 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İşkodra’yı canı pahasına savunan Osmanlı paşası “İşkodralı” Hasan Rıza Paşa!
Yusuf Kaplan
31/12/2023 Pazar
Gazze’deki soykırım sürüyor hâlâ! Türkiye başka bir gerilimin ortasına düşüveriyor: Futbol üzerinden yaşanan yeni bir Gezi provokasyonunun… Biz, seyahatimizi İşkodra’dan sürdürmek istiyoruz. İşkodra, bugünlerin ve hatta yarınların habercisi olacak çok nefis bir mücadeleye ev sahipliği yapıyor…
Kastamonu Tosyalı Hasan Rıza Paşa’nın hikâyesi, Gazze’nin direnişinin köklerinin nerelerde yattığını çok güzel özetliyor. Kalemi her geçen gün işlek hâle gelen Seyfullah Yiğit kardeşimin kaleminden paylaşıyorum...
***
Tarih bilinci çok önemli. Bizde tarih bilinci yok. Ustamın çok sevdiğim ifadesiyle, “Celladına aşık tasmalı çekirgeler…” bu tarih bilincini yok ettiler Türkiye’de ve hatta tüm İslâm coğrafyasında. Birliğin nasıl bir nimet olduğunu zaten unuttuk, unutmakla da kalmayıp yüzyıllarca tesis edilmiş ümmet birliğini yeniden ihya edebileceğimize de inanmıyoruz artık, böyle hazin bir tablo var karşımızda! Biz kimiz sorusunun o kadar güçlü cevabı var ki Balkanlar’da ve tüm İslâm coğrafyasında, ancak buna rağmen gelin görün ki; Türkiye’de tarihî bilinç üstelik eğitim adı altında linç edilmiş!
Sevgili okuyucu!
Evet, tam olarak buradan ayağa kalkmalıyız, diyorum. İşkodra’dan Gazze’ye, Fas’tan Uygur’a, Çeçenistan’dan Yemen’e kadar tüm İslâm beldeleri arasındaki sahte sınırları en azından gönül ve zihin dünyamızdan kaldırmalıyız. Böylece zihnî işgale dur diyerek ayağa kalkmalıyız.. İşte bizler… bu bir avuç inanmış insan, bunun için İşkodra’dayız.
Çok yorgun bir günün son durağı, Arnavutluk’un İşkodra vilayetiydi. Makedonya’nın Ohri şehrinden yola çıkıp sırayla Elbasan, Tiran ve son olarak İşkodra’da konaklamak için durmuştuk. Uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Arnavutluk’ta güneşi henüz selamlamamıştık. Arnavutluk sınırlarına girdiğimizde hava kapalıydı ve akşam vaktine yakındı. 16 Kasım Perşembe günü İşkodra’da yeni bir güne güneşle birlikte merhaba dedik. Kahvaltıdan hemen sonra dışarı çıktık. Kaldığımız hotelin yanında bir park var. Parkın karşısında bir anıt: “İşkodralı Arnavut” Hasan Rıza Paşa anıtı. Hasan Paşa bir Türk diye itiraz edecekler var, acele etmeyin, bir durun hele. Asabiyet, biz Müslümanlar için İslâm’dan sonra gelir. Bunu ifade edelim. Hasan Paşa Kastamonulu bir Türk bunu da yazalım. Neden İşkodralı Arnavut dediğimi biraz daha merak ede durun...
Hasan Rıza Paşa, tek başına bir ümmet… Hasan Rıza Paşa, Gazze’dir… Gazze’deki sarsılmaz diriliş destanıdır Hasan Rıza Paşa… Hasan Rıza Paşa, Osmanlı’nın Balkanlar’daki SON MİNARESİDİR… Hasan Rıza Paşa, dünyayı kendine zindan bilmiş, kanının son damlasına kadar İslâm için, Müslümanlar için canla başla CİHAD etmiş bir KAHRAMAN… Hasan Rıza Paşa; bir özlem, bir ideal, bir hedef ve kendisine inananlar için çok güçlü bir umut...
Mihmandarımız Süleyman kardeş ve Beytullah abi anlatıyorlar Hasan Rıza Paşa’yı. Anlatılabilir mi böyle kahramanlar? Hayır. Hasan Rıza Paşa anlatılamaz. Peki, ne yapacağız, kahramanlarımızı nasıl öğreneceğiz bu ruhsuz post modern dünyada. İslâm’ı en güzel şekilde temsil eden Gazzeli mümin kardeşlerimizden öğrenebiliriz, anlayabiliriz Hasan Rıza Paşa’yı. Mutlak Varlığa(cc) teslim olup tevekkül eden kahramanların önünde kim durabilir. Gazze’deki ihlaslı direnişin ruhundan ancak anlaşılabilir Hasan Rıza Paşa. Allah(cc) nasıl bir kader programı işletiyor böyle Gazze’de. Kitaplarda, tarihte kalmış bütün güzellikler ve daha fazlasını Gazze örnekliğinde tüm insanlığa yeniden gösteriyor… İslâm geliyor hem de çok yakın bir zamanda İNŞÂLLAH...
Evet, Hasan Rıza Paşa bir Osmanlı Paşası. Kastamonulu. Acayip hamiyetli biri. İşkodra’da şehit düşene kadar askerleriyle savaşıyor/cihat ediyor. Biliyorsunuz. İşkodra, Osmanlı’nın Balkanlarda kaybettiği son Osmanlı toprağı. Durumun ciddiyetinin farkında Hasan Rıza Paşa. Ezanlar okunsun diye, Müslümanların can-mal-ırz güvenliğine zeval gelmesin diye kanının son damlasına kadar mücadele ediyor. Üstelik geri çekil emri geldiği halde inisiyatif alıp geri çekilmiyor. Her zaman emirlere uyulmaz! Belki de Hasan Rıza Paşa, direnerek İşkodra’yı kurtaracağına inanıyor ya da kendine şunu yediremiyor: Ben nasıl olurda buradaki Müslüman halkı düşmanın elinde bırakıp geri çekilirim! İşte Müslümanda olması gereken hamiyet duygusu. Doğumunu hâlâ söylemedik. 1871 Kastamonu doğumlu bu kahraman Paşa. Düşünün öyle bir mücadele vermiş ki, vefatından sonra Hasan Rıza Paşa’nın cenazesine 200 bin Arnavut katılmış. Bu kadar çok sevilmiş yani. Nasıl sevilmez ki? Böyle bir İslâm mücahidi nasıl sevilmesin. Kahramanlara aşırı bir teveccüh olur doğal olarak. Bu sebeple Arnavutlar, Hasan Rıza Paşa’ya Arnavut derler. Haklılar da bence. O kadar sevmişler ki onun kimliğini yine onun için kabul etmiyorlar. Kendi öz evlatları olarak görüp bağrına basmak istiyorlar. Bunların hiçbirinin önemi yok. Asıl mesele Hasan Rıza Paşa’nın oradaki İslâmî kimlik için verdiği mücadele. Asıl mesele, TEVHİD için, EZAN için Paşa’nın İşkodra’da verdiği olağanüstü direniş...
Bize Hasan Rıza Paşa gibi kahraman mücahitler lazım. Mal, makam ve mevkiyi ayaklarının altına atıp şehadete koşacak yiğitler lazım. Düşünüyorum. Hasan Rıza Paşa gibi direnç gösterseydi diğer vilayetlerdeki paşalar ne olurdu? Hadi bu sonucu belli olmayacak olasılığı bırakıp günümüze, bize gelelim. Ümmeti dert edinen, insanlığı dert edinen insanlara gelelim. Her şeyinizden vazgeçip Hasan Rıza Paşa gibi bulunduğumuz konumlarda canla, başla mücadele ediyor muyuz? İşte bizim meselemiz bu. Cevabımız genel olarak maalesef “hayır” olacak. “Evet” olsaydı Gazze’de bugün soykırım olmazdı! Kendimize gelmemiz gerekiyor hem de acilen. İşte Gazze bunun için bir fırsat. Orada canlarımız yitiyor. Bu canlarla CANLANIP zalimin karşısına ilk fırsatta çıkacağımız günler için kendimizi hazırlamamız gerekiyor.
İstanbul’dan emir geldiği hale İşkodra’daki Müslümanları yalnız bırakamayan Hasan Rıza Paşa’nın ruhaniyatını ben de yalnız bırakmak istemiyorum. Bu sebeple uzattıkça uzattım ama neye yarar. Yine eksik kaldı. Doğrusu ne kadar uzatsam da hep eksik kalacak. Çünkü Hasan Rıza Paşa’nın yazdığı direniş destanı Gazze’deki gibi çok ama çok büyük…
İşkodra’dan Karadağ ülkesine doğru yine yollardayız. İşkodra’da Hasan Rıza Paşa’yla derin nefes aldığımı ifade edeyim. Ruhum doydu ve hatta taştı. Karadağ, Avrupa’nın çamaşır makinesidir, diyor mihmandarımız. Avrupa’nın bütün kirli parası Karadağ’da aklanır. Bu sebeple çok zengindirler. Fazla çalışmazlar. Kâğıt üzerindeki işlemlerle ciddi komisyonlar alırlar. Elinde mikrofon yine anlatıyor akıcı bir üslupla Mihmandar Süleyman, doğuştan rehber doğmuş sanki. İnanın sabaha kadar dinleseniz de uykunuz gelmez, böyle ilginç bir arkadaş. Kabiliyetli ve işinde mahir biri yani.
Karadağ, Sırbistan’dan ayrılıp bağımsızlığına kavuşunca Sırbistan’ın denize çıkışı kalmamış. Bu aslında Karadağ’ın aleyhine bir durum. Yarın bir gün bir kargaşa çıksa Balkanlar’da Sırbistan yeniden denize çıkmak isteyecektir. Yani Balkanlar kaynayan bir kazandır demek istiyoruz.
.Büyük Balkan seyahati: Tiran’da aşkın ve taşkın bir ruhla yapılan bir sinema dersi
Yusuf Kaplan
25/12/2023 Pazartesi
Gazze’de İsrail terör haydutunun katliamları hız kesmeden sürüyor! Batılı köleleri BM’de, başka yerlerde İsrail’in soykırımlarına, cinayetlerine destek vermeyi sürdürüyor! Batı uygarlığı Gazze’de intihar ediyor. Yahudiler, bütün dünyayı köleleştirmiş durumdalar. Hiç kimsenin, hiçbir ülkenin gıkı çıkmıyor. Bu arada İsrail’in arazide çok zor durumda olduğu, Hamas’ın İsrail’i perişan ettiği haberleri geliyor…
Gazze’deki katliamın bir an önce durdurulması için ne yapılması gerekiyorsa yapılmalı. Yürek dayanmıyor işlenen cinayete.
Balkanlar’da da benzer bir soykırımın, cinayetin eli kulağında. Balkan seyahatimizde bunu iliklerimize kadar hissettik. Onun için, Balkanların da böyle bir felâkete dûçar olmaması duasıyla Arnavutluk’un başkenti Tiran’da yaptığım sinema dersi benim yaptığım en güzel derslerimden biri oldu. Seyfullah Yiğit kardeşim, bu dersi yazmış. Nezaketen yazıya fazla müdahale edemedim yazarına saygımdan ötürü. Zihin açıcı okumalar diliyorum.
***
Tiran yolundayız. Arnavutluk’un başkenti Tiran yolunda... Azerbaycan’dan gelen kardeşimiz Vuqar, Tiran meydanında bizi bekliyor. Onunla ilk defa yüz yüze görüşeceğiz. Tiran meydanında Sinema dersi yapacak Yusuf Hocamız bu akşam. Sonra İşkodra’ya doğru devam edeceğiz. Konaklama yerimiz İşkodra.
Arnavutluk’ta şöyle bir şey hissettim. Böyle sanki üzerimde karabasanlar varmış gibi. İçime bir türlü Üsküp ve Ohri’de bulduğum o huzur gelmedi. Arnavutluk topraklarında çok güçlü bir manevi hava hissedemedim. Tiran sokaklarında da aradım o manevi havayı ama bulamadım. Ama şu oldu. Ustam Yusuf Kaplan’ın, aşkın ve taşkın bir ruh haliyle yaptığı dersten, o dersin yapıldığı o ruh halinden çok etkilendim.
Tiran meydanındayız. Ethem Bey Camii’nin arkasında, saat kulesinin önündeki duvarın üstünde Ustam Yusuf Kaplan oturmuş. Hava soğuk. Ancak fedakâr kardeşlerimiz var. Almanya’dan İsmail kardeşimiz, üstündeki montu çıkarıp hocaya verdi minder şeklinde kullanması için. Dersin yayına verilmesine büyük emeği olan Büşra Hanım kardeşimiz çok gayret gösterdi, yoruldu, her tür ü haketti. İPad’i üzerine koymak için yakınımızda olan bir büfeden yüksekçe olan bir sandalye ödünç aldık 50 dk’lığına. Ders 55 dk sürmüştü ve çok bereketli bir 55 dk oldu.
Bu süre içinde Ersin abiyle Tiran sokaklarında biraz turladık. Arnavutluk’un sosyolojisi üzerine gözlemler yaptım. Enver Hoca’nın döneminden kalan o kara bulutlar hâlâ Arnavutluk’un üzerindeydi. Çok çalışılmalıydı köklere dönmek için Seyahat ettiğimiz her yerde şöyle bir şey dikkatimi çekti. Balkanlarda aşırı bir çıplaklık yok. Türkiye’deki gibi bir çıplaklık sorunları yok. Oralarda gördüğümüz “aşırı çıplaklar” da maalesef Türkiye’den gelenlerdi. Dün iyiliği, güzelliği, hayayı ve edebi yayan bir toplumun çocukları bugün dünyaya kötülüğü, çirkinliği ve hayasızlığı yayan zavallılara dönüştü! Tamam bütün dünya üzerinde bir popüler kültür etkisi var. Ancak Türkiye’de bunun yorumu çok farklı. Çıplaklıkla, sefahatle bir yaşam tarzı oluşturulmuyor. Burada, direkt olarak İslâm’la savaşılıyor. Müslümanların değerleri, hız, haz ve ayartı üzerinden aşağılanıyor, bu, genel olarak bilinçli yapılıyor. Dizilerde bunu net bir şekilde görüyoruz.
Dolayısıyla Türkiye’deki sekülerle dünyanın sekülerleri arasında dağlar kadar fark var. Özbekistan’da aynı durumu müşahede etmiştik. Gazze olaylarına bakın. Dünyanın bütün halkları; dil, din, ırk ve coğrafya fark etmeksizin Gazze soykırımına tepki gösterirken Türkiye’nin seküler kesiminin önemli bir bölümü sessizliğe büründü. Çünkü bunların bütün çabaları, İslâm’a karşı durmak. Bunların bütün meseleleri Müslümanlarla. Özgürlük falan hikâye yani. Şimdi o eşsiz derse geri dönelim…
Ustam Yusuf Kaplan böyle bir ders yapmış mıdır daha önce bilmiyorum. Ama ben böyle bir derse ilk defa burada şahit oldum. Dersin tamamına katılmadım. Ancak katıldığım kadarıyla mest oldum. Ayaklarım yerden kesik bir vaziyette dersin son bölümünü dinliyorum. Farklı bir şey var burada diye düşünüyorum. Bütün hücreleriyle kendini ekrana kilitlemiş bir Yusuf Kaplan… Zaman sanki durmuş. Yer, gök ve üstümüzdeki saat kulesi her şey bu sıra dışı derse kulak kesilmiş sanki. Bana öyle geliyor ama o ne! Arkadan insanlar geçiyor… Gerçekten insanlar arkadan geçiyorlar mı yoksa dersi yürüyerek/raks ederek mi dinliyorlar. Tabii ki raks ederek dinliyorlar… ben böyle görüyorum ya da içinde bulunduğum ruh hali bana böyle gösteriyor…
İnanın abartmıyorum. Şunu gördüm. Hatta iliklerime kadar hissettim. İnsan bazen kâinat kadar büyür ve hatta kâinatı aşar… Ustam büyümüştü ve kâinatı aşmıştı bu gece… Yusuf Kaplan bir deniz olmuş, dünya içinde seyreden bir gemi… gördüğümüz maddi cisim bizi aldatıyordu. Gördüğümüz şeyin görmediğimiz tarafı vardı. Ustam, duvarın üzerinde oturuyor gibiydi Tiran meydanında ancak üzerinde oturduğu şey bir duvar değil, dünyanın kendisiydi. Ben böyle görmüştüm. Zaman ve mekân aşılmıştı o sıra dışı derste… ve süre sadece 55 dk’ydı. Hocanın normalde dersleri 2,5-3 saat olurdu. Bu kısa ders, önceki tüm derslere taş çıkarırdı. Böyle zamanlar her zaman ele geçmezdi. İşte bu ruh, Arnavutluk’ta arayıp bulamadığım o ruhtu. Ve hatta o ruhtan da öte bir şeydi. Tattığım şeyi biliyorum ama burada ancak bu kadarını yazabiliyorum…
.Türkiye Ekseni”ne doğru…
Yusuf Kaplan
18/12/2023 Pazartesi
Tarih felsefesi yapacağım bu yazıda. Verili gerçeklerden yola çıkarak cümle kurmaya çalışacağım.
TÜRKLERİN İSLÂM’A GİRİŞİ VE İSLÂM’IN YÜKSELİŞE GEÇİŞİ…
Birinci Medeniyet Krizi sırasında Türkler umuttu, umut olduklarını göstermişti bütün dünyaya.
Türklerin Müslüman olmaları, küresel dengeleri yerle bir etmeye yetmişti: Türklerin İslâm’a girişi, hem Haçlı ve Moğol saldırıları nedeniyle bir türlü toparlanamayan, paramparça olan, tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalan müslüman toplumların silkelenip kendilerine gelmelerine, hem de toparlanıp ve bütün âlem-i İslâm’ı toparlayıp ayağa kaldırmalarına yetecek kadar büyük bir hâdise idi.
Burada ırk eksenli bir okuma yapmıyorum: Türkler, yaptıkları medeniyet-kurucu ve medeniyeti-koruyucu atılımı Kürtlerle, Araplarla birlikte gerçekleştirmişlerdi. Bunu söylemek bile gereksiz.
Salahaddin’in çocukları ile Selçuk’un çocukları birbirine omuz vurmadılar, omuz verdiler ve hem içerden hem de dışarıdan gelen saldırıları püskürterek tam bin yıl dünya tarihini Müslümanların yapmalarını sağlayacak enerji, birikim ve ruhu ürettiler.
Dahası, sadece etkili askerî kabiliyetleri, zengin devlet tecrübesi bakımından değil, kelâm, fıkıh, felsefe, tasavvuf ve estetik alanlarındaki öncü atılımlara öncülük ederek düşünce alanında gösterdiği imajinatif performans, çığır ve ufuk açıcı atılımlar bakımından da umut olduklarını ispatlamıştı Türkler.
Kaşgar ve Horasan’dan Balkanlar’a, Yemen ve Hicaz’dan Kafkaslar’a kadar dünya tarihinin yapıldığı merkez coğrafyada geliştirdikleri bütün medeniyetlerden beslenen ve bütün medeniyetleri besleyen ama Batılılar gibi hiç birini yok etme barbarlığı göstermeyen hakikat ve merhamet medeniyeti atılımı bunun göstergesiydi.
Özetle… Türklerin İslâm tarihine girişi, hem dışardan gelen saldırıları püskürtmelerine ve Müslümanların toparlanmalarına, hem de içerde yaşanan akîdevî, fikrî ve siyasî açmazları aşacak önaçıcı bir performans ortaya koymalarına imkân tanıdı.
Türklerin İslâm tarihine girişi, İslâm tarihinin kaderini değiştirmekle kalmadı, dünya tarihinin akışını da şekillendirdi, bin yıl dünya tarihini Müslümanların yapmasını sağladı.
OSMANLI GİTTİ, DÜNYADAN RUH ÇEKİLDİ!
Türklerin İslâm tarihine girişi kemal noktasına Osmanlı’yla ulaştı. Osmanlı, dünyaya evrensel medeniyet modelinin parametrelerini sundu. Üç kıtada hakikat medeniyetinin köksalmasını, adaletin, hakkaniyetin ve sulhün hükümferma olmasını Türklerin İslâm’a girişinden sonra inşa ettikleri Selçuklu ve Osmanlı medeniyet tecrübeleri sağladı: Selçuklu, hakikat medeniyetinin mayasını kardı, Osmanlı ruh üfledi.
Selçuklu “tarla”yı sürdü, Osmanlı’ya “tarla”yı sulamak düştü.
Üç kıtada insanlık ilk defa gün yüzü gördü; merhamet nedir, adalet nedir, hak hukuk nedir, kardeşlik nedir bildi, bunun gereğini belledi ve birbirini besledi, hakikat denizinden kana kana, doyasıya içti…
Osmanlı, tarihten çekilince dünyadan ruh da çekildi gitti. Dünya ruhsuzluğun ve barbarlığın eşiğine sürüklendi. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı tarihten silen düvel-i muazzama olarak bilinen Avrupa imparatorlukları, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ürpertici katliam ve yıkım sonrasında birer birer yıkıldı, tarihe gömüldü; böylelikle Avrupa, dünya tarihini şekillendiren bir aktör olmaktan çıktı.
Dünyanın gidişatını hem çok iyi okuyan hem de daha çok da açıkça belirleyen İngilizlerin The Economist dergisi, özel ve kritik bir dünya ekonomisi dosyası hazırladığı son sayısında, postkorona sürecinde dünyanın sürüklendiği yüksek enflasyon ve faiz oranlarının dünyayı büyük ekonomik krizlerin eşiğine sürüklemekte kalmayacağını, dünyada art arda yaşanacak rejim değişikliklerini tetikleyeceğini yazıyor.
BATILILARI KORKUTAN ASIL TEHLİKE: MEDENİYET RUHUNU HAREKETE GEÇİREN TÜRKİYE EKSENİ
Bu şu demek: Dünyanın dengeleri altüst olacak. Wallerstein’ın ifadesiyle “bildiğimiz dünyanın sonu”na doğru koşacak insanlık. Bütün bunların sonucunda, Batı hâkimiyeti çatırdayacak. Dünyanın güç merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kayacak. Artık çok belirgin olarak görüldüğü gibi, Çin’in başını çektiği kapitalist Doğu’lu model, hem kapitalizmin yeni modeli olacak hem de daha önemlisi de, dünyanın güç merkezinin Batı’dan doğuya kaymasına yol açacak.
Fakat Batılıları korkutan tehlike bu değil. Çünkü bu, kapitalizmin kendini yeni şekillerde yeniden üretmesi anlamına da gelecek: Doğu kapitalizminin üreteceği rekabet Batı kapitalizmine de cansuyu verecek.
Burada Batı hegemonyasına niteliksel bir meydan okuma yok; niceliksel bir meydan okuma var: Batılı ekonomik model üzerinden ve Batılı hegemonya kurma kavramlarıyla gerçekleşen bir meydan okuma. Batı hegemonyasının dünyanın ekseni olmasından çıkmasına yol açacak olsa da, bu, Batı uygarlığının ömrümü uzatmasına yol açacak aslında aynı zamanda.
Batılıları korkutan asıl tehlikeli gelişme, Rusya’nın yeni bir imparatorluk olarak gelişi de değil. Rusya’nın da kapitalizmin dışında bir modelle gelmediğini, gelemeyeceğini, Ortodoksluğun beslediği Rus ruhunun çoktan tarih olduğunu Batılılar da Ruslar da biliyor.
Batılıları korkutan asıl tehlikeli gelişme, Türklerin yeniden tarih sahnesine çıkma, dolayısıyla Türkiye Ekseni olarak adlandırılabilecek bir fikrin adım adım hayata geçirilmesi ihtimalinin belirmesidir.
Suriye üzerinden, Libya’yla yaptığımız anlaşmalarla inşa ettiğimiz mavi vatan fikrinin bize sunduğu kazanımlardan, Doğu Akdeniz’deki önalan atılımlarımızdan sonra Amerika ile Avrupa Türkiye’yi kuşatıyorlar yoğun olarak... Yunanistan’ı kışkırtıyor, Fransa’yı provoke ediyorlar...
Türkiye’yi hedef tahtasına oturtan bir “gizli el” var. Bu gizli el kim? Almanya mı? Almanya’nın da gerisinde ABD’ye her alanda hükmeden Siyonist şer şebekesi mi?
Türkiye, savunma sanayisinde yaptığı devrimi önümüzdeki çeyrek asırda bizim medeniyet dinamiklerimizi hayata ve harekete geçirerek eğitim, düşünce, kültür, sanat, bilim hayatında da gerçekleştirebilirse dünyanın kaderini belirleyecek bir eksen olabilir Allah’ın izniyle.
Vesselâm.
.Büyük Balkan seyahati-9: Osmanlı çiçek medeniyeti ve Ohri’nin şiiri
Yusuf Kaplan
17/12/2023 Pazar
Ohri’deki gözlemlerimizi ve keşiflerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Bingöl’den MTO’nun demirbaşlarından Seyfullah Yiğit kardeşimin leziz kalemi ve ince İslâmî duyarlığıyla kaleme aldığı ilginç ve düşündürücü bir Ohri ve Balkanlar portresi ile sizi baş başa bırakıyorum…
***
Ohri’de de Ayasofya var. Kutsal bilgelik demek Ayasofya. Ayasofya her yerde bulunmaz. Kriterleri çok zor. Ayasofya’nın varlığı için orada 365 gün ibadet edilmesi şartı var. Ohri’deki Ayasofya Kilisesinin her bir sütunu ayrı bir yerden getirilmiş. 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yapılmış Ohri’deki Ayasofya Kilisesi. Daha sonra fethin sembolü olarak camiye dönüştürülmüş. Cami olduğu dönemlerde kilise kalıntıları da korunmuş. Bunu Makedon’lar da kabul ediyor ve hatta teşekkür ediyorlarmış, mihmandarımız Süleyman kardeşin aktardığına göre.
Safranbolu evlerini andıran sokaklarda gezerken ilginç şeyler öğreniyoruz mihmandarımızdan.
Kaldırım mesela.
Kaldırım, Roma döneminden kalan yolların Osmanlı döneminde kaldırılmasıyla oluşmuş. Böylece kaldırım yolu olmuş. Örneğini Ohri’de gördük. Yine aynı sokakta İslâm şehirlerinin nasıl insanî olduğunun örnekliğini öğrenecektik Süleyman kardeşten. Evlerin pencerelerinin önünde sarı çiçek varsa bunun anlamı, evde hasta varmış demek; beyaz çiçek varsa bunun anlamı, evde dul var ve kırmızı çiçek olduğunda da henüz evlenmemiş kız evi olduğu anlaşılıyormuş. Böylece şehir sakinleri, çiçeklerle ama sessizce birbirlerine nasıl davranacaklarını anlatıyorlar. Bu nasıl bir inceliktir böyle. İsmini yazmayı unuttuğumuz bir arkadaşımızın oracıkta söylediği bu söz çok doğru: “Osmanlı Medeniyeti, çiçekle çiçeklenen bir medeniyettir.”
Tarihî şehirden kıyıya geçtik tekne turu için. Yusuf Hoca ve birkaç arkadaş tekne tutar endişesiyle indiler. Tekne tam kalkacakken ben de indim. Yusuf hocaları buldum. Hep birlikte Cengiz abinin çay ocağına doğru yürüdük. Meydanda çınar ağacının önünde fotür şapkalı, top sakallı bir adama rast geldik, Türkiye’denmiş. Türk olduğunu söyledi. Ama bizim bildiğimiz Müslüman Türklerden değil. Türklerin özünün izini sürdüğünü söylüyordu Ohri’de. Yılın altı ayı Ohri şehrinde ikamet ediyormuş. Araştırmacı, şiir yazıyor falan kendini böyle takdim ediyor… ismini öğrenmeyi unuttuk.
Eski Türkler falan deyip birkaç cümle kurdu. Ustam Yusuf Kaplan’dan kaçar mı? Kaçmadı. Hemen tepki gösterdi. Ne demek Türkler Müslüman olunca Arap oldu. Türkler, İslâm’a girmeden önce ne yaptılar. Kalıcı bir medeniyet kurabildiler mi diye sert ama yerinde bir çıkış yaptı hoca. “Bunlar hep o cahil cühela kadının fikirleri. Aslı astarı olmayan fikirler bunlar. Oradan alıp kullanıyorsunuz” diye sert yapmaya devam etti Ustam. Adam afalladı. İfşa edilmişti artık. Bir şey demedi Ustamın bahsettiği Mübeccel Kıray Hanımla ilgili. Demek ki kabul ediyordu. Mübeccel Hanımın saçma fikirlerini satıyordu Ohri’de tarihî Osmanlı şehrinin şiir gibi sokaklarında! Fötr şapkalı adam, Yusuf Hoca’nın kendisini ifşa etmesiyle “ben Şamanım” dedi. “Türkler, Şaman dinine dönmeli” demez mi? Tabii cevabını sert bir şekilde aldı.
Türkler… ümmetin yüz aklarındandır. Ancak bunu, bu devşirmeler anlamaz. Anlayacak kapasiteden de yoksunlar. Bu devşirme tipli adamla yol üstünde ayaküstü konuşmuştuk. Biraz ileride olan Cengiz abinin yerine geçer geçmez bu konu üzerine sohbet etmeye başladık.
Düşünsenize adam Türkiye’den gelip Ohri’de altı ay kalıyor. Bu araştırma işiyle falan sınırlı bir şey değil. İşin içinde farklı şeyler de var. Bir proje devreye sokulmuş büyük bir ihtimalle Ohri’de. Bizim gördüğümüz fötr şapkalı da bu işin bir piyonu.
Balkanların özgül ağırlığı çok büyük. Balkanlar… ümmetin Avrupa’yla olan uç sınırları. Çok önemli bir stratejik konuma sahip. Ancak buna rağmen yapılması gerekeni yapamadık henüz diyor Yusuf Kaplan Hocam haklı olarak. Şöyle devam ediyor: Balkanlarda yaptığımız şey palyatif bir şey. Uzun ve kalıcı bir şey henüz yok. Üsküp’te Fettah abinin kütüphanesi var, çok önemli olmasa da bir tohumdur. Yusuf Hoca, fötr şapkalı adamdan sonra dertlenmişti. Haksız mıydı?
Balkanlardaki Müslüman kardeşlerimizin bizden beklediklerinin yanında bizim yaptıklarımız çok yetersiz kalıyor. Kaldı ki, Türkiye olarak bizden beklenenin de ötesinde ilgi gösterip Ustamın ifade ettiği kalıcı ve uzun soluklu işlerin yapılması gerekiyor Balkanlarda. Fötr şapkalı devşirme tipler bunun ispatıdır. Adamlar dadanmışlar Ohri’ye, Balkanlara…
Bir saatlik tekne turundan sonra dönen seyahat arkadaşlarımızla Arnavutluk Elbasan’a doğru yola çıkıyoruz fazla vakit kaybetmeden. Otobüs hareket ettikten 10 dk sonra Beytullah abi fotoğraf makinesini unuttuk dedi. Geri döndük. Ohri meydanda fotoğraf çeken abiye mihmandarımız telefonla ulaştı. Fotoğrafçı, fotoğraf makinesini almış, meydandan araba yolunda bizi bekliyordu. Bu olayla kendimi memleketim Bingöl’de gibi hissettim. İyi ki, iyi insanlar var.
.Büyük Balkan Seyahati-7: Balkanların incisi Ohri
Yusuf Kaplan
11/12/2023 Pazartesi
Balkan seyahatimizi Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden yazmaya devam ediyoruz…
***
Balkanların incisi Ohri yolundayız. Ohri gölünden inci çıkarılıp işleniyor. İncileri meşhurdur Ohri’nin. Ancak inciden dolayı Ohri’ye, Balkanların incisi denmiyor. Şehrin kendisi de hakikaten inci gibi zarif ve güzel bir şehir. Otobüsümüzle inciler şehri Ohri’ye doğru yol alıyoruz Makedonya’nın bereketli Vardar Ovalarının arasından… ovaların bitiminden sonra Mavrano Dağına tırmanıyoruz otobüsümüzle…
Mihmandarımız, elinde mikrofonla anlatıyor Makedonya’ya dair önemli bilgileri… kulağım, Süleyman kardeşte, gözlerim ise, Boyacının (Mutlak Varlık) muntazam kâinat sergisinde… Henüz gün ağarmamış. Ağaçlara… dağlara… otlara… gökyüzüne bakıyorum… temaşa ediyorum insanın açılmış hali olan kâinatı… ne kadar güzel yaratılmışlar… ne kadar da uyumlular… bu kadar zıt renklerin iç içe bu kadar güzel ve uyumlu durmaları ne kadar da leziz… güzellerin güzelliğinde güzelliği yaratan Mutlak Varlık, o güzelliğe müştakları da yaratır hakikatine gark olmak ne kadar büyük bir nimet…
Süleyman kardeşimizden devam edelim. Balkan insanları çok rahat. Sabahları dükkanlar 10:00’da açılır. Öğlen 12:00’de mola verilir. Sonra 13:30’da dükkân açılır akşam 19:00’a kadar. Mesai genel olarak böyledir. Çok yoğun ve stresli bir çalışma yok Balkanlar’da. Türkiye’deki yoğunluk ve koşuşturmayı burada aramayın, biz rahat insanlarız diyor mihmandarımız.
Şöyle düşündüm şimdi: Bizimde Türkiye gibi bir ağabeyimiz olsa belki biz de rahat olabilirdik! Makedonya’nın nüfusunun çoğunluğunu Müslüman Arnavutlar oluşturuyor. Yetkililer bunu bildikleri için uzun bir süredir nüfus sayımı yapmıyorlar. Ancak, devlet yönetiminde hâkim olan güç Makedonlar. Dolayısıyla Müslümanlar hâlâ azınlıktalar. Arnavutlar çocuklarını üçten sonra saymaya başlıyorlarmış. Nedenini ise esprili bir şekilde Süleyman kardeş şöyle anlatıyor: Çünkü Tayyip Erdoğan en az üç çocuk dediği için…
Makedonya’daki Müslümanların ekserisi esnaflık yapıyor. Resmî dairelere alınmıyorlar. Bu sebeple Müslüman esnaflardan vergi alınmıyor. Bu durum bilinirse, fırsata dönüştürülebilir. Ticareti ele geçirebilir Müslümanlar. Ekonomik güç çok önemli. Bu gücü Müslümanlar ele geçirebilirler. Bu anlamda olumlu. Ekonomik güçle siyasî iktidara da baskı kurulabilir. Müslüman nüfusun fazla olması, ekonomik güçle birlikte Müslümanların elini güçlendirebilir.
Makedonya, kendisini Yugoslavya’nın devamı olarak görüyor. Dolayısıyla çok dilli bir eğitim sistemi var. Üniversiteye başlamadan bir talebe 6-7 dil öğrenebilir. Makedonca, Hırvatça, Boşnakça, Arnavutça, İngilizce, Türkçe vs. Üniversite için bir sınav yok. İsteyen istediği bölümü okuyabiliyor. Ben bile hukuk okudum diyor mihmandarımız.
Ancak resmî kurumlarda iş bulmak zor, bunun için Süleyman kardeş, avukatlık yerine rehberlik yapıyor.
Yusuf Hocam, araya giriyor. Konu Balkanlar olunca Osmanlı’dan bahsetmemek mümkün değil tabiî olarak. Osmanlının zaafı, merhameti. Osmanlının gücü, merhameti. Böyle bir durum var. Sultan Abdülaziz, Osmanlının endüstrileşmesini başlatan adam. Ancak aşağılık, hain Mithat Paşa, darbe yapıyor Sultan Abdülaziz’e. Abdülhamit Han, idam etmiyor, sürgüne yolluyor Mithat Paşayı. Bu kadar merhametli biri Sultan Abdülhamit Han.
Akşam namazını Ohri’nin tarihî çarşısının meydanındaki çınar ağacının çaprazında, Osmanlı’dan kalan avlulu şirin bir camide kıldık. İmam Efendiyle sohbet ettik. Türkiye’de okumuş. Genç, efendi ve birikimli biriydi imam efendi. Namazdan sonra yemeğe geçtik. Yemekten sonra Cengiz abinin orada çay içtik. İstanbul aşığı biri Cengiz abi. Çay ocağının ismi de İstanbul. Duvarlarda İstanbul resimleri… çok güzel bir kardeşlik ortamı oluştu Cengiz abinin mekânında. Kalkarken Cengiz abiye sarıldım. İşte bizim meselemiz, derdimiz bu. Bütün ümmet coğrafyasına bu kardeşlik ruhunu taşımak… inşâallah.
Ohri gölünün kenarında bulunan hotelimize konaklamak için geçiyoruz. Geceler uzun. Ve günlerden Salı. Yusuf Hocamızın Fütûhat-ı Medeniyye dersi günü… bütün teknik sorunlara rağmen hotelin dinlenme salonunda dersimizi hem canlı hem de online olarak yaptık. Muhteşem bir ders oldu. Ancak yarın akşam Arnavutluk’un başkenti Tiran meydanda yapılan sinema dersi kadar muhteşem değildi. Yeri geldiğinde o eşsiz derse de değineceğiz inşâallah.
.Büyük Balkan seyahati-6: Balkanlar patlamaya hazır bomba!
Yusuf Kaplan
10/12/2023 Pazar
Önceki hafta Balkanlar’a diriltici ve silkeleyip kendimize getirici leziz bir seyahat yapmıştık Aşk-ı Turkuaz’ın güzel organizasyonuyla. En son Üsküp keşiflerimizi paylaşmıştım sizlerle. Bu hafta sonu da Ohri keşiflerimizi paylaşacağız. Kalemi nehir gibi akmaya başlayan MTO’muzun demirbaşlarından Bingöl’den Seyfullah Yiğit kardeşimizin tertemiz, arı, duru, su katılmamış nefesiyle sizlere sunuyorum… Birazcık keyfinizi kaçıracak olsa da güzel bir pazar yazısı…
***
Balkanlarda seyahat ederken içiniz bir anda çok hoş oluyor. Huzur doluyorsunuz. Acaba buralara gelip yerleşsem mi, demeye varıyorsunuz; sonra bir anda Balkanlar’daki sıkıntılar… içinize endişe dolduruyor; huzur yerini, endişe ve huzursuzluğa bırakıyor. Seyahat eden biri olarak bunu hissettiysem orada yaşayanların ruh halini varın siz düşünün. Sürekli diken üstündesiniz.
Tamam, Gazze’deki, Batı Şeria’daki gibi değil durum ama çok ciddi bir endişe ve korku var Balkanlardaki Müslümanlar arasında. Bu endişe ve korkuyu Müslümanların gözlerinde görebiliyorsunuz.
Kosova’da tanıştığım Prizren’in merkezinde çay ocağı işleten ve “her şeyimizi biz Türkiye’ye borçluyuz” diyen Bayram abi mesela. Neşeli, misafirperver ve güzel bir Müslüman; ancak onun gülen gözlerinin arkasında bile o endişeyi gördüm!
Evet, şu an rahatlar çünkü Türkiye’ye güveniyorlar. Ağabeylerine inanıyorlar.
Ancak Türkiye’de ciddi bir kesim, Türkiye’nin Müslümanlara, ümmete ağabey oluşu gerçeğini bile kabul etmiyor. Bunları niye yazıyorum? İşimiz sanıldığından da zor gerçekten. Rahatımızı bozalım, diyorum. Kim olduğumuzun, ne olduğumuzun farkına varalım, diye yazıyorum. Evet, endişelenelim. Korkalım hatta. Endişe ve korku ayarında olursa insan rehavetten kurtulur. Teyakkuz sahibi olur. Her dem diri ve dinç tutar endişe ve korku, insanı.
Düşmanlarımızdan korkalım demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Kendimizden korkalım. Görmediğimiz ve hatta yok saydığımız içimizdeki ejderhadan/nefsimizden/asıl düşmanımızdan korkalım diyorum. Asıl düşmanı görmedikten sonra düşman olarak gördüğümüz her şey, aslında bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Çünkü asıl düşmanımız içimizde. Dışarıdaki düşmanlar kolay, zor olan düşman bizim içimizde. Burayı sürekli ıskalıyoruz. Iskaladığımız için manevi olarak uçurumun kenarına gelip dayandık memleket olarak. Yusuf Kaplan bas bas bağırıyor: İslâmî ilkelerimizden taviz vereceksek, mal, makam ve mevkiye tamah edeceksek bütün bu koşuşturma ne diye? Ustam haklı.
Hakikaten kaç kişi bize bakıp İslâm’a ısındı? Bu soruya, olumlu bir cevap veremiyoruz maalesef. Ya da şöyle tersten soralım. Benim yüzümden kaç kişi İslâm’dan soğudu, kaç tane gencimiz BENİM YÜZÜMDEN İslâm’dan uzaklaştı gibi soruları cesurca kendi nefsimize sormamız lazım. Ne ilgisi var, diyenleri duyuyor gibiyim. Dememiş miydik, bizler derdimizden ötürü seyahat ediyoruz. Keyfedelim diye değil, keşfedelim diye. Şehirleri keşfederek kendimizi, kendi içimizdeki o uçsuz bucaksız dünyayı keşfedelim diye şehir şehir, ülke ülke dolaşıyoruz..
Türkiye’de yaşamanın bir bedeli var kardeşim. Bunu neden görmüyoruz? Balkanlar bana bakıyor. Gazze bana bakıyor. Afrika bana bakıyor. Ustam Yusuf Hoca yazmıştı Malavi dönüşü. Adamlar… geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda toplanıp Türkiye’ye dua etmişler… dünyanın mazlumları bize bakıyor. Bize bakıyorlar çünkü onlar bizi Türkiye olarak görmüyorlar. Müslümanları bşr şemsiye altında toplayacak hilafet sancağının merkezi Payitaht olarak bakıyorlar bize!
Bu parantezi kapatmadan Gazze’deki soykırımla ilgili de birkaç şey söyleyelim.
Ciğerimiz paramparça, bunu biliyorum. Üzüntüden hastalananlar var. Eli kolu bağlı bir şey yapamıyoruz duygusunun vermiş olduğu sıkıntıyla zayıflayanlar, iştahı kapananlar var, bunları görüyoruz. Ancak şunu ifade edelim. Gazze’de de Türkiye olarak varız. Ve bilmediğimiz çok önemli katkılar oluyor. Bosna direnişine nasıl destek verildiyse Gazze direnişine de destek veriliyor. Balkanlarda anlatıyorlar 1993-95 Bosna-Sırp savaşına olan Türkiye’nin desteğini. Vakti geldiğinde inşâallah Filistinli kardeşlerimiz de özgür Kudüs’te anlatacaklar Türkiye’nin nasıl destek verdiğini.
.Gazze’nin gösterdiği resim: İnsanlığın yüz akı insanlar, Müslümanlar!
Yusuf Kaplan
8/12/2023 Cuma
Gazze’de neler oluyor görüyoruz: Bebekler, çocuklar, masum insanlar katlediliyor! Evleri başlarına yıkılıyor! İsrail’in resmî terör aygıtları ve haydutları, Gazze’de bebeklere, çocuklara, masum kadınlara kan kusturuyor: Tarihte görülmemiş bir soykırım ve etnik temizlik cinayeti işleniyor Gazze’de: Sistematik bir şekilde savaş suçu işleniyor: Hem de benzeri olmayan ürpertici bir savaş suçu: İsrail terör devletinin ve ordusunun başındaki kişilerce açık açık bebekler, çocuklar ve kadınların hedef alındığı, sivillerin katledilmesinin amaçlandığı ilan ediliyor bütün dünyanın gözünün önünde, bütün insanlığın gözünün içine baka baka!
İnanılır gibi değil gerçekten!
GAZZE’NİN ŞİFRELERİNİ NASIL OKUMALI?
Gazze’de yaşanan ürpertici trajedi bu: Peki bütün bu yaşananların anlamı ne, Gazze’de yaşanan bu insanın kanını donduran soykırım ve etnik temizlik cinayetini nasıl okumalı?
Ben bütün ezberleri ters yüz edecek bir okuma yapacağım…
Öncelikle şuna bütün kalbimle inanıyorum: Mazlumun âhı yerde kalmayacak! Hiçbir zaman da yerde kalmamıştır! Zulüm aslâ sonsuza dek payidar olamaz, olmadı, olamayacak!
Allah (cc) mazlumların âhına misliyle karşılık verecek, intikam sahibi olarak mazlumların intikamını alacak. Bundan asla şüphem olmadı benim.
Gazze’de bunun ipuçlarını görüyoruz, bu ipuçlarının şifrelerini çözdüğümüzde bu gerçeği bütün çıplaklığıyla göreceğiz…
İNSANLIĞIN YÜZAKI MÜSLÜMANLAR
Gazze’de muazzam bir direniş var. Bu öylesine muazzez bir direniş ki, bütün bildiklerimizi ters yüz edecek, kurulan tezgâhların hepsini yerle bir edecek, mazlumların ve zulme isyan eden ama bir şey yapamayan kitlelerin yüreğine su serpecek diriltici bir direniş.
Allah’ın vaadi var: Birileri aşağılık oyunlar kurabilir ama Allah bu bozguncuların aşağılık oyunlarını başlarına yıkacağını vadediyor kutlu kitabımızda.
İşte Gazze’de yaşanan şey böyle bir şey: Gazze insanlığın izzetini, haysiyetini, onurunu koruyan muhteşem bir kaynağa dönüştü: Gazze’deki aziz direniş, sadece Gazzelilerin, sadece Müslümanların değil, aynı zamanda bütün insanlığın izzetini ve haysiyetini koruyan yegâne kaynağın sadece İslâm olduğunu bütün dünya âleme ispat etti.
Gazze’nin çoluklarının destansı direnişi, ölüme düğüne koşarcasına koşmaları, şehadet şerbetini içmek için birbirleriyle adeta yarışmaları, Gazzelilerin asil ve vakur çok yüksek insanlık değerlerine sahip kişiler olduğunu gösterdi bütün dünyaya.
Düşünsenize: Çocuklarınız katlediliyor, siz hem ölüme güle oynaya gidiyorsunuz. Gazze cehenneme çevriliyor ama Gazze’de bir tane bile hırsızlık olayı, yağmalama olayı yaşanmıyor! Aksine, inanılmaz bir kardeşlik ruhu, paylaşma ruhu, dayanışma ruhu yeşeriyor, yeşertiliyor Gazze’de. Gazze’de insanlar sanki cehennemi değil de cenneti yaşıyorlar! Ya da daha güzel bir ifadeyle: Gazze’nin güzel Müslümanları cehennemin ortasında cenneti inşa ediyorlar: İşte bu emperyalistlerin, aşağılık İsrail haydutlarının çılgına dönmesine yetiyor!
Gazze, Müslümanların insanlığın yüz akı olduğunu gözler önüne serdi.
Gazze direnişin ve dirilişin kaynağı, varoluşun imkânı olduğunu ispatladı.
GAZZE, İNSANLIĞIN HEM KALBİ HEM DE RUHU OLDU
Gazze insanlığın hem kalbi hem de ruhu oldu. İnsanlığı hem kendine getirdi bir kalbi olduğunu göstererek hem de kendinden geçirdi diriltici bir ruh üfleyerek…
Gazze’nin sesi ve nefesi bütün bombalardan, silahlardan daha gür ve daha güçlü.
Gazze’nin sesi, insanlığı silkeleyip kendine getiren kalbi.
Gazze’nin nefesi, insanlığı kendinden geçirerek kendine eriştiren diriltici ruhu.
Gazze insanlığa bir kalbi ve bir ruhu olduğunu hatırlattı.
Dahası Gazze, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz dünyanın ruhu oldu.
.Yahudi sorunu: Dünyayı cehenneme çeviren azman Yahudi Leviathan’ı durdurulmadan dünya gün yüzü göremeyecek!
Yusuf Kaplan
4/12/2023 Pazartesi
Gazze direnişi, Filistin’in aziz direnişi, İsrailli haydutları da, Batılı kölelerini de çılgına çevirdi. Özelde İsrail’in genelde küresel kapitalist sisteme çeki düzen veren Yahudi gücünün nasıl vahşî bir canavar olduğunu ispat etti.
Dahası Gazze’de yaşanan soykırım, naklen yayınla katledilen masum insanların kanı, Batı uygarlığının Yahudi gücüne nasıl boyun eğdiğini bütün dünyanın gözü önünde gözler önüne serdi.
DÜNYA, YAHUDİLERİN ESERİ VE YAHUDİLERİN ESİRİ
Şu cümleyi çok rahat kurabilecek durumdayız artık: Modern dünya Yahudilerin eseri, modern dünya Yahudilerin esiri.
Bütün Batı dünyasının demokrat (!) yönetimleri İsrail’in katliamlarına alkış tutuyor, halkları ise sokakları dolduruyor, yönetimlerini protesto ediyor!
Dünyayı aptallaştırıyorlar: Dünyanın Yahudiler tarafından aptallaştırıldığı her yerde görüldü bütün çıplaklığıyla. ABD Başkanı Biden, ciddi sağlık sorunları yaşamasına rağmen Gazze’deki katliamlar ürpertici bir şekilde sürerken adamlar Biden’ı sürükleye sürükleye Tel Aviv’e getirdiler ve Netanyahu katilinin önünde diz çöktürdüler!
Koskoca Almanya, Yahudilerin kölesi gibi hareket ediyor!
Görüldüğü gibi, dünyanın katmerli bir Yahudi sorunu var.
Yahudilerin önce dünyanın ekonomisine hâkim olmaları, sonra da bu ekonomik gücü silaha dönüştürüp bir kaç küresel kartel elinde toplanan bu Yahudi gücüne bütün dünyayı boyun eğdirmeleri bunun bir göstergesi.
Bill Gates bunlardan biridir. Facebook’un sahibi Zuckerberg bunlardan biridir.
Hollywood’un, Silikon Vadisi’nin bütün diğer ağababaları Yahudidir ve Yahudi olmayanları köle gibi kullanırlar. Özellikle de Hindistan’ın zeki çocuklarını, (Yahudilerin teknolojik oyuncaklarını iyi oynatan ama zamanla kendileri oynayan, oynatılan kuklalara dönüşen yeteneklerini) tepe tepe kullanmaktan çekinmezler.
DÜNYANIN BİR YAHUDİ SORUNU VAR!
Yahudi sorunu, temelde, Yahudilerin gücü kutsamaları ve gücü ele geçirince de o güçle bütün insanlığa kan kusturmalarıdır. Bütün insanlığı önlerinde diz çöktürecek kadar bu maddî gücü silah gücüne tahvil ermeleri ve en ileri teknolojik silahları geliştirecek ve bu silahları gözlerini kırpmadan masumların üzerine yağmur gibi yağdıracak kadar vahşîleşmeleri!
Herhalde büyük düşünür Heidegger, teknoloji’yi “vahşî canavar” olarak tanımlarken teknolojinin bu kontrolden çıkabilecek -neredeyse “sınırsız”- gücünü iyi biliyordu.
Birinci Dünya Savaşı’nda Amerikan silah endüstrisinin Yahudilerin kontrolündeki uçakları kullanılmış, insanları kitleler hâlinde katleden silahların ilk kez kullanıldığı bu savaşta savaş silahlarının ne kadar ürpertici özellikler kazanabileceği görülmüştü.
Birinci Dünya Savaşı’na, Amerika, kitleler üzerine bomba yağdırarak kitlesel katliam yapan silahlarını denemek için girmiş ve savaşın seyrini değiştirmişti. İşte Yahudi gücü, bu savaşta kesin zaferini ilan ederek Amerika’yı içeriden ele geçirdi.
YAHUDİ LEVIATHAN’I: KÜRESEL YAHUDİ HEGEMONYASI
İkinci Dünya Savaşı, Yahudilerin hem Amerika’nın bütün kurumlarını ele geçirmelerine ve tarihteki en büyük Yahudi devletinin, (ABD’nin) tohumlarını ekmelerine hem de dünyayı kukla gibi kullanmalarına zemin hazırlayan bütün ekonomik ve siyasî kurumları inşa etmelerine ve yeni bir dünya düzeni kurmalarına yol açan, bu gerekçelerle çıkartılan bir savaştı: Sonuçta, hem yüzyıl önceki Yahudi soykırımı, ürpertici bir propaganda ve beyin yıkama endüstrine dönüştürülmüştü hem de Yahudi gücüne boyun etmeyenleri boyun eğdiren yeni bir engizisyon mahkemesine!
Gelinen noktada Yahudi gücü, dünya ekonomisini kontrol eden bir kaç devâsâ kartelle, dünyanın küresel kurumlarına hükmeden, keyfine göre çeki düzen veren kontrolsüz bir güce dönüştü: Dünyayı sosyal darwinizm’in hâkim olduğu, kendi gücüne boyun eğenlere yaşama hakkı tanınan, kendi gücüne boyun eğmeyenlere yaşama hakkı tanınmayan, bunun da en önde gelen (başta 100 yaşına merdiven dayayan dünyanın yaşayan en büyük düşünürü Habermas ve yanısıra Hariri gibi çok popüler kişiler olmak üzere) savunulabildiği tastamam orman kanunlarıyla hükmedilen bir Yahudi Leviathan’ının, zorba, mutlak devlet anlayışının sözkonusu olduğu vahşî bir canavarın insafına terketti.
İkinci Dünya Savaşı, Yahudilerin kontrolünde bir dünya düzeninin kurulduğu bir savaştı. Soykırım endüstrisinin sözünü ettiğim iki kolu üzerine bina edilmiş Leviathan’ı / “canavar”I andıran bir dünya düzeni dayatılmıştı dünyaya.
Bütün kurumları, Yahudi gücü Leviathan’ın keyfine göre kullandığı, örneğin BM’nin beş daimî üyesini Yahudilerin çıkarlarını koruyan bir sopaya dönüştürerek tepe tepe kullandığı bir zorbalık düzeni inşa edecek şekilde geliştirmişti. Birleşmiş Milletler’de İsrail’deki Yahudiler aleyhine alınan hiçbir kınama kararına uyulmamış ve bu kararlara uyulmasını sağlayacak tedbirler alınmamıştı.
Dünya düzeni Yahudi Leviathanı’nın mutlak hâkimiyetini ilan ettiği bir zorbalık düzeniydi. Küresel tiranlıktı.
Dünya, gelinen noktada, azmanlaşan, ruhsuzlaşan Yahudi Gücü Leviathan’ın insafına terkedilmiş durumda!
Dünyayı cehenneme çeviren Yahudi sorunu çözülmeden, dünya günyüzü göremeyecek!
Vesselâm.
.Gazze’nin şifreleri: Masumiyet ve mahzuniyet ilkeleri
Yusuf Kaplan
3/12/2023 Pazar
Çocukları öldürüyorlar! Bebekleri! Henüz annesinden doğmamış yavruları annelerinin karnında!
Musa olmasın diye, belki aralarından biri Musa olur diye bütün çocukları katlediyorlar!
Anneleri öldürüyorlar! Musalar doğuracak annelerini Filistinli çocukların.
Kızlarını öldürüyorlar! Anne olmasın, Musalar doğuracak anneler kalmasın diye kız çocuklarını öldürüyorlar!
Erkek çocukları öldürüyorlar Filistin’de!
Zulme direnecek, karanlığı yok edecek, örgütlü kötülüğü ve kötücül ruhları yeryüzünden kaldıracak direniş erleri, diriliş erleri, varoluş erleri kalmasın, direniş, diriliş ve varoluş erleri birer Musa olmasın diye erkek çocuklarını öldürüyorlar Gazze’nin!
Öldürülen çocuklar mı?
Her biri Musa olacak umut ışıkları, direniş, diriliş ve varoluş çiçekleri mi sadece?
Elbette ki, hayır!
Bebekler umut ışığıdır insanlığın.
Çocuklar umut kıvılcımı.
Anneler güneşi. Sarıp sarmalayarak içini ısıtan, kol kanat gererek dışını ısıtan diriltici güneşi.
Babalar ay’ı: Zifirî karanlıkta yeryüzünü aydınlatan, karanlığa ışık tutan ilâhî feneri insanlığın.
İsrail’deki kötücül ruhlar, kötülük saçıyorlar dünyaya.
Adalet değil.
Hak, hukuk, hakkaniyet değil.
Cennet hiç değil.
Cehennem saçıyorlar insanlığın üzerine!
Cehennem ateşi!
Ama bilmiyorlar ki!
Kötülük aslâ payidar olmaz!
Mazlumun âhı aslâ yerde kalmaz!
İlâhî gazap aslâ masumiyeti yok edene merhamet etmez!
Masumiyet, bizim biz olarak, insan olarak, her birimizde birer Musa tohumu şifrelenen insanlar olarak yaşamamızı sağlayan ilâhî kaynağın yaratılışa sunduğu merhamet eli, rahmet nefesidir.
Masumiyet, hayatın hakikatle buluştuğu yerdir: İnsanın cennetten iz taşıdığı diriltici ilâhi ses ve varedici nebevî nefestir.
Masumiyet insanlığı ayakta tutan, varlığın varlığını korumasına imkân tanıyan gizli el’idir Rabbimizin.
İnsanlık masumiyetini koruyabildiği ölçüde insandır, insan kalabilir ve insanlığını koruyabilir.
Masumiyet, terra incognita’dır, yani keşfedilmemiş kıtasıdır keşfedilmeyi bekleyen hakikatin.
Masumiyet ile mahzuniyet ikiz kardeşidir hakikatin.
Masumi-yetini yitiren insan haysiyetini ve asliyetini de yitirir; mahzuniyetini yitiren de ruhunu ve kalbini.
Masumiyet kalpte yaşar. Mahzuniyet kalple.
Hüzün, kalbi olduğunu hatırlatır insana.
Masumiyetin insanda tezahür eden özelliği “ismet”, insanın arı duru su katılmamış “günahsızlık” hâlidir. Günahın değmediği, değemediği bir kemâl noktası, nebevî ufuk.
Çocuklarla peygamberler aynı kaynakta içerler kana kana: Hakikatten süt emerler doyasıya... Sınırları aşarlar, ötelere, ötelerin ötesine kulaç atarlar durmamacasına…
Kur’ân kaynaktır. Süneet-i Seniyye ırmak…
Kur’ân hakikatin ses’idir, Efendimiz (sav) nefesi: Nefes olmayınca ses hayatlaşamaz.
Çocuklar Kur’ân’ın kaynağından süt emerler: Hakikatin deşifre edilmesi gereken âyetleridir çocuklar.
Sesin hayatlaşması için nefes’e ihtiyacı vardır: İşte o nefes, peygamberlerdir, peygamberlerin nefesi: Hak Telâlâ ile doğrudan irtibat kuran ve gürül gürül akarak insanlığı, varlığı sulayan hakikat ırmağı…
Çocukların sesi, ilâhî kaynaktan beslenir tıpkı peygamberler gibi. İlâhî kaynağın, diriltici, varedici sesiyle ruh aşısı yaparlar: Çocuklardaki masumiyet, yetişkinlerin, insanlığın güven kaynağıdır. İnsanlar çocuklardaki saflığa, su katılmamışlığa bakarak akarlar hayata sessizce, huzur bulurlar çocuklara baktıkça.
Çocuklar büyüklere ne yapmaları gerektiğini söyleyen birer terra incognita’dır: Hayatı insanca yaşamayı mümkün kılan bütün özellikler çocuklara ihsan edilmiştir: Merhamet, letafet, atan kalp, akan ve insanları dirilten, kendine getiren ruh…
Bütün bunlar uğruna ve bunlarla yaşanır hayat insanca.
Mahzuniyetini yitiren insan kalbini, masumiyetini yitiren insan ruhunu yitirir.
Kalpsiz ve ruhsuz hayat yaşanmaz.
Cehennemdir.
Vesselâm
.Henry Kissinger: Kapitalist küresel sistemin “tilki”si!
Yusuf Kaplan
1/12/2023 Cuma
Henry Kissinger öldü.
Postkolonyal dönemde dünyadaki mazlumların kanları ve gözyaşları üzerine kurulan kapitalist düzenin ağababala-rındandı.
Latin Amerika’da, Afrika’da, Asya’da pek çok darbenin planlayıcısı, katliamın kurgulayıcısı, Çin’in kapitalizme (Yahudilerin ele geçirdiği küresel düzene) diz çöktürülmesinin mimarıydı.
ABD’nin ilk Yahudi dışişleri bakanıydı. Amerika’nın dünya üzerinde bu kadar güçlü hegemonya kurmasının sırrını şöyle açıklıyordu: “Biz içimizdeki hainleri temizleriz. Dışımızdaki hainleri ise kullanılışlı elemanlarımız olarak iyi besleriz.”
Dünyayı kana bulayan bir adamın hesabı çok ağır olacak adl-i ilâhide!
Kissinger’la ilgili kurduğum bu cümleler bile onun ne tür bir kişilik olduğunu ele vermeye yeter.
Kissinger, Churchill’in daha akademik versiyonuydu. Ama Kissinger’ın akademisyenliği operasyon adamlığının yanında çok zayıf kalır.
Kissinger, hem İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Soğuk Savaş’ın, hem de daha çok da Soğuk Savaş sonrası küresel Amerikan düzeninin en önde gelen mimarlarındandı. Hedefi, Amerika’da semiren ve Amerika’yı ele geçiren Yahudi gücünün küre ölçeğinde mutlak hegemonya kurmasını sağlamaktı. Ki, Kissinger bu hedefine ulaşmayı başarmıştı.
Kapitalizmi İngilizler kurdular, Sanayi Devrimi’ni İngilizler yaptılar ama kapitalist sistemi küresel ölçekte tartışmasız ve rakipsiz tek ekonomik ve ekonomi-politik sistem katına yükseltenler Yahudiler oldu. Yahudilerin kontrolündeki küresel sistemin bütün rakiplerini acımasız bir şekilde ezmesi, başka medeniyetlerin kendi iktisadî sistemlerini yaşatma imkânlarını yok etmesi ve oradan belki de tarih boyunca en güçlü Yahudi devleti olan Amerika’nın dünya üzerinde büyük bir hegemonya kurması Kissinger gibi diplomat ve akademisyen kılıklı operasyon adamlarının eseridir.
Yahudiler, dünya üzerindeki küresel hegemonyalarını Kissinger gibi diplomat ve akademisyen kılıklı operasyon adamlarına borçludur. Kissinger’ın en önemli kabiliyeti, şeytan kılıklı bir operasyon adamı olmasıydı: Nixon gibi zayıf bir başkan döneminde Amerikan dışişlerine yön veren, Amerikan dışişlerinin dünyaya yön vermesinin temellerini döşeyen kurtlar kanununun kitabını yazmış bir “tilki”ydi. Kendisi bu tür ifadeleri metafor olarak çok seven ve çokça da kullanan bir kişiydi.
Amerikan Yahudi kapitalizminin bütün rakiplerini dize getirmesinin en başta gelen mimar-larındandı: Doğu Bloku’nunun (Komünist Dünya’nın) çökertilmesinde kilit rol oynamıştı: Avrupa’nın Yahudi gücü Amerika’nın önünde diz çökmesinin de mimarlarındandı. Özellikle Almanya öylesine Yahudi gücünün dizlerine kapanmış olmalı ki, Gazze’deki Yahudilerin işlendikleri soykırım ve savaş suçlarına rağmen Almanya İsrail’in yanında olduğunu ilan eden ilk Yahudi kölesi Avrupa ülkesi olduğunu ispat etmekte gecikmedi.
Dahası Japonya, Hindistan ve Çin’i de dize getiren, kapitalist Yahudi gücüne boyun eğdiren “tilki” yine Kissinger’dı. Çin’in kapitalizme geçişinde Çinli Komünist lider Deng ile yaptığı görüşmeler belirleyici bir dönüm noktası olmuştu: Çin’in Amerikan Yahudi gücünün yörüngesine girdirilmesi, kapitalizmin sosyalizmi yutması, liberal kapitalizmden otokrat kapitalizme geçişi Yahudilerin kontrolündeki küresel sistemin nihâî zaferi oldu.
Kissinger’ın Türkiye’de de uzantıları ve müritleri az değildi: Bülent Ecevit de, Süleyman Demirel de Kissinger’ın uzaktan kumanda ettiği ve Türkiye’nin yarım asrına damgasını vuran iki önemli siyasetçiydi. Aynı şekilde Kasım Gülek ve FETÖ’nün lideri de Kissinger’ın gölgesinde nefes alıp veren, oyun içinde oyun çeviren adamlardı.
Türkiye’deki akademik çevrelerde Kissinger muhipleri çok fazla! Dış politikada Amerikan bağımlısı tipleri bunlar!
Bu adam dünyayı kana buladı ve cehenneme çevirdi gitti. Cehennemdeki yerini bu dünyada garantiledi. Vesselâm.
.Büyük Balkan Seyahati-6: Aziz Üsküp’ün kimliğini koruma mücadelesi!
Yusuf Kaplan
27/11/2023 Pazartesi
Aziz İstanbul›un ruh ikizi, iz düşümü, yansıması Aziz Üsküp şehrindeyiz. Şehri tam ortadan ikiye bölen Taş Köprü’nün etrafını kuşatan heykellerle kıran kırana boğuşuyoruz adeta. Meydana hâkim olan heykeller meydanı öylesine çirkinleştirmişler ve öylesine sinir bozucu bir savaş alanına çevirmişler ki, kendimizi bir an savaş alanında gibi hissetmekten alıkoyamıyoruz.
Üsküp’ün kimlik savaşını Bingöl’den Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden okumaya devam ediyoruz…
***
Taş Köprünün üzerinde duruyorum. Arkamda Büyük İskender’in heykeli. Sağımda modern bir köprü. Sol tarafımda da heykellerle donatılmış modern bir köprü.
Köprünün doğu kısmında ise, Osmanlı’dan kalan tarihî yapıların silüetini örtmek için sağlı ve sollu ilgisiz yapılar…
Hiç savaşmamış Kuzey Makedonya Devletine ait bir savaş müzesi...
Köprünün hemen bitiminde, Müslüman tarafında, Büyük İskender’in annesi Olimpia ve İskender’in babası II. Flip.
Hayaletler üzerinden hayalî bir kimlik ve “ulus” icadı çabası bu. Zoraki bir çaba, bütün ulus devlet icadı projelerinde gözlendiği üzere..
Yusuf Hoca, boşuna şizofreni dememişti. Bu tablo başka neyle ifade edilebilir ki!
İnanın, Taş Köprü’yü geçip Müslüman tarafına gelince çok rahatladım. Üzerimdeki o kasvetli ruh hâli bir anda yok olup gitti.
Her şeyin başı inançtır. İnşa ettiğiniz yapılar, inancınızdan izler taşır ister istemez. İslâm, fıtrat merkezli tahrip olmamış tek dindir bu yeryüzünde. Dolayısıyla İslâmî ilkelere göre inşa edilen şehirler, geçekten insanlara nefes oluyor. Sadece Müslümanlara değil, inanmayan insanlar bile bu ferahlığı görebiliyorlar. Sade, derinlikli ve ruh dolu güzel, şiir gibi şehirler inşa edebilmemiz için yeniden, hakîkî anlamda mü’min olmamız gerekiyor.
Hakîkî mü’minlerin yüzyıllar önce Aziz Üsküp’te Varna nehri üzerinde inşa ettikleri Taş Köprü, tek başına meydan okuyor etrafındaki bütün o çirkin yapılara…
Şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Taş Köprü, el-muzaffer daima… Çünkü dayanak noktası çok sağlam. En nihayetinde şunu da eklemek istiyorum. Varna Nehri’nin her iki tarafına baktım uzun uzun... Bütün o eserler arasında yine ben buradayım diyen eser, Taş Köprü’ydü sadece. Ustam haklıydı. Meydan’da kültürler üzerinden bir meydan savaşı vardı. Ancak savaşın galibi hiç tartışmasız İslâm Medeniyetini temsil eden Taş Köprü’ydü.
Tarihî Üsküp Çarşısı’ndaydık yine. Akşam yemek yediğimiz şiir gibi kıvrıla kıvrıla açılan sokaklarda... Mihmandarımız Süleyman kardeş bir şeyler anlattı. O esnada müdahil olamadım. Ama burada değinmek istiyorum. Geceleri, Makedonlarla Taş Köprü üzerinde karşılaşırız. Onlar bizim yemeklerimizi, nargilemizi çok severler. Bunun için gelirler. Bizimkiler de karşı tarafın eğlence yerlerini tercih ederler. Bunu duyunca başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldum.
Bu korkunç bir tablo. Müslümanların lehine bir durum değil! İslâmî hassasiyetin zayıfladığını gösteren bir şey. Tabi ki karşılıklı etkileşim olacak ancak inançlarımızdan ve değerlerimizden taviz vermeden olmalı bu etkileşimler. Umarım mihmandarımızın anlattığı durum, çok az kişi için geçerlidir. Yoksa zaten azınlıkta olan Balkan Müslümanları, farkına bile varmadan kendi elleriyle kendilerini yok ederler maazallah! Seyahat boyunca beni en çok müteessir eden şey bu oldu.
Müslüman şehirde sokaklar kıvrımlıdır, sürprizlere açıktır. İnsan aslında bu sokaklarda kendisini keşfediyor sokakları keşfederken. Bir mükâşefe yolculuğu içindir kıvrımlı sokaklar. Şehir, insandan; insan şehirden izler taşır Müslüman şehrin sokaklarında. Yusuf Hocamın bu açıklamaları bittikten sonra bir sürprizle karşılaştık. Ekmeğin içinde ekmek yiyoruz esprisini üniversitede arkadaşlarla çok yapardık. Meğer gerçekmiş Üsküp’ün Müslüman şehrinin sokaklarında. Mihmandarımız, grubumuzda henüz çocuk yaşlarda olan Salih (yanlış hatırlamıyorsam) kardeşi tembihleyerek börekçiye gönderdi: Şu karşıdaki amcaya git, beni Süleyman abi gönderdi de ve ekmek arası simit iste. Hakikaten birkaç dakika sonra Salih kardeş elinde sandviç ekmeği gibi yarılmış poğaça ve poğaça içinde bir dilim su böreğiyle çıkageldi. Ekmek arası simit diyorlarmış buna. Ücret falan isteyen de olmadı. Süleyman’ı tanıyorlar zaten. İşte ruh dolu Müslüman şehir bu.
Üsküp, İpekyolu ticareti üzerinde yer aldığından kervanlar için konaklama yerleri, hanlar inşa edilmiş Osmanlı döneminde. Tarihi Üsküp Çarşısı içinde yer alan Osmanlı Hanı, şimdilerde tarihteki heybetli görünümünden uzak, bakımsız halde duruyor.
Buradan yetkililere seslenmiş olalım. Osmanlı Hanı, restore edilmeyi bekleyen bir garip yapı şu an için. Daha kötüsü de var. Gündüzleri Kur’an Kursu olarak kullanılan han, hafta sonları gece kulübü olarak kullanılıyor. Makedon yetkililere baskı kurulmalı. Kurs dışında başka bir amaç için kullanılacaksa bir kültür evi olarak kullanılmalı.
Bu olay da beni çokça müteessir eden olaylardan biriydi.
Üsküp’te yer alan Matka Koyu’nda, Mutlak Varlığın, kâinatı ne kadar muazzam yarattığını görüp şahitlik ettikten sonra Kalkendelen şehrine ikindi namazını eda etmek için geçtik. Kalkandelen şehrindeki Alaca Camiinde ikindi namazını eda ettik. Bektaşi etkisi olmasına rağmen camii içinde dört halife adı da vardı. Akide korunmuş, burası önemli. Buradan doğruca Ohri’ye geçmek için yola çıktık. Makedonya hakkında mihmandarımızdan çok önemli bilgiler aldık yol boyunca. Oradan devam edeceğiz nasip olursa inşallah…
.Büyük Balkan Seyahati-5: Üsküp Meydanı’nda heykeller üzerinden medeniyetler savaşı!
Yusuf Kaplan
26/11/2023 Pazar
Balkan seyahatimizin hüzün yüklü Aziz Üsküp ayağındayız: Heykeller üzerinden kültürler savaşı veya medeniyetler çatışması yaşanan Aziz Üsküp’ün tecavüze uğramış meydanında. Seyfullah Yiğit kardeşimin sürgit olgunlaşan kalemiyle seyahate sizleri de dâhil ediyoruz… Buyurunuz efendim…
***
Üsküp Meydanı’na adeta bir daire çizerek ulaşıyoruz. Sultan II. Murat Döneminde başlayıp Fatih Sultan Mehmet döneminde tamamlanan Taş Köprü’nün Müslüman/doğu tarafından otobüsle modern/Hristiyan tarafa geçiyoruz. Epey bir yürüdükten sonra Taş Köprüyle ayrılan modern-geleneksel sınırın batı tarafındaki meydana geldik. Meydana varmadan önce bir binanın üzerindeki afiş Yusuf Hocamızın dikkatini çekiyor. “Free Ukraine” afişini görüyoruz. Bu afişin yanında en az bu afiş kadar yer olduğu halde “Free Palestine” afişini göremedik, maalesef. Görseydik, evet diyebilirdik. Bu adamlar hak-hukuk yanlısı diye düşünürdük ama nerede o hakkaniyet.
Batı zihniyeti ve ardılları sadece kendileri için özgürlük, eşitlik ve hukuk çığırtkanlığı yaparlar, başkaları onların umurunda değildir. İşte bu yüzden dünyayı cehenneme çevirdiler iki asırlık dünya hegemonyası kurdukları süreçte. Oysa İslâm medeniyeti, herkes için adalet ilkesiyle hareket eder. Varna nehri üzerine inşa edilmiş Taş Köprü ve köprünün doğusunda kalan Tarihi Üsküp Çarşısı, İslâm medeniyetinin ne denli kuşatıcı, kucaklayıcı ve nefes veren bir medeniyet olduğunu göstermeye yeterlidir. Köprünün batı kısmındaki ruhsuz yapılar… heykeller… ise batı medeniyetinin nasıl ruhsuz, şiddet yüklü, narsist bir uygarlık olduğunu resmediyor.
Büyük İskender’in, “küçük heykelinin” önündeyiz. Üsküp meydanının batı tarafındayız yani. Meydandaki absürtlükler, neredeyse bağırarak şunu söylüyor adeta: Bizler “şizofreniz.” Bu kadar görgüsüzlük olur ancak, demekten insan kendini alamıyor. Heykellerin babası Büyük İskender heykeline gelinceye kadar yolun sağ ve solunda onlarca heykel gördük. Bunların neredeyse tamamı eşkıya! Osmanlıya başkaldırmış, soygunculuk yapmış haydutlar. Adamlar, haydutlar üzerinden bir tarihi bilinç oluşturmaya çalışıyorlar. Ulus devlet inşası süreci böyle bir şey zaten. Yalanlar üzerinden yeni bir kimlik inşa etme çabasıdır ulus devlet inşası. Bu meydanda heykeller üzerinden çevrilen tiyatro da bunu gösteriyor.
Birkaç dakika heykellere baktıktan sonra, Ustam Yusuf Hoca, karanlığın içindeki ışığı görüp coştu yine, hem de ne coşuş… oysa henüz, az ötemizde akan coşkun Varna Nehrini görmemiştik. Belli ki coşkun akan Varna Nehri, asırlar öncesinden Fatih Sultan Mehmet’ten aldığı aşkın ruh halini, göndermişti kadim mirasımızı hakkıyla sahiplenen Yusuf Hoca’ya. Ustam hakikaten kabına sığmaz bir hale bürünmüştü. Savaş meydanında kılıç sallayan bir cengâver misali cümleler kuruyordu modern dünyanın ruhsuzluklarına karşı. Sağa, sola, arkasına dönüp bakıyor, keskin kavrayışlarını bir anda harmanlayıp sunuyordu bizlere… Sadece bizlere mi? Hayır. Bütün o meydana ve o meydanın “ruhunu” oluşturan bütün ruhsuzlara…
Ustamın konuşmasını kendimce ifade edeyim: Büyük İskender, büyük adam. Ama aynı zamanda zalim. Dünyevi birtakım başarıları olması, onu her bakımdan büyük yapmaz. Doğu ve batı dünyasını sentezleyip yeni bir medeniyet ortaya çıkarmıştır, doğru. Ancak hak ve hukuk ilkesiyle hareket etmemiştir. Dolayısıyla zalimdir. Burada Tito’ya da değinmek istiyorum. Yugoslavya’yı bir arada tutması, Üsküplüler için Matka Kanyonunu yapması, konutlar inşa etmesi, Ohri’nin incisini dünya pazarına tanıtması gibi başarılar Tito’nun zalim olduğu gerçeğini değiştirmez. Çünkü bu adamlar ahlâkî ilkelerden yoksun adamlardır. Müslümanların ölçüsü, İslâm’dır. İslâm terazisine göre adil ve iyiyse, o adam adil ve iyidir deriz. Bir zalimden kurtulmak için başka bir zalime mahkûm olamaz, olmamalı Müslümanlar. Zalimlere olan muhabbet özellikle günümüz dünyasında çok yaygın olduğu için değinmek istedim. Kalplerimize dikkat etmek zorundayız. Zalimlere muhabbet besleyemeyiz!
Burada, bu meydanda, bir kültürler savaşı, bir medeniyetler savaşı var. İki asırdır tarihi onlar, batılılar yapıyor ancak bizler de teslim bayrağı çekmedik. Nal toplamıyoruz yani. Bakın, heykelin sağında kumar oynatılan bir gece kulübü. Tam çaprazında ise, Halkbank, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, bize ait Balkan Üniversitesi. Hem aklımız, hem kalbimiz hem de ruhumuzun sembolleri bunlar. Hakikaten bunu kim düşünmüşse çok güzel düşünmüş. İnceden inceye mesaj veriyoruz heykeller meydanından batı dünyasına. Biz ölmedik. Geliyoruz... Kendimizi toparlayacağız ve yeniden geleceğiz. Bu öksüz yapılara, mazlum Müslümanlara ve bütün mazlumlara hakkıyla sahip çıkmak için GELECEĞİZ DAHA GÜÇLÜ BİR ŞEKİLDE. Ve biz geldiğimizde ONLAR GİDECEKLER!
Vesselâm.
.Büyük Balkan Seyahati-4: Aziz Üsküp’te leziz bir sabah namazı
Yusuf Kaplan
24/11/2023 Cuma
Balkanlar seyahatimizi MTO’nun demirbaşlarından Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden okumaya devam ediyoruz. Bir gün patlamaya hazır bombayı andıran Balkanlarda dolaşırken de Filistin’de, Gazze’de dolaşıyor gibi hissediyoruz kendimizi, kaçınılmaz olarak…
***
Yine yollardayız... Yahya Kemal Beyatlı’nın memleketi Aziz Üsküp’e gidiyoruz. Balkan seyahatimiz çok yoğun geçiyor. İki gün üst üste bir yerde kalamıyoruz. İşte programımız, bu kadar yoğun, hareketli ve de bereketli. Seyahatimizin her anlamda sühûletli ve verimli geçmesinin en önemli unsuru, Yusuf Kaplan hocamız. Okuyucuya malum olanı burada da ifade etmiş olalım.
Bu arada bize mihmandarlık yapan Süleyman Halit kardeşimizin memleketi de Üsküp. Ailesiyle Üsküp’te ikamet ediyor. Dedesi Ataullah Efendi’nin önceki yazılarımızda bahsettiğim fetvası olmasa acaba şimdi nerede ikamet ediyor olurlardı diye de merak etmiyor değilim!
YAHYA KEMAL BEYATLI’NIN MEMLEKETİ AZİZ ÜSKÜP’TEYİZ
Üsküp’e yatsı namazı sonrası vardık. Eşyalarımızı, tarihî Üsküp’te, Müslümanların yaşadıkları yerde çok güzel bir hotele bıraktıktan sonra arastaya/çarşıya geçiyoruz. Çarşı, Müslüman Şehir’in en güzel ve leziz örneklerinden biri.
Süleyman kardeşle Üsküp çarşısında dolaşırken kendimi memleketimde gibi hissettim. Gelen giden selam veriyor. Sarılmalar… muhabbetler… bu samimi ortam, kendimizi daha rahat hissetmemize vesile oldu. Süleyman kesinlikle haklıydı: “Kendimi, bir tura rehber olmuşum gibi hissetmekten ziyade ailemle seyahate çıkmış gibi hissediyorum” demekte çok haklıydı mihmandarımız. Çünkü biz de tura katılan güzel insanların hepsi de böyle hissediyorduk.
İşte bu dedi. Müslüman şehir bu. Bir, iki, üç, dört, beş… bütün sokaklar bir meydana çıkıyor. Her yerde böyle. Bu çok güzel bir şey diyerek yine ruhlu ve coşkulu bir katkı sundu Ustam Yusuf Hoca.
Ara ara seyahate çıkma gerekçelerimize değiniyorum. Tabii birçok gerekçe var. Bunları yazıların farklı yerlerine serpiştirmeye çalışıyorum. Tekrar soralım: Biz Üsküp’e niye geldik? Bizler… neden seyahat ediyoruz? Bu sokaklarda, bu Müslüman çehrelerde, bu beli bükülmüş yaşlıların kamburlarında, namaz vakitleri dışında kapalı olan camilerde ne arıyoruz? Her geçen gün biraz daha elimizin altından kayıp giden Türkiye’yi/Anadolu’yu arıyoruz. Kendimizi arıyoruz. Buralardaki kendimizi, kendimizdeki buraları arıyoruz.
Şöyle düşünmüyoruz: Yurtdışına çıktık Türkiye’yi arıyoruz. Hayır, hayır öyle değil. Zihnimizde yer edinmiş, uydurulmuş sınırları çöpe atalım. Burada, Üsküp’te de diğer yerlerde de aradığımız şey, kaybettiğimiz RUH. İslâmî ilkelerle dört beş asır buralara RUH üfleyen o eşsiz Devlet-i Âliyye’nin tecrübesinin izini sürüyoruz… Hepimizde kendine gelen, hepimizi kendine getiren kendimizin…
ELİMİZDE FENER ARIYORUZ DUR DURAK DEMEDEN…
Önümüzde çok güzel bir fener: Yusuf Kaplan… O fenerin kılavuzluğunda dalıyoruz karanlığa mahkûm edilmiş sokaklara… çıkarıyoruz tarihteki güzellikleri şimdiye… ve taşıyacağız bütün güzellikleri Anadolu’ya ve tüm İslâm coğrafyasına inşallah.
Akşam yemeği sonrası istirahate çekildim. Güne dinç bir şekilde başladım. Sabah namazı için dışarı çıktığımda Mehmet Ünaldı Hocamızı gördüm. Camiye gittim kapalıydı. Ben de caminin kapısının önüne serilen halılarda namaz kılıp geldim dedi.
Ezanı duymadım. Cemaat oluşsun diye biraz geç okuyor olabilirler hocam, dedim. Daha uzak bir camiye doğru yürümeye başladık Mehmet Hoca’yla. Yılın en güzel sabah namazını kılacağım camiye doğru yürüdük…
ÜSKÜP’TE RUH DOLU BİR SABAH NAMAZI…
Hatuncuk Camii, Bursalı hayırsever iş adamları ve Osmangazi Belediyesi tarafından 2008’de restore edilmiş. Tam benim istediğim tarzda bir cami. Küçük, şirin, şiir gibi, ruh dolu ve işlevsel bir cami. Yolun ortasında, Balkanlar’a has o garip ezanı garip bir ruh haliyle dinledik. Ezan bittiğinde camideydik. Camiye girerken arabadan inip camiye gelenleri gördüğümde şöyle yorumladım: Hatuncuk Camii’nin imamı, dertli ve ruhlu bir imam. Böyle olmasaydı arabalı cami cemaati olmazdı! Haklı çıktım. Cami’de en az 45 kişi vardı.
Bu yıl kıldığım en güzel namaz, bu sabah namazıydı. Üsküp’teki bu sabah namazı, iyi ki gelmişim demeye yetecek kadar güzel ve leziz bir namazdı. Sünnetlerimizi eda ettik. Farz olan namaza durduk. İkinci rekâtın kıyamında Kunût Duası yapıldı Filistinli kardeşlerimiz için. Uzunca bir duaydı. Filistinlilere… Müslümanlara… ümmete uzunca bir dua yaptı Hocaefendi. Çok hoşuma gitti. Orada, dua esnasında kendimi çok güçlü hissettim. Bu ümmet dirilecek dedim içimden gür bir sesle. Her şeye rağmen ama her şeye rağmen bu ümmet dirilecek! Başka hiçbir dinde yok böyle bir şey. Her namazda ama her namazda Müslümanlar… birbirlerine dua ediyorlar… bu ümmetin bir parçası olduğum için kendimi çok bahtiyar hissettim… selamı verdik. Tesbîhat… ve sonrasında Hocayla selamlaşma ve Mehmet Hocamla geriye dönüş…
Camiye girdiğimizde her taraf zifiri karanlık. Camiden çıktığımızda ise, şafak sökmüş. Hava, tertemiz ve çok güzel… içimiz huzur dolu. Bayram sabahına kavuşmuş çocuklar gibiydik Mehmet Hocamla. Sabah namazını camide cemaatle kılmışız. Dualar yapmışız. İçimizdeki karanlıklar gitmiş, aydınlıklarla çıkmışız seher vaktine şafak sökümü gibi… Her namaz aslında bizi, iki vakit arasında bilerek ya da bilmeyerek içimize dolan karanlıklardan pirüpak etmek içindir. Her namaz vakti, yeni yeni inkılapların da başlangıcıdır. Bizler… her namazla yenilenen hücrelerimize yeniden şehadet getirtir, yeniden secde ettiririz Mutlak Varlığa… böyle böyle içimizdeki ENE PUTUNUN da bize galebe etmesinin önüne geçeriz. Namaz ne kadar güzel bir ibadettir. Namazla ARINMAK ne büyük bir NİMETTİR. Namazla, maddî-manevî rızıklara gark olmak… müthiş güzellikler… Rabbim! Cümlemiz için daim eylesin inşallah.
Evet, günlerden 14 Kasım Salı. Sabah namazı, kahvaltı ve sonra Üsküp seyahati… iki Üsküp var Üsküp’ün içinde. Modern Üsküp ve geleneksel Üsküp. Bu arada Üsküp “yüz küp” demek. Osmanlı döneminde şehir, yüz küp altınla ihya olduğu için bu isim verilmiş.
Üsküp’ün en yüksek tepesine, Osmanlı mimarisiyle yapılan camiyle mühür vurulmuş. Yavuz Sultan Selim döneminde Mustafa Paşa eliyle. Mustafa Paşa, Yavuz Sultan Selim’in veziri. Caminin adı da Mustafa Paşa Camii. Yusuf Hocamız anlatıyor. Geçen sene bu camide bir hafızlık icazet programına katılmış. Çok güzel geçmiş olmalı ki, anlatırken sanki tekrar yaşamış gibi oldu. Hocamızın da sık sık ifade ettiği gibi, Balkanlar’da iki güç var. Birisi Amerika, diğeri Türkiye. Bunu zaten görüyoruz her yerde. Camiden sonra önünden geçtiğimiz büyükçe bir alan Amerika Konsolosluğuna ait. Tablo net yani!
Şehir meydanına giderken mihmandarımız anlatıyor. Sultan Murat Camii’nin avlusunu taşla döşeyen kişi, Yahya Kemal Beyatlı’nın dedesi. O dönemde şehir yönetimi Beyatlı’nın dedesindeymiş. Tarih kitaplarımız, ecnebinin bize yapmadığını yapmış ve yapmaya devam ediyor maalesef. Kendimizi bilmiyoruz. Balkanlar’ı uzayda falan sanıyoruz. Bize ait izlerden bahsedilmiyor. Bu bilgiyi de ilk defa burada ediniyorum.
Üsküp, bir atlı heykeller şehrine dönüştürülmüş. Üsküp meydanının her tarafında bu çirkinliği görmek mümkün. Yusuf Hoca’nın “şizofreni” ifadesi çok yerinde bir tespit. Bu meydan üzerine çok ciddi okumalar yapacağız bir sonraki yazıda inşallah.
.Büyük Balkan Seyahati-3
Yusuf Kaplan
20/11/2023 Pazartesi
Osmanlı, İslâm’dan çok güzel beslenmiş ve bu güzelliği çok güzel ortaya çıkarmıştır kendine özgü bir şekilde. Sultan Murad’ın türbesinde, bu güzellikleri çok rahat görebiliyorsunuz. Osmanlı, hakikaten incelikli bir medeniyet tecrübesi bize miras olarak bırakmıştır. Yapılan eserlerdeki hassas düşünceler bunu göstermeye yeterli oluyor.
Buradan yola çıkıp, netflix üzerinden şekillenen/yok edilen nesilleri bizler… ayağı yere sağlam basan bu birikim üzerinden inşa edebiliriz. İnanın çocuklarımızın ve bütün insanlığın buna hava gibi su gibi ihtiyacı var!
PRİZREN’İN TERTEMİZ, DİRİLTİCİ RUHU
Önceki yazımızda değindiğim Kosova’nın Prizren şehrindeyiz. Temiz şehir anlamına gelen Pür-i Zerrin’den türeyen bir isim Prizren. Balkanlar’da çok fazla su var. Şehirlerin ortasında akan nehirler çok güzel bir atmosfer oluşturuyor. Prizren’de küçük bir nehir… Üzerinde köprüler… ve köprüden bakınca ilk göze çarpan minareler… işte Müslüman şehir!
Balkanlar’ın her karışında hazin bir hikâye var. Bu şehirde de katliamlar olmuş ancak sayı az olduğu için gündem olmamış. Şu anda da dünyanın her yerinde Müslümanlar zulüm altında. Katliamlar ve baskılar devam ediyor. Gazze’de bile insanlar az öldürüldüğünde kısık sesler çıkıyordu. Şimdi binlerce Müslüman katledilince ancak sesler yükseliyor ama sadece o kadar! Bu nasıl bir vahşet! Zulümleri… katliamları da birer veri olarak görüyor modern dünya! Ruhsuz dünyanın RUHUNUN İSLÂM olduğunu yine RUHSUZ DÜNYA ilan ediyor… inanın gittiğim her şehirde bunu görüyorum. Bütün şehirler sanki kendi lisan-ı mahsusuyla şu HAKİKATİ haykırıyor: İSTİKBAL, İSLÂMINDIR.
PRİŞTİNE’NİN GARİP EZANLARININ ANLAMI
Kosova’da şöyle bir sosyolojik durum oluşmuş: Priştine’ye Batı ve ABD hayranları gönderilir daha çok. Prizren’de ise Müslümanlar yaşar. Buralardaki insanlar bizden daha eski Türkiye’den daha eski Türkçe konuştuğunu söylüyorlar. Haklılar. Bayram Usta, Yusuf Hocaya soruyor. Önceki yazıda bahsetmiştik Bayram Ustadan. Nereden geliyorsunuz? İstanbul. İstanbul 1453’de fethedildi burası ise 1389’da. Dolayısıyla biz sizden eskiyiz diyor Bayram Usta. Aslında buradan bakınca Bayram Usta pek tabii haklı.
Bayram Usta’da ikindi namazını eda ettikten sonra yaptığımız güzel sohbete biraz ara verip, ikindi namazı öncesinde, yine hemen Bayram Ustanın kahvehanesinin karşısında yemek yerken dinlediğimiz GARİP EZAN üzerine birkaç şey yazmak istiyorum. Yusuf Hoca’nın bilhassa dikkatimize sunduğunu belirteyim ‘garip’ ifadesini. Balkanlar’ın hepsinde ezanlar gariptir. İnsanların ruh dünyasını yansıtır okunan ezanlar… haklıydı Yusuf Hoca. Kesinlikle katılıyorum. Makamları böyle olsa bile bizim ezandan hissettiğimiz bu yorumlar yanlış değil çünkü akıp giden hayatın izini sürdüğünüzde bunu görebiliyorsunuz.
Ezanı dinleyin. Şunu göreceksiniz dedi Yusuf Hoca yemek masasında: “Derin bir sessizliğin, bir kimsesizlerin kimsesi arayışı, çağrısı var” okunan ezanda! Müthiş bir tespit. Ezanla ilgili bahis açılmışken Cuma akşamı otobüsle Mostar’dan Saraybosna şehrine giderken otobüste, istek üzerine yaptığım konuşmada ezanla ilgili söylediğim şeyleri de burada yazayım. Şöyle bir açıklama yapayım öncesinde. Bu yazılarda, Ustam Yusuf Kaplan’ın tavsiyesi üzerine film şeridi misali hızlı geçişler var. Ancak gerekli açıklamalar da yapıldığını anlamak zor olmasa gerek. Bunu da belirtmiş olalım.
Evet, Balkanlar’da, garip ve mahzun Balkanlar’da okunan GARİP EZANLAR… MAHZUN EZANLAR… KİMSESİZ EZANLAR… YETİM EZANLAR… DİRAYETLİ EZANLAR… ve her şeye rağmen Müslümanlara NEFES olan EZANLAR… iyi ki varlar, Rabbim! Dindirmesin inşallah! Akşam namazını vaktinde cemaatle harikulade bir camide eda ettikten sonra otobüsümüze geçtik Saraybosna’ya doğru gitmek için. Elimde mikrofon. Konu ezanlara geldi. Neredeyse her vakitte ve farklı şehirler, farklı ülkelere dinlemiştim ezanları… İkindi ezanını Mostar köprüsü üzerinde dinleyerek video kaydı yapmıştım Ustamın tavsiyesiyle. Çok derin hislere gark olmuştum. Yazabilir miyim hepsini? Zannetmiyorum ama yine de denemeye çalışacağım.
Balkanlar’da okunan ezanlar… zor zamanlarda bizim okuduğumuz selâlarımız gibidir! Bizde zor zamanlarda okunur selâlar, ancak Balkanlar’da okunan her ezan aslında bir selâdır! Bir imdat çağrısıdır. Kimsesizlerin yok mu bir kimsesisi çağrısıdır. Evet, ezanlarımızı okuyoruz. Sesimizi duyuyorsunuz ama gördüğünüz üzere bir teşbihte hata olmasın adeta bir alarmmış gibi okuyoruz! Okunan ezanların garip oluşu, insanların GARİPLİĞİNDENDİR! Garipler… mahzunlar… kimsesizler… bütün bunların ruha geçmesi tabiî olarak okunan ezanlara da sirayet edecektir, etmiştir de.
EZANLAR, DİRİLİŞ VE TEYAKKUZ ÇAĞRISI
Balkanlar’ın hikayesini en özlü bir şekilde ne anlatıyor deseler, hiç tereddüt etmeden, okunan ezanlar anlatıyor derim. Balkanlar’da okunan ezanlar, Müslümanlar için bir umut olsa da aynı zamanda bir teyakkuz çağrısıdır da! Biz hâlâ garibiz. Unutmayın! Ezanlarımızın okunduğuna bakıp rehavete kapılmayın. Mostar’ın çıkışındaki taşta, sizler ve gelen tüm misafirler için yazdığımız yazıyı: “Don’t forget 1993” unutmayın. Size yapılan katliamı unutmayın. Srebrenitsa’yı unutmayın. Ezanlar sadece namaz için okunan bir çağrı değildir Balkanlar’da… ezanlar… Boşnakların ve diğer Müslümanların her beş vakitte bir topluca ahitleşmesidir: Ne olursa olsun bizler MÜSLÜMANIZ ve MÜSLÜMAN kalacağız. Çok bedel ödedik ama bakın GARİPTE olsa ezanlarımız okunuyor ve okunmaya da devam edecek çağrısıdır.
Evet, Prizren’deyiz yine. Bayram Usta’nın mekanındayız. Bize rehberlik eden kabiliyetli kardeşimiz Süleyman Halit, çok önemli bir alim ve aynı zamanda kahraman bir hoca olan Ataullah Efendi’nin torunudur. Kendileri Arnavut’tur. Günümüzde Makedonya sınırlarında olan Üsküp’te ikamet ediyorlar. Ataullah Efendi(r.aleyh.) hakikaten tam bir Arnavut’tur. Tito döneminde Meddah medreselerini kuruyor Üsküp’te. Bu kahraman hoca, Balkanlar’ı terk eden halk için şu fetvayı veriyor: Memleketini terk eden dinden çıkar. İstanbul’a henüz gelmiş olanlar bu fetvayı duyunca geri dönüyorlar. Basiretli bir hoca. Müslümanlar bu bölgeleri terk etseler… ezanlar dinecek! Bunu görüyor ve önüme geçiyor. İşte mihmandarımız Süleyman kardeş bu dedenin torunudur. Kendisi de dedesi gibi zeki ve kabiliyetli bir kardeş. Güzel bir tezgahtan çıktığını büyüklere olan hürmetinden görebiliyorsunuz. Hakikaten büyüklerin dizinin dibinde büyümek çok ama çok önemli!
Kosova kendisi kalmak için, Arnavut kalmak için kendi birliklerini kurmuş. Zekeriya mihmandarın dediğine göre asker ve polisin büyük bir çoğunluğu Müslüman. Bölgede Arnavutlar, Müslüman halklara hamilik yapmıştır.
Kosova seyahatimizin sonuna geliyoruz. Geceyi resmi adıyla Kuzey Makedonya’nın başkenti Üsküp’te konaklamak üzere yine yollara çıkıyoruz... Hayat böyle. Ayrılıklarla doludur bu fani dünya…
.Büyük Balkan Seyahati-2
Yusuf Kaplan
19/11/2023 Pazar
Kosova’nın başkenti Piriştine’den devam ediyoruz ‘Büyük Balkan Seyahatimize.’ Bu derinlikli mükâşefe yolculuğunu Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden paylaşıyorum.
AYNI YERDE ÜÇ AYRI CAMİ
Dünyanın birbirine en yakın üç camisinin ikincisi, Aresta/çarşı Camisi. Bu cami Ahilik şuuruyla inşa edilmiş. Her yönüyle Müslüman bir nesil inşa eden ahilik sistemi, hayatı, HAYATIN merkezinden; en hareketli yeri, aresta/çarşıdan yola çıkarak, ıslah eder, inşa eder, imar eder, ihya eder… kadim geleneğimizdeki ahilik sistemiyle çarşılarımız…
Üçüncü cami, Yaşar Paşa Camii. Camilerin çok olması aslında problem değildir. Şehrin ruhuna RUH katıyorsa, işlevselse; maddî manevî olarak şehre ve insana güzellik katıyorsa, her 300-500 metrede bir küçük, kubbeli, minareli şirin camiler yapılmalıdır…
Osmanlı, bunun hakkını vermiş. Şehirleri, cami üzerinden, caminin ruhu üzerinden, bu RUHU merkeze alarak inşa etmiş… Modern dünyanın insanları olarak bizler burayı kaçırdık. Şehirlerimiz, kim olduğumuzla ilgili bize çok net bir bilgi veriyor. Ve yine tarihten miras aldığımız bu tarihi camiler, eserler, bir zamanlar kim olduğumuzla ilgili de çok net bilgi veriyor. Kendimize nasıl çeki düzen vermemiz gerektiğiyle ilgili örnekler… elimizin altında!
Türkiye’nin TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlar aracılığıyla yaptığı güzel işler var. Osmanlı kültür mirasının gün ışığına çıkarılması, korunması çok hayatî işler. Üzerimize bundan daha fazlası düşüyor. Ekonomik ilişkiler kurulmalı. Burada da Balkan devletlerini ayağa kaldıracak şekilde ekonomik faaliyetler yürütülmeli. Bunların yanında tabi ki ilim-irfan-hikmet çerçevesinde de köklü ve ruh dolu faaliyetler yürütülmeli. Yusuf Hocamın ifadesiyle; bizler gittiğimiz için onlar geldiler. Bizler geldiğimizde onlar yeniden gitmek zorunda kalacaklar. Clinton’ın heykeli bizim hâlâ buralarda olmamız gerektiği gibi olmadığımızı göstermiyor mu? Bekliyorlar Müslümanlar bizi Balkanlar’da da… çünkü biz, hâlâ Devlet-i Aliye’nin RUHU’nun mirasçıları olarak görülüyoruz hakkını tam olarak veremesek de! Toparlanacağız ve TOPARLAYACAĞIZ Balkanlar’ı ve bütün ÜMMET COĞRAFYASINI biiznillah.
Devlet-i Aliyye demek, komplekssiz bir şekilde bütün medeniyetlerden beslenip güzel bir sentez ortaya koymak demektir. Dolayısıyla TİKA gibi kurumlar aracılığıyla sadece camiler restore edilmemeli. Tito Lisesinin TİKA tarafından restore edilmesi ve oluşturduğu algı, bu icraatların daha fazla olması gerekliliğini de ortaya koymuştur. Süleyman Halit mihmandarımızın bu bilgisi hakikaten önemli. Tito Lisesine her türlü insan gidiyor. Müslüman olmayanlarla Müslüman olanlar arasındaki buzları da eritiyor. Bunun dışında Müslüman ahlakının, adaletinin ve merhametinin ne demek olduğunu da ama her şeye rağmen göstermiş oluyor. Bizler… Müslüman olarak nefret psikolojisiyle hareket edemeyiz. Şurayı yeri gelmişken eklemek lazım. Müslümanların tarih sahnesine çıkması ve tarih yapmasının en önemli unsurlarından biridir nefret psikolojisiyle hareket etmemesi. Adalet ve merhamet psikolojisidir bizleri bütün İNSANLIĞA UMUT eden ilkeler… bu ilkelerimiz üzerinde TİTREMEMİZ her dem elzemdir diyorum.
HAÇ-HİLÂL KAVGASININ SON EVRESİ…
Balkanlar’da bir haç ve hilâl savaşı var mı? Bunu, şu ana kadar gördüğüm en başarılı, ruh doku ve güzel mihmandar, Süleyman rehberimiz de ifade etti. Haç ve hilalin savaşı 17. yüzyılda Avusturya’nın Osmanlıyla Müslüman olan Balkanlar’a müdahil olmasıyla başladı, dedi.
Bizler… adalet, merhamet ve iyilikle hareket etmek zorundayız. Bu işi aslında Aliya çözdü. Biz DÜŞMANA BENZEMEYECEĞİZ çünkü onlar bizim öğretmenimiz değil, dedi. Ama bize yapılanı da unutmayacağız çünkü unutulan şey, tekrarlanır! Doğru tavır bu. İşte özü idrak eden ve yaşatılması gereken Müslümanca duruş bu. Her tarafa haç işareti koyan bir zihniyet, şizofrendir! Burası net. Aslında bu durum, düşmanın karşısında bir acizliktir, haç sembolleri bunu resmediyor. Müslümanlara çok büyük işler düşüyor. Savaşacağız, tabii ki! Cihat edeceğiz, tabii ki! Ancak bütün bir insanlığın İslâm’ın tebliğine ihtiyacı olduğunu ve bizlerin bir Müslüman olarak bu işe vazifedar olduğumuzu da unutmayacağız. Hassas bir denge bu. Aliya gibi bilgeler bu dengeyi kurmaya muvaffak oldular.
Bu bağlamda Süleyman rehberin Belgrad’ta yaşadığı tecrübe önemli: Sırplardan çok fazla Müslüman olan var. Hatta geçen hafta Belgrad’ta Müslüman olmuş bir Sırpla namaz kıldık yan yana ve koskoca Belgrad’ta bir tane cami var ve ezan sadece cami içinde okunuyor… kısıtlamalarla hakikatin yayılması engellenemedi şimdiye kadar bundan sonra da engellenemeyecektir, dedi.
Ne yapsalar boş, biz BİZ olursak geleceğiz gelmemiz gereken her yere… çünkü insanlık büyük bir buhran yaşıyor. Gazze’de, Müslüman kardeşlerimize, mazlumlara soykırım yapanlar ve buna destek olanlar… öte taraftan dünyanın özgür ve vicdanlı halklarının bu soykırıma güçlü bir şekilde DUR demesi, insanlığın FITRATINA DERCEDİLEN HAKİKATİ/İSLÂMI aradığına bir delildir. Bize rağmen hakikat yayılıyorsa, bizler… HAKİKİ MÜMİNLER olsak neler neler olur tahayyül edin…
TÜRBEDAR SANİYE HANIM’IN CİHAD RUHU
Kosova Meydan Muharebesi alanındayız. Murad-ı Hüdavendigâr/Sultan I. Murat döneminde 1389 yılında küffarla yapılan Kosova Meydan Muharebesi’ni Osmanlı Devleti kazanıyor. Ancak bu savaşta Sultan şehit düşüyor, bilindiği üzere. İç organları bu meydanda defnediliyor ve buraya bir türbe yapılıyor.
Daha sonraları türbeyi ziyarete gelenler için türbenin yanına misafirler için de bir konaklama yeri yapılıyor. Türbe ve çevresinin bakımı için türbedar bir aile görevlendiriliyor. Saniye hanım 73 yaşında olmasına rağmen 4 asırlık ata mesleğini devam ettiriyor. Türbenin de içinde olduğu avlu içindeki şiir gibi bir evde ikamet ediyor.
Çok bilinçli bir kadın Saniye Hanım. Elinde süpürgesiyle adeta ibadet eder gibi avluyu temizliyordu biz türbenin bulunduğu avluya girerken... Saniye hanımın yüzünde, mimiklerinde, kamburunda, duruşunda uzun bir tarihsel süreci yekpare şekilde görmek mümkün! Kendisine kalan ağır yük altında kambur olmuş, yaşadıkları acı olaylar yüzüne aksetmiş ancak bütün her şeye rağmen elindeki süpürgesiyle DİMDİK durarak, CİHADIN yapıldığı yerde CİHADIN RUHUNA bekçilik yapmanın vakurunu gösteriyordu. Ayak bastığımız toprakların şehit kanlarıyla sulandığının idrakinde olan bu mücahit annemiz, tek başına Kosova’nın RUHU olmayı başarmış, yarım yamalak Türkçesine rağmen konuştuğunda saatlerce kendisini dinlettirebilmesi bu RUHTAN geliyor.
Yusuf Kaplan Hocamız, Saniye hanımla sohbet ederken ara ara COŞKULU, ÖZLÜ ve DERİNLİKLİ cümleler de kuruyordu… Balkanlar’daki Osmanlının imzası, tapusu Sultan Murad’ın türbesidir. Şimdi aklıma geldi. Saniye hanımın ailesinden devraldığı türbedarlık da, bu tapunun da bir şekilde fiilî olarak da sürekliliğini gözler önüne seriyor. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Saniye hanımı umreye götürmesi de, her şeye rağmen Devlet-i Aliyye ruhunun mirasçısı olduğumuzu gösteriyor. Hakkını verebilmeyi Rabbim nasip etsin inşallah.
Hâlâ türbedeyiz. Yusuf hocamızın sohbetinden not alabildiklerimi paylaşayım. Türkiye, kültürel/gönül coğrafyasını koruyamazsa, Türkiye’yi/Anadolu’yu koruyamayız. Kudüs elimizde değil. Kâbe tehdit altında. Katar’da, Yemen’de bulunamadığımız için bulunuyoruz.
.Büyük Balkan Seyahati-1
Yusuf Kaplan
17/11/2023 Cuma
Aşk-ı Turkuaz’la kalabalık ama güzide bir ekiple büyük Balkanlar seyahatine çıktık. Seyahatimiz ruh dolu, kardeşâne bir havada geçiyor. MTO’da makale sunan kardeşlerimizle baharda Balkan seyahatine çıkacağız.
Bu güzel seyahatin izlenimlerini Seyfullah Yiğit kardeşimin kaleminden paylaşıyorum…
***
“YİTİK CENNET”İN İZİNDE…
Filistin’in Gazze şeridinde 40 gündür süren bir soykırım var. Tabii ki her fırsatta Filistin’deki soykırıma değineceğiz.
Çin’deki, Suriye’deki, Yemen’deki, Afrika’daki, hulâsa dünyanın her yerindeki Müslüman kardeşlerimizi DERT edineceğiz. Çünkü bizler Ümmeti-i Muhammed’iz (asm). Bir bedenin uzuvları gibiyiz. “Bana ne!” diyemeyiz.
Unutamayız dedik. Zulümler ortak dedik. Tekirdağ’da ikamet eden Orkun abi anlatıyor Kosova’nın Prizren şehrinde, Bayram Usta’nın kahvehanesinde. Kosovalı Mihmandar Zekeriya’nın ifadesiyle, Sayın Erdoğan’ın öncülüğünde TİKA aracılığıyla restore edilip ibadete açılan; şehrin sembolü ve mührü olan Sinan Paşa Camii’nin çaprazında.
Zekeriya Hocalar, mihmandarımız Süleyman Halit kardeşimizin arkadaşı, Yusuf Hoca ile de daha önceden tanışıyorlar. Prizren’de, ikindi namazı sonrası, güzel Müslüman Bayram Usta’nın çaylarını yudumlarken sohbet ediyoruz kendisiyle. Dedesi Hafız Aziz diye biliniyor ama aslında ismi Abdülaziz Efendi. Bölgenin kahraman hocalarından.
Orkun abinin; Tekirdağ’da tek parti döneminin 1930’larda camileri ahır olarak kullanmasının Kosova’da da camilerin şarap mahzeni yapılmasıyla (2007’lere kadar…) arz ettiği benzerliği dikkatimize sunuyor. Bayram Usta da heyecanla, Sinan Paşa Camii’nden 70 kamyon çöp çıkarıldı restorasyon çalışmalarında. Bunu Erdoğan yaptı. Kendisine duacıyız, diyor.
İnsanlar, Balkanlar’da dua ediyorlar Erdoğan’a. Bu bir gerçek. Mesele siyasetin üzerinde ama kaç kişi bunun idrakinde? Türkiye, Anadolu’dan büyük. Bunu görebilecek ve buna göre çaplı, köklü ve ruhlu atılımlar yapabilecek kaç tane dertli adam, oluşum, yapı var? Farkında değiliz. Müslümanların bizden çok şey beklediğini henüz maalesef idrak edebilmiş değiliz!
Balkan seyahati garip bir şekilde başladı. Dükkânda oturmuşum. Yine Gazze’yle ilgili bir şeyler yapayım derdindeyim. İçimde hep bir sızı… Paralıyorum kendimi… Böyle bir ruh hali içindeyken Muharrem Kartancı abi aradı. O masum, safi ve çocuksu ses tonuyla yine beni kandırdı.
Bu ne güzel bir kandırma!
İnsanın güzel dostları olmalı. Onları hayır üzere tutan, onları hayırda yarıştıran ve onları hayır adına yapılan güzellikler için harekete geçiren… işte Samsun MTO temsilcisi Muharrem hocamız böyle güzel bir dost…
OSMANLI RUHU
13 Kasım Pazartesi sabahı Kosova’nın başkenti Priştine’ye, Yusuf Kaplan hocamızın öncülüğünde, kalabalık ama güzide bir ekiple geldik.
Yusuf Kaplan Hocama teşekkür ediyorum; yurtdışına aslında bizim için YURTİÇİ/GÖNÜL COĞRAFYASI/ÜMMET COĞRAFYASINA seyahat etmeme vesile olduğu için… ilk iki yurtdışı seyahatimi kendisiyle yapmak nasip oldu. Hem de ne seyahat… Ağustos ayında yine; Yusuf hocayla Aşk-ı Turkuaz işletmecisi Beytullah Yıldız abiyle Özbekistan’a yaptığımız Özbekistan seyahatimiz
RUH DOLU geçmişti.
Bu seyahat, Buhara’dan Mostar’a doğru bir seyahate dönüşecek biiznillah… Bununla ilgili yazılar yazıldı. Şimdi de Balkanlarla ilgili yazılacak inşallah. İslâm coğrafyasına, yazı yazmak için seyahat etmediğimizi ifade etmiş olayım. Yazılar… aşkın bir boyuta geçen ruh halinin taşıp yazıya dönüşmesidir. Yazı hikâyesini ortaya çıkaran şey, DERTTİR!
Hava soğuktu. Hemen hissettik. İstanbul’da hava daha normaldi. Esinti yoktu. Burada biraz daha soğuktu. Dağlara baktım. Suya doymuş kahverengi dağlara… içimin ferahladığını hissettim. Kâinattaki muhteşem nizamı tefekkür ettikçe insanın, kendisine olan yolculuğu da aslında derinleşiyor. Çünkü kâinatı küçültsen içinden bir insan çıkıyor, insanı büyütsen oradan da bir kâinat çıkıyor. İnsanın mahiyeti büyük. Yaratılış hikmetini idrak edebilirse insan, olur kâinat kadar geniş ve büyük… mesele aslında bu fani hayatı ebedi bir hayata tebdil ettirmek için Allah’ın(cc) isim ve sıfatlarının en güzel şekilde üzerimizde tecelli etmesi için ciddi bir gayret… ve yine Allah’ın(cc) isim ve sıfatlarının bütün mahlukat üzerindeki tezahürlerine dikkat kesilip marifetullah da terakki etmek… işte bütün meselemiz bu. Acizane bu tezahürlerin izini sürmeye geldi bu fakir Balkanlar’a…
Bu seyahatlerin en önemli
bir gerekçesi de şudur:
ÜMMET ŞUURUMUZU DİRİLTMEK ve bütün bir İslâm coğrafyasında ÜMMET ŞUURUNU DİRİLTMEK…
Kosova, 2008’de bağımsızlığını ilan eden yeni bir devlet. Balkanlar’da diğer İslâm coğrafyalarında olduğu gibi Devlet-i Aliye’nin yıkılmasıyla küçük küçük parçalara ayrılmış. Hepsi yutulabilecek kadar küçük… “böl, parçala, yönet” siyasetini İngilizler, batılı devletler çok güzel uyguluyorlar yüz yıllardır…
Osmanlının yıkılmasının üzerinden bir asır geçmiş ama hala Osmanlının ruhunu; adalet, merhamet, iyilik ve güzellik… bu coğrafyada en güzel örnekleriyle görmek mümkün…
YOK OLUŞA KARŞI GÜÇLÜ BALKAN STRATEJİSİ ŞART!
Yusuf hoca bas bas bağırıyor; Türkiye’nin, daha kalıcı ve uzun soluklu işlere imza atması gerekiyor Balkanlar’da diye. Bir şeyler yapılıyor yok değil ama yetersiz ve hatta çok eksik! Balkanlar’daki Müslümanları kendi ayakları üzerinde duracak seviyeye taşımamız gerekiyor. Buradaki insanlar kimsesizler… mazlum ve mahzunlar… gülmeleri ve ağlamaları bizim gülmemize ve ağlamamıza bağlı. Bunu açık açık söylüyorlar. Tabi ki bunun için de önce bizim adam gibi kendimizi TOPARLAMAMIZ gerekiyor. Dirilebilirsek diriltiriz inşallah bütün ümmet coğrafyasını.
Priştine şehrinde, seyahate büyük bir otobüsle başladık. En arkada küçük bir mutfak ve hemen yanında bir masa. Masanın etrafına halkalandık dertli bir ekiple. Bu masa seyahatimize ayrı bir güzellik kattı. Yusuf Hoca da ara ara kalkıp yanımıza geliyordu.
Balkanlar’ın manevî durumu çok kötü. Düşünün Priştine şehrinin en büyük bulvarının adı eski ABD Başkanı Clinton Bulvarı! Bir de bulvar üzerinde devasa bir Clinton heykeli var! Clinton’ın heykelini gördüğümüzde şaşırdık tabii. Bu şaşkınlığı üzerimizden atmadan hoca şunu tavsiye etti; gezdiğiniz yerlerdeki dikkat çeken mekân adlarını, kişi adlarını, ilk izlenimlerinizi hemen oracıkta yazın!
Yani Clinton’ın heykeli, zihni felçleşmenin aslında nasıl bir boyutta olduğuyla ilgili bize çok net bir resim sunuyor.
Dünyanın birbirine en yakın üç camisini görmeye giderken yol üstünde gözüme üç tane kilise ilişti. Gayrimüslimlerle yaşamak aslında hem Müslümanlar için hem de gayrimüslimler için bir nimet eğer bilinirse. Ortak vatan üzerinde bir mutabakata varılırsa, saygı olursa hem karşılıklı beslenme hem de kendini güçlü bir şekilde besleyip güçlü bir şekilde var olma durumu ortaya çıkıyor her şey zıddıyla bilinir hakikati sırrınca. Osmanlı tecrübesi buna örnektir.
Fatih, 1461’de Kosova’ya gelir. Hünkâr Camii, o dönemden kalma. Aynı yıllarda Giresun’da yapılmış bir cami daha var. Giresunlu Oktay abiden öğreniyorum. Düşünsene diyor. Giresun Priştine arası neredeyse 2.500-3.000 km arası. Bu adamlar İstanbul’dan kalkıp bu uzak mesafelere at sırtında gidip geliyorlar sefer için, eser için… bu ne muazzam bir COŞKU… hakikaten büyük bir ruh var. Bizler… modern dünyanın insanları uçakla bile gidip gelmekten aciziz. Aslında ruhsuz olduğumuz için aciziz!
Her şeyde coşku ve ruh olmalı.
Aşk olmadan fethe çıkılamaz!
.Luther’in Yahudileri imha planı
Yusuf Kaplan
12/11/2023 Pazar
“Yahudileri imha edin! Sinagoglarını yakın! Avrupa’dan sürün!”
Yedi maddeden oluşan bu talimatlar, sıradan birine ait değil. Protestanlığın kurucusu ve sonuç itibariyle sekülerliğin ve dolayısıyla modern dünyanın ve tasavvurunun icadında en kilit rollerden birini oynayan Martin Luther’e ait.
Büyük çalkalanmaların ve transformasyonların kasıp kavurduğu 16. yüzyıl ‘’Avrupa’’sında yaşayan Luther’in, “Yahudilere ve Yalanlarına Karşı” (Against the Jews and their Lies) başlıklı bir kitabı olduğunu biliyor muydunuz?
Luther, 7 maddeden oluşan Yahudileri imha planını bu kitabında açıklıyor ve Avrupa’da Yahudilerin nasıl bir hayat sürdüklerine dair ilginç bilgiler veriyor. Avrupa’da Yahudilere karşı ne denli büyük bir kin, nefret ve öfkenin kolgezdiği ve Yahudilerin nasıl bir hayat sürdükleri bu kitaptan ve Luther’in Yahudileri imha planından çok net bir şekilde anlaşılabiliyor.
Luther’in Yahudileri imha planı, piyanist, psikanalist, uygarlıklar ve düşünce tarihi araştırmacısı Georg Frankl’ın “Civilisation: Utopia and Tragedy” (Uygarlık: Ütopya ve Trajedi) başlıklı kitabında ayrıntılı olarak yer alıyor. (Burada, Zihnin Arkeolojisi üst başlığı ile iki cilt olarak yayımlanan Frankl’ın bu nefis kitabını Pınar Yayınları bünyesinde kurduğumuz Açılım Kitap’ın “uygarlıklar ve düşünce tarihi” dizisinin ilk kitabı olarak yayımladığımızı haber vermiş olayım).
George Frankl, iki ciltlik kitabında şimdiye kadar yapılmamış bir şeyi yapıyor: İlk ciltte, insanlık tarihinin başlangıcından Antik Yunan uygarlığına kadar gelmiş geçmiş kültürlerin ve uygarlıkların bilinçaltlarının tarihini yazıyor. Bu metni keşfedince, Frankl’ın izini sürdüm ve hatta Londra’dayken bu ilginç adamın Elizabeth Hall’de verdiği bir piyano konserini izledim.
Luther’in Yahudileri imha planını Frankl’ın kitabının ikinci cildinin 97. ve 98. sayfalarından aynen aktarıyorum. Bu metnin Ermeni sorunu ile nasıl başa çıkacağını bilemeyen zavallı devlet ricalimizin işine de fazlasıyla yarayacağını şimdiden söylemiş olayım. İşte size Luther’in 7 maddeden oluşan Yahudileri imha talimatnamesi:
“1-Yahudiler’in sinagoglarını yakın. Sinagoglardaki Yahudilerin üzerine de sülfür ve katran dökün. Ve yakılan Yahudilerin cesetlerinin üzerini, hiçbir iz kalmayacak şekilde toprakla örtün.
2-Yahudiler’in evlerini yıkın. Tüm Yahudileri sürüler hâlinde ahırlara doldurun. Böylelikle Yahudiler, bu dünyanın efendileri olmadıklarını, sadece sürgüne mahkûm edilen mahpuslar olduklarını öğrenmiş olsunlar.
3-Kutsal kitaplarını ve metinlerini ellerinden alın. Böylelikle Yahudiler, Tanrı’ya ve İsa’ya lanet okumaktan alıkonulmuş olsunlar.
4-Yahudiler’in hahamlarının çocuklarını eğitmelerini, kamusal mekânlarda Tanrı’ya ibadet etmelerini yasaklayın. Yasağa uymayanları ölüm cezasıyla cezalandırın.
5-Alman İmparatorluğu’nun sınırları içinde seyahat etmelerini yasaklayın.
6-Yahudiler’in faiz peşinde koşuşturmalarını yasaklayın. Ellerinden paralarını, altınlarını, gümüşlerini ve tüm mallarını, mülklerini alın. Çünkü Yahudilerin, elde ettikleri her şey hırsızlık ve faiz yoluyla elde edilmiştir.
7-Yahudiler’in çocuklarını ve gençlerini en zor işlerde çalıştırın. Böylelikle, alınteriyle ekmek kazanmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmiş olsunlar. Ama en iyi yöntem, bunların hepsini Almanya’dan, İspanya’dan, Fransa’dan, Bohemya’dan ve diğer Avrupa ülkelerinden sürmektir.”
Bu belge, Avrupa’da hâkim olan Yahudi düşmanlığının tarihinin ne denli eski olduğunu gözler önüne seriyor. Ermeni soykırımı konusunda Osmanlı’ya yöneltilen suçlamalar ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya dönük politikalar bu tür belgelerle kısmen de olsa etkisiz hâle getirilebilir.
Burada altı çizilmesi gereken nokta şu: Bizim tarihimizde farklı dinlere ve kültürlere mensup topluluklar asla Avrupa’da farklı dinlere ve kültürlere mensup topluluklara yapılan muamelelere maruz kalmamışlardır. Bizim tarihimiz bu açıdan son derece temizdir. O yüzden bizim tarihimizde Ermenilere karşı, Avrupalıların Yahudilere karşı takındıkları sistematik tehcir ve katliama benzer bir tavır, tutum ve politikaya rastlanmamıştır. Ermeni sorunu, belli iç ve daha çok da dış siyasî oluşumların sonrasında zuhur etmiş bir sorundur.
Bu nedenle bu tür belgelerin, Ermeni sorunu konusunda kafası bir hayli karışık olan devlet ricalimizin, Genelkurmay’ın ve Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin hareket ve manevra alanını genişleteceğini ve toplum olarak da bizim hiç de hak etmediğimiz bir hakarete, aşağılanmaya maruz bırakılmamızın önünü keseceğini söylemek bile gerekmiyor.
Ama burada sormadan edemediğim bir soru var: İslâm tarihi boyunca Yahudiler, Müslümanlardan büyük bir himaye, yardım ve destek görmelerine rağmen, neden hem Ortadoğu’da Müslümanlara cehennem hayatı yaşatıyorlar ve hem de küresel düzlemde özellikle de Amerika ve Avrupa ülkelerinde İslâm’ın fanatizmle, terörizmle, kan emicilikle özdeşleştirilmesinde son derece aktif ve belirleyici bir rol oynuyorlar acaba?
*
Not: Bu yazı, 2001 yılında 7 Mayıs tarihinde bu sütunda yayımlanmıştı. Bu yazıyı yeniden yayınlama ihtiyacı hissettim; çünkü Yahudiler, kendilerini kitleler hâlinde katledenler Avrupalılar olmalarına ve Yahudilerin katledilmelerine her zaman Müslümanlar engel olmalarına rağmen, Yahudilerin neden Müslümanları katletmekte zırnık kadar tereddüt etmedikleri meselesi üzerinde düşünmekte yarar var. Kendilerini koruyanlar Müslümanlar olmasına rağmen Yahudilerin Gazze’deki savunmasız Müslümanların bebeklerini, çocuklarını, kadınlarını katledecek kadar nankör, aşağılık tavır sergilemelerini nasıl açıklamalı peki? Küfür tel millettir, bu yakıcı gerçeği hiçbir zaman unutmamalıyız!
.Biz Gazze’yi kurtaramıyoruz ama Gazze bizi kurtaracak galiba!
Yusuf Kaplan
10/11/2023 Cuma
Gazze, bir aydır İsrail bombardımanı altında inim inim inliyor! İsrail ordusu, bebek çocuk, kadın yaşlı demeden 10 binden fazla masumu katletti. Katledilenlerin yarısı çocuklar; üçte ikisi çocuklar ve kadınlar!
Bunlar tespit edilenler. Bir de en az o kadar enkazın altında kalanlar ve henüz kayıtlara geçmeyen şehitler var!
Filistinlilerin kökünü kurutmak, Filistin’i haritadan silmek istiyor aşağılık mahlûkâtlar!
İngilizler İslâm dünyasının haritalarını cetvelle çizdiler, aşağılık Yahudiler kanla çiziyorlar!
Filistin’i haritadan silme, Filistinlilerin kökünü kurutma projesini hem özellikle çocukları ve kadınları katlederek hem de Gazze’yi insansızlaştırarak yapmak istiyorlar!
Gazze’ye kuzeyden girdi İsrail terör ordusu, Gazze halkını güneye doğru tehcire zorluyor! Saldırılarına sözümona “insanî” (!) gerekçeyle tehcir için ara veriyor; böylelikle hem zaman kazanmaya hem de bütün dünyada çizilen karizmasını düzeltmeye çalışıyor!
VİCDANLARI AYAĞA KALDIRAN KÜRESEL İNTİFADA
Yahudi paranoyası, insanlığı çıldırmanın eşiğine getirdi. Gözünü kırpmadan çocukları, kadınları katlediyor! Hem de canlı yanında! Naklen! Kur’ân’ın “belhüm edall” (hayvandan da aşağı) olarak tarif ettiği bir insan türünün en iyi örneği olduklarını kendileri dünya âleme ispat ediyorlar!
Yahudi karakterini ve psikozunu en mükemmel şekilde Kur’ân çiziyor: Yahudilerin onca nimet verilmesine rağmen bozgunculuğu, şımarıklığı, acımasızlığı çok enfes bir dille anlatılır Hakikat Kitabı’nda.
İsrail terör devletinin şu an Filistin’de, Gazze’de yaptığı soykırımı ve etnik temizliği ürpererek ve öfke patlamasıyla izleyen dünya vatandaşları, Kur’ân’da çizilen paranoyak Yahudi portresini görünce Kur’ân’ın nasıl mûcizevî bir kitap olduğunu teslim edeceklerdir.
O yüzden Filistinlilerin İsrail’in hunharca saldırılarına, bombalamalarına rağmen aslâ teslim bayrağı çekmemeleri, en gelişmiş silahlara karşı göğüslerini siper ederek taşlarla karşılık vermeleri, haysiyetlerini koruma cesaretleri ve vakarları bütün dünyanın Filistinlilere sempati beslemesine, âşık olmasına ve İsrail’den nefret etmesine yol açtı. Filistinlilerin onca akan kana, onca katliama ve yıkıma karşı gösterdikleri direniş, verdikleri haysiyetlerini koruma savaşı, bunu da güçlü, sarsılmaz bir imanla yapmaları, Batı’da kitlelerin, özellikle de gençlerin hem Filistinlilere sempatiyle yaklaşmalarını hem de bütün Batılı başkentlerin, ülkelerindeki yasağa rağmen yasakları delerek sokakları hınca hınç doldurmaları, insanlığın vicdanının patlamasına ve ortaya küresel intifada diyebileceğimiz büyük bir protestonun, küresel öfkenin patlak vermesine yol açtı.
Belki de tarihte ilk defa Müslümanların Filistin davasında sessiz kalmalarına rağmen Batılıların, Batı’daki kitlelerin mazlum Filistin halkına yapılan yürekleri dağlayan zulmü, barbarlığı durdurmak için sokaklara dökülmelerine yol açtı.
İSRAİL’İN YAPTIĞI SOYKIRIM VE ETNİK TEMİZLİK CEZASIZ KALMAMALI!
Şu kesin: Gazze’deki İsrail terör devletinin gerçekleştirdiği soykırımdan ve etnik temizlikten sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bu soykırım ve etnik temizlik, başta Netanyahu haydutu olmak üzere İsrailli yöneticilerin işledikleri insanlık suçundan yargılanmalarına neden olacak. Gazze’deki soykırım ve etnik temizlik, hem Yahudi paranoyasının ne kadar hunharca sonuçlara yol açabilecek, dünyayı cehenneme çevirebilecek bir belâ olduğunu hem de bütün insanlığın Yahudilerin aslında tam 75 yıldır nasıl büyük ve ürpertici cinayetler işlediğini kavramasına imkân tanıdı.
Gazze’deki soykırım ve etnik temizlik, Yahudi paranoyasının dünyayı cehenneme çevrime potansiyeli taşıdığını ispatladı. Gazze’deki soykırım ve etnik temizliği sadece seyreden Batı dünyasındaki bütün kurumların ne kadar ruhsuz, kırılgan, eli kolu bağlı kurumlar olduğunu gözler önüne serdi.
BİZ GAZZE’Yİ KURTARMADIK AMA GAZZE BİZİ KURTARACAK!
“İnsan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü” söylemlerinin sadece içi boş, ayartıcı ve anlamsız sloganlar olduğunu ispatladı.
Yeni bir dünya kurulacak, Türkiye kurulacak bu yeni dünyada kurucu bir aktör olarak belirleyici bir rol alacak.
Batılı kurumlar çöktü. Zaten olmayan Birleşmiş Milletler Gazze’de mezara gömüldü! İnsan hakları örgütlerinin ne kadar aşağılık, ırkçı, faşist, Batı-merkezci örgütler olduğu gün ışığına çıktı.
İslâm dünyası diye bir yerin olmadığı, İslâm dünyasının İslâm’ın değil, Batılı sömürgecilerin yerli Batıcı işbirlikçilerle şekil verdiği iki asırdır köle olan bir harabe olduğu anlaşıldı.
İslâm dünyasının âcilen barış gücü, güvenlik teşkilatı, âcil yardım gücü, İslâm ordusu, ortak karar alma mekanizmaları, iktisadî ve kültürel işbirliği teşkilatları inşa etmesi gerekiyor. Derhal, hemen ve şimdi!
Biz Gazze’yi kurtaramıyoruz ama galiba Gazze insanlığı uyandıracak, bizi kurtaracak…
Vesselâm.
.Genç kuşakları yitirirsek, ülke elimizden gider…
Yusuf Kaplan
6/11/2023 Pazartesi
Gazze’deki soykırımdan sonuç itibariyle hiç de farklı olmayan ürpertici bir sorunumuz var: Çocuklarımızı kaybediyoruz… Liselerdeki çocuklarımız hız, haz ve ayartı peşinde koşturuyor. Üniversitelerdeki çocuklarımız da aynı şekilde.
Popüler kültür ve popüler kültürün en yaygın mecrası sosyal medya, bu kültürel soykırımı katmerli hâle getiriyor.
Soru şu burada: Liselerdeki çocuklarımızın kaçta kaçının İslâm diye bir derdi, davası, iddiası, hayali ve rüyası vardır? Üniversitelerdeki çocuklarımızın kaçta kaçı Gazalî’yi, İbn Sina’yı, İbn Arabi’yi, İbn Haldun’u, Cezeri’yi, Birûni’yi, Sinan’ı, Itri’yi ideal model olarak görüyor acaba?
Bu sorular hayatî sorular ve verilen cevaplar hayal kırıklığına yol açacak kadar ürpertici.
Genç kuşaklarını ihmal edenler, geleceklerini imha ederler. Çocuklarımız hız, haz ve ayartı rejimi dromokrasinin pençesinde kıvranıyor. Hedonizmin, egoizmin, nihilizmin kurbanları olmak üzereler… Bütün bu akımlar, deizmin, ateizmin kucağına itiyor çocuklarımızı.
DEİZM VE ATEİZM DALGASI…
Peygamber’siz din olmaz. Peygambersiz din, asliyetini ve hüviyetini de, varlığını ve anlamını da yitirir.
Ama çağımızda peygamber fikrine saldırı var. Deizm, Tanrı fikrini, inancını kabul eder ama peygamberi, peygamber fikrini ve inancını reddeder. Deizm, Tanrı fikrini kabul etse de, sonuçta, deizmin tanrı inancı, pagandır: Hayata karışmaz, hayatın dışındadır deizmin tanrısı. Hayata karışmayan bir Tanrı fikri, Yaratıcı olamaz, yaratılanların icat ettiği bir mahlûkât olabilir ancak.
Deist olup da dindar olduğunu söyleyen insanlar var. Deizm, hakîkî dinin, inancın altını oyar. Deist, her ne kadar Tanrıya inandığını söylese de, inanan biri değildir, inançla, din’le dalga geçen, kafasına, keyfine göre hem tanrı hem de din icat eden biridir. Deist, tastamam palyaçoyu andırır: Deistleri en iyi açıklayacak ifade palyaço metaforudur.
KALICI ÇIKIŞ YOLU: TEVHİD İNANCI VE NÜBÜVVET FİKRİ
Din’in temeli tevhid’dir. Tevhid, hem yaratıcının tekliğini ve benzersizliğini ifade eder hem de hayatın birliğini teminat altına alır, kosmos yerine kaosun, vahdet yerine kesret’in hâkim olmasını önler.
Tevhid inancı, bütün fikrine dayanır. Bütün fikri, insanın parça’nın, dolayısıyla atomun dünyasında kaosun eşiğine sürüklenmesinin önüne set çeker. Bütün fikri, her bir parça’nın hem kendi varlığı ve anlamı hem de diğer parçalarla ve bütün’le ilişkisi açısından hayatta kozmos’un, düzenin, nizamın teminatıdır.
Bütün fikrinin yitirildiği bir yerde, parça bütün’ü de paramparça eder; hayatı kaosun, anlamsızlığın ve nihilizmin eşiğine sürükler.
Bütün fikri’nin ve parça’nın bütün’le kopmaz irtibatının ve hayatın anlamını, insanın da özgürlüğünü yitirmemesinin yegâne kaynağı nübüvvet fikri’dir. Nübüvvet fikri hem tevhid akîdesinde kristalize olan bütün fikri’nin hem de insanın özgürlüğünün yegâne sigortasıdır. Peygamber’i devre dışı bırakan bir din, kısa devre yapar ve ortaya kelle sayısı kadar din yorumu çıkar.
Tevhid fikri, dinin temeli. Nübüvvet fikri ise sütunu.
Diyanet ve diğer devlet yetkilileri, propagandasını yapmamak için açıklamaktan çekinseler de, deizmin ve hatta ateizmin hızla yaygınlaştığını, insanların dini hızla terkettiklerini ya da dine karşı ilgisiz ve kayıtsız bir tavır sergilediklerini gözlemliyoruz.
ÜLKENİN ELİMİZDEN GİTMEMESİ İÇİN…
Deist ve ateist olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, mütedeyyin olduğunu iddia eden insanlar. Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır. Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken en taze ve mümbit araştırma alanlarından biri şu ân.
Deizmin yaygınlaştığı bir yerde, dinin bütün temelleri aşınır ve varlık sebebi sorgulanır. Din, zamanla anlamını yitirir, hayattan uzaklaşır, silinir gider…
Öyleyse yüreği yanardağ gibi yangın yerine dönen biri olarak haykırıyorum bir kez daha: Toplumu ayakta tutan, dinamizmini, tarihî derinliğini ve kültürel zenginliğini sunan en önemli kaynak olan İslâm’ı yitiren bir ülkenin çocukları kendilerini de, ülkenin bağımsızlığını da, varlığını da koruyamazlar.
Bütün bu sorunları, güçlü, esaslı bir tevhid inancı ile anlayabilir ve aşabiliriz. Tevhid inancını korumanın yolu, güçlü bir nübüvvet fikrine sahip olmaktan geçer.
Çağdaş dünyanın ağlarına düşmeden, çağrısı çağını kuracak uzun soluklu medeniyet tasavvuru yolculuğuna çıkabilmek, köklü bir tevhid inancına ve güçlü bir nübüvvet fikrine sahip olmakla mümkündür. O yüzden şunu söylüyorum en yüksek sesle seslenerek: Genç kuşakları yitirirsek, ülke elimizden gider…
Vesselâm.
.Türkiye’nin Batılılar ve Şia tarafından çifte kuşatmayla karşı karşıya kalması
Yusuf Kaplan
5/11/2023 Pazar
Tarihin en büyük kıyımlarından biri yaşanıyor. Tarihte canlı yayınlanan bir soykırıma tanıklık ediyor insanlık ilk defa. İşte bu ürpertici! İnsanın insanlığa karşı duyarsızlaşmasıyla sonuçlanır bu.
Bu yazıyı tarihe kayıt düşmek için yazıyorum.
OSMANLI GİTTİ, DÜNYA CEHENNEME ÇEVRİLDİ
Batılı değerlerin ne denli içi boş, anlamsız, ruhsuz olduğu gün ışığına çıktı.
Batı uygarlığı öldü, Gazze’de toprağa gömüldü.
Filistin’de yüzyılın en büyük katliamı yaşanıyor. Çoluk çocuk demeden masum siviller katlediliyor. Gazze kan gölüne döndü. Kandan beslenen vampirler bunlar. İnsanlık suçu işliyor İsrailli haydutlar. Sadece İsrail terör devleti değil, İsrail terör devletine destek veren ülkeler de suç ortaklığı yapıyorlar İsrail’in vahşetine ses çıkarmayarak.
Gazze’de yaşanan soykırım ve bu soykırıma karşı dünyanın hiçbir şey yapamaması, sadece seyretmesi, bir gerçeği yüksek sesle haykırmamız gerektiğini hatırlatıyor bize: Osmanlı gitti, dünyadan ruh çekildi. Osmanlı gitti, dünya cehenneme çevrildi.
Osmanlının durdurulmasından sonra yeryüzü bir daha gün yüzü göremedi.
Osmanlı durduruldu dünyanın dengesi bozuldu.
Osmanlı durduruldu, dünya iki büyük cihan savaşına sürüklendi. Dünyadaki bütün dengeler alt üst oldu. Dünyanın haritaları yeniden çizildi.
SÜNNÎ DÜNYANIN PARÇALANMASI…
Aradan bir asır geçti, dünya bir kez daha bir dünya savaşının eşiğine sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya. Dünyanın ekseni yüz sene önce İslâm dünyasından Atlantik’e kaymıştı. Yüz sene sonra Atlantik’ten Pasifik’e doğru kayıyor jeo-stratejik olarak.
Bu süreçte Osmanlı yıkıldı, Ehl-i Sünnet’in dünyası paramparça edildi. Başkanlardan ve Kafkaslardan İslâm uzaklaştırıldı. Tam 110 yıl önce Balkanlarda ürpertici bir Balkan mezalimi ve soykırımı yapıldı. 300 milyon insan katledildi.
Arnold Toynbee, Osmanlı’nın durdurulmasıyla ve tarihten uzaklaştırılmasıyla birlikte Sünnî dünyanın parçalandığını söylemişti. Hilafetin bitirilmesi, Sünnî dünyanın yaşadığı en büyük yıkımlardan biri oldu. Sünnî dünyanın dört bir cephede yediği bu darbelerden sonra Şia’nın önü alabildiğine açıldı.
Önümüzdeki süreçte Sünnî dünyanın tarihî ve zihnî derinliğini temsil eden Türkiye ile Şia’nın temsilcisi İran kafa kafaya getirilmeye, büyük bir çatışmanın eşiğine sürüklenmeye çalışılıyor. Bu süreçte, bu müstakbel çatışma senaryosunda Batılılar Şia’yı destekliyorlar, Türkiye’ye ölümcül bir darbe vurmak istiyorlar. Filistin’de yaşananlarla bunun provası yapılmak isteniyor. Türkiye alana çekilerek, tuzağa düşürülmek ve daha doğmadan boğulmak isteniyor.
Türkiye, hem tarihî hem zihnî hem de kültürel bakımlardan Sünni dünyanın tabiî temsilcisidir. Yaşananlar, Türkiye’nin bu rolünü hakkıyla üstlenmesine yol açacak
Türkiye’nin Sünnî dünyanın temsilcisi olması, Şiî-Sünnî çatışması tezgahına gelmesi anlamına gelir mi?
Asla!
Tahmin edilenin ve arzu edilenin aksine Türkiye’nin Sünnî dünyanın temsilciliği rolünü hakkıyla üstlenmesi, tuzağa düşmesini önler ve İran’la bu tehlikeyi bertaraf etmek için diplomatik ve siyasî ilişkiler kurma girişimlerini icbar eder.
ŞİA’NIN ÖNÜNÜN AÇILMASI…
Batılıların korkuları İran değil, medyadan ürettikleri dezenformasyonun aksine. Batılıların ezelî düşmanı veya rakibi Türkiye’dir. Türkiye’nin yüz sene önce kendisine ait olan bu coğrafyada yeniden söz sahibi olması, bir süre sonra Batılıların buradan defolup gitmelerini gerektirecek.
Biz gidince Batılılar geldiler ve yerleştiler burnumuzun dibine ve her tarafımızı kuşattılar kukla Şia ve terör örgütleri üzerinden. Biz gelince Batılılar defolup gidecekler buradan. Batılıların tek derdi bizim bir daha gelmemizi önlemek.
Bizim yeniden gelmemiz, Batılıların adım adım mayın döşer gibi yerleştirdikleri Şia varlığının burada pasifize edilmesi, bu da İran’ın buradan uzaklaştırılması demek.
O yüzden Batılılar İranlılarla birlikte hareket ediyorlar ve Türkiye’yi kuşatıyorlar iki cepheden.
İki asırdır, İslâm medeniyeti, İslâm düşüncesi ve sanatıyla ilgili çalışmaların merkezinde İranlılar var. İslâm medeniyetinin, düşüncesinin ve sanatının en çaplı eserleri İranlılar tarafından yazılıyor. Sinemayı İranlılar yapıyor.
Sünniler slogan atıyor!
Şiîlerin önü açılıyor. Sünnîlere her yerde büyük katliamlar yapılıyor.
İslâm dünyasının haritalarını İngilizler mezhebî sınırlar üzerinden çizdiler, sorunlu alanlar icat ettiler.
Böyle giderse, Sünnîler sadece slogan atacak, Şiîler medeniyetin, düşüncenin ve sanatın tarihini yazacak, dahası mazlumların hâmisi rolünü oynayacak ve şu an % 85’e % 15 olan nüfus dengesi bir asır içinde %60 ile % 40 oranına çıkarak büyük ölçüde alt üst olacak. Uzun vadede İslâm’ı Şia’nın temsil edeceği, hatta belki de Şia hilâfetinin ilan edileceği çok tehlikeli bir sürecin yapı taşları döşeniyor!
Sünnî dünya toparlanıp fikrî atılım yapamazsa, bu tehlikenin önü alınamaz. Burada Türkiye’ye ve tabii şahsen bizlere (MTO’ya yani Medeniyet Tasavvuru Okulu’nun öncü kuşaklarına) tarihî görevler düşüyor.
Vesselâm.
.İhanetlerle gelen zillet, Ebu Ubeyde’nin yaşattığı silkeleyici izzet!
Yusuf Kaplan
3/11/2023 Cuma
İsrail terör devleti, Filistin’de bir aydır katliam üstüne katliam yapıyor, gözünü kırpmadan dünyanın gözünün içine baka baka çocukları, bebekleri katlediyor.
Dünya seyrediyor.
İslâm dünyası seyrediyor.
Ama Filistin direnişinin sembol isimleri mücahitler, mücahitlerin önde gelen isimlerinden Ebu Ubeyde seyretmiyor, aksine Müslüman vakarının asaletini gösteriyor ve hepimize, bütün dünyaya insanlık dersi veriyor.
EBU UBEYDE’NİN VAKUR DURUŞU
Kassam Tugayları’nın sözcüsü Ebu Ubeyde’nin İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği ve Batı Şeria’ya da yayılma istidadı gösteren katliamları karşısında dünyanın, özellikle de “İslâm dünyası” denen, varlığı ile yokluğu arasında hiçbir fark olmadığı gün ışığına çıkan Müslüman coğrafyanın halklarının hop oturup hop kalkmalarına, ölüp ölüp dirilmelerine rağmen yönetimlerinin, satılık yönetici elitlerinin sessizliğe gömülmesi karşısında yaptığı konuşma insanın tüylerini diken diken eden, yürek yakan bir konuşma. Ama alttan alta da umut vadeden, umutlarımızı diri tutan bir konuşma: Müslümanların umutlarını diri tutan sarsıcı bir konuşmanın, ürpertici katliamların, soykırım ateşinin ortasındaki bir cesuryürek komutandan gelmesi de çok manidar olsa gerek.
Şöyle diyor mazlum Filistin halkının korkusuz komutanı Ebu Ubeyde: “‘Neden İslâm ülkelerinden yardım istemekte ısrar etmiyorsunuz?’ diyorlar... Biz yardımı ancak Allah’tan isteriz, O da kimi layık görürse onu vesile kılar. Zulme sessiz kalan bilsin ki, Allah onu bu zafere layık görmemiştir.”
Ebu Ubeyde, İsrail’in bebek, çocuk, yaşlı, kadın demeden yaptığı katliamlara karşı Filistin direnişinin sembol ismi oldu. Alıntıladığım cümlelerde gözlenen vakur duruşu ve İslâm dünyasının Filistin’de işlenen cinayetler karşısında eli kolu bağlı, olup bitenleri sadece seyredişi karşısındaki asil uyarısı, çok şey ifade ediyor, çok şey söylüyor; hem Müslümanların acıklı durumları hem de Müslümanlıklarını hatırlayarak nefes alıp verdiklerinde insanın haysiyetini koruyan insanlığın onuru olduklarını gösteren tavırları hakkında.
Müslüman, sadece Müslümanların haysiyetini koruyan kişi değildir. Müslüman hem insanın hem de canlı varlığının haysiyetini, fıtratını, özünü ve özünün özgürce varoluşunu sonuna kadar koruyan yegâne insandır, şu çivisi çıkmış dünyada.
İHANETLER ZİNCİRİNİN YAŞATTIĞI ZİLLET HÂLİ
Tarihi, ihanetler zinciri olarak okumak, çok sevimsiz gelebilir. Ama şu kesin: Hayatta hiçbir şey tozpembe değil. Hele de konu, uluslararası ilişkilerse; dahası mesele, yüzyıllardır süren medeniyet, kültür ve dünya görüşü çatışmalarının söz konusu olduğu aktörler arasındaki ilişkilerse, o zaman tarihe, tarihî hâdiselere aslâ tozpembe gözlüklerle bakılamaz.
Büyük varoluşsal krizler yaşayan, kendilerine, kendi kültürlerine olan gülenlerini yitiren toplumlar, asgarî müştereklerini kolaylıkla yitirirler ve zaaflarının esiri hâline gelirler. İhanet, bu zaafların en öne çıkan örneklerinden biridir.
İslâm dünyası, kendine olan güvenini yitirmesine yol açan ikinci büyük medeniyet krizini iliklerine kadar yaşadığı bir zaman diliminde ihanetlerin pençesinde kıvranıyor…
Tanzimat, içeriden ihanetlerinin zirveye çıktığı, imparatorluğun pusulasını şaşırmasına ve imparatorluk gemisinin çökmesine yol açtığı bir büyük ve ürpertici yoldan çıkma hâli, ihanetler galerisidir.
Böyle zamanlarda ihanetler, sahte kurtarıcılar tarafından gerçekleştirilir. Sahte kurtarıcıların ipleri, onları kullanan kuklacıların ellerindedir.
Tanzimat’ta, Islahat’ta, Meşrûtiyetlerde ortaya çıkan ve sonrasında da devam eden Mustafa Reşit Paşa’yla başlayan paşalar zinciri, bizim ihanetler tarihimizin hiç de basite alınmaması gereken ürpertici bir tarih olduğunu gösterir. Sultan Abdülhamid döneminde hem özelde Sultan Abdülhamid aleyhine hem de genelde Osmanlı aleyhinde Avrupa’da yayın yapan toplam 95 derginin ve gazetenin olması (ki, bu bilgileri, en parlak yakın tarihçilerimizden Ali Birinci Hoca’dan ödünç alıyorum), Osmanlı’daki ihanetler zincirinin ne kadar zıvanadan çıkan boyutlar kazandığını gözler önüne sermeye yeter.
ARAPLAR, FİLİSTİN’İ SATIYORLAR!
Araplar, Filistin’i sattılar, satıyorlar el’ân…
İsrail’in kurucu cumhurbaşkanı Ben-Gurion, Ronald Zweig tarafından edite edilerek yayımlanan “Politics and Leadership in Israel” başlıklı kitabında şunu söylüyor: “Açık olmamız lazım: Kazanmamız, bizim mucizeler yaratmamızdan değil, Arap yönetimlerinin kokuşmuşluğundandır.”
Siyonizm ve Türkiye başlıklı kitabında Yaşar Kutluay şöyle bir okuma yapar bu bağlamda: “1948 baharında Arap orduları birbirine kavuşup sonuca ulaşacakları sırada kuvvetlerin hiçbir sebep yokken ric’at’a (geri çekilmeye) başlamaları, o zamanki Mısır kralı Faruk, Irak kral naibi Abdillillah, Ürdün Kralı Abdullah’ın siyonist teşkilat tarafından satın alınmasına bağlanabilir.”
Kral Abdullah’ın haremindeki kadınlardan biri, MOSSAD’ın maaşlı, bordrolu ajanı. Savaş devam ederken Kral Abdullah’ın sürekli düşmanla bir araya gelerek savaşı nasıl kaybedelim tartışmaları yaptığı biliniyor.
Bu karaktersizin böyle hareket etmesi hiç de şaşırtıcı gelmemeli. Ne de olda dedesi Osmanlı’yı arkadan vuran Şerif Hüseyin.
Ürdün devleti, İsrail’deki Filistin bölgesindeki Filistinlilerin Filistinden adım adım sürülmeleri için kurulmuş bir devlettir İngiltere tarafından.
İslâm dünyası, iki asırdır iliklerimize kadar yaşadığımız medeniyet krizinin yol açtığı boşlukta zuhûr eden ihanetler zincirine ve bağımızlığını yitirmesine rağmen güçlü karakter özellikleri sergileyen, Ebu Ubeyde gibi zillete karşı asil Müslümanca duruşu ve izzeti temsil eden sembol şahsiyetlerle hem düşmanlarının yüreklerine korku salmaya hem de toparlanıp yeniden insanlığın insanca yaşayacağı bir dünya kurmaya aday tek coğrafya olduğunu ispat ediyor.
.
İngilizlerin kurduğu Müslümanları kölemenleştirici Ortadoğu düzeni yıkılmalı!
Yusuf Kaplan
30/10/2023 Pazartesi
Hepimiz İngilizlerin eseriyiz, hepimiz İngilizlerin esiri.
Ortadoğu’daki kölecil düzeni İngilizler kurdular, Müslümanları bu düzende köle olarak yerleştirilen Yahudiler vurdular. İngilizler ön açtılar, Yahudileri saldırdılar.
Böylelikle Hitler’in başlattığı Yahudilerin Avrupa’dan sürülmesi projesini nihaî hedefine İngilizler ulaştırdılar -Yahudileri önce Filistin’e yerleştirerek sonra da Yahudilerin Filistin’i haritadan silmelerini sağlayacak hastalıklı bir Ortadoğu düzeni icat ederek.
KİME GÖRE VE NEYİN ORTADOĞU’SU?
İslâm dünyasında İngilizlerin kurduğu emperyalist ve kölemenleştirici Ortadoğu düzeni hâkim Osmanlı’nın çökertilmesinden ya da durdurulmasından bu yana yaklaşık bir asırdır Osmanlı coğrafyasında. Osmanlı yıkıldığı, Osmanlı’nın uhdesindeki hilâfet ve hilâfetin varlığı ile anlam kazanan ve gerçeğe bürünen İttihad-ı İslâm yok edildiği için hem İsrail devleti kurulabilmiştir hem de İslâm dünyası parçalanmış, İslâm dünyasında onlarca kukla “kabile devleti” icat edilmiş, İsrail’in kurulması bu şartlarda sözkonusu olabilmiş, sonunda İsrail bölgedeki hegemonyasını tesis etmiştir.
Bu coğrafya Ortadoğu değildir. Neye göre ve kimin Ortadoğu’sudur? Bana / bize göre değil tabii ki! İngilizlere göre.
İngilizler, coğrafî haritaları icat ederek zihin haritalarımızı inşa ettiler, ediyorlar hâlâ da. Ama önce teo-politik yani akîdevî önceliklerimizi değiştirerek jeo-politik haritaları belirlediler, belirmeye de devâm ediyorlar son derece sinsi bir şekilde, gürültü patırtı yapmadan…
ÖNCE TEO-POLİTİK SONRA JEO-POLİTİK
Teo-politik haritalarla yörüngemizi, jeo-politik haritalarla da yönümüzü tayin ediyorlar.
Yeryüzü coğrafyasında İslâm’ın / Müslümanların dışındaki bütün dinlere, kültürlere yaptıkları bu yıkım operasyonlarının / kültürel tecavüz ve soykırımların hepsinden sonuç aldılar; üzerinde ameliyat yaptıkları bütün dinleri, kültürleri ya fosilleştirdiler ya da fiilen tarihten sildiler. İşte bu operasyonları, ameliyatları sadece İslâm’a / Müslümanlara yapmayı başaramadılar tam olarak.
Şark Meselesi’ni bunun için geliştirdiler. Önce İslâm’ın teo-politik haritalarını değiştirmek, otantik kaynaklarını tarumar etmek, Müslümanların akîdelerini bozarak, Müslümanları da Allah’a söz veren, yönelen, teslim olan insanlar olmaktan çıkarıp, emperyalist efendilere boyun eğen kölelere dönüştürmek istediler. Bu teo-politik strateji başarıyla hayata geçirildiği andan itibaren jeo-politik stratejilerin çok daha kolay bir şekilde hayata geçirilmesi mümkün olacaktı.
O yüzden İngilizler önce iki asır evvel Vehhabiliği icat ettiler, İslâm’ın kurucu akidevi kaynaklarını dejenere edecek, periferik bir anarşi kaynağı inşa ettiler, bunu Osmanlı’ya başkaldıracak teo-polititik bir isyan biçimine dönüştürdüler; böylelikle Osmanlıya jeo-politik olarak meydan okuyacak, isyan edecek bir başkaldırı biçimi, dolayısıyla İslâm dünyasının parçalanmasına gidecek anarşik bir köle psikolojisi inşa ettiler.
Vehhâbîler üzerinden köksüzlük demek olan neo-selefîleri ve oradan da terör örgütlerini icat ederek İslâm dünyasını içeriden icat ettikleri kölemenler eliyle hem teo-politik hem de jeo-stratejik ve jeo-ekonomik kaosun, anarşinin ve parçalanmanın eşiğine getirip bıraktılar.
ŞARK MESELESİ VE İNGİLİZLERİN ORTADOĞU DÜZENİ
Şark Meselesi’nin ilk hedefi, İslâm’ı (tarih yapan bir aktör olarak İslâm medeniyetini) İslâm’dan uzaklaştırma hedefini böylelikle başarıyla gerçekleşirmiş oldular.
Bunun kaçınılmaz sonucu olarak İslâm dünyasını “böl, parçala, yönet” emperyalist ilkesiyle paramparça ederek birbirine düşürecek tohumları ektiler.
Sonra Şark Meselesi’nin ikinci ayağını, Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırma projesini daha kolay ve rahat bir şekilde uygulamaya başladılar. Osmanlı’nın parçalanması, hilâfetin kaldırılması, Müslümanların çoğunlukta olduğu Hindistan’ın parçalanması, Arap dünyasının ardından Türk dünyasının, büyük tarihçi Fernand Braudel’i “Türkler tarihin kayıp çocuklarıdır” hayatî tespitini yalamaya itecek kadar kültürel bir metamorfozun eşiğine sürüklenmesi hep bundan sonra mümkün olabilmiştir. Teo-politik haritaların değiştirilmesi ve yıkılmasından sonradır ki, jeo-politik haritalar çok daha kolay bir şekilde çizilebilmiştir!
Türk akademyası bu yakıcı gerçeği görecek derinlikten ve muhkem bir medeniyet mefkûresinden yoksundur.
İngilizlerin teo-politik stratejiler üzerinden kurdukları bu jeo-politik düzen, bu kaotik, periferik-anarşik Ortadoğu düzeni mutlaka yıkılmalı. Ortadoğu yeniden yapılandırılmalı.
Vesselâm.
.Filistin’i haritadan silecek haydutlar kendi sonlarını hazırlıyorlar!
Yusuf Kaplan
29/10/2023 Pazar
Tam üç hafta oldu. İsrail terör devleti, Filistin’i kan gölüne çevirdi. Gazze’yi boşalttı. Gazze hayalet şehre döndü. Gazze’nin toprakları kanla sulandı. Çocukların, bebeklerin kanlarıyla… Üç haftada 4 bine yakın bebek ve çocuk katledildi!
İsrail’in başındakiler insan olamaz. Kudurmuş köpek onlar!
Masum bebekleri, çocukları katleden aşağılık mahlûkâtlar!
Şu an Yahudiler, Gazze’yi karadan, denizden, havadan kuşatıyor, işgal ediyor bomba üstüne bomba yağdırıyor! Bir şehir ölüyor. Bir halk ölüyor!
İnsanlık seyrediyor.
Dünya seyrediyor.
Birleşmiş Milletler (BM) boş durmuyor, hemen harekete geçiyor ve yine İsrail’i kınayan bir karar alıyor. Bu karar hiçbir işe yaramıyor, İsrail’in zulümleriyle ilgili alınan bütün BM kararları gibi çöpe atılacak…
BM gaz alıyor!
Alain Badiou, Ahlâk başlıklı kitabında çağımızda Batılıların dillerine pelesenk ettikleri insan hakları söyleminin tam bir “ahlâksızlık” biçimi olduğunu söylemişti. Badiou’nun dikkat çektiği ahlaksızlık biçiminin en iğrenç örneklerinden biri BM’nin hiçbir şey yapmaması, sadece gaz alması.
Gaz almak ne işe yarayacak peki?
Hem İsrail’in işlediği soykırım cinayetini kamufle etmek hem de dünya boş durmuyor imajı oluşturarak dünyanın harekete geçecek kitlelerini ve liderlerini sessizliğe sürüklemek, mahkûm etmek.
BM, küresel sistemin emniyet sübabı işlevi görüyor! Örgütlerin kara para aklama şebekesini andırıyor. Bu tanımlama çok iyi oldu: Tam tamına Batılıların günahlarını, barbarlıklarını, zulümlerini, katliamlarını, soykırımlarını aklama şebekesi!
Küresel sistemin lordları, vampirleri, kana ihtiyaç duyup da mazlum insanları katletmeye niyetlendiğinde, hemen harekete geçerek sorumluları kınıyor. BM’nin attığı bu tür adımlar, bazı devletlerin işlediği cinayetleri örtbas etmekten başka bir işe yaramıyor, yazması da beklenemezdi.
İsrail işgalinin ve katliamlarının gideceği yer beni korkutuyor: Filistin’i haritadan silecekler!
Önce Gazze’yi yok ediyorlar. Ardından Batı Şeria’ya saldıracaklar, orasını da cehenneme çevirecekler.
Bütün Filistinlileri zorla, tecavüzle, katliamla, şehitleri kan gölüne çevirerek sürecekler Filistin’inden.
Bunun için uydu bir devlet kuruldu yüzyıl önce Irak’la, Suriye ile ve İsrail’le birlikte. Ürdün. Filistinlilerin sürgün yeri Ürdün. Nüfusunun çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu Ürdün. İsrail’i kurmak, ardından Arz-ı Mev’ud’a ulaşmak için Filistinlileri Filistin topraklarından sürüyorlar, sonra da Filistin’i haritadan silecekler.
Dün haritaları çizenler İngilizlerdi. Cetvelle hem de
Şimdiyse haritaları çizenler Yahudiler! Kanla çiziyorlar haritaları!
İnsanlığın gözünün içine baka baka insanlığı, insanlığın yok ediyorlar!
Bütün bu hunharlığı, vahşeti, barbarlığı, canavarlığı “insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü” gibi sloganlarla dünyayı ayartan, aldatan, yaşanılamaz yer hâline getiren Batı uygarlığının kurucu ve koruyucu aktörleri Avrupa ile ABD yapıyor!
İsrail, üç haftadır kan kusturuyor Gazzeli masum ve mazlum Müslümanlara!
Bu kan banyosunda boğulan Batı uygarlığıdır.
Bu kan banyosunda tarihin çöp sepetini boylayan retorikten (boş laftan) ibaret olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkan içi boş “demokrasi, insan hakları ve özgürlükler” söylemidir.
Filistin’in kan gölüne çevrilmesi, haritadan silinmenin eşiğine sürüklenmesi, Batılıların başkalarına hayat hakkı tanımadığını bütün dünyaya göstermiş oluyor!
Dünyanın uyanışının, İslâm dünyasının direniş, diriliş ve varoluşunun başlangıcı olabilir.
İnsanlık son yüzyılın en büyük katliamıyla, soykırımıyla, canavarlığıyla karşı karşıya. Bütün bu yaşananlar, Batı uygarlığının karanlık yüzünü deşifre etti, ne kadar vahşîleşebileceğini bütün dünyaya gösterdi. Hem de bütün dünyanın gözü önünde gözünü budaktan esirgemeden yeni doğmuş bebekleri, çocukları, kadınları, savunmasız masum insanları gözlerinin yaşına bakmadan katleden bir uygarlığın insanlığa kandan, gözyaşından başka bir şey vermeyeceğini ispatladı.
Vesselâm.
.İngilizler neresi, Yahudiler nereye düşer, NATO ne işe yarar?
Yusuf Kaplan
27/10/2023 Cuma
Yahudilerin ve İngilizlerin modern tarihin inşasındaki rollerini anlamadan çağı da, kendimizi de anlayamayız; geleceğimizi emin bir şekilde yönlendirecek uzun soluklu yol haritaları hazırlayamayız.
Kapitalizm, İngilizlerin eseridir. Sonuç itibariyle böyle. Ama gerisindeki Yahudi gücünü, örgütlenmesini göremezseniz, kapitalizmin nereye ve nasıl doğduğunu, nereye doğru ve nasıl yol alabileceğini kestiremezsiniz.
Erken kapitalizmin tarihinde Yahudiler vardır: 14. yüzyıldaki İtalyan şehir devletleri, kapitalizmin erken tarihinin kaynağını oluşturur: Sermaye temerküzü, finans ve para ekonomisi, zamanla kapitalizmin doğuşunu hazırlayan unsurlardır ve burada Yahudi bankerlerin rolü küçümsenemeyecek kadar belirgindir.
İngilizlerin kapitalizmin babası olmalarını sağlayan şey, keşifler ve işgaller çağı ile ulaştıkları denizlerdeki ticareti ele geçirmeleriydi.
Denizaşırı ticaretin ve sömürgeciliğin babaları İspanyollar, Hollandalılar ve Portekizliler olmalarına rağmen kapitalizmin kurucu babası neden İngilizler oldu peki?
Bu sorunun cevabı, Yahudilerle -aynı zamanda rekabet ederek- işbirliği yapmayı ve sermayeyi, finans ekonomisini icat edecek şekilde nasıl işleyeceklerini bilmeleri ve paradan para yapacak ölçüde ekonomik bir sistem geliştirmiş olmaları. Yahudi-İngiliz (doğrusu Yahudi-İskoç) ittifakı, kapitalizmin kuruluş sürecinde kuruldu ama iki dünya savaşında Amerika’ya iyice yerleşen, hükmetmeye başlayan Yahudiler savaş teknolojisinden inanılmaz kârlar elde ederek, Amerika’yı kuran Avrupalıları (özellikle de İngilizleri) Amerika’dan kovacakları sürecin temellerini attılar.
BİRİNCİ AMERİKA: WASP AMERİKASI
Önce bazı temel gerçekleri iyi bilmek gerekir: Evvel emirde, temelde iki Amerika olduğunu söyleyeceğim: Birincisi, Amerika’yı işgal ederek, bugünkü ABD’yi kuran Avrupalı sömürgecilerin oluşturduğu WASP’ın Amerika’sıdır. WASP, White / Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan, demektir. WASP’ın kurucu aktörü, İngilizlerdir. İngilizlerin dışında Fransızlar, Hollandalılar, Almanlar vardır. Hatta pek bilinmez ama Almanlar, ABD’de nüfus yoğunluğu ve entelektüel etkinliği en fazla olan Avrupalı etnik unsurdur.
Ayrıca, İngilizler deyince, esas itibariyle İskoçlar ve İrlandalıları anlamamız gerektiğini de hatırlatmış olayım.
WASP, mevcut ABD’yi kurdu, neredeyse bütün yerlileri katlederek, yerli halkın kanını emerek, zengin tabiî kaynaklarını yağmalayarak ve kökünü kazıyarak... “Özgürlükler ülkesi Amerika” diye masal anlatmaları sadece işledikleri soykırımları, cinayetleri kamufle etmek içindir. Amerika’nın kuruluşu, etnik, kültürel ve tabiî soykırıma dayalı emperyalist bir saldırının eseridir.
Emperyalist zihniyet ölmemiştir Amerika’da, sadece hasıraltı edilmeye çalışılmıştır.
İKİNCİ AMERİKA: YAHUDİ AMERİKASI
WASP Amerika’sının dışındaki ikinci Amerika, bugünkü Amerika’dır: Yahudi gücünün kontrolündeki Amerika.
ABD, Yahudi devletidir; Yahudi gücünün finansına, medyasına, akademyasına, popüler kültürüne, silikon vadisine, silah endüstrisine, CIA’yine, kısacası, her şeyine hâkim olduğu bir devlet. Babil ve sürgününden bu yana belki de Yahudiler tarihte ilk defa bu kadar güçlendiler, dünyanın en büyük süper gücünü ele geçirdiler art arda yaşanan ve henüz aydınlatılamayan pek çok karanlık bölgesi, bilinmeyeni bulunan o ürpertici, barbar iki dünya savaşından sonra.
İsrail, Yahudi devletidir ama gerçek Yahudiler, dünyaya çeki düzen veren, bilime, teknolojiye, sanata, entelektüel hayata ve dünya ekonomisine hükmeden Yahudi gücü, İsrail’de değil Amerika’dadır.
İsrail, İngilizlerin Yahudilere verdiği sus payı’dır: Hem Yahudileri dizginlemek, güçlenen Yahudi ekonomik gücünü kontrollerinde tutmak hem de Osmanlı devletinin kalbine bir hançer saplayarak, bu azman ve şımarık Yahudi devletini gelecek yüzyıllarda İslâm dünyasının başına belâ etmek, İslâm dünyasının toparlanıp ayağa kalkmasını engellemek için İngilizler tarafından verilmiş bir rüşvettir.
İsrail Yahudi Devleti, varlığını İngilizlere, kuruluşunu ise bize borçludur, ne yazık ki.
İsrail Yahudi Devleti’nin kurulması, Osmanlı hayattayken mümkün değildi. O yüzden Yahudilerle İngilizler el ele vererek Osmanlı’yı adım adım çökerttiler hem içeriden hem de dışarıdan.
Ancak Osmanlı’nın çökertilmesinden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonradır ki, İsrail Devleti kurulabilmiştir. Osmanlı engeli ortadan kaldırıldıktan sonradır ki, tipik, steril, soğukkanlı İngiliz aklı ile Yahudiler önce Yahudi nüfusunun yaşadığı yerlere ilave ve yoğun Yahudi nüfusu iskan edilmiş, sonra da iskan edilen, yerleştirilen Yahudi nüfusu bir Yahudi devleti kurulmasına imkân tanıyacak orana ulaşınca, İsrail Yahudi devleti ilan edilmiştir.
Yahudi gücü deyince İsrail’i anlama yanlışının ne kadar hayatî olduğuna dikkat çekmek ve bazı karanlık noktaları aydınlığa kavuşturabilmek için İsrail devletinin kuruluş süreci ve mantığı üzerinde birazcık durma ihtiyacı duydum.
Özetle... Amerika, Yahudi gücünün kolonisidir: Yahudiler için vatan diye bir kavram yoktur. Onların vatanı, yurdu, dini, imanı sermayedir, paradır. Sermaye neredeyse, Yahudilerin vatanı orasıdır.
Bugün Yahudi gücü, Amerika’da temerküz ediyor ama aynı zamanda Çin’e, Hindistan’a ve Avrupa’ya da adım adım yerleşiyor ve hükmediyor...
İkinci olarak, Avrupa, tarihten çekildi, Avrupa diye bir güç, aktör yok artık. Hiçbir Avrupa ülkesi de tam anlamıyla bağımsız değil.
NATO, adı üstünde, Kuzey Atlantik İttifakı. İttifak yani. Ne ittifakı, peki? İngiliz aklı ile Yahudi gücünün ittifakı.
Soru şu burada: NATO neresi, Türkiye nereye düşer? Bu soru, apayrı bir yazının konusu.
.İsrail’in Arz-ı Mev’ud paranoyasıyla dünyayı kana boyamasına göz yumulamaz!
Yusuf Kaplan
23/10/2023 Pazartesi
İsrail, Gazze’de hastaneleri ve mabetleri bombalamaya devam ediyor hâlâ! Dünyanın gözü önünde üstelik de! Ortodoks Kilisesi bombalandı, çoluk çocuk çok sayıda insan katledildi. Batılıların gıkı bile çıkmadı. Neden? Ortodoks Kilisesi zaten dışlanan ve yok sayılan Şarklı bir Hıristiyanlık yorumu olduğu için olabilir mi? Ruslara mı mesaj veriliyor?
Daha önce de İngiliz Kilisesi’ne ait bir büyük hastane bombalanmış ve dünya ayağa kalkmıştı. Dünyadaki protesto gösterileri bu hastane bombalamasından sonra sözkonusu olmaya başladı.
İnsanlık, (New York’ta bile!) vicdanını harekete geçirdi ve İsrail’i tel’in yürüyüşleri ve protestanları düzenlendi.
Anglikanlara ait bir hastanenin vurulması ne anlama geliyor peki?
Yahudilerin küresel sistemdeki en büyük rakipleri İngilizlere “ayağını denk al uyarısı mıydı bu” acaba?
İsrail yönetimi, hem Ruslara hem de İngilizlere aynı anda neden mesaj vermek istiyor olabilir?
ARZ-I MEV’UD PARANOYASI!
Henüz çok somut verilere sahip olmasak da, İsrail, Armageddon savaşına hazırlanıyor olabilir mi?
Arz-ı Mev’ud’u (Vadedilmiş Toprakları) ele geçirme savaşına soyunmuş olabilir mi?
Arz-ı Mev’ud hayalini hayata geçirme savaşı ise bu, hedefte Türkiye de var, demektir. Bunu iyi bilelim.
Çünkü Arz-ı Mev’ud denen, İsrail Bayrağı’nda da resmedilen Fırat ve Dicle nehirlerinin bulunduğu bölgenin merkezinde yer alıyor ülkemiz. Kuzey Anadolu’ya, Karadeniz’e, hatta Hazar Denizi’ne kadar uzanıyor Arz-ı Mev’ud denen topraklar!
Türkiye’nin başından bu yana sakin hareket etmesi, bölgede barıştan yana bir politika izleyerek katliamların durdurulması yönünde diplomatik bir strateji takip etmesi, yüreği yanan bir adam olarak Erdoğan’dan beklenmeyecek bir tavırdı. Türkiye’nin sessizliği sabır taşlarını çatlatmaya yetecek bir sessizlikti. Ama öyle anlaşılıyor ki, devlet, İsrail’in (ve ona pas veren İran’ın) hamlesinin hiç de hayra alamet bir şey olmadığını fark etti. Hedefte Türkiye olabileceği, içinde 350’den fazla savaş uçağı bulunan iki Amerikan savaş gemisinin bölgeye demirlemesinden belliydi. 6 savaş gemisi binden fazla savaş uçağı, demekti! İnanılır gibi değil! Kiminle savaşacak bu Amerika bu savaş uçaklarıyla, nerede kullanacak bunları?
Arz-ı Mev’ud hayalinden değil, yeni dünya düzeni’nden söz edildi. Aklî dengesinin yerinde olduğundan şüphe duyulacak davranışlar sergileyen ABD Başkanı Joe Biden, yeni dünya düzeni’ni kuracak bir hamle olduğunu söyledi İsrail’in (Gazze’yi hayalet şehre çevirerek ve boşaltmaya kalkışarak) giriştiği ürpertici savaş hamlesinin!
TÜRKİYE’NİN SÜRPRİZ HAMLESİ!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkiye’nin bu sessizliğini bozan bir açıklama yaptı ve İsrail’e Gazze’yi terk etmesi için 24 saat süre tanıdıklarını şöyle ifade etti:
“Eğer bugünden itibaren 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam edilirse… Milletimle açık açık paylaşıyorum ki; Türkiye süratle devreye girmeli. Tarihî, insanî ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır.”
“Meleklerin şehri Kudüs’te şeytanlar cirit atmaktadır. Kimse müdahale etmiyorsa akan kanı biz durduralım. Kudüs’e Hızır gibi yetişelim. Türk milleti yeni bir nöbet için devreye girmelidir.”
Türkiye’nin savaşa girme konusunda çok hassas hareket etmesi gerekir. Ama bir barış gücü göndererek duruma engel olabilir. Tabii şartlar her açıdan uygun hâle getirilirse bizim için. Yoksa öyle bodoslama dalamayız. Tuzak kurulmuş olabilir Türkiye için. Unutmayalım Birinci Dünya Savaşı’nda böyle bir tuzağa düşürüldüğümüz için sürüklendik ve koskoca imparatorluğu kaybettik. İsrail’in bölgedeki en kalıcı ve köklü rakibi Türkiye’dir. Türkiye’nin, tarihî misyonuyla hareket edeceğini ve savaşmak gerektiğinde gözünü budaktan esirgemeden savaşacak bir Mehmetçiğe, bir Müslüman millete sahip olduğunu çok iyi biliyor İsrail terör devleti de, Batılı emperyalistler de.
.Filistin direnişinin sesi, Osmanlı’nın diriltici nefesi
Yusuf Kaplan
22/10/2023 Pazar
Emperyalistler, Osmanlı’yı tarihten silmek için en az üç asır savaştılar Osmanlı’yla her cephede. Sonunda Osmanlı tarihten silindi ama bitirilemedi. Osmanlı bedenen çöktü ama ruhen yaşıyor.
BATI UYGARLIĞI GAZZE’DE TARİHE GÖMÜLDÜ!
Hatta şöyle söylüyorum bendeniz bunu daha şık ve sarsıcı bir dille: Osmanlı bilfiil / bedenen çöktü ama bilkuvve / ruhen yaşıyor. Batı uygarlığı ise bilfiil / bedenen, ceset olarak yaşıyor ama bilkuvvve / ruhen çöktü, ölü.
İnsanlığa insanlık adına verebileceği bir şey kalmadı Batı uygarlığının. Bunun en ürpertici semiyolojik göstergesi, İsrail terör devletinin çoluk çocuk, hasta yaşlı demeden hastaneyi, üstelik de (birilerine ince mesajlar vermek için) Anglikan Kilisesi’ne ait bir hastaneyi bombalaması, bine yakın çocuğu gözünün yaşına bakmadan hunharca katletmesi üzerine zihnî melekelerinin sağlıklı işlediğinden kuşku duyduğum ABD Başkanı Joe Biden’ın apar topar adeta bir palyaço gibi Tel Aviv’e getirilerek, ABD’nin İsrail’in yanında olduğunu ilan etmesi açık açık, hiç yüzü kızarmadan!
Ardından Netanyahu’nun eli cebinde karşıladığı İngiltere’nin Hindu kökenli başbakanının İsrail’e damlaması…
Ve sonra da Almanya’nın resmen (ve ahmakça, kölece) bir açıklama yaparak İsrail’in yanında olduğunu ilan etmekten çekinmemesi…
Bütün bunlar, 2,3 milyon nüfuslu ve zaten üst üste yaşayan Gazze halkını soykırıma tabi tutmaya ve Gazze’yi hayalet şehre çevirerek yok etmeye, masum insanlarını katletmeye ant içmiş İsrail terör devletine her tür desteği veren Batı uygarlığının o cafcaflı, o ayartıcı demokrasi, insan hakları, hak hukuk söylemlerinin hepsinin Gazze’de çöp olduğunun göstergeleridir!
Batı uygarlığı, bütün iddialarıyla ve değerleriyle Gazze’de tarihe gömülmüştür. İddia edilen o değerlerin hepsinin daha iyi sömürmek için kullanılan maskeler ve kamuflaj malzemeleri olduğu ve Batılıların ne kadar ikiyüzlü, insanlık düşmanı ve hakikat düşmanı bir uygarlığın çocukları olduğu Gazze katliamıyla bir kez daha gün ışığına çıkmıştır.
Dışarıdaki Siyonistlere rahmet okuyacak kadar ruhsuzlaşan Batılıların gönüllü acentası, gönüllü kölesi içimizdeki Siyonistler ve uşaklarının ruhları karardığı için onların gün ışığını ve gerçekleri görmelerini beklemek olmayacak duaya âmin demektir.
OSMANLI DURDURULDU AMA BİTİRİLEMEDİ!
Osmanlı tarihten uzaklaştırıldı ama yüreklerden, hayattan, insanların hafızalarından uzaklaştırılamadı. Osmanlı, insanlığın yüz akıydı. Osmanlı son asrında, çöküş asrında bile insanlığın son adasıydı, büyük tarihçimiz Ahmet Cevdet Paşa’nın o güzelim ifadesiyle…
Osmanlı’nın bitirilememesinin sonuçlarını yaşıyor dünyamız.
Sadece bölgemiz değil, dünyamız.
Osmanlı adaletin sembolüydü.
Osmanlı merhametin sembolüydü.
Osmanlı hak, hukuk ve barış içinde bütün farklılıkları zenginlik belleyerek bir arada, birbirlerinden beslenerek yaşayabilmenin, yaşatabilmenin aşılamamış ve anlaşılamamış zirve örneğiydi.
