 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
ROMANYA MÜFTÜSÜ GÜL'DEN NE İSTEDİ
9 Mart 2008 01:00
A -
A +
İLK TOPLANTIYI ONLARLA YAPMIŞTI Abdullah Gül, Romanya ziyaretinde ilk toplantısını soydaşlarımızla yapmıştı. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Romanya Müftüsü Yusuf Murat, Gül'e günün hatırasına plaket vermişti. SUNUM Değerli okuyucular! Her hafta bu sayfada kısmetse sizi maziye doğru bir yolculuğa çıkaracağız. Dün, bugün ve gelecek arasında bir köprü kurmaya çalışacağız. Umarız eğlenceli olur. Umarız memnun kalırsınız. İyi haftalar... ROMANYA MÜFTÜSÜ
GÜL'DEN NE İSTEDİ Cumhurbaşkanı Abdullah Gül geçenlerde Romanya'da idi. Katıldığı bir toplantıda Romanya Müftüsünün kendisine müracaat ederek imam maaşlarının azlığından yakındığını ve Türkiye'nin desteğini istediğini gazetelerde okuduk. Bu talep, vaktiyle Romanya müftü ve kadılarını tayin ettiğimiz günleri hatırlattı. Romanya, bizim eski tabirimizle Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) beş asır Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Her ikisini de İstanbul'un tayin ettiği voyvoda adında Romen asilzâdeleri idare ederdi. Bir ara voyvodalar İstanbullu Rumlardan tayin edildi. Memleketeyn'in muhtar bir idaresi vardı. 1878 tarihli Osmanlı-Rus Harbi neticesinde Romanya müstakil oldu. Alman bir prens kral ilan edildi. CUMHURİYETE KADAR Romanya'da öteden beri fazla Müslüman yaşamazdı. Ama kaç asırlık Türk toprağı Dobruca 1878 tarihli Berlin ve 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile Romanya'ya verilince, ekserisi Kırım'dan göçmüş kalabalık bir Türk nüfusa sahip oldu. Burada dört müftü ve yeterince kadı vardı. Romanya'daki Türklerin aile ve miras dâvâlarına bakar, İslâm hukukuna göre hüküm verirdi. Bunlar İstanbul'dan tayin edilirdi. Cumhuriyet'ten sonra şeyhülislâmlık kaldırılıp, bu müftü ve kadıları tayin edecek makam kalmayınca, salahiyet Romen hükûmetine geçti. İHTİLAFTAN İSTİFADE... 1930'larda Romanya Müslümanları kadılıkların devamı hususunda görüş birliği içinde olamadı. Modernistler kaldırılmasını, muhafazakârlar ise devamını istedi. Romen hükûmeti ise bu ihtilaftan yararlanarak 1935 yılında bütün kadılıkları kaldırdı. Kadılar, Romen mahkemelerinde müşâvir olarak hazır bulunmaya başladı. Böylece Romanya Müslümanlarının bu serbestisi sona erdi. Komünist rejimin kurulmasını takiben müftülükler kaldırılarak bütün Romanya Müslümanları için Köstence'de bir tek müftü bırakıldı. Bu arada hayli Türk, anavatana hicret etti. Komünist rejimin yıkılmasından sonra Müslümanların hukukî ve adlî serbestisi iade edilmedi. Romanya Müftüsünün bu talebi, eski Osmanlı topraklarında yaşayanların Türkiye'den beklentilerini göstermesi bakımından ehemmiyet taşıyor. Türkiye'nin, ülke dışındaki soydaşlarıyla irtibatını devam ettirmesine vesile olacağı da şüphesizdir. ROMANYA MÜFTÜSÜ
GÜL'DEN NE İSTEDİTürklerin yoğun olarak yaşadığı Köstence, Romanya'nın en büyük liman şehridir. 1935'ten sonra on binlerce Türk, buradan Türkiye'ye hicret etmişti. ROMANYA MÜFTÜSÜ
GÜL'DEN NE İSTEDİKöstence'de Kral Carol Camii. Ak sakalın hikmeti... Sultan İkinci Murad, Varna Harbini kazandıktan sonra harp meydanında geziyordu. Ölen düşman askerlerinin hep genç olduğunu görünce, yanındaki beylerden Azeb Bey'e: "Azeb Bey! Garip değil mi, bu kadar ölü içinde hiçbir ak sakallı görmedim. Hepsi genç. Hepsi taze!" dedi. Azeb Bey şöyle mukabele etti: "Padişahım! İçlerinde bir ak sakallı olsaydı, başlarına bu felâket gelir miydi?" ROMANYA MÜFTÜSÜ
GÜL'DEN NE İSTEDİDevletler hukukunun esasını Şirâzî kurmuş... Meşhur devletler hukukçusu Henri Bonfils, 1326/1910 yılında Osmanlıca'ya da tercüme olunup basılan Hukuk-ı Umumiye-i Düvel (devletler umumî hukuku) adlı kitabının yedinci cildinde der ki: "Devletler hukukunun esası Hâfız Şirâzî'nin Farsça şu iki mısraındadır: Âsâyiş-i du kîtî tefsir-i în du harfest, Bâ dositân mürüvvet, bâ düşmenân müdârâ" [Yani iki cihanın düzeni, dostlara mertçe davranmak ve düşmanları idare etmekten geçer.]
.
Katili kim affetsin?
16 Mart 2008 01:00
A -
A +
> Hazırlayan: Ekrem Buğra EKİNCİ Katili kim affetsin? Tatil günü yazılacak yazı değil belki ama, ne yapalım, yeri geldi. Kusura bakmayın! Osmanlı Hukuku'nda cemiyet, şahıslar ve devlet aleyhine olmak üzere üç çeşit suç vardı. Cemiyet aleyhine suçlara, had suçları da denirdi ve beş taneydi: Zina, zina iftirası, hırsızlık, eşkıyalık ve sarhoşluk. Bunların şartları ve cezaları belliydi. Tatbiki ise zor ve nâdirdi. Bunları ne devlet, ne de şahıslar affedebilirdi. Adam öldürme, yaralama, hakaret, gasp gibi şahıslar aleyhine işlenen suçlarda, zarar gören dava açabilir ve suçluyu ancak o affedebilirdi. Devlet affedemezdi. HÜKÜMDAR BİLE... Devlet, ancak kendisi aleyhine işlenen isyan, gösteri, casusluk, kanunsuz silah taşıma gibi suçları affedebilirdi. Bilerek ve isteyerek adam öldürmenin cezası kısas olarak idamdı. Ancak ölenin vârisleri katili affedebilirler veya diyet (tazminat) ödemesi karşılığında kısas taleplerinden vazgeçebilirlerdi. Vârislerden biri bile affetse, katil idamdan kurtulurdu. Katili hükümdar bile affedemezdi. Çünkü bunlar, Kur'an-ı kerimde açıkça yazar. Ancak katil affedilmişse, hükümet buna herhangi bir ceza verebilirdi. İşte bu cezayı devlet affedebilirdi. Bu usul, mağdurların acısını ve zararını mümkün mertebe telâfi ederdi. Şahsî intikam duygularını yatıştırır, kan dâvâlarının önüne geçerdi. Böylece sosyal barışın teminine yardımcı olurdu. BİZDEKİ, MANTIĞA TERS Modern ceza hukukunda devletin af yetkisi vardır. Ama şahıslara karşı işlenen suçlarda af yetkisini kullanmakta mümkün mertebe çekingen davranması istenir. Ancak devlet aleyhine işlenen suçları, devlet kendisini güçlü hissettiği zaman affetmesi esastır. Şimdi bizdeki af anlayışı, ne geçmişe uyar; ne modern anlay?şa... Daha ziyade politik maksatlarla yapılır. Hatta umumî af çıktığı zaman bile, devlet, şahıslar aleyhine işlenen suçları affeder; kendisi aleyhine işlenen suçları affetmez. Bu ise, affın mantığına tamamen terstir. FIKRADAKİ HÜLASA Meşhur fıkradır: İki serseri bir kadıncağızın ırzına geçmişler. Mahkûm olup hapse atılmışlar. Bir müddet sonra kadın ikisini sokakta gezerken görmüş. Doğru savcıya koşmuş. Gördüğünü anlatmış. Savcı: "Hanım, hanım! Haberin yok mu, af çıktı. Devlet onları affetti!" demiş. Kadının cevabı: "Savcı bey! İyi de, bunlar benim mi ırzıma geçti, devletin mi ırzına geçti? Devlet nasıl affeder?" Harflerin de benzeri var...Katili kim affetsin? Eskiden ilk mekteplerde okuma öğretilirken, çocukların hatırında kolay kalması için elifbanın her harfi bir nesneye benzetilirdi. Bunların çoğu ince bir espri mahsulüydü. Elif kalem gibi, be tekne gibi, te ona benzer, se ona benzer, cim karnı yarık, ha ona benzer, hı ona benzer, dal beli bükük, zel ona benzer, ra çengelli, ze ona benzer, sin üç dişli (veya tarak gibi), şın ona benzer, sad tava dudaklı (veya badem gözlü), dat ona benzer, tı bacaklı (veya tavşan kulaklı), zı ona benzer, ayın ağzı açık, gayın ona benzer, fe kuzu başlı, kaf koyun başlı, kef karnında hemze, lam orak gibi, mim çomak gibi, nun çanak gibi, vav bir gözlü, he iki gözlü, lamelif bacağı dolanmış, ye yılan gibi. Katili kim affetsin?Yanlış hesap saraydan döndü 1648 yılında yedi İngiliz ticaret kalyonu, İstanbul'a mal getirmişti. Ancak getirdikleri maldan, ticaret anlaşmasıyla belirlenen %3 yerine, yanlışlıkla % 6 gümrük vergisi alınmıştı. Ayrıca malların bedeli olan 15.000 kuruş da henüz ödenmemişti. Gemi sahipleri nereye başvurdularsa, netice alamadılar. Bu defa ne yapacaklarını bilemediler. İstanbul'daki İngiliz sefiri Şövalye Thomas Benedith kendilerine bir yol gösterdi. Kalyonlar, Galata önünde deniz ortasında beyaz bayrak çekti. Bütün mürettebatı güverte üzerine dizildi. Başlarına birer bakraç zift yakıp bağrışmaya başladılar. Hâdise Topkapı Sarayı'ndan görüldü. Derhal adam yollanıp dertlerinin ne olduğu soruldu. Zamanın padişahı Sultan İbrahim, Çavuşbaşı İbrahim Ağa'yı Sadrazam Hezarpâre Ahmed Paşa'ya göndererek haksızlığı düzelttirdi. Katili kim affetsin?
.
Çanakkale geçilseydi
23 Mart 2008 01:00
A -
A +
ekrem.ekinci@tg.com.tr Fax: 0212 454 31 80 Çanakkale Boğazı, 1918 değil de 1915 yılında geçilseydi tarihin seyri tamamen değişebilirdi. Çanakkale'nin geçilmesi durumunda neler olacağını tahmin etmek enteresan olduğu kadar zor ve riskli. Çanakkale geçilseydi Çanakkale muharebeleri, Irak cephesindeki Kutü'l-amâre muharebesi ile beraber Birinci Cihan Harbinde yüz akımız sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir. Hatta Irak cephesinde, İngiliz ordusunun kumandanı bile esir alınmıştır. Bundan dolayı ne kadar iftihar etsek, azdır. Muzaffer askerlerimizi şükranla anıyoruz... Acaba Çanakkale geçilseydi, ne olurdu? Şunu diyebilirsiniz: Çanakkale zaten üç seneye kalmadan geçildi. Biz burada 1918 yılında değil, 1915 yılında geçilseydi, tarihin seyri nasıl değişirdi, onu merak ediyoruz. Buna cevap vermek de kolay değil. Tarihî konularda, eldeki bilgilere göre konuşmak kolay. Ama geleceğe dair tahminler yapmak enteresan olduğu kadar da zor ve riskli. FATURA HAFİFLERDİ Kendi açımızdan şu tahminleri yapmak belki mümkün: Bir kere harb bu kadar uzamazdı. Zayiatın çok olduğu Çanakkale kara harblerine gerek kalmazdı. Milyona yakın Mehmetçiğin şehid olup, esir düştüğü Irak, Mısır, Galiçya, Suriye gibi yeni cepheler açılmazdı. Hükümet, düşmanla münferid sulh istemek zorunda kalırdı. Daha az zayiatla harbden çekilmek mümkün olurdu. İtilaf devletleri, Sevr'deki kadar acımasız olmazdı. "Bizim derdimiz Almanlarla idi. Siz niye harbe girdiniz? Harbi uzattınız. Cepheleri genişlettiniz. Her şeyin mes'ulü sizsiniz!" diyerek bize savaş suçlusu muamelesi yapmazlardı. Arap ihtilali gerçekleşmez, Filistin, Suriye, Irak, Arabistan elden çıkmazdı. Arabistan'da Vehhabî Suud Krallığı, Filistin'de İsrail Devleti kurulmazdı. Petrol havzaları ve mukaddes beldeler işgal edilmezdi. Arap toprakları istiklalini kazanırdı ama, Osmanlı Milletler Topluluğu adıyla toparlanabilirdi. ÇARLIK DEVRİLİR MİYDİ? Çanakkale'yi geçmek isteyenler Rusya'ya yardım götürdükleri için, Rusya'da Bolşevik ihtilâli olmaz; çarlık devrilmez; yetmiş sene dünya milletlerini inim inim inleten komünist idare kurulmaz; ekserisi Türk asıllı milyonlarca insan katliâma maruz kalmazdı. Bolşevik Ruslar, Güney Kafkasya'ya inemezler; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan işgal edilmezdi. Anadolu ve Rumeli'de yüz binlerce insan yurtlarından sürülmezdi. Osmanlı Devleti yıkılmaz; Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu bu ağır enkazın altında kalmazdı. YA CUMHURİYET... Ama işe bir de başka taraftan bakalım: Çanakkale 1915'te geçilseydi, Cumhuriyete giden yol kurulamaz; Mustafa Kemal gibi büyük bir lider ortaya çıkamaz; Türkiye'nin çehresi değişemezdi... Kanuni'nin Kruşçev'e ilginç cevabı Çanakkale geçilseydi İkinci Cihan Harbi'nden sonra Komünist Ruslar, bazı Orta Avrupa ve Balkan ülkeleriyle beraber Macaristan'ı da işgal etmiş; burada kukla bir hükümet kurmuştu. Ancak Macarlar, Ruslara karşı direndiler. 1956 yılında meşhur bir ihtilâl koptu. Ama Ruslar bu ihtilâli kanlı bir şekilde bastırdılar. Otuz sene daha Macaristan'da kaldılar. Vebali anlatanların boynuna: Soğuk Harb zamanında Sovyet Rusya'nın lideri olan Kruşçev, rüyasında Kanuni Sultan Süleyman'ı görmüş. Kendisine, "Siz Macaristan'da neredeyse iki asır kaldınız. Biz 10 sene bile kalmadan, halk ayaklandı. Bunu nasıl becerdiniz?" diye sormuş. Kanuni Sultan Süleyman cevap vermiş: "1. Biz fethettikten sonra Macaristan'ı vatan edindik, oturduk. 2. Halka Türkçe'yi mecbur etmedik. 3. Fethettiğimiz günü sizin gibi millî bayram ilan etmedik." Çanakkale geçilseydiÇanakkale geçilseydiCam paralar Altın ve gümüş tarih boyu her yerde para olarak kabul görmüştür. Değeri ufak şeyleri almak için de hükûmetler bakır, tunç, nikel, hatta alüminyum paralar basmıştır. Hepsinden enteresanı, İslâm dünyasında cam paralar basılıp tedâvül etmişti. Evet, yanlış okumadınız, cam paralar... Tarihteki ismiyle "sencât-ı zücâciye". Emevîler, Abbasîler ve Fâtımîler asrında bazı halifelerin, ekseriya da vâlilerin isimleriyle cam paralar basılmıştı. Koleksiyoncuların çok alaka gösterdiği bu cam paralardan haylisi bugün Fransa ve İngiltere müzelerinde saklanmaktadır. 1891 senesinde İngiltere müzesinin neşrettiği bir katalogda bunlardan dört yüz kadarı gösterilmişti
.
5000 yıllık Türk bayramı
2 Nisan 2008 01:00
A -
A +
Anlaşılamayan bir şey var: Nevruz, 5000 yıllık bir Türk bayramı imiş. Altay dağlarının en soğuk zamanlarında, bu nasıl bahar bayramı!5000 yıllık Türk bayramı Nevruz'un Farsça yeni gün demek olduğu ve eski İran takviminin başı olan 21 Mart gününe tekabül ettiği malum. İran mitolojisine göre Nevruz, Perslerin ilk hükümdarı efsanevî Cem'in tahta çıkış tarihi imiş. Bunu yılbaşı yapıp dinî ve millî bayram ilan etmiş. Her sene bu günde mücevherli kaftanıyla debdebeli tahtına oturur, güneşin ilk ışıklarının üzerine vuruşunu haşmetli bir merasim hâlinde herkese seyrettirirmiş. Zerdüşt dininin mukaddes kitabı Avesta'da yazdığına göre 700 sene yaşamış, 300 sene İran'da kimse hasta olmamış. İran'a altın devrini yaşatmış; adaletle hükmetmiş; sonraları yoldan çıkıp kendisini tanrı ilan ettirmiş. Tarihî vesikalara bakılırsa, Cem'in tahta çıkışı miladdan önce 700 yılıdır. 25 yıl tahtta kalmıştır. Görülüyor ki, Nevruz'un temeli İran mitolojisine dayanıyor ama, 5000 yıllık değil. ZERDÜŞT BAYRAMI Nevruz, Zerdüşt dininin iki bayramından birisi. Diğeri 21 Eylül'deki Mehrican. Her ikisi de güneşin hareketleriyle irtibatlı mühim iki güne denk geliyor. Bu da İranlıların hem güneşin hareketlerine ehemmiyet veren Mitra dininin; hem de ateşe kıymet veren Zerdüşt dininin tesirini açıkça gösteriyor. Hele Nevruz'da ateş üstünden atlama, tam bir Zerdüşt merasimi değil mi? Üstelik Nevruz, İran takviminin sene başıdır. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan'da kullanılan Celâlî takviminin yılbaşı da Nevruz'dur. Alın size bir tesir daha! İran Şiîleştikten sonra, Nevruz'a İslâmî bir kisve giydirilmiş; Hazret-i Ali'nin doğduğu gün kabul edilmiştir. Kürtler, Farslara uzaktan akraba olduğu için, Nevruz'a itibar etmeleri bir dereceye kadar anlaşılabilir. KUTLAYAN KUTLASIN Yıllarca çeşitli kavimlerin Türk asıllı olduğunu ispatlamaya uğraştık. Ulus, yalvaç, kurultay gibi Moğolca kelimeleri Öz-Türkçe zannettik. İşin farkına varınca, "Nasılsa Moğollar da Türk asıllı" dedik. Ecdadımızı çekik gözlü hayal etmeye başladık. Sonradan öğrendik ki, Moğollarla aynı asıldan gelmiyormuşuz. Dedelerimiz de çekik gözlü değilmiş. Şimdi de İran mitolojisiyle içli dışlı olmaya başladık. Politik gövde gösterilerine dönüşse de, yüzlerce kişinin kanına mal olsa da, son yıllarda Nevruz tekrar hayatımıza girdi. Kutlayan kutlasın. Kimsenin bir şey diyeceği yok. Ama buna patent vermek için, üzerine "Elli asırlık Türk bayramı" damgası vurmaya gerek var mı? 21 MART HANGİ BAHAR? Müslümanlıktan önce, Buhara ve havalisinde yaşayan bazı Türkler, Zerdüşt dinine girmişti. Bu da Asya'da kalan Türklerin bazılarının Nevruz'u kutlamalarını izah eder; ama Nevruz'un Türk bayramı olduğu manasına gelmez. Bu, Türkler üzerindeki İran ve Zerdüşt tesirini gösterir. Anadolu'da Nevruz hiçbir zaman yaygın olmamıştır. Hele bir de Nevruz ile Türklerin Ergenekon'dan çıkışı arasında irtibat kuruluyor ki hiç de inanası gelmiyor insanın. Nevruz Türklerin anavatanında bahar bayramı imiş. Senenin büyük bir kısmında dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü Altay dağlarında, 21 Mart'ın bahar başlangıcı olması mümkün mü? Üstelik Nevruz, meşhur "kocakarı soğukları"nın da başlangıcıdır. Ne bahar bayramı ama... TÜRK TARİHİ İÇİN ÇOK YENİ Bildiğimiz kadarıyla İslâm dini, başka dinlere ait bayramların kutlanmasını açıkça yasaklıyor. Noel'e, Paskalya'ya reaksiyon gösterenlerin, Nevruz'a, Mehrican'a alkış vermesini anlamak mümkün değil. Kim ne derse desin, Nevruz, şunun şurasında birkaç yıllık bir Türk bayramıdır. ATEŞİN KÖTÜLÜKLERİ YAKIP YOK EDECEĞİNE İNANILIYOR 21 Mart'ın bahar başlangıcı olarak kabul edildiği Nevruz'da ateş yakılarak üzerinden atlama geleneği vardır ki bu; bütün kötülük ve uğursuzlukların ateşle yakılıp yok olması inancına dayanır. Bu da Nevruz'un Zerdüşt geleneği olduğunun açık bir göstergesidir. Bu sebeple herkes niyet eder ve yakılan ateşin üzerinden atlar. Kösler cevap veriyor 5000 yıllık Türk bayramı Sultan Fatih, bir gün sefere giderken, yolda yanındaki âlimlerle ilmî bahisler konuşuyordu. Bir ara, "Ey iman edenler! Allah'a ve resulüne iman ediniz" mealindeki Kur'an-ı kerim âyetinde peş peşe geçen "İman ediniz!" hitabının hikmetini sordu. Molla Hüsameddin, "Çalınan kösler, buna cevap veriyor padişahım" dedi. Yani köslerin "Düm! Düm!" sesleri, "İmanınızda devam ediniz!" manasına geliyor demek istedi. [Düm, Arapça, "devam et" demektir.] Bu beklenmeyen cevap, Sultan Fatih'in hoşuna gitti. 5000 yıllık Türk bayramıKokuyor mu? Roma imparatoru Vespasianus, bir ara hazine dara düşünce, şehirdeki tuvaletlerden vergi alınmasını emretmiş. Oğlu, bunun pis bir usul olduğunu söyleyip karşı çıkınca, babası eline aldığı bir parayı, oğlunun burnuna tutmuş: "Bak bakalım, kokuyor mu?" 5000 yıllık Türk bayramı
.
.
Sarkozy'nin dedeleri Osmanlı vatandaşıydı
9 Nisan 2008 01:00
A -
A +
Sarkozy, her gün yeni bir gündem oluşturmayı biliyor. Soyu da başka bir âlem. Dedelerinin izlerini, Osmanlı ülkesinde bulduk. İmparatorluklar dağılınca, enkaz taşlarının nereye sıçrayacağı belli olmuyor.Sarkozy'nin
dedeleri Osmanlı
vatandaşıydıSarkozy'nin
dedeleri Osmanlı
vatandaşıydıSarkozy'nin
dedeleri Osmanlı
vatandaşıydı 1900'lü yılların başında Selanik. General Charles de Gaulle ekolünden Jacques Chirac tarafından yetiştirilen; fakat onu alt ederek Fransa'nın yeni cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy, Türkiye'ye dair beyanatları ile ilk günlerde medyayı hayli meşgul etti. Daha sonra da Fransa'da yaklaşık yüz yıldır uygulanan laikliğin yeniden yorumlanarak esnetilmesi gerektiğini dile getirdi. Sarkozy'ye göre tarih boyunca insanlığa en büyük kötülükler dinden değil, dinsizlerden gelmiştir. Son günlerde ise kendisinden uzun boylu yeni karısı Bruni ile yaptığı skandallarla dolu İngiltere seyahati gündeme oturdu. Bunlar bir tarafa, Nicolas Sarkozy'nin dikkat çekici bir yanı var: Soyu! MACAR ASİLZADESİ Sarkozy'nin babası Nagybócsai Sárközy Pál, Macaristan'ın meşhur ve asil ailelerinden birine mensup. Budapeşte'nin 60 mil doğusundaki Allatyan şehrinden. Babası Protestan; annesi Katolik. Bu aileden tarihte rol oynayanlar var. Dedeleri Macar aristokrasisinin önde gelenlerinden ve zamanında Osmanlı vatandaşı idi. (Macarlarda, eskiden bizde de olduğu gibi, soyadı isimden önce gelir.) Sárközy Pál, II. Cihan Harbi'nin ardından Kızıl Ordu'nun Macaristan'ı işgali üzerine, 17 yaşında iken bütün arazilerini ve şatosunu satıp, maceralı bir yolculukla Fransa'ya geliyor. Beş yıllığına Fransız yabancılar lejyonuna asker olarak giriyor. O zamanlar Fransızların işgalindeki Cezayir'e gönderiliyor. 1948'de Marsilya'ya dönüyor ve Fransız vatandaşlığına giriyor. İsmini de Paul Sarkozy de Nagy-Bócsa olarak Fransızlaştırıyor. Reklamcılık tahsil etmek üzere Paris'e geliyor ve burada evleneceği kadın ile tanışıyor. SELANİKLİ ANNE Bu kadın hukuk fakültesi öğrencisi Andrée Mallah adını taşımaktadır. Matmazel Mallah, zengin bir ürolog olan Dr. Benedict Mallah'ın kızıdır. Asıl ismi Benico Aaron Mallah olan Mösyö Mallah, o zamanlar Osmanlı vilâyeti olan Selânikli bir Yahudi ailesine mensuptur. Bu aile 1492 yılında İspanya'dan kovulan Yahudilerdendir. 1890 yılında dünyaya gelen Aaron Mallah, bir kuyumcunun oğludur. 14 yaşında lise tahsili görmek üzere Fransa'ya gelmiş ve bir daha memleketine dönememiştir. Çünkü Selânik artık Türklerin elinde değildir, Türklerde izine bile rastlanmayan antisemitizm, yani Yahudî alehytarlığı, Selânik'in yeni sahibi Yunanlılar arasında zirvededir. 1913 yılında babasını kaybeden Mösyö Mallah, 1917 yılında Fransız Adle Bouvier ile evlenir ve Musevî dinini bırakıp Katolikliğe girer. Böylece soykırımdan kurtulur. Fakat Mallah ailesinin Fransa ve Selânik'teki geri kalan 57 ferdi II. Cihan Harbi sırasında Naziler tarafından katledilir. Ateşli bir De Gaulle taraftarı olan Benoit Mallah, 1972 yılında Paris'te ölür. MUSEVİ DEDE... Paul Sarkozy ile Andrée Mallah 1949 yılında evlenir ve üç çocuğunun ortancası olan Nicolas, 1955 yılında dünyaya gelir. 10 yıl sonra Paul Sarkozy karısından ayrılır; iki evlilik daha yapar ve varlıklı bir hayat yaşamasına rağmen önceki evliliğinden olan çocukları ile ilgilenmez. Çocuklar, annelerinin babası Benoit Mallah'ın evinde yaşamaya başlarlar. Macarca bilmeyen Nicolas ve kardeşleri üzerinde babalarından çok dedelerinin tesiri vardır. Bir başka deyişle Nicolas, Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen dedesi tarafından yetiştirilmiştir. Sarkozy, bir Katolik lisesini bitirdikten sonra hukuk fakültesine devam ederek avukat olur. İMPARATORLUKLARIN ENKAZI Fransa cumhurbaşkanının gerek baba, gerekse anne cihetinden vaktiyle Osmanlı vatandaşlığını taşımış iki aileye mensup oluşu talihin bir cilvesi sayılabilir. Ayrıca Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen bir büyükbaba tarafından yetiştirilmiş olması daha da enteresandır. Ne diyelim, imparatorluklar dağılınca, enkazı daha geniş bir sahaya yayılıyor. Kâbe-i Muazzama'yı örttüren rüya Kâbe-i Muazzama'ya, Yemen'deki Kahtan hükümdarlarından Tübbe zamanından beri kıldan ve deriden örtüler örtülürdü. Rivayete göre, Hazret-i Peygamber'den yedi asır evvel Mekke'yi ziyaret ederken Tübbe'ye rüyasında "Kâbeye örtü ört!" diye bir hitap gelmişti. Sözünü tutup zamanın en iyi kumaşından bir örtü örttü. Sonra âdet oldu. İlk defa Emevî Halifesi Yezid bin Muaviye (veya Abdullah bin Zübeyr) zamanında, Kâbe'ye ipekten dokunmuş kumaş örtüldü ve güzel kokular sürüldü. 833 yılında vefat eden Abbasî halifesi Me'mun zamanında beyaz atlas; 1224 yılında da halife Nâsır tarafından siyah atlas örtülmeye başlandı. Bir defaya mahsus olmak üzere, 1030'da vefat eden Gazne Sultanı Mahmud tarafından sarı ipekten örtü örtüldü. Önceleri Mısır'da dokunup gönderilen Kâbe örtüleri; Osmanlı Padişahı Sultan I. Ahmed zamanından itibaren İstanbul'da dokunup gönderilmeye başlanmıştır. Sarkozy'nin
dedeleri Osmanlı
vatandaşıydıKabe örtüsü değiştirilirken. 'ŞAKA'NIN GEÇMİŞİ1 NİSAN aptalları Julien Takvimine göre yeni yıl, 16. asrın ortalarına kadar 25 Martta başlardı. Bahar eğlenceleri 1 Nisan'a kadar devam ederdi. Gregoryen Takviminin kabul edilmesi üzerine, 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, yıl başlangıcını ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanın şartlarında çoklarının bundan haberi olmadı. Haberi olmayanlarla olup da bu kararı protesto edenler, eski âdeti sürdürdüler. 1 Nisan'da eğlenceler tertiplediler. Diğerleri bunlara "Nisan Aptalları" adını verip, şakalar yaptılar. Gerçek olmayan haberler ve sürpriz hediyeler verdiler. Yalandan partilere davet ettiler. Bu tarihte güneş, balık burcunu terk ettiği için, kendisine 1 Nisan şakası yapılanlara "Nisan Balığı" da denildi. GUGUK KUŞU Zamanla 1 Ocak herkesçe yılbaşı olarak kabul edildi ama, Fransızlar 1 Nisan'ı da bu şekilde anmaya devam ettiler. Bu âdet İngiltere'ye iki asır sonra geçti. İskoçya'da 1 Nisan şakası yapılan kişiye guguk kuşu adı takılır. Çünkü guguk kuşu bu günlerde ortaya çıkar. Hindistan'da da 1 Nisan'da bahar eğlenceleri düzenlenir. Son zamanlarda 1 Nisan'ın menşeini Endülüs'e kadar götüren şaşırtıcı bir rivayet dolaşıyor. Güya bu gün, bir Müslüman kalesinin İspanyollar tarafından alındığı gün imiş. Hıristiyanlar bunun için eğlence yapıyorlarmış. Doğrusu mübalağalı, hatta düşmanlık körükleyici maksatlı bir rivayet gibi geliyor En ferasetli ÜÇ KİŞİ >> Şark kültüründe en ferasetli, en uzak görüşlü tanınan üç kişi kimdir, sualine şu cevap verilmiştir: 1- Mısır'dan Filistin'e gelen Hazret-i Musa'yı çoban tutması için babası Hazret-i Şuayb'e "Bu güçlü ve emin bir kişi" diyen ve sonradan onunla evlenerek peygamber hanımı olan Safure Hatun; 2- Köle tacirleri tarafından Mısır'a getirilen Hazret-i Yûsuf'un ileride büyük bir zât olacağını kestirip satın alan Mısır azîzi (maliye nâzırı) Kıtfir; 3- Adaletiyle dillere destan Hazret-i Ömer'i yerine halife tayin eden Hazret-i Ebu Bekir.
.
Nabzımı bırak a doktor KALBİME BAK!
16 Nisan 2008 01:00
A -
A +
Son devirde doktorluk çok parlak bir meslekti, şarkılar bile yakılmıştıVaktiyle İstanbul'daki tıbbiye mektebi, dünyanın en ileri tıp fakültelerinden birisiydi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar anlatmaktadır Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi. Doktorluk; kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerinden biri hâline geldi. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. 14 Mart 1827 tarihinde Sultan II. Mahmud Avrupaî usulde tıp fakültesini kurdu: Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne. Kuruluşu her sene tıp bayramı olarak kutlanır. Daha önce tıp fakültesi yok muydu? Anadolu'da Selçuklular devrinden beri ciddî tıp müesseseleri vardı. Kayseri, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastaneler, aynı zamanda mühim birer tıp fakültesi idi. Medresede belli bir dereceye kadar okuyan talebe, eğer tıp tahsili görmek isterse buraya intisap eder; burada usta-çırak münasebeti çerçevesinde tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) olarak yetişirdi. Bunların kaleme aldığı nice kıymetli eserler kütüphaneleri süslemektedir. İNSAN GİBİ MUAMELE Dünyada ilk defa akıl hastalarına hasta muamelesi yapan Türkler olmuş ve onları bu hastanelerde tedavi altına almışlardır. Telkin, meşguliyet, su ve kuş sesleri vasıtasıyla akıl hastaları iyileştirilmeye çalışılırdı. Her hastanede, hastaların nekahat devresini geçirdiği tâbhaneler bulunurdu. Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi. MARKO PAŞA MEKTEP MÜDÜRÜ Mekteb-i Tıbbiye'de, askerî ve sivil tabibler beraberce tedrisat görür; eczacılar da buradan yetişirdi. Rum asıllı meşhur tabip Marko Paşa, tıbbiye mektebi müdürlerinden idi. Bu mektep giderek gelişti ve Sultan Abdülhamid zamanında dünyanın en ileri tıp fakültelerinden biri hâline geldi. Her milletten talebenin tahsil gördüğü mektepte, hocaların çoğu Avrupa'dan gelmiş veya burada yetişmiş; sahasında otorite şahıslar idi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar hatıralarında anlatırlar. Mektebi gezen yabancı seyyah, diplomat ve ilim adamları hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamıştır. DÜNYA SEVİYESİNDE FAKÜLTE Mektebin üç yılı lise ve dört yılı da fakülte seviyesinde idi. Talebelerin her ihtiyacı karşılanır; sivil talebeler askerlik kurasından da muaf tutulurdu. Fransızca, Arapça, Farsça ve fıkıh da, okutulan dersler arasındaydı. Mezunlar, Avrupa'ya gönderilir; buradaki tıp fakültelerinin açık bitirme imtihanlarını vererek, akademik ehliyetlerini dünya çapında ispatlardı. Mekteb-i Tıbbiye, 1908 yılında Dârülfünun Tıp Fakültesi adını aldı. Doktorluk böylece, kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerden biri hâline geldi. Öyle ki kızlar arasında, bir doktorla evlenmeyi hayal edenlerin sayısı arttı. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. Tabip veya hekim yerine, doktor gibi frenkçe bir tabirin tercih edilmesi de bu devre rastlar. Nabzımı bırak a doktor KALBİME BAK!HAYDARPAŞA'DA MUHTEŞEM BİNA Mekteb-i Tıbbiye çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa'da Sultan Abdülhamid'in yaptırdığı bu ihtişamlı binaya taşındı. 1933'te Çapa'ya nakledilince, bu bina Haydarpaşa Lisesine, daha sonra da Marmara Üniversitesine tahsis edilmiştir. Nabzımı bırak a doktor KALBİME BAK!TIP FAKÜLTELERİNİN TEMELİ Modern manadaki ilk tıp fakültesi olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'de eğitim gören doktor namzetleri mesleklerinde çok iyi yetişiyordu. Birkaç lisan birden öğrenen talebeler, Avrupa'da da eğitim görme imkanı yakalıyordu. Öyle ki buradan dünya çapında akademik ehliyetini ispatlamış birçok doktor yetişmişti. Soyumdan evlenmemiş KIZLARA GELİR OLSUN! Osmanlılar zamanında, doğrudan umumun istifadesi için kurulmuş câmi, köprü, medrese gibi hayrî vakıflardan başka, zürrî vakıf da denilen aile vakıfları vardı. Vakıf kuran kişi burada malını ailesinden muayyen şahısların istifade etmesi için vakfederdi. Böylece servetinin çarçur edilmesine engel olmak; ileride gelecek soyunun mağdur düşmesini önlemek isterdi. Vakfın gelirleri vakfedenin arzuları istikametinde aile mensuplarına dağıtılırdı. Mesela soyundan gelen evlenmemiş kızlara veya dul kadınlara veya sakatlara veya ilim talebesine veya hepsine mal vakfedebilirdi. 1926 tarihli medenî kanun ile zürrî vakıf kurulması yasaklandı. Ancak mevcut zürrî vakıflar varlığını devam ettirdi. Dedelerinden kalma zürrî vakıfların getirdiği gelirlerle burslu gibi tahsil yapanlara bu devirde çok rastlanmaktadır. Vâli Ahmed Vefik Paşa'nın saat oyunu Bursa'da yaşlı bir hanımın saati kaybolmuştu. Kadıncağız ertesi gün doğru vilâyet konağına koştu. Vâli Ahmed Vefik Paşa'nın huzuruna çıktı. "Vâli paşam! Benim baba yadigârı bir saatim kayboldu. İşittim ki sizin sihirli bir gözlüğünüz varmış, onu gözünüze takınca bütün kayıp şeyleri görüp bulurmuşsunuz. Ne olur benim saatimi de bulun!" dedi. Paşa, hükümete ve hükümet adamına karşı duyulan bu saf ve temiz inancı sarsmak istemedi. Kadıncağıza saati iyice tarif ettirdi. Sonra "Peki hanım teyze. Sen şimdi git, yarın gel. Ben inşallah bu gece saatini bulurum" dedi. Sonra çarşıya bir adam gönderip tarif edilene en yakın bir saat satın aldırdı. Ertesi gün gelen yaşlı kadına bunu teslim ederken: "Al saatini teyze. Yalnız saatine mukayyet ol. Bir daha kaybedersen bizim gözlük de artık işe yaramaz!" yollu tenbihte bulunmayı ihmal etmedi. Musevî talebeye yemek imtiyazı Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından alâkalanır; sene sonundaki imtihanları bizzat takip ederdi. İlk günlerde burada bir Musevî talebenin okuduğunu öğrenince, bu çocuk için kendi dininin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını emretmişti. Koşer, Musevîliğe göre yenilmesi câiz olan et, süt, peynir gibi hayvan mahsullerinin, ayrıca dine uygun şekilde haham kontrolünde kesildiğini, sağıldığını veya mayalandığını ifade eder. Böyle olmayan yiyeceklerin yenilmesi günah sayılır. Dahası var: Nezâketi ile tarihe geçmiş Sultan Mecid, Musevîlerin mukaddes Şabat günü, yani cumartesileri o talebenin tatil yapması talimatını vermişti. Osmanlı donanması da, Noel, Paskalya gibi dinî günlerde gayrımüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin diye demir atardı. İnsan hakları ve müsamaha hususunda ecdadın bizden daha ileri olduğu anlaşılıyor
.
Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLER
23 Nisan 2008 01:00
A -
A +
DERBENTÇİLER, SUÇLUYU YAKALAYAMAZSA CEZAYI KENDİLERİ ÖDERDİ Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi. Sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmekte, halk ise, elini kolunu sallayarak gezmekteydi.Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLERZORLU YOLCULUKLAR Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi. Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Yolcuların önü, çok zaman dağlarla kesilir. Yollar, dağların verdiği geçitlerle devam eder. İşte bu geçitlere derbent denir. Farsça, der, geçit; bent de tutmak manasına gelir. İki tarafı yüksek olduğundan dolayı, yol kesmek isteyenler için de en elverişli mekândır. Eşkıyalar, tepeden taş veya kütük yuvarlayıp yolu kapatarak, yolcuları soyabilirler. Gerçi eskiden yol kesme suçunun cezası çok ağırdı. Eşkıya yol kesip mal almış ve adam öldürmüş ise, asılarak idam olunur; cesedi de üç gün teşhir edilirdi. Hatta asılarak idam, yol kesme suçuna münhasırdı. Ama marifet yol kesilmeden tedbir almaktır. Nitekim bir yerde yol emniyeti olmazsa, ticaret gelişmez. PRİMİ ÖDEYEN DEVLET İşte anayollar üzerindeki bu tehlikeli boğazlarda, Selçuklular zamanından beri küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurulmuştu. Derbentler, etrafında küçük mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetinde idi. Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi. Yakındaki bir köy halkından bazısı veya hepsi, derbendi muhafazaya memur edilirdi. Bunun karşılığında da birtakım vergilerden muaf olurdu. Eğer burada bir eşkıyalık hâdisesi vuku bulur ve bir yolcunun malı çalınırsa, derbentçiler tazmin ederdi. Bu, bir nevi ticaret sigortasıdır ve XIV. asırda İtalya'da doğan sigortacılıktan çok daha eskidir. Burada sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmektedir. Halk ise, elini kolunu sallayarak gezmektedir. HERKES KENDİ DERBENDİNDE Derbentçiler, küçük kalelerde nöbetleşe beklerlerdi. Müstahkem mevkilerdeki derbentçiler, askerî tarzda teşkilâtlanmıştı. Müstahkem mevkiye sahip olmadığı için kalesi bulunmayan yerlerde, bunlar için bekleme kulübeleri inşa olunurdu. Böyle derbentlerde başta derbentçibaşı (derbent ağası, han ağası, serdar) bulunurdu. Eyaletlerde, derbentçilerin hepsinin başında derbent nâzırı bulunur ve sene boyu derbentleri teftiş ederdi. Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olurlardı. Bulundukları yeri terk edemezlerdi. Gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti de verirlerdi. Bu bakımdan Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu derbentleri korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi. Zamanla derbent teşkilâtı yetersiz kaldı. XVII. asırda ücretini halkın ödediği askerler bu işi görmeye başladı. Yol emniyetini ve asayişi temin maksadıyla bilhassa anayolların birleştiği yerlerde kasabalar teşkil edildi. Derbentçilerin yerini zaptiyeler aldı. ZORLU YOLCULUKLAR Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi. Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLERGünah keçisi Hazret-i Musa, firavunun baskısından kurtulmak için kavmini, yani İsrailoğullarını Filistin'e götürmek üzere yola çıkmıştı. Yolda ilahî vahye muhatap oldu. Musa Peygamber, Rabbi ile konuştuğu Tur Dağında iken, kavmi altından bir buzağı yapıp ona tapınmaya başladı. Bilahare Hazret-i Musa Tur Dağından inip onları azarladığında, şeytanın keçi şeklinde göründüğünü ve kendilerini bu konuda aldattığını söylediler. Böylece günahı keçi kılığına giren şeytanın üzerine attılar. Sonradan İsrailoğulları, bu günahlarını hatırlamak üzere bir keçiyi süsleyip çöle salıvermeye başladılar. Böylece bir keçinin günah kefareti olarak kurban edilmesi âdet oldu. İşte günah keçisi tâbiri de buradan gelir. Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLERFakirin bahşişi bu kadar olur! XIX. asrın en zengin ve en cömert devlet adamlarından biri Sadrazam Hüsrev Paşa idi. Devlet ricâlinin çoğu, Hüsrev Paşa'nın yetiştirmesi idi. Sonraları Enderun mektebinin tarihini yazan Atâ Bey sünnet olduğunda, babası Tayyar Ağa onu büyüklerin, bu arada da Hüsrev Paşa'nın elini öpmeye götürmüştü. Doksanlık Hüsrev Paşa, bu sıralarda emekli olmuş, konağında oturuyordu. El öpmeye gelene bahşiş vermek âdettir. Hüsrev Paşa, "Ah yavrum, fakir zamanıma rastladın" diye iç çekti; sonra bir çekmeceden çocuğa hediye olarak zarflı bir kahve fincanı hediye etti. Çocuk fincanı ne yapsın, attılar sandığın bir köşesine. Aradan uzun yıllar geçti. Atâ Bey büyüdü, memur oldu, evlendi, çoluk çocuğa karıştı. Sonra işini kaybetti. Borçlandı. Evini sattı. Ev eşyalarını da ucuz demeden satmaya başladı. Hülâsa ümitsiz bir felâket devri. Yine bir gün akşama ne yiyeceğiz diye düşünürken, aklına Hüsrev Paşa'nın fincanı geldi. "Götürüp satayım da, elimize geçecek üç-beş kuruşla ekmek alayım" diye düşündü. Bedestene gitti. Fakat, fincanı hemen satamadı. Meğer fincan, Ming sülâlesinden kalma bir Çin porseleni; zarfı da Memlûk Sultanları devrinden kalma nâdide bir sanat eseri idi. Hararetli bir müzayedeye konu oldu fincan. Aldığı parayla Atâ Bey bütün borçlarını ödedi. Evini geri satın aldı. Bütün aile efradıyla beraber hacca gitti. Yine de elinde kendisini ölene dek geçindirecek para kaldı. Ne bahşiş ama! Osmanlı sigortacıları DERBENTÇİLERVatandaşın mukayesesi Tito'yu susturdu Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Sancak, Dobruca, Tesalya, Yanya, Batı Trakya ve Adalar, 1913 yılına kadar vatan topraklarımıza dahildi. Türk tarihinin en acılı felaketlerinden birisi olan Balkan Harbi mağlubiyetiyle, beş-altı asırdan beri elimizde bulunan ve halkının ekserisi Müslüman olan bu toprakları kaybettik. Balkan devletleri, bu Osmanlı ülkelerini paylaştılar. Makedonya da, Kosova ve Sancak ile beraber Sırbistan'ın hissesine düştü. Sırbistan, Osmanlı toprağı iken, 1804 isyanı neticesinde muhtariyet, "93 Harbi"nden sonra da istiklalini kazanmıştı. Birinci Cihan Harbi'nde itilaf devletlerinin safında idi. Yani doğru ata oynamıştı. Bu harbin ardından, Avusturya'dan da Hırvatistan, Slovenya, Bosna ve Macarların yaşadığı Voyvodina'yı alarak fevkalâde sınırlara erişti. Yugoslavya Krallığı adını aldı. Yugoslavya, Güney Slavları Ülkesi demektir. İkinci Cihan Harbi'nden sonra krallık yıkıldı ve sosyalist federal cumhuriyet kuruldu. Aslen bir Hırvat olan Tito diktatör oldu. Ülkede yaşayan Müslümanlar için sıkıntılı günler başladı. Şer'î mahkemeler kaldırıldı. Vakıfların çoğuna el konuldu. Ferace giymek yasaklandı. Tito, bir gün, Makedonya'nın merkezi Üsküp'e ziyarete geldiğinde, halkın içinde dolaşıyordu. Şehir çarşısında çok yaşlı bir Türk ile karşılaştı. Ayaküstü konuşurken, "Söyle bakalım, benim zamanım mı daha iyi; yoksa Osmanlı zamanı mı daha iyiydi?" diye sordu. Yaşlı Türk şöyle cevap verdi: "Çar Hamid varken, alırdık şekeri kelleyle. Kral zamanında, aldık ancak okkayla. Sen geldin, bulamıyiz bir dirhem bile!"
Vakıflara padişah bile el koyamaz!
30 Nisan 2008 01:00
A -
A +
OSMANLILARDA VAKIFLARIN ŞARTLARINI KİMSE DEĞİŞTİREMEZDİ Ders kitaplarına bile girmiş bir iddia var: Güya Sultan Fatih, bazı vakıflara el koymuş. Bunları devlet hazinesine zapt etmiş. Hatta bunu padişahların gerektiğinde şer'î hukuka uymadıklarına delil gösteriyorlar. Halbuki devlet, vakıflara el koyamaz. Hususi mülkiyete ilişemez. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardırVakıflara padişah bile el koyamaz! Vakıf, şahıslar tarafından ve mülk mallar üzerinde kurulur. Vakfın şartlarını, kimlerin nasıl istifade edeceğini vakfeden belirler. Bazı hallerde sultan, devlete ait araziyi, mülkiyeti devlette kalmak ve gelirleri bir hayır cihetine sarf olunmak üzere vakfeder. Devlet, böylece sağlık, maarif, bayındırlık gibi amme hizmetlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırır. Amme hizmeti görüp de hazineden hakkı doğanlara gelir temin eder. Hazret-i Peygamber'in bu yolda tatbikatı olduğu gibi; Emevîlerden itibaren hemen her Müslüman devlette böyle vakıflara rastlanır. AMME HİZMETLERİ İÇİN... Osmanlılarda şahıslar câmi, medrese, imâret, hastane gibi hayır eserlerini vakıf yoluyla yaptırırdı. Devlet de bunların faaliyetini devam ettirebilmesi için mîrî arâzinin gelirini tahsis ederdi. Böylece birtakım amme hizmetlerinin karşılanmasında şahıslar önayak olur; devlet de bunları desteklerdi. Buna hakiki manada bir vakıf olmadığı için, gayrısahih vakıf adı verilir. İrsâdî vakıf veya tahsis kabilinden vakıf da denir. Çünkü gerçek vakıf, şahıs mülkü üzerinde kurulur. Bundan dolayı gayrısahih vakıf, lüzum görülmesi üzerine hükümet tarafından iptal edilebilir. Bu topraklar tekrar devlete döner. Bu vakıfların şartlarını da hükümet gerekirse değiştirebilir. MEMLÜKLER'DE DE VAR Meselâ 1398 yılında vefat eden Mısır'daki Memlûk sultanlarından Berkuk, bu gibi vakıflardan bazısını ihtiyaç sebebiyle iptal edip, devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için zamanın meşhur âlimleri Bülkînî, İbni Cemâa ve Bâbertî hazretleri fetva verdiler. Osmanlı Devleti'nde de zaman zaman böyle vakıfların tekrar devlet hazinesine geri alındığı görülmektedir. Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, daha önce yapılmış bazı gayrısahih vakıflar hazineye alınıp, tımar arazisine çevrilmişti. Yerine geçen Sultan II. Bayezid, bunlardan ulemaya maaş olarak tahsis edilenleri iade etmişti. İşin aslından habersiz olanlar, bazı garip yorumlarda bulunmuştu. Güya Sultan Fatih dine karşı lakaytmış da, Sultan Bayezid onun gibi değilmiş. Sofu imiş. Güya Sultan Fatih devleti mukaddes görürmüş de, gerektiğinde vakıflara bile el koyabilecek cesarette imiş. NASS-I ŞÂRİ GİBİ Bu yorumlar doğru değildir. Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir. Ancak bir vakıf mal harab olduğunda, bunu başka vakfa bağlayarak, işe yarar hale getirmeye çalışılmıştır. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır. Mülkün, yani devletin temeli ise, Halife Ömer'in dediği gibi, adalettir. EBUSSUUD EFENDİ'DEN KANUNİ'YE: Sen kendini kurtarmışsın Kanuni Sultan Süleyman vefat ettiği zaman küçük bir çekmecenin de beraberinde gömülmesini vasiyet etmişti. Öldüğünde bu vasiyetin yerine getirilmesi için çekmece kabrin yanına konuldu. Aralarında meşhur âlim Ebussuud Efendi'nin de bulunduğu ulema, "gömülürdü, gömülmezdi" diye çekmeceyi ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Çünkü İslamiyette ölünün eşyasıyla beraber defnedilmesi mümkün değildi. Bu arada nasıl olduysa oldu, çekmece yere düşüp kapağı açıldı. İçinden birtakım kâğıtlar etrafa saçıldı. Baktılar, bunlar Ebussuud Efendi'nin fetvalarıydı. Belliydi ki bu, Kanuni Sultan Süleyman'ın, mahşerde kendisinden hesap sorulduğu zaman "Ya Rabbî! İşte ben her şeyi fetvaya göre, şer'-i şerifin emriyle yaptım" diyeceği manasına geliyordu. Ebussuud Efendi fetvaları görünce ağlamaya başladı ve "Ah Padişahım! Sen kendini kurtarmışsın. İş bize kalmış!" dedi. Vakıflara padişah bile el koyamaz!Filin kadar konuş! Hususi yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca amil olurdu. Tarih kitapları, fili ehlîleştirip, üzerine insan bindirerek harb etmeyi, ilk defa Pers hükümdarlarından Feridun Ferruh'un ihdas ettiğini söyler. Gerçekten eski devirlerde Asya'daki harblerde filler birinci derecede rol oynardı. Hususi surette yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca amil olurdu. Bir harb fili, müteharrik kale gibi kullanılırdı. Vücudu demirden ve boynuzdan bir zırh ile muhafaza edilirdi. Hortumuna da eğri bir kılıç bağlanırdı. Bununla üzerine gelen atlar ve develer ikiye biçilirdi. İran hükümdarı Hüsrev Perviz'in bin tane beyaz fili vardı. Bunlardan bahsederken "Benim ordumu yenecek hiçbir kuvvet yoktur" derdi. ROMA'YI TİTRETMİŞTİ Kartaca hükümdarı Hannibal, filler sayesinde Roma'yı titretmiş; Alp Dağlarını bunların üzerinde aşmayı başarmıştı. Hint hükümdarları ihtişamlarını fazla mikdarda file malik olmakla gösterirdi. Hazret-i Peygamber'in dünyaya gelişinden bir sene evvel Yemen hükümdarı Ebrehe filleri ile Mekke'ye saldırmış; ama hikmet-i ilahî, mağlup olup geri dönmüştü. Timur Han, Hindistan'ı istila ettikten sonra ordusunu kuvvetlendirmek için bu mühim silahtan çok faydalanmıştı. Hatta Anadolu'ya yürüdüğü zaman ordusunda otuz iki tane fil vardı. 1402 yılında cereyan eden Ankara Meydan Muharebesi'nde bunları alayların önüne koymuş; Osmanlı ordusunda dehşet hasıl etmek istemişti. Beklediği oldu. Rumeli ve Anadolu askeri, o zamana kadar görmedikleri bu muazzam harb vasıtasının önünde çözüldü. Vakıflara padişah bile el koyamaz!Fıkra bu ya... Timur Han, Anadolu'ya getirdiği filleri, Ankara Savaşı'ndan sonra, beslenmek üzere şehir ve kasabalara dağıtmıştı. Akşehir'e de bir tane fil düşmüştü. Filin bakımı o kadar zor ve masrafları o kadar çok idi ki, kasaba halkı bizar oldu. Nasreddin Hoca'dan, gidip Timur han ile konuşmasını ve kasabayı bu mükellefiyetten kurtarmasını istediler. Nasreddin Hoca bir heyetle beraber gidip Timur Han'ın huzuruna çıkmayı teklif etti. Kabul ettiler. Korku belası, yola çıktıklarında her biri bir vesile ile sıvıştılar. Selam ve tazimden sonra Nasreddin Hoca geliş sebebini Timur Han'a arz etti. "Efendim, zat-ı devletlileri beslenmek üzere Akşehir kasabasına bir fil tevdi etmişti" dedi. Timur Han: "Evet, ne olmuş bu file?" diye sordu. Nasreddin Hoca: "Efendim, fil yalnızdır. Eğer bir de eşini gönderirseniz, fil yalnızlıktan kurtulur" dedi. [İşin doğrusu, Nasreddin Hoca ile Timur Han arasında bir asır vardır. Nasreddin Hoca fıkralarında adı sıkça geçen Timur Han, aslında o zamanlar Anadolu'yu işgal eden Moğol ordusu kumandanı Keyhatu idi. Nasreddin Hoca, müstevfi (defterdar) sıfatıyla zaman zaman kendisiyle görüşüp, itimadını elde etmeyi başarmış; zulümlerine engel olarak halkın şükranını kazanmıştır.]
.
Ali Kemal'in acıklı sonu
7 Mayıs 2008 01:00
A -
A +
OSMANLI'NIN SON DÖNEMİNDEKİ DELİDOLU GAZETECİ TEKRAR GÜNDEMDE Londra Belediye Başkanı seçilen Boris Johnson, yakın tarihin meşhur bir simasının torunudur. Zaruretler sebebiyle ülkesiyle irtibatı kesilmiştir. Hıristiyan-İngiliz terbiyesi ile büyütülmüştür. Bu akrabalık bağının hikâyesi oldukça hazindir...Ali Kemal'in acıklı sonu Torunu Boris Johnson'un Londra Belediye Başkanı seçilmesiyle gündeme gelen Ali Kemal Bey (1867-1922) yakın tarihimizin meşhur gazeteci, yazar ve politikacılarındandı. Polemikte benzerine az rastlanır bir usta idi. Bu tavrı, kendisini acıklı bir sona sürüklemiştir. Ali Kemal Bey, aslen Çankırılı zengin bir mumcu esnafının çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, cami derslerini kaçırmayan ve Sultan Aziz'in katlinde üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayacak kadar samimi idi. Annesi ise âdeta seccadeden kalkmayan dindar bir hanım idi. Ali Kemal Bey mülkiyeyi bitirdi. Avrupa'da bulundu. Jön Türklere katıldı. Sonra affedilip yurda döndü. Diplomatlıktan çiftçiliğe, yazarlıktan üniversite hocalığına kadar çok çeşitli işlerle uğraştı. Şiirler yazdı. Kitaplar kaleme aldı. Son Osmanlı kabinelerinde Maarif ve ardından Dahiliye (İçişleri) Nâzırlığı yaptı. Bir yandan da mülkiye ve edebiyat fakültesinde siyasî tarih dersleri verdi. Doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen liberal bir tabiatı vardı. İTTİHAT TERAKKİ DÜŞMANI Ali Kemal Bey, baskıcı ve zalim gördüğü, hatta Masonik tesir altında dinî ve millî değerlere uzak bulduğu İttihat ve Terakki'nin amansız düşmanıydı. Sivri kalemi, onları titretti ama, kendisini partinin hışmından kurtaramadı. Gazetesi kapatıldı. Ders vermesi yasaklandı. Sürgün edildi. İttihatçılar düştükten sonra döndü. Peyam-ı Sabah gazetesindeki yazıları ile, İttihatçıların bir devamı ve âleti olarak gördüğü ve inanmadığı Ankara hükümetine olabildiğince karşı çıktı. İngilizlere direnmenin çare olmadığını düşünüyordu. Mustafa Kemal Paşa'yı çok ağır ifadelerle tenkit etti. ARTİN KEMAL İnönü zaferinden sonra politikasını biraz yumuşattı. Önceleri İttihatçı manevrası olarak gördüğü Anadolu hareketi lehinde anlaşılabilecek yazılar yazdı. Ama Ankara kahramanlarına karşı hissiyatı değişmedi. Muhalifleri ona "Artin Kemal" adını taktılar. Giderek ümidini kaybetti. Ancak eş-dostun kaçış teklifine de karşı çıktı. Zafer kazanıldıktan sonra, Beyoğlu'nda tıraş olduğu berber dükkânından alınarak İzmit'e götürüldü. Burada Birinci Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa tarafından sivil giydirilmiş askerlere linç ettirildi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesedi, Lozan'a giden İsmet Paşa'nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. İşte Ali Kemal Bey'in hikâyesi böyle acıklı bir sonla bitti. Mamafih Nureddin Paşa'nın bu hareketi tasvip görmedi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. BİR OĞLU DA BÜYÜKELÇİ Ali Kemal Bey, babadan kalma serveti hovardaca yeyip bitirmişti. Bununla beraber fakir ama dürüst yaşamayı tercih etmiş; nâzırlığın imkânlarından istifade etmeyi düşünmemişti. Askerî mektepler nâzırı Zeki Paşa'nın kızı Sabiha Hanım ile evlenerek, kayınpederinin himayesinde biraz rahat nefes almıştı. Onun, Büyükada'daki köşkünde otururdu. Bu evlilikten cumhuriyet devri diplomatlarından Zeki Kuneralp (1914-1998) dünyaya geldi. Bunun oğlu Selim Kuneralp şimdi Seul büyükelçimizdir. Sabiha Hanım 1990'da vefat etti. Sabiha Hanımın bir kardeşi Sedat Zeki Örs, Demokrat Parti milletvekili ve diplomat; diğer kardeşi Vedat Zeki Örs bilim adamı idi. Kızkardeşi Saibe hanım ise İşkodra müdafii şehit Hasan Rıza Paşa ile evliydi. Ali Kemal Bey'in ilk eşi, İsviçreli bir baba ve İngiliz bir anneden olma Winifred Brun idi. 1903 senesinde Londra'da evlendiği bu hanımdan Selma ve Osman adında iki çocuğu doğdu. Kadıncağız oğlunun doğumunun ardından 1909 senesinde vefat etti. Ali Kemal Bey bundan sonra üç yıl kadar İngiltere'de Wimbledon'da yaşadıktan sonra, çocuklarını anneanneleri Margareth Johnson'un yanına bırakıp ülkesine dönmek zorunda kaldı. Bilahare çocuklarını getirtmek istediyse de, savaş sebebiyle muvaffak olamadı. Ali Kemal'in acıklı sonuAli Kemal'in 44 yaşındaki torunu Boris Johnson geçtiğimiz hafta Londra Belediye Başkanı seçildi.İNGİLİZLEŞEN TORUNLAR Ali Kemal Bey'in öldürülmesinden sonra, anneanne torunlarını birer İngiliz olarak yetiştirdi. Osman Wilfred Kemal, 1936 yılında Mısır'a giderek orada annesinin yeğenleriyle beraber çalıştı ve burada Irene Williams Bromley ile evlendi. Bu evlilikten 1940 yılında Stanley Johnson doğdu ki, The Spectator dergisi direktörü ve Muhafazakâr Parti milletvekili idi. Stanley Johnson, Bohemya asıllı Sir James Fawcett'in kızı Charlotte ile evlendi. Bu evlilikten doğan Alexander Boris Johnson 44 yaşında Muhafazakâr Parti'den Londra belediye başkanı seçildi. Boris Johnson, sık sık Türk kökenini vurgulayan bir şahsiyettir. Bu arada Ali Kemal, geçtiğimiz yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin "meslek şehidi gazeteciler" listesine alınmış, bunun üzerine mevzu uzun süre tartışılmıştı. Ali Kemal'in acıklı sonuSezarın hakkını sezara verin! Hazret-i İsa'nın zamanında Filistin Romalıların işgali altında idi. Yahudiler, Hazret-i İsa'yı Roma otoritesiyle karşı karşıya getirmek için sezara, yani imparatora vergi verilip verilmeyeceğini sordular. Hazret-i İsa, Yahudilerin niyetini sezdi. Eline bir dinar alıp bunun üzerindeki resim ve yazının kime âit olduğunu sordu. Yahudiler "Sezara!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine, "O halde sezarın hakkını sezara, Allah'ın hakkını Allah'a verin!" buyurdu. Böylece dinin emir ve yasakları yanında, hükûmetin de dinen yasak olmayan emir ve yasaklarına uyulması gerektiğini bildirdi. Bu husus Matta İncili'nde de anlatılır (22/15-21
.
Dördü iskambilde biri İNGİLTERE'de
14 Mayıs 2008 01:00
A -
A +
İNGİLİZ MONARŞİSİNİN SEMBOLÜ KRALİÇE ELIZABETH ÜLKEMİZDE Mısır meliki Faruk yıllar önce isabetli bir tahminde bulunmuş: "Bir zaman gelir, dünyada beş kral kalır. Dördü iskambil kâğıtlarında; diğeri İngiltere'de!" Dördü iskambilde biri İNGİLTERE'de 56 yıldır tahtta oturan 82 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, tacını en uzun süre koruyan hükümdarlardan biri. Kraliçe, bir Yunan prensi olan Philip'le 37 yıl sonra ülkemizde... İngiltere Kraliçesi 37 sene sonra tekrar ülkemizde. Çocukluğumda bir defa daha gelmişti. Hatta evimizin önünden açık arabayla geçerken gördüğümü hatırlıyorum. Mısır meliki Faruk'un, "Bir zaman gelir, dünyada beş kral kalır. Dördü iskambil kâğıtlarında; diğeri İngiltere'de!" sözünü burada hatırlamamak elde değil. Kraliçe İngiliz monarşisinin sembolüdür. Millî marşlarının son cümlesi şöyledir: "Tanrı, majesteyi korusun!" Bugün İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda'dan başka, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler, devlet başkanı olarak Kraliçeyi kabul eder. İkinci Cihan Harbi'nden sonra bağımsızlığını kazanan İngiliz sömürgeleri, Commonwealth adıyla bir birlik kurmuşlardır. Başında da Kraliçe bulunur. KADIN HÜKÜMDAR İngiltere'de hükümdar bugün çok sembolik bir mevkidedir ama, kimsenin aklına da monarşiyi kaldırmak gelmez. Çok sayıda siyasî ve sosyal buhranın önüne geçen bir müessesedir çünkü. Üstelik turizme de ehemmiyetli katkısı vardır. Saraya yapılan masrafların kat kat fazlasını bu sayede çıkarır İngilizler. Şu anda İngiliz tahtında bir kadın oturuyor. Çünkü veraset sistemleri buna müsaittir. Halbuki tarihte kadın hükümdar sayısı çok azdır. Nitekim Roma ve Germen veraset sisteminde kadın hükümdara yer yoktu. Ancak İngiltere bir istisnayı gerçekleştirdi ve Avrupa'da belki de ilk defa bir kadını tahta oturttu. Bu Kraliçenin adı da Elizabeth idi. Zaten İngilizler her zaman herkesten farklıdır. Mesela trafikleri soldan işler. Ağırlık ve uzunluk ölçüleri farklıdır. Posta pullarında ülkenin ismi yazmaz vs. DEDENİZ DE KATILMAZDI Kadın hükümdar olunca, hanedan arada bir değişiyor tabiî. Mesela şimdiki kraliçenin kocası Philip bir Yunan prensidir. Ama Danimarka hanedanındandır. Dolayısıyla Alman'dır. Demek ki Kraliçe vefat edince, yeni bir hanedan başlamış olacaktır. Kraliçenin dedesinin dedesi de Alman asıllı bir Belçika prensi idi. Kraliçe Victoria ile evlenmişti. Kraliçe Victoria, İngiliz tacına büyük prestij kazandırmış; ülkesini üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk hâline getirmiştir. Bunun da dedesinin dedesi I. George, Hanoverli bir Alman prensi idi. Son kralın halasının torunu olmak hasebiyle gelip ileri yaşında İngiliz tahtına oturdu. Tek kelime İngilizce bilmiyordu. Bakanlar kurulu toplantısına da bu sebeple katılmadı. Halefi de bunun gibiydi. Ama torunu artık bir İngiliz prensi olarak yetişmişti. Tahta çıkınca kabine toplantısına katılmak istedi. Ama başbakan engel oldu. "Gelenekler böyle haşmetmeap! Babanın ve dedeniz de katılmazdı" dedi. KRAL BİRİNİ ÖLDÜRSE Evet, İngiltere'de yazılı bir anayasa yoktur. Ülke geleneklere göre yönetilir. Bu sebeple hiçbir anayasa buhranı çıkmaz. Hükümdar tek başına bir işi yapamaz. Bütün icraatlari, ilgili bakanın imzasıyla yerine getirilir. Kral yanılmaz! Sözü meşhurdur. Hatta derler ki, "Kral birini öldürse; başbakan sorumludur. Başbakanı öldürse, kimse sorumlu değildir!" İşin şakası. Şimdiye kadar sevilen ve sevilmeyen hükümdarlar olmuştur. Ama hiçbiri ülkeye zarar vermemiş; birlik ve beraberliği korumuştur. İngilizlerin 750 yaşında bir parlamentoları vardır. Avam kamarası ve lordlar kamarası diye iki kısımdan müteşekkildir. Parlamento her şeyin üstündedir. Çıkardığı her kanun anayasa demektir. Kimsenin bunu iptal etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Ülkede anayasa mahkemesi de bulunmaz. Hükümdar şimdiye kadar hiçbir kanunu veto etmemiştir. İngiltere, demokrasinin beşiği sayılır. İki büyük parti vardır. Bunlar sistemin vazgeçilmez parçasıdır. Hepsi taca sadıktır. Parti başkanı ne dese o olur. Ona karşı çıkanın siyasî hayatı biter. Başbakan da çok güçlüdür. Ülkeyi o idare eder. Muhalefet lideri, geleceğin muhtemel başbakanı olduğu için, devlet kendisine maaş verir. Parti kapatmayı birisi telaffuz etse, aklından zoru var diye tımarhaneye kapatırlar. İngiliz ordusu, dünyanın en güçlü ordularındandır. Ama ülke idaresinde yeri yoktur. Hatta protokolde üst rütbeli ordu mensupları, kraliyet ailesi, soylular, kabine, piskoposlar, milletvekilleri ve hakimlerden çok sonra gelir. 630 üyeli parlamento Westminster Kilisesinin yanında toplanır. Salon bu kadar insanı almaya müsait değildir. Bu sebeple 346 milletvekilinden gerisi, dinleyici localarında oturmak zorundadır. Bu sebeple parlamentoda çok samimi bir hava vardır. Milletvekilleri bacak bacak üstüne atsa, neredeyse karşı tarafta oturanların burnuna değer. Sağ tarafta Muhafazakârlar (sağcılar; sol tarafta İşçi Partililer ve Liberaller (solcular) oturur. Kimsenin aklına yeni bir parlamento binası yapmak gelmez. Çünkü İngiltere'yi İngiltere yapan, gelenekleridir. PİSKOPOS LORDLAR İngilizlerin bir de lordları vardır. Halkın seçtiği milletvekillerinden başka, bin kadar soylu, parlamentonun lordlar kamarası denilen kısmını teşkil eder. Bunların birazı İngiliz tarihinde önemli rol oynamış ailelerin vârisleridir. Çoğu da hükümdar tarafından hayat boyu lordluk unvanı verilmiş önemli kişilerdir. Lordlar kamarası, hem kanunların bir daha görüşüldüğü bir senato; hem de ülkenin temyiz merciidir. Hakimlerin kararları burada kontrol edilir. Lordlar arasında 26 tane de piskopos vardır. Yanlış okumadınız, İngiltere laik değildir. Üstelik hükümdar, İngiliz kilisesinin başkanıdır. Ama her dine büyük serbestlik vardır. Müslümanlar ve Yahudiler, kendi dinlerine göre evlenip boşanabilir. HAKİMLERE ÇEK DEFTERİ Ülkede yazılı kanun azdır. Hâkimler geleneklere, önceki mahkeme kararlarına ve hakkaniyete göre karar verir. Hâkimlik çok prestijlidir. Maaş yerine ellerine çek defteri verilir. Dilediği kadar harcar, nereye ve niye harcadın diyen olmaz. Ama hiçbir hâkim, bunu kötüye kullanmaz. Hâkimler, başbakan ve bakanlar gibi Kraliçenin hâkimleridir, millet adına değil; Kraliçe adına karar verirler. İngiltere, belki de bu sebeple, demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine riayette dünyanın belki de en önde gelen ülkesidir. CHURCHILL'İN İTİRAFI Kraliçe II. Elizabeth, tarihlerindeki kadın hükümdarların çoğu gibi dirayetli bir yönetim sergiledi. Tacın haysiyetini korumaya alıştı. Mazbut bir hayat sürdü. İngilizlerin meşhur başbakanı Churchill, Kraliçenin soğukkanlı ve ahlaklı tavırlarını çok övmüş; "Hayatta âşık olduğum tek kadındır" itirafında bulunmuştur. Ne çare ki biri hariç dört çocuğu da mutsuz evlilikler yaptı. Hele geçen senelerde vefat eden kızkardeşi Margareth'in umutsuz aşkı ve mutsuz evliliği yıllarca magazin sayfalarını işgal etti. Ne diyelim İngiltere, tacı, gelecek yüzyıllara da taşıyacağa benziyor. Gelin de, Mısır meliki Faruk'a hak vermeyin!
.
Mektepler olmasaydı
21 Mayıs 2008 01:00
A -
A +
OSMANLILAR'DA MEKTEP VE MEDRESELERİ FERDLER KURAR, VAKIFLAR İŞLETİRDİ Maarif Nâzırı Haşim Paşa boşuna dememiş: "Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim" diye. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı'nın işi daha da zor...Mektepler olmasaydı
Mekteplerin bağlı olduğu Maarif Nezâreti 1846 yılında kuruldu. Cumhuriyetten sonra Maarif Vekâleti oldu. Sonra ne akla hizmet bilinmez, 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı adını alıverdi. 1950-60 arası gene Maarif Vekâleti dendi. DEVLET Mİ AİLE Mİ? Terbiye (eğitim) değil de, maarif (öğrenim) tabirinin kullanılması boşuna değil elbette. Çocuğu terbiye etmek (eğitmek), ailesinin hakkıdır. Devletin ferdleri terbiye etmek vazifesi ve hakkı yoktur. Bu, ancak totaliter devletlerde söz konusu olabilir. Antik Yunan şehirlerinden Isparta'da çocuklar küçük yaşta ailelerinden alınıp devlet için yetiştirilirdi. Modern çağda Nazi Almanya'sında, Sovyet Rusya'da vaziyet hemen hemen böyleydi. Ailelerin an'anevî ve manevî kültür aşılamasına fırsat bırakılmadan, çocuklar devletin ideolojisi istikametinde "eğitilirdi!" MEKTEPLER VAKIFTIR Osmanlı Devleti, ailelerin çocuğunu terbiye hakkına ilişmeyi aklının ucundan geçirmemiştir. Herkes tahsil imkânlarını kendisi hâsıl etmekte hür idi. Devlet, bu hususta yardımcı olabilir; ancak ferdî teşebbüsü engelleyemezdi. Bu bakımdan Osmanlılarda klasik devirde devlet eliyle kurulan maarif müessesesine rastlanmaz. Mektep ve medreseleri ferdler kurar; vakıflar yoluyla işletirdi. Binâları kendisi yapar, hocaları kendisi bulur, talebeyi kendisi seçer ve müfredatı kendisi tesbit ederdi. Devlet de bunları destekler ve kontrol ederdi. Padişah, hânedan ve devlet ricâlinin yaptırdığı medreseler de böyleydi. Hepsi şimdiki özel okullar gibiydi. Bugün İngiltere'deki sistem de buna benzemektedir. Tanzimat'tan sonra devlet bazı mektepler kurdu. Ama bu, devletin eleman ihtiyacını karşılamak içindi. Nitekim hususî maarif müesseseleri varlığını devam ettirdi. Devlet mektepleri de terbiye (eğitim) değil, maarif (öğretim) rolü üstlenmişti. HER MİLLET DİNİNİ ÖĞRETEBİLİR Kanun-ı Esasî (Osmanlı anayasası), Osmanlı vatandaşlarının umumî ve hususî tedrisatta serbest olduğu; mekteplerin devlet nezâretinde (kontrolünde) bulunduğu; ancak bunun çeşitli milletlerin dinî öğretimine halel veremeyeceği esasını hükme bağlamıştır. Devletin, bir an evvel aileye ait eğitim rolünden vazgeçip, öğretim işine bakması gerekiyor. Belki de devlet eliyle mektep kurup işletmek yerine, bu iş ferdlere bırakılsa, daha kolay olacak. Üstelik bir millî demekle millî olunmadığı da yakın geçmişte çok görüldü. Bu işe gönül verenler ne kadar iyi niyetli ve kabiliyetli olursa olsun, işin mahiyeti gereği devamlı çıkan pürüzler, onları engellemeye yetiyor. Milli Eğitim Bakanlığı denince nedense akla hep, Fransız şairi Voltaire'in, bugünkü Avusturya ile etrafındaki bir avuç toprağa hükmeden Mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu için söylediği söz aklıma geliyor: "Ne mukaddes, ne Roma, ne de imparatorluk!" SULTAN ABDÜLHAMİD'İN NAZIRI Sultan Abdülhamid'in son Maarif Nazırı olan Haşim Paşa, 1903 ile 1908 yılları arasında görevde bulunmuştu. Paşa'nın bir sözü, bugün bile şakalara mevzu oluyor. Mektepler olmasaydı
Kraliçe'nin ziyaretindeki derin mânâ! İngiltere'nin Türkiye'yi dünya siyasetinde önemli bir pozisyona doğru ittiği açıkça görülüyor. Ancak bunu, kaşımız gözümüz için yapmıyor... İngiltere Kraliçesi ülkesine döndü ama, Türkiye'ye niye geldiği suali zihinlere takıldı kaldı. Kraliçenin ziyaretlerinin rastgele olmadığını bilenler bilir. Hatta hiçbir hareketi boşuna değildir. Hepsinin sembolik de olsa bir manası vardır. Kraliçe, ülkesinde gündelik politikanın içinde değildir ama, hükümetle koordinasyon içinde hizmet eder. Mesela dış gezileri hükümetin isteği veya bilgisi ile gerçekleşir. Bu geziler, devletin yüksek menfaatleri için yapılır. GÖVDE GÖSTERİSİ Türkiye'nin, Avrupa Birliği eşiğinde demokrasi imtihanı verdiği buhranlı bir zamanında, İngiltere Kraliçesinin üçüncü ziyareti büyük önem taşıyor elbette. Kraliçe, hükümeti değil, devleti temsil eder. Başbakan gelse, bu kadar önemi olmazdı. İngiltere, Türkiye'ye destek verdiğini gösteren bir gövde gösterisi yapıyor. Amerika'nın da bu işte sadık müttefiki İngiltere ile beraber hareket ettiğini söylemek zor değil. Kraliçenin Türkiye ziyareti de böyle sembolik vurgularla doluydu bence. Hele Bursa seyahatinde ne derin manalar vardı! Bursa, Osmanlı Devleti'nin kurulup geliştiği tarihî bir şehirdir. Kraliçe buraya giderek, Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı pozisyonunu vurguladı. Yeşil Türbe'de yatan Çelebi Sultan Mehmed, Ankara Bozgunu'nun ardından yaşanan fetret devrinin külleri üzerinde tahta oturmuş, devletin ikinci kurucusu sayılan bir padişahtır. Bu da Avrupa'dan uzak, Osmanlı coğrafyasından kopuk ve Osmanlı kimliğiyle kavgalı bir devreden sonra, yeni bir başlangıç yapılması gerektiğinin işaretini veriyor. Kraliçe'nin Kur'an-ı kerim dinlemesi de, Türkiye'nin İslâm dünyasındaki önemi ve Müslüman kimliğine atıf yapıyor. Netice itibariyle İngiltere, bir asır dış siyasetinin mihverini teşkil eden ve sonunda yıkıp parçaladığı Türkiye hakkında elli-altmış senedir farklı bir politika izliyor. Dış politikada düşmanlık diye bir şey yoktur. Dünün düşmanı bugünün müttefiki olabilir. Milletlerarası münasebetler menfaat üzerine kuruludur. Geçen asrın süper gücü, 1947 yılından sonra yerini Amerika'ya bıraksa bile; güçlü istihbaratı, dengeli ve realist politikası sayesinde hâlâ dünya siyasetinde mühim bir rol oynamaya devam ediyor. OSMANLI MİLLETLERİ İngiltere'nin Türkiye'yi dünya siyasetinde önemli bir pozisyona doğru ittiği açıkça görülüyor. Bu pozisyon, Osmanlı coğrafyasında, Osmanlı mirasına sahip çıkan, dünya devletleriyle barışık, eski Osmanlı milletlerinin hâmisi, İslâm ve Türk dünyasına tarihî geleneği sayesinde liderlik eden; barışı tehdit eden radikal cereyanlara sed oluşturan demokratik, liberal ve güçlü bir devletin pozisyonudur. Bunu, kaşımız gözümüz için değil; elbette ve öncelikle dünyada Anglosakson hâkimiyetinin devamı ve güçlenmesi için istiyor. İster misiniz İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) gibi bir de Osmanlı Milletler Topluluğu kurmaya ön ayak olsun?
.
Fatih Roma'yı da fethetseydi
28 Mayıs 2008 01:00
A -
A +
İSTANBUL'UN FETHİNİN 555. YIL DÖNÜMÜNDE BÜYÜK PADİŞAHI ANIYORUZ Fatih, tarihte emsaline rastlanmayan meziyetlere sahip büyük bir hükümdardı. İtalya bile birliğini kurmak için onun ordularının yolunu gözlemişti.Fatih Roma'yı da fethetseydi
Çağ açıp, çağ kapayan Sultan II. Mehmed Han'ın, İstanbul'a girişini tasvir eden tablo... Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa'da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih'in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih'in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır. NE GÜZEL KUMANDAN! Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih'tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. 'Avnî' mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir. Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber'in "Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir" sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul'un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir. İTALYA'NIN ÜMİDİ Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul'un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber'in "Ümmetim Kayser'in (Sezar'ın) şehrini (Roma'yı) almadıkça, kıyamet kopmaz" sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma'nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa'nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya'nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa'da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti. Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos'unda "çizmenin topuğu" Otranto'yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya'nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya'yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik'i yıkmak için açıktan Floransa'yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra, 1455'te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu'nda Floransa'dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi. Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih'in İtalya'ya çıkışı da Floransa'nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih'in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih'in Güney İtalya'yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya'nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır. VENEDİK TELAŞLI İtalyanlar, İtalya'da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul'daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya'yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya'daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na aitti. Bu da Venedik'in Fatih'i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih'in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır. Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık'ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih'in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır. Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından "La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)" cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma'da bulunan Papa'ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya'da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih'in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya'nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma'nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır. Fatih Roma'yı da fethetseydi
Lorenzo di MediciFatih Roma'yı da fethetseydi
ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK Desenini ressam Bellini'nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır
.
AĞLAMA DUVARI
1 Haziran 2008 01:00
A -
A +
AĞLAMA DUVARI
Merkezi Babil şehri olan ve Samî ırkından Keldanîler, Ay'a, Güneş'e ve yıldızlara tapınırdı. Bunları temsil eden çeşitli putlar yapmışlardı. Hazret-i Nuh'un oğlu Sam'ın neslinden gelen ve tek tanrıya inanan yarı göçebe bir kavme mensup Hazret-i İbrahim, kendilerine peygamberliğini tebliğ etmeye başlayınca, O'na inanmadılar ve hayli baskılar neticesi Mısır'a kaçmaya mecbur ettiler. Hazret-i İbrahim bilahare Filistin'e yerleşince, Milâttan Evvel 2300 yıllarından itibaren, kavmi de gelip burada yurt tuttu. Filistinliler bunlara Ürdün nehrinin karşı tarafından geldikleri için İbranî adını verdi. Heb-ru karşı taraf, Hebrunî (İbranî) karşı tarafın adamları manasına gelir. İBRANİLERDEN İSRAİL OĞULLARINA Hazret-i İbrahim'in iki oğlundan Hazret-i İsmail Mekke'ye yerleşti; diğeri Hazret-i İshak babasının yanında kaldı. Daha babalarının sağlığında Hazret-i İsmail Hicaz ve Yemen, Hazret-i İshak da Şam havâlisine peygamber olarak gönderildi. Hazret-i İshak'ın oğlu Hazret-i Yakub da dedesinin sağlığında Şam ile Kudüs arasındaki Ken'anîlere peygamber olarak gönderildi. Hazret-i Yakub'un diğer ismi İsrail idi. İsrail, Allah'ın kulu manasına gelir. Bunun için, Hazret-i Yakub'un on iki oğlundan çoğalan insanlara, Benî İsrail, yani İsrail oğulları denir. Artık bu adı alan İbrânî cemiyeti, aynı soydan gelen ferdlerden teşekkül etmeye başlamış; bu on iki kabile dışındakiler zamanla yok olmuşlardır. VA'DEDİLMİŞ TOPRAKLAR Hazret-i Yakub'un oğullarından Hazret-i Yusuf, başından pek çok macera geçtikten sonra Mısır'da maliye nazırı oldu. Babası ve kardeşlerini Ken'an diyarından, yani Filistin'den Mısır'a getirdi. Böylece o zaman topu topu yetmişiki kişi olan İsrail oğulları, Mısır'a yerleşti. Dört asır burada rahat bir hayat sürdüler. Sonradan büyük bir zulüm ve sıkıntıya uğradılar. Hatta köleliğe düştüler. Onları bu sıkıntılardan kurtaran ve Arz-ı Mev'ud, yani Rab tarafından va'dedilmiş topraklara (Filistin'e) götüren, Hazret-i Musa oldu. Yolda Tur dağında Hazret-i Musa'ya Tevrat ve On Emir indi. Hazret-i Musa, nüfusu iki milyona ulaşan halkıyla Lût Gölünün güneyine kadar geldi. Ken'an ilini uzaktan gördükten sonra vefat etti. Yerine geçen yeğeni Hazret-i Yuşa Kudüs'ü Amâlika kavminden aldı. Amâlika, bugünki Filistinlilerin atalarıdır. O zaman putperest idiler. BEYT-İ MAKDİS YAPILIYOR Hazret-i Davud ile oğlu Süleyman, peygamberlikle hükümdarlığı uhdesinde birleştirdi. Milattan Evvel 1020 senesinde, Hazret-i Davud hükümdar oldu. İsrail oğullarının en parlak zamanı başladı. M. E. 973'te vefat edince yerine geçen oğlu Hazret-i Süleyman, babasının hazırlattığı yere Finikeli mimarlara Mescid-i Aksâ adındaki meşhur ve muhteşem mabedi yaptırdı. Buna Beyt-i Makdis de denir. 7 sene süren inşasında çok kıymetli malzeme kullanıldı. Uzaktan bakılınca, bir altın parçası gibi pırıl pırıl parlar, görenleri hayran bırakırdı. İçinde Tevrat, On Emir ve diğer emanetler bulunan Tâbût-ı Sekîne'yi, yani mukaddes sandığı, bu mabedin bir odasına koydurttu. Hazret-i Süleyman'a kadar İsrail hükümdarları saray nedir bilmezlerdi. Evleri, en adi bir köylü evinden farksızdı. Hazret-i Süleyman Kudüs'ü imar etti. Birçok binalar, saraylar, bahçeler, havuzlar, mabedler yaptırdı. Onun zamanında Kudüs dünyanın en zengin, en güzel şehri idi. Denebilir ki, dünyada şimdiye kadar hiçbir hükümdar, Hazret-i Süleyman gibi muhteşem ve masallara benzeyen bir hayat sürmemiştir. TALMUD'UN MİRASI: YAHUDİLİK Daha önce on iki kabileye ayrılmış olan İsrail oğulları, Hazret-i Süleyman'ın vefatından sonra iki devlete bölündüler. On kabile İsrail devletini, diğer ikisi Yahuda devletini kurdu. İsrail devleti M.E. 721'de Asurlular, sonra da Yahuda devleti M.E. 586'da Babilliler tarafından yıkıldı. 587 senesinde Asurlu hükümdarı Buhtunnasar Kudüs'ü yakıp yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da, Babil'e sürdü. Bu karışıklıkta Tevrat nüshaları ortadan kayboldu. Hazret-i Uzeyr'den başka kimsenin ezberinde değildi. Zamanla birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Muhtelif kimseler, hatırlarında kalan âyetlerini yazarak, Tevrat isminde çeşitli risaleler meydana geldi. Yahudi dininin bir de sözlü kaynağı vardır: Talmud. Hazret-i Musa'nın sözleri olduğuna inanılan hususlar, nesilden nesile nakledilerek nihayet Yahuda adlı bir haham tarafından milâdın ikinci asrında kitap haline getirildi. Musevi dinine artık Yahudilik denmesi, bu hahama izafeten olmuştur. İran hükümdarı Şireveyh, Asurluları yenince, M.E. 539 senesinde Yahudilerin tekrar Kudüs'e dönmelerine izin verdi. Yahudiler, M.E. 520 senesinden sonra Mescid-i Aksâ'yı yeniden tamir ettiler. M.E. 63 yılında Kudüs, Romalı kumandan Pompeus tarafından alındı. Pompeus, Kudüs şehrini ve Süleyman Mabedi de denilen Mescid-i Aksâ'yı ateşe verdi. Böylece Yahudiler, Roma hakimiyetine girdiler. M.E. 20 yılında Romalıların Filistin'deki Yahudi valisi Herodes, mabedi tekrar yaptırdı. MABED YANIYOR Yahudiler Roma hakimiyetine baş kaldırdılar. Fakat Milâdın 66. yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs'ü tamamen yakıp yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Bu arada Beyt-i Makdis de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Titus'un, katliamından sonra Yahudiler bölük bölük Filistin'i terk ettiler. Romalıların emrinde çalıştırılmak üzere, Mısır'a sevk edildiler. Böylece dünyanın her yerine yayıldılar. Bizanslılar, Emevîler, Memlükler ve Osmanlılar Beyt-i Makdisten arta kalanı muhafaza ettiler. Mescid-i Aksâ, Müslümanlarca da en mukaddes üçüncü mabed sayılır. Emevî halifesi Abdülmelik, Hazret-i Muhammed'in miraca yükseldiği kayanın üzerine Kubbetü's-Sahra'yı yaptırdı. Altın kubbesi pırıl pırıl parlayan bu bina, bugün bile Kudüs'ün sembolü sayılır. Mescid-i Aksâ'nın olduğu yere ve Ağlama Duvarının bitişiğine, Emevî halifesi Velid, cami inşa ettirdi. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs'e son hâlini verdi. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma'aravi (batı duvarı) adını verdikleri duvara, Hıristiyanlar Ağlama Duvarı dediler. 18 m yüksekliğinde, 485 m uzunluğundadır. Taşlarının 24 sırası toprak üzerinde, 19 sırası yer altındadır. 6 m de yer altında vardır. Bazı taşları 12x1m ebadında ve 100 tondan fazla ağırlıktadır. En üstteki 11 sıra Müslümanlardan; geri kalanı da Hazret-i Süleyman'dan değil, Herodes'ten kalmadır. Ağlama Duvarı, yüzyıllarca Yahudilerdeki millî ve dinî şuuru ayakta tuttu. Kurtarıcı Mesih inancı da, bu şuurun devamını temin etti. Yahudi inancına göre, "Bu duvar yıkılmayacak ve Rab, mabedin batı duvarını asla terk etmeyecektir!" Bu inanca göre Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa edecek olan Kurtarıcı Mesih'tir. 2 BİN YILLIK RÜYA Kudüs, Müslümanların eline geçtikten sonra Yahudilerin buraya gelip ibadet edebilmelerine müsaade edildi. Bölgede Yahudi nüfusunun artmasından sonra Yahudiler, Ağlama Duvarı önüne sıralar, masalar koymak ve o bölgedeki evleri yıkmak istedilerse de Müslümanlar buna mani oldu. 1929 senesinde Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlarla Yahudiler arasında hadiseler çıktı. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve Yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi. 1967 yılında İsrail Kudüs'ü işgal etti. Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde toplanıp 2000 yıllık rüyanın gerçekleşmesini coşkuyla kutladılar. Bugün dünyanın her tarafından gelme Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde sallanarak dua eder; Süleyman Mabedi'nin ayakta olduğu günlerin yasını tutarlar. AĞLAMA DUVARI
YAS TUTUYORLAR Her yıl dünyanın dört bir köşesinden Ağlama Duvarı'nı ziyaret için Kudüs'e akın eden Yahudiler; Süleyman Mabedi'nin ayakta olduğu günlerin yasını tutuyor
.
Asırlardır huzura hasret bir diyar: LÜBNAN
4 Haziran 2008 01:00
A -
A +
HÜKÜMET BUHRANI TÜRKİYE'NİN GAYRETLERİYLE ÇÖZÜLDÜ, ANCAK... Lübnan, gerek coğrafyası, gerek etnik yapısı ve gerekse idare tarzı itibariyle şüphesiz Orta Doğu'nun en enteresan ülkelerinden biridir. Bu sebeple asırlardır dünya gündeminden bir an olsun inmiş değildir. Bu haliyle de ineceği yoktur. Vaktiyle Lübnan, Suriye'nin bir parçasından ibaretti. Ancak nüfus yapısındaki hususiyet, ayrı bir ülke gibi kabul edilmesine sebep olmuştur. Ülkede pek çok din ve mezhep mensubu yaşar. Bu sebeple eskiden beri hususî bir şekilde yönetilir. Sosyal, politik, ekonomik ve en mühimi demografik değişiklikler, memleket hayatında krizler doğurmuştur. Nitekim biz yeni yetişirken ülkede dehşetli bir iç savaş vardı. Çok kan döküldü. Orta Doğu'nun Paris'i denilen Beyrut harabeye döndü. Binlerce insan ülkesini terk etti. Ama 14 yıl süren çatışmalardan kimse bir şey elde edemedi. Asırlardır huzura hasret
bir diyar: LÜBNAN
İMTİYAZLI OSMANLI İDARESİ Antik Çağ'da Akdeniz'in en hareketli Fenike ticaret kolonileri Lübnan'da idi. Hazret-i Ömer zamanında Müslümanların eline geçti. Bir ara Haçlılar bölgeyi işgal ederek feodal beylikler kurdu. Osmanlılar, 1516 yılında Lübnan'ı Memlüklerden fethetti. Bundan sonra ülke, Şam vilâyetine bağlı Hıristiyan Marunî mezhebinden yerli emirler vasıtasıyla idare edildi. Ma'n ve Şihab adlı emir aileleri, hem kendi aralarında hem de ülkede güçlü bir topluluk teşkil eden Dürzîlerle mücadele halindeydi. Yıllar sonra Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa Lübnan'ı işgal etti. Bu arada ülkedeki Hıristiyanlar ayaklandı. Ülke harab oldu. 1840 yılında Osmanlı, İngiliz ve Avusturya kuvvetlerinden oluşan bir deniz filosu Mısır askerlerini çekilmeye mecbur etti. Bu zengin bölgede Haçlı muharebeleri devrinden kalma bir hakkı olduğunu düşünen Fransa, kendisiyle aynı mezhepte olan Marunîleri, Dürzîlere ve Bâbıâli'ye karşı kışkırtmaktaydı, Dürzîlerin kışkırtıcısı ise İngiltere idi. Bu şartlarda iki halk arasındaki gerginlik iç savaşa dönüştü. Bâbıâli duruma el koydu. 1842'de ülke Sayda'daki Osmanlı valisine bağlı çifte kaymakamlığa ayrıldı. Kuzeyde Marunîlerin nüfuz bölgesinde Marunî; Dürzîlerin kesif olarak bulunduğu güneyde ise Dürzî kaymakam görev yapacaktı. Her kaymakamın maiyetinde diğer mezheplerden temsilciler vardı. FRANSIZ İŞGALİ Fransa, bundan da memnun kalmadı. 1860 yılında Dürzîlerle Marunîler arasında çatışma çıkmasına sebep oldu. Hâdiseler Şam'a da yayılarak bir Hıristiyan katliamı hâline geldi. Başta Şam valisi olmak üzere hâdisede ihmali görülenler ağır cezalandırıldı. Zarar gören halka tazminat ödendi. Ancak Avrupa'nın müdahalesine engel olunamadı. Bölgeye muhtariyet verildi. Artık Lübnan, İstanbul'dan tayin olunan vezir rütbesinde bir Hıristiyan mutasarrıf ve maiyetinde her mezhepten temsilcilerin bulunduğu bir meclis tarafından yönetilecekti. Böylece hâdiseler 1914 yılına kadar durulur gibi oldu. Ekonomik, sosyal ve kültürel bir terakki görüldü. Avrupa ve Amerika ile münasebetler arttı. Hatta ilk defa buralara bir göç yaşandı. Ancak idareyi ellerinde tuttukları halde durumdan hiç memnun olmayan Marunîler, Arap milliyetçiliği fikrini geliştirdi. Fransa'yı da daima arkasında buldu. Böylece ileride ülkede Fransız idaresinin temelleri atılmış oldu. 1916 yılındaki Arap ihtilali neticesinde Osmanlılar ülkeden çekildi. Şerif Hüseyin Paşa bölgeye hâkim olduysa da, Marunîler Fransa'nın yardımıyla iktidarı tekrar ele aldılar. Ardından Fransa, Suriye ve Lübnan'ı işgal etti. Fransız manda idaresi zamanında üst seviyede makamlar hep Hıristiyan azınlığa verildi. Fransa, Marunîleri açıkça himaye ediyordu. Bu, tabiatıyla Müslümanların hoşuna gitmedi. Ortodokslar da onların safında yer aldı. II. Cihan Harbi esnasında ülkede gerginlik arttı. Halk ayaklandı. Fransa 1946 yılında askerlerini çekmek zorunda kaldı. Lübnan istiklalini kazandı. İSTİKLAL VE KARGAŞA 1943 anayasası ile cumhurbaşkanı Marunî, başbakan Sünnî, meclis başkanı Şiî ve başbakan yardımcısı Ortodokslardan olacak; mezhepler mecliste de nüfuslarına göre temsil edilecekti. Korporatif federalizm denilen bu sistemin Avrupa'daki en tipik misalleri Belçika, İsviçre ve Kıbrıs'ta uygulanmıştır. Lübnan anayasası oldukça demokratik olmakla beraber, birtakım dış hesaplaşmalar, ülkenin jeopolitik, ticarî, malî bakımdan iştah kabartan durumu, anayasanın rahatça tatbikine imkân vermemiştir. Çeşitli kalabalık etnik grupların yaşadığı Lübnan ve benzeri ülkelerde bu sistem dışında bir hâl tarzının varlığından bahsetmek de kolay değildir. Mühim olan sistemin doğru ve tam manasıyla tatbikini temin edecek şartlardır. Zamanla başta Filistinlilerin ilticasıyla olmak üzere, Müslüman nüfus arttı. Ama nüfus sayımı yapılamadığından, temsil nisbetleri aynı kaldı. Bu da halk arasında huzursuzluğu arttırdı. Nihayet 1975 yılında ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Hıristiyanlar, düzenin devamını savunduğu için sağcı; Müslümanlar ise düzenin değişmesini istediği için solcu olarak anıldı. Binlerce kişi öldüğü iç savaş sebebiyle ekonomi çöktü. Suriye ve İsrail ülkeyi defalarca işgal etti. Arap Birliği'nin ön ayak olmasıyla 1989 tarihinde Taif'te sulh anlaşması imzalandı. İç savaş sona erdi. Ancak problemler çözülmediği için, huzursuzluk bitmedi. İran ve Suriye destekli Şiîler, Hizbullah yoluyla terör estirip nüfuz kurmak istediler. Bu sebeple İsrail ülkeyi defalarca bombaladı. Politikacılar, birer ikişer öldürüldü. TAM BİR MOZAİK Lübnan'da feodal bir yapı vardır. Edde, Sulh, Kerâmî, Canbulad, Cemâyel, Şamun, Selam, Esad ve Aslan gibi ülkenin tanınmış aileleri, idarede de söz sahibidir. Politika Lübnan'da bir aile işidir. Osmanlıların son yıllarında 450 binlik nüfusun, Marunîler neredeyse yarısını, Ortodokslar 1/8, Katolikler 1/13, Sünnîler 1/26, Şiîler 1/17, Dürzîler 1/9 kadarını, Protestanlar ise yüzde birinden azını teşkil etmekteydi. Ülkede en son 1932 yılında nüfus sayımı yapılmıştı. O zaman Hıristiyanların nisbeti % 53 idi. Ülkedeki Hıristiyanlar Arap asıllıdır. Arapça konuşan Dürzîler de Şia'nın aşırı bir fırkasıdır. Yakın tarihlerdeki nüfus tahminlerine göre, Marunîler %30, Sünnîler %20, Şiîler %18, Ortodokslar %10, Katolikler %6, Dürzîler %6, Ermeniler %5 ve diğer gruplar %5 nisbetindedir. Her mezhebin kendi partisi ve buna bağlı milis gücü vardır. Bu arada Lübnan'a iltica eden ve çoğu zor şartlar altında acıklı bir hayat süren yüzbinlerce Filistinli, durumu iyice çetrefilleştirmiştir. İdareyi elinde tutan Marunîler, ekserisi Sünnî Müslüman olan bu mültecileri, ileride Sünnî nüfusun ekseriyete ulaşmasından korktuğu için vatandaşlığa kabul etmemektedir. FRANSA'NIN TARİHİ HAKLARI Fransa, bölgede Haçlı Seferlerinden kalma bir hakkı olduğu iddiasındadır. Kendi ülkesinde laikliği benimsediği halde, kendi mezhebinden kabul ettiği Orta Doğu Hıristiyanlarının hâmisi sıfatını takınmıştır. Ülkenin ekonomik, politik, sosyal ve kültürel yapısına Fransa damgasını vurmuştur. Lübnan'ı asırlardır bölgenin hâkimi durumundaki Müslümanlardan bir vâris sıfatıyla devralan ve bundan sonra dört yüz yıl da elinde tutan, öte yandan bölge halkının ekserisiyle aynı dinde bulunan Türklerin böyle bir hak iddia etmeyi düşünmemesi enteresandır. Amerika, bölgede Fransa ve Almanya'nın gözle görülür nüfuzundan rahatsızdır. Dürzîlere öteden beri desteği vardır. Son yıllarda Suriye'ye baskı yaparak askerlerini Lübnan'dan çekmesini sağladı. Ülkede Şiîlerin ve bunların temsilcisi mevkiindeki Hizbullah'ın İran desteğiyle giderek güçlenmesi üzerine doğan siyasî kriz, son günlerde dış ülkelerin de müdahalesi ile çözülür gibi oldu. Hizbullah, şiddet faaliyetlerinden vazgeçmesi karşılığında hükümete angaje edildi. Suriye, Hizbullah'a arka çıkmamaya söz verdi. Bu işte Arap Birliği ile beraber hareket eden Türkiye de önemli bir rol oynadı. Bu da, aktif politikasıyla Orta Doğu'da giderek söz sahibi ülke durumuna geldiğini göstermesi bakımından dikkat çekici ve oldukça ümit verici bir gelişmedir. Asırlardır huzura hasret
bir diyar: LÜBNAN
SİYASİ BOMBALAR Kanlı iktidar mücadelelerinin hiç eksik olmadığı Lübnan'da zaman zaman dünyada büyük yankı uyandıran 'siyasi bombalar' patlıyor. Eski başbakanlardan Refik Hariri'nin hayatını kaybettiği suikast teşebbüsü bunlardan biriydi. Başkent Beyrut'un sokaklarını harap eden, 2005'in Şubat ayındaki saldırıda, çok sayıda kişi ölmüştü. Suikast, 1970'lerde yaşanan iç savaşın korkularını hortlatmıştı. Asırlardır huzura hasret
bir diyar: LÜBNAN
Dürziler, ülke idaresinde hayli söz sahibi bir azınlık. Asırlardır huzura hasret
bir diyar: LÜBNAN
Fransız askerleri ülkeyi işgal ediyor (1918) Asırlardır huzura hasret
bir diyar: LÜBNAN
Beyrut: Dört asırlık Osmanlı şehri.
