 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Kemalizmin Topyekûn dünyâ görüşü Müslümanlığa zıdd
- İTHÂF-
Siyonist Emperyalizminin bir buçuk asırdır bütün dünyânın gözü önünde icrâ ettiği Filistinli jenosidinin mazlûmlarına…
Yâ Rabbi! Senden, jenosidcilerin cezâlarını Âhirete bırakmamanı, onları bu dünyâda da bütün İnsanlık Âlemine ibret olacak şekilde, adâletle cezâlandırmak için bize idrâk ve imkân vermeni niyâz ediyoruz!
{ “Size ne oluyor ki: ‘- Yâ Rabbi! Ahâlîsi zâlim olan şu beldeden bizi çıkar, bize İndinden bir hâmî (velî) gönder, bize İndinden bir yardımcı (nasîr) gönder!’ diye yakaran âciz (mustaz’af) erkekler, kadınlar, çocuklar için Fîsebîlillâh vuruşmuyorsunuz? (Vemâ leküm lâ tukâtilûne fî sebîlillâhi velmustad’afîne minerricâli vennisâi velvildânillezîne yekûlûne rabbenâ ahricnâ min hâzihilkaryetizzâlimi ehluhâ vec’al lenâ min ledünke veliyyen vec’al lenâ min ledunke nasîrâ.)” (Nisâ Sûresi -4-: 75) (Bolu, 21.3.2025)
MUKADDİME
Mustafa Kemâl’in sahîh âilevî mensûbiyeti hakkındaki ilk tesbîtimiz, 1970’li senelere kadar geriye gidiyor. O zamân, elimizdeki birkaç vesîkayı kendi yakın muhîtimizde 40-50 fotokopi nüshası hâlinde dağıtmıştık. Sonrasında, iz sürmiye devâm ettik ve daha birçok müsbit delîl kıymetini hâiz vesîka keşfettik. Bilhâssa Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi ünvânlı kitabımızdan (Ankara: Kurtuba Yl., Mayıs 2014, 612 s.) îtibâren, son on senelik neşriyâtımızda bu mensûbiyete, birçok yeni vesîka arzederek tekrâr tekrâr işâret ettik. Bunların arasında en mühimleri, Mustafa Kemâl’in Âilesi Dîndâr mıydı? (Yeni Söz, 22.6-5.8.2018, 45 Tefrika) ve Mustafa Kemâl’in Havradaki Resmî Cenâze Âyini (Yeni Söz, 4.8-1.10.2022, 58 Tefrika) ünvânlı araştırmalarımızdır. Bu iki araştırmamızdan “Mustafa Kemâl’in âilesinin dîndârlığı” hakkındaki iddiâları sorgulıyan ilkinde, onun, –gün ışığına çıkan yeni resmî evrâk ve bilgilere istinâden- şeceresini çıkarmış ve bu meyânda babasının, büyük teyzesinin ve anneannesinin mahallelerini dahi tasrîh etmiş idik…
İşbu çalışmamız, mezkûr araştırmalarımızdan bir derleme mâhiyetinde olacak, mâmâfih evvelki vesîka ve bilgileri yenileriyle zenginleştireceğiz. Ayrıca, o araştırmalarımızda mes’ele oldukça dağınık bir şekilde ele alınmışken, şimdi onun üzerinde çok daha sistemli bir şekilde duracak, daha derli toplu, daha tertîbli bir eser meydana getirmiye çalışacağız.
Aşağıdaki çalışma planı, bu maksada muvâfık olarak tasarlanmıştır:
• Mukaddime
• I. Fasıl: Cumhûrî Rejim / Totaliter Rejim Tezâddı
- 1. Alt Fasıl: Hülâsaten Cumhûrî Rejim ve İslâmla Münâsebeti
- 2. Alt Fasıl: “Asrî Demokrasi”nin Felsefesi
1. Müşâhede: Demokrasi Hakkındaki İki Büyük Yanlış
2. Müşâhede: Asrî Demokrasi, Atina Demokrasisine Dayanmaz; Ama Ondan da Alınacak Güzel Dersler Vardır
3. Müşâhede: “Asrî Demokrasi”, İnsanlığın Müşterek Eseridir
4. Müşâhede: “İnsan Hakları” Dâvâsı Masonluğa Mâl Edilemez
(Ocak 2025 İlâvesi: Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti ünvânlı araştırmamızdan)
5. Müşâhede: Asrî Demokrasi, İnsan Hakları Rejimidir
6. Müşâhede: Asrî Demokraside “Hâkimiyet, Kayıdsız, Şartsız Milletin” Değildir
7. Müşâhede: Cumhûrî Nizâmın Têsîsi İçin Elzem Şart: Cumhûrî Felsefenin Halka Mâl Olması
8. Müşâhede: Kâideten Hiç Kimsenin Hiç Kimse Üzerinde Hâkimiyet Hakkı Yoktur
9. Müşâhede: İctimâî Hayâtın Her Sâhasında, Her Kademesinde İstişâre Esâsı
10. Müşâhede: Cumhûrî Nizâmın Sıfır Noktası: Cumhûrî Esâsiye
11. Müşâhede: Türkiye’de Cumhûrî Bir Esâsiye İçin Birkaç Nîrengi Noktası
12. Müşâhede: Cumhûrî Siyâset, Makyavelist Siyâsetin Zıddıdır
13. Müşâhede: Kur’ân-ı Kerîm, bize Hak̆îkat̃ Ehli olmayı emrediyor
14. Müşâhede: Cumhûrî Nizâm, İnsan Haklarına, İnsan Hakları da Allâh Ak̆îdesine İstinâd Eder
15. Müşâhede: Cumhûrî Nizâm, Hem Cihânşümûl Sulhün Elzem Şartı, Hem de Tesâmühün Sınırıdır
- İki İbretâmîz Misâl
a) Kemalist Totaliter Zihniyeti
b) Şiî Totaliter Zihniyeti
- 3. Alt Fasıl: Totaliter Rejim / Totaliter Şahısperestlik (Lenin, Stalin ve Mao’ya Tapınış)
- 4. Alt Fasıl: Kur’ânî Hükûmet Şekli: Cumhûrî Hükûmet
1. Bahis: Rivâyetci Müslümanlık / Dirâyetci Müslümanlık Tefrîkı
2. Bahis: İstişârî Hükûmet
3. Bahis: Kulun Teşrî Salâhiyeti (Cumhûrî Teşrî)
4. Bahis: Hz. Peygamber’in Cumhûrî Esâsiyesi
• II. Fasıl: Kemalist Totaliter Rejimin “Ebedî Şef”ine Tapınış
(Resmî Ricâlden ve Muharrirlerden Misâller)
- 1. Alt Fasıl: Kendine Bakışı
- 2. Alt Fasıl: Kemalist Rejimin Muhtelif Temsîlcilerinin Tapınış Beyânları
- 3. Alt Fasıl: Ona Her Şey Mübâh!
- 4. Alt Fasıl: Günümüzden Nümûneler
• III. Fasıl: Mustafa Kemâl’in Uydurma Şecereleri
• IV. Fasıl: Uydurma Şecerelerin Kendisi Tarafından Reddi
• V. Fasıl: Sabataî Profili
• VI. Fasıl: Âilesi, Âile Yapısı
• VII. Fasıl: Hakîkî Akîdesi, Hayât Tarzı (Kemalizm / Müslümanlık Tezâddı)
• VIII. Fasıl: Masonluğu, İhtilâlciliği
• IX. Fasıl: Selânik’in Şehir Yapısı
• X. Fasıl: Selânik’deki Evin İfşââtı
• XI. Fasıl: Yahûdi Menbâlarına Nazaran Mensûbiyeti
• XII. Fasıl: Hakîkî Mensûbiyetini Gün Işığına Çıkaran Muhtelif Delîller
• XIII. Fasıl: Netîce
Bu plandaki “Cumhûrî Rejim / Totaliter Rejim Tezâddı”, “Kemalist Totaliter Rejimin ‘Ebedî Şef’ine Tapınış” gibi Fasıllar (I ve II), ilk bakışta, üzerinde durduğumuz mes’eleyle alâkadâr görülmiyebilir. Hâlbuki bu mevzûlar da, Mustafa Kemâl’in hakîkî fikriyât, şahsıyet ve mensûbiyetini, ayrıca Türkiye’de bir asırdır hüküm süren Kemalist Rejimin hakîkî mâhiyetini kavramak için elzemdir.
Mustafa Kemâl ve bütün Kemalist kadro, Pâdişâhlığı l̃ağvederek onun yerine Cumhûriyet Rejimini têsîs ettikleri iddiâsındaydılar. Ayrıca, bu rejimin başı olan Mustafa Kemâl, resmen “Cumhûr Reîsi” ünvânıyle anılıyordu. Mütehakkim Zümre, bir asırdır bu propagandasına devâm ediyor ve bütün nesiller (bilhâssa Maârif vâsıtasıyle) onun tarafından bu peşîn hükümlerle yetiştirildiği için bugün de bir îmân hâlinde hemen her vatandaşın ağzından aynı iddiâlar duyuluyor. Öyleyse sahîh “Cumhûriyet, Cumhûrî Nizâm veyâ Demokrasi”nin, kezâ onun zıddı olan “Totalitarizm”in ve bunların İslâmla alâkasının ne olduğunun tafsîl edilmesine büyük ihtiyâc vardır. Bu mefhûmlar, birbiriyle mukâyeseli olarak ve misâller zikrederek (ki misâl olarak, husûsen Lenin, Stalin ve Mao üzerinde duracağız) enine boyuna îzâh edildiği zamân, Mustafa Kemâl’in hakîkî fikriyâtı, şahsıyeti ve mensûbiyeti daha iyi anlaşılmış olacaktır. Kezâ, Materyalizm - Garbcilik - Şahısperestlik sacayağı üzerine kurulu Kemalizmin, topyekûn dünyâ görüşü, esâs akîdeleri îtibâriyle olduğu gibi, siyâsî-hukûkî-ictimâî nizâm noktainazarından dahi Müslümanlığa ne kadar zıdd bir telakkînin temsîlcisi olduğu vâkıası da…
Zâten, Kemalizmi, onun alternatifine işâret etmeden tenkîd etmek de, eksik bir çalışma olurdu. Hâlbuki bizim müddeâmız (thèse), Kemalist Totaliter İdeolojinin alternatifinin Dirâyetci Müslümanlık ve Kemalist Totaliter Rejimin alternatifinin de Cumhûrî Nizâm olduğudur.
Bu bakımdan, bu mevzûlar üzerinde duran I. ve II. Fasılların bir hayli geniş tutulmuş olması yadırganmamalıdır…
Dîğer araştırmalarımız gibi bu araştırmamıza, hattâ bunların da ötesinde bütün hayâtımıza rehber olan, istikâmet veren düstûr şudur:
Dâimâ Hakîkate tâlib ve tâbi olmak ve Hakîkat uğrunda mücâdele etmek!
Kezâ, bu anlayışın bir îcâbı, bir lâzımesi olarak:
Hakîkatten başka tabumuz yoktur!
Hakîkat ise, birinci derecede, Tecrübî İlimle (la science expérimentale), dîğer tâbirle, Müşâhede ve Tecrübe Usûlüyle (la méthode d’observation et d’expérimentation), ikinci derecede, onun tesbît ve verileri üzerinde yükselen Felsefî Tefekkürle (la réflexion philosophique), üçüncü derecede, -birinci ve ikinci araştırma usûlleriyle Kur’ân-ı Hakîm’in İlâhî Kitâb olduğu isbât edildikden sonra- Vahye Müstenid Tecrübî İlim Usûlüyle tesbît edilir…
Bir ömür Hakîkat düstûrundan sapmadık ve bütün hassâsiyet ve dikkatimize rağmen, yanıldığımızı anladığımız zamân da hatâmızı ik̆râr etmekden ve tashîhine çalışmaktan imtinâ etmedik. Muhtemeldir ki işbu çalışmamızda dahi, hatâlı tesbît, fikir ve kanâatlerimiz mevcûddur. Bunlar, bize, mukâbil vesîka ve delîllerle isbât edildiği takdîrde, onları alenen kabûl etmiye hazırız… Yeter ki ileri sürülen îtirâzlar, müsbit delîllere istinâd etsinler! “Müsbit delîller”, yânî Tecrübî İlim Usûlü çerçevesinde isbât kıymetini hâiz delîller… Yoksa, umûmî kanâatlerden, inanclardan, peşîn hükümlerden istinbât edilmiş “delîller” değil… Sûiniyet veyâ nefsâniyet mahsûlü iddiâlara karşı ise, tamâmen kör ve sağırız!
Dîğer taraftan, Hukûkun Küllî Kâidelerine ve Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerine mugâyir bir ucûbe olan 25 Temmuz 1951 Târih ve 5816 Sayılı Mustafa Kemâl’i Tabulaştırma Kânûnuna sarılarak neşriyâtımıza mâni olunmıya çalışılmasını da ancak esefle karşılar ve bunu ilmî-fikrî bir âcizlik tezâhürü addederiz! Bir asırdır Memleketimizde hüküm süren Kemalist Totaliter Rejimi tasfiye etmek için atılacak en mühim ilk adımlardan biri, hiç şüphesiz, bu kânûnun lağvıdır. Bununla berâber, onunla alâkalı şu vâkıayı hatırlatmak isteriz:
Bu kânûnun lâyihası, belkemiğini Sabataî ve Mason Cemâatlerinin teşkîl ettiği Mütehakkim Zümrenin, Ticânîleri kullanarak ve Memleketin birçok köşesinde heykel kırma tertîbini sahneye koyarak başlattığı kampanyanın ve bu sûretle Menderes Hükûmeti üzerinde kurduğu ağır baskının netîcesi olarak hazırlanmış ve Meclis’de müzâkere edilmiye başlamıştı. Lâyiha, bilhâssa Hukûkun Küllî Kâidelerine, İnsan Haklarına ve Kânûn-i Esâsî’ye muhâlif olduğu kanâatiyle şiddetli îtirâzlara uğramış ve netîcede de, ancak umûmî Meb’ûs sayısına nisbeten bir ekalliyetin reyiyle kabûl edilmişti. Şöyle ki: Rey kullanılan celsede hazır bulunmıyanlar ile aleyhde rey kullananların yekûnu, ekseriyeti teşkîl ediyordu… Bu meyânda, Lâyiha, Esâsiye Encümeni’nde de ancak bir rey fazlasıyle kabûl edilmiş ve bu ekseriyetin sağlanmasında, Encümen Reîsi ve 33 Dereceli Farmason, Hâkim Büyük Âmir Fuad Hulûsi Demirelli müessir olmuştu (Reîs olması îtibâriyle, onun reyi iki sayılmıştı)… İşte bu müzâkereler esnâsında, Başvekîl, bu kânûnun, kat’iyen, Mustafa Kemâl hakkındaki ilmî araştırma, tartışma ve müdellel tenkîdler önünde bir mâni olmıyacağını ileri sürerek onu müdâfaa etmişti:
“…Bu kanun sureti katiyede ne bir takriri sükûn kanunudur, ne de vicdanların tenkid hürriyetini, fikir hürriyetini baskı altında bulunduran bir kanundur. Bundan katiyen emin olsunlar. […]
“Onun eserlerinden bugünün zihniyetine uymıyanlarmı kabul etmemekte, tenkid etmekte elbette devam edeceğiz. Bizim maksadımız tenkid hürriyetini, vicdan hürriyetini, fikir hürriyetini takyit etmek değil, tahkir ve terzil hürriyetini kaldırmaktır. Biz bunu istiyoruz.” (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX, Cild 7, 72. Birleşim, 4 Mayıs 1961, s. 58)
5816, yetmiş küsûr senedir, Mütehakkim Zümrenin elinde, Totaliter Rejimin tasfiyesine mâni olmak için başlıca bir vâsıta, esâslı bir baskı ve zulüm âleti olarak kullanılıyor olsa da, biz, Menderes’in şu yukarıdaki esbâbımûcibesine istinâden, ilmî bir araştırma çerçevesinde târihî hakîkatleri meydana çıkarmaktan ve Rejimin totaliter yapısını gözler önüne sererek, halkımızı, sahîh Cumhûrî Rejime geçmek husûsunda teşvîk etmekden mâadâ bir kasdımız olmadığını, hele her çeşid müfterîlikden kat’iyen berî olduğumuzu sarâhatle ifâde etmek isteriz.
Fransızların tâbiriyle “appeler un chat un chat”, Türkcesiyle “karaya kara, aka ak demek” kabîlinden hakîkatleri olduğu gibi ifâde etmemizden rahatsız olanları ise, nîçin “Hakîkat Ehli” olamadıklarının bir vicdânî muhâsebesini yapmıya dâvet ediyoruz!
Kullandığımız dil ve imlâya gelince, dilimiz, Târihî Türkce, yânî İstanbul, yânî Osmanlı Türkcesi ve imlâmız da o dilin telaffuzuna muvâfık imlâdır. (Osmanlı yazısının iştikâkî mâhiyetteki imlâsına değil, onun telaffuzuna uyuyor ve bunu Latin yazısıyle ifâde ediyoruz…)
Binâenaleyh, uzun senelerdir, kendi metinlerimizde, tek Uydurmaca kelimeye dahi yer vermemiye îtinâ ediyor, bu husûsta çok titiz davranıyoruz. Yine aynı şuûrla, yeni mefhûmlar için, uydurmacılığa sapmadan, Türkcemizin iştikâk kâidelerine ve selîkasına muvâfık yeni kelimeler türetmekden çekinmiyoruz. Bunlar hâricinde, kullandığımız bütün kelimeler, Türkcemizin lugatinde mevcûd, mâmâfih büyük bir kısmı unutturulmuş kelimelerdir. Hâssaten 1960’lı senelerden beri, insanlarımız, Kemalist Uydurma Dille yetiştiriliyor ve Târihî Türkcenin pek çok kelimesine de, zevkıne de yabancı bulunuyorlar. Türkce zevkı, o zevke muvâfık olarak inşâ edilmiş metinlerle haşir-neşir olarak, onları bizzât “tadarak” gelişir. Anlaşılmıyan kelimeler ise, ilk merhalede, Târihî Türkcenin lugatlerine mürâcaat ederek kavranabilir… Târihî Türkceyi hakkıyle öğrenip bizzât kullanmak için (bizim de tâkîb ettiğimiz) en doğru usûl, (Kemalist Dil İnkılâbına muvâfık neşriyât hâric) 1929 – 1959 senelerinin matbûâtı ve yine aynı devrede yapılmış sahîh tercümelerle haşir-neşir olmak, bu metinleri dikkatle mütâlaa ve bol bol kopya etmek, onları yüksek sesle okumak, hülâsa etmek, benzeri metinler inşâ etmiye çalışmaktır. Kelimelerin hem mânâları, hem nasıl kullanılacakları, en doğru şekilde, iyi inşâ edilmiş metinlerde, onlar –mânâ ve üslûb incelikleri ve gramer fonksiyonları bakımından- incelenerek öğenilir… (Türkcemiz hakkında birçok çalışma yaptık; en mühimleri şu iki kitabımızdır: Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar –“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil-, Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013, 571 s. ve Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme –Tanzîmat Devrinde ve Sonrasında Türkçeyi Geliştirmenin Başlıca Vâsıtası Olarak Tercüme-, Ankara: Hitabevi Yl., Şubat 2014, 225 s.)
.
Uydurma resmî dil hakkında Oğuz Çetinoğlu'na mülâkat (2)
Yesevizade Alparslan Yasa
03.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
- Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu (TDK) Fransızca 'akustik' kelimesine, 'yankılanım', fizik terimi olarak da 'yankıbilim' karşılığını teklif etti. 'Yankılanım' kelimesi Türk dil bilgisi kaidelerine uygun olarak türetilmiş bir kelime midir? Değilse, sizce uygun kelime ne olabilir? 'Yankıbilim' yerine 'ses tekniği' denilemez mi?
dünden devam
- Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu (TDK) Fransızca ‘akustik’ kelimesine, ‘yankılanım’, fizik terimi olarak da ‘yankıbilim’ karşılığını teklif etti. ‘Yankılanım’ kelimesi Türk dil bilgisi kaidelerine uygun olarak türetilmiş bir kelime midir? Değilse, sizce uygun kelime ne olabilir? ‘Yankıbilim’ yerine ‘ses tekniği’ denilemez mi?
- Yesevîzâde: Fransızcanın en mûteber lugati olan Le Petit Robert’e nazaran, “acoustique”, “sesle alâkalı” (“sese âid”, “sese dâir”) manâsında Yunanca “akustikos”tan geliyor. Sıfat hâlinde kullanıldığında, Fransızcada da “işitmeyle, sesle alâkalı” demekdir. “Nerf acoustique (auditif)”: “işitme siniri” gibi… (Bu misâlde de müşâhede edildiği vechiyle, bir başka dildeki sıfat tamlaması, isim tamlasıyle tercüme edilebilir. Harfiyen tercüme yâhud çeviri, çok def’a “sahîh tercüme”ye aykırıdır.) Sıfat hâlindeki bu kullanışa, Le Petit Robert’de, bir de “guitare acoustique” misâli veriliyor. Wikipedia’dan araştırıldığında, hâlen üç çeşid gitarın mevcûd olduğu görülüyor: “guitare classique; guitare acoustique; guitare électrique”… Bunlar, Türkcede, sırasıyle şöyle ifâde edilebilir: “An’anevî gitar, çelik telli gitar, elektrikli gitar”… Sıfat olarak kullanılışına dîğer misâller: “Les phénomènes acoustiques”, “les ondes acoustiques”, “la pression acoustique”: (sırasıyle) “ses hâdiseleri”, “ses dalgaları”, “ses tazyîkı”…
“Acoustique”, müennes isim (l’acoustique) olarak kullanıldığında ise, hem müsbet ilimlerdeki ses bahsi, hem de ses tertîbi mânâlarını kazanıyor. Fransızcada, “ses ilmi” mânâsında “phonologie” kelimesi de bulunduğundan, Türkcede bunları farklı ifâdelerle ayırt etmek lâzım geliyor: “Fizikdeki ses bahsi (veyâ ilmi)”, “lisâniyâttaki ses bahsi (ilmi)” gibi… Bunlardan ikincisi için zâten bir ıstılâhımız var: “savtiyât”… “Acoustique architecturale”: “mîmârî (veyâ inşââtla) alâkalı ses tekniği, inşââtın ses tertîbâtı”… “La bonne acoustique de la salle” dendiğinde, bu tâbir de “salonun ses tertîbâtı gâyet iyi” şeklinde karşılanabilir. Veyâ: “İyi ses tertîbâtına sâhib bir salon; ses tertîbâtı iyi bir salon”… “L’isolation acoustique”: “ses tecrîdi”…
Şu îzâhatımıza nazaran, “yankılanım”, “yankıbilim” gibi tâbirler bize yabancıdır. Bunlardan “yankıbilim”, Fransızcanın selîkası taklîd edilerek uydurulmuştur; şîvesizlikle mâlûldür. “Yankılanım” veyâ “yankılanma” da, “acoustique”in değil, “réverbération”un karşılığıdır. (“Écho”: “yankı”, “aksisedâ”; “réflexion”: “akis”, “in’ikâs”…)
- Çetinoğlu: Yabancı kelimelere bulunacak karşılıkların tek kelime olması tercih edilirse de, ‘mutlak şart’ mıdır?
- Yesevîzâde: Elbette değil! Her dil, kapalı bir sistemdir ve herhangi bir mefhûmu kendi kâidelerine, kendi zevk ve alışkanlıklarına göre ifâde eder. Yalnız, bir ıstılâh bahis mevzûu olduğunda, onun mümkün mertebe kısa olması arzû edilir. “Traductologie”ye biz “tercüme ilmi” deriz. “Un problème traductologique” tâbirini de, “tercüme ilmine âid / dâir, tercüme ilmiyle alâkalı bir mes’ele; bir tercüme ilmi mes’elesi” gibi muhtelif sûretlerde ifâde edebiliriz. Fransız “réfrigérateur” der, halkımızın dilinde o, -bir birleşik kelimeyle- “buzdolabı” olur…
- Çetinoğlu: Fransızların ‘aksan sirkonfleks dedikleri, ‘^’ işâreti, halk arasında ‘şapka’ olarak anılıyor. Türk Dil Kurumu ise ‘inceltme işâreti’ diyor. Söz konusu işâret, sâdece inceltme için kullanılmıyor. Uzatma için de kullanılıyor. ‘Kâğıt’ da inceltme ‘işâreti’ dir de; ‘Türkî’de uzatma işâretidir. Bu sebeple olmalı… ‘düzeltme işâreti’ olarak isimlendirenlere de rastlanıyor. Bu karmaşayı önlemek kimin vazifesidir?
- Yesevîzâde: “Accent circonflexe” için güzel bir Türkce karşılık, “külâh”dır. Uydurmacılar, başlangıcda, bunu hem uzatma, hem de inceltme işâreti olarak kullandılar. Lâkin uzatılan ünlüler için kullanmaları nâdirdir. Çünki onlar, uydurdukları yeni dilde, hiçbir uzun ünlüye yer vermeme gâyesi güdüyorlardı. Hâlbuki kâide dışı olarak ince telaffuz edilen ünsüzler, nisbeten azdır. Bu bakımdan, ben şahsen, “külâh”ı sâdece uzun ünlüleri tefrîk etmek için kullanıyorum. Gazetelerde tefrika edilen birkaç kitab çalışmamda, yazımıza, bu mes’eleyi kökünden hâlleden iki işâret dâhil ettim: Kavis ( ̆ ) ve tilde ( ̃ )… Kâide dışı olarak kalın okunan ünsüzlerin üzerine kavis, yine kâide dışı olarak ince okunan ünsüzlerin üzerine tilde koydum: İnk̆il̃âb, l̃atîf, ıstıl̃âh, âk̆il, l̃aik gibi. Böylece ecnebî dillerden ik̆tibâs ettiğimiz bütün kelimeleri dahi, İstanbul şîvesiyle doğru tel̃affuz etmek mümkün oluyor.
Şimdilerde ise, Dil Kurumu, uzun ünlülerde külâhı tamâmen kaldırmış bulunuyor. Böylece hem gramer fonksiyonu, hem telaffuzu farklı olan nisbet i’si (-î) dahi kısa ünlü (-i) olarak yazılıyor ve çok def’a metinde çekim ekiymiş intibâı bırakıyor: “iktisâdî” yerine “iktisadi”, hayâtî” yerine “hayati” gibi… Bu, Dil Kurumu’nun Türkcemize ne ilk sûikasdidir, ne de sonuncusu olarak kalacaktır!
- Çetinoğlu: Attilâ İlhan, ‘Türk dilinin grameri yoktur! Osmanlıca’nın da yoktu’ Diyor. Bir toplantıda; ‘Ben de aynı kanaatteyim’ dediğimde, konuşmacı, ‘Jean Deny’nin Hüseyin Câhit (Yalçın)ın, Tahsin Bangoğu’nun, Muharrem Ergin’in kitapları var’ dedi. Toplantıyı yöneten, ‘O konu, konferansımızın konusu değil’ deyip tartışmayı önledi. Onlar genel kabul görmüş kitaplar değil. Ders kitapları. Üstelik aralarında mübâyenet var. Sizce Türk dilinin genel kabul görmüş grameri var mı? Kanaatinizi lütfeder misiniz?
- Yesevîzâde: Muhakkak ki her dilin grameri, kavâidi, sarf ve nahvi mevcûddur. Herhâlde, kendine göre mantığı olmıyan bir dil düşünülemez. Gramer, dilin mantığıdır.
Yalnız, zannederim, ortaya attığınız mes’ele, Türkcemizin tatmînkâr bir gramer kitabı olmadığıdır. Allâh’a şükür ki Osmanlı’nın son devrinden beri birçok gramer kitabı têlîf edilmiştir! Bunlar, her bakımdan tatmînkâr olmıyabilir. Şu var ki araştırdığımız bir bahis birinde iyi îzâh edilmemişse (veyâ atlanmışsa), bir başkasında daha iyi îzâh edilmiş olabilir. Tek kitaba bağlı kalmak zorunda değiliz. Ben şahsen, Prof. Dr. Muharrem Ergin ile Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın gramer kitablarından çok müstefid oluyorum. Bir de, dilimizin gramer mes’eleleri üzerinde bir başka dilin grameriyle mukâyeseli olarak teemmül edildiğinde, onun mantığı ve husûsiyetleri daha iyi anlaşılıyor.
Dîğer taraftan, Türkcenin tatmînkâr gramer kitabları mevcûdsa da, sadra şifâ hiçbir lugati yoktur! Başta Dil Kurumu’nun lugati olmak üzere, bütün lugat kitabları dökülüyor! Gencliğimden beri tekrâr ettiğim gibi, Türkcenin dört başı mâmûr bir lugati, ancak Le Petit Robert’i nümûne ittihâz eden bir lugat olabilir. Bittabi “Türkce” diyorum… Bunda, resmî dayatma sebebiyle halk arasında ne kadar yaygınlaşmış olursa olsun, hiçbir Uydurmaca kelimeye yer verilemez! (Bunlar, lugatlerde, bir “Barbarca Kelimeler” zeyli hâlinde verilmeli ve okurlar, onları kullanmamaları husûsunda îkâz edilmelidir.) Ve, Dil Kurumu’nun Lugatinde olduğu gibi, kelimeler, karşılarına bir başka kelime (Uydurmacaya karşılık Türkce veyâ tersi) konularak îzâh edilmiş sayılmaz; onların tek tek "efrâdını câmi, ağyârını mâni” târifleri yapılır; ayrıca örnek cümlelerle kullanılışları öğretilir…
- Çetinoğlu: İnsan adı olan Kasım, ile ay adı olan Kasım aynı yazılıp farklı okunmasını yorumlar mısınız?
- Yesevîzâde: Mâlûm, Mîlâdî Takvîmdeki ay adlarımızdan dördü, 10 Ocak 1945 târih ve 4696 sayılı kânûnla değiştirilmiştir. (Wikipedia'dan) Sırasıyle: Teşrîn-i Evvel (İlk Teşrîn), Teşrîn-i Sânî (Son Teşrîn), K̃ânûn-u Evvel, K̃ânûn-u Sânî: Ekim, Kasım, Aralık, Ocak… Kısa (a) ünlüsüyle telaffuz edilen “Kasım”ın aslı, kısımlara ayıran, taksîm eden, bölen mânâsında “kâsım”dır. Kubbealtı Lugati’nden öğrendiğimize göre, Türkcemizde “rûz-i kâsım” şeklinde bir tâbir mevcûddur ve bu, “seneyi ikiye bölen gün” demekdir. 1945 Kânûnuyle kabûl edilen ay isminin aslı, işbu “kâsım”dır ve erkek ismi olarak kullanılan “Kâsım”la aynı kelimedir. Lâkin Uydurma Dilciler, uzun ünlüleri Resmî Dilden tardetme siyâseti güttüklerinden, bu kelimedeki “uzun a”yı da kısaltmışlardır.
- Çetinoğlu: TDK’nın ‘amblem’ için teklif ettiği ‘belirtke’ kelimesi; sizce uygun mudur?
- Yesevîzâde: Birincisi, bir dilde, herhangi bir kelime, dayatmayle değil de, tabiî olarak yaygınlaşmış, umûmî kabûl görmüşse, (istisnâî hâller hâric) ona dokunmak hatâdır, Millete saygısızlıktır. Kelimenin şu veyâ bu menşêden olması mühim değildir; Ziyâ Gökalp’in ve ondan evvel Şemseddîn Sâmi’nin düstûruyle “Türkceleşmiş her kelime Türkcedir”. İktibâs edilmiş bir kelime bir dil ihtiyâcına cevâb veriyorsa ve telaffuzu da Türkcemizin âhengine uymuşsa, o bizmdir. Hele ki uzun müddet kullanıla kullanıla târihî derinlik ve muhtelif tedâîler (“connotations”) kazanmışsa! Her şeyden evvel bu telakkî çerçevesinde “belirtke” kelimesi yersizdir.
Dîğer taraftan, yeni kelime teşkîl edilirken riâyet edilecek bir esâs da şudur: Yeni kelime, o dili konuşan insanın zihninde, kasdedilen mânâ hakkında hemen bir fikir, bir hayâl uyandırmalı, mânâ, onun tarafından, az çok sezilmelidir. Az çok sezilen mânâ ise, kelimenin dört başı mâmûr târifiyle tam olarak kavranacaktır. Hâlbuki “belirtke” kelimesini duyduğumuzda apışıp kalıyor, “bu da neyin nesi böyle” diyoruz… Çünki “-ke” türetmeliğinin fiil köküne nasıl bir mânâ kattığını anlıyamıyoruz. Telaffuzu da hoşumuza gitmiyor…
Fiilden isim türeten “-gA” eki, işlek bir ek değildir. Onu “kavurga”, “süpürge”, “bilge”, “dalga” gibi kelimelerden biliyoruz. Köklerini kavrıyamadığımız “damga, gölge, yonga, yufka, kaburga, kasırga, omurga, çekirge” gibi çok eski kelimelerde de bu ek var. “Kavurga” ve “süpürge” kelimelerine benziyen “bölge”, “sömürge” bizi yadırgatmıyor? Fakat –Zeynep Korkmaz’ın misâlleriyle- “beirtke” (amblem), “birleşke” (kooperatif), “çizge” (grafik), “değişke” (modifikasyon), “yerleşke” (kampüs), “duyarga” (anten), “dizge” (sistem), “çizelge” (cetvel), “yörünge” (mahrek), “bildirge” (beyânnâme), “genelge” (tâmîm), v.s. bize itici geliyor…
Dille bir asırdır böyle oynayıp duruyorlar! Kendilerini Milletimizden ayırıp dili, dîni ve sâir kültür unsurları farklı ayrı bir millet inşâ etmiye çalışıyorlar! Lâkin bizim dilimiz de, kültürümüz de, târihî bir varlık hâlinde olduğu yerde duruyor! Milyonlarca sayfayle zapta geçmiş dilimizi yok edemezler! Bütün mes’ele ona sâhib çıkabilmekte, onu kendi nefsimizde de yaşatmakta!
- Çetinoğlu: ‘Amortisman’ kelimesi Türkçede kullanılan ve bilinen bir kelime. Karşılık olarak TDK’nın teklif etiği ‘Aşınma payı’ veya ‘yıpranma payı’ gibi kelime gruplarına ihtiyaç var mı?
- Yesevîzâde: Evvelce de söylediğimiz gibi, yerleşmiş, umûmca benimsenmiş, hattâ işlekliği nisbetinde yeni mânâlar ve târihî derinlik kazanmış kelimeleri tasfiye etmiye çalışmak cinâyettir, bir “dil cinâyeti”dir. “Amortisör” kelimesi de böyledir. Mâmâfih, iktisâdda, yerine göre, “yıpranma payı” tâbirinin kullanılmasında da bir mahzûr görmüyorum.
Dilimizin lüzûmsuz yere, hele ki kültür emperyalizminin bir tezâhürü olarak, yabancı istîlâsına uğramasına mâni olmak için yapılması lâzım gelen, yabancı dillerdeki gelişmeleri ve bilhâssa müsbet ilimlerde ortaya çıkan yeni mefhûmları, ayrıca yeni teknik îcâdları tâkîb etmek, yabancı dillerdeki yeni kelimelere, daha onlar dilimize girmeden, mâkûl, dilimizin selîkasına muvâfık karşılıklar bulmaktır. Bu da, büyük imkânları olan büyük bir müessesenin işidir. Dil Kurumu, “ideolojik engelli” olmasaydı, bunu başarabilir ve Türkceye hizmet edebilirdi…
Bir de, yabancı kelimelere karşılık ararken, onun illâ ki Eski Türkce köklere dayanması gibi bir saplantıya kapılmamak lâzımdır. Türkcenin malı olmuş bütün kelimeler, bilâtefrîk, bu uğurda seferber edilmelidir. Meselâ “traductologie” karşılığı olarak “çeviribilim” gibi bir ucûbe teşkîl etmiyecek, “tercüme ilmi” diyeceğiz…
1_34591b76f0f2689651812bd1c7d30b20.jpg
Hizmet aşkının, büyük emek ve fedâkârlığın mahsûlü Oğuz Çetinoğlu Külliyâtından bir demet eser…
.
Uydurma resmî dil hakkında Oğuz Çetinoğlu'na mülâkat (3)
Yesevizade Alparslan Yasa
04.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
- Çetinoğlu: 'Ankesörlü telefon' yerine insanlarımız, 'jetonlu telefon' veya 'kumbaralı telefon' diyordu. Yıllar sonra TDK 'kutulu telefon' teklif ediyor. İyi mi ediyor?
- Çetinoğlu: ‘Ankesörlü telefon’ yerine insanlarımız, ‘jetonlu telefon’ veya ‘kumbaralı telefon’ diyordu. Yıllar sonra TDK ‘kutulu telefon’ teklif ediyor. İyi mi ediyor?
- Yesevîzâde: Halkımızın dil dehâsı, “kumbaralı telefon” gibi bir karşılık bulmuş ve bu karşılık sevilmiş, yayılmışsa, mûteber olan, şâyân-ı tercîh olan odur! Dil Kurumu, durmadan halkın kelimeleriyle uğraşacağına, henüz Türkcede karşılığı olmıyan kelimelere (Türkcenin yapısına ve zevkıne uygun) karşılıklar bulsun!
- Çetinoğlu: ‘Avans’ kelimesi de kullanılan, bilinen bir kelime. TDK ‘öndelik’ diyelim diyor. Diyelim mi? Dersek Türkçemiz zarar görür mü?
- Yesevîzâde: “Avans” yerine “öndelik” demek, “amblem” yerine “belirtke” demek kadar abesdir!
- Çetinoğlu: İngilizceden kaçak gelip dilimize yerleşmeye çalışan ‘banner’ kelimesi, ‘bayrak, sancak reklam afişi’ gibi nesneler için kullanılıyor. TDK bu kelime için: ‘reklamlık’, ‘duyurumluk’ karşılığını bulmuş. Uygun mu? Sizce ne olmalıydı?
- Yesevîzâde: Bence, yazılışıyle de, telaffuzuyle de dilimize yakışmıyan “banner” kelimesi yerine “tanıtma afişi” kullanılabilir…
- Çetinoğlu: Fransızca ‘barkot’ kelimesi artık gelinimiz olmuş gibi. TDK, gelinimizin adı ‘çizgi im’ olsun diyor. Olsun mu? Bu ‘im’, ne menem bir şeydir?
- Yesevîzâde: “Barkod” (< Fransızca “code à barres” veyâ “code-barres” < İngilizce “bar code”) artık yerleşmiş bir kelime… Yaygınlaşmamış olsaydı, belki “çizgi şifre” denebilirdi…
“İm” ise, Şemseddîn Sâmi’nin Kâmûs-ı Türkî’sine göre, “ilâc, devâ” mânâsına geliyor. “Kocakarı imi”, “kocakarı ilâcı” demek…
Bu kelimenin işâret mânâsına geldiği de söyleniyor… Öyle bile olsa, Kadîm Türkcede kalmış ölü bir kelime… Ziyâ Gökalp’in dediği gibi: “Uydurma söz yapmayız / Yapma yola sapmayız / Türkceleşmiş, Türkcedir / Eski köke tapmayız!”
Dil Kurumu bu kelimeden “im-ge” diye bir şey uydurup hayâl kelimesini bu tımarhânelik kelimeyle tasfiye etmiye çalıştı… Uydurmacada mümkün olsa da, Türkcede fiilden isim türeten “–gA” ekiyle "im"“isminden “im-ge” türetilemez! Ayrıca, “im-ge”nin asıl kaynağı, “Güneş-Dil” safsatasına istinâden Türkce asıllı olduğu iddiâ edilen Fransızca “image (imaj)” ve Latince “imago”dur. “Onur”un “honneur (onör)”den, “belleten”in “bulletin (bülten)”den, “alaşım”ın “alliage (aliyaj)”dan, “komutan”ın “commandant (komandan)”dan, “okul”un (ki, evvelâ “okula” idi) “scuola”dan, “simge”nin “symbole”den, “teğet”in “tangente”tan, “egemen”in “hégémonie” (< Yunanca hêgemôn)”dan, “eksen”in “axe (aks)”tan bozma olduğu gibi…
- Çetinoğlu: ‘Tayyare’ yerine ‘uçak’ yerleşti. İyi de oldu. Koltuklarından bir kısmının bulunduğu bölüme ‘business class’ deniliyor. İngilizce business; iş, meslek; ticâret / class ise sınıf, zümre, mevki demek. TDK, ‘business class’ yerine ‘işlik orun’ teklif ediyor. Reddedelim mi? Reddedersek ne diyebiliriz? ‘Orun’ kelimesi nereden çıkıp geldi?
- Yesevîzâde: Bilmiyorum; fakat “orun” Kadîm Türkcede mevcûd idiyse dahi, ölü bir kelimedir ve bize diken gibi batıyor! Kurum’un pek çok kelimesi gibi “işlik orun” da tam bir şîvesiklik nümûnesidir!
“Business class” için belki “iş adamı mevkii” denebilir.
Türkcede “adam”, cinsiyet belirtmeksizin “insan” mânâsına da geliyor. Onun için “iş adamı” yerine “iş insanı” demek, aynen “ilim adamı” yerine “bilim insanı” demek gibi, şîvesizlik olur…
- Çetinoğlu: Bâzı bankalar, kredi kartı ile yapılan mubayaalarda ‘çip para’ denilen ve mal-hizmet alımlarında para yerine geçen hayalî para veriyor. TDK, ‘Onun adı yonga olsun’ diyor. Olsun mu? ‘Olmasın!’ diyorsanız ne olsun?
- Yesevîzâde: “Yonga” denildiğinde harfiyen tercüme yapılmış oluyor ve “Yonga para”, zihnimizde, kasdedilen mânâyı canlandırmıyor. “Çip para” tâbirine de, o yaygınlaşmadan evvel karşılık bulunmalıydı! Meselâ “kart ikrâmı” olabilirdi… Böyle bir tâbir, kullandığımız banka kartının bize (puan vererek) bir ikrâmda bulunduğunu ifâde ediyor. Tam mânâsı ise, târifiyle anlaşılır…
- Çetinoğlu: ‘Damping’ kelimesi İngilizcede farklı ve çok mânâda kullanılıyorsa da bizde daha çok ‘tenzilât’ mânâsında kullanılıyor. Bildiğimiz, sevdiğimiz ‘Tenzilât’ kelimesi halkımızın tâbiriyle ‘kötürüm’ mü oldu ki TDK ona ‘düşürüm’ diyor?
- Yesevîzâde: Bizim gencliğimizde dahi sâdece “tenzîlât” kullanılırdı. Sırf kelime İslâm Medeniyeti kaynaklı olduğu için, Dil Kurumu ona da düşman kesilerek, onun yerine “indirim” kelimesini dayattı. Tabîatiyle, “tenzîlât”taki telaffuz güzelliği ve târihî derinlik, bu uydurmada yok! “Düşürüm” de abes bir karşılık! “Dumping”e, daha kelime yaygınlaşmadan karşılık bulacaktınız! İktisâdda “dumping”, bir ihrâc malının memleket dâhilindeki fiyattan, hattâ mâliyetinden aşağıya satılması mânâsına geliyor. “Düşürüm”de böyle bir mânâ var mı?
Elbette, kelimenin halk tarafından nasıl kullanıldığına da dikkat etmek lâzım! İktisâddaki târifine muvâfık bir kullanış bahis mevzûu ise, ya “damping” demeli, ya da o mânâyı verecek yeni bir kelime teşkîl etmeli! Tenzîlât kasdediliyorsa, bu târihî kelimemizi yaşatmalıyız! Fiyatlardaki tenzîlât nisbetine göre, ayrıca, “mâliyetine satışlar”, “zarârına satışlar” da denebilir…
Burada asıl mes’ele, Dil Kurumu’nun (bilhassa Maârif yoluyle) insanlarımızdaki dil şuûr ve zevkıni öldürmüş olmasıdır! Ki o da milliyet şuûruyle iç içedir! Artık Uydurmacanın anne dili yapıldığı, her husûsta Frenklere benzemenin fazîlet addedildiği bir cem’iyetle karşı karşıyayız! Rahmetli Ziyâ Paşa’nın esefle müşâhede ettiği gibi:
“İslâm imiş Devlete pâbend-i terakkî,
Evvel yoğ idi, işbu rivâyet yeni çıktı!
“Milliyyeti nisyân ederek her işimizde
Efkâr-ı Frenge tebâiyyet yeni çıktı!”
- Çetinoğlu: Pek çok kişi ‘fenomen’in ne mânâya geldiğini öğrenememişti ki… TDK, “onu bırakın, görüngü’yü alın” diyor. Alalım mı? Alıp da ayağımızın altına mı alalım, başımıza taç mı yapalım?
- Yesevîzâde: “Fenomen” karşılığı ortaya atılan bu “görüngü” tam da Dil Kurumculara yakışan bir kelimedir!
- Çetinoğlu: Fotoğraf makinesi lâmbasına ‘flaş’ yerine TDK ‘çakar’, fotoğraf lâmbasının ışığına da: ‘çakıntı’ diyor. Siz ne diyorsunuz?
- Yesevîzâde: “Flaş” da halka uzun zamândır mâl olmuş bir kelimedir; ona “çakar”, “çakıntı” gibi karşılıklar aramak abes bir iştir!
- Çetinoğlu: Sizce ‘yaşantı’ ile ‘kaşıntı’ arasında nasıl bir bağ var? Kardeş mi, ikiz mi, biri erkek diğeri dişi mi?
- Yesevîzâde: “Yaşantı”, mâlûm, Dil Kurumu tarafından “hayât” karşılığı tedâvüle sokuldu. “-tI”, fiilden isim türeten ve kelimenin gövde veyâ tabanına ya küçüklük, ya da düşük değerlilik mânâsı kazandıran bir türetmelikdir. Birinci mânâya misâl: “kırıntı, çöküntü, yıkıntı, akıntı, çöküntü, serpinti, çalkantı, sarsıntı, esinti”, ilh… İkinci mânâya misâl: “Kaşıntı, bulantı, böğürtü, geğirti, süprüntü, sığıntı, kasıntı, saplantı”, ilh…
Bu bakımdan, “hayât” karşılığı olarak “yaşantı”, tımarhânelik bir kelimedir. (Zâten Dil Kurumu’nun kelimelerinin pek çoğu, Türkcemiz noktainazarından, tımarhânelik kelimelerdir! Ayrıca, nesebi gayr-i sahîh!)
Yine “hayât” gibi, zengin mânâlı ve tedâîlerle dolu güzelim bir kelimeye karşılık uydurulan ve mâhûd “Sistem” tarafından yaygınlaştırılan tımarhânelik bir kelime de “yaşam”dır. Türkcemizde fiilden isim türeten “-m” eki, (Muharrem Ergin’in pek güzel îzâh ettiği gibi) kelime tabanına, bir hamlede yapılan bir işi veyâ onun netîcesini ifâde eden bir mânâ kazandırır: “Doğum, ölüm, yudum, ekim, kesim, kıyım, sürüm, düğüm, dürüm, koşum, uçurum” gibi… Hâlbuki “hayât” ânlık bir hâdise değildir…
- Çetinoğlu: İthâlatçı tüccar olsanız, TDK’nın aklına uyup Ticaret Bakanlığı size ‘kota’ yerine ‘ülüş’ verse kabul eder misiniz?
- Yesevîzâde: Elbette “kota” yerine “ülüş” de abes bir kelime! Üstelik, gülünc!
- Çetinoğlu: Otellerin bekleme bölümüne ‘lobi’ diyenlerden değilsinizdir. TDK’nın teklifini kabul edip ‘dalan’ diyenlerden olur musunuz? Niçin?
- Yesevîzâde: “Lobi” yerine “dalan” gibi bir kelime de insanı ancak güldürüyor!
- Çetinoğlu: Eskiler ‘alâmeti farika’ diyorlardı. Sonra ‘logo’ dedirttiler. Şimdi de, TDK ‘ayırmaç’ teklif ediyor. Bir firmanız olsa, ‘ayırmaç’ kullanır mısınız? Tercihiniz ne olur?
- Yesevîzâde: “Alâmetifârika”, bugün unutturulmuş bir kelimedir. Hâlbuki 1950’li senelerde dahi yaygın bir kullanılışı vardı. Yalnız, bu kelime, “marka” karşılığıdır. “Logo” ise, daha farklı bir mefhûmu ifâde ediyor. Binâenaleyh yaygınlaşmış “logo” kelimesi yerine başka bir karşılık aramıya ne lüzûm var?
- Çetinoğlu: Umûmî bir kaide olarak: Yeni bir nesne veya kavram için; o nesne veya kavramla birlikte, batı dillerinden gelen bir kelimeyi, Türk dil zevkine ve ses bilgisine uygun bir söyleyişle söylemek ve imlâ kaidelerimizle yazmak mı? Yoksa ‘mutlaka Türkçe bir kelime olmalı’ düşüncesiyle, Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı bir kelime uydurmak mı, gerekir, niçin? Misal: Fransızcadaki (ses veya bilgi kaydedilen ayrıca bir spor âleti olarak da kullanılan) disque kelimesi ‘disk’ yazıp ‘disk’ şeklinde okumak yerine ‘teker’ tercih edilebilir mi?
- Yesevîzâde: Şu âna kadarki îzâhatımızdan ve verdiğimiz misâllerden bu husûstaki doğru tavır anlaşılmış olsa gerekdir: Tabiî ki dilimizi yabancı kelime istîlâsından koruyacağız; lâkin yabancı dilde dört dörtlük ifâdesini bulmuş bir mefhûma illâ ki Türkcenin imkânlarıyle karşılık bulmıya çalışmıyacağız; bu takdîrde, o kelimeyi, Türkce telaffuza intibâk ettirerek iktibâs edeceğiz. “Disk” de böyle bir kelime… Ama “sidi, dividi” falan demiye lüzûm var mıydı? Üstelik, harfleri böyle İngilizce telaffuz etmek de ne oluyor? Dil Kurumu, İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeleri tasfiye etmiye çalışacağına, Târihî Türkcemize sâhib çıkarak, bütün mesâîsini onun imkânlarıyle yeni mefhûmlara karşılık bulmıya sarfetseydi, Türkce, Fransızcanın istîlâsına uğramazdı. Hâlbuki onların emeli tam da buydu! Çünki onların bütün derdi, Avrupa Âlemine temessül etmekdir!
- Çetinoğlu: Küresel kelimesini, Fransızcadan alınan ‘sel’ eki var diyerek kullanmak istemiyenlere tavsiyeniz nedir?
- Yesevîzâde: “Küresel” Uydurmacasının Türkcesi, “kürevî”dir. Uydurmacılar, Fransızcadan ithâl ettikleri “-sAl, -Al” türetmelikleriyle Arabca ve sâir dillerden iktibâs edilmiş kelimelere gûyâ “Öztürkce” bir kisve giydirdiklerini zannediyorlar; hakîkatte ise bu kisve, Frenk kisvesidir! “Târihsel, rûhsal, parasal”, v.s. uydurmaları hep böyledir.
1_616d598f15e9b6f1248e151e47b3aeca.jpg
(Türk Dili. Türkçe-Fransızca Belleten, İlkteşrîn 1937, No: 23-26, kapak ve s. 57)
1937 senesinde, Dil Kurumu tarafından tesbît edilip bütün ilk ve orta mekteblere tâmîm edilen ve derslerde kullanılması mecbûrî olan “matematik, fizik, mekanik, kimya, biyoloji, zooloji, botanik, jeoloji terimleri”nin “matematik” kısmından bir sayfa… 1. sütûn, Fransızca, 2. sütûn tahkîr edilen İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeler, 3. sütûn “Öztürkçeler”, yânî “Güneş-Dil” safsatasına göre “Öztürkçe” sayılanlar ile Dil Kurumu’nun uydurmaları… Meselâ “genel, geometri, koteğ geometri, gram, grafik, giğme, harmoni, harmonik, yüzogram, yüzolitre, yüzometre kare, helis, helisoit, yedigen, heterogen, homogen, homologi, homotesi, yatay, hiperbol, ipotez, ilh…” Dil Kurumcuların mantığına nazaran, “Öztürkce”dirler…
***
.
Uydurma resmî dil hakkında Oğuz Çetinoğlu'na mülâkat (4)
Yesevizade Alparslan Yasa
06.01.2025 - 00:00
Yayınlanma
"Küresel" kelimesinde dikkat edilmesi gereken bir başka husûs var: Kelime, Fransızcadaki "global" mukâbili kullanılıyor…
“Küresel” kelimesinde dikkat edilmesi gereken bir başka husûs var: Kelime, Fransızcadaki “global” mukâbili kullanılıyor… “Global”, “globe” kelimesinin (Uydurmacıların ithâl ettiği) “-Al” türetmeliğiyle teşkîl edilmiş sıfat hâli… “Globe” da, Latince –top, küre mânâsındaki- “globus”den geliyor. “Le globe terrestre”, Kürre-i Arz veyâ Yer Küresi demek… Mutlak olarak sâdece “globe” şeklinde kullanıldığı zamân da aynı mânâ kasdediliyor. Yânî “globe”, Arz, Dünyâ, Yeryüzü demek… Bu mânâsıyle “global” de, Arza, Dünyâya âid demekdir.
İşte “küresel”, “küreselleşme” gibi tâbirleri, Uydurmacılar, “global”in bu ikinci mânâsında kullanıyorlar… Hâlbuki Türkcede “küre” kelimesi, tek başına, hiçbir zamân “dünyâ” karşılığı kullanılmamıştır; onun böyle bir mânâsı yoktur; kelimeye ancak bir devrimbâz hokkabâzlığıyle “bütün dünyâyle alâkalı” mânâsı kazandırılıyor.
Öyleyse “global, mondial”, “globalisation, mondialisation” gibi tâbirler karşılığında ne denebilir?
Biz, eskiden beri, “global” veyâ “mondial” karşılığında “dünyâ çapında” diyoruz. Meselâ “les forces globales”i, “dünyâ çapında kuvvetler”, “une économie globale”i, “dünyâ çapında bir iktisâd” veyâ “dünyâya şâmil bir iktisâd” şeklinde tercüme edebiliriz. Belki “dünyâyı kuşatan” da denebilir…
“Globalisation” veyâ “mondialisation” ise, “yekpâreleşme” tâbiriyle ifâde edilebilir. Misâl: “La globalisation des problèmes environnementaux”: “çevreyle alâkalı mes’elelerin yekpâreleşmesi”…
Bunlar beğenilmezse, “global” ve “globalleşme” kelimeleri kullanılabilir! Ama kat’iyen “küresel, küresellik, küreselleşme” değil!
- Çetinoğlu: ‘Giriş yaptı’, ‘çıkış yaptı’, ‘bekleme yaptı’, ‘gecikme yaptı’, ‘tavan yaptı’ salgını önlenebilir mi? Nasıl?
- Yesevîzâde: “Giriş yaptı, çıkış yaptı, bekleme yaptı, gecikme yaptı” gibi söyleyişler, Frenk şîvesine uyuyor; bunlar, bizim zâviyemizden şîvesizlikdir. Dikkat edilirse, meselâ “rötar yaptı” yerine “gecikme yaptı deniyor”… Düzgün ifâde, meselâ “tren gecikdi”, “tren gecikmeli geliyor” şeklinde olabilir. “Tavan yapmak” yerine de, “tavan değere çıkmak”, “tavana vurmak” denilebilir…
- Çetinoğlu: Önlenemez ise; ‘hiddet yaptı’, ‘sabır yaptı’, ‘okuma yaptı’, ‘kavga yaptı’ ucubeleri gelebilir mi?
- Yesevîzâde: Devrumbâz Uydurmacıların Türkceye hürmetleri olmadığı için onlardan her çeşid lisânî ucûbe beklenebilir!
- Çetinoğlu: Hikâye okumayı mı tercih edersiniz, öykü okumayı mı?
- Yesevîzâde: İşte size bir ucûbe daha: “öykü”! Biz küçükken, (Muş’un Bulanık kazâsında) “ağzını öykünmek” derdik. Bu, birinin konuşma tarzını tahrîf ederek taklîd etmek demekdir. Bu bakımdan, ben, Fransızcadaki “onomatopée”yi “öykünme kelime” tâbiriyle karşıladım. Dilimizde böyle pek çok öykünme kelime mevcûddur: “Patırtı, gürültü, şakırtı, şapırdatmak, gümbürdemek” gibi…
Üstelik, “hikâye” ne güzel bir kelimedir! Telâffuzu güzel, târihî derinliği var, farklı mânâlar kazanmış, onunla tâbirler yapılmış… Bizi biz yapan kelimelerden biri! “Hikâye etmek”… “Hikâyeci”, “hikâyecilik”, “hikâye birleşik zamânı”… “Bir sürü şey anlatıp durdun! Hepsi hikâye!” “Bu vergi hikâyesi de artık can sıkıyor!”
- Çetinoğlu: Türk Dili Kurumu Başkanı olsanız, çeşitli sebeplerle müdâhil olamadığınız, seyircisi olmaktan üzüntü uyduğunuz durumlarla karşılaşsanız ne yapardınız? (İstifa mı ederdiniz, yanlıştan dönülmesi için ısrar ederek görevden alınmayı mı beklerdiniz?)
- Yesevîzâde: Esâs dâvâsı, Türkcenin yerine sun’î bir dil ikâme etmek olan ve bu emelinde de muvaffak olan Dil Kurumu gibi bir müessesenin başında bulunmayı aslâ arzû etmem! Bilakis, temennîm, onun feshedilip yerine bir Türk Dili Akademisi kurulmasıdır!
Uydurmacılara göre: “Türkcenin cümle yapısı, insan kafasının normal işleyişine uygun değildir”
- Çetinoğlu: İlk sorumuza cevâb verirken: “Kelimeler yetmemiş, cümle yapısı üzerinde dahi ameliyât yapılarak, nesir dilinde, Frenk lisânlarındaki cümlelere benziyen ‘devrik cümleler’e yaygınlık kazandırılmıştır.” dediniz. Bu tesbîtinizi biraz daha açar mısınız? Bunun altında yatan mantık nedir?
- Yesevîzâde: Efendim, hakîkaten, “topyekûn Garblileşme” şiârına uygun olarak, dilde de mümkün mertebe “Garblileşmek”, dîğer tâbirle “Frenkleşmek” istenmiştir. Bu şiâr muvâcehesinde Türkcenin kelime yapısının ve kelime hazînesinin Fransızcalaştırılması kâfî görülmemiş, daha ileri gidilerek, Türkcenin Fransızcanınkine uymıyan cümle yapısı dahi ona benzetilmiye çalışılmıştır. (Hep “Fransızca”dan bahsediyoruz; çünki o zaman Uydurmacıların model aldığı dil, Fransızca idi…) Yazı dilinde giderek yaygınlaştırılan devrik cümle kullanılışı bu sakîm zihniyetin netîcesidir. Bu fikir, insan aklının normal işleyişinin, Türkcedeki gibi değil, Fransızcadaki gibi bir cümle kuruluşu gerektirdiği iddiâsıyle müdâfaa edilmiştir. Yâni (Fâil + Mef’ûl + Fiil) dizilişi yerine, (Fâil + Fiil + Mef’ûl) dizilişi…
Bu husûsun, ilk Dil Kurultayı’nda, en başta, -“Öztürkçe”nin de mûcidi olan- Fuad Köserâif tarafından müdâfaa edildiğini görüyoruz. Bu meyânda, bu Kurultaydan başlıyarak, uzun seneler zarfında ve ısrârla, Türkcenin bir Hind-Avrupa dili olduğu, zâten Türklerin de bir Hind-Avrupa kavmi olduğu müddeâsının işlendiği müşâhede edilmektedir. Hem de –aynen “Güneş-Dil Teorisi” gibi- resmî bir müddeâ olarak…
Birinci Kurultay’da Fransızca nahvinin (cümle yapısının) benimsenmesini taleb eden dîğer bir isim de, Edirne Meb’ûsu Mehmet Şeref Bey’dir. İlmî teblîğlerin sunulduğu bir toplantı değil, hamasî nutukların atıldığı bir parti kongresi mâhiyetinde cereyân eden bu Kurultay’da, Şeref Bey, umûmî havaya uygun heyecânlı nutkunda, Türk dilinin “katran kuyusu”na benzettiği “Arap dili ve inancı”ndan, ayrıca “derin karanlıklara dalmış örümcekli kafalar”ın elinden kurtarılması lâzım geldiğini haykırmakta ve şu resmî hedefi îlân etmektedir:
“Türk kafası da, Türk dili de Batılaşacak [“Batılılaşacak”], geçmişin yürütmeyen her durdurucu engeli sökülüp atılacaktır!” (Kaynağı, Türkçenin Istılâh Mes’elesi kitabımızda, Mart 2013, ss. 432-433)
1935 senesinde, bu sefer de Örs kardeşler (Sedad ve Vedad Örs), Revue Internationale de l’Enseignement mecmûasında pek geniş olarak aynı fikri işlediler. Örs kardeşler, Fransızcadaki “qui” ve “que” nisbet zamirlerini “ki o=ko” ve “ki onu=konu” uydurmalarıyle karşılıyarak tamâmen Fransızcaya benzer cümleler teşkîlini istemekteydiler. Meselâ:
“Je vois l’enfant qui dort ¦ Görüyorum çocuğu ko uyuyor”. Veyâ: “Les oiseaux que j’ai achetés hier sont échappés de la cage ¦ Kuşlar, konları almıştım dün, kaçtılar kafesten”.
Onlar, ayrıca, tıpkı Fransızcadaki gibi:
“Avant que je ne sois sorti dans la rue ¦ Evvel ki çıkmadan sokağa” veyâ:
“Après que je me suis rasé ¦ Sonra ki traş oldum” şeklinde söyleyişleri de Türkceye hâkim kılmak fikrindeydiler.
Örs kardeşlerin resmî tasvîbe de mazhar olan bu fikirleri, o sene, hayâtının ilk devresine zıdd olarak sonradan “Yoztürkçe”nin baş propagandacısı sıfatını kazanacak olan Nurullah Ataç tarafından da, harâretle alkışlanacaktır:
“İki Türk, Sedad Örs ile Vedad Örs (Zeki): ‘Türkçenin nahvi yalnız Batı dillerininkine değil, insan kafasının normal işleyişine de uygun değildir’ diyebiliyor… Elbette ki her nahiv bir milletin normal düşünüşünün aynası, tâ kendisidir. Fakat bugün, Örs kardeşlerin o sözüne yanlıştır, haksızdır diyebilir miyiz? Hayır, çünkü onlara bunu söyleten sıkıntıyı hepimiz duyuyoruz; Fransızcanın, İngilizcenin, Almancanın nahivlerini düşünüşümüze daha uygun buluyoruz; demek bizim nahvimiz düşünüşümüzün aynası olmaktan çıktı. İster istemez değişecektir.”
Rahmetli Prof. Dr. Osman Turan, bu hezeyânları okuyor, içi içini yiyor, fakat İstibdâdın o en koyu devresinde sesini çıkaramıyordu. Sene 1939 olup prangalar biraz gevşeyince daha fazla dayanamıyacak ve Saadeddin Arel ile İsmail Hami Danişmend tarafından neşredilen Milliyetçi Kültür Mecmuası Türlük’ün 1 Temmuz 1939 târihli 4. sayısında, 20 sayfalık uzun bir makâleyle, onların sûiniyet mahsûlü iddiâlarını cerhedecekdir. Mâmâfih, onun lisâniyâta dayalı ve aklıselîme uygun o makâlesi, yine de bu bâtıl cereyâna mâni olamamıştır. Çünki zâten sûiniyet mahsûlü olan bu cereyânın hakîkat endîşesi yoktur; ayrıca o, bir resmî projedir...
Vedad Örs, 1942’de Dördüncü Dil Kurultayı’na sunduğu teblîğde şöyle demekteydi:
[Hiç olmazsa,] “fiili cümlenin sonundan biraz ortasına doğru getirmeye çalışsak ne olur? ‘Durmuş Yaşar’ı dövüyor’ diyeceğimiz yerde ‘Durmuş dövüyor Yaşar’ı’ demeye gayret etsek olmaz mı?”
Bugün Fuad Köseraif’lerin, Şeref Beylerin, Örs Kardeşlerin, Dil Kurumu’nun en azından asgarî programının tahakkuk etmiş olduğu esefle görülmektedir. Günümüzde öyle aklıevvel yazar müsveddeleri vardır ki bütün bir kitablarını neredeyse baştan sona devrik cümlelerle kaleme almayı mârifet bilmektedirler!
- Çetinoğlu: Türkçe cümle yapısındaki ana kaide nedir? Cümlemizin bu yapısı bir nakîse midir?
- Yesevîzâde: Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve “Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil ünvânlı kitabımıda tafsîlâtıyle îzâh ettiğim gibi, Türkçede merâmın ifâdesinde esâs olan, tâlî olanın aslî olandan veyâ belirtenin belirtilenden evvel gelmesidir. Grammaire de la langue turque; théorique et pratique kitabının müellifi Alfred Mörer’in ifâdesiyle:
“Türkçe cümlede, tâlî unsur, esâs unsura tekaddüm eder (la construction de la phrase turque est basée sur ce principe fondamental que l’accessoire doit toujours précéder le principal)”. (İstanbul: Ümit Basımevi, 1967, p. 194.)
(Fâil + Mef’ûl + Fiil) şeklindeki umûmî cümle yapımız, Türk nahvinin üssülesâsı olan bu kâidenin ifâdesidir.
Yine umûmî kâide olarak, Türkcede devrik yapı, aceleyle kurulan derme-çatma cümleler hâricinde, hissiyâtın ifâde edildiği emir sîgalı söyleyişler ile şiirlerde kullanılır.
Hâlbuki kâideli Türkce cümle, tefekkür cümlesidir; sükûnetle, dikkatle düşünülerek kurulan, bizi düşünmeden konuşmamıya zorlayan cümledir. Bu bakımdan, hâssaten ciddî bir mevzûun işlendiği, bir fikrin îzâh veyâ müdâfaa edildiği bir metinde, devrik cümle pek abesdir.
Dilimizin, bizi, ancak dikkatle, soğukkanlılıkla, düşünüp taşınarak cümle kurmıya zorlaması bir nakîse mi, yoksa bir avantaj mıdır?
- Çetinoğlu: Teşekkür ederim.
- Yesevîzâde: Bir asırdır Milletimizi ifsâd eden Uydurma Resmî Dil hakkında derinlemesine araştırmalarımın mahsûlü olan bâzı tesbîtlerimi tekrâr ifâde ve Târihî Türkcemizi müdâfaa fırsatı verdiğiniz için asıl ben size çok müteşekkirim.
1_039687abe4ea9c4b44a9519fe53b2dbc.jpg
Türkcede yeni ıstılâh türetme yollarını gösteren, yanlış türetmeleri ve Uydurma Resmî Dilin ideolojik içyüzünü teşhîr ederek Târihî Türkcemizi müdâfaa eden kitabımızın ön ve arka kapakları (Ankara: Kurtuba Yl., Mart 2013, büyk boy, 571 s.)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (1)
Yesevizade Alparslan Yasa
25.03.2025 - 00:21
Yayınlanma
05.04.2025 - 13:45
Güncelleme
8
Paylaşım
Kemalizmin Topyekûn dünyâ görüşü Müslümanlığa zıdd
- İTHÂF-
Siyonist Emperyalizminin bir buçuk asırdır bütün dünyânın gözü önünde icrâ ettiği Filistinli jenosidinin mazlûmlarına…
Yâ Rabbi! Senden, jenosidcilerin cezâlarını Âhirete bırakmamanı, onları bu dünyâda da bütün İnsanlık Âlemine ibret olacak şekilde, adâletle cezâlandırmak için bize idrâk ve imkân vermeni niyâz ediyoruz!
{ “Size ne oluyor ki: ‘- Yâ Rabbi! Ahâlîsi zâlim olan şu beldeden bizi çıkar, bize İndinden bir hâmî (velî) gönder, bize İndinden bir yardımcı (nasîr) gönder!’ diye yakaran âciz (mustaz’af) erkekler, kadınlar, çocuklar için Fîsebîlillâh vuruşmuyorsunuz? (Vemâ leküm lâ tukâtilûne fî sebîlillâhi velmustad’afîne minerricâli vennisâi velvildânillezîne yekûlûne rabbenâ ahricnâ min hâzihilkaryetizzâlimi ehluhâ vec’al lenâ min ledünke veliyyen vec’al lenâ min ledunke nasîrâ.)” (Nisâ Sûresi -4-: 75) (Bolu, 21.3.2025)
MUKADDİME
Mustafa Kemâl’in sahîh âilevî mensûbiyeti hakkındaki ilk tesbîtimiz, 1970’li senelere kadar geriye gidiyor. O zamân, elimizdeki birkaç vesîkayı kendi yakın muhîtimizde 40-50 fotokopi nüshası hâlinde dağıtmıştık. Sonrasında, iz sürmiye devâm ettik ve daha birçok müsbit delîl kıymetini hâiz vesîka keşfettik. Bilhâssa Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi ünvânlı kitabımızdan (Ankara: Kurtuba Yl., Mayıs 2014, 612 s.) îtibâren, son on senelik neşriyâtımızda bu mensûbiyete, birçok yeni vesîka arzederek tekrâr tekrâr işâret ettik. Bunların arasında en mühimleri, Mustafa Kemâl’in Âilesi Dîndâr mıydı? (Yeni Söz, 22.6-5.8.2018, 45 Tefrika) ve Mustafa Kemâl’in Havradaki Resmî Cenâze Âyini (Yeni Söz, 4.8-1.10.2022, 58 Tefrika) ünvânlı araştırmalarımızdır. Bu iki araştırmamızdan “Mustafa Kemâl’in âilesinin dîndârlığı” hakkındaki iddiâları sorgulıyan ilkinde, onun, –gün ışığına çıkan yeni resmî evrâk ve bilgilere istinâden- şeceresini çıkarmış ve bu meyânda babasının, büyük teyzesinin ve anneannesinin mahallelerini dahi tasrîh etmiş idik…
İşbu çalışmamız, mezkûr araştırmalarımızdan bir derleme mâhiyetinde olacak, mâmâfih evvelki vesîka ve bilgileri yenileriyle zenginleştireceğiz. Ayrıca, o araştırmalarımızda mes’ele oldukça dağınık bir şekilde ele alınmışken, şimdi onun üzerinde çok daha sistemli bir şekilde duracak, daha derli toplu, daha tertîbli bir eser meydana getirmiye çalışacağız.
Aşağıdaki çalışma planı, bu maksada muvâfık olarak tasarlanmıştır:
• Mukaddime
• I. Fasıl: Cumhûrî Rejim / Totaliter Rejim Tezâddı
- 1. Alt Fasıl: Hülâsaten Cumhûrî Rejim ve İslâmla Münâsebeti
- 2. Alt Fasıl: “Asrî Demokrasi”nin Felsefesi
1. Müşâhede: Demokrasi Hakkındaki İki Büyük Yanlış
2. Müşâhede: Asrî Demokrasi, Atina Demokrasisine Dayanmaz; Ama Ondan da Alınacak Güzel Dersler Vardır
3. Müşâhede: “Asrî Demokrasi”, İnsanlığın Müşterek Eseridir
4. Müşâhede: “İnsan Hakları” Dâvâsı Masonluğa Mâl Edilemez
(Ocak 2025 İlâvesi: Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti ünvânlı araştırmamızdan)
5. Müşâhede: Asrî Demokrasi, İnsan Hakları Rejimidir
6. Müşâhede: Asrî Demokraside “Hâkimiyet, Kayıdsız, Şartsız Milletin” Değildir
7. Müşâhede: Cumhûrî Nizâmın Têsîsi İçin Elzem Şart: Cumhûrî Felsefenin Halka Mâl Olması
8. Müşâhede: Kâideten Hiç Kimsenin Hiç Kimse Üzerinde Hâkimiyet Hakkı Yoktur
9. Müşâhede: İctimâî Hayâtın Her Sâhasında, Her Kademesinde İstişâre Esâsı
10. Müşâhede: Cumhûrî Nizâmın Sıfır Noktası: Cumhûrî Esâsiye
11. Müşâhede: Türkiye’de Cumhûrî Bir Esâsiye İçin Birkaç Nîrengi Noktası
12. Müşâhede: Cumhûrî Siyâset, Makyavelist Siyâsetin Zıddıdır
13. Müşâhede: Kur’ân-ı Kerîm, bize Hak̆îkat̃ Ehli olmayı emrediyor
14. Müşâhede: Cumhûrî Nizâm, İnsan Haklarına, İnsan Hakları da Allâh Ak̆îdesine İstinâd Eder
15. Müşâhede: Cumhûrî Nizâm, Hem Cihânşümûl Sulhün Elzem Şartı, Hem de Tesâmühün Sınırıdır
- İki İbretâmîz Misâl
a) Kemalist Totaliter Zihniyeti
b) Şiî Totaliter Zihniyeti
- 3. Alt Fasıl: Totaliter Rejim / Totaliter Şahısperestlik (Lenin, Stalin ve Mao’ya Tapınış)
- 4. Alt Fasıl: Kur’ânî Hükûmet Şekli: Cumhûrî Hükûmet
1. Bahis: Rivâyetci Müslümanlık / Dirâyetci Müslümanlık Tefrîkı
2. Bahis: İstişârî Hükûmet
3. Bahis: Kulun Teşrî Salâhiyeti (Cumhûrî Teşrî)
4. Bahis: Hz. Peygamber’in Cumhûrî Esâsiyesi
• II. Fasıl: Kemalist Totaliter Rejimin “Ebedî Şef”ine Tapınış
(Resmî Ricâlden ve Muharrirlerden Misâller)
- 1. Alt Fasıl: Kendine Bakışı
- 2. Alt Fasıl: Kemalist Rejimin Muhtelif Temsîlcilerinin Tapınış Beyânları
- 3. Alt Fasıl: Ona Her Şey Mübâh!
- 4. Alt Fasıl: Günümüzden Nümûneler
• III. Fasıl: Mustafa Kemâl’in Uydurma Şecereleri
• IV. Fasıl: Uydurma Şecerelerin Kendisi Tarafından Reddi
• V. Fasıl: Sabataî Profili
• VI. Fasıl: Âilesi, Âile Yapısı
• VII. Fasıl: Hakîkî Akîdesi, Hayât Tarzı (Kemalizm / Müslümanlık Tezâddı)
• VIII. Fasıl: Masonluğu, İhtilâlciliği
• IX. Fasıl: Selânik’in Şehir Yapısı
• X. Fasıl: Selânik’deki Evin İfşââtı
• XI. Fasıl: Yahûdi Menbâlarına Nazaran Mensûbiyeti
• XII. Fasıl: Hakîkî Mensûbiyetini Gün Işığına Çıkaran Muhtelif Delîller
• XIII. Fasıl: Netîce
Bu plandaki “Cumhûrî Rejim / Totaliter Rejim Tezâddı”, “Kemalist Totaliter Rejimin ‘Ebedî Şef’ine Tapınış” gibi Fasıllar (I ve II), ilk bakışta, üzerinde durduğumuz mes’eleyle alâkadâr görülmiyebilir. Hâlbuki bu mevzûlar da, Mustafa Kemâl’in hakîkî fikriyât, şahsıyet ve mensûbiyetini, ayrıca Türkiye’de bir asırdır hüküm süren Kemalist Rejimin hakîkî mâhiyetini kavramak için elzemdir.
Mustafa Kemâl ve bütün Kemalist kadro, Pâdişâhlığı l̃ağvederek onun yerine Cumhûriyet Rejimini têsîs ettikleri iddiâsındaydılar. Ayrıca, bu rejimin başı olan Mustafa Kemâl, resmen “Cumhûr Reîsi” ünvânıyle anılıyordu. Mütehakkim Zümre, bir asırdır bu propagandasına devâm ediyor ve bütün nesiller (bilhâssa Maârif vâsıtasıyle) onun tarafından bu peşîn hükümlerle yetiştirildiği için bugün de bir îmân hâlinde hemen her vatandaşın ağzından aynı iddiâlar duyuluyor. Öyleyse sahîh “Cumhûriyet, Cumhûrî Nizâm veyâ Demokrasi”nin, kezâ onun zıddı olan “Totalitarizm”in ve bunların İslâmla alâkasının ne olduğunun tafsîl edilmesine büyük ihtiyâc vardır. Bu mefhûmlar, birbiriyle mukâyeseli olarak ve misâller zikrederek (ki misâl olarak, husûsen Lenin, Stalin ve Mao üzerinde duracağız) enine boyuna îzâh edildiği zamân, Mustafa Kemâl’in hakîkî fikriyâtı, şahsıyeti ve mensûbiyeti daha iyi anlaşılmış olacaktır. Kezâ, Materyalizm - Garbcilik - Şahısperestlik sacayağı üzerine kurulu Kemalizmin, topyekûn dünyâ görüşü, esâs akîdeleri îtibâriyle olduğu gibi, siyâsî-hukûkî-ictimâî nizâm noktainazarından dahi Müslümanlığa ne kadar zıdd bir telakkînin temsîlcisi olduğu vâkıası da…
Zâten, Kemalizmi, onun alternatifine işâret etmeden tenkîd etmek de, eksik bir çalışma olurdu. Hâlbuki bizim müddeâmız (thèse), Kemalist Totaliter İdeolojinin alternatifinin Dirâyetci Müslümanlık ve Kemalist Totaliter Rejimin alternatifinin de Cumhûrî Nizâm olduğudur.
Bu bakımdan, bu mevzûlar üzerinde duran I. ve II. Fasılların bir hayli geniş tutulmuş olması yadırganmamalıdır…
Dîğer araştırmalarımız gibi bu araştırmamıza, hattâ bunların da ötesinde bütün hayâtımıza rehber olan, istikâmet veren düstûr şudur:
Dâimâ Hakîkate tâlib ve tâbi olmak ve Hakîkat uğrunda mücâdele etmek!
Kezâ, bu anlayışın bir îcâbı, bir lâzımesi olarak:
Hakîkatten başka tabumuz yoktur!
Hakîkat ise, birinci derecede, Tecrübî İlimle (la science expérimentale), dîğer tâbirle, Müşâhede ve Tecrübe Usûlüyle (la méthode d’observation et d’expérimentation), ikinci derecede, onun tesbît ve verileri üzerinde yükselen Felsefî Tefekkürle (la réflexion philosophique), üçüncü derecede, -birinci ve ikinci araştırma usûlleriyle Kur’ân-ı Hakîm’in İlâhî Kitâb olduğu isbât edildikden sonra- Vahye Müstenid Tecrübî İlim Usûlüyle tesbît edilir…
Bir ömür Hakîkat düstûrundan sapmadık ve bütün hassâsiyet ve dikkatimize rağmen, yanıldığımızı anladığımız zamân da hatâmızı ik̆râr etmekden ve tashîhine çalışmaktan imtinâ etmedik. Muhtemeldir ki işbu çalışmamızda dahi, hatâlı tesbît, fikir ve kanâatlerimiz mevcûddur. Bunlar, bize, mukâbil vesîka ve delîllerle isbât edildiği takdîrde, onları alenen kabûl etmiye hazırız… Yeter ki ileri sürülen îtirâzlar, müsbit delîllere istinâd etsinler! “Müsbit delîller”, yânî Tecrübî İlim Usûlü çerçevesinde isbât kıymetini hâiz delîller… Yoksa, umûmî kanâatlerden, inanclardan, peşîn hükümlerden istinbât edilmiş “delîller” değil… Sûiniyet veyâ nefsâniyet mahsûlü iddiâlara karşı ise, tamâmen kör ve sağırız!
Dîğer taraftan, Hukûkun Küllî Kâidelerine ve Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerine mugâyir bir ucûbe olan 25 Temmuz 1951 Târih ve 5816 Sayılı Mustafa Kemâl’i Tabulaştırma Kânûnuna sarılarak neşriyâtımıza mâni olunmıya çalışılmasını da ancak esefle karşılar ve bunu ilmî-fikrî bir âcizlik tezâhürü addederiz! Bir asırdır Memleketimizde hüküm süren Kemalist Totaliter Rejimi tasfiye etmek için atılacak en mühim ilk adımlardan biri, hiç şüphesiz, bu kânûnun lağvıdır. Bununla berâber, onunla alâkalı şu vâkıayı hatırlatmak isteriz:
Bu kânûnun lâyihası, belkemiğini Sabataî ve Mason Cemâatlerinin teşkîl ettiği Mütehakkim Zümrenin, Ticânîleri kullanarak ve Memleketin birçok köşesinde heykel kırma tertîbini sahneye koyarak başlattığı kampanyanın ve bu sûretle Menderes Hükûmeti üzerinde kurduğu ağır baskının netîcesi olarak hazırlanmış ve Meclis’de müzâkere edilmiye başlamıştı. Lâyiha, bilhâssa Hukûkun Küllî Kâidelerine, İnsan Haklarına ve Kânûn-i Esâsî’ye muhâlif olduğu kanâatiyle şiddetli îtirâzlara uğramış ve netîcede de, ancak umûmî Meb’ûs sayısına nisbeten bir ekalliyetin reyiyle kabûl edilmişti. Şöyle ki: Rey kullanılan celsede hazır bulunmıyanlar ile aleyhde rey kullananların yekûnu, ekseriyeti teşkîl ediyordu… Bu meyânda, Lâyiha, Esâsiye Encümeni’nde de ancak bir rey fazlasıyle kabûl edilmiş ve bu ekseriyetin sağlanmasında, Encümen Reîsi ve 33 Dereceli Farmason, Hâkim Büyük Âmir Fuad Hulûsi Demirelli müessir olmuştu (Reîs olması îtibâriyle, onun reyi iki sayılmıştı)… İşte bu müzâkereler esnâsında, Başvekîl, bu kânûnun, kat’iyen, Mustafa Kemâl hakkındaki ilmî araştırma, tartışma ve müdellel tenkîdler önünde bir mâni olmıyacağını ileri sürerek onu müdâfaa etmişti:
“…Bu kanun sureti katiyede ne bir takriri sükûn kanunudur, ne de vicdanların tenkid hürriyetini, fikir hürriyetini baskı altında bulunduran bir kanundur. Bundan katiyen emin olsunlar. […]
“Onun eserlerinden bugünün zihniyetine uymıyanlarmı kabul etmemekte, tenkid etmekte elbette devam edeceğiz. Bizim maksadımız tenkid hürriyetini, vicdan hürriyetini, fikir hürriyetini takyit etmek değil, tahkir ve terzil hürriyetini kaldırmaktır. Biz bunu istiyoruz.” (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX, Cild 7, 72. Birleşim, 4 Mayıs 1961, s. 58)
5816, yetmiş küsûr senedir, Mütehakkim Zümrenin elinde, Totaliter Rejimin tasfiyesine mâni olmak için başlıca bir vâsıta, esâslı bir baskı ve zulüm âleti olarak kullanılıyor olsa da, biz, Menderes’in şu yukarıdaki esbâbımûcibesine istinâden, ilmî bir araştırma çerçevesinde târihî hakîkatleri meydana çıkarmaktan ve Rejimin totaliter yapısını gözler önüne sererek, halkımızı, sahîh Cumhûrî Rejime geçmek husûsunda teşvîk etmekden mâadâ bir kasdımız olmadığını, hele her çeşid müfterîlikden kat’iyen berî olduğumuzu sarâhatle ifâde etmek isteriz.
Fransızların tâbiriyle “appeler un chat un chat”, Türkcesiyle “karaya kara, aka ak demek” kabîlinden hakîkatleri olduğu gibi ifâde etmemizden rahatsız olanları ise, nîçin “Hakîkat Ehli” olamadıklarının bir vicdânî muhâsebesini yapmıya dâvet ediyoruz!
Kullandığımız dil ve imlâya gelince, dilimiz, Târihî Türkce, yânî İstanbul, yânî Osmanlı Türkcesi ve imlâmız da o dilin telaffuzuna muvâfık imlâdır. (Osmanlı yazısının iştikâkî mâhiyetteki imlâsına değil, onun telaffuzuna uyuyor ve bunu Latin yazısıyle ifâde ediyoruz…)
Binâenaleyh, uzun senelerdir, kendi metinlerimizde, tek Uydurmaca kelimeye dahi yer vermemiye îtinâ ediyor, bu husûsta çok titiz davranıyoruz. Yine aynı şuûrla, yeni mefhûmlar için, uydurmacılığa sapmadan, Türkcemizin iştikâk kâidelerine ve selîkasına muvâfık yeni kelimeler türetmekden çekinmiyoruz. Bunlar hâricinde, kullandığımız bütün kelimeler, Türkcemizin lugatinde mevcûd, mâmâfih büyük bir kısmı unutturulmuş kelimelerdir. Hâssaten 1960’lı senelerden beri, insanlarımız, Kemalist Uydurma Dille yetiştiriliyor ve Târihî Türkcenin pek çok kelimesine de, zevkıne de yabancı bulunuyorlar. Türkce zevkı, o zevke muvâfık olarak inşâ edilmiş metinlerle haşir-neşir olarak, onları bizzât “tadarak” gelişir. Anlaşılmıyan kelimeler ise, ilk merhalede, Târihî Türkcenin lugatlerine mürâcaat ederek kavranabilir… Târihî Türkceyi hakkıyle öğrenip bizzât kullanmak için (bizim de tâkîb ettiğimiz) en doğru usûl, (Kemalist Dil İnkılâbına muvâfık neşriyât hâric) 1929 – 1959 senelerinin matbûâtı ve yine aynı devrede yapılmış sahîh tercümelerle haşir-neşir olmak, bu metinleri dikkatle mütâlaa ve bol bol kopya etmek, onları yüksek sesle okumak, hülâsa etmek, benzeri metinler inşâ etmiye çalışmaktır. Kelimelerin hem mânâları, hem nasıl kullanılacakları, en doğru şekilde, iyi inşâ edilmiş metinlerde, onlar –mânâ ve üslûb incelikleri ve gramer fonksiyonları bakımından- incelenerek öğenilir… (Türkcemiz hakkında birçok çalışma yaptık; en mühimleri şu iki kitabımızdır: Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar –“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil-, Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013, 571 s. ve Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme –Tanzîmat Devrinde ve Sonrasında Türkçeyi Geliştirmenin Başlıca Vâsıtası Olarak Tercüme-, Ankara: Hitabevi Yl., Şubat 2014, 225 s.)
DEVAM EDECEK
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (2)
Yesevizade Alparslan Yasa
26.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
26.03.2025 - 12:22
Güncelleme
4
Paylaşım
Metinlerimizin bir başka husûsiyeti olarak, “İstanbul telaffuzu”na (tabiî ki günümüzdeki telaffuzu kasdetmiyoruz) uyuyor, bu sebeble, -Dilimizin en büyük güzelliklerinden olan- uzun ünlüleri kısaltmıyor, bütün uzun ünlüleri, harfin üzerine külâh (^) koyarak yazıyoruz. Külâhı, kat’iyen inceltme işâreti olarak kullanmıyoruz. (Başka araştırmalarımızda -ve cüz’î mik̆dârda işbu araştırmamızda- kâide dışı olarak kalın okunan ünsüzleri kavisle -mesel̃â vak̆it, ink̆il̃âb, telk̆în, ik̆râr, sak̆îm-, yine kâide dışı olarak ince okunan ünsüzleri tilde ile –mesel̃â l̃atîf, l̃utuf, l̃aik, rol̃, eml̃âk̃- gösterdik.)
Ayrıca, aslında -b, -c ve -d ile biten kelimeleri de -p, -ç ve -t ile yazmıyoruz. (Bunlar, Osmanlı yazısında da böyle kaydedilip böyle telaffuz edilir.) Tersinden, -t ile bitenleri (taksit gibi) –d’leştirmiyoruz (taksidi değil, taksiti) veyâ –p’yi b’leştirmiyoruz (grubu değil, grupu, ekibi değil, ekipi yazıyoruz)… Kullandığımız imlânın dîğer husûsiyetleri de, metnimiz üzerinde teemmül ederek anlaşılabilir…
Ve nihâyet, birkaç kelime de üslûbumuz hakkında…
Bir evvelki araştırmamızda dahi (Yahûdilik – Masonluk Münâsebeti; Milat, 10 Temmuz – 13 Aralık 2024, 119 Tefrika) kaydettiğimiz vechiyle:
… Araştırmamız, (kanâatimizce) tamâmen Tecrübî İlim Zihniyet ve Usûlüyle yürütülmüş olmakla berâber, üslûbu, yer yer, ilmî, yânî objektif olmaktan uzaklaşmıştır. Bunun başlıca sebebi şudur:
Vâkıaları araştırarak sâdece ilmî tesbîtlerde bulunmakla iktifâ etmiyor, ayrıca onlar üzerinde felsefî tefekkürde bulunuyor, kendi islâmî kıymet hükümlerimiz, inanclarımız, velhâsıl dünyâ görüşümüz çerçevesinde onlardan ahlâkî-insânî netîceler çıkarıyoruz (ki zâten, bizce. felsefî tefekkür ancak ilmî tesbîtler üzerinde yükselirse kıymeti hâiz olur). Bunu yapmak ise, hissiyâtımızın devreye girmesi ve hislerimizin üslûbumuza da têsîr etmesi, yânî üslûbumuzun sübjektif bir mâhiyet kazanması demekdir.
Bu takdîrde, şu suâl akla gelir: Bu hâl, bir nakîse midir?
Öyle olduğunu düşünsek, bu hâlden zâten ictinâb ederdik. Bilakis, biz, Hakîkat Ehline yaraşır tavrın bu olduğu kanâatindeyiz; çünki Hakîkat Ehli olmak demek, sâdece Hakîkate tâlib ve tâbi olmak değil, aynı zamânda Hakîkat uğrunda mücâdele etmek demekdir. Hâlbuki, Hakîkat uğrunda mücâdele, amel, fiil ancak hissiyâtın tahrîkiyle (Îmân heyecânıyle) ortaya çıkar ve böylece aklî muhâkemeyi tamâmlar. Amel, tatbîkat olmadıktan sonra kuru aklın veyâ ilmî bilginin ne kıymeti vardır? Kaldı ki ilmî araştırma yapmak için dahi, insanda büyük bir tecessüs, keşfetme arzûsu ve çalışma şevkı olması lâzımdır… (Yahûdilik – Masonluk Münâsebeti; Milat, 10.7.2024/Tef No 1, s. 5)
1. Fasıl:
CUMHÛRÎ REJİM / TOTALİTER REJİM TEZÂDDI
Siyâsiyât sâhasında büyük îtibâr sâhibi İngiliz ilim adamı N. C. Parkinson, Kadîm Yunan an’anesine uyarak, başlıca hükûmet şekillerini, iktidârda bulunanların sayısına göre, şu sûretle tasnîf ediyor: Monarşi, Oligarşi, Demokrasi… Bunlar da, halk üzerinde icrâ ettikleri baskı derecesine veyâ iktidâra hâkim zümrenin yapısına göre daha başka şekillere bürünebilirler: Monarşi İstibdâd veyâ Diktatörlük; Oligarşi Feodalite, Aristokrasi, Teokrasi şekillerini alabilir; Demokrasi Doğrudan veyâ Temsîlî Demokrasi olabilir… Bu rejimler, değişen iktidâr şartları muvâcehesinde birbirlerine de istihâle edebilirler. Meselâ Demokrasi, merkezî otoritenin zayıflaması sebebiyle, kaosa ve anarşiye sürüklenebilir; arkasından, bir Diktatörlük rejimiyle otorite tekrâr têsîs edilebilir… Kezâ, bir rejimin içinde, başka rejimlerin izleri, têsîrleri görülebilir… (H. C. Parkinson, L’Évolution de la pensée politique -Siyâsî Düşüncenin Seyri-, volume I, traduit par Louis Evrard, Paris: Idées/nrf, 1964 –édition originale 1958-, pp. 19-22)
Bizim düşüncemize nazaran, hükûmet şekillerini Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini benimseme ve tatbîk derecesi noktainazarından tasnîf etmek, daha mânîdâr, daha fonksiyoneldir. İnsana gösterilen hürmetin derecesini anlamak ve ona cem’iyet içinde daha iyi bir statü sağlamak için tâkîb edilmesi lâzım gelen siyâsetleri tâyîn etmek bakımdan daha mânîdâr ve daha fonksiyonel…
Böyle bir tasnîf için iki zıd (+ ve -) uclu bir “İnsan Hakları Hattı” çizilir; bunun artı ucu İnsan Haklarına müstenid, eksi ucu da İnsan Haklarını en fazla ihlâl eden Rejimi temsîl eder ve bütün siyâsî rejimler, İnsan Haklarını benimseme ve tatbîk veyâ onları ihlâl derecelerine göre bu hatt üzerinde kendilerine uygun düşen yere yerleştirilir. Tabiâtiyle, bu husûsta objektif bir değerlendirme yapmak, herhangi bir memleketin rejimini yakından tâkîb eden mütehassıslara düşer. Hattâ şâyân-ı tercîh olan, bu mütehassısların beynelmilel bir müessesede bir araya gelmeleri ve her memleketin rejimi hakkında devrî değerlendirme raporları neşretmeleridir.
Bu meyânda, bu tasnîfte, artı ucdaki İnsan Haklarına Müstenid Rejimi, İnsan Haklarını kusûrsuz şekilde tatbîk eden bir siyâsî rejim olarak mülâhaza etmemek lâzımdır; çünki beşer kusûrsuz olmadığı gibi teşkîl ettiği cem’iyetler de kusûrsuz olamaz. Binâenaleyh, İnsan Haklarına Müstenid Rejim, İnsan Haklarını bütünüyle, kusûrsuz şekilde tatbîk etmeyi başaran değil, onları, esâsiyesine, bütün mevzûâtına, dîğer tâbirle, teşrî faâliyetlerine temel yaptıktan sonra, bu istikâmette mütemâdiyen gayret sarfeden, tedbîr alan rejimdir.
İnsan Hakları Hattının artı ucundaki “İnsan Haklarına Müstenid Rejim”, Cumhûrî Nizâm veyâ Demokrasi, eksi ucundaki “İnsan Haklarını En Fazla İhlâl Eden Rejim” ise, Totalitarizm veyâ Totaliter Rejimdir. “Cumhûrî Nizâm” veyâ “Demokrasi”yi, İnsan Hakları temeli üzerinde yükseldiği için, “Hakkıyet Rejimi” tesmiye etmek herhâlde daha isâbetlidir.
(Cumhuriyet, 20.5.1937, s. 7)
“19 Mayıs Atatürk Gününü Bütün Gençlik Heyecanla Kutladı.” (Selânikli Ahmet Emin Yalman’ın Vatan’ı, 20.5.1937, s. 1, manşet haber)
Totaliter ideolojiler birer “laik (dünyevî) dîn”dir. Bu dînin “Mâbûd”u, Totaliter Şef; âyinleri, tantanalı resmî merâsim ve nümâyişlerdir…
***
Bu Faslın aşağıdaki Alt Fasıllarında bu iki rejim ile İslâm ve Kemalizmin onlarla münâsebeti hakkında îzâhatta bulunmadan evvel, “Demokrasi”, “Totalitarizm” ve “Cumhûriyet” tâbirlerinin Le Petit Robert lugatindeki târiflerini nakletmek istiyoruz. Bu târifler bizim îzâhatımız için de bir hareket noktası olacaktır. Îzâhatımıza başlangıc olarak Le Petit Robert (Löpti Rober)’i esâs ittihâz etmemiz, Fransızların bu en îtibârlı lugatinin, güzîde bir mütehassıs hey’eti tarafından hazırlanmış ve her kelimesinin dört başı mâmûr (“etrâfını câmi, ağyârını mâni”) târiflerinin de, o mütehassıslar tarafından yapılmış olması hasebiyledir. Târifler ayrıca (çok def’a îtibârlı müelliflerden iktibâs edilmiş) cümleler içinde kullanılarak canlandırılmıştır. Hakîkaten, Le Petit Robert her bakımdan lugat haysiyetine sâhibdir ve bunu daha iyi anlamak istiyenler, onu, meselâ -pek menfî bir nümûne olarak- Dil Kurumu’nun lugatiyle mukâyese edebilirler!
İşte mezkûr siyâsî rejimler veyâ hükûmet şekilleri hakkında ilk mürâcaat kaynağımız olan Le Petit Robert’e nazaran, “Démocratie”, Kadîm Yunancadaki “dêmokratia”dan geliyor ve bu birleşik kelimedeki “dêmos”, “halk” demekdir. Bu lugat, “kratia”nın mânâsını vermemiş. Linternaute Sitesi, “kratos”un “iktidâr” ve her iki kelimenin bir arada “iktidâr halkındır” mânâsına geldiğini kaydediyor. (https://www.linternaute.fr/dictionnaire/fr/definition/democratie/; 7.1.2025)
Kelime, Le Petit Robert tarafından şöyle târif ediliyor:
“1) Hükmürânlığın vatandaşların tamâmına âid olması lâzım geldiğini ileri süren siyâsî doktrin. 2) Bu hükümrânlığı kullanan vatandaşların vücûd verdiği siyâsî teşkîlât (ki çok def’a bir cumhûriyettir). (Doctrine politique d'après laquelle la souveraineté doit appartenir à l'ensemble des citoyens; organisation politique -souvent, la république- dans laquelle les citoyens exercent cette souveraineté.)”
Fransızcadaki (Türkceye “cumhûriyet” kelimesiyle tercüme edilen) “république” de aslında bir birleşik kelimedir ve Latince “res publica”dan geliyor. “Res”, şey, nesne; “publica”, “âmmeye, halka âid” demek. Bundan da, Devlet veyâ iktidârın halka âid olduğu gibi bir mânâ çıkıyor. (linternaute) sitesine nazaran da, “halkın maslahatına uygun olarak idâre edilen Devlet” demek. (https://www.linternaute.fr/dictionnaire/fr/definition/res-publica/; 8.1.2025) “République” mefhûmu, Le Petit Robert’de, “iktidâr ve kuvvetin tek kişinin elinde bulunmadığı ve Devlet reîsliğinin irsî olmadığı hükûmet şekli (Forme de gouvernement où le pouvoir et la puissance ne sont pas détenus par un seul, et dans lequel la charge de chef de l'État n'est pas héréditaire)” olarak târif ediliyor.
Türkcede “république” karşılığı olarak teşkîl edilen “cumhûriyet” tâbirindeki “cumhûr” da “halk, nâs, umûm, enâm” demek. Lugatinde bu karşılıkları veren Şemseddîn Sâmi’ye nazaran, “cumhûriyet”, ise, “bir reîs-i müntehabın taht-ı riyâsetinde bulunan hey’et”tir; “İsviçre Cumhûriyeti” gibi. (Ş. Sâmi, Kâmûs-ı Türkî, Haz.: Paşa Yavuzarslan, Ankara: TDK Yl., 2010)
Bilhâssa fıkıh kitablarında kullanılan “cumhûr-i fukahâ” tâbiriyle, fakîhlerin ekseriyeti kasdediliyor. (Meselâ: “Cumhûr-i fukahâ rivayet yönüyle sünneti mütevâtir ve âhâd şeklinde iki kısma ayırırken Hanefîler mütevâtirle âhâd arasında meşhur sünnetin yer aldığını söyleyerek üçlü bir ayırım yaparlar.” -Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Hanefî Mezhebi”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1997, c. 16, ss. 1-21.) Bu kullanışa nazaran, “cumhûriyet” tâbirinde, “iktidârı, halkın ekseriyetinin tâyîn ettiği rejim” mânâsı mündemic bulunuyor.
