Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/rehber-kuran-hedef-turan-256
.
İnsanlar berâber yaşamaya meyyâl, hattâ mecbûr olarak yaratıldılar.
Sosyal tesânüd (dayanışma) yâni fertlerin birbirleriyle ihtiyaçtan veyâ psikolojik olarak berâber yaşama isteği, berâberinde birtakım olumsuzlukları da getirdi.
İlk insan Hazreti Âdem’in iki oğlundan birisi yâni Kâbil, Hâbil’i öldürdü. Bu ne demektir: İnsan varsa hırs, ihtiras, kin, nefret, haset ve dehşet vardır.
Bir insanı sebepsiz yere öldürmek, ilâhî ve beşerî dinlerde, hattâ din gibi olan ritüellerde ve âyin karakterlerinde de haramdır, yasaktır, takbîh edilmiştir, şiddetli cezâyı gerektirir.
Fertlere taalluk eden suçlarda, öldürülen veyâ sakat bırakılan kişinin veyâ en yakınının af yetkisi veyâ fidye isteme hakkı vardır. Bu suçlarda mahkemelerin af yetkisi olmamalıdır. Öldürmede kısas olmadığından kan dâvâlarının sürüp gitmesi engellenemez.
İNSAN İNSANI NEDEN ÖLDÜRÜR?
İnsanın tezkiye edilmemiş (arınmamış) hâlinde kötülük emreden bir nefis vardır. Buna “nefs-i emmâre” de denir. Bu ruh gibi değildir. Âlem-i halktandır. Maddedir. Bütün ma’siyet sâhipleriyle ortaklık gösterir. Kötülükte birlikte hareket etmeyi sever. Anarşi ve terör olaylarında bu nefis tetikleyici unsurdur. Hayır ve ibâdet berâberliği cemâ’at şuurudur; rûhun yönlendirmesiyle olur.
Kişi insanlar arsında ibâdetleriyle değil, güzel ahlâkıyla, hilm ve rıfk ile (yumuşak huylu) olmasıyla sevilir. İbâdetler bu iki unsurdan uzaksa pek kıymeti yoktur. Dolayısıyla nerede bir başıbozukluk, düzensizlik, devlete isyan varsa, nefs-i emmârenin yönlendirmesi; nerede de uyumluluk, yardım ve tanzîm varsa orada da tezkiye edilmiş nefsin ve rûhun yönlendirmesi vardır. Bu durumda “İslâmî terör teşkîlâtı” ifâdesi mümkün olmayan bir şeydir. İslâm zâten barış ve selâmet anlamına gelen bir mastardan türetilmiştir. Estetizm, plânlı ve düzenli olmak nefsin arzûlarına uymak değildir. Lüks ve israf nefse tâbi olmanın gereğidir.
İslâm’ın devlet kurumlarında en göze çarpan şey düzenli bir şehirleşmedir. Buna şehirleşme anlamına gelen medeniyet denmiştir. Batı dillerinde “civil” halk, halka âit olmaktır ve bundan da “civilization” yâni medeniyet türetilmiştir. “Uygar” kadar anormal, hiçbir manaya gelmeyen bir kelime tasavvur edilemez. Zâten medeniyet İslâmî anlayışta “ta’mîr-i bilâd ve terfîh-i ibâd” yâni beldelerin mükemmel hâle getirilerek halkın refâhı şeklinde yorumlanmıştır. Güneş dil teorisi ilim dışı bir dil teorisidir. Bu süreçte belediyelere “uray”; belediye başkanlarına da “urbay” denmiştir. Hiçbir etimolojik sözlükte bu kelimeler geçmez. Bu saçmalığa Osmanlı Türkçesinde “mudhike” (komedi) hatta “hâile” (trajedi) demek gerekir. Maalesef dilimiz bir dönemin kabili mümkün olmayan yıkımının izlerini hâlâ silememiştir. Dilimizi mâziden koparmak uğruna kabîle dili hâline sokanlar maalesef başarılı olmuşlardır. Bu da dilde anarşidir ki düzen karşıtlığı ve dil anarşisi demektir.

BÂZI İNSANLAR HUZURDAN NEDEN HUZURSUZ OLURLAR?
Bu sual çok düşündürücü değil mi? Küçük kabîle veya klânlarda törelere tam uyulduğu için düzenin bozulmasına ve uygunsuz davranışlara pek rastlanılmaz. Toplumların hacimleri genişledikçe suç işleme ve düzensizlik de artar. Bu yüzden de dar toplumların kanunları daha mücmel (kısa) toplumlar genişledikçe de kanunlar daha mufassal (detaylı) vazedilmiştir. Tahrif edilmiş Tevrat ve İncil ile Kur’ân-ı kerîm arasındaki farka bakmak lâzım. İlk iki kitâp şerî’ati ile, “Şerî’at-i garrâ-i Muhammediyye” arasındaki fark da bundandır.