.
Padişahlar HAC KONUSUNDA mahpus gibiydi
11 Haziran 2008 01:00
A -
A +
Hükümdarlar tek başlarına ata binip, hacca gidemezdi. Bir hükümdarın hac gibi uzun bir yolculuğa çıkması; amme nizamını bozabilirdi. Çünkü; taht en az üç ay boş kalacaktı. Bu sebeple; padişahlar hapisteki bir şahıs gibi görülmüştür. Padişahlar HAC KONUSUNDA mahpus gibiydi Padişahlar HAC KONUSUNDA mahpus gibiydiGENÇ OSMAN MUKADDES TOPRAKLARA GİTMEK İSTEYİNCE BAŞINA GELMEDİK KALMADI Zaman zaman hacca gitmediklerini dile getirip, padişahları töhmet altında bırakmak âdet oldu. Sosyoloji, hukuk gibi yan dallara vâkıf olmadan tarih yazılamayacağı, bir kere daha anlaşılıyor... Padişahlar hacca gitmediler ise, elbette bunun bir sebebi vardır. Şunu öncelikle söyleyelim ki, Türk-İslâm kültüründe, padişahların da herkes gibi icraatında öncelikle Allah'a karşı mesul olduğuna; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceklerine inanılır. O halde dinlerine bağlılıkları kaynaklarda sıkça geçen, ülkeyi hayrat eserleriyle donatan, harb meydanlarında canını ortaya koyan padişahlar, acaba niye hacca gitmemiştir? MAHPUS HÜKMÜNDEDİR İslâm âlimleri, hükümdarın ve onun makamındaki emirlerin (vali ve şehzadelerin), hacca gitmekte mazur olduğuna fetvâ vermiştir. Nitekim meşhur İslâm hukukçusu İbni Âbidîn, Reddü'l-Muhtar hâşiyesinin ikinci cildinin 146. sahifesinde şöyle yazıyor: "Meydânî'nin Kudûrî'ye yaptığı Lübâb şerhinden, o da Şemsü'l-İslâm Serahsî'den naklen, arzederiz ki, sultan ve sultan mânâsındaki emîrler [vâli ve şehzâdeler] mahpus hükmündedir. Binaenaleyh içinde kul hakkı olmayan malından kendi namına birini hacca göndermesi icab eder. Mezkûr şekilde aczi tahakkuk eder de, ölünceye kadar devam ederse böyle yapılır." Bir hükümdarın hac gibi uzun bir yolculuğa çıkması, pek çok bakımdan amme nizamını bozabilir. Bu sebeple hükümdarlar mahpus hükmünde, yani hapisteki bir şahıs gibi görülmüştür. Nitekim haccın bir vücub, bir de edâ şartları vardır. Haccın bir insana vâcib olabilmesi için, o şahsın hacca gitmeye kâdir olması gerekir. Nitekim haccı emreden Kur'an-ı kerim âyetinde bu güç yetirebilme hususu açıkça vurgulanmıştır. GERİDEKİLERE NE OLACAK? Haccın farz olması için, hacca gidip dönmeye ve bu zaman zarfında ailesinin nafakasını karşılamaya yetecek kadar parası olması şarttır. Hükümdarlar Ahmed, Mehmed gibi tek başlarına ata, deveye binip de hacca gidemezdi. Yanında maiyetini götürmek istese, bu da kolay değildi. Padişahın ailesi bütün bir harem ve saray halkıdır. Bunların masrafını bizzat padişah karşılamaktadır. Yol emniyeti de haccın edâsının şartlarındandır. Çöl hiçbir zaman eşkıyadan hâli olmamıştır. Eşkıyaların padişahı yakalayıp esir aldıklarını, öldürdüklerini, düşmana sattıklarını veya fidye istediklerini tasavvur edebiliyor musunuz? O zamanın şartlarında padişahın yalnız başına hacca gitmesi mümkün değildir. Yanlarında bir muhafız ordusu götürmeleri beklenemez. Üstelik pâyitahtın en az üç ay boş kalması da mahzurdan uzak değildir. Yolda ve gittiği yerde hükümdarın karşılaşacağı tehlikeler de cabasıdır. Padişahlar HAC KONUSUNDA mahpus gibiydiBAŞINA NELER GELDİ Osmanlı tarihinde ilk defa hacca gitmeye niyetlenen hükümdar Sultan II. Osman'dır. Onu da zamanın ulemâsı bu gerekçelerle vazgeçirmeye çalışmıştı. "Padişahlara hacca gitmek farz değildir" demişlerdi. Genç padişahın, dinlemeyip hacca gitmeye teşebbüs ettiği için başına gelen felâketler, çok ibretlidir. Bu yolda, önce tahtını; sonra canını kaybetti. Evet, Emevî ve Abbasî halîfelerinden hacca gidenler vardır. Onların hacca gitmeleri o devir için bir mahzur doğurmamıştı. Ama devir değişmiş, mesafeler uzamıştır. Kaldı ki hükümdarlar için hacca gitmemek bir ruhsattır. Halife Harun Reşid 9 defa hacca gitti diye diğerleri de gitmeliydi denemez. Harun Reşid kendisine tanınan ruhsattan istifade etmeyi tercih etmemiştir. İşini bir fetvâya uyarak yapana, artık niye böyle yaptı denemez. Bu bakımdan hacca gitmemeleri, Osmanlı padişahlarının dindarlıkları için bir ölçü teşkil edemez. Nitekim padişahlar, hacca gitmeye kâdir iken hükümdar olmuşlarsa, hacca gitmeyip, yerlerine bedel (vekil) gönderirler. Hacca gitmeye kâdir olmadan hükümdar olmuşlarsa, bedel göndermeleri de gerekmez. Özürleri ortadan kalkınca, hac kendilerine farz olur. BEDEL GÖNDERDİLER Osmanlı padişahları tamamen kendilerine şer-i şerîfin tanıdığı ruhsattan istifade edip, ülkenin birliğini, milletin dirliğini düşünerek hacca gitmemiştir. Mükellef olanları yerlerine bedel göndermiştir. İki defa tahttan feragat etmesiyle tanınan Sultan II. Murad'ın hacca bedel gönderilmesini vasiyet ettiğini biliyoruz. Vasiyetin metni bugün elimizdedir. Sultan Vahîdeddin ise tahttan indirildikten sonra hac ve ikâmet maksadıyla gittiği Hicaz'da hummaya yakalanmış ve haccı edâ edememiştir. Şehzâde Cem, sürgünde iken haccı edâ etmiş; padişah kızlarından da hacca gidenler olmuştur. Hac farîzası önemsenmiyor olsaydı, bunlar da gitmezdi. AYAKLARI YANMASIN Osmanlı padişahlarının Mekke ve Medine'ye hizmetleri dillere destan olmuştur. Mesela selden yıkılan Kâbe-i Muazzama'nın bugünkü binasını Sultan IV. Murad inşa ettirdi. Medine'de gölgesinde Hazret-i Peygamber'in medfun bulunduğu Kubbe'yi Hadrâ'yı Sultan II. Mahmud; Mescid-i Nebevî'yi de oğlu Sultan Abdülmecid yaptırdı. Her iki mescidin tefrişatı, tamiratı, minareleri, aydınlatılması hususunda da çok hizmetleri olmuştur. Hacıların bedava kalacakları yerler inşa ettirmiş; su yolları yaptırmışlardır. Sahabe kabirlerine zarif türbeler kondurmuşlardır. Bu mukaddes mekânlara kıymetli sanat eseri yadigarlar, Mekke ve Medine ileri gelenlerine hediyeler ve belde fakirlerine sadakalar götürmek üzere her sene Surre Alayları göndermişlerdir. Sultan Mecid, tavaf eden hacıların ayakları sıcaktan yanmasın diye, Kâbe'nin zeminine kâşî tuğlalar döşetmiş; üstelik tevazuundan hacıların ayakları altında kalacak şekilde her birinin altına da ismini yazdırtmıştı. Ölüm döşeğinde iken Medine'den gelen mektubu zorla ayağa kalkarak dinlediği meşhurdur. Bu gibi misaller saymakla bitmez. Mukaddesata sövmenin cezası İslam hukukunda Allah ve peygambere sövenlere din âlimleri tarafından nasihat verilip şüphesi giderilmeye çalışılırdı. Eğer suçunda ısrar ederse mahkeme idamına karar verirdi. Suudi Arabistan'da iki Türk vatandaşının, Allah ve peygambere sövdükleri gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldığını gazetelerde okuduk. İslâm hukukunda, Müslüman olduğu halde, zorlama olmaksızın, dinini terk etmeye veya İslâm dininin prensiplerinden birini inkâr, tahkir veya alay etmeye irtidad, bunu yapana da mürted denir. Allah ve peygambere sövmek de bu suçun içindedir. Bu suçu işleyenlere önce din âlimleri tarafından nasihat verilip şüphesi giderilmeye çalışılırdı. Mühlet isterse, üç gün mühlet verilirdi. Bu zaman zarfında pişmanlık bildirirse veya suçunu inkâr ederse kabul edilirdi. Aksi takdirde mahkeme idamına karar verirdi. Bu hususlar Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler ile, ayrıca Hazret-i Peygamber'in tatbikatıyla sabittir. İslâm dininden çıkmak isteyen kimse, ya İslâm ülkesini terk edecek; yahud da bu kanaatini izhar etmeyecektir. Çünkü ceza, suçunu açıklayana verilirdi. DEVLETE SAVAŞ AÇMIŞ GİBİ İrtidad, dine dayalı bir düzende, devlete ve cemiyete karşı işlenen suçlardan sayılmıştır. Mürted, vazgeçtiği dinin esasları üzerine bina edilmiş olan devlete savaş açmış kabul edilirdi. Ancak İslâm dünyasında irtidad sebebiyle idam edilenlere fazla rastlanmazdı. Çünkü bu suçu işleyen, öldürüleceğini bilirdi. Bu sebeple ya irtidadını ifşâ etmez; yahud öldürüleceğini anlayınca tövbesini bildirip kurtulmayı tercih ederdi. Bugün de dünya ceza kanunlarında insanların mukaddes bildiği şeylere sövmek suçtur ve bu kadar ağır olmasa da cezalandırılır. Dileriz bu sıkıntılı hâdise de tatlıya bağlanır
.
Yavuz Sultan Selim'in İNCİLİ KÜPESİ
18 Haziran 2008 01:00
A -
A +
Yavuz Sultan Selim'in İNCİLİ KÜPESİKILICIMIZ KESTİKÇE... Geçenlerde bir takı defilesinde, Yavuz Sultan Selim'e izafe edilen küpeli, kolyeli bir resmin teşhirinin reaksiyona sebep olduğunu gazetelerde okuduk. Sultan Selim gerçekten küpe takmış mıdır? Bu sık sık gündeme gelen bir mesele... Her şey 1926 yılında Dolmabahçe Sarayı'ndan Topkapı Sarayı portreler galerisine getirilen ve Yavuz Sultan Selim'e isnad edilen bir resim ile başladı. Bu resimdeki sima, inci küpeli, taçlı ve inci madalyonlu olarak tasvir edilmişti. Aynı zamanda da sakalsız ve pala bıyıklıydı. Bunun, bir Macar ressam tarafından yapılan benzeri de vardır. Bu resmin nasıl ve niye Yavuz Sultan Selim'e nisbet edildiği doğrusu malum değildir. Ancak, herkesi padişahın küpe taktığına inandırmaya yetmiştir. Hatta buna delil olmak üzere menkıbeler bile üretilmiştir. Güya padişah, bir kölenin kulağında kölelik alâmeti halkayı görmüş de, kendisinin Allah'a kul olduğunu sembolize etmek üzere bu küpeyi takmış. İyi de resimdeki küpe halka değil, kadınların taktığı cinsten incili salkım küpedir. Bir başka menkıbede de padişah birtakım ibretli hadiselerin kulağına küpe olması maksadıyla böyle yapmıştır. Bunların hepsi ancak birer yakıştırmadır. MUAMMA RESİM Öncelikle bu resmin İran Şahı İsmail'e ait olduğu ileri sürülmüştür. Başındaki kızıl börk ve taç da delil verilmiştir. Ancak bu da kat'î değildir. Börkün kızıl oluşundan dolayı, tarihte Kızılbaş (sürhser) sanını ilk alan Şah İsmail'e nisbet edildiği anlaşılıyor. Yavuz Sultan Selim'in bir şiirinde, "Pâymâl eyleyelim kişverini sürhserin" (Kızılbaşın ülkesini yerle bir edelim!) dediği bilinmektedir. Şah İsmail, "Oniki İmam"ı sembolize eden 12 dilimli taç ile, Hazret-i Hüseyin'in şehâdet kanını sembolize eden kırmızı börk ve sarık giyerdi. Adamları da böyle giyinirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş (Farsçası Sürhser) demiş; mezhebleri Kızılbaşlık olarak tanınmıştır. Mamafih Osmanlı devlet ricali de başlarına koyu kırmızı kavuk giyer, ama üzerine beyaz sarık sarardı. Taç takmak âdeti ise Osmanlılarda hiç yoktu. Taç, Avrupa krallarında vardır. Ressamlar ve yazarlar, eserlerini hayal gücüne dayanarak meydana getirirler. Bunların gerçeğe uygun olması beklenmez. Tarihî hususlarda, vesika ve tarihçilerin sözü geçer. KÜPE TAKTI MI? Peki Sultan Selim küpe takmış mıdır? Kanaatimizce takmamıştır. Bir kere malum temsilî resmin buna delil olamayacağı aşikârdır. Elde Osmanlı nakkaşlarının yaptığı bazı minyatürler vardır. Orada Yavuz Sultan Selim böyle küpeli tasvir edilmemektedir. Ancak sakalı tıraşlı ve bıyığı paladır. Sakal bırakmamasıyla alâkalı da bir menkıbe anlatılır: Babası Sultan Bayezid'in mülayim bir padişah olduğu malumdur. Yerine şiddetiyle tanınmış oğlu Sultan Selim geçince, güya vezirler aralarında ne yapacaklarını müzakere etmişler; sonra da "Babası gibi, onun da sakalını elimize alırız!" demişler. Bunu haber alan Sultan Selim sakal bırakmamış. Benzeri bir hâdise Sultan Vahideddin için de anlatılır. Mamafih vefatına yakın bir minyatürde Sultan Selim sakallı olarak gözükmektedir. Pala bıyık, fıkıh kitaplarında gâzilerin alâmeti olarak meşru görülür. Sultan Vahideddin de vefatına yakın sakal bırakmıştır. İslâm dininde, erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesi şiddetle yasaklanmıştır. Fıkıh kitaplarında, meselâ İbni Âbidin'in Reddü'l-Muhtar adlı kitabında, Müslüman erkeklerin gümüş de olsa küpe, bilezik takınmasının, ellerine kına yakmasının caiz olmadığı açıkça yazar. Erkeğe sadece gümüş yüzüğe izin verilmiştir. Yüzük taşlı olabilirse de, ağırlığı 4.8 gramı geçemez. Kına ve sürmeyi ise tedavi maksadıyla kullanabilir. Küpe takmak; âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamuru şeref vesilesi sayan bir padişahın, ne inancıyla, ne de sadelikten yana mizacıyla bağdaşan bir iştir. Zamanın en güçlü devletlerinden biri olan Venedik'in sefiri Antonio Iustiniani bir defasında Yavuz Sultan Selim Han'ın huzuruna çıkacaktı. Vezirler elçiyi etkilemek bakımından padişahın ihtişamlı giyinmesini istiyordu. Hersekzade Ahmed Paşa, bu arzuya tercüman olmak bakımından cesaretini toplayıp bin dereden su getirircesine padişaha vaziyeti arz etti. Padişah, "Doğru! Cümle yeni libaslar giymek münasiptir" buyurdu. Elçinin kabul edileceği gün bütün vezirler en ihtişamlı elbiselerini giydiler. Huzura girdiklerinde donup kaldılar. Çünkü padişah her zamanki gibi sade elbisesiyle arz odasındaki tahta kurulmuştu. Meşhur keskin kılıcını da tahtın basamağına dayamıştı. İkindi güneşi pencereden basamaktaki kılınca vuruyor, ışıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu sırada elçi içeriye alındı. Hünkâr tercüman vasıtasıyla kendisiyle biraz konuştuktan sonra, meclisin heybetinden şaşkına dönen elçiye huzurdan ayrılması için izin verildi. Padişah, Ahmed Paşa'ya dönüp, "Var git, elçi beye sor, bizi nasıl bulmuş?" dedi. Hersekzade Ahmed Paşa padişahı etekleyip çıktı. Arz odasının önünde elçiye bu suali sordu. Elçi, "O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim" cevabını verdi. Ahmed Paşa, elçinin cevabını padişaha ilettiğinde, padişah gülümseyerek şu tarihî sözü söyledi: "İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, düşmanın gözü bizi görmez!" "Bir gölgelik yapın" Padişah, sıcak günlerde gölgelenip dinlenmek üzere Sirkeci ile Sarayburnu arasında bir sahil köşkü yapılmasını istemişti. Hazine defterdarı Abdüsselâm Bey, Yalı Köşkü'nü yaptırdı. Padişah burayı gezerken, köşkün çok kıymetli eşya ile süslendiğini görünce canı sıkıldı. "Ben bir gölgelik yapın dedim. Bu kadar harcamaya izin vermedim" dedi. Defterdar, padişahın hiddetinin neye mal olacağını iyi bildiği için, köşkü kendi malından hediye olarak yaptırdığını söyleyerek işi tatlıya bağladı. ANAN NE GİYSİN? Hemen hemen bütün kaynaklar Yavuz Sultan Selim'i fevkalade mütevazı ve sade yaşayan bir insan olarak tasvir eder. Şatafatı sevmediği için, sefer dönüşlerinde İstanbul'a zafer alayıyla değil de, sessizce girdiği anlatılır. Mısır seferi dönüşü, kendisini Edirne'de karşılayan oğlu Şehzade Süleyman'ın ihtişamlı kıyafetine bakıp, "Oğlum! Sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?" dediği meşhurdur. BİZ KİME TAZİM EDELİM? Yakınlarından birisi niçin ihtişamlı elbiseler giymediğini sorduğunda, "Vüzerâ ve ümerânın süslü elbiseler giymeleri padişahlarına tazimden ileri gelir. Ya biz, kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim?" cevabını vermişti. Nitekim Topkapı Sarayı'nda mevcut padişah elbiselerinden en sadeleri O'na ait olanlardır
Şkipetarlar...
2 Temmuz 2008 01:00
A -
A +
DÜNYADA BİR TEK BİZ, ONLARA ARNAVUD DİYORUZ Kosova'nın istiklali ile ikinci bir Arnavud devleti kurulmuş oldu. Avrupa'nın bu 4. Müslüman ülkesinin anayasası da yürürlüğe girdi ama Sırpların itirazı hâlâ sürüyor Arnavudlar, Balkanlar'ın batısında yaşayan bir halktır. Lisanları Avrupa'daki hiçbir halkın lisanına benzemez İri-yarı, zeki ve sert mizaçlı bir kavim olan Arnavudlardan Sultan Abdülhamid sarayı için bir muhafız alayı kurmuştu Şkipetarlar... Kosova'da yaşayan Arnavudlar sonunda istiklaline kavuştu. Kendilerini de Rusya'nın kırgınlığını göze almak pahasına en önce Türkiye tanıdı. Bu, aynı zamanda ikinci bir Arnavud devleti manasına geliyor. Kosova ve Arnavudluk, 1913 yılına kadar beş asır birer Osmanlı vilâyetiydi. Beş on sene müstakil yaşadıktan sonra bütün Arnavud ülkesi komünistlerin eline düştü. Şimdi eski Osmanlı vilâyetleri birer ikişer müstakil devlet hâline geliyor. Sırplardan fethedilen Kosova, Türklerin Haçlı ordusunu iki defa durdurup bozguna uğrattığı tarihî bir beldedir. Hatta bu harblerin ilkinde şehid düşen Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın makamı da buradaki mühim bir ziyaretgâhtır. Bu bakımdan her Türk'ün gönlünde Kosova'nın apayrı bir yeri vardır. YUNANİSTAN'IN KADİM HALKI Kosova'nın ekseriyetini teşkil eden Arnavudlar, Balkanlar'ın batısında yaşayan bir halktır. Nitekim lisanları da Avrupa'daki hiçbir halkın lisanına benzemez. Milattan bin sene evvel Keltlerle beraber Kafkasya'dan batıya göç eden Pelajların torunları olduğu söylenir. Traklar, Frigyalılar ve eski Makedonlar ile akraba olan Pelaj (Pelasiç) kavmi, önceleri Yunanistan ve Yunan adalarına kadar inmişti. Batı Anadolu'dan gelen İyonyalılar, VI. asırda Yunanistan'ın bu kadim halkını, kuzeye sürdü. Bunlardan sadece İllirya'ya yerleşenler millî hususiyetlerini muhafaza ederek bugünkü Arnavud kavmini teşkil etti. 1314 (1898) tarihli Kosova Vilâyeti Salnamesi (yıllığı) bunları etraflıca anlatıyor. Arnavud ülkesi, İtalyan ve Rum hükümdarların elinde iken, Osmanlılarca fethedildi. Bunun üzerine halkının çoğu toprak sahibi üçte ikisi Müslümanlığı kabul etti. Müslüman olmayanlardan bir kısmı Güney İtalya ve Sicilya'ya göçtü. Bugün bile burada on binlerce kişi Arnavudca konuşur. Şkipetarlar...SER VERİR SIR VERMEZ Gürcü, Çerkez, Boşnak ve Pomaklar gibi Arnavudlar da Osmanlı Türkleri vesilesiyle Müslüman olmuş bir halktır. Bu sebeple Hanefîdirler. Osmanlı ricali arasında Arnavud asıllı olanların sayısı az değildir. Üç büyük sadrazam, Yemen fatihi Sinan Paşa, Ferhat Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa Arnavud asıllıydı. Arnavudlar, misafirperverlikleri, namus, gelenek ve şereflerine düşkünlükleri ve besa dedikleri ahde vefalarıyla tanınırlar. "Ser verir, sır vermez!" diye bilinirler. Osmanlıların İşkodra, Yanya, Selanik, Manastır, Kosova vilayetleri ile Yenipazar Sancağında yaşarlardı. Arnavudlar, kuzeyde Geg, güneyde Tosk adıyla birbirinden lehçe ve gelenek itibariyle farklı iki büyük kola ayrılır. Arnavudlar, Latin alfabesini ilk defa (1908) kabul eden Müslüman halktır. İri-yarı, zeki ve sert mizaçlı bir kavim olan Arnavudlardan, Sultan Abdülhamid sarayın muhafazası için bir tüfenkçi alayı kurmuştu. Bunlara sarıksız zuaf alayı denirdi. II. Meşrutiyet'in ilanında da Arnavudların mühim rolü oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında çok Arnavud vardı. Şemseddin Sami, Mehmed Akif, Hoca Tahsin gibi Osmanlı entelektüelleri Arnavud asıllıdır. Arnavud mutfağı da hayli zengindir. Arnavud ciğeri, Arnavud böreği, Elbasan tava gibi yemekleri Osmanlı mutfağına girmiş ve tutulmuştur. Arnavudçada Türkçe pek çok kelime vardır. Rumeli'nin kaybından sonra çok sayıda Arnavud, Anadolu'ya hicret etti. KARTAL YUVASI Arnavudlar kendilerine Arnavud demezler. Şkipetar derler. Ülkelerinin resmî adı da Shqipiria. Şkipetar, mahallî lisanda kartal demektir. Nitekim orijinal Arnavud bayrağında da kırmızı zemin üzerinde iki başlı siyah bir kartal vardır. Ama başkaları onları böyle tanımıyor. Bütün dünya bu ülkeye Albania diyor. Araplar Elbânî diyor. Bir tek biz Türkler Arnavudluk diyoruz. Nitekim Lübnan'da yaşayan Arnavud asıllı bir ahbabım bana bunun sebebini sormuş; Arnavud kelimesinin orijinini merak ettiğini söylemişti. Arnavud kelimesi hakkında efsanevî bir izah var. Rivayete göre vaktiyle Suriye ile Arabistan arasındaki Gassan ülkesinin Hıristiyan hükümdarı Cebele bin Heysem, Hazret-i Ömer'in ülkesini fethi üzerine maiyeti ile beraber Bizans'a ilticâ ediyor. Çok zahmetli bir yolculuk yapıyorlar. Yolda maiyeti dönmeyi teklif ediyor. Cebele onlara kendi dili olan Arapça ile tesirli bir konuşma yapıyor ve sonunda "Ârun en naûd" [Dönmemiz ardır, utançtır!] diye bağırıyor. Hepsi bu sloganı yüksek sesle haykırıyorlar. Bizans imparatorunun Arnavudluk bölgesine yerleştirdiği bu topluluğa bundan dolayı Arnavud deniyor. Bu isim, sonradan orada yaşayan herkesin adı oluyor. Arnavudların ne sebatkâr insanlar olduğu düşünülürse, bu hâdisede gerçek payı bulunduğuna doğrusu insanın inanası geliyor. ARVANİD SANCAĞI Efsane bir tarafa, Arnavud kelimesi Osmanlıca Arvanid kelimesinin metatezli varyantıdır. Yani harf değişmesiyle oluşmuş şeklidir. Eski Yunanlıların Arvanitis veya Arbanites dedikleri Arbena ülkesinin isminden gelir. Arbenalar, antik çağlarda buraya yerleşen Âri ırktan bir topluluktur. Rumlar, b harfini telaffuz edemediği için, Arvaniya demişlerdi. Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildikten sonra, burada Arvanid sancağı kurulmuş; halkına da böyle denmişti. Arvanid, zamanla Arnavud'a dönüşmüştür. Kısacası Arnavud kelimesi, Arnavudluk ülkesinin tarihî ismi olan Arbanites'den geliyor. Şkipetarlar... Şkipetar, mahallî lisanda kartal demektir. Nitekim orijinal Arnavud bayrağında da kırmızı zemin üzerinde iki başlı siyah bir kartal vardır. Şkipetarlar...'Hanımımın ismini nasıl sorarsın' isyanı Arnavudların namus ve geleneklerine düşkünlükleri, tarihî hadiselere sebebiyet vermiştir. 1911 senesinde Arnavud isyanı çıkmıştı. Bu isyanın çıkış sebebi de çok enteresandır. Bir nüfus sayımında, memurlar sayım yaptıkları erkeklere tabiî olarak hanımlarının isimlerini sordu. Hanımının ismini sormak Arnavudlarda çok ayıp karşılanırdı. Söylemekten kaçındılar. Arbede çıktı. Arnavudlar sayım memurlarını dövdü. Bilahare mıntıkaya gelen askerler, memurları döven erkekleri bir bir tutup, kadınlarının gözü önünde falakaya yatırdı. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. İttihatçıların dengesiz idaresinden zaten memnun olmayan bölgede Arnavud isyanı çıktı. Mahmud Şevket Paşa büyük bir kuvvetle bu isyanı önleyemedi. Sultan Reşad yaşlı ve bir ameliyattan yeni kalkmış olmasına rağmen, Kosova'ya intikal etti. Bunu işiten Arnavudlar, halifeyi görmek üzere akın akın Kosova sahrasında toplandı. Padişah, 522 sene önce, dedesinin zafer kazandığı yerde, yüz bini aşkın Arnavud ile cuma namazı kıldı. Bu, unutulmaz bir gündü. Sahraya kurulan minberden, padişah, şeyhülislâm ve sadrazam birer hutbe okudu. Huzur temin edilmişti. Mahmud Şevket Paşa'nın 82 taburla yapamadığını, padişah, bir gövde gösterisi ile yapmıştı. Ancak ertesi sene kopan Balkan Harbi ile Arnavudların yaşadığı toprakların tamamı elden çıktı
"Mühür kimdeyse Süleyman odur" sözü nereden gelir?
9 Temmuz 2008 01:00
A -
A +
MÜHÜRCÜLER KURDU SAHAFLARLA ANILIYOR Bayezid'deki Sahaflar Çarşısı, eskiden Hakkâklar Çarşısı idi. Hakkâk, mühür hakkeden, yani kazıyan demektir. Umumiyetle pirinçten mühür kazırlardı. Kıymetli taşları da onlar işlerdi. Benim çocukluğumda Anadolu'da hâlâ mühür kazıyan esnaf vardı. Ancak artık yalnızca okuma yazma bilmeyenler mühür kullanır olmuştu. Arap alfabesinin yerini de Latin alfabesi almış; bu sebeple mühürlerin bir sanat değeri kalmamıştı. Arap memleketlerinde, Hindistan'da Müslümanlar arasında mühür kullanmak âdeti devam etmektedir. MÜHÜR KİMDEYSE SÜLEYMAN ODUR! Meşhur bir menkıbedir: Hazret-i Süleyman'ın mührünü bir kötü cin ele geçirip, tahtına oturmuş. Kimse Hazret-i Süleyman'ı tanımamış. Derken cin mührü denize düşürmüş. Bir balık yutmuş. Hikmet-i ilahî, balığı Hazret-i Süleyman tutmuş. Mührü bulmuş. Tahtına geri dönmüş. "Mühür kimdeyse, Süleyman odur!" tabiri de bu menkıbeden kalmadır. Geçenlerde bir müzayedede son padişah Sultan Vahideddin'in mührü ortaya çıktı. Padişah mührünün, böyle şahıs elinde bulunması belki şaşırtıcı gelebilir. Saltanatın kaldırılması üzerine, Osmanlı Devleti'nin son sadrâzamı Tevfik Paşa, geri verecek makam kalmadığı için mührü saklamış; böylece ailesine intikal etmişti. Çok kimse bir padişahın mührünün şahıslar elinde gezmek yerine, devlet hazinesinde bulunması ve müzede teşhir edilmesinin daha uygun olacağına dikkat çekti. Nitekim önceki padişahlardan bazılarının mühürleri elimizdedir. Tarihte mühür kullanmayan hükümdar yok gibidir. Hele Hazret-i Süleyman'ın, beş köşesinde beş büyük peygamberin ve ortasında kendi ismi yazılı olan beş köşeli yıldız şeklindeki meşhur mührü, bugün İsrail bayrağını teşkil eder. Avrupa hükümdarlarının mühürleri resimli ve nakışlı idi. VESİKA OKUNMAZDI Mühr, süs boncuğu demek olan mühre kelimesinden alınmıştır. Çünkü umumiyetle akik, yeşim, necef gibi kıymetli taşlardan yapılırdı. Küçük bir sahaya üç beş kelime ustaca sığdırılması; bir de zarif kulp takılması, gerçekten büyük bir maharetti. Vaktiyle mühür basılmamış vesika, itibar görmezdi. Hazret-i Peygamber'in mührü yüzüğü üzerinde akik taşından idi. İlk halifelerin de kullandığı bu mühür, Hazret-i Osman zamanında kayboldu. Bu, siyasî karışıklıklara başlangıç teşkil etti. Abbasî halifeleri, vezirlerini mühür tevdi ederek vazifelendirirdi. Bu âdet Türk hükümdarlarında da vardı. TUĞRA BAŞKA MÜHÜR BAŞKA Çok kimse padişahın mührü deyince tuğrayı anlıyor. Mamafih padişah mühürleri, bazen tuğra şeklinde hakkedilmiştir. Ama padişahın tuğrası başkadır; mührü başkadır. Tuğra, padişah cânibinden yazılan resmî yazılar üzerine çekilirdi. Bu yazıdaki muamelenin, padişahın tasarrufu olduğunu gösterir. Osmanlı Devleti'nde kanunlar, kararlar, tayinler, aziller, arazi tahsisleri ve saire, hep üstüne padişahın tuğrası çekilmiş ferman, hüküm, berat gibi vesikalar ile yürürlüğe girerdi. Tuğrayı bizzat padişah değil, nişancı denilen yüksek bir bürokrat çeker. Osmanlılarda tahta çıkan her padişahın ilk işi dört tane mühür hakkettirmek (kazdırmak) idi. Bunda kendisinin ve babasının ismi yazılırdı. Önceki padişahın mührü alınıp hazineye konurdu. Mühürler, ilk zamanlarda yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonradan üç tanesi ince bir zincire bağlı atlas kese içinde cepte ve boyna asılarak taşınır oldu. Zümrütten ve dört köşeli olan birini padişahlar parmaklarına takardı. Hazineden aldığı tahsisat ve benzeri şeyleri teslim aldıklarına dair makbuzu bununla mühürlerdi. Sultan Vahideddin'in, hazine dairesinden okumak üzere aldığı cildi çok kıymetli taşlarla süslü bir en'am-ı şerif ile şiir divanını memleketi terk etmeden hemen önce iade ettiği; bunun için vermiş olduğu mühürlü makbuzu da geri aldığı bilinmektedir. Eldeki en eski mühr-i hümâyun, Sultan II. Bayezid'e aittir. MÜHR-İ VEKALET Ötekinden daha iri, altından ve beyzî (oval) diğer üç mührün biri sadrâzamda dururdu. Buna hatem-i vekâlet de denirdi. Hatem, mühür manasına kullanılır. Vezirleri mühür vererek vazifeye başlatmak, rivayete göre Hazret-i Süleyman'dan gelme bir âdettir. O da meşhur veziri Âsaf'a mührünü tevdi etmişti. Sadrâzam bununla padişaha arz ettiği telhisleri (üst yazıları) mühürlerdi. Nitekim padişaha arz olunacak her şey önce sadrâzamdan geçerdi. Dolayısıyla padişah bütün evraklarda yalnızca kendi mührünü görmüş olurdu. Hazine ve defterhane (devlet arşivi) de bu mühürle mühürlenirdi. Mühür vermek sadrazam yapmak olduğu gibi; mührü geri istemek de sadrâzamlıktan azil manasına gelirdi. Bu iş için başyaver ve saray nâzırı mesabesindeki kapıcılar kethüdası vazifelendirilirdi. XVII. asırdan itibaren, padişahlar sadrâzamlığa getirilenleri saraya çağırtarak mührü bizzat vermeye başladılar. Diğer iki mühürden biri sarayın hasodasındaki kıymetli ve mübarek eşyanın mühürlenmesi için hasodabaşında bulunurdu. Diğeri de harem-i hümâyunda hünkâr dairesindeki muhtelif eşyanın mühürlenmesi için hazinedar ustada (kâhya kadında) bulunurdu. Hasodabaşı, Enderun zâbitlerinin en üst rütbelisi ve saray mareşali mevkiindeydi. Buna mukabil hazinedar usta da, harem-i hümayundaki cariyelerin en üst rütbelisi ve âmiri idi. HAMAMDA BİLE YANINDA Sadrâzamdaki mühür kaybolursa veya azil durumunda önceki sadrâzamdan mührün alınışı gecikirse, hasodabaşındaki mühür geçici olarak alınıp sadrâzama verilirdi. Çünkü mühür bulunmadıkça sadrâzam tayini mümkün değildi. Mühr-i hümâyundan ayrılmak, sadrâzamlıktan da ayrılmak mânâsına geldiğinden, sadrâzamlar bunu yanlarından ayırmazlardı. Hatta, Sultan Aziz devri sadrâzamlarından Âli Paşa'nın hamama bile mühr-i hümâyunla girdiği anlatılır. 1861 senesinde sadrâzam Keçecizâde Fuad Paşa kendi adına mühür kazıtmış ve padişaha arz ettiği telhislerde mühr-i hümâyun yerine bunu kullanmaya başlamıştır. Bunun üzerine mühr-i hümâyun, artık yalnızca padişahça ecnebî hükümdarlara yazılan mektupları mühürlemekte kullanılmıştır. HERKESİN VARDI Sadece padişahın değil, halktan hemen herkesin böyle resmî vesikalara basmak üzere mührü vardı. Bu mühürler el işiydi. Üzerlerinde aynı şeyler yazılı bulunsa bile, birbirinden az-çok farklı olacağı için, imza yerine geçer; sahteciliğe mahal vermezdi. Mühür kazıtanlar, mühür üzerine sadece isimlerini değil; bazı veciz sözler, hatta beyitler bile yazdırırlardı. İleri gelenlerin yazı işlerine bakan memurlara mühürdar denirdi. Bilhassa hanımlar mühür kullanmaya çok meraklı idi. Mühürleri saklamaya mahsus çok zarif mühür keseleri vardı. Her kızın çeyizinde birkaç tane bulunurdu. Türkülere konu oldu Vesikalara basılanlar bir yana, mühür, atasözlerine, hikâyelere, tabirlere, hatta türkülere konu olmuştur. "Mühür gözlüm seni elden sakınırım" diye başlayan içli türkü çok meşhurdur. Şu beyit, XVI. asır şairlerinden Karamanlı Kâmî'ye aittir: Güle gûş ettiremez (işittiremez), yok yere bülbül inler, Varak-ı mühr-ü vefâyı kim okur, kim dinler!
Esnaf olmak kolay mı?
16 Temmuz 2008 01:00
A -
A +
Vaktiyle her isteyen dükkân açamazdı. Her şehirdeki esnafın sayısı mahduttu. Çıraklıktan yetişip, kalfa ve usta olmadan dükkân açmak hayaldi. Osmanlı cemiyetinde esnafın mühim ve itibarlı bir mevkii vardı. Esnaf ve sanatkârlar, icabında cemiyete yön verebilen bir baskı grubuydu.Esnaf olmak kolay mı?
YARDIM SANDIĞINDAN İŞ GÖREMEYENE MAAŞ Esnaf teşekküllerinin birer yardım sandığı vardı. Kethüdânın nezareti altında idi. Mesela dükkânı yanan, hastalanan ve çalışamayacak durumda olan esnafa buradan para verilirdi. Sandığın gelirleri şunlardı: Çırağın kalfalığa, kalfanın da ustalığa yükseltildiği peştemal kuşanma merasiminde ustaların verdiği paralar; çırak, kalfa ve ustaların, keselerinin gücüne göre, haftalık veya aylık aidatları; sandıkta biriken paranın murâbaha yolu ile getirdiği gelir; zengin esnafın, sandığa yaptığı vasiyetler; sandık demirbaşlarının (meselâ bakır kap kacak takımlarının) kiraya verilmesi suretinde gelen gelir. Esnaf, senenin belli günlerinde kıra çıkarak, etli pilav yer, oyunlar oynar, eğlenirdi. Çok renkli geçen bu esnaf gezintilerine, halktan da katılanlar olurdu. Roma ve Bizans'taki gibi kontrollü ekonominin hâkim olduğu Osmanlı Devleti'nde isteyen esnaf, istediği zaman ve yerde dükkân açıp sanat icra edemezdi. Çünki kontrollü ekonomide, işsizlik, pahalılık ve kıtlığa engel olmak ve böylece sosyal dengeyi temin etmek için, üretim gerek mal çeşidi ve gerekse mal miktarı bakımından tahdit edilmiştir. Üretilen malın kalitesi ve rekabet de kontrol altındadır. Bu kontrolleri temin için de esnaf sıkı bir şekilde teşkilâtlanmıştır. Böylece arzu edilen kontrolü esnaf kendisi temin eder; devlet de bunu denetler. Şehirlerde dükkân yahud imalâthâne sayısı dondurulmuştu. Mesela İstanbul'da, 200 terlikçinin bulunduğu XVII. asır ortalarında ne yeni bir terlikçi dükkânı açılabilir; ne de dükkânlardan biri kapanabilirdi. Hatta dükkânlar hüviyet değiştiremezdi. Mesela Çemberlitaş'taki bir terlikçi dükkânı, Çarşıkapı'ya nakledilemezdi. Bunun için devletin izni aranırdı. Bu sınırlandırmaya ustalık veya gedik usulü denilmektedir. GEDİK BULMAK LÂZIM İlk zamanlar her esnaf kendilerine mahsus çarşılarda icra-yı faaliyet ederdi. Uzak mahallelerde oturanların bu çarşılara gelmelerindeki zorluk nazara alınarak, esnafın bu mahallelerde de dükkân açmasına imkân tanındı. Ancak herkesin istediği yerde dükkân açamaz ve kendi sanatlarından başka faaliyette bulunmazdı. Gedik, ticaret ve sanatkârlara devletçe tanınmış bir imtiyaz idi. Esnaftan biri sanatını terk ettiğinde, kendisinin mâlik olduğu ustalık hakkını, esnaf içinden yetişmiş bir kalfaya ücretle devredebilirdi. Aynı zamanda âlet ve edevâtını da satmış olurdu. Böylece ustalık hakkıyla beraber alınıp satılan veya devir-teslim edilen âlet ve edevâta da gedik denilmiştir. Zamanla âlet ve edevâtı olmasa bile, ustalık hakkı devredildiği zaman yeni usta gedik sahibi sayılmıştır. Gedik sahibi ölünce, dükkânı başında bulunup çalışmak şartıyla evlâdına kalırdı. Evlâdı yoksa veya çocuk baba mesleğini terk etmiş ise, o gedik boşalmış sayılır; o işi yapmaya lâyık bir kalfaya devrolunurdu. Dükkânı devralan kalfa artık usta sayılır ve eski gediklinin vârislerine peştemallik denilen bir bedel öderdi. Bu muameleler esnaf defterine kaydolunurdu. Esnaf olabilmek için ilkmektebi bitirdikten sonra bir ustanın yanına çırak girilirdi. Usta, üç sene kadar o sanatın inceliklerini çırağa öğretirdi. Usta, o işi öğrendiğine kanaat getirirse, esnaf kıdemlileri huzurunda imtihan olunurdu. Dinî ve esnaf ahlâkını alâkadar eden sualler sorulur; sanatına dair bir eser yapması istenirdi. İmtihanı geçerse, çırağın beline bir merasimle peştemal (önlük) kuşandırırdı. Çırak, aynı dükkânda kalfa olarak çalışmaya devam ederdi. Boşalmış bir dükkân bulursa, devralır ve usta olarak kendi işini bu dükkânda icra ederdi. Bunun için de esnaf loncasında çırak çıkarma adı verilen bir merasim yapılırdı. EDEBÂLİ DE ESNAF ŞEYHİYDİ Her esnaf zümresinin gedik sahibi ustalarının kurduğu, tarîk-i fütüvvet denilen; sonradan da esnaf loncası adını alan bir teşkilâtı vardı. Gerektiği kadar kalabalık olmayan bir esnaf zümresi lonca kuramaz; benzeri işi yapan bir loncaya yamak olurdu. Meselâ, çizmeciler, mestçiler, terlikçiler ve eskiciler, pabuççu esnafının; tellâklar, hamamcı esnafının yamağı idi. Osmanlılar bu esnaf teşkilâtını Selçuklulardan devralmıştır. Bunlar, aynı zamanda tasavvufî birer müessese idi. Esnaf, tekke ve mescidlerde toplanırdı. O zamanlar esnaf, birbirine ahî diye hitab ederdi ki, Arapça "kardeşim" demektir. Ahi şeyhleri, Selçuklu devletinin çöküşünden sonra Ankara ve havalisinde bir hükümet bile kurmuşlardı. Osman Gâzi'nin kayınpederi Şeyh Edebâli de bir ahi şeyhi idi. Gayrimüslimlerin de esnaf arasında çoğalması ve teşkilât kurmak istemeleri üzerine XVII. asrın ortalarında tarîk-i fütüvvetler, esnaf loncalarına dönüştürüldü. Loncalar, her esnaf zümresinin toplu olarak bulunduğu ve aynı zenaati işleyenlerin çalıştığı bir çarşı boyunda, bir han içinde açıldı. Başına da kethüdâ ile yiğitbaşı geçirildi. Bir müddet sonra aynı kethüdânın riyaseti altında Müslüman ve gayrimüslim loncaları olarak ikiye ayrıldı. ESNAF TEŞKİLÂTI Esnaf teşkilâtının başında, esnafın hayat boyu seçtiği şeyh bulunurdu. Sonradan buna lonca ustası dendi. Evliya Çelebi, İstanbul'da 105 esnaf şeyhi olduğunu söyler. Lonca ile hükümet arasında irtibatı kethüdâ (kâhya) temin ederdi. Esnaf, kendi arasından kethüdâyı seçer; kâdıya bildirir; kâdı tahkikat yapıp uygun görürse hükümetçe tayini yapılırdı. Hükümetçe esnafa yapılacak tenbihler, esnaftan istenecek yardımlar, narhlar, esnafa kethüdâlar tarafından bildirilirdi. Kethüdâ, ayrıca esnafın kanun ve nizamlara, narha riayet edip etmediğini de kontrol ederdi. Esnafın istek ve şikâyetlerini hükümete bildirirdi. Bu sebeple kethüdânın hem esnaf, hem de hükümet nezdinde itibarlı bir kimse olması lâzımdı. Yoksa mesela esnaf yolsuzluklarına göz yumarak menfaat temin etmesi işten bile değildi. Esnaf, yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı kâdıya şikâyet ederek vazifeden alınmasını isteyebileceği gibi; hükümet de yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı azledebilirdi. Tanzimat'tan sonra liberal ekonomiye geçildi. Loncalık usulü hafifledi. 1909 tarihinde esnaf loncaları kaldırıldı. Cumhuriyetten sonra yerlerini esnaf cemiyetleri ve ticaret odaları aldı. PABUCU DAMA ATILDI Esnaf ahlâkına uymayan veya standart harici mal imal eden esnaf, kendi şeyh ve ihtiyarlarından mürekkep mecliste muhakeme olunup cezalandırılırdı. Esnaf, ayrıca kâdı ve ihtisap ağası tarafından da teftiş edilir; mahkemelik bir iş varsa, icabına bakılırdı. Kethüdâ bey, gerekli gördüğünde esnaftan birini bir müddet için faaliyetten men edebilirdi. Standarda uygun olmadığı için, yaptığı pabuçlar ceza olarak dükkânının damına atılan pabuççu, pabucu dama atılmak tabirinin de doğmasına sebebiyet vermiştir. Esnaf olmak kolay mı?
BESMELEYLE AÇILIR DÜKKÂNIMIZ Her çeşit esnafın uyması gereken dinî ve ahlâkî prensipler, fütüvvetnâme adındaki kitaplarda yazılı idi. Esnaf, ustalık alırken, bunlardan imtihan olunurdu. Bu kitaplarda, her sanatı, mesleği ilk defa kimin icra ettiği yazılır; bu zât, o esnafın pîri addedilirdi. İdris Nebi, terzilerin; Selman-ı Fârisî, berberlerin pîri idi. Bir tek dellâlların pîri yok, derlerdi. Berber dükkânlarının duvarında ekseriya şu beyit asılı olurdu: Her sabah besmeleyle açılır dükkânımız, Selmânı Fârisîdir, pîrimiz, üstâdımız. Esnaf olmak kolay mı?
Ordunun da esnafı var Bir de ordu esnafı vardı. Bunlar sefer müddetince ordunun ihtiyaçlarını temin ile mükellef idi. Ordu sefere çıkmadan, her esnaf zümresinden talipler, kethüdâlarına müracaat eder; kendi loncası seferli denilen ordu esnafını tesbit ederdi. Ordu esnafına, kâdı huzurunda, sefere zorla götürülmediğine ve seferde lâzım gelen hizmeti taahhüd ettiğini gösteren bir vesika imzalatılırdı. Seferli esnaf, sefer esnasında ordu mensubu sıfatıyla faaliyetini icra ederdi. Hizmetleri karşılığında askerden ücret alır; harb ganimetlerinden de istifade ederdi. Halktan zeki ve kabiliyetli çocukların askere alınmasına yarayan Devşirme Kanunu kalktıktan sonra, yeniçeri ocağı esnaf ile dolmuştur
KIRILMA NOKTASI: İKİNCİ MEŞRUTİYET
23 Temmuz 2008 01:00
A -
A +
"HÜRRİYET" VAADİYLE İLAN EDİLEN MEŞRUTİYET OSMANLI'NIN SONUNU HAZIRLADIBundan tam 100 yıl önce bugün, saray meşrutiyet ilanına mecbur edilmişti. Meclis toplanmış, 23 Temmuz hürriyet bayramı günü olmuştu. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nde rejim değişti. İktidar, ordu ile bürokrasiye geçti. KIRILMA NOKTASI:
İKİNCİ MEŞRUTİYET Meşrutiyet'in ilanını müteakip çıkarılan kartpostallardan biri. Üzerinde Enver Paşa'nın resmi. Hürriyeti temsil eden nazlı bir genç kız. Altta meşrutiyetin ilanı için dağa çıkan Balkan komitacıları. Türk bayrağının altında belli belirsiz Alman Çeşmesi silüeti. Ve ihtilalden kalma Fransızca sloganlar: Hürriyet! Adalet! Müsâvat! Uhuvvet! En altta şöyle yazıyor: "Yaşasın Anayasa!" KIRILMA NOKTASI:
İKİNCİ MEŞRUTİYET 23 Temmuz ülkemizde II. Meşrutiyet tecrübesinin yüzüncü yıl dönümüdür. Bu, yakın tarihimizin çehresini değiştiren en mühim hâdise sayılabilir. Böylece Osmanlı Devleti'nde rejim değişmiş; ülke idaresindeki güç odakları tamamen farklılaşmıştır. İktidar, el ele veren ordu ile bürokrasiye geçmiştir. İLK TEŞEBBÜS 32 YIL ÖNCE Bizde ilk meşrutiyet tecrübesi 1876 tarihlidir. Aslında Osmanlı Devleti hiçbir zaman Avrupa'daki emsalleri gibi bir mutlakiyet olmamıştı. Çünkü idareyi kısıtlayan kanunlar vardı. Din ve geleneklerden kaynaklanan bu kanunları hükümdar bile değiştiremezdi. Padişah, her istediğini yapmaktan mahrum idi. Fransız ihtilalinden sonra yayılan hürriyet ve serbestlik düşünceleri Osmanlı ülkesinde de yayıldı. Kendilerini geleneklerin tahdidi altında görmek istemeyen bir entelektüel grup teşekkül etti. Bunlar hürriyetin beşiği olarak bildikleri Fransa'ya hayran idiler. Zamanla bürokraside de kendilerine taraftar buldular. Böylece 1876 yılına gelindi. Sultan Aziz tahttan indirilip yerine yeğeni Sultan V. Murad geçirildi. Yeni padişah meşrutiyete yanaşmadı. O da tahtını kaybetti. Şehzade Abdülhamid Efendi, ihtilalcilerin başı olan Midhat Paşa'ya meşrutiyet ve anayasa sözü vererek tahta çıkmaya muvaffak oldu. Meclis toplandı. Prusya ve Belçika'dakine benzer bir Kanun-ı Esasî (anayasa) hazırlandı. KİMSEYE YARANAMADI Meşrutiyet hükümeti, ülkeyi 93 Harbi felâketine sürükledi. Ruslar galip geldi. Mağlubiyetin faturası çok ağır oldu. Ülke topraklarının mühim kısmı kaybedildi. Tarihte emsali görülmemiş bu felâket üzerine padişah meclisi feshederek meşrutiyeti askıya aldı. Kanun-ı Esasî yürürlükte kaldı ama, bir daha seçim yapılmadığı için meclis toplanamadı. Padişah, harbin zararlarını diplomatik yollardan hafifletmeye çalıştı. 30 sene saraydan yönettiği ülkeyi, maarif, ziraat, ticaret ve sanayi bakımından geliştirmeye çalıştı. Demir yollarına ehemmiyet verildi. Bugün en iyi işleyen müesseselerden çoğu, bu zamandan kalmadır. Sultan Hamid, Avrupa'nın güçlü devletleri arasında bir denge siyaseti gözetti. Balkan devletçiklerini ve ülkedeki gayrımüslim cemaatleri birbiriyle hasım hâlinde tutmaya itina etti. İslâm birliği siyaseti adına dünya Müslümanları üzerinde halifelik nüfuzunu vurguladı. Bu da en çok zamanın önde gelen sömürgeci devletlerini endişelendirdi. İngiltere, bu asırda dış siyasetini halifeliği kaldırmak, hiç değilse Sultan Hamid'i tahttan indirmek üzerine kurdu. HÜRRİYET BAYRAMI Padişah, barışı korumaya da azami itina gösterdi. Zamanında tek bir savaş oldu. Yunanlıların Girit'e tecavüzü üzerine çıkan 1897 harbinde, Osmanlı ordusu, İngilizlerin altı ayda geçemez dedikleri Termofil Geçidini 24 saatte geçip Atina'ya girdi. Bu, Osmanlı Devleti'nin kazandığı son zafer oldu. Ancak maliyeyi mahvetti. Paranın değeri düştü. Maaşlar zamanında ödenemez oldu. Bu da asker ve memurları padişaha düşman etti. Dine ve geleneklere sıkı bağlılığı sebebiyle, zabt-u rapta girmek istemeyen çok kimsenin husumetini çekti. Hatta ailesi efradına bile yaranamadı. 1896 yılında rejim muhalifleri, İttihat ve Terakki Cemiyetini kurdu. Mason kulüpleri tarzında teşkilatlanıp çalışan bu cemiyet, bilhassa askerler ve memurlar arasında hızla taraftar buldu. 1908 yılında Selânik'teki Üçüncü Ordu subayları ayaklanıp, askerî müfettiş Şemsi Paşa'yı vurdu. Bunun üzerine saray, meşrutiyet ilanına mecbur oldu. Tarih, 23 Temmuz (eski takvimle 10 Temmuz) idi. Meclis toplandı. Bu tarih hürriyet bayramı ilan edildi. Halk, Fransız ihtilalindeki gibi, "Hürriyet, Müsâvat (Eşitlik) ve Uhuvvet (Kardeşlik) sloganları ile sokağa döküldü. Her taraf bayraklarla süslenmişti. Yakalara meşrutiyet kokartları takılıyor; meşrutiyet kartpostalları yok satıyordu. Bandolar, Yaşasın Vatan! Yaşasın Millet! Yaşasın Terakki Cemiyeti! çığlıkları arasında marşlar çalıyorlardı. SANSÜR KALKIYOR Meşrutiyet devrinin ilk icraatı sansürün kaldırılması oldu. O zamana kadar gazeteler umumî ahlâk ve âdâba aykırı, asayişi bozucu, halkın zihnini karıştırıcı neşriyat yapamazdı. Kitaplar da, dine, ahlâka ve ilmî prensiplere uygunluğu bakımından tedkik edilip izin verilmedikçe basılamazdı. 24 Temmuz günü gazeteciler toplanıp, müsveddeleri sansüre vermeme kararı aldı ve gazeteler böylece basıldı. 24 Temmuz sonradan gazeteciler bayramı kabul edildi. Mamafih daha sonra darbecilerin sansürü, Sultan Hamid devrini mumla aratmıştır. Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve devr-i sâbık (eski devir) aleyhinde neşriyat yaptılar. Olmadık söz ve iftiralarla padişahı lekelemeye çalıştılar. Hatta patırtının önde gideni gazeteci Abdullah Cevdet, sonradan, "Sultan Hamid aleyhinde yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da harbiye talebelerinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu'ndan denize atılması idi" demiştir. Bu neşriyat öyle bir hal aldı ki, halk bile padişahı gözden çıkarttı. Benzeri durum, 1961'de Adnan Menderes için de bahis mevzuu olmuştur. PADİŞAH GİTTİ FAKAT... İngiltere, kurulmasına yardım edip, el altından desteklediği İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin, Germanofillerin, yani Alman sempatizanlarının eline geçtiğini görünce, bir karşı darbe yapıp, idareyi Anglofillere, yani İngiliz sempatizanlarına teslim etmek istedi. İttihatçıların Meşrutiyeti korumak üzere İstanbul'a mevzilendirdikleri avcı taburlarında isyan çıkarttı. İstanbul karıştı. Kan gövdeyi götürdü. Çevresine itimadı kalmayan padişah, müdahale edemeyip, seyretmekle yetindi. Selânik'te toplanan başı bozuk gönüllüler Hareket Ordusu adıyla İstanbul'a yürüdü. İsyandan padişah mesul tutulup tahttan indirildi. İngilizler, iktidarı ele alamadılar ama, halifelik gücünden tırstıkları Sultan Hamid'den kurtuldular. Meşrutiyet ile ülkede çok partili ve demokratik bir idare kuruldu. Ancak bu durum, birkaç sene devam etti. İttihatçılar, 1913'te darbe yapıp iktidarı ele aldılar. Sultan Hamid zamanında görülmeyen bir baskı ve sindirme politikası yürüttüler. Tecrübesizlikleri ve ihtirasları ile memleketi harblere sürükleyip, felâketini hazırladılar. İttihatçıların düştüğü 1918 yılında meşrutiyet yeniden kuruldu. Osmanlı Devleti, 1922 yılına kadar, bugün İngiltere, İsveç gibi ülkelerde ancak rastlanan bir demokrasi ile yönetildi. Ancak bu yeni demokratik rejimin ömrü kısa oldu. YALAN MAKİNESİ GAZETECİLER Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve devr-i sâbık (eski devir) aleyhinde neşriyat yaptılar. Gazeteci Abdullah Cevdet, sonradan, "Sultan Hamid aleyhinde yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da harbiye talebelerinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu'ndan denize atılması idi" demiştir. KIRILMA NOKTASI:
İKİNCİ MEŞRUTİYET Sultan Abdülhamid Han'Tek sayfalık' Mushaf-ı şerif Elazığ Müze Müdürlüğündeki kütüphanede bulunan Osmanlı, Beylikler ve Selçuklu dönemlerine ait, bazılarının yazımı bir insan ömrünü bulan 332 adet kitap, bakıma alınıp onarılması için Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesine devredildi. Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin, bu eserler arasında Kur'an-ı kerimin bütün âyetlerinin yazıldığı bir levhanın da yer aldığını söyledi. Şahin, "Tek levha halinde, satırlar yatay ve dikey olarak dizilmiş. Hicri 1301 yılına ait olduğunu tespit ettiğimiz eser, alanında nadir bir eserdir. Gubari hat tarzında yazılmış çok küçük, gözle bile görülemeyecek, mercekle okunabilecek bu eser bir nevi rekor denemesidir " dedi. KIRILMA NOKTASI:
İKİNCİ MEŞRUTİYET Ucu kıl gibi kalemlerle yazılan levhanın üzerinde Kur'an-ı kerimin bütün âyetleri bulunuyor
Yaya kaldın TATAR AĞASI
30 Temmuz 2008 01:00
A -
A +
Osmanlıları üç kıtada altı asır yaşatan âmillerden birisi de süratli ve muntazam bir haberleşme usulüne sahip oluşudur. Posta tatarları, imparatorluğun bir ucundan öteki ucuna yılmadan haber ulaştırır, yol boyu menzillerde at değiştirir; bulamazsa valinin ahırından bile at çekip alabilirdi. Yaya kaldın TATAR AĞASI Tanzimat devrinde tatar ağası Tarih boyu insanlar posta güvercinleri vasıtasıyla veya kaleden kaleye ateş yakıp duman çıkararak ya da ok atarak haberleşirdi. Osmanlılar da bunlardan istifade etmiştir. Ama şüphesiz ki resmî ulakların, yani posta tatarlarının haberleşmedeki rolü hepsinden önce gelirdi. "Yaya kaldın tatar ağası!", "Tatarın gidişini beğenmedim!", "Atı alan Üsküdar'ı geçti!" gibi sözler, bu devirlerden kalmadır. BEDAVA YOK! Osmanlı Devleti zamanında, anayollar üzerine, derbend kalelerine benzer tarzda menziller yapılmıştı. Bunlar atlı veya yaya bir günlük yolun (takriben 35 km) sonunda kurulmuştur. Menzillerde vakıf hanları bulunurdu. Yolcular gece burada kalır; atları yemlenir; ertesi gün yollarına devam ederlerdi. Menzilde vakıf hanı yoksa, sivil şahıslar yaptırdıkları ve işlettikleri menzil karşılığında vergiden muaf tutulurlar; gerekirse tahsisat da alırlardı. Ordunun sefere çıkarken ihtiyaç duyduğu emtia da burada muhafaza olunurdu. Giderek menziller, çevre halkın mallarını ve mahsullerini getirip sattığı birer pazar yerine kavuştu. Sonra da bu menzillerde köy ve kasabalar teşekkül etti. Menzillerde devletin tayin ettiği ve vergi muafiyeti karşılığında çalışan menzil emini (menzilci), menzil kâhyası, ahır kâhyası, seyis, odacı, sürücü, aşçı gibi hizmetliler ile çevre halkından ücreti mukabilinde çalışan kimseler bulunurdu. Resmî ulakların aldıkları beygir ve iaşelerinin bedelini devlet öderdi. AT ÜZERİNDE UYKU Ordu sefere çıktığında, gerekirse bu menzillerde konaklardı. Bir yerden bir yere haber ve mektup götüren posta tatarları, atlarını bu menzillerde bekleyen atlarla değiştirip, süratle yollarına devam ederlerdi. At değiştirirken bile atlarından inmezlerdi. Gece gündüz at sürer; atın üzerinde yemek yer, atın üzerinde uyurlardı. Böylece imparatorluğun en uzak mesafelerine kısa bir müddet zarfında haber göndermek mümkün olurdu. Tatarlar, menzilhânede at bulamadıkları zaman, vâlinin ahırından bile at çekip almaya salahiyetli idi. Selçuklular zamanından beri var olan bu usulü, Osmanlılar geliştirmiştir. Posta tatarları, Macaristan'dan İstanbul'a, buradan da Hind denizi sahillerine, Cezayir'e, Yemen'e haber ulaştıran, ordular arasına irtibat sağlayan mühim kimselerdi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Ulak Yasaknâmesi çıkarılmıştır. EN İYİ YOL ARKADAŞI Posta tatarı denilen ulaklar, namuslu, güvenilir, mukavemetli, çabuk gidip gelebilsinler diye de uzun boylu, zayıf ve çevik kimselerden olurdu. İlk zamanlar Tatar asıllılardan seçildiği için bu adı aldığı söylenir. Tatarlar, at binmekte mahir bir halktır. İstanbul'da 300 tatar ve her vâlinin maiyetinde 50 vezir tatarı bulunurdu. Tatarlar, tatârân ocağı adıyla teşkilatlanmıştı. Aralarında çok sıkı bir disiplin vardı. Reislerine baştatar veya tatar ağası denirdi. Ama itibarlı ve herkesin eli mahkûm kimseler olduğundan, halk arasında her birine tatar ağası diye hitab edilirdi. Vezirler, valiler sefere çıktıklarında posta tatarları da onları takip ederdi. İçlerinden hoşsohbet olanları, yol boyu nükteli konuşup, tuhaf hikâyeler, fıkralar anlatarak serdarı ve yol arkadaşlarını eğlendirir; yol meşakkatini unuttururdu. Posta tatarıyla yolculuk, bulunmaz fırsattı. Bir de seyyahlara kılavuzluk eden tatarlar vardı. Bunların acelesi olmadığı için ufak çapta ticaret de yaparlar; evlerinde de daha fazla kalabilirlerdi. İKİ HAFTADA BAĞDAD Posta tatarları pratik ama haşmetli bir kıyafet giyer; kürklü gocukları da icabında giyinmek üzere yanlarında olurdu. Böylece değişik iklimlerde yolculuk yaparken sıhhatlerini korurlardı. Ayrıca başkasının taşıyamayacağı ağırlıkta bir kuşak; ağır tabanca ve yatağanlar; havlular; çevreler, mendiller, tütün kesesi, enfiye torbası ve saire ile adeta cephane ve levazım deposu gibiydiler. Tatarların, İstanbul'dan Edirne'ye 2 günde, Şam'a 12 günde, 2300 kilometre uzaklıktaki Bağdad'a 14 günde ulaştıkları vâki idi. Dağları, ormanları, köprüsüz dereleri, yolsuz sahraları aşıp menzile ulaşmak büyük başarıdır. Yüz beygirlik bir yük ile Rumeli'den gelen tatar postalarını karşılamak, İstanbul için meraklı bir eğlence idi. Binlerce kişi heyecanla yolları doldurup, Tuna boylarından gelecek haberleri beklerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nu üç kıtada altı asır yaşatan âmillerden birisi de böyle süratli ve muntazam bir haberleşme usulüne sahip oluşudur. Evliya Çelebi 1656 senesinde hâmisi Melek Ahmed Paşa'nın haber ve mektuplarını Van'dan İstanbul'a götürüp getiren tatarlarla yaptığı seyahati tasvir eder. Van'dan sekiz süvari, kuzeye doğru, yoldaki menzillerde beygirleri değiştirerek ve oradaki vâlilerin mektuplarını da alarak Malazgird, Hınıs, Hasankale, Erzincan, Niksar, Lâdik, Merzifon, Osmancık, Tosya, İzmit ve Gebze üzerinden 13 günde İstanbul'a vâsıl olduklarını anlatır. Tatarlara iyi maaş verilir; ayrıca taşıdıkları hususî mektup ve poliçelerden de yüzde alırlardı. Taşıdıkları zâyi olsa, ocak sandığı tarafından tazmin olunurdu. Ancak tatarlık zor bir meslekti. Evlerinde çok az kalırlar; çoğu çoluk çocuğunu arada bir görebilirlerdi. Hemen hepsi nevi şahsına münhasır insanlar idi. Cömertlikleri sebebiyle servet biriktiremezlerdi. Yaşadıkları meşakkatli hayat sebebiyle de erkenden çöküp göçerlerdi. POSTANELER KURULUYOR XIX. asrın başlarında modern posta teşkilatı kurulmaya başlandı. Postalar, arabalarla devlet memuru postacılar tarafından taşınmaya başlandı. Menzilhâneler, postaneye dönüştürüldü. Tatar ağaları postacı olarak resmî kadroya alındı. Ülkede posta işleri hususî olduğu için, ecnebilerle ait postaneler de vardı. Bunlarla rekabet, resmî posta teşkilatının gelişmesini sağladı. O zamanlar posta ücretini gönderen öderdi. Posta, alıcıya postanede teslim olunurdu. Uzak köylere postayı müvezziler götürüp alıcıdan ayrıca ücret alırdı. 1863'te posta pulu kullanılmaya başlandı ve alıcıdan hiç ücret alınmaz oldu. Ancak resmî postanelerin sayısı mahdut idi. Çoğu yerde posta taşıma işini gayrıresmî postaneler ve tatar ağaları sürdürdü. Bunlar maaşlı değildi. Taşıdıkları yük, hatta pullu mektuplar için alıcıdan ücret alırdı. Posta, arabalarla, sonraları tren ve gemilerle taşınırdı. İstasyon ve liman postanesinden postayı tatarlar alıp, gideceği yere kadar götürürdü. Daha ötesi için gerekirse başta bir posta tatarı devreye girerdi. POSTAAA! İki belde arasındaki posta nakliyatı görülmeye değerdi. Postayı alan tatar ağası, bir sürücü, yanında asayişin durumuna göre atlı jandarmalar ve posta taşımaya mahsus beygirlerle yola çıkardı. Yükler su geçirmez meşin, üstten atma kapaklı bavul şeklinde çantalar içindeydi. En önde sürücü, arkada yükler, en arkada tatar ağası ve zaptiyeler giderdi. Geçilen yerlerde tatarlar gür sesleriyle "Postaaa!" diye bağırarak postanın geldiğini halka haber verirdi. Meraklısı posta menzilinin önünde toplanırdı. Şam'dan güneydeki beldelerde posta hecin develeriyle naklolunurdu. Tatar teşkilatı 1918 yılında kaldırıldı. Posta, yine tren, gemi ve arabalarla taşınırdı. Ancak istasyonlara gelen postayı uzak belde ve köylere sivil postacılar götürürdü. En çok fiyat kırana bu iş ihale edilirdi. Bu usul, cumhuriyetten sonra da epeyi devam etti. Çocukluğumda böyle postacı ve müvezzileri tanıdım. Meselâ -Allah rahmet eylesin- bir Mazhar Dayı vardı. Posta ihalesini hep o kazanırdı. Tren istasyonundan günlük postayı alır, yetmiş kilometre ötedeki tren uğramayan kasabaya götürürdü. Buradan da gönderilecek postaları alıp getirir; trene teslim ederdi. Kasabaya yaklaşınca, güya dolu dizgin gelmiş intibaını vermek için atını mahmuzladığı söylenirdi. Bu gelen postaları da atlı müvezziler köylere götürürdü. Köy muhtarı tesadüfen kasabaya gelmiş ise, nimet bilip köyünün postasını ona teslim ederlerdi. İki belde arasındaki mesafe uzaksa, iki beldenin postacıları orta yerde buluşup postayı yekdiğerine teslim ederdi. PAŞAYA KELLE Mİ GÖTÜRÜYORSUN Posta tatarlarının, bir de ihzar, yani gerektiğinde bir kimseyi mahkeme veya bir devlet dairesinde hazır etmek vazifesi vardı. Hatta idam edilen şahısların kıl torbalar içindeki kellelerini posta tatarları at çatlatan bir süratle İstanbul'a veya vilâyet merkezine götürürdü. "Acelen ne? Paşaya kelle mi götürüyorsun?" sözü bundan kalmadır. Yaya kaldın TATAR AĞASITatar ağaları ihtişamlı elbiseleriyle göz doldururdu. Yaya kaldın TATAR AĞASI Postacılar uzun bir dönem bisikletlerle hizmet verdi. İNGİLİZ AMİRAL ANLATIYOR:Görülmeye değer bir Türk şövalyesi XIX. asır başlarında Anadolu'yu gezen İngiliz amirali Sir A. Slade anlatıyor: Posta tatarları çok yakışıklı, çevik kimselerdir. Üsküdar'dan yola çıkarken hayat, neşe, sıhhat ve hareketlilik numunesidir. Saçı sakalı itina ile aranmış; kılık kıyafeti yerindedir. Kalpağı hafif öne yatmış; ihtişamlı elbisesi, atının eğer takımları, belindeki gümüş kakmalı tabancaları, kehribar ağızlı çubuğu ile cidden görülmeye değer bir Türk şövalyesidir. Fakat kendisini bir de uzun yoldan dönüşte görmelidir. Onu, doğurup büyüten anası bile tanıyamaz. Yüzü sapsarı, yanmış ve çökmüştür. Saçı, sakalı toz toprak içindedir. Elbisesi çamurdan rengini kaybetmiştir. Atı durunca kendini yere zor atar. Ağrı ve sızı ile bitkin haldedir. Çubuğunu yakmaya mecali kalmamıştır. Ata tekrar yardımla binebilir.
HAS, ZEAMET, TIMAR Osmanlı maliyesinin sacayağı
6 Ağustos 2008 01:00
A -
A +
HAS, ZEAMET, TIMAR Osmanlı
maliyesinin sacayağıHAS, ZEAMET, TIMAR Osmanlı
maliyesinin sacayağıTAHSİLDAR VE TAPU MEMURU Tımar sahibine sipahi denirdi. Sipahi, bir nevi tahsildar ve tapu memuru idi. Aynı zamanda cepheden cepheye koşan bir askerdi. Osmanlılarda fetih yoluyla ele geçtiği için, Rumeli ve Anadolu topraklarının çoğu devlete ait mîrî arazi idi. Bu araziler, önceki Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi gelirine göre muayyen parçalara ayrılırdı. Her bir parça, harblerde yararlık gösteren askerlere veya hazineden hakkı olan kimselere dirlik olarak verilirdi. Sözgelişi 500 köylü bir sancağın 200 veya 300 köyü, ikişer üçer köy olarak 80-90 tımara ayrılır; hak kazanan askerlere verilirdi. Geri kalanı zeamet ve has olarak bölünürdü. Zeametler subaylara verilirdi. Haslar da, padişah, hanedan, vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyiler ve diğer yüksek memurlara maaş karşılığı tahsis edilirdi. İLK TIMAR KANUNU İlk olarak Osman Gazi, fethettiği araziyi tımar olarak askerlerine dağıttı ve Karacahisar'ı da oğlu Orhan Gazi'ye verdi. "Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü hâlinde arâzinin bu kimsenin oğluna intikal etmesi ve oğul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlarının sefere gitmesi" şartını koydu. Bu, Osmanlılardaki ilk tımar kanunu idi. Tımar sahibine sipahi denirdi. Sipahi, arazinin bir çift öküzle sürülüp ekilebilecek her bir çiftlik miktarını uygun gördüğü bir çiftçiye kiralardı. Bu miktar, takriben iyi arazide 60-80, orta arazide 80-100 ve aşağı arazide 100-150 dönüm idi. Çiftçinin kirası yıllık olarak ve mahsulün kendisinden umumiyetle onda bir (âşar) alınırdı. Sipahi, bir nevi tahsildar ve tapu memuru idi. Tımarın bulunduğu sancakta otururdu. Topladığı kiraların ilk 3000 akçesi kılıç hakkı (maaş) idi. Sipahi, kalan her 3000 akçe karşılığında atlı, silahlı ve talimli bir asker beslerdi. Bu asker, sipahinin oğlu, yeğeni, kölesi veya herhangi biri olabilirdi. Sefer çıktığında, sipahiler maiyetlerindeki askerlerle beraber orduya iltihak ederlerdi. Eksik asker getiren, atı veya silahları elverişsiz olan sipahinin dirliği kesilir; gerekirse ayrıca cezalandırılırdı. Sipahi yaşlanınca tekaüde ayrılırdı. Ölürse, tımarı oğluna, kardeşine veya yeğenine intikal ederdi. Tımar ile zeametin çok farkı yoktu. Şu kadar ki, geliri 20.000 akçeye kadar tımar, 100.000 akçeye kadar zeamet, daha yukarısına da has denirdi. Kendilerine has verilenler, toprağına bizzat gidemeyeceği için yerine vekil gönderirdi. Bu vekiller sipahi gibi hareket ederdi. Dirlik gelirleri, aynı zamanda bunların maaşı idi. Çünkü memurlara ayrıca maaş ödenmezdi. Haslar makama verildiği için evlada intikal etmezdi. Anadolu ve Rumeli haricindeki eyaletlerde dirlik sistemi tatbik olunmazdı. Onun için, Mısır, Eflak, Boğdan, Kırım gibi imtiyazlı eyaletler harb esnasında hususî birlikler göndererek orduya katılırdı. Bu sebeple tımarlı eyalet askerlerin hemen tamamı Müslüman, ekserisi de Türk asıllı idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında mükemmel tımar ve toprak kanunları yapıldı. Bu devirde tımarlılardan müteşekkil eyalet ordusunun mevcudu 200.000'e kadar çıktı. TOPRAĞI BOŞ BIRAKMAK YOK Sipahiden arazi kiralayan köylü, toprağı isterse ömür boyu eker biçerdi. Çiftçi öldüğü zaman da toprak çocuklarına intikal ederdi. Çocuğu yoksa, sipahi başkasına kiralardı. Bu usul, hem çiftçinin, hem devletin işine gelirdi. Yoksa çiftçi, uzun zaman kullanamayacağı; ölünce çocuğuna geçmeyecek araziyi neden imar etsin? Çiftçi, izinsiz ağaç, asma dikemez; bina yapamaz; kiremit, tuğla imal edemezdi. İzin alsa bile ölü gömemez; çayır hâline getiremez; satamaz; bağışlayamaz; rehin veremez; vakfedemezdi. Ancak sipahinin izniyle para karşılığı veya bedava ferağ edebilirdi. Ferağ, başkası lehine vazgeçmek demektir. Çiftçi, toprağı üç sene ekmeyip boş bırakırsa, elinden alınırdı. Çiftçi sene ortasında toprağını bırakıp başka yere gidemezdi. Toprak kirasına âşar denirdi. Âşar, mahsulün kendisinden alınırdı. Âşar, onda bir demektir. Âşarı, hükümetin vazifelendirdiği tımarlı sipahiler toplardı. Bu durumdan habersiz olan kimseler, Osmanlılarda hususî mülkiyet olmadığını zannetmiştir. Halbuki köy ve şehirlerdeki evler, bahçeler, ahır ve samanlıklar şahıs mülkü idi. Yalnızca arazinin çoğu fetih sebebiyle devlete aitti. Ayrıca vakıf araziler, kimsenin malı olmayan yol, meydan, orman ve meralar ile sahipsiz topraklar da vardı. Sahipsiz toprakları ihya eden, mâlik olurdu. Görülüyor ki devlet arazisinin bir kısmı askerî harcamalara tahsis ediliyor; geri kalan kısmından da yüksek memurların maaşı karşılanıyordu. Tımar gelirleri toprak mahsullerine göre tesbit olunduğundan, köylü o sene ne kadar gelir elde etmişse, memurlar da o nisbette gelire sahip oluyorlardı. O sene mahsul düşük ise, memurların geliri de düşük seviyede kalıyordu ki bunun sosyal adalet bakımından elverişli bir usul olduğu âşikârdır. TIMAR SİSTEMİ BOZULUYOR Dirlik teşkilatı zamanla zaafa düştü. Bir kere harb teknikleri değişmiş; ateşli silahlar yayılmıştır. Bu da tımarlı askerlerin ehemmiyetini azaltmıştır. Bu arada fetihler durmuş; ama toprak miktarı sabit kalmıştı. Sipahilere normalin üzerinde mükellefiyetler yüklenmiş; tımar yoklamaları muntazam yapılamamıştır. Bu sebeplerle giderek sipahilik rastgele şahısların eline geçmiştir. Celâlî isyanları ve İran savaşları sebebiyle köylü toprağını terk edip şehirlere göçmeye başlamıştır. Bu da tımar gelirini düşürmüş; ordu mevcudu giderek azalarak 20.000 kişiye kadar inmiştir. XVII. asırdan itibaren yeni tımar verilmedi. Valiler, kapılarında ücretli askerler yetiştirmek zorunda kaldı. Sultan Abdülmecid devrinde, tımar kaldırıldı. Sipahiler tekaüde sevk edildi. Yaşı müsait olanlar yeni kurulan orduya alındı veya atlı jandarma yapıldı. Böylece Osmanlı eyalet ordusu, yeniçeriler gibi kanlı ve ıstıraplı bir tasfiyeye uğramadan sessiz sedasız ortadan kalktı. Sipahiler sıradan halka karıştı. YOK MU ARTIRAN? İyi de, şimdi toprak kiralarını kim toplayacaktı? Bunun için merkezden taşraya geniş salahiyetlere sahip tahsildarlar gönderildi. Ama bu usul iki sene sürdü. Kendisinden bekleneni veremeyen tahsildarlar geri çekildi. Aşar, iltizam yoluyla mültezimler tarafından toplanmaya başlandı. Bu usulde, her bir köyün aşarı ihaleye çıkarılırdı. Köyü ve mahsulünü yakından görüp inceleyenler ihaleye katılırdı. Kefil ve ipotek göstererek devlete en yüksek meblağı ödemeyi taahhüt eden kimse, ihaleyi kazanırdı. Buna mültezim denirdi. Eskiden bu işle geçinen çok sayıda insan vardı. Bunlar, bulundukları beldenin eşrafından güvenilir kimselerdi. Devlete ipotek göstermek zorunda olduğundan, ancak mülk sahipleri iltizama girebilirdi. Mültezim, hükümete bir miktar peşin para öderdi. Mahsul olgunlaştığı zaman hemen mültezime haber verilirdi. Mültezim, yanında zaptiyeler (jandarmalar) olduğu halde köye giderdi. Mahsul bunların nezaretinde kaldırılır; aşar, aynî olarak tahsil olunurdu. Mültezimler, sonra bu mahsulü umumiyetle müzayede (açık artırma) ile satıp, devlete borçlarını öderlerdi. Geriye kalan miktar, kârı olurdu. Mahsulün umulduğu gibi yetişmediği seneler, âşar meblağı düşük olduğu için, mültezim zarar ederdi. Tımar devrinde, maden ocağı, tuzla, gümrük, dalyan, darphane gibi senelik muayyen gelir getiren mukataalar da üç yıllığına iltizama verilirdi. Mezata çıkarılan mukataa iltizamını alacak kimsenin çıkmazsa, emanet usulüne gidilirdi. Bu usulde mukataa, devlet tarafından vazifelendirilen emin adındaki maaşlı bir vazifeli tarafından idare olunurdu. Devlet, emanet usulünü her zaman iltizama tercih ederdi. Ama emin sıfatıyla mukataayı idare edecek güvenilir ve ehliyetli kimse bulmak da kolay değildi. TOPRAK KİRASI İHALEYLE Tımarlı sipahilerin kaldırılmasının ardından aşar vergisi iltizam yoluyla mültezimler tarafından toplanmaya başlandı. Bu usulde, her bir köyün aşarı ihaleye çıkarılırdı. Kefil ve ipotek göstererek devlete en yüksek meblağı ödemeyi taahhüt eden kimse, ihaleyi kazanırdı. HAS, ZEAMET, TIMAR Osmanlı
maliyesinin sacayağı USTA MÜLTEZİM Aziziye kasabasının önde gelen mültezimlerinden Hacı Vahid Efendi. Girdiği her âşar iltizamını elde etmesiyle meşhurdu. Son aşar iltizamında ağır zarara uğradığı için üzüntüsünden hastalanmış, çok geçmeden de vefat etmişti. Toprak ağalığı nasıl doğdu? 1858 yılında Arazi Kanunnamesi ile Tapu Nizamnamesi çıkarıldı. Köylünün, ekip biçtiği mîrî toprağı kendi adına kaydettirmesi emrolundu. Toprak mülk kılınmıyor; ancak mülkiyete oldukça yaklaştırılıyordu. Herkesin eline tapu senedi veriliyordu. Toprak üzerindeki hukukî tasarruflar, artık tapu memuru huzurunda yapılacaktı. Ne var ki köylülerin çoğu tescil emrine kulak asmadı. Bunun sebebi yalnızca resmî kâidelere karşı gevşeklik değildi. Köylü, tescil masrafı ve arazi vergisi ödemek istemiyordu. Üstelik asker alma sistemi öteden beri arazi mülkiyetine dayalı olduğu için, bu işte bir külfet kokusu almıştı. Tescil ettirirse, başına iş açılacağından korkuyordu. Ancak bu vehmi, köylüye pahalıya patladı. Uyanık taşra ileri gelenleri, geniş arazileri kendi adlarına tescil ettirdi. Böylece toprak ağaları meydana geldi. Köylü, artık devletin değil; ağanın toprağını ekip biçecekti. 1925 yılında âşar kaldırıldı. Mîrî toprak kimin elinde ise, mülkiyeti de bedelsiz olarak ona devredildi. Âşar yerine, para olarak alınan maktu emlâk vergisi getirildi. Politikacılarla yakın teması olan ve bunu önceden haber alan bazı belde eşrafı, cüz'î bedellerle geniş arazileri ellerinde topladı. Buna Ermenilerden ve mübadil Rumlardan kalan arazi de eklendi. Böylece yeni bir toprak ağası sınıfı meydana geldi. Mültezimlikten başka mesleği olmayanlar ve çocukları da beklemedikleri bir sefalete düştü.
.
Banka kredilerine Osmanlı muamelesi
13 Ağustos 2008 01:00
A -
A +
Banka kredilerine Osmanlı muamelesiOsmanlı Bankası'nın Üsküp şubesi Banka kredilerine Osmanlı muamelesiPARA SAYAN BANKERLER Eski İtalyan ressamlarının para sayan banker resimleri bankacılık tarihine ışık tutuyor. Bankacılık çalışmaları ilk olarak XIII. asırda İtalya'da başlamıştı. Zamanla dünyaya yayıldı. Sanayi inkılabının ardından ticareti çok gelişen Avrupa'da bankalar mühim birer müessese olarak faaliyet göstermeye başladı. Bu sıralarda Osmanlı Devleti'nin de Avrupa ile sıkı ticarî münasebetleri vardı. Osmanlı ülkesindeki ilk bankalara da bu sıralarda rastlanmaya başlandı. BORÇ KARŞILIĞI İMTİYAZ 1845 senesinde Osmanlı hükümeti Galatalı iki sarraftan borç aldı. Sarraf deyince, bunları bugünkü büyük bankerler gibi düşünmek gerekir. Bu sarraflar, yapılan anlaşma gereği İngiliz sterlininin kurunu sabit tuttular. Bunun karşılığında kendilerine banka kurma izni verildi. Böylece 1847'de Derseadet Bankası adıyla ilk Osmanlı bankası kuruldu. Ama sermayesi yoktu. Poliçeleri kurucularının itibarı dolayısıyla kabul gördüğü için, az sonra iflâs etti. 1856'da İngiliz sermayesi ile merkezi Londra'da bulunan Bank-ı Osmanî kuruldu. Buna 1863'te Fransız sermayesi de iştirak etti ve Bank-ı Şâhâne-i Osmanî adını alarak hem merkez, hem de ticaret ve yatırım bankası olarak faaliyet gösterdi. 1877 senesinde Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sebebiyle hükümet Galata Sarrafları ve Osmanlı Bankası'ndan borç aldı. Bank-ı Osmanî, Türkiye'deki ilk modern banka sayılır. Para basma imtiyazı dahi vardı. Osmanlı Bankası adıyla cumhuriyetten sonra da uzun zaman varlığını devam ettirmiştir. YERLİ SERMAYE: EMNİYET SANDIĞI Bank-ı Osmanî'den birkaç sene ara ile muhtelif ecnebî bankalar açıldı. Bunların tamamı ecnebîlere ait idi. İstanbul Bankası ve Osmanlı Bankası ecnebi sermayeli olduğu için, daha ziyade ecnebi tüccara kredi veriyordu. Yerli halk ya neredeyse hepsi gayrimüslim olan sarraflara; yahud da dul ve yetimlerin mallarını işleten eytam ve erâmil idaresine başvurabilirdi. 1863'te Niş Vâlisi Midhat Paşa'nın teşebbüsü ve Türk sermayesi ile Rusçuk'ta ilk Emniyet Sandığı kuruldu ve 1868'de İstanbul'da da bir tane açıldı. Devlet kontrolünde, halk tarafından idare olunuyordu. Halkın tasarrufları, Emniyet Sandığı'nda toplanıyor; kredi isteyenlere kefil ve rehin karşılığında muamele yoluyla borç veriliyordu. Ancak malî ve siyasî buhranlar sebebiyle sıkıntıya düşen Emniyet Sandığı, 1907 senesinde Ziraat Bankası'na bağlandı. O zamanlar Osmanlı ülkesinde geçerli bulunan şer'î hukuka göre faizli muameleler meşru değildi. Faizli muameleler ise, bankaların yegâne olmasa bile mühim işlerinden birisiydi. Ancak şer'î hukuk, ecnebi memleketlerde cereyan eden faizli muamelelere cevaz veriyordu. Bankanın merkezi yurt dışında olduğu için, faaliyetlerinin şer'î hukuk prensiplerine de aykırı olmadığı düşünülüyordu. Nitekim şeyhülislâmlık 29 Şubat 1920 tarihinde "Ecnebi memlekette ecnebi bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer'an helâldir" şeklinde fetvâ vererek, bu umumî prensibi ilan etmişti. Kaldı ki banka faaliyetlerinin çoğu, şer'î hukukun yasaklamadığı, hatta lüzumlu gördüğü işlerdi. NASIL ÇALIŞIRDI Osmanlı bankaları, bankacılık hizmetlerinin şer'î hukukta yasaklanmamış olanlarını yapar; ihtiyacı olanlara muamele satışı yoluyla borç para verir veya karz yoluyla borç verip fazladan faiz yerine muamele masrafı adıyla bir ücret tahsil ederlerdi. Bankaların müdârebe veya müzaraa (emek-sermaye) şirketi yoluyla kredi vermesi, kâra ortak olması da mümkündü. Ama bunda zarar ihtimali de bulunduğundan, bankayı iflastan korumak endişesiyle pek tercih edilmezdi. Şer'î hukuka göre, ödünç verirken, borçlunun alacaklıdan bir malı değerinden yüksek fiyatla satın almasına izin verilmiştir. Böylece istediği borcu temin eder; ilk satıcıya da bundan daha yüksek bir miktar borçlanmış olurdu. Meselâ, on altına ihtiyacı olan bir kimseye, on altın borç olarak verilir; bir altına da kalem, defter gibi ucuz bir şey veresiye satılırdı. Böylece on altın borçlanılmış olurdu. Para kıtlığı olup, faizsiz kredi bulunamayan zamanlarda bir çıkış yolu teşkil eden bu satışa muamele satışı denirdi. Bu satış bedeline faiz veya ribh denirdi. Faiz, fazlalık demektir. Ancak bu, şer'î hukukun yasakladığı ribâdan farklı idi. Her ribâ faizdir ama, her faiz ribâ değildir. Bu fazlalığın azami ne kadar olabileceğini piyasa şartlarına göre devlet tesbit ederdi. Bu mikdarın sınırı, Kanunî Sultan Süleyman zamanında % 10; Sultan Abdülmecid zamanında % 15 idi. Muamele satışı, bir hile gibi görülebilir, ama değildir. Bizzat hukukun gösterdiği bir çaredir. Borç alma ve mal satma iki ayrı akittir. Üstelik herkes malını istediği fiyata satabilir. Banka kredilerine Osmanlı muamelesiTÜRK BANKACILIĞININ ÖNCÜSÜ Midhat Paşa, Osmanlı Devleti'nde yerli sermaye bankacılığına önayak olmuştur. Çeşitli valiliklerde mühim muvaffakiyetlere imza atmış; ama nâzırlık ve sadrazamlığı büyük fiyasko doğurmuş bir devlet adamıdır. Meşrutiyetin ilanını sağlamışsa da, memleketi 93 Harbi felaketine sürüklemesi; Sultan Aziz'e yapılan darbenin elebaşılarından oluşu ve sefarethanesine sığınacak kadar İngiliz taraftarlığı, ismine ciddi bir leke sürmüştür. Banka yerine para vakıfları Modern bankalardan önce, Osmanlı ülkesinde bankacılık ihtiyaçları acaba nasıl karşılanıyordu? İlk zamanlar para vakıfları ile. Muhtaç olanlara kredi vermek üzere parası olanlar bu parayı vakfederdi. Vakfın idarecisi muhtaçlara kefilli borç verirdi. Parayı da nemâlandırarak tükenmesini engellerdi. Ama para vakıflarının miktarı az olduğu için, araya giren buhran devrelerinde eriyip gitti. Osmanlılar zamanında, harb, tabiî âfetler gibi beklenmedik hallerde devlet tarafından hâne başına toplanan avârız vergisi vardı. Zamanla bu vergiler hazinenin sıkıntısı sebebiyle her sene alınır hâle geldi. Halkın bu vergiyi kolay ödeyebilmesi için köy ve mahalle zenginleri avârız vakıfları kurdular. Bazen birkaç kişi bir araya gelip para toplayarak bu vakıfları meydana getirirdi. Bunlar bir nevi para vakfı idi. Sadece avârız vergilerinin ödenmesine yardımcı olmakla kalmazdı. Hastalık sebebiyle çalışamayanların geçimini karşılamak; fakirlerin cenâzelerini kaldırmak, fakir kızları evlendirmek, fakir delikanlılara iş kurmak, evi yanan veya yıkılanlara yardım etmek, köy ve mahallenin yol, köprü, kaldırım, su yolu gibi ihtiyaçlarını tamir etmek gibi işlere de yarardı. Avârız akçesini, mütevellisi idare edip işletirdi. İhtiyacı olana, yukarıda anlatılan muamele yoluyla borç verir; ondan az bir kâr tahsil ederdi. Bugünün vakıflar genel müdürlüğünün yerindeki Evkaf Nezareti de bu işi kontrol ederdi. Avârız vakıflarının mühim bir kısmı 1869 senesinde belediyelere devredildi. Cumhuriyetten sonra bu devir tamamlanarak avârız vakfı kalmadı. MEMLEKET SANDIKLARI Avârız vakıflarının bir ölçüde yerini tutmak üzere Tuna Valisi Midhat Paşa'nın önayak olmasıyla her kasabada Memleket Sandıkları kuruldu. 1863 yılında Pirot kasabasında kurulmaya başlandı. 1867'de bütün ülkeye yayıldı. Köylülerin elde ettiği mahsulün satışından elde edilenin muayyen bir kısmı sandığa konuyordu. Belli bir meblağa ulaşılınca, köylüye kredi verilmeye başlanıyordu. Üç aydan bir yıla kadar vadeli bu krediler muamele yoluyla verilirdi. % 12 murâbaha (kâr) alınır ve kefil istenirdi. Yıl sonunda net kârın üçte biri sermayeleri nisbetinde köylüye dağıtılırdı. Memleket sandıklarının idaresi halkın seçtiği dört kişiye aitti. Kaymakam, hâkim, sandık idare heyetinden bir ve halktan iki kişinin teşkil ettiği bir heyet, sandığın işleyişini kontrol ediyordu. Köylünün tefecilerin eline düşmesini önlemek ve istihsalin arttırılması maksadıyla kurulan bu sandıklar, aynı zamanda ülkedeki ilk kooperatiflere misaldir. 1883 yılında Menâfi Sandıkları adını almış ve 1888'de Ziraat Bankası'na dönüştürülmüştür. 1935 yılında kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, memleket sandıklarının bir benzeridir. 1911 yılında Aydın'da kurulan İncir Himaye-i Ziraat Anonim Şirketi, ilk modern kooperatif sayılabilir. Murâbaha Nizamnâmesi Sultan Abdülmecid zamanında verilmiş bir mahkeme kararında özetle şöyle deniliyor: Ali Ağa, Veli Ağa karşısında ikrarda bulunuyor. İşbu Veli Ağa, malından bana 3000 kuruş ödünç teslim ettikte, ben dahi teslim aldım. Bu para ve semeni işbu tarihten bir sene tamamına değin müeccel (veresiye) olmak üzere, yine Veli Ağadan satın aldığım bir cild Kudûrî kitabı semeninden dahi 450 kuruş ki, cem'an 3450 kuruş borcumdur, dedikte, tasdik olundu. 450 kuruş, 3000 kuruşun yüzde onbeşi olduğundan, caiz görülmüştür. [Kudûrî, meşhur bir fıkıh kitabıdır.] 1887 tarihli Murâbaha Nizamnâmesi bu sınırı yüzde dokuza indirmişti. Kadılar, bu şekilde muamele yapılmamış olan borç akidlerindeki faiz taleplerini kabul etmiyordu. Son zamanlarda Osmanlı bankaları da bu usule göre çalışırlardı. Meselâ, banka veznesindeki memur, banka sahibinin vekili hasebiyle, elindeki bir kalemi veya kitabı ya da saati, 100 altın kredi isteyen kimseye 9 altına veresiye satar; sonra istenilen miktarı borç olarak verir; böylece müşteri bankaya 109 altın borçlanmış olurdu. Murâbaha Nizamnamesi, cumhuriyetten sonra da uzun yıllar kısmen tatbik edilmiştir.