“Démocratie”, “république”, “cumhûriyet” kelimelerinin bu iştikâkî ve ıstılâhî mânâları üzerinde tefekkür edilince, aslında, esâs olarak, hep aynı şeyin kasdedildiği farkediliyor: Halkın irâdesine dayanan ve halkın maslahatı için têsîs edilmiş bir rejim…
Hâl böyle olunca, “démocratie” ve “république” diye iki ayrı kelime kullanmıya lüzûm var mı? Verâset noktainazarından hükûmet şekillerini de, sâdece, “irsî olan” ve “olmıyan hükümdârlık (veyâ Devlet reîsliği)” tâbirleriyle tefrîk etmek kâfî değil mi?
İnsan Hakları Hattı’nın menfî ucunda yer alan “totaliter rejim” mefhûmuna gelince, bu tâbirdeki “totalitaire”, “bütün, tam, yekûn, topyekûn” mânâlarındaki “total”den türetilmiştir ve “muayyen bir bütünün unsurlarının tamâmını ihâta eden veyâ ihâta ettiğini iddiâ eden (qui englobe ou prétend englober la totalité des éléments d'un ensemble donné)” mânâsına geliyor.
Le Petit Robert, “régime totalitaire”i ise, şu sûretle târif ediyor:
“Hiçbir teşkîlâtlı muhâlefete müsâade etmiyen tek fırkalı rejim; öyle ki bu rejimde siyâsî iktidâr, memleketi hiç kimseye hesâb vermeden idâre eder ve hâkimiyeti altındaki cem’iyetin faâliyetlerinin tamâmını inhisârı altına alma temâyülü gösterir. (Régime à parti unique, n'admettant aucune opposition organisée, dans lequel le pouvoir politique dirige souverainement et tend à confisquer la totalité des activités de la société qu'il domine)”
Kezâ, “totalitarizm” de, “totaliter rejimlerin siyâsî sistemi (Système politique des régimes totalitaires)” demek…
Bu târiflerdeki en büyük eksiklik, İnsan Hakları’na atıfta bulunmamaları, onları mîyâr almamalarıdır. Zâten târifler ne kadar iyi yapılmış olurlarsa olsunlar, bahis mevzûu mefhûmları derinlemesine kavramak için, elbette, kifâyetsiz kalıyorlar; onları başka bilgilerle desteklemek, ayrıca bunlar üzerinde de teemmül etmek lâzım geliyor. Aşağıdaki üç Alt Fasıldan maksadımız budur.
Devam edecek
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (3)
Yesevizade Alparslan Yasa
27.03.2025 - 12:09
Yayınlanma
27.03.2025 - 12:09
Güncelleme
5
Paylaşım
1. Alt Fasıl:
Hülâsaten Cumhûrî Rejim ve İslâmla Münâsebeti
Bu mevzûu evvelki neşriyâtımızdan iktibâslar yaparak işliyeceğiz. Bütün neşriyâtımız arasında, bu husûsta -ana hatlarıyle İslâmın, daha doğrusu Dirâyetci İslâmın siyâsî doktrinini ortaya koyan- en şümûllü çalışmamız, şu eserimizde mündemicdir:
Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması, Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2015, 16x24 cm, 470 s.; husûsen “8. Fasıl: Kur’ânî Hilâfet Telakkîsi ve Bu Telakkînin Müşahhas Bir Tezâhürü: Medîne Esâs Kânûnu” (ss. 315-383)… Kur’ânî İslâmın siyâsî rejiminin Cumhûrî Rejim olduğunu isbât sadedinde, bu Faslın bir kısmını, “Kur’ânî Hükûmet Şekli: Cumhûrî Hükûmet” başıklı 4. Alt Fasıl’da nakledeceğiz. Bu îzâhatımızla, öyle zannediyoruz, Sahîh, yânî Kur’ânî, yânî Dirâyetci Müslümanlığın Komünist, Kemalist veyâ Şiî (ve sâir Entegrist) Totaliter Rejimlerine ne kadar zıdd olduğu dahi açıkça anlaşılacaktır…
Cumhûrî Rejim – İslâm berâberliğine, evvelâ şu muhtasar îzâhatla dikkat çekelim:
Cumhûrî Rejim veyâ Cumhûriyet; akîdesi, ahlâkı, müesseseleri îtibâriyle, Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerine istinâd eder. Esâsı, insana hürmet ve bunun lâzımesi olarak Vicdân Hürriyetidir. Vicdân Hürriyeti, Hayât Hakkından daha mukaddesdir; çünki insan, evvelemirde, sâhib olduğu inanc sistemiyle târif olunur. Mâmâfih, onun belki hiçbir hakkı gibi, Vicdân Hürriyeti de mutlak değildir: Hiç kimse, şahsî inancının bir îcâbı olarak başkalarına kendi inancını dayatamaz ve daha umûmî olarak, başkalarının haklarını umursamadan sâdece kendi haklarının dâvâsını güdemez. Mecelle’nin Küllî Kâideleri arasında ifâde edildiği gibi: “Zarâr ve mukâbele bizzarâr yoktur”. Bütün Hak ve Hürriyetlerimiz, aynı zamânda Vecîbelerimizdir: Zîrâ, şahsımıza gösterilmesini beklediğimiz hürmetin mesnedi, “bütün insanların haysiyet ve haklar bakımından hür ve müsâvî doğdukları” mevzûasıdır (le postulat) ve bu mevzûa, bizim de başkalarına hürmet etmemizi müstelzimdir. Dîğer taraftan, Hak ve Hürriyetlerimizin têmînâtı, bütün insanların birbirlerinin Hak ve Hürriyetlerine riâyet etmeleridir.
İmâm-ı Âzam’ın da dikkat çekdiği gibi, insanda hürriyet esâstır; bu esâs mûcibince, insanın saâdeti ve bekâsı için zarûrî olmasa, ferdî hürriyetin büyük bir kısmından ferâgat etmeyi gerektiren evlilik ve âile hayâtı dahi câiz olmazdı… (Kıymetli âlim Osman Keskioğlu merhûm, Ebû Hanîfe hakkındaki kitabında, “Dinde hürriyet çok muazzez bir şeydir” ve “Neslin muhafaza ve devamı için nikâh ve aile meşru kılınmıştır” tesbîtlerinin hâşiyelerinde bu husûsu îzâh eder: İslâm Hukukunun Mümessili, Fikir İstiklâlinin Alemdârı İmam A’zam -Numan b. Sabit-, Ankara: Güzel Sanatlar Matb., 1960, ss. 77-78.)
Kezâ, insanın başkasının hükmü, idâresi altına girmesi de... Ne var ki beşerî hayât, cem’iyet hâlinde kâbildir. İctimâî hayât ise, teşkîlâtlanma, iş bölümü, hiyerarşi, idâre edenler / edilenler farklılaşması demekdir. Cem’iyet hâlinde yaşıyabilmek, hak ve hürriyetlerimizin bir kısmını (zarûret mikdârınca bir kısmını), içimizden seçeceğimiz, îtimâdımızı kazanmış başkalarına devretmeyi elzem kılar. Binâenaleyh, idâreciler, sâdece bizim vekîllerimizdir ve seçiciler tarafından kendilerine verilen vekâlet hudûdları içinde icrâât yapmakla mükelleftirler. Böyle davranmıyan idâreciler, hadlerini tecâvüz etmiş, kendilerine verilen vekâlete ihânet etmiş olurlar ve cezâyı hakkederler… Bu cumhûrî telakkî, Mecelle’nin şu düstûrunda vecîz ifâdesini bulmuştur:
“Raiyye, yânî tebaa üzerine tasarruf maslahata menûttur”. (Küllî Kâideler, Madde 58)
Yânî: Halk üzerinde tasarruf, hâkimiyet, dîğer tâbirle, halkın muayyen bir otorite tarafından idâre edilmesi, maslahat şartına tâbidir; onun umûmî salâhını, menfâatini, iyiliğini têmîn içindir.
İşte -İslâmın da Hükûmet şekli olan- İnsan Haklarına Müstenid Cumhûrî Hükûmet, Mecelle’de münderic bu düstûr, bu anlayış üzerinde yükselir… (“Kemalizmin ‘Târih Tezi’ ve ‘Güneş-Dil Teorisi’ Hurâfeleri”, Yeni Söz, 14.5.2022/91)
Bu tesbîtimize şu husûsları da ilâve etmek lâzımdır:
- 1948 BM İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi’ndeki bütün Temel İnsan Hak ve Hürriyetleri Kur’ân-ı Hakîm’de mündemicdir…
- Resûlullâh Hazretleri, Medîne Esâsiyesi’yle, târihte ilk def’a, İnsan Haklarına müstenid Cumhûrî Rejim nümûnesini ortaya koymuş, maâlesef, têsîs ettiği siyâsî rejim, ancak Hulefâ-i Râşidîn devrinde kâim olmuş, müteâkiben yerini Saltanata bırakmıştır…
- Cumhûrî Rejimin en mühim bir islâmî mesnedi de, her insanın Hâlik’ın yeryüzündeki bir halîfesi olarak yaratılmış olduğuna dâir Kur’ânî Beyândır…
Mecelle’nin yukarıda naklettiğimiz 58. Küllî Hukûk Kâidesi üzerinde biraz daha derinlemesine tefekkür edersek, onda şu mânâların mündemic olduğunu farkederiz:
Cumhûrî Nizâmın rûhunu ifâde eden bu küllî kâideye nazaran, umûmun maslahatı zarûrî kılmasa, kimsenin kimse üzerinde tasarruf, hâkimiyet hakkı olmaz, hükûmetin, idârî teşkîlâtın, Devletin hikmet-i vücûdu kalmazdı. Öyleyse umûmun maslahatını têmîn edemiyen bir hükûmet, meşrûiyetini kaybetmiş demekdir. O maslahatın ne olduğuna ise, raiyye karâr verir; raiyyenin, tebaanın, vatandaşların cumhûru, ekseriyeti karâr verir. Mâmâfih ekseriyetin irâdesinin üstünde olan bir başka irâde vardır ki o da Beşeriyetin irâdesidir. Beşeriyetin irâdesi, Temel İnsan Hak ve Hürriyetleri şeklinde tecellî etmiştir. Onun irâdesini aşan irâde ise, Küllî İrâde, Hâlik’ın İrâdesidir ki tecellîsi Kitâbullâh’tır. Beşeriyetin, İlâhî İrşâdla ve binlerce senelik tecrübeyle yavaş yavaş keşfettiği ve nihâyet 1948’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi hâlinde düstûrlaştırdığı İnsan Hakları Kur’ân-ı Hakîm’de zâten mündemic olduğu için, bu sâhada, Beşerî İrâde ile Küllî İrâde arasında tam bir âhenk vardır. Bu bakımdan, Millî İrâdenin tervîc ettiği “maslahat”, İnsan Haklarına tecâvüz edemez, bilakis onunla kayıdlıdır.
İslâmî teşrîin rûhu, maslahattır; üstelik, sâdece Müslümanların değil, topyekûn İnsanlık Âleminin maslahatıdır. O derecede ki İbn-i Kayyim El-Cevziyye merhûm, bunu, İslâm Hukûkunun bir küllî kâidesi olarak ifâde etmiştir:
“Maslahat neyse, Şerîat de odur!”
Bu küllî kâideyi tamâmlıyan ve onun bir başka ifâdesi olan bir küllî kâide de, A’râf Sûresinin 28. Âyet-i Kerîmesindeki şu İlâhî Hükümdür:
“Allâh, aslâ fahşâyı emretmez!” (“Fahşâ” mefhûmunun îzâhı için şu çalışmamıza mürâcaat: “Kemalizmin ‘Târih Tezi’ ve ‘Güneş-Dil Teorisi’ Hurâfeleri”, Yeni Söz, 15.2.2022/5)
Mâmâfih, şu umdeyi dahi ilâve etmek iktizâ eder ki maslahatı tesbîtin en doğru vâsıtası, birinci derecede Müsbet İlim ve ikinci derecede (Müsbet İlme dayalı) Felsefî Tefekkürdür. Fakat ilmen, aklen maslahat olarak tesbît edilen herhangi bir tedbîr (siyâset, idârî tasarruf, v.s.) doğrudan veyâ dolaylı olarak halkın rızâsına mazhar olmadığı müddetce, onu halka tatbîkın meşrûiyeti yoktur. Bunun yolu da, idârecinin, yâni –kendisine verilmiş vekâletin hudûdları içinde- halk üzerinde tasarruf salâhiyeti olan kimsenin, seçim yoluyle (cumhûrun hür irâdesi, serbest reyiyle) işbaşına gelmesi ve salâhiyetini vekâlet hudûdları ve müddeti içinde kullanması, bunları tecâvüz ettiği takdîrde ise, kânûn önünde bunun hesâbını vermesidir. (“Kemalizm, İsrâil’in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti?”, Yeni Söz, 23.12.2017/4)
Bunlarla berâber şu husûsun da iyice anlaşılması lâzımdır ki sahîh cumhûrî teşrî de, cumhûrî idâre de laik mâhiyette değildir. Başka çalışmalarımızda tafsîlâtıyle îzâh ettiğimiz vechiyle, Laiklik, Vicdân Hürriyetini hiçe sayarak, memleket siyâset ve hukûkunda Ateizm ve Materyalizmin (İlhâd ve Maddiyetciliğin) esâs olması demekdir; binâenaleyh, Cumhûrî Nizâma zıddır.
Sahîh bir Cumhûrî Nizâmda, Müslümanlar, kendi akîdelerinden, kendi dünyâ görüşlerinden mülhem hükûmet programlarıyle siyâsî iktidâr yarışına, Devlet idâresine, ictimâî hayâta iştirâk ederler ve onların hükûmet programlarının Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerine mugâyir olması düşünülemez; çünki bahis mevzûu bütün Haklar, Kur’ân-ı Kerîm’de mündemicdir.
2. Alt Fasıl:
“Asrî Demokrasi”nin Felsefesi
• “Münâcat eyledi miskîn Hâce Ahmet
İlâhî, kıl heme bendengge rahmet”
[heme bendengge: bütün kullarına]
• “Sünnet irmiş Kâfir bolsa birme âzâr
Köngli katığ dil-âzârdın Hudâ bîzâr
Allâh hakkı andağ kulğa Siccîn tayyâr
Dânâlardan işitip bu söz aydım muna
[Sünnet imiş, Kâfir de olsa, incitme sen
Hüdâ bîzârdır katıyürekli gönül incitenden
Allâh şâhid öyle kula hâzırdır Siccîn (en kötü hâliyle Cehennem)
Âlimlerden işitip bu sözü söyledim işte]” (Hoca Ahmed Yesevî -1093 / 1166-) (Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler, Haz.: Prof.Dr. Kemal Eraslan, Ankara: Kültür ve Tur. Bak.Yl., 1983 ve Dîvân-ı Hikmet, Haz.: Dr. Hayati Bice, Ankara: T. Diyânet Vakfı Yl., 1993
• “Hakk’ı gerçek sevenlere
Cümle âlem kardeş gelir.”
• “Cümle yaratılmışa
Bir göz ile bakmıyan,
Halka müderris ise,
Hakîkatte âsîdir.”
• “Sen sana ne sanırsan,
Ayrığa da onu san;
Dört Kitabın mânâsı,
Budur eğer var ise.
(Yûnus Emre; Dîvân’ından Osmanlı/İstanbul telaffuzuna uyarlıyarak )
İşbu çalışmamız, 1997 senesinin Temmuz - Aralık aylarında têlîf edildi ve o zaman 120 nüsha hâlinde çoğaltıp dağıttığımız Demokratik İslâm (Artık Zorbalık Değil, Sevgi Konuşsun!) isimli oldukça hacimli fotokopi kitabımıza (Ankara, Mart 1998, A4 eb’âdında 200 s.) bir Fasıl olarak dercedildi. O senelerde, 1984’te başlıyan fikir buhrânımızın seyri içinde, hâlâ –hayâtımıza istikâmet veren- dünyâ görüşümüzü, Hakîkate ulaşma azmiyle, toptan sorgulamıya devâm ediyorduk ve araştırdığımız birçok mes’elenin hâl çârelerinde tereddüd içindeydik; bâzı fikirlerimiz henüz kâfî derecede olgunlaşmamış, istikrâr bulmamıştı. Hattâ, bütün inanclarımızı tekrâr tekrâr sîgaya çekdiğimiz o devrede, bâzan, sınama bâbında, eski fikir ve tavırlarımızın zıddına gittiğimiz de oluyordu. Meselâ gencliğimizden beri kullanmıya îtinâ ettiğimiz Târihî Türkcemizden bir hayli inhirâf etmiştik. Bu meyânda Kur’ân-ı Kerîm’i “Târih ve İctimâiyât Noktainazarından” kıyasıya sorgulıyan el yazması bir kitab kaleme almış (Ağustos – Aralık 1988), lâkin henüz araştırmalarımızı netîcelendirmediğimiz için onu neşretmekden ictinâb etmiştik. İlh… (O senelerdeki şüphe ve arayış hâllerimizin efkârıumûmiyeye akseden bir mahsûlü, Pâris’ten, Çubuklu arkadaşımız İsmail Bal’a gönderdiğimiz 10 Ekim 1987 târihli risâle hacminde bir mektub oldu. Mektubumuz, araştırmacı-yazar ve gazeteci Ruşen Çakır ile akademisyen, yazar, nâşir İskender Savaşır’ın alâka ve tavassutuyle iki aylık Edebiyat – Tarih – Politika – Felsefe; Defter mecmûasının Nisan-Mayıs 1988 târihli nüshasında -ss. 100 / 119- “Müslüman Bir Aydının İslâm Hakkındaki Şüpheleri” başlığıyle neşredildi. O târihlerde, birçok Müslüman ilâhiyâtçı ve muharrire bu mektubu ileterek bu mes’eleler hakkında kendilerinden cevâb ricâ etmiş, lâkin tam bir sükût tavrıyle karşılaşmıştık…)
1997’de “Modern Demokrasi Nedir?” başlığını koyduğumuz çalışmamızı, Ocak - Şubat 2025’te, tekrâr gözden geçirdik, dilini, üslûbunu ve imlâsını ıslâh, ayrıca bâzı fikirlerini de tashîh ve tâdil ederek ona nihâî şeklini verdik. Aşağıdaki metin, 1997’deki metnimizin bir hayli muaddel hâlidir.
***
Bu Çalışmadan Maksadımız
Buradaki başlıca hedefimiz, “15 müşâhede” hâlinde, Demokrasinin istinâd ettiği felsefenin ana hatlarına dikkat çekip onun hakkında doğru bir kavrayışa ulaşmaktır. Bundan da maksadımız, demokratik rûh ile Kur’anî Rûh arasındaki muvâzîliği gözler önüne sermekdir. Yânî perspektifimizde Demokrasi / İslâm mukâyesesi var. Lâkin hangi İslâmla mukâyese?
İşte bu noktada, Rivâyetci İslâm / Dirâyetci İslâm şeklinde bir tefrîke gidiyor ve mukâyesemizi Dirâyetci, yânî Kur’ânî İslâma inhisâr ettiriyoruz. Ayrıca, Kur’ânî İslâm da (elbette bütün cepheleriyle değil) husûsen siyâsî-hukûkî-ictimâî cephesiyle, yânî tâlim ettiği hükûmet şekliyle, daha doğrusu, bu hükûmet şeklini intâc eden siyâsî felsefe veyâ ak̆îdesiyle bahis mevzûudur.
1. Müşâhede: Demokrasi Hakkındaki İki Büyük Yanlış
Demokrasi, Memleketimizde çok tartışılmakla berâber, bu tartışmalar ya yeterince sağlam bilgilere dayanmadığı, ya da yeterince samîmî olmadığı için, gerçek mânâsıyle efkârıumûmiyeye mâl edilememiş ve maâlesef büyük ölçüde yozlaştırılmış bir mefhûmdur.
Demokrasi hakkında en büyük iki yanlış, onun, iştikâkî (étymologique) mânâsıyle târif edilmiye çalışılması ile -yine bu iştikâktan hareketle- Kadîm Yunan’a (Atina’ya) dayandırılmasıdır.
Hâlbuki pek çok kelime gibi bu kelime de, târihî seyir içinde büyük bir mânâ zenginliği kazanmış, giderek menşêinden oldukça farklı bir mefhûmu ifâde eder olmuştur.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (4)
Yesevizade Alparslan Yasa
29.03.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.03.2025 - 12:01
Güncelleme
2
Paylaşım
Demokratik Islam
A 4 eb’âdında, 200 sayfalık, 120 nüsha fotokopi çektirerek değişik siyâsî-dînî temâyüllerdeki şahsıyetlere dağıttığımız Demokratik İslâm çalışmamızın (Ankara, Mart 1998) kapağı… Maâlesef, hatırı sayılır bir fikir teâtîsine zemîn hazırlamadı… Bilâhare, bu kitabdaki bâzı Fasılları, bin aded bastırılıp yüzlerce nüshası bedâva dağıtılan Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması kitabımıza (Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2015, 16x24 cm, 470 s.) dercettik; onun âkıbeti de aynı oldu!
***
Bu bakımdan, kelimenin iştikâkî mânâsı (“dêmos”: halk; “kratos”: iktidâr), onun ifâde ettiği mefhûmu anlamak için bir ipucu olsa da, ona bağlanıp kalmak çok yanıltıcı olmaktadır.
Bu tesbitimizde yalnız değiliz; “Asrî Demokrasi” mefhûmu üzerinde kafa yoran başka müelliflerde de aynı fikre rastlıyoruz. Meselâ felsefî mefhûmlara medhal mâhiyetinde câlib-i dikkat bir eserin müellifi olan Fransız feylesofu Dr. Denis Collin’de:
“Demokrasinin ‘halk hükûmeti’ şeklindeki iştikâkî târifi kâfî değildir. Zîrâ bu târif bize ‘halk’ın ne olduğunu söylememektedir. Nitekim Atina’nın vatandaşları toplam nüfûsun onda birinden daha azını teşkîl ediyordu. ‘Bir insan başka bir insana değil, ancak kendisinin de kabûl ettiği kânûnlara itâat edebilir’ şeklindeki asrî târif çok daha sarîhtir. Halkın sînesinden çıkan lâlettâyîn her hükûmet demokratik değildir. Demokratik iktidâr, sâdece, keyfî kânûnlar empoze etmiyen iktidârdır. Bu ise kanâat ve muhâkeme hürriyetinin korunması demekdir. (La définiton étymologique de la démocratie comme gouvernement du peuple est insuffisante, puisqu’elle ne dit pas ce qu’est le peuple -les citoyens d’Athènes constituaient moins du dixième de l’ensemble de la population. La définition moderne qui dit qu’un homme ne peut pas obéir à un autre homme mais seulement à des lois qu’il peut se prescrire, est beaucoup plus précise. N’est pas démocratique n’importe quel pouvoir issu du peuple, mais seulement un pouvoir qui n’impose pas des lois arbitraires, ce qui suppose la préservation de la liberté d’opinion et de jugement.)” (Dr. Denis Collin, Les Grandes Notions philosophiques. 2.- La Société, le pouvoir, l’Etat -Büyük Felsefî Mefhûmlar. 2.- Cem’iyet, İktidâr, Devlet-, Paris: Ed. du Seuil, 1997, p. 56)
2. Müşâhede: Asrî Demokrasi, Atina Demokrasisine Dayanmaz; Ama
Ondan da Alınacak Güzel Dersler Vardır
Demek ki Demokrasi, iştikâkının ifâde ettiği şekilde, gâyet basît olarak, halk hâkimiyeti, iktidârı, hükûmeti değildir; her ne kadar iktidârın halka dayanması demokratik (cumhûrî) bir umde ise de, bu hâl, Demokrasinin temeli değil, demokratik felsefenin bir neticesidir. Şöyle ki:
Temelde, dîni ve dili ne olursa olsun, ahlâksız olmamak kayd-ü-şartıyle, herbir insan ferdine sırf insan, yânî akıl ve vicdân sâhibi bir mahlûk olmak haysiyetiyle duyulan hürmet (ki cumhûrî felsefenin özü budur), vatandaş (cem’iyet) ekseriyetinin rızâsıyle iktidâr olma esâsını tevlîd eder. Bu mânâda “Demokrasi = Cumhûriyet veyâ Cumhûrî Rejim / Cumhûrî Nizâm”dır.
İslâm ıstılâhiyâtının bir tâbiri olan “cumhûr”, halk, halkın veyâ bir topluluğun ekseriyeti ve “Cumhûriyet” de halk ekseriyetinin rejimi demekdir. Fransızca “république” veyâ Latince “res publica” dahi halka dayalı hükûmet mânâsına gelir.
Bu îtibârla, Demokrasi veyâ Cumhûriyetin alternatifi olan rejimler, her şeyden evvel, daha temelde, ilk hareket noktalarında insana saygısızlıkla malûldürler. Bunlar, insan haysiyetini hiçe sayarak insanların hâkimiyet hakkını gasbetmişlerdir. Başta Totalitarizm olmak üzere, tek kişinin hükümrânlığına dayanan Monarşi veyâ Mutlakıyet (Krallık, Saltanat, Pâdişâhlık), küçük bir zümrenin (meselâ ihtilâlci bir fırkanın) iktidârı zaptetmesi demek olan Oligarşi, ruhban sınıfının (Kilisenin, Ulemâ ve Meşâyihin, Mollaların, v.s.) metafizik inancları istismâr ederek iktidâra tasallutu demek olan Teokrasi veya Klerikalizm, bu arada her çeşid şahıs veyâ zümre Diktatörlüğü, v.s. hep gâsıb rejimlerdir.
Buna mukâbil, tek başına, Devlet Reîsliğinin irsî olması, yânî bir hânedâna istinâd etmesi vâkıası, o hükûmeti gayr-i cumhûrî yapmaz; çünki verâset yoluyle Devlet Reîsi olmuş şahsın iktidârı, halk irâdesinin tezâhürü bir Esâsiye ile kayıdlanmış olabilir. “Meşrûtiyet” denilen böyle bir rejimde, memleket idâresinde ağırlık, halkın seçtiği hükûmettedir ve Devlet Reîsi de, yine halkın rızâsıyle muayyen bir hânedâna mensûbdur ve meşrûiyetinin kaynağı bu rızâdır.
İşte Aristo’nun tasnîfiyle üç hükûmet şeklinden (Monarşi, Aristokrasi, Demokrasi) biri olarak dîğerleriyle zıdlaştırılan Demokrasi, bu “halkın hükûmeti” mânâsıyle dahi, ilk def’a Kadîm Yunan’da başlamış değildir. Halkın doğrudan iştirâki ve ekseriyetin reyiyle idârî karârların alınması usûlünün Atina’dan çok evvel meselâ Hindistan, Çin gibi memleketlerde uygulandığı bilinmektedir. (C. N. Parkinson, L’Évolution de la pensée politique –Siyâsî Düşüncenin Seyri-, Paris: Idées/nrf, 1964 -1ère éd. en anglais en 1958-, t. 1, pp. 9-13) Hattâ:
“Antropologlar, Demokrasinin birçok ilkel topluluk tarafından uygulandığını ortaya çıkarmışlar, sistemin tarih öncesi çağlardan beri kullanıldığını göstermişlerdir.” (Meydan-Larousse, “Demokrasi” maddesi.)
Üstelik, “Atina Demokrasisi”, iştikâkî târifiyle dahi, Demokrasiden ziyâde bir Oligarşi (veyâ bir Aristokrasi) idi. Zîrâ, yukarıda feylesof Collin’in de dikkat çekdiği gibi, Atina halkının (âzamî 6.000 kişi ile) ancak onda biri, hattâ daha da azı Atina Sitesinin mes’eleleriyle alâkalı karârlara katılma hakkına sâhibdi ve bunlardan da sâdece küçük bir grup fiilen bu hakkını kullanıyordu. Büyük ekseriyeti teşkîl eden 20 yaşından küçük erkekler ile kadınların, meteklerin (Atina’ya yerleşmiş olmakla berâber -anne, baba veya her ikisi îtibâriyle- menşêleri Atinalı olmıyanların), kölelerin tamâmının hiçbir söz hakkı yoktu. İşler daha ziyâde kölelere gördürülüyor, iktidâr sâhibi ekalliyet ise bir tufeylî mevkiinde bulunuyordu:
“Kadîm Demokrasi, bir ekalliyet rejimidir; zîrâ, rejimin demokratik hüviyetine rağmen, ondan sâdece nüfûsun küçük bir bölümü istifâde ediyor, hürriyet ve müsâvât, imtiyâzlı bir ekalliyete inhisâr ediyordu. (La démocratie antique est minoritaire car, alors même que le régime est démocratique, une petite fraction seulement de la population en bénéficie. La liberté et l’égalité ne concernent qu’une minorité de privilégiés.)
“Rejimin hâricinde kalanların birinci zümresi, yabancılardır. Bunlar, ‘metek’ denilen pek kalabalık bir topluluk teşkîl ediyordu, çünki yabancı sayılmak için ebeveynden bir tânesinin yabancı olması kâfîydi. Onları, günümüzdeki rencîde edici mânâyı kazanmamış ‘barbarlardan’ [Yunanlı olmıyanlardan, Arabcadaki mânâsıyle ‘Acemlerden’] ayrı mütâlaa etmek lâzım gelir. Metekler, Yunan şehirlerinde, pazar veyâ limanlarda iktisâdî ve fikrî mühim bir role sâhibdiler. İkinci zümre, kadınlardır. Hür ve Atinalı olsalar dahi… Üçüncü zümre, günümüzde olduğu gibi, reşîd olmıyanlardır. Ve nihâyet, çok mühim bir zümre: köleler… İktisâdî faâliyetlerin ekserîsi ile idârî işlerin bir kısmı onların uhdesindeydi. Hâsılı, Demokrasi, Atina nüfûsunun takrîben onda biri için bahis mevzûu idi. (En premier lieu, en sont exclus les étrangers, très nombreux car, pour être étranger, il peut suffire d’avoir soi-même un seul auteur étranger. On les nomme ‘métèques’, à bien distinguer des ‘barbares’, le terme n’ayant pas pris alors le caractère désobligeant qu’il a aujourd’hui et les métèques jouant un rôle économique et intellectuel important dans les villes grecques, marchés ou ports. En second lieu, sont exclues les femmes, même nationales et libres. En troisième lieu, comme aujourd’hui, les mineurs. Enfin, ce qui est capital, les esclaves, qui assurent la plus grande partie de la vie économique et, dans une certaine mesure aussi, l’administration. Au total la démocratie n’existe qu’au bénéfice d’un dixième environ de la population, selon la proportion établie pour Athènes.)” (Prof. Marcel Prélot, Institutions politiques et droit constitutionnel -Siyâsî Müesseseler ve Esâsiye Hukûku-, Paris: Éditions Dalloz, 1963, 3e éd., p. 51)
Ayrıca, Atina Sitesi, Atina Ligi’ne dâhil dîğer sitelere ve düşmanlarına karşı çok kerre istismârcı, zâlimâne, emperyalist ve sömürgeci bir siyâset tâkîb ediyordu. (C. N. Parkinson 1965: I/ 21-33)
Bu cihetle, M.E. 6 ilâ 4. asırlarda tatbîk edilmiş “Atina Demokrasisi”ni, bugünki telakkîmize nazaran bir Demokrasi, bir Cumhûrî Nizâm olarak kabûl etmemiz mümkün değildir. Larousse Ansiklopedisi’nde de kaydedildiği gibi:
“(Eski Yunan’ın) Demokrasi anlayışı, günümüzdekinden bütünüyle farklıdır.” (Meydan-Larousse, “Demokrasi”maddesi.)
Ama o, yine de, İnsanlığın Demokrasi arayışında bir merhale, târihî bir tecrübe olarak büyük kıymeti hâizdir. Bilhâssa “Atina Demokrasisi”nin (ve bütün Yunan Medeniyetinin) en parlak devri olan Perikles Devri (M.E. 466 - 429) üzerinde dikkatle durulmıya değer. Bu devre hâkim olan takdîre şâyân anlayış, dürüst ve feylesof bir siyâsetci, halk dalkavukluğu yapmadan halkı peşinden sürüklemesini bilen dirâyetli bir lider olan Perikles’in (M.E. 495 - 429) -muâsırı târihçi Tükidides (M.E. 465 - 395) tarafından Peloponez Savaşı Tarihi’nde nakledilen- Peloponez Savaşında ölenler hakkındaki cenâze nutkunda dile gelmiştir. Bu nutuk, Demokrasi rûhundan pek güzel çizgiler taşımaktadır. (Perikles’in Nutkuna şu kitabdan ulaşılabilir: Prof. Dr. Aydın Yalçın, İktisadî Doktrinler ve Sistemler Tarihi, Ankara: Aydoğan Ofset, 1991, ss. 37-38.)
Demokrasi Ve Islam
1998’in Mart il̃â Kasım aylarında fotokopi kitabımız Demokratik İslâm’ı ilettiğimiz zâtlar ve ilettiğimiz târihler… (Listedeki bâzı isimlere kitabımızı ulaştıramamıştık.) Kitabın ekinde, muharref Cihâd anlayışının ve İslâm kisveli tedhişçiliğin fıkhî kaynaklarına dâir vesîkalar bulunuyordu.
***
Mevcûd değerlerini sorgulıyarak kendini aşmak
Bir de, Kadîm Yunan, şu büyük demokratik haslete sâhibdi:
“Her çeşid ilerlemenin ilk basamağı olan ve Garb Medeniyetine de damgasını basan bir husûsiyet: Devir devir kendi değerlerini sorgulamak... ([Un caractère] qui a marqué la civilisation occidentale: remettre en question chroniquement, ses propres valeurs, démarche préliminaire à tout progrès.) ” (Monique A. Piettre, La Condition féminine à travers les âges –Çağlar Boyunca Kadınlık Hâli-, Verviers: Éditions Marabout Université, 1976, p. 74)
Filhakîka, bu büyük cumhûrî haslet, bir cem’iyetin (ve ferdin) kendini aşmasının anahtarıdır. Cem’iyet olarak inanclarımızı, değerlerimizi, müesseselerimizi sistemli bir şekilde ve iyi niyetle sorgulamadan, yapılan hatâları ortaya koyup tenkîd etmeden, asırlardır birikmiş mes’elelerimizi hâllederek daha ileri bir cem’iyet merhalesine geçemeyiz. (Hâlbuki bizim Entegristlerimiz, Garb’in durmadan kendini sorgulamasını, otokritik yapmasını, totaliter kafa yapılarının netîcesi olarak, “Garb’in çöküşü” olarak yorumlarlar!)
Bu tavrın hayâtî ehemmiyetini, Marksist Fransız feylesofu Louis Althusser de (totaliter vasatlarda ilim ve felsefenin gelişip serpilemiyeceğinin çok çarpıcı bir örneği olan) Stalin zamânının meşhûr “Lisenko Rezâleti” hakkında –Dominique Lecourt’un têlîfi- çok alâka çekici bir kitaba yazdığı Mukaddime’de vurgulamıştır. (Dominique Lecourt, Lyssenko; histoire réelle d’une “science prolétarienne” –Lisenko: Bir “Proleter İlmi”nin Sahîh Târihi-, Paris: Éditions François Maspero, 1976, 257 p.) Althusser, Mukaddime’sinde, bir taraftan, fikrî-siyâsî bir hareketin hatâlarının örtbas edilmesinin, o hatâların yapılmış olmasından daha tehlikeli, daha vahîm olduğunu, daha büyük bir cürüm teşkîl ettiğini, dîğer taraftan da, hem o hatâlardan kat’î sûrette kurtulabilmek, hem de aynı hatâların tekerrürüne meydan vermemek için onların sebebleriyle berâber açıkça ortaya konmasının ve bu değerlendirmeye göre o hatâlarla bilâfâsıla mücâdele edilmesinin elzem olduğunu îzâh etmektedir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (5)
Yesevizade Alparslan Yasa
02.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
02.04.2025 - 11:53
Güncelleme
3
Paylaşım
Islâhatçı zihniyet ve tavır
Cumhûrî cem’iyetin cevvâliyetinin en mühim âmillerinden biri olan bu hasletin ehemmiyetine, (neşredilir neşredilmez, bestseller olmuş) Démocratie française (Fransız Demokrasisi) isimli gâyet şâyân-ı istifâde kitabında, 1974-1981 devresinin Fransız Cumhûr Reîsi Valéry Giscard d’Estaing de dikkat çekiyor:
“...Kimisi de bize şöyle diyecekdir: Siz de îtirâf etmektesiniz ki mevcûd sistem kötüdür; o hâlde onu devirmek lâzımdır... (D’autres vont nous dire: vous avouez que le système est mauvais; il faut le renverser.)
“Lâkin yanılıyorlar! Nasıl ki bir hasta sırf tıbbî muâyene için hekime müracaat etti diye hemen bir ötanazi namzedi olarak kabûl edilmek gerekmezse, aynen öyle de bir ictimâî sistem açıkça ve şuûrlu bir şekilde bâzı hatâ ve noksânlarını kabûl edip bunları düzeltmiye çalıştığı için kötü sayılamaz. Bilakis, bir ictimâî sistem, ancak zaaflarını gizliyor ve kendini onları ortadan kaldırmaktan alıkoyuyorsa veyâhud onları gözünde ölçüsüz bir şekilde büyütüp marazî bir şekilde onları seyre dalıyorsa, işte o zamân kendi sonunu hazırlıyor demekdir. (Ils ont également tort. Un système social n’est pas mauvais parce qu’il admet ouvertement et lucidement certaines de ses défaillances et qu’il se met à même d’y porter remède, pas plus qu’un malade n’est candidat à l’euthanasie parce qu’il se prête à un examen médical. Un système social n’est condamné que s’il cache ses faiblesses et s’interdit de les redresser ou si encore il en grossit démesurément la portée et s’abîme dans leur contemplation morbide.)
“Hâlbuki bambaşka bir tavır mümkündür ve cumhûrî bir cem’iyete yakışan da budur. Şöyle ki: Âdil olmıyan her ne ise onu tesbît edip -ne hantallıkla, ne de telâşa kapılmadan- soğukkanlı bir şekilde ve lüzûmlu tedbîrleri alarak onu düzeltmiye çalışmak... (Une toute autre attitude est possible, et elle est seule digne d’une société démocratique: prendre objectivement la mesure de ce qui n’est pas juste et mettre en œuvre, sans lenteur ni précipitation, les correctifs nécessaires.)
“Cem’iyetimiz ancak bu sûretledir ki sefâlet ve imtiyâzları ortadan kaldırma, ayrımcılıkla mücâdele etme, hayât standardındaki aşırı farkları azaltma ve fırsat müsâvâtını têsîs etme irâdesiyle, köklü bir şekilde daha fazla mütecânis bir cem’iyet hâline gelecek, ‘adâlet mârifetiyle ittihâd’ yolunda yürüyecekdir. (C’est par ce moyen que notre société, portée en profondeur vers davantage d’homogénéité, guidée par la volonté de supprimer la misère et les privilèges, de combattre les discriminations, de réduire les inégalités excessives de condition et d’assurer l’égalité des chances ira son chemin vers l’unité par la justice.)
“Fransız cem’iyeti için, muhâfazakârlığın çekingenlikleri veya ihtilâlci çatışmalar yerine, kendisini insânî olarak daha sıcak ve daha kardeşçe kılabilecek bir hamlenin kaynağı işte bu anlayışta yatmakta değil midir? (Et n’est-ce pas là, pour la communauté française, la source possible d’un élan qui la rendrait plus chaleureuse et plus fraternelle que les timidités du conservatisme ou les affrontements révolutionnaires?)” (V. Giscard d’Estaing, Démocratie française, Paris: Librairie Fayard, 1976, pp. 69-70.)
Giscard d’Estaing’in bu hakîmâne tavrı, 1984-1985 senelerindeki fikir buhrânımız sonrasında, aynen bizim de benimsediğimiz, o senelerden beri tâtbîk ettiğimiz “ıslâhatçı tavır”dır. Yânî “ihtilâlci-inkılâbcı” tavrı da, bedbînlik, konformizm ve oportünizmi de reddeden tavır…
3. Müşâhede: “Asrî Demokrasi”, İnsanlığın Müşterek Eseridir
El’ân bizim “Demokrasi”den kasdettiğimiz şey, son birkaç asırdır, Avrupa ve Amerika’da tedrîcen teşekkül eden ve tekâmülüne devam eden “Asrî Demokrasi”dir.
Hâlbuki, her ne kadar Asrî Demokrasi Garb’de ortaya çıkmış ve zafer kazanmış ise de, onu sâdece Garb’e mâl etmek büyük bir hatâ ve haksızlık olur. Zîrâ o, bütün İnsanlık Âleminin binlerce yıllık arayış, tekâmül ve birikiminin bir mahsûlüdür ve bu bakımdan -bu vetîrede Garb’in hissesi ne olursa olsun- İnsanlığın müşterek eseridir.
Filhakîka, Asrî Demokrasi mefhûmunun teşekkülünde ve halk kitlelerine mâl olup zafer kazanmasında, Rönesans, Aydınlanma ve sonraki devir feylesof ve siyâset adamlarının rolü çok bâriz ve inkâr edilemez derecede olmakla beraber, onun târihî arka planında Sümer’den, Bâbil’den, Mısır’dan, Hititlerden başlıyarak (hattâ bunlardan da gerilere giderek), Hind’in, Yunan’ın, Roma’nın, Yahûdi, Hıristiyan, İslâm dîn ve medeniyetlerinin, velhâsıl pek çok dîn ve medeniyetin katkısı, hattâ ve hattâ bütün bir İnsanlık Âleminin rolü vardır.
4. Müşâhede: “İnsan Hakları” Dâvâsı Masonluğa Mâl Edilemez
(Ocak 2025 İlâvesi: Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti ünvânlı
araştırmamızdan)
…Fransa Millî Kütübhânesi’nin (La Bibliothèque nationale de France –BnF-) İnternet Sitesinde, Woodrow Wilson’ın, Cem’iyet-i Akvâm’ın -Léon Bourgeois ile berâber- başlıca iki mîmârından biri ve bu her iki Devlet Adamının da “Mason” olduğu kaydediliyor…
Bu bilgi, Fransa Millî Kütübhânesi’nin kendi İnternet Sitesinde neşrettiği “Les Essentiels (Esâs Olanlar)” dosya dizisinden “La franc-maçonnerie d’hier à aujourd’hui (Dünden Bugüne Masonluk)” dosyasına dercedilmiş “Ce que la République doit aux Francs-maçons (Cumhûriyet’in Farmasonluğa Borçlu Olduğu Şeyler)” başlıklı bir makâle içinde veriliyor. Bu bilgiyi ihtivâ eden paragraf ile onu tamâmlıyan bir sonraki paragrafta şöyle deniliyor:
“Siyâsî planda Léon Bourgeois Birâder tarafından temsîl edilen Tesânüdcülük (le solidarisme) cereyânı, Birinci Cihân Harbi sonrasında yavaş yavaş tavsadı ve yerini iki hâkim ideolojiye bıraktı: Liberalizm ve Marksizm. Harb sonrası millî ve beynelmilel siyâsî hayâtı şekillendiren ve birbirlerine şiddetle –üstelik, nâfile yere- cephe alan ideolojiler bunlar oldu. Bu siyâsî kutublaşmayı bertaraf etmiye çalışan bir proje, iki Farmason -Léon Bourgeois ve ABD’nin 28. Cumhûr Reîsi Woodrow Wilson- tarafından kurulan Cem’iyet-i Akvâm’dır. İnsanlığın haklarının üstünlüğü umdesini vaz’eden bu proje, hukûkî sâhada, 1948 Cihânşümûl İnsan Hakları Beyânnâmesi tarafından têyîd ve têkîd edilecekdir. (Porté politiquement par le frère Léon Bourgeois, le solidarisme se dissout progressivement après le premier conflit mondial, emporté par les idéologies dominantes, le libéralisme et le marxisme, qui s’opposeront de manière forte – et stérile – et structureront la vie politique nationale et internationale qui suivra la Grande Guerre. Un projet viendra tenter de briser la bipolarité politique : la création, en 1919, de la Société des Nations, par deux francs-maçons, Léon Bourgeois et le vingt-huitième président des États-Unis, Woodrow Wilson. Posant le principe de l’intérêt supérieur des droits de l’humanité, il sera consacré, en droit, par la Déclaration universelle des droits de l’homme en 1948.)
“Nobel Sulh Mükâfâtının hâmili (1920) tek Fransız Masonu olan Léon Bourgeois, bu mükâfâtın kendisine takdîm edildiği merâsimdeki nutkunda, kendisinin -tam mânâsıyle masonî mâhiyette olan- düşüncesini hülâsa eden şu sözleri sarfedecekdir: ‘Târihin en büyük inkılâbı, aklın, Beşeriyetin tamâmı için hukûkî şahsıyet esâsını kabûl etmesine ve bütün hemcinslerine ‘insan’ sıfatını lâyık görmesine imkân veren inkılâb değil midir? Tamâmı, hak ve mükellefiyetler bakımından müsâvî ve Beşeriyetin istikbâli için birbiriyle dayanışma hâlinde insanlar… Ne hayâl ama!’ (Léon Bourgeois, qui est le seul franc-maçon français à avoir reçu (en 1920) le prix Nobel de la paix, écrira, dans le discours du récipiendaire, ces mots qui résument parfaitement sa pensée profondément maçonnique: ‘La plus grande révolution de l’histoire n’est-elle pas celle qui a permis à la raison de considérer vraiment l’humanité tout entière comme sujet du droit et de reconnaître le titre d’homme à tous les humains? Tous les hommes égaux en droits et en devoirs, solidaires du sort de l’humanité, quel rêve.’)” (Laurent Kupferman, “Ce que la République doit aux Francs-maçons”; https://essentiels.bnf.fr/fr/societe/spiritualites/68bc2ac5-9792-4651-b856-cf2e358a2400-franc-maconnerie/article/c5ac985c-1b67-4cb7-aad5-b54e81203061-ce-que-republique-doit-francs-macons; 8.4.2024)
Makâle Müellifinin (birçok kitabın da müellifi olan Farmason Yahûdi Laurent Kupferman’ın) kendisinden iftihârla bahsettiği Léon Bourgeois bu sözleri sarfettiği zamân, dünyâda, kendi memleketinin, İngiltere’nin ve daha başka Avrupa memleketlerinin sömürge mezâlimi bütün dehşetiyle devâm ediyordu ve daha uzun seneler devâm etti… Hattâ dolaylı, mürâîce şekiller altında el’ân dahi devâm ediyor… Dîğer taraftan, o gûyâ “Hürriyet diyârı” Amerika ve Kanada gibi memleketlerde, “Kızılderili” jenosidi ve Siyâhîlere yönelik zulüm de berdevâmdı…
Ayrıca, Farmasonluk, Beşeriyetin her bir mensûbuna hukûkî şahsıyet tanınması mücâdelesinin ve “İnsan Hakları” dâvâsının öncüsü olduğunu iddiâ etmekle, târihî vâkıaları tahrîf etmiş oluyor. Zîrâ, Kitâbullâh, Farmasonluğun 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Beyânnâmesi’nden on iki asır evvel, beyaz, sarı, kızıl, siyah yâhûd kadın-erkek veyâhûd Müslim / Gayr-i Müslim her insana, hukûkî şahsıyet ve haysiyet bakımından müsâvât hakkını tanımış ve Resûlullâh’ın eliyle bunu derhâl tatbîkata koymuştur. Bu çerçevede köleler dahi hukûkî şahsıyete mâlikdir ve Kur’ân-ı Kerîm, bu menfûr müessesenin lağvı için Müslümanlara muhtelif yollar göstermiştir. (Sonraki sapmalardan elbette ne Resûlullâh, ne Kur’ân-ı Kerîm mes’ûldür; mes’ûller sapanlar, saptıranlardır…) Üstelik, İnsanlık târihinin –nazarî değil, fiilî- ilk Cumhûrî Esâsiyesi de (İnsan Haklarına dayalı “Demokratik” Kânûn-u Esâsiyesi; ki buna, dar bir görüşle, “Medîne Senedi”, “Medîne Vesîkası” diyenler vardır) Resûlullâh Hazretlerinin eseridir. Bu meyânda, hemen dikkati çekmek isteriz ki İnsan Haklarına dayalı “Modern Demokrasi”, Kadîm Yunan’ın veyâ Atina’nın köleci, “metekci”, sömürgeci ve Yunanlı olmıyan herkesi “barbar” gören “Demokrasi”sine dayanmaz… (Bu husûslarda şu eserimizde mufassal îzâhat mevcûddur: Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması, Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2015, 470 s.) (Belki de, bizim kullandığımız mânâda, “Demokrasi”, “Cumhûrî Nizâm”, “Cumhûriyet” yerine “Hakkiyet” demek daha isâbetlidir…)
Kaldı ki İnsan Hakları, İlâhî Müdâheleye ilâve olarak, Beşeriyetin binlerce senelik fikrî-ictimâî tekâmülünün ve mücâdelelerinin de mahsûlüdür ve kökleri Kadîm Sümer’e, Mısır’a, Hammurabi Kânûnnâmesi’ne, v.s. kadar gerilere gider… Bununla berâber, İnsanlığın fikrî-ictimâî-hukûkî tekâmülünde dîn âmili, dâimâ, ön planda olmuştur. Meselâ Kadîm Mısır’a âid aşağıdaki iki dînî metin, ne kadar ileri bir insanlık anlayışını temsîl ediyorlar!
Birinci metin: Güneş Mâbûdu Râ’nın ağzından yazılmış ve Eski İmparatorluğun (M.E. 2575 - 2134) yıkılmasından sonrakı ara devre (M.E. 2134 - 2040) âid olup İnsan Haklarının târihi noktainazarından fevkalâde câlib-i dikkat bir metin -ki bütün insanların müsâvî yaratılmış olduklarını bildirmektedir-:
“Dört rü’zgârı yarattım ki her yaşıyan insan ondan hemcinsi kadar teneffüs edebilsin. Suların [Nil’in] taşmasını yarattım ki onda fakîrler de zenginlere müsâvî haklara sâhib olsun. Bütün insanları birbirlerinin benzeri bir sûrette yarattım. Onlara, kötülük yapabileceklerini söylemedim; onların kalbleri kânûnlarımı çiğnedi. Hâlbuki kalblerini Garb’i [Bahtiyâr Ölüler Diyârı’nı] hiç unutmasınlar ve ilâhî sunaklar mahallî mâbûdlara yapılsın diye yaratmıştım. (J’ai créé les quatre vents pour que tout homme vivant puisse respirer autant que son prochain. J’ai créé les grandes crues des eaux pour que le pauvre possède sur elles des droits égaux à ceux des puissants. J’ai créé tous les hommes à l’image de leurs semblables. Je ne leur ai pas dit qu’ils pourraient faire le mal, mais leurs cœurs violèrent mes lois. J’ai créé leurs cœurs afin qu’ils cessent d’oublier l’Occident et que des offrandes divines soient désormais faites aux dieux des provinces.)” (Histoire de l’humanité –Beşeriyet Târihi-, dünyânın hemen hemen bütün memleketlerine mensûb târihçilerin katkısıyle UNESCO tarafından hazırlatılmış müşterek eser, Pâris: UNESCO / Robert Laffont, 1967, tome I, pp. 595-596)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (6)
Yesevizade Alparslan Yasa
03.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
02.04.2025 - 18:37
Güncelleme
3
Paylaşım
İkinci metin: Muhtemelen 10. Hânedâna (M.E. 2134 sonrası) mensûb bir Firavun tarafından oğluna verilen nasîhat… Müslümanlığı hatırlatır şekilde, baba, oğlunu, kötülüklerden uzak durup “sâlih amel” işlemiye teşvîk ediyor ve ona, iyilik yapanın uhrevî mükâfâta nâil olacağını, aksine kötü amellerin ise uhrevî cezâ tevlîd edeceğini öğretiyor:
“Günâhkârları muhâkeme edecek mahkemeye gelince, unutma ki o, vazîfesini îfâ edeceği zamân, sefîllere (günâhkârlara) karşı müsâmahakâr davranmıyacaktır. Teammüden günâh işliyen mücrim, menfûrdur. Geçirdiğin uzun ömrün bir kıymeti olacağını zannetme; zîrâ hâkimlerin için insan ömrü bir sâatlik bir vakit gibidir. İnsan, ölümden sonra yaşamıya devâm eder. Amelleri yanına konmuştur. Bunlar onun hazînesidir. Âhiret hayâtı ebedîdir. O hayâtın endîşesini duymıyanın aklı kıttır. Hâlbuki kötülük yapmadan o hayâta kavuşan, orada bir ilâh gibi yaşıyacak, ebediyetin hâkimlerinden biri olarak iftihârla yürüyecekdir. (Quant au tribunal qui juge les pécheurs, n’oublie pas qu’au moment de remplir sa mission il ne sera pas indulgent lorsqu’il jugera des misérables. Détestable est le coupable d’un péché prémédité. Ne crois pas que les nombreuses années accumulées par toi compteront, car pour tes juges la durée d’une existence ne dépasse pas une heure. L’homme survit après la mort. Ses actions sont déposées à côté de lui: elles constituent son trésor. La vie de l’au-delà est éternelle. Celui qui n’en soucie pas est un pauvre d’esprit. Mais celui qui y parvient sans avoir fait le mal y vivra comme un dieu, marchant fièrement comme un des maîtres de l’éternité.)” (Histoire de l’humanité, mezkûr eser, t. I, p. 596)
Bu mes’elede şu husûsu dahi tebârüz ettirmek, hakkâniyet muktezâsıdır:
Masonların eliyle hazırlanmış 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Beyânnâmesi’nin îlânı, İnsanlık Câmiasının tekâmülünde mühim bir adımdır; -en azından bâzı maddeleri îtibâriyle- uzun müddet nazarî kalmış olması dahi, onu takdîre mâni değildir.
Bu takdîrimiz, dîğer taraftan, şu vâkıaları görmemize mâni olmuyor:
1) Çok şâyân-ı teessüf olan bir husûs, her şeyden evvel, onun müellifi olan câmianın ona ihânet ederek iktidâr hırsıyle, ideolojik fanatizmle, şahsî menfâatlerle birbirine düşmesi, birbirinin kanını dökmesidir. Öyle ki farklı düşünen herkes, “hâin” olmuştu ve “kafası koparılacak hâinler” o kadar fazlaydı ki içlerinden biri “giyotin” denilen bir kafa kesme makinesi îcâd etti! (Anatole France’ın Les Dieux ont soif / Mâbûdlar Susamışlar isimli târihî romanı, ibretle okunmıya değer…) Arkasından da, gûyâ İnsan Hakları Dâvâsı uğrunda başlattıkları harbler ve mayaladıkları ihtilâllerle, darbelerle o Beyânnâmeye imhânete devâm ettiler, devâm ediyorlar…
2) O Beyânnâme, kendilerini, zavallı Afrika, Asya, Amerika insanlarını asırlarca sömürmekden alıkoymadı…
3) O Hakları, kadın cinsine de tanımakta çok gec kaldılar…
4) Yine o Beyânnâme, sermâyedâr ve para babalarının (ki bunların da mühim bir kısmı Siyonist ve Masondu) geniş kitleleri insâfsızca istismâr etmelerine mâni olmadı; geniş kitleler, ancak çok büyük mücâdelelerle, hayât şartlarını düzeltebildiler; mâmâfih, bunu yaparken, sömürge halklarını pek de umursamadılar…
İlh…
Her ne olursa olsun, o Beyânnâmeyi îlân etmekle yetinmeyip ondaki “insânî rûh”u samîmiyetle benimsemiş ve fiilleriyle de ona sâdık kalmış olanlar, hayırla yâdedilmeyi hakkediyorlar…
Şahsen bizim inancımız odur ki, İnsanlığın tamâmının en azından bugünkinden çok daha âdil bir nizâm içinde yaşaması, huzûrlu bir hayâta kavuşması, başka herkesden daha fazla, Sahîh, Kur’ânî, Dirâyetci Müslümanların seferber olmasıyle mümkündür. Lâkin o Müslümanlar nerede? (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 14.9.2024/56) (1997’de kaleme almış olduğumuz metne Ocak 2025’te yaptığımız ilâve burada bitiyor.)
UNESCO tarafından on cild hâlinde hazırlatılmış objektif, bu cihetle fevkalâde şâyân-ı istifâde bir eser: Histoire de l’humanité –Beşeriyet Târihi- (Histoire du développement culturel et scientifique de l’humanité -Beşeriyetin Kültürel ve İlmî İnkişâfının Târihi-), Paris: Éditions Robert Laffont, 1967, tome I -Cild I-: “Préhistoire – Târih Evveli-” ve işbu birinci cildde, Kadîm Mısır’da, günümüzden dört bin sene kadar evvel İnsan Haklarını telkîn eden metinlerin Fransızca tercümelerinin münderic olduğu sayfa -p. 596-…)
***
5. Müşâhede: Asrî Demokrasi, İnsan Hakları Rejimidir
Asrî Demokrasinin, dîğer tâbirle Cumhûrî Nizâmın belki en doğru, şümûllü ve vecîz târifi, onun, “İnsan Hakları Rejimi” olduğudur. Bahis mevzûu “İnsan Hakları” ise, en mühimleri 1948 B. M. İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi’nde ifâde edilen Temel İnsan Hak ve Hürriyetleridir. Bugün herhangi bir memleketin rejiminin asıl demokratiklik (cumhûrîlik) kıstası, orada hükûmetin, halkın irâdesiyle, ekseriyetin reyiyle işbaşına gelmesi, ekseriyetin rızâsına müstenid olması değil, İnsan Haklarını ne nisbette têmînât altına aldığı ve hayâta geçirdiği husûsudur.
İşte Demokrasi, İnsan Hakları rejimi, hükûmeti olarak ele alındığı zaman, onun, bu hakların târihî kökleri kadar geriye gittiği ve bu bakımdan da bütün İnsanlığın birikim ve tekâmülünün mahsûlü olduğu kolaylıkla anlaşılır. (“Tarihî kökler”, yânî büyük Sümer kültürü, Ur-Nammu Kânûnnâmesi, Hammurabi Kânûnnâmesi, Hitit Kânûnnâmesi, Eski Mısır Ölüler Kitabı, bâzı Firavunların öğütleri, Tevrât’taki “On Emir”, ilh... Bunlar hakkında, meselâ S. N. Kramer, Tarih Sümer’de Başlar, Müt.: M.İ. Çığ, Ankara: T. Tarih Kurumu Yl., 1990, bilhâssa ss. 42-49; UNESCO’nun hazırlattığı Histoire de l’Humanité, t. I; Prof. Gaetano Mosca, Siyasî Doktrinler Tarihi, Müt.: Samih Tiryakioğlu, İstanbul: Varlık Yl., 1963, ss. 26-27 gibi kaynaklara mürâcaat edilebilir...)
Demokrasi, hem hürriyetci, hem de cem’iyetcidir ve bu iki cephesiyle de İnsan Haklarına dayanır. (Prof. Marcel Prélot 1963: 62-63; Prof. Georges Burdeau, “Démocratie”, Encyclopaedia Universalis; Meydan-Larousse, “Demokrasi” maddesi, v.s...) Binâenaleyh, o, hem ferdî-siyâsî hürriyetlerin têmînât altına alındığı rejimdir, hem de dâimâ daha fazla ictimâî adâlet, ictimâî-iktisadî müsâvât, herkese insanca bir hayât arayışının ifâdesidir. (Bu demekdir ki, Türkiye gibi, gelir dağılımının -nüfûsun en üst gelir seviyesindeki % 20’lik kesiminin Millî Gelirden % 55 oranında pay alacak kadar- skandal derecesinde bozuk olduğu, işsizlik oranının % 12’lere vardığı ve işsizlik sigortasının da, ciddî “İş ve İşçi Bulma Kurumları”nın da bulunmadığı, maârifin bütün bir nüfûsu kuşatamadığı ve olduğu kadarıyle de, -İlmî Zihniyete zıd- iskolastik ve totaliter bir zihniyete istinâd ettiği, kadınların lüzûmlu çalışma şartlarına sâhib olamadığı, bölgeler arası farkların uçurumlaştığı, mafyaların ortalıkta cirid attığı, hattâ Devlet teşkîlâtı içinde paralel hiyerarşiler oluşturduğu, v.s. bir memlekette Demokrasi kuru bir lâftır...) [Bu müşâhedemizin 1997 senesine âid olduğuna dikkat edilmelidir…]
Günümüzün beynelmilel hukûkunda da yer alan İnsan Hakları metinleri, Demokrasinin hürriyetci ve cem’iyetci cephelerini büyük ölçüde dile getirmişlerdir. Hiçbir gerçekten demokratik memleket gösterilemez ki orada, İnsan Hakları, Esâsiyenin ve hukûk sisteminin temeli yapılmamış olsun. (Prof. Yves Madiot, Les Droits de l’Homme -İnsan Hakları-, Paris: Ed. Masson, 1991, 2. édition, p. 48: Alman, Italyan, İspanyol Esâsiyeleri...)
Evet, İnsan Hakları Ahlâkı, Cumhûrî Nizâmın, hukûkun, cem’iyetin belkemiği, can damarı, rûhu mesâbesindedir. Yukarıda da atıfta bulunduğumuz Fransız feylesofu Dr. Denis Collin, İnsan Hakları etrâfındaki felsefî münâkaşaları hülâsa ederken, bu husûsa da temâs ediyor:
“Tabiî hukûk ile Pozitivizm arasındaki kavganın artık İnsan Hakları Beyânnâmesi ile kapandığını düşünmek mümkündür. (On peut considérer que la querelle du droit naturel et du positivisme est close par la Déclaration des droits de l’homme.)
“İnsan Hakları, insanın cihânşümûlcü ve müsâvâtçı mâhiyette bir felsefî tasavvurunu ifâde eder. Bunlar, ayrıca, adâlet umdeleri ile âmme iktidârının amelî bir şekilde teşkîlâtlanması için umûmî kâideler vaz’ederler. (Les droits de l’homme affirment une conception philosophique de l’homme, universaliste et égalitaire. Ils définissent, en outre, des principes de justice et des règles générales pour l’organisation pratique des pouvoirs publics.)
“Filhakîka, İnsan Hakları Beyânnâmesi, herkesin kendi haklarına sâhib çıkabilmesinin temelini teşkîl etmekte, hukûku kuran ve ona meşrûiyet sağlıyan bir hukûkî metin olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Fransız Esâsiyesi de, hükümrân milletin [Fransız Milletinin] têmînâtı altında olan bir haklar beyânnâmesi ile başlamaktadır. Binâenaleyh, İnsan Hakları, pozitif hukûkun bir parçasıdır. Kezâ, onlar, Esâsî kıymeti hâizdirler ve kânûnların Esâsîlik derecesini ölçmek için nihâî mürâcaat kaynağı mâhiyetindedirler. (La Déclaration des droits de l’homme fonde chacun à faire valoir ses droits. Elle est un texte juridique qui apparaît comme un texte fondant et légitimant le droit. La Constitution française commence par une déclaration des droits que garantit la nation souveraine. Les droits de l’homme font donc partie du droit positif; ils ont valeur constitutionnelle et constituent la référence ultime qui permet d’apprécier la constitutionnalité des lois.)
“Hâsılı, İnsan Hakları Beyânnâmesi, hem tabiî hukûk nazariyesine göre tefsîr edilebilir (nitekim 1789 Beyânnâmesinde: ‘İnsanlar, hür ve haklar bakımından müsâvî doğar ve yaşarlar’ denmiştir), hem de pozitivist noktainazara göre... (La Déclaration des droits de l’homme, par conséquent, est susceptible d’être interprétée aussi bien selon la théorie du droit naturel –‘les hommes naissent et demeurent libres et égaux en droits’- que d’un point de vue positiviste.)” (Denis Collin, Les Grandes notions philosophiques. 3.- La justice, le droit -Büyük Felsefî Mefhûmlar. 3.- Adâlet, Hukûk-, Paris: Éditions du Seuil, 1997, p. 48)
Bu istikâmette, Avrupa Toplulukları Adâlet Dîvânı (ATAD) da, 14 Mayıs 1974 Nold Dâvâsı Karârında, İnsan Haklarının, Topluluk hukûkunun ayrılmaz parçası (partie intégrante) olduğuna hükmetmiştir. (F. Boucher et J. Echkénazi, Le Guide de l’Europe des 12 -12’ler Avrupa’sının Rehberi- , Paris: Éditions Nathan, 1990, p. 29) ATAD karârlarında bunun daha birçok nümûnesi mevcûddur. (Y. Madiot 1991: 99) Bilhâssa 5 Mart 1980 Josette Pécastaing Dâvâsı Kararında, ATAD, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu’nu Topluluk hukûkunun tamâmlayıcı kaynağı olarak kabûl etmiştir. Ayrıca, Topluluk uzuvları (yânî Parlamento, Komisyon ve Konsey), 5 Nisan 1977’de ortak bir teblîğ neşrederek âzâ Devlet Esâsiyelerinde ve Avrupa Konvansiyonu’nda yer alan Temel Haklara uyulmasına atfettikleri ehemmiyeti vurgulamışlardır. (Y. Madiot 1991: 90) Son olarak 1992 Maastricht Avrupa Birliği Muâhedesi’nde de bir kerre daha İnsan Haklarına atıfta bulunulmuştur. Nitekim Muâhedenin V. Başlığı olan “Ortak Bir Hâriciye ve Emniyet Siyâsetine Dâir Hükümler” kısmında, J.1/2 Maddesinde, bu siyâsetin hedefleri arasında şu esâs da zikredilmiştir: “Demokrasi ve Hukûk Devletinin geliştirilmesi ve kuvvetlendirilmesi ile İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlere riâyet”... (Traité sur l’Union européenne -Avrupa İttihâdı’na Dâir Muâhede-, Luxembourg: Office des Publications officielles des Communautés européennes, 1992, p. 124)
(Dominique et Michèle Frémy, Quid 1977; Tout pour tous, Paris: Éditions Robert Laffont, 1976, 1480 p., p. 440)
Binlerce senelik şuûrlanma ve birikim üzerine, Birleşmiş Milletler Teşkîlâtı tarafından 10 Aralık 1948’de kabûl edilen İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi (İHCB), İnsanlık Âleminin terakkîsinde pek mühim bir merhaledir.
1984-1985 senelerindeki fikir buhrânımı tâkîben Dirâyetci Müslümanlık telakkîsine yöneldiğim devrede, 29 Haziran 1986’da, Quid 1977 ünvânlı ansiklopedik eserde münderic bulunan İHCB’ni dikkatle mütâlaa edip üzerinde uzun uzun teemmül ettikden sonra, sevincle, sayfanın kenarına: “Tamâmının altına aynen imzâmı atıyorum!” diye yazmıştım. Zîrâ farketmiştim ki İHCB, yüksek bir İnsanlık telakkîsinin ifâdesidir ve o, hem bu telakkî, hem de beyân ettiği İnsan Haklarının tamâmı îtibâriyle Kitâbullâh’ta mündemicdir. Yalnız, Kur’ân-ı Hakîm, kendi üslûbuna muvâfık olarak, onları peş peşe sıralamak yerine, muhtelif Âyetlerde, muhtelif sûretlerde, bâzan vâzıhan, bâzan zımnen beyân etmiştir.
Bu Beyânnâmeyi olduğu gibi kabûl edip kendi hukûk sisteminin temeli yapmıyan ve tatbîkâtlarında da büyük gayret sarfetmiyen bir rejim, Cumhûrî Nizâm veyâ Cumhûriyet değildir…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (7)
Yesevizade Alparslan Yasa
05.04.2025 - 13:35
Yayınlanma
05.04.2025 - 13:37
Güncelleme
1
Paylaşım
Fransız Cumhûriyeti Esâsiyesi’nin “Dibâce”si, bizim için de bir ilhâm kaynağıdır
Bunun gibi, -yukarıda Collin’in de işaret ettiği vechiyle- 2. Cihân Harbinden çıkan Fransa, 27 Ekim 1946 Esâsiyesi’ne, İnsan Hakları Ahlâkını, binâenaleyh hüriyetci-cem’iyetci cepheleriyle Asrî Demokrasi anlayışını pek güzel dile getiren bir “Dibâce (Préambule)” metni koymuştur. 1789 Beyânnâmesi’ni tamâmlıyan bu metinde şöyle denmektedir:
“1. İnsan şahsını boyunduruk altına almıya ve alçaltmıya teşebbüs eden rejimlere karşı hür milletler tarafından kazanılan zaferin ertesinde, Fransız halkı, yeniden îlân eder ki ırk, dîn veyâ inanc farkı gözetmeksizin her insan devredilemez ve kudsî haklara mâlikdir. Ayrıca, 1789 Haklar Beyânnâmesi tarafından ortaya konan İnsan Hak ve Hürriyetleri ile Cumhûriyet kânûnlarınca tanınan temel umdeleri de alenen ve tekrâren têyîd eder. (Au lendemain de la victoire remportée par les peuples libres sur les régimes qui ont tenté d'asservir et de dégrader la personne humaine, le peuple français proclame à nouveau que tout être humain, sans distinction de race, de religion ni de croyance, possède des droits inaliénables et sacrés. Il réaffirme solennellement les droits et libertés de l'homme et du citoyen consacrés par la Déclaration des droits de 1789 et les principes fondamentaux reconnus par les lois de la République.)
“2. Bundan başka, aşağıdaki siyâsî, iktisâdî ve ictimâî esâsların da zamânımız için husûsen elzem olduklarını îlân eder (Il proclame, en outre, comme particulièrement nécessaires à notre temps, les principes politiques, économiques et sociaux ci-après):
“3. Kânûn, bütün sâhalarda, kadına erkeğinkilerle müsâvî haklar garanti eder. (La loi garantit à la femme, dans tous les domaines, des droits égaux à ceux de l'homme.)
“4. Hürriyet uğrundaki faâliyeti sebebiyle zulme uğrıyan her insan, Cumhûriyet topraklarına ilticâ hakkına sâhibdir. (Tout homme persécuté en raison de son action en faveur de la liberté a droit d'asile sur les territoires de la République.)
“5. Herkesin çalışma vazîfesi ve bir iş elde etme hakkı mevcûddur. Hiç kimse, çalışma veyâ iş hayâtında, menşêi, kanâatleri veyâ inancları sebebiyle mağdûr edilemez. (Chacun a le devoir de travailler et le droit d'obtenir un emploi. Nul ne peut être lésé, dans son travail ou son emploi, en raison de ses origines, de ses opinions ou de ses croyances.)
“6. Her insan hak ve menfâatlerini sendika faâliyetiyle müdâfaa edebilir ve istediği sendikaya âzâ olabilir. (Tout homme peut défendre ses droits et ses intérêts par l'action syndicale et adhérer au syndicat de son choix.)
“7. Grev hakkı, bunu tanzîm eden kânûnlar çerçevesinde kullanılır. (Le droit de grève s'exerce dans le cadre des lois qui le réglementent.)
“8. Her çalışan, çalışma şartlarının kollektif bir şekilde (toplu pazarlık usûlüyle) tesbîti ile, şirketlerin idâresine, temsîlcileri vâsıtasıyle katılır. (Tout travailleur participe, par l'intermédiaire de ses délégués, à la détermination collective des conditions de travail ainsi qu'à la gestion des entreprises.)
“9. İşletilmesi millî bir âmme hizmeti veyâ fiilî birer inhisâr vasfı arzeden veyâ kazanan her mal, her şirket cem’iyetin mülkiyetine geçmelidir. (Tout bien, toute entreprise, dont l'exploitation a ou acquiert les caractères d'un service public national ou d'un monopole de fait, doit devenir la propriété de la collectivité.)
“10. Millet; ferd ve âileye gelişmeleri için lüzûmlu şartları sağlar. (La Nation assure à l'individu et à la famille les conditions nécessaires à leur développement.)
“11. Başta çocuk, anne ve yaşlı çalışanlar olmak üzere herkese, sağlığın korunmasını, maddî emniyeti, dinlenmeyi ve serbest vakti (loisirs) garanti eder. Yaşı, bedenî veyâ zihnî veyâhud iktisâdî vazıyeti sebebiyle çalışma imkânına sâhib olmıyan her insan, cem’iyetten uygun geçim vâsıtaları elde etme hakkına sâhibdir. (Elle garantit à tous, notamment à l'enfant, à la mère et aux vieux travailleurs, la protection de la santé, la sécurité matérielle, le repos et les loisirs. Tout être humain qui, en raison de son âge, de son état physique ou mental, de la situation économique, se trouve dans l'incapacité de travailler a le droit d'obtenir de la collectivité des moyens convenables d'existence.)
“12. Millet, millî felâketlerin netîcesinde ortaya çıkan mükellefiyetler husûsunda bütün Fransızlar arasında dayanışma ve müsâvât olduğunu îlân eder. (La Nation proclame la solidarité et l'égalité de tous les Français devant les charges qui résultent des calamités nationales.)
“13. Millet, çocuk ve yetişkinin umûmî ve meslekî tahsîle ve kültüre müsâvî şartlarda kabûlünü têmînât altına alır. Bütün tahsîl derecelerinde meccânî ve laik bir maârif teşkîlâtının kurulması Devletin bir vazifesidir. (La Nation garantit l'égal accès de l'enfant et de l'adulte à l'instruction, à la formation professionnelle et à la culture. L'organisation de l'enseignement public gratuit et laïque à tous les degrés est un devoir de l'Etat.)
“14. An’anelerine sâdık olan Fransız Cumhûriyeti, beynelmilel hukûkun kâidelerine riâyet eder, fetih maksadlı hiçbir savaşa girişmez ve kuvvetlerini aslâ hiçbir halkın hürriyetine karşı kullanmaz. (La République française, fidèle à ses traditions, se conforme aux règles du droit public international. Elle n'entreprendra aucune guerre dans des vues de conquête et n'emploiera jamais ses forces contre la liberté d'aucun peuple.)
“15. Fransa, mütekâbil olmak şartıyle, sulhün tanzîmi ve müdâfaası için lüzûmlu olan hükümrânlık tahdîdlerine rızâ gösterir. (Sous réserve de réciprocité, la France consent aux limitations de souveraineté nécessaires à l'organisation et à la défense de la paix.)
“16. Fransa, deniz aşırı halklarla, ırk veya dîn ayırımı yapmaksızın, hak ve vecîbelerin müsâvîliği üzerine kurulu bir İttihâd teşkîl eder. (La France forme avec les peuples d'outre-mer une Union fondée sur l'égalité des droits et des devoirs, sans distinction de race ni de religion.)
“17. Fransız İttihâdı, kendi medeniyetlerini geliştirmek, refâhlarını arttırmak ve emniyetlerini sağlamak için kaynak ve çabalarını birleştiren veyâ koordine eden milletler ve halklardan müteşekkildir. (L'Union française est composée de nations et de peuples qui mettent en commun ou coordonnent leurs ressources et leurs efforts pour développer leurs civilisations respectives, accroître leur bien-être et assurer leur sécurité.)
“18. Fransa, an’anevî misyonuna sâdık olarak, mes’ûliyetlerini üzerine aldığı halkları, kendi kendilerini idâre etme ve kendi işlerini cumhûrî bir şekilde yürütme hürriyetine götürmek niyetindedir; keyfîliğe dayanan her çeşid sömürgeleştirme sistemini bir tarafa bırakarak, âmme vazîfelerine müsâvât içinde kabûl edilmeyi ve yukarıda îlân veya têyîd edilen hak ve hürriyetlerin ferdî veya toplu olarak kullanılmasını herkes için têmînât altına alır. (Fidèle à sa mission traditionnelle, la France entend conduire les peuples dont elle a pris la charge à la liberté de s'administrer eux-mêmes et de gérer démocratiquement leurs propres affaires ; écartant tout système de colonisation fondé sur l'arbitraire, elle garantit à tous l'égal accès aux fonctions publiques et l'exercice individuel ou collectif des droits et libertés proclamés ou confirmés ci-dessus.)” (Dictionnaire de la constitution. Les Institutions de la V. République -Esâsiye Lugati. V. Cumhûriyet’in Müesseseleri-, ouvrage collectif, Paris: Éditions Cujas, 1976, pp. XI-XIII)
Fransız halkı, -hâlen mer’iyette olan- 1958 Esâsiyesi’nde de, hem 1946 Esâsiyesi’nin “Dibâce”sini (Préambule), hem de 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Beyânnâmesi’ni aynen benimsemiştir:
“Fransız halkı, 1789 Beyânnâmesi’nde târif edilip 1946 Esâsiyesi’nin Dibâce’sinde têyîd ve ikmâl edildiği vechiyle, İnsan Haklarına ve millî hükümrânlık umdelerine, ayrıca 2004 Çevre Mîsâkı’nda târif edilen hak ve mükellefiyetlere bağlılığını alenen îlân eder. (Le peuple français proclame solennellement son attachement aux Droits de l'homme et aux principes de la souveraineté nationale tels qu'ils ont été définis par la Déclaration de 1789, confirmée et complétée par le préambule de la Constitution de 1946, ainsi qu'aux droits et devoirs définis dans la Charte de l'environnement de 2004.)” (4 Ekim 1958 Esâsiyesi’nin Dibâce’sinin ilk fıkrası; (https://www.conseil-constitutionnel.fr/le-bloc-de-constitutionnalite/texte-integral-de-la-constitution-du-4-octobre-1958-en-vigueur; 12.2.2025)
Binâenaleyh, bu metinler, Fransız hukûk sisteminin yine belkemiğidir ve Avrupa ile Amerika’nın diğer demokratik memleketlerinde de vazıyet buna mümâsildir.
6. Müşâhede: Asrî Demokraside “Hâkimiyet, Kayıdsız, Şartsız Milletin” Değildir
Demokraside, halkın, milletin mutlak hâkimiyeti bahis mevzûu değildir; halkın irâdesi, İnsan Hakları ile kayıdlanmış, tahdîd edilmiştir. İnsan Hakları âdetâ geçmişten geleceğe bütün Beşeriyetin ortak irâdesini aksettirmekte ve bu irâde, -Kur’ân’dan anlıyoruz ki- İlâhî İrâde ile çakışmaktadır. Başka deyişle, İnsan Hakları, halkın irâdesinin fevkındedir.
Elbette ki her kânûn ve her ahlâkî kâide insanlar ve onların cem’iyeti tarafından yaşatılır. Onun için, İnsan Hakları da (ki aynı zamânda hemcinslerimize karşı vecîbelerimizdir) ancak insanların onu gönülden benimsemesi ve uygulamasıyle hayât bulur. Fakat, diğer ahlâkî umdeler gibi, İnsan Hakları Ahlâkının da sanki metafizik veya tek tek ferdleri, hattâ bütün bir cem’iyeti aşan bir mâhiyeti vardır.
Demek ki Demokrasi, bir halkın, kendi kendisini “istediği gibi değil, İnsan Hakları çerçevesinde” idâre etmesidir. Yânî İnsan Hakları şartına bağlanmış rejim, yânî “Meşrûtiyet”...
Bir memlekette bütün bir âmme hayâtı İnsan Hakları Ahlâkına muvâfık sûrette tanzîm edilmişse, hukûk sistemi bütünüyle İnsan Hakları Ahlâkını aksettiriyorsa ve bunların tatbîkı husûsunda gevşeklik gösterilmiyorsa, o zamân o memlekette, o cem’iyette Demokrasinin hüküm sürdüğü söylenebilir.
7. Müşâhede: Cumhûrî Nizâmın Têsîsi İçin Elzem Şart:
Cumhûrî Felsefenin Halka Mâl Olması
Cumhûrî Nizâm, bir takım siyâsî müesseselerden ibâret değildir. Bundan çok daha mühimm olarak, Cumhûrî Nizâmın bir felsefesi, bir rûhu, bir ahlâkî özü vardır ve o müesseseler bu rûhun ifâdesi oldukları nisbette bir kıymeti hâizdirler. Başka türlü ifade edersek: Cumhûrî Nizâm, her şeyden evvel bir zihniyet ve davranış şeklidir.
Cumhûrî Nizâmın felsefesini, birbirine sıkı sıkıya bağlı şu üç kelimeyle hülâsa etmek kâbildir: İnsâniyetperverlik, İlimcilik, Vicdân Hürriyeti... Cumhûrî Nizâm bu felsefe üzerinde yükselir ve İnsan Hakları da bu felsefenin ifâdesi, bu felsefenin tezâhürüdür.
İnsâniyetperverlik, her insanın sırf insan olmak hasebiyle doğuştan hür ve muhterem bir varlık olduğuna, insanlık haysiyeti, temel hak ve vecibeler bakımından (bir Hadîsde beyân edildiği vechiyle) bütün insanların “bir tarağın dişleri gibi müsâvî” yaratıldığına, dil, dîn, ırk, renk, cinsiyet, ictimâî statü farkı gözetmeden –dîğer taraftan, ahlâksızığı şiâr edinmemiş, bilakis kendileri de İnsan Hakları Ahlâkını benimsemiş- bütün insanların kardeş olduğuna, yeryüzünün her tarafında bir arada kardeşçe yaşamaları gerekdiğine inanmak, kâideten -kendi yakın muhîtinden ve Milletinden başlıyarak- bütün insanları sevip saymak, kendi haklarına sâhib çıktığı gibi -kim olursa olsun- bütün insanların haklarını da gözetmek demektir. Mâmâfih, tekrâr etmek lâzım ki, cinsî sapıklıkları, başkalarının haklarına tecâvüz etmeyi ve daha buna mümâsil çeşid çeşid ahlâksızlıkları şiâr edinmiş, yânî hayât felsefesi hâline getirmiş mahlûklar bu insânî sevgi halkasının hâricindedirler.
1-25
(15.10.1927: Mustafa Kemâl, TBMM’de “Nutk'unu okurken”…) (https://tr.wikipedia.org/wiki/Egemenlik_kay%C4%B1ts%C4%B1z_%C5%9Farts%C4%B1z_milletindir#/media/Dosya:Atat%C3%BCrk_1927'de_Nutuk'u_okuyor.jpg; 3.3.2025)
Cumhûriyet, bir halkın, kendi kendisini “istediği gibi değil, İnsan Hakları çerçevesinde” idâre etmesidir; yânî Millî Hâkimiyet, İnsan Haklarıyle kayıdlıdır… Hâlbuki Münâfıklık üzerine kurulu totaliter rejimlerde İnsan Hakları umursanmadığı gibi, “Hâkimiyet milletindir!” düstûru da, bir aldatmacadan ibârettir, “16. Emr”e muvâfık bir göz boyamadır
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (8)
Yesevizade Alparslan Yasa
06.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
05.04.2025 - 18:59
Güncelleme
1
Paylaşım
Böylece, Asrî Demokrasi anlayışında mûtedil bir milliyetcilik ile topyekûn İnsanlık sevgisi iç içe geçmiş, birbiriyle kaynaşmıştır. Millî hüviyetine sâhib çıkarak, fakat şovenizme, millî narsisizme sapmadan, kendi milletinin üstünlüğü dâvâsını gütmeden, zulümde dahi kendi milletini desteklemek gibi bir dalâlete düşmeden, diğer milletleri istismâr etmeden, onlara zarâr vermeden, hattâ millî menfâatleri topyekûn İnsanlığın menfâatlerinden üstün tutmadan, kendi milletini maddeten ve mânen yüceltmiye, kendi memleketini dünyânın en ileri memleketlerinden biri yapmıya çalışmak, dîğer milletlerle hayırda yarışmak şeklindeki bir milliyetcilik anlayışı, bütün İnsanlığa yönelik sevginin ilk adımıdır. Zîrâ öncelikle kendi yakın muhîtini ve Milletini sevemiyen bir insanın, kendinden çok uzaklardaki milletleri, çok farklı bir kültürle yoğrulmuş toplulukları sevmesi ve onların da hayrına çalışması hiç beklenmez; ama yakın muhîtinde sevgi yolunda yürüyen insanların, gerekdiğinde diğer hemcinslerinin, diğer Milletlerin imdâdına koşması kuvvetle umulur. Kısaca: Mûtedil Milliyetcilik, İnsâniyetperverliğin elzem, fakat kâfî olmıyan şartıdır.
Demek ki Cumhûrî Nizâmın özü sevgidir; insan sevgisi, Yaradan ve yaratılmış sevgisidir. Sevgiye inanmadan Cumhûrî Nizâm olmaz! Yûnus Emre’mizin deyişiyle: “Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardeş gelir” ve: “Yaradılmışı severiz Yaradan’dan ötürü”…
Bir de, cumhûrî felsefenin temelindeki bu İnsâniyetperverlik, (“Kıyâmet Alâmetleri” zihniyetine zıdd olarak) bütün kusûrlarına rağmen İnsanlığa ve onun istikbâline (zihnen, mânen tekâmül ede ede, kendini ıslâh ede ede daha iyi bir İnsanlık Âleminin vücûd bulacağına) duyulan îtimâd ve onun hakkında beslenen nikbîn duygular demekdir. Aynen, Demokrat siyâsetci Jean Jaurès’in (1859 - 1914), “Gencliğe Hitâbe”sinde dile getirdiği gibi:
“Bütün sefâletlerimiz, işlediğimiz veyâ başımıza gelen bütün haksızlıklar ötesinde gerçek olan birşey var ki o da insan tabîatine büyük ölçüde îtimâd etmek lâzım geldiğidir. Eğer İnsanlığın yüceliğini kavrıyamıyorsak ve onun emsâlsiz istikbâlini sezemiyorsak, kendi kendimizi onu anlamamıya mahkûm ediyoruz demekdir. İnsanlığa ve onun istikbâline olan bu îtimâd ne safça, ne körce, ne de ciddiyetsizcedir. Ona îtimâd etmek, kötülükleri, cinâyetleri, hatâları, peşîn hükümleri, çeşid çeşid hodbînlikleri (hani şu İnsanlığın yürüyüşünü ağırlaştıran ve sık sık suyun akıntısını bulanık ve kanlı bir girdâba çeviren ferdlerin, siyâsî fırkaların, sınıfların hodbînliğini) bilmemek demek değildir. Bu îtimâd duygusu, iyilik kuvvetlerinin, hikmet, aydınlık, adâlet kuvvetlerinin zamânın yardımından vazgeçemediklerini ve esâret ve cehâlet gecesinin her tarafın ânîden aydınlanmasıyle son bulmadığını, fakat onun belli belirsiz bir dizi fecirle sâdece hafîflediğini bilir. Evet, insana îtimâd eden insanlar bunu bilirler. Ve onlar, bütün insânî imkânların [potansiyelin] kendi hayâtlarının dar sınırları içinde tezâhür etmemesinden büyük memnûniyet duyarlar. (Ce qui reste vrai, à travers toutes nos miséres, à travers toutes les injustices commises ou subies, c’est qu’il faut faire un large crédit à la nature humaine; c’est qu’on se condamne soi-même à ne pas comprendre l’humanité si l’on n’a pas le sens de sa grandeur et le pressentiment de ses destinées incomparables. Cette confiance n’est ni sotte, ni aveugle, ni frivole. Elle n’ignore pas les vices, les crimes, les erreurs, les préjugés, les égoïsmes de tous ordres, égoïsme des individus, égoïsme des partis, égoïsme des classes qui appesantissent la marche de l’homme et absorbent souvent le cours du fleuve en un tourbillon trouble et sanglant. Elle sait que les forces bonnes, les forces de sagesse, de lumière, de justice, ne peuvent se passer du secours du temps, et que la nuit de la servitude et de l’ignorance n’est pas dissipée par une illumination soudaine totale, mais attenuée seulement par une longue série d’aurores incertaines. Oui, les hommes qui ont confiance en l’homme savent cela… Ils se félicitent que toutes les possibilités humaines ne se manifestent point dans les limites étroites de leur vie. -Discours à la jeunesse-)” (Y. Madiot 1991: 3)
İlimcilik, kısaca Tecrübî İlim Zihniyetidir; Efsânevî Zihniyetin, tabîat hâdiselerine sihrî, psikolojik, sübjektif bakış zâviyesinin, sihir, nazar, mükâşefe, kerâmet, mehdîcilik, on iki imâm, gavslar, abdallar, sâdât gibi hurâfelerin bir tarafa bırakılıp yeryüzüne, kâinâta, mahsûs âleme âid (metafizik olmıyan) her hakîkatin, her doğrunun Müşâhede ve Tecrübe Usûlüyle araştırılması, o hâlde insanın, cem’iyetin hayrına olacak tedbîrlerin de ilim yoluyle (ve ilmî veriler üzerinde yükselen feslefî tefekkürle) tesbît edilmesidir. Binâenaleyh, bu usûl, insana, insan aklına, insanın kendisiyle ve yaşadığı âlemle alâkalı hakîkatleri bizzat keşfetmiye kâbiliyetli ve yeterli olduğuna inanc demekdir. Bu bakımdan, bir memlekette İlim Zihniyeti yaygınlaşıp büyük kitlelere mâl olmadan orada Cumhûrî Nizâmın maya tutacağını ummak hamhayâl olur...
Türkiye’de (hâssaten Garplılaşmanın Neresindeyiz? ve Atatürk İlkeleri ve Kalkınma isimli eserleriyle) “İlim Zihniyeti” bahsini en iyi işliyenlerden birisi, rahmetli Prof. Dr. Mümtaz Turhan olmuştur. Kendisinden bu husûsta çok aydınlatıcı bir pasaj ik̆tibâs edelim:
“İlim, bir metoddan ziyade bir zihniyet mes’elesidir. Herhangi bir mevzu, vâkıa veya hâdise hakkında, kim ne derse desin onu bir tarafa bırakıp asıl vâkıa ve hâdisenin ne dediğini dinlemek, ne şekilde cereyan ettiğini müşahede etmek, realiteye bağlı kalarak vâkıa ve hâdiselere hürmet etmek, bir kelime ile objektif olmaktır. (...)
“Iptidaî insan, objektif olanla sübjektifi birbirine karıştıran bir zihniyete sahiptir. Rüyalarla gerçek hayatı birbirine karıştırabildiği gibi, hâdise ve vâkıalar arasında da gelişigüzel, tamamiyle keyfî, tesadüfî bağlantılar kurar. Meselâ bir cenazenin defni esnasında şelâle sesi işiten bir insanın öleceği inancına sahip olduğu için, su sesini işittiği halde, bunu inkâr etmekle ölümden kurtulacağını sanması gibi. Binaenaleyh onun âlemi, objektif ölçü ve kıstaslara dayanmıyan inançlardan, batıl itikatlardan, vehimlerden teşekkül etmiş bir hurafeler âlemidir. Bu itibarla, realiteye uyan, tahkiki kabil, hakikî bir bilgi ile bir kanaat, bir batıl itikat arasındaki farkı görmesi mümkün değildir. (...)
“Ortaçağ zihniyetinin en bariz vasfı da realiteyi reddetmiş olması, vâkıalarla bunlar arasındaki münasebetlerin müşahede ve tecrübelerle tesbit ve ifade edimesini tanımaması, bunun yerine büyük otoritelerin beyan ve kanaatlerini koymasıdır. Böylece Ortaçağ zihniyeti, dinî otoriteler dahil olmak üzere meşhur üstadların ifade ve beyanlarını hakikatin tâ kendisi olarak kabul eder, bunun dışında hiçbir bilgi ve fikre hayat hakkı tanımaz, bütün hakikatlerin ifade edilmiş olduğuna, ilmin olmuş bitmişliğine inanır ve bu itibarla ilim sahasında hiçbir yenilik kabul etmezdi. Bu tarzda inanılan bir hakikat artık ne değişir, ne de değiştirilebilirdi; o mutlaktı. İster dinî, ister ilmî sahada olsun ona inanmak mecburiyeti vardı; inanmıyan Kâfir olurdu. O, fikir ve vicdan hürriyeti tanımazdı. Başka fikir ve kanaatte olanların işkence ve ölüme mahkûm edilmeleri, ilim öncülerinin ateşe atılıp yakılmaları hep bu yüzdendi. (...)
“İlim zihniyeti ise iptidaî zihniyet ile Ortaçağ zihniyetinin tam zıddıdır. Ortaçağ zihniyetinin otoriteye dayanan, hissî, sübjektif, dogmatik, mutaassıp ve müsamahasız tutumuna mukabil, ilim zihniyeti, mahiyeti icabı, objektif, hâdise ve vâkıalara hürmetkâr, şüpheci ve gerçeğe bağlıdır. Hâdise ve vâkıalarla bunlar arasındaki münasebetlerin sahih ve kontrol edilebilir bir tarzda tesbit edilmiş ifadelerinden başka hiçbir otorite tanımaz. İlim zihniyetine göre, bir şeyin hakikat olup olmamasının, ona inanılıp inanılmaması ile alâkası yoktur. Birşeyin hakikat veya doğru olabilmesi için, sistemli müşahede ve tecrübeler neticesinde yahut diğer ilim metodlarına göre vesika ve delillere dayanılarak meydana çıkarılmış olması, kontrol edilebilmesi, başkaları tarafından da aynı neticeler alınabilmek üzere tekrarlanabilmesi lâzımdır. Bu şartlar altında elde edilen bir hakikat kendi kendisini empoze edeceğinden, ona inanıp inanmamak elimizde değildir. Onun için ilmî hakikatlere inandırmak maksadıyla tazyik yapmak kimsenin aklından geçmez.” (Mümtaz Turhan, Garplılaşmanın neresindeyiz?, 5 kitab bir arada, İstanbul: Yağmur Yl., 1980, Atatürk İlkeleri ve Kalkınma kitabından, ss. 474, 485-489)
Demokrasinin esâsî mefhûmlarından biri olan Vicdân Hürriyeti ise, bir taraftan tam tekmîl fikir, dîn, ibâdet, ifâde, neşriyât, dernekleşme-cemâatleşme hürriyeti, dîğer taraftan, -İnsâniyetperverlik ve İlimcilik şiârlarıyle berâber mütâlaa edildiğinde- cem’iyete istikâmet verecek kânûn ve benzeri hukûkî tasarrufların, -Tecrübî İlim / Felsefî Tefekkür yoluyle tesbit edilecek- umumî maslahata uygun olması ve onların ancak halkın rızâsıyle, yânî cumhûrî (parlamenter) teşrî mekanizmasıyle tatbîkâta konulmasıdır.
Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın ilk def’a Lise çağımızda okuyup çok istifâde ettiğimiz, bugüne kadar da def’alarca mütâl̃aa ve üzerinde tefekkür ettiğimiz Garplılaşmanın Neresindeyiz? ünvânlı işbu kitabı (üçüncü baskı: 1961; daha küçük hacimdeki ilk baskısı: 1958), İlmî Zihniyetin mâhiyetini ve bir memleketin hızla kalkınmasındaki rolünü pek güzel îzâh eden mühim bir eserdir. Bu sahîh ilim adamını, bilvesîle, şükrânla, rahmetle yâdediyoruz…
***
Demokrat feylesof Jeremy Bentham’ın (1748 – 1832) “Utilitarisme” felsefesiyle müdâfaa ettiği fikir de, umûmî maslahat (utilité publique) esâsına tevfîkan, cumhûrî hukûk tasarruflarının cem’iyetin mümkün olan en geniş kesimini mes’ûd kılmasıdır. (Parkinson 1964: II/116-119)
1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Beyânnâmesi’nin 6. Maddesinde münderic:
“Kânûn, umûmî irâdenin [halkın irâdesinin] ifâdesidir. Bütün vatandaşlar, şahsen veya temsîlcileri vâsıtasıyle kânûnun yapılmasına katılırlar. Kânûn, ister himâye, ister cezâ husûsunda olsun, herkes için aynı olmalıdır. Kânûn nazarında bütün vatandaşlar müsâvî olduğundan, kâbiliyetlerine göre ve fazîletleri ile ehliyetleri dışında hiçbir ayırım gözetmeksizin bütün âmme rütbe, makâm ve mêmuriyetlerine kabûl edilmiye hak sâhibidirler. (La loi est l'expression de la volonté générale. Tous les citoyens ont droit de concourir personnellement, ou par leurs représentants, à sa formation. Elle doit être la même pour tous, soit qu'elle protège, soit qu'elle punisse. Tous les citoyens étant égaux à ses yeux sont également admissibles à toutes dignités, places et emplois publics, selon leur capacité, et sans autre distinction que celle de leurs vertus et de leurs talents.)”
şeklindeki hüküm ile de, İnsâniyetperverliğin, İlimciliğin ve Vicdân Hürriyetinin bir dîğer cephesi, beşerin cumhûrî teşrî salâhiyeti, yânî halkın kendi eliyle ve umûmun maslahat ve rızâsına muvâfık kânûn yapma esâsı dile getirilmiştir.
Asrî Demokrasi anlayışında, bir kânûnun veyâ siyâsî programın herhangi bir felsefe veya dînden mülhem olmasının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Mühimm olan, o hukûkî tasarrufun veyâ siyâsî programın -herhangi bir insan üstü otorite nâmına dayatılmadan- aklî (daha doğrusu ilmî-felsefî) delîllerle müdâfaa edilmesi, milletin Cumhûrî Esâsiyesine mugâyir olmaması ve ancak cumhûrî ekseriyetin rızâsıyle tatbîkâta konulmasıdır. Bu mantık muktezâsıdır ki Garb Âleminde Hıristiyan veyâ Sosyal Demokrat Fırkalar, Demokrasi noktainazarından hiçbir rahatsızlığa yol açmadan, birbirlerine iktidâr alternatifi olabilmektedirler.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (9)
Yesevizade Alparslan Yasa
07.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
06.04.2025 - 18:19
Güncelleme
2
Paylaşım
Bu anlayış “Laiklik” tâbiriyle ifâde edilebilir mi?
Aslında, “Laiklik”, Fransa’daki –uzun zamândır revâcda olan- masonî telakkîsi îtibâriyle dîn düşmanlığı dâvâsı güden, mütemâdiyen dînin maârif, siyâset, hukûk ve umûmî olarak cem’iyet hayâtındaki têsîrini azaltmıya çalışan bir cereyân olduğu, Türkiye’deki Kemalist Laiklik telakkî ve tatbîkâtı da buna uyduğu, bu telakkînin bir tezâhürü olarak, Memleketimizde, sâdece Materyalist siyâsî cereyânlara iktidâr yarışına katılma hakkı tanıdığı, en ceberût zamânında, Milletimizi toptan Müslümanlıktan koparma siyâseti güttüğü (bunu da geniş mikyâsta başardığı), bu bakımdan Vicdân Hürriyetine zıdd bir felsefe olduğu hâlde, onun bu mâhiyetini reddeden, onu tam tekmîl Fikir ve Vicdân Hürriyeti olarak kabûl edenler de vardır. Meselâ Fransız feylesofu Albert Bayet bunlardan biridir. Histoire de la libre pensée ünvânlı eserindeki îzâhatına nazaran, Laikler, dînî veyâ lâdînî her çeşid Totalitarizmle mücâdele eden insanlardır. (Türkce tercümesinde 106-116. sayfalar)
Teessüfe şâyândır ki Bayet’nin bu câlib-i dikkat kitabı, Ateist müellif Cemal Süreya tarafından, kasden, Dine Karşı Düşünce Tarihi ismiyle tercüme edilmiştir (İstanbul: Broy Yl., 1991, 165 s.). Halbuki Bayet, harfiyen “Hür fikirli”, “Hür düşünceli insan” mânâsına gelen “Libre penseur” tâbirini, o, Fransa’da, umûmiyetle “dînin aleyhinde olan” mânâsına geldiği hâlde, bu ıstılâhî mânâsında değil de, lugavî mânâsıyle kullanmıştır. Nitekim, kitabının 6. sayfasında, bu tâbirden ne kasdettiğini açıkça ifâde etmektedir:
“Her türlü inanışı incelemeye ve eleştirmeye, her türlü sorunu araştırmaya hakkı olan -kendinde hak gören- adam -şahıs-... O, bu hakkı kullanırken, hiçbir engel ya da kısıtlama olmıyacaktır...” (C. Süreya’nın tercümesi)
Hattâ 106. sayfada, bu husûsta daha da vâzıhtır:
“-Günümüzde- Laikler, kendileri özgür-düşünür bile olsalar, Laik oldukları oranda, ‘dine karşı’ eylemde bulunmayı reddetmektedirler. Ruhban takımının -antidemokratik- girişimlerine karşı mücadeleye evet; Katoliklerin -ya da Protestanların ya da Yahudilerin ya da Müslümanların- inancına karşı mücadeleye hayır!”
