkiye, o gün itibariyle merkezi ABD'de bulunan bu finansal teşkilâta üye oldu.
IMF, üye ülkelere kısa vadeli "para kredisi", Dünya Bankası ise uzun vadeli yatırım kredisi yardımında bulunmak maksadıyla kuruldu. Haklarında başka türlü düşünce ve yorumların da bulunduğu bu kuruluşların, üye ülkelere avantajı kadar dezavatajı da var. Önemli olan husus, onlarla kurulan münasebetlerin dengeli ve dikkatli bir şekilde yürütülebilmesidir.
* * *
Bu iki müessesenin kurulması yönündeki ilk tasarlama İkinci Dünya Savaşı’nın en sarsıcı dönemi olan 1944 yılına gidip dayanır.
ABD'nin öncülüğünde toplanan 44 ülkenin temsilcisi, savaş sebebiyle dengesi bozulan dünya piyasalarını disipline etmek ve yardıma muhtaç ülkelere belli prensipler dahilinde para ve yatırım desteğini sağlamak maksadıyla iki ana müessesenin kurulmasına karar verildi.
Bunlardan biri Dünya Bankası olarak bilinen Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), diğeri ise Milletlerarası Para Fonu (IMF) diye bilinen meşhûr kuruluş. Bu iki kuruluşun faaliyete başlaması ise, ancak 1947 senesinde mümkün olabildi.
Türkiye'nin de aynı sene içinde tam üyelik sıfatıyla dahil olduğu bu iki büyük müessesenin yardım fonları, ilk etapta ekonomisi bozulan ve şehirleri harabeye dönen bazı Avrupa ülkeleri oldu.
* * *
II. Dünya Savaşı’ndan en az hasarla çıkan ülkelerin başında ABD geliyordu. Hiç olmazsa savaş kendi topraklarına sıçramamış, dolayısıyla imar ve inşa faaliyeti hiçbir sarsıntıya uğramadan devam etmişti.
Buna karşılık, Avrupa ülkelerinin çoğunda, hem mevcut yapılar harabeye dönmüş, hem de finansal kaynakları adeta altüst olmuş durumdaydı.
Dolayısıyla, ABD yardım etmek, diğerleri ise yardım almak konumundaydı. Ancak, bu yardımların da belli esas ve prensipler dahilinde yapılması gerekiyordu.
İşte, söz konusu müesseselerin, esasen bu maksatla kurulması düşünülerek yola çıkıldığı ifade edilmekle beraber, bu kuruluşlar hakkında, zamanla başka türlü renklerin ağır bastığı ve diplomasideki satranç oyununa benzer farklı dümenlerin etkisinde kalarak hareket ettiği yönündeki yorumlara da rastlanılmaktadır.
Benzer türdeki yorumlar, Türkiye-IMF ilişkileri için de geçerli.
* * *
Öte yandan, yakın zamanda IMF'den yapılan bir açıklamada, ABD'nin riskli "Mortgage kredileri"nden kaynaklanan ekonomik krizden başka ülkelerin de bir şekilde etkilenebileceği ifade edildi.
Bu ülkede, korkunç rakamlara varan konut kredi borçlarının zamanında ödenememesi sebebiyle, hem şirketlerin büyük zarar ettiği, dolayısıyla bankaların da ciddî bir malî krizle karşı karşıya geldiği yönündeki uyarılar, bir yandan da "Mortgage" sisteminin Amerika'da iflâs ettiği anlamını taşıyor.
Bütün bu olumsuz gelişmelerin, aynı sistemi uygulamaya yönelen Türkiye'deki yansımaları da haliyle merak konusu.
Temenni edelim ki, ilgililer tedbirli davranır da, ülkemizde benzer krizler yaşanmaz.
.
Ezân üzerinden tehlikeli tahrik


Bilmeyenler, gazetemizin bugünkü manşet haberini okuyarak, detaylı şekilde olanı-biteni öğrenebilir.
Haberin özeti şudur: 8 Mart’taki “Kadınlar Günü” münasebetiyle, kalabalık bir grup Taksim’de yürüyüş yaptı. Yolu kesen güvenlik kuvvetleriyle aralarında bir arbede çıktı. Kalabalık, bu engeli ıslık ve sloganlar eşliğinde aşmaya çalışırken, tam da o esnada Ezan okundu. O gürültü esnasında haliyle Ezan sesi duyulamadığı için, ıslıklı protesto devam etti.
Bu durum, nice zamandır gerilmeye ve kutuplaştırılmaya çalışılan toplumun farklı kesimleri tarafından farklı şekillerde telâkki edildi, ayrıca birbirine taban tabana zıt yönlere doğru çekilmeye çalışıldı.
İşte, etrafa kıvılıcımlar saçan bir tehlikeli tırmanış da bu sûretle doğdu ve ortalıkta arz-ı endâm etmeye başladı.
Gerek iktidardaki siyasîler ve gerekse onların meddahlığını yapagelen gazete ve sair medya kuruluşları, söz konusu o kıvılcımların üzerine benzin döküp körüklemelerde bulunarak, akıl-vicdan sahiplerinin yüreğini ağzına getirdiler. Zira, 1955’te de aynı yerde benzer bir provokasyon sonucu, vahim “6-7 Eylül Olayları” patlak vermiş ve ortalık adeta savaş alanına döndürülmüştü.
Allah’tan ki, bu kez sağduyu sahipleri devreye girdi de, tehlikeli tırmanışın önüne geçilmiş oldu. İnşaallah, bu türden provokatif haber ve tahrikkâr yorumlar bir daha revaç bulmaz ve tekerrür etmez.
* * *
Genel mânada bu tür konulara baktığımızda, şunları söylemek yanlış olmasa gerek:
* Dün olduğu gibi, şüphesiz bugün de Ezan düşmanları vardır. Sadece, Ezanı susturma ve içlerindeki düşmanlığı izhar etme güç, imkân ve kabiliyetleri yoktur. Bunu bilmeli. Ama, yersiz endişeler içine girmemeli.
* Bu vatanda Ezân-ı Muhammedî’ye karşı gelenler, asla muvaffak olmaz. Muvakkaten galebe etse ve şeklini değiştirse de, âkıbet onların aleyhine döner, onları nakzeder.
* 1950’de Millet Meclisi’nin de ittifaklı (oy birliği) kararıyla yeniden hürriyetine kavuşan Muhammedî Ezânı susturmaya kimsenin gücü yetmediği gibi, Ezanı protesto etmeye de kimse cesaret edemez.
* Madem öyle, yaşanan bir vakıayı iyice tahkik etmeden, mesele hakkında hüküm vermeye kalkışmamalı. Allah muhafaza, iş bir anda kontrolden çıkar ve provokatörlerin de devreye girmesiyle, mesele çok tehlikeli mecralara doğru sürüklenir gider.
* Aynı manadaki bir tehlikeli tırmanış da, ardı karanlık Gezi Eylemleri esnasında provokatif “Dolmabahçe-Kabataş Vakası”nda görülmüştü. O hadise, hâlâ vüzûha kavuşturulmuş değil.
Neyse ki, söz konusu son hadisenin içyüzünü soğukkanlı şekilde inceleyen, gören ve işin doğrusunu öğrenen mûtedil kimseler devreye girdi, kimileri ise özür, ikrar veya itiraflarda bulundu da, mesele hiç olmazsa şimdilik yatışma ve soğuma trendine girmiş oldu.
***
GÜNÜN TARİHİ: 12 Mart 1971
Cinayet gibi bir muhtıra
Silâhlı Kuvvetler üst komuta kademesi, seçimle işbaşına gelen hükümeti hedef alan bir ültimatom verdi: 12 Mart Muhtırası.
TSK'nın, Cumhurbaşkanı ile Millet Meclisi ve Senato başkanlarına gönderdiği muhtırada "Türk Silâhlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan üzerine almaya kararlıdır" ifadesi kullanıldı. Bu, şu demekti:
Hükümet istifa edip çekilmezse, ordu idareye doğrudan el koyacak.
AP lideri Başbakan Süleyman Demirel, bu gelişme üzerine, Meclis’in kapatılmaması için Çankaya'ya giderek Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a istifasını sundu.
.
İttihad-ı Muhammedî, Selâniklileri kudurttu (1)

Ne var ki, Nisan ayı daha bitmeden iki büyük hadise peşpeşe vukua geldi.
Bunlardan birinci, bir hafta sonra, 13 Nisan’da patlak veren “31 Mart Hadisesi.”
Diğeri ise, Selânik’ten hareketle gelen ve 23 Nisan’da dört koldan İstanbul’a giren Hareket Ordusu, sıkıyönetim ilân etti ve kanlı bir darbe yaparak idareye el koydu.
Bu da açıkça gösteriyor ki, Selânik merkezli karanlık cunta, İttihad-ı Muhammedî’nin (asm) kurulmasıyla birlikte harekete geçmiş ve darbe plânını adım adım yürürlüğe koymaya başlamıştır.
Dolayısıyla, 31 Mart Vak’asındaki kanlı kargaşa ve irticaî tarzda birtakım görüntülerin sergileme işi de, aynı karanlık cuntanın eseridir. Olsa olsa, bu hadisede sâf ve muhakemesiz bir kısım dindarlar alet veya taşeron olarak kullanılmışlardır.
Şimdi de, bundan tam 110 sene evvel vukua gelen söz konusu hadiselerin gelişme seyrinde şöyle bir nazar gezdirelim.
* * *
Evet 5 Nisan’da okunan mevlidin yanı sıra, gün boyunca ayrıca halka yönelik dinî konuşmalar yapıldı, tesirli vaazlar verildi.
Ayasofya Camii, gün boyunca adeta manevî bir merasim programına sahne oldu.
Ekseriyeti medrese talebeleri olmak üzere, gün içinde yaklaşık 50 bin kişinin gelip ziyaret ettiği Ayasofya Camii’nde konuşma yapanlardan biri de Bediüzzaman Said Nursî idi.
Üstad Bediüzzaman, müezzin mahfilinden yaklaşık iki saat boyunca ayakta kalarak cemaate konuştu. Millete, cemiyetin mahiyet ve maksadını anlatmaya çalıştı.
Ne var ki, İstanbul'u saran bu mânevî atmosferden hazzetmeyen karanlık yüzlü şahıslar ve odaklar vardı. Belli ki, onlar da hemen harekete geçerek, o tertemiz havayı bozmaya ve zehirlemeye koyuldular.
Nitekim, cemiyetin kurulduğu ve Ayasofya'da Mevlid-i Şerifin okutulduğu günün hemen bir gün sonrasında (6 Nisan), Serbestî gazetesinin başyazarı Fehmi Bey, bir sûikast sonucu katledildi. Cinayeti işleyenlerin komitacı İttihatçılar olduğundan kimsenin şüphesi yoktu. Ancak, yine de “faili meçhûl” idi ve maalesef öyle de kaldı.
Bir hafta sonra ise, mahiyeti yine meçhûl kalan içtimaî pek büyük bir hadise yaşandı: 31 Mart Vak'ası: 13 Nisan 1909.
İttihad-ı Muhammedî’nin maksadı
Kurucuları arasında Süheyl Paşa, Derviş Vahdeti, Şeyh Mehmed Sadık, Ferik Rıza, Seyyid Müslim, Muhammed Efganî, Tevfik Efendi ve Üstad Bediüzzaman'ında bulunduğu cemiyetin maksadını şu şekilde özetlemek mümkün: Umum İslâm milletlerinin içtimaî ve ahlâkî hayatını tanzim eden Kur'ân-ı Azimüşşân'ın getirdiği hükümlerin kıyâmete kadar devam etmesi yolunda çalışmak, bu maksatla Müslümanların faaliyetlerini geliştirmek, onları birleştirmeye çalışmak, aralarında meşvereti tesis ve muhafaza etmek, onları ibadete, Sünnet-i Seniyyeye ittibaa sevk etmek, keza umum Müslümanları dış saldırılara karşı korumak ve Meşrûtiyet dairesinde faaliyette bulunan bütün partilere destek olurken, içtimaî düzeni bozan, tehdit edenlerin ise karşısında durmak...
Görüldüğü gibi, yaklaşık 100 yıldır bazılarının itham ettikleri gibi, İttihad-ı Muhammedî siyasî bir cemiyet olmadığı gibi, irticaî faaliyeti hedefleyen bir teşekkül de değildir.
Bütün mü'minlere şâmildir
İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin hedef-i maksadını, tıpkı Ayasofya'daki konuşmasında olduğu gibi, daha sonra kaleme aldığı Divan-ı Harb-i Örfî isimli eserinde de dile getiren Üstad Bediüzzaman, kendi ifade ve üslûb-u beyanına göre bunu şu şekilde tarif ve tavzih eder: İttihad-ı Muhammedi'nin reisi Hz. Peygamberdir. (asm) Bu ittihadın merkezi Mekke, kulüpleri cami, medrese ve tekkelerdir. Neşriyat unsurları bütün dinî kitap, gazete ve dergilerdir. Âzâ kayıt defteri Levh-i Mahfuzdur. Müntesipleri gelmiş ve gelecek bütün Müslümanlardır. Mesleği, herkesin kendi nefsiyle mücadele etmek, yani İslâmiyeti yaşamak ve başkalarına da anlatmaktır. Nizamnâmesi Sünnet-i Nebeviye, tüzüğü Cenâb-ı Allah'ın emir ve yasaklarıdır. Silâhı ise, kat'i delillerdir.
.
İttihad-ı Muhammedî, Selâniklileri kudurttu (2)


İttihad-ı Muhammedî Cemiyetinin kuruluşundan bir gün sonra gazeteci Hasan Fehmi Bey vurulduğu gibi, bir hafta sonra da dehşetli 31 Mart Vak'ası yaşandı.
Genel kanaat, bütün bunların birer tertip olduğu ve arka planda ise komitacı İttihatçıların bulunduğu şeklindeydi.
Nitekim, Rumî 31 Mart'tan, yani Milâdî 13 Nisan'dan sadece on gün sonra, yani 23 Nisan günü (bu tarihe özellikle dikkat!) İstanbul'a gelen çapulcu sürüsü Hareket Ordusu, kanlı bir ihtilâl yaparak hükümeti devirdi, yönetimi koyu İttihatçılara devretti ve üç gün sonra (27 Nisan 1909’da) da 33 yıllık padişahı tahttan indirerek onu kendi merkezlerine, yani Selânik'e yolladı.
Bu arada, şu birkaç hususu asla hatırdan çıkarmamak gerekir.
Bir: İdareye el koyan darbeciler, Sultan II. Abdülhamid'i hal ettikten sonra, özellikle İttihaçılara muhalif olan Ahrar Fırkası ile İttihad-ı Muhammedî mensuplarının çoğunu yargılayarak, onları en ağır cezalara çarptırdılar. Bir çoğunu idam ettiler. İdamları, korku ve dehşet salmak için alenî yaptılar, cansız bedenleri günlerce darağacında öylece beklettiler.
İki: Darbeciler, Bediüzzaman Said Nursî'yi de özellikle idam ettirmek istediler. Ancak, buna muvaffak olamadılar. Zira, ithamlarına haklılık kazandıracak en ufak bir delil, hatta bahane dahi bulamadılar. Onu serbest bırakmaya mecbur oldular.
Üç: İsyana karışanların çoğu, oyuna getirilmiş asker ve sivil halktan da cahil, gafil, safdil ve muhakemesi kıt kimselerdi. Tertipçiler, böylesi bir kalabalığı işleterek oyuna getirdiler, ellerine malzeme geçirdiler.
Dört: Hareket Ordusu’ndaki çapulcular, Yıldız Sarayı’nı da basarak burayı yağmaladılar, Padişah'ın haremine kadar girerek hanımlarının ziynet eşyasını da çaldılar.
Beş: Padişahı indirmek için vazifeli heyetin içine özellikle Selânik Yahudîsi Emanuel Karasso'yu dahil ederek, artık saltanatın el değiştirdiği, bundan böyle ülke idaresinin Selâniklilerin eline geçtiği bir nevi ilân edilmiş oldu. Tarihin bu cihette seyrinin, kısmen de olsa devam ettiği ve henüz tam olarak değiştiği söylenemez.
İttihad-ı Muhammedi, aynı zamanda İttihad-ı İslâmdır
İttihad-ı Muhammedî mânâsında zikredilen İttihad-ı İslâm ile alâkalı Münâzarât’ta geçen bir sual-cevap faslı şöyledir:
Suâl: Dâima İttihad-ı İslâmdan bahsedersin. Sen bize tarif et?
Cevap: İki Mekteb-i Musîbet Şehadetnâmesi ismindeki eserimde tarif etmişim. Şimdi o kasr-ı muallânın (İttihad-ı İslâmın) bir taşını, bir nakşını göstereceğim. İşte, kâbe-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın Hacerül-Esved’i, Kâbe-i Mükerremedir; ve dürret-i beyzâsı (incisi), Ravza-i Mutahharadır; Mekke-i Mükerremesi, Ceziretü’l-Araptır; medine-i medeniyet-i münevveresi, tam hürriyet-i şer’iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmaniyedir. Eğer İslâmiyet milliyetini ve İttihad-ı İslâmın taşını ve nakşını istersen, işte bak:... (Age: 113)
* * *
Son olarak, hem Hutbe-i Şâmiye, hem de Divân-ı Harb-i Örfî isimli eserlerde, bu husus aynen şu sözlerle ifade ediliyor: "Tekraren söylüyorum ki, ittihad-ı İslâm hakikatında olan ittihad-ı Muhammedînin (asm) cihetü’l-vahdeti Tevhid-i İlâhîdir. Peyman ve yemini de îmandır. Müntesibîni (bağlıları), umum mü’minlerdir. Nizamnâmesi, sünen-i Ahmediyedir (asm). Kànunu, evâmir ve nevâhi-i şer’iyedir. Bu ittihad âdetten değil, ibâdettir. İhfa, havf; riyâdandır. Farzda riyâ yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazîfesi, ittihad-ı İslâmdır."
.
İkinci Madımak tehlikesi