Tahran'ın güç sevdası
20 Ağustos 2008 01:00
A -
A +
Osmanlı, Türkistan ve Hindistan imparatorlukları ile asırlarca mücadele eden İran, bugün de teknolojik ve siyasî manevralarla Orta Doğu'da bir güç olma hayali içerisinde. Ancak bu biraz zor görünüyor. Tahran'ın güç sevdası İran, tarihte en büyük medeniyetlerden birisine sahne olmuş ülkedir. Hazret-i Ömer zamanında Müslümanlarca fethedilmeye başlandığında, burada Zerdüşt dininden Sasanî İmparatorluğu son demlerini yaşıyordu. İslâmiyetle tanıştıktan sonra da bu yeni medeniyete mühim katkılarda bulundu. Çok sayıda âlim yetişti. Ancak İran, İslâm tarihinde, asıl ideolojik bir mezhebin güçlü savunucusu olarak şöhret kazandı. Şurası gariptir ki, Ehl-i sünnet inancının esaslarını ilk kaleme alan ve bugün dünya Müslümanlarının beşte üçünün (Türklerin de) mensup olduğu İmam Ebu Hanife İranlı olduğu gibi, bu inancın en güçlü aleyhtarlarının merkezi de İran olmuştur. Çok çeşitli İran kavimlerinden Farslar (Persler), iki bin senedir İran'ın hâkim halkıdır. BOŞ TAHT Şiî, taraftar demektir. İlk zamanlar Hazret-i Ali'nin halifeliğini savunanlara deniyordu. İnanç bakımından diğerleriyle aynı idi. Hazret-i Ali'nin vefatından çok sonra, bu siyasî tercihi destekleyen dinî umdeler ortaya atıldı. Böylece Şiîlik, farklı bir inanç ve amel sistemi olarak Güney Irak'ta doğdu. Sasanî Devleti'nin yıkılmasından müteessir olan bazı kavmiyetçi Farslar, bu yeni ideolojiye sarıldılar. Son İran şahının kızı Hazret-i Hüseyin ile evlenmişti. Bu evlilikten doğan İmam Zeynelâbidîn ve soyundan gelen imamları İran tahtının vârisi kabul ettiler. Ancak bunu, dinî geleneklerle kamufle etmeyi başardılar. Her biri büyük birer İslâm âlimi olan "Oniki İmam"ın, günahsız olduğunu, Allah ve Resulü tarafından halife tayin edildiğini söylediler. Bu yeni mezhebe İsnâaşeriye (İmamiye, Caferiye) denildi. İsnâaşer, Arapça 12 demektir. Onikinci İmam Muhammed Mehdî mağaraya saklanmıştır ve kıyamet günü tekrar ortaya çıkacaktır. O zamana kadar halifeliği, (Papa gibi) Şiî âlimleri arasından seçilen masum âyetullahlar yürütür. Dinî hükümleri yorumlar, yenilerini koyabilir. Yetim ve vakıf mallarını idare eder. Hazinenin beşte birinden imamın hissesini alır. Mukaddes günlerin başlangıcını tesbit eder. Harb, sulh, milletlerarası anlaşmalar gibi siyasî ve sosyal işler, bunların izniyle yapılır. İmamiye, Ehl-i beytin veya Hazret-i Ali'nin halifeliğine taraftar olanların rivayet etmediği hadis-i şerifleri ve icmaları kabul etmez. Bu sebeple inanç ve amel bakımından diğer İslâm mezheplerinden ayrılır. İnanç sahasındaki farklar, ibadetlerdekinden daha fazladır. Caferiye mezhebinin İmam Cafer Sadık ile bir alâkası yoktur. İmam Cafer, din kitabı kaleme almış değildir. Bugün İmamiye'nin itibar ettiği tefsir, hadîs ve fıkıh kitaplarını Şiî âlimlerinden Ebu Cafer Kummî ve Ebu Cafer Tûsî yazmıştır. Bu mezhebi İmam Cafer'e nispet eden, bu mezhebin sonra gelen mensuplarıdır. Zaten Abbasî hükümeti, Ehl-i beyt imamlarını zindanlarda tutardı. Yanlarına girip görüşmek yasaktı. İmam Cafer de bu sebeple serbestçe ders halkası kuramamıştır. Az sayıda talebeleri de mutlak müçtehit olup, kendi mezheplerini kurmuştur.. İmam Cafer, Ehl-i sünnet inancında olup, İmam Ebu Hanife'nin hocalarındandır. ŞAH İSMAİL Abbasî hâkimiyetinden sonra Şiîlik, millî bir ideoloji olarak İran'da da revaç buldu. Ama hiçbir zaman ekseriyet olmadı. Abbasî halifesi Memun zamanında İran'da otonom hükümetler kuruldu. Zamanla iktidar Türklerin eline geçti. İran'ı, -kısa bir Afgan ve Kürt sülâleler devresi sayılmazsa- yaklaşık bin sene Türkler yönetti. Gazneliler, Selçuklular, İlhanlılar, Timuroğulları, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar ve Kaçarlar İran tahtını elinde tuttu. Selçukluların taht şehri Rey, bugünkü Tahran yakınlarındadır. İran, bir ara Cengiz işgaliyle ağır felaketler yaşadı. Bunu takiben Hasan Sabbah adındaki bir çılgının kurduğu Bâtıniye Devleti, İran'da Şiîliğin yayılmasına sebebiyet verdi. Sonraları Hazret-i Ali'nin peygamberliğine, hatta ilahlığına inanan aşırı fırkalar doğdu. Bunlardan birine mensup Şah İsmail, 1502 yılında İran tahtına geçti. Dedesi meşhur bir Sünnî tasavvuf âlimi olan Şah İsmail, iyi bir asker ve güçlü bir şairdi. Türk veya Kürt asıllı olmasına rağmen, Hazret-i Ali'ye ulaşan bir şecere düzmeyi ihmal etmedi. İran, Irak, Kafkasya ve Anadolu'ya gönderdiği propagandacılarla inancını yaymaya çalıştı. Göçebeler ve bazı tekkelerde kabul gördü. İtaat etmeyenleri ağır işkencelerle katletti. Ancak Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından durduruldu. Şah İsmail, Hazret-i Hüseyin'in şehâdet kanını sembolize eden kırmızı sarık sarar; adamları da böyle giyinirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş (Farsçası Sürh-ser) demiştir. İRAN'DA KATLİAM: ŞAH ABBAS Şah İsmail zamanında bile, İran'da Şiîlik ekseriyette değildi. 1587'te tahta çıkan Şah Abbas Safevî, Şiî olmayan halka karşı düşmanlığı ile tanındı. Zalimce tedbirlerle ülkede Şiîliği yaydı. Bunu kabul etmeyenleri kılıçtan geçirdi. Bu muazzam katliâm neticesinde, İran'da sınır ve dağ köyleri hariç, Şiî mezhebinden olmayan kimse kalmadı. Bağdat'ı işgal etti. Otuz bin kişilik ahalisini kadın-çocuk ayırmaksızın kılıçtan geçirdi. Vâliyi petrole batırarak yaktırdı. Sutan IV. Murad, Bağdad'ı tekrar alarak Şah Abbas'ın zulümlerine son verdi. Bazı İran şahlarının, Şiîliği kabul etmediği için öldürttüğü halkın sayısı, İran harpleri sebebiyle ölenlerden çok fazladır. Bugün İran'ın resmî mezhebi Caferîliktir. İran'ın Batı sınırında Şâfiîler, Doğu ve Güneydoğu sınırında da Hanefîler çoktur. Farslar arasında da Ehl-i sünnet taraftarları vardır. Şiî olmayanlar, nüfusun yüzde otuzunu bulur. Ancak İran'da yıllardır nüfus sayımı yapılmamaktadır. Bugün Türkiye halkının çoğu, Moğol istilâsı sebebiyle yerleştiği İran'da asırlarca yaşadıktan sonra Anadolu'ya göçen Türklerdir. Bu sebeple Türk kültüründe Farsça kelime çoktur. İran kültürünün tesiri fazladır. Abdest, namaz, oruç, peygamber gibi dinî kelimelerimiz bile Farsçadır. Farslar bile, bugün kelimelerin Arapçasını kullanmaktadır. İran'da da nüfusun yarıdan fazlası Azerî Oğuz Türküdür. ILIMLI BİR ŞAH Osmanlı ülkesinde Irak ve Doğu Anadolu'da Caferîler yaşardı. Bunlara mahkemelerde Hanefî fıkhı tatbik olunurdu. İran hükümdarı Nâdir Şah, Caferîliği beşinci mezhep olarak kabul etmesi hususunda Osmanlı padişahı Sultan I. Mahmud'a bir teklifte bulundu. Ama şiddetle geri çevrildi. Bunun üzerine Osmanlı hükümetine sefirler gönderip, Ehl-i sünnet ile Caferî âlimlerinden müteşekkil bir meclis kurarak, her iki fırkanın hangisinin doğru yolda olduğunun ilmî yolla anlaşılmasını istedi. Osmanlıların Bağdat vâlisi de zamanın meşhur âlimlerinden Abdullah Süveydî'yi gönderdi (vefatı: 1760). Süveydî, uzun münâzaralar neticesinde verdiği naklî ve aklî cevaplarıyla Caferî âlimlerini susturmaya muvaffak oldu. Nâdir Şah da bunun üzerine, Ehl-i sünnete uymayan inanış ve davranışları yasaklayan bir ferman neşretti. Ancak sonraki şahlar zamanında eski vaziyete dönüldü. 1639 tarihli meşhur Kasrışirin Muahedesinde de, İranlılar sahâbeye söğmeyecekleri hususunda taahhüdü hâvi bir madde bulunmaktaydı. Şah İsmail Safevî'den sonra gelen İran şahlarından birkaçı Sünnî inanışında idi. Hatta Şah Muhammed Kaçar'ın, Nakşî şeyhi Hakkârîli Taha Efendi'ye bağlı olduğu rivayet edilir. Bu sebeple Taha Efendi'ye, Osmanlı hududuna yakın yerlerde 145 köyün gelirini tahsis etmişti. Meşhur Seyyid Ubeydullah ayaklanmasının sebebi, sonra gelen şahın bu köyleri geri almasıydı. Seyyid Ubeydullah, milisleriyle İran hududunu geçerek bu köyleri tekrar zaptetmiş; hâdise milletlerarası bir mesele hâline gelince, Seyyid Ubeydullah sürgüne gönderilmişti. Tahran'ın güç sevdasıŞaha muhalif olarak yetişen Humeyni, 80'e varmış yaşında İran'a getirildi ve ömür boyu dînî lider ilan edildi. Beş bin yıl boyunca monarşi hakim oldu 1925 yılında Rıza Pehlevî Kaçarları devirerek İran tahtına çıktı. Böylece asırlardır ilk defa bir İranlı başa geçmiş oluyordu. Şah Rıza, ülkedeki vakıfları ve hazinenin beşte birini ellerinde tutan güçlü ruhban sınıfı âyetullahların nüfuzunu sınırladı. 1941 yılında tahtı oğlu Muhammed Rıza'ya bıraktı. Ülkesini siyasî ve ekonomik bakımdan Orta Doğu'nun en güçlü devleti hâline getirdi. Dinî bir hayata çok yakın olmayan Şah Rıza'nın din ve dünya görüşü, bir hac seyahati esnasında değişti. Ülkesine döndüğünde Şiî olmayanlara dinlerini öğrenme, yaşama ve öğretme hürriyetini tanıdı. Ülkede resmî mezhep hâlâ Caferîlik olmasına rağmen, düşmanlıkları giderek artan âyetullahların 1979 yılında tertiplediği bir ihtilalle devrildi. Şah Amerika'ya kaçtı ve 1980'de Mısır'da vefat etti. İran'da cumhuriyet idaresi kuruldu. Eski rejime mensup on binlerce insan ülkesini terk etti veya idam olundu. Şiî olmayanlara tanınmış bütün hürriyetler kaldırıldı. Şah'tan sonra İran'ın yeni lideri yaşı seksene varmış Humeynî idi. Bir toprak ağası tarafından öldürülen babasının katlinden şahı mesul tutmuş ve bu sebeple şaha düşman olmuştu. 1950'de âyetullahların başı yapılmış; 1963'te şah aleyhtarı gösterilerin tertipleyicisi olduğu gerekçesiyle sürgüne gitmişti. Humeynî, Irak'ta, Bursa'da ve Paris'te yaşadı. Fas'a yerleşecekken, İran'da yaygınlaşan kitle gösterileri sebebiyle şahın ülkeyi terk etmesi üzerine, Fransa tarafından İran'a getirildi ve ömür boyu dînî lider ilan edildi. Kum'a yerleşen Humeynî, 1989 yılında öldü. Son beş asırlık İran tarihi, dindaşı ve sınırdaşı olan Osmanlı, Türkistan ve Hindistan imparatorlukları ile mücadelelerle doludur. Adı İslâm Cumhuriyeti olsa bile İran öteden beri, ulus-devlet modelini benimseyerek, Fars milliyetçiliği ve Zerdüşt geleneklerini ön plana çıkarmaktadır. Amerika, ölümcül hastalığını keşfettiği sadık müttefiki Şah'a karşı, ılımlı İslâm projesi çerçevesinde Humeynî ihtilaline destek verdi. Ama netice hiç beklemediği gibi oldu. İran'da Fransız, Alman ve Rus tesiri çok fazladır. İran, tarihî gururuna dayanarak Orta Doğu'da bir güç olmak sevdasındadır. Osmanlı Devleti vaktiyle buna izin vermemişti. Amerika'nın da pek vereceği yoktur.
.
Milletimizin başarı sırrı hürmette gizli
27 Ağustos 2008 01:00
A -
A +
Milletimizin başarı
sırrı hürmette gizliBOZKURT DESTANI Bozkurt, eski Türk efsânelerinde çokça geçer. Oğuz destanında, Oğuz Han'ın çadırına giren bir ışığın içinden gök renkli gök yeleli bir bozkurt çıktığı ve seferlerinde ona kılavuzluk ettiği anlatılır. Göktürklerin "Bozkurt Destanı"na göre, düşmanlar tarafından ailesi öldürülerek ormana terk edilen Göktürk prenslerinden birini, dişi bir kurt emzirerek büyütmüştür. Türklerin en bâriz hususiyetlerinden biri kuvvetli bir teşkilâtçılık kâbiliyetine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz kalmamışlardır. Türklerin bilinen 3000 yıllık tarihlerinde istiklâllerini kaybettikleri bir devreye hemen hemen rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur. ALLAH'TAN KUT ALMIŞ KİŞİ Eski Türklerde, devleti hükümdar idare eder. Bunlara "Tanhu, Kağan, Hakan, Han, Yabgu, İlteber" gibi çeşitli isimler verilir. Hunlar ve Tabgaçların yabgu dedikleri hükümdara, Avarlar Moğolca kağan derdi. Bu isim hakan ve han, hâlini almıştır. Hakanın, asıl adından başka, tahta çıktıktan sonra aldığı bir isim daha vardır. Sözgelişi Göktürk hükümdarı Kutluk Kağan'ın, tahta çıktıktan sonra aldığı isim İlteriş'tir. Osmanlılarda Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanunî, Adlî gibi lakap ve mahlaslar, bu geleneğin devamı gibidir. Halk, hakanın, siyasî hâkimiyetini Allah'tan aldığına inanır. Ancak Allah'ın irade ettiği, seçtiği, yardım ettiği kimse hükümdar olabilir. Allah'tan gelen siyasî hâkimiyete, kut denir. Hakan olan kimse, Allah'tan kut almış demektir. Hanın, Aşinaoğulları denilen bir hanedandan inmesi gerekir. Oğuz Han ve Selçuklular, Osmanlılar hep bu hanedandan iner. Asırlar boyunca nice ihtilâller olmuş, ama ihtilâlcilerin aklına, bu hanedan dışında bir kimseyi hükümdar yapmak gelmemiştir. Çünkü halkta, ancak bu hanedandan gelen hanın meşru olduğuna dair bir inanç vardır. Tarihte bu soydan gelen bir hanedana sahip olmayan Kuman, Peçenek gibi Türk kavimlerinin ömrü uzun olamamıştır. İşte bundan dolayıdır ki, halk hakana kayıtsız şartsız itaati bir vecibe bilmiştir. Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz. HÜKÜMDAR OLMAK İÇİN... Hakan, beylerin seçimiyle veya önceki hakanın tayiniyle gelebildiği gibi, zor kullanarak da başa geçebilir. Ancak her hâlde yeni hakanın, hakan sülâlesinden olması şarttır. Eski Türklerde muayyen bir verâset prensibi yoktu. Umumiyetle hakanın oğlu, yoksa veya reşid değilse en büyük kardeşi, kardeşi oğlu, amcası, amcasıoğlu vs. hakan olurdu. Ancak hakan hanedanından herhangi bir tigin (prens), tahtta hak iddia edebilirdi. Çünki hâkimiyet, hanedanın ortak malı kabul edilirdi. Buna ülüş denir. Bu sebeple taht için nice harbler cereyan etmiştir. Galip gelen, Allah tarafından seçilmiş demektir. Çünkü hükümdar olmak için güçlü ve talihli olmak çok mühimdir. Hakan tahta geçtikten sonra, devletin ileri gelenleri kendisine bağlılık biatinde bulunur. Bu biat, çok tantanalı bir merasimle olurdu. Yeni hakan, bir keçe tahta oturtulur; dokuz defa kaldırılıp dolaştırıldıktan sonra, kırmızı elbiseler giydirilip başına kotuz (sorguç) takılırdı. Bu merâsimler esnasında halka ziyafet verilirdi. Taht, otağ, tuğ, davul ve sorguç, hükümdarlık alâmetleridir. Hükümdar tuğunun tepesinde altından bir bozkurt başı bulunur. Kırmızı, Osmanlılarda da hanedanın rengi idi. Nitekim kırmızı bayrak padişahı sembolize ederdi. Sorguç da, padişaha mahsus bir aksesuar olarak Osmanlılarda kullanılmıştır. Tuğ, davul, alem, otağ da Selçuklu ve Osmanlılarda padişahlık alâmetleriydi. HAKAN HER İSTEDİĞİNİ YAPAMAZ Hakan, elinde mühim salâhiyetler bulunan bir kişidir. Ordunun kumandanıdır. Kanun koyabilir. Başhâkimdir. Bütün bunları yaparken kendisini tahdid eden töre kaideleri ve kengeş (şûrâ meclisi, kurultay) kararları vardır. Senede üç defa toplanan bu meclisler, beyler, devlet ricâli ve halktan ileri gelenler tarafından teşkil edilir. Bu bakımdan siyasî rejimin meşrutî monarşi olduğunu söylemek yerinde olur. Vezirler ve çeşitli memurlar, devlet idaresinde hakana yardımcı olur. Memleketin çeşitli kısımlarında hüküm süren han sülâlesinden şad ve yabgular, devlet protokolünde önde gelirler. Bunlar eski Türklerde soylular sınıfını teşkil eder. Bir de halk içinden hizmetleri sayesinde yükselmiş tarhanlar vardır. Osmanlılardaki sipâhiler bu sınıfın bir nevi devamı gibidir. Hakan, gerektikçe tarhanlara danışır. Eski Türk hakanlarının birisi yaya, diğeri atlı olmak üzere iki ordusu; birisi umumî, diğeri hususî hazine olmak üzere iki hazinesi vardır. Osmanlılarda da böyledir. Hakan, dâvâ dinleyip adaleti tatbik etmek üzere hâkimler tayin eder. Bunlara yargucı veya yargan denir. Hakanın vekilleri olan bu hâkimler, hukuk bilgisiyle mücehhez kimselerdir. Hâkimlik, eski Türklerde çok itibarlı bir meslektir. Umumiyetle han sülâlesinin yan kollarından gelen soylular fahrî olarak bu vazifeyi yapar. Hâkimlerin verdiği kararlar hakana temyiz edilebilir. Ayrıca memurlardan şikâyetçi olanlar, bunu muayyen zamanlarda hakana arz edebilir. Bu gelenek İslâmiyetten sonraki Türk devletlerinde de, Osmanlılarda da câridir. HALKIN HAKKINI ÖDE! Hükümdarın vazifelerinin başında, halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Devlet adamlarına iyi devlet idaresinin sırlarını anlatan Kutadgu Bilig, halkın hükümdardan isteklerini, iktisadî istikrar, âdil kanun ve âsâyiş olarak sıralar ve "Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde; sonra kendi hakkını iste!" der. Hükümdar, yaratanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar; onu zenginlik ve adâlet içinde yaşatır. Bunu başaramayan hakandan, Yaratan'ın, kut'u, yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve hatta ona karşı gelmek meşru sayılır. 725-735 tarihlerinde dikilmiş olan Orhun Âbideleri'nde hükümdarın bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Burada hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb'asına hesap vermektedir. Ayrıca halkını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir. Türk hükümdarları, siyasî sebeplerle ekseriyetle Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evlenirlerdi. Ancak umumiyetle hükümdar olacak prensin annesinin Türk olması şartı aranırdı. Hakanın oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirdi. Sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurdu. Bunlar han, şad, tigin gibi unvanlar taşırdı. Selçuklu ve Osmanlılarda da, şehzâdeler, atabey veya lala denilen tecrübeli devlet adamları tarafından yetiştirilip, sancakbeyi olarak bir mıntıkayı idare ederlerdi. Çifte monarşi sistemi mi? Eski Türk devletleri, güçlü merkezî devletler idi. Ama, devlet boylardan teşekkül ettiği için, merkeziyetçilik biraz gevşetilmiştir. Nitekim koca ülkeler ancak böyle kolaylıkla idare olunup savunulabilirdi. Hun ülkesi on iki kısma ayrılırdı. Her birinin başında bir bey (vâli) bulunurdu. Hakanlar, hem verâset harplerinin önüne geçmek; hem de ülke idaresini kolaylaştırmak için zaman zaman memleketi prensler arasında taksim ederdi. Meselâ Hun İmparatorluğu'nun kuzeyinde bir han, güneyinde bir han vardı. Göktürklerde de doğuda bir han, batıda bir han hüküm sürerdi. Bu sebeple eski Türk devletlerini çifte monarşi olarak görenler vardır. Nitekim Roma İmparatorluğu'nda çoğu zaman iki imparator bulunurdu. Ancak Eski Türklerde, hanlardan birisi büyük handı. Diğerleri umumî vâli olarak büyük hana tâbi idi. Bu usul zaman zaman devletin bölünüp parçalanmasına ve güçsüz düşerek yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Devletin böyle iki bölgeye (sağ-sol) ayrılarak idaresinin, siyasî gelenekle de alâkası olsa gerektir. Aynı gelenek Rumeli ve Anadolu ayrımı gibi şeklen Osmanlılarda da mevcuttu. İki kardeşin tahtta bulunduğu durumlarda, küçük kardeş başkumandanlık yapardı. Nitekim Göktürklerde, Bilge Kağan ile kardeşi Kültigin'in durumu böyle idi. Osmanlıların ilk zamanlarında da, hükümdarın kardeşinin vezirlik ve başkumandanlık yaptığı görülür. Orhan Gâzi ile Alaeddin Paşa gibi. Milletimizin başarı
sırrı hürmette gizliPULLARDA KULLANILDI XX. asır başlarında doğan Türkçülük cereyanıyla, "Bozkurt" yeniden sembol olarak kullanıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında para ve pullarda yer aldı. Milletimizin başarı
sırrı hürmette gizliHÜKÜMDAR NE DERSE O Türk orduları, aynı zamanda iyi bir savaşçı olan hakanların emrine her zaman sadık kalmış ve zaferden zafere koşmuştur. Bu sebepledir ki Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz.
Şamanlık din değil
3 Eylül 2008 01:00
A -
A +
Şamanlık din değilAyin kıyafetleri ile "trans" hale geçmiş şamanlar. Eski Türklerin hangi dine mensup olduğunu kime sorsanız, alacağınız cevap umumiyetle Şamanlıktır. Halbuki Şamanlık bir din değildir. Her dinde görülebilecek bir tabiatüstü kuvvetler sistemidir. TÜRK PEYGAMBER Eski Türklerin benimsediği temel inanç ve amel esasları, İslâmiyet ile büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah'ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği inancı nazara alınarak, Türklere de peygamberler gönderilmiştir. Eski Türklerin hangi dine mensup olduğu, bugün bile tartışma konusudur. Bugün elde o devre ait yazılı metinler fazla bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu mevzuda birtakım yanlış kanaatlere varmak tabiîdir. Meselâ Oğuz boylarında bazı kuşlar ongun (uğur) olarak kabul edilir. Bu da bazılarını eski Türklerde totemizmin varlığı kanaatine sürüklemiştir. Halbuki totemizm, sadece bir hayvanı atası olarak tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak sosyal ve hukukî cepheleri de vardır. Sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan ongunların varlığını, eski Türklerde totemizm inancı ile izah etmek mümkün değildir. KABİLE BÜYÜCÜLERİ Birçok tarih kitabında, eski Türklerin Şaman dinine mensup oldukları yazar. Türkler, Tunguzca bir kelime olan şaman yerine kam kelimesini kullanırlardı. Kam, tabiatüstü kuvvetlerle temasa geçebilen insandır. Biraz bugünkü medyumlar gibi, kendilerine göre birtakım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçerler. Normal insanların görüp işitmediği şeylerden, ruhlardan, cinlerden anlatırlar. Bunlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabîle büyücüsüdür. İslâmiyet öncesi Arabistan'daki kâhinlere benzer. Güyâ gelecekten haber verirler. Hastaları iyileştirirler. Ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında konuşurlar. Bu büyücülere olan inancı din gibi görmek meseleyi içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Aslında Şamanlık müstakil bir din değildir. Sonradan dinlere karışmış tabiatüstü kuvvetler sistemidir. Bu bakımdan Şamanlık, her dinde bulunabilir. Orhun Kitabelerinde bir defa olsun kam kelimesi geçmemektedir. Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre eski Türkler tek bir yaratıcıya inanmaktaydı. Ona sıfatlarına göre Çalap, Ogan, Bayat, Ülgen gibi isimler verirlerdi. Bu kelimeler İslâmiyetten sonra da Allah için kullanılmıştır. Çalap, yaratıcı, rahman; ogan, kudretli; bayat, hiçbir şeye muhtaç olmayan (ganî); ülgen, ululuk gibi ilahî sıfatları karşılar. Kutadgu Bilig'de, hatta Anadolu edebiyatında bu isimlere çokça rastlanır. Çelebi sözü, çalaptan gelir. Nasıl Allah rahman sıfatı ile dünyadaki bütün insanlara acıyıp aynı muameleyi yapıyorsa; çelebi denilen kimseler de Allah'ın Çalap sıfatıyla ahlâklanmış olarak, dost-düşman ayırmadan herkese iyi davranan kişi demektir. Eski Türkler, bir yaratıcının iradesinin üstünlüğüne inanır, her işte onun rızâsını düşünürlerdi. Kadere inanırlar; Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya "Göklerin Tanrısı" ve "İhtişamlı Tanrı" mânâsına, Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Eski Türkçede gök, aynı zamanda ihtişamı ifade eder. Tengri, yani tanyeri kelimesinin muharrefidir. Bu sebeple Türklerin tanrısının gökyüzü olduğunu söyleyenler olmuştur. Halbuki Orhun Kitâbelerinde; "Üstte mavi gök, altta yağız yer yarattıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış" denilerek bunların mahlûk oldukları açıkça ifade edilmiştir. Yine onların "Tanrı yapar, Tanrı yaşar" inancına göre Tanrı mahlûk değil, hâlıktır, yaratandır. Nitekim Orhun kitâbelerinde geçen ifadeler, bunu çok açık ve kat'î şekilde göstermektedir. TEK YARATICIYA İBADET Türkler Müslüman olmadan çok önce, Âsurlular Türkistan'a girerek, sınıra yakın bölgelerdeki Türkleri, kendileri gibi güneşe, yıldızlara tapınmağa alıştırmıştı. Tanyeri ağarınca, güneşe dönerek ibâdet ederlerdi. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri, tengri ve nihayet tanrı şeklini aldı. Tanyeri, eski Türklerin mabudu değil, kıblesi idi. Tanrı kelimesi, son zamanlarda Allah lafzının yerine ikame edilmeye çalışılmışsa da, tutmamıştır. Çünkü bu tabir eskiden ilah mânâsına kullanılırdı. Eski Türklerde zinâ etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa başka bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak, domuz beslemek ve etini yemek gibi hususlar büyük suç olarak kabul edilirdi. İşleyenler çok ağır cezâlara çarptırılırdı. Bunlar ise ancak bir dinî/ahlâkî sistemin mahsulü olabilir. Eski Türklerin benimsediği temel inanç ve amel esasları, İslâmiyet ile büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah'ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği inancı nazara alınarak, Türklere de peygamberler gönderilmiş olması mümkündür. Bu peygamberler, insanlara inanç, amel ve ahlâk esaslarını bildirmiş olmalıdır. Eski Türklerde, Çalap (Allah), uçmağ (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyâmet), yek (şeytan), yazuk (günah) gibi dinî tabirler vardır. Bunların her birinin karşılığı İslâm dininde de görülür. İslâmiyet, Budizmi sildi Göktürklerin ilk yıllarında Budistler onların ülkelerinde mâbedler kurmaya ve taraftar toplamaya başlamışlardı. Ancak Türk beyleri bu işe karşı çıktı. Müslümanlık karşısında da Budizm siliniverdi. Eski Türk dinine, sonradan hükümdarlar veya din adamları eliyle birtakım değişiklikler ve hurâfeler katıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim tarih kaynaklarında, Asurluların güneşe ve yıldızlara tapınmayı, bir ara hâkimiyetleri altındaki Türklere empoze ettikleri söylenmektedir. Göktürklerin ilk yıllarında Budistler onların ülkelerinde mâbedler kurmaya ve taraftar toplamaya başlamışlardı. Hatta Taba Kağan (572-581) Budist rahiplerine ve onların mâbedlerine değer vermeye başlayınca, Türk beyleri bu işe karşı çıktı. Budizm, X. asırda bir ara Güney Uygurları arasında dar bir çevrede yayıldı. Ancak bunların da Budizm'e bağlılığı sathî oldu. Müslümanlık karşısında Budizm siliniverdi. Bugün Sibirya'da yaşayan Türkler'in bir kısmı Budisttir. Türk tarihçileri, Budizmin, Türkler arasında yayılmamış olmasını, Türklerin tarihte oynadıkları ve oynayacakları roller bakımından, çok müsbet karşılarlar. Hayatî bir din olmayan Buda dininin, yayıldığı ülkeler halkı arasında menfi bir tesir yaptığını söyleyerek Tibetlileri örnek verirler. Nitekim Bilge Kağan, Tao dininin ve Budizm'in Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, vezir Bilge Tonyukuk buna karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını söylemiştir. MANİ DİNİ, BUDİZM'E MÂNİ Zerdüşt dini, İslâmiyet'in zuhurundan önce, Batı Türkistan'da, bilhassa Buhârâ havâlisinde bir ara yayılmıştır. Müslümanlar Buhârâ'yı zaptettikten sonra Zerdüşt dininin âkıbeti de Budizm gibi oldu. Ancak bu dinin Nevruz ve Mehrican gibi iki bayramı, buradaki bazı Türk toplulukları arasında zayıf da olsa mevcudiyetini muhafaza etti. Zerdüşt ve Hıristiyan dininin bir karışımı olan Mani dini, vaktiyle bütün Roma ülkesinde yayılmıştı. İlk defa bir Uygur hükümdarı Böğü Kağan (759-779) Tibet Seferi sırasında Mani dinini kabul etti. Halkı bu dine çevirmeleri için yanında Mani râhipleri getirdi. Uygur Devleti böylece resmen Mani dinine girdi. Ancak İslâmiyetin zuhuruyla, zaten sathî olarak benimsenmiş olan Mani dini silinmiş gitmiştir. Türk tarihçilere göre, Mani dininin eski Türkler arasında yayılması, Budizmin fazla yayılmasına engel teşkil ederek Türklük açısından tarihî bir hizmet görmüştür. BENLİĞİ KORUMANIN YOLU Avrupa'ya giden Türklerden Doğu Avrupa ve Rusya'da imparatorluk kuran Hazarlar, Yahûdî dinine girmişti. Ancak bu din, hânedan, saray halkı ve devlet ricâli dışında fazla yayılma imkânı bulamadı. Bugün Ukrayna başta olmak üzere Doğu Avrupa'da yaşayan yüz bin civarındaki Karai mezhebinden Yahudî vardır. Bunların bir kısmını bu Hazar bakiyesi halklar teşkil eder. Karailerden Türk asıllı olanların haylisi, Kırım, Rus hâkimiyetine geçtikten sonra, Osmanlı ülkesine göçtü; bir kısmı da Müslüman oldu. Moğolistan'da yaşayan Türkler arasında bir ara Hıristiyanlığın Nasturî mezhebi yayılmaya başladı ise de, uzun ömürlü olmadı. Nitekim Moğolların meşhur hanlarından Hülâgu'nun zevcesi, Nastûrî idi. Avrupa'daki Türk kavimleri (Bulgar, Avar, Peçenek, Kuman ve Hun bakiyeleri) yerli kızlarla evlenip Hıristiyanlaştılar. Zamanla dillerini ve millî şuurlarını da kaybettiler. Sadece Gagavuzlar, çok geç tarihlerde bu dine girdikleri için dil ve benliklerini bir mikdar koruyabilmiştir. Gagavuzlar, Müslümanlıktan evvel Anadolu'ya gelip Bizans hizmetine girerek Hıristiyan olan ve Balkanlara geçip bugünkü yurtları Moldavya'ya yerleşen Oğuz Türklerinin soyundandır. Şamanlık din değilKİTABELERDE GEÇMİYOR Orta Asya'daki Türk tarihi hakkında önemli ipuçları veren Orhun Kitabelerinde bir defa olsun şaman (kam) kelimesi geçmez. Oğuz Han, Zülkarneyn mi? İslâmiyetten sonra kaleme alınan hemen bütün kaynaklarda, Oğuz Han Müslüman olarak kabul edilir. Hatta Oğuz Han'ı Zülkarneyn olarak kabul eden müfessirler bile vardır. Eski Türk destanlarında, meselâ Oğuz Han destanında bazı İslâmî motifler açıkça görülür. Modern araştırmacılar, bunların Türkler Müslüman olduktan sonra bu destana ilâve edildiği görüşündedir. Halbuki Müslüman Türk müellifleri, eski Türklerin dinini İslâmiyetten ayrı bir din olarak görmez. Nitekim İslâm kültüründe, Hazret-i Âdem'den bu yana gelen bütün peygamberlerin, aynı inanç esaslarını, dolayısıyla aynı dini telkin ettiğine, sadece amel esaslarının farklı olabileceğine inanılır. Müslüman kelimesi sadece Hazret-i Muhammed'in dininde olan demek değildir. Hazret-i Muhammed'den önce gelmiş peygamberlere iman edenlere de Müslüman denirdi. Dolayısıyla Oğuz Han'ın müminliği, Oğuz Han destanında da Müslümanlık motiflerinin bulunması bu telâkki çerçevesinde değerlendirilebilir. İslâmiyetten sonra rivâyet olunan ve kaleme alınan hemen bütün kaynaklarda, Oğuz Han Müslüman olarak kabul edilir. Bu kaynaklarda, babasıyla mücadelesinin ve evlendiği hanımlara yaklaşmamasının, hep inancından kaynaklandığı bildirilir. Hatta Müslüman müfessirler arasında (Vânî Mehmed Efendi gibi) Oğuz Han'ı Kur'an-ı kerîmde adı geçen Zülkarneyn olarak kabul edenler bile vardır. Şurası tarihçilerce de kabul edilir ki, ecnebilerin Mete dediği Oğuz Han, babası Teoman ile imanı uğrunda mücadele etmiş ve galip gelmiştir.
Deryanın üzerine kurulan ilk cami
10 Eylül 2008 01:00
A -
A +
DÜNDEN BUGÜNE Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr MİMARLIK TARİHİMİZE GEÇEN İLGİNÇ BİR HİKÂYE...Deryanın üzerine kurulan ilk camiBüyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa, namını sürdürmek için bir câmi yaptırmak istedi. Sultan III. Murad'ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişah latife olsun diye, "Sen deryalar serdarısın. Var git câmini deryaya kur!" deyince Kılıç Ali Paşa bir ilki gerçekleştirdi. Salıpazarı'ndan Perşembepazarı'na doğru giderken Tophane iskelesinde güzel ve ihtişamlı bir câmi boy gösterir. Çoğumuz önünden gelip geçeriz ama, belki de ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir. Bu câmi, mimarî güzelliği kadar, efsaneleriyle de kültür tarihimize mal olmuş bir eserdir. Mimar Sinan, üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapmıştı. Diğerleri Kasımpaşa'da Piyâle Paşa ve Beşiktaş'ta Sinan Paşa câmileridir. Şüphesiz, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir Kılıç Ali Paşa. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. Anne ve babası Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendi. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya'ya götürülmüştü. Ali, Calabria'nın Licastelli kasabasında bir İtalyan asilzâdesinin hizmetçisi olarak büyüdü. Kendisine Lucio veya Culyo Galeni adı verildi. 11 yaşında papaz mektebinde okumak üzere Napoli'ye gönderildi. Yolda Cezayirli Müslüman korsanların eline esir düştü. Bu vurgunun kumandanı Ali Ahmed Reis çocuğun vaziyetini öğrenince, yanına aldı. Artık İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır oldu. Bir rivayette uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen isimdi. Bazıları Türk değil de, İtalyan asıllı olduğunu söyler. Irkı ne olursa olsun Uluç Ali Osmanlı cemiyetinde Türk-İslâm terbiyesiyle büyüdü. Dünyaca meşhur denizcilerden birisi oldu. Avrupa tarihçileri kendisini Occhiali diye andılar. Deryanın üzerine kurulan ilk camiAYASOFYA'NIN KÜÇÜK HALİ Kılıç Ali Paşa Câmii'nin kubbesinin iki yanında yarım kubbeleri, diğer iki yanında kemerleri ve destek duvarları vardır. Bu haliyle âdeta Ayasofya Câmiinin küçük bir benzeridir. Ama ondan daha güzel, daha ferah ve aydınlıktır. Mihraptaki İznik çinileri pek güzeldir. Osmanlılar zamanında sadrazam bile olsa kimse edeben iki minareli câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerinden bu sebeple daha küçüktür. HİÇ MAĞLUBİYET TATMADI Zekâsıyla, kabiliyetiyle, düzgün fiziğiyle dikkat çekerdi. Kendisine itimat edenlerin yüzünü hiçbir zaman kara çıkarmadı. Barbaros Hayreddin Paşa'nın himayesinde yetişti. Denizcilik bilgisinde kendisini geliştirdi. Ömrünü vatan hizmetine adadı. Zaferden zafere koşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Hayatında mağlubiyeti hiç tatmadı. Tunus gibi koskoca bir ülkeyi İspanyollardan fethi, en meşhur başarısıdır. Osmanlı donanması, 1571 senesinde Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmalarına karşı ilk defa bozgun acısını tattı. 152 parça gemi kaybedildi. Binlerce şehit ve yaralı vardı. Kaptan-ı derya bile şehit düşmüştü. Kılıç Ali Paşa, bu deniz muharebesinde kumanda ettiği gemilerini hemen hemen zâyiatsız kurtarmaya muvaffak oldu. Üstelik düşmanın sol kanadını teşkil eden Malta donanmasını da yok etti. Bozgun haberini Edirne'de bulunan Sultan II. Selim'e bildirdi. Gösterdiği başarıdan dolayı kaptan-ı deryalığa getirildi. Böylece Osmanlı donanmasının kumandanı oldu. Onaltı sene bu makamda kaldı. Bu başarısı üzerine Uluç lakabı Kılıç'a çevrildi. Uluç Ali Reis, artık Kılıç Ali Paşa idi. Deryanın üzerine kurulan ilk camiİTALYA ÖVÜNÜYOR İtalya'daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa'nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir. EN GÜÇLÜ DONANMA Birkaç padişah zamanını idrak etti. İnebahtı'da imha edilen Türk donanmasını kısa bir müddet zarfında yeniden kurmaya muvaffak oldu. Büyük harb gemileri inşa ettirdi. Osmanlı donanması vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam etti. Kılıç Ali Paşa; sadece tarihteki başarılarıyla değil, yaptığı hayır hasenat ile de tanındı. İstanbul'da kendi adını taşıyan o zarif ve muhteşem külliye, hâlen ayaktadır... Türk denizcilerinin vaktiyle sularında sıkça dolaştığı İtalya'daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa'nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir. LATİFE GERÇEK OLDU Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa'nın yaşı oldukça ilerlemişti. Namını sürdürecek bir eser bırakmak istiyordu. Bu da yanında hamamı, sebilhanesi, medresesiyle bir câmi olacaktı. Kendisi devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kapdan-ı deryalık makamındaydı, ama yine de zamanın diğer devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinmişti. Bu maksatla Sultan III. Murad'ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişahın tasvibini aldıktan sonra bu eserin nereye yapılmasının münasip olacağını sordu. Padişah latife olsun diye, "Sen deryalar serdarısın. Sana karadan bir karış toprak veremem. Var git câmini deryaya kur!" dedi. Kılıç Ali Paşa "Başüstüne!" deyip izin istedi. Mimar Sinan ile görüşüp binanın deniz üzerine yapılacağını söyledi. Padişah sonradan "Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin!" diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmedi. "Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz! İnne'l-mülûke mülhemûn (Hükümdarları Allah söyletir!)" diye düşündü. Bunun üzerine Koca Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurdu. Üzerine bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile medrese, hamam ve sebilden müteşekkil külliyesinin inşası 1580 yılında bitti. HIZIR'I GÖRMEYE GELENLER Halk arasında, kim kırk gün sabah namazını fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılarsa muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve dört bir taraftan bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldururdu. Kılıç Ali Paşa yedi sene daha yaşadı. Vefatına kadar vakit namazlarını hep burada kılar; medresedeki talebelerle alâkadar olurdu. Bir sabah namazını câmide kıldı. Fakirlere sadaka dağıtıp dualarını alarak evine döndü. Hastalanarak vefat etti. Türbesi câminin yanındadır. Ertesi sene de Mimar Sinan âhirete göçtü. Kılıç Ali Paşa'nın Beşiktaş ve Fındıklı'da da yaptırdığı mescidler vardır. Hanımı Selime Hâtun da Fındıklı'da bir mescit yaptırdı. Her ikisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, binlerce kimseye muntazam bir şekilde aylık verirlerdi. Deryanın üzerine kurulan ilk camiESİR ALINIP İSTANBUL'A GETİRİLMİŞTİ Don Kişot yazarı cami inşaatında amele olarak çalıştı Garip ama, Don Kişot yazarı diye meşhur İspanyol romancısı Cervantes de Kılıç Ali Paşa Camiinin inşaatında çalışmıştı. Ama amele olarak. Mimar Sinan'ın emrinde cami inşaatında çalışanların isimlerinin yazılı olduğu defterler vakıflar arşivinde bulundu ve içinde Cervantes'in de ismine rastlandı. Bu da câmi ile alakalı başka bir enteresan husustur. Romancı, Haçlı donanmasında askerdi. İnebahtı Harbi'nden İspanya'ya dönerken 1575 senesinde bindiği kadırga Osmanlı donanması tarafından kuşatıldı. Cervantes, Kılıç Ali Paşa'ya esir düştü. Birkaç sene İstanbul'da kalıp cami inşaatında da çalıştıktan sonra sahibi tarafından azat edildi. O da İspanya'ya döndü
HAREMAĞALARI
17 Eylül 2008 01:00
A -
A +
HAREMAĞALARI Son devirde, mesireye giden harem halkı ve harem ağaları. Harem, Şark dünyasındaki evlerde kadınların yaşadığı ve yabancı erkeklerin giremediği kısım. Buranın disiplini ile meşgul olan bir grup var ki, bunların vaziyeti tarihin en ekzantrik konularından birisini teşkil eder: Haremağaları. Haremağalarına Roma ve Bizans'ta, Mısır'da, İran'da, Abbasî saray ve evlerinde de rastlanırdı. Osmanlılar bu geleneği devralmıştır. Hem padişah sarayında, hem de kibar konaklarında haremağaları vazife yapardı. AFRİKA NERE, İSTANBUL NERE! Haremağaları doğuştan hadım veya sonradan burulmuş kölelerdi. Afrikalı kabileler mağlup ettikleri düşmanlarını, hem zafer alâmeti olmak, hem de düşmanın neslini kesmek üzere burup, köle olarak satarlardı. Merhametsiz kişilerin eline düşüp, bu hazin ameliyeye tabi tutulan zenci esirler de yok değildi. Ancak şer'î hukuka göre ve Osmanlı ülkesinde, insanlar bir yana, hayvanları bile burmak ve kısırlaştırmak suçtur. Nitekim insanları hadımlaştıranlara verilecek ağır cezâları bildiren 1715 tarihli bir fermandan bu açıkça anlaşılmaktadır. HAREMİN DIŞARIYLA İRTİBATI Saraydaki haremağaları padişah haremine bitişik bir dairede yaşarlardı. Zaman zaman hareme girmeleri, hadım oluşları sebebiyle, tesettür kaidelerine aykırı görülmezdi. Yine de hareme girmez, aracı talimatlarla işlerini yürütürlerdi. Padişah hareme çekilmişse, kendisine haber ulaştırmak gerektiğinde, Harem ile Mâbeyn arasında nöbet tutan haremağasına söylenir; o da içerideki nöbetçi haremağasına haber verir, bu da padişah hizmetindeki hazînedar usta câriye vâsıtasıyla haberi padişaha arzederdi. Haremin dışarıyla irtibatını haremağaları sağlardı. Hareme doktor gelecek, haremağası getirtirdi. Hareme odun alınacak, haremağası aldırırdı. Harem halkı arabalarla mesireye götürülecek, haremağası götürürdü. Padişahla teklifsizce görüşebilenlerin başında haremağaları gelirdi. Bu sebeple haremağalarının itibarı yüksekti. Sadrazamlar, hatta ailesi bile padişahla her istedikleri zaman görüşemezdi. Haremağaları, hareme uygunsuz kişilerin girmesini engelleyerek, padişah ve ailesinin muhafızlığı vazifesini de ifa etmiş olurdu. Mahpeyker Sultan'ın katli sırasında Sultan IV. Mehmed'i Süleyman Ağa ölümden kurtarmıştı. Sultan II. Mahmud şehzadeliğinde isyancıların elinden Cevri Kalfa adlı bir cariyeden başka, İsa ve Amber Ağaların yardımıyla kaçmıştı. HAYRAT SAHİPLERİ Sarayda devamlı padişahların yanında bulunup, onları nükteleri ile eğlendiren ve basit hususî işlerine bakan nedim veya musâhibler vardı. Bu vazife son devirlerde haremağalarına verilmiştir. Haremağaları, fevkalâde hassas ve dindar kimselerdi. İçlerinde ilme, şiir ve musikiye istidadı olanlar az değildi. Hayır ve hasenatları ile ülkeyi donatmışlardır. Beşiktaş'ta Abbas Ağa, Fatih'te Mehmed Ağa, Kadıköy Cafer Ağa, Babıali'de Beşir Ağa câmileri harem ağalarının hayratıdır. Beyoğlu'ndaki Ağa Câmii de dârüssaade ağası Mahmud Ağa tarafından yaptırılmıştır. Sultan I. Mahmud'un ağalarından Beşir Ağa, haremağalarının en meşhurlarındandı. Aynı zamanda bir Nakşî halifesi idi. Sultan Hamid hareminin ağalarından Abdülgani Ağa tam bir kitapseverdi. Vakfettiği hepsi el yazması üçyüze yakın kitabı, Süleymaniye kütüphanesindedir. Akağaların hayratı da pek çoktur. Cağaloğlu'nda Firuz Ağa, Çemberlitaş'ta Atik Ali, Karagümrük'te Mesih Paşa, Eyüp'te Davud Ağa camileri bunlardandır. Her iki kısım ağaların ayrıca çok sayıda çeşme hayratı vardır. YÜKSEK BİR MEMURİYET Haremağalarının başlarında dârüssaade ağası (kızlar ağası) bulunurdu. Dârüssaade ağası Haremeyn (Mekke, Medine) ile selâtin (padişah) vakıflarının nâzırı idi. Bu itibarla protokolde sadrazam ve şeyhülislâmdan hemen sonra gelirdi. Padişahın hareme dair emirlerini, alâkadarlara tebliğ ederdi. Bütün merasimlerde padişahın yanında idi. Sürre alayı gönderilmesinde, padişahın gezintiye çıkmasında, düğünlerde, doğumlarda baş rolde idi. Zenci ve hadım bir kölenin, böylesine mühim ve itibarlı bir makama getirilmesi, Osmanlılardaki demokratik sınıf anlayışının göstergesidir. Ayrıca, haremağası olarak istihdam edilmeleri, bu biçareler için bir geçim kaynağı teşkil etmiştir. Bu, dünyanın hiç bir yerinde rastlanamayacak ince bir insaniyet numunesidir. AKAĞALAR Sarayda devlet adamlarının yetiştiği Enderun mektebinde disiplini, haremdeki kızlar ağasına paralel olarak, akağalar da denilen beyaz hadımağaları temin ederdi. Bunların başında bâbüssaade ağası (kapı ağası) bulunurdu. Akağalar, Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusunun Bâbüssaade denilen kapısını açıp kapamakla vazifeli idiler. Sefer ve sulh zamanlarında padişahın yanından ayrılmazlardı. Akağalardan Hadım Süleyman Paşa, Hadım Sinan Paşa gibi kahramanlığı ile nam yapan sadrazamlar çıkmıştır. Fatih semtindeki câmisiyle meşhur Mesih Paşa da bir akağa idi. Osmanlı Devleti'nde harem-i hümayun kadınlarının ve Enderun-ı hümayun oğlanlarının başında hadım ağalarının bulunmasının sebebini izah etmeye bilmem lüzum var mı? Bu sayede 600 yıl boyunca Osmanlı sarayında Avrupa'dakilere benzer en ufak bir skandala rastlanmamıştır. AĞALARIN AKIBETİ Sultan II. Mahmud zamanında Evkaf Nezâreti kurularak, dârüssaade ağalarının vakıflar üzerindeki salahiyetleri kaldırıldı. Sultan II. Abdülhamid zamanında da protokoldeki dereceleri indirilerek nüfuzları azaltıldı. Hilâfetin kaldırılıp hanedanın yurt dışına sürülmesi üzerine saraylardaki haremağaları ve câriyeler buradan çıkarıldı. Haremağaları, kendi aralarında yardım sandığı oluşturacak kadar teşkilâtlı bulundukları için bu düşkün zamanlarında birbirlerine yardım edebildiler. AKAĞALARIN YÜZÜ AK OLDU Akağalarla haremağaları arasında iyi süvariler vardı. Spor takımı kurup aralarında cirit veya çevgen oynayıp müsabaka yaparlardı. Haremağalarının takımına lahanacı, akağaların takımına bamyacı denirdi. Bir defasında Çinili Meydan'da oynanan cirit oyunu saatlerce kıyasıya sürmüş; akağalar galip gelince de oyunu seyreden padişah Sultan II. Mahmud "Akağaların yüzü ak oldu!" diye latife etmişti. MÜHÜRLÜ KÜP Dârüssaade ağaları içinde şehzâdelere lalalık yapacak kadar kültürlü olanları vardı. Şehzâdeler, dârüssaade ağalarının dairelerinde ikinci katta çeşitli hocalardan ders görürdü. Burada şehzâdelerin su içtiği musluklu küpü, emniyet mülahazasıyla dârüssaade ağası doldurup ağzını mühürlerdi. Bu salonda sultanlar ve bazı câriyeler de ders görürdü. Haremağalarının alıp getirdiği hoca salona önceden girip oturur; önünde iki kat kafesli perdenin arkasına da hanımlar otururdu. Ders bittikten sonra önce hanımlar; sonra hoca ayrılırdı. Böylece hoca hanımları, hanımlar hocayı görmez; sadece sesini işitirlerdi. HAREMAĞALARIPADİŞAHIN SAĞINDA Sultan II. Mahmud Han ile Darüssaade Ağası (solda), Silahtar Ağa ve Başçuhadarın temsili resimleri. PADİŞAH HABEŞİSTAN'DA NADİR AĞA'NIN AİLESİNİ ARATMIŞTI Sultan Hamid'in musahibi Sultan Hamid'in haremağalarından Nâdir Ağa, hakkında en çok bilgi olan ağalardandır. 1957 yılında vefat eden Nâdir Ağa, hatıralarını yıllar sonra bir tarih mecmuasında neşretmişti. Sultan Hamid'in hal'inde Yıldız Sarayı'nı teslim alan Gâlip Paşa kendisini, "Yetişme tarzından umulmayacak kadar zeki, zarif, ahlâklı ve medenî cesareti olan genç bir siyahî" diye tarif eder. Enteresan olan bir şey de Nâdir Ağa'nın saraydan çıkarıldıktan sonra, vaktiyle biriktirdiği para ile Göztepe'de bir bahçe alıp, Kırım inekleri besleyerek ülkemizde ilk defa şişe sütü üretmesi ve bununla geçinmesidir. Nâdir Ağa, Habeşistan'ın en güneyinde Kenya sınırındaki filleri ve vahşi hayvanlarıyla meşhur Limnu köyünden çocukken kaçırılıp iğdiş edildikten sonra esircilere satılır. Döne dolaşa Mekke'ye getirilir. Zayıflığı sebebiyle kimsenin itibar etmediği çocuğa Mekke şerifinin annesi sahip çıkar. O günlerde Sudanlılar bir şekilde Sultan Hamid'in itimadını kaybeder; padişah, "Artık sarayda Sudanlı görmek istemiyorum" der. Nâdir Ağa böylece 1880 yıllarında beş-altı yaşında iken İstanbul'a getirilip saraya alınır. İlk gelişinde dil bilmeyen çocukla padişah Arapça konuşur. Zekâsıyla dikkati çeker. Padişahın itimadını kazanır. İkinci musahipliğe kadar yükselir. Ancak ailesinin vaziyetini hep merak etmektedir. Padişah da bundan haberdardır. Habeş imparatoru I. Menelik'in sefiri İstanbul'a geldiği zaman, padişah kendisinden Nâdir Ağa'nın ailesini soruşturmasını rica eder. Ancak aile bulunsa bile saraydan ayrılmayacağına dair Nâdir Ağa'dan söz alır. Kendisini sefir Maşaşa'ya takdim eder. Limnu'dan olduğunu öğrenince alâka gösterir; "Bizim ailemiz de oradandır" der ve dönüşünde ailesini araştıracağına söz verir. Sefirden bir müddet haber gelmez. Padişah Nâdir Ağa'yı gördükçe, "Maşaşa bizi unuttu" der. Günün birinde saraya Habeşistan'dan büyük bir paket ve mühürlü bir mektup gelir. Sefir, Fransızca mektubunda özetle şöyle demektedir: "Sizin işinizle imparator bizzat ilgilendi. Limnu'ya tahkikat için Addis Ababa'dan bir heyet gönderdik. Maalesef ailenizden kimseyi bulamadık. Tahkikat neticesinde ailenizin Kenya'ya hicret ettiğini öğrendik. Bütün arzumuza rağmen size sevinçli bir haber verememekten dolayı özür dileriz. Pakette Limnu civarına ait iki yekpare fildişi, bir külçe altın, imparator tarafından size birinci rütbeden iki kıta arslan nişanı gönderilmiştir." HAREMAĞALARI
Dünya Osmanlı'nın altı asır gerisinde
24 Eylül 2008 01:00
A -
A +
Dünya Osmanlı'nın altı asır gerisinde Yüksek Adalet Reisi Lord Phillips Of Worth Matravers (sağda) ülkede şer'i hukukun tatbikini savundu. İngiltere, ülkedeki Müslümanlar için 6 büyük kentte şeriat mahkemeleri oluşturdu. Bu, yeni bir uygulamaymış gibi görülse de aslında benzerleri Avrupa'da hayat bulmuştu. Ancak modern demokrasilerin bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Bir müddet evvel İngiltere'de Anglikan Kilisesi'nin ruhanî lideri Canterbury başpiskoposu Rowan Williams'ın "Müslümanlar kendi şeriat mahkemelerine sahip olup, evlilik ve malî hususlarda buraya başvurabilirse, bunun ülkede sosyal uyuma faydası olur" sözleri hayli dikkat çekmişti. Bu sözlerden 7 ay kadar sonra İngiltere hükümeti, bu istikamette bir karar alarak, ülkesindeki Müslümanların muayyen hukukî mevzularda kendi dinî mahkemelerine gidebilmesine imkân hasıl etti. İlk olarak Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Nuneaton, Warwickshire'da açıldı ve Glasgow ile Edinburg'da da açılması planlanıyor. Bu müesseseler ülkeye yabancı değildi. Mesela Londra yakınlarındaki Leyton'da 1982'den beri faaliyet gösteren Islamic Sharia Council, şimdiye kadar şer'î hukuka göre 7 bin boşanma davasına bakmıştı. Ancak burası müftülük gibi istişarî bir makamdı. Şimdiden itibaren şer'î mahkemelerin verdiği kararlar, İngiliz hukuk sisteminde bağlayıcı vasıf taşıyacak. Buraya müracaat edebilmek için iki tarafın da rızası gerekiyor. Yani bir hakem mahkemesi hüviyetinde. Yahudiler için de, Beth-Din adlı dinî mahkemeler bir asırdan fazla bir zamandır İngiltere'de faaliyet gösteriyor. FRANSA İSTEMEDİ Bu proje yıllar önce Avrupa Konseyi'nde İngiltere'nin ön ayak olmasıyla gündeme getirilmiş; ancak Fransa'nın laiklik konusundaki aşırı hassasiyeti sebebiyle rafa kaldırılmıştı. 2004'de Kanada'nın Ontario eyâletinde İslâm hukukunu bilen hâkimlerin başkanlığındaki İslâm Sivil Adalet Mahkemesi, eyâlette yaşayan Müslümanların aile, miras ve ticaret hukukuna dair ihtilaflarına bakmakla vazifelendirildi. Yahûdî ve Hıristiyanlara bu hak daha 1991 yılında tanınmıştı. İsrail, Lübnan, Hindistan, Tayland, Filipinler, Sri Lanka, Yunanistan gibi halkının ekseriyeti ve idare kadrosu gayrımüslimlerden müteşekkil devletlerde yaşayan Müslümanların da böyle kendi mahkemelerinde şer'î hukuku uygulayabilme hakkı bulunmaktadır. Sovyet işgalinden önce Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya gibi ülkelerde de benzeri bir tatbikat vardı. Yahudilik gibi İslâmiyet de sadece inanç ve ibadet esasları öngören bir din değildir. İnsanların, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunların tatbikine imkân tanımak, dinî vecibelerin ifasına imkân tanımak olacağı için, modern ülkeler bunu demokrasi ve insan haklarının gereği olarak görmektedir. 2004'de İsveç şehirlerinden Halmestad'daki Hovrätten mahkemesi, Müslüman bir çiftin boşanmasını müteakip, kadının mehr alacağı talebini haklı bularak, bu istikamette karar vermiştir. Bu imtiyaz, o devletin siyasî hâkimiyetini ve adlî birliğini sarsıcı mahiyette görülmemektedir. Nitekim ecnebilere bile çoğu zaman kendi ülkesinin kanunu uygulanabilmektedir. Ceza hukuku, bir devletin hâkimiyetinin göstergesidir. Bu sebeple İslâm hukuku, İslâm ceza hukuku hükümlerinin, İslâm devleti dışında tatbikini emretmez. Sözkonusu olan Müslümanların ahvâl-i şahsiye (personal law) denilen şahıs, aile ve miras hukukudur. Buna rağmen Avrupa ve Kanada'da Müslümanlara bu hakkın tanınmasından rahatsızlık duyanlar da yok değildir. YENİ DEĞİL Bu tatbikat İngilizler için de yeni değildir. XVIII. asırdan itibaren daha çok Müslümanların yaşadığı bölgelerde müstemleke idaresi kuran İngilizler, buradaki mahallî hukuk sistemini yerinde bırakmışlardı. Maksatları kültür ihracı değil, sömürmek olduğu için, Hindistan, Malezya, Mısır, Irak, Filistin, Kıbrıs, Yemen, Körfez Emirlikleri gibi ülkelerde kadılara ve şer'î hukuka ilişmediler. Kadıları, Müslümanlar kendi aralarından seçer; İngiliz idaresi de bu seçimi tasdik ederdi. İngilizler, bu ülkelerde mevcut fıkıh kitaplarını İngilizce'ye tercüme ettirip; şer'î hukukun düzenlemediği sahaları kendi mevzuatlarıyla doldurarak İslâm hukukunu kanun hâline getirdiler. Böylece ortaya Anglo-Mohammedan Law denilen bir karma hukuk sistemi çıktı. Fransızlar ve Hollandalılar da müstemlekelerinde benzer şekilde davrandılar. Bunu yaparken de o ülkenin mahallî mezhebini gözettiler. Mesela Hindistan'da Hanefî, Malezya'da Şâfiî mezhebini esas aldılar. Ama bu ülkeler anavatanlarından millerce uzakta idi. Şimdi kendi ülkeleri içinde bu otonomiyi tanımaktadırlar. İNGİLTERE'NİN MAKSADI NE? Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, Osmanlı halifeliğinin nüfuzundan çekiniyordu. XIX. asırda politikasını bu nüfuzun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. I. Cihan Harbi neticesinde de bu emeline nâil oldu. Bu tarihten itibaren dünyanın en güçlü ülkesi sıfatını ancak çeyrek asır muhafaza edebildi. II. Cihan Harbi'nden galip çıktığı halde, maddî bir yıkıma uğradı. Üstelik sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetti. 1947'den sonra süper güç mevkiini Amerika'ya bırakmak zorunda kaldı. Bu tarihten sonra klasik politikasını değiştirerek, İslâm dünyasına ve Müslümanlara karşı daha sıcak bir siyaset izlemeye başladı. Bunu yadırgamamak lâzımdır. Çünki dış politika menfaat üzerine kuruludur ve ezelî sanılan düşmanlıklar bir anda dostluğa dönüşebilir. Şu anda da köklü gelenekleri ve emsalsiz istihbarat gücü sayesinde dünya politikasında söz sahibi devletlerden biri olmaya devam ediyor. Dünyada demokrasinin beşiği oluşundan ve insan hakları hassasiyetinden de gurur duyuyor. Nitekim sömürgelerindeki halka davranışı, bu ülkelerin istiklâlini kazanışından sonra başa geçen kendi hükümetlerinden daha ağır değildi. O halde İngiltere'nin bu yeni ve demokratça kararı arkasında art niyet aramak yerine, bunun diğer Avrupa ülkelerine model oluşturmasını temenni etmek yerinde olacaktır. Bekleyip görelim... Dünya Osmanlı'nın altı asır gerisindeHER HUSUSTA SERBESTLER Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Gayrimüslimler Osmanlı mahkemesini tercih ederlerdi Gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Modern demokrasilerin daha bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrımüslim vatandaşlar, evlenme ve boşanma işlerinde kendi mahkemelerine giderlerdi. Bu mahkemeler, her bir mezhebin kendi ruhanî reisliği, yani patriklik veya hahamhane idi. Burada kendi dinlerine ait hükümler tatbik olunurdu. Böylece gayrımüslimlerin hem adlî ve hem de hukukî otonomisi vardı. Bu esas, Osmanlı Devleti'nde tayin edilen patrik ve diğer ruhânîlerin tayin beratlarında açıkça yazar. Ruhanî reislerin, kendi millet mensuplarını dinlerine uymayan fiillerinden dolayı cezâlandırma salâhiyeti de vardı. Üstelik bu cezaları Osmanlı makamları infaz ederdi. Bu imtiyazları tanımak İslâm dininin emridir. Sadece gayrımüslimlere değil; ülkede resmî mezheb Hanefî olduğu halde, başka mezhebden Müslümanlara, belli hallerde kendi mezhebinden hâkimlere gidebilme imkânı tanınmıştı. Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Burada kendi dinlerinin ahkâmı tatbik olunurdu. Çünki burada karşılıklı rızâ vardır. Ancak taraflardan biri, dâvânın şer'î mahkemede görülmesini isterse veya taraflardan biri Müslüman ise, yetkili merci İslâm mahkemesidir ve burada şer'î hukukun tatbik edileceğine şüphe yoktur. RUHANİ LİDERLER İTİRAZ EDİYOR Gayrımüslimler, dâvâlarını İslâm mahkemesine de götürebilirdi. Bu durumda mahkeme, gerektiğinde gayrımüslim vatandaşın dinini de nazara almakla mükellefti. Sözgelişi, şarap içen bir gayrımüslime, kendi dinleri bunu yasak etmediği için ceza tatbik edilmezdi. Bunların kendi aralarında domuz ve şarap satışları da hukuken muteber sayılırdı. Halbuki bir Müslüman için domuz ve şarap mal olmadığı için, bunlar üzerinde mülkiyet kurulamaz, alınıp satılamaz; bir Müslümanın şarabını döken kimse de tazmin etmezdi. Gayrımüslimlerin, kendi dinlerine göre evlilik ve boşanmaları, İslâm mahkemelerinde de hukuken muteberdi. İşin garibi, gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, evlenme ve boşanma dışındaki dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Hatta bu sebeple gelirleri azaldığı ve prestijleri düştüğü için, ruhânî reislerin Osmanlı hükûmetine şikâyette bulundukları olurdu. Bunun üzerine hükûmet, Osmanlı mahkemelerini, zimmîlerin münhasıran evlenme ve boşanma dâvâlarına bakmaktan men ederdi. Nitekim kâdılık, vekâlet akdi olduğu ve müvekkil vekiline belli şartlar koşabildiği için, padişah da kâdıları belli dâvâlara bakmaktan yasaklayabilir. İttihatçı hükûmet, 1917 yılında Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile gayrımüslimlerin kendi mahkemelerine gitme imkânını kaldırmaya teşebbüs ettiyse de, 1919 yılında eski duruma dönüldü. Gayrımüslim vatandaşların adlî ve hukukî imtiyazları, Lozan Muahedesi ile de teyid edildi. Bu imtiyazlara dair kâidelerin tesbitinde bu cemaat temsilcilerinin söz sahibi olacağı, Avrupa'nın isteği istikametinde hukuk reformları yapılacağı, bunu yaparken de beş yıllık bir müddet için Avrupalı hukukçuların yardımlarından istifade olunacağı kabul edilmişti. 1926 yılında Cumhuriyet hükûmeti, Avrupa kanunlarını iktibas edince; gayrımüslim vatandaşlar, biraz da dış baskıyla, toplu olarak hükûmete bir istidâ vererek bu haklarından vazgeçtiklerini açıklamıştır. [Bu mevzuda tafsilatlı bilgi için benim Osmanlı Mahkemeleri adlı kitabıma bakılabilir. Arısanat Yayınevi, Tel: 520 41 51]
Savaşla gelen KUTLU NETİCE
1 Ekim 2008 01:00
A -
A +
Savaşla gelen KUTLU NETİCE Abbasîlerin Türkler için Irak'ta kurdukları Samarra şehrindeki Ulu Camiinin meşhur minaresi. İslam'ı Talas Savaşında kılıç savururken tanıdılar. Kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile Müslümanlığı seçtiler ve asırlarca İslamiyetin yeryüzündeki bayraktarı oldular. İslâmiyetin zuhurundan az bir müddet sonra, 641 yılında Müslümanlar Suriye ve Mısır'ı fethederek Doğu Roma İmparatorluğu'nun kanatlarını kırmaya muvaffak oldular. Ertesi sene de Sâsânî İmparatorluğunu yıkıp Ceyhun kenarına ulaşarak Türklerle ilk teması kurdular. Ancak bu devrede İslâm İmparatorluğu'nun merkezinde, Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman'ın suikast neticesinde öldürülmesi ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler, 8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi. Halife Muaviye devrinde Ubeydullah bin Ziyad, ilk Müslüman olan Türklerden bazılarını Kûfe'ye yerleştirdiği bildirilmektedir. Demek ki daha bu devirde Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başlamıştı. Savaşla gelen KUTLU NETİCEDOĞRU TARAFI TERCİH Emevîler devrinde İslâm İmparatorluğunun bütün şark mıntıkalarını içine alan Irak umumî vâliliğine Haccac'ın getirilmesi ve bunun da Horasan'a o devrin mümtaz kumandanlarından Kuteybe bin Müslim'i tayin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar kısa zamanda Mâverâünnehr'e hâkim olduktan sonra, Talas Irmağına kadar akınlarda bulundular. Türgeş hakanı Şulu Han idaresindeki Türkler, 720 yılından itibaren cephelerdeki hâkimiyeti ele alarak Arap ordularını bozguna uğrattı. Ancak bu mücadeleler Türklerin İslâmiyeti yakından tanımalarına ve tedkik etmelerine zemin hazırladı. 751 yılında Müslümanlarla Çinliler arasında yapılan Talas Meydan Muharebesinde, Türkler Müslümanların safında çarpıştı. Bu tarih, Türklerin tarihinde mühim bir dönüm noktasıdır. Bundan itibaren, Türkistan'ın yeni hâkimlerinin dini olan Müslümanlık, öncelikle Mâverâünnehr bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında yayılmaya başladı. Zamanla bütün Türk ülkesi İslâmiyet ile tanıştı. Sayıca az birkaç grup hariç, Türkler tamamen Müslümanlığı seçtiler. Türklerin, İslâmiyeti kabul etmeleri tarihlerinde bir dönüm noktasıdır. Acaba hangi sebepler, kendilerini bu yeni dine girmeye sevketti? Bu sebepler birkaç tanedir. 1. Dinî sebep: Türklerin inanç ve yaşayışları, İslâmiyete çok yakındı. Türklerdeki, tek bir yaratıcıya, âhirete, ruhun ölmezliğine iman ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâmiyette de vardı. Buna ilâveten zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar Türklerde olduğu gibi İslâm dininde de şiddetle yasak ediliyordu. Türklerde de çok evlilik vardı. Türkler, domuz eti yemez, domuz beslemezlerdi. Nihayet, İslâmiyetteki cihad emri, Türklerin fütuhat görüşüne uygun düşüyordu. 2. İktisadî sebep: Türkistan'ın Müslümanlarca fethi üzerine, buranın yerli halkı ile Müslümanlar arasında kesif ticarî münasebetler kurulmaya başladı. Ticarî münasebetler, Müslümanlarla Türklerin birbirleriyle sıkı fıkı olmasına ve Türklerin yanı başlarındaki bu yeni dini tanımalarına sebep oldu. Böylece ilk olarak şehirlerde yaşayan ve ticaretle meşgul olan Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Zamanla, kuzeyde ve doğuda yaşayan Türkler, ticarî münasebette bulundukları ve aynı dili konuştukları ırkdaşlarının dinini benimsemeye başladılar. GÜZEL AHLAKIN TESİRİ 3. İctimaî sebep: O zamanki Müslümanların ahlâk prensiplerine riayetkârlığı, ticarî dürüstlükleri ve adalete verdikleri kıymet, ticaret veya komşuluk vesilesiyle bir araya gelme imkânı buldukları yerli halka müsbet tesir etti. Nitekim sonradan Müslüman olan milletlerin çoğu, meselâ Malaya halkı da, kendileriyle ticaret yapmaya gelen Müslüman tâcirlerin güzel ahlâkını görerek kitle halinde Müslüman olmuştur. Kumaş satarken gevşek, alırken gergin ölçen bu tüccarlar, Asya halkını büyülemiş; "Acaba bunlar insan mı, melek mi" diye düşünceye sevketmişti. 4. Siyasî ve askerî sebep: Bilhassa Abbasîler zamanında Türklere büyük bir teveccüh söz konusu olmuştu. Halifeler, bu yeni komşularından ordu teşkil ettiler. Bu ordular için de Samarra gibi garnizon-şehirler kurdular. Savaş kabiliyeti yüksek olan Türkler, orduda yüksek mevkilere geldiler. Devlet idaresinde de Türklerin vazifelendirildiği oldu. Böylece ordu ve devlet hizmetleri mühim ölçüde Türklerin eline geçti. Bu da, Türk topluluklarının İslâmiyete ısınmasına sebep oldu. GÖNÜL RIZASI... Türklerin kılıç zoruyla değil, gönül rızası ile Müslüman olduğu âşikârdır. İslâm hukukunda, insanları kılıç zoruyla İslâmiyete sokmak câiz değildir. Nitekim Türk ülkesinin Müslümanlar tarafından fethinin başlangıcı 8. asır başlarındadır. Türklerin kitle halinde İslâm dinine girişleri ise bundan neredeyse iki asır sonra, 10. asır başlarında olmuştur. Bu zaman zarfında Türkler arasında Müslüman olanlar vardır. Ama çok büyük kitleler teşkil etmez. Bu da, Türklerin kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile İslâmiyeti benimsediklerini gösterir. Gayrı müslimlerin ödediği vergiler, Müslümanlardan daha fazladır. Dolayısıyla bunların kendi dinlerinde kalması, aslında devlet için daha menfaatlidir. Dolayısıyla gayrı müslimleri kılıç zoruyla Müslüman yapmaya kalkışmaları zaten beklenmez. Nitekim Emevîler zamanında gayrı müslimler arasında İslâmiyete girenlerin çok artması, vâlileri cizye ve harac gelirinin düşeceği endişesine sevk etmişti. Zamanın Mısır vâlisi, Şam'daki halîfe Ömer bin Abdülaziz'e mektup yazarak, gayrı müslimlerin cizye ve harac vergisinden kaçmak için Müslüman olduklarını düşündüğünü bildirmiş; duruma engel olup olmamak hususunu sormuştu. Halife, "Allah, bizi vergi tahsildarı olarak göndermedi. Binaenaleyh yapacak bir şey yoktur!" şeklinde tarihî bir cevap vermişti. İLK MÜSLÜMAN HÜKÜMDARLAR Toharistan hükümdarı Nizak Tahran, 704 yılında kardeşi ile beraber Müslüman oldu ve Abdullah adını aldı. Müslümanların kumandanı Kuteybe ile seferle katıldı. Oğlu Salih Emevîlerin Şaş (Taşkent) vâlisi idi. Zamanın Karluk hükümdarı Yabgu Bey de ilk Müslüman hükümdarlardandır. Soyu Abbasîler devrine kadar Toharistanda beylik sürdü. Buhârâ hükümdarı Tuğşad bir Göktürk prensi idi. 739 senesinde Müslüman oldu. Nesli Buhârâ'da vâlilik sürdürdü. Yine bir Göktürk prensi olan Cürcan hükümdarı Sul Tekin ziyarete gittiği Medine'de Müslüman oldu. Sulî adını taşıyan neslinden hükümdar ve şairler gelmiştir. Semerkand hükümdarı Ihşid Gürek, Halife Ömer bin Abdülaziz'in davet mektubu üzerine Müslüman oldu. Soyu Semerkand beyliğini muhafaza etti. Üsrüşene hükümdarı Kâvus, 730 senesinde ihtidâ etti. Soyundan gelenler Üsrüşene'de Abbasîlere tâbi olarak hüküm sürdü. Merv hükümdarı Bazam da ilk Müslüman Türk hükümdarlarındandır. Bunların hepsi Göktürklere tâbi beyler idi. SATUK BUĞRA HAN GERÇEĞİ Bir Türk boyu olan Bulgarların Volga nehri civarında yurt tutup devlet kuranları, Müslümanlığı da erken çağda benimsediler. Bunların hükümdarı İlteper Almış Han 920 yılında tahta çıktı ve Müslüman olarak Cafer adını aldı. Cafer, o zamanki Abbasî halifesinin de adı idi. Ancak ilk Müslüman Türk hükümdarı olarak asıl şöhret bulan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'dır. Buğra Han gerçi ilk Müslüman Türk hükümdarı değildir ama, han (imparator) sıfatı nazara alınacak olursa bu payede Müslüman olan ilk Türk hükümdarıdır. Müslümanlıkla, 25 yaşlarından önce Artuç valisi iken, Müslüman tüccarlar vasıtasıyla tanıştı. Onların güzel ahlâkı kendisine tesir etmişti. Rivayete göre, bu sıralarda rüyasında Hazret-i Peygamber'i görerek "Müslüman olma zamanın gelmedi mi?" hitabına ermiş; bunun üzerine hemen Müslüman olarak Abdülkerim ismini almıştı. 924 yılında hanlık tahtına çıkan Buğra Han'ın İslâmiyete girişi ile, Türklerden binlerce çadır halkı Müslüman oldu. Almış Han Atamıza Destan Bir rivayete göre ilk Müslüman olan Türk hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han'dan yüz yıl kadar önce Müslüman olup Abdullah oğlu Cafer adını alan Volga Bulgarlarının hükümdarı İlteper Almış Han için Arab seyyahı İbni Fadlan'ın seyahatnamesinin verdigi habere göre Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa'nın yazdığı destandır. İslâmın haberin Harzem elinden Varıp gelenlerden almış, Almış Han Hidâyet bağının akçe gülünden Derip erenlerden olmuş, Almış Han Dua etsin diye Türk'ün boyuna Elçiler göndermiş ABBAS soyuna Evvel yola giren HAK kervanına Coşup girenlerden olmuş Almış Han İdil Volga nere, Bağdad'ım nere Arada nice dağ aşılmaz dere Âşıklara nasib olan habere Hakk'ın lutfu ile ermiş, Almış Han Bağdad'da devletli halife varmış Nice kâmil âlim, bir nice ermiş Her tarafa iman nuru yayarmış Bu nurun kadrini bilmiş, Almış Han Görülmemiş çadır bin kişi alır Bağdad'dan devletli konuklar gelir Türk İslâm'a, İslâm Türk'e yar olur Vuslâtın toyunu kurmuş, Almış Han Hak yoluna nice sohbetler olmuş İman nuru ile kalpler nurlanmış Türk elleri bu nur ile şenlenmiş Bunu görüp şükr eylemiş Almış Han İbn Fadlan gezip gördüğün yazmış Kervancım da size nazmını düzmüş Türk hanlarından ilk Müslüman olmuş Bolkar ellerinde beymiş, Almış Han Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa
İyi paraya iyi soyadı
8 Ekim 2008 01:00
A -
A +
İyi paraya iyi soyadı Bir Alman Yahudi ailesi. Wiesenthal soyadını alabildiklerine göre, hali vakti yerinde oldukları anlaşılıyor. Çünkü Wiesenthal yeşil vadi demek. Mamafih şansları her zaman yaver gitmedi. 1943'te bir toplama kampında öldüler. Dünyada ilk soyadı kanunu Yahudileri asimile etmek için Avrupa'da çıkarıldı. Sonra işler tersine döndü. Bu sefer Yahudileri ifşa etmek için kullanıldı. Antik çağlardan beri Yahudiler dinî, millî ve kültürel sebeplerle isim değişikliklerine alışmışlardı. Her biri bulundukları ülkenin dilini konuşurdu. Unutulan İbranice'yi sadece bazı hahamlar bilirdi. Sefaradlar (İspanya Yahudileri) çoktan beri İbrani isim ve İspanyol soyisimleri kullanırdı: Avram (İbrahim) Franco gibi. Daha tutucu olan Aşkenazlar (Almanya Yahudileri) ise, hâlâ eski geleneğe göre, kendi adlarını, babalarının önadını, üstelik orijinal şekliyle kullanıyorlardı. Mesela, Yakov ben Yitzhak (İshak oğlu Yakub) gibi. İbranice isimler yasak değildi. ALMANCA MECBURİYETİ Avrupa'da Yahudilerin nisbeten en serbest olduğu Avusturya'da 1787 yılında bir kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre bütün Alman Yahudilerinin Almanca isimler ve soyisimleri alması istendi. Yahudiler, nüfus memurlukları önüne biriktiler. Memurların ellerinde kabul edilebilir isimlerin listesi vardı. Lilienthal, Edelstein, Diamant, Saphir, Rosenthal gibi çiçek ve kıymetli taş benzetmesi güzel soyadı alabilmek için rüşvet vermek şarttı. Kluger (akıllı) ve Fröhlich (mutlu) gibi isimler çok pahalı idi. BİNLERCE KİŞİYE AYNI SOYADI Canı sıkkın memurlar, çoğunlukla kaba bir şekilde Yahudileri dört kategoriye ayırarak isimlendiriyorlardı. Weiss (beyaz), Schwarz (siyah), Gross (büyük) ve Klein (küçük). Dolayısıyla bu soyisimlerini taşıyan binlerce Yahudi vardır. Kötü niyetli memurlar birçok fakir Yahudiye inanılmaz çirkinlikte isimler veriyorlardı: Glagenstrick (darağacı), Eselkopf (eşek kafası), Taschengregger (yankesici), Schmalz (yağ), Borgenicht (borç almak) gibi. Din adamlarının soyundan gelen Yahudiler, Cohen, Kahn, Katz, Levi gibi isimleri alma hakkına sahiptiler. Buna rağmen, onları Almanlaştırmak mecburiyetindeydiler. Katzman, Cohnstein, Aronstein, Levinthal gibi. Geniş bir kesim, kökenlerinin bölgesini soyisim olarak aldılar: Brody, Epstein, Ginzberg, Landau, Shapiro (Speyer), Dreyfus (Trier), Horowitz ve Posner gibi. Bu, şüphesiz aşağılayıcı bir durumdu. Ama hükümetin Yahudileri tesbit ederek kolayca vergilendirebilmesini ve askere almasını sağlıyordu. Napoleon zamanında, vatandaşlık kanunu gereği, Fransa'da ve Avrupa'da Fransız işgalindeki topraklarda herkesin bir soyadı alması mecburiyeti getirildi. İŞ TERSİNE ÇEVRİLİYOR XIX. asırda Almanya-Avusturya hâkimiyetindeki Yahudiler isimlerini Almanlaştırmaya zorlanmışlardı. Alman diktatörü Hitler, bu gidişi tersine çevirdi. Yahudiler, artık Alman cemiyetinden kesin biçimde dışlanıyordu. 1938 yılında Alman Yahudilerinin isimlerini değiştirmeleri yasaklandı. Hepsi Yahudi isimlerini kullanmaya mecbur edildi. Alınacak isimler konusunda da Yahudiler, belli isimlerle sınırlandırılmıştı. Erkekler için 185, kadınlar için 91 isim tesbit edilmişti. Tevrat'ta geçen ve Yahudi olmayanların da beğenip koydukları Ruth, Miriam, Joseph ve David gibi isimleri alamayacaklardı. Çünkü bunları Hıristiyanlar da kullanıyordu. Öteden beri yasaklanmış bu isimleri taşıyan erkekler İsrael, kadınlar ise Sarah ismini taşımak zorundaydılar. İsrael, İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber'in, Sarah ise annesinin ismidir. Nazi işgalindeki Fransa ve Norveç'te de vaziyet aynıydı. İBRANİCE CANLANIYOR Yahudiler, Filistin'e göçmeye başladıktan sonra, isimlerini de İbranileştirmeye başladılar. Perleman, Filistin'e 1881 yılında göçen ve o zaman İbranice bilen belki de yegâne İsrailli idi. Perleman, adını Eliezer ben Yahuda şeklinde değiştirerek öncülük yaptı. Oğlu Ben Zion, İsrail'in ilk İbranice konuşan çocuğu idi. İsrailli Yahudiler, İbranice öğrendikçe adlarını değiştirmeye başladılar. İsrail devletinin ilk cumhurbaşkanı Ben Gurion, İbranice uğruna sürdürdüğü mücadeleye devam etti. (Ben Gurion, aslan yavrusunun oğlu demektir. Almanca ismi Grün idi.) Bundan sonra Yahudi isim ve soyismi taşımayan hiç bir subayın temsil görevi ile dışarıya gönderilmeyeceğini ilan etti. İsrail'in idare kademesi, isimlerini bir bir değiştirdiler. Dışişleri bakanı Golda Meyersohn, soyismini Meir olarak değiştirdi. Eski Ahid'deki isimlere dönüş furyası başladı. Bu furya öyle bir hale geldi ki, Tevrat'ta kötü kişi olarak tanınanların isimlerini de çocuklara vermeye başladılar. Mesela Tevrat'ta 'Kötülüğü rabbin gözü önünde işlediği" bildirilen Menahem ismi, meşhur siyasetçi Begin'in ön adı idi. Soyadının da tarihi var Her şeyde olduğu gibi, soyadında da öncü Çinlilerdir. Eski çağlarda bile Çin'de soyadı kullanmayan neredeyse yok gibiydi. Aynı soyadını taşıyanlar evlenemezdi. Bugün Çin'de yalnızca 100 kadar soyadı vardır ve milyarı aşkın insana bölüştürülmüştür. Bunlardan 22 tanesi binlerce yıllıktır. Vang (Kral) 93 milyon, Li 92 milyon, Zhang 88 milyon Çinlinin soyismidir. Çin'de soyisim isimden önce gelir. LAKABI SEZAR Romalılar, Avrupa'da soyadını ilk kullananlardır. Soyadları aile isimlerine göre belirlenirdi. Mesela meşhur Roma diktatörü Sezar'ın ismi Gaius Julius idi. Julius ailesinden Gaius demektir. Sezar (aslında Caesar) lakabı idi. SOYLULUK ALAMETİ Orta Çağ'da soyadı çok nadirdi. Avrupa'da soylular önce hâkim oldukları havâlinin, hatta oturdukları şatonun; sonra da mensubu oldukları hânedânın ismiyle anılmaya başladılar. Soyadının başında İngiltere'de of, Fransa'da de, Almanya'da von, Holanda'da van eki, kişinin soylu olduğunun göstergesiydi. Diğer insanlar derebeylerine yaptıkları hizmet ile tanınırlardı. Bu hizmetler daha sonra onların soyismi oldu. Meselâ Hammer çekiç demektir. Meşhur tarihçinin dedeleri, bir derebeyi maiyetinde çekiç ustası olduğu anlaşılıyor. İyi paraya iyi soyadı NAMIM TÖKELİ İMRE Avrupa'da yalnızca Macarlarda vaktiyle bizde olduğu gibi önce soyadı, sonra isim gelir. Osmanlı Devleti'ne bağlı son Macar kralının adı Tököly İmre idi. Tököly ailesinden İmre demektir. Mühründe şöyle yazardı: Muîn-i Âl-i Osman'ım, âmâdeyim her emre; Kral-ı Orta Macar'ım, nâmım Tököli İmre. BALKANLAR KARAKTERİSTİK Sırp, Hırvat, Leh ve Çek gibi Slav topluluklarının, hatta Yunan ve Romen gibi Balkan halklarının soyadları karakteristiktir. Sırp, Boşnak ve Hırvatlarda -iç, Polonyalılarda -ski, Çeklerde -çek, Ukraynalılarda -enko eki soyadlarında umumiyetle yer alır. Begoviç, Jaruzelski, Dubçek gibi. Romenlerde -escu, Ermenilerde -yan, Yunanlılarda da -pulos ve -aki ekleri "oğlu" manasına gelir. Çavuşescu, Serkisyan, Papadapulos ve Vasilaki gibi. Yunanlılarda -kis eki de meslek bildirir. Kazancakis, kazancı demektir. Gürcüler "çocuğu" mânâsına -şvili veya "oğlu" mânâsına -dze ekini kullanırlar. Aslen bir Gürcü Yahudisi olan Stalin'in adı Josef Çugaşvili idi. Çugaşvili "Yahudi Çocuğu" demektir. İNGİLTERE'DE 700 BİN SMITH VAR Bugünki şekliyle soyadı ilk olarak İngiltere'de yayılmış ve XVII. asırda hemen herkesin bir soyadı olmuştur. Bugün İngiltere'de soyadı Smith olan 700 bin kişi vardır. Ayrıca bu ülkede 10 bin John Smith bulunmaktadır. İsveç'te de Johansson en yaygın soyadıdır ve bugün birçok Johansson, soyadını değiştirmektedir. Soyadlarının başında Mac (oğlu) ve O' (torunu) ilavesini İskoç ve İrlandalılar kullanır. MacMillan ve O'Hara gibi. Anglosakson ve İskandinavlarda aynı manada -son eki yaygındır. Johnson gibi. ARAPLARDA ÖNCE OĞUL Araplarda önce oğlu, sonra babası, mesleği, kabilesi ve memleketiyle anılmak âdetti. Hazret-i Peygamber'in ismi Ebu'l-Kâsım Muhammed bin Abdullah el-Hâşimî el-Kureyşî idi. Kâsım'ın babası, Abdullah'ın oğlu, Kureyş kabilesinin Hâşimî ailesinden Muhammed demektir. Müslümanlar da bu geleneği devam ettirmiştir. Meşhur âlim İmam Gazzâlî'nin ismi, Ebû Hamid Muhammed bin Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî idi. Tus şehrinden iplikçi Muhammed'in oğlu ve Hâmid'in babası Muhammed demektir. TÜRKLER KENDİLERİ KAZANIYOR Türklerde kişiler, babalarının verdiği isim ile sonradan kazandıkları lakap ve mevki ile anılırdı. Fatih Sultan Mehmed gibi. Osmanlılarda lakaptan başka, çoğu zaman aile ve baba ismi, ayrıca memleketi de zikredilirdi. Baltacı Mehmed Paşa, Samipaşazâde Sezai, Mustafa Kemal Selânik gibi. KANUNİ MECBURİYET SADECE BİZDE VAR! Almanya'daki tarihî tatbikat bir yana bırakılacak olursa; dünyada soyadı kullanmanın kanunen mecburî olduğu tek ülke Türkiye'dir. 1934 tarihli soyadı kanunu ile herkesin bir soyadı alması mecbur tutulmuş; soyadlarında eski aile ve memleket isimlerinin, hoca, hafız gibi unvanların, ayrıca Osmanlıca kelimelerin kullanılması yasaklanmıştır. İzlanda, Tibet, Burma ve Cava'da bugün bile soyadı kullanılmaz. İyi paraya iyi soyadı Çar Nikola Aleksandroviç Romanov ve eşi Çariçe. RUSLAR ÜÇ İSİMLİ Ruslarda önce isim, sonra baba ismi, sonra aile ismi gelir. Meselâ son Rus çarının adı, Nikola Aleksandroviç Romanov idi. Romanov hânedânından Aleksandr'ın oğlu Nikola demektir. Kadın evli ise kocasının ismini alır. Son çariçenin adı da Aleksandra Nikolayevna Romanovna idi. Romanovlardan Nikola'nın karısı Aleksandra demektir. İspanyollarda da isimden sonra baba ismi gelir. Meselâ Adolfo Alvarez Gera, Gera ailesinden Alvaro'nun oğlu Adolfo demektir.