Kanunların esas amacı tecziye üzerine binâ edilmiştir. Yâni suç işleyene gereken cezâyı vermektir. “Crime and punishment” (Suç ve Cezâ, Fyodor Dostoyevskiy). Suçlar âmmeye müteallik olunca daha ağır tecziyeler gerekir. Bunlar, devleti tehdît eden terör, sûikast, mala mülke ziyan ve toplu ölüm olayları gibi olağandışı suçlardır.
Bir kıvılcım bir evi, bir küçük ateş bir ormanı nasıl yakarsa, bir fitnenin hâsıl ettiği zarar bir milleti zora sokar. Toplu eylemlerde ferdî irâde yerini güdü irâdesine bırakır. Sloganlarla alevlenen eylem bir anda yıkıcı bir felâkete dönüşür.
İhtilâllerde plânlı ve düzenli bir kalkışma esastır. Bunlar halkın büyük çoğunluğunun bu eylemlere destek verip katılımıyla gerçekleşir. Halk kitleleri bu tip eylemlerde aslî kuvvettir. Fransız Devrimi ve Rus komünizm eylemleri bu cinstendir.
Bir de silâhlı güçlerin ihtilâlleri vardır. İlk ve Orta Çağlarda halkın elindeki silâhla asker silâhı hemen hemen aynı ağırlıkta olduğu için, halka rağmen devletin asker gücüne dayalı belli eylemler koyması biraz zordu. 17. asırdan îtibâren yarı teknolojik mühimmatla donanımlı hâle gelen ordular, halka tam egemen oldukları için darbeler gittikçe çoğaldı. Halkı dış güçlerden korumakla yükümlü olan ordular silâhlarını halka çevirip darbeler yapmaya başlarlar. Seçilmemiş ve demokratik olmayan, yönetim eğitimi almamış ordu komutanları idârelere el koydular. Asrımızda demokratik ülkelerde darbe en son düşünülen şeyken, demokrasinin yerleşmediği Afrika ve Lâtin Amerika ülkelerinde bu olaylara her zaman rastlamak mümkündür. Maalesef ülkemizde de 1960-1997 askerî darbe periyotları ile antidemokratik devletler klasmanına düşmüşken 15 Temmuz 2016’da bir meş’ûm darbe kalkışmasına da şâhit olduk. Bunda sıkıntılı olan birtakım silahlı kuvvet mensupları da bu eylemin içinde yer almış olmasıydı.
DEVLETLER VE İHTİLÂLLER
18, 19 ve 20. asırlar dünyâ siyâsî ve devletler nizâmını allak bullak eden ihtilâller ile şaşkına döndü. 1789 Fransız Devrimi’ni bütün dünyâ insan hakları, demokrasiye açılan kapı, otokrasiye son verme gibi yönleriyle alıp yeni bir devrin başlangıcı saydılar.
Devrim veyâ ihtilâllerin mutlakâ bir fikir odağı ve onun bir temsilcisi vardır. Bu odağa hükmeden ya bir kişi veya bir fikir ortaklığı kişileridir.
Fransız İhtilâli’nde Camille Demoulins, Jean Paul Marat başta olmak üzere Danton, Robespierre, Jean Jacques Rousseau, Voltaire ve Montesquieu’yu sayabiliriz. Bu ihtilâl hem fikrî bir plâtforma hem de barbar bir halk gücüne dayanıyordu. Bastil Hapishânesi kalkışımı gibi.
Fransa’da 1572 yılında Fransız Kalvinist Protestanlara Katoliklerin uyguladığı Aziz Bartalamy Yortusu din adına yapılan en büyük katliamlardan birisidir ve bu hareket 23-24 Ağustos gecesi Huguenotların askerî ve siyâsi lideri Gasparda de Coligny’ye suikast girişiminden iki gün sonra başladı. Bu emri Fransa kralı vermişti. Bu katliam birkaç günde Pâris ve kent dışı kırsallara da sıçradı. En az 30 bin kişi öldü. Bu en büyük Protestan kıyımı olarak gösterilirken İngiltere’de buna benzer kıtaller yaşandı.