Bir grup saldırganın, anamuhalefet lideri Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişimi, aklını yitirmemiş, vicdanını çiğnetmemiş herkesin nefretini, hatta lânetini celbetti. Ciddiye alınan hemen her özel ve tüzel kişilik, vâki saldırıyı şiddetle kınama ihtiyacını duydu.
Bu duyarlılık, artarak devam etmeli. Aksi halde, fırsat kollayan aynı saldırgan ruh, olan-bitenden yüz bularak, benzer melânetleri tekrarlamaya devam edecek.
Düşünün ki, Kılıçdaroğlu’nun sığınmak mecburiyetinde bırakıldığı evi dahi yakma-yıkma yönünde tezâhüratlar yapıldı ki—Allah muhafaza—ikinci bir “Madımak Fâciası”nın yaşanmasına ramak kalmıştı.
Demek, yapılan kışkırtamalar o derece şiddetli ve etkili olmuş ki, adamı linç etmenin ötesinde, onunla birlikte olanlar da dahil olmaz üzere, hepsini diri diri yakma niyet ve teşebbüslerinde bulunulmuş.
Allah, bu milletin haline acımış olmalı ki, memleketimizi yeni bir katliâmın eşeğinden döndürmüş. 26 yıl önceki “Madımak Fâciası”nın yarası daha kapanmadan, şayet Çubuk’ta ona benzer yeni bir yara daha açılmış olsaydı, bunun devamında nelerin geleceğini insan düşünmek, aklına-hayaline getirmek dahi istemiyor. Neyse ki, mutemel bir fâcia ucuz atlatılmış oldu. Şükürler olsun.
* * *
Yakın tarih bilgisi az-buçuk olanlar bilirler. Tanınmış siyasilere yönelik benzer tarzdaki saldırılar, son 50-60 sene zarfında birkaç kez yaşandı, maalesef... Demokrasi tarihimizdeki ilk saldırı, Mayıs 1960’da Başbakan Adnan Menderes’e yönelikti. “555K” formülüyle, 5. ayın 5. gününde ve saat 5’te, Kızılay’da, oraya mitingi için gelen Menderes’in yakasına yapışılıyarak gerçekleştirildi, bu ilk saldırı.
* * *
İkinci ve çok daha şiddetli saldırı, 13 Mayıs 1975’te Adalet Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel’e karşı yapıldı.
Bakanlar Kurulu toplantısından çıkan Demirel, basına bir açıklama yapmak üzere iken, tam o esnada Başbakanlık binasında hiç tanımadığı bir şahsın yumruklu saldırısına uğradı. Saldırgan önce kafa attı, ardından kıyasıya yumrukladı. Demirel’in burnu kırıldı.
* * *
Daha sonraki tarihlerde, eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz'a, halen Mardin Belediye Başkanı olan Ahmet Türk’e ve eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yönelik olarak da yumruklu saldırılar gerçekleştirildi.
Baştan beri yapılan bütün bu saldırılar, bizim için büyük bir ayıptır ve demokrasiye sürülmek istenen birer kara leke gibidir.
Netice itibariyle, kimden gelirse gelsin ve kime karşı yapılırsa yapılsın, bu türden çirkin ve aşağılık derecedeki saldırıları, bütün milletle birlikte kınamalı ve şiddetle reddetmeliyiz. Aksi halde, dönüşümlü olarak, her kesim bundan nasibi alır. En tehlikeli olanı ise, öfkenin kabarmasıyla birlikte, katliâma varan hadiselerin yaşanmasıdır ki, Allah, bunların tekrarına imkân, fırsat vermesin.
***
GÜNÜN TARİHİ: 23 Nisan 1920
Birkaç 23 Nisan
Yakın tarihin 23 Nisan günlerine baktığımızda, o gün itibariyle dikkat çeken bazı gelişmelerin yaşandığını görüyoruz. Kronolojik sıralamaya göre bunlardan bir kısmını hatırlamaya çalışalım.
23 Nisan 1909: İttihatçıların askerî kanadını teşkil eden ve 10 gün evvel Selanik'ten yola çıkan Hareket Ordusu, 23 Nisan’da İstanbul'a vardı. İstanbul'da 10 gün önce vukû bulan "31 Mart Vak'ası" bahanesiyle İstanbul’a gelip darbe yapan Hareket Ordusunun başında Mahmut Şevket Paşa vardı. Onun en önemli kurmaylarından biri, yüzbaşı M. Kemal idi.
23 Nisan 1920: Ankara'da Büyük Millet Meclisi (BMM), Cuma namazından sonra okunan hatimler ve duâlar eşliğinde açıldı. İşgal altındaki İstanbul'dan kaçarak Ankara'ya gelebilen 115 milletvekilinin katılımıyla, Meclis, aynı gün ilk toplantısını yaptı. Meclis Başkanlığına M. Kemal seçildi.
23 Nisan 1923: Lozan'da 4 Şubat'ta ara verilen konferansa tekrar başlandı. 95 yıl önce vukû bulmasına rağmen, "Lozan'ın iç yüzü" hâlen de tam olarak bilinemiyor. Misâl: I. Lozan Konferansı neden kesintiye uğradı?
.
Saldırıyı destekleyen “Ama, fakat, lâkin”ciler

Bağnaz fanatikler ve müzmin tarafgirlik illeti ile mâlûl olanlar ise, sırıtan kınama mesajlarının arkasına “ama, fakat, lâkin...” ile başlayan cümlelerle öyle bir yığınak/tahşidat yaptılar ki, hayret ve taaccüple karşılamamak elde değil.
Yeni Şafak yazarı, eski AA Genel Müdürü Kemâl Öztürk, dünkü yazı başlığında kullandığı tâbirle “Daha ne olacaktı?” diyor.
Yazısında, şu ifadelerin de altını çiziyor Öztürk: “Kılıçdaroğlu’na yapılan bir linç girişimiydi. Başka izâhı yok... Eğer bu medya düzeni devam ederse, eğer bu üslûp ve bu yayınlar sürerse, kızgın demirin soğutulması mümkün olmayacağı gibi, daha kötü olaylar da yaşarız.”
Kemâl Öztürk, uzun süredir, bize göre “aklı başında” güzel yazılar yazıyor. Tebrik ediyoruz. Söz konusu dünkü yazısının geniş bir özetini, gazetemizin bugünkü manşet haberinden de takip edebilirsiniz.
Şunu herkesin bilmesini ve doğru anlamasını istirham ediyoruz: Asıl saldırı, demokrasiye yapılmıştır. Bizim öncelikli hassasiyetimiz, şu veya bu kişi-parti falan değil, asıl gelişme istidadı gösteren demokrasinin zedelenmemesi maksadına mâtuftur.
Demokrasi emekledikçe, eskiden ya savaş çıkartılır, ya da darbe-muhtıra gibi şeyler yaptırılarak önü kesilmeye çalışılırdı. Şimdi de iç-dış odaklı provokasyonlarla, aynı maksada hizmet ediliyor. Buna asla imkân, fırsat verilmemeli. Hepimizin çabası, bu yönde olmalı.
* * *
Evet, kerhen yapılan kınama mesajlarının arkasından “ama, fakat, lâkin”li cümleler kurarak, saldırıya uğrayan insanı suçlu gibi göstermek, açıkça ifade etmek gerekirse, bu ve benzeri saldırılara çanak tutmaktır. Saldırganlara cesaret vermektir. Zımnen, şiddeti alkışlamak ve “Oh oldu!” demektir.
Bunun başka türlü bir izahı yoktur.
Her şey bir yana, Devlet Bahçeli’nin şu sözüne ne demeli: “O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kılıçdaroğlu? Kemâl Kılıçdaroğlu’nun bir tatile çıkması lâzım. Hem, şu kadarcık oy aldığı bir yere niçin gidiyor?”
Sayın Bahçeli’nin Kılıçdaroğlu için sarf ettiği aynı sözleri, aslında onun daha evvelki seçimde miting yapmak üzere gittiği Tunceli seyahati için de söylemek mümkün. Misâl: Tunceli’de ne kadarcık bir oyu var ki gidiyor?
Nitekim, o zaman da gerginlik çıkmış, hatta protestolar bile uç vermişti; ancak, ânında güvenlik kordonu oluşturmuş ve nâhoş bir durumun vuku bulmasına fırsat verilmemişti.
Esasında, Kılıçdaroğlu için de aynı tedbirin alınması hem lâzım, hem mümkün idi.
Ne yazık ki, bunlar yapılmadığı gibi, yaraya tuz basma kàbilinden, mağdur kişiyi suçlu göstermeye yönelik beyanlar gırla gitti.
Evvel-âhir temennimiz şudur: Şiddetle, hiddetle, öfkeli davranışlarla kimse hayırlı bir neticeye varamaz. Zarar üstüne zarar gelir. Bu sebeple, şiddeti ihtiva eden her türlü saldırının peşinden ve hiç rezerv konulmadan reddedilmesi elzemdir. Üstelik, “ama”sız, “fakat”sız, “lâkin”siz bir şekilde...
İnşaallah, olup bitenlerden herkes gereken dersi çıkarır da, hiç olmazsa bundan sonraki gelişmelere karşı daha bir sağduyulu ve serinkanlı bir tutum sergiler.
***
GÜNÜN TARİHİ: 24 Nisan 1830
Mora’yı kaybettik
Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere ve Fransa'nın baskıları sonucu Yunan devletinin varlığını ve bağımsızlığını resmen kabul etti.
Bugünkü Yunanistan toprakları, bütün Mora Yarımadası’yla birlikte tâ Fatih Sultan Mehmed zamanında fethedilmişti.
Dört yüz seneye yakın Osmanlı idaresinde yaşayan Yunanlılar, başta Rusya (Ortodoks) olmak üzere, diğer Avrupa devletlerinden gördüğü yardım ve destekler sayesinde, 1800'lü yılların başından itibaren Osmanlı'dan ayrılma teşebbüslerinde bulundu. Nihayet, Osmanlı'nın kendi içinde sıkıntılar yaşamasını fırsat bilerek, ayrılma yoluna gitti.
1808'de tahta geçen Sultan II. Mahmud’un bilhassa son zamanlarında, Batı'da olduğu gibi Doğu'da da hazin mağlûbiyetler yaşandı. 1839 Nizip Bozgunu gibi...
30 yıldan fazla süren padişahlık devri, dışta hezimet ve toprak kaybı, içerde ise kanlı inkılâplar dönemi olarak tarihe geçti
.
Tâciz, saldırı, iftira...

Taciz, tecavüz, saldırı, gasp, rehin, hırsızlık, cinayet, ihanet, yalan, iftira, gıybet, dedikodu, tarafgirlik, dolandırıcılık, komplo, komitacılık, muhaceret, insan kaçakçılığı, vesâire...
Başta kendimizi, ailemizi, evlâd û ıyâlimizi bu fenâlıklardan muhafaza etmek, fevkalâde zorlaşmış durumda. Kontrolü sağlamak ise, neredeyde imkânsız hale gelmiş.
Mümkün olduğunca tedbir ve ihtiyat lâzım. Fakat, bunlar da yetmiyor; inayet-i İlâhiye ve hıfz-ı Rabbâniye için, duâ ve münacata şiddetle ihtiyaç var.
Cenâb-ı Hak, bizi ve cümle ehl-i imanı şu dehşetli Âhirzamanın sarsıcı, yakıcı, yıkıcı fenâlıklarından, fitne ve fesadından, belâ ve musîbetlerinden muhafaza eylesin.
* * *
Son günlerde, özellikle taciz, iftira ve saldırı haberlerinde dikkat çekici bir artış gözlemleniyor. Sosyal ve rasyonel medyanın da hem ifşaatı, hem gaz vermesi sayesinde, bu tür haberler daha bir yaygınlık kazanıyor.
Dahası, başkasını suçlama iştihasıyla beslenen tarafgirlik marazı, menfi haberlerin daha da ayyuka çıkmasına sebebiyet veriyor.
Toplumu zehirleyen bu türden fenâlıklar, şüphesiz daha evvelki zamanlarda da vardı ve işleniyordu. Fakat, şimdiki kadar açığa çıkmıyor, yahut çıkartılamıyordu.
Bilhassa kayıt ve iletişim teknolojisinin mu’cizevârî şekilde gelişmesiyle birlikte, vukua gelen hemen herşey ânında görüntülenebiliyor ve bunlar basit bir tıklama işareti ile neredeyse tüm dünya insanlarıyla gayet sür’atli bir şekilde paylaşılabiliyor.
Bütün bunları hesaba katarak, herkesin söz ve davranışlarına dikkat etmesi gerekiyor. Ne diyeceğini, ne yapacağını, ne yazacağını önceden esaslı bir şekilde düşünerek hareket etmesinde maslahat, hatta zaruret var.
* * *
Saldırı, taciz, iftira, yahut başka bir fenâlık... Bunlar kimden gelirse gelsin merduttur; peşinen reddedilmeli. Bunlar kime yönelik yapılırsa yapılsın, aynı şekilde karşı gelinmeli, şiddetle reddedilmeli.
Burada kişi, parti, grup, cemaat, aşiret, kabile, mezhep, milliyet farkı gözetilmeksizin, ortaya ciddî, esaslı, tutarlı bir duruş koymalı.
Alınması, kabul edilmesi gereken ölçü budur. Yoksa, meseleye tarafgirlik nazarıyla bakmak, başkasının da öyle bakmasına sebep olmak mânasına gelir ki, bunun ciddiyetle, samimiyetle bir alâkası olamaz.
* * *
Yazının başında sıraladığımız şeyler, mü’minlerde en kötü hasletler olarak bilinir. Bunlardan şiddetle kaçınmak lâzım, hatta bu zamanda elzem olmuştur. Aksi halde, günün birinde bumerang gibi döner, sahibi vurur, itibarını yerlebir eder.
Zaman zaman dedikodu tarzında yayılan öyle yalan ve iftiralarla karşılaşıyoruz ki, hayret hayret içinde kalıyoruz. Hiç kimsenin bunlara itibar etmemesi gerektiğini düşünmekle beraber, sonunda ise, merdut olan tarafgirlik marazının insanları ne tür hallere sürüklediğini görüp bundan gerekli ictinab dersini çıkarmaya çalışıyoruz.
Daimi duâ ve niyâzımız budur: Şu sarsıntılı, çalkantılı Âhirzamanda, Cenâb-ı Hak yanlışa düşürmesin, bizi rızası dairesi içinde muhafaza ile istihdam eylesin. Âmin.
***
GÜNÜN TARİHİ: 25 Nisan 1915
Gelibolu Savaşları
Haftalarca yüklendikleri Çanakkale Boğazı’nı geçemeyen düşman cenâhına ait kuvvetleri, bölgeyi terk etmediler ve 25 Nisan günü Gelibolu Yarımadası’na asker çıkararak kara harekâtını başlattılar.
1915 Mart'ında Çanakkale Boğazını geçemeyen ve geçemeyeceğini anlayan İngiltere liderliğindeki müttefik kuvvetleri, asıl hedefleri olan İstanbul üzerindeki emellerinden vazgeçmediler. Şanslarını bu kez karada denemeye giriştiler. Karaya, ateş gücü yüksek 70 bin kişilik bir karma (İngiliz, Fransız, Hindu, Anzak...) askerî kuvvet çıkarttılar.
25 Nisan günü başlayan Gelibolu kara muharebelerinde, taraflar arasında fevkalâde şiddetli çarpışmalar yaşan ve aylarca devam etti.
Nihayet, 1916 yılı Ocak ayına gelindiğinde, düşman askerinin hemen tamamı Gelibolu mıntıkasından ayrıldılar ve tam bir mağlûbiyet içinde vatanımızı terk edip gittiler.
.
Küçüldükçe büyük konuşmak