Bu şerif, o şerif değil
15 Ekim 2008 01:00
A -
A +
Bu şerif, o şerif değilMekke-i Muazzamada hacıların rahatı için çalışan Şerif sülâlesi çok sevdikleri İstanbul ile alakasını kesmedi. Emirgan'daki yalılarında, yaz tatillerini geçirmeye devam ettiler. Şerif deyince akla western filmlerindeki kasaba şerifleri geliyor. Vaktiyle bizde de şerifler vardı. Ama ne şerif... Osmanlı idaresindeki Hicaz, kendi içinde bir muhtariyete sahipti. Hazret-i peygamber soyundan şerifler tarafından yönetilirdi. İngiltere XI. asırda shire'lara (vilâyetlere) ayrılmıştı. Shire'larda şehir idareleri vardı. Bunların başında da kralı temsil eden sheriff bulunurdu. Shire-reeve (şayr-riv), vilâyet reisi demektir. Zamanla sheriff hâline gelmiştir. Amerika'da da kasaba ve şehirlerde şerif adındaki kimseler vazife yapardı. Bunun dilimizdeki şerif kelimesiyle pek alakası olmadığı ortada. Şerif, Arapça şerefli manasına gelir. Bizde isim olarak kullanılır. Memlûkler zamanında, Hazret-i Hasan soyundan gelenlere şerif, Hazret-i Hüseyin soyundan gelenlere seyyid unvanı verilmişti. Bunun dinî bir prensip olmadığı ortadadır. Nitekim İslâm dünyasının farklı beldelerinde bu iki unvan birbiri yerine kullanılmıştır. MEKKE ŞERİFİ Memlûk idaresi zamanında Mekke şehrinin idarecisi bir şerif idi. Osmanlılar burayı fethettikten sonra, Mekke'nin idaresini eskiden olduğu gibi şeriflerden birisine bıraktı. Hicaz kadıları merkezden gönderilirdi. Vezir rütbesindeki şerifler, kışın Mekke'de, yazın Tâif'te otururdu. Vefat veya istifa ile boşalan Mekke şerifliğine, padişah aynı aileden Mekke kadısı ve Mısır valisinin arz ettiği birisini tayin ederdi. Ayrıca Mısır'a bağlı Cidde sancakbeyliği vardı. Mekke şeriflerine, burası nezâret ederdi. Medine şehrine de, emekli harem ağalarından biri, şeyhülharem tayin olunurdu. HACILARA KOLAYLIK Sultan Aziz zamanında Cidde, Mekke ve Medine birleştirilerek Hicaz vâliliği kuruldu. Vâli, Mekke'de oturmaya başladı. Mekke şerifinde yalnızca seyyid ve şeriflerin işleri ile, bedevî aşiretlerin idaresi kaldı. Cidde'ye mutasarrıf; Medine'ye de Medine-i münevvere muhafızı tayin edildi. Meşhur Fahreddin Paşa, son Medine muhafızı idi. Hicaz gelir getirmeyen, fakat masrafı çok bir vilâyetti. Mısır gelirlerinin büyük bir kısmı buraya tahsis edilirdi. Hicaz'a verilen ehemmiyet, halifelik statüsünün bir neticesi; devletin itibarının da bir göstergesi idi. Buraya gelen hacılar, devletin yaptırdığı hanlarda bedava kalırlardı. SON ŞERİF HÜSEYİN PAŞA Son Mekke Şerifi Hüseyin Paşa ve oğulları, yüksek dereceli Osmanlı bürokratlarından idi. İstinye koyunda önceleri İran sefiri Muhsin Han'a ait yalı Hüseyin Paşa'nın idi. Sonra Deli Fuad Paşa satın aldı. Kardeşi âyan azası Şerif Nâsır Paşa'nınki ise, Emirgân'da güzeller güzeli Şerifler Yalısı idi. Şerif Hüseyin Paşa Hicaz'a tayin olunduktan sonra hayatları, bambaşka bir mecrada devam etti. Hüseyin Paşa, İttihat ve Terakki hükümetinin, bilhassa Şam Vâlisi Cemal Paşa'nın hukuka aykırı, keyfî icraatlarını tenkit etmekten geri durmadı. Bunlara engel olamayınca dünyaya duyurmak için iki beyanname yayınladı. HİCAZ ELDEN ÇIKIYOR İttihatçılar bu beyannameleri isyan olarak değerlendirdi. Hüseyin Paşa'yı asi ilan ederek, üzerine asker gönderdi. Bunun üzerine Hüseyin Paşa, Arap toprakları üzerinde Haşimî İslâm İmparatorluğu kurmak hevesine kapıldı. İngilizlerden yardım istedi. İngilizler bu bulunmaz fırsatı kaçırmadı. Önce Hüseyin Paşa'ya yardım ederek Mekke'nin 1916, Medine'nin de 1918 yılında Osmanlı hakimiyetinden çıkmasını sağladılar. İngilizler sonra Vehhabî mezhebinden İbnüs-Suud ile anlaştılar. Hüseyin Paşa'yı mağlup ederek Hicaz'dan çıkardılar. Böylece son Mekke şerifi İngilizler tarafından azledildi ve 1926'da sürgüne gönderildi. Belki davasında haklı olan, ama bölgede hâkimiyet kurmak için çalışan İngilizlere aldanmakla hayatının hatasını yapan son Mekke Şerifi, Kıbrıs'ta pişmanlık içinde vefat etti. ÜÇ OĞLU DA HÜKÜMDAR OLDU Hüseyin Paşa'nın 1908 Osmanlı parlamentosunda mebus olan üç oğlu Ali, Faysal ve Abdullah, sırasıyla Hicaz, Irak ve Ürdün hükümdarı yapıldı. Hemen ardından Hicaz, İngiliz desteğiyle kurulan Suudî Arabistan Krallığı tarafından işgal ve ilhak edildi. Şerif Ali tahtını kaybetti. Ürdün ve Irak hanedanı, Şerif Hüseyin Paşa'nın soyundan gelir. Her iki ülkedeki hükümdarlar, dedelerinin hatasını telafi etmek istercesine İngiliz muhalifi bir politika takip ederek, Türkiye'ye yakınlaştı. Osmanlı Milletler topluluğu gibi bir sistem kurmaya teşebbüs ettiler. Bağdat Paktı ve Cento bu çalışmaların mahsulüdür. Irak ile Ürdün 1958 yılında birleşti. TEK SOYU ÜRDÜN'DE KALDI Vaziyetten ürken İngiltere, 1958'de Irak'ta kopan Rus yanlısı ihtilâle ses çıkarmadı. Sultan Vahideddin'in torunu Fâzıla ile nişanlı bulunan son Irak meliki II. Faysal ve ailesi feci şekilde öldürüldü. Irak'ta sosyalist bir idare kuruldu. Ürdün'ün ilk meliki Abdullah da aynı siyaseti takip ettiyse de, İngilizlerin kiraladığı söylenen bir Filistinli katil tarafından Mescid-i Aksa merdivenlerinde öldürüldü. İngilizlere kafa tutmaya kalkan oğlu Talâl İstanbul'da bir kliniğe kapatıldı. Bunun üzerine oğlu Hüseyin, fevkalade temkinli bir siyasetle tahtını korumayı başardı. Şerif sülâlesi çok sevdikleri İstanbul ile alakasını kesmedi. Boğaz'daki yalılarında, yaz tatillerini geçirmeye devam ettiler. Hanedan mensuplarının çoğu güzel Türkçe bilmekte; Türk asıllılarla evliliklere rağbet etmektedir. Emîr'e halktan yumurta yağmuru Emir Abdullah, Ürdün'ün ilk hükümdarıdır. 1921'de Emir Abdullah mıntıkanın en büyük ve en eski yerleşim merkezi Salt'a geldi. Salt, tipik bir Osmanlı şehriydi. Bölgenin ilk lisesini Osmanlılar buraya yapmıştı. Yeni bir devlet kurulduğunu ve Salt'ın da bu devletin başşehri olacağını söyleyen Emir Abdullah'ı Salt halkı yumurta yağmuruna tuttu. "Develerimiz, merkeplerimiz nerede otlayacak?" dediler. Abdullah da küçük bir Çerkez köyü olan Amman'a sığındı. Çerkezler Abdullah'a hüsnükabul gösterdiler. Böylece Amman başşehir oldu ve o gün bugündür hayli gelişti. Salt ise hep aynı kaldı. Türkiye'yi de ziyaret eden Abdullah'ın ideali Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin'i içine alan büyük bir Hâşimî Arap İslâm Devleti kurmaktı. Bu şerif, o şerif değil Şerif Hüseyin ve iki oğlu Irak Meliki Faysal ile Ürdün Meliki Abdullah. Bu şerif, o şerif değilMUHAFIZLAR ÇERKEZ Ürdün'de Sultan Hamid tarafından bölgeye yerleştirilen Çerkezler yaşamaktadır. Hükümetin çok güvendiği Çerkezlerden çok sayıda üst rütbeli subay vardır. Şerif Hüseyin'i koruyan Çerkezlerin torunları bugün de millî kıyafetleriyle II. Abdullah'ın muhafızlığını yapıyor.Bu şerif, o şerif değilSon Irak Meliki II. Faysal... Sultan Vahideddin'in torunu ile nişanlıydı. Düğün için Türkiye'ye geleceği gün kanlı bir ihtilalle devrildi ve katledildi.Bu şerif, o şerif değilÖLÜMDEN DÖNMÜŞTÜ Ürdün meliki Hüseyin (1935-1999) dedesi 1951'de vurulduğunda, yanındaydı. Göğsüne sıkılan kurşundan kendisini dedesinin taktığı madalya kurtardı. Hazret-i Peygamber'in 42. kuşaktan torunu olan melik, mütevazı ve sevilen bir hükümdardı. Bugün ülkenin başında Hüseyin'in oğlu II. Abdullah (sağda) bulunuyor.
İzinsiz nikâh yok!
22 Ekim 2008 01:00
A -
A +
"Osmanlılarda ne nikâhın, ne de boşanmanın kaydı tutulurdu. Her şey erkeğin iki dudağı arasında idi. Kadınlar mağdur oluyordu..." gibi sözler çok işitiliyor. Hakikat acaba böyle midir? Koskoca bir imparatorlukta evliliklerin, boşanmaların kaydedilmediğine inanmak mümkün mü? İzinsiz nikâh yok! İZMİR KÂDISI NİKÂHLARINI KIYDI Latife Hanım ile M. Kemal Paşa'nın nikâhını 1923'te İzmir kâdısı kıydı. Mutluluk getirmeyen bu evlilik, iki yıl sonra M. Kemal Paşa'nın Lâtife Hanım'a gönderdiği bir talâk kâğıdı ile son buldu. İzinsiz nikâh yok!ANLAŞMALI EVLİLİK YAPMIŞLARDI Bir zamanların popüler çifti: Naciye Sultan-Enver Paşa. Sultanlar, dilediği zaman kendilerini boşayabilmek üzere evlenirdi. Şer'î hukuk kadınlara bu hakkı vermiştir. Nikâh akdi, tarafların iki şahit huzurunda birbirine uygun icap ve kabulüyle kurulur. Ancak nikâh aynı zamanda bir ibâdet sayıldığı için olsa gerek, Hazret-i Peygamber zamanından beri nikâhları hep üçüncü bir şahıs kıymıştır. Nikâh akdi bir kudsî seremoni şeklinde icrâ olunmuştur. 25 AKÇE LÂZIM Osmanlılarda nikâhı ya bizzat kâdılar kıyar veya nikâhın kıyılması için kâdıdan izin alınırdı. İzin için de 25 akçe resm-i nikâh (nikâh harcı) ödenirdi. Bu harcın 20 akçesi kâdıya, geri kalanı da mahkeme kâtiplerine aitti. Evlenenler ayrıca, tımarlı sipâhiye resm-i arus (gerdek harcı) öderdi. Bu vergi, evlenen kadının bâkire veya dul, zengin, fakir veya orta halli, Müslüman veya gayrimüslim olmasına göre değişirdi. Her vilâyette de aynı değildi. Nikâh için kâdıdan izin almak yetmezdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, zamanın bozulması ve kız kaçırmaların artması gerekçesiyle, nikâhta mutlaka kızın velîsinin iznini arayan İmam Muhammed'in görüşüyle fetvâ verdi. "Zeyd, Hind-i bâliğayı, babası Amr'dan izinsiz nikâh eylese, Amr râzı olmasa, nikâhı feshe kâdir olur mu? El-Cevâb: Olur". Bu fetvâ zamanın padişahı Kanunî Sultan Süleyman tarafından kanun hâline getirildi. Böylece 1544 tarihinden itibaren kâdılar, velînin izni bulunmayan nikâhları kabul etmekten men olundu. Mecelle'de geçtiği üzere, "Müctehidler arasında ihtilaflı meselelerde imamü'l-müslimîn hazretleri herhangi kaville amel olunmak üzere emrederse gereğiyle amel olunmak vâcibdir." Nikâhın nesep, nafaka, mehir, iddet, verâset gibi çok sayıda hukukî neticesi olduğu için, resmî makamlarca kıyılması ve tescili istenmiştir. Böylece hem aleniyeti temin etmek; hem de kötü niyetlerin önüne geçmek düşünülmüştür. Nitekim hükümdar, umumun menfaati için birtakım emir ve yasaklar getirebilir. BEN DAHİ AKD-İ NİKÂH EYLEDİM Nikâhları ya bizzat kâdı kıyardı, yahud tarafların evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda kâdıdan izinnâme alındıktan sonra, mahalle veya köy imamı kıyardı. Gayrimüslimlerin nikâhını da kâdıdan izin alındıktan sonra patrik veya haham kıyardı. Ama bunlar zaman zaman daha ucuz olduğu için nikâhlarını patrik veya hahama değil, kâdı veya imamlara kıydırırdı. Hatta ruhânîler buna hükûmet nezdinde itiraz ederdi. Osmanlı kâdıları, talep edilmedikçe zimmîlerin nikâhlarına karışmamakla emrolunmuştur. İzin alınacak kâdı, taraflardan birinin ikâmetgâhı kâdısıdır. Kâdı efendi bir Münâkehât İzinnâmesi tanzim eder. Bu vesikada, imam efendiye veya ruhânî reise hitâben, tarafların isimleri bildirildikten sonra, "tenkîhe mâni'-i şer'îsi yoğise, velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehrle lede'ş-şuhûd akd-i nikâh eyleyesiz" diye yazardı. Kâdıların verdiği her türlü vesika sicile kaydolunurdu. İzinnâme imam efendiye verilirdi. Tarafların nikâh esnâsında bulunmaları âdet değildi. Her iki tarafı da velî veya vekilleri temsil ederdi. Düğün günü imam efendi, iki şahit huzurunda, bir hutbe irâd edip, okunması bereket sayılan âyet ve hadîsleri okuduktan sonra, önce kız tarafına "Tâlibi bulunan felanca oğlu felancayı şu mikdar mehr ile kocalığa kabul ettin mi?" diye sorardı. "Kabul ettim" cevabını aldıktan sonra erkek tarafına "Tâlibi bulunduğunuz felanca oğlu felanca kızı felancayı şu kadar mehr ile zevceliğe aldın mı?" diye sorardı. "Aldım" cevabını müteakip bu sualleri her iki tarafa da iki defa tekrarladıktan sonra "Ben dahi akd-i nikâh eyledim" der ve sünnette bildirilen duayı ederdi. Böylece nikâh kıyılmış olurdu. "İMAM NİKAHI" MI? İslâm tarihinde Müslümanlar ehemmiyetinden ötürü nikâhın, dinî ve hukukî hükümleri iyi bilen ve cemiyette itibarlı birisi tarafından akdedilmesini arzu etmiştir. Bu sebeple nikâhları umumiyetle imamlar kıyagelmiştir. Ülkemizde dinî nikâha imam nikâhı denilmesi de bu geleneğe dayanır. Halbuki nikâhı illâ imamın kıyması şart değildir. Hatta hiç kimsenin nikâh kıymasına gerek yoktur. Erkek ve kadın iki şahit huzurunda "aldım-vardım" dese, nikâh kurulmuş olur. Halk arasında hâlâ devam eden bir âdet vardır. Nikâhın taraflarının, vekil ve velîlerin, ayrıca şahitlerin isimleri ve imzâlarının bulunduğu bir kâğıda, kıza ödenen ve ödenecek mehir miktarı ile gerekirse baba evinden kıza verilen eşyâ da yazılarak kız tarafına teslim edilirdi. İleride bir nizâ çıkarsa, mehir kâğıdı adı verilen bu vesika delil olurdu. Kız mehrini ve çeyizini geri alabilirdi. BİLDİRMEYENE CEZÂ Tanzimat'tan sonra nikâhı kıyan imama veya ruhânî reislere bir Münâkehât İlmühaberi tanzim edip, birkaç gün içinde nüfus idaresine bildirme mecburiyeti getirildi. 1914'ten sonra bu vazife kocaya yüklendi. İmam veya ruhânî reisten aldığı ilmühaberi nüfus dairesine bildirmeyenlere para ve hapis cezâsı getirildi. İzinnâmesiz nikâh kıyanlara zaten öteden beri cezâ vardı. Bu cezâ önceleri 2 çeyrek mecidiye idi. O devirde bir mecidiye, 7.2 gramlık Osmanlı altınının beşte birine tekâbül eden ve içinde 20 gram hâlis gümüş bulunan 24 gramlık para idi. 1913 tarihinde izinnâmesiz nikâh kıyanlara üç aydan iki seneye kadar hapis cezâsı getirildi. Görülüyor ki zannedildiği gibi Osmanlılarda nikâh ve talâklar kayıt altına alınmamış değildir. Devlet bu işi çok sıkı takip etmiştir. 1926 yılında İsviçre Medenî Kanunu'nun iktibasıyla evlilik için belediye kaydı esas alındı. Şer'î hukuk da, dînî nikâhın resmî hüviyeti de tarihe karıştı. Resmî kayıttan önce dînî nikâh kıyan ve kıydıranlara cezâ getirildi. Kambersiz düğün... Hazret-i Peygamber, eshâbının nikâhını hutbe okuyup kıyardı. Bu hutbe Allah'a hamd, Peygamberine salât ve duadan ibarettir. Nikâhtan sonra da eşler hakkında dua ederdi. Şu kadar ki hutbe ve dua okumak nikâhın şartı değildir. Halîfe Hazret-i Ali'nin, işlerinin çokluğu sebebiyle azatlı kölesi ve hâcibi (kalem-i mahsus müdürü) Kamber'i nikâh kıyma işiyle vazifelendirdi. Hatta "Kambersiz düğün olmaz!" sözü buradan kalmıştır. Dört halîfe devrinden beri İslâm devletlerinde doğumlar, ölümler ve nikâhlar tescil olunurdu. Bu siciller hazine harcamalarına esas tutulurdu. Selçuklulardan itibaren nikâhları ya kâdılar kıyar; yahud nikâh için kâdıdan izin alınırdı. Mısır'daki Memlûkler zamanında kâdıların nezâreti altında akkâd denilen nikâh kıyma memurları vardı. Zamanla halk arasında kâdı veya resmî memur huzurunda nikâh kıyma âdeti yayıldı. İzinsiz nikâh yok! Osmanlıca yazılmış resimli bir evlenme cüzdanı... İzinsiz nikâh yok! İstanbul kâdısı. Kâdıdan izin almadıkça nikâh kıyılamazdı. SİZ DE ŞAHİT OLUN! Kâdı izni olmaksızın kıyılan nikâh sahihtir. Ancak böyle bir nikâha dair nizâ vukuunda kâdılar buna bakamazdı. Emr-i padişâhîye aykırı hareket etmek suçtur, cezâyı gerektirir... Adamın biri nişanlısı ile beraber nikâh kıymak üzere mahkemeye gider. Ancak elinde nikâh harcının yarısı kadar parası vardır. Bu paranın nikâh harcına yetmeyeceğini öğrenince tenzilat yapılmasını ister. Kâdı efendi kabul etmeyince, nişanlısına dönerek "Ben seni aldım. Sen bana vardın mı?" der. "Vardım" cevabını alınca bu sefer kâdı ve kâtibe dönerek "Sizler de şahit olun a efendiler!" diyerek çıkıp gider. İzinsiz nikâh yok!Nikâh İlmühaberi Nikâhı kıyan imam tarafından doldurulan bu ilmühaberler, bâkire, seyyibe (dul) ve tecdid-i nikâh (nikâh yenileme) için olmak üzere üç nevi idi. Birincisinden 5, ikincisinden 3 ve üçüncüsünden de 1 kuruş harç alınırdı. Bu harçların yarısı imam veya ruhânî reise; diğer yarısı da nüfus idaresine aitti. İlmühaberde mehir miktarı da kaydedilirdi. Nikâhı kıyan imam, tanzim ettiği ilmühaberi, taraflara yahut velî veya vekillerine, ayrıca şahitlere imzâlattıktan sonra tasdik ederek 8 gün içinde beldenin nüfus memurluğu kalemine göndermek; nüfus memûru da vesîkadaki bilgileri nüfus sicil defterine ve alâkadarların nüfus tezkeresine (kâğıdına) kaydettikten sonra evrakları imam efendi vâsıtasıyla taraflara tevdi etmeye mecbur idi. Böylece nikâh işi tescil edilmiş olurdu. İzinsiz nikâh yok!Askerde nişanlısı yok ise 1907 tarihli bu izinnâme, "askerde nişanlısı yok ise" şartıyla verilmiştir. Demek ki bir devre imamlar, askerde nişanlısı bulunan kızların nikâhını kıymaktan men edilmişlerdi. Mamafih nişanlanmak hukukî bir netice doğurmaz. Ancak harblerin hüküm sürdüğü devirlerde, askere gidenlerin hukukunu korumak maksadıyla böyle bir hüküm getirilmiştir
.
Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdı
29 Ekim 2008 01:00
A -
A +
Bugün Avrupa'nın en kalabalık şehri olan İstanbul'a eskiden yerleşmek kolay değildi. Çeşitli sebeplerle İstanbul'a hususî izinle gelenler veya geçenler, işleri bitince şehri terk etmeye mecburdu. İzin belgesi almış olsa bile şekli şemaili beğenilmeyen hemen geri gönderilirdi.Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdıİstanbul'un asude günlerini yansıtan tablolar, şehrin bugünkü durumunu bilenler için hayalden öte bir şey değil! Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdı Özellikle Balkan ve I. Dünya savaşlarının ardından İstanbul büyük göçler aldı. Vaktiyle Rumeli ve Anadolu'da devlete ait toprağı kirâlayan kimse, kirâ müddeti bitmeden toprağını terk edemezdi. Yoksa para cezâsı öderdi. Asayiş bozulmasın, iaşe sıkıntısı yaşanmasın diye, şehirlere yerleşmek sınırlandırılmıştı. Köyden şehre göçü önlemek o zamanlar devlet siyasetinde yer almış bir husustu. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, Nasihatü's-Selâtin diye bir eser kaleme almıştır. Devlet adamlarına tavsiyelerde bulunur. Burada der ki: "İdareciler, köyden şehre göçe engel olmalıdır. Çünkü bunlar memleketlerini terk edince oradaki arâzileri ekilip biçilemez, böylece sipâhilere de bir faydaları olmaz, dolayısıyla millî müdafaaya darbe vurur. Öte yandan geldikleri şehre kaydolunmadıkları için çift bozan vergisi de ödemezler. Geldikleri şehrin halkının rızkını da daraltırlar. Burada çalışıp vergi de vermezler. Hükûmete düşen ya bunları geri göndermek, ya da sıkı kontrol edip faaliyetlerini vergiye bağlamaktır." BEKÂR UŞAKLARI O zamanlar İstanbul'a yerleşmek kolay değildi. Hac, miras taksimi, cenâze ziyareti gibi sebeplerle İstanbul'a hususî izinle gelenler veya geçenler, işleri bitince şehri terk etmeye mecburdu. Tersâne gibi yerlerde işçilere ihtiyaç olduğu için her zaman İstanbul'a çalışmak üzere geçici gelenler vardı. Bunlara bekâr uşakları denirdi ve hükûmet tarafından tahsis edilen disipliniyle meşhur bekâr odalarında kalmak mecburiyetinde idiler. Bekâr uşakları İstanbul'a bulundukları şehrin kâdısından aldıkları izinle ve geçici olarak gelirdi. Ayrıca İstanbul'da bir kefillerinin bulunması da şarttı. Bunlar eğer bir suç işlerlerse kefilleri de mesul olurdu. Çünkü bunlar kefili oldukları bekâr uşaklarının hallerini, tavırlarını kontrol edip uygunsuz bir durum görürlerse ilgili makamlara haber vermekle mükellefti. XVII. asırda köylü halk, harbler ve isyanlar sebebiyle köylerini terk ederek hisar içinde muhafazalı şehirlere yerleşmeye başladı. Bu göçten İstanbul da nasibini almasın diye şehre giriş ve çıkışta kontroller sıkılaştırıldı. Buna rağmen nüfus artışı önlenemedi. Bekâr odaları da bir fesad ve fuhuş ocağı hâline geldi. Çoğu yeniçeri oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılırken bu odalar birer birer yıktırıldı. Sâkinleri de şehirden sürüldü. ARNAVUT VE KÜRTLER GİREMEZ! Sultan II. Mahmud, İstanbul'un belediye işleri için İhtisap Ağası'nı vazifelendirdi. Şehirde başıboş serseri takımının toplanmasına izin verilmeyecekti. Şehirde geçici olarak bulunan ve çalışan bekâr uşakları bir bir tesbit edilip kefilleriyle beraber mahkemece kayıt altına alınacaktı. Elinde mürur tezkeresi olmayanlar şehre giremeyecekti. Mürur tezkereleri herkesin kendi memleketinden alınacak ve bunlara İstanbul'a ne iş için geldikleri yazılacaktı. Rumeli'den gelenler Küçükçekmece'den, Anadolu'dan gelenler de Bostancıbaşı Köprüsünden ancak şehre girebilecekti. Şehrin iki uç hududu dışındaki yollardan şehre girenler mürur tezkereleri olsa da cezalandırılacaktı. Şekli şemâili uygun olmayan, "yüzünde meymenet bulunmayan", şüphe uyandıranların tezkeresine bu husus şifreyle işlenir, tahkiki İhtisab Ağalığı'nca yapılarak gerekirse o kimse şehre alınmazdı. O zamanlar dağlık bölgelerden gelen Arnavut ve Kürtler, inzibat bakımından şehre sokulmayacaktı. Mürur tezkeresini karakolda gösterip havale ettiren kimseler Çardak iskelesindeki İhtisab Ağası konağına giderek kendilerini, o günün tarihiyle beraber eşkallerini Rumeli ve Anadolu için tutulan iki ayrı defterden birisine kaydettirecekti. Varsa silahlarını teslim edecekti. Bunlar devletçe tahsis edilen ve Suriçi, Üsküdar, Galata ve Eyüb'de bulunan bekâr odalarında kalacaklardı. Adalıların tabiati Anadolu ve Rumelilere uymadığı için bunlara farklı yerler gösterilecekti. Daha sonra bildirdiği işe girecek ve kendisine bir kefil gösterip kaydettirecekti. Eğer mesleğine uygun iş bulamazsa veya bu işlerde eleman fazlası varsa geri gönderilecekti. Herhangi bir sebeple geri dönenlere İstanbul kadılığından dönüş için yeni bir mürur tezkeresi verilecekti. Bu bekâr uşakları İstanbul'da ölürse kefilleri bunu yine deftere kaydettirecekti. Sınır karakollarında İstanbul'a girerken ve çıkarken bir defaya mahsus olmak üzere cüz'i bir tezkere harcı alınacaktı. KONTROL MUHTARDA Mürur tezkerelerini muhtarlar kontrol ederdi. Bunlar mahallelerinin âsâyişinden mesuldü. Mahallelerinde geçici olarak oturanların mürur tezkereleri ile yerleşmek üzere gelenlerin kimlik kontrollerini yaparak kefilleriyle beraber deftere kaydedecekti. Ancak bu tedbirler ülkenin karışık durumu ve peş peşe bozgunlar sebebiyle şehre muhacir akını olduğu için tam manasıyla gerçekleştirilemedi. Tanzimat'tan sonra bu kontroller tavsadı, şehirde zabıta vak'aları da buna paralel olarak arttı. Mürur tezkeresi tatbikatı II. Meşrutiyet'ten sonra bütün memlekete teşmil edildi. 1915 tarihli bir kanunla sadece İstanbul için değil, herhangi bir şehirden bir başkasına gidebilmek için de seyahat varakası alınması mecburiyeti getirildi. Artık serseri, dilenci ve şüpheli şahıslar mahkeme kararıyla bulundukları yerden sürülebilecekti. Hal böyleyken bu tarihten sonra peş peşe kaybedilen harblerde elden çıkan Rumeli halkından onbinlercesi İstanbul'a göç etti. Bunları Kafkas muhacirleri takib etti. Bu da yetmezmiş gibi Rus ihtilalinden kaçan Bolşevik aleyhtarı Beyaz Ruslar şehre akın ettiler. İstanbul muhacirlerle doldu taştı. Kendisini normal zamanlara göre ayarladığını zanneden İttihad ve Terakki hükûmeti işleri kontrol etmekten âciz kaldı. Parklar, câmiler, mektepler, hatta terk edilmiş evler muhacirlere tahsis edildi. Şehrin nüfusu birdenbire arttı. Asayiş ve intizam bozuldu. Fiatlar yükselerek şehirde kıtlık ve karaborsa başgösterdi. Salgın hastalıklar başladı. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu. İstanbul, o rüya şehir, eski ihtişamlı güzelliğini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti. HUZURU GÖÇLER BİTİRDİ Asırlarca nüfusu sabit tutulmaya çalışılan İstanbul, 20. asrın başında yaşanan savaşların ardından büyük göçlere sahne oldu. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu. Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdı Anadolu'dan İstanbul'a gelenler Bostancı Köprüsünde Bostancıbaşı tarafından durdurulur, tezkereleri kontrol edilirdi. Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdı İlk defa askere alınan İstanbul doğumluların terhis töreninde o devrin Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Mahmud Şevket Paşa konuşmasını yaparken. İstanbullu askere dahi alınmazdı İstanbul, diğer Osmanlı şehirlerine hiçbir bakımdan benzemezdi. Burada vâli ve şehir meclisi yoktu. Halkı askere alınmazdı. Okumuş erkekleri devlet memurluğu yapar; gayrimüslimler sanat ve ticaretle uğraşırdı. Sosyal hayatı, şivesi, örfleri bile farklıydı. Bu bakımdan bütün Osmanlı ülkesine nümûne teşkil ederdi. Her önüne gelen dilediği gibi bina yapamazdı. İaşe sıkıntısı yaşanmaması için tedbirler alınmıştı. Hâsılı İstanbul'un adı konulmamış bir imtiyazlı statüsü vardı. Bu sebeple nüfusu sâbit tutulurdu. İstanbulluların askerlik muafiyeti II. Meşrutiyet'e kadar devam etti. İlk kez 1909 yılında Sultan Reşad'ın cülûs merasimine katılmak üzere İstanbul halkının 1883, 1884, 1885, 1886 ve 1887 doğumlulardan 2.500 kişi askere alındı. Bir haftalık bir talimden geçirilerek istenildiği zaman tekrar askere alınmak üzere terhis ediliverdi. O zamana kadar işitilmedik bu olay öyle ilgi çekti ki, zamanın gazete ve mecmualarında haber ve fotoğrafları çıktı. Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdı HER TÜRLÜ BİLGİ VAR Üzerinde Sultan II. Abdülhamid'in tuğrası bulunan Mehmed Salih Paşa adına düzenlenmiş mürûr tezkeresi. Bir nevi iç pasaport olan tezkerede; Paşanın adı, sancağı, mahallesi, baba adı, mesleği, tabiiyeti, mezhebi; ve hatta boy, göz, burun, bıyık, ağız, çene ve çehresi hakkında bilgiler bulunuyor. Koyu bir diyalog Mürûr tezkeresi ibraz eden adama, memur sormuş: -Adın ne? -Kara Hasan. -Babanın adı? -Kara Veli. -Nerelisin? -Karaköseliyim. -Nereye gidiyorsun? -Karaman'a. -Neyle gidiyorsun? -Kara vapuru (tren) ile. -Nerede oturuyorsun? -Karagümrük'te. Memur dayanamayıp bağırmış: -Zift mi kesildin be herif! Yüzünde meymenet olmayan İstanbul'a adım bile atamazdı YOLCULUK İZİN BELGESİ 1920 Nisan ayında işgal altındaki Manisa'dan İzmir yoluyla İstanbul'a gitmek için, İtalyan ve Yunan makamlarına vize edilmiş bir yolculuk izin belgesi. Belgede, Selahattin Bey isimli bir şahsın kendisi ve ailesi hakkında bilgiler veriliyor.
BEYAZ SARAY'ın ilginç misafirleri
5 Kasım 2008 01:00
A -
A +
Amerika'da 43 başkan gelip geçti. Bunlardan okuma yazma bilmediği söylenenleri de oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray'a hiç gelmeyenleri ve felç olup hasta yatağında başkanlık yapanları da. Ancak Barack Obama'nın seçilmesi kesinleşirse, Beyaz Saray'ın ilk siyahi sahibi olacak. BEYAZ SARAY'ın
ilginç misafirleri
Amerikalılar, 1774'te İngiltere'den istiklâllerini kazandıktan sonra yepyeni bir idare kurdular. Kralın yerine başkanı oturttular. Kongre dedikleri meclise de kanun yapma yetkisi tanıdılar. İki güç birbirinden apayrı çalışmaya başladı. Dünyanın en kısa ve yürürlükteki en eski anayasalarından birini yaptılar. Ülkenin kuruluşu, insan hakları beyannamesi ile beraber gerçekleşti. Başlangıçta yedi eyâlet idiler. Fransa'dan, İspanya'dan, Meksika'dan, hatta Rusya'dan parayla toprak aldılar. Savaşarak kazandıkları da oldu. Bugün elli eyâlet Amerika Birleşik Devletleri'ni teşkil eder. Ülkede Cumhuriyetçi ve Demokrat olmak üzere iki büyük parti vardır. Birincisi merkez sağ, diğeri merkez sol denebilir. Sermaye sahipleri ve muhafazakârlar Cumhuriyetçilere, alt tabaka ve serbest fikirliler Demokratlara rey verirler. Bu sebeple rey nispetleri oldukça yakındır. Bazen birini bazen diğerini iktidarda görmek mümkündür. İktidar değiştiği zaman, Amerikan politikasında da çok kayda değer değişiklikler görülmez. OSMANLI'YI ÖRNEK ALDILAR İki küsur asırdır ufak tefek aksaklıklar dışında tıkır tıkır işleyen bir sistem teşekkül etti. Bu sistemle Osmanlı gelenekleri arasındaki benzerlikler de gözden kaçmıyor değil. Amerikalılar kompleks sahibi insanlar olmadığı için, zamanın süper gücünün hakimiyet sırlarını öğrenip tatbik etmekte bir beis görmediler. Biraz da bu sebeple zaman zaman çok garip ve yeteneksiz insanlar başkan olduğu halde, sistemde en ufak bir sarsılma olmadı. Okuma yazma bilmediği söylenen başkanları da oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray'a hiç gelmeyenleri de. İkinci sınıf Hollywood aktörleri de; felç olup hasta yatağında sekiz ay başkanlık yapanları da. Ama Amerika'da demokrasi hiç kesintiye uğramadı. Bu sistemin zaferi olsa gerek! ÇİFTÇİ BAŞKAN İngilizleri yenerek Amerika Birleşik Devletleri'ni kuran George Washington New York'ta bugün borsanın bulunduğu Wall Street'teki Federal Hall'da oturdu. 1 dolarlık küpürlerde resmi vardır. Zengin bir çiftçi iken İngilizlerle çarpıştı. 1789'da başkan oldu. Üçüncü kez seçilmeyi kabul etmeyecek kadar demokrasiye bağlıydı. Sonradan Philadelphia'nın yerine başkent yapılan Washington'a ismi verilmiştir. O zaman 4 milyon nüfuslu ülkenin 700 bini köle idi. Başından bu yana Amerika'da 43 başkan gelip geçti. Kuruluşta emeği geçen Thomas Jefferson, muhaliflerinin Kral I. Andrew dediği kudretli Andrew Jackson; köleliğin kaldırılması ve iç savaştaki başarılarıyla tanınan Abraham Lincoln, asker orijinli ender başkanlardan Ulysses Grant, yakışıklı John Kennedy, soğuk savaşın galibi Ronald Reagan çok popülerdir. Calvin Coolidge çok sevilirdi. Elini sıkıp konuşmak isteyenler Beyaz Saray önünde kuyruklar oluşturdu. California fatihi James Polk (1845-49) ise, "en dürüst başkan" olarak anılmıştır. Andrew Johnson aynı zamanda en talihsiz başkanlardandır. Senato tarafından hakkında açılan tahkikatta mahkum olmaktan bir oy farkla kurtulmuştur. En sevilen başkanlardan Lincoln'un hanımı Mary en sevilmeyen first lady sayılır. Hatta güneyli bir casus olduğu dedikodusu bile yayılmıştı. Soğuk savaş sırasında dış politikada çok başarı kazanan Nixon, ikinci kez başkan seçilirken rakiplerini gizlice dinlettiğini gösteren Watergate Skandalı patlak verince ne yapacağını şaşırdı. Söylediği yalanlar ortaya çıktı. İstifa karşılığı pazarlık yaparak kurtuldu. John Tyler ise, dönek bir başkan olarak tanındı. Senatörken demokrat partiden Cumhuriyetçi partiye geçmişti. Geçirdiği çocuk felci sebebiyle tekerlekli sandalyeyle gezen ve 12 sene başkanlık yapan Franklin Roosevelt, damarlarındaki bir mikdar Yahudi kanının tesiriyle olsa gerek, fanatik bir Alman düşmanı olarak tanındı. Stalin'e kanıp Avrupa'nın yarısını Sovyetlere vermesi ve böylece emperyalist komünizme hizmeti büyük bir hata olarak tarihe geçti. SARAYDA BEKÂR HAYATI Seçildiğinde en genç başkan 43 yaş ile Kennedy idi. En genç ölen başkan da yine odur. 46 yaşında öldü. 70 yaşındaki Reagan ise en yaşlı başkan olarak tarihe geçti. John Adams da 90 yıllık ömrüyle en çok yaşayan başkan rekoru kırdı. Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Grant, Theodore Roosevelt, Wilson, Coolidge, Franklin Roosevelt, Reagan, Clinton ve Bush iki kere üst üste başkan seçilmişlerdir. Cleveland iki ayrı zaman başkan seçildi. Başkanlardan 13'ü Demokrat, 28'i Cumhuriyetçidir. Andrew Jackson Beyaz Saray'da bekâr hayatı yaşadı. Karısı Rachel, başkan seçilmeden üç ay önce ölmüştü. Sarayda ev sahibeliğini başkanın aynı zamanda kâtibi olan yeğeninin hanımı Emily yürüttü. En genç ve ilk Katolik başkan Kennedy; en yaşlısı Reagan, en döneği ise John Tyler oldu. Eğer Demokrat Barack Obama seçilirse ilk siyahi başkan olacak. 27'Sİ AVUKAT KÖKENLİYDİ * Başkanlardan 29 tanesi yüksek okul mezunu idi. 27 tanesi avukattı. 5 tanesi askerdi. Garfield antik diller profesörü idi. Clinton da dahil 15 başkan hiç askerlik yapmamıştır. Çoğu eyâlet vâliliğinden gelmedir. * Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Jackson, Polk, Buchanan, Johnson, Garfield, McKinley, her iki Roosevelt, Taft, Harding ve Truman Mason locasına mensuptu. * Başkanların da düşmanı olur elbette. Dört başkan suikast neticesi öldürüldü: Lincoln (1865), James Garfield (1881), William McKinley (1901) ve Kennedy (1963). Gerald Ford, iki suikastten sağ kurtuldu. İki suikastçi de kadındı. Reagan da suikastten sağ kurtuldu. Amerikan başkanı en sıkı korunan kimselerden biridir. Bununla vazifeli gizli servis maliye bakanlığına bağlıdır. McKinley'in öldürülmesinden sonra, kalpazanlarla mücadelede çok başarı kazanmış olan bu servis vazifelendirilmişti. Başkan, çok iyi çalışan servisin talimatlarına harfiyen uyar. Nitekim Reagan suikastten kurtulmasını, profesyonel muhafızın meslekî refleksine borçludur. BEYAZ SARAY'ın
ilginç misafirleri
Beyaz Saray (White House) Ülkenin yönetildiği 200 yıllık konut Amerikan Başkanları 1800 yılından beri Beyaz Saray adlı bir evde otururlar. 18 dönümlük bir arazinin ortasındaki bu binada ilk oturan John Adams oldu. 1814'de büyük bir yangın geçirdi. Başkan Harrison (1889-93) Beyaz Saray'da kendisi ve eşinden başka kızı, damadı, üç torunu ve kayınbiraderi ile oturdu. Bu sebeple evde tadilat yaptırdı. Bu tadilat altı çocuklu sonraki başkan Roosevelt'e yaradı. Üç başkan John Tyler, Grover Cleveland ve Woodrow Wilson, Beyaz Saray'da evlendiler. Monroe ve Grant'ın kızlarının düğünü de Beyaz Saray'da yapıldı. Burada ilk doğan da, Jefferson'un kızı oldu. 1841'de Harrison, üç haftalık başkan iken zatürreden öldü. İlk olarak vazifesi başında ölen başkandır. Aynı zamanda Beyaz Saray'daki ilk ölümdü bu. Zachary Taylor da 1850'de bir senelik başkanken Beyaz Saray'da öldü. WASP olmayan SEÇİLEMEZ Amerikan başkanı olmak için anayasada yazılı olmayan bir vasıf aranır o da WASP diye bilir: White-Anglo-Sakson-Protestan. Beyaz ırktan, İngiliz asıllı ve Protestan dininden olmayanlar başkan olamazdı. 1930'larda Smith adında bir Katolik ağır bir mağlubiyete uğramıştı. Bu geleneği ilk yıkan Kennedy oldu. Kennedy, 1960 seçimlerinde Demokratların adayı idi. Hem Katolik, hem de İrlandalı idi. Genç ve yakışıklı oluşundan başka avantajı yoktu. Kimse kendisine şans vermiyordu. Karşısındaki aday Nixon son anda büyük bir hata yaptı. Kennedy'nin televizyondaki tartışma teklifini kabul etti. Renkli televizyonda makyajı reddeden Nixon çok yaşlı ve kasılmış görünüyordu. Kennedy ise rahat, esprili ve sevimliydi. Kennedy kazandı. Ancak sadece 118 bin farkla. Muhalifleri, Katoliklerin Papa'ya bağlı oldukları için, vatanlarına hıyanet bile edebilecekleri söylüyordu. Hatta başkanın yatak odasında doğrudan Papa'ya bağlı kırmızı bir telefon bulunduğu bile söylendi. Karısı Jackie milyonların sempatisini kazandı. Öte yandan Kennedy'nin sarışın artist Marilyn Monroe ile dedikodusu ayyuka çıktı. Yine de kabullenilmemiş olacak ki, bu popüler ve yakışıklı başkan seçildiğinin üçüncü yılında esrarengiz bir cinayete kurban gitti. Katili yakalanıp apar topar cezalandırıldı. Kimse niçin vurulduğunu öğrenemedi. Çok spekülasyonlar yapıldı. Suikastın Rusya, FBI, ırkçılar ve zenginlerin el birliği ile işlendiği ileri sürüldü. BEYAZ SARAY'ın
ilginç misafirleri
Thomas Woodrow Wilson ve eşi Edith. Ülkeyi 17 ay First Lady idare etti Hiç kadın Amerikan başkanı yoktur ama, Amerika'yı tam 17 ay bir kadın idare etmiştir: Demokrat Başkan Thomas Woodrow Wilson'un eşi Edith. Princeton Üniversitesi rektörü iken 1912 yılında başkan seçilen Wilson, Birleşmiş Milletlerin ilk kurucusu kabul edilir. Her millete kendi kendisini idare etmek hususunda söz hakkı tanıyan prensipler, Wilson Prensipleri diye bilinir. Bu sebeple, 1919 yılında Nobel Barış Mükâfatı almıştır. Meşhur içki yasağı kanunu, bunun başkanlığı sırasında çıkarılmıştı. Amerika'da kadınlara oy hakkı da bunun zamanında verildi. Virginialı fakir bir ailenin dul kızına âşık olup evlenmişti. Kadın, kocasına uğur getirdi: Wilson ikinci kez başkan seçildi. Ancak başkan, 1919 yılında bir yurt gezisi sırasında felç oldu. Karısı, vaziyeti başkanın hususi doktoru ve katibi dışında kimseye bildirmedi. Kocasının başucundan hiç ayrılmıyor, gelen evrakı kocasının elini tutarak imzalatıyordu. Zamanla başkana gelen bütün evrakı bizzat okuyup cevaplandırmaya başladı. Dışişleri bakanı, vaziyeti öğrenince Amerikan anayasasına göre başkanın görevden ayrılmasını söylediyse de, işin aslını bilen üç kişi ağız birliği yaptılar. Thomas Marshall'ı "Sonraki başkan sensin!" vaadiyle başkan yardımcılığına getirdiler. First Lady, bakanları haftada bir Beyaz Saray'da toplayarak başkanın isteklerini kendilerine bildiriyordu. Hakikatte bunlar kendi istekleriydi. Çünkü başkan artık hiç konuşamıyordu. Bakanlar, makamlarını kaybetmemek için olan bitene ses çıkaramıyordu. 1920 seçimlerine kadar böyle devam etti. Ölene kadar 70 bin dolar * Başkan yılda 200.000 $ maaş alır. Seyahat için 100.000, eğlence için 12.000 ve diğer masraflar için de 50.000 $ tahsisat alır. Başkan yardımcısı ise, 94.000 $ maaş+10.000$ tahsisat alır. Emekli olunca başkanlara ölene kadar 70.000 $ maaş ile bir o kadar da büro masrafı verilir. Bedava bir de büro tahsis edilir. Posta hizmetleri emekli başkanlara ücretsizdir
Saray dili, dilsiz dili
12 Kasım 2008 01:00
A -
A +
Osmanlı Sarayında padişahın çalışma ofislerinin bulunduğu iç kısımda sağır ve dilsizler görev yapardı; devlet adamları bunlarla anlaşabilmek için dillerini öğrenmek zorundaydı. Osmanlı sarayında sağır dilsizler vazife yapardı. Zeki kimseler olan dilsizler, bilhassa padişahın sadrıâzam ve vezirlerle görüşmelerinde mahremiyetinin muhafazası için istihdam olunurdu. Sağır-dilsiz oldukları için devlet sırlarının işitilmesi ve yayılması tehlikesi ortadan kalkardı. Devlet işlerinin görüşülmesi esnasında hizmet eder, evrak getirip götürürdü. Sonra bu usul Bâbıâli'ye de intikal etmiş ve günümüze kadar devam etmiştir. Dilsizlere, daha ziyade Farsça'da aynı manaya gelen bîzebân denirdi. Saray'da padişahın çalışma ofislerinin bulunduğu iç kısımda, yani Enderûn'da Fâtih Sultan Mehmed zamanında istihdam edilmeye başlandı. XVII. asır sonlarında Enderûn koğuşlarında dilsizlerden on tane vardı; ama zâbitliğe (subaylığa) çıkamazlardı. Saray dili, dilsiz diliMODA OLMUŞTU Bunların anlaşmak için kendilerine mahsus işaretleri ve el hareketleri vardı. Bunlara "dilsiz dili" denirdi. Bütün saray halkı bu dili öğrenmişti. Padişahın huzurunda konuşmak ayıp sayıldığı için saraylılar bu dille anlaşırlar, hatta başka zamanlarda bile bu dille birbirlerine hikâyeler anlatırlardı. Dilsiz dili sarayda neredeyse moda olmuştu. Sağır-dilsiz görevliler Tanzimat'ın ilanından sonra kurulan meclislerde ve Heyet-i Vükelâ denilen bakanlar kurulunda da kullanıldı. Devlet adamları bunlarla anlaşabilmek için dillerini öğrenmek zorundaydılar. Bunlar son derece hassas ve zeki kimselerdi. Hâfızaları çok güçlüydü. Şahit oldukları hâdiseleri en ince teferruatına kadar anlatırlardı. Tarihî şahsiyetleri kendilerine mahsus hareketleriyle karikatürize edebilirlerdi. Sözgelişi, sağ ellerini parmakları açık tuğ gibi başlarına götürdüklerinde padişahı, ellerini yumup baş parmağı "birinci" der gibi dimdik yukarı kaldırdıklarında sadrâzâmı kasdettikleri anlaşılırdı. Günümüzde de meclis ve bakanlar kurulu toplantılarında sağır-dilsiz görevliler hizmet etmektedir. Saray dili, dilsiz diliKÜTÜPHANE CÜCELERE EMANET Saray'da dilsizlerin dışında bir de cüceler vardı. Bunlar Enderun'daki Seferli Odası'na mensup idi. Daha ziyade bedenî mükemmeliyet gerektirmeyen işlere bakarlardı. Meselâ Enderûn'da hâfızülkütüblük, yani kütüphâne memurluğu yaparlardı. Kabiliyetli olanları pars kethüdâlığına yükselerek ülkedeki hastahânelerin gelir ve masraflarına bakardı. Hoş sohbeti, tatlı dili, hatta umumî kültürü ile padişahın nedimi demek olan musâhibliğe çıkanları da vardı. İsrail'de bugün hâlâ Osmanlı kanunu geçerli Osmanlı medenî kanunu Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye 1869 senesinde Sultan Aziz devrinde hazırlandı. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra bile, İsviçre medenî kanununun kabul edildiği 1926 senesine kadar tatbik olundu. Çeşitli lisanlara tercüme edildi. Şerhleri yapıldı. Vaktiyle Osmanlı toprağı olan Arap ve Balkan ülkelerinde de uzun zaman uygulandı. Şurası bir gerçektir ki, Mecelle'nin en enteresan ve uzun serüveni Filistin'de yaşanmıştır. Filistin'de Mecelle'nin tatbikatı Osmanlı hâkimiyetinde iken başlamıştı. İngilizler burayı işgal ettikten sonra da Mecelle'yi yürürlükten kaldırmadı. Hatta İsrail kurulduktan sonra da Mecelle'yi resmen tanımaya devam etti. Bugün İsrail nüfusunun yüzde yirmi biri Filistinlidir. Bunların da yüzde on altısı Müslümandır. Hepsi İsrail vatandaşıdır ve Yahudilerle aynı haklara sahiptir. İsrail parlamentosu Knesset'te Filistinli Müslüman milletvekilleri vardır. Filistinlilerin kendi dillerinde tedrisat yapan okulları ve neşriyatları bulunmaktadır. İsrail vatandaşı Filistinli Müslümanların kendi mahkemeleri, kendi kadıları da vardır. Hukukî ihtilaflarını şer'î mahkemelere götürebilirler. Burada hâlâ Osmanlı kanunları geçerlidir. Mecelle'ye göre de hüküm verilmektedir. Nüfusun yüzde beşini teşkil eden Hıristiyan Filistinliler de dâvâlarını kendi kilise mahkemelerinde götürür. Yalnızca kadı mahkemelerinde değil, Yahudi asıllı İsrail vatandaşlarının gittiği İsrail mahkemelerinde de Mecelle'ye itibar edilir. İsrail Aynî Haklar Kanunu'nun pek çok hükümleri Mecelle'den alınmıştır. Mecelle'nin tesiri Müslüman devletlerden daha ziyade, İsrail'de görülür. Bugün İsrail hukukçularının, Osmanlı hukuk sistemini, bilhassa Mecelle'yi iyi bilmeleri beklenir. Çünki Osmanlı hukuku, birçok dâvâlarda müracaat kaynağı olarak görülür.
İstikrarın sembolü monarşi
19 Kasım 2008 01:00
A -
A +
İstikrarın sembolü monarşiKÜÇÜK İMPARATOR Son Çin İmparatoru Pu Yi, çok küçük yaşlarda tahta geçmişti. Ancak devrimin ardından tahtından oldu. Şehirden kovuldu ve bahçıvan yapıldı. Bir süre sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Küçük imparatorun dramatik hikayesi filmlere konu olmuştu.İstikrarın sembolü monarşi İngiltere, Avrupa monarşilerinden ilk akla geleni. 82 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth tam 55 yıldır tahtta oturuyor. 1952 yılında Kraliçe Elizabeth ve eşi George VI. Monarşi, insanlık tarihinin en eski idare tarzıdır. Asırlarca hemen her ülkede belli bir aileden gelen çeşitli isimlerde hükümdarlar hüküm sürmüştür. XX. asrın başlarında Avrupa'da Fransa ve İsviçre dışında monarşiyle yönetilmeyen ülke yoktu. Cumhuriyet meçhul olmamakla beraber, çok kimseler için ürkütücü bir rejimdi. Vaktiyle eski Yunan ve Roma'da tatbik edilmiş; ama sonu fiyaskoyla biterek yerini krallığa bırakmıştı. Venedik gibi İtalyan cumhuriyeti olarak bilinen ülkeler, aslında seçkinler oligarşisi ile yönetiliyordu. Meselâ soyluların, kendi arasından seçtiği bir doç, Venedik'i idare ederdi. Sağlam bir hanedana sahip bulunmadığı için Polonya ve Macaristan istiklâlini bile kaybetmişti. MONARŞİYİ SARSAN DEPREM Avrupa'nın o zaman en önemsiz ve fakir ülkelerinden olan İsviçre bir tarafa bırakılırsa, cumhuriyet ilk defa Fransa'da ortaya çıktı. 1789 ihtilâlinin çocuğu idi cumhuriyet. Bu sebeple hep ayaktakımının idaresi olarak görüldü. 15 sene geçmeden, Napoleon Bonaparte'ın imparatorluk tacını başına geçirmesiyle cumhuriyet rüyası son buldu. 1848 yılındaki uyanışı da üç sene sürdü. 1870 yılındaki Alman işgalinden bu yana Fransa cumhuriyettir. Ama kralcılar da politik hayatta yer alırlar. Hem kralcı parti, hem de Bonapartçı parti serbesttir. I. Cihan Harbi, dünyayı öyle bir sarstı ki, bir çırpıda Avrupa'nın çoğu ülkesinde hükümdarlar tacını kaybetti. Yerlerini cumhuriyete terk etmek zorunda kaldı. Kaç asırlık Almanya, Avusturya ve Osmanlı monarşileri şaşırtıcı biçimde yıkıldı. Bunlar gibi savaşın mağlupları arasında olmayan Rus çarlığı bile Bolşeviklerce tarihe gömüldü. Çar ve ailesi katledildi. Arta kalan Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan tahtlarını da II. Cihan Harbi boşalttı. Buralarda Rus yanlısı rejimler kuruldu. Mağlup İtalya tahtı, ülkede birliğin kurulduğu 1860 tarihinden bu yana kendisine tarihî bir kin tutan papalığın da yardımıyla devrildi. Yeni kurulan İrlanda, Çekoslovakya, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya gibi devletçikler, hem millî hanedanları bulunmadığı için, hem de zamanın modası gereği mecburen cumhuriyeti benimsediler. Krallık Avrupa'da ilk olarak 1908'de Portekiz'de; en son da 1974'te Yunanistan'da tarihe karıştı. 1936'da İspanya diktatörü olan Franko, ülkesinde krallığı ismen korudu. Ölümünden sonra da monarşinin ihyasını vasiyet etti. 1975'te İspanya tekrar krallıkla yönetilmeye başlandı. Kral, fakir ve önemsiz ülkesinde ekonomik ve demokratik bakımdan akıl almaz bir ilerleme sağladı ve onu Avrupa Birliği'ne soktu. Cumhuriyetle yönetilen Avrupa ülkelerinin hepsinde önemli miktarda monarşi taraftarı vardır ve siyasî hayatta faaliyet gösterirler. ASYA'NIN İHTİŞAMLI TAHTLARI Bugün Avrupa'da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako monarşiyle yönetilir. Hepsinde de demokrasi tıkır tıkır işlemektedir. Bu ülkelerde hükümdar, hem millî birliği sağlamakta; hem de geleneklerin canlı sembolü olarak kültür ve turizme önemli katkıda bulunmaktadır. Sanat, edebiyat, ilim, müzecilikte sarayın önemli desteği söz konusudur. Asya'da dünyanın en eski ve namlı monarşilerinden Çin, 1917 tarihinde cumhuriyet oldu. Son imparator Pu Yi, bahçıvan yapıldı. Az zaman sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Türkistan'da Buhara, Hiyve gibi hanlıklara Bolşevik Ruslar son verdi. Maldiv Adalarında sultanlık 1968'de yıkıldı. Hind yarımadasındaki irili ufaklı monarşiler, 1948'de Hindistan Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sona erdi. Ancak kimin aklına gelirdi ki, dünyanın en eski monarşilerinden İran'ın tavuslu tahtı, 1979'da devrildi. Zamanın en popüler hükümdarı Rıza Pehlevî, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Afganistan'da Zâhir Şah da, 1973'te bir sol darbeyle tahtını kaybetti. Amerikan işgalinden sonra hem Afganistan, hem de Irak'ta monarşinin tekrar kurulacağı umuldu. Ama monarşi geleneğine uzak olan Amerika, buna yanaşmadı. Halbuki bu gibi ülkelerde, monarşinin birleştirici ve istikrar sağlayıcı bir rol oynayacağı düşünülüyordu. Bugün Asya'da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir. Hemen hepsi de Asya'nın en zengin ve istikrarlı ülkeleridir. İç savaştan kurtulan ve komünist gerillalardan temizlenen Kamboçya'da monarşi birkaç sene evvel ihya edildi. Monarşinin son yıllarda yükselen trendinin aksine, Nepal'de krallık bu sene Maocular tarafından yıkıldı. Orta Doğu'da Ürdün, Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman ve Körfez Emirlikleri monarşiyi muhafaza etmektedir. Irak'ta 1958 ve Yemen'de 1962 monarşinin yıkılış tarihidir. Irak meliki Şerif II. Faysal, solcu Baas partisinin kanlı darbesiyle devrildi ve ailesiyle beraber öldürüldü. Son Yemen meliki Muhammed dağa çıkıp cumhuriyetçilerle mücadeleye devam ettiyse de başaramadı. AFRİKA'DA KARŞILAR Afrika'da monarşi, Mısır'da 1952, Tunus'ta 1956, Libya'da 1969, Habeşistan'da 1975 tarihinde yıkıldı. Mısır kralı Faruk ülkesinde monarşiyi dejenere etmekle suçlandı. Libya meliki İdris Sünûsî sevilen bir hükümdar olduğu halde, kaplıca tedavisi için Bursa'da bulunduğu sırada o zamanlar yüzbaşı olan Kaddafî tarafından sürpriz biçimde devrildi. Hazret-i Süleyman ile Belkıs'ın soyundan geldiğine inanılan Habeş imparatoru ihtişamlı Hâile Selâsiye sol bir darbeyle tahtını kaybetti. Orta Doğu ve Afrika'da cumhuriyet ilan edilen Irak, Yemen, Tunus, Libya ve Habeşistan, komşuları gibi birer Sovyet uydusuna dönüştü. Kongo, Madagaskar, Uganda gibi Afrika ülkelerinde monarşiyi sömürgeciler yıktı. Umman sultanı ile aynı hanedandan olan Zengibar sultanı 1964'te tahtını kaybetti. Fas, bugün monarşi ile idare olunan az sayıda Afrika ülkesindendir. Burada Ürdün gibi Hazret-i Peygamber soyundan bir hanedan hüküm sürer. Swaziland, Lesotho, Botswana gibi önemsiz bazı Afrika ülkelerinde de monarşi hüküm sürer. Amerika'da yalnızca Brezilya geçen yüzyılda bir ara monarşi ile idare olundu. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile bazı küçük adalar, İngiltere kraliçesini hükümdar olarak tanır. Okyanusya'da Tonga adası krallıktır. Yemeğe düşkünlüğüyle meşhur tombul ve sevimli kralları geçen sene öldü. Hawai, Tahiti, Samoa adalarındaki hanedanlar, sömürgecilerce devrilmiştir. ROMANTİK HATIRALAR Düşük krallar ve aileleri, sürgünde veya kendi ülkelerinde hayatlarını sürdürüyorlar. Haylisi saltanat davasından çoktan vazgeçmiş görünüyor. İçlerinde bir gün tekrar tahta çıkacaklarını hayal edenler de az değil. Son Bulgar kralı Simeon, geçen yıllarda ülkesine dönerek cumhurbaşkanı bile seçildi. XXI. yüzyıla gelindiğinde görünen o ki, monarşiler çok kimseye parlak sahneler ve romantik hatıralar çağrıştırmaktadır. İstikrarın sembolü monarşiPARAYA CUMHURİYET GELMİYOR! François Partuier adında bir Fransız yazarı, 1963 yılında Le Figaro'da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fransızların zevkleri ve siyasî temayülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Yazar özetle diyor ki: Fransa'nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur Bordeaux şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî özellikleriyle alakalı olduğu halde, Girondins diye bir markaya rastlamazsınız. [Girondins, Fransız ihtilâlinde ismini Bordeaux şehrinin Gironde bölgesinden almış bir siyasî gruptur.] Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin, yahut Moliere ve Racine gibi eski rejim edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napolyon hayranının resimleri bulunan franklarla... Niçin paraların üzerinde Danton, Clemenceau veya Foch gibi Fransa'yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa'da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: İhtilallerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir. İstikrarın sembolü monarşi Fransız tahtının sürgündeki vârisi Paris Kontu Henri, annesinin kucağında. İstikrarın sembolü monarşi İran Şahı Rıza ve eşi Farah Diba. İstikrarın sembolü monarşi 210 kiloluk Tonga kralı mahalli kıyafetlerle. Bugün Avrupa'da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako; Asya'da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir
Hicaz Demiryolu 100 yaşında
26 Kasım 2008 01:00
A -
A +
Hicaz Demiryolu 100 yaşında
EMSALSİZTEVAZU Ürdün'de Osmanlılardan kalma tren rayları. Üzerinde şöyle yazıyor: Hâzâ min hayrâti emîri'l-mü'minîn Sultan Abdülhamîd Hân Gâzî azzehu ve nasarahu (Bu, müminlerin emiri Gâzi Sultan Abdülhamîd Hanın hayratındandır. Allah onu aziz ve ona yardım eylesin). Halife, kendi isminin hacıların bindiği trenin ayakları altında kalmasını arzu ederek, emsalsiz bir tevazu numunesi göstermiştir. Osmanlı Devleti, demir yolunun ehemmiyetini daha ilk başlarda anladı. Telgraf, tramvay gibi bütün keşiflerin hemen benimsendiği gibi, ülke bir yandan da tren ağlarıyla örülmeye başlandı. Sultan II. Abdülhamid, İstanbul'u Hicaz'a bağlayan bir demir yolu hattının yapılmasını istiyordu. Bu hususta devlet ricâlinden çeşitli görüşler istedi. HACCA GİTMEK KOLAYLAŞACAK Bu hattın yapılması ile Yemen'e kadar Osmanlı topraklarının emniyeti sağlanacaktı. Asker sevkiyatı kolaylaşacaktı. Nitekim Rumeli'deki demir yolları çeşitli muharebelerde çok işe yaramıştı. Böylece Mısır'ı işgal eden İngilizlerin siyasetine karşı da tedbir alınmasına imkân hâsıl olacaktı. Demir yolunun geçtiği mahaller iktisadî bakımdan kalkınacaktı. En mühimi hacca gidenlerin işi kolaylaşacaktı. O zamana hacılar kervanlarla ve binbir zahmetle İstanbul'dan Medine'ye 2 ayda ulaşabiliyordu. Üstelik yolda bedevî eşkıyasının tecavüzüne uğramak işten bile değildi. İslâm birliğini ve halifelik nüfuzunu vurgulamayı gerekli gören padişah, zor ve masraflı da olsa, böyle bir hattın yapılmasına karar verdi. "Cenâb-ı Hakkın avn ü inâyeti ve Resûl-i Ekrem aleyhisselâm efendimiz hazretlerinin imdâd-ı ruhâniyetine müsteniden hatt-ı mezkûrun inşâsı içün" emir verdi. Bu karar İslâm âleminde coşkuyla karşılandı. Avrupalılar ise gerçekleşmesi imkânsız bir proje olarak gördüler. PARA NEREDEN BULUNACAK? İyi de, devletin bu en zor zamanında, gerekli para nereden bulunacaktı? Demir yolunun maliyet yekûnu 4 milyon lira olarak tahmin ediliyordu. Bu ise Osmanlı bütçesinin neredeyse % 20'si idi. 93 Harbi mağlubiyetinin yaraları daha sarılmamıştı. Rusya'ya harb tazminatı ödeniyordu. Bütçe açık veriyor, memur maaşları zamanında verilemiyordu. Bir yandan da Almanlara ihale edilen Bağdad Demiryolu inşası devam ediyordu. Bu sebeplerle ülke çapında bir bağış kampanyası açıldı. Başta padişah olmak üzere hanedan, devlet ricali, zenginler, hatta halk kampanyaya yüklü bağış yapmaya başladı. Ancak bunların hattın inşasına yetmeyeceği aşikârdı. İşte tam bu sırada İslâm dünyası imdada yetişti. Osmanlı ülkesi dışındaki Müslümanlar, konsolosluklar vasıtasıyla bağış yağdırıyorlardı. Avrupalıların işgal edip sömürge hâline getirdiği Fas'tan, Mısır'dan, Hindistan ve Cava'ya, Güney Afrika'dan, Kazan'a kadar bütün İslâm âlemi bu hayırlı işe katkıda bulunmakta yarıştılar. Mısır Hıdivi, İran Şahı, Haydarabad Nizamı külliyetli bağışta bulundu. Böylece İslâm birliği ve halifeye bağlılık hususunda emsalsiz bir manzara hâsıl oldu. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrimüslimler de bu bağışlarda Müslümanlardan geri kalmadılar. Avrupa'dan bile bağışlar geldi. Bağış yapanlara verilmek üzere Hicaz Demiryolu Madalyası çıkarıldı. TAHMİN EDİLENDEN UCUZA ÇIKTI Hattın inşası için padişah başkanlığında bir komisyon kuruldu. Avrupa ve Amerika'dan malzeme ithal edildi. Binlerce asker ve yerli işçi inşaatta çalıştı. Umumiyetle Osmanlı mühendis ve teknisyenlerinden istifade edildi. İstanbul'u Şam yoluyla Medine, Mekke ve Yemen'e bağlayacak Hicaz Demiryolu hattının inşasına 1900 yılında Şam'dan başlandı. 4 sene sonra hat 460 kilometreyi bularak Ürdün'ün Maan şehrine ulaştı. Hat Hayfa'ya uğrayarak Akdeniz'e bağlandı. Binlerce köprü, menfez, gölet, tünel, fabrika ve imalathane, iskele, ambar, dökümhane, boruhane, işçi yatakhanesi, hastahane, su deposu, ayrıca her şehirde istasyon binaları yapıldı. Nihayet hat 1908 yılında Medine-i Münevvereye vardı ve merasimle açıldı. 1464 kilometreyi bulan hat, 3 milyon liraya mal oldu. Bu miktar, Avrupa şirketlerinin Osmanlı ülkesinde yaptığı diğer tren hatlarından daha düşüktü. Tahmin edilen meblağdan da aşağı idi. Çünkü sadece malzemeye para ödenmiş; işçi ve teknisyen ücretlerinden önemli tasarruf edilmişti... Hicaz Demiryolu 100 yaşında
Hicaz Demiryolu pulu
Abdülhamid Han'ın yadigârı
3 Aralık 2008 01:00
A -
A +
Abdülhamid Han'ın yadigârıBÜYÜK İNCELİK Medine istasyonu yapılırken, Hazret-i Peygamber'in ruhaniyetinin rahatsız olmaması için, işçilerin taş kırarken kullandıkları çekiçlere keçe sarması emrolunmuştu. Aynı zamanda trenler Medine istasyonuna yaklaştıkları zaman gürültü çıkmaması için tekerleklerine keçe sarılırdı. Hicaz Demiryolu hattı 1908 yılında açıldıktan sonra, Hayfa ile Şam arasında her gün, Şam ile Medine arasında haftada üç gün karşılıklı yolcu ve ticarî eşya katarları çalışmaya başladı. Hac mevsimi boyunca, Safer ayı sonuna kadar Şam-Medine arasında yine karşılıklı üç sefer yapılırdı. Yalnız hac zamanına mahsus olmak üzere gidiş geliş için tek bilet kâfiydi. Böylece önceden deve sırtında 40 günde alınan Şam-Medine arası, 72 saate indi. Hareket saatleri namaz vaktine göre ayarlanıyordu. Ayrıca her seferde bir vagon mescid olarak hizmet veriyor; bir de müezzin vazife yapıyordu. Dinî günlerde ve Mevlid kandilinde Medine'ye ucuz seferler tanzim ediliyordu. Ailelerin rahat seyahat yapabilmesi için vagonlarda hususî tanzimler yapıldı. TRAVERS BAŞINA BİR ALTIN Hat bitince, bedevîler, hattı korumakla vazifelendirilip maaşa bağlandı. Demir yolu vesilesiyle çok sayıda teknik eleman yetiştirildi. Osmanlı Devleti ve halife çok büyük bir prestij kazandı. Müslümanların kendine güveni tazelendi. Hind Müslümanları, hattın Bağdat üzerinden Hindistan'a kadar uzatılmasını isteyip; bunun için üzerlerine düşeni yapmaya hazır olduklarını beyan ettiler. II. Meşrutiyet ilan edilince ilk iş olarak Hamidiye Hicaz Demiryolu adı, Hicaz Demiryolu'na çevrildi. Demiryolu İdaresi, Harbiye Nezâreti'ne bağlandı. Sürre Alayı demir yolu ile gönderilmeye başladı. Eşya sevkiyatı sebebiyle hattın geçtiği yerler iktisadî olarak canlandı. Bu arada bazı tâli hatlar yapılarak hattın uzunluğu 1900 kilometreye çıktı. Ancak Mekke ve Yemen'e kadar uzatılması, bir yandan da Bağdat'a bağlanması işi akim kaldı. Harb rüzgarlarının estiği bu sıralarda, İngiliz ve Fransızlar hattın inşasından fevkalade rahatsızdı. Cihan Harbi'nde Hicaz Demiryolu asker sevkiyatı için kullanıldı. Suriye cephesinin çöküşü üzerine, İngilizler, hattı bombalayarak sabote etti. Hatta meşhur casus Lawrence (Arapların tabiriyle El-Aurans) bedevî eşkıyasına ray ve travers başına bir altın vererek, hattın Maan'dan Medine'ye kadar olan kısmını kullanılamaz hâle getirdi. Demir yolu sayesinde Medine, İstanbul'la irtibatını devam ettirdi ve 1919 yılına kadar dayandı. Hicaz hattının İstanbul'a son seferi, Medine'nin düşmesi üzerine Mukaddes Emânetler'in taşınması için cereyan etti. 1918 mütarekesi ile hattın çoğu kontrolümüzden çıktı. GEÇMİŞİN HAZİN HATIRASI Hicaz Demiryolu hattı bugün Suriye ve Ürdün'de hâlâ kullanılmaktadır. Suudi Arabistan hükümeti de hattı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Hattın 452 kilometresi Ürdün sınırları içerisinde yer almaktadır. Ürdün'ün Mefrak, Zerkâ, Amman, Cize, Katraniye ve Maan istasyonlarından geçen trenler yük ve yolcu taşıyor. Osmanlı devrinden kalma istasyonlardan başka, birkaç şimendifer ve vagon Amman-Zerkâ arasında banliyö treni olarak elan kullanılmaktadır. Vagonların iç duvarlarında Kudüs, Şam ve Hicaz'daki dinî, tarihî ve turistik mekânların resimleri asılıdır. Vagonun dışındaki sahanlıkta Osmanlıca şu yazı görülüyor: Hâricde vukuf memnu'dur (Dışarıda durmak yasaktır). İLK SEFER Hicaz Demiryolunun ilk seferi 27 Ağustos Perşembe günü, İstanbul'dan gelen misafirlerle beraber, Şam şehrinden Medine-i Münevvere istikametine hareket etti. Trende, devlet adamlarından müteşekkil kalabalık bir heyetten başka, yerli ve yabancı pek çok gazeteci bulunuyordu. Özel trenin bir büyük salon-vagonu, bir lokantası, bir mescid vagonu ve üç de yolcu vagonu vardı. Trenin sürati 40-60 km arasındaydı. Bu sürat o zaman için mükemmel sayılabilirdi. Tren yalnızca iki şey için duruyordu: İkmal ve namaz... Çöl kumları üzerinde cemaatle namaz kılınırken, ikmal için develerle su getiriliyordu. Tren, 30 Ağustos Pazar günü öğleden sonra saat iki sularında Medine-i Münevvere'ye vardı. Abdülhamid Han'ın yadigârı
Aman rütbeye dikkat!
10 Aralık 2008 01:00
A -
A +
Aman rütbeye dikkat! Sultan II. Abdülhamid Han Cuma selamlığında arabadan inerken - 1908 Osmanlı Devleti'nde protokol gereği her makam ve memuriyetin kendi rütbesine mahsus unvanları vardı. Cemiyette herkes mevkiini tanır; haddini bilerek hareket ederdi. Oturması, kalkması, konuşması, yazması hep bir usul çerçevesinde cereyan ederdi. İmparatorlukların hususiyeti işte budur. Devleti, cemiyeti, aileyi devamlı ve sağlam kılan da geleneklere bağlılıktır. KÂTİPLER EZBERE BİLİRDİ Resmî yazılarda, hatta mektuplarda, yazana ve yazıldığı yere göre değişen bu unvanlar mutlaka kullanılırdı. Hemen her kâtibin ezbere bildiği bu unvan ve hitaplara elkâb-ı resmiyye denirdi. Osmanlılarda bu resmî yazışma usulüne çok ehemmiyet verilirdi. Unvanın yanlış yazılması, kırgınlıklara, hatta skandallara sebebiyet verebilirdi. Bunlar herkesin kolayca öğrenip tatbik edebilmesi için devlet salnâmelerinde (yıllıklarda) sayılırdı. Resmî yazılarda kullanılacak unvanlar, yazan kişiyle yazılan kişinin rütbesine göre değişirdi. Meselâ ulemâdan sadrıâzama gelen yazılarda "ma'rûz-ı dâî-i kemîneleridir ki.." [=aşağı ve duacı kölenizin arzıdır] diye hitab edilir ve "fehâmetlü devletlü hazretleri" unvanı kullanılırdı. ÖMÜRLÜK UNVANLAR Osmanlı bürokrasisinde vezir, askeriyede müşir (paşa) ve ilmiyedeki sadr (kazaskerlik) rütbesi birbirine denk idi. Bunu bir defa alanlar, azledilseler bile, ömürleri boyunca bu unvanı muhafaza ederlerdi. Nitekim Prusya'da da emekli subaylar, ölene kadar üniforma giyip rütbe taşırlardı. Bugün de büyükelçi, vâli, müsteşar, profesör gibi unvan sahipleri, fiilen vazife yapmasa bile bu unvanları kullanabilir. Sadrıâzamlık ve şeyhülislâmlık gibi rütbeler ise, fiilen vazifede bulunmaya bağlı olarak kullanılırdı. Sadrıâzam veya şeyhülislâm azledildikten sonra sıradan protokole karışırdı. Hatta sıradan vâlilik, müderrislik, kadılık vazifesine tayin olunabilirler; "Biz sadrıâzamlık veya şeyhülislâmlık yaptık. Bu makam, rütbemizden aşağıdır. Bize hakarettir" diye düşünmek akıllarından ucundan geçmezdi. Osmanlı döneminde kime nasıl hitab edilirdi? * Şehzâdelere (padişah oğullarına) "Devletlü Necâbetlü Sultan Efendi Hazretleri"; * Vâlide sultanlar ile sultanlara (padişah annesi ve kızlarına) "Devletlü Ismetlü Sultan Âliyetüşşân Hazretleri"; * Kadınefendilere (padişah hanımlarına) "Ismetlü Kadınefendi Hazretleri"; * Sadrıâzamlara übbühetlü; * Mekke şeriflerine siyâdetlü; * Dârüssaade ağasına (harem ağalarının başına) inâyetlü; * Seraskerlere atıfetlü; * Serdar-ı ekremlere (ordu kumandanlarına) re'fetlü; * Şeyhülislâmlara faziletlü; * Kazaskerlere semâhatlü; * Yüksek kâdılara faziletlü; * Müderrislere mekremetlü; * Kâdılara meveddetlü; * Çelebilere (Mevlânâ soyundan gelenlere) reşâdetlü; * Mısır hıdîvine fehâmetlü; * Patriklere rütbetlü; * Rumeli beylerbeyine seâdetlü; * Miralaylara (albaylara) ızzetlü; * Kapıcıbaşı ve Binbaşılara rıf'atlü; * Yüzbaşılara fütüvvetlü denirdi. * Tek kişinin işgal ettiği makama yazılan yazılarda o zâtın ismini zikretmeye gerek görülmezdi. Meselâ "Mekke şerîfi siyâdetlü efendi hazretlerine..." denirdi. * Ayrıca orduda yüzbaşıdan aşağısına efendi, yukarısına bey diye hitab edilirdi. Bürokraside vezirlere, orduda da miralaydan yukarısına paşa; ilmiye mensupları ile hânedan âzâlarına efendi, saraylılara da ağa denirdi. Aman rütbeye dikkat!"Şevketlü, kudretlü padişahım" Padişahların unvanları ve onlara hitap şekilleri de çeşitli idi. Padişaha yazılan yazılarda "şevketlü, kerâmetlü, kudretlü, velinimetim padişahım efendim hazretleri" denirdi. Meselâ hünkâr yaveri olmak itibariyle Osmanlı protokolünü iyi bilen Mustafa Kemal Paşa'nın heyet-i temsiliye reisi iken Sivas'tan Sultan Vahîdeddin'e çektiği telgrafa "Başkumandan-ı akdesimiz, şevketlü mehâbetlü padişahımızın atebe-i mülûkânelerine" diye başlayıp, "şevketpenâh efendimiz" diye devam ederek, "emrü fermân şevketlü padişahımız efendimiz hazretlerinindir" diye bitirdiği görülür.
.
Tarihte 'çarşaf açılımı'
17 Aralık 2008 01:00
A -
A +
KADINLAR NASIL KAPANDI, NASIL AÇILDI? Örtünme bahsi, CHP'nin 'çarşaf açılımı' ile bugünlerde tekrar gündeme geldi. Ancak meselenin derin bir mazisi var Tarihte 'çarşaf açılımı'
Gazetelerden öğrendiğimize göre dünyada en çok peruk satılan ülke İsrail'miş. Neden acaba diye bilmem merak ettiniz mi? Merak edenlere söyleyelim. Bunun basit bir sebebi var. Yahudi dininde kadınların başını örtmesi mecburidir. Dindar Yahudi kadınları peruk takarak bu emri bir nebze de olsa yerine getirmeye çalışmaktadır. Nitekim Tevrat'ta kadınların, kendilerine nikâh düşen erkeklerden kaçması ve güzelliklerini, ziynetlerini onlardan saklamaları gerektiği açıkça yazar. İshak Peygamber'in hanımının, karşısına yabancı bir erkek çıktığı zaman, yüzünü iyice örttüğü anlatılır. İslâm dininde de vaziyet çok farklı değildir. Yahudi dininde ayrıca kadınlar havraya gittikleri zaman da, erkeklere karışmayıp, kendilerine tahsis edilmiş ve kafesle ayrılmış yerlerde ibadet ederler. İslâm dininin aksine, Yahudilikte kadınlar toplu yapılan ibadetlerde cemaatten sayılmaz. JEAN D'ARC NİYE YAKILDI? Buna benzer emirlere İncil'de de rastlanır. Paulus'un Korintoslulara Birinci Mektubu'nda, dua ederken kadınların saçlarını örtmeleri veya toptan kesmeleri emrolunur (11. kısım, 5-7 âyetler.) Bu sebeple tarih boyu Hıristiyan kadınları hep başlarını örtmüştür. Son asırlarda baş örtüsünün yerini başı iyice kapatan bone ve şapkalar aldı. Bir kadının başı açık gezmesi ve toplu yerlerde başı açık oturması ayıp karşılanırdı. İtalya, İspanya gibi koyu Katolik ülkeleriyle, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan gibi Ortodoks memleketlerinde bilhassa köylerde başı açık kadına rastlamak neredeyse imkânsızdır. Osmanlılar zamanında da Rum, Ermeni ve Yahudi kadınları, Müslüman kadınları gibi örtülü gezerlerdi. Tevrat, ayrıca kadınların erkek ve erkeklerin de kadın elbisesi giymesini yasaklar. İngilizlere karşı Fransız milletini ayaklandırarak harbi kazanmalarını sağlayan mistik kahraman Jean d'Arc'ın öldürülmesinin sebeplerinden birisi de devamlı erkek elbisesiyle gezmesiydi. İPEK ÇARŞAFA İŞLENDİ GÖNÜL İster kendisini meraklı veya kötü niyetli gözlerden saklamak için olsun, isterse yemeğe saç dökülmesini engellemek için olsun, tarih boyu kadın giyiminin mühim bir aksesuarını baş örtüsü teşkil eder. Osmanlı kadınları, ferace adında bugünkü pardösüye benzer bir üst giyimi giyer, başlarına da yeldirme denilen bir eşarp alırlar, yüzlerini de yaşmak denen ince bir tülle meraklı gözlerden gizlerlerdi. Çarşaf İstanbul'a Sultan Hamid zamanında Şam valisi Suphi Paşa'nın hanımları tarafından getirildi. [Suphi Paşa, meşhur cumhuriyet ideoloğu Hamdullah Suphi Tanrıöver'in babasıdır.] Ucuzluğu ve pratikliği sebebiyle hemen moda oldu. Yaşmağın yerini, ince tül peçe aldı. Hükümet, asayiş endişesiyle ne yaptıysa çarşafın önüne geçemedi. Ancak saraya çarşaflı kadın kabul edilmezdi. Saraylılar ile saraya gidip gelenler ferace giymeye devam ettiler. Siyah ipekten çarşaflar, zamanla rengarenk oldu. Çizgili, kareli, nuare desenli çarşaflar çıktı. Kadınlar, bu kıyafetle de şık olmayı başardı. Bir ipek çarşafa işlendi gönül/Yeniden Şişli'de şişlendi gönül/İnciden dişlere dişlendi gönül, türküsü meşhur oldu. İki parça pelerinli çarşaflar çıktı. Meşrutiyet'ten sonra boyları kısaldı. Yırtmaçlısı yapıldı. Baş örtüsü enseden bağlanan tango-baş moda oldu. Ama kadınlar hiçbir zaman açık gezemedi. Cumhuriyetten sonra kıyafet serbestliği gelince, kadınların bir kısmı Avrupalılar gibi giyinmeye başladı. Muallime hanımlardan bazıları başı sımsıkı örten şapkaları tercih etti. Tarihte 'çarşaf açılımı'
TÜRBAN MI EŞARP MI? Muhafazakâr kitle bir müddet çarşafla gezdi. Zamanla bunların da bir kısmı manto-eşarbı tercih etti. Bir kısmı türban denilen ve başı örtüp boynu açıkta bırakan sarık-vâri Hindistan orijinli bir baş örtüsüne geçti. Bir kısmı da siyah çarşafta ısrar etti. Anadolu halkı ise başı, hatta bazen yüzü tamamen örten mahallî kıyafetlerini korudu. Öyle ki mesela Erzurum'da ehram, Konya'da şalvar-atkı, Rize'de peştemal, Diyarbekir'de car, Bursa'da ferace giyilmeye devam etti. Zaten her Müslüman ülkenin halkı, mahallerindeki örfe göre giyinirdi. İslâm dini belli bir kıyafet emretmemiş, sadece vücudun muayyen yerlerinin örtünmesini istemiştir. İran'ın çader'i, Afganistan'ın burka'sı (bürgü) meşhurdur. Malezyalı ile Nijeryalı bir hanımın aynı kıyafetle gezmesi elbette beklenemez. NOT: Osmanlı Hukuku adında bir kitabım neşredildi. Halifelikten kardeş katline, kölelikten çok evliliğe, devşirmeden tımara, gayrımüslimlerden vakfa, faizden mirasa kadar eski adalet hayatımızı merak edenlere tavsiye olunur. Arı Sanat Yayınevi, Tel: 520 41 51
Ah padişahı bir görsem
24 Aralık 2008 01:00
A -
A +
Ah padişahı bir görsem Yıldız Sarayı'nda bir cuma günü 'Cuma Selamlığı' için yapılan hazırlıklar... Osmanlı padişahlarının her hafta cuma namazı kılmak maksadıyla câmiye çıkışları, imparatorluk hayatının en debdebeli merasimlerindendi. Adına Cuma Selâmlığı veya Selâmlık Resmi denilen ve her safhası inceden inceye teşrifat kaidelerine bağlanmış olan bu merasimler siyasî bakımdan da büyük bir ehemmiyeti haizdi. Padişah saltanat arabasının içinde, sağlı sollu merasim bölüklerine mensup askerlerin arasından câmiye gider, bu arada halk sokaklara dökülmüş bir halde, "zamanın bu en haşmetli hükümdarını" dünya gözüyle görmeye çalışırdı. Sadece halk için değil, o anda ülkede bulunan ecnebiler için de görülmeye değer bir hâdiseydi bu. O arada padişahtan bir talebi olanlar da meydanda birikirdi. Bu bakımdan Cuma Selâmlığı tarihimizin gölgede kalmış en mühim sahnelerinden biridir. YAKAYIM BAŞIMA BİR ESKİ HASIR Padişah cuma namazını kılıp da dışarı çıktığında bunların ellerindeki istidalar sır kâtipleri tarafından toplanarak padişaha takdim edilirdi. Bazen bu kalabalığın arka saflarında bulunanlar kendilerinin de şikâyeti olduğunu göstermek için yanmakta olan bir hasır parçasını veya içinde yanan bir paçavra bulunan tasları elleriyle yukarı kaldırırlar, böylece kendilerinin de unutulmamasını memurlara hatırlatırlardı. Bunlar aynı zamanda şikâyetçinin ateş gibi yandığını sembolize ederdi. Bu usule zamanla "ateş istidası" veya "başa hasır yakma" denildi. Halk arasında memurların gadrine uğradığını düşünenler "veririm bir ateş istidası!" veya "hasır yakarım ha!" ihtarında bulunurlardı. Geçmiş devirde, mahkemede gadre uğradığı kanaatine varan bir Osmanlı hanımının söylediği manzumedeki şu mısralar dikkat çekicidir: "Yakayım başıma bir eski hasır, İşte kadı, işte divan-ı vezir." MÜŞKİL-KÜŞÂ Ateş istidası vermek, Cuma Selâmlığı'na mahsus değildi. Kimi zaman Yalı Köşkü'ne indiğinde, kimi zaman ise Alay Köşkünde iken, kısacası padişaha nerede tesadüf edilirse orada ateş istidası verilebilirdi. Bu gelenek Bizanslılar zamanında da vardı. İmparator Ayasofya Kilisesi'ne veya bir başka yere gezmeye giderken idareden ve hâkimlerden herhangi bir şikâyeti olan kimseler imparatora bunu bildirirlerdi. Osmanlılar zamanında, memurlardan şikâyeti olanlar yahud zulme uğradığını düşünenler veya mahkemelerin verdiği hükümden tatmin olmayanlar, hatta herhangi bir istek sahipleri, önce valiye, netice alamazsa İstanbul'daki Divan-ı Hümayun'a ve en nihayet padişaha müracaat ederdi. Padişah, her problemin halledildiği "müşkil-küşâ" (müşkil çözen) bir merci idi. Padişaha başvurup da, meselesi şöyle veya böyle çözülmeyen kimse kalmazdı. Bu hususta, kadın-erkek, müslüman-gayrimüslim, hür-köle arasında fark gözetilmezdi. ARKASI ARANIRDI Verilen istidalar padişah tarafından tedkik edildikten sonra gereği yapılmak ve neticesi kendisine arz edilmek üzere alâkalı mercilere havale edilirdi. Umumiyetle bunlar veziriazama gönderilir ve ardı takip edilirdi. Bunun için "Sen ki veziriazamsın! Birkaç arzıhali yüce katıma sundular, sana gönderdim, arzıhal sunanları bulup, davalarını dinleyip, haklarını hak edip, bir daha yüce katıma arzıhal sunmalı olmasın, şöyle bilesin..." mealinde bir hatt-ı hümâyun yazılırdı. Veziriazam da buna cevap verirdi. Arşivler böyle arzıhaller ve bunlara dair yazılan fermanlarla doludur. İstihbarata verdiği ehemmiyetten olsa gerek, Sultan Hamid, bu geleneği çok ciddiye alırdı. Herkes elindeki istidayı gösterir; üniformalı ve çantalı bir memur bunları toplayıp padişaha arz ederdi. Padişah, bu iş için Gazi Osman Paşa'yı vazifelendirmiş, kendisine sarayda geniş bir daire tahsis etmişti. Padişaha istida verme usulü, saltanatın kaldırıldığı tarihe kadar devam etti. Sonra tarihe karıştı. Bugün halkın cumhurbaşkanlığı ve meclise dilekçe vermesi de bu geleneğin bir uzantısı sayılabilir... Ah padişahı bir görsemPADİŞAHI GÖRME İZDİHAMI 'Cuma Selamlığı', sadece halk için değil, o anda ülkede bulunan ecnebiler için de görülmeye değer bir hâdiseydi. Bu törenlerde padişaha istida verme usulü, saltanatın kaldırıldığı tarihe kadar devam etti.
.
Zamanın nabzı: Takvim
31 Aralık 2008 01:00
A -
A +
YILIN BU SON YAZISI, İZİN VERİN, TAKVİME DAİR OLSUN... İnsanlar, akan zamanı durdurmak şöyle dursun; yaşlandıklarına bakmadan, onu saymaya kal-kıştılar. Kısımlara ayırdılar. Takvimler yaptılar...Zamanın nabzı: Takvim Tarih boyunca, ya Güneş'in hareketleri, ya Ay'ın hareketleri veya her ikisinin hareketlerine göre senenin tespit olunduğu takvimler yapıldı. Şemsî sene (güneş senesi), yerkürenin güneş etrafında bir devir yaptığı zamanı ifade eder. 365.242 günüdür. Kamerî sene (ay senesi); ay küresinin, yerküresi etrafında 12 kere döndüğü zamandır. 354.367 gündür. Güneş yılı, ay yılından 11 gün uzundur. AY İSİMLERİ BABİL'DEN Hayatı ziraat üzerine kurulmuş bulunan Eski Mısır'da, bir yılı 12 ay ve 365 gün olan güneş takvimi kullanılırdı. Aylar 30 gündü ve sonuncuya 5 gün eklenirdi. Her gün 12'şer saatlik iki kısma ayrılmıştı. Astronomide çok ileri olan Mezopotamya'da da ay-güneş takvimi kullanılırdı. 12 aydan müteşekkil 354 günlük yıla 11 günlük kısa bir ay eklenirdi. Bâbil'de ise üç yılda 33 günlük bir ay eklenerek yılbaşının hep 1 Nisan olması temin edilirdi. Bugün Türkiye ve Orta Doğu'da kullanılan Nisan, Haziran, Temmuz, Eylül, Teşrin, Şubat gibi ay isimleri hep Bâbillilerden alınmıştır. Eski Türkler ve Çinliler ile Aztekler ay-güneş takvimini kullanırdı. Her yıla bir hayvan ismi verilmişti. 12 yılda bir bu yıllar devir yapardı. Böylece yaşları ve tarihî hâdiseleri hatırlamak daha kolay olurdu. Süryânîler, Selefkos takvimi denilen ve dört yılda bir 'artık'lanan güneş takvimini kullanırdı. Eski Yunan takviminin devamı olan bu takvimin başlangıcı, İskender'in generali Selefkos'un Bâbil'e giriş tarihi olan M.Ö. 312 idi. Yahudîler, insanlığın yaradılışı kabul ettikleri M.Ö. 3761 tarihini başlangıç tarihi alan bir ay takvimini bugün bile kullanırlar. Güneş yılı arasındaki farkı gidermek için yıllara her üç yılda bir ay eklenir. Eski Roma'da 12 ay ve 354 günlük kamerî takvim kullanılırdı. Mevsime göre kaymasını önlemek için iki yılda bir 22 veya 23 gün eklenirdi. Yılın ilk ayı Mart idi. Başlangıcı, Roma'nın kurulduğu M.Ö. 753 senesiydi. Bu takvim üzerinde Julius Caesar'ın emriyle M.Ö. 46'da birtakım düzeltmeler yapıldı. Güneş esasına dayandırılan bu yeni takvim Julyen Takvimi olarak tanınır. Bir yıl, 365.25 gündür. Mart ayından itibaren aylar dönüşümlü olarak 31 veya 30 gün sayılır. Son ay Şubat üç yıl 28, dördüncü yıl 29 sayılır. Yılbaşı 1 Ocak'tır. Bir aya da Sezar'ın adı verilmiştir: July. 532 senesinde Papa Dionysus, Hıristiyan âleminde bu takvimin esas alınmasını ruhânî konsile kabul ettirdi. Hazret-i İsa'nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 753. Roma yılı olarak tesbit etti. Takvimin başlangıcı bu tarih oldu. Bu takvime Mîlâdî Takvim denir. Osmanlılar, buna Rûmî Takvim adını verdi. 10 GÜNÜMÜZÜ VERİN Yıl uzunluğundaki küçük farklar, zamanla büyük fark meydana getirdi. Papa XIII. Gregorius devrinde 10 güne ulaştı. 1582'de papanın emriyle yapılan düzeltme ile takvim 10 gün ilerletildi. O sene 4 Ekimin ertesi gün, 15 Ekim olarak ilan olundu. Yılbaşı da 1 Ocak'a alındı. Buna Gregoryen Takvimi denir. Mamafih halk "10 günümüzü geri verin!" diye sokaklara dökülmüştü. XX. asırda iki takvim arasındaki fark 13 günü buldu. Değişiklik önce İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya gibi Katolik ülkelerde kabul gördü. İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923 ve Türkiye 1926'da bu takvime geçti. Zamanın nabzı: TakvimEn hassası Melikşah takvimi İslâmiyet'ten evvel, İran'da 30 günlük 12 aydan teşekkül eden güneş takvimi kullanılırdı. 5 gün fazlalık 8. aya eklenirdi. Aylar burçların başına göre başlardı. Nevruz da denilen 20 Mart yılbaşı idi. Ayın her gününün ayrı bir ismi vardı. Yıl tam 365.25 gün çekmediği için, 120 yılda bir ayarlama yapılırdı. Bu sebeple Julyen Takvimi kadar kullanışlı değildi. Selçuklu Sultanı Celâleddin Melikşah bunu ıslah ettirerek, güneş hesabına dayalı, ancak başlangıç yılı hicrete göre tesbit olunan bir takvim hazırlattı. Buna Celâlî (hicrî şemsî) Takvim denir. Bu takvimde 120 yılda bir ay değil, 4 yılda bir gün artıklama yapılırdı. Böylece Celâlî Takvim, 3770 yılda bir gün hatâ verir. Böylece 3330 yılda bir hatâ veren Gregoryen Takvimi'nden bile daha hassastır. Celâlî Takvimi üzerinde Türkistan'da Uluğ Bey, İlhanlılarda Gazan Han, İran'da Nâdir Şah ve Hindistan'da Ekber Şah tarafından birtakım ıslahat yapıldı. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan'da kullanılır. Nevruz, 21 Mart (şimdi 3 Nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şunlardır: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31). Gün isimleri de şöyledir: Yekşenbe, Düşenbe, Seşenbe, Ceharşenbe, Pençşenbe, Cuma, Şenbe. Not: Okuyucularımızın her iki senesini de tebrik eder; sıhhat, saadet ve muvaffakiyet dileriz
..
XXXXXXX
KERBELÂ GERÇEĞİ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hazret-i Peygamber'in vefatından sonra, sahâbîler, Hazret-i Ebu Bekr'i halife seçti. O da Hazret-i Ömer'i yerine bıraktı. Bilahare Hazret-i Osman, sonra da Hazret-i Ali halife seçildi. Hazret-i Ali, vaktiyle ordusundan ayrılan Hâricîler tarafından öldürülünce, oğlu Hazret-i Hasan'a biat edildi. Hazret-i Hasan, altı ay kadar sonra, Hazret-i Muaviye lehine halifelikten ferâgat etti.BİZ ONU DÜZELTİRİZ Muaviye 19 sene kadar halifelik yaptı. 679'da sahâbenin büyüklerin-den Mugîre bin Şube, Şam'a gelerek, "Ey müminlerin emiri! Hazret-i Osman'dan sonra ne karışıklıklar olduğunu, ne kadar kan döküldü-ğünü gördün. Oğlunu veliahd yap! İnsanların sığınağı olur. Fitneyi önlemiş olursun" dedi. Halife, "Oğlum genç ve tecrübesizdir. İyi bir halife olacağını zannetmem" dediyse de, Mugîre, "Gerekirse biz onu düzeltiriz" diyerek halifeyi ikna etti. Yezid'e de nasihat ederek hareketlerini düzeltmesini sağladı. Halife, o sene hacda valiler ve sahâbenin ileri gelenleriyle istişare etti. Herkes bu tayini kabul etti. Yalnız Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr, "Biat etmeyiz; ama karşı da gelmeyiz" dediler. Bunların ictihadına göre sahâbî varken, başkası halife olamazdı. Âlimler, ictihad edince, buna uymalıdır. Muaviye, Şam'a dönüp veliahd ilan ettiği oğluna nasihatlerde bulunduktan az zaman sonra vefat etti. Hükümdarlığın babadan oğula geçmesi, İslâmiyet'e aykırı değildir. Nitekim Hazret-i Davud'un tahtına oğlu Süleyman'ın geçtiği Kur'an-ı kerimde anlatılır. GİTME KARDEŞİM! Yezid halife olunca, Kûfelilerin istediği Türkistan fâtihi Ubeydullah bin Ziyad'ı vali yaptı. İbni Ziyad, Kûfe'ye geldiğinde şehri karmakarışık buldu. Halkı itaate davet etti. Bunun üzerine yüzlerce isyancı Hazret-i Hüseyn'i halife ilan ederek valinin evini sardı. Vali bunları dağıttı. Bu arada Hüseyin Kûfelilerin daveti üzerine Mekke'den yola çıktı. Abdullah bin Abbas, Iraklıların babasına hıyânetini hatırlatarak gitmemesini tavsiye ettiyse de, söz verdiği gerekçesiyle dinlemedi. İbni Ziyad, dört bin kişiyle vali tayin edildiği Rey şehrine gitmekte olan Sa'd ibni Ebî Vakkas oğlu Ömer'i Hüseyin'in önünü kesmek üzere gönderdi. Ömer kerhen kabul etti. Güneybatı Irak'taki Kerbelâ'da karşılaştılar. Hüseyin geri dönmeyi kabul etti. İbni Ziyad, kraldan çok kralcı bir edayla halifeye biat ettikten sonra gitmesini söyledi. Biat etmeyince, Ömer askerini sürdü. 60 senesi (Milâdî 680) Muharrem ayının 10. âşûra günü Hüseyin, maiyetindeki yetmiş kişi ile şehid oldu. Kûfeliler kendisine yardım etmek şöyle dursun, kâtilleri Kûfeli idi. Âşûra, onuncu demektir. MÜLKÜ DİLEDİĞİNE VERİR Kafiledeki kadınlar ve Hüseyin'in oğlu Zeynelâbidin Şam'a getirildi. Halife bu haberi işitince canı sıkıldı. Hüseyin'e rahmet okudu. "Allah, İbni Ziyad'a lânet eylesin. Hâşimîleri bana düşman etti. Hüseyin bana gelseydi, her istediğini kabul ederdim. Biliyor musunuz, niçin öldü? 'Babam, babasından; anam, anasından ve ceddim, ceddinden daha iyidir. Onun için ben de ondan daha iyiyim. Hilâfet benim hakkımdır' dedi. Doğrudur. Babası babamdan; annesi annemden hayırlıdır. Dedesine gelince, Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, Resulullah'a kimseyi eşit görmez. Fakat Hüseyin, ictihadı ile hareket etti ve (Allah, her şeyin sahibidir. Mülkü dilediğine verir) meâlindeki âyeti (Âli İmrân: 26) hatırlamadı" dedi. Kafileden kalanlara ikramda bulunduktan sonra Medine'ye gönderdi. Hüseyin'in kızı Sükeyne, "Yezid'den daha hayırlı düşman görmedim" derdi. Yezid isteseydi Zeynelâbidin'i öldürerek Hüseyin'in soyunu yok edebilirdi. Onun kabahati, Hazret-i Hüseyin'in hatırını gözetemeyerek; valilerinin taşkınlıklarını önceden öngörüp mâni olamamasıdır. Peki Âşûra günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak ne zaman ortaya çıktı? 67 senesinde Emevîlere karşı ayaklanan Muhtar Sekâfî, Kûfe halkını harbe sürükleyebilmek için bunu bir hile olarak başlatmıştı. Muhtar bu isyanda öldürüldü ama, çıkardığı propaganda vasıtası bazıları arasında bir ibâdet gibi yayıldı. Lânete cevaz yok! Tarihin en talihsiz şahsiyetlerinden olan Yezid, bu hâdise sebebiyle abartılı ithamlara, hatta hakaretlere maruz kalmıştır. Arapça güzel bir dua kelimesi olan ve çoğu sahâbenin taşıdığı yezid ismi, hakaret lafzına dönüşmüştür. Halbuki İmam Gazâlî gibi çok âlimler, Yezid'e lânet etmeyi câiz görmez. Hatta Yezid'i tasvip etmeyenler, Kerbelâ değil, Medinelilerin isyanında alınan nisbetsiz tedbirler sebebiyle bu kanaate varmıştır. Hazret-i Peygamber, "İstanbul'a ilk sefer yapan ordu mağfiret olunmuş-tur" buyuruyor. Yezid, bu ordunun kumandanı idi. Hazret-i Ali'nin va-lilerinden Eyüp Sultan hazretleri, bu sefere, Yezid'in kumandasında gitmişti. Bayezid ismi bütün Müslümanlar gibi, Türkler arasında da yaygındı. Bayezid (Ebu Yezid), Yezid'in babası demektir ve Hazret-i Muaviye'yi ifade eder. Abbasîler, iktidarı alıp Emevî ailesini katliâm edince, tarihçiler yeni hâkimlere yaranmak için Emevîlerin hatâlarını şişirmiş; hattâ aleyhte hadîs bile uydurmuşlardır. Zaman ve mekân yakınlığı sebebiyle Osmanlı tarihçileri de bunların tesiri altında kalmıştır. Halbuki Emevî devri, İslâm medeniyetinin altın çağıdır.