Görüldüğü gibi, Bayet’nin kullandığı mânâda “Hür Fikir”, antitotaliter tavırdan ve kitabının bilhâssa 6. sayfasındaki târifiyle, Cumhûrî Zihniyetten, İlim Zihniyet ve Ahlâkından, Vicdân Hürriyetinden başka bir şey değildir. Binâenaleyh, Cemal Süreya, kendi inancını Bayet’ye yakıştırmakla, esef edilecek bir tahrîfkârlık nümûnesi ortaya koymuştur.
Mâmâfih, Laiklik, târihî seyri içinde, Fransa, Sovyetler ve Türkiye gibi memleketlerde öylesine menfî mânâlar ve tedâîler kazanmıştır ki, Bayet gibi feylesofların telakkîsini bu tâbirle ifâde etmek mahzûrludur. Üstelik, Laiklik, bütün Mason câmiasında, el’ân da, dînin maârif, siyâset, hukûk ve umûmî olarak cem’iyet hayâtındaki têsîrini azaltma çabasının ismidir ve onlar tarafından bu mâhiyetiyle bayraklaştırılmaktadır. Binâenaleyh, şâyân-ı tercîh tâbir, “Vicdân Hürriyeti”dir; başka tâbire ihtiyâc yoktur.
Albert Bayet gibi bizce de, Hakîkat, her sâhada ve dâimâ en hür bir tavırla araştırılmalı, Hakîkate ulaşma endîşesiyle ortaya konan, samîmî olarak milletinin ve İnsanlığın hayrını gâye edinen her fikir saygıyle tartışılabilmelidir. Şu var ki dîğer hürriyetler gibi Kanâat ve İfâde Hürriyetleri de sınırsız olamaz. Bu hürriyetler, başta cinsî sapıklık olmak üzere muhtelif ahlâksızlıkları, zulmü, ihtilâlciliği, şiddeti, harbperverliği, velhâsıl İnsan Haklarını ihlâli tervîc eden, dogmatik ve fanatik, yânî totaliter bir zihniyet ve tavırla dayatılan fikirlere ve onları benimsemiş topluluklara teşmîl edilemez.
Ayrıca, Kanâat ve İfâde Hürriyetlerinin kullanılabilmesi, ancak bunun için lüzûmlu vâsıtaların bilfiil mevcûd olmasıyle mümkündür. Demek ki fikir sâhiblerinin maddî imkânları bu hakları kullanmıya kifâyet etmiyorsa, Devletin onlara bu husûsta yardımcı olması lâzımdır. Her hâl-ü-kârda, İnsan Haklarıyle teâruz etmiyen bütün kültürel faâliyetler Devlet tarafından desteklenmelidir.
Cumhûrî Kesretcilik (pluralisme)
Bu cumhûrî tavır ve siyâsetin adı, tesâmüh (tolérance) ve kesretcilik, dîğer tâbirle çok seslilikdir (pluralisme). Fransız hukûk feylesofu Laurent Cohen-Tanugi, La Métamorphose de la démocratie (Demokrasinin Başkalaşımı) isimli eserinin aşağıdaki pasajında, bir taraftan Asrî Demokrasideki Kesretcilik esâsının ehemmiyetini tebârüz ettirirken, dîğer taraftan, Demokrasinin felsefesini bir tarafa bırakıp onun sırf siyâsî müesseselerini benimsemiş bir rejimin sahîh Demokrasi olamıyacağı hakîkatine dikkat çekiyor:
“Bugün Fransa’da Liberal Demokrasi, her zamânkinden çok daha fazla Plüralist Demokrasi mânâsına gelmektedir. (...) Fakat siyâsî fırkaların ve sendikaların çokluğu (pluralité) artık kâfî değildir. Müessesevî bir sistem, klasik temsîlî Demokrasiye ek olarak, vatandaşlarının ne kadar büyük bir kısmına başka yollarla iştirâk imkânı sağlarsa, (...) bir başka sistemden o nisbette daha demokratiktir. (...)
“Demokrasi, bir taraftan kesretcilik esâsında tecessüd ederken (s’incarnant dans le pluralisme), diğer taraftan da bu kesretciliğin dayandığı felsefî temele sâhib çıkar (la démocratie est également solidaire du socle philosophique sur lequel ce pluralisme repose). Bu felsefî temel, bilhâssa Fransız İnsan Hakları Beyânnâmesi’nde ve Amerikan “Bill of Rights”ında tek tek sayılan insan şahsının şu gibi başlıca sıfatlarıdır: Gidip gelme (seyâhat) hürriyeti, vicdân, ifâde, dernekleşme hürriyeti, kânûn önünde müsâvât, müdâfaa hakları, husûsî hayâta hürmet, ilh...
“Bundan böyle Demokrasi bu felsefî muhtevâsıyle târif edilmektedir. Bir hükûmet, (Hitler misâlindeki gibi) demokratik olarak seçilmiş olsa dahi, o felsefî muhtevâyı zedelediği takdîrde, artık demokratik olamaz. Siyâsî Liberalizmin temel ve vazgeçilmez (intangibles) umdelerine dayanmıyan bir Devlet, Hukûk Devleti olamaz. (...) Demokratik Devlet, Demokrasinin felsefî temelini (le socle philosophique de la démocratie) zedeliyen bir icrââta kalkıştığı ânda meşrûiyetini kaybeder.” (L. Cohen-Tanugi, La Métamorphose de la démocratie, Paris: Editions Odile Jacob, 1989; Sciences économiques et sociales; Classe de lère, Paris: Éditions Hatier, 1990, pp. 376-377’den naklen)
Demokrasinin ahlâkî özü
Fransız Esâsiye Hukûku Profesörü Georges Burdeau’nun, Fransa’nın en îtibârlı ansiklopedisi olan Encyclopaedia Universalis için kaleme aldığı “Démocratie” maddesinde ise, hâssaten Demokrasinin ahlâkî özü vurgulanmıştır:
“Demokrasi sâdece müesseselerin bir mevcûdiyet tarzı değildir; bundan daha fazla olarak, o, ahlâkî bir zarûrettir (une exigence morale). (...) Demokrasi, tarafdârlarının gözünde, iyilik demekdir; o, dâimâ daha iyi bir siyasî-ictimâî nizâm arayışıdır. Onun için de dinamik bir mefhûmdur. Gerçekleşen Demokrasi, demokratik hareketin sadece ânlık bir hâlidir; ama hareket devâm etmektedir. Bu husûsiyeti sebebiyle, o, cem’iyetlerin en kuvvetli tekâmül âmillerinden biridir. Demek ki Demokrasi, sâdece bir siyâsî teşkîlâtlanma düstûru veya ictimâî münâsebetleri bir tanzîm tarzı değildir; o, bir değerdir. Bir değer, yânî insanların, ferdî planda olduğu kadar kollektif planda da kendi istik̆bâllerini ellerine alma husûsundaki engellenemez istîdâdları (l’inaliénable vocation)...”
Ve nihâyet, B. M. İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi’nin 1. Maddesi, cumhûrî felsefenin pek vecîz bir ifâdesi mâhiyetindedir:
“Bütün insanlar hür ve -haysiyet ve haklar bakımından- müsâvî doğarlar. Akıl ve vicdâna sâhibdirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyetiyle hareket etmelidirler. (Tous les êtres humains naissent libres et égaux en dignité et en droits. Ils sont doués de raison et de conscience et doivent agir les uns envers les autres dans un esprit de franternité.)” (Dominique et Michèle Frémy, Tout pour tous. Quid 1977, Paris: Éditions Robert Laffont, 1976, p. 440 ve Resmî Gazete’nin 27 Mayıs 1949 tarihli nüshası)
Bu felsefe, bu ahlâkî öz (ki kısaca İnsan Hakları Ahlâkı diyebiliriz) olmadan, Cumhûrî Nizâm veyâ Demokrasi kof bir kabuktan ibâret kalır. Bundan dolayıdır ki bir memlekette hakîkaten cumhûrî bir cem’iyet ve Devlet yapısının teşkîli, her şeyden evvel, büyük ekseriyetin cumhûrî felsefeyi benimsemesine bağlıdır.
8. Müşâhede: Kâideten Hiç Kimsenin Hiç Kimse Üzerinde Hâkimiyet
Hakkı Yoktur
Cumhûrî felsefenin kabûlüne göre, mâdemki herbir insan ferdi, başlıbaşına bir değerdir, doğuştan hür ve -insanlık haysiyeti ile temel haklar bakımından- hemcinslerine müsâvî yaratılmıştır, bu kabûlün mantıkî netîcesi olarak, herbir insan doğuştan hükümrânlık hakkına da sâhibdir; dîğer bir ifâdeyle, kâideten, başkalarının onun üzerinde hâkimiyet hakkı yoktur; herkes kendi hayâtını istediği gibi yaşamakta serbesttir…
Lâkin realite, yânî bizzât insanın tabîati, böyle bir mantıkî netîceyi tekzîb eder. Zîrâ insanoğlu cem’iyet hayâtı yaşamıya mahkûmdur ve ictimâî hayât, onun hürriyetlerini ve bu meyânda hükümrânlık hakkını tahdîdi elzem kılar.
Tahdîdin mümkün olduğu kadar az olması şâyân-ı temennîdir. O hâlde ne kadarlık bir tahdîd cumhûrî felsefeye uygun kabûl edilecekdir?
Cumhûrî Nizâm, umûmun hayrının, maslahat ve menfâatinin gözetilmesi demek olduğuna göre, hiç kimseye, kendi hürriyetini, bu vasatı zedeliyecek nisbette kullanma hakkı tanınamaz. 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyânnâmesi’nin 4. ve 5. Maddeleri, bu husûsta mâkûl bir mîyâr ortaya koymuştur:
“Hürriyet, başkalarına zarâr vermiyen her şeyi yapabilmekden ibârettir. Böylece her insanın tabiî haklarını kullanmasında, aynı hakları cem’iyetin diğer mensûblarının da kullanmasını sağlıyan sınırlardan başka sınır yoktur. Bu sınırlar ancak kânûnla tâyîn edilir. (La liberté consiste à pouvoir faire tout ce qui ne nuit pas à autrui : ainsi, l'exercice des droits naturels de chaque homme n'a de bornes que celles qui assurent aux autres membres de la société la jouissance de ces mêmes droits. Ces bornes ne peuvent être déterminées que par la loi.)
“Kânûnla ancak cem’iyete zarârlı davranışlar yasaklanabilir. Kânûnla yasaklanmamış hiçbir şey engellenemez ve hiç kimse kânûnun emretmediği bir şeyi yapmıya zorlanamaz. (La loi n'a le droit de défendre que les actions nuisibles à la société. Tout ce qui n'est pas défendu par la loi ne peut être empêché, et nul ne peut être contraint à faire ce qu'elle n'ordonne pas.)”
Bu hüküm ile klasik fıkhın aşağıdaki küllî kâidesi arasında muvâzât mevcûddur:
“Eşyâda -davranışlarda ve nesnelerde- asl olan ibâhadır (mübâh olmadır).” (Osman Keskioğlu, Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku, Ankara: Diyanet İşl.Bşk.Yl., 1988, 4. baskı, s. 42)
Öyleyse:
1) Cem’iyette hükümrânlık hakkının aslında tek tek herbir insan ferdine âid olduğu aslâ unutulmıyacak;
2) Umûmun, cem’iyetin menfâati, maslahatı, iyiliği için her ferd hükümrânlık hakkının elzem olan bir kısmını cem’iyete ve seçeceği temsîlcilere devredecek, bizzât tâyîn edeceği temsîlcilere elzem olduğu nisbette vekâlet verecek;
3) Vekâletin aslî sâhibi herbir ferd olduğuna göre, vekîller (temsîlciler) vekâlet ahdine, şartlarına vefâ gösterecek, lüzûmlu her hâlde müvekkillerine hesâb verecek ve onların rızâsını kaybettikleri ânda vekâleti sâhiblerine iâde edeceklerdir.
Her ferd, her vatandaş hükümrânlık hakkının -münhasıran ictimâî hayâtın elzem kıldığı- bir kısmından ferâgat edip onu vekîllerine ve cem’iyete devrettiğine, dîğer tâbirle sâdece herkesin kendi hükümrânlık hakkının kısmen devri bahis mevzûu olduğuna göre, -âlim / câhil, kadın / erkek, zengin / fakîr, genc / ihtiyâr, ilh...- her vatandaş, Millî Esâsiyeyi hazırlıyacak Kurucu Meclis âzâlarını ve bilâhare devrî olarak cem’iyetin teşriî-icrâî faâliyetlerini yürütecek vekîllerini seçmek husûsunda tamâmen müsâvî rey hakkına sâhib olacaktır. Şu var ki, vekîller (dolayısıyle Devletin herbir mêmuru) seçilirken, onlarda ahlâkî liyâkat / meslekî ehliyet şartının aranması lâzımdır. Halka rağmen vekâlet veyâ “halka rağmen halk için” şeklindeki bir düşünce ise, ancak bir haddinibilmezlik olarak kabûl edilmelidir… Kemalizm, Komünizm gibi totaliter ideolojilerde yer etmiş bu düşünce, bir zırvadır ve zırva da têvîl götürmez!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (10)
Yesevizade Alparslan Yasa
09.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
12.04.2025 - 13:58
Güncelleme
2
Paylaşım
Halk üzerine tasarrufun meşrûiyet şartı
İşte “hâkimiyet bilâkayd-ü-şart milletindir” umdesi ancak bu zemînde doğrudur. Zîrâ hâkimiyet, hükümrânlık sâhibi ancak ve ancak millettir, halktır, tek tek herbir vatandaştır ve idâreciler halk üzerinde hâkimiyet hakkını başka hiçbir mevhûm kaynaktan, putlaştırılmış bir şahıstan falan değil, ancak ve bizzat halktan, milletten alırlar; binâenaleyh ona karşı mes’ûldürler; onun rızâsını kaybettikleri ânda hükûmeti bırakmakla mükelleftirler. Mecelle’deki şu küllî kaide, bu cumhûrî esâsın pek vecîz bir ifâdesidir:
“Raiyye, yânî tebaa üzerine tasarruf maslahata menûttur”. (Küllî Kâideler, Madde 58)
Bu telakkînin bir netîcesi de şudur: Bir memlekette bütün idâreciler, bütün idâre edilenlere karşı fevkalâde hürmetkâr davranmak, aslında kendi salâhiyetlerinin nihâî kaynağının bizzat bu muhâtabları olduğu şuûruyle onlara hüsn-i muâmelede bulunmak, zayıf - kuvvetli herkesin hakkını tamâmıyle teslîm etmek mecbûriyetindedirler.
Cumhûrî felsefe ve harekette mühim bir mevkii hâiz olan John Locke’un (1632-1704) muhâkemesi de bu istikâmettedir.
1688’de, İngiltere’de, Kralın teşriî-idârî tasarruflarına yeni tahdîdler getiren “Bill of Rights”ın kabûlü ve II. John’un yerine III. William’ın tahta geçirilmesiyle netîcelenen bir ihtilâl cereyân etmişti. İhtilâlin ardından, Locke, 1690’da, Of Civil Government (Sivil Hükûmete Dâir)” ünvânlı bir deneme neşretmiş, bunda, mezkûr İhtilâli haklı çıkaran fikirler ileri sürmüştü. Onun bu kitabdaki (“teşrîin, hürriyetin ve mülk sâhibi olmanın insanın tabiî hakları olduğu” gibi) “fikirleri, bilâhare, Amerikan İstiklâl Hareketine ve 1789 Beyânnâmesi’ne derinden têsîr etmiştir.” (Meydan-Larousse’un “Demokrasi” maddesi)
O, ayrıca:
“Bir din seçmenin serbest olmasını ve Devlete bağlı olmamasını” müdâfaa etti. “Üç temel kuvvet (yasama, yürütme ve federatif, yani ülkenin dış işleri) teorisini” ortaya attı. “Yürütme kuvvetiyle federatif kuvvet Devlete veya krala emanet edilir; fakat toplum parlamento tarafından kullanılan yasama kuvvetini elinde tutar.” (Hatırlıyalım ki, dîğer katkıları yanında, parlamento, İngiltere’nin Asrî Demokrasiye kazandırdığı en mühim müessesedir.)
“Özel mülkiyet Devletin yarattığı birşey olmadığından, bunun tâbi olacağı vergiler, -toplumun bir bütün olarak kendi öz haklarını gözetme vekâletini verdiği- Parlamento tarafından onaylanmak gerektir.”
“İnsan, tabiat hâlinde, kendi kişisel hürriyetini elinde tutabiliyor ve emeğinin meyvasından yararlanabiliyordu. Yalnız bu hakkı güvence altına alacak bir otorite eksikti. Onun için fertler haklarının bir kısmından vazgeçmeye ve (...) yargılama ve cezalandırma hakkını Devlete vermeye razı oldular. Fert haklarının böylece sınırlanışı bir sözleşme ile yapıldı. Kamu otoritesiyle cihazlandırılan kimseler bunu kötüye kullanamazlar. Çünki bu otorite onlara özel kişilerin haklarını korumak için emanet edilmiştir. Bu yüzden, hükûmet bunu kötüye kullanırsa toplum sözleşmesini çiğnemiş olur ve o zaman halk da başlangıçtaki egemenliğini geri alır. Bu ise, başka deyişle, onun meşru olarak ayaklanma hakkına sahip olduğu anlamına gelir.” (Prof. Gaetano Mosca, Siyasî Doktrinler Tarihi, Müt.: Samih Tiryakioğlu, İstanbul: Varlık Yl., 1963, ss. 160-162)
Böylece:
“…1789 Beyannamesinin temel unsurları, John Locke’un eserinde tohum hâlindedir. (…Les éléments fondamentaux de la Déclaration de 1789 sont en germe dans son œuvre.)” (Y. Madiot 1991: 9)
9. Müşâhede: İctimâî Hayâtın Her Sâhasında, Her Kademesinde İstişâre Esâsı
Cumhûrî cem’iyet, istişârî cem’iyettir; yânî işlerin cem’iyetin her kademesinde istişâreyle, bilhâssa idâre edenlerin idâre edilenlere danışmasıyle yürütüldüğü cem’iyettir.
İstişâre esâsı, bir taraftan, hükümrânlık anlayışının bir netîcesidir. Çünki mâdemki iktidârın, hâkimiyetin asıl sâhibi ve kaynağı insanoğlunun tek tek herbir ferdidir, öyleyse kendisini alâkadâr eden hiçbir husûsta onunla istişâre etmeden karâr verilemez. Tabiî ki imkân dahilinde...
Dîğer taraftan, Demokrasinin temelindeki İlim Zihniyeti ve ilmî tesbîtlere müstenid Yüksek Tefekkür (Felsefe) de cem’iyetle alâkalı her çeşid tedbîrin istişâreyle alınmasını îcâb ettirir. Çünki İlim Zihniyeti ve ilmî tesbîtlere müstenid Felsefe, yeryüzünde -mutlak değil- sâdece izâfî hakîkatlere ulaşılabileceğini, hakîkatin kimsenin inhisârında olmadığını, bütün “hakîkatler”in tartışılabilir olduğunu, binâenaleyh kimsenin “tek doğru yol benim yolumdur” veyâ “benim hakîkatim dışında hakîkat yoktur” demiye hakkı olmadığını pek güzel gözler önüne sermişlerdir. Her hakîkatin araştırılmasında “usûlî şüphe (le doute méthodique)” esâstır ve ulaşılan her hakîkat de kendi içinde az-çok bir yanılma payı taşımaktadır.
İşte gerçek “demokratik diyalog”, yânî yapıcı, tarafları zenginleştirici fikir teâtîsi de ancak bu zihniyet, bu telakkî, bu tavırla ortaya çıkar. Aksi, bir “sağırlar diyaloğu”ndan ibârettir.
Demek ki bir karâr ne kadar çok ve seviyeli istişâre ile alınırsa o nisbette isâbetli olma ihtimali mevcûddur. Bu yolla alınan karâr yanlış çıksa bile, bu yanlışın mes’ûliyeti alâkadâr bütün taraflara âid olacak ve kimsenin de şikâyete hakkı bulunmıyacaktır.
Meşveret (veyâ istişâre, danışma, fikir teâtîsi) esâsı, aynı zamânda cumhûrî Kesretcilik anlayışının da neticesidir. Zîrâ Vicdân Hürriyeti ve Farklılık Hakkı çerçevesinde ve cumhûrî hudûdlar içinde herkesin farklılıklarını muhâfaza etmesi, kanâat, hüviyet, cemâat farklarının meşrû addedilmesi ve buna muvâzî olarak cem’iyet idâresinde kuvvetler ayrılığı umdesinin cârî olması, peşinden, gâyet mâkûl olarak, işlerin cem’iyetin bütün kesimlerine danışarak, her kesimle mütemâdî fikir teâtîsi yaparak yürütülmesi umdesini getirir.
Sâbık Fransız Cumhûr Reîsi Valéry Giscard d’Estaing, yukarıda da atıfta bulunduğumuz Démocratie française (Fransız Demokrasisi) ünvânlı eserinde, Demokrasinin kesretcilik ve istişâre (consultation) cephesini çok güzel îzâh etmiştir. Hülâsaten naklediyoruz:
“Bir Cumhûrî Hürriyetler cem’iyeti, [Cumhûrî Hürriyetlerin, yânî İnsan Hakları mefhûmunun mantıkî bir netîcesi olarak] iktidârın kesretci bir yapıda olmasını elzem kılar. Fakat bu Kesretcilik sâdece siyâsî planda kalamaz; onun küllî olması iktizâ eder. (Une société de libertés démocratiques nécessite une structure pluraliste du pouvoir. Mais ce pluralisme ne saurait être seulement politique: il doit être total.)” (Giscard d’Estaing 1976: 93)
Giscard d’Estaing’e göre, “Küllî Kesretcilik (le pluralisme total)”:
“Kesretciliğin ictimâî hayâtın her sâhasında cârî olması”, “bilhâssa cem’iyetteki şu dört büyük kuvvetin (iktidârın) birbiriyle karışmamış olması” demekdir:
- Devlet iktidârı;
- İktisâdî iktidâr;
- Kitle teşkîlâtlarının iktidârı;
- Kitle haberleşme iktidârı.
Yesevi
Fransa’nın 1974-1981 senelerinin Cumhûr Reîsi Valéry Giscard d’Estaing, (bizim de çok istifâde ettiğimiz) kitabının kapağı ve başlangıcı…
***
Devlet iktidârının kesretci yapıda olması demek, Devlet otoritesinin yeteri kadar kuvvetli olması, yânî Devletin umûmî menfâatin aleyhine olarak herhangi bir menfâat grupunun baskısına boyun eğmemesi, bütün vatandaşların hürriyetinin têmînâtı olarak herkese -korku ve şarlatanlıkla değil- gönül rızâsıyle kendini saydırması, teşriî, icrâî, kazâî kuvvetlerin fiilî ayrılığına ilâve olarak Devlet idaresinde –bilhâssa mahallî idâreler planında- mümkün mertebe adem-i merkeziyet (décentralisation) esâsının uygulanması, hür muhâlefet, siyâsî iktidârda münâvebe (alternance) esası, siyâsî karârların cem’iyetin alâkadâr bütün kesimleriyle istişâre ederek alınması (consultation), ordunun, mekteblerin, idârî teşkîlâtın siyâsî fırkalara (aynı zamânda onların ideolojilerine, felsefelerine, programlarına) karşı bîtaraf (neutre) olması (bu müesseselerde partizanlık yapılmaması; binâenaleyh bütün şümûlüyle Vicdân Hürriyetinin tatbîk edilmesi) demekdir...
Kitle teşkîlâtlarının iktidârı; Devlet güdümünde olmıyan siyâsî fırkalar ve yine siyâsî iktidârdan müstakil sendikalar, tüketici teşkîlâtları, dernekler, husûsî mektebler, dînî cemâat teşkîlâtları, farklılık hakkı, v.s. hâlinde tezâhür eder.
Kitle haberleşme iktidârı, hür ve çok sesli kitle haberleşme vâsıtalarının (mass media, les médias) teşkîl ettiği büyük kuvvettir.
İktisâdî iktidârın müstakil bir kuvvet olması ise, hür teşebbüs, istihsâl vâsıtalarının husûsî mülkiyeti ve bu mülkiyetin halk kitlelerine yayılmış olması, iktisâdî hayâtta mümkün olan en geniş şekilde -dâhilî ve hâricî- rekâbet esâsı, Devletin ancak yumuşak bir planlama ve (en üst seviyede, hakîkaten elzem olan sâhalarda) daha ziyâde yönlendirici / murâkabe edici siyâsetler tâkîbiyle iktisâdî hayâta müdâhale etmesi, kezâ ictimâî sigorta, işsizlik sigortası, yaygın şekilde mesken mülkiyeti, çalışanların şirket idâresine iştirâki gibi şeylerdir... (Giscard d’Estaing 1976: 95-157)
Giscard d’Estaing, bu meyânda, Cumhûrî Devletin iktisâdî hayâta müdâhale şeklini ve sınırlarını îzâh ederken, çok aydınlatıcı bir teşbîh yapıyor: Vücûdumuza nisbetle beynimizin mevkii... Şöyle ki:
Eğer her nefesimiz, her adımımız, v.s. şuûrlu bir karâra merbût bulunsaydı, bunun netîcesi, derhâl vücûdumuzun felc olması olurdu. Halbuki teneffüs, görme, yürüme gibi bütün temel fonksiyonlar gayr-i şuûrî bir şekilde îfâ edilmekte, beyin ancak bir aksaklık olduğu zaman teyakkuza geçmektedir. Bu otomatik mekanizmalar, bizim, vücûdumuz üzerindeki hâkimiyetimizi azaltmak şöyle dursun, aksine bunun şartıdırlar; ancak bu takdîrdedir ki beyin kendini rahatça bütünün idâresine hasredebilmektedir.
İşte memleket iktisâdının işleyişi de bunun gibidir. Nitekim (“otoriter planlama” usûlünde olduğu gibi) filanca malı istihsâl etmek, filanca yatırımı yapmak, filanca fiyatı veyâ ücreti tesbît etmek gibi en basît (en élémentaire) karârlar dahi cem’iyetin tepesindeki bir merkezî otorite tarafından alınmıya kalkıldığında, bunun netîcesi, iktisâdî faâliyetler üzerinde daha büyük bir hâkimiyet kurulması değil, sadece büyük bir müessiriyetsizlik ve isrâf olmakta, binâenaleyh iktisâdî hayât sekteye uğramaktadır. Oysa Cumhûrî Nizâmda rekâbet ve piyasa mekanizması esâstır; ama piyasa tamâmen başıboş da bırakılmamıştır. Devlet (Fransız Demokrasisinde olduğu gibi) “yumuşak planlama” usûlüyle, her şeye karışmadan, iktisâdî hayâtı yönlendirir ve ehemmiyeti hâiz her karâr da iktisâdî ve ictimâî hayâtın alâkadâr bütün kesimleri ve mes’ulleriyle yoğun müzâkere ve istişâreler sonunda alınır. Böylece memleket iktisâdının temelinde otomatik mekanizmalar bulunur; ki bunlar, rekâbet ve serbest piyasadır… Fakat bütün bu kendiliğinden (spontané) faâliyetler, Devletin kullandığı (yumuşak planlama, mâlî siyâsetler, teşvîkler gibi) bir takım yönlendirme ve murâkabe vâsıtalarıyle şuûrlu (conscient) siyâsete tâbi olur ve bu sûretle onun tarafından düzeltilip tamâmlanır. Demek ki kesretci cumhûrî cem’iyet, kendini birtakım kör kuvvetlere terk etmiş değildir; hem daha verimli, hem de ictimâî adâlete daha muvâfık sûrette işlemesi için aksaklıkları mütemâdiyen düzeltilen bir serbest piyasa iktisâdına sâhibdir ve bu bakımdan Klasik Liberalizmden çok farklı bir mevkidedir. (Giscard d’Estaing 1976: 115-119 et 44-46)
Cumhûrî Nizâmın hayâtî ehemmiyeti hâiz bu istişâre veyâ meşveret esâsı, İslâmî Hükûmetin başlıca bir umdesi olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de de emredilmiştir:
“Sen Allâh’ın rahmetiyledir ki onlara mülâyemetle davrandın. Şâyed kaba, katı yürekli olsaydın, etrâfından dağılıp giderlerdi. Onların hatâlarını sil, kendilerini afvet! İş husûsunda onlarla istişâre et (Şâvirhüm fî’l-emr)! Sonra da azmettin mi artık Allâh’a tevekkül et! Allâh mütevekkilleri sever!” (Âl-i İmrân -3-: 159)
Yine Kitâbullâh’ta, sahîh Müslümanlar güzel hasletleriyle târif ve medhedilirken, (meâlen) şöyle buyuruluyor:
“Onlar, Rab’lerinin dâvetine icâbet eder, namazlarını kılarlar. İşleri aralarında şûrâ iledir (Emrühüm şûrâ beynehüm) ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizi infâk ederler.” (Şûrâ -42-: 38)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (11)
Yesevizade Alparslan Yasa
10.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
09.04.2025 - 19:57
Güncelleme
1
Paylaşım
10. Müşâhede: Cumhûrî Nizâmın Sıfır Noktası: Cumhûrî Esâsiye
Asrî Demokrasi, Esâsiyeli Demokrasi (dîğer tâbirle, Meşrûtiyet, şarta bağlı -meşrût- rejim) olarak da târif edilir:
“Liberal Demokrasi azınlıkta kalanların kişi ve kamu haklarını (söz hürriyeti, vicdan hürriyeti, v.b.) güvenlik altına alabilmek için çoğunluk iktidarının Anayasa ile kısıtlanarak uygulandığı yönetim şekli (olduğundan, buna) Anayasal Demokrasi de denir.” (Meydan-Larousse, “Demokrasi” maddesi.)
Esâsiye, bir ictimâî mukâvele (contrat social) mâhiyetindedir ve cem’iyetin ferdleri (vatandaşlar) bu mukâvelede tasrîh edilen hükümler çerçevesinde (yânî şartlı olarak) hükümrânlık haklarının bir kısmını idârecilere devretmişlerdir.
Bir Esâsiyenin sahîhan cumhûrî mâhiyette sayılabilmesi için onda şu üç şartın yerine gelmiş olması lâzımdır:
1) Millî / ictimâî uzlaşmaya dayanmak, hazırlanış ve kabûl ediliş şekliyle de tamâmen cumhûrî prosedüre muvâfık olmak;
2) Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini -tenâkuzsuz bir şekilde- têmînât altına almak;
3) Devletin başlıca uzuvlarını, ana müesseselerini, hem halkın irâde ve ihtiyâclarına, hem de cumhûrî rûha (Demokrasinin felsefesine) uygun düşecek şekilde yapılandırmak.
Bir memlekette rejimin cumhûrî meşrûiyeti, ancak bu şartlara muvâfık şekilde cem’iyet tarafından kabûl edilip resmen mer’iyete konulmuş bir Esâsiye ile başlar.
Buna mukâbil, Memleketin -kuvveti elinde tutan- bir zümresi tarafından millete tepeden empoze edilen bir Esâsiye metni, bilfarz, tamâmen cumhûrî esâslar ihtivâ etmiş olsa dahi, millî uzlaşmaya, milletin hür irâdesine, gönülden kabûlüne dayanmadığı için, böyle bir Esâsiye yine de cumhûrî değildir ve o memlekette rejimin cumhûrî meşrûiyeti henüz têsîs edilememiş demekdir.
11. Müşâhede: Türkiye’de Cumhûrî Bir Esâsiye İçin Birkaç Nîrengi
Noktası
(2015 İlâvesi: -Bâzı değişikliklerle- Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması kitabımızdan)
Memleketimizdeki en büyük mes’ele, Cumhûrî Nizâmın têsîsi ve bunun için de Kemalist Totaliter Rejimin -Millî İrâde mahsûlü bir Cumhûrî Esâsiye mârifetiyle- topyekûn tasfiye edilmesidir.
Bu yolda atılacak ilk adım, 5816 Sayılı Mustafa Kemâl’i Tabulaştırma Kânûnunun lağvedilerek Memleketimizde Kemalizmin serbestce tartışılmasının önünü açmaktır. Bu ilk adımla berâber, insanlarımızın Devlet mârifetiyle Kemalist yetiştirilmesini âmir olan bütün kânûnların dahi ilgâ veyâ tâdil edilmesi lâzımdır.
1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kânûnunun 2. Maddesindeki “Türk Millî Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılâplarına [ilh…] bağlı […] yurttaşlar olarak yetiştirmek[dir]…” hükmü gibi…
Kemâlperest 12 Eylûl Cuntasının Milletimize dayattığı “Anayasa”, gûyâ “saygılı olduğu İnsan Haklarıyle” tenâkuz hâlinde:
“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
şeklindeki 2. maddesiyle, müteaddid fırkalı yapısıyle de Rejimin totaliter özünü muhâfaza ettiğini hükme bağlamıştır. Dahası, atıfta bulunulan o “Başlangıç” (Dibâce) kısmında, tam bir şahısperestlik zihniyeti ve ikiyüzlülükle:
“…Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; [ilh…]
“FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
denmektedir.
Bu çeşid totaliter hükümler ihtivâ eden bir Esâsiye kat’iyen cumhûrî bir Esâsiye olamaz ve Milletimize bu çeşid hükümleri muhtevî yeni Esâsiyeler teklîf etmek, onu aldatmıya devâm etmek mânâsına gelir…
Kemalizmi topyekûn tasfiye hareketinin pek hayâtî bir vechesi de, onun Resmî Dili olan Uydurmacanın tasfiye edilip yerine tekrâr Târihî Türkcemizin ikâme edilmesidir. Bu yolda ilk adım, Esâsiyemizin Târihî Türkceyle kaleme alınması, ikinci adım da bütün Maârife ve adım adım bütün Mevzûâta yine kendi mübârek dilimizin hâkim kılınmasıdır. Bu meyânda, Kemalist Dil Kurumu lağvedilecek, yerine Târihî Türkcemizin bayrakdârlığını yapacak bir Dil Akademisi têsîs edilecekdir. (Kemalist Târih Kurumu ve sâir Kemalist müesseseler için dahi benzeri bir yol tâkîb edilmelidir.)
Memleketimizde, halkımız arasında konuşulan dîğer dillere dahi yaşama imkânı ve mâkul ölçülerde resmî statü tanınması lâzım gelir. Zâten Esâsiyemizin bütün maddeleri öylesine tanzîm edilmelidir ki her çeşid ahlâksızlığa ve her çeşid totaliter ideolojiye cephe almış bütün vatandaşlarımız ona bir bütün hâlinde sâhib çıkabilsin ve onu hayâta geçirmek için canla başla, elbirliğiyle gayret sarfedebilsinler…
Binâenaleyh, müstakbel Cumhûrî Esâsiye, her şeyden evvel, hiçbir şekilde Kemalizme ve onun Mâbûduna atıfta bulunmıyacağı gibi, onun topyekûn tasfiyesi için lüzûmlu muhtelif hükümleri de ihtivâ edecekdir.
İkinci şart, onun, bütün Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini ve Millî Kültürümüzün yaşatılmasını têmînat altına alması ve -12 Eylûl “Anayasa”sının aksine- bu têmînâtı nakzeden hükümlerden berî olmasıdır. (Bununla berâber, İnsan Haklarıyle uyuşmıyan hiçbir kültür unsuruna sâhib çıkılmamalıdır.)
Üçüncü şart, Esâsiyenin, bütün Türkiye vatandaşlarının temsîlcilerinin eliyle yapılması ve hiçbir baskının olmadığı bir vasatta referandumla kabûl edilmesidir...
Filhakîka, Esâsiye çalışmalarına mutlaka Türk kimliğinden başka kimliklere sâhib olduğunu beyân eden muhtelif topluluklar da (temsîlcileri vâsıtasıyle) iştirâk etmelidir. Kezâ muhtelif İslâm mezheblerinin temsîlcileri… Siyâsî fırkalar… Meslekî teşekküller… Ayrıca bütün Gayr-i Müslim vatandaşlarımız: Yahûdiler, Ermeniler, Rumlar, Mülhidler, v.s. Yeter ki kendi hür irâdeleriyle bizimle müsâvî statüde ve müsâvî şartlarda bu memlekette yaşamak arzûlarını izhâr etsinler… Dışlanacak kesimler, sâdece, Siyonist jenosidciler, gizli cemâatler, cinsî sapıklık toplulukları, totaliter ideoloji militanları ve Milletimize, vatanımıza sadâkatsizlik yapanlardır.
Velhâsıl Cumhûrî Esâsiye, aynen Medîne Esâsiyesi gibi, farklı hüviyet sâhibi bütün tarafların ortak irâdesinin mahsûlü olmalı ve tamâmen serbest rızâyle kabûl edilmiş bir ictimâî mukâvele mâhiyetinde bulunmalıdır…
İşte ancak bu mâhiyette ve bu yolla hazırlanıp kabûl edilen bir Esâsiye “Cumhûrî” vasıfta olacak ve inanıyoruz ki bütün vatandaşlarımızı ortak vatanımızda sulh, huzûr ve refâh içinde yaşattığı gibi, mütecâviz olmıyan bütün Devletlerle de dostâne münâsebetler têsîsine ve ihtiyâc nisbetinde onlarla işbirliği yapmıya imkân verecekdir.
Esâsiyeyle hükme bağlanması hayâtî ehemmiyet arzeden iki mes’elemiz daha var: Birincisi, Avrupa Birliği’ne (dîğer ismiyle, Avrupa Birleşik Devletleri’ne) âzâlık, ikincisi de Memleketimizde kendileriyle asırlardır dayanışma içinde yaşıyarak “Anadolu Milleti” üst kimliğini teşkîl ettiğimiz muhtelif milliyetlere, berâber yaşamıya devâm etmemizi sağlıyacak bir statünün tanınması… Öyle bir statü ki farklılık hakkının bölücülük dalâletine âlet edilmesine imkân vermesin…
Birinci mes’ele:
Târihî bir hakîkattir ki biz Avrupa Medeniyetinden farklı bir başka büyük Medeniyetin temsîlcileriyiz. Avrupa’dan –kötülükleri ve gayr-i ahlâkî hâl ve müesseseleri hâric- nefret etmiyoruz. Ondan kendi şahsıyetimizle kâbil-i têlîf olmak şartıyle, dâimâ istifâde etmiye de açığız. Fakat biz Avrupalı değiliz! Biz Müslümanlar kendi İttihâdımızı kurmalı ve daha insânî olduğuna inandığımız değerlerle Avrupa’ya da ilhâm vermeliyiz, nasıl ki biz de kendimizi onun değerleriyle zenginleştiriyoruz. Türkiye, Avrupa Birliği’ne âzâlık yolundan çıkmalı ve kendi dünyâsına dönmelidir. Zâten bu sak̆îm siyâset, bize, Kemalist Totalitarizmle işbirliği hâlindeki Avrupa Emperyalizminin dayattığı bir siyâsettir. Halkımızın kendi târihî şahsıyetini inkâr ederek bu siyâsete tarafdâr olduğu iddiâ ediliyorsa, o zaman cumhûrî bir referandum yapılsın!
Sâdece Avrupa Medeniyetinin cinsî sapıklığı meşrûlaştırmış olması vâkıası dahi, bizim bu medeniyete iltihâkımıza mânidir. Biz -her çeşidiyle- cinsî sapıklığı aslâ “normal” karşılamıyacak ve onunla dâimâ mücâdele edeceğiz. Hâlbuki Avrupa Birliği, cinsî sapıklığın tenkîdini dahi cezâlandırmaktadır. Aynen “Yahûdi jenosidi”, aynen “Ermeni jenosidi” iddiâlarının sorgulanmasını da yasakladığı gibi… Üstelik, (hakîkatin tam tersine) Anadolu Milletinin 1915’te “Ermeni jenosidi” yaptığı iftirâsını kabûllenmemizi bir kânûn hükmü hâline getirmişlerdir! Bundan mâadâ, Emperyalizmin entrikalarıyle bizden koparılan ve Anadolu’nun tabiî hudûdlarına dâhil olması lâzım gelen Kıbrıs veyâ On İki Ada üzerindeki haklarımızı da kabûl etmiyorlar… Avrupa’yle münâsebetlerimiz, başından beri, dengi dengine yürümüyor: Onlar dikte ediyor, biz boyun eğiyoruz ve bir de dilenci edâsıyle, aralarına alsınlar diye yalvarıp duruyoruz! Bu haysiyetsizliğe nasıl râzı olabiliriz?
Muhakkak ki Avrupa Birliği, her şeyden evvel bir kültür birliğidir:
“Avrupa bir menfâat topluluğu olmaktan evvel bir değerler ve umdeler topluluğudur. (L’Europe est d’abord une communauté de valeurs et de principes avant d’être une communauté d’intérêts.)” (Jacques Chirac’ın 29 Nisan 2004’teki matbûât konferansından)
Biz ki başka bir kültürün insanlarıyız, topyekûn o kültürü veyâ medeniyeti benimsediğimiz zamân artık kendimiz olmaktan çıkar, Avrupa’ya temessül etmiş oluruz. Ayrıca, Avrupa, tamâmen kendi kültüründen ve ihtiyâclarından yola çıkarak on binlerce sayfalık bir mevzûât inşâ etmiştir ve AB’ye dâhil olmak için -hazırlanmasına iştirâk etmediğimiz- o mevzûâtın tamâmını kabûl etmemiz de bir âzâlık şartı olarak önümüzde durmaktadır…
Zâten Avrupa, bizden, kendi şahsıyetimizi terkederek topyekûn Avrupalılaşmamızı beklemektedir. Bunu Fransa Cumhûr Reîsi Jacques Chirac, 15 Aralık 2004’te TF1 kanalına verdiği mülâkatta açıkça beyân etmişti:
“…Türkiye’nin AB’ye girmesi, bizim arzû ettiğimiz her şeyi kabûl etmesine, yânî kendi kâidelerini, değerlerini, hayât tarzlarını derinlemesine değiştirmesi şartına bağlıdır. (…Cela [l’adhésion de la Turquie à l’Union européenne] suppose que la Turquie adhère à tout ce que nous souhaitons. C'est-à-dire qu'elle transforme profondément ses valeurs, ses modes de vie, ses règles.)” (Chirac’ın Türkiye hakkındaki bu mülâkatı hakkında tafsîlât, şu kitabımızda bulunuyor: Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi, Ankara: Hitabevi Yl., Mayıs 2014, ss. 599-612.)
Bu şartları kabûl etmek, kendi rızâmızla, Kemalist kültür jenosidinin tamâmlanmasını kabûl etmek demekdir…
Acı vâkıa gözlerimizin önündedir: Avrupa, İslâm Âlemi bahis mevzûu olduğunda, rahatlıkla İnsan Haklarını rafa kaldırabiliyor: Bize Kemalizmin revâ gördüğü kültür jenosidine harâretle tarafdâr oluyor ve onun tamâmlanması için gayret ediyor… Bedenî jenosid yapıldığında da onu görmezden gelebiliyor, hattâ bâzı hâllerde ona açıkça destek olmaktan çekinmiyor! Şâyed Gazze fâciâsı dahi bunu idrâk etmemizi sağlamadıysa, bizim idrâkimiz dumûra uğramış demekdir!
İkinci mes’ele:
Milliyet, bütün insanlar için olduğu gibi Müslümanlar için de bir haktır. Millî, lisânî, kültürel veyâ ırkî bir takım farklılıklarımız İlâhî Hikmet muktezâsıdır; bu çeşitlilikde muhteşem bir güzellik vardır; bunlar İlâhî Kudretin idrâk̃ ve hürmet edilmesi gereken tecellîleridir. Fenâ olan, millî veyâ fikrî-îtikadî farklılıklarımız değil, İnsan Hakları ortak zemîninde bu farklılıklara tahammülü düstûr edinmeyişimizdir. Bu mes’elede, biz Müslümanlar için cârî olan Kur’ânî ölçü şudur: Hiçbir sûretle milliyetimizi Dînimizin önüne geçirmemek ve onu kat’iyen bir çatışma mevzûu hâline getirmemek, dîğer tâbirle, bütün farklılıklarımızı bütünlüğümüzü, birliğimizi bozmıyacak sûrette yaşamak, aslâ bölücülük dalâletine sapmamak… Biz Müslümanlar, Kur’ânî Rûhla mücehhez olarak iyi niyetle kafa kafaya verirsek, mutlakâ huzûr ve dayanışma içinde bir arada yaşamanın ve aramızdaki mes’eleleri hâlletmenin yollarını buluruz …
Muhakkak ki Bölücülük, her devirden daha fazla bizim devrimizde tam bir çılgınlıktır… Hâlâ ilmî, fennî, sınâî, ik̆tisâdî seviyelerine ulaşamadığımız Avrupa memleketleri dahi, yarım asrı aşkın bir zamândır, ortak Avrupa kültürü zemîninde kuvvetli bir Birlik kurmıya çalışırken bizim millî, mezhebî ve sâir farklılıklarımızı öne çıkararak bin bir parça olmamız, küçük küçük Devletlere ayrılmamız, akıl almaz bir tavırdır. Karşılıklı hürmet ve dayanışma içinde mutlakâ İttihâdımızı kurmalıyız! (Bu, bir İslâm Konfederasyonu olabilir…) Ve bu İttihâd ne Avrupa, ne Amerika, ne de bir başka memlekete karşı olmalıdır. Biz sâdece refâh ve huzûr içinde yaşamak istiyoruz. Kiminle olursa olsun düşmanlaşmayı peşînen reddediyoruz. Bize tecâvüz edilmezse, biz aslâ kimseye tecâvüz etmiyeceğiz. Yeryüzünü zoraki Müslüman yapmak gibi bir dâvâmız yoktur. Hattâ mümkün olursa, dîğer taraflar da arzû ederse, bir sonraki merhalede büyük bir Dünyâ Konfederasyonu hâlinde dîğer ülkelerle birleşmek, işbirliği yapmak, dayanışmak isteriz. Beşeriyetin selâmeti, cumhûrî yapıda bir Dünyâ Konfederasyonu teşkîl edilmesindedir. Nihâî emelimiz budur ve bu uğurda her zaman gayret sarfedecek, üzerimize düşeni yapmıya çalışacağız.
Kimse tedhîşle, şiddetle, makyavelist hîlelerle Türkiye’den veyâ herhangi bir Müslüman beldeden toprak koparamaz! Aslâ arzû etmeyiz, ama, içimizde, vatanımıza âid bir bölgeyle berâber bizden ayrılıp müstak̆il olmak istiyen bir topluluk zuhûr ederse, o topluluk, halkın geriye kalan kesimiyle müzâkere yürütmek, onun rızâsını almak ve ayrılık şartlarında o kesimle mutâbık kalmak mecbûriyetindedir. Barışçı müzâkereler ve karşılıklı rızâ yerine şiddet ve hîle kullanarak ayrılmak istiyen bir topluluğun bu arzûsuna nihâî olarak şiddet kullanarak, savaşarak dahi sed çekilmesi meşrû bir haktır. Şiddet ancak bu had safhada câiz ve zarûrîdir. Çünki her karış toprağımız üzerinde bütün vatandaşlarımızın hakkı vardır ve kimse dîğerlerinin hakkını ihlâl ederek kendi başına buyruk davranamaz, kendi arzûlarını Milletin tamâmına dikte edemez. (Yesevîzâde Alparslan Yasa, Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması, Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2015, ss. 455-458, tâdilen nakil)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (12)
Yesevizade Alparslan Yasa
12.04.2025 - 13:14
Yayınlanma
12.04.2025 - 13:15
Güncelleme
1
Paylaşım
12. Müşâhede: Cumhûrî Siyâset, Makyavelist Siyâsetin Zıddıdır
Cumhûrî Hükûmet insan sevgisine dayandığı için tam mânâsıyle bir fazîlet rejimidir. Hiçbir sahîh Cumhûrî siyâsetci halkı aldatmaz; hattâ herkes eğrilse, o doğruluktan şaşmaz. Aynen Yûnus Emre’mizin aşağıdaki sehl-i mümteni’ mısrâ’larında târif ettiği vechiyle:
“İkilik eylemeye,
Hiç yalan söylemeye;
Âlem bulanır ise,
Bulanmadan durula!” (Yunus Emre Dîvânı, Haz.: M. Ziya Bakırcıoğlu, İstanbul: Ötüken Yl., 2003, 2. Baskı, s. 85)
Cumhûrî siyâset, -başta dürüstlük olmak üzere- cihânşümûl ahlâkî değerlere dayanır. Şiddet aleyhdârıdır. Umûmî kâide olarak, ister maddî, ister mânevî olsun, ister fiille, ister sözle tezâhür etsin, şiddet kullanmaktan nefret eder; İnsan Haklarının ve (yine bu hakların bir muktezâsı olarak) nefsin müdâfaası ile adâletin icrâsı hâricinde şiddete başvurmaz (ve elbette bunların tatbîkı husûsunda, aşırı merhamet hissine aldanarak. zaaf göstermeyi de reddeder -ki aksi hâl, mazlûm ve mağdûrun hakkının zâyi’ edilmesi, dolaylı olarak zulme destek olunması, binnetîce âlemin fesâda verilmesi olurdu-). Şiddete başvurmadan evvel bütün sulhperver yolların tükendiğinden ve şiddete başvurmanın başvurmamaktan ehven-i şer hâle geldiğinden emîn olur. Şiddeti de ahlâkî kayıdlarla sınırlar ve tecâvüz bertaraf edildiği ânda ona son verir.
1789 Beyânnâmesi’nde dile getirilen “Zulme Direnme Hakkı” ancak bu çerçevede, bu kayıd ve şartlar altında mûteberdir.
Mecelle’nin şu gibi küllî kâideleri kısmen bu mes’eleyle alâkalıdır:
“Zarâr ve mukâbele-bizzarâr yoktur.”
“Zarâr izâle olunur.”
“Bir zarâr kendi misliyle izâle olunamaz.”
“Zarâr-ı eşedd, zarâr-ı ehaff ile izâle olunur.”
“İki fesâd teâruz ettikde ehaffı irtikâb ile âzamının çâresine bakılır.”
“Ehven-i şerreyn ihtiyâr olunur.”
“Zarûretler memnû olan şeyleri mübâh kılar.”
“Zarûretler kendi mikdârlarınca takdîr olunur.”
ilh... (Mecelle’nin Küllî Kâideleri, rahmetli Ali Hikmet Berki’nin şu eserinde pek güzel îzâh edilmiştir: Hukuk Tarihinden İslâm Hukuku I: Sûret-i Zuhûr ve İnkişâfı – İslâm’da Kazâ Teşkilâtı – Bu Hukukun Ana Kaideleri, Ankara: Diyanet İşleri Reisliği Yl., 1955, 16,5x24 cm, 163 s.)
Kezâ, cumhûrî siyâset, ahlâkî siyâset demek olduğu için gayr-i ahlâkî hiçbir vâsıtayı kullanmaz; gâye ile vâsıtayı aslâ birbirinden ayırmaz. Çünki yanlış vâsıtalarla doğru bir gâye gerçekleştirilemez. O, “gâye, vâsıtaları mübâh kılar” düstûrunu tâkîb eden makyavelist siyâsetin tam zıddıdır. Bilakis, bir gâyenin ne derece haklı olduğunu (tabiî nazarî veyâ fikrî olarak veyâhud propaganda edildiği şekilde değil, gerçekde ne derece haklı olduğunu) anlamak için evvelâ ona ulaşmak uğrunda kullanılan vâsıtalara dikkat etmek lâzımdır; vâsıtalar doğruysa, haklıysa, o gâyenin dahi haklı olabileceğine ihtimâl verilerek üzerinde tartışılabilir; aksi takdîrde, Hakîkat noktainazarından üzerinde durulmıya değmez…
Fikrî planda çok iyi görünen bir hedef ileriye sürenler, ona ulaşmak iddiâsıyle gayr-i ahlâkî yollar kullanıyorlarsa, gösterdikleri hedefi âdî maksadlarla istismâr ettikleri, binâenaleyh o gâyenin onların şahsında bâtıl olduğuna hükmedilir. Başka türlü ifâde edersek: Haklı gibi görünen bir gâye uğrunda haksız vâsıtalar kullananlar, iddiâ ettikleri gâyeye değil, ancak o vâsıtalara uygun düşen bir gâyeye ulaşabilirler; şu hâlde vâsıtaları bâtıl olduğu için, fiilî gâyeleri de bâtıldır.
Binâenaleyh, Demokrasi lâfazanlığı yapmakla Demokrat olunmaz; bütün davranışlarının demokratik olması, yânî her hâl ve hareketinin bütün insanlara hürmetkâr, onların haklarını ve iyiliğini gözetir, bile bile onlara maddî-mânevî zarâr vermekden kaçınır, elden geldiğince etrâfına iyilik etmiye çalışır mâhiyette olması gerekir. O, idârî bir mevki işgâl ediyorsa, işlerini, dâimâ etrâfıyle istişâre ederek yürütür; makâmını, totaliter şefler gibi, bir tahakküm vâsıtası olarak kullanmaz. Bir siyâsî fırkanın, bir sendikanın, v.s. başındaysa, koltuğuna yapışıp kalmaz; başkalarının da o mevki için yarışmasına fırsat tanır ve en nihâyet beş-on senelik bir müddet sonra mevkiini devreder. (Bir siyâsî müessesede hep tek kişi reîslik mevkii için namzed oluyor ve o müesseseyi şahsî firması gibi idâre ediyorsa, o müessese cumhûrî değil, totaliter bir müessesedir.)
Cumhûrî siyâset, ahlâkî siyâsettir, sevgi siyâsetidir, istişâreyle yürütülen siyâsettir ve cumhûrcu insan da hemcinslerine adâletle, muhabbet ve hürmetle, ihsânla muâmele eden fazîletli bir şahıstır. Hâlbuki bu hâle, nefsini terbiye etmeden ulaşılamaz ve muhâfazası için de son nefesine kadar nefs terbiyesinden vazgeçmemek lâzım gelir.
Bu tesbîtlerden, kendi Memleketimiz için de şu dersi çıkarıyoruz:
Halkımız makyavelist, oportünist, konformist siyâsetcilere iltifât etmekden vazgeçip kendi içinden sağlam seciyeli cumhûrî siyâsetciler çıkaramadığı müddetce istismâr edilmekden, binâenaleyh biteviye hüsrân ve hayâl kırıklığına uğramaktan kurtulamıyacaktır.
Evet, siyâsetcileri, siyasî programlarından, yaldızlı lâflarından evvel ahlâkî davranışlarıyle değerlendirmeyi daha ne zaman öğreneceğiz?
13. Müşâhede: Kur’ân-ı Kerîm, bize Hak̆îkat̃ Ehli olmayı emrediyor
(2022 İlâvesi: Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri İsimli Araştırmamızdan)
Muhakkak ki her sahîh Müslüman, Hak̆îkat̃ Ehlidir, bir Hak̆îkat̃perverdir. Bunun ak̃si düşünülemez bile!
Biz nîçin Müslümanız? Dînimiz, Hak Dîn, yâni Hak̆îkat̃ Dîni, Hak̆îkat̃e Müstenid, Hak̆îkat̃ Dâvâsı güden Dîn olduğu için! Böyle olduğuna dâir elimizde sapasağlam, bugüne kadar cerhedilememiş delîller bulunduğu için!
Ve Kitâbımız, Hak Kitâbdır; Müteâl̃ Hâlik̆ tarafından kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e (S.A.V.) vahyedilmiş, günümüze bil̃âtahrîf ulaşmış İl̃âhî Kitâbdır. O, bir Hak̆îkat̃ rehberidir. Hayâtımızın mânâsı, yaratılışımızın gâyesi ile al̃âkalı suâl̃lerimizin cevâbı ondadır. Kendisi, bütünüyle Hak̆îkat̃e müstenid olduğu için bütün sâliklerinin, bütün mü’minlerinin de birer Hak̆îkat̃ eri, Hak̆îkat̃ dâvâcısı, Hak̆îkat̃ mücâhidi olmasını emreder. Bunun içindir ki sahîh Müslüman, hayâtı boyunca, dâimâ Hak̆îkat̃e tâlib olur, onu araştırır, keşfedince de ona tâbi olur ve onun zaferi için mücâdele eder.
Her mes’elede Hak̆îkat̃e tâlib ve tâbi olmak yerine, istikâmetten şaşan, şaşkınlıkları için biteviye (dînî, siyâsî veyâ nefsânî) mâzeret uyduran, tak̆iyyeci veyâ makyavelist tavırları akıllılık zanneden, velhâsıl bin dereden su getirerek Hak̆îkat̃perver olamıyanlar îmânlarını sorgulamalı ve şeytanın hîlesini farketmelidirler!
Her zaman hatırda tutmak lâzımdır ki “Müslümanlık”, hayâtta taşınması en zor sıfattır; insanı sahîh, muhlis Müslüman yapan, sâdece bâzı şeklî davranışlarda bulunmak değil, evvel̃â selîm ve muhlis akâid sâhibi olmak (meselâ Kemalist, Mason, Komünist, Sosyalist, Liberal, Panteist, Laik, hurâfî, ırkçı, irticâî, tedhîşçi “Müslümanlık”tan berî olmak), sâniyen ömrünü Kur’ân-ı Mübîn’e tâbi olarak, bütün düşünüş, duyuş ve davranışlarını onun tâlimâtıyle şekillendirmiye çalışarak geçirmekdir (en azından hâlis niyetle buna gayret sarfetmekdir; yoksa hiç kimse günâhdan ârî değildir). (Biz, bu mümeyyiz vasıflarla mücehhez insanı “Dirâyetci Müslüman” tâbir ediyor ve onu “Rivâyetci Müslüman”dan tefrîk ediyoruz…)
Kur’ân-ı Hakîm’in tamâmı, hem kendisinin Hak Kitâb olduğunu isbât bâbında nice sağlam delîller serdeder, hem de Mü’minlere, muhtelif vesîlelerle, muhtelif kelimelerle hep Hak̆îkat̃perverliği aşılama gayreti içinde bulunur. Bu bakımdan, Kur’ân-ı Mübîn’de Hak̆îkat̃perverlikle al̃âkalı Âyetleri zikretmek, belki Fâtiha Sûresi’nden başlıyarak bütün Âyetleri zikretmek demekdir. Mâmâfih, bize doğrudan Hak̆îkat̃perverliği emreden biraz aşağıda zikredeceğimiz nümûneler, bütün hakkında fikir vermiye kâfîdir. İnşâallâh intibâhımız için de kâfî olurlar! Yeter ki Kur’ân-ı Kerîm’i muhtelif şarkı makâmlarında okumayı mârifet zannetmek yerine, kalbimize nûr saçan Âyet-i Celîlerin o pek hikmetli mânâları üzerinde derin derin tefekkür edelim!
Sâdece Hakka ve Hak̆îkat̃e tâbi olup onlar uğrunda mücâdele etmeyi, yânî Hak̆îkat̃ Ehli olmayı emreden bâzı Âyet-i Kerîme Meâl̃leri
֍ «Sen, emrolunduğun gibi istikâmet üzere ol! Maiyetindeki tövbe edenler de! Aşırı gitmeyin! Elbette O, işlediklerinizi görmektedir!» (Hûd -11-: 112) [“İstikâmet üzere (> müstak̆îm) ol”: Hakk ve Hak̆îkat̃, dürüstlük, doğruluk üzere ol; davranışlarında Hakkı rehber edin; yalandan, bâtıldan, sahtek̃ârlıktan, mürâîlikden, istismârdan, insanları aldatmaktan, zinâdan, hayâsızlıktan, menhiyâttan, velhâsıl münkerden, bilumûm harâmlardan, fenâlıklardan uzak dur; -bütün bunların bir l̃âzımesi olarak- Hakk ve Hak̆îkat̃in galebesi için mücâdele et!]
֍ «İşte böyle! Kim Allâh’ın yasaklarına riâyet ederse, Rabb’i indinde bu onun hayrınadır! Size okunup bildirilenler hâricindeki hayvanlar size hel̃âl̃ kılınmıştır. O hâl̃de putların murdârlığından ve yalan sözden kaçının!» (Hacc -22-: 30) [“İşte böyle”: Haccın hükümleri, işte bu (yukarıda) bildirilenlerdir! Dîğer taraftan, “putların murdârlığı” ile “yalan söz”ün bir arada zikredilmesine bilhassa dikkat̃ etmek l̃âzımdır.]
֍ «Yetîmin malına, o rüşdüne erinciye kadar, en güzel olandan başka sûretle yaklaşmayın! Ölçüyü, tartıyı doğru tutun! Biz, herkese ancak tâkat̃i nisbetinde külfet yükleriz. Ve söz söylediğiniz vak̆it, hısım dahi olsa, adâleti gözetin! Allâh’ın ahdini yerine getirin! O, tezekkür edesiniz diye, size bunları emretti.” (En’âm -6-: 152) [“Tezekkür etmek”: Hâtırına getirerek üzerinde derin derin düşünüp taşınmak…]
֍ «Bana yaraşan, Allâh hakkında hak̆îkat̃ten başka bir şey söylememekdir!» İlh… (A’râf -7-: 105)
֍ «Semâvâtta ve Arz üzerinde olanlar, Allâh’ı tesbîh ederler. O, Azîzdir, Hakîmdir! Ey Îmân Edenler, nîçin yapmıyor olduğunuz şeyi söylüyorsunuz? Yapmıyor olduğunuz bir şeyi söylemeniz, İndallâh pek menfûrdur! Allâh, Kendi Yolunda, kurşunla kenetlenmiş binâ misâl̃i saf tutup mukâtele edenleri sever!» (Saff -61-: 1-4) [“Azîz”: İzzet, galebe çalınamıyacak eşsiz kudret sâhibi; ulu, mukaddes; pek kıymetli, pek sevgili… “Azîz” > Muazzez… “Hakîm”: Hikmet sâhibi… “Hikmet”: Her şeyin –vâroluş sebebleriyle berâber- mükemmel bilgisi… “Yapmıyor olduğunuz şeyi söylüyorsunuz”: Yapmıyor olduğunuz bir şeyi yapıyormuşsunuz gibi söylüyorsunuz… “Yol”: “Sebîl”… “Fî Sebîlillâh”: “Allâh Yolunda”… “Mukâtele”: Vuruşma…]
֍ «Siz nâsa birri emredip nefislerinizi unutuyor musunuz? Hâl̃buki Kitâbı til̃âvet ediyorsunuz! Hâl̃â akletmiyecek misiniz?» (Bakare -2-: 44) [“Nâs”: İnsanlar… “Birr”: Şeklî amellerle iktifâ etmeyip hâlis Îmânla, ihl̃âsla Allâh’ın emir ve nehiylerine riâyet etmek, sırf İl̃âhî Rızâyı kazanma arzûsuyle hayır peşinde koşmak, insanlara iyilik etmek… Bizzât Kitâb’daki târifi için, aynı Bakare Sûresinin 177. Âyetine mürâcaat edilebilir… “Kitâb”: Tevrât… Hitâb, birinci derecede Yahûdilere ise de, herhâl̃de, ikinci derecede, dîğer Ehl-i Kitâba ve Müslümanlaradır… “Til̃âvet”: Usûlüne uygun, güzelce okuma… “Efel̃â ta’k̆il̃ûne”: Hâlâ akletmiyecek misiniz, siz hiç akletmez misiniz, teemmül etmez, etrâflıca düşünmez misiniz?]
֍ «Allâh, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh, bununla size ne güzel nasîhat̃ ediyor! Allâh, işitendir, görendir!» (Nisâ -4-: 58)
(Bu minvâl üzere, Hakîkat Ehli olmıya dâir birkaç sayfa Âyet-i Celîle naklettikden sonra:)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (13)
Yesevizade Alparslan Yasa
13.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.04.2025 - 13:58
Güncelleme
1
Paylaşım
Müslüman (ki Hakk’a tapar, Hak̆îkat̃ ehlidir, Hak ve Hak̆îkat̃ sevdâlısıdır), makyavelist veyâ tak̆iyyeci olamıyacağı gibi, oportünist veyâ konformist de olamaz!
● Makyavelizmin (“machiavélisme” < Machiavel / Fl̃oransalı İtalyan siyâset feylesofu Machiavelli -1469/1527-) Fransızların en mûteber l̃ugat̃i olan Le Petit Robert’deki târifi şudur: “Makyavel’in doktrini: Kullanılacak vâsıtalar hakkında ahl̃âk̆î endîşe duymadan müessir şekilde hük̃ûmet etme san’at̃i”. Kezâ: “Maksadına ulaşmak için hîleye mürâcaat eden, sûiniyetle davranan, vaad̃lerini umursamıyan bir şahsın tavrı”… Makyavelizmin vecîz bir ifâdesi şu düstûrdur: “La fin justifie les moyens (Gâye, vâsıtaları mübâh kılar)”. İsl̃âmın siyâset düstûru ise bunun zıddıdır: Bir gâyenin haklı olup olmadığını anlamak için evvel̃â ona ulaşmak maksadıyle kullanılan vâsıtalara dikkat ediniz: Ancak meşrû, yânî ahl̃âk̆î vâsıtalar kullanan bir gâyenin haklı olma ihtimâl̃i vardır… İhtil̃âl̃cilik, komitacılık, darbecilik, fesâdcılık (“conspiration”, kompl̃oculuk), kumpasçılık, hattâ zorbalık, tahakküm, harbperverlik (“bellicisme”), jenosidcilik, v.s. de hep makyavelist, hep ahl̃âk̆î kıymetleri umursamıyan siyâset ve davranış telak̆k̆îsinin uzantılarıdır ve bunların hepsi, Sahîh Müslümanlık noktainazarından merdûddur, l̃ânetlidir, eşedd-i harâmdır. (Müslümanın ihtil̃âl̃ci, komitacı, v.s. değil, sâdece ve sâdece “muslih”, yânî ısl̃âhatçı ve ahl̃âk̆î siyâset tâk̆îbcisi olabileceğine dâir musâhabemiz –“notre exposé”-, Yeni Söz’ün 20 Aralık 2017 ilâ 9 Ocak 2018 târihli nüshalarında 21 tefrika hâl̃inde neşredilen “Kemalizm, İsrâil’in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti?” başlıklı çalışmamızın 23.12.2017 târih ve 4 No’lu tefrikasında “31 Mart Vak’ası Bir İttihâdcı Tertîbiydi” ara başlığı altında mündericdir.)
● Oportünizmin (“opportunisme”) Le Petit Robert’deki târifi: “Îcâbında umdeleri çiğnemek pahasına, mevcûd şartlardan en iyi şekilde istifâde etme siyâseti.” Kezâ: “Tavrını mevcûd şartlara nazaran ayârlıyan, (bu çerçevede) umdelerini ânlık menfâat̃ine fedâ eden şahsın davranışı (ki ona oportünist denir).”
● Konformizm (“conformisme”; kelimenin Le Petit Robert’deki düşük değerli –“péjoratif”- mânâsı): “Muhîtinin fikir ve teâmüllerine tâbi olan bir şahsın pasif tavrı”. † Bizim -ictimâiyat tedk̆îk̆lerine müstenid- târifimiz: Rahata düşkünlük; umûmiyetle, insanların, sînesinde yaşadıkları toplulukla ters düşerek (onun umûmî kabûl̃lerinin, kâidelerinin dışına çıkarak) rahatlarını bozacak, alıştıkları hayât tarzını altüst edecek, o topluluğun muhtelif müeyyidelerine mârûz kalmalarına sebeb olacak yeni fikirleri (bunlar, isbât edilmiş hak̆îkat̃ler olsalar bile), farklı davranış şekillerini benimsemekden kaçınma temâyülünde olmaları…
● Tak̆iyye: Kitâbullâh’ın buna ruhsat verdiğini iddiâ ederek, -derece derece- konformist, oportünist ve makyavelist bir tavırla isl̃âmî düstûrları têvîl ederek yaşama ve siyâset yapma, hattâ bunu Dînin bir rüknü hâl̃ine getirme tavrı… Hâl̃buki Kur’ân-ı Mübîn (Nahl -16-: 106; Mü’min -40-: 28, v.s.), sâdece, hayâtî tehlikeye, ağır şiddete, büyük zarâra mârûz kalan Müslümanın, umûmiyetle İsl̃âma, Ümmete, başka mâsûmlara zarâr vermemek, ferdî seviyede kalmak şartıyle ve zarûret mik̆dârınca isl̃âmî hüviyetinden tâvîz vermesine rızâ gösterir, ruhsat verir. Bununla berâber, üstünlük, Ashâb-ı Uhdûd’dadır (Bürûc Sûresi -85-).
Allâh-ü Teâlâ buyurur (meâlen):
֍ «İnsanlar ‘îmân ettik’ demeleriyle bırakılıp imtihân edilmiyeceklerini mi sandılar?» (Ankebût -29-: 2) [Hâlik̃, Alîm, Kadîr, Âdil, Rahîm, Vedûd Rabb’imizin sıfatlarının bir tezâhürü olarak yaratıldık ve yaratılış hikmetimiz, iyi ve kötünün bir arada bulunduğu bu nâkıs, bu kusûrlu âlemde imtihân edilmek, imtihân netîcesinde ya –muhtelif dereceleri, makâmlarıyle- Cennete –ve Cemâl̃ullâh’a- nâil olmak, ya da –muhtelif derekeleriyle- Cehenneme müstehak olmaktır. Kur’ân-ı Hakîm’den istinbât ettiğimiz bu felsefenin –imtihân felsefesi- îzâhı için şu eserimize mürâcaat edilebilir: Kur’ânî Milliyet Telak̆k̆îsi ve Irkçılık Sapması, Ankara: Kurtuba Yl., 2015, ss. 64, 147, 346-360.)
֍ «Muhakkak ki siz mallarınızla, canlarınızla imtihân olunacak, (bu meyânda) sizden evvel kendilerine Kitâb verilenlerden ve şirk koşanlardan pek çok incitici sözler işiteceksiniz! Şâyed sabreder, ittikâ ederseniz, işte bu, azmolunacak umûrdandır!» (Âl-i İmrân -3-: 186) [“Letüblevünne fî emvâliküm ve enfisüküm”: Muhakkak ki siz mallarınız ve nefislerinizle (canlarınızla) imtihân olunacaksınız! “Veminellezîne eşrek̃û”: Şirk koşanlardan, Müşriklerden… “Ezen kesîren”: Pek çok incitici sözler, hakâretler… “Ve in tasbirû vetettekû”: Zorluklara, ezîyetlere sabırla göğüs gerer, takvâ üzere olursanız… “Umûr”: İşler…]
֍ «Muhakkak ki sizi biraz korku, açlık ve mallardan, canlardan, kazanclardan eksilme ile imtihân edeceğiz! Sabredenleri tebşîr et!» (Bakare-2-: 155) [“Ve leneblüvenneküm”: Muhakkak ki sizi imtihân edeceğiz! “Ve naksın”: Noksânlıkla, eksilme ile… “Velenfüsi”: Nefislerden, canlardan… “Vessemerâti”: Semerelerden, mahsûllerden, kazanclardan… “Vebeşşirissâbirîn”: Sâbirleri, sabırlı olanları, sabredenleri tebşîr et, müjdele!]
֍ «Hoşunuza gitmediği hâl̃de size kıtâl̃ yazıldı! Ola ki hoşunuza gitmiyen bir şey sizin için hayır, hoşunuza giden bir şey de şerdir. Allâh bilir, siz bilmezsiniz!» (Bakare -2-: 216) [“Kütibe ‘aleykümülkıtâlü”: Size kıtâl̃ (> mukâtele), vuruşma, savaş yazıldı, farz kılındı… Türkcemizde aynı sülâsî cezirden (kaf, te, l̃am) dîğer kelimeler: Katil, kâtil, katletmek, katliâm, maktûl̃… “Ve ‘asâ en tekrehû şey’en ve hüve h̆ayrün leküm”: Ola ki kerîh gördüğünüz (istikrâh ettiğiniz), hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır… “İkrâh” etmek: Tiksinmek, nefret etmek… Kelimenin zorlama, cebir mânâsı: “Lâ ikrâhe fî’d-dîn: Dînde zorlama yoktur!” (Bakare -2-: 256) “İnsâna sadâkat̃ yakışır görse de ikrâh / Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allâh” (Ziyâ Paşa) “Ve ‘asâ en tuhıbbû şey’en ve hüve şerrün leküm”: Ola ki sevdiğiniz bir şey de, sizin için şerdir… “Tuhıbbû” < “Hubb” > “Hubbullâh”: Allâh sevgisi… “Hubbülvatân”: Vatan sevgisi… Türkcemizdeki “muhabbet”, “habîb” ve “muhibb” de aynı sülâsî cezirdendir (ha, be, be)… “Vallâhü ya’lemu ve entüm lâ ta’lemûne”: Allâh bilir, siz bilmezsiniz; mutlak ilim sâhibi sâdece Allâhdır (O, Alîmdir), sizin bilginiz ise izâfîdir, mahdûddur; bu mahdûd bilgi sizi yanıltabilir; binâenaleyh Kitâbullâh’da doğrusu bildirilen bir husûsta ona ittibâ ediniz! İnsanın mahdûd akıl ve ilme mâlik oluşu ve gayba vâkıf olamaması hasebiyle hâdiselerdeki İl̃âhî hikmetlerin onun tarafından ancak kısmen keşif ve idrâk̃ edilebileceği mevzûu, bilhassa -üç kıssa ile- Kehf Sûresi’nde -18. S.- işlenmiştir. Şu var ki insanoğlu, mahdûd akıl ve ilmiyle amel etmekle mükelleftir ve Vahiyle, yâni Kur’ân-ı Hakîm’le aydınlanmış akıl, dîğerlerine nisbetle, daha az yanılmıya müstâiddir. (Biz buna “Vahye Müstenid Tecrübî İlim Usûlü” diyoruz…) Yine aklımız ve ilmimizle Vahye müstenid olduğuna kanâat̃ getirdiğimiz, îmân ettiğimiz Kitâb-ı Münzel hâricindeki hiçbir iddiânın Vahyî mâhiyette olduğunu kabûl̃ ve ona ittibâ edemeyiz. Dîğer taraftan, dünyâda cereyân eden hâdiselerdeki İl̃âhî hikmetleri ancak kısmen keşif ve idrâk̃ edebileceğimiz tesbîti, bizi, Allâh’a karşı mühim bir ahl̃âk̆î tavra götürür: Kendi irâdemiz hâricinde başımıza gelen birtakım fel̃âketler (şahsî, âilevî veyâ millî fel̃âketler ve tabiî âfetler) karşısında (“L̃âyık olmadığımız hâl̃de Allâh bizi nîçin bu bel̃âlara dûçâr etti?” veyâ “Nîçin onları def’etmek için bize yardım etmedi?” gibi muhâkemelerle) Allâh’a isyân gibi bir dal̃âlete sürüklenmemek, mütevekkil olmak, yânî bir taraftan acımızı hafîfletmek için yine O’na ilticâ eder, O’na inancımızdan kuvvet alırken, dîğer taraftan da fel̃âketlerle baş etmek için elimizden gelenin âzamîsini yapmak, ayrıca, bu fel̃âketlerde dahl̃i veyâ ihmâl̃i olan insanlar varsa, adâlet çerçevesinde onlardan hesâb sormakta gevşeklik göstermemek… Bir de şu tesbît: Biz nâkıs, biz nâçîz kulların, Alîm ve Kadîr Hâlik̆’ımızdan hesâb sormıya kalkışmamız, ancak Tâğûta yakışır bir haddinibilmezlik olmaz mı? Ve nasıl olur da, bâzı hâdiselerdeki, bâhusûs başımıza gelen fel̃âketlerdeki İl̃âhî hikmetleri kavrıyamıyoruz veyâ İlâhî sıyânet ve inâyete mazhar olamıyoruz diye O’nu ink̃âra yeltenebiliriz? Düşünmeli ki o ne Hakîm, ne Rahîm İl̃âhdır ki bizi Kendisine isyân edebilme kâbiliyetiyle yaratmıştır ve nice isyânlarımıza rağmen, bizi hemen cezâlandırmıyor, bize mühlet veriyor!] (Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri; Yeni Söz, 14-18.2.2022/4-8)
(1997’de kaleme almış olduğumuz metne Şubat 2022’de neşredilen mezkûr çalışmamızdan yaptığımız ilâve burada bitiyor.)
14. Müşâhede: Cumhûrî Nizâm, İnsan Haklarına, İnsan Hakları da Allâh Ak̆îdesine İstinâd Eder
İnsan Hakları, yakın zamânlarda, Allâh ak̆îdesine istinâd ettirilmeden de müdâfaa edilmekle berâber, onların ortaya çıkışında, insanların zihninde şekillenmesinde ve cem’iyetlerde yer etmesinde, Allâh ak̆îdesinin başlıca müessir olduğu târihî bir vâkıadır. Kezâ, bütün bir târih boyunca, bütün insanları sevgiyle yaratan, seven ve sevilen, merhametli, âdil bir Allâh’a inanan insanlar, İnsan Haklarının en harâretli müdâfi ve tatbîkçileri olmuşlardır.
Bu müşâhedemizin en câlib-i dikkat misâllerinden birini yukarıda zikretmiştik. Kadîm Mısır’da, Güneş Mâbûdu Râ’nın ağzından yazılmış ve Eski İmparatorluğun (M.E. 2575 - 2134) yıkılmasından sonraki ara devre (M.E. 2134 - 2040), yânî günümüzden dröt bin sene kadar evveline âid bir mukaddes metinde bütün insanların müsâvî ve birbirlerine benzer sûrette yaratılmış oldukları beyân ediliyordu:
“Dört rü’zgârı yarattım ki her yaşıyan insan ondan hemcinsi kadar teneffüs edebilsin. Suların taşmasını yarattım ki onda fakîrler de zenginlere müsâvî haklara sâhib olsun. Bütün insanları birbirlerinin benzeri bir sûrette yarattım. Onlara, kötülük yapabileceklerini söylemedim; onların kalbleri kânûnlarımı çiğnedi. İlh…” (UNESCO, Histoire de l’humanité -Beşeriyet Târihi- 1967: I/595-596)
Burada, sâdece, Garb Âleminde cumhûrî felsefenin gelişmesinde Allâh ak̆îdesinin têsîrine dâir birkaç misâl zikretmekle iktifâ edeceğiz.
Filhak̆îka, Asrî Demokrasi, bütün Garb Âleminde, insanları -haysiyet cihetiyle- birbirlerine müsâvî ve severek yaratan âdil bir Tanrı inancından alınan mânevî kuvvetle serpilip gelişmiştir. Demokrasinin bu mânevî (metafizik) cephesini görmezlikden gelmek, ancak Demokrasiyi şahsî veyâ zümrevî ihtirâslarının manivelası yapmıya çalışanların harcıdır.
Avrupa’da Asrî Demokrasi felsefesinin teşekkülünde İslâm Medeniyetinin têsîri
Bu meyânda, şu husûsa da dikkat etmek lâzımdır ki Avrupa’da Asrî Demokrasinin teşekkül ve tekâmülünde, Kur’ân’ın insâniyetperver rûhunu iyi kavramış bir kısım İslâm feylesof ve zâhidlerinin de büyük têsîri vardır. Bu têsîrin ehemmiyetine, burada birkaç def’a atıfta bulunduğumuz İnsan Hakları kitabının müellifi Prof. Yves Madiot da, kısaca dikkat çekmektedir:
“Hürriyet fikri, 700 ilâ 1200 senelerinde ilmî ve felsefî sâhalarda parlak bir medeniyetin sâhibi olan İslâm Âlemi üzerinden intişâra devâm etti. Yunan mîrâsı, geniş mikyâsta istihâle etmiş ve zenginleşmiş olarak, Haçlı Seferleri, ticâret ve seyâhatler sâyesinde Avrupa’ya döndü ve 12. asırda, hür düşüncenin inkişâfının kısmen menşêini teşkîl etti. Hürriyet fikri, dînî nefretlere ve harblerin sebeb olduğu büyük acılara, bölünmelere rağmen gelişmiye devâm ediyordu. (La diffusion de l’idée de liberté fit un détour par l’Islam qui, de 700 à 1200, correspondit à une civilisation brillante dans les domaines scientifiques et philosophiques. Par les croisades, par le commerce et les voyages, l’héritage grec, considérablement transformé et enrichi, revient en Occident et sera, en partie, à l’origine du développement de la libre pensée au XIIe. Au-delà des déchirements guerriers et des haines religieuses, l’idée de liberté continuait de se développer.)
“Fikirlerin tedâvülü pek yavaştı. 12 ve 13. asırlarda kitablar pek pahalıydı. Kitâb-ı Mukaddes’i istisâh etmek için bir sene, onu satın almak için bir mahalle papazının bir senelik maaşı lâzımdı ve henüz büyük kütübhâneler kurulmamıştı. Cluny Kütübhânesi’nde 570 cild mevcûddu. Fakülte kütübhâneleri ise, ancak 12. asrın sonlarında têsîs edilmiştir. En büyük kütübhâneler İspanya’da [Endülüs’de] bulunuyordu. Şimâlî Avrupa’daki muhtelif fikrî cereyânlar bu kütübhânelerden feyz alıyordu. (La circulation des idées restait très lente. Au XIIe et au XIIIe, les livres étaient fort chers. Il fallait une année pour copier une bible, une année de revenus d’un prêtre de paroisse pour l’acheter et les grandes bibliothèques n’étaient pas encore constituées. Celle de Cluny possédait 570 volumes et les bibliothèques des Facultés n’ont été créés qu’à partir de la fin du XIIe. Les plus grandes bibliothèques se trouvainet en Espagne et elles ont alimenté les divers courants intellectuels de l’Europe du Nord.)
“12 ve 13. asırlarda, Arabca ve Yunanca metinlerin evvelâ İbrânîceye ve İbrânîceden Latinceye veyâhud doğrudan doğruya Latinceye muazzam bir tercüme faâliyeti cereyân etti. (Au XIIe et au XIIIe, il y eut un énorme travail de traduction de textes arabes et grecs en hébreu, puis de l’hébreu en latin, ou directement en latin.)” (Madiot 1991: 13)
Avrupa’da Asrî Demokrasinin teşekkül ve tekâmülünde İslâm Medeniyetinin rolüne dâir bu fevkalâde mühim bahsin müstak̆il bir eserde derinlemesine işlenmesi temennî edilir…
Hıristiyanlıktaki Rahîm ve Âdil Allâh inancının, cumhûrî felsefeye têsîri
Garb Âleminde cumhûrî felsefenin gelişmesinde Hz. Îsâ’nın (“Dağdaki Vaaz”ıyle) İncil’de yankılanan sevgi mesajının ve o mesajın rûhuna uygun olarak Hıristiyanlığın cumhûrî tefsîrinin têsîri çok daha âşikârdır. (Hz. Îsâ’nın -İnsanlığın zirvesini teşkil eden- o âbidevî “Dağdaki Vaaz”ını, daha evvel Sevgi Peygamberi kitabımızın -Ankara: Hakîkati Arayış Neşriyâtı, 1996- “Hz. Muhammed’in Başlıca Misyonu: Güzel Ahlâk” başlıklı 17. Bölümünde nakletmiştik.)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (14)
Yesevizade Alparslan Yasa
14.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
14.04.2025 - 10:18
Güncelleme
2
Paylaşım
Filhakîka, Fransız Esâsiye Hukûku Profesörü Marcel Prélot’nun pek isâbetli tesbitiyle:
“İncil’in mesajı, bütün insanların Allah nezdinde müsâvî olduğunu öğretmekle, Asrî Demokrasinin tohumunu atmış oluyordu. (Le Message évangélique dépose le germe de la démocratie moderne, en enseignant l’égalité de tous les hommes devant Dieu.)” (M. Prélot 1963: 52)
Benzeri bir tesbîti, İnsan Hakları kitabının müellifi Prof. Yves Madiot’nun kaleminden de okuyoruz:
“Hıristiyanlık, çok uzun bir müddet müsâmahasız kalan bir Kiliseye rağmen, İnsan Hakları mefhûmunun hazırlanmasında têsîri tâyîn edici derecede olan bir mesajın sâhibidir. Daha sonra bu mefhûmun laikleşmiş [dinî tâbirlerden kurtulmuş] olması, hiçbir şekilde, ilk katkının ehemmiyetini azaltmaz. Gerçekten de, Hıristiyanlık, insan haysiyetini ve -Allah’ın sûretinde yaratılmış olan- bütün insanların müsâvâtını tasdîk ederek ferdi yüceltmektedir. Kardeşlik fikrinin kaynağında bu vardır. (Le christianisme, malgré une Église très longtemps intolérante, a délivré un message dont l’influence fut déterminante pour l’élaboration de la notion de droits de l’homme. Et la laïcisation ultérieure de cette notion n’enlève rien à l’apport initial. Le christianisme, en effet, valorise l’individu en affirmant la dignité humaine et l’égalité de tous les hommes qui sont à l’image de Dieu. Il est à la source de l’idée de fraternité.)” (Y. Madiot, 1991: 7)
Madiot, ayrıca, İnsan Hakları mefhûmunun ve bilhassa ictimâî hakların gelişmesinde Saint Thomas d’Aquin, Buchez, Lamennais, Emmanuel Mounier, Jacques Maritain gibi Hıristiyan feylesofların, Papa XIII. Léon’un, Sosyal Hıristiyan düşünce ve Sosyal Katoliklik cereyânlarının rolüne işaret ediyor. (Madiot 1991: 7, 11, 71, 75)
Hıristiyanlığın insâniyetperver özünü ve ahlâkî mesajını çok iyi kavramış Kuveykır mezhebinin rolü (Thomas Paine örneğinde olduğu gibi), hâssaten zikredilmiye değer. (Les Chrétiens, Paris: Ed. Le Livre de Poche, Coll. EDMA, 1976, pp. 190-191)
Pâris’de Siyasî İlimler Millî Vakfı’nda Araştırma Müdürü olan Fransız siyâsiyâtçısı Olivier Carré’nin araştırmalarına nazaran da, kadîm devirden beri, İnsan Haklarının başlıca kaynağı dînlerdir:
“Kilise ile Devletin birbirinden ayrılması, umûmiyetle tipik bir Avrupalı ve Hıristiyan-Garbli (bilhassa Protestan) vâkıası gibi anlaşılmaktadır. Bu ayrılık, ‘Esâsiye fikri’ (Meşrûtiyet) ile irtibâtlıdır. Bu fikre göre, âmme kuvveti, artık bir dîn veya onun netîcesi olan ahlâk ve âdetler tarafından değil, bir Esâsiyeye kaydedilmiş laik hukûk tarafından idâre edilir. Böylece ‘Cemâat Devleti’, ‘Esâsiyeli Millî Devlet’e inkılâb etmektedir. Bununla berâber, Esâsiyeler de, bunlara ilhâm kaynağı olan laik hukûk da, birkaç ana hukûk kâidesi üzerine kurulmuştur. O kâideler ki binlerce yıldan beri muhtelif dînlerin (Hammurabi Kânûnnâmesi, Tevrât, v.s. gibi) Vahye [ilâhî kaynağa] dayalı büyük metinleri ile bilhassa -Ortaçağ düşüncesinin Îsâ’nın kânûnu ile aynîleştirdiği- ‘tabiî hukûk’ tarafından ifâde edilmişlerdir.” (La séparation de l’Église et de l’État est généralement perçue comme un phénomène typiquement européen et chrétien-occidental, protestant surtout. À cette séparation est liée ‘l’idée constitutionnelle’ en vertu de laquelle la puissance publique ne se trouve plus régie par une religion ainsi que par la morale et les coutumes qui en découlent, mais par un droit laïque inscrit dans une constitution. L’ ‘État communautaire’ devient l’ ‘État national constitutionnel’. Toutefois, les constitutions, et le droit laïque qui les inspire restent fondés sur quelques principes de droit essentiels exprimés depuis des millénaires par les grands textes ‘révélés’ des différentes religions (code d’Hamourabi, Décalogue, etc.), et surtout par ce fameux ‘droit naturel’ que la pensée médiévale assimilait à la loi du Christ.)” (Olivier Carré, L’Islam laïque ou le retour à la Grande Tradition, Paris: Ed. Armand Colin, 1993, pp. 86-87)
1789 Hareketinin telakkîsinde, İnsan Hakları, tabiî haklardır; çünki bunlar insanı insan yapan değerlerdir; onun kendi özünden kaynaklanmaktadırlar. İnsan aklı onların varlığını sâdece müşâhede eder, yoksa onları îcâd etmez. (Madiot 1991: 37) Fransız İhtilâlinin fikrî tekevvününde mühim bir yeri olan Encyclopédie’de (D’Alembert’lerin, Diderot’ların 1751’de neşredilen Ansiklopedi’sinde), Temel Haklarımızın dayandığı bu “tabiî hukûk” mefhûmu şöyle târif edilmiştir:
“Ekseriyâ, tabiî hukûk mefhûmundan kasdedilen, bir kısım adâlet ve hakkâniyet kâideleridir. Bunlar, ancak tabiî akıl tarafından insanlar arasında cârî kılınmış veyâ, daha doğru bir deyişle, Allâh tarafından kalblerimize nakşolunmuşlardır. (On etnetend le plus souvent par droit naturel, certaines règles de justice et d’équité, que la seule raison naturelle a établies entre tous les hommes ou, pour mieux dire, que Dieu a gravées dans nos cœurs.)” (Madiot 1991: 37)
“O tabiî, o cihânşümûl hukûk ki 1789 Beyânnâmesi’nin tamâmına damgasını basmıştır… Bu husûs, Dibâce ile 1, 2, 4 ve 17. Maddelerde gâyet vâzıhtır. İnsan Hakları, Tabiî Haklar oldukları için, Kurucu Meclis Âzâları tarafından kudsî, masûniyeti hâiz, mürûruzamân uğramaz ve temlîk edilemez haklar olarak tavsîf edilmişlerdir. Bu haklar, 2. Maddede tâdât edilmiştir: Hürriyet, mülkiyet, emniyet ve zulme mukâvemet hakları… (Ce droit naturel, droit universel, imprègne l’ensemble de la Déclaration. Il apparaît clairement dans le préambule et dans les articles premier, 2, 4 et 17. Parce que les droits de l’homme sont des droits naturels, ils sont qualifiés par les constituants de sacrés, inviolables, imprescriptibles et inaliénables. Ces droits sont énumérés à l’article 2: il s’agit de la liberté, de la propriété, de la sûreté et de la résistance à l’oppression.)” (Madiot 1991: 37)
Bunun gibi, İnsan Haklarının ictimâî cephesinin inkişâfına büyük emeği geçenlerden feylesof Emmanuel Mounier, Demokrat Hıristiyan temâyüllü Esprit mecmûasının 1945 Mayıs sayısında neşrettiği “Şahıs ve Topluluk Hakları Beyânnâmesi”nde, geliştirdiği Hıristiyan Şahsıyetciliği düşüncesi çerçevesinde, “eski burjuva ferdiyetciliğini” ve “bugünün totalitarizmlerini” reddederek, hem (serbestî, emniyet, mülkiyet, fikir ve ifâde hürriyeti gibi) an’anevî hakları, hem de ictimâî hakları “ilâhî kaynaklı tabiî hukûk”a dayandırır. (Le personnalisme chrétien rejette ‘l’ancien individualisme borgeois’ et les ‘totalitarismes d’aujourd’hui’ et fonde les droits traditionnels comme les droits sociaux sur le droit naturel d’origine divine. -Jacques Maritain, Les Droits de l’homme et la loi naturelle, 1945, Hartmann.-) (Madiot 1991: 75.)
Amerikan İstiklâl Beyânnâmesi’nde İnsan Haklarının ilâhî mesnedi
Bu vâkıaya daha birçok misâl verilebilir. Meselâ Thomas Jefferson’un -Amerikan Kongresi tarafından 14 Temmuz 1776’da kabûl edilen- “İstiklâl Beyânnâmesi” şöyle başlar:
“Bedîhî hakîkatler olarak kabûl ediyoruz ki bütün insanlar müsâvî yaratılmışlardır ve Yaradan’larından bâzı temlîk edilemez haklar almışlardır. Hayât, Hürriyet ve Saâdet arzûsu bu haklar cümlesindendir. Bu hakları têmînât altına almak için insanlar arasında hükûmetler teşkîl edilmiştir. Bu hükûmetlerin âdil iktidârlarının kaynağı, idâre edilenlerin rızâsıdır. Şâyed herhangi bir hükûmet şekli bu gâyeleri yıkmıya yönelirse, halkın onu değiştirme veya lağvetme ve onun yerine, mezkûr haklar üzerine müesses, ayrıca, kendi kanâatince, iktidâr kuvvetlerini, emniyet ve saâdetini têmîn etmiye en elverişli sûrette tanzîm edecek yeni bir hükûmet têsîs etme hakkı vardır... (We hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of Happiness.--That to secure these rights, Governments are instituted among Men, deriving their just powers from the consent of the governed, --That whenever any Form of Government becomes destructive of these ends, it is the Right of the People to alter or to abolish it, and to institute new Government, laying its foundation on such principles and organizing its powers in such form, as to them shall seem most likely to effect their Safety and Happiness.) ” (https://www.archives.gov/founding-docs/declaration-transcript; 25.2.2025; C.N. Parkinson 1964: II/86-87)
İşbu Amerikan İstiklâl Beyânnâmesi, Beşeriyetin İnsan Hakları mücâdelesinde mühim bir merhale teşkîl etmekle berâber, dîğer taraftan, maâlesef, ikiyüzlülükle mâlûldür; zîrâ o Hakları sâdece Avrupalılar için tasavvur etmişler, Amerika’nın aslî sâhibi olan yerlileri ve büyük bir zulümle Afrika’da avlayıp hayvanlara dahi lâyık görülmiyecek şartlarda (ki -rahmetli Roger Garaudy’nin araştırmalarına nazaran- 50 milyon kadarı deniz seferleri esnâsında ölmüştür) Amerika’ya taşıdıkları köleleri bu Haklara lâyık görmemişlerdir. Avrupa’nın hâricindeki İnsanlık, daha bir buçuk asır, Avrupalıların mezâlimine (ki, başta Amerika olmak üzere birçok memlekette, bu mezâlim, yerli halklara karşı bedenî ve kültürel jenosid mâhiyeti arzetmiştir) mârûz kalmıya devâm etmiş ve nice acılar çekdikden ve mücâdeleler verdikden sonra nihâyet -kağıd üzerinde de olsa- onlarla müsâvî haklar elde etmiştir. Hattâ günümüzde dahi, vâesefâ, Avrupalıların (ve onların bir uzantısı olan Amerikalıların) mühim bir kısmı, kendilerini Beşeriyetin geri kalanından üstün görmekte ve bu zihniyete muvâfık siyâsetler tâkîb etmektedir. Avrupa ve Amerika’nın perde-arkası hâkim kuvveti olan ve “üstün ırk” olarak yaratıldıklarına inanan Siyonistler nezdinde ise, başkalarının onların hak ve menfâatleriyle çatışan haklarının hiçbir kıymeti yoktur…
1789 Beyânnâmesi’nde Deizme aykırı ifâde
Teessüfle işâret etmek mecbûriyetinde kaldığımız bu acı hakîkatler bir tarafa, Amerikan İstiklâl Beyânnâmesi’nde Temel İnsan Hak ve Hürriyetleri menşê îtibâriyle Yaradan’a atfedildiği gibi, 26 Ağustos 1789’da Fransa Millî Meclisi tarafından îlân edilen “İnsan ve Vatandaş Hakları Beyânnâmesi”nin başlangıcında da, “tabiî, devredilemez ve kudsî” oldukları kaydedilen “İnsan Hakları”nın, Millî Meclis tarafından, “Yüce Varlık’ın huzûrunda ve himâyesi altında (en présence et sous les auspices de l’Etre suprême)” kabûl ve îlân edildiği kaydedilmiştir. (José Féron, Les Droits de l’Homme -İnsan Hakları-, Paris: Librairie Hachette, 1987, p. 190)
Bu metindeki “Yüce Varlık (l’Être suprême)” tâbiri, Deistler tarafından, Allâh ak̆îdesinden farklı bir ulûhiyet telakkîsini ifâde etmek için kullanılıyorsa da, muhtemelen, o devirde Fransa’da halkın büyük ekseriyetinin hissiyâtına tercüman olarak, tâbir, “Allâh” tâbirinin muâdili gibi zikredilmiştir. Zîrâ, Deizme nazaran, “Yüce Varlık”, sâdece Kâinâtın yaratıcı kuvvetidir; “zâtî Allâh (Dieu personnel)” gibi insanlara alâka gösteren bir varlık değildir. Hâlbuki mezkûr metindeki gibi, İnsan Hakları’nı “Yüce Varlık”ın himâyesine istinâd ettirmek, O’nun Âdil ve Rahîm bir Yaradan olduğunu kabûl etmek demekdir…
Binâenaleyh, 1789 Beyânnâmesi de, Beşeriyetin sînesinde binlerce senedir süregelen bir ak̆îdeyi ik̆râr etmiştir: İnsan Hakları’nı Beşeriyete ilhâm eden, insanları birbirine müsâvî olarak ve sevgiyle yaratan Âdil ve Rahîm Allâh’tır…
Thomas Paine’in kaleminden cumhûrî felsefe ile Allâh ak̆îdesi ve muhlis dîndârlık
arasındaki sıkı münâsebet
Nitekim, bu zımnî mânâyı, yânî Cumhûrî felsefe ile Allâh ak̆îdesi ve muhlis dîndârlık arasındaki sıkı münâsebeti, 1789 Beyânnâmesi’nin başlıca müelliflerinden biri olan ve Cumhûrî Nizâm Dâvâsının müdâfii Kuveykır mezhebine mensûb bulunan Thomas Paine (İngiltere, Thetford, 9.2.1737 – ABD, Nevyork, 8.6.1809), bir Demokrasi klasiği olan İnsan Hakları (Rights of Man) ünvânlı eserinde bir îmân heyecânıyle tebârüz ettirmiştir:
“Etrafına bakıp da kendini kendisinin halketmediği bir yaratık ve dünyayı da kendisi için yaratılıp hazırlanmış bir yer olarak görünce, insanın ilk hareketi, Allaha bağlanmak olmuş olmalıdır; ve her insan ferdinin Yaradanına karşı bu dinî bağlılık ve ibadetini kendisine hak bildiği şekilde yapması, daima kutsal kalmakta devam etmelidir; hükûmetler buna karışmakla fesat etmiş oldular. (s. 127) […]
“İnsan kendine değil Yaradanına tapar; ve istediği vicdan hürriyeti, kendine değil, Allaha ibadet içindir. […]
“Adın ne olursa olsun, kıral, piskopos, kilise, devlet, parlâmento veya başka şey, sen kim oluyorsun ey değersiz toprak ve kül yığını! Davetsiz misafir gibi, kendi hiçliğini ne diye insanın ruhu ile onun Yaradanı arasına sokuyorsun? Sen kendi işlerine bak! Eğer onun dinsel inanı seninkine uymuyorsa, demek ki sen de onun inandığına inanmıyorsun. Hanginizin haklı olduğuna dünyada karar verebilecek hiçbir merci, hiçbir baş vurağı yoktur. (ss. 84-85) […]
“Arada bâtıl bir hükûmet sistemi bulunmazsa, insan insanın düşmanı değildir. (s. 175) […]
“Dünyanın herhangi bir ülkesinde ne zaman ki ‘benim fikirlerim mutsuz [?] değildirler; onların arasında ne bilgisizlik ne de sefalet vardır; hapishanelerim boştur; sokaklarımda dilenci yoktur; yaşlı insanlar yoksulluk çekmezler; vergiler ezici değildir; ben onun saadetinin koruyucusu olduğum için insanlık âlemi benim dostumdur’ denirse; ve ancak bu şeyler söylenebilirse; işte o zaman o memleket anayasası ile ve hükûmeti ile öğünebilir. (s. 349) […]
“Hepimizin sahibi olan ulu Tanrı’nın, ibadetin türlü türlü olmasından memnun kalacağını; işliyebileceğimiz en büyük günahın birbirimize eziyet ve birbirimizi bedbaht etmeye uğraşmak olduğunu neden düşünemiyoruz? Ben kendi hesabıma tamamiyle inanıyorum ki şu anda bütün insanların aralarını bulmak, yaşayışlarını saadetli kılmak, şimdiye kadar birbirlerine düşman kalmış milletleri birleştirmek, menfur harb alışkısını kökünden sökmek, esaret ve zulüm zincirlerini kırmak gayretiyle yaptığım şeyler Allah katında makbuldür; ve bunları, benim yapabildiğim en iyi ibadet olduğu için sevine sevine yapıyorum. (s. 359)” (Thomas Paine, İnsan Hakları -Rights of Man-, Müt.: Mehmet Osman Dostel, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1964, 2. Baskı, ss. 127, 84-85, 175, 349, 359. Görüldüğü gibi, tercümede, birçok Uydurmaca kelime kullanılmıştır; bunlar, muhtemelen, 1954’teki ilk baskısında yoktu…)
Atatürk
(Dr. Mithat Atabay, “Baki Vandemir’in Çanakkale’ye Bir Armağanı: ‘Çanakkale Orduevi’ ”, 15.9.2018; https://www.canakkaletravel.com/yazi/baki-vandemirin-canakkaleye-bir-armagani-canakkale-orduevi.html; 5.3.2025)
“İnkılâblar için plebisit yapılamaz!”