Küçüldükçe büyük konuşmak; yani, gücü-kuvveti azaldıkça, imkânları daraldıkça, gelişmeler aleyhine döndükçe, hatta bâzen iflâsın eşiğine doğru yaklaştığını fark ettikçe, daha büyük görünmek, olduğundan çok daha büyük bir güç ve kuvvet sahibi olduğunu nazara vermeye çalışmak...
Bunun ıslâh olmaz, felâh bulmaz bir ruh halinin yansıması olduğu kuvvetle muhtemel. Esasen, 31 Mart’tan sonra dillendirilen “Türkiye ittifakı” tâbirinden de böyle bir mânâ istihraç etmek pekâlâ mümkün.
Nitekim, aşağıda sıralayacağımız izâhlı misâllerde de benzer mahiyette bir mesaj var.
* * *
Yaklaşık beş yıl (2010-15) kadar ömür süren “ÇözümSüreci” samimiyetsizliğinin, aslında bir “müflis proje” olduğunu tâ başından itibaren biliyorduk. Nitekim, o dönemde bunu hemen her vesile ile yazdık, söyledik; ama, tarafgir hâle gelmiş bir kısım yakın dostlara bile bunu anlatamadık, dinletemedik.
Ne yaparsızın ki, burası imtihan dünyası... Şüphesiz, herkes kendi durumuna ve derecesine göre zorlu bir imtihana tâbidir.
* * *
İktidar cenâhının “Bunun şerefi bize aittir ha!..” diye övgüyle kurduğu, üstelik “Âkil insanlar heyeti”ni de devreye sokarak dünya âleme ilân etmiş olduğu “Kürt açılımı” mânâsındaki “Çözüm Süreci”nin tükenme noktasına geldiği görünce, siyaseten ne yaptı?
Hemen ânında “Türkçülerle kol kola” girmeye ve siyaset kulvarında onlarla beraber yürümeye başladı. Yürüyüş parkurunda da, bu yeni birlikteliğin adına “Cumhur İttifakı” denilerek, buna karşı gelen herkesi ve her partiyi vatana ihanetle, teröre arka çıkmakla, illete-zillete düşmüş olmakla itham etti.
Peki, nereye ve ne zamana kadar?
Tabii ki, bu müflis projenin de tükenmeye doğru gittiği görülene, faydadan çok zarar verdiği iyice fark edilene kadar...
Şimdi, sırf kandırmacadan ibaret yeni bir projeyi denemenin arifesine gelinmiş görünüyor: Türkiye ittifakı projesi...
* * *
Diğerleri tutmadığı gibi, henüz yoklama çekme safhasında olan “Türkiye ittifakı projesi”nin de tutmayacağı yönündeki fikir ve kanaatimizi burada ifade etmiş olalım.
Çünkü, öncelikle ortada bir ciddiyet ve samimiyetten eser görünmüyor. Ciddiyet ve samimiyet olmayınca da, haliyle hayırlı ve tutarlı herhangi bir neticeye vâsıl olunamıyor.
Esasen, yapılan büyük konuşmaların ve “Türkiye ittifakı” gibi büyük ve kucaklayıcı ittifaklardan söz etmenin altında yatan sır budur: Küçüldükçe, daha büyük görünmek...
Biliyorsunuz, MHP’den ayrılan küçük bir grubun kurduğu siyasî hareketin adı “Büyük Birlik Partisi” diye konuldu. Ama, öyle “büyük” demekle büyük olunmuyor işte.
Çok küçük bir başka partini adı da “Bağımsız Türkiye Partisi”dir. Sanki diğer partilerin hepsi “bağımlı” da, bir tek kendisi bağımsız...
Aynı ruh halinin bir başka misâli, birbiriyle geçinemeyip sonunda ayrılan kimi dinî gruplarda, özellikle kopan küçük parçanın, habire “İttihad-ı İslâm”dan dem vurmasında görülür.
Varta aynı: Küçüldükçe büyük görünmek... Hatta öyle ki, bütünüyle “Kurân’ın malı” olan hakikatli bir tefsirin ders vermiş olduğu ölçü ve düstûrları bile geri plâna iterek, sanki daha büyük bir mertebeye çıkmışcasına bir edâ ile doğrudan “âyet-hadis” metinlerinden hükümler çıkarma zehâbına düşülüyor.
Cenâb-ı Hak, mümin kullarını böylesi vartalara düşmekten muhafaza eylesin.
***
GÜNÜN TARİHİ: 30 Nisan 1924
Börekçi’den geriye kalan
Yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığına Ankara müftüsü M. Rıfat Börekçi (1861-1941) atandı.
1941’deki ölüm tarihine kadar bu makamda tutulan Börekçizâde Rıfat, daha çok şu icraatlarla anılageldi: Şapkaya fetvâ vermek. Şapka-fötr giymek. Muhammedî ezân, kamet ve hutbenin Türkçe okutulmasına öncülük etmek.
.
Cenazede birleş(me)mek

Aynı şekilde, cenaze merasiminde vakur ve mütevazı davranmalı, sükûnet içinde olunmalı, herkese sükûneti tavsiye etmeli.
Dinî, millî, örfî, kànunî ve sâir insanî sebep ve gerekçeler bunu iktiza eder ve böyle davranılmasını icap ettirir.
Bütün bunlara rağmen, tutup başka türlü bir davranış biçimini sergilemek, ayıptan, kusurdan, hatadan öte bir anlam taşır. Aynı zamanda, içinde büyük bir tehlikeyi barındırır.
Zira, cenaze merasiminin ruhuna aykırı düşen davranışların sergilenmesi demek, insan ve İslâm milleti olarak bizi bir arada tutan temel değerlerin aşınması, örselenmesi, hatta çiğnenmesi mânasına gelir.
Evet, burada çok hassas bir “eşik” söz konusudur. Ve, bu eşiğin hiçbir sebeple aşılmaması, hiçbir gerekçe ile geçilmemesi, hiçbir bahane ile kırılmaması icap ediyor.
Aksi halde, güvensizlik marazı zincirleme şekilde genişleyerek yayılır ve içtimaî hayatın ruhunu zedeler, huzurunu kaçırır.
* * *
Sahi, bir cenazede (hele ki bir şehit cenasinde) dahi birleşemez ve bütünleşemez isek, başka hangi şey bizi bir arada tutabilir?
Sorumluluk makamında olanların, sıradan vatandaştan daha ziyade bu noktayı düşünmesi gerekmez mi? Şu veya bu sebeple kızdırılmış olan demiri, daha çok soğutmaya çalışması lâzım gelmez mi?
Allah aşkına, ne demek “Sen o cenazeye, gitme, gidemezsin! Ben giderim, ama sen gitmemelisin” gibisinden sözler?
Ne kadar itici ve de incitici... Olur mu canım öyle şey? Cenazede de mi ayrımcılık?
Böyle bir durum asla kabul edilemez.
Bedevi hayat yaşayan topluluklar dahi bu derece bir ilkellik sergilemez.
Gayet iyi hatırlıyorum. Henüz çocukluk yaşında iken, şöyle dinî-örfî bir vaziyete şahit oldum: Yalçın dağların arasında yer alan köyümüzün birbirine düşman kabilesinden kimseler, kendi aralarında “Cuma günü kavga etmeme, huzursuzluk çıkarmama” yönünde bir karara varmışlardı: Cumanın hürmetine; caminin, ibadetin hürmetine, o gün için aralarında örfen bir mütareke yapmışlardı.
Şimdi teessüfle görüyoruz ki, Türkiye’nin Başkentinde, üstelik medenî görünen kimseler, cenazeye katılan muhaliflerine saldırabiliyor, darp edebiliyor, hatta linç etme teşebbüsünde bulunabiliyor... Daha vahim olanı, öncelikle halkı yatıştırması, aktüel tâbirle “kızgın demiri soğutma”ya çalışması gereken kimi siyasî liderler veya baş aktörler, tutup tam aksi yönde rol alma hatasına düşüyor.
Bu durum, asla tasvip edilmez. Esasen, tarafgirler dışında kimseden de kabul görmez.
Fakat maalesef, günümüz siyasetinin bir yüzü de budur ve böyledir.
Burada, elbette ki “Euzubillahi...” diye başlayan ve şerrinden Allah’a sığınılması gereken o merdut ve tarafgir siyaseti kast ediyoruz. Evet, hep birlikte onu reddetmeli ve ondan uzak durmalıyız. Aksi halde, ondan hâsıl olan zarar ve zehir hepimize dokunur.
GÜNÜN TARİHİ 29 Nisan 1916
Kutü’l-Amare Zaferi
Birinci Dünya Harbi bütün şiddetiyle devam ederken, Irak Cephesi’nde 29 Nisan 1916’da Kutü’l-Amare Zaferi kazanıldı.
19 Nisan 1916'da, 6. Ordu Komutanı Alman asıllı Goltz Paşa Bağdat'ta tifüsten ölünce, yerine Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa getirildi.
Halil Paşa, önce sağlam ve başarılı bir kuşatma tertibatı aldı ve zafere ulaştı. Zaferin ardından da askere şöyle hitabetti:
Arslanlar! Bütün Osmanlıya şân ve şeref, İngilizlere ise kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alnından öperek tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut'u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut'ta 13 general, 481 subay ve 13 bin 300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir.
.
Belirsizlik zarar veriyor

Bu zarar, küçük-büyük bütün daireler için geçerli: Ferdî hayattan toplum hayatına, aile dairesinden memleket dairesine kadar, menfi bir sûrette tesirini gösterir.
Belirsizlik uzadıkça, duyulan sıkıntının, stresin şiddetini arttırır. Uzayıp giden bir zincirin halkaları gibi, birinden diğerine sirayet eder. Bu sûretle, gerilim genele yayılmış olur.
Ülke ve millet olarak, ne yazık ki, böylesine gerilimli, sıkıntılı, stresli bir vetireden geçiyoruz. Zira, ciddî bazı belirsizlikler sebebiyle, kitleleri merak ve beklenti içinde bırakan durumlar var. Şimdi, bunlardan birkaç örnek verelim.
* * *
İstanbul seçimleriyle ilgili belirsizlik hali, bir aydan fazla sürdü. Daha ne kadar sürecek, o da belli değil. Bu ise, her kesimden insanımız hem geriyor, hem tedirgin ediyor.
Hatta öyle ki, bu meseledeki belirsizlik yer yer “Acaba demokrasiye kumpas mı kuruluyor?” endişesini dahi tetiklemiş durumda.
Her halükârda, söz konusu belirsizliğin en kısa zamanda giderilmesi ve duyulan endişlerin izâle edilmesi lâzım, hatta elzem olmuştur.
* * *
Seçimden sonra daha da oturacağı ve dengeli bir seyir takip edeceği söylenen döviz-finans sektörü, gıda fiyatları ve sair ekonomik durumlar, aksine daha da belirsiz bir mecrâya girdi. Dövizin ateşi bir türlü dinmiyor. Temel gıda maddelerindeki fiyat artışları devam ediyor. Yıllık faiz göstergesi ve enflasyon rakamlarına dair sinyaller, maaş artışlarını dağlayan “kızgın demir”den haber veriyor.
* * *
İnşaat sektörü, alenen krize girdi. Özel sektör bir yana, devlet veya belediye ihalesiyle yapılan işlerin dahi çoğu durdu. Stratejik olanları bile kaplumbağa hızı ile ilerliyor. Yakın çevremizde ve şehirler arası seyahatlerde bunları gözlerimizle görüyoruz. Tek tek saymaya hiç gerek yok.
* * *
Dış politikadaki belirsizliği şimdilik es geçiyoruz. Söz konusu belirsizlik hali, iç poliikanın genelini sarıp sarmalamış durumda. Parti liderlerinin cenaze merasimlerine rahatça ve huzur içinde katılıp katılamayacağına dair bir güvence görünmüyor. Hiç olmazsa bu konuda bir yumuşama beklerken, “Kızılcahamam Kampı”nda kızgın demirin maalesef daha ısıtılmaya çalışıldığı görüldü.
* * *
Seçimden hemen sonra dillendirilen “Türkiye ittifakı” sözü ile ne demek istenildiği, bu çıkışla neyin kast edildiği tam olarak bilinemedi, anlaşılamadı gitti. Devlet Bahçeli’nin buna reaksiyon göstermesi, siyasî belirsizliği daha bir koyulaştırma yaradı, o kadar.
* * *
Bunlara benzer daha başka belirsizlik halleri de var. Topladığınızda büyük bir yekûn tutar. Yekûn tutan belirsizlikler, fert ve aileleri tedirgin ettiği gibi, yatırım yapacak yerli-yabancı çevrelerin de şevkini kırıyor, takatini kesiyor.
Bütün bunlar, haliyle yerli üretimi zaafa uğratıyor. Bu da, genel ekonomik gidişatı yavaşlatıyor, dinamik hale gelmesine engel teşkil ediyor.
Tekraren ifade edelim ki, en başka iktidar cenahının harekete geçip hâsıl olan belirsizlikleri tek tek sona erdirmesi lâzım ve hatta elzem hale gelmiştir.
***
GÜNÜN TARİHİ: 02 Mayıs 1430
Bursa’da bir veli Seyyid
Büyük evliyâdan Emir Sultan Hazretleri, 2 Mayıs 1430'da Bursa'da vefat etti.
Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid'in da damadı olan bu mübarek zâtın türbesi ve onun adına yapılan külliye, asırlardır ziyaret edilen bir ulvî dergâh hüviyetini taşıyor.
1368 senesinde Buhara'da dünyaya gözlerini açan Emir Sultan'ın asıl ismi "Muhammed bin Ali" olup, lâkabı Şemsüddîn'dir. Bursa'ya 1391'de hicret etmiş ve rüyâsında Hz. Muhammed'i (asm) gören Sultan Bayezid'in kızı Hundî Hatunla evlenmiştir. Neseben Seyyiddir. Soyu Hz. Hüseyin'e dayanmaktadır.
Bu mübarek insan Buhara'da doğduğu için, ona "Muhammed Buhârî", Seyyid olduğu için "Emîr Buhârî" ve Yıldırım Bayezid'in damadı olduğu için de ona "Emîr Sultan" denilmiş.
.
Harp cephede olur; sivil bölgede değil

Ancak, bu kanlı çatışmanın, savaş usûlü ve özellikle “savaş ahlâkı” ile bağdaşır bir yanı-yönü bulunmuyor.
Savaş dediğin, cephede veya meydanda olur. Taraflar, var olan silâh gücünü ve askerî kuvvetini savaş meydanında, yahut harp cephesinde gösterir. Uzaktan kumandalı saldırıların olması halinde ise, taraflar birbirinin sadece askerî veya stratejik hedefleri vurur, kozlarını bu sûretle paylaşırlar. Savaş ahlâkı denilen şey budur ve böyledir.
Bunun dışına çıkarak, çatışmayı sivil alana çekmeye, mâsum insanların ölümüne, yaralanmasına sebebiyet vermeye çalışmak, savaş ahlâkına aykırı olduğu kadar, aynı zamanda insanlık dışı bir yöntemdir.
İşte, bu insanlık dışı yöntemi, en başta İsrail tatbik ediyor. Hatta, bunun için fırsat kolluyor ve adeta bahane arıyor. Filistin tarafından da, ne yazık Hamas, o bahaneyi üreterek, İsrail eline malzeme veriyor.
Zalimlikte sınır tanımayan İsrail, dünyayı dinlemediği gibi, elbet bizi de dinlemez. Fakat, Filistinli kardeşlerimiz belki bizi dinler diye, onlara önemli bir mücadele metodunu hatırlatmak istiyoruz. O da şudur: Asr-ı Saadette yaşanan muharebelerin hemen tamamı “meskûn mahal” dışında yapıldı. Resûl-i Ekrem (asm), sivillerin ve mâsum çoluk-çocuğun zarar göreceği alanlarda yapılmaması yönünde inisiyatif kullandı. Nitekim, Hendek Harbi’nin bile, mümkün olduğunca “yerleşim alanı dışında” cereyan etmesi yönündeki Selmân-ı Fârisi’nin fikrini benimsedi. Uygulama da öyle yapıldı.
Asr-ı Saadettekine benzer mahiyetteki bir yöntemi de, çağımızda Bediüzzaman Hazretleri tatbik etti. Meselâ, istilâ için gelen Rus kuvvetlerine karşı, talebeleriyle ve emrindeki milis kuvvetiyle birlikte 1915’te Kafkas Cephesinde cansiperâne şekilde mücadele eden Fahrî Alay Kumandanı Bediüzzaman, 1918-22’deki İstanbul’un işgali döneminde ise, hiç kan dökülmemesi ve şehir ortasında bir silâhlı çatışma yaşanmaması için şu yönde etkili tenbihatlarda bulundu: Biz bir tek İngiliz askerini öldürürsek, onlar iki yüz kadar Müslümanı öldürür. Hem de, bu bahane ile işgale devam eder ve yerleşip burada kalmaya çalışır.
Aynı dönemde, Bediüzzaman, işgalcilere karşı ilmî cevaplar vermeye ve kitap-broşür gibi neşriyat yolu ile onların ülkemizde taban bulmasını engellemiş oldu.
Kaldı ki, silâh ve imkân üstünlüğü, hiç kıyaslanmayacak derecede işgalci tarafın elinde ve inisiyatifinde bulunuyordu. Dolayısıyla, şehir içinde silâhla karşı koymak, hiç kâr-ı akıl değildir... Aynı durum, hatta daha beteri bugün itibariyle Filistin aleyhinde olmak üzere İsrail için söz konusu. Kuvvet ve silâh kullanmak yerine, ilim, fikir, diplomasi ve sair insanî metotlarını kullanarak, dünyanın desteğini sağlamaya çalışmak daha isabetli olur.
Hâsıl-ı kelâm: Aynı zaman zarfında Yunan kuvvetlerine karşı silâhlı mücadeleyi (Millî Mücadele) destekleyen Üstad Bediüzzaman’ın, İngiliz işgaline karşı fikrî mücadele tarzını tercih etmesi, herhalde bir “Peygamberî metot”tur ki, aynı metodu, işgalci Yahudiler ile artık içiçe yaşamak durumunda kalan Filistinli kardeşlerimizin de dikkate almasını ve mücadelelerini ona göre sürdürmelerini ümit ve temenni ediyoruz.
GÜNÜN TARİHİ: 7/8 Mayıs 1884
Mithat Paşa idam edil(me)di
Mithat Paşa, sürgüne gönderildiği Taif’te 7/8 Mayıs 1884’te boğulmak sûretiyle öldürüldü.
Bu cinayetin bir sûikast mi, yoksa Sultan II. Abdülhamid’in emriyle mi gerçekleştirildiği, uzun yıllar tartışıldı; ancak, yine de konu aydınlığa kavuşturulamadı, dolayısıyla, sağlıklı bir neticeye varılamadı.
Uzun bir döneme damgasını vuran meşhûr Sadrâzam Mithat Paşa, Sultan Abdülaziz’in devrilmesi ve bilâhare katledilmesi dâvasından dolayı, 27 Haziran 1881’de Yıldız Mahkemesi’nde yargılandı. Hakkında idam kararı verildi. Padişah, idamı kaldırarak onu Taif’e sürgün ettii. Orada bir muhafız tarafından boğularak katledildi. Nâşı, uzun yıllar sonra, 26 Haziran 1951’de Türkiye’ye getirilerek, Şişli’deki Hürriyet-i Ebediye Tepesine defnedildi.
.
Hukuk, vicdan, demokrasi (1)