07.01.2009
KURU BİR KAVGA DEĞİL!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Taarruzdan evvel mutlaka harb ilan edilir. Nitekim siyer kitaplarında "Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müs-lümanların hakimiyet ve mal kazanmak ar-zusuyla savaşmadıklarını görsün!" diye yazar. Osmanlı Devleti'nin esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), Allah yolunda savaşmak demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: "Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah'ın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir!" ZAFER MUHAKKAKTIR Savaş eğer meşru ise, birlik beraberlik de muhafaza edilip kumandanın emirlerine harfiyen uyulursa, zafer muhakkaktır. Osmanlı ordularını zaferden zafere koşturan işte bu hassasiyet olmuştur. Bu sebepledir ki halk, 93 Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, Cihan Harbi gibi mağlubiyetlerin sebebini, başta meşru hükümdarın olmamasına bağlamıştı. İttihatçılar, İslâm âleminin gözünü boyamak için cihad-ı ekber ilan etmişti ama, kimse bunu ciddiye almadı. Çünki cihad-ı ekber, nefse ile mücadeleyi anlatan tasavvufî bir tabirdir. Savaş meşru ise zaten cihaddır, mukaddestir. Harbe hükûmet karar verir. Hüküm-darın karar veya izin vermediği hiçbir mücadele meşru değildir. Bunu yapanlar, kendilerine ne isim verirse versinler, faaliyetleri meşru olmaz. Zafere de ulaşması aklen de ve dinen de mümkün değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber, ancak Medine'ye hicret edip burada İslâm devleti kurulduktan sonra harbe karar vermişti. Onun için devlet olmadan, milislerin cihad yapıyoruz diye düşmana saldırması; hele muharip olmayanları öldürmesi kabul edilemez. Osmanlılar, 1-Düşman tecavüzlerini def etmek (meşru müdafaa) için; 2-Düşmanların elinde eziyet gören Müslümanların yardım çağrısı üzerine; 3-Düşmanın sulh anlaşmasını bozması sebebiyle savaşırdı. Nitekim toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya insanları Müslüman yapmak için savaşılmaz. Ancak İslâmiyete çağrıyı kabul etmediği gibi; insanların bu çağrıyı işitmelerine; işitenlerin de iman etmelerine engel olan diktatörlerin orduları ile savaşılır. Dolayısıyla harbin sebebi Müslüman olmayanların düşmanlığıdır. Cihad, sulhü temin etmek için yapılır. Osmanlılar için sömürgecilik meçhul bir mefhum idi. Fethedilen ülkelerin bir kısmı vatan edinilir; bir kısmında da mahallî idareciler başta bırakılarak tâbi devlet statüsü tanınırdı. GÜCÜN YETİYORSA SAVAŞ Taarruzdan evvel mutlaka harb ilan edilir. Nitekim siyer kitaplarında "Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müslümanların hakimiyet ve mal kazanmak arzusuyla savaşmadıklarını görsün!" diye yazar. Düşman taarruzu söz konusu ise buna gerek yoktur. Arada sulh anlaşması olan devletlerle harb yapılmaz. Eğer maslahat gerektiriyorsa, sulh anlaşmasının bozulduğu önceden bildirilmelidir. Harbe kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak gerekir. Eğer düşmanın gücü, Müslümanların gücünden fazla ise, saldırmak câiz olmaz. Sulh yapılır. Mağlup olacağını anlayan, geri çekilir. Saldırırsa yüzde yüz öldürüleceğini bilen kimse saldırmaz. İntihar taarruzu hiç câiz değildir. MÜSLÜMAN, MÜSLÜMANA KILIÇ ÇEKER Mİ? Savaş, yalnızca gayrimüslim düşman devletlerle yapılmaz. Devlete isyan edenlere, önce bir nasihat heyeti gönderilir. İsyan sebepleri araştırılarak, gerekirse ıslah edilir. Bu mümkün olmazsa savaşılır. Dinî ve siyasî zaruretler, Müslüman bir devletle savaş-mayı gerektiriyorsa, bu da meşru olur. Çünkü İslâm hukukunda zulüm yasaklanmıştır. Can ve mallarına yapılan tecavüzleri fiilen def etmek için ferdlere izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehid sayılır. Çaldıran Harbi'ne, Şah İsmail'in Anadolu halkını Şiîleştirme faaliyetleri sebebiyet verdi. Osmanlıların hep dostane münasebetler içinde bulunduğu Memlûk Sultanı'nın Şah İsmail'e yardımı ise, Mısır Seferi'ni doğurdu. Dünyanın en güçlü hükümdarı Timur Han ile Yıldırım Sultan Bayezid arasındaki talihsiz harbe, tahrikçilerin iki taraflı hummalı faaliyetleri yol açtı. UZUN HASAN'IN ANNESİNE İBRETLİK CEVAP Sultan Fatih, Erzincan üzerine yürüdüğünde, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey, yaşlı annesini hediyelerle beraber padişahı karşılamaya gönderdi. Padişah kendisini büyük bir hürmetle karşıladı. Onun hatırına Uzun Hasan Bey ile sulh yapıp, Bulgar Dağı yoluyla Trabzon'a yöneldi. O zaman Trabzon, Rumların elindeydi. Dağ yüksek ve yolları çetindi. Padişah yaya yürüyordu. Uzun Hasan Bey'in annesi, "Oğlum, bir Trabzon için kendini bu kadar yormak revâ mıdır?" deyince, Sultan Fatih, "Vâlide, İslâmiyetin kılıcı benim elimdedir. Eğer bu meşakkatlere katlanmayacak olursam, gâzi unvanına da hak kazanamam. Yarın Allah'ın huzuruna çıktığım zaman mahcup olurum" cevabını verdi. Dağı böylece geçti. Trabzon'a indi ve şehri fethetti.
14.01.2009
DALMAÇYA'DA BİR OSMANLI İSTİHBARAT MERKEZİ DUBROVNİK
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
8 ASIRDIR DEĞİŞMEYEN MİMARİ Asırlar önce Ragusa adası ile Dubrava (meşelik) arasındaki bataklık kurutularak teşekkül eden Dubrovnik'e 7. asırda Avarlardan kaçan Romalılar yerleşti. Daha sonra Slav mülteciler geldi. Bugün 50 bin kişinin yaşadığı şehir, dağ eteklerinden denize uzanmış bir burunda yer alır. Surlarıyla övünürler. Motorlu vasıta sokulmayan şehrin mimarisi sekiz asırdır hiç değişmemiştir. Meyve bahçeleri ve her sene düzenlenen sanat faaliyetleri ile ecnebilerin çok alâkasını çeker. Adriyatik sahilinde bugün Hırvatistan'a ait şirin bir şehir vardır. Her sene turistlerin akın ettiği bu şehre İtalyanlar Ragusa, Hırvatlar Dubrovnik diyorlar. Dubrava, Slavca meşe korusu demektir. Burası asırlarca Osmanlı Devleti'nin mümtaz bir eyaleti idi. Resmî adıyla Communita di Ragusi, Dalmaçya sahilinde ticarette öne çıkmış yüzelli millik arazisi olan küçük bir knezlik (beylik) idi. İslavların, müstakil prens veya dükalarına knez denirdi. Zaman zaman Venedik ve Bizans arasında el değiştiren şehir devleti, daha Sultan Orhan Gazi zamanında 1365 yılında Osmanlı hâkimiyetini tanımıştı. Daha önceleri Sırp Kralı'na vergi verirlerdi. Bu krallık parçalanınca Hersek Dükası bu vergiyi almak üzere şehre saldırınca, karşısında Osmanlıları buldu. Osmanlılar, düşman olan Venedik'ten ayırmak üzere buraya Dobrovenedik (=İyi Venedik) dediler.CEZA OLARAK VERGİYE ZAM Şehir tüccarına Osmanlı şehirlerinde ticaret serbestisi verildi. Ayrıca şehrin Slavlara ve Bizans'a karşı korunması taahhüt edildi. Karşılığında Osmanlı hazinesine senelik 500 düka altını ödeyecekti. Önceleri çok fakirdi. Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra Venedik mallarının geçiş yeri hâline gelerek çok zenginleşti. 1444 Varna Muharebesi'nde tazyike dayanamayıp Haçlılara kadırga verdiği için ceza olarak vergisi arttırılıp 1000 dükaya çıkarıldı. 1478 tarihli bir fermanla şehir tüccarından gümrük alınmayacağı ve şehrin senelik 12.500 düka vergi ödeyeceği bildirildi. Osmanlılar, beyliğin idaresine karışmadılar. Şehri, 12 kişilik bir meclis idare eder; knezleri, bu meclis kendi arasından seçerdi. İki Dobrovenedik sefiri her sene İstanbul'a gelirdi. Vergi ve hediyeleri takdim ederdi. Padişah tarafından kabul olunup kendilerine hil'at giydirilirdi. Ertesi sene yeni sefir gelene kadar misafir edilirdi. Bu müddet daha sonraları üç seneye çıkarıldı. Ülkede Osmanlı askeri bulunmazdı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti lehinde istihbarat ve casusluk faaliyetlerinin merkezi idi. Dobrovenedikli tacirler, gezip dolaştıkları Alman, İspanyol ve İtalyan şehirlerinde görüp işittiklerini Osmanlılara muntazaman haber verirdi. Şehrin ticaret ağı, Hindistan, hatta Amerika'ya kadar uzanıyordu. HAYAL OLAN GÜZEL GÜNLER Dobrovenedik, Osmanlı Devleti ile sadece vergi ödemekten ibaret bir münasebet içinde olduğundan dolayı, aslında mümtaz bir eyâletten çok, tâbi bir memlekete benzer. Ancak ödediği vergi resmen cizyedir. Bu sebeple hukuken Osmanlı eyâletlerinden sayılmıştır. 1808'de Fransızların işgal ettiği şehir, 1815 yılında Avusturya'ya verildi. Osmanlılar zamanında beş asırdır devam eden muhtariyeti derhal kaldırıldı. Sıradan bir şehir hâline getirildi. 1918'de Yugoslavya'ya, yakın zamanda bunun parçalanmasından sonra da Hırvatistan'a düştü. Eski parlak günlerini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti. Dubrovnik halkı, hâlâ Osmanlılar zamanında yaşadıkları serbest ve zengin hayatı hasretle yâd eder. GÜNÜBİRLİK KALE KUMANDANI XVII. asır sonlarında İstanbul'daki İngiliz sefaret heyetinde bulunan Ricaut'nun anlattığına göre, Dobrovenedik'te knez seçimleri çok enteresandır: "Bu seçimler dünyada benzeri olmayacak kadar itimatsızlık üzerine kurulmuştur. Knez bir aylığına; diğer yüksek memurlar bir haftalığına seçilir. Kale kumandanı ise her akşam değişir. Senato akşam, önceden haberi olmadan, meselâ sokaktan geçen bir adamı kumandan tayin eder. Gözüne bir mendil bağlanıp, muhafız nezâretine kaleye getirilir. Hiç kimse o akşam kimin kumandan olacağını bilemez. Bu sayede şehri düşmana teslim etmek üzere tertiplenen komplolar suya düşmeye mahkûmdur". Dubrovnik'in şehir amblemi.
21.01.2009
SAVAŞTA ağaç bile kesilmez
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bugün uçaklardan savrulan tonlarca bomba, hiçbir kaide tanımadan, canlı cansız ayırt etmeden ölüm kusuyor. Osmanlılar zamanında, savaşta muharip olmayanlar öldürülmez; ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmezdi. Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi'nde kullandığı darbzen toptur. Topun ağız kısmında "Sultan Selim Şah bin Bayezid Han" yazılıdır. Uzunluğu 740 cm, çapı 25 cm. Eski hukukumuza göre harbi, hükümdar veya onun vazifelendireceği bir kumandan idare eder. Kumandanın meşru emirlerine şartsız uymak mecburîdir. Düşman şehri kuşatılınca, önce İslâmiyete davet edilir. Kabul etmezlerse, cizye karşılığı İslâm devletinin vatandaşı olmaları istenir. Bunu da kabul etmezlerse, harb kaçınılmaz olur. Kara Mustafa Paşa Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek sulh yapılabilir. Savaşta muharip olmayanlar öldürülmez. Ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmez. Ancak kumandan lüzumlu görürse, düşmanı zaafa uğratmak için bunlar da câiz olur. Harb kızışınca, askeri teşvik için kumandan "Yağma!" diye bağırabilir. II. Viyana Kuşatması'nın hüsrana uğramasının bir sebebi de, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın askere yağma izni vermemesiydi. Düşmana karşı her türlü silâhla karşı koyulur. Mısır'ın fethinde Osmanlıların seyyar toplarına karşılık; Mısır-lıların çakılı topları vardı. Sultan Selim, Memlük sultanı Tomanbay'a niçin seyyar toplar imal etmeye çalışmadıklarını sorunca, "Cennet, kılıçların gölgesi altındadır" hadîsine uyduğunu söyledi. Sultan Selim de ona, "Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın, âyetini okumadınız mı?" diye cevap verdi. Muharebe esnasında davullar vurur, mehterler çalar, askeri yiğitlendirirdi. Bu arada asker arasında gezip, düşmanın yenilmeye yüz tuttuğu, sindiği gibi haberleri yayarak, askerin moralini düzeltmeye çalışanlar vardı. Bu hususî vazifelilere bozan denirdi. GANİMETLERİN TAKSİMİ Harb kazanılınca, düşman malları ganimet sayılır. Beşte biri hazineye konur. Geri kalanı harbe katılan gâzilere dağıtılır. Atlılara, atını kendisi getirdiği için, iki hisse verilir. Ganimet taksim edilirken, şehidin hissesi mirasçılarına teslim edilir. Ganimet İslâm ülkesine getirilip taksim edilmeden önce, kimse buna mâlik olamaz. Ancak İslâm ordusu, ihtiyaçları kadar yiyebilir ve kullanabilir. Harbe bilfiil iştirak etmeyip de, casusluk gibi faaliyetlerde bulunan mücâhidler de ganimetten hak sahibidir. Muharebede yardımcı olan, meselâ hastabakıcılık yapan köle, kadın ve çocuklar ile yol gösteren gayrımüslimlere, taksim edilmeden önce ganimetten bir mikdar mal verilir. Ayrıca her asker, öldürdüğü düşmanın üzerindekilere mâlik olur. Düşman arazisinin beşte dördünü, hükümdar hazineye alıp halka kiraya da verebilir. Osmanlılar, fethettiği toprakları hep böyle yapmıştır. EN YÜKSEK RÜTBE Muharebe esnâsında aldığı yaradan dolayı harb meydanında hemen ölen Müslümanlar şehid olur. Haksız yere katledilen kimse de böyledir. Şehidlik, İslâm dini bakımından mühim ve yüksek bir mertebedir. Şehid, yıkanmayıp kefenlenmeden üzerindeki kanlı elbiseleri ile defnedilir. Harbde yaralanıp bir yere nakledilen ve az da olsa yiyip içen, uyuyan veya tedavi gören veya bir çadıra sığınan yahut aklı başında olduğu halde üzerinden bir namaz vakti geçip de onu edâya kâdir olan kimseye mürtes denir. Mürtes yıkanır, kefenlenir. Bu sebeple maktul halîfelerden Hazret-i Ömer ve Ali yıkanıp kefenlenmiş; fakat Hazret-i Osman yıkanmayıp üzerindeki kanlı elbiseleriyle defnolunmuştu. Sultan Murad Hüdâvendigâr, harb meydanında şehit düşmüştü. TESLİM OLANLAR ÖLDÜRÜLMEZ! Esirler hakkında hükümdar muhayyerdir: 1-Eli silâh tutanları öldürebilir. 2-Müslüman esirlerle değiş-tokuş yapabilir. 3-İhtiyaç varsa fidye karşılığı serbest bırakabilir. 4-Köle yapabilir. Böylece beşte biri devlete, beşte dördü de gâzilere ait olur. Tarihimizde ekseriya bu son usul hem insanî olduğu, hem işgücü temin ettiği, hem düşmanın gücünü kırdığı; hem de potansiyel Müslümanlar meydana getirdiği için tercih edilmiştir. Zaten o devirde hemen her ülkede bu esaslar geçerliydi. Esir alınmadan teslim olanlar öldürülmez. Esir alındıktan sona Müslüman olmak, köleliğe engel değildir. Ama ölüm ve değiş-tokuştan kurtulur. Esirler, insanî muamele görme hakkına sahiptir. Eziyet ve işkence yasaktır. Hazret-i Peygamber, bir muharebede esirlerin güneş altında bekletildiğini görünce bunu şiddetle men ederek hepsinin gölgeye alınmasını emir buyurmuştu. Mağlûp devletin halkı, ya ülkeyi terkeder; yahud Müslü-manlarla eşit haklara sahip vatandaş olarak yaşamaya devam eder.
28.01.2009
Avrupa'nın çok evlileri
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Bizans imparatoru I. Manuel Komnenos, Alman kontes Berthe von Sulzbach ile evli olduğu halde, yeğeni Théodora'yı da nikâhlamıştı. Tarih boyu insan topluluklarının pek azı hariç hepsinde erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi meşru görülürdü. Bunda savaş ve benzeri sebeplerle erkek ölümlerinin daha çok oluşu mühim rol oynamıştır. Ayrıca nüfusu arttırma arzusu, kadınları himaye etme endişesi, kadınların muayyen halleri de birer sebeptir. SÜLEYMAN PEYGAMBERİN HAREMİ Önceki peygamberlerin dininde çok kadınla evlilik meşru idi. Tevrat, nafakasını ödemek ve aralarında âdil davranmak kaydıyla erkeklerin birden çok kadın almasına cevaz verir. Hazret-i İbrahim, Sâra, Hacer ve Ketura adında üç hanımla evlenmişti. Hazret-i Yakub'un ikisi hür, ikisi câriye olmak üzere dört; kardeşi Esav'ın da üç hanımı vardı. Tevrat'ta Hazret-i Davud'un dokuz hanımından bahsedilir. Hazret-i Süleyman'ın yedi yüz karısı ve üç yüz câriyesi olduğu bildirildiğine göre bunda bir tahdit de yoktur. Hıristiyanlıkta çok kadınla evliliğe izin verilmediği kanaati yaygındır. Hatta bu dinin kurucusu sayılan Paulus, Korintoslulara Birinci Mektubu'nda bekârlığı tavsiye eder. Zinâya düşme tehlikesinden dolayı evlenmeye izin verir. Ancak bir erkeğin, ancak tek bir kadınla evlenebileceğini söyler. Paulus'un çeşitli tabirlere açık bu sözleri bir yana, Hıristiyanlığa ait eski metinlerde tek kadınla evlenme mecburiyetine dair bir hüküm yoktur. Aksine ilk Hıristiyanlar arasında papazlardan bile çok evlenenler vardır. Matta İncili'nde on bâkire ile üstelik aynı gece evlenen adamın kıssası anlatılır. Bundan anlaşılıyor ki, Hazret-i İsa'nın dininde çok kadınla evlenmeye izin verilmişti. Hıristiyanlığın en sıkı tatbik edildiği bir devirde, Bizans imparatorlarının daimâ birkaç karısı olmuştur. ÖNCEKİNİ BOŞAMASAN DA OLUR Haçlı seferlerinden tanıdığımız Alman imparatoru Friedrich Barbarossa'nın dört karısı vardı. VI. asırda yaşamış İrlanda kralı Diarmait'in iki karısı ve iki de odalığı vardı. Bizans imparatoru I. Manuel Komnenos, Alman kontes Berthe von Sulzbach ile evli olduğu halde, yeğeni Théodora'yı da nikâhlamıştı. Fransa'daki Merovenj hanedanı mensubu krallar arasında çok kadınla evlenmek yaygındı. Meşhur Şarlman'ın iki karısı ve çok sayıda odalığı bulunuyordu. Hessen dükü Philippe ile Prusyalı Friedrich Wilhelm, bizzat Martin Luther'in muvafakatiyle ikişer kadın almışlardı. Hatta rivayet olunur ki Luther, İngiltere kralı VIII. Henry'ye önceki karısını boşamadan ikincisini alabileceği yönünde görüş bildirmişti. Kral dinlemedi. Tek karılılık prensibi uğruna, iki karısını öldürttü; birkaçını boşadı. Boşanmayı caiz sayan yeni bir mezhep kurdu. Otuz Yıl Savaşları'nın ardından (1648), azalan nüfusun çoğaltılması maksadıyla Frankonya parlamentosu çok kadınla evliliği kolaylaştıran kararlar aldı. Hıristiyan mezheplerinden Anabaptistler, "Hakikî Hıristiyanların müteaddit karıları olmalıdır" sloganıyla Münih'de çok kadınla evlenmeyi teşvik ederdi. Amerika'da 1830 yılında kurulan Mormon adlı Hıristiyan mezhebi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini lüzumlu saymaktadır. İSLAMİYET SINIRLADI İslâm dini, evlenilecek kadın sayısını dörtle sınırlandırdı. Aralarında her bakımdan adalet şartını gözetmeyi aradı. Bunu yerine getiremeyenler için tek kadınla evlenmeyi ideal saydı. Eski kayıtlardan anlaşıldığına göre, birden fazla kadınla evli Osmanlı erkeği sayısı ortalama yüzde onu geçmezdi. Hemen her cemiyette zinâ nisbeti bile bundan az değildir. Zaten geçim şartlarının güçleşmesi sebebiyle, Müslüman memleketlerinde birkaç kadınla evlenmek neredeyse kalmamış idi. Taaddüd-i zevcât, 1926'da Türkiye'de, 1956'da da Tunus'ta yasaklandı. Müslümanların yaşadığı diğer ülkelerin çoğunda ise mahkemenin veya ilk zevcenin iznine bağlandı. Metres tutsanız? Dârülfünun'da (İstanbul Üniversitesi'nde) devletler hukuku müderrisi (profesörü) Ermeni asıllı Şahbaz Efendi'nin hanımının rahminde genç yaşta bir ur teşekkül etmiş ve tedavisi kabil olmamıştı. Şahbaz Efendi, ikinci bir evlilik yapmaya teşebbüs etti. Bunun için patrikhaneye müracaatta bulundu. Bunun kat'iyen caiz olmadığını söyleyen patriğe, "Ben zevcemi seviyorum. Onu boşarsam bir daha evlenemez, sefâlete düşer" dediyse de, müsbet cevap alamadı. Üzüntü ile oradan ayrılırken arkasından yetişen bir papaz, "Arkadaş, sen aptal mısın? Bir metres tutsana!" deyince, Şahbaz Efendi hışımla, "Ben dindar bir adamım. Sen bana zinayı tavsiye ediyorsun. Ne biçim papazsın?" diye kükredi. Ardından Müslümanlığı seçerek Ali adını aldı. İslâm hukuku ile, Avrupa hukukunu mukayese eden kitaplar yazdı. 1898'de vefat etti.
04.02.2009
Türk isminin menşei
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında bir boy vardı. Daha sonra bu boy, Göktürk Devleti'ni kurmuştu. Çin ve Roma tarihlerinde, Türkler bu isimle anılır. M.Ö. III. asırda yaşayan Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında bir boy vardı. Bu boy, iktidarı ele geçirip Göktürk Devleti'ni kurunca, aynı dili konuşan bütün topluluklara Türk adı verilmiş; Arap, Fars ve Bizanslılarca da böyle anılmıştır. Nitekim Moğollar da, kavmi arasında en güçlü ve kalabalık bir topluluk iken, iktidarı ele geçirmesi sebebiyle bütün bir ırka adını vermiştir. Franklar, Almanlar, Ruslar, İtalikler, Angllar için de böyle söylenebilir. Türk kelimesinin aslı türemek fiilinden gelir. Bu fiilden, türemiş, yaratılmış, sayıca çok, soylu mânâsına türük ve nihâyet hece düşmesiyle türk kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümek fiilinden yürük adını almışlardır. Muhtemelen Türkler, aynı dili konuşup aynı soydan geldiklerini göstermek için, kendilerinden bahsederken millet karşılığı olarak türük kelimesini kullanmış; sonra bu bir kavim adı hâline gelmiştir. Göktürk, gökten türemiş demektir. Burada hânedanın mukaddes vasfı vurgulanmıştır. Gök ve mavi renk, eski Türklerde dinî bir semboldü. Türk kelimesi, sonradan Uygurlarda, kuvvetli ve olgun mânâsını kazanmıştır. Bir rivayette Türk, miğfer demektir. Eteklerinde yaşadığı dağ, miğfer şeklinde olduğu için, bu boya Türk ismi verilmiştir. Bir başka rivâyete göre, Araplar, İskender-i Zülkarneyn'in Yecüc ve Mecüc için yaptığı seddin önünde kalan millete, beri yanda kalmış, terk edilmiş (terîk) mânâsına Türk demişlerdir. Bir başka Arap rivayetinde de Yafes'in oğlunun yerleştiği bölge ıssız olduğu için terîk denmiştir. Çoğulu etrak'tır. Türk, Farsça, beyaz demektir. Farslar, Türklerle ilk karşılaştıklarında, bölge halkı gibi esmer veya sarı olmadıkları için bu ismi vermiştir. İran mitolojisine göre İrec ile Turec adlı iki kardeşten İranlılar ve Türkler türemiştir. İranlılar, Türklerden ilk Müslüman olanlara da "Türk'e benzer" mânâsına, Türk-mend (Türkmen) demişlerdir. Başka bir rivâyette Türkmen, Türk-i İman kelimesinden gelir ve Müslüman Türkleri ifade eder. Nitekim Türkmen, Müslüman Oğuzlara verilen isimdir. Avrupalılar, Osmanlılara, hatta Müslümanlara Türk demişlerdir. Bazı İslâm ve Osmanlı tarihçileri, Türklerin, Nuh peygamberin oğullarından Yafes'in Türk (Tevrat'taki söylenişe göre Togharma) adlı oğlunun (Tevrat'a göre torununun) neslinden geldiğini söyler. Beyaz ve sarı ırk Yafes'in başka çocuklarından türemiştir. Nuh Peygamberin oğullarından Sam, Arap ve Yahudîlerin; Ham da Hindli ve Zencilerin atasıdır. Türklerin, Hazret-i İbrahim'in Kantûra adlı hanımından olan oğlu Togarma'nın soyundan geldiğine dair bir Tevrat rivâyeti daha vardır. Bu sebeple Türkler, bazı Sâmî kaynaklarında Benî Kantûra (Kanturaoğulları) diye anılır. Etrak-ı bîidrak Türk kelimesinin bir de sosyolojik mânâsı vardır. Türkler, Müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile İslâm kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu'nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-ı bî-idrak sözü de "anlayışsız köylüler" demek oluyor. Fatih Kanunnâmesi'nde der ki: "Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, Türk veya şehirli olsa, kâdı ta'zîr ura (cezalandırsın)". Bu inceliği bilmeyenler, yanlış değerlendirmelere kapılmıştır. Başta Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, bütün Türk devletleri ırkçılıktan uzak bir biçimde milletleri ile iftihar etmiş; hepsi de Türk kültürüne unutulmaz hizmetlerde bulunmuşlardır. Hadislerde Türkler Türk kelimesi Hazret-i Peygamber'in birkaç hadîsinde de geçer: Size ilişmedikleri müddetçe Türklere ilişmeyin. Zira ümmetimin mülkünü onların elinden ilk kapacak olan Beni Kantûra'dır [Ebû Dâvud, Taberânî]; Siz Türklerle dövüşmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar çekirge gibi küçük gözlü, basık burunlu, kırmızı meşin gibi suratlı, aynı zamanda keçe ayakkabılıdır [Buhârî, Müslim]; Türkler dünya ehlinin hepsine hâkim olurlar [Deylemî]; Âhir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip Dicle Nehri kenarına inerler. Basra halkından bir fırka bunlarla harb eder ve şehid olur [Ebû Dâvud]; Benim Türk adında bir ordum vardır. Onunla haddi aşanlara haddini bildiririm [Divanu Lügatit-Türk]; Hıfzın onda dokuzu Türklerdedir [Hatîb]. Mamafih hadîslerde tasvir edilen Türk imajının pek de müsbet bir yönü yoktur. Ancak burada geçen Türk tabirinin, gerek ırk hususiyetleri ve gerekse tarihî gerçekler bakımından Moğolları tarif ettiği de şüphesizdir. Nitekim hadîs metinlerinin gelişinden bu anlaşılıyor. Kumral, buğday beniz, açık göz, orta boy gibi genetik hususiyetler taşıyan Türklerin, Moğollarla ortak hiç noktaları bulunmamaktadır. Türkler, Orta Asya'da yerleşen eski bir Âri ırkıdır. Hadîs âlimleri bu hadîslerde geçen Türkler ifadesini, Küffâr-ı Çin olarak tefsir etmiştir. Hadîslerde Türklerden hiç de iyi bahsedilmiyor. O zamanlar Türk kelimesinin, Moğol ve Çinliler için kullanıldığı âşikârdır. Muhtemelen Türkler de yakın bir coğrafyada yaşadığı ve ekseriya hükûmetler Türklerin elinde olduğu için, bu kavimlere Türk denmiştir. Hadîslerde zikredilmek veya zikredilmemek Türklerin İslâmiyete hizmet şerefini eksiltmez. İstanbul'un fethine dair hadîs yeter de artar bile!
11.02.2009
İSKENDERİYE Kütüphanesini KİM YAKTI?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
İskenderiye Kütüphanesinin Müslümanlar tarafından yakıldığı hikâyesini duymuşsunuzdur. Belki de hiç araştırma ihtiyacı duymadan inanmışsınızdır. Acaba hakikat böyle midir? Rivayete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Halife Ömer şehir kütüphanesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin Âs'a emretmiş. O da Yahya en-Nahvî'nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış. Hamamlar altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu Ebu'l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663'te Latince'ye çevrilip yayınlandı. Efsâne ilk o zaman Avrupa'da duyuldu. Bir kere Arapların fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır'a girmemişti. O zamandaki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Kaldı ki hamamların ocaklarını o kadar uzun süre yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. O devirde bu kadar kitap ne gezer! Hem Yahya'nın da Amr bin Âs'dan bir asır evvel yaşadığı söyleniyor. Üstelik hâdise, kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında bulunmuyor. Sonradan kitaba sokuşturulmuş intibaını veriyor. HAZRET-İ ÖMER'İ LEKELEME FIRSATI Ebu'l-Ferec bunu, Ioannis'in hayatını anlatan tarihçi İbnü'l-Kıftî'den okumuş. O da bunu 1203'te Mısır'ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif'ten rivayet ediyor. O da "İskenderiye fenerinin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer'in yaktırdığı kütüphane burası olsa gerek!" demiş. Bu ziyaret Fâtımî Devleti'nin sonuna denk gelir. Fâtımîler, felsefeden etkilenen aşırı Şiî fırkasına mensuptu. Hazret-i Ömer'i cahil ve barbar olarak tanıtmak, ancak onların işine gelirdi. Abdüllatif, bu dedikodulara aldanmış olsa gerek. Salâhaddin Eyyûbî, Mısır'ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü'l-Kıftî'nin babası, bu sırada Mısır'da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü'l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu'l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer'e sormuş. O da "içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!" demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr. PROPAGANDA İÇİN NELER YAPILMAZ Böyle mühim bir hâdiseden, ne zengin Orta Çağ İslâm, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. asır sonlarında yaşadığı halde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen, bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar; ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir davanın propagandasına yarar. Propagandacı için etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır, doğrular değil. Papalar, 8. asırdan beri bütün Avrupa'nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterdi. 4. asra ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. asırda ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetti. Yahudilerin dünya hâkimiyeti planlarının anlatıldığı Siyonist Protokolleri'ni de, Çarlık Rusya gizli polisi bir Fransız romanından uydurmuştu. Yahudilere devrimci komplolar ve devrimcilere de Yahudi fikirleri isnat ederek, bu silahla önde gelen iki düşmanı vurmaya çalıştı. Sözde Protokoller, Naziler ve taklitçilerince, başka yerlerde kin ve zulmü meşrulaştırmak için çokça kullanıldı. Tarihî delillerle sahteliği defalarca isbatlanmasına rağmen, propagandacıların favorisi olarak kaldı. İskenderiye Yangını masalında da maksat, saygıdeğer Halife Ömer'i kütüphaneleri yıkıcı olarak gösterip, İslâmiyetin ismini karalayarak, İslâm aleyhdarı propagandayı beslemektir. Müslümanların bile şuursuzca sahip çıktığı iddiayı, enteresandır ki, son zamanlarda Avrupalı oryantalistler çürüttü. Böylece Halife Ömer'i ve ilk Müslümanları bu iftiradan temize çıkardılar. Theophilos'un işi Müslümanların üzerine yıkıldı Peki İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı? Yahut hakikaten yandı mı? Bu kütüphaneyi M.Ö. 332 yılında Büyük İskender kurmuştu. Saray bahçesinde mermer bir bina idi. O zaman yeryüzünün en zengin bu kütüphanesinde 900 bin eser saklanıyordu. Müdürü, istediği eseri bulup satın almaya salâhiyetli idi. Mısır'a giren her kitap, önce buraya götürülüp kopyası alınırdı. Romalılar Mısır'ı işgal ettiklerinde, kütüphane sarayla beraber harab oldu. Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler isyana dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi.
18.02.2009Sular altında kalan SON VATAN TOPRAĞI
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
UNUTUL(MAY)AN ADAKALE Osmanlı geleneklerini 500 sene canlı bir şekilde yaşatan Tuna Nehri üzerinde küçük bir adaydı Adakale... Osmanlılar buraya "Macaristan'ın kilidi, Sırbistan ve Romanya'nın anahtarı" derdi. Ama şimdi baraj altında. YENİDEN DOĞUYOR Bugün sevindirici bir haber var. Adakale yeniden doğuyor. Bir Türk iş adamı Romanya hükümetinin de yardımı ile bu tarihi yeniden canlandırma adına büyük bir Adakale turizm projesine 5 milyon euro yatırıyor. Kale, mezarlık ve bazı tarihî eserlerin taşındığı Şimian adası yeni Adakale olarak restore edilecek. Ada 49 yıllığına kiralandı. İstanbul'dan da gemi işleyecek. Bizim zamanımızda ilkmektepte okuma bayramı olurdu. Okumayı söken ilk üç çocuğa kırmızı kurdele takıp kitap hediye ederlerdi. Bana da Adakale Türk Masalları kitabı verilmişti. Kitapta ne yazdığını hatırlamıyorum ama, kapağındaki renkli manzara resmi bugün bile gözümün önündedir. Adakale'yi önceleri Kaf Dağı gibi hayalî bir yer zannederdim. Neresi olduğunu sonra öğrendim. Tuna Nehri üzerinde, Romanya ile Sırbistan arasında, Orşova şehrinin karşısında, 1.8 km uzunluğunda, 400 m genişliğinde bir ada imiş. Romanya'dan 300, Sırbistan'dan 400 metre uzaklıktadır. Adayı Sultan Fatih fethetti. Avusturya tecavüzlerine mâni olmak için buraya bir kale yapılıp Türkler yerleştirildi. Osmanlılar buraya "Macaristan'ın kilidi, Sırbistan ve Romanya'nın anahtarı" derdi. Adakale'de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi. FELAKET ÜSTÜNE FELAKET 93 Harbi neticesinde imzalanan Ayastefanos Anlaşması ile kalenin boşaltılması kararlaştırıldı. Bu anlaşmanın ağır hükümlerini hafifletmek için İngilizlerin yardımıyla 1878'de imzalanan Berlin Anlaşması'nda adanın statüsü unutuldu. Osmanlı Devleti Adakale'ye hükmetmeye devam etti. Burada bir nahiye müdürü ve kadı bulunuyordu. Cihan Harbi neticesinde Trianon Anlaşması ile Adakale Romanya'ya verildi ise de, Osmanlı hükümeti tanımadı. 1923 Lozan Anlaşması ile bu kayıp kabul edildi. Ancak adanın son felâketi bu değildi. Adakale'de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi. Osmanlı geleneklerini 500 sene canlı bir şekilde yaşatan ada halkı, tütüncülük, lokumculuk, kayıkçılık, bir de Tuna'daki gezinti gemilerinde kahvecilik yapardı. Mimarîsi çok hoştu. Tuğla çatılı, beyaz boyalı, kârgir evleri; tek minareli camisi vardı. 1967 yılında zamanın Romanya ve Yugoslavya hükümeti, daha doğrusu iki komünist, Çavuşesku ile Tito, Tuna'daki bu son Osmanlı varlığını yok etmek üzere anlaştı. Ada bir baraj altında kalacaktı. Baraj projesi ilk çıktığı 1962'de halk kaleye dolup hâdiseyi protesto etti. "Biz adamızı terk etmeyiz; gidersek Türkiye'ye gideriz" diye Çavuşesku'ya hitaben bir dilekçe imzaladılar. Ama "Bizi Tuna'ya döker; balıklara yem yapar" korkusuyla veremedilerse de gizlice Türk sefaretine ulaştırdılar. Türkiye -her zamanki gibi- tınmadı. 36 hane Köstence'ye, 2 hane Temeşvar'a, 12 hane Bükreş'e, gerisi de Türkiye'ye göçtü. 1972'de biten Demirkapı Barajı, Adakale'yi sular altında bıraktı. Bu sebeple ne zaman Adakale ismini işitsem, yüreğim sızlar. Suyu şifalı TUNA Ada turistik bir yerdi. Gelen turistten 1 Lei ayakbastı parası alınırdı. Adanın lokumu ve şekerlemeleri meşhurdu. Adakaleliler, kahveyi havanda döver; kumda ve külde pişirirdi. Kokusu, karşı sahillerde duyulurdu. Tadı, Tuna suyundan gelirdi. Yemekler bile bu suyla pişerdi. Tuna'nın suyu şifalı kabul edilirdi. Cildi kırıştırmaz; bu suyla yıkanan kadın yaşını göstermezdi. Zaten doğuya akan nehirler bereketli olur derler. Nerede şimdi o suyu masmavi Tuna! Adada tekstil, sucuk ve iki sigara fabrikası vardı. 37 çeşit sigara, hatta puro imal edilirdi. Romanya'dan kaçak işçi gelirdi. Hapishane iç çamaşırları burada dikilirdi. Ada, bir ilticâ adası idi. Yugoslavya'ya kaçmak isteyen Romenler buraya gelip karşı sahile geçmeye çalışırdı. Her gün kaçan kaçana idi. Çok insan öldü. Bazen Tuna Nehri kıpkızıl akardı. Bunun üzerine hükûmet, adanın etrafını tel örgülerle çevirdi. Ada halkı kendisini açık hapishanede hissetmeye başladı. Yine de iyi yüzme bilmesine rağmen, adayı bırakıp karşıya geçmeyi düşünmedi.
25.02.2009
Sürgündeki hânedan
3 Mart 1924 itibarıyla Türk tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Halifelik kaldırılmış ve tarihin en uzun ömürlü hânedanlarından Osmanlı hânedanı mensupları vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına sürülmüştü. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğe kadar hepsi için yeni ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu. Son şehzadeler İstanbul yatında bir arada. 1-Vahdeddin Efendi 2-Mecid Efendi 3- Ziyaeddin Efendi 4- Seyfeddin Efendi 5-İbrahim Efendi 6-Necmeddin Efendi 7- Ahmed Nihad Efendi 8- Ömer Hilmi Efendi 9- Cemaleddin Efendi 10-Abdülhalim Efendi 11-Osman Fuad Efendi 12- Ömer Faruk Efendi. Osmanlı Hânedanı'nın hukukî statüsü, asırlar boyu kanunnâmeler ve geleneklerle tayin olunmuştur. Hânedan, padişah oğul ve kızları (şehzâde ve sultanlar) ile oğulların nesilden nesile devam eden oğlan ve kız çocuklarından müteşekkildir. Nitekim şer'î hukukta oğul ve kızlar ile, oğlun oğul ve kızları vâris olup âileden sayılırdı. Bunlar varken, kızların çocukları âileden sayılmaz ve vâris olamaz. KENDİ SİCİLLERİ VARDIŞehzâde ve sultan, diğer hânedanlardaki hükümdar oğulları ve kızlarına verilen prens-prenses unvanının muadili idi. Padişah ve şehzâde zevceleri ile sultan eşleri ve çocukları, hânedan âzâsı değil; hânedan mensubu idi. Monarşilerde hânedan vatandaş statüsünde değildir. Umumî nüfus sicillerine değil, saraydaki hânedan sicilline kaydedilir. Hânedan mensupları, hususî hayatlarında padişahların koyduğu kâidelere uymak zorundaydı. Şehzâde ve sultanlar ile padişah ve şehzâde zevceleri, padişahın izni olmaksızın evlenemez; evlenirse, hânedanla alâkalı haklarını kaybederdi. Oğlu olan padişah zevcesi artık kimseyle evlenemezdi. Çünkü padişahın bir üvey babası tasavvur edilemez. Padişah oğullarına şehzâde denirdi. Şehzâdeler önceleri sultan ve sonraları efendi unvanıyla anılırdı. Cem Sultan ve Burhaneddin Efendi gibi. Küçükken anneleri ile; büyüdükleri zaman kendilerine tahsis edilen dairelerinde hususî hizmetkârlarıyla ve hasodadan tayin edilen lalaların nezâretinde yaşarlardı. 12 yaşlarına gelince maiyetleri ve anneleri ile Konya, Manisa, Amasya gibi sancaklara sancakbeyi olarak gönderilirlerdi. Bu usul XVII. asır başlarına kadar sürmüş; bundan sonra şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmuşlardır. Hareme bitişik çeşitli odalar ve oniki daireden müteşekkil bu daireye, etrafındaki şimşir ağaçları sebebiyle şimşirlik adı verilirdi. Kafes de denilen ve küçük bir bahçesi bulunan şimşirliğin etrafı duvarla çevrili idi. Şehzâdeler, âileleri, câriye ve ağalarıyla beraber burada yaşar; merasimler dışında pek dışarı çıkmaz; fazla kimseyle de görüşmezdi. HANEDAN REİSİ New York'ta yaşayan hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi, Sultan Abdülhamid'in torunu olup 1912 doğumludur. HARUN EFENDİ Harun Efendi Sultan Abdülhamid'in torunu olup, Türkiye'de yaşayan en yaşlı şehzadedir. HAYIR SAHİPLERİYDİLER Bu devirde şehzâdelerin çocuk yapmasına izin verilmediği yaygın kanaattir. Ciddî Osmanlı kaynaklarında bulunmayan bu iddiayı nakzeden misaller vardır. Doğrusu, istikbali pek de parlak görmeyen şehzâdeler bu hususta kendi rızâlarıyla bir kontrol yapmış olabilir. Şehzâdelerin çocukları da şehzâde veya sultan olarak anılırdı. Şehzâdelerin hususî tahsisatları varsa da, diğer devletlerdeki prenslere, hatta kendi kızkardeşlerine nazaran malî ve siyasî bakımdan çok zayıf bir statüde tutulmuşlardır. Şehzâdeler, son devirde artık saray dışında yaşamaya; meslek sahibi olup çeşitli memuriyetler almaya başlamıştır. Padişah kızları sultan unvanı ile anılırdı. Mihrimah Sultan gibi. Padişahların siyasî maksatlarla Anadolu beyliklerinden kız almalarına mukabil; sultanlar da bu beyliklere gelin giderdi. Zamanla vezirlerle evlendirilmişlerdir. Böylece hem başarılı devlet ricâli taltif edilmiş; hem de bunlar saraya bağlanarak, kendi aralarında evlilik yoluyla yakınlıklar kurmasının önüne geçilmiştir. Aile içinde evlilikler çok azdır. Sultanlar, dilerse kocasını boşamak salâhiyetiyle evlenirlerdi. Şer'î hukuk, kadına bu hakkı verir. Sultanlar evlendikten sonra kocaları ve maiyetleriyle ayrı bir sarayda otururlardı. Sultan eşleri, kimin kocası olursa olsun padişahın dâmâdı sayılır ve dâmâd-ı hazret-i şehriyârî diye anılırdı. Dâmâdlar, boşanma ile protokoldeki yerlerini ve evlilikle kazandıkları bütün unvanlarını kaybederdi. Sultan oğullarına sultanzâde, kızlarına da hanımsultan denirdi. Sultan Fatih, kızlarının oğullarına sancakbeyliğinden yukarı rütbe verilmesini yasaklayarak, cemiyette ikinci derecede soyluluğun teşekkülüne engel olmuştur. Sultanlar şehzâdeler gibi değildi. Daha rahat ve zengin yaşardı. Servetlerini hayır eserlerine harcar; şehrin fakirlerine sadaka, evlenecek kızlara çeyiz vererek tüketirdi. Bu sebeple sürgünde çok dara düşmüşlerdir. Bugün hanedanın tümü Sultan II. Mahmud'un soyundan gelmektedir. Bir rüyanın sonu Saltanat ve halîfelik peş peşe kaldırılınca, 3 Mart 1924 tarihli kanunla hânedana mensup şehzâdeler, sultanlar ve sultan çocukları ile eşleri hayatta bulunan padişah ve şehzâde zevceleri ile dâmâdlar olmak üzere 155 kişi vatandaşlıktan ihraç olunarak üç gün içinde sınır dışı edildi. Kanuna dâhil olmadıkları halde ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200'ü bulur. Sürgünde efendilerinden ayrılmayan emektarlar da sayılırsa, sürgünlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Mallarını bir yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hazineye kalacağı bildirildi. Hemen hepsi vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Bankalarda paraları, yanlarında nakitleri olmayan bu insanların çoğu, sürgünde tarifsiz sıkıntılar çekti; açlıktan ölenler bile oldu. Ama asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Geride bıraktıkları malları da şunun bunun elinde çarçur edildi. Oğuz Han neslinden ve tarihin en eski hânedanlarından Osmanlı hânedanı böylece siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. 1952 yılında hânedanın kadın mensuplarına, 1974 yılında da tümüne ülkeye dönme izni verildi.
04.03.2009
Osmanlılarda Mevlid
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Sultan Ahmed Câmiindeki bir mevlid alayını gösteren eski bir gravür. Çocukken Kıbrıs'a ilk gittiğimde, Mevlid Kandili'nin tatil olması beni şaşırtmıştı. Bu Osmanlı geleneğine İngilizlerin bile dokunmamış olması garibime gitmişti. Osmanlılar zamanında Mevlid Kandilleri tatil olduğu gibi, fevkalâde ihtişamlı merasimlerle kutlanırdı. Bütün Müslüman devletlerde de mevlid kandili coşkulu bir bayram idi. ORTAYA PARA KONULURDUİnsanlar peygamberlerinin doğum gününe her zaman tazim etmiştir. Müslümanlar da Hazret-i Muhammed'in doğum günü olan Rebiülevvel ayının 12. gecesine hürmet gösterirdi. Hazret-i Peygamber'in bizzat kendisi de bu günde, eshabıyla oturup, doğumu esnasında olan hâdiseleri anlatırdı. Hassan bin Sâbit, Abdullah bin Revâha, Kâb bin Züheyr gibi sahabîler, peygamberi öven şiirler söylerdi. Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer de zamanlarında böyle yapardı. İslâm âleminde bu gelenek devam etmiştir. Gücü yetenler mevlid cemiyetleri tertipleyip, güzel sesli hâfızlara bu kasideleri okutur; insanlara yemek, şerbet, tatlı dağıtırdı. Gücü yetmeyen evinde oturup bu kasideleri bizzat okurdu. Kaside okunurken ortaya su, tuz ve para konurdu. Böylece o paranın temizlendiğine inanılır; diğer paralarla karıştırılırsa onların da faydalanacağı ve sahibinin fakir düşmeyeceği umulurdu. Tuz da diğer tuza karıştırılarak bununla pişecek yemeklerin bereketlenmesi düşünülürdü. Mevlid şekerleri de mevlid okunurken bereket için dinleyenlerin önüne konurdu. Bu gün Müslümanlar güzel elbiseler giyip kokular sürünür; evini süsler, çıralar yakardı. Selçuklu atabeylerinden ve Salâhaddin Eyyübî'nin eniştesi Erbil Meliki Muzaffer Ebu Said Gökbörü, hükümdarlardan en evvel mevlid okutandır. Ömrü boyunca her sene bu vesileyle binlerce insana yemek yedirir, hediye ve sadakalar dağıtırdı. İmam Muhammed Bâkır mevlid okumak için sevdiklerini toplar; onlara ve fakirlere yemek yedirir idi. İmam Süyûtî Mısır'da böyle yapar ve yapılmasını tavsiye ederdi. Nitekim Mısır'da mevlid cemiyetleri çok parlak bir gelenektir. Mevlid okumak peygamberi övmek olduğu için ibâdet sayılmıştır. Vehhâbîlerden başka mevlide karşı çıkan olmamıştır. Hatta Hazret-i Peygamber'in doğum anını anlatan "Geldi bir akkuş kanadıyla revan, arkamı sığadı kuvvetle heman" beyiti okunurken, herkesin hürmeten ayağa kalkması, İmam Sübkî'den gelen bir âdet olmuştur. MEVLİD ALAYLARIOsmanlılar zamanında padişahın ve bütün devlet ricâlinin resmî kıyafetleriyle hazır bulunduğu tantanalı mevlid alayı yapılırdı. Bu, devlet merasimlerinin en önde gelenlerindendi. Önceleri Ayasofya, sonraları Süleymaniye, daha sonra Sultan Ahmed Câmilerinde, Sultan Aziz devrinde Ortaköy ve Sultan Hamid devrinde de Yıldız Câmii'nde mevlid okunur; herkese hurma ve şeker dağıtılırdı. Mevlidhan ve hizmetkârlara hediyeler; fakirlere sadakalar dağıtılırdı. Ayrıca sarayda mabeyn dairesinde ve haremde de mevlid okutulur, padişah da katılırdı. Sarayda da sık mevlid okutulduğundan, güzel sesli hususî hünkâr mevlidhanları vardı. Meselâ Sultan Aziz devrinde Said Paşa imamı diye meşhur hünkâr mevlidhanı Hasan Rıza Efendi güzel sesiyle ve içli okumasıyla meşhurdu. Kimsenin davetine gitmezken; sadece fakir ve garipleri kırmayıp bir şey beklemeksizin mevlid okurdu. Süleyman Çelebi unutulur mu? Hazret-i Peygamber'in doğumu vesilesiyle yüzlerce mevlid kasidesi yazılmıştır. Hicaz'da Mevlid-i Berzencî meşhurdur. Orada şeker yerine hurma dağıtılır. Türkçe mevlid de pek çoktur. En meşhuru Bursa Ulu Cami imamı Süleyman Çelebi'ye aittir. 1409 yılında yazılmıştır. Rivayete göre burada bir Acem vâiz Bakara sûresinin 285. âyetini tefsir ederken, Hazret-i Muhammed ile Hazret-i İsa arasında hiçbir fark ve üstünlük olmadığını söyleyince, cemaatten birisi kalkıp, "Ey câhil! Peygamberler arasında peygamberlik vazifesi bakımından bir fark yoktur. Hepsini peygamber kabul etmek lâzımdır. Ama Sevgili Peygamberimiz, elbette bütün peygamberlerden üstündür" diyerek aynı sûrenin "Peygamberlerin bazıları bazılarından üstündür" meâlindeki 253. âyetini okudu. Bu hâdise, Süleyman Çelebi'yi çok hislendirip, meşhur mevlid kasidesini kaleme almasına vesile oldu. Edebî değeri yüksek, ama çok samimi bir eserdir. Münâcât (Allaha yakarış), velâdet (doğum), risâlet (peygamberlik), miraç, rıhlet (vefat) ve duâ kısımlarından müteşekkildir. Uzun olduğu için mevlidlerde ekseri münâcât, velâdet, miraç ve dua kısımları okunur. Aralarda aşir ve ilahi okumak âdettir. Eskiden her beyit sonunda, zâkirler hay diye zikrederdi...
11.03.2009
OSMANLI DONANMASI Akdeniz'i 'TÜRK GÖLÜ'ne çevirdi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlı kadırgalarını Hint Denizi'nde Portekizlilerle muharebe ederken gösteren Seydi Ali Reis'e ait bir tablo. (İstanbul Deniz Müzesi) Osmanlı Devleti, denizle irtibatı olmayan küçük bir beylik olarak hayatına başladı. Kısa zamanda denize ulaşıp donanma sahibi oldu. İlk zamanlarda Karamürsel'de ve Karesi beyliğinden alındıktan sonra Bandırma-Edincik'te ve Bizanslılardan fethedildikten sonra İzmit'te birer tersane vücuda getirildi. İlk büyük tersane dördüncü padişah Yıldırım Sultan Bayezid zamanında ve Sarıca Paşa'nın nezareti altında Gelibolu'da yapıldı. Donanmanın Gelibolu'da üslenmesi, Bizans'ın denizle olan bağlantısını kesti; hiç değilse sıkı bir kontrol altına aldı. İlk deniz muharebesi de bu tarihlerde Cenevizlilerle yapıldı. DONANMANIN EHEMMİYETİNİ ANLADILAR Padişahlar, o zamanın hava kuvvetleri fonksiyonundaki donanmanın ehemmiyetini çok erken anladılar. Yavuz Sultan Selim, Haliç'te muazzam bir tersane kurdu. Diğer sahil şehirlerinde de tersaneler inşa edildi. Sinop, İzmit, Süveyş gibi eski tersaneler faaliyetine devam etti. 1571'de donanmanın yok olduğu İnebahtı mağlubiyetinin ardından, beş ay içinde donanmanın yenilenmesi hususundaki talimata şaşıran Kılıç Ali Paşa'ya Sokullu Mehmed Paşa'nın şu tarihî cevabı meşhurdur: "Paşa! Paşa! Sen bu devlet-i aliyyeyi tanımamışsın. Bu devletin kudreti ol mertebedir ki, cümle donanma lengerleri (direkleri) gümüşten, resenleri (ipleri) ibrişimden, yelkenleri atlastan etmek ferman olunsa, müyesserdir. Hangi geminin mühimmatı yetişmezse, bu minval üzere benden al!" Böylece bütün kış çalışılarak yeniden 200 parçalık bir donanma meydana getirildi. Osmanlı donanması üç kısımdı. İnce donanma, altı düz, hafif nehir gemilerinden müteşekkildi. Çekdiri (kadırga), daha ziyade kürek esasına dayanan ve yelkenin yardımcı olduğu gemilerdi. Esir ve bazı mahkûmlar burada kürek çekerdi. Kalyon ise yalnız yelkenle hareket eden ambarlı gemilerdi. Kaptan-ı derya (kaptan paşa) donanmanın âmiri idi. Her sene ilk baharda donanmanın başında kendisine bağlı Gelibolu sancağındaki derya beyleriyle Akdeniz'e sefere çıkardı. Zâtına mahsus baştarde denen gemiye binerdi. Sonra beylerbeyi rütbesinde kapudâne gelirdi. [Captain kelimesinin menşei budur.] Sonra patrona, sonra riyâle vardı. Bu üçünün bindiği gemilere sancak gemileri denirdi. Lale Devri'ne son veren ihtilâlci Patrona Halil'e bu isim, vaktiyle patrona gemisinde levent olduğu için takılmıştı. AKDENİZ'DE OSMANLI ASRIOsmanlı donanması XVI. asır dünyasının en güçlü donanması idi. Kuzey Afrika'nın fethiyle Akdeniz bir Türk gölü hâline geldi. Sahil halkının çocukları, güçlü birer denizci oldu. Oruç, Hızır, Burak, Kemal, Pirî Reisler; Kılıç Ali, Piyâle, Cezayirli Hasan Paşalar yetişti. Osmanlı denizcileri Akdeniz'de Haçlı donanmasına korku salarken; bir taraftan İzlanda'ya, diğer taraftan hatta Hind Okyanusuna yelken açtılar. Öyle ki bu asır, denizlerde de Osmanlı Asrı oldu. Bu devre ait şanlı menkıbeler, tarihin sayfalarını doldurur. 1773'te Sultan III. Mustafa, Mühendishane-i Bahri-i Hümayun'u kurdu ki bugün İTÜ Gemi Mühendisliği Fakültesi'dir. Bu devirde 15 yeni tersane açıldı. Sultan II. Mahmud, Ruslar tarafından imha edilen Osmanlı donanmasını fevkalâde gayretlerle yeniledi. Keşfinden hemen sonra buharlı gemi bu devirde kullanıldı. Amerika ve Avrupa'daki tezgahlara çok sayıda gemi sipariş edildi. Sultan Abdülaziz donanmaya çok ehemmiyet verdi. Bu yolda çok para harcayıp İngiltere'den sonra Fransa ile beraber dünyanın ikinci büyük donanmasını kurdu. 1867'de kaptanpaşalık Bahriye Nezâreti'ne dönüştürüldü. Sultan II. Abdülhamid donanmayı ne yaptı? Sultan II. Abdülhamid, amcasının kurduğu muazzam donanmayı Haliç'e çekip çürütmekle itham olunmuştur. Sultan Aziz'in tahttan indirilmesi sırasında donanmanın Dolmabahçe önünde demirleyerek toplarını saraya çevirmesi sebebiyle vehme kapıldığı söylenir. Ancak şunu nazara almalıdır ki, Sultan Aziz'i hal edenlerin ülkeyi sürüklediği 93 Harbi mağlubiyeti sebebiyle Osmanlı hükümeti Rusya'ya çok ağır bir harb tazminatı ödeme borcu altına girmişti. Sultan Hamid, donanmaya amcasının verdiği ehemmiyeti veremezdi. Aksi takdirde maliye yine iflâsa sürüklenirdi. Donanma kurmak bir yana, mevcut gemilerin bakımı ve tamiri, hatta boyanması bile çok masraflıdır. Mamafih donanma bu hâliyle bile Rusları tedirgin etmeye; 1897 Harbi'nde de Yunanlıları ürkütmeye yetmiştir. Zaten donanma muharebeden çok, düşmanı korkutucu bir hususiyet taşır. Bu harb gemilerinin yegâne harekâtı, Sisam isyanında üç geminin adaya gönderilmesi ile gerçekleşmiştir. Buna rağmen Sultan Hamid, değişen teknikler sebebiyle işe yaramayan gemileri ıskartaya çıkararak yeni gemiler almayı da ihmal etmedi. Yurt dışına çok sayıda kruvazör, muhrib, yat, torpido botu, gambot, zırhlı korvet sipariş edildi. Haliç tersanesinde de hayli gemi inşa ve tamir olundu. Bahriye mektepleri geliştirilerek Avrupa'dakilerle boy ölçüşebilecek mürettebat yetiştirildi. 1907'de Osmanlı donanması 31 bin zâbit (subay) ve nefer ile 9 bin deniz piyadesinden müteşekkildi. Unutulmamalıdır ki, Balkan Harbi'nde destanlar yazan Hamidiye ile Çanakkale Deniz Harbi'ni kazanan gemiler; bu gemileri kullanan mürettebat, hep Sultan Hamid'in mirasıdır.
18.03.2009
Eskiden izin alınmadan cuma namazı kılınmazdı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlılar zamanında Cuma kılınacak câmiler tesbit edilip, burada hatiplere padişah tarafından berat verilirdi. Beratı bulunmayan kimse Cuma namazı kıldıramazdı. Beratlı hatibi bulunmayan câmide de Cuma namazı kılınmazdı. Eski hukukumuz, hükümdara müslümanların dinî işlerini yürütmek vazifesini yüklemiştir. Nitekim padişah, ibâdetlerin daha rahat yapılabilmesi için gereken tedbirleri alırdı. Mâbed ve medreseleri himâye ederdi. İmam ve muallimler tayin ederdi. Mescid bulunmayan yerlerde hazineden mescid yaptırırdı. Şehirlerde halkın dinî ve hukukî işlerinde serbestçe ve ücretsiz danışabileceği bir müftü bulundururdu. Ramazan ayını ve bayramları ilân ederdi. Haccın, erkânına uyularak yapılabilmesi için her sene bir hac emîri tayin ederdi. MEDİNE'DE İLK CUMA NAMAZI Cuma namazı, bir beldede müslümanların hâkimiyetinin sembolü olan bir ibâdettir. Nitekim Medine'ye hicret edilip burada bir İslâm devleti kurulduktan sonra ilk Cuma namazı kılınmıştır. Hür, erkek, mukim ve sağlıklı müslümanlara farzdır. Cuma namazının sıhhati için, namazın kılındığı yerin şehir olması; namazı sultanın bizzat kıldırması; kıldıramazsa vekil ettiği bir kimsenin (vâlinin) kıldırması gibi şartlar gerekir. Osmanlılar zamanında Cuma kılınacak câmiler tesbit edilip, burada Cuma kıldıracak hatiplere padişah tarafından berat ve-rilirdi. Berat, resmî memuriyet için verilen padişah fermanıdır. Beratı bulunmayan kimse Cuma namazı kıldıramazdı. Beratlı hatibi bulunmayan câmide de Cuma namazı kılınmazdı. Cuma câmileri ancak kâdısı (hâkimi) bulunan şehirlerde olurdu. Köy ve sahralarda Cuma namazı kılınmazdı. Burada köylülerin Cuma namazına gitmeleri de gerekmezdi. Ancak bazı büyük köylerde Cuma kıldırmak üzere beratlı hatip tayin edildiği de olmuştur. Yukarıdaki şartlar gerçekleşmezse Cuma namazı farz olmaz. Cuma yerine yalnızca öğle namazı kılınır. Gayrımüslimlerin hâkim olduğu yerlerde Cuma namazı farz olmamakla beraber, burada yaşayan Müslümanların, dinî işlerini yürütmek üzere aralarından seçtikleri kimse, Cumayı da kıldırabilir. Nitekim Kırım, Bosna, Kıbrıs gibi kaybedilen beldelerdeki müslümanlar Cuma namazı kılmaya devam etmiştir. Bursa Ulu Câmi'nin günümüz ve bir asır önceki görüntüleri. ULU CAMİ GELENEĞİ Cuma namazının şartlarından birisi de bu namazın bir beldede tek câmide kılınması idi. Cuma namazı her beldenin en büyük câmiinde veya bu ibâdete mahsus namazgâh denilen büyük sahalarda kılınırdı. Selçuklu ve Osmanlılar zamanında her şehir ve kasabada Ulu Câmi veya Câmi-i Kebîr denilen en büyük câmide Cuma ve bayram namazları kılınırdı. Anadolu'nun çok şehirde günümüze intikal edebilmiş ulu câmiler, ihtişam ve emsalsiz güzellikleriyle görenleri büyülemektedir. Divriği, Diyarbekir, Adana, Bursa, Manisa ulu câmileri hemen akla gelenlerdir. Cuma ve bayram günleri bütün müslümanlar ulu câmide toplanırdı. Başka câmilerde Cuma ve bayram namazı kılınmazdı. İmam Ebu Hanife'nin Cuma günü Dicle üzerindeki köprüleri kaldırtıp Bağdad'ın iki yanında Cuma kılınmasını temin ettiği anlatılır. Budapeşte gibi ortasından nehir geçen Osmanlı şehirlerinde de umumiyetle böyle yapılırdı. Maamafih büyük şehirlerde cemaatin kalabalığından dolayı müteaddit câmilerde Cuma namazı kılınmasına da sonradan fetvâ verilmiş; ihtiyat olarak zuhr-i âhır (son öğle) namazı kılınması âdet olmuştur. Namazdan hemen önce Arapça iki hutbe okunması da Cuma'nın şartıdır. Birinci hutbede âyetler okunup müminlere nasihat edilirdi. Biraz oturup kalkılan ikincisinde Hazret-i Peygamber ve dört halifeden sonra, zamanın sultanının ismi zikredilip ona ve müminlere dua edilirdi. Halifeyi anıp dua etme geleneğini, Hazre-ti Ali'nin Basra vâlisi Abdullah bin Abbas başlatmıştır. Adına hutbe okunmak, para bastırmak gibi hâkimiyet alâmetidir. Osmanlılarda padişah adına okunan ilk hutbe 1289'da Karacahisar'da ilk Osmanlı kadısı ve Osman Gazi'nin bacanağı Tursun Fakih tarafından okunmuştur. Bursa gibi harb yoluyla fethedilmiş belde-lerde hatip hutbeye kılıç ile çıkıp kılıca dayanarak hutbe okurdu. 941'de vefat eden Abbasî halifesi Râdi, hutbeyi bizzat okuyan hükümdarların sonuncusudur. MİNBERE PERDE ASMAK Hutbe, mihrabın sağında yüksek bir yere çıkarak okunur. Hazret-i Peygamber Mescidi'nde oturulan yerinden başka üç basamaklı arkasında dayanmak için üç sütunu olan bir metre yükseklikte ılgın ağacından bir minberi vardı. 654'de yanınca, çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmıştır. Bugünki 12 basamaklı mermer minberi, Sultan III. Murad, 1591'de İstanbul'dan göndermiştir. Minber kapısına perde asmak âdeti Halife Muaviye'den kalmadır. İslâm âleminde ahşap veya mermerden güzel oymalar ve şebekeli parmaklıklarla süslü, kapısı ve külâh ile örtülü düz bir sahanlığı olan çok sanatlı minberler yapılmıştır. Kurtuba Câmii'nin minberi altındandı. Kurtuba düşünce, İspanyollar parçalayıp yağma ettiler. Padişahın namaz ve kabul yeri: Hünkâr Mahfili Halifelerden Hazeret-i Ömer, Ali ve Muaviye'ye câmide namaz kıldırırken suikast yapılmıştı. Hazret-i Osman zamanından itibaren, emniyet mülâhazasıyla, câmilerde maksûre denilen ve halkın sokulmadığı ayrı bölümler yapılmaya başlanarak umerâ namazlarını burada kılmışlardır. Osmanlılarda bu maksûrelere, hünkâr mahfili denilmiştir. Padişah maiyetiyle Cuma selâmlığına çıkar; her hafta başka bir büyük câmide Cuma namazını kılardı. Fatih, Nuruosmaniye gibi bazı câmilerdeki hünkâr mahfillerine padişahın atıyla girmesine mahsus yol bugün bile görülür. Namazdan sonra padişah, mâruzatı olan bazı devlet ricâlini de bu mahfilde kabul ederdi. Fevzi Çakmak, Anadolu'ya geçmeden evvel, zamanın padişahı Sultan Vahideddin ile Cuma namazında hünkâr mahfilinde görüşüp hususî talimatlarını aldığını Ankara'daki meclis içtimaında anlatmıştır.
25.03.2009
BİZE TURKEY DEMEYİN!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ DÜNDEN BÜGÜNE ekrem.ekinci@tg.com.tr Faks: 0212 454 31 80 İngilizlerin, Turkey demesinden bazıları rahatsız oluyor. "Turkey demeyin, Türkiye deyin!" kampanyaları başlatılıyor. Malum, Turkey aynı zamanda hindi demek Amerika keşfedildiğinde Hindistan sanıldığı için, ilk defa gördükleri hindiye hind kuşu dediler. Bir rivayete göre İngilizler, başındaki kırmızı ibiğini fese benzeterek turkey demiş. Hatta Atlas Okyanusu'nun en güneyindeki Turk adalarına ilk çıkan İngiliz gemiciler, adada dolaşan kırmızı ibikli hindileri görünce adaya bu ismi vermişler. Portekizliler hindiye anavatanından ilhamla peru adını verir. Bilmem Perulular da bizim kadar rahatsız mı? Ülke isimlerine hassasiyet göstermek normal bir şey. Afrika'da Cecil Rhodes'in sömürgeleştirdiği Rodezya, istiklâlini kazandıktan sonra ülkelerinin tarihteki orijinal adı Zimbabwe'ye döndü. İngiliz-lerin Burma dedikleri Birmanya sömürgesi de şimdilerde Myan-Mar oldu. TÜRK DEVLETİ Coğrafî ad olarak Turchia (Türkiye) tâbiri, VI. asırdaki Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanıldı. IX ve X. asırda Volga'dan Orta Asya'ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da, Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılı-yordu. Doğu Türkiye Hazarların, Batı Türkiye ise Hun ve Macarların ülkeleriydi. Memlûkler zamanında Mısır'a da ed-Devletü't-Türkiyye (Türk Devleti) deniliyordu. Çünki Memlûk sultanları Kıpçak Türklerindendi. Buradaki Türkiyye, Türke mensup mânâsına gelen bir sıfattır. Selçuklular zamanında, XII. asırdan itibaren Anadolu'ya Turchia (Türkiye) denilmeye başlandı. Bu ismi ilk kullananlar İtalyan tacirlerdi. Anadolu (Anatolia), Yunanca güneşin doğduğu yer demektir. Türk kelimesini devletin resmî adında ilk defa kullanan, milâdî 681 ile 745 yılları arasında hüküm süren Göktürk Devletiydi. Osmanlı Devleti'nin resmî adı Devlet-i Aliyye idi ki, "En Büyük Devlet" demektir. Bunda, gerçek mânâda devlet olarak ancak kendisini kabul edip, diğerlerinden ayırdedici bir isim taşımaya gerek görmeyen vakarlı bir edâ sezilir. Benzeri bir tavra XIX. asırda Büyük Britanya İmparatorluğu'nda rastlanır. İngiltere pullarında ülkenin ismi yazmaz. Çünki dünyada posta pulu ilk olarak bu ülkede basılmıştır. Meşhur İngiliz gururu, "Diğerleri kendilerini ayırmak için isimlerini yazsın" dedirtmiştir. Sultan-ı İklim-i Rûm Araplar, Acemler ve Türkler, Romalıların (Rumların) ülkesi olduğu için Anadolu'ya Rum dediler. Mevlânâ'nın Rumîliği, Anadolulu olduğunu ifade eder. Anadolu Selçukluları'na Selçukî-yi Rumî denirdi. Osmanlılar Anadolu'ya Diyar-ı Rum derdi. Hatta Arap fetihlerinden sonra Romalılardan ilk fethedilen Sivas, uzun yıllar Rum eyâletinin merkezi oldu. Osmanlı padişahlarının bir unvanı da Sultan-ı İklim-i Rûm (Roma Ülkesi Sultanı) idi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'nin fetvâlarında Anadolu ve Rumeli için Diyar-ı Rum tabiri kullanılır. Resmi vesikalarda Osmanlı ülkesi Memâlik-i Mahrûsa (Korunmuş Ülkeler) olarak geçer. Her devletin yerlisinin ve yabancıların verdiği çeşitli isimleri olabilir. Bizim Fransızcaya göre Almanya dediğimiz ülkeye İngilizler Germany adını verirken, Almanlar kendilerine Deutschland (Deutsch'lar ülkesi) der. İsviçre'nin orijinal ismi Helvetia; Japonya'nın Nippon, Finlandiya'nın Suomi'dir. Yunanistan'a Avrupalılar Greece (Grek ülkesi) derken, kendileri Ellas (Helen ülkesi) diye gururlanır. Arnavutluk, Avrupa'da Albania olarak bilinir. Arnavutlar ise Skiperia adını verir. Amerika ismini kendisini keşfeden Amerigo Vespucci adındaki Cenovalı denizciden almıştır. İsmini halktan alan devletler çoktur. Fransa Franklar, İngiltere Angllar, Almanya Alamanlar, İtalya İtalikler ülkesi demektir. İngiltere'nin resmi adı Birleşik Krallık'tır. İskoçya, Galler, Chanel Adaları ve Kuzey İrlanda ile beraber Büyük Britanya'yı teşkil eder. Britanya, Brötonlar ülkesi demektir. İsmini ülkeden alan devletler az da olsa vardır. Avusturya (Österreich=doğu devleti), Alman imparatorluğunun doğusunu ifade eder. Osmanlıların Felemenk (Flamanlar ülkesi) dediği Holanda, yüksek yer demektir. Fransızlar bunu kendi dillerinde söyler: Pays-Bays. Esmerler ülkesi manasına Hindistan (India) ülkesine Hindliler Bharat derler. Arap devletlerinin isimleri hep coğrafî bölgeden gelir: Irak, Suriye, Mısır gibi. Ülkemiz: Turquieu Saltanat yıkıldıktan sonra bizde bir ara aslı İtalyanca Türkiya ismi moda oldu. Jön Türklerin pek sevdiği bu isim, resmî olarak ilk defa 1920'de Ankara'da toplanan Millet Meclisi'nde kullanıldı. Yeni kurulan ulus-devletin milliyetçi vurgularına uygun bir isimdi. Ama Türkçe değildi. Ne var ki kimsenin bununla uğraşacak hâli yoktu. Bugün kullanılan Türkiye adı, Fransızca söylenişe göredir. Türkçe veya Arapça değildir. Türkistan, Türkili, hatta Turan dense, daha doğru olurdu. Öyleyse Turkey yerine Fransızca Türkiye kelimesini koymaya çalışmak ayrı bir ironi. Hazret-i Peygamber'in meşhur hadisinde geçtiğinden ve Osmanlı paralarının üzerinde bereket için böyle yazdığından habersizce, Konstantin'in şehri demek olan Konstantinopolis kelimesine alerji duyup, Rumca "şehire" mânâsına gelen İstanbul kelimesinin savunuculuğunu yapanların durumu da bundan pek farklı değil. Şehirlerimizin isimlerinden Türkçe olanı çok azdır. Komplekssiz bir imparatorluk için bundan tabiî bir şey olamaz. Osmanlı Devleti'nin resmî adı Devlet-i Aliyye idi ki, "En Büyük Devlet" demektir. Bunda, gerçek mânâda devlet olarak ancak kendisini kabul edip, diğerlerinden ayırdedici bir isim taşımaya gerek görmeyen vakarlı bir edâ sezilir. Benzeri bir tavra XIX. asırda Büyük Britanya İmparatorluğu'nda rastlanır. İngiltere pullarında ülkenin ismi yazmaz. Çünki dünyada posta pulu ilk olarak bu ülkede basılmıştır.
01.04.2009
Osmanlı'nın Rumeli'deki gazileri: EVLÂD-I FÂTİHÂN
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlı askerlerini kale fethi sırasında tasvir eden bir gravür. Evlâd-ı fâtihân, Rumeli'de oturan Rumeli fâtihlerinin torunları ile fetihler genişledikçe buraya Anadolu'dan getirilip yerleştirilen Türkmenlere verilen isimdir. Bunlardan bir askerî teşkilât kurulmuştu. Yörük vilâyetleri de denilen Manastır, Pirlepe, Florina, Cuma, Tikveş, Radoviş, İştip, Doyran, Ustrumca, Avrethisarı, Yenice, Vodina, Serez, Demirhisar, Zihne, Drama ve Langaza şehirlerinde yaşarlardı. Çoğu Konya civarından getirildiği için yerli halk bunlara Konyar derdi. Konya'dan gelmişiz! Rumelililerin çoğunun Konya'dan geldiğini söylemesini yadırgamamak lâzımdır. Çünki Konya büyük bir vilâyettir. Karaman, Mersin, Antalya, Niğde ve Aksaray'ı içine alırdı. Selçuklu saltanat merkezi olduğu için, kalabalık bir Türk nüfusunu barındırıyordu. Osmanlılar Rumeli'ye geçtiğinde uçsuz bucaksız tenha bir arazi ve boş köylerle karşılaştı. Bazısının zannettiği gibi halkını sürmedi. Fetih esnasında Balkanlar zaten harb, kıtlık ve sâri hastalık sebebiyle neredeyse boşalmıştı. Buraya Konya, Kastamonu, Balıkesir gibi mahallerden ahâli nakledildi. Bu şehirler eski birer beylik merkeziydi. Biraz da bu sebeple nüfus yoğunluğu fazlaydı. Böylece hem yeni topraklar şenlendirildi. Hem de eski beyliklerin hatırası ortadan kaldırılarak, millî birliğe hizmet edilmiş oldu. Ancak belki ilk iskân Konya'dan olduğu için, Rumelilerin neredeyse hepsi Konya'dan geldiklerini söyler. Önce gelenler de var Rumeli, eskiden beri Türklerin yerleştiği bir mıntıka idi. Bizanslılar, IX. asırdan itibaren Anadolu'dan dalga dalga gelen çok sayıda Türk aşiretini buraya geçirmişti. Bunlar Selânik, Serez, Tesalya, Vardar, Varna gibi yerlere yerleştiler. Orhan Gazi zamanında geçilen Rumeli'ye Osmanlıların ilk göçü Sultan I. Murad zamanında oldu. Manisa yörükleri Serez'e, Aydın yörükleri de Filibe'ye yerleştirildi. Üsküp ve Niş arası da Türklerle şenlendirildi. Sultan II. Murad ve Fatih zamanında, Karamanoğulları ile mücadeleler esnasında Konya, Karaman ve Ankara civarından hayli Türkmen göçürüldü. Bunları teşvik için toprak, tımar ve imtiyazlar tanındı. Rumeli'ye Türk göçleri sadece Anadolu'dan değildir. Karadeniz'in kuzeyinden de mühim mikdarda Türk nüfusu mıntıkaya yerleşmişti. Yıldırım Sultan Bayezid, Bulgarlardan aldığı Dobruca'ya Kırım Tatarları yerleştirdi. Timur Han istilâsı üzerine yüz bini aşkın Kıpçak Türkü Romanya ve Tuna üzerinden gelip Edirne, Filibe ve Tatar Pazarcığı havâlisine yerleşti. Bulgaristan'ın kuzeyindeki Türkler umumiyetle bunlardandır. Böylece bir asır içinde Rumeli'ye yerleşen Türk nüfusu milyonu buldu ve zamanla her yerine yayıldı. Müslüman Arnavud, Boşnak ve Rumların arasında kalanlar, zamanla bu dindaşlarının dilini benimsedi. Rumeli, Osmanlı ülkesinin en kültürlü, nezih, dindar ve müreffeh mıntıkasıydı. Buraya yerleştirilecek olanlar, umumiyetle görgülü topluluklarından seçilirdi. Yanlarında din adamları ve dervişler bulunurdu. Köy ve kasabalarını câmi, medrese ve tekke mihveri etrafında teşkil ederlerdi. Rumeli'de, Macaristan'a kadar, adım başı bu dervişlere ait tekke ve türbe kalıntılarına rastlanır. Bu yeni sâkinlerin, bâriz bir takım üstün vasıfları, yerli halkta alâka uyandırdı. Kitle hâlinde ihtidâ hareketlerine sebebiyet verdi. Mühim sayıda Bulgar, Makedon, Hırvat, Arnavut ve Rum müslüman oldu. Müslüman Hırvatlara Boşnak, Bulgarlara Pomak ve Makedonlara Torbeş denir. Rum asıllı müslümanlar daha ziyade Yanya, Tesalya ve Girit taraflarındadır. Asırlar önce Karadeniz'in kuzeyinden Balkanlara akın eden Peçenekler Bosna'da; Avarlar Sırbistan'da; Kıpçaklar da Bulgaristan'da halka karışmıştı. Osmanlıların gelişiyle bunlar, kendilerine yakın gördüğü yeni hâkimlerin dinine girmekte tereddüt göstermedi. Vergi muafiyeti Rumeli Türklerinin haylisi önceleri kısmen göçebe idi. Kışın köylerde oturur; yazın Rumeli yaylalarına çıkardı. XVII. asırda iyiden iyiye yerleşik hayata geçtiler. Bunlardan 24'er kişilik birlikler teşkil edildi. Her birliğin başında tımarlı sipahi statüsünde eşkinci ve bunların piyadeleri olarak da yamak vardı. Eşkinciler, her kazâda çeribaşına bağlıydı. [Çingene çeribaşısı başkadır.] 1691 yılından itibaren Rumeli'deki karışıklıklarda istifade edilmek üzere bunlar arasında evlâd-ı fâtihân gibi yeni ve iddialı bir isimle yeni askerî birlikler kuruldu. Başlarına da vezir rütbesinde yörük hâkimi tayin olundu. Bu hizmet karşılığında bazı vergilerden muaf tutuldular. Sefere katılmayanlar, katılanların âilesinin geçiminin karşılanması için vergi öderdi. Evlâd-ı fâtihânı, merkezde kapıcıbaşı temsil ederdi. Nüfusları, 1697 yoklamasına göre 1116 hanede 16582 kişi idi. Önceleri sadece Rumeli seferlerine katılan evlâd-ı fâtihân, XVIII. asır sonlarında Şark seferlerine de katılır oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılınca, dört tabur hâlinde ve aynı zamanda kazâ müdürü olan çeribaşı kumandasında yeniden teşkilâtlandırıldı. Eşkıya takibinde kullanıldı. Böylece Rumeli'ye geçen Türklerden kendisine tımar verilenlerin çocuklarına evlâd-ı fâtihân dendi. Sonra bu isim Rumeli'deki bütün Türkler için kullanılır oldu. 1845 senesinde bütün imtiyazları kaldırılarak kendilerine askerlik mükellefiyeti getirildi. Böylece evlâd-ı fâtihân müessesesi tarihe karıştı. Yunan isyanı, Bulgar komitacılarının baskıları, 93 Harbi felâketi, Balkan bozgunu ve mübâdele gibi çeşitli sebeplerle Rumeli'deki Türk varlığı giderek eridi. Çoğu Anadolu'ya göçtü. Bunların hepsi evlâd-ı fâtihâna dâhil olmadığı halde, Osmanlıların Balkanlar'daki son hatırası olmak itibariyle Rumeli muhacirleri hep böyle görüldü.
08.04.2009.
Tarihin derinliklerinden gelen bir kısas davası
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Hz. Osman'ın şehit edilmesiyle başlayan olaylar, Şam'da ve Kûfe'de iki ayrı halifenin hüküm sürmesiyle devam etti. Necef'teki Hazret-i Ali Camii ve türbesi hergün ziyaretçi akınına uğruyor. Tarihte en iyi hükümdarlar bile, tebasını hakkıyla memnun edememiştir. Merhametiyle tanınan üçüncü halife Hazret-i Osman da bunlardandır. Zamanında memurlardan bazı şikâyetler oldu. Her yerde halifeye hakaret ederek dolaştığı için Mısır'a sürülen Yemenli bir Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe, yanına topladığı memnuniyetsizleri halifeye karşı ayaklandırarak 4000 kişi ile Medine'ye yürüdü. Irak'tan da bu kadar kişi gelerek halifenin evini sardılar. Bu arada Hazret-i Ali'ye haber gönderip kendisini halife yapmak istediklerini söylediler. Hazret-i Ali bu teklifi kabul etmediği gibi, iki oğlunu halifeyi korumak üzere gönderdi. Gömleği çıkarma! İbni Ömer, istifa ederse, bunun kötü bir çığır açacağını, her önüne gelenin ayaklanıp halifenin istifasını isteyeceğini söyledi. Halife, Hazret-i Peygamber'in "Sana bir gömlek giydirecekler, bunu sakın çıkarma!" hadîsini halifelikle tabir edip istifaya yanaşmadı. 20 gün sonra halifeyi koruyan askerler öldürüldü. Başlarındaki halifenin damadı Mervan ağır yaralandı. İsyancılar eve girmeye muvaffak olup, halifeyi Kur'an-ı kerîm okurken şehid ettiler. Cenaze üç gün sonra evden çıkarılıp, gece Bakî kabristanında defnolunabildi. İslâm topluluğuna ilk fitne ateşini salmış olan İbni Sebe daha sonra Hazret-i Ali'ye yanaşmak istediyse de yeni halife iltifat etmeyerek Medâyin'e sürdü. Buna rağmen İbni Sebe, Hazret-i Ali'de ulûhiyyet sıfatları bulunduğunu söyleyip etrafına adam toplamaktan geri durmadı. Hazret-i Osman, evi sarılı iken, bacanağı Hazret-i Ali'yi Cuma namazı için vekil yapmıştı. Vefatından sonra da halife oldu. Hemen bütün vâlileri azletti. Şam'a Abdullah bin Abbas'ı tayin ettiyse de, kabul etmedi. "Muaviye'yi azletme! Orada eski bir vâlidir. Fitneye sebep olur" dedi. Halife vazgeçtiyse de bir sene sonra yine azletti. Halk, Hazret-i Ali'nin vâlilerinden de hoşnud olmadı. Bu arada Şam'da binlerce kişi Hazret-i Osman'ın kâtillerine kısas yapılması için ayaklandı. Devenin etrafında Mısırlı kâtiller Medine'ye hâkim olunca, Hazret-i Ali hükümet merkezini Kûfe'ye nakletti. İsyancılar Mekke'ye gelerek Hazret-i Talha, Zübeyr, Numan bin Beşir gibi sahabileri öldürmeye yeltendi. Bunlar da, hacca gelmiş olan Hazret-i Âişe'nin etrafında toplanıp beraberce Irak'a sığındı. İsyancıların ileri gelenlerinin telkiniyle kendisine taarruz edildiğini düşünen Hazret-i Ali, mültecilerin üzerine yürüdü. Böylece harb başladı. Hazret-i Âişe'nin bindiği devenin etrafında cereyan ettiği için buna Cemel (Deve) Vak'ası denir. Hazret-i Talha ve Zübeyr şehid düştü. Mısırlı isyancılar, Hazret-i Ali'nin askerleri arasına karıştı. Şam vâlisi Hazret-i Muaviye, kâtillere kısas yapmaya teşebbüs etti. Hazret-i Ali ise fitne sebebiyle kâtillerin masumlar arasına karıştığını söyleyerek bunu önledi. Hazret-i Muaviye, halifenin, aslî vazifesi olan kısas emrini tatbik etmediği için vazifesinden ıskat olunacağını ictihad etti. Hazret-i Peygamber, Hazret-i Muaviye'ye, "Halife olduğun zaman, vazifeni iyi yap! İyilere iyilik et. Kötülük yapanları da, afv eyle!" demişti. Bu söz, kendisinin ileride halife olacağını haber veriyordu. Bu hâdiseler üzerine Hazret-i Muaviye, halifelik zamanının geldiğine hükmetti. Diplomatik deha Hazret-i Ali, meşru halife olduğu için, kendi ictihadına göre bâgî saydığı Hazret-i Muaviye üzerine yürüdü. İki ordu Suriye'nin Fırat kenarındaki Sıffîn ovasında karşılaştı. Birkaç ay süren muharebelerde iki taraf da galip gelemedi. Sahâbenin ileri gelenlerinden Hazret-i Ammar başta olmak üzere binlerce kişi öldü. Bunun üzerine Hazret-i Muaviye mızrakların ucuna mushaf asarak ateşkes istedi. Kur'an-ı kerîmin hakemliğini teklif etti. Diplomatik dehasını gösteren emsalsiz tedbiri ile binlerce insan kanının dökülmesine mâni oldu. Hazret-i Ali, Ebu Musa Eş'arî'yi; Hazret-i Muaviye de, Amr bin Âs'ı hakem tayin etti. İkisi aralarında anlaşıp, karışıklıkların sona ermesi için Hazret-i Ali'nin hilâfetten azledilmesini uygun gördü. Ancak yeni halife hususunda hakemler anlaşamadı. Hazret-i Ali ordusundakiler, hakemlerin hükmünü kabul etmedi ve iki ordu geri çekildi. Bundan sonra Şam'da ve Kûfe'de iki halife hüküm sürmeye başladı. Bu hâdiselerde Sahâbenin bazısı Hazret-i Ali, bazısı Hazret-i Muaviye'nin ictihadını benimsedi. İbni Ömer gibi üçüncü bir kısım ise tarafsız kaldı. Hatta Hazret-i Ali'nin kardeşi Ukayl, Hazret-i Muaviye'nin yanındaydı. Hazret-i Ali tarafdarlarından bir grup, hakeme müracaat ettiği için Hazret-i Ali'ye düşman oldu ve ayrıldı. Bunlara Hâricî denildi. Hâricîler, meselenin nihaî halli için Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye ve Amr bin Âs'ı öldürmeye teşebbüs ettiler. Aynı gün üç ayrı şehirdeki câmilerde sabah namazı esnâsında yapılan bu suikastlerde, Hazret-i Ali şehid oldu. Hazret-i Muaviye yaralandı. Hastalığı sebebiyle o gün câmiye çıkamayan Amr bin Âs kurtuldu. Hazret-i Ali'nin oğlu Hasen'e biat edildi. Hasen, 6 ay kadar sonra, umumî af, maaş ve kendisinin veliahdlığı şartıyla halifeliği Hazret-i Muaviye'ye devretti. Böylece Hazret-i Peygamber'in, "Benim bu oğlum seyyiddir. Bununla Allah müminlerden iki tâifenin arasını bulur" sözü çıktı. İki tarafın mümin olduğu da bu sözden anlaşıldı. Siyasî ihtilafın son bulduğu bu seneye İslâm tarihinde âmü'l-cemaa (birlik senesi) denir. Kardeşlerimiz bizden ayrıldı Bu siyasî hâdiseler, İslâm hukukunun inkişafına hizmet etmiştir. Fıkhın baği kısmı, bu hâdiseler sayesinde yazılabilmiştir. Âlimlerin çoğu bu ihtilafta Hazret-i Ali'nin haklı olduğuna; ancak her ikisinin de ictihad ettiğine, hakkın tecellisi için uğraştığına, birbirlerine düşmanlık beslemediğine, bu sebeple ikisine de bir şey söylenemeyeceğine hükmetmiştir. Nitekim Kur'an-ı kerîm, sahâbenin birbirini çok sevdiği ve Allah'ın hepsinden ebedî râzı olduğunu söyler. Meselâ, Sıffîn esnasında, Bizans İmparatoru II. Konstantin, sınırdaki İslâm şehirlerine rahatsızlık veriyordu. Hazret-i Muaviye ona: "Bu sarkıntılıktan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar; onun askerinin kumandanı olur; oraya gelip, şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım" diye mektup yazdı. Hazret-i Muaviye, Sıffîn harbi sırasında, Hazret-i Ali'ye mektupla fıkhî sualler sorardı. Yine o günlerde Hazret-i Ali bir hutbesinde: "Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Kâfir ve fâsık değildirler. İctihadları öyle oldu" dedi.
15.04.2009
İlk tatil talebeler için
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
İslâm tarihinde resmî hafta tatili mefhumuna pek rastlanmaz. Esasen İslâm dini insanın gücü yettikçe çalışmasını tavsiye eder. Cuma bile dinî tatil değildir. Kur'an-ı kerim, Cuma namazı kılınırken alışverişi bırakmayı; namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılarak Allah'ın lûtfundan rızkını aramayı buyurur. Dolayısıyla mecburî hafta tatili, bu mefhum ile pek uyuşmaz. Nitekim tatil, atâlet, âtıl gibi sözlerle aynı kökten gelir. Çalışmamak demektir. Ancak hükümetler, ihtiyaç sebebiyle memur ve talebelere ihsan kabilinden haftanın bir gününü tatil edebilir ve etmiştir. Nitekim medrese talebelerine çamaşır yıkamak gibi hususî işlerini yapmaları, koltuk dersleri denilen yardımcı dersleri almaları, kitaplarını temin edip ders notlarını istinsah (kopyalama) ve mütâlaa eylemeleri maksadıyla haftada bir gün tatil verilirdi. Osmanlılarda bu gün Salı idi. Buna sonradan Cuma da eklendi. Bu günlerde ders yapılmazdı. Şeyhülislâm Molla Fenâri buna Pazartesiyi de ilâve etti. Böylece medreselerde haftanın üç günü görünüşte tatil idi. Arap beldelerindeki medreselerde de Cuma bütün gün ve Perşembe öğleden sonra tatil yapılırdı. MEMURLAR GERİ KALIR MI? Tanzimat'tan evvel pek mazbut olmamakla beraber resmî daireler de Çarşamba veya Perşembe günü tatil edilirdi. Memurlar bugünde evlerinin ihtiyaçlarını görür; daireler temizlenirdi. Ehl-i zevk olanlar aileleriyle İstanbul'un namlı mesirelerine giderdi. İlk zamanlar Cuma tatil değildi. Cuma namazları her dairede minber konulup mescid ittihaz edilen bir odada veya yakın bir câmide kılınıp, mesaiye devam olunurdu. Memurların çok, mesainin de sıkı olmadığı devirlerdi. Mesai başlangıcında karşıdan gelenlere bir saat, adalardan gelenlere iki saat tolerans gösterilirdi. Mesai bitimi de böyle idi. Çoğu memurlar evrakların konduğu torbaları alıp evde çalışır; hazırladıkları dosyaları getirip yenilerini alırdı. Devlet dairelerinde herkesin oturacağı kadar masa, sandalye bile bulunmazdı.CUMA RESMİ TATİL OLUYOR 1241/1826'dan itibaren Cuma günü memurlar ve medreseler için hafta tatili yapıldı. Mektep ve medreselerin ayrıca Perşembe günleri de tatil yapmaları hükme bağlandı. Gayrımüslimlerin dinî günleri de bu dinden olan memurlar için tatil günleri idi. Gayrımüslim mektepleri Perşembe ve Cuma günleri tedrisatta bulunur; Yahudi veya Hıristiyan oluşlarına göre Cumartesi veya Pazar günü tatil yapardı. Böylece insanların rahatça Cuma gününe mahsus ibadetlerini yapabilmeleri düşünülmüştü. Dükkânlar için tatil mecburiyeti yoktu. Ramazan ayı medreselerde, Şeker ve Kurban bayramları bütün yurtta memur ve talebeler için tatil idi. Ayrıca mevlid kandili, padişahın doğum ve tahta çıkış günü tatil idi. 1908'den sonra II. Meşrutiyet'in ilan edildiği 10 Temmuz da ilk millî bayram olarak tatil edilmişti. 1924 yılında çıkarılan kanun ile Cuma günü bütün resmî daireler, mektepler ve dükkânlar için resmî tatil kabul olundu. İşin enteresanı şudur ki, Cuma'nın resmî tatil oluşu, ilk defa cumhuriyet hükümetinin tercihidir. 1935'te hafta tatili Pazar'a alındı. Bugün Fransız işgali görmüş Cezayir, Tunus gibi Kuzeybatı Afrika ülkeleri hariç, İslâm ülkelerinin hemen hepsinde Cuma resmî tatildir. Mektepler Perşembe de tatil yapar. Çoğunda Hıristiyan bayramları da tatildir. Cumartesi iş görene ölüm!Allah'ın yer ve gökyüzünü altı günde yaratmasından ilhamla, Yahudîlikte haftanın yedinci (sebt) günü mukaddes sayılarak ibadete tahsis edilmiştir. Nitekim Tevrat, sebt günü çalışmayı yasaklar. Bu gün iş görenin cezası ölümdür. Sebt gününde yapılması yasak olan işler şunlardır: Odun toplamak, ateş yakmak veya söndürmek, yemek pişirmek ve haşlamak, seyahat, yük taşımak, iş idare etmek, tarla sürmek, ekmek, biçmek, demet yapmak, harman kaldırmak, tahıl ayıklamak, öğütmek, elemek, yoğurmak, yün kırkmak, yıkamak, döğmek, boyamak, eğirmek, örmek, dokumak, iplik bükmek, ip düğümü atmak veya çözmek, dikiş dikmek, kumaş kesmek, avlanmak, hayvan boğazlamak, hayvan derisi yüzmek, tuzlamak, tabaklamak, postun tüylerini kazımak, yazı yazmak, bina yapmak veya yıkmak, çekiçle vurmak, yük taşımak, elektrikli eşya kullanmak, havradan başka bir yere gitmek üzere otomobile binmek gibi işlerdir. Karai denilen Yahudi mezhebinde, ilâveten, ışık yakmak, banyo yapmak, akan suyu kullanmak, kapalı bir kabı açmak, gömlek üzerine palto, ceket vs. giymek, dünya kelâmı konuşmak da yasaktır. Dindar Yahudiler, Cumartesi işçisi (sabbath-goy) tutar ve kendilerine yasak olan işleri ona yaptırırlar. Bunun İsrail'deki Filistinlilerin menfaatine olduğunu söylemeye lüzum yoktur herhalde. Hıristiyanlar sebt yerine, pazara ehemmiyet verir. Ancak Yahudîler gibi bu güne kudsiyet atfetmez. Kendi tercihleriyle çalışmadıkları bugüne mahsus âyinleri vardır.