“Mutlak Şef”in 7-15 Nisan 1934 Ege Askerî Tatbîkātı esnâsında etrâfındaki kumandanlara hitâben sarfettiği sözleri nakleden Korgeneral Bâki Vandemir, “Ebedî Şef”inin sağında iftihârla poz veriyor… (Fotoğraf, Dr. Mithat Atabay tarafından, Yerli Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor isimli kitabda Vandemir’in makâlesinin birinci sayfasının münderic bulunduğu 272. sayfadan iktibâs edilmiş olsa gerekdir. Bu ilk kaynakta, resmin altında şu îzâhat vardır: “Atatürk’ün 11 Nisan 1934 te 57 nci Fırkayı ziyareti… Sağında Tümen Komutanı Tuğbay Baki Vandemir…”)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (15)
Yesevizade Alparslan Yasa
15.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
15.04.2025 - 10:07
Güncelleme
5
Paylaşım
15. Müşâhede: Cumhûrî Nizâm, Hem Cihânşümûl Sulhün Elzem Şartı, Hem de Tesâmühün Sınırıdır
Demokrasi, sulh içinde bir arada yaşama nizâmıdır.
Bir düşünelim: Bütün insanların -yine insanlık tabîati muktezâsınca- aynı düşünce ve davranışta olmaları mümkün değildir. O hâlde farklılıklarına rağmen insanları aynı cem’iyette, bir arada nasıl yaşatabiliriz?
İşte bunun formülü ve sınırı Demokrasidir, dîğer tâbirle Cumhûrî Nizâmdır, İnsan Haklarına riâyettir.
Sınırı diyoruz, çünki bir arada yaşıyabilmenin bir sınırı vardır. İnsanlar ne kadar farklı olurlarsa olsunlar onları âhengli, mütesânid bir ictimâî hayât içinde bir arada tutma iddiâsı, imkânsızı istemekdir. Bunun bir sınırı vardır. O da, bu insanların hiç olmazsa Cumhûrî Nizâmın umûmî çerçevesini, yânî Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini kabûl etmeleri ve ona uymalarıdır.
Bu kadarına dahi râzı olmıyan, yânî Demokrasinin umûmî çerçevesi (aynı zamânda özü) olan İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi’ni tanımıyan insanların aynı cem’iyette âheng, huzûr içinde bir arada yaşamaları imkân hâricidir.
Bu tesbitin mantıkî bir netîcesi de, bütün an’anevî dîn, felsefe, siyâset topluluklarının, kendi inanclarını gözden geçirmeleri ve onlardan bütün totaliter unsurları ayıklamaları lüzûmudur. Bunu yapamıyan dîn ve ideolojilere cumhûrî bir cem’iyette yer olamaz; çünki bu topluluklarla sulh içinde bir arada yaşamak kâbil olmaz. İllâ ki bir arada yaşamak zorunda kalınmışsa, bu takdîrde, bunların, cumhûrî iktidâr tarafından, İnsan Haklarını ihlâl etmeksizin, sıkı murâkabe altında tutulmaları, yıkıcı faâliyetlerini engelliyecek şekilde dikkatle tâkîb edilmeleri lâzımdır.
İki ibretâmîz misâl (Mart 2025 İlâvesi)
Her totaliter ideoloji, “hakîkat”in inhisârına sâhib olduğu ve herkesin onun “hakîkat”ine tâbi olması lâzım geldiği iddiâsındadır. Onun için, dâimâ topyekûn iktidâr peşindedir, hiçbir muhâlefete tahammül edemez ve kendi sâlikleri hâricinde hiçbir topluluğa hayât hakkı tanımaz; yaşamalarına müsâade ettiği zamân da, onları tahakküm altında tutar.
Bu vâkıya dâir pek çok misâl zikredilebilir. Aşağıdaki iki misâlde, Totaliter Zihniyet, bizzât şeflerinin ağzından ifâde edilmiştir.
a) Kemalist Totaliter Zihniyeti:
Aşağıdaki sözler, “Mutlak Şef” tarafından, 7-15 Nisan 1934 Ege Askerî Tatbîkâtı esnâsında, etrâfındaki kumandanlara hitâben sarfedilmiştir. Bu mahrem sözler, bilâhare 1.9.1945-19.7.1947 târihlerinde Harb Akademileri Kumandanlığını deruhde eden, ayrıca Biz Ne İdik? Ne Olduk? Ne Olacağız isimli bir kitabın (1962) müellifi bulunan Korgeneral Bâki Vandemir (İstanbul, 24.3.1890 – a.y., 23.1.1963) tarafından zaptedilmiş ve yine kendisi tarafından, 31 Temmuz 1952 târihli Cumhuriyet gazetesinde (ss. 1, 5) “Atatürk'e Ait Yeni Bir Hatıra” başlığıyle neşredilmiştir.
“Mutlak Şef”: “İnkılâblar için plebisit yapılamaz!”
“Uysal ve asyaî itikadlara bağlı, sinsi ve sindirici hurafeler, köstekleyici yanlış itiyatlarla inhisarcı kuvvetlerin tesirlerine sürüklenebilecek yığınlarda iyi inkılâplar için plebisit yapılamaz!
“Esasen, millet iradesi ile milleti temsil edenler, münevverler olacaktır. Bunlar, yaptığımız ve yapacağımız kanunlarla İnkılâplarımızı kökleştirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaştıracaklardır…
“Bugün iki kerre sekiz on altıdır. Bunu on kişi böyle dese ve yüz kişi de on diye ısrar etse, yüz kişinin dediğini mi kabul edeceğiz?
“Biz artık Garplıyız!
“Eski dünyaya [Kadîm dünyâya] hâkim eski medeniyetimizle sadece övünerek değil, bütün zincirleri kırarak, son asır medeniyetinin gittiği yollardan yürüyerek, bu seviyenin de üstüne çıkmağa çalışacağız!
“Hurafeleri atacağız! İlimde, irfanda, sanatta, her iyi şeyde, nurlu insanlar, büyük, asil ve uysal milletimizi, nurlarıyle, bilgileriyle, azimli icra ve iradeleriyle birlikte bu yola götüreceklerdir! [“Nûrlu insanlar”: les Illuminés, les Fils de la Lumière; “Nûrlar”: les lumières…]
“Şüphesiz ve mutlak olarak hedefe ulaşacağız!” (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'nin Siyasî Hayatında Batılılaşma Hareketleri, c. 2, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Yl., 1999, s. 20'den naklen) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 6-7.2.2019/140-141; Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 11.10.2024/76)
Hâkimiyetin, bilâ kayd-ü-şart “Tek Adam”a âid olduğu bir “Cumhûriyet”!
“Uysal ve asyaî îtikadlara bağlı, sinsi ve sindirici hurafeler, köstekleyici yanlış itiyatlarla inhisarcı kuvvetlerin tesirlerine sürüklenebilecek yığınlarda iyi inkılâplar için plebisit yapılamaz! Esasen, millet iradesi ile milleti temsil edenler, münevverler olacaktır. Bunlar, yaptığımız ve yapacağımız kanunlarla İnkılâplarımızı kökleştirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaştıracaklardır.” diyor…
Nitekim, hangi vicdânlı, hangi hakîkat ehli insan “Ebedî ve Millî Şefler” devrinde, hâkimiyetin Millete âid olduğunu iddiâ edebilir? Hangi İnkılâbı Millete danışarak ve Milletin rızâsıyle yapmışlardır? Bütün Millet, Kemalist tedhîşle, gölgesinden bile korkacak derecede sindirilmemiş miydi? Bütün Meclis, onun tâyîn ettiği ve her hâl-ü-kârda ve bilâ kayd-ü-şart emrine âmâde mêmurlardan müteşekkil değil miydi? Kimin ne haddineydi ki onun mutlak iktidârına -bırakınız muhâlefet yapmayı- herhangi bir tenkîd, bir îtirâz tevcîh etsin!
Hakîkaten, “Hâkimiyet, bilâ-kayd-ü-şart Milletindir!” lâfzı, Sabataî Umdelerine muvâfık olarak, göz boyamadan ibâretti; bilakis, şek ve şüphesiz, “Hâkimiyet, bilâ-kayd-ü-şart Tek Adam'ındı”!
Millete hitâb ederken başka türlü, kendi ihtilâlci kadrosuna hitâb ederken başka türlü…
Yine “Mutlak Şef”: “Cumhuriyetimizi, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir referanduma gitmek yalnız cehalet değil hıyanet olur!”
Mustafa Kemâl’in ihtilâlci kadrosuna mensûb Korgeneral Bâki Vandemir’in aynı mevzûda bir başka makâlesinin başlığı “Atatürk’ün Cehaletle Mücadelesi” şeklindedir. Makâle, Yerli, Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor ismiyle 1959’da Tarih-Coğrafya Dünyası mecmûası tarafından neşredilen kitabın 171-172. sayfalarında mündericdir. Vandemir’in bu hâtırasında “Mutlak Şef”inden naklettiği sözler 1952’de neşrettiği hâtırasındakilere benziyor. Ve o [Van Demir?], bu sözleri de, bir Sabataî heyecânıyle naklediyor:
“(1934 yılında) [Ege Askerî Tatbîkâtı esnâsında] karargâhı Bornovada bulunan ve bölgesi Aydnı-Söke ve Kuşadası havzasına kadar uzanan 57. Tümenin Kumandanı bulnuyordum; işte bu anda 8, 9, 10 Nisan [1934] günleri Büyük Kumandan Atatürk Tümenimiz bölgesine şeref verdiler. Bütün alaylarımıza bizzat manevralar yaptırdılar… […]
“(11 Nisan 1934) akşamı başyaver Celâl Bey (merhum) [Mahmut Celalettin Üner], teftişlerinden pek memnun kalan Atatürk’ün, saat 20 de akşam yemeğine bütün kumandanları davet ettiklerini tebliğ etti. Gittik: Sofrada askerî kumandanlardan başka İzmir valisi Kâzım (merhum Dirik) ile İzmir Belediye Reisi Dr. Behçet Salih (sayın Dr. B. Uz) da vardı. Gazi Başkumndan çok neşeli idi; kendi hayatını kendi ağzından ne zevkle dinledik: Hareket Ordusu, Balkan Harbi, Bingazi, Çanakkale, Kafkaslar, Millî Mücadele yılları bir sel gibi soframızda akıp gidiyordu…
“Sıra isyanlara ve bunların menşelerine; inkılâplarla medenî âlem içerisindeki garplılaşma ve yükselme yollarına gelince o Büyük Adam ne geniş heyecanla talâkat ve belâgat hazinesine giriverdi. Ağızlarımız açık, kulaklarımız delik, gözlerimiz nur içinde, yüreklerimiz bu büyük şahsiyetin yüreğiyle birlikte çarpan varlıklar halinde sabahı boyladık… Sekiz saat sofrada nasıl geçti? Yarab! Şu anda dahi, o büyük sözlerin ve o parlak mavi gözlerin bende perçinlediği heyecanın 25 yıl sonra dahi tesiri altındayım!
“Nihayet kötü, yıkıcı hurafeleri, cehlin kösteklediği yükselme yolları üzerindeki kötü telkinleri atarak ilimde, sanatta muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için medenî inkılâplara ihtiyacı belirttikten sonra:
‘- Arkadaşlar, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâplar için nurun ve münevverin yoluna gideceğiz; hedef ve hünerimiz cahil kütleyi de nurlandırarak yolumuzda yürütmek ve onu selâmete çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir referanduma gitmek yalnız cehalet değil hıyanet olur. Yüzde sekseni ümmî bırakılmış bir memlekette inkılâplar plebisitle olmaz!…’
“İşte hiç unutamayacağım bu 11 Nisan 1934 akşamı hâtırasını şuracıkta arzı bir vazife bildim.” (Emekli General Bâki Vandemir, “Atatürk’ün Cehaletle Mücadelesi”, Yerli, Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor, Tarih-Coğrafya Dünyası mecmûasının 1959 senesi neşri olan iki cildlik kitabın ikincisi, ss. 171-172; birinci kitabın ismi: Atatürk ve Millî Mücadele, ss. 1-160; ikinci kitab, s. 161 ile başlıyor, 320’de nihâyet buluyor…)
1945-1947 Harb Akademileri Kumandanı Korgeneral Bâki Vandemir’in 1959’da neşredilen Yerli, Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor kitabına dercedilmiş makâlesi… “Mutlak Şef”, bir kerre daha, kendi ihtilâlci kadrosuna Millete hitâbından farklı bir ağız kullanıyor: “Cumhuriyetimizi, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir referanduma gitmek yalnız cehalet değil hıyanet olur!” Ve o kadroya mensûb Vandemir [Van Demir?], bu sözleri bir Sabataî vecdiyle naklediyor…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (16)
Yesevizade Alparslan Yasa
16.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
15.04.2025 - 20:32
Güncelleme
2
Paylaşım
“Millî Şef”: “Hâkimiyet-i milliye, efkâr-ı umûmiye sözleri bir takım süslü kelimelerden ibârettir”
Totaliter Zihniyet ve Sabataî terbiyesi îcâbı, Müslüman halka hitâb ederken kullandıkları ifâdeler ile kendi mahrem muhîtlerinde kullandıkları ifâdeler birbirine zıddır. Bu husûsta “Ebedî Şef”in Râdifesi, bir başka misâldir.
“Tek Adam”ın “Mûtâd Zevât”ından, İstiklâl (daha doğrusu Tedhîş) Mahkemeleri Âzâsı, Gazianteb Meb’ûsu, Mustafa Kemâl’in İş Bankası’nın idârecilerinden Kılıç Ali (İstanbul, Beşiktaş, 1885 – a.y., 14.7.1971, Şişli C., Zincirlikuyu Mez.) anlatıyor:
“Bir gün toplanmış olan ve benim de dahil bulunduğum bir Fırka Divanında, İmalât-ı Harbiye Fabrikasında yapılan kadro dolayısıyla açıkta bırakılan amelelerin vaziyeti müzakere mevzuu olurken, İsmet Paşa, ameleyi himaye eden Recep Peker merhuma kızarak:
‘- Hâkimiyet-i milliye, efkâr-ı umumiye sözleri bir lâfz-ı muraddan ve bir takım süslü kelimelerden ibarettir! Böyle bir şey yoktur! Bütün dünyada carî ve mukadder olduğu gibi, mesele, okur-yazar denilen ekalliyetin, okuması, yazması olmıyan ekseriyeti idare etmesidir! Ekalliyet denilen okur-yazarların da başlarına menfaat yularını geçirip Hazine yemliğine bağladın mı, bütün idare yoluna girer ve muntazam işler!” dedi. (Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, İstanbul: Sel Yl., Atatürk Kütüphânesi: 2, 1955, ss. 54-55. Bu kitab, Mart 1998’de, Cumhuriyet gazetesi tarafından da neşredilmiştir. Bahis mevzûu sözler, işbu baskının 67. sayfasındadır.) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 24.11.2019/424)
Şükrü Kaya: “Dînler, işlerini bitirmiş, vazîfeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayâtiyet bulamıyan müesseselerdir… Biz diyoruz ki, dînler, vicdânlarda ve mâbedlerde kalsın, maddî hayât ve dünyâ işine karışmasın! Karıştırmıyoruz ve karıştırmıyacağız!”
Kemalist Rejimin pek nüfûzlu Dâhiliye Vekîli, Beynelmilel Mason Mâbedinin 33 dereceli sâliki Şükrü Kaya (1883-1959), Totaliter Rejimin fikriyâtına tercümân olarak, Meclis'de, 3 Aralık 1934 günki nutkunda, dînler hakkında şu hükmü vermişti:
“Dînler, işlerini bitirmiş, vazîfeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayâtiyet bulamıyan müesseselerdir.”
Aynı nutkunda, “İrticâ”ın Totaliter Zihniyete gâyet muvâfık bir târifini de yapmıştı:
“[Kemalist] İnkılâbın emirlerini yapmamak irticâa hizmet etmek, mürteci olmak demektir…”
Mustafa Kemâl'in bu hâs adamı, “Ebedî Şef”inin TBMM'deki son nutkundan dokuz ay evvel, 5 Şubat 1937'de, bu def'a, Kemalist Fırka'nın oklarla ifâde edilen “Altı Umde”sinin (Laiklik, v.s.) Kânûn-i Esâsî'ye dâhil edilmesi hakkındaki kânûn lâyihasını, “Büyük Şef” ve Başvekîl tarafından vazîfelendirilmiş olarak, Fırkası nâmına müdâfaa etmek üzere Meclis'de îrâd ettiği heyecânlı hitâbesinde, Kemalist olmanın Materyalist olmak mânâsına geldiğini bildiriyor, “dînlere” (hakîkatte sâdece Müslümanlığa) ictimâî hayâtta hiçbir söz hakkı tanımıyor, dînî inancları vicdânlarda mahbûs kalmıya, binâenaleyh ademe mahkûm ediyordu. Kemalizmin bu sözcüsüne nazaran, kânûnlar, hiçbir sûretle Dînden mülhem olamaz, dînî bir endîşeyi kaale alamaz; kânûn vaz'ında esâs olan Laiklik, yânî Materyalizmdir:
“Mâdemki târihte Deterministiz, mâdemki icrââtta Pragmatik Maddiyetciyiz, o hâlde kendi kānûnlarımızı kendimiz yapmalıyız! Kendi cemâatimizi mâverâ-yı dünyâya taallûk eden her türlü endîşelerden, her türlü lâhutî [ilâhî] hayâllerden müberrâ olarak [kılarak], kânûnlarımızı, bu günün îcâblarını, maddî zarûretlerini göz önünde tutarak yapmalıyız! […] Onun içindir ki, biz her şeyden evvel Lâikliğimizi îlân ettik. […] 462
“…Lâiklikten maksadımız, dînin memleket işlerinde müessir ve âmil olmamasını têmîn etmektir. […]
“Biz diyoruz ki, dînler, vicdânlarda ve mâbedlerde kalsın, maddî hayât ve dünyâ işine karışmasın! Karıştırmıyoruz ve karıştırmıyacağız! (Bravo sesleri, alkışlar).” (TBMM Zabıt Cerîdesi, 5.2.1937, Devre: V, Cild: 16, İctimâ: 2, 33. İn'ikad, ss. 59-61. Bu metinde, istisnâî olarak, onu iktibâs ettiğimiz Zabıt Cerîdesi'ndeki imlâya riâyet etmedik; doğru telaffuza uygun imlâyı tercîh ettik. Esefle hatırlatmamız lâzım ki Dil Kurumu'nun, bir asırdır devâm eden Türkceyi tahrîb harekâtında kullandığı mühim bir vâsıta da, tahrîfkâr imlâdır…) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 6-31.12.2018/103)
Kemalist Rejimin en nüfûzlu şahsıyetlerinden, “TekAdam”ın değişmez (11 sene zarfında) Dâhiliye Vekîli, CHP Umûmî Kâtibi, 1 numaradan başlıyarak Kemalist ekâbirin kısm-ı âzamı gibi Farmason (üstelik 33 dereceli Farmason) Şükrü Kaya, 5 Şubat 1937'de, “Büyük Şef”inin tâlimâtıyle, “6 Ok”un Kemalist Kânûn-i Esâsî'ye dercedilmesinin lüzûmu hakkında târihî ehemmiyeti hâiz bir nutuk îrâd ederek, Kemalizmin hayât telakkîsinin Materyalizm (“Maddiyetcilik”) olduğunu beyân etti, Laiklik umdesini îzâh ederken Resûlullâh Hazretlerini “kâhin” iftirâsıyle zikretti, örtülü ifâdelerle, Müslümanlığın Türkleri geri bırakan menfûr bir dîn olduğunu ileri sürdü… Yine onun ifâdesiyle, Kemalist Totaliter İdeolojiye nazaran, zâten “işlerini bitirmiş, vazîfeleri tükenmiş olan dînler”, “vicdânlarda ve mâbedlerde” mahbûs kalmalı, “maddî hayât ve dünyâ işine karışmamalıdırlar”; nitekim Kemalist Rejim, bunu têmîn etmektedir… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2.12.2019/432)
***
b) Şiî Totaliter Zihniyeti:
Şiî Totaliter Zihniyetini aşağıdaki üç Şiî kitabından yapacağımız nakillerle ortaya koyacağız:
1) Âyetullah Humeynî, İslâm Fıkhında Devlet, İstanbul: Düşünce Yl., Nisan 1979, 13x19 cm, 224 s. Kitabın mütercimi, Humeynî’yle aynı mezhebe mensûb ve aynı siyâsî fikirleri paylaşan Hukûk Prof. Dr. Hüseyin Hâtemî’dir. Mütercimin verdiği bilgiye nazaran (s. , kitabın ilk ismi “Velâyet-i Fakîh”dir; bilâhare “Hükûmet-i İslâmî” ismiyle basılmıştır. İlk isminden ve muhtevâsından anlaşılacağı vechiyle, kitab, aslında, “Şiî Fıkhında Devlet” mâhiyetindedir.
Mûsevî Humeynî (Îrân, Humeyn, 24.9.1902 – Tahran, 3.6.1989), pek kanlı bir ihtilâl hareketiyle, Îrân’da, 11 Şubat 1979’da, Şiî Totaliter Rejiminin têsîsine liderlik eden bir dîn ve siyâset adamıdır. (Şahıs adı olan “Mûsevî”, kendisine, Şiîlerin 7. İmâmı Mûsâ El-Kâzım’a izâfeten verilmiş olsa gerekdir. Zâten o da, doğuştan imtiyâzlı “Seyyidler” veyâ “Sâdât” zümresine mensûbdu ve buna istinâden siyah sarık sarıyordu…)
Şâh Rızâ Pehlevî rejimine karşı ihtilâl hareketini, himâyesine sığındığı Fransa’dan (Neauphle-le-Château’dan) idâre etmişti (6 Ekim 1978 – 1 Şubat 1979). İhtilâl hareketine Şâh rejiminden bıkmış pek farklı siyâsî temâyüllere mensûb insanlar da katıldı. Lâkin Humeynî’nin molla teşkîlâtı ve Pâsdârân-ı İnkılâb’ı (İnkılâb Muhâfızları), onların hepsini insâfsızca tasfiye etti. Aynen Bolşevik İhtilâlinde, aynen Kemalist İhtilâlinde yaşandığı gibi…
Onun hedefi, sâdece Îrân’da değil, Şiîlerin mühim bir yekûn teşkîl ettiği her memlekette ihtilâl çıkarmaktı; Şiîleri mütemâdiyen bu istikâmette kışkırttı. Bu tahrîkâtı têsîrsiz kalmadı: Onun iktidârından beri ve geniş mikyâsta onun tahrîkleri sebebiyle, bütün Yakın-Şark savaşlarla, çatışmalarla alt üst olmakta, milyonlar hayâtını kaybetmekte, şehirler harâbeye dönmekte, netîcede, Müslümanlar, ziyân olan nice hayâtla berâber, ilimde, sanâyide, iktisâdî inkişâfta Avrupa’nın çok daha gerilerine düşmüş bulunmaktadır…
Sekiz sene süren (1980 - 1988), bir milyon civârında insanın ölümüne ve her iki memlekette büyük tahrîbâta yol açan Irak-Îrân Harbi, Şiî ihtilâlini bütün Müslüman memleketlere ihrâc etmek istiyen Humeynî’nin mutlak iktidârı zamânında cereyân etti …
Fanatizm, bu ihtilâlcilerin öylesine aklını bozmuş, kalbini karartmıştır ki şehâdet inancını istismâr ederek binleri, yüz binleri ölüme sürerler de vicdânları sızlamaz! Onların nazarında insanlar ihtilâlin malzemesinden başka bir şey değildir!
İhtilâl hareketinde, savaşta, çatışmalarda, isyânlarda ölenlere, bir de, Irak-Îrân Harbinden sonra, üç ay zarfında, onun emriyle infâz edilen binlerce siyâsî mahbûs ilâve oldu… O günlerden beri, Îrân’da, îdâm sehpâları, infâzlar hiç eksik olmuyor!
1989’da, İnsan Haklarını ve Devletler hukûkunu hiçe sayarak, tam bir Haşhaşî tavrıyle, Taberî’nin rivâyet ettiği uydurma bir Hadîsdan yola çıkarak Şeytân Âyetleri isminde sûiniyet mahsûlü densiz bir roman neşretmiş olan İngiliz vatandaşı Salman Rüşdü’nün başına bir milyon dolar mükâfât koydu; o günden beri, Rüşdü, def’alarca sûikasdlere mârûz kaldı…
Siyonizme düşmanlığını îlân etmesine (Humeynî 1979: 10, 156, 195, 201, v.s.) rağmen, bu düşmanlık mugâlatadan öteye geçmedi: Gerek onun devrinde, gerekse sonrasında, tâ günümüze kadar, Siyonizme ciddî olarak zarâr veren faâliyetleri görülmedi; bilakis, bütün Yakın-Şark’ı saran müfsid faâliyetleriyle, dolaylı olarak, Oded-Yinon Planına destek oldular, Arab Devletlerinde el altından Siyonistlerin mayaladığı dâhilî harbleri körükliyerek, bunlara katılarak Siyonizmin elini kuvvetlendirdiler…
Îrân, onun ihtilâlinden beri, bitmiyen bir kâbûs gibi, dâimî bir tedhîş iklîminde yaşamakta, totaliter mezâlim bütün şiddetiyle devâm etmektedir. 2022 Eylûl’ünde, Jina Mahsa Amini, başörtüsüyle saçlarını sımsıkı örtmedi diye hapse atılmış ve burada katledilmişti. Bunu tâkîb eden muazzam protesto nümâyişleri de vahşîce bastırıldı, yüzlerce insan meydanlarda öldürüldü veyâ îdâm edildi, ayrıca bu dehşetengîz vahşet meydanlarda, televizyon ekranlarında iftihârla teşhîr edildi…
Bir taraftan, kadınları cendere içine alır, evli zinâlarında Muharref Tevrât’ın (Tesniye 22: 13-30) “recm” (zânî ve zâniyeyi yarı beline kadar toprağa gömüp “orta büyüklükde taşlarla” taşlıyarak öldürme) vahşetini tatbîkâta koyarken (Humeynî 1979: 18), dîğer taraftan da, tam bir insicâmsızlıkla, “mut’a nikâhı” denilen fuhuş müessesesini (“muvakkat nikâh”ı; muayyen bir müddetle -meselâ bir günlüğüne-, “mehir”, yânî ücret ödiyerek gûyâ nikâh kıydırıp bir kadınla berâber olmayı) kânûnîleştirmekden çekinmedi… İlimle, Yüksek Tefekkürle ele alınmayınca dîn işte böyle maskaraya çevrilir!
Bu totaliter rejim, Îrân’a hâkim oldukça, Îrân’da, Yakın-Şark’ta ve dünyânın başka beldelerinde kim bilir daha ne kadar insanın kanı dökülecek, daha ne kadar insanın canı yanacaktır?
2) Ebû Câfer Muhammed b. Ali İbn Bâbeveyh el-Kummî “Şeyh Sadûk”, Risâletu’l-İ’tikadâti’l-İmâmiyye (Şiî-İmâmiyye’nin İnanç Esasları), Ankara Üni. İlâhiyat Fakültesi Yl., 1978, 12,5x19,5 cm, 158 s. Şiîliğin başlıca akâid kitabı olan bu eser, bilhâssa İslâm mezhebleri târihi sâhasındaki çalışmalarıyle tanınan Doç. (bilâhare Prof.) Dr. Ethem Ruhi Fığlalı tarafından bir Mukaddime ve muhtelif hâşiyeler ilâvesiyle tercüme edilmiştir. Şeyh Sadûk, Fığlalı’nın îzâhatına nazaran:
“Şiî-İmâmiyye fırkasınca ‘en büyük’ olarak vasıflandırılan ‘dört kitab (el-Kutubu’l-Erba’a)’ın birini yazanlardandır. Bilindiği gibi bunlardan ilki, hem ilk Şiî hadîslerini, hem de tevhîd, nübüvvet ve imâmet konularını ve usûl ve füru’u ile fıkhî esasları ihtiva eden ‘el-Kâfî’dir; Muhammed b. Yâkûb el-Kuleynî ([Hicrî] 329 / [Mîlâdî] 940-41) tarafından yazılmıştır. İkincisi ‘Men-lâ-yahzuruhu’l-fakîh’dir. Yazarı, [işbu Risâletu’l-İ’tikadâti’l-İmâmiyye’nin de müellifi olan,] (Şiîlerce ‘reîsu’l-muhaddisîn’ olarak görülen, Şiî muhaddis ve kelâmcılarına kuvvetle tesir eden) Şeyh Sadûk (381 / 991)’dur. Üçüncüsü de ‘El-İstibsâr fî-mahtulife mine’l-Ahbâr’; dördüncüsü ise ‘Tehzîbu’l-Ahkâm’dır. [Bu son] ikisinin yazarı Muhammed b. Hasan et-Tûsî (640 / 1067-8)’dir.” (s. 3)
3) Muhammed Rızâ’l-Muzaffer, Şîa İnançları, Müt.: Abdülbâkıy Gölpınarlı, İstanbul: Zaman Yl., 1978, 13x19,5 cm, 110 s. Türkcedeki bir hayli kitabın müellif ve mütercimi olan Abdülbâkıy Gölpınarlı, “Mukaddime”sinde, kitabı, İstanbul’daki -kendisinin de mensûb olduğu- Şiî Cemâati Reîsinin teşvîkıyle tercüme ettiğini îzâh ediyor:
“İstanbul’da Şia-i İmâmiyye câmiasının mümessili, gerçek dost ve mücâhid bilgin, Allah ifâzasını dâimî, ömrünü uzun etsin, Ali Ekber Mehdî-Pur, Allâme Şeyh Hacı Muhammed Rıza’l-Muzaffer’in ‘Akaaidü’l-İmâmiyye’ adlı kitabının türkçeye çevrilmesini, bu işin gerçekten de hem İslâmî birlik, hem İmâmiyye (Ca’feriyye) inançlarının ana kaynaklardan aktarılmış olması bakımından gerekli ve yerinde bir hizmet olacağını fakıyre bildirdiler. Ben de o sırada, ‘Şia-i İmâmiyye’ inançları ve bu mezhebin târihî seyri hakkında ‘Târih Boyunca Şia-i İmâmiyye (Ca’feriyye) ve İslâm Mezhebleri’ adlı kitabımı yeni bitirmiştim. Kitabı kendilerinden aldım, okudum; bu hacmi küçük, fakat muhtevâsı geniş kitabın, gerçekten de yepyeni bir tarzda, nakılle aklı, inançla düşünceyi birleştiren, ‘nev’i şahsına münhasır’ sözüne örnek bir kitap olduğunu gördüm; zevkle, şevkle tercümeyi bitirdim.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (17)
Yesevizade Alparslan Yasa
17.04.2025 - 14:24
Yayınlanma
17.04.2025 - 14:25
Güncelleme
2
Paylaşım
“...Allah, bütün yaratılmışları, Peygamber ve Ehl-i Beyt için yaratmıştır. Eğer onlar olmasaydı, Yüce Allah ne göğü, ne yeryüzünü, ne cenneti, ne cehennemi, ne Âdem’i, ne Havva’yı, ne melekleri, ne de yarattığı şeylerden bir tekini yaratırdı. [...]
“Hz. Peygamber’in, Âdem’den babası Abdullah’a kadar bütün soyu Müslümandır. Ebu Talip bir Müslümandı. Annesi Âmine Bint Vehb de Müslümandı. [...]
“Allah’ın, Nebîsi Muhammed’den sonra yarattıkları üzerindeki delîlleri oniki imamdır... […]
“Ve bizim onlar hakkındaki inancımız şudur: Onlar, Allah’ın kendilerine itaat etmeyi emrettiği Ulû’l-Emr olan kişilerdir. […] Onlar hatâ ve yanlışlardan korunmuşlar (mâsum)’dır. Onlar, Allah’ın kendilerinden kirleri giderdiği ve tertemiz temizlediği kimselerdir. Onların mûcizeleri ve delilleri vardır. Yıldızların gök halkının emniyeti oluşları gibi onlar da yeryüzü insanlarının emniyetidir. Onlar, bu ümmet içinde Nuh’un gemisine benzetilebilir. Ona binen kurtulur ve bağışlanma kapısına (Hıtta) ulaşır. […]
“Ve selâm üzerlerine olsun onlar hakkında şu inancı taşırız: Onları sevmek îmân; onlardan nefret küfürdür. Onların buyruğu Allah’ın emri; yasakları da Allah’ın nehyidir. Onlara itâat Allah’a itâat; onlara itâatsızlık [itâatsizlik] Allah’a karşı gelme; onların dostları Allah’ın dostu (Velî) ve düşmanları da Allah’ın düşmanlarıdır.” (Şeyh Sadûk 1978: 108-109, 131, 109-110)
Fevkalbeşer mahlûklar: “Kâinâttaki bütün zerrelerin kendilerine boyun eğdiği 12 İmâm”!
“İmam’da egemenlik (velâyet ve hükûmet) yetkisi ile birlikte bulunan görevden ayrı olarak mânevî makamlar da vardır. Bu mânevî makamlar, ‘İlâhî Küllî Hilâfet’ makamını ifade eder ve İmamların (A.S.) beyanlarında bâzan bu makamların zikredildiği görülür. Bu, tekvinî (evrensel) bir hilâfet olup bu hilâfet gereğince bütün zerreler Veliyy-i Emr’e boyun eğerler. Mezhebimiz gereğince, bu mânevî makamlara ‘Melek-i Mukarreb’ ve ‘Nebîyy-i Mürsel’ de erişemez. Rivayetlere göre, Resul-i Ekrem (S.A.) ve İmamlar (A.S.), bu âlemden önce, Arş’ın gölgesinde nurlar idiler. Doğmadan önce dîğer insanlardan ayrı idiler ve bu açıdan üstünlükleri vardı. Allah’ın istediği kadar da makamları vardır. [...] İmamların (A.S.) hükûmet (egemenlik) konusunun açılmasından önce, böyle makamları olduğu, mezhebimizin ilkelerindendir.” (Humeynî 1979: 65-66)
Bütün bu iddiâların Kitâb-ı Münzel’de hiçbir izi yoktur; bunların kaynağı birtakım Hadîslerdir; onların uydurma ve bu iddiâların da hurâfeden ibâret olduğu, aklıselîme ayândır…
“Allâh’ın tahtı”nı kimler taşıyor?
“Bizim arş [taht] hakkındaki inancımız şudur: Arş, bütün yaratılmışlar tarafından taşınan veya desteklenen bir şeydir. Başka bir açıklamaya göre arş, ilimdir. […]
“Şimdi, bütün yaratılmışlar tarafından desteklenen arş, herbiri sekizer gözlü, gözleri de dünya kadar geniş olan sekiz melek tarafından taşınır. Meleklerden biri, insan şeklindedir ve o, Allah’dan, Âdem oğlu için (hergün) yiyecek sağlamasını diler. Onlardan biri de bir boğa şeklindedir ve o da, Allah’dan bütün hayvanlar için yiyecek sağlamasını diler. Onlardan biri ise, bir arslan şeklindedir ve o, bütün yırtıcı hayvanlar için Allah’dan yiyecek sağlamasını diler. Onlardan bir diğeri de horoz şeklindedir ve Allah’dan bütün kuşlar için yiyecek sağlamasını diler. Onlar şu anda dört tanedir. Fakat Kıyâmet günü gelince, sayıları sekiz olacaktır.
“İlim anlamındaki arş, öncekilerden dördü, sonrakilerden de dördü tarafından taşınır. Önceki dört, selâm üzerlerine olsun Nuh, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ’dır. Sonrakiler de, Allah’ın salâtı üzerlerine olsun Muhammed, Ali, Hasan ve Hüseyin’dir. Arş ve taşıyıcılarına dair, imamlardan sağlam senetlerle nakledilen şeyler, işte böyledir.” (Şeyh Sadûk 1978: 46-47)
Üstün yaratılışta olan 12 İmâm her şeyi bilir!
“İmâmlar, Şerîati koruyan, onun hükümlerini halk arasında icra eden kişiler bulunduklarından, onların da Peygamberler gibi mâsum olmaları ve ismet husûsunda Peygamberle İmâm arasında bir fark bulunmaması gerektir. [...]
“İmamın, ilâhî hükümlere, ilâhî maârife, bütün bilgilere sâhip olması, Peygamber yâhud kendisinden önceki İmam vâsıtasıyladır. Yepyeni birşey hakkında da, İmam, Allah-ü Teâlâ’nın, ona ihsan ettiği kudsî kuvvetle, ilham yoluyla gereği gibi hükmeder, o şeyi, künhüyle anlar, bilir. Birşeye yönelirse, onu bilmek dilerse, o şey hakkında ancak gerçeği bilir; yanılmaz, şüpheye düşmez; bu husûsta aklî delîllere yâhud belletenlerin belletmesine ihtiyâcı yoktur; bilgisi, ıktizâ edince daha da derinleşir, daha da ziyadeleşir... […]
“İmam, herhangi birşeyi bilmek dilerse, o işin bütün gerçeği, eşyanın tozdan-pasdan arınmış, yapımı güzel bir aynaya, karşısındaki şeyler, nasıl akseder, olduğu gibi görünürse, İmâmın gönlüne de böyle akseder, görünür.
“Bu, Hazret-i Peygamber’in, (sallâllahu aleyhi ve âlihi) ve İmamların hayâtlarında her an görülmektedir. Hiç biri, bir muallime gitmemiş, bir mürebbiden birşey öğrenmemiştir; hattâ okumayı, yazmayı bile tâlim yoluyla elde ettiklerine dair bir rivâyet mevcut değildir. Hiç biri, bir hocadan ders görmemiş, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu hâlde, kendilerine birşey sorulunca, ona derhâl ve en doğru cevabı vermedeler, dillerine, bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için düşünmeleri, yâhud cevabı bir müddet sonraya te’hirleri de vâki’ değildir...» (Rızâ’l-Muzafffer 1978: 51-53)
İnsanlık Âleminin en üstün kadını: Hz. Fâtıma
“Fâtıma, dünyânın, hem önceki, hem de sonraki kadınlarının başıdır. Güçlü ve Ulu Allah, onu kızdırana kızar; onu hoşnut edeni de hoşnut eder. Çünkü Allah, onu ve onu sevenleri ateşten ayırmıştır. O, bu dünyâdan, kendine karşı zulmedenlere ve hakkını alanlara ve babasından kalan mirasından mahrum edenlere kırgın olarak gitti.” (Şeyh Sadûk 1978: 125)
Fatma Hâtun’un Peygamberî İnkılâba ne hizmeti, ne katkısı olmuştur ki “dünyânın, hem önceki, hem de sonraki kadınlarının başı” kabûl edilsin? Üstelik, Şeyh Sadûk’un gelmiş geçmiş ve gelecek milyarlarca kadın hakkında ne bilgisi var da Hz. Fatma’nın hepsinden üstün olduğunu iddia edebiliyor?
Hz. Fatma, dâhi kadın, pâk Ayşe Vâlidemizin, hattâ Hz. Hafsa yâhud Hz. Ümmü Seleme Vâlidelerimizin önüne çıkarılabilir mi? Hz. Peygamber’in can yoldaşı, dâvâ arkadaşı ve ölünciye kadar kendisinin en büyük desteği Hazret-i Hatîce Anamızın yanında kızı Fâtıma’nın lâfı mı olur?
Mezheb taasubundan ve Efsânevî Zihniyetten kaynaklanan uydurma, hurâfî Hadîsler, işte bu kadar aklıselîme zıdd iddiâlara mesned oluyor!
Yahûdilikde “Mesîh”, Şiîlikde “Mehdî”
“(12 İmâmın sonuncusu,) zamânın sâhibi, Rahman’ın yeryüzündeki halîfesi, yeryüzünde var, fakat gözlerden gizli Muhammed B. el-Hasan’dır... […]
“Biz, Allah’ın yeryüzünde, zamanımızda, kulları içindeki halifesinin el-Kaaim (Allah’ın şeriatını ayakta tutan), el-Muntazar (Beklenen), Muhammed b. el-Hasan b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Mûsâ b. Câfer b. Muhammed b. Ali b. el-Huseyn b. Ali b. Ebî Tâlib -selâm üzerlerine olsun- olduğuna inanırız. Ve o, […] Nebî’nin, […] Allah’dan alarak adını ve soyunu bildirdiği kimsedir. Ve o, zulüm ve adaletsizlikle dolmuş bulunan yeryüzünü eşitlik ve adaletle dolduracak olandır... […] O, […] Allah’ın, yeryüzünde ezan okunmıyan bir tek yer kalmayıncaya ve Din, bütünüyle Yüce Allah’ın oluncaya kadar, onun elleriyle yeryüzünün doğuları ve batılarını fethedeceği şahıstır... Ve o, Nebî’nin […] bildirdiği Mehdî’dir. Ve o, İsa B. Meryem indiği zamân, İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı kimsedir... Ve namaz kılan biri, onun arkasında namaz kıldığı zaman, Allah’ın Resûlü (s.a.v.) arkasında namaz kılanlar gibi olur. Çünkü o, onun halifesidir.
“Biz, ondan başka bir kaaim bulunmasının câiz olmadığına inanırız. O, istediği kadar gizlilik (ğaybet) içinde kalabilir; hattâ onun yokluğu (ğaybet), dünyanın ömrü boyunca sürse bile, ondan başka bir kaaim olmayacaktır; çünkü Nebî […] ve […] imamlar, onun adını ve soyunu işaret etmişler; onu tâyin etmiş ve müjdelemişlerdir…” (Şeyh Sadûk 1978: 109, 111-112)
“…İnsanları fesaddan, zulümden kurtaracak bir ıslâh edenin, Mehdî’nin zuhûr edeceğine de îmân etmekteyiz… (O, -babasının vefâtıyla 5 yaşında İmam olan- 12. İmamdır...) […] Bu da Peygamber-i Ekrem’den (S.M.) ve Ehl-i Beytinden gelen Mütevatir Haberlere dayanmaktadır. Doğumu ve gizlenmesi, mütevatir olarak nakil ve rivayet edilmiştir... […] İmam gizli olsa da, Allahü Teâlâ tarafından takdîr edilen günde, elbette zuhûr edecektir ve bu, ilâhî sırlardan bir sırdır... […] [Nitekim,] Kur'ân-ı Kerîm’in bildirdiğine göre, İsa Peygamber (A.M.) de hâlâ sağdır...” (Rızâ’l-Muzaffer 1978: 62-63)
Şiîlerin bu Mehdî akîdesi de, Kur’ân’ın hem Lafzına, hem Rûhuna aykırı olarak, başta Tevrâtî têsîr ve Mezheb taassubu olmak üzere, muhtelif têsîrlerle peydâ olmuş bir hurâfedir. Bu husûsta birbiriyle mütenâkız ve bu meyânda Kur’ânî Rûhu da nakzeden (meselâ ondaki İlim Zihniyeti ve Vicdân Hürriyetiyle teâruz eden) yüzlerce Hadîs uydurulmuştur. Ve elbette Kur’ân-ı Mübîn böyle akıl-iz’ân dışı hurâfelerden kat’iyen münezzehdir! (Bu tesbîtimizle alâkalı şu iki eser, çok kıymetlidir: 1) Doç Dr. Abdullah Aydemir merhûm -Eğridir, 28.10.1938 / İzmir, 27.2.1991-, Tefsîrde İsrâiliyyat -Hicrî 6. Asrın Başına Kadar-, Ankara: Diyanet İşl. Bşk. Yl., 1979, 16x24 cm, 331 s.; 2) Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir -Yozgat, İnceçayır, 1939-, Mevzû Hadîsler; Menşe’i, Tanıma Yolları, Tenkidi, Ankara: Diyanet İşl. Bşk. Yl., 16x24 cm, 215 s.)
1-30
Şiî akâidinin iki mûteber kitabı
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (18)
Yesevizade Alparslan Yasa
19.04.2025 - 15:16
Yayınlanma
19.04.2025 - 15:18
Güncelleme
2
Paylaşım
İnsan, bu hurâfelere nasıl inanılabildiğine hayret ediyor: Beş yaşında bir çocuk Muhammed Ümmetine lider oluyor! Ama hiç meydanda görülmüyor! O, Müslümanları gâibden idâre ediyor! Bunu yapabiliyor, çünkü “bütün zerreleriyle topyekûn kâinat Veliyy-i Emre boyun eğiyor”! (Humeynî’den naklen) Ve bu çocuk her şeyi biliyor; onun kitabında “bilmiyorum” diye bir söz bulunmuyor! (Rızâ’l-Muzaffer’den naklen) Bununla berâber, asırlar boyunca, bu ölümsüz çocuğun dünyânın hiçbir yerinde, hiçbir hâdisede rolü görülmüyor, varlığı hissedilmiyor!
Kur’ân’ı inkâr edercesine uydurulmuş bu hurâfenin esâs kaynağını anlamak için, Şiîlerin Mehdî devri ile Yahûdilerin Mesîh devri hakkındaki tasvîrlerinde yer alan şu müşterek unsurlara dikkat etmek kâfîdir (ki zâten Hadîslerde, çok kerre, Mehdî ile Mesîh birbirine karışıyor ve ölmediği iddiâ edilen Mesîh’in beş yaşından beri asırlardır sağ kalmış Mehdî’ye tâbi olacağı iddiâ ediliyor):
“Âhir Zamânda Peygamber âilesinden Mehdî zuhûr edecekdir... Onun sâyesinde Kureyş kavmi saltanatını Kâfirlerin elinden geri alacaktır... Yeryüzü bollukla dolup taşacak, öyle ki sadaka alacak kimse kalmıyacaktır... Îsâ, yeryüzüne inecek, Mehdî ile birleşecek, Mehdî’nin arkasında namaz kılacak, ikisi beraber Haçı kıracak, domuzları imhâ edecek, bütün Gayr-i Müslimleri yok ederek İslâmdan başka dîn kabûl etmiyeceklerdir... Kılıçlar orağa dönüşecek, her zehirlinin zehri zâil olacak, yeryüzünde o derece emniyet olacak ki arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla mer’alarda berâber dolaşacaklar ve çocuklar yılanla oynayacaklar da birbirlerine zarar vermiyeceklerdir... ilh...” (İbn Kesîr, El-Bidâye Ve’n-Nihâye; Ölüm Ötesi Tarihi, Müt.: -Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi- Mehmet Keskin, İstanbul: Çağrı Yl., 2001, ss. 124 ve 126. Kezâ: İmam-ı Şa’rânî, Temel İslâm kitaplarından: Ölüm-Kıyamet-Âhiret ve Âhirzaman Alâmetleri. Muhtasaru Tezkireti’l-Kurtubî, Müt.: Sabık Müftü Halil Günaydın, İstanbul: Bedir Ye., “Bu kitap bir Bedir yayınıdır. Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine uygundur. Güvenle okuyunuz.”, 1980, ss. 440-441, 496-499, v.s. Allâme ve Muhakkik Eşşerif Muhammed b. Erresûl El-Hüseynî El-Berzencî, Hadîs-i Şeriflerin Işığı Altında Kıyamet Alâmetleri, Müt.: -Ezher Ünversitesi Mezunu- Naim Erdoğan, İstanbul: Pamuk Yl., 1987, 6. baskı, 309 s.)
Kitâb-ı Mukaddes’in İşâya Kitabı’nda ise, “Mesîh” devriyle alâkalı olarak şöyle bir tasvîr var:
“Ve kurt kuzu ile beraber oturacak ve kaplan oğlakla beraber yatacak ve buzağı ile genç arslan ve besili sığır bir arada olacak ve onları küçük bir çocuk güdecek. Ve inekle ayı otlanacak, onların yavruları birlikte yatacak ve arslan sığır gibi saman yiyecek. Ve emzikdeki çocuk kara yılanın deliği üzerinde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğu üzerine koyacak.” (Ahd-i Atik, İşâya: 11/6-8.)
Bu gibi motiflerle beraber, bolluk, dünya hâkimiyeti , katliâm temaları, v.s. de tafsîlâtlı bir şekilde bu İşâya Kitabı’nda yer almaktadır…
Kur’ân’a ilâve: (Vahiy olduğu kabûl edilen) Hadîsler
Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki îtikâdları, bizimkiyle aynıdır:
“İnancımız odur ki Yüce Allah’ın, Nebîsi Muhammed’e indirdiği Kur'ân, iki kapak arasındadır, insanların ellerinde olandır ve bundan fazla değildir. [...] Bizim, Kur'ân’ın, bundan (mevcut hâlinden) fazla olduğunu söylediğimizi ileri süren, bir yalancıdır.” (Şeyh Sadûk 1978: 99)
Lâkin Hadîsleri de (ki esâs Hadîs kitabları, El-Kuleynî’nin derlemesi olan El-Kâfî’dir) Vahiy kabûl ediyor ve böylece Kur’ân’a bir Kitâb daha zammediyorlar. Bu Hadîslerin kısm-ı âzamı uydurma ve tamâmı meşkûk olduğu için, zihinler bunlarla bulanıyor, Kur’ân, bunlarla tefsîr ve têvîl edilerek mânâsı îtibâriyle fecî şekilde tahrîf ediliyor, tanınmaz hâle geliyor…
Üstelik, Şiî îtikâdına göre, 12 İmâmın sözleri (veyâ onların sözleri olduğu iddiâ edilen rivâyetler) de bir nevi Vahiy kabûl ediliyor, onlara da Âyet gibi îtibâr ediliyor:
“Şu ânda Kur'ân’da bulunmıyan öyle çok Vahiy inmiştir ki eğer onlar Kur'ân’da toplansaydı, Kur'ân’ın Âyetlerinin toplam sayısı 17 bin olurdu. (Birçok hadîsi misâl olarak zikrettikden sonra:) Bunlara benzer haberler pek çoktur. Onların hepsi de Vahiydir; fakat Kur'ân değildir. Eğer Kur'ân olsalardı, mutlaka onun içinde olurdu, dışında değil. […]
“Onların [12 İmâmın] buyruğu Allah’ın emri, yasakları da Allah’ın nehyidir…” (Şeyh Sadûk 1978: 100-101, 110)
Hâlbuki bizimle müştereken kabûl ettikleri şu küllî kâideye riâyet etseler, Kur’ân’la teâruz ettikleri apâşikâr olan o binlerce Hadîsi bir kalemde safdışı bırakır, “12 İmâm”, “Mehdî”, v.s. hakkındaki bütün o sakîm iddiâları terkederlerdi:
“Allah’ın Kitabı ile uyuşmıyan her Hadîs, hükümsüzdür. Ve şayet bunlara bilginlerimizin kitaplarında rastlanırsa, bunlar uydurmadır.” (Şeyh Sadûk 1978: 19)
Ashâbı tekfîr
14 asırdır süregelen bir safsata:
“Biz ‘velâyet’e inanıyoruz ve inanıyoruz ki Peygamber-i Ekrem’in Halîfe tayin etmesi gerekirdi; tayin etmişdir de. [...] Halîfe tayin etmese, Risâlet vazifesini tamamlamış olmazdı. [...]
“...Yüce Allah, vahiy yolu ile, Resul-i Ekrem’i derhâl ve orada, çölün ortasında [yani Şiî kaynaklı Hadîslere göre, Vedâ Haccı dönüşü, Gadiru Humm’da, binlerce Sahabîye hitâben] Hilâfet konusunu tebliğ etmeye memur etti. O da, Hazret-i Emîrülmü’minîn’i Hilâfete tayin etti. [...]
“...Eğer o rütbe ve makam düşkünleri, dünyâya kul olanlar, nefsinin hevâsına uyan kişiler Hazret-i Emîr’in hükûmetinin kurulmasını önlemese idiler, [...] bütün dünyâ halkı, İslâmın ve İslâm Devletinin ne olduğunu anlardı... Hazret-i Emîr’in bir-iki yıllık yönetimi, iyi bir örnek ve ibret dersi olmuştur. Bu birkaç yıl içinde halk İslâmın ne olduğunu, ülke yönetimi siyâsetinin, İslâmın hedef ve programlarının ne olduğunu gördüler. [...]
“İslâma ve Müslümanlara erişen en büyük kötülük, Ebu Talib Oğlu Ali’nin (A.S.) iktidarının ve yönetimi ele almasının engellenmesidir...” (Humeynî 1979: 23-24, 53, 192-193) (Kezâ Rızâ’l-Muzaffer 1978: 57-58)
Yânî Şiî İhtilâlinin Liderine nazaran da, gûyâ, Yüce Allâh, gönderdiği Kitâb’ın bütün teblîğini inkâr edercesine, Elçisine, amcasının oğlu ve dâmâdı Ali’yi kendi yerine halîfe tâyin etmesini vahyetmiş, Allâh’ın Elçisi de, bu ilâhî hükmü hemen Ashâbına tebliğ etmiş, ne ki bu “rütbe ve makam düşkünleri, dünyâya kul olanlar, nefsinin hevâsına uyan kişiler” Allah’ın emrini tanımamışlar; Ebû Tâlib oğlu Ali’nin İmâmetini tanıyan bir avuc “Ehl-i Beyt”in dışında, bütün Ashâb, Vahyi inkâr ederek Küfre sapmış!
Bu akıl-iz’ân dışı iddiâ karşısında sormak îcâb ediyor: Bize Kitâbullâh’ı, onca ihtimâmla, (hâşâ) bu “münkirler gürûhu” mu ulaştırdı? İnanmadıkları Kitâb’ın üzerine mi bu kadar titreyip Onun tek harfinin bile değişmesine müsâade etmediler? Ve o Kitâb’ın bize örnek Mü’minler olarak gösterdiği Ashâb, bu “münkirler” midir?
Hiç şüphesiz, İslâm Âlemindeki Irkçılık sapması, Şiîlikde en had seviyeye ulaşmıştır. Bu cereyânda, Peygamber, daha doğrusu Ali sülâlesi, tamâmen efsâneleştirilip tabulaştırılmıştır. Bunu yapabilmek için de yine Kitâbullâh bir tarafa bırakılıp ona taban tabana zıd Hadîslere, bin bir têsîr altında uydurulan rivâyetlere mürâcaat edilmiş, sonra Kitâbullâh’ın mânâsı da bu uydurma haberlere göre têvîl, tahrîf edilmiştir. (Burada zikrettiğimiz üç Şiî kitabında, mezheb taassubuyle, Âyetlerin nasıl zâhirî, âşikâr mânâlarından saptırılıp dâvâlarına âlet edildiğine dâir birçok misâl mevcûddur…)
Hâlbuki Hz. Peygamber’in oğlu yoktu ki sülâlesi, hânedânı olsun? Olsa da ne fark ederdi? Peygamber’in Riyâseti, siyâsî liderliği dahi ancak kadın-erkek Müslümanların, hattâ Müşrik / Kitâbî Gayr-i Müslimlerin gönüllü “bîat”ıyle mümkün olmamış mıydı? Öyleyse nasıl olur da Allah-ü Zülcelâl, Ali İbn-i Ebû Tâlib’i ve onun soyunu Müslümanların başına ebedî Reîs, İmâm tayin etmiş olabilir? Böyle birşey olsaydı, insanın yaratılış hikmeti olan Kur'ânî imtihan felsefesinin, dolayısıyle insan olmanın, Kitâb’daki “İşleri onlarla istişâre ederek yürüt!” emrinin, “Üstünlük takvâ iledir!” mîyârının ne kıymeti kalırdı? Kitâb, baştan sona kendine hâkim olan Rûhu tekzîb etmiş olmaz mıydı? Bu vazıyette Allâh’ın Kitâbı olarak kabûl edilebilir miydi?
Üstelik, târihî bir vâkıa olarak, bir Ebû Bekir’in, bir Ömer’in dev şahsıyetleri gözler önündeyken hiç Ali onların önüne çıkarılabilir mi? Hele ki onun sonraki zürriyeti!
Hakîkaten ne sakîm iddiâlar! Taassub, aklı ve vicdânı kör ediyor!
Şiî olmıyanları tekfîr
“İmâmetin, usûl-i dînden olup îmânın ona inanmakla tamamlanacağına itikaad etmekteyiz.” (Rızâ’l-Muzaffer 1978: 50) [Yânî imâmet, îtikâdî bir mes’eledir; Şiîliğin kabûl ettiği şekilde imâm tâyînine, 12 İmâma inanmıyan Mü’min olamaz…]
“Peygamberleri göndermek nasıl bir lûtuf ise, peygamberden sonra, onun yerine imâmı nasbetmek de lûtufdur ve vücûb-i zâtî ile Allahü Teâlâ’ya vâcibdir; bu bakımdan İmâmet, ancak Allahü Teâlâ’dan nass ile, yâhud o İmâmdan önceki İmâmın, onun İmâmetini beyaniyle tahakkuk eder; insanların seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar, dilediklerini İmâm olarak tâyin yâhud dilediklerini azl hakkına da sâhip değillerdir. [...]
“Aynı zamanda asırlardan bir asrın, halkın kendisine itâati farz edilmiş bir imâmsız geçmesi de mümkün değildir. İnsanlar, onu kabûl etseler de, etmeseler de, ona yardımda bulunsalar da, bulunmasalar da, ona mûtî olsalar da, olmasalar da, her asırda, her zamân, Allah tarafından nasbedilmiş bir İmâm mevcuttur.” (Rızâ’l-Muzaffer 1978: 50-51)
“Dünyevî ve dînî işlerimizde, Resûlullah’ın (S.M.) Ehlibeytine (A.M.) mürâcaat etmemiz gereklidir… [Buna dâir bir Hadîs naklettikden sonra:] Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki Kur’ân-ı Kerîm ile Ehlibeyti ayıran, hidâyete erişmez. Ehlibeyt ‘Kurtuluş gemisi’dir ve Ehlibeyt’ten ayrılan, helâkden kurtulamaz.” (Rızâ’l-Muzaffer 1978: 54-55)
“…Nebî şöyle söylemiştir: ‘Benden sonra Ali’nin (a.s.) imam olduğunu inkâr eden, benim peygamberliğimi inkâr eder; ve benim peygamberliğimi inkâr eden de Allah’ın Rab oluşunu inkâr etmiş olur.’ ” (Şeyh Sadûk 1978: 123)
“…(12 İmâmın) günahsızlıklarını (ismet) inkâr eden bir kimse, onları tanımamaktadır. Onları tanımayan (câhil) kimse ise, bir kâfirdir.” (Şeyh Sadûk 1978: 113)
Cumhûrî Hükûmeti red
“Milletimizin istediği, İslâmî Cumhuriyet’tir. Yalnızca ‘Cumhurî yönetim’, yoksa ‘demokratik cumhuriyet’ değil. ‘Demokratik İslâm Cumhuriyeti’ de değil. Sadece İslâmî Cumhuriyet! Benim sizden dileğim, uyanık olmanızdır. Aziz şehitlerimizin kanını heder etmeyiniz. ‘Demokratik’ terimini kullanmayınız. ‘Bir Batı kalıbına uymazsa?’ diye korkmayınız. Biz Batı kalıplarını istemiyoruz.” (Humeynî 1979: 218)
İnsan Haklarına müstenid Demokrasi ile Cumhûrî Nizâm veyâ Cumhûriyet aynı şeydir. Kendi têsîs ettiği rejim ise, Mollaların, yânî ruhbân sınıfının üstünlüğüne dayanan ve İnsan Haklarının özünü reddeden Teokrasiden ibârettir. Komünistlerin “Halk Demokrasisi” ne kadar “Demokrasi” ise, Mollaların rejimi de o kadar “Cumhûriyet”tir!
“Velâyet-i Fakîh” veyâ Teokrasi (Mollacratie)
Humeynî’nin burada bahis mevzûu ettiğimiz kitabının ilk isminin “Velâyet-i Fakîh” olduğunu (Hatemî’den naklen) belirtmiştik. “Velâyet-i fakîh”, yânî fakîhin veyâ fakîhlerin, dîğer tâbirle, mollaların hâkimiyeti…
Humeynî’ye nazaran, 12. İmâmın gaybet devrinde, memleketin “Kayıb İmâm”a vekâleten idâre edilmesi lâzımdır ve bu hak, salâhiyet, vazîfe fakîhlere, daha doğrusu baş fakîhe, “veliyy-i emr”e, “rehber”e âiddir. Şiî İhtilâlinin başı kendisi olduğuna göre, bu hak ve vazîfe de tabiî olarak ona düşüyordu…
Nitekim öyle de oldu: İhtilâl sonrası Îrân’ında tam bir Totaliter Şef hüviyetiyle hüküm sürdü. Baş yardımcıları da, bütün bir molla teşkîlâtı ve İhtilâl sonrası têsîs edilen İnkılâb Muhâfızları idi…
Aşağıdaki pasajlarda, sonradan Esâsiye hükmü hâline getirilen “velâyet-i fakîh” fikrini îzâh ediyor:
“İmam A.S.’ın gaybeti döneminde olduğumuz bugün de, islâmî yönetim kurallarının yerinde kalması ve sürdürülmesi gerekir… (s. 60) [...]
“Resul-i Ekrem’in ve İmamların hâiz oldukları velâyet (yâni egemenlik, ülkeyi yönetme yetkisi), ‘gaybet’ten sonra da ‘adil fakîh’de bulunur. (s. 62) [Bu, ‘Velâyet-i Fakîh = Fakîhin hâkimiyeti’dir.] [...]
“Fakîhler bu göreve Allah tarafından mensupdurlar [tâyîn edilmişlerdir]. (s. 65) [...]
“Resûl-i Ekrem’in Devlet Başkanlığı makamında ona hâlef olması gerekenler, Âdil Fakîhlerdir. (s. 71) [...]
“Fakîhler, kanunları icra etmede, orduya komutanlık etmede, cem'iyeti yönetmede, ülkeyi savunmada, adlî ve kazaî (yargısal) işlerde Peygamber’in emînidirler. ‘El-fukahâ-ü ümenâ-ir-Rüsûl’, yâni Peygamberlerin uhdesinde olan her işi, âdil fakîhler de yerine getirmekle ödevli ve görevlidirler. (s. 87) [...]
“Yönetici Kanun’u bilmiyorsa, hükûmete lâyık değildir. Başkasını ‘taklîd’ ederse, Devletin gücü eksilmiş, itibarı azalmış olur. Taklid etmez de bildiği gibi yaparsa, İslâm Kanunu’nun icracısı ve toplumun yöneticisi olması mümkün değildir. ‘El-Fukahâ, hükkâmün ales-selâtîn [Fakîhler, sultanların hâkimleridir]’, müsellem bir kuraldır. Sultanlar İslâma riayet ediyorlarsa, fukahâya (fıkıh bilginlerine) uymalı, kanun ve hükümleri onlardan sormalı ve icra etmelidirler. Demek oluyor ki gerçek yöneticiler (hâkimler), bu fakîhler olmaktadır. Şu hâlde gerçekten ve resmen de fakîhlerin hâkim olmaları gerekir; kanunu bilmemeleri dolayısı ile fakîhlere uymak mecburiyetinde olan kişiler değil. (s. 59) [...]
“Âdil Fakîhler, halkı müslüman olan ülkelerde kamu gücünü ellerinde tutmadıkları, velâyetleri [= hâkimiyetleri] sağlanmadığı içindir ki İslâm çözülmüş, hükümleri terkedilmiştir.” (Humeynî 1979: 60, 62-63, 71, 87, 65, 59, 91)
Humeynî’nin “Velâyet-i Fakîh” hakkındaki fikirleri, 24 Ekim 1979’da kabûl edilen Îrân Esâsiyesi’yle resmî statü kazanmıştır. Bu Esâsiye’nin 5. ve 110. Maddelerine göre, iktidâr, “Veliyy-i Emr” veyâ “Rehber”in elinde temerküz etmiştir:
“Madde 5 - Hz. Veliyy-i Asr’ın [Kayıb İmâm’ın] yokluğu zamanında (Allahü Teâlâ O’nu âcilen göndersin) İran İslâm Cumhuriyetinde, Veliyy-i Emr olma ve ümmete İmâmlık (Liderlik) vazifesi; halkın ekseriyetinin kendisini Rehber bildikleri ve kabul ettikleri, âdil, takvâ sâhibi, devrini iyi bilen, cesur, idâreci ve tedbirli bir fakîhin uhdesindedir. İlh… […]
“Madde 110 – Rehberlik (Makamının) vazife ve salâhiyetleri:
1- Anayasayı Koruma Şûrâsı fakîhlerini tayin etmek.
2- Devletin en yüksek yargı makamına tayin yapmak.
3- Aşağıdaki tertib üzere, Silâhlı Kuvvetler Başkomutanlığı yapmak:
a – Genel Kurmay Başkanını atamak ve görevinden almak.
b – ‘İslâm İnkılâbı Muhâfızları Ordusu’nun Başkomutanını tayin ve azletmek.
c – Aşağıdaki yedi üyeden oluşan Millî Müdâfaa Yüksek Şûrâsını teşkil etmek:
- Reisicumhur
- Başbakan
- Müdâfa Vekili
- Genel Kurmay Başkanı
- İslâm İnkılâbı Muhâfızları Ordusu Başkomutanı
- Rehberin tayin edeceği iki müşavir.
d – Millî Müdâfaa Yüksek Şûrâsının teklifi (inhâsı) ile, Üç Kuvvetin Yüksek Komutanlarını tayin etmek.
h – Millî Müdâfaa Yüksek Şûrâsının teklifi ile, harb, sulh ve umumî seferberlik ilân etmek.
4 – Halk tarafından seçildikten sonra, Reisicumhurluk mazbatasını imzalamak. Reisicumhurluğa istekli olanların, bu kanunda zikredilen şartları hâiz olmaları yönünden, salâhiyetlerini seçimlerden önce, Anayasayı Koruma Şûrâsının teyid etmesi, ilk dönemde Rehberliğin onayından geçmesi gerekir.
5- Kanunî görevlerini kötüye kullandığı Devlet Yüce Dîvânı (Dîvân-ı Âlî-yi Kişver) tarafından hükme bağlandıktan veya Millî Şûrâ Meclisince onun siyâsî kifâyetsizliğine karar verildikten sonra, ülke menfaatlerini göz önünde bulundurarak, Reisicumhuru azletmek.
8 – Devlet Yüce Dîvânı’nın teklifinden sonra, İslâmî ölçüler çerçevesinde, mahkûmların cezâlarını affetmek veyâ hafifletmek.” (İran İslâm Cumhuriyeti Anayasası, Müt.: Dr. Ömer Okumuş, İstanbul: Kayıhan Yl., 1980, 85 s., ss. 21 ve 56-57)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (19)
Yesevizade Alparslan Yasa
20.04.2025 - 16:42
Yayınlanma
20.04.2025 - 16:44
Güncelleme
1
Paylaşım
İsyân ve ihtilâl rûhu
Şiîlik, başlangıcından beri, sînesinde müdhiş bir isyân ve ihtilâl rûhu barındırıyor ve onu dâimâ canlı tutuyor…
Humeynî’den ik̆tibâs ettiğimiz aşağıdaki pasajlarda, husûsen Sünnîlerin idâresi altındaki Devlet ve Hükûmetlerin gayrimeşrû görüldüğüne dikkat edilmelidir. Dikkat edilecek ikinci husûs, Sünnî resmî makâmlarının boykot edilmesinin, tabiî olarak, adâlet mekanizması, zâbıta kuvveti ve muhtelif cemâat uzuvlarıyle paralel bir Şiî yapılanmasını intâc ettiğidir. Zâten nihâî hedef, topyekûn iktidârın zaptedilerek bir Şiî Hükûmetinin têsîsidir…
1-33
Totaliter, fanatik nefret ideolojisinin çehresi… Humeynî ve -Şiî ihtilâlinin rehberi olan- kitabı…
***
“Hazret-i İmam (İmam-ı Sadık A.S.), (‘Sultanlara, yönetici güçlere ve kaazîlere başvurabilir miyiz?’ sorusuna) cevabında, gayrimeşru yönetimlerin icraî ve kazaî güçlerine başvurulmasını yasaklamaktadır. İslâm Milleti’nin, Sultanlar, diktatörler ve onların hizmetkârları olan kaazîlere, sâbit bir hakları bulunsa ve onu elde etmek için harekete geçmiş olsalar bile, başvurmamaları gerektiği emredilmektedir. Müslüman, oğlunu öldürmüş, evini yağmalamış olsalar bile, zorba hâkimlere (diktatörlere) yargılama için başvurmaz. Yine alacaklı olsa ve yaşayan bir tanığı bulunsa bile, zalimlere bağımlı ve uşak olan kaazîlere başvurmamalıdır. Onlara bu gibi konularda başvurursa, ‘Tâğut’a, yani meşru olmayan güçlere yüz döndürmüş olur ve bu meşru olmayan güç ve örgütler aracılığı ile açık hakkını elde etmiş olsa dahi, [Câfer-i Sâdık’tan yapılan] rivâyet gereğince, haram yoldan elde etmiş olur ve onda tasarruf etmeye hakkı yoktur. […]
“İslâm’ın siyasî hükmü budur. Bu hüküm, müslümanların gayrimeşru güçlere ve onların diktikleri kaazîlere başvurmaktan kaçınmalarına sebep olur, tâ ki bu gibi İslâm’a aykırı diktatörlüklerin düzenleri bozulsun ve bu ayrıntılı, halk için bol zahmetden başka bir şey sağlamayan adalet teşkilâtı kalksın, hidâyet İmamları’na (A.S.) ve onlar tarafından hükûmet ve yargılama hakkına sahip kılınmış kişilere doğru yönelen yol açılsın. Asıl maksad, sultanların ve onların hizmetkârı olan kaazîlerin (hâkimlerin, kadıların) başvurma makamı (işlerin merci’i, merci’-i umûr) olmalarını ve halkın onların peşinden gitmelerini önlemektir.” (Humeynî 1979: 110-111)
“Biz, İslâmî hükûmet (devlet) teşkili için ciddî bir gayret göstermekle ödevliyiz. Bu yolda bizim yapacağımız ilk şey tebliğatdır. (Yayın ve propagandadır.) […]
“Şimdi sizin ne ülkeniz var, ne de ordunuz var. Fakat elinizde tebligat yapma imkânı vardır ve düşman bütün tebligat (propaganda) araçlarını elinizden alamamıştır. Şüphesiz ibadet meselelerini de öğretmeniz, hatırlatmanız gerekir. Ancak, İslâm’ın siyasî, iktisadî ve hukukî meselelerinin önemli yeri unutulmamalıdır. Ödevimiz, şimdiden gerçek ve âdil temellere dayanan bir İslâm devletinin temellerini atmak için çalışmak, propaganda yapmak, tebligat yapmak ve talimat vermek, aynı düşüncede insanlar bulmak, bir düşünce ve tebligat dalgası doğurmaktır ki bir içtimaî akım meydana gelsin ve zamanla, uyanık, bilinçli, ödev duygusu olan ve dindar yığınlar, İslâmî harekete kalkışsınlar ve İslâmî yönetimi kursunlar.” (Humeynî 1979: 154-155)
“İslâm vatanındaki ‘Tâğut’ hâkimiyetini, yani gayrimeşru siyasî güçleri yıkmak, hepimizin ödevidir. Zalim, zorba ve halka karşı devlet kuruluşları, yerlerini gerçek kamu hizmetleri kuruluşlarına bırakmalı ve İslâmî kurallara göre yönetilmeli, tedrîcen İslâmî yönetim (hükûmet-i İslâmî) kurulup yerleşmelidir. Yüce Allah Kur’an-ı Kerîm’de’Tagut’a, gayrimeşru siyasî güçlere itaati yasaklamıştır. Halkı, sultanlar aleyhine kıyama çağırmış, Musa (A.S.) nın sultanlar aleyhine kıyam ödevini belirtmiştir. Zalimlerle ve dinde tasarruf edenlerle mübarezenin (savaşmanın) teşvik edildiği çok rivayet vardır. İmamlar (A.S.) ve Onları takib eden Şi’a, her zaman zâlim yönetimler ve bâtıl siyasî güçler ile savaşmışlardır. Bu husus, onların hayatının incelenmesinden açıkça anlaşılır. Çoğu zaman zorba ve zâlim yöneticilerin baskısı altında, takıyye ve endişe ile yaşamışlardır. Şüphesiz bu endişe ve korku, kendileri açısından değil, din için idi. Rivayetlerin incelenmesi, bu hususu ortaya koyar. Zorba ve zâlim yöneticiler de daima İmamlar’dan (A.S.) korkmakta idiler. İmamalar’a (A.S.) fırsat verilince kıyam edeceklerini biliyorlardı, bu kıyamın sonucunda işret ve şehvet içindeki hayatlarının kendilerine haram edileceğini biliyorlardı.” (Humeynî 1979: 185-186)
Takıyye siyâseti
“Sâdık-ı âl-i Muhammed’in, (aleyhi ve aleyhimüsselâm), ‘Takıyye benim dînimdir ve babalarımın dînidir’ ve ‘Takıyyesi olmayanın dîni de yoktur’ buyurdukları gerçek olarak rivayet edilmiştir.
“ ‘Veky’ kökünden gelen ‘Takıyye’nin anlamı, bir toplumdan, yâhud birinden, çeşitli suretlerle korunmak, mensûb olduğu zümreyi, o zümrenin mâlını, inancını zarardan emîn etmektir.
“Bu, kendilerinden ve kendilerine uyanlardan zararı uzaklaştırmak, canlarını korumak, müslümanların düzenini ve birliklerini sağlamak için Ehlibeytin şiârıdır.
“Her insan, cânına, yâhud mâline, yâhud da yakınlarına bir zarar geleceğini anlayınca, tabiî olarak bu zararı giderebilmek için inancını gizlemek zorundadır; Ehlibeyt İmamları ve onlara uyanlar da, hemen her an, düşmanlarının çeşitli saldırılarına karşı bu zarûreti duymuşlar, inançlarını, ibâdetlerini gizlemişler, bu yüzden de öbür insanlardan, başka mezheb ehlinden ziyâde ‘Takıyye’ ile ün kazanmışlardır.” (Rızâ’l-Muzaffer 1978: 67)
“Her ne ise, İslâmî ilimleri geliştirme İslâmî hükümleri yayma ödevi, âdil fakîhlere düşmektedir ki İslâm’ın gerçek hükümlerini gerçek olmayandan ve İmamlar’dan (A.S.) takıyye dolayısı ile sâdır olan rivâyetlerden ayırabilsinler. Çünkü, biliyoruz ki imamlarımız bazen gerçek hükmü söyleyemedikleri, zâlim ve zorba hâkimlerin baskısına maruz kaldıkları çevre şartları içinde, şiddetli bir takıyye ve korku ile yaşadıkları oluyordu. Elbette onların korkuları din içindi, kendileri için değildi. Bazı konularda da takıyyeye başvurulmasa idi, zâlimler mezhebin kökünü kurutmaya girişirlerdi.” (Humeynî 1979: 76)
Şiîliği, Hz. Peygamber kurmuş!
“Şi’a Mezhebi de sıfırdan başladı. Peygamber-i Ekrem (S.A.) bu mezhebin esasını beyan buyurduğu gün istihza ile karşılandı. Halkı toplayıp ‘Şöyle davranan, şu şartları gerçekleştiren benim vezirimdir’ dediğinde, Hazret-i Emir [Ali] (A.S.) den başka kimse yerinden kalkmadı. O da bu sırada bülûğ yaşına henüz varmamış olmasına rağmen bütün dünyadan daha büyük bir mâneviyat sahibi bulunan bir çocuk idi.” (Humeynî 1979: 167)
Şiîler Cennetlik, dîğerleri Cehennemlik!
Şiî “velâyet akîdesi”nin îzâhı:
“Sırat üzerindeki geçitlerden birinin adı El-Velâyet’tir. Bütün yaratılmışlar bu geçitte durdurulur ve Mü’minlerin Emîri ve ondan sonra gelen İmamlara bağlılıkları (velâyet) hakkında sorguya çekilirler. Kim uygun bir cevap verirse, Sırat’ı geçmesine izin verilir; ama kim uygun bir cevap veremezse, orada kalır ve Cehenneme atılır. [...]
“Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Hz. Peygamber, Ali’ye (a.s.) şöyle söylemiştir: ‘Ey Ali! Kıyâmet Günü geldiğinde, sen ve Cebrâil ile beraber Sırât’ın üzerinde oturacağım. Senin velâyetine bir delîl getirmeyen kimsenin, Sırât’ın üzerinden geçmesine izin verilmeyecektir.’ [...]
“…(Âhirette) özellikle Nebî’nin (s.a.s.) ve İmâmların (a.s.) şîasına (taraftarlarına) günahları sorulmıyacaktır.” (Şeyh Sadûk 1978: 82, 80, 85)
Demek ki bu Şiî akîdesine nazaran, 12 İmâm hurâfesine inanmıyan, hayâtını ne kadar sâlih amellerle geçirmiş olursa olsun, Cehenneme atılacak, bilakis, sırf bu akîdeyi benimsiyen birisi de, ne kadar korkunc günâhlar işlemiş olursa olsun, ona günâhlarından suâl olmıyacak ve dosdoğru Cennete sokulacakmış! Kitâbullâh böyle mi buyuruyor?
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (20)
Yesevizade Alparslan Yasa
21.04.2025 - 12:36
Yayınlanma
21.04.2025 - 12:37
Güncelleme
1
Paylaşım
Totaliter, Fanatik Zihniyetin tezâhürü: “Bize îtirâz eden herkes kâfir, herkes düşman, herkes cehennemlikdir”!
“Ebû Abdullah Ca’fer’üs-Sâdık (A.M.) buyurmuşlardır ki:
“Biz, bütün emirlerimize uymadıkça, bize tam bir irâde ile bağlanmadıkça hiç kimseyi mü’min saymayız…” (Rızâ’l-Muzaffer 1978: 91)
“Onlar (İmamlar) mâsumdur, her türlü lekeden temizlenmişlerdir. İster küçük, ister büyük olsunlar, hiç günah işlemezler. Kendilerine emrettiği hususlarda Allah’a karşı gelmezler ve emrolunanı işlerler. Onların halleri ile ilgili bir hususta günahsızlıklarını (ismet) inkâr eden bir kimse, onları tanımamaktadır. Onları tanımıyan (câhil) kimse ise, bir Kâfirdir. (s. 113) […]
“Ve Allah’ın salât ve selâmı ona olsun Nebî şöyle söylemiştir: ‘Benden sonra Ali’nin (a.s.) imam olduğunu inkâr eden, benim peygamberliğimi inkâr eder; ve benim peygamberliğimi inkâr eden de Allah’ın Rab oluşunu inkâr etmiş olur’ (s. 123) […]
“İnancımıza göre, Mü’minlerin Emîri’ni (a.s.) kabul eden; fakat ondan sonra gelen imamlardan (a.s.) birini [bile] inkâr eden kimse, bütün peygamberleri kabul eden, fakat Nebîmiz Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini inkâr eden biri gibidir. […]
“…Nebî şöyle buyurdu: ‘Benden sonra İmamlar onikidir. Onların ilki, selâm üzerine olsun Mü’minlerin Emîri Ali b. Ebî Tâlib, sonuncuları da selâm üzerine olsun el-Mehdî’ul-Kaaim’dir. Onlara itâat bana itâat, onlara isyân bana isyândır; ve onlardan birini inkâr eden, beni inkâr etmiş olur.’
“Ve (İmâm Câfer) es-Sâdık (a.s.) düşmanlarımızın ve bize karşı haksızlık edenlerin (zâlimler) küfründen şüpheye düşen kimsenin kendisi [de] kâfirdir, demiştir. (s. 124)
“…Mâsum imamların kaatilleri hakkındaki inancımız şudur: Onlar kâfirdirler, müşriktirler ve cehennemin en aşağı basamağında temelli kalacaklardır.
“Ve bu anlattığımız şeylerin dışındaki şeylere inananın, bize göre, Allah’ın dîni ile ilgisi yoktur.” (s. 126)
“Ve bizim, bize dîn işlerinden bir tekinde bile karşı çıkan kimse hakkındaki görüşümüz, bize bütün dîn işlerinde karşı çıkan hakkındaki inancımız gibidir.” (s. 130) (Şeyh Sadûk 1978: 113, 123, 124, 126, 130)
Şimdi, ibretle düşünmek îcâb ediyor: Bu zihniyetteki ferd ve topluluklarla sulh içinde bir arada yaşanabilir mi? Çatışma er-gec kaçınılmaz değil midir?
Totaliter Zihniyetlilerle çatışma kaçınılmazdır
Demek ki Farklılık Hakkımız da (le droit à la différence) Cumhûrî Nizâmla mahdûddur. Başkalarının farklılığına saygı göstermeyi reddedecek kadar farklı olma iddiâsı, sulh içinde bir arada yaşama gâyesi noktanizarından peşînen merdûddur. Bu çeşid kişi ve topluluklarla ister istemez dâimî bir mücâdele, bir çekişme, bir çatışma hâli yaşanacaktır.
Bu bakımdan, siyasî iktidârda, dîğer tâbirle hükûmette de sâdece cumhûrî umdelere uyanlara hak tanınır, bunun dışına çıkanlar ise Cumhûrî Devletin meşrû kuvvetleri tarafından dâimâ zapturapt altında tutulmak gerekir. Bu husûsta kâfî derecede müteyakkız olunmazsa, cem’iyet göz göre göre felâkete sürüklenir.
Binâenaleyh, bir cem’iyetin tahammül (tolere) edebileceği âzamî farklılığın sınırı Cumhûrî Nizâmdır.
Bu sûretle cumhûrî vasat sağlanabildiği takdîrde, ilimlerin, iktisâdî hayâtın, kültürün (ki hepsinde hürriyetin rolü birinci derecededir) sür’atle gelişmesi için en mühim şart yerine getirilmiş olur. Beşeriyetin ulaşmış olduğu şu ilim ve irfân çağında, dîğer tâbirle Tecrübî İlme ve onun üzerinde yükselen Felsefî Tefekküre dayanan medeniyet çağında, cumhûrî bir cem’iyet olmayı başaramamış bir milletin İnsanlığın ilerleme yarışında ön saflara geçmesi muhâldir.
Dîğer taraftan, -İngiliz feylesofu Bertrand Rusell’ın, 1950’de têlîf ettiği İnsanlığın Geleceği isimli kitabında pek güzel müdâfaa ettiği gibi- bütün dünyâ ortak bir cumhûrî hükûmete kavuşmadığı müddetce, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da, dünyâda savaşların, çatışmaların önüne geçmek mümkün olamıyacaktır! (Dikkat buyurulsun: Siyonizmin, Masonluğun, Amerika’nın, Avrupa’nın veyâ bir başka kuvvetin tahakkümü altında bir dünyâ nizâmından bahsetmiyoruz; istediğimiz, bütün milletlerin müsâvî şartlarda katılacağı, konfederal yapıda, sahîhan cumhûrî bir Dünyâ Hükûmetidir.)
Filhak̆îka, günümüzde, savaş teknolojisinin imhâ kudretinin neredeyse sınırsız raddeye geldiği ve ekolojik tahrîbin de bütün dünyâyı sardığı âşikâr bir vâkıa iken, İnsanlığın selâmeti için, bütün dünyâya konfederal yapıda bir Cumhûrî Nizâmın hâkim olmasından başka çıkar yol var mıdır?
(Ankara, Temmuz - Aralık 1997; muaddel metin: Bolu, Ankara, Aralık – Mart 2025)
3. Alt Fasıl:
Totaliter Rejim / Totaliter Şahısperestlik
Çok def’a “Diktatörlük” ile “Totaliter Rejim” birbirine karıştırılıyor. Onun için evvelâ birkaç cümleyle Diktatörlüğün ne olduğuna işâret edip müteâk̆iben tafsîlâtıyle Totaliter Rejimi îzâh edeceğiz. Bunu da, bilhâssa Lenin, Stalin ve Mao’ya tapınış üzerinde durarak yapacağız. Bu misâller üzerinde teemmül edildiği zamân, onların Kemalist Rejimle muvâzîlikleri kolaylıkla farkedilecek ve bir asırdır Memleketimizde Mustafa Kemâl’in tapınış mevzûu hâline getirilmesinin de totaliter rejimlerin bir vasfımümeyyizi olduğu anlaşılacaktır. Kezâ, bütün totaliter rejimlere, binâenaleyh Kemalizme de zıdd olan İslâmla bağdaşmazlıkları da…
Diktatörlük
Diktatörlük, bir liderin ve onu destekliyen menfâatdaş bir zümrenin halkın hükümrânlık hakkını hiçe sayarak siyâsî iktidârı zaptetmesi ve halka tahakküm etmesidir. Halkın murâkabe edemediği bu tipte bir iktidâr mekanizmasından çeşid çeşid zulümler doğar. Bununla berâber, diktatoryal iktidâr sâhibleri, umûmiyetle, halkın kültürüne, inanclarına riâyetkâr davranır, onlara kendi dünyâ görüşlerini dayatmazlar. Hükmetme hırsı ve büyük menfâatler devşirmek onlara kâfî gelir.
Totaliter Rejim
Diktatörlüğün daha gâsıb ve zâlim hâli, Totalitarizmdir. Zîrâ o, diktatoryal iktidâr mekanizmasına ilâveten, halka muayyen bir dünyâ görüşü dayatarak ve herkesi tek tornadan çıkmış gibi yoğurmıya çalışarak hak gasbında had dereceye ulaşır. İktidârı topyekûndur ve Devletin de, cem’iyetin de bütün imkânlarını herkese o tek ideolojiyi benimsetmek için seferber eder. Buna mecbûrdur, çünki mevcûdiyetinin idâmesi o biricik Resmî İdeolojiyi geniş kitlelere benimsetmesiyle kâbildir. Bilhâssa bu vechesiyle, insan haysiyetine taban tabana zıddır; insanı insan yapan en büyük haslet, Fikir ve Vicdân Hürriyeti sıfırlanmış, dîğer İnsan Hak ve Hürriyetleri de, Rejimin menfâatleriyle tahdîd edilmiştir: Hiçbir Hak ve Hürriyetin têmînâtı yoktur; Rejimin menfâatinin, hattâ mevki sâhiblerinin şahsî-zümrevî menfâatlerinin lüzûmlu kıldığı her ahvâl ve şerâitte, -Hayât Hakkı dâhil- bütün Hak ve Hürriyetler gasbedilebilir…
Totaliter Zihniyetin temelinde, aslında, -İlmî Zihniyete zıdd olan- İskolastik Zihniyet vardır. Zîrâ, İskolastik Zihniyetin esâsı, muayyen bir otoritenin Hakîkat kıstası olarak kabûl edilip ona tâbi olunmasıdır. Bu otorite, bir şahıs (bir lider, bir âlim, Papa, v.s.), bir müessese (Kilise, bir siyâsî fırka, bir tarîkat, v.s.) veyâ bir medeniyet âlemi (Avrupa Medeniyeti) olabilir… Totaliter siyâsî rejimlerde en büyük otorite, liderdir, şeftir; ikinci derecede, siyâsî fırka gelir. Siyâsî fırka da, şef de Devletle aynîleşmiştir ve topyekûn iktidârı temsîl ederler. Onlar, aynı zamânda, dogmatik bir ideolojinin bayrakdârlarıdır ve bu ideoloji de, Büyük Şef ve Fırkası nasıl yorumluyorsa öyledir. Başka bir yorum ortaya atarak Büyük Şeften farklı düşünmiye cür’et eden, derhâl reddedilir ve tecrîd edilmek, hapsedilmek, îdâm edilmek gibi muhtelif şekillerde cezâlandırılır…
1-34
(Milliyet, 29.4.1976, s. 6 ve Milliyet, 8.5.1976, s. 6)
Totaliter sistemin “beşerî imâlât”ı da, tabîatiyle, fanatik bir insan tipidir. “Fanatik”, demek ki İlmî Zihniyete ve İlim Ahlâkına düşman, Hakîkat arayışına yabancı, müsâmahasız, merhameti zaaf ve ideolojik kılıfla milyonları imhâ etmeyi meşrû addedecek kadar insan sevgisinden mahrûm bir mahlûk… Gâye vâsıtaları mübâh kılar (la fin justifie les moyens) zihniyetinin temsîlcisi tipik bir makyavelist… İnandığı tek “fazîlet”, totaliter iktidârın têsîsi ve yaşatılması önündeki her mânii bertaraf etmekdir…
“(Kamboçya’da) Komünistlerin ülkeyi ele geçirmesinden sonra nüfusun 12’de birini oluşturan 600 bin kişi politik intikam, hastalık ve açlık yüzünden can verdi… Teğmen ve yukarı rütbedeki subayların çoğu öldürüldü. Öldürme olaylarında mermi israfını önlemek için çok defa sopa, süngü veya naylon torbalar kullanıldı… Başkent Pnom Pen’in nüfusu 2 milyondan 20 bine düştü… Halk yiyecek sıkıntısı çekiyor…”
26 Eylûl 1979 târihli (Pâris’de münteşir) Le Figaro gazetesinde (p. 3), gazetenin Cenevre Muhâbiri Laurent Mossu’nün haberine nazaran: “Kızıl-Haç teşkîlâtı Reîsi, Kamboçya halkının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu beyân etmiştir. (Le président de la Croix-Rouge: la population du Cambodge risque de disparaître.)” Yaptıkları bütün mürâcaatlara rağmen, Kızıl Kmer Hükûmeti, Kızıl-Haç’ın sivil halka yardımına müsâade etmemektedir… “Bâzı tahmînlere göre, Kamboçyalılar, beş sene kadar evvel 4,5 milyonluk bir nüfûs teşkîl ediyorlardı. Hâlbuki şimdi, bu nüfûstan sâdece 2,5 milyon kaldığı zannediliyor. (Selon certaines estimations, les Cambodgiens étaient, voici cinq ans, 4,5 millions. Aujourd’hui, ils ne seraient plus que 2,5 millions.)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (21)
Yesevizade Alparslan Yasa
22.04.2025 - 13:26
Yayınlanma
22.04.2025 - 13:28
Güncelleme
1
Paylaşım
Böyle bir sistemin “beşerî imâlât”ı da, tabîatiyle, fanatik bir insan tipidir. “Fanatik”, demek ki İlmî Zihniyete ve İlim Ahlâkına düşman, Hakîkat arayışına yabancı, müsâmahasız, merhameti zaaf ve ideolojik kılıfla milyonları imhâ etmeyi meşrû addedecek kadar insan sevgisinden mahrûm bir mahlûk… Gâye vâsıtayı mübâh kılar (la fin justifie les moyens) zihniyetinin temsîlcisi tipik bir makyavelist… İnandığı tek “fazîlet”, totaliter iktidârın têsîsi ve yaşatılması önündeki her mânii bertaraf etmekdir… Böyle fanatik bir sâlikle tartışılamaz, fikir teâtî edilemez, sulh içinde bir arada yaşanamaz…
Kezâ, alabildiğine merkezî bir siyâsî iktidâr mekanizması… İktidâr, bütün Sistemi temsîl eden tek bir şahısta temerküz etmiştir. Bu Totaliter veyâ Mutlak Şef, her şeydir, Sistemin hayât kaynağıdır; yapılan her iş netîcede ona ircâ edilir; irâdesi mutlaktır; bir nevi bir “yeryüzü ilâhı”dır. Mâmâfih, bu zâhirî görüntünün ötesinde, etrâfında, onu yaşatan ve onun sâyesinde kendileri de yaşıyabilen insanlar vardır. Bunlar, nüfûz ve menfâatlenme derecelerine göre muhtelif halkalar teşkîl ederler. Totaliter Şef, o halkalara, o halkalar da Totaliter Şefe muhtâcdırlar. Binâenaleyh, Totaliter Şef, etrâfındaki halkaların irâdesini ve menfâatlerini gözetmek zorundadır…
Totaliter “laik dîn”
Mutlak Şefi ve onun şahsında temsîl edilen ideoloji ve –Devletle aynîleşmiş- siyâsî fırkayı biteviye yüceltme ihtiyâcı, her totaliter ideolojiye bir “laik (dünyevî) dîn” hüviyeti kazandırır. Bu dînin “Mâbûd”u, Sistemin kendinde tecessüd ettiği Mutlak Şeftir. Mutlak Şef, muhtelif şekillerde tapınış mevzûudur. Tantanalı resmî merâsim ve nümâyişler de âyin vazîfesi görür.
Şahısperest sâliklerine rağmen, gün gelir, “Ebedî Şef” de ölür, lâkin öldüğü kabûl edilmez; mumyalanır, muazzam bir Panteona konulur, kendisine ubûdiyet orada sürer… Yer gök her taraf heykelleri, büstleri, resimleriyle doldurulur, her gün, her fırsatta “vecîzeleri” tekrâr edilir, fikirleri, umdeleri rehber edinilir, izinden gitmekle iftihâr edilir, Panteonunda açılan defterde, bütün sâlikleri, icrââtlarının hesâbını verir, sadâkat yemînleri eder, icrâât programlarını “Ebedî Şef”in tasvîbine arzeder, böylece hakîkatte öldüğü hâlde sâliklerinin zihninde bir türlü ölemiyen bu “yeryüzü ilâhı”, Panteonundan memleketi idâre etmiye devâm eder…
Lenin’e tapınış
Türkiye’de, 1970’li senelerde, Siyonist âlet-fikriyâtı Komünizm, Mütehakkim Zümrenin himâye ve teşvîkiyle, yükselişe geçmiş, milyonları peşinden sürüklemiye başlamış, her şehirde, silâhlı mücâdeleyle “kurtarılmış bölgeler” teşkîl ederek halkı kendi emellerine hizmet ettirmiye başlamış, çıkardığı kanlı çatışmalarla bütün Memlekete dehşet salmış, binlerce insanın ölmesine, on binlerce insanın yaralanmasına, sakat kalmasına, milyonlarca insanın acı çekmesine sebeb olmuş, bu anarşi vasatında Memleket iktisâdı da allak bullak olmuş, halkın geniş bir kesimi işsizliğe, sefâlete mahkûm olmuştu… Her 1 Mayıs, Türkiye’de bir kâbûstu: O gün halkın büyük bir kısmı evlerine kapanıyor, sokağa çıkmıya cesâret edemiyordu… (2 Mayıs 1980 târihli Hürriyet’in manşeti: “Boş 1 Mayıs… Büyük şehirlerde, sokağa çıkma yasağı olmadığı halde halk evlerine kapandı…” Bir sene sonra, Cunta iktidârını tâkîben, Tercüman’ın manşeti: “1 Mayıs artık ‘kâbus’ değil…”) 1 Mayıs nümâyişlerinde, bir vecd hâlinde, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Enver Hoca, Dr. Şefik Hüsnü gibi Komünist totaliter şeflerin posterleri taşınıyor, onların fikirleri sloganlaştırılıp haykırılıyor, herkes onlara tâbi olmıya zorlanıyordu…
Komünistlerin başlıca tapınış mevzûlarından biri olan Lenin hakkında, üç farklı Komünist hizbinin neşriyâtından iktibâs ettiğimiz aşağıdaki birkaç nümûne, bu Fanatiklerin, büyük bir kibirle, Yüce Yaradan’a tapınmayı reddedip hemcinslerine tapınacak kadar kendilerini nasıl alçalttıklarına dâir ibretâmîz misâllerdir…
1) Sovyetci (Moskovacı) Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin (TSİP) nâşiriefkârı Kitle; Haftalık Sosyalist Gazete’nin 26 Ocak 1976 târihli 93. sayısından:
“Bundan 52 yıl önce 21 Ocak 1924’te, dünya işçi sınıfı, en büyük öğretmenlerinden birini, Lenin’i kaybetti. ‘İnsanlığın tarih öncesinden’ kurtuluşunun ilk büyük adımı olan Büyük Oktobr Devrimi’nin baş mimarı Lenin, milyonlarca ve milyonlarca emekçinin yüreğinde, bilincinde yaşıyor. İnsanlığın kurtuluşunun timsali ve yol göstericisi olarak yaşıyor.
“Kapitalizmin emperyalist aşamasının Marksizmini kuran, sadece bu açıdan bile tarihe yeni bir sayfa açan O’nun 50 küsur yıllık bir hayata böylesine yüce teorik ve pratik zenginliği sığdırabilmesinin temelini, tarihte ender raslanan bir önder oluşu açıklar.” (s. 6)
1-35
(Kitle; Haftalık Sosyalist Gazete, 26.1.1976, sayı 93, kapak ve 7. sayfa)
S. 7’deki resim altı yazısı: “Her gün on binlerce kişi, İnsanlığın kurtuluşunun bayrağı Lenin’i görmek için Kızılmeydan’da sıraya giriyor…” Kapakta, S. Yesenin’den: “Kimse cüret edip demesin ki / Lenin yok. / Ölümü yıkmadı bizi. / Eskisinden daha da çetin ve kararlı, / Bütünleyeceğiz eserini… eserimizi.”
***
“İnsanların Lenin’e karşı sonsuz bir sevgileri vardır. Bir önder, bir öğretmen, bir kristal kadar saf ahlâk sahibi bir adam; olağanüstü tevazu ve sadelik, bitmez tükenmez bir devrimci enerji, katı ilkeler sahibi bir adam; sömürenlere karşı amansız olan, ama çalışan halka sonsuz bir sevgi duyan bir adamdı Lenin.
“Lenin’in adı, büyük davası ve öğretileri çağlar boyunca yaşayacaktır.