Kezâ, vicdanları da rahatlatmadı. Aksine, biraz daha yaralamış oldu.
Meselâ, iptal gerekçesi hakkında deniliyor ki: “Sayım-döküm cetvelindeki usûlsüzlükler tek başına seçim sonucuna müessir olmamakla birlikte, sandık kurulu başkanlarının kànuna aykırı biçimde belirlenmesi ile birlikte değerlendirilmiştir.”
Eh, madem öyle, o takdirde, demokrasiye, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne inanmış kimseler olarak, vicdanların sesini yansıtmak adına karşınıza dikilerek şu soruları sıralamak durumundayız:
BİR: Sandık kurulu başkanlarının kànuna aykırı biçimde belirlenmesi kimin suçu? Bunları kim belirledi? Muhalefet mi, İstanbul’lu seçmen mi, yok siz ve size bağlı resmî devlet birimleri mi?
İKİ: Şayet usûle-kanuna aykırı bir durum söz konusu ise, aynı durum daha önceki seçimler için de geçerli olması gerekmiyor mu? Meselâ, 24 Haziran 2018 ve ondan önceki seçimler için... Peki, itirazlara rağmen, o seçimlere neden toz kondurulmuyor? Neden o seçimleri sorgulama ihtiyacı duyulmadı ve dahi duyulmuyor?
ÜÇ: Aynı iptal gerekçesini daha önceki seçimlere de aynen tatbik etmek mümkün iken, bunu tutup sadece ve sadece 31 Mart’taki seçimlere özel-mahsus kılmanın hukukla, vicdanla, demokrasinin ruhuyla bağdaşır bir yönü olabilir mi? Kimi kandırıyorsunuz? Vatandaş olarak bizi mi, yoksa öncelikle kendinizi mi?
DÖRT: Bütün bu olup bitenlere karşı, milyonlarca seçmen kitlesinin suçu-günahı ne? Seçmen suçsuz ve mâsum olduğu halde, faturayı neden onlara kestiniz? “Suçun şahsiliği prensibi”ni herkesten önce sizin bilmeniz gerekmiyor mu? Peki, şimdiye kadar hangi şahıs veya şahıslar suçlu görüldü veya cezalandırılma yönüne gidildi? Dahası, suç tesbiti ve cezalandırma yoluna gidilecekse şayet, bu da yine 31 Mart ile mi sınırlı tutulacak? Önceki suçlar yok mu sayılacak? Bu nasıl bir hukuk anlayışı?
BEŞ: Sahi, şu “oy hırsızlığı” meselesi ne oldu? Gerçekten de “oylar çalındı” mı? Çalındı ise, hırsız kim? YSK’nın, “Çünkü çaldılar” diye bağıranları haklı görmenin yanı sıra, ayrıca şu “hırsızlık iddiası” hakkında da birşeyler söylemesi gerekmez miydi? Şayet, ortada bir çalıntı-hırsızlık durumu yoksa, o takdirde kesinkes bir “yalancılık ve iftira” durumu söz konusu demektir.
* * *
Burada bir çift sözümüz de yönetim kademesinde bulunanlar ile idareye talip olanlara yönelik olacak... Yönetim hizmetine talip olanların, öncelikle ve özellikle hukuk ve demokrasi kulvarından ayrılmadan rakipleriyle yarışmaları gerekiyor. Bu kulvarın dışına çıkıldığı takdirde, yapılacak yarışın ciddiyeti kaybolduğu gibi, kıymet-i harbiyesi gözden düşer.
Lâfa gelince, yönetime talip olanların hemen hepsi de bu ölçü ve esaslara uyduğunu, en azından uyulması gerektiği söyler durur. Hatta, “ordu bozancılık” yapanın hep karşı taraf olduğu iddiasında bulunur. Ama, sıra tatbikat safhasına gelince, ne yazık ki işin rengi değişmeye başlıyor.
Oysa, hukuk ve adâlet ehlinden beklenen aklî-vicdanî dürüstlük ve tutarlılığın aynısını, idareci ve idareye talip olanlardan da beklemek hakkımızdır.
(Devamı var)
TARİHİN YORUMU Mayıs 1919
İngiliz Muhibbân Cemiyeti
İstanbul’u “içten fethetme” plânını devreye sokan işgalcilerin desteğiyle, 20 Mayıs 1919'da İngiliz Muhibbân Cemiyeti kuruldu.
Bu yaranmacı işin başını çeken kişi Said Molla’dır. Onun en yakın adamı da İngiliz ajanı Rahip Robert Frew.
O talihsiz dönemde, Osmanlı Devleti’nin üst seviyedeki idarecilerinin hemen tamamı, bu İngiliz Sevenler Derneği’nin maalesef ya üyesi, ya da taraftarıdır. Hatta bazı gazeteler de öyle. Nitekim, İngiliz taraftarı Alemdar gazetesi şunu yazdı:
“İngiliz Muhibbân Cemiyeti, memleketin en yüksek simâlarının dahi tensibi ve tasvibiyle vücuda gelmiş olup, ahalimizin şimdiye kadar açığa vuramadığı sınırsız İngiliz muhabbetinin zuhûruna hizmet edecektir.”
.
Hukuk, vicdan, demokrasi (2)

Bu cümleden olarak, Ekrem İmamoğlu'nun bir dizi haksızlığa uğradığı ve ona en büyük haksızlık yapanın da YSK olduğu hususu, bizce tartışma götürmez bir gerçek.
Bununla beraber, onun hakkını savunmak ile onunla aynı siyasî partiye, siyasî görüş ve kanaate sahip olmanın aynı mânâya gelmediğini de, aklı başında herkesin bilmesi gerekiyor.
Nitekim, siyaseten kendimize en yakın noktada gördüğümüz Demokrat Parti de, son gelişmelerle ilgili olarak bu çerçevede hareket etmeye büyük hassasiyet gösterdi. Dolayısıyla, DP’nin bu süreçte sergilemiş olduğu duruşunu da, hukuka, vicdan ölçüsüne ve demokrasinin ruhuna uygun gördüğümüzü takdirle ifade etmek istiyoruz.
Bilindiği gibi, Demokrat Parti, 23 Haziran’da tekrarlanacak olan İstanbul Belediye Başkanlığı ile ilgili kararını geçen hafta açıkladı. Kısaca şöyle: Parti, aday çıkarmayacak ve parti adına seçime iştirak olmayacak.
YSK’nın “iptal kararı”nı kınama derecesinde eleştiren Demokrat Parti, 23 Haziran’da yapılacak “tercihler” noktasında ise bağlayıcı bir ifade kullanmadı. Bir bakıma, kendi seçmen kitlesini bu seçimde “şâhâne hür ve serbest” bırakmış oldu.
DP’nin 23 Haziran seçimlerine dair bu tavrı, bizim gibi birçok kimse tarafından de gayet yerinde ve isabetli bulundu. Yani, meydandaki iki adaydan “birinin tarafında”, yahut “birinin karşısında” gibi kesin veya keskince bir ifade kullanılmaması, bu noktada gayet mâkul düştü.
* * *
23 Haziran’da tekrarlanacak olan İstanbul seçimlerinde partiler yarışmıyor; zâhiren adaylar yarışıyor. Aslında, bir cihette ve gayr-ı resmî mânada “ittifaklar” yarışıyor.
Dolayısıyla, gayr-ı resmî olarak “Cumhur İttifakı”nın adayı Binali Yıldırım iken, “Millet İttifakı”nın adayı Ekrem İmamoğlu’dur. Herkes değil, ama çoğunluk genel tabloyu böyle görüyor, okuyor, değerlendiriyor. Buna göre, partili-partisiz İstanbul’lu her seçmen vatandaş, burada aklını kullanarak, vicdanını hakem tayin ederek tercihini yapacak.
Evet, mesele AKP-CHP çekişmesi olmaktan çıkmış durumda. Esasen, akıl, idrak, iz’an, sağduyu sahibi mutlak çoğunluk da bu noktanın farkında. Onun için, milletin ferasetine itimat etmeli ve tecelli edecek hür iradesine saygı göstermeli.
Aynı şekilde, maddî-mânevî yönden baskıcı, dayatmacı, yahut bağlayıcı mahiyetteki söz ve davranışlardan da mümkün mertebe imtina etmeli, mesafeli durmalı.
İnanıyor ve temenni ediyoruz ki: Hür ve serbest ortamda yapılacak olan 23 Haziran seçimlerinde, vicdan terazisi doğru tartacak, milletin sağduyusu galip gelecek ve inşaallah toplum da rahat bir nefes alıp huzûr bulacak ve sükûna erecek.
GÜNÜN TARİHİ: 25 Mayıs 1453
Fatih’in fetih hazırlıkları
İstanbul için bugünden itibaren "Fetih Haftası"na girmiş bulunuyoruz.
Bu, kudsî bir fetihtir; Fahr-ı Kâinatın (asm) asırlar öncesinden haber verip müjdelemiş olduğu İstanbul'un fethi...
Kayıtlara göre, İstanbul, 1453'ten önce 28 kez kuşatılmış; 29. kuşatmada ancak fetih müyesser olmuştur. Sultan Mehmed, o güne kadar yapılmayanı yapmada ve tatbik sahasına koymada muvaffak olduğu için, mukaddes fetih ona müyesser oldu.
İşte İstanbul’un fethi için yapılan olağanüstü hazırlıkların bir kısmı: Anadolu Hisarı’nın tamiri ile Rumeli Hisarı’nın "Boğaz Kesen" temelden imar ve inşası.
Bu iki hisarın tamamlanıp faaliyete geçmesinden sonra, boğaz geçişleri tamamiyle kontrol altına alındı; geçişler vergiye bağlandı. Aynı zamanda, Bizans'ın yardımına Kuzey'den gelecek kuvvetlerin önü de büyük ölçüde kesilmiş oldu. Edirne’de, emsali bulunmayan ve 600 kiloluk taş gülleler fırlatan Şahî Toplarının yapımı. İstanbul’un çembere alınması, yani her taraftan eş zamanlı olarak kuşatılması. Ve nihayet, donanmanın karadan yürütülmesi. Ki, bunun da dünyada emsâli görülmüş değil.
.
Demokrat Parti’nin seçim kararı

31 Mart’taki seçimlere katılan irili-ufaklı partilerin almış olduğu yüzdelik oy miktarı sırasıyla şöyle: CHP 48.8, AKP 48.5, SP 1.2, DSP 0.36, BTP 0.32, DP 0.26, VP 0.22...
Partilerin çoğu, İstanbul’da 23 Haziran’da yenilenecek olan Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile ilgili karar ve tavırlarını az-çok belli etmiş oldular.
Şayet olağan dışı bir aksilik yaşanmazsa, tekrarlanacak olan seçim, sadece iki aday, yani Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu arasındaki yarışmaya-çekişmeye dönecek.
Bu sebeple, diğer partilere oy vermiş olan 200 bin civarındaki seçmen kitlesi de, bu iki adaydan birine oy verecek. Haliyle, az sayıda da olsa, sandığa gitmeyecek, gitse bile boş oy veya geçersiz oy atacak seçmenlerin bulunacağı da kuvvetle muhtemel.
CHP ve AKP gibi VP ile Saadet Partisi de, seçime yine aynı adaylarla katılacak.
Ayrıca, seçime katılmama ve seçmenini serbest bırakma kararı alanlar olduğu gibi, iki adaydan birinin lehine çekilen partiler ve bağımsız adaylar da var.
* * *
Bu arada, bizim için önemli bir kriter teşkil eden Demokrat Parti’nin kararı da açıklanmış oldu. DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, 23 Haziran’da yapılacak İstanbul seçimine katılmayacaklarını aynen şu sözlerle açıkladı: “Demokrat Parti olarak, YSK tarafından iptal edilen ve 23 Haziran’da yenilenecek olan adeta ‘2. Tur’ hüviyetindeki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine hem teşkilâtımız, hem de yetkili kurullarımızda yaptığımız değerlendirmeler neticesinde katılmama kararı almış bulunmaktayız.”
Bu karar, seçmenlerini serbest bırakan, yani bağlayıcı ve doğrudan yönlendirmeci olmayan bir mahiyette görünüyor.
31 Mart’taki seçimde Demokrat Parti’nin adayı olan Ersan Gökgöz 22 bin 544 oy almıştı. Büyük rakiplerin oy oranları başabaş olduğundan dolayı, 20 bini aşan oy miktarı elbette büyük önem kazanıyor.
Hem DP’nin kararı, hem 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul seçimlerinin herkes için hayırlara vesile olmasını diliyoruz.
***
GÜNÜN TARİHİ: 18 Mayıs 1880
Meşhûr Şair Ziya Paşa
Asıl ismi Abdülhamid Ziyaüddin olan Ziya Paşa, 18 Mayıs 1880’de vali olarak bulunduğu Adana’da vefat etti.
1820’li yıllarda İstanbul’da doğan Ziya Paşa’nın babası Feridüddin Efendi, aslen Erzurum İspirli’dir. İlim tahsilini ve yabancı dil eğitimini başarıyla tamamlayan Ziya Paşa, şiire olan merakı sebebiyle şâirlerin divânlarını okuyup incelemeye meyletti. Tecrübe ve özel gayreti sayesinde kendisi de zamanın güçlü şairlerinden biri oldu.
Ziya Bey, 1865’te kurulan Ahrâr-ı Osmaniye Cemiyetine katıldı. Uzun yıllar Sadaret’te ve Saray’da kâtiplik, memurluk, muhtelif aralıklarla Zaptiye Müsteşarlığı, Kıbrıs, Amasya ve Canik Mutasarrıflığı görevlerinde bulundu. Bir ara Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı. Geldikten sonra, Sultan Abdülhamid’in ilk yıllarında Namık Kemâl ile birlikte Kânun-i Esasi’yi hazırlamakla meşgul oldu.
93 Harbi (1877-78) esnasında, Suriye, Konya ve en son Adana’da valilik yaptı.
Üstad Bediüzzaman, Ahrar’dan olan Ziya Paşa’yı “Avrupa meftunları” arasında görmediğini beyan eder. Bilvesile şunu da ifade edelim ki, Said Nursî’nin “Basiretli ve hiss-i kablelvukù sahibi dâhî siyasîler ve hârika edibler” diye bahsettiği şahsiyetlerden biri de Ziya Paşadır.
* * *
Ziya Paşanın veciz sözlerinden bir demet:
Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir
İdraki meâli bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.
İncinmemek istersen eğer mülk-i fenada
Bir kimseyi incitmemeğe hasr-ı meram et
İnsana sadâkat yakışır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah
.
Yaranma yarışı yaramıyor