İNGİLTERE’DE TERÖR TEŞKİLÂTI (IRA)
İrlanda Cumhûriyet Ordusu ya da kısaca IRA (Irısh Republican Army) Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını savunan, 1969 yılında aynı adı taşıyan yapının parçalanmasıyla ortaya çıkan ayrılıkçı örgüttür. 1969 ile 1994 yılları arasında yaklaşık 600’ü sivil 1800 kişinin ölümüne sebep olmuştur.
1998 Hayırlı Cuma Anlaşması ile sonuçlanan bu teşkilât 2005 yılında silâhlı mücâdelesini resmen sonlandırmıştır.
IRA başlangıçta Katolik bölgelerin savunmasına odaklanmıştı. Sonra FKT (Filistin Kurtuluş Teşkilâtı) ve Libya lideri Kaddâfî’nin desteğini aldı. İngiliz askerî hedeflerini bombaladılar. Sonra sivil hedeflere de yöneldiler. Hareket hem bağımsızlık hem de Katolik Protestan (Anglikanizm) temalı restleşmelere ve vuruşmalara da sahne oldu.
SELÇUKLU’DA İLK İSYAN (BABAİZM)
Babâilik, Anadolu’daki Türkmen aşîretlerinin Bâtınî, Şaman ve yerli ritüellere bağlı gelişen bir akım. 13. asırda Baba İlyas tarafından kurulan Babâîlik esâsında köylerde ve sınır bölgelerinde yaşayan ekonomik yönden zayıf Türkmenlerin Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı başlattıkları bir isyan hareketidir. Hareketin önde gelen ve aktif olan lideri Baba İlyas’ın mürîdi Baba İshak’tı. Bu şahıs özellikle Amasya bölgesindeki vaazlarıyla halkı etkilemeyi ve etrâfında bir kitle oluşturmayı başardı. Bir ara Türkmenler ve Harezmliler Baba İshâk’ın -hâşâ- peygamberliğine hattâ ölümsüzlüğüne de inanmışlardı. Baba’nın peygamberliğine inanmayan çevreleri yağmalayıp bir sürü insan öldürdüler. Sivas’a girip pek çok ganîmet aldılar. İsyancılara Sivas ve Amasya Türkmenlerinin katılımıyla sayıları çok arttı ve ciddî bir güç oluşturdular. Selçuklu kuvvetlerince Baba İshâk’ın ölümüne inanmayan Bâtınîler onun göğe uçtuğunu ve ölmediğini savunup isyanlarına devâm ettiler. Sonrasında 1240 yılında isyan tamamen bastırıldı
Bu hareket zâhiren ekonomik bir başkaldırı gibi görünse de Anadolu’daki Ehl-i sünnette muhâlefet, kin ve gayz bu konuda başrolü oynamıştır. Bu hareketin sonrasında Bedreddîn Simâvnavî olayları Kızılbaşlık ve Bektâşliğin Anadolu’da yerleşmesine zemin hazırlamıştır.
Kaynaklarda Baba İlyas’ın Sünnî i’tikadda olduğu da belirtilir. Baba İlyas’ın oğlunun adının Ömer olması da bu tezin yabana atılmamasını gerektirir. Fakat sonraki olaylarda Baba İshak’ın “Peygamberliğinin” yayılması olayındaki çabaları da unutulmamalıdır. Ayrıca Sünnî i’tikadda devlete isyan da olmaz. Buna rağmen ulemâ bu konuda fazlaca rey beyân etmemişlerdir.
Bu olaylarda Türkmenlerin fakr ü zarûret içinde oldukları ve Selçuklu sarayının sefâhate daldığı, bilinen gerçeklerdendir.
Kısaca şer’î sistemden ayrılıp kul hakkına tecâvüzler başlayınca bu tip olaylar olabiliyor.
ŞEYH BEDREDDDİN SİMAVNAVÎ İSYÂNI
Şeyh Bedreddin heterodoks bâtınidir. “Varidat”ta İslâm’a aykırı fikirlerini net olarak ortaya atar. Bâtınîlikte kendisini kabul ettirmek için teröre başvurmuştur. Osmanlıdan memnûn olmayan köylüleri ve sâhipsiz dervişleri organize etmiştir. Muhtelif kaynaklarda 6000 ila 8000 arasında taraftar topladığı kaydedilmiştir.
Çelebi Mehmet zamanında Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal adlı müritleri ile isyânı genişletmiştir. Bedreddin, tımar sistemini bahâne ederek mülkiyet ortaklığını savunur.
Börklüce Mustafa 1416 yılında Karaburun yarımadasında vergileri bahâne ederek isyan çıkarmıştır. Türkmen bir batınîdir. Bedreddin’in en önemli mürîdidir. İsyanlarda çok önemli bir rolü vardır.