“Lenin’in davası yenilmez!” (s. 10)
2) Kurtuluş isimli hizbin nâşiriefkârı Kurtuluş; Sosyalist Dergi’nin 25 Ocak 1978 târihli “haftalık paralı eki”ndeki makâlenin başlığı, “Lenin Ölmedi”dir… Sayfanın başında, üç Komünist tedhîşçinin, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya’nın elle yapılmış resimleri ve bunların yanında, iri harflerle “Devrimci geçmişimiz sınıf mücadelemize ışık tutuyor” sloganı yer alıyor. Dört sütûn işgâl eden makâlede, Lenin ebedî bir lider olarak takdîm ediliyor:
“Şanlı Ekim Devriminin parlak önderi, örgütleyicisi ve büyük stratejistini kaybedeli 54 yıl oldu. Dünya proletarya hareketi ve ulusal kurtuluş savaşçıları, Lenin’in aydınlattığı yoldan onun bıraktığı mirasa hakkınca sahip çıkabilmek, Leninist birliği, Partinin demir disiplinini, işçi köylü ittifakını, yorulmaksızın sosyalizmi inşa etmek ve devriminin nihai zaferine sapmaz bir şekilde ilerlemek amacı ile, her zamankinden daha kararlı bir şekilde mücadeleye devam ettiler. Leninsiz geçen 54 yıl bütün sapmalara ve duraklamalara rağmen son tahlilde onun anısına layıktır. Öldüğünde dünyanın 1/6’[s]ı kurtulmuştu. Bugün 1/3’ü burjuva gericiliğinden, emperyalizmin baskısından kurtulmuş, nihai hedefe doğru kıvançla ilerlemektedir. […]
“O, sadece Rus devriminin mimarı değil bütün ülkelerin proleterlerinin ve tüm ezilen halklarının önderi, yol göstericisidir. O, çağımızın en büyük teorisyenlerinden ve eylemcilerinden biridir.
“Ölümünün 54. Yıldönümünde amacımız anısına layık olabilmektir. Onun şanlı mirasına sımsıkı sarılmak ve onun bıraktığı bayrağı yükseltmek görevimizdir.
“Ölümünün 54’üncü yılında V. İ. Lenin yaşıyor…”
3) Halkın Yolu; Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halkları, Birleşin! isimli Maocu mecmûanın 19 Nisan 1977 târihli 10. sayısından (s. 16):
“Lenin’in 107. doğum yılını kutluyoruz.
“Mücadelesi ve eserleri, çağlar boyu ezilenlerin yolunu aydınlatacaktır!
“Dünya proletaryasının ve ezilen halkların yüce önderi Lenin, 107 yıl önce doğmuştu. Onun eserleri, çağlar boyu, tüm ezilenlerin kurtuluş yolunu aydınlatacak olan birer meş’aledir. Onun hayatı, Marksizme ve işçi sınıfına sarsılmaz bir bağlılığın, işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluşuna yılmaz bir inancın eşi bulunmaz bir örneğidir. Lenin’in 107. doğum yılını kutladığımız bugünlerde, Lenin’in yolunu kararlılıkla izleyen Stalin’in Lenin’in 50. doğum yılında yazdığı yazıyı yayınlıyoruz.
2-20
(Kurtuluş; Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halklar Birleşin, 25.4.1978, sayı 17, s. 1)
1970’li senelerde, Siyonist âlet-fikriyâtı Komünizm, Mütehakkim Zümrenin himâyesi altında, milyonlarca insanımızı ifsâd etmişti… Meydanlarda, Hahamzâde ve İlümine Mason Marx’ın, Yahûdi ve Farmason Lenin’in, Sabataî Dr. Şefik Hüsnü’nün, v.s. devâsa portreleri taşınıyordu… Her 1 Mayıs, halkımız için bir kâbûstu: O gün, halk, dehşet içinde evlerine kapanıyor ve âciz veyâ işbirlikci hükûmetler meydanları Kızıl tedhîşçilere terk ediyordu… Memleketimiz, o anarşi vasatında, binlerce vatandaşını ve kalkınma yarışında senelerini kaybetti…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (22)
Yesevizade Alparslan Yasa
24.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
23.04.2025 - 19:42
Güncelleme
3
Paylaşım
“Lenin’in eserlerini okuyalım! Onun öğretileri mücadelemize ışık tutsun! Lenin’in hayatını öğrenelim! Onun hayatı tüm devrimcilere örnek olsun!” (Halkın Yolu, 19.4.1977, sayı 10, s. 16)
Ve Komünist Totaliter İdeolojinin azgın militanlarının halkımıza senelerce süren bir kâbûs yaşattığı o devirden ibretâmîz bir haber (nice emsâli arasından sâdece bir tânesi):
“Militanlar TARİŞ’i mahvetti… İşgalci militanlar tanesi 10 bin lira olan iğlerden 75 bin tanesini sökerek mızrak haline getirdi… İşgalci militanlar 40 ton işlenmiş iplik, 120 ton yarı mamûl iplik ile 300 balya pamuğu kullanılamaz hale getirdi… TARİŞ Çiğli İplik Tesislerini onarmak için 1,5 milyar liradan fazla para ile 6 aylık zamana ihtiyaç var… Fabrikada külliyetli miktarda silah, cephane ele geçirildi… Günlerce Türk güvenlik kuvvetlerine kurşun yağdıranlar, üretim araçlarını tahrip etmek bir yana, polis öldürmekten de çekinmediler…” (Tercüman, 22.2.1980, s. 1)
Stalin’e tapınış
Rusya’daki Komünist Rejimin Stalin’in şahsında temsîl edildiği devirde, bütün memleket onun portreleri, büstleri, heykelleriyle doluydu ve gece-gündüz o zikrediliyordu. Her vesîleyle ona, onun fikirlerine, sözlerine atıfta bulunmak, onun her emrine itâat etmek, onu biteviye övmek, tebcîl etmek mukaddes bir vatandaşlık ve komünistlik vazîfesi addediliyordu. Sovyetler Birliği Komünist Fırkası’nın resmî nâşiriefkârı olan Pravda’nın 28 Ağustos 1936 târihli nüshasında neşredilen şu şiir, Komünist şahısperestlik hakkında bir fikir verebilir:
“Ey büyük Stalin! / Ey halkların reîsi! / Sen ki insana hayât verirsin, / Sen ki toprağı yeşertirsin, / Sen ki asırlara can katarsın, / Sen ki baharı çiçeklendirirsin, / Sen ki çalgının tellerini titretirsin, / Sen benim baharımın ihtişâmısın! / Sen, milyonlarca kalbde ışıldıyan güneşsin!” (Fransızcası: “Ô grand Staline / Ô chef des peuples / Toi qui fais naître l’homme / Toi qui fécondes la terre / Toi qui rajeunis les siècles / Toi qui fais fleurir le printemps / Toi qui fais vibrer les cordes musicales / Toi splendeur de mon printemps / Soleil reflété par des milliers de cœurs.”) (https://www.webpedago.com/media/file/K16b3k7D/article-pravda.pdf; 16.11.2024)
Bu cephesiyle Komünizm hakkında esâslı bir tahlîli, C. N. Parkinson’a medyûnuz.
Cyril Northcote Parkinson (Durham, Barnard Castle, 30.7.1909 – Canterbury, 9.3.1993), îtibârlı bir İngiliz siyâsiyâtçı ve târihçisidir. İngilizce ilk baskısı 1958’de neşredilen The Evolution of Political Thought (Siyâsî Düşüncenin Seyri) ünvânlı iki cildlik eseri hâssaten rağbet görmüştür. Bizim de istifâde ettiğimiz Fransızca tercümesi, Louis Evrard’ın eseridir ve 1964’te piyasaya çıkmıştır. Eserin en alâka çekici Fasıllarından biri, Müellifin, kitabın birinci cildinde, Komünizmin Rusya’da bir dîn hüviyeti kazanmış olduğunu ve Komünist şahısperestliğini anlattığı “La théocratie du communisme (Komünizm Teokrasisi)” başlıklı Fasıldır. Buradan en fazla ibretâmîz bulduğumuz aşağıdaki pasajları tercüme ediyor ve mühim bir vesîka kıymetini hâiz olması hasebiyle, Fransızcasıyla berâber takdîm ediyoruz.
“Şâyed Teokrasinin ayırd edici vasıfları bir müessis, bir esâtîr, bir Mukaddes Kitâb, bir ruhbân zümresi, bir hac mahalli, bir Engizisyon ise, bu takdîrde Komünizm de günümüzün dînlerinden biri addedilmelidir. Tabiî, ilâhsız dîn olamıyacağı gibi bir îtirâzda bulunulabilir ve îtirâz, bu mevzûu ayrı bir Fasılda ele alacak kadar yerindedir. Lâkin o, Komünizmi dînler listesinden çıkaracak kadar ciddî bir sebeb teşkîl etmez. Nitekim, Budizmin müessisi, tilmîzlerinin anlıyabildiği kadarıyle, hiçbir İlâha inanmıyordu. O, George Bernard Shaw’un hürmet ettiği ‘Hayâtî Kuvvet’e oldukça mümâsil bir îzâh tarzıyle mutmâin olmuş görünüyor. Yine de têsîs ettiği dîn, mezhebleri, sapkın kolları ve farklı metin tefsîrleriyle dîğer dînler gibi bir dîn olmaktan hâlî kalmadı. Dîğer taraftan, Bouddha, bir İlâha inanmaktan müstağnî kaldığı için, tilmîzleri, bizzât onun ilâhî öze sâhib olduğuna kâil oldular. Binâenaleyh Lenin’in de Komünizmin İlâhı olmaması için bir sebeb bulunmuyor. Târihte bir Ateistin ilâhlaştırıldığı görülmemiş şey değildir. (Si les traits distinctifs de la théocratie sont un fondateur, une mythologie, un Livre sacré, un clergé, un lieu de pèlerinage, une Inquisition, alors le communisme doit être mis au nombre des religions de ce monde. On objectera sans doute que pour faire une religion, il faut un dieu; et l’objection est assez fondée pour que ce sujet soit traité dans un chapitre à part; mais elle n’offre aucune raison sérieuse de rayer le communisme de la liste des religions. À ce que ses disciples purent comprendre, le fondateur du bouddhisme ne croyait en aucun dieu; il paraît s’être satisfait d’une explication assez semblable à la Force vitale révérée par George Bernard Shaw. Il n’en fonda pas moins une religion, avec sectes, hérésies, et critique textuelle; et comme il avait omis de croire en un dieu, c’est en lui que ses disciples placèrent l’essence divine. Il n’y a donc pas de raison de croire que Lénine ne sera pas le dieu du communisme. On a déjà vu un athée divinisé.) (pp. 337-338) […]
“Bolşevik İhtilâli patlak verdiği zamân, Bolşevik Fırkası, ancak 30 bin kadar âzâya sâhibdi. Şu var ki bunlar seçme, Komünist fikirleriyle meşbû, zorluklarla imtihân edilmiş ve îtimâda şâyân kimselerdi. Hiç şüphe yok ki Lenin, aşırı soldaki hayâlperestleri saf dışı bırakarak, Komünizmi, başka hiçbir îmânla uzlaşamaz bir dîn hâline getirdi. Fırka’ya mensûbiyet, katı inanclı olmayı, itâatkârlığı, zor bir hayâta, sıkı çalışmaya, acılara katlanmayı ve tehlikeleri göze almayı peşînen kabûl etmek mânâsına geliyordu. (Quand la révolution éclata, le Parti comptait à peine 30 000 membres, mais tous triés, endoctrinés, éprouvés et dignes de confiance. Nul doute que Lénine, en excluant les vagues idéalistes de gauche, fit du communisme une religion, incompatible avec toute autre foi. Dès le début, l’adhésion au parti supposait une othodoxie rigide, une obéissance implicite, une vie austère et la volonté de supporter le labeur acharné, la souffrance et le danger.) (pp. 360-361) […]
“Lenin’in ölümünü hatırlıyalım: (Qu’on se souvienne de la mort de Lénine:)
‘Naaşı, Kızıl Meydan’da, Kremlin’in duvarlarının yakınında, koyu kırmızı renkli granit bir Anıtkabre konuldu. O esnâda, yedi yüz elli bin kişi, bir teşhîr yatağı üzerine konulmuş naaşını görebilmek için, sıfırın altında 30 dereceye ulaşan bir kutub soğuğu altında, beş sâat, sırada bekledi. (…Ses restes furent déposés dans un mausolée de granit rouge sombre, sur la place Rouge, près des murs du Kremlin. Sept cent cinquante mille personnes demeurèrent alignées, pendant cinq heures, sous un froid arctique de moins 30 degrés, attendant leur tour de passer dans le hall où l’on pouvait voir ses restes sur un lit de parade.)’ (Laidler, op. cit., p. 393.)
“Rus idârecileri, halklarının an’anevî olarak mutlak hükümdârlara gösterdiği hürmeti istismâr etmekden hâlî kalmıyorlardı. Netîce olarak, sırası gelince, Stalin de bir ilâh oldu. (Les dirigeants russes ne manquaient pas d’exploiter la révérence que leur peuple réserve traditionnellement aux autocrates. Il s’ensuivit que Staline devint un dieu à son tour.)
‘Lenin’in, bilhâssa ölümünden sonra, halk tarafından, bir azîz veyâ peygamber mertebesine yükseltildiği görüldü. O, artık, loş türbesinde uyuyan mübârek bir zât gibi, neredeyse Kilisenin azîzleri makâmındaydı. Her yönüyle kendisine tapan işçi, köylü milyonlarca sâlik, her gün onun önünde resm-i geçid yapıyordu. Lenin’in Külliyâtı, tefsîri mümkün, fakat cerhedilmesi yasak bir Kitâb-ı Mukaddes mâhiyeti kazandı ve ölümünü müteâkib, yerinin doldurulamıyacağı husûsunda mutâbık kalındı. Ne var ki yüz altmış milyon insan, herhangi yeni bir şahsıyete ihtirâm göstermek ihtiyâcı içindeydi. Hâl böyle olunca, Cunta içinde, Stalin’in proletaryanın, Bolşevik Fırkası’nın ve Sovyet Devleti’nin Ulu Şefi îlân edilmesinde zımnen mutâbakata varıldı. Akabinde, bütün memlekete onun on binlerce nüsha hâlinde çoğaltılmış büst ve portresi dağıtıldı. Şimdi bunlar, Lenin ve Marx’ınkilerle yan yana görülüyor. (…On vit Lénine, surtout après sa mort, élevé par le peuple au rang de saint ou de prophète, virtuellement canonisé, figure dormante dans le sombre mausolée… adoré à tous égards par les millions de dévots, ouvriers et paysans, qui défilaient chaque jour devant lui. Les œuvres de Lénine devinrent les ‘Écritures saintes’, que l’on peut interpréter, mais qu’il est interdit de réfuter. Après la mort de Lénine, on s’accorda à dire que sa place ne pourrait jamais être remplie. Or, cent soixante millions d’âmes avaient besoin de révérer quelque personnalité nouvelle. Par une entente tacite au sein de la junte, Staline se trouva ‘bombardé’ leader suprême du prolétariat, du Parti et de l’État. En conséquence, on distribua son buste et son portrait à des dizaines de milliers d’exemplaires, et on les voit à présent côte à côte avec ceux de Lénine et de Marx.)’ (Sidney et Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilization, 2 vol., Londres, 1937, vol. I, p. 438.)
“Mülhid Stalin, Tiflis İlâhiyât Mektebi’nde, müstakbel bir İlâha lâzım olacak terbiyeyi almıştı. O, İlâhı Marx, Îsâ’sı Lenin olan bir Teslîsin üçüncü şahsından ne bekleneceğini biliyordu. Ondan, evvel emirde, hakkâniyet îcâbı, kendinden daha büyük olan dîğer iki İlâhı tebcîl etmesi bekleniyordu. (L’athée Staline avait reçu l’éducation voulue pour un futur dieu au Séminaire de Théologie de Tiflis. Il savait ce qu’on pouvait attendre de la troisième personne d’une Trinité dont le dieu était Marx, et le Christ, Lénine. Tout d’abord, on lui demandait de révérer, comme il était juste, ses aînés les deux autres dieux.)
“Lenin’in ölümünü tâkîb eden Sovyet Kongresi’nde, Stalin, Bolşevik İhtilâli nâmına kudsî vazîfelerinin ne olduğunu şu sözlerle dile getirmişti: ‘Lenin Yoldaş, aramızdan ayrılırken, bize, Proletarya Diktatörlüğünü muhâfaza ve tahkîm vazîfesini mîrâs bırakmıştır. Lenin Yoldaş! Sana yemîn ediyoruz ki senden devraldığımız bu vazîfeyi îfâ etmek için bütün kuvvetimizle seferber olacağız!’ (Au congrès des Soviets qui suivit la mort de Lénine, Staline prononça son vœu sacré au nom de la Révolution: ‘En nous quittant, le camarade Lénine nous a légué le devoir de préserver et de renforcer la dictature du prolétariat. Nous te jurons, camarade Lenine, de ne point épargner nos énergies dans l’exécution de ce tien commandement.’) (Paul Blanshard, Communism, Democracy and Catholic Power, Londres, 1952, p. 70.)
Totaliter rejimlerin “Mâbûd”ları: Stalin, Mao, Mustafa Kemâl…
***
“Bütün dînlerden nefret eden Lenin, ‘kültür ve ilerlemenin binlerce senelik bu düşmanını’ tahkîr ve mahkûm etmişti. Hâlbuki Stalin, mezkûr konuşmasında, Lenin’in ismini, cemâatle yapılan bir duâ havasında anıyor, ona, sanki hâlâ hayâttaymış gibi hitâb ediyordu… Mâmâfih, onun ölmüş Lenin hakkında söylediği şeyler, hayâttaki Stalin’i yüceltme bâbında sarfedilen sözlerin yanında bir hiç kalırdı! Stalin hakkındaki bu kabîl sözlerin dozu giderek artacak ve onun yetmişinci doğum senesi olan 1949’da en yüksek seviyesine ulaşacaktır. (Lénine avait ridiculisé et détesté toute religion, dénoncé ‘cet ennemi millénaire de la culture et du progrès’. Voilà que Staline invoquait son nom dans une manière de prière publique, s’adressant au disparu comme s’il était encore en vie. Pourtant, rien de ce qu’il disait sur Lénine mort ne pouvait approcher ce qu’on allait dire de Staline vivant, dans un crescendo d’adulations qui devait atteindre au fortissimo en 1949, date de son soixante-dixième anniversaire.) […]
“İlâhlaştırma esâslı bir reklam kampanyasıyle başlıyor. (La déification commence par une bonne publicité.)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (23)
Yesevizade Alparslan Yasa
26.04.2025 - 12:26
Yayınlanma
26.04.2025 - 12:28
Güncelleme
1
Paylaşım
‘Stalin’i bir kahraman olarak resmeden aynı portreler, hem Moskova, hem Prag, hem Pekin’de teşhîr edilmekteydi. Her tarafta, Rehber’in sûreti coşkun tâzîm, tebcîl, tezâhürât mevzûu oluyordu. Edgar Snow, Moskova’da münteşir dört sayfalık bir gazetenin tek nüshasında 57 def’a Stalin isminin zikredildiğini tesbît etmişti; üstelik, bu, kağıd sıkıntısı çekilen İkinci Cihân Harbi zamânındaki bir gazeteydi. Kağıd sıkıntısının kalmadığı 1950 senesinde ise, Pravda’nın bir nüshasının sâdece ilk sayfasında, Stalin’in ismi, 91 def’a, şu sıfatlarla zikrediliyordu: 35 def’a Jozef Visariyonoviç Stalin, 33 def’a Stalin Yoldaş, 10 def’a Büyük Rehber, 7 def’a Pek Azîz Stalin, 6 def’a Büyük Stalin… Stalin’in ilâhlaştırılması hakkında bu küçük araştırmayı yapan Yugoslav gazetesi, ayrıca, Stalin’in sık sık şu sıfatlarla da zikredildiğini naklediyordu: Beşeriyetin Büyük Rehberi Stalin, Bütün Emekcilerin Büyük Reîsi, Zaferlerimizin Başkahramanı, Sulh Dâvâsının Sâdık Muhâribi… (Les mêmes portraits héroïques de Staline étaient exposés à Moscou, à Prague, à Pékin. Partout on glorifiait, ou exaltait l’image du Guide. Edgar Snow relevait 57 fois le nom de Staline dans un numéro d’un quotidien moscovite de quatre pages, et c’était aux jours de la Deuxième Guerre mondiale où le papier manquait le plus. En 1950, l’abondance étant revenue, un numéro de la Pravda offrait, rien qu’à la une, 91 mentions de Staline, à savoir: Joseph Vissarionovitch Staline, 35 fois; le Camarade Staline, 33 fois; le Grand Guide, 10 fois; le Cher et Bien-Aimé Staline, 7 fois; le Grand Staline, 6 fois. Le journal yougoslave qui se livrait à cette petite enquête sur la déification rapportait également qu’on appelait couramment Staline le Grand Guide de l’Humanité, le Grand Chef de tous les Travailleurs; le Protagoniste de nos Victoires; le Fidèle Combattant de la Cause Pacifique.)’ (Blanshard, op. cit., p. 71)
“Stalin’in 1929’daki ellinci doğum günü, onun, (kendilerinden 10. Fasıl’da bahsettiğimiz) eski Asya krallarının fevkalâde sıfatlarına benzer sıfatlarla zikredilmesine vesîle teşkîl etmişti. Meselâ: Bütün Zamânların ve Bütün Milletlerin En Büyük Askerî Şefi, Sosyalizmin İnşâsına Dâir Nazariyenin Ortaya Konulmasında Lenin’in Tâkîbcisi, Halklar Arasındaki Sulh ve Kardeşlik Uğrunda Mücâdelenin Nazariyeci ve Rehberi, Zamânımızın Askerî Dehâsı, Dünyâ Halklarının Edebiyâtındaki Akis, Dünyâ Proletaryasının Mürebbîsi ve Mevhibeli Şefi, Dünyâ İlminin Başı, SSCB’de Tabîatin İstihâlesinin Nazariyeci ve Başlatıcısı, Halkın Saâdet Kaynağı, Göz Kamaştıran Mütefekkir ve Âlim… (Le cinquantième anniversaire de Staline, en 1929, lui valut une série d’épithètes comparables à celles dont on encensait les rois asiatiques (voir plus haut, chapitre X). Citons par exemple: le plus grand Chef Militaire de tous les temps et de toutes les nations; le Continuateur de Lénine dans la Création de la Théorie de la Construction du Socialisme; Théoricien et Guide dans la Lutte pour la Paix et la Fraternité entre les Peuples; le Génie Militaire de notre Temps; Reflété dans la littérature des Peuples du Monde; Éducateur et Chef Inspiré du Prolétariat Mondial; Coryphée de la Science Mondiale; Théoricien et Initiateur de la Transformation de la Nature en U.R.S.S.; Bonheur du Peuple; Brillant Penseur et Savant.)
“Şunlar da Stalin’i tebcîl eden metinlerden Paul Blanshard tarafından derlenmiş pek mânîdâr birkaç nümûne (aynı mêhaz, ss. 71-74) (Voici quelques références à Staline, recueillies par P. Blanshard. -Ibid, p. 71/74.- Elles sont chargées de signification):
‘Baba! İnsana bundan daha yakın ve azîz gelen başka bir isim var mı? (Père! Que peut-il y avoir de plus proche et de plus cher que ce nom?)
‘Stalin’in her şeyi ihâta eden dehâsının kudreti, muhtelif şekillerde tezâhür eder. Zekâsından fışkıran şuâların Sovyet halkının yaratıcı faâliyetlerini aydınlatmadığı, meydana getirdiği eserlerde ona yeni bir zirveyi işâret etmediği hiçbir sâha yoktur. (Multiforme est le pouvoir du génie de Staline, qui embrasse tout. Il n’est pas un seul domaine où les rayons de son intelligence n’aient illuminé les efforts créateurs du peuple soviétique, où ils n’aient indiqué la voie d’un nouveau sommet de réalisations.)
‘Hayâtımızdaki yeni, ileriye götürücü, güzel, heyecân verici her hamle, güneşe yönelir gibi Stalin’e yöneliyor. Stalin, halkımıza ilhâm kaynağı oluyor, onu kanadlandırıyor. Stalin’in sözleri, Stalin’in müşfîk himâyesi ve lütufkârlığı, milyonlarca insan için can veren bir kuvvet kaynağıdır. (L’élan de tout ce qui dans notre vie fut nouveau, progressif, beau, exaltant, va vers Staline, comme vers le Soleil. Staline inspire notre peuple, il lui donne des ailes. Les paroles de Staline, la sollicitude et la bonté de Staline sont une source de force vivifiante pour des millions d’hommes.)
‘Mihail İzakovski’nin şiiri (Poème de Mikhail Isakovsky):
‘O bize kuvvet ve şân getirdi!
Ve gelecek asırlar için genclik!
Tadına doyulmaz bir şafağın kızıllığı
Yayılıyor semâmızda!
Yükseltelim öyleyse seslerimizi
Bizim için pek azîz olana doğru!
Söyliyelim bir şarkı güneşe ve adâlete;
Bir şarkı Stalin’e!
(Il nous a apporté force et gloire
Et jeunesse pour les siècles à venir.
La rougeur d’une aube délicieuse
Se répand à travers notre ciel!
Élevons donc nos voix
Vers celui qui est notre grand bien-aimé:
Un chant au soleil et à la justice,
Un chant que l’on chante à Staline.)’ […]
1-38
Sahte vatanperver Doğu Perinçek’in gazetesi Aydınlık’ın 8 Nisan 1979 târihli nüshasında, Türkiye’deki Komünist Hareketinin (TİÇSF) 40 sene zarfında Totaliter Şefi Dr. Şefik Hüsnü Değmer… “Türkiye İşçi Köylü Partisi İstanbul İl Başkanı”nın ifâdesiyle: “Ölümsüz Şefik Hüsnü”… Kemalizmin Totaliter Şefiyle aynı Cemâate mensûbdu… (Hâmiş: Perinçek’in Aydınlık gazetesi, Şefik Hüsnü’nün Aydınlık mevkûtesinin devâmıdır…)
Arif Damar’ın bu sayfaya dercedilmiş şiirinden: “Gözü arkada kalmaz devrimcinin / Bilir ki / LENİN / Şeyh Bedrettin / Şefik Hüsnü / Reşat Fuat / Bencilliğe hoyratlığa körlüğe inat / sürdürülen savaş / Önde yürüyen öncü / Onlarsız olamaz ki / Ölüm yok ki…” (Şiirde ismi geçen Reşat Fuat Baraner de, yine aynı Cemâattendir…)
***
“Bu çeşid şiirleri okuyan Komünistin, gâyet mantıkî olarak, Kremlin’e bir hac ziyâretinde bulunması ve Stalin’in ayaklarının değdiği yerlerde dolaşması farz oluyordu: ‘Diz çökelim ve onun ayaklarının mübârek izlerini öpelim!’ (Paul Blanshard, mezkûr eser, s. 75) (Après avoir lu ou récité ce genre de poèmes, le communiste se devait, en bonne logique, de faire un pèlerinage au Kremlin, et de marcher sur un sol foulé par Staline: ‘Tombons à genoux, et baisons la sainte trace de ses pas!’) (Ibid, p. 75.)
“İhtilâc hâli bir tarafa, bu sözler yine de büyük ehemmiyeti hâizdir. ‘Baba, Güneş, Şuâlar, can veren kuvvet, bahar’ ve bereketi îmâ eden sâir tâbirler, bizi Firavunun, Oziris’in, Altın Dal’ın dünyâsına götürüyorlar… (La part une fois faite à l’hystérie, ces thèmes sont d’une réelle importance. Les mots significatifs (Père, Soleil, Rayons, force vivifiante, printemps, et autres allusions à la fertilité) nous transportent à nouveau dans le monde du Pharaon, d’Osiris et du Rameau d’or.)” (C. Northcote Parkinson, L’Évolution de la pensée politique, volume I, traduit par Louis Evrard, Paris: Idées/nrf, 1964 –édition originale 1958-, pp. 337-338, 360-361, 364-370)
Mao’ya tapınış
Stalin’in izinden giden Mao Tse-tung, Kızıl Çin’de, evvelâ Stalin’e tapınışı teşvîk etmiş, müteâk̆iben, onun yerine kendi şahsını ikâme etmiş ve bu yolda en uc noktaya varmıştır. Mao’ya tapınışın zirve yaptığı devir, 1966 – 1976 Kültür İhtilâli devridir. Mao iktidârının gerek İhtilâlci Harb (“Uzun Yürüyüş”, 1934 -1935), gerek “Büyük Hamle” (“Grand bond en avant”, 1958 - 1960), gerekse Kültür İhtilâli devirlerinin insan mâliyeti on milyonlarla (70 - 80 milyon) öçülmektedir (ezîyet gören yüz milyonlarca insan bu rakama dâhil değildir; ayrıca insanlık haysiyetinin ayaklar altında süründüğü “Kültür İhtilâli” devrinde, Guangxi mıntıkasında yamyamlık yapılmış, “en az on bin insan yenmiştir”) ve buna rağmen, bunlar, Lenin – Troçki, Stalin – Kaganoviç devirlerinden geride kalmış görünmektedir; zîrâ Sovyetler’de Kruşçef devrine kadarki Komünizm kurbanlarının sayısını, Sovyet istatikcisi Kurganof 110 milyon olarak hesâblamıştır (ki bunun en az on milyonu Türk ve sâir Müslümanlardır)… (Kurganof’un hesâblarından, Sovyetler Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi? ünvânlı mufassal araştırmamızda –Yeni Devir, 11.3 / 29.4.1979, 50 Tefrika- bahsetmiştik. Mao iktidârının mezâlimi hakkında birkaç kaynak: Wikipedia Ansiklopedisi’nin Fransızca versiyonu, aşağıda iktibâsta bulunduğumuz makâle ve Amar Nathanel, 3.1.2013; https://www.sciencespo.fr/mass-violence-war-massacre-resistance/fr/document/violences-de-masse-en-republique-populaire-de-chine-depuis-1949.html; 18.11.2024)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (24)
Yesevizade Alparslan Yasa
28.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.04.2025 - 18:29
Güncelleme
2
Paylaşım
Fransız müellif ve siyâsetcisi Dominique Venner (Pâris, 16.4.1935 – a.y., 21.5.2013), Fransa’daki (bizim de talebe olarak içinden yaşadığımız) Mayıs 1968 Hâdiselerini müteâk̆ib, Komünistleri, kendilerinden derlediği metinlerle hicveden pek ibretâmîz bir kitab neşretmiş, 9x13,5 cm eb’âdındaki kitabını Mao’nun “Küçük Kızıl Kitab”ına benzetmiş, kapağına da aynı Mâbûdun bir resmini koymuştu. Kitabın (Paris: Éd. de la Pensée Moderne, 1970, 249 p.) “Şu Solcular Zırdeli!” şeklindeki ismi, Astérix çizgi-romanlarında sık sık tekrâr edilen “Ils sont fous ces Romains: Şu Romalılar zırdeli!” tâbirinden mülhem olsa gerekdir…
***
Yalan, tahrîf, istismâr ve tedhîş üzerine kurulu propagandayle bir “Mâbûd” îmâl
ediliyor
“Kültür İhtilâli” devrinde Mao’ya tapınışla alâkalı olarak iki makâleden aşağıdaki pasajları seçiyoruz. Bunlardan, şahısperestliğin Totaliter Rejimin iktidâr mekanizmasındaki fonksiyonu hakkında bir fikir edinmek de kâbildir.
“Kültür İhtilâlinin gözle görünür en bâriz vasıflarından biri, Mao Tse-tung’a tapınıştı. Bu şahısperestlik, Kızıl Muhâfızların fanatizmi, Mao tarafdârı propaganda ve haberleşmenin Çin Komünist Fırkası tarafından murâkabesi gibi âmillerle beslenmiştir. Mao’nun liderliği veyâ daha doğrusu, onun halkın anladığı şekildeki liderliği, onu büyük bir tâzîm ve pereştiş mevzûu hâline getirdi. Mao’ya tapınış, İhtilâl Kültürü esnâsında iyice kuvvet buldu. Bu devrede, Reîs Mao, uzağı gören bir ideolog, bir siyâsî dehâ, halkının bir muhâfızı ve sevimli, şefkatli bir idâreci gibi tasvîr ediliyordu. Mao’nun eserlerinden mübâlağayle bahsediliyor ve bunlar yüceltiliyordu, Buna mukâbil, kusûrları inkâr ediliyor veyâ gizleniyordu. Mao devri Çin’inin muvaffakıyetsizlik ve hoyratlıkları [mezâlimi] ya saklanıyor, ya têvîl ediliyor, ya da başkalarının üzerine atılıyordu. Bu propagandaya muvâzî olarak, Mao’ya tapınış kuvvetlendikce, Mao’nun Komünist Fırkası ve Çin üzerindeki hâkimiyeti de artıyordu. (L'une des caractéristiques les plus visibles de la Révolution culturelle était le culte de Mao Zedong. Ce culte de la personnalité a été alimenté par le fanatisme des Gardes rouges, la propagande pro-Mao et le contrôle de l'information par le Parti communiste chinois (PCC). Le leadership de Mao – ou, plus précisément, la perception publique de son leadership – a fait de lui un sujet de respect et d'adoration. Le culte de Mao s'est intensifié au cours de la Révolution culturelle. Durant cette période, le Président était dépeint comme un visionnaire idéologique, un génie politique, un gardien de son peuple et un dirigeant aimable et bienveillant. Les réalisations de Mao ont été exagérées et glorifiées, tandis que ses défauts ont été supprimés ou dissimulés. Les échecs et les brutalités de la Chine de l’ère Mao ont été dissimulés ou expliqués et imputés aux autres. Parallèlement, à mesure que ce culte de la personnalité s’intensifiait, le pouvoir de Mao sur le parti et son contrôle sur la Chine augmentaient.)
“Şahısperestlik, Totaliter Rejimin bir vasfımümeyyizidir”
“Şahısperestlik, bir liderin ehemmiyetini ve eserlerini yücelterek onu başkalarının üstünde bir statüye oturtur. O, kesîf bir propaganda, timsâller, hayâlî tasvîrler, tarafgîr bilgiler ve târihin tahrîf edilmesi sâyesinde inşâ edilir. Zamân içerisinde, bu faâliyet semeresini verir ve halkın Totaliter Lider hakkındaki telakkîsi en büyük tâzîm ve bunun da ötesinde tapınış raddesine varır. Öyle bir hâl ortaya çıkar ki kimse Lidere îtirâz edemez ve o, tenkîdlerin fevkınde tutulur. Liderin iktidârı ve hâkimiyeti iyice kuvvetlenir ve basît halk, daha itâatkâr, daha uysal hâle gelir. Şahısperestlik, otoriter veyâ totaliter rejimlerin bir vasfımümeyyizidir. (Les cultes de la personnalité glorifient les réalisations et l’importance d’un leader au-dessus des autres. Ils sont formés par un barrage de propagande, de symbolisme et d’images, d’informations manipulées et d’histoire déformée. Avec le temps, les perceptions du public évoluent au point où le leader est largement vénéré ou même adoré. Le leader devient presque incontestable et insensible aux critiques. Son pouvoir et son contrôle s’intensifient, tandis que les gens ordinaires deviennent plus obéissants et plus dociles. Les cultes de la personnalité sont une caractéristique des systèmes politiques autoritaires ou totalitaires.) […]
Mao’nun “Küçük Kızıl Kitab”ı
“Lin Biao tarafından derlenip ilk baskısı 1964 Ocak’ında yapılan ‘Küçük Kızıl Kitab’, Mao Tse-tung’tan seçilmiş sözlerden meydana gelir. Konfüçyüs’ün Kırıntılar kitabı gibi, bir rehber, bir nasîhatnâmedir. Mao’dan iktibâs edilmiş 427 metin ihtivâ eder. Bunlar, 33 Fasıl hâlinde takdîm edilmiştir. Her Fasıl, yeni cem’iyetin mühim bir vechesinden, siyâsî ideolojiden ve iyi vatandaşlardan beklenen davranışlardan bahseder. Bu kitab, Çin cem’iyeti üzerinde büyük têsîr icrâ etti. İlk def’a 4,2 milyon nüsha basılan kitab, 1965 yazında 12 milyon tiraja ulaştı. ‘Küçük Kızıl Kitab’da bulunan metinlere başka kaynaklardan da ulaşılabilir idiyse de, bizzât Kitab, Mao Tse-tung’a ve fikirlerine sadâkatin bir timsâli hâline geldi. Kültür İhtilâli esnâsında, Kızıl Muhâfızlar, sık sık, herhangi bir vatandaştan, herkesin dâimâ üzerinde taşımakla mükellef olduğu Küçük Kızıl Kitab’ı göstermesini taleb ediyorlardı. Onu gösteremiyen, hakârete mârûz kalıyor, dayak yiyor veyâ hapse mahkûm oluyordu. Kitab, binlerce mektebde, fabrikalarda, askerî kıt’alarda, çalışma gruplarında, köylü topluluklarında mütâlaa edilmekteydi. (“Lin Biao était plus tard responsable d'une caractéristique emblématique du culte de Mao: le tristement célèbre ‘petit livre rouge’. Formellement intitulé Citations du président Mao Zedong, il a été compilé par Lin et publié pour la première fois en janvier 1964. Comme une version contemporaine de l'ouvrage de Confucius Analectes, Citations du président Mao Zedong était une collection d'observations, de bons mots et de conseils. Il contenait 427 citations de Mao Zedong organisées en 33 chapitres; chacun de ces chapitres traitait d'un aspect important de la nouvelle société, de son idéologie politique et des comportements attendus des bons citoyens. Citations du président Mao Zedong aurait un impact profond sur la société chinoise. Initialement imprimée pour les membres de l'APL, la première édition a été tirée à 4.2 millions d'exemplaires – mais à l'été 1965, plus de 12 millions d'exemplaires étaient sortis des presses. Les citations contenues dans le « Petit Livre rouge » étaient largement disponibles ailleurs, mais le livre lui-même est devenu un symbole de loyauté individuelle envers Mao Zedong et ses idées. Durant la Révolution culturelle, les brigades de Gardes rouges exigeaient souvent que les individus présentent leur exemplaire de Citations du président Mao Zedong. Ne pas le faire pourrait entraîner des sanctions allant du harcèlement verbal à des coups ou à une peine de prison. L'étude du contenu du livre a eu lieu dans des milliers d'écoles, d'usines, d'unités militaires, de groupes de travail et de collectifs paysans.)
Maocu Kemalist Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesinde, Taksim’de Sovyetci-Maocu çatışmasına sahne olan 1977 1 Mayıs’ı evvelinde, üç Maocu hizbin nâşiriefkârları… Halkın Yolu’nun 1. sayfasında, Komünist Totaliter İdeolojinin “Mâbûd”larının (Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao) bayraklaştırıldığı dikkati çekiyor… 1 Mayıs 1977 fâciası, tamâmen Sovyetci DİSK ile onun, Taksim Meydanı’na girmelerini engellediği Maocu hizibler arasındaki bir çatışmanın netîcesi olduğu hâlde, “Komünist ahlâkı” mûcibince Perinçek’in sahneye koyduğu “Kontrgerilla” yalanıyle, Hükûmetin bir tertîbi gibi gösterildi ve Mütehakkim Zümre, bu yalanı da, “resmî hakîkat” hâline getirdi…
***
“Târihçi Daniel Leese’in araştırmalarına nazaran:
‘Pek çok müfreze umûmî karârgâhları, açıkça an’anevî mâbedleri nümûne ittihâz ederek ‘sadâkat odaları’ ihdâs etmişlerdi. Bu odalar, ‘Kızıl Güneş’ Mao Tse-tung’un fotoğrafları ve büyük ölçekli derecelendirme levhalarıyle süslenmişti. Mao resimlerinin önüne tâze çiçekler konulmakta ve Mao’nun eserleri ‘Kızıl Kitab’ın mübârek mahallerinde’ teşhîr edilmekteydi… Köy meydanında veyâ mahallî idâre binâları önünde ‘tedrîsât mâbedleri’ têsîs edilmişti. Bunlar, dînî mâhiyetteki anma sitlerine veyâ zafer tâklarına benziyordu. Üzerlerinde, Mao’nun vecîzeleri bulunuyordu… (‘De nombreux quartiers généraux de brigade ont établi des ‘chambres de fidélité’ ou des ‘salles de fidélité’, qui étaient clairement calquées sur les temples ancestraux. Les salles étaient décorées de photos du ‘soleil rouge’ Mao Zedong et de tableaux de cotation à grande échelle. Des fleurs fraîches étaient placées devant l'image de Mao et ses œuvres étaient exposées sur des ‘sanctuaires précieux du livre rouge’… Des ‘sanctuaires d'instruction’ ont été établis sur la place du village ou devant des bâtiments locaux. [Ils] ressemblaient à des sites commémoratifs traditionnels ou à des arcades où étaient des citations de Mao…’. -Daniel Leese, historien-)” (G. Kucha & J. Llewellyn, “The cult of Mao”, Alpha History; https://alphahistory.com/chineserevolution/cult-of-mao/; 16.11.2024)
Gün, Mao’ya ibâdetle başlıyor ve aynı şekilde sona eriyor
Fransız çiniyâtçısı Claude Hudelot’nun tesbîtine nazaran, Kültür İhtilâli zamânında, Çin’de günlük hayât, Mao’yle başlıyor ve Mao’yle bitiyordu:
“Kültür İhtilâli zamânında, gün, Mao Tse-tung’un bir resmini üç def’a selâmlıyarak başlıyordu. Müteâk̆iben millî marş söylenir ve bir müddet Küçük Kızıl Kitab mütâlaa edilirdi. Öğle molasında, Büyük Kaptan’a [Mao’ya] iyilikleri için şükredilirdi. Akşamleyin, günlük faâliyetlerin bir muhâsebesi yapılır [autocritique] ve ertesi gün yapılacak işler için karârlar verilirdi. Gün içerisinde, hoparlörlerden ‘Reîs Mao’nun son tâlimâtları’ anons edilir, o esnâda, bütün faâliyetler durur, emekciler Mao’nun mukaddes sözlerini dinlerdi. Yine Kültür İhtilâli devrinde, Mao’nun Tian’anmen Meydanı’ndaki resmî portresi, bütün memlekette, 2 milyar 200 milyon nüsha olarak dağıtılmış bulunuyordu. (Pendant la révolution culturelle, les journées doivent commencer par trois saluts devant un portrait de Mao Zedong. Puis les Chinois chantent l'hymne national et se consacrent à la lecture du Petit Livre Rouge. Lors de la pause du midi, le Grand Timonier est remercié pour sa bonté. Le soir, après une autocritique de chacun pour ses activités de la journée, les tâches et les bonnes résolutions du lendemain sont présentées. Dans la journée des fanfares peuvent annoncer les ‘dernières instructions du Président Mao’. Les activités doivent alors s'arrêter et les travailleurs écoutent les haut-parleurs déversant la bonne parole. Lors de la révolution culturelle, le très officiel portrait de Mao Zedong de la place Tian’anmen est diffusé à travers le pays à deux milliards deux cents millions d'exemplaires.)” (-Çiniyâtçı- Claude Hudelot ve –fotoğraf- Guy Gallice, Le Mao, Rodez: Éditions du Rouergue, 2009, 472 p.; https://fr.wikipedia.org/wiki/R%C3%A9volution_culturelle; 18.11.2024)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (25)
Yesevizade Alparslan Yasa
29.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
28.04.2025 - 20:31
Güncelleme
2
Paylaşım
Kemalist Totaliter Rejim
Kemalist Rejim, hiç şüphesiz, bir Totaliter Rejimdir; Totaliter Rejimin belli başlı vasıflarını hâiz olarak “Cumhûrî Nizâm”ın tam zıddıdır.
Komünist Sovyet Rejiminin, kendisi için “Halk Demokrasisi” tâbirini kullanması nasıl bir mürâîlik, bir istismâr, bir aldatmaca tezâhürü idiyse, Kemalist Rejimin “Cumhûriyet” tâbiri de öyledir… Kemalist Rejim, aynen Lenin Sovyetler’i, Mao Çin’i, Faşizm İtalya’sı, Nazi Almanya’sında olduğu gibi, Devletle aynîleşmiş tek siyâsî fırkaya istinâd ederek kurulmuş, lâkin, gâlib Devletlerin dayatmasıyle, 1946’dan îtibâren, Tek Fırkalı Totaliter Rejimden Müteaddid Fırkalı Totaliter Rejime istihâle etmiştir. Bu hâl, siyâsî-ictimâî nizâmda bâzı tahavvüllere yol açmışsa da, Rejimin totaliter ve münâfık özü değişmemiştir. Değişmemiştir, çünki Kemalizm yine Resmî İdeolojidir ve Mustafa Kemâl yine “Mâbûd”dur…
Mustafa Kemâl’e tapınış
Dîğerlerinde olduğu gibi Kemalist Totaliter Rejimde de Mutlak Şef, dîğer tâbirle Rejimin “Mâbûd”u, ister fiilen, isterse remzî olarak Sistemin merkezinde yer aldığı, her şey onun etrâfında döndüğü için, bütün dikkatlerin ona çevrilmesi, şahsının başlıca alâka merkezi olması, hakkında bin bir efsâne uydurularak bir tapınış mevzûu yapılması, beklenen bir hâldir.
Hâl böyle olunca, Kemalist Totaliter Rejimin “Ebedî Şef”inin askeriye ve Devlet Adamlığından târih ve dil ilimlerine kadar her sâhada tezâhür eden “dehâsı”, kezâ “kahramanlığı, kurtarıcılığı, insâniyetperverliği, milliyetciliği, Kadın Hakları müdâfiliği, v.s., v.s.” hakkında yoğrulan efsânelerin çapı her geçen gün biraz daha büyüyor, ölüsüne dirisinden daha fazla tapınılıyor, milyonlar her vesîleyle Panteonuna taşınıyor, Devlet Ricâli huzûruna çıkıp hesâb veriyor, ondan tâlimât alıyor, izinden gittiklerine yemînler ediyor, velhâsıl “Ebedî Şef”, tam da Ahmet Emin Yalman’ın ve Cemâatinin memnûniyetle müşâhede ettiği vechiyle ve târihte emsâline nâdiren rastlanır bir şekilde, Anıtkabr’inden, her köşesine nâmını kazıdığı Memleketi idâre etmiye devâm ediyor…
İşbu araştırmamızın 2. Fasl’ında, Kemalist Totaliter Rejimin en önde gelen şahsıyetlerinin Mustafa Kemâl’e tapınış beyânlarından bir hayli nümûne arzedeceğiz. O Fasıl mütâlaa edildiğinde görülecekdir ki Kemalistler, bu sâhada, Leninci, Stalinci, Maocu Komünistlerden hiç de geri kalmamışlardır ve hâlen de geri kalmıyorlar… Hattâ şahısperestlik müddeti ve şiddeti bakımından onları çok geride bırakmışlardır…
Üç “Ebedî Şef” de, mumyalanarak anıtkabirlere konuldu ve “ebedî karârgâhları” sâliklerin ziyâretine açıldı… (1951’de ölen Stalin’in cesedi de mumyalanıp Lenin’in mumyasının yanına konulmuş, 1961’e kadar orada teşhîr edilmişti. Bilâhare, Anıtkabr’in hemen arkasındaki, Komünist şeflere mahsûs mezârlığa nakledildi… -https://fr.wikipedia.org/wiki/Mausol%C3%A9e_de_L%C3%A9nine; 17.11.2024-)
***
4. Alt Fasıl:
Kur’ânî Hükûmet Şekli: Cumhûrî Hükûmet
İşbu Alt Fasıl’da münderic olan metinleri, Birinci Bahs’in kısm-ı âzamı hâric, Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması kitabımızın (Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2015, 16x24 cm, 470 s.) “Kur’ânî Hilâfet Telakkîsi ve Bu Telakkînin Müşahhas Bir Tezâhürü: Medîne Esâs Kânûnu” başlıklı 8. Faslı’ndan tâdilen naklediyoruz. Birinci Bahs’in esâsı da o kitabda bulunmakla berâber, onu tekrâr kaleme alma ihtiyâcı hissettik.
Mezkûr kitabımız ise, 1984-1985 senelerindeki fikir buhrânımızı tâkîben, 1990’lı senelerin sonlarına kadar yaptığımız, lâkin neşretme imkânı bulamadığımız binlerce sayfalık çalışmalarımızdan küçük bir derleme mâhiyetindedir. Birçok üniversitenin kütübhânelerine ve İlâhiyât Fakültelerine gönderilen, yüzlerce nüshası münevver muhîtlerde dağıtılan mezkûr kitabımız dahi efkârıumûmiyede hiçbir in’ikâs yapmadı, hüsniniyetle tartışılarak fikirlerin inkişâfına katkıda bulunmak gibi bir tâlihe mazhar olamadı…
Mâmâfih, bu kitabımızla alâkalı şöyle hoş bir hâtıramız var:
Kıymetli Târihçi-Yazar Mustafa Armağan, TV5 kanalında Yavuz Bahadıroğlu ile berâber hazırladığı “Derin Târih” programının 9 Ocak 2016 akşamındaki sohbetine bizi de dâvet etmişti. Sohbet mevzûu, Masonluktu. Oraya giderken mezkûr kitabımızdan birkaç nüsha yanımıza almış ve sohbet arasında, birer nüshasını Mustafa Bey ile Yavuz Bey’e hediye etmiştik. Yavuz Bey, hemen kitabın arka kapağındaki tanıtma yazısını okumuş ve: “Altına aynen ben de imzâmı atarım!” demiş, onun bu samîmî tavrı bizi çok mütehassis etmişti. Kitabın arka kapak yazısı şöyledir:
“Önümüzde iki tercîh şıkkı duruyor: Rivâyetçi Zihniyet ve Dirâyetçi Zihniyet…. Tercîhimiz, Dirâyetçi Zihniyettir… Dirâyetçi Zihniyet, yâni Kur’ânî Rûh… Yâni müsbet ilim zihniyet ve usûlüyle hakîkati araştırma… Müsbet ilmin hudûdunu aşan mes’elelerde felsefî tefekkür… Derûnî mes’elelerde de kâmil ahlâkla ve ihlâslı ibâdetle mücehhez olarak yaşanacak tasavvufî hâl… Ve Allâh sevgisiyle kaynaşan engin bir insan sevgisi… İnsana saygı… Günahkârdan değil, günahtan nefret etme… Zulmün her çeşidinden tiksinti… Nefsimizi müdâfaa etmenin hâricinde şiddet kullanmayı red… Kerhen şiddet kullandığımız zaman da, Kur’ânî savaş ahlâk ve hukukuna sıkı sıkıya riâyet… Kat’iyen Makyavelist usûllere tevessül etmemek… Düşman bunlara tevessül etse dahi… Tedhîşçilik yapmamak… Düşman yapsa dahi… Mâsumları dâimâ esirgemek… İsterse düşmanın âile ferdleri olsun… Umûmî kaide olarak, elimizle de, dilimizle de, kalbimizle de şiddeti red… İnsan Hakları Ahlâkını ortak payda yaparak dîni ve dili ne olursa olsun bütün insanlarla dostça yaşamaya, herkesle hoş geçinmeye çalışmak…”
Târihçi-Yazar, Romancı, Fıkra Muharriri Yavuz Bahadıroğlu (Niyazi Birinci; Rize, Hisarlı, Pazar, 20 Haziran 1945 – İstanbul, 21 Ocak 2021, Eyüb Sultan Mihrişâh Vâlide Sultan Külliyesi Hazîresi), pek velûd bir müellif, kibâr, sevimli, hâzâ beyefendi bir güzel insandı. Kendisini muhabbet ve rahmetle yâdediyoruz.
1. Bahis: Rivâyetci Müslümanlık / Dirâyetci Müslümanlık Tefrîk̆i
İslâmın hakîkatinden şüpheye düşerek 1984-1985 senelerinde yaşadığımız fikir buhrânımız ve sonrasında da sürüp giden arayışlarımız, bizi, (“Rivâî / Dirâî Tefsîr” tâbirlerinden mülhem olarak) Rivâyetci (veyâ Rivâî) Müslümanlık / Dirâyetci (veyâ Dirâî) Müslümanlık şeklinde bir tefrîk̆ yapmıya götürdü.
Rivâyetci Müslümanlık
Rivâyetci Müslümanlık, ecdâddan devralınan, doğrusu eğrisi birbirine karışmış an’anevî inanc manzûmesidir ve İskolastik Zihniyetin bir tezâhürüdür. “İskolastik Zihniyetin bir tezâhürüdür”, zîrâ, ana hatlarıyle, efsâneleştirilmiş dînî şahsıyetlerin otoritesine, onların Hz. Peygamber hakkındaki rivâyetlerine ve İslâmın muhtelif cepheleriyle alâkalı tefsîr ve hükümlerine istinâd eder. (“İskolastik Zihniyet”in esâsı, bir otoritenin hakîkat kıstası hâline getirilmesidir…)
Bu Telakkî nezdinde, şahsî tedkîk ve tefekkürle İslâmın hakîkatini kavrayıp ondan günümüzün muhtelif dünyevî-uhrevî mes’eleleri için insicâmlı hâl çâreleri istinbât etmek veyâ ilhâm almak yerine taklîde dayalı îmân mûteberdir. Uzun asırlar zarfında kökleşmiş inanc ve amel şekilleri, sorgulanmadan kabûl edilir ve mümkün mertebe aynen yaşatılmıya çalışılır.
Şu var ki Rivâyetci Müslümanlık, yekpâre bir bütün teşkîl etmez; an’aneye sadâkat ve muâsır dünyâya sadâkat noktainazarlarından büyük bir çeşidlilik arzeder. Tecrübî İlim ve Felsefî Tefekküre mütemâyil bir kanadı, bir adım sonra Dirâyetci Müslümanlıkla buluşur ve Cumhûrî Nizâma sâhib çıkarken, en dogmatik ve fanatik bir kanadı, totaliter, obskürantist, emperyalist, harbperver, hattâ tedhîşçi bir inanc manzûmesi uğrunda Müslümanları seferber etmiye çalışır. Tabiî, hakîkatte, İslâm ile Totalitarizm ve tedhîşçilik aslâ yan yana getirilemiyecek düşünce, inanc ve davranış şekilleri olduğundan, Rivâyetci (An’aneci) Müslümanların bu en müfrit, bu en katı kesimi hakkında aslında kendilerine hiç yakışmıyan “Müslüman” sıfatının kullanılması, sırf kendi bâtıl iddiâlarına nazarandır; yoksa, onların “İslâm”ı, bâzı şeklî benzerliklere rağmen, Kur’ânî Rûha zıd muharref bir İslâmdır…
Rivâyetci Müslümanlığın bu iki haddi arasında, birbirinden şu veyâ bu nisbette farklı neredeyse nâmütenâhî telakkî yer alır…
Velhâsıl, bir Dirâyetci Müslüman için, yanlışlar yanında doğrular da barındıran Rivâyetci İslâmı ceffelkalem reddetmek bahis mevzûu olamaz.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (26)
Yesevizade Alparslan Yasa
30.04.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.04.2025 - 18:15
Güncelleme
1
Paylaşım
Dirâyetci Müslümanlık
Rivâyetci Müslümanlığa mukâbil, Dirâyetci Müslümanlık, -bizzât Kur’ânî Emre uyarak- Tahkîkî Îmâna istinâd eden ve Kur’ân-ı Hakîm’i İslâm hakkında başlıca mîyâr kabûl edip Hz. Peygamber ve devrine mütedâir sâir kaynaklara (ki bunların başında Hadîs külliyâtı gelir) ancak Kur’ânî Rûha muvâfık oldukları nisbette îtibâr eden Müslümanlık telakkîsidir.
Tahkîkî Îmândan kasıd, Kur’ân’ın ve İslâmın hakîkatinin Tecrübî İlim Usûlü ve ilmî tesbîtlere müstenid (bunlardan yola çıkan) Felsefî Tefekkürle araştırıldıktan sonra, bu araştırmalar ve tefekkür sâyesinde hâsıl olan derin bir şuûr, idrâk ve itmînân ile İslâma îmân edilmesi veyâ bu arayış evvelinde zâten mevcûd olan Îmânının sağlam delîllerle têyîd edilmesidir.
Dirâyetci Müslümanlığın ik̆tizâsı odur ki her münevver Müslüman, hayâtının muayyen bir safhasında bu arayış içine girerek en azından mevcûd Îmânını daha şuûrlu bir hâle getirmelidir.
Yeni nesillere Müslümanlık öğretilirken de bu yol tâkîb edilmeli, insanlarımız, Kur’ân-ı Kerîm’in hakîkatine ve derin mânâsına, onu Müsbet İlimler ve Felsefî Tefekkürle irtibâtlandırarak nüfûz etmelidir.
Dirâyetci Müslümanlık terbiye ve zihniyetiyle yetişmiş bir Müslüman ise, zâten sağlam bir kültürel alt yapıyle mücehhez olacağından, onun, sâdece, aynı istikâmette yeni araştırmalarla, tefekkürle, hayât tecrübesiyle kendini mânen zenginleştirmesi bahis mevzûu olacaktır.
Tecrübî İlim Zihniyet ve Usûlüyle, kezâ ilmî tesbîtlere müstenid Felsefî Tefekkürle, alabildiğine şüpheci, sorgulayıcı, muhlisâne bir tavırla (yoksa peşîn hükümle ve kendini kandırarak değil) Kur’ân’ın hakîkatini tahk̆îk̆ ettikden sonra, Onun, İlâhî Vahiy Kitâbı olduğuna îmân eden bir insanın (ki ona “Müslüman” veyâ daha sarîh bir tâbirle, “Dirâyetci Müslüman” denir), bir def’a bu netîceye ulaşınca, artık -dâimâ Tecrübî İlim ve Felsefî Tefekkürle münâsebet hâlinde- Kitâbullâh’ı kendisine hayât rehberi (hayâtın hemen her sâhasında, ilmî, felsefî, ahlâkî, v.s. her husûsta rehber) ittihâz etmesi lâzım gelir. Biz, buna, kısaca “Vahye Müstenid Tecrübî İlim Usûlü” diyoruz. Çünki:
- Birincisi, Tecrübî İlim Zihniyet ve Usûlünün menşêi, Kur’ân-ı Kerîm’dir; demek istediğimiz, bâzı Müslüman mütefekkir veyâ feylesoflar, Kur’ân-ı Kerîm üzerinde derinlemesine tefekkür ederek, -evvelki hiçbir medeniyette mevcûd olmıyan- Tecrübî İlim Zihniyet ve Usûlüne ulaşmışlar, böylece Beşeriyetin fikrî faâliyetlerine yepyeni bir istikâmet kazandırmışlar (öyle ki bu, Beşeriyetin fikir târihindeki en cezrî inkılâbdır), o zihniyet ve usûl üzerine müesses muazzam bir medeniyete vücûd vermişlerdir; ki, Muâsır Avrupa Medeniyeti, ilim ve teknoloji planında, o medeniyetin devâmıdır.
- İkincisi, Müslüman bir münevvere yakışan odur ki gerek kendi hayâtının, gerek Milletinin veyâ Beşeriyetin herhangi bir mes’elesini araştırırken, esâs îtibâriyle, Tecrübî İlim Usûlünü kullansın, fakat bu meyânda Kur’ân-ı Kerîm’den de hem bir ilhâm kaynağı olarak istifâde etsin, hem de ulaştığı netîceyi, elveriyorsa, Felsefî Tefekkürle berâber, Kur’ânî Rûhla da irtibâtlandırarak değerlendirsin.
Bu Tecrübî İlim – Felsefe – Vahiy sacayağı üzerine kurulu araştırma ve tefekkür faâliyetinin, şahsî veyâ millî veyâhud beşerî mes’elelerin hâllinde ve tabîatin sırlarının keşfinde daha feyizli, daha hayırlı netîceler istihsâline âmil olması umulur…
Kur’ânî Rûh
“Kur’ânî Rûh” deyince ise, -Kur’ân üzerinde felsefî tefekkürün mahsûlü olan, Ondan neş’et etmiş bulunan- Tecrübî İlim Zihniyet ve Usûlünü, Tecrübî İlme Müstenid Felsefî Tefekkürü (yânî mantıkî, sistematik, şüpheci, sorgulayıcı, Hakîkati araştırıcı düşünme tarzı ki buna “Tecrübî Felsefe” de diyebiliriz), İnsan Hakları Ahlâkını ve (Allah, Peygamber, Kitâb, Âhiret gibi mevzûlarda) insicâmlı, nezîh, akla ve gönle hoş gelen bir inanclar bütününü ve nihâyet, ictimâî hayâtla alâkalı bütün Hükümlerde umûmî maslahata ve şekilden, vâsıtalardan ziyâde rûha, hikmete, gâyeye ehemmiyet veren, ayrıca bütün bunları Kur’ân’dan hareket ederek Tecrübî İlim ve Felsefî Tefekkürle araştıran bir Fıkıh Usûlünü kasdediyoruz.
“12 Eylûl Cuntası devresinde, çoğu üniversite talebesi olan bir grup arkadaşla bizim o zamân Ankara / İçcebeci'de bulunan fakîrhânemizde (üç sene boyunca) haftalık seminer toplantıları yaparak ‘İslâm Dâvâsı’nın her çeşit mes'elesi hakkında araştırma ve müzâkerelerde bulunduk. […]
“Ne var ki bir müddet sonra akâid, kelâm, hadîs, fıkıh, mezhebler, tarîkatler, İslâmın siyâsî ve iktisâdî doktrinleri, darülislâm / darülharb, mücâdele usûlü, ilh… gibi hemen her sâhada, her mes’elede klasik kaynaklarımızın bizi çıkmaza soktuğunu fark ettik. Netîce, benim için büyük bir fikir / îmân buhrânı oldu.
“Artık İslâmın hakîkatinden ve Allâh'ın varlığından dahi şüpheye düşmüş, pusulamı şaşırmış bir hâlde, bir o yana, bir bu yana yalpalayıp duruyordum. O zamân da farkındaydım ki kendi nefsimde bütün İslâm Âleminin muâsır dünyâ karşısındaki fikir buhrânını yaşıyordum. Müteâkiben, o buhrân, 1985, 1987 senelerinde iki def’a Fransa’ya gidip orada yekûn bir sene müddetle araştırmalarıma ve tefekkürüme devâm ettikden ve pek çok çile çektikden sonra, hayırla netîcelendi, önümüzde geniş ufuklar açıldı, zihnimizde Kur'ân mihverli yeni bir İslâm anlayışı şekillendi.
“Hiç şüphesiz, 1980-1984 yıllarında, bir lokma bir hırka felsefesiyle dünyâ nîmetlerinden vazgeçerek bütün varlığımı İslâm Dâvâsına adamış olmasam ve o zamân hemen hepsi gencecik üniversite talebesi olan o güzîde arkadaş topluluğuyle (ki o topluluğun katalizörü bendim) o kadar kesîf fikrî çalışmalara yönelmesem (nitekim İslâm Dâvâsıyle yatıp İslâm Dâvâsıyle kalktığım o günlerde toplam 2500 daktilo sayfası kaleme almış ve el altından sayısız fotokopi dağıtmıştım), o fevkalâde feyizli buhrân nîmetine nâil olamazdım. (Cunta devrinin ağır şartlarında hayâtlarını tehlikeye atarak çalışmalarımıza katılan ve bu sûretle ateşle imtihân olan o arkadaşların her biri benim gözümde bir kahramandır ve kendilerine hem fikirlerim, hem dostlukları için ebediyen medyûn-ı şükrânım.) Çünki, sonu iyi bitmek şartıyle, fikir buhrânı, bir rahmet olduğu gibi, mûtâd hayât şartlarında büyük bir lüksdür ve kolay kolay ele geçmez. Ve yine, hayâtım boyunca hakîkati tek tabum yapmamış olsam, İlâhî ve Kur'ânî Hakîkati keşfedemezdim. (Hepsi için Rabb'ime sonsuz hamd ü senâlar...) […]
“İşte bu kitabda bir araya getirdiğimiz çalışmalar, bizi birkaç def’a çıldırmanın eşiğine getiren o büyük buhrândan, o pek çetin imtihândan (Allâh’ın lûtf-u-keremiyle) muvaffakıyetle çıkmamızı sağlıyan uzun araştırma ve tefekkür mahsûlleridir. Hepsi de 80’li, 90’lı senelerde kaleme alınmış, fakat pek cüz’î bir kısmı hâric neşredilip (dar bir arkadaş muhîti dışında) efkârıumûmiye nezdinde tartışılmaları têmîn edilememiştir…” (Kitabın “Mukaddime”sinden)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (27)
Yesevizade Alparslan Yasa
01.05.2025 - 09:20
Yayınlanma
01.05.2025 - 09:21
Güncelleme
2
Paylaşım
İmâm-ı Âzam: “Delîlini bilmedikce benim reyimi mesned almayınız!”
Bizim bu “Dirâyetci Müslümanlık” ve “Kur’ânî Rûh” telakkîmiz ile onlara muvâzî olarak geliştirdiğimiz “Kur’ânî Hadîs” mefhûmu, 1984 – 1985 senelerindeki fikir buhrânımızın ve müteâk̆ib senelerdeki arayışlarımızın mahsûlü olmakla berâber, sonradan fark ettiğimiz vechiyle, bunların İslâm târihinde gâyet derin kökleri mevcûddur. Meselâ Ehl-i Rey ekolünün başı olan İmâm-ı Ebû Hanîfe merhûmun (H. 80-150 / M. 699-767) umûmî zihniyeti, Hadîs tenkîdi usûlü ve fıkhî mes’elelerdeki muhâkeme tarzı, bizim düşünce tarzımıza oldukça yakındır. Ne yazık ki onun düşünce tarzına ve sözlerine ancak talebelerinin rivâyetleri vâsıtasıyle ulaşabiliyoruz! Kâşki, arkasında, doğrudan kendi têlîfi olan eserler bırakmış olsaydı! Aşağıda, onun düşünce tarzı ve sözleri hakkındaki rivâyetleri, hâssaten, rahmetli Prof. Muhammed Ebû Zehrâ’nın (1898 – 1974) İslâmda Fıkhî Mezhepler Târihi ünvânlı kitabı ile (şahsen de tanıyıp müstefid olduğumuz) rahmetli Osman Keskioğlu’nun (Bulgaristan, Burgaz, 22.2.1907 – Ankara, 4.8.1989, Cebeci Asrî Mez.) İmam A’zam ünvanlı eserinden ik̆tibâs ediyoruz:
“Bizim bu görüşümüz [reyimiz], bir görüş olup bize göre erişebildiğimiz en iyi neticedir. Birisi bizim bu görüşümüzden daha güzel olanını ileri sürerse, bize değil ona uyulması evlâdır. [Keskioğlu’nun kitabına göre -1960: 123-: “Bu, Nûmân b. Sâbit’in reyidir. Bu, muktedir olabildiğimiz en iyi reydir. Her kim bundan daha güzelini bulursa, tâbi olunmaya daha lâyık olan o reydir:”]
“Kendisine: ‘Ey Ebû Hanîfe! Senin verdiğin bu fetvâ, şüphesiz bir gerçek midir?’ denildiğinde, Büyük İmâm: ‘- Bilmiyorum, belki de şüphe götürmez bir bâtıldır!’ diye cevap vermiştir.
“Talebesi Züfer der ki: ‘Biz Ebû Hanîfe’den ders okurduk. [Kadı] Ebû Yusuf da yanımızda idi. Onun söylediklerini yazardık. Bir gün Ebu Yusuf’a o şöyle dedi: ‘Ey Yakub! Vay hâline! Benden her işittiğini yazma! Çünkü ben, bu güne göre böyle düşünüyorum, belki yarın bu görüşümden vazgeçerim. Belki de yarın başka bir görüşe sahib olurum. Fakat ertesi gün onu da bırakabilirim. […]
“Onun birçok talebeleri vardı ve o bunlara kendi görüşünü zorla kabul ettirmezdi. Aksine, onlarla müzakerede bulunur, büyüklerin görüşlerini bir arkadaş gibi tartışır ve yaş farkı gözetmezdi. Sonunda kendisi bir görüşe varırdı ki, bütün talebeleri burada susar ve ona razı olurlardı. Bazı hallerde ise talebelerinden bir kısmı kendi görüşlerinde ısrar ederlerdi…” (Prof. Muhammed Ebû Zehrâ, İslâmda Fıkhî Mezhepler Târihi, Müt.: Prof. Dr. Abdülkadir Şener, İstanbul: Hisar Neşriyatı, 1983, 2. baskı, ss. 222-223, 224)
“Bizim tercih ettiğimiz görüş doğrudur; mamafih hatalı olma ihtimali de mevcuttur. Başkalarınınki ise yanlıştır; fakat doğru olma ihtimali de vardır.” (Reşîd Rızâ, Telfîk-ı Mezâhib, Müt.: Ahmed Hamdi Akseki, Ankara: Diyanet İşl. Bşk. Yl., 1974, s. 348)
“Bizim delilimizi bilmedikçe, bizim kavlimizi söylemek hiçbir kimseye helâl değildir.” [Akseki tercümesi: “Delilimi öğrenip de neye dayandığını bilmeden hiç kimsenin benim sözüm ile fetvâ vermesi helâl değildir!”] (Osman Keskioğlu, İslâm Hukukunun Mümessili, Fikir İstiklâlinin Alemdârı İmam A’zam -Numan b. Sabit-, Ankara: Güzel Sanatlar Matb., 1960, s. 123; Reşîd Rızâ 1974: 348)
“Doğudan bir adam, bir sene evvel Mekke’de kendisine verdiği bir yazı ile Ebû Hanîfe’ye geldi. Sormuş olduğu şeyi ona tekrar arzetti. Ebû Hanîfe de vermiş olduğu bu hükümden tamamen döndü. Bunun üzerine adam başına toprak serperek şöyle dedi: ‘- Ey insanlar, geçen sene bu adama geldim, bana şu yazdığı şekilde fetva verdi. Ben de bu fetvaya dayanarak pek çok kan akıttım, pek çok namusları heder ettim. Bu sene de kalkmış dediğinden dönüyor!’ Bu hâdise üzerine bir adam da Ebû Hanîfe’ye: ‘- Bu nasıl olur?’ dedi. Ebû Hanîfe: ‘- O geçen seneki görüşüm idi; bu sene ise görüşüm geçen senekinden başkadır’ dedi. Adam: ‘- Bana gelecek sene başka bir görüşte bulunmayacağını temin et!’ dedi. Ebû Hanîfe: ‘- Bu nasıl olur bilmem…’ dedi. Adam da: ‘- Lakin ben Allah’ın lânetinin senin üzerinde olduğunu biliyorum!’ dedi.” (İbn-i Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs; Hadîs Müdâfaası, Tercüme ve Notlar: Mehmed Hayri Kırbaşoğlu, İstanbul: Kayıhan Yl., 1979, ss. 70-78)
Resûlullâh: “Sâdece Kur’ân’a muvâfık olan Hadîsler bendendir!”
Talebesi Kadı Ebû Yûsuf’un naklettiğine nazaran, İmâm-ı Âzam, Hadîs mevzûunda, ona, sâdece, (bizim tâbirimizle) “Kur’ânî Hadîs”e îtibâr etmesini tavsıye etmiştir:
“Umumun bildiği Hadîsleri al; herkesin bildiğine uymıyan şâzlara bakma. Çünki İbn-i Ebî Kerîme, o da Ebû Câfer’den bize rivayet etmiştir ki: Hz. Peygamber Yahudileri çağırdı, ona rivayet ettiler ve Îsâ’nın ağzından yalan uydurdular. Peygamberimiz o zaman minbere çıkarak halka şöyle hitab etti:
‘- Benim ağzımdan nice Hadîsler yayılacak. Size gelenlerden Kur’ân’a muvafık olanlar bendendir, Kur’ân’a muhalif olanlar benden değildir.’
“Hz. Ömer, Resulullah’dan [Ashâb tarafından] rivayet olunan Hadîsi iki şahit olmadıkça kabul etmezdi. Hz. Ali de öyle yapardı; her rivayet olunanı kabul etmezdi... Rivayetler çoğalıyor, aralarında bilinmedik şeyler çıkıyor. Fıkıh erbabı onları tanımıyor. Kitap ve Sünnete uymıyanları var. Hadîslerin şaz olanlarından sakın, umumun kabul ettiği ve fukahanın bildiği Hadîslere bak, hâdiseleri onlara kıyas et. Kur’ân’a muhalif olanlar Hadîs diye rivayet olunsa da Peygamber’den değildir. Sen Kur’ân’ı ve maruf olan Sünneti kendine imam ve rehber tut. Bu ikisine tâbi ol. Kur’ân ve Sünnette açıklanmıyan birşey karşısında kalırsan, onlara kıyas et. […]
“[Kezâ:] ‘Hazret-i Peygamber’den Kur’ân’a muhalif birşey rivayet eden her adamın sözünü reddetmiş olmam, asla onu [Peygamber’i] tekzip değildir. Bu, Peygamber'den bâtıl şeyler nakledenin rivayetini red demektir. Töhmet o adama râcidir; Allah’ın Resulüne değil! Peygamber’in söylediği her sözün canım başım üstünde yeri vardır, ona iman ettik ve onun buyurduğu gibi olduğuna şahadet ettik. Yine Allah namına şahadet ederiz ki Peygamberimiz Allah’ın emrine muhalif birşey emretmemiştir! Bid’at çıkarmamıştır. Allah'ın söylediklerinden, vahyettiklerinden başka bir söz ortaya atmamıştır. O tekellüf gösterenlerden değildir.’ (Mekkî, Menâkıb-ı Ebu Hanife, s. 99)” (Keskioğlu 1960: 38, 39; Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması, Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2015, ss. 265-269)
Yeri gelmişken, şu mes’eleye de dikkat çekmeden geçmiyelim:
İşte bu yukarıda naklettiğimiz -İlmî Zihniyet mahsûlü- sözlerin ve tavrın sâhibi olan İmâm-ı Ebû Hanîfe, nasıl olur da, Fıkh-ı Ekber gibi büyük bir kısmıyle alabildiğine dogmatik ve hurâfî mâhiyette olan ve Akâid mevzûu yapılmış birtakım hükümleri, delîl göstermeden peş peşe dikte eden bir risâlenin sâhibi olabilir? Kaldı ki risâlenin aslı ortada yoktur ve ancak bâzı rivâyetlerle ona atfedilmektedir!
Âhâd Hadîsler şüpheyle mâlûl olduğu için yakînî bilgi kaynağı değildir
Rivâyetci Müslümanlığın Âhâd Hadîslere müteallik̆ bir dîğer büyük tenâkuzu da, doğru bilgi mîyârına nisbetle insanda -yak̆în değil- sâdece zan hâsıl ettiği, yânî şüpheyle mâl̃ûl olduğu, bunlara istinâden verilecek hükmün doğruluğundan emîn olunamıyacağı kabûl edildikden sonra, bu haklı mülâhazalar unutularak, hem birtakım îtikâdî mes’elelerde bu Hadîslere istinâd etmekden imtinâ edilmemesi, hem de yine onlara istinâden insanların hayât ve memâtı hakkında karâr verilmesidir…
Hâlbuki böyle zayıf delîllerle insanların hayâtı, birbirleriyle medenî, ik̆tisâdî, siyâsî, v.s. muâmeleleri hakkında hüküm vermek, onların uhrevî (metafizik) mes’eleleri hakkında hüküm vermekden çok daha vahîmdir. Zîrâ insanların uhrevî hayâtla alâkalı îtikâdları, esâsında, onlarla Rab’leri arasındaki bir mes’eledir ve onun hükmü de Yüce Hâlik’a âiddir. İnsanları asıl alâkadâr etmesi lâzım gelen mes’eleler, birbirleriyle olan münâsebetleri, birbirlerine karşı hak ve vecîbeleridir ve mantıken, evleviyetle bunlara dâir hükümlerin yak̆înî delîllere istinâd etmesi ik̆tizâ eder. Meselâ Medenî Hukûk, Esâsiye Hukûku, Cezâ Hukûku, Harb Hukûku, Beynelmilel Hukûk, v.s. hep bu cümledendir…
Dirâyetci Fıkıh Usûlü
İnsanların hayât ve memâtı hakkında esâs îtibâriyle Âhâd Hadîslere istinâd ederek hükümler vaz’eden ve netîcede Entegrist, İnsan Haklarıyle uyuşmaz, en az bin sene geride kalmış bir hukûkî-ictimâî nizâm ortaya çıkaran An’anevî Müslümanlık Telakkîsine mukâbil Dirâyetci Müslümanlığın -Kur’ânî Rûhun bir ifâdesi olan- Fıkıh Usûlünde başlıca şu esâslar cârîdir:
a) Şu Kâinâtın en şerefli, en mükerrem mahlûku ve onun milyarlarca senelik tekâmülünün nihâî hedefi, gâyesi, zirvesi olan insanoğlunun hayâtını tanzîm eden hükümler vaz’ederken, evvel emirde, onun bu mümtâz mevk̆iini dikkate almak, dâimâ cem’iyet olarak da, ferd olarak da onun en hayrına olacak hâl çâresini düşünmek, yânî umûmî ve ferdî maslahatı gözetmek;
b) Maslahatı, Vahye Müstenid Tecrübî İlim Usûlü ve onun tesbîtlerine müstenid Felsefî Tefekkür vâsıtasıyle araştırıp tesbît etmek;
c) İctimâî hayâtla alâkalı Kur’ânî Hükümlerde, İnzâl devrine, yânî insanların zihniyetine, örf ve âdetlerine, maddî şartlarına uygun düşen vâsıtaları değil, Hükümlerdeki hikmeti (maksadı, gâyeyi) esâs almak ve o hikmeti, içinde bulunduğumuz devrin (cem’iyetin) zihniyet ve imkânlarıyle mütenâsib vâsıtalara mürâcaat ederek tahakkuk ettirmiye çalışmak;
ç) Kur’ân-ı Mübîn’den yola çıkarak ilmî araştırma ve felsefî tefekkürle ulaştığımız maslahatı gerçekleştirecek hükmü, bütün bir cem’iyet veyâ Devlet ölçüsünde, ancak halkın ekseriyetinin (cumhûrun) rızâ ve irâdesiyle (ki onun başlıca tecelligâhı, hür seçimle teşkîl edilmiş Millet Meclisi’dir) tatbîkâta koymak… (Cumhûrun rızâsı, elbette, referandum gibi vâsıtalarla da tesbît edilebilir. Ayrıca, umûmî maslahata aykırı düşmiyen şahsî maslahat hükmünü tatbîk edip etmemek de, şahsın kendi irâdesine kalmıştır…)
Bir Kur’ânî Hadîs nümûnesi: Hz. Ayşe Hadîsi
Fıkhî mes’elelerde böyle bir usûle, böyle bir “Dirâyetci Muhâkeme”ye riâyet edilmesinin haklılığı husûsunda, bizi aklen ve vicdânen tatmîn eden birçok delîl arasında çok kıymet verdiğimiz bir tânesi, araştırmalarımızın oldukça gec bir safhasında keşfettiğimiz ve tam bir “Kur’ânî Hadîs” nümûnesi olan bir Hz. Ayşe (Âişe) Hadîsidir. Filhakîka, bu dâhî Vâlidemizin (Allâh ondan râzı olsun) muhâkeme tarzı, Dirâyetci Müslümanlığın özü mesâbesindedir:
“Bana Zuheyr b. Harb rivâyet etti. (Dedi ki:) Bize İsmâil b. İbrâhim, Ebu Bekr Dâvud b. Ebû Hind’den, o da Şa’bi’den, o da Mesruk b. Abdurrahman’dan naklen rivâyet etti. Mesruk şöyle demiş:
“Hz. Âişe’nin yanında dayanmış oturuyordum. Bana dedi ki:
‘- Yâ Ebâ Aişe (Ebû Aişe, Mesruk’un künyesidir), üç şey vardır ki her kim onlardan birini söylerse Allâh’ın Resûlüne (Allâh’a ve Resûlüne) büyük iftirâ atmış olur!’ Ben:
‘- Nedir onlar?’ dedim.
1) ‘- Her kim Muhammed’in, Rabb’ini gördüğünü söylerse, Allâh’ın Resûlüne büyük iftirâ atmış olur!’ dedi. Ben dayanmış vazıyette idim. Hemen oturarak:
‘- Yâ Ümmülmü’minîn, bana müsâade buyur, acele etme, Allâh Azze ve Celle: ‘Yemîn olsun ki Peygamber onu apaçık ufukta gördü!’ (Tekvîr -81-: 23) ‘Yemîn olsun ki onu başka bir inişte de gördü!’ (Necm -53-: 13) buyurmadı mı?’ dedim. Âişe:
‘- Bu Ümmetten bu mes’eleyi Resûlullâh’a ilk soran benim!’ Resûl-i Ekrem: ‘- O ancak Cibrîl’dir. Ben onu şu iki def’adan başka halk edildiği şekilde görmedim. Onu, semâdan inerken, vücûdunun büyüklüğü yer ile gök arasını kaplamış olarak gördüm.’ buyurdular. Âişe (sözüne devâmla:)
‘- Hem sen Allâh’ın, (Kendisi hakkında:) ‘Onu gözler idrâk edemez; ama O, gözleri idrâk eder! O lâtîftir, habîrdir!’ buyurduğunu (En’âm -6-: 103) işitmedin mi? (Yine) Teâlâ Hazretlerinin: ‘Hiçbir insan için imkân yoktur ki Allâh onunla ya vahiy ile ya perde arkasından yâhud kendisine bir resûl (elçi, melek) göndererek O’nun izniyle, O’nun dilediğini vahiy buyurması şekillerinden başka bir sûretle konuşmuş olsun! Çünki Allâh en yüksek ve en hakîmdir.’ buyurduğunu (Şûrâ -42-: 51) duymadın mı?’
2) ‘Her kim Resûlullâh Allâh’ın Kitabı’ndan birşey gizledi derse, Allâh’ın Resûlüne büyük iftirâ atmış olur! Hâlbuki Allâh: ‘Ey Resûl, sana Rabb’inden her indirileni teblîğ et! Şâyet bunu yapmazsan, Allâh’ın Risâletini teblîğ etmiş olmazsın!’ buyurmaktadır (Mâide -5-: 67).
3) ‘Her kim, onun, yarın olacak şeyleri haber verdiğini (gaybı bildiğini) söylerse, muhakkak ki Allâh’a en büyük iftirâda bulunmuştur! Hâlbuki Allâh: ‘De ki göklerde ve yerde olanlar gaybı bilmezler, ancak Allah bilir!’ buyuruyor (Neml -27-: 65) dedi.” (Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Mütercim ve Şârih: Ahmed Davudoğlu, İstanbul: Sönmez Neşriyat, 1974, cild 2, No 287, ss. 645-647; ayrıca M. Seyyid Ahsen, Ömer Nesefî. İslâm İnancının Temelleri: Akaid, İstanbul: Otağ Yl., 1973 -2. baskı; ilk baskı: 1971-, ss. 92-93) (Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması Aralık 2015: 11)
“Kuvvet” ve “Ribâti’l-hayl” Âyetinin Rivâyetci ve Dirâyetci tefsîri
Ahkâm Âyetlerini Dirâyetci Muhâkemeyle nasıl değerlendirmemiz lâzım geldiği husûsunda bize en fazla ilhâm veren Âyet ise, Enfâl Sûresinin 60. Âyetidir:
“Onlara karşı elinizden geldiği kadar kuvvet ve atların konaklama yerlerini hazırlayın ki bununla Allâh’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve onların hâricinde Allâh’ın bilip de sizin bilmediğiniz başkalarını korkutasınız! Fîsebîlillâh her ne infâk etseniz size [ecri] tamâmen ödenir ve siz haksızlığa uğramazsınız. (Ve e’iddû lehum mâ-steta’tum min kuvvetin ve min ribâti’l-hayli turhibûne bihî ‘aduvvallâhi ve ’aduvvekum ve âharîne min dûnihim lâ ta’lemûnehumullâhu ya’lemuhum ve mâ tunfikû min şey-in fî sebîlillâhi yuveffe ileykum ve entum lâ tuzlemûn.)” (Enfâl -8-: 60)
Âyetteki Hükmü, Ahkâm Âyetlerini harfiyen anlama ve tatbîk etme temâyülünde olan Rivâyetci Muhâkeme tarzına nazaran, şöyle anlamak lâzım gelir:
Allâh-ü Teâlâ, Müslümanlara, düşmanları korkutmak için, kuvvet ve atların konaklama yerlerini (yâhud Türkce Meâllerin hemen hepsinin ifâdesiyle, “bağlanıp beslenen atlar”) hazırlamayı emretmektedir. “Kuvvet” bir Hadîse istinâden, “atmak”, yânî “ok atmak” olduğuna göre, Müslümanlar her asırda okçulukla iştigal etmek ve at beslemekle mükelleftirler
xxxxxxxxxxxx
.Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (28)
Yesevizade Alparslan Yasa
03.05.2025 - 12:04
Yayınlanma
03.05.2025 - 12:05
Güncelleme
1
Paylaşım
Çantay’ın tefsîri
Hattâ (gencliğimizde çok mütâlaa ettiğimiz Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm ünvânlı üç cildlik pek meşhûr bir Meâlin mütercimi olan) Hasan Basri Çantay merhûm (Balıkesir, 18.11.1887- İstanbul, 3 Aralık 1964, Edirnekapı Şehîdliği Mez.) , Kur’ân’ın bu “cihâd için at besleme emri”nde ilâhî bir mûcize görüyor:
“Muhaarebe atlarının zikr buyurulması ona olan ihtiyâcın hiç bir zaman zâil olmayacağına ve cündîlik [binicilik] hayatının kemal-i ehemmiyetine delâlet etmektedir. […] [Sebîlürreşâd mecmûasının Ağustos 1948 târih ve 1. cild, 11 numaralı nüshasında neşredilen makâlesinden:]
“Âyet-i kerîmedeki ‘Ribat-ul hayl’, hak yolunda muhaarebe için bağlanan, beslenen atlar demekdir. Bakınız, Cenâb-ı Hak kuvvetin ardından tahsıysen hemen atları zikretmişdir. Çünkü bu unsur çok esaslı bir harb ve ihtiyac unsurudur. Bundan da anlıyoruz ki ona olan ihtiyâc hiç bir zaman zâil olmayacakdır. Nitekim bugün dünyâda en mütekâmil harb vâsıtaları meydana getirilmiş olmasına rağmen atlardan ve süvarîlikden henüz istiğnâ haasıl olamamışdır ve olamayacakdır da.” (Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, Nâşiri: Mürşid Çantay, İstanbul: Ahmed Said Matbaası, 1965, cild 1, s. 265)
Çantay, Âyetteki “at besleme emri” hakkında tipik Rivâyetci Muhâkeme tarzına uyuyor; lâkin ne de olsa bir 20. asır insanı olduğu için, “kuvvet hazırlama emri” üzerinde teemmül ederken, Rivâyetci Muhâkemeden uzaklaşıyor, “kuvvet”i, Hadîse istinâden, sâdece “ok atmak” veyâ okçuluk emri gibi telakkî edemiyor, bu def’a Dirâyetci Muhâkemeyi tâkîb ediyor:
“Müslim’in, İmam Ahmed’in, İbni Mâce’nin Akabe bin Âmir R.A.’den rivâyet ettikleri bir hadîs-i şerîf meâline nazaran Resûlullah S.A.V. bir gün minber üzerinde bu âyeti okumuş, ondan sonra üç def’a:
‘- Gözünüzü açın ki kuvvet demek atmak [remy] demekdir’ buyurmuştur.
“Bu âyet-i kerîme münâsebetiyle işbu hadîsi zikreden Beyzâvî diyor ki:
‘Risâletmeâb efendimizin kuvveti atışla îzah buyurması, kuvvet miyânında bulunan bu atışın tâ başda gelmesinden, kuvvetden istifâde etmenin her şeyden evvel onunla kaabil olabileceğindendir.’
“Filhakıyka bu âyet-i kerîmenin nüzûlü zamanlarında ‘Remy = Atış’ın ma’nâsı ok atmak demekdi. Çünkü o devirde muhaarebe başlıca okla yapılırdı. Sonraları silâhlar ve daha bir çok kuvvetler meydana geldiğinden bunlarla atmıya da ‘Remy’ denildi. Nitekim el ve sapanla âdi taş atmakdan başlayarak mancınıklarla taş atma zamanlarına kadar vukua gelen ilerleyiş de askerlikce remiyden başka birşey değildir. Hattâ o zamanlar el ve sapanla taş atmak şimdi tüfekle kurşun atmıya, mancınıklarla taş atmak da zamanımızdaki toplarla iri dâneler endaht etmiye muâdildi. Sonraları remy bir fen oldu: ‘Balistik = balistique’. Avrupa bu fenni çok ileri götürdü, bir çok usuller kaaideler koydu. Biz de bu iş için bir zaman Avrupadan muallimler getirdik. Halbuki atıcılık evvelce bizim öz malımızdı. Onu en çok tervîceden İslâmdı. Ma’nâsını yazdığımız hadîs-i şerîf de bunu pek güzel isbâteder.
“Remy Cenâb-ı peyğamberin ta’biri vech ile kuvvet olunca biz asıl bu kuvveti bu günkü atışlarda görüyoruz. Bugün bir mavzer kurşunu iki bin metrelik yerde büyük bir tahrib kuvveti gösteriyor, bir top dânesi sâatlerce mesâfedeki dağları deviriyor, bir makineli tüfek bir dakıykada kıyâmetler kadar ateş yağmuru saçıyor, hele tayyâre ve atom atışları bir anda memleketleri kül haaline getiriyor. İşte size müdhiş bir kuvvet! Bu kuvvetden hakkıyle istifâde edebilmek için atış fenninin her çeşid usullerini lâyıkıyle bilmek, öğrenmek lâzımdır.
“Önceleri müslümanlar muhaarebeyi okla yaparlardı. Daha eski muhaarebeler ise taşla olurdu. Âdi demir oklar düşman tarafına vardı mı tekrar atılabilirdi. Halbuki şimdi kıymetleri milyonları, milyarları bulan makineli vâsıtaların kullandıkları fişenkler, bombalar, dâneler bir kerre atılınca bir daha gelmiyor. Bir kerre atış bile en yüksek paralara muhtac. Sonra bunların nakılleri, sevkleri, tahrikleri de büyük büyük zorluklara, dünyâlar kadar masraflara bağlı. Demek, atıcılığı bilmemek yüzünden bunca kuvvetler zaayi’ olacak, bunlardan hiç bir fâide sağlanamayacak, bil’akis büyük zararlar görülecekdir.
“İşte yüce peyğamber efendimizin hadîsindeki ma’nâ ve hikmet burada tamâmiyle anlaşılmış oluyor. O, demek istiyor ki: ‘Kuvvetden istifâde atışa bağlıdır. Kuvvet miyânında bilhassa atışın hususî ehemmiyeti vardır.’ Yoksa ‘kuvvet’ demek sâde atış demek değildir.” (Çantay 1965: I/265-266)
Dirâyetci Muhâkeme
Çantay merhûmun Meâl’inde de müşâhede edildiği vechiyle, mezkûr Âyetteki “ribâti’l-hayl” tâbiri, umûmiyetle, “bağlı atlar” veyâ “(cihâd için) bağlanıp beslenen atlar” şeklinde tercüme ediliyor. Hâlbuki bu isim tamlaması, “haylin ribâti”, “atların bağlandığı, konakladığı yer” mânâsına geliyor. “Ribât” kelimesi teklik olarak kullanılmışsa da, bu çeşid yer ve binâların tamâmının kasdedildiği zâhirdir.
Bu tâbirdeki her iki kelime de Türkceye geçmiştir. Kubbealtı Lugati’ne nazaran:
a) “Hayl”, at, atlar, at sürüsü, süvâri ve -mecâzî olarak- topluluk demekdir.
b) “Ribât” ise, aynı sülâsî cezirden (re, be, tı) türemiş başka kelimelerle berâber Türkcemizi zenginleştiren bir kelimedir: “Râbıt, rabt, raptetmek, raptiye, raptiyelemek, râbıt, râbıta, râbıtalı, irtibât, irtibâtlı, ilh…” Kelimenin ilk mânâsı (“bağ-la-mak”taki) “bağ”dır: Ribât-ı aşk: aşk bağı; ribât-ı beyne’l-mafsal: eklem bağı gibi… Dîğer mânâları: Sağlam binâ, kasır, konak, konaklama yeri, han, kervansaray, hudûdlardaki müstahkem binâ, kale, ilh… “Ribât”, Arabcada, aynı zamânda, nöbet tutmak mânâsına da geldiğinden, bundan, “hudûd muhâfızı, nöbetcisi, bekcisi” mânâsında -Türkceye de geçmiş- “murâbıt” kelimesi türetilmiştir.
Bu mânâlardan hareketle, Hz. Ömer devrinden îtibâren, serhad boylarında İslâm Vatanı’nı müdâfaa etmek için inşâ edilen müstahkem binâlara “ribât” denmiye başlamış ve bunlar zamânla muazzam kaleler hâline gelmiştir. Taberî’nin verdiği bilgiye nazaran, Hz. Ömer devrinde, sekiz eyaletin her birinde savaşa hazır 40.000 at bulunuyormuş… (İsmail Yiğit, “Ribât”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2008, cild 35, ss. 76-79; https://islamansiklopedisi.org.tr/ribat#; 13.3.2025)
Velhâsıl, mezkûr Âyetin emri mûcibince, Müslümanlar, Vatanlarını müdâfaa etmek için, bir taraftan “kuvvet”, dîğer taraftan da aynı maksadla beslenen atlara konaklama yerleri hazırlamakla mükelleftirler. Âyet üzerinde derinlemesine tefekkür etmeyince mânâ, hüküm, bundan ibârettir… Biraz daha derine inersek:
Her Ahkâm Âyetinde olduğu gibi, bu Âyette de hükmün (“kuvvet ve atların konaklama yerlerini hazırlamak”), hikmetiyle (dîğer tâbirlerle, esbâbımûcibesiyle, maslâhatıyle) berâber bildirildiğini görüyoruz ve bu hikmet kolayca kavranıyor: Caydırıcılık, yânî düşmanları bize tecâvüzden caydıracak şekilde kuvvetli olmak, kezâ (kat’iyen mütecâviz olmadan) her ân kendimizi müdâfaa etmiye hazır bulunmak…
Hemen şu husûsa da işâret etmiş olalım:
Âyetlerde, dünyevî hayâtımızı tanzîm eden hükümlerin hikmetleriyle berâber bildiriliyor olması, bir taraftan onlardan maksadın ne olduğunu anlayıp her devirde bu maksada en muvâfık vâsıtayı kendimiz tâyîn etmemiz içindir, dîğer taraftan da, bu vâkıa, dâimâ beşerin hayrına, maslahatına muvâfık olan İlâhî Hükümlerin bizâtihî aklıselîm tarafından kavranabilir ve isâbetli oluşlarının yine aklıselîm tarafından tasdîk edilebilir mâhiyette olduğunu gösterir. Binâenaleyh aklıselîm, beşer hayâtını, onun hayrına olacak şekilde tanzîm etmiye, bu maksadı sağlıyacak hükümleri keşf ve vaz’etmiye muktedirdir. Şu var ki Vahiy (Kur’ân-ı Mübîn) tarafından aydınlanmış akıl, birtakım hatâlardan, sapmalardan daha rahat korunur ve ayrıca, aklıselîm (aslında Tecrübî İlim Usûlü ve Felsefî Tefekkür demek istiyoruz) sâyesinde ulaşılan hükmün Kur’ân’a da mutâbık olması, insanda daha fazla itmînân hâsıl eder…
Âyetteki “kuvvet” tâbiri, Çantay merhûmun da îzâh ettiği vechiyle, pek şümûllü bir mefhûmu ifâde ettiği için, her devirde muhtevâsının çok farklı olması gerekdiği, böylece insangücünden en gelişmiş, en mûdil (sophistiqué) silâhlara veyâ iktisâdî imkânlara kadar kuvvetli olmayı sağlıyan her şeyi ihtivâ ettiği hemen rahatlıkla anlaşılıyor. Buna rağmen, onu, “Kuvvet, atmaktır” Âhâd Hadîsine (Müslim, Ebû Dâvud, v.s.; Riyâzü’s-Sâlihîn No 1335) istinâd ederek Rivâyetci Tefsîrin dar kalıbları içinde tefsîr etmiye kalkarsak, ondan sâdece “ok atmak” mânâsını çıkarabiliriz…
“Ribâti’l-hayl” hazırlama emri ise, iki yönlüdür: Bir taraftan müdâfaamız için kullanacağımız hâs atlar yetiştirmek ve beslemek, dîğer taraftan, onların konaklama yerlerini hazırlamak, inşâ etmek… “Atların konaklama yerleri”nden asıl maksad ise, İnzâl devrinde atların en mühim unsurunu teşkîl ettiği müstahkem mevkiler, kaleler binâ etmekdir. Nitekim târihen de bu böyle anlaşılmış ve Hz. Ömerü’l-Fârûk Hazretlerinin devrinden îtibâren bu istikâmette adımlar atılmış, netîcede, ortaya muazzam hudûd kaleleri çıkmış ve “ribât”, gâyet yerinde olarak, bu binâlara isim olmuştur.
Hâlbuki, İnsanlığın ilmî ve teknik sâhadaki tekâmülü netîcesinde, bir ân gelmiş, memleketin hudûdlarını muhâfaza etmek için, atların da, kalelerin de kıymeti kalmamıştır. Artık lâzım olan, yer altı sığınakları (“bunker”ler), toplar, tanklar, uçaklar, insansız hava vâsıtaları, v.s. ile onları destekliyen kuvvetli bir siyâsî ve iktisâdî yapıdır. “Ribât”, bugün bütün bunlar demekdir…
Öyleyse, “kuvvet” gibi “ribâti’l-hayl hazırlama” emrini de harfiyen anlamamak, ancak ve ancak, her devirde Âyetteki hükmün maksadını tahakkuk ettirecek en uygun vâsıtalara mürâcaat etmenin İlâhî Emre itâat, aksinin isyân olduğunu idrâk etmek lâzımdır.
“Kuvvet ve Ribâti’l-hayl” Âyet-i Celîlesi üzerinde yürüttüğümüz muhâkemenin hülâsası şudur:
1) Bahis mevzûu Âyetteki hükmün hikmeti, caydırıcılık, yânî (kendimiz aslâ mütecâviz olmadan) düşmanları, -gözlerini korkutarak- tecâvüzden alıkoyacak kadar kuvvet hazırlamaktır.
2) “Kuvvet hazırlamak”, yânî askerî bakımdan kuvvetli olunduğu gibi, siyâsî, iktisâdî, kültürel ve sâir her noktainazardan da kuvvetli bir cem’iyet, bir Devlet teşkîl etmek…
3) Bu “kuvvet”in bir unsuru olarak, Hz. Peygamber devrinin (ve daha sonrasının o devre benzer) şartlarında, hem seçme atlar yetiştirmek, hem de serhad boylarında müstahkem mevkiler, kaleler inşâ etmek, Peygamber devrinin şartları değiştiğinde ise, yeni şartlara muvâfık ve ahlâk̆en meşrû olan her çeşid yeni müdâfaa tedbîrlerini almak…
4) Allâh’ın hükmüne tâbi olmak, O’nun emrine itâat etmek demek, her devirde ve körü körüne, Âyette zikredilen vâsıtalardan şaşmamak değildir. Bilakis bu tavır, Allâh’a isyândır; çünki o mîadını doldurmuş vâsıtalarla, Âyetteki hükmün hikmeti olan “düşmanı caydırmak” hedefine ulaşılamaz; mütecâviz düşmana mağlûbiyet kaçınılmaz olur…
İşte nasıl ki Kâinâtın ve insanın yaratılışıyle alâkalı Âyetleri, günümüzde, Tecrübî İlimlerin en son keşiflerini dikkate alarak tefsîr ediyoruz, aynen öyle de, Ahkâm Âyetlerini, günümüzün zihniyetini, insanlık anlayışını, hassâsiyetlerini, ihtiyâclarını, maslahatlarını, imkânlarını, vâsıtalarını dikkate alarak değerlendirmeli, böylece onlardan günümüz şartlarına uygun hükümler istinbât etmeliyiz…
(“Kuvvet ve Ribâti’l-Hayl” Âyeti hakkındaki işbu çalışmamızın aslı, 1989 senesinde têlîf ettiğimiz Kur’ân’da Cumhûrî Nizâm ünvânlı gayr-i münteşir kitabımızda mündericdir. Onu, oradan, tekrâr gözden geçirip bir hayli genişleterek iktibâs ettik… -İstanbul, Ankara, Bolu, Mart 2025-)
2. Bahis: İstişârî Hükûmet
Hakîkat uğrunda senelerce süren bir mücâhedenin, samîmî bir sorgulama, araştırma, tefekkür ve tartışma cehdinin bizi ulaştırdığı nihâî düşünce şudur:
Kur’ân-ı Kerîm’in hedef aldığı cem’iyet modeli, en kâmil mânâsıyle cumhûrî (démocratique), çok sesli (pluraliste), istişârî (consultatif) cem’iyettir.