22.04.2009
PARAMIZIN SERÜVENİ
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Para bastırmak, devlet hâkimiyetinin alâmetlerindendir. Paranın kıymeti üzerinde oynayıp hazine açıklarını kapatmak da, her devirde hemen her devletin yaptığı bir iş olmuştur. Halka da "paramız pul oldu" diye feryat etmek düşmüştür 5 liralık banknot tutan bir telgraf memurunu temsil eden bir kartpostal.İslâmiyetten evvel Mekke'de altın ve gümüş para vardı. Bunlar eski Arap, Acem ve Roma pa-raları idi. Hazret-i Peygamber, bu paraları kullandı. İslâm tarihinde ilk para basan Halîfe Hazret-i Ömer'dir. Hicretin 18. senesinde, Acem paralarının şeklinde kısa ve kalın parçalar hâlinde ve çekirdek görünümünde 14 kırat ağırlığında para bastırmıştı. Hazret-i Osman, 28 senesinde altın ve gümüş para bastırdı. İlk yuvarlak gümüş parayı, Mekke'de Abdullah bin Zübeyr (680-692) kestirdi. İslâm devletlerinin çoğu, kendi zamanlarında çeşitli pa-ralar bastırdılar. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara meskûkât veya sikke denir. Tuğrayı kim koydu?Osmanlılarda ilk zamanlarda Selçuklu paraları kullanıldığı gibi, Osman Gâzi tarafından ilk gümüş para (akçe) bastırılmıştır. Bu akçe 0.68 gram idi. Sonraki akçeler çeşitli ağırlıktadır. Kanunî Sultan Süleyman zamanında bir dirhem (3.36 gr) gümüşten üç akçe basıldığı rivâyet olunur. 1688 yılından sonra akçedeki gümüş miktarı altıda bir nisbetinde azaldı. İlk altın para Sultan Fatih tarafından 1478'de bastırıldı. Daha sonra çeşitli para-lar basıldı ve bu işi düzene koyan muhtelif kanunlar yapıldı. Küçük şeyleri satın almak için Sultan I. Murad devrinden itibaren mangır veya fülüs denilen bakır pa-ralar basılmıştır. Bunun basma mâliyeti ile üzerinde yazılı bedel arasındaki fark hazineye gelir kaydolunurdu. Paralara Sultan Yıldırım Bayezid zamanında tarih; Çelebi Sultan Mehmed zamanında da tuğra konulması âdet oldu. Osmanlılarda, parayı koruma kanunu mechul olduğundan, Osmanlı paraları yanında, Venedik, Lehistan, Felemenk (Holanda), Alman, Fransız, Mısır, İran paraları da tedâvül ederdi. Altın ve gümüş, ezelden beri her cemiyette para olarak kabul edilmiş; itibar görmüştür. Üzerinde ister Napolyon'un resmi olsun, isterse Sultan Reşad'ın tuğrası! Meteliğe atılan kurşun Sultan Mecid zamanında akçe tedâvülden kaldırılarak 24 gram ağırlığında mecidiye adıyla gümüş para bastırıldı. 7.2 gramlık bir Osmanlı lirası 5 mecidiye; 1 mecidiye 20 gümüş kuruş; 1 kuruş 40 para idi. 1828 yılında metelik adıyla kuruşun dörtte birine (on paraya) denk bir para kesildi. Sultan Reşad zamanında metelik nikel olup, tedâvüldeki en küçük para birimi idi. On paraya bir şey almak mümkün olmadığı için, halk arasındaki, "On para etmez!", "Metelik vermem", "Meteliğe kurşun atı-yor" gibi tâbirler kullanılırdı. Osmanlılarda mühim şehirlerde darphâneler vardı. Bu darphâneler sikke tecdidi ve tashihi zamanında faal çalışırlardı. Parayı sadece devlet bastırmaz; isteyen elindeki altın ve gümüşü darphâneye götürerek ağırlığı miktarınca ve ücreti mukabilinde para bastırabilirdi. Darphâneler umumiyetle üç seneliğine iltizama (ihâ-leye) verilerek işletilirdi. İltizam alan olmazsa, emin adında maaşlı bir memura tevdi edilirdi. Emânetle idare olunan darphânelerin, darbedilen maden miktarını bilmek bakımından avantajı varsa da, hâsılatı düşük olurdu. PARAMIZ PUL oldu!.. Akçe, Osmanlı Devleti'nin resmî para birimi (vâhid-i kıyasîsi) idi. Osmanlı altını büyük; mangır da küçük para muamelesi görürdü. 1687 tarihinden sonra para bi-rimi olarak kuruş kabul edildi. 3 pul (mangır) 1 akçe; 3 akçe 1 para; 40 para 1 gümüş kuruş; 100 kuruş da bir Osmanlı altını idi. Paramız pul oldu tabirindeki pul, ne posta, ne de damga puludur. Daha aşağısına alışveriş yapılamayan en küçük para birimidir.Tahta çıkan her padişah, eski sikkelerin tedâvülünü menederek yeni para bastırırdı. Bu sebeple halk eski sikkeleri darphâneye götürür; burada eritilerek yeni paraya dönüştürülürdü. Bundan cüz'î bir de ücret alınırdı. Harbler sebebiyle hazine zaafa düştüğü zaman akçedeki gümüş miktarı azaltılarak gelir elde edilirdi. Ama bu, halkın memnuniyetsizliğini doğururdu. Osmanlı Bankası gümüş mahzeni Kâğıt paranın macerası Kâğıt para, çok eskiden beri çav adıyla Çin'de kullanılırdı. Bunlar, üzerinde imparatorun mührü bulunan dikdörtgen mukavva parçalarıydı. İran şahlarından Keyhâtu, 693'te İran'da kâğıt para bastırıp, altın ve gümüş yerine kullanılmasını emretti ise de halk kullanmadı. Müslüman hükümdarlardan ilk defa Azerbaycan sultanı İzzeddin Muzaffer kâğıt para basmaya teşebbüs ettiyse de halk kabul etmeyip ayaklanarak sultanı öldürdü. Şer'î hukukta altın ve gümüş kıyamete kadar para olarak kabul edilmektedir. Bunun haricinde basılan bakır, nikel mangırlar ile kâğıt paraları kullanmak şer'an meşru ise de, akid bedelleri altın ve gümüşe göre tesbit olunurdu. Osmanlı Devleti'nde ilk kâğıt para kâime adıyla 1850 yılında kullanıldı. Bir liralık kâime bir Osmanlı altını (yüz kuruş) olmak üzere basıldı. Halk rağbet etmediği ve bu sebeple altın karşısında hızla değer kaybettiği için kısa bir zaman sonra 1862'de piyasadan çekildi. 93 Harbi felâketi sebebiyle tekrar kâime basıldıysa da, altın karşısında çok değer kaybettiği için 1879'da piyasadan toplandı. En son 1915'te banknot (evrak-ı nakdiyye) basıldı ve tedâvülü devam etti. Osmanlı parası altın ve gümüşe bağlı olduğu için, kıymetsiz bir şeye "gâvur parasıyla on para etmez!" demek âdet olmuştu. İslâm devletleri, madenî para kullanmayı tercih etmişlerdir. Bunun bir sebebi de tasarruf idi. Madenî paranın kâğıt paraya göre daha temiz ve sıhhî olduğu da açıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anado-lu'da hâlâ kâğıt paraya itibar etmeyip sarı (altın) lira ve gümüş mecidiye ile muamele yapan esnaf çoktu.
06.05.2009
Sakarya Nehrini İstanbul'a bağlamak Sultan III. Mustafa Han'ın projesiydi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
AYAZMA İHTİŞAMI Sultan III. Mustafa, Üsküdar'daki Ayazma Camii'ni ağabeyi Şehzâde Mehmed ve annesi Mihrişah Vâlide Sultan'ın ruhu için yaptırmıştır. Ayazma, mukaddes su demektir. Cami, kuş evleri ile meşhurdur. Padişahın yaptırdığı diğer bir şaheser olan İskele Câmii ise, Kadıköy'deki tek padişah câmiidir. Sultan III. Mustafa, tabiri caizse Osmanlı tarihinin en talihsiz hükümdarlarındandır. Teknik Üniversite'nin kuruluşu gibi çok mühim hizmetler yapmışsa da; Ruslara karşı yaşanan ilk ağır mağlubiyet ve İstanbul'un tarihte gördüğü en büyük zelzelelerden biri bu padişah zamanına rast gelmişti. Bu sebeple hayırlı işleri unutulmuş; hep felâketlerle anılmıştır. Osmanlı tarihinin en parlak sayfası sayılan Lale Devri hükümdarı Sultan III. Ahmed'in oğludur. Ancak tahta çıkabilmek için iki amcazadesini beklemiştir. 1757 yılında tahta çıkan padişah, babası gibi sulhsever bir hükümdardı. Ancak hâdiseler istendiği gibi gelişmedi. Ruslar, bir denge unsuru olan Polonya'yı işgal etti. Lehliler, Podolya'yı verme karşılığında padişahtan yardım istedi. Padişah tereddüt içinde iken, Rusların Osmanlı sınırını geçip Müslüman halkı kılıçtan geçirmeleri harbi kaçınılmaz kıldı. 1769 başında başlayan harb, bir sene içinde Rusların lehine döndü. Osmanlı askerinin talimsiz ve isteksizliği ile koordinasyon bozukluklarına, kumandanları kabiliyetli Rus ordusunun sabır ve metaneti eklenince, harbin kaybedilmesi kaçınılmaz oldu. Bu, Ruslara karşı ilk mağlubiyettir. Sefere bizzat çıkmak isteyen padişaha hastalığı mani oldu.HÜZÜN VERİCİ BORÇ SENEDİ Derken güçlü Rus donanması Çeşme limanına girerek Osmanlı donanmasını imha etti. Türk tarihinin bu en büyük facialarından birine, Rusların Dobruca'daki Türk kasabaları halkını kılıçtan geçirmeleri eklenince, padişah üzüntüsünden inme indirdi (felç oldu). 1774 yılının 21 Ocak günü Cuma ezanları okunurken 57 yaşında vefat etti. Talihin garip bir cilvesidir ki, yerine geçen kardeşi Sultan I. Abdülhamid de, devam eden Rus harbinde bugün Ukrayna'daki Özi kalesinin düşüp halkının kılıçtan geçirilmesi üzerine inme indirip vefat etmişti. Tarihte halkı katliâm edildiği için üzüntüsünden ölen başka devlet adamı bizce malum değildir. Bu mağlubiyet neticesinde Küçük Kaynarca Anlaşması imzalanmıştır ki, Kırım gibi ahalisi Müslümanlarla meskûn bir belde ilk defa elden çıkıyordu. Osmanlı Devleti, artık dünyanın en güçlü devleti değildir. Ama hâlâ güçlü devletler arasındadır. Sultan III Mustafa, uyanık fikirli; tedbirli; ilim ve fazilet sahiplerini koruyan; en mühimi çok tasarruflu bir padişah idi. Otuz seneye yakın barış içinde yaşandığı için hazine dolmuştu. Padişah bu hâli muhafazaya çalıştı. Ancak Rus harbi esnasında hazine suyunu çekince, padişah oğlu Selim'e (istikbalin Sultan III. Selim'i) ve kızı Şah Sultan'a doğum sebebiyle gelen ve cem'an 577 kese tutan hediyeleri anneleri Mihrişah Sultan'dan borç alıp muharebeye sarf etti. Buna mukabil bir de borç senedi verdi. Bu hazin borç senedi Topkapı Sarayı arşivindedir. Sultan III. Mustafa, orduyu teknik açıdan ıslaha girişti. Fransız ordusunda çalışan Macar asilzadesi Baron de Tott'u getirtti. Müslüman olup Humbaracı Ahmed Paşa adını alan Baron, hafif toplar döktürttü. Padişah, modern bir top dökümhanesi kurdu. Bu arada 1773'te Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adıyla gemi mühendisliği mektebi kurdu ki bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi'dir. Yerine geçen oğlu Sultan III. Selim buna yeni bölümler eklemiştir. Şehirlerde kıtlık depoları inşa ettirdi. Fabrikalar ve atölyeler kurulmasını teşvik etti. Babası zamanında başlanan, ama Patrona Halil isyanı ile akamete uğrayan sanayi inkılabını gerçekleştirmeye çalıştı. Muvaffak olsaydı, bu hususta Osmanlı Devleti İngiltere'ye fark atacaktı. Sırayla yerine geçen kardeşi, oğlu ve yeğeni bu ıslahatı devam ettirdi. PROJE SAVAŞA TAKILDI Sakarya Nehrinin Sapanca Gölü üzerinden şehre getirtilmesine girişti. Böylece hem şehre su temin edilecek; hem de kereste ve odun ihtiyacı kolayca karşılanacaktı. Kanallar kazılmaya başlandıysa da, Rus harbi kopunca teşebbüs geri kaldı. Padişah, astronomiye çok meraklı ve bu mevzuda zamanın âlimi sayılabilecek derecede idi. O zamanlar astronomi ile astroloji arasında pek fark gözetilmediği için, sonra gelen bazıları, Sultan III. Mustafa'ya yıldız falına meraklı bir padişah olarak tanıtarak gülünç duruma düşmüşlerdir. Suya verilen câmi 1766 senesinde İstanbul'da Küçük Kıyamet de denen bir zelzele koptu. İki dakika içinde şehir yerle bir oldu. Padişah, fevkalade gayretlerle şehri yeniden imar ve ihya etti. Akabinde başlayan harbe rağmen, Davudpaşa Kasrı, Kapalıçarşı, surlar, Baruthâne, Saraçhane, Yeniçeri odaları, Tophane ve Kızkulesi'ni derhal onarttı. Bu arada temellerine kadar yıkılan Fatih Câmii'ni yeniden yaptırdı. Laleli, Üsküdar-Ayazma, Kadıköy-İskele ve Paşabahçe Câmileri, Sultan III. Mustafa'nın çok sayıda hayır hasenatının başında gelir. Ama ne gariptir ki, teknik üniversitede olduğu gibi, bu câmiler de onun ismiyle tanınmaz. Hanımı Mihrişah Valide Sultan da hayratıyla tanınır. Zeynep Sultan Câmii de bu devre aittir. Rivayete göre padişah rüyasında Laleli Baba adında bir velî görmüş. Dünyada en büyük mutluluğun ne olduğunu sormuş. O da, yiyip içtiğini def edebilmektir diye cevap vermiş. Padişah bu cevabı bir veliye yakıştıramamış. Sonra ağır bir kabızlığa tutulmuş. Doktorlar çare bulamamış. Tekrar rüyasına giren velî, kendi adıyla bir câmi yaptırırsa bu hastalıktan kurtulacağını vadetmiş. Laleli Câmii'nin yapılış hikâyesi budur. Bu sebeple padişah, "İstanbul'da dört câmi yaptırdım. İkisini (Ayazma ile İskele) sele, birini yele (Laleli), birini de dedeme (Fatih) kaptırdım" derdi. Sultan III. Mustafa, Laleli Câmii avlusundaki türbesinde, oğlu Sultan III. Selim ile beraber yatmaktadır. İstanbul'daki dört kadem-i şeriften, yani Hazret-i Peygamber'in ayak izinden birisi buradadır. Ancak türbe kapalıdır. Burası, vaktiyle medrese, imaret ve sebiliyle bir külliye idi.
13.05.2009
Bir OSMANLI kardeşliği: TÜRKLER VE ARAPLAR
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Yakında yaptığım bir Orta Doğu seyahatinde, Başbakan Tayyip Bey'in Davos'daki tavrı sebebiyle Türkiye'nin Araplar nezdinde itibarının arttığını müşahede ettim. Daha önceki senelerde uzun müddet Arap ülkelerinde yaşadım. Tahsil yaptım. Arapları hasbelkader tanıma imkânım oldu. Ekserisinin Türklere karşı sempatisinin bulunduğunu gördüm. Osmanlı devrini hasretle anıyorlardı. Temiz, görgülü, misafirperver insanlardı. O zamana kadar Araplar aleyhinde işittiklerimin ne derece yanlış olduğunu da yine böylece anlamış oldum. EL-EMEL Fİ TÜRKİYE Arap dünyasında bilhassa iki Osmanlı padişahının müthiş itibarı vardır. Birisi İstanbul'u fethederek Hazret-i Peygamber'in müjdesine kavuşmuş olan Fatih Sultan Mehmed; ikincisi de Filistin'i ne pahasına olursa olsun Siyonistlere teslim etmeyen Sultan Abdülhamid. Bilen bilir, Orta Doğu'da Filistin meselesi daima aktüeldir. Cuma hutbelerinde Filistin'in anılmadığı, dolayısıyla Sultan Hamid'den minnetle bahsedilmediği gün neredeyse yoktur. Bosna'daki dahilî harb esnasında Medine mescidinde tanıştığım çok ihtiyar Yemenli bir seyyid bana "Bosna'nın Müslümanlığı Fatih Sultan Muhammed Han sayesindedir. Bosnalılara ancak siz yardım edebilirsiniz. Vazifenizdir" demişti. Seneler evvel Türkiye'deki bir cumhurreisi seçimi arefesinde, Sudan müftüsü iyi birinin seçilmesi için dua ettiğini söyledi. Bir ahbabım "Sudan nere, Türkiye nere!" gibisinden hayret izhar edince müftü, "Niçin şaşırıyorsunuz? Ümid Türkiye'dedir (el-Emel fî Türkiye)" demişti. Arapların neredeyse tamamı, İslâm dünyasındaki ezilmiş, sinmiş hâlin, Türkiye sayesinde yok olacağını; tabiri caizse yiğidin düştüğü yerden kalkacağına inanmaktadır. İSTANBUL'A LÂYIK KUMAŞ Orta Doğu'nun hangi ülkesinde nereye gidersem gideyim Türk olduğumu öğrenince bir itibar gösterirler; İstanbul'dan geldiğimi öğrenince ikinci bir itibar gösterir; neredeyse toparlanıp hürmeten ayağa kalkarlardı. Yıllar önce Şam'ın meşhur Hamidiye çarşısında geziyordum. Dükkâncının biri "Akmışa İstanbulî (İstanbul kumaşları)" diye bağırarak malını satıyordu. Yanına yaklaştım. "Kardeşim. Şam'ın üç şeyi meşhurdur. Bunlardan biri de kumaşıdır. Hal böyleyken siz İstanbul kumaşı mı satıyorsunuz?" diye sordum. Adamcağız şaşırdı. Sonra izah etti. İstanbul kumaşları, İstanbul'a lâyık, yani fevkalâde güzel kumaşlar demekmiş. İstanbul malı kumaşlar değilmiş. Şam'da kaldıkça İstanbulî tabirinin büyük bir övgü kelimesi olduğunu iyice öğrendim. Kahire'de Ezher yakınındaki meşhur Fişâvî kahvesinde oturup kahve içiyorduk. Bir ara arkadaşlar aralarında birisinden bahsederken "Vallahi, eş-şahs İstanbulî" dediler. "Kimmiş bu İstanbullu şahıs?" diye merakla soracak oldum. Anladım ki bahsettikleri şahıs İstanbullu felan değilmiş. Kibar, terbiyeli, kültürlü, şık kimselere böyle söylerlermiş. Mısır'da, Suriye'de, Irak'ta annesinin, ya ninesinin, yahud ecdadının Türk asıllı olduğunu söyleyip övünenler az değildi. Osmanlı Devleti zamanında buralara yerleşen ve Araplaşan çok sayıda Türk, aslını bilmektedir. Şam'ın el-Meydan adlı koca mahallesinde yaşayan ailelerin neredeyse tamamı Selçuklulardan kalma Türklerdir. Ürdün'de beraber kaldığım Şamlı arkadaş da Selçuklu kumandanlarından Boğa'nın torunu idi. Tek kelime Türkçe bilmediği halde, Boğa'nın Arapçalaşmış hâliyle el-Buğâ soyadını taşıyordu. Haleb'den Yemen'e, Fas'tan Basra'ya kadar bütün bir Arap coğrafyasında, memuriyet veya her hangi bir sebeple yerleşip de, imparatorluk dağılınca burada kalanlara rastlarsınız. Anadolu halkı arasında da damarlarında Arap kanı dolaşan az değildir. TESBİH TANESİ GİBİ DAĞILDIK Osmanlılar, İslâm dünyasında büyük bir prestij kazanmış; diğer Müslüman unsurlar, İslâmiyete yaptıkları hizmetlerden ötürü Osmanlılara minnet hissetmişlerdir. Meselâ 1565'de Mısır'da vefat eden meşhur Şâfiî âlimi İmam Şa'rânî, el-Uhûdü'l-Kübrâ adlı eserinde Osmanlı sultanlarının dine bağlılığını ve adaletlerini överek "Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyetin yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir" diyor. 1640'da vefat eden Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablûsî, "Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım" meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Bunu Bağdad âlimlerinden Numan el-Âlûsî (vefatı: 1899) Gâliyyetü'l-Mevâiz adlı eserinde nakleder. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (v: 1886), Osmanlıların İslâmiyete hizmetlerini anlatmak üzere ed-Devletü'l-Osmâniyye mine'l-Fütûhâti'l-İslâmiyye adında müstakil bir eser kaleme almıştır. Arap tarihçi, yazar ve gazetecileri, umumiyetle Türkleri seven, bilhassa Osmanlılara bağlı olan zatlardır. Aralarında tek tük ecnebi tesiriyle Arap milliyetçiliği batağına saplananları olmuştur. Bunların da haylisi pişmanlık getirmiş; bunu da açıkça ilan etmiştir. Bir Mısır dışişleri bakanının "Osmanlı Devleti'nin yıkılışı ile tesbih tanesi gibi darmadağın olduk" sözü çok mânidardır. Türkler, Hazret-i Peygamber'in kavmi olduğu ve Kur'an-ı kerim lisanı konuştuğu için Araplara değer vermiş; Kavmü Necibi'l-Arab (Soylu Arap Kavmi) diye anmıştır. Arap ülkelerini sömürge değil, vatan toprağı görmüş; icabında düşmana karşı kanının son damlasına kadar savunmuştur. MUSKA YAPILAN PARAÜrdünlü yaşlı bir zat, "Benim vaktiyle Osmanlı pasaportum vardı. Nereye gitsem selâm dururlardı. Şimdi yeni pasaportumu gösteriyorum, ciddiye alan yok" diye dert yanmıştı. Bir başkası da "Osmanlının yıkılmasından en çok biz Araplar zarar gördük. Vaktiyle Arap ülkelerinde ne hudut, ne gümrük, ne vize vardı. Şimdi bir Suriyeli, yanı başındaki Irak'a giremiyor" demişti. Suriye'de Arapların "Osmanlı parası dünyayı alıyordu. Şimdikilerle çay bile içilemiyor" dediklerini işitince, ihtiyar Cezayirlilerin Osmanlı paralarını muska diye boyunlarına taktıklarını hatırladım. Maanlı bir ihtiyar, İngilizlerin aldattığı bedevî isyancılara katılmayıp, Osmanlı askeriyle beraber çarpıştıklarını iftiharla anlatırdı. Suriye'deki Şemmar aşireti reisi Sadun el-Uceymî Bâşâ (Paşa), Osmanlı ordusunun kahraman kumandanlarından idi. Arap aşiretlerinin çoğu İstanbul'a sadâkatten ayrılmamıştır. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında, İttihatçıların iktidarı ele geçirmesiyle, ülkedeki Türk olmayan unsurlar hayli rahatsız olmuştu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, bu unsurlar arasında milliyetçilik tohumları ektiler. Araplar da bundan nasibini aldı. İttihatçıların menfi icraatı, bu milliyetçiliği besledi. Bizde "Pis Araplar! Bizi arkadan vurdular" edebiyatının benzerini, Arap ülkelerinde iktidarı ele geçiren sosyalist diktatörler Türkler aleyhinde yürütüyordu. Ama aklı başında kimse bu propagandalara kanmadı. Bugün de Arap ülkelerinde Osmanlıları sömürgeci olarak gören Türk aleyhdarları kalmamış gibidir. Her yerde işlerin normale döndüğünü görmek memnuniyet vericidir.
20.05.2009
Dünya müsamahanın ne olduğunu Fatih Sultan Mehmed'den öğrendi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Sultan Fatih, tarihçiler tarafından yalnızca Türk tarihinin değil, İslâm hatta, dünya tarihinin en büyük devlet adamlarından biri kabul edilir. Askerlikte ve siyasette, ilim ve kültürde, sanat ve edebiyattaki derinliğiyle, benzeri bugün bile çok azdır. Böylece Rönesans hükümdarlarının modeli olarak gösterilmiştir. Osmanlı Devleti'ni, gerek toprak ve gerekse teşkilat bakımından imparatorluk hâline getiren, O'dur. HOŞGÖRÜ MÜ, MÜSAMAHA MI? Osmanlılar, bir memleketi fethedince, bu memleket halkı, Osmanlı vatandaşı sayılırdı. Osmanlı hâkimiyetini tanıdığına ve hukukuna riâyet edeceğine dair söz vererek önceki hayatını devam ettirirdi. Osmanlı Devleti de, zimmî denilen bu gayrımüslim vatandaşların can ve mal emniyeti ile din hürriyetini teminat altına alırdı. Kanun önünde Müslüman vatandaş ile gayrımüslim vatandaş arasında bir fark yoktu. Bu husus, devletin veya hükümdarın gayrımüslim teb'aya bir ihsanı vasfında olmadığı gibi; milletlerarası bir anlaşmanın gereği de değildi. Şer'î hukuka dayanan bir iç hukuk düzenlemesi idi. Bu bakımdan hiçbir hükûmet, bunu sınırlandıramaz veya kaldıramaz; gayrımüslimler de bu haklarından vazgeçemezdi. Osmanlı ülkesindeki gayrımüslimler azınlık değil, vatandaştır. Azınlık (ekalliyet) mefhumunun bize girişi XX. asırda ulus devlet telâkkisiyle olmuştur. Çünki modern dünyada azınlık çoğunlukla çatışır. Halbuki Osmanlılarda her millet, İlber Ortaylı'nın tabiriyle, kendi kompartmanında yaşar; çalışma, yükselme faaliyetleri ve sosyal mobilite kendi kompartmanında yürür. Meselâ Ermeni bir gencin ideali, kendi milleti içindeki yönetici sınıfa girmektir. Kompartmanlar arasında geçiş ancak o dine giriş ile olur. Farklı millet mensuplarının, birbiriyle evlenmesi düşünülemez; aynı mahallede yaşaması nâdirdir; münasebetleri sınırlıdır. Dolayısıyla aralarında çatışma, didişme, kimlik isbatı, asimilasyon gibi problemler doğmaz. Doğarsa, hükûmet bunu önler. "Osmanlı Barışı" böyle sağlanmıştır. Bunun adı hoşgörü değil, tesâmuhtur. Hoşgörüde tahammül etmek mânâsı olduğundan bir hafiflik vardır. Tesâmuh (müsâmaha) ise, toleranstaki iyi niyetli bir sabrı ifade etmeye daha elverişlidir.BU NE CÜR'ET! İstanbul'u fethettiğinde, gayrımüslimleri müslüman olmak veya şehri terketmek tercihiyle karşı karşıya bırakması teklifinde bulunanlara Fatih Sultan Mehmed'in verdiği tarihî bir cevap vardır: "Din-i mübîn-i İslâmı, Şâri teâlâdan daha ziyade himâyeye kalkışmak ne cüretkârlıktır" (Yani dinin sahibi olan Allah dururken, İslâmiyet'i korumak size mi düştü? Halbuki O, bunu istememiştir.) Buna benzer bir hadise de Balkanlarda yaşanmıştır. Sultan Fatih'in, Rumeli'deki fetihleri Sırp hududuna dayanınca, Ortodoks mezhebindeki Sırpların kralı Brankoviç, Katolik Macarlar ile Osmanlılar arasında kaldı. Bir elçi Sultan Fatih'e, bir elçi de Macar kralı Hunyad Yanoş'a gönderdi. Sırbistan, idarelerine terk edilirse, Sırp halkının dinlerine ne gibi muamele edeceklerini sordurdu. Macar kralı, bütün Ortodoks kiliselerini yıktırıp, yerine Katolik kiliseleri yaptıracağını söyledi. Sultan Fatih'in cevabı, her zamanki gibi emsalsizdi: "Her câminin yanı başında bir kilise inşa olunup, herkesin kendi dinine göre ibâdette bulunmasına müsaade ederim". Böylece Sırbistan, Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Sultan Fatih ile Patrik Gennadios'u tasvir eden bir gravür. Ayakta karşılanan patrik Türkler İstanbul'u fethettiğinde, halk Katoliklerle birleşmek hususunda ikiye ayrılmıştı. Patrik II. Athanasios, buna karşı çıktığı için azledildiğinden makamı boştu. Bizans başvekili Notaras, "İstanbul'da kardinal külâhı (yani Katolik hâkimiyeti) görmektense, Türk sarığını (Müslüman hâkimiyetini) tercih ederim" diyordu. Sultan Fatih, Gennadios adında münzevi bir papazı hayat boyu Ekümenik Patrik (bütün Ortodoksların patriği) tayin edip kendisine vezir rütbesiyle protokolde yer verdi. Vazife tevdii esnâsında, Bizans'tan kalma an'anevî merâsimler tatbik olundu. Padişah, patriği ayakta karşılayıp uğurladı. Kendisine âsâ ve has ahırdan at hediye edildi. Bu sebeple Sultan Fatih, ekseri tarihçilerce Patrikhânenin ikinci kurucusu ve Doğu Roma İmparatoru olarak görülür. Çünki imparator, patriği tayine salâhiyetli tek makamdır. Artık imparatorun yerini padişah almıştı. Böylece Rusya dışındaki bütün Ortodokslar yeniden İstanbul Patriği'nin nüfuzu altına girmiş oldu. Önceleri Draman semtinde bulunan patriklik, 1587'de Fener'e taşındı. O zamandan beri Fener Patrikhânesi diye anıldı. Sultan Fatih'in patrikhâneyi himayesi, Osmanlılara Hıristiyan dünyasında büyük siyasî ve sosyal avantajlar sağladı. Bugün bile Amerika'nın Moskova patriğine karşı Fener patriğine teveccühünün arkasında bu politika yatar. Kanunsuz ceza yok! Şia'nın aşırılarından olup, Kur'an-ı kerimin bâtınî (gizli) bir manası olduğunu; bu mânâyı Kur'an harflerindeki bazı şifrelerle ancak kendilerinin anladığını söyleyen ve Allah'ın Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne inanan Hurûfîler, öteden beri Anadolu'da faaliyet göstermekteydi. Sultan Fatih, faaliyet ve inançları İslâmiyete açıkça aykırı olan bu grubu hemen cezalandırmak yerine, sarayda zamanın büyük âlimlerinden Fahreddin Acemî reisliğinde bir ilmî meclis topladı. Hurûfî ileri gelenleri bu meclise davet edildi. Fahreddin Acemî bunların söylediklerini ilmî bakımdan bir bir çürütünce, Sultan Fatih hepsinin cezalandırılmasını emretti. Keyfîlikten uzak ve hukuka bağlılık timsali bu hareketiyle de Hurûfîliğin yayılmasını önleyerek hem milletin birliği hem de dinin selâmeti için mühim bir hizmette bulunmuş oldu. Bugün bazıları, bu tavrı sebebiyle padişahı Hurûfî, hatta Hıristiyan sempatizanlığı ile itham ederler ki gülünçtür.
27.05.2009.
Padişaha dokunulmaz mıydı?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Bugünlerde cumhurbaşkanının dokunulmazlığı konuşuluyor. Anayasada açık bir hükmün olmaması da hayli kafaları karıştırdı. Kral hata yapmaz! Bu, Avrupa'da bir anayasa kaidesidir. Kanun-ı Esasî'deki "Zât-ı akdes-i padişahî mukaddes ve gayrı mesuldür" ifadesi acaba ne mânâya gelir? Padişahın dört türlü mesuliyetinden bahsedilebilir: 1. Dinî Mesuliyet Herkes gibi, padişahın da, icraatın da öncelikle Allah'a karşı mesul olup; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceğine inanılırdı. İbâdet mükellefiyeti bakımından, hükümdarın, sıradan bir Müslümandan farkı yoktur. 2. Cezâî MesuliyetPadişah, ammenin hakkını ihlal eden bir suç işlemişse, buna cezâ verilmez. Çünkü bunları cezâlandırmak hükümdarın vazifesidir. Kendi kendisine cezâ vermesi düşünülemez. Padişah bir şahıs hakkını ihlâl etmişse, meselâ kısas suçu işlemişse; dâvâcı talepte bulunursa, bundan elbette mesuldür. Buna Divan-ı Hümâyun bakar. 3. Hukukî Mesuliyet Malî haklarda da padişahın mesuliyeti tamdır. Nitekim padişahtan alacağı veya hakkı olduğunu iddia eden bir kimse, Divan'a müracaat ederek de hakkını isteyebilir. Bu takdirde mahkeme dâvâya bakıp; gerekirse padişah aleyhine karar verebilir. Sultan IV. Mehmed ile Üsküdarlı Mehmed Ağa arasında, Salacak'ta vakıf malı bir köşkün mülkiyeti hususundaki ihtilaf sebebiyle açılan bir dâvâya, Rumeli kazaskeri Çatalcalı Ali Efendi bakmış; Mehmed Ağa'yı haklı, padişahı haksız bulmuştur. 4. Siyasî Mesuliyet Bütün devlet memurları ve kâdılar padişahın vekilleridir. Padişah, bütün gücünü vekilleri vâsıtasıyla kullanırdı. Divan'a ve sadrâzama müdahale etmezdi. Buna salâhiyeti vardı ama, çok nâdir kullanmıştır. Sadrâzam da, padişahın telkini istikametinde hareket etmek istemediği zaman istifâ edebilirdi. Bu takdirde siyasî mesuliyeti de üzerinden atmış olurdu. Nitekim 1586 yılında sadrâzam Mesih Mehmed Paşa, reisülküttâbın değiştirilmesi hakkındaki tezkiresini zamanın padişahı Sultan III. Murad'ın reddetmesi üzerine "Kavli nâfiz olmayan vezirlerden olmayı irtikâb edemem" (yani sözünü geçiremeyen vezirlerden olma kabahatini işleyemem) diyerek istifa etmişti. Sadrâzamın icraatını tasvib etmeyen padişah; bunu imzâlamayabilir; gerekirse sadrâzamı da azledebilirdi. Memurlardan şikâyeti olan, Divan'a, en son padişaha müracaat edebilirdi. PADİŞAH VATAN HÂİNİ OLAMAZ Padişah vatana hıyânet suçunun da fâili olamaz. Çünki vatan padişahın mülkü, teb'a da âilesi gibidir. Vatan elden giderse, padişahlık da biteceğinden; bir insanın kendi mülküne ve âilesine hıyânet edeceği düşünülemez. Padişahın anayasayı ihlâli de mevzubahis olamaz. Çünkü anayasalar zaten padişah tarafından tek taraflı olarak ferman şeklinde bahşedilir. Hukukta kâidedir ki, bir idarî tasarrufta bulunan makam, onu geri almaya da salâhiyetlidir. Bu sebeple ihtilâller yoluyla padişahın tahttan indirilmesi meşru değildir. Padişah, ömür boyu hüküm sürer. Ancak akıl hastalığı, dinden çıkma veya vücud selâmetini (meselâ iki gözünü) kaybetmesi sebebiyle tahttan indirilebilir. Tarihte 12 padişah tahttan indirilmiştir. Hemen hepsi bürokratlarla ulemânın el altından desteklediği askerî darbelerle olmuştur. Bir-ikisi hariç hiçbirinde hukukî şartlar tam olarak tahakkuk etmediği için tahttan indirme meşruluk kazanamamıştır. MESULİYET SADRÂZAMDADIR Hiçbir makam, hatta halk veya millet meclisi, icraatlarını beğenmediği gerekçesiyle padişahı tahttan indiremez. Padişahın üstünde hiyerarşik olarak hiçbir makam yoktur. İşte 1876 Kanun-ı Esasî'sindeki "Zât-ı akdes-i padişahî mukaddes ve gayrı mesuldür" ifadesindeki dokunulmazlık, siyasî bakımdandır. Bütün monarşilerde, kralın kararını başvekil veya vekiller imzâlar. Siyasî mesuliyet de imzâ sahibine aittir. Buna anayasa hukukunda karşı imzâ denir. Meclis veya halk, gerekirse o başvekili veya vekili düşürebilir; ama kralı düşüremez. Osmanlı Kanun-ı Esasî'sine göre, kanunlar meclis tarafından hazırlanır; padişahın imzâsıyla yürürlüğe girer. Dolayısıyla kanunların şekil ve muhtevâsından meclis mesuldür. İcrâyı padişahın tayin ettiği sadrâzam yerine getirir. Padişah, sadrâzama bir emir verecek olsa, buna uymak zorunda değildir. İstifâ edip çekilebilir. Kalırsa, tabiatıyla yaptığından mesul olur. Sadrâzamın siyasî mesuliyeti padişaha karşıdır. 1909'dan sonra meclise karşı mesul kılındı. Devlet yönetimini oluşturan sacayağı Osmanlı Devleti'nde, devlet idaresinde söz sahibi olan üç nüfuz grubu vardı: Ulemânın teşkil ettiği ilmiye, merkez ve taşradaki bürokratların teşkil ettiği kalemiye ve askerlerin teşkil ettiği seyfiye sınıfları. Sacayağını andıran bu üç sınıf arasındaki ahenk ve dengeyi saray temin etmeye çalışırdı. Bu denge, sınıflardan birisi lehine bozulursa, sacayağı sarayın üzerine devrilirdi. Şehzâde katli, câriye evliliği ve devşirme vezirler istihdamı gibi tedbirlerle saray ülkede aristokrat sınıfının teşekkülüne izin vermedi. Böylece yeni bir nüfuz grubunun meydana gelmesini engelledi. Sultan IV. Murad gibi kuvvetli padişahlar zamanında otorite saraya geçti. Ancak ekseriyetle üç sınıf da sarayın yanında varlığını ve padişah otoritesine karşı potansiyel güçlerini muhafaza etti. Sultan II. Mahmud, yeniçeri ocağını kaldırıp, ulemâ ve vüzerânın salâhiyetlerini kısarak merkezî otoriteyi güçlendirdi. Bu arada hâkimiyeti münhasıran sarayda topladı. Tanzimat Fermanı, Sultan Mecid'in gençliği ve nazik tabiati sebebiyle bürokratların hâkimiyeti tekrar ellerine almalarına vesile oldu. Bu otoriteyi kırmak isteyen Sultan Aziz, bir asker-bürokrat ittifakıyla tahttan indirilerek tesirsiz hâle getirildi. Sultan II. Abdülhamid, tahta çıktıktan iki sene sonra dedesi gibi otoriteyi sarayda topladı. 1908 Meşrutiyetinden sonra güç, bürokratlarla anlaşan askerlere geçti. O gün bu gündür hükümetler gelir gider, ama sivil ve askerî bürokrasi hükmünü yürütür.
03.06.2009
Yaz geldi, seyrâna çıkalım biz...
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Tatilin yaklaştığı şu günlerde mektepler birer ikişer kır gezisine gidiyor. Bu, eskiden kalma bir âdettir. Eskiden mekteplerin yaz başında mesireye çıkışı bir başka âlem idi... II. Abdülhamid Han zamanında bütün mekteplilere ziyâfet vermek âdetti. Fotoğrafta Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray Lisesi) verilen ziyafetten sonra topluca dua ediliyor. Eskiden yaz başında, her mektep kendi civarındaki bir mesireye giderdi. Herkes o günü iple çekerdi. Gün gelince çocuklar mesireye üstü tente ile örtülmüş, defne dallarıyla süslenmiş, içlerine şilteler, yastıklar döşenmiş öküz arabalarıyla giderdi. Gidilen yerde ocaklar yakılarak, kazanlarla etli pilavlar, bademli, sütlü helvalar pişirilip çocuklara yedirilir; oradaki davetlilere ikram edilirdi. Seyran günü, bayram günü Seyrandan iki gün önce çocuklara haber verilir; seyran günü cüz kesesi ve sefertası getirmemeleri tenbih olunurdu. Seyran günü çocuklar yabanlıklarını giyer, başlarına külah takar ve ellerinde bayrak sallardı. Bu ikisi neredeyse mecburî idi. Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarında, Beykoz çayırında yapılan seyranlar pek hoş olurdu. Bu mesirelere çocukların velileri, akraba ve taallukatı da iştirak ederdi. Mesire yerinde hocalar bir yerde, mektep hademesi bir yerde, çocuklar da başka yerde otururdu. Yemekten sonra çocuklar uçurtma uçurur, başka oyunlar oynardı. Halkı ve çocukları eğlendirmek için öküz arabalarının önünde davul zurna çalarak soytarılık eden oyuncular vardı. Bunlar yüzlerini boyarlar, başlarına acayip külâhlar giyip, alaca bulaca şalvar, entari ile türlü oyunlar oynayarak sokakları dolduran halkın önünden geçer giderlerdi. Birisi cübbe ve kavuk giyip İstanbul Efendisi (belediye reisi) rolüne girer; yol boyu esnafa takılır; türlü şakalar yapardı. Mahalle gençlerinden birisi de deli kılığına girer, yol boyu milleti güldürürdü. Halk, bu seyran alayını zevkle seyrederdi. Seyrandan dönüşte yine aynı yoldan, bu sefer dua ve ilahilerle dönülürdü. Kapama vakıfları Bazı mekteplerin bu iş için kurulmuş kapama vakıfları vardı. Bunlara kapama denmesinin sebebi, seyranların daha ziyade tatil zamanlarına yakın yapılmasıydı. Bu vakıf paralarıyla kapama mevsimi gelmeden hemen önce fakir talebelere elbise, pabuç dağıtılırdı. Seyran masrafları da buradan karşılanırdı. Hatta Kapalıçarşı'dan Yağlıkçılara giden yol üzerinde böyle eşya satan kapamacı esnafı bulunurdu. Böyle vakfı olmayan mekteplerde, seyranların masrafını mahallenin zenginleri sırayla karşılardı. Kağıthane mesiresinin orta yerinde bulunan II. Abdülhamid Çeşmesi.Sadece ilk mektepliler mi? Sadece ilk mekteplerin değil, orta, lise, hatta fakülte seviyesindeki mekteplerin de böyle seyranları vardı. Bu talebelerin seyranlarını padişah karşılardı. Sultan II. Abdülhamid zamanında her sene bütün mekteplilere Kâğıthâne'de kuzu çevirme ziyâfetleri vermek âdet olmuştu. Bahar gelip ortalık yeşerince 7'sinden 20'sine bütün talebelerin gönlüne ne zaman Kâğıthâne'ye kuzu çevirmeye gidileceği kaygusu düşerdi. Mektep bahçelerinde hep mâide-i seniyye (padişah sofrası) mevzuu konuşulurdu. Bu ziyâfetlere Mekteb-i Harbiye (Harb Okulu), Kuleli Askerî İdâdîsi (askerî lise), Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun (Teknik Üniversite), Hendese-i Mülkiye (Mühendislik Fakültesi), Mekteb-i Tıbbiye (Tıb Fakültesi), Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi), Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi), Baytar (Veterinerlik) ve Eczacı Rüşdiyesi, hatta Saint Joseph Mektebi talebeleri iştirak ederdi. Her mektep sırayla ziyâfete alınırdı. Bir veya birkaçı beraber giderdi. Meselâ Baytar Rüşdiyesi ile Mühendishâne ve Hendese-i Mülkiye talebeleri beraber giderdi. Diğerleri sıranın kendilerine gelmesini iple çekerdi. Ziyâfet günü talebeler en yeni elbiselerini giyer, beyaz eldivenlerini takardı. Sabahın alaca karanlığında kalk borusuyla kalkılıp, alay nizâmı ile mızıka önde talebeler arkada Eyüb sâhilinde bekleyen hususî vapura binilirdi. Kâğıthâne sahilinde indikten sonra yürüyerek veya briçka tipi arabalarla mesireye varılırdı. Lâcivert üniforma ve kırmızı fesler toz içinde alırdı ya kimsenin umurunda olmazdı. Mesîre yerinde ağaçlar bayraklarla süslenmiş olurdu. Ortaya kurulan barfiks, trapez, halkalar gibi jimnastik âletlerinde egzersizler yapılırdı. Sonra ti borusuyla sofralara oturulurdu. Kızarmış kuzu ve pilav Sofralar, dört köşe yuvarlak beyzî masalara kurulurdu. Nar gibi kızarmış kuzular pilav lengerlerinin üzerinde sofralarda talebeyi hazır beklerdi. Bir tarafta da musluklu koca limonata güğümleri vardı. Harâretten bunalanlar limonataya saldırırdı. Erkân ve zâbitlerin (subayların) oturacağı masalar daha itinâyla süslenmiş olurdu. Saray hademesinin hizmet ettiği bu nezih ziyafetlerden sonra toplu halde padişaha dua edilirdi. Sofralardan kalkılınca herkes şükran nişânesi kasîde ve şiirler okurdu. Hatta 1894'teki ziyâfette harbiye talebesinden Kabataşlı Mehmed Ali Efendi'nin "Asker oğlu askerim ben, asker oğlu askerim; Pür-sadâkattir serâpâ kalb-i saffetperverim" diye biten kasîdesi çok beğenilmiş; talebeye mükâfat ve kasîdenin şairi Hâşim Bey'e de nişan verilmişti. Her mektep evvelce hazırladığı bazı komik skeçleri sahnelerdi. Çeki taşı kaldırma, halat çekme, güreş gibi müsabakalar yapılırdı. Kırda birdirbir, uzun eşek, pişti, üç adım, esir almaca, tuğra, kahpe bohçası gibi toplu oyunlar oynanırdı. Bando çalar; eğlenilir; pehlivanlar güreş tutardı. Dere kenarının sazlarından sivri külâhlar örülüp kafalara geçirilirdi. Müsâbakalar sırasında maraza çıkarsa, hemen önlenirdi. Oyunlar esnasında oyuna getirilerek mektep müdürü, erkânının, hatta paşanın karga-tulumba edildiği; "Yapmayın evlâdım" feryadlarına kulak asılmayarak omuza alınıp taşındığı olurdu. Böyle akşama kadar gülüp eğlenilir; sonra yine alay nizâmı ile Eyüp sâhiline inilip vapura binilirdi. Yorgunluktan akşam yemeği yemeye kimsenin takati kalmaz; hemen koğuşlara koşup yataklara serilinirdi.
10.06.2009
YANMAYAN YIKILMAYAN kütüphaneler
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Tarihimize şâhidlik eden nice kitaplar, evraklar, kültür hazineleri İstanbul'un namlı yangınlarında yok olmuştur. Bundan ibret alan ecdâdımız, yangından müteessir olmasın diye kütüphâneleri hususî tarzda inşa etmiştir. Duvarları bir metre kalınlıktadır. Çatıları, tonoz tuğla kubbe şeklindedir. Pencere kepenklerinde arkadan dayanıklı kol demiri vardır. O zamanlar hâfız-ı kütüb diye anılan kütüphâne memurları, bir yangın çıktığında büyük bir sadakatle ve itinâ ile bu pencereleri kapatırlardı. Böylece mahalleleri yutan yangınlar, kütüphânelere bir zarar veremezdi. Sadece yangınlar değil, zelzeleler bile bu binaları yerinden oynatamamıştır. Biri bile zayi olmazdıBu suretle kütüphânelerde bulunan ve sekizinci asırdan itibaren binlerce el yazması kitap, hat levhaları, minyatürler, haritalar yangından, zelzeleden ve yağmadan kurtulmuştur. Meselâ Şehzâde Câmii ile Vefâ Lisesi arasındaki boşlukta bugün kubbelerinde incir ağacı bitmiş olan bir kütüphâne vardır. Bu, 1715 senesinde yapılan ve 3000 kitaplık Şehid Ali Paşa kütüphânesidir. Burası da çok yangınlar ve zelzeleler görmüş; bana mısın dememiştir. Mahallenin tamamı yanmış, ama kütüphâne kurtulmuştur. 1802 tarihli ve 4000'e yakın kitabı barındıran Laleli Kütüphânesi de yangınlara, zelzelelere böyle dayanmıştır. Tek bir kitap bile zâyi olmamıştır. Bu ikisindeki kitaplar bugün teknik sebeplerle Süleymaniye Kütüphânesi'ne nakledilmiştir. Sadece üçü yandı Yenikapı Mevlevihânesi'nin çok zengin bir kütüphânesi vardı. İstanbul'un namlı yangınlarından birinde, mevlevihâne de tutuştu. Lodosun da yardımıyla dergâh kül oldu. Ancak kütüphâne binası taş-tonoz olduğu için, yangından müteessir olmadı. Kütüphânedeki kitapların hepsi kurtulmuş; ancak mevlevihâne şeyhi Celâleddin Efendi'nin o gece okumak için aldığı üç kitap yanmıştır. Kütüphâneleri böyle korunaklı yaptıkları için ecdâdımıza, ayrıca yangın esnasında hayatını hiçe sayarak soğukkanlılıkla kepenkleri kapatarak kitapları yangından koruyan hâfız-ı kütüblere minnet borçluyuz. Kitap seven bir millet idik Eskiden kütüphaneler hep vakıf idi. Selçuklular zamanında sadece Diyarbekr Ulu Câmi kütüphânesinde bir milyon kırk bin kitap vardı. Sultan II. Abdülhamid'in Yıldız Sarayı'nda kurduğu kütüphâne dillere destandı. İslâm âleminde ilk kütüphâne Halife Hazret-i Muâviye zamanında kuruldu. Abbâsîler devrinde çoğu âlimin binlerce kitaptan müteşekkil kütüphânesi vardı. Elinde kitap bulunmayan kimselerin de faydalanabilmesi için umumî kütüphâneler kuruldu. İlk umumî kütüphâneyi Beytü'l-Hikme adıyla Abbâsî Halîfesi Hârun Reşîd tesis etti. Burada her lisanda binlerce kitap toplattı. Personel ve kapasite cihetiyle geniş genişletti. Mütercimler, müellifler ve okuyucular için ayrı çalışma salonları tahsis ettirdi. Buna paralel olarak câmi ve medreselerde de kütüphâneler vardı. Kurtuba'da Endülüs Emevîlerinin kurduğu ve 400 bin cilt kitaplık kütüphâne dünyaca meşhurdu. Bu kütüphâne de diğerleri gibi önce Berberîler, sonra İspanyollar tarafından yağmalandı. İlki iznik'e kuruldu Türkler bu mirası devraldı. Selçuklular zamanında sadece Diyarbekr Ulu Câmi kütüphânesinde bir milyon kırk bin kitap vardı. Osmanlılar ilk kütüphâneyi İznik'te kurdu. İkincisini de Lala Şahin Paşa Edirne'de kurdu. Osmanlı kütüphâneleri saray, câmi veya medreseye bağlı idi. Müstakil binası olan ilk kütüphâne sadrâzam Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa'nın Cağaloğlu'nda yaptırdığı kütüphânedir ve hâlâ ayaktadır. Gerek hânedan, gerek devlet ricâli, gerekse ulemâ kütüphâneler kurmakta yarıştılar. Sultan I. Mahmud'un Ayasofya'da kurduğu kütüphâne yanında, Vefâ'da Şehid Ali Paşa, Süleymaniye'de Âtıf Efendi, Koska'da Koca Ragıp Paşa kütüphânesi çok meşhurdu. Tekkelerde de mühim kütüphâneler vardı. Çarşamba'daki Murad Molla, Hadice Sultan'ın Unkapanı'nda kurduğu Şâzeliyye Tekkesi ve Galata Mevlevihânesi kütüphâneleri böyledir. Medîne-i Münevvere'de Sultan II. Mahmud'un kurduğu Mahmudiye ile Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kütüphâneleri meşhurdu. Kütüphânelerde ilmî ve idârî işleri yürüten, yüksek ilmî kariyere sahip hâzin veya hâfız-ı kütübden başka; diğer lisanlardaki kitapları tercüme eden mütercimler; yeni çıkan kitaplardan nüshalar yazan güzel yazılı müstensihler; ciltsiz veya ciltleri yıpranmış kitapları ciltlemekle vazifeli mücellidler; okuyuculara kitap bulan münâviller ile temizlik ve sair işlere bakan hademeler vazife yapardı. Kütüphâneler hep vakıf idi. Yağmadan kurtuldu Sultan II. Abdülhamid'in ilme ve kitaplara merakı vardı. Yıldız Sarayı'nda kurduğu kütüphâne dillere destandır. Bu padişah ayrıca Osmanlı ülkesindeki bütün kütüphâneleri tertip ve tanzim ettirdi. Fihristler hazırlattı. Büyük şehirlerde umumî kütüphâneler kurdurttu. Tahttan indirildiği 1909 darbesinde Yıldız Sarayı yağma edildi. Hâfız-ı kütüp Kalkandelenli Sabri Efendi, yağmaya gelen askerleri hemşehri çıkmak suretiyle engelleyerek büyük bir hizmette bulunmuştur. Bu kitaplar, bugün İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi'ndedir. İlk millî kütüphâne sayılan Bayezid Kütüphânesi'ni de bu padişah kurmuştur. Cumhuriyetten sonra medrese, tekke ve câmilerdeki bütün kütüphâneler Maarif Vekâleti'ne devredildi. Bugün eski kitaplara ait en zengin koleksiyonlar Türkiye'de bulunmaktadır. Sadece Süleymaniye Kütüphânesi'nde 150 bin el yazması mevcuttur.
17.06.2009Zaaf değil, yeni dünya düzeni
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Padişahların ordunun başında sefere çıkması keyfiyeti XVII. asır sonuna kadar muntazaman devam etti. Daha sonra bırakıldı. Bu bir zaaf olarak görülmemelidir... Osmanlı padişahı, başkumandan idi. Çoğu zaman bizzat ordunun başında sefere giderdi. Ancak gitmeyip, serdar-ı ekrem adıyla bir veziri tayin ettiği de olurdu. Padişahın bizzat katıldığı sefere sefer-i hümâyun denirdi. Nitekim Hazret-i Peygamber de bazı seferlerde bizzat ordunun başında bulunmuş; bazılarında kendisi gitmeyip bir başkasını kumandan tayin etmiştir. Birincisine gazve (gazâ); ikincisine seriyye adı verilir. VARLIĞI MORAL KAYNAĞI Osmanlı Devleti'nin esası gazâ ruhuna dayandığı içindir ki, padişahlar ordunun başında sefere çıkmışlar; biraz da bu sebeple asker zaferden zafere koşmuştur. Başta padişahın varlığı ordu için hem bir moral kaynağı teşkil etmiş; hem de tek elden sevk ve idareyi temine yardımcı olmuştur. En sıkıntılı zamanlarda padişahların seri ve zeki hareketleri, muhakkak felâketlerin önüne geçmiştir. Ekserisinin başında askerlik kudretinden mahrum zayıf veya çocuk hükümdarların bulunduğu ülkelerin askerleri, başında padişahı ile sefere çıkan Osmanlı ordusunun karşısında, çoğu zaman önce moral bakımdan yıkıma uğramıştır. Padişah ordunun başında sefere çıktığı zaman sadrâzam ve divan mensupları da yanında giderdi. Seferde divan kurulur; harb meseleleri müzâkere edilirdi. Bu divana akıncı beyleri, ordu kumandanları, Kırım Hanı gibi yardımcı kuvvetler başları da iştirak ederdi. İstanbul'da hükümet işlerini yürütmek üzere sadâret kaymakamı kalırdı. Sadâret kaymakamı bugünki başbakan yardımcısının muadilidir. Padişah fermanı ile tayin edilir; padişah tarafından kabul olunup kendisine kürk giydirilir ve keyfiyet ilan olunurdu. Ayrıca eline tuğrası çekilmiş boş ferman kâğıtları verilirdi. Sadaret kaymakamı bu nişanlı kâğıtları sayıyla alır; icabına göre doldurup kullanır; sefer sonunda ise hesaplarını verir ve kullanmadıklarını iade ederdi. Sadâret kaymakamı sadrazamın vazifelerini yürütür; ancak onun salahiyetlerini ancak çok lüzumlu hallerde kullanırdı. YENİ HÜKÜMDAR TİPİ Padişahların ordunun başında sefere çıkması keyfiyeti XVII. asır sonuna kadar muntazaman devam etti. Bundan itibaren padişahlar ordunun başında sefere çıkmadılar. Bu bir zaaf olarak görülmemelidir. Çünki aynı devirde, Avrupa'da da artık krallar orduya bizzat kumanda etmiyordu. Asker-hükümdar tipinden; devlet adamı ve diplomat-hükümdar tipine doğru bir değişiklik meydana gelmişti. Artık harblerde teknik ve taktik; şecaat ve kuvvetin önüne geçmişti. Padişahlar, ordunun başında sefere gitmektense; bu işi ehli bir vezire tevdi edip, merkezde kalarak, otoriteyi korumayı daha uygun görmüştür. Üstelik artık bir meydan muharebesiyle harbin nihaî neticesi alınır olmaktan çıkmıştı. Aylarca, yıllarca sürüyordu. Padişahın bu kadar uzun müddet pâyitahtı terk etmesi, başka gâileler doğurabilirdi. Çeşitli nüfuz grupları, öldürülmeyip sarayda yaşayan şehzâdeleri kullanarak fitne çıkarabilirdi. Hem artık ailenin en yaşlısı tahta çıktığı için, padişahlar eskisi kadar genç ve dinamik değildi. O yaşta, at üzerinde kilometrelerce uzakta aylar, yıllar geçirmesi imkân harici idi. MERKEZDEN DESTEK Sonra gelen padişahlardan sefere bizzat çıkmak isteyenler yok değildir. Meselâ Sultan III. Mustafa, Ruslara karşı tarihteki ilk mağlubiyeti tattığımız harbe bizzat çıkmak istemiş; ancak hastalığı engel olarak vefat etmişti. Yine de ordunun sevk ve idaresinde, askerin yüreklendirilmesinde merkezdeki hükümdarın çok mühim rolü olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kazandığı son zafer sayılan 1897 Osmanlı-Yunan Harbi'nde, zamanın padişahı Sultan Hamid'in günü gününe merkezden orduyu yönlendirerek gâlibiyete yardımcı olduğu meşhurdur. Kanun-ı Esasî'ye göre, padişah ordunun başkumandanıdır. Yaver-i Hazret-i Şehriyarî adıyla askerî müşavirleri vardır. Mustafa Kemal Paşa, son padişah Sultan Vahîdeddin'in böyle yaveri idi. Mukavemet hareketlerini tek elden yönetmek gibi gizli bir vazifeyle ve fevkalâde salâhiyetlerle Anadolu'ya gönderilmişti. Son sefer-i hümâyun Ordunun başında sefere çıkan son padişah Sultan II. Mustafa'dır. Venediklerin Sakız Adası'nı zabtettiği buhranlı bir devrede tahta çıktı. Dedesi Sultan Kanuni'nin cihangirâne yolunda yürüyeceğini ilan etti. Bu arada Sakız geri alındı ve Venedik, Ege'den tamamen silindi. Padişah, Alman cephesine yürüdü. Alman imparatorluk ordusu Erdel'deki Lugoş'ta yenildi; kumandanı da maktul düştü. 4 ay süren seferden dönüldü. Ertesi sene padişah tekrar sefere çıktı. Olaş Zaferi kazanıldı. Karşı tarafta da zamanın en kudretli mareşalleri bulunuyordu. Bu harbi anlatan tarihçiler, padişahı "Cesur, azimli, fedâkâr, hülâsa doğuştan iyi kumandan" diye tasvir eder. Ertesi sene (1697) padişah üçüncü ve son seferine çıktı. Karşı tarafın başında, tarihin en büyük askerlerinden ve dünyaca meşhur kumandan Prens Eugene vardı. Bu arada düşmana esir düşen bir beylerbeyi, Osmanlı ordusunun planlarını ifşâ etti. Osmanlı ordusu Tisa Nehri'ni geçerken, Prens birdenbire ortaya çıkıp nehrin üzerindeki köprüleri topa tuttu. Köprülerin üzerindeki askerler suya döküldü. Geri kalanı nehrin iki tarafında kaldı. Alman ordusu, beri taraftaki Osmanlı askerlerini imha ederken, karşı sahildekiler hâdiseye seyirci kalmak acısını yaşadı. Sadrazam Elmas Mehmed Paşa başta olmak üzere en değerli kumandanlar şehid düştü. Padişahın mührü ve bu arada Macar krallık tacı düşmanın eline geçti. Zenta Bozgunu, Türk tarihinin en büyük felâketlerindendir. Neticesinde imzalanan ve Macaristan, Erdel ve Mora'nın kaybedildiği Karlofça Muahedesi de ilk toprak kaybının vesikasıdır. Bu sene Osmanlı tarihinde mâtem senesi olarak anılmış; Avrupa'dan geri çekilmenin başlangıcı sayılmıştır. Sultan II. Mustafa bu seferle Macaristan'ı geri alacağını zannetmekteydi. İtaatin zayıfladığı, hatta askerin kumandanına silah çektiği; kumandanların da birbirini çekemediği bir ordudan ancak bu kadarı beklenebilirdi. Görülüyor ki hükümdar çok iyi bir kumandan olsa ve askerin başında da bulunsa, disiplin ve itaat olmadıkça tek başına zafer sebebi değildir. Sonu felâketle biten 1687 sefer-i hümâyunu, padişahların ordunun başında sefere çıktığı son sefer olmuştur. Bundan sonra Sultan II. Mustafa ve yerine geçen kardeşi Sultan III. Ahmed, ülkeyi uzun müddet harbden uzak tutarak, imar faaliyetlerine ağırlık vermiştir.
24.06.2009
ENTARİ giyme alışkanlığımız zamana yenildi
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Geçenlerde meşhur bir iş adamının entârisiz yatağa girmediğine dair gazetelerdeki sözleri, okuyanları hayli şaşırttı. Çünkü entâriyi kadın giysisi zannedenler çoğunlukta. Halbuki biz entâri seven bir millet idik. Bizim nesil, babaları en azından çocukluğunda entâri giymiş bir nesildir. Vaktiyle kışın pazen, yazın basma veya patiskadan kırık beyaz entâri giymeyen var mıydı acaba? Hava serinse üzerine bir de hırka, başta ise dışarıda fes, yatakta takke olurdu. İşte size rahat püfür püfür bir erkek yatak kıyafeti... ÖBÜR ENTARİNİN CEBİNDE Entâri, Arapça'da ayn harfiyle anterî şeklinde yazılır. Anter, sinek demektir. Şu halde entâri sineklik demek oluyor. Kim bilir? Bugün Araplar entârilerine hakkıyla sahip çıkıyorlar. Resmî toplantılarda bilhassa giyiyorlar. Her Arap ülkesinin de entâri biçimi farklıdır. Bundan o kimsenin nereli olduğu anlaşılır. Entâri bizde 1829 yılına kadar şehirde-köyde erkeklerin günlük elbisesiydi. İç donunun üzerine şalvar (çakşır), onun üzerine de entâri giyilirdi. Bu entâriler ihtişamlı ve icabında süslü olurdu. Etekleri ayak bileğine kadar inerdi. Önü umumiyetle düğmeli olur; etekleri savrulmasın diye gerektiğinde iki taraftaki uçları beldeki kuşağa sokulurdu. Patiska ve pazenden başka, muhtelif kumaşlardan, çizgili, desenli olanları da vardı. Yalnız entâri ile gezilmez; üzerine de kaftan giyilirdi. Entâriyi bugün pantolonun üzerine çıkarılmış gömleğin; kaftanı da ceketin uzunu olarak farzediniz. Gecelik entârisinin eteğini biraz kısa yapanlar da vardı. Meselâ Sultan Hamid sarayda çıkan bir yangında ayağı entârisinin eteğine dolaştığı için, bundan sonra entâri eteklerini kısa tutturdu. Nitekim şair ne demiş: Erişir menzil-i maksûduna âheste giden; Tiz riftâr olanın, pâyine dâmen dolaşır [Aheste hareket eden maksadına kavuşur; acele edenin ayağı eteğine dolaşır.] Enderûnî Vâsıf'ın şu şiiri de entârilerin cepli olduğunu teyid ediyor: Hani ey mâh, geçen şeb Yeniköy'den beride, Bir kayıkta iki büt var idi, bizden geride. O vesileyle söz açtım sana, geldi yeri de, Yazmış idim o sözü, kalmış öbür anteride Va'diniz buse mi, vuslat mı, unuttum ne idi? [Demek entâri değiştirdiğinde, ceplerini de boşaltmayı ihmal etmemek lâzımmış.]ENTARİ DOSTLARI CEMİYETİ Sultan II. Mahmud zamanındaki kıyafet inkılabıyla, memurların setre (uzun ceket) ve pantolon giymeleri emrolundu. Entâri resmî hayattan yavaş yavaş çekildi. Ama herkes evinde, yatarken, hatta bir yere giderken giymeye devam etti. İşten eve gelince, o tirendaz kâtipler, beyler, paşalar hep entârilerine bürünüp bir oh çekerdi. Akşam yemekleri yendikten sonra câmiye, sonra da kahvehaneye üstte entâri, başta fes veya takke, ayakta terlik ile gidilir; bir ayak altta sandalyeye şöyle bir kurulup, hakkıyla istirahatte bulunduklarını gösterirlerdi. Sadece akşamları kahveye mi? Sirke şişesi elinde bakkala gidenler, kasaba et çektirenler, misafirliğe gidenler; hatta devlet dairesinde iş takip edenler az değildi. Bu lâübâlilik! İttihatçıların gelişine kadar devam etti. 1909 senesinde ilk defa Üsküdar'da entâri ile sokağa çıkmak yasaklandı. Dinlemeyenlerden para cezası alınmaya başlandı. Kimi yasaktan memnun, kimi pür-hiddet idi. Bazısı da bunu şahsî hürriyete müdahale olarak vasıflandırdı. Gazeteler hükûmete yüklendi. Mizah mecmuaları hâdiseyi karikatürize etti. Bir zamanlar Bursa'da Karagöz ile Hacivat'ın mezarını yaptırdığı için Karagözcü Avukat diye meşhur, İstanbul Belediyesi hukuk işleri müdürü avukat Râmi Bey, Entâri Dostları Cemiyeti'ni kurmuştu. Râmi Bey, bu cemiyeti kurunca, 1909 tarihli Entâri Yasağı Kanunu karşısına dikildi. Ama o, yasağın Üsküdar için olduğunu iddia etti. O sıralar önce Lyon belediye reisi, sonra Fransa başvekili olan Herriot da bir entâri dostu idi. Paris ile Lyon arasında, sırtında entârisi, başında gece külahı ile yataklı vagonda seyahat ederdi. Herriot Türkiye'ye geldiğinde, Râmi Bey, kendisine Şam sadokarından çok yumuşak, zarif bir entâri hediye etti. Kendisini de bu cemiyete âzâ kaydetti. ATATÜRK DE GİYERDİ Entâri yasaklanadursun, entâri muhibleri, evde olsun giymekten vazgeçmediler. Gazeteci Hikmet Feridun Es, Yalova'da Çınar Oteli'nde zamanın vekil ve mebuslarının bir toplantısını tasvir eder. Mebuslar üç gün boyunca tiril tiril entârileri sırtında, ya nargile içmekte, ya tavla oynamaktadır. Dördüncü gün entâriler çıkmış; fraklar giyilmiştir. Çünki Atatürk gelmektedir. Mamafih Atatürk de entâri giymez değildi. Yakınlarının hatıralarında birkaç tane entârisi olduğu yazıyor. O devirde yalnız erkekler değil, kadınlar da entâri giyerdi. Ancak kadın entârileri tabiatiyle erkeklerinkinden çok farklı olurdu. Sevdiği erkeğin bir hanıma alacağı en güzel hediye entârilik bir kumaş idi. Yine Enderunlu Vâsıf'ın bir güftesinde şöyle geçiyor: Buluruz istediğin, etme sitem beyhûde, Hele yarın bakalım bizde olan mevcûde. Yok senin istediğin entârilik çarşûde, Ne yapayım ay efendim, a benim sultanım! Entârisiz öksüz kaldı Üsküdar'ım Entâri dostlarından Hüseyn Suad Bey, Üsküdar Sultantepe'de bir arkadaşını ziyarete gider. Sabah sokakta müthiş bir gürültü ile uyanır. "Tutun! Kaçıyor! Sağdan! Yaka-layın!" Ne oluyoruz diye pencereyi açınca, iki zaptiye ile bekçinin be-yaz entârili, uzun boylu birini kovaladığını görür. Bu kaçağın ağzından Gâve-i Zâlim adıyla Kalem mecmuasında şu şiiri yazar: Entâriyi inceden, kalından, Altmış sene giydi cism-i zârım. Entâri yasak olunca artık, Kayboldu benim de ihtiyârım. Entâri içinde çünki geçti, Ömrüm, bütün aşk-ı nevbahârım. Mâtem tutuyor bu yıl dolapta, Yazlıklarım, âh penbezârım. Entârisiz, aşksız, çiçeksiz, Öksüz gibi kaldı Üsküdâr'ım. Ölsem de yine gam yemem, Entâri giyerse türbedârım, Kabrimde kemiklerim gülümser, Entâri Baba olur mezârım.
01.07.2009
Asırlık rekabet İSTANBUL'da sona mı erdi?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Önceleri küçük bir kasaba hüviyetindeki İstanbul, Hırıstiyanlığın ilk zamanlarında Antakya Patrikliği'nin Heraclia (Ereğli) metropolidliğine bağlı bir episkoposluk idi. 37 yılında Havârilerden Aziz Andreas tarafından kurulduğu rivâyet edilir. İstanbul Patrikliği, IV. asırda Roma İmparatoru I. Constantinus tarafından kuruldu. Dinî işlerin yürütülmesinde devletin muhatab aldığı yegâne merci idi. EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİ "Tek kilise, tek devlet" prensibine uygun olarak zamanın imparatoru, 381 tarihli İstanbul Konsili'nde, İstanbul Patrikliği'nin diğer beş patriklik ile eşit statüde bulunduğunu; hatta eşitler arasında birinci (primus inter pares) olduğunu ruhânîlere zorla kabul ettirdi. V. asırda İmparator Iustinianus, kilisenin dogmatik işlerini Kilise Pentarşisi denilen bu beş patriğin bir araya gelerek çözeceğini deklare ettirdi. XI. asırda Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks diye bölünmesi ile Roma ve İstanbul kiliselerinin ayrılması üzerine, Bizans sınırları içindeki Antakya, Kudüs, İskenderiye ve Tûrisinâ patriklikleri idarî açıdan İstanbul'a bağlı kabul edildi. İşte Fener Patrikhânesi'nin ekümeniklik, yani dünya Ortodoksları üzerindeki en yüksek ruhânî merci olma keyfiyeti bu tarihî hâdiselere dayanır. Bunu, İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı hükûmeti kendi menfaati açısından faydalı görerek kabul etti. O zamanlar Ortodoksların haylisi Osmanlı vatandaşı idi. Ekümenik (veya ökümenik), cihanşümul, evrensel demektir ve Yunanca oikos (ev) kelimesinden gelir. Oikoumene, "üzerinde insan yaşayan her yer" demektir. Orta Çağda bütün Hıristiyan ruhânîlerinin katıldığı ve dinî işlerin görüşüldüğü konsillere (meclislere) de ekümenik konsil, diğerlerine mahallî konsil denirdi. İstanbul Patrikliği'nin ekümenik sıfatı, biraz da bütün Ortodoks Hıristiyanları birleştirme ülküsünü ifade eder. Benzer bir durum Roma'daki Papa için de sözkonusudur. Katolik de zaten üniversel demektir. Papa, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun Katolik din adamlarının ve kiliselerinin en büyük âmiridir. İSTANBUL'DAN KOPMALAR Orta Çağ'da dinî hususlarda İstanbul, Roma, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patrikleri söz sahibi idi. Doğu Roma İmparatorluğu'nun zayıflamasıyla XIII. asırda Ohri, İpek ve Tırnova'daki Arnavut, Sırp, Makedon ve Bulgar patrikleri ile 1439'da Kiev, 1589'da da Moskova Patriği İstanbul'dan koptu. 1472'de son Bizans imparatorunun yeğeni ile evlenen Rus çarı III. İvan, kendisini Bizans tahtının vârisi olarak görürdü. Bundan sonraki çarlar da III. Doğu Roma'nın imparatorları sıfatıyla tayin ettikleri Moskova Patriği'ni bütün Ortodoksların ruhânî lideri olarak lanse etmeye çalıştı. Rus dış politikası hep bu ülkü üzerine kuruldu. İstanbul Patrikliği bunu hiçbir zaman kabul etmedi ve ekümenik sıfatını vurguladı. Osmanlı hükûmeti de bunu destekledi. Daha VI. asırdaki Kadıköy Konsili sırasında, Kıbrıs Piskoposu otonomi elde etti. Gürcü Kilisesi de önceleri Antakya Patrikliği'ne bağlı iken; VII. asra doğru muhtariyet kazandı; XIII. asırda ise müstakil oldu. Rus işgalini müteakip 1801 yılından itibaren Moskova'ya bağlandı. [Ermenî, Süryânî, Marûnî ve Nastûrî kiliseleri Ortodoks değildir. Hepsinin dinî inançları farklıdır.] Osmanlı hâkimiyetinden sonra Osmanlı ülkesindeki bütün Ortodoks kiliseleri, ayrıca İskenderiye, Kudüs, Antakya, İpek ve Ohri patrikleri de, idarî bakımdan milletbaşı denilen İstanbul'a bağlandı. [Tırnova patrikliği daha evvel lağvedilmişti.] Ruhânîlerin tayini, kilise işleri hep buradan yürütüldü. Böylece Rusya dışındaki bütün Ortodokslar yeniden İstanbul Patriği'nin nüfuzu altına girmiş oldu. XIX. asırda Osmanlı ülkesinde dört patriklik (İstanbul, Kudüs, Antakya, İskenderiye), iki başpiskoposluk (Kıbrıs, Tûrisinâ), 33 piskoposluk, 96 metropolidlik mevcuttu. Osmanlı Devleti'nde öteden beri Rum milleti zimmîler arasında fiilen birinci sınıf kabul edilmekteyken, Yunan İsyanı sebebiyle bu mevkilerini kaybetti. Hatta bu isyanda ölen âsîler hakkında ruhânî âyin icrâ etmek talihsizliğinde bulunan zamanın Fener Patriği, Sultan II. Mahmud tarafından idam edildi. Rumlar, devlet kapısındaki işlerden, bilhassa çok mühim bir mevki olan resmî tercümanlıktan kovuldu. Yahûdî ve Ermenîler, Rumların önüne geçti. SULTAN HAMİD'İN SİYASETİ İstiklâl hareketlerinin ardından 1833'de Yunan, 1870'de Bulgar, 1879'da Sırp ve 1885'de Romen kiliseleri Fener Patrikhânesi'nden ayrıldı. Çünkü Fener'e bağlı olmak, Osmanlı hükûmetine tâbi olmak demekti. Sultan II. Abdülhamid, Balkan halklarını karşı karşıya getiren bu keyfiyeti, devlet siyaseti bakımından daha elverişli buldu. İttihatçılar başa gelince, ilk iş olarak Balkan kiliselerini birleştiren bir kanunu kabul etti. Bu hâdise, Balkan devletlerinin ittifak ederek Osmanlı Devleti'ne saldırmasında ve Rumeli'nin kaybedildiği Balkan Harbleri'nde mühim bir âmil oldu. Anadolu'da yaşayan Ortodoks nüfusu çeşitli sebeplerle azaldı. Bugün Fener Patrikhânesi'nin Türkiye'deki ruhânî nüfuzu çok sınırlıdır. Ancak Türkiye'den başka, Aynaroz ve bazı Yunan Adaları ile Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu dışındaki bütün dünya Ortodokslarına şâmildir. Diğer otosefal kiliseler liderlerini kendileri seçer; bu seçimi Fener tanır. Fener kendisini bütün Ortodoks âleminin bir bakıma koordinatörü olarak vasıflandırır. Doksanlı yıllarda Arnavudluk ve Sırbistan kiliseleri sembolik de olsa tekrar Fener'e bağlandıklarını ilan etmişlerdir. Diğer kiliseler şimdilik müstakilliğini devam ettirmektedir. Bunlar, Fener Patrikhânesi'nin giderek tekrar siyasî ve dinî itibar kazanmaya başladığını göstermektedir. İstanbul'a en uzak duran Moskova Patrikliğidir. RUSYA ENDİŞELİ Balkanlarda Türkiye'nin nüfuzunu, oradaki halkların mezhebdaşı Rusya'nın nüfuzuna tercih eden Amerika ve Avrupa Birliği, Moskova Patriği'ne karşı Ekümenik Fener Patriği'ni açıkça destekliyor. Bu da Rusya'yı endişelendiriyor. Yakında Estonya Fener'e bağlandı. Çarlığın zorla Moskova'ya bağladığı Ukrayna Kilisesi İstanbul'a bağlanmak istiyor. Ruhban Mektebi'nin açılması da, Türkiye'yi Ortodokslar açısından bir câzibe merkezi hâline getireceğe benziyor. Bütün bunlar Rusya'nın endişesini arttırıyor. İşte böyle bir zeminde Moskova Patriği İstanbul'a geldi. Bu patrik, öncekine göre İstanbul'a daha sıcak bakıyor. Hatta "İstanbul'un birinci olduğundan hiç şüphe etmedik" dedi. Amerika, Moskova'yı hizâya mı getirdi? Bu, Fener'in zaferi olarak vasıflandırılabilir mi? Nerede durmak Türkiye'nin menfaatine acaba?
08.07.2009
Orta Asya'ya hükmedenler şimdi Esarette
Babamın Uygur asıllı kürk tâciri bir ahbabı vardı. Yeni yetişirken beni Doğu Türkistan'dan gelme bir folklor gösterisine götürdü. Ekibin ihtişamı beni büyülemişti. Çin'in toleransına şaştığımı söylediğimde, "Tolerans, sadece folklor ve spor gibi hususlardadır" demişti... OĞUZLARLA MÜTTEFİKUygurlar, Oğuzlar, Kıpçaklar gibi Türklerin esas boylarından birisidir. Uygur, müttefik demektir. Oğuzların müttefiki olduğu için bu isimle tanınmıştır. Lehçe ve kültür olarak Oğuzlara Kıpçaklardan daha yakındır. 745'te Göktürk Devleti'nin yıkılması üzerine, Uygur hânedanı Büyük Türk Hakanlığı tahtına geçip bütün Orta Asya'ya hâkim oldu. Uygurlar devrinde Türkistan tamamen Türkleşti. İranlı unsurlar dillerini bırakarak Türkler arasında eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840'ta kuzeyden gelen Kırgızlar, Uygurları bugünki Moğolistan'dan sürünce, Doğu Türkistan'a yerleşip Karahanlı hâkimiyetine girdiler. Uygurların çoğu, eski bir Hıristiyan mezhebi olan Manikheizm'i benimsemişti. Mani (215-256) adında bir İranlı tarafından kurulan bu mezhepte Zerdüşt dininin tesiri kuvvetlidir. İlk defa Uygur Kağanı Böğü Kağan (759-779) Tibet Seferi sırasında resmen bu dini kabul etti. İslâmiyetin zuhuruyla, zaten sathî olarak benimsenmiş olan Mani dini silinip gitti. Tarihçiler, dünyevî bir din olmayan Budizm'in fazla yayılmasına engel teşkil ettiğinden, Mani dininin kabulünü Türklük için avantajlı görürler. Aksi takdirde Türkler, Budizmin uyuşturucu karakteri sayesinde, Budist topluluklar arasında eriyip giderdi. Uygurlar, Karahanlılar sayesinde Müslüman oldu. İlk Müslüman Türk hakanı Buğra Han'ın mezarı ve başşehri Artuç, Kaşgar yakınındadır. MATBAAYI TANITTILAR Uygurlar, dünya tarihinin en medenî ve kültürlü topluluklarındandır. Türkler arasında tamamına yakını yerleşik hayata geçen ilk boydur. Doğu Türkistan'da pek çok şehir kurmuş ve kurulu şehirleri genişletmişlerdir. Çinlilerden matbaa, kâğıt, barut, pusula, saat gibi buluşları öğrenip, dünyaya tanıttılar. Mani'nin tertiplediği 16 harfli Uygur alfabesiyle binlerce eser yazıldı veya tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa kullandıkları için, bazı yazılı eserleri günümüze kadar ulaştı. Türkistan ve Turfan havalisinde yapılan arkeolojik kazılarda, vasiyetnâme, satış akdi, kirâlama, şirket, rehin senedleri ile, evlâd edinme ve esir âzâdına dair çok sayıda yazılı hukukî vesika ele geçti. Bu da Uygurların çok gelişmiş bir hukuka sahip olduklarını göstermektedir. 1072'de Divânü Lügati't-Türk adlı Türkçe-Arapça lügatı yazan Mahmud, Kaşgarlı bir Uygurdur. Moğol istilâsı sebebiyle Uygurlardan Anadolu'ya yerleşenler oldu. Selçukluların ardından kurulan beyliklerden en büyüğü olan Ertena Devleti'nin kurucusu Uygur idi. Entelektüel hüviyetleri sebebiyle Uygurlar Selçuklu bürokrasisinin belkemiği oldu. Sultan Fatih, Uygurca bilir ve alfabesi ile yazardı. Uygurlar, sonra Arap alfabesini benimsedi. Bugün bile bu alfabeyi kullanan nâdir Türk halklarındandır. ÜMİTSİZ TEŞEBBÜSLER Uygurların yıldızı sönmeye başladıktan itibaren Çin yavaş yavaş Doğu Türkistan'ı işgal etti. En son geniş istilâ olan 1759'dan itibaren Uygurlar 40'tan fazla ayaklandı. 1877'de Çin kesin olarak mıntıkaya hâkim oldu. Buraya Sinkiang (yeni kazanılan) adını verdi ve Çinlileri iskâna başladı. 1932 yılında Uygurlar ayaklanarak, Mehmed Emin Buğra liderliğinde Kaşgar'da Şarkî Türkistan İslâm Cumhuriyeti'ni kurdu. Ancak Türkiye dâhil olmak üzere hemen hiçbir ülke kendisini tanımadı. Rus Kızıl Ordu'su yardımıyla 1934'te Çinliler Uygur ordusunu imhâ edip devleti yıktı. Uygurlar bu sefer 1944'te Rusların desteğiyle Alihan Töre liderliğinde Şarkî Türkistan Cumhuriyeti'ni kurdu. Maksatları, bütün Türkistan'ı tek bir bayrak altında toplamaktı. Ancak Mao'nın Kızılları 1949'da mıntıkayı işgal edip bu devleti de yıktı. Devletin ileri gelenlerini Pekin'e götüren tayyare Baykal Gölü civarında düştü. Bugün bir asrı aşan Çin işgâlindeki Doğu Türkistan'da her türlü haktan mahrum ve tarihte ender rastlanan haksızlıklara maruz bir şekilde takriben 17 milyon Müslüman yaşamaktadır. Sinkiang nüfusunun elan % 54'ü Uygur ve Kazak Türküdür. Dinî ve kültürel hayatları, ticarî faaliyetleri, kitap ve gazete basmaları, matbaa kurmaları, mülkiyet ve seyahat hakları, hatta çocuk sahibi olmaları bile sınırlamalara tabidir. Doğu Türkistan dışında da Uygurlar yaşamaktadır. Çin'in, tabiî kaynakları zengin bu mıntıkayı elinde tutmak ve Çinlileştirmek için elinden geleni yapması normaldir. Hâdiselerde, Amerika'nın da bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol etmek istemesinin de rolü var elbette. Çin'in ekonomik bakımdan Amerika'ya bağımlılığını, Amerika'nın da Orta Asya ve dünya politikasını bilenler için olup bitenleri analiz etmek zor değildir. Uzakta bir Osmanlı vilâyeti Buhârâ Hanı'nın adamlarından Taşkentli Yakub Han, Çinlilerle mücadelede mühim bir isimdir. 1865'ten itibaren Doğu Türkistan'ı geri alıp, Kaşgar Hanlığı'nı kurdu. Rusya'nın yayılmasından endişe eden İngiltere de kendisine destek verdi. Rusya da yeni devleti tanıdı. Yakub Han, 1872'de Osmanlı Devleti'ne bağlılığını ilan edip Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz adına hutbe okuttu, para bastırdı. Osmanlı bayrağı Doğu Türkistan semâlarında dalgalandı. Padişah kendisine Hindistan yoluyla zâbit, top, tüfek ve para gönderdi. Çok zeki ve çalışkan bir hükümdardı. Ancak Çinlilerle süren harb sebebiyle ağır vergiler koydu. Bu sebeple halk kendisini sevemedi. Çin, 1877'de üzerine 40 bin kişilik bir ordu gönderdi. Han, anlaşmaya yanaştıysa da, Çinliler yaverini elde ederek Han'ı zehirlettiler. Böylece Doğu Türkistan'a tekrar hâkim oldular. İngiltere Hindistan'ı, Rusya da Batı Türkistan'ı işgaline sus payı olarak bunu kabullendi.
15.07.2009
Padişahın yasama yetkisi sınırlıydı!..
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlı hukukunun % 80'i şer'î, % 20'si de örfî hükümlerden müteşekkildi. Şeyhülislâm günlük meselelere dair fetvâlar verir; bu, padişah fermânına bağlandıktan sonra kanun olarak neşredilirdi. Osmanlı hukukunun aslı şer'î hukuktur. Bu hukukun hükümleri, başka hukuk sistemlerindeki gibi salâhiyetli makamlarca çıkarılan kanunlarla tayin olunmuş değildir. Âlimler, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifleri tefsir ederek kendi ictihadlarıyla şer'î hukuku tesbit ederler. Dolayısıyla bunların yazdıkları fıkıh kitapları kanundur. Bu kitapların her cümlesi numaralandırılsa, neredeyse günümüzdeki kanunlara benzer. İşte bu sebepledir ki İslâm devletlerinde, modern mânâda kanun metinlerine ihtiyaç duyulmamıştır.HÜKÜMDAR EMREDERSE Her âlim kendi ictihadına veya mezhebine göre kitap yazdıysa, bunlardan hangisi kanun gibi tatbik olunacaktır? Her kâdı, mahkemede kendi mezhebini tatbik eder. Tarafların mezhebine bakılmaz. Ancak hükümdar, muayyen bir mezhebin tatbikini emrederse, kâdının mezhebi ne olursa olsun, buna göre hüküm verilir. Fakihler arasında ihtilâflı meselelerde, hükümdarın tercih ettiği görüşleri kanun hâline getirmesi mümkündür. Tarihte buna teşebbüs edenler olmuştur. Meselâ, Abbâsî halîfesi Mu'tezıd, 896 yılında, vârisler arasında yalnız zevilerhâm (mûrise kadın vâsıtasıyla bağlanan akraba) varsa, miras alacağına dair Hanefî kavline uygun bir emirnâme neşretti. O zamana kadar zevilerhâmın vâris olamayıp, mirasın devlet hazinesine döndüğü Şâfiî kavli tatbik ediliyordu. Selçuklu Sultanı Melikşah, 1092 yılında İslâm hususî hukukunun ihtilâflı bazı hükümlerini, zamanın meşhur fakihlerinin himmetiyle ve Mesâil-i Melikşahî fi'l-Kavâidi'ş-Şer'iyye adıyla kanunlaştırmış; bütün Selçuklu ülkesinde tatbiki emredilmiştir. Selçuklular zamanında her şehirde İslâm hukukuna göre hükmeden kâdılar vardı. Ancak Selçuklular, Uygurlardan gelen teâmüle uygun olarak, İslâm hukukunun boşluk bırakıp tanzimini hükümdara bıraktığı meselelerde eski Türk örflerini tatbik etti. Bu da şer'î hukukun yanında ve ona aykırı olmamak üzere örfî hukuku doğurdu. Bu gelenek, Osmanlılarda da devam etti. Osmanlılarda örfî hukuk, padişah kanunnâmelerinden teşekkül ederdi. Bunlar Divan-ı Hümâyun'da hazırlanır; şer'î hukuka aykırılık taşımaması için şeyhülislâmın da fetvâsı alındıktan sonra ilan olunurdu. Osmanlı hukukunun % 80'i şer'î, % 20'si de örfî hükümlerden müteşekkildir. HUKUK BİRLİĞİ Osmanlılarda XVI. asırdan itibaren kâdıların tayin beratlarında Hanefî mezhebinin en sahih kavilleriyle hükmetmeleri şartı konuldu. Böylece Hanefî mezhebi ülkenin resmî mezhebi oluyor; Hanefî fıkıh kitapları da kanun yerine geçiyordu. Ülkede hukuk birliği böyle temin olundu. Hanefî olmayanların da yaşadığı Arap ülkelerinde, dâvâ aile hukukuna dairse, kâdı tarafların mezhebinden bir nâib tayin eder, nâibin kendi mezhebine göre verdiği hükmü tasdik ederdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, İslâm hukukunun bazı ihtilâflı meselelerine ait fetvâları bir araya getirerek Ma'rûzât adıyla Kanunî Sultan Süleyman'a arz etti. Bunlar, padişah fermânına bağlandıktan sonra kanun olarak neşredildi. Şeyhülislâmların muhtelif mevzularda zamanın şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına uygun fetvâları padişaha arz edip kanun olarak ilan etmeleri devletin sonuna dek devam etti. Bu fetvâ Hanefî mezhebinin zayıf bir kavli olabileceği gibi, başka bir mezhebe ait de olabilirdi. Burada padişah fermânıyla o zamana kadar şer'î hukukta hiç mevcut olmayan bir hüküm getirilmemekte; mevcut hükümlerden birisi tatbik mevkiine konulmaktadır. Padişahın yasama hususundaki salâhiyeti çok sınırlıdır. MÛCİBİNCE AMEL OLUNA Fâtih Câmii'nde imam-hatib ve Sâdî Çelebi dârülkurrâsında [hâfız yetiştiren medresede] müderris Halebî İbrahim Efendi'nin (vefatı: 1594) kaleme aldığı ve Hanefî mezhebinin en muteber kavillerinin sistematik olarak bildirildiği Mülteka'l-Ebhur, Osmanlı mahkemelerinde, medenî, âile, miras, borçlar, vergi, muhakeme usûlü ve cezâ kanunlarının yerini tutardı. Bu eser, Sultan İbrahim zamanında Mevkûfât adıyla Türkçe'ye tercüme edildi. Fransız diplomat d'Ohsson ve başkaları, bunu Osmanlı kanunu olarak tanıtarak ecnebi lisanlara tercüme etti. "Padişah Türklere, Mevkûfât da padişaha hükmeder" sözü meşhur oldu. XIX. asırda Avrupa'da kanunlaştırma cereyanı sürat kazandı. Devletler birer medenî kanun yaptılar. Osmanlı hükûmetine de "Kanununuz ne ise bilelim" diye baskı yapmaya başladılar. Bunun üzerine Sultan Aziz zamanında Ahmed Cevdet Paşa riyâsetinde bir âlimler heyeti, meşhur Mecelle'yi hazırladı. Sultan Aziz'e arz edip "Mûcibince (gereğince) amel oluna" irâdesi alındıktan sonra ilan edildi. Mecelle, mükemmel bir Osmanlı medenî kanunudur. İslâm hukukunun geniş bir sahasının toplu biçimde ve modern tarzda kanun hâline getirilişinin de ilk numûnesidir. Bundan sonra Osmanlı Devleti'nden ayrılan müslüman devletler, kanun yaparken bu geleneği devam ettirdiler. Mecelle'nin tanzim etmediği aile gibi sahaları öteden beri olduğu gibi Mevkûfât doldurdu. Bir teşebbüs de Hindistan'da Fıkıh kâidelerini kanun gibi toplama teşebbüslerine Hindistan'daki Müslüman Türk devletlerinde de rastlanır. Ama bunlar Osmanlı Devleti'ndeki gibi muvaffak olamamıştır. Tuğlukşahlar zamanında, Âlim bin Alâ (vefatı: 1384) adındaki hukukçu, Firuz Şah'ın sarayındaki asilzâdelerden Emir Tatarhan'ın talimatıyla Fetâvâ-yı Tatarhâniyye diye tanınan eserini kaleme almıştır. Gürgâniye hükümdarlarından Şah Evrengzib Âlemgir (1658-1706), ülkede câri bulunan Hanefî kaynaklarından istifadenin zorluğunu gördü. Bu kaynaklardaki hükümlerden en muteber olanlarının herkesin anlayabileceği şekilde kitap hâline getirilmesi için bir heyet teşkil etti. Şeyh Nizâm riyâsetindeki bu heyet, altı cilt Fetâvâ-yı Hindiyye'yi (Fetâvâ-yı Âlemgiriyye) hazırladı. Şahın kütüphanesinde bulunan binlerce cild kitap taranarak ve ikiyüz bin gümüş rupye harcanarak hazırlanan bu eser hükümdar fermânıyla ilan edilmediği için kanunlaşamamıştır ama, asırlarca hem Hindistan'daki hukukçuların el kitabı olmuş; hem de İslâm dünyasında çok rağbet görmüştür. Bunlar bir yandan devletin fıkhı kanunlaştırmaya alâkasını ve katkılarını, bir yandan da Türk-Moğol kanun geleneğinin tezâhürünü göstermesi bakımından mühimdir.