Osmanlı gitti, dünyadan ruh çekildi.
Dünya cehenneme dönüştü, üst üste yaşanan dünya savaşlarıyla ve atılan atom bombalarıyla…
Osmanlı gitti, Balkanlar parçalandı, yetim kaldı, kaderlerine terkedildi.
Osmanlı gitti, Hindistan parçalandı, eğer Hindistan parçalanmasaydı, Hindistan dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olacak, modern dünyanın son dönem tarihi başka türlü yazılacaktı.
Osmanlı gitti, Arap dünyası lime lime edildi; kaynakları İngilizlere, toprakları Siyonistlerim tecavüzüne peşkeş çekildi.
ŞİA’NIN DEVLETİ VAR AMA SÜNNÎ’LERİN DEVLETİ YOK!
Bugünkü Filistin sorununun gerisinde Osmanlı’nın durdurulması vardır. Eğer Osmanlı durdurulmamış olsaydı, İsrail devleti kurulamazdı, bölge kan gölüne dönüştürülemezdi, İran koskoca sünnî dünyaya meydan okurcasına Filistin halkının hâmisi olarak öne sürülmezdi.
Unutmayalım: Şia’nın devleti var ve zorbalar o devletin önünü inanılmaz bir şekilde açıyorlar türlü tezgâhlarla, danışıklı dövüş oynayarak…
Ama Sünnî’lerin devleti yok bir baş ülke, bir lider ülke, bir süper güç olarak bütün mazlumların hâmisi, koruyucusu, kollayıcısı olan bir büyük devlet formunda!
Burada mezhebî bir analiz yapmadığımı tarihî bir okuma yaptığımı bir kez daha hatırlatmak istiyorum: O yüzden bölgede hedefin Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirerek bölgeyi kan gölüne çevirmek istediklerini özenle hatırlatıyorum.
DİRİLİŞİN VE VAROLUŞUN YOL HARİTASI…
Bendeniz Osmanlı’nın bitirilememesinin yol açtığı kaçınılmaz sorunları ve buhranları yaşadığımızı düşünüyorum. Osmanlı, bütün Müslümanlara kol kanat geren, şemsiye işlevi gören hilâfet demek.
Osmanlı, yeryüzünde adaletin, merhametin, sulhün ve selâmetin hâkim olacağı, herkesin kendince yaşayacağı, kendince nefes alıp vereceği bir kardeşlik yurdu, herkese kol kanat geren, kucak açan evrensel bir medeniyet tecrübesi demek.
Osmanlı emperyalistlerin korkulu rüyası demek.
Ezcümle… Osmanlı dünyanın ruhu, mazlumların umudu, zorbaların kabusu demek.
Bunun adının Osmanlı olup olmaması önemli değil elbette. Ama Osmanlı deyince ne anlaşıldığını hatırlatmak gerek. Bunun adı, bugün Türkiye’dir ama Türkiye, adına “beyaz Türkler” dediğimiz ama Türk de, Müslüman da olmayan ama Türk ve Müslüman ismi taşıyan 40-50 bin kişilik devşirme şebeke ve uyduları tarafından içeriden ele geçirilmiştir. Türkiye’yi yeniden geri alma mücadelesi veriliyor. Bugün Filistin meselesinde Türkiye’nin çok fazla bir şey yapamıyor olması, ülkenin içeriden ele geçirilmiş olması, elinin kolunun bağlı olmasıdır.
Ama Filistin direnişi, İslâm dünyasının dirilişinin fitilini ateşleyebilir. İşte bu direnişin diriliş ve varoluş mücadelesine dönüştürülmesi için batılılar gibi “insanı insanın kurdu” olarak gören sapkın anlayışın yıkılması ve yerine insanı insanın yurdu, umudu ve ufku olarak gören Osmanlı’da kristalize olan, herkese kendince hayat hakkı tanıyan İslâm medeniyetinin yeniden formüle edilmesi ve adım adım hayata geçirilmesi yorucu uzun soluklu yolculuğa çıkılması şart!
İnsanlığa insanca yaşayabileceği bir dünyayı yeniden bizim armağan edebileceğimizi, bu ruhun, derinliğin, tecrübenin ve dinamizmin bizde var olduğunu, bize düşen şeyin bunun bütün boyutlarıyla idrakine varmak ve bütün yönleriyle yol haritasını çıkarmak olduğunu hatırlatıyorum bir kez daha. Vesselâm.
.Müslüman kanından beslenen küresel sistemin vampirleri nasıl durdurulabilir?
Yusuf Kaplan
20/10/2023 Cuma
Gazze’de hastaneleri vuruyor terör devleti İsrail! Yetmiyor, ABD Başkanı Biden, tam o sırada İsrail’i ziyaret ediyor! Bunlar sadece katil değil, kandan beslenen vampirler!
Vurulan hastanenin Anglikan Kilisesi’ne ait olması İngiltere Dışişleri Bakanı’nın hemen İsrail’e damlamasana yol açtı. Bunun bir anlamı var çünkü. İnşallah bu şer güçleri birbirine düşürür Rabbim! İnşallah!
KÜRESEL SİSTEMİN SAHİBİ YAHUDİLER, KARAKUTUSU İNGİLİZLER
Seküler-kapitalist dünya sistemi, iki aktörün eseri: İngilizler ve Yahudiler.
Bütün dünya da bu iki aktörün esiri.
İngilizlerin gücü, yüzyıl öncesine nazaran çok zayıflamışsa da, çağdaş dünyanın stratejik ve tarihî derinliğini İngilizler oluşturuyor.
Kapitalist sistemi İngilizler kurdu ama sisteme daha sonra Yahudiler el koydu İkinci Dünya Savaşı’ndan ve Yahudi soykırımından sonra.
Küresel sistemin sahibi Yahudiler ama hafızası, karakutusu İngilizler.
İsrail, varlığını İngilizlere borçlu. Filistin’de Yahudi devletini kurduranlar İngilizler. İngilizler, niçin Yahudi devleti kurdurdular ve bunu niçin Filistin’de yaptılar, peki?
Kapitalist sanayi devrimlerinin (özellikle fabrika, demir-çelik devriminden oluşan) ilk ikisinin babası İngilizler. Elektronik devrimle başlayan, bilgisayar devrimi ile dijital devrime evrilen son ikisinin babası ise Amerika’daki Yahudiler!
İNGİLİZLER, İSRAİL’İ NİÇİN KURDURDULAR?
İsrail devletini İngilizler kurdurdular; bir kaç gerekçeyle...
Birincisi, gelişen kapitalist sistem, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerika’daki Yahudilerin kontrolüne geçiyordu: İngilizlerin dünya üzerindeki hegemonyalarının sonunun başlangıcı demekti bu.
Bunun ilk göstergesi, İngilizlerin (İngiliz sermayesinin) Amerika’dan sürülmesi oldu.
İngilizler, kapitalist sisteme derinden nüfûz edebilmek için Yahudileri Filistin’de kurdurulan İsrail devletiyle meşgul etmek istediler. Kapitalist sistemin stratejik kalelerini birer birer düşürdüler.
İkinci olarak, kapitalist küresel sistemi ele geçirmeye çalışan Yahudilerle iyi geçinerek sisteme derinlemesine sızdılar!
Üçüncü olarak, küresel kapitalist sistemin önündeki en büyük takozu, Osmanlı’yı Yahudilerle birlikte tarihten uzaklaştırdılar.
Gelinen noktada, Yahudi gücü Amerika’ya kesinkes yerleşti.
İngilizlerin küresel sistem üzerindeki hâkimiyeti büyük darbe yedi.
İngilizleri Amerika’ndan kovan Yahudiler, 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından bu yana, 75 yıl içinde, önce askerî olarak, sonra siyasî olarak, son olarak da ekonomik olarak İngilizlerin Arap dünyası üzerindeki sarsılmaz hegemonyasına büyük darbe vurdular ve hatta İngilizleri Amerika’dan sonra Arap dünyasından da kovdular.
İRAN’IN ÖNÜNÜN AÇILMASI VE TÜRKİYE’NİN DEVRE DIŞI BIRAKILMASI
Bununla birlikte, İngilizler, bölgenin kritik ülkelerine pek çok bakımdan hâkim: İran’a kısmen ama Suudi Arabistan ve Mısır’a ise kesinkes.
İran, asıl İsrail’in ve Amerika’daki Yahudi gücünün müttefiki. Siz, İran aleyhindeki söylemlerin sadece İran’ın önünü açmak için geliştirildiğini göremiyorsanız, bölgede yaşanan sorunların hiçbirini doğru okuyamazsınız.
İsrail de, Amerika’daki Yahudi gücü de, Avrupa da, Batı uygarlığının korkulu düşmanı Ehl-i Sünnet omurganın en güçlü tarihî temsilcisi Türkiye’nin devre dışı bırakılması, “one minute” ile elde ettiği liderlik konumunun yıkılması ve İran’ın İslâm dünyasını temsil eden tek aktör konuma yükseltilmesi için çalışıyorlar!
Humeyni rejimini yıkmadılar ama Mısır’da İhvan iktidarına tahammül bile edemediler, Mursi’yi mahkemede canlı canlı katlettiler!
Filistin’de hep bu yapıldı: İran hep “kurtarıcı” yapıldı ve böyle böyle İran’ın önü açıldı.
Hamas yönetimi, İran’ın askerî ve finansal desteğiyle operasyonun yayıldığını açıkladı açık açık.
Bu mezhebî bir analiz değil. Stratejik bir analiz. İslam dünyasının bu kadar perişan olduğu bir zaman diliminde mezhebî analiz yapamam. Ayrıca ben Türkiye’nin şu an olduğu gibi İran’la ilişkilerinin güçlü olmasını ve İran’ın Batılıların kucağına itilmemesi gerektiğini söyleyip duruyorum yıllardır.
Hedef, İran’ın öne çıkarılması, bölgeye hâkim kılınması ve İslâm dünyasının ana omurgası olan Ehl-i Sünnet dünyanın esir alınması, elinin kolunun bağlanması.
Bu arada Vehhâbī Suudlar, Ehl-i Sünnet’i temsil edemezler. O yüzden İran’ı mağdur duruma düşürmek için hep Suudlar kullanıldı, Suud kökenli terör örgütleri İran’ın üzerine salındı, böylelikle İran’ın önü açıldı…
TÜRKİYE, MISIR VE KATAR STRATEJİK İTTİFAKI
Filistin’de büyük bir katliam yaşanıyor. İsrail, terör devleti olduğunu bir kez daha ispatladı. Katledilenlerin dörtte biri çocuk!
Bu katliamın derhal durdurulması gerekiyor!
Burada Türkiye, Mısır ve Katar müşterek bir girişimde bulunmaya çalışıyorlar.
Ama bu girişim, özellikle Türkiye ile Mısır’ın buzları eritmesi, birlikte hareket etmesi, başta İsrail olmak üzere küresel sistemin ağababalarını çılgına çevirmeye yetti.
Mısır’la ilişkilerimiz kopmamalı; başından beri bunu yazıyorum. Koparsa, bölge müşterek stratejiler geliştiremez ve emperyalistleri defedecek büyük askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel ittifaklar kuramaz.
Onun için İsrail ve Batılı ülkeler Mısır’a baskı yapıyorlar, Türkiye ile ilişki kurmaya çalıştığı için.
Asıl oyun o zaman bozulacak çünkü.
İsrail’in bölgedeki zorba hegemonyasına darbe ancak o zaman vurulacak. Ve İsrail’in güdümlü kanton devletçileri kurmasının önüne geçilmiş olacak.
Ve Filistin o zaman nefes almaya başlayacak...
Bu üçlü işbirliği girişimi, stratejik bir ittifaka dönüştürülmeli ve bu stratejik ittifak, her alanda işbirliği imkânlarını geliştirecek köklü adımlar atmalı.
Şimdilik Filistin katliamını durdurmanın ve İsrail’in gücünü kırmanın en kalıcı ve makul çıkış yolu bu.
Ama orta ve uzun vadede İslâm dünyasını toparlayacak bir baş ülke, bir lider ülke, bir süper güç lazım İslâm dünyasına. O ülke Türkiye işte! Az kaldı! Biz gelince bütün emperyalistler buradan defolup gidecekler! Dünya bize gebe, biz hakikate: Filistin ölmeyecek, aslan düştüğü yerden kalkacak…
Yusuf Kaplan
16/10/2023 Pazartesi
Gazze, İsrail terör devletinin ablukası altında… Neredeyse bir haftadır…
İsrail, Yahudilerin kendilerine yaptığı zulmün kat be kat fazlasını Batılılara değil Müslümanlara / Filistinlilere yapıyor!
Dünyanın en yoğun nüfuslu, en kıstırılmış, en kuşatılmış, her bakımdan en prangalı şehrini, elektriğini, suyunu, gıda akışını keserek ölüme mahkûm ediyor! İnsanları, yerleşim yerlerini kitlesel katliama tabi tutuyor! İnsanlık suçu işliyor!
İsrail işlediği katliamın bedelini ödeyecek er ya da geç!
Biraz derine dalalım, İsrail’in yapmak istediği şeyi daha etraflıca anlamaya çalışalım…
FİLİSTİN, BİTKİSEL HAYATTA AMA ÖLMEYECEK!
Yahudilerin hedefi, Arz-ı Mev’ûd yani Vadedilmiş Topraklar. Fırat ve Dicle arası ve ötesi...
Bunun gerçekleşmesi, Türkiye’nin güneyi dâhil yarı kıta görünümündeki Arabistan Yarımadası’nın kuzeyinin fiilen Yahudi egemenliğine girmesi demektir. Buna Mekke ve Medine’nin kalbini oluşturduğu Hicaz yöresi de dâhildir!
Ne demek bu, peki?
İslâm dünyasının intiharı demektir, tarihten silinmesi yani! İki asır önce tarihten çekilmişti İslâm dünyası, şimdiyse tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya...
Ama tarihten silinmeyecek!
Burası, Latin Amerika’nın ve Asya’nın sadece içe dönük yoğunlaşma ve derinleşme yaşayan bir kanadı kırık medeniyetlerinin kolay teslim alınabilir, kırılgan, korunaksız dünyası değil.
Burası, önce olabildiği ölçüde içe, öze, sonra da göklere açılan hem iç’in hem dış’ın titreşim alanlarında aynı anda nefes alıp veren, gidip gelen, fokur fokur kaynayan, her dem diri her dem diriltici çok katmanlı, dirençli ve delişmen dünyası yeryüzü coğrafyasının.
İçini imar ederek dışını inşa eden, ardından insanlığı ve varlığı ihya ederek kendine getiren bütün medeniyetlerin kavşak noktası, mülk âleminden melekût âlemine kanat çırpan aşkın / metafizik zirvesi.
Kudüs, işte bu kavşak noktasının nümûne-i imtisâli, en kâmil misâli(ydi) dârü’l-İslâm’ın atan kalbi iken...
Şimdi kalbi, bitkisel hayatta İslâm âleminin; durmaya ramak kalmış durumda. Kudüs, esir çünkü. Kudüs öksüz çünkü. Kudüs yaralı, bir kanadı kırık çünkü.
Ama kimsesiz değil Kudüs.
Bitkisel hayatta ama ölmemek için direniyor.
Kudüs ölürse, insanlık ölür, İslâm âlemi ölür, tarihten silinir.
İnsanlığın ölmemesi, İslâm âleminin ölmemesi için, Kudüs’ün kalbi dirilmeli ve insanlığı diriltip kendine getirecek uzun soluklu bir yola çıkmaya hüküm giymeli Kudüs...
KUDÜS’Ü İSTANBUL KENDİNE GETİRECEK YENİDEN!
Kudüs’ü, İstanbul kendine getirebilir. Kudüs’e İstanbul kol kanat gerebilir.
İstanbul kendine gelir de ayağa kalkabilirse yeniden...
Hiç şüpheniz olmasın ki, kendine gelecek İstanbul, dün olduğu gibi yarın da hem İslâm âlemini kendine getirecek ve ayağa kaldıracak hem de insanlığa adalet, hakkaniyet ve medeniyet dağıtacak...
Aslan düştüğü yerden kalkacak.
İstanbul’u bekle ey Kudüs! İstanbul’un toparlanmasını ve seni, beni, hepimizi toparlayacak fikir, zikir ve oluş çilesini tamamlamasını...
İslâm âlemi tarihten çekildi; yaşıyor mu sanki, demeyin!
Tarihten çekildi ama tarihten silinmedi, ölmedi.
Ölmeyecek...
Küllerinden doğacak yeniden.
Bu kez bütün insanlığı diriltici hakikat medeniyeti yolculuğunu gerçekleştirmeye koyulacak...
Şu hâliyle bile Yahudi zulmüne ve emperyalizme direnen tek coğrafya, merkezinde Filistin’in, daha geniş düzlemde ise stratejik olarak merkezinde Türkiye’nin bulunduğu İslâm coğrafyası sadece.
Filistin direnişi, sadece Filistinlilerin değil insanlığın haysiyetini koruyan bir direniştir.
İnsanlık, insan olma ve insan kalma haysiyetini ve husûsiyetini Filistinlilere borçludur! Filistinlere yani çilekeş Müslümanlara!
Filistin’de çocukları katlediyor İsrail’in ruhsuz kâtilleri.
Kundaktaki masum bebekleri, sokaktaki günahsız çocukları!
Yer gök inliyor masumların âhlarıyla, yüreği yangın yerine dönen anaların çığlıklarıyla...
Zulmün zifiri karanlığı bu!
Şafağın atacağı ân’a az kaldı...
ASLAN, DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKACAK, HAKİKAT BAYRAĞINI DALGALANDIRACAK...
Şafak atacak...
Aslan, düştüğü yerden kalkacak: İstanbul ayağa kalkacak.
İstanbul Cumartesi günü ayağa kalktı.
Filistin, direnişin kalesi.
İstanbul, dirilişin kulesi.
Türkiye, kimsesizlerin kimsesi, mazlumların sesi, zorbaların kartal pençesi.
Ses geçirmeyen duvarı.
Dirilişin ön açıcı, yılmaz, yıkılmaz neferi.
Özetle... Türkiye, bin yıl tarihte oynadığı, kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu rollerini yeniden oynayabilecek sosyal ve rûhî / psiko-kültürel dinamizme kavuştuğu için Siyonistlerin güdümündeki küresel Yahudi kapitalist gücünün önündeki gerçek tarihî ve kültürel direnç duvarıdır.
Ruhunu İslâm’ın yoğurduğu Türkiye aşılmadan Siyonistler bu toprakları nihâî olarak işgal edemeyecek, buradaki halkları köleleştiremeyecekler!
İsrail katliamına en güçlü, en sahici tepki Türkiye’den geldi: Bu ülkenin Müslüman halkı, salgınmalgın demedi, gece gündüz demedi İsrail Konsolosluğu’nun önünde demirledi!
Bu ülkenin Müslüman halkının yangın yerine dönen yüreği, hem manevî olarak mazlum Filistin halkının yanında olduğunu gösterdi hem de Türkiye’nin adım adım gelişini besledi...
Büyük resmi görelim mutlaka: Filistin kuşatması, Filistin’in de, mazlumların da tarih boyunca da, günümüzde de koruyucusu Türkiye’nin kuşatılmasıdır. Bunun için İsrail, İran’ın önünü açıyor, İran da İsrail’in önünü!
Türkiye’yi devre dışı bırakmak, one minute’le başlayan liderlik rolünü bitirmek için İran kurtarıcı olarak hazırlanıyor...
Fakat artık çok geç...
Türkiye, maddî bakımdan, savunma sanayii bakımından bağımsızlığını ilan etmek üzere...
Sırada manevî (eğitimde, düşüncede, kültürde, sanatta, medyada) tam bağımsızlığına giden uzun soluklu medeniyet tasavvuru yolculuğu var...
Manevî, kültürel bağımsızlık ve diriliş yolculuğunda artık daha fazla gecikemeyiz. Yaraya neşter vurulmalı, çocuklarımızın eğitimde, kültürde, medyada ve sanatta mankurtlaştırılmasının önünde dimdik duracak sağlam duvarlar, kaleler inşa edilmeli.
Üstad Necip Fazıl’la çıkılan yolculuk, alttan alta derinleşerek, gelişerek ve kökleşerek sürüyor...
Bu yolculuk kıvamını bulacak, öncülerini ve eserlerini çıkaracak, önümüzü açacak inşallah...
Biz, geleceğiz... Biz gelince, emperyalistler defolup gidecek!
Biz, “bekleneniz”. Dün, Filistin’deki genç şehidin tabutuna sarılan Türk bayrağı, bizim “beklenen” olarak görüldüğümüzün çarpıcı semiyolojik göstergesidir.
Bütün azmanlıkları, azgınlıkları ortadan kaldıracak, insanlığa yeniden insanca, hakça bir dünya kuracak hakikat medeniyeti yolculuğunu biz armağan edeceğiz...
İçinden geçtiğimiz asra damgasını vuracak cümle şu öyleyse: Dünya bize gebe, biz hakikate…Yahudi ve İngiliz kuşatmasını yarmak zorundayız…
Yusuf Kaplan
15/10/2023 Pazar
Gazze, can çekişiyor. Terör devleti İsrail Gazze’ye kan banyosu yaptırıyor. Allah lanet etsin, kahretsin bu hunhar ve barbar mahlûkatları.
Bunlar insan değil.
Bunlar Kur’ân’ın tarifiyle “belhüm edall”; hayvandan da aşağı. Hayvanlar masum. Bunlar “köpek”!
İNGİLİZLERLE YAHUDİLER ARASINDA KAPANA KISTIRILMAK!
Yaşananları sâkin bir kafayla okumaya çalıştığım bir metin sunuyorum size.
Bir ülkedeki ya da medeniyet coğrafyasındaki fiilî ve zihnî yıkımları, sadece dış faktörlerle açıklamak, entelektüel zaafa ve yetersizliğe işaret eder.
Öte yandan, modern tarihin, Batılı emperyalist aktörlerin, dünyanın bütün medeniyetlerinin kökünü kazıyan, hiçbirine hayat hakkı tanımayan çok yönlü ve kapsamlı bir saldırı ürettikleri vahşî bir sömürgecilik tarihi olduğu yakıcı gerçeğini görmemek ve bütün bu saldırı biçimlerinin yol açtığı yıkımı yoksaymak ise entelektüel sefaleti ve ruhsuzluğu gözler önüne serer.
Son 75 yıldır İsrail zulmü kan kusturdu Filistin’deki Müslümanlara. Sadece Filistin’deki Müslümanlara değil elbette. Lübnan ve Suriye’deki Müslümanlara da.
Halkların yanı sıra ülkelere de çok büyük zulüm yaptı işgalci emperyalist İsrail. Suudi Arabistan ve Mısır, sürekli karıştırdığı, iki önemli Arap ülkesi.
Körfez ülkeleri de hâkeza!
İsrail’in kapanına kıstırılmış durumda neredeyse bütün Arabistan Yarımadası.
İslâm dünyası, özellikle de Arap dünyası, Osmanlı’nın durdurulmasından bu yana İsrail’deki ve Amerika’yı kontrol eden, Silikon Vadisi’nden Hollywood’a, ekonomisinden medyasına, Pentagon’undan silah endüstrisine kadar ABD’nin her şeyine hâkim olan Yahudilerle, iki asırdır Yahudilerle birlikte İslâm dünyasının kaderini şekillendiren İngilizlerin kölesi.
Bir taraftan Yahudiler açıktan, öte yandan İngilizler örtük bir şekilde İslâm dünyasının kaderine hükmediyor iki asırdır.
İki yüzyılın ilk yüzyılını İngilizler şekillendirdiler hem siyasî hem de teolojik olarak: Müslüman toplumların İslâm anlayışını bozacak akîdevî ve fıkhî akımlar icat ederek. Bugünkü hâricî mantığının ve kukla olarak kullandıkları terör örgütlerinin tohumlarını İngilizler ektiler hem Osmanlı coğrafyasında hem de Müslüman Hint coğrafyasında. Vehhâbîlik başta olmakta üzere, Ehl-i Sünnet Omurga’nın temsilcisi Osmanlı’yı, Müslüman Hint coğrafyasını ve Arap dünyasını paramparça edecek teopolitik stratejileri İngilizler geliştirdiler.
Şu an yaklaşık 75 yıldır da Yahudiler devam ettiriyorlar başka yöntemlerle de olsa.
İngilizler önce teopolitik stratejilerle Ehl-i Sünnet omurga’yı çökerttiler hem Osmanlı’yı hem de Müslüman Hindistan’ı paramparça ederek…
Sonra Yahudiler, fiilen ve siyaseten kontrol ettiler, paçavraya çevirdiler bütün Arap dünyasını. Şimdi parmaklarında oynatıyorlar Arapları son bir asırdır!
İnanılır gibi değil: İttihad-ı İslâm’ın yegâne teminatı olan hilâfetin çökertilmesiyle Müslümanları hem başsız hem de gövdesiz bıraktılar.
Amerika’yı kontrol eden Yahudiler’in işgal etmediği, askerî yığınak yapmadığı Arap ülkesi yok. Öte yandan İngiltere’nin bürokrasini, devlet aygıtını, elitokrasisini ve oligarşisini kontrol ermediği Arap ülkesi de yok.
İslâm dünyası iki asırdır İngilizlerle Yahudilerin kölesi, özetle söylemek gerekirse…
TEOPOLİTİK STRATEJİLERİN ZAFERİ: FİÎLÎ İŞGALDEN ZİHNÎ İŞGALE…
Şunu diyorum özetle: İslâm dünyası önce fiilen işgal edildi, sonra da zihnen köleleştiriliyor geliştirilen teopolitik stratejilerle: Arap yarımadasında icat edilen hâricî mantığının, Müslüman Hindistan’da zuhûr ettirilen Kadıyanîlik ve Kur’âniyyûn hareketlerinin hedefi, fiilen paramparça edilen İslâm dünyasının zihnen de iğdiş edilmesi, İslâm’ın kurucu kaynaklarıyla ilişkilerinin bozulması, böylelikle İslâm’ı protestanlaştıracak, hayattan uzaklaştıracak, bireysel bir inanç meselesine indirgeyerek sadece “afyon işlevi” görecek peygambersiz, deist bir İslâm algısının köksalmasının sağlanması…
İslâm dünyasının fiilen dolayısıyla dışarıdan sömürgeleştirilmesi ve parçalanması, kaynaklarının yağmalanması süreci tamamlandı bu iki yüzyılın ilk yüzyılında.
Bu iki yüzyılın son yüzyılında ise zihnen dolayısıyla içeriden sömürgeleştirilmesi, Müslümanların İslâm’ın kurucu kaynaklarıyla imajinatif ilişkiler kurmalarını önleyecek epistemik köleleştir/il/me süreci hız kazandı.
Bu iki sömürgecilik biçimi sadece İslâm dünyasında değil, bütün dünya coğrafyasında da uygulandı, uygulanıyor.
Sonuç, insanlık adına, insanlığın geleceği adına ürpertici gerçekten.
Bütün dinlerin fosilleştirilmesi, medeniyetlerin yaşama, varolma zeminlerinin fiilen ve zihnen yok edilmesi, insanlığa ve hakikate yapılan büyük bir saldırıdır.
Sadece İslâm’ın dönüştürülememesi, Müslüman toplumların aydınlarının kendi kurucu kaynaklarıyla irtibat kurma imkânlarının yok edilememesi, İslâm’ın kaynaklarının sunduğu direnç noktalarının muhkem ve dirençli olduğunu gösteriyor.
Filistinliler, insanlığın haysiyetini kurtarıyorlar terör devleti İsrail’in hunharca, vahşîce saldırılarına 75 yıldır destansı bir direniş mücadelesi vererek...
İsrail, Gazze’yi cehenneme çevirdi, taş üstünde taş bırakmadı neredeyse… Büyük bir soykırım yapıyor!
Bütün dinleri dönüştürdüler, tek dünya dini diye saçma sapan bir afyon icat ermeye çalışıyorlar. Bunu ancak İslâm’ı da fosilleştirebilirlerse (protestanlaştırarak ruhunu yok edebilirlerse) başarabilirler.
Filistinliler pagan Batılı ve sapkın Yahudilerin saldırılarına direnerek insanlığın haysiyetini koruyorlar. İslâm da bütün dönüştürme girişimlerine direnen Müslümanların gösterdikleri mücahede ile dinin, inancın haysiyetini ve asliyetini koruyor.
Gelecek, Müslümanlar yeniden kendilerine gelip yeniden tarihe girecek, tarihi şekillendirecek bir ruhla donanmaya başladıkları zaman gelecek. O zaman insanlık yeniden insanlık yüzü görecek inşallah…Dünyanın ürpertici bir Yahudi sorunu var!
Yusuf Kaplan
13/10/2023 Cuma
Gazze’yi hayalet şehre dönüştürdü Yahudi ruhsuzlar!
İsrail Savunma Bakanı, mide bulandırıcı, aşağılık, insanlık dışı açıklamalarda bulundu ve Filistinlilerin hayvanlar gibi katledilmeleri gerektiğini söyledi. Amerikalı senatör Lindsay Graham isimli tür de, aynı şeyleri tekrarladı.
İsrail, Gazze’ye insanın hücrelerini yakarak öldüren misket bombaları, fosfor bombası yağdırıyor. Gazze’yi ablukaya aldı, elektriğini, suyunu kesti. Gıda ve yardım sevkiyatlarını durdurdu. 2,3 milyon Gazzeliyi açlığa ve ölüme mahkûm ediyor. İsrail İnsanlık suçu işliyor.
İnsanlık suçsuzmuş gibi seyrediyor!
Bu katliama susan herkes suç ortağıdır!
Filistinlilere yine Türkiye sahip çıkıyor: Bir yandan diplomasi trafiği hızlanırken öte yandan da protestolar da çığ gibi büyüyor...
Bugün cuma.
Acımasız, ruhsuz Yahudiler, Türkiye’de ve dünyada da kınanacak, protesto edilecek şiddetle.
DOĞU SORUNU, BATI SORUNU, YAHUDİ SORUNU
Bacaklarını yitirmesine rağmen tekerlekli sandalyesinden İsrailli askerlere sapanla taş atmaktan vazgeçmeyen ve sonunda şehit edilen Ebu Salah, önceki İsrail saldırısının sembol ismi olmuştu: Her ne sûretle olursa olsun, Filistin direnişi de, dünyanın dört bir köşesinde emperyalistlere karşı verilen Müslümanların direniş mücadelesi de bitmeyecek, en zor şartlarda bile, elimizi kolumuzu yitirsek bile pes etmeyeceğiz, demektir bu.
Das Kapital’in yazarı Marx, bambaşka saiklerle de olsa, yaklaşık 2 asır önce Doğu Sorunu diye bir şey yazmıştı. Doğu’yu mercek altına alarak dünyanın eşiğine sürüklendiği çıkmazı okumaya çalışmıştı. Marx, neden Doğu Sorunu diye bir şey icat ederek, üzerinde kafa yorma ihtiyacı duymuştu peki?
Dünyanın sorunu, Doğu Sorunu mu yoksa Batı Sorunu mu acaba?
Bu soruyu sormak bile saçma aslında.
Asıl üzerinde kafa patlatılması gereken sorun, Batı Sorunu oysa: Dünyanın kaynaklarını tepe tepe kullananlar, dünyanın kaynaklarını tekellerine almak için dünyaya kan kusturanlar Batılılar!.
Ama insanlık Batı istilasının, emperyalizminin yol açtığı saldırı ve tecavüzleri konuşmuyor bile: Medyatik ayartı, medya her yerde olmasına rağmen, insanların her şeyden haberdar olmalarını zorlaştırıyor.
Yahudiler, masum, mazlum ve çilekeş Filistinlilere kan kusturuyorlar yine!
Hem kan kusturuyorlar hem de şımardıkça şımarıyor, azdıkça azıyorlar!
Sonlarını hazırlıyorlar aslında.
Batı Sorunu, zamanla Yahudi Sorunu’na dönüşecek...
Belki de bizim Batı Sorunu olarak düşündüğümüz sorunun gerisinde, temelinde, kökünde Yahudi Sorunu olduğunu daha sonra daha net olarak anlayacağız.
DÜNYANIN BİR ‘YAHUDİ SORUNU’ VAR!
Yahudiler, Hıristiyanlığın doğuşu sırasında Hıristiyanlara kan kusturdular.
Kapitalizmin doğuşu sürecinde de, Hıristiyanlığa görünmeyen bir darbe vurdular ve Avrupalıları, tamahkâr Yahudi zihniyetine sürükleyerek her bakımdan kuşattılar ve kapitalizmle birlikte teslim aldılar.
Burada körkütük bir Yahudi düşmanlığı geliştirmiyorum. Yahudilerin, dünya üzerinde hegemonya kurmak için önce Avrupalıları, sonra da Amerikalıları nasıl esir aldıklarını; tamahkâr, açgözlü Yahudi zihniyetine köle yaptıklarını hatırlatmış oluyorum.
Yahudiler, ABD’ye her bakımdan hâkimler.
Amerikan derin devleti, Yahudilerin kontrolünde: Finans, ekonomi, medya, akademya, CIA, silikon vadisi, Hollywood, Pentagon ve silah endüstrisi Yahudilerin tekelinde.
Yahudilerin bir vatanı yok. Tek Tanrıları var: Sermaye/Para, dolayısıyla Güç. Sermaye, nereye giderse, Yahudiler orayı vatanları bellemekte tereddüt etmezler.
Şu ân ABD’nin bir Yahudi sorunu var. Sadece ABD’nin değil, bütün dünyanın aslında. “Tanrı’yı kıyamete zorlayan” ürpertici bir insanlık sorunu bu.
Bu sorunun farkında olanlar ya da bunu açıkça dinlendirenler ve bu zorbalığa direnenler dünyanın dört bir köşesinde yalnızca Müslümanlar şu çivisi çıkmış dünyada.
O yüzden Yahudiler, kendilerini soykırıma tabi tutan Batılılara değil, Yahudilerin dünyayı nasıl cehenneme çevirdiğini haykıran (üstelik de tarih boyunca kendilerine kucak açan!) Müslümanlara kan kusturuyorlar!
Ne aşağılık adamlar bu işgalci, katliamcı siyonistler!
YAHUDİLER DURDURULMALI!
Yahudiler durdurulmalı derhal. Gemi azıya aldılar çünkü. Böyle giderse bu gemi batar... Geçtiğimiz hafta The Economist dergisi The New Middle East (Yeni Ortadoğu) başlıklı bir kapak yapmıştı. Amerika’nın küreselci güçlü, etkili fikri dergisi Claremont dergisi, Netanyahu’yu “The Churchill of the Middle East” (Ortadoğu’nun Yeni Churchill’i) başlıklı bir kapakla gündemine almıştı bir yıl önce.
İranlılarla İsrail’in danışıklı dövüş oynadıklarını, İran’ın mazlum Hamas’ı kullanarak İsrail’de ölmekte olan, kovulmaya ramak kalan Netanyahu’yu katliam yapmaya zorlayarak İsrail’de kahraman ilan ettirdiğini, kendisini de akan mazlum Filistin kanı üzerinden Ortadoğu’da mazlumların hâmisi konumuna yerleştiğini düşünüyorum. Bu arada Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumuna darbe vurmaya çalıştığını da unutmayalım.
Allah zâlimlere ve fitnecilere karşı intikam sahibidir. Cehennemin varlık nedeni ve değeri bu tür zamanlarda daha iyi anlaşılıyor.
Mazlumlara sadece Türkiye ses veriyor.
Bu arada bu saldırılar Türkiye’deki Yahudi lobisinin İsrail’dekinden daha güçlü olduğunu gösterdi ilk kez. Yazıklar olsun, diyorum sadece. Ruhsuz, beslemeler!
İsrail bütün dünyada en şiddetli dille protesto edilmeli.
Protestoları küçümsemeyelim. Protestodan sonra, arkası da gelecektir... İsrail terör devletinin uykularını kaçırmak gerekir...
Dünyaya bir Batı Sorunu, bir Yahudi sorunu olduğunu anlatmak boynumuzun borcu.Kudüs, siyonist esaretinden kurtulmadıkça dünya barış yüzü göremeyecek…
Yusuf Kaplan
9/10/2023 Pazartesi
Kudüs esaret altında... Kudüs’ün esaretten kurtulmasının ilk şartı, gözü dönmüş siyonistlerin fiilî zulmünden kurtulması. Ama bu, geçici bir özgürlük olabilir sadece.
Kudüs, yalnızca gözü dönmüş siyonist esaretinden kurtulmakla özgürlüğüne kavuşmuş olmayacak. Asıl özgürlüğüne Yahûdîlerin tarihî / akîdevî, dolayısıyla siyasî esaretinden kurtulduğu zaman kavuşacak.
Hâlihazırda aciliyet kesbeden mesele, tabiî ki, Kudüs’te Müslümanların uğradığı zulmü durdurmak. Filistinliler, cumartesi günü Aksa Tufanı adlı büyük bir askerî harekât başlattılar işgalci İsrail’e karşı. İşin içinde İran da var. O yüzden İran’ın girdiği yerde fitne kaynar; sonuçta, her yer kan gölüne döner; bunu iliklerimize kadar yaşıyoruz Irak’ta, Suriye’de vs.
Mescid-i Aksa’nın, göğüslerini siper ederek ilk mabedimizin kapatılmasına direnen yürek ülkesinin çocukları Filistinlilerin, özellikle de kadınların ve çocukların uğradığı acımasız zulme, dolayısıyla, bu zulme yol açan ve cinayet şebekesine dönüşen İsrail devletinin Mescid-i Aksa’yı kapatmaya varacak kadar tehlikeli adımlar atma şımarıklığına, fütursuzluğuna son verebilmek.
Filistin’de yaşanan karmaşık olayları tarihî arkaplanına inerek vuzuha kavuşturmak için kaleme aldığım bir yazı bu.
KUDÜS: UMUT, UFUK VE YURT
Kudüs nedir, ne değildir; dünden bugüne ve yarına ne’yi temsil eder ve bugün neden acı çeker, hakkıyla bildiğimiz söylenemez pek.
Kudüs hem umut hem ufuk hem de yurt demektir: Mekke’nin umudu, Medine’nin ufku, Kudüs’te medeniyetin yurdu oldu.
Kudüs’ü Kudüs yapan, peygamberleridir… Kudüs, peygamberler şehridir.
Kudüs, hakikatin hayat olduğu, hayat bulduğu, hayat sunduğu kurucu bir şehirdir: Kurucu ve koruyucu, umut ve ufuk sunucu yurdu ezelî hakikatin, peygamberlerin getirdiği ebedî hakikat fikrinin.
MÜSLÜMANLARIN KUDÜS’Ü KUCAKLAYICIDIR VE BARIŞ YURDUDUR
Kudüs, Filistinlilerin meselesi değildir. Kudüs, Arapların meselesi değildir. Yalnızca Müslümanların meselesi de değildir Kudüs: İnsanlığın meselesidir: İnsanın hakikatle buluştuğu, hakikatin hayat sunduğu, insanın insanlığını bulduğu buluşma noktası.
Kudüs, üç din için de kutsaldır.
Yahûdîliğin bütün peygamberleri Kudüs’le özdeştir.
Hz. İsa, Kudüs’ün çocuğudur… Kudüs’ün ruhudur.
Kudüs, İslâm demektir: Ezelden ebede kadar her bakımdan, her düzlemde İslâm.
Kudüs’ün İslâm açısından önemi, sadece İslâm’ın ilk mabed yeri olmasından ibaret değildir.
Çok daha ötesidir: Kudüs, yalnızca İslâm’ın insanlığı hakikatle buluşturduğu, hakikatle buluşturduğu için de adaleti ve hakkaniyeti, sulhü ve selâmeti cihanşümûl ölçekte tesis ettiği, sözün özü, bütün insanlığı hakikatte, adalette ve sulhte birleştirdiği müstesnâ bir yerdir; ama bunu sadece İslâm’ın gerçekleştirmeyi başarabildiği bizim için de, insanlık için de çok özel bir yerdir Kudüs.
YAHÛDÎLERİN VE HIRİSTİYANLARIN KUDÜS’Ü DIŞLAYICIDIR VE KÂBÛS DOLUDUR
Yahûdîler, Kudüs’ün yalnızca kendilerine ait olduğunu iddia ederler.
Hıristiyanlar da, Yahûdîler kadar olmasa da, Kudüs’ü, Hıristiyan ütopyasının gerçekleşebileceği muhayyel ve müstakbel yurtları olarak kabul ederler.
Yalnızca Müslümanlar, Kudüs’ü hem hakikatin hem de insanlığın birleştirildiği, insanlığın hakikatle buluşturulduğu nihâî imkân ve mekân olarak görürler.
Yahûdîlerin ve Hıristiyanların Kudüs’e bakışları, aslında iki dinin hem temel akîdevî sınırlarını çizer; hem tarihî yolculuklarını özetler; hem de başkalarına ne denli sınırlayıcı ve dışlayıcı bir gözle baktıklarının ipuçlarını gizler.
Yahûdîler ve Hıristiyanlar, Kudüs’ün yalnızca kendilerinin olması mücadelesi verirler. Müslümanlar ise Yahûdîlerin ve Hıristiyanların kendi olmaları mücadelesi.
Bunun nedeni çok açıktır: Yahûdîlik de, Hıristiyanlık da dışlayıcıdır. İslâm ise kucaklayıcıdır.
Tam da bu nedenledir ki, Yahûdîler de, Hıristiyanlar da başkalarıyla sulh içinde nasıl yaşanabileceğinin formülünü geliştiremediler, geliştirmezlerdi de.
Başka dinlerle, kültürlerle, medeniyetlerle sulh ve selamet, hukuk, hakkaniyet ve adalet nizamı içinde nasıl birlikte yaşanabileceğinin en gelişmiş, en kâmil formülünü Müslümanlar geliştirdiler sadece. Ve bunun nihâî örneğini de Kudüs’te hayata geçirdiler.
O yüzden tarihî ve güncel gerçek, şunu ispat eder: Kudüs, Müslümanların elinden çıktığı ândan itibaren birleştirici özelliğini yitirir.
Kaynayan kazana döner…
Kanar…
Kan ağlar…
Tarih de, tam bir asırdır günümüzde Kudüs’te yaşananlar da bunu ispat eder, bu yakıcı gerçeğe çok iyi tanıklık eder.
ZAFERE ODAKLANIRSANIZ HAYATI CEHENNEME ÇEVİRMENİZ KAÇINILMAZDIR
Yahûdîlerin ve Batılıların gücü, gücü kutsanmalarında gizli.
İslâm’ın gücü ise, güce değil hakikate dayanıyor olmasında.
O yüzden, Yahûdîler ve Batılılar için aslolan zaferdir; Müslümanlar içinse sefer…
Zafer’in öncelenmesi, öncelikle hakikatin ikinci plana itilmesiyle ve yitirilmesiyle sonuçlanır. Kaçınılmazdır bu.
Yahûdîler de Batılılar da tarih boyunca büyük ölçüde hep hükümranlık kurma güdüsüyle hareket ettiler; o yüzden zafer peşinde koşturdular ama sonunda gücün güdümüne girdiler, gücün kölesine dönüştüler ve dünyayı köleleştirmekten çekinmediler.
İslâm, bu dünyayı geçici bir yer olarak görür ve Müslümanlardan dünyada hükümranlık peşinde koşturmalarını değil, hakikatin izini sürmelerini, bunun için de her dâim seferde olmalarını talep eder. Zafer, Allah’ın takdiridir.
Zafere odaklandığınız zaman, hakikatle ilişkiniz sakatlanır ve zamanla kopar, yok olur.
Sefere odaklandığınız zamansa, her hâl ve şartta hakikatin izini sürmeniz tek vazgeçilemez kuraldır.
Yahûdîler ve Hıristiyanlar, hakikati kaybettiler.
Gücü, güç üreten araçları hakikatin yerine yerleştirdiler.
Güç, hakikati yedi-bitirdi; insanın zihnini, insanî melekelerini körleştirdi; hayatı çölleştirdi; insanı nankörleştirdi ve ruhsuzluğa mahkûm etti…
Bu da insanı hakikatten sürgün etti, gücün acımasız dişlilerinde yok etti, hayatı cehenneme çevirdi…
Oysa Kudüs yalnızca Müslümanların idaresinde günyüzü gördü; farklı dinlerin nasıl sulh ve selamet düzeni içinde birlikte yaşayabileceğini dünya âleme gösterdi. Hıristiyanların idaresi altında da, Yahudîlerin idaresi altında da her zaman zulüm yerine dönüştü.
O yüzden, Kudüs, siyonist esaretinden kurtulmadıkça, dünya barış yüzü göremeyecek… Tarihe baktığımızda da, günümüzde yaşananlara baktığımızda da görünen tek yakıcı gerçek bu.
Vesselâm.Yıkıcı popüler kültüre karşı camilerin diriltici işlevi
Yusuf Kaplan
8/10/2023 Pazar
Londra’da, Amsterdam’da, New York’ta, Almanya’nın, Fransa’nın çeşitli kentlerinde terk edilen, metruk kaldığı için sinemaya tahvil edilen, sanat galerisine dönüştürülen kiliseleri görünce derin düşüncelere dalardım. Dinin ne hâle geldiğinin, nasıl hayattan çekildiğinin en önemli göstergeleriydi. Almanya’nın Weimar kentinde, Weimar Rönesansı’nın ve aynı zamanda Alman Ruhu’nun Goethe, Schilller ile birlikte üç büyük kurucusundan ve aynı zamanda papaz ve teolog olan Herder’in kilisesine ilk gittiğimde terkedilen kilisenin nasıl hayaleti andırdığını görmüş ve ürkmüştüm. Herder’in kilisesine âyin vaktinde girmiştik; âyine sadece ölmek üzere olan, ölümlerini bekleyen, etraflarına şaşkın ve ürkek gözlerle bakan yaşlılar katılmıştı. Kilise’de cemaatten çok turist vardı. Bu turistlerin çoğu -muhtemelen- Herder’i bilmiyordu ama tarihî yani “müzelik” yapısından ötürü ziyaret edilmeyi ve görülmeyi hak ediyordu kilise.
POPÜLER KÜLTÜRÜN YIKICI SALDIRISI VE MABEDLERİN ÇEKİLİŞİ
Batı’da dolaştığım ve hepsi de sadece “müzelik” işlev gören kiliseleri can çekişen ama artık zararsız hâle getirilmiş canavarlara benzetirim hep. Bir zamanlar dünyaya hükmeden emperyalistlerin esin ve besin kaynağı kilisenin bu metruk hâli, artık Batı uygarlığının manevî olarak çöküşünün, materyalizmin, sekülerizmin ve tekno-paganizm biçimlerinin Kilise karşısında zaferinin sembolü. Hayatta hiçbir karşılığı yok. Yaşlıların ölmeye yattıkları korkuluklar adeta!
Bir gün camilerin de kiliseler gibi terkedilebileceğini hiç düşünmedim. Müslümanların camileri terketmeyeceklerini düşündüm hep. Terkedemezlerdi çünkü camiler hayatın ve hayattaki her şeyin merkezi(ydi). Beş vakit namazın kılınması farz değildi sadece, beş vakit namazın cemaatle kalınması da farz(dı) aynı zamanda.
Ateizmin yakıcı saldırısından büyük bir ruh üşümesi yaşayan Türk Cumhuriyetlerinin halklarının, Sovyet ateizminin ve emperyalizminin tahakkümünden kısmen ve şeklen de olsa kurtulmalarından sonra camilere koşuştuklarını, beş vakit namazda camileri tıka basa doldurduklarını gözlemliyoruz. Ama korkum o ki, bugün beş vakit namazlarda lebalep dolan camiler, çok değil bir kuşaklık zaman dilimi içinde hız, haz ve ayartıyı kutsayan, bütün değerleri çözücü, kutsalları yıkıcı Amerikan popüler kültürünün Türk Cumhuriyetlerini de hızla istila etmesiyle birlikte bir anda boşalacaklar. Ki bu korkumu görüştüğümüz Türk Cumhuriyetlerinin yöneticilerine, bakanlarına, STK liderlerine ve aydınlarına da sürekli söyledim, söyleyip duruyorum!
Bu endişemin ne kadar doğru olduğunu 4 yılda Özbekistan’a yaptığım üç ziyaretin üçüncüsünde özelikle hiç olmayacak bir şehirde, mübarek Buhara-yı Şerif’te dolaşırken görünce irkildim.
Taşkent’te büyükelçimiz ve önceki rektörümüz Mehmet Bulut hocamızla kıldığımız bir cuma namazını hiç unutamam, unutulacak gibi değil çünkü: Taşkent’in merkez camisinin içi tıka basa dolmuş, caminin etrafındaki birinci, ikinci, üçüncü caddeler de caddelere seccadelerini seren cemaat tarafından tıka basa doldurulmuş. Çok sevindirici bir manzara bu. Ama ben gelecek ve geleceği belirleyecek sosyal, kültürel ve zihnî dinamikler üzerinde kafa yoran bir yazar olarak bu manzaranın geçici olduğunu ve hızla yok olacağını görebiliyorum. Bu fikrimi sayın büyükelçimize de, rektör hocamıza da söyleyince oracıkta, “Öyle mi görüyorsunuz. Sizin bakışınız keskindir. İnşallah olmaz. Allah korusun” şeklinde üzüntülü tepkiler verdiklerini bugün gibi hatırlıyorum.
YOL AYIRIMI: YA ÖLECEĞİZ YA DA OLACAĞIZ!
Oysa popüler kültürün, hız, haz ve ayartıyı kutsayan tekno-pagan, neo-seküler saldırısını nasıl püskürtebileceğimiz meselesi üzerinde enlemesine ve boylamasına kafa yormak zorundayız. Değerleri çözücü, sosyal ve kültürel yapıları yıkıcı bu tekno-pagan, neo-seküler saldırının karşısında dimdik duracak ve bu saldırıyı püskürtecek muhkem kaynaklar ve irade bizde / Müslüman toplumlarda var sadece.
Bu yıkıcı ve çözücü popüler kültüre karşı Müslüman devletlerin, cemaatlerin ve STK’ların ortak stratejiler geliştirmeleri gerekiyor.
Bu küresel saldırıyı sadece biz püskürtecek muhkem kaynaklara sahibiz ama bu kaynakları ortaklaşa, sistemli bir şekilde harekete ve hayata geçirecek müşterek akla ve müşterek iradeye sahip değiliz, ne yazık ki.
Bu konuda da Türkiye’ye, bu hükümete ve Müslüman halkımıza çok büyük, tarihî görevler düşüyor. Bizler organize olup sorunun üzerine gidemezsek, postmodern popüler kültürün her şeyimizi çözücü ve yıkıcı saldırısı karşısında un ufak olmaktan ve insanlığı çok büyük bir yok oluş felâketinden kurtarma imkânlarına ve kaynaklarına sahip olan insanlar olarak vazifemizi yapmadığımız için tarihin önünde hesap vermekten kurtulamayız.
Önümüzde büyük bir yol ayırımı var: Ya öleceğiz ya da olacağız. Ya bütün insanlık olarak yeni kapitalizmin hız, haz ve ayartılarıyla baştan çıkarılan hazır köleleri olarak öleceğiz, popüler kültürün yıkıcı ve çözücü saldırıları bizi, bütün dünyalıları celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürecek ya da bu gidişe “dur!” diyerek tarihin akışını belirleyecek bir konuma yerleşeceğiz yeniden.
CAMİLER: DİRENİŞ, DİRİLİŞ VE VAROLUŞ MEKÂNLARI
Ülkemizde camiler, boşalıyor hızla… Kaderlerine terkediliyor… Camiler kiliselerin kaderine terkedilir de kendi hallerine bırakılırsa, tarih durur, zaman durur, dünya cehennem arenasına döner.
Camiler, şeklen ibadet yapılan yerler değildir. Camiler bizi temizleyen, ruhumuzu dirilten, bizi silkeleyip kendimize getiren, bizi birbirimize kardeş kılan varoluş ve kurtuluş mekânlarıdır.
“Camiatün” yani üniversite kavramı da, “cemaat”, “cemiyet” kavramları da “cami” kavramıyla aynı etimolojik köke ve anlam küme’sine sahiptir.
Cami, Allah’ın evidir; seküler zamanın akışını durdurarak günde beş kez Rabbimizle buluştuğumuz, Müslümanlarla kaynaştığımız, her dem manen arındığımız, temizlendiğimiz, tertemiz olduğumuz ulvî mekânlardır. Camiler sadece manevî arınma değil, aynı zamanda zihnî, kültürel ve sosyal dirilme ve varolma mekânlarıdır.
Cami, hayatın merkezidir. Hayatın kalbidir. Hayatın ritimlerinin attığı yerdir. Camiler Müslüman toplumun hem atardamarları hem de toplardamarlarıdır: Hem manevî arınma ve temizlenme hem de dünyaya, hayata Müslümanca bir ruhla yön ve şekil verme, dirilme ve varolma mekânlarıdır.
Camileri terkedersek, ölürüz, insanlığın da çözücü ve yıkıcı popüler kültür biçimleri karışında yok oluşunun sorumluları oluruz.
Biz camileri dirilteceğiz ki, camiler de bizi diriltsinHz. Peygamber ve öncü kuşağın tarih-kurucu rolü
Yusuf Kaplan
6/10/2023 Cuma
Hz. Peygamber’i (sav) nasıl anlayabileceğimiz meselesi üzerinde kafa patlatmaya devam ediyoruz bu yazıda da. Bu kez Hz. Peygamber’in tarih-kurucu rolüne, konumuna, yer’ine dikkat çekmek niyetindeyim.
ALLAH’A VE RESÛLÜNE İTAAT NE DEMEK?
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ, Allah’a ve Resûlü’ne itaat vurgusu yapar. Bu vurgu, meselenin püf noktasıdır. Bu vurgu, Hz. Peygamber’in konumu ile Allah’ın konumunu eşitlemez -hâşâ! Öyle şey olur mu! Allah’a ve Resûl’üne itaat vurgusu, peygamberimizin ilâhî bir tabiata sahip olduğuna dikkat çekmek için değil, onun konumunun akîdevî boyutuna dikkat çekmek için yapılmıştır. İslâm’ın en güçlü olduğu yer, akîdesinin sade, sarih ve muhkem olmasıdır. Yaratıcı olarak Allah’ın konumu ile peygamberler dâhil bütün yaratılanların konumu apaşikâr bir şekilde birbirinden ayrılmış, bunun altı her fırsatta özenle çizilmiştir,
Allah’a ve Resûlü’ne itaat meselesi, ilâhî bir konuma değil, akîdevî bir duruma işaret eder. Hz. Peygamber’e itaat meselesi, bir iman meselesidir. Hz. Peygamber’in fiilleri, Allah’ın emirlerinin hayata geçirilmesi, ete kemiğe büründürülmesidir. Burada Müslümanların üzerinde kafa yormaları gereken mesele, Hz. Peygamber’in fiillerinin teker teker neler olduğunu tespit etmek ve bunları hayatlarına tatbik etmek meselesi değildir. Mesele, mâhiyetle ilgili değil keyfiyetle ilgilidir. Hz. Peygmaber’in fiillerinin ne, neler olduğu meselesi değil, Hz. Peygamber’in Allah’ın emirleri olan bu fiileri nasıl hayata geçirdiği meselesidir. Mevzû Kur’ân-ı Kerîm olunca, mesele asıl meselesidir, ama mevzû Hz. Peygamber olunca, mesele asıl meselesi değil usûl meseledir. Ontolojik bir meseledir. Mesele konu meselesi değil, konum meselesidir. Ne sorunu değil, nasıl sorunudur.
Hz. Peygamber’in vazifesi vahyi getirmekten ibaret değildir ve vahyi getirince bitmemiştir; aksine, vahyi getirince başlamıştır: O gelen vahyin nasıl hayata geçirilebileceği, nasıl hayatımız hâline getirilebileceği meselesi, asıl vazifesidir. Başka bir ifadeyle, Hz. Peygamber’in asıl vazifesi vahyi getirmek değil, vahyi hayat hâline getirmektir. Sadece temsiliyet değil aynı zamanda teslimiyet’tir. Teslimiyet’in (kulluğun) nasıl gerçekleştirilebileceğini ve tarihe nakşedilebileceğini göstermektir.
GERÇEK YENİ, İSLÂM’LA BAŞLAR…
Hz. Peygamber hem insan yetiştirdi, hem hayat ve dünya inşa etti. Hâl böyle olunca, Hz. Peygamber’in hem insan modeli geliştiren, o insan modelinin nasıl hayata geçirilebileceğini gösteren insan-yetiştirici hem de tarihin nasıl yapılabileceğini gözler önüne seren tarih-kurucu bir rolü, konumu ve işlevi var.
Hz. Peygamber bir kuşaklık zaman dilimi içinde tarihin akışını değiştirdi.
Hz. Peygamber bu açıdan milattır her alanda. Bir Hz. Peygamber’den öncesi vardır, bir de Hz. Peygamber’den sonrası.
Müslümanların yaptıkları her işte milat olmalıdır bu durum.
Onun yapıp ettiği her şey, örnektir bizim için.
Yeni dünya tarihi Hz. Peygamber’le başlar. Hz. Peygamber hem pagan klasik dünyaya hem de paganlaştırılan dinlerin dayanaksız ve dayanaksız olduğu için de dayanıksız dünyasına son veren yeni bir dönemin başlatıcısıdır. İnsanlık tarihinde yeni dünya tarihinin de miladıdır Hz. Peygamber.
Burada “modern tarih” kavramını kullanmadım özellikle. Çünkü “modern tarih” diye bir şey yok gerçekte. “Modern tarih” olarak adlandırılan tarih, paganizmin, klasik Grek ve Roma dünyasının yeniden icadıdır. Modernlik bu açıdan milat olacak yenidir tarihin başlangıcı değildir.
Gerçek anlamda yeni, İslâm’dır: Hem pagan tasavvurlara hem de paganlaştırılan din kökenli geleneklere darbe vuran, başkaldıran yegâne kaynak İslâm’dır.
İNANMIŞ VE ADANMIŞ ÖNCÜ KUŞAK TARİHİ DEĞİŞTİRİR
Bu anlamda da tarihin akışını değiştirdi Hz. Peygamber. Modernlerin kendilerini yeni, modernliği yenilik olarak yutturmaları hem göz boyamaktan hem de kamuflajdan ibarettir.
Bu konu tartışılması gereken çok velûd bir konu. Başka yazılarda ele almak niyetindeyim.
Burada Hz. Peygamber’in bir kuşaklık zaman dilimi içinde tarihin akışını değiştirmesinin bizim için ne anlam ifade ettiği meselesine mim koymak istiyorum.
Bu şu demek bizim için: Bir kuşaklık bir zaman dilimi içinde insanmış ve adanmış blr öncü kuşak tarihin akışını değiştirebilir. Sağına sadakat timsali Hz. Ebubekir’i, soluna adalet timsali Hz.Ömer’i, önüne ahlâk timsali Hz. Osman’ı ve nihayet arkasına basiret timsali Hz. Ali’yi alan bir kişi, lider, öncü sağına ve soluna bakmadan dörtnala koşturabilir…
Bütün mesele işte o inanmış ve adanmış öncü kuşağı yetiştirebilmekte…
Vesselâm.Hz. Peygamber’in dört benzersiz konumu
Yusuf Kaplan
2/10/2023 Pazartesi
Oryantalistler, Hz. Peygamber’in (sav) konumunu tartışmaya açıyorlar. Niçin böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorlar, diye sorulabilir…
Bunun en azından iki ana sebebi olduğunu söyleyebiliriz.
Birincisi, Hz. Peygamber’in akîdevî konumunun, tevhid akîdesinin korunmasını, teminat altına alınmasını, insanların daha önceki insanlık tarihi tecrübelerinde de çok aşikâr bir şekilde müşâhede edildiği üzere, her tür putperestliğin önlenmesini sağlıyor olmasıdır.
İkincisi de, akîde’nin ve Hz. Peygamber’in akîdevî konumunun korunuyor olması; insanın hür iradesinin ve özgürlüğünün de teminat altına alınmasını mümkün kılıyor olmasıdır.
İlk yazıda bu iki temel meseleyi nazarî olarak ve muhkem bir felsefî dille izah etmeye çalışmıştım. Burada ve daha sonrasında kaleme alacağım bölümlerde ise, Hz. Peygamber’in konumunun, yerinin ve çok katmanlı fonksiyonunun nasıl bir görünüm arzettiğini ve bütün bunların bizim ve tabiî bütün insanlığın ve canlı varlıkların hayatı için ne anlam ifade ettiğini etraflıca ele almaya ve vuzûha kavuşturmaya çalışacağım âcizâne…
Hz. Peygamber’in (sav) hem İslâm’ın hem insanlık tarihinin hem de canlı / tabiat tarihinin yani bütün varlıkların tarihinin şekillendirilmesinde belirleyici, olmazsa olmaz dört farklı konumu, yeri ve fonksiyonu var.
Birincisi, Hz. Peygamber’in Rabbimizle ilişkisi bakımından akîdevî konumu, yeri ve fonksiyonu. Varlığın ontolojik düzeninin bozulmaması ve varoluşsal hiyerarşinin sarsılmaması açısından Hz. Peygamber’in akîdevî konumu hayatî önem arzeder.
Peygamberler melekûtî âlemden süt emerler ve mülk âleminde insanın meleksi melekelerle donanmasını sağlarlar. Melekûtî âlem, ilâhî boyuttur.
Eğer kişi ilâhî olanla irtibatını koparırsa bu dünyaya hapsolmaktan kurtulamaz. Melekûtî âlemden “süt ememeyen” insanlar, mülk âlemini kutsar, mülk âleminde her şeye mâlik olmaya, meliklik taslamaya kalkışır. Mülk âleminde her şeye sahip olmaya çalışan insan sonunda sahip olduğu şeyin kendisine sahip olmasını engelleyemez.
İşte Hz. Peygamber’in akîdevî konumu öylesine diriltici bir rahmetin ve merhametin kaynağıdır ki, Yaratan ile yaratılan arasındaki ontolojik konumlar apaşikâr bir şekilde netleştirildiği için kişi konumunu, yerini şaşırmaz. Yaratıcı konumuna yerleşmeye kalkışarak hayatı kaosa sürükleyecek, dünyayı cehenneme çevirecek ontolojik bir felâketin yaşanmasına neden olmaz.
Peygamberler insana, Yaratıcı ile yaratılan varlıkların konumlarını sarih bir şekilde gösterir ve kulluğunun gereğini yani üstlendiği emaneti nasıl yerine getireceğini, yeryüzünde emniyeti nasıl teminat altına alacağını öğretir. Bu konuyu dünkü yapıda yazmıştım etraflıca.
Buradan ikinci konum’a geçebiliriz: Peygamberlerin bu yükümlülüklerini nasıl yerine getirdikleri hayatî meselesine.
İkincisi, Hz. Peygamber’in Kur’ân’la ve dolayısıyla hakikatle ilişkisi bakımından ontolojik konumu. Hz. Peygamber’in akîdevî konumu, onun Asıl’la, ilâhî hakikatle ilişkisinin ne olduğunu izah eder. Hz. Peygamber’in Kur’ân’la ilişkisi ise Asıl’la, ilâhî hakikatle nasıl ilişki kurulabileceğini gösteren Usûl’ü verir bize. O yüzden şu cümleyi kurmuştum: Kur’ân asıldır, Sünnet-i Seniyye usûldür. Aslolan hakikate vusûl’dür / varmak’tır. Usûl yoksa fusûl (sapma, savrulma) kaçınılmazdır.
İNANMIŞ VE ADANMIŞ BİR ÖNCÜ KUŞAK TARİHİ DEĞİŞTİREBİLİR
Üçüncüsü, Hz. Peygamber’in insanla ve hayatla ilişkisi bakımından insanî, sosyal ve siyasî konumu. Misal insan, timsal hayat ve toplum inşasındaki yeri, konumu ve fonksiyonu bakımından. Hz. Peygamber’in vahyi 23 senede peyderpey getirmesi, vahyin hayata nasıl aktarılması ve Müslüman insan, toplum, hayat ve dünya tasavvurunun nasıl inşa edilmesi gerektiğini adım adım göstermesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Ayrıca Hz. Peygamber’in 23 yıllık peygamberlik hayatı, inanmış ve adanmış bir avuç öncü kuşağın tarihin akışını nasıl değiştirebileceğinin mükemmel bir misalidir. Bu şu demektir: Tarihin hangi döneminde yaşarsanız yaşayın, inanmış ve adanmış vefakâr, fedakâr ve cefakâr bir öncü kuşakla bir kuşakla bir kulaklık bir zaman diliminde tarihin akışını değiştirebilirsiniz.
PEYGAMBERLER OLMADAN TARİH YAZILAMAZ
Dördüncüsü, Hz. Peygamber’in tarihî konumu. Tarihle ilişkisi bakımından. Başka bir ifadeyle, insanlık tarihinin, varlığın varlığının hem inşası hem de anlaşılması bakımından. Peygambersiz tarihin yapılamayacağını ve yazılamayacağını, peygamberin devre dışı kaldığı bir dünyada insanın tanrılaşmasının ve dünyanın da cehenneme dönüşmesinin önüne geçilemeyeceğini insanlık tarihine de, yalnızca modernlerin dört seküler-pagan tarihlerine baktığınızda çok rahat bir şekilde görebilirsiniz.
Hz. Peygamber’in konumunu özetleyen bu açıklamanın ilk iki maddesi, onun doğrudan peygamberî yönüyle, diğerleri ise beşerî yönüyle irtibatlıdır. Hz. Peygamber’in peygamberî yönü ile beşerî yönlerini birbirinden kesin çizgilerle ayırmak çok zordur hatta imkânsızdır ama onun bir ilahî mesajı iletmekle yükümlü bir peygamber ve bir de ilâhî mesajı tatbik ermekle yükümlü bir insan olarak hayatın her alanını vahyin ilkeleri ışığında şekillendiren ve bütün insanlığa örnek olacak Müslümanca bir ferdî, ictimâî, siyasî, iktisadî, estetik ve ahlâkî bir hayatın nasıl inşa edilebileceğini belirleyen benzersiz bir konumu, yeri ve fonksiyonu olduğunu altını çizerek vurgulamak gerekiyor.
Sadece bu dört maddeye baktığımızda bile, ilk kuracağımız cümlelerin başında sanırım şöyle bir cümle şekillenecektir insanın kafasında: Peygambersiz bir hayat sürdürülemez. O zaman o hayatın tadı, tuzu, lezzeti ve ruhu olmaz. İkinci olarak da Peygambersiz bir tarih yazılamaz ve yapılamaz.
Peygamberlerin hayata ve tarihe müdahalesi, Allah’ın rahmetinin eseri ve göstergesidir. Rahmet olmadan, merhamet; merhamet olmadan da ruh yeşermez hayatta. O yüzdendir, son peygamber olarak Hz. Peygamber, Rahmet Elçisi olarak tavsif ve tarif edilmiştir Rabbimiz tarafından.
İslâm’ı anlamadan varlığı, hakikati ve hayatı, Hz. Peygamber’i anlamadan da hem İslâm’ı hem de çağı anlamak zordur.Nübüvvet fikri: Tevhid’i ve özgürlüğü korumanın temeli
Yusuf Kaplan
1/10/2023 Pazar
Diyanet ve diğer devlet yetkilileri, propagandasını yapmamak için açıklamaktan çekinseler de, deizmin ve hatta ateizmin hızla yaygınlaştığını, insanların dini hızla terkettiklerini ya da dine karşı ilgisiz ve kayıtsız bir tavır sergilediklerini gözlemliyoruz.
Deist ve ateist olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, mütedeyyin olduğunu iddia eden insanlar. Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır. Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân.
Deizmin yaygınlaştığı bir yerde, dinin bütün temelleri aşınır ve varlık sebebi sorgulanır. Din, zamanla anlamını yitirir, hayattan uzaklaşır, silinir gider…
Bütün bu sorunları, güçlü, esaslı bir tevhid inancı ile anlayabilir ve aşabiliriz. Tevhid inancını korumanın yolu, güçlü bir nübüvvet fikrine sahip olmaktan geçer. Mevlid-i Nebî haftası vesilesiyle bu haftaki yazılarımda nübüvvet fikrini derinlemesine işleyeceğim. İlk yazım, burada daha önce aynı başlıkla yayınlanmış, tefekkür dünyamızı zenginleştireceğini umduğum bir metin. Meseleyi tartışmaya giriş için iyi bir başlangıç yazısı olabilir…
BÜTÜN YOLLAR, TEVHİD’E ÇIKAR...
Tevhid inancının muhkem bir şekilde korunabilmesinin tek şartı, nübüvvet / peygamberlik fikri’nin muhkem olmasıdır.
Tevhid inancı, her şeyin başıdır: Hakikatin tecellîsi de, adaletin tesisi de, insanın özgürlüğünü teminat altına alması da tevhid’le, tevhid akidesiyle kâimdir. Başka bir ifadeyle, her şey, tevhid’le başlar, tevhid’le biter.
Bütün yollar, Tevhid’e çıkar.
Tevhid, İslâm inancının, âmentüsünün en temel şartı, en sarsılmaz temelidir.
Şöyle izah edebiliriz bu şaşmaz ilkeyi: Allah’a (cc), Allah’ın birliğine, benzersizliğine, yaratıcılığına iman, Tevhid akidesinin temeli; Hz. Peygamber’e (sav) iman ise sütunudur.
Temel olmadan, bina inşa edilemez. Sütun olmadansa, bina ayakta duramaz, çöker.
Peygamber inancı, tevhid inancının sigortasıdır. Nübüvvet fikri ve inancı olmayan hiçbir din, tevhid inancını da, insanın özgürlüğünü de koruyamaz.
Nübüvvet fikrini ve inancını yitiren bir din, paganlaşmaktan kurtulamaz ve kişilerin dini kendi kafalarına, zihin setlerine, keyiflerine, Kur’ân’ın ifadesiyle “heva ve heveslerine göre” tahrif etmeleri önlenemez.
Mesele, sadece tevhid inancının korunabilmesiyle sınırlı değildir. İnsanın özgür iradesini ve özgürlüğünü koruyabilmesi, insanlığın yararına kullanabilmesiyle de ilgilidir.
Nübüvvet fikrini yitiren bir din, tevhid inancını yitirir; tevhid inancını yitiren bir dinse, insanın özgür iradesini ve özgürlüğünü yitirmekten kurtulamaz.
İnsan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının mazhargâhı ve âlemin ruhu olan bir varlıktır. Bunun yegâne ve kâmil timsali âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’dir.
İslâm’ın tenzîhî ve teşbîhî boyutları aynı anda kâmil mânâda peygamberimizde tecellî ve tezahür eder.
Yeryüzünü Allah’ın rahmetinin kaplaması, peygamberimizin rahmet elçisi olması ve bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmesi sırrının eseridir.
İSLÂM’IN FARKI: NÜBÜVVET İNANCI
İslâm’ın bütün diğer dinlerden, kültürlerden, düşünce geleneklerinden ayrılan en temel yanı, farkı, nübüvvet fikri ve nebevî usûl’ün yön tayin edici şaşmaz gerçeğidir.
Nübüvvet fikri, dinin, tahrif ve tahrip edilmesini önler. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ontolojik farklılığın altüst olmasına, insanın tanrılaşmaya kalkışmasına yol açan bütün yolları tıkar.
Yaratıcı’nın, yaratılan insanın ve kâinâtın ontolojik konumlarının alt üst olmaması, esas itibariyle akîdenin korunmasının yegâne şartıdır.
Sadece akîdenin değil adaletin ve nizamın -her tür beşerî nizamın ve intizamın da- yegâne şartıdır bu, aynı zamanda.
Adaletin kaynağı, akîdedir: İnsan, konumunu bildiği zaman, kul olduğu bilincini koruduğu zaman gerçek anlamda özgürleşebilir ve ancak o zaman mikro ve makro ölçeklerde adalet, hakkaniyet ve sulh nizamını teminat altına almak mümkün olabilir.
TEVHİD AKÎDESİ, NÜBÜVVET FİKRİ İLE GERÇEĞE DÖNÜŞÜR...
Tevhid fikrinin gerçeğe dönüşmesi nübüvvet fikrine bağlıdır. Nübüvvet fikrini yitiren, Peygamberi devre dışı bırakan bir din, kısa devre yapmaya, hayattan uzaklaşmaya ve zamanla yok olmaya mahkûmdur.
Peygamber’in devre dışı kalması, zamanlar ve mekânlar ötesi dinin, geçici zamana ve mekâna teslim olmasına yol açar.
Dinlerin tahrif olmasının nedeni, nübüvvet fikrini yitirmeleridir.
İnsanın tanrılaşmasının nedeni de, en yüce kul olan peygamber hakikatini idrak edememesi veya yitirmesidir. Kulluğun en yüce makam olduğunu bilen ve kulluğunu emanet / hilâfet bilinci ile hayata geçiren kişi, tanrılaşmaya kalkışamaz.
Kozmik düzendeki ontolojik dengenin, varlıklar arasındaki mertebelerin korunması, rahmetin tecellisinin zeminini teşkil eder. Rahmet elçisi Peygamber, zamana ve mekâna ilâhî bir ruh üfler, rahmetin ve merhametin tecellî etmesine aracılık eder.
Peygamber, ilâhî olanla irtibatı canlı tutulmasını sağlar.
Peygamber fikrinden yoksun bir din, kilise ile, ruhban sınıflarıyla ayakta durur. Kilise, dini teslim alır, dini yeniden kodlayarak her zaman yeni, sahte bir din dayatır; dine uyma zeminini kaybettiği için, dini, değişen zamana ve mekâna uydurur.
Peygambersiz dinin kaderi, tahrif ve tahriptir.
Peygamber fikri olan bir din, teori ile pratik arasındaki irtibatı canlı tutar.
O yüzden dinin yeni durumlarda nasıl hayata aktarılacağını, yeni durumları nasıl yorumlayacağını gösteren fâil peygamberdir.
O yüzden nübüvvet fikri, tevhidin de, kozmik düzen fikrinin rahmet üzere işlemesinin de, insanın ilâhî olan’la irtibatını sürdürmesinin ve özgürlüğünü yitirmemesinin de olmazsa olmaz şartıdır. Vesselâm.xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Fuat Sezgin’in ufku: Geleceğimizin umut ışığı
Yusuf Kaplan
25/09/2023 Pazartesi
MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) olarak Bitlis’te düzenlediğimiz ve son derece verimli geçen Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi kampımıza dâir izlenimlerimizin son yazısını Bursa temsilcimiz Nuri Gür kardeşimizin akıcı kaleminden paylaşıyorum sizlerle.
VAHİY VE BİLİM
Güne sabah namazının huzurlu ezgisiyle başlayarak, kahvaltı soframızı paylaştık. Kahvaltıdaki lezzetler, Bitlis’in doğal güzelliklerinden kaynaklanan sütün sihirli dönüşümünün eseri gibiydi. Zeytinler, reçeller ve helva, geçmişten gelen geleneklerin tatlı hatıraları, ekmek taptaze, çay en iyisiydi ve bu lezzetlerin tadını birlikte çıkarmak, samimiyetle paylaştığımız değerlerimizle beslenmemizi sağlıyordu. Bu kahvaltı, tıpkı hayatın kendisi gibi, lezzetlerin ve insanların bir araya geldiği unutulmaz bir yolculuktu.
Arabalarla son oturum için konferans salonuna geçtik. Fuat Sezgin hocamız salondaymış gibi gerçekleştirdiğimiz bu özel “musahabe” anı, adeta karanlık yolu aydınlatan bir hediye gibiydi. Sezgin Hocamızın bilgeliği ve vizyonu, geçmişten günümüze uzanan bilimsel mirası bizlere daha da yakından tanıttı. Onun rehberliğiyle tarihe ve bilime olan ilgimiz derinleşti. Mücahit Kumandaveren Bey’in sözleri, Sezgin hocamızın bilgelik yolundaki önemini vurguluyor; O, bize bilim ve aydınlanma yolunda rehberlik etmiş bir ışık gibiydi. Onun öncülüğünde, bilgiye doğru bir yolculuğa çıkma hazırlığı içindeydik. Fuat Sezgin, bilimin kapılarını açan bir anahtar gibiydi ve onun izinde ilerlemeye gayret edeceğiz.
Ancak, Batı’yı anlamak kadar kendi iç dünyamıza inme zamanı gelmişti. 200 yıllık savrulma sürecinde kaybolmuş gibiydik. Saime Bayraktar kardeşimizin deyişiyle, “Bilim vahyin ışığında ilerleseydi, insanlığın hakikat yolculuğuna daha fazla ışık tutabilirdi.” Bu kayıp dönemi geride bırakarak kendi köklerimize dönmek ve kültürel kimliğimizi yeniden keşfetmek, toplumumuzun canlanması için kritik bir adımdı.
ALMANLAR VE FUAT SEZGİN’İN MİRASI
Şermin Hüküm Hanımefendi’nin Fuat Sezgin ile ilgili dile getirdiği endişe, Almanya’nın bilimsel etkisini vurguluyor. Fuat Sezgin, İslâm bilim tarihini inceleyen önemli bir akademisyen olarak bilinir ve bu alandaki önemli eserlere imza atmıştır.
Ancak, Almanya gibi güçlü bir ülkenin bu bilimsel mirasa müdahale potansiyeli, endişe yaratmış olabilir. Fuat Sezgin’in tüm metinlerinin Almanya’da bulunması, bilimsel bilgi ve tarihsel verilere olan erişim açısından önemli bir konudur.
Bu metinler, bilim tarihini ve İslâm dünyasının katkılarını anlamak için gereklidir. Bu nedenle, bilim tarihini objektif bir şekilde incelemek ve geçmişin katkılarını anlamak için bu metinlerin doğru bir şekilde korunması ve sunulması son derece önemlidir.
Sonuç olarak, Şermin Hüküm Hanımefendi’nin Alman tehlikesine dikkat çekmesi, bilimsel bilgi ve tarihsel verilerin doğru bir şekilde korunması ve sunulmasının ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Bu, bilim tarihini ve insanlığın geçmiş katkılarını daha iyi anlamamıza yardımcı olacak ve gelecekteki araştırmalar için önemli bir kaynak olacaktır.
ZAMANA MEYDAN OKUYAN ŞEHİR: BİTLİS’İN MANEVÎ HAZİNELERİ
Vedalaşmalar ve sarılmalar, adeta büyülü bir melodinin nağmeleri gibi akıp gidiyordu. Duyguları ifade etmek, kelimelerin sınırlarını aşarak zorlu bir yolculuğa benziyordu. Öğle yemeği için Mavi Beyaz Restoran’da oturduğumuz masalar, Tatvan’ın muhteşem manzarasıyla birleşerek adeta bir tablo oluşturuyordu. Gözlerimiz gökyüzüne ve Van Gölü’nün parlayan yüzeyine takıldı. Her bakış, geçmişin izleriyle dolu gibi hissettiriyordu; sanki zaman, bu eşsiz manzaranın karşısında saygıyla durmuş gibiydi.
Sonunda yola koyulduk, ancak Bitlis’in büyülü atmosferi ve tarihin yükü, bizi her anında büyülemişti. Vedalaşırken, bu unutulmaz manzarayla birlikte içimizde yeni başlangıçlar ve yaşamın sırları hakkında birçok düşünce taşıyarak yolumuza devam ettik.
Bitlis’in bu özel anları, her köşesinde yeni bir sürpriz ve öğrenilecek dersler bulunan
bir hayatın yansıması gibiydi.
Bitlis’in tarihi derinlikleri arasında kaybolmak, adeta geçmişin izlerini takip etmek gibiydi. Hizan ilçesindeki Gayda Köyü’nde bulunan Seyyid Sıbğatullah el Arvasi’nin türbesine ulaştığımızda, sanki zamanın perdeleri aralandı ve eski zamanların büyüsüne kapıldık. Türbenin kapısından içeri adım attığımızda, edeple gelmiş gibiydik. Adım adım ilerlerken, geçmişin sayfalarını aralıyor ve bu kutsal mekânın içindeki huzuru hissediyorduk. Arvasi’nin türbesi, sanki ruhumuza dokunan bir lütuf gibiydi. O eski bilgelik,
tarihin sırlarını barındıran duvarların arasında yaşamaya devam ediyor gibiydi.
Türbeden ayrılırken, Bitlis’in bu gizemli köşesinde aldığımız ilhamla yola devam etmek, adeta bir hazineyi keşfetmenin verdiği heyecanla doluydu. Seyyid Arvasi’nin türbesinin kapısından çıktık, ama içimizde taşıdığımız o manevi hazine ile ayrıldık. Bu ziyaret, sadece bir fiziksel yolculuk değil, aynı zamanda bir içsel yolculuktu; geçmişin derinliklerinde dolaşmak, geleceği aydınlatma yolunda yeni bir ışık yakmamıza yardımcı oldu.
Bediüzzaman Said Nursi’nin doğduğu köy, tıpkı bir zamanlar bu büyük âlimin düşünce dünyasında yeşerdiği gibi, bizleri de manevi bir serüvene davet etti.
Nurs köyündeki talebelerin evlerinde ağırlanmamız, adeta geçmişin izlerini takip ederken aniden zamanın durduğu bir deneyimdi. Akşam yemeği sofrası, bilgelik ve bilinç dolu bir sohbetin lezzetiyle donatılmış gibi hissettirdi. Balın tatlılığı ve turşunun ekşisi, hayatta dengenin ve çeşitliliğin önemini hatırlatan birer gönderme gibiydi.
Tatvan’a dönerken, üzerimizde bu manevi serüvenin izleriyle, bilgelikle dolu bir ruh hali taşıyorduk. Bu yolculuk, sadece fiziksel
bir seyahat değil, aynı zamanda ruhsal bir keşif ve büyüme deneyimiydi.
Bitlis’in derinliklerinde kaybolurken, geçmişin izlerini takip etmek, tıpkı bir hazine avcısının gizemli haritasını çözmeye çalışması gibiydi. Bu özel ziyaretler, bizlere geçmişten ilhamla dolu yeni ufuklar açtı. Ruhumuzu besleyen manevî bir serüvenin izleriyle yola devam ederken, bilgelik ve bilinç dolu sohbetlerin tadı damağımızda kaldı. Vedalaşmalar ve sarılmalar, zamansız bir resmin parçaları gibiydi ve bu unutulmaz anları sonsuza dek hatırlayacağımıza inandık. Bitlis’in bu özel anları, yaşamın bir yansıması gibi görünüyordu; her köşesinde yeni bir sürpriz ve öğrenilecek bir ders barındırıyordu. Bu yolculuk, sadece bir fiziksel seyahat değil, aynı zamanda içsel bir yolculuktu; geçmişin ve geleceğin buluşma noktasında yeni bir başlangıcı temsil ediyordu. Bitlis’in hazinelerinden aldığımız ilhamla, bilgelik ve aydınlanma yolunda yeni bir ışık yakmaya hazırız.
Hamdolsun…Sanatın mimarisi ve tarihin ruhu: Ahlat’ı ve Bitlis’i keşfetmek
Yusuf Kaplan
24/09/2023 Pazar
Bitlis’te düzenlediğimiz MTO Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi kampımızın Ahlat ve Bitlis gezisi izlenimlerini Nuri Gür kardeşimizin şiirsel kaleminden aktarıyorum. Güzel bir pazar yazısı.
ANADOLU’NUN KAPISI VE TAPUSU AHLAT’IN RUHU…
Sabahın taze ışıkları, ruhumuzu coşku ve merakla doldururken Ahlat’a doğru yolculuğumuza başladık… Bir rüya gerçek oluyordu… Her döneme ait bir hikâye anlatan bu eski topraklara Abdurrahman Gazi Türbesi’nin kapısından girdik. Bu türbe, geçmişin sırlı kapılarını aralamamıza yardımcı oldu.
Abdurrahman Gazi, tarihin tozlu sayfalarında kayıp gitmiş bir kahraman gibi dururken, bu topraklarda Hz. Ömer zamanında hayatın kaynağı olan İyaz bin Ganem komutasındaki el-Cezire’nin parlayan yıldızıydı. Bu toprakların hikâyesi, sanki tarihin derinliklerinden yükselen eski bir destanın notaları gibiydi. Muaz bin Cebel’in soyundan gelen bu kahraman, Arap ordularının Ahlat’ı fethi sırasında şehit olmuştu. İşte bu topraklar, sanki kahramanların ruhlarıyla işlenmiş bir tabloydu; her köşesi, tarihin nefes aldığı ve bize de nefes aldırdığı bir eser gibi duruyordu.
Emir Bayındır Camisi ve Kümbet’inin göz kamaştıran bir mimarisi vardı. İslâm’ın estetik anlayışı, burada zirveye ulaşıyordu. Hem minaresi, hem kümbeti, İslam’ın incelikleriyle işlenmiş bir dua gibi yükseliyordu.
“Harabe Şehir”e ayak bastığımda, bu adının tam anlamıyla haklılığını gördüm. Harabe Şehir, adeta bir zaman makinesiydi. İnsanı geçmişin derinliklerine çeken, tarihin görkemli resmini sunan bir yerdi. Mağara evlerinin derinliklerine indiğimizde, geçmişin sessiz sırlarını keşfetmeye başladık.
Yolculuğumuz boyunca yanımda olan Muharrem Kartancı Hocamız’ın oğlu Efe, sadece bir yol arkadaşı değil, aynı zamanda bu serüvenin büyülü haritasını çizen bir hayal gücü ile her anı özel kılan bir dosttu.
Birlikte geçirdiğimiz zaman, sadece haritaları çizmekle kalmayıp, dostluğumuzun da bir haritasını çıkarmamıza yardımcı oldu. Bu gezi yaşın ve deneyimin ne kadar önemli olduğunu değil, kalbin ve ruhun ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Mağaralardan şelaleye doğru inerken bir mescit ve çeşmeye denk geldik. Su, çeşmeden dudaklarımıza değdiğinde, sanki hayatın kendisi damarlarımıza doluyor gibiydi. O lezzet,
içimizi sadece serinletmekle kalmadı, gezinin tadını çıkarmamıza da yardımcı oldu.
Selçuklu mezarlığının girişinde, Yusuf Kaplan Hocamız özlü bir konuşma yaptı: “Şehirlerin ruhu
vardı, tıpkı eski dantel
işlemeli bir örtü gibi narin, saf, temiz ve derin bir ruh.” Ahlat’ın bu ruhu, sanki mistik bir melodi gibi kulaklarımıza fısıldadı, içimize çektik.
Selçuklu mezarlığının girişindeki sessizlik, sanki binlerce yılın öykülerini saklayan büyülü bir kapının anahtarı gibiydi. Her mezar taşı, sanki geçmişin unutulmuş masallarını anlatan birer destanın sayfasıydı. Ahlat’ın narin ruhu, sanki bir ressamın tuvaline renklerini fırçalarkenki ustalığı gibiydi. Her sokağın köşesinde, tarihin izleri vardı ve bu izler, gezimizin her anında bize eşlik etti. Şehrin bu temiz ve saf ruhu, sanki gökyüzünün en parlak yıldızı gibi gezimizi aydınlattı ve bu deneyimi sadece gözlerimizle değil, aynı zamanda kalbimizle de yaşadık.
BİTLİS’İN HAZİNELERİ…
Bitlis’e doğru otobüsle yola koyulduk ve meydan bizi karşıladığında, talihimiz sanki Ahlat’tan farklı değildi. Orada da bilinmeyen bir haritada yol alıyorduk. Bu gezi, sanki bir masalın başlangıcıydı. Otobüsün sıcaklığı bizi sararken, adeta her ter damlası, bu yolculuğun sayfalarında yazılacak bir hikâyenin
mürekkebi gibiydi.
Bu gezi, adeta bir sanat eseri gibiydi, her anı ise bir tuval üzerine işlenmiş bir fırça darbesi. Şikâyet etmek yerine, bu hikâyenin yazarı ve kahramanı olmak için çabalıyorduk. Ve otobüsün penceresinden dışarı bakarken, yoldaki tüm zorluklara rağmen, bu yolculuğun her saniyesini bir hazine gibi görmeye başladık.
Bitlis’in minareleri, etkileyiciydi. Her bir cami, mimari zarafeti ve sanatsal zenginliğiyle büyüleyiciydi.
Meydan Camisi, tarihin izlerini sadece taşlarıyla değil, aynı zamanda zarif dekorasyonuyla da taşıyordu. Gökmeydan Camisi, yüksek minaresi ve avlusunun görkemiyle büyüleyici bir yapıydı. Ulucami, büyüklüğü ve detaylarıyla dikkat çeken bir mabet olarak öne çıkıyordu. Şerefiye Camisi ise Selçuklu mimarisinin özgün bir örneğiydi ve estetik zarafetiyle göz kamaştırıyordu.
Her biri, Bitlis’in zengin geçmişini ve kültürel mirasını en iyi şekilde yansıtan anıtlardı. Derviş hücrelerine adım attığımızda, sanki içsel bir yolculuğa çıktık. Duvarlarında çağlar boyu süregelen manevî arayışın izleri vardı.
Derviş hücreleri ve Şerefiye Camisi, tıpkı bir ressamın tuvaline renkleri fırçaladığı gibi, ruhumuza renk ve derinlik katan anılarla dolu yerlerdi. Burada gözlerimizle değil kalplerimizle görüyorduk eşyanın hakikatini. Sanatın ve tasavvufun birleştiği bu anlar, hayatın gerçek anlamını aramamıza ilham verdi.
Ecdadın sanatını ve İslâm’ın derin anlayışını hissetmek, tıpkı eski bir resim galerisinde kaybolmak gibiydi. Gökmeydan Camisi, bu sanatsal ve manevî yolculuğun başlangıç noktasıydı. İkindi namazını bu ihtişamlı yapının içinde kıldığımızda, adeta tarih ve sanatın dokusunu soluyorduk. Feyzullah Ensari’nin (r.a.) kabrinin bulunduğu mescit, sanki ruhumuzun derinliklerine inen merdivenler gibiydi. Akşam namazını kıldığımızda, tıpkı onun gibi, bu topraklarda kahramanlıkla dolu hikâyenin bir parçası olduğumuzu hissettik.
İşte bu topraklar, kahramanların izleriyle dolu, yaşayan bir müze gibiydi. Her adımımız, sanki geçmişin koridorlarında atılmış birer notaydı. Bu gezi, tarih ve sanatın büyüsüyle dolu bir masalın içine dalmak gibiydi. Bu kutsal topraklarda,
sadece geçmişi değil, aynı zamanda insanlığın ortak değerlerini ve kahramanlarının
mirasını hissetmek, gerçek
bir manevî deneyimdi.
Feyzullah Ensari’nin kabrinin bulunduğu camide hissettiğim haz ile Eyüp Sultan Camisi’nde duyduğum haz birebir aynıydı ve bu serüvenin tüm heyecanını taşıyordu. Gözlerim caminin muhteşem mimarisini süzüyordu, ancak bu yerin maneviyatı da derin bir etki bırakıyordu içimde. Feyzullah El Ensari Hazretleri’nin burada meftun olması, bu kutsal mekânı daha da özel kılıyordu. Onun manevî mirası, bu camide hissedilen huzurun ve coşkunun temel kaynağıydı.
Bitlis gezisi burada sona erdi, ama bu yolculuk unutulmaz anılarla dolu. Feyzullah El Ensari ve Ebu Eyüp El Ensari Hazretleri’nin maneviyatıyla dolduğum bu anı, ömrüm boyunca unutamayacağım.
Akşam Van denizi kenarında, tiyatro ve şiirin büyülü dünyasına daldık. Gökyüzündeki yıldızlar,
sanki bize bu anın özel olduğunu fısıldıyordu.
Bu yolculuk, insanın içinde yaşanan, ruhu besleyen bir serüvendi. Bu kamp akşamı, hayatın en güzel şiirlerinden biriydi ve biz onun içindeki kahramanlarıydıkBitlis’te Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi Kampı izlenimleri
Yusuf Kaplan
22/09/2023 Cuma
MTO Akademik Yaz Kampları’nın sonuncusunu Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi üzerine Fuat Sezgin üstadımızın memleketi Bitlis’te yaptık.
Bitlis Temsilcimiz Mücahid Kumandaveren, Cennet Hilal ve diğer kardeşlerimizin ve MTO İstanbul ekibimizin çok büyük gayretleriyle…
MTO yaz kampları, bütün yetkililerin de ifade ettikleri gibi, üniversiteye entelektüel ve akademik derinlik kazandıracak, akademiye ruh katacak tarihî bir adım oldu, hamdolsun. Bütün şehirlerimizde büyük takdir topladı.
Kamplarımıza sunulan makaleleri kitap-dergi formatında yayımlayacağımızı duyurmuş olayım buradan.
Kampımıza Bitlis valimiz Erol Karaömeroğlu, Bitlis Eren Üniversitesi rektörü Necmettin Elmastaş, Bitlis Belediye Başkanı Nesrullah Tanğlay, hiçbir zaman bizden desteğini esirgemeyen Tatvan Belediye Başkanımız Mehmet Emin Geylani, Tatvan Ticaret Odası Başkanı Bilal Adabağ, Memursen Bitlis temsilcisi Cabir Durak beylere katkılarından ve güzel ev sahipliklerinden ötürü teşekkür etmek istiyorum yazının en başında.
MTO Bursa temsilcimiz Nuri Gür kardeşimizin akıcı kaleminden, zihin açıcı, ruh dolu kamp izlenimlerimizi sizlerle paylaşıyorum. Üniversitelerimize örnek olması, kışkırtıcı olması dileğiyle…
I. GÜN: YOLA ÇIKARKEN YA DA UMUDU YÜKLENİRKEN…
Saatler ilerledi, İstanbul’un Bingöl’e uzanan kanatlarına biniş vakti geldi. Bulutların üzerinde hayatın her köşesine dokunma şansına sahip oldum!
Gökyüzünden inip toprakla buluştuğumuzda, Bingöl’de kardeşlerimiz bizi bekliyordu. MTO yol arkadaşlarımız sıcak gülüşleriyle karşıladılar bizi.
Bitlis’in sularına doğru yola çıktık, hayatın akışına kendimizi bırakarak… Tarihin derin izlerini taşıyan 1915 Rus Savaşı şehitliğine uğradık ilkin. Geçmişin hüzünlü hatıralarını, iliklerimize kadar hissederek saygıyla andık.
Gezmeye, sadece keşfe değil mükâşefeye açtık yüreklerimizi, gezen adacıkların üzerinde dolandığı obruk göletinde yaratılışın ve hayatın sırrı üzerine derin tefekküre daldık…
Muş’un rüzgârları bize hoş geldin dedi, hava alanında MTO İstanbul’dan Robert’li Mehmet kardeşi aldık. İyilikler zinciri aramızda daha da sağlamlaştı.
Sonunda, Bitlis Eren Üniversitesi’nin kapılarına vardık. Akşam, iftar yemeğiyle başladı, dua ile devam etti. Tanışmalarla örülen dostluklar, makalelerin tanıtımı ışığında parladı. Önceden ayarlanmış yurtlar bize huzurlu bir gece vadetti, yorgun bedenlerimiz dinlenmeye çekildi.
Böylece, bu yolculuğun başlangıcında attığımız adımlar, bu kampın ilk renkli tablosunu oluşturdu. Dostluklar, anılar ve umutlarla dolu bir deneyimdi bu. Ve biz, bu özel yolculuğun içindeki her anı şiirsel bir dille yaşamaya başladık…
II. GÜN: BİLGELİK DENİZİNDEKİ IŞILTILAR: FUAT SEZGİN VE BİLİM TARİHİ KAMPI MACERASI
Bitlis’te düzenlediğimiz Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi Kampı, okulumuzun kurucusu Yusuf Kaplan hocamızın öncülüğünde gerçekleşen bir zihin yolculuğu gibiydi. Bu etkinlik, katılımcılara geçmişten günümüze uzanan bir bilgi hazinesini keşfetme fırsatı sunuyordu. Her an, tıpkı bir arkeoloğun antik kalıntıları kazarken hissettiği heyecan gibi, bilginin derinliklerine inmenin bir yoluydu.
Kamp, Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Selamlama konuşmalarından sonra Yusuf hocamızın ve ve Mücahit Hocamızın coşku dolu sunumlarıyla zihnimiz aydınlandı, ruhumuz kanatlanayazdı. Talebelerin, bir araya gelerek daha büyük bir amaç için çaba harcadığı tarihi bir an daha yaşanıyordu.
Robert Kolej’li 12. sınıf talebemiz Mehmet Kayan’ın ifadesiyle, Müslümanlar geçmişte büyük bir başarı ekosistemi kurmuştu. Bu ekosistem, Birûni, İbni Sina, İbn Heysem gibi büyük düşünürlerin katkılarıyla oluşmuştu. Ancak seküler sistem, bu bütüncül bakış açısını zaman zaman zedeliyordu. Bu, bilginin ve bilimsel düşüncenin nasıl bir bariyerle karşılaştığını anlamamıza yardımcı oluyordu.
Emine Kavaklı ve Şeyma Demirel’in makaleleri, Fuat Sezgin’in bu zengin mirası nasıl canlandırdığını ve İslâm âlimlerinin ‘dipnotların mucidi’ olduklarını vurguluyordu. Batılılar, bu büyük alimlerin katkılarını genellikle unutmuştu ve bu kamp, bu derinlikli, kapsamlı medeniyet birikimini hatırlatmanın bir vesilesiydi.
Yüreği hepimizden daha genç, MTO talebesi eski Düzce valimiz Adnan Yılmaz Beyin ifadesine göre, Batı uygarlığı İslâm Medeniyeti’nin bir ürünüydü ve insanlık tarihini yeniden düşünmek gerekiyordu. İslam’ın bilime ve düşünceye katkıları, sadece bir geçmiş değil, geleceğe de ışık tutuyordu.
Medine Bakraç’ın makalesi, felsefenin insan için fazilet ve adaleti nasıl kazandırdığını inceliyordu. Bu düşüncenin, bilim ve düşünce tarihindeki büyük filozofların eserlerinde nasıl şekillendiğini gösteriyordu.
Bitlis’te üniversitede bize çok güzel ev sahipliği yapan Yusuf Hoca’nın öğrencisi Dr. M. Zakir Sarıkaya, Müslüman entelektüellerin oryantalist fikirlerini taşımaktan daha fazlasını yapması gerektiğini vurguluyor, Batı uygarlığının insanı nasıl tanımladığı ile İslam’ın insanı nasıl gördüğünü karşılaştırıyordu. Bu, katılımcıların düşünce dünyasında yeni perspektifler geliştirmelerine yardımcı oluyordu.
Esra Durgun, teknolojinin insanlar üzerindeki etkilerini ve insanlığın teknolojiyle nasıl başa çıkması gerektiğini sorguluyordu. Tuba Öztürk ise İslâm’ın koruyucu kanatlarının altına sığmayan toplumların geleceğinin tehlikede olduğuna dikkat çekiyordu.
Kübra Nur Taştan, teknolojinin insanları nasıl etkilediğine dair düşündürücü sorular soruyor, Hümanizm’den Transhümanizme geçişin ilerleme fikri ve yanılgıları üzerine önemli bir makale sunuyordu.
Sonrasında, Murat Cahid Kuvvet, batılıların ötekileştirme pratiğini ve bu ötekileştirmenin nasıl bir karanlık oda içinde şekillendiğini anlatırken, Mücahit Kumandaveren ise Endülüs’ün 1000 yıl önce yaşadıklarının bugün tekrar gerçekleşebileceğine dikkat çekiyordu. Bu, katılımcıları tarih ve gelecek arasında bir köprü kurmaya teşvik ediyordu.
Bu kamp, bir bilgi okyanusunda yüzen gemiydi ve her makale, yeni bir denizdi. Talebeler, bilgi ve düşünce dünyasında derinlemesine yolculuklar yapıyorlardı. Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi Kampı, bilgiye ve düşünceye olan tutkunun bir eseriydi. Bu şölen deniz sahilinde (bölge halkı Van Gölü’ne “deniz” diyor) gece yapılan müzakerelerle devam ediyordu.
Fuat Sezgin ve Bilim Tarihi Kampı, bilgiye ve düşünceye olan tutkuyu canlı tutan ve geçmişten geleceğe köprü kuran bir deneyimdi. Talebeler, İslâm düşünürlerinin ve bilim insanlarının unutulan katkılarını hatırlatarak, yeni perspektifler kazandırdılar. Bu kampın 2. günü, bilimsel mirasımıza saygı duymanın ve geleceği şekillendirmede bilginin önemini vurgulamanın bir kutlamasıydı.
(Pazar günü devam edeceğiz…)Batılı Leviathan’a karşı İslâm-Rus ittifakına doğru mu?
Yusuf Kaplan
18/09/2023 Pazartesi
Son çeyrek asra damgasını vuran iki entelektüel tartışma, Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezi ile Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi oldu. Londra’da doktora yaparken bu iki makaleyi de Batı’da yayımlanır yayımlanmaz hemen Türkçeye çevirmiş, o zaman sevgili Yalçın Çetinkaya’nın başında olduğu İzlenim dergisinde yayımlamıştık “Uygarlıklar Çatışması” başlıklı bir dosya hazırlayarak.
Sonra, bu tartışmayı (yaz tatillerinde ülkemize geldiğimizde Kayseri’de kurduğumuz Rey Yayınları bünyesinde) derleme bir kitap çalışmasıyla Türkiye’nin entelektüel efkâr-ı umûmiyesine sunmuştum. Ardından da Fukuyama’nın makalesini çevirmiştim.
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI TEZİ: “İSLÂM’LA SAVAŞ” STRATEJİSİ
Huntington, sonradan kitaplaştıracağı makalesinde, önümüzdeki süreçte, tarihin medeniyetler çatışması ekseninde şekilleneceğini, “İslâm’ın kanlı sınırları”nın dünyayı yeni çatışmaların, savaşların eşiğine sürükleyeceğini öne sürüyordu.
Her şeye rağmen dünya, İslâm’ın etrafında şekillenecekti: İslâm çağdaş tarihin gizli öznesiydi: Yeniden tarih sahnesine çıkma girişimlerini durdurabilmek için İslâm hedef tahtasına yatırılmış, terör örgütleri icat edilmiş, içeriden ve dışarıdan İslâm dünyasına karşı topyekûn bir savaş sahneye konulmaya başlanmıştı.
Huntington, İslâm’ın yeniden tarih sahnesine çıkması ve tarihin akışını değiştirecek bir konuma ulaşmasının orta ve uzun vadede söz konusu olabileceğini, bunun önlenmesi için Çin-İslâm ittifakına aslâ izin verilmemesi, öte yandan da İslâm dünyasının içeriden kuşatılması gerektiğini söylüyordu.
İlk bakışta, gelinen nokta itibariyle Huntington’ın sözünü ettiği “tehlike” (İslâm’ın tarih sahnesine çıkma ihtimali) kontrol altına alınmış, icat edilen terör örgütleri bahane edilerek İslâm dünyası hem içeriden karıştırılmış hem de dışarıdan kuşatılmıştı. Çin, Batılı Leviathan tarafından uyutulmuş, yutulma sürecine girdirilerek başka bir yöne ve tabii kendi köklerine yönelme imkânları iptal edilmişti.
Fukuyama, liberalizmin zaferinin Batı uygarlığının nihâî zaferi ve tarihin son noktası anlamına geldiğini iddia etmişti. Ancak bu fikrinden kısa süre içinde çark etmekte gecikmeyecekti.
Şimdi, yeniden eski fikrine dönebilir Fukuyama: Hem İslâm dünyası kuşatılmış hem Japonya, Çin ve Hindistan Batılı Leviathan (seküler-kapitalist canavar) tarafından henüz tam olarak yutulmuş olmasa da yutulmak üzere…
İNSANLIĞI FELÂKETE SÜRÜKLEYEN BATILI LEVIATHAN’I KİM DURDURACAK?
Burada bizi ve insanlığı ilgilendiren yakıcı nokta şu: Tanrı fikrinin yitirildiği, hakikat fikrinin buharlaştığı, izâfî olan’ın / sahte’nin mutlaklaştığı, geçici olan’ın kalıcı olan konumuna yükseldiği, tabiatın dengesinin bozulduğu, ozon tabakasının delindiği, makinanın / aracın hükümranlığını ilan ettiği, insan türünün geleceğinin tehlikeye girdiği “posthuman” (insan-sonrası), “transhuman” (insan-ötesi) süreçte, insanlığın en kadîm, en köklü, en sahih değerlerinin tek savunucusu olarak varlığını sürdüren, bütün saldırılara göğüs geren İslâm hem Batı’dan hem de Doğu’dan büyük saldırlarla karşı karşıya…
Doğu’yu da yutan Batılı Leviathan’a direnen tek güç İslâm. Batılı Leviathan, seküler-kapitalizm’le bütün diğer kültürleri, medeniyetleri ve dinleri yok etti ya da fosilleştirdi. Hız, haz ve ayartı düzeni ile libidonun, para düzeni ile sermayenin hükümran olduğu postmodern dromokratik düzen; modern demokratik düzeni ve düzeneği yok etti; algı, modern düzenin kurucu ilkesi aklı çarmıha gerdi; insanlığı, varlığı makinanın, transhümanizmin hükümranlığına teslim etti.
İnsanı insanın kurdu olarak gören Hobbes gibi modern düşünürlerin temellerini attığı Batılı Leviathan’a “insan insanın yurdu, umudu ve ufkudur” diyerek “dur!” diyecek kaynak, yalnızca İslâm!
“BÖYLE NEREYE KOŞUYORSUN EY RUSYA?”
“Böyle nereye koşuyorsun ey Rusya?” diye sormuştu ünlü Rus romancı Gogol, Rusya’nın bir asır önce yaşadığı devrimlere, çalkantılara, kargaşaya, altüst oluşlara bakarak…
Ruslar, Müslüman olsalardı sadece İslâm’ın değil, insanlığın kaderi çok farklı bir seyir izliyor olabilirdi. Ruslar, Müslüman olmadılar -henüz!- ama küre ölçeğinde yaşanan hâdiselere bakınca Rusların Müslüman olmasalar da Müslümanlarla birlikte olmakla, kaderlerinin Müslümanlarla, İslâm dünyasıyla, kısacası İslâm’la birlikte hareket etmekle şekilleneceğini görebiliyoruz.
Bazı toplumlar, tarih yapmaya yazgılıdırlar adeta: Gerek jeo-stratejik konumları, gerek jeo-kültürel imkânları ve derinlikleri, gerekse teo-politik kaynakları, bazı toplumları tarih yapmaya, tarihin akışının şekillenmesinde kilit rol oynamaya zorlar.
Cins bir adamdır Cioran. Romanya’nın yüzakı, dünyaya armağanı. Tarih ve Ütopya başlıklı kışkırtıcı kitabında Rusların “imparatorluk yazgısı”ndan söz eder. Şöyle tanımlar “imparatorluk yazgısı” kavramını: “kendi sorunlarını çözmekten ziyade başkalarının sorunlarını çözmek için sabırsızlanmak.” (Metis, 2020: 42).
İSLÂM-RUS İTTİFAKINA DOĞRU MU?
Ruslar, sorun mu çözüyor, sorun mu oluyor, tartışılır. Ama şu kesin: Ruslar, mazlum Müslüman toplumlara bir asırdır Batılılardan geri kalmayacak ölçüde kan kusturuyorlar. Türk cumhuriyetlerinde Rusya’yı da silkeleyip kendine getirecek evrensel değerlere, tasavvufî derinliğe, fikrî kuşatıcılığa sahip İslâm medeniyetine büyük darbe vurdular Ruslar ateizm saldırısıyla. Sonra da Suriye’de mazlum Müslümanların üzerine ruhsuzca ve acımasızca bombalar yağdırdılar.
Fakat hem Rusya hem de İslâm dünyası çok zorlu bir dönemeçten geçiyor. Çin ve Hindistan, İslâm düşmanlığını çok vahşî boyutlara vardırdılar. Rusya, Batılılar tarafından çok feci şekilde kuşatıldı. Türkiye’nin Rusya ile kurduğu ilişki küresel dengeleri altüst edecek, yeniden tanımlayacak boyutlar kazanabilir…
Bunun ipuçları da var. Türkiye, Batı ile ilişkilerini kendini merkeze alarak sürdürmeye devam ederken, Rusya ile de uzun soluklu stratejik bir ilişki kurabilir. Batı ve Hint-Çin bloğuna karşı İslâm-Rus bloğu inşa edilebilir.
Türkiye, medeniyet mefkûresi ile donanacak öncü kuşaklarını ve devlet aygıtını inşa edebilirse, sahip olduğu gücün sadece İslâm dünyasını değil, bütün mazlum dünyayı harekete geçirecek, etrafında toplayacak bir güç olduğunu, böylesi bir düzeye ulaştığını görecektir.
Türkiye’nin önce içeride bu öncü kuşağı yetiştirmesi, devleti devşirmelerden arındırması, gerçek sahiplerine, Anadolu çocuklarına iade etmesi gerekiyor.
İslâm dört bir taraftan kuşatılmış durumda.
Bu kuşatmanın yarılması sürecinde Türkiye’nin medeniyet iddiasıyla kuşanması ve ardından da güçlü ve sahici küresel ittifaklar arayışına soyunması şart.
Vesselâm.Batılı Leviathan’ın gölgesinde İslâm’la savaş stratejisi Çin’i de, Hindistan’ı da “bitirir”
Yusuf Kaplan
15/09/2023 Cuma
Tarihin yeniden yapıldığı bir dönemeçten geçiyoruz: Batı uygarlığının kendisinin yaşadığı ve dünyaya her bakımdan hâkim olduğu için de bütün dünyaya yaşattığı büyük bir felsefî (teorik) ve siyasî (pratik) krizle karşı karşıyayız. Hem köklü bir anlam krizi var; hem de Batılı Leviathan’ın (küresel kapitalist canavar’ın) kendisi dışındaki bütün dünyaları, medeniyetleri, kültürleri, felsefeleri ayartarak uyutması ve yutması tehlikesi.
Batılı Leviathan’ın hem varlığa hem de bütün insanlığa saldırısına Çin ve Hindistan da eklemlendi. Batılı Leviathan’ın İslâm’la savaşına var güçleriyle destek çıktıkları gözleniyor iki yükselen dünya gücünün de.
Oysa Batılı Leviathan, İslâm’ı canavarlaştırarak kendini aklamaya ve yeniden icat ederek varlığını idame ettirmeye çalışıyor; bunun için İslâm’la savaşıyor.
Bu ayartıcı stratejinin Çin ve Hindistan tarafından da benimsendiği, her iki ülkede de İslâm’ın izlerinin silinmeye çalışıldığı, bunun için çok büyük insanlık suçlarının işlendiği gözleniyor. Şu ân öfke doluyuz ama sâkin bir kafayla olup bitenleri nasıl anlayabileceğimiz ve ülkemizi yöneten insanlara izleyebilecekleri derinlikli bir yol haritasını nasıl önerebileceğimiz meselesi üzerinde kafa patlatmamız gerekiyor burada yazacağım konuyla ilgili bir dizi yarıda.
TENZİH, TEŞBİH VE TEVHİD DÜZLEMLERİ: ÜÇ TARZ-I VAROLUŞ, ÜÇ TARZ-I TARİH OKUMASI
1648 Vestfalya Düzeni’nden sonra Batı modernitesi, tarihi şekillendiren, tarihi önüne katıp sürükleyen yegâne aktör konumuna yükseldi. İslâm gücü de dâhil dünyanın bütün diğer güçleri ise Batılıların yaptığı tarihin önünde sürüklenen figüranlar derekesine sürüklendiler.
Batılıların kurdukları dört asırlık dünya düzeni, dünyaya nizam ve intizam getirmedi; öncelikle varlığın ontolojik hiyerarşik düzenini bozdu. İnsanı tanrılaştırdı, Hıristiyanlık kilisesini yıktı yerine bilim kilisesi, ekonomi kilisesi, politika kilisesi gibi laik kiliseler dikti; dünyanın dengesini alt üst etti:
Varlığın anlam düzenini yerle bir etti, hayatı çölleştirdi.
Sonuçta Batı modernitesinin dört asırlık bu felsefî saldırısı pratik sonuçlarını çok ağır bir şekilde verdi: Bütün medeniyetlerin kökleri kazındı; oluş ve varoluş zihinleri, zeminleri ve zamanları buharlaştı; bütün medeniyetler, kültürler ve toplumlar tarih dışına itildi, iradesizleştirildi, direnme, dirilme ve varolma güçleri/dinamikleri yok edildi. İslâm’ın dışındaki medeniyetlerin temelde içe dönük (tenzîhî düzlemde var oluyor) olmaları, dışarıdan/Batı’dan gelen saldırıları göğüsleyip durdurmalarını engelledi.
Sadece dışa dönük (teşbîhî düzlemde varlığın sürdüren) Batı uygarlığının saldırısına direnmeleri, Batı›dan gelen saldırıyı püskürtecek siyasi iradeden önce, siyasî iradeyi de mümkün kılacak bir felsefî ve kültürel varoluş, direniş ve diriliş iradesi geliştirebilmeleri mümkün olmadı.
Japonya, Çin ve Hindistan’ın başını çektiği Doğu dünyası, Batı modernitesinin saldırısına direnemedi, aksine beklenildiğinden de kolay bir şekilde eklemlendi, Batılı Leviathan (seküler-kapitalist canavar) tarafından ayartıldı, uyutuldu ve yutuldu.
İslâm, hem tenzîhî hem de teşbîhî oluş ve varoluş düzlemlerinin diyalektik ilişkisini iliklerine kadar yaşayarak tertemiz ve dipdiri bir akîde üzerinden direniş, diriliş ve varoluş dinamiklerini diri tutan, zaman zaman fokur fokur kaynatan tevhîdî düzlemde varolduğu için, dışarıdan/Batı’dan gelen saldırılardan büyük yara almasına rağmen sahihliğini, sahiciliğini ve diriliğini yitirmedi.
BATILI LEVIATHAN (CANAVAR), ÇİN VE HİNDİSTAN’I DA U/YUTACAK (MI?)
Otantisitesi olan bir Japon ruhu vardı; Batılı Leviathan’a direnemedi, dönüştürüldü ve bitirildi.
Aynı şekilde otantisitesi ve Japon ruhunu da besleyen tarihî derinliği olan bir Çin ruhu vardı; Batılı Leviathan tarafından kötürümleştirildi, delik deşik edildi; henüz bitirilemese de teslim alındı; şu an bitkisel hayatta, komada, uyutuluyor; belli bir süre sonra yutulacak…
Komadan çıkması, çıkarılması mümkün mü? Çok zor. Bir ejderha gibi böğürüyor verilen ilaçların acısından ve hazzından ötürü… Ama cenazesi kaldırılacak onun da bir süre sonra.
Sırada Asya’nın kültürlerinin kaynağı Hindistan var. Çin’le aynı kaderi paylaşacak o da: Ayartılacak, uyutulacak ve yutulacak.
Batı gücü, Batılıların kontrolündeki küresel kapitalist sistem, şu an ayartıcı bir leviathan’ı/canavar’ı andırıyor. Batı Leviathan’ı Çin’i ve Hindistan’ı kuşatmayı, yörüngesine almayı başardı. Şu an özellikle son bir kaç yıldır ürpertici boyutlar kazanacak şekilde Çin ve Hindistan, İslâm’ın önünü açarak kapitalist saldırıyı püskürtecek bir meydan okuma geliştirmek yerine, Çin’deki ve Hindistan’daki İslâm varlığını yok edecek bir saldırı üretmekle meşguller. Bu Çin’in ve Hindistan’ın harakiri yapmaları anlamına gelir: İslâm’la ittifak Çin ile Hindistan’ı felsefî-kültürel olarak Leviathan tarafından yutulmaktan kurtarabilir.
Batı’dan sonra Çin ve Hindistan da İslâm’la ittifak yapmak ve kapitalizme müşterek bir meydan okuma geliştirmek yerine İslâm’la savaşmayı tercih ettiler. Çin’in ve Hindistan’ın İslâm’la savaşı konjonktürel/geçici midir, kalıcı mı?
Çin ve Hindistan’ın İslâm’la savaş stratejilerinin gerisinde İngilizler var. Bu kadar derinlikli bir stratejiyi ancak sinsi İngiliz aklı geliştirebilir. Bu stratejiyi geliştiren akıl İngiliz aklı ama uygulayan akıl Yahudi aklı. Yahudi aklı ne peki? Gözünün yaşına bakmadan imha ermek, yok etmek!
Çin ve Hindistan, küresel sisteme eklemlenme stratejileriyle kendi ayaklarına kurşun sıkıyor, hem kendi tarihlerine hem de insanlık tarihine ihanet ediyorlar: Batı uygarlığının felsefî olarak çöktüğü, dünyayı cehenneme çevirerek yaşanılamaz bir yere dönüştürdüğü bir zaman diliminde Batılı Leviathan’a direnemediler ve yutuldular, diye geçecekler tarihe.
Bu süreçte küresel konjonktürde İslâm-Rus ittifakı belirdi… Böyle bir ittifak ne kadar mümkündür ve umut vadedici olabilir acaba? Bu da başka bir yazının konusu…Dünyanın kurtulması, Afrika’nın kurtulmasına bağlı… Afrika’nın kurtulması bize…
Yusuf Kaplan
8/09/2023 Cuma
Afrika diye bir kıta var.
Bazı arkeologlara ve tarihçilere göre, dünyanın en eski kıtası, canlı türlerinin yaşaması için gerekli olan pek çok şeyin kaynağı Afrika.
Bazı biliminsanlarına göre, insanlığın yayıldığı coğrafya.
BARBAR AVRUPA-LILAR, ZENGİNLİKLERİNİ AFRİKA’YA BORÇLULAR!
Bütün bunların hiçbir anlamı, değeri, kıymeti yok şu çivisi çıkmış dünyamızda. Koskoca kıta, tecavüze uğradı, tarihi yok edildi, kültürü tarumar edildi, yer altındaki ve yer üstündeki maden yatakları, altın yatakları, tabiî kaynakları, eşsiz bitki örtüsü, hayvan dünyası yok edildi, yerle bir edildi! Kara kıta karanlığa gömüldü! Fazla değil beş asır gibi kısa bir zaman dilimi içinde hem de.
Fransa’nın elektriğinin % 75’i Nijer’den ç’alınıyor!
Paris’in elektriğinin % 80’i Mali’nin başkenti Timbuktu’dan gidiyor.
Nijer’in sigortası atsa şartelleri indirse, Timbuktu’nun sigortası atsa şartelleri indirse, karanlığa gömülecek Fransa ve başkent Paris!
Sözümona ışıklar yüzyılı’nın yani Aydınlanma Çağı’nın icatcısı Fransa’nın nasıl karanlık bir ruha sahip olduğuna bakar mısınız!
Fransa, kan kusturdu Afrika’ya, kan kusturmaya da devam ediyor hâlâ…
İngiltere, Belçika, Hollanda, Portekiz, İspanya da kan kusturdular Afrika’ya… Emperyalist devletler, övündükleri zenginliklerini, öncelikle Afrika’nın kanını emmelerine borçlular!
Avrupa uygarlığı değil, Avrupa barbarlığı diyeceksiniz bundan böyle!
Hem zenginliklerini borçlular Afrika’ya hem de katiller, câniler ve vahşîler!
DOKUNMAYIN AFRİKA’YA!
Kara kıta karanlığa mahkûm edildi.
Afrika masum kıta, mazlum kıta, sahipsiz kıta, tecavüze uğramış kıta!
Dokunmayın Afrika’nın hayatına! Dokunmayın kaynaklarına, el değmemiş tabiatına! Kirletmeyin florasını ve havasını Afrika’nın!
Uzak durun Afrika’dan. Çekin kirli ellerinizi, pis, necis ellerinizi Afrika’dan.
AFRİKA, İSLÂM’LA DİRENİYOR, İSLÂM’LA DİRİLECEK…
Bir gün herkesin kendi hayatını yaşayabileceği, kendi dünyasında yaşayabileceği bir dünya kurulacaksa bunu yalnızca Müslümanlar kuracaklar! Bunu anlayacak insanlık!
Herkesin kendi olacağı, kendi kalacağı, birbirinden beslenmesini, birbirini beslemesini bilebileceği dünyayı yine biz armağan edeceğiz dünyaya…
Latin Amerika’yı baştan sona Hıristiyanlaşırdılar ama Afrika’yı Hıristiyan-laştıramadılar.
Neden?
Afrika’da İslâm var ve İslâm, direniyor Afrika’da emperyalistlere. Bütün baskılara, bütün tezgâhlara rağmen İslâm direniyor Afrika’da, İslâm’la direniyor emperyalistlere Afrika.
Müslümanlar Afrika’ya yürümeli, Afrika’yı yeniden ayakları üzerinde doğrultmalı, emperyalistleri defetmeli Afrika’dan.
Afrika, kendi imkânlarıyla kurtulamaz, ayağa kalkamaz. Afrika’nın eli-kolu-beyni zincirli. Afrika’yı ayağa İslâm kaldırabilir, emperyalistleri Afrika’dan İslâm defedebilir yeniden.
Afrika, İslâm’la direniyor, İslâm’la dirilecek ve ayağa kalkacak yeniden…
Afrika’yı ayağa biz kaldıracağız yeniden. Türkiye toparlanacak ve Afrika’yı da toparlayıp kendine getirecek…
Afrika kendisi ayağa kalkamaz. Eli kolu, zihni prangalı. Kaynakları yağmalanmış.
Afrika’yı biz kaldıracağız ayağa yeniden bir kez daha Allah’ın izniyle…
Büyük Afrika seferi başlasın…
Uzun soluklu, ilim / bilme, irfan / bulma ve hikmet / olma yolculuğu kol kanat gersin Afrika’ya, ayağa kaldırsın.
AFRİKA AYNASI
Afrika, insanlığın insanlığını gösteren ayna.
O yüzden Afrika’nın tarihinde Afrika’ya değer veren, Afrika’yı sömürmeyen, Afrika’nın kaynaklarını yağmalamayan sadece biz varız; Müslümanlar ve özellikle de Osmanlı.
O yüzden Afrikalılar Türkiye’yi bekliyor…
Bunun en önemli göstergelerinden birine geçen ay Malavi ziyaretimizde şahit olduk: 14 Mayıs’ta şehre ait insanlar, şehrin meydanına toplanmışlar Erdoğan’a ve Türkiye’ye dua etmişler. Seçimlerin ikinci turunda, 28 Mayıs’ta da aynı şekilde.
Hangi ülkeye, hangi dünya liderine böylesine muazzam bir ilgi ve teveccüh gösterilir ki?
Bunun sebeb-i hikmeti ne ola ki?
Türkiye’nin aslâ emperyalist olmaması, dünya tarihinde insanlığın, adaletin, sulhun ve selâmetin kaynağı olması. Eğer öyle olmamış olsaydı, eğer Türkiye emperyalist olsaydı, bugün Sahra-üstü Afrika’da herkes Türkçe konuşuyor olurdu!
Afrika’nın kurtuluşu, bizim toparlanıp kendimize gelmemize, Afrika’yı toparlayıp kendine getirmemize bağlı.
Vesselâm.YAZARLAR
İnsanlığın entelektüel felaketi: Hazımsızlık sorunu
Yusuf Kaplan
4/09/2023 Pazartesi
Nietzsche’yi izleyerek dünyanın en temel sorununun hazımsızlık sorunu olduğunu söyleyeceğim. Dünyanın ve tabiî ülkemizin. Çağ zorunu hazımsızlık. Zeit’ın geist’ını yitirmesi. Zamanın ruhunu kaybetmesi, ruhunu yitirdiğini de bilememesi.
Cehâlet’in bir başka adı. Eskiler ne güzel demişler: Cehl-i mürekkep diye!
Yeniler de, -Ranciere mesela- “Cahil Hoca” demiş!
Hikmetin, marifetin ve ilmin, tek kelimeyle ifade etmek gerekirse bilgeliğin yitirilmesi. Ruhsuz bilginin, varlık küreleriyle ilgisi koparılan ve sadece kullanım ve fayda değeri kutsanarak araçsallaştırılan, amacın önüne geçirilerek silaha dönüştürülen bilginin ruhsuzlaşması, önce enformasyona, sonra veri’ye, sonra imge’ve ve son olarak da anlamsız, ruhsuz sayıya, rakama, dijit’e indirgenmesi.
İnsan, hiçbir şeyi hakkıyla hazmetmeden elde etme, sahip olma ve elde ettikleriyle, sahip olduklarıyla her şeye hükmetme, hâkim olma güdüsü tarafından güdüldüğü için hazımsızlık çukuruna yuvarlanmış durumda ama bundan şikâyeti yok; haz veriyor ona zira.
Kendini de, hakikati de, hayatın tadını, lezzetini de yitirmesi ama bunları yitirdiğini bilememesi.
Neyi yitirdiğini de bilememesi ç’ağ’daş insanın; yitirme duygusunu da yitirmesi.
Buraya kadar yazdıklarım hazımsızlık sorununu hakkıyla açıklamak için kâfi değil. Hazımsızlık sorununu bütün yönleriyle açıklamaya ihtiyacımız var. Yoksa hazımsızlıktan ölecek insanlık!
ÜÇ HAZIMSIZLIK SORUNU: SOSYAL, KÜLTÜREL VE ENTELEKTÜEL HAZIMSIZLIK
Hazımsızlık sorunu, mideyi, sindirim sitemini, insanın bedenini bir bütün olarak ifşad eder, alt üst eder. Obezlik, hazımsızlık sorununun bir başka tezahürüdür.
Hazımsızlık sorunu, biyolojik, tıbbî bir sorun değil yalnızca. Asıl hazımsızlık sorunu, sosyal, kültürel ve entelektüel hazımsızlıktır. Tıbbî ya da biyolojik hazımsızlık sorunuyla şu ya da bu şekilde ve belli bir sürede başa çıkılabilir ama sosyal, kültürel ve entelektüel hazımsızlık sorunuyla başa çıkmak hiç de kolay değildir. Farkedilmesi, tespit ve teşhis edilmesi bile problemdir.
Nietzsche, hazımsızlık sorunundan söz ederken daha çok entelektüel hazımsızlığı kasteder: Modernite, hazımsızlık sorununun kaynağı ve en ürpertici hazımsızlık biçimidir. Aydınlanma düşüncesi olarak adlandıran düşünme biçimi hazımsızlık sorunun zirvesidir. Gerçekliği fizik gerçekliğe indirgemesi; gerçeğe, bir sorunun gerçek, içyüzüne derinlemesine nüfûz edememesi. Zihni, yüzeye, yüzeysellik hapishanesine hapsetmesi. Yüzeysel olarak elde edilen bilgiler, bir şeyin künhüne vâkıf olunmasını, derinlemesine kavranmasını, bir şeye her bakımdan hakkıyla nüfûz edilmesini zorlaştırır hatta zamanla imkânızılaştırır.
Hazımsızlık, nüfûz’u önler, insanı yüzey’e, yüzeysel’e mahkûm eder, kaygan zeminlerde patinaj yaptırır insana. Bir meseleye derinlemesine nüfûz edemezseniz, sorunun ne olduğunu tespit edemezsiniz, tespit ve teşhisin yanlış yapıldığı sorunu çözemez, aksine kangrene çevirir, içinden çıkılamaz hâle getirirsiniz.
Tıptaki teşhis ve tedavi süreçleri metafor olarak sosyal, kültürel ve entelektüel hayata da taşınabilir kolaylıkla. Hastanın hastalığının yanlış teşhisi, tedavinin de kesinkes yanlış olmasına ve hastanın belki de ölmesine yol açabilir. Aynı şey, sosyal, kültürel ve entelektüel hayatta daha fazla geçerlidir: Derin nefes alabilirseniz, derin nefes üfleyebilesiniz. Köklere inebilirseniz, göklere yükselebilirsiniz. Köksüz ağaç meyve vermez.
KIYAMET, “HAZIMSIZLIK” SORUNUNDAN KOPACAK!
Kıyamet hazımsızlık sorunundan kopacak! Kapitalizm bir hazımsızlık hastalığıdır. Modernite, bir hazımsızlıklar arenasıdır. Burjuvazi sosyal, kültürel ve iktisadî hazımsızlığın ve zevksizliğin şahikasıdır. Burjuva, köksüzdür. Hem sosyal, hem kültürel, hem de iktisadî olarak nevzuhûr bir sınıftır burjuva sınıfı. O yüzden burjuvazi’nin bir tarihi, derinliği, hafızası ve dünyası yoktur. Aristokrasinin karikatürüdür. Burjuvazi; toprağa değmediği için merhematsizdir, toprağın derinlerindeki suyla beslenmediği için çoraklaştırıcıdır; güçlü kültür, düşünce ve sanat gelenekleri olmadığı içinde entelektüel, kültürel çölleşmesinin menbaıdır.
Kültürel, sosyal ve entelektüel hazımsızlık; sosyal hayatta görgüsüzlüğün, kültürün çöküşün, yapaylıkların banalliklerin tavan yapmasının, entelektüel hayatta ise hiçbir şeye hakkıyla ve derinlemesine nüfûz edilememesinin en temel kaynağıdır. Kültürün dejenere olması, sosyalin çözülmesi, entelektüel hayatın çölleşmesi ve bodurlaşması, bireylerin zevksizleşmesi ve zamanla ruhsuzlaşmasıdır.
Toplum hayatının, kültür ve düşünce hayatının kıyameti değil de nedir bu?
Sosyal ve iktisadî hayat açısından bakıldığında, kıyamet hazımsızlık sorunundan kopacak, diye söyleyebiliriz. İbn Haldun’un tespiti ne kadar sarsıcı, değil mi: Toplumlar, açlıktan değil çokluktan ölür.
Çokluk, tastamam bir hazımsızlık sorunudur; hazmedilemeyenin kusulması, insan metabolizması tarafından dışarı atılmasıdır.
TÜRKİYE’NİN ÇİFTE HAZIMSIZLIK SORUNU
Türkiye’nin sorunu da her bakımdan hazımsızlık sorunudur, diyebilir miyiz?
Hiç şüpheniz olmasın ki!
Türkiye’de hazımsızlık sorunu birkaç farklı düzlemde kendini gösteriyor.
Birincisi, hem kendimizle, kendi medeniyet dinamiklerimizle kurduğumuz ilişkinin hem de Batı’yla kurduğumuz ilişkinin simülatif (sığ, sahte ve yüzeysel) olmasında tezahür ediyor. Kendimizle ve Bayı’yla kurduğumuz ilişki de sahici, içselleştirilmiş, hazmedilerek özümsenmiş ve kökleşmiş bir ilişki değil. Aksine, hazımsız, sığ, sahte bir ilişki. O yüzden iki asırdır nevzuhur, köksüz ve hazımsız bir insan tipi ve sahte, ayartıcı, yüzeysel, bu topraklarda karşılığı olmayan, bunun için de aslâ ruh üretemeyen nevzuhûr bir zihniyet hayatımıza hükmediyor.
İkinci düzlem, tam bu noktadan sonra devreye giriyor: Nevzuhur Batılı insan tipi ile nevzuhur Batıcı zihniyet, bin yıllık Müslümanlık tarihimizin sunduğu, çile ve mücadele üzerine bina edilen bütün kurumları önce Tanzimat’la birlikte tepeden devre dışı bıraktırarak aşındırdığı, Cumhuriyet’le birlikte ise bütün İslâmî zihin setlerini ve o zorlu mücahede ve mücadele tarihi üzerine inşa edilen İslâmî sosyal, kültürel ve iktisadî yapıları ve kurumları tasfiye ettiği için ortaya kaygan zeminlerde patinaj yapan, ne hakkıyla Müslüman ne de gerçekten Batılı olabilen, arafta bir ortaya bir buraya sürüklenen nevzuhur bir toplum tipi zuhûr etti.
Böylesi bir ortamda her tür hazımsızlığın kolayca cirit atacağı, bütün değerleri ve köklü yapıları yerle bir edeceği; toplumu sosyal ve kültürel kaosun, entelektüel olarak da nihilizm (dolaysıyla her tür deizm, ateizm, paganizm) biçimlerinin eşiğine fırlatan her şeyi yıkıcı ve yok edici bir hazımsızlıklar arenasının her anlamda ve her düzlemde iktidar savaşları alanıdır bu ikinci düzlem.Özbekistan’da medeniyet ruh köklerimizi ve kendimizi keşif yolculuğu…
Yusuf Kaplan
3/09/2023 PazarÖzbekistan seyahatimizin sonuna geldik. Bu son yazımız. Aşk-ı Turkuaz’la, Beytullah Yıldız kardeşimizin samimiyeti, kardeşliği ve fedakârlığı ile çıktığımız, ruh köklerimizi keşif yolculuklarının Özbekistan ayağı çok verimli geçti.
Burada sizinle paylaştığımız Özbekistan izlenimlerimiz güzel ilgi gördü. Benim Turkuaz Ruhu kavramıyla kavramlaştırdığım daha teorik Özbekistan yazılarımla Seyfullah Yiğit kardeşimin sizlerle paylaştığım bu ruh dolu, leziz Özbekistan izlenimlerini kitap olarak yayımlamaya karar verdik. Özbekistan’a ve Maverâünnehir havzasına dair bir rehber kitap yayımlayarak Hoca-talebe müşterek bir kitaba imza atmış olacağız birlikte.
Medeniyetimizin ilim irfan ve hikmet sütünlarını yeşerttiğimiz Özbekistan’da muazzam keşifler yaptık. Hem Özbekistan’ın medeniyetimizdeki kurucu rolünü hem de şimdi bu ruhu nasıl yitirdiğini ve bu ruhun yeniden nasıl diriltebileceğini keşfetmeye çalıştık. Hem medeniyetimizin ruh köklerini hem de kendimizi keşif yolculuklarımızın son yazısını yine MTO talebesi Seyfullah Yiğit kardeşim’in akıcı, leziz kaleminden size aktarıyorum. Güzel bir pazar yazısı. Keyifli, zihin açıcı okumalar…
HAYATI DUYMAK VE HAKİKATİN RENGİNE BOYAMAK…
Zengin Ata/Sahip Ata kabrini ziyarete gidiyoruz. Yusuf Hocamızın midesinde sorun var. Özbekler, kömürden hap yapmışlar. Eczanelerde satılıyor. Mide için çok iyiymiş. Cemşid kardeşin tasviyesiyle hocamız kullandı kömür haplardan. Tam bir şifa kaynağı bu kömür haplar. Türkiye’ye götürmek üzere yanımıza aldık bu haplardan.
Gerçekten iyi geldi. Kesip attı rahatsızlığı. Allah’ın ne nimetleri var, hamdolsun.
Zengin Ata’ya vardık. Güzel bir avlusu ve içinde büyük bir camisi var külliyenin. Yanında Zengin Ata’nın türbesi. Akşam namazını eda ettikten sonra türbeyi ziyarete gidiyoruz ama türbe kapalı. Görevliye, İstanbul’dan geldiğimizi söylüyoruz. Hemen açıyorlar türbeyi.
Zengin Ata, Hoca Ahmet Yesevî’nin talebesi. Türbenin içinde kimse yok. Sessiz… gözlerimi kapatıyorum manevî âleme dalıyorum bütün teslimiyetimle. Oradaki manevî atmosferi burada yazabilmemin imkânı yok. Çok güzeldi… Dua etmek, dua edebilmek, dua ederken, Allah’ın(cc) bizi gördüğünü bilmek… Ahh ne kadar güzel… Anlatılmaz, yaşanır bu. Yaşamak bu aslında. Hakikati duyarak hayatı yaşamak, hayatı hakikatin ayrı duru tertemiz, diriltici, insanı silkeleyip kendine getirici rengine boyamak... Yaşamak bu. Hakikatle yaşamak, hakikati yaşamak, hakikatli yaşamak… Hakikaten çok güzel… Elhamdülillah.
TÜRKİYE BEKLENENDİR
“Türkiye, beklenendir” demiştik değil mi? Tekrar tekrar bu sözü söylemek gerek. Çünkü söz, bizi tecrübelerimiz üzerinden her defasında yakalıyor! Caminin avlusunda iki amcayla tanışıyoruz, oracıkta. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi sarmaş dolaş oluyoruz. Türkiye deyince gözlerinin içi gülüyor. Bizi, evlerine davet ediyorlar, ısrarla! “Türkiye, beklenendir” diye boşuna söylemiyor Yusuf Kaplan Hocamız.
Önceki akşam, hotele yerleştikten sonra Cemşid kardeşlerin evine misafir olmuştuk. Cemşid kardeşler, önceden hazırlık yapmışlar. Özbekler, ana yemek öncesinde “şirinlik” (tatlı yiyecek, meyve ve içecek) ikram ediyorlar. Daha sonra ana yemek geliyor. Alışık değiliz tabii.
Karpuz ve kavunla karnımı doyurduğum için çaktırmadan dışarı fırladım kendimle başbaşa kalmak, tefekküre dalmak, seyahat için zihnimde üşüşen fikirleri hemen kaleme dökmek için.
Bu arada, hayatım boyunca böylesine lezzetli bir karpuz ve kavun yemediğimi de itiraf edeyim. Çok güzeldi. Harika bir tadı vardı. Ömer ve Hamza kardeşler daha sonra geldiler. Taşkent’in akşam serinliğinde bu güzel gençlerle güzel sohbet ettik yaratılışın hikmeti üzerine…
AYRILIK VAKTİNİN HÜZNÜ
Salı akşamı yine Cemşid kardeşlere misafir olacaktık. Zengin Ata ziyareti sonrasında Cemşid kardeşin halasının bahçeli evine misafirliğe gittik. Cemşid kardeşin halasının ailece işi çıktığı için şehir dışına çıkmışlardı. Evlerinde Yusuf Hoca’yı ağırlamayı çok istemişler. Şehir dışına çıkınca bu işi Cemşidlere vermişler. Tek katlı, bahçesi güzel, şirin bir eve misafir olduk. Bahçede masa hazırlanmış. Her türlü “şirinlik” masanın üzerinde. Cemşid ve ailesi bizleri mahcup ettiler misafirperverlikleriyle. Çok muhabbetli bir sohbet oldu o güzel ruh dolu uhuvvet sofrasında. Cemşid ve Hasan, etrafımızda pervane gibi dönüyorlardı adeta bize daha güzel hizmet edebilmek için. Bu gençler… İslâm ümmetinin umududur biiznillah…
Taşkent’in bir ucundan bir diğer ucuna başka gönüller yapmak için yine yollardayız... Türkiye’den gelip Taşkent’e yerleşen mühendis Yasin abi ve eşi Güler ablalara misafirliğe gidiyoruz gece vakti. Çünkü davetliyiz. Güler abla, Cemşid kardeşlere misafir olduğumuzu bilmiyor. Akşam, kaldığımız hotele bize sürpriz yapmaya gitmiş. Bizi alıp evine götürecek. Ancak biz Cemşidlerdeyiz. Dolayısıyla en azından çaya gitmeliydik ve gittik de. Çok da güzel oldu. Çaylar içildi. Hafif tatlılar yenildi. Sohbetler yapıldı ve hotelimize geçtik yorgun argın…
Dönüş vakti gelip çatmıştı. Tarih, 12 Temmuz 2023 Çarşamba. Taşkent-İstanbul uçağı dört beş saat sonra kalkacaktı. Hotelimiz, havalimanına yakın olsa da biz en az iki üç saat erken gitmeliydik. Bir kardeş Cemşid kardeş vesilesiyle bana ulaştı. İsmi yanlış hatırlamıyorsam Muhittin idi. Rehberime kaydetmiştim. Bulamadım şimdi. Her neyse bu kardeş, Zafer kardeşten numaramı almış, Yusuf Hoca’yı görmek istiyordu. Havalimanına gelmesini söyledim. Cemşid kardeş ve Hasan kardeş, hotelde çıkmadan önce bize yetiştiler. Cemşid, kendisine verilen en güzel hediyeyi; Özbeklere özgü cübbe ve takkesini Yusuf Hoca’ya hediye etti. Hocaya, cübbe ve takke çok yakıştı. Uçağa geçiş alanına geçmeden önce vedalaştık Özbek kardeşlerimizle/dostlarımızla…
Bize Özbekistan seyahatimiz boyunca yüreğiyle rehberlik eden Yıldız kardeş, çok duygulandı, ağladı, bizi de duygulandırdı! Hepimizi bir hüzün kapladı bir anda. Böyle güzel, diriltici bir kendini keşif ve medeniyet dünyamızın gizli şifrelerini keşif yolculuğundan sonra ayrılık ne kadar zormuş öyle! Cemşid, Hasan ve Muhittin kardeşlerle musafaha ederek vedalaştık.
Özbekistan seyahatimiz çok güzel geçti. Sıradışı, verimli, kardeşlik ve ruh dolu, keşif dolu benzersiz bir seyahat oldu. İlk defa yurtdışına çıkıyordum. Çok güzel bir tecrübe oldu benim için. Yazımızı bitirirken… Özbekistan seyahatimizin güzel geçmesine vesile olan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Selam ve dua ile…
Emperyalistlerin iki asırlık mankurtlaşmış Türkiye projesi: Türkleri önce İslâm’dan, sonra tarihten uzaklaştırmak
Yusuf Kaplan
1/09/2023 Cuma
Bu toplumu doğrudan fiilen sömürgeleştirmedi Batılılar. İçeriden zihnen sömürgeleştirdiler.
Emperyalistler Türkiye için özel bir proje geliştirdiler: Türkiye’nin dışarıdan fiilen işgal edilmemesi, içeriden zihnen ele geçirilmesi.
Nedir bu?
TÜRKLERİ MANKURT-LAŞTIRMA PROJESİ
Türkleri mankurtlaştırma ve yok etme projesidir. Türkleri katı laiklik uygulamasıyla esir alma, tarih bilinçlerini, medeniyet ruh köklerini inkâr etme, yok etme, sonra da celladına âşık etme, bu ülkenin çocuklarını tasmalı çekirgelere dönüştürme. Böyle böyle bu toplumu savaşmadan yok etme, bu toprakları savaşmadan ele geçirme.
Özetle, bu toplum üzerinde iki asırdır uygulanan bu mankurtlaştırma projesinin iki temel hedefi var: Türkleri
önce İslâm’dan sonra da tarihten uzaklaştırmak.
Ne kadar paranoyakça bir yaklaşım bu diyecek tipler olabilir bu sahipsiz ülkede. Ya zekâ özürlü salak tipler bunlar; ya da kimliğini gizleyen, devşirme, sinsi asalak tipler!
Türk toplumu üzerinde iki asırdır öncelikle İngilizlerin devşirmeler marifetiyle uyguladıkları proje, Türkiye’ye dışarıdan, doğrudan ve fiilen saldırı değil, içeriden, dolaylı olarak ve zihnen saldırıdır. Türklerin mankurtlaştırılması projesidir. Türk Endülüsü’dür (tarihten silinme felâketidir) bu.
Bunu Türkleri İslâm’dan uzaklaştırma projelerini hayata geçirerek yapıyorlar.
Türkleri İslâm’dan uzaklaştırdıkları zaman, bu topraklardan da, tarihten de çok rahat uzaklaştırabileceklerini çok iyi biliyor emperyalistler.
Aradıkları şey, işbirlikçiler. Buluyorlar: Esas itibariyle Türk de, Müslüman da olmayan Masonik baronik devşirmeler ve hem Türk / Kürt hem de Müslüman olan devşirmelerin devşirmeleri yerli işbirlikçiler.
İSTİKLAL SAVAŞI İSLÂM’A KARŞI DEĞİL EMPERYALİSTLERE KARŞI VERİLDİ!
Sanki İstiklal Savaşı İslâm’a veya Osmanlı’ya karşı verilmiş gibi davranan, konuşan epistemik körleşme yaşayan bazı beyin özürlü tipler var.
İstiklal savaşı, İslâm’a ya da Osmanlı’ya karşı verilmedi. Emperyalistlere karşı verildi!
Yunanlara karşı değil, İngilizlere karşı savaşıldı asıl.
İngilizler bir taşla birkaç kuş birden vurmuş oldular: Hem bize ebediyen düşman bir komşu ve sorunlu, muhataralı alanlar bırakmış oldular; hem İngilizler bizzat bizimle savaşmadıklaır için, düşman Batılılar / İngilizler olmadığı için Türkiye’yi kolayca Batılılaştıracak, Batı’ya / celladına âşık edecek bir kadro ve -gelinen noktada- sulu sepken sekülerleşmiş bir toplum icat etmiş oldular ve Türkiye’nin bürokratik zihniyetini inşa edecek laikleştirici / Türkleri (önce devleti, sorma toplumu) İslâm’dan uzaklaştırıcı projeleri adım adım dayatma imkânına kavuşmuş oldular.
Ama savaştan sonra seküler-kapitalist düzenin omurgası küresel sistemin beyni Anglo-Sakson-Saksonların (temelde İngilizlerin) laikleştirici (=önce devleti, sonra toplumu İslâm’dan uzaklaştırıcı) projeleri hayata geçirildi adım adım…
Bu toprakları bize (Türklere ve Kürtlere ve bu topraklardaki bütün Müslümanlara ve Müslümanların emin gölgesinde huzur içinde yaşayan herkese) vatan, İslâm’a yurt yapan Malazgirt ruhu’dur.
Her 30 Ağustos geldiğinde Malazgirt ruhu, yok sayılır, kaskatı laik bir hava estirilir, 30 Ağustos zaferinin yegâne kaynağı istiklal savaşının İslâmî ruhu sadece yok sayılmaz, ayaklar altına alınır, çarşaflılar zincirlere vurularak yapılan gösterilerle açıkça aşağılanır.
İşte bu bir mankurtlaşma hikâyesidir. Oysa 30 Ağustos toprakları emperyalistlere yem etmeyen, çiğnetmeyen bir direniş ve varoluş destanıdır.
30 Ağustos zafer bayramı, bazı bedbahtların sandıkları gibi, bu ülkenin Osmanlı’dan kurtuluşunun bayramı değildir. Kim ki böyle düşünür, bilinsin ki, Malazgirt’le temelleri atılan Selçuklu’nun büyük atılımıyla bu toprakların Müslüman mayasının karıldığını, Osmanlı’nın bu aziz mayayı diriltici bir ruha dönüştürdüğünü kavrayamamış demektir.
MİLLÎ MÜCADELE, SARIKLI MÜCAHİDLERİN ESERİ
Millî Mücadele, bizzat Atatürk’ün millî mücadele yıllarındaki -özellikle de Hâkimiyet-i Milliye gazetesindeki “amacımız, hilâfeti ve saltanatı korumaktır” diyerek sık sık kaleme aldığı- bütün yazı ve demeçlerinde de ifade ettiği üzere, İslâmî bir ruhla sürdürülmüş ve zafere ulaştırılmıştır.
Yine Millî Mücadele’nin temellerini atan Anadolu ve Rumeli’deki bütün müdafaa-i hukuk cemiyetlerini kuranlar müftüler, müderrisler, sarıklı mücahidlerdir (bu insanların oranı yüzde 60 civarındadır). Müftü, müderris, imam olmayanlar da dinle ilişkisiz adamlar değil, Osmanlı bâkiyesi bu toprakların inanmış çocuklarıdır.
30 Ağustos Zafer Bayramı’nı Osmanlı’yı, İslâmî değerleri aşağılayarak kutlamaya kalkışan insanlar celladına âşık tasmalı çekirgelerdir; epistemik kölelerdir; tarih bilinci linç edilmiş zavallı, acıklı, trajikomik kişilerdir.
Eğer 30 Ağustos Zaferi emperyalistlere karşı kazanılmadı da, Osmanlı’ya karşı kazanıldı diye düşünen varsa, bu kişiler şu sorunun cevabını vermeliler dürüstçe: Eğer Osmanlı’nın kökü kazınacak idiyse, yani bu toplumun İslâmî ruhu yok edilecek idiyse, Biz emperyalist batılılara karşı dört bir cephede neden savaştık öyleyse?
Bu ülkenin İslâmî ruh köklerini kurutarak bu ülkenin bağımsızlığını ve varlığını koruyabileceğini düşünenler varsa, bu kişiler, önce aynaya bakmalarını, o zaman fiilen işgal edilemeyen bu ülkenin zihnen işgal edildiğinin aynada yansımasını göreceklerini hatırlatmak istiyorum üzülerek…
TÜRKİYE, ZİHNEN İŞGAL ALTINDA
Sözün özü: Bu ülkeyi Batılılar dışarıdan fiilen işgal etmediler.
Tanzimat’tan itibaren Batıcılar aracılığıyla içeriden zihnen ele geçirdiler.
Batılılar değil, Batılıların uydusu devşirme Batıcılar ülkeyi İslâm’dan uzaklaştırma projesini uyguluyor iki asırdır…
Siyaset değil, laik / Batıcı bürokratik zihniyet iktidardır Türkiye’de. Siyaset hiçbir zaman iktidar / muktedir olamamıştır, buna izin verilmemiştir Türkiye’yi kontrol eden devşirme bürokratik zihniyet tarafından.
Dünyada istiklal savaşı verip de ruhunu yitiren, ruh köklerini inkâr ederek intiharın eşiğine sürüklenen tek ülke Türkiye’dir.
Müslümanlar Endülüs’te 8 asır hükmettiler.
Ama 8 asır hükmetmelerine rağmen yine de yok edildiler ve tarihten silindiler.
Türkiye Endülüs’ünü (yok olma felâketini) fiilen yaşamadı ama zihnen yaşıyor. Türkiye’nin Endülüs’ü zihnen gerçekleşti; fiilen gerçekleşmesi için de İslâmsız Türklük gibi -Türklükle de zırnık kadar alakası olmayan- tehlikeli bir proje uygulanıyor.
Türkiye, İslâm’ı yitirirse, bu toprakları da, bu toprakları koruyacak ruhu da yitirmekten kurtulamaz!
Ama şu kadarını söyleyeyim: Kim ne tür tezgâh peşinde koşarsa koşsun, ne tür mankurtlaştırma cinayetleri işlerse işlesin, bu toplumun İslâm’dan ve tarihten koparılmasına aslâ izin vermeyecek bu dünyada yaşayan ama bu dünyayı yaşamayan, geleceğe koşan, geleceğimizi kurmaya hazırlanan öncü bir kuşak geliyor. Elhamdülillah. Bilinsin istedim. Vesselâm.Modern insanın yitirdiği ruhu Özbekistan’da diriltmek…
Yusuf Kaplan
28/08/2023 Pazartesi
Özbekistan seyahatimizin en önemli ayaklarından birindeyiz. Başkent Taşkent’te muazzam keşifler yapıyoruz. Hem Özbekistan›ın medeniyetimizdeki kurucu rolünü hem de şimdi bu ruhu nasıl yitirdiğini ve yeniden nasıl diriltebileceğini keşfetmeye çalışıyoruz. MTO talebesi Seyfullah Yiğit kardeşim’le yolculuğumuzun anlamını deşifre etmeye çalışıyoruz.
MODERN İNSANIN YİTİRDİĞİ RUH
Hz. Osman Efendimizin el yazması Kur’an mushafını gözlerimizle gördük. Özel bir kabinde özenle muhafaza ediliyordu. Çok güzeldi. Ne kadar güzel bir dinimiz var. Ne kadar güzel öncülerimiz var. Hz. Ebubekir… Hz. Ömer… Hz. Osman ve Hz. Ali… Hepsi de birbirinden güzeller… Rabbim! Cümlesinden razı olsun. Bizleri de onların yoluna sâlik hâdim etsin.
Ardından Özbekistan’ın İslâmî kimliğinin inşasında öncü işlere imza atan Hilal Yayınevi’ni ziyaret ediyoruz. Kurucusu, Şeyh Muhammed Sadık. Kendisi vefat etmiş. Yeğeni Abdülvahid Hoca bakıyor. Çağdaş bir tefsir yazmış Şeyh Muhammed Sadık. Özbekistan’a ciddi hizmetleri olmuş. Bir dönem vekillik de yapmış. Mecliste sarıklı fotoğrafı var!
Özbekistanlı parlak MTO talebemiz Cemşid kardeş, Şeyhin yazdığı kitaplardan namaz kılmayı öğrendiğini söyledi. Şeyh Muhammed Sadık, basiretli biri. Müsbet hareket ederek dini hizmetler yapmış. Ülkedeki tek dini yayın yapabilen yayınevi, Hilal Yayınevi.
Modern dünya, zıtlıkların dünyası. Özbekistan’da da bu zıtlıkları görmek mümkün. Tarikat yasak ancak Muhammed Sadık’a Şeyhlik unvanı verilmiş. Bu hamiyetli alim, 2015’te vefat etmiş. Şeyhin yeğeni Abdülvahid Hocadan ilginç bilgiler öğreniyoruz. Devlet okullarında 18 yaş altı dini eğitim yasak! Özel okullarda ise, isteğe bağlı. Eskiden 200 bin adet kitap bastıklarını, şimdi ise 2 milyon adete ulaştıklarını ifade etti Abdülvahid Hoca. Bu, muazzam bir gelişme. İslâm’ın önü alabildiğine açık. İnanmış ve adanmış insanlar olsun yeter ki. Yayınevi işlevsel olarak da kullanılıyor. Kütüphane kurulmuş. Bir aylığına ödünç kitap veriliyor. İsteyen, yayınevinde de kitabını okuyabiliyor. Bir heyecan var. Bunu hissedebiliyorsunuz yayınevindeki atmosferden. Yusuf Hocamıza kitap hediye ettiler. Ayrıca hepimize Kur’an-ı Kerim hediye edildi. Yayınevi notlarını bitirmeden bu duygulandırıcı bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kur’an yasağı kalkınca yayınevinin önünde çok büyük bir kalabalık oluşmuş. İnsanlar… on yıllarca ab-ı hayat olan Kur’an’dan mahrum bırakılmışlar!
Yayınevinin yanında yapılan Şeyh Muhammed Sadık Camii’nde namaz kıldık. Yeni inşa edilen camilerle eski camileri ayırt edemediğimizi ifade etmek isterim. Adamlar en azından tarihi taklit edebiliyorlar. Türkiye aklıma gelince çıldırıyorum. Çıldırmamak elde değil zaten. Tarihi eserlere bizden çok daha iyi sahip çıktıklarını bilmem ifade etmeme gerek var mı? Namaz çıkışında, caminin avlusunda, bize eşlik eden Abdülvahid Hocalarla toplu fotoğraf çektirdik. Güzel anılar biriktiriyorduk. Her şeye rağmen dünyanın her bir köşesinde İslâm için gayret eden güzel Müslümanlar var. İşte, bizlere nokta-i istinat…
HAREZM PİLAVI VE CÜCELEŞEN İNSAN…
Beş Kazancı Pilavcısına, meşhur Harezm Pilavı yemeğe gittik. Mekân, çok geniş. Üst katta bir iki metrelik çıkmalı bölme var. Tam Sovyet mantığı. Sürüleştirmenin mekanlar üzerinden nasıl yapıldığının en güzel örneklerinden. Devâsâ bir mekân, hepsi birer noktaya,, karıncaya dönüşen yığınla insan, cüceleşen insan… İçeri girer girmez, Yusuf Hoca, mekânın ruhsuzluğuna ve bu mekân üzerinden insanların nasıl kitleselleştirildiğine ve nesneleştirilerek çöpe dönüştürüldüğüne dikkat çekti. Hocamızın, bu keskin kavrayışı çok hoşuma gidiyor. Bir anda görülmesi gerekeni görüyor ve size de gösteriyor, bu çok güzel bir şey.
İtiraf etmeliyim pilavı güzeldi. Beş tonluk kazanlarda pişiriyorlar pilavı. Müşterinin de yakından görebileceği, yemek salonuna bitişik mutfakta dev kazanların içinde pişiriliyor Harezm Pilavı.
Sovyetler döneminde şehit edilenler için yapılan, Şehitler Meydanındayız. Yusuf Hoca, Cemşid kardeş, Hasan kardeş ve ben çimlerin üzerinde, ağaç gölgesinde arkadaşları bekliyoruz. Temaşa… tefekkür ve kaliteli sohbet… burada da ruhum inşirah bulmuştu. Unutulmaz anlardan bir an idi buradaki an…
İSTANBUL’UN İKİ MANEVÎ FATİHİ
Kukeldaş Medresesini ziyaret etmeden, kapının önünde Zafer kardeşle tanıştık. Türkiye’de okuyan Özbek bir kardeşimiz. Yusuf Hocamızı tanıyor. Hocayı görünce geldi, tanıştık. Fotoğraf çektik. Birbirimizin numaralarını aldık. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi…
Medrese, 1570’te sarı tuğlalarla inşa edilmiş. Medresenin iç kısmındaki avlusu çok güzel, her taraf çiçeklerle dolu. Medrese, işlek bir caddenin bitişiğinde. Merdivenlerden inince kaldırım üstünde pazar kurulu. Dışarıdaki gürültü içeride yok. İçeriye girince sanki başka bir dünyaya yolculuk yapmış gibi kendinizi hissediyorsunuz. Eskilerin ilim tedrisatı için inşa ettikleri mekanlar, günümüz dünyasında inşa edilen mekanların çok ilerisinde… Aradaki farkı görmekle kalmıyor aynı zamanda yaşayabiliyorsunuz Kukeldaş Medresesinde. Bu güzel medrese, Sovyet döneminde depo olarak kullanılmış. Özbekistan’ın 1991’de bağımsızlığını elde etmesinden sonra yeniden İslâmî eğitim verilmeye başlanmış.
Örnek bir şahsiyet Ubeydullah Ahrar. Hayırseverlikle irşad faaliyetlerini birleştiren bir şahsiyet, rehberimiz anlatıyor. Taşkent’te, 1404’te doğmuş. Hem alim, hem mürşid hem de ticaret erbabı bir zat! Birçok hayırlı eser bırakmış arkasında. Şöyle ilginç bir hikayesi de var. Fatih Sultan Mehmet şunu demiş. İstanbul’un fethine iki hoca vesile olmuş. Biri, Akşemsettin Hoca, diğeri de Ubeydullah Ahrar Hoca. Ubeydullah Hoca’nın talebeleri de hocalarının, manevî âlemde İstanbul’un fethine iştirak ettiklerini söylemişler.Modern insanın yitirdiği ruhu Özbekistan’da aramak…
Yusuf Kaplan
27/08/2023 PazarÖzbekistan seyahatimizin başkent Taşkent ayağındayız. Son durağımız Taşkent. Taşkent üzerinden modern insanın yitirdiği ruhun izinin nasıl diriltileceğini gösteren nefis bir keşif yolculuğu yaptık. Yine MTO talebesi Seyfullah Yiğit kardeşimin ruh dolu kaleminden…
Güzel bir pazar yazısı…
MODERN İNSANIN YİTİRDİĞİ RUH
Buhara’da tecrübe ettiğimiz için Semerkant’ta aynı hataya düşmedik: Tren garına erkenden geldik. İkindi namazımızı eda edip, trenimizi beklemeye koyulduk. Rehberimiz Yıldız kardeş, seyahat grubumuza iyice bağlanmıştı. Görevi Semerkant’ta bittiği halde bizimle Taşkent’e de gelmek istiyordu. Oradaki rehberimizden Taşkent’le ilgili bilgi ve tecrübelerini öğrenmek istediğini söylese de aslında gruptan kopmak istemiyordu.
Grup kelimesi aslında ruhsuz bir kelime. Biz bir gruptan öteydik, aile olmuştuk. Nezaketin, samimiyetin, muhabbetin, hürmetin ve şefkatin hâkim olduğu uyumlu, güzel bir aile olmuştuk. Bu sıcaklıktı Yıldız kardeşi bizden koparmayan. Bilet bulamamasına rağmen bizimle bir şekilde trene bindi Yıldız kardeş. Ve iki kişilik koltuklara üç kişi sıkışarak beş altı saat yolculuk yaptılar. Yıldız kardeşi, adeta bağrına basıyordu ablaları. Buraya özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bizlerin, modern dünya insanının kaçırdıkları bu güzelliklerin eğer dikkat edilirse yeniden diriltilebileceğini göstermek istiyorum.
Bir bölgeyi sadece veriler üzerinden okumak, büyük bir hatadır kanaatimce. Veriler üzerinden bir çerçeve oluşturabilir. Ama hepsi bu kadar. Hayatın içindeki yaşanmışlıkların çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanlara temas ederek, sokaklara inerek, hayatın akışına kendimizi bırakarak, şehri yaşayarak, soluyarak, güneşin ışıklarının ve ışıkların renklerinin değişik vakitlerdeki yansımalarını seyre dalarak ancak o şehri tanıyabiliriz. Şehri tanıdıkça insan şehrinin tanırız.
Başka türlüsü kuru bilgiden öteye geçmeyecektir. Bizler… Özbekistan’a gezmeye gelmemiştik. Özbekistanlıydık artık. Bir Özbek’ten daha çok Özbek idik! Çünkü Özbekistan’ı Özbekistan yapan değerlerle barışıktık. Buhara’yı yaşıyorduk. Hive, bizimdi. Semerkant’ta, Yusuf Kaplan Hocamızın şahsında, tarihe bir yolculuk yapıp Uluğ Bey’in dizininin dibine çöküp ders almıştık. Kim ne derse desin biz ÖZBEKİSTAN’dık! Seyyah olarak geldiğimiz İslâm’ın kurucu şehirlerinde, seyyahlığı da aşmıştık artık. Selam sana ey Üstat Sezai Karakoç… İslâm Milletini, İslâm toplumunu oluşturacak ruhun, bir ömür boyu dert edindiğin o ruhun tohumlarını saçıyorduk gittiğimiz her yere… kabrinde huzurla uyuyabilirsin. Her türlü cahiliye asabiyetçiliğini ayaklarımızın altına almıştık. Ümmet olma şuurunu diriltiyorduk hakîkî İslâm kardeşliğini yaşayarak. İşte, Yıldız kardeş bu kardeşlik atmosferiyle Anadolu’ya, İstanbul’a özlem duymaya başlamıştı bile.
MEKÂNLARI GÜZELLEŞTİREN İNSANLARIDIR
Yine farklı bir giriş oldu. Fıtri akış nasılsa öyle… Evet, Taşkent’teyiz. Özbekistan seyahatimizin son durağındayız. Tarih, 10 Temmuz Pazartesi. Akşam ezanı vakti girmek üzere. Taşkent seyahatimizde kullanacağımız minibüse geçtik. Cemşid kardeşten bahsetmiştim yazının başında. Türkiye’de okuyor ve aynı zamanda MTO talebesi. Yine Türkiye’de okuyan, arkadaşı Hasan kardeşle bizi karşılamaya gelmişler. Onlar bizi görmüşler. Rahatsız etmeden takip etmek istemişler. Biz de onları aramayı unuttuk izdihamdan. Çünkü artık altı milyon nüfusa sahip kalabalık bir başkentte idik… Hotelimize vardık. Cemşid ve Hasan da geldiler. Tanıştık, musafaha ettik. Sanki evimize gelmişiz. Cemşid ve Hasan’ın sıcak ilgisi bize, hoteli ev gibi hissettirdi. Mekanları güzelleştiren insanlardır.
Salı sabahı kahvaltıda tanıştık Taşkent’teki rehberimiz Server abiyle. Benden birkaç yaş büyük kabiliyetli bir rehber. Minibüsümüz hareket ederken rehberimiz de bizi bilgilendiriyor Taşkent hakkında. Taşkent’in tarihi 2500 yıllık. Sık sık deprem olduğu için tarihi eserlerin çoğu zarar görmüş. Orta Asya’nın tam ortasında yer alan şehir, çevre ülkeler için de cazip bir merkez konumunda.
Depremle ilgili çok ilginç bir şey anlattın rehberimiz Server abi. Taşkent’te 1966’da çok büyük bir deprem olmuş. Deprem bazı yerlerde 8 şiddetinde hissedilmiş. Sovyet yönetimindeki Taşkentlilerin büyük çoğunluğu, deprem sabahı namaza kalkmışlar. Namaz sonrası deprem olmuş. İlk edinilen bilgilere göre 8 kişi daha sona edinilen bilgilere göre ise 150-200 kişi ölmüş. Bu kadar büyük bir depremde bu kadar az insanın vefatı, sabah namazının rahmeti, bereketi olsa gerek…
Şehir içi seyahatimizin ilk durağı Kaffal eş-Şaşî’nin türbesi. Şaşî, alim ve zanaatkar bir zat. Mesleği, “Kaffal” yani “kilitçilik” ismi de buradan geliyor. 1500’e yakın hadis-i şerif toplamış. Sadece ilim tedrisatı için 12.yüzyılda Taşkent’ten Bağdat’a gitmiş. Şaşi’nin kabri ziyaretinde Server abi çok güzel bir Kur’an tilaveti icra etti. Rehberimizin kabiliyetli olduğunu ifade etmiştik.
Yusuf Hocamızın seyahat sırasında yaptığı fıtri akışlı güzel müdahaleleri var. Eğer Türkiye içerden kendi kendini sömürgeleştirmeseydi tarihi koruma konusunda Türkiye daha iyi işler yapabilirdi. Türkiye’den gayri müslimlerin sürülmesi bir asırlık kaybımıza neden oldu. Dışarıdan gelen sekülerizm rüzgarına gayri müslimler emniyet supabı olabilirdi. Özbekistan’daki durum aslında biraz da böyle bir şeydi. Sovyet işgali, buradaki tarihi dokunun en azından korunmasına vesile olmuş. Türkiye, Türkiye’nin ruhu içeriden icat edilen absürtlüklerle, yıkımlarla çökertildi.
BİSMİLLAH HATUN’DAN BEYTULLAH VE SEYFULLAH BEYLERE ELHAMDÜLİLLAH
Hazreti İmam Külliyesinin içinde yer alan Kaffal eş-Şaşî türbesini ziyaretle başlamıştık. Bunun dışında külliye içinde Barak Han Medresesi, Muy-i Mübarek Medresesi ve Tila Şeyh Camii yer alıyor. Külliye’nin içi yemyeşil ve ağaçlarla dolu.
Bir ağaç gölgesinde yer alan bankın üzerinde oturdum. Tefekküre daldım yine. Elimde kalem ve kâğıt. Taşkent’i en güzel hissettiğim yerlerden biriydi o gölgeli bank. Önümüzden iki kişilik bir grup geçerken ilginç bir diyalog oluştu. Selamlaşma falan derken sohbet başladı. İki kadın da yaşlı. 80’li yaşlardalar. Bismillah Hatun, Malezyalı olduğunu söyledi. Memleketinde hafızların, hocaların çok olduğunu, bu durumun da güzel bir şey olduğunu ifade ettikten sonra şöyle bir serzenişte bulundu haklı olarak. Kalbimiz katılaşmış durumda. Güzel gelişmelere rağmen kalp katılığı varsa bu durum, bizim için ciddi bir problemdir dedi. Beytullah Abi de sohbetin sonuna doğru katıldı bize. Ayrılmadan önce şöyle güzel bir tanışma oldu. Ben Bismillah Hatun, ben Seyfullah, ben Beytullah ve hepimiz gülüyoruz… sonra Bismillah Hatun şöyle bitirdi: Elhamdülillah..Semerkand’a bak ve neyi yitirdiğini hatırla!
Yusuf Kaplan
21/08/2023 Pazartesi
Semerkand yolculuğumuz herkese ve her şeye ışık tutacak ilginç ipuçları sunan çok katmanlı bir keşif ve mükâşefe yolculuğu oldu.
Bu son Semerkand yazısı da Seyfullah Yiğit kardeşimin ruh dolu kaleminden çıktı. Zihin açıcı ve verimli olması dileğiyle paylaşıyorum sizlerle…
SEMERKAND’I KEŞFETTİKÇE NEYİ YİTİRDİĞİNİ HATIRLAMAK…
Pazartesi günü sabah erkenden Semerkand’ı keşfe çıktık. Semerkand’ı keşfettikçe kendimizi, kendimizi keşfettikçe neyi yitirdiğimizi keşfediyorduk aynı zamanda hayretle… Semerkand’lıların nasıl bir hazinenin üzerinde oturduklarının bilincinde olmadıklarını görünce, bu çok yönlü keşif çabamız, bizi bir tarih felsefesi geliştirmeye kışkırtıyordu: Tarih bilinci linç edilmiş toplumların hayatları ilginç bile değildir. Özgün değildir. Geleceği kuracak bir bilince ve ruha sahip olmaktan çok çok uzaktır. Kendine uzaktır. Kendi dünyasına uzaktır. Ve dünyaya da uzaktır bu tür toplumlar.
Müslüman dünyasının resmi bu aslında. Özbekistan bu resimden azade değil. Ama burada bir fark var: Muazzam bir tarih var Özbekistan’da ama o tarih bu insanların hayatlarına yön vermekten uzak. Ölü bir tarih bu çünkü. Toplumun tarih bilinci linç edildiği için ölü.
Özbekistan seyahatimiz o yüzden çok yönlü bir keşfin, bilinçlenmenin ve yürüyüşün zihin, anlam ve yol haritasını çıkarmamızı sağlayan bir varoluş yolculuğuna dönüştü hepimiz için. Muazzam bir şey bu elbette. Emir Timur’un eşi için yaptırdığı Bibi Hatun Camii’ni keşfe çıkıyoruz ilkin. Cami dediğime bakmayın, bir külliye burası da; çok katmanlı, çok anlamlı ve tarihe meydan okuyan çok nefis bir külliye. Ancak buranın müze olarak kullanılması üzdü bizi. Bu cami, İslâm’ın kadına nasıl değer verdiğinin güzel örneklerinden sadece
biri aynı zamanda.
SEMERKAND’IN EŞSİZ TÜRBELERİ VE SIRLARI…
Daha sonra Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un türbesini ziyaret ettik. Kerimov, hayattayken inşa etmiş türbesini. Üzerinde âyetler… Türbenin dışında oturma yerleri… Yanında bir Hafız. Ara ara Kur’an okuyor. Kerimov, İslâmî birçok hizmetin yayılmasını engellemesine rağmen, Özbekistan halkının tarihle olan bağını koparmamış, aksine güçlendirecek işlere imza atmış. Tarihî yapıların ve dokunun yeniden diriltilmesi
ve ayağa kaldırılması onun
eseri esas itibariyle.
Bazı hassasiyetler dikkatimizi çekiyor Kerimov’un türbesinde. Meselâ Ulusalcılar gibi kendisine bir anıt-mezar inşa ettirmemiş. Mezarına çiçek konulmuyor. Dua ediliyor, Kur’an okunuyor. Ve mezarını Timur’un başkenti Semerkand’a yapıyor, burası çok önemli. Kendisini her şeye rağmen yine kendi tarihiyle var etmek istiyor. Bu durum Özbek halkında da mevcut. Seküler yaşayan Özbekler, Türkiye’deki bazı katı sekülerler gibi İslâm’a düşman değiller! En azından şimdilik,
şu aşamada. Selam vermede sizden daha aceleciler, meselâ.
Sonra büyük imam, İmam Maturidi türbesini ziyaret ediyoruz… İmam Maturidi’nin türbesi çok sakin ve güzel bir yerde yapılmış. Mezar, güzel bir bahçenin içine, bölgeye has bir mimariyle sade bir türbenin içine yerleştirilmiş. Manevî atmosferi oldukça yüksek bir yer. İmam, 872’de doğmuş ve hayatı ilim, irfan ve hikmetle geçmiş. Çarpık, sığ bir akılcılık projesine indirgenmek istenen Maturidilik’in kurucu
büyük imamı İmam Maturidi, Mutezile’ye karşı mücadele
etmiş, burası çok önemli, Yusuf Hoca’nın da dikkat çektiği üzere..
Türbe ziyaretinden sonra bu sefer gündüz Semerkand Meydanı’ndayız. Medreselerin içini geziyoruz. Ali Kuşçu, Uluğ Bey’in talebesidir. Eskiden medrese olan bu yerler şimdi müze! İçinde sarıklı, cübbeli maketler var. Bu maketler… buraya gelenlerin çoğunluğunun turist olduğunu gösteriyor!
Burada meşhur hattat Abdülcelil Hocayla tanışıyoruz. Bu arada, meydanı gezerken bize İmam Buhari Uluslararası Eğitim Merkezi’nden Yoldaş Han Hoca ile Türkiye’den misafir araştırmacı olarak gelen Cuma Hoca eşlik ediyorlar -rehberimiz Yıldız Hanım kardeşimizle, Özbekistan’dan MTO talebesi Cemşid kardeşimizin dışında.
Abdülcelil Hocayla leziz bir sohbete dalıveriyoruz oracıkta. Sohbette konigil adında çok kaliteli ve ilk olarak Orta Asya’da kullanılan bir kâğıttan söz edildi. Bu kâğıt, dut kabuğundan yapıldığı için dayanıklı ve sağlam. Abdülcelil Hoca, bu kâğıt üzerine bir Kur’an yazmış ve müzede sergileniyor. Çok iyi bir hattat olduğu eserinden belli oluyor. Uzun bir işlemden sonra hazırlanabiliyor meşhur Semerkand kâğıtları. 500-600 yıllık Semerkand kâğıtları varmış hâlâ! Müze içinde dev bir tablo gördüm. Avrupalılara benzeyen bir adam. Rehberimize sordum. Avrupa’dan, Uluğ Bey’den ders almak için gelen gök bilimciler olduğunu söyledi. Biz kimiz sorusunu sormalıyız değil mi her seferinde yeniden kendimize… Türkiye’deki hattat Hasan Çelebi’nin Abdülcelil Hoca’nın üstadı olduğunu da eskiden medrese şimdi müze olan yerden çıkarken öğreniyoruz.
İmam Buhari’nin türbesini ziyaret etmek için, türbenin de içinde olduğu İmam Buhari Uluslararası Araştırma Merkezi’ne gidiyoruz. Yemekte sözleşmiştik Yoldaş Han Hocayla. Cuma Hocayla onlar birkaç saat öncesinden gittiler araştırma merkezine. Biz de daha sonra gittik. Bizleri kapıda karşıladılar. Namazlarımızı eda ettik. Merkezi gezdik. Hocamız, kısa bir konuşma yaptı. Taşkent trenine kavuşmak için hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. İmamın türbesi tadilatta olduğu için uzaktan
ancak bir Fatiha okuyabildik. Buhara’daki gibi nasiplenememiştik! Her şeyin hayırlısı olsun…
Semerkand’ın ekmeği çok meşhur. Tren garında beklerken ekmek alanlarımız oldu. Uzun süre dayanıklıymış. Bayatlamıyormuş. Eskiden savaşlarda bu ekmek tercih ediliyormuş. Buhara ekmeği gibi yuvarlak, nakışlı ancak daha kalın bir ekmek.
Bu düşüncelerle veda ediyoruz masal şehir Semerkand’a; ama şimdilik… Bu seyahat, pergelleri açıyor… Ufukları açıyor... Yeni keşiflere kapı aralıyor... Dolayısıyla bu sıradan bir gezi değil. Olağanüstü, sıradışı bir seyahat bu… ve devam ediyor Semerkant’tan şimdiki başkent, Taşkent’e doğru trenle…Ruhunu arayan şehir: Semerkand
Yusuf Kaplan
20/08/2023 Pazar
Semerkand seyahatimizden yeşeren güzellikleri Seyfullah Yiğit kardeşimin kaleminden aktarıyorum:
SEMERKAND RUHUNA KAVUŞABİLECEK Mİ?
Evet, Semerkand’taydık. İnanılmaz ama gerçek! Gerçek mi, rüya mıydı yaşadığımız? Uluğ Bey’in, Emir Timur’un torunu olan o büyük âlimin Semerkand’ın ilim, kültür, estetik ve ruh şehri olmasında çok büyük katkısı olduğu yerdeydik.
İyi de, bizim ruhumuz neredeydi, peki? O bizimle trene binmemişti. Buhara’da mı kalmıştı yoksa? Evet, kesinlikle Buhara’daydı. Bizler… modern dünyaya meydan okuyan ve kendini ruh dolu insanlar olarak görmek isteyen bizler…
Evet, bizler de bir paradoks yaşıyorduk! Neticede modern dünyada yaşıyorduk ve baş döndürücü hızla ilerleyen çağın ağlarına takılabiliyorduk. Ruh ve beden bütünlüğünü yine koruyamamıştık. Fizikî olarak, hızla ilerleyen zamana uymuştuk ama zamanı yaşamıyorduk! Bu sebeple bir boşluk vardı içimizde.
Neden İmam Buhari’nin soluğunu ensemizde hissetmiyorduk? İmam Maturidi’nin, geçtiğimiz yerlerden geçebilme ihtimalini neden düşünüp heyecanlanmıyorduk?
Yoksa biz turist mi olmuştuk? Turist yani hem bu dünyaya hem de kendine yabancı ve şaşı bakan zavallı. Küsmen evet. Çünkü geçici de olsa bu ruh haline bürünebiliyorduk. İşte, Mustafa Hoca’yla, meydana giderken yaptığımız o uzun yürüyüşte aradığımız şey, ruhumuzu bize çağıran şeydi, o şey her ne ise artık…
Semerkand Meydanı’ndayız. Tarih, 9 Temmuz Pazar ve Özbekistan’da bugün seçim var. Seçim havası yok. Seçimin galibi, eski Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev. Erdoğan Türkiye’de yeniden Cumhurbaşkanı seçildiğinde, diğer Müslüman ülkelerde olduğu gibi Özbekistan’da da bir bayram havası yaşanmıştı!
Yusuf Hoca’nın “Türkiye, beklenendir” sözü öylesine söylenmiş bir söz değil. Bunu, burada idrak etmeyeceksek nerede idrak edeceğiz merak ediyorum doğrusu!
İnsanlar, tarihî meydanın dışına yapılmış park alanını doldurmuş vakit geçiriyorlar. Karşılarında, bariyerle kapatılan meydanın içinde yer alan İslâm’ın şaheserlerinden habersiz gibiler…
Oysa geçmiş de, burada gizli, gelecek de. Şifrelerini çözmek gerekiyor sadece bu giz’in. O yüzden ufkun ötesini gösteren bir meydan.