Bizi böyle bir tesbîte götüren başlıca husûs ise, Kur'anî “istişâre” mefhûmudur. Bu mefhûm, cumhûrî seçim, halkın rızâsı, temsîlî hükûmet, iktidârın cumhûrun reyiyle el değiştirmesi, çok seslilik, millet meclisi (parlement, parlamento), cumhûrî teşrî esâsı, istişarî idâre usûlü, fikir, kanâat ve ifâde hürriyeti, adem-i merkeziyet gibi birçok cumhûrî mefhûmun anahtar kelimesidir.
Halkın rızâsıyle iktidâr olma ve cem’iyeti alâkadar eden bütün işlerin istişâre (consultation) ile yürütülmesi esâsı; insan haysiyeti, insanın kadri, insanın hükümrânlık hakkı gibi en temel insânî değerlerin mantıkî bir netîcesi sıfatiyle İnsan Haklarının vazgeçilmez bir esâsı, rüknü, ayrılmaz bir parçası olduğu gibi dîğer İnsan Haklarının têsîsi ve muhâfazası da ancak bu Temsîlî ve İstişârî Hükûmet anlayışıyle mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamberin Sahîh Sünneti ve Ashâbın tatbîkâtı üzerinde dikkatle, etraflıca düşününce İslâmın siyasî rejiminin cumhûriyet (ki hilâfetin dîğer isminden başka bir şey değildir) olduğu o kadar berrak bir şekilde ortaya çıkıyor ki insan Müslümanların nasıl olup da bu anlayışdan uzaklaşarak saltanat veya Şiî imâmet boyunduruğunu kabûl edebildiğine hayret ediyor…
Hiç şüphesiz, Kur'ânî “istişâre”, “bîat”, “hilafet" mefhûmları bizi en geniş mânâsıyle (yânî cem’iyetin bütününde, her siyâsî, ictimâî, iktisâdî, askerî teşekkülün bünyesinde) tam tekmîl bir cumhûrî-istişârî iktidâr ve idâre anlayışına götürdüğü gibi, Peygamberî Medîne Esâs Kanûnu da o günün ictimâî şartlarında cumhûrî hükûmet / cumhûrî cem’iyet anlayışının.pek güzel bir tatbîkâtı olarak önümüze çıkıyor...
Şimdi kısaca bu husûsları îzâh edelim.
Yüce Allah, Resûl'üne hitâben buyuruyor:
“Sen Allah’ın rahmetiyledir ki onlara mülâyemetle davrandın. Şâyed kaba, katı yürekli olsaydın etrâfından dağılıp giderlerdi. Hatâlarını sil, kendilerini afvet! İş husûsunda onlarla istişâre et (Şâvirhüm fî'1-emr)! Sonra da azmettin mi artık Allâh’a tevekkül et! Allâh mütevekkilleri sever!” (Âl-i İmrân -3-: 159) [“Onlara”: Uhud’da düşmanın önünden kaçanlara…]
Kezâ peş peşe bir dizi Âyette Müslümanların güzel hasletleri târîf edilirken bu hasletler arasında istişâre esâsı da zikrediliyor:
“Yine onlar, Rab'lerinin dâvetine icâbet eder, namazlarını kılarlar. İşleri aralarında şûrâ iledir (emrühüm şûrâ beynehüm) ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizi infâk ederler.” (Şûrâ -42-: 38)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (29)
Yesevizade Alparslan Yasa
04.05.2025 - 00:52
Yayınlanma
04.05.2025 - 00:53
Güncelleme
1
Paylaşım
(-Eşref Edib Fergan neşri- Sebilürreşad, No 114, Kasım 1951, s. 212)
Babanzâde Ahmed Naim’den sonra Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh’in mütercimi ve daha başka birçok dînî eserin müellifi Prof. Dr. Kâmil Miras (Afyonkarahisar, 1875 – İstanbul, 30.4.1957, Kandilli Mez.): “İslâm medeniyeti, milletin hâkimiyeti ve meşveret esası üzerine kurulmuş bir din ve devlet sistemidir. […] Meşveret sistemine ‘Hulefa-yı Râşidîn’ tarafından da devam olunmakla beraber, devlet reisi demek olan Halifeler milletçe intihap olunduklarından, İslâm medeniyetinde idare şekli, Cumhurî idi. Şu kadar ki, bu intihap ve meşveret esası, iptidaî bir millette, zamanımızın en mütekâmil şekli olan umumî seçim suretinde tatbik olunamazdı. Ancak İslâm hukukunda ‘erbab-ı hall-ü akd’ diye anılan ilmî, içtimaî en yüksek şahsiyet sahiplerinin birleşmesiyle seçim yapılıp, bu da halk tarafından kabul olunurdu. Milletin vâkıaya itiraz etmeyip sükût etmesi, icma sayılırdı. İslâm medeniyeti, beşeriyete, ulûhiyet ve sıfatları, ubûdiyet ve ibadet hakkında en sarih bilgileri verdiği gibi, can ve mal, şeref ve namus, vicdan ve tefekkür hürriyeti gibi esasî hakları da bahşetmiştir. İslâm tebligatı arasında en mühimmi, akla haiz olduğu kıymet ve ehemmiyeti vermiş olmasıdır. Dinlerin baştanbaşa esatirî şekle girdiği sırada tebliğ olunan İslâmiyet, insanlara, tefekkürün kaynağı olan aklımızın kullanılma tarzını öğretmiştir. İslâmiyet, bu mukaddes cevherin hurafâttan siyanet edilmesini ve bu suretle kâinatın ve eşyaya ait hakikatlerin, yaratılışlarındaki asıllarla dosdoğru görülmesini emretmiştir. Kur’anın sayısız âyetleri akla hitab etmekte ve insana tefekkürü emretmektedir. İlh…”
***
Yukarıda zikrettiğimiz ilk Âyette (3: 159), Allâh-ü Teâlâ, Devleti (veyâ daha geniş mânâsıyle mâhiyeti her ne olursa olsun herhangi bir teşkîlâtı) temsîlen Elçi’sine işleri istişâre (danışma) ile yürütmesini emretmektedir. Bunda iki nükte var:
Birincisi, açıktır ki burada Peygamber bir topluluğun başı olarak bu hitâba vesîle olmuştur. Binâenaleyh aynı mevk̆ide kim bulunsa bu emir onun için de cârîdir.
İkincisi, topluluğun başı kiminle istişâre edecekdir? Tabiî ki alâkalı topluluk mensûblarıyle! Evet, derece derece hepsiyle! Umûmî kâide budur. Ama ihtisâs gerektiren bir husûsta da elbette ki sâdece ehline danışılacaktır. Bu bâbda asıl mühim olan, esnek bir şekilde, bir topluluğun bütün idârî işlerinin mütemâdiyen yine o topluluğa danışılarak, onun reyi alınarak, rızâsı kazanılarak yürütülmek lâzım geldiğidir. Yoksa kimsenin, kendisine rağmen, bir topluluğa tahakküm etme hak ve salâhiyeti yoktur. Topluluk kendi hür irâdesiyle idâresini bizzât seçeceği bir şahıs veyâ şahıslara (bir hey'ete, bir meclise) tevdî eder ve onlar da meşrûiyet ve otoritelerini sâdece bu rızâdan alırlar. Bunun dışında, yâni gönül rızâsı olmadan kimsenin bir topluluğun başına geçmiye ve onun başında kalmıya hakkı yoktur.
Demek ki “istişâre” veyâ “meşveret” mefhûmu bizi derhâl ve kendiliğinden ancak halkın (veyâ bir topluluğun) rızâsıyle onun başına geçme ve onun rızâsı devâm ettiği müddetçe onun başında kalma fikrine götürmektedir.
Ve arkasından bu mantıkî tesbîti ikinci bir fikir daha tâkîb ediyor ki o da şudur: Topluluk (halk, millet) kendi başına bir müstebid (bir despot) seçecek değildir. (Seçmemelidir!) O sâdece adâlet, maslahat, hayır şartıyle, iktidârı, kendi idâresini bir şahsa veyâ hey'ete (ve onlardan meydana gelecek bir teşkîlâta) emânet etmektedir. İktidâra geçen, ben seçimle işbaşına geldim diyerek keyfî idâreye sapamaz.
İşleri dâimâ temsîl ve idâre ettiği topluluğa danışarak, onun fikrini, reyini, rızâsını alarak yürütmek zorundadır. Ve emîr (reîs, idâreci) ictimâî maslahatın, toplu hayâtın elzem kıldığından daha fazla idârî tasarrufta bulunamaz, insanların hayâtına ölçüsüz bir şekilde müdâhale edemez. Yâni Hanefî fıkhının (Mecelle’de zikredilen) küllî kâideleri arasında yer alan ve cumhûrî rûhu pek güzel ifâde eden şu esâsla tesbît edildiği gibi:
“Raiyye, yâni teb’a üzerine tasarruf maslahata menûttur.” (58. Madde)
İslâmın siyâsî doktrini bütünüyle bu umdede mündemicdir. Onu bir parça şerhedelim:
Siyâsî iktidâr mes’elesinin başlıca iki vechesinin bu umdede gâyet vecîz sûrette ifâde edildiği dikkati çekiyor. Birincisi, insanlar üzerine tasarruf, yâni bir siyâsî iktidârın mevcûdiyeti, âmme maslahatı îcâbıdır. Siyâsî bir otorite olmazsa, “insan insanın kurdu olur” (Hobbes) ve bundan herkes zarâr görür. İkincisi, cem’iyet üzerine tasarruf ancak maslahatla, umûmî maslahatın îcâb ettirdiği zarûret mik̆dârıyle sınırlıdır; bundan ötesi haddi aşmak, zulme, bağye sapmak, nemrûdluk, fir'avunluk taslamaktır. Demek ki iktidâr için kendisine vekâlet verilen siyâsî otorite, hiçbir sûretle insanların idâresinde sınırsız salâhiyet sâhibi olamaz; yalnız, bu salâhiyet sınırı, cârî şartlarla mütenâsib olarak genişler veyâ daralır…
Bu tesbîtimiz de, bizi, peşinden murâkabe esâsını götürür. Yânî idârecinin, sıkı bir şekilde, idâresini tekeffül ettiği topluluk tarafından murâkabe edilmesi, bu topluluğa icrâatının hesâbını dâimâ verebilmesi, vekâlet haddini aştıysa, haksız tasarrufta bulunduysa, sûistimâle saptıysa tecziye edilmesi…
Bu Âyet (3: 159) vesîlesiyle ibretle düşünmelidir ki Vahye mazhar olmuş bir Peygambere dahi riyâset ettiği topluluğun işlerini yürütürken herhangi bir imtiyâz tanınmamış, kendisinden, o topluluğun idâresiyle alâkalı her husûsda o toplulukla (tabiî ki maslahata uygun, içinde bulunulan şartlarla, mes'elenin mahiyetiyle mütenâsib bir şekilde) istişâre etmesi istenmiştir. Peygamber'in Kur'ânî tâbirle “insanlara en güzel bir nümûne-i imtisal olmasının” mânâsı da budur. O, kuru nasîhat ile değil, bizzât tatbîk ederek bize örnek olmaktadır. Bize örnek olan, ilhâm veren evleviyetle onun lisân-ı hâlidir, ef’âlidir. Velhâsıl buradan çıkarılacak ders, bir Peygambere bile, Allâh, milletin idâresini milletin reyiyle, rızâsıyle ve dâimâ ona danışarak yürütmesi gerektiğini telk̆în ederse, bizim gibi Vahiy nîmetine mazhar olmamış alelâde insanlar için bu husûs daha da fazlasıyle cârîdir.
Nitekim yukarıda metin bütünlüğü içinde naklettiğimiz bir başka Âyette (Şûrâ-42-: 38), Peygamber'in ötesinde Müslümanların (veyâ Allâh'ın rızâsını kazanan insanların en güzel vasıfları arasında “onların işlerinin kendi aralarında şûrâ ile olduğu” husûsu vurgulanmıştır.
Müfessir Elmalılı merhûm bu Âyette geçen “şûrâ" kelimesi hakkında şu tesbîtte bulunur:
“Şûrâ, esasen ‘fütya’ gibi büşrâ vezninde masdar olup ‘teşâvür’, yani birbirinin reyini almak demektir. Aslı arıdan bal almak mânâsıyle alâkalıdır. ‘Zu şûrâ’ mânâsına da gelir; nitekim bu mânâ ile şûra hey’etine de ıtlâk olunur.” (Hak Dîni, Kur’ân Dili, 6/4249)
Binâenaleyh “şûrâ”, birbiriyle istişâre etme, birbirinin fikrini, reyini alma, kanâatini öğrenme, bir mes’eleyi bir hey’et, bir meclis hâlinde müzâkere etme mânâsında kullanılmaktadır. Bir başka Âyetteki kullanılış şekli de mânâyı daha çok vuzûha kavuşturuyor. Şöyle ki:
“Eğer ebeveyn, [doğumdan sonra] iki yıl tamâmlanmadan, birbirlerine danışarak (teşâvürin), çocuğu sütten kesmek isterlerse, bunda bir günah yoktur...” (Bakare-2-: 233)
Buradan da iyice anlaşılan, danışmaktan maksadın müştereken doğru bir karâra varmak olduğudur.
Böylece Allâh-ü Teâlâ’nın istişâre veya meşveret müessesesini en geniş mânâsı, en şümûllü hâliyle biz kullarına emrettiği anlaşılmaktadır.
Bu mefhûmun esâs îtibâriyle bir ferdî, bir de ictimaî vechesi vardır ve tabiî ki bu iki veche de tamâmen birbirinden ayrı değildir.
Ferdî planda insan mühim bir karârı gerektiren her işinde etrâfına danışarak karâr verecek, böylece hatâ ihtimâlini azaltacaktır. (Nitekim: “İstişâre etmiyen nâdim olur!” denmiştir.)
İctimaî planda ise mes’ele daha derindir. Çünki bu planda bir de iktidâr mes’elesi devreye girmektedir. Bir topluluğun (şirketin, derneğin, devletin) idâresinde istişâre müessesesinin esâs olması demek, öncelikle idârî mekanizmanın, hükûmet şeklinin o topluluğun irâdesiyle tâyin edilmesi demekdir. Ama topluluğun rızâsıyle işbaşına gelenler de yine -temsîlî, mahdûd, murâkabeli salâhiyet, vekâlet îcâbı- bütün icrâatları (hükûmetleri) boyunca topluluğun rızâsını gözetmiye, ona danışarak işleri tedvîr etmiye devâm edeceklerdir. Ve bu rızâ hâli ortadan kalktığı zaman da derhâl idârî mevk̆ii (iktidârı) terk edeceklerdir. Dîğer tâbirle, iktidâr mevk̆ii topluluğun bir emânetinden, vekâletinden başka birşey değildir; vekâlet çekildiği ânda bütün salâhiyet de biter.
Mâmâfih, cem’iyetin idâresinde her ân herkese danışmak mümkun olamıyacağından ve her mes’elede herkes lüzûmlu ihtisâsa sâhib olmadığından cem’iyeti temsîlen bir şûrâ, bir meclis, bir parlamento veyâ benzeri bir müessesenin teşkîl edilmesi lâzım gelir. Demek istediğimiz, bu kelimede meclisli cumhûriyet (démocratie parlementaire) mefhûmu da mündemicdir. Ve aynı zamânda cem’iyetin her kesiminde idârenin şûrâ teşkîli ve temsîl yoluyle yürütülmesine de işâret vardır.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (30)
Yesevizade Alparslan Yasa
05.05.2025 - 09:52
Yayınlanma
05.05.2025 - 09:53
Güncelleme
1
Paylaşım
İktidâr mes’elesiyle alâkalı diğer iki Âyet de şu şekildedir:
“Allâh emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh size ne güzel nasîhat ediyor! Şüphesiz ki Allâh işitendir, görendir!
“Ey îmân edenler, Allâh’a itâat edin! Resûl’e ve içinizden emir sâhiblerine de itâat edin ("Etıy'ullâhe ve etıy'urresûle ve ülil'emri minküm")! Birşey hakkında nizâa düşerseniz, onu Allâh'a ve Resûl’e arzedin! Allâh’a ve Âhiret Gününe inanıyorsanız... Bu hem daha hayırlı, hem de têvîl olarak daha güzeldir! (Nisâ -4-: 58-59) [“…İnanıyorsanız”, yapmanız gereken budur… “Têvîl”: yorum…]
Bu Âyetlerde de iktidârın bir emânet olduğu besbellidir. Evvelâ Allâh'ın bütün insanlara emâneti, sonra da insanların (cem’iyetin) kendi aralarından seçtiklerine bir emâneti... Nitekim aşağıda ayrı bir bölüm hâlinde daha uzunca üzerinde duracağımız gibi, Kur'ânî “hilâfet” mefhûmu da bu mânâyı mutazammındır. [“İnsanoğlunun Yeryüzünde Hilâfetinin Lâzımesi Olarak Cumhûrî Nizâm” başlıklı Alt Fasl’ı burada nakletmiyeceğiz…]
Allah-ü Teâlâ bize ne emretmektedir?
Emâneti ehline vermemizi! Bu husûs her çeşit emânete şâmildir. Lâkin burada husûsen kasdedilen, iktidâr emânetinin ehline verilmesidir.
İktidar, hilâfetimiz gereği, önce Allah'ın biz her bir kuluna emânetidir, sonra da biz insanların içimizden bâzı kimselere bizzât tevdî ettiğimiz bir emânettir.
Açıkça bir salâhiyet sıralaması bahis mevzûudur: Allâh → İnsanlar → “Ülülemr”…
Binâenaleyh biz yeryüzünde hükmetme salâhiyetini Yaradan’ımızdan almaktayız. Ama hepimizi birden alâkadar eden mes’elelerde (yâni cem’iyet idâresinde) hükmetme salâhiyetini, mahzâ maslahat îcâbı ve maslahatın lüzûmlu kıldığı mik̆dârla mahdûd olarak içimizden bâzı kimselere tevdî etmekteyiz. Evet, biz tevdî etmekteyiz; hak, salâhiyet, murâkabe bizdedir.
İşte bu mevzûda Allâh-ü Teâlâ bizi îkâz ediyor: Benden aldığınız bu emâneti siz de elzem olduğu mik̆dârda ve gerçekten lâyık olana tevdî ediniz ve ancak emânete lâyık olduğu müddetce ona itâat ediniz!
Şu hâlde İslâmda, hiçbir insana -o her kim olursa olsun- körükörüne itâat olamaz; kimseye hele hele “gassâl elindeki meyyit gibi” teslim olunamaz; insan sonuna kadar -zâten ancak maslahat îcâbı tâbi olduğu o kimseye karşı- (ki kat’î maslahat, zarûret olmasa, kimseye tâbi olmak, hürriyetinden kısmen dahi ferâgat etmek aslâ câiz olmazdı) tenkîdî zihniyetle (esprit critique) davranmak, araya bir mesâfe koymak, temyîz kudretini, murâkabe hakkını, takdîr salâhiyetini kullanmıya devâm etmek ve açıkça Kur'ânî-aklî ölçülere mugâyir davrandığını gördüğü kimseden derhâl itâati çekmek zorundadır. İnsan haysiyetine yakışan budur; Allâh'ın “mükerrem mahlûk”u, “fâil-i muhtâr” kulu olmanın muktezâsı budur...
Pekâlâ, “emânet”i nasıl tevdî edeceğiz? Tabiî ki seçimle! İçimizden birilerini intihâb edip iktidârı onlara tevdî edeceğiz. Elbette bütün iktidârı değil; sâdece cem’iyet idâresi için, umûmî maslahat için elzem olduğu kadarını!
Öyleyse bu seçeceğimiz kimselerde başlıca ne husûsiyet arayacağız? Allâh-ü Teâlâ bu mevzûda da bizi îkâz ediyor: Adâletle hükmedebilme! Yânî o evsâfta kimseler ki en başta Temel İnsan Hak ve Hürriyetleri olmak üzere herkese her çeşid hakkını titizlikle teslîm edebilsin, bunu yapabilecek kadar o işe ehliyeti, liyâkati bulunsun, sağlam seciyeye, dürüst bir şahsıyete sâhib olsun…
Müslüman için ilk itâat edilecek Zât, Yaradan'dır. İkinci sırada Resûl gelmektedir. Resûl'e ise iki sıfatla itâat bahis mevzûudur: Birincisi, Elçi sıfatıyle Allâh'dan alıp bize ulaştırdığı Vahyin emirlerine itâat edilecekdir (ki bu da Allâh’a itâat demekdir). İkincisi de Devlet Reîsi veyâ cem’iyetin başı sıfatıyle…
Birinci hâlde onu biz seçmiş değiliz. İkinci hâlde ise “bîat” müessesesiyle onu başımıza geçiren biziz. Bir def’a onu baş olarak kabûl ettikden sonra meşrû olan, mârûf, mâkûl, yerinde olan, maslahata muvâfık bulunan her emrine itâat etmekle mükellefiz; çünki bunda bütün cem’iyetin, bütün İnsanlığın hayrı, menfâati vardır.
Dîğer tâbirle, Peygamber’in hükümrânlığı da kat’iyen sınırsız değildir. “İstişâre” Âyetinde bildirildiği gibi, o, ancak idâresinden mes'ûl olduğu cem’iyetle mütemâdiyen istişâre ederek îdarî vazîfelerini deruhde edecekdir.
Kezâ, peygamberî cem’iyet içinde birbiriyle ihtilâf eden herkes de, mes'elelerini Allâh'ın Kur'ân’da bildirdiği umdelere ve Resûl'ünün hakemliğine mürâcaat ederek hâlledecekdir. Zâten idâreciliğin esâsı, insanların birbirleriyle ihtilâflarını veya ihtilâf mevzûu olabilecek mes’elelerini güzelce hâlledip cem’iyette sulhü, huzûru, umûmî maslahatı têmîn etmekdir.
Peygamber hayâttayken hâl böyleydi. O vefât edince yapılması ik̆tizâ eden ise şudur: Bir tarafdan ebedî bir mânevi rehber olarak Kur'ân’dan feyz almıya devâm etmek, dîğer taraftan da Resûlullâh’ın idâre tarzından ilhâm almak, onun icrââtından -aynen taklîde kalkışmadan- günümüz îcâblarına uygun dersler çıkarmak... (Meselâ bizim bu kitabta yapmıya çalıştığımız gibi…)
Bu düşüncemizin bir mânâsı da, islâmî -yâni bir Müslüman sıfatıyle yürüttüğümüz- teşrî faâliyetinde Hz. Peygamber'i körükörüne bir taklîd mevzûu olarak ele almamak, bu çerçevede “benzetme” mantığından alabildiğine uzak durmak, -aynen Kur'ân'daki Ahkâm Âyetleri için olduğu gibi- Resûlullah'ın Hak Sünnetini de ancak yaratıcı, cevvâl (dynamique) bir rûhla ele alarak onlardan sâdece bir takım umûmî esâslara varmak, onlardaki teşrî rûhunu (“hikmet-i şer’iye” veyâ “makâsid-i şer’iye”yi), ahlâkî özü, zamân ve mekân nokta-i nazarından cihânşümûl olanı kavramak için istifâde etmek, ayrıca onları hakîkati arayış ve hakîkate tâbi olma mücâdelemizde kendimize başlıca ilhâm ve mânevî kuvvet menbâı yapmaktır.
İtâatte üçüncü sırada “ülülemr” geliyor. Kimdir bunlar?
Bizden, yânî bizim içimizden bizim seçimimiz, tercîhimiz, reyimizle çıkanlar… (Doğrudan veyâ dolaylı olarak... Zîrâ bizim seçtiklerimizin seçtikleri de dolaylı olarak meşrûiyetlerini, salâhiyetlerini bizden alırlar. Böylece meselâ Devletin her kademesindeki âmir / mêmur idâreci kadronun salâhiyet ve meşrûiyet kaynağı, dolaylı olarak, seçici sıfatıyle bütün vatandaşlardır, bizzât millettir, halkın tamâmıdır. Bu noktada “hâkimiyet milletindir”! Ama ”bilâ kayd ü şart” değil! Çünki milletin irâdesi, hâkimiyeti İnsan Hakları Hukûk ve Ahlâkıyle, topyekûn İnsanlığın İrâdesiyle ve son tahlîlde de İlâhî İrâdeyle sınırlıdır.
Ülülemrin salâhiyetlerini maslahata muvâfık sûrette tâyîn ve tahdîd edecek olan biziz. (Ki bunu, ilk adımda, bütün cumhûrî meşrûiyetin temeli olan bir esâs kânûnla -dîğer tâbirle, bir Esâsiyeyle- yapmak en münâsibidir.) O hâlde çizdiğimiz bu meşrûiyet hudûdu içinde kendilerine itâat etmekle mükellefiz. Ama meşrûiyet dışına çıkarlarsa, kânûna, kânûnî müesseselere mürâcaatla veyâ yeni bir seçimle kendilerini azleder, icrâatlarının hesâbını sorar ve daha ehil olduğuna inandığımız başkalarını işbaşına getiririz. Bu salâhiyet sonuna kadar bizdedir.
Yine bu anlayış çerçevesinde, Müslim / Gayr-i Müslimin bir arada yaşadığı bir “açık cem’iyet”te (Karl Popper) vatandaşlık ve seçme-seçilme hakkı da tabiî ki mensûb olduğu dînî veyâ siyâsî veyâ kavmî (ethnique) topluluk her ne olursa olsun herkese şâmildir. Binâenaleyh İnsan Haklarına ve ictimâî uzlaşmaya dayalı Cumhûrî Esâs Kanûna (constitution démocratique) ve ondan neş’et eden bütün kânûnlara, mevzûâta sâdık kalmak, sâdık vatandaşlar olmak, kendisiyle aynı kavimden ve aynı dînden olsa dahi ecnebî bir devlet hesâbına vatandaşı olduğu Devletin aleyhinde çalışmamak, Cumhûrî Nizâmı istismâr ederek vatana ihânet, bölücülük gibi emeller beslememek şartıyle, Müslim / Gayr-i Müslim herkes milletvekîli, idâreci, kânūn adamı, halîfe (cumhûrreîsi), başvekîl, ilh... seçilme ve -askerlik, polislik dâhil- her çeşit Devlet vazîfesi îfâ etme hakkına tamâmen sâhibdir. Âyet-i Kerîmede Allâh'ın îkâzı da cem’iyetin içinden illâ ki bir Müslümanı Hilâfet (Cumhûrreîsliği) makâmına seçmemiz istikâmetinde değil, seçeceğimiz kimsenin adâletle hükmedecek kâmil bir zât olmasına dikkat etmemiz istikâmetindedir.
Hulefâ-i Râşidîn, o günün şartları elverdiği nisbette, yukarıda ana hatlarıyle îzâh ettiğimiz cumhûrî anlayışa muvâfık sûrette seçilip iş başına geldiler. Ve her bir insanın Allâh'ın yeryüzünde halîfesi, kendilerinin de bu “mükerrem mahlûklar”ın halîfesi (dîğer tâbirle vekîli) oldukları şuûruyle hükmettiler. (Allah onlardan râzı olsun!) Ama, tabiî ki hakkâniyet, herkesi ve her işi kendi devrinin şartlarında değerlendirmekdir...
Hulefâ-i Râşidîni Resûlullâh tâyîn etmedi. Çunki zâten böyle bir salâhiyeti yoktu. Hz. Ebû Bekir’i Müslümanlar intihâb etti ve ona bîat ederek meşrû olan emirlerine itâat sözü verdiler. Hz. Ömer’i de yine Müslümanlar intihâb etmiştir. Ama Ebû Bekir Halîfenin tavsıyesiyle... Evet, sâdece tavsıyesiyle! Yoksa onun da halefini tâyîn salâhiyeti yoktu. Tavsıyesini münâsib bulmasalardı, onu pekâlâ reddedebilirlerdi… Sonraki iki muhterem Halîfe, Hz. Osman ve Hz. Ali de aynı sûretle iş başına geldiler… Ömer Halîfenin tâlimâtıyle teşekkül eden hey’etin Hz. Osman’ı Müslümanlara tavsıyesi de ancak Müslümanların rızâsıyle makbûl oldu. Müslümanlar, pekâlâ o hey’ete îtirâz edebilirlerdi…
1-42
(-Eşref Edib Fergan neşri- Sebilürreşad, No 205, Eylûl 1955, s. 70)
30.6.1960 – 6.4.1961 devresinin Diyânet İşleri Reîsi Ömer Nasuhi Bilmen (Erzurum, 1883 – İstanbul, 12.10.1971, Edirnekapı Sakızağacı Şehîdliği Mez.): “Müslümanlık nazarında insanlar müsavidirler, hepsi de ayni mahiyettedirler, hepsi de esasen ayni hürriyeti, ayni hukuku haizdirler. Muhtelif ırklara, mesleklere ayrılmaları aralarındaki müsavatı ihlâl etmez. […] İslâm hukukunda, siyasetinde müsavata riayet bir vecibedir. Hiçbir kimsenin mevkii, hakkında icap eden cezanın sukutuna sebep olamaz. Herkes hâkim huzurunda ayni vaziyette bulunur. Müsavat ihlâl edilemez. […] Müslümanlıkta millî velâyet ve hâkimiyet esasına müstenit bir riyaseti âmme makamı vardır. […] İslâmda millete ait umumî hizmetler birer emanettir. Bu emanetleri ehline vermek ve adaletle hükmeylemek vecibedir. […] İslâmın siyasî düsturlarına göre, her cemiyet kendi istidadile mütenasip bir hükûmete nail olur. Âdeti ilâhiye böyledir. Halk, kendi ahlâkını, gidişini ıslaha çalışmadıkça iyi bir idareye nail olamaz, fena ellere düşmekten kurtulamaz. Müslümanlıkta veliyyülemir, halkın vekili mesabesindedir. Halk üzerindeki velâyetini yine halktan almıştır. Bu sebepledir ki, kendisinin ölmesile, yahut bertaraf edilmesiyle tayin etmiş olduğu hâkim ve sair memurlar azledilmiş olmazlar. İşte bütün bu meseleler, bu hükümler, müslümanlıkta halk hâkimiyetinin mevcudiyetinden ileri gelmiş bulunmaktadır. […] İslâmda veliyyülemir, hükümdar, hükûmet ve devlet reisi denilen zat, uhdesine düşen vazifeleri ifaya muktedir olmazsa azledilir, hal’edilir. Bu, bir mes’uliyet neticesidir, millî hâkimiyetin bir tezahürüdür. Âmme riyasetinden maksat, âmme işlerinin, menfaatlerinin intizamıdır, i’tilâsıdır. Binaenaleyh buna münafi hareketlerde bulunan, âmme maslahatlarını, âmme menfaatlerini ihlâl edip duran bir veliyyülemir, mevkiinden geri alınır, hal’edilir. İlh…”
***
Sonra, iktidâr mevzûunda, Kur’ân’a mugâyir olarak Müslümanlarda saltanat sapması meydana geldi. Bu da iki koldan yürüdü: Sünnîlik ve Şiîlik...
Hâricîlerin haklı reyi ve bâtıl muhâkemeleri
Hilâfet mes’elesinde bunlara bir de İslâm tarihinde derin izler bırakmış olan Hâricîleri ilâve etmek gerekir. Bunlar Arab-Mevâlî, Arab-Acem, kısaca “ırkların müsâvâtı” ve “siyah bir esîr bile İmâm (Halîfe) olabilir" dâvâsı güderken haklıydılar. Fakat -bugünki Entegristler gibi- Yûsuf Sûresinin 40. Âyetindeki: “Hüküm ancak Allâh’ındır!” beyânını çarpıtıp Sıffîn Muhârebesinde “beşerî mahkeme kurulmasına şiddetle muhâlefet etmek” ve meşrû Halîfe Hz. Ali’ye isyân etmekle çok haksızdılar. Böylece kulun cumhûrî hükümrânlık ve teşrî hakkını inkâr ederek insanoğlunu şuûrsuz bir robot derekesine düşürmüş oluyorlardı. Dalâletleri bununla da kalmadı. -Yine bugünki fanatik An’anecilerin yaptığı üzere- kendileri gibi düşünmiyen herkesi tekfîr ettiler, katillerinin vâcib olduğunu îlân ettiler ve Hâricî olmadıkları için -gayr-i kâbil-i rücû şekilde- Mürted saydıkları insanların karıları ile çocuklarını dahi hûnharca katletmek derecesinde bir şiddet ve tedhîş çılgınlığına sürüklendiler. Büyük günah (“kebâir”) işlemenin Küfrü, binâenaleyh katli mûcib olduğu şeklindeki insâfsızca hükmü ortaya atarken, Resûlullah’ın Sevgi Yolundan uzaklaşıp şiddet ve tedhîş batağına saplanmak, kendilerinde insanların îmânı hakkında hüküm verme ve inancları cezâlandırma salâhiyeti vehmederek -hayât hakkından daha mühimm olan- Vicdân Hürriyetini çiğnemek gibi Kur’ân nezdinde en büyük cinâyet ve zulüm sayılan fiilleri işlemekle aslında kendi kendilerini mahkûm ettiklerini, asıl dînsizliğin dîn adına merhametsizce kan dökmek olduğunu anlıyamadılar. Korkunc fanatizmleri onları daha başka dalâletlere de sürükledi...
Hâricîlik, bugün de [1997], yine “dîn” adına taassub bayrağı altında yeryüzünü kana bulıyan ve Afganistan'dan Îrân'dan Cezâyir'e kadar pek çok memlekette tedhîş estirerek vicdânlara tahakküm eden -İnsan Haklarından, cumhûrî mücâdeleden, sevgi dilinden, kısaca insanı insan yapan en yüce değerlerden bîhaber- fanatik Rivâyetcilerin şahsında dirilmiş gibidir…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (31)
Yesevizade Alparslan Yasa
07.05.2025 - 09:43
Yayınlanma
07.05.2025 - 09:44
Güncelleme
1
Paylaşım
Kur’ânî Rûhtan büyük sapma: Irkçılık dalâleti
Kemiklekmiş bir şekilde varlıklarını günümüze kadar devâm ettiren dîğer iki ana cereyana gelince, bunlardan Sünnîler (veyâ Sünnîlerin bir kısmı) “İmam Kureyş’tendir” şeklindeki uydurma bir Hadîsle açıkça ırkçılık ve gasbî hükûmet tuzağına düştüler. Kezâ Şiîler de Hz. Ali'nin Peygamber (hattâ Allâh) tarafından “vasî” tâyîn edildiği ve imâmetin onun sülâlesine âid olduğu hurâfesiyle...
Böylece Sünnîler (veyâ bâzı Sünnîler), birtakım fikir canbazlıklarıyle Emevî, Abbâsî ve sonra da Osmanlı, v.s. Sünnî saltanatları haklı çıkarmıya çalıştılar, Şiîler de önce “12 İmâm”ın, sonra Şiî Şâhların ve en son da efsânevî "Kayıb İmâm" adına iktidâr iddiâsında bulunan Mollaların saltanatını ("Velâyet-i Fakîh")...
Hâlbuki -hâşâ- Allâh-ü Teâlâ ırkçı değildir ve O'nun Kitabı da baştan sona Irkçılığın antitezidir. Ne Arabın, ne Arab içinde bir kabîlenin ve ne de bir Arab sülâlesinin diğer Müslümanlara rüchânı vardır. Kur'ân'ın muhteşem ifâdesiyle:
“Üstünlük ancak takvâ iledir!” (Hucurât-49-: 13)
Ve bir “Kur’ânî Hadîs”de dile getirildiği gibi:
“Amelde geri kalanı nesebi ileri götürmez!” (Müslim: Ebû Hüreyre; Riyâzü's-Sâlihîn 1990: 1/243)
Ahmed Cevdet Paşa da, bu Kur’ânî Hadîsi, Kısâs-ı Enbiyâ’sında, şu vecîz ifâdeyle tercüme etmiştir:
“Ameli kâsır olanı nesebi ileri götürmez!”
Peygamber sülâlesinden olmanın da insanlar arasında ne bir fazlalığı, ne de bir noksânı vardır. Onların da kimisi makbûl, kimisi mezmûm insanlardır. İnsan olmak haysiyetiyle tek tek herkes (Kur’ânî tâbirle) “mükerrem”dir. Ama insanların birbirine fâik̆iyeti, ancak takvâ ile, güzel ahlâk iledir ki onun da asıl takdîr mercii Yüce Yaradan ve kısmen de efkârıumûmiyedir. (Yoksa bizzât ferdin bu husûstaki iddiâsının ne kıymeti olabilir? Hattâ böyle bir iddiâ belki onun aleyhine bir delîldir...) İktidâr bütün insanlarındır. Ve insanlar kime isterlerse ona iktidâr salâhiyetlerinin bir kısmını devredebilirler. Kim ki insanların hür irâdesi, gönül rızâsıyle onların başına geçmemiştir, onlarla istişâre ederek hükûmet etmez ve sâdece onların rızâsı olduğu müddetce iş başında kalmaz, o her kim olursa olsun, nesebi, sıfatı, şahsî iddiâları ne olursa olsun, bir gâsıb, bir bağî, bir zâlim, bir Nemrûd, bir Fir'avundur!
Hz. Peygamber, meşveret husûsunda da tam bir nümûne-i imtisâldi
Görüldüğü gibi, insanlar için bir nûr olan Kitâbullâh, bizi, derinlemesine bir tefekkürle çok net bir şekilde Cumhûrî Nizâm ve tam tekmîl cumhûrî / istişârî cem’iyet fikrine götürmektedir. Öyle bir cem’iyet ki bütün kademelerinde işler meşveret ile yürür... Bu cem’iyet modeli Kur'ân'ın hedef aldığı kâmil cem’iyet modelidir ve tabiî ki her devirde gerçekleşmesi de o devrin şartlarıyle mütenâsib olacak, yânî Cumhûriyet de müesseseleriyle biteviye tekâmül edecekdir.
Hz. Peygamber’in –Kur’ânî süzgecden geçirilmiş- Hak Sünneti bu cumhûrî / istişârî cem’iyet anlayışının çok güzel misâlleriyle doludur. Bu misâllerde de görülüyor ki Tanrı Elçisi, Ümmetiyle ictimâî muhtevâlı hemen her husûsda istişâre etmiştir. Bunlar teşrî, ibâdet, askerlik, idâre, siyâset gibi muhtelif sâhalarda cereyân etmiştir. İstişârenin belki tek sınırı Vahiy olmuş, sâdece Vahiyle bildirilen husûslar istişâre dışı kalmıştır.
Bu husûstaki tesbîtimiz Üstâd Hamîdullah ile aynı istikâmettedir. (Fransa’da kendisini şahsen de tanıyıp feyz aldığımız ve pek çok sevdiğimiz) rahmetli Üstâd şöyle yazıyor:
1-44
Fransa’daki İktisâd tahsîlimiz zamânında (1967 – 1973), Clermont-Ferrand şehrinde, 24-26 Aralık 1971 târihlerinde akdedilen Dünyâ İslâm Genclik Kongresi’ne, birkaç Sûriyeli İhvâncı arkadaş ile berâber biz de iştirâk etmiştik. “Nazariye ile Ameliye Arasında İslâm” mevzûlu Kongreyi, Fransa Müslüman Talebeler Derneği tertîb etmiş, Kongre’ye dünyânın birçok memleketinden kırk kişi katılmıştı. Başlıca seminer hocaları, rahmetli Prof. Dr. Muhammed Hamîdullâh ile İhvân-ı Müslimîn’in -sürgündeki- Sûriye Lideri İslâm Attâr idi. O zamân Kemalist Totaliter Rejimin hoşuna gitmiyen fikirleri yüzünden aleyhinde açılan birçok dâvâ sebebiyle memleket hâricine kaçmış bulunan Mehmed Şevket Eygi ile de orada tanışmış, sohbet etmiştik. Bu meyânda, Hocaların derslerinden bir hayli not tutmuş, Hamîdullâh Üstâd’ın bilhâssa Fıkhın menşêi hakkındaki dersinden çok istifâde etmiştik. (O Kongreye iştirâk edenlerden vefât etmiş olanların hepsine Allâh’tan ganî ganî rahmet niyâz ediyoruz.)
Çok takdîr ve hürmet ettiğimiz, eserlerinden gencliğimizden beri pek çok istifâde ettiğimiz Üstâd Hamîdullâh’a, Millî Eğitim Bakanlığı’nın burslu talebesi olarak Fransa’ya gider gitmez (Nisan 1967), islâmî mes’elelere dâir birçok suâl ihtivâ eden Türkce iki mektub göndermiş ve kendisinden Türkce olarak cevâb almıştık. Bilâhare, Millî Görüş Fransa Teşkîlâtı’nın Pâris’de Rue Saint-Denis’deki Câmiinin Bürosunu idâre ettiğimiz zamân (sene 1987), Câmii teşrîf etmişler, ayak üstü biraz sohbet etmiştik. Elini öpmiye teşebbüs etmişsek de buna müsâade etmemişti. Derin ilmi, neşredilmiş yüzlerce ilmî çalışması onu hiç şımartmamış, her zamân pek mütevâzı ve sevimli bir insan olarak kalmıştı. Etrâfından duyduğumuza göre, “Hz. Dâvud gibi” yaşamakta imiş. Onlara “Bu ne demek?” diye sorunca, “Yânî bir gün oruc tutar, bir gün yer!” diye cevâb vermişlerdi. Hakîkaten, incecik bir insandı. Başında hep kalpağı olurdu. Bizim kendisine mektubla yönelttiğimiz bir sual de, “İslâmda resim ve fotoğrafın harâm olup olmadığı” idi. Bize cevâbında, fotoğrafı, resmî muâmeleler için lüzûmlu olan vesîkalık hâricinde tasvîb etmediğini yazmıştı. Clermont-Ferrand’daki Kongre’de, o üç günden birinde, bir konferans salonunda, halka açık konferans vermiş, o kürsüdeyken bir gazeteci fotoğrafını çekmek istemiş, o esnâda derhâl başından kalpağını çıkararak yüzünü kapamıştı… Rahmetli, büyük bir İslâmiyâtçı olmakla berâber, An’aneye bu derece sâdık idi. Onun eserleri bize İslâm hakkında geniş ufuklar açmış olmak ve şahsıyetine hayrânlık ve büyük hürmet duymakla berâber, birçok fikrine iştirâk etmiyoruz. Kanâatimizce, o, meselâ aynen -yine çok sevdiğimiz- Ahmed Hamdi Akseki gibi, Rivâyetci Müslümanlığın Dirâyetci Müslümanlığa en yakın bir anlayışını temsîl ediyordu. Hepsinin mekânı Cennet olsun! Ömrümüzce her kimin bilgi ve fikirlerinden istifâde etmişsek, hepsine karşı şükrân duyuyoruz…
***
“İslâm Hükûmeti meşveret üzerine kurulmuştur. Bu danışmanın şekli insanın tercîhine bırakılmıştır; fakat ehemmiyeti Kur'ân-ı Kerîm’de def’alarca ele alınır. […]
“Kur'ân-ı Kerîm, şûra karârına Devlet Reîsinin veto ile karşı gelme hakkı olup olmadığını açıkça göstermemektedir. Muhtemelen, devir ve şartlara göre kendisi hakkında karâr vermek halkın tercîhine bırakılmıştır. […]
“Peygamber’in kendisine pek yakın (intime) Sahâbîlerinden birisi şöyle demektedir: Arkadaşlarına Peygamber’den daha çok danışan hiç kimse görmedim. (Tirmizî, 21: 35; İbn Hâcer: Fethu’l-Birî, XIII, 286.) Veyâhud da : Allah’ın Resûlü Ebû Bekir ve Ömer'e şöyle dedi: Her ikiniz birden aynı husûsta mutâbık iseniz, ben size karşı çıkmam!
“Râvî ilâve ediyor: İbn-i Abbâs’a göre onlar Peygamber’in iki vezîri idiler. (İbn Kesîr, 'Tefsîr’, 1, 420; İbn-i Hanbel'e istinaden.)
“Hz. Muhammed şöyle demiştir: 'Şâyed Müslümanlara (Şûrâu'1-Müslimîn) danışmadan birisini Reîs tâyîn edebilseydim, İbn Ümm Abd’ı (Abdullah İbn-i Mes’ûd)'u tâyîn ederdim.' (İbn Sa'd, 3/1, s. 109.)”
Ve arkasından, Üstâd Hamîdullah, Hz. Peygamber’in istişâreleri hakkında birçok misâl zikrediyor. Bu meyânda, Gayr-i Müslim tebaa ile istişâreleri hakkında ayrı bir bölüm kaleme almıştır. (İslâm Peygamberi 1966: II/161-166 ve Le Prophète de l'Islam 1975: II/794-797)
3. Bahis: Kulun Teşrî’ Salâhiyeti (Cumhûrî Teşrî’)
Türkiye’deki dînî cemâat liderlerinden Sadreddin Yüksel, 12 Eylûl İhtilâli sonrasında (1981 / 1401), “Muhammed İslâmoğlu” nâmımüsteârıyle kaleme alıp el altından dağıttığı İslâm Açısından Laiklik isimli risâlesinde Cumhûrî Nizâm hakkındaki hükmünü şöyle îzâh ediyor:
“...Demokrasi denilen rejim, temelde, ana fikirde İslâmla çatışır, İslâma zıt düşer. Çünki Demokrasi diyor ki: ‘Kanunları vaz’eden de beşerdir, tatbik eden de.’ Yani beşer, evvelâ kanunları çıkarır, sonra çıkardığını uygular. Demek ki Demokrasi, kanun çıkartma yetkisini insanlara verir; bu hakkı, Allah’a değil, insanlara tanır.
“İslâm ne diyor? İslâmın dediği de şudur: Kanun Vâzıı, Cenab-ı Hak’tır. Beşer, ancak o mevcut Ilâhî Nizamın tatbikçisidir. Demek ki İslâma göre kanun çıkartma yetkisi Allah’a mahsustur.
“Görülüyor ki Demokrasi, Allah’ın hâkimiyetini reddeder. Evet, kanunların kaynağı olan Allah’ın Kitabı hakem ve merci olarak kabul edilmezse, Allah’ın hâkimiyeti reddedilmiş olur; hâkimiyet diye birşey kalmaz.
“Hulasa, Demokrasi rejimi, kökte, temelde ve sonuçlarda İslâmla çatışır ve İslâma son derece ters düşer. Müslüman, İslâm ile Demokrasiden hangisini alırsa, öbürünü reddetmiş olur. Kişi Müslüman olarak ikisinin arasını cem’edemez, mezcedemez. Çünki zıt şeylerdir.” (s. 26)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (32)
Yesevizade Alparslan Yasa
08.05.2025 - 08:07
Yayınlanma
08.05.2025 - 08:08
Güncelleme
1
Paylaşım
Azzâm Paşa ve Akseki’nin Demokrasi hakkındaki düşüncesi, Yüksel’inkiyle teâruz
ediyor
Yüksel’in bu dogmatik hükmüne mukâbil, Kemalist Dîn İnkılâbıyle elinden geldiği kadar mücâdele etmiş, Kemalist Totaliter Rejim hakkındaki sahîh müşâhede ve tesbîtlerini, vefâtından birkaç hafta evvel, Diyânet İşleri Reîsi sıfatıyle, bir rapor hâlinde Başvekîl Adnan Menderes’e cesâretle iletmiş mücâhid âlim Ahmed Hamdi Akseki merhûm (Akseki, 1886 – Ankara, 9.1.1951, Cebeci Asrî Mez.), Abdurrahmân Azzâm Paşa merhûmun (1894 -1976) Hasan Hüsnü Erdem tarafından tercüme edilen Allâh’ın Peygamberlerine Emânet Ettiği Ebedî Risâlet kitabına bir fikrî iştirâk hissiyle yazdığı uzun “Mukaddime”de, İslâm nâmına Demokrasiye harâretle sâhib çıkıyor ve iftihârla, “Müslümanlığın en yüksek demokrasi umdelerini ihtivâ ettiğini” beyân ediyor:
“İslâm nazarında bütün insanlar kardeştir. Binaenaleyh birbirlerine daima kardeşçe muamele yapmaları lâzımdır. […]
“Müslümanlık en yüksek demokrasi umdelerini ihtiva eder. İslâmın talim eylediği kardeşlik ve müsavat düsturu, en yüksek demokrasi umdeleridir. […]
“Peygamber, on iki bin İslâm dilâverleriyle Mekke’ye girince, sekiz sene evvel kendisi[ne] ve arkadaşlarına yapmadık işkence bırakmamış olan Kureyş Müşrikleri, Kâbenin etrafına toplandılar, saf bağladılar. Her biri, hayatından ümidini kesmiş, neticeyi ıstırapla bekliyorlardı. Peygamber Efendimiz Kâbenin eşiğinde durdu. İki süvesine [pervazına] yapıştı ve bir müddet halkı gözden geçirdi. Bundan sonra, zamanımızın demokrasi prensiplerini ihtiva eden mühim nutuklarından birini söyledi…” (Ahmed Hamdi Akseki, Ebedî Risâlet’in “Mukaddime”sinden, Ankara: Diyânet İşleri Başkanlığı Neşriyâtı, No 23, 1948, ss. XXXIII-XXXIV)
1-45
Sadreddin Yüksel’in “Muhammed İslâmoğlu” nâmımüsteârıyle 1401 / 1981’de bastırıp el altından dağıttırdığı 13,5x21 cm, 28 sayfalık İslâm Açısından Laiklik risâlesinin kapağı… (Bizim elimize geçtiği târih, 7 Ağustos 1982’dir.) “Molla” Sadreddin Yüksel, bu risâlesinde, Cumhûrî Teşrî ve Nizâmı “Küfür”, birbirini nakzeden Âhâd Hadîslerle yoğrulmuş, yine tenâkuzlarla dolu Klasik Fıkıh Külliyâtını ise “Allâh’ın Kânûnu” îlân ediyor… (“Molla” tâbiri, kendi tercîhidir…)
***
Cumhûrî Felsefenin esâsı
Biz de, bu Fasıl’da, Yüksel ve emsâli Rivâyetcilerin hatâlı düşündüğünü, hakkın, Akseki ve Azzâm Paşa tarafında olduğunu isbât etmiye çalışacağız
Mes’eleyi temelinden ele alalım:
Cumhûrî Nizâmın temel felsefesi nedir?
Asrî Cumhûrî Nizâm (ki hem “Hürriyetci”, hem “Cem’iyetci”dir), birbiriyle iç içe geçmiş üç büyük fikrî temel üzerinde yükselir:
1) İnsâniyetperverlik: Yânî dîn ve dil farkı gözetmeksizin bütün insanların kardeşliği inancı...
2) Tecrübî İlim Zihniyeti: Yânî gerek tabiî, gerek ictimâî hâdiseleri kavrama ve yönlendirmede insan aklına îtimâd ve bu hâdiselerdeki kanûniyetlerin müşâhede ve tecrübe usûlüyle tesbîti...
3) Cumhûrî Teşrî...
“Cumhûrî Teşrî”, yâni “dîn ile dünyâ işlerinin ayrılması” mı?
Elbette ki hayır!
Evet, bu da Cumhûrî Teşrîin târifindeki en büyük yanlıştır.
Cumhûrî Teşrî, târihî seyri içinde -husûsen Avrupa’da Kilise’nin mevk̆ii sebebiyle- ilkin Kilise ve onun şahsında dîne cephe alma ve dîni tamâmen Devlet hayâtından uzaklaştırma şeklinde anlaşılmış ve tatbîk̆ edilmiş olabilir... (Fransız İnkılâbını tâkîb eden “Le Culte de la Raison / Akla Tapınış” âyinleri, Bolşevik uygulamaları, Kemalist kânûnlar hâtırlardadır...) Lâkin Cumhûrî Nizâmın târihî seyri içinde geçirdiği tekâmüle muvâzî olarak onun başlıca bir rüknü olan Cumhûrî Teşrî de tekâmül etmiş ve günümüz dünyâsında bambaşka bir mânâ kazanmıştır. Şöyle ki:
Hâlen Cumhûrî Nizâmla idâre edilen bütün Garb Âleminde revâc bulmuş muâsır Cumhûrî Teşrî mefhûmunun iki esâs cephesi vardır: Biri, İlim Zihniyeti, dîğeri de Vicdân Hürriyeti…
Cumhûrî Teşrîin ilim cephesinden kasdedilen, cem’iyete istikâmet veren bütün kânûnların beşer eseri olması, bunların akla, tecrübî ilme, maslahata uygun düşmesi ve ancak cumhûrî (parlamenter) mekanizmalarla tatbîkâta konmasıdır.
Vicdân Hürriyeti ise, herhangi bir dînî veyâ felsefî ideolojinin, herhangi bir siyâsî cereyânın Totalitarizminin reddidir. Dîğer tâbirle, bütün cem’iyet hayâtına Kesretciliğin (çok sesliliğin, tesâmühün, istişârenin) hâkim olmasıdır. Totalitarizmin dînî veyâ lâdinî olmasının hiçbir farkı yoktur. Bunun içindir ki Komünizm de, Kemalizm de Cumhûrî Teşrîin zıddıdır. Buna mukâbil (Avrupa’daki “Hıristiyan Demokrasisi” örneğinde olduğu gibi) ilhâmını herhangi bir dînden alan bir siyâsî cereyânın tamâmen cumhûrî mekanizmalarla iktidâr olmasının ve yine dînden ilhâm almakla berâber tamâmen aklî-ilmî esbâbımûcibeyle müdâfaa edilen ve parlamenter mekanizmayle tatbîkâta konan kânûnların vaz’edilmesinin Cumhûrî Teşrî bakımından hiçbir mahzûru yoktur; bilakis (Türkiye’de olduğu gibi) bu çeşid siyâsî hareketlere ve bu çeşid bir teşrî faâliyetine muhâlefet etmek, Cumhûriyet aleyhdarlığıdır.
İşte “İnsan Hakları” mefhûmu da, Cumhûrî Nizâmın İnsâniyetperverlik / İlim Zihniyeti / Cumhûrî Teşrî olarak hülâsa ettiğimiz felsefesi üzerinde yükselir. Başka türlü ifâde edersek, (Cumhûrî Nizâm = İnsan Hakları Rejimi)’dir ve Cumhûrî Nizâmın asıl vasfımümeyyizi budur. Onun içindir ki Cumhûrî Nizâm, “hâkimiyetin bilâ kayd ü şart millete âid olduğu rejim” değildir. Aksine Cumhûrî Nizâm, millet hâkimiyetinin, halkın irâdesinin İnsan Haklarıyle tahdîd, takyîd edildiği rejimdir. Bütün mâzîsiyle topyekûn İnsanlığın irâdesinin ifâdesi olan İnsan Hakları, İnsanlığın bir cüz’ü olan milletin irâdesinin üstündedir. Ve bu haklarla, ekseriyetin olduğu kadar ekalliyetin, cem’iyetin olduğu kadar tek tek bütün ferdlerin hakları da têmînat altına alınmıştır.
İnsan Hakları, her insanın, sırf insan olmak hasebiyle doğuştan sâhib olduğu, kendisine Yaradan’ı tarafından bahşedilmiş ve İnsanlığın binlerce yıllık şuûrlanma ve mücâdeleleriyle kazanılmış vazgeçilmez, devredilemez temel hak ve hürriyetleridir ki şimdiye kadar (bütün eksiklerine rağmen) en güzel ifâdelerini 1948 Birleşmış Milletler Cihânşümûl İnsan Hakları Beyânnâmesi’nde bulmuşlardır. İnsanlık için artık bu haklardan geriye dönüş yoktur; sâdece onları daha da geliştirip ileriye götürmek bahis mevzûudur. Bugün bu Hakları hem hukûkî, hem fiilî planda bütün vatandaşlarına kazandıramamış ve onlara insan haysiyetine yakışır bir hayât standardı sağlıyamamış hiçbir rejim, hiçbir Devlet “cumhûrî” sıfatına lâyık değildir.
İnsanoğlunun bütün temel hak ve hürriyetleri (ki haklar simetrik olarak aynı zamanda hemcinslerimize karşı vecîbelerimiz demekdir) İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânnâmesi’nin ilk maddesini teşkîl eden şu cümlede hülâsa edilmiştir:
“Bütün insanlar hür ve haysiyet ve haklar bakımından müsâvî doğarlar; akıl ve vicdâna sâhibdirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyetiyle hareket etmelidirler.”
Cumhûrî Esâsiye, başlıca hangi esâslara riâyet etmelidir?
Bir de şu hayâtî tesbîti kaydedelim:
Cumhûrî Meşrûiyet, Cumhûrî Esâsiye ile başlar.
Ve bir Esâsiyenin hakîkaten cumhûrî sayılabilmesi için, onda, asgarî olarak, şu üç şartın yerine gelmesi lâzımdır:
1) Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini (eksiksiz, tezâdsız, tenâkuzsuz bir şekilde) têmînat altına almak;
2) Millî uzlaşmaya dayanmak (Esâs Kânûnun hazırlanış vetîresi, usûlü de cumhûrî olmalıdır);
3) Devletin uzuvlarını (esâs müesseselerini) İnsan Haklarının rûhuna uygun olarak ve halkın irâdesiyle şekillendirmek.
Bunlara Türkiye’ye mahsûs bir dördüncü madde daha ilâve edilmesi lâzımdır ki o da (“Cumhûriyet” lâfzını istismâr ederek şahısperest totaliter bir rejim kurup Milletimiz üzerinde bir kültür jenosidi tâtbîk etmiş, bu sûretle ona karşı en büyük İnsanlık suçunu işlemiş olan) Kemalist İdeolojinin Resmî İdeoloji olmaktan çıkarılması, hiçbir sûretle Esâs Kânûnda Kemalizme atıfta bulunulmaması ve bu ideolojinin bütün tezâhürlerinin Devlet müesseselerinden ayıklanmasıdır.
Ne yazık ki Türkiye’de bu şartlar hiçbir zaman yerine gelmediği için rejim ahlâkî temelden mahrûmdur (cumhûrî meşrûiyeti yoktur) ve (müteaddid fırkalı) totaliter bir rejim hüviyetini muhâfaza etmektedir.
Binâenaleyh Türkiye’de siyâsî rûznâmenin ilk maddesi cumhûrî meşrûiyetin têsîsidir. Bunun için de bir ân evvel Kurucu Meclis gibi çalışacak ve hür seçimlerle teşekkül etmiş Millet Meclisi eliyle bir Cumhûrî Esâsiye hazırlanmalı, bu sûretle Devlet yeniden yapılandırılmalı ve Türkiye cem’iyeti tam tekmîl cumhûrî bir hayâta kavuşmalıdır. Kanâatimizce, Milletimiz, bunun için yeterli potansiyele, târihî birikime sâhibdir ve bunu hakkıyle başarabilecek birtakım üstün hasletlerle mücehhezdir.
Hâlbuki An’anevî veyâ Rivâyetci Müslümanlık, bu Cumhûrî Felsefeyle bağdaşmaz yapıdadır. Bunun başlıca sebebi de onun Kur’ânî Rûhtan uzaklaşarak, esâs îtibâriyle, birbiriyle mütenâkız binlerce Âhâd Hadîsle yoğrulmuş ve bu hâliyle, klasik tefsîr, akâid, fıkıh, tasavvuf kitablarında donup kalmış olmasıdır.
Şu var ki (işte şimdi önümüzde seher vakti gibi ümîd dolu yeni bir ufuk açılıyor) Müslüman olarak asla An’anevî veyâ Rivâyetci Telakkîye mahkûm değiliz!
Zihnimizi asırların tortularından kurtarıp ihlâsla, dirâyetle İslâmın pırıl pırıl bir elmas gibi Kur’ân’da saklı cevherine yöneldiğimizde, onun esâs özünü, rûhunu kavrıyabiliyor ve bu tesbîtimizin bedâhat derecesinde bir hakîkat olduğunu farkediyoruz…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (33)
Yesevizade Alparslan Yasa
10.05.2025 - 12:54
Yayınlanma
10.05.2025 - 12:56
Güncelleme
1
Paylaşım
Zannî bir bilgi kaynağı, insanların hayât ve memâtı hakkında mesned olmamalıdır
Her Müslüman bilir ki İslâmın esâs kaynağı, temel kitabı Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. İslâm adına ortaya atılan hiçbir iddiâ mantıklı bir şekilde Kur’ân’la irtibâtlandırılmadan İslâmı temsîl bakımından herhangi bir kıymeti hâiz değildir. Kur’ân, Resulullah’dan itibaren öylesine sağlam bir usûlle nakledilerek bize intikâl̃ ettirilmiştir ki ilmî-felsefî planda onun İlâhî Kitap olup olmadığı tartışılabilirse de, en azından İslâmın tahrîften tamâmen âzâde esâs kaynağını teşkîl ettiği neredeyse tartışma götürmez bir hakîkattir. Her ne kadar Kur’ân-ı Kerîm’in mânâsı An’anevî Telakkî çerçevesinde tefsîr yoluyle pek çok tahrîfâta mârûz kalmışsa da, metni aynen muhâfaza edildiğinden, bu mânâ çarpıklıklarını düzeltmek her zaman için mümkündür.
An’anevî İslâm Telâkkîsi dahi Kur’ân’ı esâs kaynak kabûl etmekle berâber, onu -en fazla zannî bir bilgi kaynağı olan- Âhâd Hadîslerin têsîri altında yorumlıyarak teblîğini büyük ölçüde bulandırdığı gibi, ayrıca, inzâl olduğu târihî şartlara dikkat ederek onu lâfzından, şeklî hükümlerinden ziyâde rûhuyle ele almak lâzım gelirken, değişen zamânın şartlarını dikkate almadan, harfiyen tatbîkâta koymak gibi ikinci bir hatâ daha işlemiştir. (Oysa Mecelle’nin 39. Küllî Kâidesi, değişen zamânın şartlarını dikkate almayı âmirdir: “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”)
Evet, An’anevî Telakkî İslâmın ilk devirleri için şâyân-ı kabûl olsa dahi, onu, İnsanlığın tekâmülünü hiç kaale almadan her devir için de vazgeçilmez standard haline getirmek büyük bir hatâdır, insan cem’iyetinin dinamizmine pek muvâfık bir dinamizm ifâde eden, hattâ İnsanlığı tekâmüle zorlıyan Kur’ânî Rûhu, Kur’ânî Teşrîin Hikmetini nazar-ı dikkate almamaktır. Vâkıa, Kur’ânî Teşrîin Hikmetini ihmâl etmenin esâs sebebi de yine Âhâd Hadîslerdir yâhud -tâbir câizse- “Hadîs Zihniyeti”dir. Târihî seyir içinde âdetâ Kur’ânî Rûha alternatif olarak teşekkül etmiş Hadîs Zihniyeti…
Hemen hemen tamâmı “senedleri, isnâdları” îtibâriyle “haber-i âhâd” hükmünde olan bu rivâyetler, ancak ilmî tenkîd süzgecinden geçirilerek ve İslâmın esâs kaynağı ve -biz Müslümanların îtikâdınca- Allâh’ın Kitabı olan Kur’ân’la mukâyese edildikden (Kur’ân’a arz edildikden) sonradır ki şâyân-ı îtimâd bir mâhiyet kazanabilir, fakat bu takdîrde dahi İslâm hakkında (Kur’ân-ı Mübîn gibi yak̆înî değil) en fazla zannî bilgi kaynağı olabilirler. Ne yazık ki ilk devrin Sünnî Akâid kitablarında yer alan bu isâbetli hükme rağmen, zamânla kemikleşen An’anevî İslâm Telakkîsi bu hükmü de unutarak Muhaddislere ve meşhûr Hadîs mecmuâlarına efsânevî bir hüviyet kazandırmış, Hadîs mecmûalarını dahi katı birer îtikâd mevzûu hâline getirmiştir.
Sünnî Akâidinde, Âhâd Hadîslerin ancak zannî bilgi kaynağı olduğu, bundan nâşî îtikâdî mes’elelerde delîl olamıyacağı hükmü, Dirâyetci Müslümanlık noktainazarından da pek büyük ehemmiyeti hâiz olduğu için, îtibârlı iki Sünnî kaynağından bu hükmü nakletmemiz aydınlatıcı olacaktır:
a) 30.6.1960 – 6.4.1961 devresinin Diyânet İşleri Reîsi Ömer Nasuhi Bilmen’den (Erzurum, 1883 – İstanbul, 12.10.1971, Edirnekapı Sakızağacı Şehîdliği Mez.):
“Ehadisi Şerife (Süneni nebeviye)nin eksamı:
“Ehadisi şerife, ravilerin adedine nazaran üç kısma ayrılır:
“1- Hadisi mütevatir: Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmıyan cemaatlerin biribirinden ve ilk cemaatin de bizzat hazreti Peygamberden rivayet ettiği hadisi şeriftir. İlmi yakîn ifade eder. Artık bu hadis (acaba Peygamberden sadır olmuş mudur?) diye tereddüte imkân kalmaz.
“2- Hadisi meşhur: Asrı evvelde haberi âhâd kabilinden iken asrı sanide iştihar edip kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmıyan bir cemaat tarafından rivayet olunan hadisi şeriftir. İlmi yakîn derecesine karib bir surette kalbe itmînan verir. [Âşikârdır ki “Asr-ı evvelde haber-i âhâd kabîlinden iken asr-ı sânîde iştihâr etmeleri”, onları Ahâd Hadîs olmaktan çıkarmaz…]
“3- Hadisi âhâd: Bir iki veya daha ziyade zatlar tarafından nakl ve rivayet olunup iştihar haddine bâliğ olmayan hadisi şeriftir. Şeraitini cami’ olduğu takdirde zannı galib ifade eder. Binaenaleyh ameliyyat hususunda delil olup muktezasiyle amel vacibolur. Fakat i’tikadiyat hususunda delil olamaz.” (Emekli Diyânet İşleri Reîsi Ömer Nasûhî Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul: Bilmen Ye., 1972, ss. 105-106; aynı eserin 1955 baskısında –Ergin Ke. Yl.- ss. 143-144)
b) Kâhire Üniversitesi’nde İslâm Hukûku Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehrâ’dan:
“Haber-i vâhid olan Hadîslerin Hz. Peygamber’e ittisâli zann-ı râcih [zann-ı gâlib] üzeredir; yoksa ilm-i yakîn yoliyle değildir. Onun için ulema bunlar hakkında: ‘İttisâl var, fakat şüpheli’ demişlerdir. Keşf’ül-Esrâr sahibi şöyle diyor:
‘Bu haberin ittisâlinde sureten ve mânen şüphe vardır. Sureten şüphenin sübutu şöyledir: Hz. Peygamber’e ittisâl kat’î olarak sâbit olmuş değildir. Mânen şüpheye gelince: Ümmet onu kabulle karşılamadı… Bunlarda adede itibar yoktur. Yâni haberin vârisinin müteaddit olması, haber tevâtür ve meşhur derecesine ulaşmadıktan sonra, onu haber-i vâhid olmaktan çıkarmaz.’ (Abdülaziz Buhârî, Keşf’ül-Esrâr, cüz II, s. 990)
1-46
Rahmetli Diyânet İşleri ReîsiAhmed Hamdi Akseki, Arab Birliği Umûmî K̃âtibi Abdurrahmân Azzâm Paşa’nın–Hasan Hüsnü Erdem tarafından tercüme edilip 1948’de Diyânet İşleri Reîsliği tarafından neşredilmiş- Ebedî Risâlet ünvânlı pek kıymetli eserine küçük bir kitab hacminde “Mukaddime” yazarak, har̃bperver (hattâ tedhîşçi), Demokrasi ve Müsbet İlim düşmanı Entegristler hil̃âfına ve Azzâm Paşa’yle mutâbık olarak, İsl̃âmın sul̃hperver, beşer kardeşliği tarafdârı, “en yüksek Demokrasi umdelerini ihtivâ eden bir dîn” olduğunu, ayrıca, “Kur’ân’ın ilmin her çeşidini överek onları inkişâf ettirmeyi bize bıraktığını” (1948: XXII) müdâfaa etmişti… Kendisini şükrânla, rahmetle yâdediyoruz…
***
“Haber-i Vâhid denen Hadîslerde böyle bir ittisâl şüphesi mevcut olduğundan, ictihad yapılan asırlarda bunlarla ihticac yapmağı, bunları hüccet tutmağı inkâr eden müctehitler bulunmuştur. [Doğrusu: “inkâr” değil, “reddeden” olmalıdır…] […]
“…Cumhûr-i fukahânın görüşü, haber-i vâhid olan Hadîs eğer mevsuk ve âdil bir kimse tarafından rivâyet edilirse onu kabul etmekti. Onu itikat hususunda değilse de, amel hususunda delil ve hüccet sayarlardı. Zira itikat, şüphe bulunmıyan yakînî deliller üzerine kurulmak lâzımdır. Çünkü itikat demek, delile dayanan kat’î ve sarsılmaz bir bilgiye kanmak demektir. Onun için şüpheli olan zannî bir şey bunda delil olamaz. Amel ise tercih üzerine kurulur. Mutlak ihtimâli kaldırmak değil de, delilden neş’et etmiyen ihtimâli nefi’ etmek kâfi gelir. Hadîsi rivâyet edenin âdil, mevsuk [sika] bir kimse olması, doğruluk cihetini yalan cihetine galip kılar. İlh…” (Prof. Muhammed Ebû Zehrâ, Ebû Hanîfe, Müt.: Osman Keskioğlu, Konya: Can Kitapevi Mustafa Can, 1981, 6. baskı, ss. 303-305)
Bu mes’elede en hayret edilecek husûs şudur:
Sünnî Fak̆îhler, neredeyse bilittifâk, Âhâd Hadîslerin -mütevâtir haberler gibi, Kur’ân gibi- yak̆înî bilgi hâsıl etmediklerini, sâdece zannî bilgi kaynağı olabileceklerini, bundan nâşî îtikâdî mes’elelerde delîl olarak kullanılamıyacaklarını kabûl̃ ediyorlar da, insanların hayât ve memâtına veyâ en hayâtî haklarına dâir karârlar verirken, bu zannî kaynağı mesned ediniyorlar! Hâlbuki Allâh-ü Teâlâ’nın îkâzını bilmiyor da değiller:
“Ve hakkında ilmin olmıyan şeyin peşinden gitme! Çünki kulak, göz ve fuâd, bunların hepsi ondan mes’ûldür! (Velâ takfu mâ leyse leke bihî ‘ilm; inne-ssem’a v’el-basara v’el-fuâde küllü ülâ-ike k̃âne ‘anhü mes-ûlâ.)” (İsrâ -17-: 36) [“İlim”: Yak̆înî bilgi… “Fuâd”: Akıl, kalb, gönül…]
An’anevî fıkıh külliyâtından ancak onu tenkîdî zihniyetle değerlendirerek istifâde
edilebilir
Barbar Haçlı ve Moğol saldırıları karşısında rûhî-ictimâî bir ak̃sülamelle geçmişi efsâneleştirerek iyice kendi içine kapanan ve her geçen gün biraz daha mutaassıblaşan Rivâî İslâm Telakkîsi, bu arada, mezheb imâmlarını ve onların ortaya koyduğu fıkhî hükümleri de yine aynı efsâneleştirme tavrıyle tabulaştırmış, böylece İslâm telakkîsi muayyen bir çağın yorumuyle donup kalmıştır. Bugün Allâh’ın değişmez kanûnu olarak hepimize dayatılan “Sözde-Şerîat”, aslında bu kaskatı anlayıştan başka birşey değildir. Yânî fakîhlerin Ortaçağın kültürel vasatında şahsî yorum ve anlayışlarıyle ortaya koydukları ve açıkça beşer eseri olan fıkhî ve sâir dînî hükümler göz göre göre “Şerîat” tâbiriyle “İlâhî Kânûn” îlân edilmiştir. Zamânımızda adına onca cinâyet işlenen gûyâ “Şeriatcilik”, esâs îtibâriyle bu çarpık anlayıştan ibârettir. Oysa Entegristlerin, yânî fanatik An’anecilerin ağzında çılgın bir savaş çığlığı hâline getirilen kudsî “Şerîat” tâbiri, Kur’ân-ı Hakîm’de Rivâî İslâm Telâkkîsinin ona izâfe ettiğine tamâmen zıd bir mânâ taşır. Çünki “Kur’ânî Şerîat” mefhûmu, Dînin değişken cephesini ifâde eder.
Hülâsaten îzâhına çalıştığımız böyle bir tenkîd netîcesinde Rivâyetci Telakkînin İslâmı temsîl kâbiliyetinde olmadığı, onun ancak bin sene geride kalmış bir dünyânın temsîlcisi olabileceği sarâhaten ortaya çıkıyor.
Sâdece yoğrulduğu, ifâdesi olduğu çağın temsîlcisi olarak ele alındığı takdîrde bu telakkî bizim için de bâzı cepheleriyle şâyân-ı hürmettir; çünki o çağı kendi çağımızın ölçüleriyle muhâkeme etmek hakkâniyetli olmaz. Fakat kabûl edilemez olan şey, âid olduğu devirde kalması gereken bir anlayışın Kıyâmete kadar da Müslümanlara vazgeçilmez standard olarak dayatılmasıdır. Hâlbuki böyle yapılmasa, seçmeci bir tavırla ve târihî bir kaynak olarak ele alınsa, o telakkîde bugün için de mûteber olabilecek, bugün de istifâde edilebilecek pek çok şey bulunabilirdi...
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (34)
Yesevizade Alparslan Yasa
11.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
10.05.2025 - 23:09
Güncelleme
1
Paylaşım
“İslâmı asrın idrâkine söyletmek”
Binâenaleyh sağlıklı bir İslâm anlayışına ulaşmak için hemen hemen münhasıran Kur’ân-ı Kerîm’den yola çıkmamız lâzım geldiği iyice anlaşılmış olsa gerekdir. Yânî Mehmed Âkıf merhûmun o muhteşem deyişiyle:
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı!”
Ne var ki bu da pek kolay bir iş değildir ve bu noktada da dikkat edilmesi îcâb eden birçok husûs vardır.
Öyleyse Kur’ân’ı mânâlandırırken ne gibi husûslara dikkat etmeliyiz? Bu mevzûda çok şey söylenebilirse de bizce bunların en mühimleri şunlardır:
1) Âyetlerin metin bütünlüğü (yânî Âyetleri metnin gelişini, öncesini-sonrasını -sibâk ve siyâkını- ve metnin tamâmını dikkate alarak mânâlandırmak, çok def’a yapıldığı gibi her birini tek tek ele alıp yorumlamamak; ayrıca onları Sûre ve Kitap bütünlüğü içinde değerlendirmek);
2) Hükmün hikmeti (esâs olan hükümlerdeki rûhdur, gâyedir, “mekâsid-i şer’iye”dir; ona ulaşmak için ortaya konan vâsıta veyâ hükmün şekli -târihî / ictimâî şartlarla mütenâsib olarak- değişkendir);
3) Târihî çerçeve (hükümler târihî-ictimâî şartlarla sıkı sıkıya irtibâtlı olduğundan mûteberlikleri de o şartlarla mukayyeddir);
4) Kitabı kendisinden hareketle anlamak (elzem olmadıkça Hadîsleri devreye sokmamak, An’anevî İslâm Telakkîsinin tefsîrlerine karşı fevkalâde müteyakkız bulunmak, Âyeti –mümkün mertebe-sâdece kendi ifâdesinden hareketle ve diğer Âyetlerin yardımıyle anlamayı düstûr edinmek);
5) İhlâs (Âyetleri büyük bir dürüstlükle ele almak, keyfî tefsîrden ölüm gibi çekinmek, onlarda aradığını bulmıya çalışmak yerine, ne kadar kendine aykırı da gelse, onların ne dediğine bakmak, Âyetlere kendi indî temâyüllerimize, heveslerimize muvâfık mânâlar yakıştırmamak, Âyetlerle oynamanın bizi en şiddetli İlâhî Gazâba müstahak kılacağı şuûruyla davranmak; kezâ, aynı hassâsiyetin netîcesi olarak, Âyetleri mümkün mertebe harfiyen tercüme etmek ve Âyet hakkındaki hâşiyeleri, Âyetin hâricinde köşeli mûteriza içinde vermek)…
İşte ana hatlarıyle bu çeşit bir ilmî tefsîr usûlüyle Kur’ân-ı Kerîm’i tedkîk ettiğimiz zaman, orada, sarîh veya zımnî bir ifâdeyle, Birleşmiş Milletler Cihânşümûl İnsan Hakları Beyânnâmesi’nde yer alan bütün Hakların (dolaylı olarak Vecîbelerin) münderic olduğunu görüyoruz. Yalnız, Ilâhî Kitab’ın yapısı îcâbı, bunlar, hep bir arada yer almak yerine, Kitabın tamâmı içine serpilmiş vazıyettedir ve bir kısım hükümler mantıkî olarak dîğerlerinden istidlâl edilecek şekildedir. (Nitekim İ.H.C.B.’de de bu hükümlerin birçoğu birbirinden istidlâl edilmiştir, birbirinin mantıkî netîcesi mâhiyetindedir ve hepsinin özü de 1. Maddedir.)
Kur’ân’da İnsan Haklarıyle çatışan husûslar mevcûd mudur?
Mâmâfih, İlâhî Kitâb’da yer alan birçok husûs, İnsan Hakları zâviyesinden büyük birer mes’ele teşkîl etmektedir. İlk ânda İnsan Haklarına muhâlif hükümler ihtivâ eder gibi görünen birçok Âyet mevcûddur. Fakat, bunun sebebi, Âyetlerin, yukarıda îzâh ettiğimiz ilmî tefsîr sistematiği ile değil de, ya sathî, üstünkörü bir okuyuşle, ya da Hadîsler, Klasik Fıkıh ve Klasik Tefsîr ile, yânî Rivâî İslâm Telakkîsinin têsîri altında değerlendirilmesidir.
Kur’ân’da ilk bakışta İnsan Haklarına muhâlif hükümlerin bahis mevzûu olduğu bellibaşlı dört mes’ele şunlardır:
1) Kölelik,
2) Kadının Statüsü,
3) Hadler (Hırsızlık, zinâ, cinâyet gibi suçların dünyevî cezâları),
4) Beşer Kardeşliği.
Bunlardan belki en hâlli zor olanı Beşer Kardeşliğidir. Bu husûsda hâlledilmesi lâzım gelen başlıca mes’eleler de şunlardır:
1) Kur’ân’da sırf insan olmak haysiyetiyle insanın kadri tanınmış mıdır ve yine aynı sıfatla Allâh’ın bütün insanlara sevgisi var mıdır?
2) Cennet ve Cehennemin hakîkî mâhiyeti nedir? Bilhassa Cehennem insanları dahi tiksindiren bir işkencehâne midir? (Ki böyle bir anlayışı telk̆în eden bir dînin İnsan Hakları ve Beşer Kardeşliği inancıyle uyuşamıyacağı meydandadır.)
3) Gayr-i Müslimlerle münâsebetlerde müsâvât, karşılıklı sevgi ve saygı, kısaca Beşer Kardeşliği rûhu mu geçerlidir, yoksa onlarla dostluk yasaklanmış, kendileri ikinci sınıf insanlar statüsüne itilmiş ve kardeşlik Müslümanlarla mı sınırlandırılmıştır?
4) Cihâd, bir nevi İslâm Emperyalizmi mi demekdir, yânî hedefi bütün dünyânın Müslümanlara boyun eğmesi midir? Dîğer tâbirle, Cihâd, dünyâ çapında totaliter bir nizâm kurmak için yürütülen amansız savaş ve Müslümanlar da böyle bir sınırsız savaşın fanatik robotları mıdır?
Rivâyetciler, umûmiyetle, bütün bu mes’eleleri alabildiğine dogmatik, fanatik ve totaliter bir tavırla ele almışlar ve hiçbir sûretle İnsan Hakları Ahlâkıyle kabil-i têlîf olmıyan hükümlere ulaşmışlardır.
Hâlbuki biz, yukarıda hülâsa ettiğimiz tefsîr usûlüyle Kur’ân-ı Mübîn üzerine muhlisâne eğildiğimizde, tamâmen aksi netîcelere varmakta ve zıddıyetin sun’î olduğunu müşâhede etmekteyiz.
(Robot olarak yaratılmamış) insanoğlunun “Mülkiyet Hakkı” ink̃âr
olunamazken, “Hüküm Hakkı” nasıl ink̃âr edilebilir?
Yine İnsan Haklarının (dolayısıyle Cumhûrî Nizâmın) bir rüknü olan Cumhûrî Teşrî mes’elesini ele aldığımızda da bu mevzûda sürüp giden çekişmelerin ne kadar yersiz olduğunu görmekteyiz. Çünki:
1) Cumhûrî Teşrîin Vicdân Hürriyeti (Kanâat / Farklılık Hürriyeti) cephesi Kur’ân nokta-i nazarından hiçbir mes’ele teşkîl etmemektedir; hattâ belki bu hürriyeti Kur’ân kadar mutlak ve sarîh bir şekilde ifâde etmiş bir başka Mukaddes Kitâb gösterilemez. İslâm adına Vicdân Hürriyeti bakımından Cumhûrî Nizâmla mes’ele teşkîl eden bütün hükümler (kat’iyen Kur’ân’a değil) sâdece ve sâdece bir kısım Hadîslere ve onlar üzerine kurulu Klasik Fıkha (bir kısım Fıkha) dayanmaktadır.
2) Cumhûrî Teşrîin İlim Zihniyeti cephesi ise esâs îtibâriyle beşerin teşrî, yâni kânûn vaz’etme salâhiyeti olarak mes’ele teşkîl ediyor. Rivâî İslâm Telakkîsi bu mevzûda çok insicâmsız bir iddiâda bulunuyor:
Mâdemki “Hüküm ancak Allâh’ındır!” (Yûsuf -12-: 40), o hâlde kulun yeryüzünde hâkimiyet iddiâ etmesi ve o hâkimiyetin en âşikâr alâmeti olarak teşrî faâliyetine kalkışması, Allâh’ın hâkimiyetini tanımamaktır, O’na isyândır... [Âyetteki “hüküm” tâbiri, hâkimiyet ve kazâ salâhiyeti mânâsındadır…]
Ne var ki mutlak olarak mülk de ancak Allâh’ındır (Teğâbün -64-: 1; Fâtır -35-: 13; Hadîd -57-: 10; Mülk -67-: 1). Hattâ mutlak olarak Allâh’dan gayri mevcûd hiçbir şey de yoktur; çünki bütün mahlûkât sâdece O’nunla, O’nun İrâdesiyle kâimdir. Dahası: Kur’ân, Müşriklikle köklü bir kopuşu ve Tek İlâh’dan başka hiç kimse veyâ hiçbir şeye bel bağlanmamasını sağlamak için (gemi yapmadan ok atmaya, savaşta zafer kazanmadan îmân veyâ inkâr etmeye kadar insanoğlu tarafından) yapılan her şeyi dahi (eşyânın Yaratıcısı ve hâdiselerdeki kânûniyetlerin yegâne vâzıı, -Ahmed Cevdet Paşa merhûmun da kullandığı tâbirle- “illet-i ûlâ” olarak son tahlîlde) Allâh’a atfetmektedir.
Pekâlâ, mülk hakkında yukarıdaki tesbît, bizi, kulun mülkiyet hakkını inkâra götürmekte midir? Tabiî ki hayır! Çünki bize (mutlak değil ama izâfî, şu geçici dünyâ hayâtımızla sınırlı) mülkiyet hakkını tanıyan da yine Bizzât O Mutlak Mülk ve Hükümrânlık Sâhibidir. Nitekim Rivâî İslâm Telakkîsinde de insanın Mülkiyet Hakkı en mukaddes haklar cümlesinden olarak tanınmıştır.
Aynen öyle de kulun yeryüzünde hükümrânlık ve teşrî hakkı vardır ve bu “tabiî hakk”ın kaynağı doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’tır, Mutlak Hükümrân ve Şârî Olan’dır.
İşte Rivâî İslâm Telakkîsinin büyük hatâsı, teşekkül ettiği çağın şartları sebebiyle de, mes’elenin bu püf noktasını farkedemiyerek müfrit iddiâlar ortaya atmasıdır. Üstelik Rivâî İslâm Telakkîsinin bu ifrâtı, pratik tarafından da tamâmen nakzedilmiştir. Çünki Kur’ân’ın sâdece birkaç yüz Ahkâm Âyetine mukâbil Rivâî İslâm Telakkîsi binlerce, on binlerce hüküm ortaya koymuştur. Yânî Klasik Fıkıh çerçevesinde fakîhler muazzam bir teşrî faâliyeti yürütmüşlerdir. (Sultan / Pâdişâh ferman ve kanûnnâmeleri de cabası...) Öyle ki bugün “Şerîat = Allâh’ın Kânûnu” iddiâsıyle tekrâr mer’iyete konmak istenen, bu beşer yapısı kânûnlardan başka birşey değildir.
İnsanoğlu, pek girift bir ictimâî hayâta vücûd vererek, onu tanzîm eden pek güzel kânûnlar vaz’ederek, müesseseler geliştirerek teşrî hak ve salâhiyetini bilfiil isbât
etmiştir
Bu meyânda, “Rivâî İslâm Telakkîsinin beşerin teşrî hakkı olmadığı şeklindeki hükmü, pratik tarafından da tamâmen nakzedilmiştir” şeklindeki tesbîtimizin bir dîğer cephesi, Gayr-i Müslim Âlemdeki teşrî faâliyetidir. Bilhâssa son asırlarda, Garb Âleminde, muazzam bir teşrî faâliyeti cereyân etmiştir. O derecedeki Rivâî İslâmın cenderesine sıkışıp kalmış İslâm Âlemi, bu husûsta, Garb Âleminden pek gerilerde kalmış ve o Âlemden pek çok kânûnlar ik̆tibâs etmek mecbûriyetinde kalmıştır. Bu vâkıadan iki mühim tesbît istihrâc olunuyor:
1) İnsanoğlu, Yüce Hâlik tarafından, aklıselîmine, Tecrübî İlimlere, Felsefî Tefekküre istinâd ederek hayâtının her cephesini tanzîm edecek kânûnlar vaz’etmiye, teşrîde bulunmıya müstâid pek şerefli bir mahlûk olarak yaratılmıştır…
2) İnsanoğlunun bu istidâdı ve bu istidâdının tezâhürü olarak ortaya çıkan fiilî vazıyet, onun teşrî hak ve salâhiyeti olmadığı iddiâsını tekzîb etmektedir… Üstelik, o, hür ve dinamik bir tavırla, İslâmdaki teşrî faâliyetini dar ve değişmez (statik) kalıblara sıkıştıran Rivâyetci Müslümanlardan çok daha tatmînkâr bir hukûk sistemi ve kânûn manzûmesi binâ edebilmektedir… Aynen gâyet girift, ileri cem’iyet modelleri de geliştirebildiği gibi… Binâenaleyh, âşikâr realiteye gözlerini kapıyarak beşerin teşrî salâhiyeti olmadığını iddiâ edenler, ancak kendilerini kandırıyorlar…
Kur’ânî İslâmda ruhbân sınıfı yoktur
Bir de, An’anevî İslâm Telakkîsinin tavrında, İslâmın rûhuna, dînler târihindeki orijinal rolüne tamâmen ters bir şekilde, sun’î olarak bir ruhbân sınıfı (Ulemâ / Meşâyih / “Veliyy-i Emr”) ihdâs edip (hâlbuki İslâmın dînler târihinde yaptığı en büyük bir inkılâb da kendi nâm-ı hesâbına ruhbân sınıfını kat’iyen reddetmiş olmasıdır) Dîni bu sınıfın inhisârına verme, böylece oligarşik bir tahakküm mekanizması kurma temâyülü görülmektedir. “Hüküm ancak Allah’ındır!” Âyetini paravan ederek Allâh adına kendileri konuşuyor, kendileri hükmediyor ve An’anevî İslâm Telakkîsi, bu cephesiyle de tipik bir Teokrasi örneği olarak karşımıza çıkıyor… Böylece iddiâ ve ithâmlarının aksine, maslahata muvâfık “beşer eseri” kânûnlarla cem’iyete istikâmet vermek isteyen Cumhûriyetciler (veyâ Cumhûrcular) değil, asıl bu sun’î ruhbân sınıfı insanların dînî inancına tasallut ederek, kul ile Allâh arasına girmiye kalkışarak haddi tecâvüz etmekte, dolaylı olarak ulûhiyet taslamış olmaktadır…
Mâmâfih, “Sözde-Şerîatciler”, şu îtirâzda bulunabilirler: Bizim teşrî faâliyetimiz Kitâb ve Sünnete istinâd ettiği için yine de biz mutlak Şârî (Kânûn Vâzıı) değiliz; üstelik bize bu salâhiyet bizzât Kitâb ve Sünnet tarafından verilmiştir...
Pek güzel!
Fakat, birincisi, bu iddiânız, yine de “Şer’î” Kânûnlarınızın “beşer eseri” olması keyfiyetini değiştirmiyor; ikincisi de, sizin bu müddeânızın hemen hemen aynen Cumhûrî Teşrî faâliyeti için de cârî olduğu söylenebilir. Şu kadar ki bu faâliyet sizinki gibi basît taklîd mantığıyle değil, yaratıcı bir şekilde İlim Zihniyetiyle yürütülmektedir. Şöyle ki:
Cumhûrî Teşrî faâliyetinde de kul mutlak Şârî değildir; çünki aklı, ilmi her şeyi Allâh’dan gelmektedir ve teşrî faâliyetine müsâade eden, ona bu salâhiyeti veren Bizzât Yaradan’dır, Mutlak Şârî’dir.
Gâyet tabiî, bununla, her beşerî teşrî faâliyeti de dolaylı olarak İlâhîdir (“Şer’î”dir), yâni İlâhî Rızâya muvâfıktır demek istemiyoruz. Yalnız, Cumhûrî Teşrîin şu husûsiyeti vardır: Kânûnlar insanların maslahatını gözetmek zorundadır, o maslahat ancak İlim Zihniyetiyle tesbît edilebilir ve nihâyet İlim Zihniyetiyle maslahata muvâfık olarak tesbît edilen hukûkî hükümler (kânûn lâyiha ve teklîfleri) münhasıran halkın irâdesiyle kânûnlaşıp tatbîkâta konabilir... İşte cumhûrî kânûnları, (Kur’ânî mânâda) “Şer’î”, yâni İlâhî Rızâya muvâfık kılan onların bu husûsiyetidir. Çünki Kur’ân’ın bize gösterdiği teşrî usûlü de esâs îtibâriyle bundan ibârettir.
Kur’ân-ı Mübîn, muhtelif vecheleriyle bize Cumhûrî Teşrîi telkîn ediyor
Filhakîka, zihnimizi An’anevî İslâm Telakkîsinin cenderesinden kurtararak Kur’ân-ı Hakîm’i tedkîk ettiğimizde bizi bu cumhûrî anlayışa götüren birçok husûs dikkatimizi çekiyor, ki başlıcaları şunlardır:
1) Tecrübî İlim Zihniyeti (Kâinatın reel olarak mevcûdiyeti, tabîatin insana nisbetle objektif ve sâdece Allâh’a nisbetle projektif olması mevzûası, bütün tabiî hâdiselerde illiyet kâidesinin cârî ve hepsinin keşfedilebilir kânûniyetlere tâbi olması, aklıselîmin hakîkati keşfetme kâbiliyetine îtimâd, müşâhede ve tecrübe usûlüyle hakîkati arayış…);
2) İmtihân felsefesi (yaratılış hikmetimiz imtihân edilmekdir);
3) “Hüsün ve kubuh” (güzel veyâ çirkini, iyi veyâ kötüyü, doğru veyâ yanlışı kul aklıselîmiyle bizzât idrâk, bizzât tesbît edebilir);
4) Maslahat esâsı (bütün hükümlerin maslahata mebnî olması, “celb-i maslahat / def’-i mefsedet”);
5) İnsanın yeryüzünde hilâfeti;
6) Tekâmülle yaratılış (cansız ve canlı âlemlerin tekâmülü, ictimâî tekâmül);
7) Kur’ânî Şerîat mefhûmu (“Şerîat”, Nebîlerin teblîğinin ictimâî tekâmüle muvâzî olarak değişen cephesidir; değişmiyen Akâiddir, Ahlâktır);
8) Kur’ânî nesih mefhûmu (Kur’ân’ın kendi içinde “nesih” yoktur; fakat bir kısım geçmiş şer’î hükümlerin neshi bahis mevzûudur);
9) Târihî çerçeve (Kur’ân târihî bir Kitabdır; bâhusûs ictimâî hayâta müteallik Kur’ânî hükümler târihî çerçeveye sıkı sıkıya bağlıdır);
10) Teşrîde tedrîcîlik esâsı;
11) Meşveret esâsı (cumhûrî / istişârî cem’iyet, çok seslilik, farklılık hakkı, hür seçimlerle teşekkül etmiş Millet Meclisi, vekâlet sınırları içinde millî temsîl, millî icrâât);
12) Hâtemülenbiyâ inancı;
13) Bîat müessesesi (umûmî rey, rekâbete dayalı serbest milletvekîli seçimleri, kânûnlar dâhilinde icrâât yapan ve murâkabe edilebilir temsîlî hükûmet)…
Ayrıca, Hz. Peygamber’in “Medîne Esâsiyesi” örneği (“Sünnet”i) de bize hep ısrârla Cumhûrî Nizâmı telkîn eden husûslar cümlesindendir.
İşte bu gibi mütâl̃aalarla bizim ulaştığımız netîce, Rivâî İslâm Telakkîsinin hilâfına olarak, Cumhûrî Nizâm ve Cumhûrî Teşrîin “Küfür” olmak şöyle dursun, bizzât İslâmın şiârları, en büyük birer düstûru oldukları şeklindedir.
Tabiî ki mevzû fevkalâde geniştir ve Âyetlerle, karşılıklı îtirâz noktalarıyle enine boyuna tartışılmıya muhtâcdır. Nitekim biz de bu maksadla, 1980’li, 1990’lı senelerde, peyderpey, Cumhûrî Nizâmın İlâhî Temeli (veyâ Kur’ân-ı Kerîm’de Cumhûrî Nizâm) isimli oldukça hacimli bir çalışma kaleme aldık, fakat bâzı yakın arkadaşlarımızda birer nüshası mahfûz bulunan bu çalışmayı maâlesef neşretmiye imkân bulamadık. Bu Fasıldaki iddiâlarımızın mufassal delîlleri o kitabda mündericdir. (Yine de onlardan mühim bir kısmını işbu Kur’ânî Milliyet Telakkîsi ve Irkçılık Sapması isimli kitab çalışmamıza dercetmiş bulunuyoruz. –Kasım 2015 Hâmişi-)
Her hâlükârda, inancımız odur ki Türkiye’mizde (ve dîğer ülkelerde), hiçbir zoraki têvîle sapmadan tamâmen samîmî bir inancla güclü bir “Cumhûrî İslâm Hareketi” mayalanmadan Gerçek Cumhûrî Nizâmın inşâsı mümkün olmıyacak ve İslâm mes’elesi hem ülkemizde, hem dünyâda büyük bir huzûrsuzluk kaynağı olarak mevcûdiyetini devâm ettirecekdir
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (35)
Yesevizade Alparslan Yasa
12.05.2025 - 13:00
Yayınlanma
12.05.2025 - 13:02
Güncelleme
1
Paylaşım
1-48
(-Eşref Edib Fergan neşri- Sebilürreşad, No 205, Eylûl 1955, s. 69)
Sîretü’n-Nebî, Ömerü’l-Fârûk gibi birçok kaynak eserin müellifi Mevlânâ Şiblî Nûmânî (Hindistan, Bindûl, 1857 - A’zamgarh, 1914): “…Hazreti Ömer, devletin idare temellerini o kadar sağlam surette tesis, onları o derece inkişaf ettirmişti ki, bizzat hal-i hayatında bir memleketin hüsn-i idaresi için lâzım olan bütün hükûmet dairelerini vücuda getirmiş, bunları mükemmel surette işletmişti. […] Cumhuriyet idaresini şahsî idareden ayıran başlıca sıfat-ı fârika, halkın memleket idaresine müteallik meseleler üzerinde haiz olduğu nüfuzdur. Halkın hükûmeti murakabe hususunda haiz olduğu hukuk ne kadar büyükse idaredeki cumhurî ruh da o kadar kuvvetli olur. Devlet reisi şahsî kuvvetleri zayi ederek icra heyetinin ancak bir uzvu olduğu zaman halkın murakabesi son merhalesine varmış olur. Mutlak idarede [ise] bütün iktidar ve nüfuz bir ferdin elinde temerküz eder… […] …Hazreti Ömer, bugün halkçı ve cumhuriyetperver idarenin zaruriyatından sayılan her şeye vücut vermeğe muvaffak olmuştur. Bu idare tarzının en esaslı kaidelerinden biri, milleti temsil eden bir meclisin, bir ‘meclis-i şûra’nın içtimaıdır. Bu ise, Hazreti Ömer tarafından yapılmıştır. Herhangi bir mesele hakkında karar verileceği zaman Şûra erbabı meclisi derhal içtimaa davet edilir, ancak müdavele-i efkârdan sonra ekseriyetin reyine tevfikan karar verilirdi. O zamanın islâm cemaatini teşkil eden zümrelerin, bellibaşlı kabilelerin mümessilleri mecliste bulunurdu. Umumî meseleler hakkında bu meclisin kararı kat’î idi. Mühim meselelerde içtima günlerce devam eder, tam hürriyet dairesinde nutuklar irad edilirdi. […] …Hazreti Ömer, meşveretsiz bir devlet olamıyacağına kani idi. Şûra meclisi, ehemmiyet-i mahsusayı haiz hâdisat vukuunda içtima ederdi. Her günkü meseleleri müzakere eden bir meclis daha vardı ki, Peygamberin mescidinde toplanırdı. Şûra meclisinden başka efkâr-ı umumiye de devleti murakabe ederdi. Halkçı, yahut cumhuriyetçi hükûmetlerin esas kaidelerinden biri de herkesin hukuk ve menafiini müdafaa hususunda hürriyet sahibi olmasıdır. Hazreti Ömer zamanında herkes en vâsi mikyasta bu hürriyetten istifade ediyordu. Halkçı bir idarenin hakikî mahiyeti şu noktadadır ki devlet reisi âhad-ı nâsden hiç birinden fazla bir hukuku haiz olmaz. Yani memlekette mer’î olan kanunlardan hiç birinin fevkinde telâkki olunmaz, maişeti için tahsis olunan meblâğlardan daha fazlasını gasbe imkân bulamaz, haiz olduğu mevki itibarile hayatı içtimaiyede faik bir makam işgal etmez, salâhiyetleri mahdut olur ve harekâtı her türlü intikadın fevkinde sayılmaz. Bütün bu şerait Hazreti Ömerin zamanında o kadar kat’î bir şekilde tatbik olunuyordu ki, daha mükemmeline bu dünyada tesadüf etmek âdeta imkânsızdır. Bir defa içtima esnasında hâzirûndan biri Hazreti Ömere mütemadiyen: ‘Allahtan kork, Ömer!’ demişti. Diğer bir zat buna: ‘İhtarınızı müetaddid defalar tekrar ettiniz, yetişmez mi?’ demiş, bilmukabele Hazreti Ömer: ‘Bırakınız, demişti, bu murahhaslar istedikleri ihtaratta bulunmazlarsa bir faideleri kalmaz, vazifelerini ifa etmiş olmazlar. Biz de onları dinlemiyecek olursak salâhiyetimizi tecavüz etmiş, kanuna karşı gelmiş oluruz.’ İlh…”
***
Hakîkaten, İslâm mes’elesi, hâssaten Türkiye’mizde Cumhûrî Nizâmın kemâliyle inşâsı için, yepyeni bir Cumhûrî Esâsiye çerçevesinde ve mutlakâ gerçek cumhûrî rûhla hâlledilmesi lâzım gelen en hayatî üç mes’elemizden, yâni Kemalizm / İslâm / Milliyetler mes’elesinden biridir.