Bedreddin, müderrislik yapan bir âlim aynı zamanda Halep ve Edirne kadılıkları yapacak kadar da İslâm fıkhının önemli isimlerindendir. Tasavvufun Vahdet-i vücûd teorisini benimsemiştir. İslâm ulemâsına çok konuda ters düşmüştür.
Bedreddin, tasavvuftan felsefeye kayan bâtınî mu’tezilî çizgide bir düşünürdür. İsyânı hem i’tikad sapmalarına hem de devlet nizâmına zarar verdiği için Serez’de 1420 yılında idâm edilmiştir.
CELÂLÎ İSYANLARI
1519’da Şiî vâiz Celâl’in çıkarttığı isyandır. Bu kargaşa 1526’dan 1559 yılları arsında değişik yerlerde devam eden isyanlar silsilesidir. İsyanlar Yavuz Selim zamânında başlayıp I. Ahmed dönemine kadar devâm etmiştir. Bu isyan da görünüşte ekonomik sebepler ve tımar sisteminin işleyişine tepki olarak doğmuştur.
Celâlîlik Osmanlı’da en geniş yayılımlı ve dış destekli bir kalkışmadır. Celâlîlik, Safevî Devleti himâyesinde bir mezhep mücâdelesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu yüzden bu isyanlara “Kızılbaş isyanları” da denmiştir.
Bozoklu Celâl aslen Şiî bir yarı âlimdi. Bu Şiî eğilim, Safevî desteğinden dolayıdır. Anadolu Türkmenleri Şiî değildir; bu gruptaki Türkmenler Kızılbaştırlar.
KUYUCU MURÂD PAŞA
Kuyucu Murâd Paşa, 100 yıldan fazla Osmanlıyı meşgul eden bu isyanları 1608 yılında bastırmıştır.
Murâd Paşa’nın isyanları kanlı bir şekilde bastırmasının sebepleri vardır. Celâlîler, Dürzî lider Canbolatoğluyla birlikte hareket ettiler. Çok zâlim davranan Celâlîler halktan haraç alıyorlar, haraç vermeyenlere korkunç işkenceler yapıyorlardı.
Normal tedbirlerle bu isyanları bastırmak zâten mümkün değildi. Kuyucu’nun, Hac farîzasını yerine getirmiş ve seferlerde Hâlid bin Velid’e âit olan kılıcı taşıdığı rivâyet edilmiştir. (Hadikatü’l- vüzerâ, Osmanzâde Tâib)
Konuyu başka yöne çekmek isteyenler Kuyucu Murâd’ın aslen önceleri Hırvat veyâ Katolik olduğundan dolayı Türk düşmanlığı yaptığını söylemişlerdir. Bu iddiâ tamâmen câhilânedir. Kuyucu Murâd Paşa, Sokullu gibi devşirilip hâlis Müslüman olan dirâyetli bir sadrıa’azamdır. Belki tedbirleri biraz sertti, ama çok sıkıntılı bir Bâtınî hareketi olan Celâlîlik, Osmanlıyı 100 yıl meşgul etmiştir. Dolayısıyla Sünnî vatandaşları kuyulara gömen âsileri, Murad Paşa onların açtıkları kuyulara gömmüştür. İsyancıları diri diri kuyulara gömdüğü tamamen Bâtınî propagandasıdır. Yaklaşık 70 bin civârında isyancı öldürülmüştür.
“Kendisi Diyarbakır’da 90 yaşını geçmiş olarak vefât ettikten sonra kendi yaptırdığı medreseninin hazîresine defnolunmuştur. Gayûr ve mütedeyyin bir zât olup tarîk-i Nakşiyye’ye intisâabı var idi.” (Şemseddîn Sâmî, Kaamusu’l-a‘lâm)
Kısacası önce Selçuklu’da başlayıp Osmanlıda devâm eden isyanlar Şiî-Bâtınî-Kızılbaş isyanları şeklinde olmuştur. Sebepleri de genelde tımar-vergiler ve ağırlıkla mezhep kökenli olduğu yönündedir.
.
Şurası bir gerçek ki hilâfet hiçbir yönetimde Osmanlıdaki haşmet ve rağbeti görmemiştir. Halk saltanata bağlı olsa da hilâfeti başka türlü algılamıştır. Nitekim hilâfet saltanattan iki sene sonra lağvedilmiştir. 1922’de saltanat ilgâ edilmiş fakat 1924’te hilâfetin ilgâsı ile ilk halk hareketi olan Şeyh Saîd isyânı vukû bulmuştur.