Aslında cennetten bir iz taşıyan meydan demek daha doğru gibi. Cennet, sonsuz sürur yeri…
Semerkand Registan’ındaki eserler… sonsuz sürur yerinin dünyadaki mücessem örnekleri… “İman, imkandır” sözünün vücut bulduğu yerdir aynı zamanda Semerkand Registan’ı…
“Türkiye’nin siyasî çevreleri üzerinde etkili, sözü dinlenir, önemli yazarlarından biriyle beraberiz, Semerkand Registanı’nın tarihî ve kültürel değerini Türkiye’ye tanıtacak bir yazar bu,” deyince görevliden kolayca izin alıp meydana giriyoruz. Güvenlik görevlisinin sandalyesini de ödünç alıyoruz
SEMERKAND REGİSTAN’INDA TARİHÎ BİR DERS!
Hocamız, meydanda yer alan üç abidevî eserin tam ortasında, karşılıklı birbirine bakan iki eserin bariyerlere doğru bitiş sınırında, sandalyede oturdu. Hocamızın yüzü, bariyerlerin önünde basamak gibi yapılan alanda duran insanlara bakıyor.
Arkasında, Tillekârî Medresesi; sağında, Uluğ Bey Medresesi; solunda ise, Şirdâr Medresesi. Muazzam bir ders yapıyoruz. Bir saat kadar süren ders nasıl bitiyor anlayamıyoruz. Semerkand Meydanında en son ne zaman ders olmuştu? Ya da bu meydanda ders yapmayı dert edinen kaç kişi çıkmıştı on yıllarca…
Oysa hocamız, söz vermişti. Ve burada da sözünü tutuyordu. Buhara Meydanında tuttuğu gibi… Bizler de hocanın etrafında halka yapıp yerde oturmuştuk. Heyecanlıydık. Ruhumuzun bize doğru geldiğini hissediyorduk. İşaret, sandalyede oturan adamdı. Aşkın ruh haliyle yapılan ders, bunu kesinleştirmişti!
İnanması zor ama Yusuf Hoca, Registan Meydanında ders yapıyor. Kim tutabilir ki onu? Anlattıkça açılıyor… açıldıkça coşuyor… Sanki bu meydandaki medreselerde tahsil görmüş ve hocası Uluğ Bey kendisini izliyor gibi anlatıyor…
Onun tarihe müdahale etmek, tarihin akışını değiştirecek neşve ile dolmak olarak tarif ettiği Müslüman olma coşkusunun nasıl bir şey demek olduğunu burada bizzat görüyoruz gözlerimizle. Bana ayırdığınız kıymetli vaktinizin hakkını veriyorum dercesine ders yapıyor Yusuf Kaplan…Uluğ Bey’in nefesini ensemizde hissediyoruz…
Talebe olmanın yeter şartının aynı çağda yaşamak olmadığını gösteriyor bu ders… Ama nasıl bir ders! Bütün İslâm beldelerini tek bir çatı altında görebilmenin mümkün olduğu inancını katî bir şekilde zihin ve ruh dünyamıza yerleştiren; yeşertici, ufuk açıcı, bütün hücreleri heyecana getiren müthiş bir ders…
Kalemim elimde. Hocanın dediklerini mi yazayım yoksa dinlediklerimin zihnimde uyandırdığı tefekkürümü mü? Şaştım kaldım doğrusu. Semerkand’a işte şimdi gelmiştik bir bütün olarak… aldığımız notlara gelirsek şöyle derlemek mümkün…
Bu meydan, şu anda öksüz aslında. Bu meydandaki medreselerden dünyadaki medeniyetlerin kodlarını okumak mümkün. Tek başına İslâm Medeniyetinin geldiği zirveyi, sadeliği, tevazuyu gösteren bir meydan. Bu çapta başka bir meydan yok Venedik’te Marko meydanı dışında.! Şanzelize! Şanzelize diye tapınıp duranlar Semerkand Registanı’nı görseler, neler düşünürler!
Burası çok önemli. Ama maalesef bu mekanlar ölü şu anda. Neden? İnsanlarla doğru bir iletişim yok. İletişimsizlik durumu var.
Sadece Özbekleri kastetmiyoruz. Bütün Müslümanların durumu bu. Kendini, kendi kültürünü tanımıyor.
Şöyle de bir şey var. Burası en azından direncin, dirilişin sembolü. Tarih, tarih oldu. Tarihin önünde sürükleniyoruz. Bu meydanda gökle kökün buluşması var. Gökle kökün, maviyle yeşilin buluşması var, burası önemli. Uluğ Bey, ömrünü ilme adayan bir âlim. İdarecilik yaptığı kırk yıl boyunca ilimle iştigal etmiş, ilim ehli insanlara kol kanat gererek Semerkand’ın bir ilim şehri olmasına büyük katkı sağlamıştır. Yazdığı eserler hâlâ klasik İslâmî eğitim veren medreselerimizde okutuluyor. Çok yönlü bir alim olan Uluğ Bey, astronomi ilmiyle de iştigal etmiştir.
EN İYİ ÖĞRETMEN ŞEHİRDİR!
En iyi öğretmen şehirdir. Çünkü üç zamanı; mazi, şimdi ve istikbali aynı anda yaşayan, yaşatan aktör şehirdir sadece! Bir medeniyet fikrine ulaşamadan buraların kodlarına ulaşamayız. Ciddi bir entelektüel atılım şart. Çift kanatlı insanların yetişmesi gerekiyor. Başka şekilde insanlığın ortak birikimini harekete geçiremeyiz. Buraya dikkat etmeliyiz.
Afrika’da her şeye rağmen insanlar, İslâm’la direniyorlar. Özbekistan’daki insanlar, bu meydandaki tarihî, kültürel ve entelektüel dinamizmi, ruhu harekete geçirerek bir sistem inşa edemezlerse çok değil yirmi yıl sonra popüler kültürün saldırısına yenik düşüp yok olabilirler. İslâmî canlanmaya, camilerin tıka basa gençlerle dolup taşmasına elbette sevinmeli ancak burayı tehdit eden popüler kültür tehlikesini de görüp önlem almalı. Yoksa o camiler 10 sene içinde boşalır, kimse kalmaz o camilerde -Allah muhafaza.Semerkand’ın şarkısı: Ruhun çağrısı
Yusuf Kaplan
18/08/2023 Cuma
Beytullah Yıldız kardeşimin Aşk-ı Turkuaz teşebbüsüyle gerçekten çok emek sarfettiği, güzel fedakârlıklar yaptığı rüya gibi bir Özbekistan seyahati gerçekleştirdik geçen ay. Bu seyahatin tadı damağımızda kaldı. Hiç bitmesin istediğimiz bir seyahatti. Ama her yolculuğun bir sonu var.
Bu seyahatimizi, hem şehirleri keşif hem de şehirleri keşfederken aslında kendimizi, kendi dünyamızı keşif yolculuğumuzu sizlerle paylaşmak, sizlere de bir nebze olsun yolculuğumuzdan devşirdiğimiz leziz meyveleri tattırmak istiyoruz.
Özbekistan yolculuğumuzun Semerkand ayağındayız. Semerkand’ı ve Semerkand üzerinden kendimizi keşfetme ve manen zenginleşme yolculuğumuzu MTO’nun (Medeniyet Tasavvuru Okulu’muzun) demirbaşlarından Bingöl’den talebemiz Seyfullah Yiğit kardeşimizin akıcı ve leziz kalemiyle sizlerle paylaşıyoruz. Zihin açıcı okumalar…
SEMERKAND’IN RUHU: İNSANLIĞI DİRİLTİCİ UFKU
Her şehrin kendine özgü bir ruhu vardır. Özbekistan seyahatimizi yazarken hem şehir sıralamasına dikkat ediyoruz hem de yazılacak şehrin ruhumuzda demlenmesini bekliyoruz. Dolayısıyla Semerkand’ın ruhunu yazabilmek için de sadece Semerkand’a gitmek yeterli olmuyor, o ruhu da yakalamak gerekiyor.
Peki, Semerkand’da biz o ruhu yakalayabildik mi?
Yakaladık.
Ancak o ruhun, ruhumuzda demlenip iyice kıvam bulması gerekiyordu. Ta ki zenginleştirici, ruh dolu ‘masal şehir’ Semerkand yazısı yazılabilsin. Semerkand ruhu demini aldı. O zaman başlıyoruz…
Buhara’dan Semerkand’a trenle geçiyoruz. Tren yolculukları şiir gibidir… Trenle masal ülkesinde gezintiye çıkar insan: Gündüz gözüyle düş görür, rüyalarını besler, büyütür… Taze şarkılar bestelenir, taptaze, diriltici rüyalar görülür o kanatlandırıcı tren yolculuklarında…
Semerkand tren yolculuğumuzla da rüyalarımızı büyüttüğümüzü, yenilediğimizi ve yenilenerek ülkemize döndüğümüzü, söylemekten kendimi alamayacağım…
Yolculuklarda ters tarafa oturmayı pek sevmem. Ancak Yusuf Hoca’yla ters koltukta yolculuk yapıyorduk. Hoca için sorun değildi. Benim için ise sorundu. Baş ağrısı yapıyordu normalde.
Ancak bu sefer ters koltukta yolculuğumuz farklı oldu. Yol güzeldi. Yolculuk güzeldi. Bizleri yola revan eden yol arkadaşımız/hocamız güzeldi. Bütün güzellikler bir olunca ters koltukta yolculuk yapmak da sorun olmaktan çıkmış oldu.
Tren yolculuklarımızda Yusuf Hocamız, dikkatimi Türkistan’ın en güçlü kalemlerinden Cengiz Aytmatov’a çekti. Aytmatov’un yöre insanını çok iyi tanıdığını ve bunu kitaplarındaki kahramanların şahsında güzel anlattığını ifade etti. Yazarın, ‘Gün Olur Asra Bedel’ romanındaki kahramanları ve tasvirleri Hocamızı haklı çıkarmaya fazlasıyla yetiyor. Stalin döneminde Sarı Bozkır’da bir tren istasyonunda eşiyle birlikte hayatını idame eden Yedigey ve diğer kahramanlar üzerinden Aytmatov, Orta Asya insanını her yönüyle çok başarılı bir şekilde resmediyor.
Su kaynakları çok önemlidir ve tarih boyunca insanlar verimli su kaynaklarına yakın yerlerde yerleşim alanları kurmuşlardır. Semerkand da, Amuderya (Ceyhun) Nehri’nin bir kolu olan Zerefşan yakınında kurulmuş. Semerkand, tarih boyunca çok sayıda istilaya uğramış, en ağır istilaya ise Cengiz döneminde maruz kalmış. Şehir, ancak bir asır sonra Emir Timur döneminde yeniden parlak dönemine kavuşabilmiş.
Tarihin akışını Zerefşan’la el ele vererek değiştiren masal şehir Semerkand’a iki buçuk saat sonra varıyoruz.
Tren garının mimarisi büyülüyor hepimizi… Garın mimari stili, işlemeleri, şehrin güzellik anlayışının asırlardan bu yana oluşan derinlikli bir tecrübenin neticesi olduğunu göstermeye yetiyor.
Semerkand Registan’ına/Meydanına çok yakın, genişçe bir yeşilliğin içinde şirin bir hotele yerleşiyoruz. Sovyet döneminde yapılan bu park gibi yeşil alanında yaya yolu bile çok geniş, arabaların geçebilecekleri kadar hem de.
Aklıma III. Napolyon’u getiriyor bu ilginç durum. 19. yüzyılda Paris sokaklarını çok geniş yapıyor Napolyon. Geniş bir meydan yapıyor şehrin merkezine. Buna ızgara mimarisi diyor mimarlar: Haç şeklinde tasarlanıyor şehir: Bütün yollar bir noktaya, dev meydana çıkıyor…
Bu kadar geniş meydanı niçin yapıyor Napolyon? Derdi ne? Derdi, muhtemel bir halk ayaklanmasında top arabalarını sokaklarda rahatça kullanıp isyanı bastırmak için aldığı bir önlemdi aslında. Ama işe yaramıştı. Fransızlar hâlâ bu geniş sokaklardan ve meydanlardan istifade ediyorlar. Meydanların işlevi değişti artık. Sovyetlerin de burada yaptığı şey, Napolyon’unkinden farklı değildi.
AY IŞIĞINDA SEMERKAND’LA SESSİZ BİR KONUŞMA…
Hotelimizde biraz dinlendikten sonra, teras katı şehri önümüze seren, tarihî eserlere bakan güzel bir restorana gidiyoruz. Yemek, sohbet derken saat ilerliyor... Gündüz kasıp kavuran hava gece çok güzel... Her taraf yemyeşil... Yürüyerek Semerkand Registan’ına gitmeye karar veriyoruz. Seyahatimiz boyunca en çok sevdiğim şeylerden biri de gecenin sessizliğinde, ay ve yıldızların refakatinde, yemyeşil çimlerin eşliğinde, üzerimize serinlik yayan ve aynı zamanda kulaklarımızı yaprak hışırtılarıyla çıkardıkları fıtrî melodilerle dinlendiren ağaçların arasından, güzel dostlarla yürüyüş yapmak oldu.
Ne güzel bir yoldu o öyle! Ne leziz bir yolculuk! Acaba yapraklar… hışırtılarıyla bizlere neler söylediler… Semerkand göğünde ışıklara rağmen az da olsa görülebilen yıldızlar… bizim için ne konuştular… sokak lambalarının ruhsuzluğunu anlatmış olabilirler mi birbirlerine… Ay, bizim için ne kadar üzülmüştür, kim bilir!
Yitirilmiş bir cennetin idrakinde olan bu bir avuç inanmış insanın, ruhsuz sokak lambalarının ışığıyla yol almalarına ne kadar içerlemiştir belki de… Ruh diye yola çıkanların fıtrî ay ışığıyla yol almalarının gerekliliğini konuşmuş olabilirler mi?
Olabilir.
Yıldızlar ve ay, evet, buldum işte, kesinlikle bunu konuşmuşlardır. Bizler kendi aramızda sohbet ederken onlar da bunu konuşmuş olabilirler. Hakikaten ne güzel olurdu. Yıldızların ve ay ışığının altında masal şehir Semerkand’ın sokaklarından yürüyerek tarihî Semerkand Registanı’na / meydanına gidip tarihi konuşmayı da yine bu fıtri ışıklar altında yapmak…
Masal gibi mi oldu yoksa?
Oysa Semerkand ruhunun demlendiğini söylemiştik…
Özbekistan keşifleri ve mükâşefeleri: Buhara, bizi çağırıyor… (1)
Yusuf Kaplan
6/08/2023 Pazar
Geçtiğimiz ay Beytullah Yıldız kardeşimin Aşk-ı Turkuaz seyahat teşebbüsüyle Özbekistan’a tadı damağımızda kalan, unutulmaz bir seyahat gerçekleştirdik 20 kişilik güzel bir kafileyle. Turistik gezi değil seyahat. Yazıyı okuyunca aradaki farkı fark edeceksiniz.
Seyahat yazısını MTO’muzun (81 vilayette, 60 küsur ülkede önümüzü açacak öncü kuşakları yetiştiren Medeniyet Tasavvuru Okulu’muzun) parlak isimlerinden ve demirbaşlarından Bingöl’den Seyfullah Yiğit kardeşim kaleme aldı.
Ben aradan çekiliyorum ve sizi yazıyla baş başa bırakıyorum. Zevkle ve beslenerek okuyacağınız güzel bir pazar yazısı…
ÇOK YÖNLÜ SEYAHAT: KEŞİF VE MÜKÂŞEFE
Her şeyi kontrolümüzde sanıyoruz. Yaptığımız hesaplara göre bir hayat yaşadığımız algısına inandırılmış durumdayız. Hayata kendi penceremizden bakıyoruz sadece. İşte Özbekistan’a gitmek istedim, çaba sarf ettim ve gittim.
Bu kadar mı peki? Değil. Ancak bizler… modern dünyanın insanları, bize takılan gözlüklerle hayata baktığımız için görmüyoruz. Görmemizi istedikleri şeyi kendimizin gördüğünü sanıyoruz. Büyük bir aldatmaca içerisindeyiz. Özgün değiliz. Dayatmaların, ayartıcı dayatmaların sınırlarında yaptığımız hareketleri özgürlük olarak yutuyoruz. Hülasa fıtratın izini kaybedeli çok oldu.
Bizim gibi “çılgın” insanlardan standart bir gezi yazısı beklemeyin. Dolayısıyla normal bir giriş de beklemeyin. Çünkü biz gezmiyoruz. Gezmediğimiz için gezi yazısı da yazmıyoruz. İşin doğrusu gezi yazısı yazamayız biz; çünkü biz seyahat ediyoruz. İçte ve dışta derûnî bir yolculuk gerçekleştiriyoruz. Her an iç dünyamızda yaptığımız yolculukların dışa yansımasının izini sürüyoruz seyahat ederek…
İsyan ediyoruz. Bize dayatılan her şeye isyan ediyoruz. Bizi bizden alan, koparan, özümüzden uzaklaştıran her şeye isyan ediyoruz. Bizim seyahatimiz bir yönüyle de aslında bir başkaldırıdır. Hobi olsun diye, hava atalım diye, fotoğraf çekelim diye seyahat etmiyoruz. Burası çok önemli, her dem yenilenen kendimizi, güçlü bir şekilde inşa etmek için yollara düşüyoruz…
BUHARA’YA ÇAĞRILMAK…
Yine düştük yollara… Özbekistan’a doğru yola çıkacaktık. Ancak bunun öncesi var. Oraya değinmek istiyorum. İşin manevî atmosferine sizleri davet ediyorum. Her sefer aslında bir davettir. Bazen bunu idrak ederiz bazen de edemeyiz. Birçok kişinin aşkın ve taşkın isteği dua hükmünde kabul olmuşsa Mutlak Hüküm Sahibi’nin dergâhında, artık hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Kula düşen şudur: Teslim ol kurtul…
Biz, Buhara’ya gittik mi; yoksa Buhara’ya çağrıldık mı? Bilmiyoruz. Ancak çağrıldığımıza hem de çok güçlü bir şekilde davet aldığımıza dair emareler var. Özbekistan seyahatindeki merkez yer Buhara’ydı. Diğerleri ise Buhara’nın, Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin bereketiydi diye düşünüyorum…
İsrafil Bahar abinin dostu Dr. Aziz Toprak abi rüya görüyor bundan yaklaşık 9 ay önce. Şah-ı Nakşibend Hz. (k.s.) rüyasında İsrafil abiyi önde huzura kabul ediyor. Aziz abi de arkada kalıyor. Bu bir davet değil mi? Babam Molla Muhammed Hadi, Nakşibendî Hazretlerini çok seviyor. Aşkın bir muhabbeti var. Onun kabrini ziyaret edip dua etmek istiyor. Ancak uçak korkusu var. Dolayısıyla burada oğul babaya aracılık yapıyor bir anlamda. Onun selamını ve dualarını götürüyor Buhara’ya…
ZAMANI VE MEKÂNI AŞAN GÖRNÜLLER İNŞA ETMEK…
Yusuf Kaplan Hocamızın Türkiye’de okuyan Özbek talebesi Cemşid kardeş, Yusuf Hocasını evinde ağırlamak ve memleketinde güzel işler yapan güzel insanlarla tanıştırmak istiyor. Bunu çok istediğine bizzat şahitlik ettik. Yine Cemşid’in kardeşim dediği Hasan, hocayı görüp hasbihal etmek istiyor. Bu arada Hasan kardeş de Türkiye’de okuyor. Taşkent’te tarihî bir medrese önünde tanıştığımız Zafer kardeş, hocayı görüp tanışmak ve bir hatıra fotoğrafı çekmek istiyor. Zafer’in arkadaşı Muhittin de hocayla tanışıp ondan nasihat almak istiyor. Bu istekle yola çıkıp dönüş yolculuğumuzda bizi havalimanında yakalıyor ve muradına eriyor.
Turu düzenleyen Beytullah abi, eşi Gönül abla, çocukları; Ömer, Hamza ve Muhammed, ailece, Türkiye’deki samimi aile ortamlarını Özbekistan’a bizler için taşımak istiyorlar. Fatma abla, bir gönül seyahati yapmak istiyor. Nihal abla, kızı İclal kardeşle ruh dünyalarına Buhara’nın manevî güzelliğini nakşetmek istiyorlar. Büşra kardeş, samimiyete konulan sınırları kaldırmak istiyor. Nesibe kardeş, fotoğraf makinesiyle güzelliğin izini sürmek istiyor. Mustafa abi, kaderin çizgisine şartsız teslim olduğunu göstermek istiyor öncü ulularımıza. Ahmet Cevdet kardeş, kuşların zikrine hayret etmek istiyor. Rehberimiz Yıldız kardeş, içindeki güzelliklerin keşfini samimi kız kardeşler edinerek istiyor. Ve nihayetinde kıymetli hocamız Yusuf Kaplan, gönüller yapmak istiyor. Bir olan gönüller için mekân ve zamanın anlamsızlığını göstermek istiyor. Bütün bunlar yaşandı. Yaşanan şeyler bilerek ya da bilmeyerek olsun, aslında istediğimiz daha doğrusu ihtiyaç duyduğumuz güzelliklerdi. Allah(cc) bütün bunları birer dua hükmünde kabul etti. Ve Özbekistan seyahatimiz başladı…
İstanbul Havalimanında buluştuk. Hocamız ve diğer arkadaşlarla bilet işlemleri yaptıktan sonra uçağa geçeceğimiz alana geçtik. 6 Temmuz Perşembe’yi 7 Temmuz Cuma’ya bağlayan gece 00.30’da uçağımız hareket etti. Sabah 07.00 gibi Urgenç Havalimanına indik. Yusuf Hocamızı sabaha kadar uyutmadık. Gerçi hoca da zaten fazla uyuyamıyor, bunu biliyorduk. Yolculuk yaparken en fazla 15 dk uyuyabiliyor. Ancak biz o kadarına da müsaade etmedik! Aslında kader müsaade etmedi. Çok güzel akan derin bir sohbet bizi bizden aldı sabahın yedisinde uçaktan indikten sonra bıraktı ancak.
Urgenç’ten Hive’ye geçecektik. Bu yerler Harezm Bölgesinde yer alıyor. Tur sahibi Beytullah abi, baldızı Güler abla ve rehberimiz Yıldız kardeş bizi karşıladılar. Çok yorgunduk. Özellikle ben aşırı derecede bitkindim. Otursam uyurdum o derece. Urgenç’te iner inmez bir şeyi fark ettim. Üzerimize bir sekine indi sanki… Bu sekine, İslâm Medeniyetinin yüzlerce yıllık birikimiyle oluşan bir sekine olsa gerek…
Beytullah abi iki yıldır git gel yaptığı için Özbekçeye hâkimdi. Rehberimiz de çok iyi Türkçe biliyordu. İşimiz kolaydı yani… Sürprizlerle, güzel keşiflerle, ve daha çok da aslında kendimizi keşifle dolu bir yolculuk bizi bekliyordu…Özbekistan keşifleri ve mükâşefeleri: Buhara, bizi çağırıyor… (2)
Yusuf Kaplan
7/08/2023 Pazartesi
Aşk-ı Turkuaz ile Özbekistan’a yaptığımız unutulmaz seyahati Seyfullah Yiğit kardeşimin akıcı, düşünceye daldırıcı, tarihi keşfederken aslında kendimizi ve geleceğimizi keşfettirici tahayyül gücünden okumaya devam ediyoruz bugünkü yazıda da.
TARİH’E GİRMEK VE TARİHİ BUGÜNE GETİRMEK…
Urgenç’ten Hive’de yer alan hotelimize geçiyoruz… Biraz istirahat ettikten sonra açık müze gibi duran Hive’de seyahat etmeye başlıyoruz. Bu arada rehberimiz Yıldız kardeşin de heyecanı gidiyor, mahir bir rehber olduğunu hemen fark ediyoruz. Tabii Yusuf Hocamızın etkisiyle olsa gerek grup arasında çok çabuk bir ünsiyet oluşuyor. Tek bir vücut gibiyiz sanki.
Tarihî bir şehir’e, şimdi içinden çıkıp gelen değil de sanki tarihin içinden çıkıp gelen ve tarihî bir şehir olduğu halde ruhunu kaybeden Hive’ye yeniden tarihteki ruhunu vermeye gelmiş gibiyiz…
Böyle bir neşve hâli var üzerimizde.
Bu neşveyi henüz Hive’de yakalayabilmiş olmak çok güzeldi gerçekten. Çünkü bazen ruh ve beden aynı anda seyahat etmiyor. Beden olarak gittiğiniz yere ruh olarak gidemeyebiliyorsunuz. Biz Hive’deydik her birimiz ayrı ayrı ve yek vücut olarak…
Tabii şehrin her tarafı tarihî eserlerle dolu. Oradan çıkıp oraya, şuradan çıkıp oraya gidip geliyoruz. Fotoğraflar çekiliyor. Güneşten yanıyoruz. Ama şikâyet etmiyoruz; derdimiz, ölü tarihi diriltip kendine getirerek yarınlarımızı inşa edecek bir hikâye inşa etmek çünkü.
Hive’de çok güzel bir Cuma namazı eda ediyoruz. Çok sade bir makamla ezan okunuyor. Çok sevdim ezanı. Hoca da çok sevmiş olmalı ki, videoya almamı söyledi.
Tesbihat sonrasında cemaatin en yaşlısının dua etmesi dikkatimi çekti. Bunu şöyle yorumladım: En azından cami içinde en büyük olana değer verilerek Müslüman cemiyette yaşlıya, büyüğe verilen önem, hürmet bir şekilde diri tutulmuş oluyor. Ayrıca beli bükülmüş ihtiyarların öncülüğünde Allah’a(cc) niyazda bulunmak daha çok rahmete de vesile olurdu.
Namaz sonrası yemeğe geçiyoruz… Yemek adları çok komik -bize göre tabii. “Mal göçtü” gibi adları var. Bize de muhabbet oldu. Mal göçtü, dana göçtü gibi…
İkindi namazımızı Cuma mescidinde kılıyoruz. Buralar on yıllarca Sovyet etkisinde kalmış. Bağımsızlıktan sonra bakir kalan bu bölgeler farklı kültürlerin tesirine açık hale gelmiş. Suud ve İran kültürlerinin etkisini görmek mümkün. Tesbihatlarda Suud etkisi, Cuma Mescidi adlandırması da İran etkisinin eseri.
Ciddi bir dinamizm olduğunu ifade etmeliyim ancak bu dinamizmin sağlıklı bir şekilde harekete geçirilmesini mümkün kılacak, İslâmî duyarlılıkları gelişkin bir entelektüel kuşağın olmadığını da söylemeliyim.
Şimdi şehrin kale kapısından girince Müslüman bir şehirde olması gereken o dokuyu; Peygamberden izler… görebiliyorsun. Ancak bunun farkında olmadan yaşayan insanlarca şehrin ölüme terkedildiğini şehre şehrin kimliğiyle baktığında da görebiliyorsun… işte bu çok hazin bir şey…
İZ’İN İZİNİ SÜRMEK…
Hive’de de yalnızdık yani… yapayalnız! Evet, bütün o güzel, içten yaklaşan insanlara rağmen yalnızdık. Çünkü onlar farkında olmadan içinde yaşadıkları şehirde, şehrin tarihi dokusunu korumalarına rağmen şehrin ruhunu hissetmeden yaşayan ve böylece şehri tarihe esir eden “yok-insanlar”dı. Aslında biz de tam olarak bunun için burada değil miydik? Tarihin yapıldığı yere yeniden tarih yapmak için tarihî bir seferdi gayemiz.
Cuma günü Hive’yi bitiremediğimiz için cumartesi günü de devam etmiştik sabahtan. Ancak cumartesi biraz daha farklı bir tarzla seyahat etmeye başladık. Elimde defter, kalem dolaşmaya ve grubumuzu bazen uzaktan temaşa ederek notlar almaya başladım. Benim meselem rehberin anlattıklarının tümüne dikkat kesilmek değildi. Asıl hikâyenin izini sürebilmekti meselemiz… az, öz bilgi ve daha çok tefekkür…
Pehlivan Mahmut’un kabir ziyaretine gitmedik Yusuf Hoca, İsrafil abi ve ben. Grubumuz heyecanla döndü oturduğumuz yere ve çok şey kaçırdığımızı söylediler. Oysa biz çok derin bir sohbet gerçekleştirmiştik. Fıtrî bir akışla gelen çok derin bir sohbet. Ağaç gölgesinde oturmuş, Hive’yle belki de ilk defa bu kadar yakın temas kurmuştu ruhlarımız, böyle bir hal ile muazzam bir sohbetti o sohbetimiz… Pehlivan Mahmut bizi anlayışla karşılayacaktı eğer sohbetimize iştirak edebilseydi. İnanın bunu Pehlivan Mahmut’tan duyar gibiyim: “Bu sohbetinize değdi dostlar… bizlerin de hayattayken yapmak istediği şey aslında bu ruhu, sizin oluşturduğunuz bu ruhu oluşturmaktı. Sizler bizlerin mirasçılarısınız…” derdi. Bizler de inşaallah âmin diyoruz.
Hive’de o ağacın gölgesinde üç boyutlu yaşayabilmenin mümkünlüğü üzerine sohbet ettik. Dünü, şimdiyi ve geleceği hep birlikte yaşayabilmek… Ancak bu şekilde Hive gibi kadim şehirlerimiz yaşayan ölü şehir olma durumundan kurtulabilirler. Hive’den ayrılırken, henüz kale kapısına varmadan şöyle düşündük. Necip Fazıl burayı görseydi muhtemelen tek bir şiirle Hive’yi ölümsüzleştirirdi. Üstat, sahip olduğu o aşkın ruh haliyle Hive’yi alır o tarihteki ruhuna girdirirdi şimdinin içinde…
BİZ HİVE’Yİ TERKETSEK DE, HİVE BİZİ TERKETMEZ!
Evet, şehrin girişindeyiz. Yine ayrılmak için. Bekliyoruz bu tarihî kadim şehir’e elveda demek için. Mustafa Hoca’yla Yusuf Hoca sohbet ediyor. Ben ise onların seslerinin verdiği dinginlikte şehrin kapısında şehre girenleri seyrediyorum şehrin tarihinde! Savaşlar… göçler… kervanlar… ile oluşan şehrin her anlamdaki zenginliği üzerine tefekkür ediyorum…
Şehrin kapısının sağında şehir surlarının önünde üç develik bir kervan. Başlarında kervancı başı. Ortadaki devenin üstünde bir adam, elinde kitap… okuyor mu? Yazıyor mu? Okuyor gibi… bu heykel kervan beni, tarihin bir kesitinde kendisine şu soruları soran birine/kendime götürdü! Ben kimim? Neredeyim? Burada mıyım? Hayır! Orada mıyım? Hayır! Yusuf Hocamın ifadesiyle, bizler üç zamanı da yaşıyoruz aynı ânda… üç zamanı da yaşayan ya da yaşamaya çalışan çilekeşler…
Hâlâ Hive’nin şehir kapısındayız. Şehrin girişinde oturan Yusuf Hocamın çaprazında bir ağaç gölgesine geçtim. Onu temaşa ediyorum ondan habersiz bir şekilde. Şu hisler döküldü kâğıda…
Harezm bölgesindeyiz. Bu güzel şehrin kapısında oturan ve bütün ümmetin sorunlarını omuzlayan adamın, kapısında tevazuyla gölgelendiği şehirdeyiz. Ben, seyyah Seyfullah, İslâm ümmetinin yükünü omuzuna almış adamın çaprazında çimenlerin üstünde bir ağaç gölgesindeyim. Büyük savaşçı, kalemi ve fikirleriyle ümmetin önünü açmak için savaşan Yusuf Kaplan’ı temaşa ediyorum. Onunla tarihe giren Müslümanları seyrediyorum. Şimdiden istikbale bir kapı açtık tıpkı kapısında durduğumuz Hive’ye açılan kapı gibi…
Hive’den Buhara’ya otobüsle geçeceğiz. Yaklaşık 6-7 saatlik bir yolculuk olacak. Yol boyunca da güzel anılar biriktirdik. Yine birçok not aldım yol boyunca. Şöyle diyerek Hive’den ayrılıyoruz: Biz Hiveniniz, Hive bizim. Biz Hive’yi terk etsek de Hive bizi terk etmez.Özbekistan keşifleri ve mükâşefeleri: Buhara, bizi çağırıyor… (3)
Yusuf Kaplan
11/08/2023 CumaÇok verimli geçen Aşk-ı Turkuaz’la yaptığımız Özbekistan seyahatimizi MTO’nun demirbaşlarından Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden paylaşmaya devam ediyorum…
BUHARA YOLLARI’NDA…
Yine yollardayız. Buhara’ya doğru yol alıyoruz otobüsle. Vaktimiz dar. Programda görmemiz gereken birçok yer var. Ancak yine de çok rahatız. Uykusuz ve yorgunuz. Tüm bunlara rağmen anın içindeki güzellikleri yaşama derdindeyiz. Ne yiyeceğiz? Nerede kalacağız? Buraya yetişir miyiz? Bunlar umurumuzda değil. Akışa teslimiz, hamdolsun... İşte bu ruh hâli, birçok güzelliğe de tanıklık etmemize vesile oluyor. Turistik gezi yapmıyoruz biz; seyahat ediyoruz.
Buhara yolundayken düşünüyordum. Yine bir Yusuf Kaplan dersindeydik. Online ders olmasına rağmen ekrandan hocanın coşkusu bize sirayet ediyordu. Hoca başladı saymaya; Kudüs’te, Mekke’de, Buhara’da, Semerkant’ta, Endülüs’te ve Bosna’da bu dersleri MTO olarak yapacağız. Neden yapmayalım ki?
Kendi kendime şöyle diyordum o zamanlar: Hoca yine aşka geldi. Nasıl olacak? Buhara’da ders yapacağız? İyi de nasıl?
Evet, Buhara yolundaydık. Hayallerimizin dua niyetine kabulü için yollardaydık. Sorularımız cevaplanıyordu. Ve aslında hocamızın söylediklerinin gerçekleşebilir şeyler olduğuna tanıklık ediyorduk.
AMUDERYA NEHRİ KURUDU, MEDENİYET DURDU
Buhara yolu üzerinde uzunca bir çöl var. Çöl üzerinde zamanında Kazakistan’dan gelen, kendine has birtakım özellikleri olan bir Türk kabilesi var: Karakalpaklar. Kara kalpak taktıkları için bu adı almışlar. Özerk bir cumhuriyet olarak yaşıyorlar. Bu kara kalpak üzerinden çok kaliteli şakalar yapıyoruz seyahatimiz boyunca.
Amuderya (Ceyhun) Nehri’nin yanında duruyoruz. Orta Asya’nın en büyük nehri. Geçtiğimiz yerde nehir, yer yer kurumuş. Suyu çok azalmış. Hocamız üzüldü. Üzülmemek elde değil. Buranın etrafında nice medeniyetler kurulmuştu. Nice canlar hayat bulmuştu. Ve şimdi Amuderya kuruyordu Buhara yolu üzerinde.
Amuderya kurudu demişti rehberimiz nehri görür görmez. Amuderya kurumadı. Biz onu kuruttuk. Çünkü biz kurumuştuk. Onun bize/insanlığa yüzyıllarca vefayla sunduğu hizmetin /ab-ı hayatın kıymetini bilmeyip hor gördük. O bahşedilen hayatla hayat olup hayat sunamadık birbirimize. Tükettik. Tükettik. Tükettik ve tükendik.
Amuderya’nın hüznünü alıp yola devam ettik çöl içinde. Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur kitabı geldi aklıma. Ne güzel bir başlık. Hüznümü bu kitapla dağıtmaya çalıştım. Öyle bir nur ki, bütün nurların, bütün güzelliklerin, iyilik adına ne varsa hepsinin membaı. Kurumaya yüz tutan nehri dahi yeniden coşturabilecek bir nur… Kuru çöl deyip geçmemek lazım.
Hakikaten çok manidar değil mi Efendimiz(asm) ile özelde Arabistan çöllerinin genelde bütün yerküre ve âlemlerin nurlara gark edilişi… bütün hikâyenin çöl üzerinden başlaması garip değil mi? Zemzem suyunun fışkırtılması gibi… Mutlak Kudret, isterse kupkuru çölüne indirir tüm âlemleri nurlara gark edecek Hz. Muhammed Mustafa’yı(asm).
ÇÖLÜN SIRLARI VE ANLAMLARI
Çöl, her şeyiyle sırlarla dolu…
Çölün dilini, kumunu, bitkisini, hayvanını bilen, duyan, yaşayan nice erenimiz çöl inzivasıyla ermedi mi ermeleri mukadder olan sırlara…
Ey çöl! Ne kadar da sessiz duruyorsun!
Deniz, modern dünyada hep daha çok cazibedâr gösterilmiştir. Oysa dağ ve çöl çok daha caziptir mânâ âleminin sırlarına vakıf olanlar için.
Özbekistan’da Medeniyet Yolculuğu yapmıyoruz sadece. Burada, evet şu anda, bu çöl üzerinde, her ne kadar otobüsle yolculuk yapsak da çölü gören gözlerimizle eş anlı olarak ruhlarımız da çöle temas ediyor. Böylece Çöle İnen Nurun izini sürüyoruz… Çöl üzerinden, çölle çakışan benlerimizle itiraf ediyoruz. Çölüz. Kurağız. Susuzuz. Çünkü kendimizden uzaklaştık.
Ey çöl! Sana inen nurla yeniden kendimize ulaşmak istiyoruz. Bunun için, evet, evet aslında tam olarak bunun için buradayız ve her yerde de bunun için olmalıyız. Çöl, bizi bizden aldı. Buhara’ya hâlâ gelemediğimi fark ettiniz mi kıymetli okuyucular…?
Yemek ve namaz için bir yerde duruyoruz. Siparişlerimizi beklerken hocamız önemli şeyler söylüyor. Onları kendimce not aldım. Buyurun lütfen…
Amuderya (Ceyhun) Nehri, 1576’ya kadar Hazar’a akıyor, Harezm bölgesini âbâd ediyor… Sonra nehir yatağı değişiyor, Aral Gölü’ne akıyor ve kurumaya başlıyor... Büyük medeniyetler, nehirler etrafında şekilleniyor. Nil Nehri, Fırat ve Dicle Nehirleri, Ganj ve Çin’i sulayan nehirler... Ekmek, Buhara’da kutsal kabul ediliyor. Bu çok önemli bir şey. Yani; Anâsır-ı Erbaa’nın bulunduğu, kaynaştığı “yer”dir ekmek: Hava, ateş, su toprağın buluştuğu noktadır! Biz ekmeğin mânâsından uzaklaştık. Böylece varlığın özünden de uzaklaştık. Bu unsurlar ne kadar azalsa, biz de özümüzden eksiliyor, azalıyoruz. Bu sohbet, Sarmoy Çayhanesi (Özbekler, lokantaya çayhane diyorlar) gerçekleşti.
Sekülerleşen beşer, ekmeğin dolayısıyla mânânın anlamından da uzaklaşacak’tı doğal olarak. Böylece ekmeği israf edecek. Dünyadaki milyarlarca aç insana rağmen ekmeğini israf edecek. İsrafın bereketi kaçırdığını falan da umursamayacak. Çünkü bereket kavramı, helal harama dikkat etmeyen modern insanın istatik verilerine kurban edileli çok oldu! Bereketi yok sayan da huzurdan uzaklaşacak! Huzur nerede mi? Berekette demek yanlış olmasa gerek…
VE NİHAYET BUHARA’DAYIZ: HUZUR’DA…
Ve nihayet Buhara’dayız. Benim için anlam dolu, ruh dolu uzun bir yolculuktan sonra Buhara’ya varıyoruz. İlk durağımız, tabiî ki, şehrin manevî sultanı Şah-ı Nakşıbend Hazretleri’ne olacak’tı.
Güzel meyve bahçeleriyle dolu Buhara. Verimli bir şehir olduğu hemen belli oluyor. Bu görünen verimlilikten daha fazlası şehrin görünmeyen manevî verimliliğinde. Görünmeyen dediysek de, aslında, göremeyenler için görünmeyen.
Şöyle bir şey de olabilir: Bu maddî verimlilik bir tuzak! Buraya takılan, bunu kendine bir perde yapabilir! Ancak burayı aşan, burayla hakîkî nimet vereni bulan, bu nazarla şehrin manevî sultanının, Buhara’ya nasıl asırlardan bu yana benzersiz bir mânâ, lezîz bir manevî hava nakşettiğini de görebilir. Böylece asıl verimliliğin kaynağına dikkat kesilir.
Nakşibendî tarikatının pîrine gitmek üzereyken babamın mesajını gördüm. Duasını yazmıştı. Kendisini aramamı söylüyordu. Yazı dizisinin başında gönüller sultanının yani Buhara’nın bizi nasıl çağırdığına değinmiştim. İşte davete, o mübarek davete icabet ediyorduk. Yoldaydık. Yolun gayesine yolun ortasında varıyorduk. Ancak yol da zaten burası içindi! Ve bir hayat boyu yol olabilmek için; bize gelen, çöle inen nuru, en güzel şekilde alıp yüz milyonlarca insanın hidayetine, tekamülüne vesile olan ve aslında yolun kendisi olmayı da başaran, -hem de ne yol…- büyük mürşid Şeyh Muhammed Behâüddîn Şâh-ı Nakşibend Hz. ziyarete gidiyorduk…Özbekistan keşifleri ve mükâşefeleri: Buhara, bizi çağırıyor… (4)
Yusuf Kaplan
13/08/2023 Pazar
Özbekistan seyahat notlarımıza gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ediyorum. Tarihe kayıt düşecek bir Aşk-ı Turkuaz seyahati oldu. Bugün ve yarın da seyahat notlarımızı paylaşmaya devam edeceğim. Seyfullah Yiğit kardeşimin kaleminden çok güzel bir pazar yazısı…
ÇAĞRI’NIN ÇAĞIRDIĞI RUH…
Buhara’nın kenarında, sakin bir yerde Nakşibendî Hazretlerinin kabrinin bulunduğu külliyenin önüne otobüsümüzü park ediyoruz… İkindi namazını eda ediyoruz huşû ile. Ve Hazretin huzuruna varıyoruz…
Kabir, üstü açık, genişçe bir avlunun içinde, çok güzel bir ağacın yanında iki metre yüksekliğin içine yerleştirilmiş. Aşağıdan bakınca kabri göremiyorsunuz.
Bir kenarda durup, gözlerimi kapatıp derin sulara dalış yapıyorum… güzel bir manevî hava yakalıyorum. Sessizce, içimden dualar ediyorum…
Ne kadar güzeldi o anlar… İnanmak, her şeyi bir şeyden ve bir şeyi her şeyden yapabilen Mutlak Varlık olan Kadir-i Zülcelal’e inanmak ne kadar güzel bir şey… önünde niyaza durduğum güzelliğin, Mutlak Güzel’in, yeryüzünde tecelli eden güzelliklerinden sadece bir tanesi olduğunu düşününce insanın içi inşirah doluyor. Evet, onlardan sadece biri Nakşibendî Hazretleri… Bir adam ama nasıl bir adam… Tek başına neler yapabilir ki demeyin! O bir adam yüzlerce yıl önce bir çerağ yakmış Buhara’dan… ve bu çerağ dünyanın her yerinde bugün de hâlâ insanları aydınlatıyor, kalplerini ferahlatıyor…
Haklı olarak şunu söylüyoruz tabi ki de: İnsana, insanca yaşayabileceği bir medeniyeti ancak ve ancak insana İlahi bir nazarla bakıp, oradan hikmetin izini süren bir inanç sistemi/İslâm armağan edebilir.
Peygamberler… ve onların takipçileri olan Allah’ın (cc) veli kulları… inşa edilen medeniyetlerin çerçevesini manayla bezeyerek bunu ispat etmişlerdir.
Gözlerim kapalı. Hem niyaz ediyorum hem de tefekkür… Nur’un menbaından doya doya beslenen bir Mürşid-i Kamil’in ne gibi güzellikler yaptığını büyük bir iç huzurla tefekkür ediyorum… dünyanın her bir tarafında kalpler… Zikr-i hafiyle paklanıyor. Hatme-i Şeriflerde Şah-ı Nakşibend Hazretleri duayla yad ediliyor… Kur’an ve sünnetten beslenerek kurduğu tasavvuf sistemi vesilesiyle birçok bölge ve yüzlerce milyon insan, İslâm oluyor. Anadolu, bunlardan sadece bir tanesi…
Yusuf Hocamızla birlikte huzurdayız... Yusuf Hoca, el pençe divan, edeple kabrin başında, başı önüne eğik, ceket düğmeleri kapalı dua ediyor. Yanında Mustafa abi ve Ahmet kardeş. Sağ taraflarında Beytullah abi ve küçük oğlu Muhammed. Yusuf Hoca’nın sol tarafında İsrafil abi ve İsrafil abinin arkasında ben. Çok güzel bir sessizlik var. Muhteşem! Yazarken, şimdi bile o sessizliği tahayyül edip, o eşsiz huzuru hissedebiliyorum… mânâ denizinde…
Kabrin içine girmek nasip olduğu için çok mutlu oluyoruz. Artık şunu daha emin bir şekilde dile getiriyorduk: Rabbimizin ihsanını ilan ediyorduk, şükrünü eda etmeye çalışarak tabii. Buhara/Nakşibendi Hazretleri bizi çağırmıştı. Bizler de davete icabet etmiştik.
Kabrin olduğu avlu akşama doğru olduğu için olsa gerek sakindi. Külahlı bir genç bize çok güzel “nakışlı” Buhara ekmeği hediye ediyor. Ekmek, daire şeklinde, ince ve oldukça büyük. Tadı da pek güzel. Bunlar tesadüf değildi. O ekmeğin üstünde, gönüllerini zikirle güzelleştirenlerin göze de güzel gelecek nakışları vardı. Bu gelenek eminim, yine tasavvuf terbiyesi vesilesiyle oluşmuştu. Hayatın bir bütün olduğunu, her şeyin her şeyi etkilediğini modern insan ne kadar tasavvur edebilirdi ki? Domatesi market rafından alan modern tüketici, bize hizmet eden; hava, su, toprak ve güneş arasındaki muhteşem uyumu nasıl görebilir ki?
İşte, Nakşibendi Hazretleri gibi mürşitlerin tasavvuf yoluyla yaptıkları şey tam olarak buydu. Tevhid ve nübüvvet çatısını hayatın tüm alanlarına sevdirerek yerleştirmek… bu ruh haliyle ekmeği yapan usta, gönlünde zikirle elindeki hamuru, nakışlarla güzelleştirerek müşteriye sunuyor. Buhara’da oluşturulan İslâm Medeniyetinin kendine has bir güzelliğinin olduğunu bırakın mimari eserleri, bize hediye edilen nakışlı ekmekte bile görmek mümkündür demek istiyoruz.
Şuraya, şunu da ekleyelim. Turist, anı, sadece zevklerle yaşamak ister. Seyyah ise, anı, kendisini zevklerden soyutlayarak üç boyutlu; mazi, şimdi ve istikbal şeklinde yaşar. Seyyah, gördüklerini hisseder, dolayısıyla zevkten ziyade acı çekip ızdırap duyar. Hissedilen ızdırap, insanı yeis bataklığına atan bir ızdırap değildir. Mazide inşa edilen güzellik unsurlarını yeniden harekete geçirerek bütün insanlığa nefes olabilecek bir medeniyet armağan etmek için bir şevk kamçısıdır bu ızdırap. İşte biz böyle bir gruptuk. Seyyah başımız Yusuf Kaplan Hocamızın derdi tam olarak buydu. Bizim de.
Akşam namazımızı, külliyenin içinde bulunan camide cemaatle eda ettik. Külliyenin içinde dolaşırken çok güzel bir yere geldik. Her yer çok temiz ve ağaçlar çok bakımlıydı. Yan yana ağaçlar ve üzerinde öten kuşlar… ama nasıl ötüyorlar… aslında zikrediyorlar kendilerince…fıtratlarına göre.
DÜNYALARI AŞARAK KENDİ DÜNYASINA ULAŞMAK…
Kuşlar… gökyüzünde daire üstüne daire çiziyorlar… bir noktanın etrafında dönüp duruyorlar sanki… yer gök kuş seslerine eşlik ediyor… Biz de, aynı şekilde… Ne muazzam bir uyum, ne şaşmaz bir ahenk…
Yanımda Ahmet Cevdet kardeş, video kaydı yapıyoruz. Aynı zamanda kuşların zikrine olan hayretimiz üzerine sohbet ediyoruz. Sohbet ede ede ağaçların karşısında, duvar dibinde yer alan bankın üzerine oturduk. Tefekkür halindeyim ve yazıyorum yine. Kulağım cehrî yapılan kuşların zikrinde… Tek olsaydım o gece orada oturarak sabahlardım. Belki de bir ara uyurdum. Uykudayken Şah-ı Nakşibendi Hazretlerini görürdüm belki de. Rüya aleminde, mânâ aleminin sultanıyla hasbihâl ederdim. Geldik sultanım, geldik, demek isterdim. Sen davet ettin biz de icabet ettik.
Bu kadar mıydı? Çocukluğumdan bu yana gerek duyarak gerek nazarla, muhabbeti kalbime nakşedilen Nakşibendî Hazretlerinin ziyareti bu muydu? Dahası da olması gerekmiyor muydu? Bir daha gelebilecek miydim? Kuşların cehrî zikrine yine bu avluda tanıklık edip hayret edebilecek miydim? Bu güzel, ruh dolu atmosferi ölmeden önce tekrar yaşayabilecek miydim? Sorular… sorular… ahh! Zeval ve firaklarla dolu fani dünya, sığmıyoruz işte sana! Asıl vatanımız, her yerde, bize, kendini hatırlatıyor.
Bu kadar değildi. Bu kadarla kalmayacaktı. Hazretin huzurundan ayrılalı bir ay oldu. Buhara’dan uzaklaştıkça Buhara’ya yaklaşıyorum! İnsanın manevî latifeleri onu diğer varlıklardan üstün kılıyor. İnsan, kendisinde gizlenen âlemleri keşfetmeli… kâinatı aşan yönüne ulaşmalı, oradan dünyaları kuşatmalı, dünyalar sunmalı bütün insanlığa…Özbekistan keşifleri ve mükâşefeleri: Buhara, bizi çağırıyor… (5)
Yusuf Kaplan
14/08/2023 Pazartesi
Özbekistan seyahat notlarımıza bugün de devam ediyoruz. Yine Seyfullah Yiğit kardeşimin kaleminden…
BUHARA MEYDANI’NDA TARİHÎ MTO DERSİ
Tarihî Buhara Registan’ındayız. Registan, meydan demek. Cengiz’e bile direnmiş tarihî Kalan Minare Camii’nin yanıbaşında… Yusuf Kaplan Hoca ile ders yapacağız buradan. Canlı ders. Bütün dünyaya… Dünyadaki bütün MTO talebelerine. Hoca, söz verdi ve sözünü tutacak inşallah. Sonra Semerkand Registanı’nda da ders yapacağız bir asır sonra. Meydandaki dersten kendimce aldığım notları genel olarak paylaşıyorum.
Bu şehirler, ölü şehirler, maalesef. Ölü olmaktan kurtulmak için yeni Buhariler, Maturidiler, Gazaliler ve İbn-i Sinaların yetişmesi gerekiyor. Kurucu kavramları kendilerine ait olmayan toplumlar tarih yapamazlar. Karahanlılar ilk Müslüman Türk devletlerinden biri. Burada yazılan İslâmî eserlere daha sonra ancak şerhler yazılmış, burası çok önemli! Henüz yeni Müslüman olmalarına rağmen kurucu metinler yazmışlar! Burada sadece Horasan-Türkistan ve İslâm aleminin tarihi yapılmamış, bütün insanlığın tarihini yapan bir atılımdan bahsediyoruz. Tanıyamadığımız için tanımlanıyoruz. Dolayısıyla nefes alamıyoruz. Kendimize gelirsek nefes alabiliriz ancak. Önümüz hiç bu kadar açık olmamıştı. Batı dünyası ciddi bir kriz yaşıyor. Nietzsche, moderniteyi yıktı. Post-moderniteyi kurdu. Kant, modern dünyanın en büyük adamı. Kendisine rakip olarak Eflatun’u görüyor. Şöyle bir paradoks var. Modern düşünceyi savunanlar da karşı çıkanlar da Kantçılardır! Şurada, bu kadim meydanda toplanmamız aslında tarihi yeniden yapmaya talip olduğumuzu gösterir. Şu an bu binaların ruhunu bilecek durumda değiliz. Bunları yeniden inşa edecek durumda değiliz maalesef!
Burada, araya giriyorum. Ve okuyucuyu kışkırtmak istiyorum! Bu binaları yeniden inşa etmenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu binalara benzer yapıların; tam olarak bu kalitede olmasa da en azından bizim, yeni mi eski mi olduğunu fark edemeyeceğimiz bir şekilde inşa edildiğini gördük. Seyahat boyunca zaman, mekân ve zemin ilişkisi üzerine tefekkür ettim. Şu sonuca vardım. Yusuf Hocamın sık sık vurguladığı 3 Z’yi kaybettik: Müslüman zihni, Müslüman zemini ve Müslüman zamanı. Dolayısıyla bu üçü birlikte olmayınca, Buhara Registan’ındaki eserlerin yapılması yeterli olmuyor ve olmayacak da! Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet dönemini düşünün… İslâm Medeniyeti hâkim konumda. Peki, ne sayesinde? Üç Z’nin inşası için verilen gayret sayesinde!
Ders notlarına devam ediyoruz. Buhara, ayakta ölen şehir! Emir Timur, hakkında hem çok kötü şeyler söylenen hem de çok iyi şeyler söylenen yenilgi yüzü görmemiş büyük bir komutan. Emir Timur’u bütüncül olarak ele almalıyız. Ondan hakkıyla istifade etmek için tarihi, objektif bir şekilde okumalıyız. Bunu henüz yapabilmiş değiliz, maalesef!
Yusuf Hocam güzel cümleler kuruyor. Buhara Registan’ı, bütün o haşmetiyle dize gelmiş, kulak kabartıyor sanki, tarihi avucunun içinde tutan adama… İslâm Medeniyeti, şiir medeniyetidir. Timur’un başkenti Semerkand ve Herat. Herat’ta Hüseyin Baykara var; vezir ve şair bir adam! Yusuf Hemedanî, tasavvuf yoluyla Türklerin Müslümanlaşmasına vesile oluyor. Hoca Ahmed Yesevî, her şeyden önce Türkçeyi Müslümanlaştırıyor ve bu yolla gönülleri fethediyor.
Hotelimize dönüp teras katta Özbeklere has tabak şeklindeki porselenlerden çayımızı içiyoruz sohbet eşliğinde. Kalan Minare Camii, arkamızda. Kalan’dan geriye çok güzel bir sohbet kaldı! Gece gece tarih yazıldı Kalan Minare’nin önünde. Minare, Cengiz Han döneminde bile yıkılamamış, öyle anlattı rehberimiz Yıldız kardeş. Demek ki nasibimiz varmış. Bilginin çok hızlı elde edildiği ancak insanlığın gittikçe kaybolduğu modern bir çağda, Yusuf Hocamızın, sırtını kendisine vererek yapacağı leziz sohbete/derse tanıklık edecekti Kalan Minaresi. Belki de bu ders bir dua olacaktı ona ve hepimize: Müslümanlar yeniden tarih yapacak ve Kalan Minare, ruhuyla yeniden dirilecek tıpkı o eski zamanlardaki gibi…
Sabah, gündüz gözüyle Buhara’yı keşfe çıkıyoruz. Şehri keşfederek kendimizi keşfediyoruz aslında: Mükâşefe bu.
İslâm Medeniyetinin kalbi olan şehirlerin tarihî mekanlarında çaplı araştırma kürsüleri kurulabilir. Merkezinde de İstanbul olabilir. İstanbul, bunu hak ediyor gerçekten. Sadece Süleymaniye Camii bile bunu hak ettiğini göstermeye yeter! Bunu MTO yapabilir. Neden olmasın ki!
EY BUHARA! SEN BİZİMLESİN, BİZ DE SENİNLE!
Medreseler… havuzlar… gördükten sonra şehrin arka sokaklarından Çar Minareye varıyoruz. Dört minareli küçük eser, Niyaz Kul adında hayırsever bir tüccar tarafından yapılmış. Hindistan’da gördüğü eserin aynısını ticaret için geldiği Buhara’da yaptırmış. İşte örnek alınması gereken zengin tüccar.
İsmail Samani türbesini ziyaret ediyoruz. Özbekler, çok seviyorlar bu zatı. Moğol istilası döneminde türbenin yıkılmaması için kuma gömüyorlar! Bu türbe, Buhara’nın başkent olmasını sağlıyor 9. yüzyılda. Buhara, Samaniler döneminde başkent iken, hekimlerin piri İbn-i Sina, devletin baş vezirliğini yapıyor.
Bala Havuz Külliyesi’nin Cuma Mescidi’nin önündeki havuz vesilesiyle, caminin, girişteki ahşap işlemeli 20 sütunu havuza yansıyınca 40 sütun oluyormuş. Şiir medeniyeti bu işte… İslâmî bir dirilişin olduğunu camilerdeki gençlerden anlıyoruz. Bu bir umut ancak gelecekteki popüler kültür tehlikesinin yıkıcılığına dikkat çekiyor Yusuf Hoca. Bu canlılığın korunmasını temenni ediyoruz. Öğle namazını bu güzel camide eda ediyoruz. Namazdan önce Abdülkerim Saidoğlu Hocayla tanıştık. Sohbet ettik. Sovyetler döneminde yaşadığı baskıları anlattı. İslâmî eğitim için verdiği mücadeleyi ve çektiği sıkıntıları anlattı. Ve bu önemli sırrını ilk defa bize açtı. Selçuklu soyundan olduğunu ifade etti. Bunu daha önce hiç kimseye söylemediğini söyledi. Kendimizi bahtiyar kabul ettik. Çünkü Molla Abdülkerim, bizleri kendine çok yakın gördüğü için en mahrem sırrını bize ifşa etmişti. Yusuf Hoca’yı çok sevdi. Karşılıklı iletişim bilgilerini aldılar. Çok samimi bir musafaha yapıldı ve yine ayrılık…
Sabah Semerkand’a yola çıkmadan önce Kalan Minare’yi bir de gündüz gözüyle görüyoruz.
Buhara’dan aslında dün akşam ayrılmıştık Nakşibendi Hazretlerinin huzurundan ayrılınca! Ancak Buhara’yla Nakşibendi Hazretleri bir olduğundan/birlikte anıldığından hâlâ gönlümüze su serpebiliyorduk! Kendi kendimizi yeniden teselli etmeliydik Hive’de yaptığımız gibi.
Ey Buhara! Nereye gidersek gidelim ruhumuza, o güzel kokun / mânâ kokusu sindi. Bu kokuyu gidermek ne mümkün! Sen, bu koku vesilesiyle üzerimizdesin. Sana misafirken bize cömertçe hediye ettiğin sekineyle ruhumuzdasın. Üzülmek yok ikimize de. Çünkü sen bizimlesin, biz de seninleyiz ey gönüllere güzellikler nakşeden Buhara/Şah-ı Nakşibendi Hazretleri…Gelecek gelecek eğer sen kendine gelebilirsen…
Yusuf Kaplan
4/08/2023 Cuma
Ters köşe yapacak bir soru sorarak giriş yapayım yazıya: Çağdaş mısınız, çağdışı mı?
Bu soruya hemen cevap vermek istiyorum, hem de hiç vakit kaybetmeden: Kendilerini çağdaş zanneden yurdum insanı bilsin ki, çağdışısınız, çağın dışındasınız, çağın ağlarında debelenip duruyorsunuz.
ÇAĞ’DAŞ MISINIZ, AĞ’DAŞ MI?
Evet, çağdışıyız hepimiz. Çağdaş değil, çağın ağlarında bir oraya bir buraya doğru “çöp” gibi yuvarlanan ağ’daş’larız.
Çağ bizim eserimiz değil. Çağı biz yapmıyoruz. Başkalarının eseri bu çağ. Biz esiriyiz bu çağ›ın ve ağ’larının. Çağın ağlarında debelenen köleleri. Ama keyfimize diyecek yok: Çağdaşlık masallarıyla avutup duruyoruz kendimizi.
Sadece zavallı tüketicileriz biz.
Üreten, Batılılar yalnızca: Çağı üreten, kavramları üreten, kurumları üreten onlar.
Bizse, -bütün insanlık olarak elbette- onların ürettiklerini tepe tepe tüketen ya da maymun gibi taklit eden karikatürleri.
İnsana, insanlığa yepyeni umutlar ve ufuklar veremeyen, mekân’a hükmedemeyen, zamana çeki düzen veremeyen insanlar da, toplumlar da çağdışıdır, aslâ çağ’daş olamazlar. Ancak ağ’daş olabilirler: Batılıların ürettiği devâsâ ağların nesneleri hatta “böcekleri”. Üzücü ama maalesef böyle vaziyet!
BÜYÜK SORULARLA YAPILIR TARİH…
Türkiye, geleceğe kalacak mı, akacak mı?
Türkiye, geleceğe kalacak ne yapıyor, neler bırakıyor bize, gelecek nesillere, ülkemize ve yeryüzüne?
Bir geleceğimiz var mı bizim, ülke olarak, toplum olarak, kültür olarak?
Bu sorular önemli egzistansiyal, dünya-tarihsel sorular; dünyaya, tarihe müdahale edebilme tahayyülü ve tasarrufunda bulunma kabiliyetine ve iradesine sahip insanların soracağı türden esaslı sorular. Köklü, güçlü, muhkem bir tarih felsefesi, toplum felsefesi, siyaset felsefesi, ahlâk felsefesi, kısacası, insan, mekân ve zaman felsefesi yapmamızı gerektiren büyük sorular bunlar.
Büyük sorularla yapılır tarih.
Büyük sorular, büyük tarihin kapısını aralamamızı sağlar.
Büyük soruları, nefsini değil, neslini düşünen dünyevî kaygılarından kurtulan, arınan ümmîleşmiş öncü insanlar sorar; çilekeş iddia, dava ve hakikat adamları; tarih yapan, tarihe anlam ve derinlik katan, ruh dolu, her hâl ve şartta insanca bir dünyanın kurulması için yolundan şaşmayan, yolu açan, yol olacak tevazu ve ahlak anıtı büyük insanların yetişmesi için çalışan, şikâyet etmek yerine bir hikâye inşa etmeye odaklanan, o yüzden güven aşılayan, kabına sığmayan, çağlaya çağlaya akan “ırmaklar”…
GELECEK GELECEK SEN KENDİNE GELEBİLİRSEN…
Cumhuriyet’in yüzüncü yılının muhasebesini yapmak zorundayız. Cumhuriyet’i, getirdiklerini, götürdüklerini bütün yönleriyle mercek altına alıp tartışmak.
Cumhuriyet’i konuşmak, Cumhuriyet’i tartışmak, tartışmaya açmak demek değildir. Wittgenstein gibi düşünüyorum ben de: “Yırtılan yırtıldı.” Önümüze bakmak zorundayız.
Ön›ümüze nasıl bakacağız?
Önümüze niçin bakacağız? Varolabilmek, geleceğimizi kendi ellerimize alabilmek, geleceğin elimizden kayıp gitmesini önlemek için.
Dikkatinizi çekerim: Demek ki, neymiş? Geleceğin bizi terketmesi ve elimizden kayıp gitmesi tehlikesi varmış!
Gelecek bizi neden terketsin ki?
Gelecek, bir zaman kategorisidir. Yürüdükçe zamanı hissedersiniz… Yürüdükçe bir mesafe alıp almadığınızı görürsünüz.
Gelecek, yürüyenlerindir. Geçmişten nefes alarak geleceğe yürüyenlerin, nefes üfleyenlerin… Daha doğru bir ifadeyle, geleceğe nasıl yürüyebileceklerini ya da yürümeleri gerektiğini bilebilenlerin.
Burada mesafe ve yürüme fiillerine mim koyalım.
Yürüyemezseniz, elbette mesafe de alamazsınız.
Soru şu burada: Peki biz yürüyor muyuz?
Hayır.
Duruyoruz.
Olduğumuz yerde sayıyoruz.
Ama bunu bile göremiyoruz.
Görecek gözümüz, gördüklerimizi enine boyuna tasvir, tarif ve tahlil edip, güçlü tenkitler geliştirecek, kıyasıya mukayese edip tartışacak, yaratıcı, önümüzü açıcı sonuçlar çıkarmamızı, kalıcı, uzun soluklu tekliflerde bulunmamızı mümkün kılacak bir zihnimiz, bir ruhumuz, bir dünyamız yok.
Dünyası olmayan, dünyası yok olan, dünyasının olmadığından ve yok olduğundan habersiz yaşayan bir toplumun görecek gözleri, yaşananları önce idrak sonra tenkit edecek, sonra da bize bir gelecek, yaşanabilir, üzerinden yürünebilir, muhkem, emin bir gelecek teklif edecek entelektüel melekeleri, dolayısıyla bu melekelerini harekete geçirecek bir kendi, yaratıcı, kabına sığmaz ben’i, bir kültürel ve entelektüel dehası, bir sosyal, estetik ve ahlâkî atılım ruhu var mıdır, kalmış mıdır? Böylesi bir toplum, gelecek kurabilecek bir kıvamda, yerde ve ruhta mıdır?
Geleceği sürükleyebilecek kıratta ve çapta mıdır?
Geleceği önüne katıp sürükleyecek kıvamda mı?
Sürükleyen midir, sürüklenen mi?
Tarihi önüne katıp tarih yapan mı yoksa başkalarının yaptığı tarihte çöp olan, oraya buraya sürüklenen, savrulup duran ve kaçınılmaz sona mahkûm olan, yani yok olan mı?
Gelecek gelecek eğer biz çağın akışını değiştirecek kadar kendimize gelebilir ve kendimizden geçerek bütün insanlığı kendine getirebilecek hakikat medeniyeti şarkısını özene bezene besteleyip bütün insanlığa sunabilecek kıvama erişebilirsek…
Vesselâm.Medeniyet dili ve absürd Arapça tabela tartışması meselesi!
Yusuf Kaplan
31/07/2023 Pazartesi
Belediyeler Arapça tabelalarla savaşıyorlar! Ne kadar sürreel, absürd, sığ bir kafa bu: Tabela zihniyeti! Latince harflerin Türkçe olduğunu sanan yığın kafası! Celladına âşık acınası tasmalı çekirgeler manzarası!
Belediyelerin Arapça tabelaları kaba-saba yöntemlerle sökmeleri, Nazi Almanya’sını andırıyor; çok çirkin, ilkel bir yabancı düşmanlığı biçiminin fitilini ateşliyor!
Ortada bir sorun var sürgit büyüyen, kangrene dönüşme istidadı gösteren ve âcilen çözülmesi gereken. Yakıcı, kapsamlı bir sorun!
Ama bu tür ilkel yöntemlerle çözülemez ki böylesine kapsamlı, köklü bir sorun. Yakışmıyor bu tür kaba-saba bir davranış bu topluma! Herkese kol kanat germiş bir toplum bu toplum. Benzeri de pek yok şu çivisi çıkmış dünyada bu açıdan. Her yerdeyiz, herkesin imdadına koşuyoruz şu an bütün dünyada…
YABANCI DİL İSTİLASI VE YABANCI DÜŞMANLIĞI
Bu Arapça tabela meselesinde çok çapsız ve sığ yorumlar yapılıyor, berbat hakaretler ve küfürler gırla gidiyor! Kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülü yok.
Elbette ki, işin ekonomik ve siyasî boyutları da, sosyal ve kültürel boyutları da var. Ama biz bir meseleyi boyutsuz ve ufuksuz bir şekilde tartışmakta ne kadar mahir olduğumuzu ispatladık!
Yazık gerçekten!
Bir meseleyi yabancı düşmanlığına dökmeden, hakaret etmeden tartışamayacak kadar sığlık ve ilkellik sergilemek, hastalıklı bir zihniyete işaret eder. Her tarafın İngilizce tabelalar tarafından işgal edilmesi, Türkçe’nin ve Türkiye’nin istila edilmesi olmuyor ama Arapça tabelaların yaygınlaşması Türkçenin ve Türkiye’nin istilası oluyor diyorsanız, ya sizin başka bir ajandanız var ya da tedavisi olmayan hastalıklı bir zihniyetin ürünüsünüz demektir.
Mesele bir dilin bir ülkeyi istila etmesiyse, Arapçadan önce İngilizceye bakılmalı, değil mi? Her tarafımız İngilizce olmadı mı? Türkiye, İngilizler tarafından işgal edildi de haberimiz mi yok?
-Her ne kadar bu da bir ilkellik ve sığlık biçimi olsa da- bütün yabancı tabelalar sökülecekse Arapça tabelaları sökmenin bir anlamı ve mantığı olabilir. Yoksa iş Arap ve yabancı düşmanlığına, Arapça ve İslâm düşmanlığına kadar gider… Adaletin ve merhametin timsali olmuş, İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bir millete yakışmaz böylesine sığ ve ilkel bir tavır!
İSLÂM’I YİTİREN TÜRKLER, TÜRKLÜKLERİNİ DE YİTİRMİŞTİR VE TARİHTEN SİLİNMİŞTİR
Artık şunu herkesin kafasına iyi kazıması gerekir: İslâm’ı yitiren Türkler Türklüklerini de yitirmiştir, Türklükleri tarihten silinmiştir: Bulgarlara, Macarlara bakın, göreceksiniz bu yakıcı ve yıkıcı gerçeği.
Arapçaya, onu fırsat bilerek, hinlik ve cinlik yaparak İslâm’a saldıranlar, İslâmsız Türklük (ve İslâmsız Kürtlük) projesine su taşıyorlar!
Arapçasız İslâm olmaz. Kur’ân’ın dili Arapçadır. Namazın, ibadetlerin, duaların dili Arapçadır.
DİLİ MEDENİYET DİLİ MESELESİ OLARAK ALGILAYAMAZSANIZ ANLAYAMAZSINIZ!
Arapça, medeniyetimizin kurucu dilidir aynı zamanda: Felsefenin, sanatın, bilimin.
Tıpkı Latincenin ve Grekçenin Batı uygarlığının bilim, düşünce ve kültür dili olmaları gibi. Grekçe ve Latince kelimeleri, kavramları çekip çıkarın, ortada ne İngilizce kalır, ne diğer Batı dilleri, ne de Batı uygarlığı, düşüncesi, felsefesi, bilimi. Ayrıca Latince olmadan tıp da yapılamaz, hukuk da Batı’da. Sadece Batı’da da değil üstelik, değil mi?
Aynı şekilde Arapçayı çekip çıkarın aradan, ne Birunî kalır, ne İbn Sina, ne Ömer Hayyam, ne de İslâm medeniyeti, Osmanlı şiiri, Türk, İran, Kürt, Hintçe sanatı ve kültürü!
Bu anlamda dil, ırk meselesi değil, medeniyet meselesidir.
Başkalarıyla, başka dillerle, başka medeniyetlerle ve kültürlerle temasını koparan ve içine kapanan toplum, tarih de yapamaz, tarihe de kalamaz, donmaktan ve tarihin çöp sepetini boylamaktan da kurtulamaz. Hem kendi dinamikleriyle hem de başka dünyaların yaratıcı dinamikleriyle irtibatını, temasını yitiren bir toplum geleceğe emin adımlarla koşamaz hiçbir zaman aslâ! Donar, kokar, batar!
TÜRKÇE, KUR’ÂN ARAPÇASINDAN SÜT EMDİ VE HAKİKATİN SESİ OLDU
Türkler, Müslüman oldukları, İslâm’ın medeniyet dili Arapçayla, Kur’ân Arapçasıyla Türkçeyi medeniyet dili olarak yeniden inşa ettikleri için bin yıl sadece İslâm tarihini değil dünya tarihini de yaptılar.
Türkçe, Kur’ân Arapçasından kana kana beslenmesini bildiği için ruhun şarkısını terennüm eden bir şiir ve gönül diline dönüşebildi. Oradan adalet, hakkaniyet, kardeşlik timsali; herkese hayat hakkı tanıyan; Batılılar gibi hiçbir medeniyetin kökünü kazımaya kalkışmayan; aşılamamış, anlaşılamamış, anlaşılamadığı için aşılamadığı da anlaşılamamış muhteşem, evrensel bir medeniyet tecrübesi yeşerttiler ve insanlığa armağan ettiler, keşfedilmeyi bekleyen…
Türkleri İslâm’dan uzaklaştırırsanız, bırakınız tarih yapmayı, tarihte kalabilmeyi; bu topraklardan kalabilmeniz de zorlaşır, bu topraklardan uzaklaştırılmanız çok kolaylaşır. Çünkü kâfirle / küfürle / emperyalistle savaşacak neden de, kimse de kalmaz! Büyük, ürpertici bir mankurtlaşma felâketi yaşıyoruz iki asırdır!
Son söz: Biraz akl-ı selimle hareket etmek ve bir meseleyi kalb-i selim ve zevk-i selimle tartışmak çok mu zor bu çorak ülkede?
Vesselâm.Lozan: Laik Türkiye’nin tapusu ama Osmanlı’nın ve İslâm’ın tasfiyesinin kapısı
Yusuf Kaplan
28/07/2023 Cuma
Yazının başlığına bakarak körkütük saldıracak olanlara, bu yazının yakın tarihe ilişkin eleştirel ve analitik bir okuma çabası olduğunu hatırlatmak isterim.
Önce şunu bilsin isterim herkes: Hiç kimse, benim inandığım gibi inanmak zorunda değildir. Hatta inanmak zorunda da değildir. Âyet ne kadar zihin açıcı ve nefes aldırıcı değil mi: “Herkesin dini / inancı kendine.” Herkes inanıp inanmamakta da hürdür, neye inanıp neye inanmayacağına karar vermekte de.
KEMALİST RESMÎ TARİH VE AKIL TUTULMASI
Bunları mecburen yazma ihtiyacı hissettim yazının başında: Bir saplantım olduğu için Lozan eleştirisi yapmak gibi bir banallikle işimin olmadığını söylemem bile gereksiz.
Lozan’ı, dolayısıyla yakın tarihimizi anlamaya çalışacak bir yazı olacak bu metin. Lozan’ı da, yakın tarihimizi de anlayacak analitik yetilerden, entelektüel ve eleştirel melekelerden yoksunuz: Epistemik körleşme yaşıyoruz: Başımıza ne geldiğini bilmiyoruz. O yüzden celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüğümüzün farkında bile değiliz!
Bu yüzden, yakın tarihi, resmî tarih olarak okuyoruz; resmî tarihi de Kemalizm, Kemalizm’i ise laikleşme hikâyesi olarak anlıyoruz.
Önce şunu bilelim: Resmî tarih, yalan söyler; en azından sadece belli bir bakış açısını eksene alır, onu kutsar, tepeden topluma dayatır. Eleştirel ve analitik melekeleri gelişkin, akıl tutulması yaşamayan kişiler, bu söylediğim şeyin ne kadar doğru olduğunu teslim edecektir.
Yakın tarih olarak resmî tarih, Kemalizm’in filtresinden geçirilerek dayatılan / jakoben bir tarih anlatısı’dır. Kemalizm açısından tarihi anlatmak, suç da değil yasak da. Sorun, Kemalizm’in kutsanması, “halkın yeni afyonu” olarak sunulması, Kemalist perspektifin dışındaki yakın tarih okumalarının lanetlenmesi, tartışılmazlığı, tartışanın taşlanması, aforoz edilmesi.
Nedir bu? Akıl tutulmasıdır. Aydınlanma düşüncesinin felsefesini ve eleştirisini en iyi yapan düşünürlerden -Frankfurt Okulu’nun bence Benjamin’le birlikte en cins, en imajinatif düşünürü- Horkheimer’ın “akıl tutulması” kavramı, aklın araçsallaştırılmasını, araçsal aklın, aracı öne çıkarmasını, aklı yutmasını ima eder.
Kemalizm veya laiklik tutulması yaşandığını söyleyeceğim bu çorak ülkede. Kemalizm ya da laiklik, afyon katına yükseltilerek tabulaştırıyor, hatta dinselleştiriliyor ve tartışma dışı tutuluyor. Sonuçta, “laik ulema”dan, daha da kötüsü ne dediğini bile anlayamayan laikçi yığından aforozu ve linci yiyorsunuz.
Usul meselesinden esasa, esas meselemize ancak giriş yapabiliyoruz laik tabuların ve bindirilmiş laik taburların sosyal medyada sürü halinde saldırıya geçmelerinin mantığını, anlamsızlığını ve akıl tutulması hâl-i pür melâlini uzun uzadıya anlatmak zorunda kaldığımız için…
LOZAN NEYİN TAPUSUDUR?
Gelelim esas meseleye…
Lozan Antlaşması, elbette ki, Türkiye’nin tapusudur.
Üç önemli, hayatî soru’n var burada izi sürülmesi gereken: 1-Ne tapusu? 2-Hangi Türkiye’nin tapusu? 3-Tapuyu veren, “düdüğü çalan” kim?
Lozan, laik Türkiye’nin tapusudur. Osmanlı’nın ve İslâm’ın tasfiye edildiği, nihai karara bağlandığı bir antlaşmadır ve Türkiye’nin İslâmî emperyal iddialara, İslâmî medeniyet iddiasına sahip çıkmayacağının, İslâmî bir dünya inşasına kalkışmayacağının garanti edilmesidir başta İngilizler olmak üzere emperyalist devletlere... İmparatorluk’tan ulus devlete dönüşmesidir. Üç kıtaya hilafet mefkûresi üzerinden fiilen değil zihnen hükmetme iradesi geliştiren Osmanlı’nın Medeniyet coğrafyasından “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek hiçbir etkiye sütlüye karışmayacağına söz veren yeni Türkiye’nin Anadolu yarımadasına hapsolmasıdır.
İnönü›nün Lozan›dan çıkarken söylediği söz, henüz tam olarak anlaşılamamış, tarihî bir sözdür. İnönü, Lozan›dan dönerken aynen şu cümleyi kurar: “Artık 100 sene daha rahat nefes alabileceğiz.”
Bu söz, öyle kolayca yabana atılacak bir söz değil elbette. “Batılıların üzerimize üzerimize geldikleri bir zaman diliminde bedenimizi kurtarmak için ruhumuzu vermek zorunda kaldık” mı demek istiyor İnönü.
Mustafa Kemal’in hem her zaman çok realist hem de gözünü budaktan esirgemeyen radikal bir devrimci olduğu tespiti ile bu sözü anlamaya çalışalım.
Cumhuriyeti kuran kurucu kadrodan Rauf Orbay ve Refet Bele, “saltanatın ve hilafetin kaldırılmasının bile aslâ düşünülemeyeceğini” söylerler. Ancak Atatürk’ün bizzat kendisinin, Nutuk’ta saltanatın ve hilafetin kaldırılması sırasında Meclis’te sıranın üzerine çıkarak yaptığı ürpertici bir konuşma vardır: “Saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına karşı çıkılamaz. Çıkılacak olursa bazı kelleler gidecektir,” der.
Modern Türkiye’nin Doğuşu kitabında Osmanlı ve İslâm düşmanlığının “kitabını yazan” Bernard Lewis bile bizim laikçi entelijansiyasımıza nazaran daha insaflı davranır, “laikliğin din katına yükseltilerek aşırıya gidildiğini”, “Türklerin kurmaktan çok yıkmakla meşgul olduklarını” aslında akıl tutulması yaşandığını söyler.
TÜRKİYE’YE SEVR’LE ÖLÜM GÖSTERİLDİ AMA LOZAN’LA SITMAYA RAZI EDİLDİ!
Lozan’ın maddelerinde bunlar yok, diyeceksiniz.
Elbette yok. Olabilir mi?
Lozan’ı kimle imzalıyoruz? Yani tapuyu veren düdüğü çalan İngiliz, değil mi? İngiliz’le anlaşıyorsun, sana açık açık yazar mı amaçlarını İngiliz?
Türkiye’ye Sevr’le ölüm gösterildi ama Lozan’la sıtmaya razı edildi. Lozan’ın Osmanlı ve İslâm’ın tasfiyesi olduğunu, yaklaşık bir yıla yakın süren Lozan görüşmelerini, tutanaklarını okursanız çok net bir şekilde anlarsınız.
Türkiye’nin İslâmî bir medeniyet iddiasına asla kalkışmayacağı, Batılı yörüngeye girdiği, medeniyet değiştirdiği Lozan’da tescil edildi, devrimlerle ispat edildi.
Türklerin önce Avrupa’dan, sonra da İslâm’dan uzaklaştırılması, İngilizlerin Şark Meselesi’nin iki aşamalı temel hedefidir.
1882’de Londra’da The Future of Islam / İslâm’ın Geleceği başlıklı ilginç bir kitap yayımlayan W. S. Blunt’ın Türklerin Avrupadan atılması (the expulsion ot Turks from Europe) fikri, Stanning ve Gladstone gibi İngiliz devlet adamları tarafından asırlık resmî strateji olarak benimsenmiş ve bu strateji adım adım hayata geçirilmiştir.
İşte Lozan, Osmanlı’nın ve İslâm’ın tasfiyesinin bizzat Türklerin kendi elleriyle gerçekleştirilmesinin zemininin atılması ve laik devrimlerle resmen hayata geçirilmesidir.
Vesselâm.Menzilin menzili…
Yusuf Kaplan
24/07/2023 Pazartesi
İnsanın başına ne geldiğini bihakkın anlayacak bir entelijansiyası yok bu ülkenin.
Yönünü ve yörüngesini yitirmiş, celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüşmüş zavallı bir entelijansiyası var bu ülkenin.
İslâm’ın bayraktarlığını yapan bir ülkenin medyasında, gece gündüz İslâm’a, Kur’ân’a, rahmet elçisi Peygamberimiz’e inanılmaz hakaretlerin yapılması ürperticidir, çirkefliktir.
Sanki başta Afrika olmak üzere dünyayı kana bulayanlar, kaynaklarını yağmalayanlar, açlığa mahkûm edenler, cehenneme çevirenler Batılılar değil de Müslümanlarmış gibi bu ülkede de dünyada da İslâm’a ve kaynaklarına karşı iğrenç bir saldırı ve savaş yürütülüyor!
Türkiye’nin her fırsatta İslâm’a saldıran türedi tipleri sadece bir kaç günlüğüne Afrika’ya postalamak lazım. Görsünler âşık oldukları emperyalist Batılı cellatlarının Afrika’nın kanını nasıl emdiklerini -hâlâ…
Türedi Türk aydını, en az Fransız veya İngiliz aydını kadar ülkesine, inançlarına ve değerlerine sahip çıkmadığı, saygı duymasını öğrenemediği sürece ülkenin önüne takoz, başına da bela olmaya devam edecek…
İSLÂM OLMASAYDI, BATI, TARİHE GİREMEZDİ!
Şunu bileceksiniz: Batı uygarlığı, dört asır içinde yaptığı bilimsel devrimler, sanayi devrimleri, aydınlanma devrimleri ve siyasî devrimlerle hem kendi dünyasını kurdu, hem de dünya üzerinde, bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan ürpertici bir hegemonya kurdu.
Oysa Batıları tarihe kışkırtanlar Müslümanlar oldu: İslâm medeniyeti olmasaydı Batılılar kendilerine gelemezdi; barbar kavimler göçü, Gotlar, Vizigotlar ve ikinci dalga barbar kavimler göçü, Normanlar ve Lombardlar, Avrupa’yı kasıp kavurmuş, cehenneme çevirmişti. Avrupa’yı İspanya’da, Sicilya’da ve Akdeniz’de Müslümanların yürüyüşü kendine getirdi.
İslâm tarih sahnesine çıkmasaydı, çöken Roma’dan sonra Avrupa’nın toparlanabilmesi ve ayağa kalkabilmesi mümkün değildi. 13. yüzyılda İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da hem manastırlarda hem de yeni açılan üniversitelerde konuşulan ortak dil neydi? İslâm medeniyetinin, Kur’ân’ın dili Arapçaydı. Roger Bacon da, John Locke da, çatır çatır Arapça konuşuyordu.
Avrupa’yı hem tarihe girdiren hem de kendine getiren itici güç İslâm medeniyetiydi.
Madalyonun bir yüzü böyle. Bir de öteki yüzü var madalyonun.
DİĞER DİNLER TESLİM ALINDI, İSLÂM DİRENİYOR…
Tarih bitmiş değil. Bundan sonraki süreçte, İslâm’ın önü açık ama Müslümanlar önlerini kendileri tıkıyorlar!
Biten iki şey var: Birincisi, Müslümanlar iki asırdır tarihten çekildi ama İslâm’ın önü hiç olmadığı kadar açıldı... İkincisi, Batı uygarlığı dünyanın kanını emdi, emmeye de devam ediyor ama söyleyeceği hiçbir söz kalmadı insanlığa. Batı uygarlığının insanlığa söyleyeceği sözünün olmadığının ilanıdır Nietzsche, Heidegger ve Derrida üzerinden gelen postmodern felsefe dalgası…
Müslüman toplumlar iki asırdır tarihten çekildi. Tarihi Müslümanlar yapmıyor. Çinliler de, Hintliler de, Japonlar da, Ruslar da yapmıyor tarihi.
Batılılar yapıyor tarihi yalnızca… Kaba güçle… Silah teknolojisine, smart teknolojiye yön vererek Batılılar çeki düzen veriyor dünyaya...
Ama tarihte belki de ilk defa bütün dinler sekülerleştirildi, özgünlüklerini ve özgürlüklerini yitirdi fakat İslâm sekülerleştirilemedi, teslim alınamadı diğer dinler ve kültürler gibi ve İslâm’ın önü alabildiğine açıldı…
Görebiliyor musunuz bunu?
İSLÂM’IN ÖNÜ HİÇ BU KADAR AÇILMAMIŞTI…
Bize, bizden sonraki kuşaklara çok önemli görevler düşüyor: Düşüncede, sanatta, ahlâkta, estetikte dünyanın kaderini belirleyecek ruh atılımını, entelektüel atılımı daha fazla gecikmeden hayata geçirmek.
Dünyanın küreselleştiği, sınırların ortadan kalktığı bir zaman diliminde en evrensel cümleleri; herkesi kuşatan, ilgilendiren, hiç kimsenin, hiçbir kültürün kayıtsız kalamayacağı en sarsıcı, sarıp sarmalayıcı cümleleri biz kurabiliriz sadece. İnsanlığın yükünü omuzlarında taşıma bilinciyle nefes alıp veren, bu dünyada yaşayan ama bu dünyayı yaşamayan, çağrısı, çağını kuracak, başka çağlara ve çağrılara ulaşacak ölçekte derin nefes alan inanmış ve adanmış öncü kuşaklar, şafak yağmurları Dâru’l-Erkam kuşakları…
Fikir, oluş ve “varoluş” (“hiçleşme”, kemal merdivenlerini tırmanma) yolculuklarını hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan yapan, insanlığa yeniden adaleti, silmi, selameti, kadirşinaslığı, vefakârlığı, cefakârlığı, kanaatkârlığı, kardeşliği, yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi, haksızlıklara isyan etmeyi; kul hakkına, haram-helal ölçülerine özen göstermeyi, velhasılı kelam insanca ve hakça bir dünyayı biz armağan edebiliriz insanlığa yeniden...
Dünya bize gebe, biz hakikate…
İKİ MÜKELLEFİYET: İNSAN YETİŞTİRMEK VE CEMİYETİ KURTARMAK
Burada geleceğim nokta hayatî: Türkiye’de İslâm, yüzyıl önce devletten, darbelerle birlikte de milletten uzaklaştırılmaya çalışıldı…
Cemaatler, halkın İslâm’la ilişkilerini sürdürmesini sağlayan nefes boruları. Diyanet, İHL’ler, ilahiyatlar, medreseler de toplumun İslâmî kimliğinin idamesinde önemli roller oynayan vazgeçilmez aktörler.
Ama dürüst olalım: Cemaatler de, Diyanet, İHL, İlahiyat, medreseler, cemaatler ve tarikatler de, toplumda İslâmî bir gelecek inşasında kurucu roller oynayacak ruhtan da, entelektüel donanımdan da, bu tür büyük dertlerden ve iddialardan da yoksunlar, ne yazık ki!
Cemaatler, siyasete yamanmakla, ihale peşinde koşturmakla, cemaatlerin dünyevîleşmelerinin tohumunu ekiyorlar, kendi önlerini kesiyorlar, öksüz olan İslâm’ı kimsesizliğe terkediyorlar… Nasıl büyük vebaldir bu!
Cemaatler, dikey eksende önümüzü açacak büyük, öncü insanlar yetiştirmekle; yatay düzlemde de cemiyeti İslâm’la yoğurmakla mükellefler…
Menzil şeyhi Abdülbaki Hazretleri rahmeti rahmana kavuştu. Allah rahmet eylesin, makamını âlî eylesin. Menzil’de 9 Halife bıraktı geride. Bu, rahmettir; nice güzel, ince hikmetler gizlidir; ama fitne fesada kurban edilmemelidir. Yoksa hesabı verilemez. Fitne fesat çıkarmak isteyen malum şer şirret güçlere fırsat verilmeden Menzil menziline kavuşmalı, istişare ile bir mürşide emanet edilmelidir, diye düşünüyorum acizane.
Menzil hem ülkemizin bütünlüğü ve kardeşliğinin korunmasında hem de İngilizlerin İslâm dünyasına saldıkları hâricî / tekfirci akımların İslâm dünyasını felçleştirmelerinin önüne geçilmesinde kilit rol oynayan Ehli Sünnet Omurga’nın en güçlü kalelerinden biri ülkemizin.
Vesselâm.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Lozan: Laik Türkiye’nin tapusu ama Osmanlı’nın ve İslâm’ın tasfiyesinin kapısı
Yusuf Kaplan
28/07/2023 Cuma
Yazının başlığına bakarak körkütük saldıracak olanlara, bu yazının yakın tarihe ilişkin eleştirel ve analitik bir okuma çabası olduğunu hatırlatmak isterim.
Önce şunu bilsin isterim herkes: Hiç kimse, benim inandığım gibi inanmak zorunda değildir. Hatta inanmak zorunda da değildir. Âyet ne kadar zihin açıcı ve nefes aldırıcı değil mi: “Herkesin dini / inancı kendine.” Herkes inanıp inanmamakta da hürdür, neye inanıp neye inanmayacağına karar vermekte de.
KEMALİST RESMÎ TARİH VE AKIL TUTULMASI
Bunları mecburen yazma ihtiyacı hissettim yazının başında: Bir saplantım olduğu için Lozan eleştirisi yapmak gibi bir banallikle işimin olmadığını söylemem bile gereksiz.
Lozan’ı, dolayısıyla yakın tarihimizi anlamaya çalışacak bir yazı olacak bu metin. Lozan’ı da, yakın tarihimizi de anlayacak analitik yetilerden, entelektüel ve eleştirel melekelerden yoksunuz: Epistemik körleşme yaşıyoruz: Başımıza ne geldiğini bilmiyoruz. O yüzden celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüğümüzün farkında bile değiliz!
Bu yüzden, yakın tarihi, resmî tarih olarak okuyoruz; resmî tarihi de Kemalizm, Kemalizm’i ise laikleşme hikâyesi olarak anlıyoruz.
Önce şunu bilelim: Resmî tarih, yalan söyler; en azından sadece belli bir bakış açısını eksene alır, onu kutsar, tepeden topluma dayatır. Eleştirel ve analitik melekeleri gelişkin, akıl tutulması yaşamayan kişiler, bu söylediğim şeyin ne kadar doğru olduğunu teslim edecektir.
Yakın tarih olarak resmî tarih, Kemalizm’in filtresinden geçirilerek dayatılan / jakoben bir tarih anlatısı’dır. Kemalizm açısından tarihi anlatmak, suç da değil yasak da. Sorun, Kemalizm’in kutsanması, “halkın yeni afyonu” olarak sunulması, Kemalist perspektifin dışındaki yakın tarih okumalarının lanetlenmesi, tartışılmazlığı, tartışanın taşlanması, aforoz edilmesi.
Nedir bu? Akıl tutulmasıdır. Aydınlanma düşüncesinin felsefesini ve eleştirisini en iyi yapan düşünürlerden -Frankfurt Okulu’nun bence Benjamin’le birlikte en cins, en imajinatif düşünürü- Horkheimer’ın “akıl tutulması” kavramı, aklın araçsallaştırılmasını, araçsal aklın, aracı öne çıkarmasını, aklı yutmasını ima eder.
Kemalizm veya laiklik tutulması yaşandığını söyleyeceğim bu çorak ülkede. Kemalizm ya da laiklik, afyon katına yükseltilerek tabulaştırıyor, hatta dinselleştiriliyor ve tartışma dışı tutuluyor. Sonuçta, “laik ulema”dan, daha da kötüsü ne dediğini bile anlayamayan laikçi yığından aforozu ve linci yiyorsunuz.
Usul meselesinden esasa, esas meselemize ancak giriş yapabiliyoruz laik tabuların ve bindirilmiş laik taburların sosyal medyada sürü halinde saldırıya geçmelerinin mantığını, anlamsızlığını ve akıl tutulması hâl-i pür melâlini uzun uzadıya anlatmak zorunda kaldığımız için…
LOZAN NEYİN TAPUSUDUR?
Gelelim esas meseleye…
Lozan Antlaşması, elbette ki, Türkiye’nin tapusudur.
Üç önemli, hayatî soru’n var burada izi sürülmesi gereken: 1-Ne tapusu? 2-Hangi Türkiye’nin tapusu? 3-Tapuyu veren, “düdüğü çalan” kim?
Lozan, laik Türkiye’nin tapusudur. Osmanlı’nın ve İslâm’ın tasfiye edildiği, nihai karara bağlandığı bir antlaşmadır ve Türkiye’nin İslâmî emperyal iddialara, İslâmî medeniyet iddiasına sahip çıkmayacağının, İslâmî bir dünya inşasına kalkışmayacağının garanti edilmesidir başta İngilizler olmak üzere emperyalist devletlere... İmparatorluk’tan ulus devlete dönüşmesidir. Üç kıtaya hilafet mefkûresi üzerinden fiilen değil zihnen hükmetme iradesi geliştiren Osmanlı’nın Medeniyet coğrafyasından “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek hiçbir etkiye sütlüye karışmayacağına söz veren yeni Türkiye’nin Anadolu yarımadasına hapsolmasıdır.
İnönü›nün Lozan›dan çıkarken söylediği söz, henüz tam olarak anlaşılamamış, tarihî bir sözdür. İnönü, Lozan›dan dönerken aynen şu cümleyi kurar: “Artık 100 sene daha rahat nefes alabileceğiz.”
Bu söz, öyle kolayca yabana atılacak bir söz değil elbette. “Batılıların üzerimize üzerimize geldikleri bir zaman diliminde bedenimizi kurtarmak için ruhumuzu vermek zorunda kaldık” mı demek istiyor İnönü.
Mustafa Kemal’in hem her zaman çok realist hem de gözünü budaktan esirgemeyen radikal bir devrimci olduğu tespiti ile bu sözü anlamaya çalışalım.
Cumhuriyeti kuran kurucu kadrodan Rauf Orbay ve Refet Bele, “saltanatın ve hilafetin kaldırılmasının bile aslâ düşünülemeyeceğini” söylerler. Ancak Atatürk’ün bizzat kendisinin, Nutuk’ta saltanatın ve hilafetin kaldırılması sırasında Meclis’te sıranın üzerine çıkarak yaptığı ürpertici bir konuşma vardır: “Saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına karşı çıkılamaz. Çıkılacak olursa bazı kelleler gidecektir,” der.
Modern Türkiye’nin Doğuşu kitabında Osmanlı ve İslâm düşmanlığının “kitabını yazan” Bernard Lewis bile bizim laikçi entelijansiyasımıza nazaran daha insaflı davranır, “laikliğin din katına yükseltilerek aşırıya gidildiğini”, “Türklerin kurmaktan çok yıkmakla meşgul olduklarını” aslında akıl tutulması yaşandığını söyler.
TÜRKİYE’YE SEVR’LE ÖLÜM GÖSTERİLDİ AMA LOZAN’LA SITMAYA RAZI EDİLDİ!
Lozan’ın maddelerinde bunlar yok, diyeceksiniz.
Elbette yok. Olabilir mi?
Lozan’ı kimle imzalıyoruz? Yani tapuyu veren düdüğü çalan İngiliz, değil mi? İngiliz’le anlaşıyorsun, sana açık açık yazar mı amaçlarını İngiliz?
Türkiye’ye Sevr’le ölüm gösterildi ama Lozan’la sıtmaya razı edildi. Lozan’ın Osmanlı ve İslâm’ın tasfiyesi olduğunu, yaklaşık bir yıla yakın süren Lozan görüşmelerini, tutanaklarını okursanız çok net bir şekilde anlarsınız.
Türkiye’nin İslâmî bir medeniyet iddiasına asla kalkışmayacağı, Batılı yörüngeye girdiği, medeniyet değiştirdiği Lozan’da tescil edildi, devrimlerle ispat edildi.
Türklerin önce Avrupa’dan, sonra da İslâm’dan uzaklaştırılması, İngilizlerin Şark Meselesi’nin iki aşamalı temel hedefidir.
1882’de Londra’da The Future of Islam / İslâm’ın Geleceği başlıklı ilginç bir kitap yayımlayan W. S. Blunt’ın Türklerin Avrupadan atılması (the expulsion ot Turks from Europe) fikri, Stanning ve Gladstone gibi İngiliz devlet adamları tarafından asırlık resmî strateji olarak benimsenmiş ve bu strateji adım adım hayata geçirilmiştir.
İşte Lozan, Osmanlı’nın ve İslâm’ın tasfiyesinin bizzat Türklerin kendi elleriyle gerçekleştirilmesinin zemininin atılması ve laik devrimlerle resmen hayata geçirilmesidir.
Menzilin menzili…
Yusuf Kaplan
24/07/2023 Pazartesi
İnsanın başına ne geldiğini bihakkın anlayacak bir entelijansiyası yok bu ülkenin.
Yönünü ve yörüngesini yitirmiş, celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüşmüş zavallı bir entelijansiyası var bu ülkenin.
İslâm’ın bayraktarlığını yapan bir ülkenin medyasında, gece gündüz İslâm’a, Kur’ân’a, rahmet elçisi Peygamberimiz’e inanılmaz hakaretlerin yapılması ürperticidir, çirkefliktir.
Sanki başta Afrika olmak üzere dünyayı kana bulayanlar, kaynaklarını yağmalayanlar, açlığa mahkûm edenler, cehenneme çevirenler Batılılar değil de Müslümanlarmış gibi bu ülkede de dünyada da İslâm’a ve kaynaklarına karşı iğrenç bir saldırı ve savaş yürütülüyor!
Türkiye’nin her fırsatta İslâm’a saldıran türedi tipleri sadece bir kaç günlüğüne Afrika’ya postalamak lazım. Görsünler âşık oldukları emperyalist Batılı cellatlarının Afrika’nın kanını nasıl emdiklerini -hâlâ…
Türedi Türk aydını, en az Fransız veya İngiliz aydını kadar ülkesine, inançlarına ve değerlerine sahip çıkmadığı, saygı duymasını öğrenemediği sürece ülkenin önüne takoz, başına da bela olmaya devam edecek…
İSLÂM OLMASAYDI, BATI, TARİHE GİREMEZDİ!
Şunu bileceksiniz: Batı uygarlığı, dört asır içinde yaptığı bilimsel devrimler, sanayi devrimleri, aydınlanma devrimleri ve siyasî devrimlerle hem kendi dünyasını kurdu, hem de dünya üzerinde, bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan ürpertici bir hegemonya kurdu.
Oysa Batıları tarihe kışkırtanlar Müslümanlar oldu: İslâm medeniyeti olmasaydı Batılılar kendilerine gelemezdi; barbar kavimler göçü, Gotlar, Vizigotlar ve ikinci dalga barbar kavimler göçü, Normanlar ve Lombardlar, Avrupa’yı kasıp kavurmuş, cehenneme çevirmişti. Avrupa’yı İspanya’da, Sicilya’da ve Akdeniz’de Müslümanların yürüyüşü kendine getirdi.
İslâm tarih sahnesine çıkmasaydı, çöken Roma’dan sonra Avrupa’nın toparlanabilmesi ve ayağa kalkabilmesi mümkün değildi. 13. yüzyılda İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da hem manastırlarda hem de yeni açılan üniversitelerde konuşulan ortak dil neydi? İslâm medeniyetinin, Kur’ân’ın dili Arapçaydı. Roger Bacon da, John Locke da, çatır çatır Arapça konuşuyordu.
Avrupa’yı hem tarihe girdiren hem de kendine getiren itici güç İslâm medeniyetiydi.
Madalyonun bir yüzü böyle. Bir de öteki yüzü var madalyonun.
DİĞER DİNLER TESLİM ALINDI, İSLÂM DİRENİYOR…
Tarih bitmiş değil. Bundan sonraki süreçte, İslâm’ın önü açık ama Müslümanlar önlerini kendileri tıkıyorlar!
Biten iki şey var: Birincisi, Müslümanlar iki asırdır tarihten çekildi ama İslâm’ın önü hiç olmadığı kadar açıldı... İkincisi, Batı uygarlığı dünyanın kanını emdi, emmeye de devam ediyor ama söyleyeceği hiçbir söz kalmadı insanlığa. Batı uygarlığının insanlığa söyleyeceği sözünün olmadığının ilanıdır Nietzsche, Heidegger ve Derrida üzerinden gelen postmodern felsefe dalgası…
Müslüman toplumlar iki asırdır tarihten çekildi. Tarihi Müslümanlar yapmıyor. Çinliler de, Hintliler de, Japonlar da, Ruslar da yapmıyor tarihi.
Batılılar yapıyor tarihi yalnızca… Kaba güçle… Silah teknolojisine, smart teknolojiye yön vererek Batılılar çeki düzen veriyor dünyaya...
Ama tarihte belki de ilk defa bütün dinler sekülerleştirildi, özgünlüklerini ve özgürlüklerini yitirdi fakat İslâm sekülerleştirilemedi, teslim alınamadı diğer dinler ve kültürler gibi ve İslâm’ın önü alabildiğine açıldı…
Görebiliyor musunuz bunu?
İSLÂM’IN ÖNÜ HİÇ BU KADAR AÇILMAMIŞTI…
Bize, bizden sonraki kuşaklara çok önemli görevler düşüyor: Düşüncede, sanatta, ahlâkta, estetikte dünyanın kaderini belirleyecek ruh atılımını, entelektüel atılımı daha fazla gecikmeden hayata geçirmek.
Dünyanın küreselleştiği, sınırların ortadan kalktığı bir zaman diliminde en evrensel cümleleri; herkesi kuşatan, ilgilendiren, hiç kimsenin, hiçbir kültürün kayıtsız kalamayacağı en sarsıcı, sarıp sarmalayıcı cümleleri biz kurabiliriz sadece. İnsanlığın yükünü omuzlarında taşıma bilinciyle nefes alıp veren, bu dünyada yaşayan ama bu dünyayı yaşamayan, çağrısı, çağını kuracak, başka çağlara ve çağrılara ulaşacak ölçekte derin nefes alan inanmış ve adanmış öncü kuşaklar, şafak yağmurları Dâru’l-Erkam kuşakları…
Fikir, oluş ve “varoluş” (“hiçleşme”, kemal merdivenlerini tırmanma) yolculuklarını hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan yapan, insanlığa yeniden adaleti, silmi, selameti, kadirşinaslığı, vefakârlığı, cefakârlığı, kanaatkârlığı, kardeşliği, yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi, haksızlıklara isyan etmeyi; kul hakkına, haram-helal ölçülerine özen göstermeyi, velhasılı kelam insanca ve hakça bir dünyayı biz armağan edebiliriz insanlığa yeniden...
Dünya bize gebe, biz hakikate…
İKİ MÜKELLEFİYET: İNSAN YETİŞTİRMEK VE CEMİYETİ KURTARMAK
Burada geleceğim nokta hayatî: Türkiye’de İslâm, yüzyıl önce devletten, darbelerle birlikte de milletten uzaklaştırılmaya çalışıldı…
Cemaatler, halkın İslâm’la ilişkilerini sürdürmesini sağlayan nefes boruları. Diyanet, İHL’ler, ilahiyatlar, medreseler de toplumun İslâmî kimliğinin idamesinde önemli roller oynayan vazgeçilmez aktörler.
Ama dürüst olalım: Cemaatler de, Diyanet, İHL, İlahiyat, medreseler, cemaatler ve tarikatler de, toplumda İslâmî bir gelecek inşasında kurucu roller oynayacak ruhtan da, entelektüel donanımdan da, bu tür büyük dertlerden ve iddialardan da yoksunlar, ne yazık ki!
Cemaatler, siyasete yamanmakla, ihale peşinde koşturmakla, cemaatlerin dünyevîleşmelerinin tohumunu ekiyorlar, kendi önlerini kesiyorlar, öksüz olan İslâm’ı kimsesizliğe terkediyorlar… Nasıl büyük vebaldir bu!
Cemaatler, dikey eksende önümüzü açacak büyük, öncü insanlar yetiştirmekle; yatay düzlemde de cemiyeti İslâm’la yoğurmakla mükellefler…
Menzil şeyhi Abdülbaki Hazretleri rahmeti rahmana kavuştu. Allah rahmet eylesin, makamını âlî eylesin. Menzil’de 9 Halife bıraktı geride. Bu, rahmettir; nice güzel, ince hikmetler gizlidir; ama fitne fesada kurban edilmemelidir. Yoksa hesabı verilemez. Fitne fesat çıkarmak isteyen malum şer şirret güçlere fırsat verilmeden Menzil menziline kavuşmalı, istişare ile bir mürşide emanet edilmelidir, diye düşünüyorum acizane.
Menzil hem ülkemizin bütünlüğü ve kardeşliğinin korunmasında hem de İngilizlerin İslâm dünyasına saldıkları hâricî / tekfirci akımların İslâm dünyasını felçleştirmelerinin önüne geçilmesinde kilit rol oynayan Ehli Sünnet Omurga’nın en güçlü kalelerinden biri ülkemizin.
Bugün Afrika’nın bir köşesinde cenneti yaşadık biz; yarın bütün köşelerini cennete çevireceğiz inşallah…
Yusuf Kaplan
23/07/2023 Pazar
Afrika’nın hâli yürekler acısı… Nasıl sömürüldü, talan edildi koskoca kıta! Nasıl hadım edildi, tecavüze uğradı, köleleştirildi masum insanları…
Bu resim gerçek. Ürpertici. Bir de başka bir resim var; bilmediğimiz, kendi hâlinde bir Afrika var. Size o Afrika’nın portresini çizmeye çalışacağım bu yazıda…
Afrika’da hayat bir bakıma tabiî seyrinde akıyor…
İnsanlar sadece hayatlarını yaşıyorlar…
Sabah olduğunda kalkıp evlerinin önünü süpürüyorlar, işyerlerinin önünü süpürüp suluyorlar.
Caddenin iki yakasında kurdukları pazarlardaki tezgâhlarını aynı güleryüzle, aynı umutla, çocuklarına, evlerine ekmek götürebilecekleri umuduyla açıyorlar…
Avokado satıyor biri.
Bir diğeri mango.
Bir başka tezgâhta bir iki parça giysi var: Onları satacak ve çocuklarının günlük iaşesini karşılayacak.
ANA CADDE: BİSİKLETLER VE İNSANLAR…
Bu arada, caddenin iki yanında hem araç hem de insan trafiği akıyor durmamacasına… Cadde şehirlerarası, hatta Güney Afrika’ya kadar uzandığı, akıp gittiği için uluslararası bir cadde. Hayatın kaynağı cadde. Akışın. Canlılığın. Ticaretin. Kültürün. Dünyayla temasın ve medeniyetin…
Başka şehirlerden ve ülkelerden gelen orijinal ticarî ürünler görüldüğünde herkes oraya üşüşüyor. Değerli eşyalar, araç-gereçler…
Teknoloji sokakları var, fokur fokur kaynayan… Avrupa’daki, Amerika’daki artık çoktan çöp olan ürünlerin kapışıldığı teknoloji çarşı pazarları ve dükkanları bunlar…
Bitpazarına rahmet yağdı, lafını Afrika’nın Avrupa’dan gelen eskimiş teknoloji ürünlerinin kapış kapış satıldığı bu açık pazarlar için kullanabiliriz rahatlıkla.
Doğrusu alınan araç-gereçler belki uzun ömürlü olmasa da seve seve kullanılıyor buralarda. Ya da insanlar bu araç-gereçleri üretildikleri fonksiyonların dışında kullanabiliyorlar kolaylıkla…
Mesela bisikletler ve motosikletler toplu taşıma aracı olarak kullanılıyor. İnsanlarla araçların üstelik de akşam karanlık çöktüğünde yan yana, neredeyse omuz omuza aynı caddede belki kendi yollarında yol alıyor olmaları kimseyi rahatsız etmiyor. Otomobil, kamyon gibi taşıtlar pek yok. Yollar bisiklet ve insan kaynıyor... Bisikletler, insan da taşıyor; kapı, pencere, demir çelik gibi ağır eşyalar da. Tek kişilik bisiklet yok neredeyse…
Yollarda bisikletler insan taşıyor, kadınlarsa başlarında eşya…
Ne büyük eşyalar, sepetler, yatak yorganlar taşıyor kadınlar… İnsan kadınlara üzülüyor.
Düşünsenize… Bir günlük işi, bir eşyayı ya da yiyeceği alıp getirmek ve çocuklarına vermek…
Şimdi Batılı veya Batıcı tipler ne diyecekler, “bireysellik yok burada” mı diyecekler bu manzaraları görünce.
Birey ne, bireysellik ne? Birey, kendi hayatını yaşayan biri mi gerçekten? Yoksa popüler kültür ikonlarının ve ürünlerinin ayartarak, herkesi bir diğerinin kopyesine dönüştürerek ürettikleri tektipleşmiş hayatları, duyarlıkları tüketen yığın mı?
Afrika’da dört insanı bisikletinde taşıyarak hayatını geçindiren biri mi kendi hayatını yaşıyordur yoksa milyonlarca insandan biri olan, tam anlamıyla klonlanmış biri mi?
Sanayi Devrimi dünyayı kana buladı. Sanayi Devrimi’ni üreten kapitalist bilim, insanları kitleler hâlinde öldüren hatta acısız öldüren, acıyı öldürerek insanı acımasızlaştıran, acımasızlığa mahkûm eden modern / postmodern Batı uygarlığı insanı hayattan uzaklaştırdı. İnsanı insandan uzaklaştırdı. Robotlaştırdı. Ruhsuzlaştırdı.
Makinayı insanın önüne geçirdi. İnsanı izafileştirdi. İnsanın biyolojisini de, fizyolojisini de, cinsiyetini de, ruhunu da yok edecek kadar azmanlaştı, zıvanadan çıktı.
DÜNYADA BÜTÜN KAPILARI, BÜTÜN KALPLERİ AÇAN TEK ANAHTAR: SELAMÜNALEYKÜM
Afrika’daki insan kendi hayatını yaşıyor… Evinin önünü, dükkanının önünü temizliyor her gün sabah akşam… Evine bir lokma ekmek götürdüğünde mutlu oluyor. Çocuklarının yüzünü güldürüyor.
Çocuklar top oynuyorlar gündüzleri evlerinin hemen yanıbaşındaki boş arazide, tarlalarda.
Çocuklar camide oyun oynuyorlar… Selam verip içeri girince “ve aleykümselam, verahmetullahi ve berekâtühü” diyorlar coşkuyla hep birlikte...
Bir beyaz gelmiş, selâm vermiş, yüzlerine gülmüş, hediyeler getirmiş, kalbini sunmuş, sarılmış her birine, her birini bağrına basmış. Bu beyaz müslüman. Bu beyaz güzel insan. Batılı beyaz gibi hırsız, arsız ve katil değil. Batılı beyaz, sarılmaz, sırtına biner, yükünü taşıtır, köleleştirir, kırbaçlar, iter, kakar, köle muamelesi yapar.
Küçük çocuklarla baş başayım… Hepsi etrafıma üşüşüyor... Yüzleri simsiyah, dişleri bembeyaz: Bu nasıl bir âhenk, nasıl bir güzellik böyle Ya Rab!
Bir çocuk geliyor, dizime oturuyor. 4 yaşında. İsmini soruyorum: Muhammed Ali, diyor. Bir diğeri Ömer. Bir başkası Rukiye, Hatice, Fatıma…
Onlarla oynamaya başlıyorum. Onları güldürecek, akrobatik hareketler yapıyorum. Ağaç parçası bulup oyun oynuyoruz birlikte toprakta ve toprakla.
Sonra besmele çekip Kur’ân okuyorum. Sadece etraftaki çocuklar değil omuzlarında bebekleriyle anneler de sarıyorlar etrafımı bir anda...
Sonra Kur’ân okuyacak var mı, diye soruyum. İşaret diliyle. Tek tük İngilizce ve Arapça kelime bilen çıkıyor.
Biri atılıyor öne. Çekine çekine besmele çekiyor. Çok güzel bir Kur’an okuyor. Mest ediyor. Var gücümle alkışlıyorum. Herkes alkışlıyor.
İhlas oku, diyorum 11 yaşındaki Ebubekir’e. Çok güzel ve içten okuyor. Çıkarıyorum cebimden hazineleri. İlkin ona veriyorum. Sonra okuyacak herkese vereceğimi söylüyorum.
Ortak dilimiz olmamasına rağmen ne kadar güzel anlaştık o gün. Ne çok şey konuştuk… Dilimiz sustu, kalbimiz, yüreğimiz konuştu. Ruhlarımız coştu…
Çocuklar ayrılmak istemiyorlar yanımdan. Ben de ayrılmak istemiyorum. Yüzleri gülüyor hepsinin istisnasız. Bayram bugün. İlginç bir bayram benim için de, onlar için de.
Ne güzel bir bayramdı öyle!
Afrika’nın bugün bir köşesinde cenneti yaşadık biz. Yarın Afrika’nın bütün köşelerini cennet yapacağız inşallah. Biz, evet biz, yine biz…
Latin Amerika kültürleri çöktü. Afrika kültürleri de çöktü ama İslâm hâlâ direniyor Afrika’da. Daha da direnecek ve emperyalistleri defedecek…
.Let’s face the music!
Yusuf Kaplan
21/07/2023 Cuma
Osmanlı'nın son dönemlerinde karşı karşıya kaldığımız köklü sorunlar ve açmazlar, bizi, ben-idrakimizi, kültürel dinamiklerimizi ve anlam haritalarımızı olumsuzlamaksızın, kendi dinamiklerimizden ve deneyimlerimizden yola çıkarak yenileşme, anlam haritalarımızı yeni şekillerde yeniden icat etme çabası içine itmedi. Aksine, anormal sonuçlarını veya tezahürlerini hâlâ yaşamakta olduğumuz "anlamsız" ve zoraki bir kültür ve medeniyet değiştirme projesi geliştirmeye sürükledi.
Oysa böylesi bir çaba, tarihin, kültürel ve toplumsal değişimin temel ilkelerine taban tabana tersti/r. Dünya tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda böylesi bir şeye rastlanmamıştır.
İşte bu nedenledir ki, Türkiye'deki kültür ve medeniyet değiştirme projesi hem tutmamıştır; hem de topluma, toplumun kimliğini, ben-idrakini, kollektif hafızasını, zihin kalıplarını oluşturan kültürel dinamiklerimize rağmen hayata geçirilmeye çalışılan bu proje, kaçınılmaz olarak elitlerle toplumu karşı karşıya getirmiş, elitlerle toplumun önceliklerini farklılaştırmış; son kertede gerçeklerle, gerçek sorunlarla yüzleşmek yerine yapay sorunlar ihdas edilerek, dolayısıyla gerçek sorunlardan kaçılarak ülkenin vaziyeti idare edilme yoluna gidilmiştir.
Elitlerimiz gerçeklerden, ülkenin gerçek sorunlarından kaçıyorlar. Ya sürgit yapay sorunlar ihdas ediyorlar. Ya da gerçek sorunları örtmeye çalıştıkları için bu köklü sorunlarla yüzleşmeye bir türlü cesaret edemiyorlar.
O yüzden "let's face the music" diyorum. Yani, gerçek sorunlarımızla, kendimizle yüzleşmek, temel sorunsalımızdan kaçınmamak zorundayız. Aksi takdirde, her geçen gün daha büyük ve köklü sorunlarla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır. (Not: Şiddetle ihtiyaç hissetmediğim sürece yazılarımda Frenkçe başlık kullanmaktan kaçınırım. Meramımı şu an en iyi ifade ettiğini düşündüğüm için, bir Frenkçe cümleyi yazının başlığına çıkarma ihtiyacı hissettim.)
KİMLİĞİN İKİ EKSENİ
Bir toplumun kimliğinin oluşumunda iki temel eksen belirleyici rol oynuyor: Dikey eksen ve yatay eksen.
Dikey eksen, bir toplumun kültürel kodlarını, anlam haritalarını, duyarlıklarını, zihin kalıplarını oluşturan ve aynı kültürel havzaya ve medeniyet dairesine ait olmasını mümkün kılan medeniyet eksenidir. Örneğin Fransızlar, İngilizler veya Amerikalılar farklı ulusal özelliklere sahiptir ama aynı medeniyete ait oldukları için kültürel kodları, anlam haritaları temelde ortaktır.
Yatay eksen ise, bir toplumun "ulusal"/fiziki sınırları içinde icat ettiği veya geliştirdiği pratiklerdir; belli koşulların ürünü olan somut kurumlar ve aygıtlardır.
Genel olarak söylemek gerekirse, dikey eksen bir toplumun kimliğinin görünmeyen, örtük, derunî boyutlarını üretir. Yatay eksense, o toplumun doğal/somut koşullarının ürünü olan daha görünür, daha spesifik pratiklerini üretir.
Yatay eksenle dikey eksen sürekli etkileşim halindedir. Etle kemik gibi, ruhla beden gibidir. Dikey eksen bir toplumun ruhunu, yatay eksense iskeletini oluşturur. Yatay eksenin işleyebilmesi, işlevsel olabilmesi için dikey eksene ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki, bu eksenlerden biri eksik olan toplumların bir tahtası eksiktir.
İşte Türkiye, dikey ekseni/medeniyet bilinci olmadığı için bir tahtası eksik, "ruhsuz bir ülke"dir.
TARİHE KARA LEKE
Bir tahtamız eksik olduğu ("ruhsuz" olduğumuz) için, kendimiz olarak varolamıyoruz; sadece iskeletimizle varolabileceğimizi düşünüyor ve kaçınılmaz olarak hep "başkası" olmaya özen gösteriyoruz. Ve yine bu yüzden bir türlü hayal göremiyoruz; kurduğumuz hayaller sürgit hayaletlere dönüşüyor. Yine bu yüzden kendi gerçekliklerimizle, gerçek sorunlarımızla yüzleşebilme cesareti gösteremiyoruz. Temel sorunsalımızı sürgit örtmeye, yoksaymaya çabalayıp duruyoruz.
Peki, temel sorunsalımız ne bizim? Temel sorunsalımız, kültür ve medeniyet değiştirme retoriğinin zorunlu sonucu olarak, ülkemizdeki siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarını Müslümanlığa göre değil, Müslümanlığa karşı, Müslümanlığın dışındaki "şeyler"le tanımlama ve belirleme çabası.
Oysa bu toplum Müslüman. Elitlerin tüm çabalarına ve engellemelerine rağmen bu toplumun kollektif hafızasını, anlam haritalarını, zihin ve davranış kalıplarını, kısacası kimliğini oluşturan en temel "aktör" Müslümanlık.
Gerçek böyle olunca, ister istemez, Türkiye'deki laik iktidar aygıtlarının meşruiyetlerini toplumsal ve kültürel dinamiklerden almadıkları gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu gerçeği yok sayarak geliştirilecek her tür politika, atılacak her adım, kaçınılmaz olarak toplumun ruhunda derin fırtınalar estiriyor.
Son olarak Kur'an eğitiminin tarihimizde ilk kez belli yaşın altındaki çocuklara yasaklanması bunun en somut ve ürkütücü örneğidir. Aynı yaş grubundaki çocuklara başka her şeyin eğitiminin verilmesi serbestken, Kur'an eğitiminin yasaklanıyor olması, toplumun asla anlayamayacağı ve affetmeyeceği, tarihimize kara bir leke olarak geçecek son derece tehlikeli bir gelişmedir.
BİR “TAHTA”SINI EKSİLTMEK…
Elitlerimiz, toplumumuzun kimliğini oluşturan temel aktör olan Müslümanlığın temel dinamiklerini, anlam haritalarını siyasi, ekonomik ve kültürel hayatımızda en asgari düzeyde etkin ve etkili olmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu elbette ki, bu toplumu, bir tahtası eksik bir toplum haline getirecek, ruhsuzlaştıracaktır.
Türkiye'yi yöneten elitler, Türkiye'nin temel sorunsalını gözardı etmeyi sürdürdükleri sürece, yani, Müslüman bir toplumda iktidar aygıtlarını, toplumda karşılığı olmayan "şeyler"le tanımlamaya ve belirlemeye devam ettikleri sürece, ülkemizin sorunları her geçen gün daha bir içinden çıkılmaz hale gelecektir. Türkiye'nin elitleri, "kendi"lerini, ben-idraklerini, yaşadığımız engin tecrübeyi yoksayarak, yani hafızamızı sıfırlayarak, ilkel bir Afrika kabilesi gibi her şeye sıfırdan başlayarak bu ülkeyi yönetmeyi sürdürdükleri sürece Türkiye başka güçler tarafından kuşatılmaya devam edecektir.
Dinsiz, kendi kültürel dinamikleri ve hafızası sıfırlanan bir ülkenin bırakınız yeniden tarihe damgasını vuracak büyük işler yapmasını, ayakta kalmasını sağlayabilmesi bile hayaldir. Unutmayalım: Bastırılan, "fena halde" geri dönecektir. Ve geri dönüyor da.
Türkiye kendi gerçekleriyle yüzleşmekten kaçındığı, temel sorunsalını gözardı etmeyi sürdürdüğü sürece, hiçbir zaman hayaller göremeyecek; hayallerin tümünün hayaletlere dönüşmesini önleyemeyecektir. O yüzden daha fazla vakit ve "kan" kaybetmeden, "let''s face the music" diyorum.
*
Not: Tam 24 sene önce yazdığım bir yazımı, minik değişiklerle olduğu gibi yayınlama ihtiyacı hissettim.
.
İngilizler neresi, Yahudiler nereye düşer, NATO ne işe yarar?
Yusuf Kaplan
17/07/2023 Pazartesi
Yahudilerin ve İngilizlerin modern tarihin inşasındaki rollerini anlamadan çağı da, kendimizi de anlayamayız; geleceğimizi emin bir şekilde yönlendirecek uzun soluklu yol haritaları hazırlayamayız.
Kapitalizm, İngilizlerin eseridir. Sonuç itibariyle böyle. Ama gerisindeki Yahudi gücünü, örgütlenmesini göremezseniz, kapitalizmin nereye ve nasıl doğduğunu, nereye doğru ve nasıl yol alabileceğini kestiremezsiniz.
Erken kapitalizmin tarihinde Yahudiler vardır: 14. yüzyıldaki İtalyan şehir devletleri, kapitalizmin erken tarihinin kaynağını oluşturur: Sermaye temerküzü, finans ve para ekonomisi, zamanla kapitalizmin doğuşunu hazırlayan unsurlardır ve burada Yahudi bankerlerin rolü küçümsenemeyecek kadar belirgindir.
İngilizlerin kapitalizmin babası olmalarını sağlayan şey, keşifler ve işgaller çağı ile ulaştıkları denizlerdeki ticareti ele geçirmeleriydi.
Denizaşırı ticaretin ve sömürgeciliğin babaları İspanyollar, Hollandalılar ve Portekizliler olmalarına rağmen kapitalizmin kurucu babası neden İngilizler oldu peki?
Bu sorunun cevabı, Yahudilerle -aynı zamanda rekabet ederek- işbirliği yapmayı ve sermayeyi, finans ekonomisini icat edecek şekilde nasıl işleyeceklerini bilmeleri ve paradan para yapacak ölçüde ekonomik bir sistem geliştirmiş olmaları. Yahudi-İngiliz (doğrusu Yahudi-İskoç) ittifakı, kapitalizmin kuruluş sürecinde kuruldu ama iki dünya savaşında Amerika’ya iyice yerleşen, hükmetmeye başlayan Yahudiler savaş teknolojisinden inanılmaz kârlar elde ederek, Amerika’yı kuran Avrupalıları (özellikle de İngilizleri) Amerika’dan kovacakları sürecin temellerini attılar.
BİRİNCİ AMERİKA: WASP AMERİKASI
Önce bazı temel gerçekleri iyi bilmek gerekir: Evvel emirde, temelde iki Amerika olduğunu söyleyeceğim: Birincisi, Amerika›yı işgal ederek, bugünkü ABD’yi kuran Avrupalı sömürgecilerin oluşturduğu WASP’ın Amerika’sıdır. WASP, White / Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan, demektir. WASP’ın kurucu aktörü, İngilizlerdir. İngilizlerin dışında Fransızlar, Hollandalılar, Almanlar vardır. Hatta pek bilinmez ama Almanlar, ABD’de nüfus yoğunluğu ve entelektüel etkinliği en fazla olan Avrupalı etnik unsurdur.
Ayrıca, İngilizler deyince, esas itibariyle İskoçlar ve İrlandalıları anlamamız gerektiğini de hatırlatmış olayım.
WASP, mevcut ABD’yi kurdu, neredeyse bütün yerlileri katlederek, yerli halkın kanını emerek, zengin tabiî kaynaklarını yağmalayarak ve kökünü kazıyarak… “Özgürlükler ülkesi Amerika” diye masal anlatmaları sadece işledikleri soykırımları, cinayetleri kamufle etmek içindir. Amerika›nın kuruluşu, etnik, kültürel ve tabiî soykırıma dayalı emperyalist bir saldırının eseridir.
Emperyalist zihniyet ölmemiştir Amerika’da, sadece hasıraltı edilmeye çalışılmıştır.
İKİNCİ AMERİKA: YAHUDİ AMERİKASI
WASP Amerika’sının dışındaki ikinci Amerika, bugünkü Amerika’dır: Yahudi gücünün kontrolündeki Amerika.
ABD, Yahudi devletidir; Yahudi gücünün finansına, medyasına, akademyasına, popüler kültürüne, silikon vadisine, silah endüstrisine, CIA’yine, kısacası, her şeyine hâkim olduğu bir devlet. Babil ve sürgününden bu yana belki de Yahudiler tarihte ilk defa bu kadar güçlendiler, dünyanın en büyük süper gücünü ele geçirdiler art arda yaşanan ve henüz aydınlatılamayan pek çok karanlık bölgesi, bilinmeyeni bulunan o ürpertici, barbar iki dünya savaşından sonra.
İsrail, Yahudi devletidir ama gerçek Yahudiler, dünyaya çeki düzen veren, bilime, teknolojiye, sanata, entelektüel hayata ve dünya ekonomisine hükmeden Yahudi gücü, İsrail’de değil Amerika’dadır.
İsrail, İngilizlerin Yahudilere verdiği sus payı’dır: Hem Yahudileri dizginlemek, güçlenen Yahudi ekonomik gücünü kontrollerinde tutmak hem de Osmanlı devletinin kalbine bir hançer saplayarak, bu azman ve şımarık Yahudi devletini gelecek yüzyıllarda İslâm dünyasının başına belâ etmek, İslâm dünyasının toparlanıp ayağa kalkmasını engellemek için İngilizler tarafından verilmiş bir rüşvettir.
İsrail Yahudi Devleti, varlığını İngilizlere, kuruluşunu ise bize borçludur, ne yazık ki.
İsrail Yahudi Devleti›nin kurulması, Osmanlı hayattayken mümkün değildi. O yüzden Yahudilerle İngilizler el ele vererek Osmanlı›yı adım adım çökerttiler hem içeriden hem de dışarıdan.
Ancak Osmanlı’nın çökertilmesinden ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonradır ki, İsrail Devleti kurulabilmiştir. Osmanlı engeli ortadan kaldırıldıktan sonradır ki, tipik, steril, soğukkanlı İngiliz aklı ile Yahudiler önce Yahudi nüfusunun yaşadığı yerlere ilave ve yoğun Yahudi nüfusu iskan edilmiş, sonra da iskan edilen, yerleştirilen Yahudi nüfusu bir Yahudi devleti kurulmasına imkân tanıyacak orana ulaşınca, İsrail Yahudi devleti ilan edilmiştir.
Yahudi gücü deyince İsrail’i anlama yanlışının ne kadar hayatî olduğuna dikkat çekmek ve bazı karanlık noktaları aydınlığa kavuşturabilmek için İsrail devletinin kuruluş süreci ve mantığı üzerinde birazcık durma ihtiyacı duydum.
Özetle… Amerika, Yahudi gücünün kolonisidir: Yahudiler için vatan diye bir kavram yoktur. Onların vatanı, yurdu, dini, imanı sermayedir, paradır. Sermaye neredeyse, Yahudilerin vatanı orasıdır.
Bugün Yahudi gücü, Amerika’da temerküz ediyor ama aynı zamanda Çin’e, Hindistan’a ve Avrupa’ya da adım adım yerleşiyor ve hükmediyor…
İkinci olarak, Avrupa, tarihten çekildi, Avrupa diye bir güç, aktör yok artık. Hiçbir Avrupa ülkesi de tam anlamıyla bağımsız değil.
NATO, adı üstünde, Kuzey Atlantik İttifakı. İttifak yani. Ne ittifakı, peki? İngiliz aklı ile Yahudi gücünün ittifakı.
Soru şu burada:
NATO neresi, Türkiye nereye düşer?
Bu soru, apayrı bir yazının konusu.
.15 Temmuz direnişi, iki asırlık kuşatmayı yaran bir milattır…
Yusuf Kaplan
16/07/2023 Pazar
Bu ülke dışarıdan işgal edilmedi, içeriden ele geçirildi. Batılılar tarafından fiilen sömürgeleştirilmedi, Batıcılar tarafından zihnen sömürgeleştirildi.
Bunun için de içeriden, içeridekilerden, “içimizdeki irlandalılar”dan darbe üstüne
darbe yedi.
Devşirmeler önce devleti devşirdiler, sonra da milleti.
Türkiye’nin yakın tarihi, modernleşme tarihi, ihanetler tarihidir. Bu çok net!
Paralel darbeler tarihi…
Bu yazıda, önce devletin, sonra da milletin nasıl sömürgeleştirildiğinin trajik ve zaman zaman trajikomik boyutlar kazanan tedirgin edici hikâyesini yazacağım…
İKİ ASIRLIK DARBELER TARİHİ…
Bizim yakın tarihimiz, iki asırlık modernleşme maceramız darbeler tarihidir. 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, millete (ve devletin kendisine) karşı yapılmış bir paralel devlet darbesi’dir: Âli Paşa, Fuat Paşa ve Londra Mason Locası üyesi, İngilizlerin uşağı Reşit Paşa, devlet-i âliye›yi yörüngesinden kopararak İngiliz güdümüne hatta kontrolüne girdiren bir ihanete imza attılar.
Düpedüz İngilizlere uşaklık yapıyorlardı. Hele o Reşit Paşa yok mu! “Büyük Reşit Paşa” diye kayda geçirdiler İngiliz uşakları bu pespaye adamı! Cücelerin dev yapılma, devlerin cüceleştirilme tarihidir yakın tarihimiz, aynı zamanda.
İngilizler, Tanzimat’la birlikte kuklaları vasıtasıyla devleti ele geçirdiler, iktisadî ve siyasî bakımdan Osmanlı’yı yarı-sömürge hâline getirecek kadar güçten kuvvetten düşürdüler. 1856’da paralel bir darbe daha yaptılar. 1908 darbesine, “devrim” dediler. “İttihat ve Terakki Devrimi” adını verdiler.
1839’dan 1997 28 Şubat ve 2016 15 Temmuz darbesine kadar ülkede ondan fazla darbe teşebbüsünden bulunan kişilerin kahir ekseriyeti devşirme tiplerdi.
Bütün teşkilatlar İstanbul’da kurulurken, İttihat ve Terakki neden Selanik›te kuruldu? Nasıl bir mesajdı bu? İstanbul›a, payitaht’a, hilâfet’e meydan okuma girişimi değilse, neydi bu?
15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin kökleri tastamam iki asır öncesine kadar gidiyordu, gördüğünüz üzere…
Özetle… Tanzimat, hem devleti ele geçirme hem de milleti zihnen sömürgeleştirme hikâyesidir. Bu hikâyenin “kahramanları”, Batılıların uşakları bu ülkenin devşirme çocukları!
MİSYONERLER, DEVŞİRMELER VE KAPIKULLARI…
Devlet, emperyalistlerin uyduları tarafından Batılılara peşkeş çekildi. Osmanlı ahalisi perperişan edildi. Padişah, resmî tarihin yalanlarının aksine, halk düşmanı değil, aksine halkın güvendiği tek aktördü devlette. Padişah halkın yanındaydı, halkının huzur ve refahı için nefes alıp veriyordu. Halk da, padişaha güveniyordu. O yüzden Sultan II. Abdülhamid Han, payitahttan önce halkın gönlünde taht kurmuş bir padişahtı.
İngilizler, Osmanlı elitokrasisini hem hürriyet, meşrûtiyet vesaire gibi içi boş sloganlarla zihnen teslim alıyor hem de masonik-baronik şebekeler, çeteler eliyle fiilen devşiriyor, İngiliz imparator-luğunun kapıkulları yapıyordu.
Düşünsenize 1820’li yıllardan itibaren Osmanlı ülkesinin her bir köşesine misyonerlik okulları açılmaya başlanmıştı. Misyonerlik okulları deyip de geçmemek gerek: Taş gibi okullar bunlar. En yeni, en güçlü eğitim tekniklerine başvuran ve en sadık adamlar yetiştiren, kısacası, emperyalizme adam devşiren okullar...
Beyrut’tan Kahire’ye, Trablusgarp’tan Yemen’e ve tabii belli başlı bütün Anadolu şehirlerine kadar Osmanlı ülkesine sonradan çeki düzen verecek, darbelere öncülük edecek, sonuçta Osmanlı’nın devrilmesinde, modern, laik Türkiye’nin şekillenmesinde devşirmeler ve devşirmelerin devşirmeleri (emperyalistlerin sömürgeleştirdikleri yerlerdeki öncü kuvvetleri Batıcılar, Batıcı elitler, Batıcı aydınlar) kilit roller üstleneceklerdi.
Kayseri’de Talas’tan, Adana’da Tarsus’a, Amasya’da Merzifon’dan Elazığ’da Harput’a kadar Anadolu’nun dört bir köşesinde açılan misyonerlik okullarından yetişen devşirmeler, bu toplumun Batılılarla savaşmadan Batılılaştırılmasında, kültür, eğitim, düşünce ve sanat hayatının İslâmî ruh köklerinin kurutulmasında belirleyici oldular; emperyalistlerin ülkeyi fiilen işgal etmelerine gerek kalmadan ülkeyi içeriden emperyalistlere dekor yaptılar!
15 TEMMUZ: DİRENİŞ’İN DESTANI…
Özetle… Bu toplum iki asırdır çifte kuşatma yaşıyor: Bir yandan devlet ele geçiriliyor Batıcılar tarafından, devlet kontrol altına alınıyor devşirmeler devşirmelerin devşirmeleri tarafından. Öte yandan da millet, milletin çocukları ruh köklerinden, değerlerinden, inançlarından uzaklaştırılıyor, hatta ülkesine, değerlerine ve inançlarına düşman yapılıyor!
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa, diye boşuna dememiş şair, değil mi?
Türkiye’nin böylelikle darbelere hazır hâle gelmesi çok kolaylaşmış oldu iki asırlık tavandan (devlet’in), tabandan (millet’in) kuşatma katına alınmasıyla.
İşte 15 Temmuz direnişi, bu çifte kuşatmayı yarma girişimi olarak tarihe geçti. Milletin iradesini ipotek altına almaya kalkışanlara karşı destansı bir direnişin miladı oldu ilk defa.
Evet, 15 Temmuz, bir milattır… 1839’dan bu yana bu topluma yapılan darbelere toplumun darbe indirdiği bir direniş destanı. Emperyalistlere ve uşaklarına aşkedilen okkalı bir Osmanlı tokadı.
Bölgesel güç’ten küresel güce…
Yusuf Kaplan
14/07/2023 Cuma
Önceki hafta Malavi’deydik kurban bayramı için. Malavi, Güneydoğu Afrika’da İngilizlerin bütün zenginliklerini yağmaladıkları, sömürgecilik tecavüzünü her yerinde görebildiğiniz 20 milyonluk küçük bir ülke. İngilizleri, bütün Batılıları, uyduları Batıcıları çıldırtacak güzel haber şu: Malavi’de Müslümanlar toplanmışlar hem 14 Mayıs’ta hem de 28 Mayıs’ta Erdoğan’a dua etmişler.
Geçtiğimiz hafta ise Özbekistan’daydık. Pazar günü seçimler yazıldı Özbekistan’da. Sokaklarda yeniden kazanan Özbekistan Cumhurbaşkanı için gösterilere pek rastlamadık. Ama Özbekler hem 14 Mayıs hem de 28 Mayıs akşamı Erdoğan’ın zaferini kutlamak için sokaklara dökülmüşler.
Biri Asya’dan, diğeri Afrika’dan verdiğin bu iki taze örnek, Türkiye’nin adım adım küresel güç oluşunun küçümsenemeyecek işaretleri…
NATO’NUN TÜRKİYE’SİNDEN TÜRKİYE’NİN NATO’SUNA…
Gerek Türk cumhuriyetlerini bir araya toplayan bir Türk dünyası stratejisi, gerek başta Libya olmak üzere Afrika’daki mazlum ülkelere umut olan Afrika stratejisi, gerekse Balkanlar’ın yeniden kan gölüne dönüşmesini önleyen Balkan stratejisi ve Karadeniz’de Rusya’ya enerjideki bağımlılığımızı sona erdirecek güçlü enerji politikaları stratejisi, Türkiye’nin küresel güç olmasını sağlayacak adım adım özene bezene inşa edilen stratejik atılımlar…
İşte bu nedenle, Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO toplantısına damgasını vurdu, vurabildi. Türkiye’nin gücünü herkese gösterdi. Türkiye’nin NATO’da gösterdiği performans bölgesel güçten küresel güce doğru nasıl gidebileceğimizin ipuçlarını veriyor bize.
Türkiye’nin öncelikli olarak halletmesi gereken ve kangrene dönüşen kültürel kimlik, yön ve yörünge sorunu var. İçeride kan kaybediyoruz medeniyet ruh köklerimizi ve dinamiklerimizi yitiren ve bir an önce kapağı Batıya atmak için can atan genç kuşaklar yetiştirerek…
Köklerini yitiren, inkâr eden nesiller, sadece kendilerini değil, gelecek nesilleri ve ülkeyi de intihara sürüklerler.
Türkiye, bu yok oluş felâketini, direniş, diriliş ve varoluş imkânına dönüştürme yolları üzerinde kafa yormazsa, küresel güç olamaz. Bunun için öncelikli olarak başına ne geldiğini derinlemesine, sarih bir şekilde kavramak, görmek zorundadır.
Türkiye, içeride medeniyet ruh köklerimizi diriltecek bir zihniyet devrimi yaparsa, NATO bizden korksun, biz NATO’dan değil!
KÜRESEL GÜÇ OLABİLMENİN BİR BEDELİ VAR ELBETTE…
Küresel sistem, küresel hegemonyasını, dünyanın kritik bölgelerindeki belli başlı orta ölçekli ülkeleri “bölgesel güç” yaparak sürdürebiliyor. Küresel sistemin hem ileri karakolu oluyor bu ülkeler hem de uyduları.
Türkiye, Osmanlı’nın durdurulmasıyla, tarih yapan aktörden tarihte tatil yapan, Batılıların güdümünde ileri karakol rolü oynayan bir ülke derekesine sürüklendi. Bunu matah bir şey sanan köle ruhlu kaskatı laikçi zihniyet, tepeden jakoben yöntemlerle topluma dayattığı sömürgeci, pozitivist, ezberci, mankurtlaştırıcı eğitim, kültür ve medya rejimiyle ülkenin kültürel dinamiklerini dinamitleyerek ve medeniyet ruh köklerini kurutarak Türkiye’nin altını oydu içeriden!
Bir ülkenin bölgesel güç konumu, o ülkeye küresel sistem tarafından, küresel sistemin koruyuculuğunu yapması ve çıkarlarını koruması için verilir. Eğer bölgesel güç olan bir ülke küresel sistemden bağımsızlaşacak bir yol izlemeye ve küresel güç konumuna yükselmeye başlarsa o ülke cezalandırılır en ağır şekilde. İşte 15 Temmuz darbesini bunun için yapmaya kalkıştılar bize ama bu toplum emperyalistlere ve uşaklarına gereken cevabı tankların altına yatarak ve böylelikle darbe girişimini püskürterek verdi.
Bölgesel güç konumunun küresel güç konumuna dönüşmesi, sözkonusu ülkenin kendisine biçilen “ileri karakol”, “cephe ülkesi” veya “kanat ülkesi” rolünü reddederek güçlü bir medeniyet fikri etrafında bağımsız bir güç merkezi inşa edebilecek bir adalet, hukuk ve teknoloji atılımı gerçekleştirebilmesiyle mümkündür.
Türkiye, 1970’lerde iç savaşla boğuşmasına, 1980 12 Eylül darbesi ve 1997 28 Şubat darbesi yaşamasına rağmen ülke örtük bir şekilde medeniyet perspektifini benimsedi, medeniyet coğrafyasının sorunlarına ilgi duydu, bölgenin Türkiye’siz dizayn edilemeyeceğini gösterdi, bir darbe daha yedi: 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin küresel güç olmaya doğru giden yürüyüşünü durdurma girişimiydi.
TÜRKİYE, NASIL GÜÇLÜ VE KALICI BİR KÜRESEL GÜÇ OLABİLİR?
İçeride yaşanan, zaman zaman kangrene dönüşen zihniyet sorunlarımıza rağmen Türkiye, güdümlü bölgesel güç’ten bağımsız bir küresel güç olma iradesini gerçeğe dönüştürme çabasında gözardı edilemeyecek bir başarı elde etti.
Bunun en müşahhas göstergesi, aynı anda dört bir cephede emperyalist güçlere karşı fiilen savaş veriyor olmamız: Bir yanda Libya’da, öte yanda Suriye’de, bir yanda Doğu Akdeniz’de ve Ege’de, öte yanda Karadeniz’de Karabağ’da mazlumların haklarını savunan bir küresel güce doğru giden bir ülke olmaya başladık…
Türkiye’nin bundan sonraki süreçte izini süreceği soru, nasıl güçlü ve kalıcı bir küresel güç olabileceği sorusudur.
Türkiye, jeo-ekonomik ve jeo-politik imkânlarını verimli şekillerde kullanırsa güdümlü bölgesel güç olma konumundan yavaş yavaş kurtulmaya başlar; hem bölgemizin hem de dünyanın geleceğini belirleyecek Batı uygarlığı gibi kendisi dışındakileri dışlayıcı ve şeytanlaştırıcı değil kuşatıcı ve kucaklayıcı, ön açıcı ve öncülük yapıcı güçlü, kapsamlı, uzun soluklu teo-politik, jeo-kültürel ve jeo-ekonomik stratejiler geliştirebilen bir küresel güç olma yolunda adım adım ilerler…
Türkiye’nin bölgesel güç olma konumunu aşması, küresel sistemde sistem-içi muhalefet üretmesi ve yarma harekâtları gerçekleştirmesiyle; küresel güç olma konusunda mesafe katetmesi ise, küresel sisteme meydan okuyacak bir medeniyet mefkûresini dünyaya sunmasıyla gerçeğe dönüşebilir ancak.
.Ürgenç’ten Taşkent’e, Özbekistan’da Medeniyetimizin kalbine yolculuk…
Yusuf Kaplan
11/07/2023 Salı
Ata toprağında yeni bir kazı daha yapmaya başlıyoruz… Köklere inerek göklere yükselmenin mümkün olduğu ender coğrafyalardan biri Türkistan-Horasan havzası’nın Özbekistan mıntıkasına taze ve ruhu tazeleyici bir sefere daha çıkıyoruz…
Büyük bir manevî iştiyakla koyuluyoruz yolculuğumuza… İstanbul’dan Ürgenç’e inen uçağımız, bizi herhangi bir yere turistik gezi için gelmeyen Aşk-ı Turkuaz yolcularını medeniyetimizin kalbine bırakıyor…
Turistik bir gezinin ötesinde bir yolculuk bu. Biraz önce de dediğim gibi, medeniyetimizin kalbine yolculuk… Öylesine hazırlandık ki manevî olarak, uçakta sabaha kadar uyumadık… Kıtalar ve kıtalar dolaştık, medeniyet coğrafyamızı keşfederek kendimizi keşfe, hakikati keşfe çıktık. Ne leziz meyveler devşirdik o gece sabaha kadar uçakta uçarken daldığımız hakikat medeniyeti yolculuğu kazısından! Ne kadar verimli, ne kadar anlamlı ve ruh dolu bir geceydi o gece öyle!
Daha uçakta başlamıştı medeniyetimizin anlam ve ruh dünyasına yaptığımız kazı yolculuğumuz. Harezm’in başşehri Ürgenç’e inince bizi nasıl derûnî ve benzersiz bir yolculuk beklediğine dair ipuçlarını almaya başladık…
Köhne (Eski) Ürgenç’in medeniyetimizde oynadığı rolü örnekleriyle ayrıntılı olarak göstermeye çalışacağım yazının sonraki bölümlerinde…
TÜRKİSTAN’IN KÖKLÜ ŞEHİRLERİ CAN ÇEKİŞİRKEN…
Ben şimdilik yol’u, yoldaki yolculuğumuzu yazmak niyetindeyim.
Bu yazıyı Özbekistan’da Kızılkum çöllerinde otobüste yazmaya başladım. Buhara’da Balay Havuz Cuma Mescidi’nde devam ettim. Buhara Semerkand treninde ikmal ettim.
Bu devâsâ Cuma Mescidi’nde leziz bir öğle namazı kıldık. Vakit namazı ama cami tıka basa dolu. Boşluk yok camide. Yer yok! Gençler çok!
Bu, muhteşem bir şey. Geçen yıl burada teravih namazına katılmıştık. O zaman da tıka basa doluydu. Üstelik de iki hatimle teravih kılınan bir namaz olmasına rağmen. Teravih havası, tam bir bayram havası içinde geçiyordu burada.
Balay Havuz Cuma Mescidi 18. yüzyılda yapılıyor. İç ve dış cemaat mahalli ile toplam 5 bin kişi namaz kılabiliyor aynı anda.
Dış cemaat mahallinde 20 sütun ve bir havuz var ama cami halk arasında 40 sütunlu cami olarak adlandırılıyor. Nedeni, 20 sütunun da gölgelerinin havuza yansıması!
Şiir medeniyeti bu. Ve şiir gibi insanlar…
Fakat madalyonun görünen yüzü bu. Madalyonun görünmeyen yüzünde tedirgin edici bir manzara var: Dünyayı manevî ve zihnî olarak kurtaracak hazinenin üzerinde oturuyor bu insanlar ama Batı uygarlığının çözücü, salaş postmodern popüler kültürü tarafından ayartılmak için can atıyorlar.
Buhara’nın manevî havası çözülmeye başlamış,,. Semerkand ruhunu yitirmek üzere… Taşkent kapitalizm tarafından esir alınmış…
Geçen yıl da bu trende yazmıştım yazımı sevgili İsmail Halis ve Saadettin Acar kardeşimle Semerkand ve Buhara ramazanlarını yaşamak için yaptığımız Özbekistan seyahatimiz sırasında. O zaman Semerkand-Buhara treninde yazmıştım, bu sefer ise Buhara’dan Semerkand’a yol alırken yazıyorum…
Özbekistan yazılarım, bir kitap’çık boyutuna ulaştı handiyse... Turkuaz ruhu kavramlaştırması üzerinden Türkistan-Horasan havzasının medeniyetini; gökle yer’in, mavi ile yeşil’in, dikey eksenle yatay eksenin buluşması olarak tarif etmiştim. O yazılarda geliştirdiğim kavramsal çerçevenin izini sürerek bu yazıları yazdığımı hatırlatmak isterim.
KIZILKUM ÇÖLLERİNDE…
Kızılkum çöllerinde yol alıyoruz… Dışarı çıkmak ne mümkün: Minimum fiilî sıcaklık 45 derece. Çok daha yükseklere tırmandığı söyleniyor… Otobüsümüzden başımızı dışarı uzattığımızda kavurucu sıcaklara kafamızı kaptırmış gibi hissediyoruz. Evet, başımız bedenimizden kopacak gibi bir hâlete bürünüyoruz… Nasıl bir sıcaklık var öyle! Saunadaymışız gibi.
Kızılkum, insanın kanını donduruyor. Kızılkum çölleri güneşin kavurucu sıcaklarından ötürü toprağı kızartmış, kuraklık ürpertici boyutlarda…
Kızılkum çöllerinin kuraklarıyla başa çıkmak hiç de kolay değil, tabiatıyla. Çölün ortasından geçen, çöl dağlarının arasında açılan yolların iki tarafına da yeşil yapay otlar dikildiğini söyledi mihmandarımız Yaldız Hanım.
Kızılkum çöllerinin başladığı topraklar Kazak kökenli Karakalpak Özerk Cumhuriyeti’nin toprakları.
Yalnızca iklim değil etnisite de isyan ediyor bu topraklarda.
AMUDERYA’NIN SULARI ÇEKİLİRKEN…
Türkistan’ın hayat kaynağı Amuderya’nın suları kuruyor. Amuderya’nın suları, Hazar Denizi’nden akıyordu 1576 yılına kadar. 1576 yılından itibaren yatağını değiştirdi, ovalara, bomboş havzalara ve sonunda Aral Gölü’ne akmaya başladı. 1963’ten itibaren de Aral neredeyse eriyeyazmaya başlamış…
Amuderya, Harezm’de, Harezm’in başkenti Köhne (Eski) Ürgenç’te hayatın, zenginliğin, bereketin kaynağı olmuş yüzyıllarca. İlim zirve yapmış, sanat ve hayat çiçek açmış, Harezm dünyaya ışık saçmış. İbn Sina buraların çocuğu. Zemahşerî de, Birunî de ve tabiî yapay zeka biliminin temellerini borçlu olduğu cebirin babası Harezmî de.
Türkistan coğrafyasının dünyaya ilim, irfan ve hikmet sütunlarından saçtığı ışık Maverâünnehir medeniyeti, Amuderya (Ceyhun) Nehri ile Sıriderya (Seyhun) Nehri’nin hayat bahşeden yataklarının eteklerinde yeşerdi, bütün medeniyetlerle temas kuran, insanlığın bütün medeniyet birikimlerini tevarüs ederek hem insanlığın medeniyet birikimini koruyan, kollayan ve başka dünyalara aktaran hem de vahyin filtresinden geçirerek yepyeni bir medeniyeti, benzersiz vahiy medeniyetini yeşertti.
Harezm varlığını Amuderya’ya borçlu. Amuderya kuruyunca, Harezm’in münbit toprakları da kuruyor, çölleşiyor, zamanla insanın zihnini de çölleştiriyor…
Artık medeniyetin büsbütün toprağa, tabiata bağlı olduğunu söyleyemeyiz. Zihin, medeniyetin toprağı ve yatağı artık. Tabiatın varlığı insana bağlı hâle geldi. Tabiat çoğalmış: Bildiğimiz tabiatın dışında, ikinci tabiat olarak adlandırdığımız kültür hayatı inşa ermeye ve yönlendirmeye başlamış. Çağımızda ise, üçüncü tabiat olarak adlandırdığım popüler kültür kodları üzerinden üretilen dijital kültür, hayatı şekillendiren yegâne aktör konumuna yerleşmiş gelinen noktada.
Güzel bir seyahat yaptık. Aşk-ı Turkuaz adına Beytullah Yıldız kardeşim nefis bir organizasyon yapmış. Kendisine teşekkür ediyorum. Özbekistan izlenimlerimizi yazmaya devam edeceğim inşallah..
.
Batı uygarlığının barbarlığa dönüşmesi… (1)
Yusuf Kaplan
7/07/2023 Cuma
Tabiî kaynakları bakımından dünyanın en zengin kıtası, Afrika! Ama açlıkla pençeleşen dünyanın en yoksul kıtası da Afrika!
Afrika, kıtlıkla, iç-savaşlarla, katliamlarla hadım edildi, talihi kara kara kıtanın insanlarının hayatları karartıldı, dünyaları cehenneme çevrildi!
Bütün bunları yapanlar, Fransız, İngiliz, Hollandalı, Portekiz, Belçikalı haydutlar değilmiş gibi, hâlâ Batı uygarlığının dünyaya özgürlük, barış ve refah getirdiğinden söz edilebiliyor!
Fransa’da, yaşanan ürpertici hâdiseler, Batı uygarlığının maskesini düşürdü ve kirli yüzünü ortaya çıkardı!
ENTELEKTÜEL GEVİŞ GETİREN FRANSIZ ENTELİJANSİYASI
Michel Foucault’nun en parlak talebelerinden Gilles Deleuze, hocası Foucault ile ilgili çok çarpıcı bir cümle kurar. “Foucault bize hiçbir şey öğretmediyse, başkaları adına konuşmanın haysiyetsizliğini öğretti” der.
Ne kadar incelikli bir düşünce bu, değil mi?
Peki, bunun pratikteki karşılığı nedir?
Sıfır’dır.
Sıfır’dır; çünkü, bütün insanlık tarihini kendi dar ufuklarına ve sığ yaklaşımlarına göre, Batı-merkezci, Avrupa-merkezci lenslerle silbaştan yeniden yazdı Batılılar, ama öncelikli olarak da Fransızlar!
Deleuze’ün tespiti doğru: Postmodern süreçte, bu kaba saba modern kalıplar yıkılmaya çalışıldı. Ama belli akademik çevrelerle sınırlı bu incelikli yaklaşım. Bir elin parmağını geçmez bu yaklaşımı içtenlikle benimseyen ve uygulayan entelektüellerin sayısı!
Buna olsa olsa “entelektüel geviş getirmek” denebilir ancak!
HAÇLI RUHUNUN HORTLAMASI MI?
Akademi, Batı-merkezci, Avrupa-merkezci zihniyetin esiri. Bu esareti yok edebilmek bu saatten sonra daha da zor artık. Çünkü yaklaşık çeyrek asırdan bu yana İslâm, küresel sistemin yani hegemon Batı uygarlığının önündeki en büyük engel olarak görüldü ve düşman ilan edildi. NATO’sundan AB’sine, Hollanda’sından Fransa’sına, İsveç’inden Danimarka’sına kadar her yerde bütün Avrupa ülkelerinde…
Haçlı ruhunun yeniden hortlaması mı bu?
Hiç şüpheniz olmasın ki, evet.
Kolektif bilinçaltı’nı yok edebilmek çok zor. Bir de yaşanmış tarihi silip atmak da imkânsız! Ortada İslâm’ı Avrupa’dan kovmak için inanılmaz fırsatlar kollanan, gerekçeler üretilen ürpertici bir tarih var.
Endülüs, sekiz asır Avrupa’yı aydınlattı.
Osmanlı beş asır adalet dağıttı Avrupa’ya.
Avrupalıların yaptıkları şey ne? İslâm›a, Müslümanlara teşekkür etmek değil, İslâm›ın Avrupa›dan kökünü kazımak, silmek. Bunun için Haçlı savaşlarından, sömürgecilik tarihindeki katliamlara, Engizisyonlardan Asya’ya, Afrika’ya kan kusturan emperyalist tecavüzlere, katliamlara ve son olarak İslâm’ı düşman ilan edip şeytanlaştırarak, ötekileştirerek İslâm’la ilgili çarpık, icat edilmiş, ürpertici bir sahte imaj üretme savaşı verene kadar İslâm’la savaştılar İslâm’ın tarih sahnesine çıktığı zamandan günümüze dek.
Batılıların dünya üzerindeki barbarlıklarının ve zorbalıklarının önündeki en büyük, hatta tek büyük engel, İslâm. Batılılar bunu çok iyi biliyorlar. O yüzden hem küresel ölçekte İslâm’la hem de ulusal bazda ülkeler içinde Müslümanlarla savaşıyorlar. Tek gerekçeleri, dünyada sadece Müslümanların Batılıların haydutluklarına, katliamlarına, tecavüzlerine başkaldıran yegane aktör olması.
Batı emperyalizmine Latin Amerika kültürleri teslim bayrağı çektiler, yok edildiler. Asya kültürleri teslim bayrağı çektiler, kapitalizme eklemlenerek asimile ediliyorlar, yok edilmek üzereler…
Ama Müslümanlar teslim bayrağı çekmediler. Afrika kan gölü hâline çevrildi, tecavüzler, iç savaşlar, katliamlar aldı başını gitti ama Müslümanların dirençleri bitmedi, bitirilemedi, bitirilemeyecek de.
Fransa’daki isyanlar, Fransa’nın basit bir iç sorunu değildir. Yüzyılların sömürgeci tarihinin birike birike patlamasıdır! Bastırılanın, yok sayılanın, dönüştürülmeye, asimile edilmeye çalışılanın yerine zamanı geldiğinde yerinden fırlamasıdır.
FARKLI OLAN’A HAYAT HAKKI TANIMAMAK!
Bütün bunlar bizi nereye getiriyor peki? Şuraya: Batılılar, başkalarıyla barış ve huzur içinde nasıl bir arada yaşanabileceğini bilmiyorlar!
Farklı olan’la, başkası’yla, kendileri olarak ve kendileri kalarak, barış, huzur ve hakkaniyet düzeni içinde nasıl yaşanabileceğini insanlığa gösterenler sadece Müslümanlar oldu tarih boyunca.
Fransa’da yaşananlar, Batı uygarlığının ne kadar dar kafalı, sığ, ufuksuz ve ruhsuz olduğunu gözler önüne serdi.
Dünyaya “west and the rest” / “Batı ve diğerleri” diye ikiye ayırarak bakanların, kendileri dışındakileri “böcek” olarak görenlerin, insanlığa insanca bir dünya sunabilmeleri elbette mümkün olmaz!
Fransa’da yaşananlar, Batı uygarlığının, özgürlüğün, hak ve hukukun kalesi olmadığını, aksine, kendisi dışındaki dünyalara, kültürlere, inançlara nasıl husûmetle, barbarca baktığını gösteren bir yansıtıcı ayna işlevi görüyor…
Thomas Paine’in şu sözünün ne kadar doğru olduğu gün ışığına çıktı bir kez daha: “Kimse insanlığın kökünü kazıma konusunda Batı ile yarışamaz!”
.Batı uygarlığının barbarlığa dönüşmesi… (2)
Yusuf Kaplan
10/07/2023 Pazartesi
Fransız Ulusal Meclis Başkanı Yaël Braun-Pivet, Müslüman bir delikanlının Fransız polisi tarafından barbarca katledilmesi üzerine başta başkent Paris olmak üzere Fransa’nın Nantes, Lyon ve Marsilya gibi diğer büyük şehirlerine de yayılan isyanlar üzerine aynen şunları söyledi, söyleyebildi: “Ramazan’ın, uzun elbiselerin, başörtülerin olmadığı laik okullar istiyorum.”
Yani?
Yani’si şu: “Öteki’ne, farklı olan’a tahammülümüz sıfır”dır, diyor Hanımefendi!
Fransız Meclis Başkanı’nın bu cümlesi, Fransız entelijansiyasının, bir yabancı kökenli, Cezayir orjinli Fransız vatandaşı 17 yaşındaki Nahel’i, Müslüman bir delikanlıyı gözünü kırpmadan hunharca katledecek kadar gözü dönen Fransız polisinin barbarlığından hiç de farklı bir zihin yapısına sahip olmadığını gösterir.
Sadece bu tavır bile, Avrupa’da sözümona aydınlanmanın, özgürlüklerin beşiği Fransa’nın ne kadar ırkçı, ilkel, bağnaz, ufuksuz ve umutsuz vak’a olduğunu ispat eder!
FRANSIZ TRAJEDİSİ!
Fransızlar, başkalarıyla, farklı olan’la bir arada yaşama tecrübesine sahip değiller. Farklı olan’la nasıl barış içinde bir arada yaşanabileceğini gösterecek örnek bir model geliştirmeyi başaramadılar. Cezayir’de, bütün Afrika’da hunharca ve ürpertici katliamlar yaptılar sadece! Hâlâ da, Afrika’nın, masum ve mazlum insanların kanını emerek, kaynaklarını sömürerek semiriyor Fransa!
Sadece Fransızlar değil, bütün Batılılar için de aynen geçerli bu ürpertici gerçek! Sadece Fransızlar değil bütün Batılılar farklı olan’la bir arada yaşama sınavında sınıfta kaldılar!
Ama hak, hukuk, özgürlükler deyince mangalda kül bırakmaz Fransızlar! İş retoriğe, boş laf üretme ve her konuda nutuk çekme meselesine gelince, burada Fransızların eline su dökemez kimse!
Elbette ki, mesele çok karmaşık.
Şu bir gerçek: Fransa; isyanlar, başkaldırılar ülkesidir! Halk Bastille Hapishanesi’ni basar ve devrim yapar!
Bu, Fransız halkının iradesine sahip çıktığı, Fransız düşünürlerinin “örgütlü şiddet kullanan aygıt” olarak tarif ettikleri devlet’in zorbalıklarına yeri ve zamanı geldiğinde başkaldırdığı anlamına gelir. Bu, bilinen bir gerçektir. Bu gerçeği teslim etmek gerekir.
FRANSIZ DÜŞÜNCESİNİN İFLASI!
Derrida’dan Deleuze’e, Foucault’dan Badiou’ya kadar çağdaş Fransız düşüncesi, çağdaş düşünceyi temsil eder.
Hak, hukuk, özgürlükler konusunda Fransızlar çok fikir üretmiştir. “Toplumsal Sözleşme” fikri Fransızların eseridir ama Fransa, Fransız ırkçılığının, barbarlığının, bağnazlığının, emperyalist zihniyetinin esiridir! Fransızlar, böyle bir sözleşmeyi sadece beyaz, Fransız kökenli Fransızlarla yapar, diğerleri kendilerinden ne istenirse ona uyar. Uymazsa, devlet veya halk gereğini yapar: Şeytanlaştırır, ötekileştirir, toplumun çeperlerine kaldırır atar…
Bu durum, sadece Fransızlar için değil bütün bir Batı uygarlığı için geçerlidir. Fransızlar biraz daha kaba-sabadır bu bağlamda.
Genelde Batı düşüncesi, özelde Fransız düşüncesi, öteki üzerine inşa edilmiştir: Üstelik de “ürpertici, kan emici kötü öteki” üzerinden icat edilerek yapılır bu.
Yabancı, öteki›dir.
Ve Greklerden itibaren öteki, “barbar”dır.
Romalılar da, Avrupalılar da, Amerikalılar da kendi kimliklerini hep öteki›ne, üstelik de “kötü öteki” üzerinden hayalî olarak icat edilen inşa çabasına borçludur.
Benedict Anderson’ın çığır açıcı Hayalî Cemaatler kitabından bu yana ulus’un, ulus devlet’in ve ulusal kimlikler’in hayalî olarak icat edildiğini biliyoruz.
Medyalar, bu hayalî kimlikler ve cemaatler üretme işine insanı ürpertecek boyutlar kazandırdılar: Burada ilkel bir felsefe iş başında: Hayalî olarak bir kötü, bir öteki icat etmekle, hem bir düşman icat etmiş oluyorsunuz hem de kendi kimliğinizi öteki üzerinden ürettiğiniz korku üzerine inşa etmiş oluyorsunuz.
Bu durum, sizin adınıza, bir taşla iki kuş vurmak durumu olabilir ama sizin nefesinizin başkasına hayat üfleyemeyecek, geçtim başkasına hayat üfleyebilmeyi filan, başkasına hayat hakkı tanıyamayacak kadar boğucu olduğu gerçeğini ifşa ve ispat etmeye yarar sadece.
Özetle…
Fransız Devrimi’nin ve aydınlanmasının ne kadar kof olduğu anlaşılmadı mı hâlâ?
Fransız Aydınlanması’nı bir tarafa koyalım, sadece bir haftadır Fransa’da yaşananlar, çağdaş düşünceyi temsil eden Fransız düşüncesinin özgürlükler, hak, hukuk konusunda nasıl sınıfta kaldığını, iflas ettiğini gözler önüne sermeye yetmedi mi?
.Afrika kurtulmadan, dünya insanlık yüzü göremez!
Yusuf Kaplan
3/07/2023 Pazartesi
İngiliz düşünür John Gray, Kedi Felsefesi başlıklı yeni yayınlanan güzel kitabında, kedilerin bir dış gücün müdahalesi olmadan, kendi hayatlarını yaşadıklarını, hayatı değiştirme ve başkalarının hayatını dönüştürme gibi bir dertlerinin olmadığını söylüyor ve düşünür dikkatini, gözlem gücünü şu cümleyle gözler önüne seriyor: Kediler, kendi hayatlarını yaşadıklarını zannediyor olsalar da hayatlarının bir dış gücün müdahalesi ile sürdürüldüğünü bilselerdi, gerçekte kendi hayatlarını yaşamadıklarını idrak etselerdi, büyük hayal kırıklığı yaşarlardı.
Şöyle bir cümle kurmuştum âcizane: Nefes alıyorsanız, yaşıyorsunuz demektir. Nefer veriyorsanız, yaşatıyorsunuz demektir. Nefes oluyorsanız, tarihi siz yapıyorsunuz demektir.
Buradan çok güzel bir tarih felsefesi, varlık felsefesi, hayat felsefesi inşa etmek mümkün. Burada bendeniz küçük bir deneme yapmak niyetindeyim Afrika örneğinden yola çıkarak…
ÜÇ TÜR İNSAN VE TOPLUM TİPİ
Üç tür insan tipi ve toplum / kültür / medeniyet biçimi olduğundan söz edilebilir.
Birincisi, nefes alanlar. Yaşayanlar. Belki de sadece kendi hayatlarını yaşayanlar ya da yaşamaya çalışanlar. Afrikalıları bu kategoriye dâhil edebiliriz.
İkincisi, nefes verenler. Yaşatanlar. Başkalarının da kendilerine özgü hayatlarını sürdürmeleri için onlara katkı verenler, yardımcı ve destek olanlar. Bazı Asyalı toplumları bu kategoride değerlendirebiliriz.
Üçüncüsü de nefes olanlar. Tarihin akışını değiştirenler. Şu an, en az iki asırdır insanlık tarihinin akışını Batılılar şekillendiriyor. Nefes mi oluyorlar, nefes mi tıkıyorlar bu konu tartışılmayacak kadar apaşikâr belli olmasına rağmen biz yine de tartışalım, derim.
Çünkü bu ülkede inanılmaz katı, yobaz, saplantılı mı saplantılı, celladına âşık, beyni sulanmış, Batı-perest tipler türedi.
AFRİKA, HEPİMİZ İÇİN AYNA İŞLEVİ GÖRÜYOR…
Bu teorik çerçeveyi pratikle, arazide, hayatta yaşanan müşahhas olaylarla sınamamız, söylediklerimizin gücünü veya zaaflarını görmemizi sağlayacaktır.
Bunun için bu bağlamda ilk kurulması gerek cümle şu: Afrika kurtulmadan, bu zillet hâlinden kurtarılmadan, dünyanın insanca bir dünyaya dönüştürülebilmesi pek mümkün olmaz.
Afrika, hepimiz için ayna işlevi görüyor: Afrika’ya, Afrika aynası’na bakarak, kendimiz hakkında fikir sahibi olabiliriz.
Aslında Afrikalılar, kendi hayatlarını yaşamak istiyorlar, kendi hayatlarından memnunlar, neşe dolu insanlar. Kendilerine özgü bir anlam haritaları var. Batılıların anlam haritalarından daha değerli, daha anlamlı ve insan-yüzlü bir harita bu: Paylaşmasını, birbirlerinin dertlerine sahip çıkmasını çok iyi biliyorlar. Az’ın ne kadar değerli olduğunu, az’la yetinmesini de çok iyi biliyorlar. Burada elbette ki, fakirlik edebiyatı yapacak değilim. Başka bir yerdeyim.
Hayatlarına birileri dışarıdan müdahale etmeseler, kaynaklarını yağmalamasalar, kültürlerini târümâr etmeseler, hayatlarını cehenneme çevirmeseler, gül gibi yaşayıp gidecekler.
Afrika’nın başbelası, kâbusu Beyaz Adam. İnsanlığın yükünü taşımak için geldi buralara ama Afrika’nın değerlerini yerle bir etti, zenginliklerini, altın ve maden yataklarını, tabiî kaynaklarını Avrupa’ya, Amerika’ya taşıdı.
Hem Afrika’yı yağmaladı, talan etti hem de kültürünü, inançlarını ve değerlerini yerle bir etti.
Afrika’nın içeriden, kendi iç dinamikleriyle ve iç aktörleri ile kurtulması, özgürlüğüne kavuşması mümkün değil. Dışarıdan bir müdahale, güçlü bir yardım, sağlam bir destek, sarsılmaz bir katkı olmadan Afrika’nın kurtulması ham hayaldir.
Afrika’da iç dinamik ve iç aktörler var elbette ama bunların kıtanın makûs talihini yenmesini sağlayacak bir gücü, karşılığı yok, ne yazık ki.
AFRİKALILAR, PRANGALARINI NASIL KIRACAKLAR?
Afrika’ya öyle bir pranga vurmuş ki Avrupalı emperyalistler; sömürgeci zihniyet, sömürgeci hâlet-i ruhiye, Afrikalılara da sirayet etmiş aynıyla. Avrupalıların kurdukları ve Afrika’yı, kaynaklarını yağmaladıkları, en önemlisi de Afrikalıları celladına âşık ederek, “Afrikalılar aslâ özgür olamazlar, kendi ayakları üzerinde duramazlar, Afrikalılar köle olarak yaratılmıştır” şeklinde bir algı, Afrikalı aydınların, elitlerin ve gençlerin zihnine silinemeyecek şekilde kazınmış durumda.
Sömürge zihniyetini yıkmak çok zor, asırlara sârî uzun soluklu, köklü bir çabayı gerektirir.
Sömürgeci zihniyet, sömürgeciler Afrika’yı fiilen bir şekilde terketmiş olsalar da gerçekte diri bütün Afrika ülkelerinde. Bu kez yerli sömürgeciler, sömürgeci Batılıların zihnen ve paralı uşakları sömürgeci zihniyeti aynen devam ettiriyorlar.
Sömürgeci zihniyetin prangalarını kırarak zihinlerini özgürleştiren insanların ise bu kez Afrika’yı gerçek özgürlüğüne kavuşturabilmelerini sağlayacak bütün yolların tıkandığı gerçeği, Afrika’nın kendi çocuklarının Afrika’nın makûs talihini yenecek diriltici bir hamle yapmalarını imkânsızlaştırıyor.
Afrika’yı ancak sömürgeci zihniyete sahip olmayan Afrika dışından bir güç kurtarabilir bu zihnî ve fiilî esaret girdabından!
O güç kim olabilir peki?
Çin olabilir mi? Asırlardır birlikte yaşadığı Müslümanlara en kutlu ve özel günleri bayramlarını kutlamalarını bile yasaklayan aşağılık Çin olamaz Afrika’yı kurtaracak güç.
Çin’in de, Hind’in de, Japonya’nın da Afrika’ya vereceği tek şey, sadece renk ve şekil değiştirmiş kapitalizm! Nasıl ürpertici bir traji-komedi bu, değil mi?
Avrupa, İngiltere’si, Fransa’sı, Portekizlisi, Belçikalısı ve Hollandalısı ile kanını emdi Afrika’nın, kanını emmeye de devam ediyor hâlâ!
Kapitalizm, aynı zamanda Afrika’yı sömürerek bu kadar semirebiliyor.
Bugün Paris sokakları, alev alevse, bunun suçluları, sorumluları Paris’in banliyölerinde köpek muamelesi gören Cezayirliler değildir! Bunun sorumluları, vampir gibi asırlarca Afrika’nın kanını emen Batılı emperyalistlerdir!
Afrika’yı kurtaracak yegâne güç, insanlık tarihinde adaletin, hakkaniyetin ve merhametin timsali Müslümanlar olabilir yalnızca.
Aydınlanma hikâyesinin Avrupalıların karanlık ruhlarını nasıl maskelediğini, Afrika’yı görürseniz, yaşarsanız, duyarsanız o zaman anlarsınız ancak! Aydınlanma’nın gerçekte sığ, içi boş bir balon olduğunu, zihni körleştiren ve köleleştiren bir karartma operasyonu olduğunu Afrika’yı görünce anlıyor insan!
Kediler, Aydınlanmacı Avrupalıların mazlum Afrikalılara yaptıkları zulmü idrak edebilselerdi, yaşadıkları hayata kahrederlerdi herhalde! Batılılar, kedilerden daha fazla içlerine kapanmış olmalılar ki, dünyaya kan kusturduklarını ya göremiyorlar ya da aldırış etmiyorlar buna!
Ne denli ürpertici bir durum bu böyle! Vesselâm.
.Malavi’de unutulmaz bir bayram sabahı…
Yusuf Kaplan
2/07/2023 Pazar
MANGOCHI’DEN NYENJE’YE…
Tecrübeyle sabittir: Bayram, Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde daha lezzetli geçer. Bayram namazları, Müslümanları birbirine daha bir kenetler…
Londra’da 12 yıl yaşamış biri olarak “gurbet elleri”nin bayram hüznünü ve neşesini nasıl da güzel harmanlandığını iliklerine kadar yaşamış biri olarak söylüyorum bunları.
Aziziye Mosque’ta yaşadığım bayram ve bayram namazı sevincini ve hüznünü anlatmaya kelimeler kifâyet etmez…
GURBET ELLERDE BAYRAMLAR BİR BAŞKA GÜZELDİR
Afrika’da bayramlar daha da içlidir: İnsanın yüreğine işler, yüreğini delip geçer, derin izler bırakır, tamiri zormuş gibi görünen kalıcı izler…
Madalyonun bir yüzü öyle.
Diğer yüzü ise şöyle madalyonun: Afrika’da yaşanan bayram sevincini hiçbir yerde yaşayamazsınız. Aylardır, yıllardır yüzleri gülmeyen mazlumların yüzlerini güldürmek, dünyayı cennete çevirmektir onlar için: Bunu siz de hissedersiniz, onlar da bütün hücreleriyle…
Bu yıl da böyle bir bayram için Afrika’dayız Afrika Derneği’nin organizasyonuyla. Mustafa Efe, güzel bir işe öncülük ediyor. MTO İstanbul Avrupa Yakası sorumlusu Hikmet Çolak kardeşim, Hasan Kazankaya, Ramazan Çınar ve Muhammed Yeşil’le üç gün boyunca Malavi’de geçirdik bayramı.
MTO olarak biz bu tür organizasyonlara girmiyoruz ama burada güzel bir destek vermiş olduk. Katkı veren bütün kardeşlerime teşekkür ediyorum.
MEDİNE MODELİ YOL HARİTASI: AKIŞ, BAKIŞ VE VARIŞ…
Bayram namazını başka bir şehirde eda edeceğiz ve kurbanlarımızı da orada keseceğiz.
Sabah erkenden yola koyuluyoruz…
İki saatlik bir yol gideceğiz hem bayram namazı kılabilmek hem de kurbanlarımızı kesebilmek için.
Önce bir polis kontrol merkezinden, sonra da Bilal-Mussa Tambuli adlı başka bir polis kontrol merkezinden geçiyoruz. Kimlik filan sormadan “geçin” diyor ikisindeki görevli de.
Bu polis kontrol merkezi Mozambik sınırında. Şehir ikiye parçalanmış: Sol taraf, Mozambik’te kalmış, sağ taraf Malavi’ye bırakılmış. Şairin “bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa” dediği türden İngiliz emperyalizmi izi bu.
Sınır şehri olduğu için, Malavi’de başkent Lilongwe’den Mangochi’ye ve ötesine kadar yaptığımız bütün yolculuklarda gördüğümüz pazar yerlerinin en büyüğü buradaydı. Hem bayram günü havası vardı hem de pazar çok büyük olduğu için, her taraf insan kaynıyordu: Mozambik sınırında olan bir sınır şehri olmanın verdiği sınır ticareti imkânı buradaki pazarın büyümesine yol açmış.
Dikkatimi çeken küçük ama anlamlı bir ayrıntıya sizin de dikkatinizi çekmek isterim: Müslüman beldelerdeki neredeyse bütün pazarlarda, pazarın içinde, ortasında, merkezinde bir cami var. Medine modeli bu. Şehrin atardamarı ve toplardamarı aynı yerde nefes almasını sağlıyor insanların.
Duble yol veya otoban yok Malavi’de. Genellikle böyle yollar.
Pazar yerlerinin istisnasız ana caddeler üzerinde kurulması, ticaretin dünyanın bütün kültürlerini ve insanlarını birbirine bağlayan köprü’sü olduğunun bir göstergesi yolların, ana caddelerin. Akış, bakış ve varış: Hayatın başka hayatlara, insanın başka insanlara değmesinin, değebilmesinin üç aşamalı yol haritasını sunuyor bu yollar ve pazarlar…
Ayrıca yollar, sadece uluslararası ticaretin ve kültür alış verişinin değil, mahallî hayatın da ayrılmaz bir parçası: Yollar, sadece taşıtlar için değil, insanlar için de kullanılan hayat alanları: İki şerit gidiş-geliş şeklinde planlanmış ama her iki şeridin yanına birer şerit de insanlar için yapılmış. İnsanlar, yolları hayat alanına dönüştürmüş. Hareketli hayat alanı ama. Oyun alanı gibi aynı zamanda tıpkı hayatta olduğu gibi.