Bu çerçevede son sözümüz:
İslâm da (hiçbir kamuflaja ihtiyâc kalmadan) açıklıkla siyâsî hayâtta yerini almalıdır!
Fakat tamâmen cumhûrî bir hüviyete bürünmek şartıyle! Ki bunun için ise samîmî bir şekilde İlmî Zihniyet ve Felsefî Tefekkürle dînî mîrâsımızı sorgulamaktan başka birşeye ihtiyâcımız yoktur!
İşte o zaman İslâmın kendi orijinal cumhûrî kimliğiyle siyâsî hayâtımıza ne güzel bir çeşni kazandırdığını hep berâber görebileceğiz! Evvelâ Türkiye’de, sonra bütün dünyâda! (Ankara, 14.2.1995)
4. Bahis: Hz. Peygamber’in Cumhûrî Esâsiyesi
Kur'ân-ı Hakîm'den istidlâl ettiğimiz cumhûrî / istişârî cem’iyet anlayışını têyîd ve têkîd eden bir başka pek mühim delîl de Peygamberî Medîne Esâs Kânûnu (Medîne Esâsiyesi)’dir.
Medîne Esâs Kânûnu’na giden yolda iki büyük merhale vardır. Bunlar: 1. ve 2. Akabe Bîatleridir. Şöyle ki:
Mekke'de İslâmı kabûl edenler Resûlullah'ın etrâfında bir cemâat teşkîl etmişlerdi. Resûlullah bu cemâatin tabiî lideriydi. Fakat bu cemâat, sâdece, bir Devlet veya cem’iyet içinde az-çok muhtâr bir topluluk hüviyetindeydi. Demek istediğimiz, henüz bu inanmış topluluktan hareketle bir Devlet yapısı teşkîl etmek bahis mevzûu değildi.
Ve Mekke'deki şartlar, müsâvât statüsüyle cumhûrî bir cem’iyet teşkîline müsâid olmaktan pek uzaktı. Hattâ Mekke'nin Müşrik cem’iyeti, kendi içinden çıkan bu topluluğu gayr-i meşrû îlân etmişti. Derken, dînî zıdlaşma, tam bir düşmanlaşma raddesine varmıştı. Kuvvetli mevk̆ide olan Müşrik cem’iyeti artık işi bu küçük topluluğa karşı jenosid planlamaya kadar vardırmıştı.
İşte Vicdân Hürriyetinin ve Hayât Hakkının tanınmadığı, can ve mal emniyetinin tamâmen ortadan kalktığı, Müslümanların büyük bir çâresizlik içine düştüğü bir ânda Resûlullâh’ın Hak Dîn dâvetine cevâb veren bir avuc Medîneli, yeni bir oluşumun başlangıcını teşkîl ettiler.
1. Akabe Bîatinin derin mânâsı
Medîneli 12 Müslümanın Mekke-Mînâ yolu üzerinde Akabe mevkiinde gizlice Hz. Peygamber’le buluşarak ahidleşmeleri, Cumhûrî Devlet yolunda atılan ilk adım oldu. Bîatteki başlıca taahhüdler şu şekildeydi:
“Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmıyacağız, hırsızlık yapmıyacağız, zinâ etmiyeceğiz, çocuklarımızı öldürmiyeceğiz, iftirâda bulunmıyacağız, hiçbir mârûfta sana isyân etmiyeceğiz.” (1. Bîat için mürâcaat ettiğimiz kaynaklar, biraz aşağıda zikredeceğimz 2. Bîatinkilerle aynıdır…)
Bu Bîatteki “mârûf” tâbiri, “aklıselîme, maslahata, hayra, ahlâkî düstûrlara muvâfık olan” mânâsındadır. Kur’ânî “Emr-i bilmârûf, nehy-i anil-münker” düstûru da, insanlara aklıselîm ve mazbût ahlâkın hoş gördüğünü tavsıye edip aksinden, yânî “münker”den onları vazgeçirmiye çalışmaktır. Yaşadığımız cem’iyette hepimiz aynı gemideyiz demekdir. Şiddete mürâcaat etmeden, güzellikle, hâssaten lisân-ı hâl ile insanlara örnek olarak bu Kur’ânî emri îfâ etmezsek, hep berâber batarız…
1. Akabe Bîatinin muhtevâsından vâzıhan anlaşıldığı vechiyle, yeni bir cem’iyetin temelini atarken hareket noktası İnsan Hakları veyâ İnsan Hakları Ahlâkı idi. Ve o cem’iyetin başının –“mârûf” (aklıselîme, hayra, maslahata uygun) olmak şartıyle- emirlerine itâat kabûl ediliyordu. Burada bir despota, bir hükümdâra, bir diktatöre, bir ruhbana, bir şeyhe körü körüne, kayıdsız şartsız itâatin, boyun eğişin tamâmen zıddı bir hâl bahis mevzûudur. Cumhûrî rûha tamâmen muvâfık olarak her ferd kendi hükümrânlık hakkından sâdece cem’iyet hayâtının elzem kıldığı mahdûd mik̆dârda ve gönüllü olarak ferâgat etmekte ve bu çerçevede reîs de hem hür irâdeyle seçilmekte, hem de kendisine (dolayısıyle Devlete ve âzâ olunan benzeri her çeşid teşkîlâta) “mârûf”la ve İnsan Hakları Ahlâkıyle mukayyed olarak itâat esâsı cârî kılınmaktadır. Böylece yeni cem’iyet tamâmen güzel ahlâk ve İnsan Hakları temeli üzerine binâ edilecek, gerçek mânâda cumhûrî bir cem’iyet olacaktır.
Nitekim Kur’ânî “bîat” mefhûmu da, açıkça, umûmî rey hakkı, seçimle, millet irâdesiyle iş başına gelme, temsîlî hükûmet, cumhûrî idâre, cumhûrî hâkimiyet esâsı gibi mefhûmları mündemic bulunmaktadır.
Bu mefhûm İslâm inancında öylesine köklüdür ki -Avrupa'daki monarşilerden farklı olarak- Müslüman sultanlar, pâdişâhlar, sözde halîfeler bile hiç olmazsa şeklî olarak bu müesseseyi devâm ettirme ihtiyâcı hissetmişlerdir. İslâmın aslında bir cumhûriyet rejimi olduğunun, gerçek devlet, millet reîsliğinin halkın serbest irâdesine, rızâsına dayanması gerektiğinin öylesine farkındaydılar ki hiç olmazsa şeklî olarak bîat esâsını yerine getirmekle zevâhiri kurtarmıya ve vicdânlarını rahatlatmıya çalıştılar.
Hakîkaten, Kur'ân-ı Azîmüşşân'da ne Saltanat, ne Velâyet-i Fakîh, ne Şeyhlik, ne de Mehdî hurâfeleri vardır. Ve orada Totalitarizmin (Kur’ânî tâbirlerle Nemrûdluğun, Fir'avunluğun, istik̆bârın) hiçbir çeşidine de yer yoktur. Bîat, Allah’ın, (yeryüzünde hilâfet - hükümrânlık statüsü çerçevesinde) kadın-erkek her insana tanıdığı rey hakkıdır. Milletin ve herhangi bir topluluğun, cemâatin, ictimâî teşkîlâtın başı ancak onların serbest reyiyle seçilebilir, ancak onların rızâsıyle işbaşında kalıp onları idâre edebilir ve o ancak mârûfu, maslahatı, adâleti, İnsan Haklarını, halkın rızâsını ve bütün bunlarla Hakk’m rızâsını gözettiği nisbette ona tâbî olunur; salâhiyeti, bütün icrâatı da umûmî maslahatın lüzûmlu kıldığı hâllere münhasırdır, bunlarla sınırlıdır.
Âdil, ehil bir kimseyi seçip iş başına getirmek ve böyle birine bîat etmek ise, Rızâ-i İlâhîye muvâfık olduğu için dolaylı olarak Allah'a bîat etmek demekdir; bu bakımdan pek mübârek bir iştir. Allah-ü Teâlâ meâlen şöyle buyurur:
“Muhakkak ki sana bîat edenler Allâh’a da bîat etmişlerdir. Allâh'ın ‘eli’ onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim de Allâh’a ahdine vefâ gösterirse Allâh ona büyük bir ecir verir.” (Fetih-48-: 10)
Allâh, tamâmen erkeklerle müsâvî bir şekilde kadınlara da seçme-seçilme (bîat) hakkı tanımıştır:
“Ey Nebî, mü’min kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmıyacaklarına, hırsızlık yapmıyacaklarına, zinâ etmiyeceklerine, çocuklarını öldürmiyeceklerine, elleri ile ayakları arasında bir iftirâ uydurup getirmiyeceklerine ve mârûf olanda sana isyân etmiyeceklerine dâir bîat ettiklerinde bîatlerini kabûl et ve onlar için Allâh’dan mağfiret dile! Allâh gafûrdur, rahîmdir!” (Mümtehine-60-: 12)
Ve gerekdiği her durumda îtimâd reyi veyâ referandum mâhiyetinde bîat tekrârlanır (Hudeybiye Musâlehası esnâsında Rıdvan Bîatinde olduğu gibi):
“Allah, sana ağacın altında bîat ettikleri zaman o Mü'minlerden râzı olmuştur. Allah onların kalblerindekini bildi de üzerlerine huzûr ve sükûn indirdi ve onlara yakın bir fetih mükâfatı verdi.” (Fetih-49-: 18)
“Bîat” ıstılâhı hakkında T.D.V. İslâm Ansiklopedisi’nde verilen aşağıdaki îzâhat da Kur'ânî İslâmdaki “bîat” mefhûmunun tam mânâsıyle cumhûrî bir mefhûm olduğu, Kur’ânî / cumhûrî rûhun pek güzel bir ifâdesi olarak ele alınması lâzım geldiği yönündeki tesbîtimizi têyîd ediyor:
“Biat: Türkçede ‘biat’ şeklinde kullanılan kelimenin Arapça aslı ‘bey’at’tır. Bey’at, satmak, satın almak mânâsındaki bey’ masdarına bağlı olarak: 'yöneticilik tevdi etmek, birinin yöneticiliğini benimsemek’ anlamında kullanılmıştır. Sosyopolitik bir akid olarak ise devlet başkanını seçme, belirleme ve İslâm hukuku çerçevesinde ona bağlılık gösterme anlamına gelmektedir. Genellikle Araplar yaptıkları ticarî anlaşmaları teyit amacıyle el sıkışmayı âdet haline getirdiklerinden, idare edenle edilen arasında bir nevi anlaşma niteliği taşıyan devlet başkanı seçimini de el sıkışma suretiyle belirlemişler ve aradaki benzerlikten dolayı buna da bey'at demişlerdir. Âdeta devlet başkanını belirleme akdinin taraflarından biri (halk) yönetilme hakkını öbürüne devretmek, diğeri de (devlet başkanı) hukuka riayet etmek suretiyle bunun karşılığını ödemek üzere anlaşmışlardır.” (Cengiz Kallek, “Bîat”, T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1992, c. 6, ss. 120-121)
Filhakîka, nasıl ki alış-veriş tamâmen hür irâdeyle yapılır, karşılıklı rızâya dayanır, her iki tarafın menfâatini sağlıyacak şekilde bir hakkın (o mal ve para üzerindeki mülkiyet hakkının) devrini sağlarsa, aynen onun gibi siyâsî bîat de, herkesin menfâatini, dîğer tâbirle umûmî maslahatı sağlamak gâyesiyle, halkın, kendi hükümrânlık hakkından mahdûd bir kısmını, kendi rızâsıyle ve murâkabeli bir şekilde idârecilere (Halîfe veyâ Cumhûrreîsine, milletvekîllerine, hükûmete, v.s.) devretmesidir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (36)
Yesevizade Alparslan Yasa
13.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
12.05.2025 - 18:13
Güncelleme
1
Paylaşım
2. Akabe Bîati
İşte Birinci Akabe Bîatinden sonra Medîne'de İslâm daha da sür'atle yayıldı. Bir sonraki sene Akabe’de bu sefer ikisi kadın olmak üzere 73 Medîneli Müslüman Peygamber’e bîat ettiler. Hicretten hemen önce bir gece yarısı Akabe denilen boğazda gizlice bir araya geldiklerinde bu insanlar şöyle yemîn ettiler:
“Darda ve ferahda, sevincde ve kederde seni dinleyecek ve sana itâat edeceğiz. Seni kendi nefsimizden üstün tutacak ve himâyemiz altındaki âile efrâdımız gibi koruyacağız. İdârenin ehline verilmesinde birbirimizle çekişmiyeceğiz. Nerede olursak olalım hakkı söyleyecek, Allah yolunda kimsenin ayıplamasından çekinmiyeceğiz.” (Hamîdullah, Prof. Dr. Muhammed Hamîdullâh, İslâm Peygamberi. Hayatı ve Eseri, Müt.: M. Said Mutlu, İstanbul: İrfan Ye., 1966, 2. baskı, cild 1, ss. 97-103; İbn-i Hişâm, İslâm Tarihi. Sîret-i İbn-i Hişâm Tercemesi, Müt.: Hasan Ege, İstanbul: Kahraman Yl., 1985, c. 2, ss. 87-126; Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Müellifi: Zebîdî, Müt.: Babanzâde Ahmed Naîm ve Kâmil Miras, Ankara: Diyanet İşleri Bşk. Yl., 1980, c. 1, ss. 34-35
Peygamber de onlara şöyle cevap vermişti:
“Şu ândan îtibâren ben de sizdeniml Sizin kanınız benim kanım ve sizin affınız benim affımdırl” (İbn-i Hişâm’dan naklen Prof. Dr. Muhammed Hamîdullâh, Hz. Peygamber'in Savaşları, Müt.: Doç. Dr. Salih Tuğ, İstanbul: Yağmur Ye., 1972, s. 27)
Müslümanlar cânibinde bu gelişmeler olur, Müslümanlar bu antimakyavelist, dîğer tâbirle peygamberî / cumhûrî siyâset telakkîsiyle İnsan Hakları Ahlâkına müstenid yeni bir cem’iyetin temellerini atarken, totaliter (“câhilî”) Müşrik cem’iyetinde de sırf kendilerinden farklı inanca sâhib oldukları için Müslümanlara karşı düşmanlık had safhaya varmıştı. Öyle ki onları dağıtıp bu ahlâkî cem’iyet projesini bertaraf edebilmek için, yıllarca boykot ve ambargo siyâseti uyguladıktan ve güclerinin yettiği Müslümanlara her fırsatta ezîyet ettikden sonra bütün bunların kifâyetsiz kaldığını görerek şimdi de o cem’iyetin liderine karşı bir cinâyet hazırlığına girişmişlerdi.
Müslümanlar, bu dayanılmaz şartlarda varlarını-yoklarını terk ederek peyderpey ve gizlice Medîne’ye ilticâ ettiler. En son da Hz. Peygamber ve sevgili arkadaşı (“yâr-i gârı”) Hz. Ebû Bekir Mekke’yi terk ettiler, insanlığa örnek bir cumhûrî cem’iyet uğrunda büyük Hicret hâdisesi bu şekilde vukû buldu (yıl: M. 622).
İlâhî ruhsat, münhasıran tedâfüî harbedir
Ve ancak son raddeye varmış bu büyük zulüm karşısındadır ki Allâh-ü Teâlâ Müslümanlara savaş izni verdi. Aşağıdaki Âyetlerde İslâmda sâdece ve sâdece zulmü def’edip başta hayât hakkı ve kanâat hürriyeti olmak üzere topyekûn İnsan Haklarını têsîs etmek uğrunda harb edilebileceği husûsu pek vecîz bir şekilde ifâde edilmiştir. Buna göre:
Hakîkî Müslümanlar o insanlardır ki kendilerine ve dîğer insan kardeşlerine yönelmiş zulmü gerektiğinde kanları, canları pahasına def’eder, ama aslâ haddi aşmaz, tecâvüzî bir harbe kalkışmaz, şiddete ancak leş eti yemedeki zarûret mik̆dârınca mürâcaat eder, kötülüğü iyilikle savmak mümkünken işi zorbalığa dökmez, başka hiçbir çıkar yol kalmadıkça silâha sarılmaz ve iktidârı ele aldıklarında da sadece iyilikle hükmeder, bütün şümûlüyle İnsan Haklarını têsîse çalışır, İnsanlığın tamâmının maslahatını gözetir, dâimâ mârûfu yaşatmıya, münkeri def’etmiye gayret sarfederler.
İşte bu mânâları mutazammın olarak biz kullarına karşı pek merhametli, pek şefkatli, pek muhabbetli olan Yüce Yaradan meâlen şöyle buyurur:
“Mukâtele edenlere kendilerine zulmedildiği için bu izin verilmiştir. Elbette Allâh onlara yardım etmeye kâdirdir.
“Ki onlar ‘Rabb'imiz Allâh’dır’ dedikleri için haksız yere vatanlarından sürülmüşlerdir. Şâyet Allâh insanlardan bâzılarını dîğerleriyle def’etmeseydi, Allâh’ın isminin çokça zikredildiği manastırlar, havralar, kiliseler ve mescidler yıkılıp giderdi. Muhakkak ki Allâh Kendine yardım edenlere yardım eder! Allah kavîdir, azîzdir!
“Onlar ki -arz üzerinde tarafımızdan kuvvetlice yerleştirilirlerse namazı kılar, zekâtı verir, mârûfu emredip münkerden nehyederler. Her şey âkıbet Allâh’a râcîdir. (Hacc-22-: 39-41; ayrıca Tevbe-9-: 13, Bakare-2-: 190, ilh...) [“Arz üzerinde tarafımızdan kuvvetlice yerleştirilirlerse”: kendilerine iktidâr verilirse…]
Bir başka Âyet-i Celîlede de (teşbîhler mâzûr görülsün; fakat beşer olarak merâmımızı başka türlü ifâde edemiyoruz) kulları üzerine âdeta titriyen, onlara karşı sevgi, şefkat, merhametle dolup taşan Rabbülâlemîn insanın insana zulmünü tel’în ederek bu anlaşılmaz sapkınlığa karşı şöyle haykırır:
“Siz ne oluyor ki: ‘- Yâ Rabbi! Ahâlîsi zâlim olan şu beldeden bizi çıkar, bize İndinden bir hâmî (velî) gönder, bize İndinden bir yardımcı (nasîr) gönder!” diye yakaran âciz (mustaz’af) erkekler, kadınlar, çocuklar için Fîsebîlillâh vuruşmuyorsunuz?” (Nisâ -4-: 75)
Medîne Cumhûrî Devleti
Evet, İkinci Akabe Bîatiyle bir Devlet olma yolunda en büyük adım atılmış oluyordu. Hem de o günün şartlarında olabildiğince cumhûrî bir Devlet... Çünki burada muayyen bir cem’iyetin tamâmen kendi hür irâdesiyle, gönül rızâsıyle İnsan Hakları Ahlâkını hayâta geçirecek bir Devlet kurma karârı bahis mevzûu idi.
Yeni Devlete vücûd verecek topluluğun başlıca unsurları:
- bir taraftan -o âna kadar birbirleriyle mütemâdî bir dâhilî harb hâlinde olan- Evs ve Hazrec kabîlelerinden müteşekkil Ensâr (“Yardımcılar”, Medîne’nin yerli Müslümanları),
- dîğer taraftan Muhâcirîn (Mekke’den Medîne’ye hicret eden Müslümanlar)
birbirleriyle uzlaşıyor, ahidleşiyor, kendi rızâlarıyle bir araya gelmeyi, birbirlerinin haklarına titizlikle riâyet esâsı etrâfında yeni bir cem’iyet teşkîl etmeyi kabûl ediyor ve başlarına da yine kendi reyleriyle bir reîs intihâb ediyorlardı.
Bu hâdisede işin daha da şâyân-ı dikkat ciheti, -aynen Jean-Jacques Rousseau’nun kasdettiği mânâda- bu ictimaî mukâveleye (le contrat social) sâdece Müslümanların değil, Medîne’de yaşıyan veyâ Medînelilerle müttefîk̆ olan Yahûdi ve Müşrik Gayr-i Müslimlerin de müsâvî bir statüyle dâhil edilmiş olmasıdır. Şöyle ki:
O zamân Medîne’nin sâkinleri arasında Ensâr kabîlelerinin müttefîk̆i olan Müşrik ve Yahûdi kabîleleri de bulunmaktaydı. Hattâ bunlardan Yahûdiler o zaman tahmînen 10 bin civârında olan Medîne nüfûsunun takrîben yarısını teşkîl etmekteydiler. (Hamîdullah 1966: 1/ 118)
İşte Evs ve Hazrec kabîlelerinin müttefîk̆i olan bu geniş zümrenin dışlanması halinde, Medîne’de herhangi bir Devletin kurulmasından değil, ancak yeni bir hizbin ortaya çıkmasından bahsedilebilirdi.
Lâkin hâl böyle olmamış, Medîne bütün ahâlîsiyle bu ictimâî mukâveleye dâhil olmuş, tamâmen kendi rızâsıyle yeni bir cem’iyet (“ümmet”), yeni bir Devlet (bir Cumhûrî Devlet) teşkîl etmeyi kabûl etmiştir.
Hz. Peygamber’in Medîne Esâsiyesi
Bu hâl, 2. Akabe Bîatinde Ensârın taahhüdüyle berâber zımnen ortaya çıktığı gibi, ayrıca bir “Kitab”, bir “Sahîfe” (Mukâvele) ile de pekiştirilmiş ve vuzûha kavuşturulmuştur.
Bu da şu şekilde olmuştur:
Evs ve Hazrec kollarıyle Ensârın hem birbirleriyle, hem de Muhâcirînle ittifâkı ve Peygamber’in liderliğini kabûl etmesi, gâyet tabiî olarak kendi müttefîk̆leri olan Yahûdi ve Müşrik kabîleleri de taahhüd altına sokuyordu. Ensârın, kendi müttefîk̆lerinin de bu işe rızâ göstereceğini hesâba katmadan böyle bir teşebbüsde bulunması elbette düşünülemezdi. Ama yine de bu husûsun açıklığa kavuşturulması şarttı. Nitekim taraflar arasında birkaç kademeli bir anlaşma ile bu husûs da hemen ilk fırsatta hâlledilmiştir. Bu anlaşma (“Kitab”, “Sahîfe”) “Medîne Esâsiyesi”dir.
Hindistan menşêli büyük İslâmiyatçı Prof. Dr. Muhammed Hamîdullah, mes’eleyi târihî planda müzâkere ettikden sonra, bu anlaşma metninin “dünyânın ilk yazılı resmî esâs kanûnu” olduğunu kaydetmektedir. Dünyâda ilk def’a bu Vesîkanın târihî ehemmiyetini ortaya koyan Üstâd Hamîdullah, (orijinali Fransızca olan) “İslâm Peygamberi” isimli pek kıymetdâr eserinde bu husûsla alâkalı tesbîtini şöyle îzâh ediyor:
“Hz. Muhammed, Müslimlere ve Gayr-i Müslimlere danıştı ve hepsi bir site devleti hâlinde teşkîlâtlanmak üzere Hz. Enes’in evinde toplandılar. (Buharî, 96: 17, no 17.) Anayasa resmen bir kâğıda yazıldı. Bu metnin tamamının bize kadar gelmiş olması büyük bir bahtiyarlıktır. (Arapça metin için bkz. İbn-i Hişam, Ebu Übeyd, İbn-i Hayseme, v.s. Bunlar benim El-Vesâiku’s-siyâsiye isimli kitabımda zikredilmiştir...) Bu vesika sadece ilk İslâm Devletinin Anayasası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasayı teşkil etmektedir. Aristo, Konfiçyüs, Kavtiliya’nın çalışmaları, hükümdarlar tarafından vaz’edilmiş anayasalar değildir; bunlar sadece prensler ve siyasî ilimler talebeleri için öğrenim vasıtalarıdır. Aristo’nun yazmış olduğu ‘Atina Anayasası’ dahi, bu site devletinin daha ziyade tarihî bir tasvirinden başka birşey değildir.” (Hamîdullah 1966: 1/122. Kitabın 118-134. sayfalarında Medîne Esâsiyesi derinlemesine tedkîk edilmiştir.)
Peygamber devrinin şartları dikkate alınmak şartıyle, tam bir Cumhûrî Esâsiye
Üstâd Hamîdullah’ın, Medine Vesîkası hakkındaki tesbîtine bizim ilâvemiz de şudur:
Bu metin, hem de asrî Cumhûriyet anlayışıyle, “dünyânın ilk yazılı ve resmî mâhiyetteki Cumhûrî Esâsiyesi”dir. Çünki bu metinde, cumhûrî bir Esâsiyenin şu üç esâs şartı da yerine gelmiştir:
1) Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerini têmînat altına almak,
2) Millî (ictimâî) uzlaşmanın (ahidleşmenin) ifâdesi olmak,
3) Devletin uzuvlarını (müesseselerini) cumhûrî rûha muvâfık olarak halkın irâdesiyle tâyîn etmek.
Tabiî, burada, devrin ölçülerini nazar-ı dikkate almak îcâb eder. Bahis mevzûu olan şey, ilk merhalede, en nihâyet kasaba cüssesinde bir Devletin têsîsiydi. Bu bakımdan elbetteki bugünün mütekâmil ve devâsâ cem’iyet ölçülerine uygun bir cumhûrî Esâsiyede bulunan şeyleri orada aynen görmek beklenemez. Fakat o metin, her şeyden evvel, İslâmın büyük cumhûrî potansiyelini ortaya koymak nokta-i nazarından fevkalâde ehemmiyeti hâizdir.Yoksa, muhakkak ki “İslâm Cumhûriyeti” anlayışı da İnsanlığın tekâmülüne muvâzî olarak tekâmül etmiye devâm edecekdir. İslâm tarafından o günki (Asr-ı Saâdetteki) târihî çerçeveye uygun şekilde yapılmış siyâsî, ictimâî, iktisâdî, v.s. düzenlemenin bugün bizim için aynen taklîd edilmesi değil, sâdece onlardaki rûhun, ahlâkî mesajın kavranılması ve onlardan ilhâm alınması bahis mevzûu olduğu gibi, bu hâl aynen esâs kanûn için de cârîdir.
Her ne olursa olsun, Medîne Esâsiyesi’nde bu üç şart da tahakkuk etmiştir derken:
a) İctimaî uzlaşma-ahidleşme esâsının kemâliyle yerine geldiğini görmekteyiz.
b) İnsan Haklarının ise hayât hakkı, can-mal emniyeti, mülkiyet hakkı, ictimâî dayanışma, halkın rızâsına müstenid iktidâr, vicdân hürriyeti, müsâvât, kardeşlik, adâlet... gibi bellibaşlı bütün esâsları doğrudan veyâ dolaylı bir sûrette o metinde ifâde edilmiştir. Ancak o metnin geri planında ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in de bulunduğunu ve böylece Kitâbullah’ın da İnsan Hakları planında o metni desteklediğini unutmamak lâzımdır. Kitâbullah’da ise, meselâ 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Cihânşümûl Beyânâmesi’nin bütün maddeleri mündemicdir; hattâ noksânı yoktur, fazlası vardır.
(Photo: https://www.havredesavoir.fr/la-vie-du-professeur-muhammad-hamidullah/; 20.3.2025)
Rahmetli Prof. Dr. Muhammed Hamîdullâh’ın vesîkalık fotoğrafı, Le Prophète de l’Islam, sa vie, son œuvre ünvânlı pek kıymetli eserinin 1959’daki ilk baskısının (Pâris: Librairie Philosophique J. Vrin) 1. cildinin kapağı ve Hz. Peygamber’in Medîne Esâsiyesi’ne dâir çalışmasının Fransızca kitab baskısı (Éditions Heritage, 2023, 79 p.)… Hz. Peygamber’in Medîne Esâsiye’sini dünyâya tanıtan ve onun İnsanlık târihindeki büyük ehemmiyetine dikkat çeken ilk müellif Hamîdullâh Üstâd olduğu hâlde, Türkiye’de bâzı müelliflerin, onun bu rolünü tebârüz ettirmeden, hattâ onu hiç zikretmeden o Esâsiyeyi bahis mevzûu ettiklerini esefle görüyoruz. Müslümanlar kadirşinâs olmalı değil midir? Zâten, o metnin büyük ehemmiyetini anlıyamamış oldukları için, ondan “Medîne Senedi” veyâ “Vesîkası” diye bahsediyorlar…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (37)
Yesevizade Alparslan Yasa
14.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.05.2025 - 18:17
Güncelleme
1
Paylaşım
c) Devletin uzuvları olarak, bâhusûs teşriî, icrâî, kazâî mekanizmalar o basît cem’iyet yapısına uygun bir şekilde ortaya konmuştur. Bunlarda da büyük bir cumhûrî Devletin ilk çekirdek yapısını görmek mümkündür. Nitekim devlet yapısı daha Peygamber’in hayâtında hızla gelişmeye başlamış ve Hulefâ-i Râşidîn devrinde kıt’alar üzerine yayılmış bir imparatorluğun ihtiyâclarına cevâb verebilecek kadar giriftleşmiştir. Bu vazıyet dahi bize gerçek İslâmî rûhun taklîdî rûhdan ne kadar uzak ve aksine ne kadar yaratıcı bir vasıfta olduğunu göstermektedir. Öyleyse bugün de Müslümanlar için bahis mevzûu olan, ne Peygamber veya Ashâbını, ne Kur’ân’daki hukûkî hükümleri körü körüne taklîd etmek değil, onlardan ilhâm alarak alabildiğine hür ve yaratıcı bir tavırla çağın mes’elelerine insânî hâl çâreleri bulmaktır.
Peygamberî Medîne Esâsiyesinin muhtevâsı
Medîne Esâsiyesi bize esâs îtibâriyle İbn-i İshâk / İbn-i Hişâm rivâyetiyle ulaşmıştır. Mâmâfih başka birkaç kaynakta daha yer almaktadır. Metin üzerinde yapılan müzâkerelerden, onun, ana hatlarıyle sahîh (authentique) olduğu kanâati hâsıl olmaktadır. Ama, yine metnin tartışılmasından, onun değişik zamânlarda yapılan birkaç (en az iki) anlaşmayı bir araya getirdiği ve o ânki ihtiyâca göre tâdilâta uğradığı anlaşılmaktadır. Metin başlıca iki bölümden meydana geliyor ve 50 civârında madde ihtivâ ediyor.
İbn-i Hişâm rivâyetindeki birleştirilmiş muâhede metinlerinin Wellhausen tarafından yapılmış tasnîfinde yer aldığı şekilde, Vesîkanın 2. Maddesinde: “İşte bunlar (bu Ahde katılanlar) diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkîl ederler” denmekle, vatandaşlık statüsü ihdâs edilmektedir. Bütün maddeler boyunca dolaylı bir şekilde ifâde edildiği üzere, haklar ve vecîbeler bakımından Müslim / Gayr-i Müslim bütün taraflar için müsâvî bir vatandaşlık statüsü bahis mevzûudur.
3. Maddede Devletin toprağı Yesrib vâdisi olarak tâyîn edilmiştir. Bu toprak “harâm” beldedir. Dîğer tâbirle vatandaşlık statüsü çerçevesinde herkesin canı, malı, ırzı, dîni masûndur. Herhangi bir vatandaşın haklarına tecâvüze kalkışan cezâsına katlanır.
23, 36, 42, 47 gibi muhtelif maddelerde Hz. Muhammed’in şahsında bir merkezî otorite kabûl edilmiştir; icrânın başı odur.
Fakat aşîrete dayalı cem’iyet yapısına uygun olarak daha ziyâde konfederal bir yapı bahis mevzûudur. Aşîretler umûmiyetle iç işlerinde muhtârdır. Merkezî otorite ise daha ziyâde cem’iyetin tamâmını alâkadar eden birtakım tasarruflarda bulunur.
Dînî cemâatlerin her birinin dâhilî işlerinde teşrî, kendi dînî kaynaklarına dayanır. Fakat icrânın başı, cem’iyetin tamâmıyle alâkalı bir takım teşrî faâliyetlerinde bulunabilecek şekilde salâhiyet sâhibidir.
Adâlet işlerinin bir kısmı aşîretler bünyesinde netîcelendirilir, fakat onları aşan mâhiyette olanlar merkezî adâlet sistemiyle hâlledilir, ki onun başı da yine Devlet Reîsi (Hz. Muhammed) olarak tâyîn edilmiştir. (13, 21, 23, 36, 37, 42, 47. maddeler.)
Müslüman, Müşrik ve Yahûdiler tarafından vatanın müştereken müdâfaası esâsı, metinde birçok maddeyle dile getirilmiştir ve bunlar metnin ağırlığını teşkîl etmektedir.
Muhtelif maddelere göre, her aşîret, müdâfaa hizmet ve masrafına gücü nisbetinde katkıda bulunur:
“-Bir harp vukûunda- Yahûdilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki bu Sahifede gösterilen kimselere harb açanlara karşı onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhâhlık ve iyi davranış bulunacaktır. -Kâidelere- muhakkak riâyet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmıyacaktır.” (Madde 37)
Toprak müştereken müdâfaa edilir; herkes evleviyetle kendi iskân sâhasından mes’ûldür. (Madde 44 ve Madde 45-b)
Ahde dâhil olan hiçbir taraf, taraflardan birinin düşmanıyle işbirliği yapamaz:
“Yahûdilerden bize tâbi olanlar -bu Ahde dâhil olanlar-, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardımımıza hak kazanacaklardır.” (Madde 16)
Bu meyânda Müslümanların baş düşmanı olan Kureyşli Müşrikler ve müttefîk̆leri hiç kimse tarafından himâye edilmiyecektir. (Madde 43) Ayrıca Madde 20-b:
“Hiçbir -bu Ahde dâhil- Müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir Mü’mine bu husûsta (bir Kureyşliye tecâvüz husûsunda) engel olamaz.”
Ama tarafların müttefîk̆leri ve himâye ettikleri de bu Ahidle korunmuştur:
“Yahûdilere sığınmış olan kimseler bizzât Yahûdiler gibi mülâhaza olunacaklardır.” (Madde 35)
“Himâye altındaki kimse bizzât himâye eden kimse gibidir. Ona zulmedilmez; kendisi da suç işlemiyecektir.” (Madde 40; ayrıca Madde 46)
Herhangi bir dînî grupun kendi dînî emelleri istikâmetinde tertîb edeceği bir tecâvüzî harb hâlinde ise, taraflar harbe katılıp katılmamakta serbesttirler. (Madde 45)
Ayrıca düşmanla sulh akdi de tarafların ve cem’iyetin tamâmının menfaatine uygun olacaktır. (Madde 17 ve 45)
Taraflar birbirlerinin hakkını gözetmek zorundadır. (Dolaylı olarak, haklar ve vecîbeler aynıdır. Aralarında müsâvât bahis mevzûudur.) (Madde 37-b)
Birçok maddede tekrâr edilen hükümlerden anlaşıldığına göre, ehrâmsı (pyramidal) yapıda bir ictimâî sigorta sistemi ihdâs edilmiştir. Bu sistem o günün başlıca mes’elesi olan cinâyet hâlinde diyet ve harbde esîr düşme hâlinde fidye bedellerinin ödenmesi hakkındadır. Bedel, alâkadâr ferd veyâ onun aşîreti veyâhud onların gücü yetmezse bütün bir Müslüman yâhud Yahûdi cemâati tarafından karşılanacaktır. (İlk Maddeler ve Madde 12)
Ve nihâyet 25. Madde hem müsâvî vatandaşlık statüsünü ve hem de tam tekmîl Vicdân Hürriyetini tesbît etmektedir:
“Benî Avf Yahûdileri Mü’minlerle birlikte tek ümmet teşkîl ederler. Yahûdilerin dînleri kendilerine, Mü’minlerin dînleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları, gerekse kendileri dâhildirler.”
Medîne Esâsiyesi ile kurulmıya çalışılan çok sesli (kesretci) cumhûrî cem’iyet yapısı, ne yazık ki Yahûdi tarafının ihâneti sebebiyle yeteri kadar başarılamadı ve uzun ömürlü olamadı. Peygamberle temeli atılan cumhûrî yapı da az-çok ancak dört Halîfe zamânında yaşıyabildi. Ondan sonra Müslümanlar Sünnî Saltanat ve Şiî İmâmet sapmalarıyle Hz. Peygamber’in -devrinin şartlarıyle mütenâsib- cumhûrî bir cem’iyet inşâ etme idealinden büyük ölçüde uzaklaştılar. Müslümanlar arasında cumhûrî rûh günümüze kadar ancak pek eksik ölçülerde ve dar muhîtlerde yaşıyageldi. Ama, her hâlükârda, gerek Peygamber’de, gerekse Reşîd Halîfelerde bizim için asırların küllediği güzel bir nümûne-i imtisâl bulunmakta, onlar bizim için -aslâ taklîd mevzûu olmadan- büyük bir ilhâm kaynağı teşkîl etmektedir. Hepsinden daha mühimmi de, Allâh’ın Kitabı, en büyük feyz menbâı olarak, elimizde bütün sâfiyeti ve canlılığıyle dipdiri durmakta, sâdece Rivâyetci İslâm Telakkîsini yoğuran klasik kaynakların gölgesinden gün ışığına çıkmayı beklemektedir...
2. Fasıl:
Kemalist Totaliter Rejimin “Ebedî Şef”ine Tapınış
(Resmî Ricâlden ve Muharrirlerden Misâller)
Mustafa Kemâl’in evvelâ dirisine tapıldı… Sonra ölüsüne… Tapınış el’ân da devâm ediyor…
İlkin kumandanlığı medhedildi. Derken, bu, askerî dehâ ve kahramanlık oldu. O, iktidâra hâkim oldukça, başka mezîyetleri ortaya çıktı. 27 Mart 1923’te, TBMM’deki II. Grup Lideri Trabzon Meb’ûsu Ali Şükrü Bey’in kalleşçe ortadan kaldırtılması, Totaliter İktidârın têsîs vetîresinde en büyük dönemec oldu.
Totaliter İktidârın tam tekmîl têsîsi 1925’dedir. O sene vaz’edilen Takrîr-i Sükûn Kânûnu, bütün memlekette tedhîş estirdi; adım adım, muhâlefet bütünüyle silindi; kimsenin ona karşı en küçük bir tenkîd yöneltmiye, herhangi bir kusûrunu bahis mevzûu etmiye mecâli kalmadı. Çünki bunun bedeli çok ağırdı…
Az zamanda, Sovyetler veyâ Nazi Almanya’sı mümâsili bir Zâbıta Devletinin pençesi altında Memleketin sesi soluğu kesildi. Artık Mustafa Kemâl “Tek Adam”dı ve sâdece onu ve Rejimini medh-ü-senâ hakkı vardı. Seneler geçtikce, kimisi dalkavukluk yaparak menfâat devşirmek için, kimisi de Kemalizmin fanatik bir mü’mini sıfatıyle medh-ü-senânın dozunu arttırdı. Memlekette bir medh-ü-senâ yarışıdır aldı başını gitti… Medh-ü-senâ, tebcîl oldu, takdîs oldu, tesbîh, tekbîr, taabbüd oldu… Artık Memlekette sâdece o vardı; her şey oydu… Bütün askerlik hayâtı parlak zaferlerle geçmiş, Çanakkale Zaferini o kazanmış, İstiklâl Harbini başlatıp zaferle netîcelendirerek Memleketi o kurtarmış, Türk Milletini o yaratmış, onlara bir vatan vermiş, o vatanı îmâr etmiş, bizi “İrticâî” hayâttan kurtarıp “Avrupaî, yâni asrî, yâni insanca” bir hayâta kavuşturmuş, velhâsıl hayâtta nâil olduğumuz ne kadar nîmet varsa hepsi ondan gelmiş, o olmasa biz olmazmışız, yâni varlığımızı bile ona medyûnmuşuz, ilh… Böylece bütün “iyilikler” ondan, bütün kötülükler “İrticâ” yaftası altında Müslümanlıktan biliniyordu… Meclis’de, matbûâtta, Orduda, CHP Kongrelerinde, Devletin her kademesinde, onun medh-ü-senâsı yapılıyor, o tebcîl, o takdîs ediliyordu. Hamdullah Suphi Tanrıöver’in CHP’nin 1947 Kurultay’ında nihâyet yüksek sesle îtirâf etmiye cesâret bulduğu gibi:
“Eski Kurultayların nasıl toplandığını bilirsiniz, arkadaşlar: Merasimden, teşrifattan, hamd-ü-senâdan ibaretti, alkıştan ibaretti. Şimdi vatandaşlar konuşuyorlar…” (CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara, 1948, s. 166)
Bütün memleket onun resimleri, heykelleri, büstleri, vecîzeleri ile kaplanmıştı ve Rejimin sözcülüğünü yapan gazeteler (ki yapmıyanı zâten nâmevcûddu) bu hâl ile iftihâr ediyorlardı… Bırakınız resmî dâireleri, bakkallarda bile onun resimleri asılıydı… Sokaklar, meydanlar, müesseseler, şehirler onun ismini taşıyordu… Bu da kâfî gelmemişti: Memleketin ismi “Kemalist Türkiye (La Turquie kémaliste)”, Rejimin ismi “Kemalist Rejim”di. Ve o, “İrticâî” “Mustafa” ismini, “Gâzî” ünvânını terketmiş, “Kemâl”i “Kamâl’leştirmiş”, kendine, ayrıca “Atatürk” ismini takmıştı. Yâni o, “Türklerin Babası, Atası”ydı… Çünki -her ne kadar bin ilâ bin dört yüz seneden beri vâr olduğu iddiâ edilse de, aslında- şu Müslüman Türk Milletini o yaratmıştı… (Bittabi, onun o “Müslümanlık” sıfatı artık telaffuz edilmez olmuştu…) Üstelik, onun başıydı; biricik, rakîbsiz, alternatifsiz “Büyük Şef”iydi ve ebediyen öyle kalacaktı…
Müslümanın her hayırlı işine Besmeleyle başlaması gibi, Memlekette her işe onun ismiyle başlanıyor ve meydana getirilen her eser ona izâfe ediliyordu. “Kemalist Türkiye”ye hâkim olan bu zihniyetledir ki Rejimin Zındık Şâiri (Behçet Kemal, “Atatürk’e Sesleniş” başlıklı şiirinde):
“Adın besmeledir her işimizde! […]
Yarın bir iskelet olsak mezarda,
‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz;
Nimetinle dolu iliklerimiz!”
diye zikrediyordu…
Vazıyet günümüzde de bu minvâl üzeredir! Önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda, tepemizde hep o var… Birilerinin “Panthéiste” olduğu gibi, şimdi koca bir halk, koca bir memleket, neredeyse toptan “Pankémaliste”tir… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 4.2.2019/138)
“Medenîleşme” yaftası altında Müşrik devirler hortlatılıyor
Bin senedir, -Süleyman Çelebi’nin “Her tasavvurdan münezzeh Hak’dur ol / Âlem üzre Hâkim-i Mutlakdur ol” şeklindeki sehl-i mümteni beytinde ifâde ettiği vechiyle- tenzîhî Tevhîd akîdesinin bayrakdârlığını yapan, Medeniyetinde heykellere, büstlere, resimlere îtibâr etmiyen, hele ki onlara tâzîmi istikrâhla reddeden, san’atinde dahi hep mücerrede yönelen bir Millet, Beşeriyetin en iptidâî devirlerine dönmüş, heykeller, büstler, resimlerle Müşriklik âyinleri yapar olmuştu! Artık “Büyük Rehber”in heykelleri, büstleri, resimleri Müşrik Mekke’yi veyâ Kadîm Roma Panteonu’nu dolduran putlar gibi muâmele görüyordu… Meselâ İzmir’deki Heykel’in Mustafa Kemâl’in “Râdife”sinin ateşli nutkuyle açılışının, kadîm devirlerdeki âyinlerden bir farkı var mıydı?
Heykel’in 27 Temmuz 1932’de icrâ edilen açılış merâsimini Necmettin Sadak’ın Akşam’ından tâkîb ediyoruz:
“İzmir 28 [Temmuz 1932] (Hususî) – İzmir, dün çok heyecanlı ve o nisbette neşeli ve mesut bir gün geçirdi. Bütün halk sabah erkenden sokaklara dökülmüştü. Gazi heykelinin bulunduğu meydanda, İsmet paşanın oturduğu Gazi konağı civarında, caddelerde büyük bir kalabalık vardı. Her taraf bayraklar, çiçekler, yeşilliklerle donanmıştı. İzmirliler, aradan on sene geçtikten sonra, 922 deki kurtuluş günlerinin heyecanlı ve mesut dakikalarını tekrar yaşıyorlardı… İlh…” (Akşam, 28.7.1932, s. 1)
Bu heyecânlı kalabalığa hitâb eden Başvekîl Mustafa İsmet de, -nutkundaki kendi tâbiriyle- “Büyük Rehber Gâzî”yi ve onun “timsâli olan heykel”ini en harâretli ifâdelerle tebcîl ediyordu:
“Aziz vatandaşlar;
“Baş döndürücü fırtınalara tutulduğu bir zamanda millete yol gösteren büyük evlâdının hatırasını gelecek nesillere nakletmek için toplanmış bulunuyoruz. Karşımızdaki aziz timsal, Büyük Millî Rehberin harikulâde benliğini gözlerimiz önünde canlandırırken onun insanî ve millî rolünün canlı ve derin manasını da ifade etmiş olacaktır. […]
(Akşam, 28 Temmuz 1932, s. 1)
Kemalizm sâyesinde Türkiye hızla “medenîleşiyor” ve bir çırpıda “Orta-Çağ karanlığından” “Avrupa Medeniyetinin aydınlığına” sıçrıyor: Artık bütün memleket sathı, bir baştan bir başa, onun devâsâ veyâ daha mütevâzı eb’âdda heykelleri, büstleri, v.s. ile kaplanmakta, bunlar, -kadîm âyinleri andıran- tantanalı merâsimlerle “hizmet”e açılmakta, sonra her fırsatta bunların önünde ihtirâm vakfeleri tertîb edilmekte, bitmez tükenmez ateşli nutuklar îrâd edilmekte, “İrticâ”a ateş püskürülmekte, sadâkat yemînleri haykırılmaktadır… (Yeni Söz, 4.2.2019/138)
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (38)
Yesevizade Alparslan Yasa
15.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
14.05.2025 - 18:16
Güncelleme
3
Paylaşım
“Millet davasını doğru olarak tayin edebilmek, açık olarak söylemek ve davayı kazanmak için her zorluğu ne pahasına olursa olsun yenmeğe azmetmiş olmak Gazinin hususiyetleridir. Bahusus siyasî ve millî bir davayı isabetle tayin edebilmek için yaradılışın nadir mevhibelerine mazhariyet birinci şarttır. Fakat bu şart kadar milletlerin içinde bulundukları ahval ve şeraite derin ve esaslı vukuf ta lâzımdır. Türlü tesirler içinde tabiî veya sun’î olarak memleket halkının kafası ve sinirleri karıştırıldığı bir zamanda hadiselerin üstünde yükselen Büyük Gazi, millî davamızı vukuf ve isabetle tayin etmiştir. […]
“Büyük Gazi! On seneden fazladır, Türk milletinin davası için arkandan koşuyoruz. Şimdiye kadar modern ve medenî bir devlet olarak aldığımız yol, kısa ve kısır değildir. Belki her yılımız yeni bir muvaffakıyet ile öğünecek talidedir.
“Sen yaşa! Senin arkandan gelmekte muhakkak muvaffakıyete yürümenin daimî inşirahı vardır. Sen, ebediyete intikal edince, Türk nesilleri senin izinden yürüyecektir. Türk milleti davasının çıkar yolu ancak senin izindir. Senin heykelin Türk milletine büyük davasını daima hatırlatan yanılmaz bir işarettir. Senin heykelin Türk milletinin iradesini tecessüm ettiren bükülmez bir demir pençesidir.” (Akşam, 28.7.1932, s. 4)
Heykelin açılış merâsimine iştirâk edemiyen Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya da, İzmir Belediyesi’ne gönderdiği telgrafta: “(Heykelin) İzmirin ve İzmirlilerin kurtuluşunun kurtarıcıya karşı küçük bir şükran nişanesi olduğunu” tasrîh ettikden sonra: “Güzel İzmirin büyük halâskârına hislerini ifade edecek daha yüksek eserlerle bezenmesini temenni” ediyordu… (Akşam, 28.7.1932, s. 2)
Başvekîlin “Büyük Rehber”i tebcîlini müteâkib, azâmetle İzmir semâlarına yükselen Heykel’in açılışı yapılıyor:
“Nutuk bittikten sonra alkışlar dakikalarca sürdü. Başvekil heykelin sarılı bulunduğu bayrağın kurdelâsını kesti ve heykel halkın coşkun alkışları arasında meydana çıktı. Heykel meydana çıkınca eteğine sayısız çelenkler kondu. Başvekil ve vekiller, hükûmet erkânı otomobillerine binerek avdet ettiler. Fakat meydan hâlâ halk ile dolu idi. Halk büyük Gazinin kalplere kuvvet veren azimkâr ve sevimli çehresini doya doya görmek istiyordu. Ortalık karardığı, lâmbalar yandığı halde hâlâ meydan tenhalaşmamıştı. Yapılan tenvirat sayesinde binlerce halk gece geç vakte kadar Gazi meydanında dolaştı.” (Akşam, 28.7.1932, s. 2)
Ve açılış sahnesi, -herhâlde Milletinin teşekkürlerini arzetmek için orada hazır bulunan- İzmir Hahambaşısı’na Başvekîlin iltifâtıyle nihâyet buluyor:
“Gazi heykelinin açılma resmini müteakip İzmir hahambaşısı İsmet paşanın yanına gelerek başvekilin elini öpmüştür. Başvekil kendisine iltifatta bulunmuştur.” (Akşam, 28.7.1932, s. 2)
Samsun’da 19 Mayıs tapınışı
Şu putperestâne âyin de, “Ebedî Şef”in memnûn nazarları altında, 19 Mayıs 1935’te Samsun’da yine bizzât Totaliter Rejim tarafından tertîb edilmişti:
“Samsun 21 (Hususî) – 19 Mayıs Atatürk bayramı şehrimizde sevinçle kutlulandı. O gün saat dokuz buçukta limandaki motörler düdük çalarak açıldılar. Hepsi de süslü idi. En büyüklerinde Atatürkün bir büstü, bir Sübay ile bir manga asker vardı. [Sonradan “subay” olarak telâffuz edilen “sübay”, Mustafa Kemâl’in birçok uydurma kelimelerinden biridir; Türkcesi “zâbit”tir… Kelime, “sü” –Eski Türkcede “asker”- ile “bay” kelimeleriyle teşkîl edilmiş bir birleşik kelimedir. “Bay”, Anadolu Türkcesinde “zengin” demek iken, mânâsı tahrîf edilerek ona “bey” mânâsı yüklenmiştir. Bizi biz yapan ecdâd yâdigârı mübârek dilimizle böyle oynuyorlardı, oynamıya devâm ediyorlar!]
“Saat dokuz elli beşte, saat kulesinden verilen bir işaretle, merasime iştirak edenler, Atatürk iskelesine doğru hareket ettiler. Bu sırada limandaki vapurlar, karadaki fabrikalar, lokomotifler düdüklerini çalmağa başladılar. Atatürkün büstü iskeleye çıkarılınca düdük sesleri durdu. Hava fişengi ile verilen işaretlerle yirmi bir parça top atılmağa başladı.
“Bu sırada Sübayla birlikte büst, iskeleyi bölmüş olan siyah perdeye yanaştırıldı ve Sübayın kılıncı ile siyah perde yırtılarak öbür tarafa geçerken bando çalmağa başladı. Büst, Liseden 4 izci, Ticaret mektebinden 2 Bayan, ortamektepten 2 Bayanla Atatürk heykeli önüne getirildi. Çelenkler kondu, nutuklar söylendi. [Bu metindeki “bayan” kelimesi de, “Büyük Şef”in bir başka uydurmasıdır. Evvelâ “-an” diye bir müennes eki uydurmuş, sonra bunu, zengin mânâsındaki “bay” kelimesine ekliyerek “bayan” yapmıştır. Türkcesi, “hanım”dır…]
“Bundan sonra Kâzım Paşa caddesinde resm[-]i geçit yapıldı. [Kalabalık,] Belediye, C. H. Partisi, Halkevi önlerinden geçerek tezahürat yaptıktan sonra dağıldı.” (Velid Ebüzziya’nın -1882 / 1945- neşrettiği Zaman gazetesinin 25 Mayıs 1935 târihli nüshasının 4. sayfasından) (Yeni Söz, 5.2.2019/139)
Bütün bir devir böyleydi… Halk, Devletin bütün imkânları kullanılarak yürütülen Kemalist Propagandayle, mütemâdiyen “Mutlak Şef”e tapınmıya teşvîk ve icbâr ediliyordu…
Aradan bir asır geçti; Memleketin manzarası değişti mi? “Kemalist Türkiye”, tekrâr “Müslüman Türkiye” oldu mu?
(Zaman, 15.5.1935, s. 4)
19 Mayıs 1935, Samsun: “Ebedî Şef”in büstü, büyük bir tâzîmle taşınıyor, halk arkasından yürüyor, askerler Büste selâm duruyorlar… Asırlarca Îlâ-i Kelimetullâh dâvâsı güden Millet bu mudur?
***
Mustafa Kemâl, Totaliter Şefler arasında heykel ve İlâhlık yarışında birinci
Mustafa Kemâl’in Selânik’den beri ahbâbı, Farmason gazete patronu ve muharrir Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesi, 5 Ağustos 1935 târihli nüshasının birinci sayfasının baş kısmında, iki sütûn üzerinden, büyük iftihârla verdiği habere şu başlığı koymuştu:
“Peçesini atan Türkiye
“Atatürk yarım bir ilâhtır; Türklerin babasıdır
“Hiçbir Devlet Şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir, ne Musolinin[in], ne Hitlerin, ne de Leninin anıdları onunkilerle ölçülemez”
Haberdeki portrenin altında da şu îzâhat vardı:
“Bir Fransız muharririnin, yarım ilâh ve Türk ulusunun babası olduğunu yazdığı Büyük Önder Atatürk”…
Mustafa Kemâl’in Türkiye’de bir “yarı İlâh” sıfatıyle tapınış mevzûu olduğunu tesbît eden Marcel Sauvage’ın röportajının (“La Turquie dévoilée”) intişâr ettiği L’Intransigeant gazetesi ile Yunus Nadi’nin onu iftihârla manşet haber yapan Cumhuriyet gazetesi…
***
Haber, L’Intransigeant gazetesinden tercüme edilmişti. Fransız muharrir ve gazetecisi Marcel Sauvage’ın (1895 - 1988), mezkûr gazetenin 30 Temmuz – 21 Ağustos 1935 târihli nüshalarında 23 tefrika hâlinde neşredilen röportajının başlığı “La Turquie dévoilée (Örtüsünden Sıyrılan Türkiye)” idi. (“Dévoiler” fiilinin ilk mânâsı, örtüsünü kaldırmak, mecâzî mânâsı ise, saklı olanı fâş etmekdir…)
Röportaj, baştan sona Eski (yâni Müslüman) Türkiye’yi alabildiğine tenk̆îd ediyor, Avrupa’ya temessül eden ve artık Avrupalı veyâ Garbli olmakla övünen “Kemalist Türkiye”nin ve “Büyük Şef”inin ise harâretle medh-ü-senâsını yapıyordu. Bu arada, şu tesbîtte bulunuyordu:
“O, Çankaya’nın tepesindeki Penbe Evinden, kendisini, geçmişte olduğu gibi günümüzde de körü körüne, dîndârâne bir itâatle, başka mesnede ihtiyâc duymıyan bir îmânla tâkîb eden bir milleti idâre etmektedir. Öyle ki Atatürk, artık bir yarı İlâhdır, Türklerin babasıdır.” (Gazetenin ikinci sayfasından kendi tercümemiz)
Bu tesbîtine kısmen mesned olan dîğer bir tesbîti de şöyleydi:
“Hiçbir Devlet reîsi için, daha yaşarken, bu kadar çok heykel dikilmemiştir. Memleket ve nüfûs büyüklüğünü dikkate almak şartıyle, ne Musolini, ne Hitler, ne de Lenin için yapılan tasvîrlerin toplamı, onunkiyle boy ölçüşebilir.” (“Tasvîrler toplamı”: “iconographie”.)
Bu pasajda bilhâssa câlib-i dikkat olan, Mustafa Kemâl’in, üç Totaliter Şefle mukâyese edilmesidir. Bu mukâyeseden çıkan netîceye nazaran, dünyânın en totaliter şefi, Mustafa Kemâl’dir. Bittabi Sauvage, bunu bir nakîse olarak kaydetmiyor. Daha doğrusu, onların noktainazarıyle, Türkiye bahis mevzûu olunca bu bir nakîse değildir; lâkin Fransa bahis mevzûu olsaydı, hükmü çok farklı olurdu…
Marcel Sauvage'ın Pâris’de münteşir L'Intransigeant gazetesinin 30 Temmuz – 21 Ağustos 1935 târihli nüshalarında 23 tefrika hâlinde neşredilen “La Turquie dévoilée (Örtüsünden Sıyrılan Türkiye)” başlıklı büyük röportajının dördüncü tefrikası: “Penbe Evin adamı: Atatürk, yarı İlâh”, tefrikanın kısmen tercüme ettiğimiz pasajı ve onun bu tesbîtini iftihârla Kemalist Propagandanın malzemesi yapan 5 Ağustos 1935 târihli Cumhuriyet’in birinci sayfa haberi: “Hiçbir Devlet Şefi için, hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir, ne Mussolinin[in], ne Hitlerin, ne de Leninin anıdları onunkilerle ölçülemez”…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (39)
Yesevizade Alparslan Yasa
17.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
16.05.2025 - 22:04
Güncelleme
2
Paylaşım
Hasan Âli Yücel’in perestişnâmesi
Sauvage’ın tesbîtlerinden daha da câlib-i dikkat olan, Kemalist Rejimin, bunlardan rahatsız olmak şöyle dursun, bunlarla iftihâr etmesi, bunları kendisi için birer propaganda malzemesi olarak kullanmasıdır…
Nitekim, Ata’sı vefât ettiği zamân en çok feryâd-ü-fîgân edenlerden Hasan Âli Yücel de (“Ebedî Şef”ine, “ben sizin solunuzdaki sıfırım” diyen, “Ebedî Şef” devrinin CHP İdâre Hey’eti Âzâsı, “Millî Şef” devrinin irfânsız Maârif Vekîli Yücel), o zaman yazdığı “Güneş Battı” başlıklı perestişnâmede, Sauvage’ın tesbîtini iftihârla tekrâr ediyordu: “O, bizim için bir yarı İlâhtır!”
Hasan Âli Yücel (İstanbul, 17.12.1897 – a.y., 26.2.1961), 1932 ilâ 1937 senelerinde toplam 22 def'a (Mehmet Soydan, “Atatürk'ün Sofrasına Çağrılı Olanlar”, Milliyet, 12.11.1981, s. 7) “Yarı İlâh”ın işret sofralarına dâvet edilecek kadar onun iltifâtına mazhar olmuş birisiydi. Sonuna kadar da hep sâdık bir kul olarak kaldı…
10 Nisan 1925'te Vefâ Mahfili'nde tekrîs edilen Hasan Âli Yücel, ömrünün sonuna kadar ne Masonluktan, ne de Kemalizmden teberrî etti ve bir Münkir olarak öldü…
Şahısperestlik üzerine kurulu Kemalist Totaliter Rejimin en önde gelen temsîlcilerinden Hasan Âli Yücel’in perestişnâmesi, ibretle okunuyor:
“Ufkumuzdan ağır ağır ve ihtişamla çekildi. Sıcaklığı kalbimizde devam ediyor; ışığı hâlâ bizi aydınlatarak.
“Onun için yanıyoruz, onunla yanıyoruz.
“Nurdan izi, yüreklerimizde alev alev… Arkasından karanlık bırakmaksızın batan tek güneş, O oldu.
“Göz yaşlarım, kararıp kelime, hıçkırıklarım donup cümle olmalıydı. Fakat O’nun gönüllerde sönmiyen aksi, gözlerdeki yaşı yıldızlar gibi parlatıyor, hıçkırıkları dualar gibi ilâhîleştiriyor. Ölümünden bile heybet, muhabbet, kudret duyuyoruz ve hayat alıyoruz.
“O’ndan geldik, O’na gitmekteyiz.
“Şu anda varlığının bütün fanîlikleri yok oldu. O’nda tam bir ebedîlik yaşamağa başlamıştır. Ufkumuzdan her uzaklaşmasında bize bekanın bir zerresini tattırdı. Ne acı iksir?... Vücudünden kaybettiğini ruhunda kazanarak, kimseye müyesser olmamış azametli bir çekilişle milyonluk bir gönül sahasını kaplıyan göklere yükseliyor.
“O, bizim için bir yarı İlâhtır.
“Şimdiye kadar O’nun için söyleyip yazdıklarımız, O’nun büyüklüğü yanında ne kadar küçük, ne kadar âciz kalmıştı.
“Biz O’nu, O’nun bizi sevdiği kadar sevemezdik. Her şeyde O bizden üstündü. Ölümü ile bu eksiğimizi gene kendisi tamamlıyacak. Bundan sonraki hayatımız, O’na bağımızı uzatmak içindir.
“O’nun için doğmuşuz, O’nun izinde öleceğiz.” (Hasan Âli Yücel, “Güneş Battı”, Ulus, 11.11.1938, s. 2; Türk Dili Türkçe-Fransızca Belleten mecmûası, İlkkânun – Décembre 1938, “Millî Yas Sayısı”, No 33, s. 42)
1-52
Masonların kendisiyle pek çok iftihâr ettiği -1939/1946 senelerinin- Maârif Vekîli Hasan Âli Yücel, 10 Nisan 1925’te Vefâ Mahfili’nde tekrîs edilmişti. Bu Mason mecmûasında, Sabataî Mason İsmail İşmen’in onun hakkında bir makâlesi münderic bulunuyor: “Hasan-Âli Yücel; Hayatı ve Zamanı”, Tesviye; Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının Aylık Dergisidir, Şubat 1996, cilt 4, sayı 20, ss. 7-11. Aynı nüshanın kapağının arka yüzünde şu haber vardır: “İstanbul Vâdisinde Yirmidokuz Kasım Bindokuzyüzdoksanbeş tarihinde Hasan Âli Yücel’i anarak Yücel Muhterem Locası kuruldu.”
Mustafa Kemâl hakkında, onun ölümünü tâkîb eden günlerde kaleme aldığı “Güneş Battı” başlıklı makalesinde, “O, bizim için bir yarı İlâhtır… O’ndan geldik, O’na gitmekteyiz… O’nun için doğmuşuz, O’nun izinde öleceğiz…” diyordu… Ne Masonluktan, ne de Kemalizmden teberrî etti ve bir Münkir olarak öldü…
***
“Mâbûd”unun her icrââtını taabbüdle benimsiyen Hasan Âli, onun tam bir hurâfe olan “Kemalist Târih Tezi” karşısında da aynı tavrı takınmıştı. Nitekim, 20 Eylûl 1937, Pazartesi – 25 Eylûl 1937, Cumartesi târihlerinde akdedilen II. Târih Kongresi münâsebetiyle kaleme aldığı başmakâle, bu tavrın bir şâhididir:
“[T. Târih Kongresi vesîlesiyle,] Dün [20 Eylûl 1937, Pazartesi] açılan Türk Tarih sergisini, mazide ve halde bize bizi bulduran eşsiz varlığın, Atatürkün izinde yürüyerek ziyaret ettik. Bunun mânası şu idi:
“Türk milleti dünde ve bugünde neye sahip ise hepsini ona bulduran ve veren, yarın için en bahtiyar bir istikbali, bir ata mirası olarak müstakbel nesillere bahşeden Büyük İnsan; tarihten önceki devirleri başlangıç almış ve Türkiye cumhuriyeti ile en özlü bir eserde noktalanmış on binlerce yıllık bir yol üzerinde yürüyordu. Biz de onun arkasından, asırların çizdiği bu hattı şuurla, dikkatle ve içimizde saklamıya çalıştığımız heyecanla takip ediyorduk. […]
“…Dün ile bugün, mazi ile hâl, tarih ile istikbal, (Atatürk gibi) büyük bir şahsiyetin iradesinde tecessüm etmiştir… Onun için biz Atatürkün varlığında bütün Türk tarihini görüyoruz ve mazimizi, onun dehasının eski günlerimize ışık salması, istikbalimizi gene onun dehasının nurlarını ileri ufuklara uzatması mânasına alıyoruz.” (Hasan Âli Yücel’in başmakâlesi: “Türk Tarihi ve Atatürk”, Akşam, 21 Eylûl 1937, ss. 1 ve 9)
2-27
(Tesviye, Şubat 1996, sayı 20, s.
Masonluğun ve Kemâlperestliğin medâr-ı iftihârı Hasan Âli Yücel, “Mâbûd”unun huzûrunda…
“1930, Serbest Fırka’nın feshinden sonraki seyahatlerinde… (Atatürk, Hasan Âli’ye soruyor:) ‘-Hasan Âli beyefendi, siz felsefe okumuşsunuz, okutmuşsunuz. Elbetteki sıfır ne demek olduğunu bilirsiniz. Bize ‘sıfır’ı tarif eder misiniz?’ […] ‘- Efendimiz, diyor, daima arkanızda ve solunuzdayım. Sıfır, işte Efendimizin solunda olan bendenizim!’ ” (Ahmet Hamdi Başar’ın -1897/1971- rivâyeti; Kemal Arıburnu, Atatürk; Anekdotlar – Anılar, Ankara: Ayyıldız Matb., 1960, ss. 39-40)
***
28 Aralık 1938'de, “Millî Şef” ve Başvekîl Celâl Bayar tarafından, istîfâ eden Saffet Arıkan'ın yerine Maârif Vekîli yapılan, 5 Ağustos 1946'da istîfâsına kadar sekiz seneye yakın bir müddetle bu makâmı işgal eden, bu makâmdayken, -insanlarımızı çekirdekden Materyalist, hattâ Komünist zihniyetiyle yetiştirmeyi gâye edinmiş- Köy Enstitüleri’ni têsîs eden Hasan Âli Yücel, Türkiye'de Kemalist, yâni Materyalist, Avrupacı ve Şahısperest nesillerin yetişmesinde hatırı sayılır derecede hisse sâhibidir. Farmasonların ve Komünistlerin onu iftihârla ve şükrânla yâdetmeleri elbette boşuna değildir…
Kendisini Mustafa Kemâl’in solundaki sıfır mesâbesinde gören, ölünciye kadar “Yarı İlâh”ına taabbüde devâm eden bu irfânsız Maârif Vekîlinin aynı hâletirûhiyeyle kaleme almış olduğu bir yazı, 1955 10 Kasım’ı vesîlesiyle, aynı târihli Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında, çercevelenmiş olarak neşredilmişti:
“Niçin…
“Bugün memleketin her tarafında, büyük küçük milyonlarımız O’nun ölümüne ağlıyor. O’nda nasıl büyüleyici bir kuvvet varmış ki aradan 17 yıl geçtiği halde o etki azalmıyor, artıyor ve derinleşiyor. Acımaktan ziyade özlemeğe benziyen bir duygu ile O’nu anıyoruz. O’na hasret çekiyoruz. O’nu arıyoruz. Gittiği ebedîlik diyarından dönmiyeceğini bildiğimiz halde bu yakıcı özlem niçin? Bunu hepimiz düşünmeliyiz. Bunun sebebi üzerinde hepimiz durmalı, herkesten önce bu soruyu kendimiz kendimize sormalıyız.”
Evet, biz de araştırıyor, “düşünüyor” ve âşikâre görüyoruz ki bu putperestâne manzara, her totaliter rejimde olduğu gibi, “Şef”inizi kânûnlarla ve daha bin bir tedbîrle tabulaştırdığınız, objektif araştırma ve tenkîdlere, daha mühimmi bunların neşrine imkân tanımadığınız, insanlarımızı nesiller boyu tek taraflı olarak iskolastik / şahısperest zihniyetle yetiştirdiğiniz, beşikden mezara kadar bir ömür, her vâsıtayle onları şartlandırmıya devâm ettiğiniz için ortaya çıkmıştır! Bu elîm manzaraya başka îzâhat aramanız, ancak her zamânki göz boyama tavrınızın bir tezâhürüdür!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (40)
Yesevizade Alparslan Yasa
18.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
18.05.2025 - 16:13
Güncelleme
2
Paylaşım
1. Alt Fasıl:
Kendine Bakışı
Bütün Memlekete hâkim olan tapınış manzarası, onun irâdesiyle oluyordu; böyle bir rejimde başka türlüsü zâten düşünülemezdi… Şu veyâ bu sûretle teşvîk ettiği bu manzaradan büyük memnûniyet duyuyordu; çünki şahsıyet yapısı böyleydi…
Tıb Prof. Dr. Sâim Ali Dilemre’nin teşhîsi: “Mustafa Kemâl’in vilâdî olan kıskançlığı ve megalomanisi”
“Mutlak Şef” hakkında esâslı bir şahsıyet tahlîlini, Ankara Adlî Tıb Müdürü, Marazî Teşrîh (pathologie) Ord. Prof. Dr. Sâim Ali Dilemre’ye (İstanbul, 1880 – 14.2.1954) borcluyuz. Onun tahlîl ve teşhîsi, burada zikredeceğimiz daha başka vâkıalar tarafından da têyîd oluyor.
Bizzât “Büyük Üstâd” tarafından 1930’ların Kemalist Dil İnkılâbı kadrosuna dâhil edilen ve bundan böyle onun işret sofralarının müdâvimi olan Sâim Ali Dilemre, “Büyük Üstâd” hakkında derinlemesine tahlîl yapabilecek kadar onun şahsıyetine vâkıf bir zâttı. 1932 ilâ 1938 senelerinde, -29 def’a ile en fazla 1936’da olmak üzere- toplamda 62 def’a onun işret sofralarına misâfir olmuştu. (Mehmet Soydan, “Atatürk’ün Sofrasına Çağrılı Olanlar”, Milliyet, 11.11.1981, s. 7) Binâenaleyh, el yazması Hâtırât’ında, “Büyük Şef”le yakınlık dereceleri hakkında: “Mustafa Kemâl ile dostluğumuz kızıştıkça kızıştı ve böyle iki yıl geçti. Haftada birkaç defa sabahlara kadar sofrasında yedik içtik.” demesi, mesnedsiz değildir.
Dilemre’nin, 69 yaşındayken, 3 Ekim 1949’da Osmanlı harfleriyle kaleme aldığı 20 sayfalık el yazması Hâtırât’ı, araştırmacı-yazar Ömer Hakan Özalp tarafından Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu’nda (Bel. Yz.K.001004) keşfedilip yine onun tarafından Latin harflerine çevrilerek aylık Derin Tarih mecmûasının Şubat 2016 târihli nüshasında (47/66-77) ve “Atatürk’ün Yakın Dostu Böyle Yakınmıştı: Âh Mustafa Kemâl! Ne Olurdu Şu İçkiyi Bu kadar İçmeseydin!” başlığı altında neşredilmiştir. Biz de, 2018’den îtibâren, araştırmalarımızda, büyük târihî kıymeti hâiz bu Hâtırât’a, ondan naklen, birkaç def’a mürâcaat ettik. Dilemre, “Mutlak Şef”in şahsıyeti hakkındaki en câlib-i dikkat teşhîsini, İnönü’nün menk̃ûbiyetiyle alâkalı olarak şâhid olduğu hâdiseyi anlatırken kaydediyor:
“[Mustafa Kemâl’in] son zamânlarda [1936’dan îtibâren] İsmet Paşa’yla araları açıldı. Siyâset adamlarımız buna ne türlü sebeb buluyorlar, bilmiyorum. Fakat ben bir psikolojik sahneye şâhid oldum:
“Florya’da oturuyorduk. Gece yarısı kız kardeşi Makbûle Hanım alı al, moru mor geldi. Gözleri yaşlı; her türlü mukaddimeyi bir tarafa bırakarak:
‘- Sen de Hükûmet Reîsi misin? Ben de senin kardeşin miyim? Nedir bu hâl? Bugün her şey İnönü’dür!’
diye söze başladı. İsmet Paşa’nın aleyhinde birçok atıp tuttu. Sebebi de ne imiş? O gece, Büyükdere’de bir suarede, Paşa, Makbûle Hanım’a lüzûmu kadar iltifât etmemiş!
1-55
Tıb Ord. Prof. Dr. Sâim Ali Dilemre’nin Elbistanlı Araştırmacı-Yazar Ömer Hakan Özalp tarafından Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu’nda (Bel. Yz.K.001004) keşfedilip yine onun tarafından Latin harflerine çevrilerek aylık Derin Tarih mecmûasında neşredilen Osmanlı harfli Hâtırât’ının birkaç sayfası…
***
“Derken sofradaki Selânik yârânı, fırsatı ganîmet bildiler. Çünki Mustafa Kemâl’in gece-gündüz hemdem olduğu dalkavukların bu kısmını İnönü sevmezdi. Tütüncü İsmâil Hakkı sarhoşunun, Hacı Mehmed [“Yörük / Kocacık” efsânesinin yalancı şâhidlerinden Hacı Mehmed Somer] gibi aptal, Sâlih Bozok gibi kaz kafalı, v.s. insanların nesini sevsin? Bunlar Atatürk’ün bitleri ve tahtakuruları olup her gece adamı soğuk müdâhaneleri ile birçok işlerde baştan çıkarırlardı.
“Fırsatı ganîmet bilerek, İsmet Paşa’ya olan nefsâniyetlerini sayıp dökmeye başladılar.
“O Hacı Mehmed [Somer]: ‘- Nedir bu İnönü’nün saygısızlıkları? Birkaç vakitten beri Atatürk’ü hiçe saymaya başladı…’ diyerek o türlü uzattı ki Mustafa Kemâl’in vilâdî olan kıskançlığı ve megalomanisi buna dayanamazdı…
“Her hâlde bunun evveliyâtı da vardı. Yânî acabâ İnönü popülarite kazanıp Atatürk’ün artık beyni sulanmış olduğunu, buna kanarak yerine oturmak mı isteyecek? [Bozuk cümle.] Kılıç Ali, Recep Zühdü [Soyak], Cevâd Abbâs [Gürer] ve bu Hacı Mehmed [Somer] gibi cühelâ, bu türlü düşünebilirler… Mustafa Kemâl giderse, bu parazitlerin hâli ne olur? Hiçbir şey olmaz ama, bayağı adamlara böyle bir korku gelir…
“Hakîkaten de Mustafa Kemâl’in rûhî ve organik muvâzenesizliği göze batmaya çoktan başlamıştı. Refîk Saydam bana söylemişti. Bu doktor, İsmet İnönü’nün yârigârı olduğu mâlûmdur. Safvet Arıkan da, Atatürk’ün vefâtı günü, bana: ‘- Ne tâlihli adam imiş! Vaktinde ölmesini de bildi!’ demişti.
“Makbûle Hanım’ın ağladığı gece, Montreux’de Boğazlar konuşuluyordu. [Haziran – Temmuz 1936.] Başvekîl ile konuşmadan, görüşmeden, Atatürk, Tevfîk Rüşdü’ye [Dr. Aras; “Selânik yârânı”nın bir başka unsuru] telefonla doğrudan doğruya direktif veriyordu.
“İki Paşamız arasında çatışmalar sâde bir türlü değildi. Atatürk’ün vâhimeleri, kıskançlığı, İnönü’nün bıkkınlığı, Selânik yârânının içerden çalışmaları patlak verdirdi.
“Makbûle Hanım sızlanıp dururken, Atatürk, o gece, bizim gibi yârân gayrisi olan birkaç Meb’ûs karşısında, kız kardeşine uymanın ‘empoli’ [Frc. “impoli”, nezâket dışı, nezâketsizlik] olacağını düşünerek:
‘- Sen, ben kim oluyoruz? Herkes bu memlekette ne ise biz de oyuz! İsmet Paşa neden herkesden fazla sana iltifât edecekmiş?’
ve sâire gibi oldukça demokratik bir nutuk verdi.
Fakat bu demokrasi zuhûrâtını biz yutmadık. Evzâ ve harekâtından, fenâ hâlde içerlediğini belli ediyordu…
“İsmet Paşa menkûb oldu! Tam alaturka! Bir Osmanlı Vezîri gibi!
“Nekbetin en büyük faktörü; kıskançlık, alkol, Atatürk’ün yersiz olan ‘phobie’leridir.
“Fakat netîce, Celâl Bayar’ın şişirilmesi olmuştur ki o gün bu gündür ‘İnönü – Bayar’ sidik yarışı başımıza çöktü… Bakalım, bu ikiliğin sonu ne olacak?” (Özalp 2016: 74-76. İktibâs ettiğimiz metinde, köşeli mûterizâ içindeki ifâdeler bize âiddir.)
“Takdîse lâyık olan, ancak cem’iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir”
30.11. 1929’da Almanyalı Yahûdi gazeteci ve muharriri Emil Ludwig’e (Emil Cohn; Polonya, Breslau, 25.1.1881 – İsviçre, Moscia, 17.9.1948) verdiği uzun mülâkatta, dolaylı olarak, Türkiye’de kendisine tapılması lâzım geldiğini ve bu meyânda, İslâmdan nefretini beyân etmekden çekinmemişti:
“Dîne karşı vazıyetini şöyle anlattı:
“- Âhiren, Kur’ân’ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk def’a olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Muhammed’in hayatına âid bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan bir şey mevcûd olduğunu ve dîn recâlinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup başka bir işleri olmadığını bilsinler! Câmilerin kapanmasına hiçbir kimse tarafdâr olmamasına rağmen, bunların bu sûretle boş kalmasına taaccüb ediyor musunuz? Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünki mahsûlât havaya tâbidir. Türk, yalnız tabîati takdîs eder.
“Gazi’ye dedim ki: ‘Kendisinin bu kanâati, en büyük akılların kanâatlerine tevâfuk eder. Goethe de bu tabîate ‘Allahlar’ nâmını vermiştir.’ Daha evvel bu memlekete aksettirilmesi uzak görülen bu sözleri, Mustafa Kemâl, Almanca ve onu yüksek sesiyle tekrâr eylemiş ve bundan sonra şöyle demiştir:
2-29
(https://anno.onb.ac.at/cgi-content/anno?aid=nfp&datum=19300309&seite=1&zoom=33; 26.11.2024)
Viyana’da münteşir Neue Freie Presse gazetesinin 3 Mart 1930 târihli nüshasının 1. sayfasında, Emil Ludwig’in -20 Kasım 1929’da, Ankara’da- Mustafa Kemâl’le yaptığı uzun mülâkatın baş kısmı… Mülâkat, Gazetenin 2. ve 4. sayfalarında devâm ediyor…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (41)
Yesevizade Alparslan Yasa
19.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
18.05.2025 - 18:37
Güncelleme
2
Paylaşım
“- Ben bu muammâyı kabûl edemem! Takdîse lâyık olan, ancak cem’iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir!’ ” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı Yl., 2006, 5. baskı, III/124-125.) (Yeni Söz, 26-27.12.2018, Tef. No: 97-98)
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nde, bu mülâkatın “30.XI.1929’da Vossische Zeitung muhabirine verilen demeç” olduğu kaydedilmiştir. Biz de, bu ifâdeden, mülâkatın, Berlin’de münteşir Vossische Zeitung gazetesinde neşredildiğine hükmetmiş ve evvelki neşriyâtımızda bu îzâhatla onu iktibâs etmiştik. Hâlbuki yaptığımız yeni araştırmada, onun, Viyana’da münteşir Neue Freie Presse gazetesinin 9 Mart 1930 târihli nüshasının 1, 2 ve 4. sayfalarında neşredildiğini tesbît ettik. Mülâkatın Türkceye tercümesi, 1930’da, Ayın Tarihi’nin 73. sayısının 6049-6055. sayfalarında neşredilmiş ve Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nin III. cildine oradan iktibâs edilerek dercedilmiştir. (Ayın Tarihi mecmûası, başlangıcda, Dâhiliye Vekâleti Matbûât ve İstihbârât Müdîriyet-i Umûmiyesi tarafından neşredilmekte idi. Eylûl 1923’ten Ağustos 1957’ye kadar iki devre hâlinde intişâr etmiştir. Memleket ve dünyâ hakkında siyâsî, iktisâdî, v.s. mâhiyette ehemmiyeti hâiz haberlere ve hâricî matbûâttan yapılmış tercümelere yer vermekteydi. Günümüzde de intişâra devâm etmektedir. - Bünyamin Kocaoğlu, “Ayın Tarihi Mecmuası”, Atatürk Ansiklopedisi, https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/ayin-tarihi-mecmuasi/; 27.11.2024-)
Bu beyânâtta hâssaten üzerinde durulacak üç ifâde var:
Birincisi, “Türkün, yalnız tabîati takdîs ettiği” iddiâsı… Bunun kendisinin indî fikri olduğu meydandadır…
İkincisi, “Takdîse lâyık olan, ancak cem’iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir.” şeklindeki beyânı… Bu fikir, cem’iyeti Allâh yerine koyan Durkheim felsefesine istinâd ediyor. “Ebedî Şef”in iddiâsına göre, asıl “takdîs edilecek”, yânî tapılacak, doğrudan cem’iyet değil de, cem’iyetin reîsi olan şahıstır. Bununla kendini kasdettiği de îzâhtan vârestedir…
Üçüncüsü, Kur’ân-ı Kerîm ile Hz. Muhammed’in (ki o, lâubâlî bir şekilde “Muhammed” diyor) hayâtına dâir bir kitabı tercüme ettirmekden maksadı: “Halk, tekerrür etmekte bulunan bir şey mevcûd olduğunu ve dîn recâlinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup başka bir işleri olmadığını bilsinler!” Demek ki onun düşüncesine nazaran, Kur’ân-ı Kerîm, nesilden nesle tekrâr edileduran lâf-ı güzâftan (Bıyıklıoğlu’na mektubunda yazdığı gibi, “safsatadan”) ibârettir; sırf eskiye, an’anelere, evvelki nesillerin inanclarına dayandığı için hürmet edilen bir Kitâbdır; şimdi tercüme sâyesinde Kitâb’ın muhtevâsı öğrenilince ne kadar kıymetsiz bir Kitâb olduğu da anlaşılacaktır… “Dîn recâlinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup başka bir işleri olmadığı” iddiâsı da, Hz. Peygamber’i hedef alıyor: Peygamber ve sâir “dîn ricâli”, insanları “dîn”le kandırıp istismâr etmekte, kendilerine bu yolla menfâat devşirmektedirler… Şimdi onun hayâtı hakkındaki kitabının tercümesini neşrettirince, foyaları meydana çıkacaktır…
Mülâkatta: “Muhammed’in hayâtına âid bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim” sözüyle kasdettiği, Sahîh-i Buhârî tercümesi olsa gerekdir… Ayrıca: “Âhiren, Kur’ân’ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk def’a olarak Türkçeye tercüme ediliyor.” diyor. Bu da, herhâlde, Mehmed Âkif merhûm tarafından hazırlanan Meâl olmalıdır. Şu var ki Kur’ân’ın Türkceye ilk def’a tercüme olunduğu, hilâf-ı hakîkat bir iddiâdır. Asırlarca geriye gitmiye lüzûm kalmadan, hemen o devirde yapılmış olan birkaç tercüme, bu pek kibirli iddiâyı tekzîb etmiye kâfîdir: Meselâ Miralay Cemîl Saîd (Dikel)’in 1924’te basılan Türkçe Kur’ân-ı Kerîm’i… (Mutlak Şef, 1932’de başlattığı “Dîn İnkılâbı” esnâsında, câmilerde, Saîd Dikel’in bu kusûrlu Meâl’ini tilâvet ettirmişti…) Meselâ nâşir İbrahim Hilmi Çığıraçan’ın 1924 ilâ 1932 senelerinde neşrettiği birkaç Meâl; ki bunlardan birini (1924) Hüseyin Kâzım Kadri, bir dîğerini (1927) Prof. İsmail Hakkı (İzmirli) hazırlamıştır… (O senelerdeki Meâl ve Tefsîrler hakkında şu eserimizde mufassal îzâhat ve değerlendirme mevcûddur: Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti -Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül-, Ankara: Kurtuba Yl., Haziran 2018, 16x24 cm, 428 s.)
Enver Paşa: “O, Allâh olmak ister”
Macedonia Risorta İTK'sının önde gelen isimlerinden, Mustafa Kemâl’in Loca arkadaşı Kâzım Nâmi Duru naklediyor:
“Bir gün, trende, pek iyi tanıdığım bir arkadaş bana şöyle bir hikâye anlattı:
“Bir gün, içlerinde Doktor Nazım da, Salâh Cimcoz da bulunan üç dört İttihatçı arkadaş konuşuyor, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemâl'in terfi edemediğini teessürle söylüyorlarmış. Tam bu sırada içeriye, o vakit Başkumandan Vekili olan Enver girmiş, neden bahsedildiğini sezmiş, ne konuştuklarını sormuş, ama kimse cevap vermemiş. [Başkumandan, Pâdişâh V. Mehmed Reşâd, Vekîli, Enver Paşa idi.] Hiçbir vakit sözünü saklamadığını bildiği Doktor Nazım'a ‘Sen söyle, ne konuşuyordunuz?' diye sormuş. O da mevzuu anlatmış.
“Enver, gülerek cebinden Mustafa Kemâl'in terfi fermanını çıkarıp göstermiş, şu sözleri de ilâve etmiş:
‘- Ona Paşalık rütbesi değil, Padişahlık verseniz, yine kanmaz; Allah olmak ister!'
“Bunu bir akşam Atatürk'e anlatmışlar. O da:
‘- Ben Enver'i sevmezdim; fakat bu sözüne karşı fikrimi değiştirdim!' cevabını vermiş.
“Bu hikâye, rahmetli Salâh Cimcoz'dan rivayettir.” (Kâzım Nâmi'nin evvelâ -1950'de- Cemal Kutay'ın haftalık Millet mecmûasında tefrika edilen İttihat ve Terakki Hatıralarım isimli küçük hacimli kitabından, İstanbul: Sucuoğlu Matbaası, 1957, s. 58)
Memleketimizde bir asırdır hüküm sürmekte olan Kemalist Totaliter Rejimde Mustafa Kemâl’in (5816’nın ve mümâsili kânûnların himâyesi altında) bir tabu, bir perestiş mevzûu hâline getirilmiş olması, ayrıca, “Anıtkabr’inden Türkiye’yi idâreye devâm etmesi”, onun, emeline nâil olduğunu göstermiyor mu? (“Mustafa Kemal'in Masonluğunda Merâk Edilen Mes'ele: Loca Matrikülünde Nîçin İsmi Yok?”, Yeni Söz, 31.10.2018/42; “Ayasofya Câmii’ne ‘Bizans Müzesi’ Hakâretinin Sarîh Târihçesi”, Yeni Söz, 31.3-1.4.2023/142-143)
Aşağı yukarı aynı mâhiyette bir rivâyeti de, rahmetli Necip Fazıl, Büyük Doğu’da neşretmiştir. Bu rivâyete nazaran da, Enver Paşa, Mustafa Kemâl’in “Ulûhiyet dâvâsı” güttüğünü ve “İlâhlık” keyfiyetinin altında hiçbir rütbeyle, mevkiyle tatmîn olmıyacağını ifâde ediyor:
“Birinci Cumhur Reisini, Birinci Dünya Harbinde paşalığa terfi ettiren, Salâh Cimcoz’dur. Teklif Enver Paşaya yapıldığı zaman şöyle demiş:
‘- Ben onu tanırım; paşalığa terfi ettirilse müşirlik ister; müşir yapsalar sultanlığa göz koyar; sultan olunca da Allahlık dâvasına kalkışır!’
“Buna rağmen Enver Paşa, kendisini paşalığa yükseltmiş…
“Gel zaman, git zaman; Salâh Cimcoz hikâyeyi bizzat Birinci Cumhur Reisine anlatıyor. Ölümünden birkaç yıl evvel ve bir neşe (!) sofrasında anlatılan hâdise pek hoşa gidiyor ve şu mukabeleyi görüyor:
‘- Dediklerini aynen yapmadım mı?’ ” (“İddia”, Büyük Doğu, 22.12.1950, altıncı yıl, sayı 40, s. 8. Mecmûanın bu sayısında, Necip Fazıl’ın, Mustafa Kemâl’in, nasıl, Hind Müslümanlarının büyük fedâkârlıkla aralarında toplayıp İstiklâl Harbinin finansmanı için “Başkumandan” sıfatıyle kendisine gönderdikleri muazzam iâneye el koymak ve hem bu “sermâye”yi işletmek, hem de mevkiinden istifâde etmek sûretiyle, sıfırdan, Türkiye’nin bir numaralı kapitalisti hâline geldiğine dâir mevsûk -resmî îzâhata müstenid- makâlesi de mündericdir…)
(-Us Kardeşlerin gazetesi- Vakit, 29.10.1929, s. 1)
Enver Paşa: “- Ona Paşalık rütbesi değil, Pâdişâhlık verseniz, yine kanmaz; Allâh olmak ister!”
Mustafa Kemâl: “- Ben Enver'i sevmezdim; fakat bu sözüne karşı fikrimi değiştirdim!”
***
Kâzım Nâmi’nin tapınış şiiri
Loca arkadaşıyle aynı zihniyette olan Kâzım Nâmi de, onun hakkında bir tapınış “şiir”i kaleme almış ve şiiri CHP’nin resmî nâşiriefkârı olan Ulus’ta neşredilmişti. Bu berbâd metinde meselâ şu “mısrâlar” bulunuyordu:
“Her yer karanlık / Gök kara, / Yer kara, / Sular kara. / Ne yana baksan güneş görünmüyor artık. / Gel de bu karanlıkta, / Işık ara. / […]
“19 mayıs 1919 da / Samsunda bir Gök Işık görününce, / Karanlıklar başladı kaynaşmaya. / Bu kaynaşma, Gök Işığın önünde, / Yavaş yavaş eridi. / Türk buldu kendi kendini şimdi. / […]
“O gün bu gün, / Gök Işık, / Hergün yeni bir devrim yaparak parlıyor. / […]
“Ama Türkün göğsünde yer tutan / Atatürk'e / Kimseler yaklaşamaz. / Ona varmak için / Ancak, / Çok arı bir yürekle / Onu sevmeli, ona candan tapınmalıdır.” (Ulus, 29.10.1935, ss. 1 ve 2)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (42)
Yesevizade Alparslan Yasa
20.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
19.05.2025 - 18:13
Güncelleme
1
Paylaşım
Kâzım Nami: Bütün Millet, onun şahsıyetini örnek alacak şekilde terbiye edilmelidir
Yüzbaşı, Maârifçi, Muharrir, Mütercim, Meb’us Kâzım Nâmi Duru’nun, Mustafa Kemâl'in 1914 senesine âid Zâbit ve Kumandan ile Hasbihâl isimli küçük kitabından yola çıkarak yazdığı bir dizi makâle, 1920'li senelerde, evvelâ Hâkimiyet-i Milliye ve Cumhûriyet gazetelerinde tefrika edilmiş, 1928'de, Maârif Vekâleti tarafından, Pedagoji Önünde Gâzî isimiyle 29 sayfalık kitab hâlinde neşredilmişti. Kâzım Nâmi, bu kitapçığında, bütün Milletimizin, kendisinin yere göğe sığdıramadığı “Büyük Rehber”in şahsıyetini örnek alacak şekilde terbiye edilmesini istiyordu:
“[Osmanlı dâhîlerinden] hiçbiri Gâzî Mustafa Kemâl Hazretleri kadar nev'i şahsına münhasır bir dehâet [dâhîlik] derecesine varmak tâlihine mazhar olamamıştır.
“Mustafa Kemâl! Diyebilirim ki bu isim, başlı başına bir târihtir. Kendisini dünyâ târihini tezyîn eden herhangi bir dâhî ile mukayese edebilirsiniz; varacağınız netîce, onun, hepsinden fazla bir husûsiyetle temâyüz ettiğidir. Şüphesiz bir (Derne), bir (Anafartalar) dünyâya kahramanlıklarıyla şân veren büyük kumandanlara da nisbet olunabilir; fakat düşünmeli ki bunlar bizim Gâzîmizin ebed-şiâr dehâ mübeşşirleridir; bununla berâber (Anafartalar) herhangi büyük bir milletin târihini başlı başına şânlandıracak bir şehâmet sahîfesidir.
“Gâzî Hazretlerini ben, Şam'dan Selânik'e geldiği vakit tanıdım, arkadaşlığı şerefiyle de mübâhi oldum. Edirne vilâyeti müstesnâ olarak bütün Rumeli'yi saran koca Üçüncü Ordu mıntıkasında tanıdığım -bu ordunun müşirlerine yedi sene yâverlik, kâtiplik etmiştim- yüzlerce erkân-ı harb zâbitleriyle ümerâsı içinde zekâsının büyüklüğü, cevvâlliği ile âti için pek büyük vaadler taşıyan, şüphesiz, genç Erkân-ı Harb Kolağası Mustafa Kemâl Bey'di. O vakit kendilerinin büyük bir kumandan olacaklarını sezmiş, bir suâlleri üzerine de bu hissimi arzetmiştim. Aradan asırları dolduracak vâkıalarla mahmûl heyecânlı, ümîdli, korkulu yıllar geçti. Büyük Gâzîmizi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Reîsi olarak, ölmüş bir milleti ba'sü ba'de'l- mevte mazhar etmek azmiyle geceli gündüzlü ne yorulmaz bir gayretle çalışırken gördüm. İstiklâl mücadelesi yılları içinde en kavî irâdeli benizlerin solduğu, belki muvakkat bir ümîdsizliğe düştüğü ânlar da oldu; fakat Gâzîmizin yüzünden tebessüm hiç eksilmedi, neş'esinden bir katresi zâil olmadı, ümîdinden bir kılı düşmedi. Riyâset ettiği milletin bütün şuûru onun rûhunda toplanmıştı; Türk'ün elli altmış asırlık mâzîsi onun rûhunda istikbâlin müncîliği hâline temessül etmişti.
“Artık beş kıt'anın en ücrâ köşelerinde bile bilmiyen kalmadı ki bu Gâzî Mustafa Kemâl, Şarkla Garbin birleştiği noktada, en harîs ağızların bilenmiş dişlerine terk edilen asîl bir milleti hem ölümden kurtarmış, hem de ona eskisinden çok daha şerefli bir mevcûdiyet vermiştir.
“Mustafa Kemâl târihin en büyük kumandanlarındandır. Bunu en müşkîlpesend sevkulceyşçiler tasdîk ediyor. Fakat yine târihin en büyük kumandanlarından hangisi vardır ki beşerî faâliyet sâhasının her cihetinde onun gibi dâhiyâne at oynatabilsin? Ben medhiyeci değilim [???]; şimdiye kadar kalemim şahıslardan bahsetmemiştir. Ancak Mustafa Kemâl bir şahıs değildir; bütün bir nesildir; asırları tutacak millî bir varlıktır. Hiçbir şahıs, bu kadar bir vüs'atle büyük bir milleti vicdânında temsîl etmemiştir. Acabâ Cumhûriyetimizin yavrularına, gençlerine Mustafa Kemâl gibi her sâhada dehâet gösteren bir seciyeden daha iyi bir örnek gösterilebilir mi? “İşte en hâlli, en güzel örnek!” diye geçmiş zamânı göstermeğe hâcet var mı? İşte hâlin, yaşanılan hayâtın, hattâ âtînin örneği! İşte askerlikde, işte idârecilikde, işte hatîblikde, işte medeniyetçilikde, işte hakîkî terakkîcilikde, işte îmârcılıkta, ilh… örnek! Çocuklarımız, gençlerimiz büyük dâhîmizin hayâtını, hele (Derne)den beri başlıyan hayâtını, mümkin olsa da, gün gün, sâat sâat, dakîka dakîka öğrenseler! Tefekkürle, faâliyetle geçen her bir gününde, her bir dakîkasında seciye terbiyesi için ne kıymetli örnekler vardır!
“Mustafa Kemâl, zamânın tuhaf bir tesâdüfle yarattığı enmûzeclerden hiçbirine benzemez. (Mussolini)ler, daha başkaları, dikkat edilirse, birer gölge - kahramandırlar; onlarda hırsın -ambition- her şekli vardır. Onlar nihâyet birer sınıfın, birer zümrenin adamıdır; Mustafa Kemâl bir milletin, bir halkındır.
“Çok temennî olunur ki Maârif Vekâleti büyük Gâzîmizin hayâtını, çocukluklarındaki menkıbelerle birlikte bize öğretsin! Biz muallimler de O'nu rûhunun bütün şêniyetleriyle talebemize öğretelim; seciyelerinin terbiyesinde bu hârikadan istifâde edelim!” (Hayrünnisa Alp, “Kazım Nami Duru, Pedagoji Önünde Gazi”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, yıl: 4/2005, sayı: 8, ss. 125-150; ss. 146-147'den naklen)
Filvâkî, o günlerden beri, beşikden mezâra kadar, bütün bir Milletin beyni bu şahısperest akîdeyle yıkanıyor, herkes, maddî-mânevî her vâsıtayle şahısperestliğe icbâr ediliyor, her vesîleyle, herkesin, sorgusuz suâlsiz, bir tapınış tavrı takınması isteniyor, her fırsatta Anıtkabr'e koşulup arz-ı ubûdiyet ediliyor…
Münâfıklık ne menem bir şeydir ki aynı kalem, 1940'lı, 50'li senelerde, Cemal Kutay'ın Millet mecmûasında, vaaz mâhiyetinde makaleler kaleme alarak, benzeri sözlerle, bu sefer de Resûl-i Ekrem Hazretlerini nümûne-i imtisâl olarak gösteriyordu… (“Mustafa Kemâl’in İsmi Nîçin Loca Matrikülünde Yok?”, Yeni Söz, 11.4.2018/64)
Dârülfünûn Emîni yazıyor: “Taptığımız Mustafa Kemâl”… Ve “takdîse lâyık Büyük Şef”, pek memûn oluyor
Kemalist Totaliter Rejimin kendi dogmalarından başka hiçbir fikre hayât hakkı tanımadığı bir devirde, 1934 senesinde, mânîdâr bir isimle (şüphesiz, Kemalizme uygun yeni insan tipi mânâsını kasdederek) têsîs ettiği Yeni Adam mecmûasını (başlık altı, evvelâ “Haftalık Fikir Gazetesi”, 1950'ye doğru “Ülkümüz Demokrasi ve Cumhuriyet için çalışmaktır”) 1978'e kadar muntazaman neşreden Prof. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu (1886 - 1978), “Taptığı Adam”ın teveccühüyle, evvelâ Edebiyât Fakültesi Reîsliğine (Dekanlığına), arkasından Maârif Vekâleti Müsteşârlığına ve 1924'te Dârülfünûn Emînliğine (Rektörlüğüne) getirilmiş ve üç sene bu makâm uhdesinde kalmıştı.