Osmanlıda 1750’lerden sonra yaşanan önemli çalkantıların sebebi, Avrupa’daki fikir hareketleridir. Demokrasi kavramı ve otokrasiye karşı gelişen fikrî ve faal plâtformlar özellikle mektepli gençleri etkilemeye başladı.
Bu meyanda Osmanlıyı değişime uğratmaya çalışan ilk fikrî hareket Tanzîmât’tı. Bu hareket Osmanlı yönetimini ilerde meclisin açılmasına kadar götürecekti. Tanzîmât “nizamlar” demektir. Hâlbuki Osmanlının gâyesi “nizâm-ı âlem” yâni cihâna nizam getirmekti. Ancak âleme nizam vermek isteyen Osmanlıya, Avrupa yön vermeye başlamıştı. Bu Osmanlıya bir zillet ayarıydı. Oğuz Kağan’dan beri “kut almış” kağanın töresi ışığında devlet yöneten Türkler ilk defâ otorite paylaşımı tehdîdi ile karşı karşıya geliyordu.
Şinâsî’nin “Bir ıtıknâmedir insana senin kaanûnun //// Bildirir haddini sultâna senin kaanûnun” (Senin bu kanûnun (Tanzîmât Fermânı) insanlara kölelikten kurtuluş berâtıdır ve senin bu fermânın sultâna haddini bildirecektir).
Burada “had bildirmek” tevriyeli olarak hem haddini bildirmek yâni tehdîd anlamında bir ibâre olup aynı zamanda yönetim hudûdunu bildirmek olarak kullanılmıştır.
Zâten Şinâsî aynı kasidede, “idol” olarak gördüğü Mustafa Reşîd Paşa için “Ey ahâlî-i fazlın reis-i cumhûru” (Ey fazîletli insanların cumhurbaşkanı) ifâdesini kullanması, o gün için ilerideki parlamenter sistemin ilk işâret fişeğiydi.
Osmanlının yönetimi Batı’yı neden bu kadar alâkadar ediyordu? Osmanlı tek bir devlet; Batı ise devletler topluluğu idi. Batı devletlerinin tamâmına yakını monarktı. Mes’ele saltanat falan değil, azınlıklara ve bütün Hristiyan gruplara geniş haklar tanımaktı. Bu tam bir uydurma plânıydı. Osmanlı zâten gayr-i Müslimlere en geniş hakları tanımıştı.
Osmanlı Batı gibi değildi; işin içinde bütün İslâm âlemini bağlayan “hilâfet” vardı. Batı’da ise üçe ve kendi içindeki türevleriyle beşe altıya bölünmüş bir Hristiyanlık ve sembolik bir Papalık vardı. İstanbul ve Doğu Roma bağlamında Patriklik Batı için özellikle de Rusya ve diğer Islav kavimler için çok önemliydi. Avrupa’da yaşayan teba’a için hilâfet değil saltanat önemliydi. Avrupa’daki Osmanlı teba’ası, ne idârî ne de dînî yönden bir sıkıntının içindeydi. Dinlerinde serbest, idâri ve adlî yönden de emniyyet içindeydiler. Saltanat, Batı için tehdîd; hilâfet ise İslâm beldeleri için sığınma ve iftihâr vesilesi idi.
Aslında hilâfet her ne kadar Yavuz zamanında Osmanlıya gelse de şümul bakımından Oğuz Kağan’a kadar uzanan bir otorite kavramıydı ve bunun da adı “kut”tu. Bu ifâde “kut” “tengri kut” “idi kut” ıduk kut” gibi mânâsı ile kuvvet oluşturan bir kavramdı. Türk kağanları “kut almış” olarak bilinir ve Kök Tengri’den aldıkları güç ve onay ile devleti yönetirlerdi. Göktürk Kitâbeleri’nde “Tengri küç birtük üçün özüm kutum bar üçün” (Tanrı güç verdiği için ve şahsımda (kağanlığımda) bulunan kut için) ifâdesi bunun göstergesidir. Bu şümullü yönetim kağana hem idârî hem de ilâhî bir güç veriyordu.