BAYRAM HAVASI: HAKİKAT ŞARKISININ NEFESİ
Ben bu yazıyı Mangochi’den Bayram namazı ve kurban kesimi yeri Nyenje’ye giderken arabada yazıyorum: İnsanların sokaklarda, caddelerde, pazar yerlerinde bayram havasına tam tamına girdiklerine, bayramı doyasıya yaşadıklarına şehadet ediyoruz: Sade ama en temiz giysilerini giyinen insanlar; bayramlık giysileriyle etrafına bakınan, şakalaşan, oynayan, belli ki bayramı yaşayan gençler, çocuklar; evlerinin önlerini süpüren erkekler, kadınlar; pazar yerlerinde kendi satış yerlerinin önünü temizleyen insanlar… Yollarda motosikletleriyle, daha çok da bisikletiyle coşkuyla, heyecanla insan taşıyan, eşya taşıyan, yük taşıyan insanlar.
Bayram diye rengârenk başörtüsü takan kızlar, kadınlar…
Ve sonunda iki saatlik yolculuktan sonra Nyenje’de bayram namazı kılacağımız noktaya geliyoruz.
Bizi karşılayan insanlarla bayramlaşıyoruz, samimi, yürekten musafaha yapıyoruz ve sarıyoruz birbirimize kopmamacasına: Sarılmak, insanın yüreğinden yakalayarak sarsmanın ve sarsılmanın peygamberî yolu.
Caminin dışına sergiler serilmiş, dışarıda kılacağız namazı. Abdest almak için bir çeşme yapılmış hemen oracıkta. Bir kısım insanlar sıraya girmiş abdest alıyorlar.
Bu şadırvan işlevi gören çeşmenin hemen önünde namaz kılınacak duvarla ayrılan bir mekanda bir tarafta kız talebeler ve büyükleri, diğer tarafta erkek talebeler ve büyükler yer alıyor. Talebeler, yetimhanenin medrese talebeleri. Büyükler de köyün ahalisi. Yeşillikler arasından büyükler namaz için gelmeye başlıyorlar…
Bayramlıklarımızı, bayram namazından sonra Filiz Ertuğrul Hanım kardeşimizin emek vererek hazırladığı hediyelerimizi çocuklara dağıtırken büyük bir coşku kaplıyor etrafı. Ezilmekten zor kurtuluyorum… Ne olursa olsun bu coşkuyu yaşamalarını istiyorum iliklerine kadar. Nefes alsın onlar da, nefesimiz nefesimize değsin de hakikatin sesi, gür sesi ulaşsın yeryüzünden gökyüzüne… Rahman, rahmetiyle muamele etsin hakikatin şarkısını besteleyen insanlara; rahmet, prangaları kırsın, kardeşlik hâkim olsun yeryüzünde, özellikle de mazlum kıta Afrika’da…
Bayram hediyelerini aldıkça sevinç çığlıkları atıyor çocuklar, birbirlerine sarılıyorlar coşkuyla…
Yüzleri gülmeyen insanların yüzlerini güldürmek değil midir bayram!
.Addis Ababa’dan Lilongwe’ye: Emperyalist Batı ve beklenen Türkiye…
Yusuf Kaplan
30/06/2023 Cuma
MALAWİ
Addis Ababa Havaaalanı’na iniyoruz yaklaşık 6 saatlik yolculuktan sonra.
Havaalanı, Afrika’nın en büyük havaalanlarından biri.
Ama bakımsız ve çok kalabalık. New York’un meşhur Kennedy Havaalanı ile Paris’in Orly Havaalanı’nı hatırlattı bana.
Üç havaalanının ortak yanlarından biri de insanların çoğunun zenci olması. Kennedy Havaalanı tıkış tıkıştır. Amerika’da olduğunuzu unutursunuz bir an. Bakımsızlık, yoğun kalabalık, aksayan hizmetler, sizin Afrika’da bir yerde olduğunuzu sanmanıza yol açar.
Bunları Afrika’nın mazlum insanlarını aşağılamak ya da küçük görmek için yazamıyorum, elbette ki. Ne münasebet!
Afrika’ya ayak bastığınızda ilk hissettiğiniz, iliklerinize kadar yaşadığınız duygu, koskoca kıtanın nasıl aşağılık bir şekilde yağmalandığı... Kanının emildiği... İliklerine kadar sömürüldüğü... Hadım edildiği... Avrupa’nın ve Amerika’nın refah içinde yüzüyor olmasını Afrika, Latin Amerika ve Asya kıtalarını yani bütün dünyayı sömürüp semirmelerine borçlu olduğu… yakıcı gerçeği!
Addis Ababa Havaalanı’nda iğreniyorum bu emperyalistlerden bir kez daha! Havaalanının orasında burasında tek tük rastladığımız ama kibrinden burnundan kıl aldırmayan, bağıra çağıra, böğüre geğire konuşan, sesleri bütün havaalanında yankılanan Batılı emperyalistlerin şımarık çocuklarını görünce her şeyinden iğreniyorum bu aşağılık Batılı emperyalistlerin!
İstanbul Havaalanı›na benzeyen tek yanı, büyüklüğü Addis Ababa Havaalanı’nın.
Şu net ama: İstanbul Havaalanı mücevher gibi. Muazzam bir eser. Emperyalizmin izlerine rastlayamazsınız.
Addis Ababa’da, Kennedy veya Orly Havaalanı’nda ya da İngilizlerin Heathrew Havaalanı’nda her karesinde emperyalizmin izleri vardır, her köşesine emperyalizmin havası sinmiştir. İnsanların yüzlerine baktığınızda derilerinin renklerinden ötürü nasıl itilip kakıldıklarını, kendilerine insan muamelesi yapılmadığını haykırır sanki insanların yüzleri size.
Ama İstanbul Havaalanı öyle mi? Burası tam bir kültürler, inançlar, farklılıklar panayırı gibidir. İnsanların yüzlerinde nefret değil merak duygusu hâkimdir. Yüzleri güler insanların.
Osmanlı’nın çocuklarının ülkesine ayak basmıştır herkes yolcu da olsa. Güvendesiniz demektir. İçinizi huzur kaplar. Emperyaliste rastlayamazsınız İstanbul Havaalanı’nda. Emperyalist kuyruğunu kıvırır saklar! Burada kültürlerin zenginliği ve çeşitliliği geçit resmi yapar…
Özel bölmelerinde, lounge’larda, sınıf farkı belli eder kendini. Üst sınıflar, yer içerler. Sınıf farkı rahatsız eder bizleri, biz Türkleri. Ama bu farklılık, sömürünün ve semirmenin eseri ve göstergesi değildir. Dünyanın üst sınıflarının buluştukları yerdir belki en fazla. Emperyalizm havası esmez burada. Dünyanın aristokrasisi ve biraz da burjuvazisi bakar birbirine burada, göz atar.
Addis Ababa da, İstanbul Havaalanı gibi Afrika’da “hub” işlevi gören bir kaç havaalanından biri. Bakımsız, havasız, albenisiz. Devâsâ bir hangarı andırıyor. Ama Havaalanının her bir köşesi zulüm, işkence, yağma, sömürü, hâsılı, emperyalizm kokuyor! İnsanın suratı asılıyor, öfke doluyor…
Arefe günü olduğu için, Havaalanı Müslüman kaynıyor. Kamerunluların çoğunlukta olduğu bir alana geçiyoruz. Yere seccademizi serip namaz kılacağız Hikmet Hocam’la… Sarının tonlarına boyanan giysisiyle Kamerunlu bir Hanım Etiyopya Havayolları’nın battaniyesini sermiş namaz kılıyor. Onun namazını tamamlayıp kalkmasını bekliyoruz... Biz de bir şey serip namaz kılalım derken namaz kıldığı battaniyeyi bize uzatıyor Hanım teyze. Yüzümüz gülüyor. Teşekkür ederek namazımızı eda ediyoruz oracıkta.
Uçakta uçağın uçuş güzergâhını veren haritadaki küçük ama anlamlı bir ayrıntı dikkatimi çekiyor: iki tür mesafe birimi veriliyor, malum her yerde: km ve mil. Kilometre verilirken, Metrik birim, denmiş. Mil verilirken, Emperyal birim, denmiş!
Bu İngilizler ne kadar aşağılık öyle yahu. Sizi zihnen böyle teslim alıyor, kölesi yapıyor. Emperyal birim, ufuk demek, çap demek, İngiliz aristokrasisi demek, İngiliz dünya hegemonyası demek ve tabii ‘üzerinde güneş batmayan’ İngiliz İmparatorluğu demek.
Ayrıca uçak misyoner kaynıyor! İngiliz misyonerler, besbelli. Birbirlerine selam veriyor, hal hatır soruyor, birbirlerini ziyaret ederek koridor sohbetleri yapıyorlar… Yüz yıl önce kahir ekseriyeti Müslüman olan Malavi’nin Hıristiyanlaştırılmasında kilit rol oynayan bu misyonerlerin faaliyetlerini, filmi de çekilen Dr. Livingston’ın “yediği herzeleri” daha sonra yazacağım.
Bütün bunlar, Osmanlı’nın nasıl güzel bir devlet olduğunu ispatlıyor bir kez daha. O yüzden Afrika’nın her bir köşesinde Osmanlı’yı şükranla anıyor insanlar ve “Gel ey Osmanlı!” diyerek dualar ediyorlar. Bizleri gördüklerinde de her yerde bağırlarına basıyorlar.
Osmanlı emperyalist olmayan, sömürmeyen tek büyük dünya devleti ve sofistike medeniyet şu çivisi çıkmış yeryüzü coğrafyasında. Balkanlar’a bakın, nasıl güzel iz bırakmış Osmanlı Balkanlar’da: Sömürünün, nefretin ve kan emiciliğin değil merhametin, adaletin, sulh ve kardeşliğin izleri... Balkanlar, Osmanlı’nın dünyaya söylediği sözü, bestelediği şiiri.
Afrika’da Osmanlı’nın çocukları çok seviliyor.
Addis Ababa Havaalanı, Türk kaynıyordu! Diyanet Vakfı ekipleri, İHH ekipleri, Safa Vakfı ekipleri, Hayrat ekipleri, daha adını sanını ilk kez duyduğum çok sayıda hayır kurumu, güzel Müslümanlarla bayramı Afrikalı mazlum kardeşlerinin yanında yapmak için yollara düşmüş.
Sadece yardımla yetinmeyeceğiz: Afrika’yı dün olduğu gibi yarın da gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşturacak uzun soluklu eğitim ve kültür, direniş, diriliş ve varoluş hamlesinin yol haritasını çıkarıp, bu yol haritasını aldım adım hayata geçirmenin mücadelesini ortaya koyacağız. Bunu, herkesten öne biz yapacağız.
Şunu aslâ unutmayacağız: Türkiye beklenendir…
Yüzyıl, bu sözün gerçeğe dönüştüğü yüzyıl olacak inşallah…
Başta deprem bölgesindeki kardeşlerimiz olmak üzere herkesin bayramını tebrik ediyorum buradan Malavi’den. Hayırlı bayramlar.
.İkinci Doğu Seferi: Dirilten Kardeşlik Ruhu (2)
Yusuf Kaplan
25/06/2023 Pazar
MTO’muzun başta Siirt’teki liseli beş parlak talebesi olmak üzere Güneydoğu’daki kardeşlerimizin gönüllerini fetih, medreselerimizi keşif için çıktığımız İkinci Doğu Seferi’mizi, MTO Bingöl Temsilcisi Seyfullah Yiğit kardeşimin coşkulu, tefekkür dolu ve su gibi akıcı kaleminden yayınlamaya devam ediyorum.
9 Haziran Cuma
Sabah erkenden kalktım. Bingöl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Muhammed Fatih Kartal dostumuzu aradım. Sabah 10:00’da Bingöl Müftülüğü’ndeki program üzerine konuştuk. Sunum metni istedi. Yusuf Hocayı almaya gidiyordum. Hocayı beklerken yazarım diye düşündüm, 10 dakika sonra atarım dedim ve 10-15 dakika içinde bir metin yazıp gönderdim. Az ve öz bir sunuş metni oldu. Hoca, anlamış! Sonra konuştuk. İşte talebesini yazı üslubundan tanıyan usta hoca!
Sabah 08:30’da kahvaltı programı vardı STK’larla. Oraya katıldık. Sonra saat 10:00’daki nefis geçecek olan konferansa katıldık. Hafız Dostum Sadullah Turan Hoca da Kur’ân tilâveti için hazır bulunuyordu. Güzel bir Kur’ân tilâveti icra etti. Sonra da rüzgâr esti ve geçmedi… herkese tesir ederek herkes üzerinde paylaşıldı…
Hocayı uyarmadan hoca durmaz! Çünkü zamana ve mekana kayıtlı değil! Aşkın bir ruh hali! Başka türlüsü zaten olmazdı ki! Güzel bir kapanış yaptı Hoca. Sonra Müftü Efendi Mustafa Topal’ın nazik daveti üzerine çay içmeye gidildi. Çaylar geldi. Milli Eğitim Müdürü Kadir Hoca da odada. Çaylar içildi. Şekerden tadıldı. Lezzetli kısa bir sohbet yapıldı…
Cuma için 15 dakika vardı ve namazı yolda kılacaktık. Ağaçeli Köyü›nde kılarız diye planlamıştım. Lakin olmadı. Dostlarım Cumali Bayçumendur Hoca ile Saim Uzunboy Hoca da bunun için arabayla peşimize takıldılar. Ancak köyde karar değişti. Basacaktık... Nerede ezan okunursa orada kılacaktık. Dostlarımla vedalaştık ve son sürat yola koyulduk…
Solhan’ın girişinde Cumaya yetiştik. Bu arada Mustafa Yoldaş da geldi. Diyarbakır ekibinden. Böylece Muharrem Kartancı abi, Yusuf Karakuş abiler dışında ekibe bir kişi daha katılmıştı. Zamanımız bereketlenmişti. Mücahit Kumandaveren ağabey de Bitlis’ten yola çıkmış, bizi Muş’ta karşılayacaktı. Biz ondan hızlı çıkmıştık. Bizi durdurabilene aşkolsun…
Muş’un girişine yakın Tarihi Murat Köprüsü tarihî bir olaya şahitlik etti. Yusuf Kaplan ata biniyordu… Köprüyü görür görmez; işte İslâm Medeniyetinin özeti dedim. Mücahit abileri beklerken foto çektik. Ata bindik. Biraz yağmurla nasiplendik…
Muş Memur Sen’de küçük bir salonda engin bir zihin sofrası açtı Yusuf Hoca MTO talebelerine…
Yoğunluk azaldı derken Hocamızın ısrarı üzerine Van programını gecenin 21:00’ne yerleştirmiştik. Muş’tan Van’a doğru yola çıktık... Yolumuz uzundu... Programlarımız ise yoğun…
Yolda çok güzel sohbet oluyordu. Zihin açıcı, ruh dolu sohbetler… İnsan, kendisini büyük adamların yanında açabilir ancak! Kendi kapasitesini ufku deryalar kadar olan büyüklerin yanında keşfedebilir…
Van ekibinden hamiyetli Umut Sofuoğlu kardeş, bizi Van’ın dışında arabayla karşıladı. Onun sayesinde karmaşık yolu daha rahat bir şekilde aldık. Van’da da ferah bir salonda kaliteli bir program oldu. Van MTO Temsilcimiz Yasemin Yılmaz kardeş, nezih ve nefis bir program hazırlamış. Araba kullanacağımız için Yusuf Karakuş abi ve ben programı yarıda keserek arabaya uyumak için gittik 45 dakikalığına. İyi de geldi. Program sonrası geri dönüş Tatvan’a... Gece 1:30-2:00 gibi Tatvan’a vardık. Ruh dolu bir Cuma gününe üç il, bir ilçe sığdırmıştık…
10 Haziran Cumartesi
Günler… o kadar dolu geçiyordu ki, sanki bir aydır yollardaymışız gibi geliyordu. Bir de Allah’ın (cc) yardımıyla programlar genel olarak suhuletle geçiyordu.
Sabah telefon geldi. Mücahit Hoca, “hazırlanın Ohin’e gidiyoruz” dedi. Mücahit Hocayla güzel bir uyum yakaladığımızı söylemiştim. İçimden şöyle geçiriyordum: Bu adamla dünyanın yükünü kaldırırım evelallah…
Hocaya haber verdik sabit oda telefonunu arayarak. Hocayla espri yaparak iletişime geçmeyi seviyorum. Robot değiliz ki abi. Tabi ki neşe katacağız. Tam ekip hazırız.
İki araba Bitlis’in meşhur ilim bölgesi Ohin Köyü›ne doğru son sürat yola revan olduk. Ohin, Şeyh Fethullah (k.s.), vesilesiyle ilim havzası haline gelmişti. Şeyh Fethullah, Şeyh Abdurrahman-i Taği (k.s.) Halife’siydi. Yaklaşık 150 yıldır medrese eğitimi burada devam ediyordu. Yasaklar zamanında bile! Nasıl mı? Mağaralarda! Medrese geleneği aralıksız bir şekilde bu bölgede bütün eza ve cefalara rağmen devam ettirilmiş Allah’ın inayetiyle…
Ohin’e Şeyh Asım (k.s.) sağken gelmiştim. Küçüktüm o zamanlar. Babamın ilme ve ulemaya olan muhabbeti, bizleri, bölgenin bütün ulu hocalarının nazarlarından nasiplendirmişti bir şekilde… Kapıda karşılandık. Kahvaltı yerde hazırdı. Baş müderris, Seyda Molla Fethullah’tı. Çok tatlı ve candan bir adamdı. Ruh sakinliğiyle etrafına güven ve huzur veriyordu. Hocayla güzel bir sohbetleri oldu medreselerin işlevleri ve sorunları üzerine. Muhammed Zahid Kuldaş hocamızın katkısı da çok önemliydi. Mustafa Yoldaş kardeşin soruları. Yusuf hocamızın soruları… karşılıklı sohbet havasında farklı ve verimli bir şey ortaya çıktı. Video kaydı da aldım. Nasip olursa yazacağız.
Sonra nadir eserler kütüphanesine geçtik. Burada da Muhammed Zahid hocayı videoya aldım. Kısa ama kaliteli bir video oldu. O da yazılacak inşallah. Ne kadar büyük mirasımız var bizim böyle, dedim kendi kendime! Allah’ın bir köyü dememek lazım! Bu arşivler… her yönüyle çalışılmalı… İnanıyorum. Yine eskisi gibi cemiyete, medreseler… yön verecek, yakın zamanda kendilerini diriltip ayağa kalktıktan sonra biiznillah..!
Ohin çok güzel geçmişti. Talebelerin gözlerinde parıltı ve ışık vardı. Yusuf Hocaya yoğun muhabbet besliyorlardı. Bizden bir şey bekliyorlardı. Ve bize adeta şunu söylüyorlardı: “Bizi keşfedin ve bizim ayağa kalmamıza yardım edin. Birbirimize ihtiyacımız var, bunu unutmayın. Bizi unutmayın. Bizi unutturmak isteyenlere karşı verdiğiniz mücadeleyi görüyoruz. Tebrik ediyoruz ve bu bize umut oluyor. Bize UMUT OLMAYA devam edin. Biz geleceğiz ve tarihi yeniden hep birlikte şekillendireceğiz inşallah…” diyorlardı.
.İkinci Doğu Seferi: Dirilten Kardeşlik Ruhu (3)
Yusuf Kaplan
26/06/2023 Pazartesi
MTO Bingöl Temsilcisi Seyfullah Yiğit kardeşimin 2. Doğu seferimizle ilgili izlenimlerini sizlerle paylaşıyorum:
Tatvan’da MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) talebe buluşması vardı. Alelacele döndük vetalebe buluşmamızı yaptık. Biraz sonra ekibimiz de geldi ve hep birlikte yola revan olduk... Akşam Siirt’te de talebe buluşmamız olacak. Tatvan’dan çıkmadan önce söz verdiğimiz üzere Ohin’e bağlı Ravza Medresesi’ne ziyarette bulunduk. Çok güzel bir program oldu. Kısa ama derin…
Tatvan’dan Norşin/Güroymak ilçesinde bir talebe ailesini ziyarete gittik. Yusuf Hoca söz vermişti. Sonra direk Siirt... Gecikmeli de olsa programa yetiştik. Siirt Tügva Temsilciliğinde mütevazı bir talebe buluşması oldu. Nefes almak için dışarı çıktım. Akşam namazı yakındı. Bir mescitte akşam namazını eda edip geri döndüm. Hoca, burada aşkın bir ruh haline bürünmüş ve çok kaliteli bir program ortaya çıkmış. Kaçırdık. Neyse, nasip diyelim… Mücahit ağabey, programın dehşet olduğunu söylemişti.
TİLLO VE MOLLA BURHANEDDİN ZİYARETİ
9 Haziran Cumartesi
Seyda Molla Burhaneddin’e muhabbetim vardı. Onun ilme olan aşkı beni benden alıyordu. Köklerin Hikayesi programında onun hayatını dinlemiştim. Hayran olmuştum kendisine. Dünya gözüyle elini öpüp duasını almak istiyordum. Bunu da hocaya söylemiştim. Mücahit ağabeye istediğimiz haber geldi. Normalde kimseyi kabul etmeyen Seyda, Yusuf hocayı kabul etmişti. Onun vesilesiyle bizler de onu ziyaret edecektik. Ancak öncesinden aşırı misafirperver bir Kur’an Kursuna ziyarete gittik. Zorla yemek yedik. Çay içtik. Oradan da direk Tillo’ya. İlimden önce EDEP diyen Seydaların Seydası Molla Burhaneddin’e…
Seydanın akrabası Fatih Yıldırım abi de bize eşlik etti. Aynı zamanda MTO talebesi. Seydanın oğlu Molla Alaaddin bizi kapıda karşıladı. Babası gibi hoş sohbet biri. Aşırı samimi ve yakın biri tıpkı babası gibi. Seyda’nın küçük odasına giriş yaptık. Oda küçük. Sayımız fazla ancak hiç sıkılma ve daralma yok. O küçük odadan bizi başka alemlere götüren bir şey vardı sanki! Onyılların ilim-irfan-hikmet tedrisatı, bu küçük odayı kainat kadar geniş yapmıştı. Bizler… küçük bir odaya değil, 70 yılı aşkın bir ilim yolculuğuyla elde edilen okyanuslar kadar geniş bir gönül sofrasına misafir olmuş gibiydik… gözlerimizin içi gülüyordu. Tarihin kesildiği yeri adeta yeniden bağlıyor gibiydik…
Tanzimat sonrasında öteye atılan ulemanın yeniden merkeze konması için bir çaba içindeydik Yusuf Kaplan hocamızın öncülüğünde. Müslüman alim ile Müslüman mütefekkir sırt sırta verip İslâm Medeniyetini yeniden tarihe sokacağı bir an’ın müjdesine şahitlik ediyorduk. Evet, evet bunun farkındaydık. Gözlerimiz bu sebeple ışıl ışıldı..! Biz geliyorduk ve gelecektik, gelişimiz yakındı! Gönüllerimiz bunu birbirine söylüyordu bakışlarla…
İslâm’ın nasıl kuşatıcı ve nasıl üstün bir din olduğunu Seyda-mütefekkir buluşması tek başına ispatlıyordu. Seyda, Yusuf hocaya bakarak: “Siz çok çok hoşgeldiniz” dedi o tatlı ve o çok güzel kendine has üslubuyla… bunu da söyledi ve çok hoşuma gitti: “Siz medrese savunucususunuz. Bu sizin için büyük bir nimettir. Medreseyi bilmeniz ve bunu savunmanız bir nimettir.” Gerçekten de Yusuf hoca, arslanlar gibi şunu bağırarak söylüyor: İslâm Medeniyetinin kendine has eğitim formu, medresedir! Medresenin ruhu bozulmadan diriltilmesi lazım. Buradan, ümmetin önünü açacak insanların yetiştirilmesi adına medreseler diriltilmeli..!
Bu seyahatlerle aslında ümmetin ana omurgasını oluşturan medreseleri “salladık” ve tabi ki “sallandık”! Karşılıklı çok güzel bir etkileşim oldu. Bu etkileşimler daha sık olmalı. Nasıl bir miras üzerinde oturduğumuzun daha derinden idrakine varmalıyız! Ve bu şuuru memleket sathına, ümmet coğrafyasına yaymalıyız!
Aşkın bir şevk haliyle İlim Yayma’nın yurduna geldik. Fatih Yıldırım bizi bırakmayıp eşlik etti. Seni bırakalım desek de kendim giderim, yakın zaten, deyip vedalaşıp ayrıldı bizden. İçeri geldik. Fotolar, kısa videolar paylaşıldı. Hepimiz çok mutluyduk. Siirt İlim Yayma Başkanı, Seyda’yı pandemiden bu yana göremedik dedi. Nasipliydik yani…
ZUKAYD VE MOLLA SİBĞATULLAH ZİYARETİ
11 Haziran Pazar
Sabah kahvaltımızı yaptık. Zukayd köyüne gidip gitmemede bir kararsızlık oluştu. Telefon açılmış ancak ulaşılamamıştı. Bismillah deyip gittik. Sürpriz ziyaret yapacaktık. Hocanın uçağı da 11:30 gibi. Gideceğimiz yer de havalimanı güzergahı. Neyse, vardık medreseye. Burası da köklü bir yer. Meşhur Seyda Molla Halil-i Siirdi (k.s.)‘yle başlayan bir ilim havzası. Torunlarından Seyda Molla Sibğatullah tarafından gelenek devam ettiriliyor. Selam verdik. Seyda yok. Evde, hasta. Talebesine “hemen Seyda’yı ara Yusuf Kaplan hocanın kendisini ziyarete geldiğini söyle ve uçağının da olduğunu ekle”, dedik. Seyda, 5-10 dakika içinde geldi. “Vallahi hastaydım sizi gördüm iyileştim. Bir şeyim kalmadı” dedi. İşte samimi muhabbet..!
Tabii Seyda’yı odasında beklerken Yusuf hocanın eteğinde toplanıp Arapça bir eserden hoca vesilesiyle biraz nasiplendik! Her yerde tedrisat!
Seyda, çok tatlı ve hoş biriydi. Samimi. Sohbet ehli. Çok güzel ve eski el yazma eserleri var. Büyüklerinden kalma muhteşem hat yazmaları… Tam bir tarih arşivi mübarek! Hocaya dedesinin yazdığı, kendisinin bastırdığı Arapça tefsiri hediye etti. Burada çok feyizlendik. İyi ki, iyi ki geldik dedik!
Aslında Seyda’nın duası kabul olmuştu. Seyda, sosyal medyadan Yusuf hocanın medrese ziyaretlerini görmüş ve tatlı bir şekilde sitemde bulunmuş ve bu, dua olarak kabul oldu: “Burayı görmemesi eksik olur” demiş. On dakika sonra da talebesi aracılığıyla biz aradık. Çok zeki ve dikkatli bir talebesi vardı Seyda’nın. İnsan avcısı Yusuf Kaplan’dan kaçar mı? Kaçmadı. Hemen keşfetti. Hocanın yorulmadan böyle hazine keşfetmeye olan merakı ve hevesine bayılıyorum, itiraf edeyim!
Ve yine firâk ve hüzün! Hayat böyle… Hep ayrılıklarla dolu. Bir gün hiç ayrılmayacağımız Cennet için burada sürekli ayrılmak zorundayız! Gerçi gönülleri bir olana burada da ayrılık yoktur!
Hocayı uğurladık. Ve evli evine, köylü köyüne geri döndük.
İsmini yazdığım, yazmayı unuttuğum herkese; doğrudan ve dolaylı bu seyahatlere katkı veren herkese teşekkür ediyorum. Rabbim! Nice hayırlı seferler… Gönül seferleri gerçekleştirebilmeyi nasip etsin inşallah.
.İslâmî Kürt koridoru: İslâmî kültürel mirasın ve kardeşliğin diriltilmesi
Yusuf Kaplan
12/06/2023 Pazartesi
İkinci Doğu Seferimiz oldukça verimli geçti. Büyük bir manevî haz aldık. Kalpleri fethettik, yüzümüz güldü, kardeşliğimizin nasıl pekiştirilebileceğinin ipuçlarını yakaladık, adım adım iz sürerek geleceğimiz adına ümitvâr olmamızı sağlayacak yol haritasını gösteren muazzam bir kültürel ve entelektüel kazı yaptık bir grup inanmış ve adanmış güzel kardeşimle birlikte.
Samsun’dan Muharrem Kartancı, Bitlis’ten Mücahit Kumandaveren, Diyarbakır’dan Mustafa Yoldaş, Malatya’dan Yusuf Karakuş ve Bingöl’den Seyfullah Yiğit kardeşlerimle unutulmaz bir seyahat gerçekleştirdik Bingöl’den Muş’a, Van’dan Tatvan’a, Bitlis’ten Siirt’e kadar ülkemizin medreseler havzası olarak adlandırılabilecek bölgesine.
MEDRESELER VE İSLÂMÎ KÜRT KORİDORU
Bitlis ile Siirt bölgenin hatta ülkemizin ilim, irfan ve hikmet birikiminin kök saldığı, oradan medresenin, tasavvufun bölgeye ve ülkemizin diğer bölgelerine dalbudak saldığı iki güzel ve özel şehri. Bitlis’teki Norşin medreselerini birkaç ay önce ziyaret etmiş, tadı damağımızda kalan unutulmaz ziyaretler yapmış, sohbetler gerçekleştirmiştik.
Bu kez de Bitlis’teki Ohin medreseleri ile Siirt’teki Tillo ve Zukayd medreselerini ziyaret ettik.
Bu yolculuğumuzda önce Bingöl’deki Şeyh Ahmet Medresesi’ne uğradık, bir Hasbihal yaptık.
Biz ziyaretlerimizi gerçekleştirirken, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin diğer şehirlerindeki, özellikle de Diyarbakır’daki medreselerinden ve müderrislerinden telefon üstüne telefon aldık, medreselerini ziyaret etme sözü verdik önümüzdeki Malavi ve Özbekistan seyahatlerinden sonra.
Cumartesi sabah, Ohin medresesinde müderrislerle kahvaltı yaptık. Molla Seyda Fethullah Ayte ve Mehmed Said Ekmen hocalarımızla medreselerin bölgenin İslâmî kimliğinin ve Ehl-i Sünnet omurgasının inşasında ve korunmasında gördüğü vazgeçilmez tarihî role ve bu rolü nasıl yeniden diriltebileceğimize dâir nefis bir müzakere ve mütalaa gerçekleştirdik.
Medresenin nadir elyazması kitaplarının bulunduğu kütüphanesini ziyaret ettik. Burada Seyda bize ürpertici bir laiklik zulmü hikâyesi anlattı: “Medresenin kütüphanesinin bulunduğu yerin altında bir mağara vardı, biz medresenin önüne talebeleri bekçi olarak dikiyorduk, jandarma geldiğinde hemen talebelerle mağaraya sığınıyorduk. Jandarma Kur’an eğitimine bile izin vermiyordu. Bir jandarmayı görünce ödümüz patlıyordu.”
Benzer bir hikâyeyi ismini vermeyeceğim bir şehrimizin Ticaret Odası başkanı da anlattı, bunu anlattığım başka insanlar da.
Meğer CHP nasıl büyük zulümler yapmış bu bölgede. O İstiklal denilen köleleştime mahkemelerinde nasıl büyük zulümler yapmış! Ne ürpertici zulüm hikâyeleri var öyle!
Ohin Medresesi’ndeki talebe kardeşlerimizin zeki, çalışkan ve şuurlu olmaları dikkatimi çekti; bize gösterdikleri teveccüh de çok şaşırttı; benzer bir teveccühü Molla Burhaneddin Hocamızı ziyaretimizde de gördük. Bütün dertli, hasbî, güzel medrese talebesi kardeşlerime kalbî teşekkürlerimi iletmek isterim.
Siirt Tillo’da Seyda Molla Burhanettin Hocamızı Mücahidiyye Medresesi’nde akşamın ilerleyen saatinde 23.00’e doğru ziyaret ettik.
Molla Burhaneddin, 95 yaşında günde 10 saat ders veriyormuş! Muhteşem bir dinamizm, örnek alınacak, nefis bir davranış bu! Edebin ilimden önce geldiğini veciz ifadelerle anlattı Molla Burhaneddin o akşam.
Bizi görünce kendisinin de talebelerinin de gözleri ışıdı, çok sevindi, çokça dualar etti Molla Burhaneddin çalışmalarımızdan ötürü bize. Biz de günümüzün manevî mimarlarından bir âlimi ve medresesini ziyaret etmekten büyük manevî haz aldık.
Son gün, havaalanına gitmeden önce Kurtalan’daki Zukayd Medresesi’ni ve Seyda Molla Sıbğatullah Sevgili’yi ziyaret ettik. Dedesi Molla Halil’in yazdığı, kendisinin özenle bastırdığı Arapça tefsiri imzaladı ve hediye etti.
Doğu ve Güney Doğu’nun sorunlarını, medreseleri ve bu güzel, mazlum âlimleri hiçe sayarak çözemeyiz. Bu mümkün değil.
Kürtlerle Türklerin kardeşliğinin en güzel kaynaklarından biri bu İslâmî geleneğin en güçlü birleştirici unsuru âlimler ve medreselerdir.
CHP VE PKK: İSLÂMSIZ TÜRKLÜK VE İSLÂMSIZ KÜRTLÜK PROJELERİ
PKK Kürtlerin, CHP de (Türkiye’nin ve) Türklerin İslâmî kimliğinin yok edilmesi için mücadele ediyor. CHP’nin vazifesi, Türkiye’nin ve Türklerin İslâmî kimliğini yok etmek, PKK’nın, HDP’nin ve uzantısı örgütlerinin vazifesi ise, Kürtlerin İslâmî kimliğini, birikimini ve köklerini kurutmak.
CHP iktidar olamamış olabilir ama vazifesini yerine getirmekte çok büyük başarı elde ettiğini görüyoruz: CHP'ye hâkim olan küçük bir kadro, devşirmeler ve devşirmelerin devşirmesi küçük bir azgın azınlık Türkiye'yi, toplumu İslâm'dan uzaklaştırmak için inanılmaz bir mücadele verdi ve bu mücadelesinde çok büyük bir başarı elde etti.
Kemalist / laikçi ideoloji, yıkım makinası gibi işlev gördü, hâlâ da bu işlevini sürdürüyor. Bu ülkenin bağımsızlığını savunan, samimi, azınlık olduğunu gözlemlediğim gerçek Kemalistleri tenzih ederek söylüyorum: Küresel çıkar çevreleri, emperyalist ülkeler ve onların uzantısı yıkım şebekeleri Kemalizm'i, laiklik, irtica gibi kavramları birer silah gibi kullanarak toplumun ruh köklerine, değerlerine dinamit yerleştirdiler. Dışarıdan fiilen sömürgeleştirilemeyen bu ülkeyi içerden zihnen sömürgeleştirdiler.
Bu toplumu zihnî endülüsleşme (yok olma) tecrübesinin eşiğine sürüklediler. II. Doğu Seferi olarak adladırdığımız bir kaç gündür karış karış dolaştığım Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki zihnî endülüsleşmenin çok büyük boyutlar kazandığını, Müslüman Kürt kardeşlerimizin İslâmî değerlerini, köklerini ve kurumlarını yerle bir ettiğini yani Kürt endülüsleşmesinin ürpertici boyutlar kazandığını gördüm ve irkildim.
Medreseler ve medreselerle etle tırnak gibi iç içe geçen tasavvuf, Ehli Sünnet omurganın kurulmasını sağlayan en güçlü pınarlardan biri oldu, en zor zamanlarda, yok oluş zamanlarında Kürt kardeşlerimizin İslâmî kimliklerini korudu. Şimdi hem İslâmî kimliğin hem de Ehli Sünnet omurganın büyük bir tehdit altında olduğunu gözlemliyorum.
Derhal neşter vurulmalı. Ülkemizin ve medeniyet coğrafyamızın huzur ve barışının teminatı İslâmî kimliğin ve Ehli Sünnet omurganın kurucu ve koruyucu kaynakları köklü bir tarihî geçmişe sahip olan medreseler ve tasavvuf geleneğimizin yeniden güçlendirilmesi, diriltilmesi ve sorunlarının yakından mercek altına alınarak çözümlenmesidir.
.Bir başka açıdan bir kültür felsefesi (1)
Yusuf Kaplan
9/06/2023 Cuma
Yazıyı Bingöl’de Kumgeçit Köyü ile Büyüktekören Köyü arasındaki bir çeşme başında yazıyorum. Fakat yazının mevki ile ne alakası var acaba diye soradurun siz, ben, yazıyı yazmaya başlayayım…
Yazının konusuyla bulunduğumuz dört dağ arasından cennetten bir parçayı andıran bu mevkide duyduklarımın, hissettiklerimin, yaşadıklarımın bu yazıda tartışacağım tabiat-kültür tartışmasında izdüşümlerine rastlamak mümkün olabilir umarım.
Önce iki aforizma: Kurucu kavramlarını yitiren toplumların kendilerini olabilmeleri, kendileri kalabilmeleri, kendilerine emin bir yol bulabilmeleri çok da kolay değil.
Kurucu kavramları olmayan toplumların, kendi dünyalarını kurabilmeleri, insanlığa taze bir dünya sunabilmeleri, diriltici bir ruh üfleyebilmeleri ise çok zor.
“MEDENİYET NERESİ, KÜLTÜR NEREYE DÜŞER?”
Bu başlıktaki soru ilk bakışta bir yargılamada bulunuyor gibi ama pek de öyle olmadığını söyleyeyim yazının başındayken. Medeniyet’i özne, kültür’ü nesne olarak konumlandırıyor gibi. Öyle değil, dediğim gibi.
Böyle bir başlık atmaktaki maksadım, “medeniyet”in özne / etkin, kültür’ün ise nesne / edilgen olarak konumlandırıldığına dikkat çekmek. O yüzden soruyu tırnak içine alarak sordum.
Burada “medeniyet” kavramını iki sebeple tırnak içine alarak kullanmak zorunda olduğumu hatırlatmak istiyorum.
Birincisi, medeniyet kelimesini kullanıyor olsam da, kastettiğim, “civilization” veya Fransızca / Latince söyleyişiyle “sivilizasyon” kavramı.
Sivilizasyon yani uygarlık, tek boyutludur: Fizik gerçekliği eksene alır, fiziktesini önce izafileştirir, sonra imha eder zamanla.
Medeniyet ise, temelde, en azından, iki boyutludur: Hem fizik hem metafizik eksenleri aynı anda birine diğerine ezdirmeden harekete ve hayata geçirir.
Ancak “medeniyet” kelimesini tırnak içine alarak kullanmamın ikinci sebebi, medeniyet kelimesinin bize ait olması ama muhtevasının bize ait olmaması, medeniyet denilince sadece Batı uygarlığından ne anlıyorsak onu anlıyor olmamızdır.
Bizde özne-nesne ilişkisi yoktur, olsa olsa özne-özne ilişkisi vardır. O yüzden bu kavramları biz kendi anlam haritalarımız çerçevesinde kullandığımızda özne nesne ilişkisi kuracak şekilde kullanmayız.
Bu zorunlu ince ama anlamlı kısa kavramsal açıklamadan sonra yazıya giriş yapabiliriz…
MEDENİYET VE KÜLTÜR: BİR KAVRAMSAL TEMİZLİK
Kültür kavramı, en netameli kavramlardan biri. Her döneme, her düşünüre göre anlamı değişen veya anlam kaybı yaşayan “kaypak” kavramların başında geliyor, Cemil Meriç’in yerinde ifadesiyle.
Tanımı bakımından oldukça tartışmalı olsa da konumu, konumlandırıcılığı, kuruculuğu tartışma götürmeyen bir kavramdır.
Kültür ile medeniyet kavramları arasında da tanım bakımından benzerlikler ve farklılıklar olsa da medeniyet kavramının da konumu, konumlandırıcılığı ve kuruculuğu tartışılmazdır.
Toplumdan topluma, bölgeden bölgeye, hatta bir teorisyenden diğerine değişiklik arzeden, değişik, farklı anlamlar kazanan kavramlar bu kavramlar.
İlk bakışta absürt gibi görünse de, bir gerçeğe işaret eden ilginç bir farklılaşma biçiminden sözedeyim burada: Fransızların “civilization” kavramından anladıkları şeyle Almanların “kültür” kavramından anladıkları şey, atfettikleri konum ve kuruculuk vasfı aynı.
Şunu demek istiyorum: Fransız olmanın alamet-i farikası, Fransız ruhu, Fransız dünyası ve yaratıcılığı “sivilizasyon” kavramıyla ifade edilir; Alman ruhu, Almanların dünyası, Alman duyarlığı ve yaratıcılığı ise “kültür” kavramıyla.
Özetle… Fransızların sivilizasyon’a yükledikleri anlamı ve daha çok da kurucu-konumu ve fonksiyonu, Almanlar kültür kavramına yüklemişlerdir.
Bazı düşünürler, uygarlığı, maddî güç, kültürü manevî güç; bazı düşünürlerse uygarlığı, evrensel olan, kültürü de mahallî olan dinamikler olarak görürler.
Buraya kadar aktardığım tartışmalardan da açık ve net bir şekilde anlaşılacağı üzere, iki kavram tanımı bakımından oldukça kaypak ama konumu ve kuruculuğu bakımından belirleyici bir fonksiyona sahiptir.
İTHAL KAVRAMLARA KARŞILIK ARAMAK, NEYLE KARŞILACAĞINI ANLAYAMAMAK!
Kültür kavramı da, sivilizasyon / uygarlık kavramı da bize ait değildir. Bize ait bir kavram var: Medeniyet. Medeniyet kelimesi bize aittir ama içeriği, anlamı, tanımı yani kavramın kendisi bize ait değildir. Bu ülkenin yaşadığı entelektüel sefaletin ne denli ürpertici bir nitelik arzettiğini gösteren bir örnektir bu.
Sorun başka dünyalardan veya medeniyetlerden kavram ödünç almak değildir. Sorun, kurucu kavramlarımızın bize ait olmamasıdır. Bu da bizim yaratıcı melekelerimizi yitirdiğimizi, kavram geliştiremediğimizi, başkalarının kavramlarına maruz kaldığımızı gösterir.
Yapılan en sık ve absürt işlerden biri de, Batı›da geliştirilen kavramlara bizim kültürümüzden kavramlar bulmaktır. Meselâ, kültür kavramının serencamı, entelektüel hayatımızdaki acıklı seyrüseferi eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar da tedirgin edicidir aslında.
Ziya Gökalp, “kültür” kavramını “hars” olarak karşılarken, Cemil Meriç “irfan” olarak karşılıyor. Doğrusu, bendeniz dışarıdan üretilen kavramlara bizden karşılık bulmayı edilgenleştici, hatta nihilistçe bir tavır olarak görüyor olsam da, hars kavramının da, irfan kavramının da kültür kavramını tam olarak karşılamadığını, “hikmet” kavramının daha anlamlı ve kuşatıcı, kültürü de aşan bir anlam ve eylem dünyasına sahip derinlikli bir kavram olduğunu düşünüyorum âcizane. Bu konuyla ilgili daha önce zihin açıcı olabilecek bir yazı yazmıştım.
Kısa bir kavramsal temizlik yapma ihtiyacı hissetim bu ilk yazıda. Çünkü “kültür” ve “sivilizasyon” gibi kurucu kavramlar bize ait değil. Kurucu kavramlarımız yok bizim, yok oldu.
Geleceği nasıl kuracağız peki?
Kurucu kavramları olmayan, kurucu kavramlarını yitiren toplumlar geleceğe nasıl yürüyecekler ki, geleceği nasıl buraya getirecekler ki, ya da geleceği nasıl kuracaklar ki? Mümkün bu? Elbette ki, hayır.
Başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız.
Bir dünya kuracaksak, aynı anda hem içinde yaşadığımız çağı hem de kendimizi iyi tanıyacağız öncelikle.
Ancak ondan sonradır ki, bu dünyada çağrımızın çağını kurması yolculuğuna çıkmamızı mümkün kılabilecek zihin haritalarına, anlam haritalarına ve yol haritalarına sahip olma yolculuğuna çıkmamız sözkonusu olabilir.
.Bir başka açıdan bir kültür felsefesi (2)
Yusuf Kaplan
11/06/2023 Pazar
Kültür de, toplum da öldü; hayat çöle döndü!
İnsan nerede şimdi? Nerededir, hangi “dereler”de “debelenmededir” peki?
Kültür, insanın dünyasıdır; insanın eseri. Kültürün yok olması, insanı dünyasızlaştırır. Kültürünü yitiren toplumun yok olması ise dünyayı insansızlaştırır; daha vahimi, hayatı çöle dönüştürerek insanı ruhsuzlaşmaya mahkûm eder.
İlk yazımda, kültür ve medeniyet kavramlarını kendilerine özgü kurucu, konumlandırıcı fonksiyonları bakımından tartışmıştım. Bu yazıda ise kültürü tarif ederek hayatımızdaki değişen yerini, konumunu gözden geçirecek ve farklı bir kültür felsefesi önereceğim.
TABİAT VE KÜLTÜR: YARATICI’NIN ESERİ VE İNSANIN ESERİ
Kültür, bir tarım terimi: Ekip biçmek, yeşertmek, yetiştirmek, terbiye etmek anlamlarına geliyor Latincede.
Tabiatla ilişkili bir kavram kültür aynı zamanda. Ama varlığını tabiata karşı konumlanmasına, tabiatla çatışma içinde olmasına borçlu. Düşünce tarihinde kültür ve tabiat çatışması ve savaşı uzun bir tarihe sahip artık.
Kültür, ikinci tabiat olarak tavsif edilebilir. Tabiat, yaratılan, varedilen şey demek. Kültür’ü tabiat’a göre, tabiat’la ilişkisi içinde tarif etmek gerekirse, yaratmak, varetmek, üretmek demek.
Tabiat’la kültür arasındaki en temel farklılık şu: Tabiat, Allah’ın yarattığı, bahşettiği, bütün varlıklara ihsan ettiği nimeti. Rahman’ın rahmetinin hem işareti hem de eseri.
Kültür ise, insanın eseri: İnsanın tabiatı kullanarak tabiata çeki düzen vermesi. Bir tür tanrı rolünü oynamaya soyunması.
Kültür, bir bakıma, insanın hem Yaratıcı’yı hem de Yaratıcı’nın eseri tabiatı taklit etmesi. Tabiata bakarak, yer yer tabiatla savaşarak taklitçi ve yaratıcı rolünü oynaması insanın.
Kültür, insanın tabiatta gizlenen veya şifrelenen Allah’ın isim ve sıfatlarını keşfetmesi, çözmesi farkında olarak veya olmayarak. Bir başka açıdan kültür felsefesinin izlerini buradan süreceğim ama birazdan. Birazdan çünkü kültür ve zihniyet tarihçilerinin kültüre ilişkin genel geçer tariflerini gözden geçireceğim. Buradan kalkarak kültür’ü tartışmak, üzerinden yürüyeceğimiz bir temel oluşturması açısından bir hayli anlamlı olabilir.
KÜLTÜRÜN TOPLUMU, TOPLUMUN KÜLTÜRÜ
Kültür, insanın eşyaya / varlığa müdahale ermesi, çeki düzen vermesi, oradan bir dünya inşa etmesidir. İnsanın kendi iradesiyle bu dünyada yapıp ettikleridir. İnsanın eşyaya, dünyaya şekil vererek bir hayat inşa ermesidir. İnsanın “yaratıcılığıdır”.
Toplumun ruhudur kültür. Alıp verdiği nefestir.
Kültür, düşüncenin, sanatın, edebiyatın normlarını sunar.
Kültür topluma gebedir. Toplumda ete kemiğe bürünür.
Toplum da kültüre gebedir. Topluma hem dünyaya bakış biçimini hem de yaşama üslûbunu veren kaynaktır.
Kültür üretemeyen toplum varlığını sürdüremez. Kültürünü yitiren bir toplum yok olmaya mahkûmdur. Kültür, toplumun onsuz yapamayacağı gıdasıdır. Toplumu yaşatan, diri tutan ruhudur kültür.
Kültür’ün liberalizm tarafından çok önemsenen ama en sorunlu, problemli yanı, sâbiteleri yok etmesi, değişkenleri sâbite katına yükseltmesi çelişkisini kavrayamamış olmasıdır; kavradığı durumlarda ise işin içinden nasıl çıkabileceğini ya da çıkılabileceğini bilememesi.
Değişkenleri sâbite katına yükseltmesi hasebiyle kültür, en büyük küfürdür.
Kültürün değişkenleri sâbite katına yükseltmesi, ifrata dayandığının bir göstergesidir. Her ifrat, kaçınılmaz olarak zıddına inkılap eder.
Şimdi kültür yok artık, sizlere ömür!
Kültürü yok eden şey, bir başka kültür biçimi, üçüncü tabiat olarak tarif ettiğim popüler kültür’dür. Ki, bu mesele ayrı bir yazı konusu.
ALLAH’IN İSİM VE SIFATLARININ TECELLÎSİ OLARAK KÜLTÜR
Meselenin püf noktasına gelince…
Kültür, insanın, iradesini yeryüzünde hâkim kılmasıdır. Eşyanın / varlığın imkânlarını önce keşfederek sonra da kullanarak eşyaya / varlığa hükmetmesidir.
İnsanın iradesi nedir, peki?
İşte bir çırpıda gözümüzden kaçırdığımız ama meselenin püf noktası bu soruda gizli.
İnsanın iradesi, Allah›ın bütün isim ve sıfatlarının insanda, insanın yapıp ettiklerinde tecellî etmesidir.
Kültür, bu anlamda, Allah’ın isim ve sıfatlarının keşfedilmesi ve tezahür ettirilmesidir.
Bu mesele basit değil, oldukça karmaşık, derinlikli ve kışkırtıcı bir mesele. Düşünmeye, keşfetmeye, tefekküre kışkırtıcı bir hazine.
.Kürt meselesinde İslâmî damar: Ülkemizin önünü açacak yeni bir koridor’a doğru…
Yusuf Kaplan
4/06/2023 Pazar
İkinci turda Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın kesin zaferiyle sonuçlanan 14 Mayıs seçimlerinden sonra, Türk siyaseti artık eskisi gibi olmayacak, olamayacak.
Taşlar yerinden oynayacak…
CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, yapılan sert eleştirilere ve istifa çağrılarına rağmen koltuğunu terketmeyeceği sinyalini verdi; ama şimdilik. Şimdilik, diyorum, çünkü Türkiye’de siyaset tabiî mecrasından akmıyor, dışarıdaki mecralardan dizayn ediliyor. Maalesef.
Kasetlerle dizayn edilen bir siyasî mücadele atmosferi, Türkiye’deki siyasetin dış mecraların müdahalelerine açık olduğunun bir işareti olarak okunabilir, elbette ki.
KÜRT MESELESİ VE YENİ İSLÂMÎ KORİDOR…
Bu seçimlerle ortaya çıkan taze bir tablo, ülkemizin kaderini şekillendirmeye aday olabilir: Kürt meselesine emperyalistlerin müdahalesine nihayet son verecek ve ülke içinden İslâmî bir damarı öne çıkararak kalıcı, köklü bir çözüm yolu bulacak yeni bir koridor açılabilir…
Bu koridor açılmalı mutlaka!
Düşünsenize… Ülkenin en büyük ortak paydası İslâmî kimliğimiz; ama ülkemizin en temel sorununu ülkemizin birliğini, dirliğini ve kardeşliğini bozucu etnik kimlikler üzerinden çözmeye çalışıyoruz! Nedir bu? Tam bir çıkmaz sokaktır!
Etnik kimlik, İslâmî kimliği bastırmak üzere dayatılan laik, jakoben kimliğin kaçınılmaz sonucudur. Yıllardır bıkmadan usanmadan -medyamızda galiba sadece bendeniz!- yazıp duruyorum: İslâmî kimliği ve duyarlıkları, “irtica”, “gericilik” yaftasıyla aşağılamak, laik etnik kimliklerin ve duyarlıkların patlamasına yol açar. Bu da kaçınılmaz olarak ülkenin parçalanmasının yapı taşlarını döşer…
İslâmî kimliğin en büyük ve en sarsılmaz ortak payda olduğu bir toplumda İslâmî kimliği ve duyarlıkları kim, kimler aşındırmak ister? Ülkenin bölünmesini, parçalanmasını isteyen sinsi, asalak tipler, değil mi?
Neredeyse bütünüyle Müslüman olan Kürt kardeşlerimize laik, Stalinist, sapkın eşcinsellik savunusu yapan bir siyasî oluşumu dayattılar: Bu laik ve sosyalist HDP tecrübesi, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı: Ülkeyi bölünmenin eşiğine getirdi. Kürtlere devlet kurdurtmayacak emperyalistler! Aksine istedikleri zaman bölgenin bütün ülkelerini karıştıracak güdümlü bir kanton idaresi verecekler! Bu özgürleşme değil, onursuz bir köleleşme biçimidir!
Emperyalist Batı-güdümlü kantonu onurlu hiçbir Müslüman halk kabul etmez!
Bunun için bin yıl önceki gibi köklü bir çıkış yolu bulunmalı ve Kürt meselesinde koridor açmalı bu çıkış yolu: Nasıl ki, Selçuk çocuklarıyla Salahaddin çocukları birbirlerine omuz vurmak yerine birebirlerine omuz vererek Haçlı ve Moğol sürülerini püskürtmeyi ve bin yıl dünya tarihini yapmayı başardılarsa, yine birbirlerine omuz verirlerse bundan sonraki bin yılı da birlikte yapmalarını mümkün kalacak uzun soluklu bir hakikat medeniyeti yolculuğuna çıkarlar Allah’ın yardımıyla.
HÜDAPAR’LA YIKILAN BARİYERLER VE AÇILAN YENİ KORİDORLAR…
Hüdapar Genel Başkanı Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu ve arkadaşları mazbatalarını aldılar.
Zekeriya Bey’in kravatıyla güzel bir Müslüman dava adamı, örnek bir Müslüman siyasetçi Mehmet Yavuz’u anması çok anlamlı ve güzel bir vefa örneği. Tebrik ediyorum.
Yapılan bütün tezviratlara, hakaretlere ve iftiralara rağmen hem Hüdapar, hem de Sayın Fatih Erbakan’ın Yeniden Refah Partisi yüksek İslâmî değerlere göre nasıl siyaset yapılacağını gösterecekler, örnek bir İslâmî siyaset ortaya koyacaklar; böylelikle Ak Parti’nin işini kolaylaştıracaklar, inşallah.
Açılımı Hür Dava Partisi olan Hüdapar’a da, Yeniden Refah Partisi’ne de saldıranların yüzünü kızartacaklar inşallah iki çiçeği burnunda partimizin genel başkanları ve milletvekilleri.
Hüdapar’la, bütün Türkiye’ye hitap eden bir parti olarak İslâmî söylemlerle bizim gelecek bin yılı da kardeşlik ruhuyla birlikte nasıl yapacağımızı, emperyalistlerin oyunlarını nasıl bozacağımızı göstermiş olacağız.
Özetle: Hüdapar ve Yeniden Refah, İslâmî duyarlıkların ve kimliğin temsilcisi olarak önemli roller üstlenecek… Burada önce Hüdapar’la ilgili önemli ve kritik bir kaç tespit yapmak istiyorum.
HDP DEĞİL HÜDAPAR, KÜRT KARDEŞLERİMİZİN OMURGA TEMSİLCİSİ OLMALI
Öncelikli olarak, HDP gibi Kürtlerin İslâmî kimliğini ve ruh köklerini kurutmayı amaçlayan İslâmsız Kürtlük projesini adım aldım hayata geçiren aşırı laik, Stalinist, Batı emperyalizminin güdümündeki bir oluşumun artık miadını doldurduğu görülmeli; Kürt kardeşlerimizin İslâmî kimliğini ve kültürel özelliklerini temsil eden, HDP gibi ayrışmaya değil birleşme, bütünleşme ve kardeşliğimize vurgu yapan bir oluşum olan Hüdapar ve benzeri İslâmî oluşumlar omurga konumuna yerleşmeli.
İkinci olarak, Hüdapar, Kürt kardeşlerimizin güçlü tasavvuf köklerini ve birikimlerini öne çıkarmalı, Anadolu irfanı ve ruhu canlandırılmalı. Bin küsûr yıllık müşterek birikimi, gelenekleri, medreseleri, kültürü diriltecek köklü bir bağ kurmalı bölge halkıyla. Unutmayalım: Köklere inemezseniz, göklere yükselemezsiniz.
Üçüncü olarak, Hüdapar, Meclis’e etnik kimliklerin ötesinde İslâmî değerleri ve ölçüleri eksene alan bir siyaseti, siyasî anlayışı taşımalı.
Dördüncüsü de, Hüdapar’ın İran’la ilişkisini gözden geçirmesi şart. İran›la ilişki sürebilir ama bu parti, vakıf veya cemaatler üzerinden değil ülkeler üzerinden ve ülkeler arasında gerçekleştirilen bir ilişkiler yumağı olarak sürebilir. Öbür türlüsü olacak iş değildir. Bütün tarafları zan altında bırakır, samimî, sahici niyetleri önce bulanıklaştırır, sonra da buharlaştırır, kaçınılmaz olarak.
Hüdapar’ın, kardeşliğimizin, birliğimizin önündeki bariyerleri yıkacak ve ülkemizin önünde yepyeni bir koridor açılmasına vesile olacak adımları atacağını umuyorum, Allah’ın izniyle ve keremiyle…
Kardeşlerimizi ve kardeşliğimizi kutluyorum.
Ülkemiz ve kardeşliğimiz için yeni bir mîlat olsun bu taze koridor…
.
İki asırlık takoz ve önümüzü açacak bir yol haritası
Yusuf Kaplan
2/06/2023 Cuma
Türkiye, bu seçimlerle çok büyük bir badire atlattı; tabir caizse, “direkten döndü”! İlk defa ülkemizin parçalanma tehlikesini iliklerime kadar hissettim -tıpkı tam bir asır önceki Osmanlı’da olduğu gibi.
OSMANLI’NIN NASIL ÇÖKTÜĞÜNÜ ANLAYAMAZSAK…
Osmanlı çökerken de çok sorumsuzca hareket etmişti Osmanlı entelijansiyası: Avrupa devletlerine, istihbarat şebekelerine çalışan, gazete ve dergi üzerinden Osmanlı’nın yıkılması için kullanılan tonla Osmanlı entelijansı vardı!
Onlar hürriyet, meşrûtiyet ve müsâvât diyerek Osmanlı’nın altını oydular.
Benzer bir hikâyeyi şimdi de yaşıyoruz…
Şimdikiler de özgürlük, demokrasi, özerklik vesaire diyerek hem Batılı emperyalist ülkelerin doğrudan güdümüne girmek sûretiyle hem de ekonomik olarak Batı’dan beslenen fondaş entel-dantellerimiz, gazetecilerimiz marifetiyle ülkenin altını oyuyorlar!
Nasıl da benziyor bu iki dönem birbirine!
Osmanlı, Tanzimat’la birlikte bizim elimizden gitti: İngilizler, Âlî Paşa, Fuat Paşa ve Reşit Paşa’yı satın aldılar, devletin içine sızarak devleti içeriden ele geçirdiler. Hürriyet, meşrûtiyet ve müsâvât sloganları attırdılar bir asra yakın.
Sonrası malum… Meşrûtiyet ilan ediliyor ama hürriyet filan gelmiyor; aksine hercümerç geliyor: Osmanlı ülkesi, İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve Ruslar tarafından kullanılan komitacıların iktidar savaşları arenasına dönüşüyor. Devlet buna çeyrek asır dayanabiliyor ancak.
Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle “istibdad”ın sona ereceği, memlekete “hürriyet” geleceği hayaliyle ayartılan Osmanlı münevverânı ülkenin hızla parçalanmanın eşiğine sürüklendiğini görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, kafasını duvardan duvara vuruyor ama nâfile!
İngilizlerin beslediği adamlar, komitacılar, Batı’dan beslenen, kışkırtılan siyasî fikir cereyanlarının ve Osmanlı’ya isyana dönüşen (Vehhâbîlik, Kadıyânîlik, Kur’âniyyûn gibi) akîdevî reform hareketlerinin Osmanlı coğrafyasında ve hinterlandında köksalması ve Osmanlı’yı parçalanmanın eşiğine sürüklemesi için pimi çekmiş oluyorlar.
İçine sürüklendiğimiz hercümercin faturası çok ağır oluyor: Devlet, kökü dışarıda küçük bir azınlık komitacı tarafından ele geçiriliyor. Ve sonuçta koskoca devleti kaybediyoruz.
BİZE CELLADINA ÂŞIK ENTELİJANSİYA DEĞİL ÖNÜMÜZÜ AÇACAK ÖNCÜ KUŞAK GEREK…
Sorunu, dış güçlerin, özellikle İngilizlerin Osmanlı’yı içeriden ele geçirerek kuşatmaları ve çökertmelerine bakarak bizim hatalarımızı gözardı ettiğim sanılmasın.
Hatanın büyüğü bizde: Osmanlı, gelen tehlikeyi göremiyor, gördüğünde de geç kalıyor, gerekli önlemleri tam olarak alamıyor.
Yüz yıl sonra da benzer sorunları ve benzer adamlarla yaşıyoruz: Şimdi de ülkenin temel sorununun ne olduğunu ve nasıl bir felâketle karşı karşıya kaldığımızı bilmiyoruz. Çok geç ayıkıyoruz Osmanlı’da olduğu gibi. Biz “Hanya’yı-Konya’yı” anlayıncaya kadar iş işten çoktan geçmiş oluyor, yapacak bir şey kalmıyor: Bir bakmışız ki, çocuklarımızı kaybediyoruz, ülke elimizden gidiyor…
Ülkenin entelijansiyası bu ülkeye dayatılan projelerin hem çocuklarımızı kaybetmemizden hem de ülkenin elimizden gitmesinden başka bir işe yaramadığını göremiyor bile! Göremiyor çünkü celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüşmüş bir entelijansiya. Bir ülkeyi teslim almanın yolunun, ülkenin entelijansiyasını teslim almaktan, celladına âşık etmekten geçtiğini gösteren en çarpıcı ve ürpertici örnek Türk entelijansiyası örneği!
MİLLÎ EĞİTİM, KÜLTÜR VE AİLE BAKANLIKLARI İÇİN YOL HARİTASI ÖNERİSİ
Bu ülkenin kültürel dinamikleri dinamitlend, eğitimi tarumar edildi, aile yapısı ve sosyal dokusu yerle bir edildi, büyük yara aldı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı geleceğimizi belirleyecek en hayatî bakanlıklar!
Kültürü turizm ile aynı bakanlığa bağlamak, kültürden vazgeçmek, kültürü taca atmak demek. O yüzden kültürde bir şey yapılacaksa, bir iddia ortaya konacaksa kültürü turizmden ayırmak şart.
Kaldı ki, bu ülkede kültürde söylenecek bir şey varsa bunu, bu ülkenin İslâmî birikimini ve ruhunu temsil eden İslâmî kesimler söyleyecek, söylemek zorunda.
Seküler kesimlerin bu dünyaya söyleyecekleri özgün bir şeyleri yok, olamaz da. Seküler kesimlerin dünya görüşleri doğrudan Batıdan ithal bir dünya görüşü. Bu toprakların ürünü, bin yıllık çilenin eseri değil. Bu ülkede yabancı gibiler. Çünkü bu ülkenin kültürüne yabancılar zaten. Sadece yabancı değil aynı zamanda düşmanlık da beslemeye başladılar. En azından bazı katı laik kesimler.
Seküler / Batıcı kesimlerin zihinleri ithal, kültürleri ithal, dünyaları ithal. İthal bir kafayla orijinal bir atılım gerçekleştirmek mümkün olabilir mi?!
Çocuklarımızı, pergelin sâbit ayağını bizim medeniyet dinamiklerimize basacak, pergelin hareketli ayağıyla bütün dünyalara ve kültürlere açılacak dert sahibi, ideal sahibi, tevazu ve özgüven sahibi öncü ve parlak kuşaklar olarak yetiştirecek bir eğitim SİSTEMİ’ne, ÇAPLI MÜFREDAT’ına ve
DONANIMLI EĞİTİM KADROSU’na ihtiyacımız var.
Unutmayalım: Aile de, eğitim de, kültür de, şehir de bir medeniyet meselesidir. Her ülke kendi eğitim sistemini ve aile başta olmak üzere sosyal kurumlarını kendi medeniyet dinamikleri ve kültürel değerleri üzerine inşa eder.
Türkiye hâriç, maalesef! Türkiye filen / dışarıdan sömürgeleştirilemedi ama zihnen ve kültürel bakımdan / içeriden kendi kendini sömürgeleştirdi!
Çocuklarını, aileyi ve kültürel değerlerini koruyamayan toplumlar, istiklallerini de, istikballerini de, geleceklerini de kaybetmekten kurtulamazlar.
O yüzden millî eğitim, kültür, şehircilik ve aile bakanlıklarına dert sahibi, ideal sahibi, hem medeniyet mefkûresi olan, kültürümüzü özümseyen hem de dünyayı iyi tanıyan parlak, idealist isimlerin getirilmesi hayatî önem arz ediyor.
Bu dönemde eğitimde, kültürde, düşüncede, gençlikte, şehircilikte ve ailede önümüzü açacak büyük bir ruh atılımı ve zihniyet atılımı gerçekleştiremezsek bunun vebalini ödeyemeyiz.
.Yıllardır yazıyorum, bağıra çağıra konuşuyorum: Çocuklarımızı kaybediyoruz, diye!
Bıçak kemiğe dayandı: Eğitim, bilim, düşünce, kültür ve sanatta büyük atılım yapamazsak, büyük ülke olamayız.
Bunun için atılması gereken ilk adım, anayasayı silbaştan değiştirmek ve yeni bir anayasa yapmaktır. Çeyrek asırlık bir iktidar anayasa yapabilmeli. Yoksa vebali ağır olur bunun.
.Fetih ruhu ve Fatih ile Necip Fazıl’ın medeniyet ufku
Yusuf Kaplan
29/05/2023 Pazartesi
Hem fethin yıldönümü hem de üstad Necip Fazıl Kısakürek’in vefatının 40. sene-i devriyesi münasebetiyle yazdığım yazılara bugün de devam ediyorum. Fethin anlamı üzerinde yoğunlaşacağım…
FATİH SULTAN VE NECİP FAZIL: İKİ ÖNCÜ HAKİKAT MEDENİYETİ YOLCUSU
“Eğer İstanbul fethedilmeseydi ve Osmanlı güçlenerek tarih sahnesine çıkmasaydı, İslâm medeniyeti sanki yok olmanın eşiğine gelmek üzere gibiydi.”
Bu tespit, bizden birine değil, Batılı bir tarih felsefecisine, Arnold Toynbee’ye ait.
Osmanlı’nın İstanbul’u fethinin, yaşadığımız birinci medeniyet buhranının aşılması sürecinde oynadığı tarihî rolün, hem İslâm tarihinde, hem Avrupa tarihinde, hem de insanlık tarihindeki sonuçlarını -dışarıdan bir gözle- belki de bizden daha iyi farkedebilmiş bir tarih felsefecisi, Toynbee.
Aynı şekilde, üstad Necip Fazıl’ın, bu ülkenin aydınlarının İslâm’la yeniden muhkem bir ilişki kurmalarında oynadığı o kilit rolün de henüz farkında değiliz.
Oysa, İslâm medeniyetinin tarihten silinmek üzere olduğu bir zaman diliminde, birinci büyük medeniyet krizini bütün iliklerimize kadar yaşadığımız bir yokoluş mevsiminde İslâm medeniyetini yeniden dirilten ve ayağa kaldıran İstanbul’un fatihi Fatih Sultan Mehmed ile, birincisinden daha şiddetli bir krizin, müslümanlar olarak tarihte ilk defa yaşadığımız bir fetret döneminin eşiğine sürüklendiğimiz ikinci büyük medeniyet buhranının İslâm’ın tarihin yapılmasında kilit rol oynayan aktörlerden biri olarak tarihten çekilmesine yol açan, bizim yokolmanın eşiğine gelmemize neden olan ve tam bin yıl boyunca insanlığın ufku ve umudu olmuş “Anadolu kıtası”nı tastamam bir ruhsuzluklar ülkesine, bir “çorak ülke”ye dönüştürülen Türkiye”nin hilkat garibelerini andıran aydınları arasında “Büyük Doğu” gibi bir medeniyet kıvılcımının fitilini ateşleyen, bize ruh üfleyen, gönüllerimizin ve zihinlerimizin fatihi / dirilticisi Necip Fazıl’ın kişilikleri ve “eylem”leri arasında bugüne kadar gözardı ettiğimiz çok büyük, “kışkırtıcı”, zihin açıcı paralellikler var.
Hâl böyleyken, İstanbul’un fethinin sadece lokalize törenlerle, üstad Necip Fazıl’ın vefatınınsa yalnızca bir iki etkinlikle hatırlanması, oldukça acı verici ve düşündürücüdür.
FETİH, VAREDİŞ YOLCULUĞU; İŞGAL, YOKEDİŞ “ÇAPULCULUĞU”
Sanki bu unutkanlığımız, zihin ve hafıza kaybımız yetmiyormuş gibi bir de tersi dönmüş ahmak birilerinin fethi işgal ile özdeşleştirme sığlığı ve soysuzluğu sergilemeleri karşısında insanın nutku kesiliyor gerçekten. O yüzden Fatih Sultan Mehmed ile üstad Necip Fazıl’ın “fetih”leri ve “fatihlik”leri meselesine geçmeden önce fetih ile işgalin neden esas itibariyle aslâ birbiriyle alakâsı bile olmayan iki farklı eylem biçimi olduğunu gösterme mecburiyeti hissediyorum.
Moğolların Doğu’da terör havası estirdikleri, Avrupalı haydutların ve barbarların ise Amerika ve Afrika kıtasındaki medeniyetlerin kökünü kazımakla iştigal ettikleri bir zaman diliminde Osmanlı’nın gönülleri fetheden medeniyet atılımı, pagan uygarlıklarla vahiy medeniyetleri arasındaki farkı çok iyi gözler önüne seren bir hâdisedir.
Fethi, işgal ile özdeşleştirmeye kalkışmak sadece tersi dönmüş ahmaklara özgü bir pergelini şaşırmışlık hâli ve göstergesidir: Tersi dönmüş ahmakların, fethi, kefer-i fecere’nin işgaliyle, sömürgecilikleriyle karıştıracak kadar kafaları işgal, zihinleri de iğdiş edilmiş olabilir...
Oysa fetih, her şeyden önce, fatihlerin ve mücahidlerin nefisleriyle kıran kırana giriştikleri bir nefs terbiye ve tezkiyesinin, bir arınma, bir kendini tanıma, zaaflarını aşma ve kendinden taşmanın adıdır. Fetih, zorlu bir çilenin, üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle “bir oluş sırrı” çilesinin hem adı, hem de eseridir.
FETİH, BÜYÜK RÜYALARIN ÇOCUĞUDUR
Fetih, büyük rüyalar sonrasında hayat bulur; işgal ise amansız ve acımasız hayallerin zuhûratı ve vukûatı olan şer-şeytan bir eylemdir. Lewis Mumford’ın 20. yüzyılın başlarında, İsmet Özel’in ise sonlarında dikkat çektikleri gibi hayal, dünyevî bir serkeşlik, sarhoşluk ve “uyanıklık” hâlidir; rüya ise öte kaygısının, sâhibini ötelere, ötelerin ötesine ulaşma azmi ve cehdi ile harekete geçiren bir ayıklık ve varoluş hâli; derûnî “bir oluş sırrı”dır.
İşgal, hayalcilerin işi ve meşgalesidir; fetih ise büyük rüyalar gören gönül “er”lerinin, insanı kendi varoluş sırrına erdiren gazâ ve cehdlerinin işi.
İşgalciler, hayalperest ve maceraperest kişilerdir. Bu nedenledir ki, işgalcilerin yaptıkları her işin, attıkları her adımın, gördükleri her büyük hayalin hayalete dönüşmesi, hayatı zehir etmesi kaçınılmazdır.
Oysa büyük rüyaların adamı olan fatihlerin attıkları her adımın, yaptıkları her işin, sadece insanlara değil, her şeye, her varlığa hayat bahşetmesi tabiîdir.
Örneğin, Avrupalı hayalperest ve maceraperestlerin girişimleri 1492 yılında hem Endülüs’ün, hem de Amerika kıtasının işgaliyle ve işgal edilen topraklardaki medeniyetlerin köklerinin kazınması ve kurutulmasıyla sonuçlanmıştır. Oysa Müslümanların İspanya’yı fetihleri, bir hayalperestliğin ve maceraperestliğin ürünü olmadığı için İspanya’da hem yepyeni bir medeniyetin çiçeklenmesiyle, hem de orada varolan diğer dinlerin ve kültürlerin hayat bulmalarıyla neticelenmiştir.
Yine bu nedenledir ki, Endülüs, Avrupalı maceraperestler ve “barbar”lar tarafından işgal edildiğinde, işgalcilerin estirdiği terör havası, hem bu barbarların, insanlığın ilim, kültür, düşünce ve sanat zirvesinin şaheserlerini ortaya koyan Endülüs medeniyetini gözlerini kırpmadan yerle bir ederek yoketmelerine neden olmuş, hem de bu terör havasından kurtulmak isteyenlerin İslâm medeniyetinin parlayan ve yükselen yeni yıldızı olan bir başka İslâm yurduna, “barış / İslâm” ve adalet yurdu Osmanlı ülkesine sığınarak hayatlarını ve dünyalarını emniyet ve güven altına alabilmeleri mümkün olabilmiştir.
Görüldüğü gibi, işgal ile fetih’i aynı şeylermiş gibi görmek ve göstermek büyük bir gaflet, dalalet ve cehâlettir: Çünkü işgal, hayalcilerin tahrip ve yıkım eylemidir; oysa fetih, hayata ruh katan, insana oluş ve varoluş sırrını keşfettiren, herkese ve her şeye hayat bahşeden bir büyük rüyanın tahakkuk etmesi, “barış / İslâm”, esenlik ve adalet yurdunun tesis edilmesi fiilidir.
.Diriltici fetih ruhu ve varedici istiklal ve istikbal mücadelesi ufku (1)
Yusuf Kaplan
26/05/2023 Cuma
Bu ülkenin taze bir istiklal ve istikbal mücadelesine ihtiyacı var. Ülkeyi diriltip ayağa kaldıracak bir fetih ruhuna. Fetih ruhu olmadan istikamet bulunamaz, uzun soluklu, diriltici istiklal ve istikbal yürüyüşüne çıkılamaz.
Bu haftaki yazılarımı hem üstad Necip Fazıl’ın vefatının 40. sene-i devriyesi hem de fethin yıldönümü münasebetiyle fetih ruhu yazılarıma ayırıyorum.
FATİH’İN BÜYÜK FETİH RÜYASI
Fatih, bir uçbeyi olarak hayata atılmıştı: Devlet-ebed-müddet şuuru ve şiarıyla yanıp tutuşuyor, gazâ ve cihad aşkı ve şevki ile yunup-yıkanıyor; lalalarının gözetiminde, denetiminde ve rehberliğinde büyük rüyalara, büyük yolculuklara, büyük keşiflere ve büyük fetihlere hazırlanıyordu...
İki kez tahta çıkması bir sırr-ı ilâhî olduğu kadar bir lûtf-u ilâhiydi de Fatih -ve Osmanlı- için: Gördüğü rüyaları hayata geçirebilmesi için, esaslı bir fikir çilesi, kanatlandırıcı bir oluş, varoluş ve olgunlaşma çilesi çekmesi gerekiyordu: Eğer Fatih yaklaşık 10 yıl süren bu fâsıla zarfında Osmanlı ülkesinin içine sürüklendiği girdabı, kaosu, iç ve dış karışıklıkları yeniden tahta çıkıncaya dek iliklerine kadar yaşamasına imkân tanıyan o kendisini hop oturtup hop kaldırtan, gecelerini ve gündüzlerini alt üst eden, uykularını kaçıran fikir, oluş, varoluş ve olgunlaşma çilesini bütün yakıcılığıyla yaşamamış olsaydı, fetih, belki de kendisine nasip olmayacak ve dolayısıyla İslâm medeniyetinin doğu ve batı cephelerinin çökertildiği bir zaman diliminde Haçlıların art arda düzenleyecekleri saldırılar sonrasında İslâm medeniyeti bir daha belini doğrultmakta tahmin ve tahayyül bile edemeyeceğimiz kadar zorlanacaktı.
NECİP FAZIL’IN “BÜYÜK DOĞU” RÜYASI
Aynı kader çizgisinin, Batı’dan üç yüz yıldır esen, her şeyi yakıp yıkan sert ve sarsıcı fırtınalara artık dayanma ve direnme gücünü yitiren Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslâm medeniyetinin hayat-memat mücadelesi verdiği ve bütün müslümanların çil yavrusu gibi oraya buraya savruldukları o İslâm tarihinin en zor ve zorlu zamanlarında “Büyük Doğu” gibi bir ebed-müddet fikriyle şaha kalkan yavuz bir ata binen bir uçbeyi, bir küheylân gibi öne fırlayarak “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye haykıran ve bir dalgakıran gibi hareket ederek Anadolu’yu yeniden oluş ve varoluş sırrına erdirebilmek için yollara koyulan üstad Necip Fazıl’a da Fatih’in üstlendiği misyona benzer bir misyon yüklediğini görüyoruz.
Fatih Sultan ve Necip Fazıl: Büyük fetih rüyaları gören iki asalet, şahsiyet ve ahlâk anıtı… Kutlu kapıların açıcısı, iki gönül, zihin ve eylem eri…
Kendi rüyalarını hikâye ederek hayata geçiren yılmaz, sarsılmaz iki Allah dostu, Allah yolunun yorulmak, dur durak bilmez yolcusu iki büyük diriliş cengâveri.
FATİH’LE NECİP FAZIL’IN BÜYÜK ÇİLELERİ, BÜYÜK RÜYALARI VE GÖKLERDEN GELEN “HABERLER”
Sağdan ve soldan, arkadan ve önden kuşatılan, çökmenin eşiğine gelen İslâm medeniyetini Osmanlı ülkesinde yeniden dirilten ve ilâ-yı kelîmetullah sancağını ta Avrupa’nın içlerine kadar dikecek kuşaklara öncülük eden cihan fatihi Sultan Fatih’le; Anadolu coğrafyasına sıkışarak varolma ve varlığını koruma mücadelesi verecek kadar yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bu aziz milletin makus talihini yenmesi için Allah yolunun divânesi bir öncü kişi olarak bize ruh kökümüzü hatırlatan, gönüllerimizin ve zihinlerimizin fatihi Necip Fazıl’ın keşifleri ve fetihleri, aynı kader çizgisinin iki ayrı sarsıcı, kanatlandırıcı, ruh aşılayıcı birer izdüşümüdür.
Büyük rüyalar, büyük fikir, oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir ancak. Çile üzerine bina edilmeyen rüyalar, aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere aslâ zemin hazırlayamazlar.
Bu nedenledir ki, Fatih’in de, Necip Fazıl’ın da hem büyük çilelerden geçtiklerini, hem de büyük rüyalar gören öncü kişiler olduklarını; yaşadıkları çilelerin, büyük rüyalarını hayata geçirme süreçlerini hem hızlandırdığını, hem de kendilerini inanılmaz bir şekilde olgunlaştırdığını ve pişirdiğini görüyoruz.
Fatih’le Necip Fazıl’ın çilelerini ve büyük rüyalarını taçlandıran, keşif ve fetih yolculuklarına çıkmalarından önce çilelerini kemâl noktasına ulaştıran, kader çizgilerini buluşturan, muhkemleştiren ve pekiştiren müstesnâ hâdiseler cereyân edecektir...
FATİH’İN RÜYASI: EFENDİMİZ’İN YAKTIĞI AŞK ATEŞİ
Fatih, fetihten hemen önce Hz. Peygamber’i (sav) görecektir rüyasında.
İşte bu müstesnâ zamanda cereyân eden bu müstesnâ hadiseden sonra Fatih, ne yapıp edip fethi gerçekleştirme azim ve cehdi ile yılmadan, usanmadan, bıkmadan fethi en ince ayrıntısına kadar planlayacak; Hz. Peygamber’den (sav) aldığı içini ışıtan aşk ve coşku ateşiyle fethin mutlaka başarıyla sonuçlanması için gerekli bütün hazırlıkları, hem de çok seçenekli bir şekilde yapmaktan geri durmayacaktır.
NECİP FAZIL’IN RUH MİMARI: ARVASÎ HAZRETLERİ
Necip Fazıl’sa beyninde şimşekler çaktıran fikir, oluş ve varoluş çilesinin doruk noktasındayken bir şirket-i hayriye vapurunda “ilk ve son kez gördüğünü” söyleyeceği kutlu bir adam tam bir hızır gibi imdad çağrısına tavassut edecek ve vapurda Abdülhakim Arvasî Hazretleri’nin adresini eline tutuşturup, sonra da sırra kadem basacaktır.
İşte bu iki müstesnâ ân, Fatih’te de, Necip Fazıl’da da vuslat ateşinin, aşk ateşinin kıvılcımlarını tutuşturacak ve işte o iki müstesnâ ân›dan itibaren Fatih’i de, Necip Fazıl’ı da, İslâm sancağını göndere çekme gazâsından ve cehdinden hiçbir güç alıkoyamayacaktır: Bu öyle bir aşk ve vuslat ateşidir ki, Fatih’e de, Necip Fazıl’a da, hakîkat güneşini söndürmek ve balçıkla sıvamak için geliştirilen bütün saldırılara karşı sarsılmadan, yılmadan muhkem ve muhteşem bir şekilde dimdik durma azmi ve cehdi bahşedecek; olmazları oldurtacak bir kudret ve irade lûtfedecektir.
Bu, Fatih’e gemileri karadan yürütecek, Necip Fazıl’a da “yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya” dedirtecek o muhteşem Sakarya Türküsü’nü yazdırtacak, önümüzü açacak bir öncü kuşağın tohumlarını ekecek kanatlandırıcı, gelecek kuşaklara, saf, su katılmamış imânın mü’mine açılmaz sanılan kapıları nasıl açtırtacağını, yürünmez sanılan yolları nasıl koşarcasına yürüteceğini, imkânsız sanılan keşifleri ve fetihleri nasıl uçarcasına, kendinden geçercesine yaptırtacağını gösteren ve öğreten kanatlandırıcı ve diriltici bir ruhtur.
.Medeniyet / kardeşlik ruhunun yitirilmesi ve Türkiye’nin parçalanma tehlikesi!
Yusuf Kaplan
28/05/2023 Pazar
Türkiye, seçimlere gidiyor. Herhangi bir seçim değil bu. Kader seçimi adeta. Türkiye’nin Batılıların boyunduruğundan bir şekilde kurtularak, tarihî / medeniyet yönünü, yörüngesini bulma, eksen ülke olma yolculuğunda yol ayrımına gelip dayandığı bir
seçim bu.
Yapacağımız seçim şu: Türkiye, Batılıların güdümünde bir “cephe ülkesi”, bir “uydu ülke” olmaya devam mı edecek yoksa tarihte olduğu gibi, bin yıl dünya tarihini şekillendiren bir küresel güç olarak, bir eksen güç olarak yeniden tarihin akışını belirleyecek bir güç olma yolunda mı ilerleyecek?
RUH ATILIMININ İKİ EKSENİ: DİKEY EKSEN VE YATAY EKSEN
Peki, bir ülke ya da aktör, tarihin akışını şekillendirecek bir konuma nasıl ulaşabilir?
Hem dikey eksende hem de yatay eksende tarihi değiştirecek, insanlığa yaşanabilir yeni bir dünya armağan edebilecek yeni bir medeniyet mefkûresi sunacak dinamiklere sahip ise.
Dikey eksen, manevî güç; yatay eksen’se, maddî güç’tür.
Dikey eksen; güçlü ve köklü bir Yaratıcı, insan ve kâinât tasavvuruna dayanan bir düşünce, kültür, sanat, ahlâk, estetik birikimine yani yaratıcı ruh’a; yatay eksen’se bu birikimi, bu fikriyatı, tatbikata dökecek, hayata aktaracak maddî birikime, dolayısıyla kurucu irade’ye sahip olmaktır.
Manevî gücü de, maddî gücü de sunacak kaynak, bir toplumun sarsılmaz inanç / akîde ilkeleri doğrultusunda inşa ettiği medeniyet birikimi, tecrübesi ve ruhudur.
Şimdi bu ruh, bu muazzam birikim ve tecrübe havaya uçurulmaya çalışılıyor on yıllardır tepeden uygulanan jakoben laikçilik projeleriyle…
EN TEHLİKELİ PROJE: İSLÂMSIZ TÜRKLÜK VE İSLÂMSIZ KÜRTLÜK PROJESİ!
Altan Tan, nihayet konuşulmayanı ama asıl konuşulması gereken bu meseleyi konuştu: HDP veya Yeşil Sol Parti, CHP zihniyetinin Türk milletine yaptığını Kürtlere yapıyor: Kürtleri kendi kültürlerinden, değerlerinden, İslâm’dan uzaklaştırma mücadelesi veriyorlar, dedi, özetle.
Önümüzdeki -belki de bir asırlık- süreçte icat edilmeye çalışılan en tehlikeli projelerden biri, İslâmsız Türklük ve İslâmsız Kürtlük projesi olacak gibi görünüyor…
Müslüman Kürt kardeşlerimiz, bunu görmeye başladılar, çok tedirgin olduklarını gösterdiler, daha da gösterecek ve emperyalistlerin uşaklarına hak ettikleri cevabı, onlar gibi şiddete başvurmadan meşrû yollarla verecekler inşallah…
Bunların Salahaddin’le zırnık kadar ilişkileri yok: Salahaddin ve Selçuk çocukları birbirlerine omuz verdiler; emperyalistleri, yani Haçlıları, Moğolları ve o zaman biz Türkler, Kürtler, Araplar omuz omuza vererek emperyalistlerle savaşırken, o yok oluş mevsiminde bile bizimle savaşan, (Salahaddin’in Tunus’a kadar kovalamak zorunda kaldığı) Şiî (o zamanki) bozguncu grupları defettiler, böylelikle birlikte tarihin akışını değiştirdiler.
Şimdi emperyalistler, bazılarını kukla gibi oynatıyorlar parmaklarında: Kürtlerle Türkleri İslâm ortak paydasında değil, Amerikan uyduluğunda birleştirmeye çalışıyorlar. Bin yıllık İslâm kardeşliğini adım adım bitirmeyi hedefliyorlar. Böylelikle bu topraklarda Türklerle Kürtleri birbirine düşüreceklerini ve bu topraklarda daha yüzyıllarca rahat at koşturacaklarını sanıyorlar!
Ama yanılıyorlar!
Meselâ Hüdapar, bu oyunu gördü ve bozdu hamdolsun.
Türk-Kürt kardeşliği, İslâm’ın yeşerttiği ve aslâ yok edilemeyecek bir kardeşliktir. Emperyalistler ve uşakları her zaman tarihin çöp sepetini boylamıştır. Bin yıllık İslâm kardeşliği, Türk-Kürt kardeşliği tarihimiz bunun en güzel tanığıdır.
Görene…
Görmesini bilene…
Ruh köklerini yitirmeyen herkese…
Tam bu noktada, büyük Selçuklu tarihçimiz ve fikir adamımız Osman Turan’dan nefis bir anekdot aktarmak isterim.
(Bu anekdotu, Muhammed Esat Altıntaş Hoca’dan ödünç alıyorum).
Malum, Osman Turan, Türk Yurdu dergisinin önemli isimlerinden biri. Çok önemli makaleler yazıyor orada.
Bir ara Türk Yurdu Dergisi’ne gelen heyecanlı gençler Osman Turan Hoca’ya şöyle bir soru soruyorlar: “Hocam, önce Türk müyüz yoksa Müslüman mı?”
Osman Turan Hoca’nın bu soruya verdiği cevap şöyle: “Çocuklar, Türklük zat, Müslümanlık sıfattır; fakat sıfat öyle bir hâl almış ki, o olmadığı zaman zat da kalmıyor.”
EMPERYALİSTLERİN UYKULARI KAÇMALI!
Bizim inşa ettiğimiz bu muazzez medeniyet ruhu, bu toplumu Müslüman kılan sıfatların varlığını sürdürmesi durumunda bu toplumun varlığını ve bütünlüğünü korumasını, yeniden müşterek ve küresel bir tarih yapabilmesini sağlayacak inşallah.
Türkiye bu medeniyet ruhuna İslâm’ın sunduğu muhkem kaynaklarla sahip olduğu için dün bin yıl boyunca insanlık tarihini yaptı Selçuklu, Eyyûbîler ve Osmanlılar’la birlikte. Türkler ve Kürtler, Selçuk çocukları ile Salahaddin çocukları, tarihin tanık olduğu en güzel kardeşlik örneklerini sergileyen bu iki kavim birbirlerine omuz vurmak yerine birbirlerine omuz verdikleri için.
Şimdi bu bin yıllık sarsılmaz İslâmî kardeşlik ruhu yok edilmeye, Türkiye’nin onca etnik azınlığı muhkem bir şekilde birleştiren, etle tırnak gibi iç içe geçirerek kardeş kılan yegâne ortak paydası, en güçlü, en köklü buluşma noktası İslâmî duyarlıklar, ilkeler, değerler ve anlam haritaları silinmeye çalışılıyor.
Türk modernleşmesi ve laiklik projesi, sonuçta İslâmî duyarlıkları aşındırmakla, etnik kimliği ve duyarlıkları öne çıkardı ve bu ülkenin temeline, Türkiye’nin parçalanmasını sağlayacak, İslâm kardeşliğini etnik düşmanlığa dönüştürecek bombayı yerleştirdi; şimdi birileri bu bombanın pimini çekmek ve ülkeyi parçalayacak, kardeşliğimizi düşmanlığa çevirecek bombayı patlatmak istiyor.
Buna izin veremeyiz, göz yumamayız!
Yüz sene önce de böyleydi. Osmanlı da tam da böylesi bir parçalanma sonrasında düşmüştü. Önce zihnî parçalanma gerçekleştirildi modernleşme / laiklik tarihimiz boyunca. Zihnen insanlar birbirlerine düşman e
dilmeye çalışıldı.
Toplum, önce etnik kimlikler üzerinden zihnen parçalandı. Sonrası çok kolaylaştı: Ülkeyi emperyalistlere peşkeş çekecek tehlikeli bir sürecin taşları döşeniyor...
Biden’ın ve bilumum emperyalistin uykularını kaçırmalı bu toplum: Dünyaya kardeşliğimizi kimsenin bozamayacağını, ülkemizi kimsenin parçalayamayacağını, Türkiye’nin yeni bir eksen oluşturmasını sağlayacak medeniyet yolculuğunu hiçbir gücün engelleyemeyeceğini haykırmalı en gür ve en
yüksek sesle inşallah!
.Batı’nın felsefî bunalımı, Türkiye kuşatması ve Türkiye’nin yarma harekâtları…
Yusuf Kaplan
22/05/2023 Pazartesi
Seçimler ikinci tura kaldı. İkinci turdan çok güçlü çıkması gerekiyor Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın.
O zaman içeriden ve dışarıdan aynı anda işletilen çok yönlü kuşatma yarılabilir ve Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesi yol alabilir…
Unutmayalım: Batılılar, asırlık stratejilerini Türkiye’yi durdurmak için geliştiriyorlar.
İki yüzyıllık tarihe dönüp bakın, göreceksiniz bu yakıcı gerçeği.
Türkiye, bin yıldır, eksen ülkeydi; bundan sonra da öyle olacak inşallah.
Tek şartla: Yörüngemizi bulabilirsek...
Bunun için de geleceğimizi inşa edecek mütevazı (başka dünyalara açık, başkalarına saygılı) ve özgüveni yüksek (medeniyet fikriyle donanmış, dünyayı iyi tanıyan) önümüzü açacak öncü kuşaklar yetiştirebilirsek ve tabiî kendimizi eleştirmesini ve yenilemesini bilebilirsek...
BATI UYGARLIĞI’NIN KISACA KURULUŞ VE ÇÖKÜŞ HİKÂYESİ...
17. yüzyıldan itibaren dünya tarihinin akışını şekillendiren pagan modern Batı uygarlığı, kontrol ve kolonizasyon güdüsü tarafından güdüldü: Hem Tanrı fikrine, hakikat fikrine ve tabiata hem de başka medeniyetlere saldırıya dönüştü.
Sonuçta, Tanrı’nın yerine azmanlaşan insanı, kilisenin yerine de siyaseti (politika’yı) yerleştirdi.
İnsanın tanrılaşması aklın putlaştırılmasıyla sonuçlandı; siyasetin otorite, hegemonya ve meşrûiyet kaynaklarını tanımlayan bir konuma yerleştirilmesiyse, bir araç olarak siyasetin putlaştırılmasına yol açtı.
Modern pagan insan, sınırlı aklına sınırsız güçler atfetmekle ve araçları (güç üreten siyaseti, bilimi, teknolojiyi vesaire) amaçların önüne geçirmekle, bir yandan hem tabiat üzerinde hem de dünya üzerinde hegemonya kuracak gözkamaştırıcı bir atılım gerçekleştirdi ama öte yandan da, bu maddî atılımı mümkün kılan dinamikler, modern Batı uygarlığının altını oyan dinamitlere dönüştü.
Sınırlı akla sınırsız güçler yükleyince ve kurucu değil yol açıcı işlev görmesi gereken siyasete, dolayısıyla araçlara (ama güç üreten araçlara) taşıyamayacağı ontolojik işlevler verince, modern pagan uygarlık, bu yükün altında kaldı ve ezildi.
Felsefî olarak, entelektüel olarak, kültürel olarak ve tabiî ahlâkî ve sosyolojik olarak bu azmanlaşmanın faturası çok ağır oldu: Yalnızca modern pagan uygarlık için değil; dünya üzerinde kontrol ve kolonizasyon güdüsü üzerinden hegemonya kurduğu, köklerini kazıdığı bütün diğer medeniyetler, dolayısıyla insanlık için de çok pahalıya patladı modern pagan uygarlığın dünya üzerinde kurduğu azman hegemonyası.
POSTMODERN FELSEFE: ÇÖKÜŞ FELSEFESİ
Gelinen nokta yalnızca Batılılar için değil, bütün dünya için ürperticidir ve yol ayırımıdır:
Tanrı fikri yok edildi; önce Batı’da; sonra da zamanla küre ölçeğinde.
Tabiat önce düşman ilan edildi; sonra da ele geçirildi ve delik deşik edildi.
İnsanın varlığı tehlikeli bir sürece girdi.
Hümanizm’le başlayan ve insanı her şeyin merkezine yerleştiren modern pagan yolculuk, gelinen noktada adına post-hümanizm denilen (insansız bir dünyanın ve dünyasız bir insan tipinin insanı tefessüh ettirdiği, ruhunu yitiren ve gürûha dönüşen yığınlar tarafından özgürlük olarak algılanan hız, haz ve ayartının kölesi hâline gelerek hayatı çölleştirdiği) bir çıkmaz sokağın eşiğine fırlattı bütün insanlığı.
Modern pagan Batı uygarlığı felsefî olarak çöktü; yüzyıl önce hem de.
Bu çöküş, önce Nietzsche tarafından ilan edildi ve olabildiği ölçüde yüksek sesle haykırıldı: Nietzsche, modern pagan uygarlığı çarmıha gerdi.
Modern pagan uygarlık felsefî olarak çöktü ama felsefe çökmedi; çöküş felsefesine dönüştü.
Nietzsche’nin haykırışına çöküş felsefesi olarak nitelediğim postmodern filozoflar ve sosyal teorisyenler güçlü ses verdiler:
Heidegger, varlığın, dolayısıyla hakikatin unutulduğunu söyledi.
Weber, modernliğin, “demir kafes” ürettiğini; Foucault “hapishane”ye, Derrida bir şekilde “hayalet”e dönüştüğünü, Baudrillard simülasyondan ibaret olduğunu ve buharlaştığını söyledi.
Çöküş filozofları, postmodernliği bir çıkış olarak sunmadılar.
Bu çıkmaz sokaktan tek çıkış yolunun, Hâkim paradigma’nın dışına çıkmak, hâkim paradigmadan kurtulmak olduğunu itiraf ettiler. Foucault, aynen böyle söylemişti; üstadı Nietzsche’nin izinden giderek.
Ne demişti Nietzsche: “Artık söyleyebileceğimiz tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceğimiz gerçeğidir.”
YENİ BİR “SÖZ”Ü KİM SÖYLECEK?
Yeni bir sözü kim söyleyecek?
Çinliler, Hintliler, Japonlar mı?
Elbette ki, hayır.
Hayır; çünkü hepsi de kapitalistleştirildiler; uyutuldular ve yutuldular.
Söylenecek tek yeni şeyi Müslümanlar söyleyebilirler.
Baudrillard, bu gerçeği, Batılıların İslâm’ı terörle özdeşleştirmeleri üzerine, “insanlığın önündeki tek seçeneği yok ediyoruz” diyerek telaffuz etmişti.
Batı uygarlığı, söyleyeceği bir şey olmadığı için, o ürpertici gücüne sarıldı: Sadece işgal ediyor, yakıp yıkıyor her yeri: Söyleyeceği bir sözünün olmamasının en önemli göstergesi, Baudrillard’ın “yeni barbarların gelişi” diye tasvir ettiği bu saldırganlığı işte.
DALGA-KIRMA SÜRECİNDEYİZ... DALGA-KURMA SÜRECİNE İYİ HAZIRLANMALIYIZ...
Batı uygarlığı hem kendisi felsefî olarak çöktü hem de İslâm dışındaki diğer medeniyetleri fosilleştirdi ve kapitalistleştirerek bitirdi.
Ama İslâm’ı fosilleştiremediği için çıldırıyor. O yüzden yüzyıllık stratejilerini, İslâm’ın gelişini önlemek için geliştiriyor: İslâm’ın tarih sahnesine çıkışının Türkiye’nin yeniden medeniyet iddiasıyla donanmasıyla mümkün olabileceğini bizden çok daha iyi bildiği için de yüzyıllık stratejilerini münhasıran Türkiye üzerinden, her ne sûretle olursa olsun, Türkiye’nin toparlanmasını ve ayağa kalkmasını, medeniyet coğrafyasını toparlamasını ve ayağa kaldırmasını önlemek amacıyla geliştiriyor.
Seçimler sebebiyle bütün Batı medyasının Erdoğan üzerinden Türkiye’ye saldırmasının nedeni bu.
Şunu çok iyi biliyor Batılılar: İslâm dünyasını toparlayabilecek ve ayağa kaldırabilecek hem tarihî derinliğe hem köklü medeniyet tecrübesine sahip tek ülke, Türkiye.
Türkiye, bu yükü taşıyabilecek durumda mı?
Şu hâliyle, hayır.
Ama bu yola girdi; Ak Parti, kendisini köklü bir özeleştiriye ve yenilenmeye tabi tutarsa, muhalefet partileri de, medeniyet fikri etrafında “önce Türkiye!” diyebilecek bir noktaya ulaşırsa ve önümüzdeki 10 yıllık süreçte eğitim, düşünce, sanat, kültür, şehircilik, medya ve gençlikte devrim niteliğinde adımlar atabilirsek, evet.
Asıl yolculuk, o zaman başlayacak... Dalga-kurma süreci bu.
Şimdilik, dalga-kırma süreciyle boğuşuyoruz... Oyunları bozmakla, püskürtmekle uğraşıyoruz... Mesafe de alıyoruz...
Dalga-kurma süreci ondan sonra başlayacak inşallah
.ONTO-EPİSTEMİK BİR HASTALIK: SESSİZ KALMAK! Unutma: Sessizlik ruhun ölümüdür!
Yusuf Kaplan
21/05/2023 Pazar
Bugün sütunumu MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) talebesi parlak bir kardeşime terk ediyorum: MTO Antalya yönetim ekibimizden, İslâm Düşüncesi alanında doktora yapan Selçuk Polat kardeşime.
Konu, güncel ama konunun ele alınış biçim felsefî ve derinlikli.
Dikkatle ve istifade ederek okumanızı istirham ederek sizi, kardeşimizin yazısıyla baş başa bırakıyorum…
***
Haz ve çıkarın hâkim olduğu bir zeminin zamanını yaşıyoruz. Zihnimiz, aklımız çıkarın kölesi olmak üzere. Acilen bir zihniyet devrimi yapılması lazım; ta ki bu kölelik çocuklarımıza miras kalmasın.
Bu bakımdan özgürlük ve kölelik “diyalektiği” uzun süredir üzerinde çalışılan fakat pratikte ezberden öteye gidememiş bir meseledir.
Alman düşünür Kant, “Pratik Aklın Eleştiri”sinde negatif anlamda özgürlüğü özerklik ve serbestlikten ayırarak “kişinin çıkarına göre belirlenmeme imkanının varlığı” olarak tanımlıyor. Öyle ki, burada özgürlük bir varlık, varoluşun bilgisi problemi olarak karşımıza çıkıyor.
Sözümona çıkarına göre belirlenim kişinin varlığını ve ona ait deneyim ve bilgilerini de askıya almasını gerektirir.
Görünen köy bu.
Kılavuz ise, tamamen bizim köyde yani klâsik düşünce geleneğimizde. Yusuf Kaplan, özgürlüğü, bir imkân’dan öte, varlığın, varolmanın “öz”ü (essentia) ile bağdaştırmakta ve “özü gür olan özgür olur” aforizması ile bunu sistematize etmektedir. Bu elbette bir retorik söylem olmayıp derinliği olan bir anlamı vurgular. Keza bilinen o ki, kişinin essentia’sı / özü eksistentia’sını / varoluşunu belirler.
Kısaca, kişi, öz ile yani “kendini kendi yapan şey ile” ne kadar ilişkili olursa, varoluşu çıkar ve yarar ilişkilerinden o kadar bağımsız yani hür olur.
İşin felsefecesi böyle iken insanlar arası ilişkide ve siyasal düzeyde bu ne anlama gelir, bunu ortaya çıkarmak gerekir.
Kişi bakımından öz-çıkar-varoluş ilişkisi bugün “sessizlik” hastalığına yakalanmış vaziyettedir. Bu latent /gizli oluş problemi, kişiyi çıkar ve yarar ilişkilerine göre bambaşka biri ya da başkası yapar.
Bir durumda “evet” ya da “hayır” denilmesi, bir karar verilmesi, bir yere gidilmesi gereken bir durumda kişinin zihinsel arkaplanda «çıkar-yarar» mekanizması işlemeye başlamakta ve o durum netleştikten sonra kişi “söz-süzlükte iken özsüz” bir biçimde kendi iradesi zannettiği bir otomatik refleks ile “varolmaya”çalışmaktadır.
Sözün kısası, zemin istediği gibi olana kadar beklemekte ve sonra “ben de varım” demektedir. “Savaş-kavga vakti erkenden kaçıp barış-esenlik-sulh vakti” çıkıp gelmektedir. Sıkıntı zamanı uzak durup ganimet vakti koşarak gelmektedir. Bu türden bir beşer tipoloji her toplum veya toplulukta bulunmaktadır ve kendini çıkarın kölesi yapmak şöyle dursun oranın ifsadına medar olmaktadır.
Ey özünü sözüne sadık kılmaktan âcizler, ey gür sadasını duvarlar arasında bırakanlar, ey savaş vakti muhayyer olup sulh zamanı münevver! olanlar! Ya bu gemiyi terk ediniz, ya da çıkınız gölgelerinizin gölgesinden!
Bu ülkede, bu ümmet, bu dava, bu okul, bu medrese.. vesaire… sizin şahsî işlerinizi bitirip çıkarlarınızı garantiye almanızı beklemek zorunda değildir! Erek belli, emek belki, yürek gereklidir. Çağın efekti olarak İslâm’ın geleceği olamazsın!
Sen sessiz ve görüntüsüz özgür olamazsın!
Sessizlik hastalığından çık ya da bu özü özürsüz olarak kabul etmediğini kabul et. Sen bir medeniyetin sözü ve göz kırpmadan çalışan özü olmak zorundasın!
Sessizlik ruhun ölümüdür.
Ruhsuz kalma, sessiz kalma!
.Ruh atılımı olmadan aslâ!
Yusuf Kaplan
19/05/2023 Cuma
14 Mayıs seçimlerini kıl payı kaybetti Cumhurbaşkanı Erdoğan. 28 Mayıs’ta çok güçlü bir şekilde gelmesinin söz konusu olacağını düşünüyorum.
Erdoğan yeniden, güçlü bir şekilde seçilirse, mutlaka izlemesi gerektiğini düşündüğüm naçizâne bir yol haritası sunmak istiyorum burada.
HAYATIN İKİ CEPHESİ: MADDE VE RUH CEPHESİ
Türkiye’nin uzun soluklu, köklü, çok yönlü, kalıcı ve sarsıcı bir ruh atılımına ihtiyacı var.
Ruh atılımını gerçekleştirebilen toplumlar, her türlü zorluğa göğüs germesini de bilirler.
Ruh atılımını gerçekleştiremeyen toplumlarsa -tıpkı bizim bir asırdır yaşadığımız gibi- esen rüzgârların önünde sürüklenirler...
Hayatın iki cephesi var: Madde cephesi ve mânâ / ruh cephesi. Biri olmadan diğeri de olmaz.
Ruh cephesi, adı üstünde, bir toplumun varlık nedenini ve varoluş zeminini oluşturur.
Bir toplumun yaratıcı ruhunun ve kurucu iradesinin temellerini döşer ruh cephesi. Ve fikir, dil, eğitim, kültür, sanat, ahlâk gibi kurucu temellerden vücut bulur.
Madde cephesi ise, bu kurucu temellerin köksalmasını, kalıcılaşmasını, sürgit yaşamasını ve insanı yaşatmasını sağlayan ekonomi, bilim, teknoloji ve siyaset gibi sütunlardan teşekkül eder.
Ruh / mânâ cephesi temelleri döşer; madde cephesi ise sütunları diker.
Ruh cephesi, kurucu; madde cephesi ise koruyucu işlev görür.
TÜRKİYE’NİN SORUNLARI VAROLUŞSAL
Madde cephesinde ne kadar başarılı olursanız olun, mânâ / ruh cephesini ihmal ederseniz, elde ettiğiniz maddî başarılar her şeyi imha eder, sizi de zihnî-ahlâkî ve sosyo-kültürel intiharın eşiğine sürükler...
Türkiye’nin sorunları hem manevî hem de maddî boyutları olan, gelip-geçici, günübirlik değil köklü sorunlardır.
Başta eğitim olmak üzere, düşünce, kültür, sanat, şehircilik, gençlik sorunları, varoluşsal problemlerdir. Köklü meseleler.
O yüzden uzun vadeli hazırlıkları, köklü çözümleri gerektiren büyük sorunlar.
Bu sorunlarımızı hâl yoluna koyabildiğimiz zaman bizi kimse durduramaz zaten.
Bunu bütün dünya biliyor: Batılılar da biliyor, umutlarını bize bağlayan mazlum dünya da. Biz farkında değiliz bunun yalnızca.
EĞİTİM DE, SANAT DA, BİLİM DE BİR MEDENİYET MESELESİDİR
Türkiye, Tanzimat’la birlikte yönünü, Cumhuriyet’le birlikte bir medeniyet değiştirme macerasına soyunarak mecrasını ve yörüngesini yitirdiği için, temel sorunlarının neler olduğunu görecek bir perspektiften, yaşananları anlayabilecek, anlamlandırabilecek ve aşma iradesi geliştirebilecek bakış açılarından da yoksun.
O yüzden yaşanan sorunların gelip-geçici, günübirlik sorunlar olduğunu zannediyor.
En büyük sorunumuz, sorunumuzun ne olduğunu kavrayamayışımız ve sorunlarımızı kavramamızı mümkün kılacak kapsamlı bir perspektife, bakış açısına sahip olamayışımız.
Yaşadığımız sorunlar, medeniyet çapında sorunlar: Medeniyet iddiasını yitirmiş, başka bir uygarlığı tepeden, Jakoben yöntemlerle zoraki olarak benimsemeye zorlanmış bir toplumun yaşadığı köklü, varoluşsal ve travmatik sorunlar.
Yaşadığımız sorunların bu toplumun rotasını bulma, yönüne ve yörüngesine kavuşma sürecinde karşılaştığımız sorunlar olduğunu göremiyoruz; göremiyoruz, çünkü bunu mümkün kılabilecek bir medeniyet perspektifinden yoksunuz.
O yüzden meselâ eğitim gibi köklü, varoluşsal sorunlarımızı kavramakta ve çıkış yolu bulmakta zorlanıyoruz.
Çünkü eğitim meselesi bir medeniyet meselesidir.
Medeniyet meselesi ise bütüncül bir Yaratıcı, insan ve kâinat tasavvuruna sahip olmayı zorunlu kılan büyük bir meseledir.
Eğer siz, böyle bir perspektife sahip değilseniz, eğitim sorunlarımızın temelde medeniyet krizinden kaynaklandığını göremez, kalıcı, köklü çözüm önerileri geliştiremezsiniz.
Türkiye’de iki asırdır yaşanan ve bizi her defasında eğitimi yap-boz tahtasına çevirmeye zorlayan temel çıkmaz da bu.
RUH ATILIMI OLMADAN ASLÂ!
Bize ait bir medeniyet fikrimiz yok. O yüzden güçlü, çağdaş bir eğitim sistemi inşa edemiyoruz.
Daha da vahimi, hem mevcut eğitim sisteminin iddia edildiği gibi Batı’da bir benzeri yok; son derece sığ, ezberci; eleştirel, analitik düşünme melekelerini iptal eden; yozlaştırıcı, yabancılaştırıcı, kimliksizleştirici, çözücü bir eğitim sistemi bu; hem de bizim medeniyet dinamiklerimizle ilişkisi sıfır.
Oysa bir eğitim sistemi, toplumun medeniyet dinamikleri ekseninde inşa edilir. Genç kuşaklarına ancak o zaman güçlü bir tarih bilinci, çağ bilinci, kimlik bilinci kazandırabilir. Düşüncede, bilimde, sanatta yapılacak hamlelerin, atılımların kurucu temellerini sunabilir.
Mevcut sığ, pozitivist eğitim sisteminin büyük düşünürler, büyük sanatçılar, büyük bilim adamları çıkaramamasının nedenleri burada gizlidir.
Mevcut eğitim sisteminden Kant da yetişmez, Hegel de; Beethoven da yetişmez, Mahler de; Picasso da yetişmez, Cezanne da.
Mevcut eğitim sisteminden, elbette ki, Ebû Hanife ya da Gazâlî, İbn Arabî, Sinan veya Itrî yetişmesini beklemek ham hayalden başka bir şey değildir.
Bana ne lazım? Kant’ı, Hegel’i, Nietzsche’yi, Mozart’ı, Chopin’i, Wagner’i, Manet’yi, Dali’yi, Kandinsky’yi de tartışacak, yorumlayacak ve aşacak bir noktaya ulaşacak yeni Gazâlî’ler, yeni İbn Haldun’lar, yeni Yunus’lar, yeni İbn Sinâ’lar, yeni Sinan’lar ve Itrîler lazım.
Çağı iyi tanıyacak, içinde yaşadığı çağı iyi tanımadığı zaman yalnızca tanımlandığını, çağı tanımadan çağı değiştirme iddiasında bulunamayacağını kavrayacak, zamanla çağı, çağın kurucu kişiliklerini tartışacak, aşacak, başka çağlara ulaşacak, çağrı’sı çağını kuracak çaplı öncü kuşaklar yetiştirmeden ruh atılımı yapamayız.
O yüzden ruh atılımı olmadan, aslâ, diyorum. Vesselâm.
.Acımasız yeni bir çağ başlıyor: Hepimizi bilimle köleleştirecekler!
Yusuf Kaplan
15/05/2023 Pazartesi
Dünyayı süper-şirketler mi yönetiyor; yoksa güçlü, süper-devletler mi?
Bu soruya hemen “evet” veya “hayır” diye cevap vermek pek kolay değil.
BİLİMSEL DEVRİMLER VE KAPİTALİST ŞİRKETLERİN DÜNYASI
Değil; çünkü Amerika’yı Yahudilerin kontrolündeki süper-şirketler yönetiyor. Amerika’da devlet filan yok. Amerika’da devlet, Yahudiler, Yahudi gücü, demek. Bu kesin.
Öte yandan İngiltere›de de güçlü şirketler var ama devlet de var. Devlet şirketlere hâkim, denebilir İngiltere’de.
Çin’de durum nasıldır sizce?
Çin’de devlet, Çin Komünist Partisi demek. Çin Komünist Partisi, Çin kapitalistleştikçe şirketleşti. Süreç henüz bitmedi…
İngilizler, Hindistan’ı Doğu Hindistan Kumpanyası ile ele geçirmeye başlamışlardı 1602’de. İngilizlerin hemen ardından 1603 ve 1604’te art arda Hollandalılar ve Fransızlar üşüşmüşlerdi Hindistan’a.
Bu konuda çok nefis bir çalışma yayımlandı yakınlarda Vadi Yayınları tarafından. Taha İ. Özel kardeşimin özenli, titiz ve adı gibi özel bir çalışması İngiliz Doğu Hindistan Şirketi başlıklı kitabı, İngilizlerin hem şirketler üzerinden ama Hindistan özelinden dünyayı nasıl sömürgeleştirdiklerini hem de günümüzde şirketlerin dünyayı ve devletleri nasıl yönettiklerini çok güzel anlatıyor. Taha kardeşimi kutluyorum ve size de bu zihin açıcı, kışkırtıcı, emek mahsûlü kitabı tavsiye ediyorum.
Doğu Hindistan Kumpanyası, üç asra yakın Hindistan’ın kanını emiyor, “Hind’in hazinelerini” İngiltere’ye taşıyor ama bu arada bu sömürüyü bir orduyla yapıyor. Düşünsenize… Ordusu var şirketin!
İngiliz emperyalizmi, gücünü kapitalizme borçlu. Kapitalizm ise bilim’e, bilimsel devrim’e.
Bilimsel devrim olmasaydı, emperyalizm bu kadar kıtalar dolaşamazdı.
Şu ân üçüncü bilimsel devrimin eşiğinden geçiyoruz…
Birinci bilimsel devrim, 17. ve 18. yüzyılda Bacon, Kopernik, Newton ve Galileo’nun damgasını vurdukları bilimsel devrimdi. Kapitalizme ve modern dünyanın kurulmasına eşlik etti.
İkinci bilimsel devrim, Einstein’ın başını çektiği, Heisenberg gibi dâhilerin belirleyici oldukları izafiyet teorisine, yeni fizik kuantum fiziğine, belirlenemezciliğe dayanan bilimsel devrimdi. Postmodern dünyanın kullanılmasına eşlik etti.
Şimdi üçüncü bilimsel devrim’in eşiğindeyiz: Yapay zekâ, genetik mühendisliği ve moleküler biyoloji, bütün insanlığı insansız, ruhsuz, makinaların hâkim olacağı yeni bir dünyanın eşiğine sürüklüyor…
KÜRESEL ŞİRKETLER VE İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ
Bütün bu bilimsel devrimlerin en temel ortak yanları; şirketlerin devletleri kuşatması, bazı durumlarda etkisiz hâle getirerek hem ülkeleri hem de dünyayı yönetecek Leviathanvârî / “canavarca” bir güce ulaşması.
Dünyanın lordları, kapitalist ruhsuz ağababaları, şirketlerle dünyayı ele geçirdiler. Devletleri ele geçirerek dünyayı her bakımdan kontrolleri altına alma sürecine girdirdiler insanlığı. Yapay zeka, genetik mühendisliği ve moleküler biyoloji, şirketlerin kontrolünde, devletlerin değil.
Bilimi kontrol eden devletler değil şirketler! Şunu unutmayalım aslâ: Bilimi kontrol eden dünyayı kontrol eder!
Neden?
Çünkü bilim, çağımızın ayartıcı sahte yeni dini! Bilim deyince akan sular duruyor çünkü.
“Bilim düşünemez” demişti büyük düşünür Heidegger. Bilim nesneler arasındaki ilişkiler konu-sunda açıklama yapabilir sadece. Nesneler arasındaki ilişkileri anlamlandıramaz bilim. Anlama ve anlandırma işi, düşüncenin ve felsefenin işi.
Cins ve anarşist bilim felsefecisi Paul Feyerabend’in kışkırtıcı tanımlamasıyla “kutsal bir ineğe dönüştürülen bilim”, hem dünya üzerinde hâkimiyet kurmanın, hem de kapitalizmi palazlandırdıkça palazlandırmanın, azmanlaştırdıkça azmanlaştırmanın, kitleleri ise ayarttıkça ayartmanın yegâne elverişli aracı ya da Nietzsche’nin deyişiyle “laik kilise”si çağdaş dünyanın.
Bilimi tepe tepe kullanıyorlar.
BİLİMLE İNSANLIĞIN KÖLELEŞTİRİLMESİ VE RUHSUZ BİR DÜNYA İNŞA EDİLMESİ
Bir zamanlar, bilimi, insanı özgürleştirmek için kullanmışlardı; şimdi ise köleleştirmek için kullanıyorlar.
Kilisenin tasallutundan her şeyden önce bilim kurtarmıştı modern toplumları. Şimdi ise azman, acımasız, ruhsuz kapitalist şirketler, bilimi insanlığı köleleştirmek için kullanmakta hiçbir tereddüt göstermiyorlar!
Kapitalist şirketler, bilimi acımasız bir şekilde kullanarak insanlığın kaderini şekillendirecek ürpertici senaryolar geliştirmekle meşguller harıl harıl.
Dünyayı parmaklarında oynatıyorlar! Bir kaç şebeke sadece! Evet bir kaç büyük şirket, bazı devletlerden çok daha güçlü ve bu bir kaç büyük şirket, devletlere de hükmediyor.
Devletleri esir aldılar adeta. İstedikleri zaman kriz çıkarıyorlar ve şantajlar yaparak krizleri güya kendi güdümlerindeki küresel örgütler üzerinden hallediyorlar veya erteliyorlar. Evet ülkeleri ekonomik krize sürüklüyorlar, kendi kontrollerindeki Dünya Bankası veya IMF gibi ekonomik terör örgütleri ile ülkelerin ekonomilerine çöküyorlar ve krizi çözüyoruz diye devletleri her bakımdan kendilerine bağımlı hâle getiriyor, köle yapıyorlar.
Böylece ülkelere ölümü göstererek sıtmaya razı ediyorlar, krizi ölümcül olmaktan kurtarıyorlar ama bütün ipleri kendi ellerine alıyorlar. Bu iplerle istedikleri gibi oynayarak ülkeleri kendi önlerinde diz çökmeye zorluyorlar her zaman.
Bütün dünyada inanılmaz aşı savaşları yaşandı korona tezgâhı sürecinde! Şirketler, kârlarına kâr katmak için devletlere zorlayıcı ve bağlayıcı tedbirler alınması konusunda baskı yaptılar! Bireysel, sosyal ve kültürel hürriyetleri ve değerleri bastırıcı, baskı altına alıcı ve zamanla belki de yok edici yeni bir faşizm dönemi ve tecrübesi yaşattılar bütün dünyaya!
Önümüzdeki süreçte izi sürülmesi gereken soru şu burada: İnsanı özgürleştirmek üzere geliştirilen bilim, nasıl oldu da, insanlığı köleleştirecek vahşî bir canavara dönüştü?
.Kemal Derviş öldü ama baronik devşirme’ci komitacı zihniyeti yaşıyor…
Yusuf Kaplan
12/05/2023 Cuma
Kemal Derviş öldü.
Ölmüş bir insanın arkasından uluorta yazacak biri değilim. Bu İslâm ahlâk ve edebine aykırı.
Fakat ölümü vesilesiyle kişisel zihnî-siyasî biyografisi hakkında ve Derviş’in temsil ettiği baronik devşirme’ci komitacı zihniyetin Türkiye’nin kaderinin şekillenmesinde oynadığı rol konusunda bir kaç cümle kurmadan edemeyeceğim.
Ama önce şunu söylemem gerekiyor sanırım: Türkiye’yi tam da küresel sistemin baronlarına teslim etmek isteyenlerle, Türkiye’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve etle tırnak gibi birbirine geçen İslâm kardeşliğini koruma kaygısı güdenler arasında kıyasıya bir ölüm kalım mücadelesi verildiği, ülkenin bu noktada bir tercih yapmak zorunda kaldığı, tarihinin en kritik seçimini yaptığı 14 Mayıs seçimlerinin hemen arefesinde vefat etmesi, çok manidar.
Bunu semiyolojik olarak okursak, Kemal Derviş’in ölümünü, Türkiye’nin baronik, devşirmeci komitacı çeteler tarafından kontrol edilme sürecinin sona ermesi olarak da okuyabiliriz; ya da tam tersi bir şekilde, Türkiye’nin küresel sistemin küresel komitacıları tarafından başarıyla teslim alınmasının somut bir işareti olarak da. Bu okumaların hangisi gerçeğe daha yakındır, üzerinde düşünmeğe değer doğrusu…
KEMAL DERVİŞ KİMDİ?
İlk sorulması ve izi sürülmesi gereken soru şu: Kemal Derviş kimdi?
Öncelikle şunu söylemeli: Kemal Derviş herhangi biri değildi.
Bu ülkenin çocuğu muydu, peki?
Bu soruya kolaylıkla “evet” veya “hayır” diye cevap vermek çok zor: Elbette bu ülkede doğmuştu. Ama aidiyeti, bu ülkeye miydi, küresel baronik dünyaya mı, bunu söylemek de çok kolay değil.
Türkiye’ye iki asırdır hükmeden, devleti ipotek altına alan, bu toplumun varlık sebebi olan İslâm’ı devletin bütün kurumlarından uzaklaştıran devşirmelerin çocuklarının bu kez küresel sistem üzerinden, küresel sistemin baronlarıyla el ele, omuz omuza vererek Türkiye’nin kaderine nasıl müdahale edebileceklerinin en steril, sterilliğinin şiddeti ölçüsünde de en sinsi, en sorunlu ve en yıkıcı örneklerinden biriydi Kemal Derviş.
O hâlde soruyu biraz daha açarak soralım: Kemal Derviş, bu ülkenin çocuğu muydu; devşirmelerin bu ülkenin İslâmî ruhunu, köküne kadar kurutup ülkeyi küresel sisteme teslim etmekle görevli, görevini iyi yapan yetenekli çocuğu mu?
Kemal Derviş, Türkiye’ye iki asırdır hükmeden devşirme’ci komitacı zihniyetin küresel uzantıları olan bir üyesiydi: Türkiye’ye iki asırdır hükmeden devşirme’ci komitacı zihniyetin, dünyaya hükmeden küreselci-Yahudi gücü’yle izdivacının Türkiye’ye yeniden nizam vermesi, Türkiye’yi baronik küresel sistemin dümen suyuna girdirmesi için gönderilen, rafine, steril bir çocuğuydu.
Washington’dan Türkiye’ye ışık hızıyla gönderilmiş, Türkiye’nin Batı’ya teslim edilmesini sağlayacak bütün siyasî, ekonomik ve stratejik adamları atmıştı. Ancak Türkiye’de bu kez küresel uzantılara kavuşan devşirme’ci komitacı zihniyetle mücadele eden yerli güçler tarafından geldiği yere gönderilmişti.
KEMAL DERVİŞ ÖLDÜ AMA DEVŞİRME’Cİ KOMİTACI ZİHNİYETİ TÜRKİYE’Yİ ESİR ALDI…
Kemal Derviş öldü ama Türkiye’nin ruh köklerini kurutarak tarihten uzaklaştırmakla ve leş kargalarına yem etmekle görevli küresel sistemin uydusu soft laik devşirme’ci zihniyeti yaşıyor… Capcanlı… Ve Türkiye’ye hükmediyor bütün gücüyle…
Türkiye’deki mücadele, Türkiye’yi küresel sisteme peşkeş çekmekle görevli işte bu devşirme’ci laik zihniyetle, Tükiye’nin bin yıllık İslâmî ruh köklerine bağlı kalarak ve Türkiye Ekseni inşa ederek yüzyılı Türkiye Yüzyılı yapmayı amaçlayan aktörler arasındaki “iktidar” mücadelesidir.
.Türkiye’nin kaderine iki asırdır hükmeden devşirmelerin çocuğuydu Kemal Derviş. Bu ülkenin ruh köklerini kurutmaya, çocuklarını devşirmeye çalışan laik zihniyetin adamlarının ülkeyi kolayca terk edecek, emperyalistlere peşkeş çekecek kadar bu ülkeye kültürel aidiyet bağlarının kalmadığını gösteren en iyi örneklerden biriydi.
Dünün komitacı devşirmeleri Türkiye’yi İslâm’dan uzaklaştırma projesini uygulamakla görevliydiler.
Bugünün komitacı devşirmecileri küreselleşmişti: Türkiye’yi, tarihî rolünü unutturarak küresel kapitalist sistemin dekoru ve uydusu yapmakla ve böylelikle tarihten uzaklaştırmakla ödevliler bugün’kü Kemal Derviş gibiler…
Kemal Derviş ölmüş olabilir ama devşirme’ci laik küresel’ci zihniyeti her alanda Türkiye’ye yön verecek konuma yerleşmiş durumda: Ülkede milletin adamlarına nefes aldırmamakla ve ülkenin çocuklarını mankurtlaştırarak celladına / Batılılara âşık tasmalı çekirgelere dönüştürmekle meşgul iki asırdır… Emperyalistler tarafından fiilen köleleştirilemeyen Türkiye’yi devşirmeciler tarafından içerden zihnen köleleştirmeye çalışıyor bu devşirme’ci komitacılar.
Ve çok büyük bir mesafe katetmiş durumdalar. Böyle giderse dışarıdan ele geçirilemeyen Türkiye’yi içerden ele geçirmeyi başaracaklar -Allah muhafaza!
Bu ülkenin çocuğu değildi Kemal Derviş kültürel ve zihniyet olarak. Bu ülkenin yeniden tarih yapmasını mümkün kılacak bin yıllık İslâmî ruh köklerini kurutma savaşı veren küreselcilerin çocuğu, “görevli” bir devşirme’ci’ydi.
Çok iyi yetiştirilmişti.
İşini iyi biliyordu.
Çok sâkindi.
Görevini gayret güzel yapıyordu.
Gürültü patırtı yapmıyordu, hasımlarının kendisinin yükümlü olduğu görevi göremediklerini görerek işine odaklanıyordu: Küresel’ci devşirme’ci derin gücü’n gücünün göstergesiydi bu.
.Türkiye’siz bir dünya kurulamaz!
Yusuf Kaplan
8/05/2023 Pazartesi
Her şey Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesinden sonra başladı: 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı durdurulmuştu. Osmanlı’nın durdurulmasıyla her şeyin bittiğine hükmetmişti Batılı emperyalist güçler.
Oysa 20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde hiçbir şeyin bitmediği, aksine yeniden başlamak üzere olduğu görüldü: Fas’tan Malezya’ya kadar, İslâm, İslâm dünyasının yegâne entelektüel, kültürel, siyasî direniş ve diriliş kaynağı olmuştu. İslâm’ın yeniden tarih sahnesine çıkışı anlamına gelebilirdi bu.
BİR TAŞLA İKİ KUŞ: HEM “ÖTEKİ” İCADI HEM DE ÖTEKİ ÜZERİNDEN BATI’NIN İNŞASI
Eğer İslâm’ın gelişi durdurulamazsa, bu direniş ve diriliş hareketinin yeni bir medeniyet atılımına dönüşmesi, bunun da Batı’nın dünya üzerindeki hegemonyasını sarsması önlenemeyebilirdi. O yüzden önlem alınmalıydı.
Alındı önlem: Terörle savaş stratejisi geliştirildi. Hem de NATO tarafından. İslâm terörle, kan edicilikle özdeşleştirilerek şeytanlaştırıldı. Bir kötü, ürpertici bir şeytan icat edilerek İslâm tarih dışına itilmeye, Müslüman toplumlar da önce İslâm’dan nefret ettirilmeye, sonra da adım adım uzaklaştırılmaya çalışıldı.
Bunun için ilkin terör örgütleri icat edildi; İslâm bu terör örgütleriyle özdeşleştirildi; ardından da dünyada, özellikle de Batılı dünyada hızla büyüyen İslâm’ın yayılmasının önü kesildi ve Müslüman toplumlar adım adım İslâm’dan uzaklaştırılma sürecine sürüklendi.
Batılılar, bir taşla iki kuş vurmuş olacaklardı: Hem İslâm’ın gelişi, yükselişi önlenecekti hem de Batılılar, ötekileştirilen ve şeytanlaştırılan İslâm üzerinden kendi kimliklerini inşa edeceklerdi. Ne kadar şeytanca bir strateji bu, değil mi?
OSMANLI, KORKULU RÜYASI BATILILARIN!
Dünkü, yaklaşık yarım asır önceki şeytanlaştırılan kötü icadı stratejisi, bugün, artık Türkiye üzerinden, özellikle de Erdoğan üzerinden sürdürülüyor!
İslamofobi yetmedi, ardından Türkofobi icat edildi!
Neden Erdoğan’a, Erdoğan üzerinden Türkiye’ye “kafayı taktı” Batılılar peki?
Batı başkentlerinde Kur’ân’ları yakarken neden özellikle Türk büyükelçilikleri seçiliyor(du) ki?
Bunun nedeni gayet açık: Osmanlı, korkulu rüyası Batılıların! O yüzden Erdoğan’ı “otoriter”, “güçlü” “yeni Osmanlı sultanı” gibi resmediyorlar!
Tarihî, kültürel bilinçaltını harekete geçirerek, asıl düşmanın Türkler olduğunu, Türklerin, Osmanlı ile Avrupa›yı “titrettiğini”, Türklerin yeniden gelişinin Avrupa için “felâket” olacağını, Avrupa’nın ve tabiî genelde Batı’nın dünya üzerindeki hegemonyasını “sarsacağını” çok iyi biliyorlar!
BATILILAR TÜRKİYE’Yİ NEDEN HEDEF TAHTASINA YATIRIYORLAR?
İngiliz The Economist, Fransız Le Point ve Alman Der Spiegel dergileri Erdoğan’ı “diktatör” ilan ederek, Erdoğan üzerinden Türkiye’yi “şeytanlaştırıyor” ve hedef tahtasına yatırıyorlar!
Neden acaba?
Batılılar, Ruslardan da, Çinlilerden de korkmuyorlar! Türkiye’den korkuyorlar asıl! Çünkü Türkiye beklenendir! Osmanlı’nın çocuklarından korkuyorlar! Osmanlı’nın çocuklarının yeniden tarih sahnesine çıkma ve yeryüzünde adaleti hâkim kılacak bir hakikat medeniyeti yolculuğu başlatma ihtimalinin belirmesinden!
Dünyada herkese hayat hakkı tanıyan ilk ve son gerçek anlamda küresel medeniyet tecrübesini biz kurduk.
Bütün medeniyetlerle temasa geçen; bütün medeniyetlerden -vahyin filtresinden geçirerek- beslenmesini bilen; bütün dinlere, kültürlere, farklılıklara hayat hakkı tanıyan gerçek küresel medeniyet tecrübesini Osmanlı olarak biz armağan ettik insanlığa. Sözgelişi, Avrupa’da fethettiğimiz en büyük şehirlerden birine, Belgrad’a, Dârüsselâm / Barışyurdu adını verdik.
Dünyada adalet ve hakkaniyetin, sulh ve selâmetin hâkim olacağı, herkesin kendi olarak, kendi kalarak barış içinde, insanca bir arada yaşayabileceği medeniyet tecrübesini yine biz kuracağız -iyi hazırlanmasını bilirsek...
Özetle… Batılılar, başka kültürlere hayat hakkı tanımadılar, sadece imha ettiler ve dünyayı cehenneme çevirdiler. Biz ise hem yeni, âdil bir dünya inşa ettik hem de başka kültürleri ihya ettik.
Dün olan, yarın olacak olanın habercisidir.
TÜRKİYE’SİZ BİR DÜNYA KURULABİLİR Mİ?
Türkiye’siz bir dünya kurulamaz.
Osmanlı’yı durdurdular, dünyadan ruh çekildi, dünya cehenneme dönüşüverdi. Dünyanın da, bizim coğrafyamızın da sorunlarının kangrene dönüşmesinin sebebi, Osmanlı’dan boşalan boşluğun doldurulamamasıdır. Yaşadığımız ve bir türlü hâl yoluna koyamadığımız bölgesel ve küresel sorunlar, Osmanlı’nın bitirilememesinin yol açtığı sorunlar.
Osmanlı’dan boşalan boşluğu yine biz dolduracağız. O yüzden Ayasofya’nın açılışı, savunma sanayisinin çağ atlaması, yerli otomobilin dünya pazarına sürülmesi gibi her attığımız büyük adımı, her yaptığımız tarihî atılımı, kendi hegemonyalarını sarsma potansiyeli taşıyan bir meydan okuma olarak algılıyor emperyalistler!
Daha da önemlisi, bizim gelişimiz, adaletin, hukukun, hakkaniyetin ve sulhün dünyada yeniden hâkim olmasını sağlayacak ve Batılıların dünyayı nasıl cehenneme çevirdiklerini gösterecek bir şifre çözücü işlev üstlenecek. İşte bu ürkütüyor emperyalistleri!
.Batı medyası, Türkiye’ye neden savaş açtı?
Yusuf Kaplan
7/05/2023 Pazar
Seçimlere bir hafta kala, Batılı merkezlerden düğmeye basıldı yine: İngiliz The Economist, Fransız Le Point, Alman Der Spiegel dergileri, art arda Erdoğan’ı, dolayısıyla Türkiye’yi kapak yaptılar bu haftaki sayılarında.
Erdoğan’ı “diktatör” olarak sunuyorlar!
“İslamcı diktatör”!
Erdoğan’ı “güçlü”, “otoriter” ve “diktatör” bir Osmanlı sultanı olarak lanse ediyorlar ayrıca.
Der Spiegel, özellikle Hitler’e benzetmiş Erdoğan’ı.
Neden Hitler peki? Bunun nedenini birazdan açıklayacağım…
İNGİLİZLER’DEN İNTİKAMIMIZI ALACAĞIZ!
Amerikan Washington Post gazetesi, 14 Mayıs 2023 seçimlerini, “2023’ün dünyadaki en önemli seçimi” olarak ilan etmişti.
Dünyada 1,6 milyon satan dünyanın baronlarının dergisi The Economist dergisi bu haftaki sayısında aynı başlığı kullanıyor ve “Erdoğan gitmeli!” diye buyuruyor!
Yetmiyor, Türkiye’yi şöyle tehdit ediyor:
“Erdoğan’ın yenilgisinin küresel sonuçları olacaktır. Ve dünyadaki demokratlara diktatörlerin yenilebileceğini gösterecektir…” diyerek haddini aşan, skandal bir yayıncılığa imza atıyor!
The Economist sadece haftalık bir yorum ve analiz dergisi değil. İngiltere’nin yarı-resmî el-Ahram’ı!
Sahibinin sesi!
İngiltere, kendisi konuşmuyor ama The Economist gibi etkili dergilerini, BBC gibi etkili yayın organlarını bu şekilde kullanıyor!
Neden peki?
Türkiye’nin gelişini durdurmak için: Dünyaya en çok silah satan ülkelerin başında İngiltere geliyor. İHA’larla, SİHA’larla ve daha sofistike yeni nesil savunma teknolojileriyle, “smart” silahlarla dünya savunma sanayisinde ve pazarında bizim de rol oynamamızdan, pay kapmamızdan fenâ hâlde rahatsız İngilizler.
İngilizler, bizim hem Afrika’da derinden ve sessizce ilerleyişimizden hem Doğu Akdeniz’deki oyunlarını Mavi Vatan kavramı çerçevesinde püskürtüşümüzden, Libya’ya, Karabağ’a girişimizden, Türkiye’nin güneyinde DEAŞ’ı, YPG / PKK’yı etkisiz hâle getirişimizden, Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap dünyası ile ilişkilerimizi rayına oturtmamızdan çok rahatsızlar ayrıca.
Ama şunu bilsinler: Osmanlı’yı durduran ve bizi çıkmaz sokağın eşiğine fırlatan İngilizlerden intikamımız büyük olacak! En fazla yarım asra ihtiyacımız var!
TÜRKİYE’NİN AFRİKA AÇILIMI, FRANSIZLARI ÇILDIRTTI!
Fransa ise, Türkiye’nin Afrika açılımından rahatsız. Türkiye’nin Afrika açılımı, Fransa’nın Afrika’daki bütün hesaplarını alt üst ediyor. Fransa’nın ne kadar aşağılık, aydınlanmacı değil karanlık ruhlu, yağmacı, emperyalist bir canavar olduğunu deşifre ediyor!
Fransa, Afrika’nın kanını emiyor hâlâ: Hem zengin maden yataklarını, doğal kaynaklarını Paris’e taşıyor hem de eskiden sömürgesi olan Batı Afrika’daki Frankofon (Fransız sömürgesi) Afrika ülkelerinde istediği zaman darbe yapıyor, istediği zaman kaos çıkarıyor, karıştırıyor!
Türkiye’nin Afrika açılımı, aslâ sömürmeyi amaçlamıyor. Dün olduğu gibi, bugün de Afrikalıların önünü açmayı amaçlıyor.
Türkiye’nin varlığı, Fransız emperyalist çıkarları için tehdit oluşturuyor Afrika’da. O yüzden Fransa, Türkiye’den, Afrika’daki varlığından büyük rahatsızlık duyuyor, medyasıyla her fırsatta Türkiye’ye saldırmaktan çekinmiyor!
ALMAN DER SPIEGEL DERGİSİ, ERDOĞAN’I ALMANLARA İŞKENCE ETMEK İÇİN HİTLER’E BENZETTİ!
Ezberlerinizi çöpe atacaksınız: Almanya, bağımsız değildir: Almanya, Yahudilerin kolonisidir. Alman devleti, istihbaratı ve ekonomisi -Amerikalı- Yahudilerin kontrolündedir.
Der Spiegel, 1947’de Amerikan Time dergisinin karşılığı olarak kurulmuş bir dergidir. Almanya’da Yahudi hegemonyasının yani küreselcilerin çıkarlarını koruyan yayınlar yapar.
Zaman zaman Yahudilerin kontrolünden çıkma emaresi gösterdiği zaman Alman devletinin de aleyhine operasyonel istihbarat haberleri yayınlar.
“Spiegel”, Almanca “ayna” demek. Neye ayna tutar Der Spiegel? Olaylara mı? Dünyada, Avrupa’da ve Almanya’da olup bitenlere mi? Elbette ki, Hayır!
Der Spiegel, küreselcilerin, Yahudi gücünün Almanya’daki gücünü pekiştirmek için ayna tutar: Mesela bu haftaki kapağında Erdoğan’ı Hitler’le özdeşleştiriyor? Neden Ortadoğulu bir diktatör değil de Hitler’le? Almanların kafasına kafasına vurmak için! Almanların faşist geçmişlerine bir kez daha ayna tutar küreselcilerin kontrolündeki Der Spiegel!
Der Spiegel, 15 Temmuz darbe ve işgal girişimi sırasında da 120 sayfa Türkçe ek yayınlamıştı. “Türkiye’de darbe olmadığı”, Erdoğan’ın “kontrollü darbe” yaptığı saçmalığını ilk telaffuz eden Der Spiegel’di!
Der Spiegel, tam bir operasyon müsveddesi! Hem Almanya’ya hem de İslâm’a ve Türkiye’ye operasyon çeken bir “operasyon timi”!
Neredeyse dünya otomobil endüstrisine ve pazarına hâkim olan Almanya, Togg’dan rahatsız. Togg’un gelişi, Togg’la birlikte TGC Anadolu gemisinin gelişi, velhasıl karada, havada ve denizde çağ atlayan, birinci ligde oynamaya başlayan güçlü, lider Türkiye’nin gelişinin ve özellikle de otomobil piyasasına girişinin habercisidir. Türkiye’nin otomobil endüstrisine ve piyasasına girmesiyle, piyasayı ve Almanların hesaplarını alt üst edebileceğini, Almanya’nın hegemonyasını sarsacağını düşünüyor Almanya.
Türkiye’de Erdoğan ve Türkiye aleyhindeki yayınları, Erdoğan’ın işine yarasın diye yaptığını düşünenler ve bunu hararetle savunanlar var. Çok saçma bu! Bu yayınların Türkiye’deki seçimleri etkileyeceğini düşünmek çok saçma hakikaten!
Adamlar Erdoğan’a ve Türkiye’ye savaş açıyorlar! Türkiye ile ilgili dünyada olumsuz bir algı oluşturmak istiyorlar. Türkiye’ye yatırım gelmesini, Türkiye’nin büyümesini, güçlenmesini önlemek için yapıyorlar bu yayınları.
Özetle… Dün emperyalistler hangi gerekçelerle Osmanlı’yı durdurdularsa, bugün de Türkiye’yi aynı gerekçelerle durdurmak istiyorlar! Ama bu kez başaramayacaklar Allah’ın izniyle!
Bu toplum, İngiltere, Fransa ve Almanya’ya, Batılı emperyalistlere ve Batılılarla birlikte çalışan zihni köleleşmiş Batı-perestlere hadlerini bildirecek 14 Mayıs’taki seçimlerde inşallah.
.Türkiye’yi yok edemeyecekler!
Yusuf Kaplan
5/05/2023 Cuma
Bizim kaderimizi belirleyenler İngilizler: Osmanlı’yı çökertenler, Yahudilerle birlikte, İngilizler: Tanzimat, İngilizlerin eseri; Türkiye, iki asırdır İngilizlerin esiri.
İngilizler, iki asır önceki oyunlarını hâlen devam ettiriyorlar sinsice...
Şu ân Türkiye ile ilişkileri iyi ama İngilizlere karşı çok dikkatli olmak zorundayız.
TANZİMAT’TAN İTİBAREN “İPLER” BİZİM ELİMİZDE DEĞİL!
Türkiye’deki seçimlerin sonuçları, Türkiye’nin alacağı istikameti belirleyecek. Türkiye’nin durduğu yeri ya da durmaması gereken yeri tayin edecek. 14 Mayıs seçimleri Türkiye’nin kader seçimi olarak tarihe geçecek.
Bu seçimler o yüzden sadece Türkiye’de değil, dünyada da dikkatle takip ediliyor. Yine o yüzden ABD Başkanı Biden, Türkiye’deki seçimlere “demokratik yollarla” müdahale edilmesi çağrısında bulunmuştu.
Aslında Türkiye’de demokrasinin Ali Cengiz oyunu olduğunun itirafı bu. Türkiye’de siyaseten, seçimlere katılarak iktidara geliyorsunuz ama iktidar aygıtlarına, millet değil derin devlet ve gerisindeki güç hâkim olduğu için seçimle iktidara gelen iktidarın fiilen muktedir olması o kadar kolay olmuyor.
Siyasî, bürokratik, iktisadî, kültürel ve sosyal iktidar aygıtlarına kimler hâkimse onlar muktedir oluyor, ülkeye onlar çeki düzen veriyor. Türkiye’de bürokrasiye yani devlete, iktisadî, kültürel ve sosyal iktidar aygıtlarına millet ya da milletin temsilcisi aktörler veya dinamikler değil, küçük, azgın devşirme bir azınlık hâkim. Ülkenin kaderine de onlar çeki düzen veriyor iki asırdır.
Tanzimat’tan itibaren bu ülkenin ipleri bu ülkenin has çocuklarının elinde değil. O yüzden Abdülaziz’in bilekleri kesildi. O yüzden Abdülhamid en azılı düşmanları/mız tarafından tahttan indirildi. O yüzden Menderes idam edildi. O yüzden Özal öldürüldü. O yüzden Muhsin Yazıcıoğlu gözümüzün içine baka baka katledildi.
KUŞATMA VE SALDIRILAR…
Ama bu millet, teslim bayrağı çekmedi, çekmeyecek. Millet, ülkeyi ülkenin ve ülkemizin varlık sebebi İslâm’ın düşmanlarına yem etmedi, etmeyecek. Yakın tarihte, iki asırlık görece uzun bir zaman dilimi boyunca yok olma tehlikesinin eşiğine sürüklenen bu millet yok edilemedi; bütün yok edilme girişimlerini püskürtmesini bildi.
Dışarıdan emperyalistler, özellikle İngilizler tarafından her bakımdan desteklenen ülkenin iç ve dış düşmanlarının ülkeyi bütün kuşatma girişimlerini püskürtmeyi başardı.
Soru şu burada: İki asırdır içeriden ve dışarıdan aralıksız gerçekleştirilen bütün görünür görünmez kuşatmaları ve saldırıları bu toplum püskürtmeyi nasıl başardı?
Bu toplumu ayakta tutan bütün kurumları, devleti, bürokrasisi, siyasî, iktisadî, kültürel iktidar aygıtları ve varoluş biçimleri bu toplumun elinden alınmasına rağmen toplumun bütün bu iç ve dış kuşatmaları ve saldırıları püskürtmeyi nasıl başardığı meselesi üzerinde ciltler dolusu kitaplar yazılsa yeridir.
Düşünsenize… Bütün maddî iktidar aygıtlarınızı kaybediyorsunuz. Yani ülkenin devlet aygıtları, iktisadı, kültür, eğitim ve sanat kurumları ülke ve İslâm düşmanlarının eline geçiyor, ülkenin ruh köklerini kurutmak, medeniyet dinamiklerini dinamitlemek, direnç noktalarını kırmak için kullanılıyor. Ama sonuçta bu toplumun ruh kökleri kurutulamıyor, aksine her saldırıdan sonra daha da güçlü bir şekilde dimdik ayağa kalkıyor; ülkenin genç kuşaklarının istikametini, yönünü, yörüngesini tayin etmeyi sürdürüyor; ülkenin medeniyet dinamikleri, ülkenin genç kuşaklarına tarih şuuru, medeniyet ufku, direniş, diriliş ve varoluş umudu sunmaya devam ediyor…
MİLLETİN ÇOCUKLARININ DİRİLTİCİ YARMA HAREKÂTLARI…
Bu ülkenin ve bu ülkenin varlık sebebi İslâm’ın düşmanlarının bütün kuşatmalarını ve saldırılarını bu aziz millet yarma harekâtları gerçekleştirerek püskürtüyor.
İnanmış ve adanmış ruh adamlarının yılmaz gayretleri, mücadeleleri ve muhkem direniş biçimleri sayesinde.
Kim bu inanmış ve adanmış ruh adamları?
İslâmî cemaatlerin, tasavvuf yolunun bin yıllık yolcusu muazzez manevî önderlerinin, hem siyasî öncüleri hem de fikir, sanat ve kültür dünyamızın ön açan, ufuk açan, ruh atılımı gerçekleştirmesine imkân tanıyan fikir, sanat ve dava öncülerini besleyen, susuzluklarını gideren derin, köklü ve uzun soluklu nefes alınmasını sağlayan üfledikleri diriltici ruhun meyvesi öncü kuşaklar, inanmış ve adanmış insanlar…
Siyasette ülkenin eşiğine yuvarlandığı çıkmaz sokaktan çıkarılması için cansiperane mücadele eden, -bazılarının hayatlarıyla bedelini ödedikleri- Menderes’ler, Özal’lar, Erbakan’lar, Yazıcıoğlu’lar, Erdoğan’lar…
Fikir, sanat ve aksiyon hayatında üstad Necip Fazıl Kısakürek’in tek kişilik bir ordu gibi cesurca öne atılışı, önümüzü açacak birkaç inanmış ve adanmış genç nesil yetiştirişi…
Sezai Karakoç’un, Nurettin Topçu’nun, İsmet Özel’in, Cemil Meriç’in, fikirde, sanatta ektikleri muhkem tohumlar ve gelecek kuşaklara bıraktıkları, armağan ettikleri paha biçilmez muhteşem ruh!
Gerek siyasette, gerek fikir, sanat ve kültür hayatında topluma öncülük eden öncü şahsiyetlerin yeşerttileri ruh, ektikleri tohumlar bu toplumun yok olmasını, ruh köklerinin kurumasını önledi.
İki asırdır yok olmamak için hayat-memat / ölüm-kalım mücadelesi veriyoruz…
Bu mücadelede çok ağır bedeller ödedik, ödüyoruz… İki asırdır yaşadığımız büyük bir travma bu. Böylesine büyük bir travmayı atlatmak öyle kolay mı sanıyorsunuz?
Dökülenler, düşenler, yeniden ayağa kalkanlar, hiç düşmeyenler, dimdik ayakta duranlar, mevziyi hiç terketmeyenler, iddialarını, davalarını bütün kınamacıların kınamalarına, bütün siyasî, hukûkî engellemelere rağmen aslâ terketmeyenler… zorlu, çok sancılı bir travmanın yaşandığının göstergeleri.
Ama bu toplumu iki asırdır teslim alma, ruh köklerini kurutma, medeniyet bilincini yok etme saldırıları nihâî olarak başarıya ulaşmadı.
Toplum direndi, her seferinde yeni öncüler çıkardı, yeni direniş biçimleri ve yöntemleri geliştirdi, yeni bir ruhla saldırıları püskürtmesini bildi. Ama yoruldu, rüyalarını, iddialarını, hayallerini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
Gelinen noktada genç kuşakları kaybetme tehlikesi, mücadele etmemiz gereken en büyük sorunumuz. Genç kuşaklarımızı kaybedersek ülke elimizden gider!
Türkiye, ülke düşmanlarıyla işbirliği yapan eyyamcı siyasîlerin hesaplarına kurban edilemez, edilmeyecek inşallah. Türkiye’yi durdurmak isteyenlere, bize önlerinde diz çöktürmek isteyenlere gereken cevabı 14 Mayıs’ta verecek bu aziz millet!
.Türkiye, yeniden “süpergüç” olabilecek mi?
Yusuf Kaplan
1/05/2023 Pazartesi
Süpergücü kutsuyor değilim. Benim derdim, güç sahibi olmak değil, olamaz. Benim derdim dünyaya yeniden adaleti, hukuku, sulhü ve kardeşliği hâkim kılacak güce sahip olmak olabilir. Bu anlamda bir süpergüç hayalim olmalı benim. Bir kez daha.
Bu ülkenin çocukları öylesine aşağılık kompleksinin eşiğine sürüklendiler, öylesine celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürüldüler ki, Türkiye’nin süpergüç olmasından sözeden birine, saralı muamelesi yapılıyor, sarkastik bir şekilde tepki veriliyor hemen!
Unutma! Türkiye, dün süpergüçtü! Hem de bin yıl süpergüçtü!
Bugün süpergüç olarak görülebilecek ülkeler, dün bizimle aynı lig’de, premier lig’de yer alan ülkeler›di! Düvel-i muazzama’ydı! İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Çin, Hindistan ve tabiî Rusya.
Bütün mesele hayal meselesi; büyük hayaller görebilme, bu hayalleri hayata geçirme iradesine, kabiliyetine, cesaretine sahip olabilme meselesi!
HAYALLERİNİZ KADARSINIZ…
O yüzden şunu söyleceğim: Hayalleriniz kadarsınız... Hayalleriniz ne kadarsa, o kadarsınız... Hayallerinizin çapı, büyüklüğü, derinliği ve özgünlüğü kadar…
Ve ikinci olarak da, hayallerinizi ne kadar gerçeğe dönüştürebiliyorsanız hayallerinizi kat be kat aşacak kabına sığmaz bir adamsınız. Kendinizi aşarsınız. Kendinizi aşabildiğiniz ölçüde hayallerinizi adım adım hayata geçirme imkânı yakalarsınız.
.Hayalleri olmayanlar başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan kurtulamazlar!
Sorun kendinize: Siz kendi hayallerinizi mi yaşıyorsunuz, başkalarının hayallerini mi?
İşte bu anlamda hayali, rüya ile, iddia ile eş anlamlı olarak görüyor ve kutluyorum, çok değerli buluyorum. Hayali önemsiyor, hayalperestliği lanetliyorum.
Hayal dirilticidir, hayalperestlik daha “çocuk” doğmadan öldürücü!
Dünya tarihini bin yıl yapmış bir ülkenin çocuklarının özgüvenine sahip değil çocuklarımız!
Dünya tarihini bin yıl yapmış bir ülkenin çocuklarının omuzları dimdik, ufukları sınırsız, iddiaları büyük, rüyaları muhteşem ve hayalleri sınır tanımaz’dır!
HAYALLERİMİZİ ÇALDILAR BİZİM!
Hayallerini yitiren toplumların dünyaları hayaletler tarafından işgal edilir.
Hayallerimizi yok ettiler bizim… İnsanlık çapındaki rüyalarımızı... Büyük medeniyet iddialarımızı... Hayal görme melekelerimizi!
Hayallerimizi çaldılar bizim. Rüyalarımızı yok ettiler. İddialarımızı yok ettiler. Ruhumuzu yok ettiler. Ruhu yok edilen bir toplumun çocukları, nasıl büyük rüyalar, büyük hayaller görebilsin, büyük iddiaların sahibi olabilsin ki?
O yüzden dün benimle birlikte tarih yapan, üstelik yaptığı tarihin çapı, kalibresi benim yaptığım tarihin kalitesi, çapı ve kalibresiyle asla kıyas bile kabul etmeyen ülkeler, İngilizler, Fransızlar, Almanlar, tarih yapmaya devam ediyor, iddialarını, rüyalarını büyütmeyi sürdürüyorlar! Ama bu ülkenin çocuklarının hayallerini çaldılar, hatta hayal görme meleklerini yok ettiler!
Dün benimle birlikte süpergüç olan İngilizler, asırlık rüyalarının izini sürüyor, onları adım adım hayata geçirme mücadelesi veriyorlar bütün küre ölçeğinde…
Dün benimle birlikte süpergüç olan Almanlar, asırlık hayallerinin, sıcak denizlere açılmayı hedefleyen Berlin’den Basra’ya uzanan, 7B stratejisi olarak adlandırılan asırlık iddialarının izini sürüyor, onları adım adım hayata geçirme mücadelesi veriyorlar bütün küre ölçeğinde.
Fransızlar, Çinliler, Hindistanlılar da keza aynı şekilde.
Hayalleri çalınan, çünkü ruhu yok edilen ve hayal görme melekeleri buharlaştırılan tek ülkesi biziz dünyanın!
Dün İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Çinliler, Ruslar, Hintliler, iki asır, üç asır önce hangi hayalleri görüyor idilerse, bugün de aynı hayalleri -üstelik de daha da büyüterek- görmeye devam ediyorlar!
Ben hâriç! Türkiye hâriç.
Dün benimle süpergüç olan ülkeler bugün de süpergüçler! Ben hâriç. Tükiye hâriç!
İyi de, neden ki?
TÜRKİYE’NİN SORUNU, İNSANLIĞIN ÇIKIŞ YOLU’NUN KAYNAĞININ KENDİNDE GİZLİ OLDUĞUNU BİLEMEMESİ TRAJEDİSİ
Bize, bu ülkenin çocuklarına hayal görmeyi çok gördüler. Büyük hayaller görmeyi, büyük iddia sahibi olmayı, rüyalarını özene bezene büyütmeyi yasakladılar.
Güdükleştirdiler bizi. Cüceleştirdiler. Cüceleştirerek hem epistemolojik hem de siyasî kölelere dönüştürdüler! Celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürdüler ülkenin en parlak, en zeki çocuklarını. Masonik-baronik şebekeler, ülkenin en yetenekli çocuklarını paraya, makama, şöhrete boğarak “sattılar”, “katlettiler”, göz göre göre öldürdüler celladına aşık tasmalı çekirgelere dönüştürerek.
Türkiye’nin sorunu, sorununun ne olduğunu bilememesi trajedisi. Başına ne geldiğini, bu ülkenin bizim elimizden alındığı yakıcı gerçeğini göremeyecek kadar epistemik kölelere dönüşmesi traji-komedisi!
Laik Türkiye’nin çocukları, elbette ki, büyük hayaller göremezler! Büyük iddia sahibi olamazlar! Rüyalarını büyütemezler! Ruhu yok edilen, ruh kökleri kurutulan, dili kuş diline, dini paçavraya çevrilen, her Allah’ın günü hakaret edilen, lanetlenen, aşağılanan çocukları nasıl hayal görebilsinler, nasıl büyük iddialara sahip olabilsinler ve rüyalarını nasıl büyütebilsinler ki?
Ama “artık yeter!” diyorum.
Ben, dünya tarihini bin yıl önüme katıp sürüklemiş asil bir tarihin, aziz bir medeniyetin çocuğu olarak Türkiye’yi yeniden süpergüç yapacak, insanlığın insanca yaşayacağı yeni bir dünya kuracak bir ülke hayal etmeyi, bu rüyamı büyütmeyi ve hayata geçirmenin yollarını bulmayı, keşfetmeyi yegâne vazifem olarak görüyorum. Bunu, şu çivisi çıkmış dünyada benden / Türkiye’den başka yapacak herkese hayat hakkı tanıyan, derinlikli, tertemiz, merhamet anıtı, köklü, ruh dolu, adalet timsali bir medeniyet tecrübesine sahip başka bir aktör yok!
İnsan hayal görebildiği ölçüde yaşar. Hayal göremeyen insan, başkalarının hayallerini yaşar, başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan kurtulamaz.
O yüzden şu: Nasıl bir gençlik? Çağrısı çağını kuracak, çağlayan olup akacak, meyveye duracak bir gençlik.
Hayal mi?
Hayali bile güzel!
Masal mı?
Yunus, Sinan, Itrî masal mıydı?
.Uçmak” ve bu ülkeyi uçurmak isteyenleri hep “havaya uçurmuşlar”! İyi de niçin ve nasıl?
Yusuf Kaplan
30/04/2023 Pazar
Türkiye seçimlere gidiyor. Parlamenter tarihinin en zorlu, kader seçimi olarak görülen, dünyanın da dikkatle takip ettiği tarihî seçime iki hafta kaldı…
Nefesimizi tuttuk “aman bir felâket yaşanmasın inşallah!” deyip geriye doğru gün saymaya başladık…
Seçim sürecinde alttan alta kaynatılan, tehditvârî şekillerde gündeme getirilmeye çalışılan bir konu var: Türkiye’nin savunma sanayisinde yaptığı devrim ve bu devrimin gerisindeki beyin Selçuk Bayraktar.
Başka bir ülkede olsa Selçuk Bayraktar kahraman ilan edilir, her yere ismi verilir, cismi / heykeli dikilir’di! Ama burası Türkiye, garip bir ülke, gariplerin ülkesi hâlâ! Hiç abartmıyorum: “Öz yurdunda garip, öz yurdunda parya” olanların ülkesi!
Selçuk Bayraktar ve Türkiye’nin savunma sanayisinde yapılan devrim neden hedef tahtasına konulur ki? Bu yazıda bu sorunun izini süreceğim…
TÜRKİYE “UÇMASIN” DİYE İŞLENEN “CİNAYETLER”!
Savunma sanayisinde yaptığımız her büyük atılım, şiddetle yok edilmiş yüzyıllık tarihimiz boyunca. Kare kare anlatacağım… Bu ülkenin önünün nasıl kesildiğini ürpererek okuyacaksınız…
I.
Yıl: 1912.
“Yeşilköy Tayyâre Mektebi” kuruluyor.
Kaderi, yok edilmek oluyor: İstanbul işgal ediliyor ve Mektep, 1920’de İngilizler tarafından kapatılıyor.
II.
Yıl: 1930.
Vecihi Hürkuş “Vecihi Sivil Tayyâre Mektebi” isimli bir okul açıyor. Bu okul da 1932’de hükümet tarafından kapatılıyor.
İyi de neden?
III.
Yıl: 1943.
Bu kez Nuri Demirağ’ın açtığı “Gök Okul” dönemin hükümeti tarafından kapatılıyor…
Niçin peki?
IV.
2000’li yıllara geldiğimizde İHA’lar, SİHA’lar, KIZILELMA’lar savunma sanayimizde devrim yapıyor.
Muhalefet, hesap soracağız, “dokunacağız!” diyor!
Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı Sayın Kılıçdaroğlu, Savunma Sanayimizi Amerikan SNC şirketine vereceklerini ilan ediyor seçim meydanlarında açık açık! Soros’un adamı olarak bilinen Jeremy Rifkind, hangi gerekçelerle danışman yapıldıysa, SNC şirketini de aynı gerekçelerle önüne sürüyorlar Kemal Bey’in! Tarihe kara bir leke olarak geçecek iki manidar hâdise!
Öte yandan, Haluk Bayraktar, SNC’nin CIA ile çalıştığını söylüyor!
İnanılır gibi değil!
Kemal Bey, bu CIA bağlantısı konusunda mutlaka bir açıklama yapmalı.
İyi de niçin oluyor bütün bunlar?
ÜLKE’Yİ ELİMİZDEN ALANLARDAN GERİ ALMA MÜCADELESİ…
Gördüğünüz gibi Selçuk Bayraktar ne ilk, ne de de son olacak! Önce şunu zihninize iyi kazıyacaksınız: Bu ülke, iki asırdır bizim elimizde değil, bu ülkenin has çocuklarının elinde değil. Devşirmelerin ve devşirmelerin devşirmelerinin kontrolünde. Bu ülkeye, hepi topu 40-50 bin kremadan oluşan, ülkeye iki asırdır adım adım yerleşen, sonraki süreçte Kemalizm maskesine sığınarak bu ülkenin İslâmî ruh köklerini kurutma; tarihî, kültürel ve medeniyet hafızasını sıfırlama; medeniyet şuurunu ve ruhunu yok etme mücadelesi veren; bu ülkede küresel kapitalist sistemin çıkarlarını koruyan, Türkiye’nin altını oyan bir şirret şebekeler kümesi çeki düzen veriyor.
Bu ülke bizim elimizden alındı: Tanzimat’la birlikte başlayan süreçte İngilizler, içimizdeki İrlandalıları kullanarak ülkeyi kuşattılar, önce entelijansiyasını, sonra da genç kuşaklarını celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürdüler.
Ülkenin tarihini, kültürünü, dil’ini yok etme, İslâm’ı önce devletten, devletin bütün kurumlarından, sonra da toplumdan uzaklaştırma savaşı verdiler.
Ülkeyi, has çocuklarının elinden aldılar. Milletin adamlarını teker teker yok ettiler: Abdülaziz’in bileklerini kestiler. Abdülhamid’i tahttan indirerek “yaşarken canlı canlı öldürdüler”! Menderes’i idam ettiler! Özal’ı öldürdüler! Muhsin Yazıcıoğlu’nu gözümüzün içine baka baka katlettiler!
Fakat bu toplum teslim bayrağı çekmedi. Direndi. Direnç noktalarını inşa etti. Yok olmadı, yarma harekâtları geliştirdi: Siyasette Erbakan’ı, fikir ve sanatta Necip Fazıl’ı çıkardı. Geleceğimizi inşa edecek tohumları ekti. Direniş ve diriliş biçimleri geliştirdi.
Özetle… Bu toplumu ayağa kaldıracak, uçuracak bütün büyük adımlar kesintiye uğratıldı, atılımlar yarıda bırakıldı: Ülke karayollarına mahkûm edildi. Raylı sistemin önü kesildi, böylelikle ülke hem yarı-sömürge hâle getirildi hem de kara yollarına mahkûm edilerek sanayileşmesi, gelişmesi önlendi.
Önce manevî atılımlarımızın önü kesildi, kimliğimiz ve ruhumuz yok edildi. Sonra da maddî atılımlarımızın önü sürekli olarak kesildi.
İyi de neden?
TÜRKİYE’NİN KÜRESEL GÜÇ OLMASININ ÖNÜNÜ KESECEK TEHLİKELİ İ(Lİ)Ş(Kİ)LER!
Nedeninin izlerini sanırım The Economist dergisinin (15-21 Nisan 2023 tarihli) son sayısında yer alan bir dosyada bulabiliriz: Dergi, Yeni-Bağlantısızlar adlı yeni bir oluşumun köksaldığını ve bu oluşumun başta gelen aktörlerinden birinin Türkiye olduğunu yazıyor.
Ve Türkiye işe ilgili şu yorumları yapıyor: “Türkiye de küresel güneye çıkarma yapıyor: 30 Afrika ülkesiyle güvenlik anlaşması var ve 2020-2021 yıllarında Afrika’ya yaptığı askerî ihracat beş kat arttı. Türkiye, kendi partnerlerini (işbirliği yapacağı aktörleri) kendi seçebilecek durumda.” Örnek olarak da Türkiye’nin Rusya ile stratejik müttefik olmasına rağmen Ukrayna’ya askerî ihracat yapması veriliyor ve Türkiye’nin Rusya’ya yaptığı ihracatın bir yıl öncesine kıyasla % 45 artarak 7,6 milyar dolara ulaştığı vurgulanıyor.
Bu yeni-bağlantısızlar oluşumunu daha sonra yazacağımı hatırlatarak şunu söylüyorum: Türkiye’nin bölgesel güç olduğu, küresel güç olma yolunda adım adım ilerlediği bir sırada, Türkiye’nin küresel güç olmasını sağlayacak millî teknoloji ve yerli savunma sanayii hamlesinin hedef tahtasına yatırılması, ülkenin emperyalistlere nasıl peşkeş çekileceğinin ürpertici ve son derece manidar bir göstergesi değil midir? Vesselâm.
.Türkiye’nin seçimi, yok olmak mı, küllerinden doğmak mı?
Yusuf Kaplan
24/04/2023 Pazartesi
İlk defa yok olma tehlikesi sezinliyorum: Hemen söyleyeyim, sadece Türkiye’ye özgü, bu ülkede yaşanan bir yok olma tehlikesi değil bu. Dünyada bütün sınırlar ortadan kalktıkça, hız, haz ve ayartıyı eksene alan dromokratik postmodern popüler kültür bütün dünyayı hızla kasıp kavuracak şekilde yaygınlaştıkça, bütün kültürler aşınıyor, toplumlar aidiyet biçimlerini, kendine özgü özelliklerini ve özgürlüklerini yitiriyorlar.
Dromokratik kültürün bu yıkıcı, düzleştirici ve mankurtlaştırıcı saldırısından en fazla etkilenen ülkelerin başında bizim gibi iki asırdır yok olma tehlikesi yaşayan ülkeler geliyor.
Bütün dünyanın böyle bir sorunu var.
Ama Türkiye’nin buna ilaveten bir de içeriden çözülmesi, zihnen yok olma tehlikesi var: Türkiye, iki asır önce raydan çıktı ama seçimini yapmış değil henüz. Siyasî seçimlerden değil, kültürel seçimden söz ediyorum öncelikle.
Bütün Batı medyası, Türkiye’deki siyasî seçimlerin bu yıl dünyada yapılacak en önemli seçimler olduğunu vurguluyor. Batılıların gözü de, umutlarını Türkiye’ye bağlayan mazlumların gözü de Türkiye’deki seçimlere kilitlenmiş durumda.
Özellikle Batılı ülkeler Türkiye’deki seçimleri endişe ile izliyorlar: Erdoğan’ın yeniden seçilmesini istemiyorlar.
Hatta ABD Başkanı Biden, Erdoğan’ı “demokratik yollarla” (nasıl oluyorsa artık?) devirme çağrısı yaptı açık açık yıllar öncesinden!
İyi de, Batılılar Türkiye’den neden korkarlar ki? Şundan: Türkiye, resmen laik olduğunu dünya âleme ilan etse de, Batılılar Türkiye’nin fiilen İslâm dünyasının lideri olduğunu, İslâm âleminin de bunu böyle kabul ettiğini hem biliyorlar hem de açıkça görüyorlar.
TÜRKİYE’NİN SOSYOLOJİSİ HIZLA DÖNÜŞÜYOR…
Türkiye, laik bir devlete, Müslüman bir topluma sahip.
Peki, nedir bu?
Elbette ki, şizofrenidir. Yani çift kimlikliliktir.
Türkiye, tam olarak seçimini yapabilmiş değil henüz.
Türkiye, bir süre daha seçimini tam olarak yapamayacak gibi görünüyor ama dünya da, toplumlar da hızla değişiyor. Türk toplumu da bu hızlı değişimden nasibini alıyor ve sosyolojisi büyük bir değişim geçiriyor toplumun: Toplum, hızla sekülerleşiyor.
Yani? Yanisi şu: Toplumun hızla sekülerleşmesi, bu toplumu var kılan temel sâbitelerinin aşınması, toplumun değerlerinin buharlaşması sonucunu doğruyor. Toplumun sekülerleşmesinin nihâî neticesi, toplumun İslâm’dan uzaklaşmasıdır. Toplumun İslâm’dan uzaklaşması, tarihten de uzaklaşması anlamına gelir.
Eğer bu süreç durdurulamaz ve tersine çevrilemezse, bu toplum tarihten silinme tehlikesi ile karşı karşıya kalkmaktan kurtulamaz Allah muhafaza.
YOK OLUŞ SÜRECİNE DİKKAT!
Toplum kentleştikçe sekülerleşiyor, sekülerleştikçe İslâmî duyarlıklarını yitiriyor. Bu da toplumun sosyolojisinde büyük kırılmaların, dönüşümlerin yaşanmasına yol açıyor…
Kentleşme-sekülerleşme-İslâmî duyarlıkların yitirilmesi döngüsü, toplumun toplum olma özelliklerini yitirmesiyle sonuçlanacaktır.
Toplumu toplum yapan, ayakta tutan dinamik, İslâmî derinliği, kökleri, ruhu. Bu toplumun İslâmî derinliğini, duyarlığını, köklerini ve ruhunu yitirmesi, aidiyet bilincini, tarih bilincini, mekân / tarih duygusunu, zaman / ruh dinamizmini yitirmesiyle, bu da tarihten çekilmesiyle sonuçlanacaktır kaçınılmaz olarak.
Bu toplumun varlık sebebi İslâm’dır.
Bu toplumu Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar getiren ruh, İslâm’ın ölü ruhları diriltici ruhudur.
Bu toplumun Müslüman olmasından itibaren, yaklaşık bin yıl dünya tarihini yapmasını mümkün kılan ruh, İslâm’ın kazandırdığı benzersiz adalet, hakkaniyet ve kardeşlik ruhudur.
Bu toplumun, Tanzimat’la başlayan modernleşme / Batılılaşma projesi, İslâmî bağlarından, ruh köklerinden uzaklaşma sürecini tetikledi: İslâmî bağları koptukça, ufku daraldı; İslâmî duyarlıkları aşındıkça sosyal bağları çözüldü; İslâmî değerleri çözüldükçe yozlaştı, bütün aidiyet bilincini kaybetti ve bu toprakları fethetmeye, insanlığa insanca ve hakça cihanşümûl bir dünya armağan etmeye gelen insanların çocukları bu toprakları da, bu topraklara ruh üfleyen İslâmî inançlarını, değerlerini ve derinliğini de yitirme ve tarihten silinme tehlikesinin eşiğine sürüklenme tehlikesi ile boğuşuyor iki asırdır…
RUH ATILIMI YAPAMAZSAK, YOK OLURUZ…
Bir de madalyonun diğer yüzü var, elbette ki: Bu iki asırlık savrulma ve yok oluş süreci aynı zamanda direniş, toparlanış ve diriliş süreci. Zorlu bir süreç bu: Dün dışarıdan saldırılara karşı fiilî bir direniş mücadelesi vardı; bugünse içerden ülkeyi, insanını içten içe çürüten, zihnen sömürgeleştiren yıkımlara karşı zihnî / kültürel bir direniş ve diriliş mücadelesi vermek zorundayız.
Türkiye’nin fiilen sömürgeleştirilemediğini iyi biliyoruz ama zihnen sömürgeleştirilme tehlikesinin pençesinde kıvrandığını, içerden bitirilmeye çalışıldığını, eğitimde, kültürde, sanatta, medyada ürpertici bir mankurtlaştırılma tehlikesiyle boğuştuğunu göremiyoruz. Göremiyoruz çünkü genç kuşaklar celladına aşık edilerek tasmalı çekirgelere dönüştürülüyor hızla…
Bir taraftan dışarıdan bir saldırı var bu ülkenin İslâmî ruh köklerinden beslenen aktörlere karşı. Öbür taraftan da İslâmî aktörlerin ülkenin maddî kalkınmayla düzlüğe çıkacağına dair büyük yanılgısı.
Şunu aslâ unutmayalım: Yönünü ve yörüngesini yitirmiş bir ülkede maddî refah üzerinde yoğunlaşmak toplumun felahına değil, iflah olmaz bir yok oluşun eşiğine sürüklenmesine yol açar.
Türkiye, manevî gücüne kavuşamazsa, bu maddî kalkınma bizim altımızı oyar, kuyumuzu kazar Allah muhafaza.
Türkiye, bundan sonraki süreçte, zihniyet devrimi yapmalı; kültür, düşünce, sanat ve medyada önümüzü açacak büyük ruh atılımına hazırlanmalı.
Bizi dışarıdan saldırılar yok edemedi. Bizi, bizden uzaklaştıran, bizi bize yabancılaştıran mankurtlaştırıcı içerden yapılan saldırılar yok etme tehlikesi taşıyor. O yüzden yeniden ruh atılımına ihtiyacı var bu ülkenin; bu ruh atılımını gerçekleştirecek, hem kendini hem de dünyayı iyi tanıyan fedakâr, vefakâr ve cefakâr öncü kuşaklara…
Bu öncü kuşakların gelişini görüyorum… Fikir ve oluş çilesi çekerek geliyorlar onlar… kozalarını örüyorlar…
Hem o öncü kuşakları iyi yetiştirememiz hem de ülkeyi kurda kuşa yem edecek büyük hatalar yapmamaya özen göstermemiz şart.
Bu ülkeyi korursak, geleceği biz kurarız yeniden. Bu ülkeyi korumanın yegâne şartı, bu ülkeyi bize yurt yapan İslâmî ülkülere ve sarsılmaz evrensel ilkelerine sımsıkı sarılmak.
Sözün özü: Türkiye’yi aslâ yok edemeyecekler: Biz küllerimizden doğmasını bileceğiz ve kültürel / zihnî seçimimizi yaparak dünyanın kaderinin belirlenmesinde yine kilit, tarihî bir rol oynamaya devam edeceğiz biiznillah. Vesselâm.
.Meclis’e kalite, ruh ve dinamizm getirecek üç isim: Yücel Arzen, Mustafa Şen, Enes Eminoğlu
Yusuf Kaplan
23/04/2023 Pazar
Bir ülkenin Meclis’ine bakın, o ülkenin seviyesinin, kültürünün ve dünyadaki yerinin fotoğrafını çekersiniz.
Yazılarımda nadiren yaptığım bir şey yapacağım bugün; temelde fikirler üzerinde kalem oynatan bir yazar olarak bu defa bu tür fikirlere kaynaklık eden, bu fikirleri hayata geçiren üç ismi yazacağım.
NEREDE O ESKİ MECLİSLER?
Meşrûtiyet’in son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı da, Osmanlı’nın yerine kurulan Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi de klas, nadide vekillere sahip: Türkiye’nin bütün büyük şairleri, edebiyatçıları, ilim erbabı, milletin vekili olarak Meclis’e giriyor.
Bu şahsiyetler her iki Meclis’e de kalite ve seviye kazandırıyor: Neredeyse bütün edebiyatçılar Meclis’te buluşuyor.
Yeni Türk edebiyatını kuranlar, sonuçta, yeni Türk devletini de kuruyorlar.
O yüzden, yeni Türkiye’ye Edebiyat Cumhuriyeti ya da daha spesifik olarak Roman Cumhuriyeti diyebiliriz, demiştim. Yahya Kemal’den Mehmet Akif’e, Yakup Kadri’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Mehmet Fuat Köprülü’den Şemsettin Günaltay’a ve daha nicelerine kadar çağdaş Türk edebiyatının kurucusu büyük sanatçı, edebiyatçı ve ilim erbabı öncü şahsiyet, Meclis’te görev yapıyor.
Edebiyatta gösterdikleri kurucu, öncü rolü, siyasette de üstleniyorlar diyebilir miyiz, bu şahsiyetler için? Bu kişilerin Meclis’e kalite, seviye, çap getirdikleri çok açık; ama siyasette edebiyatta oynadıkları rolü oynayabildikleri ise bir hayli su götürür...
Bu sanatçıların Meclis’te değil, Meclis’ten önce oynadıkları hayatî, kurucu bir rol var elbette: Bu sanatçılar, yeni devleti siyaset üzerinden değil, edebiyat üzerinden kuruyorlar!
Meclis’teki son 50 yıllık tarihe baktığımızda, çaplı, büyük sanatçıların nerdeyse kökünün kuruduğunu söyleyebilecek durumdayız. Bu, çok üzücü bir durum, elbette ki.
Yeni devleti kuran edebiyatçıların edebiyat eserleri üzerinden inşa ettikleri insan tiplerinin ve geliştirdikleri duyarlıkların, insanlığa ilham verecek yeni bir dünya inşasını mümkün kılmak yerine, Osmanlı’dan tevarüs eden İslâmî dünyayı yıkan bir işlev gördüğünü gözlemliyoruz.
Bu konu edebiyat ve düşünce tarihçilerimiz tarafından derinlemesine araştırılmayı hak ediyor.
YÜCEL ARZEN’İN KALİTESİNİN SEVİYESİ
Yeni dönemde Meclis’e kalite, ruh ve dinamizm kazandıracak üç isim girecek nasipse. Bu yazıda bu üç ayrıksı isme dikkatinizi çekmek istiyorum.
“Yücel Arzen, müziğimizin yaşayan en parlak ismi” desem, nasıl tepki verirsiniz, merak ediyorum.
Hem teoride hem de pratikte özgün bir yeri var Yücel Arzen’in müziğimizde. Hem güçlü bir müzik nazariyatına hem de muhkem bir müzik tatbikatına sahip bir müzisyen.