Birincisi: Ekran-mikrofon Atatürkçülüğü;
İkincisi: Mustafa Kemal meddahlığı...
Oldum olası, bu iki tür yaramacılıktan da hazzetmem; mümkün olduğunca da bunlardan uzak durmaya çalışırım.
Böyle davranmakla da, aklen, fikren, rûhen, vicdânen gayet rahat oluyorum.
* * *
Şimdilerde “19 Mayıs” merkezli “Gençlik Haftası” başladı ya, siz bakıp seyredin artık “yaranma yarışları”nı...
Övgüler, sevgiler, meddahlıklar..., hani sadece “resmî protokol” sınırları içinde kalsa, tamam dersiniz; söylenenleri “rüşvet-i kelâm” kàbilinden sayar geçersiniz.
Ne var ki, söz konusu “yaranmacılık illeti” sınır, hudut, ölçü tanımıyor. Hatta, öyle ki, mesele “vitrinde boy gösterme” çabasından da taşarak, gide gide tâ işporta tezgâhlarına kadar düşüp yayılıyor.
Hem öyle bir işporta arenası ki, neyin sahte, neyin orijinal olduğu dahi kestirilemiyor. Kim daha çok bağırıyorsa, kim daha çok kalabalık topluyorsa, o daha fazla satış yaparak kendince bir kazanç sağlıyor.
Baskın gelen seslerin bir kısmı şöyle:
- Gel vatandaş gel! En hakikî Kemalist mallar, en Atatürkçü markalar burda!
- Gel vatandaş gel! Atatürk sevgisini buradan alın! Herkes duysun, bilsin, onu kimse bizim kadar sevemez.
- Gel vatandaş gel! Anıtkabir seferlerine gel sen de yazdır ismini. En iyi turlar bizde. Hatta bedava bile götürüp getiriyoruz. Bizden Atatürkçüsü yok, bilesiniz ha!
* * *
Bütün bu hay-huy içerisinde, bizi en çok üzen yaranmacılık türü ve tarzı ise, kendini herkesten çok dindar gösterenlerin yaptığı gayretkeşliklerdir. Zira, çok sırıtıyor.
Bu kesimden siyasiler, iki sene evvelki 10 Kasım’da yüz binlerce vatandaşı Ankara’ya, Anıtkabir ziyaretine taşıdılar. Otobüslerle bedava götürüp getirdiler.
Yetmedi, başta kadın milletvekilleri ve partililer olmak üzere, katar katar başörtülüleri de Anıtkabir’e götürüp boy gösterdiler.
Peki, bütün bu yaptıkları onlara bir fayda sağladı mı? Yani, şu söz konusu “Atatürkçülükte yaranma yarışı”nın onlara bir getirisi oldu mu? Oyları arttı mı? Daha çok belediye başkanlığı kazandılar mı?
Durum ortada. Yaranmacılık onlara yaramadı, aksine kaybettirdi. Bundan sonra da kaybettireceğine şüphemiz yok. Kim yaparsa yapsın, netice pek değişmez.
***
GÜNÜN TARİHİ: 17 Mayıs 1639
Kasr-ı Şirin Antlaşması
Osmanlı Devleti ile İran Safevî Hükûmeti arasında Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı. (Bu mevki, günümüz itibariylle İran'ın Kirmanşah Eyaletine bağlı şehir.)
İki ülke arasındaki 2185 km.'lik sınırın tâyini başta olmak üzere, daha başka maddelerin de kayıt altına alındığı bu tarihî antlaşma, yaklaşık on beş yıl sürüp giden savaşların ardından sağlanabildi ancak.
Osmanlı'daki saltanat çalkantılarını fırsat bile Safevi, Bağdat ve Basra’dan sonra Anadolu içlerine doğru topraklarını genişletmişlerdi.
Osmanlı, IV. Murad'ın tahta geçmesinden sonra yeniden derlenip toparlanma sürecine girdi. Kudretli padişah, devletin zaafiyet zamanında kaybettiklerini yeniden kazanmanın yolunu tuttu. Sultan’ın bir yıl iki ay süren Revan (Erivan) ile Bağdat Seferi, alınan neticeleri itibariyle tam bir zafere dönüştü.
İşte, sonu zaferle biten ve kalıcı sınırların belirlenmesini netice veren bu tarihî hadisenin ardından, Osmanlı ve Safeviler arasında 730 sene evvel varılan antlaşma ana maddeleri:
1) Bağdat, Basra, Kerkük, Şehrizor ve Şarkî Anadolu Osmanlı'da kalacak.
2) Revan (Erivan) ve Azerbaycan Safevî’nin olacak.
3) Kotor, Mokur ve Kars bölgesinde kaleler, iki tarafça da yıkılacak.
4) Safevîler, sahâbeye, tanınmış İslâm âlimlerine ve eserlerine sövülmesini, hakaret edilmesini yasaklayacak.
.
Ey devletlûler! Demokraside yarışın...

Ülkeyi yöneten ve yönetmeye talip olanları siyasîlerin hemen tamamı, bu hususta birbiriyle amansızca bir yarışa girdiler.
Dahası, serapa riyâkârlık kokan toplu resimler çekildi, “birlik görüntüleri” verildi, vs.
Peki, biz ve onlar, bu işten ne kazandık ve ne tür bir kemâlât elde ettik?
Ülkeye daha bir huzur, barış ve demokrasi mi geldi? Toplum huzûra, sükûna mı erdi? Siyasiler, biraz daha mı akıllanmaya başladı? Başları göğe mi erdi? Araları mı düzeldi? Aralarında bir centilmenlik anlaşması mı sağlanmış oldu? Kırıcı-yıkıcı polemikler, atışmalar, sataşmalar mı durdu? Demokrasi mi gelişti? Siyaset seviye mi kazandı? Yahut daha yüksek bir irtifa mı kaydetti?
Sahi, ülke ve millet olarak ne kazandık ve ne tür bir faydasını gördük, ortalığı toza-dumana boğan o amansız “Atatürkçülük yarışmaları”ndan...
Ekonomi mi düzeldi? Faiz mi düştü? Döviz kurları mı normale döndü? Refah seviyesi mi yükseldi? Millî gelir mi arttı? Sosyal yaralar mı kapandı? Toplumdaki kutuplaşmalar mı sona erdi? İnsanlarımız arasındaki gerginlik mi yumuşamaya başladı?
Lütfen söyler misiniz, ne faydası oldu?
* * *
Asla bir tarafgirliğe düşmeden ve siyasiler arasında herhangi bir ayrıma gitmeden diyoruz ki: Tamam, mecbur olduğunuz resmî prosedüre uyunuz. Resmî yemin gibi, mecburî protokolde yerinizi alınız. Ama, lütfen daha ileri gitmeyin. Yani, birbirinizle “Atatürkçülük yarışması” içine girmeyin.
En büyük yarışmanız, daima hukuk ve demokrasi zemininde ve öncelikle hürriyet ve demokrasi için olsun.
Bir yerde hürriyet yoksa, demokrasi yoksa, orada huzur ve adâlet sağlanamadığı gibi, müsbet gelişme de olmaz, sosyal refah ve kalite de sağlanamaz.
Oysa, ülke ve toplum olarak, hepimizin “toplam kalite” diye bir meselemiz, bir hedefimiz, bir idealimiz, bir gaye-i hayalimiz olmalı. Bundan asla vazgeçmemeliyiz.
“Toplam kalite” ne kadar yükselirse, diğer işlerimiz de o derece rahatlamış, kolaylaşmış olur. Gelişmiş medenî dünyadaki genel durum budur. Bizim de aynı yolda yürümemiz, aynı kulvarda ilerlememiz gerekiyor. Bunun için de, istismara açık hamasetlerden, riyâkârlık kokan söylemlerden çok, ayağı yere basan ve umuma faydası olan konularda yarışmamız lâzım ve elzemdir.
***
GÜNÜN TARİHİ: 27 Mayıs 1960
Şerefli komutana alçakça muamele
Bir askerî cuntanın eliyle yaptırılan 27 Mayıs (1960) Darbesi, dünya durdukça lânetlenmeyi hak eden bir kanlı isyan hareketidir.
Hem milletin iradesine, hem iktidardaki hükümete, hem de ordunun başındaki şerefli kumandana eş zamanlı olarak yapılan bu kanlı darbe hareketi, bu vatanda ne yazık uzun yıllar “bayram havasında” kutlandı.
Hadisenin bir çok yönü var. Ancak, biz şimdilik sadece Genelkurmay Başkanı Erdelhun Paşa’yı tanıtmak ve onun başına gelenlerden kısaca söz etmek istiyoruz.
İstiklâl Harbi kahramanlarından olan Erdelhun Paşa, 23 Ağustos 1958'den beri bu makamda bulunuyordu.
1894 Edirne doğumluydu ve yirmi yaşından, yani 1914'ten beri ordunun içinde çeşitli kademelerde başarılı hizmetlerde bulunmuş şerefli bir subaydı.
Ordunun başında bulunduğu 1958'den beri bünyede yaşanan bir rahatsızlığın farkındaydı. Ancak, ordunun siyasî cereyanlara kapılmasını doğru bulmuyordu.
Başkomutanın darbeye taraf olmadığını anlayan alt kademedeki cuntacılar, gizli bir faaliyet yürüttüler ve 27 Mayıs gecesi Korg. Cemal Madanoğlu liderliğinde insanlık dışı bir harekete giriştiler.
Erzurum'daki 3. Ordu Komutanı Ragıp Gümüşpala'nın Madanoğlu'na itirazı üzerine, darbeciler telâşlandılar ve İzmir'de emeklilik hayatını yaşayan eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel'i gece yarısı apar-topar alıp Ankara'ya getirerek cuntanın başına monte ettiler.
.
150’liklerin vatandaşlıktan çıkarılması

1 Haziran 1924’te, Osmanlı’nın son demlerinde tanınmış olup tehlikeli olarak kabul edilden 150 kişinin Türkiye’ye girişleri yasaklandı; aynı zamanda görüldüğü yerde öldürülmelerine karar verildi.
Rejim muhalifi olarak görülen bu kimseler hakkında, 28 Mayıs 1927 tarih ve 1064 sayılı kanunla, bu kez vatandaşlıktan çıkarılmasına karar verildi.
Meşhûr 150'likler listesine dahil olanlar, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Millî Mücadelede düşmanla işbirliği yapmış kişiler olduğu gerekçesiyle, bir bakıma "vatan haini" ilân edilmişlerdir.
Liste, ilk başta daha uzundu. II. Lozan görüşmeleri (1923) esnasında, liste alabildiğine kısaltıldı ve 149 kişiye indirgendi. Düz hesap olsun ve dile kolay gelsin diye, her nasılsa "Köylü Gazetesi" sahibi Refet Beyin ismi de eklenerek, yuvarlak sayı 150'ye çıkarılmış oldu.
1 Haziran 1924'te kesinlik kazanan 150'likler listesinin başında Sultan Vahdeddin'in yakın maiyeti yer alıyordu. Onları, Şeyhülislâm M. Sabri Efendi ile arkadaşları, Anzavur Ahmet, Çerkes Ethem ve Enver Paşa gibi meşhurların hem şahısları, hem de onlara yakın isimler takip ediyordu.
Kategorik olarak, İngiliz Muhibbân Cemiyeti üyeleri ile Kürdistan Teâli Cemiyetinin kurmay kadrosundaki isimler, listede ağırlıklı olarak yer almış durumdaydı.
Hacı Sami öldürüldü
İsmi söz konusu yasaklılar listesinde bulunan Sami Kuşçubaşı ve birkaç arkadaşı, 27 Ağustos 1927'de Ege'deki Sisam Adasından Anadolu'ya geçmeye çalıştığı esnada, Karaburun sâhilinde ateşli silâhlarla vurularak öldürüldü. Beraberinde bulunan birkaç arkadaşı da yaralı halde ele geçirilerek çeşitli cezalara çarptırıldı.
Hacı Sami, Osmanlı Teşkilât-ı Mahsusa reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın kardeşi, aynı zamanda bu teşkilâtın bir üyesi idi.
Hacı Sami'nin 150'likler listesine dahil edilmesinin asıl sebebi ise, onun Çerkes Ethem ve Enver Paşa ile irtibatlı olduğu şeklindeki iddialardı. O tarihte yapılan resmî açıklamaya göre, Hacı Sami Kuşçubaşı ve arkadaşları, Mustafa Kemal'e sûikast teşebbüsünde bulunmak maksadıyla Anadolu'ya geçmek istemişler. (TC Tarihi Kronolojisi, TTK Yayınları: 470)
Meselenin iç yüzü ise, halen de aydınlığa kavuşturulmuş değil. Zira, yakın döneme dair resmî tarihin yüzde elliden fazlası yalan ve yanlış bilgiler esas alınarak anlatılıyor. Aynen, “Hilâfetin ilgası” ve "İzmir Sûikastı" meselesinde olduğu gibi... (Bkz: K. Karabekir'in Günlükleri/Hatıraları.)
* * *
Millet Meclis'inde 29 Haziran 1938'de alınan bir kararla, 150'liklerin yurda girişleri her nasılsa serbest bırakıldı. Ne var ki, bu tarihte bir kısmı zaten vefat etmiş durumdaydı. Hayatta olanlardan ise, meselâ Çerkes Ethem, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Saltanat mensupları ile Hanedan üyesi kimseler, dönemin idaresine duydukları güvensizlik sebebiyle vatanlarına dönmediler, dönemediler.
Osmanlı Hanedanına mensup kimselerin, bilhassa mâsum çocukların ve kadınların Türkiye’ye serbestçe gelmeleri, ancak 1950’li yıllardaki Demokrat Parti hükümetleri zamanında mümkün olabildi. Başbakan Menderes, bu meselenin halli için çok büyük çaba harcadı. Üzerinde hassasiyetle durdu. Hatta, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la da arası açıldı ve bir ara istifanın eşiğine kadar gelindi.
.
Camide siyaset, dine hizmet midir?

O sınır aşıldığında, yahut ısrarla ihlâl edildiğinde, bu kez aşılması pek zor ciddî sıkıntılarla karşı karşıya gelinir. (Derman bile haddi aşarsa dert getirir.)
İşte, ısrarla ve inatla “Dinin siyasete âlet edilmesi” meselesinde, ne yazık ki tam da böylesi bir “sınır ihlâli” vak’asıyla yüz yüze gelmiş durumdayız. Acı, ama gerçek...
Bu tür konularda, maalefes ölçü-mizân bilmez tuhaf bir kesim var:
En bâriz özellikleri, “dinde hassas, aklî muhakemede noksan” olmak.
Bu sebeple, dinî her türlü mukaddesatı siyasete, ticarete, hatta yer yer şahsiyete âlet ve tâbi kılmaya çalışırlar.
Bunda da maalesef hiç hudut-sınır tanımazlar. Sınır tanımamalarından dolayı da, hemen her hamlede yüzlerce insanı dinden-imandan soğuturlar, yahut soğutmaya sebebiyet verirler. Vebâl büyük.
* * *
Düşünün ki, bir caminin açılış merasimi yapılıyor. Üstelik, külliyesi de olan bir cami.
Açılış merasiminin yapıldığı nokta, tam da caminin önü... Dünya siyasetinin, hele günlük siyasetin asla konuşulmaması, hatta medar-ı bahs edilmemesi gereken ulvî bir yer. Yani, apaçık bir ibadet mahalli.
Üstelik, Diyanet Teşkilâtının başındaki zât da orada, huzurda hazır durumda.
Ama, siz gelin görün ki, işte tam da o yerde siyasetin daniskası yapılıyor: Atışmalı-sataşmalı sözler sarf ediliyor. Hatta, muhalif tarafa itham ve hakaret yüklü göndermeler yapılıyor; yetmiyor, ilâveten ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı mesajlar veriliyor.
Peki, Allah aşkına söyleyin, bütün bunlar ne için ve neyin hatırına?
Tamamen oy kaygısıyla ve siyasî hesaplara mâtuf olarak yapılan şeyler değil mi?
Bize göre, böyle şeylere razı olunmaz ve asla rıza getirilmez. Dolayısıyla, kimse bizden bu tür durumlara hoşgörüyle, musamahayla bakmamızı beklemesin.
* * *
Bilvesile, akıl-vicdan sahiplerine de seslenerek, bilhassa şu birkaç noktayı düşünmelerini arzu ediyoruz:
* Cami içinde veyahut camilerin önünde siyasî mesajlar vermek, hele hele seçime endeksli olarak taraflı propagandalarda bulunmak doğru mudur? Böyle şeylerin dinde yeri var mıdır? Varsa, hükmü nedir?
* Umumun malı olan ulvî mâbedlerde, yahut kudsî mekânlarda propaganda tarzında siyasî mesajlar vermek, dine-imana hizmet hesabına geçer mi?
* Dinin özünde-ruhunda birleştirici bir mânâ olmasına mukabil, tarafgirâne yapılan siyasî konuşmalarda aynı birleştirici ruhu bulmak, yakalamak, yahut bunu sağlamak mümkün olur mu?
Bu ve benzeri soruların cevabını, herkesin kendi aklında-vicdanında bulması dileğiyle, bulabilmesi temennisiyle...
***
GÜNÜN TARİHİ: 29 Mayıs 1453
Fetih de, Fatih de Ayasofya’dır
Eskiden Kostantiniye olan İstanbul’un fethi ki, Peygamber-i Zişân'ın (asm) mû’cizevî müjdesine mazhardır.
29 Mayıs 1453'te tahakkuk eden bu mukaddes fethin en mühim sembolü, hiç şüphesiz Ayasofya'dır. Yani, bu mâbedin camiye çevrilmiş hâlidir. Siz tutup burayı cami-mâbed olma hüviyetinden çıkardığınız takdirde, fethin mânâsına perde çekmiş olursunuz.
Nitekim, Bakanlar Kurulunun 24 Kasım 1934 tarihli "müzeye çevrilmesi" kararıyla yapılan şey budur. Ayasofya, işte o gün bugündür melûl-mahzûn bir vaziyettedir.
Zira, kànunen olmasa da, fiilen cami olmaktan çıkarıldı. Dolayısıyla, "fethin sembolü" olmaktan da çıkarılmış oldu.
Üstelik, Sultan Fatih'in vakfiyeye koymuş olduğu lânet yüklü şu acip vasiyetine rağmen: "Ben burayı cami/mescid eyledim. Kim ki, bu vaziyetini değiştirirse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun."
Aciptir ki, mevcut değişikliği yapanlar da, o lânetli vasiyetten haberdar. Yani, biliyorlardı ve bilerek bu mâbedi müzeye çevirdiler.
İşte, bu mâbet “vaziyet-i asliyesi”ne çevrilmediği müddetçe, fethin ruhunu taşıyan aziz İstanbul, mânen işgal altında demektir.
.
Namık Gedik’i mânen öldüren zihniyet (1)