SALTANAT VE HİLÂFET
İslâm’ın başlangıcında elbette anladığımız manada “hilâfet” yoktu. Hazreti Peygamber hem devlet reisi hem de ordu komutanı idi. Bu yönüyle Medîne’deki ilk İslâm devletinin reisi olan Efendi’miz hem tek yöneticiydi hem de peygamberliği dolayısıyla ilâhî gücü de elinde bulunduruyordu. Yâni hem ahkâma hem de esrara hâkimdi. Onun vefâtı aynı sistemin devâmı için yönetimde ilâhî gücün devâmı ve onun işâretiyle esrârı da elinde bulunduracak bir ahkâm yöneticisi gerektiriyordu ki bu ilk örnek de Hazreti Ebûbekir idi. Efendimiz’in sonrasındaki bu özellikleri taşıyan yöneticiye “Halîfe” denildi. “Râşid Halîfeler” döneminde hilâfet, İslâm’ın ta kendisi, Emevî ve Abbâsîler döneminde aba altında sopa gösterme, Yavuz Sultan Selîm’le birlikte “zıllulâh-ı fi’l-âlem” yâni kelime anlamı olarak (Allâh’ın yeryüzündeki gölgesi, meâlen ise Allâh’ın yer yüzündeki mânevî gücü olarak yorumlandı.
17.yy.lara kadar maddî yönden çok kuvvetli olan Osmanlı hem Müslümanları hem de Hristiyan teba’ayı şer’-i ve örfî hukukla rahatlıkla idâre etmiştir. Sultan Abdülhamîd ile birlikte devletin hem Batı’da hem de geniş Osmanlı coğrafyasındaki gücünü kaybetmesiyle “ittihâd-ı İslâm” (İslâm Birliği) mecbûriyeti kendisini hissettirmiştir.
Batı’da Papalık yamalı bohça gibi olan Hristiyan dünyâsında belli bir topluluğun dînî sembolü olarak hüküm sürerken, hilâfet İslâm toplumunda 19.yy’a kadar hep varlığını ve gücünü korumuştur. Osmanlı halkı saltanâtı dünyâ yönetimi olarak görürken hilâfeti Hazret-i Peygamber’den ve Hulefâ-i Râşidîn’den bize verilmiş bir armağan olarak gördüler. Halîfeleri anarken Hazret-i Peygamber’i ve dört Halîfeyi düşündüler. Merhûm babam, annesine “Anne bize pâdişah efendimizi anlatsana” dediğinde babaannem: “Evlâdım şu anda abdestim yok; halîfe efendimizi abdestsiz ağzıma alamam” dermiş. Osmanlı sultanlarını güçlendiren unsur hilâfetti. “Zıllulâh-ı fi’l âlem”in de anlamı buydu zâten. Papalıkta ruhbanlık esas olduğu için alt kademeleri de buna uyarken Pâdişahlar evlenmiş ve çoluk çocuk sâhibi olmuşlardır.
Batı her ne kadar kurdurduğu cem’iyetlerle Osmanlıda taçlı demokrasi (meşrûtiyet) yol açarken asıl hedefleri hep hilâfet olmuştur. Hâlâ da birçok Avrupa ülkesi meşrûtiyetle yönetilmektedir. Ama Batı sistemin işlemesinde evvelâ saltanâtı sonra da hilâfeti yıkmayı amaçlamıştır. Hilâfet son zamanlara kadar bütün İslâm dünyâsında İslâm Hilâli ve cihâd sancağı anlamındaydı. Hudutları Asya Hindistan, Pâkistan, Endonezya, Avrupa ve Afrika gibi geniş bir alanı kapsıyordu. I. Cihan Savaşı’nda Hindistan’ın yüklü maddî desteği bu gücün ifâdesidir.

HİLÂFETİN GÜÇ KAYBETMESİ
Abbâsî hilâfetinin 11. asırdan sonra güç kaybetmesi ve Fâtımîlerin tasallutu ile ne saltanat ne de hilâfet fonksiyonunu icrâ edemez hâle gelmişti. Onları bu sıkıntıdan kurtaran Tuğrul Bey’e Kaaim bi-Emrillâh Bağdad’da hilâfeti zâten zımnen vermişti.
Hilâfet bir Sünnî İslâm geleneği olmasına rağmen Şi’î Fâtımî devleti kendi hilâfetlerine sıkı sıkıya bağlıydılar. Onlara göre Hazreti Fâtıma soyuna yâni Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e verilmesi gereken bu vekâlet kendilerinin hakkıydı.
Ayrıca Endülüs’te de bir Sünnî hilâfet vardı.
Şurası bir gerçek ki hilâfet hiçbir yönetimde Osmanlıdaki haşmet ve rağbeti görmemiştir. Halk saltanâta bağlı olsa da hilâfeti başka türlü algılamıştır. Nitekim hilâfet saltanattan iki sene sonra lağvedilmiştir. 1922’de saltanat ilgâ edilmiş fakat 1924’te hilâfetin ilgâsı ile ilk halk hareketi olan Şeyh Saîd isyânı vukû bulmuştur.
ÎRAN NEDEN HİLÂFETE HİÇ SÂHİP ÇIKMADI?