Fazıl Say ile karşılaştırıldığında, Fazıl Say’ın müzik teorisinde, müzik felsefesinde, müzik estetiğinde ve çağdaş sosyal teoride Yücel Arzen’in entelektüel birikiminin yanından yöresinden bile geçemeyeceğini söyleyeceğim çok rahat ve önyargısız bir şekilde. Fazıl Say, iyi bir icracı olabilir ama kötü bir nazariyatçı.
Bugün İslâmî veya muhafazakâr kesimler “kültürel iktidar” değiller. Kültürde seküler kesimler iktidar. Seküler kesimler, köklü, güçlü bir kültürel geleneğe sahip oldukları için kültürde iktidar olmuş değiller, tabii ki. İki asırlık Batılılaşma serencamının yürütücüleri olarak bürokrasiye hâkim oldukları için kültürde iktidarlar.
Fazıl Say işte bu ülkede güçlü köklere sahip olmayan bu yapay kültürün iktidarının sembolü.
Yücel Arzen ise hem bu ülkenin kültürel derinliğinin çocuğu hem de çağdaş kültürü çok iyi kavramış bir “müzik düşünürü”: Türkiye’nin hem dününün, hem bugününün hem de geleceğinin sembolü.
O yüzden Yücel Arzen, Meclis’e hem seviye hem derinlik hem de ruh getirecek isimlerden biri olarak tarihe geçecek inşallah.
MUSTAFA ŞEN’İN KABINA SIĞMAYAN RUH ATILIMI
Mustafa Şen, sıkı bir entelektüeldir: Sosyal teoriyi de, siyaset düşüncesini de iyi bilir. Kavgacı değil uzlaştırıcıdır. Ama bir davanın kavgasını vermesini de iyi bilir.
Fakat derviş biridir: Gönül tellerinden seslenir dünyaya; bu toplumun sosyal ve kültürel ruhunu ve entelektüel ufkunu temsil eder.
Anadolu ruhunu, Meclis’te ete kemiğe büründürme mücadelesi verecek sıkı bir fikir adamı, mütevazı bir derviştir.
MGV’nin en parlak döneminin reislerindendir. O yüzden lakabı reis’tir. Önü açıldığında kendi çapında devrim yapacak entelektüel birikimi ve ufku olan bir öncüdür o.
Mustafa Şen, Trabzonludur; yani içi dışı espridir aynı zamanda. İyi mizahtan anlar. Zaman zaman uzun mizahî hikâyeler anlatır.
Sazı, sözü ve mizahı ile Meclis’e hem seviye kazandıracak hem ruh katacak hem de Meclis’i “şenlendirecek” isimlerden biri olarak Meclis’in tarihine geçecek bir isimdir Mustafa Şen.
ENES EMİNOĞLU’NUN GENÇLİK AŞISI
Tügva Genel Başkanlığı görevinden sonra milletvekili adayı olan Enes Eminoğlu, hem tevazuu hem de çalışkanlığı ile öne çıkan bir isim. Meclis’e dinamizm getirecek, gençlerin sesi olacak bir vekil olarak Meclis’in tarihine geçer inşallah.
Tügva başkanlığı dönemi, Tügva’nın büyük atılım yaptığı dönem oldu: Hem dikey ölçekte hem de yatay düzlemde çok büyük mesafe kat etti Tügva.
İslâmî duyarlıkları belirginleşen, kökleşen, siyasete biraz daha mesafeli duran bir gençlik hareketi yeşertti başta Okan Özer kardeşim olmak üzere bütün birlikte çalıştığı kurmay ekibiyle.
Enes kardeşimin Meclis’e taze kan ve enerji getireceğini, gençlik enerjisi aşılayacağını düşünüyorum.
Gençliğin sorunlarını üstlenecek önemli görevler üstlenirse, ülkemiz ve genç nesillerimiz için büyük bir kazanım olur.
Meşrûtiyet’in sonları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı ve yeni Türkiye’nin meclislerindeki kaliteye bir daha ulaşamadı bu ülkenin Meclis’i daha sonraları. Zaman zaman ilginç isimler girdi Meclis’e ama sessizce izlemekle yetindi Meclis’in faaliyetlerini.
Yücel Arzen, Mustafa Şen ve Enes Eminoğlu üçlüsünün Meclis’e getireceği seviye, ruh ve dinamizm ülkemiz adına umutlandırıyor beni. Hele de üç isim de önemli görevlere getirilirse umudum daha da artacak…
.Ramazan, ümmîleşme seyrüseferi; bayram, ümmetleşme zaferi
Yusuf Kaplan
21/04/2023 Cuma
Ramazan, arınma ve toparlanma iklimi, yenilenerek doğrulma ve yeniden doğma mevsimi…
Diriltici bir ümmîleşme seyrüseferi: Zihni, kirlerden temizleme; insanı, özüne döndürme, kendine getirme; özetle, taze bir ruhla donanma seferi...
Bayramsa, toparlayıcı, kenetleyici ve yekvücut kılıcı ümmetleşme zaferi: Taze bir heyecanla ve kanatlandırıcı bir neşeyle seküler / bölmeli zamanı durdurma, bütün ayrıcalıkları ortadan kaldırarak bütünleşme, hâlleşme ve helâlleşme, kardeş olma ve coşma zemini…
Bayramlarımız ne güzeldir bizim: Zamanın akışını durdururuz biz bayramlarda. Meydan okuruz zamanın akışına. Zaman bize emanettir, zaman bizimdir, zaman biziz’dir artık.
Bayram kendi zamanını ve hayatını inşa eder. Ruh dolu, kardeşlik dolu, sevgi ve saygı dolu bir hayat sunar bize. Bayramlar cennetten bir iz taşır… Bir ay tutulan orucun meyvesidir bu: Allah’ın güzel kullarına güzel bir lütfu.
Bu sütunda daha önce yayımlanan bayram yazımı, gözden geçirerek bir kez daha paylaşıyorum.
ZAFERE ODAKLANMAK HEZİMETLE, SEFERDE OLMAK SAMİMİYETLE SONUÇLANIR…
İnsanın varoluş amacı, zafer değildir. Amaç, zafer olduğunda, sonuç hezimet olacaktır. Ontolojik olarak kaçınılmazdır bu.
Maksadı zafer olan insan, samimiyetini yitirir, kendini herkesin ve herşeyin önüne geçirir ve hakikati bitirir.
Aslolan samimiyettir; samimiyet, bizâtihî seferde olma hâli’dir ve hakikat, seferde olanlara lûtfedilir.
ÜMMÎLEŞEREK DOĞRULUR, “YALNIZLAŞARAK” KENDİNİ VE HAKİKATİ BULUR İNSAN…
Ümmîleşme, “yalnızlaşma” demektir aslında: Kendine doğru sefere çıkma, içine yönelme, kendine çeki düzen verme, kendini hatırlama, kendine ulaşma ve hakikati bulma kaygısı…
Başka zamanlarda hayatın akışına kapılır, oraya buraya sürüklenir ve kendini unutur insan: Hakikati unutur: Yaratıcı’yı unutur…
Ramazan’da durur: İçine yönelir ve durulur: Kendini bulur…
Yapıp ettiklerini, her şeyi muhasebeye koyulur…
İtikaf, işte bu yüzden emrolunmuştur…
Ancak o zaman insan, nefsinin insanı kendinden, kendi hakikatinden ve bizatihî hakikatin kendisinden, kendi fıtratından ve özünden uzaklaştıran tuzaklarından kurtulur…
“Yalnızlaşarak” ümmîleştikçe, kendini bulur insan: “Yalnızlaşarak” ümmîleştikçe, kirlerinden arınır, nefsinden uzaklaşır; kendine, kendi hakikatine ve hakikatin hakikatine yaklaşır…
“Yalnızlaşmak”, kişinin kendiyle başbaşa kalmasıdır, ilk bakışta.
Ama gerçekte “yalnızlaşmak”, kişinin kendinden başkasıyla, Yaratıcı’yla başbaşa kalmasıdır aslında: Yaratıcı’yla buluşması…
İNŞA ÇABASI İMHA EDER, İBADET KAYGISI İHYA EDER…
Tanpınar’dan esinle ve besinle söylersek: Mü’min, inşa etmez, ibadet eder: Maddeye, imanın nurunu, hakikatin ruhunu nakşeder; eşyaya ancak o zaman tasarruf eder.
İbadet, kurucu bir eylem değil, kurtarıcı bir eyleyiş’tir.
İnşa’da mücadele vardır; ibadet’te mücahede.
Ne muazzam, ne muazzez, ne muhteşem bir seyrüsefer hâlidir mücahede: Kişi hem ibadet eder, kulluk vazifesini ifa eder; hem emanet’i üstlenen mü’min olarak halife olma yükümlülüğünün yüklediği Hakk’a vekâlet mükellefiyetini yerine getirir, yeryüzünde emniyeti teminat altına almaya girişir; hem de bu seyrüseferin sonucunda yenilenir, temizlenir ve kendine gelir.
İnşa çabasının gerisinde zafer hırsı yatar: Merkezde, ben / ego vardır: İnsanın eşyayı, dünyayı, hatta insanları, başkalarını yenme, tahakkümü altına alma patolojisi hükmünü icra eder alttan altta...
O yüzden inşa çabası, insanın samimiyetini yok eder.
O yüzden yaşanabilir bir dünya inşa edemez inşa çabasıyla çabalayıp duran beşer. Şaşar. Ve imha eder her şeyi, sonuçta…
Oysa ibadet’in kaygısı, sürekli sefer hâlinde olmaktır; sefer’de, ben / ego, merkezde değildir.
O yüzden benini, nefsini yenebilen; çıkarlarını düşünmeyen; başkalarını, başkalarının iyiliğini, hayrını, güzelliğini düşünen insanların işidir sefer.
Ezcümle: Bütün ibadetlerin özetlendiği, örneklendiği bir ümmîleşme mevsimidir Ramazan.
Bütün ibadetlerin bidayeti ümmîleşmek, nihayeti ümmetleşmektir.
ÜMMÎLEŞİLMEDEN ÜMMETLEŞİLEMEZ!
İnsan, tam yaratılmamıştır, ham yaratılmıştır.
O yüzden insanın hamlıktan kurtulması, tamamlanma, tam olma, kemal yolculuğuna çıkması amaçlanmıştır.
Bunun yolu ümmîleşmek’tir: Arınmak. Temizlenmek. Kendine gelmek.
Arınma, temizlenme, kendine gelme bir inşa çabasıyla gerçekleşmez; ibadet şuuruyla gerçekleşir: Hayat bulur, hayat olur ve hayat sunar herkese.
İnsan ümmileştikçe ümmetleşir, ümmîleştikçe yaşanabilir bir dünyanın için/d/e doğrulur, her dem taze, her dem yenilenerek doğar, yenilenerek yola koyulur…
Aslolan zafer değil, seferdir çünkü.
Zafer, sonuçta, sahip olma hırsını kışkırtır ve insanı insanlığından eder…
Bakınız: Sekülerizm ve kapitalizm üzerinden pagan Batı uygarlığının dünyayı eşiğine sürüklediği ontolojik felâket.
Oysa sefer, olma kaygısı’nı / cehdini yeşertir, insanı kendine getirir ve insan eder.
Sözün özü: Ümmîleşilmeden, ümmetleşilemez: Mekke süreci, Ümmîleşme seyrüseferidir; Medine süreci, ümmetleşme zaferi.
Aynı şekilde, Ramazan, ümmîleşme seyrüseferidir; bayram, ümmetleşme zaferi.
O yüzden bayramda her zaman hem hüzün ve keder hem de neşe ve sevinç birlikte yaşanır.
Bir yanda, Ramazanın/ Ümmîleşme seyrüseferinin / arınma, toparlanma ve yenilenerek doğrulma yolculuğunun bitebileceği hüznü vardır.
Ama öte yanda da, böylesine diriltici bir yolculuk yapıldığı için bunun verdiği sevinç ve neşenin bütün insanlarla ve varlıklarla, herkesle ve her şeyle doyasıya yaşanması sözkonusudur.
Bir aylık ümmîleşme yolculuğundan sonra meyvelerini topladığımız ümmetleşme bayramınız mübarek olsun; bayram birlik, dirlik ve kardeşlik ruhuyla hem ülke olarak hem mazlum ümmet coğrafyası olarak yeniden doğuşumuza ve yenilenerek doğruluşumuza vesile olsun, diyorum, bütün okuyucularımın bayramlarını en kalbî duygularımla tebrik ediyorum.
.Kadir gecesi takdir olunan kudret ve hürriyet
Yusuf Kaplan
17/04/2023 Pazartesi
Bu sene çok güzel bir Ramazan rüzgârı esiyor. Maneviyatı yüksek bir Ramazan havası. Ramazan’ın bu diriltici, kardeş kılıcı atmosferi, ülkemizin birliğini ve dirliğini daha bir pekiştiriyor. Farklı toplum kesimlerinin birbirlerine daha şefkatle, merhametle, kardeşâne duygularla yaklaşmasına imkân tanıyor.
Ramazan’ın zirvesi bugün: Bir Kadir gecesine daha eriştik hamdolsun. Bu yazıda Kadir gecesine, anlam dünyasına biraz derinlemesine bakmak ve çağın boğucu ağlarından çıkış yolunun nerede olduğunu göstermek istiyorum.
Bugün, ayartıcı yeni-paganizm ve yeni-barbarlık biçimleri, neo-seküler kapitalist kültürel formlar aracılığıyla hayatımızın her alanına derinlemesine nüfûz ediyor. Ve dünyamızı yaşanılamaz bir çatışma, işgal, sömürü, zulüm ve tecavüzler arenasına dönüştürüyor…
Çıkış yolu olarak da insanlığı hızın, hazzın ve tüketimin kölesi hâline getirmekte buluyor: İnsanlığın nihilizmin eşiğine sürüklenmesi demektir bu: Güle-oynaya intiharı yani!
İşte tam böylesi bir ontolojik felâket çağında, her tür putu yere seren, insana gerçek özgürlüğünü veren Kur’ân’a ufuk ve zihin açıcı bir gözle bakmamız gerekiyor bir kez daha.
İNZÂL HÂDİSESİ: RUBÛBİYET KUDRETİ
Bu kutlu gecede iki şeye dikkat buyurmamız isteniyor bizden: Birincisi, Kur’ân’ı bize bir hakikat kitabı, hidayet ve Sırat-ı Müstakîm nimeti olarak inzal eden Rabbü’l-Alemîn’in inzal fiilininin kendisine; yani Allah’ın hayatımıza bilfiil müdahalesine; ikincisi de inzâl fiiliyle gerçekleştirilen bu müdahalenin eserine yani Kur’ân’a.
Allah’ın yüce kudretinin en önemli tecellisi ve tezahürü, Kur’ân’ın sadece tenzîl edilmesi değil, aynı zamanda inzâl edilmesidir. İnzâl ile tenzîl aynı şeyler değildir.
Meselâ biz “Kur’ân bize Allah tarafından indirilmiş veya gönderilmiş bir kitaptır” demekle yetinebilir miyiz?
Yetinemeyiz; çünkü Kur’ân’ın “indirilmesi”, “indirilmiş olması”, gönderilmesi”, “gönderilmiş olması” gibi ifadeler, Kur’ân’ın nasıl vahyedildiğini, vahyin muhatabını, vahyedilen şeyi ve mahiyetini anlamamıza, kavramımıza, idrak etmemize, gerekli tedariklerle donanmamıza yani hakkıyla mü’min (Allah’a güvenen, kendisine güvenilen, herkese güven veren insan) olmamıza yetmez.
Bütün bunların gerçekleşebilmesi için medeniyet dilimize, medeniyet dilimizin ruhunu oluşturan vahyin lugatçe’sine ihtiyacımız olduğunu görmemiz gerekiyor.
İnzâl ve tenzîl kelimelerinin, nasıl zihnî ve fiîlî bir güce sahip olduğunu, bu kurucu “kavramları” yok ettiğimiz zaman, mü’minlerin sahip olmaları gereken kuvvete, kudrete, “iktidara” sahip olamayacaklarını, Allah’ın kuvvetini, kudretini ve iktidarının kudsiyetini kavramakta zorlanacaklarını özenle vurgulamak isterim.
Evet, Kur’ân, hem inzâl edilmiş, hem de tenzîl edilmiş, Sünnet-i Seniyye ile gerçeğe dönüştürülen bir kitap, bir hitap, bir hayattır.
Peki, inzâl ile tenzîl kelimelerini değil de “indirilmiş, gönderilmiş” kelimelerini kullandığımızda, inzal ve tenzîl kelimelerini sözlüklerimizden, hatta Kur’ân meallerimizden, tefsirlerimizden, kitaplarımızdan çıkardığımızda kaybedeceğimiz şeyin ne kadar hayatî bir şey olduğunu idrak edebiliyor muyuz, bilmiyorum doğrusu.
İnzâl’in anlamı şudur: Kur’ân, bir bütün olarak Kadir Gecesi’nde bir anda Levh-i Mahfuz’dan dünya Sema’sına indirilmiş bir kitaptır; dolayısıyla, ğayb âleminden şehâdet âlemine yapılan bir hitaptır.
Tenzîl’in, inzâl’den farklı olan en önemli yanı, Kur’an’ın, inzâl gibi bir ânda değil, zaman’la, zamana yayılarak, peyderpey, ardı arkası kesilmeden süregiden bir sürede ve süreçte indirilmesidir: Sünnet-i Seniyye’de gerçekleştirilen bir hayatın vasat’ının, Kur’an’ın hayatlaşmasının temellerinin atılmasıdır.
TENZÎL HÂDİSESİ: UBÛDİYET ŞUURU VE HÜRRİYET ŞİİRİ
O hâlde, İnzâl, vahyin, Allah’ın kudret ve kuvvetini tecelli ettirdiği fiilin kendisi; Tenzîl ise Allah’ın takdirinin, kudret, kuvvet ve ilâhî iktidarının adım adım tercüme ve tezahürünün Sünnet-i Seniyye ile gerçekleşme sürecidir.
Kadir Gecesi, sadece Müslümanların böylesine ulvî bir nimete sahip oldukları, Allah’ın kuvvet, kudret ve ilâhî iktidarını, sınırsız hâkimiyetini hissettikleri, rahmetini, bereketini gördükleri eşsiz, benzersiz, o yüzden de bir ömre bedel muazzez, “sınırları aşan” bir zamandır.
İşte Müslümanların gücü, Allah’ın hem bu gecede olduğu gibi insanlığa, varlığa hitap ederek doğrudan hayata müdahale etmek, hem de Kur’ân’ı tenzil ederek kitap göndermek suretiyle bütün âlemlerin Rabbi, rahmet ve merhamet kaynağı, mü’minlerin ise velisi / dostu olduğu hakikatine sadece Müslümanların sahip / dost ve layık olmalarından kaynaklanıyor.
Bunu hakkıyla idrak edebildiğimiz zaman bugün iliklerimize kadar yaşadığımız iki ontolojik meseleyi, teslimiyet ve temsiliyet meselelerini de hakkıyla idrak edebilmemiz imkân dâhiline olabilir.
O hâlde Kadir gecesinde inzal ile tecellî eden, tenzîl ile Fahri Kâinât Efendimiz (sav) vasıtasıyla ve sîretinin tahakkuk ettiği İslâmî vasat’ta / sünnet-i seniyye’de tercüme ve tezahür ettirilen ilâhî kudret ve iktidarın, biz mü’minlere emrettiği, takdir ettiği, teklif ettiği ulûhiyet ve rubûbiyet in eseri ubûdiyet “iktidar” ve kudretinin hayata dönüştürülen hakîkatinin şuurunda olalım ve bu hakikatin, bizi bütün beşerî, dünyevî, maddî, şehevî, dolayısıyla arızî ve sürekli arızalar üreten nevzuhûr güçleri putlaştırarak, bizi bunların kulu-kölesi yapan hakikat ihtarının ve bu ihtarın sunduğu muhtariyetin (hakîkî hürriyetin) sırrını idrak etme bilinciyle yaşamanın bize vereceği nimetin farkında olalım ve şükrünü eda edelim, hatırlatmasında bulunuyorum.
. Türkiye’nin bağımsızlık ve yol haritası sorunu
Yusuf Kaplan
14/04/2023 Cuma
Türkiye, iki asır önce, bir modernleşme tecrübesi yaşamaya sürüklendi: Osmanlı’daki modernleşme tecrübesi, Cumhuriyet’le birlikte “muasır medeniyetler seviyesi”ne çıkma hedefi ile belirlenen sığ bir Batılılaşma, kaskatı bir laikleşme dayatmasına dönüştü. Aslında ortada gerçek bir Batılılaşma tecrübesi olmadı hiçbir zaman. Yaşadığımız şey simülatif (sağ, sahte ve yüzeysel) bir Batılılaşma biçimiydi.
Bu projenin asıl hedefi, bizi İslâm’dan uzaklaştırmaktı. Türkiye, Batılışınca İslâmî yönünü ve yörüngesini yitirip yeni bir yöne ve yörüngeye kavuşmuş olmadı. Raydan çıkmış oldu. Benimsenin bir yönün ve yörüngenin gerçekten bir toplumun yönüne ve yörüngesine dönüşmesinin en temel, olmazsa olmaz tabiî şartı, ruhunun olması, ruh sunabilecek kadar asil bir fikir, oluş ve varoluş çilesi, mücadelesi üzerine bina ediliyor olmasıdır.
Türkiye’de böyle olmadı: Savaş verildi ama savaştan sonra bizim dünyamız yıkıldı, başka bir dünya da kurulamadı, laik rejimin teorisyen öncülerinden kadro hareketinin babası Şevket Süreyya Aydemir’in yerinde tarifiyle!
İSTİKLAL SAVAŞI’NI NİÇİN VERDİK BİZ?
Kime karşı ne savaşı verdik biz? İstiklal Savaşı, değil mi? İlk bakışta, emperyalistlerin topraklarımızı işgal etmelerine izin vermemekti savaş. Savaştık. Emperyalistleri defettik.
Emperyalistleri defettik defetmesine ama emperyalistlere rahmet okutacak büyük kültürel cinayetlere imza atmaktan çekinmedik. Emperyalistlerle savaştık ama savaşı kazandıktan sonra içerde emperyalistlere rahmet okutacak başka bir savaş verildiğine tanık olduk bu toplumun tarihî tecrübesine, medeniyet birikimine, kültürel dinamiklerine, kısacası ruhuna karşı!
Biz dışarıda düşmanları yendik ama içeride birileri düşmanlarımıza rahmet okutacak kadar bizi yere serdi, bu ülkenin has insanını ipe gönderdi, insanlığın önünü açacak engin, derinlikli ve asırların çilesiyle oluşturulan kültürünü inkâr etti, gelecek nesilleri kültürel intiharın eşiğine sürükleyecek bir kültürel soykırım gerçekleştirdi: Bu toplumun ruh kökleri kurutuldu, değerleri unutturuldu, dili, tarihi hadım edildi, hepimizin üzerinde “yapıştırma bıyık” gibi duran posası çıkmış bir Batı kültürü, değerleri aşılandı hepimize, bizi İslâm’dan, kültürümüzden, değerlerimizden ve tarihimizden uzaklaştırılacak asimile edici, yabancılaştırıcı, yozlaştırıcı, bizi Batılıların karikatürüne, celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürücü bir endoktrinasyondan geçirildi bu ülkenin mazlum çocukları kaç kuşak…
İstiklal Savaşı’nda neyin savaşı verildi? Bu ülkenin bağımsızlığının, elbette ki. Ne bağımsızlığı, kimden bağımsızlık? Siyasî, kültürel ve ekonomik bağımsızlık. Emperyalistlerin ülkemizi işgal etmelerine, kültürümüzü yok etmelerine ve ekonomimizi peşkeş çekmelerine izin vermemek için emperyalistlere bağımsızlığımızı kaptırmadık. Güya.
Güya diyorum. Eğer emperyalistler bu toprakları işgal etmiş olsalardı, emperyalistlerin yapacaklarının hepsini biz bu ülkede bu ülkenin çocuklarına karşı kendi ellerimizle yaptık: İslâm’ı hayatımızın her alanını tanımlayan yegâne siyasî, kültürel ve sosyal otorite, hegemonya ve meşruiyet aktörü olmaktan çıkardık. Başka bir ifadeyle, İslâm’ı hayatımızın her alanından uzaklaştırdık resmen, cebren ve hileyle…
Sorulmayan ve cevabı verilmesi gereken yakıcı soru şu burada: Eğer emperyalistlerin işgal ettiklerinde yapacakları şeyleri biz kendimiz yapacak idiysek, emperyalistlerle niçin savaştık ki biz?
Bütün özgürlüğüne düşkün Türk entelijansiyası eninde sonunda bu soruyu soracak ve bu sorunun cevabının izini sürecek, gereğini belleyecek. Bu kadar net!
KÜLTÜREL VE ENTELEKTÜEL BAĞIMSIZLIK OLMADAN ASLÂ
Birileri, bu toplumun başta en parlak çocukları olmak üzere genç kuşaklarının neden celladına âşık edildiğini, neden Batılılara karşı istiklal savaşı verildiği halde Batılıların epistemik köleleri hâline getirildiğimizi, hatta Batılıların bizzat savaşmadan savaşı nasıl kazandıklarını soracaklar ve cevabını bulduklarında gereğini belleyecekler.
Bir ülkenin istiklali ve istikbali “teritoryal” (sadece toprağa dayalı) bağımsızlıkla sağlanabilir mi? Bir ülkenin bağımsızlığından sözettiğimiz zaman, siyasî, kültürel ve ekonomik bağımsızlığından sözetmiş oluruz. Kültürel bağımsızlık, bağımsızlığın en nirengi, en olmazsa olmaz noktası ve şartıdır. Kültürel bağımsızlığınızı yitirirseniz siyasî bağımsızlığınızı da, ekonomik bağımsızlığınızı da yitirmekten kurtulamazsınız.
Bir ülkenin kültürü, o ülkenin ruhudur. Adım adım hattı harekâtını belirleyen, ruhunu inşa eden zihin haritası, anlam haritası ve yol haritasıdır. Yol haritası olmayan, aslâ yola çıkamaz, çıksa bile aslâ mesafe alamaz, eninde sonunda yoldan çıkmaktan kurtulamaz.
Bu ülkenin çocukları, istiklal savaşında emperyalistlere kaşı canla başla savaştılar. Ama savaştan sonra ülkeye vaziyet edenler bu ülkenin kültürüyle, diliyle, tarihiyle, medeniyet dinamikleriyle, değerleriyle savaştılar.
Dışarıda biz emperyalistlerle savaştık. İçeride bizim yerli sömürgecilerimiz bizim değerlerimizle, anlam ve sembol haritalarımızla mücadele ettiler, İslâm’ı hayatımızdan uzaklaştırma kavgası verdiler.
İŞTE ÖZLÜ BİR YOL HARİTASI…
Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durduğunu, kendi kaderini kendisinin belirlediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye’de “ipler” bu ülkenin has çocuklarının elinde değil.
Türkiye, dışarıdan dizayn ediliyor. Hâlâ! Türkiye’ye dışarıdan “don gömlek biçmeye” çalışıyorlar. Hâlâ! Türkiye, başına ne geldiğini ve nereye, nasıl gitmesi gerektiğini anlayabilmiş değil. Hâlâ!
Son 20 yıl, Türkiye’nin Washington’dan, Londra’dan ve Brüksel’den bağımsızlaşma sürecidir. Savunma sanayiini inşa sürecidir.
Dışarıda mesafe kat ederek içeriye çeki düzen verme sürecinin, toplumun yeniden tarih yapacak bir medeniyet atılımını gerçekleştirecek tarihî yönüne ve yörüngesine yerleşme mücadelelerini hızlandıracağı umulur.
Aslâ ihmal edilmeden yapılması gereken hayatî işler, genç kuşağın medeniyet bilincine kavuşturulması, eğitim, kültür, sanat ve medya dünyamızın mankurlaştırıcı, yozlaştırıcı, geleceğimizi yok edici saldırılarına karşı kalıcı ve uzun soluklu tedbirlerin alınması, bunun için her alanda çaplı, başkalarına saygı duyan ve özgüveni yüksek bir öncü kuşağın yetiştirilmesidir.
Türkiye’nin önümüzdeki yakın gelecekte izleyeceği yol haritası bu olabilir.
.El
Yusuf Kaplan
10/04/2023 Pazartesi
Ne demiştik: Türkiye, Tanzimat’la yönünü, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet’le yörüngesini yitirdi; yaklaşık yarım asırdır da ruhunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya…
Türkiye, yönünü ve yörüngesini yitirince, bin yıldır yol olan, tarih yapan bu ülke, yol’dan çıktı, yolunu kaybetti, esen fırtınaların, sert rüzgârların önünde sürüklenip duruyor bir oraya, bir buraya doğru…
Türkiye fiilen işgal edilmedi, zihnen işgal edildi.
Bunun bedelini ödüyoruz iki asırdır…
EL’İN AĞZINA BAKMAK…
Türkiye’nin bağımsız olduğunu söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz. Türkiye yarı-sömürge bir ülke. Yarı-bağımsız.
Türkiye’nin kaderi iç dinamiklerden çok dış dinamitler tarafından belirleniyor. Bir el her zaman müdahale ediyor ülkenin kilit tarihî dönüşüm anlarında, kritik dönüm noktalarında iki asırdır…
“İrtica!” diyerek darbe yapıyor içeridekiler ama bunun dışarıdaki bir “el” tarafından tezgâhlandığını biliyoruz. O el, bunu açıkça itiraf da ediyor gözümüzün içine baka baka, açık açık! “Our boys have done it” / “Bizim çocuklar yaptılar darbeyi” diyor.
Bunu açıkça itiraf etmelerine de gerek yok aslında. Ama bunu açıkça itiraf ederek bir darbe daha vurmuş oluyorlar bize: Sadece devleti değil, psikolojimizi de, yani toplumu da çökerttiklerini düşünüyorlar!
Türkçe’mizde “el” kelimesi, aynı zamanda, “yabancı” anlamında da, “tezgâh çevirmek” anlamında da kullanılır. “Bu işte kimin eli, kimin parmağı var?” deriz meselâ. “Bu tezgâhı kim çevirdi?” anlamında.
Yine “el oğlu” deriz, “yabancı” anlamında.
İki asırdır Türkiye’nin en temel sorunu, başına ne geldiğini bilememesidir. Çok ürpertici bir durumdur bu bir toplum için, hele de tarih yapmış, dünya tarihinin alkışını değiştirmiş bir toplum için. Ürpertici!
İki asırdır, el’in ağzına bakıyoruz, el’in yani emperyalistlerin. Devlet dengesini kaybedip de kendine olan güvenini yitirince, gizli el’ler ülkeyi ele geçirdiler!
Türkiye’nin kaderini şekillendiren bir “el” var! Yabancı bir el! Daha doğrusu, yabancı eller! İngilizler ve Yahudiler. Yahudilerden kastettiğim Amerikalılar, Amerika’yı ele geçiren eller!
Türkiye’ye iki asrıdır hükmeden “gizli el”ler! Adam Smith’in “gizli el”leri! İngilizlerin, Yahudilerin adamları: İçeriden satın aldıkları elemanları: Tanzimatçı ve komitacı paşalarımız!
İNGİLİZ PARMAĞI
Tanzimat’la birlikte, yönetimi ele geçiren üç paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa ve Mithat Paşa, zihnen İngilizlerin uydusu paşalardı. Tapınak Şövalyeleri’nin yurdu Britanya İmparatorluğu’nun güçlü mason localarına üye yapılmıştı bu paşalar!
İngilizler, bu üç paşa üzerinden Osmanlı devletini içerden ele geçirdi. Tanzimat’tan Sultan Abdülhamid’e gelene kadarki yarım asırlık süre içinde Osmanlı’yı hadım ettiler.
İngilizler, devlete öylesine derinden nüfûz etmişlerdi ki, Sultan Abdülhamid, tahta geçerken bile önce İngilizlerin bu gücünü dikkate almak ve ona göre İngilizleri adım adım devletten uzaklaştıracak planlar yapmak zorunda kalmıştı. O yüzden “hangi taşı kaldırsam, İngiliz parmağı çıktı altından” demişti büyük Sultan.
ABDÜLHAMİD DÖNEMİ İLE ERDOĞAN DÖNEMİ
Abdülhamid dönemi Osmanlı’sı ile Erdoğan dönemi Türkiye’si arasındaki ilginç bir benzerliğe dikkat çekmekte yarar var:
Düşünsenize… Abdülhamid tahta geçerken Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda gayrimüslimler çoğunluktaydı. Hilafet devletine, gayrimüslim mebuslar mı yön verecekti? Ne kadar onur kırıcı, haysiyet kırıcı bir şeydi bu, değil mi?
Devlet öylesine ele geçirilmişti ki İngilizler tarafından Abdülhamid’e baskı yapıldı, Meşrûtiyeti ilan etmesi için. Sultan Abdülhamid Meşrûtiyeti ilan etti, tahta yerleşince Meclis’i lağvetti. Bu davranışı, İngilizleri çıldırtmaya yetti. İngilizlerin intikamı çok ağır oldu: Sultan Abdülhamid Han, en azılı düşmanları tarafından tahttan indirildi, sonra da payitahttan gönderildi.
Şimdi de neredeyse yarım asırdır ülkede kan kusturan bir terör örgütü ile darbe girişimine kalkışan başka bir terör örgütü, ülkedeki cumhurbaşkanlığı seçiminde anahtar konuma yerleştirildi ülkenin muhalif kanadı tarafından.
“YABANCI ELLER” VE VESAYET REJİMİ
Türkiye’nin geleceği açısından en tarihî seçimlerden biri bu seçimler.
Türkiye’nin güneyini Türkiye’den koparmak için yarım asırdır savaşan bir terör örgütü ile ülkeyi Amerikalılara peşkeş çekmek için darbe girişiminde bulunan bir diğer terör örgütü, ülkenin cumhurbaşkanını seçecek bir seçimde nasıl belirleyici, anahtar konuma getirilebilir ki?
“Yabancı eller” sayesinde elbette. Ana muhalefet lideri Sayın Kılıçdaroğlu, altı ay içinde hem Amerika’yı dolaştı hem de Avrupa ülkelerinde “fink attı”. Kimlerle ne tür görüşmeler yaptı, kimlerle gizli görüşmeler yaptı, bilmiyoruz. Amerika’da bir ara 8 saat kayboldu meselâ. “Nasıl yani?” diye sormadan edemiyor insan.
Bu soruları sormak hakkımız. Ülkenin kaderinde kilit rol oynamaya hazırlanan bir lider, kimlerle ne görüşür, bilmek en doğal hakkı bu ülkenin insanlarının.
Yakıcı soru şu o halde: Cumhuriyeti kuran bir parti, ülkenin kaderini, Cumhuriyeti yıkmak için çalışan terör örgütlerinin eline bırakabilir mi?
Ama şunu görüyoruz: Ülkede ülkenin kaderine hükmedecek aktörler hâlâ yabancı eller tarafından belirleniyor. Vesayet rejimi bu işte!
Bu vesayet rejiminden kurtulamadığımız sürece bağımsızlığımıza kavuşamayacağız ve haysiyetimizi koruyamayacağız. Vesselâm.
Türkiye’nin bir yol haritası var mı?
Yusuf Kaplan
3/04/2023 Pazartesi
Türkiye’nin sorunları günübirlik sorunlar değil, asırlık sorunlar. O yüzden gelecek 50 yıla, 100 yıla ve ötesine bakarak konuşuyorum: Türklerin “endülüsleşme” (tarihten silinme) tehlikesi, ilk defa gerçeğe dönüşebilir görünüyor.
Fiilen bir “endülüsleşme” tecrübesi yaşamadık ama zihnen bir “endülüsleşme” tecrübesi yaşıyoruz iki asırdır…
Çocuklarını kaybeden bir toplum, intiharın eşiğine sürükleniyor demektir: Kökleri kuruyan, ruh köklerini, aidiyet bilincini, medeniyet kimliğini ve yörüngesini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir toplumun çocukları, intihar etmiyor da ne yapıyordur ki?
Bizim iki asırlık modernleşme tarihimizin ilk yüzyılı kendimizden şüphe tarihidir, ikinci yüzyılı ise kendimizi inkâr tarihi. Bütün kendini inkâr çabalarının kültürel intiharla sonuçlanacağını söylemiştim.
Türkiye, “endülüsleşme” tehlikesini görerek, bu tehlikeyi bertaraf edebilecek mi? Türkiye’nin “kader seçimi” olarak adlandırılan seçimler dolayısıyla izini sürdüğüm soru bu, birkaç haftadır: Yapmak istediğim şey, günü kurtaracak cümleler kurmak yerine, geleceği’mizi kuracak kalıcı, köklü, uzun soluklu önerilerde bulunmak.
Türkiye’nin, hem “endülüsleşme” tehlikesini bertaraf edecek hem de geleceğe emin adımlarla yürümesini sağlayabilecek bir yol haritası var mı, olabilecek mi?
TARİH-DIŞI’NA İTİLDİK…
Tarih yapan bir toplumuz biz. Dünya tarihini yapan, dünya tarihine yön veren dünya-tarihsel atılımlar gerçekleştirmiş ender toplumlardan biriyiz.
Ama artık değil. Artık tarih’te değiliz, tarih dışında’yız, tarih dışına itilmiş durumdayız. Çağ dışındayız ve çağ dışıyız: Tarihi yapamazsanız, tarih dışına sürüklenir, tarihte yalpalamaya başlarsınız… Yalpalaya yalpalaya yaşanmaz. Yalpalamanın sonu, yok olmakla sonuçlanacaktır.
İki asır önce, Tanzimat’la birlikte, Türkiye durduruldu.
Süreç öylesine yıkıcı oldu ki, Türkiye, kim olduğunu unuttu.
Türkiye, kendi tarihini yapmıyor. Tarih yapmıyor. Tarihi yapan Batılılar. Dünya tarihini hem de. Türkiye, Batılıların yaptığı tarihte figüranlık yapıyor.
Buraya nasıl geldiğimizi görebilmemiz için temellere inmemiz, kazı yapmamız lazım.
BATI UYGARLIĞI “NESEB”E, İSLÂM MEDENİYETİ “EDEB”E DAYANIR
Batı uygarlığı “neseb”e dayanır. İslâm medeniyeti ise “edeb”e. Batı uygarlığı ırk eksenli’dir, dünyaya b’akar ve türdeşler, çatışmalar üretir sadece.
İslâm medeniyeti, hakikat eksenli’dir, ukba’ya, öte›ye, ötelerin ötesi›ne b’akar ve kardeş’lik’ler, selam yurdu inşa eder.
Nesebe dayanan Batı uygarlığının temelleri ve hedefleri nicelikseldir: Her alanda ve her yerde hâkimiyet kurmak. Her alanda ve her şeyin hâkimi ve efendisi olmak…
Edeb, kişinin Yaratıcı karşısındaki konumunu bilmesidir. Bu dünyada da haddini bilerek hareket etmesi ve hayatını o şekilde idame ettirmesi. O yüzden edebe dayanan İslâm medeniyetinin temelleri ve hedefleri nitelikseldir: Her alanda, her yerde ve her ân, hakikatin izini sürmek, herkesin insanca ve kendince, kendi inançları, değerleri doğrultusunda yaşayabileceği bir dünya inşa etmek…
İşte Osmanlı, bu çerçevede yaşanan İslâm medeniyeti tarihinin “sulh u salah” medeniyeti olarak adlandırılmasını sağlayacak kadar hem biricik örneklerinden biridir hem de en son ve en sofistike kavramlarının ve kurumlarının üreticisi.
PAX OTTOMANA: OSMANLI “SULH U SALAH” DÜZENİ
“Pax”, Latince’de hem “barış” hem de “düzen” demektir.
Fernand Braudel, Pax Romana’nın da, Pax Americana’nın da savaşa, çatışmaya ve silaha dayanan, “silahlı barış” düzeni olduğunu söylemişti. Barışı, silah zoruyla dayatarak tesis ettikleri için.
Peki, Osmanlı neydi, “Pax Ottomana” ne anlama geliyordu?
“Pax Ottomana” “Sulh Düzeni” demekti. Osmanlı dünyada sulhü, sükûnu ve düzeni, esas itibariyle silah gücüyle değil, fikrinin gücüyle tesis etmeyi başarmıştı.
Buradan iki dünya için de temel-koyucu ilkeleri çıkarabiliriz: Batı uygarlığı, çatışma›ya dayalı bir uygarlıktı. O yüzden kendi içinde de, dışında da gerçekleştirdiği bütün ilişkiler, eninde sonunda hem şiddetle hallediliyordu hem de şiddetle sonuçlanıyordu.
Oysa Osmanlı medeniyeti, sulhe dayalı bir medeniyetti; adalet, merhamet, hak-hukuk-hakkaniyet medeniyeti. O yüzden elbette ki kanlı çatışmalar da oluyordu ama içerideki, dışarıdaki ilişki ve iletişim biçimleri temelde hikmetle, suhûletle, kardeşlikle halloluyor, hal yoluna konuyordu.
Sözün özü: Osmanlı; sulhün, salah’ın ve ıslah›ın adresiydi: Dünya devletler muvazenesinde ve bütün dünya ölçeğinde sulhün; Müslümanca yaşama zeminini, Müslüman habitus’unu inşa etmeyi başardığı için hidayetin; her tür sapma durumunda, savrulmaların ve yok oluşların önüne set çekecek ıslah çabalarının adı ve adresi.
BATI TARİHİ, EMPERYALİZMİN VE KOLONYALİZMİN TARİHİDİR
Batı tarihi, emperyalizmin ve kolonyalizmin tarihidir. Biraz önce de dikkat çektiğim üzere, Batı uygarlığında, her seviyede, “hâkimiyet kurma” kavramı ve kavgası hükmünü icra ediyordu: Dünya üzerinde hâkimiyet kurma; Tanrı’yı izafileştirerek “Tanrı üzerinde hâkimiyet kurma”; insan üzerinde hâkimiyet kurma; tabiat üzerinde hâkimiyet kurma; ulusların, sınıfların, cinslerin birbirleri üzerinde hâkimiyet kurma kaygıları, kavgaları ve savaşları…
Oysa bizim tarihimiz, hakikatin izini sürme kaygısıyla yaşadığımız ve yaptığımız bir tarihti’r: Her alanda, her seviyede, her yerde, herkes için hakikatin izini sürme, başlıca varoluş şartı.
Özetle… Emperyalistlerin tarihi, şiddetin ve tecavüzün tarihidir. Katliamların ve soykırımların.
Osmanlı’nın tarihiyse, adaletin, merhametin ve kardeşliğin tarihi. Küresel barışın, sükûnetin ve ruh dinginliğinin…
Dünya tarihinde gerçek anlamda dünyaya düzen armağan eden, dünya düzenini tesis eden biziz: Osmanlı medeniyeti üç kıtaya hükmetmedi, dünyaya hükmetti; dünya üç kıtadan ibaretti, o yüzden Osmanlı dünya demekti; ama emperyalizm tecrübesi de, kolonyalizm tecrübesi de üretmedi aslâ.
Osmanlı’nın durdurulması ve tarihten uzaklaştırılmasıyla oluşan boşluk doldurulamadı henüz.
Türkiye, yönünü bulacak ve yörüngesine kavuşabilecek uzun soluklu bir yol haritası çıkarabilirse, Osmanlı’nın çekilmesiyle oluşan boşluğu biz doldurabiliriz yeniden ve tarihin akışını şekillendiren bir aktör konumuna yükselebiliriz inşallah. Bu yol haritasının parametreleri neler olabilir, bunu sonraki yazılarda tartışacağım.
.Savaşmadan kaybetmek: Türkiye’nin “endülüsleşme / yok olma” trajedisi!
Yusuf Kaplan
2/04/2023 Pazar
Savaşmadan kaybeden tek toplum biziz dünya tarihinde. Savaşı kazandıklarında bizi bizden uzaklaştıracak emperyalistlerin gerçekleştirmek istediklerini teker teker gerçekleştiren, bizi kendi ellerimizle bizden uzaklaştıran tek ülkesi biziz dünyanın.
Savaşı kazanıp da, yenilen tek ülkeyiz biz: Bu ülke fiilen işgal edilemedi ama zihnen işgal edildi: Celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürüldü. Türkiye fiilen endülüsleştirilemedi, zihnen endülüsleştirilme (kendini yitirme ve tarihten silinme) tehlikesi yaşıyor ama ne yaşadığını da bilemiyor, başına ne geldiğini de.
BIÇAK SIRTINDA YAŞIYORUZ…
O yüzden bıçak sırtında yaşıyoruz: Hem de öyle bir bıçak sırtı ki bu bizim yaşadığımız, rutin seçimler bile kader seçimi havasına bürünebiliyor. Ülke ortadan ikiye yarılıyor ve iki taraf zuhûr ediyor ve birbirine ateş ediyor sosyal medya silahşörleriyle…
Bıçak sırtında yaşıyoruz: Hem de öyle bir bıçak sırtı ki bu bizim yaşadığımız, ülkeyi bölmek, parçalamak için savaşan, emperyalistler tarafından açıkça desteklenen, beslenen ve üzerimize salınan bir terör örgütü ve o örgütün siyasî uzantısı, seçimlerde ülkenin kaderini belirleyecek anahtar parti konumuna yükseltiliyor?
Kimler tarafından?
Devletin sahibi, kurucusu olduğunu söyleyen CHP ile yıllardır PKK’ya ve siyasî uzantılarına ateş püsküren bir kısım Türk milliyetçileri tarafından!
Bıçak sırtında yaşıyoruz: Hem de öyle bir bıçak sırtı ki bu bizim yaşadığımız, gençlik ve kadın dizileri, sabah kuşağı programları gençlerimizi, kadınlarımızı ve aileyi kurşuna diziyor: Bu toplumun ayakta durmasını, emperyalistlere karşı direnmesini ve yeniden tarihî bir yürüyüşe soyunmasını mümkün kılan medeniyet değerlerini, ruhunu, köklerini yerle bir ediyor.
Bıçak sırtında yaşıyoruz: Hem de öyle bir bıçak sırtı ki bu bizim yaşadığımız, genç kuşaklarımızı kaybediyoruz… Geleceğimiz demek olan genç kuşaklarımız gözümüzün önünde elimizden kayıp gidiyor ama biz sadece seyrediyoruz…
Bıçak sırtında yaşıyoruz: Türkiye, neresi olduğunu bilmiyor! Türkiye kimdir, sorusunun cevabı Türkiye’nin neresi olduğu sorusunda gizli…
TÜRKİYE NERESİ? MÜSTEMLEKE MEMLEKETİ Mİ?
Evet, Türkiye neresi?
Türkiye, müstemleke memleketi mi?
Bu soruya “elbette ki, müstemleke memleketi değil” demek isterdim ama Türkiye’nin eğitim sistemine, kültür rejimine, sanat dünyasına ve medya haritasına baktığımda, Türkiye’nin İslâmi anlam haritalarımızla, değerlerimizle resmen kavgalı ama düne kadar halkı müslüman olduğu söylenen ama bugün Müslümanlıktan hızla uzaklaşan, uzaklaştırılan yarı-müstemleke bir ülke olduğunu görüyoruz.
Eğitim sistemi, Türkiye’nin İslâmî birikiminin, dünya tarihine yön veren Müslüman medeniyet tecrübesinin kökünü kazıyan laik bir eğitim sistemi. Bununla gurur duyuyoruz üstelik de! Çocuklarını, ruh köklerini kurutarak, tarih bilincini linç ederek ve özgüvenlerini yok ederek önce intihara sürükleyip sonra da gurur duyan tek akıllı ülkesi biziz dünyanın galiba!
Her şey gözümüzün önünde oluyor ama kimse “n’oluyoruz?” diye sormuyor! Akıl tutulmuş, beyin donmuş!
İSLÂMSIZ TÜRKLÜK VE İSLÂMSIZ KÜRTLÜK’LE HEDEFLENEN NE?
Bu bıçak sırtı halinden kurtulmak için geliştirilen üç ideoloji de büyük darbe yedi.
Başlangıçta kendilerine özgü Türkiye hayalleri olan bu ideolojiler (Batıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık) çöktü ya da büyük yara aldı.
Burada milliyetçiliğin yaşadığı serencam üzerinden nasıl bir bıçak sırtı hâli yaşadığımızı göstermek istiyorum.
Ziya Gökalp milliyetçiliğine başlangıçta sıcak bakıldı ama Gökalp milliyetçiliği Türk milletinin İslâm’la irtibatını koparmamakta ısrar edince, üstü çizildi, devre dışı bırakıldı. Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliğini, Gökalp çizgisi üzerinden İslâmî bir damara yerleştirdi. Üstad Necip Fazıl ve Erol Güngör’ün katkılarıyla yiğit Anadolu çocuğu ve Anadolu’nun ruhu Muhsin Yazıcıoğlu’nun İslâmî bir tarih şuuru ve medeniyet ruhu idrakini milliyetçi söyleme güçlü bir şekilde kazıması ve yerleştirilmesiyle.
Bugün Türk milliyetçiliği’nin İslâmî damarı kurutuluyor çeyrek asırdır İslâmsız Türklük projesiyle. Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği ilke defa ortak bir noktada buluşturuluyor: Laiklik, dolayısıyla Kemalizm noktasında.
Dert, Kemalizm değil. Öyle bir şey yok zaten. Fransız Devrimi ve Aydınlanması var, bizimkisi de onun gölgesinde yaşar. Bu kadar.
Dert ne? Dert, Türkleri de, Kürtleri de İslâm’dan arındırmak, soğutmak, nefret ettirmek ve uzaklaştırmak: Bunu laikliği kutsayarak yapıyorlar ama Kemalizm sunağına sığınarak, tutunarak, yapışarak… Böylelikle asıl dertlerini hem kamufle etmiş oluyorlar hem de ucuz kahraman olmuş oluyorlar.
Türk milliyetçiliğinin de, Kürt milliyetçiliğinin de emperyalizmin iki asırlık hedeflerini burada içeriden çok iyi ve büyük bir başarıyla gerçekleştirmek üzere olduklarını görüyoruz ürpererek diyeceğim de, ne gören var bunu, ne de ürperen!
SÖMÜRÜ ARACI OLARAK KEMALİST KILIF VE KAMUFLAJ
Bu ülkede ülkesini seven gerçek Kemalistlerin görmesini istediğim bir şey var: Kemalizm’in ülkeyi sömürmek, küresel sistemin lordlarına peşkeş çekmek, emperyalistlere dekor yapmak için iyi bir paravana olarak kullanıldığını görebiliyor muyuz acaba?
Bunun en çarpıcı örneğini 28 Şubat darbesinde gördük: Kemalizm kılıfını kullanarak ülkenin ekonomisini peşkeş çektiler küresel sistemin lordlarına!
Şunu ne zaman görecek bu ülke: Dini kullanarak soytarılık, tüccarlık yapan, köşeyi dönen türedileri gördük. Şimdi de artık bilinçli olarak kutsanan ve bilinçli olarak din katına yükseltilerek dokunulmazlık zırhına büründürülen Kemalizmi kullanarak Türkiye’nin altını oyuyorlar bazı ruhsuzlar hem de muhafazakâr bir iktidarın zamanında ve bu iktidarın muktedir olmasını önleyecek kadar manevra kabiliyetlerini alabildiğine genişleterek…
Türkiye’nin, İslâmsız Türklük ve İslâmsız Kürtlük hedefiyle İslâm›dan uzaklaştırılarak milliyetçi damarlar eliyle ve bu damarlara kan pompalayan Kemalist kılıf veya kamuflaj marifetiyle nasıl ürpertici bir içerden çökertilme, tarihten silinme yani endülüsleşme projesi ile karşı karşıya olduğunu göstermek istedim bu yazıda.
Umarım her şey biraz daha iyi görünür olmuş, zihniniz açılmıştırİslâm’sız İslâm: Çağdaş hurafeler çöplüğü
Yusuf Kaplan
31/03/2023 Cuma
İngiltere’de bir ilk yaşandı: Güya bir Müslüman, Hamza Yusuf isimli Pakistanlı bir adam, Başbakan yapıldı. Evet, yapıldı! Bu olay, devrim gibi sunuldu. İngiliz bu; Müslüman kılıklı bir adamı durup dururken ne diye Başbakan yapsın ki? İslâm’a en büyük darbeyi vuran, İngiliz’in vardır bir hesabı diye düşünmeli insan!
Başbakan yapılan adam başbakanlık konutunda namaz kıldırıyor bir grup insana. İmamlık yapıyor! Ama ne cemaat öyle! Erkek kadın karışık!
Bu adam, eşcinsel şebekeleri tarafından çok seviliyor. Çünkü bu Müslüman kılıklı adam, eşcinselliği günah olarak görmüyor ve eşcinsel evlilikleri savunuyor!
Tipik İngiliz operasyonu bu: İslâm›sız İslâm projesinin en ürpertici ürünlerinden biri bu.
İslâm’sız İslâm ne demek peki? Bunu birkaç yıl önce yazmıştım. O yazımı paylaşıyorum sizlerle..
OMURGA VE SÂBİTE OLMADAN AYAKTA DURAMAYIZ!
Bir insanı ayakta tutan şey omurgasıdır, omurgalı olması.
Bir toplumu ayakta tutan şeyse, sâbiteleridir, sâbitelerinin yerinde durması.
Bir dinin, düşünce sisteminin ya da medeniyetin ayakta durmasını, insanların önünü açmasını sağlayan şeyse, hakikatleridir, hakikat fikrinin köksalması.
Hakikat fikrinin tartışıldığı bir yerde toplum sâbitelerini, insan da omurgasını yitirir. Hakikatlerini yitiren bir medeniyeti de, sâbitelerini yitiren bir toplumu da, omurgasını yitiren bir insanı da bekleyen tehlike, önce kendine olan güvenini kaybetmesi, sonra bütün değerlerinin çözülmeye başlaması, sonra da yıkılması, yok olmasıdır.
İslâm, İslâm medeniyetinin hakikat fikrinin, müslüman toplumların sâbitelerinin ve müslüman insanteklerinin omurga’larının, omurgalı kişiler olarak yaşamalarının kaynağıdır. İnsanın insanca bir hayat inşa etmesinin yegâne imkânıdır İslâm.
DİNE UYMAK YERİNE, DİNİ KENDİMİZE UYDURMAK, DİNE EN BÜYÜK DARBEYİ VURMAKTIR!
Hıristiyanlık da, Yahudilik de tahrif edildiği için hakikatlerini, sâbitelerini ve omurgalarını yitirdiler. Ölü dinler bu dinler. Fosilleşmiş, hayata hiç bir şey katmayan, hiçbir atılıma zihnen öncülük edemeyen, sadece kiliseleriyle, kurumsal güçleriyle varlıklarını sürdüren dinler bunlar. “Canlı cenazeler”!
Aynı şey, Asya dinlerinin başına da geldi, geliyor... Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Şintoizm modernitenin de, postmodernitenin de saldırılarına direnemedi, fosilleştirildi, canlı cenazeye dönüştürüldü ve bitirildi.
Aynı şeyi İslâm’a karşı da yapmaya çalışıyor Batılılar. Önce tarih yapan bir aktör olarak İslâm’ı tarihten uzaklaştırdılar: Bunu Osmanlı’yı durdurarak, Müslüman Hindistan’ı parçalayarak, Arap dünyasını ve Türk dünyasını paramparça ederek, birbirlerinden kopararak başardılar.
Şimdi ikinci stratejiyi devreye giydirdiler son bir asırdır. Burada da Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmayı hedefliyorlar.
Müslüman toplumların İslâm’dan uzaklaştırılmalarının yolu, sekülerleşmeleridir. Sekülerleştikçe, İslâmî duyarlıkları zayıflıyor, dünyevî kaygıları artıyor, gücü, parayı, makamı kutsamaya başlıyorlar ve İslâm’dan adım adım uzaklaşıyorlar...
Varılacak nokta şu olacak: Dine uymak yerine, dini kendimize uydurmak! Buysa, dine en büyük darbeyi vurmaktır: Dini hayattan uzaklaştırmak!
PEYGAMBERSİZ İSLÂM’DAN, İSLÂM’SIZ İSLÂM’A...
Sonuçta karşımıza protestanlaştırılmış bir İslâm çıkacak. Protestanlaşmış İslâm anlayışını hayata geçirmenin iki yolu var: Birincisi, “Peygambersiz İslâm” projesini hayata geçirecek bütün süreçleri tetiklemek. İkincisi dini kendi kafamıza göre şekillendirdiğimiz “İslâm’sız İslâm” projesini gerçeğe dönüştürmek!
Önümüzdeki en büyük tehlike, İslâm’ı, herkesin kendi kafasına göre, çağdaş hurafelere, seküler kutsallara göre şekillendirme aymazlığına soyunulması tehlikesidir.
Altını çizerek tekrar ediyorum: Dine uyacağımıza dini kendimize uydurma pespayeliği göstermektir bu!
Ortaya çıkan şey, din olmaz bu durumda. Ortaya çıkan şey, paçavra olur!
Tam böyle bir süreçte, birileri, “dini hurafelerden temizleyeceğiz” diye bir söylem geliştiriyorlar!
Hurafe kendileri oysa! Zihinleri çağdaş hurafelerle iğdiş edilmiş tipler bunlar! Zihinlerinin İslâmî bir duyma, düşünme melekesine sahip olmadığını, düpedüz seküler kutsallara göre işlediğini göremeyecek kadar da epistemik kölelik yaşayan zavallılar! Aşağılık kompleksinin en uç noktalarında gezinen, oryantalistlerin gönüllü misyonerleri!
Müslümanların tarihlerinde en zor dönemlerinden birini yaşadıkları iki asırlık medeniyet krizi sürecinin geldiğimiz son evresinde, bazı proje adamlar bu konuları sürekli olarak işliyorlar, gündemde tutuyorlar, papağan gibi hep aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Ne anlama geldiğini anlamak gibi bir dertleri filan olmayan dinle ilişkisi en az olan bazı seküler kesimlere bu söylem çok câzip geliyor: Dine uygun bir hayat inşa etmek yerine yaşadıktan döküntü hayata uyumlu hâle getirilen bir din icat etmek, dini paçavraya çevirmek, heva ve heveslerimize göre din icat etmeye kalkışmaktır bu.
Görünüşte din yaşayacak ama ortada dinden eser kalmayacak: İşte “İslâm’sız İslâm” bu!
Dinin çağdaş hurafeler tarafından istila ve işgal edilmesi, müslüman zihninse iğdiş edilmesi!
Önümüzdeki süreç “Peygambersiz İslâm” projesinin mesafe alması üzerine “İslâm’sız İslâm” projesinin adım adım hayata geçirilmeye çalışılacağı bir süreç olacak.
O yüzden müteyakkız olmakta yarar var.
İngilizlerin iki asırdır İslâm›ın önünü tıkmak için geliştirdikleri ve İslâm›sız İslâm projesinin en ürkütücü örneklerinden biri Müslüman kılıklı adamları önümüze sürmeleri! İskoçya Başbakanı yapılan Hamza Yusuf daha ne naneler yiyecek, bakıp göreceğiz!
Allah (cc) bu sahipsiz, mazlum Müslümanları İngilizler gibi şeytana pabucunu ters giydiren şer şirret güçlerin şerrinden, fitne fesadından korusun diyorum ama bu ülkede de benzer bir İslâmsız İslâm projesi servis ediliyor Kızılcık Şerbeti adlı diziyle: Başörtülü birinin müstehcen sahneleri gösteriliyor! Müslüman karakterler ruh hastası, müslüman aile, iğrenilesi bir aile olarak resmediliyor!
Bu ülkenin Müslüman halkı hep bu tür kültürel tecavüzlere uğramaya mahkum mu? Bu ülkede RTÜK denen kurum ne işe yarar? Laik ve İslâmî toplum kesimleri arasında üstelik de ramazanda husûmeti tetikleyen böylesine provokatif bir diziye nasıl göz yumulabilir? Güya yaşanmış bir hikâyeymiş! Oruca Ramazan›da hakaret hadisesi de yaşanmış mı? Derhal müdahale edilmeli bu diziye! RTÜK uyuma!
.Türkiye, Endülüsleşme (tarihten silinme) tehlikesini önleyebilecek mi?
Yusuf Kaplan
27/03/2023 Pazartesi
Türkler, Müslüman olduktan sonra tarihe girdiler. Müslüman olduktan sonra tarihin akışını değiştiren bir aktör konumuna yerleştiler. Sadece Türk tarihinin ya da İslâm tarihinin değil dünya tarihinin yönünü ve yörüngesini belirleyecek kadar tarihe yön verdiler.
BAŞKALARININ GÖLGESİNDE TARİH YAPILMAZ ELBETTE
Türklerin Müslüman olmadan önce de büyük devletler kurduklarını ama dünya tarihinin akışını şekillendirecek konuma yerleşemediklerini görüyoruz. Türklerin İslâm öncesi tarihi, Çinlilerle neredeyse birlikte yaptıkları bir tarih. Zaman zaman Çin’i istila ettiler, yönettiler ama Çin kültürü gibi bir kültür geliştiremediler.
Türklerin bu dönemdeki tarihlerinin Çin’in gölgesinde yaşandığını görüyoruz. Çinlileştiklerini. Daha sonra da Moğollaşacaklarını göreceğiz. Türklerin İslâm öncesinde insanlık tarihinin akışını değiştirecek birincil ve yaratıcı bir kültüre sahip olamadıklarını, daha çok diğer kültürlerden beslendiklerini, esinlendiklerini, sentezler yaptıklarını açıkça ve dürüstçe teslim etmemiz gerekir.
Türklerin Çin etkisindeyken Çinlileştiklerini, Moğol etkisindeyken Moğollaştıklarını, şimdi de iki asırdır Batı etkisindeyken sulu sepken bir şekilde Batılılaştıklarını, dolayısıyla varlıklarını da kimliklerini de hem etnik hem de kültürel olarak sürdüremediklerini vurgulamak gerekiyor.
Özellikle “Çin gölgesi” ifadesi, söylemek istediklerimi anlatmaya yetiyor ziyadesiyle: Türk tarihini daha derinlemesine incelemek için Çin arşivlerine bakmamız gerekiyor. Tarihi yapanlar Çinliler. Çinliler çünkü Çinlilerin güçlü bir ilim geleneği, devlet geleneği, bürokrasisi, güçlü bir inanç ve değerler sistemi var.
Kültürünüz ne kadar güçlü olursa, kendinizi ifade imkânlarınız ve tarihe kalıcı, köklü müdahale kabiliyetleriniz ve vasıtalarınız da o kadar muhkem olur, oluyor.
Çin kültürünün birincil kültürler arasında olduğunu söyleyeceğim. İslâm öncesi Türk kültürü ise, ikincil yani başka kültürlerin gölgesinde veya etkisinde şekillenen ya da inşa edilen bir kültür.
Çinliler Türk arşivlerinden değil, Türkler Çin arşivlerinden kendi tarihlerine b’akıyor. Bu gerçeği kabul edelim. İkincisi de, Türkler, yörüngesine girdikleri kültürün, kendi etnik özelliklerini ve kültürlerini izafileştirecek ve zamanla eritecek kadar derin etkisinde kalıyorlar.
TÜRKLER, İSLÂM’LA TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRİYOR…
İşte İslâm bütün bu gölge tarihi, başkalarının gölgesinde gelişen tarihi değiştiriyor: Türkler, Müslümanlaşınca kısa süre içinde hem İslâm tarihini hem de dünya tarihini şekillendirecek konuma yerleşiyorlar.
İkinci olarak da, Türklerin etnik ve kültürel özelliklerini korumaları da, İslâm öncesi tarihlerinden vahyin filtresinden geçirerek yaratıcı şekillerde beslenebilmeleri de İslâm’la tanıştıktan sonra mümkün olabiliyor.
Türkler, ancak Müslüman olduktan sonradır ki, Çin kültürü ile yetinmiyor, dünyanın kurucu kültürlerinin hepsiyle temasa geçiyor, onlardan güçlü medeniyet değerleri, dinamikleri ödünç alıyorlar. Hem Grek hem İran hem de Hint kültürü ile doğrudan irtibata geçiyorlar ve İslâm’ın kurucu ve konumlandırıcı dinamikleri ekseninde bu dünya kültürleriyle vahyin ışığında, verimli, derinlikli temaslar, irtibatlar kurma ve terkipler inşa etme imkânı yakalıyorlar.
Türklerin, Türklere dinamizm ve kabına sığmazdık özelliği kazandıran göçebe kültürleri, Müslüman olduktan sonra İslâm’ın dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar yayılmasında bayraktar rolü oynamalarında belirleyici rol oynuyor. Gaza ve sefer hâli, nizam-ı âlem olarak idrak ve tarif edilen İ’lâ-yı Kelimetullah davası, Türklerin tarihte yürüyüşünün dinamosu oluyor adeta.
İslâm, muazzam bir ruh kazandırıyor Türklere: Yaratıcı ruh. Bu ruhun meyve vermesi, ete kemiğe bürünmesi ise, Türklerde varolan göçebe kültürü özelliklerinin, dinamizm ve kabına sığmazdık hasletlerinin Türklerde kurucu bir irade geliştirmesine imkân tanıyor.
İbn Haldun’un kavram haritası üzerinden gidecek olursam… İslâm, Türklerin yaratıcı ruhlarını harekete geçiren sebep asabiyesi’nin kaynağı oluyor. Türklerin göçebe kültürlerinin sunduğu dinamizm ve kabına sığmazdık özelliğinin kazandırdığı kurucu irade ekseni de, nesep asabiyesi’nin kaynağını teşkil ediyor.
YOK OLUŞU NASIL DURDURABİLİRİZ?
Türklerin İslâm’la ilişkileri sakatlanmaya başladığı andan itibaren Türkler bu iki eksenlerini de yitiriyorlar. Türklerin iki asırlık Batılılaşma tarihleri boyunca, yaratıcı ruhlarını yavaş yavaş yitirmeye başladıklarını, sonrasında, kurucu iradelerini de kaybetmekten kurtulamadıklarını görüyoruz.
Özetle… İslâm, Türklerin yaratıcı ruhunu oluşturuyor; göçebe kültürünün kazandırdığı dinamizm ve kabına sığmazlık özelliği ise Türklerin kurucu iradelerini.
Tanzimat’la birlikte yönümüzü yitirdik, İslâm’la ilişkimizi sakatladık ve yaratıcı ruhumuzu kaybettik. Meşrûtiyet ve Cumhuriyet’le birlikte yörüngemizi yitirdik, kurucu irademizi de kaybettik.
O yüzden iki asırdır, tarihin dışına atıldık: Batılılaşma tarihimiz bizim tarih yapan bir aktörden Batılıların yaptığı tarihte sürüklenen bir figürana dönüşmemize yol açtı.
Cumhuriyet tarihindeki radikal modernleşme / Batılılaşma / laiklik tecrübemiz, sebep değil sonuçtur: Tanzimat’la sürüklendiğimiz yönümüzü yitirme sürecinin zamanla yörüngemizi yitirme tehlikesi üretmesi mukadderdi.
Soru şu burada: Yönünü ve yörüngesini yitiren bir toplumun ruhunu yitirmemesi ve tarihten çekilme tehlikesinin eşiğine sürüklenmemesi mümkün mü? Elbette ki, hayır.
Yönünü ve yörüngesini yitiren bir toplumun ruhunu da yitirmesi ve tarihten silinmesi kaçınılmazdır.
Yönünüzü koruyorsanız, nefes alıyorsunuz yani yaşıyorsunuz demektir. Yörüngenizi koruyorsanız, nefes veriyorsunuz yani başkalarını da yaşatıyorsunuz demektir. Ruhunuzu koruyorsanız, nefes oluyorsunuz yani tarihi siz yapıyorsunuz demektir.
Türkiye iki asırlık Batılılaşma sürecinin sonunda yok olma tehlikesinin eşiğine sürükleniyor hızla: Yüzde 60’la, 70’le bile iktidara gelsek, eğer kültürü biz üretemiyorsak yaratıcı ruhumuzu kaybetmemiz ve eğer çocuklarımızı kaybediyorsak, kurucu irademizi kaybetmemiz, bütün bunların sonucunda da en fazla iki kuşaklık zaman dilimi içinde ülkeyi de kaybetmemiz kaçınılmazdır -Allah muhafaza! Benden uyarmasıBu toprakları İslâm’a yurt, bize vatan kılan ruhun şahlanışıdır Çanakkale ruhu!
Yusuf Kaplan
19/03/2023 Pazar
Son yıllarda, Çanakkale destanı’nın anlamının ve ruhunun yok edilmeye çalışıldığına dair çok alametler belirdi...
Çanakkale’de biz yedi düvele karşı niçin ve hangi ruhla savaştık?
Bu meselenin genç kuşaklarımıza sekülerize edilmeden, içi boşaltılmadan çok iyi anlatılması gerekir. Çanakkale destanının sadece bizim varlığımızı, bağımsızlığımızı değil İslâm’ın geleceğini ve bütün Müslümanları ilgilendiren bir direniş, diriliş ve varoluş mücadelesi olduğu iyi anlatılmalı çocuklarımıza…
AYDINLANMA ÇAĞI NEDEN KARARTMA AĞI?
Düşünsenize… İslâm, ilk asrında üç kıtaya yayılıyor… Dünya, üç kıtadan ibaret. Ne üç kıtası! İki katadan ibaret hatta: Asya ve Afrika. Avrupa, daha sonra kıta olarak adlandırılacak… Çok sonraları, yakın zamanlarda, bir kaç asır öncesinde ancak! Batılıların dünya üzerinde hâkimiyet kurmaya başlamalarından sonra.
Dünya medeniyetler haritasında kıta olarak Avrupa 18. yüzyıldan yani Aydınlanma çağından itibaren yerini almaya başlıyor… Aydınlanma çağı, tam bir karartma operasyonu gerçekleştiriyor ve her şeyi, -tarihi bile!- Avrupa-merkezci perspektiflerle anlatıyor bütün dünyaya!
Avrupa, Asya’nın uzantısı bir “havza”, bir kara parçası iken, dünyanın ve her şeyin kendisine göre yani Avrupa-merkezci veya Batı-merkezci olarak açıklandığı bir “kıta”ya, hatta “dünya”ya dönüşüyor!
“Dünya eşittir Avrupa,” formülü üretiliyor. Bütün dünya, bütün medeniyetler, bütün dinler, bütün düşünce gelenekleri izâfîleştiriliyor, değersizleştiriliyor ve tarih dışına itiliyor… Karartma operasyonu değil de nedir bu?
İSLÂM’IN UZUN SOLUKLU YÜRÜYÜŞÜ…
İslâm, İslâm takviminin ilk asrında hem bütün dünyaya yayılıyor hem de bütün medeniyetlerle temasa geçiyor.
İslâm takviminin ikinci asrında kendi ilimlerini tedvin ediyor, diğer medeniyetlerden tevarüs ettiği ilimleri de temellük ediyor yani özümsüyor, kendine malediyor.
İslâm takviminin üçüncü asrında, İslâm bütün medeniyetlere meydan okuyor, dördüncü ve beşinci asrında dünyanın zeitgeist’ı (çağın ruhu, zamanın ruhu ve hatta kendisi) oluyor.
İslâm’ın zihin’de, zemin’de ve zaman’da meydan okumasına karşı saldırılar zuhûr ediyor hem doğudan Moğollardan hem Batı’dan Haçlılardan hem de içeriden Şia’dan!
İslâm’ın yedinci asrına geldiğimizde ilk büyük medeniyet buhranımızı böyle yaşıyoruz.
Ama hazırlıklıyız. Malazgirt destanı, bizim, Anadolu çocuklarının, İslâm’ın bayraktarı olarak üç kıtada at koşturmamıza, uzun soluklu bir medeniyet yolculuğuna çıkmamıza imkân tanıyan temelleri atıyor…
BU TOPRAKLARI İSLÂM’A YURT, BİZE VATAN YAPAN RUH
Malazgirt destanı, Anadolu topraklarını İslâm’a yurt, bize de vatan yapan ruhun tohumlarını ekiyor bu topraklara muhkem bir şekilde, sarsılmaz bir irade ve kudretle!
O yüzden bin yıldır İslâm’ın bayraktarlığını bu topraklar ve bu toprakların çocukları yapıyor! Bu topraklar ve bu topraklardaki İslâmî varlığımız tehlikeye düşerse, Mekke ve Medine’nin güvenliği tehlikeye düşer; Mekke ve Medine’nin güvenliğinin tehlikeye düşmesi, İslâm’ın geleceğinin tehlike arzetmesi anlamına gelecektir.
Bu topraklar ve bu topraklarda yaşayan insanlar, İslâm’ın bayraktarı ve sancaktarıdır. Bu bayrak ve bu sancak, mazlumların umudu, zorbaların kâbusudur.
İşte Malazgirt ruhunun şahlanışı demek olan Çanakkale Savaşı bunun için verilmiştir: İslâm’ın bayraktarı ve sancaktarı olan bu toprakların Haçlı çizmeleriyle çiğnenmemesi ve emperyalistlere yem edilmemesi için yani.
Çanakkale’nin düşmesi, İstanbul›un düşmesi demek olacaktı. İstanbul›un düşmesi İslâm›ın sancağını ve bayrağını temsil eden hilâfetin düşmesi anlamına gelecekti.
O yüzden bütün Müslümanlar Çanakkale’ye aktı sayha sayha, koşa koşa, arkalarına bakmadan…
Yemen’den Saraybosna’ya, Üsküp’ten Kudüs’e kadar bütün Müslümanlar, Çanakkale’de aldı soluğu…
İSLÂM’I YİTİRME TEHLİKESİ…
Emperyalistler ve uşakları durduruldu Çanakkale’de ve denize döküldü!
İki asırdır yönümüzü ve yörüngemizi yitirdik. İslâm›ı yitirme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Sadece İslâm›a dışarıdan ve içeriden saldıranların saldırıları sebebiyle değil, Müslümanların İslâm›ı kötü temsil etmeleri, İslâm›a hakkıyla teslim olamamaları, sarılamamaları, İslâm›ı tek vazgeçilmezleri yapamamaları sebebiyle İslâm’ı yitirme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bin yıl İslâm’a sancaktarlık ve bayraktarlık yapan bu toprakların çocuklarını İslâm’dan uzaklaştırarak bu toprakları savaşmadan ele geçirme savaşı başarıya ulaşmak üzere…
Çanakkale ruhu, bu toprakları İslâm’a yurt ve bize vatan yapan İslâm›ın bayraktarlığını yitirdiğimizde bu toprakları da yitireceğimizi hatırlatan, ihtar eden diriltici, silkeleyici bir ruhtur.
Bu ruhu diri tutamazsak, bu topraklardaki varlığımızı koruyacak ruhu yitiririz. Bu topraklardaki varlığımızı koruyacak ruhu yitirirsek bu toprakları savaşmadan emperyalistlere ve uşaklarına kolayca önce dekor yaparız, sonra da teslim ederiz -Allah muhafaza!
Özetle… Çanakkale ruhu, Malazgirt ruhunun dirilişi, yeniden şahlanışıdır.
Peki, nedir Malazgirt ruhu?
Bu toprakları vatan kılmamızı sağlayan ruhun şahlanışıdır. İslâm’ın bayraktarı olmamızdır bu ruh.
Bizim İslâm’ın bayraktarı olmamız, bu toprakları vatan kılmamızı sağladı bize.
Malazgirt ruhu budur işte!
Çanakkale ruhu, bu toprakları İslâm›a yurt, kendimize vatan kılışımızın miladı Malazgirt ruhunun dirilişi ve yeniden şahlanışıdır! Direniş, diriliş ve varoluş ruhudur bu. Hiçbir güce, emperyaliste teslim bayrağı çekmeme iradesi ve kudretidir!
Bu ruhu yok edemedikleri sürece bu topraklardan bizi süremeyecekler emperyalistler ve uşakları! Vesselâm.
.Bizim de bir Endülüs’ümüz var: İstanbul gibi bir di’yâr!
Yusuf Kaplan
12/03/2023 Pazar
Pazarcık depremiyle birlikte şehirlerimiz yerle bir oldu. Aslında şehir filan yoktu! Yığındı, beton yığınları! Ve yıkıldı.
Dünyanın en şiir şehirlerini inşa ettik biz Osmanlı coğrafyasında. Ama yüzyıldır, çok barbarca katlediyoruz kendi ince, narin, şiir şehirlerimizi. Osmanlı ruhu öldü bu topraklarda. Balkanlar’da yaşıyor yalnızca -o ruhtan habersiz insanlarla, ne yazık ki!
Deprem bölgesindeki şehirlerimizi hem depreme dayanıklı hem de güçlü kültürel kimlikleri olan şehirler olarak inşa etmek için kolları sıvadığını görüyorum Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un. Kurum, deprem boyunca en yoğun çalışan, yıkılan şehirlerimizi bizim medeniyet mefkûremiz ekseninde yenilen inşa etmek için çırpınan bakanlarımızdan biri. Kendisini tebrik ediyorum.
İstanbul ve şehir üzerine düşünme yolculuğuna çıkacağım. İlk olarak, tam 16 yıl önce yazığım bir yazımı paylaşıyorum sizlerle. Şehir felsefesi ve medeniyet yazıları yazacağım bir kaç hafta. O yazılara giriş olacak sarsıcı bir yazı bu.
ŞEHİRLERİMİZİN İBADETİ
Önce, henüz “keşfedilebilmiş” küçük bir bilgi: İspanya’da Gırnata’daki Elhamra Sarayı’nın duvarlarına tam on bin (10 bin) şiir nakşedilmiş!
Bu keşif hiç şaşırtmadı beni: Zira şehirle şiir arasında kopmaz bir bağ vardı bizim medeniyetimizde. Bizim medeniyetimizin anıtlaşmış şiirleriydi şehirleri. Her biri, kendince ibadet ediyordu: Yüzü, öteye dönüktü her birinin; ruhu ubûdiyete ayarlı: Gökle yer arasındaki ulvî buluşmanın müşahhas meyvesi ve ifadesiydi şehrin şiiri ve insanının kalbinin ritimleri…
Bizim şehirlerimizi inşa edenler de, o şehirlerde iskân edenler de, şehrin ritmini ibadet eden kalbin ritimlerine ayarlıyorlardı çünkü: Şehrin her bir eseri, her bir bahçesi, her bir sesi, her bir nefesi, her bir çeşmesi, her bir camisi, her bir sebil’i, her bir şadırvanı, o şehrin sâkinlerinin, ilim, irfan, hikmet sahibi kâmil insanlarının, Müslüman ticaret erbabının hem ibadetleriydi; hem de ibadetlerinin ifadeleri.
Çünkü bizim şehirlerimizi vareden ruh, ubudiyet ruhuydu: Ubudiyet ruhu, -üstad Sezai Karakoç’tan ilhamla söylersem-, şehirlerimizin de, şehirlerimizde yaşayan insanların da, ufuklarını öteye, ötelerin ötesine ayarlamalarına imkân tanıyordu: Şehirlerimiz de, şehirlerimizde yaşayan insanlar da, hep ötelerin haberleriyle, müjdeleriyle hayatlarını anlamlı kılıyorlar ve böyle idame ettiriyorlardı.
MÜSLÜMAN ŞEHİRLERİ: CENNETİN YERYÜZÜNDEKİ İZDÜŞÜMLERİ
Hakikatin şehirde ete kemiğe bürünerek “Yunus” diye göründüğü bir Itrî, bir Merağî bestesiydi bizim medeniyetimizin şehirleri: Medeniyetimizi vareden, ona anlam veren, ruh katan şiarlarını şuur derecesinde besleyip büyüten, içten içe yeşerten kozmik şarkısıydı her biri: Cennetin yeryüzündeki izdüşümleri…
O yüzden, Avrupa’dan Kurtuba’ya ilim tahsil etmeye gelen Avrupalılar, daha ilk gördüklerinde âşık oluyorlardı şehre.
Kayıtlarda aynen şöyle geçiyordu, Avrupalı öğrencilerin Endülüs’ün bu nadîde çiçek-şehir›leriyle ilgili ilk tepkileri: “Burası cennetmiş gerçekten, cennet!” şeklinde oluyordu.
ŞEHİRLERİ VAREDEN RUH VE UFUK
Şehirsiz medeniyet düşünülemez. Ancak şehri düşünen, medeniyetin düşlerini gören o şehre ruhunu veren yüce gönüllü insanlarıdır; ufukları, sonsuzluğun burçlarında gezinen yürek insanları dervişleri, şâirleri, kâtipleri, erenleri, âlimleri, bilgeleri, irfan yüklü, ilim deryası edeb ve sanat erbabı…
Şehirleri şehir yapan, şehirlerden medeniyet çıkaran o şehirleri ve o şehirlerde yaşayan insanları vareden ruhtur: Şehrin insanlarının ruhu ve ufku.
O yüzden, insan, şehrin ruhudur; şehirse insanın hayata ruh üfleyen soluğu ve çocuğu. İnsan varsa, şehir de vardır; insan yoksa, şehir de yoktur.
Günümüzde şehir yok artık: Şehirler öldü. Çünkü insanları öldü şehrin; ruhu yani. Şehre anlam veren, ruh üfleyen, şehri vareden “ulu-çınarlar” yok artık.
İSTANBUL MEDENİYETİ
İstanbul, bir medeniyetti; medeniyetimizin özü ve özeti, kaynağı ve pınarı: Medeniyetimizi yeşerten bir ulu şehri değildi yalnızca; medeniyetimizin tohumlarını, köklerini, özsuyunu, özünü ve sözünü barındıran bir ulu çınarı, başlıbaşına bir medeniyet.
Yeryüzünde başka hiçbir şehre nasip olmayan, benzersiz bir medeniyet.
Yahya Kemal, “Boğaziçi medeniyeti” demişti, İstanbul medeniyetine. Böyle bir şey yalnızca bizim eserimizdi.
Su ile toprak, hava ile ateş, cân olmuş, cânân olmuş, İstanbul’da aynı yola baş koymuş, aynı ruhu terennüm ediyorlar, aynı ilâhî şarkıyı besteliyorlardı. Toprakla suyun, tabiatla tarihin, hakikatle hayatın, insanla ilâhî kaynağın kozmik bir terkibine, şiirsel bir şarkısına, tarihî bir kaynaşmasına tanık olunan bir âyindi yaşanan.
Dünyanın en güzel, en mucizevî, en aziz ve en leziz şiiri, şarkısı, bestesiydi İstanbul ve medeniyeti.
İSTANBUL, BİZİM ENDÜLÜS’ÜMÜZ!
İstanbul, gayr-ı müslim nüfusun da yoğun olarak yaşadığı zamanlarda, Müslüman bir şehirdi. Ama nüfusunun % 95’inden fazlası Müslüman yığınlardan oluşan İstanbul, Müslüman bir şehir değil artık.
İstanbul, bizim Endülüsümüz: Düşüşümüz, düşlerimizin suya düşüşü. Tam bir harabeyi andırıyor o yüzden: Arabeskle eurobesk’in iki koldan giriştikleri yıkıcı, yok edici, çölleştirici, ruhsuzlaştırıcı saldırılar karşısında can çekişiyor…
İstanbul, çoktan düştü: O yüzden düş görme yetilerini yitirdi; düşünebilme, ötelere yürüyebilme imkânlarını da kaybetti…
Ruh şehri İstanbul, ruhun şiirini besteleyen ulvî, sonsuzluk şarkısının sanatkârı İstanbul, şu an ten’e teslim; kötülüğü emreden nefsin dölyatağı tenin baştan çıkarıcı, yok edici, uyuşturucu hazlarına ve ayartılarına…
Kim demiş bizim Endülüsümüz yok diye! Sorun bakalım İstanbul’a, ne cevap verecek size…
Şu ân İstanbul ölü; kadavrası kaldı elimizde yadigâr. Aslında bizim de bir Endülüs’ümüz var: İstanbul diye bir di/yâr.Deprem ve kaybettiğimiz ruhu hatırlamak!
Yusuf Kaplan
10/02/2023 Cuma
Çok büyük bir felâket, çok ağır bir imtihan yaşıyoruz ülke olarak! Ülkemizin güney ve doğu bölgeleriyle Akdeniz›in doğu bölgesindeki 10 şehrimizi art arda vuran, bu toprakların jeolojik tarihindeki en büyük depremlerinden ikisini yaşadık art arda 9 saat arayla!
İlki, gecenin ortasında geldi 7,7 büyüklüğünde, ülkemizin tarihinde ölçülen en büyük şiddetteki depremlerden biri. İkincisi de bundan dokuz saat arayla 7,6 ile geldi.
Ortadoğu’nun en büyük depremlerinden biri olarak tarihe geçti.
1939 Erzincan depreminden sonraki en büyük deprem olarak açıklandı ama ortaya çıkan manzaraya bakınca, Erzincan depreminden de büyük bir âfet, imtihan ve felâketle karşı karşıya olduğumuz anlaşıldı.
Bir ülkenin tek başına başa çıkması hiç de kolay olmayan büyük bir âfet, büyük bir imtihan!
ÂFET’TEN FELÂKETE…
Âfet demek istiyorum ama âfeti fazlasıyla aşan tedirgin edici boyutları var yaşadığımız hâdisenin! O yüzden hem tabiî bir âfet hem de sonuçları ve yaşanan âfeti yönetme biçimimiz, yanı sıra da böylesine büyük bir âfeti siyasî ranta dönüştürme, siyasî çıkara, kavgaya tahvil etme ürpertici girişimleri bakımından büyük bir felâketle karşı kaşıya olduğumuz apaşikâr ortada!
Üzülerek de olsa, burada çok boyutlu büyük bir felâket olduğunu söyleyeceğim. Sadece âfet değil. Büyük bir felâket ve imtihan!
Tekrar etmeye gerek var mı, bilmiyorum: Bu kadar büyük bir âfetle bir ülke tek başına çıkmakta çok zorlanır. Yine de bu millet zor zamanların milletidir.
İletişim Başkanlığı, Fahrettin Altun kardeşimin ekibi, çok güzel sınav verdiler, veriyorlar bu süreçte... Kendileriyle bütün iletişim kanallarını açık tuttular, her istediğimiz konuda bize yardımcı oldular hem şahsen bana hem de gerek koordinasyonda sosyal medyada, gerekse organizasyonda arazide çok güzel, göz doldurucu örnek bir çalışma ortaya koyan MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) talebeleri ve ekibi olarak hepimize.
Koordinasyonda büyük sorunları olsa da, AFAD da ekipleriyle aynı şekilde çok canhıraş bir çalışmayla büyük işlere imza attı, atıyor…
Aile Bakanlığı da seferber oldu, kayıplarımızın kayda alınması, karşılanması konusunda çalışmalar yapılması bakımından güzel gayret gösteriyor…
ORGANİZASYONDA ÇOK İYİYİZ AMA KOORDİNASYONDA ÇOK KÖTÜ!
Yine de bürokrasi -her zaman olduğu gibi- en büyük felâketlerden biri oldu, tastamam takoz işlevi gördü hazır ekiplerle âfet yerine yardıma koşan insanımıza inanılmaz engeller çıkararak…
İlk gün büyük sorunlar yaşandı deprem bölgesine ulaşılması ve depremzedelere anında yardım ulaştırılabilmesi noktasında. Sonraki günler işler rayına oturmaya başladı yavaş yavaş.
Devletin muhasebe ve özeleştiri yapması gereken ilk mesele şu: Böylesine büyük bir âfetle devletin tek başına başa çıkabilmesi olacak iş değil! Milletin, seferberlik havasıyla seferber edilmesi gerekiyordu her açıdan.
Millet zaten kendisi organize oldu hızla ve seferber olarak yollara koyuldu tonla tırı, tırlar dolusu yardımı deprem bölgesine ulaştırdı anında.
Sorun da burada çıktı karşımıza: Millet, müthiş bir organizasyon zekâsına sahip ama devlet o ölçüde bir koordinasyon zekâsına sahip değil.
Sorunumuz organizasyon değil; sorunumuz planlama, koordinasyon ve denetleme.
Önce iyi planlama yapılması lazım, ardından iyi bir organizasyon. Sonra da koordinasyon ve denetleme.
Osmanlı, Kemal Tahir’in çok güzel adlandırdığı gibi “devlet ana”ydı.
Türkiye’de iki asırdır ceberrut bir devlet var. Modernleştikçe milletten, toplumdan, değerlerinden, kök-anlamlarından ve köklerinden koptu devlet.
Ayakta duracak zemin kalmadı. Kültürel zemin, sosyal zemin ve entelektüel zemin, kısacası manevî zemin çöktü. Manevî zemin çökünce maddî zeminin çökmesi de mukadderdi.
DEPREMDEN ÇIKARILACAK DERS: KARDEŞLİK RUHUNUN PAHA BİÇİLMEZ DEĞERİ
Maddî açıdan büyük bir yıkım yaşandı, bu doğru. Ama millet olarak bizdeki manevi güce hiçbir toplumun bizim kadar sahip olmadığını söyleyebilecek göz yaşartıcı bir dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik ruhu ortaya koyduk.
Bu ruh, 1999 Marmara Depremi’ndeki kadar katışıksız değildi, zedelenmişti ama günün sonunda bu toplumun bütün zorluklardan, felaketlerden dimdik ayağa kalkmasını sağlayacak benzersiz bir ruh bu. Dünyada bu kadar derin, bu kadar muazzam ve muhteşem bir ruha sahip ikinci bir toplum yok.
Dünya tarihini yapan 5-6 millet var bütün zorlukların üstesinden gelen. Evet, dünyada, bütün zorlukların üstesinden gelebilen 5-6 büyük milletten biriyiz biz. Bu depremdeki o ürpertici yıkıma rağmen, bazı siyasetçilerin ve zavallı tipin ürpertici provokatif girişimlerine rağmen bu deprem, toplumun birbirinden farklı kesimleri arasındaki yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik bağlarını yeniden kurdu gözle görülür ölçekte.
Bu depremin en önemli sonucunun, bu depremden çıkarılması gereken en hayatî dersin burada gizli olduğunu düşünüyorum: Yaşadığımız acının büyüklüğü, farklı toplum kesimlerini birbirine yakınlaştırmış, dayanışma ve kardeşlik ruhunu pekiştirmiş, yeniden inşa etmiş olmalı.
Deprem, bize uzun süredir kaybettiğimiz bu kardeşlik ruhunun değerini hatırlatmalı hiç olmazsa. Depremden alacağımız veya çıkaracağımız en büyük ders bu olmalı.
.Batı’nın korkusu: Türkiye’nin ve İslâm’ın yükselişi (1)
Yusuf Kaplan
3/02/2023 Cuma
Önce şunu söyleyeyim: Dünyanın kaderini, önümüzdeki yüzyıllarda alacağı şekli İslâm belirleyecek. Müslümanlar bunu görebilecek özgüvene sahip değiller.
Ama bu gerçeği Batılılar çok iyi biliyorlar.
Batılılar derken özellikle İngilizleri ve Yahudileri kastediyorum.
İngilizlerle Yahudiler küresel sistemin sahipliği konusunda bir asırdır yoğun olarak savaşıyorlar birbirleriyle. Ama iş, İslâm düşmanlığına gelince, birlikte hareket etmekte tereddüt bile göstermiyorlar.
ŞARK MESELESİ: İKİ TEMEL HEDEFİ
Şark Meselesi, hem Osmanlı’nın hem de bütün Müslümanların ölüm fermanıdır, dense abartılı olmaz sanırım.
Şark Meselesi’nin iki temel ayağı var: İlk aşamada, İslâm’ı -tarih yapan bir aktör olarak İslâm medeniyetini- tarihten uzaklaştırmak. İslâm dünyasının fiilen sömürgeleştirilmesi bu.
İkinci aşamada da, hormonlu Müslümanlar icat ederek Müslümanları İslâm›dan uzaklaştırmak. Bu da Müslüman toplumların zihnen sömürgeleştirilmesi.
Şark Meselesi’nin birinci ayağı, Osmanlı’nın durdurulması, Hindistan’ın, Türk dünyasının ve Arap dünyasının parçalanmasıyla başarıya ulaştı.
İkinci ayağı da, iki asır önce, ilkin, Arabistan Yarımadası›nda Vehhâbîlik / Neo-selefîlik üzerinden hâricî mantığı ve gelinen noktada da tekfirci şebekeler ve terör örgütleri icat edilerek, ardından hâricî mantığının panzehiri olarak Hindistan’da Kadıyânîlik ve gelinen noktada da Türkiye›de Fetö icat edilerek, kitlelere ölümü göstererek sıtmaya razı etmeyi hedefleyen İslâm›ı Protestanlaştırma projesiyle hayata geçirildi.
Hâricî mantığı da, bunun panzehiri olarak devreye sokulan İslâm’ı Protestanlaştırma projesi de, kitlelerin sekülerleştirilerek toplumun hayatından İslâm’ın uzaklaştırıldığı, bireysel inanç meselesine indirgendiği hormonlu Müslümanlar icat etmeyi hedefliyordu.
Şark Meselesi’nin bu iki hedefi de kısmen de olsa başarıya ulaşmış görünüyor. Birinci hedef, daha belirgin olarak başarıya ulaştı, ikinci hedefin başarıya ulaşması, yani kitlelerin İslâm’dan uzaklaştırılması öyle kolay tam olarak başarıya ulaşamayacak Müslüman toplumlardaki İslâmî oluşumlar, İslâm’ın hâricî mantığına indirgenmesine de, protestanlaştırılmasına da izin vermeyecekler.
Batı uygarlığının seküler kapitalist saldırısı, Çin’in, Hind’in, Japonya’nın ve uzak Asya kaplanlarının kendi kültürlerinden vazgeçmeleriyle ve seküler-kapitalizme teslim bayrağı çekmeleriyle sonuçlandı. Asya ülkelerinin yaşadıkları kültürel inkâr kültürel intiharla sonuçlandı.
Aynı şey İslâm dünyasında yaşanmadı: Müslüman toplumlar İslâm’ı terketmediler. Aksine Müslüman toplumların direniş, diriliş ve varoluş süreci yeni bir safhaya ulaşacak, Müslüman toplumlarda yetişen öncü kuşaklar, hem dünü ve bugünü derinlemesine anlayacak, eleştirecek hem de gelecek asırları inşa edecek uzun soluklu bir hakikat medeniyeti inşası yolculuğuna çıkacaklar inşallah…
ONLARIN HESABI VARSA, ALLAH’IN DA BİR HESABI VAR!
20. yüzyılın başlarında Osmanlı tarihten uzaklaştırılınca, Batılılar, özellikle de İngilizler ve Yahudiler bayram yaptılar.
Böylelikle Osmanlı topraklarının tabiî zenginliklerine, doğal ve petrol yataklarına İngilizler el koyacaklardı kolaylıkla.
İkinci olarak da, Osmanlı coğrafyasının göbeğine, Filistin›e Yahudi devleti kurdurulacaktı hiçbir güçlü engelle karşılaşmadan. Ne de olsa Müslümanların hâmisi Osmanlı durdurulmuş, Osmanlı’yı bütün mazlumların hâmisi yapan hilâfet de yürürlükten kaldırılmıştı.
Hilâfetin çöktüğü, Müslümanların hâmisi Osmanlı’nın tarihten silindiği bir ortamda, İngilizler de, Yahudiler de daha rahat at oynatabilirlerdi.
Ancak onların bir hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardı…
BATILILARIN KÂBUSU: TÜRKİYE’NİN VE İSLÂM’IN YÜKSELİŞİ!
Çağımızda İslâm, 1980›lerde bütün dünyada altın çağını yaşadı. Hem İslâm dünyasında hem de Batı’da: İslâm dünyasında İslâm, siyasî, sosyal, kültürel ve entelektüel söylemlerin merkezine yerleşti; Batı’da ise özellikle de elitler, okumuş yazmış kesimler atasında İslâm hızla yayılmaya başladı.
Bu durum, bütün emperyalistlerin alarm zillerinin çalmasına yetti. İslâm’ın gelişi, dirilişi, tarihe girişi durdurulamazsa, Batılıların dünya üzerinde kurdukları kapitalist sömürü düzeninin çökmesi önlenemezdi. Sadece kapitalist sömürü düzeninin çökmesi değil, Batı dünyasının hızla Müslümanlaşması da mukadderdi.
Bu gerçeği en iyi görenler, olaylara uzun vadeli perspektiflerle yaklaşabilen tarihçiler, tarih felsefecileri ve çaplı düşünürlerdi.
Çaplı bir düşünür filan olmasa da, bütün akademik kariyerini İslâm›ın yeniden tarih sahnesine çıkmasını önleyecek çalışmalar üzerine yoğunlaştıran Yahudi asıllı İngiliz tarihçi Bernard Lewis, Avrupalıların kâbuslar görmesine yol açabilecek bu gerçeği görmüş hatta biraz da Batılı yöneticileri uyarmak için provokatif bir dil kullanarak Türkiye’nin her ne sûretle olursa olsun Avrupa Birliği’ne (AB) alınmaması çağrısında bulunmuştu. Bernard Lewis, “Türkler, AB’ye alınırsa, AB yüz sene içinde Müslümanlaşır” diyordu!
Bernard Lewis, sinsi, zeki bir istihbarat elemanı gibi çalışıyordu. Hem İngiliz devletine hem de Amerikan yönetimine stratejik raporlar hazırlıyordu.
Türkiye’nin laik yörüngeye oturması, İslâmî medeniyet iddialarını aslâ yeniden üstlenmeye kalkışmaması için Ermeni meselesinde Türkiye’nin tezlerini destekliyor görünüyordu, Türkiye’nin Batı’nın “onurlu” (ne demekse artık!) bir parçası olduğunu söylüyor, modern Türkiye’nin İslâm medeniyetini terk ederek Batı uygarlığını benimsediğini, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini yazıyordu.
Özetle, Türkiye’nin laik yörüngeden çıkmaması için var gücüyle çalışıyordu. Türkiye medeniyet iddialarını yeniden üstlenmeye kalkışırsa, tarihin akışı başka türlü gerçekleşebilir, emperyalistlerin bütün hesapları çöpe gidebilir, diye korkuyordu.
O yüzden İslâm’ın yükselişi ve Türkiye’nin yeniden medeniyet iddialarını üstlenmesi önlenmeliydi.
Lewis burada İslâm düşmanlığının küresel ölçekte benimsenmesinde kilit rol oynayan teorik metinler yazacaktı. Batı’nın korkusu: Türkiye’nin ve İslâm’ın yükselişi (2)
Yusuf Kaplan
5/02/2023 Pazar
İnsanlık, bu kadar belirsiz ve ürpertici bir karanlığın eşiğine sürüklenmemişti bildiğimiz yazılı kayıtlı insanlık tarihi boyunca.
BATI UYGARLIĞININ HAKİKATE VE İNSANLIĞA SALDIRISI
Her şeyden önce, Batılılar, moderniteyle geliştirdikleri büyük saldırıyla varlığın ontolojik düzenini yerle bir ettiler.
İkinci olarak, Batılı emperyalistler, bütün kıtaları ve denizleri işgal ettiler, sömürgeleştirdiler.
Üçüncü olarak, kendileri dışındaki bütün medeniyetlerin ya kökünü kazıdılar tarihten sildiler ya da fosilleştirerek antropolojik ölü malzemelere dönüştürdüler.
Dördüncü olarak, dünyayı yaşanmaz bir yere, cehenneme çevirdiler.
Beşincisi ve belki de önemlisi de, köleleştirdikleri, sömürgeleştirdileri, tecavüz ettikleri kitleleri, kendilerine yani cellatlarına âşık ettiler, tasmalı çekirgelere dönüştüklerini bile fark edemeyecek kadar narkozu yediler!
Tarihte hem Tanrı’ya, hem hakikate, hem bütün medeniyetlere hem de bütün insanlığa saldıran, sonra da kendisine âşık eden ikinci bir uygarlık olmadı Batı’dan başka!
BATILILARIN İSLÂM DÜŞMANLIĞI, İSLÂM’I ÖZNELEŞTİRİYOR
Önceki günkü yazımda Şark Meselesl’nin iki asırdır İslâm dünyası üzerinde nasıl uygulandığını, İslâm dünyasının hamisi Osmanlı’nın ve Müslümanları birleştiren hilafetin ortadan kaldırılmasıyla İslâm dünyasının hem parçalanmanın hem de yok olma tehlikesinin eşiğine nasıl sürüklendiğini tartışmıştım.
İslâm dünyasının kaderini, iki asırdır İngilizlerle Yahudiler arasındaki gizli-açık İslâm düşmanlığı stratejik ittifakı belirliyor.
Tarihi, sadece Batılılar yapıyor. Ama iki düzlemde İslâm üzerinden yapıyor: Birincisi, küresel sistem, terörizmle savaşıyormuş gibi yaparak İslâm’la savaşıyor. Bu, biz farkında olmasak da İslâm’ın dolaylı olarak özne konumuna yükselmesi demek. Batılılar, İslâm’a karşı reaksiyon göstererek dünya üzerindeki hegemonyalarını meşrûlaştırmaya çalışıyorlar.
İslâm, tarihi doğrudan, özne olarak yapmıyor ama dolaylı olarak tarihin yapılmasının tek gizli öznesi.
İkinci olarak, Küresel sistem, varlığını ve dünya üzerindeki hegemonyasını esas itibariyle İslâm dünyası üzerindeki hegemonyasına borçlu.
Bu, şu demek: Küresel sistem İslâm dünyası üzerindeki hegemonyasını yitirdiği zaman dünya üzerindeki hegemonyasını da yitirecektir.
Soru şu burada: Küresel sistemin dünya üzerindeki hegemonyasını yitirmesini sağlayacak ne oluyor İslâm dünyasında acaba? Gerçekten bir meydan okumadan söz edilebilir mi?
TÜRKİYE KORKUSUNUN TEMELLERİ
Batı uygarlığının dünya üzerindeki hegemonyasını sarsacak bir tehlikenin ufukta belirdiğini, bunun için İslâm’ın küresel sistemi tehdit ettiğini, yeniden dirilmeden veya ayağa kalkmadan etkisiz hâle getirilmesi gerektiğini dillendirmeye başladılar Batılılar 1980’li yıllarda.
Önce “görevli” akademisyenler!
İslâm’la çok kirli yöntemlerle, İslâm’ı terörle, kan emicilikle özdeşleştirerek savaşmaya karar verdi küresel sistemin lordları.
Batı dünyasının İslâm’ı küresel ölçekte şeytanlaştırmasının ve terörizmle özdeşleştirerek düşman olarak konumlandırmasının gerisindeki beyin Bernard Lewis’ti. Dünyada 500 bin civarında satan aylık düşünce dergisi The Atlantic Monthly’de yazdığı “Muslim Rage” (Müslüman Öfke) başlıklı makalesi, küresel sistemin Soğuk Savaş’ı derhal bitirip İslâm’ı küresel sistemin önündeki en büyük tehdit olarak konumlandırmasına yetecek kadar etkili olmuştu küresel sistemin sahipleri, lordları üzerinde.
1990’lardan itibaren İslâm’a karşı yürütülen ama adına terörizmle savaş denilen sinsi stratejik plan’ın gerisindeki en başta gelen isim Bernard Lewis’ti.
Öte yandan, Türkiye’nin AB üyeliğine, uzun vadede, kendi ifadesiyle, “bir asır içinde Türkiye sanıldığı gibi AB içinde erimeyecek, aksine Avrupa’nın İslâmlaşmasına yol açacak tehlikeli bir girişim” olarak görerek karşı çıkmıştı Lewis.
Lewis’in gördüğü ya da yakaladığı nokta çok ince bir noktaydı: Türkiye dışarıdan fiilen sömürgeleştirilmemiş, laikleşme sürecine girdirilerek yani medeniyet iddialarını terk ederek içeriden zihnen sömürgeleştirilmişti. Modern Türkiye’nin Doğuşu’nun yazarı, sinsi Lewis, Türkiye’nin artık Batı uygarlığının bir parçası olduğunu (siz bunu “uydusu” olarak okuyun) başka bir yöne kayamayacağını söylüyordu.
Eğer Türkiye Batı dışında başka bir yöne, tarihî yönüne ve yörüngesine dönerse, bu, uzun vadede Batı hegemonyasının sonunu getirecek bir medeniyet meydan okuması olur, dün, bin yıl önce olduğu gibi.
TÜRKİYE’NİN RUHU: İNSANLIĞIN UMUDU
Türkiye o yüzden dışardan değil içerden ele geçirildi: Zihnen, epistemik olarak köleleştirildi. Kökleri kurutuldu, yönü ve yörüngesi yok edildi.
Bir şeyi yok edilemedi Türkiye’nin: Ruhu.
Türkiye’nin ruhu, genetik kültürel kodları diriydi hâlâ: Her an canlanabilir ve Türkiye’yi ayağa kaldırarak medeniyet iddiasına soyunmaya kışkırtabilirdi.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye 1970’lerden ve 1980’lerden itibaren bastırılan, yok edilmeye çalışılan İslâmî ruh köklerini ve kimliğini hatırlamaya ve zamanla hatırladıklarından bir medeniyet iddiası olmasa bile medeniyet aidiyeti ve bilinci geliştirmeyi başardı.
Dış dünyayla ilişkilerini medeniyet kimliği ve bilinci üzerinden yürütmeye çalıştı. İçeride, eğitim, kültür ve sanatta medeniyet bilincini hâkim kılamadı, bu konudaki girişimlerin laiklik duvarına çarpması kaçınılmazdı. Ama bir gün o duvarın da ne anlama geldiği ve toplumun tarihî yürüyüşünü engelleyen bir prangaya nasıl dönüştürüldüğü anlaşılacak…
Son 20 yılda güçlü iktidar rehaveti İslâmî kesimlerin konformizm ve oportünizm çukuruna yuvarlanmalarını sağladı. O yüzden başörtüsü mücadelesi kazanıldı ama tesettür kaybedildi.
Kazana kazana kaybettik…
Ama sahici, samimi, güçlü bir özeleştiri yaparak yaşananlardan ders çıkarmasını bilirsek, yeniden toparlanmamız ve ruhumuzu dirilterek mazlumların umudu olan hakikat medeniyeti yolculuğuna soyunmamız mümkün olabilir.
Hatalarımızdan ders çıkarmasını bilirsek, geleceğe daha emin ve sağlam adamlarla yürümemiz imkân dâhiline girebilir.
Batılıların korkusu, Türkiye’nin bin yıl önce, birinci medeniyet krizi sırasında olduğu gibi, iki asırdır iliklerimize kadar yaşadığımız ikinci büyük medeniyet krizinde de yeniden kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu bir rol oynama ihtimalinin zaman geçtikçe daha fazla artıyor olduğu gerçeğidir.Batı’nın korkusu (3) Türkiye’nin yeniden sistem-kurucu bir aktöre dönüşmesi
Yusuf Kaplan
6/02/2023 Pazartesi
Türkiye, yüzyıl öncesine göre iç dinamikleri bakımından daha zayıf, dış dinamikleri bakımındansa daha güçlü konumdadır. Bu durum, Türkiye’nin bıçak sırtı bir konumda olduğunu gösterir: İç dinamikleri çöken bir toplumun dışarıda büyük adımlar atması olmayacak duaya âmin demesi gibi bir şeydir.
Fakat bu, madalyonun görünen yüzü. Bir de görünmeyen yüzü var madalyonun. Peki, madalyonun görünmeyen yüzünde ne var umutlanmamızı sağlayacak?
YÜZYIL ÖNCE BİLE OSMANLI DÜNYANIN DENGE UNSURUYDU
Yüzyıl önce, dünyanın denge unsuruydu Osmanlı Türkiyesi. Çöküş asrında bile dünyanın stratejik açıdan en güçlü ülkesiydi. Mevzisini koruduğu sürece düvel-i muazzama’nın (İngiltere, Rusya, Almanya, Fransa ve İtalya gibi dönemin “süper güçler”inin) adeta bıçak sırtı bir görünüm arzeden devletler muvazenesi’nde (“dünya düzeni’nde) dünyanın dengesini koruyan yegâne güçtü.
Osmanlı Türkiyesi, üstelik de çöküş asrında, bu gücünü neye borçluydu?
Sistem-kurucu bir ülke olmasına. Bir medeniyet iddiası olan bir aks / eksen ülke olmasına. O yüzden aksiyon üretebiliyor, dünyada barış, düzen ve emniyeti temin edecek ve teminat altına alacak adımlar atabiliyordu.
İki tür sistem-kurucu aktör’den sözedebiliriz: Emperyalist olan, gücünü maddî büyüme’sinden alan, bir de emperyalist olmayan ve gücünü manevî ilkelerinin muhkemliğinden alan sistem-kurucu aktörler.
Birincisine, Sanayi Devrimi’nin mimarı İngiliz İmparatorluğu’nu; ikincisine ise, Dârü’l-İslâm, Dârü’s-Selâm ve Dârü’l-İnsan’ın kurucusu, yeryüzünde adalet, hukuk ve sulhün teminat altına alınmasını sağlayan Osmanlı medeniyetini örnek verebiliriz.
OSMANLI, EKSEN-ÜLKE VE SİSTEM-KURUCU AKTÖRDÜ
Eksen-ülke olmak, iddia sahibi olmak demek. Sistem-kurucu bir ülke olmak demek. Dünyaya nizam verecek bir konumda bulunmak demek.
Osmanlı Türkiyesi, nizâm-ı âlem ve ilâ-yı kelîmetullâh ilkeleri ile küre ölçeğinde bir medeniyet iddiasının sahibi, küresel çapta sistem-kurucu bir dünya gücüydü.
Yüzyıl önce, Türkiye, sistem-kurucu rolünü hâlâ koruyabildiği için dünyada barış, düzen ve emniyetin temin edilmesi ve teminat altına alınmasında kilit ülke konumundaydı.
Osmanlı Türkiyesi, bu rolünü kaybetmeye başladığında, dünya büyük belirsizliğe, cehennemin eşiğine sürüklendi: Osmanlı tarihten uzaklaştırıldı; dünya ruhsuz çatışmalar, kanlı boğuşmalar ve dur durak bilmeyen hesaplaşmalar arenasına dönüştü.
Sistem-kurucu Osmanlı gitti, Osmanlı’nın kurduğu ve temsil ettiği ruh da çekildi dünyadan ve dünya tastamam cehennemin eşiğine sürüklendi.
OSMANLI DURDURULDU, DÜNYANIN DENGESİ BOZULDU
Osmanlı durdurulunca, dünyanın dengesi bozuldu ve dünya tarihi durdu.
Batılılar, küresel hâkimiyetlerinin önündeki en büyük engeli ortadan kaldırdılar ama başlarına da büyük bir yük aldılar: Osmanlı’dan boşalan yükü taşımak zorunluluğu.
Osmanlı’nın küresel barış, düzen ve emniyetin temin edilmesini ve teminat altına alınmasını sağlayan nizâm-ı âlem ve ilâ-yı kelîmetullâh ilkeleri üzerine bina ettiği sistem-kurucu küresel yükümlülüğü üstlenmelerini ve bihakkın yerine getirmelerini sağlayabilecek, aynı çapta, kalibrede ve ruhta bir medeniyet iddiaları var mıydı?
Bu soru, çok hayatî ve kaliteli bir soru. Dünyanın geleceği, bu sorunun sorulabilmesine ve cevabının verilebilmesine bağlı. Bu sorunun cevabını, dünya ölçeğinde nizâm-ı âlem ve ilâ-yı kelîmetullâh ilkeleri üzerinden sistem kuracak, yeryüzünde yeniden adalet, merhamet ve sulhü tesis edecek; dışlayıcı (exclusivist) değil kucaklayıcı (inclusivist) güçlü bir aktörün dünyanın yükünü yüklenme yükümlülüğünü üstlenecek; Osmanlı ruhuyla kuşanan insan-yüzlü, adalet ve merhamet timsali ülke verebilir. Sistem-kurucu, sistemi konumlandırıcı ve koruyucu değerlere, ilkelere sahip bir eksen-ülke.
OSMANLI VE İNGİLİZ GÜCÜNÜN MUKAYESESİ
Türkiye, iki asır önce yönünü, bir asır önce de sistem-kurucu yörüngesini yitirdiği için dünya barışını kalıcı olarak koruyacak güce ve konuma tam olarak sahip olamamıştı. Türkiye düvel-i muazzama’nın topyekûn saldırısı sonucunda tuzağa düşürülerek girdiği Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda tarihten çekildi.
Osmanlı Türkiyesi’nin sistem-kurucu rolünü üstlenebilecek eksen-ülkeler, Osmanlı varken de yoktu, Osmanlı yok olduktan sonra da var olamadı.
Osmanlı varken, İngiltere vardı; Sanayi Devrimi’nin motor ülkesi İngiliz İmparatorluğu emperyalist, sömürgeci, maddî / niceliksel güce dayalı bir eksen-ülkeydi sadece.
Osmanlı ise, ahlâk, adalet, merhamet, hukuk ve hakkaniyet gibi yüksek insanlık değerlerinden oluşan adına bizzat kendisinin nizâm-ı âlem ve ilâ-yı kelîmetullâh dediği ilkelerle inşa edilen manevî / niteliksel bir güce sahip bir eksen-ülkeydi; dünyaya diriltici ruh üfleyici sistem-kurucu bir ülke.
İngiltere, dünyanın kaynaklarını yağmalamıştı: Sanayi Devrimi’nin bir çıktısıydı bu.
Osmanlı, dünyaya adalet dağıtmış, merhamet elini uzatmıştı: Osmanlı’nın varlık sebebini oluşturan nizâm-ı âlem ve ilâ-yı kelîmetullâh ilkelerinin leziz bir neticesiydi bu da.
Osmanlı, Sanayi Devrimi çağında, emperyalizm çağında, emperyalist ülke olmamıştı, olamazdı. Bunun nedeni neydi? Osmanlı’nın kapitalizm’e direnmesiydi. Kapitalizme direnecek kadar adalet, hakkaniyet ve merhamet gibi yüksek insanlık değerlerini hayata ve harekete geçiren nizam-ı âlem ve i’lâ’yı kelimetullah fikrine sahip olmasıydı.
O yüzden şunu söylemiştim: Osmanlı kapitalizme direndiği için bilffiil / bedenen çöktü. Osmanlı kapitalizme direndiği için bilkuvve / ruhen yaşıyor…
Emperyalistlerin dünyayı cehenneme çevirdikleri, dünyanın kanını emdikleri bir zaman diliminde böylesine yüksek / manevî kültürel değerler üzerine inşa edilen ruhunu yitirmemek için kapitalizme teslim olmayan dünyanın tek gücü yüksek insanlık değerlerine sahip manevî güce dayanan Osmanlı’ydı.
Osmanlı gitti, ama ruhu yaşıyor, keşfedilmeyi ve yeni bir düzleme taşınmayı bekliyor…
Batı’nın kâbusu bu: Biz gelince, onlar gidecekler.
Biz iyi hazırlanırsak, geçmişte olduğundan çok daha güçlü gelebiliriz. Bizim dışımızdaki bütün dünyaları yok ettiler. Biz direniyoruz. Diriliş de bizim üzerimizden gerçekleşecek inşallah bir kez daha…
.Avrupa’nın korkusu boşuna değil: Avrupa, İslâm’a gebe…
Yusuf Kaplan
30/01/2023 Pazartesi
Kitap yakma geleneği, Avrupalıların tarihlerinde karanlık bir perdedir. Kitap yakarak, hakikati perdeleyemezsiniz, yok edemezsiniz ki! Kitap yakmakla, sadece ne kadar bön ve berbat hakikat düşmanları zavallılar olduğunuzu ispat etmiş olursunuz!
İsveç, Hollanda ve Danimarka›da Kur’ân’ı yakan kişi, meczup olabilir ama Tevrat’ın yakılmasına izin vermeyen İsveç’in Kur’ân’ın yakılmasına neden izin verdiği sorusu, Kur’ân yakma eyleminin kişisel bir eylem olmadığını gösterir, Avrupa’nın derin İslâm düşmanlığını ve karanlık ruhunu deşifre eder.
MÜSLÜMANLAR KURDU, KORUDU; AVRUPALILAR YAKTI, YIKTI!
Müslümanlar, Avrupalıların kitaplarını yakmadılar. Avrupalılar kendi kitaplarını yakmaya kalkıştıklarında onlara karşı duran insanlar da onlar oldular!
Avrupalıların kitaplarını da, peygamberlerini de, filozoflarını da hem koruyanlar hem kendi dünyalarını kurarken onlardan beslenmekten çekinmeyeler hem de onları insanlığa sunanlar ve kendilerine tanıtanlar Müslümanlar oldu tarihte.
Müslümanlar kurdu, korudu; Avrupalılar yaktı, yıktı! Avrupa’ya apaydınlık bir dünya sunan, hakikat ışığının parlayan yıldızı Endülüs’ü Müslümanlar kurdu, Avrupalılar yıktı.
Avrupa’ya Balkanlar’a yüzyıllarca adaleti, hukuku, sulhü ve barışı Osmanlılar armağan ettiler, Avrupalılarda, yüzyıllarca Osmanlı’yı tarihten silmek için savaştılar ve içimizdeki İrlandalıların da marifetleriyle Osmanlı’yı tarihten silmeyi başardılar.
Yine Avrupalılar yakmaya, yıkmaya; Müslümanlar ise kurmaya, yaşatmaya, Avrupalıları yaşadıkları anlam krizinden ve manevî / felsefî çöküşten kurtarmaya devam ediyorlar… O yüzden İslâm, insanlığın geleceğidir.
AVRUPA’NIN İSLÂM DÜŞMANLIĞININ KISA TARİHÇESİ…
İslâm, Avrupa tarihinin bir parçası aynı zamanda. Kurucu bir parçası. Yıkıcı değil kurucu.
Avrupa da, İslâm tarihinin bir parçası aslında. Ama İslâm gibi kurucu değil parçalayıcı, paramparça edici, yıkıcı, yok edici bir parçası.
Önce Haçlı saldırılarıyla zirveye ulaşan bir yıkıcılık bu. Haçlı saldırıları bitmiş olabilir ama Haçlı zihniyeti bitmedi, bugün Avrupa’da Müslümanlara karşı yapılan saldırılara ve ırkçı muameleye bakınca da bitecek gibi görünmüyor.
Haçlı zihniyeti hâlâ canlı ve zaman zaman çok fenâ hortluyor! Haçlı zihniyeti, seküler boyutlar kazanarak da olsa sürüyor ve İslâm ile Avrupa ilişkilerini belirlemeye devam ediyor…
Avrupalılar, İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır.
Bin yıllık dünya tarihi, İslâm ile Avrupa arasındaki ilişkiler tarafından şekillendirilen bir tarihtir. Haçlı savaşları, Avrupa’nın İslâm’a ve İslâm dünyasına saldırılarının; rönesanslar ise, Avrupa’nın İslâm’dan aldıklarının hikâyesidir.
Avrupa’yı kendi kaynaklarıyla buluşturan da, Avrupa’yı kuran da, tarihe girmeye kışkırtan da, İslâm’dır.
İster savaşlar üzerinden olsun, ister kültürel, siyasî ve ticarî ilişkiler üzerinden olsun, İslâm Avrupa’yı kuran, Avrupa ise İslâm›ı yıkan bir aktör olarak işlev gördü.
İslâm-Avrupa ilişkilerinde İslâm varedici, kurucu bir rol oynarken; Avrupa yıkıcı, yok edici bir rol oynuyor. Bugüne kadar böyle oldu bu, bugünden sonra da böyle olacağı anlaşılıyor
AVRUPA’YI KURAN ÖTEKİ’Sİ: İSLÂM
Avrupa-İslâm ilişkilerine biraz yakından bakınca ve Avrupa’nın genelde din’le, özelde ise Hıristiyanlıkla imtihanını mercek altına alınca, Avrupa’nın İslâm’a karşı atacağı her adımın, geliştireceği her korkunun, beklenin aksine, İslâm’ın önünü açacak umut ışığı olacağı, umut kıvılcımının çakılmasına yol açacağı, Avrupa’nın bu kez içeriden, kendiliğinden Müslümanlaşmasının yapıtaşlarını döşeyeceği, kapılarını açacağı görülecek inşallah…
Korkunun ecele faydası yok. Avrupa’da Hıristiyanlık bitti. Avrupalılar hem Hıristiyanlığı terkettiler hem de Hıristiyanlığın Avrupa’yı toparlayıp kendine getirmesini imkânsızlaştıracak kadar Hıristiyanlığı paçavraya çevirdiler.
Hıristiyanlığı yıkarak inşa ettikleri modernlik de bitti, Avrupa’yı ayağa kaldıracak entelektüel gücü, enerjisi ve dinamizmi kalmadı.
Postmodernlik, Avrupa’nın ölümünü, tarihten çekilişini geciktirme girişimi yalnızca. Postmodernlik hem bitişin, Avrupa fikrinin, idesinin yok oluşunun ifadesi, hem de bizatihî bir bitiş, bir yok oluş felsefesi.
Felsefe olduğu için, yani kendi üstüne, yapıp ettikleri üzerine düşünme çabası olduğu için aslında postmodernlik Avrupa’nın yeniden toparlanmasına ve kendini yeniden üretmesine imkân tanıyabilir mi acaba, diye sorulabilir. Ama nafile. Nafile, çünkü Avrupa’nın varlığını sürdürebilmesi de, dünya üzerindeki Batı hâkimiyetinin sürdürülebilmesi de, kendisini felsefî olarak yeniden üretmesinden değil, karşısına çıkabilecek, hâkimiyetini tehlikeye sokabilecek güçlerin yok edilmesinden geçiyor.
İşte bu güç, İslâm. Avrupa, İslâm›ın gelişini durdurabilecek ne entelektüel donanıma, ne psikolojik direnç noktalarına ne de tutunulabilecek sağlam dînî kurumlara sahip.
Kilise çöktü. Modernlik açıklama gücünü yitirdi ve yerini her şeyi yıkıcı, dekonstrüktif postmodern felsefeye terketti.
Burada şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim: Eğer temelleri sağlam olsaydı, dekonstrüksiyon / yapısökümü, yıkıcı değil, yeniden ve yenileyerek kurucu bir imkân’a dönüşebilirdi. Akîdelerini yitirmedikleri sürece Derrida’dan da en verimli şekilde yararlanabilecek olanlar yalnızca Müslümanlar olabilir. Ülkemizin en verimli, üretken, çalışkan ve en imajinatif felsefecilerinden Recep Alpyağıl Hoca’nın çalışmaları bunun çarpıcı ve güzel bir örneği.
AVRUPA, İSLÂM’A GEBE…
Avrupalılar, İslâm düşmanlığını, İslâm’ı yok etmeyi amaç edinen Haçlı zihniyetini terketmediler hiçbir zaman. O yüzden İslâm’ı Avrupa’dan uzaklaştırmaya, Avrupa’nın hayatından silmeye çalışıyorlar yüzyıllardır…
Haçlı zihniyeti yok edilmediği sürece, Avrupa’nın İslâm düşmanlığı bitmeyecek ve Avrupa-İslâm ilişkileri hasmane bir görünüm almaya devam edecek…
Fakat başka bir gerçek var karşımızda: Avrupa İslâm’a gebe… Kilisenin bittiği, modernliğin tükendiği, postmodernliğin kitleleri ayartıcı popüler kültürün kölelerine dönüştürdüğü, ailenin çöktüğü, sapkın eşcinsellik dalgasıyla insan türünün geleceğinin tehlikeye düştüğü, manevî krizin, anlam bunalımının tavan yaptığı bir zaman diliminde Avrupa her zamankinden daha çok gebe İslâm’a…
O yüzden korkuyor Avrupalılar. İslâm’ın gelişini önleyemedileri için çok korkuyorlar! O yüzden İslâm düşmanlığı üreterek, ürpertici bir öteki icat ederek kendini yeniden üretmek istiyor Avrupa!
Avrupalıların İslâm’a karşı geliştirdikleri husûmet arttıkça, Avrupa’nın İslâmlaşma süreci de hızlanacak inşallah. Vesselâm.Avrupa’da üçüncü dalga İslâm düşmanlığının ayak sesleri…
Yusuf Kaplan
29/01/2023 Pazar
Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle başlayan savaş, Avrupa’daki güç dengelerini sarstı kaçınılmaz olarak. İskandinav ülkeleri de, özellikle Anglo-Saksonların tazyiki ile NATO üyesi olarak güvenliklerini garanti altına alma kararı aldılar. İsveç ile Finlandiya, bunun üzerine, NATO’ya üyelik başvurusunda bulundu.
Fakat İsveç ve Finlandiya’nın NATO başvurusu, Türkiye’nin elinde, Türkiye’nin onayına takıldı: ABD baskı yapıyor ama Türkiye, özellikle İsveç’in terör örgütü PKK ile arasına mesafe koymasını İsveç›in NATO üyeliğini onaylamasının olmazsa olmaz şartı olarak şart koşunca, İsveç, yasal değişikliklere gitti, “ev ödevi”ni yapmaya istekli olduğunu gösterdi, başlangıçta.
Fakat patlamaya hazır bomba geçtiğimiz ay patladı İsveç’te: İsveç yönetimi, PKK’nın, İsveç parlamentosunun önünde Türkiye aleyhine gösteriler yapmasına müdahale etmedi. Türkiye’nin tepkisini sınama denemesi miydi bu acaba?
KARİKATÜR KRİZİNDEN KUR’ÂN YAKMA EYLEMLERİNE…
Türkiye ile İsveç arasındaki ilişkiler, bir anda gerilmeye başladı, kaçınılmaz olarak…
Ancak asıl büyük gerilim, bu hafta yaşandı: İsveç yönetimi, Türkiye’nin İsveç Büyükelçiliği önünde yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in yakılmasına izin verdi.
Bu aşağılık hâdise, iki ülke arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmesine yol açtı. Dışişleri Bakanlığımız olayı sert bir dille kınadı, İsveç yönetimini uyardı.
İsveç hükümeti, olayı şaşkınlıkla karşıladığını, İsveç’in NATO üyeliğini sabote etmek amacıyla Rusya tarafından planladığını ima eden açıklamalar yaptı.
Bu açıklamalar inandırıcı mı sizce de? Böyle bir ihtimal var. Ama bana çok absürt geldi bu: Hükümet, istese izin vermezdi ve Kur’ân yakma eylemini anında önleyebilirdi. Bu kadar basit!
İsveç, neden bu alçak adama izin verdi? Türkiye’nin tepkisi mi sınanmak isteniyordu, bir kez daha?
Hatta İslâm karşıtlığının, İslâm düşmanlığının hız kazandırılmasına mı ihtiyaç duyuyordu Avrupa? Bu soruyu soruyorum çünkü Kur’ân yakma eylemi zincirleme bir eyleme dönüştü, Hollanda ve Danimarka’ya da sıçradı. Başka ülkelere de sıçrayabilir mi acaba?
İsveç›teki meşum hâdiseden sonra aradan bir kaç gün geçmeden Hollanda›da da tekrarlandı Kur’ân yakma eylemi.
Yetmedi, önceki gün, aynı alçak, Danimarka’da da Kur’ân’ı yaktı cemaat Cuma namazındayken caminin önünde!
Yaşananları grafik olarak yazdım kayıtlara geçsin diye. 2000’li yılların ilk on yılına Fahr-i Kâinât Efendimizle ilgili yapılan karikatürlerin yol açtığı aşağılık kriz damgasını vurmuştu. Dalga dalga bütün Avrupa ülkelerine yayılmıştı karikatür üzerinden Rahmet Elçisine saldırı ve hakaretler!
Yeni bir İslâm düşmanlığı dalgası geliyor… Dün Peygamberimize saldıranlar, şimdi Kur’ân’a saldırıyorlar…
ÜÇÜNCÜ DALGA İSLÂM DÜŞMANLIĞI
Bu saldırıların hız kazanarak devam edeceğini tahmin ediyorum…
Üçüncü bir İslâm düşmanlığı dalgasının da parlak vereceğini, bu kez Avrupa’da yaşayan Müslümanları hedef alacağını düşünüyorum. Er ya da geç Müslümanlara karşı şiddetli, kıyıma, katliama varan saldırılar olabilir Avrupa’da.
Bu saldırıların en önemli nedeni bütün negatif propagandalara rağmen Avrupa’da İslâm’ın hızla yayılıyor olması gerçeğidir.
Avrupa’da en çok yaşayan ve yaşanan din İslâm!
Hıristiyanlık bitti, çoktan tarih oldu, hayattan sürgün edildi. Sadece bir Leviathan gibi ruhsuz bir kurum, bir canavar olarak kilise var. Kiliseler bomboş ve teker teker kapatılıyor, satılıyor, önce sinema salonu, sanat galerisi olarak kullanılıyor, sonra da Müslümanlar tarafından satın alınıyor ve camiye çevriliyor!
Bir taraftan Avrupa’da hızla yayılan ve en diri, en canlı din olarak yaşayan dinin İslâm olması, öte yandan da ailenin kutsal olduğu Müslümanların nüfusunun hızla artması, Batılıları kaygılandırıyor…
Avrupa ülkelerinde ırkçı, faşist hareketler İslâm düşmanlığını yapıyor görünüyor ama bunun büyük bir yanılsama olduğunu söyleyeceğim: Avrupa hükümetleri, İslâm’ın yükselişini durdurabilmek ve Avrupa’daki Müslümanları hem İslâm’dan soğutmak hem uzaklaştırmak hem de Batılıları protesto eden Müslümanların sert tepkilerini göstererek İslâm’a tepki göstermeye çalışmak gibi bir kaç amaç güdüyorlar aynı anda.
İslâm düşmanlığı, ırkçı, faşist hareketlerin işi değil. Onlar sadece kullanılıyorlar. İslâm düşmanlığı, sözünü ettiğim temel nedenlerden ötürü, uzun vadeli Avrupa stratejisinin kaçınılmaz sonucu.
Avrupa’da yüzyıl önce Yahudilere yapılan soykırım, bu kez Müslümanlara karşı yapılabilir. Avrupa’nın vicdanı, merhameti filan yoktur. Avrupa ruhsuzdur! Thomas Paine’in o çarpıcı tespitini hiç unutmamak lazım: “İnsanlığın kökünü kazıma konusunda kimse Batılılarla yarışamaz!”
Avrupa, İnsanlık düşmanıdır. Hakikat düşmanıdır.
Kendine tapar!
Kendine boyun eğmeyeni cadı kazanlarına atar, engizisyon mahkemelerindeki işkencelerle ve fırınlarda ateşlerde yakar! Hiç biri abartı değil bu söylediklerimin, değil mi?
Önümüzdeki dönemde Avrupa’da büyük bir İslâm düşmanlığı dalgası Avrupa’ya yayılacak, Müslüman kitleler, katliama, soykırıma tabi tutulacak…
Çünkü hem Hıristiyanlık bitti hem tek yaşayan ve hızla yayılan din İslâm hem de Batı toplumlarında aile çökerken, aileyi koruyanlar ve nüfus patlaması yaşayanlar Müslümanlar!
Bu durum, Batılıları ürkütüyor…
O yüzden Batı toplumlarında Müslümanların kitlesel katliama maruz kalmaları hiç de gerçek dışı değil!
O yüzden Müslümanların güçlenmesi, ümmet şuurunu diriltmeleri şart!
Bu aşağılık adamlara anladığı dilden cevap verilmezse, azmanlaşmaktan kurtulamayacak bu barbarlar! Allah mazlumları bunların şerlerinden korusun ve oyunlarını başlarına yıksın!Dijital uygarlık: Miyoplaşma ve uygar barbarlık
Yusuf Kaplan
27/01/2023 Cuma
Yaşadığımız çağı dijital uygarlık çağı olarak adlandırmıştım. Dijital uygarlığın ne olduğunu ve ne olmadığını tartılmak istiyorum bu yazıda.
Dünya küreselleşti, bütün sınırlar ortadan kalktı ama insanın ufku daraldı, insan miyoplaştı.
Miyoplaşma sorunu modernlikle başladı, postmodernlikle kontrolden çıktı.
Modernlik, insanın iç dünyasını imha etmesi, dış dünyaya yönelmesi ve dış dünyayı kontrol ve kolonize etmesiydi.
Postmodernlik ise insanın iç dünyasına, nefsinin ayartılarına kapanması, hazlarının kölesi olması, miyoplaşması.
Postmodernlik, büyük soru’ların ve büyük sorun’ların terkedilmesi, bütün fikri’nin yitirilmesi, insanın mikro gerçeklere, küçük hikâyelere kilitlenmesi demek.
Bakışın ve ufkun kaybolması, insanın ayrıntıya, parça’ya hapsolması.
BÜYÜK VARLIK ZİNCİRİ, NARSİZM, SİSTEM VE İNSAN
Narsizm, bakışın körleşmesi, öteki›nin karartılması, ben’in kutsanması, bencilliğin tavan yapması, sonuçta acımasızlığın zıvanadan çıkması.
Bütün emperyalistler narsisttir. Bütün mütekebbirler narsisttir.
Batı’da, sistem narsisttir! Sistem kutsanır. Sistem, insanın önüne geçmiştir.
“Önce sistem, sonra nizam” esastır Batı uygarlığı’nda.
Bizde, İslâm medeniyetinde ise “önce insan, sonra nizam” esastır. Sonuç, intizam’dır: Hem felsefî / ontolojik olarak hem sosyolojik ve kültürel olarak varlıklar arasında dengenin ve akış-bakış’ın, gidiş-geliş’in, karşılıklı beslenme’nin inşası hedeflenir.
Batı uygarlığında “önce sistem, sonra insan” ilkesi egemen olduğu için, intizam değil intikam süreci devrededir sürgit: İnsan Tanrı’dan, tabiattan, erkekse kadından, kadınsa erkekten; beyazsa zenciden, zenci ise beyazdan intikam peşindedir…
Varlığın ontolojik hiyerarşisi korunduğu zaman, intizam, sulh ve sükûnet egemen olur hem insanın dünyasında hem de dünya genelinde. İnsanın kalbi dinginleşir, tabiatın ve diğer varlıkların sesine ses verir, kendine gelir insan.
Varlığın ontolojik hiyerarşisi yıkıldığı zaman intikam, kaos ve çatışma egemen olur hem insanın dünyasında, hem de sınıflar, ırklar, türler, cinsler, dinler, kültürler arasında. İnsan ruhsuzlaşır.
Yaratıcı, insan ve kâinât’tan oluşur büyük varlık zinciri. Yaratan ve yaratılan arasındaki ontolojik denge, büyük varlık zincirindeki hiyerarşik ilişki sürerse varlığını sürdürür ve hem insanın iç / manevî dünyasında hem de dış / maddî dünyasında bir denge, bir sulh, bir intizam hüküm sürer.
Büyük varlık zincirindeki ontolojik hiyerarşi bozulduğunda yani insan, tanrılaşmaya veya diğer varlıklara, meselâ tabiata, meselâ diğer medeniyetlere ve kültürlere hâkim olmaya kalkıştığında insanın iç / manevî dünyasında da, dış / maddî dünyasında da büyük bir bunalım sökün eder; insanın hayatı da, insanlığın dünyası da cehenneme döner, orada “survival of the fittest” / güçlü olanın haklı ve hâkim olduğu Darwinyen barbarlık, “orman kanunları” hükmünü icra eder; bu, sosyal darwinizm’dir; uygar barbarlık yani. Sadece bir boyutudur bu uygar barbarlığın.
DİJİTAL UYGARLIK: MİYOPLAŞMA VE UYGAR BARBARLIK
Dijital uygarlık, bütün sınırların ortadan kalktığı ama insanın sınır’sızlığın sanal dünyasına hapsolduğu, miyoplaşma hastalığına yakalandığı, derinliğin ve dolayısıyla derinliğin anahtarı, kaynağı ve yol haritası hakikatin buharlaştığı, insanın ufkunun, bakışının ve zevklerinin sadece kendi üzerine yoğunlaştığı narsist, narsist olduğu için de barbar bir uygarlıktır.
Miyoplaşma, insanın görünenin ötesinde gizlenen gerçekleri görmesini, ufka ve ötelere bakmasını önleyen, insanı sonu nereye varacağı belli olmayan bir çıkmaz sokağın eşiğine fırlatan bir ufuk daralması, derinlik kaybı ve yüzeye hapsolması, sanal, paralel evrenlerde kaybolması, tuzla buz olması her şeyin.
Dijital uygarlık, insanın görme, duyma ve düşünme meleklerini sanallaştırarak buharlaştıran makinanın, sanal algoritmaların dünyasında anlamsızlığın ve ruhsuzluğun hükümranlığı.
Miyoplaşma, derinlik kaybını getiriyor. Derinlik kaybı da, insanın yüzeye hapsolmasını ve yüzeylerde gerçekleştirdiği ayartıcı yolculuklarda kaybolmasını… Bir nesne’ye dönüşmesini... Tabiri caizse, kurulmuş bir makinaya dönüştürülmesini… Her zaman yeri geldiğinde söylediğim gibi, eseri olan araçların esiri hâline getirilmesini…
Dijital uygarlık, insanın duyma, düşünme ve (derinlikli) görme melekelerini iptal edip insanı yüzeye, hıza, hazza ve ayartıya mahkûm ettiği için yeni bir barbarlık biçimi ile karşı karşıya bırakıyor bizi: Uygar barbarlık.
Büyük soruları unutan, bütünlük ve derinlik fikrini yitiren, yüzeye ve yüzeysele, miyoplaştırıcı ve ayartıcı bir bakışa hapsolan bir uygarlık, küçük sorunların pençesinde kıvranmaktan, hakikati buharlaştırmaktan, insanı ruhsuzlaştırmaktan ve acımasızlaştırmaktan kurtulamayacaktı kaçınılmaz olarak.
Buradan çıkış yolu ne, peki? Yazıda ipuçları var bunun ama bunların açılması, derinlemesine tartışılması başka bir yazının konusu elbette.
.Küresel sistemin lordları, Türkiye'ye neden saldırıyorlar?
Yusuf Kaplan
22/01/2023 Pazar
İngiltere'de yayımlanan küresel sistemin sesi, The Economist dergisi, kritik zamanlarda Türkiye'ye saldırıyor! Son sayısında “Erdoğan'ın Türkiye'yi diktatörlüğe sürüklediğini” küresel sistemle uyumlu çalışacak muhalefetin desteklenmesi gerektiğini yazdı!
Amerikan yönetiminden John Bolton da, “Türkiye’nin hizaya gelmemesi durumunda NATO'dan çıkarılması gerektiği” çağrısında bulundu!
Washington Post gazetesi, “2023'ün en önemli olayının Türkiye’deki seçimler” olduğunu belirten bir başyazı yayımladı.
Seçimler bizde her zaman kritik önem arzeder. Ama bu seçimler tarihî bir dönüm noktası olarak görülüyor içerde de, dışarıda da…
Vesayetçi güçler'in paniğe kapılmaları şaşırtıcı değil. Değil; çünkü Türkiye’nin kaderine milletin iradesi değil küresel sistemin “uyduları” vesayetçi güçlerin iradesi çeki düzen veriyor iki asırdır. O yüzden durdurulan Türkiye’nin ayağa kalkıp kendine özgü bir tarihî yürüyüşe soyunabileceği endişesi her zaman uykularını kaçırıyor küresel güçlerin ve işbirlikçi uydularının.
KAPİTALİST SİSTEMİN BEYNİ VE BİLEĞİ: İNGİLİZLER VE YAHUDİLER
Küresel kapitalist sistem iki zorba gücün diyalektik ilişkisi, zaman zaman danışıklı dövüş şeklini alan çatışması ile ayakta duruyor. Soğuk Savaş, tam da böyle, icat edilmiş, kurmaca bir savaştı. Görünüşte kapitalist ve sosyalist bloklar vardı ama asıl savaş görünmeyen iki aktör arasında yaşanıyordu.
Bu iki aktörden ilki, İngilizlerin beynini oluşturduğu Anglo-Saksonlar.
İkincisi ise, küreselciler olarak bilinen ve Amerika'da müesses nizam'ın kurucusu ve sahibi Yahudi gücünün aktörleri.
Küresel sistemin sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapan iki önemli haftalık haber yorum dergisi var: The Economist ve Time dergileri.
The Economist dergisi, İngilizlerin, dolayısıyla Anglo-Saksonların çıkarlarının sözcüsü ve gözcüsü.
Time dergisi, merkez üssü ABD olan, ama Rusya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin ekonomilerini kontrol eden Yahudi gücünün penceresi ve sesi.
Bu dergiler, dünyayı yönetenleri “yöneten”, yönlendiren en etkili dergiler.
Dünyanın nereye gittiğini, küresel sistemin lordlarının ne tür hesaplar peşinde koştuklarını öğrenmek için bu dergileri düzenli takip etmek gerekir.
KAPİTALİZMİN YENİ KANI: ÇİN KAPAN/I MI?
Hem İngilizler hem de Yahudiler liberal kapitalizmin yer ve yön değiştirmesi gerektiğine karar verdiler: Atlantik’ten Pasifik’e, ABD'den Çin'e taşındı, taşınıyor kapitalizm.
Taşınan kapitalizm değil aslında; taşınan Anglo-Sakson jeopolitiği ve Yahudi ekonomi-politiği.
Kapitalizmin taze olmasa da farklı bir kana ihtiyacı vardı: O kan, Çin'de bulundu.
Soru şu burada: Çin imkân mı, kapan mı Batılılar için?
Çin'in kapitalistleşerek, Amerika’yı da geçeceğini düşünenler için bir kapan Çin.
Ama asıl soru şu: Yoksa kapitalizm mi Çin için bir kapan?
Küresel kapitalist sistemin beyni gibi yayın yapan The Economist, Rusya ile Çin'in alternatif bir dünya düzeni peşinde koştuklarını söylüyor. Bunu kapak yapmıştı geçtiğimiz aylarda: The Alternative World Order / Alternatif Dünya Düzeni başlığıyla.
Altbaşlık, hedefin ne olduğunu biraz daha açık ediyor: “İki ülke arasındaki dostluğun sınırı yok” (Friendship between the two states has no limits).
The Economist ya da İngiliz aklı ne yapmak istiyor?
Rusya ile Çin'in güçlü bir ittifak kurarak Batı'nın karşısına çıkmasını istiyor.
Çin ve Rus ittifakının Batı'nın karşısına çıkması ne demek?
Hedef hâline gelmeleri ve daha doğmadan bitirilmeleri demek.
The Economist, Çin’i ve Rusya’yı provoke ediyor hem Batı'ya karşı hem de birbirlerine karşı.
Çin ile Rusya'nın ittifak yaparak alternatif bir dünya düzeni kuracaklarını, bunun için, bu düzen daha doğmadan bu iki aktörün boğulması gerektiğini düşünüyor İngilizler.
İSLÂM'SIZ YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ KURULAMAZ!
Kapitalistleşmiş Çin'in ve Rusya'nın kuracakları varsayılan dünya düzeni, yeni bir dünya düzeni olur mu, olabilir mi?
Kesinlikle hayır.
Hayır çünkü İslâm'sız yeni bir dünya düzeni kurulamaz. Kurulsa bile o kurulan düzen yeni bir düzen olmaz; eskinin yer ve yön değiştirilerek onarılması ya da maskelenerek, kamufle edilerek yeniymiş gibi sunulması olabilir yalnızca.
Bunun dışında kurulacağını, kurulmakta olduğunu düşündüğüm düzen, tam postmodern bir düzen: Düzensizlik düzeni. Ya da istikrarlı istikrarsızlık.
Çatışmalar bitmeyecek, savaşların sonu gelmeyecek, vekalet savaşları, asimetrik savaşlarla dünyanın istikrarı bozulacak. İstikrarsızlıktan düzen çıkarılacak. Hiçbir sorun, kalıcı olarak çözül/e/meyecek…
Böylelikle kapitalizm, 50 ilâ 100 arasında bir süre daha nefes alacak; ama bu kez liberal değil otokratik bir kapitalizm olacak! Şirket kapitalizminin yerini devlet kapitalizmi alacak…
KÜRESEL SİSTEMİN KORKULU RÜYASI: TÜRKİYE!
Özetle… Rusya da, Çin de yeni bir düzen kuramayacak kadar ruhlarını yitirdiler ve vahşî kapitalizmin kölesine dönüştüler.
Bütün bir Asya kıtası ölüm döşeğinde can çekişiyor: Japonya’yı hadım ettiler, Güney Kore’yi ve diğer küçük Asya kaplanlarını mankurtlaştırdılar.
Çin ve Rusya, parayla kazanılan güçle, diğer Asya kaplanları ise libido ile ayartılarak durduruldular ve kapitalizme boyun eğdirildiler.
İslâm dünyasında canlanma emareleri zuhûr edebilir ama tek şartla: Müslüman bir süpergüç ortaya çıkar da yürümeye başlarsa İslâm dünyası onun etrafında toplanabilir…
O Müslüman süpergüç, Türkiye'den başkası olamaz görünüyor dikkatli gözlerle bakılırsa: Hem tarihî derinliği, bin yıl İslâm medeniyetinin kurucu ve koruyucu aktörü olarak dünya tarihini şekillendiren rolü hem de günümüzde küresel konjonktürde diz çöktürülemeyen tek aktör olması hasebiyle Türkiye yeni bir dünyanın inşasında kilit rol oynayacak diriltici bir medeniyet mefkûresini insanlığa armağan edebilecek tarihî, entelektüel ve aktüel potansiyele sahip tek ülkesi dünyanın.
İngilizler de, Yahudiler de, Almanlar da, Fransızlar da, Çinliler de, Ruslar da yeri geldiğinde Türkiye'yi zayıflatacak adımlar atmaktan geri durmayacaklar!
Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir. Türkiye, dünyanın ruhu, mazlumların umudu ve zorbaların kâbusudur. Küresel sistemin korkulu rüyası Türkiye’dir; o yüzden Türkiye'ye saldırıyorlar: Biz “dünya beşten büyüktür” diyerek küresel sisteme daha ayakları yere basacak adımlar atarak meydan okursak. Türkiye’ye saldırmaya devam edecekler!
Ürpertici olan nokta, içimizdeki İrlandalıların, Batı'nın acentası gibi nefes alıp veren celladına âşık tasmalı çekirgelerin bu yakıcı gerçeği göremiyor ya da görmek istemiyor olmalarıdır!Umut ışığı ve kıvılcımı
Yusuf Kaplan
20/01/2023 Cuma
Çocuklarımızı korumak zorlaştı. Kendi ülkemizde, çocuklarımızı kaybetme korkusu yaşıyoruz.
Her yerden kötülük akıyor…
Batı kültürü, kötülük tohumları ekiyor her yere…
Girdiği her yeri; değdiği, dokunduğu her toprağı kirletiyor, kötülük çilekleri ekiyor…
Dünyaya kapaklanan ama insanı ıskalayan bir uygarlık, insana ne verebilir ki, insanlığın önünü nasıl açabilir ki?
Düşünce tarihçisi Peter Watkins, “uzaylara ulaştık ama insana ulaşamadık” diye özetlemişti bu çürümeyi, dekadansı, dekadansla dansı.
TERSİNDEN EVRİM: İNSAN’DAN İNSANIMSI’YA…
Dünyayı New York’tan veya Washington’dan ya da Londra’dan filan değil, Los Angeles’tan şekillendiriyorlar. Los Angeles, içinden geçtiğimiz dünyaya şeklini ve ruhunu veren (siz bunu, “şekilsizliğini ve ruhsuzluğunu” veren diye okuyun!) bütün dünyanın yönünü döndüğü, bütün dünyaya yön ve yörünge çizen yegâne merkezi dünyanın; deyim yerindeyse, teknopagan tapınak merkezi insanlığın. Teknopagan tapınak şövalyeleri, merkezlerini New York’tan Los Angeles’a taşıdılar!
Popüler kültürün üç türünün de kutsal mekânı, üretim yeri, Los Angeles.
Popüler kültürün üç türü, Hollywood’tan dünyaya yayılan popüler film kültürü ve popüler müzik kültürü ile Silicon Vadisi’nden dünyayı kasıp kavuran zihin uyuşturucusu işlevi gören dijital oyun kültürü, Los Angeles’ın ürünü.
Los Angeles, kültürün öldüğü ve gömüldüğü yer. Estetiği, duyguyu ve düşünceyi bitiren bir terminatör, bir canavar. İnsanı hazlarının, arzularının kölesi yapan ayartıcı dromokratik bir Leviathan!
İnsanın bittiği, insanımsı’nın mantar gibi bittiği, üretildiği bir yıkım fabrikası, yıkım magandaları makinası, yıkım üretim dünyası, Los Angeles.
Los Angeles’la birlikte insan bitti, yerine, insanımsı olarak adlandırdığım bu yeni tür yerleşti.
İnsanımsı olarak adlandırıyorum bu türedi türü; çünkü insanı insan yapan, insanı diğer varlıklardan ayıran, özellikli kılan insanî bütün özelliklerini yitirdi insan bu çağda. Duyma, düşünme melekeleri yok artık insanın. O yüzden insanın tersine evrim geçirmekte olduğunu söyleyeceğim Darwin’i ve bütün Darwincileri ti’ye alarak…
İnsan, insanı insan yapan temel insanî özelliklerinden uzaklaşıyor ve insanımsı’laşıyor.
EV, DEV KÜRESEL AĞ TARAFINDAN TESLİM ALINDI!
Yaşanan felâket, teknopaganizm’le insanın ontolojik / manevî yok oluş felâketine ilaveten biyolojik varlığının, cinsiyetinin ve bedeninin varlığının bile tehlikede olduğu henüz boyutlarını kavrayamadığımız, vaziyet böyle gittiği sürece de aslâ kavrayamayacağımız büyük bir felâket.
Aileler, evlerinin dışında, –okuldan, akran gruplarından, sosyal medyadan– çocuklarının inançlarına, cinsel kimliklerine, bedenlerine yönelik saldırılardan korkuyorlar; kendi ülkelerinde çocuklarını bile koruyamamaktan!
Çocuklarımıza karşı küre ölçeğinde bir saldırı var: Bir yandan Los Angeles, öte yandan Los Angeles’ın karikatürü Kore’den gelen seküler, tekno-pagan popüler kültürün çifte saldırısı arasında sıkışmış durumda çocuklarımız: İnançlarını, cinsiyetlerini, bedenlerini hedef alan çok yönlü, büyük bir saldırı bu.
Çocuklarımız kendi ülkemizde güvende değil. Kendi evimizde bile! Ev, dev küresel ağın kontrolüne girdi, kolonize edildi, esir ve teslim alındı!
Ülkenin eğitim sistemi, çocuklarımızı sömürgeci bir endoktrinasyondan geçiriyor, ailesine, değerlerine ve ülkesine yabancılaştırıyor, ilk büyük darbeyi okuldan yiyor çocuklarımız.
Sonra da sokağın, sosyal medyanın ve yozlaştırıcı, mankurtlaştırıcı, sömürgecilerin seküler misyonerleri gibi işlev gören medyanın, kültür ve sanat dünyasının yıkıcı saldırıları ile karşı karşıya kalıyor…
Ülkemizde kültür, medya ve eğitim kurumlarımız, çocuklarımızı kurşuna dizen seküler misyoner işlevi görüyor! Bu duruma “dur!” diyemezsek, tarih bize “dur!” diyecek, bizim varlığımıza son verecek!
ÖNÜMÜZÜ AÇACAK ÇİLEKEŞ ÖNCÜ İNSANLAR GELİYOR…
İşte MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) tam da bu yok oluş mevsiminde bir umut ışığı gibi belirdi ve umut vadeden bir kıvılcım çaktı ülkemizin her bir köşesinde!
Çocuklarımızı üniversitede değil, lisede kaybediyoruz, diyorum kaç zamandır! Liseleri kurtarabilirsek, ülkeyi kurtarabiliriz, diyorum. Liseleri ve esnafımızı!
O yüzden liselere yöneldik MTO olarak. Önce Aksaray’da Salih Turhal kardeşimiz liselere sondaj yaptı; genç, parlak MTO talebesi kardeşlerimizle birlikte. Sonra Aksaray ziyaretimiz sonrasında valimiz Hamza Aydoğdu Bey, sağolsun, çok destek oldu kardeşlerimize.
Liselere yönelik çalışmalarımızı hızlandırdık son iki yılda. Gaziantep temsilcimiz Gökçe Bilge Törer ve ekibi güzel işlere imza attı. Gaziantep Valimiz Sayın Davut Gül ile Gaziantep Belediye Başkanımız Fatma Şahin ve Şahinbey Belediye Başkanımız Mehmet Tahmazoğlu’nun da güzel destekleriyle…
En büyük, en gözdoldurucu, çığır açıcı umut ışığı ve kıvılcım Samsun’dan geldi. Samsun MTO Temsilcisi Muharrem Kartancı Hocamız, güzel ve muhteşem ekibiyle birlikte liseleri fethetti: Geliştirdiğimiz 4 Renkli Kurşun Kalem Tekniği İle Nitelikle Okuma Projesi başlıklı bir projeyle liselerde MTO’yu anlattı genç kardeşlerimize. Zorla değil gönüllü, okumaya talip okuma grupları oluşturuldu.
Geçtiğimiz hafta Samsun’da bu liselerden bazılarına gittim, liseli kardeşlerimizle buluştuk ta Çarşamba ve Terme’deki en güzel liselerimize kadar… Anlatılmaz yaşanır, denilecek türden gözdolurucu hâdiseler yaşadık.
Burada idealist, dertli, inanmış ve adanmış bir öğretmenin neler yapabileceğini, eğitimde bir şehirde aşkla, şevkle, inançla nasıl sessiz bir devrime imza atabileceğini gösteren muhteşem bir örnek var karşımızda. Muharrem Kartancı Hocamız ile güzel ekibi, destan yazıyorlar, gelecek yüzyılımızın tohumlarını ekecek öncü işlere imza atıyorlar…
Liselere yaptığımız bu çıkarma, genç kuşaklarımızı yüreklerinden yakaladı, zihinlerini açtı, onlara bir yön, yörünge ve aidiyet duygusu, bir medeniyet şuuru ve ufku kazandırdı, benzersiz bir kardeşlik ruhu yeşertti, özgüven duygusu armağan etti!
Yılmayacağız. Yıkılmayacağız. Yalpalamayacağız. Yolda olacağız. Yoldan çıkmayacağız. Allah nasip ederse, yol olacağız, diye çıktık yola…
Şimdi hamdolsun, kültür emperyalizminin bu dijital saldırısını püskürtecek sessiz bir devrime imza atıyoruz: Hem çocuklarımızı kurda kuşa yem olmaktan kurtarıyoruz hem de geleceğimizi inşa edecek sahabe ruhlu, şafak yağmurları gibi yağacak, önümüzü açacak, umut ışığımız olacak öncü kuşaklarımızı yetiştiriyoruz gece gündüz demeden...
Allah bu toplumu yeniden mazlumların ve dünyanın önünü açacak bir güzel yolculuğa yükümlü kılsın inşallah. Vesselâm.
.Çağ, İslâm ve gelecek: İki asırlık epistemik körleşme ve köleleşme nasıl aşılacak?
Yusuf Kaplan
15/01/2023 Pazar
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - Çağ, İslâm ve gelecek: İki asırlık epistemik körleşme ve köleleşme nasıl aşılacak?
Türkiye, en temel meselesiyle yüzleşebilmiş değil henüz!
Türkiye’nin yüzleşemediği en temel meselesi ne, peki? Tek cümleyle özetlemek gerekirse şu:
Bu ülke, bu ülkenin çocuklarının elinde değil; iki asırdır bizim elimizden alındı aşama aşama, zamanla...
BU ÜLKE, İKİ ASIRDIR BU ÜLKENİN ÇOCUKLARININ ELİNDEN ALINDI!
Ülkenin kaderine ülkenin Müslüman halkı değil, küçük ama çok güçlü bir azınlık hükmediyor: Bu toplumun İslâmî kimliğini, tarihini ve ruhunu yok etme mücadelesi veren baronik-masonik bir azınlık şebeke!
Tarihte, tarihin akışını şekillendiren bir toplumun iki asır içinde, içerden ele geçirilerek adım adım kökleri kurutulan, ruhu yok edilen, bütün bunların sonucunda tarihten uzaklaştırılan ve el’ân kültürel olarak mankurtlaştırılarak yok olmanın eşiğine sürüklenen ama başına ne geldiğini bile göremeyen bizim gibi ikinci bir toplum yok şu çivisi çıkmış dünyada!
Şunu herkes kafasına kazıyacak: Bu ülkenin dün tarih yapmasını mümkün kılan yegâne dinamik, yegâne güç, İslâm’dır.
Bu ülkenin İstiklâl Savaşında yedi düvele karşı dimdik ayakta durmasını sağlayan yegâne güç, İslâm’dır.
Bu ülke, imparatorluk bakiyesi hepsi de Müslüman olan, farklı etnik toplulukların sığındığı tek limandır: Balkanlardan Kafkaslar’a, Türk dünyasından Arap dünyasına ve Kuzey Afrika’daki insanlara kadar üç kıtadaki Osmanlı tebaası etnik kökenleri birbirinden farklı ama aynı kıbleye yönelen, aynı yöne doğru yürüyen Müslüman ümmetin hem geçmişi hem de geleceğidir.
Anadolu, herkese kol kanat geren bir kıtadır; adalet, merhamet ve kardeşlik yurdu, umudu ve ufkudur insanlığın. Dün böyleydi bu, yarın da böyle olacak biiznillah…
Türkiye’nin yüzleşmesi gereken en temel meselesi şu: Bu ülke iki asırdır adım adım İslâmî geçmişinden ve geleceğinden uzaklaştırılıyor hem sömürgeci Batılıların hem de celladına âşık, zihnen sömürgeleştirilmiş Batılıların gönüllü acentası, ülkesine yabancı, değerlerine yabancılaşmış entelijansiyasının marifetleriyle.
BİZİM BU TORPAKLARDAKİ VARLIK SEBEBİMİZ İSLÂM’DIR
Türkiye’nin İslâm’dan uzaklaştırılması, hem kendinden, hem de tarihten uzaklaşması ile sonuçlanacaktır. Bizim bu topraklarındaki varlık sebebimiz, İslâm’dır, Allah’ın adının yüceltilmesi, firavunların, zorba adamların zorba düzenlerinin başlarına yıkılması ve bu toprakların, bizim mülkümüz olan bütün toprakların yeniden, daha köklü ve güçlü bir şekilde adalet ve merhamet, sulh ve kardeşliğin hâkim olduğu benzersiz bir İslâm Yurdu’na (Dârü’l-İslâm’a), Barış Yurdu’na (Dârü’s-Selâm’a) ve İnsanlık Yurdu’na (Dârü’l-İnsan’a) dönüştürülmesidir.
Önce bu topraklardaki İslâm hâkimiyeti yok edildi iki asır boyunca. Sonra da İslâm›ın bu topraklara şekil ve çeki düzen verme, ruh üfleme imkânları ortadan kaldırıldı adım adım…
Ancak bu topraklardaki İslâm hâkimiyeti yok edilmiş olsa da, bu topraklardaki İslâm varlığı yok edilemedi bugüne kadar.
İşte önümüzdeki süreçte bizi, bu toprakların çocuklarını bekleyen en büyük tehlike, bu topraklardaki İslâm varlığının yok edilmesi projeleridir.
Bizi bekleyen en büyük vazife ise, bu topraklara yeniden İslâm’ın hâkim olmasını, çeki düzen vermesini ve buradan bütün dünyaya ruh üflemesini sağlayabilecek aziz bir direniş, diriliş ve varoluş yolculuğuna çıkmaktır: Bu topraklarda herkese hayat hakkı tanıyacak, yukarıda sözünü ettiğim üç dâr’ı / yurdu kuracak, İslâm hükümranlığının sağlayacağı kardeşliği, barışı, adaleti yeniden tesis edecek, teminat altına alacak hakikat medeniyetinin tohumlarını ekmektir.
TÜRKİYE’NİN YOK OLMASINI SADECE İSLÂM ÖNLER!
Türkiye, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya!
Hiç abartmıyorum: Çocuklarını, gelecek kuşaklarını mankurtlaştıran, kültürünü, inancını, değerlerini inkâr eden bir ülke varlığını sürdürebilir mi?
Türkiye’nin varlığını sürdürebilmesinin tek şartı, İslâmî kimliğini, duyarlıklarını ve ruhunu koruyabilmesi, yaşayabilmesi ve yeniden diriltebilmesidir.
Türkiye, İslâm’ı kaybederse, bu ülke coğrafî olarak, bu toplum da zihnî, kültürel, sosyolojik ve siyasî olarak parçalanmanın eşiğine sürüklenir.
Türkiye’nin en büyük ortak noktası, dayanak noktası, kavşak noktası, yegâne sigortası, İslâm’dır. İslâm’ı kaybedersek bu ülke parçalanır, leş kargalarına yem olur.
İki asırdır yaşadığımız sekülerleşme / laikleşme süreci, toplumun İslâmî ruhunu, dayanaklarını, duyarlıklarını ve kimliğini inanılmaz bir şekilde aşındırdı; hatta yok olmanın eşiğine getirip bıraktı.
Bu toplumu bu topluma ait olmayan, bizim kültürümüzle hiçbir ilgisi, ilişkisi olmayan ithal seküler kimlikler ve duyarlıklar ayakta tutamaz. Seküler kimlik, adı üstünde, parçalayıcıdır. Seküler kimliğin güçlenmesi İslâmî kimliğin aşınmasını ve etnik kimliklerin tırmanmasını sağlar.
Yaşanan tam da budur, ne yazık ki! Etnik kimliklerin güçlenmesi, Türkiye’nin iç savaşın ve parçalanmanın eşiğine sürüklenmesi sonucunu doğurabilir –Allah muhafaza!
Burada iyi bir çağ okuması ve esaslı bir İslâm ve medeniyeti okuması yapılması, yanısıra da ümit vadeden, ayakları yere basan bir gelecek tasavvuru inşası çabasına girişilmesi şart.
Eğer bu üç okumayı hakkıyla, derinlemesine yaparak bizim medeniyet dinamiklerimizden beslenen çaplı, nitelikli bir öncü kuşak yetiştirebilirsek, bize biçilen rolü ve zoraki olarak icat edilerek bize dayatılan, deli gömleği gibi jakoben yöntemlerle tepeden giydirilen ödünç Batılı / laik kimlik icat etme şizofrenisini hayata geçirmeyi hedefleyen toplumsal ve kültürel mühendislik projesinin ne kadar absürt, köksüz ve dayanaksız olduğunu deşifre etmemiz ve geleceğimizi köklü İslâmî kimliğimiz, duyarlıklarımız ve keşfedilmeyi, yeniden üretilmeyi bekleyen evrensel medeniyet ilkelerimiz ve tecrübemiz üzerinden emin adımlarla ve güçlü bir şekilde inşa etmemiz mümkün olabilir.Pagan Kültür’den Tekno-pagan kült’lere… Çağ, İslâm ve Gelecek (2)
Yusuf Kaplan
16/01/2023 Pazartesi
Çağımızda insan kendi’yle kavgalı. Bir kendi yok çünkü. Ruhu yani.
Kendiyle de, hakikatle de, tanrıyla da kavgalı -insanımsı olarak adlandırdığım- ağ’daş insan.
Bizim, bu ülkenin çocukları olarak çağ’la ilişkimiz sorunlu. Çağrımız’la da. Çağ’la ve çağrımızla ilişkimiz sorunlu olunca, gelecek’le ilişkimizin ve geleceğimizin sorunsuz olmasını bekleyebilir miyiz? Zor tabii ki.
Ülkemizde İslâm’ın geleceği, kısa -ve kısmen orta- vadede tehlikede gibi görünüyor ama eğer üzerimize düşen sorumluluğu hakkıyla idrak edip yerine getirebilirsek, -meselâ önümüzü açacak öncü kuşakları yetiştirebilirsek- uzun vadede İslâm’ın bir kez daha ülkemizin kaderini şekillendirebileceğini düşünüyorum.
Ülkemizin kaderini biz şekillendirebilirsek, medeniyet coğrafyamızın da, hatta zamanla dünyanın da kaderini şekillendirecek bir konuma yükselebiliriz -dün olduğu gibi yarın da!
Dünkü yazımda, ülkemizde çağla ilişkimizin boyutlarını, ülkede yaşanan çağdışı, ezberci, jakoben, tepeden inmeci zihniyet değişiminin zihnimizi nasıl çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüştürdüğünü, bu durumun toplumun ruh kökleriyle irtibatını nasıl kopardığını, İslâm’la ilişkilerini nasıl problemli hâle getirdiğini ve nihayet geleceğimizi, ancak çağı ve İslâm’ı iyi kavrayan çaplı öncü kuşaklar yetiştirilebildiğimiz zaman teminat altına alabileceğimizi yazmıştım.
Bu yazımda, küre üzerinde dolaşmak, nefes kesici bir yolculuk yapmak, çağa b\akmak istiyorum…
AĞ’DAKİ İNSANIMSI
Dünya nereye gidiyor? Bizi nasıl bir çağ, nasıl bir dünya, nasıl bir gelecek bekliyor önümüzdeki süreçte?
Önce şu: Modernite, Tanrı’yı yok etti; postmodernite, insanı ve hakikati.
Şu an Tanrısız ve İnsansız bir çağda mutlak sahte’nin hükmünü icra ettiği ayartıcı bir ağ’da yaşama savaşı veriyoruz.
Çağ filan yok artık. Çağ, kelimenin tam anlamıyla ağ’a dönüştü. Devâsâ bir ağ’a…
İnsan, ağ’a düştü… Duyan, düşünen insan yok artık: Hız, haz ve ayartının kölesi olan insanımsı’lar var: Yiyen, içen, çiftleşen insanaltı nesneler! Evet, nesneler!
İnsan, ağ’da devâsâ bir çukura düştü: İnsanı aşağıların aşağısına yuvarlayan, aşağıların aşağısı bir yaratık yapan çukurların çukuruna…
Daha kötüsü: Düşünme melekelerini de yitirdiği için, başına ne geldiğini göremeyecek kadar körleşti, kötürümleşti ve köleleşti zihni.
İnsan, kendini yitirdi, ruhunu yitirdi, kendi kendini bitirdi: İdam fermanını kendi elleriyle yazdı insanımsı ağ’daş insan.
ÖNCE “BAŞKASI” VARDI…
Oysa önce kendisi yoktu insan için. Önce Başkası vardı. O Başkası (büyük B ile) Yaratıcı idi. İnsana benzemeyen’di.
Dahası, o başkaları, kendisi dışındaki kutlu varlıklardı; kendilerini aşmış, Rablerine ulaşmış bilge insanlar. Kendileri için değil, her yerde hakikatin izini süren başkaları için yaşayan, başkaları’nda hakikati arayan, bu dünyada yaşayan ama bu dünyayı yaşamayan güzel, anıt insanlar.
Önce kendilerini değil başkasını, başkalarını düşünen derviş insanlar.
Başkasını düşünme erdemi, insanı insan yapan temel varoluşsal / hilkat özelliği insanın. Başkasının acısını, derdini, iyi-kötü hâllerini paylaşma hasleti, inceliği, yerini ertelenemez arzuların, uyuşturucu hazların kölesine dönüşen, insanlığın sorunlarını duymayan, hissetmeyen, umursamayan hedonist, egoist, kariyerist ruhsuz türedilerin kabalıklarına, barbarlıklarına bıraktı!
İNSANI “ÇÖP” YAPAN ÇİP!
Çağ’da insan kalmadı. İnsan insanlığını koruyamadı. Makinalaştı. Robotlaştı. Yarı-insan, yarı-makina “cyborg” olarak adlandırılan bir tür var karşımızda. Ruhunu yitirdi insan. Çölleşti…
O bir Terminatör artık: Kendi kendini üreten, sonra da kendi kendini yok eden bir robot!
Klonlandığında “yenilenebilir” bir mahlûkât olacak bu; ama aslâ bir ruhu olmayacak. Ruhu olmadığı için de bir anlamı olmayacak, hayatımıza anlam, değer ve ruh katamayacak.
İnsan insan olmaktan çıkacak: Makina olacak. Yarı-insan, yarı-makina olacak bu insanımsı!
İnsanı alt eden, insanı dize getiren, insanı ezen, bitiren, öldüren, tarihe ve mezara gömen bir makina!
Bu ağda yaşanır mı? Elbette ki, yaşanmaz.
İnsan bu ağ’da sürüklenir durur oraya buraya…
Çöp olur…
İnsana yüklenen, ağlarına alan çip, çöp yapar insanı.
AZİZ İSLÂM’A HAZIRLAN EY İNSAN!
Nefes alabilen, nefes verebilen ve nefes olabilen, yaşayan ve yaşatan, peygamberlerin ve Allah dostu bilge insanların izinden giden güzel insanlar hâlâ var.
Ve daha çok var olacaklar…
İnsanın ruhunu da, fıtratını da, bedenini de yok eden, makinalarla üretilen gürültünün uyuşturduğu müzik festivallerinde insanın kişiliğini yok eden, sürülere dönüştüren, insanımsı kitleleri arzularının, hazlarının kölesi yapan bu tekno-pagan kültlerin oyuncağına dönüştüren bu ruhsuz ç/ağ’da insana ruhunu da, fıtratını da, özgürlüğünü de, karakterini de armağan edecek tek diriltici kaynak: İslâm.
Bunu görecek göremeyen gözler İslâm’ın insanı silkeleyip kendine getirerek dirilten hakikatlerini, anlam haritalarını derinlemesine görmeye başlayınca…
Pagan kültürün getireceği yer, tekno-pagan kült’lerin insanı kölesi yapan, insanı yeni bür barbarlık ağ’ının içine fırlatan, duyma ve düşünme melekelerini iptal eden ayartıcı din-dışı kutsallıkları olacaktı.
İnsana insanlığını hatırlatacak; insanı her dem diri tutacak; ruhunu, bedenini koruyacak, yalnızca Allah’ın önünde boyun eğen başka hiçkimsenin ve hiçbirşeyin önünde boyun eğmeyen, böylelikle insanı gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşturacak sahabe ruhlu insanı, şafak yağmurları’nı insanlığa armağan edecek tek kaynak, tek gelecek, tek yurt, tek umut ve tek kanatlandırıcı ufuk Aziz İslâm’dır.
O hâlde, Aziz İslâm’a hazırlan, hem de iyi hazırlan ey yürek ülkesinin çocuğu!
Moderniteye yakalandık. Postmoderniteyi yakalayıp aşmak zorundayız. O yüzden bu zorlu ve düşünmeye-kışkırtıcı konuyu yazmaya devam edeceğim. Vesselâm.
.Bu yazı bir çığlıktır: Çocuklarımızı öldürüyorlar bayım, uyuma!
Yusuf Kaplan
13/01/2023 Cuma
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - Bu yazı bir çığlıktır: Çocuklarımızı öldürüyorlar bayım, uyuma!
Bu yazı bir çığlıktır!
Ruhumuzu, geleceğimizi, hayallerimizi, rüyalarımızı yok ediyorlar: Kendi çocuklarımız, elimizden kayıp gidiyor… Çocuklarımızı bizden koparıyorlar…
Çocuklarımıza hiçbir heyecan, coşku ve ufuk sunamayan, sömürgeci, ruhsuz eğitim sistemi; hiçbir gelecek vadetmeyen kör ve kötürüm, yoz ve yozlaştırıcı kültür hayatı; hayal göremeyen, rüyaları olmayan, bütün sermayesini daha çok “köşe döndürecek” bön ve berbat projelere yatıran sarsak ve asalak medya ve sanat rejimi, çocuklarımızı gözümüzün içine baka baka elimizden alıyor; bizden, bizi biz yapan her şeyden koparıyor el ele, kol kola, omuz omuza vererek…
Biz de seyrediyoruz çocuklarımızın gözümüzün önünde elimizden kayıp gidişini, yok olmanın eşiğine sürüklenişini…
İyi de nereye kadar sürebilir ki, bu ölümcül sessizliğimiz?
TÜRKİYE’NİN EN TEMEL SORUNU EĞİTİM SORUNU!
Türkiye’nin en temel, en hayatî sorunu, eğitim sorunudur. Eğitim sorunu, bir millî güvenlik meselesi katına yükselmiştir!
Türkiye’de sömürgeci emperyalistlerin bile yapamayacakları, yapmaya aslâ cesaret edemeyecekleri kadar çocuklarımızı kendi değerlerimizden, kendi dünyamızdan, kendi rüyalarımızdan, kendi medeniyet dinamiklerimizden uzaklaştıran, bütün iddialarını yitirmiş, bütün ideallerini kaybetmiş ilkel, ruhsuz, ufuksuz bir eğitim sistemi; yoz ve sığ bir kültür hayatı; yabancılaştırıcı ve yozlaştırıcı bir sanat ve fikir hayatı; ve her şeyi banalleştirici, berbat bir medya rejimi var!
Aberlard’ı, Racine’i, Lizts’i, Voltaire’i, Rousseau’yu, Balzac’ı, Descartes’i, Bergson’u, Derrida’yı, Godard’ı, Truffaut’yu öğretmeyen, bu kurucu figürlerin ürettiği ruhu solutmayan, gördükleri rüyaları her daim yeniden üretmeyen bir Fransız eğitim sisteminden, kültür ve düşünce hayatından, medya rejiminden söz edilebilir mi?
Bunyan’ı, Blake’i, Shakespeare’i, Locke’u, Hobbes’u, Byron’ı, Wordsworth’u, Elizabeth çağını, Victoria çağını, Turner’ı, Constable’ı öğretmeyen, yaşatmayan, yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi İngiliz eğitim sistemi olabilir mi?
Bach’ları, Mozart’ı, Beethoven’i, Spinoza’yı, Luther’i, Kant’ı, Goethe’yi, Hegel’i, Nietzsche’yi, Husserl’i, Heidegger’i, Wagner’i öğretmeyen, yaşatmayan ve yeniden üretmeyen bir eğitim sistemi Alman eğitim sistemi olabilir mi?
Bu anaakım kurucu figürler Fransızların, İngilizlerin, Almanların iddialarının, ideallerinin, rüyalarının, hayallerinin ana kaynaklarıdır. Bu anaakım kaynakların dışında nice yan ve karşı-akım diyebileceğimiz isimler, ekoller, yaklaşımlar da var sözkonusu edilebilecek. Ama bu kadarı kâfî.
BAŞIMIZA DÜŞEN TAŞ...
Biz bize gelelim… Ve başımıza nasıl bir taş düştüğünü görelim…
Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Gurani, Molla Fenarî, Gazâlî, Yunus, Mevlânâ, Merâğî, Itrî, Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Galip, Levnî, Karahisârî, Taşköprülüzâde, Kâtip Çelebi kimdir acaba? Ne söyler bize bu kurucu şahsiyetler bugün? Ne anlam ifade eder yarınımız için? Çocuklarımızı geçtik; elitlerimiz, aydınlarımız, yazarlarımız için hangi rüyalara, hangi ideallere, hangi ufuklara, hangi yaratıcı atılımlara kaynaklık etmiştir acaba?
Kurucu şahsiyetlerini tanımayan, onlarla aynı rüyaları paylaşamayan, onların hayallerini, heyecanlarını, coşkularını, ideallerini, çilelerini, dertlerini yaşayamayan, hissedemeyen, soluyamayan, yeni hayallere, rüyalara, coşkulara, ideallere, iddialara dönüştüremeyen kuşaklar, kendilerini tanıyabilirler mi, dünyayı, dünyanın başka kültürlerini tanıyabilirler mi?
Kendisini, kendi dünyasını, kendi medeniyet ufkunu tanıyamayan, başkasını nasıl tanısın, başkasından nasıl yararlansın ki?
Shakespeare, kaç bin kez sahnelenmiş, yeniden yorumlanmıştır; Racine, aynı Yunan tragedyasını kaç kez yeniden sahneleme ihtiyacı hissetmiştir; Kant üzerine, Wagner üzerine, Goethe üzerine, Bach’lar üzerine, Locke üzerine, Byron üzerine kaç bin kitap yazılmıştır, kaç oyun sahnelenmiştir, kaç roman, şiir, felsefe metni yazılmıştır, kaç film çekilmiştir acaba, sayılarını bile bilebilmek o kadar zor ki şu internet çağında bile…
Ya peki, Merâğî kimdir, Levnî nedir, ne der bize, bilenimiz var mıdır gerçekten? Davud-u Kayserî, Kadı Burhaneddin, Molla Guranî, Molla Fenarî bilinmeden, Osmanlı düşünce ve ilim hayatının nasıl teşekkül ettiği bilinebilir mi?
SÖMÜRGECİ EĞİTİM SİSTEMİYLE NEREYE KADAR?
Eğitim sistemimiz, sömürgecilerin yapamayacağı kadar tahribat yapıyor… Kültür hayatımız, medya dünyamız kendi kültürümüze, sanatımıza, düşünce dünyamıza o kadar yabancı, o kadar ilgisiz, o kadar kör ve sağır, o kadar duyarsız ve hatta düşmanca tavır takınıyor ki, insanın çıldırırcasına haykırası geliyor, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye…
Bizim ahlâk, estetik ve adalet ilkeleri üzerinden insanlığa sunduğumuz görkemli ama bir o kadar da mütevazı; gittiği her yere ruh götüren, hayat bahşeden; yüzyıllarca hem zamanı, hem mekânı fetheden kurucu şahsiyetlerimizin inşa ettikleri kendi gök kubbemizi, kendi aziz medeniyetimizi tanımadan, yaşamadan ve yaşatmadan geleceğe ne söyleyebiliriz ki biz? Geleceğimizi nasıl teminat altına alabiliriz ki? Çocuklarımızın ideallerinin, ruhlarının, rüyalarının ve hayallerinin öldürülmesini nasıl önleyebiliriz ki?
Kendi hayalleri olmayanlar, başkalarının hayallerini yaşamaktan, başkalarının hayallerinin kölesi olmaktan, dolayısıyla yok olmaktan kurtulamazlar.