Hemen başta ifade edelim ki, bu konuda son derece iddialıyım: Namık Gedik, iki kez öldürüldü. Konuyla ilgilenen herkese, o aziz insanın, darbeciler tarafından işkence ile madden-bedenen, “siyasî dinciler” tarafından da mânen-fikren öldürüldüğünü bütün detaylarıyla ispat etmeye hazırım.
Zalim darbeciler, Namık Gedik’i işkence ile ölüm derecesine getirdikten sonra, yüksek binanın penceresinden aşağı atarak, cinayetlerine “intihar kılıfı” giydirdiler. Bu kılıf hikâyesini yutan Eşref Edib gibi “siyasî İslâmcılar” ise, o mazlûm şehidin başına gelenlere “Oh olsun!” dercesine bazı hikâyeler uydurmak sûretiyle, bu kez onu mânen öldürdüler. Öyle ki, elli küsûr sene müddetle, mezar yeri dahi meçhûl bırakılan o aziz insanın ruhuna duâların, Fatihaların gitmesine bile mâni oldular.
İşte, bu derin ve hacimli hadiseye dair olarak, şimdilik burada bilgilerimizin az bir kısmını sizlerle paylaşmaya çalışalım.
Dördüncü şehit: Namık Gedik
Darbecilerin katlettiği "demokrasi şehitleri"nin sayısı, genelde üç kişi olarak bilinir: Menderes, Zorlu ve Polatkan.
Oysa, bu listeye bir dördüncü şehidi daha eklemek lâzım: Namık Gedik.
Demokrat Partinin son İçişleri Bakanı olan Namık Gedik'in ölüm tarihi: 30 Mayıs 1960. Yani, o meş'um darbenin üçüncü günü... Merhûmun ölüm sebebi olarak da, resmî kayıtlarda "intihar" diye yazıldı. Güya, tutuklu bulunduğu Harbiye Okulu’nda bunalıma girmiş ve kendini okulun yüksek penceresinden aşağı atarak intihar etmiş...
Darbe cuntasının resmî tutanakları öyle diyor. Ama, gerçek durum acaba öyle mi?
Ölüm hadisesinin bu şekilde gerçekleştiğine, esasında darbecilerden ve müzmin Demokrat Parti düşmanlarından başka kimse inanmıyor, inanmaz da. Keza, Namık Gedik gibi itikadı kuvvetli bir devlet adamının "intihar günâhı"nı irtikâp edeceğine, onu yakından tanıyanlar da ihtimal veremiyor.
Dahası, ölüm hadisesinin yaşandığı Harp Okulu’nda o esnada bulunan, hadiseyi sonradan tahkik eden, hatta yapılan işkence ve işlenen cinayeti bizzat müşahade eden bir çok kimsenin tasdikiyle sabittir ki, Namık Gedik'in ölümü intihar değil, düpedüz bir cinayettir.
Yani, kısaca bu mazlum şahıs da kasten öldürülmüş ve "demokrasi şehitleri" listesine dahil edilmiştir. Ancak, o dehşet günlerinin şartları altında bu hadiseyi araştırıp tahkik etmek ve işin iç yüzünü ortaya çıkarmak mümkün görünmüyordu.
Düşünün ki, karşınıza çıkanlar, icabında komutanları olan generallerin bile yüzüne tükürecek kadar azgınlaşmış, hatta insanlıktan çıkmış albay ve daha düşük seviyedeki subaylar var. Düşünün ki, Genelkurmay Başkanını, üniversite hocası binlerce akademisyeni makamından - görevinden eden gözünü kan bürümüş bir cunta var.
Düşünün ki, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar dahil olmak üzere, Demokrat Partililerin tamamını tutuklayıp Yassıada cehennemine sevk eden insanlıktan nasipsiz bir silâhlı komita var.
Acaba, böylesi bir durumda siz çıkıp neyi araştıracak ve hangi hakkın peşine düşecek, yahut savunmasını yapacaksınız? Evet, her tarafta dehşetin kol gezdiği böyle bir ortamda, acaba Namık Gedik'in başına gelenleri doğru şekilde öğrenmek hiç mümkün müydü?
Onun hakikaten resmî kayıtlara geçtiği gibi intihar mı ettiğini, yoksa işkence ile önce bayıltılıp öleceği fark edilince okulun penceresinden mi atıldığını, o günün şartlarında nasıl öğreneceksiniz?
(Devamı var)
.
Namık Gedik’i mânen öldüren zihniyet (2)

O zalimane kanlı darbenin yapıldığı ortamın son derece ağır şartları sebebiyledir ki, vaktiyle Namık Gedik’in 30 Mayıs 1960 tarihli ölüm hadisesi araştırılamadı; meselenin iç yüzü aydınlatılamadı. Perdenin kısmen olsun aralanması dahi, ileriki dönemlere kaldı.
Sonraki yıllarda yapılan araştırmalar ise, vakıanın kenarından köşesinden tutarak yapılan konuşmalar ve nihayet hadisenin mahallinde bizzat bulunan görgü şahitlerinin yaptığı açıklamalar açıkça gösteriyor ki, Namık Gedik'in ölümü intihar falan değil, resmen ve alenen işlenen bir cinayettir.
Evet, katl ve cinayet olması hasebiyledir ki, Namık Gedik'i de "dördüncü şehit" olarak demokrasi kahramanları zümresine dahil etmek ihtiyacını duymaktayız.
Bu acı realiteye rağmen, bile bile hadiseyi çarpıtmak, olup bitenleri başka türlü yazmak, yaymak, maazallah bizleri işlenen cinayete ortak eder ve hissedar yapar.
Nitekim, bu cinayete bilerek intihar süsü verenler olduğu gibi, bazı Millet Partili dindarlar da darbecilerin dümen suyuna gitmişler, onlar da intihar ihtimalini kabul etmişler, hatta DP’nin düşürülmesine ve Namık Gedik’in ölümüne sevindiklerini bir şekilde izhar etmişlerdir.
İçişleri Bakanı Namık Beye diş biledikleri için, darbeci subaylar tarafından ona işkence yapıldığına ve sonunda baygın vaziyette iken onun karga-tulumba Harp Okulu’nun yüksek penceresinden aşağıya atıldığı gerçeğinin şahitlerine gelince... Bunları da şu şekilde sıralamak mümkün:
BİR: O tarihde İskenderun DP İlçe Başkanı olan Edip Yangın, kendisinin de DP'lilerle birlikte Harp Okuluna götürüldüğünü, Namık Gedik'e yapılan işkencelere ve son olarak pencereden aşağı atılmasına bizzat şahit olduğunu anlattı. Edip Bey, gördükleri karşısında dayanamayarak "Allah belânızı versin!" diye bağırdığı için de, darbeci subaylar tarafından dövülmüş ve ağzına, yüzüne isabet eden postallarla dişlerinin çoğu kırılarak hastanelik edilmiştir.
İKİ: Yeni Aktüel dergisi ile Akşam gazetesi yazarlarından Mehveş Evin'in köşesinde (12 Mart 2009), Namık Gedik'in ölüm şekline dair detaylı bilgiler çıktı. Bu bilgileri aktaranların içinde Mehveş Hanımın dedesi AP kurucularından Muhiddin Güven ile hadise tarihinde Tank Okulu’nda yedek subay öğrencisi Fehmi Yücel de var.
ÜÇ: Diğer partililerle birlikte Yassıada’da yargılanan DP’li Abdülmelik Fırat’ın o hadiseye dair anlattıkları da aynı doğrultudadır.
Bizim bunların dışında da ayrıca yaptığımız araştırmalar gösteriyor ki, Namık Gedik kesinlikle intihar etmemiş, aksine kasten öldürülüp katledilmiş bir demokrasi şehididir. Allah rahmet ve mağfiret eyleye...
Darbecilere kim niçin inanır?
Şimdilik şu birkaç hususu daha hatırlatarak nokta koymak istiyoruz:
Hürriyet ve demokrasi düşmanlarının, iç ve dış ihanet odaklarının el ele vermesiyle, seçimle gelen meşrû hükûmete karşı 27 Mayıs 1960’ta bir darbe yapıldı.
Darbenin üçüncü günü, İçişleri Bakanı Namık Gedik, ölüm derecesinde işkence gördü. Zabıtlara “Öldürüldü” kaydı geçmesin diye, Harp Okulu’nun üçüncü katından aşağı atılarak katledildi. Bu azim cinayete de “intihar” kılıfı giydirildi. Cesedi ise, çöp arabasıyla önce morga, ardından Karşıyaka Mezarlığı’na götürülerek bir çukura gömüldü. Hiçbir işaret konulmadan da üzeri örtüldü. Mezar yeri hâlâ meçhûl.
Zalimce katledilen koca İçişleri Bakanı’nın “Otopsi Raporu” yoktur. Merhumun cesedi ailesine gösterilmemiştir. Çünkü, vücudunda kırılmamış, sağlam kalmış bir kemik yoktur. Resmî tebliğde “intihar” yazıyor ve buna da özellikle din bezirgânları inanıp “Oh oldu!” yaklaşımı ile yazıyorlar ki, bu, daha ağır ikinci bir cinayet hükmündedir.
.
Darbecilerin işkencesine mâruz kalan bir diğer Demokrat: Dr. Lütfi KIRDAR

Bu yazıda ise, yine Demokrat Parti’nin son Sağlık Bakanı olan Dr. Lütfi Kırdar’ın, bu kez Yassıada’da nasıl hakaretli işkenceler altında ölüme sürüklendiğine dair bilgilerin bir kısmını sizlerle paylaşmaya çalışalım.
Cuntacılar, hem zalim, hem hain
Demokratları deviren 27 Mayıs Cuntası’nın aklı-fikri gibi, iradesi ve dizgini de vatan-millet hainlerinin elinde olduğu için, silâh zoruyla iktidardan uzaklaştırdıkları devlet adamlarına karşı sınır tanımaz derecede bir kin, intikam, iğbirar ve husûmet duygusuyla hareket ederlerdi. Bir başka ifadeyle, devrilen bir devlet adamının millet yolunda yaptığı hizmet ne derece büyük, makbul ve takdire lâyık görülmüş ise, o değerli şahsiyete karşı duyulan kin, hınç ve öfke ateşi de o nisbette yüksek ve yakıcı olmuştur.
İşte, altı-yedi sene evvelki bir yazıda da ondan kısaca söz ettiğimiz Dr. Lütfi Kırdar’ın kendisi de büyük hizmet adamlarından biri olup, aynı şekilde 27 Mayıs darbecilerinin olanca şiddetiyle kin ve husûmet ateşine mâruz kalarak, Yassıada’da vefat etmiş bir şehid-i mazlûmdur.
Şimdi, hem kendisini, hem dâvâ arkadaşlarını bir kez daha rahmetle anmak niyet ve arzusuyla, özellikle onun nasıl bir hizmet ve dâvâ adamı olduğunu biraz daha yakından görmeye, öğrenmeye çalışalım.
Duruşma esnasında vefat etti
Bütün ömrünü vatana, millete hizmet yolunda harcamış olan Dr. Lütfi Kırdar, Yassıada Mahkemesi’nde, şiddetli baskılar altında tam da savunma yaptığı esnada kalp krizi geçirerek vefat etti. (17 Şubat 1961)
Dr. Kırdar, son DP hükümetinde Sağlık Bakanı olduğu için, diğer Demokrat maznunlarla birlikte o da darbeciler tarafından tutuklanmış ve Yassıada'ya sevk edilmişti. İğrenç iftiralara, haysiyet kırıcı hakaretlere mâruz kalması ve kendini zalim müfterilere karşı orada savunmak mecburiyetinde hissetmesi, onu ziyadesiyle üzmüş, yıpratmış durumdaydı. 17 Şubat’taki savunma esnasında, kalbi hakarete, zulümkârlığa daha fazla dayanamadı ve oracıkta yere yığılarak son nefesini verdi.
Dr. Kırdar'ın duruşma esnasında vefat etmesi, dâvâ arkadaşlarını da eleme, kedere gark etti. Bilhassa Menderes, ziyadesiyle müteessir oldu. Çünkü, Dr. Kırdar onun kurmuş olduğu kabinede Sağlık Bakanı’ydı, yani en yakın hizmet arkadaşıydı.
Evet, Dr. Lütfi Kırdar Sağlık Bakanı’ydı. Ancak, onun bu konumda bulunması ve ülkesine hizmet etmiş olması, darbeci zalimlerin zerre kadar umurunda değildi.
Unutulmaz hizmetleri
1887 Kerkük doğumlu olan Dr. Kırdar'ın ülkeye hizmeti, sadece Sağlık Bakanlığı’yla da sınırlı değildi. O, aynı zamanda İstiklâl Harbi gazisiydi. İstiklâl Madalyası sahibiydi. 1912'de Balkan Harbi’ne, 1915'de Dünya Harbi’ne ve 1918'den sonra da İstiklâl Harbi’ne iştirak ederek vatan ve millet müdafaasında bulunmuş bir şahsiyetti.
Dahası da var... En kritik zamanlarda Kızılay Başkanlığı görevini yürüttü. Manisa'da ve İstanbul'da yıllarca valilik yaptı. 11 sene müddetle (1939-1950) İstanbul Valiliği’yle birlikte CHP’den Belediye Başkanlığı görevinde bulundu... Bu süre zarfında, bayındırlık sahasında mühim hizmetler yaptı.
Meselâ, Harbiye'deki Spor ve Sergi Sarayı, Açıkhava Tiyatrosu, Dolmabahçe'deki Mithatpaşa Stadyumu, Taksim Meydanı, onun döneminde yapılan eserlerden sadece birkaçı... Ne var ki, bütün bu hizmetlerinin hiçbiri darbecilerin umurunda değildi.
Yassıada'da maruz kaldığı insanlık dışı muamele, nihayet onu kahrından ölecek noktaya getirdi. Hakkında ileri sürülen yalan ve iftira yüklü iddialara cevap vermeye çalıştığı esnada kalbi durdu ve hemen oracıkta vefat etti. Allah rahmet eylesin
.
Yakın tarihten iki siyasî hareket: İttihat-Terakki ve Terakkiperver