Şiî Fâtımî Devleti 909 yılında Kuzey Afrika’da Tunus’ta kurulmuş 969’da Mısır’ı alarak Kâhire’yi başkent yapmıştır. Bu devlet, 1171’de Selahaddîn Eyyûbî tarafından yıkılmıştır.
Îran başlangıçta Sünnî bir devletti. En ünlü İslâm âlimleri bunlarda yetişmiştir. Tefsîrin büyük âlimleri Kâdı Beydâvî, Fahrüddîn-i Râzî, Mu’tezile Zemahşerî İran asıllı olan, İmâm-ı a’zam’ın da Fars olduğu bilinir. Molla Câmi ve Hâfız-ı Şîrâzî de Farstırlar. Îran 16.yy.ın ilk yarısına kadar Sünnî idi. Babası ve dedesi Sünnî olan Safevîlerin önce Sünnî sonra Şiî olan büyük Sünnî katli’amcısı Şâh İsmâîl, Îran’ı Şiî yaptı. Ülkesinde âdetâ Sünnî soykırımı yaşattı.
Peki, sonraki asırlarda Îran neden bir Şiî Hilâfet kurmadı?
Modern Îran Pehlevîlerle monark bir yönetimde iken, Şah Rızâ Pehlevî’nin babası ılımlı bir dînî yönetim taraftârı idi. Îran 1925’ten i’tibâren lâik, militarist ve antidemokratik bir yönetime sâhipti. Şah Rızâ yönetimi 1979’a kadar sürdü. Sonra Fransa’da yaşayan Âyetullâh Humeynî yönetime el koyarak Mollalar sistemi denilen katı teokratik bir sistemle ülkeyi yönetmeye başladı. Kendisi de Şiilerce dînî merkez olarak bilinen Kum şehrine yerleşti. Ülkede yaşayan Farslar dışındaki Azerî Türkleri, Türkmenler, Belûcîler, Kürtler katı bir Şiî rejim baskısına tâbi’ tutuldular.
Âyetullâh “Allâh’ın âyeti, 12 İmâm’ın tâkipçisi, kutsal kişi” anlamlarına gelmektedir. Halk arasında bunlara Mehdî dendiği de vâkı’dir. Bunca dînî güce sâhip ve ekonomik yönden de hayli zengin olmalarına rağmen hilâfete i’tibâr etmediler. Çünkü “Âyetullâh olmayı zâten hilâfetê denk hattâ daha da üstün gördüler. Ayrıca hilâfetin gölgesinde Râşid hâlîfelerin (radıyallâhü anhüm ecmain) hâtırasını ve izlerini silmek mümkün olmadığı için bu konuya girmediler. Ayrıca ortada 632’den 1924’e kadar süren bir Sünnî hilâfetin yanında sâdece 202 yıl sürebilmiş bir Şiî Fâtımî hilâfeti de onları bu işe pek yanaştırmadı. Kaldı ki hilâfet kaldırılınca hiçbir devletin uhdesinde de değildi; isteselerdi buna sâhip olabilirlerdi
SALTANÂTIN VE HİLÂFETİN İLGÂSINA GİDEN YOL
Tüneller karanlık bir dehlizle başlar. Giderek ışığa ulaşılır. Osmanlıda tüneli kazanlar sonunda devleti bir karanlığa gömdüler. Tüneli kazanlarla, bunlara yardım edenler aynı amacı taşıyorlardı. Evvelâ bir meşrûtî krallık sonra da saltanâta son vermek… Hareketlerin başında saltanata ve hilâfete hep saygılı göründüler. Halkın geneli meşrûtî krallığın ne olduğunu bile bilmeden bu sistemi işlettiler. Fakat başlangıçta hilâfeti kaldırma fikri gündeme gelseydi bunu o günkü şartlarda başarmaları mümkün değildi. Sâde Anadolu değil, Arap, Afrika ve Asya İslâm toplulukları bile buna isyân ederlerdi.
İşte Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve onların matruşkası İttidâdcılar sistemi çok iyi kurguladılar. 1836’dan 1909’a kadar sabırla ve plânlı bir şekilde halkı alıştıra alıştıra istediklerini aldılar. Neydi ve kimdi bu Genç Osmanlılar ve Jön Türkler? Bunlar Osmanlının zayıfladığı bir dönemde ortaya çıkan meşrûtiyetçi ve sonrasında da katı bir Abdülhamîd Han düşmanı olan genç ve sözde aydın muhâliflerdi.
“Genç Osmanlı” deyimini ilk def’a 1828 yılında kullanan Charles Mc. Farlane’dır. Bu ifâde genelde Osmanlı gençlerine verilmiş isimdi.