22.07.2009
Şehzadeleri hayata ‘LALA' hazırlardı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Mum dibine ışık vermez kâidesince, Selçuklu ve Osmanlılarda şehzadelerin terbiyesi, kendinden yaşça büyük, usul-erkân bilir, kültürlü kimselere tevdi edilirdi Mum dibine ışık vermez sözü meşhurdur. Bunun içindir ki eskiden âlimler çocuklarını okuması için başka bir âlime göndermiş; hükümdarlar çocukları için lalalar vazifelendirmiştir. Çocuğun ev hâliyle gördüğü babasından istifade edememesi bir yana, vaktiyle büyüklerle çocuklar arasında devamlı muhafaza edilen mesâfe ve edeb kâideleri de babanın çocuğuna faydalı olmasına imkân vermezdi. Bunun istisnası belki esnaf ve çiftçi çocuklarıdır. Herkesin baba mesleğini yapmak zorunda olduğu bir devirde, bunlar biraz da mecburen usta-çırak münasebeti çerçevesinde babasından hem iş, hem de edeb öğrenirdi. Mamafih esnaf arasında da çocuğunu başka bir usta arkadaşına çırak veren babalar da az değildi.EDEP, HER ŞEYDEN ÖNCE Orta Asya'daki Türk devletlerinde, hakanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanlarında yetişirler; sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurlardı. Bu geleneğe uygun olarak Selçuklu Sultanları da şehzâdelerini terbiye edip yetiştirmesi için yüksek rütbeli memurlar vazifelendirirdi. Buna atabey denirdi. Ata, baba demektir. Atabey çocuğa hem din, hem askerlik, hem de siyaset öğretir; edeb kazandırırdı. Ayrıca olgun şahsiyeti ile şehzâdelerin hırsını teskin ederdi. Şehzâde eğer bir vilâyete vâli tayin edilmişse, atabey niyâbeten vilâyeti de idare ederdi. Şehzâde büyüdüğünde de atabey onun müşâviri, veziri, kumandanı olurdu. Selçuklu Sultanı Melikşâh'ın lalası meşhur âlim ve vezir Nizâmülmülk idi. Tuğtigin, İldeniz, İmâdeddin Zengi, Muzafferüddin Salgur, Gümüş Tigin Candar, Kara Sungur, Aksungur, Anuş Tigin meşhur Selçuklu atabeyleri idi. Selçuklu Devleti zayıflayıp yıkılmaya yüz tutunca, bu atabeyler bulundukları vilâyetlerde müstakil hükümdar hâlini alıp faydalı hizmetler yapmışlardır. Zengîler, İldenizliler, Salgurlular, Eyyübîler esasında hep birer atabeylik idi. MÜMTAZ KİMSELER SEÇİLİRDİ Atabeylik müessesesi Osmanlılarda devam etti. Artık atabeylere lala deniyordu. Padişahlar şehzâdelerine muktedir kumandanlardan lala tayin ederdi. Yeni doğan şehzâdenin hizmetine usta denilen mürebbîler verilirdi. Bir-iki yaşında sütten kesildiğinde, Enderun'un padişahın hususî kalem müdürlüğünü yapan Hasoda mensuplarından üç ağa vazifelendirilirdi. Subay rütbesindeki bu ağalar, güzel giyinen, güzel konuşan, oturup kalkmasını bilen, edeb ve tecrübe bakımından itimada şâyân mümtaz kişilerdi. Şehzâde sancakbeyliğine çıkınca, lalası da beraber giderdi. Lalanın, şehzâde üzerinde büyük tesiri vardı. Şehzâdeler, lalasını seçme hususunda mahdut da olsa söz sahibi olabiliyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim, şehzâdeliği sırasında, Trabzon sancakbeyi iken lala olarak gönderilen bazı şahısları, ilim ve edeb bakımından kâfi görmeyip, bir bahane ile geri göndermişti. Şehzâdenin dairesi, padişah dairesinin küçük bir modeli idi. Şehzâdenin laladan başka, hizmetine bakan ağaları, harem ağaları, câriyeleri vardı. Şehzâdeler, küçükken Enderûn Mektebi'nde okuyanlardan seçilmiş yaşıtları ile oyun oynardı. Sarayda küçük şehzâdelerin ders gördükleri bir Şehzâdegân Mektebi vardı. Buraya dışarıdan hocalar gelirdi. Haremağalarının kontrolünde idi. Bu mektebin salon ve koridorları çok güzeldir. Duvarları altın yaldızlı nakışlarla ve müzeyyen çinilerle kaplıdır. Yetişkin şehzâdelere, hocaları dâirelerine giderek hususî ders verirdi. SADRAZAM BİLE OLDULAR Osmanlılarda lalalığı ile meşhur olmuş ve sonraları bile bu isimle anılmış çok tarihî şahsiyet vardır. Rumeli'nin ilk fâtihlerinden Lala Şahin Paşa, Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın; Kıbrıs fâtihi Lala Mustafa Paşa, Sultan II. Selim'in; Macaristan serdarı sadrâzam Lala Mehmed Paşa da Sultan III. Mehmed'in lalası idi. Son asırda hususî lala tayin etmek yerine saray ağaları şehzâdenin terbiyesiyle meşgul olmuş; ayrıca dışarıdan çeşitli hocalar getirtilerek ilim tahsiline itinâ edilmiştir. Devlet adamlarının yetiştirildiği Enderûn Mektebi'ndeki acemî talebelerin terbiyesiyle meşgul olmak üzere de üst sınıflardan lala tayin edilirdi. Bazen akağalardan da lala tayin edildiği olurdu. Üç-dört acemînin bir lalası olurdu. Aynı lalaya verilen acemîler birbirlerine laladaş derdi. Acemî dışarı çıkmak, hastalığını haber vermek gibi hallerde bile lalasına müracaat ederdi. Lala, acemînin bilmediği şeyi öğretir, buna "lala divan etti" denirdi. Lala, acemîde gördüğü kusuru ikaz ederdi. Buna da "lala nizam etti" denirdi. Enderunlular, dar yerlerde karşılaştıkları zaman, geçmek için birbirlerinden müsaade isterken "lala destur" derlerdi. LALAYA ASLA MÜDAHALE EDİLMEZDİ Lala, terbiyesine memur edildiği çocuğun âmiri vaziyetinde idi. Çocuğun tahsil ve terbiyesiyle meşgul olurken, ailesi aslâ müdahale etmezdi. Aksi takdirde lalanın otoritesi sarsılır, çocuğa faydalı olamazdı. Çocuk, lalasının tedbirlerine karşı ailesinden bir yüz bulamadığı için, mecburen lalasını dinleyip iyi yetişmeye bakardı. Şehzade ve Lala ilişkisini tasvir eden bir minyatür. Sadece saraya mahsus değildi Lalalık sadece saraya mahsus değildi. Zenginlerle büyük memurlar, çocuklarının terbiyesi için lala mesâbesinde, bilgisine, edebine, tecrübesine itimad ettikleri kişileri istihdam ederdi. Medreselerde de ileri sınıftaki talebe (danişmend), acemî talebeye (çömez) tahsil ve terbiyesinde yardımcı olur; çömez de usta talebenin hizmetini görür, meselâ çamaşırını yıkar, yemeğini ısıtırdı. Benzer usul bugün Anglo-Saksonlarda da mevcuttur. Kız çocuklarına lala tayin etmek elbette mümkün değildi. Bunlar tahsile verilmeyip "iyi bir ev kızı" olarak annelerinin gözü önünden pek ayırılmamakla beraber, zaman zaman mahallelerdeki "hoca hanım"lara gönderilerek usul ve erkân öğrenmeleri temin olunurdu.
29.07.2009
Türklerin İslâma katkısı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ALPARSLAN: BİZ TÜRKLER TEMİZ MÜSLÜMANLARIZAnadolu'nun kapılarını İslâmiyete açan Sultan Alparslan, "Biz Türkler, temiz Müslümanlarız. Bid'at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı!" diyerek muvaffakiyeti temiz inançtan bilmiştir. Türkler, öteden beri muharip bir milletti. Uzun harplere, seferlere, tabiî şartlara mukâvemetleri güçlüydü. Müslümanlığa girdikten sonra, yeni dinlerini gönülden benimsediler. Eski âdetlerinden buna uymayan hususları tamamen terk ettiler. Eski günleri de özlemediler. Bu hasletleri, onları İslâmiyetin bayraktarı yaptı. İslâmiyet, Türklerin elinde geniş topraklara yayıldı. Avrupa içlerine, Çin ve Sibirya'ya dayandı. Buna, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi deniyor. Türkler, Hıristiyanlığın merkezi olan Roma'ya "Kızılelma" demişler ve fütuhatlarının nihaî hedefi olarak burasını tesbit etmişlerdi. GÜZEL AHLÂKIN NETİCESİTürklerden, İslâmiyet uğruna ilk cihada girişen Karahanlılar oldu. Uygurların Müslümanlığına vesile oldular. Gazneliler de, Afgan ve Hindlileri İslâmiyete kazandırdı. Anadolu'nun fethinden sonra İslâmiyet Türklerin eliyle Roma topraklarında yayıldı. Yerli halkın yanı sıra, Balkanlarda Pomak, Arnavud, Boşnak, Makedon (Torbeş) ve Patriyotiler; Kafkasya'da Moğol, Gürcü, Laz, Abaza ve Çerkezler; öte yandan Rum, Ermenî, Yezidî gibi Anadolu'nun yerli halklarından bazı kitleler Türkler vesilesiyle gönül rızâsıyla Müslüman oldu. Türk sultanları, ülkelerindeki cemaatler arasında, sosyal, kültürel ve dinî bakımından herhangi bir fark kabul etmediler, herkese eşit hak ve adalet tanıdılar. Türklerin müsâmahasını ve güzel ahlâkını görerek Müslüman olan gayrımüslimlerin sayısı hiç de az değildir. Haçlı Seferlerini defalarca durdurmak, Selçuklu ve Osmanlılara nasib oldu. Bu sayede İslâm dünyası müthiş bir felâketten kurtuldu. Yüz binlerce Müslümanı öldüren ve önünde kimsenin duramadığı Moğol ordusunu, yine bir Türk, Mısır Memlûk Sultanı Baybars durdurdu. İ'lâ-yı kelimetullah denilen, Allah'ın ismini (dinini) her yere duyurmak ve yaymak düşüncesi, fütuhâtı Hıristiyan dünyasına dönük olan Osmanlı Devleti'nde, en yüksek seviyeye ulaştı. XVI. asırda yeryüzündeki dört büyük müstakil İslâm devletinden üçü Türk idi: Osmanlı, Gürgâniye ve İran Devletleri. Dördüncüsü bir ara Osmanlılara bağlı olarak yaşayan Fas Sultanlığıdır. Türkler sayesindedir ki Müslümanlar uzun asırlar boyu birlik ve beraberlik içinde yaşamıştır. Türk hâkimiyeti Hindistan'da 1858; İran'da 1925'e dek sürdü. Türkler asırlar boyunca, İran kavmiyetçiliğini sembolize eden ve İslâm birliğini tehdit eden Şia inancıyla çok mücâdele ettiler. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdad'a girerek halîfeyi Şiî Büveyhoğulları'nın esâretinden kurtardı. Selçuklu kumandanlarından Salâhaddin Eyyûbî de İslâm ülkelerini karıştırmak üzere propaganda faaliyetleri yürüten Mısır'daki Şiî Fâtımîleri ortadan kaldırarak İslâmiyete büyük hizmet etti. Yavuz Sultan Selim de, Anadolu'da ajan faaliyetinde bulunan Safevî Devleti'ni bozguna uğratarak, Hurûfîlerin gücünü minimuma indirdi. Osmanlılar, ayrıca, XVIII. asrın sonlarında ortaya çıkan Vehhâbîleri de sindirdi. Türkler olmasaydı, İslâmiyetin ilk zamanki saflığıyla bugüne intikal edeceği şüphelidir. Nitekim Türk hâkimiyetinin çöktüğü son asırda, İslâm ülkeleri ya emperyalist devletlerce işgal edilmiş; ya da bu heretik grupların veya sosyalist ihtilalcilerin hükmüne girmiştir. TÜRKLERDE ÂLİM YOK MU? Türkler, İslâm âleminde asırlar boyu hep hâkimiyeti ellerinde tuttular. Bu sayede İslâmiyet bir hayat dini olma sıfatını devam ettirdi. Türk devletlerinde din ve fen ilimlerine çok ehemmiyet verildi. Karahanlılar zamanından itibaren pek büyük âlimler yetişti. Usul-i fıkıh ilminin esasını ilk defa bunlar kurdu. Hakîm-i Şehîd, Kerhî, Hindüvânî, Ebü'l-Leys Semerkandî, Ebû Bekr Hârezmî, Debbûsî, Hulvânî, Pezdevî, Hâherzâde, Sadrü'ş-Şehîd, Nesefî, Buhârî, Serahsî, Kâsânî, Kâdıhan, Merginânî, Üsrüşenî ve ismini sayamayacağımız kadar çok sayıda hukukçu bu coğrafyada ve Türkler arasından çıktı. Ebû Mansur Mâtüridî, Semerkandlı bir Türk idi. Gazne, Semerkand, Buhârâ, Delhi, Kazan, Herat, İstanbul gibi kültür merkezlerinde tanınmış Türk âlimleri yetişti. İbni Melek, Molla Fenârî, İbnü'l-Hümâm, Hızır Bey, Hayâlî, Molla Hüsrev, Sa'dî Çelebi, Şeyhzâde, Halebî, Taşköprüzâde, Birgivî, Ebussuûd, İbni Kemal, Hâdimî hep Osmanlı ülkesinde yetişmiş Türk asıllı âlimlerdir. Ahmed Yesevî, Bahaddin Buhârî, Ubeydullah Ahrâr, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bayram Veli gibi mutasavvıflar da, hep Türk hâkimiyeti devrinde yetişti. Bunlar, Anadolu ve Rumeli'nin Müslümanlaşmasında; millî birlik ve beraberliğin, ayrıca cemiyet nizamının muhafazasında mühim rol oynadı. Osmanlılarda halk ve devlet adamları Türkçe konuşmakla beraber, İslâm dininin aynı zamanda dünya işlerini de tanzim etmesi sebebiyle Türkler Arapça'yı ilim dili olarak muhafaza ederek saf bir biçimde günümüze kadar intikalini sağladılar. Arapça'nın gramerine dair eserleri de hiç Arap ülkesinde yaşamayan Türkler yazmıştır ki, İmam Birgivî bunlardan en meşhurlarıdır. Fen ve sanatta birinci sınıf eserler verdiler Müslüman Türk devletlerinde sadece din ilimlerinde değil; müsbet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî ile İbni Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Algoritma ve cebirin babası Hârezmî; astronom Uluğ Bey hep Türk asıllıdır. Kâğıt, matbaa, barut, pusula, orijini Çin bile olsa, Uygurlar tarafından geliştirilip dünyaya tanıtılmıştır. Semerkand, zamanında, en kaliteli kâğıt imal edilen yer idi. Selçuklular devrinde bilhassa tıp ilmi çok gelişti. Anadolu'da birçok tıp fakültesi, hastahâne kuruldu. Akıl hastalarına ilk defa hasta muamelesi yapıp tedavi eden Türkler oldu. Pirî Reis, Seydi Ali Reis, Kâtib Çelebi, dünya çapında coğrafya âlimleri olarak kabul gördü. Yeni kıtaların keşfinden hemen önce bu coğrafyacıların yaptığı ve aslına oldukça yakın haritalar herkesi hayrete düşürmektedir. Türklerin yaşadığı şehirler, dünyanın en kalabalık ve en mamur şehirleriydi. Asya içlerinden Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş sahada o devrin Türk devletlerinden kalma çoğu birinci sınıf sanat eserleri görenlerin gözünü kamaştırmaktadır. Türkler bu çağda sanat dünyasına mühim yenilikler getirdiler. Kendilerine has bir üslup kullanarak İslâm medeniyetini inkişaf ettirdiler.
05.08.2009
Osmanlı ve İsrail...
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Romalıların Kudüs'ü yakıp yıktığı 70 yılından sonra Yahudîler dünyaya dağıldılar. Her yerde aşağılandılar, eziyete uğradılar. O zamandan bu yana kendilerini bir devlet altında toplayacak kurtarıcı mesih beklerler. Sahteleri bir yana, mesihin gelişi gecikince, bazı Yahudî idealistleri, bir devlet kurmak üzere harekete geçti. İlk defa 1897'de İsviçre'nin Basel şehrinde toplanan bu topluluğa Siyonist dendi. Siyon, Kudüs'te Hazret-i Süleyman'ın yaptırdığı Mescid-i Aksâ'nın üzerinde bulunduğu dağın adıdır. Burası Tevrat'ta kendilerine va'd edilmiş topraktır (arz-ı mev'ûd). Şam toprağı gibi Filistin'i Kur'an-ı kerim de mukaddes kabul eder. Arz-ı Mev'ud neresi? Hazret-i Musa'ya va'd edilen toprak, yalnızca bugünkü Filistin'dir. Hazret-i Musa bu toprakları Ürdün'deki Nibo Dağı'ndan seyretmiş; ama ayak basamadan vefat etmişti. "Nil'den Fırat'a" Hazret-i İbrahim'e va'd edilen topraklardır. Hazret-i Süleyman'ın mülkü bu sınırlara ulaşmıştı. Nitekim Hazret-i İbrahim'in evlatları olan Araplar ve Yahudiler bu mıntıkaya hâkimdir. Bugün İsrail'in Nil'den Fırat'a kadar olan toprakları, hatta Anadolu ve Hicaz'ı da istediğine dair bir paranoya vardır. Bunu ilk telaffuz edenler Suudî Kralı Abdülaziz ve Mısır diktatörü Nâsır idi. Filistin'in eksantrik lideri Arafat da dünyanın Filistin meselesine dikkatini diri tutmak için bunu slogan olarak kullanırdı. İşgal ettiği Arap topraklarından bile gönüllü çekilmek zorunda kalan İsrail, Nil'den Fırat'a ele geçirse bile hangi nüfusla elde tutacak, onu hesaba katan pek yoktur. Her devlet daha geniş sınırlara ulaşmayı hayal eder. Bunda bir anormallik yoktur. Toprak satışı yasaklanıyor Siyonistler, zamanın en güçlü ülkesi İngiltere'ye müracaat ettiler. Talepleri ciddiye alınmadı. Ancak hareketin giderek güçlendiğini gören İngiltere, Uganda, Sibirya, Kıbrıs gibi yerleri teklif ettiyse de, Siyonistler yanaşmadı. Osmanlı hükûmeti, toprak bütünlüğünü tehdit eden bu harekete karşı bazı tedbirler aldı. 1871 senesinde daha iş resmiyete dökülmeden Filistin'in % 80'ini mîrî arâzi hâline getirdi. Sultan II. Abdülhamid tahta çıkınca, Filistin'e Yahudî iskânını önleyici tedbirleri arttırdı. 1883'te Yahudîlere toprak satışını tahdit etti. Filistin'deki stratejik toprakları hazine-i hâssa denilen şahsî hazinesi hesabına satın almaya başladı. 1900 senesinde Mukaddes Topraklara Duhûliye Şartları getirildi. Buna göre, Filistin'i ziyaret edecek her Yahudî, üzerinde mesleği, milliyeti ve ziyaret sebebi yazılı bir tezkere veya pasaport taşıyacaktı. Yahudîler'in elindeki bu tezkere Filistin'e ulaştıklarında resmî makamlarca alınıp kaydedilecek; 30 günlük sürenin dolmasından sonra sınır dışı edileceklerdi. Bunun ardından Filistin dâhil olmak üzere, bütün Osmanlı topraklarında ecnebî Yahudîler'e toprak satışı yasaklandı. Bir karış veremem! Bu arada hareketin önderi Budapeşteli Theodor Hertzl, Sultan Abdülhamid'le görüşmek istedi. Kabul edilmeyince, padişahın da dostu olan Polonyalı arkadaşı Phillip Newlinsky vâsıtasıyla 1901 Mayısında bir teklif götürdü. Filistin'in Yahudî göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudî idaresine sahip olması karşılığında, Osmanlı borçları ödenecek ve Avrupa amme efkârında padişah lehinde propaganda yapılacaktı. Padişah, bu teklifi reddetti. "Eğer Hertzl senin arkadaşın ise ona nasihat et! Bu mevzuda bir adım daha atmasın! Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz!" şeklinde tarihî bir cevap verdi. Ertesi sene teklifini tekrarladı ama yine reddolundu. Filistin'de Safed kasabasına yerleşip vatandaşlığa alınmak üzere 1891 tarihinde istidâ veren 440 Yahudî'nin talebi, bunun ileride bir Yahudî devleti kurulmasına yol açacağı gerekçesiyle reddedildi; Osmanlı Devleti'nin Avrupalıların sürdükleri şahısların iskân yeri olmadığı belirtildi. Buna bakıp, Sultan Hamid'in Yahudî düşmanı olduğu zannetmemelidir. Sultan Hamid, her şey bir tarafa, hâdiselere hissî değil, gerçekçi yaklaşmasıyla meşhurdur. Antisemitizm, Müslüman Türk kültüründe meçhuldür. Gayrimüslimler hukukun kendilerine tanıdığı her türlü hak ve imtiyazla yaşar. Zaten monarşilerde bütün ırk ve mezhep mensupları, hükümdarın çocuğu sayılır. Alınan bu tedbirler Yahudîlere karşı değil, devletin birliği ile alâkalı idi. O zamanlar en kalabalık Yahudî nüfusu Osmanlı ülkesinde rahatça yaşamaktaydı. Selânik, dünyadaki en büyük Yahudî şehri idi. Yahudî aleyhtarlığı bize 1940'ların Nazi hayranı tek parti hükûmetiyle girmiş; sonraki yıllarda İsrail sayesinde de pekişmiştir. İstikbalde yaşanacak hâdiseler, Sultan Hamid'in diplomatik ileri görüşlülüğüne bütün dünyayı hayrette bırakmıştır. Nasıl mı? Onu da gelecek yazıda ele alalım...
12.08.2009
Sultan Hamid'in tahtına mal olan FİLİSTİN
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Osmanlılar devrinde Mescid-i Aksa XIX. asır sonlarında bir grup kavmiyetçi Yahudînin kurduğu Siyonist teşkilâtı, Sultan Abdülhamid'e müracaat ederek Tevrat'ta kendilerine va'd edilmiş toprak olan Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulması karşılığında, Osmanlı borçlarının tamamını ödemeyi ve amme efkârında lehte propaganda yapmayı teklif etmişti. Padişah, kabul etmediği gibi, bu projeye engel olmak için Filistin'de arâzi satın alarak hazine-i hassa denilen hususî servetine katmıştı. SİYONİST ZAFERİ Sultan Abdülhamid'i tahttan indirip iktidarı ele geçiren İttihatçılar, önce hazine-i hassa topraklarını devletleştirdiler. Filistin'e Yahudî iskânına da müsaade ettiler. Turkifikasyon politikası takip ederek Osmanlı milletlerinin hepsinin anasını ağlatmakla beraber, Yahudîlere dokunmadılar. Çünki iktidara gelişlerinde mühim yardım görmüşlerdi. İçlerinde hayli Yahudî, Mason ve Dönme vardı. Talat Paşa'nın dostu Yahudî banker Emanuel Karasu, Sultan Hamid'e tahttan indirildiğini tebliğ eden heyette idi. Siyonistler 1917 yılında İngiliz hâriciye vekili Arthur Balfour ile anlaştı. Balfour Deklarasyonu ile İngiltere, muhtemelen oyalamak üzere, Yahudîlerin Filistin'de yurt tutmalarını kabul etti. Suriye cephesi çökünce, Filistin İngilizlerce işgal edildi. Kaidedir ki, işgal topraklarında hususî mülkiyete dokunulmaz. Ama devlet arazisi, yeni devletin olur. Böylece Filistin'de Sultan Hamid'e ait arazi, İttihatçılarca devletleştirildiği için, İngilizlere geçti. Bu topraklara Yahudî iskânı giderek arttı. Artık Yahudîler ihyâ ve satın alma yoluyla diledikleri gibi toprak sahibi de olabiliyordu. Araplar, ekonomik bakımdan zor duruma düşürülerek topraklarını satmaya mecbur edildi. Vaktiyle vergi korkusuyla çok sayıda Arap, toprağını kendi adına tescil ettirmemişti. Tapuda devlete ait gözüken bu topraklar da çeşitli yollarla Yahudîlerin eline geçti. DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR Yaklaşan tehlikeyi sezen Kudüs müftüsü Emin el-Hüseynî, İngilizlere karşı Yahudî emellerine engel olacağını düşündüğü Almanlara yanaştı. Hitler ile görüşüp iltifat gördü. Hatta Hitler'in Müslüman olarak Haydar adını aldığı dedikodusunu bile yaydı. Ancak işler tersine döndü. Üste para verseler gelmeyecek bir sürü Yahudî, Hitler sayesinde dünyanın her tarafından Filistin'e akmaya mecbur kaldı. Üstelik Hitler, hayat tarzı çok muhafazakâr olan Doğu Avrupa Yahudîlerini (Aşkenazları) imhâ ederek, dünya Yahudî nüfusunda, belki istemeden, daha modern yaşayan İspanya Yahudîleri (Sefaradlar) lehine bir değişiklik meydana getirdi. Böylece modern İsrail Devleti'nin temelini atmaya bilmeden yardımcı oldu. Belki Amerika'nın istediği de buydu. Nitekim soykırım projesi hayli yol alıncaya kadar Almanların üzerine gitmemesi buna bağlanır. 1948 yılına gelindiğinde Filistin halkının yarıdan fazlası Yahudî ve toprakların da yarıdan fazlası bunlara ait idi. Sıra istiklâle gelmişti. Yahudî çeteler, tedhiş hareketleri ile İngilizleri mıntıkayı boşaltmaya mecbur etti. İngiltere, öteden beri desteklediği Yahudîlerce tongaya düşürülmüş oluyordu. DÜNYA ANLADI AMA... Referandumdan Filistin'de bir Yahudî devleti kurulması kararı çıktı. Birleşmiş Milletler laik ve demokratik olmak şartıyla bunu tasdik etti. Yeni devlete Hazret-i Davud'un hükümdarı olduğu İsrail'in adı verildi. Bu topraklarda yaşayan Araplara her sahada otonomi tanındıysa da, haylisi hicreti tercih ederek, çeşitli mülteci kamplarında feci şartlar altında yaşamaya başladı. Toprakları Yahudîlere kaldı. İsrail'in zaferine bilhassa Hıristiyan Araplar çok içerledi. Ezelî Yahudî nefretinin de tesiriyle Filistin dâvâsını ortaya atan da onlar oldu. Müttefik Arap orduları, 1948, 1967 ve 1973 harblerinde İsrail'e yenildi. Kudüs, Batı Şeria, Gazze, Sina yarımadası, Golan tepeleri kaybedildi. Rusya, Amerika'ya karşı bu fırsatı kaçırmadı. Kuzu postuna bürünmüş kurt olarak gûyâ Arapları destekledi. Neticede Arap devletleri birer ikişer komünistlerin kucağına düştü. Dünya, Sultan Abdülhamid'in ileri görüşlülüğüne bir defa daha hayran oldu. Bu padişahın Arap ülkelerinde çok sevilmesinin, hutbelerde zikredilmesi boşuna değildir. Siyonistler zafer kazanmıştı. Şu kadar ki, her Yahudî Siyonist değildir. Dindarı, ateisti, ılımlısı, şovenisti vardır. Üstelik bir kısım Yahudîler, devleti ancak kıyamete yakın gelecek Mesih'in kuracağı gerekçesiyle İsrail'e karşıdır. Devlet kurmak, Yahudîlerin de hakkı denebilir. Ama bu, bir milletin felâketi ve dünya dengelerinin bozulması pahasına olmamalıydı. Şurası bir gerçek ki, ne İsrail milyonları bulan bir halkı yok edebilir; ne de Araplar dünyanın desteklediği İsrail'i bu topraklardan söküp atabilir. Mısır, İsrail ile sulh yapan ve kaybettiğini geri alan ilk Arap devleti oldu. Onu Ürdün izledi. Suriye de yoldadır.Abdülhamid Han: Niçin hilâfeti terke zorlandım Kendisi de Şâzelî olan Sultan Hamid, Şâzelî şeyhi Ebu'ş-Şâmât Mahmud Efendi'ye yazdığı 22 Eylül 1329 (1913) tarihli bir mektupta diyor ki: Ben, Hilâfet-i İslâmiyye'yi başka herhangi bir sebep dolayısıyla değil, Jön Türkler adıyla bilinen İttihat Cemiyeti'nin baskı ve tehdidiyle bıraktım. Hilâfet'i terke zorlandım, mecbur bırakıldım. Mukaddes toprak Filistin'de Yahudîler için millî bir devlet kurulmasına muvafakat etmem konusunda ısrar ettiler. Bütün ısrarlarına rağmen, bu teklifi kat'î surette reddettim. Nihayet 150 milyon İngiliz altını va'd ettiler. Bu teklifi de reddettim ve kendilerine şu cevabı verdim: "150 milyon İngiliz altını değil, dünya dolusu altın verseniz, bu teklifinizi asla kabul etmeyeceğim. Ben Millet-i İslâmiyye'ye ve Ümmet-i Muhammed'e otuz seneden fazla hizmet ettim. Atalarımın yüzünü kara çıkarmadım." Bu kat'î cevabımdan sonra hal'im (tahttan indirilmem) konusunda görüş birliği ettiler ve beni Selânik'e gönderdiler. Mevlâya hamd ettim ve ediyorum ki, mukaddes toprak Filistin'de bir Yahudî devleti kurulması teklifinden kaynaklanan ebedî ayıbın lekesini Osmanlı Devleti'ne ve Âlem-i İslâm'a sürmeyi kabul etmedim. (Bunun üzerine) olan oldu.
19.08.2009
Yunanlıların Küçük Asya FELAKETİ!
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
DÜNDEN BUGÜNE Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr "Türkiye'nin ilk 10 düşmanı" anketinde ilk sırada Yunanistan geliyor. İngiltere listede bile yok. Halbuki Yunanistan, Küçük Asya (Anadolu) Felâketi adını verdiği işgal serüvenine İngiliz hesabı yüzünden girişmişti. Yunan askerlerinin mevcudu Anadolu'yu işgâle kâfi değildi. Üstelik destek de görmüyorlardı. 1918, Osmanlılar için felaketlerin üst üste geldiği bir sene oldu. Mânâsızca girilen bir Cihan Harbi neticesinde ordularımız hezimete uğramış; harbin mesulleri ülkeden kaçmıştı. Bu arada hiçbir işe karışmayan ihtiyar Sultan Reşad vefat etmiş, yerine kardeşi Sultan Vahideddin geçmişti. Yeni padişah, bir yangın yerinde tahta oturduğunu anladı. Bu arada düşmanlar Çanakkale'yi geçerek İstanbul'u işgal etti. Artık İstanbul hükûmeti bu şartlarda en ehven siyaseti takip etmek durumunda idi.İTTİHATÇI OLMAYAN BİR PAŞA Suriye Cephesi'nin de çökmesi üzerine müttefiklerle Mondros Mütârekesi imzalandı. Mütarekeyi imzalayan sonraları Ankara hareketinin mümtaz simalarından Rauf (Orbay) Bey idi. Mütârekenin tatbiki için Anadolu'ya bir ordu müfettişi gönderilmesi gerekiyordu. İngilizler, bunun İttihatçı olmayan üst rütbeli bir paşa olmasını şart koştu. Bu vasıfta üç kişi vardı: Palabıyık Ziya, Çerkes Ferid ve Mustafa Kemal Paşalar. İlk ikisi sağlık ve başka sebeplerle teklife yanaşmadı. Suriye'den İstanbul'a kaçan ve o sıralar açıkta olan M. Kemal Paşa, Dâmâd Ferid Paşa hükûmeti tarafından 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla vâlileri bile azledebilecek fevkalâde salâhiyetlerle Anadolu'ya gönderildi. Hükûmetin kasasında bulunan üç-beş kuruş tahsisat kendisine teslim edildi. Vâli ve kaymakamlara da paşaya her türlü yardımda bulunmaları emrolundu. Görünüş böyle idi. Padişahın gizli bir maksadı daha vardı. Aynı zamanda Anadolu'da müdafaa-ı hukuk cemiyetleri kuruluyor; halk işgale direniş çareleri arıyordu. Padişah, bunların güçlü düşmana karşı zafere ulaşacağını tahmin etmiyordu. M. Kemal Paşa vasıtasıyla bu hareketi tek elden teşkilâtlandırmayı ve böylece elinde düşmana karşı bir koz tutarak daha ehven şartlarla sulh yapmayı umuyordu. Paşa, padişahla görüşüp, İstanbul işgal altında olduğu için İngiliz vizesi ile yola çıktı. Tam bu günlerde Yunanlılar İzmir'e çıkmıştı.İZMİR'DE NE İŞLERİ VAR Yunanistan I. Cihan Harbi'nde tarafsız kalmıştı ama şimdi İtilâfçı kıskacında idi. İngilizler, Anadolu'nun işgâlini müttefikleri olan Sırplara ihâle etmek istediler. Sırplar, uzaklığı bahane ederek reddetti. Bu sefer Yunanlılara yöneldi. Teklifi şiddetle reddeden Yunan kralı tahttan indirilip sürgüne gönderildi. Harb taraftarı Venizelos iktidara getirildi. Savaş aleyhtarı gazete ve kişiler susturuldu. Yunan kıtaları 16 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'e ayak bastı. İstanbul hükûmeti, burada Redd-i İlhak Cemiyeti'ni kurdurdu. İttihatçılar, öteden beri yürüttükleri Türkifikasyon politikası çerçevesinde, Ege'de yaşayan 120 bin kadar Rum'u Cihan Harbi öncesinde sebepsiz yere Yunanistan'a sürmüştü. Anadolu'da yaşayan diğer Rumlar da endişe içinde idi. Yunanlılar bunu bahane ederek işgale girişti. M. Kemal Paşa, cemiyetleri birleştirdi. Muazzam bir diplomasi tatbik ederek, hem İstanbul'la iyi geçindi, hem İngilizleri ürkütmekten kaçındı. Bir yandan da Fransız, İtalyan ve Ruslarla anlaştı. Bazı tavizler karşılığında mühim destek elde etti. Fransız ve İtalyanlar yanlarındaki harb levâzımâtını Ankara'ya teslim etti. Ruslar, silah ve para yardımında bulundu. Başta Türkistan ve Hindistan olmak üzere dünya Müslümanları halifenin kurtarılması için varlığını akıttı. Yoksa artık Anadolu halkının düşmana mukavemet edecek hâli kalmamıştı. Ülke haraptı. Yalnızca Sakarya Harbi'nde asker kaçaklarının sayısı elli binden çoktu. Bu sebeple çeşitli sebeplerle dağa çıkıp eşkıyâlık yapanlar, harbe yardım etmesi şartıyla affedildi. Her ailenin, orduya maddî yardımda bulunması mecburiyeti getirildi. Orduya destek vermeyenler ağır cezalara çarptırıldı. Bazı İttihatçı artıkları da Ankara'ya geçerek bu yeni harekete ümit bağladı. Osmanlı ordusundan arta kalan Kafkas birlikleri, Ege'ye yönlendirildi. Halk, canını dişine takmıştı. İstanbul da varını yoğunu seferber edip, el altından Anadolu'ya mühimmat ve askerî personel gönderdi. Bunlar motorlarla Marmara veya Karadeniz üzerinden Anadolu'ya geçiriliyordu. Anadolu'da çarpışan subayların maaşları İstanbul'dan ödeniyor; madalyaları İstanbul'dan geliyordu. Kızılay'a yardım bahanesi ile Saray'ın yürüttüğü yardım kampanyalarında toplanan paralar Ankara'ya aktarılıyordu. I. Cihan Harbi'nin son muharebeleri sayılan harb neticesinde İngilizler beklediğini fazlasıyla elde etti. Hayâl kırıklığıyla dönen Yunanlılara da savaştan geride binlerce ölü, yaralı ve cephede çektirdikleri fotoğrafları kaldı. MÜCÂDELE 3.5 SENE SÜRDÜ Yunanlıların vaziyeti de Türklerin lehine idi. Bir kere tanımadıkları topraklarda (deplasmanda) idiler. Üstelik mevcutları da Anadolu'yu işgâle kâfi değildi. Üstelik destek de görmüyorlardı. Asker ve subayların çoğu harbe isteksizdi. Asker kaçakları yüz binleri bulmuştu. Anadolu'dan ölüm haberleri geldikçe harb aleyhtarları giderek artıyordu. İngilizler her zamanki "Bekle, gör!" politikası çerçevesinde Yunanlılara destekten kaçındı. Hangisi gâlip gelirse ona yanaşıp işini yürütecekti. İki ordunun vaziyeti hemen hemen aynı idi. Buna rağmen Yunan ordusu kısa bir zamanda geniş bir açı içinde kuzeyde Bursa, Bilecik; güneyde Uşak, Afyon hattıyla İzmir'den Ankara'ya vardı. Meclisin Kayseri'ye nakli kararlaştırıldı ise de, rivayete göre Ankara'da yeni yeni düzen kurmaya çalışan mebus hanımları buna mâni oldu. Türk ordusu, iki kere yenip iki kere de mağlup oldu. İşgalden 2.5 sene sonra bir Ağustos ayında Yunan ordusu Polatlı yakınlarında ağır bir mağlubiyete uğrayıp geri çekilmeye başladı. Ertesi sene 30 Ağustos'ta Afyon yakınlarında son darbeyi yedi. 9 Eylül 1922 Yunanlıların İzmir'i terk ettiği tarihtir. Böylece Yunan Harbi tam 3.5 sene sürmüştür. Cihan Harbi'nden 6 ay noksandır. Her iki tarafın kaybı da birbirine yakındır. Harb Mudanya'daki mütâreke ile bitti ise de Marmara bölgesindeki İngiliz askerleri 1.5 sene daha kaldı. İstanbul'un kurtuluşu 13 Ekim 1923, yani Lozan Anlaşması'ndan birkaç ay sonradır. I. Cihan Harbi'nin son muharebeleri sayılan bu harb neticesinde İngilizler beklediğini fazlasıyla elde etti. Hâin pozisyonuna düşürdüğü sultanı kovdurarak halifelikten kurtuldu. Yeni Türkiye ile yeni bir sayfa açmak isteyen İngiltere, böylece yeni bir düşman meydana getirerek, üzerindeki düşman imajını silmeye muvaffak oldu. Nitekim geçenlerde "Türkiye'nin ilk 10 düşmanı!" başlıklı bir ankette, Yunanistan ilk sıradadır. İngiltere listede bile yoktur. Yunanistan, Küçük Asya (Anadolu) Felâketi adını verdiği bu serüvende oyuna geldiğini anlayıp vaziyeti düzeltmeye kalkıştı. Venizelos, eski düşman-yeni dost sıfatıyla Ankara'ya geldi. Hatta Selânik Belediyesi dostluk nişânesi olarak eski bir Türk evini satın alarak "M. Kemal Paşa'nın doğduğu ev" olarak Türk hükümetine hediye etti. Ancak tarihî hatâların telâfisi bazen çok zor olmaktadır. Kapı komşumuzla aramızın iyi olmasını nedense çokları istememektedir.
26.08.2009
YALOVA alındığında Osman Gazi hükümdardı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
OSMANLI DEVLETİ NE ZAMAN KURULDU? Osmanlı Devleti'nin Yalova'da mı yoksa Söğüt'te mi kurulduğu yönünde tartışmalar yaşanıyor. Yalova Osmanlıların ilk fethettiği beldelerdendir. Fetih tarihi 1323 senesidir. Şüphesiz 1302 tarihli Bafeus Muharebesinden çok önce Osman Gâzi hükümdar gibi icraatta bulunuyordu. Abdülhamid Han, Karakeçili gençlerinden bir muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmişti. 1999 senesi Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yıl dönümü idi. Ancak zelzele bahanesiyle zamanın cumhurbaşkanı sayesinde kutlamalar çok sönük geçmişti. O zaman bile bu tarihin doğru olup olmadığı münakaşa edilmemişti. Geçenlerde kıdemli bir tarihçimizin, Osmanlıların kuruluşunu 1302 senesinde Yalova yakınlarında Bizanslıları yendiği Bafeus Muharebesi olarak verişi Yalovalıları çok memnun etti şüphesiz. Yalova, böyle tanıtıma ihtiyacı olmayacak kadar güzel bir yer. Ama eski köye yeni âdet getirmek de kolay değil.UÇBEYLİĞİNDEN SULTANLIĞA Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi kat'î değildir. Zaten devletlerin kuruluşu için belli bir tarih verilemez. Ancak işin resmiyete döküldüğü bir tarih elbette vardır. Devlet, bir zaman içinde teşekkül eder. Başarılı bir başkaldırı veya kazanılan bir muharebe devletin teşekkülünde rol oynar. Ama kuruluş tarihini kat'î olarak göstermez. Kaldı ki Osmanlılar Bizans'a tâbi değildi ki, bu muharebeden sonra ipleri kesip istiklâllerini ilan etmiş olsunlar. Osmanlı Devleti'nin esasını Moğol istilâsını takiben vatanları olan Türkistan'daki Mazenderan'ı terk ederek Anadolu'ya gelen Oğuzların Kayı boyundan aşiretlerin kurduğu bir beylik teşkil eder. Ahlat'a yerleşen aşiret, Moğol tehdidi üzerine buradan da kalkarak Batıya yürüdü. Aşiretin beyi Gündüz Alp (Süleyman Şah) Pasinler ovasında vefat etti. Yerine oğlu Ertuğrul Gâzi geçti. Diğer iki oğlu Ahlat'a döndü. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad, Yassıçemen Harbi'nde kendisine yardım eden bu aşiretin Ankara yakınlarında Karacadağ'da yurt tutmalarına müsaade etti. Sultan ertesi sene (1231) İznik'teki Bizans İmparatorluk ordusuyla Eskişehir yakınında yaptığı muharebedeki yardımları sebebiyle Söğüt'te buluştuğu Ertuğrul Gazi'ye Söğüt'ü kışlak, Domaniç'i yaylak olarak verdi. Böylece Osmanlı Uçbeyliği kurulmuş oldu. Uçbeyi şüphesiz fevkalâde salâhiyetli bir Selçuklu vâlisi idi. Burada beyliğin ilk reisi Ertuğrul Gâzi (1191-1281), sonra oğlu Osman Gâzi'dir (1258-1324). Her ikisi de bey unvanı ile anılırdı. Ertuğrul Gazi'nin türbesi.BENİM İZNİM YETMEZ Mİ? Orta Çağ'da büyük devletler zayıflayınca, uzak vilâyetler önce muhtar, sonra müstakil olmuşlardır. Abbasîlerde de, Selçuklularda da böyledir. Söğüt'teki bu küçük beylik de zamanla istiklâlini elde etmiştir. İyi de ne zaman? Bazı tarihçilere göre bu tarih Eskişehir yakınlarındaki Karacahisar'ın fethedilip, burada Abbasî halîfesi ve Selçuklu Sultanı'nın yanı sıra Osman Gâzi adına da hutbe okunduğu; kâdı tayin edildiği ve sikke kesildiği 1283 senesidir. Bunlar devletin hâkimiyet alâmetleridir. Kadı tayin edip hutbe okunması için sultandan izin alınması gerektiği hatırlatılınca Osman Gâzi, "Ben kimsenin hâkimiyetinde değilim. Bu şehri kılıcımla aldım. Sultanın ne dahli var ki izin alayım? Benim iznim yetmez mi? Ona sultanlık veren Allah bana da gazâ ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp düşmanlarla uğraştım. Eğer ben Selçuk hanedanındanım derse, ben de Gökalp oğluyum derim. Eğer bu ülkeye ben onlardan önce geldim derse, benim dedem de ondan evvel geldi" cevabını verdi. Bu hâdise Âşıkpaşa'ya göre 1299; Kemalpaşazâde'ye göre ise 1288 yılında cereyan etmiştir. Selçuklu Sultanı, o sene Osman Gâzi'ye uçbeylerinin hâkimiyet alâmetleri olan tuğ, tabl ve menşur (berat) gönderdi. Böylece Osman Gâzi, doğrudan Konya'daki sultana bağlanmış oldu. OSMAN GÂZİ'YE BİAT 4 Cemâzilûlâ 699 (27 Ocak 1300) tarihinde Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad'ın, Gazan Han tarafından hapsedilmesi üzerine eski Türk geleneğine uygun olarak serhad beyleri Osman Gâzi'ye biat etti. Sultan II. Abdülhamid zamanında Maarif Nezâreti bu hâdiseyi Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olarak kabul etti. Rûmî takvim hesabına göre yıl mart ayında başladığı için, bu tarih 1300 değil, sehven 1299 olarak kabul görmüştür. Kemalpaşazâde gibi büyük tarihçiler de bu tarihi beylikten sultanlığa geçiş olarak verirler. Hatta Sultan Hamid, Karakeçili aşiret gençlerinden bir hususî muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmiştir. Osmanlı Devleti'nin kurulduğu Bilecik, Ertuğrul Sancağı diye anılırdı. Rivâyete göre, Ertuğrul Gâzi, topladığı arâzi vergisinden hissesine düşen mikdarı vermek üzere oğlu Osman Bey'i Konya Selçuklu sarayına göndermişti. Bu ara Konya'da bir taht kargaşası yaşanıyordu ve halk beldenin en büyük âlimi sıfatıyla Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled'e bey'at etmişti. Onsekiz gün bu makamda kalan Sultan Veled, istikbâli görürcesine bu yiğit gence dua edip kılıç kuşatmıştı. Tarihçiler, kılıç kuşanmanın mâzisini buna dayandırır. Bu sebeple padişahlara umumiyetle Konya Mevlevihânesi çelebisi kılıç kuşatırdı. Bu rivayete bakılırsa Osmanlı Devleti'nin kuruluşu daha Ertuğrul Gâzi'nin sağlığındadır. TÂBİYETİN SONU YOK! Ertuğrul Gâzi, Kastamonu sipehsâlârı (büyük uçbeyi) Çobanoğulları'na; bu Konya'daki Selçuklu Sultanı'na; Moğol istilâsından sonra Selçuklu Sultanı Tebriz'deki İlhan'a; o da Pekin'deki Kubilay Han'a tâbi idi. Uçbeyleri ilhana cüz'î bir vergi ve gerektiğinde asker verirlerdi. Osman Gâzi de babası gibi Selçuklu Sultanı'na tâbi bir uçbeyi idi. Bu bakımdan ilk müstakil hükümdar, Orhan Gâzi kabul edilir. Osmanlı Beyliği'nin Selçuklu ve İlhanlılara bağlılığı, 1308'de Selçuklu hânedanının çöküşü ve 1335'te Hüdâbende İlhan'ın vefatına kadar devam etmiştir. Bazı tarihçilere göre Osmanlı Devleti'nin esas kuruluş tarihi 1308 veya 1335 tarihleridir. Ancak bu bağlılığın çok sathî ve görünüşte olduğu açıktır. Osmanlı Devleti, 1402 yılındaki Ankara mağlûbiyetinin ardından Timuroğulları'na tâbi olmuş; 1447'de Sultan Şahruh'un vefatıyla bu bağlılık da sona ermiştir. Osmanlılar, çevrelerindeki beylikleri birer ikişer hâkimiyetleri altına alıp Anadolu birliğini temine hemen hemen muvaffak olmuş; Selçukluların tam halefi sayılmışlardır. Bu bakımdan 1299, beylikten sultanlığa; İstanbul'un fethedildiği 1453 de sultanlıktan imparatorluğa geçiş olarak kabul görmüştür. 1302'YE GELESİYE... Yalova (Yalakabad), Osmanlıların ilk fethettiği beldelerdendir. Fethin tarihi 1323 senesidir. Şüphesiz 1302 tarihli muharebesinden çok önce Osman Gâzi hükümdar gibi icraatta bulunuyordu. Meselâ fethettiği toprakları Abbasî-Selçuklu geleneğine uygun olarak silah arkadaşlarına dirlik olarak dağıtmıştır. Vergi toplamış, kadı tayin etmiş, komşu devletlerle anlaşmalar yapmıştır. Anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti'ne kat'î bir kuruluş tarihi tesbit etmek zordur. Çok da mühim değildir. Erken devir Osmanlı tarihine merakı ile tanınan Sultan Hamid devrinde 1299 benimsenmişti. Tereddüde kapılmadan, bu tarihi kabul etmenin hiç mahzuru olmasa gerektir.
02.09.2009
Padişahın kalbinde taht kuran HURREM SULTAN
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Hurrem Sultan, Osmanlı tarihinin en meşhur hanımlarından birisidir şüphesiz. Romanlara, tiyatrolara, filmlere mevzu olmuştur. Hepsinde kocasını avucunun içine alıp ona her istediğini yaptıran muhteris bir kadın olarak tasvir edilir. Gerçek böyle midir? Kanuni Sultan Süleyman ve Hurrem Sultan'ın temsili portreleri.. Hurrem Sultan'ın memleketi Rutenya, Ukrayna'nın Polonya hâkimiyetindeki batı kısmıdır. Bu sebeple Rossolan diye meşhur oldu. "Rutenyalı Bâkire" demektir. Hakkında hayalî romanlar yazanlar bile bunu gerçek adı zannederler. Esas adı Aleksandra Lisowska idi. Babası köy papazıdır. Küçük yaşta Kırım süvarilerince esir alınıp Topkapı Sarayı'na gönderildi. Burada terbiye edildi. Güler yüzü sebebiyle Hurrem adı verildi. Ukraynalıların dünyanın en güzel kadın ve erkekleri olduğu söylenir. Hurrem Sultan güzel miydi? Birkaç tane resmi elimizdedir. Muhtemelen hayalî tasvirlerdir ama birbirlerine benzer. Buna göre çok güzel olduğu söylenemez. Peki onu bu kadar meşhur eden nedir? Zekâsı ve güler yüzü. Kanuni Sultan Süleyman, kızın bu hasletlerine hayran olmuş; aralarında büyük bir aşk doğmuştu. Tarihçiler padişahın bu kadar parlak muvaffakiyetlerinin arkasında, Hurrem Sultan'a duyduğu aşkın yattığını söyler. Hurrem Sultan ile Sultan Kanuni'nin aşkı, dillere destandır. İkisinin birbirine yazdığı âşıkâne mektuplar bugün elimizdedir. Bunlar her ikisinin de saf bir aşkla birbirlerine bağlandığını göstermektedir. Padişahın Muhibbî mahlasıyla terennüm ettiği şiirlerinde, Hurrem Sultan'ın kokusu sezilmektedir. HEP PADİŞAHIN YANINDAYDI Padişahın, Hurrem Sultan ile karşılaşması, tahta çıktığı senedir. Hemen senesinde Şehzade Mehmed dünyaya gelmiştir. Ardından Bayezid, Cihangir, Selim ile padişahın yegâne kızı Mihrümah Sultan'ı dünyaya gelmiştir. Şehzade Mehmed, padişahın en sevgili çocuğu idi. Genç yaşta vebâ salgınında vefat etti. Padişah, hatırasına Şehzâde Câmii'ni yaptırdı. Mihrümah Sultan, Rüstem Paşa ile evlendi. Her ikisi de hayır hasenâtıyla tanınmıştır. Sarayda padişahın çocuk doğuran zevcesine haseki denirdi. Has-eke, yani has gelin demektir. Bu sebeple Hurrem Haseki adıyla anıldı. Rivâyete göre padişahla evlenmeye ilk başta çok da istekli görünmemiş. Azatlanıp nikâhlanmayı şart koşmuş. Câriyeler, padişahın mülkü olduğu için ayrıca nikâh kıyılmaz. Padişah da bunu kabul edip, tarihte benzerine rastlanmayan biçimde, Hurrem Sultan'ı azatlayarak nikâhlamış. Hurrem Sultan'ın vefatına kadar da başka hiçbir kadınla münasebeti olmamış. O zamana kadar bulûğ çağına gelen şehzadeler, bir tayin edildikleri sancaklara anneleriyle beraber giderdi. Hurrem Sultan ilk defa olarak oğluyla sancağa gitmeyen şehzâde annesidir. Padişah, kendisinden ayrılmak istememiştir. Hurrem Sultan, padişah seferde iken onun yerine saraydaki düzeni muhafaza eder; muntazam mektupları ile İstanbul ve saraydaki havadan padişahı haberdar ederdi. Devlet adamları arasında geçenleri, İstanbul'da olup biteni bir bir anlatırdı. Padişahın istihbarat müdürü gibi çalışmış ve çok faydalı olmuştur. Kültürlü bir hanım idi. Mektuplarından anlaşıldığına göre güzel bir imlâsı vardır. İçli şiirler yazmıştır. Hurrem Sultan gibi yüksek hasletlere sahip bir hanımı, zihinlerdeki fettan kadın imajıyla beraber düşünmek büyük bir hatadır. Hurrem Sultan, cihan padişahının zevcesi sıfatını hakkıyla taşımış bir imparatoriçedir. Hayır-hasenat sahibiydi Hurrem Sultan, zevcinin sağlığında hastalandı. Kendisini hayır ve hasenata verdi. Bugün Haseki denilen semtte kubbeli bir câmi ile şadırvan, yanında imâret, medrese, dârüşşifâ ve mektep yaptırdı. Haseki Hastanesi adıyla bugün bile insanlara hizmet etmekte, Hurrem Sultan'ın ruhunu şâd etmektedir. Bundan başka Mekke ve Medîne-i Münevvere'de fakirlere yemek verilen birer imâret yaptırdı. Edirne'ye su getirtti ve bunları muhtelif çeşmelerden akıttı. Uzunköprü'de kervansaray, câmi ve imâret yaptırdı. Bunlara bütün servetini vakfederek adını hayırla târihe yazdırdı. Sultan Kanunî de bu sâdık zevcesi için, hayatının sonuna kadar hayırlar ve vakıflar yaptırmaktan geri durmadı. Hurrem Sultan, 1558 senesinde de vefat etti. Vefatına padişahın çok üzüldüğü, bundan sonra hayattan zevk almadığı söylenir. Hurrem Sultan, Süleymaniye Câmii avlusuna defnedildi. Zevci, mezarı üzerine Mimar Sinan'a içi muhteşem çinilerle süslü zarif bir türbe yaptırdı. Burada iki sevgili yan yana ebedî uykularını uyumaktadır. Hurrem Sultan'ın suçu mu? Kanuni Sultan Süleyman'ın önceki zevcesi Mâhidevran'dan Şehzâde Mustafa adında bir oğlu vardı. Yakışıklılık ve yiğitliği ile dedesi Sultan Selim'e benzetilirdi. Osmanlılarda bir verâset usulü olmamakla beraber, zamanı geldiğinde padişahın yerine onun geçmesi bekleniyordu. Padişah 46 sene gibi çok uzun bir müddet tahtta kaldı. Zaman uzadıkça en iyi hükümdardan bile insanlar usanır. Halk da ihtiyar padişahın yerine dedesine benzeyen Şehzâde Mustafa'nın geçmesini istiyordu. Şehzâdenin etrafını hemen bir klik sardı. Onu babasına karşı kışkırttılar. Şehzâde, sağda solda "Ben padişah olsam şöyle yaparım, böyle yaparım" diye tedbirsizce konuşmaya başladı. DOĞRU DEĞİL... Padişah, oğlunun kendisine karşı bir komplonun içinde olduğunu düşünmeye başladı ve kendisini idam ettirdi. Buna padişahı, tahta kendi çocuklarının geçmesini isteyen Hurrem Sultan'ın teşvik ettiği söylenir; hatta Hurrem Sultan, bu idamın biricik müsebbibi olmakla suçlanır. Kanuni Sultan Süleyman gibi hayatında hiç büyük hatâ yapmamış bir hükümdarın, zevcesinin sözüyle böyle davranması düşünülemez. Mustafa, padişahın öz oğludur. Onun kanından ve canındandır. Padişah elbette idamını haklı görmüş ve infaz ettirmiştir. Hurrem Sultan, belki çok üzülmemiştir ama, bundan onu mesul tutmak doğru değildir. Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz tavırlarıyla zaten padişahlığa uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitlik tek başına kâfi değildir. Sabır ve temkin daha mühimdir. Hem Sultan Kanunî, Hurrem Sultan'ın oğlu olup ayaklanan Şehzâde Bayezid'i de idam ettirmekte tereddüt etmemiştir.
09.09.2009
Kanuni de Ayamama'da 1563'te mahsur kalmıştı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
ekrem.ekinci@tg.com.tr
Facebook
Mevsimler, iklimler, tabiat hâdiseleri 20, 50, 100, hatta 500 yıl gibi periyodlar takip eder. "50 yıl önce böyle soğuk olmuş", "80 sene evvel de böyle sel gelmiş" derler. Büyükannem 1929 senesinde çok büyük bir sel geldiğini, arabaları, ağaçları ve insanları sürükleyip götürdüğünü, bir daha bu kadar büyüğünü görmediğini anlatırdı. Eskiler için sel zelzeleden sonra, yangından önce gelen bir âfetti. Dualarda Allah'ın himayesi istenen belâ-yı arziyye zelzeleyi, belâ-yı semâviye de seli ifade ederdi. Yağmur yağmadığı zaman "Ya rabbi hayırlı yağmurlar ver!" diye dua ettikleri gibi, yağdığı zaman da endişeyle "Ya rabbi âfetinden koru!" demeyi ihmal etmezlerdi. Yağmur yağdığı zaman evden dışarı çıkmayan, şimşek ve gök gürültüsünden korkan, endişe içinde yağmurun bitmesini bekleyen İstanbul hanımlarına yetiştik. Sel âfeti insanlık tarihi kadar eskidir. Peygamberlere kafa tuttuğu için sel âfeti ile helâk olanların menkıbeleri çoktur. Dünya büyük sellerle büyük tufana boğulmuş, ancak Hazret-i Nuh'un yaptığı gemiye binen müminler kurtulmuştur. Kur'an-ı kerimde anlatılan seyl-i arim denilen sellerle Yemen'deki meşhur Mârib Barajı yıkılıp, Sebe ülkesinin dillere destan şehirleri, binâları, bahçeleri hâk ile yeksân olmuş; halkın ekserisi ülkeden göç etmek zorunda kalmıştı. Gassân kabilesi Şam'a, Ezd kabilesi Amman'a, Huzâa kabilesi Tihâme'ye, Huzeyme kabilesi Irak'a, Evs ve Hazrec kabileleri de Yesrib'e (Medine-i Münevvereye) yerleşti. AVA GİDERKEN... Sevgili hanımı Hürrem Sultan'ı, ayrıca dört oğlu Mehmed, Mustafa, Cihangir ve Bayezid'i kaybeden Kanunî Sultan Süleyman, üzüntüsünü unutmak maksadıyla sık sık ava giderdi. 1563 senesi Eylül ayının 20'sinde Yeşilköy havâlisinde ava çıktı. O zaman buralar bomboştu. Birden gök karardı. Misli görülmemiş bir yağmur başladı. Bir gün bir gece devamlı yağmur yağdı. Halkalı (Ayamama) Deresi taştı. Ortalık sele boğuldu. Padişah, 28 sene evvel suistimali sebebiyle Bağdad'da idam edilen defterdar İskender Paşa'nın Safra (Sefâ) Köy'deki sarayına sığınmaya mecbur oldu. Saray da sular altında kalınca uzun boylu güçlü bir Enderun ağası padişahı sırtına alıp çatının altındaki bölmeye çıkardı. Hâdiseyi hikâye eden Selânikî Mustafa Efendi, padişahın kurtuluşunu da şöyle anlatıyor: "Sel sarayı esasından yıkayazdı. Padişah-ı cinân-penâh hazretlerini Ağayâ-yı Enderûn'dan bir tüvânâ ve bâlâ-kad arkasına alıp musandıraya is'âd ile tahlîs etmeğle rûy-i niyazı hâk-i mezellete sürüp secdât-ı şükr-ü-sipâs olundu ve müstehıkkına salât-ü-sadâkat için bezl-i mâl-i firâvân ve kurbanlar olundu." Bu âfette Silivri ve Çekmeceler su altında kaldı. Köprüler yıkıldı. İnsanlar sandallarla tahliye edildi. Sular Edirnekapı ve Topkapı surlarını aşarak şehri istilâ etti. Evler yıkıldı; bahçeler sular altında kaldı. Çok kişi sele kapılıp gitti. 74 binaya yıldırım düştü. Şehre su taşıyan su kemerleri dolup yıkıldı. Bir yandan Kâğıthane Deresi de taştı. Eyüp sular altında kaldı. Eyüp Sultan Türbesinde de sular yarım metre yükseldi. Şehir harb meydanına dönmüştü. Denizin suyu kahverengiye dönmüş; su kaynakları işe yaramaz hâle gelmişti. Sel içinde su sıkıntısı çekilmeye başlandı. İKİNCİ TUFAN Sular ancak bir hafta sonra çekildi. Kanuni Sultan Süleyman, hemen âfet yerlerini dolaştı. Mimar Sinan'ı vazifelendirerek su kemerleri daha muhkem bir şekilde inşa edildi. "Ateşe, suya, zelzeleye mukavemetli!" Çekmece ve sair köprüler inşâ edildi. Mimar Sinan, yaptığı köprüleri bol gözlü ve kemerli yapardı. Böylece selin getirdikleriyle tıkanıp baraj teşkil ederek köprünün yıkılmasına yol açmazdı. O zaman yapılan köprüler bugün bile sağlamlığı ve zarafeti ile görenleri hayrette bırakıyor. Sonraki senelerde de muazzam seller oldu. Lale Devri'nde üç saat süren şiddetli bir dolu sağanağı, Boğaz kıyılarını vurdu. Yalılar, bahçeler mahvoldu. 1789 tarihinde "ikinci tufan" adı verilen şiddetli yağmurlarla çok bina harab oldu. 1820 tarihli fırtınada da çatılar, kiremitler, câmi kubbeleri, minare külahları uçtu. Camlar kırıldı. Şehzâde Câmii avlusundaki asırlık çınarın sökülüp sürüklenmesi görenleri dehşete düşürdü. Galata kıyıları Ortaköy'e kadar serâpâ zarara uğradı. Haliç'teki gemiler açığa sürüklenip battı. Ama alınan tedbirler sayesinde, padişahı mahsur bırakan önceki büyük âfet gibi zarar vermedi. 1867 senesi Mayıs ayında yağan kırmızı yağmur şehri dehşet içinde bıraktı. 1881 Ağustos ayında tam bir gün boyunca yağmur yağmış; yollar su hendeğine dönüşmüş; ağaçlar, arabalar denize akmış; şehir sular altında kalmıştı. Bütün bunlar şehrin tenha, evlerin müstakil ve umumiyetle bahçeli, sel yataklarının boş olduğu zamanlara ait hâtıralardır. Ya şimdi, böyle bir âfet şehre neler yapmaz? Eskiler dere yataklarının yanından bile geçmezdi. Büyükannem nehir kenarında bir arsayı beğenmişti de ev yapmak üzere alması için dedemi sıkıştırmıştı. Dedem "Orası selgâhtır. Selgâhtan arsa alınır mı?" diye karşı çıkmıştı. "Selgâhta ev alma sel için, ihtiyarlıkta genç alma el için" sözü meşhurdur. (Yani dere yatağındaki evi sel alır; ölürsün, genç hanımın başkasıyla evlenip mirasını yer.) Şimdi selgâhlar mahalleler, yollar, fabrikalarla doludur. Ne diyelim tabiatla iddialaşmak olmuyor. Kâbe sular altında! Sel baskınlarından tarih boyu Mekke ve Medine de nasibini almıştır. Mekke-i Mükerreme volkanik bir arazide kurulduğu; Medine-i Münevvere de toprağı killi olduğu için sele çok müsaittir. Nâdiren yağan yağmurlar, toprağın suyu emişi zayıf olduğundan sele dönüşür. Daha Hazret-i Peygamber'in gençliğinde Kâbe-i muazzama sel sebebiyle yıkılıp yeniden yapılmış; hatta taşı yetmediği için daha küçük yapılarak eskiden Kâbe'ye dâhil hatim denilen kısım kısa bir duvarla çevrilmişti. Hacer-i Esved'i yerine koyma sırasında kabilelerin ihtilafa düştüğü; herkesin güvendiği Hazret-i Peygamber'in mâhirâne bir yolla bu ihtilafı çözdüğü meşhurdur. Kâbe'nin sular altında kaldığı bir zaman Abdullah bin Ömer yüzerek tavaf etmek istemiş; içeri girdiğinde kendisi gibi düşünen çok kimsenin bulunduğunu görmüştür. 1974 senesine kadar Kâbe-i Muazzama'dan sel hiç eksik olmamış; bu tarihten sonra alınan tedbirlerle sele rastlanmamıştır.
16.09.2009
Eskiden dâvâsı olan önce müftüye giderdi
DÜNDEN BÜGUNE Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr Osmanlılarda müftülerin görüşünü bildiren fetvâ, adaletin tecellisinde çok mühim rol oynardı. Hele şeyhülislâm fetvâsı, bir nevi anayasa mahkemesi kararı idi. Sadece ibâdetlerde değil, boşanmadan alışverişe kadar müftünün verdiği fetvâ ihtilafı çözer; artık nizânın mahkemeye intikaline ihtiyaç duyulmazdı... Osmanlı döneminde sadece şahıslar değil; hükûmet de icraatının meşruluğu bakımından şeyhülislâma fetvâ sorardı. Fetvâ, bir meselenin şer'-i şerifteki hükmünü bildiren görüş demektir. Fetvâ verene müftî (halk dilinde müftü), fetvâ sorana müsteftî denir. Müftü, müctehid ise ictihadını; değilse mezhebinin bu husustaki hükmünü nakleder. Fetvâ, fıkıh kitabındaki bir ictihadın müşahhas (somut) hâdiseye tatbikidir. Günümüzde mahkemelerde bir mesele sâbit olduktan sonra, kanunun hangi maddesine girdiğini araştırıp bu istikamette hüküm vermeye benzer. ANAYASA MAHKEMESİ KARARI GİBİ Önceki hukukumuza göre, her beldede insanların mürâcaat edip fetvâ sorabileceği bir müftünün bulunması, farz-ı kifâyedir. Yani bir kişi bu işi üzerine alırsa, diğer Müslümanlar bu vecibeden kurtulur. Bu sebeple, hükümdara her beldede böyle bir müftü bulundurma vazifesini yüklemiştir. Osmanlılar zamanında da hemen her kazâda maaşını devletin karşıladığı bir müftü bulunur; kendisine mürâcaat edenlerin dinî ve hukukî suallerini cevaplandırırdı. Müftü olmayan yerlerde kâdılar kazâ (yargı) vazifesinden ayrı olarak müftü gibi fetvâ verirlerdi. Eskiden müftü bugünkü gibi sadece dinî mevzularda değil; hukukî meselelerde de halka yol gösteren birer hukuk müşaviri idi. Sadece şahıslar değil; hükûmet de icraatının meşruluğu bakımından şeyhülislâma fetvâ sorardı. Bu fetvâlar umumiyetle kanunnâmeler, harb ilanı, sulh akdi, isyan tedbirleri, vergi tarhı, suçlu görülen vezirlerin idamı gibi hususlarda olurdu. Hazret-i Ebû Bekr'in halifeliğinden, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar, her meselede, şer'-i şerife göre davranabilmek adına, fetvâ alınmadıkça icraata geçilmemiştir. Dirâyetli şeyhülislâmlar, icabında hükûmetleri yönlendirmiş; hukuka aykırı gördükleri hallerde fetvâ vermeyerek sert padişahlara bile karşı durabilmiştir. Bu tür fetvâlar, bir nevi anayasa mahkemesi kararı hüviyeti kazanmıştır. Fetvâ bağlayıcı değildir. Buna uymak vicdanî bir meseledir. Dolayısıyla hükûmetin de fetvâ sormak mecburiyeti yoktur. Ama tasarruflarının meşruiyetini amme efkârında göstermek için hep fetvâ alınmıştır. Hukukî meselesi olanlar, bir müftüye mürâcaat ederek fetvâ sorar. Müftünün fetvâsı, günümüzdeki hukuk müşâvirlerinin istişâre beyanına benzer. Müftü, soranın anlattığına göre ve hâline bakarak cevap verir. Mahkemede ise hâkim, iki taraf hazır olmadan ve delillerle ispatlanmadan karar veremez. Fetvânın hükmüne iki taraf da râzı olursa, mesele biter. Osmanlı halkı ihtilâflarını umumiyetle mahkemeye gitmeksizin, müftüden fetvâ sorarak çözmeyi tercih ederdi. Râzı olmazlarsa, mahkemeye gidebilirler ama, bu da ayıp karşılanırdı. Fetvâda, vaziyet lehine görünen taraf, bunu mahkemeye ibrâz edebilir. Kadı da tereddüd ettiği hususlarda müftüden fetvâ sorabilir. Buna uymazsa, temyize gidildiğinde, yüksek mahkeme Divan-ı Hümâyun, kadıya fetvâyı niçin nazara almadığını sorabilir. Bu bakımdan hele şeyhülislâm fetvâsına açıkça aykırı hüküm vermek, kadılar için pek kolay değildir. EL-CEVAB: OLUR! Fetvâ, iki kısımdan teşekkül eder. Başta çözülmesi istenen hukukî mesele sual biçiminde yer alır. Altta müftünün cevabı, yani meselenin halli, çok kısa olarak (evet veya hayır; olur veya olmaz şeklinde) yer alır. Önüne Allahü a'lem (Allah en iyisini bilir) kaydı düşülür. Cevabın yanında bunun hangi kitaptan alındığı yazılır. Altında müftünün imzâ ve mührü bulunur. Sol köşede soranın ismi, işi ve memleketi ile tarih yazılır. Fetvâ, kısa bir dua ile başlar. Bazen tamamlayıcı sual ve cevaplar da yer alır. Fetvâda mesele dâimâ formüle edilir. Klişe ifadeler ve isimler yer alır. Stilize edilmiş fetvâda, meseleyle alâkalı gerçek şahısların yerine, erkekler için Amr, Zeyd, Bekr, Bişr; kadınlar için Hind, Zeyneb, Hadice; gayrimüslimler için de, Nikola, Yani, Mihal, Marya, Matruka gibi isimler geçerdi. İngiltere'de de örnek mahkeme kararlarında, dâvânın tarafları için hep John Doe ve Richard Roe isimleri kullanılır. İlk devrin şeyhülislâmları cuma günleri namazdan sonra fetvâ verirdi. Ali Cemâlî Efendi, Zeyrek'teki evinin penceresinden aşağı içine herkesin sualini koyabileceği bir zembil sarkıtıp, cevabını da aynı kağıda yazarak yine bu zembille indirdiği için Zembilli diye tanınmıştır. Zamanla fetvâ işi artmış; şeyhülislâmlar günde ortalama 200 fetvâ verir olmuştur. Ancak rekor, sabah 1412 ve öğleden sonra da 1413 fetvâ ile Ebussuud Efendi'dedir. Bu işi artık şeyhülislâmlıkta fetvâhâne denen ciddî ve kalabalık bir büro yürütmektedir. YEŞİL TORBA-KIRMIZI TORBA Şeyhülislamlığın fetvâ verme prosedürü hayli enteresandır. Fetvâ soran kişi müftülüğe gelerek müsevvide derdini anlatır. Müsevvid (müsveddeci), anlatılanları, eski tabirle efrâdını câmi, ağyârını mâni bir şekilde formüle edip fetvâ eminine verir. Şeyhülislâmın yardımcısı olan fetvâ emini, meseleyi muteber kitaplardan bulup şeyhülislâma götürür. Onun da tasvibini aldıktan sonra mübeyyiz fetvâyı beyaza (temize) çeker. Olurlar yeşil; olmazlar kırmızı atlas bir torbaya yerleştirilip, şeyhülislâma arz edilir. Şeyhülislâm cevabı yazıp mühürler. Deftere kaydedilip sorana cüz'î bir ücret mukabilinde verilir. Fetvâ soran, şifahî cevapla da yetinebilir. Şeyhülislâmlar, verdikleri fetvâları mecmualarda toplamış; bunlardan haylisi basılmıştır. Çatalcalı Ali Efendi'nin Fetâvâ-yı Alî Efendi; Feyzullah Efendi'nin Fetâvâ-yı Feyziyye, Yenişehirli Abdullah Rûmî Efendi'nin Behcetü'l-Fetâvâ ve Dürrîzâde Mehmed Ârif Efendi'nin Neticetü'l-Fetâvâ adlı eserleri, Fetvâhâne tarafından en muteber tutulan fetvâ kitapları idi. Osmanlı Devleti'nde, şer'î hukukun nasıl tatbik edildiğini yakından görmek, fetvâ mecmualarına ve mahkeme sicillerine mürâcaat ile olur.
23.09.2009
Babası Burhaneddin Efendi'nin cenazesi yurda sokulmamıştı
DÜNDEN BUGÜNE Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr ESKİ DEVRİN SON TEMSİLCİSİ ERTUĞRUL OSMAN EFENDİ'YE ELVEDÂ Sultan Abdülhamid Han'ın torunu Ertuğrul Osman Efendi, doğduğu yerde defnedildi. Babası, Burhaneddin Efendi ise kendisi kadar şanslı değildi, cenazesinin İstanbul'a defnine izin verilmeyince Şam'a götürülmüştü. Osmanlı hanedanının reisi, yani en yaşlısı Ertuğrul Osman Efendi 97 yaşında vefat etti. Kalabalık bir cenâze merâsimiyle dedesi Sultan Hamid'in de medfun bulunduğu büyük dedesi Sultan Mahmud Türbesi hazîresine defnedildi. 12 yaşında sürgüne çıkan şehzâde, ömrü boyunca vatansız yaşamış; 91 yaşında iken zamanın başbakanı Receb Tayyib Bey'in talimatıyla tekrar Türk vatandaşlığına alınmıştı. New York'ta yaşıyor; yazlarını İstanbul'da Nişantaşı'nda geçiriyordu. Osman Gazi'nin 22. kuşaktan torunu idi. BİR DEVRİN KAPANIŞI Şehzâdenin vefatı çeşitli cihetlerden dikkate değerdir. Bir kere 97 (hicrî 100) senelik ömrü, Osmanlı hânedanında bir ilktir. Bu zamana kadar bu yaşa erişen olmamıştı. Şehzâde, hayattaki son padişah torunu idi. Şimdi doğrudan padişah torunu olan şehzade kalmamıştır. Şehzâde, hânedanın saltanat devrinde dünyaya gelen son mensubudur. Şimdi hânedan reisi olan Osman Bayezid Efendi (1924), yurt dışında doğan ilk şehzâdedir. Artık saltanat devrini ve saray geleneklerini hatırlayan şehzâde ve sultan kalmamıştır. Memlekette en son 1918 yılında Sultan Reşad'ın cenâze merasimi olmuştu. Şehzâdeninki, bundan sonra ilk hânedan reisi cenâzesidir. Bu bakımlardan Ertuğrul Efendi'nin vefatı bir bakıma bir devrin kapanışı, ama eskiyle barışık yeni bir devrin açılışı gibidir. Ertuğrul Osman Efendi, Almanca, Fransızca ve İngilizce'yi ana dili gibi bilir; Türkçe'yi de uzun zaman yurt dışında yaşadığı halde, fevkalâde güzel konuşurdu. Yakışıklı, güzel giyinen, kibar, kültürlü, esprili ve karizmatik bir zât idi. Yaşına rağmen hâfızasına en ufak halel gelmemişti. Saltanat yaşasa idi padişah olması gereken bu şehzâdenin heybet ve meziyetlerine bakıp, çok sıradan bazı cumhurbaşkanlarını düşündükçe, insanın acı acı gülesi geliyordu. EN SEVGİLİ EVLAT Şehzadenin babası Burhaneddin Efendi, Sultan Abdülhamid'in oğludur. Padişah kendisine genç yaşta vefat eden sevgili kardeşinin ismini vermiştir. Burhaneddin Efendi çok yakışıklı, kültürlü, güzel giyinen, güzel konuşan ve yazan bir şehzâde idi. Musikişinas olup harika çocuk sıfatıyla 7 yaşında iken bir Bahriye Marşı bestelemiştir. Bahriye zâbiti idi. Meziyetleri sebebiyle padişah en çok bu oğlunu sever; hatta Cuma selâmlıklarında arabasına yalnızca onu alırdı. Avrupa'daki gibi tahta gençlerin çıkmasını temin etmek maksadıyla verâset usulüne değiştirerek bu oğlunu yerine veliahd yapmayı düşündüğü bile söylenmiştir. Burhaneddin Efendi'ye, 1913'te müstakil olan Arnavutluk tahtı teklif edildi. Ama kabul etmedi. 1921'de Iraklı zabitlerce Irak tahtına davet edildiyse de, İngiltere karşı çıktı. Babasının tahttan indirilmesi üzerine muhtemelen şerlerinden korunmak için İttihatçılarla dostluk kurdu. Bir müddet sonra işkillenen İttihatçılar, kendisini göz hapsine aldılar. Bunun üzerine çocuklarını alıp İsviçre'ye gitti. Bir daha da dönmedi. Ticaretle meşgul oldu. Geniş bir çevre edindi. 1924 senesinde halifelik kaldırılıp hanedan yurt dışına sürüldüğünde 39 yaşında bir miralay (albay) idi. Bu esnâda yurt dışında bulunmaktaydı. Nice'e, oradan Paris'e gitti. 1930'da New York'a yerleşti. Büyük bir petrol şirketinde 2000 dolar maaşla idare meclis âzâsı idi. Bu sebeple hanedanın diğer mensupları gibi maddî sıkıntı çekmedi. New York'un en zengin muhiti 5. Caddede otururdu. Hususî otomobili vardı. Memlekette iken iki defa evlenmiş, ikisinden de boşanmıştı. 1925'te Quensberry Markizi ile yaptığı kısa evlilikten sonra, 1933'te Elsie Jackson (1879-1952) adında zengin bir Amerikalı dul ile evlendi. 1949'da kalp krizi geçirerek vefat etti. Cenâzesini gemiyle İstanbul'a getirdilerse de iniş izni verilmeyince, Şam'a götürülüp, Sultan Vahideddin'in de bulunduğu Sultan Selim Câmii hazîresine defnettiler. Burhaneddin Efendi'nin iki oğlu vardır: Hidayet Hanım'dan 1911'de dünyaya gelen Mehmed Fahreddin Efendi, sürgün sırasında Viyana'da meşhur Theresianum Kolejinde tahsilde idi. Paris Academie des Beaux-Art (güzel sanatlar akademisi) mezunudur. Münih ve Roma'da kaldı. Sonra New York'a yerleşti. Burada 1968'de vefat etti. 1933'de Catherine Papadopulos (1914-1945) ile kısa bir izdivaç yaptı. Çocuğu olmadı. ÇOK İYİ YETİŞMİŞTİErtuğrul Osman Efendi, Burhaneddin Efendi'nin ikinci hanımı Çerkes asıllı Aliye Nazlıyar Hanım'dan 1912 senesinde babasının Nişantaşı'ndaki konağında dünyaya geldi. Aliye Hanım şehzâdeden ayrılıp, İttihatçıların meşhur maliye nâzırı Câvit Bey ile evlendi. Ondan şair Şiar Yalçın dünyaya geldi. Şehzâdenin anne-bir kardeşidir. O zamana kadar şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi. Bu, hânedanda bir ilktir. Câvit Bey, İzmir suikastına katıldığı gerekçesiyle cumhuriyet devrinde asıldı. Ertuğrul Efendi doğduğunda, dedesi Sultan Hamid tahttan indirilmiş; Selânik'te sürgünde idi. Selânik'in sukutundan sonra Beylerbeyi Sarayı'na hapsedildi. Şehzâde, dört-beş yaşlarında iken burada dedesini bir iki defa ziyaret ettiğini anlatırdı. Ayrıca babasından da çok hatıralar naklederdi. Meselâ Hitler'in seçim kazandığı zaman babasını otelde ziyarete gelişini bizzat görmüştü. Ertuğrul Efendi sürgün esnasında babasıyla yurt dışında idi. Viyana Theresianum Koleji ve Paris Sciences Politiques (mülkiye) mezunudur. Münih'e, sonra babasıyla Nice, Roma, Paris, Londra, Washington'a gitti. Babasının vefatından sonra Kanada'ya gitti. Maden işiyle uğraştı. Maddî bir sıkıntı çekmedi. 2003'te Türk pasaportu verilinceye kadar haymatlos (vatansız) olarak yaşadı. 1947'de Güney Afrikalı İngiliz bir ailenin kızı Gulda Twerskoy (1915-1985) ile evlenip boşandı. 1991'de Afgan hükümdar ailesinden Zeyneb Tarzi (1940) ile evlendi. Çocuğu olmadı. Zeyneb Tarzi, Türkiye'nin ilk kadın jinekoloğu Pakize Tarzi'nin kızıdır. Yeni hanedan reisi Osman Bayezid Efendi Sultan Abdülmecid'in torunu İbrahim Tevfik Efendinin oğludur. Sürgünden sonra doğan ilk şehzadedir. New York'ta yaşıyor.
30.09.2009
ANADOLU'NUN İSTANBUL'U...
DÜNDEN BUGÜNE Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr Fethedildiği yıllarda nüfusu 50 bini bile bulmayan İstanbul, Anadolu'dan göçler sayesinde büyüdü. Bursalılar Eyüp Sultan'a, Gelibolulular Tersâne'ye, Samsunlular Tophâne'ye, Eğirdirliler Eğrikapı'ya, Konyalılar Aksaray'a yerleşti İstanbul, on milyonu aşkın nüfusuyla Avrupa'nın, hatta dünyanın en büyük şehirlerinden birisidir. Tarih boyu köylüler "taşı toprağı altın" diyerek İstanbul'a gelip yerleşmişlerdir. Bu göç, demokrasinin geldiği ve nakliyenin kolaylaştığı 50'lerden sonra tabiî ölçüyü aşmıştır. Tabiî nüfus artışı pek çok sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir. Son yıllarda bilhassa büyük şehir belediyeleri şehre girişlerde vize aranmasını bile teklif etmek zorunda kalmıştır. ŞEHRİ HARAP ETTİLEROsmanlılar, fetihten sonra şehri çok harap bir vaziyette buldu. İki asır önce Haçlı seferleri sırasında şehri işgal edip elli sene kalan Latinlerin yaptığı tahribattan sonra şehir belini henüz doğrultamamıştı. Bizans'ın dillere destan hazineleri bile Avrupa'ya kaçırılmıştı. Sarayburnu mevkiindeki sarayları bile yıkıldığı için, imparatorlar, Ayvansaray'da harabeleri bugün Tekfur Sarayı diye bilinen yazlık sarayda otururdu. Şehrin en büyük mabedi Ayasofya bile yıkılmaktan fetihten az önce Sultan Fatih tarafından İmparatora gönderilen Osmanlı mimarının gayretleriyle kurtulmuştu. Mimar şehrin bir gün mutlaka fethedileceğine inandığı için, fetihten sonra câmi yapılması mukadder olan Ayasofya'nın müstakbel minarelerinin temellerini bile hazırlamıştı. Edirne'ye dönüşünde bütün bunları padişaha rapor etmeyi de unutmamıştı. KİM NEREYE YERLEŞTİ? Şehir fethedildiğinde nüfusu elli binden fazla değildi. Vebâ salgınları, Haçlı kıyımı ve yangınlar sebebiyle nüfus azalmıştı. Sultan Fatih, derhal şehre Anadolu ve Rumeli'den muhacirler getirtip yerleştirdi. Metruk ev ve dükkânları kendilerine verdi. Anadolu'dan ilk gelenler arasında Bursalılar Eyüp Sultan'a, Trabzonlular sonradan Bayezid Câmii'nin yapıldığı yerin civarına, Çarşambalılar Fatih-Çarşambasına, Tireliler Vefâ'ya, Kastamonulular Kazancı mahallesine, Gelibolulular Tersâne'ye, Sinop ve Samsunlular Tophâne'ye, Eğirdirliler Eğrikapı'ya, İzmirliler Büyük Galata'ya, Konya, Aksaray ve Karamanlılar Aksaray ve Fatih'e, Niğde-Ortaköylüler Ortaköy'e Üsküplüler Cibâli, Yenişehirliler ise Yenikapı'ya yerleştirilmiş; diğerleri de Üsküdar'a yerleşmeyi tercih etmişlerdi. Zaten burası uzun zamandan beri Osmanlıların elindeydi. Ahâlisi de Türkmen idi. SANATKÂRSIZ ŞEHİR OLMAZ Bu arada Sultan Fatih, İstanbul'da ticaret ve zenaat hayatının da gelişmesi için bu işlerden iyi anlayan Moralı Rumları Fener'e, Ermenileri Langa, Kumkapı ve Hasköy'e, Yahudileri ise Tekfur Sarayı ile Çıfıt Kapısı civarına iskân ettirdi. Çıfıt, Yahudi'den bozma bir kelimedir. Trabzonlu Rumlar Galata'ya oturdu. Padişah, civardaki münbit arâziye şehrin iaşesini sağlamak maksadıyla çiftçiler yerleştirmeyi de ihmal etmedi. Bizanslılar, kendileriyle aynı mezhepte olmayan Ermenilere alerji duyar; bunlara Doğu Anadolu'dan beriye adım attırmazdı. Türkler sayesinde Ermeniler Anadolu'ya yayılmış; şehirlerde mâhir oldukları sanatları icrâya başlamıştı. Sultan Fatih, İstanbul'da Ermeni Patrikliği kurup; yeni fethedilen Kırım'dan 40 bin kadar sanatkâr Ermeni'yi ailesiyle Gedikpaşa civarına iskân etti. Yavuz Sultan Selim de Doğu'dan bir o kadar Ermeni getirtip Samatya'ya yerleştirdi. Böylece Osmanlılar, yeni baştan imar ve iskân ederek şehre mührünü vurmuş oluyordu. Bu padişah devrinin sonlarında yapılan sayımdan anlaşıldığına göre İstanbul'un nüfusu, Üsküdar, Galata ve Boğaziçi ile beraber 100.000'e yaklaşmıştı. Sultan II. Bayezid zamanında da 400 bini buldu. Böylece Herat, Kahire ve Tebriz'i de geride bırakarak, 17. asra kadar dünyanın en büyük şehri hâline geldi. Bu arada Müslüman nisbeti de gayrımüslimleri geçerek % 60'a vardı. Nüfusun % 75'i Suriçi; % 15'i Galata ve Eyüp'te, gerisi de Üsküdar ve Boğaziçi'ndeydi. NÜFUS 1 MİLYONU GEÇİYOR İstanbul (Suriçi), Üsküdar, Galata ve Eyüb adıyla dört kazâya ayrılan şehirde iskân işi Kanuni Sultan Süleyman zamanına dek sürdü. Bu zaman zarfında Şam ve Kahire'den de pek çok sanatkâr getirtilerek şehre yerleştirildi. Şehri genişletmek için padişah paşalara şehir dışında yerleşmelerini istedi. Bunların evi etrafında kapı halkı yerleşecek; câmi, hamam, çarşı derken yeni mahalleler kurulacaktı. Ayaspaşa, Piyâlepaşa, Kasımpaşa gibi semtler böyle teşekkül etti. Arâzisi kıt, geçim imkânları sınırlı olan batı ve doğu Karadeniz sahil halkı, asırlarca kışın İstanbul'da balıkçılık ve fırıncılık yapıp yazın memleketlerine dönerdi. Sanayileşmenin başladığı 19. asırdan itibaren temelli yerleştiler. Bugün bile İstanbul halkının ekserisinin menşei buralıdır. Bunlara Rumeli ve Kafkas muhacirleri de eklendi. Anadolu'dan göç ise devam etti. İstanbul'un nüfusu 18. asırda 700 bin, 19. asırda ise 800 bini buldu. Bu devirde Londra 5, New York 3.5, Paris 2.5, Berlin ve Viyana 1.5 milyona varmıştı ve İstanbul hemen arkalarından geliyordu. SON YILLARDA NÜFUS AZALDI Osmanlı Devleti'nin son günlerinde bozgunlar, salgın ve yangın gibi felâketler nüfusu azalttı. Cumhuriyetin ilk yıllarında şehirde ancak 700 bin kişi sayıldı. Şunu da kaydetmek lâzımdır ki, tereke defterleri ve nüfus sicillerinden anlaşıldığına göre Osmanlılarda nüfus artış hızı düşüktür. Sürekli harbler, çocuk ölümlerindeki fazlalık ve salgın hastalıklar yanında, halk muhtemelen giderek zorlaşan çocuk terbiyesinden ürkerek nüfus planlamasına gitmiştir. Cumhuriyetin ilânını müteakip okumuş İstanbullular bürokrat olarak Ankara ve taşraya geçti. Hakikî İstanbullulara buralarda rastlamak daha kolaydır. İstanbul'un nüfusu ilk defa 1955 sayımında 1 milyonu geçti. Yunan Harbi ve Kıbrıs hâdiseleri vesilesiyle Rumlar; Varlık Vergisi sebebiyle Yahudiler; çeşitli tazyiklerle de Ermeniler şehri terke mecbur edildi. İstanbul, plansız büyüme sebebiyle zamanla büyüsünü kaybederek imparatorluğun rüya şehri olmaktan çıktı. ÇANKIRILILAR KAYIKÇILIK YAPARDI Bizans zamanından beri Arnavutlar şehrin inşaat işlerinde, Kürtler ise hamallık gibi güç gerektiren işlerde çalışırdı. Çamurdan korumak için sokaklara döşenen irili ufaklı taşlara Arnavut Kaldırımı denme sebebi budur. Enteresandır, Osmanlılar zamanında Haliç ve Boğaz'da kayıkçılık yapanların ekserisi, ömründe suyu ancak bardakta görmüş olan Çankırılılar idi. Kasaplar ise Sultan IV. Murad zamanından beri Eğinlidir. Hatta Anadolu'nun ilk gurbetçileri, arâzi kıtlığından geçim imkânları dar olan ve bugün Erzincan'a bağlı Eğin'den çıkmıştır. Şehirde mandıracılık ve süt mamulleri işini Bulgaristan ve Kuzey Makedonya'dan gelen Rumelililer yapardı. Tatlıcı ve şekerciler ekseriyetle Kastamonu'dan idi. Başlarda bir müddet çalışıp para kazandıktan sonra sılalarına giderlerdi.
07.10.2009
Ermeni açılımı: İmparatorluk mirasına sahip çıkmalı
Bugün İttihatçıların kirli ve kanlı işlerini savunarak bu mevzuda resmî bir ideoloji inşa etmek yerine, imparatorluk mirasına sahip çıkmak daha doğru olacaktır. Böylece Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi kazanılabilir. Ermeni muhacirler. Mitolojilerine göre Ermeniler, Hazret-i Nuh'un oğlu Yafes'in torunu Hayik'in soyundan geldikleri için, kendilerine Hayik derler. Aziz Gregoryus tarafından Hıristiyan yapıldıkları için de Gregoryen diye bilinirler. Toplu halde Hazret-i İsa'ya iman eden ilk halktır. Müslüman Türkler Anadolu'ya gelmeye başladığı sıralarda, Anadolu'nun doğusunda ufak Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Ortodoks Bizanslılar, ayrı mezhebden Ermenilerin iktidarına son vermiş; Ermenistan Bizans ve İran arasında paylaşılmıştı. MİLLET-İ SÂDIKA Bizanslılar, kendi mezheplerinden olmayan Ermenileri baskı altında tutardı. Bu sebeple Ermeniler, Türkleri destekledi. Fetihten sonra diğer yerli halklar gibi, bunlara da vatandaş statüsü tanındı. Her kasabada Ermeniler bir mahalle kurarak esnaf ve sanatkâr olarak hizmet gördü. Türkçe'yi en doğru konuşan ve Türk kültürüne en yakın topluluk idi. Kadınları örtünür; harem-selamlık tatbik ederdi. Bir Ermeni köyü, sadece kilisesinden anlaşılırdı. Şarkta bunlardan boşalan köy ve kasabalara Türk ve Kürtler yerleşti. Pek azı XIX. asır başından itibaren Fransız propagandasıyla Katolik oldu. Böylece Fransa, hâmiliğini üstlenerek Bâbıâli'ye baskı kurabileceği bir azınlık kitlesi daha teşkil etti. Bu asrın sonlarında Amerikalıların propagandaları ve Tarsus, Harput, Merzifon gibi Ermenilerin yaşadığı şehirlerde açtıkları mektepler sayesinde çok az bir Ermeni, Protestan oldu. Osmanlı kayıtlarına göre 1914 senesinde Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu 67 bini Katolik olmak üzere 1.230.000 civarında idi. Nüfusun % 6.6'sı idi. (Bugün Türkiye'de sadece 50 bin Ermeni kalmıştır. Osmanlı meclisinde devamlı 14 Ermeni mebus bulunurdu. Asırlarca sessiz sedasız yaşayıp "millet-i sâdıka" diye anıldı. Yunan isyanından sonra Rumlar tarihî itibarlarını Ermeniler lehine kaybetti. Zamanla Ermeniler, ülke ticaretini ellerinde tutan ve bankerlik vesilesiyle ordu ve bürokratlara nüfuz edebilen Yahudilerle rekabete başlayarak onları geçti. Hatta Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa ihtilâllerinin, Ermenilerin bu üstünlüğünü bertaraf etmek için planlandığı söylenir. SORULMAYAN SORU Son asırda Ruslar, kendilerine yakın gördükleri ve Anadolu'daki emellerine yardım edeceğini düşündükleri Gregoryen Ermenileri himaye siyasetine başladılar. Doğu Anadolu'da Ermeni hâkimiyeti kurulursa, burası üzerinden Kilikya yoluyla Akdeniz'e açılacağını hesaplıyordu. Bu sebeple 93 Harbi mağlubiyeti üzerine imzalanan Berlin Anlaşması burada bir Ermeni yurdu kurulmasına imkân veriyordu. Halbuki Ermeniler hiçbir mıntıkada ekseriyet değildi. Sultan Hamid, İngilizlere yaslanıp bunu savsakladı. Bu sefer Rusya, Ermeniler arasında ihtilâl tahrikinde bulundu. Rusya'dan gelen talimli komitacılar, Anadolu'nun muhtelif yerlerinde patırtılar çıkardı. O zaman hükûmeti elinde tutan İttihatçılar, bunlarla baş edemeyince, hıncı isyanla alâkası olmayanlardan çıkardı. Halbuki Osmanlıların anayasası mesâbesindeki Kur'an-ı kerim, "Kimse kimsenin suçunun cezasını çekmez" der. İttihatçılar, kendi siyasî zaaflarını, hep cinayetlerle örtbas etmeye kalkışmıştır. Siyasetlerine muhalif olan devlet adamı, asker ve gazetecileri öldürttükleri ya da sürgüne göndererek hayatlarını kararttıkları gibi; Türk, Ermeni ve Arap asıllı Osmanlı vatandaşlarına da çok kara günler yaşatmışlardır. Asırlarca sessiz sedasız yaşayan millet-i sâdıkanın, niye kıyama kalktığını kimse düşünmemiş; o zamanki idarecilerin basiretsizlikleri görmezden gelinmiştir.SİYONİSTLER KAZANDI Cihan Harbinin patlak vermesi üzerine, iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, Rus cephesine yakın yerlerde yaşayan Ermenilerin, düşmana yardım edebilecekleri gerekçesiyle Suriye'ye tehcirine [göçürülmesine] karar verdi. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, hasta, sağlam, yüz binlerce Ermeni, Rus cephesine yakın olsun, uzak olsun, köy ve şehirlerinden yaya zorla güneye sevk edildi. Tehciri önceden işitip gücü yetenler, Rusya'ya kaçabildi. İttihatçılara yakın olanlar da muaf tutuldu. Bazı Ermenilerin Kelime-i şahadet getirip Müslüman olma teşebbüsleri kendilerini kurtaramadı. Menkul malları kapanın elinde kaldı. Küçük çocukları ellerinden alınıp yetimhanelere veya Müslüman ailelerin yanına verildi. Müslüman olarak büyütülen bu çocukların sayısı, Osmanlı kayıtlarına göre 10 bin, Ermeni iddialarına göre 50 bindir. Göçürülenlerin ancak yarısı yerine varabildi. Mühim bir kısmı yolda soğuk, açlık ve hastalıktan; bir kısmı da çete baskınlarında öldü. Ermenilerin zenginliğini öteden beri kıskanan bazıları, talih yıldızı sönmüş kafilelere saldırdı. İttihatçılar, Ermenilere eziyet edildiğini, çetelerin, mahallî idarecilerin emrinde hareket ettiklerini itiraf etti. Suriye'ye varabilenlerin bir kısmı Fransa, Amerika ve Rusya'ya göçtü. Ermenilerin sürülmesi, aslında öteden beri İngilizlerin safında yer almış bulunan Yahudi lobisinin zaferi olarak görüldü. İki asırlık rekabet neticesinde Ermenilerden boşalan meydan bunlara kaldı. Sultan Hamid'e tahttan indirildiğini tebliğ eden meşhur Yahudi mebus Emmanuel Karaso, Sadrazam Talat Bey'in sırdaşı ve bankeriydi. Hatta Talat Bey (Paşa) yurt dışına kaçarken, servetini buna emanet etmişti. İttihatçı hareketteki Siyonist tesiri malumdur. Hemen hepsi sanat sahibi olan Ermenilerin sürülmesiyle memleket ekonomisi zaafa uğradı. Ermenilerden kalan 40 küsur bin gayrımenkul de hazineye alınarak, İttihatçı ricâli tarafından iç edildi. KAPANAN ADLİ DOSYATehcirin intikamı gecikmedi. 1916 yılında Rus işgal kuvvetleriyle Anadolu'ya giren Kafkasya Ermenileri, sürülen yakınlarının intikamını almak için 1918'den sonra katliâma başladılar. Doğu Anadolu'da, güçlerinin yettiği Müslümanları, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden katlettiler. Şu anda yer yer ortaya çıkan toplu mezarlar hep bu zamandan kalmadır. Harb kaybedilince, İttihatçı hükûmet çöktü. İleri gelenleri yurt dışına kaçtı. Kaçarken aleyhlerindeki vesikaları da imha etmeyi unutmadılar. Talat, Enver, Cemal ve Said Halim Paşalar ile Bahaddin Şakir, Ermeni komitacılarınca vuruldu. 1919 yılında İstanbul'da kurulan divan-ı harb, geride kalanları Ermeni mezâliminden dolayı muhakeme edip çeşitli cezalara çarptırdı. Dolayısıyla bu hâdisenin adlî dosyası kapandı. Bugün İttihatçıların kirli ve kanlı işlerini savunarak bu mevzuda resmî bir ideoloji inşa etmek yerine, imparatorluk mirasına sahip çıkmak; amme efkârına "Cihan Harbi esnasında Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve Arap aslından Osmanlı vatandaşlarının yaşadığı sıkıntı ve çektiği acılar için üzgünüz. Ancak bunlardan biz mesul sayılamayız. Bunlar halkın iradesiyle değil, darbeyle iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası ile onun akıl hocası Almanya'nın başının altından çıkmıştır. Neticede koca bir imparatorluk batmış; bu işten esas zararlı çıkan da Türkler olmuştur" demek yerinde olacaktır. Böylece hem üniversal değerlere sahip çıkarak dünyayla entegrasyon gerçekleşebilir; hem de Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi kazanılabilir. Bugünkü Ermenistan, eski Türk toprakları üzerinde kurulmuş bir devlettir. Erivan (Revan), vaktiyle ahâlisinin kâmilen Türk olduğu eski bir vatan parçası idi. Tarihte insanlar, ülkeler ve halklar değiştiği gibi, düşmanlıklar da dostluğa dönüşebilir. Milletlerarası münasebetler menfaat üzerine kuruludur. Ermenistan, Türkiye'nin hinterlantında bir ülkedir.