Evet, bu yazı bir çığlıktır! Yürek yangınına dönüşen, yazarına 40 küsûr yıldır uykularını haram eden bir çığlık!İnsanın bunalımı: Bilimin iki yüzü
Yusuf Kaplan
9/01/2023 Pazartesi
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - İnsanın bunalımı: Bilimin iki yüzü
Modernlikle birlikte geliştirilen bilim, evrensel değildir; lokaldir; Avrupalıdır, Avrupa uygarlığının fizik gerçekliği eksene alan gerçeklik fikrine dayanır. Temelde sadece Avrupa’ya özgüdür. Tarihseldir: Belli bir zamanla ve mekânla mukayyettir, sınırlıdır. Sözün özü, evrensel değil, taşralıdır.
Bütüncül değil parçalıdır: Hem derûnî/bütüncül hakikat fikrinden yoksundur hem de parçalı ve parçalayıcıdır: Önce insanın dış dünyasını cehenneme çevirir (explosion), sonra insanın iç dünyasında onulmaz yaralar açar, yangınların patlak vermesine yol açar (implosion).
Modern bilim, yangından mal kaçırma çabasıdır. Dünyayı yangın yerine dönüştürme uğraşı aynı zamanda.
Dış dünyada yaşanan her bilimsel patlama veya sıçrama (explosion), iç dünyada derin yarıklar açar (implosion).
İnsanın bunalımı, dış dünyanın işgalinin, iç dünyanın ihmaline ve imhasına yol açmasıdır: Anlam krizidir. Manevî buhrandır. Ağ’daş insanın geri dönüşü zor bir çıkmaz sokağa saplanıp kalmasıdır.
Çaresi, dış dünyanın kontrol ve kolonize edilmesi değil, iç dünyanın manevî ihtiyaçlarına karşılık verilebilmesidir.
BİLİMİN DÜNYASI: DÜNYANIN BİLİMİ
Bilimin dünyası, dünyanın bilimidir sadece. İnsan›ı anlama çabasını hep ikinci plana itti modern bilim.
Neden peki?
Bunun en temel sebebi, seküler-pagan Batı uygarlığının dünya görüşünün Bacon’cı dünya hâkimiyeti teorisine dayanıyor olmasıdır elbette. Bilindiği üzere, Francis Bacon, bilgi’yi güç olarak konumlandırarak, dünya üzerinde hâkimiyet kurmanın yolunun bilime hâkim olmaktan geçtiğini buyurmuştu!
Bilimin ruhu var mı?
Modern seküler bilim, insanı, varlığı, hakikati ve tabiî Yaratıcı’yı ıskaladı ve dünya üzerinde hâkimiyet kuracak temellerinin ve dinamiklerinin, kendisini de, insanlığı da yok edecek dinamitlere dönüşmesinin yapı yaşlarını döşedi.
Ruhsuz bilim ne işe yarar?
Ruhsuz bilim, dünyayı cehenneme çevirmekten ve insanın da, dünyanın da sonunu getirmekten başka bir işe yaramaz.
Modern seküler bilim, niceliğin hükümranlığını, insanın ve özgürlüğünün yok oluşunun eşiğine gelmesini sağladı.
İnsan, bilimin kölesi.
Bilimin din katına yükselten kilisesinin rahipleri, bilimsel buluşlarla, insana her şeyi unutmasını sağlayacak bir haz yaşatıyorlar. Önceden araçların kölesi olan insanı, bu kez hazlarının kölesine dönüştürüyorlar.
Bütün büyük bilimsel devrim ânları, hakikatin de, insanlığın da yok oluşunun tohumlarını ekiyor her defasında. İnsan, her bilimsel devrimde, kendisinde tanrısal güçler vehmediyor; böylesi ortamlarda dinle irtibatı asgarî düzeye iniyor modern tarih boyunca… Önce deizm, ardından ateizm patlıyor böyle zamanlarda!
Batılılar, savaş teknolojileri üzerinden geliştirdikleri bilimsel atılımlarla, dünyayı kontrol etmeyi başardılar; şimdi de içinden geçmekte olduğumuz dijital dünyanın bilimsel devrimiyle ayartıcı haz teknolojileri geliştirerek bu kez insanı, üstelik de ruhunu ve duygu dünyasını kontrol etmeye başladılar.
Haz teknolojileri, savaşın ve insanı uyuşturarak toplumları celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürmenin en heyecanlı, en kârlı enstrümanı. Kapitalizm insanın hazlarını, duygu dünyasını sömürerek semiriyor…
MÜSLÜMAN İLMİ: AKLIN, KALBİN VE RUHUN KEŞFİ
İslâm, çok yönlü bir bilim mefkûresi sunar bize: Müslüman ilmi, dünyanın işgali ve ele geçirilmesi değil, kalplerin keşfi, insanın en derinden yakalanması, içten fethidir.
Seküler pagan kapitalizmin şuh fahişsesi olarak işlev gören Batı bilimi, dünyanın yaşanılamaz bir yer haline getirilmesinin yapı taşlarını döşedi.
Müslüman ilmi, insanın önce kendini keşfetmesini, haddini bilmesini, bilmediğini bilmesini öğretir insana. İnsanın dünyaya değil kendi nefsine hâkim olmasını öngörür. Kendi nefsine hâkim olan, dünyaya nizam verecek insanca yaşanabilir bir medeniyet yolculuğunun yapıtaşlarını aşkla, zevkle ve şevkle döşer…
Modern bilim, insanı kendinden de, dünyadan da uzaklaştırır. Müslüman ilmi insanı hem kendine, hem Rabbine yaklaştırır, dünyayı cennet bahçesine çevirecek tohumları eker…
Özetle… Dünyada yaşanan yeni bilimsel gelişmeler, özellikle de smart teknolojilere dayanan yeni bilimsel devrim, inancın paradigmatik olarak değişmesine zemin hazırladı.
Mikrobilimsel devrim hem haz endüstrisini üreterek insanı ayarttı hem de insanın yaratıcılığının sınır tanımayan vehmini üreterek inancı zayıflattı.
Dromokrasi, insanı ayarttı; bunalımdan, sıkıntıdan “kurtardı”.
Modern bilimi, yaşadığı bunalımdan kurtaracak bir kurtarıcıya ihtiyacı var.
GÖKYÜZÜNDE KAT KAT AÇILAN BİRBİRİNDEN FARKLI ÂLEMLER GÖRDÜM
Yazıyı İstanbul-Van uçağında yazıyorum. Kaptan, biraz önce hava şartlarından, sert rüzgâr ve yoğun sisten ötürü Van’a iniş yapamayacağımızı söyledi.
Sabahleyin İstanbul Havaalanı’na Nesil’den Onur kardeşle gelirken İstanbul’da da yoğun sis vardı. Uçak ertelenebilir diye düşündük. Ertelenmedi ama şimdi Van’a inemeyebileceğini, Erzurum’a inebileceğini söylüyordu kaptanımız. Uçak biraz durdu havada öylece... Aşağıya baktım uçaktan: Katbekat asansör gibi, devâsâ bir binanın asansörü gibi aşağıya doğru akan iç içe dünyalar, kimi karlı, kimi yağmurlu, kimi aydınlık hatta güneşli, kimi karanlık ve sisli sayha sayha açılan dağ gibi apayrı dünyalar uzanıyordu önümüzde…
Sonra kat kat her birini geçtik… İlâhî kudretin rengârenk, renkâhenk ama sonunda nasıl da muhkem bir şekildeki birbirine denk, birbirini dengeleyen, birbirini besleyen fırtınalı, dalgalı, güneşli, karlı, tipili, yağmurlu katlarından geçtik teker teker…
.İslâmî söylemlerin iktidar olmasına izin verildi ama muktedir olmaları engelleniyor…
Yusuf Kaplan
8/01/2023 Pazar
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - İslâmî söylemlerin iktidar olmasına izin verildi ama muktedir...
Türkiye’deki bazı laik kesimlerde Amerika’nın, “Yeşil Kuşak” olarak da adlandırılan bazı küresel şebekeleri, İslâmî hareketleri Amerikan çıkarları için kullandığına dair saçma sapan bir iddia vardır.
Saçma sapan diyorum çünkü inanılmaz bir dezenformasyon dönüyor ortalıkta bu konuyla ilgili olarak.
MÜSLÜMANLARI “İSLÂM”LA KORKUTMAK!
Her şeyden önce, DEAŞ vesaire gibi terör örgütleri İslâmî hareket filan değildir. Bu terör örgütleri, Amerikalılar ve İngilizler tarafından İslâm’la savaşmak üzere icat edilmiştir. Bunu bileceksiniz. Bilmiyorsanız, konuşmayacaksanız!
Bu terör örgütlerinin İslâmî cemaatlerle, hareketlerle filan alakası yoktur. Dünya âlem de biliyor ki, bu örgütler Amerika veya İngilizler tarafından İslâm’ın önünü açmak için değil, aksine, İslâm’ın önünü tıkamak için icat edilmiş ve Müslüman toplumların, cemaatlerin ve hareketlerin üzerine salınmıştır.
Neo-Osmanlıcılık olarak icat edilen bir söylem var hem Batılıları hem de Müslüman toplumları Osmanlı ile korkutmak için… Güya Türkiye’de adına Neo-Osmanlıcı denen bir proje var ve bunun gerisinde Amerikalılar var! Bu tür pespaye söylemleri icat edip piyasaya sürenler bu ülkenin çocukları olamaz!.
Bu projenin bir başka versiyonu da yine Türkiye’deki bazı laik çevreler arasında dolaşımda. Bazı laik çevreler, Türkiye’de “Osmanlı hayalcileri” olduğunu, Osmanlı’nın hem “karanlık zihniyeti” temsil ettiğini hem de “emperyalist” olduğunu söyleyip duruyorlar.
Osmanlı medeniyetinden beslenenleri, sözedenleri “Neo-Osmanlıcı”, “Yeşil Kuşakçı”, “Amerikan uşağı” vesaire gibi yaftalamalarla ötekileştirip devre dışı bırakmaya çalışıyorlar.
“YEŞİL KUŞAK” NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Özetle… İslâmî hareketlerin Yeşil Kuşak’la filan ilgisi yoktur. Yeşil Kuşak, Batılı emperyalistler tarafından icat edilen terör örgütleri aracılığıyla İslâm’la savaşmak, İslâm dünyasının istikrarını bozmak ve dünyanın İslâm’dan nefret etmesini sağlamak gibi amaçlarla icat edilmiştir.
İslâm dünyasının, Müslüman toplumların istikrarını bozmak, İslâmî hareketlerin yükselişini durdurmak için icat edilen örgütleri sanki İslâmî hareketlere mensup örgütlermiş gibi lanse etmek ve İslâmî hareketleri vurmak için öne sürülen bu terör örgütlerini İslâmî hareketin bir parçası diye lanse ederek İslâmî cemaatlere, hareketlere bir de buradan saldırmak kabul edilemeyecek bir körleşme biçimidir. Batılıların kendi icat ettikleri terör örgütleri ile yaptıkları aşağılık işleri Müslümanlara mal etmek, bunu da “İslâmî hareketler Yeşil Kuşak tarafından kullanılıyor” diye düşünebilmek hem sığlıktır, olup bitenleri anlayamamaktır hem de ilkel bir davranıştır.
İhvan gibi bazı bölgesel ve küresel İslâmî hareketlere emperyalist devletler, istihbarat örgütleri ile sızmak ve kontrol etmek istemiş hatta bu tür hareketlerdeki bazı kişi veya klikleri kullanmış olabilirler. Hal böyleyken kalkıp da “İhvan, CIA ve MI6 tarafından kullanılıyor” demek, İhvan gibi güzide ve çilekeş bir harekete iftira atmak ve hatta buradan yola çıkarak da “İslâmî hareketlerin Yeşil Kuşak gibi projelerle Batılı emperyalistler tarafından kullanıldığını” söylemek aşağılık bir davranıştır.
Emperyalist küresel sistemin, bir yandan kendi çıkarlarını pekiştirmek ve İslâm’ın önünü tıkamak için kendi icat ettiği terör örgütlerini tepe tepe kullandığını, öte yandan da diktatörler veya antidemokratik kurumlar ve uydu bir elitokrasi tarafından kontrol ettiği İslâm dünyasında iktidara gelen İslâmî söylemleri benimseyen siyasî partilerin iktidara gelmelerine göz yumduğunu, muktedir olmalarını engelleyerek İslâm’ın önünü tıkadığını gözlemliyoruz.
İSLÂMÎ SÖYLEMLERİN MUKTEDİR OLMALARI ENGELLENİYOR…
İslâmî söylemlerin iktidara gelmelerine her yerde izin verildi ama bu hareketlerin hiçbirinin başarılı olmalarına aslâ izin verilmedi, başarılı olmalarının önü kesildi şiddetle.
Bütün Arap dünyası kışkırtıldı diktatörlüklere karşı; Batılılar, uyduları olan diktatörleri işleri bitince harcamaktan çekinmeyeceklerini gösterdiler; bu kez bu diktatörlüklere karşı liberal hareketler ve söylemler güçlendirildi. Ancak İslâmî söylemlerin liberal söylemlerin önünü keseceği fark edilince Arap dünyası cehenneme çevrildi, bütün özgürlük girişimleri bastırıldı ve kâbusla sonuçlandı.
Arap dünyasındaki İslâmî hareketlerin merkez üssü Mısır’da çok büyük vahşet işlendi: Hem Müslüman kitleler katledildi dünyanın gözü önünde hem de sonunda askerî darbe yapıldı.
Vahşet öylesine ürpertici boyutlara taşındı ki, İhvan›ın lideri Muhammed Mursi, mahkemede yargılanırken yargılama sırasında canlı canlı hayatını yitirmesine göz yumuldu: Küresel sistem ve uşakları, sonraki Müslüman kuşakları “kaderiniz işte böyle olacak!” diye korkutmak istiyordu böylece!
“İnsan hakları” mı demiştiniz?
Aşağılık adamlar bunlar!
İslâm›ın önce bir medeniyet sıçraması geliştirmesinin, sonra da bu sıçramayı meydan okumaya dönüştürmesinin önlenmesi için geliştirilen stratejilerden biri, terör örgütlerinin yanı sıra Şiî İran’ın önünün açılması ve Yemen’e kadar bütün bölgeye yerleştirilmesi stratejisi. Gelecekteki büyük savaşın, Sünnî-Şiî çatışmasının tohumları ekiliyor böyle böyle…
Şia›nın devrim yapmasına göz yumuluyor ama Ehl-i Sünnet’in kalelerinden biri olan Mısır’da Müslümanların iktidar olmalarına asla izin verilmiyor, yaşanan iktidar tecrübesi faciayla sonuçlanıyor.
Türkiye’de de İslâmî çevrelerin iktidarı ilk iktidar denemesi Refahyol’un başbakanı Erbakan iktidarı askerî darbeyle sona erdirildi.
İslâmî çevrelerin ikinci iktidar denemesi Ak Parti iktidarı önce kapatma davasına maruz kaldı, sonra hukukî darbelere, ekonomik darbelere ve nihayet 15 Temmuz askerî darbelerine maruz kalmaktan kurtulamadı.
İslâmî söylemlerin, siyasî olarak iktidar olmalarına izin verildi ama fiîlî olarak iktidar olmalarına aslâ izin verilmedi. Bunun nedenleri ve bu netameli ama köklü sorunun nasıl çözümlenebileceği meselesi üzerinde kafa yormak zorundayız.Kaygan zeminlerde patinaj yapmak, İslâmî geleceği yok ediyor…
Yusuf Kaplan
6/01/2023 Cuma
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - Kaygan zeminlerde patinaj yapmak, İslâmî geleceği yok ediyor...
İslâm, bizim geleceğimiz olabilecek mi, diye sormak istemiyorum; çünkü İslâm insanlığın geleceğini şekillendirecek bir seçenek olmaktan uzaklaştırıldı, uzaklaştırılıyor…
Dünyada da, Müslüman toplumlarda da görünür gelecekte İslâm’ın insanlığın bir geleceği olma imkânları yok ediliyor adım adım...
ÜÇ TEMEL VAROLUŞSAL MESELE
İslâm’ın insanlık için, insanlığın insanca yaşayabileceği bir dünyanın inşası için bir gelecek olma imkânını ortadan kaldıracak zihnî savrulmalar yaşanıyor son iki asırdır İslâm dünyasında.
Sadece zihnî savrulmalarla sınırlı değil yaşadığımız ikinci büyük medeniyet krizinin yol açtığı ontolojik sorunlar. Müslümanlar bu süreçte Müslümanca yaşama Zemin’lerini de, çağa İslâm’ın damga vurması, ruhunu vermesi, çekidüzen vermesi, çağın zeitgeist’ını oluşturması anlamında Müslüman Zamanı’nı da kaybettiler.
Müslümanların Zihin’leri Müslümanca işlemiyor, çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşmüş durumda; yaşadıkları zemin Müslümanca nefes alıp verecekleri bir zemin olma özelliklerinden mahrum, Zaman’a İslâm’ın kuşatıcı ve diriltici ruhu hükmetmiyor.
Bütün bunlar, Müslümanların tarih dışına düşmeleri, zamanlarını şaşırmaları, durdukları yeri kaybetmeleri, diriltici ruhlarını yitirmeleri anlamına geliyor: İşte bu epistemolojik kırılma ve ontolojik kopuş, Müslümanların sürgit kaygan zeminlerde patinaj yapmalarına yol açıyor…
Müslümanların önümüzdeki on yıllarda yüzleşmesi gereken en temel varoluşsal mesele, Müslüman zihnini, Müslümanca yaşama zemin’ini ve müslüman zaman’ını yitirmelerinin yol açtığı en yıkıcı sorunların başında gelen İslâm’ın sekülerleştirilmesi ve protestanlaştırılması sorununun önüne nasıl geçilebileceği yakıcı sorunudur.
BATI, HEGEMONYASINI İSLÂM DÜNYASINI KONTROL ETMESİNE BORÇLU
Batılıların dünya üzerindeki hegemonyalarını sürdürebilmeleri, İslâm dünyasındaki hegemonyalarını sürdürebilmelerine bağlı.
Batılılar dünya üzerindeki hegemonyalarını, İslâm medeniyetini önce parçalamalarına, sonra da tarihten uzaklaştırmalarına borçlular.
O yüzden İslâm dünyasının hem siyasî olarak hem etnik ve mezhebî olarak hem de stratejik olarak paramparça olması, aslâ İslâm Birliği gibi projelerle bütünleşme çabası içine girmemesi, bu tür girişimlerin sürgit engellenmesi Batılılar açısından hayatî önem taşıyor.
Batılılar, İslâm dünyasını durdukları için dünya üzerinde hegemonya kurdular.
Batılıların hesapları olabilir ama Müslümanların da her şeye rağmen boş durmadıklarını, en azından yerli ve yabancı emperyalizm biçimlerine karşı direnme biçimleri geliştirerek direndiklerini söyleyeceğim. Batılılar, dünya üzerindeki bütün medeniyetleri ve güçleri etkisiz hâle getirdiler, direnenlerin direnç noktalarını kırdılar ama İslâm’ın direnç noktalarını kırmayı başaramadılar.
Küresel sistemin zorbalıklarına, hukuksuzluklarına ve saldırılarına direnen coğrafya, insanlığın haysiyetini koruyan İslâm coğrafyası yalnızca.
Müslüman toplumlardaki hiç de hafife alınmayacak ve Batı sömürgeciliğini deşifre eden yegâne şifre çözücü ve oyun bozucu dinamik olan İslâm’ın bu dinamizmini kırmak için Batılıların İslâm dünyasında uyguladığı etkili, sonuç getirici bazı tehlikeli projelere dikkat çekmek istiyorum burada.
Müslümanların İslâm’la da, Çağ’la da ilişkilerini problemli hâle getirecek en sinsi projelerin başında İslâm’ı Protestanlaştırma projesi geliyor. Bu projenin temel hedefi, Müslümanların İslâm’dan şüphe etmelerini, kendilerine olan güvenlerini yitirmelerini sağlayacak, hastalıklı, Garpzede, ezik, savunma ve yenilgi psikolojisiyle zihinleri çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüşen “hormonlu Müslümanlar” icat etmek.
Özetle söylemek gerekirse… Bu projenin en önemli, düşündürücü sonuçlarından biri şu: Müslümanlar tarihte ilk defa, İslâm’ı hayatlarını belirleyen bir dinamik olarak görmemeye başladılar. İslâm’ın protestanlaştırılması ve Müslüman toplumların sekülerleştirilmesiyle birlikte Müslüman toplumlar, hâdiselere İslâmî bir nokta-i nazar’dan bakma melekelerini yitirdiler. O yüzden kaygan zeminlerde patinaj yaptıklarını göremiyorlar.
Müslüman toplumlardaki genç kuşaklar, geniş kitleler, ilk defa, İslâm’ın insanlık için bir gelecek olmadığı inancını dillendirmeye başladılar.
Oysa bu büyük bir yanılsama ve aldatmacadır!
Çünkü insanlığın önündeki tek gelecek, İslâmî gelecek’tir: Dünya hiçbir zaman bu kadar İslâm’a gebe olmamıştı.
.Yeni nesil devşirmeler: Beyazlaştırma ve Hıristiyanlaştırma projeleri
Yusuf Kaplan
2/01/2023 Pazartesi
Yeni Şafak · YUSUF KAPLAN - Yeni nesil devşirmeler: Beyazlaştırma ve Hıristiyanlaştırma projeleri
Yıl: 1900. Afrika’daki Hıristiyanların oranı sadece % 3.
Yıl: 2000. Afrika’daki Hıristiyanların oranı % 30 ve hatta üzeri!
İnanılır gibi değil!
Bunun sırrı ne, peki?
Hıristiyanlığın gücü, muhkem, muhteşem bir din olması mı?
Hayır!
Ne peki?
Elbette ki, emperyalizm.
HIRİSTİYANLIK NEDEN VE NASIL ÖLÜ DOĞDU?
Hıristiyanlık öldü.
“Baştan ölü doğdu Hıristiyanlık”, diyebiliriz ilk yarım asır sonrası süreç için.
Vahiy geldi ama muhafaza edilemedi: Roma zulmü ve paganizmi, ilk Hıristiyan mü’minlere kan kusturdu, hayatlarını cehenneme çevirdi.
Katliam katliam üstüne…
Katliam katliam üstüne…
İnananlar nefes alamadı, nefesleri boğuldu.
Hıristiyanlık böyle böyle paganlaştırıldı, dolayısıyla ölü doğmuş oldu!
Sonrası, malum…
Haşmetli Roma’nın çöküşü, paganlaştırılan Hıristiyanlığın Bizans›ı ve Roma›yı teslim alışı.
Önce Bizans’ın, ardından da Roma’nın Hıristiyanlaşması.
Sonra da Hıristiyanlığın Bizanslaşması ve Romalılaşması: Ruhunu yitirmesi, her tür kullanıma müsait bir aygıt hâline getirilmesi.
Güç devşirilecekse, Kilise’den devşirilecek olması.
Tabir caizse, Kilise makinası’nın güç dağıtan, krallara taht giydiren, dünyaya nizam veren yeni bir firavuna dönüşmesi.
Kilise’nin firavunlaşması: Parayla günah çıkarma âyinleri yapılmasına vardırılacak kadar işin zıvanadan çıkması!
Kilise’nin günahlarını çıkaracak bir kuruma ihtiyaç duy/ul/ması ama böyle bir kurumun bulunamaması, tabiî olarak.
HIRİSTİYANLIK, BATI DIŞINDA DİRİLTİLİYOR… NEDEN PEKİ?
Hıristiyanlık bu tarihî ve felsefî özetten de anlaşılacağı üzere, paganlaştırıldığı ve yurt edindiği Avrupa’da daha baştan ölü doğmuştu. Şimdi fiilen ölü artık. Sadece cenazesi kaldırılmadı. Katafalka konuldu, ölüm törenini bekliyor ama izin verilmiyor bizzat Vatikan tarafından!
Hıristiyanlık Avrupa’da öldü. Afrika’da, Latin Amerika’da yayıldı inanılmaz paralar harcanarak Vatikan tarafından. Evet, Hıristiyanlık Batı’da öldü ama Afrika ve Latin Amerika’da diriltildi zoraki olarak!
Nasıl?
Elbette ki, emperyalist yöntemlerle…
Afrika’yı baştan başa dolaştım ben… En ücra köylerde hiç de küçük olmayan kiliseler gördüm… Her yerde... Afrika’nın her ülkesinde…
Kilise dikilen yerlerin, köylerin Hıristiyan köyler olup olmadığını her soruşumda aldığım cevap aynıydı ve şok etmeye yetmişti beni: Hayır!
Bu köylerin hiçbiri Hıristiyan ahalinin yaşadığı köyler değildi! Neden ve nasıl dikilmişti bu kiliseler öyleyse?
Hedef göstermek için: Bir gün buralar ele geçirilecek, Hıristiyanlaştırılacak!
Daha da vahimi ne, biliyor musunuz?
Dert, buraların Hıristiyanlaştırılması değildi. Dert, Afrika’nın, Latin Amerika’nın tabiî kaynaklarının, zenginliklerinin ele geçirilmesi, yağmalanması, Avrupa’ya taşınmasıydı.
Amerika kıtalarının (fethiyle değil) işgal edilmesiyle birlikte Avrupa ekonomisi 6 kat büyümüştü!
İnanılır gibi değil gerçekten!
Emperyalizmin böylesi görülmedi!
Hıristiyanlık Afrika’ya yerleşti, Amerika kıtaları zaten çoktan Hıristiyanlaştırılmıştı: Dünyada Hıristiyanların en yoğun olduğu kıtalar Amerika kıtaları ve Afrika kıtası el’an!
Sırada Asya kıtası var…
Sırada Asya kıtasının kurucu, motor ülkeleri Çin, Hindistan, Endonezya ve Türk cumhuriyetleri var…
Hıristiyan kiliseleri, özellikle Vatikan bu ülkelere çok büyük yatırımlar yapıyor.
Özellikle Kore’yi pilot ülke olarak seçtiler başından itibaren: Her tür pisliğin, rezilliğin kaynağı Kore şu ân: Özellikle liseli gençler, eşcinsel sapkınlık biçimlerine özendiriliyor çeşitli müzik grupları tarafından. Sadece Kore’de değil, bütün küre ölçeğinde!
Gençleri ses’le devşiriliyorlar!
Amaç Hıristiyanlığın yaygınlaştırılması değil, kapitalizmin ve dolayısıyla Batı hâkimiyetinin önünün açılması. Kilise, bu iğrençliğe aracılık etmekte hiçbir sakınca görmüyor!
Aksine!
Bütün dertleri yerli kültürleri, inanç sistemlerini önce geriletmek, etkisiz hâle getirmek, sonra da bitirmek!
Budizm bitti, bitirildi!
Hinduizm bitti, bitirildi!
Taoizm bitti, bitirildi!
Konfüçyanizm bitti, bitirildi!
Ama İslâm bitirilemedi!
YENİ NESİL DEVŞİRMELER: BEYAZ TÜRKLER VE BEYAZ KÜRTLER HIRİSTİYANLAŞTIRILACAK!
O yüzden sırada İslâm var. Afrika’da İslâm’a siyasî olarak büyük darbe vurdular ama akîdevî olarak büyük darbe vuramadılar! Afrika’da Hıristiyan yapılan toplumlar yerel Afrika kültürlerini benimseyen toplumlar. Onları kolayca Hıristiyanlaştırabildiler çünkü direnç noktaları İslâm gibi güçlü değil’di hiçbir zaman!
Ama önümüzdeki süreçte Vatikan, Müslüman toplumları Hıristiyanlaştırma projesini gündeme aldı: Önce İslâm›dan uzaklaştırıp laikleştiriyorlar, sonra Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine başlıyorlar…
İki aşamalı devşirme stratejisi uyguluyorlar…
Türkiye’de şu an bu iki aşamalı stratejinin birinci aşaması başarıldı.
Şimdi ikinci aşama devreye sokulmuş durumda. Bu süreç Özal’lı yıllardan itibaren işletiliyor Türkiye’de. Ama son 5-6 yılda Doğu’da ve Güney Doğu›da bütün insanımız ama özellikle de Kürt ve Alevî kardeşlerimiz hızla Hıristiyanlaştırılıyor… Anadolu seyahatlerimde öğrendiğim en ürpertici haberlerin başında bu geliyor…
Devlet uyuma!
Sayın Soylu, sayın bakan, meseleye yakından bakın lütfen!
Bu yazıdan sonra bazı örgütlerin ve aşağılık şebekelerin beni hedef tahtasına oturtacaklarını biliyorum ama umurumda bile değil bu.
Gelen en büyük tehlike şu bu bağlamda: İstanbul’un ve İzmir başta olmak üzere bütün Ege ve Akdeniz sahillerimizdeki şehirlerimizin özellikle üst, varlıklı sınıflarının hızla Hıristiyanlaştırılmaya başlanacağını düşünüyorum.
Neden üst sınıflar Hıristiyanlaştırılacaklar?
Şundan: Bu aileler, İslâm’la bağları en zayıf toplum kesimleri. Avrupa’da, Amerika’da geçiriyorlar hayatlarının bir bölümünü.
Afrika’da ve diğer kıtalarda olduğu gibi üst sınıflar Hıristiyanlaştırıldığı zaman o ülkeler üzerinde önce hâkimiyet kuracaklar sonra da kaynaklarını Batılılara daha rahat peşkeş çekecek Hıristiyanlaşmış ve beyazlaşmış yerliler, icat edilen sözümona bu yerli yönetici sınıflar!
Bunlara yeni nesil devşirmeler diyebiliriz.
Önceki kuşaklar laikleştirilerek devşirilmiş, ülkenin iktidar kast’ı yapılmıştı. Ülkenin kültür, sanat, eğitim, iktisat, bürokrasi ve hâriciyesine bu devşirmeler hükmediyor o yüzden.
Şimdi de yeni kuşaklar önce beyazlaştırılarak sonra da Hıristiyanlaştırılarak devşirilecekler…
Türklerin de, Kürtlerin de beyazlaştırılarak devşirilen sınıfları çoktan icat edildi Türkiye’de. Şimdi sırada Hıristiyanlaştırılarak devşirilme süreci var…
Sözün özü: Bu ülke iki asırdır kimseden çekmedi devşirmelerden ve devşirmelerin devşirmelerinden çektiği kadar!Yılbaşı çılgınlığı ve ruhunun çalındığını haykırmak!
Yusuf Kaplan
1/01/2023 Pazar
Yeni Şafak · Yusuf Kaplan - Yılbaşı çılgınlığı ve ruhunun çalındığını haykırmak!
Yılbaşı, tam bir çılgınlığa dönüştü bu ülkede! Ürpertici bir yılbaşı çılgınlığı yaşanıyor her yerde...
Kapitalist haz ve tüketim endüstrisi, Baudrillard’ın ifadesiyle, yeni bir barbarlık biçimi üreterek kitleleri haz ve tüketimin kölelerine dönüştürmeyi başardı!
PAGANİZMİN ZAFERİ!
Bu yılbaşı çılgınlığı, aslında insanı insanaltı ruhsuz, mekanik bir varlığa dönüştüren, kitleleri ayartıcı kapitalist tüketim biçimlerinin köleleri hâline getiren, dil’i, konuşma’yı, anlam’ı bitiren hız, haz ve ayartıyı kutsayan, din-dışı kutsallıklar icat eden paganizmin zaferi!
Hem sefih kapitalist tüketim biçimleri hem de pagan hız, haz ve ayartı biçimleri, Hıristiyanlıkla ilgisi olmayan, Hıristiyanlığı da paganlaştıran yılbaşı çılgınlığının kitlelerin afyonuna dönüşmesine, kitleleri uyuşturmasına yol açıyor bir ay boyunca...
Çarşıda-pazarda, işyerlerinde, alış-veriş merkezlerinde, televizyon ekranlarında, a-sosyal medyada, velhâsıl, her yerde Noel Baba soytarıları cirit atabiliyor bu ülkede bile!
Sadece işyerlerinde, resmî veya gayr-ı resmî kurumlarda değil, sitelerde, büyük yerleşim merkezlerinde –hatta evlerde bile– devâsâ çam ağaçları dikildi; sokaklar, caddeler Noel Baba figürlerinden geçilmez oldu!
Dört beş yıl önce başladı bu çılgınlık, o gün bugündür yazıyorum bunu ama bugün, 2023 itibariyle zıvanadan çıktı!
İnanılır gibi değil gerçekten?
CELLADINA ÂŞIK OLMAK TAM DA BUDUR İŞTE!
İyi de, burası neresi?
Müslüman memleketi değil mi?
Bu soytarılık, bu özenti, bu aşağılık kompleksi bir toplumun zihnî, kültürel ve sosyal bakımlardan tefessüh edişinin, dekadansın eşiğine sürüklenişinin, dekandansla dans edişinin göstergesi değil mi?
Celladına âşık olmak tam da bu değil mi?
Bir toplumun savaş meydanlarında değil televizyon ekranlarında, sanal medyada, hatta sokaklarında, caddelerinde, alış-veriş merkezlerinde zihnen teslim alınmasının, kültürel intiharın eşiğine sürüklenmesinin ürpertici habercisi değil midir bu?
İnsan, Bilge Adam Aliya İzzetbegoviç'in o ünlü sözünü hatırlamadan edemiyor: “Savaş, ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”
KAYBEDENLER, KAZANANLARI NİÇİN ALKIŞLAR Kİ?
İyi de, nedir bu?
Kaybedenlerin kazananları alkışlamasıdır. Dedim ya, celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüşmesidir, elbette ki.
Fiilen işgal edilmeyen, köleleştirilemeyen bir toplumun zihnen işgal edilmesi, köleleştirilmesidir –bir asırdır yaşadığımız bu traji-komedi.
Dışardan sömürgeleştirilemeyen bir toplumun içerden kendi-kendini sömürgeleştirme aymazlığı sergilemesidir.
Soru şu burada: Kaybedenler, kazananları niçin alkışlar ki?
Kültürel, zihnî, ontolojik intiharın eşiğine sürüklendiği, medeniyet iddialarını, değerlerini, ruhköklerini, kısacası, yönünü ve yörüngesini yitirdiğini bile göremeyecek kadar entelektüel melekeleri körleştiği, celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüğü için...
İYİ DE “İSTİKLAL SAVAŞI”NI NİÇİN VERDİK Kİ BİZ?
Daha da vahimi, tarihten silinenlerin, tarihin önünde sürüklenenlerin, kendilerini tarihten silen, önlerine katıp sürükleyen “düşmanları” tarafından istiklal savaşı verilen bir ülkede istiklal savaşından sonraki süreçte savaşmadan, içerden, özellikle de içerdeki sömürge kafalı elitler tarafından teslim alınması ve dize getirilmesidir bu!
İnsan sormadan edemiyor: İyi de, mademki, sömürgeci Batılıların bütün değerlerini, yaşama biçimlerini, iyice içini boşaltarak tepe tepe tükettiğimiz kültürlerini benimseyecek idiysek biz o istiklal savaşını niçin ve kime karşı verdik peki?
Bu soru, önemli; hem de çok önemli.
Bu sorunun cevabını vermeden önümüzü göremez, geleceğe emin adımlarla yürüyemeyiz hiçbir zaman. Bu, çok iyi bilinmeli.
KÜLTÜREL BAĞIMSIZLIK OLMADAN ASLÂ!
Bütün bunlar şu yakıcı gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Bir ülkede entelektüel ve kültürel bağımsızlık mücadelesi kazanılmadan o ülkedeki istiklal ve istikbal mücadelesi aslâ kazanılamaz.
Asıl bağımsızlık mücadelesi, entelektüel ve kültürel bağımsızlık mücadelesidir.
Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, ülkeyi yöneten insanlar, 2023 seçimlerinden sonra bu gerçeği eksene alan köklü, uzun soluklu stratejiler geliştirmesini bekliyorum. Yoksa yok olmaktan ve bu ülkeyi leş kargalarına kendi ellerimizle teslim etmekten kurtulamayacağız –Allah muhafaza.
Bu ülkede, eğitimde, fikirde, kültürde, sanatta, medyada gerçek anlamda ve çok yönlü bir kültürel ve entelektüel bağımsızlık mücadelesi verilmediği sürece, maddî alanlarda dikkate değer ölçüde başarı elde ettiğimiz bağımsızlık mücadelesi bumerang etkisi yapar, geri teper ve bütün hayallerimiz suya düşer...
Sözün özü: Bir ay boyunca her yerde tanık olduğumuz kapitalist tüketim biçimleri, pagan yılbaşı ritüelleri, toplumu sefih bir dünyevîleşmenin eşiğine sürüklemeye, değerlerini delik deşik etmeye, toplumun ruhunun çalınmasına yarıyor sadece... Toplumun ruh köklerinin altını oyuyor, kültürel intiharın eşiğine sürüklüyor...
Toplum, bu sefih çözülme biçimleri karşısında “ruhunun çalındığını” haykırmazsa işimiz yaş demektir!
Kaldı ki, yılbaşı çılgınlığı, ruhu çalınmak istenen bir toplumun, başka bir düzlemde, ruhunun çalındığını haykırması değil midir, aslında
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Yusuf Kaplan
1/01/2024 Pazartesi
Sürrealist ressamlar çok erken yaşamış göçmüşler bu dünyadan! Türkiye’ye, özellikle de son yarım asırda yaşadıklarımıza bakarak konu bulmakta da, “konu mankeni” bulmakta da zorlanmazlardı sürrealist ressamlar oysa!
SÜRREEL BOYUTLAR KAZANAN ATATÜRK İSTİSMARI
Türkiye, sürrealizm cenneti’ymiş, sürrealist ressamların arayıp da bulamadıkları absürdlüklerin yaşandığı tuhaflıklar ülkesiymiş, diyerek bayram yaparlardı!
Evet, Türkiye, sürrealist ressamlara taş çıkartacak ölçüde ürpertici sürreel / gerçeküstü / absürd hâdiselere sahne oluyor. Suudi Arabistan’da yaşanan -neredeyse iki ülke arasında büyük ölçekli bir diplomatik krizin eşiğinden dönülen- futbol hâdisesi, ne kadar absürd, ne kadar gülünç bir hâdise öyle!
Yönetmeliklerde ve anlaşmalarda olmadığı açıkça ortaya çıkan ama Ali Koç’un beklenmedik bir manevrasıyla programa sokulmaya çalışıldığı söylenen Atatürk tişörtü çıkışıyla hâdise bir anda futbolu aşarak siyasî bir krize dönüşüverdi.
İkinci bir Gezi provokasyonu mu tezgâhlanıyordu acaba?
Ortalık bir anda karıştı çünkü: Atatürk inanılmaz bir şekilde istismar edildi: Hatta bazı sosyal medya hesapları kelimenin tam anlamıyor sapıttılar: Mustafa Kemal’i Kabe’nin üzerine oturtma alçaklığını, haysiyetsizliğini gösterme cüretinde bile bulunmaktan çekinmediler!
Yaşanan şeyin Kabe ile ne alakası vardı, değil mi?
Ama gizli bir el, düğmeye basmışçasına iş zıvanadan çıktı ve bir anda İslâm’ın kutsallarına inanılmaz saldırılar aldı başını gitti sosyal medyada ve sahte hesaplar üzerinden!
Fetöcü hesaplar okyanus ötesinden hadiseyi kızıştıracak yayınlar yapmaya başladılar!
Ülkenin ana muhalefet partisinin genel başkanı Özgür Özel çok acemice, kışkırtıcı ve ağzı “köpük dolu” açıklamalar yaptı.
Ekrem İmamoğlu, bu şovu kaçırır mıydı hiç? Kitleleri hemen Beşiktaş’a topladı ama İmamoğlu’nun çağrısına uyarak Beşiktaş’ta toplanan yalnızca bir avuç insandı!
Atatürk istismarının bu seçimlere damga vuracağı anlaşılıyor! Halkı kin ve nefret tohumları ekerek provoke edenlere karşı emniyet güçlerimiz gereken güvenlik tedbirlerini almakta tereddüt etmemelidir!
İSTANBUL SERMAYESİ BEYAZ TÜRKLERİN OPERASYON DENEMESİ
Küresel Yahudi sermayesinin uzantısı devşirmeler çetesi İstanbul sermayesi Beyaz Türkler, Riyad’da bir futbol hadisesi üzerinden Türkiye’ye operasyon çekiyor. Celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştürülen zavallı “zenci” Türk “seyrici”si de bu zokayı yutuyor kolayca!
Bir taşla bir kaç kuş birden vurmak diye buna denir işte: Hem halkın Gazze’ye desteğini yok etmek hem Türk-Arap düşmanlığını körüklemek hem de ülkeyi seçim öncesi kaosa sürüklemek istiyorlar.
Ali Koç’un bu hadisede bir rolü var mıdır, yok mudur, araştırılmalıdır.
Maçın Riyad’da oynanmasını onun istediği ortaya çıktı.
Neden Riyad?
Türkiye’de stad mı bulamadınız?!
Ayrıca Ali Koç’un, Fenerbahçe’nin bir Yunan takımıyla oynadığı maçta Yunan seyircinin veya yetkililerin statta Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh sözünü stada yazarak, bu sözle dalga geçildiğini gördüğü halde neden cıngar çıkarmadığı, Riyad’da olduğundan daha ağır şartlar ileri süren Yunan takımının bütün şartlarına harfiyen uymayı taahhüt edip neden kuzu kuzu uyduğunu merak ediyorum doğrusu.
Ali Koç üzerinden Türkiye çok netameli hadiseler yaşayacak!
Suudi Arabistan’da Riyad’da yaşanan hâdise bir futbol hadisesi değildir. Seçimler öncesinde ülkeyi kaosa sürüklemeye ve kamplaştırmaya dönük bir operasyondur.
Yeni, Gezi benzeri bir operasyon tezgâhlanıyor.
İğrenç bir İslâm düşmanlığı pompalanıyor!
Bütün sorumlular gecikmeden hesap vermelidir!
Vesselâm.
.Karadağ’dan Kotar’a Balkanlar’ı yaşatan ruhun izini sürmek…
Yusuf Kaplan
7/01/2024 Pazar
Dünle ve başka yerlerle, yer yer silkleyici karşılaştırmalar yapmamıza imkân tanıyan Büyük Balkan Seyahatimizi Seyfullah Yiğit kardeşimizin kaleminden sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz…
***
İşkodra’dan Karadağ ülkesine doğru yine yollardayız. İşkodra’da Hasan Rıza Paşa’yla derin nefes aldığımı ifade edeyim. Ruhum doydu ve hatta taştı. Dün İskodra’da, Balkanlar’da, Afrika’da mazlumları yalnız bırakmadık, canımız pahasına direndik ve onları koruduk, destan yazdık. Bugün de Gazze’de bütün insanlığın haysiyetini koruyan destansı bir direniş ortaya koyuyoruz. Dün olduğu gibi yarın da insanlığın haysiyetini yalnızca biz, yalnızca inanmış ve adanmış Müslümanlar koruyabilir hakikatini ispat ediyoruz bütün dünyanın gözü önünde. İşkodra’da yazdığımız destanı Gazze’de yeniden yazıyoruz hamdolsun.
Karadağ, Avrupa’nın çamaşır makinesidir, diyor mihmandarımız. Avrupa’nın bütün kirli parası Karadağ’da aklanır. Bu sebeple çok zengindirler. Elinde mikrofon yine anlatıyor akıcı bir üslupla Mihmandar Süleyman, doğuştan rehber doğmuş sanki. Kabiliyetli ve işinde mahir biri.
KARADAĞ’IN ZENGİNLİKLERİ VE YOKSULLUKLARI
Karadağ, Sırbistan’dan ayrılıp bağımsızlığına kavuşunca Sırbistan’ın denize çıkışı kalmamış. Bu aslında Karadağ’ın aleyhine bir durum. Yarın bir gün bir kargaşa çıksa Balkanlar’da Sırbistan yeniden denize çıkmak isteyecektir. Yani Balkanlar kaynayan bir kazandır demek istiyoruz.
Mihmandarımız konuşurken Karadağ’daki ilk durağımız “zenginler adasına” tepeden bakacak bir konumda durduk. İşte burası zenginler adası dedi, mihmandarımız.
Bilinçli olarak fotoğraf çekmedim zenginler adasında. Sizi merak etmiyorum demek istedim. Zenginler adasını meşhur eden Tito. Nasıl bir komünistse artık! Burası küçük bir yer. 100 yıl önce fakirlerin balık tutarak yaşadıkları bir yerken şimdi sadece zenginlerin kaldığı bir yere dönüştürülmüş. Bence güzel bir yer değil. Hiçbir esprisi yok. Hatta şöyle bir yorum yaptım. Burası 100 yıl önce yoksul ama gönlü zenginlerin yaşadıkları bir yerken şimdi zengin ama gönlü yoksulların, bencillerin yaşadığı bir yer haline dönüşmüş. Kendilerinden başka kimseyi almıyorlar. Büyük büyük paralarla zenginlerin birbirine hava atıp caka sattıkları bir yer. Üstelik dünya nüfusunun yarısından fazlası açlık sınırındayken bu yerlerde ultra lüks sefih, ruhsuz hayatlar yaşanıyor.
BUDVA’NIN DAR SOKAKLARI, TARİHÎ “KONAKLARI”…
Tatil şehri olan Budva’da durduk. Budva ilginç bir şehir. Bulunduğumuz yerin karşısı Venedik. Arada deniz var. Venedik döneminden kalma surlar var Budva’da. Surların dışında çirkin çirkin iri yapılar var. İnsanın üzerine üzerine gelecek şekilde hoteller yapmışlar. Doğayla kavgalı bir mimari. Sadece bizim memleketimizde yok, burada da var doğayla kavgalı yapılar. Budva’da tarihî surların içinde soylular, dışında da halk yaşıyormuş. Ohri şehrini hatırlayın şimdi. Safranbolu evlerine benzeyen tarihî Ohri şehrinin sokaklarını zihninizde canlandırın. Bey’in evi de halkın evlerinin yanında bir ev. Ve bir odasının altından yol geçiyor. Üstü kapalı, altı açık bir köprü vazifesi gören bir bey konağı. Budva’da ise soylular surların içinde halk surların dışında yaşıyor. İslâm medeniyeti ile Batı uygarlığı arasındaki fark çok net değil mi?
Batı uygarlığı, bütün insanlığı kuşatacak bir nizam kurmaya müsait değil. Bunu, sadece iki medeniyetin tarihi şehirleri üzerinden bile görmek mümkün. Budva’nın sokakları çok dar. Meydanları küçük. Eskiden meydanlarında şairler şiir okurmuş. Gördüğümüz bir meydanda ilginç bir adam yerde oturmuş müzik icra ediyordu. İşini sevdiği belli. Kendisini tamamıyla müziğine vermiş. Etrafında insanlar hem dinliyorlar hem de video kaydı yapıyorlar. Budva’nın tarihî şehrinde açık müzede yaşıyor insanlar. Bizim tarih olarak gördüğümüz evler kullanılıyor yani. Tarihi bir şekilde korumayı başarmışlar ama ruhsuz bir tarih olduğunu belirtmeliyim. Gönle dokunmayan, insanları soylu-halk diye ayıran bir tarihte ruh nasıl olsun ki!
Seküler bir dünya görüşüne sahip insanlarla Balkanları yeniden Balkanlar yapamayız! İslâmî ilkelere özen gösteren ve ciddi bir tarih bilinciyle ancak Balkanlardaki Müslümanlar yeniden ayağa kaldırılabilir.
Bizim derviş Mustafa abi şöyle güzel bir cümle kuruyor otobüsümüze geçerken: “An’ın içinde anılar biriktiriyoruz.”
Budva’daki surlarla yapılan ayrımlara benzer bir ayrım modern dünyanın şehirlerinde de var. Bunu biz de kullanıyoruz. Site kültürüyle fakir-zengin ayrımı ortaya çıktı. Mahallemizde artık evinin altını yol olarak kullanabileceğimiz bir şehir yöneticimiz yok. Müslüman şehirleri yeniden ve daha güçlü bir şekilde kurmamız gerekiyor. Site kültürü de zihin-zemin-zaman üçlüsüne Müslüman mührü vurularak yeniden inşa edilebilir. Bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Ancak bunun için de ideal İslâm toplumunun inşası gerekiyor. Bu seyahatlerin bir amacı da aslında bu. İdeal İslâm toplumunu oluşturmanın izini sürüyoruz…
Karadağ’ın diğer tarihi bir şehri olan Kotar’a doğru yeniden yola revan olduk. Budva’da hava açık ve güneşliydi. Güneşten güzel bir şekilde istifade etmiştik. Enerjimizi alarak Kotar’a gidiyorduk. Bütün bu bölgeler Barbaros Hayrettin Paşa döneminde Devlet-i Âliyye’nin egemenliğine girmiş. Yaklaşık iki asır bizde kalmış. Bizden sonra İtalyanlar gelmiş. Kotar daha büyük bir şehir Budva’ya göre. Epey bir kalabalık. Şehir, bir dağ kenarının yamaçlarına kurulmuş. Etrafı yine surlarla çevrili. Burada da tarihi korumuşlar. Olası bir saldırı için de arkadaki dağın zirvesine çıkan yüzlerce basamak yapmışlar. Basamaklardan sonra da sur yapmışlar. Düşman, birinci kaleye girerse dağdaki kaleye kaçılacak. Burada güvenliğe epey önem verilmiş.
KEDİLERİN KURTARDIĞI ŞEHİR: KOTAR
Kotar’da kedi çok fazla. Çünkü güçlü bir hikâyesi var kedilerin.
Avrupa’da kadınları öldürmüşler orta çağda. Büyücü diyerek katletmişler. Uğursuz olarak görmüşler. Daha sonra kedileri öldürmüşler. Doğanın dengesini bozmuşlar. Böylece fareler çoğalmış. Ve salgın ortaya çıkmış. Avrupa’da temizlik anlayışı olmadığı için, cehalet kol gezdiği için salgın var. Aynı tarihlerde de İslâm medeniyeti en parlak dönemini yaşıyor. Temizlik olduğundan salgın da yok. Kotar’da da kedilere karışılmadığı için salgın olmamış. Bu sebeple Kotarlılar kedileri kutsal kabul etmişler. Kedilerin çokluğu bundan. Kedileri rahatsız edemezsiniz Kotar’da.
Kotar’da Avrupa’da açılmış en eski ikinci eczane var. Ve hâlâ açık! 1166’da inşa edilen bir kilise var. Aziz Tifon Kilisesi. Onun manevî ruhunun şehri koruduğuna inanılıyor. Bu kilisenin önünde Ustam Yusuf Kaplan çok önemli bir cümle kurdu. Sohbet ederken hoca bir yandan da kiliseye bakıyor. Adamlar tarihi korumuşlar. Ama inanç yok, çok zayıf. Tarihin kendisi bir inanç olmuş. Adamlar tarihe tapıyorlar, dedi. Evet işte buydu. Şu ana kadar yazdıklarımızın en önemli kısmı burasıydı.
Şehrin daracık sokaklarında dolaşırken bir su tulumbası gördük. Kadınlar buradan su çekermiş ve bir yandan da dedikodu yaparlarmış. Daha sonra Ortodoks Katedralini ziyarete gittik. Karşısında daha küçük bir Katolik kilisesi yapılmış. Aziz Luka Kilisesi. Çekişme bitsin diye böyle bir yola başvurulmuş. Burada, Yusuf Hocam yukarıda yaptığı önemli açıklama burada tam yerine oturdu. “Adamların dini tarih, din kalmadığı için tarihe din diye tutunuyorlar,” diyerek yorumuna olan inancından emin oldu. Kesinlikle öyle. Adamlar dine inanmıyor, tarihe inanıyorlar. İnandıkları tarihi ve tabiî ki eserlerini koruyarak korumaya çalışıyorlar.
Kotar’daki en güzel şey, neredeyse birçok sokağında namaz kılmamız oldu. Grup arkadaşlarımızın her biri kuytu bir sokakta namazını eda etmiş. Muharrem abiyle bizde kuytu bir köşede öğlen namazımızı eda edip yemek yerine geçtik. Yemekten sonra vakit girince ikindi namazımızı da küçük küçük teraslı balkonların birinde eda ettik. Kotarı yeniden fethettiğimizi hissettim namazlarımızla…
Kotar’dan ayrılıp son durağımız Bosna-Hersek’e doğru yola koyuluyoruz
.Mostar’a diriliş ruhuyla yapılan çok leziz bir yolculuk…
Yusuf Kaplan
8/01/2024 Pazartesi
Bosna yolunda, derin sohbete dalıyoruz.. Balkanları bekleyen tehlikeleri konuşuyoruz derinlemesine… Seyfullah Yiğit kardeşim aktarıyor gözlemlerini bir kez daha…
***
Bosna-Hersek yolundayız… İyi de, Bosna nasıl yazılacak? Bosna’yı yazmak o kadar kolay değil. Bosna, Balkanların hem ruhu hem de şuuru çünkü. Bosna’da çok derin bir nefes aldık. Bosna’nın ruhu ruhuma girdi adeta.
Kaç ay geçti Saray Bosna’dan ayrılmamız üzerinden ama ben hâlâ oradayım. Bilge Adam Aliya’nın mütevazı kabrindeyim. Ama kabirde değilim! O mütevazı kabirle verilen mesajın neşvesindeyim. İnsan mezar başında neşve haline bürünür mü? Yazacağız dostlar yazacağız. Hem de ne neşve… şimdilik sadece bir giriş olsun istedik.
Her biri birbirinden güzel insanlar olan seyahat arkadaşlarımızla Bosna-Hersek yolundayız… Baş mihmandarımız tabiî ki çok kıymetli ve çok müşfik ustam Yusuf Kaplan… ustamla seyahat etmek gerçekten çok güzel bir nimet. Çok cömert bir mütefekkir. Kendisini kapatmıyor. Elinde ne varsa bütün cömertliğiyle sunuyor. Kıymetli fikirlerini paylaşmaktan bir an olsun geri durmuyor. Bu yönüne gıpta ediyorum Ustamın.
Balkanlar… iskân politikalarıyla ve dervişlerin güzel ve örnek yaşantısıyla İslâm oluyor. Ancak Sırplar ve Hırvatlardan çok az Müslüman olan var. Problem de buradan kaynaklanıyor. Bu iki halkın Müslüman olmayışı özellikle Sırpların İslâm’dan uzak durması, Balkanların kaynayan bir kazan olması durumunu netice veriyor. Yusuf Kaplan yine bütün cömertliğiyle ikram ediyor değerli fikirlerini… Hristiyanların kilisesi var ama Hristiyanlık yok. Hristiyanlıkta birey kavramı sekülerizmi geçmiş durumda. Hocamız devam ediyor. Avrupa şehirlerinin hepsinde kitapevleri vardır. Lokal tarihi vitrine veren kitapevleridir bunlar. Ancak burada da şöyle bir sıkıntı var. Bu vitrinler tarihi korur, tamam. Ancak aşırıya gidildiğinde de sizi sığlaştırır. Dengeyi tutturmak çok önemlidir.
İlk durağımız Mostar olacak. Mostar derken herkesin aklına şehrin adını aldığı Mostar Köprüsü geliyor. Yusuf Kaplan’ı bordo otobüsümüzün en arkasında yer alan masamızda yeniden misafir ediyoruz. Okuma üzerine sohbet ederken Mustafa abi, Yusuf Hoca’dan ilhamla şu üç kavramı paylaştı. Tefrika, Taassup ve Tarafgirlik. Bunlardan da uzak durmalıyız diyerek güzel bir katkı yaptı Mustafa abi.
Yusuf Hoca’nın ifade ettiği 3 T’nin açılımı ise şöyle: İslâm medeniyeti ilk asırda, ilk ortaya çıktığı dönemlerde bütün medeniyetlerle temasa geçip, onlardan alabileceği ne varsa alıyor yani TEVARÜS (öğrenme) ediyor. İslâm medeniyeti, ikinci asırda beslendiği birikimi kendine mal ediyor yani TEMELLÜK (özümseme) gerçekleşiyor. Bu aşamalardan sonra üçüncü aşamada ise, İslâm medeniyeti beslendiklerini bir sistem haline getiriyor, yani TEMESSÜL ediyor (örnekliyor).
İslâm dünyası üçüncü asırda bütün dünyaya meydan okuyor.
Bu, tarihte oldu. Hem de iki defa! Tekrardan niye olmasın ki? Ustamın burada anlattıklarının detaylı açıklamaları son çıkan ve benimde NEFİS olarak değerlendirdiğim “Okuma Nedir?” kitabında var. Şiddetle tavsiye edilir. Burada bunu yazmamın sebebi de insanlarımıza faydalı olmak. Bilenler bilir. Yusuf Kaplan’ın şan, şöhret, para ve pul gibi şeylerle işi olmaz. Kravatlı bir derviştir Ustam Yusuf Kaplan…
Masamıza misafir olan Ustamdan devam ediyoruz. Çünkü anlattıkları çok kıymetli şeyler… Türkiye’nin en temiz çocuklarındandır MTO talebeleri… Aksaray Akademik Yaz Kampımıza katılan misafirler şunu söylediler: Bu gençler çok temiz gençler. Mesire yerinde ben dâhil herkes çöp topladık. İnsanlar bize “Bunlar, Japonlara filan da benzemiyor ama…” dediler, merak ettiler. BİZ MÜSLÜMANIZ!
Şöyle sorulu cevaplı bir bölümümüz oldu hocamızla Mostar’a giderken. Tarih din haline getirildi dediniz Kotar’da. Peki, bu tarih nasıl oldu da din haline geldi. Bu süreç nasıl gelişti? Hocamız cevaplıyor. Mezhepler çok önemli. Sabiteler olmazsa değişkenler sabitelerin yerine geçer. Sabite, ruhtur. Değişken ise, bedendir. Sabite, dindir. Beden, dünyadır. Batı’da bir sabite yok! Nietzsche, eli kanlı tanrı katilleriyiz diyor. Burada değişkenler kutsandı ve tanrı katına yükseltildi. Mezhepler, sabitelerin değişkenler tarafından yutulmasını engeller. Mezhepler, sabitelerin değişkenler katına yükseltilmesinin önüne set çeker. Mezhepler, sabiteler ışığında değişkenleri ihtiyaca binaen yeniden yorumlama imkânı sunar. Çok açık bir şey söylüyorum. Bizde mezhepler savaşı yok! Uyanık olmalıyız. Herkese cevap vermek durumunda değiliz. Bununla ilgili güzel bir şey var. Yani; tanınmayacak adamlar için cümle kurmak, onları meşrulaştırır. İmam Azam (r. aleyh.) gibi büyüklerimizde bununla ilgili güzel örnekler var.
Kotor, küçük bir İtalya.
Dar sokaklardan meydanlara çıkıyorsunuz. Bu mimari, Endülüs’ten yani bizden alınma bir mimari. Müslümanlardan alınma labirentvari bir dünya. Dünya içre dünya. Dante bizden öğrendikten sonra ‘İlahi Komedyayı’ yazdı. Yani esin kaynağı bizim medeniyetimiz. Bizim tasmalı çekirgelerimiz bundan haberdar mı? Zannetmiyorum. Celladına âşık olmak böyle bir şey işte! Bu otobüste ne işimiz var? “Bu kadar zahmet ne diye?” insan ister istemez soruyor bazen kendi kendine. Her seferinde bu sorularımızın cevabını Yusuf Hocamızdan alıyoruz dolaylı olarak. Yine güzel cevaplar almıştık. Evet, Ustamdan devam ediyoruz. Kotor’da bu şuurla dolaşan çok az insan var, eğlenmeye geliyor insanlar. Kendisine gelmeye gelmiyorlar. Medeniyetlerin sentezini görerek yeni bir sentez yapabilecek insanlar var mı? Çok az. Bizler bunun için buradayız! Her mümin kendisinde cennetten bir iz taşır.
Şöyle bir soru daha soruldu hocamıza. Balkanlar, Avrupa’da İslâm’ın yayılmasına aracı olabilirler mi? Bunu nasıl yapabilirler? Yusuf Hocaya kulak kesiliyoruz… Bundan 10 yıl öncesine kadar ümitliydim. Ancak şu an Balkanlar İslâmî kimlik krizi içinde. Tarihî şehirler bir şekilde ruhun korumasında işlevsel. Ancak Balkanlar kaynayan bir kazan. İnşâallah Halep’in başına gelen buradaki şehirlerin başına gelmez. Olası bir savaş durumunda Balkanlardan Türkiye’ye Müslümanların gelmesi, ezan seslerinin balkanlardan kesilmesi demek, ancak bu insanların gelmemesi durumunda ise, katliamlar olacak, maazallah. Çözüm; Türkiye’nin Balkanlar’da çok yönlü ve kalıcı işler yapmasından geçiyor. Askerî, siyasî ve kültürel büyük işler yapılacak. Ancak derinlik olması gerekiyor bütün bu çalışmalar için. Yani şu an Avrupa, Almanya sınırlarını açsa Balkanlar’dan kaçacak insanlar.
Bir sonraki yazıda Ustamdan devam edeceğiz inşâallah. Burada birkaç şey söyleyeceğim. Şehirde dolaşırken şehrin gençleri şehri ölümüne savunan Hasan Rıza Paşa’yı lanetledi, kınadı, aşağıladı. Şok olduk hepimiz.
Bu çok kötü bir şey. “İşkodralı” Hasan Rıza Paşa’nın mücadele ruhunun yok olduğunu göstermiyor mu bu hazin durum? İşte bu AŞKIN RUH yeniden tesis edilmelidir. Tıpkı Gazzeli müminlerdeki gibi… bütün zulümlere rağmen yedisinden yetmişine herkes hemfikir şu konuda: Bizler… topraklarımızı terk etmeyeceğiz. Ezanlarımız susmayacak. Bayrağımız inmeyecek. İslâm’ın izzetini koruyarak kendi izzetimizi de korumuş olacağız şuurunun aynısı Balkanlar’da ve hatta tüm İslâm coğrafyasında diriltmemiz gerekiyor. Rahatımızı, konforumuzu, malımızı, mülkümüzü, çoluk çocuğumuzu ve tabiî ki canlarımızı İslâm için, ümmet için, vatan için, minarelerimiz için feda edebilmeliyiz. Avrupa bütün imkânlarını sadece Balkanlardaki Müslümanların değil, hepimizin ayaklarının altına serse de memleketimizi kalıcı olarak terk etmemeliyiz. Almamız gereken her şeyi tabiî ki tevarüs edeceğiz. Ancak kendimizden, aslî değerlerimizden koparak yaşadığımız diyarları terk etmeyeceğiz. Gazze’li mümin kardeşlerimizin ruhuyla yeniden dirileceğiz. Ve sadece İslâm Ümmeti için değil, bütün insanlığın felaha ermesi için Hilafet / Tevhid Sancağı altında bir olacağız evelallah…
.Üç Ayların ruh dolu iklimi: Direniş, diriliş ve “varoluş” mevsimi
Yusuf Kaplan
12/01/2024 Cuma
Gazze, kan ağlıyor: Gazze’de ürpertici bir soykırım yaşanıyor… Soykırımın sürdürülmesi için inanılmaz korkunç şeytanî yollara başvuruyor katil İsrail devleti ve Netanyahu ifriti.
Bütün kirli, iğrenç çamaşırları ortaya döküldü Batılı liderlerin Epstein belgeleriyle: Biden başta olmak üzere bütün belli başlı Batılı liderlerin nasıl iğrenç bir ağın içinde oldukları anlaşılıyor!
Bunlar insan değil gerçekten. Korkunç şeytanî varlıklar bunlar! Katliama neden sessiz kaldıkları şimdi anlaşılıyor: Kirli çamaşırlarının ortaya çıkması korkusu!
İnsana insanlığını sadece İslâm’ın armağan ettiğini Gazze ispat etti bir kez daha.
İnsana kemal merdivenlerini tırmandıran, insanı arındırıp kendine getiren bir mevsimin eşiğindeyiz. Kutlu bir iklimin.
Rahmet, mağfiret ve bereket mevsimi üç aylara girdik Allah’a (cc) hamd olsun.
Hüzün ve öfke ile dolarak…
Bahar mevsimine denk gelmese de, üç aylar, aslında manevî bir bahar mevsimidir her zaman: Bizi dünyanın kirlerinden arındıran, adım adım Rahmet-i Rahmân’a yaklaştıran, mâsivâ’yı aşarak mâverâ’nın diriltici, saflaştırıcı, safları sıkı tutmamızı sağlayıcı, kalbimizi yumuşatıcı, yüreğimizi bütün varlıklara açıcı ulvî iklimine ulaştıran bir biliş, buluş ve oluş, bir direniş, diriliş ve varoluş mevsimi...
O yüzden kadrini, kıymetini iyi bilmeli, bize bu tür vesileleri hediye eden Rabbimize hakkıyla şükretmeli. Bu yazıda üç ayların anlam ve önemini hissettirmeye çalışacağım…
DİRİLTİCİ, LEZÎZ BİR BAHAR MEVSİMİ
Üç aylar: Çok katmanlı, nefis bir mânâ iklimi; diriltici, leziz bir “bahar” mevsimi...
Kendince Hakk’ı tesbih eden, kozmik teslimiyetin zirvesi dağın-taşın...
tohuma kucak açan toprağın...
ruh aşılayıcı bir nefesle dur durak demeden ince ince, sessizce esen rüzgârın...
gürül gürül akan, geçtiği her yeri sulayan, yıkayan, arındıran ve toprağı tohuma gebe bırakan ırmağın...
taptaze meyveler veren, yemişler armağan eden ağaçların...
hep birlikte, kendi dillerince, kendilerince eşlik ettikleri yeniden-doğuş, yeniden-doğruluş merasimi...
Muazzam bir toparlanış, arınış ve direniş, muazzez bir silkiniş ve diriliş bestesi.
Ve herkese ruh üfleyici, herkesi kendine getirici, yol gösterici derin bir mânâ atmosferi...
SONSUZLUK DERYASI...
“Mânâ” kelimesi ile “manevî” kelimesi, aynı köktendir.
Ruh ikizidir.
İkisi de aynı kökten gelir, aynı kök’e yönelir, bizi de aynı köke yöneltir: Göğe yani.
Müslümanın fikrinde de, zikrinde de, şükründe de aynı Gök-ekini, aynı Ulvî Kaynak, meyve verir: Hayatın mânâ’sı, hem zâhir’e bakar, hem bâtın’a akar; böylelikle çok katmanlı bir dünya sunar...
Sadelik’le derûnîlik medcezirinde, bu dünya’yı, dünya’nın ayartıcı, geçici sınırlarını, sınırlamalarını aşar, insanı sonsuzluk deryasına taşır...
Müslüman’ın zihin, kalp ve ruh hayatında herhangi bir şeyin anlamı, hem fizik hem de fizikötesi anlamları ihata eder; varedici, hayat bahşedici, ruh’la beden’i bütünleştiren tevhîdî bir muhite işaret eder.
İşte hayatı, seküler / parçalı değil bütüncül kavrayan ve kucaklayan bu tevhîdî dünya idraki, üç aylarda adım adım, hazmedile hazmedile hayata geçirilir...
Mânâ ile madde, öte’yle bura, enfüs’le âfâk, bâtın’la zâhir, iç’le dış, dikey eksen’le yatay eksen, görünmeyen’le görünen, bütün’le parça birleştirilir.
HİCRET RUHU VE “BAHAR” ŞARKILARI
Üç aylar, “hicret” aylarıdır.
Hicret, “göç” demek: Çürütücü eski hâli terketmek; yeni, yenileyici, ümmîleştirici, kirlerden arındırıcı kemâl derecelerine erişmek; ruh ışıması yaşamak, kanatlandırıcı bir ruh kıvılcımı çaktırmak demek: Hâlden hâle hicret, kemâl merdivenlerini tırmanma yolculukları...
Hicret, bir “bahar” mevsimi şarkısıdır: Bütün hicretler, bir bahar mevsimi gibi, direniş ve boyveriş, silkiniş ve diriliş şarkıları besteler.
Her dem yeniden-doğuş, her ân yenilenerek doğruluş şarkıları.
Tarihi yapan, insana tarihte kanatlandırıcı bir yolculuk yaptıran yegâne itici güç, melekût âleminden süt emerek, meleksi melekelerle donanıp dimdik doğrularak mülk âleminden yeniden asıl yurda, insanı insanın kurdu değil, insanı insanın yurdu, umudu ve ufku yapan melekût âlemine doğru yolculuğa çıkılmasını sağlayan hicret ruhudur.
İşte üç aylar, melekût âleminden devşirilen leziz, gök-ekini meyvelerin tadıldığı, mülk âleminde herkese tattırıldığı, hicret ruhuyla yaşanan kutlu bir yolculuktur.
YÜREK-ÜLKESİ’NE ÇIKAN YOLLAR...
Recep ayı, rahmet ayıdır: Tohum düşer toprağa Recep ayında...
İnsan, Hakka rağbet eder, yalnızca O’na yönelir, kendine gelir: Ve Direniş başlar böylelikle: Kişi, dünyanın ayartılarına, nefsinin iğvalarına direnir. Hakikat tohumu ekilir...
Şaban ayında başka bir mertebeye geçilir: Rahmet yağar, gökten melekler ağar yeryüzüne saf saf...
Silkiniş gerçekleşir: Ağaç, meyveye durur...
Ramazan’da da müminlerin kalbini yıkar melekler; kirlerini temizler.
Diriliş, gerçeğe dönüşür: Ağaç, leziz meyveler verir...
Sonuçta, yürek-ülkesi’ne varılır: Hakikatin leziz meyvelerinden tadılır ve herkese tattırılır.
Üç aylar mevsimi, tastamam bir Bahar iklimi, yeniden-doğuş, kök’ten doğruluş iklimi olur.
Sözün özü: Üç aylarda bütün yollar, yürek-ülkesi’ne çıkar...
Üç ayların yeniden toparlanışımıza, yenilenerek doğruluşumuza, kardeşliğimizin, birliğimizin, dirliğimizin pekişmesine, sarsılmaz bir şekilde derinlerde köksalmasına vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz eder, üç aylar mevsiminin bizi ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiğimiz huzur ve sükûn, sürûr ve kurtuluş iklimine nihâî olarak eriştirmesini, Gazze’deki kardeşlerimizin katil İsrail devletini dize getirerek kurtuluşa ermelerine vesile olmasını dilerim. Vesselâm.
.Türk Endülüsleşmesi: Türkiye fiilen işgal edilmedi ama zihnî işgal altında!
Yusuf Kaplan
14/01/2024 Pazar
Pençe-Kilit Harekâtı bölgesinde teröristlerin alçakça sızma girişimi oldu. 9 Mehmetçiğimiz şehit oldu maalesef. Şehitlerimize Allah’tan rahmet ve kederli ailelerine başsağlığı diliyoruz. Milletçe başımız sağ olsun.
Türkiye, mahallî seçimlere girerken, karıştırılacağa benziyor.
Bendeniz bu yazıda yaşadıklarımızı bir tarih felsefesi yaparak, uzun soluklu ve kalıcı bir dille anlamlandırmak ve geleceğe ilişkin bir yol haritası çıkarılmasını sağlayacak bir yakın tarih okuması yapmak istiyorum.
TÜRKİYE, TANZİMAT’LA RAYDAN ÇIKTI…
Türkiye, Tanzimat’la yönünü, Meşrûtiyetlerle yörüngesini yitirdi; Cumhuriyet Batılılaşmasıyla ruhunu yitirme tehlikesinin eşiğine sürüklendi. Modernitenin Tanzimat’la topluma seküler bir kimlik, yön ve yörünge dayatmasıyla oluşan tazyik ve meydan okuma, toplumun kimliğinin tam ortadan ikiye bölünmesine, çatallanmasına yol açtı. Şerif Mardin’in deyişiyle “iki Türkiye” zuhûr etmiş oldu bu sürecin sonunda.
Cumhuriyet tarihi boyunca, Türk laikleşmesi projesi, tepeden jakoben yöntemlerle, monteleme yoluyla dayatılan bir mühendislik projesi olarak uygulandı bugüne kadar. Topluma balans ayarı veren, laik / Batıcı çizgiden sapmaması için askerî darbelerle hayata geçirilmeye -daha doğrusu zoraki olarak, zecrî / dayatmacı / montelemeci yöntemlerle yerleştirilmeye- çalışılan laikleşme projesi toplumda tam olarak tutmadı.
Laikleşme projesi, Türkiye’de devletle toplum ilişkilerini düzenleyen bir ilke olarak işlemedi, işletilmedi; yeni rejimin İslâm’la ilişkilerini koparması olarak işletildi. Bu da toplumun Alevî kesimlerinin kısmen de olsa laikçilik projesine tutunmasına yol açtı. Laikçilik projesini dayatmacı bir projeye dönüştürenler, Cumhuriyet kurulurken gerçek kimliklerini (Sünnîliğin dışındaki çeşitli heterodoks mezheplerle) gizleyen gayr-ı İslâmî unsurlar oldu. Ermeni, Rum, Yahudi kökenli kimseler, böylelikle hem gerçek kimliklerini gizlediler hem de devletin üst kurumlarını (aslında bizzat devleti) ve hatta zamanla devletin kendisini ele geçirdiler.
İKİ ASIRDIR TÜRKİYE’YE HÜKMEDEN “GİZLİ EL”
Bir Müslüman olarak ötekileştirici dil kullanacak, farklı ideolojik veya etnik ya da dinsel kesimleri ötekileştirecek biri değilim. Bu yazdıklarımdan böyle bir sonuca varılamaz.
Ama esrarengiz bir noktaya, gizli kalan bir hakikate dikkat çekmeye çalışıyorum burada.
“Gizli bir el”, ülkenin kaderine hükmediyor iki asırdır…
Hiçbir şekilde komplo teorilerine filan itibar ediyor değilim. Osmanlı’nın çökertilmesinden sonra bu ülke içeriden teslim alındı. Ne kadar Osmanlı ve İslâm dışı veya İslâm düşmanı güç varsa, hepsi Osmanlı çökertilince bu toprakları ele geçirdiler. Bu toprakların ülkenin içindeki İslâm dışı / İslâm düşmanı güçler veya aktörler tarafından ele geçirilmesi, Tanzimat’la başlamıştı zaten. İngilizler, Tanzimat’ı ilan ettirerek paşalarla devlete derinlemesine sızdılar ve İslâm düşmanı güçlerden oluşan bürokratik bir oligarşi inşa ettiler.
Padişahlar, aynı anda iki cephede birden savaştılar: Dışarıdan emperyalistlerin kendileriyle, içeriden de emperyalistlerin kuklaları bu bürokratik oligarşik aparatlarla kıyasıya bir ölüm kalım savaşı verdiler.
Padişahların mücadelesi, Osmanlı’nın varlığını sürdürmesini sağladı ama Osmanlı’nın bünyesi çok büyük yara almıştı: Tanzimat ve Islahat Fermanları ile siyasî olarak, kapitülasyonlarla da iktisadî olarak Devlet-i Âliye çepeçevre kuşatıldı ve içeriden ele geçirildi.
Devletin içeriden ele geçirilmesi sadece Osmanlı’ya ve ardından kurutuluş savaşı verilerek kurulan Türkiye’ye özgü özel bir projeydi. 19. yüzyılda bütün kıtalardaki aktörler, dinler ve medeniyetler emperyalistlerin dışarıdan bilfiil gerçekleştirdikleri saldırılarla teslim alınmışlardı. Sadece İslâm coğrafyası, münhasıran da Osmanlı coğrafyası, emperyalist saldırıya karşı dört bir cephede direniyordu.
Osmanlı’nın emperyalistlere direnen yegâne güç olması, emperyalistleri özelikle de İngilizleri çılgına çevirmeye yetiyordu: Dünyanın % 60’ını kontrol eden İngilizler, Osmanlı’ya / Türkiye’ye özgü özel bir proje geliştirdiler: Türkiye, dışarıdan fiilen değil, içeriden zihnen ele geçirilecekti.
Böylelikle bir taşla bir kaç kuş birden vurulmuş olacaktı: Türklerin düşmanı Türkler olacaktı. Dolaylıyla Müslümanların düşmanı Müslümanlar! Türkler celladına / düşmanlarına âşık edilecek, Türkiye içeriden ele geçirilecekti: Önce devlet, İslâm’dan arındırılacaktı; Tanzimat modernleşmesi bunun başlangıcıydı; sonra da toplum sekülerleştirilerek İslâm’dan uzaklaştırılacaktı. Böylelikle Batılıların Türkiye’yi işgal etmek gibi bir külfete girişmelerine gerek kalmayacaktı.
İlk vekâlet savaşını İngilizler Yunanları üzerimize salarak vermişlerdi: Böylelikle bizim ezelî düşmanımız İngilizlere kalıcı bir husûmet beslememiz önlenecek, İngilizlerin içerideki devşirme laikçilerle devleti İslâm’dan arındırarak dizayn etme girişimleri dikkat çekmeyecekti.
Devleti, Selanik kökenli devşirmelerle birlikte İngilizler inşa ettiler. Lozan, bizim yurtta sulh cihanda sulh diyerek medeniyet kurucu iddialarımızdan vazgeçtiğimiz, Anadolu yarımadasına hapsedildiğimiz bedenimizi kurtardığımız ama ruhumuzu kaybettiğimiz her bakımdan Batı’ya bağlanan devletin kurucu antlaşmasıydı.
Devlet, has Anadolu çocuklarının eline geçemedi, devşirmeler ve devşirmelerin devşirmeleri İslâm dışı aktörlerin eline geçti. Altını çizerek tekrar ediyorum: Türkiye dışarıdan fiilen ele geçirilmedi, içeriden zihnen ele geçirildi.
Eğitim sistemi, kültür rejimi ve medya rejimi, hem yoz ve yozlaştırıcı hem de mankurtlaştırıcı, köklerimizi kurutucu, varoluşsal temellerimizi yıkıcı bir işlev üstleniyor. Türkiye kendi ayağına sıkıyor ve kendi ayağına sıkan tek toplum olarak tarihe geçiyor!
ZİHNÎ İŞGAL
O yüzden her seçim sancılı geçiyor. İki Türkiye mücadele ediyor. Dün, merkez ve çevre olarak adlandırılan “laikçi devlet” ve “Müslüman halk” olarak tezahür bu mücadele, yerini iki topluma, iki Türkiye’ye terk etme tehlikesinin eşiğine gelip dayandı: Sekülerleşen toplum ve İslâmî köklerine bağlılığını koruma mücadelesi veren İslâmî toplum.
Sürekli uyarıyorum: Türkiye’nin sosyolojisi radikal bir değişim geçiriyor diye. Böyle giderse, önce İslâmî kesimler azınlık haline gelecek. Sonra da ateizm ve deizm dalgası, nihilizm ve hedonizm biçimlerine bürünerek hızla yayılacak ve İslâm azınlıkların dini hâline gelecek…
Ürpertici ama gerçek gidişat bu yönde. Bunları yaklaşık 30 yıldır yazıyorum sürekli olarak. Geldiğimiz nokta, yazdıklarımı doğruluyor, ne yazık ki.
Türkiye fiilen işgal edilmedi ama zihnî işgal altında: Türkiye, zihnî bir Endülüsleşme / yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
Acı gerçekler bunlar. Toplumun sosyolojisinin değiştiği ve iki toplum oluştuğu, orta ve uzun vadede bunun ülkenin parçalanmanın eşiğine sürüklenmesi anlamına geleceğini unutmayalım.
Türkiye’de seküler ikinci bir toplumun inşası Türkiye’nin parçalanmasının ve Müslüman Türkiye’nin tarihten çekilmesinin tohumlarının ekilmesine yol açacaktır -Allah muhafaza!
Benden uyarması.
Vesselâm.
.Mostar Köprüsü’nde taş üstüne yazılan ibretlik söz: “Don’t forget 1993”
.Yusuf Kaplan
15/01/2024 Pazartesi
Balkan seyahatimizin Mostar ayağının izlenimlerini Seyfullah Yiğit kardeşimizin sürgit işlek hâle gelen, nehir gibi akmaya başlayan kalemiyle aktarıyorum. Gazze-Poçitel hattı nasıl da benziyor birbirine…
***
Mostar’a gece vardık. Taksiyle şehir merkezine 10 dk mesafelik bir otelde konakladık. Yatay mimariyle yapılmış güzel bir hotel. Çok beğendim hotelin mimarisini. Kâinatla ve dolayısıyla insanla barışık bir mimariyle inşa edilirse yapılar, insanlar nefes alırlar. Diğer türlü olunca, dikey mimaride insan kendisini psikolojik olarak kötü hissediyor. Çok katlı yapılar, rüzgârı, güneşi, doğa manzarasını kesiyor. Kendinizi açık alanda hapsedilmiş gibi hissediyorsunuz. Daha da önemlisi inanç sembolümüz olan minarelerimizin, çok katlı yapılar arasında kaybolması, insanın en güçlü aidiyet duygusunun da zayıflamasına neden oluyor.
Burası çok önemli bence. İmanın bununla ne alakası var diyebilirsiniz, ama öyle eğil. Zayıf damarlı insanlarda bilhassa bu durum daha çok olumsuz bir etki oluşturabiliyor. Minareler… şehirlerimizin sembolü olmalı ve minarelerden daha yüksek yapılara müsaade edilmemeli. Şehirlerimizi, çok katlı yapılarla kimliksizleştirmeyelim diyorum. Türkiye’de özellikle büyük şehirlerimizin çoğunda minarelerimiz, çok katlı yapılar arasında yetim gibi duruyorlar! Bu nedir? Tam bir çöküş! Buna dur demeliyiz. Gerekirse bütün bu çirkin yapıları yıkıp yeniden düzgün bir şekilde inşa etmeliyiz. Bunu ustam Yusuf Kaplan söylemişti. Ve bence çok haklıydı. Neyse uzatmadan seyahatimize geri dönelim.
17 Kasım Cuma sabahına Mostar’dan merhaba dedik. Kendimi çok iyi hissediyordum. Mostar’a daha önce hiç gelmememe rağmen sanki uzun yıllar önce burada yaşamış ve sonradan kendi memleketime gelmişim gibi hissediyordum. İşte tarihî doku’nun önemi! Tarihsel süreci bilmenin ve etraftaki tarihî yapılarla bu şuur üzerinden kurulan bağın getirdiği tanışıklık… Bu çok güzel bir şey. Mostar’a gelin ey Müslümanlar… Mostar, İslâm medeniyetinin Balkanlar’a nasıl harika bir damga vurulduğunun emsal şehirlerinden…
Mostar’ın Poçitel köyüne doğru yol alıyoruz. Poçitel, sınırda yer alıyor, ismin anlamı da başlangıç demek. Bosna Hersek, Balkanlar’da en fazla Müslüman nüfusun yaşadığı ülkedir. Bu sınır köyünden sonra Hırvatların sınırı yani Avrupa’nın sınırları başlar. İnsanlar burada yaşamak için zar zor direniyorlar. Nüfusun çoğunluğu yaşlı Müslüman kadınlardan oluşuyor. Sevgili okuyucu, burada çok acı şeylere de yer vereceğim. Sansür yapmadan olduğu gibi anlatacağım. Niye mi? Unutmamak için. Bizler… Müslüman insanlarız. Kinle, nefretle hareket etmeyiz. Ancak tarihte yaşananları unutursak aynı katliamların bir benzerini bir daha yaşarız maazallah. Onlar bizim öğretmenimiz değil, olamazlar da.
Bilge Aliya haklıydı. Ancak Aliya, bizden yaşananları unutmamamızı da istiyordu. Unutmazsak önlem ve tedbirler alabiliriz ancak. Bu topraklarda çok ama çok acı şeyler yaşanmış. Anlatacağım ama sizden ricam tek bir damla gözyaşı dahi dökmemenizdir. Bunları, dirilelim ve diriltelim diye yazıyorum. Ağlamak yok, tamam mı?
Sırplar, geri çekilirken kadınlara tecavüz ederek, katliamlar yaparak ve her şeyi yakıp yıkarak geri çekilmişler. Âdem abi, Poçitel köyünden. Sırp askerlere taş atmışlar çocukken arkadaşlarıyla birlikte. Askerler kovalamış Âdem abileri. Ve yakalamışlar Âdem abiyi evlerinin önünde. Büyüyünce ne olacaksın diye sormuşlar. Âdem abi, şair olacağım, sizin yaptığınız zulümleri şiir olarak yazıp bütün dünyaya anlatacağım. Hangi elle yazdığını sormuşlar ve o elini kesmişler Âdem abinin. Âdem abinin çayhanesi var Poçitel’de, kendisi orada olamadığı için göremedik. Bir önceki gelişinde Beytullah abi kendisiyle tanışıp uzun uzun sohbet etmiş. Bize de belki başka bir sefere nasip olur Âdem abiyle tanışıp sohbet etmek. Şunu da ekleyelim. Âdem abiye Türkiye’den yapay bir kol takılmış, şu an onunla idare ediyor.
Poçitel’de sokakları gezerken kurşun izlerini görebilirsiniz. Unutmamak için kurşun izlerinin üzeri kapatılmıyor. İbretlik olsun diye öylece orada duruyorlar. Bu kurşunlar sadece duvarlarda delik açmadı. 1993-95 yıllarındaki savaşı göz önünde bulundurduğumuzda şu ortaya çıkıyor. Sırplar ve Hırvatlar, bu kurşun izlerinin olduğu her sokakta mazlum Müslümanları katlederek şehit ettiler. Bu duvarlar… şehitlerimizin son bir kere kelime-i tevhit getirdiklerine şahittirler. Bu kurşun izleri, şahit olduklarını haykırıyorlar onları gören her göze…
Âdem abinin çayhanesinde küçük bir balkon var. Orada oturduk Yusuf Hocamızla, kahvelerimizi içiyoruz. Beytullah abi geldi heyecanlı bir şekilde. Türkiye’den bir grup gelmiş. Başlarında da Abuzittin bir Profesör! Beytullah abinin kollarında ay yıldızlı bayrağımız var. Bu Abuzittin Profesör şunu söylemiş yanındakilere sesli bir şekilde. Bunlar Tayyib’in adamlarıdır. İşte güzelim memleketimin zihnen işgal edilmiş sözde profesörü! Balkanlarda insanlar bize dua ediyor, bizden bir şey bekliyor. Ülkemden gelen bu Abuzittin ise, ay yıldızlı bayrak taşıyan kendi hemşerisine laf atıyor! Allah (cc) yardımcımız olsun. İşimiz gerçekten çok zor. Dışarıdakilerden dolayı demiyorum bunu, içimizdeki devşirmeler ve devşirmelerin devşirmelerinden dolayı işimiz çok zor diyorum. Düşmanın dışarıda olması kolay, zor olanı içimizde olmasıdır. Ya Rabbi! Memleketimizi ve cümle İslâm beldelerini her türlü şerlerden muhafaza eyle.
Kahve sohbetinde Yusuf Hocam şunları söyledi. Bosna’daki üçlü yönetim çok sıkıntılı. Bir şeyler olacak, büyük sıkıntılar olacak. Bu yönetimi zaten bunun için kurdular. Bu üçlü yönetim çok tehlikeli. Boşnaklar, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra üçüncü bir yol ortaya atmışlar. Hırvatlar ve Sırplar Hristiyan genel olarak. Ancak Boşnaklar Müslüman. Bu yolu mecburen bulmuşlar. Ancak Sırplar müsaade etmediği için savaş patlak vermiş. Savaşı Boşnaklar kendi lehlerine çevirmelerine rağmen büyük güçler araya girmiş ve bu üçlü yönetime Boşnaklar da mecburen evet demişler. Sorunun çözüldüğünü söyleyemeyiz. Sadece hasır altı edilmiş. Türkiye’nin güçlü olması çok önemli. Yarın bir gün Türkiye’de İslâmî hassasiyetleri olmayan bir iktidar başa gelse başta Bosna olmak üzere bütün Balkanlar ciddi bir tehlikeye girerler. Yani Boşnaklar diken üstünde.
Hoca Ahmed Yesevi, çok büyük bir adam. Ben kendisini çok seviyorum. Pirlerin piridir Hoca Ahmed Yesevi. Sarı Saltuk öncülüğünde dervişler göndermiş. Önce gönüller fethedilmeli. Rıza-i İlahi için yollara düşen dervişler gönülleri fethetmişler. Yüzyıllar geçmesine rağmen İslâm haâlâ diri bu topraklarda, elhamdülillah…
Eski erenler hem ermiş hem de savaşçıydılar. Bu sebeple Alperen denirdi onlara. Dünya ve ahiret dengesini hayatlarında çok güzel yaşadıkları için gönüllerde kalıcı izler bırakabilmişler. Alperenlerin Mostar’da gelip ilk yerleştikleri yer dağın sırtı. Arkasından nehir geçiyor. Neretva nehrinin çıktığı dağın sırtlarına yapmışlar ilk dergâhlarını. Neretva, yemyeşil bir nehir. O kadar su, dağın altından çıkıp akıyor… Mostar’ın altından geçen nehir de bu. Çok güzel yaratmış Yaradan her ne yaratmışsa! Mostar’ın kendisi hem bir şuur hem de bir şiir. Sadece temâşâ etmeyi bilmek gerek.
Evet, Neretva nehrinin kaynağının çıktığı dağın eteklerinde, Balaga tekkesindeyiz. Ya Hû diye çıkmak usuldenmiş dergâha. Basamakların sağında Ya Hû diye levhalar yerleştirilmiş. Ya Hû… Ya Hû.. Ya Hû.
Balaga tekkesinden devam edeceğiz nasip olursa inşâallah.
.İran’ın saldırıları çok tehlikeli: Küresel sistem, Türkiye’yi vurmayı hedefliyor, İran’ın önünü açıyor!
.Yusuf Kaplan
19/01/2024 Cuma
İran serseri mayın gibi!
Bir taraftan Irak’a ve Suriye’ye vuruyor.
Öte taraftan Pakistan’a!
İran’ın hangi gerekçeyle olursa olsun Pakistan’ı bombalaması çok tehlikelidir.
İran’ın Pakistan’ın Belucistan bölgesini bombalaması Hindistan’ı sevindirdi. Hindistan, Pakistan’ın ezelî düşmanı çünkü.
Pakistan, ertesi gün İran’a cevap verdi.
Gazze’de başlayan çatışmanın Lübnan’a, Suriye’ye, Irak’a, oradan Yemen’e, Kızıldeniz’e, şimdi de Pakistan’a ve İran’a kadar sıçraması, Gazze’deki savaşın çok tehlikeli yerlere gidebileceğinin habercisidir. İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşının sadece Filistin’i ve Filistin’deki Müslümanları değil, en azından bütün Ortadoğu’yu hedef aldığını gösterir.
UZUN VADEDE HEDEF TÜRKİYE
Gazze’deki İsrail terör devletinin saldırılarının ve soykırım çalışmasının başladığı ilk günlerden itibaren dünyanın bütün güçlerinin Doğu Akdeniz’de konuşlanmaları meselenin Filistin olmadığı ve Filistin’le sınırlı olmadığı fikrinin pekişmesine yol açmış ve konu, bu şekilde tartışılmıştı bütün dünya ölçeğinde.
ABD’nin altı denizaltı ile Gazze kıyılarına askerî yığınak yapması, ardından İngiltere’nin askerî gücünü seferber edeceğini göstermesi, bütün Avrupa ülkelerinin askerî olarak İsrail’in arkasında olduklarını gösterme yarışına girmeleri, bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Çin’in ve Hindistan’ın da bölgeye damlaması, Çin’in de tıpkı Amerika gibi altı denizaltı ile Doğu Akdeniz’de konuşlanması, zihinlerde, “acaba üçüncü bir dünya savaşının ilk adımları mı bunlar?” sorularının şekillenmesine yol açtı.
Gazze meselesinde Yahudilerin görünüşte ön aldığı görülüyor ama bence gerçekte ön alan İngilizler. Yahudileri ve İranlıları Gazze meselesinde kışkırtanların İngilizler olduğunu düşünüyorum.
İngilizlerin hedefi, Yahudileri küresel ölçekte zayıflatmak ve bölgede İran’ın önünü alabildiğine açmak. İran’ın önünü niçin alabildiğine açmak istiyor İngilizler? Türkiye’nin önünü kesmek için. Türkiye’nin gelişini, Batı ekseninden de, Doğu ekseninden de kopuşunu ve Türkiye Ekseni oluşturma girişimini engellemek için.
İRAN’I TÜRKİYE’YE MUSALLAT EDECEKLER!
Türkiye’nin sürgit büyümesi ve her geçen gün bölgesel hatta küresel ölçekte varlığını hissettirmesi, küresel sistemin bölgedeki gücünü yitirmesi ve zamanla bölgeden çekilmesi, defolup gitmesi sonucunu doğuracaktır.
Küresel sistem, küresel sistemin beyni İngilizlerle sopası Yahudiler Türkiye’yi İran maşası ile durdurmayı planladıklarını Irak’ı işgal ederek ve parçalayarak, Suriye’yi paramparça ederek ve cehenneme çevirerek ve iki ülkeye de İran’ı yerleştirerek ispatladılar.
İran’ın Türkiye’yi güneyden kuşatması, ardından Yemen’e kadar bütün Arabistan Yarımadası’na yerleştirilmesi, İran’ın Türkiye’ye musallat edilmesinin ön hazırlıklarıdır.
İran, Ortadoğu’yu ve İslâm dünyasını istikrarsızlaştırmak, Türkiye’nin bölgeye çekidüzen verecek şekilde büyümesinin önüne set çekmek için bulunmaz bir “asset” / “araç” Batılı ve Yahudi haydutlar için.
İSRAİL İLE İRAN’IN DANIŞIKLI DÜELLOLARI
O yüzden sadece İran ile İsrail’in danışıklı düellolarına tanık oluyoruz üç aydır. Bu danışıklı düellolar, önümüzdeki süreçte hızlanacak gibi görünüyor. Hem İsrail hem de İran ön almış olacak ve bölgeye derinlemesine yayılacak ikisi de.
Fazla şımardı bu İran münafığı!
Tarih boyunca hep böyleydi. Biz bir taraftan Moğol sürüleriyle, diğer yandan Haçlı sürüleriyle ölüm kalım savaşı verirken bu İran münafığı bizimle savaşmıştı. Salahaddin Eyyûbî bu İran münafığına gerekli cevabı veren sultandı: Fitne-fesat yuvası olarak kurulan Şiî El-Ezher’i silbaştan Sünnîleştirmiş, ardından o zamanın haşdişabileri Şiî haşhaşîleri Cezayir’e kadar kovalamıştı!
Bizim İran’ı düşman bellememize gerek yok. Her türlü münafıklık biçimi, her renge giren pespaye takiye anlayışı İran’ın en şeytansı silahıdır: Size vahdet diyerek, vahşete başvurmaktan çekinmeyecektir. Vahdet diyerek vahşet işlenen en ürpertici örnekler Suriye’de yaşandı.
Sözün özü: İran derhal durdurulmalıdır!
İran, Müslümanların lideri olamaz: Bu, eşyanın tabiatına terstir.
İslâm dünyasının omurgası, %85’i Sünnî’dir. İslâm dünyasının lideri Müslüman Türkiye’dir, Türkiye’nin yanı sıra da Mısır ve Pakistan olabilir ancak.
Küresel sistem İran’la danışıklı düello oynuyor: İran’ı Türkiye’ye karşı kışkırtıyor, İran’ın önünü açıyor ve İran’ın Türkiye’yi kuşatmasını ve önünü kesmesini sonuna kadar destekliyor. Türkiye bu oyuna gelmeyecek ve en az İran kadar zeki olduğunu gösterecektir.
Şunu asla unutmayacaksınız:
İran varlığını İsrail’e borçludur.
İsrail de varlığını İran’a!
Vesselâm.
.Balaga Tekkesi: Tarihin ‘ya Hû’ çekilerek yapıldığı mekân…
Yusuf Kaplan
21/01/2024 Pazar
Balkan seyahatimizin en ruhânî mekânlarından birindeyiz. Arındık. Dirildik. Kendimize geldik. Seyfullah Yiğit kardeşimin yazdıkça güzelleşen kalemiyle sunuyorum…
***
Sarı Saltuklularla birlikte Müslüman olan bir grup Boşnak, Fatih Sultan Mehmed’in ordusuyla birlikte Bosna’nın fethine katılırlar. Fatih, Boşnakça konuşur. Boşnakça tarihî ve kültürel değeri çok yüksek önemli bir ferman da yazar. Bu ferman el’an bir kilisede korunmaktadır. Fetihten sonra Boşnaklar peyderpey Müslüman olup İslâm’a hizmet ederler. O günden bugüne de Müslümandırlar elhamdülillah... Çok zor zamanlarda bile
İslâm’a hizmet etmekten geri durmamışlar. Bilge adam Aliya’nın önderliğinde 1993-95 yıllarında verdikleri mücadele, bunun örneklerinden sadece biridir.
Balaga tekkesindeyiz. Alperenlerin Balkanlarda gelip yerleştiği ilk yerde... Sırtlarını Neretva Nehri’nin içinden çıktığı kayalıklı bir dağa vermişler. Dağ aslında bir sembol. Dağdan ziyade dağın sahibine güvenirler erenler... Sebepler dünyasında yaşadığımız için ve de savaşçı olmanın getirdiği sorumluluklardan dolayı burayı tercih etmişler. Alperen aslında şöyle bir anlama da gelmektedir. Dünya-ahiret dengesini kuran mutedil insanlar... Evet, Balaga tekkesinin konumundan dolayı bu tanımı çıkartabiliriz.
Bu tekkenin kendisi bir çağrıdır. Bu çağrının sesi, Neretva Nehri’nden akan yeşil suyun sesidir... Mazlumlara, ab-ı hayat, zalimler için ise, kâbus olacak bir çağrıdır bu çağrı! Alperenler... çift kanatlıdır. Öncelikleri gönül tellerini titretmektir. Kılıçları zalimler içindir alperenlerin. Meseleleri İslâm’dır. Bütün insanlığın ebedî kurtuluşları tek gayeleridir. Alperenleri Kaşgar’dan buralara kadar getiren şey, İslâm coşkusudur. Bu ne güzel bir coşkudur...
Balaga tekkesinde, Yusuf Hoca ve seyahat arkadaşlarımız bir odada hasbihal ederken, ben, yan odada, açık pencereden dağın altından çıkan Neretva’nın su sesini dinliyordum. Suyu dinleyerek tefekkür halindeydim... asırlar boyunca akan nehir ne söyledi şimdiye kadar ve ne söylüyordu şimdilerde, bunu tefekkür ediyordum... burayı çok sevmiştim. İçimde acayip bir his... kıpır kıpır bir hal üzere temaşa ediyordum asırlardan bu yana çağrısına çağıran Neretva’yı...
Balaga Tekkesi, dağın oval yapısından dolayı büyükçe bir kayanın altında inşa edilmişti. Kaya üzerinize düştü düşecekti, öyle hissediyordunuz. Bu bile erenlerin dağdan ziyade dağın sahibine teslim olduklarının bir deliliydi. Bu durumu, Muharrem abi fark etmeme vesile oldu. Tam dergâha girerken kayayı gösterdi. Bu adamlar/erenler, hakikaten tam teslim olmuşlar. Bakar mısın bu yukarıda duran büyükçe kayaya. Başımı kaldırıp baktığımda, evet, erenler gerçekten ERMİŞLER diyebildim!
Sayıların dünyasında yaşıyoruz. Öyle tefekkür ediyordum Balaga Tekkesi’nden Neretva Nehri’ni tefekkür ederken... Mânâyı ötelere atalı epey olmuştu. İstatikî verilerin ölçü olarak kabul gördüğü bir dünyanın azınlıklarıydık, Balaga Tekkesi’nin misafirleri olarak... Niçin buradaydık? Modern insanın yaşadığı çıkmazlarda olduğumuz için mi yoksa kendimizi fıtrat üzere yeniden inşa etmenin derdinde olduğumuz için mi buradaydık? Sahi biz Balaga Tekkesi’nde ne arıyorduk? Turist değildik, burası kesinlikle doğruydu. Peki, sadece bir seyyah mıydık yoksa seyyahlığın da ötesinde; modern zamanlar fatihi olarak bizler de Sarı Saltuklar gibi İslâm coşkusuyla buralara o aşkın fetih coşkusunu yeniden diriltmek için mi gelmiştik? Bütün bunları ve daha fazlasını o pencerede tefekkür ediyordum. Biz ve onlar arasında o kadar çok fark vardı ki. Onların, alperenlerin dünyasında TEVHİD-NÜBÜVVET esastı. Dava buydu. Gerisi sadece teferruattı. Mesele hâkim olup hükmetmek değildi. Hakiki ve adil bir nizam olan İslâm Medeniyetini Rıza-i İlahi doğrultusunda yeryüzünde hâkim kılabilmekti ve böylece bütün insanlığı hem felaha hem de salaha çıkarabilmekti. Eskiler bunun için gaza ederdi. İslâm medeniyetinin yerini alan batı uygarlığı ise sadece hükmetmek için savaşıyor. Hatta savaşmıyor artık, SOYKIRIMLAR yapıyor. Gazze bunun en vahşî bir şekilde uygulandığı yerlerden biridir şimdilerde...
Balaga Tekkesi, İslâm medeniyetinin tıpkı Neretva Nehri gibi tertemiz ve geçtiği her yere hayat vererek akan bir nehir misalidir. Batı uygarlığı ise Gazze’deki soykırımdır, vahşettir, yıkımdır, zalimliktir, bebeklere bile bir damla suyu engelleyen barbarlıktır batı uygarlığı. Gazze, katil İsrail ve destekçisi batı uygarlığı savunucularının mezarı olacaktır. Yeni sistem Balaga tekkesidir! İnsanlığın aradığı NEFES, İslâm medeniyetindedir. İşte Balaga tekkesi burada ve şunu haykırmaktadır: İslâm, her fıtrata uygundur. Her fıtrat kendisi kalarak Ya Hû’ya gidecek bir yol bulabilir İslâm’da. Bu tekke, o yollardan sadece biridir! Ona (cc) gidecek nefesler sayısınca yollar var... İslâm ne güzel bir dindir... güzel olmasaydı Balaga tekkesindeki tecrübe gibi güzellikler ortaya çıkar mıydı? İslâm’ın güzelliğinin temsil edildiğinde nelerin ortaya çıktığını Sarı Saltuklar gösterdi, dün bu tekkeler vesilesiyle. Bugünlerde ise bu güzelliği her şeyiyle hakkını da vererek temsil eden Gazze’li kardeşlerimiz var. Bütün bir insanlık Gazze’deki İMAN karşısında hayretteler. Bu hayret onları Kur’an’a ve dolayısıyla İslâm’a götürüyor. Ey Neretva! Üzülme! Tekkeler boş kaldı. İnsanlar manadan uzaklaşıp turist oldular. Sayılar fıtratın önüne geçildi diye üzülme! Gazze diye bir yer var. Orada sadece İMAN var. Sayılar yok. Maddiyat yok. Bütün araçların, bütün maddi güçlerin önünde diz çöktüğü güçlü bir İMANLI DİRENİŞ VAR! Sevin ey Neretva sevin... Sarı Saltukları karşıladığın günkü heyecan ve coşkuyla sevin ve bu sevinçle ak yeniden... zira istikbal, İslâm’ındır. Sana nakşedilen çağrının karşılık bulduğu en güçlü yerlerden biridir Gazze! Ah Neretva! Gazze’de de akabilseydin. Bu bereketli suyunu, bir damla suya muhtaç Gazze’lilere de ulaştırabilseydin, ne güzel olurdu...
Biliyorum. Uzattığımın farkındayım. Ama çıkamıyorum, terk edemiyorum Balaga tekkesini ve Neretva nehrinin membaını. Pencere kenarından tekkenin ana koridoruna geçtim. Çaprazımda oturan bir derviş gördüm. Simasından, oturuşundan, daldığı dünyanın dışa yansıdığı kadarından bir derviş olduğuna kanaat getirdiğim bu abinin. Onu seyre daldım. Gözleri kapalı. Ara ara gözlerini açıyor. Elinde tesbih zikrini çekiyor. Eşi de ara ara geliyor, eşinin zikrinin bitmediğini görünce tekrar dergâh içinde dolaşmaya çıkıyor. Bu karşımda gördüğüm abinin şu anki sekin ruh halini kim istemez ki? İnanın öyle bir sekin hali vardı ki, rüzgâr misali her tarafa uçup yayılan bir ruh sakinliğiydi... o sakin ruh hali rüzgarının tam karşısındaydım. Rüzgârın uğradığı ilk duraktım yani. O abinin zikrinden istifade ediyordum dolaylı olarak... böyle bir ortamı kim terk etmek ister, siz de bana hak vermediniz mi ey sevgili okuyucu! Oysa bugün Mostar köprüsünü de yazacaktık. Ama neye niyet neye kısmet oldu. Hayat, tıpkı Neretva nehri gibi fıtri bir akış şekline akmalı... nasılsa öyle olmalı yani... sağ tarafımda Yusuf Hocamlar sohbet ediyorlar hala. Ben odanın kapısında, ana koridordayım. Çaprazımda oturmuş sekin ruh halli derviş... bir mekânda insanlar sayısınca farklı alem... âlem içre âlem...
.Devlet-i Aliyye bakiyesi bir toplum olduğumuzu unuttuk mu?
Yusuf Kaplan
22/01/2024 Pazartesi
Mostar Köprüsü’nde karşılaştığımız bir kardeşimiz Balkanlar’ın geleceği konusunda bizi korkuttu. Onunla yaptığımız muhabbeti akıcı bir dille aktardı Seyfullah Yiğit kardeşimiz.
***
Başlıktaki sorunun cevabı yazının içinde. Yazımızı yazalım. Siz cevabı yazının içinden çıkartın. Yazıya geçmeden önce Ustam Yusuf Hoca’mın şu güzel tespitini bir kez daha paylaşalım. Dünyada başına ne geldiğini bilmeyen tek toplum biziz. Başına ne geldiğini bilmeyen ve hatta bilmediğini de bilmeyen bir toplum haline geldik, maalesef durumumuz bu. Peki, bu durum Boşnak Müslümanlar için de geçerli mi? Hayır. Bizim başımıza gelen şey hiçbir toplumun başına gelmedi. Ve Boşnaklar bizim kim olduğumuzu bizden daha iyi biliyorlar. Onlar hâlâ bize Devlet-i Aliyye’nin bakiyesi olarak bakıyorlar. Bizleri ağabey olarak görüyorlar. Evet, bizler ister bunun farkında olalım ister olmayalım, Balkanlardaki Müslümanların ekserisi Türkiye’yi kendilerinin ağabeyi olarak görüyorlar.
Balaga tekkesinde Cuma namazımızı Mustafa Hoca’nın imamlığında eda ettik. Çok sevdiğim Balaga tekkesi ve Neretva nehrinin kaynağından ayrılma vakti gelmişti. Hayat neydi? Zeval ve firakların toplamı… Peki, hayata anlam katan şey ne? Hayatı, hayatı verene musahhar kılarak yaşamak… Yani rıza-i ilahiyi esas maksat yaparak yaşamak… İşte asıl mesele bu. Marifetullah hayatın merkezine yerleştirildiğinde her şey anlam bulur. Neretva’yı anlamlı yapan şey neydi? Dervişte izini sürdüğümüz şey neydi? Ya Hû çekmekten maksat ne ola ki? Hepsini anlamlı kılan şey, Allah’ı (cc) isim ve sıfatlarıyla bize bildirmeleri… Yüce Yaratıcının sikkelerinin farklı farklı oluşlarını keşfetmenin ve böylece Allah’a (cc) daha fazla yaklaşmanın verdiği lezzet-i ruhaniydi zeval ve firakları anlamlı yapan şey… Yani İMAN olmadan olmaz! Bütün karanlıkları nurlandıran, anlamlandıran şey imandır. Bütün bu ayrılıklara takat getirebilmemizin arkasındaki sır, İMANDIR. Ehli iman için bütün bu geçici ayrılıkların son bulup ebedi kavuşmalara dönüştüğü asıl vatan, cennet… orada buluşacağız ey Neretva, Balaga tekkesi, hiç tanımadığım halde zikrinden istifade ettiğim sekin ruh halli derviş… Şimdilik sizlere elveda ama sadece şimdilik…
Mostar Köprüsü’ne gidiyoruz. Mostar köprüsü, adını Mostar şehrinden almış. Ancak Mostar ismi köprüyle mücessem haline gelmiş. Mostar deyince ilk akla gelen şehir değil, köprü olmuş. Mihmandarımız Süleyman’ın daha şık bir ifadesiyle; Mostar köprüsü, şehirden daha popüler olmuş. Mostar köprüsünün üstünde 99 adet küçük engel merdiven yapılmış. Allah’ın (cc) isimleri adedince merdiven yapılmış. Yağış olduğunda köprü kaygan olduğu için böyle bir çözüm üretmişler. Bunu da 99 merdivenle yapmışlar. İslâm medeniyetinin zarafeti…
Mostar köprüsünün tam ortasında köprüyü dengede tutan büyük bir taş varmış. Oval şeklinde ayakta durmasını sağlayan ağırlık merkezi bu taşmış. Bosna savaşında Sırplar bombalamışlar ama köprü yıkılmamış. Bu taşın sırrını bilmedikleri için köprüyü yıkamamışlar. Ancak Boşnaklara komşu olan Hırvatlar bu sırrı biliyormuş. Daha sonra savaşa Sırpların yanında katılan Hırvatlar bu sırrı söylemişler Sırplara. Köprünün ağırlık merkez olan taş bombalanmış ve köprü yıkılmış. İşin ilginç olan tarafı ise şu: Savaş sonrasında köprü yapılıyor ve köprünün açılışına köprüyü yıkanlar da katılıyor! Eskiden köprünün altında tabakhane varmış. Temizlik için su gerekli olduğu için tabakhane buraya kurulmuş. Tabakhanede çalışanlar da doğal olarak koku geliyormuş. Onlar camiye geldiklerinde diğer cemaat rahatsız oluyormuş. İnceliğe bakın şimdi. Hem cemaati rahatsız etmemek hem de tabakhanedekileri kırmamak için yeni bir cami yapılmış. Bu cami, içeride kötü koku oluşmamasına dikkat edilerek inşa edilmiş. Su, bir şekilde caminin içinde yukarıya taşınmış. Sürekli hareket edilecek şekilde yapılmış ve gül şerbeti dökülmüş. Böylece Tabakhane Camii inşası tamamlanmış. Caminin içi tabakhanede çalışanların gelip ibadet etmesine rağmen o kadar güzel gül kokusu kokuyormuş ki, diğer camilerden insanlarda burayı tercih etmeye başlamışlar. İşte İslâm medeniyetinin incelikleri…
Burada da Poçitel’de olduğu gibi kurşun izleri var. Savaşın izleri ısrarla unutturulmamaya çalışılıyor. Köprünün başında taş üstüne “don’t forget 1993” yazılması da bunun için. Köprünün üstünden geçip diğer küçük Mostar Köprüsü’ne geldik. Oradan tekrar dolanıp büyük Mostar’ın başına geldik. Seyahat arkadaşlarımız dağılmıştı. Onlarla otobüsün olduğu yerde buluşacaktık. Mihmandarımız Süleyman, Yusuf Hoca’yla bizi küçük bir merdivenden çıkardı. Çok küçük tarihi bir oda. Köprünün başında yer alıyor. Gizli bir yermiş gibi. Aslında tarihî küçük bir işletme. Harika kahve ve Boşnak tatlısı satılıyor. Mekân küçük ama ruh dolu… Mustafa Demiroviç burada çalışıyor. Haline bakılınca tam bir virane ama sohbet edince defineye malik bir virane olduğu hemen anlaşılıyor.
Sevgili okuyucu, burası çok önemli. Sıkı tutunun, eğer burayı, o küçücük mekânda hissettiğim şekliyle yazabilirsem sizler de o mekânda bizimle geçmişe gidip NEFES alacaksınız!
Mustafa abinin saçları uzun, ayağında kot pantolon. Boğazlı bir kazak giymiş. Giyim kuşamından, üst başı önemsediği çok belli. Küçücük bir mekânda. Tarih olarak 2023’te ama bütün bunlar zahir gözüyle bakanlar için… Mustafa abi, sürekli aynı tarihte aynı mekânda! O ne bugünde ne de bu mekânda. Bu mekânı ve bu tarihi esir almış Mustafa abi. O hâlâ savaş yıllarında yaşıyor. Her an savaş bölgesinde hazır komuttaymış gibi. Elinde cezve bize kahve pişirdiğinde de el yapımı Boşnak tatlısını servis ederken de kâh bize bakıp kâh ufka bakıp adeta sema ederek bir şeyler anlattığında da o hep aynı yerde aslında. Bosna savaşı yıllarında…
Biz de artık bu küçük mekân gibi Mustafa abinin esiriyiz! Zamanın dışındayız. Mekânın dışındayız. İlk önce neyle karşılaştığımızı fark edemedik. Daha sonra fark ettik. Yusuf Hocamın da tavsiyesiyle hemen notlar almaya başladım. Tercüme eden tabii ki mihmandarımız Süleyman. Mustafa abi anlatıyor. Mostar’a saldıranlar Hırvatlar. Saray Bosna göz önünde olduğu için Mostar’daki yıkım ikinci planda kaldı. Büyük yıkımlar yaşadık. Mostar cehennemdi sanki. Her şey yıkıldı. Yeniden yaptık. Savaş bize her şeyin bir nesne olduğunu öğretti. Tam 25 gün botlarımı çıkartamadım! Tek bir gayemiz var, yaşananları unutturmamak! Düşünün. Şu elimdeki telefon kadar ekmek parçasını 15 kişi paylaşıyorduk ve doyuyorduk. Biz şimdi Allah’a (cc) nasıl inanmayalım!
Gazze’yi düşündüm hemen. Ne ekmek ne su… Savaş her şeyiyle tam bir yıkım... Devam ediyor Mustafa abi. “Bizim derdimiz düşmanlar değil, dostlarımızın bizim yanımızda olmaması.”
O esnada bir arkadaşımız, biz sizinle dostuz dedi. “Hayır! Biz dost değiliz. Biz, Türklerle, Türkiye’yle bir aileyiz! Onlar bizim ailemiz. Savaştım. Pişman değilim. Yine olsa yine savaşırım. Aliya’ya Allah (cc) rahmet etsin. Aliya’nın oğlu şehitlere, gazilere ziyaretler yapıyor. Çiçekler koyuyor kabirleri başlarına. Şehidin çiçeğe ihtiyacı yok. Ailesinin, ilgiye ve yardıma ihtiyacı var.
Derviş Mustafa Demiroviç abiden devam edeceğiz inşâallah.
.Türkiye’nin Birikimi Yeni Şafak 30 yaşında!
Yusuf Kaplan
26/01/2024 Cuma
“Türkiye’nin önü aydınlık” manşetiyle tam 30 yıl önce yayın hayatına başladı Yeni Şafak. Yeni Şafak’ın kurulmasında Ahmet Şişman ile Persanlardan Mahmut Kış ve Ahmet Kış kardeşlerin doğrudan katkıları oldu. Onlar öncülük ettiler Yeni Şafak’ın kurulmasına. Ben o zaman Londra’daydım, doktora yapıyordum. Gazetenin kuruluşuna Londra’dan katıldım, hem köşe yazarı hem de Londra temsilcisi olarak.
Londra’dan sadece Yeni Şafak’a katkı vermedim, aynı zamanda eski Kanal 7’nin de hem temsilciliğini yaptım hem de kanala dünya sineması programları hazırladık Ayşe Şasa ve İhsan Kabil’le birlikte. Kanal 7, Nabi Avcı’nın öncülüğüyle öncü bir televizyon kanalı olarak kurulmuştu ve biz de sıkı, düzeyli, nitelikli ve ses getirecek uzun soluklu programlar yapabilme imkânına kavuşmuş olduk. Bu misyonu daha sonra benim kurulmasına doğrudan katkıda bulunduğum TV5 ile TVnet devam ettirdi.
TÜRKİYE’NİN BİRİKİMİ VE BULUŞMA NOKTASI
Yeni Şafak gazetesi, Yeni Devir’in devamı olarak kurulmuştu. Yeni Devir, Cumhuriyet dönemindeki ilk günlük İslâmcı fikir gazetesiydi.
Türkiye’nin Le Monde’ü idi Yeni Şafak: Tirajı düşüktü ama etkisi çok fazlaydı. Hem bürokrasi tarafından ciddiye alınması hem de daha çok da Türkiye’deki entelektüel çevrelerde ses getirmesi anlamında. Fikir gazetesi olması gazetenin itibarını ve saygınlığını artırıyordu.
Yeni Şafak kurulduğunda Yeni Devir’in bütün yazar kadrosu Yeni Şafak’a taşındı adeta. İsmet Özel, Rasim Özdenören bu yazarların başında geliyordu. Cemil Meriç, Cahit Zarifoğlu yaşıyor olsalardı onlar da Yeni Şafak’ta yazacaktı hiç kuşkusuz.
Albayraklar’ın Yeni Şafak’ı devralmasıyla, yapılan güçlü yatırım sayesinde bir yandan basın dünyamıza güçlü bir ses kazandırılmış oldu, öte yandan da Türkiye’nin buluşma noktası oldu: Hem üç kuşak yazarı buluşturdu hem yazı yazacak yer bulamayan farklı kesimlere mensup nitelikli yazarları aynı çatı altında topladı hem de daha önemlisi de Türkiye’de çağdaş bir İslâmî fikir, sanat ve hayat dünyasının inşasında rol oynayacak bütün isimleri bir araya getirdi, İslâmî söylemlerle çağı buluşturacak ve yorumlayacak bir entelektüel oluşumun enlemesine ve boylamasına kök salmasını, yaygınlaşmasını sağladı.
Biz de yeni, genç İslamcı yazarlar kuşağı olarak Yeni Şafak’ın kurulduğu ilk günden itibaren yazmaya başladık gazetede.
Bendeniz Yeni Şafak kurulduğunda Londra’da doktora öğrenimi görüyordum. Hem köşe yazmaya hem de Yeni Şafak’ın Londra temsilciliğini yapmaya ilk günden itibaren başladım.
Ve ilginç bir bilgi daha vereyim: Yeni Şafak’a Londra’dan kendi ismim dışında beş farklı isimle yazılar yazdım. Müstear olarak kullandığım Suat Filmer ismi, Yusuf Kaplan’dan daha çok biliniyordu o vakitler.
MEDENİYET MEFKÛRESİNİN BAYRAKTARI
Yeni Şafak, Türkiye’nin bin yıllık dünya tarihini yapan İslâmî birikimini benimseyerek ve özümseyerek ülkemizde bu bin yıllık birikimin sunduğu köklü bir medeniyet mefkûresinin ve tasavvurunun bayraktarlığını yaptı. Yeni Şafak bizim medeniyet birikimimizin genç nesillere aktarılmasında ve öncü bir kuşağın yetiştirilmesinde tarihî bir rol oynadı.
Yeni Şafak’ta kurulduğu günden bu yana medeniyet fikrini ve mefkûresini genç kuşaklara ve entelektüel kesimlere ulaştıran yazılar yazdım, yazıyorum. Bütün hâdiselere medeniyet perspektifiyle yani bütüncül bakışla bakışı uygulayan ön açıcı, zihin açıcı yazılar oldu bu yazılar. Medeniyet tasavvuru kitlelere ulaşmış oldu böylelikle.
Bendeniz bir taraftan medeniyet perspektifiyle yazılar yazdım, diğer taraftan da ülkemizde çağdaş İslâmî düşünme biçimleri konusunda da kalem oynattım hasbelkader. İki kuşağın yetişmesinde, İslâmî duyarlıkları güçlü genç fikir, sanat ve kültür insanlarının ortaya çıkmasında bu yazıların katkısı olduğunu söylememi saygısızlık olarak düşünmezsiniz umarım. Ayrıca ülkeyi yöneten siyasî aktörlerin medeniyet perspektifi ile kuşanmalarında da bizim yazılarımızın katkıları olduğu söyleniyor çeşitli çevrelerde, mahfillerde.
ÇAĞDAŞ BİR İSLÂMÎ DİL, DURUŞ VE DUYARLIK
Yeni Şafak çağdaş bir İslâmî dil ve duyarlık kurdu basınımızda. Bu da muhkem bir duruşu, sarsılmaz bir istikameti ve önümüzü açacak kanatlandırıcı bir ufku ve umudu benimsemesine imkân tanıdı.
Vesayetçi bürokratik oligarşinin Türkiye’yi iki asırdır esir alan yapılarını birer birer deşifre ederek etkisiz hâle getirecek adımların atılmasında kilit rol oynadı: Bu toplumun İslâmî kimliğini ve duyarlığını yok etmeyen çalışanlara karşı dimdik durdu. Darbelere karşı dimdik durdu. Üç kilit kavramla Yeni Şafak’ın ne olduğunu, nasıl bir misyon üstlendiğini özetleyebiliriz: Akıl, kalp ve ruh.
Gazete başta olmak üzere Ketebe Yayınevi, TvNet ve çok sayıda nitelikli dergileri Türkiye’nin entelektüel hayatına kazandıran, İslâmî entelektüel birikimin ve duyarlıkların hayatımızın merkezine yerleşmesini sağlayan bütün bu çalışmalara en güzel şekilde destek veren başta Albayraklar Grubu adına Ahmet Albayrak ağabey olmak üzere, Nuri Albayrak, Mustafa Albayrak ve Mesut Albayrak’ın samimiyetleri, vizyoner ve zor zamanlardaki yılmaz kişilikleri mutlaka şükranla anılmalıdır.
Yazının sonunda anlamlı bir anekdot paylaşayım: Gazetenin başındayken, Dışişleri Bakanlarından İsmail Cem, bir gün şöyle demişti bana: “Hocam, ben Yeni Şafak’ı aksatmadan takip ediyorum. Daha doğrusu o beni talip ediyor, peşimi bırakmıyor: Gittiğim her yere birikmiş Yeni Şafak gazetelerimi de götürüyorum. Yurt dışında yaptığım en keyifli işlerden biri Yeni Şafakları okumak.”
Yazımı, genel yayın yönetmenimiz Hüseyin Likoğlu kardeşime gazetenin fikir gazetesi kimliğini güçlendirecek hamleler yapmasını önererek sonlandırayım. Bizim bu dünyaya söyleyecek bir sözümüz var ve bu sözü en etkili ve kalıcı şekilde güçlü bir fikir gazetesi ile söyleyebiliriz ancak. Gazze’deki ürpertici soykırım, bu soykırıma bütün dünyanın sessiz kalması ve Batılı emperyalistlerin açıkça destek vermesi, Batı uygarlığının ahlâkî olarak da felsefî olarak bittiğini bütün dünyaya ispat etti. O yüzden dünya bize gebe, biz hakikate.
Nice 30 yıllara, diyorum. Vesselâm.
.Balkanlar’ın garip minarelerinden özgür Ayasofya’ya hüzün ve anlamlı bir mesaj
Yusuf Kaplan
28/01/2024 Pazar
Balkanların Gazze’yi aratmayan cinayet ve tecavüzlerinin hikâyesini Seyfullah Yiğit kardeşim nefis bir dille anlatıyor…
***
Mustafa Demiroviç abiden devam diyoruz ‘Büyük Balkan Seyahati’ yazı dizimize. Yusuf Kaplan Hocamız soruyor. Yine bir savaş olsa Balkanlar direnir mi? Mustafa abi kendine has bir şekilde cevaplıyor. Kendimce nasıl not aldıysam öyle paylaşıyorum. Biz böyle yaşıyoruz. Alıştık. Savaşırız. Avrupa bize ambargo uyguladı. Batı dünyası bizden daha iyi biliyor; Müslümanları kimin ayağa kaldıracağını. Sadece onlar biliyor Erdoğan’ın bizi koruduğunu. Türkiye’deki ekonomik krizler, yönetimi düşürmek içindir. Mustafa abi dağınık gibi konuşuyor gözükse de aslında bütüncül bir konuşma yapıyor. Mesele hep aynı. Teyakkuz halinde olmak. Birlik olmak. Müslümanların birbirine destek olması. Batı dünyasının üzerimizde uyguladığı projelere karşı dikkatli olmak. Mesele bu.
Mustafa abideyiz hâlâ. Millet, milletten istiyor, Allah’tan (cc) istemiyor. Mustafa abi tam bir derviş… savaşçı bir derviş… yani Alperen… kot pantolonlu bir Alperen… Sarı Saltukların mirasını devam ettiren kahraman bir Alperen… Mostar köprüsünün üstünde, elinde kahve cezvesiyle Mostar’ın ruhunu derviş duruşuyla; yaşayarak koruyup aktarmaya çalışıyor yeni nesillere… Mustafa abiden çok etkilendiğimi belirtmek isterim. Hep birlikte fotoğraf çektik. Ayrılmadan önce hasbî bir şekilde musafaha ettik. Ve ilk defa tebessüm edişini gördüm Mustafa abinin. Samimi muhabbetin açamayacağı kapı yok… Samimi muhabbetin saramayacağı yara yok… Birbirimizi Allah (cc) için sevip birbirimize şifa olmalıyız her dem…
DİNO MERLİN: BALKANLARIN NEFES BORUSU
Bosna savaşından sonra Dino Merlin, Hırvatlara konser vermiş. İslâm böyle bir şey. Kinle, nefretle işi olmaz Müslümanın! Bu dünyada Müslümandan daha hikmetli hiç kimse yoktur, olamaz da! Çünkü Müslümanın elindeki Kur’an ve Sünnet kimsede yok. Bu dini hakkıyla temsil edebilirsek, inanın insanlar toplu olarak İslâm’a girecekler. İşte Gazze bunun en güzel örneğidir şimdilerde… Evet, Dino Merlin bu bölgenin nefes borusudur diye ekledi Yusuf Kaplan Hocamız, mihmandarımız Süleyman’ın Merlin ile ilgili konser bilgisini verdikten sonra. Yusuf Hoca, Balkanlarla ilgili konuşurken, Dino Merlinden sonra Makedonya’da siyaset yapan Adnan İsmaili’ye de değindi. “Yaşayan Aliya” dedi İsmaili için. İlk defa Ustamdan duymuştum. Balkanlar için, Müslümanlar için önemli bir siyasetçi Adnan İsmaili.
Saraybosna’ya gideceğiz ama bir türlü yola çıkamıyoruz. Acele de etsek sürekli geç kalıyoruz. Niye? Çünkü fıtrî akışa önem veren bir seyahat grubuyuz. Saat gibi işleyen mekanik bir tur değiliz! Ustam Yusuf Kaplan ısrarla ezanı video kaydına almamı söyledi. Tabi ki Ustamı dikkate alıp ezanın tamamını etrafı da çekerek kayda aldım Mostar Köprüsünün üstünde. Ta Kosova Priştine’den bu yana balkanlardaki garipçe okunan ezanlara yer yer dikkat çekiyoruz. Yusuf Hoca hakikaten güzel ifade etmişti. Balkanlarda ezanlar garip okunur. Hakikaten çok garip bir şekilde ezanlar okunuyor… küçük bir çocuğun utana sıkıla kısık bir sesle bir şeyler istemesi gibi okunuyor ezanlar Balkanlarda. Aman ezanlarımız okunsun da varsın böyle olsun havası var. Hasıraltı edilmiş sorunlar kaşınmasın. Düşmanlarımız rahatsız olmasın. Camilerimiz ezansız kalmasın. Garipçe okunan ezanların içinden bu mesajları alabiliyorsunuz! Ey Müslümanlar! Kusurumuza bakmayın. Ezanı sizin gibi gür okuyamıyoruz. Ey Sultan Ahmet Camii! Ezanı senin gibi yeri göğü inletecek şekilde okuyamayışımızı anlayışla karşılamanı bekliyoruz. Çünkü bizler… bir avuç Boşnak Müslümanı buralarda zar zor direniyoruz. Tam özgür olmadığımız için sesimiz kısık çıkıyor. Ey zincirlerini kırmış Ayasofya! Bizler… seninle gurur duyuyor ve sana gıpta ediyoruz. Senin gibi zincirlerimizi kırdığımız gün, minarelerimizden yüksek seslerle ve de özgürce ezanlar okunacak. Garipçe ezanlar tarih olacak inşâallah. Bunun için de senin her daim ÖZGÜR KALMAN lazım AYASOFYA…
Nihayet ikindi namazımızı eda ettikten sonra otobüsümüzle Saraybosna’ya doğru harekete geçtik. Mihmandarımız anlatıyor: Bir gezideyim. Türkiye’den gelen bir grubu gezdiriyorum. Suriye’den gelen mültecileri konuşup sitem ettiler. Sonra Boşnak bir abi Türkçe konuşmaya başladı gençlerle. Kosova’da savaş oldu, Türkiye’ye geldiler. Makedonya’da çatışmalar oldu, Türkiye’ye geldiler. Suriye’de savaş oldu, Türkiye’ye geldiler. Dolayısıyla Türkiye, ağabeydir. Peki, Türkiye’de savaş olsa nereye gideceksiniz? Gidecek yerimiz yok. Ümmetin buraya teveccühü haksız değil ki, çünkü bizler… Devlet-i Âliyye bakiyesi bir devletiz, bu bizim en güzel gerçeklerimizden…
“BİZİM SİZE BORCUMUZ VAR”
Yolculuk sohbetleri güzel oluyor. Elinde mikrofon anlatmaya devam ediyor mihmandarımız Süleyman. Türkiye’den rütbeli bir komutan Bosna Hersek’e gidiyor. Ona da Süleyman mihmandarlık ediyor. Gece hastalanıyor. Süleyman’la komutan hastaneye gidiyorlar. Tedavi sabaha doğru bitiyor. Hastaneden çıkmadan önce komutan muayene ücretini soruyor. Doktor soruyor. 1993-95 savaş yıllarında neredeydiniz komutan? Komutan şöyle cevaplıyor. Buradaydım. Savaş bölgelerindeydim. Doktor şöyle ibretlik bir cevap veriyor. Sizin bize borcunuz yok. Bizim size borcumuz var, deyip ücret almıyor!
.Srebrenitsa Katliamını unutma!
Yusuf Kaplan
29/01/2024 Pazartesi
Gazze’de ürpertici bir katliam ve soykırım yaşanıyor. Büyük Balkan Seyahati’mizin en manidar ayaklarından biri Srebrenitsa bölümü oldu. Srebrenitsa katliamını birinci elden tanıklıklarla tarihe kayıt düşecek şekilde kaleme alıyor Seyfullah Yiğit kardeşim bu yazıda.
***
BOSNA DİRENİŞİ VE TÜRKİYE’NİN ROLÜ
Saraybosna yolundayız. Mihmandarımız Süleyman, Bosna’yla ilgili çok kıymetli bilgiler vermeye devam ediyor. Yine savaş yıllarında bir gemi silah merhum Erbakan Hoca vesilesiyle Hırvatlar üzerinden Boşnaklara gönderiliyor. Hırvatlar henüz Sırplarla birlik olmamışlar. Gelen silahlara Hırvatlar el koyuyor. Bunlar bizim olsun, bir gemi daha gönderin onları Boşnaklara veririz diyorlar. Bir gemi silah daha yollanıyor ve bu silahlar Boşnaklara ulaşınca güçlü bir direniş başlıyor. Boşnakların safında savaşmak için Türkiye’den bir grup bordo bereli geliyor. Aliya bunlara şunu söylüyor: “Bir mezarınız bile olmayacak.” Bordo bereliler, “umurumuzda değil” diye cevaplıyorlar. Aliya, bordo bereliler için, bunlar ölmeye gelmiş diyor.
İşgalci Sırp çetnik gruplarla Türkiye’den gelen askerler öncülüğünde direniş başlıyor. Çetnikler geri çekiliyor. Ama nasıl geri çekilme? Çok büyük vahşetler yaparak geri çekiliyorlar. Geçen yazımızda ağlamayacaksınız diye uyarmıştık. Tekrarlıyoruz: AĞ-LA-MA-YIN! Diri kalmak ve diriltmek için anlatıyoruz bunları. Her tarafı yakıp yıkarak geri çekilen çetnik gruplara BM’nin sözde barış güçleri bir şey yapmıyorlar, bilindiği gibi. Bu sebeple BM için şunu söylerler Boşnaklar. Biçare Milletler!
SRERENITSA SOYKIRIMI, İNSANLIĞIN İNTİHARI
Srebrenitsa Katliamı hepimize malumdur. BM’nin 300 askerini geri çekmesiyle elinde silah olmayan masum Boşnaklar katlediliyor. Yaklaşık 8 bin kardeşimiz hunharca katlediliyor… Srebrenitsa’da ölmek yaşamaktan çok daha evladır. Ölenler kurtuldu, kalanlar ise çok büyük acılar çekiyor. Katliamdan sonra kalan bütün kadınlara tecavüz ediliyor. Ve hemen gitmiyorlar çetnik zalimleri. 3-4 ay bekleyip öyle gidiyorlar. Srebrenitsa’daki zalimliğin şiddetini tahayyül edin edebiliyorsanız tabii… Karnı çıkan bazı kadınlar intihar etmişler. Yüzlerce böyle intihar olayları olmuş. Bazıları da intihar edememiş. Doğumunu yapmış. Özellikle eşi olanlardan bazıları eşlerini beklemiş. Eşleri askerden dönünce, kadınlar eşlerini boşamış öyle intihar etmişler. Eşlerinin kendilerine umut bağlamaması için bu yola başvurmuşlar. İffet abidesi büyük kadınlar… bu zulme rağmen hâlâ eşlerini düşünüyorlar.
Leyla şiiri var, meşhur bir şiir. Srebrenitsa’ya dönen bir asker eşi için yazmış. Kadın eşine sarılmıyor. Çünkü tecavüze uğramış. Masum ve suçsuz olduğu halde psikolojik olarak kendini kötü hissediyor ve eşine sarılmıyor. Eşi çok üzülüyor ve bu kadın da sonra eşinden ayrılıp intihar ediyor. Kadınların intiharıyla iş bitmiyor. Bu mazlum bîçarelerden doğan çocuklar büyüyorlar ve meseleyi öğrenince bu çocuklar da intihar ediyor. Acı üstüne acı… Bu çocuklardan intihar etmeyenler ise, birbirlerine sarılarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bir dernek kurmuşlar. Bu dernek vesilesiyle bir araya gelip, birbirlerine nefes oluyorlar.
Yanımda Muharrem abi ağlıyor. Gözyaşlarını göstermemek için camdan dışarıya baksa da gözyaşlarını saklayamıyor. Otobüste derin bir sessizlik… Tam ağlayacak gibi oldum ama sonra kendi kendime şunu dedim: Hayır! Vallahi ağlamayacağım. Bütün bu acı gerçeklerle yüzleşeceğim. Bunları zihnime kazıyacağım. Böylece her dem DİRİ kalıp DİRİLTME mücadelemi sürdüreceğim. Zalimlerin yaptıkları zulümler karşısında gözyaşı dökmeyeceğim. Bütün bu zalimlerden hesap soracağız hem de İslâmî ilkelerimizden asla ama asla taviz vermeden. Muhammedî (asm) usule göre ve böylece bütün insanlığa, sadece İslâm’ın nefes olabileceğini göstereceğiz biiznillah. Bu düşünceler beni çok rahatlattı.
Kendini küçük görme Müslüman! Sen, dağların sahiplenemediği emaneti sahiplenmişsin. Bütün dünya sana düşman olsa ne yazar! Sen şuna dikkat et hele önce. Kur’an ve sünnete uyuyor mu yaşadığın hayat? Evet uyuyor, uydurmaya gayret ediyorum diyebiliyorsan hiç tasalanma. Yolun açıktır senin. Sen, dünyanın beklediği ÇERAĞSIN. Tek başıma nasıl bir çerağ olurum endişesi de seni sarmasın. Tek başına değilsin. Her bir mümin, MÜMİN olduğu ölçüsünde tek başına bir ÜMMETTİR aynı zamanda da…
Hep söylüyoruz, yine söyleyelim. Vallahi İslâm’ın sabahı yakındır. Şafak söktü sökecek. Gazze’yi ateşe veren zalimlerin hepsi bu ateşle yanıp kül olacak inşâallah. Dünyanın hali hazırdaki gidişatı uzun vadede İslâm dünyasının önünü açacak. Yeter ki bizler uyanıp hakiki kardeşler olarak birlik olalım. Ümmet şuuru dirilecek ve bütün müminler Kur’an’ın istediği şekilde kardeş olacak. Umutluyuz ve nasip olursa inşâallah bizler bu DİRİLİŞİ göreceğiz…
“SIRPLAR BİZİM ÖĞRETMENİMİZ OLAMAZ”
Srebrenitsa’dan devam edelim. 11 Temmuz’da Srebrenitsa’da anneler tekrardan ağlarlar. Tam bir cenaze törenidir 11 Temmuz Srebrenitsa’da. Mihmandar Süleyman kardeş devam ediyor konuşmaya. Boşnak askeri bu acılı olaylardan sonrada olsa güçlenir ve Belgrad’a kadar gider. Bilge Aliya’ya, şimdi sıra bizde, biz de onlara bize yaptıklarını yapalım derler. Aliya o tarihe geçmiş meşhur sözüyle cevap verir. “Sırplar bizim öğretmenimiz değildir. Ne yapmamız gerektiğini biz Sırplardan öğrenemeyiz. Bizim öğretmenimiz Hz. Peygamber’dir. O bize savaşta nasıl davranılması gerektiğini en iyi şekilde öğretmiş, savaşta çocuklara, kadınlara ve yaşlılara aslâ dokunulmamasını emretmiştir. Biz de aynen öyle yapacağız. Biz onlara, onların bize yaptığı aşağılık muameleyi yapmayacağız. Ancak bu zulmü de aslâ unutmayacağız!”
Şurası da bana çok ilginç gelmişti anlatılanlar arasında. Aliya’nın silah arkadaşının kızının çantasında bir silah ve bir mermi var. Bu arkadaşı hayatta şu an. Mihmandarımız direk bu komutandan aktarıyor bize bu bilgiyi. Tekrardan Srebrenitsa yaşanmasın diye tek mermiyle dolaşıyor kızım demiş Aliya’nın silah arkadaşı. Bu kadar derin bir iz bırakmış Srebrenitsa! Oysa bizler… unuttuk! Sütçü İmam’ın ilk kurşunu niçin attığını… Anadolu’da yaşanan zulümleri unuttuk! UNUTMAMALIYIZ! Unutmazsak gevşemeyiz ve tedbir alıp hazırlıklı oluruz. Unutmamak çok önemli.
.xxxxxxxxxxxxxxx
Srebrenitsa Katliamını unutma!
Yusuf Kaplan
29/01/2024 Pazartesi
Gazze’de ürpertici bir katliam ve soykırım yaşanıyor. Büyük Balkan Seyahati’mizin en manidar ayaklarından biri Srebrenitsa bölümü oldu. Srebrenitsa katliamını birinci elden tanıklıklarla tarihe kayıt düşecek şekilde kaleme alıyor Seyfullah Yiğit kardeşim bu yazıda.
***
BOSNA DİRENİŞİ VE TÜRKİYE’NİN ROLÜ
Saraybosna yolundayız. Mihmandarımız Süleyman, Bosna’yla ilgili çok kıymetli bilgiler vermeye devam ediyor. Yine savaş yıllarında bir gemi silah merhum Erbakan Hoca vesilesiyle Hırvatlar üzerinden Boşnaklara gönderiliyor. Hırvatlar henüz Sırplarla birlik olmamışlar. Gelen silahlara Hırvatlar el koyuyor. Bunlar bizim olsun, bir gemi daha gönderin onları Boşnaklara veririz diyorlar. Bir gemi silah daha yollanıyor ve bu silahlar Boşnaklara ulaşınca güçlü bir direniş başlıyor. Boşnakların safında savaşmak için Türkiye’den bir grup bordo bereli geliyor. Aliya bunlara şunu söylüyor: “Bir mezarınız bile olmayacak.” Bordo bereliler, “umurumuzda değil” diye cevaplıyorlar. Aliya, bordo bereliler için, bunlar ölmeye gelmiş diyor.
İşgalci Sırp çetnik gruplarla Türkiye’den gelen askerler öncülüğünde direniş başlıyor. Çetnikler geri çekiliyor. Ama nasıl geri çekilme? Çok büyük vahşetler yaparak geri çekiliyorlar. Geçen yazımızda ağlamayacaksınız diye uyarmıştık. Tekrarlıyoruz: AĞ-LA-MA-YIN! Diri kalmak ve diriltmek için anlatıyoruz bunları. Her tarafı yakıp yıkarak geri çekilen çetnik gruplara BM’nin sözde barış güçleri bir şey yapmıyorlar, bilindiği gibi. Bu sebeple BM için şunu söylerler Boşnaklar. Biçare Milletler!
SRERENITSA SOYKIRIMI, İNSANLIĞIN İNTİHARI
Srebrenitsa Katliamı hepimize malumdur. BM’nin 300 askerini geri çekmesiyle elinde silah olmayan masum Boşnaklar katlediliyor. Yaklaşık 8 bin kardeşimiz hunharca katlediliyor… Srebrenitsa’da ölmek yaşamaktan çok daha evladır. Ölenler kurtuldu, kalanlar ise çok büyük acılar çekiyor. Katliamdan sonra kalan bütün kadınlara tecavüz ediliyor. Ve hemen gitmiyorlar çetnik zalimleri. 3-4 ay bekleyip öyle gidiyorlar. Srebrenitsa’daki zalimliğin şiddetini tahayyül edin edebiliyorsanız tabii… Karnı çıkan bazı kadınlar intihar etmişler. Yüzlerce böyle intihar olayları olmuş. Bazıları da intihar edememiş. Doğumunu yapmış. Özellikle eşi olanlardan bazıları eşlerini beklemiş. Eşleri askerden dönünce, kadınlar eşlerini boşamış öyle intihar etmişler. Eşlerinin kendilerine umut bağlamaması için bu yola başvurmuşlar. İffet abidesi büyük kadınlar… bu zulme rağmen hâlâ eşlerini düşünüyorlar.
Leyla şiiri var, meşhur bir şiir. Srebrenitsa’ya dönen bir asker eşi için yazmış. Kadın eşine sarılmıyor. Çünkü tecavüze uğramış. Masum ve suçsuz olduğu halde psikolojik olarak kendini kötü hissediyor ve eşine sarılmıyor. Eşi çok üzülüyor ve bu kadın da sonra eşinden ayrılıp intihar ediyor. Kadınların intiharıyla iş bitmiyor. Bu mazlum bîçarelerden doğan çocuklar büyüyorlar ve meseleyi öğrenince bu çocuklar da intihar ediyor. Acı üstüne acı… Bu çocuklardan intihar etmeyenler ise, birbirlerine sarılarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bir dernek kurmuşlar. Bu dernek vesilesiyle bir araya gelip, birbirlerine nefes oluyorlar.
Yanımda Muharrem abi ağlıyor. Gözyaşlarını göstermemek için camdan dışarıya baksa da gözyaşlarını saklayamıyor. Otobüste derin bir sessizlik… Tam ağlayacak gibi oldum ama sonra kendi kendime şunu dedim: Hayır! Vallahi ağlamayacağım. Bütün bu acı gerçeklerle yüzleşeceğim. Bunları zihnime kazıyacağım. Böylece her dem DİRİ kalıp DİRİLTME mücadelemi sürdüreceğim. Zalimlerin yaptıkları zulümler karşısında gözyaşı dökmeyeceğim. Bütün bu zalimlerden hesap soracağız hem de İslâmî ilkelerimizden asla ama asla taviz vermeden. Muhammedî (asm) usule göre ve böylece bütün insanlığa, sadece İslâm’ın nefes olabileceğini göstereceğiz biiznillah. Bu düşünceler beni çok rahatlattı.
Kendini küçük görme Müslüman! Sen, dağların sahiplenemediği emaneti sahiplenmişsin. Bütün dünya sana düşman olsa ne yazar! Sen şuna dikkat et hele önce. Kur’an ve sünnete uyuyor mu yaşadığın hayat? Evet uyuyor, uydurmaya gayret ediyorum diyebiliyorsan hiç tasalanma. Yolun açıktır senin. Sen, dünyanın beklediği ÇERAĞSIN. Tek başıma nasıl bir çerağ olurum endişesi de seni sarmasın. Tek başına değilsin. Her bir mümin, MÜMİN olduğu ölçüsünde tek başına bir ÜMMETTİR aynı zamanda da…
Hep söylüyoruz, yine söyleyelim. Vallahi İslâm’ın sabahı yakındır. Şafak söktü sökecek. Gazze’yi ateşe veren zalimlerin hepsi bu ateşle yanıp kül olacak inşâallah. Dünyanın hali hazırdaki gidişatı uzun vadede İslâm dünyasının önünü açacak. Yeter ki bizler uyanıp hakiki kardeşler olarak birlik olalım. Ümmet şuuru dirilecek ve bütün müminler Kur’an’ın istediği şekilde kardeş olacak. Umutluyuz ve nasip olursa inşâallah bizler bu DİRİLİŞİ göreceğiz…
“SIRPLAR BİZİM ÖĞRETMENİMİZ OLAMAZ”
Srebrenitsa’dan devam edelim. 11 Temmuz’da Srebrenitsa’da anneler tekrardan ağlarlar. Tam bir cenaze törenidir 11 Temmuz Srebrenitsa’da. Mihmandar Süleyman kardeş devam ediyor konuşmaya. Boşnak askeri bu acılı olaylardan sonrada olsa güçlenir ve Belgrad’a kadar gider. Bilge Aliya’ya, şimdi sıra bizde, biz de onlara bize yaptıklarını yapalım derler. Aliya o tarihe geçmiş meşhur sözüyle cevap verir. “Sırplar bizim öğretmenimiz değildir. Ne yapmamız gerektiğini biz Sırplardan öğrenemeyiz. Bizim öğretmenimiz Hz. Peygamber’dir. O bize savaşta nasıl davranılması gerektiğini en iyi şekilde öğretmiş, savaşta çocuklara, kadınlara ve yaşlılara aslâ dokunulmamasını emretmiştir. Biz de aynen öyle yapacağız. Biz onlara, onların bize yaptığı aşağılık muameleyi yapmayacağız. Ancak bu zulmü de aslâ unutmayacağız!”
Şurası da bana çok ilginç gelmişti anlatılanlar arasında. Aliya’nın silah arkadaşının kızının çantasında bir silah ve bir mermi var. Bu arkadaşı hayatta şu an. Mihmandarımız direk bu komutandan aktarıyor bize bu bilgiyi. Tekrardan Srebrenitsa yaşanmasın diye tek mermiyle dolaşıyor kızım demiş Aliya’nın silah arkadaşı. Bu kadar derin bir iz bırakmış Srebrenitsa! Oysa bizler… unuttuk! Sütçü İmam’ın ilk kurşunu niçin attığını… Anadolu’da yaşanan zulümleri unuttuk! UNUTMAMALIYIZ! Unutmazsak gevşemeyiz ve tedbir alıp hazırlıklı oluruz. Unutmamak çok önemli.
.Dünya, Yahudilerin kölesi, bu anlaşıldı artık!
Yusuf Kaplan
2/02/2024 Cuma
Gazze’de İsrail terör devletinin bütün dünyayı hiçe sayarak ve fütursuzca işlediği soykırım ve katliamlar, küresel Yahudi gücünün özellikleri ve nasıl tehlikeli boyutlar kazanabileceği meselesi üzerinde düşünmeye icbar ediyor ama dünyanın düşünürlerinin ve önde gelen entelektüellerinin bu konuda çok duyarsız ve hatta ürkütücü tavırlar almaları insanlığın geleceği adına tedirgin ediyor insanı.
DÜNYANIN DÜŞÜNÜRLERİNİN AHLAKEN ÇÖKÜŞÜ!
Harari isimli Yahudi olduğu için -ve Yahudiler entelektüel dünyaya da hâkim oldukları için- gereğinden fazla parlatılan tipin Müslüman çocuklarının katledilmelerini teşvik eden iğrenç açıklamalarını gözlerimiz faltaşı gibi açılarak okuduk.
Bu şaşırtıcı olmadı benim için. Benim için asıl şaşırtıcı olan dünyanın yaşayan en büyük düşünürü asırlık Habermas’ın İsrail’in soykırımlarını “kendini savunma hakkı” olarak görmesi ve onaylaması oldu. Habermas, Yahudi hocası Adorno’nun doktora tezini reddettiği Protestan biri.
Dünyanın vicdanı olması gereken insanlar bunlar ama Batı’da, dünyanın vicdanı olması gereken insanların bile ne kadar ruhsuz oldukları artık çok iyi anlaşılıyor.
YAHUDİLERİ ELEŞTİREN YAHUDİLER
Dünyanın bir Yahudi sorunu var, diye yazmıştım Marx’a gönderme yaparak… Marx, Yahudi Sorunu, başlıklı önemli bir metin yazdığı için.
Marx, Yahudi kökenliydi. “Kapitalist’in, açgözlü Yahudi” olduğunu söylüyordu.
En güçlü kapitalizm eleştirilerinden biri sayılabilir Marx’ın Yahudi Sorunu metni.
Ama aynı zamanda Marx, Yahudileri, alttan alta diz çöktürülemez bir güç olarak mı tarif ve tasvir ediyordu diye de düşünmeden edemem.
Edemem; çünkü Yahudiliğe en iyi hizmet edenler, Yahudi eleştirmenleridir, yani Yahudilerin insanlık ölçeğinde işledikleri cinayetleri eleştiren Yahudi figürler.
Noam Chomsky tam da bu tür Yahudi entelektüellerinden biridir. Chomsky, çok güçlü bir dilbilimcidir, dilbilimde devrim yapacak kadar donanımlıdır; o yüzden eleştiri yetenekleri ve yöntemleri çarpıcı ve etkilidir. Chomsky, kıyasıya ve enfes bir dille eleştirir Yahudi mezalimini ve alçaklığını her yerde. Ama sonuçta, Yahudileri en iyi eleştirenler de Yahudilerdir, cümlesini zihninize nakşederler.
Marx’ın Yahudi eleştirisinin de alttan alta Yahudileri kutsayan bir örtük yanı olduğu izlenimi edinmişimdir hep.
Yahudi kökenli Yahudi eleştirilerine bu açıdan bakmakta yarar var: Aslında bu eleştiriler Yahudilerin “başa çıkılamaz, dize getirilemez bir güç” imajı üretip üretmediğini düşünmekten kendimi alamam hiçbir zaman.
DÜNYA, YAHUDİLERİN KÖLESİ!
ABD derin devletinin beyin gücü, Yahudi entelijansiyadan oluşur; Yahudi entelijansiya, hem akademiye hem kültür hayatına hem de entelektüel hayata hâkimdir. Amerikan entelijansiyası
hem Yahudilerden oluşur
hem de Yahudi/Siyonist egemenliği altındadır.
ABD, Yahudilerin küresel kolonisidir. Tarihte kurulmuş en büyük, en güçlü Yahudi devleti ABD’dir. Gazze savaşı ve soykırımı, Yahudilerin sadece ABD’yi değil, bütün Avrupa ülkelerini, Hindistan ve Çin’i de esir aldığını ispatladı.
Düşünebiliyor musunuz: Dünyanın en güçlü ülkeleri Yahudilerin kölesi! İnanılır gibi değil ama gerçek: Dünya, Yahudilerin kölesidir, bu anlaşılmış olmalıdır.
Dünyadaki en güçlü ve kalabalık Yahudi nüfusu ABD’de yaşar.
ABD’de yaşayan Yahudi nüfus, ABD’nin en zeki çocuklarını, kremasını oluşturur: Amerikan derin devletine, müesses nizamın bütün kilit kurumlarına bu Yahudi krema hâkimdir ve yön verir: ABD, Yahudiler tarafından işgal edilmiştir İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren.
Kapitalizmin kurucu babaları Yahudiler ve İngilizlerdir. Kapitalizm, para üzerinden para kazanma işlemidir. Dolayısıyla beyni faizdir, bankacılık sistemidir kapitalizmin.
Bankacılık sisteminin ve faizin bu sistemin merkezini teşkil etmesinin bir numaralı sorumluları Yahudi bankerlerdir. İtalyan şehir devletlerinin bankerleri. Kapitalizm İtalyan şehir devletlerinde neşvünema bulmuştur.
İtalyan şehir devletlerinden sonra Hollandalılar ve İngilizler, kapitalizmi bir sistem ve felsefe hâline getiren temelleri atarlar: İnsanı nesneye, ekonomiye indirgeyen “homo economicus / ekonomik insan” kavramı İngilizlerin icadıdır.
Kapitalizmin sistemleşmesinde ve küreselleşmesinde İngilizlerin küçümsenemeyecek bir rolleri olsa da, kapitalizm paraya, dünyaya, maddî güce tapan Yahudilerin eseridir.
Küresel sistem kapitalist bir sistem olduğu için aynı ruha sahip olsalar da, sisteme hâkim olan İngilizler ile Yahudiler sistemde birbirlerine rakiptir ve mücadele içindedir.
Küresel sistemi çökertmenin ilk yolu, İngilizler ile Yahudileri mutlaka birbirine düşürmekten geçer. Bu mesele üzerinde ayrıca kafa yorulması gerekir.
Vesselâm.
.Saraybosna’da Batılıların desteğiyle yapılan ürpertici kültür katliamı!
Yusuf Kaplan
4/02/2024 Pazar
Büyük Balkan Seyahati’mizin son durağındayız. Seyfullah Yiğit kardeşimiz nehir gibi akan kalemiyle etkileyici tadımlık bir Saraybosna portresi sunuyor. Güzel bir pazar yazısı. İyi okumalar…
***
Saraybosna yolundayız hâlâ… ve yazıya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yemek için yol üstünde güzel bir yerde durduk. Nehir kenarında güzel bir mekân. Yemekten sonra yolumuza devam ettik. Yolda bir cami gördük. Akşam namazı vakti de girmişti. Kılalım mı devam mı edelim derken durduk namaz için. İyi ki de durmuşuz. Çok güzel bir akşam namazı eda ettik o şirin ve küçük camide. Cemaati üç beş kişiydi caminin. Bizimle şenlendi camii. Cami cemaatinin de çok hoşuna gitti. Tesbihattan sonra sohbet ettik ayaküstü. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince gözlerinin içi güldü cemaatin. Çok memnun oldular. Sanki bir Bayram Namazı buluşmasıydı. Herkes heyecanlı ve neşeliydi. Caminin duvarları da iyi ki geldiniz der gibiydi. Bu garipliğimizi bir an olsun bile giderdiğiniz için teşekkür ederiz der gibiydi camii duvarları… işlemeleri… avlusu ve minaresi… uzun bir süredir içimiz bu kadar huzurla dolmuş muydu bilmiyorum ama bu şirin camide kıldığımız namazın verdiği huzurun tarifi yok, bunu biliyorum…
Gece Saraybosna’ya vardık. Hotelimiz şehir merkezine yakın bir yerde. Eşyalarımızı odalarımıza bırakıp aşağıya indik. Yemekten sonra çay sohbetinde çok güzel bir kardeşlik tesis etti aramızda baş mihmandarımız Yusuf Hoca. Daha önce tanışmayıp bu seyahat vesilesiyle tanışanlar kardeş oldu. Birbirlerinin numaralarını aldılar. Yeri geldiği zaman birbirlerinin sıkıntısıyla ilgilenecektiler. Yusuf Hocamız bu güzel uygulamayı uygun zamanlarda yapar ve çok da güzel olur. Bu kardeşlik muhabbetiyle aramızda ekilen kardeşlik tohumu bir anda büyüyüp yeşerdi, elhamdülillah…
18 Kasım Cumartesi’ye Saraybosna’dan merhaba dedik. Şehrin tarihi çarşısına otobüsümüzle giderken Mihmandarımız Süleyman’dan öğrendik. Osmanlı döneminde sarayın mutfak ihtiyaçları, Sarajevo/Saraybosna’dan karşılanıyormuş. Çok bereketli ovaları olduğu için sarayın ihtiyaçları buradan karşılanırmış. Buradaki meyve ve sebzelerin tadı da çok güzel olduğu için özellikle tercih edilirmiş saray eşrafı tarafından. Bereketli bir şehir olduğu her halinden belli. Şehrin ortasından akan nehir, bu bereketin sembolü adeta. Saraybosna’yı çok sevdim. Biranda aramızda bir muhabbet oluştu. Balkan seyahatimizde en çok sevdiğim şehir Saraybosna oldu diyebilirim. Süleyman kardeş anlatıyor. Şehrin bizden olduğunu ve nasıl bizden koptuğunu göreceksiniz. Tarihi çarşıya varmadan bizi önbilgilerle hazırlıyor mihmandarımız her zamanki gibi. Şehirde hem Osmanlı tarafı hem de Avusturya tarafı var. Her iki imparatorluğun izlerini şehirdeki eserlerden görmek mümkün. Şehri ortadan bölen nehir, Milaçka nehri, bu da Neretva Nehri gibi zümrüt yeşili renginde akıyor…
Birinci Cihan harbinden önce şehir Avusturya İmparatorluğu’nun eline geçer. Prens Ferdinand şehre ziyaret için gelir. Bombalı suikast düzenlenir prense. Prens, kurtulur ancak ölüm vakti yaklaşmıştır. Adeta ölümüne kendisi gider. Yapılan uyarılara rağmen ziyareti yarıda bırakmaz. Yola devam eder. Suikast ekibinden ayrılanlar prensi biranda önlerinde görürler ve öldürürler. Son Veliaht Prens Ferdinand’la birlikte Avusturya’nın geleceği de öldürülmüştür. Avusturya, Sırplara savaş açar ve ateş büyüyüp cihan harbine dönüşür. İşte birinci cihan harbinin görünürdeki sebebi bu olaydır.
Her tarafta heykeller var. Ruhsuzluğun sembolleri… Batı uygarlığı zahire önem verir. Aslında zahirede önem veremez çünkü batından uzaklaşan zahirden de uzaklaşır. İç ve dış birdir. İkisini birbirinden ayıran, insandaki, yaratılıştaki o muazzam uyumu da bozmuş olur. Batı uygarlığının barbarlığının altında bu uyumun bozulması gelmektedir. Heykelcilik mesela. Zahirperestliğin dışa vurumudur. Batı uygarlığı için görünen vardır. Görünen de nefsin gördüğüdür! Kalbin gördüğü değildir. Kalple gören, surete takılı kalmaz. Batı uygarlığı, sureti aşamamıştır diyeceğiz ama aslında sureti dahi yakalayamamıştır. Heykelle yaptıkları şey, kötülükleri dile getiren nefsin cisimleşmesinden başka bir şey değildir. Hakikatten kopukturlar yani. Fıtrata aykırı yollarla hakikat bulunamaz. Hakikat, cisimlere hapsedilemez. Saraybosna’da bunu görmek mümkün. İslâm medeniyetinin üstünlüğü, Tevhid-Nübüvvet esaslarına dikkat etmesinden geliyor. Yeri geldiğinde değineceğiz. Osmanlı çarşısıyla Avusturya çarşısı, ak ve kara gibi… birinde nur diğerinde kir… inanın bunu yerinde müşahede ettik. Ruh ve ruhsuzluk… bu her yerde böyle. Bu sebeple sürekli şunu haykırıyoruz: İslâm medeniyeti, hakikat medeniyetidir. Buna bütün insanlığın ihtiyacı var hem de hava, ekmek ve su gibi… Gazze’deki müminlerin ekmeğe nasıl ihtiyacı varsa ondan daha şedit bir şekilde bütün insanlığın, hakikat medeniyeti olan İslâm medeniyetine ihtiyacı var.
Yine uzattık. Ne yapalım. Saraybosna gibi insanı hakikat medeniyetine kamçılayan bir şuur şehrinde tefekkür etmeden yapamıyor insan. Doğal olarak uzatılıyor meseleler… neyse devam ediyoruz. Hac Camii varmış Osmanlı döneminde. Hacı adayları bu camide toplanır ve helalleşirmiş insanlarla. Borçlar ödenir, küslükler giderilir tam bir helalleşme yapılır yani. Bugün hacca hâlâ buradan gidilir. Ne kadar güzel bir uygulama. Bakar mısınız bu güzelliklere… insanın yazarken bile içi ısınıyor…
Büyük kütüphanenin önündeyiz. Osmanlı döneminde şimdiki adıyla belediye binasıymış. İdari işlere buradan bakılıyormuş. Daha sonra kütüphane oluyor. Buranın hazin hikayesini Yusuf Hoca’da Süleyman kardeşe dahil olarak anlattı. İçinin yandığı çok belliydi Yusuf Hoca’nın. İnsan kafayı yiyor, bu kadar zulüm karşısında çıldırmamak elde değil. Üç milyona yakın eser varmış burada. Bunlardan 25 bin eserin hiç kopyası yok. Nadide eserler yani! Bosna savaşında burası da bombalanıyor. Tam bir kültür katliamı gerçekleştiriliyor. Yüzyıllarca yıl geçse de bu barbar Moğol zihniyeti devam ediyor maalesef zalimlerce. Gazze’de camii, okul, kilise, üniversite bombalayan zalim İsrail, barbar Moğol zihniyetini, Moğolları aratacak şekilde devam ettiriyor on yıllardır… ancak tarih yıkanları değil, gönüllere dokunarak inşa edenleri yazıyor…
Baş çarşıdayız. İsa Bey döneminde inşa edilen ruh dolu bir çarşı, baş çarşı… devam edeceğiz inşâallah.
.Hakiki bir Abdullah: Bilge lider Aliya İzzetbegoviç
Yusuf Kaplan
5/02/2024 Pazartesi
Balkanlar, dünyanın en kritik ve stratejik tampon bölgelerinden biri. Her zaman patlamaya hazır bombayı andırıyor. Büyük Balkan Seyahati yazılarımız, Balkanların geçmişten geleceğe uzanan karmaşık hikâyesinin görünür görünmez boyutlarını her yazıda kalemi olgunlaşan MTO’muzun demirbaş talebelerinden Seyfullah Yiğit kardeşimin dinamik kalemi ve gözlem gücüyle ruh dolu bir dille okuyucuyla paylaştı. Bugün bu yazıların sonuna gelmiş durumdayız. Seyahatimizi an be an, gün be gün kaleme alan, kayda geçiren, Balkanlar’a seyahat yapacak kardeşlerimize rehberlik edecek güzel bir kaynak oldu. Bu yazıları ilk fırsatta benim yazılarla birlikte kitaplaştıracağız. Seyahatimizi en güzel şekilde organize eden Aşk-ı Turkuaz sahibi Beytullah Yıldız kardeşime bir kez daha teşekkür ediyoruz. Bu arada Mayıs ayında Özbekistan Kazakistan seyahatimiz olacak kardeşlerimizle. O seyahatimizle ilgili izlenimlerimizi de paylaşacağız inşallah.
***
Saraybosna’da Tarihi İsa Bey çarşısındayız. Bugün, buradan, son durağımız olan Saraybosna’dan ayrılacağız. Son ziyaretlerimizi yapıyoruz. İsa Bey çarşısında çok güzel bir atmosfer var. Akideyle inşa edilen yapılar… aynı zamanda bir tebliğ vazifesi de görüyor. Şehirlerin Müslümanca inşa edilmesi bu açıdan çok önemli.
İsa Bey, Üsküp beyidir. Oradan buraya getirtilir şehri ihya etmesi için. Çok başarılı bir idarecidir. Çarşının her sokağının ayrı bir işlevi vardır. Bakırcılar çarşısı, kilimciler çarşısı gibi her bir sokakta ayrı bir meslek icra edilir. İsa Bey’e başta merkezden para gönderilmez. O, kendi imkanlarıyla şehri imar etmeye başlar. Daha sonra merkezin bundan haberi olur. 25 yıl yetecek kadar para gönderilir. Bu çarşı ve daha fazlası bu parayla inşa edilir. İsa Bey, Saraybosna’yı Saraybosna yapan adamdır yani. Bundan dolayı Boşnaklar kendisine ‘dedo’ derler. Bizde babacan, yardımsever, fedakâr insanlara ‘baba’ demeleri gibi.
İsa Bey, ilk olarak sebil yapar. Daha sonra İsa Bey Camii yapılır ve diğer eserler sırasıyla inşa edilir. Çarşı meydanından Gazi Osman Bey Külliyesine geçtik. Saraybosna’nın en önemli merkezlerindendir bu külliye. Ara ara Yusuf Kaplan Hocamız da katkı yapıyor Mihmandar Süleyman’a. Külliyeler bir üniversitedir aynı zamanda. Buralarda hâlâ Kur’an okunur. Beş yüzyıllık gelenek devam ettirilir. Matbaa var, el yazması Kur’anlar çoğaltılıyor. Cami, ters ‘T’ şeklinde Bektaşî geleneğine göre inşa edilmiş. Sultan Süleyman döneminde bu gelenek terk edilir. Sultan Süleyman, caminin bu şekilde inşa edildiğini öğrenince itiraz eder. Hüsrev Paşa, Sultan’a, camiyi yıkalım mı diye sorar. Sultan, hayır, karışmayın der. Bu camii, Balkanlar’da Bektaşi geleneğine göre yapılan son camidir. Cami inşası için Dubrovnik’ten sağlam taşlar ve işten anlayan Hırvat ustalar getirilir. Hırvatlardan necaset kokusu gelir. Bu kokunun giderilmesi için Hırvat çalışanlar için umumi bir tuvalet inşa edilir. Avrupa’da ilk umumi tuvaletin yapıldığı yerdir Saraybosna. İslâm Medeniyeti, insanın hem iç hem de dış temizliğine önem verir. İslâm Medeniyeti, hayata anlam katan, değer katan bir medeniyettir, bunu her şeyde görmek mümkündür.
Saraybosna’da baş çarşının bittiği yerin hemen yanında Avusturya dikey mimarisi başlar. Ruhun çekildiği sınırdır burası! Geçen yazımızda da değinmiştik. Bu sınırda durup tefekkür etmeli insan… İslâm Medeniyeti ile Batı Uygarlığı arasındaki uçurumu düşünmeli… İslâm Medeniyetinin ne kadar kuşatıcı olduğunu bu sınır bize söylemiyor, adeta haykırıyor. İnanın insanın nefesi kesiliyor Avusturya sınırına yaklaşmaya başladığında. Güzellik medeniyetinden çirkinlik medeniyetine düştüğünüzü hemen hissediyorsunuz. Muğlak bir durum yok. Gri alanlar hiç yok. Siyah ve beyaz, bu kadar açık yani. Burada kibirle falan hareket etmiyoruz. Kur’an’ın ifadesinin taşlara işlendiğinde ortaya çıkan üstünlükten bahsediyoruz. Tabiî ki inanlar üstündür ve inandıkları gibi yaşadıklarında, inandıkları gibi eserler inşa ettiklerinde, bu üstünlük şehirlerde de kendini açık bir şekilde gösterecektir, İsa Bey çarşısında gösterdiği gibi. Bu sınır çok net bir şekilde bunu söylüyoruz bize: İnsanlığı bu sınırın sağındaki İslâm Medeniyeti ancak kurtarabilir. Sol tarafın, batı uygarlığının insanı getirdiği durum, kaos hali ortada. Bütün insanlık büyük bir buhran içinde. İnsanlığı içine düştüğü bu buhrandan, Gazze’deki İMANLI DURUŞ kurtaracak inşâallah.
Aliya’nın derneğini kurduğu Moriçe Hanına gitmeden önce Aliya’nın kabrini ziyaret ettik. İsa Bey Camii’nin hemen önünden yukarıya doğru biraz yürüdükten sonra sağda kalıyor Bosna şehitlik mezarlığı. Aliya İzzetbegoviç, ayrı bir kabir yeri istemez. Beni evlatlarımın yanına gömün der. Bosna Savaşı’nda şehit olan askerlerin gömüldüğü yere gömülür Bilge lider Aliya. Aliya, Balkanların ruhudur! Aliya çok önemli bir şahsiyettir. Müslümanca duruşun en güzel temsilcilerindendir modern dünyanın. Bir tepe üzerinde şehitlik mezarlığı, yukarıdan aşağıya doğru biraz eğimli bir tepe. Bir mezarlıktan ziyade bir şenlik yeri gibi… ama bu şenlikte sessizlik hâkim ve sadece ruh şöleni var. Maddî lezzetler yok burada. Ruhun sessizce doyduğu bir şenlik sofrası bu şehitlik…
Aliya’nın mezarı çok sade. Kabrin üstü açık. Demirden yıldızlı sade bir şey yapılmış ama kapalı değil, türbe yok yani. Mezar taşları da sade. Hemen altında da hilal şeklinde bir havuz yapılmış. Hilalin içindeki yıldızdır Aliya… Aliya henüz yeryüzündeyken göğe yükselebilmiştir İslâmî yaşantısıyla… Aliya’nın mezarı tek başına büyük bir cevaptır Batı uygarlığına… sadece bu mezardaki mesaj bile yetiyor şunu demek için: İslâm Medeniyeti tartışmasız bir şekilde Batı Uygarlığından üstündür. Aliya’nın mezarı başındayken bu yazının başlığı da belli olmuştu. Aliya nedir? O hakiki bir Abdullah’tır. Hayatı da mezarı da bunu ispatlıyor. Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç’e rahmet olsun…
Aliya’nın derneğini kurduğu Moriçe Hanı’ndayız. Hanın içinde, arka tarafta küçük bir oda var. Orada oturduk. Meşhur Boşnak böreklerimizi yedik. Çay, kahve ve muhabbet… derken namaz vakti geldi. Öğlen namazımızı Moriçe Hanı’nın karşısında yer alan Gazi Osman Camisi’nde kıldık. Namazdan sonra çarşıda biraz daha turladıktan sonra yavaş yavaş havalimanına doğru geçmek için meydana toplandık. Yine ayrılık vakti…
Elveda Saraybosna… Elveda Neretva Nehri… Elveda Blaga Tekkesi…
Elveda Balkanlar… Elveda GARİP EZANLAR…
‘Büyük Balkan Seyahati’ yazı dizimizin böylece sonuna geldik. Ustam Yusuf Kaplan’a ilgilerinden ötürü ve beni köşesinde uzunca bir süre büyük bir anlayışla misafir edişinden dolayı teşekkür ediyor ve kemal-i hürmetle Ustamın ellerinden öpüyorum.
Selam ve dua ile… Allah’a (cc) emanet olun.
.Gazze kıvılcımı, medeniyet atılımına dönüştürülebilir mi? (I)
.
9/02/2024 Cuma
Tarih, büyük krizlerin çocuğudur: Büyük krizler, büyük doğumlara gebedir. Büyük kırılma anları, aynı zamanda büyük kurulma zamanlarıdır.
Gazze’de yaşanan soykırım, insanlık tarihinde nadir rastlanan ürpertici cinayetlerden biridir.
Gazze’de tarihin şahit olduğu en büyük cinayetlerden biri işleniyor: Özellikle çocuklar ve kadınlar katlediliyor. Katledilen insanların sayısı 27 bine ulaştı dört ayda. Bunların üçte birinden fazlası çocuklar! İnanılır gibi değil ama acı ve acıtıcı gerçek böyle!
GAZZE’YE İKİ TÜRLÜ BAKIŞ: BASAR VE BASÎRET
Gazze’ye nasıl bakmalı?
İki türlü bakılabilir Gazze’de yaşananlara: Birincisi, sıradan bakışla. İkincisi, sıradışı bakışla.
Sıradan bakış, sadece basar’la (çıplak göz’le) görünen’e bakan bakıştır. Akışı kaçırır; son duruma odaklanır; arkaplanı, akışı ve bütün art arda yaşanan hâdiseler arasındaki ilişkiyi, irtibatı göremez.
Çağımızın en büyük sanat tarihçilerinden ve estetlerinden Ernst Gombrich “çıplak göz, kördür” demişti. Çıplak göz, göremez; göremediğini de göremez. Kendinin farkında değildir. Bir kitabı ya da bir hâdiseyi okumanın üç olmazsa olmaz durağını oluşturan fark erme, tefrik etme ve fark olma melekelerinden yoksundur.
Sıradışı bakış, mü’min bakışı basiret, iç göz’dür, görünenin ötesindeki görünmeyeni görür, bir hâdisenin derin anlamlarını idrak eder, fark etme, tefrik etme ve fark olma melekelerini aynı anda harekete geçirdiği için furkan’dır; sadece okuma biçimlerini değil, okumayı okuma biçimlerini de inşa eder.
Basar / çıplak göz, hasarları görür sadece.
Basiret / iç göz veya derûnî göz ise, hisarlar örer; derinlikli, kapsamlı ve kuşatıcı bir kavram haritası, anlam haritası ve yol haritası inşa eder ve bu üç haritayı da yeri ve zamanı geldiğinde sunar insanın önüne…
İSLÂM MEDENİYETİNİN SINIRLARI YOKTUR UFUKLARI VARDIR
Gazze’ye bakış biçimindeki bu iki farklı okuma biçimi, mü’minlerin diğer insanlardan farkını, direnç noktalarının sağlamlığını ve ufuklarının sınırsızlığını gözler önüne serer.
İslâm medeniyetinin sınırları yoktur, ufukları vardır. O yüzden Kurtuba’dan Kaşgar’a kadar sorgusuz sualsiz yolculuk yapar’dı Müslümanlar. Delhi’den Kahire’ye, Afrika’nın içlerine kadar hem kendini hem de yolculuk yaptığı tabiî, kültürel ve entelektüel coğrafyaları keşfederek yolculuk yapardı.
İbn Battuta, sadece bir seyyah değildi; keşfedilmeyen kıtaları (terra incognitaları) keşfe çıkan bir keşşaftı. Delhi’den Kahire’ye kalkıp gelir, üç ay yaşar Kahire’de ve kadılık yapardı.
Biz bir millettik. İslâm milleti. İslâm milletinin çocukları. Yeryüzü mescid kılınmıştı mü’minlere… Mü’minler yeryüzünde emaneti üstlendiklerinin bilinciyle hareket ederek, güveni ve emniyeti, adaleti ve merhameti temin edecek, teminat altına alacak, hakikatle donanarak yeryüzünde hakkaniyetin, sulhün, selametin ve barışın hâkim olduğu muazzez bir medeniyet yeşerterek, yeryüzünü ubûdiyetin en güzel gerçekleştirildiği bir kutsal mekâna (“sadece Allah’a boyun eğilen bir “mescid”e) dönüştürmüşlerdi.
DOGMA VE AKÎDE FARKI
Mü’min sıradan bir insan değildir. Mü’min, sadece kör kütük inanan bir kişi değildir. İnandığını iliklerine kadar idrak eden, yaşayan, yaşatan, diri bir varlıktır. Sıradan insan beşerdir sadece.
Mü’min, beşeri aşmış, insan olma şerefine ulaşmış, kâmil insan olma gayreti içinde olan, kendini her daim yeniden ve yenileyerek inşa eden, nefsini sürgit terbiye ve tezkiye ederek bakışını derinleştiren, ufkunu zenginleştiren, umudunu yeşerten, dipdiri tutan, dirilen ve başkasının dirilişine de vesile olan kişidir.
Mü’min dünyaya teslim olan kişi değildir, dünyayı avucunun içine alarak teslim alan kişidir.
Mü’min, bütün dogma’ları yıkan kişidir. Dogma, donmuş zihnin eseridir. Mü’min’in akidesi, dogma değil, hakikat’tir.
Dogma anlamı dondurur, kalbi katılaştırır, ruhu öldürür. Akîde, hakikatin anlamını billurlaştırır, derinleştirir, zaman-mekân boyutlarını kaldırır, insanın başka dünyalara açılmasının kapılarını açar sonuna kadar...
Dogma, insanı bu dünyada kapana kıstırır.
Akide, insanı kıstırıldığı bütün dünyevî kapanlardan kurtarır ve özgürlüğüne kavuşturur.
Gazze’de yaşanan, insanın haysiyetini ve hürriyetini koruma mücadelesidir. Bu mücadeleyi sadece Müslümanların verebileceklerini bütün dünyaya ispat etmiş, insanlık adına haysiyetli yalanacak bir dünyanın kıvılcımlarını çakmıştır.
Burada izi sürülmesi gerek soru şudur: Gazze kıvılcımını uzun soluklu medeniyet atılımına nasıl dönüştürebiliriz? Bu sorunun cevabını Pazar günkü yazıda tartışmak niyetindeyim…
.Gazze soykırımı ve üç çıbanbaşı: Büyük İsrail, İran yayılmacılığı, Kürt devleti
Yusuf Kaplan
12/02/2024 Pazartesi
Bizim toplumumuzda Şiî düşmanlığı yoktur. Aliosman gibi isimler yaygındır. Ehl-i Beyt sevgisi’nin Şiilerden geri kalan yanı yoktur bizde. Ama İran’da ve Şia’nın hâkim olduğu yerlerde Ehl-i Sünnet düşmanlığı diz boyudur. İran’da dolaşırken, üzerinde “Lanet olsun Ömer’e!” yazan çoraplar giyen insanları gördüm.
İranlılar, her yerde “Vahdet, vahdet” diye laflar ederler ama hiçbir yerde bunu gerçekleştirmezler! Vahdet, vahdet diye diye büyük Sünnî vahşetleri işlerler! Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da, Yemen’de İran devriminden sonraki Sünnî düşmanlığı ve vahşeti zıvanadan çıkacak kadar kontrolden çıkmış durumdadır.
ÜÇ ÇIBANBAŞI: BÜYÜK İSRAİL, ŞİA YAYILMACILIĞI VE KÜRT DEVLETİ AYARTISI
Küresel sistemin iki kurucu aktörü, İngilizler ile Yahudiler (özellikle Yahudilerin kontrolündeki hatta esaretindeki ABD yönetimi), önümüzdeki yüzyılları şekillendirecek, Batılıların (aslında Yahudilerin) dünya üzerindeki hâkimiyetini pekiştirecek üç stratejik hamleyi hayata geçirme mücadelesi veriyorlar.
Birincisi, Büyük İsrail projesinin adım adım ete kemiğe büründürülmesi.