Birbirinden farklı zamanlarda, ancak yılın aynı günüyle doğrudan bağlantısı olan iki mühim siyasî hareket var.
Bunlardan birincisi, İttihat-Terakki hareketi olup 3 Haziran 1889’da teşekkül etti.
Diğeri ise, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olup 3 Haziran 1925’te kapatıldı.
Bu iki siyasî oluşum arasında, ayrıca bir isim benzerliği var: “Terakki” tâbiri.
İttihat ve Terakki, Osmanlı’nın son demlerinde ortaya çıkıp şekillendi. Kendisiyle birlikte Osmanlı’nın da sonunu hazırladı.
Terakkiperver ise, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan anamuhalefet partisi hüviyetindedir. Bu ilk muhalefet hareketinin sonunu ise, tek parti zihniyetinin temsilcileri olan jakoben Kemalistler getirdi.
Şimdi de, bu iki siyasî hareket ile ilgili gelişmelerin seyrine bakalım.
İttihat-Terakki Cemiyeti
Osmanlı’nın son on yıllık (1908–1918) tarihinde büyük rol oynayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, gizli bir şekilde kuruldu.
Başlangıçta, yani 3 Haziran 1889’da "İttihad-ı Osmanî" ismiyle teşkil olunan İttihat-Terakki, zaman içinde isim ve mahiyet değiştirerek, nihayet vatan ve milletin mukadderatına hükmedecek bir duruma geldi.
Sonrasında ise, isim itibariyle tarihe karıştı; ancak, fikir ve siyaset sahasında bırakmış olduğu tortular başkalaşarak tâ günümüze kadar devam edegeldi. Misâl, Halk Fırkasının ilk kurucuları ile etkili aktörlerinin tamamına yakını eski İttihatçıdır.
Kurucuları arasında İbrahim Temo, İshak Sukûtî, Abdullah Cevdet ve Şerafettin Mağdumî gibi şahısların bulunduğu bu cemiyetin sonraki meşhûr yöneticileri, Talât, Cemal, Enver Paşalar ile Ahmet Rıza, Dr. Nâzım ve Ziya Gökalp gibi asker-sivil kişiler olmuştur.
Cemiyetin siyasî gücünü en çok kullanan kişi Talat Beydir. Zira, Sultan II. Abdulhamid'i Meclis kararıyla tahttan indirtenlerin de, Tehcir Kànunu çıkarttıranların da başında yine bu kişi geliyor. Ayrıca, onun hem mason, hem dönme olduğuna dair iddialar var.
İttihat-Terakki Cemiyeti’nin mensupları, 1902'de ve bilhassa Meşrûtiyetin ilân edildiği 1908'de ciddî bir ayrışma yaşadı. Ayrılanlar farklı yönlere giderken, kalanlar tam bir dikta sistemi ile komitacılığa girdi.
On yıl müddetle Osmanlı ülkesini "şiddetli istibdat" yöntemiyle idare eden İttihatçıların idareci kadrosu, I. Cihan Harbi’ndeki mağlûbiyetten sonra yurdu terk ederken, onların bakiyesi ise, kendilerini kamufle ederek Cumhuriyet idaresinin kilit noktalarına yerleşti.
Terakkiperver Fırkası
Eski İttihatçı kadro işbaşına geldikten ve ülkenin yönetimini ele geçirdikten sonra, öyle bir rejim kurdular ki, eski komitacı İttihatçılara bile rahmet okuttular. Öyle ki, eski dâvâ arkadaşları ve Millî Mücadele’nin kahramanları olan Kâzım Karabekir, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Dr. Adnan Adıvar (Halide Edip) gibi mühim şahsiyetlerin vücudunu bile ortadan kaldırmak istediler.
Halk Partisi’nde birleşen bozuk İttihatçıların bakiyesi, kendilerine muhalif olan ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TCF) kuran kadroya karşı 1925'te harekete geçti ve çok vahşî bir yöntemle onları diskalifiye etmeye çalıştı. Önce, henüz bir yılını bile doldurmayan partilerini (TCF'yi) kapattılar. (3 Haziran 1925) Ardından, TCF mensuplarını kanlı Şeyh Said hadisesiyle irtibatlandırarak, onların şeref ve haysiyetlerini kırmaya çalıştılar.
Bu da yetmedi, Karabekir ve arkadaşlarını bir yıl sonra vukua gelen muhayyel "İzmir Sûikastı"yla irtibatlandırarak onları İstiklâl Mahkemesi mârifetiyle idam etmek istediler. Nitekim, bazıları idam edilirken, ipten dönenler ise çeşitli cezalara çarptırıldı.
Halkçılara inkılâp eden İttihatçılar, 1950'ye kadar başka herhangi bir muhalif harekete hayat hakkı dahi tanımadılar
.
Türkiye ile ABD arasında yaşanan krizler (1)

BUzun yıllardan beri birbiriyle çok yakın bir ilişki içinde olan Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında ne tam bir kopuş oluyor, ne de istikrarlı bir uyum hali yaşanabiliyor.
Bununla beraber, ağırlıklı şekilde bizim aleyhimizde olmak üzere zaman zaman çok ağır faturalara mâruz kaldığımız da acı bir gerçek. Yakın tarihte ve özellikle Kıbrıs meselesinden dolayı...
Bu meselede, ilk büyük kriz 3 Haziran 1964 zuhîr etti. İkinci ise, o tarihten tam on yıl sonra, yani Temmuz 1974’te.
Şimdi, bu iki hadisenin gelişme seyrine şöyle kısaca bir nazar gezdirelim.
* * *
Evet, Türkiye ile ABD arasında şimdiye kadar doğrudan hiç savaş hali olmadı. Ancak, zaman zaman ciddî krizler yaşandı. Siyasî, askerî veya iktisadî açıdan yaşanan bu krizlerin birincisi, 1964 yılı Haziran'ında Kıbrıs meselesiyle ilgili olarak ortaya çıktı.
Türkiye'nin Kıbrıs'a askerî müdahale teşebbüsü sebebiyle, ABD Başkanı Johnson ile Başbakan İsmet Paşa arasında sert üsluplu mektuplaşmalar oldu. Ne var ki, o mektuplaşmaların hemen ardından, İsmet Paşa ABD Başkanının özel uçağıyla o ülkeye giderek ikili görüşmelerde bulundu.
Ama, yine de Kıbrıs meselesi bir çözüme kavuşturulamadı. Konu, düğüm bağlamaya devam etti. Nitekim, aradan tam on yıllık bir süre geçti ki, bu kez Kıbrıs'ta (1974) kanlı bir savaş çıktı. Bu sebeple, ABD ile kriz yeniden yaşandı. Türkiye'ye ciddî bir ambargo uygulamasına gidildi.
Son yıllardaki krizler ise, Kuzey Irak ve Suriye meselesinden çıktı. Hakaretli "Çuval hareketi"nden sonra, ABD uçakları Türkiye'nin hava sahasını ihlâl eden uçuşlar yaptı. Daha sonraları ve günümüzde de, Türkiye'nin teröre karşı yapmayı düşündüğü sınır ötesi askerî harekât plânlarına müdaha etme, hatta bozma cihetine gidiyor. Haliyle, bu ve benzeri durumlar, Türkiye ile ABD'yi bazen karşı karşıya getiriyor. Çünkü, o topraklarda o ülkenin askerleri var ve kendilerini bütün Ortadoğu’da söz hakkı olan bir kuvvet olarak görüyorlar.
Peki, zaman zaman daha bir şiddetlenen gerilim havası, savaş ihtimalini doğuracak bir Türkiye-ABD krizine dönüşür mü?
Bunu hiçkimse temenni etmez ve etmemeli. Harp belâsı ile düşmanlık hissinin kabartılması, hiçbir ülkeye fayda sağlamaz. Her iki tarafa da zarar üstüne zarar olur. Buna kolay kolay meydan verilmez.
Mektup teatisi
Şimdi de, vaktiyle Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanmış olan Kıbrıs krizinde, karşılıklı olarak teati edilen iki mektubun muhtevasını kısaca sizlere takdim etmek istiyoruz. (Gizlenen mektuplar, iki sene sonra Hürriyet yayınlandı.)
Önce, 4 Haziran 1964 tarihli Başkan Johnson'un mektubundan bazı pasajlar:
Sayın Bay Başbakan (İnönü),
Türkiye hükümetinin, Kıbrıs'ın bir kısmını askerî kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığınız hakkında büyükelçi Hare vasıtasıyla sizden ve dışişleri bakanınızdan aldığım haber, beni ciddî surette endişeye sevketi.
En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi.
Yıllar boyu Türkiye'yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticelere olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorardım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce, Birleşik Amerika Devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim. (...)
.
Türkiye ile ABD arasında yaşanan krizler (2)

Nihayet, Bay Başbakan,
En ciddî meseleyi, "Harp mı, sulh mü?" meselesini vazetmiş bulunuyorsunuz. Bu meseleler Türkiye ve Birleşik Devletler arasındaki iki taraflı münasebetlerin çok ötesinde giden meselelerdir bunlar, sadece Türkiye ve Yunanistan arasında bir harbi muhakkak olarak tevlit etmekle kalmayacak, fakat Kıbrıs' a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı, önceden kestirilemeyen neticeler sebebiyle, daha geniş çapta çatışmaya yol açabilecektir.
Sizin Türkiye hükümetinizin başbakanı olarak mesuliyetiniz var, benim de Birleşik Amerika başkanı olarak mesuliyetim mevcuttur. Bu sebeple, en dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde istişare etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğinize dair bana teminat vermediğiniz takdirde, meselenin gizli tutulması hususunda büyükelçi Hare'e vaki talebinizi kabul etmeyecek ve NATO Konseyi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin acilen toplantıya çağrılmasını istemek mecburiyetinde kalacağım. Bu mesele hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim. Maatteessüf, mevcut anayasa hükümetimizin icabı dolayısıyla, Birleşik Amerika'dan ayrılamamaktayım.
Teferruatlı müzakereler için siz buraya gelebilirseniz, bunu memnuniyetle karşılarım. Genel barış ve Kıbrıs meselesinin akl–ı selimle ve sulh yoluyla halli hususunda sizinle benim çok ağır mesuliyet taşımak olduğumuzu hissediyorum.
Bu itibarla aramızda en geniş ve en samimî istişarelerde bulununcaya kadar sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız kararı geri bırakmanızı rica ederim.
Saygılarımla, Lyndon B. Jonhnson
* * *
Bu mektuba karşılık, Başbakan İsmet Paşanın 9 Haziran 1964 tarihli cevabı daha da uzun oldu. Kısa bir özeti şudur:
Sayın başkan, 4 Haziran tarihli mesajınızı büyükelçi Hare'in delâletiyle almış bulunuyorum. Kıbrıs'ta garanti antlaşması gereğince ferdî hareket hakkını kullanma kararını arzunuz veçhile talik ettik. Mesajınıza hâkim olduğunu buyurduğunuz açık kalplilik ve dostluk hislerine dayanarak, ben de size cevabımda durumu ve düşündüklerimizi tam bir samimiyetle izaha çalışacağım.
Bay Başkan,
Mesajınız gerek yazılış tarzı, gerek muhtevası bakımından Amerika ile ittifak münasebetlerinde daima ciddî bir dikkat göstermiş olan Türkiye gibi bir müttefikinize karşı hayal kırıcı olmuş, ittifak münasebetlerine değinen muhtelif konularda önemli görüş ayrılıkları belirmiştir. Gerek bu ayrılıkların, gerek mesajın umumî havasının sadece çok sıkışık bir zamanda acele toplanmış notlara dayanarak yapılmış iyi niyetli bir teşebbüsün telâşından doğmuş hususlardan ibaret olmasını yürekten dilerim.
Sayın Başkan,
Vazifelerini, haklarını bilen bir millet olarak ittifak manzumesi içinde bulunuyoruz. Kıbrıs dâvâsının antlaşmalara riayet edilmek suretiyle, hallinden başka bir gaye takip etmiyoruz. Yardımcı olursanız, Amerikan milletinin tabiatında bulunan adalet hissini kudretli otoritenizle tatbik ettirirseniz, meselenin halli mümkündür.
Saygılarımla, İsmet İnönü
* * *
İsmet Paşa, bu tarihte darbe sonrası teşekkül etmiş bulunan koalisyon hükümetinin başbakanıydı. Mektupta kullandığı üslûp, Amerika'ya karşı yumuşak, gevşek ve eziklik psikozunu yansıtıyor.
Bununla beraber, birtakım yalan ve uydurmalarla, İsmet Paşanın sert ve dik durduğu yayılmaya çalışılmıştır. Bu yalanlardan biri de, İsmet Paşaya atfedilen "Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de orada yerini bulur" ifadesidir.
Mektubun tamamını bulup okuduk, ancak içinde böyle bir ifadeye rastlayamadık. Demek ki, kasten uydurulmuş bir söz.
Türkiye ile ABD arasındaki münasebetlerin ara ara tekraren kızıştığı günümüzde, mazide olup bitenlerden de haberdar olmak ve bir ders çıkarmak gerekir diye düşünüyoruz.
Anladığımız kadarıyla, bu iki ülkenin biribiriyle savaşmak ve ciddî şekilde karşı karşıya gelmek gibi bir niyetleri, hesapları yoktur. Sadece ustaca veya acemice yaşanan bazı diplomatik manevralar vardır. Gelişmeleri bu çerçevede değerlendirmek daha rasyonel olur kanaatindeyiz.
.
Kafkasya’da İslâm Şûrâsı ve İslâm Ordusu

Bunlardan birincisi, Kafkas İslâm Ordusunun kurulmasıdır. Diğeri ise, Kars’ta teşkil edilen Millî İslâm Şûrâsı’dır.
İslâmî uyanışı sağlamak maksadıyla yaşanan bu iki gelişmenin baş kahramanları arasında yer alan Enver Paşa, Kâzım Karabekir ve bilhassa Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş Beyi rahmetle anmak lâzım.
* * *
Kafkas İslâm Ordusunun en büyük hizmetleri arasında, Eylül 1918’de Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’yü kurması ve burada Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurması gelir.
Aynı ordunun bakiyesi ile, Şark’ta Ermeni çetelerine, Garp’ta ise Yunan işgalcilerine karşı büyük zaferler kazanıldı.
Üstad Bediüzzaman’ın “İslâm Ordusunun Yunan’a galebesi” ifadesiyle söz etmiş olduğu ordunun çekirdeğini, işte bu Kafkas İslâm Ordusu’nun bakiyesi teşkil ediyor.
Nitekim, Azerî kardeşlerimizin Enver Paşaya ve onun kurmuş olduğu bu İslâm Ordusuna olan hürmet ve muhabbetlerinin aslı-esası da, tâ yüz yıl önceki söz konusu o fedakârâne hizmetlerine gidip dayanıyor.
Ve, Millî İslâm Şûrâsı
Evet, 1918 yılı sonlarında başlayan Millî Mücadelenin ilk şanlı direniş hareketlerinden birisi, şüphesiz Kars’ta sergilenmişti.
Mondros Mütarekesinden hemen sonra, yani 5 Kasım 1918'de "Kars Millî İslâm Şûrâsı Merkez-i Umumisi" teşkil edildi. Bu Şûrânın şubeleri ise, başta Ardahan olmak üzere yakın merkezlerde de hızla teşekkül ettirildi. (Bu şûrânın hukuk müşavirliğini, Trabzon mebusu Ali Şükrü Beyin can dostu, meşhur hürriyet hatibi Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey yaptı.)
Yaklaşık altı ay müddetle bu bölgeyi Rus, Ermeni, Gürcü ve İngiliz işgalcilerine karşı korumaya çalışan Kars Millî İslâm Şûrâsı, Nisan 1919'dan itibaren dayanılmaz derecede sıkıntılı günler geçirmeye başladı.
Devlet ve hükûmet merkezinden buraya hiçbir yardım yapılamıyordu.
Etraf, bütünüyle işgalci güçler tarafından kuşatılmış durumdaydı.
Şark Cephesine (15. Kolordu) gönderilen Kâzım Karabekir, 19 Nisan 1919'da Trabzon'a ancak ulaşabildi. (30 Nisan'da Erzurum'a doğru hareket ediliyor. Uzun süren çalışmaların ardından, işgalcilere karşı taarruz harekâtı başlatılıyor.)
13 Nisan 1919'da Kars ve çevresinin idaresini ele geçirdiğini duyuran İngiliz işgal kuvvetleri, Millî İslâm Şûrâsı merkezine baskın düzenleyerek 12 kişiyi tutuklattı.
Tutuklananlar önce Batum'a, ardından İngiliz idaresindeki Malta Adası’na sürgün edildiler. Hemen sonrasında ise, Müslüman nüfusa yönelik katliâmlar başladı.
Sahipsiz, çaresiz ve imkânsız duruma düşen Kars çevresindeki Müslümanlar, 19 Nisan'da başlayan Ermeni istilâsına da teslim olmak durumunda kaldı.
Ermeniler, hem Ruslar'dan cesaret, hem de İngilizlerden kuvvet alarak, her tarafta katliâm hareketlerine giriştiler.
Bu arada, Hıristiyan Gürcüler de, aynı yöntemlerle Ardahan ve Posof'u ele geçirerek, bir yandan onlar da savunmasız ve perişan durumda kalan Müslüman halka kan kusturmaya başladılar.
Böylelikle Kars, Ardahan ve çevresinde aylarca sürecek olan kanlı ve acıklı işgal süreci başlamış oldu. Bölgenin işgal altındaki vaziyeti, Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Millî Kuvvetlerin 30 Ekim 1920 tarihinde gerçekleştirdiği püskürtme harekâtına kadar devam etti.
Ayyıldızlı bayrak, Kars Kalesine Besmele-i Şerife ile işte o gün yeniden çekildi. Kars’ın ve Şarkî Anadolu’nun işgalden kurtarılması, bu tarih itibariyle tamamlanmış oldu.
.
Silistre Zaferi ve Mübadele Trajedisi