14.10.2009
Anadolu'daki Abbasîler
Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethedince, Kahire'deki Abbasî halifesi ailesiyle Osmanlı hizmetine girdi ve Hakkâri Sancakbeyliği'ne tayin olundu. Soyundan gelenler arasında çok sayıda ilim ve devlet adamı yetişti. Şarkî Anadolu'da kurulan beyliği, 330 sene hüküm sürdü. 1258 İslâm tarihinin felâket senelerindendir. Moğol kumandanı Hülâgu ordusuyla Müslüman Türk şehirlerini yok ederek Bağdad'a geldi. Şehri yakıp yıktı. Halkını kılıçtan geçirdi. 37. ve son Abbasî Halifesi Musta'sım'ı esir edip, eman dilediği halde, atlıların ayakları altında ezdirip feci şekilde öldürdü. Böylece kaç asırlık Abbasî Halifeliği yıkıldı. Abbasî ailesinin büyük küçük, erkek kadın tüm fertlerini, bu arada sarayda beşiğinde kırk kadar şehzâdeyi de katlettirdi. Kütüphanelerdeki kitaplar suya atıldı. Cildlerinden askerler çarık yaptılar. Dicle Nehri günlerce önce kan, sonra mürekkep aktı. Ancak iki küçük şehzâde katliâmdan kurtulabildi. Bunlardan birisi tesâdüfen Şam'da idi. Diğeri sadık bir bendesiyle kaçıp, maceralı bir seyahat yaparak gizlice Kâhire'ye sığındı. Hülâgu, peşlerinden iki fırka asker gönderdi. Şam'a giden fırka, buradaki şehzâdeyi şehid etti. Mısır'a giden fırkayı Memlûk ordusu perişan etti. Moğolların ilk mağlubiyeti budur. KÂHİRE'DEN HAKKÂRİ'YEMısır'daki şehzâde, önceki halifelerden Müsterşid'in torunu Ahmed idi. Bir müddet gizlendi. Bu esnâda Mısır'da benzeri olmayan bir bolluk yaşanmaya başladı. Herkes bunun sebebini merak ediyordu. Bir gün bendesiyle gittiği bir mescidde bazıları şehzâdeyi tanıdı. Bunlar tüccar ve seyyah olarak bulundukları Bağdad şehrinde hem kendisini, hem de bendesini görmüşlerdi. Bende telaşlanarak inkâr etti. İnkârı kabul etmeyenlere de yalvararak susmalarını ricâ etti. Başka bir gün cuma namazında Memlûk Sultanı Baybars kendisini gördü. Şehzâdenin alnındaki parlaklık ve yüzündeki asâlet dikkatini çekti. Elini tutarak uzun müddet bırakmadı. Kim olduğunu ısrarla sorunca, şehzâde çaresiz söyledi. Diğer tanıyanlar da tasdik ettiler. Bende korktuysa da bir şey diyemedi. Sultan kendisini sarayına götürdü. Kaftan giydirip yüksek bir tahta oturttu. 1261 tarihinde bütün Mısır ahâlisi halife sıfatıyla kendisine biat etti. Bereketin bundan geldiği anlaşılıp İbnü'l-Bereket Ahmed el-Mustansır Billah adını taktılar. İsmi hutbelerde okundu. Namına para basıldı. Halife, hükûmeti sultanın elinde bıraktı. Kendisi sembolik bir mevkide kaldı. Sonuna kadar da böyle oldu. Memlûk sultanları tahta çıkınca, halife bu tayini tanırdı. Halk ve ekseri sultanlar kendilerine hürmet ederdi. Çerkes Memlûklerinin son iki hükümdarı Kansu Gavrî ve Tomanbay, Şiîliğe meyyal oldukları için, zamanın halifesi Musa el-Mütevekkil Alallah'a hürmetkâr değillerdi. İRİSAN BEYLERİ Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethedince, halife kendisiyle görüştü. "Halifelik Kureyş'tedir. Sonra Türklere intikal eder" hadîs-i şerifi gereğince Sultan Selim lehine makamından feragat etti. Ailesiyle beraber İstanbul'a geldi. Sultan Selim ve oğlu Sultan Kanuni ile seferlere iştirak etti. İki elinden yaralandı. Padişah kendisine Esed-i Gâzi unvanını verdi. Talebi üzerine Hakkâri Sancakbeyliği'ne tayin olundu. Soyundan gelenler de asırlarca bu vazifeyi deruhte ettiler. Kürtlerden teşkil ettikleri birliklerle Osmanlı seferlerine katıldılar. Hududu muhafaza ve İran taarruzlarına set teşkil ettiler. Kürdistan'ın ekserisi bunlara tâbi oldu. Adalet, cömertlik ve dindarlıklarıyla tanındılar. Bazı mıntıkalarda henüz Müslüman olmayan Kürtlerle Süryanîler arasında İslâmiyetin ve Ehl-i Sünnet'in yayılmasına çalıştılar. Memlekette çok hayır eserleri yaptırdılar. Bunlardan İbrahim Han, İzzeddin Şîr ve Zeynel Bey meşhurdur. Aileden şehzâdeler de civardaki şehir ve kasabaların emîrliğine tayin olunurdu. Buradan civara yayıldılar. İlk kondukları yer Hakkâri ile Başkale arasındaki İrîsân köyü olduğu için bu aileye İrîsân Beyleri de denir. BEYLİK SONA ERİYOR Son Hakkâri beylerinden Nurullah Bey tedbirsiz idi. Ailesine ve beylere yüz çevirmişti. 1843 senesinde bazı aşiretler Cizre (Botan) emiri Bedirhan Bey'in yardımıyla Hıristiyan Nasturî köylerine saldırıp katliâm ve yağma yaptılar. Hâdise büyüdü. İngilizler, Osmanlı hükûmetine nota verdi. Osmanlı ordusu mıntıkaya geldi. Bedirhan Bey yenilip esir alınarak İstanbul'a gönderildi. Nurullah Bey de bunun müttefiki idi. Korkup geri çekildi ve havâlinin büyük âlimlerinden Şeyh Taha Hakkârî'nin tavsiyesi üzerine teslim oldu. Girit'e sürüldü. Böylece 1849 yılında Kürdistan'ın muhtariyeti kaldırılarak Hakkâri Vilâyeti kuruldu. İmparatorluğun her tarafında da merkezî bir idare tesis edildi. İrîsân ailesinden serveti olanlar bir müddet daha mahallî beyler sıfatıyla hükmünü yürütebildi. Bir kısmı sıradan bir hayat yaşayıp halka karıştı. Şark'ta Abbasî ailesi bugün de devam etmektedir. Siirt evliyasından İsmail Fakirullah bu ailedendi. Hazret-i Hüseyin'in soyundan gelip, son asırda Sıbgatullah, Fehim ve Abdülhakîm Efendi gibi büyük âlimler yetiştiren Arvâsî ailesi de anne tarafından İrîsân Beyleri soyundandır. Eski Erzincan milletvekili Sadi Abbasoğlu ve bildiğim kadarıyla eski bakanlardan Abdülkadir Aksu da Abbasî beylerinin soyundan gelir. Abbasî ailesi tarihin kaydettiği en uzun ömürlü hânedanlardandır. 508 sene Bağdad'da ve 255 sene Kahire'de halîfelik ile Şarkî Anadolu'da 330 sene beylik yaparak bir rekor kırmıştır. Hazret-i Peygamber, amcası Abbas soyunun asırlarca halifelik yapacağını haber vermişti. Osmanlılar devrinde yaptırılan Hırka-ı Şerif Camii. Mukaddes Emanetlerin bekçileri Son Abbasî halifesi, bazı mukaddes emânetleri Yavuz Sultan Selim'e tevdi etmişti. Hazret-i Peygamber'in Veysel Karenî'ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif de bu âileye ulaştı. Veysel Karenî'nin kardeşinin soyundan ve İrîsân beyliği sâkinlerinden Şükrullah Efendi, 1618 senesinde getirip Osmanlı Padişahı Sultan II. Osman'a hediye etti. Sultan Abdülmecid, bu Hırka-ı Şerif için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii'ni yaptırdı. Her sene Ramazan-ı şerif ayında câmekân içinde olarak bu Şükrullah Efendi'nin torunları tarafından halka ziyaret ettirilmektedir. Ayrıca Hazret-i Peygamber'e ait ayakkabının (na'leyn-i şerifin) sol teki de bu ailede iken, 1288 senesinde Sultan Abdülaziz'e tevdi edilmiştir. Diğeri Yavuz Sultan Selim zamanında Halîfe Mütevekkil tarafından teslim edilmişti. Hazret-i Peygamber'a ait bir sarık (tâc-ı nebevî) ile bayrak (sancak-ı şerif) hâlen ailede mahfuzdur. Hazret-i Ali'nin sancağı da ailenin elindedir.
21.10.2009
SANA SELÂM EY OSMANLI SANCAĞI!...
Osmanlılardan kalma ne varsa değiştirildi. Onların kurduğu mekteplere, fakültelere, müesseselere, şehirlere bile başka isimler verildi. Üniversiteden mahkemelere, nüfus idaresinden hava kuvvetlerine, Millet Meclisinden Danıştay'a kadar, bugün doğru dürüst işleyen ne varsa, hepsi Osmanlılar zamanında kurulmuştu. Yeni kurulanlar ise zaten o zaman dünyada bulunmayan şeylerdi. Her nedense ay-yıldızlı bayrağına dokunulmadı. İyi de oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, yerine mavi bayrak düşünülmüş de, Yunan bayrağına benzer endişesiyle olsa gerek, vazgeçilmiş. BOYU VE SÜSÜ KORKU VERİR! Belki hissî gelecek ama, dünya bayrakları içinde ay-yıldızlısı kadar derin mânâlısı yok gibidir. Asırlarca esir Müslümanların hayallerini süslemiş; meşhur Azerî bestekâr Üzeyr Hacıbeyli, Çırpınırdı Karadeniz'de bunu terennüm etmiştir. Polonya Tatarları'nın bugün İslâmiyetle tek bağı, neredeyse mezar taşlarındaki ay-yıldızlardır. Zamanla istiklâlini kazanan Müslüman memleketler, göklerinde hep ay-yıldızlı bayrak dalgalandırmayı tercih etmiştir. İşte Tunus, Cezayir, Pakistan, Şarkî Türkistan, Singapur, Malezya... Padişah adına hutbe okunması ve sikke kestirilmesi, ayrıca tabl (mehter), sancak ve tuğ, Osmanlılarda hükümranlık alâmetleri idi. Cuma ve bayram namazları, padişah izniyle muayyen câmilerde kılınır; hutbelerde hatîb, padişahın ismini duayla zikrederdi. Osman Gâzi, ilk defa kendi adına gümüş sikke kestirdi. Askerî mızıka olan mehterhâne-i hümâyun, muayyen zamanlarda nevbet vurur; padişah bu konseri ayakta dinlerdi. 1826'dan sonra mehter, mızıka-yı hümâyuna dönüştürüldü. Sultan II. Mahmud devrinden itibaren, monarşilerin hepsinde olduğu gibi, her padişah için bestelenen marşlar, millî marş olarak kabul edildi. At kuyruğunun bir mızrağa geçirilmesinden müteşekkil tuğ ise, eski Türklerden gelen bir hâkimiyet alâmetidir. Padişahın ardından 7 veya 9 tuğ götürülürdü. Vezirlerin de tuğları vardı. Bayrak, bir milletin varlığının timsali, tarihinin hatırasıdır. Kıymeti pamuktan, atlastan, ipekten olmasına bağlı değildir. Bayrak, devletin hâkimiyet ve şerefini temsil eder. Bu sebepten hürmet gösterilir. Cevdet Paşa der ki: Bayrak kullanılmasındaki sır ve hikmet şudur ki bir maslahata müteveccih olan bir topluluk, bir bayrağın altına toplanınca, aralarında birlik hâsıl ederler. Bayrak onların tek yürek ve tek dil olmalarına vâsıta ve alâmettir. Onun altında toplanmakla kendilerini bir vücut hükmünde tasavvur ederler ve akrabalarından ziyade yekdiğeriyle kaynaşırlar. Muharebe esnasında mademki bayrak kâimdir; harbe hazır ve muktedirler demektir. Zaferden ümitsiz olmazlar. Bayrağı alınıp yok edilenler ise korkuya düşerek dağılır. Bayrakların boyu ve süsü de düşmanları korkutup ürkütür. Zira mızıka sedâsı kulaktan ruha şevk ve yiğitlik verdiği gibi, bayrakların göze görünüşü dahi gayret ve düşmana korku verir. BAYRAK VE SANCAK Bayrak (batrak), yere batırılarak dikildiği için bu ismi almıştır. Sancak ise ucu mızrak gibi düşmana saplandığı için sançmak (yaralamak) kelimesinden gelir. İkisi de birbirinin yerine kullanılır. Her birliğin, devlet adamının sancağı olabilir. Ama umumiyetle bayrak bir tanedir. Arapçası râye, alem ve livâdır. Livâ, bir mızrağa dürülüdür ve ordu kumandanının yerini belli eder. Her birliğe verilen râye ise mızrağın ucuna bağlanıp rüzgârda dalgalanması için salınır. Hazreti Peygamber, hicretin 1. yılında Şam'dan dönen Kureyş kafilelerinin üstüne gönderdiği Hazreti Hamza kumandasındaki 30 kişilik kuvvete, kendi elleriyle bir mızrağın ucuna beyaz bir bez bağlayarak, Ebu Mürsed'in eline vermişti. Bu Livâu'l-Beyzâ, Müslümanların ilk bayrağıdır. Hazret-i Peygamber gazâlarda iki türlü bayrak kullanırdı. Râyesi siyah idi. el-Ukab adlı livâsı daha küçük olup beyaz idi. Bu sancaklardan Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara geçen birisi (Sancak-ı Şerif) hürmet ve ihtimamla saklanmıştır. Abbâsî bayrağı siyah idi. Göktürkler kurtbaşlı gök, Kırgızlar kırmızı ve yeşil, Hunlar ejder resimli sarı, Avrupa Hunları kuş resimli beyaz ve Akhunlar üç yıldızlı beyaz bayrak kullanırdı. İlk Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler, yeşil zemin üstüne beyaz hilâl ve hümâ kuşu resimli bayrak kullandı. Ayrıca siyah hususî bir devlet bayrakları da vardı. Karahanlı bayrağı, üzerinde 9 tuğ resmi bulunan turuncu renkli idi. Harezmşahlar siyah, Babürşahlar kırmızı-sarı bayrak kullandı. Timur Han'ın bayrağında mavi zemin üstüne üçgen şeklinde dizilmiş üç dolunay resmi vardı. Altınordu bayrağında beyaz zemin üzerinde ağzı yukarı kırmızı hilâl bulunurdu. Selçuklu bayrağında mavi zemin üstüne beyaz çift kartal ile siyah çizgili gerilmiş halde yay ve ok resimleri vardı. Sonra siyah bayrak kullandılar. AY VE YILDIZ EFSANESİ Osmanlılarda padişahın bulunduğu yerde, hânedanı temsilen kırmızı (al) ve devleti temsilen de beyaz (ak) sancak açılırdı. Selçuklu sultanının Osman Gâzi'ye gönderdiği bayrak beyaz idi. Son asırda Sultan III. Selim'den itibaren (1793) her ikisi birleşerek kırmızı zemin üzerine beyaz hilâl ve yıldız, resmî bayrak oldu. Sekiz köşeli yıldız, Sultan Mecid zamanında (1842) beş köşeliye dönüştü. Bir muharebede akan kanların üzerine gökteki ay ve yıldızın aksetmesinden doğduğu, efsânedir. Bayrakta hilâlin mâzisi çok eskiye uzanır. Hazret-i Peygamber, Sa'd bin Mâlik'e siyah zemin üzerine beyaz hilâl bulunan bir râye (bayrak) vermişti. Bayraklarda hilâle, Gazneliler, Altınordu, Fâtımîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve Anadolu Beylikleri'nde de rastlanır. Bayrakların tepelerinde de alem olarak madenî hilâl yer alırdı. Bazı Göktürk sikkelerinde de ay-yıldız işaretine rastlanmıştır. Türk-İslâm kültüründe gerek aynı harflerle yazıldığı; gerekse yazılışı şekil olarak benzediği için hilâlin Allah; beş köşeli yıldızın da Arapça'da beş köşeli olarak yazılan Muhammed kelimesini sembolize ettiğine inanılmıştır. Üç hilâlli yeşil bayrak, donanma bayrağı idi ve üç kıtadaki Osmanlı hâkimiyetini temsil ederdi. Ortasında kelime-i tevhid işlenmiş sırma saçaklı kırmızı alay sancakları, II. Meşrutiyet'e kadar kullanılmıştır.
28.10.2009
SABETAYCILIK VE DÖNMELER
DÜNDEN BUGÜNE Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ ekrem.ekinci@tg.com.tr OSMANLI CEMİYETİNDE ENTERESAN BİR TOPLULUK: SABETAYCILIK VE DÖNMELER Osmanlılar Müslüman olan herkese muhtedi (hidayete eren) dediği halde, bir gruptan bu isim esirgenmiş; bunlar avdetî (dönme) diye anılmıştır. Dönmeler, sayıca az olmakla beraber, pozisyonları itibariyle Osmanlı sosyal ve politik hayatında çok mühim bir yer işgal etmiş; uzun yıllar iktidarı ellerinde tutmaya muvaffak olmuştur. Öteden beri Osmanlı ülkesinde hatırı sayılır bir Yahudi cemaati yaşamaktaydı. Osmanlı hükûmeti bunları bir millet olarak tanırdı. Haylisi 1492'de İspanyol zulmünden kaçan Yahudilerdi. Ladino denilen İbranice-İspanyolca karışımı bir lisan konuşurdu. Selânik, İzmir ve İstanbul bunların en çok yaşadıkları şehirler idi. İSLAMİYET GÖRÜNEŞE İTİBAR EDER 1648 senesinde İzmir'de yaşayan Sabetay Sevi adında bir haham, mesihliğini iddia etti. Gerçi Yahudiler, kıyamete yakın insanlığı kurtarmak; zamanın hükümdarını tahttan indirip Yahudileri Kudüs'e toplayarak "Tanrı'nın Krallığı"nı kurmak üzere bir mesih beklerdi. Ancak Sabetay Sevi'ye inanan az oldu. Sevi çeşitli şehirlerde gezdi. Nihayet kıyametin başlangıcı saydığı 1666 yılında mesihliğini herkese ilan etti. Yahudi dualarında değişiklikler yaptı. İbadetlerde padişahın ismini kaldırıp kendi ismini koydu. Bazıları onu Yahudilerin beklenen kurtarıcı kralı olduğuna inanmaya başladı. Dünyayı 38 krallığa ayırıp her birine sadık adamlarını tayin etti. Bunun üzerine İstanbul'daki hahambaşı kendisini hükümete şikayet etti. Sevi, Çanakkale'ye sürgün olundu. Faaliyetlerine devam edince Edirne'de padişah Sultan IV. Mehmed'in huzuruna çıkarıldı. Öldürüleceğinden korkarak Müslüman olmuş göründü ve Mehmed ismini aldı. Orada bulunan şeyhülislâm Vânî Mehmed Efendi "Adım gibi eminim ki bu adam Müslüman olmadı. Ama ne çare dinimiz görünüşe itibar eder" demekten kendisini alamadı. Müritleri de topluca Müslüman olduklarını ifşâ ettiler. İslâm dini, görünüşe itibar eder. Hazret-i Peygamber de münafık olduğunu bildiği kimselere bile bu sebeple ilişmemiştir. Kaldı ki içlerinden samimî Müslümanlar da olabilir. Ancak Sevi, faaliyetten geri durmadı. Sabetayistlik denilen tarikatin 18 prensibini neşretti: "Allah birdir. Sabetay Sevi mesihtir. Yalan yere yemin edilmeyecektir. Allah'ın ve mesihin adı anıldığında hürmet edilecektir. Mesih'in sırrını anlamak için toplantılar yapılacak. Adam öldürülmeyecek. Zina edilmeyecek. Yahudi takviminin 9. ayı Kislev'in 16. günü bayram yapılacak. Yalan şâhidlik edilmeyecek. Birbirlerine mürüvvet ve merhametli davranılacak. Her gün gizlice mezamir okunacak. Müslümanların âdetlerine ve zahiren ibâdetlerine uyulacak. Oruç tutulacak. Kurban kesilecek. Müslümanlarla evlenilmeyecek. Müslüman bayramlarına hürmet gösterilecektir..." Taraftarlarıyla gizlice âyin yaparken yakalanan Sevi, Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa tarafından sorgulanıp adamlarıyla beraber Arnavutluk'a sürüldü. 1675'te burada öldü. Mesele sürgünle çözüldüğü için hükûmet öldürme yoluna gitmemiştir. Çünkü Osmanlılar, düzeni tehdit etmedikçe kimsenin inancına karışmazdı. Sabetay Sevi'yi tasvir eden gravür... Üç gruba ayrılan Sabetay Sevi taraftarlarının mezarlıkları bile farklı... KİLİT NOKTALAR... Sabetayistler, kendilerine ma'amînim (mü'minler), haberim (ortaklar), ba'ale milhamah (mücâhidler) gibi isimler verir. Tevrat'ın bâtınî tefsirini yapıp, Yahudilikteki birçok emir ve yasağı farklı yorumlayarak, İslâm dünyasındaki Bâtınîlere benzer bir yol tutmuşlardır. Sevi'nin Zohar (Işık) adlı Tevrat yorumunu okurlar. Sevi'nin ölümünden yüz sene sonra üç gruba ayrıldı. Yakub Qerido'yu sonraki mesih sayan Yakubîler, Osman Baruhya Ruso'nun, Sabetay Sevi'nin ruhunu taşıdığına inanan Karakaşlar; Sevi geleneğini sürdüren Kapanîler. Bunlar mesafeli yaşar. Birbirlerinden ve yabancılardan kız almaz. Mezarlıkları bile ayrıdır. Üsküdar Bülbülderesi ve Karacaahmed (8. ada) Karakaş ve Kapancıların; Feriköy ise Yakubîlerindir. İttihatçıların maliye nazırı olup cumhuriyet devrinde asılan meşhur Cavid Bey Karakaşların reisi idi. Yahudi cemaatinin de sapkın kabul edip dışladığı Sabetayistler, uzun yıllar Müslüman görünüp; evlerinde kendi inanç ve ibadetlerini yaşadılar. İçlerinden Bektaşî, Mevlevî, Melâmî şeyhleri, hatta şeyhülislâm (Hayatîzâde Emin Efendi-1748) çıktı. Selanik'in ekseriyeti Yahudi, bunların bir kısmı da Sabetayist idi. İzmir ve İstanbul'da da sayıları çoktu. Arnavutluk'a gidenler, zamanla Selânik'e yerleşti. Avrupa ile teması olan, birkaç ecnebi lisan bilen, entelektüel bir cemaat idi. Bu sıfatları ile Osmanlının modernleşmesinde mühim rol oynayıp kilit noktalara geldiler. Başka kilit noktalara da ister istemez bizzat tanıdıkları kendilerinden kimseleri getirdiler. Böylece 20. asır başlarında Osmanlı ülkesinde fiilî Sabetayist iktidarı kurulmuş oldu. Sultan Hamid'i tahttan indirenlerin çoğu bu gruptandı. Gazeteciler, filmciler, edebiyatçılar, politikacılar arasında çok Sabetayist vardı. Hüseyin Cahit Yalçın, Hasan Tahsin, Halide Edip Adıvar, Ahmed Emin Yalman, Namık Zeki Aral (Rahşan Ecevit'in babası), Halil Lütfi, Ahmed Salih Korur, Sıddık Sami Onar, Emre Gönensay, Abdi İpekçi, İsmail Cem, Dinç Bilgin, Halil Bezmen, Sabiha Sertel gibi. Sabetayist çocuklarının hem entelelektüel yetişmesi, hem de benliklerini unutmaması için Feyziyye Mektepleri, Şişli Terakki Lisesi gibi müesseseler kurdular. Burada çok sayıda Sabetayist genç yanında bazı Müslüman çocukları da tahsil gördü. Selanik Feyzi Sibyan mektebi müdürü ve din dersi muallimi Şemsi Efendi (Simon Sevi), muvaffak bir maarifçi idi. İzmir eski belediye başkanı Osman Kibar, "Dönme misiniz?" diye soranlara, "Evet, ama ben 360 derece döndüm" derdi. STATÜKO VE DÖNMELER Sabetayistler giderek aralarındaki katı ayrılıkları kaldırdılar. İçlerinden samimî Müslüman olanlar yanında, ateistliğe kayanlar da oldu; klasik Sabetayist geleneğini sürdürenler de.. 1924 mübadelesi ile Yunanistan'dan Türkiye'ye göçüp yeni devirde de mühim bir mevki elde ettiler. Mebus, bakan, vali, müsteşar, profesörler çıktı. Yaşantıları laiklik anlayışına örnek teşkil etti. Sinema ve matbuat dünyasına hâkim oldular. Türkiye'nin ilk sinema şirketlerinden İpek Film, İpekçi ailesine aitti. Yahudilerle devamlı bir çekişme içinde yaşadılar. 1920'li yıllarda Karakaş Rüştü adında birinin cemaat hakkındaki ifşaatı hükümetçe men edildi. 1942'de çıkarılan Varlık Vergisi, D Grubu denilen Sabetayistlerden Müslümanların iki misli olarak tahsil edildi. Zamanla statükoya sıkıca sarılıp, liberal ve demokrat hareketlere tavır alanların çoğunun Sabetayistlerden çıkması bazılarını şaşırttı. Sabetayistlerin, Türkiye'deki iktidarlarından, liberalizm, demokrasi ve insan hakları pahasına da olsa vazgeçmeyecekleri düşüncesine itti. Son zamanlarda Sabetayistler hakkında gayri ciddî bir neşriyat vardır. Türkiye'deki sayısının birkaç bin olduğu zannedilen Sabetayistlerin, azınlık psikolojisi altında bir nevi gizli faaliyet yürüttüğü doğru olsa bile, artık çoğunun bu işlerle alâkası kalmamıştır.
04.11.2009
BABASININ GÖLGESİNDE KALAN PADİŞAH Sultan II. Selim
Büyük insanların çocukları çoğu zaman ne kadar meziyetleri olursa olsun, babalarının göl-gesinde kalmaya mahkûmdur. Sultan II. Selim de kıymetli bir hükümdar olmasına rağmen, Kanunî Sultan Süleyman gibi muhteşem bir hükümdar olan babasının gölgesinde kalmıştır Sultan II. Selim'in Mimar Sinan tarafından yapılan türbesi Ayasofya'da bulunuyor... Bu türbe yakın zamanda ziyarete açıldı... Geçenlerde Antakya'da idim. Şehrin ortasını süsleyen bir mabed var: Ulu Câmi. Memlûk mimarîsi tarzında, sâde ve ruhâniyetli bir eser. Sultan II. Selim eseri. Edirne'deki Selimiye gibi bir şaheserle zaten ismini ebedîleştirmiş bu hükümdarın nâmı, burada da yaşıyor. Sultan II. Selim, Kanunî Sultan Süleyman'ın sevgili zevcesi Hürrem Sultan'dan dünyaya gelen ortanca oğludur. İstanbul'da doğan ve ölen ilk padişahtır. Muhtemelen annesinden aldığı sarışınlığı sebebiyle Sarı Selim diye tanınır. Uzunca boylu, elâ gözlü ve yakışıklı idi. Şehzâdeliğinde ihtirasa kapılmadı. Sessizce ve akıllıca tahtın kendisine gelmesini bekledi. Birâderleri eceliyle; ikisi de hırsları sebebiyle hayatını kaybetti. Şehzâde Selim, sabrın nimetine kavuştu. Böylece tahta en lâyık olduğunu gösterdi. Gerçi babası da kendisine meyilliydi. Çünkü Şehzâde Selim, itaatli bir evlâd idi. Babasıyla seferlere katıldı. Manisa, Kütahya ve Karaman sancakbeyliğinde mahâretini ispatladı. Nitekim babası İran seferine giderken, kendisini yerine taht muhafızı olarak bıraktı. SÖMÜRGECİLİĞİ ÖNLEDİ Padişah olduktan sonra hükûmet işlerini tedbirli veziri ve dâmâdı Sokullu Mehmed Paşa'nın ellerine bıraktı. Bugünkü demokratik Avrupa monarşilerindeki hükümdarlara benzerdi. Ancak etrafındakilerin ihtiraslarına karşı uyanıktı. Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa, Kılıç Ali Paşa, Piyâle Paşa gibi liyâkatli devlet adamlarını destekledi. Zamanı Osmanlı Devleti'nin en parlak devirlerindendir. Tunus İspanyollardan fethedildi. Portekizlilere karşı Endonezya (Açe) Müslümanlarına yardım için asker, top ve donanma gönderdi. Harzem sultanının talebi üzerine Astırhan Seferi'ne çıkıldı. Hazar Denizi'ne dökülen Volga Nehri ile Azak Denizi'ne dökülen Don Nehri'nin birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açılarak Karadeniz ile Hazar'ın birbirine bağlanması; böylece Rus yayılmacılığına karşı Türkistan'ın himâyesi planlandı. Ancak kış ve sair sebeplerle gerçekleşmedi. Ancak iki sene sonra padişahın yardım gönderdiği Kırım Hanı Devlet Giray, Moskova'yı işgal edip Rusları sulha mecbur etti. Böylece Asya'nın sömürgecilerin eline düşmesini önledi. Sultan Selim, sulhsever bir hükümdardı. İran, Avusturya ve Venediklilerle sulh yapıp memleketi imara koyuldu. Zamanındaki seferlerin hemen hepsi deniz seferleri idi ve padişahın donanmayla sefere çıktığı vâki değildi. PADİŞAHIN RÜYASI ÇIKTI Hükûmet işlerine müdahalesi nâdirdir. Birisi Kıbrıs'ın fethindedir. Kıbrıs tâ Halife Hazreti Muaviye zamanında Müslümanların eline geçmiş; hatta Hazreti Peygamber'in süt teyzesi Hala Sultan burada şehid düşmüştü. Ancak sonra kaybedilmişti. Ada, Osmanlı toprakları içine bir bıçak gibi saplanıyor; adanın sahipleri Venedikliler, Akdeniz'de Osmanlı emniyetini sarsıyordu. Ada fethi çok zor olduğu için, Divan-ı Hümayun buraya bir sefer yapılmasına karşı idi. Üstelik geçen sene Haçlılar İnebahtı'da Osmanlı donanmasını imhâ etmişti. Rivâyete göre o günlerde padişah bir rüyâ gördü. Hazreti Peygamber, Kıbrıs'ı fethedeceğini haber verdi; şükran nişânesi olarak da burada bir câmi yaptırmasını emretti. Birkaç defa tekrarlanan bu hâdise üzerine padişah adaya sefer yapılmasında ısrarcı oldu. Hummalı bir faaliyet neticesinde yeni bir donanma yapıldı. Ada, korkulanın aksine kolayca fethedildi. Padişah şükran nişânesi olarak Lefkoşa'da Selimiye Câmii'ni yaptırdı. Gelin görün ki adanın fethini, padişahın buranın şaraplarının medhini duymuş olduğuna bağlayanlar vardır. Padişah içkiye düşkün olsa, sanki buradan parasıyla istediği şarabı getiremezmiş gibi!.. Gayrimüslimler, kendi dinleri izin verdiği için şarap içebilir; alıp satabilir. Osmanlı Devleti'nde bunlara ait meyhâneler vardı. Hükûmet bundan vergi alırdı. Buraya Müslümanlar giremezdi. Bu bakımdan zaman zaman kontroller sıkılaştırılır; amme nizâmı endişesiyle gayrimüslimlerin ancak muayyen yerlerde meyhâne açabilecekleri esası getirilirdi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde meyhâne açılması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında vergi kaybını telafi için buna tekrar izin verilmişti. İşin aslından habersizler, bunu Sultan II. Selim'in şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim adını takmışlardır. Ancak bunun hiç mesnedi yoktur. Bir beyiti var ki... Sultan II. Selim, Halvetî tarikatına mensup dindar bir padişah idi. Şeyh Süleyman Âmedî'den feyz almıştı. Şehzâdeliğinde çok iyi bir tahsil görmüştü. Âlimlere değer verirdi. Ebussuud Efendi'yi vefatına kadar şeyhülislâmlıkta tuttu. Avcılık ve yay çekmede fevkalâde mahâretli idi. Zamanında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Nâzik ve mütevâzı idi. Divan sahibi kudretli bir şâirdi. "Selimî" mahlâsıyla şiir yazardı. Yahya Kemal kendisini "Bir beyti, bir de câmi-i mâ'mûru var" diye övmüştür. Bu beyit şöyledir: Biz bülbül-i muhrik-dem-i şekvâyı firâkız, Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden. Memleketin her tarafında câmi, medrese, imâret gibi hayır eserleri vardır. Selimiye'den başka, istinad duvarları ile tahkim ettirerek Ayasofya Câmii'nin bugüne kadar gelmesini sağladı. Yanına medrese ile iki de zarif minâre yaptırdı. Ayrıca Mekke-i Mükerreme su yollarını tamir ve Kâbe-i Muazzama'yı mermer kubbelerle tezyin ettirdi. Lefkoşa'da Selimiye Câmii ile Aziz Efendi Tekkesi, Navarin Liman Kulesi ve Antakya Ulu Câmii hayrâtı arasındadır. Konya'nın Karapınar ilçesini kurdu. Burada câmi ve külliye yaptırdı. Yangın felâketi geçiren Topkapı Sarayı'nı tamir ettirdi. Bu esnâda yeniden yapılan daireleri ve hamamı gezerken ayağı kayıp mermerler üzerine düşerek beyin kanamasından vefat etti. Ne yazık ki, yıllarca hamamda zevk safâ esnasında ve sarhoş vaziyette kız kovalarken düştüğü yazılıp çizilmiştir. 8 senelik saltanattan sonra 1574'te vefatında dedesi Yavuz Sultan Selim gibi 50 yaşında idi. Ayasofya'daki Mimar Sinan eseri türbesi yakın zamanda ziyarete açılmıştır. Sevgili zevcesi Nurbânû Sultan da Osmanlı tarihinin en hayırsever hanımlarındandır. Mimar Sinan'a Üsküdar'daki Âtik Vâlide Câmii ve külliyesi ile Toptaşı Bîmârhânesi'ni (akıl hastanesini) yaptırmıştır ki bugün Bakırköy'de hizmet vermektedir. Başkaca hayratı da vardır. Şehre sular getirtmiştir.
11.11.2009
Ah şu Diyanet bütçesi!
Osmanlılarda devlet, dini korumakla mükellefti. Halkın dinî ihtiyaçları ise yine kendileri tarafından karşılanır; devlet kimseye bu hususta müdahale etmezdi... Demokratik açılım, uzun zamandır böyle şeylere pek alışık olmayan cemiyetimizi hayli şaşırtıyor. İnsan haklarına riayet, herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olması, kimsenin ırkından dolayı ayıplanmaması, hatta mahallî dil ve örflerini yaşatabilmesi, Osmanlı Devleti'nin esas hususiyetlerindendi. Üstelik laik de değildi. KARIŞMA, KOORDİNE ET! Önceki hukukumuz, hükümdara dini, vatanı ve milleti koruma vazifesini yüklemiştir. Osmanlı hükümdarları bu sebeple İslâm dininin öğrenilip tatbiki için elverişli zemin hazırlamışlardır. Osmanlı Devleti'nde devletin dinî vazifelerini yerine getirmekle şeyhülislâmlık meşgul olurdu. Müftü, kadı, müderris ve beratlı imam-hatiplerin tayini buradan yapılırdı. Câmi, medrese gibi dinî müesseseleri devlet değil, şahıslar yapar; bunların maksatlarını gerçekleştirebilmesi için de gelir getiren vakıflar kurardı. İmam, hatip, müezzin, kayyım, müderris gibi vazifelilerin maaşı da vakıf bütçesinden karşılanırdı. Gayrimüslimlerin dinî hayatına ise devlet aslâ müdahale etmez; ancak gerektiğinde bunları desteklerdi. Osmanlı tarihinde, fakir düşen kiliselere devletin malî yardım yaptığına dair çok sayıda misal vardır. Ankara Hükûmeti zamanında şeyhülislâmlığın işlerini Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti yürütür; kadı, müftü ve din adamı tayinlerini yapar; vakıfları idare ederdi. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması üzerine Şeyhülislâmlık tarihe karıştı. Anayasada "Devletin dini, din-i İslâmdır" hükmü bulunduğu için Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti bu hususta tek salâhiyetli makam oldu. Rıfat BörekçiDİYANET İŞLERİ KURULUYOR 3 Mart 1924 yılında halîfelikle beraber Şer'iyye Vekâleti de lağvedildi. Kadı mahkemeleri kapatıldı. Medreseler Maarif Vekâleti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanarak temelli tatil edildi. Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden birisi olan bu inkılâp, bugün bile anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek inkılâp kanunlarından olarak anayasada yer almaktadır. Şer'iyye Vekâleti'nin kaldırılması üzerine, Müslüman vatandaşların dinî işlerinin devlet kontrolünde yürütülmesi için Başvekâlete (Başbakanlığa) bağlı Diyânet İşleri Reisliği (Başkanlığı) kuruldu. Başına da eski Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi getirildi. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Anayasada devletin dininin İslâm dini olduğuna dair hüküm 1928'de kaldırıldı; CHP programındaki laiklik prensibi ise 1937'de anayasaya girdi. KAPATMA SEBEBİ Laik bir sistemde Diyânet İşleri Başkanlığı gibi bir müessesenin bulunması çok yadırganmış; hem dindar, hem de demokratik çevreler bunu kabullenmekte zorlanmıştır. Ancak bu tatbikatın kolayca tahmin edilebilecek sebepleri vardır. Öncelikle muhtemelen, devletin dinî hayata hizmet etme geleneğine alışkın bir cemiyette geçiş devresi öngörülmüştü. Ama daha çok, öteden beri devletin dinî esaslara göre yönetildiği bir inanç sistemine sahip Sünnî Müslümanları kontrol altında tutarak, bir tehdit unsuru olmasını engellemek isteniyordu. Gayrimüslimler, bu hususta daha serbestti. Din adamlarının tayini, maaş ve zâtî işleri, hutbe ve vaazlar, din adamı yetiştirilmesi tamamıyla devlet tarafından yapılıyor; fetvâ işleri sadece ibâdetlerle sınırlandırılarak münhasıran Diyânet İşleri Başkanlığı'na veriliyordu. Artık hangi ilmî sıfat ve ehliyete sahip olursa olsun, kimse namaz kıldırmak, nikâh kıymak, dinî konularda konuşmak, vaaz, hutbe, ders ve fetvâ vermek hakkını hâiz değildi. Hatta Diyânet İşleri Başkanlığı'nın yapısı hakkında programına madde koymak, siyasî partiler kanununa göre bir kapatma sebebi sayıldı. İstanbul'un en eski alışveriş ve ziyaret mekânlarından Mısır Çarşısı, Yeni Cami'nin vakıflarından biri. Hâdisenin görünmeyen yüzü Bugün, devletin, Sünnî Müslümanların dinî işlerine kendi ideolojisine göre tanzim etmesinden ziyade, bütçeden diyânet hizmetlerine aktarılan meblağ göze batmaktadır. Bazı Gayrimüslim, Ateist veya Alevî vatandaşlar, ödedikleri vergilerden Sünnî Müslümanların din işlerine para aktarılmasını istememekte; yahut kendilerine de böyle bir ödeme yapılmasını talep etmektedir. Bu sebeple birkaç senedir bilhassa Alevî cemiyetlerine örtülü ödenekten sus payı ödenmektedir. Gerçekte laik bir devlet, bütün dinlere eşit mesafede olan, hiçbir dine müdahale etmeyen, insanların dinî hayatını düzenleme hevesinde olmayan, vatandaşlar arasında din hususunda ayırımcılık yapmayan devlettir. Ancak hâdisenin görünmeyen bir yüzü daha vardır. Osmanlı Devleti'ndeki câmilerde hizmet veren imam, müezzin, kayyım, müderris gibi hademe-i hayratın maaşlarının ve ayrıca bunların ısıtma, aydınlatma, temizleme ve tamirat masraflarının karşılanması için ev, dükkân, çiftlik gibi gelir getiren mülkler vakfedilmişti. Cumhuriyetten sonra bu işlerden bazıları için diyânet bütçesi tahsis edildi. Bu vakıflardan satış veya gasp gibi sebeplerle gayri meşru biçimde istifadeden düşenler bir yana, kalanlardan elde edilen gelirler umumî bütçeye girmektedir. Meselâ Mısır Çarşısı, Yeni Câmi vakıflarından birisidir. Bugün geliri devlete aittir. Bu gelirler, rasyonel toplanacak olursa, diyânet işleri bütçesini fazlasıyla karşılayacak meblağdadır. Bunu hemen herkes gözden uzak tutmaktadır. Câmi, Kur'an-ı kerim kursu, imam-hatib mektebi gibi dinî hizmet müesseseleri ise halk tarafından gönüllü olarak yaptırılmakta; buradaki vazifelilerin tayini ise, halkın değil, devletin arzusuyla olmaktadır. Şu halde, Müslümanların dinî işleri için bütçeden ayrılan para, halktan toplanan vergilerden değil, bir bakıma vaktiyle Müslümanların kurdukları vakıfların gelirlerinden karşılanmaktadır. Üstelik devlet din hizmetlilerine en düşük maaşı vermekte; rağbetten düşen din hizmetlerinin, kalitesi de düşmektedir. Sonra da din adamları alaya alınmaktadır. O halde umumî bütçe yerine yalnızca bu vakıfların gelirleri diyânet hizmetlerine aktarılsa, kimsenin söyleyecek şeyi kalmayacaktır. Devlet, maarif, sağlık, bayındırlık gibi cemiyetin belli kısmının ancak faydalanabildiği hizmetlere para aktarmaktadır. Meselâ devlet okullarından hiç faydalanmayan bir kimsenin vergilerinden, bu okullara para aktarılmaktadır. Halkın dinî ihtiyaçlarının karşılanması için bütçeden para ayrılmasına karşı çıkmak, tek taraflı bir bakış açısını yansıtıyor. Bu, laikliğe aykırı ise; dinî maksatlarla kurulan vakıfların başka cihetlere yönlendirilmesi de laikliğe aykırı olsa gerek.
18.11.2009
Dersim, bir dağ içinde...
DÜNDEN BUGÜNE ekrem.ekinci@tg.com.tr Günlerdir konuşula konuşula Tunceli'nin eski ismi Dersim de herkesin malumu oldu. Kim derdi ki bu küllenmiş hâdise yeniden dillere düşecek... Dersim aşiret liderleri Elazığ mahkemesinde (1937). Dersim, der (kapı, memleket) ve sim (gümüş) kelimelerinden müteşekkil Farsça bir kelime. Gümüş memleketi demek. Gümüş madeni bulunmadığına göre, mecaz olsa gerek. Antik çağda buraya İran hükümdarı Dara'nın ülkesi manasına Dranis deniyor ve Ermeniler yaşıyordu. Sim adlı bir Ermeni asilzâdenin adından aldığı da rivâyet olunur. Zamanla Kürdistan'dan gelme Kürt aşiretleri yerleşti. Adı da buradaki eski kaleden dolayı Derzini oldu. Sonra Dersim'e dönüştü. Çemişgezek, Pertek, Ovacık ve Hozat Batı, Pülümür, Nazımiye ve Mazgirt de Doğu Dersim diye bilinir. Fevkalâde dağlık ve nüfusu azdır... Merkezi Hozat iken, sonra Kalan köyü oldu. MELİKŞAHÎ'DEN MELKİŞÎ'YE... Dersimliler ekseriya batıda Kırmanc, doğuda Zaza'dır. Bu ikisine Anadolu'da Kürt denir. Zazalar, eski İran kavimlerinden Partların; Kırmanclar ise Medlerin soyundandır. 2500 sene evvel İran'da iktidarı ele geçiren ve yine İran kavimlerinden olan Perslerden kaçarak Kürdistan denilen Türkiye, İran ve Irak hududundaki dağlık mıntıkaya yerleşmişlerdi. Farklı lehçe konuşup kendilerini ayrı millet kabul ederler. Kürtlerin içinde hayli Türk ve Arap aşireti erimiştir. Kürtlerin bu kısmı Sünnî ve Şâfiî'dir. Kürdistan, Şah İsmail'e karşı Yavuz Sultan Selim'in idaresini tercih ederek kendi arzusuyla Osmanlı topraklarına katıldı. Dersim de bu esnâda fethedildi. Osmanlı âdetine göre mahallî Kürt beylerince bir nevi otonomi ile idare olundu. Beyler, Mengüceklerden inen bir ailedendi. Çevre tesiriyle Kürt ve Şiîleşmiş; Melikşahî adı da Melkişi'ye dönüşmüştü. Dersim Kürtleri Alevî'dir. Dersimde Sünnî ve Türk çok azdır. Sultan II. Mahmud merkezî idareyi güçlendirmek vesilesiyle Kürt beylerinin otonomisini kaldırdı. Dersim Sancağı kurularak önce Erzurum'a, sonra Elaziz'e bağlandı. Ancak asker ve vergi nâmına fazla istifade edilemedi. 93 mağlubiyeti ardından imzalanan Berlin Anlaşması'nda Kürd ve Ermenilere muhtariyet verilmesi deklare edildiği için, Sultan Hamid, mıntıkanın hassasiyetini gözetir; muhtariyet iddialarını da savsaklardı. Mutemed adamlar edinip şeyh çocuklarını İstanbul Aşiret Mektebi'nde okuttu. Hamidiye Alayları'nda istihdam etti. Bülent Ecevit'in dedesi Dersimli Mustafa Efendi, bu vesileyle yetişip Daday'a yerleşen ve Sünnîleşen bir ilim adamıdır. Türk olmayan unsurları tasfiye ederek ulus devlet kurmayı hedefleyen İttihatçılar, Kürt ve Arap milliyetçiliğinin doğuşuna da hizmet ettiler. Kürtçülük hareketinin reislerinden Nuri Dersimi, 1913'te İstanbul'da askerî baytar mektebinde okurken mektep duvarlarına İttihatçı muallimlerin "Ne mutlu Türk'üm diyene!" yazdırarak kendilerini tahrik ettiğini anlatıyor. ÇIBAN BAŞI!1926'da Dersim vilâyeti kaldırılıp, batısı Elazığ'a, doğusu Erzincan'a bağlandı. Cumhuriyet devrinde çıkan Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları sert biçimde bastırılmıştı. Bunlar, dikkatleri Dersim üzerine çevirtti. Başbakan İsmet İnönü tarafından hazırlanan resmî raporda, burası abluka altına alınıp, ahalisi tazyik edilecek bir çıban başı olarak vasıflandırıldı. 1934'te çıkarılan iskân kanunuyla Türk ırkından olmayanların nüfus kesafetinin dağıtılması planlandı. 1935'te Tunceli Kanunu çıkarıldı. Yasak bölge ilan edilen Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi. Giriş çıkışlar, köylülerin alış verişleri tahdit edildi. Gençler askere çağrıldı. Bir yandan da köprü, yol, okul, kışla yapılarak buraların çağdaşlaştırılması, ağalık ve şeyhliğin kaldırılarak mallarına el konulması, problemli kimselerin başka yerlere göçürülmesi, küçük kızların ailelerinden alınarak Türk mıntıkalarında yatılı okullarda eğitilmesi ön görülüyordu. Böylece "Kürtler medenîleşip, aslî Türk benliklerine" kavuşacaktı. O zamana kadar tam bir serbestliğe alışkın ahali bundan tedirgin oldu. Dersim'in bir kısmı boyun eğdi. Buradaki 52 aşiret birbiriyle iyi münasebet içinde değildi. Ustaca bir siyaset takip eden hükûmet, aşiretlerinin bir kısmını kendisine bağlayıp bir kısmını tarafsız kılarak birliği bozdu. Batı Dersim, tehdit yuvası olarak tesbit edildi. 1937'de Batı Dersim'in en büyük aşiretlerinden Hasenanlıların reisi ve manevî rehberi Seyyid Rıza riyâsetinde akraba aşiretler toplanıp ne yapacaklarını gö-rüştüler. Seyyid Rıza, Alevî ve İmam Zeynelabidin soyundan olduğu iddia edilen bir ailedendi. Koçgiri isyanından kaçan bin kadar silahlı Kürt, mıntıkaya bir isyan havası getirmişti. Hasenan düşmanı aşiretler, öteden beri Seyyid Rıza'ya karşı resmî makamlarla iş birliği içinde idi. Böylece hükûmetin tuttuğu Seyyid Rıza, bir anda devlet düşmanı pozisyonuna itilip isyan lideri oldu. DERSİM MÜŞKİLESİNDEN KURTULDUK! Seyyid Rıza, Tunceli kanununun tatbik olunmaması ve halkın sürülmemesi için askerî vali Alpdoğan'a müracaat etti. Gazeteler bu toplantıyı büyük bir isyan olarak lanse etti. Bütçeye 1 milyon tahsisat konularak harekâta girişildi. Seyyid Rıza'nın harekatın durdurulması için Hozat'a giden oğlu pusuya düşürülüp öldürülünce, Seyyid Rıza silaha davrandı. Buna mukabil Diyarbakır'dan kalkan üç filo mıntıkayı bombardıman etti. Bunlardan birini ülkenin ilk kadın pi-lotu Sabiha Gökçen kullanıyordu. Binlerce kişi öldürülüp Kutu deresindeki köyler haritadan silindi. Zehirli gaz kullanılması, karşı tarafın zayiatını artırdı. Seyyid Rıza, teslim olmaya giderken tutuklandı. Harekatın ideoloğu Nuri Dersimi kaçtı. Alelusul muhakeme olunan Seyyid Rıza'nın yaşı 75'ten 57'ye indirilip, oğlunun yaşı da 17'den 21'e çıkarılarak diğer zanlılarla beraber Elaziz'de asıldı. Zamanın Diyarbekir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil'e göre son sözleri "Evlâdı Kerbelâyıh. Bîhatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinâyettir" oldu. Ölüsü bilinmeyen bir yere gömüldü veya yakıldı. Tedbirlerde gevşek bulunan İnönü başbakanlıktan alınıp, Celal Bayar getirildi. (Usta politikacı İnönü, sonradan Dersim tenkiline karşı çıktığı için başbakanlıktan alındığı propagandasını yaparak havâliyi CHP'ye ısındırmayı bilmiştir.) 1938 başlarında Dersim'i boşaltmak üzere geniş bir askerî harekat daha yapıldı. Dağa çıkan asilerle, mağaralara sığınan halktan resmî kayıtlara göre 13-14 bin kişi öldürüldü; köyleri yakıldı. Kalanlardan ileri gelen 350 kadar aile Edirne, Manisa, Balıkesir gibi Batı mıntıkalarına sürüldü. Eski içişleri bakanlarından İsmet Sezgin böyle bir ailedendir. Hayli çocuk da ailelerinden alınarak yetiştirilmek üzere memur ailelerine dağıtıldı. İsmet İnönü'nün, "Dersim müşkilesinden kurtulduk" sözü, neticedeki başarıyı ifade eder. Osmanlıların son ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan ve her biri farklı sosyal, ekonomik veya şahsî sebeplere dayanan Kürt isyanlarını, önceki hükümetlerin çoğu istiklâl hareketi olarak görmek yanlışlığına düştü. Problemin sebeplerini bulup akılcı ve gerçekçi yollarla çözecek yerde, sertliği tercih etti. Bu da Kürt milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdü. Harekatta mezhebin hiç rol oynamadığını, diğer Kürt isyanları gösterdiği halde, bir kesim hâdiseyi Alevîlere karşı bir operasyon olarak takdim etti. Hükûmet, 1946'da muhaliflere af çıkardı. Dersim, 1948'e kadar yasak bölge olarak kaldı.
25.11.2009
Vâlini seç, vergini öde gerektiğinde asker ver!
Osmanlı döneminde; Kırım, Eflak-Boğdan ve Erdel gibi imtiyazlı eyâletler neredeyse federe devlet gibiydi. Bu yapı, farklı ırk ve dinlere mensup halkları barındıran imparatorluğun uzun müddet yaşamasına imkân verdi Osmanlı Devleti, Roma, Emevî ve Abbasî örneğine uygun merkeziyetçi bir imparatorluk idi. İmparatorluk, farklı ırk, din ve mezhepte insanların yaşadığı; hatta çeşitli devletçiklerin bir taç etrafında toplandığı devletlerdir. Ancak merkeziyetçilik sıkı sıkıya tatbik olunmazdı. Bunlara federal devlet demek mümkün değildir. Taşımacılıkta ve haberleşmede insan ve hayvan gücünün kullanıldığı bir devirde imparatorluklar malî bakımdan muhtar, bürokrasinin dar kadrolardan oluştuğu ve ihtisaslaşmanın pek aranmadığı birimlerden teşekkül ederdi. HAZRET-İ PEYGAMBER'DEN BERİ Osmanlı ülkesi eyâletlere; eyâletler sancaklara, sancaklar da kazâlara ayrılıyordu. Beylerbeyi ve sancakbeyiler, eyâlet ve sancakların hem mülkî, hem de askerî âmiri iken; kazâların başındaki kâdılar hem kazâî, hem mülkî, hem de askerî sıfatı hâizdi. Eyâlet ve sancaklarda ayrıca eyâlet ve sancak idaresinden bağımsız birer kâdı bulunurdu. Bu sistemin temelinde, mülkî, mâlî ve askerî unsurların birbiriyle sıkı irtibatı yatar. Nitekim fetihle elde edildiği için devlete ait olan toprakların gelirleri, sipâhi tarafından toplanıp, karşılığında asker beslenir. Sipâhiler, sancakbeyi ve beylerbeyine bağlıdır. Osmanlı Devleti'nde mülkî hiyerarşiden ayrı olarak kendilerine mahsus şekilde idare olunan ve bazısının idarecisi doğrudan merkez tarafından tayin edilen eyâletler vardı. Osmanlı himâyesini tanımış bu eyâletler, bir bakıma iç işlerinde serbest (otonom) idi. Merkeze muayyen senelik vergi verir; ayrıca sefer esnâsında orduya askerî birlikler gönderirdi. Bunlara mümtaz (imtiyazlı) eyâletler denirdi. Hazret-i Peygamber zamanında, Eyle, Umman ve Necran; Hazret-i Ömer zamanında Tağlib, Hazret-i Osman zamanında Nubya ve Hazret-i Muaviye zamanında da Ermeniye otonomi ile idare olunan vilâyetlerdi. Kırım Hanı'nın Bahçesaray'daki sarayı. HÂNEDANLAR İŞ BAŞINDA... Fetihten sonra Osmanlı hükûmeti doğrudan ilhak etmek yerine, birtakım siyasî, tarihî, iktisadî, dinî ve sosyal sebeplerle bazı topraklara muhtariyet tanıdı. Çoğunda eski hânedanları iş başında bırakmayı tercih etti. Bunların bazısında Müslüman Türk nüfusu yok gibiydi. İmparatorluktaki nüfus azlığı nazara alınırsa, buraya yeni iskânlar yapılamayacağı da açıktır. Biraz da bu sebeple bu eyâletlere imtiyaz tanındı. Klasik devirde Hicaz Şerifliği, Eflak-Boğdan Voyvodalığı, Erdel Prensliği ve Kırım Hanlığı mümtaz eyâletlerdi. Mümtaz eyâletlerin idarî hususiyetleri, tarihî ve siyasî sebeplerle birbirinin aynı değildi. Memleketeyn (Eflâk-Boğdan) gibi idarecileri bile İstanbul'dan tayin edilen ve âdetâ sıradan vilâyet gibi yönetilenleri olduğu gibi, Dubrovenedik gibi merkeze gevşek bağlarla bağlı olanları da vardı. Bazılarında idareciler ya Kırım gibi muayyen bir hanedandan gelir; veya Dubrovenedik gibi halk tarafından seçilir; yahud da Eflak-Boğdan gibi Bâbıâli tarafından tayin olunurdu. Ama diğerlerinde de idarecilerin tayininin Bâbıâli'ce tasdiki söz konusu idi. Hemen hepsinin merkezle bağlantısı öncelikle vergi ödemek ve harb esnasında asker vermekti. Çeşitli devirlerde sadece vergi ödeyerek veya başka bir şekilde Osmanlı metbuluğunu tanıyan Bohemya, Lehistan (Polonya), Moskova, Umman, Açe, Kaşgar, Gücerat, Fas ve Bornu gibi devletler, imtiyazlı eyâletlerden sayılmaz. Bunlarla münasebetler siyasî himâye veya askerî ittifak çerçevesinde cereyan ederdi. Osmanlıların ilk devirlerinde bir ara Bizans İmparatorluğu, Rumeli fetihleri sırasında da Sırbistan, Bosna, Hersek, Karadağ, Bulgaristan Osmanlı Devleti'ne tâbi olarak vergi ve asker verdi. Kısa bir zaman sonra hepsi sıradan birer eyâlet olarak Osmanlı ülkesine ilhak edildi. ESKİ SİSTEM DAHA MI İYİYDİ? Osmanlı Devleti eski gücünü kaybettikçe, Kırım, Erdel gibi mümtaz eyâletlerin bir kısmı kaybedildi. Merkeziyetçi idareyi tekrar sağlamlaştırıp geri kalanları koruma endişesini taşıyan Sultan II. Mahmud'dan itibaren, Kaptan Paşa, Kürdistan gibi bazılarının imtiyazlı statüsü kaldırıldı. Bunlar sıradan vilâyetlere dönüştürüldü. Hicaz gibi bazılarının statüsü sınırlandırıldı. Öte yandan milliyetçi ayaklanmalara sahne olan Bulgaristan, Sırbistan, Romanya gibi eski eyâletlerle Lübnan, Mısır gibi problemli eyâletlere, hepten kaybetmemek için imtiyazlı statü tanındı. Dolayısıyla devletin sonuna kadar mümtaz eyâletler hep mevcut oldu. Nitekim 1876 tarihli Kanun-ı Esasî'nin ilk maddesi şöyledir: "Devlet-i Osmaniyye, memâlik ve kıta'ât-ı hâzırayı ve eyâlât-ı mümtâzeyi muhtevî ve yekvücûd olmakla hiçbir zamanda hiçbir sebeple tefrik kabul etmez." Adem-i merkeziyetçi tatbikat, geniş sınırlara sahip ve farklı ırk ve dinlere mensup halkların yaşadığı imparatorluğun daha kolay idaresine imkan vermiştir. Mümtaz eyâletler de bu sayede uzun müddet bağlılığını devam ettirmiştir. 1893-1898 yılları arasında İstanbul'da bulunan İngiliz diplomat Sir Charles Eliot, hatıralarında "Eski sistem daha iyiydi. Şüphesiz beyler sertti ama hiç olmazsa bölge halkının menfaatlerini daha çok düşünürdü" diyor. İmtiyazlı eyâletler 1.Memleketeyn (Eflâk ve Boğdan) Beyliği (Romanya). XV. asırdan 1878'e kadar. 2.Erdel (Transilvanya) Beyliği. XV. asırdan 1699'ya kadar. 3.Dubrovenedik (Ragusa, Dubrovnik) Beyliği. XIV. asırdan 1815'e kadar. 4.Karadağ Vladikalığı. 1478-1878 arası. 5.Kırım Hanlığı. 1475-1774. 6.Kaptan Paşa (Gelibolu ve Ege Adaları) Eyâleti. 1533-1876. 7.Nakşa (Naksos) Dükalığı. 1537-1830. 8.Hicaz Eyâleti. 1517-1918. 9.Arap Şeylikleri. 1918'e kadar. 10.Mısır Eyâleti. 1840-1914. 11.Garp Ocakları. Cezâyir 1681-1830, Tunus 1591-1881, Libya 1603-1912 arası. 12.Doğu Anadolu Beylikleri. 1514-1849. 13.Gürcü Beylikleri. XVI. asır sonu-XIX. asır başı. 14.Dağıstan. XVI. asır sonu-XVIII. asır sonu. 15.Aynaroz. 1374-1913. 16.Yunan Adaları (Yedi Ada Devleti). 1800-1863. 17.Sırbistan Emâreti. 1812-1878. 18.Yunanistan Emâreti. 1829-1830. 19.Sisam Emâreti. 1832-1913. 20.Lübnan Sancağı. 1861-1918. 21.Girit Vilâyeti. 1867-1913. 22.Bulgaristan Emâreti. 1878-1908. 23.Kıbrıs Sancağı. 1878-1914. 24.Yemen Vilâyeti. 1911-1918. 25.İstanbul. 1909'a kadar.
02.12.2009
Herkesin minâresi kendine
Ekonomik krizler, Avrupa'da ulus devletleri tehdit ettiğinde, sağ partiler demokrasinin darbe alması pahasına milliyetçi propagandalarla oy kazanmaya bakarlar. İsviçre'deki durum da bundan farklı bir şey değil. Minârelerin asırlarca Müslüman hâkimiyetinin göklere yükselen sembolü olduğu düşünülürse, Avrupalılar minâreden ürkmekte haksız sayılmaz. Bu gibi meselelerin ileride yaşanmaması için Müslümanların da kendilerine verilen saldırgan imajı silmeye çalışmaları uygun olacaktır. Minâre, Arapça menâre kelimesinden gelir. Nur (ışık) yeri demektir. Arap ülkelerinde daha ziyade ezan okunan yer mânâsına mi'zene kelimesi kullanılır. İran'ın işaret kulelerine, Suriye'nin gözetleme kulelerine, Akdeniz'in deniz fenerlerine, Hindistan'ın zafer âbidelerine tarihî bir benzerliği vardır. Hıristiyanların, çan kulelerinde minârelerden ilham aldığı söylenir. İLK MİNARE MISIR'DA İslâmiyetin ilk devirlerinde Müslümanları namaza çağırmak üzere ezan okunması meşru olmuştu. Medine'de ilk ezanı Bilâl Habeşî, şehrin en yüksek evinin damında okumuştur. Mescid-i Nebevî'nin kıble tarafında iple çıkılan yüksekçe bir üstüvâne (silindir) vardı. Ezan buradan okunurdu. İlk minâreler, 673 senesinde Halife Hazret-i Muaviye'nin emriyle Mısır vâlisi Mesleme bin Muhalled tarafından Kâhire'deki Amr bin Âs Câmii'nin dört köşesine yaptırıldı. Sahâbenin sünneti, İslâmiyet'te delildir. Bu güzel âdet zamanla bütün İslâm dünyasına yayıldı. Her beldede oranın mimarîsine uygun taş, tuğla, kerpiç veya ahşap, gövdeleri yuvarlak veya dört köşeli minâreler yapıldı. Garpta dört köşeli minâreler birkaç katlı yapılır; pencerelerle aydınlatılırdı. Şarktakiler ise ince gövdeli ve yuvarlak idi. Şüphesiz, minâre mimarisi Osmanlılar zamanında en zarif seviyeye erişti. Buna rağmen Osmanlılar fethettikleri beldelerdeki mahallî mimarîye hürmet ederdi. Bu sebeple Osmanlı tarzı minârelere İslâm dünyasında az rastlanır. HER BİRİ ŞAHESER Minârenin toprak üzerindeki tabanına kürsü denir. Kübik veya yuvarlaktır. Minâreye çıkılan kapı buraya açılır. Bazıları câmiye bitişiktir. Bilhassa Memlûk minâreleri câmiden ayrıdır. Antakya'daki Sârımiye Câmii avlusuna minâre kürsüsündeki kapıdan girilir. Kürsüyle gövde arasındaki kısma pabuç denir. Gövdenin yukarısında müezzinin çıktığı korkuluklu çıkıntıya şerefe denir. Şerefenin kapısı hep kıbleye bakar. Şürfe, Arapça çıkıntı demektir. Bazı minârelerde birkaç şerefe vardır. Osmanlılarda, nezâket gereği, ancak hânedan mensuplarının yaptırdığı selâtin câmileri birkaç minâreli ve şerefeli olurdu. Gövdenin üzerinde konik çatı şeklinde ahşap veya kurşun kaplamalı külâh bulunur. Külâhın üzerinde Osmanlı minârelerine mahsus olarak hilâlli alem bulunur. Böylece gövde zarif bir şekilde tamamlanır. Bazı câmilerin minâresi câmi duvarı üzerinde yalnızca gövdeden ibarettir. Bazıları Bursa Timurtaş Paşa Câmii'ndeki gibi şadırvan üzerine oturtulmuş veya Haleb Sultaniye Câmii'ndeki gibi bazıları câminin veya avlunun duvarına bitişik küçük bir köşk şeklindedir. Eminönü'ndeki Timurtaş Mescidi'ndeki gibi bazıları ise câminin çıkıntısı (cumbası) şeklindedir. Fatih'de Mimar Sinan Mescidi'nin minâresi şerefesiz kubbeli köşk şeklindedir. Bolu ve Bosna gibi ormanlık beldelerde çatının ortasında gövde ve külâhtan müteşekkil ahşap minâreler vardır. Bunlara mahfilden dayama merdivenle çıkılır. Antep minârelerinin külâh kısmı ahşap altıgendir. Kâhire'deki İbni Tulun Câmii minâresinin alt gövdesi dört köşe, üst gövdesi yuvarlaktır. Ezher Câmii'nin minâreleri bezemeleriyle göze çarpar. Kuzey Afrika'da Kayruvan Sidi Ukbe Câmii'nin üç katlı dört köşeli kalın minâresi; İşbiliye (Sevilla) Ulu Câmii'nin minâresi (Giralda); Merakeş Kütübiyye Câmii minâresi ve Cezayir Tilemsan minâreleri geometrik motiflerle süslüdür. Irak Samarra'daki Ulu Câmi'nin at ile çıkılan meşhur minâresi Mezopotamya ziguratlarına benzer. Türkistan minâreleri yukarı doğru incelen silindiriktir. Buhara'daki tuğla süslemeli minâreler çok güzeldir. Selçuklu minâreleri İran tesiriyle çini süslemelidir. Hindistan'daki İslâm hâkimiyetinin sembolü olan Kutub Menar da böyledir. Anadolu'daki Selçuklu minâreleri umumiyetle silindirik tuğladan ve bazısı çini bezemelidir. Antalya'daki tuğla ve firuze renkli çinilerle süslü Yivli Minâre bu devrin en güzel örneklerindendir. Fetih sebebiyle bir kilise câmiye çevrildiğinde çan kulesi de minâreye dönüştürülürdü. Dört köşe minâreler böyle ortaya çıktı. Bunun ilk örneği Şam'daki Emevî Câmii minâreleridir. Bunlardan doğu tarafındaki beyaz minâreye, Hazret-i Mesih'in ineceğine inanılır. İslâm dünyasındaki en yüksek minâre Cezâyir'de 1971'de inşa edilen Emîr Abdülkâdir Câmii'ndedir. OSMANLI ZARAFETİ Osmanlılar da ilk devirde Selçuklu tesirinde kalmıştır. İznik minâreleri en güzel örnektir. Sonra artık taş minâreler yapılmıştır. Edirne Üç Şerefeli Câmi veya İstanbul'daki Burmalı Mescid minâreleri burmalı türün örnekleridir. Zamanla minâreler giderek incelmiş, külâhlar uzamış ve çok zarif bir hâl almıştır. Bu tedricîliği Ayasofya Câmii minârelerinde görmek mümkündür. Sultan Fatih'in tuğla minâresini, Sultan Bayezid'in kalın taş ve Sultan II. Selim'in ince taş minâreleri takip eder. Fatih ile iki, Süleymaniye ile dört, Sultan Ahmed ile altı minâreli câmiler denendi. Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Mekke'deki Mescid-i Haram'ın hürmeten bir minâre daha eklendi. Edirne Selimiye Câmii'≠nin üç şerefeli 70 metrelik minârelerinde müezzinlerin birbirini görmeden çıkabildiği merdivenler bulunur. Minâreler ekseriya câminin sağındadır İstanbul'daki Firuz Ağa, Piyâle Paşa Câmileri gibi istisnalar vardır. Kıble duvarının solundaki yegâne minâre de İvaz Efendi Câmii'ndedir. Gelenekten bu sapmaları, arsanın topografik mevkiiyle izah edenler olduğu gibi; minârenin Gayrımüslim mahallelerine yakın tutularak, ezan sesiyle hidâyetlerine çalışmak emeline bağlayanlar da bulunmaktadır. Bir rivayette Firuz Ağa minâresi Rum mahallesinin güneşini kesmemek için sola yapılmıştır.. Minâreden direğe... Minâre, Müslümanlar tarafından bir beldedeki İslâm hâkimiyetinin göklere yükselen sembolü olarak görülürdü. Hem bu sembolik havayı yaşatmak, hem de ezanın yüksekten okunması sünnetini yerine getirebilmek için minâreler dikildi. Birden fazla minâresi olan câmilerde her birine bir müezzin çıkar; ezanın her cümlesinde birbirlerini bekleyerek beraberce ezan okurlardı. Dakikalarca süren bu ezana, ezan-ı cavk denirdi. Teknolojinin ilerlemesi ile ezanlar hoparlörlerden okunmaya başladı. Hoparlör ile ilk ezan 1948 senesinde İskenderiye'de okundu. Diyânet işleri reisi Hamdi Akseki'nin muhalefeti sebebiyle Türkiye'ye ancak Akseki'nin vefat ettiği 1951 senesinden sonra girebildi. İlk hoparlör Eyüp Câmii minâresine zamanın Eyüp kaymakamı Sabahaddin Zaim tarafından taktırıldı. Giderek müezzinler çıkmaya üşenir olmuş olacaklar ki, minâreler birer hoparlör direği hâlini aldı. Diyânet İşleri Reisliği 1952 tarihli bir talimatla mihraba hoparlör konulmasını yasakladı; 1981 senesinde de müezzinlerin ezanı minârelere çıkarak okumasını tamim ettiyse de netice alınamadı. Minâre mimarîsinde de eski zarafetten eser kalmadı. Normalde şerefenin câmi kubbesi hizasında olması gerekirken, kendini ispatlama psikozuyla, TV vericisi gibi sipsivri estetikten mahrum minâreler dikildi. Varillerin üst üste dizilmesiyle teşekkül eden minâre müsveddeleri de az değildir.
09.12.2009
Kremlin Sarayında çar görürseniz şaşırmayın
Rus Romanov hanedanının son temsilcilerinden Grandüşes Mariya Vladimirovna, ailesine iade-i itibar aldı. 27 yaşındaki oğlunu tahta hazırlıyor. Ancak tahtın yolu hâlâ biraz uzun ve zahmetli görünüyor. Bir gün Kremlin Sarayı'nda yeni bir çar görürsek şaşırmayalım. Ayasofya'yı gezen Mariya Vladimirovna, her Hıristiyan gibi başparmağını 'dilek taşı'na sokmayı ihmal etmedi. Rus tahtının vârisi Grandüşes Mariya Vladimirovna sessiz sedasız Türkiye'ye geldi. İstanbul'u gezdi. Grandüşes, Romanov hanedanının son temsilcilerindendir. Romanov hanedanı prenslerine grandük, prenseslerine grandüşes denir. ŞAHANE ZÜĞÜRTLER 1917 ihtilalinde Çar II. Nikolay tahttan indirilmiş, ertesi sene de ailesiyle beraber kurşuna dizilmişti. Bolşevikler, Romanov hanedanından ele geçirdiklerini de aynı feci akıbete uğrattılar. Aile mensupları ancak yurt dışına kaçarak canlarını kurtarabildi. Çar'ın İngiltere kralının yeğeni olan zevcesi, dört kızı ve oğlu Çareviç Aleksey'den başka, kardeşleri de öldürülmüş, ancak bir kız kardeşi Xenia hayatta kalmıştı. Xenia, amcazadesi Grandük Aleksandr Mihayloviç ile evliydi. Karı-koca Fransa'ya kaçarak burada ömürlerini tamamladılar. İngiltere, Fransa ve Amerika'da yaşayan çocuk ve torunları bugüne dek gelmiştir. Bir zamanlar ülkemizde de sahnelenen Şâhâne Züğürtler adlı oyun, bu prenses ile kocasının sürgün hayatını mevzu edinir. Rusya'da çarlık devrildikten çarın amcası Grandük Vladimir'in oğlu deniz subayı Kiril, kendisini hanedan reisi ilan etti. Çar ile Kiril'in arası iyi değildi. Çünki Kiril, Çar'ın arzusu hilafına dul bir Alman prensesi ile evlenmişti. Zevcesi Victoria Melita, İngiltere Kraliçesi Victoria'nın torunu ve Romanya kraliçesi Mariya'nın kız kardeşi idi. Boşandığı kocası ise Çar'ın kayınbiraderi oluyordu. Çar, Kiril'i sürgüne gönderdi ve ancak ihtilalden iki sene evvel dönmesine müsaade etti. İhtilal olunca Kiril Bolşeviklerle iyi geçinmenin yollarını aradı. Ama Bolşevikler ona hep şüpheli gözüyle baktılar. Hayatını tehlikede hissedince zevcesi ile Finlandiya'ya kaçtı. Babasının adını verdiği oğlu Vladimir 1917'de burada dünyaya geldi. Bir miktar para toplamaya muvaffak olunca da Fransa'ya geçti. 1922'de de kendisini "tahtın hâmisi", 1924'de de "çar" ilan etti. Brötanya sahilinde Saint-Briac'daki evinde Rusya çarlık sarayının teşrifat gelenekleriyle yaşardı. Çar'ın amcazâdesi ve meşhur Rus generallerinden Grandük Nikolay buna itiraz etti. Nikolay, silahlı bir kuvvet teşkil edilmesi gerektiğine inanıyordu. Kiril ise sulh yoluyla maksada kavuşmayı düşünüyordu. Aile ikiye bölündü. 1929'da Grandük Nikolay vefat edince Kiril tek başına kaldı. Tahtı ele geçirmek için çok uğraştı. Rus ordusuna dağıtılmak üzere broşürler hazırlattı. Mussolini'den medet umdu. Finansmanı dünyaya yayılmış Ruslara çarlık nişanları satmak suretiyle temin etmesi protesto fırtınası kopardı. Grandük Kiril, 1938 senesinde hayal kırıklığı içinde vefat etti. 62 yaşındaydı. Ailede başka grandükler de vardı ama, hepsi ağır bir hayat mücâdelesi altında, tahtı hayal edecek durumda bile değillerdi. Çarlığın genç namzedi Grigory ÇARLIK HAYALİYLE YAŞADI Grandük Kiril'in iki kızı birer Alman prensi ile evlendi. Oğlu Vladimir, babası tarafından Londra Üniversitesi'nde okutularak itina ile yetiştirildi. Babasının vefatından sonra Romanov hanedanı reisi unvanını benimsedi. Fransa'da yaşadı. Rus soylularından Prenses Leonida Bagration ile evliydi. Gorbaçov reformlarından sonra Rus tahtına oturacağı günlerin hayali ile yaşadı. Gorbaçov'a karşı tertiplenen komünist darbenin bastırılmasından dolayı Rus Federasyonu Başkanı Yeltsin'e tebrik mektubu yazmış; Yeltsin kendisine unvanı ile hitab eden bir cevap vermişti. Bu da grandükün ümidini arttırmıştı. Ülkesine sıradan bir vatandaş gibi değil, ancak unvanıyla dönebileceğini her zaman tekrarlayan Vladimir Kiriloviç, 1992'de vefat etti. Cenazesi Rusya'ya götürüldü. Çarlara yapılan merasimle Petersburg'da defnedildi. Grandük Vladimir'in yegâne kızı ve tahtın vârisi Grandüşes Mariya 1953 doğumludur. Bir Alman prensi ile evlidir. Kocası, son Alman imparatoru II. Wilhelm'in oğlu Joachim'in torunu Franz Wilhelm'dir. 1943 doğumlu prens, grandüşes ile 1976 senesinde evlendi. 1986'da boşandılar. Bugün Madrid'de yaşayan Grandüşes Mariya tahta çıkmaya ömrü vefâ eder mi bilinmez. Mamafih Rusya'da kadınlar tahta çıkabilir. Tarihte çok meşhur iki Yekaterina ve bir de Yelizaveta adlı Rus çariçeleri hüküm sürmüştür. Bir köylünün kızı olup zekâsıyla Türklerin Deli Petro dediği Çar Büyük Piyotr'un zevcesi olan I. Katerina çok meşhurdur. II. Katerina da fırtınalı aşk hayatı ve sayısız âşıkları ile tanınmıştır. Grandüşesin Grigory (Giorg) adında 1982 doğumlu bir oğlu vardır. Oğlunu tahta hazırladığı muhakkaktır. Ancak ailenin bir kısmı bunu illegal bulmaktadır. Grigory, 1994'de Rusya'yı ziyaret ederek zamanın başbakanı Çernomirdin ve Moskova patriği Aleksey ile görüşmüştü. Rus deniz harb okulunda okudu. Enteresan bir şey, Grigory'nin, son Alman Kayzerinin de doğrudan torunu oluşudur. İki ülke Cihan Harbinde kıyasıya savaşmıştı. Rusya, hanedana itibarını iade etti. Ancak tahtın yolu hâlâ biraz uzun ve zahmetli görünüyor. Bir gün Kremlin Sarayı'nda yeni bir çar görürsek şaşırmayalım. Kiril ve ailesi. ALMAN ASILLI HANEDAN Romanov hanedanı aslen Alman'dır. Zaten Avrupa hanedanlarının çoğu Alman asıllıdır. İngiltere, Danimarka, Norveç, Belçika, Portekiz, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan krallık hanedanları Alman'dır. Ayrıca Grandüşesin damarlarında Rus kanından başka bol miktarda İsveç, Norman, Leh, İngiliz ve Türk kanı dolaşmaktadır. Kazan'ın işgalinden sonra Ruslar Türk soylularını zorla Hıristiyan yapmış ve sarayda yer vermişti. Bugün bile önde gelen Rus aileleri Türk soyundandır. Godunov, Saltıkov, Saburov, Mamanov, Yusupov, Korsakov, Turgenyev aileleri en meşhurlarıdır. Grandüşesin büyük dedelerinden III. İvan, yanında son Bizans imparatoru IV. Konstantin Paleologos'un kızı Zoe ile evliydi. Rus çarları bu sebeple kendilerini Bizans tahtının vârisi sayar; çift başlı kartalı sembol olarak kullanırdı. Grandüşes, zorla Hıristiyan yapılarak Castilla Kralı ile evlendirilen bir Endülüs prensesi vasıtasıyla Hazret-i Muhammed'in de 32. kuşaktan torunu olmaktadır.
16.12.2009
Her şey hilâle bağlı
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
İslâm dünyasında öteden beri kullanılan Hicrî takvim, Ay'ın hareketlerine göre tanzim olunmuştur. Güneş takviminden daha doğru ve hassastır. Artık gün ve yıl gibi bir mesele doğurmaz. Güneş ve ay tutulması günleri ile mehtaplı geceler kolayca tesbit olunduğu için, tarihî hâdiselerin tayini kolaylaşır. Bu sebeple seyyah ve denizciler için çok elverişlidir... Güneş saati Müslümanlar, öteden beri Arabistan'da kullanılan Kamerî Takvimi (ay takvimi) kullanmıştır. Bu takvimde, Ay'ın Dünya etrafındaki bir dönüşü ile bir ay sâbit olur. Bu da 29.53 gündür. Dolayısıyla bu takvimde aylar 29 veya 30 gün çeker. Yeni hilâlin görünmesiyle yeni ay başlar. Görünmezse önceki ay 30 güne tamamlanır. Hakikatte ayın doğması ile görünmesi arasında bir gün oynadığından, hesapla bulunan ile tatbikattaki tarih değişebilir. HAZRETİ ÖMER'İN HİZMETİ Ay takvimi, güneş takviminden daha doğru ve hassastır. Artık gün ve yıl gibi bir mesele doğurmaz. Güneş ve ay tutulması günleri ile mehtaplı geceler kolayca tesbit olunduğu için, tarihî hâdiselerin tayini kolaylaşır. Bu sebeple seyyah ve denizciler için çok elverişlidir. Ayrıca Ramazan ve Bayram günleri de, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. Bu takvimde aylar, Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülâhir, Cemâzilevvel, Cemâzilâhir, Receb, Şa'ban, Ramazan, Şevval, Zilka'de, Zilhicce aylarıdır. 33 senede bir kamerî takvim ile şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için yaşlı birisi için üç otuzunda denir. Yani iki takvimin buluştuğunu üç defa görmüş demektir. Müslümanlar arasında sene tarihleri, halîfe Hazret-i Ömer'in emri ile hicretin 17. senesinde başladı. Basra vâlisi Ebû Musa el-Eş'arî'den gelen bir yazının tarihinden şüphe edilmesi, bu hayırlı işe vesile oldu. Tarih başlangıcının, Medine İslâm devletinin kurulduğu hicret senesinin Muharrem ayının birinci günü olması, Sahâbilerin söz birliği ile kabul edildi. Bu da, mîlâdî 622 yılının 16 Temmuz günü idi. İslâm dininde oruç, namaz, zekât, hac gibi ibâdetler ve ıddet gibi hukukî bütün muameleler, bu hicrî kamerî takvime göre tesbit edilir. İKİ TAKVİM Osmanlılarda iki takvim Osmanlılar da Hicrî Kamerî Takvim'i (ay takvimi) kullandılar. Ancak mevsimlere göre tayin olunmadığı için, gelirleri ve askerî düzeni toprak hâsılâtına sıkı sıkıya bağlı bulunan Osmanlı Devleti'nde bazı sıkıntılara sebebiyet verirdi. Çünkü toprak mahsûlleri güneş takvimine göre elde edilmekteydi. Kamerî takvim ile arada 11 günlük bir fark olduğu için devlet hazinesi zarara uğruyordu. Bunun üzerine 1089/1678 senesinden itibaren sadece bu hususlarda Malî Sene adıyla halkın Romalılardan alındığı için Rûmî Takvim dediği Julyen Takvimi kabul edildi. Ancak yıllar yine hicret esasına göre hesab olundu. Hicrî takvim de kullanılmaya devam etti. 1120 senesinden itibaren 33 senede bir yıl siviş yılı sayılarak atlandı. 1120 Rumî senesini 1122 Rumî senesi takib etti. Böylece her iki takvimde de yıllar aynı oldu. 1287/1870 yılında bu yapılmadı. Böylece iki takvim arasında yıl farkı doğdu ve bu fark giderek arttı. Şimdi hicrî 1431 yılına karşılık Rumî 1425 yılındayız. Milâdî seneden 584 çıkarılırsa Rumî seneyi; Rumî seneye 584 eklenirse Milâdî seneyi verir. Ancak Rumî yılbaşı 1 Mart'tır. Meselâ Rumî 1327 senesi Milâdî 13 Mart 1911 günü başlar; 12 Mart 1912 günü biter. Hicrî senelerin milâdî karşılıklarını bulmak biraz karmaşık hesapları gerektirir ve bu hususta hazırlanmış cetvellere mürâcaat etmek iyi olur. Osmanlılarda takvimle alâkalı işleri tesbit etmek üzere müneccimbaşı ve maiyeti vazife yapardı. Ayrıca büyük câmilerde muvakkithâne ve burada çalışan muvakkitler bulunur; ibâdet vakitlerini tayin ve ilan ederdi. Gün, 12 saatlik iki eşit kısma ayrılır; akşam güneşin batması ile saat her zaman 12 olup, gerekirse ileri veya geri alınırdı. Ayrıca Osmanlı ülkesindeki Yahudî ve Ermenîlerin kendi aralarında kullandıkları hususî takvimleri vardı. RasathaneMîlâdî Takvim nasıl geldi? XVI. asır sonlarında Rusya ve Balkanlar dışında Avrupa, Julyen Takvimi'ni ıslah eden Gregoryen Takvimi'ni kullanmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti hâlâ Julyen Takvimi'ni kullanıyordu. İki yıl arasındaki fark 13 günü bulmuştu. I. Cihan Harbi'nde müttefiklerimize uyalım diye bu fark kaldırıldı. 16 Şubat 1332 (29 Şubat 1917) Rûmî gününü takib eden gün 1 Mart 1333 olarak tesbit olundu. Rusya ve Balkan ülkeleri bir müddet daha Julyen Takvimi'ne devam ettiler. 1926 yılında resmî işlerde Hicrî Takvim bütünüyle kaldırıldı. Mâlî (Rumî) Takvim ise, yılı Avrupa ile aynı hâle getirilerek varlığını devam ettirdi. 1341 Rûmî senesinin 10. ayı olan Aralık ayının 31. gününü, 1 Ocak 1926 gününün takip etmesi kararlaştırıldı. Böylece yılbaşı da mâlî işler hâriç olmak üzere, 1 Marttan 1 Ocaka alındı. Ay isimleri aynen muhafaza edildi. 1944 yılında Teşrinievvel (İlkteşrin), Teşrinisâni (İkinciteşrin), Kânunuevvel (İlkkânun) ve Kânunusâni (İkincikânun) isimleri, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.
23.12.2009
Yılbaşı ve Noel'deki putperest gelenekleri
Hıristiyan dünyası 24-25 Aralık gecesini Hazreti İsa'nın doğum günü olarak kutlar. Halbuki Hazreti İsa'nın doğduğu yıl bile belli değildir. Üstelik ilk zamanlar kilise, Hazreti İsa'nın doğum gününün kutlanmasına karşıydı. Romalılar, kışın ışık tanrısı Mitra'nın kendilerini terk etmesine üzülür; günlerin uzamaya başladığı 25 Aralıkta ise güneşin esaretten kurtulması şerefine büyük ve ahlâksızca eğlenceler yapardı. 354 senesinde Roma piskoposu Liberius'un kararıyla 25 Aralık Hazreti İsa'nın doğumu olarak resmen kutlanmaya başladı. Böylece eski bir pagan âdeti daha, "İsa bizim güneşimizdir" sloganıyla Hıristiyanlaştırılmış oluyordu. İLK NOEL TATİLİ 1836'DA Bu geceye Christmas/Noel adı verilmesi ise 597 yılındadır. Christ, Hazreti İsa'nın ismidir. Övülmüş manasına gelen Yunanca Hıristos'tan gelir. Mass ise ekmek ve şarapla yapılan meşhur Hıristiyan âyinidir. Noel, Hazreti İsa'nın beden alışı için kullanılan Latince nativitatis/natalis kelimesinden çıkmıştır. 525 senesinde Papa Dionysus, Hazret-i İsa'nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 754. Roma yılı olarak tesbit etti. Bu ise M. S. 1 senesine tekabül eder. Sıfır yılı, saygısızlık olmasın diye (veya o zaman Avrupa'da sıfır bilinmediği için) atlanmıştır. Noel tatil değildi ama 24 Aralık gecesi başlayan Noel kutlamaları, 1 Ocaka kadar sürerdi. 1 Ocak, Hazreti İsa'nın sünnet edildiği gün kabul edilmiştir. Malum, Hazreti Musa şeriatında çocuklar yedi günlükken sünnet olunur. Noel, ilk defa 1836'da Alabama'da tatil ilan edildi. Ermeni, Süryani ve Rum Ortodoksları, 6 Ocak'ta (Epifani) Hazreti İsa'nın doğumu, sünnet ve vaftiz olması, mabede takdim edilmesi ve beşikte konuşmasını kutlardı. Şimdi bugünde Noel'i kutluyorlar. Yılbaşı bambaşka bir gündür. Roma'da yılbaşı, gün uzunluğunun geceleri geçtiği 25 Mart idi. Sezar yılbaşını 1 Ocaka aldı. Güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart (Nevruz) İran takviminin yılbaşıdır ve Zerdüşt bayramıdır. Bütün cemiyetlerde yeni yılın başlangıcı kutlanır. Osmanlı Müslümanları Muharrem ayının başında yılbaşı kutlaması yapar, birbirleriyle tebrikleşip hediye verirdi. Osmanlı ülkesindeki Avrupalılar yılbaşını mütevazı partilerle kutlardı. İngiliz sefiri 1829 senesindeki yılbaşı kutlamasına Osmanlı devlet adamlarını da çağırınca, iş diplomatik bir seremoniye dönüştü. Beyoğlu, yılbaşının kutlandığı yegâne mekândı. Yeni devirde 1926'dan itibaren Türkiye'de yılbaşı kutlamaları başladı. Tayyare Piyangosu yılbaşı çekilişi tanzim etti. 1929'da devletin üst kademesi için ilk yılbaşı balosu verildi. Alışverişe vesile olduğu ve tüketimi körüklediği için bu gibi günler zamanımızda hararetle teşvik edilmektedir. Noel, Nevruz dinî günler olduğu için Müslümanlık bu günlere değer verilmesini, hediyeleşilmesini kendi mensuplarına yasaklar. Müslümanlıkta güneş takviminin yılbaşısının kutlanmasına, âdet olduğu için cevaz verilmiş ise de, Müslümanların kendi yılbaşlarını kutlamalarının daha kişilikli bir hareket olarak görüldüğünden, yılbaşı kutlamaları her zaman muhafazakâr çevrenin reaksiyonuna sebep olmaktadır. Yılbaşı Çamı İngiliz keşiş Aziz Boniface, meşe ağacının kutsiyetine inanan Alman Druidleri, bunun doğru olmadığına inandırmak için büyük bir meşe ağacını kesmişti. Ağaç, küçük bir çam fidanı müstesna, etrafında ne varsa ezdi. Bu, hârikulâde bir hâdise olarak görüldü. Aziz Boniface, bu çamın, Hazreti İsa'nın çocukluğunu sembolize ettiğini söyledi. Malum, Hazreti Mesih ölmeyip göğe yükselmiştir. Alman Hıristiyanları Noel'de çam fidanı bulundurur; renkli kâğıttan güller, elma, şeker, bisküvi ve yaldızla süslerdi. Çam ağacında ilk mumu Luther yakmıştır. Bu, Yahudilerden gelme bir âdettir. İlk kez 1837'de Fransa'da Orleans düşesi Helene, Tuileries Sarayı'nda yılbaşında çam ağacı kurdu. Sonra dünyaya yayıldı. Çam ağacına itibar, hemen bütün eski cemiyetlerde vardır. Yaz-kış yapraklarını dökmediği için, "ölümsüzlüğü" sembolize eder. Yoksa Hazreti İsa'nın yaşadığı yerde çam ağacı ne gezer! HindiHindinin Noel ve yılbaşı ile hiç alâkası yoktur. Amerika'ya ilk gelen İngiliz muhacirler açlıkla karşılaşmış; Kızılderililerin yardımıyla çabuk yetişen mısır sayesinde felâketten kurtulmuştu. Mısır hasadı yaptıklarında Kızılderilileri de davet edip hindi ziyafeti verdiler. Kasım sonundaki bu günü Amerikalılar Şükran Günü adıyla hâlâ kutlarlar. Hindinin vatanı Amerika'dır. İlk gelenler bunu Hind Tavuğu sanmış; Hind tavuğu o zamanlar Türklerin hâkimiyetindeki Batı Afrika'dan Portekizli gemiciler tarafından getirildiği için hindiye turkey demişti. (Yahudiler, yılbaşından hemen sonra kutladıkları Yom Kipur bayramında bir kümes hayvanını başlarında döndürüp kurban eder, günahın bu hayvana geçtiğine inanırlar. Belki de bir irtibat vardır.) 1 Nisan şakası Yılbaşı her ne kadar Julyen takviminde 1 Ocak idiyse de, Avrupa'da uzun zamanlar 25 Mart veya Bâbil geleneğinin de tesiriyle 1 Nisanda kutlanırdı. 25 Martta başlayan bahar eğlenceleri 1 Nisana kadar sürerdi. 1564 yılında Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki şartlarda çoğunun bundan haberi olmadı. Haberi olmayanlarla, olup da bu kararı protesto edenler, eski âdeti sürdürdüler. 1 Nisanda eğlenceler tertiplediler. Diğerleri bunlara "Nisan Aptalları" adını verip, şakalar yaptılar. Gerçek olmayan haberler ve şaşırtıcı hediyeler verdiler. Yapılmayan partilere davet ettiler. Yahudilerde yılbaşı Yahudi yılbaşısı (Roş ha-Şana) eylül sonundadır. Yahudiler ay ve güneş takviminin bir karışımını kullandığı için her sene günü değişir. Bir gün önce yıkanıp, tıraş olunup bayramlıklar giyilir. Yılbaşı günü ve öncesi oruç tutulur. O gün havrada ağırbaşlı bir âyin tertiplenir. Akşam havradan eve dönüşte beraberce yemek yenir. Yılbaşı âyinleri, Yom Kipur denilen mukaddes kefaret gününe kadar bir hafta sürer. Yahudilerin, 25 Aralığa denk gelen bir bayramları vardır. Hanuka denilen bu bayramda her yer kandillerle süslenir. Hediyeler verilip, oyunlar oynanır. Patates gözlemesi yenir. Başkaları Yahudiler de yılbaşını kutluyor zanneder. Noel Baba olarak bilinen Aya Nikola'nın ismini taşıyan Derme'deki Aya Nikola Kilisesi özellikle turistlerin ilgi odağı... Antalyalı Noel Baba! Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya'nın Patara kasabasında yaşamış bir azizdir. Aya, Rumca aziz demektir. Avrupa'da Saint denir. Kudüs'e giderken çıkan bir fırtınayı dindirdiği için denizcilerin koruyucusu sayılır. Derme'de fakirlere, bilhassa çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği anlatılır. Kendisini gizlemek ve fakirleri rencide etmemek için gece fakirlerin evine girip para bırakırmış. Pataralı bir zengin fakir düşmüş; kızlarına çeyiz yapamayacak hâle gelmiş. Aya Nikola, gece evin penceresinden bir kese para bırakmış. Sabah büyük kız keseyi bulup sevinmiş. Diğer iki kızın çeyiz paralarını da pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Kese, kuruması için ocağa asılı çorabın içine girmiş. İkonalarda Aya Nikola bu sebeple elinde üç altın top tutarak resmedilir. Noel Baba'nın hediye atması için ocağa çorap asılması geleneği buradan kalmadır. Aya Nikola, Myra (Demre) kasabasına piskopos tayin edildi. Hazreti İsa'nın dinini yaydığı için çok işkencelere maruz kaldı, hapse atıldı. Burada 342 senesinde vefat etti. Haçlı Seferleri sırasında 1087 senesinde İtalya'nın Bari şehrinden tüccarlar azizin kemiklerini alıp memleketlerine götürdü; burada yapılan bazilikanın içinde gömdüler. Kemiklerin bir parçası bugün Antalya müzesindedir. Hazreti Muhammed'in gelişinden önce yaşadığı için, Müslümanlar kendisini salih bir mümin kabul eder. ÇOCUKLAR HEDİYE BEKLERDİ! Aya Nikola, Rusya, Yunanistan ve Sicilya'nın koruyucu azizidir. Orta Çağ'da ünü Avrupa'ya yayıldı. En çok Hollandalılar sahip çıktı. Hollandalı çocuklar tahta ayakkabılarını ocağın yanına koyup hediye beklerdi. Amerika'ya muhacir götüren ilk Hollanda gemisinin pruvasını azizin büstü süslüyordu. Amerika'daki ilk kiliseye adı verildi. Hollandalılar Sint Nikolas derdi. Bu, Sinterklass, sonra da Santa Claus'a dönüştü. Böylece Amerika'ya giden Aya Nikola, sonra Avrupa'ya döndü. William Gilley bir çocuk şiirinde Aya Nikola'yı Noel Baba adıyla, sekiz Ren geyiğinin çektiği uçan kızağıyla tasvir etmişti. Vikingler, tanrıları Odin'in her aralıkta sekiz bacaklı atı Sleipnir ile dünyaya gelip fakirlere yardım ettiğine inanırdı. Noel Baba'nın 8 Ren geyikli kızağıyla benzerlik enteresandır. Roma ve Alman mitolojisinde de benzeri efsaneler vardır. Hervey'in 1837'de Amerika'da en çok satan The Book of Christmas adlı kitabı Noel Baba'yı dünyaya tanıttı. 1863-1866 arasında Harper Weekly mecmuasına Noel resimleri çizen Thomas Nast, Noel Baba'yı kırmızı elbisesi, beyaz sakalı ve Ren geyiklerinin çektiği kızağıyla tasvir etti. Bunu kendisinden İç Savaş'ta Noel esnasında askerleri cesaretlendirmek için başkan Abraham Lincoln istemişti. 1924 senesinde Coca Cola için reklam afişi yapan İsveçli Haddon Sundlom, bu karikatürü kullandı. Karışımında kokain olduğu için reklamında çocuk kullanılması yasak olan içeceğin böylece çocuklara da hitap etmesi sağlandı. 1939'da Chicago'da bir mağazanın reklam broşüründe de bu kılığıyla Noel Baba yer alıyordu. Broşür o sene 2.5 milyon dağıtıldı. İşte kırmızı elbiseli, beyaz sakallı, geyiklerin çektiği kızaklı Noel Baba'nın doğuşunun hikâyesi böyledir. Türklerin Aya Nikola'dan haberi olmayıp, ama Noel Baba figürüne Hıristiyanlardan fazla itibar etmesi şaşılacak şeydir! Yoksa Aya Nikola ile Noel arasında bir irtibat yoktur. Zaten Antalya'da Ren geyiği, kızak ve kürk ne gezer!
30.12.2009
Bugün 266 ziyaretçi (943 klik) kişi burdaydı
|
| Bugün 319 ziyaretçi (544 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|