İkincisi, İran’ın İslâm dünyasında İsrail’den sonra ikinci çıbanbaşı aktör olarak önünün açılması, İslâm dünyasına şekil ve yön verecek en güçlü aktör konumuna getirilmesi. Böylelikle İslâm dünyasının ana omurgasını oluşturan Ehli Sünnet Omurga’nın büyük darbe yemesi, parçalanması, birleşmesinin önünün sona kadar kesilmesi, İslâm dünyasının Fars emperyalizminin esiri yapılması.
Batılıların Müslümanlarla savaşmadan nükleer güce de kavuşturulan İran’ın İslâm dünyası üzerindeki hegemonyasının garanti altına alınması.
Böylelikle geçmiş bin sene olduğu gibi, gelecek bin sene de Türkiye’nin başını çektiği İslâm dünyasının toparlanıp ayağa kalkmasının önlenmesi. İslâm dünyasını toparlayacak bir Müslüman Türkiye’nin içerdeki laikler, dışarıdaki İran›lı Ehli Sünnet düşmanları ve Batılı emperyalistlerle Yahudi şer güçler tarafından önünün kesilmesi.
Üçüncüsü de, Kürtlerin küresel sistemin lordları Yahudiler ile İngilizlerin desteğiyle terör örgütleri üzerinden bağımsız devlet kurma iddiasıyla ayartılarak İslâm dünyasının üçüncü çıbanbaşı olarak zuhur ettirilmesi.
İslâm dünyasının kaderini bu üç çıbanbaşı stratejisi ile şekillendirmek istiyor emperyalistler.
Öncelikle şunu bilelim: İslâm dünyasının kaderini son iki asırdır, Müslümanlar değil, İngilizler ve Yahudiler (özellikle ABD’ye hâkim olan Yahudi gücü) şekillendiriyor. İslâm dünyasının kaderinin şekillendirilmesinde İslâm dünyasının kendisinin hiçbir rolü yok. İslâm dünyası iki asırdır köle! Batılıların kölesi. İngilizlerin ve Yahudilerin.
YAHUDİLERİ MÜSLÜMANLAR DEĞİL BATILILAR AŞAĞILADI!
Tarih boyunca İslâm dünyasının Batı›da olduğu gibi bir “Yahudi sorunu” olmadı hiçbir zaman. Yahudiler, Batı toplumlarında ekonomik atraksiyonlarla etkili olmaya çalıştılar. Kapitalizmin tarihinin bütün aşamalarında Yahudiler belirleyici rol oynadılar.
İtalyan şehir devletlerinde faiz sisteminin, bankacılık sisteminin kurucusu Yahudilerin hem Avrupa çapındaki hem de uluslararası ölçekteki ticareti canlandırmakta kilit rol oynayan aktörlerden biri odluğunu görüyoruz: Kapitalizmin tohumlarını Yahudilerin ektiğini söylemek bile gereksiz. Avrupa’nın ekonomik işlerine ve ilişkilerine Yahudiler dengeleri alt üst edecek şekilde müdahale edince Avrupa’da Yahudi düşmanlığı büyük boyutlar kazandı. İnanılmaz aşağılanmalara maruz kaldılar. Martin Luther gibi Hıristiyanlığı, Yahudi zihniyetine yaklaştıran Protestanlığı kuran bir adam bile “Yahudileri İmha Planı” başlıklı kitaplar yazdılar.
Endülüs’ten Yahudiler de sürüldü Müslümanlarla birlikte. Bütün Avrupa ölçeğinde kovuşturuldu, büyük işkencelere maruz bırakıldı Yahudiler.
Yahudilere zulmedenler asla Müslümanlar olmadı tarih boyunca. Aksine Yahudileri koruyup kollayanlar oldu Müslümanlar.
Yakıcı gerçek bu ama Yahudiler, Batılılarla değil, Müslümanlarla savaşıyorlar. Üstelik de Batılılarla ittifak yaparak İslâm dünyasını kan gölüne çevirecek en iğrenç küresel ve yerel projelere imza atmaktan, Filistin’de 75 yıldır olduğu gibi Müslümanlara katliam, soykırım uygulamaktan çekinmiyorlar!
İSLÂM DÜNYASINI KANA BULAYACAK PROJELER…
Büyük İsrail projesi Arz-ı Mev’ud ideali, eğer gerçeğe dönüşürse, İslâm dünyasının beline saplanan büyük bir hançer olur, İslâm dünyası bir daha belini doğrultamaz.
O yüzden böyle bir şeye aslâ izin verilemez ve göz yumulamaz.
Fakat İsrail şu an Gazze’deki soykırımla birlikte hem Arz-ı Mev’ud idealini hem İran’ın İslâm dünyasına hâkim olma stratejisini hem de terör örgütlerine kurdurulacak küresel sistemin güdümündeki Kürt devleti idealini (İngilizlerle birlikte) adım adım hayata geçirme savaşı veriyor.
Medyada, televizyonlarda sarsak bir şekilde iddia edildiği gibi İsrail ile İran, ABD ile İran asla karşı karşıya gelmeyecek. Gelirse, İran’ın aşırı büyümesini durdurmak için gelecek, İran’ı yok etmek için değil.
Gazze soykırımı, Büyük İsrail projesinin de, İran’ın Arabistan yarımadasını şimdiye kadar fiilen işgal etme, şimdi de mezhebî / kültürel olarak kontrol ve kolonize etme stratejisinin de, terör örgütlerine kurdurulacak aslâ bağımsız olamayacak, emperyalistlerin kukla olarak bölge ülkelerini karıştırmakta kullanacakları Kürt devleti girişimlerinin de önünü açan bambaşka bir küresel hegemonya mücadelesinin kolaylaştıran bir savaşa dönüştü.
Bağımsız Kürt devleti, Kürtlerin de hakkı diye düşünenler, bölgede kurdurulacak Kürt devletinin asla bağımsız olamayacağını bilmiyor olamazlar. Türkiye’nin bile tam olarak bağımsızlığına kavuşamadığı bir zaman diliminde emperyalistlerin güdümünde kurulacak bir Kürt devletinin bağımsız olabileceğini düşünmek ve bunun bölge ülkeleri ve halkları bir yana Kürtler için hayırhah bir girişim olacağını zannetmek bölgede yaşanan sömürgecilik tarihini hiç bilememek demektir!
Vesselâm.
.Mısır’la bahar, bütün kapıları açar...
Yusuf Kaplan
16/02/2024 Cuma
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 yıl aradan sonra Mısır’a yaptığı ziyaret, bölgedeki dengelerin dengesini bozacak, yeniden kurulmasını sağlayacak.
Mısır, bağımsız bir ülke değil. Türkiye de henüz tam anlamıyla bağımsız bir ülke değil. Türkiye bağımsızlığını elde etmek için çok mesafe kat etti son 70 yıldan bu yana. Son 20 yılda her şeye rağmen Türkiye ekseni’ni üretti. Şu ya da bu şekilde de olsa Batı ekseninden de, komünist Doğu ekseninden de bağımsızlığını ilan etti. Rusya’ya kurduğumuz ilişkilerin başka güçlerle kurulacak ilişkilerle dengelemesi gerektiğini her zaman altını çizerek hatırlattım bu sütunda. Sisi darbecidir ve kukladır. Mısır’ı kuklacılara bırakmamak için Mısır devletiyle ilişkilerin kurulması ve koparılmaması zaruridir.
Bu sütunda üç sene önce yazdığım bir yazımı sizlerle paylaşıyorum yeniden.
HAYSİYET CELLATLARINA İNAT!
Mısır’la ilişkilerimizin kopması, olacak iş değildi. Mısır’la ilişkilerin kopmasına başından bu yana karşı çıktım, bunun faturasının hem bize hem Mısır’a hem de bölgemize ağır olacağını yazdım sürgit. Başından bu yana Türkiye’nin Mısır’da darbeye karşı takındığı tavrın doğru ama buna rağmen Mısır’la ilişkilerimizi askıya almamızın yanlış olduğunu söyledim. Bunu bilenler bilir, bilmeyenler de bilsin artık.
Hükümet politika değiştirdiği için ben de fikrimi değiştirmiş filan değilim. Hükümete göre değil hakikate göre hareket ettim hep. O yüzden Mısır’la ilişkilerimizin askıya alınmasının yanlış olduğunu açık açık yazdım ve dillendirdim televizyonlarda başından bu yana.
Ne oldu peki? İnanılmaz hakaretlere, linçlere maruz kaldım!
Bana onca hakareti yapan, linç emrini veren tipler, köşe sahibi, köşe olmuş tipler! Nasıl “dansedecekler” acaba şimdi?
Benden özür dileyecekler mi?
Haysiyet cellatlarından özür dilemelerini beklemek olacak iş değil elbette.
Bu satırları tarihe not düşmek için yazmak zorundaydım. En zor zamanlarda bile hakikatin izini sürme mücadelemizin aslâ bitmeyeceğini söylemem bile gereksiz.
Her hâl ve şartta hakikatin izini sürdürdüğümüz sürece, düşe kalka da olsa, yaşadığımız iki asırlık yok oluş felâketini, çileyle, fikir ve oluş çilesiyle varoluş imkânına dönüştürebileceğimizden hiç şüphe etmedim.
SİYASÎ HADİSELER, KALICI İLİŞKİLERİ BOZMAMALI!
Gelelim Türkiye-Mısır ilişkilerinin rayına oturmaya başlamasının ne anlam ifade edeceği meselesine...
Her şeyden önce, Türkiye ile Mısır, bölgenin iki önemli tarihî aktörü. Mısır tarihinde, İslâm’ın tarih sahnesine çıkışından itibaren bizim oynadığımız belirleyici rolden sözetmeyeceğim. Mesele bu kadar basit değil.
Mısır, Arap dünyasının tarihî, siyasî, kültürel ve entelektüel lideri. Arap dünyasının kaderi biraz da Mısır’da yaşanan gelişmelere bağlı olarak şekil alır. Geçici siyasî hâdiselerden ziyade kalıcı, köksalıcı kültürel, entelektüel gelişmelerin kesintiye uğramadan ve sürgit güçlenerek sürmesi gerektiğinden sözediyorum burada.
Siyasî gelişmeler, elbette, ilişkileri zedeleyebilir zaman zaman ama aslâ engellememeli, buna izin verilmemeli, bunun için de güçlü kültürel ve entelektüel kanallar, yollar, imkânlar inşa edilmeli.
Siyasî hâdiseler gelip geçicidir ama kültürel ilişkiler, adımlar, atılımlar, alış-verişler kalıcı, köksalıcı, önaçıcı. Kültürel ilişkiler güçlü olursa, siyasî değişikliklerden ya da depremlerden yıkıcı şekillerde etkilenmez ülkeler arasındaki ilişkiler.
Önümüzdeki süreçte, bütün Arap dünyası ile, Afrika ile ve tabiî Türk dünyası ile kalıcı kültürel, entelektüel ilişkilerin temellerini atmaya yoğunlaşmalıyız. Müşterek bir medeniyet tasavvurunu, mefkûresini her alana adım adım nakşetme mücadelesi ve gayreti içinde olmalıyız.
Şam’ın, Kahire’nin, Buhara’nın, Taşkent’in, Semerkand’ın, Kaşgar’ın, Delhi’nin, Cakarta’nın, Saraybosna’nın, Üsküp’ün, medeniyetimizin kurucu şehirlerinin İstanbul’un Konya’nın, Erzurum’un, Bursa’nın, Edirne’nin kardeş şehirleri olduğunu unutmamalıyız.
Şehirler, medeniyetlerin damarları gibidir. Kan dolaşımı sürüyorsa, hayat da sürüyor ve umut var demektir.
BİZ GELİNCE, EMPERYALİSTLER GİDECEK...
Mısır’la ilişkiler aslâ kopmaz, koparılamaz! Çünkü Türkiye ile Mısır birbirlerine omuz verdikleri zaman bölgeden emperyalistlerin kovulması kolaylaşır. Bölge, hem Batılı emperyalistlerin hem de emperyalistlerin kuklası Fars emperyalizminin işgali altındadır!
Şunu bileceksiniz: Emperyalistler, İslâm dünyasını parçalamak için her yolu deneyeceklerdir. Bu süreçte İslâm dünyasını tam ortadan ikiye yarmak için her zaman Farsların önünü açacaklardır! Batılılarla İran arasında yaşanan “hır gür” danışıklı dövüştür, birbirlerinin önünü açmayı hedefleyen bir maskeleme operasyonudur.
O yüzden bu oyuna gelmemek için sadece Mısır’la değil İran’la da ilişkilerimizi güçlü tutmamız, İran’ın Batılılar tarafından kullanılma girişimlerinin önüne şu ya da bu şekilde de olsa set çekecektir.
Mısır’la ilişkilerimizin bahar havasına girmesi, orta ve uzun vadede kapalı kapıların açılmasına ve bölgenin kaderinin emperyalistler tarafından değil bölgenin kurucu aktörleri tarafından şekillendirilmesine imkân tanıyacaktır...
Mısır’ın ve diğer Arap ülkelerinin, emperyalistlerin güdümünden adım adım kurtulma süreci başlamıştır artık...İnşallah İslâm dünyasının gerçek bağımsızlığına kavuşmasının başlangıç noktası olur Türkiye-Mısır ilişkilerinin rayına oturmaya başlaması...
Biz, biz olarak gelebilirsek, emperyalistler kendiliğinden gitmek zorunda kalırlar...
.Bir MTO Manifestosu: Umut ışığı; direniş, diriliş ve varoluş kıvılcımı; uzun soluklu medeniyet tasavvuru yolculuğu…
Yusuf Kaplan
18/02/2024 Pazar
Medeniyet Tasavvuru Okulu (MTO), 4 yaşında... Sonbaharda 5 yaşında olacak inşallah.
16-22 Şubat tarihleri arası Bahar Dönemi başvuru haftası. Şu an Türkiye’de ve dünya genelinde 49 bin talebemiz var. Türkiye’nin geleceğini inşa edecek vefakâr, cefakâr ve fedakâr öncü kuşakların tohumlarını ekiyoruz. O yüzden bu yeni başvuru haftası münasebetiyle bir MTO Manifestosu yayınlamak istedim.
Uzunca bir süredir eğitim felsefesi dersleri veren biri olarak MTO’yu rahmet elçisi Peygamber Efendimiz’in (sav) geliştirdiği, üç kuşağın aynı anda yer aldığı, Hakikat talebesi olduğu, “yaş değil baş” ilkesini harekete geçiren Dârü’l-Erkâm ve Ashab-ı Suffa modellerinden yola çıkarak ilim / bilme, irfan / bulma ve hikmet / olma sütunları üzerine kurdum.
Aldığımız sonuç, tek kelimeyle, muhteşem oldu: MTO’nun gelişiyle, ülke gençliğinde gözlenen savrulma durduruldu. İstikamet üzere uzun
soluklu bir medeniyet tasavvuru yolculuğuna çıkıldı. Hakikat medeniyetini inşa edecek öncü kuşakların tohumları ekildi...
Çok dua alıyoruz bu yüzden. Bu ülkede çok az gayret, bu kadar dua aldı. Rabbim lûtfetti, uykuları bize haram etti, bu yolculuğun hâdimi olarak kollarımızı sıvadık, ülkemizin ve mazlum medeniyet coğrafyamızın makûs talihini yenmemizi sağlayacak önümüzü açacak öncü kuşakların tohumlarını ekmek için gece gündüz demeden koşturup duruyoruz.
Biz vazifemizi yapıyoruz. Ülkenin ve coğrafyamızın önünü açacak tohumları ekmeyi Rabbim bize nasip ederse, binlerce kez hamdederiz, bize nasip etmezse, vazifemizi yapmanın gönül rahatlığıyla şükrederiz...
TÜRKİYE, ZİHNÎ İŞGAL ALTINDA…
Anaokulundan lisesine ve üniversitesine kadar okullarımız, eğitim sistemimiz, benzeri görülmemiş bir banalliğin, sığlaşmanın, ezberciliğin, pozitivist ruhsuzluğun, ürpertici bir paganizmin ve putçuluğun pençeleri altında can çekişiyor...
Bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu toprakların çocukları, canlı canlı toprağa gömülüyor kökü dışarıda laikçilik, idolperestlik gibi çağdışı pagan ideolojilerle, kariyerizm, hedonizm ve nihilizm gibi çocuklarımızın özgürlüklerini ellerinden alan, beyinlerini felçleştiren çağdaş putlar tarafından.
Bu ülke iki asırdır fiilen işgal edilmedi ama zihnen işgal edildi, içeriden ele geçirildi küçük bir devşirmeler ve devşirmelerin devşirmeleri baronik-masonik şebekeler tarafından.
Bu ülke, Tanpınar’ın yerinde tanımlamasıyla “kültürel inkâr” aymazlığına soyundu, kültürel intiharın eşiğine sürükleniyor şimdi hızla... Güle oynaya hem de! Gel de isyan etme bu toprakların çocuklarının ve ruhlarının gözümüzün içine baka baka yok edilmesine...
Üniversiteler işgal altında: Tam da dünyaya sadece bizim sunacağımız bir medeniyet mefkûresine dünyanın ekmek kadar su kadar ihtiyaç duyduğu bir zaman diliminde mankurtlaşmış, metamorfoz yemiş, celladına âşık tasmalı çekirgeler yetiştirmekle meşgul bütün okullarımız!
Emperyalistler, dünyanın ruhu’nu temsil eden bu ülkeyi tek kurşun atmadan içeriden ele geçirdikleri için ne kadar sevinseler azdır: Düşünsenize, ülkenin 18-25 yaş kuşağının % 71’i, bunlar içinde en zeki olanlarının ise % 95’i ülkeyi terk etmek istiyor!
İki asırlık modernleşme, laikleşme, Batılılaşma projesiyle ülkenin tek kurşun atmadan içeriden teslim alınması değilse, nedir bu? Bu, bu ülkenin bağımsızlığının tehlikeye düşmesi demek değil midir?
ADAM YETİŞTİRECEK ADAMLARI YETİŞTİREMEZSEK…
İşte biz, MTO olarak bu baş aşağı gidişi, bu yok oluş sürecini durdurmak, geleceğimizi inşa edecek yeni Gazâlîleri, Râzîleri, İbn Arabîleri, İmam Rabbânîleri, İbn Haldunları, Yunusları, Mevlânâları, Itrîleri, Sinanları, Dede Efendileri yetiştirecek tohumları ekmek üzere çıktık yola…
Hedefimiz, bir yerlere adam yerleştirmek değil, adam yetiştirecek
adamları yetiştirmek...
Günü kurtarmak değil, geleceği kuracak öncü kuşakların tohumlarını ekmek...
Günübirlik düşünecek bodur, sığ kişiler değil, bize asırlık düşünecek çaplı, güçlü şahsiyetler armağan edecek köklü bir medeniyet atılımına öncülük etmek...
MTO, küresel ölçekte bir savrulmanın yaşandığı bir süreçte, kuşatıcı yaklaşımıyla Müslümanca bakış’ın, akış’ın ve varış’ın sütunlarını dikti, güzergâhlarını belirledi.
Samimiyet, İstikamet ve Ehliyet ilkeleriyle eğitimde hem kalitenin zirvesini hem ruhun nasıl inşa edilebileceğini hem de bütün talebeleri arasında kardeşlik ruhunun nasıl yeşertilebileceğini gösterdi bütün Türkiye ve yerküre üzerinde...
Gazze direnişi İslâmsız bir dünyanın insafsız bir dünya olduğunu ispatladı!
Yusuf Kaplan
19/02/2024 Pazartesi
Gazze’de insanlık katliamı işleniyor!
Çocukları öldürüyorlar bayım!
Çocukları yani geleceğimizi!
Bebekleri öldürüyorlar bayım, bebekleri!
Bebekleri yani masumiyetimizi!
Geleceği yok edilen, masumiyeti yok edilen insanlık, insanlığını yitirir, dünyayı cehenneme çevirir demektir.
Dört buçuk ay oldu Gazze’deki İsrail soykırımı başlayalı. İsrail terör örgütünün katlettiği masum insan sayısı 30 bini geçti.
Bunların 14 bini çocuk!
Ey aşağılık İsrail, çocuklardan ne istersin sen?
Çocuklardan neden bu kadar korkarsın?
ÇOCUKLARI, İNSANLIĞIN MASUMİYETİNİ KATLEDİYORLAR!
Çocukları öldürüyorlar!
Henüz annelerinin karnındaki, doğmamış bebekleri öldürüyorlar!
İblisin çocukları bu aşağılık katiller!
Çocuklar dünyanın ışığı demek oysa.
Dünyanın ışığını söndürmek, dünyayı karanlık bir cehenneme çevirmek istiyorlar Firavun’un adamları çağdaş Firavunlar!
Çocuklar, bebekler insanın masumiyet hâli, insanlığın masumiyeti demek.
Masumiyeti öldürerek insanın insanlığını yok etmek istiyorlar, insanı ruhsuz, efendilerine köpek gibi boyun eğen kölelere dönüştürmek istiyorlar!
Direniş ruhunu, haksızlığa, zorbalığa ve zulme başkaldırma ruhunu ve bütün başkaldıran insanları yok etmek istiyorlar!
Dünyayı ve insanlığı köleleştirmek, önlerinde diz çöktürmek istiyorlar!
Kudurmuş bunlar!
Kudurmuş kuduz köpek gibi vahşice parçalıyorlar çocukları, bebekleri, kadınları gözlerini kırpmadan!
Siz insan değilsiniz!
Siz insanlık katillerisiniz!
Siz hakikat düşmanlarısınız!
Siz vicdansız aşağılık mahlûklarsınız!
Siz paraya tapan ruhsuz, kalpsiz, vicdansız aşağılık adamlarsınız!
Siz savunmasız çocukları, bebekleri hunharca, vahşice, zevkle katledecek güce tapan zavallı, aşağılık, âciz yaratıklarsınız!
TABİATI DA KATLEDİYORLAR!
Tabiatı katlediyorlar, bayım!
Tabiatı ateşe veriyorlar, tabiattaki bütün masum varlıkları, hayvanları, bitkileri katlediyorlar!
Cayır cayır yakıyorlar, canlı canlı öldürüyorlar insanları, hayvanları, bitkileri!
Ruhsuzca…
İnsafsızca…
Vicdansızca…
llah belanızı versin sizin ey katiller!
Allah belanı versin senin ey aşağılık, katil İsrail!
Allah belanı versin senin ey aşağılık, katil, emperyalist ABD!
Allah belanı versin senin ey aşağılık, katil, emperyalist Avrupa!
Allah belanı versin senin ey aşağılık, katil, emperyalist Çin!
Allah belanı versin senin ey aşağılık, katil, emperyalist Hindistan!
Allah belanızı versin sizin ey katiller sürüsü!
Gazze soykırımı, Gazze’de naklen, canlı yayında katledilen çocukların, bebeklerin, masum insanların yaşadıkları ürpertici trajedi, bize Batılıların ahlâken çöktüklerini, tefessüh ettiklerini, dünyaya söyleyecekleri bir şeylerinin olmadığını, kütüphanelerinin anlamını yitirdiğini, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi kavramların retorikten ibaret olduğunu, hiçbir anlamının olmadığını ispatladı, böylelikle Gazze’nin Batı uygarlığının mezarına dönüştüğünü gözler önüne serdi.
Gazze’deki ürpertici insanlık katliamı, hakikat katliamı, masumiyet katliamı Batı uygarlığının insanlık diye, hakikat diye, masumiyet, adalet ve hakkaniyet diye bir kavramlarının, dertlerinin olmadığını gösterdi.
DÜNYAYI MÜSLÜMANLARA EMANET EDEBİLİRİSNİZ SADECE!
Gazze, dünyanın Yahudilere emanet edilemeyeceğini ispatladı!
Gazze, dünyanın Amerikalılara da, Avrupalılara da, Çinlilere de, Hintlilere de emanet edilemeyeceğini ispatladı!
Gazze, dünyanın sadece Müslümanlara emanet edilebileceğini gözler önüne serdi bütün çıplaklığıyla: Tam 75 yıldır, zulme, katliama ve haydutluğa gözlerini kırpmadan destansı bir direniş mücadelesi veren Filistinliler, Gazzeliler insanlığın haysiyetini kurtarıyorlar!
Dünyanın Gazzelilere, Filistinlilere değeri hiçbir şeyle kıyaslanamayacak, ölçülemeyecek bir haysiyet borcu var!
İSLÂM’SIZ DÜNYA, İNSAFSIZ BİR DÜNYADIR!
Gazze direnişi, insanlığın haysiyetini koruyan bir direniştir.
Gazze direnişi, en zor şartlarda bile insanlığın haysiyetini sadece ve sadece Müslümanların koruyabileceğini gösteren destansı, insanlığın yüzakı bir direniştir.
Gazze direnişi, insanlığın direnişidir, hakikatin dirilişi, ruhun insanlığı diriltişi…
Gazze direnişi, İslâmsız bir dünyanın nasıl cehenneme çevrildiğinin ispatıdır.
Gazze direnişi, insanlığın haysiyetini, şahsiyetini, asaletini, hürriyetini ancak İslâm’ın teminat alabildiğinin ispatıdır.
Gazze, küfrün tek millet olduğunun en açık, apaçık ispatıdır!
Gazze, İslâm’ın hem direnişin hem dirilişin hem de varoluşun yegâne kaynağı olduğunun en somut, en sarsıcı ve en büyük ispatıdır.
Ey insan! İslâmsız dünyanın insansız bir dünya, insafsız bir dünya, merhametsiz ve ruhsuz bir dünya olduğunu açık ve seçik olarak anladın, değil mi, anladın!
Vesselâm.
.Gazze, küfrün tek millet olduğunu ispatladı!
Yusuf Kaplan
23/02/2024 Cuma
Gazze katliamının üzerinden dört ay geçti. Katliam sürüyor hâlâ! Çok ürpertici katliam görüntüleri geliyor. İsrail Eşitlik ve Kadın Bakanı May Golan, aşağılık bir kadın ve iğrenç bir bakan. Aşağılık ve iğrenç; çünkü “Gazze’nin yerle bir olmasından gurur duyuyorum.” diyor gözünün kırpmadan. Bunlar insan filan olamaz!
Öte yandan Birleşmiş Milletler’de (BM) İsrail’in Ateşkes yapması teklifi, 5 haydut’tan (=dâimî üyeden) biri olan ABD tarafından reddedildi! İnanılır gibi değil gerçekten! İnsan çıldırmamak için zor tutuyor kendini!
Dünya sadece Müslümanlara zulüm konusunda birleşti. Küfrün tek millet olduğu Gazze’de kesinleşti bir kez daha! Doğu da, Batı da İslâm düşmanlığı konusunda birleşti bir kez daha: ABD’nin başını çektiği Batı bloku ile Çin ve Hindistan’ın başını çektiği Doğu bloku, İslâm düşmanlığı konusunda birlikte hareket etmekten çekinmeyeceklerini ispat ettiler.
ÇİN, KÜRESEL SİSTEMİN RAKİBİ DEĞİL KÖLESİ OLDU!
Samuel Huntington, 1992’de Foreign Affairs dergisinde yayımlanan (ve anında İzlenim dergisinde yayınladığımız), daha sonra kendisinin kitaba dönüştürdüğü “Medeniyetler Çatışması” metninde, Çin ile İslâm’ın Batı’ya karşı ortak bir blok oluşturarak birlikte hareket edecekleri ihtimaline dikkat çekerek, buna izin verilmemesi gerektiği fikrini ortaya atmıştı.
Gelinen noktada Çin, neo-liberal kapitalist sisteme eklemlendi ve köle yapıldı; böylelikle beş bin yıllık Çin Ruhunu inşa eden medeniyet tecrübesini inkâr ermeye zorlandı. Çin, sonunda, kapitalist dayatmaya direnemedi, kapitalizmin önünde diz çöktü.
Şimdi, -çok özür dilerim ama- bizim “geri zekalı” ve “besleme” uluslararası ilişkiler profesörleri, Çin ile ABD ticarî savaşından ve hatta üçüncü dünya savaşının Çin ile ABD arasında çıkacağından dem vurup duruyorlar!
Oysa Çin ile ABD’nin ticarî savaşa girmeleri, kapitalizmin varlığını bir süre daha sürdürmesi için elzemdir, hatta bulunmaz bir fırsattır: Kapitalizm kendisini işte bu sistem-içi çatışmalarla ayakta tutuyor ve yeniden üretiyor.
Çin’in ABD’nin rakibi olacağını söylemek, ya olup bitenleri hakikaten kavrayamamak ya da birilerinin sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapmaya kalkışmaktır.
Çin-ABD ilişkileri ve Çin’in küresel sistemdeki yeri ve konumu meselesi ayrı bir makalenin konusu.
Burada benim dikkat çekmek istediğim nokta şu: Çin küresel sistem (küresel sistemin başaktörü Yahudiler) tarafından teslim alındı, o yüzden İsrail terör örgütünün Gazze’de işlediği soykırıma destek vermesi, 6 denizaltı ile Doğu Karadeniz’e damlaması boşuna değil.
Daha da ilginci, Çin’in İslâm dünyasını ortadan ikiye yaracak Şiî İran ile derin ilişkiler kurması. Bu açıdan da İslâm’la katmerli bir şekilde savaştığını söyleyeceğim Çin’in küresel sistemin kölesi olarak!
ÇİN İLE HİNDİSTAN İSLÂM DÜŞMANLIĞI KONUSUNDA BATI İLE YARIŞIYOR!
Çin’in İslâm düşmanlığı konusunda İsrail’den geri kalır yanı yok. On yıllardır inanılmaz bir Müslüman katliamı ve soykırımı yapıyor Çin Doğu Türkistan’da! Kimsenin gıkı çıkmıyor!
Ürpertici gerçekten!
Hindistan da aynı şekildeki anında damladı İsrail’e ve Hindu askerler Müslümanları katletmek için gönüllü olarak İsrail ordusuna katılmaktan ve Müslümanları katletmekten zevk duyacaklarını söylemekle kalmadılar, İsrail ordusunda bizzat savaşmak için sıraya girdiler!
Hindistan kim, peki?
İslâm nefreti ve düşmanlığı, Müslümanları kitleler hâlinde katledecek ve ülkeden sürecek kadar zıvanadan çıkmış durumda Hindistan’da.
Hindistan’la İsrail arasındaki askerî ve teknolojik askerî ilişkiler de derinleşmemiş durumda. Hindistan’da aylardır çok büyük bir Müslüman katliamı ve İslâmî tarihî eser kıyımı yaşanıyor! Yedi asırlık Babür Camii’ni yerle bir etti Hindistan resmen! Hem Müslümanları katlediyor kitleler hâlinde hem Hindistan’dan sürmek için savaşıyor!
Neresi burası, peki?
Müslümanların en yoğun olarak yaşadıkları ülke!
Şimdi anladınız mı, Müslüman Hindistan’ın parçalanarak sözümona bağımsız Müslüman devletlerin kurulması fikrinin nasıl sinsi bir İngiliz planı olduğunu!
Bu arada Sir Muhammed İkbal’in de İngiliz muhibbi olarak bu parçalanma fikrinin kökleştirilmesinde kilit rol oynamasının çok tedirgin edici benim açımdan.
İslâm düşmanlığı Hindistan’da da tavan yaptığı için Hindistan, İsrail’in Gazze katliamını desteklemekte tereddüt bile etmedi; hatta Müslümanlarla savaşacak gönüllü asker bile gönderdi İsrail’e! Bu kadar gözü dönmüş durumda Hintliler İslâm düşmanlığı konusunda Çin’i aratmıyorlar!
KÜFÜR TEK MİLLET
Gazze katliamı başlar başlamaz, ABD Başkanı Biden İsrail’e damladı!
İngiltere başbakanı Hindu Sunak İsrail’e damladı!
Almanya Şansölyesi Scholz İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu ilan etti ve İsrail’in yanında yer aldıklarını, ülke genelinde Filistinliler lehine gösteri yapılmasını yasakladıklarını ilan etti!
İtalya Başbakanı Meloni, hemen İsrail’de aldı soluğu!
Bütün Avrupa ülkeleri, Amerika, Çin, Hindistan, Gazze’de işlenen çocuk katliamlarına sadece sessiz kalmadılar, aksine İsrail’in yanında olduklarını deklare ettiler!
Böylelikle büyük bir insanlık suçu ve savaş suçu işlediklerini ispat etmiş oldular.
Sonuç, Gazze katliamı ve soykırımı, küfrün tek millet olduğunu bütün ürperticiliği ispat etti.
Bu yakıcı, ürpertici gerçek, Müslümanları silkeleyip kendilerine getirecek bir ders olur inşallah.
Biz Gazze’yi kurtaramadık diye dövünüp dururken, Gazze bizi kurtaracak galiba.
.Küresel Yahudi “beyin” network’ü
Yusuf Kaplan
25/02/2024 Pazar
i,
Gazze soykırımı başlatıldığında ilk yazdığım yazımda “İsrail, Filistin’i haritadan, Filistinlileri de tarihten, bu dünyadan silmek istiyor” diye yazmıştım. Ürkütücü bir gelecek okumasaydı bu ama gerçek olma ihtimali oldukça yüksekti
Gazze soykırımının üzerinden dört ay geçti, benim bu korkumun gerçekleşme ihtimali gittikçe artıyor. Ve beni her geçen gün daha fazla korkutuyor!
Filistin’i haritadan silme, Filistinlileri topyekûn yok etme fikrinin gerisinde devletler değil sözümona Yahudi network’ü ve güdümündeki akademisyen kılıklı “operasyon adamları” var!
Bunların en başta geleni, Harari denen “Homo Deus / Tanrı İnsan” başlıklı kitabın yazarı. Bu adam Tel Aviv Üniversitesi’nde ama dünyanın düşünce gündemini yönlendiriyor Yahudilerin dünya ölçeğinde en güçlü medya ve propaganda araçlarına sahip olmalarından ötürü.
Filistinli çocukların katledilmelerine methiyeler dizmişti bu aşağılık mahlûkât.
Ben bu yazımda akademiyi değil kendi network’lerini, insanlığı değil Yahudilerin dünya üzerindeki hegemonyalarının teorik temellerini atmak için nefes alıp veren ve dünyada da çok etkili olan Yahudi gücünün entelektüel network’ünü ve bu network’ün dünyayı nasıl cehenneme sürükleyen projeleri hazırladığını, münhasıran da İslâm dünyasının nasıl Yahudi gücünün kölesi hâline getirilebileceğinin teorik yol haritalarını çıkardıklarını kısaca göstermek istiyorum bu yazıda
.Yusuf Kaplan
OPEC KRİZİ VE ÖTESİ
Gazze’deki katliamı durdurmak için neler yapılabilir?
Şunlar meselâ: Dünyanın belli başlı ülkelerinin, sözümona belli başlı Müslüman ülkelerinin İsrail›e ekonomik ambargo kararı almaları. Batılı veya Doğulu büyük güçleri geçtim, sadece Arap ülkelerinin petrolün vanalarını kısmaları, hem İsrail›e hem de İsrail›in dünyanın gözü önünde televizyonlarda naklen yayınlanan katliamlarına göz yuman emperyalist ülkelere ekonomik açıdan çok büyük bir darbe vurmaya yeter.
Bu imkânsız bir hâdise değil, yakın tarihte çok çarpıcı örnekleri var. En başta geleni 1970’lerdeki -adına OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler) denen- “OPEC Krizi”. Dönemin Suud Kralı Faysal, küresel Yahudi-kapitalist sistemin beyni, ABD’nin Dışişleri Bakanlığı›nı da yapan Henry Kissenger’ı alıyor, petrol kuyularına götürüyor ve aynen şunu söylüyor: “Filistin’de işlediğiniz cinayetleri, işgali durdurmazsanız bu petrol kuyularını havaya uçururum. Ne size yâr olur, ne de bize!”
Ve dediğini yapıyor rahmetli Kral Faysal. Rahmetli sıfatını hak eden belki de tek kralıydı Suudların Kral Faysal.
Vanalar kapatılıyor ve dünyada büyük bir ekonomik kriz patlak veriyor. Bir süreliğine de olsa, Filistinliler görece rahat nefes alıyor ama küresel kapitalist-Yahudi sistemi, İslâm’la Savaş stratejisini küresel strateji olarak gündemine alıyor ve Amerika’daki, Avrupa’daki Yahudi entelijansiya, İslâm’ın küresel Yahudi-kapitalist sistemine başkaldırmasının önüne nasıl geçilebileceği meselesi üzerinde kafa patlatıyor.
YAHUDİLERİN GÜDÜMÜNDEKİ AKADEMİSYEN KILIKLI OPERASYON ADAMLARI!
İlk tepki, aşağılık Yahudi tarihçi (aynen, aşağılık, sinsi, iğrenç sadece Yahudilerin küresel hegemonyaları için kalem oynatan İngiliz kökenli Yahudi tarihçi) Bernard Lewis’ten geliyor. Bunlar tarihçi akademisyen filan değil. Henry Kissenger, Bernard Lewis gibi adamlar kelimenin tam anlamıyla “operasyon adamları”: Amerikan, İngiliz, İsrail istihbaratına çalışan ama Yahudilerin çıkarlarını korumak ve kollamak, daha doğru bir ifadeyle, Yahudilerin dünya hegemonyası projesini hayata geçirmek için üzerlerine düşen “görev”leri yerine getiren Yahudi gücünün sözcüleri ve gözcüleri pespaye adamlar!
Dünyada türleri de türedi hızla yer yerde: Bunların sahip oldukları güç ve servetle gözleri kamaşan dünyanın en parlak akademisyenlerini köleleri yapıyor ve Yahudi gücünü çıkarları için kullanmakta tereddüt emiyorlar!
Yerküre üzerindeki toplam nüfusları 30 milyonu bulmayan Yahudi nüfusunun nüfûzu nüfuslarıyla ters orantılı: Dünyanın en küçük azınlığı her alanda dünyanın çoğunluğuna hükmediyor! Hükmediyor ne kelime, “köpek gibi” kullanıyor!
OPERASYON DERGİLERİ VE MECRALARI
Dünyanın New York Times, Washington Post, Financial Times, Wall Street Journal, Die Zeit gibi en çok okunan ve en etkili gazeteleri, bu Yahudi entelijansiyasının oluşturduğu bir avuç network’ün elinde ve kontrolünde. İki ayda bir yayımlanan Foreign Affairs, ayda bir yayımlanan The Atlantic Monthly, The National Interest gibi Yahudi network’ün güdümündeki CFR (Center for Foreign Relations / Dış İlişkiler Komitesi), Türkiye’deki 28 Şubat darbesinin gerisindeki örgütlerden RAND Corporation gibi Amerika’nın ve dolayısıyla dünyanın ekonomi-politiğine ve teo-politiğine yön veren think tank’lerin yayın organları.
Türkiye’de think tank’lere düşünce kuruluşu deniyor. Çok yanlış. Cinayet hatta! Düşüncenin ve beynin katledilmesi bu. Bu şebekeler, düşünce üretmiyor, siyasete malzeme üretiyor, akademiyi küresel hegemonyasını tesis etmekte köle gibi kullanmaktan çekinmeyen güç odaklarının çıkarlarını pekiştiren “gönüllü entelektüel köleler” yetiştiriyor!
“MÜSLÜMAN ÖFKE”
Sözgelişi, büyük tarihçi diye anılan operasyon adamı Bernard Lewis’in 1980’lerde The Atlantic Monthly dergisinde yukarıda zikrettiğim OPEC Krizi sonrasında yayımlanan “The Muslim Rage” / “Müslüman Öfke” başlıklı yazısı, küresel sistemin Soğuk Savaş’ı bitirmesinin ve “terörle savaş” denilerek hedef saptırtılan İslâm’la Savaş stratejisinin fitilini ateşlemiş ve teorik temellerini atmıştır!.
Bir taraftan “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyerek laik Türk elitlerini ayartarak kontrolüne aldıktan sonra “Türkleri AB’ye alamayız. Türkleri AB’ye alırsak AB yüzyıl içinde Müslümanlaşır” diyen de işte bu Bernard Lewis’tir.
Bunlar entelektüel, akademisyen filan değil, küresel Yahudi network’ünün eli kanlı akademisyen kılıklı operasyon adamlarıdır! Tarihte de bu adamların örnekleri çok ama bu konu başka bir yazının konusu.
Akademisyen kılıklı köle ruhlu aşağılık operasyon adamlarına ve küre ölçeğindeki network’lerine dikkat, diyorum.
Vesselâm.
..XXX
28 Şubat darbesi ve üç büyük ihaneti!
Yusuf Kaplan
26/02/2024 Pazartesi
Elif Subaşı ve 42 kişi beğendi2 yorum yazıldı
28 Şubat fiilen bitti ama bizi de zihnen bitirdi. Sözgelişi, başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik. 28 Şubat’ın yol açtığı, yaşattığı travmanın kaçınılmaz sonucuydu bu.
Türkiye, iki asırdır çok büyük travmalar yaşıyor...
İki asırdır, bu ülkede “ipler”, bu ülkenin has çocuklarının elinde değil –hâlâ!
Türkiye, Fırat Kalkanı’yla birlikte bağımsızlığına kavuşma yolunda ilk tarihî adımı attı. Ama yolun başındayız henüz...
Tanzimat’tan 28 Şubat’a kadar bu toplum, dışardan dayatılan, içerde celladına âşık elitler tarafından uygulanan travmatik ameliyatlarla hizaya getirilmeye, “adam edilmeye”, ehlileştirilmeye, mankurtlaştırılmaya çalışılıyor...
200 yıllık modernleşme (münhasıran laikleşme) tarihimiz, esas itibariyle Türkiye’nin içerden teslim alınması tarihidir; dışardan fiilen sömürgeleştirilmeyen bu toplumun içerden zihnen sömürgeleştirilmesi, epistemik / zihnî köle yapılması serencamı.
ÜÇ BÜYÜK İHANET!
28 Şubat, yeniden mazlumlara, İslâm dünyasına öncülük edecek müslüman Türkiye’nin gelişinin durdurulması girişiminin son ürpertici perdelerinden biridir.
28 Şubat, üç büyük ihanetin adıdır:
Birincisi, “irtica tehdidi” palavrasıyla, toplumun İslâmî kimliğinin yok edilmesi ihanetidir.
İkincisi, 28 Şubat, Türkiye’nin parçalanmasının zihnî, sosyo-kültürel temellerinin atıldığı bir ihanetin adıdır.
Üçüncüsü, İslâm’ın protestanlaştırılması ihanetinin dönüm noktasıdır.
İhanet kelimesini, öyle ulu orta kullananlardan hazzetmem. Ama yaşananları, ihanet’ten başka bir şeyle izah etmek zorlaşıyor, maalesef.
TÜRKİYE’NİN İSLÂMÎ KİMLİĞİNİN YOK EDİLMESİ İHANETİ
İki asırdır gökkubbemiz çöktü; bütün dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist Batılılar, İslâm dünyasını da işgal ettiler, talan ettiler, paramparça ettiler ve fiilen / siyaseten köleleştirdiler!
Batılıların sömürgecilik ve emperyalizm tarihi sürecinde, İslâm dünyası üzerinde uygulamaya koydukları –Şark Meselesi çerçevesinde hayata geçirilen– iki büyük strateji vardı: Birincisi, tarih yapan bir aktör olarak İslâm’ı (yani İslâm medeniyetini) tarihten uzaklaştırmak. Bunu, Osmanlı’yı, Türk dünyasını, Hindistan’ı, Arap dünyasını paramparça ederek başardılar.
İkincisi, Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak... Kabaca yüzyıldır bu stratejiyi uyguluyorlar değişik şekillerde....
28 Şubat postmodern darbesi, Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırma projesinin son perdesidir.
Düşünün...
1990’da Soğuk Savaş bitirilmiş. Hem de alelacele!
Niçin?
Osmanlı’nın durdurulması, Hindistan’ın parçalanmasıyla tarihten uzaklaştırıldığı düşünülen İslâm Fas’tan Malezya’ya kadar, Müslümanların hem emperyalistlere karşı direniş mücadelelerinde hem de yeniden diriliş mücahedelerinde belirleyici yegâne güç, yegâne sarsılmaz kaynak konumuna yükselmiş...
Batılıları çıldırtan bir gelişme bu!
İslâm dünyasında uygulanan, nasyonalist ve sosyalist projelerin çökmesi, (Nasır’ın, 6 günde İsrail ordularının Mısır ordusunu yerle bir etmesiyle bitmesi), İslâmî söylemlerin çığ gibi büyümesiyle sonuçlanınca emperyalistler paniğe kapıldılar ve Soğuk Savaş’ı resmen bitirerek, “terörle savaş” maskesiyle –kendi icat ettikleri örgütleri– kullanarak “İslâm’la postmodern savaş” sürecini başlattılar.
Küresel sistem İslâm’la savaşırken, Türkiye’deki sivil ve askerî oligarşi, irtica dediği İslâm’ı Türkiye’nin bir numaralı güvenlik tehdidi olarak konumlandırmaktan çekinmedi.
Böylelikle küresel sistemin kölesi olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Oysa benimsenen proje, bu topraklara, bu toprakların çocuklarına ihanetti: Bu toplumun tarih yapmasını mümkün kılan ruhköklerini kurutmak amacıyla imam-hatipler kapatıldı, Kur’ân Kursları 15 yaş öncesi çocuklar için yasaklandı, başörtülü kızlara üniversitenin kapıları kapatıldı!
Bunu, sömürgeciler bile yapamazdı!
Oysa imparatorluk bakiyesi ve nüfusun % 98’inin resmen Müslüman olduğu bir ülkede, toplumun ortak kimliği, Müslüman kimliği pekiştirilmeliydi; fakat tam tersi yapılarak İslâmî kimlik aşağılandı, toplumu mankurtlaştıracak adımlar atıldı her alanda.
Toplumun İslâmî köklerini kurutmak, bu topluma yapılabilecek en büyük ihanetti.
Bunun faturasını bu toplum daha sonra çok ağır ödeyecekti...
TÜRKİYE’NİN PARÇALANMASI İHANETİ!
İşte ikinci büyük ihanet tam bu noktada devreye girdi: Toplumun İslâmî kimliğini aşağılayarak, laik kimliği her alanda dayatmaya kalkışmak, etnik kimliklerin kaşınmasıyla ve etnik kimliklerin İslâmî kimliğin önüne geçmesiyle sonuçlandı.
Bu, Türkiye’nin parçalanmasının tohumlarını eken büyük bir ihanetin başlangıç noktasıydı.
Oysa yapılması gereken şey, tam tersine, İslâmî duyarlıkları, kimliği, söylemleri pekiştirmekti: Bunun için de gerekli tarihî malzemeyi seferber etmek gerekiyordu. Meselâ, Türklerle Kürtler ne zaman ki, omuz omuza vermişler, işte o zaman hem emperyalistlerin oyunlarını püskürtmüşler hem de müşterek bir medeniyet dünyasını birlikte inşa etmişler. Kardeşliklerini tarihe nakşetmişler.
İslâmî kimliğin ve duyarlıkların bastırılması, laik kimliğin ve duyarlıkların dayatılması, kaçınılmaz olarak etnik kimliklerin, İslâmî kimliğin önüne geçmesine, bu da, Türkiye’nin parçalanma sürecinin tohumlarının ekilmesine yol açtı.
Özetle: Bu ülke, böyle bir ihanet görmedi!
Hem irtica diyerek İslâmî kimlik, duyarlıklar bastırıldı; hem etnik kimlikler kaşınarak ülke bölünmenin eşiğine fırlatıldı; hem de toplumun İslâmî ruhkökleri bastırılarak İslâm’ı protestanlaştıracak tehlikeli bir proje icat edildi.
İSLÂM’IN PROTESTAN-LAŞTIRILMASI
Kemalizm’in projesi, İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak ve yeniden hayata yön verecek bir güce ulaşmasının önünü tıkamaktı. Bunun yolu İslâm’ı sekülerleştirmekten yani protestanlaştırmaktan geçiyordu.
FETÖ marifetiyle İslâm siyasetten ve hayatın her alanından uzaklaştırıldı; önce Erbakan’a darbe yapıldı ve FETÖ’nün önü 28 Şubatçı generaller tarafından açıldı; ardından İslâmî duyarlıkların aşındırılması süreci hızlandırıldı. FETÖ marifetiyle Erbakan Hoca’nın inşa ettiği Müslüman siyasî bilinci linç edildi!
İşte size 28 Şubat’ın üç büyük ihaneti!
Eğer bu üç büyük ihanet derinlemesine sorgulanmazsa, bu ülke, bu tür ihanetlerden hiç bir zaman kurtulamaz ve belini aslâ doğrultamaz!
Vesselâm.
.İçimizdeki İranlılar ya da Türkiye’de Türkiye’yi savunamamak!
Yusuf Kaplan
1/03/2024 Cuma
musa kazim suslu ve 64 kişi beğendi11 yorum yazıldı
Gazze’de bebekler, çocuklar katlediliyor!
Yüreğimiz yangın yeri!
Boykotsa boykot, ambargo çağrısıysa ambargo çağrısı.
Hepsini yaptım, yapıyoruz da en yoğun şekilde.
Gazze konusunda, Kudüs davası, Filistin davamız konusunda benim hassasiyetimi tartışanların alınlarını karışlarım! 4,5 aydır neredeyse sadece Gazze’yi yazıyorum, Gazze’yi konuşuyorum, Gazze’deki soykırımın bir an önce durdurulması için çırpınıp duruyorum.
İÇİMİZDEKİ İRANLILAR VE İRANCILAR NEDEN BANA SALDIRIYORLAR?
.Bütün konuşmalarını “Gazze’deki soykırımdan sonra Gazze’den başka neyi konuşabiliriz ki? Sözün bittiği yerdeyiz. Gazze’den başka konuşacak bir şey olamaz!” diyen ve derslerini, seminerlerini, konferanslarını Gazze üzerine kuran birine, bir fikir adamına Türkiye’nin Gazze’de olduğunu söyledim, diye saldırılması düşündürücüdür. Türkiye’de Türkiye’yi savunmak bile zorlaştı! Böyle bir şey kabul edilemez!
Benim Gazze konusunda nasıl üzüldüğümü, neler yapabiliriz diye gece gündüz nasıl çırpınıp durduğumu bilen bilir. Gazze, Filistin ve Kudüs davamızı en etkili şekilde kitlelere ulaştıracak bir tiyatro eserini MTO ekiplerimizle birlikte adım adım Anadolu’da, Trakya’da dolaştıran, her şehirde, her ilçede oyunun sahnelenmesi, kitlede Gazze şuuru ve duyarlığı oluşturulması için çırpınıp duran bir adamı “Türkiye Gazze’dedir,” dedim diye topa tutmak hiç de normal bir davranış değildir.
Ben yalan söyleyecek adam değilim. Hele de Gazze gibi hayatî bir meselede Türkiye olarak nasıl daha fazla ve daha etkili adımlar atabiliriz diye kafa yoran bir adamın bu konuyu başka şeylere, siyasete meze yapması kadar iğrenç bir şey olamaz. Böyle bir şeyi bu ülkede en son yapacak kişinin hedefe konulması ise boşuna değil, bunun bilincindeyim.
Son derece emin bir şekilde söylüyorum: Türkiye maddî, nakdî ve ötesi araçlarla Gazze’dedir, Gazzeli kardeşlerimize el uzatıyor. Filistinli Müslüman yöneticilere, çeşitli gruplara “yardımları” elden ve bizzat iletiyoruz STK’larımız üzerinden çeşitli yollarla. Sadece bu kadarını söylüyorum şimdilik. Anlayın artık.
Benim yalan söylediğimi söyleyenler de, ima edenler de karaktersizdir. Ben yalan söyleyecek, particilik pırtıcılık yapacak kadar düşük bir adam olmadım hiçbir zaman.
Külliye’ye bile gitmemiş bir adama yapılan saldırılar, ruhsuz tiplerin saldırıları olabilir yalnızca.
İrancı ve bu arada Fetöcü şebekeler fırsat bu fırsat diye saldırıyorlar.
TÜRKİYE, İRAN’IN SÖZÜMONA “MAZLUMLARIN KORUYUCUSU” ROLÜNÜ TEPETAKLAK ETTİ
Türkiye, Erdoğan’ın “One Minute” meydan okumasından sonra “İran’ın, emperyalistlerle sadece biz mücadele ediyoruz”, yalanını deşifre etti ve mazlumların yanında olduğunu dünyanın dört bir tarafında ispat etti: İran varlığını İsrail’e borçlu, İsrail de varlığını İran’a borçlu.
İran, küresel sistemin taşeronudur: İran’ın zaman zaman ABD ve İsrail tarafından hedef tahtasına yatırılması İran’ın önünü açmaya dönük bir operasyondur. Küresel sistemin lordları İran’ı hedef tahtasına koymakla, hem mağdur konuma düşürmüş hem de emperyalistlerle savaştığı izlenimi vererek İran’ı İslâm dünyasının koruyucu ve kollayıcısı, mağdurların sesi soluğu konumuna yükseltmek istiyorlar. Oysa İran, emperyalistlerin taşeronudur, yanlışlıkla Nil’e olsa bir defa bile Telaviv’i bombalamayı akıl edememiştir!
İran, emperyalizmin gizli uşağı ve hizmetkârıdır. İslâm dünyasının istikrarsız-laştırılmasında kilit rol oynamaktadır. Küresel sistem, İran’ın Arabistan Yarımadası’na çökmesine, Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı, Körfez ülkelerini, Yemen’i işgal ve kontrol etmesine uygun bütün şartları hazırlamış ve İran’ın hem Arabistan’a, hem de özellikle Türkiye’nin güneyine yerleşmesini, dolayısıyla Türkiye’yi güneyden kuşatmasını sağlamıştır.
İran’ın Türkiye’yi güneyden kuşatması, sadece Türkiye’nin kuşatılması değil, Sünnî dünyanın kuşatılması ve İslâm dünyasının toparlanmasının önünün kesilmesidir.
Böylelikle sadece Şiî yayılmacılığı Fars emperyalizmi değil, İsrail ve İngiliz emperyalizmi de genelde İslâm dünyasını istikrarsızlaştırmak ve Sünnî dünyanın tabiî, akîdevî ve tarihî lideri Müslüman Türkiye’nin İslâm dünyasına bin yıldır yaptığı gibi yine liderlik yapmasının önünü sonuna kadar tıkamak istiyorlar.
İRAN, EMPERYALİZMİN DÜŞMANI DEĞİL SÜNNÎ DÜNYANIN DÜŞMANIDIR!
İran’ın emperyalizmin düşmanı olduğu fikri, sadece illüzyondan ve propagandadan ibarettir. Bunu görmek için Türkiye’nin güneyine ve bütün Arabistan Yarımadası’na emperyalistlerin de, İran’ın da eşzamanlı olarak yerleşmelerine bakmak kâfidir.
Türkiye, Batı ittifakının bir üyesi ama dostu değil, düşmanıdır. İran, görünüşte Batı’nın düşmanı ama gerçekte Batılıların önünü açan bölgenin üçüncü çıbanbaşıdır İsrail ve emperyalistlerinde güdümünde kurulması planlanan kanton terör devleti projesiyle birlikte.
Türkiye, Erdoğan’ın kararlı ve dirayetli liderliğiyle, İran’ın neredeyse yarım asırdır oynadığı mazlumların hamisi rolünün nasıl sahte ve Fars emperyalizmi yayılmacılığı taşıyan emperyalistlere hizmet eden, İslâm’ın önü tıkayan iğrenç bir oyun olduğunu deşifre etmiş ve yeniden İslâm dünyasının umudu olduğunu göstermiştir.
Türkiye’nin Gazze’de olduğunu söylediğimde bana saldırılmasının nedeni budur. Türkiye’nin açıktan savaşa sokulması için çalışan İngiliz-Yahudi kuklaları var bu ülkede. İçimizdeki İranlılar diyebiliriz buna. Hem Türkiye bir şey yapmıyor imajı oluşturmak hem de Türkiye’nin tuzağa düşürülerek savaşa girdirilmesini sağlamak istiyor bu pespaye adamlar!
Şunu bilsin herkes: Türkiye hem savaşa girme tuzağına düşmeyecek hem de Gazze’ye en fazla desteği vermeyi sürdürecek. Şu an en fazla maddî ve nakdî yardımını yapan ve bunu yerine ulaştıran ülke Türkiye’dir. Ama durumun nezaketinden ötürü bu konu elbette ki özene bezene ve zekice görülmektedir. Türkiye’nin Gazze’de olduğunu iyi bilen içimizdeki İranlılar ve İranlılar bana saldırılarını artırdılar. Bilerek saldıranlar iğrenç adamlardır. Bilmeden saldıranlar ne yazık ki hassas, yerleri suistimal edilen duyarlı kardeşlerimdir.
Dün Bosna’da, Kosova’da nasıl derinden varolduğumuz daha sonra anlaşıldıysa, yarın Filistin’de, Gazze’de olduğumuz da anlaşılacak, resmen ve alenen açıklanacak…
Ozaman bana saldıranlar ne diyecek, özür dileyecek mi?
Açıkça söylüyorum: Türkiye Gazze’ye en çok maddi, nakdî ve gıda yardımı yapan ülkedir. Burada güzel ve zekice bir organizasyon var. Alçaklık yapmanın âlemi yok.
Türkiye beklenendir. Bu gerçek, yarın daha iyi anlaşılacak ve geleceği inşa edecek inşallah.
Vesselâm.
.Üç mankurtlaşma tecrübesi: 28 Şubat ve Müslüman Türkiye’nin durdurulması
Yusuf Kaplan
3/03/2024 Pazar
Elif Subaşı ve 32 kişi beğendi3 yorum yazıldı
Başımıza ne geldiğini bilmiyoruz. Bilmiyoruz; çünkü başımıza ne geldiğini bilme konumunda olan entelijansiyası yok bu ülkenin. Entelijansiyası yani âlimi, ârifi ve hakîm’i. Başka bir deyişle, Grmasci’den ödünç alarak söylemem gerekirse, duyarlıkları ve kaderi milletin duyarlıkları, tarihi, kültürü ve kaderi ile bütünleşen “organik aydınları” yok bu ülkenin.
İki asırlık bir mazisi bulunan modern / seküler’leşen Türkiye için kurulabilecek en açıklayıcı ama aynı ölçüde de en sarsıcı üç cümle şu: Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesidir. Daha kötüsü, bilemediğini de bilememesidir. En kötüsü, celladına âşık edilmesi ve tasmalı çekirgelere dönüştürülmesidir.
TÜRKİYE’YE YAŞATILAN ÖRTÜK / SİNSİ SÖMÜRGECİLİK TECRÜBESİ
Türkiye, doğrudan sömürgeleştirilmedi, dolaylı, örtük ve sinsi bir sömürgeleştirme ameliyesine tabi tutuldu, tutulmaya da devam ediliyor hâlâ!
Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi darbelerle gerçekleştiriliyor. Türkiye bu darbelerle terbiye ediliyor, kökleri koparılmaya, ruh kökleri kurutulmaya ve hizaya getirilerek küresel sistemin önünde diz çöktürülmeye çalışılıyor iki asırdır.
Darbelerin her türü denendi bu iki asırlık süreçte. Bürokratik darbe, askerî darbe, siyasi darbe, ekonomik darbe, hukuk darbesi vesaire.
Türkiye’nin yaşadığı sömürgecilik tecrübesi, gizli, örtük, sinsi bir sömürgecilik tecrübesi: Açık sömürgecilikten daha tehlikeli. Daha tehlikeli; çünkü açık sömürgecilikle emperyalistler açıktan saldırıyorlar ve fizîkî ölümünüzü; örtük sömürgecilikle ise, zihninizi ele geçiriyorlar ve beyin ölümünüzü gerçekleştiriyorlar: Bir toplumun beyin ölümü, mankurtlaştırılması ve ruhsuzlaştırılması, dolayısıyla özünü de, özgürlüğünü de yitirmesi demek.
Özetle… Şunu zihnimize kazıyacağız: Türkiye, dışarıdan ele geçirilemedi, içeriden ele geçirildi.
Başka bir ifadeyle, her zaman söylediğim gibi, Türkiye fiilen işgal edilemedi ama zihnen işgal altında.
BİRİNCİ MARKURTLAŞMA TECRÜBESİ: TANZİMAT
Türkiye üç mankurtlaşma tecrübesi yaşadı. Üç mankurtlaşma tecrübesi de emperyalistler tarafından planlandı, içerideki uyduları tarafından uygulandı.
İki asırlık karmaşık, sinsi bir süreç bu: Birinci mankurtlaşma tecrübesi, Tanzimat’la başladı. Dışarıdan yapılan müdahale içerideki işbirlikçi uydular tarafından gerçeğe dönüştürüldü.
Tanzimat, devletin İngilizlerin müdahalesiyle Osmanlı’daki devşirmeler (omurgasını Sabetaycıların oluşturduğu baronik-masonik şebeke) tarafından ele geçirilmesidir.
Yılmaz Öztuna’nın bile, Gülhane Hattı Hümayunu Tanzimat ile bürokratik darbe yaparak devleti İngilizlere teslim eden Mustafa Reşit Paşa’ya, aptal ve oportünist resmî tarihçiler gibi “Büyük Reşit Paşa” demesi, bu ülkenin entelijansiyasının nasıl ürpertici mankurtlaşma tecrübesi yaşadığımı gözler önüne serer.
Özetle… Tanzimat, Şerif Mardin’in nefis tanımlamasıyla, “Osmanlı’nın kendinden şüphe etmesi ve kendine olan güvenini yitirmeye” başlamasıdır.
LAİKÇİ SOSYAL MÜHENDİSLİK PROJESİYLE GELEN SEKÜLER MANKURTLAŞMA TECRÜBESİ
Mankurtlaşma süreci Meşruiyetle ve ardından gelen laikçilik projesiyle birlikte ivme kazandı ve zıvanadan çıktı: Türkiye’nin İslâmî kimliği, birikimi ve ruhu yok olma tehlikesiyle karşı kaşıya kaldı.
Bizim modernleşme / laikleşme / Batılılaşma tecrübemiz Tanzimat’la başlayan mankurtlaşma tecrübesini en uç noktasına taşıdı: Kendini inkâra ve ruh köklerini yok etmeye kadar taşındı!
Kendini inkârın nasıl intihara dönüştüğünün en sarsıcı örneği olarak tarihe geçti.
ÜÇÜNCÜ MANKURTLAŞMA TECRÜBESİ: 28 ŞUBAT İHANETİ
Daha önce de yazmıştım: 28 Şubat postmodern darbesi, dış mihraklar ve iç uşakları ile gerçekleştirildi. Bir ihanet darbesidir 28 Şubat: Bu toplumun ruhuna, mayasına ve ruh köklerine ihanettir.
Küresel sistemin iki dünya savaşından sonra kriz üstüne kriz yaşadığı kaotik bir zaman diliminde küresel sistemin lordlarının düşman arayışlarının neticesi olarak Soğuk Savaş derhal bitirildi ve yeni bir düşman icat edildi: İslâm. İslâm terörle, şiddetle, fanatizmle özdeşleştirildi ve şeytanlaştırıldı. Batı, bir kez daha öteki üzerinden, düşman üzerinden kendini tarif etti.
Düşman İslâm’dı. İslâm’n yeniden tarih sahnesine çıkışı önlenmeliydi.
Küresel sistem, İslâm’ı, önündeki en büyük engel gördüğü için hedef tahtasına yerleştirildi.
Küresel sistemin İslâm’la savaştığı bir zaman diliminde 28 Şubat’ın generalleri de, “irtica” diyerek İslâm’ı hedef tahtasına oturtma yarışına girdiler!
Dün İslâm’ın bayraktarlığını yapan bir ülkenin metamorfoz yemiş, mankurtlaşmış çocukları son yüzyılda İslâm’ı bu ülkenin hayatından silecek ürpertici işlere imza attılar. Bu ülkedeki -laikliği koruma adına yapılan, aslında Türkiye’nin Batı’nın yörüngesinden çıkmaması ve yeniden İslâmî küresel bir yörünge oluşturmaya kalkışmaması için gerçekleştirilen- bütün darbeler, ülkenin İslâmî bir geleceğe sahip olmasını önlemeye dönük darbelerdir.
Oysa İslâm bu ülkenin birliğinin, dirliğinin ve kardeşliğinin, istiklalinin ve istikbalinin yegâne temeli ve sigortasıdır. Eğer bu ülke İslâm’ı kaybederse, imparatorluk bakiyesi 30’u aşkın etnik kimliğin varolduğu bir ülkede, temelsiz, İslâmsız bir Türk kimliği üzerinden zoraki olarak bir sosyal mühendislik projesi şeklinde icat edilen laik ulusal kimlik, bu toplumdaki etnik kimlikleri kaşımaktan, İslâmî duyarlıkları aşındırmaktan ve Türkiye’yi her bakımdan parçalanmanın eşiğine sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.
Küresel sistemin İslâm’la savaştığı bir sırada Türkiye’nin bağımsızlığının sembolü ve sigortası İslâm’ı hedef tahtasına yatıran laik vesayetçi aparatlarının ülkede İslâm’a, İslâmî sembollere ve değerlere vandalca saldırmaları, bu toplumun tanık olduğu en büyük ihanettir.
Toplumumuz, sözkonusu üç mankurtlaştırma projesinin yol açtığı travmalarla boğuşuyor ama bu iç-dış çetelerce geliştirilen “endülüsleşme” (=Türkiye’nin İslâmî kimliğini içeriden yok etme) projelerine karşı da yılmadan, yıkılmadan direniyor iki asırdır…
Bu direniş, dirilişe ve varoluşa dönüşünceye kadar sürecek biiznillah.
Vesselâm.
.Bin yıllık büyük oyun: Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı (I)
Yusuf Kaplan
4/03/2024 Pazartesi
esubai131377762 ve 57 kişi beğendi6 yorum yazıldı
Gazze’de masumları ve mazlumları katletmeye devam ediyor aşağılık İsrail terör devleti! Dünya da, olmayan İslâm dünyası da seyretmeye devam ediyor -hâlâ!
Gazze direnişi, İsrail’in, Yahudilerin, emperyalist Batılıların yenilmezliği efsanesinin ayartıcı bir masal olduğunu enfes bir şekilde ispat etti.
Müslü-manların yaşadığı ülkelerin Batılıların ve Yahudilerin güdümündeki uzaktan / dışarıdan ve bazen de yakından / içeriden kumanda edilen uydu devletleri, İslâm dünyası denen bir yer olmadığını ispat edercesine Gazze’deki katliamı, soykırımı seyrediyorlar yalnızca.
.İĞRENÇ BİR LİNÇ KAMPANYASI!
Türkiye’nin Gazze’de olduğunu söyledim diye inanılmaz ve iğrenç bir linç kampanyasına maruz kaldım. Ne kadar aşağılık insanlar var öyle: Hakaretler, ağza alınmayacak küfürler diz boyu!
Pespayeliğin böylesini görmedim ben. Çok üzücü bu.
Oysa gece gündüz Gazze ile yatıp kalkıyorum ben. Gazze direnişi ve Filistin davamız konusunda bir şuur ve farkındalık oluşturmak için gece gündüz demeden, kar kış demeden koşturup duruyorum. Bir kuruş para almıyorum bu koşuşturmacalardan!
Hâl böyleyken benim İsrail’e çalıştığımı söyleyecek kadar “sıyırmış” ruhsuz ve karaktersiz tipler cirit atıyor ortalıkta!
Saldırılar o kadar iğrenç ve mide bulandırıcı boyutlar kazandı ki, benim “saray soytarısı” olduğumu söyleyecek kadar aşağılık mahlûkatlara rastladım. “Saray soytarısı” dedikleri adam Külliye’ye bir kez bile gitmemiş, hiç kimsenin uçağına bir kere olsun binmemiş bir adam!
BENİM DERDİM HAKİKAT, GERİSİ TEFERRUAT
Bana “yalaka” diyen adamları muhatap almam bile züldür benim için. Çukur onlar! Paralı, sahibinin sesi aşağılık adamlar!
Bu ülkede güç odaklarına yalakalık yapacak en son adam benim. Hiç kimseye eyvallahı olmayan, sadece ülkenin çocuklarını, mazlum coğrafyamızın ve insanlığın geleceğini dert edinen, kendisini Allah yolunun divanesi bilen çilekeş Anadolu çocuğu, hakikat medeniyetinin inşası için gecesini gündüz yapan bir diriliş neferi, Allah’ın, yüreği yangın yerine dönen, hakikate teslim olmuş âciz bir kulu.
Benim derdim hakikat, gerisi teferruat.
Bendeniz her zaman hakikatin izini sürdüm, siyasetin değil. Siyaset veya hükümet yanlış yapmışsa, kırıp dökmeden uyardım. Yaklaşık 10 sene önce Türkiye terör belasının eşiğine sürüklenirken “düşmanlarınızı azaltın, müttefiklerinizi çoğaltın” diye bas bas bağırdım televizyonlardan.
Yaptığım uyarı hükümetin bazı yetkilileri tarafından dikkate alındı, bazı yetkilileri tarafından dikkate alınmadı. O zaman “Mısır’la ilişki kopmaz. İngilizlerin Türkiye-Mısır ilişkilerine dair iki asırlık stratejilerinin Türkiye ile Mısır’ın aslâ yan yana gelmemesi” olduğunu söyledim hem bu sütundan hem televizyonlardan hem de bizzat ülkeyi yöneten yöneticilerimizin kendilerine.
Türkiye, Mısır’da bütün aktörlerle -tıpkı Abdülhamid Han gibi- “denge stratejisi” izleyerek ilişki kurmuş olsaydı, İngilizler Suudları kullanarak Selefîlerin desteğiyle Mısır’da darbe yapamazdı.
Türkiye, darbeden sonra darbeyi kınadığını söyleyebilirdi ama Mısır’la ilişkiyi koparmayı aslâ düşünemezdi. Türkiye, büyük bir hata yaptı ve Mısır’la ilişkilerini kopardı.
Bu fikrilerimi, eleştirilerimi şimdi yazmıyorum, başından beri en sert dille yazıyorum. Bilen bilir, bilmeyen de bilmiş olsun böylelikle. Hükümetin Mısır’la ilişkileri düzeltme sürecinde burada yazdıklarımın katkısı oldu, bunu biliyorum.
FARS EMPERYALİZMİ VE ŞİÎ YAYILMACILIĞI
Türkiye, Gazze’de olmak zorundaydı. Gazze de, Ortadoğu da Fars emperyalizmine ve Şîî Haşdi Şabi vandalizmine terk edilemeyecek kadar güvenlik meselesidir hem ülkemizin hem de coğrafyamızın.
İran’da Şiî devlet kuruldu ve İran adım adım Türkiye’nin güneyine, Körfez bölgesine, Lübnan’a, Filistin’e, Yemen’e kadar bütün Arabistan Yarımadası’na yerleştirildi!
Batı emperyalizminden sonra, şimdi de gelecek yüzyılları ve İslâm’ın otantik yapısını, akîdesini ve tarihini tepetaklak ederek yeniden şekillendirecek ürpertici bir Şiî yayılmacılığı ve Fars emperyalizmi hâkim kılınmaya çalışılıyor!
Böyle bir şeye aslâ göz yumulamaz! İran’ın Mekke, Medine, Kudüs, Kahire, Şam ve Bağdat gibi medeniyetimizin kurucu Sünnî merkezlerini kontrol edecek bir konuma getirilmesi aslâ sessizlikle geçiştirilecek sıradan bir hâdise değildir.
Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı, Sünnî dünyanın kalbine Batı emperyalizminden daha tahripkâr bir hançer saplayacaktır: Daha tehlikeli, dedim; çünkü bu hem Sünnî İslâm’ın kuşatılması, köleleştirilmesi hem de bitmeyecek, bizi perperişan edecek çok tehlikeli bir Şiî-Sünnî çatışmasının tohumlarının ekilmesi anlamına gelecektir.
İran, Gazze ve Filistin meselesini iğrenç bir şekilde sömürüyor: Mazlumların hâmisi, emperyalistlerin düşmanı rolü oynuyor! Bin yıllık büyük bir oyunun kilometre taşları bunlar: İran mazlumların hâmisi olamayacak, Sünnî İslâm’ı köleleştirecek, İslâm dünyasını kan gölüne çevirecek kadar tehlikeli bir şekilde yerleştiriliyor bölgeye emperyalistler tarafından. Kandan, çatışmadan beslenen bir devlet İran!
Batılı emperyalistler İran’ın önünü açarak Türkiye’yi kuşatmak, İslâm dünyasının kaderinin Türkiye tarafından belirlenmesinin önüne set çekmek istiyorlar.
O yüzden ne yapıp edip Türkiye’ye tuzak kurarak Türkiye’yi savaşa sokmak sonra da parçalamak istiyorlar! ABD 6 denizaltı filosuyla, Çin de hakeza 6 denizaltı filosuyla sadece Gazze için mi geldi sanıyorsunuz bölgeye?
TÜRKİYE HATA YAPMAMALI, AYAĞINA KURŞUN SIKMAMALI!
Ben Gazze’de olduğumuzu biliyorum. STK’lar üzerinden yaptığımız yardımları, bizzat Filistinli mücahitlere, yöneticilere teslim ettiğimizi çok iyi biliyorum. Bütün bu işlerin devletin ilgili birimleri olmadan yapılamayacağını da çok iyi biliyorum.
Bunlar elbette ki yetmez. Aslâ! Türkiye, Gazze’ye daha fazla el uzatmalı. İsrail terör devletine ekonomik ve askerî ambargo uygulanması konusunda uluslararası bütün imkânlar seferber edilmeli!
Türkiye’nin İsrail’e gemi ticaretini sürdürdüğüne dâir haberler geliyor. Bunlar doğruysa çok vahim. Türkiye bu gemilere izin vermekle kendi ayağına kurşun sıktığını unutmamalı.
Vesselâm.
.Bin yıllık büyük oyun: Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı (II)
Yusuf Kaplan
8/03/2024 Cuma
Elif Subaşı ve 57 kişi beğendi6 yorum yazıldı
Gazze’de insanlık tarihinde görülmemiş bir vahşet yaşanıyor: Üç nesil aynı anda yok ediliyor. Sadece dünya değil, olmayan İslâm dünyası da seyrediyor!
İRAN RACON KESİYOR HERKESE!
Gazze soykırımında günyüzüne çıkan ürpertici bir hâdise var: İran’da Şiî devlet kurulduktan bu yana İran’ın İslâm dünyasının kalbinde, merkez coğrafyasında istediği gibi cirit atması, istediği yeri işgal etmesi, istediği yeri bombalaması, istediği yeri ateşe vermesi, iç savaşa sürüklemesi çok doğal bir hâdiseymiş gibi iyice rutinleşti.
İran, racon kesiyor bölgede herkese: Batılılara da, Türkiye’ye de, Arap dünyasındaki ülkelerin hepsine de!
İnanılır gibi değil gerçekten!
Hani “haydut devlet”ti İran?
Hani vurulup yok edilecekti?
Aksine İran hem hedef tahtasına yatırılarak mağdur konuma sürükleniyor hem de mazlumların imdadına koştuğu izlenimi oluşturarak mağdurların hâmisi rolünü çok güzel oynuyor!
TÜRKİYE BATI’NIN DÜŞMANI, İRAN TAŞERONU!
Gazze’de yaşanan ürpertici katliam ve soykırım, İran’ın bir anda hızla güçlenmesine ve önüne gelen ülkeye saldırmasına yetti!
The Economist dergisinde İran’la ilgili yapılan bütün yorumlarda ve yazılan bütün yazılarda İran’ın kukla örgütlerinden (Iranian proxies) bahsedilip duruluyor!
Bizim neden bir kukla örgütümüz yok?
İngiliz’in, Fransız’ın, Amerikalının, Rus’un var. Bizim neden yok?
Kaldı ki, emperyalistlerin kendilerinin icat ettikleri DEAŞ’ı Türkiye’nin kullandığına dair tezviratlar çıkararak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istediler ama DEAŞ’a en büyük darbeyi Türkiye vurdu.
Türkiye, görünüşte, Batı ittifakının bir üyesi, Batılıların müttefiki ama gerçekte Batılıların vurmak istedikleri “tehlike arzeden” bir ülke. Ama hangi Türkiye? Elbette ki Müslüman Türkiye.
Oysa İran, görünüşte, Batı’nın “haydut devlet” olarak gördüğü ama gerçekte girdiği çatışmalar ve savaşlarla yalnızca Batılıların önünü açtığı ve Batılıların önünü açan bir ülke.
Türkiye, sınırlarının 30 km ötesine askerî operasyon yapamıyor ama İran bütün bir Ortadoğu coğrafyasını hallaç pamuğu gibi savurabiliyor ve kan gölüne çevirecek işgallere, operasyonlara ve hatta darbeler yapmaya kadar gemi azıya alıyor ve ipin ucunu kaçırmaktan kaçınmıyor.
İKİ ŞİÎ HİLÂLİ
Şu ân İran iki Şiî Hilâli çekti Arabistan Yarımadası’na ve Türk cumhuriyetlerine. Arabistan yarımadasına bilfiil (siyasî) Şiî hilâli, Türk cumhuriyetlerine ise bilkuvve (kültürel) Şiî hilâli çekerek yerleşmiş durumda.
Şah rejimi işbaşındayken İran’ın yayılmacı ve emperyalist politikaları yoktu. İran’da Şiî Devrimi yapıldıktan sonra İran İslâm dünyasına derinlemesine nüfûz etmeye, Müslüman ülkeleri adım adım kendi güdümüne girdirmeye, her tür İslâmî oluşumu kendine ekonomik ve dolayısıyla akîdevî olarak boyun eğdirerek boyunduruğu altına almaya çalışıyor.
İki Şiî Hilâli’nin merkezinde de Türkiye var. İran bu iki Şiî hilâliyle Türkiye’yi kuzeyden ve güneyden kuşatma altına alıyor: İran, kuzeye, Türk cumhuriyetlerine kültürel olarak bilkuvve bir Şiî Hilâli çekiyor, Türkiye’nin güneyine ise bilfiil/bedenen kuşatılan bilfiil Şiî hilali.
Türkiye’nin geleceğini, bu iki Şiî hilâli karşısında takınacağı tavır ve izleyeceği politika belirleyecek.
Türkiye, Şiî hilalinin karşına Türkiye Ekseni olarak adlandırılabilecek güçlü bir proje ile çıkamazsa, biz bir şey yapamayız demektir.
Gelinen noktada karşımıza çıkan manzara ürkütücü, ürpertici, İslâm dünyasını kan gölüne çevirecek, İslâm dünyasının sınırlarını mezhebî sınırlarla çizecek kadar tedirgin edici bir manzara.
İRAN, GAZZE KATLİAMINI FARS YAYILMACILIĞI İÇİN TEPE TEPE KULLANIYOR…
Gazze soykırımı ve katliamını bölgede hâkimiyet tesis etmekte tepe tepe kullanıyor İran.
Eğer İran durdurulamazsa, başımız çok ağrıyacak. Bölgeyi İran dizayn ediyor.
İran’ın çıkarları doğrultusunda yeniden çiziliyor bölgenin kültürel ve entelektüel haritaları.
1400 yıllık birikimi yerle bir edecek, tehlikeli bir Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı hadisesiyle İslâm’ın zihnî ve akîdevî sınırları tanınamaz hâle geliyor.
İki Şiî hilâli projesi, İran’ın Sünnî dünyanın da kaderini belirleyecek bir konuma yükseltmesini sağlayacak şekilde hızla uygulanıyor.
Türkiye, tehdit altında!
İslâm dünyası tehdit altında!
Mekke ve Medine tehdit altında.
Fiilî durum bu.
Bir de zihnî işgal durumu var, ki, bu durum geleceğimiz adına çok ürpertiyor beni.
Tıpkı Birinci Medeniyet Krizi öncesinde olduğu gibi, Selçuklu medreselerini dönüştürme, böylelikle İslâm’ın zihin haritasını yani Ehl-i Sünnet omurgasını altüst etme süreci iki asırdır uygulanıyor oryantalistler tarafından!
İki asırdır İslâm medeniyeti, tarihi, kültürü ve sanatıyla ilgili akademik çalışmaların kahir ekseriyeti Şiîlere ait, ne yazık ki.
Ehl-i Sünnet dünya çok büyük darbe yedi Batı emperyalizminden. Şimdi de İran’dan Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığından yiyecek bu büyük darbeyi.
Irak hızla Şiîleştiriliyor. Suriye hızla Şiîleştiriliyor. Filistin hızla Şiîleştiriliyor. Lübnan, Yemen çoktan Şiîleştirildi. Suriye’de de, Irak’ta da halkın kahir ekseriyeti Sünnîdir.
Sadece Suriye’nin nasıl hızla Şiîleştirildiğini anlatayım yiyin kafayı.
Suriye’de İran, eğitime el attı. Hüseyniye Medreseleri kuruyor her yerde. Suriye’de bir memurun aylık maaşı 110 dolar civarında. İran, Hüseyniye Medreselerine aldığı talebelere 120 dolar veriyor.
Yazıyı fazla uzatmaya gerek yok. Faciâ ortada. Ne demiştim: Şiîlerin devleti var ama Sünnîlerin devleti yok. Diyelim ki, İran değil de Türkiye girseydi Suriye’ye ne yapacaktı, nasıl bir eğitim sistemi uygulayacaktı? Berbat bir laik eğitim sistemi uygulamaya kalkışacaktı, değil mi? Türkiye’nin dünyaya sunacağı bir İslâmî eğitim modeli neden yok? Yok, çünkü Türkiye diye bir ülke yok. Ruh var bizde ama o ruhu yitirmek üzereyiz, o ruhu yitirirsek biz de biteceğiz Allah korusun.
Neden böyle oldu peki?
Şundan: Türkiye de, İran da iki asırdır modernleşme tecrübeleri yaşıyor. Bir farkla: İran’daki Şiî İslâmî eğitime dokunulmadı, Türkiye’deki Sünnî İslâmî eğitimden iz bile bırakılmadı!
İran’da da, Türkiye’de de operasyonu yapanlar aynı aşağılık sinsi adamlar: İngilizler!
Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı-2
Yusuf Kaplan
14/04/2024 Pazar
Elif Subaşı ve 32 kişi beğendi7 yorum yazıldı
Gazze’de modern tarihin en büyük ve en ürpertici soykırım cinayetlerinden biri işleniyor ama dünyanın kılı kıpırdamıyor!
Bununla kalsa yine iyi! ABD’sinden Almanya’sına, İngiltere’sinden İtalya’sına, Çin’inden Hindistan’ına kadar dünyanın Doğulu-Batılı “kapitalist ağababaları”, İsrail’in arkasında hizaya diziliyorlar, İsrail’i desteklediklerini ilan ediyorlar İlk günden itibaren utanmadan, sıkılmadan, dünyanın gözü önünde insanlığın gözünün içine baka baka…
Batı uygarlığı ahlâkî olarak Gazze’de çökmüştür. Felsefî olarak da, hukûkî olarak da.
Söyleyecek sözü olmadığını ispat etmiştir bütün dünyaya!
Batı, Gazze’de batmıştır!
İSRAİL-İRAN DANIŞIKLI DÖVÜŞÜ: İRAN, BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ BİRDEN VURUYOR
Buraya kadar resmettiğim tablo, hepimizin bildiği bir tablo.
Bilinmeyen bir tablo veya oyun daha sahneleniyordu sahnenin gerisinde başlangıçta. Ama o oyun, şimdi bir iki aydır daha fazla sahnenin önüne çekilmeye çalışıldı. Son birkaç haftadır Gazze katliamını değil Fars’ların farsa dönüşecek kirli oyunlarını izliyoruz hep birlikte.
İsrail, Şam’da İran Büyükelçiliği’ni bombalıyor.
İran’a “gel gel!” yapıyor, sahneye alıyor! İran’la İsrail arasında danışıklı dövüş’ün ilk perdesi sahnelenmeye başlanıyor!
İsrail’in İran’ın Suriye’deki elçiliğini vurması, İran’ın Gazze’ye doğrudan mü’dâhil edilmesi anlamına geliyor: İran burada bir taşla birkaç kuş birden vurmuş olacak…
Öncelikle, İran hem İsrail’in hem de Amerika’nın hedefi yapılarak, bizâtihî İran’ın kendisi mazlum ülke durumuna düşürülmüş olacak.
İkincisi, İran, Gazze’deki varlığından ötürü vurulduğu için, Gazze’nin ve bütün mazlumların yegâne savunucusu İran olarak sunulmuş olacak bütün dünyaya.
Üçüncüsü, Fars emperyalizminin ve Şiî yayılmacılığının önü alabildiğine açılmış olacak. İran’ın İsrail’den ya da Batı’dan gelen bütün saldırılara tabiî olarak savunma hakkı doğacak, böylelikle İran’ın Arabistan Yarımadası’na adım adım yerleşmesi sağlanacak…
Dördüncü olarak, Türkiye’nin İslâm âleminin lideri olma girişimlerine büyük darbe vurulacak…
Beşinci olarak, İran, İslâm dünyasının en güçlü lideri konumuna getirilecek. Böylelikle İslâm dünyasının neredeyse %90’ını oluşturan Ehl-i Sünnet Omurga çökertilecek, Şiilik bütün İslâm dünyasında hızla yayılacak… Böyle giderse, sadece bir asırda Şiiliğin oranı %30’ları bulabilir hatta geçebilir!
Bütün bunlarla yapılmak istenen şey, gelecek birkaç yüzyılı, belki de bin yılı belirleyecek şekilde İslâm dünyasının akîdevî haritalarını ters yüz ederek siyasî ve kültürel haritalarını yeniden çizmek.
TARİHİ YAPAN DİNAMİK JEO-EKONOMİ DEĞİL, TEO-POLİTİK
Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, yapılmak istenen şey, Ehl-i Sünnet’in bin yıldır hem kurucu hem koruyucu aktörü olan Türkiye’nin yeniden tarih-yapıcı bir medeniyet yolculuğuna çıkmasının önünü tıkamak, İran’ı her bakımdan güçlendirerek (nükleer güç yaparak, bütün Ortadoğu’ya yerleştirerek, Türkiye’yi içeriden ve dışarıdan etki ajanlarıyla, paralı uşaklarıyla kuşatarak) İslâm dünyasının en güçlü temsilcisi konumuna çıkarmak, böylelikle Şia’nın tarihte olmadığı kadar hızla yayılmasının önünü sonuna kadar açmak her alanda ve her bakımdan…
Bütün bunların hızla ve kolayca mümkün olabiliyor olmasının tek güçlü sebebi ve kaynağı var: Şia’nın devleti var ama Sünnîlerin devleti yok. Sünnî toplumların devletleri ya Batılıların kölesi ya da Türkiye gibi laiklikle içeriden durdurulan böylelikle tarihî yörüngesinden çıkarılan ve tarihten uzaklaştırılan uydu devletler!
Uluslararası ilişkiler teorisi ile uğraşan Türkiye’nin beyni sulanmış uzmanları, Kissenger’ların veya Brzezinski’lerin Türkiye şubesinin gönüllü acentaları bize yakın tarihin itici gücünün jeo-ekonomik dinamik olduğu “kazığını” attılar!
Halbuki jeo-ekonomik dinamik, sebep değil sonuçtur. Nietzsche ne kadar büyük düşünürmüş şimdi daha iyi anlıyor olmalısınız, sanırım. Ne demişti büyük düşünür: Modernler, sebeplerle sonuçları birbirine karıştırırlar ve sonuçları sebep olarak konumlandırırlar; böylelikle hiçbir hâdiseyi derinlemesine, bütün boyutlarıyla okuyamazlar.
Bizim akademisyenlerimiz modernlerin karikatürü sadece.
Emperyalistlerin İslâm dünyasının modern dönemde tarihi yapmalarını sağlayan itici dinamik, jeo-ekonomi değil teo-politik’tir. Önce akîdevî haritaları tarumar ettiler, sonra siyasî ve coğrafî haritaları silbaştan çizmek -hem de cetvelle yapmak bunu- çok kolaylaşmış oldu!
İsrail’den sonra İslâm dünyasının başına ikinci belâ, çıbanbaşı olarak İran’ı yerleştiriyor, İran’ın önünü alabildiğine açıyorlar!
Türkiye’ye de her bakımdan sızdığını görüyoruz Şia’nın gizli ve açık paralı askerleriyle!
Yarın da İran’ı yazacağım ve Gazze olayını alabildiğine sömüren İran, Çin’de Doğu Türkistan’da inanılmaz Müslüman katliamı yapılırken neden gık bile demiyor, aksine Çin’le derin stratejik ve askerî ilişkiler kuruyor, sorusunun izini süreceğim…
.Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı-3
Yusuf Kaplan
15/04/2024 Pazartesi
sefer_1620431 ve 45 kişi beğendi8 yorum yazıldı
Gazze’de ürpertici bir soykırım yaşanıyor ama bütün dikkatler İsrail ile İran arasındaki gerilime ve sahte “füze savaşları atışması”na çevrildi!
İsrail, birkaç gün önce İran’ın Şam’daki büyükelçiliğini vurdu. Bu, aslında İsrail’in İran’a savaş ilan etmesi demek. İsrail’i bu davranışından ötürü elbette ki, ben de kınıyorum.
Ama İran’ın İsrail’in bu davranışından memnun olduğunu da iyi biliyorum: İsrail’in bu saldırısı, İran’ın Gazze savaşını rehin alması ve kendi çıkarları için tepe tepe kullanması için altın tepside sunulmuş bir fırsat!
Bunun için İran, İsrail’e ne kadar teşekkür etse azdır, değil mi
.İran, uydusu örgütleri ve ülkeleri kullanarak İsrail’e cevap verecek denildi günlerce. Ama öyle olmadı.
İran, bizzat kendisi Tahran’dan gönderdi füzeleri Telaviv’e, İsrail’in diğer kentlerine!
İsrail de bundan az memnun olmadı, değil mi?
İRAN, NETANYAHU’YU KURTARDI, İSRAİL’İN ÖNÜNÜ AÇTI…
İran-İsrail-ABD ortak yapımı tehlikeli bir “tiyatro” izliyoruz!
İsrail’de, Netanyahu öfkesi hat safhaya çıkmıştı. İsrail halkı, Netanyahu’nun istifa ermesi için sokakları dolduruyordu hınca hınç!
İran’ın (hepsi etkisiz hâle getirilen) füzelerinin yaydığı korku sebebiyle İsrail ahalisi Netanyahu’nun etrafında kenetlendi yeniden.
ABD’de Netanyahu’ya karşı “yeter artık!” diyen senatörler vardı. Ama artık yok!
İran hem mazlum rolünü oynuyor, hem emperyalizmle savaşan mazlumların hâmisi kahraman rolünü oynuyor hem de zor duruma düşen Netanyahu’yu kurtarıyor!
İran’ın derdi Gazze olmadı hiçbir zaman.
İran’ın derdi, Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı oldu hep.
Bunun için önüne gelen her şeyi kullanmaktan çekinmeyecektir.
Gazze, İran’ın hedeflerine ulaşabilmek için acımasızca, tepe tepe kullandığı çok kullanılışlı bir araç, bulunmaz bir “silah”!
Yıllardır söylediğim gibi: İran varlığını İsrail’e borçlu, İsrail de İran’a!
ŞİA’NIN DEVLETİ VAR AMA EHL-İ SÜNNET’İN YOK!
İran, küresel sistemin taşeronudur. Küresel sisteme karşı tavır alıyor gibi görünmesi, tezgâhlanan oyunun bir parçasıdır.
İslâm’ın yeniden tarih sahnesine çıkmasını nasıl önleyeceksiniz ki başka türlü?
Önce şunu bileceksiniz: İslâm dünyası iki asırdır köle. Batılıların kölesi. Batılı emperyalistler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, postkolonyal süreçte, önceden fiilen işgal ettikleri topraklardan çekildiler ama yerlerine önce kendilerine çalışan laik veya diktatör vekil adamlarını, Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesinden sonra da sözümona İslâmcı vekil örgütlerini yerleştirdiler.
Osmanlı’nın durdurulmasından sonra İslâm dünyası paramparça oldu, dağıldı, uydu devletçikler kuruldu 60’a yakın… Hepsi de Batılıların kölesi, uydusu olan karton ve kanton devletçikler ve terör örgütleri!
İslâm dünyasının % 90’ını oluşturan Sünnî dünyayı işgal edeceksiniz, laik veya diktatörlerle dolduracaksınız, köleleştireceksiniz, ellerini kollarını bağlayacaksınız, güçlü Sünnî bir İslâm devletinin kurulmasına aslâ izin vermeyeceksiniz, adına “İslâm Devleti” / “Islamic State” dediğiniz örgütler icat edeceksiniz, onları Müslüman toplumların üzerine salacaksınız…
Sünnî devletin değil Şiî devletin kurulmasına izin vereceksiniz. İki asırdır modernleşme tecrübesi yaşayan İran’da Şiî eğitim sistemine dokunmayacaksınız ama Türkiye’deki Sünnî İslâmî eğitim sisteminden iz bile bırakmayacaksınız!
Şiî devleti nükleer güç hâline getireceksiniz. Laik bir ülke de olsa güçlü Sünnî liderlerin olduğu Türkiye’ye (Erdoğan’a) darbe üstüne darbe girişimleri yapacaksınız. Türkiye’de başarılı olamayacaksınız ama Mısır’da Mursi’ye beş sene bile tahammül edemeyeceksiniz, darbeyle devireceksiniz, Mursi’yi mahkemede canlı canlı katletmekten bile çekinmeyeceksiniz!
Ama Şiî devletin kurulmasının, bütün Ortadoğu’ya yerleşmesinin, Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı, Filistin’i, Körfez ülkelerini ve Yemen’i işgal etmesinin önünü sonuna kadar açacaksınız!
Türkiye’nin, 30 km ötesine sınırlarını korumak için operasyon yapmasına ise aslâ izin vermeyeceksiniz!
“İran, Batı ittifakının düşmanı” mı demiştiniz?
Siz onu külahıma anlatın!
Her şey ortada, gözümüzün önünde cereyan ediyor!
Dünyayı aptallaştırıyorlar!
İran bütün Ortadoğu’ya inanılmaz bir hızla yerleştiriliyor, şehirlerin demografik yapısını değiştiriyor, her yeri adım adım Şiîleştirerek Fars emperyalizminin sınırlarını alabildiğine genişletiyor!
Yarın, nükleer güç haline gelince İran’a kimse ses çıkaramayacak İslâm dünyasından! İran istediği ülkeyi karıştıracak, istediği yönetimi devirecek, en önemlisi de bir asır içinde İslâm dünyasının üçte birini hızla Şiîleştirecek satın aldığı “paralı askerleriyle” ve beyinsiz gönüllü acentalarıyla.
BANA “MEZHEPÇİLİK YAPIYORSUN!” DİYEN ADAM KÖLE RUHLUDUR!
Türkiye, Batı ittifakının üyesi değil mi?
Görünüşte evet ama gerçekte hayır!
Türkiye, NATO’nun üyesi değil, emir eridir!
Türkiye’yi, NATO içinde kontrol etmek, kendi yolunu, yörüngesini çizmemek, İslâm dünyasına öncülük yaparak Batılıların çıkarlarını ve hegemonyalarını alt üst edecek bir yola sapmasını önlemek için Batı ittifakının bir üyesi olarak orada tutuyorlar.
Buna mukabil İslâm dünyasına Sünnî Türkiye’nin değil İslâm dünyasını büyük çatışmaların ve gerilimlerim eşiğine sürükleyecek Şiî İran’ın yerleşmesini sağlıyorlar!
İslâm dünyasıyla ilişkilerini koparan laik Türkiye, Türkiye’nin bütün medeniyet iddialarını açıkça reddettiği için zamanla yok olmaktan kurtulamaz. İslâmsız bir Türkiye’nin dünyaya söyleyeceği bir sözü yoktur Batı kültürünün ve uygarlığının gönüllü kölesi olmaktan başka. İslâm’ı yitiren bir Türkiye, zamanla bağımsızlığını da yitirmekten ve burasını Batılılara peşkeş çekmekten kurtulamaz.
Medeniyet iddialarını kuşanarak Batı’yla da, Çin’le, Rusya’yla ve Japonya’yla da kendisini eksene alarak yani eksen ülke olarak ilişki kuracak Müslüman bir Türkiye güçlenecek olursa, Şiî İran’ın Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı girişimleri suya düşecek, dahası emperyalistlerin bölgeden defedilmesi, İran’ın doğal / coğrafî sınırlarına çekilmesi, Ehl-i Sünnet Omurga’nın yeniden tarih yapacak öncü düşünürlerini, isimlerini çıkarması ve projelerini hayata geçirmesi sözkonusu olabilecektir.
Eğer Türkiye medeniyet iddialarına sahip çıkacak İslâmî bir eksen inşa edemezse, Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı hız kazanacak, emperyalistlerden sonra bir de Şiî-Fars belası bölgenin sonsuza dek kan gölüne dönüşmesine yol açacaktır.
Benden hatırlatması.
Bana “mezhepçilik yapıyorsun!” diyen adam ya İran’ın uşağıdır ya da köle ruhlu, ruhsuz bir zavallıdır!
Ben mezhepçilik yapmıyorum. Batılı emperyalistlerin Şiî İran’ı nasıl Sünnî dünyayı yok edecek kadar bölgeye yerleştirildiklerine, İran’ın her yeri adım adım işgal ettiğine dikkat çekiyorum.
İran gelsin her yeri işgal etsin, biz de sessiz mi kalalım?
Böyle saçmalık olur mu?
İran kendi doğal sınırlarına çekilsin. Önüne gelen yeri işgal etmeye kalkışmasın!
Vesselâm.
..İran tehlikesinin boyutlarını kavrayabilmiş değiliz!
Yusuf Kaplan
19/04/2024 Cuma
esubai131377762 ve 51 kişi beğendi8 yorum yazıldı
Gazze’de soykırım bütün hızıyla devam ediyor! Ama biz bir haftadır bir tiyatro izliyoruz İsrail ile İran arasında! İsrail-İran valsini.
Altını çizerek hatırla-tıyorum yeniden: İsrail’in İran’ın Şam Büyükel-çiliği’ni bomba-lamasını şiddetle kınamak gerekiyor!
Ama bunun bir oyunun parçası olabileceğini de aslâ gözardı etmemek önemli.
Çok büyük bir tehlike var: İran tehlikesi bu. Şiilik üzerinden yayılan Fars emperyalizmi projesi.
OSMANLI DURDURULDU, İRAN’IN ÖNÜ AÇILDI…
İran bölgeye yerleştirildi adım adım. Önce Sünnî dünyanın merkez üssü Osmanlı ve hilâfet durduruldu, Sünnî dünya paramparça edildi. Hilâfetin yurdu ve Müslümanların umudu Türkiye laikleştirildi; önce devlet, devletin bütün kurumları İslâm’dan uzaklaştırıldı; sonra da İslâm hayattan ve toplumdan uzaklaştırılma sürecine girdirildi. Türkiye’nin ruhunu oluşturan İslâmî duyarlıklar okullardan, kültür, sanat, düşünce ve akademi hayatından uzaklaştırdı, etnik duyarlıklar ve kimlikler kaşındı, kışkırtıldı. Toplumu ayakta tutacak, birbirine kenetleyecek bütün dinamikler dinamitlendi, bütün bağlar yok edildi.
Oryantalist literatür iki asırdır, İslâm’ın otantisitesini bozmaya, kaynaklarını aşındırmaya çalışıyor. Bu arada İslâm medeniyetinde, tarihinde, düşüncesinde ve kültüründe Şia’nın belirleyici konumda olduğu fikrini ince ince işlemeye çalışıyor.
En önemli, en yaygın İslâm felsefesi tarihi yazarlarından Henry Corbin, İslâm felsefesini ve düşüncesini Şia’nın temsil ettiğini söyleyecek kadar ileri gidiyor. Yazdıkları en çok okunan ana referans kaynaklarından biri olarak dayatılıyor.
İslâm düşüncesi, sanatı, kültürü ile ilgili yapılan araştırmaları incelediğinizde karşımıza ya Şiiler ya da Şiîliği öne çıkaran metinler çıkıyor.
Dünyanın en prestijli mimarlık ödüllerini veren Ağa Han, İsmailî biri. İsmâililer kim? Tarihte bizim haşhaşiler olarak bildiğimiz gruplar!
Nereden nereye, değil mi?
AFRİKA’YI ŞİİLEŞTİRECEK BÜYÜK PROJE
Dün ülkemizi ziyaret eden Tanzanya Cumhurbaşkanının ülkesi Tanzanya’nın Zenzibar Adası, İslâm’ın Afrika’ya açılan kapısı ve halkının % 99’u Müslüman. Zenzibar’da üç tane üniversite var’dı pandemiden önce. Üç defa gittim Zenzibar’a.
Birincisi devlete, ikincisi Suudlara, üçüncüsü de İranlılara ait bu üniversitelerin.
Devletin üniversitesi dökülüyor, tahmin edilebileceği üzere.
Suudların üniversitesi, tenekeden tayyare, şaşaa, tantana, gösteriş has safhada, fos bir üniversite.
Ama asıl üniversiteyi İranlılar yapıyor: Afrika’nın gelecek yüzyıllarını belirleyecek tohumları İranlılar buradan ekiyorlar!
Biz uyumaya devam edelim.
Biz bunları bilmiyoruz bile. Afrika İslâm’ı yüz sene, ikiyüz sene sonra Şia’nın şekillendirdi bir İslâm olacak!
Bu nasıl beş felâkettir, düşününce uykularım kaçıyor benim.
Aynı şeyi Batı’da İslâm medeniyeti, tarihi, kültürü ve sanatı ile ilgili çalışmaların merkezinde İran’ın olduğunu görünce de yaşadım, şok oldum.
Avrupa’da, Balkanlar’da ve hatta bütün dünyada İran kültür merkezleri inanılmaz güçlüler ve dolu dolu programlar yapıyorlar Şiîliğin öne çıkmasını sağlayan.
Teorik, akademik olarak İslâm algısı Şiilik üzerinden inşa ediliyor. Pratik olarak İran, İslâm dünyasının hâmisi, Batılı emperyalistlerin mağdur konumuna düşürdükleri ülke olarak sunuluyor. Ve adım adım İslâm dünyasına işgal yoluyla yerleştiriliyor!
BATILILARLA DEĞİL BİRBİRİMİZLE BOĞUŞACAĞIZ BUNDAN BÖYLE!
Bugüne kadar, Batılılarla, emperyalistlerle savaştık, mücadele ettik. Artık bundan sonra Batılılarla değil bizim birbirimizle mücadele edeceğimiz çok tehlikeli bir sürecin yapı taşları döşeniyor, temelleri atılıyor.
Akîdevî olarak heretik bir akımı, demografik olarak da azınlık bir nüfusu temsil eden İran, İslâm dünyasına kan kusturacak güce ve konuma kavuşturuluyor.
İslâm dünyasını İran üzerinden sopalayacaklar! İran, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de olduğu gibi güdümlü / vekil örgütleri ile İslâm dünyasına kan kusturacak. Son 20 yılda sadece Irak ve Suriye’de 1,5 milyon insanı katletti İran’ın vekil güçleri!
Irak’ın ve Suriye’nin akîdevî ve etnik hatlarını yerle bir ediyor. Her şeyi yıkıyor.
İran bir hançer gibi saplandı İslâm dünyasının kalbine. Daha şimdiden Filistin’i esir almış durumda. Son Gazze katliamıyla birlikte İran nihâî olarak yerleşti Filistin’e.
DİKKAT! TÜRKİYE İLE İRAN KAPIŞTIRILMAK İSTENİYOR!
Altını özene bezene çizerek söylüyorum: Emperyalistlerin en büyük projelerinden biri İran ile Türkiye’nin kapıştırılması. Türkiye bu oyuna gelmemelidir ve gelmeyecektir de.
Bir daha toparlanmaz İslâm dünyası Türkiye ile İran kapıştırılırsa.
Çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya.
İran nükleer güç olunca, İran’ı kimse durduramaz artık. O yüzden Türkiye’nin de derhal nükleer güç olma hazırlıkları yapması lazım.
İslâm dünyasını nefes alabilmesi için, İran’ın kendi doğal sınırlarına çekilmesi, işgallerine son vermesi, işgal ettiği yerlerden de çıkarılması kaçınılmaz.
Vesselâm.
.Fiîlî işgal dönemi bitti, zihnî işgal çağındayız!
Yusuf Kaplan
21/04/2024 Pazar
davudcaliskann86244 ve 25 kişi beğendi1 yorum yazıldı
Müslümanlar için iktidar olmak, iktidar kurmak hedef olamaz hiçbir zaman. Müslüman sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yaşar. O yüzden sadece Allah’ın rızasını kazanmayı talep eder bütün yapıp ettiklerinde, her adımda, her işinde.
Dünyamızı zehir eden şey, hayatın merkezine dünyayı, dolayısıyla kendimizi koymaktır. Hayatın merkezine dünyayı, dolayısıyla kendimizi koymakla, Allah’ın rızasını talep etmeyi iptal etmiş oluruz.
Allah’ın rızasını kazanma talebi, kişinin putları görmesini ve yenmesini kolaylaştırır. Dünyevî, beşerî, nefsânî putları.
Dünyevî, beşerî, nefsânî putlar, duvardır kişinin önünde. Kişi, bu putlar tarafından kuşatılmışsa, yürüyemez, yol alamaz, yoldan çıkmaktan da kurtulamaz.
Çağımız, kültür çağı. Kültürün katledildiği devâsâ bir ağ ama!
Buradaki paradoksa dikkat!
Hem kültürle hükümran olunan hem de kültürün yok olduğu ve insanı da, hakikati de yok ettiği bir simülasyonlar ve asimilasyonlar çağı.
Buraya birazdan geleceğim.
Çok zevkli bir entelektüel yolculuk yapma imkânı var burada. Bu zevkten sizi mahrum etmek istemem!
Fiîlî işgal çağı geride kaldı. Zihnî işgal çağındayız artık.
Emperyalistler dün, askerlerini meydanlara sürerek istedikleri yeri fiilen kontrol ve kolonize etme savaşı veriyorlardı: Fiîlî işgal çağı.
Şimdi modern zamanların açık saldırısı ve savaşları buharlaştı,
postmodern zamanların örtük, gizli ve de sinsi savaşları dönemine girdik. Savaşlar meydanlarda verilmiyor, medyalarda veriliyor öncelikle. Sonra gerek duyulursa meydanlara taşınıyor: Zihnî / medyatik işgal çağı!
Modernite, mekânın kontrol ve kolonize edilmesiydi.
Postmodernite, zamanın ve zihnin kontrol ve kolonize edilmesi, insanın zihninin ve ruhunun delik deşik edilmesi.
Dün mekânlar ve topraklar kontrol ve kolonize edilerek işgal gerçekleştiriliyordu. Bugün zaman ve zihinler kontrol ve kolonize edilerek işgal gerçekleştiriliyor.
Modern zamanların fiîlî işgali silahlarla yapılıyordu. Postmodern zamanlarda fiîlî işgalin yerini zihnî / fikrî / kültürel / medyatik işgal aldı. Postmodern zamanların zihnî işgali medyalarla yapılıyor. Silah, medyanın kendisi artık. Kamera izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır derken, Heidegger’in söylediği şey buydu tam da: Zihinlerimizi işgal ediyorlar, zihinlerimizin efendileri konumuna yerleşiyorlar medyatik silahlarla.
Modern zamanlarda modernitenin kendisi demir kafesti, insanın hapishanesi. Postmodern zamanlarda insanın hapishanesi açık sahne artık: Medya sahnesi de olabilir bu, müzik konseri sahnesi de, en çok siyasetçilerin ve onların palyaçoları gazetecilerin rol kestikleri tastamam bir tiyatroya dönülen şov sahnesi de.
Medya çağında yaşıyoruz. Medya çağında siyaset, tiyatroya dönüştü, siyasetçiler de en iyi oyunculara! Tiyatro gösterilerinin yerini medya sahnesinde siyasetçiler yapıyor artık!
Medyatik siyaset, siyaseti pornografikleştiriyor ve buharlaştırıyor.
Medya siyaseti şova dönüştürüyor: En iyi şovu yapan koltuğu kapıyor, parsayı topluyor!
Medyanın hükümranlığında siyaset sihirbazlığa dönüşüyor.
En iyi propagandayı yapan, en iyi şovu yapan demek. En iyi propaganda, en iyi şov’dan geçiyor. Simülasyonlar hükmediyor hayatımıza: Simülasyonlar, yani sığ, sahte ve ayartıcı gösteriler. Guy Debord’un “gösteri toplumu”na hoşgeldiniz!
Simülasyonlar, beraberinde kaçınılmaz olarak asimilasyon üretiyor: İnsanı dünyaya ve kendine yabancılaştırıyor: Hakikati yok ediyor, insanı nesneleştiriyor.
Buradan meseleyi kültürel işgal, kültürel iktidar meselesine getireceğimi anlamışsınızdır, sanırım. O da başka bir yazıya…
.
Üç mankurtlaşma tecrübesi: 28 Şubat ve Müslüman Türkiye’nin durdurulması
Yusuf Kaplan
3/03/2024 Pazar
Elif Subaşı ve 32 kişi beğendi3 yorum yazıldı
Başımıza ne geldiğini bilmiyoruz. Bilmiyoruz; çünkü başımıza ne geldiğini bilme konumunda olan entelijansiyası yok bu ülkenin. Entelijansiyası yani âlimi, ârifi ve hakîm’i. Başka bir deyişle, Grmasci’den ödünç alarak söylemem gerekirse, duyarlıkları ve kaderi milletin duyarlıkları, tarihi, kültürü ve kaderi ile bütünleşen “organik aydınları” yok bu ülkenin.
İki asırlık bir mazisi bulunan modern / seküler’leşen Türkiye için kurulabilecek en açıklayıcı ama aynı ölçüde de en sarsıcı üç cümle şu: Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğini bilememesidir. Daha kötüsü, bilemediğini de bilememesidir. En kötüsü, celladına âşık edilmesi ve tasmalı çekirgelere dönüştürülmesidir.
TÜRKİYE’YE YAŞATILAN ÖRTÜK / SİNSİ SÖMÜRGECİLİK TECRÜBESİ
Türkiye, doğrudan sömürgeleştirilmedi, dolaylı, örtük ve sinsi bir sömürgeleştirme ameliyesine tabi tutuldu, tutulmaya da devam ediliyor hâlâ!
Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi darbelerle gerçekleştiriliyor. Türkiye bu darbelerle terbiye ediliyor, kökleri koparılmaya, ruh kökleri kurutulmaya ve hizaya getirilerek küresel sistemin önünde diz çöktürülmeye çalışılıyor iki asırdır.
Darbelerin her türü denendi bu iki asırlık süreçte. Bürokratik darbe, askerî darbe, siyasi darbe, ekonomik darbe, hukuk darbesi vesaire.
Türkiye’nin yaşadığı sömürgecilik tecrübesi, gizli, örtük, sinsi bir sömürgecilik tecrübesi: Açık sömürgecilikten daha tehlikeli. Daha tehlikeli; çünkü açık sömürgecilikle emperyalistler açıktan saldırıyorlar ve fizîkî ölümünüzü; örtük sömürgecilikle ise, zihninizi ele geçiriyorlar ve beyin ölümünüzü gerçekleştiriyorlar: Bir toplumun beyin ölümü, mankurtlaştırılması ve ruhsuzlaştırılması, dolayısıyla özünü de, özgürlüğünü de yitirmesi demek.
Özetle… Şunu zihnimize kazıyacağız: Türkiye, dışarıdan ele geçirilemedi, içeriden ele geçirildi.
Başka bir ifadeyle, her zaman söylediğim gibi, Türkiye fiilen işgal edilemedi ama zihnen işgal altında.
BİRİNCİ MARKURTLAŞMA TECRÜBESİ: TANZİMAT
Türkiye üç mankurtlaşma tecrübesi yaşadı. Üç mankurtlaşma tecrübesi de emperyalistler tarafından planlandı, içerideki uyduları tarafından uygulandı.
İki asırlık karmaşık, sinsi bir süreç bu: Birinci mankurtlaşma tecrübesi, Tanzimat’la başladı. Dışarıdan yapılan müdahale içerideki işbirlikçi uydular tarafından gerçeğe dönüştürüldü.
Tanzimat, devletin İngilizlerin müdahalesiyle Osmanlı’daki devşirmeler (omurgasını Sabetaycıların oluşturduğu baronik-masonik şebeke) tarafından ele geçirilmesidir.
Yılmaz Öztuna’nın bile, Gülhane Hattı Hümayunu Tanzimat ile bürokratik darbe yaparak devleti İngilizlere teslim eden Mustafa Reşit Paşa’ya, aptal ve oportünist resmî tarihçiler gibi “Büyük Reşit Paşa” demesi, bu ülkenin entelijansiyasının nasıl ürpertici mankurtlaşma tecrübesi yaşadığımı gözler önüne serer.
Özetle… Tanzimat, Şerif Mardin’in nefis tanımlamasıyla, “Osmanlı’nın kendinden şüphe etmesi ve kendine olan güvenini yitirmeye” başlamasıdır.
LAİKÇİ SOSYAL MÜHENDİSLİK PROJESİYLE GELEN SEKÜLER MANKURTLAŞMA TECRÜBESİ
Mankurtlaşma süreci Meşruiyetle ve ardından gelen laikçilik projesiyle birlikte ivme kazandı ve zıvanadan çıktı: Türkiye’nin İslâmî kimliği, birikimi ve ruhu yok olma tehlikesiyle karşı kaşıya kaldı.
Bizim modernleşme / laikleşme / Batılılaşma tecrübemiz Tanzimat’la başlayan mankurtlaşma tecrübesini en uç noktasına taşıdı: Kendini inkâra ve ruh köklerini yok etmeye kadar taşındı!
Kendini inkârın nasıl intihara dönüştüğünün en sarsıcı örneği olarak tarihe geçti.
ÜÇÜNCÜ MANKURTLAŞMA TECRÜBESİ: 28 ŞUBAT İHANETİ
Daha önce de yazmıştım: 28 Şubat postmodern darbesi, dış mihraklar ve iç uşakları ile gerçekleştirildi. Bir ihanet darbesidir 28 Şubat: Bu toplumun ruhuna, mayasına ve ruh köklerine ihanettir.
Küresel sistemin iki dünya savaşından sonra kriz üstüne kriz yaşadığı kaotik bir zaman diliminde küresel sistemin lordlarının düşman arayışlarının neticesi olarak Soğuk Savaş derhal bitirildi ve yeni bir düşman icat edildi: İslâm. İslâm terörle, şiddetle, fanatizmle özdeşleştirildi ve şeytanlaştırıldı. Batı, bir kez daha öteki üzerinden, düşman üzerinden kendini tarif etti.
Düşman İslâm’dı. İslâm’n yeniden tarih sahnesine çıkışı önlenmeliydi.
Küresel sistem, İslâm’ı, önündeki en büyük engel gördüğü için hedef tahtasına yerleştirildi.
Küresel sistemin İslâm’la savaştığı bir zaman diliminde 28 Şubat’ın generalleri de, “irtica” diyerek İslâm’ı hedef tahtasına oturtma yarışına girdiler!
Dün İslâm’ın bayraktarlığını yapan bir ülkenin metamorfoz yemiş, mankurtlaşmış çocukları son yüzyılda İslâm’ı bu ülkenin hayatından silecek ürpertici işlere imza attılar. Bu ülkedeki -laikliği koruma adına yapılan, aslında Türkiye’nin Batı’nın yörüngesinden çıkmaması ve yeniden İslâmî küresel bir yörünge oluşturmaya kalkışmaması için gerçekleştirilen- bütün darbeler, ülkenin İslâmî bir geleceğe sahip olmasını önlemeye dönük darbelerdir.
Oysa İslâm bu ülkenin birliğinin, dirliğinin ve kardeşliğinin, istiklalinin ve istikbalinin yegâne temeli ve sigortasıdır. Eğer bu ülke İslâm’ı kaybederse, imparatorluk bakiyesi 30’u aşkın etnik kimliğin varolduğu bir ülkede, temelsiz, İslâmsız bir Türk kimliği üzerinden zoraki olarak bir sosyal mühendislik projesi şeklinde icat edilen laik ulusal kimlik, bu toplumdaki etnik kimlikleri kaşımaktan, İslâmî duyarlıkları aşındırmaktan ve Türkiye’yi her bakımdan parçalanmanın eşiğine sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.
Küresel sistemin İslâm’la savaştığı bir sırada Türkiye’nin bağımsızlığının sembolü ve sigortası İslâm’ı hedef tahtasına yatıran laik vesayetçi aparatlarının ülkede İslâm’a, İslâmî sembollere ve değerlere vandalca saldırmaları, bu toplumun tanık olduğu en büyük ihanettir.
Toplumumuz, sözkonusu üç mankurtlaştırma projesinin yol açtığı travmalarla boğuşuyor ama bu iç-dış çetelerce geliştirilen “endülüsleşme” (=Türkiye’nin İslâmî kimliğini içeriden yok etme) projelerine karşı da yılmadan, yıkılmadan direniyor iki asırdır…
Bu direniş, dirilişe ve varoluşa dönüşünceye kadar sürecek biiznillah.
.Mahşer’in üç atlısı: Kurucu Melikşah, uygulayıcı Nizamülmülk, temelleri-koyucu Gazâlî
Yusuf Kaplan
7/04/2024 Pazar
esubai131377762 ve 38 kişi beğendi7 yorum yazıldı
Şimdi muhasebe zamanı. Tenkit ve teklif zamanı. Teklifsiz tenkit tahriple sonuçlanır. Bunu her zaman söyledim. Bu ilkeyi her zaman gözönünde bulundurarak daha önce yazdığım bir yazıyı tozunu alarak yeniden paylaşıyorum.
İki asırdır yaşadığımız ikinci büyük medeniyet buhranının, Moğol ve Haçlı saldırılarıyla zirve noktasına ulaşan birinci büyük medeniyet buhranıyla çarpıcı benzerlikleri var. O zaman da dışardan bir saldırı vardı, Moğol ve Haçlı saldırıları İslâm dünyasını hallaç pamuğu gibi savurmuştu.
O zaman da rafızîlik, bâtınîlik, hâricîlik, haşhaşilik gibi yıkıcı akımlar, içerden İslâm toplumlarının akidesini, sosyo-kültürel ve ekonomi-politik yapılarını yerle bir ediyordu. Şimdi de benzer çağdaş ve antik hurafeler zihin dünyamızı delik deşik ediyor, bizi eniştemik kölelere dönüştürüyor.
BİRİNCİ BÜYÜK MEDENİYET KRİZİ: MAHŞER PROVASI GİBİ...
İslâm medeniyetinin ilk büyük kriz zamanları...
Hem yıkılış hem de yeniden kuruluş sancıları...
Bir yanda, taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayan, İslâm dünyasını harabeye çeviren Moğol saldırıları...
Öte yanda, Haçlıların, girdikleri her yeri yağmaladıkları, İslâm dünyasını kana boyadıkları, sadece Müslümanları değil Yahudileri ve lokal dinlerin, kültürlerin müntesiplerini de kitleler hâlinde kılıçtan geçirdikleri, katliam üstüne katliam yaptıkları, hiç bitmeyen, hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken, İslâm âlemini kan gölüne çeviren büyük felâketler silsilesi...
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de içerde kaynayan, kaynatılan fitne kazanları, emirlikler, sultanlıklar, beylikler arasındaki iktidar ve güç savaşları...
Mahşer provası gibi... Yeryüzü cehennemi sanki...
Ve Müslümanların ölüm-kalım mücadelesi...
YERYÜZÜ CEHENNEMİNİ ANDIRAN BİRİNCİ BÜYÜK MEDENİYET BUHRANINI NASIL AŞTIK?
Hıristiyan takvimine göre, tarih 1258’i gösterdiğinde, Bağdat düşüyor... İslâm medeniyetinin kalbi, her şeyi Bağdat. İslâm medeniyetinin doğu cephesi çöküyor.
1226’da Kurtuba düşüyor... Endülüs'ün gözbebeği, hür düşüncenin yurdu, insanlığın düşünce ufku, barbarlığın her çeşidini yaşayan Avrupalılara evrensel Müslüman kozmopolis’in numûne-i imtisalini sunan Kurtuba. İslâm medeniyetinin batı cephesi de çöküş sürecine giriyor…
Endülüs, zamanla, 1492’de İşbiliye'nin düşüşüyle tarihten silinecektir...
Ama Bağdat’ın düşüşüyle sonuçlanan Abbâsî hanedanlığının çatırdamasıyla, Selçuklular’ın tarih sahnesine çıkmasıyla ve nihayet Osmanlı’nın gelişiyle birlikte İslâm medeniyeti, hem eksen değiştirecek hem taze kan devşirecek hem de toparlanacak, bütün dünya tarihini tam sekiz asır Müslümanların yapmalarını mümkün kılacak büyük bir medeniyet atılımına imza atacaktır...
Bağdat’ın düşüşü, Kurtuba’nın tarihten silinişi, Horasan ve Türkistan havzasının yeni Müslüman olan şehirlerinin, Merv’in, Tûs’un, Nişabur’un, Semerkand’ın ve Buhara’nın yerle bir edilişi, cehenneme çevrilişi, Müslümanların dünyevî her şeylerini yitirmelerine yol açtı ama Müslümanların Selçuk ve Eyyûbî çocuklarının birbirlerine omuz vermeleriyle toparlanmalarını, yangın yerine dönen âlem-i İslâm’ı toparlamalarını, bütün belâları birer birer defetmelerini, yürekleri fethedecek bütün insanlığı diriltici, bütün insanlığa hayat sunucu muazzam ve muazzez bir medeniyet yürüyüşü gerçekleştirmelerini önleyemedi.
Zahmetsiz rahmet olmazdı. Fikir ve oluş çilesi çekilmeden hakikat lûtfedilmezdi.
Müslümanlar yılmadılar, yıkılmadılar, özellikle Selçuk çocuklarının önderliğinde ayağa kalktılar, hakikatin bayrağını Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar dalgalandıracak uzun bir yolculuğa çıktılar...
Emperyalist Roma gibi, emperyalist Avrupa gibi, güce değil, hakikate dayalı evrensel bir medeniyet geliştirdiler; Medine’den süt emen, herkese hayat hakkı tanıyan, insanlığa hakkaniyetin, silmin, selametin, adaletin ve sulhün ne demek olduğunu öğreten aşılamamış evrensel bir kosmopolis inşa ettiler.
MAHŞERİN ÜÇ ATLISI: MELİKŞAH, NİZAMÜLMÜLK VE GAZÂLÎ
Bu diriliş yolculuğunun, tarihin akışını değiştiren başlangıç noktası ve kilometre taşı, mahşerin üç atlısının tarih sahnesine çıkmasıydı: Kurucu Melikşah, uygulayıcı Nizamülmülk, temelleri-koyucu Gazâlî.
Gazâlî’nin fikrî önderliğinde, Nizamülmülk’ün çelik dirayeti ve Melikşah’ın güçlü liderliğiyle çeyrek asırda bin yılın tohumlarını ekecek, hem İslâm medeniyetinin, daha önceki tarihinde görülmemiş ölçekte uzun soluklu ve köklü bir medeniyet atılımının gerçekleştirilmesini sağlayacak hem de bundan sonraki bu tür büyük ölçekli krizlerin nasıl aşılabileceğini gösterecek tarih açılımı, ruh atılımı gerçekleştirildi medrese üzerinden gerçekleştirilen, Avrupa’daki üniversitelere de kaynaklık eden maarif / zihniyet devrimiyle.
Oryantalistlerin akla darbe vurarak İslâm medeniyetini çökertti dedikleri Gazâlî’nin öncülüğünde bin yılı kuran bir medeniyet yolculuğunun temelleri atıldı Türkistan-Horasan Havzası’nda. Frederick Starr’ın “kayıp aydınlanma” olarak adlandırdığı 1500’lü yıllardan itibaren büyük bir medeniyet atılımına imza atıldı. İslâm, Kaşgar’dan Timbuktu’ya kadar üç kıtada Ehl-i Sünnet omurgasını kurdu, bütün medeniyetlere meydan okuyan, bütün medeniyetlerden vahyin filtresinden geçirerek beslenen, bütün medeniyetleri besleyen dünya-tarihsel bir medeniyet ağacı yeşertildi Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarında.
Şu ân İslâm dünyası, iki asırdır yaşadığı ikinci büyük medeniyet buhranı sürecinde de benzer sorunlarla boğuşuyor: Bir yandan dışardan gerçekleşen emperyalist saldırıyla fiilî bağımsızlığını, öte yandansa içerden gerçekleşen saldırı ve hercümerçle zihnî bağımsızlığını yitirmiş durumda.
İslâm dünyasının fiîlî bağımsızlığına da, zihnî bağımsızlığına da kavuşabilmesi için bize kurucu yeni bir Melikşah, uygulayıcı yeni bir Nizamülmülk ve zihnî bağımsızlığımızın temellerini atacak, çağı tanıyacak, çağı aşacak derinlikli bir yolculuğa çakacak, çağrısı çağını kuracak parlak öncü kuşaklar yetiştirecek yeni bir Gazâlî gerek...
Vesselâm.
.Kendini bil, Rabbini bil, haddini bil. Ya da: Kültürel olarak “iktidar” değilseniz, siyasî olarak iktidar olamazsınız!
Yusuf Kaplan
22/04/2024 Pazartesi
davudcaliskann86244 ve 48 kişi beğendi5 yorum yazıldı
Müslümanlar için iktidar olmak, iktidar kurmak hedef olamaz hiçbir zaman. Müslüman sadece Allah’ın rızasını kazanmak için nefes alıp verir.
Allah’ın rızasını kazanmayı ihmal edenler, dünyayı da, hayatı da imha edecek, cehenneme dönüştürecek, orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya çevirecek tohumları ekerler.
ARAÇLARIN HÜKÜMRANLIĞI: İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YİTİRMESİ
Dünkü yazıda da dikkat çekmiştim: Kültür / medya çağında yaşıyoruz ama kültür çağında en büyük sorun, kültürün buharlaşması; medya çağındaki en büyük sorun da, iletişimsizlik sorunu.
Büyük bir paradoks var burada. Bu paradoksun nedeni, araçların amaç katına yükseltilmesi, insanın sonunda kendi ürettiği araçların kölesine dönüşmesi.
Böyle bir dünyada insan özgürlüğünü de, özgür iradesini de yitirmekten kurtulamaz.
İzi sürülmesi ve cevabı verilmesi gereken soru şu öyleyse: İnsan, neden araçları amaç hâline getirir ve araçların amaçların önüne geçmesine engel olamaz ki?
Kültür de, medya da, bilgi de birer araçtır.
Oysa seküler dünya tasavvuruna göre hayatı dizayn etmeye çalışanlar için, bilgi de, kültür de, medya da, yeryüzünde hâkimiyet kurmak amacıyla kullanılan araçlardır. Siz, herhangi bir aracı hâkimiyet kurmak için kullanmaya kalkışırsanız, o aracın mahkûmu olmaktan kurtulamazsınız.
Siz herhangi bir aracı ele geçirmek için yola koyulursanız, o araç sorunda sizi ele geçirir, yoldan çıkarır, yolda bırakır.
Siz herhangi bir araca sahip olma kaygısı güderseniz, o araç sonunda size sahip olur.
Eğer araçları ele geçirmeyi amaç olarak belirlerseniz, “araçsal akıl” üretmiş, kendinizi araçların kölesine dönüştürmüş olursunuz.
Bu, sizin özgür iradenizin araçlar tarafından ipotek altına alınmasına ve sizin özgürlüğünüzü yitirmenize yol açacaktır.
Buradaki yakıcı ama sonuçta yıkıcı bir nitelik kazanan paradoksa dikkatinizi çekmek isterim: Siz araçlara hâkim olmayı, insanın özgürlüğü için amaç hâline getirdiğiniz hâlde sonuçta ne oluyor da, insanın özgürlüğünü yitirmesine ve araçların kölesine dönüşmesine yol açan ontolojik bir felâketle karşı karşıya kalmaktan kurtulamıyorsunuz?
MESELE, İKTİDAR OLMAK DEĞİL, OLMAKTIR, KEMAL MERDİVENLERİNİ TIRMANMAK…
Demek ki, mesele, kültürel olarak da, siyasî olarak da iktidar olmak değil. Mesele, iktidar olmak değil yani. Mesele kültürel olarak veya siyasî olarak “varolmak”.
Dahası, mesele, sahip olmak değil olmak’tır; kemal merdivenlerini tırmandıracak özgürleştirici, özü gürleştirici bir hakikati keşif, kendini keşif yolculuğuna çıkmaktır.
Kültürel olarak iktidar olmak ya da kültürel iktidar kavramları, daha baştan kültürün ve dolayısıyla o kültürün sahiplerinin altını oyan yıkıcı kavramlardır.
Aslolan iktidar olmak değil, aslolan “varolmak”tır: Varolmak yani, hiçleşerek, kendini değil hakikati öne çıkarma kaygısı güderek kişinin kendini, hakikati ve Rabbini keşif yani kemal merdivenlerini tırmanma yolculuğuna çıkabilmektir…
KENDİNİ BİL, RABBİNİ BİL, HADDİNİ BİL: NEFES AL, NEFES VER VE NEFES OL…
Kendini bil, Rabbini bil, haddini bil, diyorum o yüzden. Kişinin kendini bilmesi, bilme yolculuğuna çıkması, Rabbini bilmesi Rabbini bulması, haddini bilmesi de hakikatin sahici eri olarak nefsini aşması, kendine ulaşması, özünü güçleştirerek özgürlüğüne kavuşması ve kendi olması. Nefes alması, nefes vermesi ve nefes olması. Yola çıkması, yolda olması ve yol olması, yani tarihin akışını değiştirecek bir yolculuğa çıkması.
Kültürel olarak iktidarda değilseniz, siyasî olarak aslâ iktidar olamazsınız, diyorum. Bu cümleyi kurarken, hedefi iktidar olmak, iktidara konmak olarak belirlemiyorum elbette ki. Aksine, burada, Allah’ın rızasını kazanma kaygısı güden, (emaneti üstlendiğinin bilincinde olarak dünyanın, gücün, araçların kulu kölesi değil Allah’ın asil kulu olma kaygısıyla hareket eden) bir hakikat eri olma derdi ile nefes alıp vermekten söz ediyorum.
Allah rızası ile hareket ederseniz, derdiniz iktidar olmak değil de, Allah’ın rızasını kazanmak olursa, hiçbir zaman araçları kutsamaya ve putlaştırmaya kalkışmaz, araçların kulu kölesi olmaz, özgürlüğünüzü yitirmezsiniz.
Allah’ın rızasını kazanmak için nefes alıp verirseniz, özgür iradenizi iradesiz araçlara ipotek etmemiş, iradesiz araçların iradenizi yok etmesini sağlayacak kadar araçları putlaştırmaya kalkışmamış ve araçların sizi kölesi yapmasının önünü sarsılmaz, muhkem hakikat kalkanlarıyla tıkamış olursunuz.
Hakikat kalkanları, putların, nefsanî, beşerî, dünyevî putların sizi esir almasının önünü tıkayan, sizi hakikat yolculuğuna hazırlayan sizin kendinizi, Rabbinizi ve haddinizi bilerek hakikat yolculuğuna çıkmanızı engelleyen engelleri yok edecek kadar koruyucu, konumlandırıcı ve kurucu işlevler gören hakikat anahtarlarına, yol haritalarına ulaşmanızı ve böylelikle hakikatin önünü sonuna kadar açmanızı sağlar…
Bu anlamda, Allah’ın rızasını kazanma kaygısı güdecek bir yolculuğa çıkmak anlamında kültürel olarak iktidar değilseniz, yani yeni Gazâlîler, Râzîler, İbn Arabîler, İbn Haldunlar, Sinanlar, Itrîler yetiştirecek uzun soluklu, yorucu ama diriltip kendimize getirici ve bizi ayağa kaldırarak tarihi yeniden yapmamızı sağlayıcı aziz ve leziz bir yolculuğa çıkmamışsanız, yüzde 70’le, 80’le iktidara gelseniz bile aslâ iktidar olamaz, ülkenin önünü tıkayan çakıl taşlarını temizleyemez, önümüzü açacak yapı taşlarını döşeyemezsiniz.
Aslolan “kültürel inşa”dır: Kültürün yaşaması ve hakikati hayatlaştırarak sizi yaşatmasıdır. Kültürün bizim Müslümanca yaşayacağımız ve insanlığın önünü açacağımız bir dünya inşa etmemizi sağlayacak kadar diri ve diriltici, canlı, hayatta ve ayakta olmasıdır.
Vesselâm.
.Düşünemeyen insan, Batılı Leviathan düzeni ve İslâm’ın direnişi
Yusuf Kaplan
26/04/2024 Cuma
dsacan ve 35 kişi beğendi6 yorum yazıldı
Batı uygarlığı Gazze’de harakiri yapıyor: Çocukların katledilmesine ve soykırıma destek verdiği için Gazze, Batı uygarlığının mezarı oldu.
Postmodernizm, felsefî olarak Batı uygarlığının çöküşünü ama iktisâdî olarak ise dünya üzerinde mutlak hâkimiyet kurmasını sağladı.
Batı uygarlığının dünya üzerinde -tabir câizse- mutlak hâkimiyet kurabilmesi, felsefî temellerinin zayıf olmasıyla mümkün olabilmiştir.
MODERN DÜŞÜNCE: DÜŞÜNEMEYEN İNSAN
“Nasıl yani?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Şöyle izah edeyim: Modern Batı felsefesi, dünyanın, eşyanın, insanın ve hakikatin kavranması çabası sözkonusu olduğunda zayıf bir felsefedir, derinlikli bir felsefe değildir. Modernlerin de, postmodernlerin de “gücü” buradan geliyor, eğer buna “güç” denirse tabii. Ortada felsefe ya da düşünce olarak aldandırılmayı hak edecek bir çaba da yok, birikim de.
Descartes, modern felsefeyi kuran adamdır ama “sığ” bir düşünürdür. Eşyayı, varlığı, hakikati derinlemesine idrak edebilecek bir felsefî performans ortaya koyamamıştır. Descartes, hakikati yüzey’e, fizik’e, görünen’e, kontrol edilebilir ve hükmedilebilir olan’a indirgeyerek, felsefe yapma, düşünce üretme imkânını berhava etmiştir.
Descartes’ın derdi düşünce üretmek midir? Yoksa tabiata, varlığa, dünyaya hâkim olma araçları üretme kaygısı mı?
Buradan kalkarak, modern düşünce, düşünme çabası değildir; aksine, düşüncenin de, düşünce üretecek düşünme çabasının da buharlaşması, iptal olması eylemidir, diye düşündüğümü söyleyeceğim.
Modern düşünce, belki Heidegger’in söyleyebileceği gibi, teknik üzerine soruşturma çabası değildir. Düşünemeyen, düşünmesini bilmeyen, düşünme çabası gibi bir derdi olmayan, soruşturmasını da bilemez, hiçbir şeyi de soruşturamaz. Dünya üzerinde hâkimiyet kurma tekniği üzerine, en nihayetinde bu teknik -dolayısıyla vasıta- üzerinde düşünme çabasıdır modern düşünce. Başka bir ifadeyle, dünya üzerinde, eşya üzerinde, insan üzerinde nasıl hâkimiyet kurulabileceği meselesine dâir düşünme temrinidir modern düşünce ya da felsefe, en fazla. Daha ötesi değil.
Bu, düşünememe çabası, demek, aslında. Düşünme’ye değil tekniğe (vasıta’ya, giderek hâkimiyet kurma işlemine ve eylemine) odaklanmanın kaçınılmaz sonucu bu: Düşünemeyen insan. Düşen ama düştüğünü de bilemeyen “nesne” o, o yüzden.
KAZANA KAZANA KAYBEDİYOR İNSAN...
Yanlış bir başlangıç yani. Gelinen noktada, yanlış başlangıçların bütün insanlığı ve varlığı nasıl büyük felâketlerin eşiğine fırlattığını görüyoruz. Yaşadığımız büyük bilimsel devrim, insanın Tanrı’yı devre dışı bırakmasıyla, dolayısıyla sadece dünya üzerinde hâkimiyet kurmasıyla sonuçlanmadı. Aynı zamanda insanın insanı devre dışı bırakmasına, teknolojinin insan üzerinde hâkimiyet kurmasına da yol açtı.
Sadece dünyanın varlığı değil, insanın varlığı da tehlikeye girdi. İnsan, türünün geleceğini kendi elleriyle tehlikeye attı genetik mühendisliği, mikro biyoloji ve yapay zekâ çalışmalarıyla.
Madde kazandı. İnsan kaybetti. İnsan kazana kazana kaybetti: Her şey üzerinde hâkimiyet kurdukça sonunda hâkimiyetini yitirdi, hâkim olduğu şeyler kendi üzerinde hâkimiyet kurdu, hâkim olduğu şeylerin mahkûmu oldu çıktı insan.
BATILI LEVİATHAN’IN ÇIKMAZ SOKAĞI
Ne Doğu, Doğu. Ne de Batı, Batı artık.
Her şey yerinden / kendi’den oldu.
Hiçbir şey kendiliğinden olmadı ama!
Bir el, Tanrı rolü oynayan gizli bir el, seküler-kapitalizm canavarı Batılı Leviathan, insana kader biçmeye kalkıştı, sonunda insanı çıkmaz sokağa fırlattı.
İnsanı tanrılaştırma çabası, insanı hem Tanrısız hem de insansız bir dünyanın eşiğine getirip bıraktı. İnsansız bir dünya, dünyasız bir insan “üretti”.
İnsan düşünme melekelerini de, duyma melekelerini de yitirdi; hız, haz ve ayartının kölesine dönüştü.
Tamam da bütün bunlar ne anlam ifade ediyor, peki?
İnsanlığı tek dünya, tek din, tek kültür ve ayartıcı bir şekilde de “tek kişilik aile” dedikleri cehennemin eşiğine sürüklüyorlar Batılı Leviathan düzeninin ağababaları.
Batılı Leviathan, varlığın ontolojik / hiyerarşik düzenini bozunca, kaçınılmaz olarak dünyanın düzeni de bozuldu, dünya cehenneme çevrildi.
Tek aile, tek kültür, tek dünya sloganlarına bakmayın siz! Dünyayı, insanlığı köleleştiriyor, hakikati yok ediyor, sahte’nin, ayartı’nın, algı’nın hükümranlığını ilan ediyor: Her şeyi ve herkesi uyutuyor ve yutuyor Batılı Leviathan (seküler-kapitalist canavar)!
BATILI LEVIATHAN VE ÜÇ İSLÂM’LA SAVAŞ STRATEJİSİ!
Batılı Leviathan, Latin Amerika’yı, Afrika’yı yuttu, Asya’yı ise uyuttu, yutmak üzere... Hangi Asya’yı? Japonya, Çin, Hindistan ve bilumum diğer Asya kaplanlarını. Asya’nın bu en köklü medeniyetlerinin ve kültürlerinin ruhlarını yok etti, kendisine benzeterek direnç noktalarını kırdı, etkisiz hâle getirdi.
İslâm’ın direnç noktalarını kıramadı, kıramayacak da.
O yüzden hem Batı ittifakında, icat edilen terör söylemi ve kontrolleri altındaki terör örgütleri üzerinden İslâm’la savaş stratejisi temel varoluş stratejisi olarak benimsenmiş durumda hem de son çeyrek asırdan bu yana Çin ve Hindistan’da bu iki ülkedeki tarihin akışını değiştirme potansiyeline sahip İslâm’ın varlığının yok edilmesi, kökünün kazınması stratejisi uygulanıyor barbarca yönetmelerle. Batılı Leviathan, bu iki dünya gücünü de teslim almış ve ruhlarını yok etmiş durumda.
Bir üçüncü aktör daha var İslâm’la savaş stratejisini uygulayan ve Batılı Leviathan’a bağlanan: İslâm dünyasındaki iktidar ve güç odaklarını kontrol eden Batılı Leviathan tarafından kontrol edilen seküler-Batıcı uydular! En acıklıları da bunlar! Yoklar dolayısıyla figüranlar ama kraldan çok kralcılar! Kölelik psikolojisi bu!
Bu üç İslâm’la savaş stratejisi de İslâm’ın diriltici kaynaklarının yeniden hayata ve harekete geçirici gücüne karşı direnemeyecek.
Şu ân dünya, yine küfür’le iman’ın karşı karşıya geldiği bir ayırım noktasının eşiğine gelip dayandı. Çin ve Hindistan da, İslâm dünyasının Batıcı uyduları da tarihin yeniden İslâm tarafından yapılma emarelerinin belirdiği bir zaman diliminde İslâm’ın altını oyma savaşına su taşımakla ne denli ürpertici bir harakiri yaptıklarını görecekler! Çok değil, yarım asır içinde hem de.
.Batı’da üçüncü dalga İslâm düşmanlığı patlak verebilir mi?
Yusuf Kaplan
28/04/2024 Pazar
esubai131377762 ve 25 kişi beğendi5 yorum yazıldı
Yahudi İngiliz tarihçi Bernard Lewis, ölmeden önce çok dikkat çekici bir gözlemde bulunmuştu Türkiye’nin AB (Avrupa Birliği) üyeliği konusunda. Kurt İngiliz “operasyonel akademyacı” Lewis, “Türkiye, AB’ye aslâ alınmamalıdır. Eğer Türkiye AB’ye girerse, bir asır içinde Avrupa Müslümanlaşır” demişti.
Burada sorulması gereken soru, bu tespitin doğru mu, yanlış mı olduğu sorusu değil. Burada izi sürülmesi gereken temel mesele, Avrupa’nın kendine güveninin buharlaştığı, Avrupa’yı ayakta ve diri tutacak güçlü bir felsefî temelin kalmadığı gerçeğinin bizzat Batılılar (Batılı düşünürler, büyük siyasetçiler) tarafından görülüyor olması meselesidir.
Filistin’de Gazze’de işlenen katliam ve soykırıma Batılı kitlelerin açıkça destek vermeleri, Batılı başkentleri kaygılandırdı. Bu nedenle Batı’da üçüncü bir İslâm düşmanlığı dalgasının patlak verebileceği endişesi taşıyorum.
Avrupa ülkelerinde Filistin’e destek veren insan hakları kuruluşları teker teker fişleniyor ve faaliyet yapmaları engelleniyor.
STK’lar her ülkede “örgütlü şiddet kullanan” devletin zorba gücüne karşı halkın nefes borusu işlevi görür. İnsanlığın gözünün içine baka baka masum insanların katledilmesine ses çıkaran STK’ların Batı ülkelerinde kara listeye alınmaları Batılıların ne kadar zayıf temeller üzerinde ayakta durduklarını ispat ediyor. Dahası, Batı ülkelerinin, özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün hâkim olduğu ülkeler olduğu fikri de Gazze katliamında gösterilen katliamcı ve soykırımcı İsrail yanlısı tutumdan sonra iyice şehir efsanesine dönüştü.
KARİKATÜR KRİZİNDEN KUR’ÂN YAKMA EYLEMLERİNE…
Batı’da İslâm düşmanlığı dalgası, Arap ülkelerinin petrolü Batı emperyalizmine karşı silah olarak kullandığı ve “OPEC krizi” olarak adlandırılan hâdiseyle başlamıştı. İngiliz Yahudi tarihçi Bernard Lewis 1980’lerde The Atlantic Monthly isimli aylık fikir dergisinde yazdığı “The Muslim Rage / Müslüman Öfke” başlıklı makale ile Batı’daki İslâm düşmanlığının fitilini ateşlemişti.
Fas’tan Malezya’ya kadar İslâm, İslâm dünyasının en güçlü aktörü konumuna gelmişti. Eğer İslâm’ın yükselişi durdurulmazsa, İslâm’ın dünya tarihinin akışını değiştirecek bir medeniyet sıçramasına kaynaklık etmesi önlenemezdi. Bu da, Batılı emperyalistlerin dünya üzerindeki hegemonyalarının geleceğini tehlikeye sokacak “tehlikeli” bir gelişme olarak düşünülüyordu.
Bu nedenle 1990’ların başlarında Soğuk Savaş alelacele bitirildi, “terörizmle savaş” denilerek hayata geçirilen İslâm’la postmodern yöntemlerle sinsi bir savaş devreye girdirildi.
2000’li yılların ilk on yılına Fahr-i Kâinât Efendimizle ilgili yapılan karikatürlerin yol açtığı aşağılık kriz damgasını vurdu. Dalga dalga bütün Avrupa ülkelerine yayıldı karikatür üzerinden Rahmet Elçisine yapılan saldırı ve hakaretler!
Ardından yeni bir İslâm düşmanlığı dalgası hortlatıldı… Peygamberimize saldıranlar, bu kez Kur’ân’a saldırmaya, Batılı başkentlerde Kur’ân’lar yakmaya başladılar.
ÜÇÜNCÜ DALGA İSLÂM DÜŞMANLIĞI
Filistin’de yapılan soykırım Batı’da kitlelerin İslâm’a yoğun ilgi duymalarına ve hızla Müslüman olmalarına yol açtı.
Bir kaç gündür Avrupa’da dolaşıyoruz. Yeni bir İslâm düşmanlığı dalgasının kışkırtılacağını, Avrupa’daki Müslümanların hazırlıklı olmaları gerektiğini düşünüyorum.
Avrupa’da yaşayan Müslümanları hedef alacak saldırılar tezgâhlanabilir. Böylesi bir İslâm düşmanlığının en önemli nedeni bütün negatif propagandalara rağmen Filistin’deki Müslümanların insanlığın haysiyetini korudukları gerçeğinin görülmesi üzerine Avrupa’da İslâm’ın hızla yayılıyor olması gerçeğidir.
Avrupa’da yegâne yaşayan ve yaşanan din İslâm!
Hıristiyanlık bitti, çoktan tarih oldu, hayattan sürgün edildi. Sadece bir Leviathan gibi ruhsuz bir kurum, bir canavar olarak kilise var. Kiliseler bomboş ve teker teker kapatılıyor, satılıyor, önce sinema salonu, sanat galerisi olarak kullanılıyor, sonra da Müslümanlar tarafından satın alınıyor ve camiye çevriliyor!
Bir taraftan Avrupa’da hızla yayılan ve en diri, en canlı din olarak yaşayan dinin İslâm olması, öte yandan da ailenin kutsal olduğu Müslümanların nüfusunun hızla artması, Batılıları kaygılandırıyor…
Avrupa ülkelerinde ırkçı, faşist hareketler İslâm düşmanlığı yapıyor görünüyor ama bunun büyük bir yanılsama olduğunu söyleyeceğim: Avrupa hükümetleri, İslâm’ın yükselişini durdurabilmek ve Avrupa’daki halkları, özellikle de Müslümanları hem İslâm’dan soğutmak hem uzaklaştırmak hem de Batılıları protesto eden Müslümanların sert tepkilerini göstererek İslâm’a tepki göstermelerini sağlamak gibi birkaç amaç güdüyorlar aynı anda.
İslâm düşmanlığı, gerçekte ırkçı, faşist hareketlerin işi değil. Onlar sadece kullanılıyorlar. İslâm düşmanlığı, sözünü ettiğim temel nedenlerden ötürü, uzun vadeli Avrupa stratejisinin kaçınılmaz sonucu.
Avrupa’da yüzyıl önce Yahudilere yapılan soykırım, bu kez Müslümanlara karşı yapılabilir. Avrupa’nın vicdanı, merhameti filan yoktur. Avrupa ruhsuzdur! Thomas Paine’in o çarpıcı tespitini hiç unutmamak lazım: “İnsanlığın kökünü kazıma konusunda kimse Batılılarla yarışamaz!”
Batı, İnsanlık düşmanıdır. Hakikat düşmanıdır.
Kendine tapar!
Kendine boyun eğmeyeni cadı kazanlarına atar, engizisyon mahkemelerindeki işkencelerle ve fırınlarda ateşlerde yakar! Hiçbiri abartı değil bu söylediklerimin, değil mi?
Önümüzdeki dönemde Avrupa’da büyük bir İslâm düşmanlığı dalgası hortlatılabilir.
O yüzden Müslümanların güçlenmesi, ümmet şuurunu diriltmeleri şart!
Vesselâm.?
.Tarih bizi çağırıyor ama biz birbirimizle boğuşuyoruz!
Yusuf Kaplan
29/04/2024 Pazartesi
esubai131377762 ve 47 kişi beğendi5 yorum yazıldı
Gazze’de katliam sürüyor, Amerika’da Harvard’da felsefeci bir hamım profesör, öğretim üyeleri ve öğrenciler katliamı protesto ettikleri için ters kelepçe yapılarak tutuklanıyorlar!
kudurmuş bu Siyonist haydutlar!
“Dünyanın efendileri biziz, bütün dünya bizim kölemiz, herkes bizim önümüzde diz çökecek,” diyorlar adeta!
Dünyada Filistin’deki katliam konusundaki duyarlık devam ediyor ama bölgemizdeki patlamaya hazır bombalar, serseri mayınlarla döşeniyor… İran’ı nükleer güç yapmak ve böylelikle İran’ı bölgenin başına belâ etmek istiyorlar…
Hedef, medeniyet iddiasıyla donanan bir Türkiye’nin önünün kesilmesi!
Batılılar, asırlık stratejilerini Türkiye’yi durdurmak için geliştiriyorlar.
İki yüzyıllık tarihe dönüp bakın, göreceksiniz bu yakıcı gerçeği.
Türkiye, bin yıldır, eksen ülkeydi; bundan sonra da öyle olacak inşallah.
Tek şartla: Yörüngemizi bulabilirsek...
Bunun için de geleceğimizi inşa edecek mütevazı (başka dünyalara açık) ve özgüveni yüksek (medeniyet fikriyle donanmış, dünyayı iyi tanıyan) önümüzü açacak öncü kuşaklar yetiştirebilirsek ve tabiî kendimizi eleştirmesini ve yenilemesini bilebilirsek...
BATI UYGARLIĞI’NIN KISACA KURULUŞ VE ÇÖKÜŞ HİKÂYESİ...
17. yüzyıldan itibaren dünya tarihinin akışını şekillendiren pagan modern Batı uygarlığı, kontrol ve kolonizasyon güdüsü tarafından güdüldü: Hem Tanrı fikrine, hakikat fikrine ve tabiata hem de başka medeniyetlere saldırıya dönüştü.
Sonuçta, Tanrı’nın yerine azmanlaşan insanı, kilisenin yerine de siyaseti (politika’yı) yerleştirdi.
İnsanın tanrılaşması aklın putlaştırılmasıyla sonuçlandı; siyasetin otorite, hegemonya ve meşrûiyet kaynaklarını tanımlayan bir konuma yerleştirilmesiyse, bir araç olarak siyasetin putlaştırılmasına yol açtı.
Modern pagan insan, sınırlı aklına sınırsız güçler atfetmekle ve araçları (güç üreten siyaseti, bilimi, teknolojiyi vesaire) amaçların önüne geçirmekle, bir yandan hem tabiat üzerinde hem de dünya üzerinde hegemonya kuracak göz kamaştırıcı bir atılım gerçekleştirdi ama öte yandan da, bu maddî atılımı mümkün kılan dinamikler, modern Batı uygarlığının altını oyan dinamitlere dönüştü.
Sınırlı akla sınırsız güçler yükleyince ve kurucu değil yol açıcı işlev görmesi gereken siyasete, dolayısıyla araçlara (ama güç üreten araçlara) taşıyamayacağı ontolojik işlevler verince, modern pagan uygarlık, bu yükün altında kaldı ve ezildi.
Felsefî olarak, entelektüel olarak, kültürel olarak ve tabiî ahlâkî ve sosyolojik olarak bu azmanlaşmanın faturası çok ağır oldu; yalnızca modern pagan uygarlık için değil; dünya üzerinde kontrol ve kolonizasyon güdüsü üzerinden hegemonya kurduğu, köklerini kazıdığı bütün diğer medeniyetler, dolayısıyla insanlık için de çok pahalıya patladı modern pagan uygarlığın dünya üzerinde kurduğu azman hegemonyası.
POSTMODERN FELSEFE: ÇÖKÜŞ FELSEFESİ
Gelinen nokta yalnızca Batılılar için değil, bütün dünya için ürperticidir ve yol ayırımıdır:
Tanrı fikri yok edildi; önce Batı’da; sonra da zamanla küre ölçeğinde.
Tabiat önce düşman ilan edildi; sonra da ele geçirildi ve delik deşik edildi.
İnsanın varlığı tehlikeli bir sürece girdi.
Humanizm’le başlayan ve insanı her şeyin merkezine yerleştiren modern pagan yolculuk, gelinen noktada adına post-humanizm denilen (insansız bir dünyanın ve dünyasız bir insan tipinin insanı tefessüh ettirdiği, ruhunu yitiren ve gürûha dönüşen yığınlar tarafından özgürlük olarak algılanan hız, haz ve ayartının kölesi hâline gelerek hayatı çölleştirdiği) bir çıkmaz sokağın eşiğine fırlattı bütün insanlığı.
Modern pagan Batı uygarlığı felsefî olarak çöktü; yüzyıl önce hem de.
Bu çöküş, önce Nietzsche tarafından ilan edildi ve olabildiği ölçüde yüksek bir sesle haykırıldı: Nietzsche, modern pagan uygarlığı çarmıha gerdi.
Modern pagan uygarlık felsefî olarak çöktü ama felsefe çökmedi; çöküş felsefesine dönüştü.
Nietzsche’nin haykırışına çöküş felsefesi olarak nitelediğim postmodern filozoflar ve sosyal teorisyenler güçlü ses verdiler:
Heidegger, varlığın, dolayısıyla hakikatin unutulduğunu söyledi.
Weber, modernliğin, “demir kafes” ürettiğini; Foucault “hapishane”ye, Derrida bir şekilde “hayalet”e dönüştüğünü, Baudrillard simülasyondan ibaret olduğunu ve buharlaştığını söylediler.
Çöküş filozofları, postmodernliği bir çıkış olarak sunmadılar.
Bu çıkmaz sokaktan tek çıkış yolunun, hâkim paradigma’nın dışına çıkmak, hâkim paradigmadan kurtulmak olduğunu itiraf ettiler. Foucault, aynen böyle söylemişti; üstadı Nietzsche’nin izinden giderek.
Ne demişti Nietzsche: “Artık söyleyebileceğimiz tek yeni şey, yeni bir şey söyleyemeyeceğimiz gerçeğidir.”
YENİ BİR “SÖZ”Ü KİM SÖYLECEK?
Yeni bir sözü kim söyleyecek?
Çinliler, Hintliler, Japonlar mı?
Elbette ki, hayır.
Hayır; çünkü hepsi de kapitalistleştirildiler; uyutuldular ve yutuldular.
Söylenecek tek yeni şeyi Müslümanlar söyleyebilirler. Gazze’de, en zor şartlarda bile insanlığın haysiyetini sadece İslam’ın koruyabileceğini ispat eden Müslümanlar!
Baudrillard, bu gerçeği, Batılıların İslâm’ı terörle özdeşleştirmeleri üzerine, “insanlığın önündeki tek seçeneği yok ediyoruz” diyerek telaffuz etmişti.
Batı uygarlığı, söyleyeceği şey olmadığı için, o ürpertici gücüne sarıldı: Sadece işgal ediyor, yakıp yıkıyor her yeri: Söyleyeceği bir sözünün olmamasının en önemli göstergesi, Baudrillard’ın “yeni barbarların gelişi” diye tasvir ettiği bu saldırganlığı işte.
TARİH BİZİ ÇAĞIRIYOR AMA BİZ KAÇIYORUZ!
Batı uygarlığı hem kendisi felsefî olarak çöktü hem de İslâm dışındaki diğer medeniyetleri fosilleştirdi ve kapitalistleştirerek bitirdi.
Ama İslâm’ın kaynaklarını deforme ederek İslâm’ı fosilleştiremediği ve böylelikle İslâm’a diz çöktüremediği için çıldırıyor. O yüzden yüzyıllık stratejilerini, İslâm’ın gelişini önlemek için geliştiriyor: İslâm’ın tarih sahnesine çıkışının Türkiye’nin yeniden medeniyet iddiasıyla donanmasıyla mümkün olabileceğini bizden çok daha iyi bildiği için de yüzyıllık stratejilerini münhasıran Türkiye üzerinden, her ne sûretle olursa olsun, Türkiye’nin toparlanmasını ve ayağa kalkmasını, medeniyet coğrafyasını toparlamasını ve ayağa kaldırmasını önlemek amacıyla geliştiriyor.
Şunu çok iyi biliyor Batılılar: İslâm dünyasını toparlayabilecek ve ayağa kaldırabilecek hem tarihî derinliğe hem köklü medeniyet tecrübesine sahip tek ülke, Türkiye.
Türkiye, bu yükü taşıyabilecek durumda mı?
Şu hâliyle, hayır.
Ama bu yola girmek zorunda, tarihin yükü bu: Tarihin bizim sırtımıza yüklediği yük! Tarih bizi çağırıyor ama biz birbirimizle uğraşıyoruz, kabile savaşları veriyoruz: Partilerimiz, cemaatlerimiz amip gibi parçalanıyor… Tarih bizi çağırıyor, biz birbirimizle boğuşuyoruz…
Olacak iş değil!
Eğer aklımızı başımıza devşirip de kendimize çeki düzen vermezsek, İslâm’ın her geçen gün kan kaybetmesinin ve böylelikle ülkenin büyük bir yok oluş felâketinin eşiğine sürüklenmesinin sorumlusu bizler oluruz.
Vesselâm
.Tek bir zamana/ tarihsizliğe hapsedilmeye başkaldıran adam: Kadir Mısıroğlu
Yusuf Kaplan
5/05/2024 Pazar
esubai131377762 ve 42 kişi beğendi7 yorum yazıldı
Yakın tarihine bizim kadar uzak ikinci bir toplum yok dünyada.
Tarih karartıldı bu ülkede.
Medeniyet iddiaları yok edildi bu toplumun; o yüzden tarihte tatile mahkûm edildi, tarihten sürgün edildi.
Tarihten neden ve nasıl sürgün edildiğimizin hikâyesini en iyi anlatan ender fikir adamlarımızdan biri Kadir Mısıroğlu’ydu. Bugün vefatının beşinci yılı. Üstadı bir yazımla rahmetle anıyorum.
TEK BİR ZAMANA/ TARİHSİZLİĞE HAPSEDİLMEK!
Bin yıl dünya tarihini sürükleyen bir toplumdan başkalarının yaptığı tarihin önünde sürüklenmeyi marifet zanneden celladına âşık gulyabaniler türedi.
Dünya tarihinin adalet ve hakkaniyet, sulh ve selâmet ilkeleri açısından en parlak timsallerinden birini, zirvesini oluşturan, herkese hayat hakkı tanıyan, -Batılılar gibi- karşılaştığı hiçbir medeniyetin kökünü kazıma ilkelliğine soyunmayan bizim muazzez medeniyet tecrübemiz unutturuldu; yetmedi, inanılmaz bir şekilde aşağılandı bu ülkede metamorfoz yemiş, devşirilmiş, celladına âşık kendi çocukları tarafından.
O yüzden tarih bilinci linç edilmiş tek toplum biziz, diyorum.
Bir İngiliz’in, Fransız’ın, Alman’ın, Rus’un, bir Japon’un ruhu vardır; bir aidiyet bilinci, tarih derinliği, emperyal ufku vardır.
Bu toplumların insanları üç zamanı da yaşarlar aynı ânda; duyarak, hissederek, tecrübe ederek yaşarlar iliklerine kadar...
Bizim toplumumuz, tek bir zamana mahkûm edilmiştir: Şimdiki zamana. Ruhu çalınmış bir şimdiki zamana. Tarihsizliğe. Geçmişin izlerini, geleceğin tohumlarını taşımaz o yüzden.
Geçmişin izlerini silmekle, geleceğin ufuklarını karartmakla meşguldür bizim “şimdiki zaman”ımız; tarihimizi, yerimizi ve aidiyet bilincimizi yok etmekle!
O yüzden “ibnü’l-vakt” (bütün vakitleri özümsemiş “vaktin çocuğu”) olmak en çok bize yakışırdı; ama biz, zamanını şaşırdığı için vakitleri bilmeyen, geçmiş zamanı hissedemeyen, gelecek zamanı duyamayan ve göremeyen vakti / zamanı / ruhu çalınmış, tarihi yok edilmiş çocuklarıyız insanlığın.
O yüzden birbirimizle boğuşuyoruz; ve sürükleniyoruz sadece.
Geçmiş zaman ve gelecek zaman duygularımız olsaydı, güçlü olsaydı, birbirimizi anlamaya vakit ayırsaydık, birbirimizle boğuşmaz, enerjimizi tüketmez, oraya buraya sürüklenmezdik; aksine, tarihi biz sürüklerdik yine.
Hiçbir toplum, bizim yediğimiz darbeyi yemedi, bizim yaşadığımız travmayı yaşamadı: Kendini inkâr, medeniyet iddialarını inkâr hastalığı, sömürgeleştirilemeyen bir ülkenin (eğitim ve medya, kültür ve sanatta) kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığına soyunmayı bir marifet sanma absürditesi!
Kadir Mısıroğlu, bu toplumun kendini, kendi medeniyet iddialarını, ruh köklerini inkâr etme girişimlerinin nasıl bu toplumun intiharına dönüştüğünü çok iyi gördüğü, bunu iliklerine kadar hissettiği, zaman algısının ruhsuz, sarsak, saçma bir şimdiki zaman algısına / tarihsizliğe hapsedildiğini bildiği için isyan ediyordu!
Sesinin yüksek çıkması, evdeki yangının büyüklüğündendi!
Kadir Mısıroğlu’nun üslubu, tarzı hatta söyledikleri eleştirilebilir.
Ama onun dik duruşu, hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan karartılan tarihimizi aydınlatma çabası, çilesi, yılmaz mücadelesi aslâ eleştirilemez, küçümsenemez ve gözardı edilemez!
YENİLGİYİ ZAFER İLAN ETME TRAJİ-KOMEDİSİ
Türkiye, Tanzimat’la yönünü yitirdi; Cumhuriyet’le yörüngesini. Yönünü yitiren bir ülkenin zamanla yörüngesini yitirmesi mukadderdi.
Tanzimat’la birlikte toparlanmaya çalıştık; başaramadık, dağıldık.
Cumhuriyet’le birlikte toparlanmayı filan unuttuk; “topu taca attık”, sahayı da, mücadeleyi de terkettik! Yenildiğimizi örtük olarak itiraf ettik ve bunu da zafer olarak ilan ettik!
Bundan büyük travma olabilir mi?
Bu travmayı iliklerine kadar hisseden Kadir Mısıroğlu gibi tarihçilerin yüreği yangın yerine dönmez de ne olur?
Osmanlı’yı yok edenlerin yeni kurulan devleti un ufak edeceklerini çok iyi bildiğimiz için mi tarihten çekilmek, medeniyet iddialarımızı terketmek anlamında yenilgiyi zafer olarak ilan ettik?
İnönü’nün korkusunun burada gizli olduğu ve Lozan’dan çıkarken söylediği “artık yüz sene daha rahat nefes alabileceğiz” sözünü de bunun için söylediği söylenir.
Lozan’da kapalı kapılar ardında neler yaşandığını, ne tür pazarlıklar döndüğünü bilmiyoruz.
O yüzden Kadir Mısıroğlu, Lozan’ın bir “oyun-bozan” olarak kullanıldığını, bizim medeniyet iddialarımızı çöpe atmamızı garanti altına aldığı için bu esrarengiz anlaşmanın, hezimet mi, zafer mi, olduğu sorusunu sorabilmiş biridir.
Lozan, bizi Anadolu yarımadasına hapseden, sadece buraya mahkûm eden, şimdiki zamana mahpus eden, böylelikle geçmiş ve gelecek zaman duygumuzu, tarih şuurumuzu, “emperyal” ufkumuzu iptal eden bir terminatördür, “intihar makinası”dır!
Geçmiş zaman duygusu ve gelecek zaman ufku hadım edilen ama bunu göremeyecek kadar zihnî felç geçiren bir ülkenin metamorfoz yemiş, mankurtlaşmış “bağzı” çocukları, Kadir Mısıroğlu’na “deli” demekle aslında kendilerinin nasıl patolojik vakalar olduklarını, zamanını şaşırmış, ruhunu yitirmiş, intihara sürüklenen celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüştüklerini görebiliyorlar mı acaba diye acı acı sormak isterim ama bu cümleyi anlayabilmeleri çok zor olacağı için vazgeçiyorum.
Allah, Kadir Mısıroğlu’na rahmetiyle muamele etsin. Mekânını cennet eylesin. Yazdıklarının, söylediklerinin bir gün, yakın tarihimiz üzerindeki karanlık sis perdesi aralandığında, bu ülkenin çocukları, tek bir zamana / tarihsizliğe hapsedildiklerini görerek geçmiş zamandan gelecek zamana yürüyen insanlığın yükünü omuzlarında taşıdığı bilinciyle nefes alıp veren uzun ve çileli medeniyet yolculuğuna soyunduğunda, kısacası, devran döndüğünde, Kadir Mısıroğlu’nun kıymetinin daha iyi bileneceğini ve şükranla anılacağını düşünüyorum.
Vesselâm.
.Kapitalizm, akıl üzerinden kurulur ama algılar üzerinde’n var olur
Yusuf Kaplan
10/05/2024 Cuma
esubai131377762 ve 41 kişi beğendi3 yorum yazıldı
Kazana kazana kaybediyoruz, demiştim.
Maddî olarak kazanıyoruz; yetmiyor; sonra da maddî kazancı kutsuyoruz.Aslında maddî olarak kazanmak ve bunu kutsamak, manevî olarak kaybedişimizin tohumlarını ekmek, dinamitlerini döşemek demek.
Her zaman söylediğim gibi: Dünyayı dâr / yurt edinenler, dünyayı dar ederler insanlığa.
Ne demişti İbn Haldun: “Bir toplumu açlık değil, tokluk öldürür.”
Siyaset, günü kurtarmakla ilgilidir.
Hakikat, geleceği kurmakla.
Siyaset ân’la ilgilidir. Hakikat, Zaman’la. Zaman’ın bütün mekânlarıyla; geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman aralıklarıyla aynı ânda…
Hakikat, bütün zamanlara uzanır ve bütün zamanlarda yankılanır, yankısını bulur.
Siyasete odaklanmak, siyaseti her şeyin merkezine yerleştirmek, insanı hem zamansızlığa, ân’a hapsetmekle hem de araçların kölesi hâline getirmekle sonuçlanır. Siyasete odaklanmak, tek bir zamana, dolayısıyla zamansızlığa ve tabiatıyla mekânsızlığa mahkûm olmakla sonuçlanır.
Siyaset dünyayı eksene alır, dünyayı yani bura’yı, şimdi’yi, geçici olanı.
Hakikat bura’yı, şimdi’yi aşar, kalıcı olan’a böyle böyle ulaşır. Bütün zamanlara ışık tutar, bütün mekânlara ışık olur, her şeyi aydınlatır.
Siyaset zaman duygusunu yok eder, hakikat fikrinin temeline hem siyaseti hem de hakikati bitirecek bombaları eker…
Siyaset ile iktisat ikiz kardeştir. Siyaset varlığını, iktisada borçludur; iktisat da siyasete.
Siyaset, çıkarı paylaştırma stratejisidir. İktisat, çıkarı paylaştırma stratejisinin kaynağıdır.
Siyasetle iktisadın imtizacından kapitalizm doğar.
Kapitalizm, hiçbir kural tanımaz. Kural’ın, kendisi olduğunu zanneder.
Kapitalizm hakikat düşmanıdır. Kapitalizm’in hem kural hem de kral olduğu yerde, hakikat barınamaz; sömürü çarkı hızla işlemeye başlar ve herkesi ezer geçer…
Kapitalizm insanlık düşmanıdır: kapitalizmin hükümran olduğu yerde insan köledir, kapitalizmin hâkim olduğu yerde insan mahkûmdur.
Kapitalizm insanı kurtaramaz, aksine, kurtarılmaya muhtaç hâle getirir.
Kapitalizm, arzu teknolojisi ve teknolojik benler üretir.
Kapitalizmi ayakta tutan şey, ürettiği arzu teknolojisinin ayartıcılığının ve baştan çıkarıcılığının çapıdır.
Kapitalizmin aklı yoktur, duyguları vardır. Kapitalizm duygu sömürüsü yaparak hem ayakta durur hem de önüne çıkan her şeyi siler süpürür…
Kapitalizmin aklı yoktur, duyguları vardır dedim. Burada büyük bir paradoks var: Kapitalizm, rasyonalist ilkeler üzerinden kurulur ama irrasyonel bir yöntemle işler. Kapitalizm, aklı, algıyı en güçlü, en ayartıcı şekilde kurması, kurgulaması için azami ölçüde etkili bir araç hatta bir silah olarak kullanır.
Kapitalizmin algılar üzerinden dünya ve insan üzerinde hükümranlık kuran imparatorluğunun kaynağı akıl’dır, aklın örgütleyici bir güç olarak en azami ölçüde kullanılmasıdır. Kapitalizmle birlikte akıl, algıyı çarmıha gerer.
Kapitalizm akıl üzerinden kurulur ama algılar üzerinde’n var olur; hükümranlığını sürdürmesi aklın algıları kullanma çapıyla doğru orantılıdır.
İnsan dünyayı kutsadığı ölçüde dünya kusar insanı ve her şeyi. Hedef, dünyayı kutsamak değil, dünyayı yaşanılır bir yer hâline getirmek olmalıdır oysa.
Kapitalizm dünyayı yaşanılır yer hâline getirmekle iştigal etmez; aksine, kapitalizm dünyayı işgal etme planları yapar.
Biz, geleceği kuracak ve kurtaracak derin nefes almak zorundayız. O yüzden kitle üzerine değil, geleceği inşa edecek krema / öncü kuşak üzerine odaklanmalıyız.
Vesselâm.
.Türkiye’yi devşirme kurtarıcılardan kurtarma mücadelesi…
Yusuf Kaplan
17/05/2024 Cuma
esubai131377762 ve 59 kişi beğendi14 yorum yazıldı
Bu ülkenin temel çıkmazı, celladına âşık edildiği için trajedisinin ne olduğunu bilememesi, o yüzden de trajedisinin komediye dönüşmesi. Sonra da ağlanacak hâline gülmesi, gülünecek hâline ağlayacak duruma düşmesi.
TÜRKİYE’NİN BAŞINA GELEN EN BÜYÜK FELÂKET!
“Türkiye nedir?”, “Türkiye’nin iki asırdır yaşadığı şey nedir?” sorusuna cevap olarak kurduğum daha sarsıcı, daha düşündürücü, yeri ve zamanı geldiğinde her zaman üstüne basa basa vurgulayarak tekrar ettiğim cümle şu: Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket başına ne gediğini bilememesidir. Daha kötüsü, bilemediğini de bilememesidir. En kötüsü ise, celladına âşık edilmesi ve tasmalı çekirgelere dönüştürülmesidir.
Yani ülkenin yok olmanın eşiğine sürüklenmesi ama ülkenin insanlarının başlarına gelen felâketin yok olmalarına neden olacak kadar alttan alta büyüyen, sinsi bir felâket olduğunu görememeleri. Güle oynaya kendi sonlarını getirecek marjinal, temelsiz, yıkıcı işlere, kendi elleriyle kendilerini intihara sürükleyen tahripkâr jakoben mühendislik projelerine imza atmaları.
Tanzimat’la başlayan ve Cumhuriyet’le birlikte ivme kazanarak süren bu süreç, İslâm’ın hayattan uzaklaştırılması felâketin başlangıcıdır. Hem kişilerin hem toplumun hem de devletin hayatından uzaklaştırması bu toplumun sonunu, yok oluşunu getirecektir kaçınılmaz olarak.
Kaçınılmaz olarak diyorum çünkü İslâm, Müslümanlara güçlü direnç noktaları verir ve Müslümanların Müslümanca hayat sürdürmeleri ölçüsünde İslâm varlığını / etkisini sürdürür. Ama Müslümanların İslâm’la ilişkileri zayıflarsa İslâm, kilisesi olmadığı için o toplumun hayatından çekilir gider. Endülüs’te yaşanan şey aynı zamanda böyle bir şeydi işte.
TÜRKİYE DIŞARIDAN DEĞİL İÇERİDEN ELE GEÇİRİLDİ
Türkiye, fiilî bir Endülüsleşme (=yok oluş) felâketi yaşamadı ama zihnî bir Endülüsleşme felâketi yaşıyor Tanzimat’tan bu yana. Dışarıdan bir saldırı değil, içeriden bir saldırı var. Devşirme çeteler, İngilizlerin desteği ile devleti ele geçirdiler: Bürokratik bir oligarşi ilan ettiler. Padişahı kuşattılar, “esir aldılar,” emperyalistlerin istediği adımları adım adım hayata geçirdiler. Osmanlı’yı borç batağına gömen, memorandum (iflas) ilan etmesine neden olan, Meclis-i Mebusan’ın kurulmasıyla da mebuslarının çoğunluğunun gayri Müslimlerden oluştuğu için devletin iç / siyasî darbe ile ele geçirilmesine yol açan bütün yıkımlara bu aşağılık, satılık, hain devşirmeler ve devşirmelerin devşirmeleri imza attılar.
“Aptal mıydı, uyuyor muydu Osmanlı, neden engel olamadı? Hep mi dış güçler suçlu?” diyecek olanlar ya salaktır ya da asalaktır.
Batılılar Osmanlı’yı çökertmek için 1396 Niğbolu Zaferi’nden itibaren hep Haçlı saldırıları düzenlediler. Osmanlı’yı durdurmak ve çökertmek için savaştılar asırlarca.
Osmanlı da asırlarca direndi, Avrupa’nın içlerine kadar yürüdü, Balkanlara İslâm’ın adaletini, kardeşlik ve barış iklimini hediye etti. Balkanlar Müslümanlaştı.
Bu durum Batılıları ürküttü. Batılılar, Amerika’nın işgalinden, yağmalanmasından ve Sanayi Devrimi’nden itibaren maddî olarak güçlendiler ve bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan, bütün kültürleri tarumar eden, bütün dinleri paçavraya çeviren büyük bir emperyalist ve kolonyalist saldırı ürettiler. Dünyayı köleleştirdiler.
DEVŞİRMELERDEN KURTULAMADIĞIMIZ SÜRECE…
Bu ülkeyi bu ülkenin has çocukları yönetmiyor. Bu ülkeye, bu ülkenin kurumlarına ve kaderine bu toplumun has çocukları, sahici, samimi Müslüman çocukları şekil ve yön vermiyor.
Her zaman söylediğim gibi: Devşirmeler ve devşirmelerin devşirmeleri şekil ve yön veriyor: 40- 50 bin kişilik bir şebeke bunlar. Ülkenin ekonomisini (ve dolayısıyla kültürden medyaya, eğitimden yüksek bürokrasiye kadar ülkenin her şeyini kontrolleri altında tutan) 350 aile ülkenin kaderine hükmediyor. İki asırdır böyle bu.
Bu ülke iki asır önce elimizden alındı. Biz bu ülkenin geri-alınması mücadelesi veriyoruz iki asırdır. Abdülaziz’den Abdülhamid’e, Menderes’ten Özal’a, Muhsin Yazıcıoğlu’ndan Erbakan’a ve Erdoğan’a kadar bu ülkenin has çocukları ülkeyi elimizden alan devşirmelerden ve onların devşirmelerinden geri alma savaşı veriyorlar. Erdoğan hâriç hepsi de ya darbe yiyerek uzaklaştırıldı ya da yok edildi, şehit edildi. Erdoğan’ı sevin sevmeyin ama gerçek şu ki, Erdoğan direniyor. Ve hatta mesafe kat ediyor ülkeyi elimizden alanları tasfiye sürecinde.
Elde edilen mesafe yeterli mi geleceğimiz adına? Bence değil ama hiç olmazsa, direniş sürüyor, o direnişin inşaya, Müslümanca bir gelecek inşasına dönüştürülmesi lazım.
Müslümanca bir gelecek inşasını siyasetten beklemek en büyük hatası bu ülkenin İslâmî kesimlerinin. Düşünce, kültür, sanat, ahlâk, estetik, şehircilik, mimari, tarım ve hepsinden önemlisi de eğitimde köklü adımların atılması, geleceğimizi inşa edecek inanmış ve adanmış kuşakların yetiştirilmesi tek çıkar yolumuzdur.
Bendeniz bunun için mücadele ediyorum MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ile. Önümüzü açacak öncü kuşakları yetiştirmeye, yeni Gazalî’lerin, Razî’lerin, Sinan’ların, Itrî’lerin yetişmesini sağlayacak mümbit tohumları ekmeye çalışıyoruz.
Bu işin başka yolu yok. Çocuklarımızı ve ülkemizi yok olmaktan kurtarmanın en zekice, en sonuç getirici yolu bu: Günü kurtarmak değil, geleceği kurmak, geleceği kurtarmak.
Geleceğimizi kuracak adam yetiştirecek adamları yetiştiremezsek ülkeyi de, çocuklarımızı da küresel sistemin uşaklığını yapan, onların çıkarlarını pekiştirmek için ülkenin altını oymaktan çekinmeyen baronik masonik şebekelerin boyunduruğundan kurtaramayız. Bu meseleyi tartışmaya somut önerilerle devam edeceğim inşallah.
Vesselâm.
.Türkiye’yi devşirme kurtarıcılardan kurtarma mücadelesi… (2)
Yusuf Kaplan
19/05/2024 Pazar
esubai131377762 ve 35 kişi beğendi6 yorum yazıldı
Türkiye Cumhuriyeti, fiilen 23 Nisan 1920’de kuruldu aslında. Millet Meclisi, Anadolu’da kurulan bağımsız devletin önadımı’ydı. Meclis değil devlet kurulmuştu 23 Nisan 1920’de hem Kur’ân-ı Kerîm hem Buhari-i Şerîf hatimleri’yle… Kurbanlar kesilerek… Tekbirler getirilerek…
Bu Meclis, Millî Mücadele’yi yöneten bir meclis değil, ülkenin sorunlarını müzakere ederek ve kanunlar çıkararak ülkeyi yöneten bir devletti aslında.