Bugün yine yakın tarihte yaşanmış iki mühim vukûâttan söz etmek istiyoruz. İkisi de Rumeli’de yaşanmış.
Birincisi, 10 Haziran 1829’da büyük bir zaferle kazanılan Silistre Müdafaası;
Diğeri, Lozan Antlaşması Protokolüne son anda eklenen ve 10 Haziran 1930’da yeni bir safhaya taşınan Mübadele Meselesi.
Tuna Boylarında Silistre Müdafaası
Halkın dilinde destanlaşan ve meşhûr Namık Kemâl'in "Vatan Yahut Silistre" isimli piyesine de konu olan şânlı Silistre Müdafaası (Tuna Nehri kıyısında), 10 Haziran 1829’da büyük bir zaferle tâçlandırılmış oldu.
Oradaki küçük bir Osmanlı birliği, 40 bin kişilik koca Rus ordusunu darmadağın etti.
“Kırım Meselesi” yüzünden, 1828-29 yıllarında tekrarlanan Kırım Harbi, Rumeli Cephesi’nde de bütün şiddetiyle devam ediyor. Rusya, harbin sonlarına doğru Romanya'nın neredeyse tamamını almış durumda. Sıra Silistre’ye gelmiştir.
Burayı, 8-10 bin kişilik bir Osmanlı birliği korumaya çalışıyor. Başlangıçta 30 bin, bilâhare 40 bini aşan bir Rus ordusu, Silistre'yi kuşatmaya başladı. Kuşatma 70 gün sürdü. Bu zaman zarfında, Rus topçularının saldırısıyla, kalenin yıkılmayan burcu kalmadı. Osmanlı zayiatı had safhada olmasına rağmen, direniş devam ediyordu. Ordu, aç kalma pahasına teslim olmuyor; üstelik, fırsat buldukça taarruza geçiyordu.
10 Haziran 1829'a gelindiğinde, artık yolun da sonuna gelindiğine ve Gazi Musa kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerinin teslim olacağına inanılıyordu. Ancak, durum tam tersi oldu. Birkaç bin kişilik Osmanlı birliği, komutanlarının "Ya ölüm, ya zafer" kararlılığıyla Ruslara karşı şiddetli bir saldırı harekâtını başlattı.
Ruslar, bu beklenmedik çıkış karşısında şaşkına döndüler. Aynı zamanda korkuya kapıldılar. Arkada büyük bir kuvvetin geldiğine inandılar. Bu sebeple paniğe kapılarak, bozgun halinde geriye çekildiler.
Mübadele trajedisi
Lozan Antlaşması’na (1923) son anda eklenen bir protokol maddesiyle, Türkiye ile Yunanistan arasında "Ahalinin Mübadelesi" kararı alındı. Buna göre, Türkiye'de ikamet etmekte olan Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya'da ikamet etmekte olan Müslüman Türkler yer değiştireceklerdi.
Bu kararın uygulanmasına hemen geçildi. Yunanistan sınırları içinde yaşayan yaklaşık 400 bin Türk Türkiye'ye göç ederken, Anadolu ve Trakya'da yaşayan bir milyondan fazla Rum da Yunanistan'a göç etmeye başladı. Bu arada, Yunanistan'dan Türkiye'ye gelenlerin arasında 20-30 bin civarında bir Dönme kitlesinin bulunduğunu hatırlatmak lâzım. Rumlar'dan geriye kalan servetin âlâsı, bu kesimden olan kimselere verildi.
Mübadele Antlaşması’na göre, yer değiştirmeyi kabul eden göçmenler, sadece taşınabilir mallarını götürebilirler; gayr-ı menkulleri ise, Milletler Cemiyeti’ne bağlı bir komisyon tarafından altın üzerinden değeri biçilerek ödenmesi cihetine gidilecek.
Bu göçler, yer değiştirmeler ve yerleştirmeler esnasında, haliyle çok büyük sıkıntılar, trajediler, dramlar, travmalar yaşandı. Yaşanan birtakım adâletsizlikler ve bilhassa uyum sağlama problemleri, bazı ailelerin sıkıntısını had safhaya çıkardı.
Mübadele yapıldı; karşılıklı göçler—azalarak da olsa—yıllarca devam etti. Ne var ki, bazı sıkıntılar her iki tarafta da bir türlü aşılamadı. Bu sebeple, 10 Haziran 1930'da Türkiye ile Yunanistan arasında, yeni bir "Ahali Mübadelesi Antlaşması" yapma cihetine gidildi.
Buna göre, eski anlaşmaya ilâveten, "mütekabiliyet" prensibi konuldu. Yani, göç etmek isteyenler gibi, iki ülkede daimî sûrette ikamet etmek isteyen Türk ve Rum vatandaşlara eşit muamele yapılacak ve birbirine denk şartlarda mübadele olacak.
Bütün bu antlaşmalara rağmen, ne Türkiye'deki Rumlar rahata kavuşabildi, ne de Yunanistan'daki Türkler huzur bulabildi.
.
Marko Paşadan Şevket Paşaya...

Günün Tarihi kadrajında, biri çok iyi diğeri çok kötü iki meşhûr paşa var.
Birinicisi, kuruluşu 11 Haziran 1868 tarihine dayanan Kızılay’ın en sabırlı başkanı olan Marko Paşadır.
İkincisi ise, 11 Haziran 1913’te makam otomobili içinde katledilen darbeci maşa Mahmut Şevket Paşadır.
Şimdi, bu iki meşhur paşayı ve temsil ettikleri makamı biraz daha yakından görmeye, tanımaya çalışalım.
Kızılay’ın Marko Paşası
Günümüzde resmî adı "Türk Kızılay Derneği" olan yardım kuruluşu, bundan tam 140 sene önce bugün (11 Haziran 1868) İstanbul'da kuruldu.Bu teşkilâtın ilk başlardaki orijinal ismi şuydu: "Mecrûhîn ve Marzâ-yi Askeriyyeye İmdad ve Muâvenet Cemiyeti." Yani, "Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım-Destek Cemiyeti."
Bu hayır cemiyetinin ismi, daha sonraki dönemlerde kez değişikliğe uğradı. Şöyle ki:
1877'de Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti
1923'de Türkiye Hilaliahmer Cemiyeti
1935'te Türkiye Kızılay Cemiyeti
1947'de Türkiye Kızılay Derneği
14 Nisan 1877'de yeniden işlerlik kazandırılmaya çalışılan "Osmanlı Hilali Ahmer Cemiyeti"nin başına, sabırlı hekim olarak bilinen meşhûr Marko Paşa getirildi.
Asıl maksadı insaniyet, tarafsızlık ve bağımsızlık olan bu hayır kurumu, o tarihte yaşanan Sırbistan-Karadağ Savaşları ile Teselya Savaşlarında, din, dil, ırk ve millet ayrımı yapmaksızın bütün yaralılara, esirlere ve muhtaçlara yönelik olarak çeşitli yardım hizmetlerinde bulundu.
Aynı anlayışla, o zamandan günümüze kadar insanî hizmetini sürdüren Kızılay'ın, özellikle tarihe geçmiş Marko Paşa ismindeki başkanını biraz daha yakından tanımaya çalışalım...
Rum asıllı bir Osmanlı hekimi olan Marko Paşa, 1800'lü yılların başında Yunanistan'ın Sire Adasında doğdu. 1888'de İstanbul'da öldü.
İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladıktan sonra, İstanbul'daki Askerî Tıbbiye'de okudu. İyi bir hekim olduğundan, zamanla rütbesi yükseldi, paşa oldu ve 1861'de Sultan Abdülaziz'in hekimbaşılığına getirildi. Sultan Abdülhamid zamanında da Ayan Meclisi üyeliğine atandı.
Halkın dilinde onun hakkında söylenegelen "Git derdini Marko Paşaya anlat" deyimi, bu şahsın büyük bir sabır ve tahammül sahibi olduğunu gösterir.
Marko Paşa, hastalarını uzun uzun dinler ve konuşarak da olsa onların bir derece rahatlamasını temin edermiş.
Darbe, darbecibaşını da yedi
Otuz Bir Mart Vak'ası sebebiyle İstanbul'a giren Hareket Ordusu Başkumandanı Mahmut Şevket Paşa, Bayezid Meydanında makam otomobili içinde vurularak öldürüldü. (11 Haziran 1913)
Şevket Paşa, Selanik Merkezli Hareket Ordusunun başına son aşamada monte edilmiş asabî ve muhakemesi zayıf bir Osmanlı subayı (Ferik: Korgeneral) idi.
Komuta kademesinin geri kalan subayları ise, Selanik kökenli "dönme" kimselerdi. Şevket Paşa, sırf halkın muhalefetini kırmak ve Müslüman Türk kitlesinin gözünü boyamak maksadıyla vitrine çıkarıldı. Ne yazık ki, bu taktik başarıyla tatbik edildi.
Şevket Paşa, darbeden sonra Harbiye Nazırlığına getirildi. 23 Ocak 1913'teki meşhûr "Bâbıâli Baskını"ndan sonra da Sadrazamlığa getirildi.
İşte, onun bu Sadrâzamlık müddeti, beş ay bile sürmedi. Kuvvetle muhtemeldir ki, yine bereber hareket ettiği aynı İttihatçı komita tarafından vurularak öldürüldü.
Şevket Paşa, her ne kadar haşin ve gaddar tabiatlı biri olsa da, aslında bir kukladan ibaret idi.
Nitekim, İttihatçı komitacıların her isteğini yerine getirmeyi kabullenmeyince, canından oldu. Üstelik, pek üzüleni-ağlayanı da olmadı, Sadrazam-Kumandanın.
Mahmut Şevket Paşanın ölümünden sonra, Sadâret makamına meşhûr eski Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu olan Said Halim Paşa getirildi.
.
Şerrinden Allah’a sığındığımız siyaset

12 Haziran 2018 tarihli bu yazının orijinal başlığı ise “Seçim geçici, insanlık kalıcı” şeklindedir.
Tahmin edeceğiniz üzere, 24 Haziran 2018’de Türkiye’de genel seçimler yapıldı. Söz konusu yazıyı, biz de bu vesile ile yazdık.
Aradan tam bir senelik zaman dilimi geçti; ancak, siyasî tutum ve zihniyet itibariyle değişen pek bir şey olmadı. Yine aynı terane, yine benzer mahiyetteki salvolu atışmalar, çirkin iftiralar, seviyesiz yalanlar, iğrenç karalamalar birbirini takip edip gidiyor.
İşin en üzücü ve teessür uyandıran yönü ise, bu kirli siyasette dinin fütûrsuzca kullanılması, mukaddes değerlerin pervâsızca âlet edilmeye çalışılmasıdır.
Biz, bu tür bir siyasî ahlâk ve anlayıştan hep “Şeytandan kaçar gibi” kaçındık ve onun şerrinden daima Rabbimize sığındık.
Şimdi, madem ki bir yıl sonra yine aynı tablolarla karşı karşıya bulunuyoruz, o halde biz de yine aynı yazıyı tekraren neşrederek dikkat nazarlarına takdim ediyoruz.
Affınıza mağrûren, buyrun hep birlikte okuyup bir kez daha mütalâa edelim...
Seçim geçici, insanlık kalıcı
Sorsanız, şunu herkes bilir ve herkes aynı şekilde cevap verir: Seçim-sandık işleri geçici, insanlık-dostluk ise kalıcı.
Peki, insanlarımız arasındaki uygulama, tatbikat, diyalog ve davranışlar kısmı da öyle midir? Yani, geçici ve kalıcı değerler statüsüne göre midir? Ne gezer...
* * *
Siyasî menfaat beklentisi, yüksek insanî değerlerin önüne geçen kimseler var, ne yazık ki... Bu sebeple, kendi siyasî hesap ve beklentisine engel olarak gördüğü mükemmel bir insanı dahi rahatlıkla kırabilir, ya da ona kırılıp darılarak uzaklaşma cihetine gidebilir. Üstelik, o insana karşı kin ve intikam duyguları besler ve kendine göre fırsat kollamaya başlar.
* * *
Siyasî hırs, tarafgirlik, kin ve intikam duyguları iyiden iyiye kabarmış öyle kimseler var ki, ne kadim dostluk-ahbaplıklar umurunda onun, ne hısım-akrabalık, ne komşuluk-arkadaşlık...
Gözünü kırpmadan bir çırpıda hepsini tarumar edebiliyor. Öyle ki, yirmi-otuz yıllık dostlukları bile bir oturumda, hatta ayaküstü bir lâhza içinde def’aten yıkıp yerlebir etmekten çekinmez hale gelebiliyor.
Çünkü, seçimi kazanmak hırsı, onun için bütün bu değerlerin önüne geçmiş, üstüne çıkmış vaziyette. Gözü-gönlü başka bir şey görmüyor, daha doğrusu görmek-anlamak istemiyor.
Yukarıda verdiğimiz misâller, kesinlikle hayalî-farâzî değiller. Bütün bunları ve hatta daha fazlasını bizzat yaşadım, tecrübe ettim ve bir kısmını da yakînen müşahade etme imkânını, fırsatını buldum.
* * *
Şimdi, siz böyle insanlara ne diyebilir ve ne yapabilirsiniz? Onlarla nasıl çalışır ve hangi yola birlikte gitmeyi göze alabilirsiniz? Mümkün değil. İyisi mi, böyle ayarı kaçmış, terazisi bozulmuş kimselerle münakaşa etmemek. Onlarla sohbeti-muhabbeti uzatmamak. Her taraflarına bulaşmış olan siyaset balçığına karşı kendini muhafaza etmek. Ve nihayet, bu tür bir siyasî bağnazlıktan, “Şeytandan kaçar gibi” kaçıp Allah’a sığınmak...
Cenâb-ı Hak, âdil-i mutlaktır; hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Yeter ki, biz kendi vazifemizin dışına çıkma, O’nun vazifesine karışma hatasına düşmeyelim...
***
GÜNÜN TARİHİ: 12 Haziran 1945
Dörtlü Takrir
Türkiye'de hürriyet ve demokrasi sahasındaki ilk ciddî adımlardan biri 12 Haziran 1945’te atıldı. Adına Dörtlü Takrir denilen yazılı bir önerge hazırlandı.
CHP Grubuna verilmek üzere hazırlanan önergenin altında İzmir milletvekili Celal Bayar, İçel milletvekili Refik Koraltan, Kars milletvekili Fuat Köprülü ve Aydın milletvekili Adnan Menderes'in imzası vardı.
.
Koca padişah, kendi valisine yenildi

Osmanlı Devleti’nin merkezî ordusu, 24 Haziran 1839’da Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya bağlı kuvvetlerle Nizip (Antep) civarında karşı karşıya geldi. Yaşanan müsademede, Osmanlı ordusu mağlûp düştü. Bu hadise, tarihin kayıtlarına “Nizip Bozgunu” olarak geçti.
Ordusunun mağlûbiyet haberini alan Sultan II. Mahmud, yaşadığı şiddetli teessür (üzüntü) sebebiyle inme (felç) geçirdi ve 1 Temmuz 1839’da da vefat etti.
Şimdi, o dönemde yaşanan hadiseler zincirinin özet halindeki seyrine bir bakalım.
* * *
"Devrimci Padişah" diye de anılan Sultan II. Mahmud'un başında bulunduğu Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa arasında yaklaşık yedi sene kadar evvel bir anlaşma yapılmıştı. Bunun adı da "Kütahya Antlaşması" diye konulmuştu.
Lâkin, öyle anlaşılıyor ki, her iki taraf da bu anlaşmadan memnun değildi.
Memnuniyetsizlik, zamanla gitgide itimatsızlığı netice verdi. Taraflar birbirini kollamaya ve cephelere yığınak yapmaya yöneldi. Had safhaya varan gerginlik, sonunda feci şekilde patlak verdi.
Kavalalı, 80 bin kara ve 50 bin kadar da deniz kuvvetiyle birlikte Mısır'dan gelerek Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladı. Osmanlı ordusu da, askerî kuvvet itibariyle hemen hemen aynı seviyede idi.
Ne var ki, komuta kademesine henüz yeni giren ecnebi subaylar ile “Dönme” diye tâbir edilen bir kısım Sabetaycı paşaların kilit noktalara yerleşmeleri sebebiyle, Osmanlı ordusundaki halis Müslüman askerlerin itaat etmekte zorluk çekmelerini ve emir-komuta hiyerarşisine uyum sağlamakta tereddüt geçirmesini netice verdi.
İşte bu tereddüt eseri, talim zaafı ve Sultan II. Mahmud’un devrimciliği, yani kanlı inkılâpçılığı gibi daha başka sebeplerle de birleşince, Osmanlı ordusu üstün bir varlık gösteremeyerek Nizip’te bozguna uğradı. Dolayısıyla, Kavalalı’nın kuvvetleri karşısında perişan bir vaziyete düştü.
Mağlûbiyet haberini alan Sultan II. Mahmut ise, bu hadiseden bir kaç gün sonra (1 Temmuz) kederinden vefat etti.
* * *
Bilindiği üzere, 1808’de tahta oturan Sultan II. Mahmut, Osmanlı padişahları arasında en katı bir inkılâpçıydı. Sarık yerine fes, şalvar yerine pantolon ve daha bir dizi kılık-kıyafet değişikliği yapmıştı. Bunun yanı sıra, daha başka alanlarda da bir dizi inkılâp hareketlerine imza atmıştı.
Sultan II. Mahmut, ayrıca çok kan döktüğü için, dindar halk ve hatta subaylar tarafından da pek sevilmezdi.
Mısır Valisi Kavalalı M. Ali Paşa ise, inkılâpçılık yerine ıslâhatçılık metoduyla hareket ediyordu. Orduda bir takım yenilikler yapmış ve günün şartlarına göre ordusunu ileri derecede modernize etmişti.
Neticede, halk ve asker tarafından ziyadesiyle sevilen Osmanlı Valisi, halkın ve askerin nefret oklarına hedef olan Osmanlı Padişahına üstünlük sağladı ve bu sûretle tarihin elim bir sayfası olan kanlı "Nizip Bozgunu" vukua geldi.
.