Sonra 1855’te Ubicenhi, Sultan II. Mahmûd döneminde reform hareketlerine katılan devlet adamlarını ve o dönem Batılılaşma eğilimli Tanzîmâtçılarını “Jeune Turquie de Mahmoud” ve “Jeune Turquie d’Abdel Madjîd” ifâdesini kullanmıştır. Bu terimleri siyâsî ağırlıklı ilk kullanan ise Hipolyte Castille olmuştur. Batı’nın bu hareketleri başından beri desteklediği ma’lumdur. Meselâ Georges Badis Kaanûnî Esâsî yanlılarını aynı çatı altında toplayacağını zikrettiği bir gazete çıkarmakla tehdîd etmişti.
Aslında Jön Türk hareketi Fransız burjuvalarının bakış açısına çok benziyordu. Onlar da aydın kişiler olarak devlet yönetiminde söz sâhibi olmak istiyorlardı.
Jön Türkler de başlangıçta bir meclisin açılmasını ve bu mecliste kendilerinin de söz sâhibi olmalarını istiyorlardı. Bu dönemde hilâfet hiç gündemde yoktu. Hattâ bu dönemde saltanatın lağvedilmesi fikri hiç konuşulmamıştı.
Jön Türkler arasında da ayrı görüşte olanlar vardı. Muhâlefetleri gereği faâliyetleri ve çıkardıkları gazete ve dergilerden dolayı genelde Mısır’da veyâ Avrupa’da sürgün hayâtı yaşamışlardı. Sürgünde çok rahat hayat şartlarında yaşamalarına rağmen amaçları yurda dönmek ve burada faâliyetlerini sürdürmekti. Bunlar birçok def’a afv-i şâhâneye nâil olsalar bile fikirlerini inatla savunmaya devâm ettiler. Bu cem’iyetin önde gelen isimleri şunlardı: Abdullah Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmed Rıza, İbrâhim Temo, Ali Fahrî, Ali Haydar, Bahâeddîn Şâkir, Derviş Hima, Ethem Rûhî, Hüseyin Tosun, İshak Sükûtî, İsmâil Canbulat, İsmâil Enver, Mahmûd Celâleddîn, Mehmed Ali Halîm Paşa, Hacı İbrâhimzâde Hamdî, Tarsûsîzâde Münîf, Tunalı Hilmî.
Bunların içerisinde bâzıları daha aktif ve daha dikkat çekicidir. Bir kısmı ileride edebî, politik, ekonomik ve dış siyâsette de belirleyici oldular.
Ahmed Rızâ: İttihâd ve Terakkî’nin önde gelen kurucularındandır. August Comte’un fikrî tâkipçilerindendir.
Ahmed Niyâzî: Arnavut kökenli ve Resneli Niyâzî diye bilinen bir çete başıdır.
Derviş Hima: Arnavut asıllı, Arnavutluk bağımsızlık hareketi delegelerinden biri.
Hüseyinzâde Alî: Âzerbaycanlı doktor ve siyâsetçi.
İbrâhim Temo: Arnavut asıllı doktor, siyâsetçi. Mekteb-i Tıbbiye’de iken Darvinist ve biyolojik materyalizme inananlardandı. Daha Tıbbiye sıralarında Diyarbekirli İshak Sükûtî, Çerkez Mehmed Reşîd ve Arapkirli Abdullah Cevdet ile İttihâd-ı Osmanlı Cem’iyyeti’ni kurdular. 30 Eylül 1895’te Ermenilerin başlattığı Bâb-ı Âlî baskını ve Müslümanlara karşı giriştikleri kanlı çatışmalarda, İshâk Sükûtî ve İsmâil İbrâhim ile birlikte 5 Ekim 1895’te dağıttıkları beyannâme’de Ermenileri ve Türkleri topluca Bâb-ı Âlî’yi, Şeyhulislâm konağını ve Yıldız Sarayını basmaları gerektiğini bildiriyordu. Yâni bu olayların fâilinin Ermeniler olmayıp müsebbibinin II. Abdülhamîd olduğunu savunuyordu.
İshak Sükûtî: Pâriste çıkardıkları gazetede “Bir Kürt” mahlasıyla yazılar yazan ve İbrâhim Temo ile berâber hareket eden İttihâdcı ve ihtilâlci.
Ayrıca meşhur Talat, Enver, Cemal triumvirliği ki Osmanlının çöküşünü hazırlayan elebaşlarıdır; hâlâ bâzıları tarafından kahraman diye anılırlar.
Osmanlıyı kimler yıktı? Türk’e kim ihânet etti? Tablo açık!
.