Bu Meclis, gerek törenleri, gerek gündemleri, gerekse mebuslarının kahir ekseriyetinin hocalardan, âlimlerden, toplumun İslâmî kurumlarının ve oluşumlarının önde gelen isimlerinden oluşması hasebiyle İslâmî bir meclisti.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ, İSLÂM DEVLETİ OLARAK KURULDU
Neresinden bakarsanız bakın, Anadolu ve Rumeli’de Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri olarak kurulan (kahir ekseriyeti, müftüler, hocalar ve ülkenin önce gelen âlimleri ve münevverleri arasından seçilen kişilerden oluşan ve bu kişilerle önce millî mücadeleyi, sonra da ülkeyi yöneten) bu devlet, 1928 yılına kadar, Anayasa’nın 2. maddesindeki “devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresi çıkarılana kadar İslâm devleti olarak kurulmuştu.
Devletin kurucu değerleri laik değil İslâmî değerlerdi. İstiklal mücadelesi laik değerlerle ve ilkelerle değil İslâmî değerlerle ve ilkelerle verilmişti.
Bunları şunun için hatırlatıyorum: Türkiye henüz tam anlamıyla bağımsız bir ülke değildir. Cuma günkü yazımda da vurgulamıştım: Türkiye fiilen bir endülüsleşme (yok oluş) süreci yaşamamış, zihnen bir endülüsleşme süreci yaşamaya mahkûm ve icbar edilmişti. Kale içeriden ele geçirilecekti.
Kaleyi içeriden ve zihnen ele geçirme süreci iki asır önce Tanzimat’la başladı. İngilizler, Tanzimat ve Islahat fermanları ile Osmanlı’nın hücrelerine kadar sızdılar, devleti ele geçirdiler ve ülkeyi zihnen ele geçirecek fitne fesat tohumlarını ektiler elitleri ve entelijansiyayı hem satın alarak hem de zihnen uyuşturarak.
Hürriyet, meşrutiyet sloganları, Tanzimat’tan Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar ülkeye çeki düzen veren Jön Türklerin sloganları oldu. Bu sloganlarla Sultan Abdülaziz’in bileklerini keserek Osmanlı’da bir iç darbe yapmayı başardılar. Bu sloganlarla ülkenin ezelî düşmanları Yahudi, Ermeni ve Rum çetelere Sultan Abdülhamid’e hal fetvasını bildirme görevi verecek kadar küstahlaşarak koskoca Sultan’ı tahttan indirdiler. Osmanlı’nın tarihten çekiliş sürecinin pimini çektiler.
İslâmî mücadele ilkeleri üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, zamanla laik bir devlete dönüştürüldü. Ülkede tarihsiz, köksüz bir toplum, zihinsizleştirilmiş bir zihin icat edilmeye çalışıldı.
Oysa 23 Nisan 1920’de kurulan Millet Meclis’i, 22 Nisan 1920’de, yani bir gün önce, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında görüşülen gündemleri aynen devralarak ve müzakere ederek devleti yönetmeye başlamıştı. Yeni Türkiye’nin kurucuları, açıkça şunu ilan ediyorlardı küffara: Biz küllerimizden doğmasını biliriz. Bir devleti yıkarsınız ama biz yenisini derhal kurmasını iyi biliriz.
Söylenmek istenen şey, Türkiye devleti, Osmanlı’nın her bakımdan devamı olacaktı. Hilâfet de sürecekti, saltanat da, bir süreliğine de olsa.
İÇ SAVAŞ DENEMELERİYLE ENERJİSİ YOK EDİLEN BİR ÜLKE
Gelmek istediğim nokta şurası: Türkiye Cumhuriyeti kadroları daha sonra Türkiye›nin laik bir devlet olduğunu, İslâmî bir iddiası ve temsiliyeti olmadığını açıkça ilan etti bütün dünyaya. Fakat buna kimse inanmadı. Başta Batılılar elbette ki.
Batılılar, Türkiye’nin eninde sonunda bir medeniyet iddiasına sahip çıkacağını ve bunu hayata geçirme yolculuğuna soyunacağını gördükleri için 1974 CHP-MSP ittifakından çok korktular ve ülkeyi kökü dışarıda sol-sağ ideolojiler üzerinden ürpertici bir anarşi ortamının ve iş savaşın eşiğine sürüklediler!
Türkiye, 1970’lerde çok kan kaybetti ama toplum iç savaş provasını püskürttü ve ülkenin parçalanmanın eşiğine sürüklenmesine asla izin vermedi. İç savaş provası olarak tezgâhlanan şey, siyasî anarşi ve kaos olarak kaldı.
Toplum bu badireyi de bir şekilde atlattı atlatmasına ama 1984’ten itibaren ülke Türk-Kürt çatışmasını tetikleyecek PKK terör örgütünün Eruh’ta terör eylemlerine soyunmasıyla birlikte tam 40 yıl süren bir çıkmaz sokağın eşiğine sürüklendi.
Toplum bunun, bir iç savaş ve ülkenin parçalanması hadisesine dönüşmesine asla izin vermedi.
Ama ya salak ya da asalak darbeci militarist kafalar ve generaller “irtica tehlikesi” diye bir heyula icat ettiler 1997’de 28 Şubat darbesiyle. Laikliği kutsadılar, cemaatleri ve bütün İslâmî oluşumları şeytanlaştırdılar, İHL’lerin, Kur’ân kurslarının önünü tıkadılar, başörtüsü başta olmak üzere bütün İslâmî sembolleri düşman ilan ettiler.
.İKİ ASIRDIR DEVLETİ ELE GEÇİREN BARONİK MASONİK DEVŞİRME ÇETELERE DİKKAT!
Böylelikle laiklik pompalandı, İslâmî kimlikler, duyarlıklar ve oluşumlar bombalandı. 28 Şubat sürecinin bir uzantısı olarak tanımladığım 15 Temmuz darbe girişimi, millet tarafından destansı bir direnişle püskürtüldü ama İslâmî cemaatlerin ve oluşumların her biri devleti ele geçirecek birer FETÖvârî oluşum olarak görüldü, öyle sunuldu ve hedef tahtasına yatırıldı.
Cemaatlerin ve tarikatların Ankara’da ihale peşinde koşturmaları, bazı bakanlıkları neredeyse ele geçirecek kadar bakanlıklara yerleşmeleri, zaten iyice belirsiz bir görünüm alan ülkede geleceği kuracak İslâmî bir geleceğe doğru değil günü kurtarmaya dönük seküler / siyasî bir hedefe doğru yürüdüğünü göstermesi bakımından düşündürücüdür.
Bendeniz burada şunu söyleyeceğim: Bu cemaatlerin tarikatların insan yetiştirmeye ve toplumun aşınan İslâmî kimliğini ve duyarlıklarını pekiştirmeye odaklanmaları gerekiyor. Ülkenin yönetiminde elbette cemaatler de, tarikatlar da yer alacak. Ama İslâmî oluşumların Ankara’da az da olsa biraz varlık göstermesine dikkat çekerek ortalığı velveleye verenler aslında ülkenin genelde 40-50 bin kişilik devşirmelereden ve devşirmelerin devşirmelerinden, özelde ise 350 aileden oluşan baronik masonik şebekeler tarafından kontrol ve kolonize edildiği gerçeğini örtbas etmekten başka bir şey yapmış olmuyorlar.
Türkiye, Türkiye’yi kurtarmaya çalıştığını söyleyen devşirme kurtarıcılardan kurtarılamadığı sürece, istiklaline kavuşamayacak ve güvenli bir istikbale doğru emin adımlarla asla yol alamayacaktır.
Benden hatırlatması.
Vesselâm.
.Türkiye’yi devşirme kurtarıcılardan kurtarma mücadelesi…(3)
Yusuf Kaplan
20/05/2024 Pazartesi
XXXXXXXX
Türkiye niçin İran tarafından kuşatılıyor?
Yusuf Kaplan
24/05/2024 Cuma
mehmetemin196900845 ve 68 kişi beğendi14 yorum yazıldı
Benim İran yazılarım, İran düşmanlığından kaynaklanmıyor. Mezhepçilik hastalığından da kaynaklanmıyor.
İran düşmanlığı da yapmıyorum, Şiî düşmanlığı da.
Aksine İran’ın kitlesel, ürpertici bir Sünnî katliamı yaptığını, “vahdet, vahdet” diyerek büyük bir vahşet gerçekleştir-diğini görüyor ve buna dikkat çekiyorum. Buna dikkat çekmek mezhepçilik yapmak mıdır?!
Mezhepçi Şiî İran, kimsenin gözünün yaşına bakmadan yüzbinlerce masum Sünnî Müslümanı katledecek, biz de “bu yaptığınız şey vahşettir, yapamazsınız!” diye çıkışınca mezhepçilik mi yapmış olacağız?
Yok öyle yağma!
Kaldı ki, İslâm dünyasının, tarihinin en zorlu dönemlerinden birinin eşiğinden geçtiği, Müslümanların birbirlerine omuz vurmaya değil omuz vermeye şiddetle ihtiyaç duydukları bir zaman diliminde mezhepçilik yapılır mı? Olacak iş midir bu?
İRAN NE YAPMAK İSTİYOR?
Konuşulması gereken şu: İran ve içimizdeki İrancılar hem sürekli olarak “vahdet, vahdet” diye slogan atıyorlar hem de İran her yerde vahşet yapıyor, Sünnî kanı akıtıyor oluk oluk… Buna sessiz kalınır mı? Olacak iş midir bu?
Suriye’de tam yarım milyona yakın Sünnî Müslüman kanı akıttı bu İran. Dile kolay! İnanılır gibi değil!
Ne için akıttınız Suriye’de yarım milyon masum insan kanını?
Sünnî Suriye’nin yarısı Suriye’den sürüldü!
Çok büyük bir tezgâh var burada. İngilizler, Yahudiler ve İranlılar bölgenin kaderini silbaştan yeniden belirleyecek, İslâm’ın kalbini hem Şiîleştirecek hem de Fars emperyalizmine teslim ederek İslâm dünyasının omurgası demek olan Sünnî İslâm’a büyük darbe vuracak, İslâm’ın tarihin akışını değiştirecek büyük bir medeniyet meydan okuması gerçekleştirmesini imkânsız hâle getirecek gelecek bin yılı belirleyecek büyük bir tezgâh!
Türkiye’nin kuşatılmasıdır bu aynı zamanda.
Emperyalistler tarafından değil, doğu komşusu İran tarafından kuşatılması.
Niçin bu şekilde kuşatılıyor Türkiye?
Şunun için: Sünnî dünyanın durdurulması Türkiye’nin kuşatılmasından geçer!
Siz kimsiniz?
Ne işiniz var Suriye’de?
Suriye’de emperyalistlerle mi savaştınız, mazlum Sünnî Müslümanların mirasının kökünü kazıyarak, Sünnî Müslümanların şehirlerini, mesela Halep’i harabeye çevirerek, hem Halep’te hem de bütün Suriye genelinde, Irak’ta Sünnî katliamı yaparak hangi emperyalistle savaştınız?
Emperyalistlerin yapmaya bile cesaret edemeyeceği katliamı siz yaptınız, hâlâ da yapmaya devam ediyorsunuz!
Aşağılıksınız siz!
Ortadoğu babanızın çiftliği olmuş: Bir taraftan İsrail, bir taraftan emperyalist Batılılar ve vekil savaşçıları uşakları, bir taraftan da siz Sünnî Müslümanların kökünü kazıyacak büyük bir savaş, büyük bir katliam yapıyorsunuz!
Allah sizin belanızı versin!
Allah sizi perperişan etsin!
DİKKAT! TÜRKİYE, ŞİMDİ DE İRAN TARAFINDAN KUŞATILIYOR!
Türkiye’nin güneyi, Doğu’daki Şiî komşusu (!) İran tarafından işgal ediliyor ve kuşatılıyor!
Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Körfez ülkeleri ve Yemen ile birlikte bütün Arabistan yarımadası devrimden bu yana yarım asır bile geçmeden mezhepçi Şiî İran rejimi tarafından işgal edildi, nüfus yapısı katledildi, hallaç pamuğu gibi savruldu yerle bir edildi, Sünnî nüfus bölgeden sürüldü, yerlerinden yurtlarından uzaklaştırıldı, Sünnî akîdevî, fikrî, kültürel, sosyal ve tarihî miras yağmalandı, tecavüze uğratıldı, iz bırakılmayacak kadar yok edildi!
İran, Irak’ta, Suriye’de mezhep haritalarını, etnik haritaları yeniden çizdi, çiziyor bizim gözümüzün içine baka baka üstelik de. Sadece bizim gözümüzün içine baka baka değil, bütün Arapların, bütün dünyanın gözünün içine baka baka haritalarla oynuyor…
Kimsenin gıkı çıkmıyor!
Bütün bunlar İran devriminden sonra oldu. İran’ın seküler şahlık döneminde Fars yayılmacılığı gibi bir projesi yoktu, olamazdı da zaten. Tutmazdı bu. Ama ne zaman ki İran’da devrim oldu, o zamandan itibaren İran, bütün Arabistan Yarımadası’na yerleşti adım adım…
Fars yayılmacılığı, seküler şahlık rejimi zamanında değil, sözümona İslâmcı İran devrimi zamanında hız kazanıyor ve kök salıyor!
Bu çok düşündürücü ve sinsi bir strateji.
İran’ın derdi, Fars yayılmacılığı.
Batılı emperyalistlerin (Amerikalıların, Amerika’ya hükmeden Siyonist vesayet rejiminin) tek derdi, Şia yayılmacılığı.
Batılılar, Şia yayılmacılığı üzerinden İslâm dünyasını, bin yıldır İslâm dünyasının kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu öncü kolu olan ama yüz yıldır seküler vesayet rejimi ile kapana kıstırılan Türkiye’yi durdurdurma ve kuşatma savaşı veriyorlar!
Biz ise, henüz başımıza ne geldiğini bile görebilecek durumda değiliz!
Böyle giderse, İran, bölgeye yerleşecek ve Sünnî dünya asla özgürlüğüne kavuşamayacak. Bu kez Batı emperyalizminin yanısıra bir de Fars / Şiî emperyalizminin pençesinde kıvranacak, ölüm kalım savaşı verecek…
Benden hatırlatması…
.İran, emperyalistlerle mi savaşıyor, Müslümanlarla mı?
Yusuf Kaplan
26/05/2024 Pazar
esubai131377762 ve 32 kişi beğendi4 yorum yazıldı
En baştan söyleyelim açık açık: Tarih boyunca, İran hep Müslümanlarla savaştı: 12., 13., yüzyıllarda doğudan Moğol sürüleri, batıdan Haçlı sürüleri, İslâm âlemini kasıp kavurarak kan gölüne çevirince, biz ölüm kalım savaşı verirken İranlılar küffarla değil bizimle savaştılar! Salahaddin Eyyûbî ilk iş olarak, El-Ezher’i Sünnîleştirdi, sonra da ta Tunus’a kadar Şia’yı kovaladı!
İnanılır gibi değil ama ürpertici gerçek bu!
Şimdi de öyle ama bir farkla: Şimdi açıkça küffarla savaştıklarını söylüyorlar ama Müslüman kanı akıtıyorlar Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de ve bütün Arabistan Yarımadası’nda!
Daha vahim, daha ikiyüzlü bir durum var şimdi!
İRAN BATI’NIN DÜŞMANI İSE, NEDEN YERLEŞTİRİLDİ ARABİSTAN YARIMADASI’NA?
İran’da sözümona İslâm devrimi oldu, İran bir anda, yarım asırdan da kısa bir süre içinde bütün Arabistan Yarımadası’na yerleşti. Stratejik olarak değil, fiilen, işgal ederek…
Güya İran, Batılıların “haydut devlet” dedikleri, sürekli ötekileştirdikleri bir devlet. Türkiye ise Batı ittifakının resmen üyesi, belli başlı küresel Batılı kurumların yükümlülüklerine en sadık üyesi üstelik de.
Hâl böyle olmasına rağmen Türkiye Amerika’nın ve Rusya’nın işgal ettikleri ve yerleştikleri Türkiye’nin güneyindeki Irak ve Suriye’ye yerleştirilen ve açıkça Türkiye’yi tehdit eden, belki de esas itibariyle Türkiye’yi vurmak için icat edilen başta PKK ve uzantıları olan terör örgütlerine askerî operasyon yaparken işgalci emperyalist ülkelerden izinsiz bir adım atamazken, Batı ittifakının “haydut devlet” olarak ilan ettiği, bütün dünyaya da Batılıların en büyük düşmanlarından biri olarak lanse ettiği İran, bölgede istediği ülkeyi işgal ediyor, istediği lideri deviriyor, istediği yere, kanlı askerî operasyon çekiyor, inanılmaz katliamlar yapıyor ama İran’ı “düşman” belleyen küresel sistemin emperyalist lordlarının sesi bile çıkmıyor!
İran’ın ABD emperyalist olduğu için ABD düşmanı olduğu iddiası tam bir şehir efsanesidir, ayartıcı bir yalandır. İran’ın ABD düşmanlığı, ABD’nin husûmetini üzerine çekerek kendini mazlum konumuna düşürmeyi amaçlayan şeytânî bir stratejiden başka bir şey değildir.
İran, ABD düşmanı filan değildir. ABD de İran düşmanı olmamıştır hiçbir zaman.
Aksine. ABD, İran’ı hedef göstermiş ve İran’ı mazlum konumuna yükseltmiş, mazlumların hâmisi (!) yapmıştır.
Eğer ABD, İran düşmanı olmuş olsaydı, bütün Arabistan Yarımadası’na adım adım yerleştirir miydi İran’ı? Bakın İran bütün Arabistan Yarımadası’nı işgal etti, ABD’nin gözünün içine baka baka hem de! İran, Irak’a yerleşti, Suriye’ye yerleşti, Lübnan’a, Filistin’e, Körfez’e ve Yemen’e yerleşti ama hiç ses çıkmadı ABD’den.
BÜYÜK ŞEYTAN’LA VALS…
İran-Irak Savaşı’nın Sünnî Irak›ı bitirmek, Sünnîliğin kalesi, merkez üssü, İmamı Azam Ebu Hanife’nin yurdu Irak’a büyük darbe vurmak için tezgâhlandığı anlaşılıyor! Sünnîliğin anayurdunda İran’ın kan emici Haşdi Şabileri terör havası estiriyor!
Ben mezhepçilik yapmıyorum: Şiî İran’ın mezhepçilik yaptığına, emperyalistlerin de İran’ın önünü sonuna kadar açtığına dikkat çekiyorum: Sadece ABD emperyalistinin değil Rus emperyalistinin de.
Birilerinin mezhepçilik yaptığını, hatta bölgenin mezhebî haritalarını yerle bir ettiğini, silbaştan yeniden çizmeye çalıştığını, İran’ın Irak ve Suriye’ye yerleşmesinden bu yana toplamda bir milyon civarında Sünnî’yi gözünün yaşına bakmadan katlettiğini söylemek mezhepçilik mi oluyor?
İran, “Kahrolsun Amerika”, “Şeytan Amerika” diye sloganlar atıp duruyor yaklaşık yarım asırdır. Helikopter kazasında hayatını kaybeden İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin cenazesi kaldırılırken de günlerce bu sloganlar atıldı. Bu sloganlar İran halkının afyonu, bu çok açık. Tastamam narkoz etkisi yapsın diye icat edilmiş!
Danışıklı dövüş oynanıyor!
Dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ama ben yine de hatırlatmak isterim: İran hem Batı ittifakının üyesi ülkelerle tersinden iyi ilişkiler içinde; hem de küresel sistemin muhalifi gibi görünen Rusya ve Çin gibi ülkelerle de derin ilişkiler içinde!
Çok büyük bir başarı bu! Takdir etmemek elde değil!
Fakat İran bu başarıyı kabiliyetlerinin dışında bir de şu an işgal ettiği tarihî ve coğrafî konumuna borçlu: Altın tepsi içinde sunulan muazzam imkânlar var İran’ın elinin altında.
İran, Sünnî dünyayı tam ortadan ikiye yaracak akîdevî / stratejik / teo-politik bir konuma sahip. İngilizler de, ABD’yi esir alan Amerikan siyonist vesayet rejimi de, İran’ın bu gücünün farkında ve iki asırdır İran’ın gücünü artırmak, önünü açmak, Batı emperyalizminin önündeki en büyük engeli, güçlü Ehl-i Sünnet Omurga’yı parçalamak, bunun için de Türkiye’yi ve Mısır’ı durdurmak, Irak ve Suriye’yi işgal edip İran’ı ve PKK terör devletini oraya yerleştirmekle meşguller.
İRAN, ÇİN VE RUS EMPERYALİSTİNE NEDEN TEK ÇİFT LAF ETMEZ?
İran, Amerika düşmanı değil, aksine Amerika’ya çok şey borçlu. Gücünü Amerika’nın kendisini düşman ilan etmesine, oradan da küresel sisteme meydan okuyan tek ülke İran imajını üretebilmesine borçlu.
Eğer İran gerçekten emperyalizme karşı savaşıyor olsaydı, Çin’in on yıllardır katlettiği Uygur Türklerine de sahip çıkar, Çin’e de lanetler yağdırırdı. Ama İran için Çin diye bir ülke yok, anlaşılan!
Keza Rusya da özellikle Suriye’de az mazlum kanı dökmedi! İran Rusya’yı bir kez olsun kınadı mı, diye sormayacağım. Sormayacağım çünkü bir taraftan İran, bir taraftan Rusya birlikte katlettiler Suriye’deki Sünnî mazlumları!
Aynı şey, Hindistan’da gerçekleştirilen Müslüman katliamı için de geçerli! İran, Hindistan için de tıpkı Amerika için bağırıp çağırdığı gibi neden “Kahrolsun Çin! Kahrolsun Rusya! Kahrolsun Hindistan!” diye bağırıp çağırmaz, dünyayı ayağa kaldırmaz? Niçin?
Türkiye güya Batı ittifakının bir üyesi. Ama Türkiye’deki bütün darbeleri Batı ittifakının askerî kanadı NATO üzerinden Amerikalılar yaptılar. Amerikalılar yaptılar deyince zihninizde ne canlanıyor bilmiyorum ama Yahudiler canlanmadığını biliyorum; en azından daha düne kadar böyleydi. Şimdi de böyleyse bir mesafe kat etmişsiniz demektir ey gönüllü Batıcı acenteler!
.Emperyalizmin küresel hegemonyasının anahtarı: Türkiye’de laik devrim, İran'da “İslâmcı” devrim
Yusuf Kaplan
27/05/2024 Pazartesi
esubai131377762 ve 51 kişi beğendi6 yorum yazıldı
Batılılar, dünya üzerindeki hegemonyalarını bazı salak ve asalak tiplemelerinin zannettikleri gibi bilim, düşünce ve sanatta ortaya koydukları üstün performansa borçlu değiller.
BATI UYGARLIĞI KÜRESEL HÂKİMİYETİNİ ÇİFTE SALDIR-GANLIĞINA BORÇLU
Daha mükemmel bir medeniyet fikrine, mefkûresine sahip oldukları için, daha derinlikli bir varlık tasavvuruna veya bilgi ve hakikat idrakine sahip oldukları için dünyada hâkim olmuş değiller.
Aksine. Uygar oldukları için değil barbar oldukları için dünya üzerinde hâkimiyet kurdular. Tecavüzcü, talancı, yağmacı, yalancı oldukları için.
Bütün kıtaları işgal ettiler, bütün kıtalardaki kültürleri yağmaladılar, bütün kıtalardaki insanları “uygarlaştırma misyonu” gibi ayartıcı seküler bir kutsallık üreterek aşağıladılar, tecavüz ettiler, kitleler hâlinde katlettiler!
Dünyanın bütün medeniyetlerinin, kültürlerinin, dinlerinin hepsini yağmaladılar, tarumar ettiler, tanınamayacak kadar paçavraya çevirdiler!
Maddî saldırı, tecavüz, işgal ve yağmanın yanısıra bir de zihnî, manevî, entelektüel bir yağma, tecavüz ve yıkım gerçekleştirdiler.
Sözün özü: Batı uygarlığı, hem Tanrı’ya hem insana hem tabiata hem de insanlığın medeniyet, kültür ve düşünce birikimine bir saldırıdır! Ben bunu söyledim diye taşa tutulacağımdan kuşku duymuyorum: Kraldan çok kralcı celladına âşık tasmalı zavallı laik Türk entelijansiyası, Batı uygarlığının saldırganlığı üzerinden dünya üzerinde hegemonya kurduğu fikrine burun kıvıracaktır!
Batı uygarlığının İbn Haldun’u, İbn Haldun’un büyük hayranı, çağdaş büyük tarihçi Arnold Toynbee, bunu A Study of History başlıklı 10 ciltlik devâsâ tarih çalışmasında şöyle izah eder: “Üç asır gibi kısa bir zaman dilimi içinde, insanlık tarihinde gelmiş geçmiş 26 medeniyetten 16’sını fiilen tarihten sildik, 9’unu fosilleştirdik.” (!)
KÜRESEL SİSTEMİN İKİ ÖZNESİ: İNGİLİZLER VE YAHUDİLER
Batı uygarlığı, iki dünya savaşından sonra kesinkes hâkimiyetini ilan etti küre üzerinde.
Aslında Batı uygarlığı dediğim aktörün iki ana öznesi var: Yahudiler ve İngilizler!
Benim Batı uygarlığı dediğim aktör, aslında küresel sistemin tâ kendisi. Küresel sistemi, siyasî ve iktisadî devrimlerin gerisindeki yegâne aktör İngiltere kurdu.
19. yüzyıla damgasını vurdu İngiliz küresel sistemi. Ama çok geçmeden, İngilizlerin kurduğu küresel sisteme Yahudiler kondu! Amerika’yı, -başta finans kurumları olmak üzere bütün kurumlarını- ele geçiren ve iki dünya savaşından sonra da hem Almanya’yı (=Avrupa’yı) rakip olmaktan çıkaran hem de İngiltere’nin iki dünya savaşından sonra yıldızını söndüren Yahudi gücü, Amerika’yı ele geçirdi.
OSMANLI DURDURULDUĞU İÇİN KÜRESEL SİSTEM KURULABİLDİ!
İngilizler de, Siyonistler de ulaştıkları küresel hegemonyayı İslâm medeniyetini durdurmalarına borçlular. Osmanlı’yı elbirliği ile içeriden yıkarak tarihten uzaklaştırmalarına.
Osmanlı durduruldu, dünya tarihi durdu tek taraflı olarak: Tarihi yalnızca İngilizler ve Amerika’daki Yahudiler yapmaya başladılar.
İslâm dünyası üzerinde uzun soluklu bir kaç proje hayata geçirdiler. Bu projelerin başında Şark Meselesi geliyordu. Şark Meselesi’nin iki temel hedefi vardı: Birincisi, İslâm’ı (tarihi yapan bir aktör olarak İslâm medeniyetini) tarihten uzaklaştırmak.
İkincisi de, Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak. Birinci proje, Osmanlı’nın durdurulması, Hindistan’ın, Arap ve Türk dünyasının paramparça edilmesiyle başarıya ulaştı.
İkinci proje için de, sinsi bir teo-politik strateji geliştirdiler: Önce İngilizler Vehhabiliği icat ettiler, neo-Selefiliğin ve vekil terör örgütlerinin tohumlarını ektiler. Sonra Hindistan’da Kadiyânilik, Türkiye’de FETÖ gibi “ılımlı İslâm” projesini hayata geçirecek aktörler icat ettiler. Böylelikle önce kitlelerin İslam’dan nefret etmelerini sağlamaya, sonra da İslâm’ı protestanlaştırarak, sekülerleştirerek hayattan uzaklaştırmayı, ruhunu çalmaya çalıştılar. Hormonlu Müslümanlar icat etmekti temel hedef. Bunu da büyük ölçüde başardılar.
ŞİA›NIN DEVLETİ VAR, EHL-İ SÜNNET’İN DEVLETİ YOK!
Asıl tehlikeli projelerden biri devrede yaklaşık yarım asırdır.
Bu proje, Sünnî dünya ile Şiî’leri karşı karşıya getirmek! Yani Türkiye ile İran’ı kapıştırmak!
Neden Türkiye?
Çünkü bin yıldır Ehl-i Sünnet Omurga’nın kurucusu, konumlandırıcısı ve koruyucusu biziz. Ama bir sorun var: Türkiye tarihî olarak Sünniliğin temsilcisi ama resmen Müslüman değil laik bir devlet.
Oysa İran laik bir devlet değil.
Şunu altını çizerek yazıyorum: Şia’nın devleti var ama Ehl-i Sünnet’in -temsilcisi konumunda olacak- bir devleti yok. Gelecek yüzyılları bu ürpertici gerçek şekillendirecek…
Buradaki tezgâha dikkatinizi özellikle çekmek isterim: İki asırdır Türkiye de modernleşiyor, İran da.
Türkiye’nin de, İran’ın da modernleşme projesinde aktif rol alan ülke İngiltere.
İngiltere, Türkiye’de Tanzimat’ın, Meşrutiyet’lerin ve Cumhuriyet’teki Batılılaşma süreçlerinin gerisindeki yegâne aktör.
İran modernleşmesi ile Türk modernleşmesi arasında çok önemli bir fark var: İran’ı modernleştirdiler ama Şii İslâmi eğitim sistemine ve alfabesine dokunmadılar.
Türkiye de bir modernleşme sürecine girdirildi ama bu ülkede hem alfabe yok edildi hem de İslâmî Sünnî eğitim modelinden iz bile bırakılmadı!
İran’da sözümona İslâmî bir devrim yapılmasına izin verildi ve İran’ın, bütün İslâm dünyasını istila etmesinin önü açıldı.
Türkiye’yi laikleşme sürecine sürükleyerek İslâmî köklerinden ve medeniyet iddialarından uzaklaştırdılar; böylelikle önlerindeki en büyük, bin yıllık engeli ortadan kaldırmış oldular.
İkinci olarak da, Sünnî dünyada değil, Şii İran’da sözümona bir İslâm devleti kurdurdular, önünü açtılar, Irak’tan Yemen’e kadar İslâm dünyasını adım adım işgal ettiriyorlar!
Her yeri işgal ettirdiler, nükleer teknolojiyi -kontrollü de olsa- ürettirdiler ve Türkiye’ye musallat etmek için çırpınıyorlar!
Ama Türkiye, İran’ın Fars emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı için nasıl önünün açıldığını ve İslâm dünyasını cehenneme çevirmek için nasıl kullanıldığını görerek İran’la aslâ çatışmaya girmeyecek ama uzun vadede İran’ın bölgedeki emperyalist ve yayılmacı girişimlerini püskürtecek adımları da atacak. Bunun tek yolu var: Türkiye’nin prangalarından kurtulması ve dünyanın şiddetle ihtiyaç hissettiği medeniyet iddialarına yeniden sahip çıkması.
Şunu görüyor olmalısınız artık: Emperyalizm, küresel hegemonyasını, medeniyet iddialarını terk eden laik Türkiye ile İslâm dünyasını kan gölüne çevirmek için her yolu deneyen Şiî İran’ı maşa olarak kullanmasına borçlu.
Ama bu devran böyle gitmeyecek. Türkiye, hem İran’ın Türkiye’yi kuşatmasına izin vermeyecek hem de Türkiye ya medeniyet iddialarını kuşanarak yeni bir tarihî yürüyüşü başlatacak ya da prangaları tarafından boğulacak, tarihten kovulacak -Allah muhafaza.
Vesselâm.
.Geliyorum diyen tehlike: Arz-ı mev’ud safsatası ve Türkiye’nin parçalanan haritası
Yusuf Kaplan
3/06/2024 Pazartesi
İbn Haldun haklı: Devletler de, toplumlar da insan gibidir: Doğar, yaşar ve ölürler.
Bendeniz İbn Haldun’un okumasına bir okuma ekleyerek şöyle düşünüyorum: Devletlerin de ruhu vardır, toplumların da. İnsanın ruhu nasıl insanın yaşamasının yegâne şartı ise, devletlerin veya toplumların ruhu da, devletlerin ve toplumların sadece yaşamalarının değil başkalarını yaşatmalarının ve tarih yapmalarının da yegâne şartıdır.
Şunu söylemiştim: Nefes alıyorsanız, yaşıyorsunuz demektir. Nefes veriyorsanız, yaşatıyorsunuz demektir. Nefes oluyorsanız, tarihi siz yapıyorsunuz demektir.
İşte ruhu olan toplumlar veya devletler sadece yaşamaz ve yaşatmakla kalmazlar. Aynı zamanda tarihin akışını değiştirecek dinamizmi de üretirler, tarih yaparlar. İşte tarihi yapan o dinamiğe ve dinamizme ruh diyorum.
TÜRKİYE’NİN RUHU VAR MI?
Yakıcı soru şu burada: Türkiye diye bir ülke var mı? Ruhu olan, dolayısıyla hem dimdik ayakta duran hem her tür zorluğa göğüs geren hem de tarihin akışını değiştiren bir aktör olarak Türkiye var mı?
Bu sorunun cevabı, ne yazık ki, hayır. Türkiye orta ölçekli bir kargaşada yerle bir olabilir -Allah muhafaza!
Kemalizm’i ve laisizmi, Türkiye’nin ruhu olarak gören kişiler, Türkiye’nin ruhu olmadığını açıkça ilan ediyorlar demektir ama bunun farkında bile olabileceklerini zannetmiyorum. Kemalizm de, laisizm de ithal ideolojilerdir çünkü. İthal bir ideolojinin ruhu olmaz.
Millî Mücadele’yi bu ithal, ödünç ideolojilerle değil İslâm’ın direniş, diriliş ve varoluş ruhunu iliklerimize kadar yüreğimizde hissettiğimiz için kazandık.
Güçlü felsefî temellerden yoksun, tarih bilincine ve tecrübesine sahip olmayan bir ideolojinin, bir topluma tarihin akışını değiştirecek bir ruh verebilmesi, elbette ki, imkânsızdır. Biz bu topluma tepeden Jakoben yöntemlerle ithal ideolojiler dayattık ve sosyal mühendislik projesi uyguladık.
Tarihin akışını biz değil, Batılılar belirliyor. Tarihi yapanlar, önlerine katıp sürükleyenler biz değiliz, biz Batılıların yaptığı tarihin önünde çöp gibi sürüklenen nesneleriz.
Türkiye iki asırdır tarihten çekildi. Tarihi biz yapmıyoruz. Tarihi Batılılar yapıyor. Biz Batılıların yaptığı tarihte tatil yapıyoruz yalnızca.
Türkiye, sahipsiz bir ülke. Ruhu olmayan, ruh köklerini kendi elleriyle kurutan bir gulyabani. O yüzden tarihi bizim yapmamız ve önümüze katıp sürüklememiz sözkonusu değil, bu mümkün de değil aslında!
Türkiye, ruhunu yitirdiği için, yönünü de, yörüngesini de yitirdi; o yüzden oraya buraya sürüklenip duruyor...
Osmanlı’nın durdurulmasından sonra, büyük bir vakumun ortasına sürüklendi. İki tür nihilizmi de iliklerine kadar yaşıyor: Hız, haz ve ayartının köleleri arasına güle oynaya katılarak pasif nihilizmi tecrübe ediyor ve dünyaya karşı duyarlığını yitiyor. İkinci olarak da, epistemik ve zihnî felçleşme yaşadığı için de aktif nihilizme açık, her tür zihnî ve zamanla fiilî işgale, saldırıya hazır acıklı bir ülke manzarası sergiliyor.
Zihnî saldırı, iki asırdır bizi perperişan etti. Kendimize olan güvenimizi yok etti, celladımıza âşık etti. Türkiye fiilen işgal edilmedi ama zihnî işgal altında. O yüzden ülkenin kurda kuşa yem edilmesi ân meselesi. Yani 40-50 yıllık kısa bir zaman diliminde bile ülkenin seküler entelijansiya ve kitleler tarafından kolaylıkla terkedilmesi ve Batılılara peşkeş çekilmesi bizi asla şaşırtmamalı.
Özetle: Türkiye’nin Türkiye’yi temsil eden, her hâl ve şartta Türkiye’yi koruyacak ve ayakta tutacak bir ruhu yok.
TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL VE COĞRAFÎ HARİTALARIYLA OYNAMAYA BAŞLADILAR, ALÇAKLAR!
Açık açık yazmaya başladılar!
Hedef Türkiye, diye bas bas bağırıp duruyoruz.
Asıl hedef Filistin değil, Filistin bahane. Orta vadede hedef Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve bütün Arapların İsrail’e boyun eğdirilmesi.
Uzun vadede ise hedef, arz-ı mev’ud (Vadedilmiş Topraklar), dolayısıyla Türkiye.
Vadedilmiş Topraklar hedefini Türkiye’yi etkisiz hâle getirmeden gerçekleştiremeyeceklerini çok iyi biliyor alçaklar!
Gazze’de tepkimizin boyutlarını ölçtüler. İnsanların, çocukların canlı canlı katledilmelerine ses çıkarmayan ölü Müslüman dünyasının Mescid-i Aksa’nın yıkılmasına ses çıkarmayacağını düşünüyorlar.
Öte yandan, Netanyahu’nun oğlu Yair Netanyahu açık açık Türkiye’yi hedef göstermiş, Türkiye’nin Erzincan’a kadar haritalarını parçalamış, Kürdistan demiş genişçe bir bölgeye. Ama dertleri Kürt kardeşlerimiz filan değil, dertleri Türkiye’yi parçalamak, Türklerle Kürtler arasında fitne çıkarmak! Dikkatleri Gazze’den Kürtlere çevirmek ve başta Kürtler olmak üzere dünyaya “Türkler, Kürtlere zulmediyor” diye bir yalan uydurarak fitne fesat tohumları ekmek!
Şimdiye kadar başaramadınız bunu. Bundan sonra da başaramayacaksınız: Bizi, kardeşliğimiz kurtardı bugüne kadar, bugünden sonra da kardeşliğimiz kurtaracak, sizin iğrenç, sinsi oyunlarınızı bozacak inşallah.
STRATEJİK DEHA ŞART!
Şimdi Türkiye’de İslâmsız Türklük projesini kaktırmaya çalışan zavallı tiplere sormanın tam zamanı: Neredesiniz ey İsrail seviciler? Filistin bizim meselemiz değil diyen ruhsuzlar, neredesiniz?
Yüz yıl önce Jön Türkler, Sultan Abdülhamid’in “devleti savaşa sokmayın, yoksa ortada devlet kalmaz!” uyarısını dinlemediler; Osmanlı tuzağa düşürüldü, savaşa sürüklendi ve yok edildi.
Türkiye de tuzağa düşürülmek, savaşa sürüklenmek ve kolayca parçalanmak isteniyor olabilir!
Her şeye, savaşa bile hazır olacağız elbette.
En iyi şekilde hazırlanacağız hem de.
Ama önce stratejik bir dehâ ortaya koyacağız; zekice, akıllıca, basîretle hareket edeceğiz ve bu coğrafyanın geleceğini emperyalistlerin ve siyonistlerin değil bizim şekillendirmemizi sağlayacak güçlü stratejiler geliştireceğiz. Vesselâm.
.Türkiye’deki vesayet rejiminin kaynağı: Hukuk darbesi
Yusuf Kaplan
7/06/2024 Cuma
esubai131377762 ve 31 kişi beğendi2 yorum yazıldı
Toplumları ayakta tutan, yaşayan ve yaşatan yegâne kaynak, toplumların şeriatlarıdır. Bu şeriatlar din kökenli de olabilir, seküler, dindışı kökenli de. Hukuk sistemi, toplumların şeriatının ete kemiğe büründürülmüş ince elenerek sık dokunarak geliştirilmiş, tarihî tecrübeyle adım adım inşa edilmiş işleyiş mekanizmasıdır.
Hukuk, toplumun ruhunu, değerlerini ve geçmişten geleceğe çileyle biriktirdiği, hem karakterini hem de kaderini şekillendiren varolma iradesini eksene alarak varolur ve anlam kazanır. Toplumun ruhu, değerleri ve tarihî tecrübesi ile irtibatı olmayan bir hukuk sistemi, hem o topluma hiçbir şey kazandırmaz hem de daha da kötüsü o toplumun altını oymaktan başka bir işe yaramaz.
Özetle, bir toplumun hukuk sistemi, o toplumun şeriatı’dır: O toplumu vareden ruh, değerler manzumesi ve ilkeler bütünü.
TÜRKİYE’DEKİ HUKUK SİSTEMİ: VESAYETÇİ BÜROKRATİK OLİGARŞİ
Türkiye’deki vesayet rejiminin dayandığı bürokratik oligarşi sistemini ayakta tutan güç, bu topluma dışarıdan ve tepeden Jakoben yöntemlerle dayatılan ithal seküler hukuk sistemidir. İthal seküler hukuk sisteminin temel hedefi, İslâm’dan arındırılmış bir devlet / siyaset sistemi ve İslâm’dan uzaklaştırmış bir toplum biçimi icat etmekti’r.
Başka bir ifadeyle, Türkiye’deki hukuk sistemi, toplumun ruhunu, değerlerini ve tarihî varoluş iradesini ve ilkelerini eksene almaz. Aksine, toplumun ruhunu, değerlerini ve tarihî varoluş iradesini ve ilkelerini oluşturan yegâne kaynağımızı, İslâm’ı normal şartlarda devre dışı bırakma, anormal şartlarda yani askerî darbe ortamlarında ise yıkma, yok etme kaygısını eksene alır.
Dikkatinizi çekerim: Türkiye Cumhuriyeti, 1928 yılına kadar İslâmî bir hukuk sistemi ile meşruiyetini tesis etmeye çalışmış, 1928 yılından itibaren ise tam tersi bir istikamete kayarak Türk devletinin ve toplumunun kaderi, İslâm’ı devre dışı bırakan bir yöne ve yörüngeye oturan bütünüyle Batı’dan ithal seküler bir seküler hukuk sistemi tarafından belirlenmiştir.
Seküler devletin ve seküler toplum inşası çabasının kaynağı vesayet rejimi bürokratik oligarşi olarak adlandırdığımız işte bu ithal seküler
hukuk sistemidir.
Devleti kuran şey, siyasî rejim değil, siyasî rejimi de kuran seküler hukuk sistemidir.
Hukukunu kaybeden bir toplum, ruhunu, değerlerini ve varolma iradesini de kaybeder; ruhu, değerleri ve varolma iradesine dayanarak geliştirilen, dolayısıyla ruhunu, değerlerini yaşatan ve varolma iradesini diri tutan devletini de.
HUKUK DARBESİ İLE Mİ KARŞI KAŞIYAYIZ?
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankası Başkanı’nı görevden alma ve üniversitelere rektör atama yetkileri olmadığına hükmetti!
Çok tehlikeli bir karar bu!
Milletin iradesinin ithal bir zihniyet tarafından nasıl ipotek altına alındığını göstermesi bakımından son derece tedirgin edici ve çokça tartışılacak bir karar!
Nedir bu?
Hukuk darbesi mi?
Hukuk darbesi değilse nedir peki?
Kaynağı, kılı kırk yararak araştırılmalıdır bunun.
Anayasa Mahkemesi, milletin hukukunu korumak için vardır.
Kökü ve ipleri dışarıda bir vesayet rejimi olan oligarşik bürokratik sistemi korumak, kollamak ve adına Beyaz Türkler denen ama Türklüğü de Müslümanlığı da şehir efsanesi olan, küresel sistemin uyduluğunu yapan, bu milletin aziz evlatlarını teker teker yok eden, örnekse Abdüzaziz’in bileklerini kesen, örnekse Abdülhamid’i tahttan indiren, örnekse Menderes’i idam sehpasına gönderen, örnekse Özal’a suikast düzenleyen, örnekse Muhsin Yazıcıoğlu’nu gözümüzün içine baka baka katleden, örnekse Erdoğan’a karşı içerdeki şebek-e-lerini kullanarak 15 Temmuz hain darbe girişimini tezgâhlayan, özetle, ülkenin kaynaklarını küresel sistemin lordlarına peşkeş çeken bir avuç azgın azınlığın çıkarlarını teminat altına almak için değil.
Bu ülkede bütün darbeler, önce hukuk darbesi olarak başladı, “hukukun verdiği yetkiyle anayasal hakkımızı kullanıyoruz” denilerek meşrûlaştırılmaya çalışıldı bütün askerî darbeler.
Bu ülkede bütün darbeler, millete karşı yapıldı, milleti hizaya getirmek üzere yapıldı, milletin İslâmî kimliği ve duyarlıkları benimsediği görülünce milletin bu yönelimini durdurmak için yapıldı.
Daha açık ve net bir şekilde söylemek gerekirse, bu ülkede, bütün darbeler, Türkiye’nin toplum olarak İslâmî bir yöne ve yörüngeye doğru kayma emareleri göstermeye başladığı zaman, İslâmî yönelişi engellemek için yapıldı. Toplumun İslâmî yöne ve yörüngeye oturmasının, devletin de İslâmî yöne ve yörüngeye oturmasına yol açabileceğinden korkulduğu için darbe yedi toplum asker kılıklı kökü dışarıda başı içeride celladına âşık tasmalı çekirgelerden.
Milletin iradesiyle seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini elinden
almak, hukuk darbesi değilse nedir?
İkincisi, diyelim ki, yaptığınız işlem hukuka uygun. Neden şimdi aklınıza geldi? Dün hukuka uygundu da, bugün aykırı mı oldu? Burada bir absürtlük yok mu
Üçüncüsü, üniversiteler ve Merkez Bankası, ülkenin istiklal ve istikbaline yön veren temel kurumlardır. Halkın iradesiyle seçilen Cumhurbaşkanı’ndan bu yetkileri almak ülkenin istiklal ve istikbaline hukuk müdahalesi ile darbe yapmak olarak anlaşılmayacak mı? Anayasa Mahkemesi bu milletin hukukunu korumayacak da kimin / neyin hukukunu koruyacak ki, gibi insanın uykularını kaçıracak
delice sorular dolaşıp duruyor zihnimde…
Vesselâm.
.Batı hukuku, Yahudiliğin rolü ve İslâm’ın farkı
Avrupa siyasetinin temeli, Roma hukukudur. Roma hukuku, pagan Roma şeriatı’dır. Avrupa hukuku, pagan Roma “şeriat”ına dayandığı için, Hıristiyanlık Avrupa’yı şekillendirmekten ziyade, üç pagan gelenek Hıristiyanlığı, dolayısıyla Avrupa’yı şekillendirmiştir: Zihnen Yunan paganizmi, hukuken Roma paganizmi, dinen de pagan’laştırılmış Yahudilik.
Modern Avrupa’yı kuran bu üç kurucu kaynak, Batı uygarlığının geçmişten geleceğe yürüyüşünde, oluşum sürecinde süreklilik arzeden üç vazgeçilmez, tartışılmaz kurucu sütununu teşkil eder.
BATI’NIN KURULMASINDA PAGANLAŞAN YAHUDİLİĞİN ATLANAN ROLÜ
Burada şöyle bir sorunun izini sürmek zevkli, zihin açıcı bir okumaya imkân tanıyabilir: Bu üç kurucu sütundan hangisi Batı uygarlığına rengini ve ruhunu daha çok veren kaynaktır acaba?
Bu soruya hep “Greko-Romen” şeklinde cevap verilegeldi bugüne kadar. Ancak bu, tahmin edebileceğiniz üzere fazlasıyla klişeleşmiş bir cevap. Greklerin ve Romalıların, Avrupalıların psişesinde derin izler bıraktığını biliyoruz elbette. Ama bir de madalyonun, pek anlatılmayan, bilinmeyen başka bir veçhesi daha var: Yahudilik.
O yüzden, sözkonusu üç sütundan daha çok hangisi Avrupa’ya ruhunu ve rengini vermiştir, sorusuna, Yahudiliktir, diye cevap veririm ben. Tahrif edilmiş Yahudilik, insanın dünyevîleşme / sekülerleşme / paganlaşma sürecinin itici gücü oldu tarih boyunca. Yunan zihni ve Roma hukuku, Yahudiliğin bu paganlaştırıcı itkisi ve etkisiyle kapitalistleşen pagan Batı uygarlığını inşa etti.
Tarihsel Hıristiyanlık, içe dönük, hatta içine kapalı, daha ziyade mistik bir dindi. Biraz da pagan Roma’nın zulmü, ilk dönem Hıristiyanları, havarileri dağların tepelerindeki mağaralara kapanmaya zorlamış, münzevî vasfını, karakterini pekiştirmişti Hıristiyanlığın. O yüzden ilk kiliseler, toplumdan tecrit edilmiş dağ başlarında kurulan manastırlardır: Manastır hem şiddetten kaçmanın hem de dünyanın kirinden, pasından insanın içine, iç dünyasına kaçmasının güçlü bir metaforudur aynı zamanda.
İşte içine kapanan Hıristiyan dünyasını tam tersi kutba fırlatan, dünyevîleştiren tahrif edilmiş, pagan Yahudi geleneği oldu: Kapitalizmin Kiliseyi ve dolayısıyla Hıristiyanlığı ayartmasında İtalyan şehir devletlerinde köksalan seküler, materyalist paraya dayalı finans ekonomisi ve Hıristiyanlıkta da yasak olan faizi meşrûlaştıran bankacılık belirleyici rol oynadı.
Avrupa’nın dünyevîleşmesinde, Hıristiyanlığı yutarak dünyevîleştirmesinde ve paganlaştırmasında işte bu Yahudi dünyevîleşme temayülü kilit rol oynayan kaynaklardan biridir.
Ayrıca Hıristiyanlığın sekülerleştirilmesinde, hayattan uzaklaştırılarak bireysel bir inanç meselesine indirgenmesinde de, Batı hukukunun güçlülerden yana, seçkinler ve imtiyazlılar hukuku olarak kodlanmasında da pagan Yahudi dünyevîleşme temayülünün belirleyici rol oynadığı aşikârdır.
Burada, Batı uygarlığının inşasında bildik bir ezberi bozmuş oluyorum: Bize anlatılan hikâye şuydu: Batı uygarlığı Grek-Roma ikilisini temel alarak inşa edilmiş bir uygarlıktı’r. Burada muharref Yahudiliğin rolünün nasıl da gözardı edildiğine şimdiye kadar neredeyse hiç dikkat çekilmedi. Oysa dahası da var: Yahudilik, Grek zihnini ve Roma hukukunu da kendine benzeterek dönüştürmüştü.
Pagan bir Avrupa ruhunun inşasında Yahudi dünyevîleşme / sekülerleşme / paganlaşma temayülü, Grek zihninin ve Roma hukukunun da dualizm kapanına kıstırılmasına yol açtı. Yahudileşme temayülü, paraya ve dünyaya hâkim olma güdüsü tarafından güdülen bir temayüldü; ve Batı uygarlığına karakterini bu her şeye hâkim olma güdüsü vermişti.
BATI HUKUKU İNTİYAZLARIN, İSLÂM HUKUKU HAKLARIN VE HALKLARIN HUKUKU
O yüzden Batı hukuku, haklar bahsinde bile, adaletin tesisini değil, imtiyazların tevsiini (genişletilmesini) ve tevziini (dağıtılmasını) esas alır. Batı liberalizmi, özgürlükler mücadelesi değil, imtiyazların paylaştırılması mücadelesidir. Bunu gerek Fermand Braudel “Uygarlıkların Grameri”, gerekse William McNeill “Avrupa Tarihini Yeniden Düşünmek” başlıklı ikisi de çığır açan önemli kitaplarında sarih bir dille çok güzel anlatırlar.
Avrupa hukuku, imtiyazlıların hukukudur. O yüzden pagan Avrupa hukuku, “insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü” gibi geliştirdiği ayartıcı söylemlerine rağmen hakların ve halkların hukuku değil güç odaklarının imtiyazlarını teminat altına alacak şekilde kodlanmış, güçlülerin hukukudur.
Oysa İslâm hukuku olarak şeriat, imtiyazların ve imtiyazlıların hukuku değil, adaletin, hakların ve halkların tabiî haklarının teminat altına alındığı hukuktur.
O yüzden Türkiye’de zihinleri çağdaş hurafeler çöplüğüne döndüğü için “şeriat” deyince tüyleri diken diken olan hilkat garibesi tipler için İslâm hukuku olarak şeriat’ın güce karşı hakkı ve adaleti savunan en güçlü hukuk tecrübelerinden biri olduğunu Batılı hukuk felsefecilerinin dillendirmesi bizim bu celladına âşık tasmalı çekirgelerimiz için bir anlam ifade eder mi, bilmiyorum.
Ama bu konuda dünyada bir numara otorite olan ve hem İslâm hukukunu hem de modern / postmodern Batı hukukunu çok iyi bilen Wael Hallaq’ın söyledikleri, bizim zihni çağdaş hurafeler çöplüğüne dönen zavallı seküler entelijansiyamızın rahatını kaçıracak cinsten önemli tespitlerden. Hallaq, Batı hukuku ile İslâm hukuku şeriatı karşılaştırır ve haklar konusunda Batı hukukunun İslâm hukukunun eline su dökemeyeceğini anlatır uzun uzadıya.
İslâm hukuku, imtiyazların kaldırıldığı, adaletin tesis edilmesinin temel hedef olarak belirlendiği haklar ve görevler hukukudur. İslâm hukukunun temsilcisi, toplumdaki âlim karakterinin prototipi fakih, tam da iktidarla halk arasında orta yerde durmuş, halkın güç tarafından ezilmesine karşı göğsünü siper etmiştir. Batı’da fakih benzeri bir karakter yoktur.
Türkiye’de halk henüz kendi anayasasını yap/a/madı. Anayasa yapım sürecinde hukuk tarihi ve felsefesi üzerinden yaptığım bu mukayeseli okumaların hukuk ve devlet ricalimize katkı sunmasını umarım.
Vesselâm.
.Millet, anayasasını yapamadığı sürece millet olamaz!
Yusuf Kaplan
10/06/2024 Pazartesi
Türkiye’de devletin anayasası var ama milletin anayasası yok. Anayasa, devleti koruyor, milleti değil! Totaliter rejimlerde olur böyle şeyler!
Devlet bir anayasa yapmış ama millete sormak şöyle dursun, millete tepeden bakmış, “uyacaksın buna!” diyerek! Tepeden, monteleme yöntemiyle dayatmış bu anayasayı. Üstelik bu anayasa, Ceza Yasası faşist İtalya’dan, Medenî Yasası İsviçre’den, Fransa’dan olduğu gibi alınıp bu topluma Jakoben yollarla yukarıdan monte edilmiş bir anayasa. “Yapıştırma bıyık” gibi sırıtıyor o yüzden!
MİLLETİN ANAYASASI OLMADI HİÇBİR ZAMAN
Mevcut anayasamız, milletin yaptığı bir anayasa değil. Millete dayatılan ithal bir anayasa!
Ne kadar ürpertici bir manzara bu, değil mi?
Bu manzara, ancak sömürgecilerin tecavüzüne maruz kalan bir ülkenin yaşayacağı bir manzarayı andırıyor, öyle değil mi?
Türkiye sömürgecilik tecavüzüne maruz kalmadı çok şükür ama sömürgeleştirilen ülkelerin halkları gibi fakat içeriden, kendi çocukları eliyle terbiye edilmeye, adam edilmeye, hizaya getirilmeye çalışıldı; -dili İslâmî köklerinden sökülüp atılarak; alfabesi yok edilerek; bin yıllık dünya tarihini yapmasını mümkün kılan, bu toplumu dimdik ayakta tutan, her tür saldırıya karşı birbirine kenetleyen, bağlayan, kardeş yapan İslâmî inançları, değerleri ve ilkeleri -başta eğitim, kültür ve sanat olmak üzere- devletin bütün kurumlarından uzaklaştırılarak!
Bu toplum niçin İstiklal Savaşı vermişti emperyalistlere karşı peki? Bu toplumun inançlarına, değerlerine, kültürüne tecavüz edilmesine aslâ göz yummamak için! Nitekim namusumuza uzatılan el, kahraman Maraşlılar tarafından Sütçü İmam’ın öncülüğünde anında kırılmadı mı? Namusumuza el uzatan Yunan piçleri denize dökülmedi mi?
Bu milletin anayasası olmadı hiçbir zaman. Devşirme elitler tarafından ithal anayasalar yapıldı ve bu millete dayatıldı. İthal anayasaya uymadığı zaman da cezalandırıldı!
MİLLETİ “TEBAA” OLARAK GÖREN BİR ANAYASA!
Bu ülke dışarıdan ele geçirilemedi ama içeriden ele geçirildi. Bu ülke fiilen işgal edilmedi, zihnî işgal altında; o yüzden epistemik köleler yetiştiren üniversitesi; tarih bilincinden, medeniyet ve kültürel aidiyet bilincinden yoksun metamorfoz (başkalaşma darbesi) yiyen kuşaklar yetiştiren bütün okulları çocuklarımızı mankurtlaştırmakla meşgul gece gündüz!
O yüzden milletin yaptığı bir milletin anayasası olmadı bu ülkede, devletin millete dayattığı anayasa’lar oldu sadece: Anayasa, milletin varoluş haklarını değil, devletin varoluş haklarını teminat altına alıyor. Anayasa’nın millet diye bir derdi, kaygısı yok. Anayasa’nın milleti yok: Adam edilecek, şekil verilecek, bir kalıba sokulacak bir tebaası var.
Milletin anayasa karşısındaki konumu tebaa konumu. Milletin adamları da, güya milletin seçtiği adamlar da en tepede bile olsalar tebaa konumundalar.
Bu milletin tarihini, kültürünü, inançlarını, medeniyet birikimini ve ruhunu benimseyen bir devlet yok bu ülkede. Tam tersine, bu milletin tarihini, kültürünü, inançlarını, medeniyet birikimini ve ruhunu önce inkâr eden, sonra da adım adım yok eden sömürgeci bir aparaçi gibi bir nesne var!
BU ÜLKE İKİ ASIRDIR BİZİM ELİMİZDEN ALINDI!
Bu ülke iki asırdır milletin has çocuklarının elinden alındı. İki asırdır devlet her bakımdan devşirmelerin kontrolünde. O yüzden iki asırdır milletin kültürünü, değerlerini, inançlarını önce küçümseyen, hor gören, sonra da inkâr eden, yok sayan ve yok eden bir devşirmeler şebekesi, ülkenin kaderine hükmediyor.
Azgın bir azınlık bu. Kendini Beyaz Türk olarak adlandırdı ama ne Türk ne de Müslüman aslında bu şebeke.
Bu azgın azınlık, devleti içeriden ele geçirdi Tanzimat’la birlikte. Mustafa Reşit Paşa denen Londra Mason Locası’na üye olacak kadar aşağılık bir adam Tanzimat Fermanı’nı okudu Gülhane Parkı’nda bir yağmurlu günde. Bu adam kahraman ilan edildi! “Büyük Reşit Paşa” olarak öğretiliyor çocuklarımıza, okullarımızda ülkeyi satan aşağılık bir adam!
Tanzimat, iplerin bu ülkenin has çocuklarının elinden alındığı, bu ülkenin kontrolünün bu ülkenin çocuklarının elinden çıktığı endülüsleşme (yok oluş) sürecidir.
Mustafa Reşit Paşa’dan sonra, Âli Paşa ile Fuat Paşa devletin yönünü ve yörüngesini yitirmesine yol açacak bir paşalar oligarşisi inşa ettiler. İngilizlerin güdümünde bir vesayet rejimi kurdular. Adına da modernleşme, çağdaşlaşma, medenîleşme filan dediler! Celladına âşık tasmalı çekirgeler!
Paşalar oligarşisinin vesayet rejimi, devleti milletin elinden alma savaşı verdi ve bu savaşı kazandı! Kazandı, çünkü Abdülaziz’in bileklerini kesip darbe yapanlar bunlardı. Abdülhamid’i tahtan indirerek “canlı cenaze”ye dönüştürenler bunlardı. Menderes’i idam sehpasına gönderenler, Özal’a suikast düzenleyenler, Muhsin Yazıcıoğlu’nu gözümüzün içine baka baka katledenler bunlardı.
Eğer bu ülke, dolayısıyla devlet, bu ülkenin has çocuklarının elinde olsaydı, Abdülaziz’in bileklerini kimse kesmeye cesaret edemezdi; Abdülhamid’i -üstelik de bu ülkenin en azılı ebedî düşmanları Yahudi, Ermeni, Rum çete elebaşlarından oluşan- bir şebeke tahttan indiremezdi; Menderes idam sehpasına gönderilmeye cesaret edilemezdi; Özal’a, suikast girişiminde bulunulamazdı; Anadolu’nun has ve tertemiz çocuğu Muhsin Yazıcıoğlu gözümüzün içine baka baka katledilemezdi; Erbakan’a 28 Şubat darbesi, Erdoğan’a da 15 Temmuz darbe girişimi yapılamazdı.
MİLLETİN ANAYASASI OLMADAN ASLA!
Milletin devleti yok edildi elinden alınarak.
Türkiye’de devlet, yasa ile meşrûlaştırıyor varlığını.
Millet, anayasa yapamadı bu ülkede. Millete anayasa dayatıldı tepeden, Jakoben yöntemlerle.
Anayasa Mahkemesi Türkiye’de millet iradesinin üstünde görüyor kendisini.
Hukuka dayalı bir hukuk sistemi yok Türkiye’de. Hukuk oligarşisi var.
İstediği zaman milletin iradesini hiçe sayan adımlar atmaktan çekinmiyor hukuk sistemi.
Egemen sistemin hukuku egemen, Türkiye’de.
Milletin hukuku değil.
Millet, anayasasını yapamadığı sürece millet olamaz!
Vesselâm.
.Dünya, İslâm’a yönelirken, birileri neden İslâm’la savaşıyor acaba?
Yusuf Kaplan
23/06/2024 Pazar
Tacikistan diktatörü İmamali Rahman başörtüsü ve İslâmî bayramları yasakladı!
Yasağa önce ismini değiştirerek başlamalıydı komünist KGB artığı, Çin uydusu bu adam!
Tacikistan’da başörtüsü ve İslâmî bayramların yasaklanmasına sevinen ve Türkiye’de de yasaklanmalı diyen tiplere rastladım. Araştırın bakın, bunların köken itibariyle Türk de, Müslüman da olmadıklarını görürseniz şaşırmayın!
İSLÂM'DAN NEFRET EDEN TÜRK OLAMAZ!
İslâm'dan nefret eden kişiler köken itibariyle Türk olamaz. Türk, İslâm'dan nefret etmez. Aslâ! Türk, nankör değildir çünkü!
Türkler, İslâm’la şereflendikten sonra üç kıtada bin yıl dünya tarihini yapmış, insanlığa adaletin, merhametin ve farklı dinlerle, inançlarla, kültürlerle, düşünce gelenekleriyle bir arada, barış içinde nasıl yaşanabileceğinin en mükemmel formülünü ve modelini geliştirmiş ama trajikomik olan şu ki, önce kendi çocukları tarafından hakkıyla anlaşılamamış ve dünya ölçeğinde de henüz aşılamamış aziz ve leziz, nefis ve nezih büyük bir medeniyet inşa etmeyi başarabilmiştir.
Türkler, insanlık tarihine bilim, düşünce, sanat, ahlâk, siyaset ve estetikte Müslüman olduktan sonra büyük katkılar sunmuştur. Müslüman olmadan önce insanlık tarihine yaptıkları katkılar sınırlıdır.
Bugün insanlığın önünü açacak, herkese hayat hakkı tanıyan, herkesin adalet, hukuk ve merhamet düzeni içinde huzur içinde yaşamasını sağlayacak medeniyet mefkûresini dünyaya sunacak potansiyele, tarihî tecrübeye, birikime ve ufka biz sahibiz. Türkiye’nin beklenen olduğu, umut olarak görüldüğü bir zaman diliminde bu umudu yok etmeye, bu ufku karartmaya dönük bütün girişimler ya basiretsizliktir ya da büyük bir operasyonun bir parçasıdır.
Şunu herkes zihnine iyi kazısın: Bu toprakları biz İslâm’la vatan yaptık. İslâm’a yapılan her saldırı, bu ülkenin birliğine, dirliğine ve kardeşliğine yapılmış bir saldırıdır.
İslâm’a yapılan her saldırı, bu ülkenin dünyanın umudu ve ufku olduğu gerçeğini baltalamaya dönük aşağılık ve hâince bir saldırıdır.
İSLÂM'I TERKEDEN, ÜLKEYİ DE TERKEDER KOLAYCA…
İslâmî inançlarını yitiren insanlar bu ülkeyi kolaylıkla terkedecek, ülkeyi kurda kuşa, leş kargalarına, emperyalistlere yem etmekten çekinmeyecek steril, duyarsız insanlardır. Kısa bir araştırma yapın, göreceksiniz bu gerçeği ve ürpereceksiniz!
Bana İngilizler pasaport verdiler ama ben suratlarına çarptım. Türkiye’de İngilizlerin veya Amerikalıların filan verdiği pasaportu suratlarına çarpan bir laik / Kemalist görmedim, bilmiyorum; varsa öne çıksın, alnından öpeceğim.
Bu ülkede İslâm’a saldıran kişilerin kökenini araştırın, bu kişilerin Türk de, Kürt de olmadıklarını göreceksiniz büyük bir ihtimalle.
Ayrıca şunu da artık çok iyi biliyoruz: İslâm’ı yitirirseniz Türklüğünüzü de yitirmeniz kaçınılmazdır. Etrafınıza bakın göreceksiniz bu yakıcı gerçeği: Bulgarlar, Macarlar, Romenler Türk mü şimdi; Türklüklerini neden koruya-madılar, iyi düşünün.
İSLÂM'IN İNSANLIĞIN UMUDU OLDUĞU BİR ZAMAN DİLİMİNDE…
İslâm, farklı dinlere, inançlara, etnisitelere, kültürlere mensup insanlara; İslâm’a, insan’a, kamu düzenine zarar vermediği sürece inandıkları gibi inanma ve yaşama hakkını veren tek din, tek medeniyet tecrübesidir.
En zor şartlarda bile insanlığın haysiyetini sadece Müslümanların koruduğunu Gazze’deki muazzez direniş yeterince ispat etti. Bunu Harvard’ın, Chicago’nun, Sorbonne’un, Londra Üniversitesi’nin çocukları gördü, Gazze direnişine hayran kaldı Batılı çocuklar ama bizimkiler, bizim çocuklarımız göremedi!
Bizim çocuklarımız mı bunlar, İslâm’ın, bu toprakların çocukları mı; yoksa celladına âşık edilmiş, başlarına ne geldiğini bile bilmeyen tasmalı çekirgeler mi, iyi düşünün.
Tam da dünyanın İslâm’ın kuşatıcı ve kucaklayıcı, herkese hayat hakkı tanıyıcı merhametli sesine ve diriltici nefesine ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği, Batı’daki gençlerin bunu gördükleri ve İslâm’a büyük sempati ve ilgi duymaya başladıkları ve Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde (UCLA) gördüğümüz gibi kitleler hâlinde Müslüman oldukları bir zaman diliminde, bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan bu ülkede İslâm’ın, İslâmî değerlerin, İslâm’ın kutsallarının, rahmet elçisi Peygamberimizin, hadislerin, tasavvufun hedef tahtasına yatırılması ve son olarak da Tacikistan gibi ülkelerde İslâmî değerlerin yasaklanması akıl tutulması değilse nedir?
Saçmalamanın âlemi yok.
Zırva tevil götürmez: İslâm'ın kaynakları sapasağlamdır. Tartışmalı konuları da her zaman tartışmış, her alanda güçlü bir tehafüt (eleştiri) geleneği yeşertmiş, özgüveni yüksek bir din, bir dünya tasavvuru, bir düşünce geleneği ve evrensel medeniyet tecrübesidir İslâm.
O yüzden İslâmî değerlerde kendilerinden şüphe edilecek bir çürüklük, bir zayıflık olsaydı bu din, kaynakları en sağlam din olarak bugüne kadar sapasağlam gel-e-mezdi 1400 yıl boyunca.
Üç beş tane ne dediğini bile bilmeyen çoluk çocuğun hezeyanları İslâm’ın asil değerlerini aşındıramaz. Devlet bu toplumu ayakta tutan, bu toprakları bize vatan yapan, bu toplumu bin yıldır kardeş kılan, bu toplumun yegâne sigortası İslâm’ı, İslâm’ın kutsallarını, rahmet elçisi Peygamber Efendimizi yasa ile koruma altına almak zorundadır. Yoksa toplumun kaosun eşiğine sürüklenmesinin önünü alamayacak, kendi ayağına kurşun sıkmış olacaktır.
Benden hatırlatması.
.Kültürel inkâr’dan kültürel intihar’a…
Yusuf Kaplan
24/06/2024 Pazartesi
Çok tehlikeli bir süreçten geçiyoruz… Ülkenin çocukları İslâm’ı terkediyor hızla.
Dünyanın çocukları, Gazze’deki destansı direnişten ötürü İslâm’a hayran kalarak İslâm’a yönelirken, Harvard’ın, Chicago’nun, Colombia Üniversitesi’nin çocukları İslâm’a yönelirken, bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan, dünyaya adaletin, merhametin ve bir arada yaşamanın ne demek olduğunu öğreten aziz bir medeniyetin çocukları, bu toprakların çocukları İslâm’ı terk ediyor hızla ürpertici bir şekilde…
ÇAĞI DA, KENDİSİNİ DE TANIYAMAYAN, MANKURTLAŞAN BİR TOPLUM
Bir toplumu ayakta tutan, geleceğe umutla bakmasını sağlayan, geleceğini kuran olmazsa olmaz dinamikler vardır: Müşterek inançları, değerleri, tarihi, dili, medeniyet tecrübesi, aidiyet biçimleri, müşterek hedefleri, hayalleri, idealleri ve gelecek tasavvurları gibi.
Bunları bir toplumun olmazsa olmaz, vazgeçilmez asgarî müşterekleri olarak tarif ediyoruz. “Din”, dil, kültür, tarih ve ortak gelecek tasavvuru ve ideali yok olmaya başlayan toplumlar, kendilerini de, içinde yaşadıkları çağı da anlayabilecek, analiz edebilecek, kritik edebilecek, yüzleşebilecek gerekli entelektüel donanımdan da, özgüvenden de yoksun olacakları için zamanla birbirlerine düşmekten, boşluğa sürüklenmekten ve kaçınılmaz olarak yok olmaktan, tarihten sürülmekten kurtulamazlar.
BEN VE “ÖTEKİ”: İSLÂM VE BATI
Türkiye’de sekülerizmin ne olduğu, nasıl doğduğu, dünyayı nereye sürüklediği ve Türkiye’deki algılanışı, tezahürleri, uygulanışı konusunda en çok yazan yazarlardan biriyim.
Yeni Şafak 1994 yılında yayın hayatına atıldığı günden bu yana Londra’dan, yerinden, sekülerizmin her bakımdan en güçlü ve ilginç uygulamasının yapıldığı bir yerden bizzat yaşayarak, görerek, soluyarak yazdığım yazılar dâhil, yazı ve fikir hayatımın yoğunlaştığı iki temel ekseninden biri genelde çağdaş dünya ve felsefî temellerinin arkeoloji / kazı ve jeneoloji / soykütüğü çalışması yapılarak görünür görünmez bütün yönleriyle anlaşılması, özelde ise çağdaş dünyanın en başta gelen kurucu temelini oluşturan sekülerizm sorunu’ydu.
İkinci eksen ise, İslâm dünyasının hâl-i pür melâli ve buraya nasıl geldiği, bu çıkmaz sokağa, tarihte yaşadığımız bu ikinci büyük medeniyet krizinin eşiğine nasıl sürüklendiği ve bu krizden nasıl çıkabileceği meselesiydi.
Özlü bir ifadeyle, çağ ve kendi’miz meselesiydi üzerinde derinlemesine kafa yorduğum iki temel varoluşsal meselem.
İSLÂM’LA DA BATI’YLA İLİŞKİMİZ SIĞ, SAHTE VE YÜZEYSEL
Biz kimdik? Nereden nereye sürüklenerek buralara gelmiştik? İçinde yaşadığımız çağ, nasıl bir çağdı, bizim bu çağ’la kurduğumuz ilişki nasıl bir ilişkiydi?
Sonuçta yaptığım okumalar beni şuraya getirip bırakıverdi: Ne kendimizi biliyoruz, ne de çağı?
Çağ’ın da dışındaydık, kendimiz de olamıyorduk bir türlü.
Kendimizle ilişkimiz de, çağ’la / Batı’yla ilişkimiz de hem simülatifti (sahteydi); hem de grotesk’ti (sığ, sahte ve yüzeysel’di).
O yüzden iki arada bir derede sıkışıp kalmıştık, bir oraya bir buraya doğru yuvarlanıp duruyorduk.
Müslümanlığımız da sahici değildi, sekülerliğimiz ya da modernliğimiz de. Çilesi çekilmiş, bedeli ödenmiş bir Müslümanlık da, sekülerlik ya da modernlik de değildi. Yapaydı, sığ, sahte ve yüzeysel’di.
Bu çok tehlikeli bir durumdur bir toplumun şimdi’si ve geleceği için: Toplum toplum olma özelliklerini; yoğun bir fikrî çabanın sonunda özümseyerek, çilesini çekerek, bedelini ödeyerek yani hak ederek kazanamamış demektir. Hakikat değil sahte hükümrandır orada. Hakikatin değil sahtenin kavgası veriliyor demektir o noktada. Bütün kavgalar da, gerçek değil, sahtedir ayrıca. Gerçek meseleler üzerinden değil, sahte meseleler üzerinden girişilen kavgalardır öylesi bir toplumda. Sahte bir toplum var, demektir orada. İnançları, değerleri, aidiyet biçimleri, tarihi, kurumları oturmamış, sığ, sahte, kolayca çatırdamaya hazır yeri ve zamanı gelince çökecek bir toplum var demektir.
Geçmiş’i ve şimdi’si belirsiz bir toplumun geleceği de karanlıktır. Geçmiş’i ve şimdi’si köksüz bir toplumun gelecekte kök salabilmesi, geleceğe uzanabilmesi de ham hayalden ibarettir.
Bu toplum nereden gelip nereye gidiyordu; daha doğrusu nereden gelip nereye doğru sürükleniyordu; en doğrusu da, aslında bu toplumun bir meçhûle, bir çıkmaz sokağa doğru sürüklendiğini biliyor, görüyor muyduk; sadece toplum olarak değil, ülkenin entelijansiyası olarak?
Ne olduğunu bilmeyen, nereden gelip nereye doğru gittiğini (açıkçası, sürüklendiğini bile) idrak edemeyen, çağı da, kendisini, kendi kültürünü, değerlerini, tarihini, medeniyet birikimini, ruhunu da tanıyamayan, tastamam metamorfoz yiyen, mankurtlaşan bir topluma dönüşüvermiştik iki asırlık modernleşme / sekülerleşme tarihimizin bizi getirdiği noktada.
TÜRKİYE, KİMLİKSİZLİĞİNİN KÖLESİDİR!
Şu an Türkiye köledir: Kimliksizliğinin kölesi. Yönünü, yörüngesini ve ruhunu yitirme çukuruna sürüklendiği için köksüzlüğünün kölesi. Bin yıl dünya tarihini yapan medeniyet dinamiklerini dinamitlediği ve çocuklarını mankurtlaştıran sömürgeci bir eğitim, kültür ve medya rejiminin esareti altında eğittiği (“öldürdüğü”) için tarihsizliğinin, ufuksuzluğunun ve geleceksizliğinin kölesi.
Tek kelimeyle: Laikçiliğin kölesidir! Laiklik değil laikçilik. Dokunulmaz kutsal inek ilan edilen laikçiliğin kölesidir bu ülke. Laiklik herhangi bir ideolojidir; laikçilik ise, o ideolojinin din haline getirildiği bir paganizm biçimi.
Laikçilik diye bir pranga geçirilmiştir boynuna Türkiye’nin! İnançlarını, değerlerini, tarihini, geleceğini imha ediyor toplumun bu “pranga”.
Eğitim, kültür ve medya rejimini kendi inançlarımız, değerlerimiz, tarih tecrübemiz, medeniyet ruhumuz ve dinamiklerimiz doğrultusunda silbaştan yeniden inşa edemezsek, toplumu kendi ellerimizle kendini, inançlarını, kültürünü, değerlerini, tarihini, medeniyet birikimini inkâr ederek intiharın eşiğine sürüklemekten başka bir şey yapmış olmayacağız!
Her zaman söylediğim gibi: Tanpınar, yaşadığımız modernleşme / laikleşme tecrübesini kültürel inkâr olarak tarif etmişti.
Bendeniz de bir adım daha öteye giderek şu tarihî uyarıyı yapıyorum: Bütün kültürel inkâr girişimleri kültürel intiharla sonuçlanır!
Benden uyarması.
Vesselâm.
.Sekülerizm bir inşa projesi değil, imha projesidir!
Yusuf Kaplan
28/06/2024 Cuma
Sekülerizm’le sulh düzeni’nin hâkim olacağı bir dünya kurulamaz. İki bakımdan kurulamaz.
Birincisi, sekülerizm, varlığa ontolojik saldırı olduğu için hayatta anlam krizinin patlak vermesine yol açıyor. Varlığın, insan varlığının dünyasını parçalıyor: Düşünce dünyası ile his dünyasını birbirinden ayırıyor. Ruh ile bedeni birbirinden ayırıyor.
Varlık krizi’dir bu; varlığın bütün varlığıyla varoluşa gelişinin önüne set çekilmesidir. Hayatın bir bütün olarak idrak edilememesi, kavranamaması, duyulamaması, yaşanamamasıdır. İnsanın fizik dünyası ile fizikötesi dünyası arasındaki irtibatın kopması, insanın dünyaya fırlatılması gibi bir hikâye oluyor.
Oysa varlığın dünyasının bütün boyutlarıyla idrak edilebilmesi, ontolojik şiddetin yok olması ve ontolojik rahmetin kol kanat germesi sonucunu doğuruyor.
İnsanın ontolojik varlığının parçalanması, insanın ve varlığın dünyasının bir bütün olarak idrak edilmesini imkânsız hâle getirir. İnsanın ruh ve beden’den oluşan bütünlüğünün yitirilmesi hayatın da, hakikatin de bütünlüklü olarak kavranmasını imkânsızlaştırır.
Hayatı ve hakikati bir bütün olarak idrak edemeyen insan, insanın özgürlüğünü yitirecek tehlikeli bir sürecin eşiğine sürüklenir.
Hayatı, hakikati, varlığı bir bütün
olarak kavrayamayan insan, özgürlüğünü
tehlikeye sokar. Varlığın, hayatın ve hakikatin önce parçalı olarak idrak edilmesi, sonra da paramparça edilmesi; varlığın, hayatın ve hakikatin anlam düzenini bozar, bozar ne kelime, târumâr eder!
Sekülerizm ile sulhün ve düzen’in hâkim olduğu bir dünyanın kurulamayışının ikinci nedeni, sekülerizm’in dünyanın dünyasının sadece bu dünyadan ibaret olduğunu vehmetmesi, hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğunun vehmedilmesi, insanın dünyayı dâr / yurt edinmesine ve sonuçta da dünyayı insana dar etmesine yol açar kaçınılmaz olarak. Gazze, bunun ispatıdır. Dünyaya taparsanız, dünya sizi azmanlaştırır ve yutar.
Sekülerizm, dünyayı kutsayan bir “dünya” sunduğu için bize yaşanabilir bir dünya sunmaktan mahrumdur.
Dünyası sadece kendinden ibaret olduğu için kendi dünyasını idrak edip inşa edemez.
Dünyası sadece kendi dünyaları olanların dünyaları da, kendileri de yoktur.
İnsan, başkası ile vardır. İnsan tek başına yaşayabilen bir varlık olmaktan uzaktır. Kendisi dışındakileri yok sayan insan, kendini de var edemez. Başkası varsa, ben varım. Öteki varsa kendi var. Sen varsan, ben varım.
Demek ki, neymiş?
Hem teorik düzlemde, hakikati fizik ve fizik tesi diye ikiye ayırmak, parçalamak, hakikatin hakikatinin tecellî etmesini, bizim de onu idrak etmemizi imkânsızlaştırır. Ayrıca anlam krizine yol açar. Bu da şiddet üretir biz istesek de istemesek de.
İkinci olarak pratik düzlemde ise, dünyanın dünyadan ibaret görülmesi, dünyanın insanın kafesine dönüşmesine yol açar, kaçınılmaz olarak.
Sekülerizm bir inşa projesi değildir, imha projesidir.
Hayatı bir bütün olarak idrak edemediği için fizik gerçekliği mutlaklaştırır, fizik ötesi gerçekliği ya inkâr ederek ya da gözardı ederek, imha ile sonuçlanır.
Dünyayı sadece bu dünyadan ibaret görmesi, sekülerizmin kendini kapana kıstırmasıyla sonuçlanır.
Sekülerizm, çağdaş paganizm biçimidir. Dünyayı kutsar. Dünyaya tapar. Dünya, kutsanacak veya tapılacak bir varlık, bir yer olmadığı için dünyaya kaos hükümran olur, ontolojik şiddet kültürel ve siyasî şiddete dönüşür kaçınılmaz olarak.
Varlığı bütünlüklü değil parçalı algıladığı için hayatta şiddete dayalı ilişki biçimlerinin hâkim olmasını, dünyanın insanın hapishanesine dönüşmesini, insanın hazlarının, arzularının kulu kölesi olmasını, dolayısıyla özgürlüğünü yitirmesini önleyebilmek imkânsızdır.
Sekülerizmin dünyası, sadece dünyanın kutsanmasıyla değil, arzularının ve hazlarının da kutsanmasıyla sonuçlanan, adına tekno-paganizm dediğim yepyeni bir paganizm biçiminin zuhur ettiği bidayetinde şiddet yüklü, nihayetinden de şiddet-güdümlü bir çölleşmiş bir dünyadır.
Anlamı, tadı, ayartı’da arayan; ayartılmak için can atan; bu yüzden özgürlüğünü kaybeden, özgürlük köleliğinin kölesine dönüşen ama bunu idrak edemeyen; manevî boşluğa sürüklenen, her tür şiddete teşne hâle gelerek canavarlaşan, ruhsuzlaşan, nefs-i emmaresinin kulu kölesi olan acıklı, zavallı, yılgın, yorgun, bitkin bir insan tipinin hâkim olduğu bir dünyadır.
Şimdi, önceki yazımda ayrıntılı
olarak irdelediğim, modern Batı’yı kuran felsefî temelleri atan başta gelen düşünürlerden Hegel’in sekülerizmi neden bir şiddet ve barbarlık biçimi olarak tarif ettiğini daha iyi iyi anlıyor olmalıyız.
Vesselâm.
.Millî eğitim, 1 numaralı millî güvenlik meselesine dönüştü!
Yusuf Kaplan
1/07/2024 Pazartesi
Türkiye, fiilen işgal edilmedi ama zihnen işgal altında! Eğitimde, medyada, kültürde, sanatta hem inanılmaz bir sığlık, banallik, yozlaşma hâkim, hem de bu ülkenin medeniyet dinamiklerine, inançlarına, değerlerine ve insanına yabancılaştıran, düşman kılan çağdışı, ruhsuz ve pozitivist bir zihniyet hükümfermâ! Bu, bu ülke de, bu ülkenin çocukları da zihnen işgal altında demektir.
Mankurtlaştırıcı, epistemik köleler yetiştiren, ülkenin tarihine, kültürüne, medeniyetine yabancılaştıran ve zamanla düşman yapan bir eğitim sistemi millî olamaz. Çok büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız! Önce çocuklarımızı zihnen ve de kendi ellerimizle epistemik köleler hâline getiriyoruz, sonra bu çocukların ülkeyi terketmelerinden şikâyet etmeye kalkışıyoruz.
Çocukların, genç kuşakların suçu yok. Suçlu biziz, hepimiz. Devlet, hükümet ve aileler!
Türkiye dünyada fiilen işgal edilmeyen, sömürgeleştirilmeyen tek ülkedir ama zihnen işgal edilen, sömürgeleştirilen, içeriden ele geçirilen sonra da celladına âşık edilen tek ülkedir yine, diye bangır bangır bağırıyorum yıllardır!
MİLLÎ EĞİTİM, MİLLÎ GÜVENLİK MESELESİNE NASIL DÖNÜŞTÜ?
Türkiye’de çocuklarımızı Batı kültürünün epistemik kölelerine dönüştüren sömürgeci eğitim sistemi, mankurtlaştırıcı bir medya rejimi, metamorfoza uğratıcı bir kültür ve sanat rejimi hâkim!
Bu ne demektir peki?
Bu ülkede alarm zillerinin çalması demektir. Burada yeri gelmişken şunu söylemek isterim: Bendeniz bu meseleleri yeni yazan biri değilim; yazı hayatına atıldığım yaklaşık 35 yıldan bu yana sürekli olarak bu meseleleri bu şekilde yazan bir yazarım.
Özgüvenini yitiren, Batı’ya karşı aşağılık kompleksiyle yaklaşan nesiller yetiştiren sığ, yüzeysel ve ezberci bir eğitim, kültür ve medya rejimiyle bu ülke uçuruma sürükleniyor sadece! Göremiyor musunuz hâlâ?
Ahmet Hamdi Tanpınar, yaşanan yüzyıllık Batılılaşma serüvenini “kültürel inkâr” olarak tarif etmişti. Bendeniz de şunu söylüyorum: Bütün kültürel inkâr girişimleri, kültürel intiharla sonuçlanır.
Şu an bu türden tehlikeli bir sürecin eşiğinden geçiyoruz. Batılı emperyalistler tarafından fiilen işgal edilemeyen Türkiye, kültürüne, değerlerine, medeniyet dinamiklerine yabancılaşan nesiller yetiştirerek zihnen işgal ediliyor!
Eğitim, kültür ve medya, bir millî güvenlik meselesine dönüşmüştür artık!
YUSUF TEKİN’E SAHİP ÇIKMAK ZORUNDAYIZ!
Hal böyleyken, Millî Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin pek çok bakımdan elbette tartışılacak bir Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli hazırladı diye, Türkiye’nin medeniyet birikimiyle, tarihiyle, kültürüyle kavgalı celladına âşık epistemik kölelere dönüşen bazı militan çevreler tarafından topa tutuluyor! Yusuf Tekin ve ekibi Türkiye›nin en güzel millî eğitim ekibi aslında.
Bu söylediklerim yapılan yanlışlıkları gözardı etmemizi gerektirmez. Açık lise’nin kaldırılması bu ülkenin İslâmî geleceği açısından çok tehlikeli oldu. Bu yanlıştan bir an önce dönülmeli.
Öğretmen atamaları için savaşmalı bakanlık! Öğretmenlere sahip çıkmalı, sosyal ve ekonomik statülerini hekimlerle aynı seviyeye getirmeli. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz en önemli insanlar öğretmenlerimiz!
Sorun vahim: Bütün tartışılacak yanlarına rağmen bizim medeniyet değerlerimizi çocuklarımıza öğretmeye kalkıştığı için bakan Yusuf Tekin’in militan çevreler tarafından topa tutulması, karakter suikastına maruz kalması kabul edilemez!
Buna sessiz kalınamaz. Yusuf Tekin’e sahip çıkmak zorundayız!
EĞİTİM, BİR MEDENİYET MESELESİDİR!
Bendeniz eğitim sisteminin topyekûn bizim medeniyet dinamiklerimiz çerçevesinde silbaştan yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı Fransızlar, İngilizler, Ruslar, Çinliler, Almanlar gibi. Aynen onlar gibi bizim medeniyet dinamiklerimizden beslenmeden sığ, yüzeysel, ezberci epistemik köleler yetiştiren bu sömürgeci eğitim sistemiyle hem kendi kültürümüzü hem de dünyayı iyi tanıyan parlak kuşaklar yetiştiremeyeceğimizi artık bütün çıplaklığıyla görüyor olmalıyız.
Dünyadaki başarılı eğitim sistemlerine sahip ülkelerin, pergel metaforunu harekete geçirdikleri için başarılı olduklarını söylemek bile gereksiz.
Özetle… Eğitim bir medeniyet meselesidir. Ama Türkiye’de bizim medeniyet dinamiklerimizi dinamitleme meselesine dönüştürülmüştür tam iki asırdır!
Oysa şunu iyi bileceksiniz: Her toplum kendi eğitim sistemini kendi medeniyet dinamikleri üzerine inşa eder. Ama Türkiye hâriç, nedense?!
Kültürüne, değerlerine, medeniyet dinamiklerine yabancı hatta düşman olarak yetiştirilen kuşaklar ülkeyi terketmek için can atıyorlar! Onların suçu değil bu! Bizim suçumuz! Ailelerin, devletin, hükümetin suçu!
Bu ülkenin medeniyet birikimi ve ruhu ile savaşan kesimler, ilk fırsatta ülkeyi terketmekte sakınca görmeyen ve Amerika’da, Londra’da vs evleri olan yönünü, yörüngesini, kimliğini, aidiyet bilincini yitirmiş celladına âşık kesimler, ülkenin değerlerine, medeniyet birikimine sahip çıkan Millî Eğitim Bakanı’nı topa tutan mankurtlaşmış kesimler, neyazık ki!
Oysa burası Türkiye! Müslüman bir ülke!
Burası halkının ezici çoğunluğu, neredeyse bütünü Müslüman olan bir ülke. Müslüman olmayanlara hayat hakkı tanıyan tek ve en sofistike bir arada yaşama modeli geliştiren evrensel bir medeniyetin çocukları olan benzersiz bir ülke.
ZİHNÎ İŞGAL VE UMUT IŞIĞI
Özetle ve sarsıcı bir dille toparlamak gerekirse…
Eğitim sistemi çöktü.
Üniversiteler işgal altında.
Tarihimizin en kötü dönemini yaşıyor eğitimimiz!
Çocuklarımızı kaybediyoruz!
Çocuklarımızı kaybetmemiz, ülkenin geleceğinin tehlikeye düşmesi demektir.
İşimizi gücümüzü bırakıp çocuklarımıza nasıl sahip çıkarız, onları zihnî işgalden, epistemik kölelere dönüşmekten nasıl kurtarabiliriz diye kafa yormak zorundayız. Ben 40 yıldır kafa yoruyorum. Sadece kafa yormakla kalmıyorum, ülkenin geleceğinde kilit rol oynayacak yeni Gazâlî’leri, Râzî’leri, Sinan’ları, Itrî’leri, İbn Haldun’ları, İbn Arabî’leri yetiştirecek bir kök hücre ekimi çalışması yapıyorum, çocuklarımızı hem kurda kuşa yem etmemek hem de geleceğimizi inşa edecek özgüvene ve tevazuya, ruha, derde ve ahlâk’a aynı anda sahip olacak, Türkiye’nin umudu olacak parlak bir öncü kuşak yetiştirmek için gece gündüz demeden çırpınıp duruyorum.
Hamdolsun sonuç da almaya başladık. Bu ülkenin ve çocuklarımızın sahipsiz olmadığını ispatladık.
Parasız, pulsuz, mekânsız ve imkânsız, sadece samimiyet, istikamet ve liyakat ile nasıl devrim yapılabileceğini hem dünyayı ve dünya medeniyetlerini hem İslâm’ı ve İslâm medeniyetini pergel metaforu ekseninde çok iyi tanıyacak ve dünyaya söz söyleyecek bir gelecek inşa edecek bir öncü kuşağın nasıl yetiştirilebileceğini gösterdik. Ben rahat ölebilirim artık. Vazifemi yaptım, formülün ne olduğunu, çalışmanın nasıl yapılabileceğini gösterdim ve parlak, öncü bir neslin tohumlarını ektim. Ben rahat ölebilirim artık. Hamdolsun Rabbime.
Vesselâm.
.Alman ruhu ve üç Alman aklı: İkisi ölü, üçüncüsü öldürücü!
Yusuf Kaplan
7/07/2024 Pazar
Almanlar, Avrupa tarihi boyunca, Avrupa’nın, hem kurucusu hem de yıkıcısı olarak öne çıkan milleti ya da aktörü. Hegel’in dilini kullanmak gerekirse, “Cermenler”, aslında, “Almanlar” derken kastettiğim. Cermenler, kısmen İngilizleri, Hollandalıları da kapsar.
Alman ruhu, Cermen ruhudur. Cermen ruhu da Avrupa’nın aynı anda hem kurucu hem de yıkıcı kaynağı: Avrupa’nın diyalektik gücü -hatta silahı da diyebilirsiniz siz buna. “Silah” metaforu çok güçlü olsa da, hakikati iyi ifade ediyor: Avrupa’nın bu çifte hakikatini: Çıkmaz sokağını ve çıkış yolu olarak başvurduğu metodu.
Savaşlarla kuruluyor Avrupa, küresel ölçekli sonuçları olan büyük savaşlarla ve büyük âfetlerle. Büyük cihan savaşlarıyla da yıkılıyor. Son cihan savaşlarından sonra toparlanamadı, aklını yitirdiği için belki de.
Belki de’si fazla.
Öyle.
ALMANYA, SİYONİSTLERİN ÖNÜNDE NEDEN DİZ ÇÖKÜYOR?
Almanların akıllarını yitirdiklerine dair yeni bir haber var önümde:
İngilizlerin küresel elitler üzerinde son derece etkili gazetesi The Financial Times, Almanya ile ilgili oldukça düşündürücü bir haberi öne çıkarmış: Buna göre, Alman hükümeti, Alman vatandaşı olma süresini Almanya’da 5 yıl yaşama şartı getirerek kısaltmış (İngiltere›ye uyarlamış sanki! Brexit’e mi girdi yoksa Almanya!). Şaka bir yana ama Alman vatandaşı olacak kişilerin işini biraz daha zorlaştırmış ve Alman vatandaşlığına girecek kişilere “İsrail’in varlığını tanıma” şartını getirmiş!
Nedir bu?
Bence, akıl tutulmasıdır.
Almanların Yahudilerin kölesi olduğunun bir kez daha ispatlanması.
Almanya bağımsız mı şimdi?
Almanya’nın bağımsız olduğunu kim söyleyebilir -hele de son bir asırdır Almanların yaşadıkları ya da Almanlara yaşatılan trajedilere bakarak söyleyecek olursak…?
Almanya, Siyonistlerin önünde diz çökmüş bir devlet!
Bu kadar net!
ALMAN RUHU’NUN KURUCU İKİ AKLI
Modern düşünceyi kuranlar Almanlardır. Kant, her şeyin anasıdır. Hegel de babası Avrupa’da.
Dahası, Kant / Bach çağlarında, Almanya’da iki müzik enstrümanı çalmasını bilmeyene bir tahtası eksik gözüyle bakılıyordu. Müzik duygusu, estetik duyarlık o kadar yaygın ve gelişmişti yani.
Alman ruhunun iki güçlü kurucu aklı vardı: Felsefî akıl ve sanatsal akıl. Bu iki akıl, sadece Almanya’yı değil, modern Avrupa’yı kuran iki temel sütun: Felsefede Kant ve Hegel; sanatta Bach, Beethoven ve Wagner, Alman ruhunun da, modern Avrupa’nın da kurucu iki aklının ayrıksı kuleleri.
İki dünya savaşıyla birlikte Almanların çok güçlü olan felsefî aklı ile sanatsal aklı’nı bitirdiler.
Kim bitirdi?
Rahmetli Teoman Duralı Hoca’nın yerinde tanımlamasıyla “İngiliz-Yahudi uygarlığı.”
Almanlar, biyolojik varlıklarını sürdürebilmek için İngiliz-Yahudi uygarlığının kapitalizmi inşa eden maddeci, ruhsuz aklını benimsemek zorunda bırakıldılar. Almanlar, ayakta durabilmek için güçlü bir ekonomik akıl geliştirdiler. Kapitalizmi dirilttiler ama kapitalizm Alman ruhunu öldürdü! Alman ruhunun ölmesi Avrupa’nın canlı cenazeye dönüşmesi demekti.
Demek ki, “ortada kaldırılacak bir cenaze var!” diye boşuna haykırmamıştı Nietzsche!
EKONOMİK AKIL, ÖZGÜRLEŞTİRMEZ; KÖLELEŞTİRİR.
Ekonomik aklın gelişmesi, insanın ekonomiye odaklanması, kaçınılmaz olarak insanın düşünme ve duyma melekelerinin ve istidatlarının gerilemesine yol açacaktı.
Ekonomik akıl, kapitalizmi doğuran akıldır. Kapitalizmi doğuran, insanı ve ruhunu öldüren zavallı akıl. Barbar, tahakkümcü, yağmacı, tecavüzcü, katliamcı, soykırımcı bir akıldır kapitalist ekonomik akıl. İnsanı tarihte ilk defa eserinin esiri yapan emperyalist ruh işte burada gizli!
Ekonomik akıl, materyalizmin zaferi, mânâ’nın ve maneviyatın yenilmesi, geri çekilmesidir.
Ekonomik akıl, madde’ye odaklanır, insanı ekonominin kapanına kıstırır, çıkarı öne çıkarır. İnsanı devre dışı bırakır, maddenin kölesi yapar.
Nedir bu?
Elbette ki, ontolojik şiddettir.
Hem varlığın düzeninin bozulması hem de varlığın anlamının anlamsızlaşmasıdır. Ya da tek bir kavramla ifade etmek gerekirse, varlığın anlam düzeninin yerle bir olmasıdır.
Dünyaya insanın değil maddenin hâkim olmasıdır.
İnsanın barbarlaşmasının temelleri böyle böyle atıldı işte.
Başka medeniyetlere “barbar bunlar!” diye saldıranlar, aslında kendilerinin barbar olduklarını önce gizlemiş, sonra da ispat etmiş oldular bu şekilde.
Almanlar yeniden ayağa kalkamadığı sürece, Avrupa yeniden ayağa kalkamaz. Almanya’ya ruhunu kazandıran ve modern Avrupa’yı kuran iki kurucu Alman aklı, ölü kaldığı sürece, Avrupa toparlanamaz kolay kolay.
Alman hükümetinin yeni vatandaşlık yasası, “asil” Alman ruhunun nasıl köle Alman ruhuna dönüştüğünün acıklı bir göstergesi yalnızca!
İşi topa, popa getirmeden tamamladım yazıyı.
Vesselâm.
.NATO, belasını bulacak: NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti!
Yusuf Kaplan
12/07/2024 Cuma
NATO, 75 yaşına girdi. 75. yaş toplantısının Washington’da yapılmış olması oldukça anlamlı ve mânidâr!
Neden peki?
Bunun nedenleri üzerinde kafa yormakta yarar var.
“İNSAN HAKLARI” SÖYLEMİ, AHLÂKSIZLIĞIN VE TÜKENMİŞLİĞİN ÖTEKİ ADI
Gazze soykırımında İsrail terör devletini kınamak yerine destekledi bütün dünyanın lordları, küresel sistemin ağababaları! Küresel sistemin başağababası ABD devleti, bütün kurumlarıyla, İsrail’in yanında olduğunu gösterdi. Bütün o ayartıcı, içi boş “insan hakları, özgürlükler ve demokrasi” söylemlerine rağmen.
Yaşayan cins düşünürlerden Alain Badiou’nun Ahlâk başlıklı küçük ama nefis bir kitabı vardır. Kitapta ahlâksızlığı anlatır Badiou: “İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler” söyleminin Batı uygarlığının geldiği noktada ürettiği hegemonyayı meşrûlaştırmak için son derece ahlâksızca yöntemlerle kullanılan ayartıcı, sahte bir söylem olduğunu tartışır sarsıcı bir dille.
“İnsan hakları, özgürlükler ve demokrasi” söyleminin küresel sistemin zorbalığını maskelemek için başvurduğu ahlâksız bir yöntem olduğunu gösterir.
75. YIL NATO TOPLANTISI NEDEN BRÜKSEL’DE DEĞİL DE WASHINGTON’DA YAPILDI?
NATO’nun tarihî toplantısını Brüksel’de değil de Washington’da yapması pek çok bakımdan anlamlıdır ve üzerinde kafa yorulmayı hak eder: Öncelikli olarak, bu, ABD’nin, Yahudilerin kurduğu ve / veya güttüğü en önemli imparatorluk olduğunu, küresel sistemin merkez beyninin bir yarısını Yahudiler’in oluşturduğunu gözler önüne serer. Diğer yarısı ise İngiliz aklının kontrolündedir.
Dahası, toplantının Gazze’deki Yahudi soykırımına rağmen inadına soykırımcı İsrail’i en çok destekleyen, bütün gücünü seferber ederek destek veren Yahudi’lerin gizli devleti ABD’nin başkenti Washington’da yapılması ve dünyanın vicdanını yok sayan, ayaklar altına alan Gazze’de 40 bin civarında kadın, çocuk ve yaşlının naklen, canlı canlı, dünyanın gözü önünde katledildiği bir insanlık suçunun gündeme bile alınıp da kınanmaması, bu soykırımın nasıl durdurulabileceği konusunda tek kelime edilmemesi, Gazze konusunun göz göre göre gözardı edilmesi NATO için, Batı ittifakı için, Batı uygarlığı için tarihe geçen kapkara bir lekedir. Bu kara leke yeri ve zamanı geldiğinde suratlarına çarpılacaktır.
NATO’nun tarihî toplantısının Brüksel’de değil de Washington’da yapılmasının bir diğer sebebi, NATO’nun Yahudi-İngiliz ittifakının zirveye ulaştığı bir kurum olmasıdır. En önemli, en etkili küresel kurumların başında gelen bir kurum olması bu örgütün. Sorun, küresel sitemde yaşanan temel problem, küresel sistemin kimin kontrolünde olduğu sorunudur. Gazze soykırımının gerisinde de, Ukrayna üzerinden Üçüncü Dünya Savaşı söylemlerinin dünyanın gündemine zoraki olarak girdirilmesinde de küresel sistemdeki Yahudi-İngiliz iktidar savaşı yatıyor.
KÜRESEL SİSTEM, YAHUDİ-İNGİLİZ İTTİFAKI VE İSLÂM’IN DİRENİŞİ
Küresel sistem, Yahudi-İngiliz ittifakı olarak sürüyor İngiliz imparatorluğunun (fiilen olmasa bile) resmen tarihe karışmasından bu yana. İngilizler, ABD’deki Yahudi hegemonyasını kabul etmek zorunda kaldılar iki dünya savaşından sonra tattıkları ağır küresel yenilgilerden sonra.
Ama çekilmediler İngilizler bizim gibi. Alttan alta geliyorlar... Özellikle Müslüman coğrafyanın ciğerini bilen, (o yüzden ciğerini söken) aşağılık adamlar İngilizler olduğu için küresel sistem varlığını Müslüman coğrafyanın (özellikle de bu coğrafyanın tarihî olarak tabiî başı, lideri, önderi olan Türkiye’nin) küresel sisteme boyun eğmeyen, direnen, yeni bir sistem kurma potansiyeline, tarihî tecrübesine, medeniyet birikimine ve derin öfkesine sahip olan tek coğrafya olduğunu bilerek dünyanın kaderini bu coğrafya üzerinde oynadıkları asırlık oyunlarla belirlemeye çalışıyorlar.
İngilizler, çekilmediler. Bölgeyi dizayn etmeye devam ediyorlar! Yahudiler paranoyak oldukları için bağırıp çağırıyorlar, öfkelerini gizlemiyorlar ama İngilizler ise sakin, sinsi ve sabırlı oldukları için kalıcı, sinsi ve uzun vadeli planları Yahudiler değil İngilizler geliştiriyorlar!
İslâm’ın gelişinin nasıl durdurulabileceğini en iyi İngilizler biliyor!
Küresel Batı hegemonyasının önündeki engelin Çin veya Hindistan ya da Japonya değil İslâm olduğunu, İslâm’ın hâlâ canlı ve diri olduğunu destansı Gazze direnişinin açıkça ispatladığını en iyi İngilizler görüyor! İslâm’ın uzun vadede nasıl dize getirilmesi gerektiğini, İslâm’sız Türklük, İslâmsız Kürtlük, İslâmsız Araplık ve İslâmsız İslâm gibi projeleri adım adım nasıl hayata geçirebileceklerini en iyi İngilizler biliyor!
İslâm dünyasının halkları hızla sekülerleştirilecek, hazperestlik çukuruna sürüklenecek, böylelikle İslâm’ın direnişçi ruhu yok edilecek, İslâm dünyasının yeni çıbanbaşı İran’ın önü alabildiğine açılacak, Şiî yayılmacılığı ve terörü, İslâm dünyasına kan kusturacak şekilde büyütülecek… Bütün bu projelerin gerisinde en az iki asırdır İslâm’la her alanda savaşan İngilizler var.
GAZZE’DE BATILILAR KENDİ İPLERİNİ ÇEKİYORLAR!
NATO, gerçekten “özgürlük, demokrasi ve özgürlükler” ilkeleri üzerinde yükselen bir kurum olsaydı, tek gündemle toplanırdı: Gazze! Gazze’deki soykırım!
Batı ülkelerinin ve küresel sisteme çeki düzen veren kurumlarının Gazze’deki soykırımı bırakınız durdurmak için bir adım atmalarını, aksine, İsrail terörünü ve katliamını sonuna kadar desteklenmeleri Batı uygarlığı’nın kendi ipini çekmesi anlamına gelir.
Tarihî NATO toplantısının Brüksel’de değil de Washington’da yapılması, hem İngilizlerin Avrupa’ya (özellikle de Almanya ve Fransa’ya) darbe vurmaları hem de Yahudilerin dünyaya “bu dünyanın ve küresel kurumların borazanı biziz!” diyerek meydan okumaları anlamına gelir.
Nedir bu peki?
Dünyayı, ilk bakışta, büyük bir felâketin eşiğine götürecek tohumların ekilmesi demektir bu elbette ki: Avrupa bilinçaltı büyük darbe yediği için Avrupa (temelde Almanya) bunun intikamını hem İngilizlerden hem de Yahudilerden alacaktır zamanla.
Ayrıca Yahudilerin Gazze’de soykırım yapmaları ve hükmettikleri NATO gibi küresel kurumlarda da bu soykırımı ağızlarına bile almamaları bütün insanlığın bilinçaltını patlatacak ve vicdanını delik deşil edecek bir gizli / psikolojik bir saldırıdır; ve bu gizli / psikolojik saldırının bedeli özelde Yahudiler genelde Batı uygarlığı ve zorba hegemonyası için çok ağır olacak.
En büyük haydut NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiği bir toplantı oldu Washington’daki 75. yıl toplantısı!
.Zihnî işgal meyvesini verdi: Sosyolojik ve kültürel yıkım kontrolden çıktı!
Yusuf Kaplan
14/07/2024 Pazar
esubai131377762 ve 29 kişi beğendi2 yorum yazıldı
15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye'nin içindeki şebekelerin dışarıdaki şer güçler tarafından gözümüzün içine baka baka kullanılmasıyla gerçekleştirilen bir girişimdi!
FETÖ, sadece devleti ele geçirmeye çalışan bir ihanet şebekesi değildi. Meseleye “paralel devlet” kavramlaştırmasıyla yaklaşanlar, meselenin gerçek boyutlarını ve sonuçlarını okumayadılar! Okuyamazlardı; çünkü belli bir entelektüel birikim, çap gerektiren bir şeydi bu. İlaveten de bütün mazlumları ayağa kaldıracak bir tarihî misyonu adım adım, aşama aşama hayata ve harekete geçirecek medeniyet çapında büyük iddiaların, rüyaların adamı olmak şarttı.
KEMALİST DERİN DEVLETLE KURULAN İTTİFAK!
Paralel devlet tehlikesinden ziyade FETÖ'de somutlaşan, İslâm'ın dönüştürülmesi projesiydi bu: Bir grubun istihbarat örgütleri ve şer güçler tarafından iktidar / güç vaadiyle ayartılması ve kullanılması projesiydi bu. Sadece FETÖ değil, bazı diğer küresel güçler tarafından icat edilen ve kullanılan diğer örgütlerle İslâm'ın dönüştürülmesi ve tarihî bir yürüyüşe soyunmasının önünün kesilmesi projesiydi bu: Bu projenin adı İslâm'ın protestanlaştırılması'ydı.
FETÖ sorunu, paralel devlet sorunundan daha ürpertici bir sorundu: “Paralel din” sorunuydu. Türkiye'de her fırsatta İslâm'da reform yapılması gerektiğini söyleyen sarsak ve sığ seküler entelijansiyanın kaba saba bir şekilde söylediği şeyi FETÖ hayata geçirecek bir örgüt olarak kurulmuştu. Bu seküler / Kemalist entelijansiyanın ne kadar sığ, ne kadar çapsız olduğunu FETÖ'yü anlamamasından da anlayabilmek mümkün: FETÖ, paralel din projesiyle, dini hayattan uzaklaştırmak demek olan İslâm'ın protestanlaştırılması projesinin bayraktarlığını yapıyordu.
İslâm'ın protestanlaştırılması, Ilımlı İslâm projesiydi aynı zamanda. Ve İslâm'ı hayattan uzaklaştırmayı, sekülerleştirmeyi, ruhunu yok ederek bireysel bir inanç meselesine dönüştürmeyi hedefleyen bir proje. Kemalist / laik entelşjansiyanın çapsızlığını buradan anlayabilirsiniz: Tam onların istedikleri şeydi bu FETÖ projesi. Derin devlet, o yüzden FETÖ'yle birlikte hareket etti. FETÖ'nün önünü açtı alabildiğine: Akparti ile FETÖ arasında (FETÖ'nün gerçek yüzü ortaya çıkmadan önce bu örgüt arasında) kurulan ittifak, Akparti ile kurulan bir ittifak değildi. Derin Kemalist sistemle kurulan ittifaktı. Akparti de Kemalist sistemle ittifak yapmıştı, FETÖ de.
Ortada bir Akparti-FETÖ ittifakından ziyade, FETÖ'nün de, Akparti'nin de benim Kemalist sistem dediğim derin devletle kurdukları ittifak vardı.
KEMALİZM GÜLENİZM'E CAN VERDİ, GÜLENİZM DE 15 DARBE GİRİŞİMİYLE KEMALİZM'E KAN VERDİ
Arada çok önemli bir fark vardı henüz görülemeyen: Kemalist derin devlet, 1960'lı yıllardan itibaren FETÖ'nün önünü açmış, FETÖ'ye can vermiş, FETÖ'nün protestanize edilmiş İslâm anlayışını topluma yayması kararlaştırılmıştı.
O yüzden başından itibaren Kemalizm Gülenizme can verdi, 15 Temmuz'dan sonra da Gülenizm Kemalizm'e kan verdi: Bütün İslâmî cemaatlerin hedef tahtasına yatırılmasının önünü açtı.
O yüzden Tayyip Bey'in, daha işin başında FETÖ elebaşısı ile yaptığı görüşmeden sonra asansörde yanındaki arkadaşlarına “önce bunları temizlememiz lazım” dediği rivayet edilir; bu artık bilinen bir şeydir.
FETÖ ile Akparti ittifakı derin devlet tarafından dayatılan bir ittifaktı, diyorum.
Akparti'nin derin devletle ittifakı ise, mecburen yapmak zorunda olduğunu düşünüyırdu Akparti bu ittifakı. Yoksa ülke yönetimini İslâmî kesimlere vermeyeceklerdi; Erbakan Hoca'ya bir yıl bile tahammül edemedi sistemin ağababaları! 28 Şubat darbesiyle adım adım uzaklaştırdılar hükümetten!
Şunu demek istiyorum: Derin devlet, FETÖ ile birlikte çalışıyordu zaten; elbette ki gizli / örtük bir şekilde. O yüzden önünü alabildiğine açtılar FETÖ'nün. O yüzden Akparti'yi FETÖ ile örtük ittifaka zorladılar.
Burada Akparti'nin yanlışlarını örtbas ettiğim vehmedilebilir! Benim işim değil bu. Akparti, başından itibaren bir kadro hareketi olarak başlamadı yolculuğuna. Bunun faturasını ödüyoruz zaten. O yüzden FETÖ gibi oluşumların insan sermayesine elinin mahkûm olduğunu düşünüyordu ayrıca.
İKİ KUŞAK “ZEHİRLENDİ” VE YOK EDİLDİ!
FETÖ, İslâmî-muhâfazakâr kisvesiyle iki kuşağı zehirledi ve yok etti. FETÖ'nün değil de Türkiye’deki diğer İslâmî oluşumların önü açılsaydı ya da İslâmî oluşumlar Türkiye'nin sosyolojisini İslâmî bir yörüngeye oturtacak çaplı, uzun soluklu ve kalıcı bir fikir, sanat ve kültür atılımı geliştirebilmiş olsalardı, 1980'ler ve 2000'lerin kuşakları kaybedilmezdi.
Oysa nerdeyse bu yarım asırlık süreç ülkenin İslâmî geleceğinin düşünce, kültür ve sanatta adım adım inşa edildiği bir süreçti aynı zamanda. FETÖ işte bu köklü, sağlam, Batı'yı da çok iyi bilen İslâmî genç kuşakları iğfal etti, bu yönelimi hadım etti.
Bunun sonuçları ürpertici oldu: Şu an İslâmî dertleri, idealleri, rüyaları olmayan, küresel popüler kültürün de her şeyi tarumar eden etkisiyle hedonizmin, kariyerizmin ve narsisizimin kölesi olan yitik kuşaklar geliyor…
Burada bu genç kuşakları suçlamıyorum. Çok saçma olur bu. Zehir gibi çocuklar bu kuşaklar. Devleti, hükümeti ve ailelerini suçluyorum.
Türkiye gençliğini, dolayısıyla geleceğini hedonizme, kariyerizme ve narsisizme kurban veriyor: Bu, en fazla iki kuşaklık zaman dilimi içinde celladımıza / Batılılara âşık edilerek bu ülkeyi emperyalistlere peşkeş çekeceğimiz anlamına gelir -Allah muhafaza!
İslâmî idealleri, rüyaları ve iddiaları olmayan kuşaklar, önce bu ülkeyi hızla terkedecekler sonra da emperyalistlere peşkeş çekecekler!
Sömürgeci eğitim sistemi, mankurtlaştırıcı medya rejimi, metamorfoza uğratıcı kültür ve sanat dünyası ile celladına âşık edilen tasmalı çekirgelere dönüştürülen kuşaklar, fiilen işgal edilemeyen bu ülkenin zihnen işgal edildiğini ve ülkenin büyük bir sosyolojik ve kültürel yıkımın eşiğine sürüklendiğini gösteriyor.
Yarınki yazıda kaldığımız yerden devam edeceğiz bu hayatî meseleye...
Vesselâm.
.Zihnî işgal meyvesini verdi: Sosyolojik ve kültürel yıkım kontrolden çıktı! (2)
Yusuf Kaplan
15/07/2024 Pazartesi
Bugün 15 Temmuz darbe girişiminin 8. sene-i devriyesi: FETÖ ihanet şebekesi, küresel sistemin kuklalığını yaparak Türkiye›de darbe yapmaya kalkıştı.
15 Temmuz darbe girişimi, derin devlet’le derin millet’in küresel sistemin lordları üzerinden karşı karşıya getirilmesi teşebbüsüydü. Derin devlet dediğim şey, küresel sistemin çıkarlarını teminat altına almakla ve Türkiye’nin yeniden İslâmî bir yörüngeye oturmasını ve yeni bir medeniyet iddiasıyla donanmaya kalkışmasını önlemekle görevli isimsiz ve cisimsiz ama gücünü her zaman hissettiren bir aygıttır. Ülkeye iki asırdır kökü dışarıda bu derin devlet hükmediyor.
DERİN DEVLET’LE DERİN MİLLET’İN MÜCADELESİ…
Türkiye’nin iki asırlık modern/leşme tarihi, derin devlet’le derin millet’in iktidar mücadelesi tarihidir. Derin devlet, bizim devletimiz değildir; bize emperyalistler (özellikle İngilizler ve Yahudiler) tarafından dayatılan devlet aygıtı ile bu dayatma aygıtı devre dışı bırakmaya çalışan milleti, milletin duyarlıklarını ve çıkarlarını öne çıkaran derin millet arasında yaşanıyor bu iktidar mücadelesi.
Derin devlet dediğimiz, emperyalistlerin adamları devşirmeler ve devşirmelerin devşirmeleri Batıcı güç odakları.
Derin millet ise. Osmanlı’nın son döneminde imparatorluğu kurtarma savaşı veren padişah, padişahın etrafında halkalanan bir avuç fedayan-ı padişah ve halife ile padişahı sonuna kadar destekleyen halk. Evet, padişah, elinden alınan devletin hakikî sahibi derin milleti temsil yör eder Tanzimat’tan itibaren. Derin millet, İslâm milleti demektir aslında. Selçuklu’da da, Osmanlı’da da böyle idrak edilmiştir bu. O yüzden Selçuklu da, Osmanlı da devleti, Devlet-i Âliye olarak adlandırmıştı. Osmanlı, ilâveten devleti, Devlet-i Âliye-yi Osmaniye-yi Muhammediye olarak tarif ediyordu bizzat Hz. Peygamber’e nisbet ediyordu kendisini.
TANZİMAT'LA BAŞLAYAN YIKIM SÜRÜYOR BÜTÜN HIZIYLA…
En büyük yıkım, Tanzimat’la yaşandı bu topraklarda: Kendimizden şüphe etmeye başladık.
Ardından Meşrutiyet’le ve Cumhuriyet’le bu süreç, kendimizi inkâr’a dönüştü.
Bugün gelinen noktada, tam anlamıyla intiharın eşiğine sürükleniyor bu ülke, sosyolojik, kültürel ve zihnî olarak.
Dünya tarihinde kendi kendini inkâr ederek varolan, ayağa kalkan ikinci toplum yok.
Her zaman söylediğim gibi: Dünyada Batılılar tarafından sömürgeleştirilmeyen tek ülke biziz. Dünyada kendi kendini sömürgeleştiren tek ülke de biziz yine.
Bu toplum yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ilk kez: İstiklal Savaşı verirken bir ruhu vardı, imanı, kendine olan güveni vardı bu toplumun. Şu an istiklal savaşı versek, savaşacak adam bulmakta zorlanırız inanmış küçük bir kesim dışında. Ülkesi için, inançları için savaşacak, canını feda edecek insan sayısı çok azaldı. Şehadetten bahsedince kuduran insanlar mı savaşacak bu ülkenin bağımsızlığını ve geleceğini koruyabilmek için?
Toplumun sosyolojisi yerle bir oldu: Aile çöktü. Nafaka denen son derece haksızca uygulanan bir zulüm makinası var. Kadınlar, başkalarıyla ilişki kurduklarını gören ve isyan eden kocalarına cehennem hayatı yaşatıyorlar. Yasalar, kocayı kaldırıp atıyor evden köpek gibi!
Elbette kadına şiddete şiddetle karşı çıkalım. Elbette tecavüzlere şiddetle karşı çıkalım. Ama aileyi ne pahasına olursa olsun koruyalım, yıkmayalım. Aile çökerse toplum çöker. Toplum çökerse, ülke gider elden.
Bütün bunlar AB uyum yasaları çerçevesinde yapılıyor…
Başınıza çalınsın AB uyum yasaları!
Allah belasını versin AB’sinin de, ABD’sinin de.
Bizim başta aile olmak üzere, değerler, ahlâk, kadının gerçek değeri, çocuklara, kimsesizlere şefkat, merhamet gibi konularda Batılılardan alacağımız hiçbir şey yok!
Başlarına çalınsın hepsi de! Gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz!
İnsan türünü koruyamayan, tabiatı delik deşik eden, Gazze’de olduğu gibi çocukları, kadınları, mazlumları, katleden, katledilmesine ses çıkarmayan
Batılı barbarlardan değerler, haklar ve adalet adına öğreneceğimiz hiçbir şey yok!
Batı ahlâken çökmüştür ve bunun faturasını ödetiyor bütün mazlumlara!
Ama bunun faturası çok ağır olacak Batılılara! Çok ağır!
Karanlık bir leke olarak geçecek Batı uygarlığının ürettiği ruhsuz, barbar ve haksız hegemonya tarihe! Karanlık Çağlar olarak kaydedilecek, lanetle anılacak.
“İKTİDARKEN” İNTİHAR ETMEK…
Gelelim bize… Eğitim sistemimiz tam anlamıyla sömürgeci bir eğitim sistemi. Bizim değerlimizi, kültürümüzü, inançlarımızı eksene alan bir eğitim sistemi değil. Batılı değerleri, Batı’yı kutsayan sömürgeci, dogmatik, ezberci, sığ, paganist bir eğitim sistemi.
Bu eğitim sistemiyle bir yere gidemeyiz biz çocuklarımızı kendi ellerimizle ülkemize, değerlerimize, tarihimize düşman etmekten ve intiharın eşiğine sürüklemekten başka!
15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesinden sonra Türkiye’nin değerleri, inanç sistemi, tarihi, cemaatleri çok büyük bir saldırıyla ve yıkımla karşı karşıya kaldı.
İslâmî ilkeler, oluşumlar büyük darbe aldı. İslâmî oluşumların suçu öncelikle kendilerinde aramaları gerekiyor: Müslümanlar iktidar oldular ama haram helal ölçülerine riayet etmediler, hırsızlık, yolsuzluk, kibir tavan yaptı. Cemaatler, tarikatlar Ankara’da ihale peşinde koşturuyorlar hâlâ!
Nedir bu? İslâmî kesimlerin iktidardayken intiharıdır. İktidarla imtihanı ve bu imtihanı kaybetmeleri.
Aile yapısı çok büyük darbe aldı biraz önce de değindiğim gibi.
Sosyal doku çok büyük sarsıntı geçiriyor.
Genç kuşaklar celladına âşık edildiler, gözlerini cellatlarına diktiler, ülkeyi kurda kuşa yem etmeye çoktan teşneler! Gençleri suçlamayalım. Suçlu bizleriz. Devlet, hükümet ve aileler!
Anne kavramı da, baba kavramı da yerle bir oldu. Baba figürü çöp oldu.
Çocuklar, ruhunu yitiren anne figürünü de, çöpe dönüşen baba figürünü de rol model olarak görmüyorlar artık! Ailede hayâ, edep, saygı, şefkat, merhamet gibi kavramlar yok artık.
Türkiye, fiilen işgal edilmedi ama zihnen işgal altında! Üniversitelerimiz, epistemik köleler yetiştiriyor. Orta dereceli okullarımız mankurtlaştırılmış, derdi, davası, iddiası, rüyası, hayali olmayan hedonizmin, kariyerizmin ve egoizmin kölesi “gönüllü köleler” yetiştiriyor.
Nedir bütün bunlar?
Yok oluşumuzun ürpertici işaretleri elbette ki.
Bu gidişatı durdurmazsak bu toplumun ve ülkenin yok oluşunu, kurda kuşa yem oluşunu durduramayız.
Ama durduracağız inşallah. İslâm’ı da, dünyayı da çok iyi tanıyan, ufku sınır tanımayan, her alanda önümüzü açacak öncü işlere imza atacak öncü kuşaklar, inanmış ve adanmış şafak yağmurları geliyor…
Hamdolsun.
Vesselâm.
.Trump’a suikast, Yahudi gücünün tahtını sallayacak süreci tetikledi…
Yusuf Kaplan
19/07/2024 Cuma
ı
ABD’deki seçim kampanyaları bütün hızıyla sürüyor… Hollywood filmlerini aratmayacak bir gerilim, bir melodram havasıyla… Bu melodram, zaman zaman trajik bir boyut kazanabiliyor... Daha sonra komediye dönüşecek… Bundan hiç şüpheniz olmasın.
ABD eski başkanı Trump, yeniden başkanlığa adaylığını koydu. Hakkında sayısız yolsuzluk davası açıldı ama Trump, davaların hiçbirine aldırış etmeden başkanlık için savaşıyor… Yeniden başkan olmak için…
YIRTICI REKABET, ÂMENTÜSÜ VAHŞÎ KAPİTALİZMİN…
Ama Amerika’da hayat kapitalizm üzerinden örgütlendiği için hayatın dinamosu rekabet, yarış, husûmet… Bazen gerçek, bazen sahte ama simülatif de olsa “yırtıcı rekabet” âmentüsü vahşî Amerikan kapitalizminin… İç savaşa, suikastlara dönüşecek kadar en güçlü âmentülerinden biri ABD’nin.
Batı uygarlığı çatışmaya dayanan bir uygarlık: Tanrı ile insanın, iç ile dış’ın, ben ile öteki’nin, siyah ile beyazın çatışması… Batı uygarlığı çatışmadan besleniyor diyebiliriz. Hatta “kandan besleniyor” da diyebiliriz ve bu aslâ abartılı, indirgemeci bir cümle olmaz.
Sömürgecilik tarihine bakın… Emperyalizm tarihine bakın… İtalyan şehir devletlerinden itibaren palazlanmaya başlayan kapitalizmin tetikleyicisi merkantilist ekonomiye, para vurarak para kazanmaya başlayan kapitalist / haydutça bir sömürü makinasının nasıl ruhsuzca bir dünyanın / uygarlığın inşasına yol açtığını inceleyin…
Merkantilist ekonomi, yerini zamanla gerçek kapitalizme devredecek 19. yüzyılın sanayi devrimleriyle birlikte. Kapitalizm sömürü düzeni demek. İnsanın insanı sömürmesi, insanın tabiatı sömürmesi ve semirmesi, ruhsuzlaşması, insanî özelliklerini yitirmesi…
HÜMANİZM HEM İNSAN ARAYIŞI HEM DE İNSANIN TANRILAŞTIRILMASI SAPMASI
Hümanizmin ön-kapitalizmin kaynağı İtalyan şehir devletlerinden bütün Avrupa’ya yayılması tesadüfî değil. İnsanın şefkat, vicdan ve merhamet arayışıdır hümanizm Batı’da. İnsanın olmadığının ilanıdır. İnsan arayışıdır. İnsanın ve insanî özelliklerinin buharlaştığının haykırılması.
Hümanizm hem insan arayışı hem de insanın tanrılaştırılması çabası… Batı, ifrat ve tefritlerle ayakta duruyor. Batı uygarlığının dinamosu bu: Batı’yı vareden bu dinamik, zamanla Batı’yı yok eden dinamit’e dönüşecek kaçınılmaz olarak. Batı’yı ve dolayısıyla dünyayı, hayatı cehenneme çevirecek bir yıkım makinasına…
Bunun en çarpıcı örneğini Gazze’de görüyoruz. Dünya Batılıların hâkim oldukları bir dünya. İsteseler anında durdurabilirler bu soykırımı. Ama aşağılık adamlar bunlar! Barbar! Buradan nemalanmak istiyorlar!
KÜRESEL SİSTEMDEKİ İKTİDAR SAVAŞI, ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI'NIN TOHUMLARINI EKİYOR…
Gazze soykırımı ve katliamı aynı zamanda (belki de esas itibariyle) küresel sistem içindeki iktidar mücadelesinin bir deneme tahtası, ne yazık ki.
Küresel sisteme bir asırdır Yahudiler hâkim. İsrail’i kuran Yahudilerden değil, en büyük Yahudi gücü ve tarihteki en güçlü Yahudi devleti olan ABD’yi işgal eden, ABD’nin derin devletine, müesses nizamına hâkim olan, medyasından ekonomisine, silah endüstrisinden Silikon Vadisi’ne, Hollywood’undan akademyasına ve gizli servilerine kadar ABD’nin bütün kurumlarına hükmeden, çeki düzen veren Yahudilerden söz ediyorum.
Küresel sistemde sistem-içi bir iktidar savaşı yaşanıyor. Eğer bir üçüncü dünya savaşı çıkarsa, buradan çıkacak… Yani, Yahudiler ABD’deki hâkimiyetlerini yitirdiklerine kesinkes hükmederlerse dünyayı kan gölüne çevirecekler…
ABD seçimlerine ve dünyanın gidişâtına ilişkin medyamızda ve akademyamızda yapılan yorumlar son derece sığ, ilkel ve düşündürücü.
TRUMP, YAHUDİ GÜCÜ’YLE SAVAŞIYOR…
Trump, küreselcilerle savaşıyor ABD’de. İyi de, küreselciler kim? Dünyaya kan kusturan Yahudi gücü. Dünyayı parmağında oynatan Yahudi aklı. Yapılan yorumlarda, Trump’ın “önce Amerika!” sloganıyla, ABD’nin ilgisini dışarıdan içeriye çevireceğini, bunun dünyayı sakinleştirecek bir durum olacağını söylüyor herkes, bütün uzmanlar, gazeteciler ve akademisyenler.
Oysa tam tersi bir durum söz konusu olacak: Trump’ın “Önce Amerika!” sloganı, ABD’deki Yahudi hegemonyasına son vermeyi amaçlıyor. Ama Yahudi gücü her bakımdan ele geçirmiş durumda Amerika’yı! Nasıl son verecek Trump, Yahudi gücüne? Yahudilere, özellikle Amerika dışındaki Yahudilere, münhasıran da İsrail’e özel ilgi göstererek... ABD’deki Yahudi gücünü arkadan dolanıp tuş edecek Trump!
Yahudilerin vatanı yoktur. Sömürdükleri ve semirdikleri her yer vatandır onlar için. Bugün Amerika, yarın Çin. Trump ABD’den Yahudi gücünü defetmedikleri sürece ABD’nin aslâ bağımsız olamayacağından o kadar emin ki!
Trump’a suikast düzenlenmesi, ABD’deki Yahudi hegemonyasını sona erdirecek yolculuğun başlangıcı ve tetikleyicisi işlevi görecek… Trump’ı yeniden ABD başkanlığına taşıyacak düğmeye basılmış oldu Trump’a düzenlenen suikastla…
Suikast’ı Trump mı tezgâhladı? Onu, bilemem. Bildiğim tek şey, Amerikan derin devletinin Yahudi gücünün prangalarını ancak Trump’ın kırabileceğine hükmetmiş olması. Amerika’daki derin devletin Yahudilerin kontrolündeki küreselci kanadının değil, Amerika’yı kuran Amerikancı kanadının düğmeye basmasından bahsediyorum burada. İki Amerika’dan ve iki Amerika’nın iktidar savaşından söz ediyorum özellikle.
Özetle… Trump’ın yeniden ABD Başkanı seçilmesi, dünyanın kan gölüne çevrilmesini tetikleyecektir. Çünkü Amerika’ya hâkim olan Yahudi gücünün önce Amerika’yı, sonra da dünyayı yakmaktan, kan gölüne çevirmekten çekinmeyeceğini düşünüyorum. Dünyanın başına bela bunlar! İki dünya savaşını Amerika’ya hâkim olmak, Amerika’ya hâkim olarak dünyaya hâkim olmak için tezgâhlayanlar bunlar. Osmanlı’yı, önlerindeki en büyük takoz olacak yegane küresel güç olarak gördükleri Osmanlı’yı İngilizlerle el ele vererek çökertenler de bu aşağılık ruhsuz makinalaşmış Yahudi sömürgen ve semirgenler!
Bu mesele, dünyanın nereye gittiğini anlayabilmemizi sağlayacak bir zihin ve yol haritası çıkarmamıza imkân tanıyacak hayatî bir mesele olduğu için üzerinde kafa patlatmaya, bildik ezberleri yıkmaya devam edeceğiz…
Vesselâm.
.Siber Kıyamet” denemesi, Türk ekonomisinin istiklali meselesi ve PALEZ’in gelişi…
Yusuf Kaplan
21/07/2024 Pazar
esubai131377762 ve 35 kişi beğendi4 yorum yazıldı
Dün bütün dünya bir kıyamet senaryosu denemesine sahne oldu adeta: Başta havaalanları olmak üzere, bazı bankalar, özel şirketler ve devlet daireleri siber saldırıya uğradı ve sistemleri çöktü.
DÜNYA, BİR “SİBER KIYAMET” DENEMESİ Mİ YAŞADI?
Havaalan-larında uçaklarına binmeyi bekleyen yolcular, kelimenin tam anlamıyla birdenbire “havalarını aldılar”. Çünkü neredeyse bütün büyük havaalanlarında yaşanan bu sıkıntı, yolcuların perişan olmasına yol açtı.
Küçük havaalanları görece biraz daha az etkilendiler ya da hiç etkilenmediler bu siber saldırı’dan. İstanbul Havalimanı 84 seferi iptal ettiği, sonradan bunların çoğunu geç de olsa uyguladı ve THY bütün yolcuları teker teker arayarak uçuşlarının saatlerini haber verdi yolculara. Türk Hava Yolları, teknik olarak bu tür saldırılara karşı önceden çok iyi önlemler aldığı için gelen büyük saldırıyı göğsünde göğüsledi ve teknik altyapısını yeniden işler hâle getirmeyi başardı.
Oysa sağlam teknolojinin en önde gelen ülkesi Almanya’nın Berlin Havaalanı çöktü. Londra’da ve belli başlı Batı başkentlerindeki havaalanları da kıyamet provasını yaşadı!
Bu arada Sabiha Gökçen siber saldırıya uğramadı ya da hiç etkilenmedi ve Havaalanı’nda hiçbir sefer iptal edilmedi.
Bütün bu sistemleri işleten Bill Gates’in Microsoft şirketine bağlı Growstrike şirketi, bu siber saldırının sorumlusuydu ve şirket borsada % 18 değer kaybetmiş bir günde! Bu, şirketin iflası anlamına gelir! Tabii Growstrike çökerken, başka şirketler semirdi yine bir günde!
Kapitalizm vahşî canavar çünkü: Darwinizm’in en acımasız şekilde işlediği alan, insanî olan ne varsa hepsini hayatımızdan çekip alan bu karteller, tekeller, kapitalist sistemin dişlileri son derece büyük ağababaları, küçük olan işletmelere aslâ hayat hakkı tanımayan haydutlar!
“Dünya siber kıyamet denemesi mi yaşadı? Siber kıyamet kapıda mı?” gibi sorular etrafında bu önemli meseleyi yarınki yazımda mercek altına inceleyeceğim.
TÜRK EKONOMİSİ BAĞIMSIZLIĞINA KAVUŞMADAN TÜRKİYE BAĞIMSIZLIĞINA KAVUŞAMAZ!
Bendeniz bugünkü yazımda gözardı edilen hayatî bir meselemizi, bir STK’mız üzerinde gündeme getirmek istiyorum.
Ama önce ekonomimiz hakkında bazı önemsediğim tespitler yapmakta yarar görüyorum: Türkiye, son 20 yılda ekonomik hacim bakımından tahmin edilemeyecek kadar büyüdü. Dünyanın ilk 20 ekonomisi arasına girmeyi başardı.
Fakat Türkiye’nin büyüyen ekonomisi, hem ülkenin sosyal yapısının ve kültürel dokusunun delik deşik edilmesine yol açtı; hem de büyüyen, palazlanan, semirenler Anadolu çocukları değil küresel kapitalist sisteme göbeğinden bağlı, Türkiye’nin değil zorba kapitalist sistemin çıkarlarının sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapan bu ülkenin her şeyine yabancı, bu ülkeyi vareden bütün değerleri, tarihî birikimi ve medeniyet ruhunu yerle bir eden ülkenin altını oyan, vatansız, ilkesiz, ülkesiz, sömürgen ve semirgen ekonomik elitler şebekesiydi!
Türkiye’nin ekonomik olarak büyümesi, tam bir ham hayalden ibaret! Büyüyen Türk ekonomisi değil, Türkiye’yi ve Türk ekonomisini kapitalist sistemin kölesi hâline getiren, acımasız küresel kapitalist sisteme peşkeş çeken köle ruhlu ve ülkenin sadece ekonomisini değil, ekonomi üzerinden kültürünü, sanatını, eğitimini, devletin bizâtihî kendisini de kontrol eden Türkiye’nin kanını emen bu ülkenin her şeyine yabancı bir ekonomik elitler ve şirketler şebekesinin ülkeyi teslim alması ve emperyalistlere içeriden teslim etmesidir; yaşanan budur!
Küresel ekonomiye entegre edilmesi demek Türkiye’nin kendi elleriyle intihar etmesi demek. Küresel ekonomiye entegre olmadan küresel ekonomiye mü/dâhil olunabilir mi? Elbette ki olunabilir. Çin otokratik yapısına rağmen bunun bir örneğini sunuyor gibi. Gibi dedim çünkü bütünüyle özgün, kişilikli, karakterli, kapitalist sistemin dışında bir ekonomi modeli geliştirebilmiş değil Çin. Böyle bir derdi de yok, bunu gerçekleştirecek entelektüel derinliğe ve dinamizme de sahip değil. Mustafa Güldağı’nın Derin Çin kitabı bu konuda yazılmış, Çin’in kapitalist sisteme alternatif olacak bir ekonomik model geliştirmesi şöyle dursun, aksine, kapitalist sistem tarafından nasıl köleleştirildiğini çarpıcı bir dille anlatan en zihin açıcı kitapların başında geliyor.
Ezcümle…Çin kendine özgü bazı özellikler taşıyan otokratik bir ekonomik model geliştirse de, bu model kapitalist sistemi yıkacak alternatif bir model değil ne yazık ki.
PALEZ: TÜRK EKONOMİSİNİ DİRİLTECEK BİR KIVILCIM!
Her şeye rağmen Türkiye’de bizim medeniyet dinamiklerimizden ve değerlerimizden yola çıkarak bir ekonomik model ve örgütlenme geliştirmek için çırpınan bazı oluşumlar var. PALEZ bu oluşumlardan biri, belki de en ümit vadedeni.
PALEZ, Palandöken Ekonomi Zirvesi. Erzurumlu işadamlarının bir araya gelerek teşekkül ettirdikleri bir oluşum.
PALEZ’in kurucuları Doğu’lu ama PALEZ üyesi işadamları ülkenin her yanındalar.
PALEZ, Doğu Anadolu’muzun ticarî ve kültürel başşehri Erzurum’da ülkemizin inançlı insanları tarafından kuruldu. Hüseyin Yer, bu çalışmanın hayalleri sınır tanımayan, ülkenin ekonomisinin yabancılaşmış şebekelerden kurtarılması için gece gündüz demeden, alternatif, bize özgürü bir model üzerinde kafa yoran mimarı PALEZ’in. Engin Çelik kardeşim de işleyişin ve oluşumun tanıtımından sorumlu gayretli, dertli, idealist, hayalleri büyük ama sessiz, mütevazı bir cengâver!
PALEZ, Türkiye’nin ekonomisini canlandıracak gerçek anlamda yerli ve millî bir işadamları grubu. Bizim medeniyet değerlerimizi özümseyen, bu değerleri ekonomimize yansıtma mücadelesi veren Anadolu’nun bağrından çıkmış dürüst, temiz, yetenekli iş adamlarımızdan oluşan bir oluşum.
Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan da PALEZ’in onursal üyesi. PALEZ, Anadolu Aslanları olarak adlandırılan iş insanlarını tıpkı Davos’ta olduğu gibi her yıl Erzurum Palandöken’de bir araya getiriyor, ülkemizin, bölgemizin ve dünyanın ekonomik ve siyasî sorunlarını müzakere eden, tartışan güzel bir çalışma yürütüyor. PALEZ’i bu öncü ve cesur çıkışından ötürü tebrik ediyorum ve ülkenin siyaset ve iş dünyasının PALEZ’e hak ettiği değeri vermesini bekliyorum.
Vesselâm
Bugün 176 ziyaretçi (305 klik) kişi burdaydı!
Üçüncü Dünya Savaşı, “İslâm’a Karşı İslâm Savaşı” olarak planlanıyor!
Yusuf Kaplan
2/08/2024 Cuma
Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, yine bize karşı, İslâm’ın küresel sistemi sarsacak ölçüde gelişini durdurmak için çıkacak, çıkarılacak.
“Bize karşı” dedim. Bin yıl önce Ehl-i Sünnet Omurga’yı inşa ederek, Ehl-i Sünnet Omurga üzerinden bin yıl sürecek bir dünya düzeni (nizâm-ı âlem) tesis eden, böylelikle hem İslâm âlemini bir çatı (Ehl-i Sünnet Omurga) altında toplayan, hem de dünyaya adalet, hakkaniyet ve merhamet ilkeleri çerçevesinde nizam ve intizam kazandıran bir gökkubbe’nin yeniden dimdik, capcanlı dirilişine karşı çıkarılacak üçüncü dünya savaşı.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI, ÇİN VEYA RUSYA ÜZERİNDEN ÇIKARILMAYACAK
Çin’in gelişini durdurmaya karşı çıkarılacak deniyor. Bir defa soruları doğru sormasını bilmeliyiz: Çin geliyor mu ki? Çin, kapitalistleşiyor ve kendini inkâr ederek intihara sürükleniyor: Çin yok olmaya geliyor: Kapitalistleşen Çin’in beş bin yıllık Çin medeniyetinin üzerine sünger çektiğini, dolayısıyla intihar ettiğini göremiyorsanız neyi görüyorsunuz peki?
Kendini inkâr eden Çin üzerinden üçüncü dünya savaşı ancak yanlışlıkla çıkar, bir hata kıvılcımıyla, Tayvan meselesini patlatmak gibi bir yanlışlık üzerinden çıkar ama bu da çok çabuk sona erer, lokal bir çatışmaya dönüşür.
Benzer gözlemleri Rusya için de yapabiliriz.
Şangay Beşlisi, alternatif bir dünya düzeni sunmuyor. Amerikan / Yahudi hegemonyasına karşı İngiliz güdümlü bir dünya sunuyor.
Küresel sistemi ve meşrûiyetini sorgulayacak bir sahiciliği, sahici ve köklü temellere ve vaatlere sahip değil Çin.
İslâm dünyası sahip ama.
Gazze, bunu ispatladı.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI YİNE İSLÂM’A KARŞI ÇIKARILACAK…
Gazze direnişi, insanlığın haysiyetini nizam-ı âlem / ümmet fikrine (her şeyin anası / kökü olduğu bilincine sahip hakîkî Müslümanların koruyabileceğimi ve kurtarabileceğini dünya âleme ispat etti.
En zor şartlarda bile insanın haysiyetini sadece Müslümanlar kurtarabilir, dedi Gazze bütün dünyaya.
İnsanlığın haysiyetini koruma fikrine sahip güçlü ve asil bir fikir, insanlığa insanca yaşayacağı bir gelecek vadedebilir.
Modern ve/veya postmodern Batı uygarlığı hümanizm üzerinden kuruldu ama hümanizm bir tanrı arayışıydı, insana insanlığını hatırlayacak bir tanrı arayışı. Fakat bu arayış, sağlam, sahici felsefî temellerden yoksun olduğu için insanın tanrılaşmask çabasına dönüştü ve kendi temellerini dinamitleyecek yıkıcı dinamikler üzerinden kendini varetti.
İnsan tanrılaştırıldı. Tanrılaşan Batılı insan azmanlaştı, dünyayı kan gölüne çevirdi. Batı düzeni kan, gözyaşı, katliam demekti. Müslüman nizam-ı âlemi ise, inşa, ihya, nizam ve intizam yani sulh düzeni.
Müslüman dünya nizamını yeniden tesis etme potansiyeline sadece Osmanlı’nın çocukları sahip’ti. Gazze, Osmanlı’nın bedenen yok olduğunu ama ruhen yaşadığını, dipdiri olduğunu gösterdi dünyaya. Osmanlı adalet, merhamet ve hakkaniyet nizamı ve vaadi demekti. Osmanlı’yı Osmanlı yapan ise, Karahanlılar ve Selçuklu’nun kurduğu Ehl-i Sünnet Omurga’nın konumlandırıcı ve korucuyu gücü olmasıydı.
O yüzden büyük tarihçi Arnold Toynbee, Osmanlı’nın çökertişini Ehl-i Sünnet’in çökertilişi olarak tarif etmişti.
Küresel sistemin sahipleri, Ehl-i Sünnet Omurga’nın en velûd toprağı Osmanlı’nın has çocukları Filistinlilerin insanın haysiyetini koruyan, insanlığa adalet, hakkaniyet ve merhamet ilkeleri çerçevesinde bir ümmet fikri, bir nizam-ı âlem fikri sunan güçlü bir akîde, fikir ve siyaset fikrine dayandığını gördükleri için İslâm dünyasında Ehl-i Sünnet’in kalesi Osmanlı’yı çökerttiler, çocuklarını başsız, sahipsiz bıraktılar ve İslâm dünyasının başına bin yıllık bir çıbanbaşı olarak Şia’yı tarih sahnesine çıkardılar. Önce, son yüzyıla kadar Ehl-i Sünnet Omurga’nın yegâne temsilcisi hilâfetin makarrı Osmanlı’ya saldırdılar, sonunda Osmanlı’yı bedenen de olsa tarihten sildiler.
Önce Osmanlı ile savaşan Haçlı vandalizmi şimdi, geleceği, Ehl-i Sünnetin yerine Şia’yı öne çıkararak, Şia’nın bütün İslâm dünyasına yerleşmesini sağlayarak üçüncü dünya savaşını İslâm’a karşı İslâm üzerinden hayata geçirmek istiyorlar.
Doğrusu, İslâm dünyasında yaşanan gelişmelere bu perspektiften bakmak ve İran’ın neden bu kadar öne çıkartıldığını, önünün alabildiğine açıldığını, sürekli olarak hem mağdur durumuna düşürüldüğünü hem de mağdur duruma düşürülen Filistin başta olmak üzere başka Müslüman coğrafyaların hâmisi konumuna yerleştirildiğini göremediğimiz sürece hem dünyada yaşanan gelişmeleri kavrayamayız hem de benim yaptığım okunmaların mezehbî okumalar olduğu yanılgısına düşmekten ve beni mezhepçilik yapıyor diye yaftalamaktan kurtulamayız.
Filistin hadisesini İran’ın güya sahiplenmesi, İran’ın Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Körfez ülkeleri ve Yemen’e yerleştirmesi, hep İslâm’a karşı İslâm Savaşı stratejisinin bir uzantısıdır. Filistinli mazlumların lideri, güzel adam, mazlum Müslüman İsmail Haniye’nin Tahran’da suikasta kurban gitmesi aslâ tesadüfi bir hadise değil. Lübnan Hizbullah’ının lideri Nasrallah’a “Tahran’a gelme, seni koruyamayız” diyen İran yönetiminin Nasrallah’tan bin kez daha korumasız olan Heniye’yi Tahran’a davet etmesi, Heniye’nin esrarengiz bir şekilde şehit edilmesi hâdisesi söylediklerimi doğruluyor.
MEZHEPÇİLİK YAPMIYORUM, İRAN TEHLİKESİNE DİKKAT ÇEKEN BİR TARİH FELSEFESİ YAPIYORUM
Ben İran tehlikesine dikkat çekerken mezhepçilik yapmıyorum, güçlü olduğunu düşündüğüm bir tarih felsefesi yapıyorum ve düşünme melekeleri dumura uğrayan Müslümanları Müslümanca düşünme çabasına davet ediyorum.
Bendeniz, mezhep çatışması üzerinden bizi birbirimize düşüreceklerini, İran’ın önünün o yüzden bu kadar açıldığını söylüyorum. İran, İslâm’ı değil Pers emperyalizmini düşünerek hareket ediyor. Eğer öyle olmasaydı son yirmi yılda bölgeye yerleştirilmez ve sadece Suriye’de yarım milyon Sünnî Müslümanı hunharca ve zevkle katletmeye kalkışmazdı.
Özetle… Üçüncü dünya savaşını İslâm-içi bir savaşa dönüştürüp, İslâm’ın tarih yapan gücünü, Ehl-i Sünnet Omurga’yı tarihten silerek, Filistin’de görüldüğü üzere barbar, vahşî düzenlerinin önlerindeki en büyük tehdidi yok edebileceklerini ve böylelikle bir taşla iki kuş vurarak, çöken Batı uygarlığının biz birbirimizle boğuşurken sıyrılıp dünya üzerindeki hegemonyasını sürdürmeyi başaracak bir imkâna kavuşacağını görelim, diyorum.
Ben mezhep çatışmasını savunacak adam mıyım? Olacak iş değil.
Aksine İran’ın küresel sistem tarafından Ehl-i Sünnet’i çökertmek için maşa olarak kullanıldığını görüyor ve şımartıladıkça şımartılan, İsrail’le ve Batılı güçlerle gizli işbirliği yapan, danışıklı dövüş oynayan İran’ın derhal durdurulması gerektiğini söylüyorum.
İran durdurulamazsa, İslâm dünyasının içerden kan gölüne dönüştürülmesi projesi de engellenemez. Ve İslâm dünyasının sahici, sağlam Ehl-i Sünnet temeller üzerinden yeniden ayağa kalkması ve zorba küresel sistemin sona erdirilmesi asla mümkün olamaz. Çin de, İran da küresel sistemin gönüllü köleleri ve maşaları çünkü.
Bu yazıyı -özür dileyerek- dikkatle okuyup üzerinde derinlemesine düşünmenizi istirham ediyorum.
Vesselâm.
.Üçüncü Dünya Savaşı, “İslâm’a Karşı İslâm Savaşı” olarak planlanıyor… (2)
Yusuf Kaplan
4/08/2024 Pazar
Arnold Toynbee, Osmanlı’nın tarihten çekilmesini Ehl-i Sünnetin çökertilmesi olarak tarif eder. Bölgenin haritaları jeo-stratejik öncelikler üzerinden değil, teopolotik öncelikler üzerinden çiziliyor.
O yüzden Birinci Dünya Savaşı’nı bizi / İslâm’ı durdurmak için çıkardılar. Allah İkinci Dünya Savaşı’nı başlarına belâ etti. Üçüncü Dünya Savaşı’nı da bizim gelişimizi durdurmak için çıkaracaklar…
İRAN, KÜRESEL SİSTEMİN MAŞASI
Asıl “Büyük Oyun” şimdi başlıyor:
İsrail-İran gizli ittifakı Ortadoğu’yu kana bulayacak…
Bunun ilk ürpertici işaretleri son iki gündür yaşanıyor: Önce İsrail, Beyrut’u bombaladı. Sonra da bugün #Hamas lideri İsmail Heniyye, Tahran’da düzenlenen bir suikast sonucu şehit edildi.
İran, Hamas liderini koruyamayacak kadar âciz bir devlet mi?
Aslâ!
İran varlığını İsrail’e borçlu.
İsrail de varlığını İran’a.
Bin yıl önceki büyük oyun aynen sahneleniyor: Biz, bütün Müslümanlar bir taraftan Moğol, diğer taraftan Haçlı sürüleriyle boğuşurken Şia, bizimle savaşmıştı!
İnanılır gibi değil ama bugün yaşanan gerçek de aynen bu: ABD, İngiltere, Rusya ve Avrupa İslâm dünyasını kan gölüne çevirirken, İran hem Batılılara hiçbir zarar vermeden Batılılarla savaşıyormuş gibi yapıyor ama hem de İslâm dünyasına dönüyor “vahdet” diyor ama vahşetin en alasını yapıyor: Sadece Suriye’de yarım milyon Sünnî Müslüman’ı katletti.
İran her zaman İslâm dünyasının çıbanbaşı olmuştur. Dün, Şam’a, Kahire’ye, Kuzey Afrika’ya, Türk dünyasına yerleşmişti hem fiilen hem zihnen / akîdevî olarak.
İşte tam bu sırada Selahaddin tarih sahnesine çıktı: Bir yandan Haçlılarla boğuştu, Haçlıları Kudüs’ten defetti, diğer yandan da biz Haçlı ve Moğollarla ölüm-kalım savaşı verirken bizimle savaşan Şiileri ta Tunus’a kadar kovalamak zorunda kalmıştı.
Selahaddin’in yaptığı ilk iş, Şia akidesi üzerine kurulan El-Ezher’i silbaştan Sünnîleştirmek olmuştu. Ancak akîdevî birlik sağlanınca siyasî dirlik sağlanmış, bin yıl sürecek kalıcı bir barış, huzur ve kardeşlik ortamı tesis edilmişti.
İran, emperyalistlerin maşası burada. Bir yandan kendisini mağdur konumuna düşürerek diğer yandan da uzaktan kumanda ettiği örgütler üzerinden Müslümanların hâmisi rolünü oynamaya çalışarak İslâm dünyasının lideri ve kaderini belirleyecek yegâne ülkesi konumuna yükseltilmeye çalışılıyor. Filistin meselesini İran, Pers emperyalizmi ve Şiî yayılmacılığı projesini hayata geçirmek için tepe tepe kullanıyor!
İsrail’le danışıklı dövüş oynuyor: “İsrail’e gel, gel, diyor. İsrail de geliyor ve Şia’yı hem mağdur konuma hem de Müslümanların hâmisi konumuna sokacak eylemler yapıp çekiliyor.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI, TEO-POLİTİK STRATEJİLER ÜZERİNDEN VE TÜRKİYE’Yİ DURDURMAK, BİTİRMEK İÇİN HAZIRLANIYOR…
İran, Gazze olayından sonra inanılmaz bir şekilde güçlendi ve bölgeye yerleştirildi. Hedef Türkiye’nin önünün kesilmesi. ABD-İsrail-İngiltere güdümlü PKK devletinin kurdurulması ve Türkiye’nin kuşatılması, zamanla kendi içine hapsedilmesi ve parçalanmanın eşiğine sürüklenecek bir etnik husûmet duvarının örülmesi Türkiye’ye karşı ve Türkiye’yi karıştıracak…
Üçüncü Dünya Savaşı, İslâm dünyası üzerinde sahnelenecek yine. Ana hedef Türkiye. Müslümanların ve mazlumların gerçek hâmisi, emperyalistlerin korkulu rüyası Müslüman Türkiye’nin daha gelmeden durdurulması, doğmadan boğdurulması.
Türkiye, dünyanın ruhu, mazlumların umudu, zorbaların kâbusudur. Türkiye, biterse, insanlık biter. Bizden başka insanlığı düşünen yok, insanlık çapında düşünen yok. Biz başından itibaren, Müslümanların liderliğini yapmaya başladığımız zamandan bu yana, sömürgecilik yapmadık, tecavüz yapmadık, soykırım yapmadık: İnsanlığın insanca yaşayacağı dünyayı insanlığa sunacak yegâne tarihî tecrübeye, medeniyet derinliğine ve özgüvene sahip yegâne aktör biziz: Bu ülkenin çocukları: Türkü, Kürdü, Çerkesi, Balkanlısı, Kafkaslısı ile Selçuklu’nun çocuğu Osmanlı’nın çocukları.
Osmanlı bedenen öldü ama ruhen yaşıyor. Yaşananlar, Osmanlı ruhunun yeniden bölgeyi ve dünyayı ayağa kaldıracak şekilde ayağa kalkması korkusu ve Osmanlı’nın dirilip bütün mazlumları toparlama ihtimalinin gerçek olması fobisi!
Birinci Dünya Savaşı’nı bize karşı bizi yok etmek için yaptılar: Osmanlı tarihten çekildi ama İslâm tarihten çekilmedi. Müslümanlar emperyalistlere karşı destansı bir direniş gösterdiler. Bunun en mükemmel ve son örneği Gazze direnişi.
İkinci Dünya Savaşı’nı Allah emperyalistlerin başına bela etti. Üçüncü Dünya Savaşı yine bu coğrafyada ve bize karşı ve bizim gelişimizi durdurmak için planlanıyor.
İRAN TEHLİKESİ’NE DİKKAT ÇEKMEK MEZHEP ÇATIŞMASINI SAVUNMAK DEMEK DEĞİLDİR
Bendeniz İslâm dünyasının toparlanmasının yolunun Türkiye, Mısır ve İran’ın stratejik önceliklerini birleştirmesinden geçtiğini düşünüyorum. İran Batılıların kucağına itilmemeli. Türkiye’nin İran stratejisi akıllıca. Fakat İran, çok ahlâksızca hareket ediyor: Suriye’ye, Irak’a, Lübnan’a, Filistin’e, Körfez’e, Yemen’e yerleşti, daha doğrusu yerleştirildi.
Güçlü bir tarih felsefesi fikrine ve birikimine sahip olursak, buradaki sinsiliği ve büyük oyunu kolaylıkla görebiliriz: İran İslâm Cumhuriyeti kuruldu, İran bölgeye yerleştirildi adım adım... Özellikle de Türkiye’nin kuşatılmasını sağlayacak bölgelere. Şia’nın devlet kurmasına izin verildi, Ehl-i Sünnet’in devlet kurmasına aslâ izin verilmedi.
Türkiye’nin kuşatılması, İslâm dünyasının İran’a boyun eğmesinin yolunu açacaktır sonuna kadar. Batılılar, İran’ın bölgeye yerleşmesini sağladılar, Türkiye’yi kuşatmasına zemin hazırladılar. İsrail güçlendikçe İran da güçleniyor ve bu da İran’ın önünü açıyor ve Türkiye’nin önünü alabildiğine tıkıyor ve Türkiye’yi parçalanmanın eşiğine sürüklüyor sürekli olarak.
Türkiye’nin Batılılaşma ayartısıyla iki asırdır, laiklik prangasıyla bir asırdır elini kolunu bağladılar içimizdeki İrlandalılar marifetiyle ve içeriyi sosyolojik-kültürel-zihnî çatlakların büyüdüğü, kontrolden çıkma tehlikesi taşıdığı, daha da vahimi celladına âşık tasmalı çekirgelerin başımıza ne geldiğini göremeyecekleri epistemik köleleşme ve felçleşme projesine mahkûm ettiler iki asırlık modernleşme sürecinde.
Ezcümle… İran’ın uyarılması ve durdurulması gerekiyor. Ama İran artık nükleer güç olduktan sonra çok zor durdurulacak gibi geliyor bana. Ama Türkiye’nin basîreti İslâm dünyasında mezhep çatışmasını önleyecek, İran’ı da bir yerde durduracak derinliğe sahip gibi görünüyor.
Vesselâm.
.Malazgirt ruhu: Selçuklu ufku ve insanlığın umudu
Yusuf Kaplan
26/08/2024 Pazartesi
Devlet, bugün Malazgirt Zaferi’nin yıldönümü münasebetiyle Ahlat’ta toplanıyor.
Malazgirt Zaferi, bir ordunun bir başka orduya karşı verdiği bir savaşın sonucunda elde edilmiş bir zaferin adı değildir.
Malazgirt Zaferi, bir ruhun adıdır; direniş ve diriliş ruhunun.
Mekke’den süt emen, Medine’den beslenen, Kudüs’te meyve veren hakikat medeniyetinin insanlık çapında bir yürüyüşe soyunmasının başlangıç noktasıdır.
Malazgirt, sadece Türklerin tarihinde dönüm noktası değildir; hem İslâm tarihinde hem de insanlık tarihinde tarihin akışının, yönünün, yörüngesinin belirlendiği bir büyük dönüşümün miladıdır.
O yüzden Malazgirt ruhu, Selçuklu’nun ufku, insanlığın umududur.
ALP ARSLAN: SAMİMÎ BİR MÜSLÜMAN, ASALET VE MERHAMET TİMSALİ BİR SULTAN
Sultan Alp Arslan, 1030 yılında doğdu, 43 yaşında ömrünü doldurdu. Bu kısacık ömrüne hem bu toprakların insanlarının, hem bütün müslümanların hem de insanlığın kaderinin nihâî yönünü belirleyecek bir dünya tarihi haritası sığdırdı.
Sadece dokuz yıl hükümran oldu, dokuz yılda yaptıklarıyla dünya tarihinin alacağı şeklin tohumlarını ekti, yörüngesini belirledi.
Anadolu’dan Balkanlar’a, Kuzey Afrika’dan Yemen’e kadar dalga dalga, sayha sayha yayılacak Hakikat Medeniyeti Çınarı, Sultan Alp Arslan’ın diktiği işte bu dev çınardı.
Böylesi bir çınarı herkes dikemezdi; bu şeref herkese lûtfedilemezdi.
Sultan Alp Arslan, her şeyden önce, samimî, ihlaslı, donanımlı bir müslümandı.
Asalet timsali bir sultandı. Adalet, ahlâk ve merhamet anıtı bir insandı.
Sadece müslüman kaynaklar değil, Süryani, Ermeni, Rum kaynaklar da, Sultan Alp Arslan’ı böyle tasvir ediyorlardı.
Alp Arslan, bu hakikati kendisi de açıkça dile getirmiştir: “Biz, tertemiz, bid’atten uzak müslümanlarız. Allah rızasını kazanmak için kefenimizle yola çıkmış insanlarız. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ bize yardımını esirgememiştir.”
ASKERÎ ORDULAR YETMEZ; FİKİR VE MEFKÛRE ORDULARI ŞART!
Sultan Alp Arslan, İslâm dünyasının yaşadığı fitne-fesadı, darmadağınıklığı, kaosu, yıkımı iliklerine kadar yaşayan, o yüzden yüreği yangın yerine dönen bir müslüman, hedefe kilitlenen bir sultandı.
İslâm dünyasının yaşadığı iç buhranları ve dış sorunları hal yoluna koymayı kafasına koymuştu.
Devâsâ sorunlarla boğuşuyordu İslâm dünyası: Rafızîlik, batınîlik, hâricîlik, mutezililik, şiîlik, haşhaşîlik gibi akımların yol açtığı köklü, sarsıcı akîdevî, fikrî ve siyasî sorunlar, İslâm dünyasının belini büküyordu, toparlanıp ayağa kalkabilmesini önlüyordu.
Selçuklu Devleti, İslâm dünyasının imdadına adeta Hızır gibi yetişmişti.
Tuğrul Bey, Alp Arslan ve Melikşah, İslâm dünyasının makus talihini yenecek, tarihin akışını değiştirecek muazzam ve muazzez bir yolculuk gerçekleştirdiler.
Bu yolculuk, özellikle Alp Arslan’ın bütün kapıları açan Malazgirt Zaferi’nden sonra, sonraki müslüman emirlikleri, beylikleri, sultanlıkları, aynı çifte hedefe kilitleyecekti: Dışardan gelecek saldırıların püskürtülmesi ama bunun için öncelikle içerdeki –altını çizerek yazıyorum– akîdevî, fikrî, siyasî köklü sorunların çözümlenebilmesi.
Alp Arslan, güçlü ordular kurdu. Ama güçlü ordular bu çifte savaşla başa çıkmak için yeterli değildi, bunu
çok iyi biliyordu.
Askerî ordulardan çok daha güçlü, insanlığın umudu olacak köklü bir fikir ve mefkûrenin davasını güdecek, dışardan gelen küffâr saldırılarını püskürtecek, içerdeki buhranlara son verecek akîde, fikir ve siyaset sütunları üzerinden yükselecek ilim, irfan ve hikmet orduları kurulması gerektiğinin farkındaydı büyük sultan.
OMURGA KURULDU, DÜNYA TARİHİN YÖRÜNGESİ OLUŞTURULDU
1067 yılında bir devrime imza attı: Nizamiye Medreseleri’nin temelini attı.
Nureddin Zengi’nin eğitimde başlattığı, Salahaddin Eyyûbî’nin siyasette bambaşka ufuklara taşıdığı yolculuk da böyle bir ruhla gerçekleştirilmişti.
Gerek Selçuklu’nun gerekse Eyyûbîlerin kalkış noktası, İslâm dünyasının makus talihini yenebilmesi için Ehl-i Sünnet Omurga’nın sarsılmaz bir şekilde tesis edilmesiydi.
İşte Malazgirt ruhu, akide, fikir ve siyaset sütunları üzerinden yükseltilen, ilim ve irfan kanatlarıyla hikmet ufuklarına ulaşılan bu Ehl-i Sünnet Omurga’nın gelecek bin yılın hem İslâm tarihini hem de dünya tarihini şekillendirecek kapıları Anadolu’dan açan bir
direniş ve diriliş ruhunun
adı ve miladıdır.
Malazgirt savaşı, askerî ordularla kazanılan bir savaş olduğu için değil, ilim, irfan ve hikmet ordularıyla kazanılan, bin yıllık Ehl-i Sünnet Omurga’yı muhkem bir lopşekilde dikmeyi başaran bir hakikat savaşı olduğu için bir ruh’tur, diriltici ve kanatlandırıcı bir ruh.
EY HAKİKAT YOLCUSU, GÖKKUBBENİ GÖZÜN GİBİ KORU!
Ey hakikat yolcusu!
Osmanlı’nın, bu ruhu tarihten silmek için çökertildiğini, Türkiye’nin de, bu ruha sahip çıkmaya başladığını gösterdiği için çepeçevre kuşatıldığını unutmayacaksın!
Malazgirt ruhu, İslâm dünyasını toparlayan ve tarihin akışını değiştiren Ehl-i Sünnet Omurga çökerse, İslâm dünyasındaki hiç bir farklı akım, mezhep, meşrep de yaşayamaz, gerçeğinin de anlaşılmasını sağlayan ve ispatlayan, kucaklayıcılar ruhtur.
Her zaman olduğu gibi altını çizerek hatırlatma ihtiyacı hissediyorum: Burada mezhebî bir analiz yapmıyorum; İslâm dünyasının bu kadar perperişan bir vaziyete olduğu bu zorlu zamanlarda mezhebî analiz yapamam.
Şunu söylüyorum: Ehl-i Sünnet, gökkubbemizdir. Ve tarih yapma irademizdir. Gökkubbe çökerse, hepimiz altında kalırız, tarih yapma irademiz de yok olur.
Malazgirt ruhu, işte bize bu muazzam gökkubbeyi inşa etti. İslâm’ın kaderini belirledi. Ehl-i senet çökerse, İslâm’ın kaderi alt üst olur.
Bu aziz gökkubeyi ne kadar diri ve dimdik ayakta tutabilirsek, o kadar kendimizden emin bir şekilde bütün farklılıkları zenginlik olarak görebilir, o kadar güçlü bir şekilde yeniden gelebilir ve bir asır içinde tarihin akışını değiştirecek yolculuklara imza atabiliriz bir kez daha Allah’ın lûtfu ve ihsanıyla.
.Çöl büyümesine gül devrimi vaktidir…
Yusuf Kaplan
30/08/2024 Cuma
MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) akademik yaz kampları bütün hızlıyla sürüyor: Entelektüel ve akademik hayatımıza kalite ve seviye, eğitimimize ruh, hayatımıza kardeşlik ruhu kazandırıyor...
Bugün ben aradan çekileceğim ve sizi MTO’muzun en parlak talebelerinden Hayrunnisa Karaman kardeşimin Çorum Kampı izlenimlerini yazdığı şiir gibi akan metniyle başbaşa bırakacağım. Zihin açıcı, dura düşüne, derinlemesine nefes alıcı okumalar…
***
Dedem yıllarca fısıldadı kulağıma, “sen dikenler içinde gül olacaksın!
Güller içindeyse apayrı bir gül.”
“Ahlâkımız, felsefemiz dekadansın (tefessühün, çözülmenin) formlarına dönüştü. Karşı-devrim, sanattır,” diyen Nietzsche’nin sözüne bir nazîre ile MTO’da biz “rağmen devinim toparlanmaktır,” hareketindeyiz.
Durağanlığa rağmen aksiyon, hayattan kopmaya rağmen, hayatlanmak.
Çöl büyüyor ve çöldür büyüten, gül devrimi vaktidir
Gurûb vaktidir ve şafak attıracaktır; gül dönüyor…
Bizim de hasat vakti bellediğimiz MTO akademik yaz kamplarında Çorum’da
Siyaset Düşüncesi / Tarih Tasavvuru kampına duruyoruz.
***
Yollar insanları birler. Rumeysa Çetin kardeşimle beraber bir ekip olduk.
Ankara’da Hacı Bayram’da nefes aldık, sonrasında Çorum’a ulaştık.
Han programı ve ardından MTO’da kökleşmiş ve MTO’ya kök vermiş olan aynı zamanda, tanışma gecemiz oluyor.
İnsan biricik, bunu bildik.
Yüzlerine, g/özlerine baktığımda İstanbul özlemimi tazeleyen insanlar var bu arada.
Gece kıymetle diğer güne gebelenir…
***
Makale sunumları vaktidir.
Bu kamplarda doruklarımıza kadar doyuyoruz. Çoğu zaman da açlığımızı iliklerimize kadar fark ediyoruz. Tazeleniyoruz…
Hem akademik kaliteyi tanıma ve akademinin ruhsuzluğunu “tanımama”, hem ruh doyumunu hem uhuvvet bağlarını yaşama bakımından bir “beşinci mevsim” yaşıyoruz bu anlarda.
(Gürkan Gürarı) kardeşimizden açılımla Makale sunumlarından “bir kısım” aktarıyorum:
“Kutsalın sırrı, yolculuğu kendinde açımlar.”
…
“Din, kendimize zuhur etmemizi sağlar.”
***
Kendi küçüklüğümü iliklerime kadar hissettiğim ve küçüldükçe küçüldüğüm aynı vakitte büyüdükçe büyüdüğüm, âlemi aşan hilkatimle ilimdeki noktayı bulmayan hâlimi bir arada yaşadım.
“Âlem, alemi değiştirir. Onun farklı bir yaşam formuna dönüştürür.” (G.G) Yaşadım, bunu.
“Yıldız doğuracak” kadar..
***
Gecesinde Çorumlu Obası’na gidiyoruz.
Dinliyoruz şiiri…
***
Oba dönüşünde Sümeyra hocamla nefis ve kışkırtıcı bir muhabbetle dönüyoruz, seyirdir bu.
Tatil kelimesidir başımı döndüren.
Arapça ufku gösteren bir dil.
G/öz dilidir. Aklın, dilin kalbi. Öze akıcı.
- عطلة (Tatil) ile “durdurmak تعطيل kelimesi, Arapça’da aynı köke dayanır. Ve (تعطيل) işlemez hale getirmek, ihmal etmek”manalarıyla kâim.
İnanılmaz.
Bizim köleliğini gözlediğimiz “tatil: duraklamak”, yerde debelenenler içindir.
Esfelde koşmak, koşmak! Yorucu bir durumdur, yoğurmaz çünkü.
Yolda “seyreden” ve ufukta süzülen insan için tatil bir aldatmacadır.
Bu tatil bahsi idi. Bir seyir daha:
Yazmasaydı, toprağa düşmezdi insan.
Yazmasaydı toprağı düşünmezdi insan.
Yazmak kalemle değildir yalnız dendi. Nefesle yazılır mesela. Nefesle…
Ne yazıyorsun?
-bilmem, bilmediğimi.
-bilmem bilmediğimi.
***
İskilip’te şimdi şehirde yazılanı okuyacağız.
Atıf Hoca, bir yazıdır toprakta.
Ve güneşin idamı saklıdır zincirleriyle.
***
Şeyh Yavsî Camii’nde halkalandık.
Yusuf Hocamızın sözleriyle yazılan şuydu:
“Zihni inşa etmek mekanı inşa etmekten geçer.
Mekân, ilahi hakikatin hayatlaşması, zamanın soyutlanmasıdır.
-insan, mekânla zikri tutar. Zikrini diri tutar. Unutmaz. Hatırlamaz da. Çünkü hatırlamak unutmakla; tezekkür nisyânla ve nisyândandır-
“Felsefe, hatırlamaktır” der Eflatun. Yaratılışın sırrı nisyan etmemektir.
İsyan, olur.
Unutan unuttuğunu bilmez ama isyan eden farkındadır.
(…)
Şehirde, durun, oturun, dinleyin.
Şehirde nefes alırsanız şehir size nefes verir.
Unutulmayan şey, yaşanandır, solunandır.
Zamanı mekânı, mekânla ve mekânda aşıyorsun.”
Bu son cümlenin zikrinin camide oluşu zihne şimşek davet edicidir.
“Zamanı mekânı, mekânla ve mekânda aşıyorsun.”
***
Cami; toplama, toparlanma, sırra kıyama durma: aşma, öteleri g/özlediğimiz, “rûh’unda bulunduğumuz” mekân ve mekân ötesidir.
***
“Süleymaniye inzivadır, insanı kâmilin zirvesidir.
İnziva, kendimize hâkim olduğumuzu gösterir.”
Tüm bunların yanında -Emine teyzem “yazdı”
“Sarığı için idam edilenleri de gördük, Sarığıyla yatanları da..”
Vesselâm...
Darbelerin anası olacak bir darbenin ayak sesleri!
Yusuf Kaplan
2/09/2024 Pazartesi
Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan bütün askerî okullarımızın mezuniyet törenlerine katılıyor ve orada tarihî konuşmalar yapıyor. Bu yıl da aynı şeyi yaptı, 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla. Bir askerî okulun mezuniyet töreninde yaşanan bir hâdise herkesin tepesini attırdı…Cumhurbaşkanı bir cami açılışı yapıyor ve günlerden cuma.
Teğmenler ne yapıyor? İslâm’ın bayraktarlığını yapmış bir ordunun neferleri olacak teğmenleri, cuma günü açılışı yapılan camiyi tıka basa dolduracaklar diye bekliyor bu Müslüman halk, değil mi?
APOLETLER SÖKÜLECEK!
Ama ne oluyor?
Devletin en tepesinin alarm zillerinin çalmasına yol açacak tehlikeli bir oyun, bir “isyan” veya provokasyon (artık ne derseniz deyin!) izlenimi oluşturan bir kılıç sallama ve ilkel, ‘bay’an, bayağı sloganlar atma gösterisine şahit oluyoruz.
Bu bir tören hazırlığı olabilir mi?
Milletin iradesine, milletin iradesinin en yetkili temsilcisi, seçilmiş cumhurbaşkanı ve başkomutanına karşı birileri mesaj mı veriyor acaba, diye sormak zorundayız.
Ne mesajı, demeyin!
Kuzey Kore ilkelliğini, diktatoryasını anımsatan böyle ilkel tören hazırlığı olamaz!
Bu çağda, bu zamanda, bu saatte?
Birileri darbe îmâsında mı bulunmak istedi, diye sormak en temel hakkımız!
Bu ülke darbe üstüne darbe yedi çünkü!
Her on yılda bir darbe yedi, yiyor?
15 Temmuz aşağılık darbe ve işgal girişiminin üzerinden henüz 10 yıl bile geçmeden böyle bir girişime soyunanlar olabilir mi, diye asla bir saniye bile düşünürsek, bir de bakmışız her şey alt üst olmuş, ülke kaosun, belirsizliğin ve -hatta Allah muahafaza ama- iç savaşın eşiğine sürüklenmiş!
Olmaz demeyin!
Bu ülkede nice olmazlar oldu.
Olmaz olmaz diyemeyiz artık!
Aklımızı başımıza devşireceğiz!
En küçük darbe imâsında bulunan herkesin apoletlerini teker teker sökecek bu devlet!
Asla merhamet etmeyecek.
Yeter artık!
PARANOYA DEĞİL, DARBELERİN ANASI TEZGÂHLANIYOR OLABİLİR!
Birileri habire “paranoya yapmayın!” diye salak salak laf ediyor!
Bakın bendeniz 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminden yaklaşık altı ay önce Ülke TV’de canlı yayında “darbe geliyor, lütfen devlet uyumasın! Millet de duysun, ona göre hareket etsin!” demiştim.
O zaman canlı yayına yağmur gibi tepkiler gelmişti, “paranoyak mı bu adam, felaket tellallığı yapıyor!” şeklinde!
Ben Müslüman bir fikir adamı ve yazarım. Felâket tellallığı nasıl yaparım! Ben darbenin gelişini dış medyayı İngilizlerin The Economist dergisi, Amerika’ya hükmeden Yahudilerin haftalık Time ve Newsweek dergilerini, CFR terör organizasyon şebekesinin iki aylık Foreign Affairs gibi dergilerini ve tabiî New York Times, Washington Post ve İngiliz Financial Times gazetelerini düzenli takip ettiğim için bu etkili kaynaklarda yazılıp çizilenlere bakarak görmüştüm! Sadece bu dergi ve gazetelerde yazılan makale ve yorumlara dayanarak “Türkiye’de darbe yapacak bu alçaklar, içimizdeki Kemalist ve laikçi sloganlar atan NATO bağımlısı adamlarını, askerleri kullanarak” demiştim.
Darbe geldi 15 Temmuz’da
Şimdi 15 Temmuz’dan daha büyük ölçekli, Türkiye’de iç savaş çıkaracak, ülkenin bölünmesine yol açacak, Kemalizm sloganları attırarak darbe yaptıracak dış güçler ve içerideki uzantıları her zamankinden daha aktifler ve Türkiye’yi darbe yapılacak bir ülkeye, iç savaşın ve parçalanmanın eşiğine sürükleyecek büyük ölçekli “darbelerin anası” diye adlandırabileceğim büyük bir felâketin, çıkmaz sokağın eşiğine sürüklemeye çalışacaklar!
Bu kez işin içine Filistin’deki soykırımı da katacaklar! Filistin’i haritadan silmeye çalışacaklar! Mescid-i Aksa’yı yıkmaktan ve yerine Yahudi Tapınağı dikmekten çekinmeyecekler: On yıllardır Mescid-i Aksa’nın altını oydular arkeolojik kazı diye diye!
Suudi Arabistan ve İran burada Türkiye’ye karşı birlikte hareket edecekler: İsrail’in önünü açacaklar!
İsrail kudurdu. Ne yapıp edip bu Arz-ı Mev’ud saplantısını hayata geçirmek istiyor. Hem bu teo-politik stratejisinin hem de genelde İsrail’in önündeki en büyük ve tek engel olarak gördüğü Türkiye’nin cezalandırılması için can atıyor! Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye’nin!
Çok büyük, çok katmanlı ve karmaşık bir felâket tezgâhlanıyor. İç cephe çoktan tahkim edildi. Bütün toplum kesimleri birbirine düşman edildi.
Özgür Özel, Cumhurbaşkanına hakaret eden düşük bir kişiyi yanına, baş köşeye oturttu! Çok çirkin ve tehlikeli bir davranış bu! Özgür Özel, makul bir siyasetçi, etrafındaki ve medyadaki akl-ı selîmden nasibini alamamış provokatör tipli adamlara asla itibar etmemeli. Ve Türkiye’nin eşiğine sürüklendiği felâketi, iç savaş ve parçalanma tezgâhını görmeli ve bu konuda devletle birlikte hareket etmeli, küresel şer şebekelerinin adamlarıyla değil!
Vesselâm.
Bugün 290 ziyaretçi (517 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 292 ziyaretçi (521 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
|
| Bugün 131 ziyaretçi (208 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|