(Ulus, 29.10.1935, s. 1)
F. R. Atay’ın başmakâlesinin son paragrafı, CHP’nin resmî nâşiriefkârı Ulus’ta manşet yapılmıştır: “Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa, hepsini ona, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borçluyuz!” Aynı sayfa’da, Loca arkadaşı Kâzım Nami’nin tapınış şiiri: “Cumhuriyet için”…
***
Ağustos 1930'da, “Tek Adam”, Manastır Askerî İdâdîsi'nden beri arkadaşı olan Ali Fethi'ye Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı têsîs ettirdiği zamân, İsmayıl Hakkı da bu muvâzaalı fırka saflarında yer aldı ve Fırkanın İstanbul Teşkîlâtı Reîsi oldu. Başlangıcda SCF ve Halk Fırkası arasında bîtaraf davranacağına dâir söz veren, fakat her zamân makyavelik siyâset umdeleriyle hareket ettiği için sözlerinden kolayca vaz geçen “Tek Adam”, bu def'a da, evvelden tesbît ettiği stratejiye muvâfık olarak, SCF'ye aleyhdâr bir tavır takınıp kendisinin bîtaraf olmadığını, Halk Fırkası'nın Umûmî Reîsi bulunduğunu îlân edince (ki bunun netîcesi 16 Kasım 1930'da SCF'yi Ali Fethi'ye feshettirmesi olacaktır), İsmayıl Hakkı, SCF'yi destekleyen Yarın gazetesinin 12 Teşrînievvel (Ekim) 1930 târihli nüshasında bir makâle neşrederek, müşârünileyhin bu tavrına îtirâz edip kendilerinin, Halk Fırkası'nın Umûmî Reîsinin değil, “Mutlak Mustafa Kemâl”in tâkîbcisi olduklarını beyân etti. Bu makalenin –gûyâ bir ilim adamının kaleminden çıkan- başlığı şâyân-ı dikkat olduğu gibi, ondan da daha şâyân-ı dikkat olan husûs, “Tek Adam”ın makâle muharririnin hadsiz tebcîl ve arz-ı ubûdiyet tavrından pek memnûn olmasıydı.
Makâlenin başlığı şuydu: “Bizim Taptığımız Mustafa Kemal”…
SCF müessislerinden Hukûk Prof. Ahmet Ağaoğlu (1869-1939; İttihâdcı Komitacı, 2. ve 3. Devreler -1923/1927, 1927/1931- Kars Meb'ûsu), Serbest Fırka Hâtıraları'nda, hem işbu makâlenin tam metnini, hem de onunla alâkalı olarak “Tek Adam”la aralarında geçen muhâvereyi naklediyor:
“[Dârülfünûn Emîninin makâlesinden:] …Bizim taptığımız Mustafa Kemal, Halk Fırkasının umumî reisi olan Mustafa Kemal değildir; dâhi İngres gibi, mazinin mirasını, yani Türk milletinin kuvayi namiyesini taşıyan ve Türk kavminin istikbalini yaratan ve Türk istikbalinde Türk milletine ebedî rehber olmak istidadını ve kuvvetini muhafaza eden ‘Mutlak Mustafa Kemal'dir.
“Bu takdirimiz tamamiyle hürdür. Çünkü benliğimizin mutlak ifadesidir.
“Müderris İsmail Hakkı, [Yarın,] 12 Teşrinievvel 1930.
“Bu münasebetle Gazi ile aramızda geçen bir hâdiseyi zikretmeyi faydalı gördüm:
“Benim Ankaraya geldiğimi Gazi işitiyor ve derhal Çankayaya gelmekliğimi emrediyor. Gidiyorum.
“Akşamdır. Gazi, Tevfik Rüştü [Aras] ile bilârdo oynuyor. Oyun esnasında Gazi ehemmiyet vermiyor gibi bir tavır alarak benden İsmail Hakkının makalesini okuyup okumadığımı sordu.
‘- Okudum!'
‘- Nasıl buldunuz?'
‘- Beğenmedim!'
‘- Niçin? İlmî yazılmıştır! Hakkımda da çok hürmetkârdır!'
‘- Mukayeseyi beğenmedim. Yan yana getirilmeleri imkânsız olan insanlar arasında mukayese yapmakta mâna göremedim!'
“Gazi, devam etmedi ve sofraya geçtik…” (Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Neşre Hazırlayan: -Oğlu- Samet Ağaoğlu, İstanbul: Nebioğlu Ye., 1949, ss. 77-79) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2.11.2018/44)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (43)
Yesevizade Alparslan Yasa
21.05.2025 - 12:42
Yayınlanma
21.05.2025 - 22:58
Güncelleme
1
Paylaşım
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (43)
Mustafa Kemâl’in kendine yakıştırdığı sıfatlar
Mustafa Kemâl, 1935 yazında, Florya'da, –1935/1941 senelerinin “Târih Kurumu Başkanı”- Hasan Cemil Çambel ile gözde talebesi ve fikirlerinin tercümânı Âfet Hanım'a “Türk Tarihi Araştırma Kurumu Programının Avanprojesi” ismiyle zikredilen bir “Kurum'un Çalışma Programı Taslağı” dikte etmişti. Bu projenin tamâmı ve el yazması bâzı sayfalarının fotoğrafları, Kurum’un yarım asır Umûmî Kâtiblik ve Müdürlüğünü deruhde eden Uluğ İğdemir tarafından Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu ünvânlı kitabına dercedilmiştir. “Avanproje”, Kültür Bakanı Saffet Arıkan’a gönderilerek, onun inisiyatifiyle, alâkadâr bütün Devlet müesseselerinin bu istikâmette seferber edilmesi istenmiştir. Bu metinde, Mustafa Kemâl, kendisine “Türk Milletinin Büyük Müverrihi, Büyük Üstadı, Büyük Âlimi, Büyük Şefi”, “İlmiğ Deha”, “Güneş Dehâ” gibi sıfatlar yakıştırmaktadır:
“1) Türk Milletinin Büyük Müverrihi Kemal Atatürk'ün Türk tarih yazma sanatında cihanşümul bir inkılâp yapan ve milliğ kültür tarihimizin seyrinde bütün istikballere şamil bir dönüm noktası yaratan ilmiğ dehasının açtığı ulusal-insaniğ tarih ideali yolunda iman ve şuurla yürüyen ve büyük yaratıcıdan aldığı ilhamla istikbalin Türk tarihine ait olduğuna inanan Türk Tarihi Araştırma Kurumu, hazırlamakta olduğu Türk Tarihinin Anü Hatları eserini, modern ilimlerin ve modern ilim metodlarının bütün icap ve taleplerini tatmin edecek surette vücuda getirmek ve bu yüksek maksada, şimdiye kadar topladığı ilmiğ tecrübelerden ve müspet semerelerden de istifade ederek, en kestirme ve emin yollardan bir an evvel varabilmek için, Büyük Üstadı Atatürk'ten yeni işaretler ve direktifler almıştır. […]
“5) Büyük Şefin gösterdiği harb kahramanlığı yolunda temiz kanını akıtarak siyasiğ istiklâlini ebedileştiren Türk milleti, kültür kahramanlığı alanında da, kendi asîl zekâsını, Büyük Üstadı Kemâl Atatürk'ün güneş dehasında bileyerek ve onun bütün kapalı imkân kapılarını açan çelik azminden ve iradesinden kuvvet ve hız alarak, kendi kültür ve tarih binasını kendi kuracaktır.” (Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, Ankara: T.Tarih K. Yl., 1973, ss. 26, 27, v.s.)
1930’lu senelerde liselerde -târih sâhasında- tek ders kitabı olarak okutulan Tarih I, II, III ve IV dizisi Mustafa Kemâl’in têlîfiydi veyâ bunların başmüellifi oydu. Bu kitablar, mekteblerde okutulan sonraki Kemalist târih kitabları için de model vazîfesi görmüştür; husûsen “İnkılâb Târihi” kitabları…
Bu kitabların Başmüellifinin –kendisinin tâbirleriyle- “Türk tarih yazma sanatında cihanşümul bir inkılâp yapan”, “Türk Milletinin Büyük Müverrihi”, “Büyük Türk Âlimi”, “Güneş Dehâ Sâhibi Büyük Üstâd”, “Karanlıkları Yırtan ve Asırlara Hâkim Olan Dehâ”, “Yüce ve Kutlu Varlık” olduğunu daha evvel neşredilen bâzı çalışmalarımızda isbât etmiş bulunuyoruz. Bunlardan ilki, “Dîn Aleyhdârı Kemalist Târih Kitabları Nasıl Yazıldı?” başlığını taşıyor (Yeni Söz, 3-5.11.2017, tam sayfa üç tefrika). Bilâhare, bir çalışmamızda daha, yeni delîllerle, bu mevzûa tekrâr temâs ettik: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 11-20.3.2020- /532-541.
Yeni Söz’de en son neşredilen “Ayasofya Câmii’ne ‘Bizans Müzesi’ Hakâretinin Sahîh Târihçesi” başlıklı çalışmamızda ise, bu tesbîtimizi aşağıdaki satırlarla hülâsa ettik:
“ ‘Dîn Aleyhdârı Kemalist Târih Kitabları Nasıl Yazıldı?’ başlıklı araştırmamızda (Yeni Söz, 3-5.11.2017, 3 Tefrika), 1930’lu senelerde, liselerde okutulacak tek ‘Târih ders kitabları’ dizisi olarak hazırlanan Tarih I, II, III ve IV’ün Başmüellifinin Mustafa Kemâl olduğunu ve bu kitablardaki birçok bölümün (meselâ Tarih I’deki başlangıc bahsinin ve Tarih II’deki İslâm ve Hulefâ-i Râşidîn devrinin) doğrudan doğruya onun kaleminden çıktığını, her hâl-ü-kârda tamâmının onun murâkabesi altında ve tâlimâtları istikâmetinde têlîf edilmiş bulunduğunu isbât etmiştik. Bunda başlıca mesnedimiz, M. Uluğ İğdemir’in naklettiği mevsûk mâlûmât idi. Bilâhare, ‘Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi’ başlıklı –tam sayfa tefrikası iki seneye yakın süren- vâsi araştırmamızda bu mes’ele üzerinde tekrâr ve daha genişçe durduk; bilhassa Gürbüz D. Tüfekçi vâsıtasıyle Âfet Hn.’dan intikâl eden el yazmalarıyle mezkûr dört Tarih kitabındaki alâkalı metinleri mukâyese ederek, onların esâs müellifinin Mustafa Kemâl olduğunu bir kerre daha isbât ettik. Bu ikinci tedkîkimizde (Yeni Söz, 10-24.3.2020/531-545), ayrıca, onun, hem militan bir Ateist, hem de çok katı bir İslâm düşmanı olduğuna dâir yeni vesîkalar takdîm ettik, yeni îzâhatta bulunduk…” (Ayasofya Câmii’ne ‘Bizans Müzesi’ Hakâretinin Sahîh Târihçesi; Yeni Söz, 18-20.3.2023/129-131)
Mustafa Kemâl’in, mezkûr Tarih dizisinden mâadâ, üzerine kendi imzâsını koymadan, başkalarının imzâsını kullanarak neşrettiği pek çok makâlesi mevcûddur. Bunları da muhtelif çalışmalarımızda bahis mevzûu etmiştik.
Mustafa Kemâl’in hâssaten “Totaliter Şef” mevkiini kazandıktan sonraki üslûbu, gâyet mütekebbir ve mütehakkimdir, ayrıca hâdiseleri naklederken, tarafgîrdir, “égocentriste”tir; bu bakımdan tanınması, kolaydır… Meselâ –kendi kaleminden şahsının destânı olan- Tarih IV’teki şu ifâdeler, buna birer nümûnedir:
“Türk milletinin mayasında saklı harikulâde kudret, pek kadim bir mazidenberi tarihin seyrini değiştiren, dinleri, medeniyetleri ellerinde oynatan kahramanları halinde tecelli etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yokolacağı sıralarda türk kudreti, yine böyle bir mümessil yarattı: Mustafa Kemal.” (s. 14)
“Fakat vücutları kadar ruhları ve dimağları da yıpranmış bu zatlar (Osmanlı vezirleri), (İşgâl Kuvvetlerine karşı) celâdet gösteremezlerdi! Babıalinin Avrupa devletlerine müdara ve itaatten ibaret bir asırlık korkak siyasetini bu köhne ve harap adamlar, değiştiremezlerdi.
“Bu şecaati ancak Türk milleti ve millî kudretin timsali olan, o milleti kendine [kendinde] tecessüt ettiren Mustafa Kemal gösterebilirdi.” (s. 16)
“Mustafa Kemal, Selânikte Şemseddinefendi mektebinde (Bu mektep yeni usul tedrisatta bulunmak üzere Selânikte açılmış ilk mekteptir) ilk tahsilini bitirdikten sora Selânik Mülkiye Rüştiyesine kaydolundu. Bu mektepte bir hocanın kendisine haksız olarak bir değnek vurması üzerine derhal mektebi bıraktı ve kendiliğinden Askerî Rüştiyesine girdi. Burada, ateşli zekâsı, fevkalâde kabiliyeti, hele riyaziyede emsalsiz iktidarile temeyyüz ederek muallimlerinin dikkat nazarlarını kendine celbetti. Ve her cihetle pek çabuk inkişaf ettiğinden hocaları ona bir talebe değil, yetişmiş bir adam ve bir arkadaş muamelesi yapmak lüzumunu duydular.
“Mustafa Kemalin ismi evelleri yalnız Mustafa idi. Mektebin riyaziye muallimi Yüzbaşı Mustafa Efendi, talebesi Mustafada gördüğü fevkalâde istidadı takdir ederek, kendisile talebesi arasındaki farkı tebarüz ettirmek kadirşinas maksadile, resmî künyesinde Mustafaya ‘Kemal’ ismini de ilâve ettirdi. Mustafa Kemal, muallimi Mustafa Efendi bulunmadığı zamanlar onun yerine sınıflarda ders verirdi.
“Rüştiyeyi bitirdikten sora, Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisine, oradan, Harbiye Mektebine gitti. (Res. 2); Erkânıharbiye sınıflarına ayrıldı. Harbiye Mektebinde ve Erkânıharbiye sınıflarında hocalarının daha ziyade dikkatini celbetti. Mustafa Kemalin riyaziyeye, edebiyata ve güzel söz söylemeğe büyük bir istidadı ve çok merakı vardı; askerlik san’atine gelince, Mustafa Kemal büyük bir asker olarak yaratılmıştı. Hocalar ve arkadaşları, Mustafa Kemalin müstesna bir şahsiyet olduğunu anlıyorlardı. Mustafa Kemalin kavrayışlı zekâ ve ihatalı merakı, idadî mektebinden itibaren, mektep ve ders muhiti ile mahdut kalamazdı; memleketin haline, siyasî vaziyetine alâka göstermeğe başlamıştı. Arkadaşlarile vatan ve millet işleri üzerine konuşurdu; her düşündüğünü pervasız söyler ve Sultan Hamit idaresini şiddetle tenkit ederdi. Bununla beraber samimiyeti ve yüksek dirayetile kendisini arkadaşlarına sevdirmiş ve onlar üzerinde manevî bir nüfuz tesis etmiş olan Mustafa Kemali mektep idaresine karşı ele veren kimse çıkmamıştır. Lâkin mekteplerde umumî seviyeden yüksek ve tenkitçi seciyeleri takip ve tecessüsten hâlî kalmıyan müstebit ve müvesvis idare, Mustafa Kemali de gözden uzak tutmamış ve onu Erkânıharbiye Yüzbaşılığı rütbe ve diplomasını aldığı gün, (29 Kânunuevel 1904) tevkif ettirerek Yıldız Sarayına getirmişti. Günlerce Yıldızda ve Abdülhamidin işitebileceği bir vaziyette isticvap edilip, aylarca mevkuf bırakıldıktan sora Şama nefyolundu.” (ss. 17-18) [Kendisi Selânik’e tâyîn edilmek isterken Şam’a tâyîn edilmesinin sebebi, yukarıda kendi îzâhatından da anlaşılacağı vechiyle, daha mekteb sıralarında komitacı faâliyetlerinde bulunması, “Sultan Hamit idaresini şiddetle tenkit etmesi”, onu devirmek için arkadaşlarını el altından teşkîlâtlandırmasıdır… Abdülhamîd Han’ın zaafı burada da kendini gösteriyor: Onu ve arkadaşlarını derhâl mektebden, ordudan çıkarıp hapsetmesi lâzım gelirken, sâdece Dârülhilâfe’den uzaklaştırmakla yetinmiştir…]
İptidâîlik had safhada! Kendi Putperestliğiyle iktifâ etmiyen Mütehakkim Zümre, elindeki muazzam imkânlarla, kendi bâtıl zihniyetini bütün Anadolu Milletine de aşılama dâvâsı güdüyor! O Millet ki başlıca hayât kaynağı, Tevhîd bayrakdârlığıdır! Dîğer taraftan, şu da bir hakîkat: O olmasaydı, Mütehakkim Zümre de olmazdı!
***
“…Selânikte Üçüncü Ordu Zabitan Talimgâhı Kumandanlığında ve bu ordunun Erkânıharbiyesinde gösterdiği yüksek muvaffakıyet, askerlikte gösterdiği kudret, herkesin takdirini celbediyordu. […]
“Görülüyor ki Mustafa Kemal, her bulunduğu yerde yaşının ve rütbesinin küçüklüğüne rağmen zekâsının şiddeti, talâkatinin kuvveti, umumiyetle yaradılışının fevkalâdeliği yüzünden daima müstesna ve yüksek bir mevki kazanıyordu.” (ss. 19-20)
“Türk Milleti, kendinin bütün büyük hasletlerini nefsinde tecelli ettiren bu Büyük Evlâdına, lâyık olduğu mükâfatı vermekte asla gecikmedi: Büyük Millet Meclisi, Sakarya Muzafferine ‘Gazi’ ünvanile, yeni Türk Devletinin ‘Müşür’ rütbesini tevcih etti (19 Eylûl 1921). Padişah Hükûmeti, evelce görüldüğü veçhile, ‘Gazi’yi askerlikten tardetmiş ve utanmadan ‘Mustafa Kemal Efendi’ dediği bu beşeriyet harikasına idam cezasını vermişti (11 Mayıs 1920)… (s. 101) […]
“Her millet, büyük adamlar yetiştirmiştir; lâkin Türk Milleti kadar büyük devlet adamları, büyük kumandanlar yetiştiren hiçbir millet yoktur. Her cihetten bakılırsa Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük adam Mustafa Kemaldir. Mustafa Kemal, ruhu, ruhunun emsalsiz melekeleri, dehası, iradesi, metaneti, hasılı bütün manevî şahsiyetile, Büyük Türk Milletini şahsında tecessüm ettirir.” (s. 133)
İlh… (Tarih IV: Türkiye Cümhuriyeti, İstanbul: Devlet Matbaası, 1934 -1931 baskısının tıpkıbasımı-. Metindeki bâzı ifâdeler, kendisi tarafından “italik”le vurgulanmıştır.) (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 23.9.2024/61)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (44)
Yesevizade Alparslan Yasa
23.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
22.05.2025 - 18:20
Güncelleme
2
Paylaşım
Süreyyâ Paşa: “Mustafa Kemâl, Memlekette yalnızca kendisinin büyük bilinmesini
istiyordu”
Abdülhamîd devri Seraskeri Rızâ Paşa'nın oğlu, İstanbul Meb'ûsu ve hayırsever büyük iş adamı Süreyya (İlmen) Paşa (1874 - 1955) Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın öncü kadrosuna dâhildi ve Fırkanın bilhassa İstanbul'da teşkîlâtlanmasında çok emeği geçmişti. Kendisi, devrin ileri gelenlerinden, 1900'lü senelerin İttihâdcısı, Mustafa Kemâl'i yakından tanıyan ve onunla def'alarca görüşmüş mühim bir şahsıyetti. 1946'da kaleme alıp 1951'de neşrettiği Zavallı Serbest Fırka isimli kitabında, “Tek Adam” hakkında, sayfalar boyunca verdiği birçok misâlle desteklediği şu tesbîtte bulunuyor:
“Gazi, memlekette kimsenin sivrildiğine tahammül edemezdi. Her işi, her inkılâbı, her imarı, her teşkilâtı yalnız kendisi yapmak ve o fikrin yalnız kendisinden sadır olduğunu etrafa işâa ettirmek isterdi. [“İşâa ettirmek”: yaymak, duyurmak… “Şâyi etmek”, “şüyû bulmak”, “şâyia” da aynı sülâsî cezirdendir…] Memlekette, yalnız büyük olarak, kendisinin tanınmasını arzu ederdi. Halbuki memleketimizin medeniyet yoluna girebilmesi için daha yüzlerce Gazi'ye, İsmet'e ihtiyacı vardı.
“Bir aralık Antalyada bir vaka olduğu işitildi. Millet Meclisi reisi Kâzım [Özalp] Paşa, Antalyaya gidiyormuş. Akrabası olan vali, şehri donatmış. Bunu haber alan Gazi, oraya, bir harp sefinesile, süratle gitmiş, her tarafı altüst etmiş. […]
“[Süreyya Paşa, memleketin menfâatine olarak birtakım düzenlemelere gidilmesi için TBMM'de birçok kanûn teklîfi verince, Halk Fırkası ileri gelenleri, kendisini îkaz ve bu teklîflerle öne çıkmamasını ihtâr etmişler… Devâmında:] Nihayet, bir gün, Gazi'nin Çankaya'daki köşklerine davetli bulunduğum bir sırada, beni yanlarına çağırarak:
‘- Ne o? Sen Memlekette inkılâp mı yapmak istiyorsun?' diye sormuşlardı. Şaşaladım:
‘- Ne gibi bir inkılâp?' dedim.
‘- Gene üç teklifte [kanûn teklîfinde] bulunmuşsun! Gazetecilerle [bu kanûnların mâhiyeti hakkında] mülâkat yapmışsın!' diyerek bir parça da çıkışmak istedi. Ben de:
‘- Memlekette inkılâp yapmak haddim değildir! Gazetecilerle de hiçbir mülâkatta bulunmadım. Yalnız, memleketim için faideli addettiğim üç teklifte bulundum. Eğer bu gibi resmî tekliflerin gazetelere aksetmemesi arzu buyuruluyorsa, lûtfen Millet Meclisi riyasetine emir buyurunuz, gazetecilerin Millet Meclisi kalem-i mahsusuna müracaatlarında bu gibi teklifleri kendilerine gösterip not ettirmesinler!' dedim. Ve hakikat halde gazetecilerle hiçbir mülâkatta bulunmadığım cihetle, bu hususa dair de, kendilerine ayrıca teminatta bulundum.
“Nihayet Gazi:
‘- Ne gibi tekliflerde bulunacaksan, evvelâ bana getir, birlikte müzakere edelim, münasip görürsem yaptırırım!' dedi; meseleyi kapattı.
“Ondan sonra düşünmeğe başladım: ‘Öyle ya, Süreyya! Sana ne oluyor? Üç yüz küsur mebus arkadaşın var… Senden başka kim bu gibi tekliflerde bulunuyor? Niye sükût ediyorlar? Onların senin kadar akılları, hamiyetleri yok mu?' diye tekrar, kendi kendime, derin derin düşünmeğe başladım…” (Süreyya İlmen, Zavallı Serbest Fırka, İstanbul: Muallim Fuad Gücüyener Yayınevi, 1951, Derin Tarih mecmûasının tıpkı basım kitab ilâvesi, Eylûl 2015, ss. 28, 31) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2.11.2018/44)
Süreyyâ (İlmen) Paşa onun şahsıyetini tahlîl ederken:
“Gazi, memlekette kimsenin sivrildiğine tahammül edemezdi. Her işi, her inkılâbı, her imarı, her teşkilâtı yalnız kendisi yapmak ve o fikrin yalnız kendisinden sadır olduğunu etrafa işâa ettirmek isterdi.”
diyor… O, daha gencliğinden îtibâren, (hiçbir ahlâkî kayıd tanımadan) Memlekette “Tek Adam”, “Mutlak Şef” olmayı kafasına koymuştu…
Bu husûsta “Mûtâd Zevât”tan Kılıç Ali’nin rivâyet ettiği bir hâtıra, Mustafa Kemâl’in Selânik'de (meşhûr bir birahânede), henüz rütbesinin Kolağası olduğu ve (Macedonia Risorta ve İTK müntesibi) mâhir bir Komitacı sıfatıyle ihtilâlci faâliyetlerde bulunduğu günlere âiddir:
“Mustafa Kemal, Selânikte yine bir akşam o zaman sıhhiye müfettişi olan eski Hariciye Vekili Dr. Tevfik Rüştü Aras, Nuri Conker, Salih Bozok Beylerle birlikte Olimpiyos birahanesinde oturmuşlar, içerlerken devletin dış siyaseti bahis mevzuu oluyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey bir takım acı tenkidler yaptıktan sonra işi lâtifeye dökmüş ve Tevfik Rüştü Beyi göstererek:
‘- Bu sakîm siyaseti bir gün doktor vasıtasiyle düzelttireceğim.' deyince yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker:
‘- Ne? Ne? Sen mi düzelttireceksin?' diye istihfafla sormuş. Bunun üzerine Nuri Beyle aralarında şöyle bir muhavere geçmiş:
‘- Evet, ben doktoru Hariciye Nazırı yapacağım, bütün falsoları ona tamir etireceğim.'
“Nuri Bey lâtife ederek sormuş:
‘- Demek sen doktoru Hariciye Nazırı yapacaksın, o halde ya beni?'
‘- Seni de Vali ve kumandan yaparım!'
“Bu muhavereye, hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
‘- Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?'
“Mustafa Kemal Bey, Salihin bu sualine, biraz düşündükten sonra:
‘- Salih seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmıyacağım.' cevabını verince Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
‘- Allahını seversen sen ne olacaksın ki hepimize şimdiden böyle bir takım mansıplar veriyorsun?' demiş.
“Mustafa Kemal Bey, Nuri Beyin bu sorduğu suale gülerek:
‘- Bu memuriyetleri, bu mansıpları veren ne olursa işte ben o olacağım!' diye cevap vermiş.
“Vaktiyle genç bir zabit çağında iken arkadaşları arasında cereyan etmiş olan ve ileri görüşün şayanı hayret bir tezahürü sayılan bu muhavereyi, Atatürk, bu arkadaşlara ekseriyetle tekrar ettirip anlattırırlardı.” (Kılıç Ali, Atatürkün Hususiyetleri, İstanbul: Sel Yl., 1955, ss. 32-33) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 31.10.2018/42)
Trablusgarb'e ne için gitmiş?
En yakınlarından ve fanatik propagandacılarından Falih Rıfkı Atay anlatıyor:
“Afrika çöllerinde İtalyan orduları ile Libyayı kurtarmak için savaşan hürriyet kahramanları, Balkan Harbi bozgununun ancak sonunda vatana gelebildiler. Mustafa Kemal bunların arasında idi. Bir gün kendisine niçin Afrikaya gitdiğini sormuştum:
‘- Enver gittiği için!' cevabını verdi.
“Akılsızca da olsa kahramanlık şöhreti veren hiçbir sergüzeştte ondan geri kalmamalı idi. Boşuna da olsa ölüme göğüs açmalı idi…” (Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri, İstanbul: Sel Yl., 1955, s. 105)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (45)
Yesevizade Alparslan Yasa
24.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
23.05.2025 - 21:13
Güncelleme
1
Paylaşım
Ağır hastayken Mersin-Adana seyâhati: Elzem fedâkârlık mı, yoksa ‘o ve yalnız, ancak o' zaafı mı?
1938 Mayıs’ında, Mustafa Kemâl’in alkolik siroz hastalığı, tabîb tavsıyelerine riâyetsizliği sebebiyle iyice ilerlemişti. Buna rağmen, “Hatay” (doğrusu, Antakya) mes’elesini hâlletmek gibi bir arzûyle, 19-27 Mayıs 1938'de trenle Ankara-Mersin-Adana-Ankara-İstanbul seyâhatini yapıyor, yorgunluktan bîtâb bir hâldeyken, İstanbul'a vâsıl olduğu günün ertesinde de otomobille Florya'da tenezzühe çıkıyor ve yolda sancıdan fenâlaşıyor…
Dr. Fiessinger, Haziran 1938'deki “2. muâyenesinde hastalığın böyle vahîm bir hâle gelmesinin başlıca sebebini Mersin seyâhatine atfediyor”…
Kılıç Ali, Efendi'sinin, (tabîblerden naklen) en başta istirâhate ihtiyâcı olduğunu, biraz istirâhat ve “muntazam bir hayat sayesinde” dahi, umûmî hâlinde bir iyileşme görüldüğünü belirtiyor. (Kılıç Ali Atatürkün Hususiyetleri, İstanbul: Sel Yl., 1955, s. 37)
Kemalist Propaganda, “Hatay” mes'elesi için Mersin-Adana seyâhatine çıkıp gûyâ bir gövde gösterisi yapmasını, onun, hayâtı pahasına bir fedâkârlığı olarak gösteriyor…
Hâlbuki diplomatik müzâkerelerle yürüyen ve o günki askerî muvâzeneler çerçevesinde ve birkaç senelik bir vetîre içinde adım adım bir hâl çâresine kavuşturulan “Hatay” mes'elesinin hakîkaten böyle bir “fedâkârlığa” ihtiyâcı var mıydı? (İnönü, onun bu “atılgan” siyâsetine muhâlifti ve mes’elenin sühûletle hâlledilmesine uygun bir siyâset tâkîb ediyordu…)
Yoksa, mes'ele, her zamânki gibi, bütün askerî-siyâsî muvaffakıyetleri kendisine mâl etme arzûsu muydu?
Nitekim aynı kafayle, yâreni Kılıç Ali: “Bu işde de o ve yalnız, ancak odur!” demiyor mu? (Kılıç Ali 1955: 40)
Zekeriya Sertel, İstiklâl Harbinde Mehmedciğin ve bütün halkın kahramanlığını öne çıkarınca, Sinob’a sürgün edildi
Türkiye’de Komünist hareketinin en önde gelen propagandacılarından birisi, Zekeriya Sertel’di. “Burjuva Demokratik İhtilâlini gerçekleştirmekte olan Kemalist Rejimi” harâretle destekliyordu. Çünki -onun düşüncesine nazaran- “feodalite”yi tasfiye etmekte olan Kemalist Rejim, Sosyalist İhtilâlinin önünü açacak zarûrî bir merhaleydi. (Türkiye Komünistlerinin ortak düşüncesi…) Buna rağmen, kendi Marksist ideolojisi veyâ muharrirliği îcâbı, tabiî olarak, zamân zamân Hükûmet ricâlinin hoşuna gitmiyen makâleler de neşrediyordu.
Zekeriya ve Sabiha Sertel, muharrirliklerinin ötesinde, aynı zamânda, büyük gazete patronlarıydılar. Mecmûa ve kitablarını kendilerine âid Resimli Ay Matbaası’nda basıyorlardı. 1924’teki mecmûalarının ismi de Resimli Ay’dı.
Kendi tâbirleriyle “hoşa gitmiyen makaleler”inden biri, Resimli Ay mecmûasının Eylûl 1924 târihli nüshasında intişâr etmişti. Makâle, Zekeriya Sertel’in kaleminden çıkmıştı. O, bunda, İstiklâl Harbi’ndeki zaferin en büyük hissesinin Mehmedciğe âid olduğunu müdâfaa ediyordu. Eşi Sabiha Sertel’in ifâdesine nazaran, bu makâlesi yüzünden şimşekleri üzerine çekmiş, sonraları, bir başka bahâneyle, Sinob’a sürgün edilmiş, bir buçuk sene orada ikâmet etmek mecbûriyetinde kalmıştı. (Sabiha Sertel’in hâtırâtı Roman Gibi, İstanbul: Ant Yl., 1969, s. 102)
Zekeriya Sertel, makâlesinde, “Pâdişâhların aksine olarak” Mehmedciğin bu hakkını gûyâ teslîm eden Kemalist İktidârı övmekteydi:
“Şimdiye kadar kendini beğenmiş paşalar ve padişahlar, Mehmetçiğin zaferdeki hakkını elinden alarak kendilerine mal etmişler, Mehmetçiğin zaferini kendi zaferleri gibi göstererek övünmüşlerdi.
“İşte bugün ilk defa Mehmetçiğin kahramanlığı, Mehmetçiğin fedakarlığı kutlanıyor. Fakat bugün istiklâl harbini ve Dumlupınar zaferini anarken, filan veya falan paşayı değil, doğrudan doğruya Mehmetçiği hatırlıyor, bütün milletin müşterek ülküsünü, müşterek kahramanını düşünüyoruz. Meçhul asker bir kahramanlık hülasası, bir fedakarlık örneğidir. Dumlupınar merasimi, devlet ve millete müştereken Mehmetçiği tanıttığı ve bu tarihî günü tesbit ettiği için bizce çok kıymetlidir.” (Sabiha Sertel 1969: 101'den naklen)
1-62
(; 23.7.2019)
Zekeriya Sertel, -her ayın 15’inde- neşrettiği Resimli Ay mecmûasının işbu Eylûl 1924 târihli 8. sayısında, İstiklâl Harbi’nde Mehmedciğin ve halkın kahramanlığını öne çıkarınca, “Mutlak Şef”ten bir fiske yedi… Şu var ki onun yerinde bir “Mürteci” olsa, kellesi gidebilirdi…
***
“Tek Adam”, bu makâleden fevkalâde rahatsız oluyor, derhâl “Kılıç Ali” imzâsıyle bir makâle kaleme alıyor; Necmeddin Sadık (Sadak)'ın Akşam gazetesinde neşredilen bu cevâbî makalesinde, Sertel'in inâdına, bütün zaferi kendisine mâl ediyor… Hâdiseyi, Zekeriya Sertel'in Hâtırât'ından tâkîb ediyoruz:
“En çok üzerinde durduğumuz sorunlardan biri de, Millî Kurtuluş zaferinin halka mal edilmesini sağlamaktı. Milli Kurtuluş Savaşı'nı kadın-erkek bütün halkımızın el ele vererek yaptığını belirtiyorduk. Milli Kurtuluş Savaşı kahramanı adına da bir ‘meçhul asker' anıtının dikilmesini istiyorduk. Çünkü Milli Kurtuluş Savaşı gerçekten bütün halkın katıldığı bir milli savaştı. İşçisinden köylüsüne, memurundan askerine, kadınından gencine kadar herkes Kurtuluş Savaşı'na katılmıştı. Köylü kadınlar cepheye omuzlarında mermi taşımışlardı. Bunun içindir ki Milli Kurtuluş Savaşı, halkın emperyalistlere karşı yaptığı bir milli savaştı. Halka hakkını vermek gerekti. Halkı ‘meçhul asker' temsil ederdi. Her memleketten çok, bizde bir 'meçhul asker' anıtına ihtiyaç vardı.
“Biz bu savaşı yaparken, Akşam gazetesinde, Kılıç Ali imzasıyla bize cevap veren bir yazı çıktı. Bu yazıda, Milli Kurtuluş Savaşı'nı halkın değil, sadece Atatürk'ün yaptığı ileri sürülüyordu. Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir, deniyordu. Atatürk olmasaydı, halkın ayaklanması bir anlam taşımazdı. ‘Meçhul asker' fikrini ortaya atıp başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak nankörlük olurdu.
“Bu yazıyı yazan Kılıç Ali, bir yazar değildi. Atatürk'ün yaverlerinden biriydi. O sırada Atatürk, Trabzon'da bulunuyordu. Resimli Ay'ın ortaya attığı ‘meçhul asker' fikrini orada öğrenmiş ve Kılıç Ali imzasıyla çıkan yazıyı dikte edip Akşam gazetesine göndermiş. Bu yazı çıktığı gün, ünlü Türk yazarı Ahmet Rasim yanımda bulunuyordu. Ahmet Rasim, Resimli Ay'ın devamlı yazarlarındandı. Haftada bir Babıâli'ye indikçe de uğrardı. Yazıyı okumamız bitince Ahmet Rasim gözlüğünün altından bana şöyle bir baktı:
‘- Cevap verecek misin?' dedi.
‘- Sanmıyorum', dedim.
‘- Sakın ha… Yazıyı kimin yazdığı belli. Mustafa Kemal'le çatışmayı göze almak gerekir. Bu da bugünkü koşullar içinde delilik olur. Yazıyı hiç okumamış gibi davran.'
“Öyle yaptım…” (Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2001, ss. 121-122. Bu pek mühim kitabın ilk baskısı: İstanbul, Yaylacık Matbaası, 1968, 21 cm, 310 s.) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 10.7.2019/289)
İstiklâl Harbini o mu başlattı?
Mustafa Kemâl, Zekeriya Sertel’in, 1924 Eylûl’ünde, “Milli Kurtuluş Savaşı'nı kadın-erkek bütün halkımızın el ele vererek yaptığını belirten” ve bu sebeble bir “Mechûl Asker” âbidesi dikilmesi için kampanya başlatan neşriyâtına fenâ hâlde içerliyerek, ona karşı “Kılıç Ali” nâmımüsteârıyle cevâbî bir makâle kaleme alıyor, Milli Kurtuluş Savaşı'nın kendi eseri olduğunu, kendisi halkın başında olmasa, halkın ayaklanmasının bir kıymet ifâde etmiyeceğini ileri sürüyordu… Müteâk̆iben, Kemalist Propaganda, günümüze kadar ısrârla bu iz’ânsız fikri işliyecek, “onun kurtarıcımız olduğunu”, mevcûdiyetimizi ona borclu olduğumuzu, “o olmasa, bizim de olmıyacağımızı” iddiâ edip duracaktır. Bu da boşuna değildir; çünki bu hakîkatsiz iddiânın, Kemalizme yönelecek her çeşid tenk̆îde peşînen sed çekme ve halkı, her fırsatta, ona arz-ı ubûdiyette bulunmıya zorlama gibi bir tâbiyevî maksadı vardır…
Kemalist “mûcize”
Mustafa Kemâl, “Kılıç Ali” imzâsıyle işlediği “égocentriste” fikrini, müellifi olduğu ve “destânî hayâtını” anlattığı Tarih IV kitabında, bu def’a “Türk mûcizesi” başlığı altında tekrâr ediyor: İstiklâl Harbini o başlatmıştır ve onu zaferle tâclandıran da yine kendisidir; o olmasaydı, Türk milleti târihten silinirdi… Tabiî, bu “Türk mûcizesi” tâbirindeki “Türk” kelimesi, onun elinde, muhtevâyle alâkasız yaldızlı bir kılıftır; nitekim, bu metinde dahi, kasdı, “şahsî mûcizesi”dir:
“Türk mucizesi
“Mustafa Kemalin Anadoluya geçmesile başlıyarak, Lozan Muahedesine imza atmakla sonuna eren İstiklâl harbine bazı Avrupa muharrirleri ‘Türk Mucizesi’ namını verdiler.
“Mucize, nasıl vukua geldiği hakkile izah edilemiyen, amilleri tamamen tayin olunamıyan hadiselere denilir.
“Cihan Harbi bittiği sırada Osmanlı Devletinin hal ve vaziyeti hatırdan çıkarılmıyarak, 1918 den 1922 ye kadar, Anadoluda olup geçen dört yıllık vakıalar göz önünden geçirilirse, bu vakıaların mecmuuna ‘Mucize’ den daha uygun bir tabir bulunamaz. […]
“Hasılı Osmanlı memleketinde müstakil bir hükûmet yoktu; para yoktu; iktisadî kaynaklar kıttı; Osmanlı ordusunda ise mütemerkiz bir kumanda heyeti yoktu, levazım ve teçhizat yoktu, bunları ihzar edecek vasıtalar da yoktu.
“Bütün bu yokluklara eklenen menfi bir amil de Osmanlı memleketinin düşmanlar tarafından kısmen istilâ ve işgal edilerek, bu cihetten de hükûmetin, ordunun ve ahali efkârının intizamı ihlâl edilmiş olmasıdır.
“Bütün bu menfi amillerin tesiri altında bulunan bir memlekette Mustafa Kemal, parasız, pulsuz, tek başına, yalnız kendisinin dehasına, irade ve kudretine ve Umumî Harpteki zaferlerile Türk milleti içinde kazandığı muhabbet, hürmet ve nüfuza güvenerek, bir yeni devlet kurmıya, bir yeni ordu teşkil etmiye kalkıştı. Türk milletini bu maksat etrafında topladı: para buldu; asker buldu; teçhizat buldu; levazım buldu; her şey buldu… ve Mustafa Kemalin 1919 senesi ilkbaharında Samsunda başladığı bu, muvaffakıyeti imkânsız gibi görünen teşebbüs, 1922 senesi sonbaharında, tam bir muvaffakıyetle tahakkuk etti.
“Türk Mucizesi işte budur. […]
“Her millet, büyük adamlar yetiştirmiştir; lâkin Türk Milleti kadar büyük devlet adamları, büyük kumandanlar yetiştiren hiçbir millet yoktur. Her cihetten bakılırsa Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük adam Mustafa Kemaldir.
“Mustafa Kemal, ruhu, ruhunun emsalsiz melekeleri, dehası, iradesi, metaneti, hasılı bütün manevî şahsiyetile, Büyük Türk Milletini şahsında tecessüm ettirir.” (Tarih IV, Maarif Vekâleti Neşriyatı, İstanbul: Devlet Matbaası, 1934, “İkinci defa olarak 32000 nüsha tab’edilmiştir”, ss. 131-133. İtalik harflerle yaptığı vurgular kendisine âiddir.)
Aynı eserinde kendi kendini nakzediyor
Aynı Tarih IV kitabının başka sayfalarında yazdıkları, bu “İstiklâl Harbini 1919 ilkbaharında Samsunda başlattığı” iddiâsını nakzediyor:
“Osmanlı Padişahı ve Osmanlı Hükûmeti, İmparatorluğun yıkılmasına, memleketin düşmanlar tarafından mütemadiyen istilâsına ve parçalanmasına karşı bir şey yapmıyarak ve bir şey yapmak istemiyerek sırf nefislerini düşünmekle meşgul iken, asıl memleketin sahip ve hâkimi olan Türk milleti, vaziyeti ıslah ile Anayurdunu kurtarmak için derhal harekete geçmişti.” (Tarih IV 1934: 14)
2-31
(Tarih IV, Maarif Vekâleti Neşriyatı, İstanbul: Devlet Matbaası, 1934, ss. 132)
Mustafa Kemâl’in, -müellifi olduğu- Tarih IV kitabında kendine bakışı: Mustafa Kemal, tek başına, yalnız kendisinin dehasına, irade ve kudretine, v.s. güvenerek, 1919 senesi ilkbaharında Samsunda İstiklâl Harbini başlattı ve 1922 senesi sonbaharında onu muvaffakıyetle netîcelendirdi…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (46)
Yesevizade Alparslan Yasa
25.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
24.05.2025 - 18:47
Güncelleme
1
Paylaşım
Bu tesbîtini, Büyük Nutk’undan naklettiği pasajlarda delîllendiriyor:
“Vaziyetin dehşet ve vahameti karşısında, heryerde, her mıntakada birtakım zevat tarafından mukabil kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmış idi. Bu düşünce ile alınan [girişilen] teşebbüsler, birtakım teşekküller doğurdu. Meselâ, Edirne ve havalisinde ‘Trakya-Paşaeli’ unvanile bir cemiyet vardı. Şarkta, Erzurumda ve Elâzizde umumî merkezi İstanbulda olmak üzere ‘Vilâyatı Şarkıye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti’ teşekkül etmişti. Trabzon’da ‘Muhafazai Hukuk’ namında bir cemiyet mevcut olduğu gibi, İstanbulda da ‘Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti’ vardı. Bu cemiyet merkezinin gönderdiği murahhaslarla, Of kazasile Lâzistan livası dahilinde şubeler açılmıştı…
“İzmirin işgal olunacağına dair Mayısın 13 ündenberi filî emareler gören İzmirde bazı büyük vatanperverler, aynı 14/15 inci gecesi, bu elîm vaziyet hakkında müdavelei efkâr eylemişler; emrivaki haline geldiğine şüphe kalmıyan Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine mâni olmak esasında müttefik kalmışlar ve ‘Reddi İlhak’ prensipini ortaya atmışlardır. […]
“…‘Vilâyatı Şarkıye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti’nin İstanbul merkezinin vermiş olduğu direktif dahilinde, Erzurum Şubesi, şark vilâyetlerinde Türkün hukukunu muhafaza ile beraber tehcir esnasında yapılan fena muamelelerde milletin kat’iyen methali bulunmadığını ve Ermeni mallarının Rus istilâsına kadar muhafaza edildiğini, buna mukabil müslümanların pek gaddar hareketlere maruz kaldığını ve hatta emir hilâfında tehcirden alıkonulan bazı Ermenilerin hamilerine karşı reva gördükleri muameleyi deliller ve vesikalarla medeniyet âlemine arz ve iblâğ ve şark vilâyetlerine karşı güdülen istilâ maksatlarını hükümsüz bırakmak için çalışmıya karar veriyor […] (ve) mesaisini şu üç noktada tespit ediyor:
‘1) Kat’iyyen muhaceret etmemek;
‘2) Derhal ilmî, iktisadî, dinî teşkilât yapmak;
‘3) Şark vilâyetlerinin tecavüze maruz kalacak herhangi bir bucağını müdafaada birleşmek.’ […]
“Konya ve havalisinde, İstanbul’dan idare olunan ‘Tealii İslâm Cemiyeti’ teşkiline çalışılıyordu. Memleketin hemen her tarafında ‘İtilâf ve Hürriyet’, ‘Sulh ve Selâmet’ cemiyetleri de vardı. İlh…” (Tarih IV 1934: 9-12)
İstiklâl Harbi hakkında birkaç tesbîtimiz
İstiklâl Harbinin perde-arkasına bilhâssa Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti isimli geniş araştırmamızda dikkati çekdik ve birçok hakîkati vesîkalarla gözler önüne serdik. İstiklâl Harbi hakkında aşağıdaki tesbîtlerimizin mesnedleri o araştırmamızdadır:
• İstiklâl Harbini Mustafa Kemâl ve arkadaşları değil, Müslümanlar başlatmışlardır. Başlıca sâik, Dîn gayreti ve ondan kaynaklanan fazîlet, nâmûs, vatanperverlik hisleri, hür yaşama irâdesidir. Daha Aralık 1918’den îtibâren, düşman işgâline karşı koymak, Vatanın istiklâlini korumak azmiyle, Anadolu’nun birçok şehrinde, “Müdâfaa-i Hukûk” ve “Redd-i İlhâk Cem’iyetleri” teşkîl edilmişti. Birçok mahalde Millî Mücâdele, Kemalist Ekipin inisiyatifi dışında başlamış ve (Maraş’ta olduğu gibi) büyük muvaffakıyetler elde etmiştir. (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 13.10.2024/77)
• Anadolu toprakları, Avrupalı müstevlîler tarafından parça parça işgâl edilmiye başlayınca, halkın hassâsiyeti had dereceye ulaştı. Anadolu fokur fokur isyân kaynıyordu. Versay Sulh Konferansı’ndaki Wilson ve Siyonist avenesi, Lloyd George, Georges Clemenceau ve arkalarındaki Gizli-Kuvvet’ten meydana gelen “Âlî Hey’et”in karârı üzerine ve onların himâyesi altında, Yunan Ordusu, 14 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkıp büyük vahşetler irtik̃âb ederek Vatan içlerine doğru yürüyüşe geçince, Milletin galeyânı artık zaptedilmez oldu…
Kısaca, Vatanın elden gitmesi tehlikesi baş gösterince, her tarafta hamiyetli Müslümanlar düşmana mukâvemet etmek üzere teşkîlâtlanmıya, silâhlı mücâdele için hazırlık yapmıya koyulmuş, yer yer silâhlı mücâdeleyi de başlatmış, kimse –henüz kâfî derecede propaganda edilmemiş- Mustafa Kemâl’den tâlimat gelmesini beklememişti… Sonrasında da, İstiklâl Harbinin bütün bedelini onlar ödemiş, onların destânî fedâkârlık ve kahramanlığıyle, hâricî düşmanlar, Vatan topraklarından def’edilmişlerdir… Lâkin kendilerine en yaman hasmın dâhilde olduğunu anlamadılar ve anlamamıya devâm ediyorlar…
Hâl böyle olunca, Cambon – Grey Mutâbakatı’nı tertîb eden emperyalist kuvvetler, Anadolu’dan toprak koparma hırslarına sed çekmeleri gerekdiğini daha iyi idrâk ettiler. Zâten, bizzât Yunan Başkumandanı General Trikopis’in de (iş işten geçtikden sonra) anladığı vechiyle, Yunanlıları bir piyon olarak ileriye sürmüşlerdi. Asıl gâye, Anadolu’da, Hilâfeti yıkacak, Osmanlı’yı tasfiye edecek Laik, Avrupacı bir Devletin kurulması idi ve bunun için de düşmanı (yânî kukla Yunan’ı mağlûb ederek) efsâneleştirilecek bir “müncî”ye ihtiyâc vardı… Bütün zaferi, dâhiyâne sevk ve idâresi ve bükülmez irâdesiyle tek başına elde etmiş gibi gösterilecek –âdetâ fevkalbeşer- bir “müncî”… Pâdişâh-Halîfeyi hâin ve Osmanlı’yı menfûr bir varlık îlân ettiği zamân otoritesi tartışılamıyacak kadar efsâneleştirilmiş bir şahsıyet…
Bilâhare şeytânî bir startejiyle İslâma karşı bir “ihtilâl harbi”ne çevrilen İstiklâl Harbinin, Müslümanlık gayretiyle ve Müslümanlar tarafından başlatıldığı, ayrıca bütün bedelini de Müslümanların ödediği aslında apâşikâr bir vâkıadır. Lâkin yalan, istismâr ve tedhîş üzerine kurulu Kemalist Propaganda halkımızı beşikden mezara kadar öylesine afyonluyor ki bu âşikâr hakîkat dahi bir sis perdesinin gerisinde kayboluyor... Dediğimiz gibi, İstiklâl Harbini bütünüyle aydınlatmak, sırf Hakîkat aşkıyle hareket edecek birçok araştırmacının harcıdır. Mâmâfih, evvelâ 5816 Sayılı Mustafa Kemâl’i Tabulaştırma Kânûnu’nun lağvedilerek onların önünün açılması lâzımdır… (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 13.10.2024/77)
• 1917 Cambon - Grey ve Saint-Jean-de-Maurienne Mutâbakatlarına muvâfık olarak Anadolu paylaşılmış, sâdece Orta Anadolu ile şimâlinde küçük bir Türk Devleti kurulmuş olsaydı, Siyonist Emperyalizminin ve müttefîklerinin emelleri tahakkuk etmiş olacak mıydı? Çünki en büyük emelleri, Hilâfet müessesesiyle berâber Osmanlı’nın ve Millî Kültürün toptan tasfiyesi idi. Kurulacak küçük Türk Devleti, Osmanlı’nın, Hilâfetin ve Millî Kültürün devâmını sağlamıyacak mıydı? Nasıl bir bahâneyle Devletimizi “Osmanlı” ve “Hilâfet” hüviyetinden kurtarıp Laik, Avrupacı bir Devlet hâline getirebileceklerdi? “Hilâfet” ki başta Hindistan Müslümanları olmak üzere Müslümanların mühim bir kısmı nezdinde büyük kıymeti hâizdi ve Siyonist Emperyalizmi ile müttefîk̆lerinin bir kâbûsuydu… (Hatırlıyalım ki başta Hind Müslümanları olmak üzere dünyânın her tarafındaki Müslümanlar esâs îtibâriyle Müslümanlık gayreti ve Hilâfetin muhâfazası için, İstiklâl Harbimizi kuvvetle desteklemişler, bu meyânda, Harbin finansmanı için, yine evleviyetle Hind Müslümanları, - peyderpey, 17 def’ada ve yekûn olarak- 781.470.-TL = 122.000 İngiliz Lirası gibi büyük bir mâlî yardımda bulunmuşlar, lâkin Mustafa Kemâl, o büyük mebl̃ağı -onun, kendi şahsına hediye mâhiyetinde gönderildiğini iddiâ ederek- zimmetine geçirmiş ve onunla İş Bankası’nı kurmuş, çiftlikler, emlâk, v.s. satın almış, Türkiye’nin bir numaralı zengini ve sermâyedârı hâline gelmiştir. –Tafsîlât için: “Ayasofya Câmii’ne ‘Bizans Müzesi’ Hakâretinin Sahîh Târihçesi”, Yeni Söz, 27-30.3.2023/138-141-)
Binâenaleyh daha büyük menfâatler için Anadolu’yu doğrudan sömürge yapma ihtirâslarından vazgeçmeleri ve canlarını yakan Müslüman kıyâmını başka bir mecrâya dökmeleri lâzımdı… Bunun için kendilerine bir piyon ve o piyonu alt edecek bir “kahraman”, bilâhare efsâneleştirilerek “mâbûd” derecesine çıkarılacak, otoritesi kat’iyen tartışılamıyacak, kara dediği kara, ak dediği ak kabûl edilecek kadar yüceltilecek birisine ihtiyâcları vardı…
İşte muhâkememizin bu noktasında, Kont Sforza’nın tesbîti büyük kıymet kazanıyor:
“Harb sonrasında İngiltere’nin Türkiye’de tâkîb ettiği siyâset olmasaydı, Kemâl ve dostları, kat’iyen Sultan Mehmed’i hal’edip Memleketten kovmıya […] karâr veremezlerdi…”
Bu hükmün daha doğru ifâdesi, “karâr veremezlerdi” değil, “muvaffak olamazlardı” şeklindedir; çünki onlar, buna tâ Selânik günlerinde karâr vermişlerdi; lâkin bu hedefe ulaşabilmek için (Mustafa Kemâl’in “Millî Sırr”ına muvâfık olarak) müsâid zemîn lâzımdı…
Onlara bu zemîni hazırlıyan, bu planlı fırsatı veren nedir? Siyonist işbirlikcisi Lloyd George İngiltere’sinin Türkiye’de tâkîb ettiği siyâset! Yânî peşînen mağlûb olmıya mahkûm Yunan Ordusunun Garbî Anadolu’yu istîlâya teşebbüs etmesi… (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 27.10.2024/87)
• Dîğer taraftan, Filistin ve Siyonizm mes’eleleri, Arablarla Siyonistler arasında bir mes’ele olmaktan evvel bizimle Siyonizm arasındaki bir mes’eledir; zîrâ, Osmanlı Vatanının bir parçası olan Filistin, 19-20 Eylûl 1918’de Filistin Cephesinde yaşanan büyük ihânet, onu tâkîb eden 30 Ekim 1918 Mondros Mütârekesi ve sonrasındaki entrikalarla (Kemalizmin liderliğinde şikeli “İstiklâl Harbi”, “Sevr Muâhedesi” tiyatrosu, v.s.) bizden koparılmıştır. Hiç şüphesiz, Filistin’le Türkiye aynı kaderi paylaşıyorlar! Siyonizme kaptırılmış Filistin de, “Kemalist Türkiye” de hep aynı beynelmilel entrikaların mahsûlüdür. Bu araştırmamız, bu vâıkaları kâfî derecede isbât etmiş bulunuyor… (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 24.11.2024/107)
2. Alt Fasıl:
Kemalist Rejimin Muhtelif Temsîlcilerinin Tapınış Beyânları
Mustafa Kemâl’e tapınışın öncüleri, en başta, Hükûmet erkânıydı; icrââtlarına ilâve olarak, verdikleri beyânâtlarla da şahısperest zihniyeti yaymıya çalışıyorlardı.
İkinci sıraya ise, topyekûn matbûâtı ve bilhâssa bu vâsıtayle efkârıumûmiyeyi şekillendiren muharrir ve şâirleri koymak lâzım gelir.
Ayrıca, bütün bir Maârif Sistemi ve askeriye de mütemâdiyen şahısperestlik telkîn ediyordu.
Memlekette tenkîd hürriyeti olmadığı, muazzam imkânlarla yürütülen şahısperest propagandaya en küçük îtirâzlar dahi en ağır cezâlarla karşılaştığı için, geçen zamânla, yetişen yeni nesillerle, bu iptidâî zihniyetin alabildiğine yaygınlık kazanması beklenen bir hâldi ve günümüzde, esefle, onun hâkim zihniyet hâline geldiği müşâhede ediliyor. Zâten aynı mekanizmalar bugün de iş başındadır…
Bu Alt Fasılda, sâdece, Hükûmet ricâlinin ve muharrirlerin tapınış beyânlarından nümûneler takdîm etmekle iktifâ edeceğiz.
Tapınış beyânlarından nümûneler takdîm ettiğimiz şahsıyetlerin tamâmı, Sabataî ve/veyâ Mason veyâhud Sabataî-Mason zihniyetli kimselerdir: Son Posta (Selim Ragıp Emeç ve A. Ekrem Uşaklıgil), İsmet İnönü, Ali Fethi Okyar, Org. Ali Fuad Erden, Şükrü Kaya, Celâl Bayar, Dr. Reşit Galip, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman, Zekeriya ve Sabiha Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, İbrahim Necmi Dilmen, TDK Lugati, Hasan Reşit Tankut, Ahmet Cevat Emre, Ömer Rıza Doğrul, Yaşar Nabi Nayır, Behçet Kemal Çağlar, Edip Ayel, Yusuf Ziya Ortaç… Ve bu kısmın sonunda, Mithat Cemal Kuntay’ın iddiâsı üzerinde durarak, bu Kemalist şahısperestler kervanına Mehmed Âkif’in dahi dâhil olup olmadığını tartışacağız.
İktibâs ettiğimiz metinlerde, şu husûslar hâssaten dikkati celbediyor:
- En mübâlağalı ifâdelerle, Mustafa Kemâl’in, “fevkalâde şahsî vasıfları” övülüyor; beyân sâhiblerine göre, övgünün dozu arta arta fevkalbeşerliğe, derken Ulûhiyete kadar varıyor… Ayrıca, başta “İstiklâl Harbi” olmak üzere, yapılan her “müsbet” iş, tek başına ona mâl ediliyor; bunlar, onun “ulaşılmaz” mezîyetlerinin mahsûlü gibi gösteriliyor…
- Mustafa Kemâl, kendisinin de iddiâ ettiği gibi, biteviye Türk Milletiyle aynîleştiriliyor, onun Türk Milletinin sînesinden çıktığı, şahsında onun en yüksek vasıflarını temsîl ettiği, hattâ Türk Milletinin onun şahsında tecessüm, tecessüd ettiği iddiâ ediliyor… Öyle ki sanki aslında Türk olmadığı biliniyor da, bu tekrârlar, bu mübâlağalarla zihinlerdeki istifhâmlar bastırılmıya çalışılıyor! Dîğer taraftan, bu aynîleştirme tâbiyesiyle, onun ve totaliter ideolojisinin geniş kitleler tarafından benimsenmesi istihdâf ediliyor… O, hep Türk Milleti nâmına konuşuyor, her ne yapsa Türk Milleti nâmına yapıyor, onun bütün İnkılâbları zâten Türklerin asırlardır iştiyâkla beklediği hamlelerdir, v.s. Hâlbuki bahis mevzûu olan “millet”in Türklükle bir alâkası yoktur; zîrâ “Türklüğün” sâdece zarfı alınmıştır, ismi kullanılmaktadır, lâkin içi Frenklikle, Küfürle, Materyalizmle, Şahısperestlikle doldurulmuştur… Yânî “Türk”, sâdece bol bob istismâr edilen bir tâbirdir… Tam da Münâfık Cemâatine yakışır şeytânî bir tâbiye! Gâfil Milletin yuttuğu bir zoka! Ve bu Millet, yalan, istismâr, tahrîf ve tedhîş üzerine kurulu Kemalist Propagandanın muazzam imkânlarıyle bir asırdır öylesine afyonlanmış bulunuyor ki ne yapsanız yuttuğu zokayı ona anlatamıyorsunuz!
- Aynen dîğer totaliter şefler için de cârî olduğu gibi, Mustafa Kemâl efsânesi dahi, bir asırdır ve tek taraflı olarak sürüp giden kesîf bir propagandanın mahsûlüdür… Bütün hâdiselerden Kemâlperestliğe mesned olacak şekilde seçmeler yapan, onları istediği gibi tahrîf eden, istediği kılığa sokan, ayrıca maddî-mânevî tedhîş yoluyle tenk̆îdleri önliyerek istediği gibi at oynatan bir propaganda!
- Hilâf-ı hakîkat olarak, bütün İnsanlık Âleminde de “en büyük” kabûl edildiği ve ölümünde, “bütün dünyânın ona ağladığı” propaganda edilerek, o, bu sûretle de Türk Milletine empoze ediliyor… Hâlbuki husûsen Garblilerin (meselâ cenâze merâsiminde) ona gösterdikleri alâka, bir taraftan Devletler arası münâsebetler îcâbıdır, dîğer taraftan da onun Şark Âleminde Garbciliğin bayrakdârlığını yapması, binâenaleyh onu kendilerinden biri addetmeleri sebebiyledir… Bu meyânda masonî ve siyonist dayanışmayı da ihmâl etmemek lâzımdır… Garb efkârıumûmiyesine gelince, umûmiyetle Mustafa Kemâl’den haberleri dahi yoktur ve o, bambaşka mes’elelerle meşgûldür…
- Mustafa Kemâl, bir kerre, “üstün vasıfları” ile övüle övüle göklere çıkarıldıktan, Türk Milletiyle aynîleştirilip onun “Mâbûd”u hâline getirildikden sonra, asıl gâye ifâde ediliyor: Kemalizm ebediyen yaşatılsın! Ordu ve “genclik”, dâimâ onun bekciliğini yapsın! Halk, kat’iyen Kemalizmden uzaklaşmasın! Nîçin? Şâyed bunun bir sebebi Kemalizme îmân ise, belki bundan da daha mühim dîğer sebebi, Mütehakkim Zümrenin saltanatının idâmesinin Kemalist Totaliter Rejimin yaşamasına merbût bulunmasıdır…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (47)
Yesevizade Alparslan Yasa
26.05.2025 - 12:31
Yayınlanma
26.05.2025 - 12:33
Güncelleme
1
Paylaşım
“Çocuklar; varlığınızı, her şeyinizi o Büyüğe borclusunuz!”
“Totaliter Şef”in matbûâttaki bir numaralı sözcüsü Falih Rıfkı Atay, CHP’nin nâşiriefkârı Ulus’un 29 İlkteşrîn (Ekim) 1935 târihli nüshasındaki başmakâlesinde (s. 1), tam bir perestiş hissiyâtı içinde:
“Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa, hepsini ona, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borçluyuz!”
diye yazıyor ve gazetesi de bunu tam sayfa manşet yapıyordu…
1920’li senelerden beri dozunu hiç azaltmıyan bu afyonlayıcı propaganda yüzünden âdetâ halkın aklıselîmi dumûra uğramış, halk, muhâkeme, sorgulama kâbiliyetini kaybetmiş, aklı yetmiyen küçük çocuklar gibi, papağanvârî, şartlandırıldığı basmakalıp sözleri tekrâr eder olmuştur. Afyonlama en küçük yaşlardan başlıyor, mezâra kadar devâm ediyor... Bu totaliter propagandanın pek ibretâmîz bir nümûnesini 12 İkinciteşrîn (Kasım) 1938 târihli Son Posta gazetesinde buluyoruz. (Muhtemelen aynı Cemâatten) Farmason gazeteci (bilâhare, DP’den, 1950-1954 ve 1954-1957’de Bursa, 1957-1960’ta İzmir Meb’ûsu) Selim Ragıp Emeç (İstanbul, Kadıköy, Osmanağa Mah., 1899 – a.y., 2.8.1970, Zincirlikuyu Mez.) ile Uşşakîzâdeler’den Ali Ekrem Uşaklıgil’in (İstanbul, 1893 - a.y., 19.8.1947, Merkez Efendi Mez.) sâhibi olduğu bu gazetenin mezkûr nüshasının “Çocuk Sayfası”nda (s. 11), Gazete nâmına kaleme alınmış “Atatürk” başlıklı makâlede, bütün halka olduğu gibi körpe zihinlere de zerkedilen afyon şudur: “Varlığınızı, her şeyinizi o Büyüğe borclusunuz!”
1-64
(Son Posta, 12.11.1938, s. 1)
11. sayfasında, körpe zihinlere: “Bu dünya dünya olalı Atatürk kadar büyük, Atatürk kadar yapıcı ve yaratıcı, Atatürk kadar kudretli insan dünyaya gelmemiştir.” cümlesiyle başlıyan bir vaaz veren işbu gazetenin –devrin dîğer gazeteleri gibi- bütün sayfaları perestişkâr yazılarla doluydu…
***
“Çocuklar;
“Bu dünya dünya olalı Atatürk kadar büyük, Atatürk kadar yapıcı ve yaratıcı, Atatürk kadar kudretli insan dünyaya gelmemiştir. Onun az zamanda yaptığını düşünmek, onun nelere kadir olduğunu anlamak, hissetmek için kâfidir.
“Bugünkü hür Türkiyenin, hürriyetine sahib, tarihine, diline, medeniyetine sahib çocukları; size bütün bu nimetleri bahşeden odur.
“Atatürk, yabancı devletlerin Türkiyeyi paylaştıkları bir zamanda Anadolunun ortasında bir güneş gibi doğdu. Bütün ümidler mahvoldu sanılıyorken Onun kudretli sesi: ‘- Vatanı kurtaracağım!' diyordu.
“Onun imanına iman eden Türkler, istiklâl mücadelesinde Onun emrile yürüdük. Onun emrile dövüştük ve vatan kurtuldu.
“Fakat çocuklar, Atatürk, memleketi sadece yabancı istilâsından kurtarmakla kalmadı. Kurtarılan ülke, Padişahlık devrinin fenalığı yüzünden bakımsız kalmış bir ülkeydi. Bu ülkede yaşayan biz, bugünkü bizden başka görülen insanlardık.
“Ne dışımız bugünkü dışımız, ne içimiz bugünkü içimizdi.
“Dilimizi bilmezdik, tarihimizi bilmezdik, özümüzü, Türk olduğumuzu bilmezdik. Yazımız okunmazdı. Daha ne diyeyim çocuklar, ogünkü biz, bugünkü biz değildik. Atatürk bütün kötü an'aneleri yıktı. Fenayı ortadan kaldırdı. Yerine iyiyi koydu. Ve biz bugünkü biz olabildik.
“Atatürk Türkiyesinde doğan çocuklar;
“Varlığınızı, her şeyinizi o Büyüğe borçlusunuz. Onun ölümünden ne derece acı duysanız gene azdır. Bu acının bir tesellisi vardır ki; o da Atatürkün bize bağışladığı bu vatan ve bu Cümhuriyet.
“Çocuklar;
“Atatürk, Cümhuriyeti, gençliğe, size emanet etti. Onu, gençlik, dünya durdukça yaşatacaktır.” (Gazete nâmına neşredilmiş imzâsız makale, Son Posta, 12 İkinciteşrîn 1938, s. 11. Gazetenin Neşriyât Müdürü: Farmason gazeteci Selim Ragıp Emeç. Sâhibleri: S. Ragıp Emeç ve A. Ekrem Uşaklıgil…) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 10, 13.2.2019/147, 149)
İnönü: “Her köşeyi aydınlatan Büyük Şef’e bin şükrân!”
Yukarıda, Başvekîl Mustafa İsmet’in, 27 Temmuz 1932‘de İzmir’deki devâsâ Heykel’i açış nutkunda, “yaradılışın nadir mevhibelerine mazhar olmuş Büyük Rehber”ini ve “onun harikulâde benliğini gözlerimiz önünde canlandıran” Heykel’ini nasıl tebcîl ettiğini görmüştük. O, “Büyük Rehber”ini bütün hayâtı boyunca tebcîl ve takdîs etmiye devâm edecekdir. Bu çeşid beyânlarına gâyet câlib-i dikkat bir misâl, Yüksek tirajlı İngiliz gazetesi The Financial Times’ın 1 Şubat 1937 târihli Türkiye İlâvesi için kaleme aldığı “Türk Cumhuriyetini Yaratan Kemal Atatürk” başlıklı makâlesidir. Bu makâlenin Türkcesi, 5 Şubat 1937 târihli Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında, “Kemal Atatürk / Türk Cumhuriyetini Yaratan / Yazan: Başvekil İsmet İnönü” başlığıyle ve mezkûr İlâvenin bir fotoğrafının refâkatinde manşet yapılarak neşredilmiştir.
Başvekîl İnönü, makâlesinde, Mustafa Kemâl'in şahsî husûsiyetlerini îzâh ediyor, “Büyük Şef”ini mümkün mertebe “Demokrat” bir lider gibi takdîm ediyor, onun mezîyetlerini saya saya bitiremiyordu…
“Ebedî Şef”inin mezîyetlerinden en mühim bir tânesi, “idrâksizlik”le ithâm ettiği eski Osmanlı idârecilerine muhâlif olarak, İmparatorluğun Anadolu hâricindeki arâzîlerinden (meselâ üzerlerindeki varlığımız neredeyse Anadolu’daki varlığımız kadar eski olan Balkanlar’dan) vazgeçmesi imiş:
“Son iki asırdanberi, Osmanlı İmparatorluğu, gaye ve maksadlarında olduğu gibi, siyasetinde de vuzuhu kaybetmiş bulunuyordu. Kendi idare merkezinde bile adlî ve malî kanunları infaz edemiyen Babıali, Bosna-Hersek ve saire gibi ülkelerin birer bahane ile kendinden ayrılmış olduklarını bile idrakten âciz ve bunları hâlâ eczayi vatan addediyordu. Büyük Harbden sonra, İmparatorluğun tecrübeli ricali, sanki hiç bir şey olmamış gibi, 1918 de İtilâf devletlerile giriştikleri sulh müzakerelerinde, bütün Arabistanı ve Türklerin Avrupadaki topraklarını geri istiyorlardı. Çünkü İmparatorluk için herşey zevahirden ve şekilden ibaretti. Onlara göre, kendileri hâkim kalmak şartile memleketin idaresini yabancılarla paylaşmak, haizi ehemmiyet bir mesele değildi.
“İşte, bu zamanda, yalnızbaşına Türk millet ve memleketinin davasını eline alan Atatürk, yepyeni bir mefhumun müdafii olarak ortaya atıldı. Bu hiç te kolay bir iş değildi. Çünkü Türk vahdetini müdafaa edip kazanmak, sırf silâh kuvvetile ve kan dökmekle kabildi. Zaferden sonra da evvelki millî mefkûreye sadık kalmak ve millî hududlara rıza göstermek siyasetinde ısrar, ancak Atatürk kadar büyük bir adamın kudreti dahilinde bir işti. İşte bu mefhumdur ki bizi birçok hatalar işlemekten alıkoymuş ve bize, doğru yolu göstermiştir.
“Biz Panislâmizm ve Panturanizm siyasetini tamamen reddettik…”
Evvelki neşriyâtımızda, Mustafa Kemâl’in ve ömrü boyunca can ciğer arkadaşı kalmış Ali Fethi Okyar'ın, daha İttihâdcı İhtilâlinden ve Cihân Harbinden evvel dahi, Anadolu hâricindeki Osmanlı arâzîlerinin tasfiye edilmesi lüzûmunu müdâfaa ettiklerini, yine bu ikilinin en yakın arkadaşlarından Korgeneral Ali Fuat Cebesoy ile Ali Fuad Erden'in şahâdetleriyle tevsîk etmiştik; ki bu ikisi (kezâ Mustafa İsmet İnönü) de aynı fikirdeydi… (Buna dâir son neşriyâtımız: Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 29.9.2024/66)
Hâl böyleyken, Kemalizm, Osmanlı-İslâm arâzîlerinin Emperyalistlere teslîm edilmemesi için mücâdele eden Vahîdeddîn Han ve sâir Osmanlı ricâlini “vatan hâini” îlân etmiştir… Resmî târih, bu nakaratı bugün de tekrârda berdevâmdır…
Dahası, “Büyük Şef”in “Râdife”si, Kemalizmin Uydurma Târih Tezi sâyesinde “Türklerin nefislerine îtimâdlarının arttığını” iddiâ ediyor, bu meyânda, “Büyük Üstâd”ın “Ayasofya'yı Bizans âsârına âid bir müze hâline ifrâğını” dahi onun zikre şâyân bir başka “mezîyeti” olarak kaydediyor:
“Atatürkün irşadile vücud bulan Türk Tarih Cemiyeti, mesaisini beynelmilel kongrelere arzetmektedir. Bu husustaki mesai, gerek millî, gerekse beynelmilel bakımdan çok verimli olmuştur. Bu tetebbular neticesinde, Türk milleti, kendisinin en eski milletlerden olduğunu anlamış ve bu yüzden kendine olan itimadı ve kültür aşkı artmıştır. Kültür sahasında, bütün hakikatlerin belli olması için, Atatürkün Ayasofyayı Bizans âsarına aid bir müze haline ifrağ hususundaki kararı da gösteriyor ki o, bu gibi işlerde son derece geniş bir düşünce ile hareket etmektedir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (48)
Yesevizade Alparslan Yasa
27.05.2025 - 15:15
Yayınlanma
27.05.2025 - 15:17
Güncelleme
1
Paylaşım
1-66
(Cumhuriyet, 5 Şubat 1937, s. 1)
Yunus Nadi'nin gazetesinde, “Büyük Şef”in “Râdife”sinin İngiliz The Financial Times gazetesinde neşredilen makâlesinin Türkçesi… “Râdife”, o gün, 150 Meb'ûsla berâber, Kemalizmin “Altı Umde”sinin (Laiklik, İnkılâbcılık, Devletçilik, v.s.) Kânûn-i Esâsiye’ye dâhil edilmesi için bir takrîr vermişti. Gazetenin sağ tarafta alttaki haberi bununla alâkalıdır. Bu tâdilât teklîfinin sözcüsü, Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya idi ve teklîfi takdîm ve müdâfaa ederken, Kemalizmin, Materyalist Felsefeye istinâd ettiğine dâir îzâhat da vermişdi…
***
Netîce olarak, “Millî Şef”in, makâlesinde kaydettiğine nazaran, bu gibi nice mezîyetleriyle “her köşeyi aydınlatan” “Ebedî Şef”, bütün Devlet ricâli için dâimî bir ilhâm ve tükenmez bir enerji kaynağıdır:
“Atatürk, gerek Büyük Millet Meclisi, gerekse Vekiller için derin bir ilham kaynağıdır. Dikenli meselelerin münakaşasında Atatürkün mevcudiyeti büyük bir saadettir. O, hiç bir vakit nevmid olmaz ve her zaman için taze enerji yaratır.
“İnsanın, entelektüel ve manevî bünyesi üzerinde tahribkâr tesirler ika eden kuvvetler karşısında, her köşeyi aydınlatan bir Şefe nail olması, bir hayatiyet deposuna malik olmak demektir. Mevcudiyet mücadelesinde insana en lâzım şey, sabır ve metanet, ümid ve işin mizahî tarafını görüştür. Atatürke bin şükran ki bunlar, bize rehberlik eden prensipler haline gelmiştir.” (Cumhuriyet, 5 Şubat 1937, ss. 1 ve 7)
“Millî Şef”, Avrupa efkârıumûmiyesine hitâb ettiği için, “Türk Cumhuriyetini Yaratan” başlıklı aynı makâlesinde, -yukarıda da kaydettiğimiz vechiyle- “Ebedî Şef”ini bir Demokrat Lider gibi tanıtmıya husûsî bir îtinâ gösteriyor… Şu var ki hakîkatin tam zıddı olan bu tasvîrinin üzerinden henüz sekiz ay geçmeden bizzât nefsinde pek acı, pek ağır bir şekilde yaşadığı azil vak'asıyle, “Büyük Şef”i hakkındaki tasvîrini, kendi lisân-ı hâliyle tekzîb edecek, el yazması Hâtırât'ında, bu vak'ayı hiç de Demokrat bir liderin tavrı gibi yorumlamıyacaktır. Çünki artık Totaliter Şef idâresinden canı yanan, başkası değil, kendisidir ve üstelik, Adlî Tıb Prof. Dr. Sâim Ali Dilemre'nin de kendi el yazması Hâtırât'ına kaydettiği gibi, hakîkat, örtbas edilemiyecek veyâ têvîle sapılamıyacak kadar âşikârdır:
“İsmet Paşa menk̃ûb oldu! Tam alaturka! Bir Osmanlı Vezîri gibi!”
Kezâ, “Râdife”sine nazaran, “halk arasında yaşamayı seven bu Devlet Reîsi” (aynı makâleden), İnkılâblarını “serbest münâkaşayla halkı iknâ ederek” ve “halkla berâber” yapmıştır:
“Gerek eski, gerekse modern zamanlarda, yeni bir devir açanlar yahud yeni bir rejim kuranlar arasında, başardığı işleri halka bu kadar yakın, adeta halk arasında olarak başarmış bir devlet adamı bulmak zordur. […]
“Herhangi bir mevzuun münakaşası için toplanan bir konferansta Onun ikna kudretine nazarı dikkati celbederim. Atatürkün halkla teması ve halkla birlikte hareket zevki, memleketi için, her türlü tahminin fevkinde faydalı olmuştur. 1919 yılında inkılâbı kurmak üzere iken fikirlerini kongrelere, heyetlere ve hatta şahıslara bildirmek için her türlü zahmetlere katlanmıştır.”
Bu tasvîrin ne kadar muhayyel olduğu husûsunda, fazla lâfa hâcet yoktur. Sâdece “serbest münâkaşa” ve “muhâtabın fikirlerine hürmet” bâbında, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı vâsi araştırmamızda naklettiğimiz birkaç vak'ayı hatırlatalım:
Prof. Dilemre'nin -diller hakkındaki ilmî musâhabesinin arkasından- tekdîr edilip Üniversiteden kovuluşu, bir Târih Profesörüne “Sen eşeğin birisin” diye hakâret edişi, bir hezeyândan başka bir şey olmıyan Kemalist Târih ve Dil Tezlerini hiç kimsenin tenk̆îde cür'et edemeyişi, eden bir-iki kişinin de (Yunanca Prof. Fâzıl Nazmî Bey, Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal gibi) têdîbe uğrayışı, Üniversitenin resmen Kemalist İdeolojiyi aşılama merkezi îlân edilişi, bâzı İcrâ Vekîllerini azarlıyarak istîfâya zorlayışı, v.s., v.s… Dahası, Kemalist Propagandanın en gözde kitablarından birinde nakledilen şu sözü:
“Ankara'yı gezmeye gelen bir Amerikalı Senatör, (TBM) Meclis'i(ni) çalışır halde göremediği için üzüntüsünü bildirince, Mustafa Kemal, yanındaki rehbere döndü ve:
‘- Bizim hayvanat bahçesini niye göstermediniz?'
dedi.” (Lord Kinross, Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Müt.: Necdet Sander, İstanbul: Sander Yl., 1981, 8. tab'ı, s. 361)
Ve yine meselâ –Totaliter Rejimin bir îcâbı olarak- şu vâkıa:
Tek fırka: Devletle aynîleşmiş ve bütün mêmurların âzâ olmak mecbûriyetinde bulundukları Cumhûriyet Halk Fırkası… Meb’ûslar gûyâ “Millet Meclisi”ne, gûyâ “halkın irâdesiyle seçiliyor”… Ya hakîkatte?
29 Aralık 1909'da tekrîs edildiği Selânik Macedonia Risorta Locası günlerinden beri -aynı Locada, 27 Eylûl 1907'de tekrîs edilen- Mustafa Kemâl'in yakın arkadaşı, 1931'de kendisine 33. Derece tevcîh edilecek kadar Beynelmilel Mason Mâbedi'nin bir güzîdesi, TBMM Reîsi Orgeneral Kâzım Özalp îzâh ediyor:
“- Fırkanın saylav namzetlerinin tesbit ve tayini, fırka umumî reisine aittir. Bu itibarla Atatürk bu işle meşgul bulunmaktadır. Namzetler bir haftaya kadar ilân edilecektir.” (Zaman, 1 Şubat 1935, s. 1)
Mâlûm, sonrasında da, o namzedleri, Fırka'nın müntehib-i sânîleri “Meb'ûs” “seçmektedir”… Mümkün mü ki “Büyük Şef'in tâyîn ettiği bir namzed” “intihâb” edilmesin? (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 5-6.2.2019/139-140)
Bu cinsden vâkıalar saymakla bitmez!
“Millî Şef”in, “Ebedî Şef”in mumyalı cesedini hâvî tâbutunun Etnoğrafya Müzesi’ne konulması vesîlesiyle neşrettiği Beyânnâme: “Ulu Atatürk… İnsanlık idealinin âşık ve mümtâz sîmâsı, eşsiz kahraman Atatürk! Huzûrunda tâzîmle eğiliyoruz! Emîn ol, azîz hâtıran, sönmez meş’ale olarak, rûhlarımızı dâimâ ateşli ve uyanık tutacaktır! V.s., v.s.”
21 İkinciteşrîn (Kasım) 1938’de, “Ebedî Şef”in mumyalanmış cesedini hâvî gül ağacından îmâl edilmiş tâbutu, tantanalı bir merâsimle, Ankara’daki Etnoğrafya Müzesi’nde teşhîr edilmiye başlamış, bu vesîleyle, “Millî Şef”, selefini bir kerre daha tebcîl eden ve (aslında, hiçbir sûretle temsîl etmediği) Anadolu Milleti nâmına, “Ulu Atatürk”e ebediyen sâdık kalınacağı taahhüdünde bulunan bir Beyânnâme neşretmişti. Beyânnâme’si, insanoğlunun, realiteyi, kendi muhayyilesine göre tahrîf etmekde ne büyük mahâret sâhibi olduğunun ibretâmîz bir nümûnesidir. Kezâ, ne kadar ikiyüzlü olabildiğinin de… Beyânnâme’deki “İnsanlık idealinin âşık ve mümtaz siması” hitâbına ayrıca dikkat edilmelidir: “İnsanlık İdeali”, Masonluğun bir şiârı olup mücerred bir “İnsanlık” mefhûmunun ilâhlaştırılmasını, bu akîdenin Allâh akîdesi yerine ikâme edilmesini ifâde eder…
“Büyük Türk milletine:
“Bütün ömrünü hizmetine vakfettiği sevgili milletinin ihtiram kolları üstünde Ulu Atatürkün fanî vücudü istirahat yerine tevdi edilmiştir. Hakikatte yattığı yer, Türk milletinin onun için aşk ve iftiharla dolu olan kahraman ve vefalı göğsüdür.
“Atatürk, tarihte uğradığımız en zalim ve haksız itham gününde meydana atılmış, Türk milletinin masum ve haklı olduğunu iddia ve ilân etmiştir. İlkönce ehemmiyeti kavranmamış olan gür sesi, asla yıpranmıyan bir kuvvetle nihayet bütün cihanın şuuruna nüfuz etmiştir.
“En büyük zaferleri kazandıktan sonra da Atatürk, ömrünü yalnız Türk milletinin haklarını, insaniyete ezelî hizmetlerini ve tarihe hakkettiği [hak̃k̃ettiği] meziyetlerini ispat etmekle geçirmiştir. Milletimizin büyüklüğüne, kudretine, faziletine, medeniyet istidadına ve mükellef olduğu insaniyet vazifelerine sarsılmaz itikadı vardı. ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dediği zaman, kendi engin ruhunun hiç sönmiyen aşkını ne manalı bir surette hulâsa etmişti.
“Fena zihniyet ve idare ile geri bırakılmış Türk cemiyetini, en kısa yoldan insanlığın en mütekâmil ve en temiz zihniyetlerile mücehhez modern bir devlet haline getirmek onun başlıca kaygusu olmuştu. Teşkilâtı Esasiyemizde ve bugün hizmet başında, irfan muhitinde ve geniş halk içinde bulunan bütün vatandaşların vicdanlarında yerleşmiş olan lâik, milliyetçi, halkçı, inkılâbcı, devletçi Cumhuriyet, bize bütün evsafile Atatürkün en kıymetli emanetidir.
“Ufulündenberi Atatürkün aziz adı ve hatırası, bütün halkımızın en candan duygularile sarılmıştır. Memleketimizin her köşesinde ve bütün milletçe kendisine gösterdiğimiz samimî bağlılık, devlet ve milletimiz için kudret ve vefanın beliğ misalidir. Türk milletinin Aziz Atatürke gösterdiği sevgi ve saygı, onun niçin Atatürk gibi bir evlâd yetiştirebilir bir kaynak olduğunu bütün dünyaya göstermiştir.
“Atatürke tazim vazifemizi ifa ettiğimiz bu anda, halkımıza, kalbimden gelen şükran duygularımı ifade etmeği, ödenmesi lâzım bir borc saydım.
“Milletler arasında kardeşçe bir insanlık hayatı Atatürkün en kıymetli ideali idi. Bütün dünyada ölümünün gördüğü ihtiramı insanlığın atisi için ümid verici bir müjde olarak selâmlarım. Bu sözlerim, yazılarile ve toprağımızda şövalye askerleri ve mümtaz şahsıyetlerile yasımıza iştirak eden büyük milletlere, Türk milleti adına şükranlarımın ifadesidir.
“Devletimizin bânisi ve milletimizin fedakâr, sadık hâdimi,
“İnsanlık idealinin âşık ve mümtaz siması,
“Eşsiz kahraman Atatürk!
“Vatan sana minnettardır.
“Bütün ömrünü hizmetine verdiğin Türk milletile beraber senin huzurunda tazimle iğiliyoruz. Bütün hayatında bize ruhundaki ateşten canlılık verdin. Emin ol, aziz hatıran, sönmez meş’ale olarak, ruhlarımızı daima ateşli ve uyanık tutacaktır.” (Cumhuriyet, 22.11.1938, ss. 1 ve 7)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (49)
Yesevizade Alparslan Yasa
28.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.05.2025 - 23:58
Güncelleme
1
Paylaşım
Ali Fethi Okyar: “Yaşasın Türk Milletinin büyük dâhî mürşidi!”
12 Ağustos 1930'da, Mustafa Kemâl, Manastır Askerî İdâdîsi’nden beri berâber hareket ettiği, kendisine fevkalâde îtimâd duyduğu arkadaşı Ali Fethi Okyar'a, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurduruyor veyâ onu bu istikamette teşvîk ediyor, Başvekîl İnönü de bu teşebbüsü müsbet karşılıyordu…
Câhil ve sâfderûn halk, bu muvâzaa fırkasına büyük bir rağbet göstererek tuzağa düşecek, böylelikle strateji hedefine ulaştıktan sonra, Fırka, 16 Kasım 1930'da, husûsen “Tek Adam” ile Okyar'ın mutâbakatıyle feshedilecekdir…
Serbest Fırka Stratejisiyle açığa çıkan “Mürteciler” ve “İrticâî Hareket” artık rahat rahat tepelenebilecek, (Benoist-Méchin'in tâbiriyle) “Türkiye'yi islâmî köklerinden koparmak” için (hemen 23 Aralık 1930 ve sonrasında Menemen Tertîbi ile yüzlerce tevkîf, 28 îdâm ve memleket çapında tedhîş, “Dil İnkılâbı” ile, İslâm kültürüyle yoğrulmuş Târihî Türkçe yerine, mürâîce “Öztürkçe” tâbir edilen yarı Frenkce, yarı Uydurmaca sun'î bir dili resmî dil yapma, Sahîh Ezân yerine Uydurma Ezân, Kur'ân-ı Kerîm yerine nazîresi hükmünde bir Uydurma Meâl ve “Öztürkçe ibâdet” mârifetiyle “Dîn İnkılâbı”, işret ve sefâhatin yaygınlaştırılması, materyalist neşriyâtın teşvîki ve resmî ders kitaplarıyle dahi Materyalizm ve İslâm aleyhdârlığı aşılanması, Müslümanların Cuma tâtili yerine Frenklerin Pazar tâtilini ikame gibi) yeni hamleler birbirini tâkîb edecek, Devlet tedhîşiyle sindirilmiş olan halk, bir serbestî vasatında herkesi öfkeyle ayağa kaldıracak bu siyâsetlere infiâl gösteremiyecekdir…
Filhakîka, Ali Fethi, gerek gazetelere verdiği beyânâtlarda, gerekse Ege Bölgesi'ne yaptığı propaganda seyâhatinde, kendisinden beklendiği sûrette nutuklar îrâd edecek, sonradan bütün gûyâ “Sağ” fırkaların ve siyâsetcilerin de izinden gideceği şekilde, totaliter bir rejimde, bu vâkıaya hiç temâs etmeden, aksine ona esâsda sâhib çıkarak, pek mürâî bir tavırla, bol bol hürriyet ve serbestî edebiyâtı yapacak, bu meyânda her nutkunda ve her vesîleyle “Tek Adam”a arz-ı ubûdiyet etmeyi ihmâl etmiyecekdir.
8 Eylûl 1930'da İzmir'de verdiği nutuk, bu tesbîtimize bir misâldir. Nitekim, Fethi Bey, “İzmir Nutku”nu, böyle serbestî fikrinin müdâfii bir fırka teşkîline imkân veren “Tek Adam”ı tebcîl ederek bitirmişti:
“Muhterem İzmirliler, sermaye ve mesainin serbest inkişafı hedefini kendisi için gaye ittihaz etmiş olan fırkamızın teşekkülü, Cümhuriyet tarihinde hiç şüphe yoktur ki bir tekâmül hatvesidir. Fırkamızın programı, zekânın tatbikı ve mesainizin inkişafı için geniş sahalar açmak istidadını haizdir.
“Bu güzel, zengin ve feyizli ülkenin halâskârı ve bütün milletin mürşidi olan Büyük Gazinin, Serbest Cümhuriyet fırkası teşkili hakkındaki fikri, hassasiyet ve memnuniyetle karşılamış olduğunu burada yâdetmeği bir minnet ve şükran borcu bilirim.
“Yaşasın türk milleti, yaşasın onun büyük dâhi mürşidi, yaşasın Serbest Türk Cümhuriyeti, yaşasın sevgili ve çalışkan İzmirliler.” (Akşam, 9 Eylûl 1932, ss. 1 ve 2)
Hürriyetin bu âteşîn öncüsü, halk huzûrundaki mezkûr arz-ı ubûdiyet sözleriyle de iktifâ etmiyecek, aynı gün “Milletin Dâhî Mürşidi”ne aşağıdaki telgrafı çekecekdir:
“Reiscumhur Gazi Mustafa Kemal Hz. ne,
“Bugün söylediğim nutuk münasebetile toplanan on binlerce halk, nâm-ı devletlerine, geçtiğim yerlerde şedit ve sürekli alkışlarla hissiyatını izhar etmiştir. Halk, Zât-ı Devletlerine karşı beslediği sonsuz merbutiyet ve muhabbetlerinin Zât-ı Devletlerine iblâğına bendenizi memur etmiştir. Bu yüksek ve şerefli vazifeyi ifa ederken tazimlerimi arzeylerim. Fethi.” (Akşam, 10 Eylûl 1930, s. 2) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 7-9.11.2018/49-51)
Ertesi günki konuşmasına göre de, bütün vatanı olduğu gibi Manisa’yı dahi düşman işgâlinden kurtaran, “Dâhî Mürşid, her vakit Büyük Reîsimiz, Başkumandan Gâzî Hazretleridir ve onun en büyük eseri Cumhûriyettir”:
“Bugün Yunan ordusundan Manisanın tahlis olunduğu bir gündür. Türk milletine bu büyük ve emsalsiz muzafferiyeti temin eden o zaman başkumandanımız ve her vakit büyük reisimiz Gazi Hz nin en büyük eseri, bu millete temin ettiği cumhuriyettir. Bu günün hatırası şerefine Gazi Hz. ne hep bir ağızdan yaşasın diyelim. (Yaşasın sesleri.)” (Akşam, 11 Eylûl 1930, s. 2)
Ali Fethi, Fırkası vazîfesini îfâ edip (kendisinin ve “Dâhî Mürşid”inin ortak karârıyle) feshedilinciye kadar bu minvâl üzere konuşmıya devâm edecekdir…
Org. Ali Fuad Erden: “Çok cepheli bir dehâ olan Mustafa Kemâl, ölmemiş gibidir ve hiç ölmiyecek gibidir; bu türlü yaşamak onun ebedî imtiyazıdır”
“Kemalist Türkiye”nin yoğrulmasında büyük rol oynıyan Mustafa Kemâl – Ali Fethi – Mustafa İsmet - Ali Fuad (Erden) dörtlü arkadaş grupuna mensûb Orgeneral Ali Fuad Erden de, bekleneceği üzere, Mustafa Kemâl'i mâbûd derecesine yükselten fanatik bir Kemalistti. Onlar, Sabatay Sevi yerine artık Mustafa Kemâl'i ikâme etmiş bulunuyor ve kendileriyle berâber bütün Anadolu Milletini de ona taptırmak dâvâsı güdüyorlardı…
Erden, 1952 senesinde, iki can ciğer arkadaşı hakkında, birbirine muvâzî iki kitab neşretmişti: İsmet İnönü (İstanbul: Burhanettin Erenler Matb., 13x19 cm, 184 s.) ve Atatürk (İstanbul: Burhanettin Erenler Matb., 20 cm, 140 s., resimli)... Vefâtından (12 Mayıs 1957) altı ay kadar evvel, Ekim 1956'da, Târih Kurumu'nun Belleten mecmûasında, bu def'a “Mustafa Kemal Atatürk” başlığıyle hamâsî bir makâle neşretti (cild XX, sayı: 80, Ekim 1956, ss. 539-548).
Makâlesi, Münâfıkça tezâdlarla dolu… Bir taraftan, makâlesinin başında üç tâne Hadîs de naklederek Müslümanlığa değer verir gibi görünüyor, dîğer taraftan Müslümanlığın “kader” akîdesini inkâr ediyor… Naklettiği Hadîslerin Demokrasinin temelini teşkîl ettiğini ileri sürerek Demokrasiye sâhib çıkıyor, fakat, dîğer taraftan, totaliter bir ideoloji olan Kemalizmin propagandasını yapıyor… Kezâ, İslâmla Kemalizmin aslâ uzlaşamıyacağını bile bile, Kemalizmin o devirdeki yeni stratejisine muvâfık olarak, İslâmı Kemalizme payanda yapmıya çalışıyor… Bu meyânda târihî hakîkatleri tahrîf ediyor ve müsbet ilimlerden, târih felsefesinden nasîblenmemiş bir tavırla, İstiklâl Harbinin bütün muvaffakıyetini “Tek Adam”a mâl ediyor…
Ve o “Tek Adam”ı tebcîl, tebcîl, tebcîl! Arz-ı ubûdiyet derecesinde tebcîl! Bitmez tükenmez hamd-ü-senâlar:
“Mustafa Kemal, taçlılar gibi ecdadından gelmedi. Atatürk'ün ecdadı kendinden başlar. O, alelâde mânasiyle asîl değildir; asıldır… […]
“Gerçekten Mustafa Kemal şef mizacı ve liderlik dehasiyle doğmuştu… O, çok cepheli bir dehadır… Önce askerî deha. Sonra siyasî deha. İnkılâpçı deha. Kurucu ve ıslahatçı deha. Mesut ve mümtaz özellik. Atatürk'ün dehası, eşsiz sağ duyusu ile aynı miktarda ve aynı irtifada idi ve daima onunla beraber yürürdü…”
Müellifimiz bir tapınış vecdiyle kendini kaybediyor ve Türk Milletinin bin sene sonrası için dahi kehânette bulunmaya cür'et ediyor:
“Atatürk'ün eserleri, mânevî varlığı ile beraber yaşıyor ve ilelebet yaşıyacaktır. Türk gençliği Atatürk'ün izinde ve çığrında yürüyor. Bin yıl sonra, torunlarımızın torunları da onun yolunda yürüyeceklerdir.
“Ebedîliğin ufuklarında uzaklaşan Atatürk'ün hâtırası, gönüllerimizde ve vicdanlarımızda saygı ve minnet duygulariyle sarılı olarak, taze ve canlı yaşamaktadır. O, yirmi beş milyon gönülde, ölmemiş gibidir ve hiç ölmiyecek gibidir. Bu türlü yaşamak onun ebedî imtiyazıdır.
“Atatürk, millî tarihte, granit bir şahika gibi yükselmektedir.” (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 6.12.2018/78)
Şükrü Kaya: “O, târihin zâlim âkıbetini değiştirmişti”
11 Mayıs 1924’te, Resne Locası’nda tekrîs edildikden beş sene sonra, 1929’da 33. Dereceyi ihrâz eden Şükrü Kaya (İstanköy, 1882 – İstanbul, 10.1.1959), “Mutlak Şef”in değişmez Dâhiliye Vekîli ve CHP’nin de pek nüfûzlu (“Büyük Şef”ine halef olmak için teşebbüsde bulunacak kadar nüfûzlu) idârecilerinden biriydi. Profiline bakılırsa muhtemelen Sabataî olan bu Kemâlperest siyâsetci, İnönü’ne rakîb olması hasebiyle, onun devrinde siyâset sahnesinde ön plana çıkamadı. 1947 10 Kasım’ında kaleme aldığı anma makâlesinde, “köleleşmiş Osmanlı”yı nefretle anıyor, “Türkler için mukadder sayılan tarihin zalim akıbetini değiştiren adamın” bütün İnkılâblarını Milletin desteğiyle yaptığını iddiâ ediyordu:
“…Yeryüzünde yarıya inmedik tek bayrak kalmadı. Devletler saf olarak onun tabutu önünde el bağladılar, ıstırablı bir ihtiramla eğildiler. Günlerce matemini tuttular. […]
“…Sarayın, saraydakilerin köleleştiği, Türkiyenin istiklâline ve Türklerin canına kasdedenlerin emirlerine yaltaklanarak boyun eğdiği kara ve karanlık günlerinde O, dişlerile, tırnaklarile memleketin istiklâlini korumaya, Türkün namusunu kurtarmaya savaşan asker, zeybek, başıbozuk kahramanların arasına karışmış, önlerine düşmüş, başlarına geçmiş, nihayet zaferi sağlıyan orduların başkumandanı olarak istiklâl ve hürriyetin bayrağını vatanın her bucağında ve her burcunda şerefle dalgalandırmıştı. […]
“O, Türkler için mukadder sayılan talihin aksi gidişini çevirmiş; tarihin zalim akıbetini değiştirmişti.
“İki üz yıldır koca bir İmparatorluğu içten dıştan kemire kemire ölüm yatağına düşüren, ve yıkıntıları altında Türkleri de ezen amansız derdleri o deşmiş, devalarını da O bulmuştu. […]
“…İstibdad idaresinden yeni kurtulmuş Türk milletinin varlığını korumak için her şeyden önce onu, eski idarelerin küflü ve köhne zihniyetlerinin, sakat ve tembel müesseselerinin maddî ve manevî boyunduruğundan kurtarmak, bir rejim inkılâbı yapmak lâzımdı. […]
“Türkleri kurtaracak irfan ve medeniyet inkılâblarının yalnız millî hâkimiyet yolu ile yapılabileceğine, ve Türkiyenin ancak Cumhuriyet idaresile yaşayabileceğine Gazinin imanı hiçbir vakit sarsılmadı. […]
“Milleti muttasıl geriye çeken, devleti âciz ve zayıf bırakan zararlı kanunları, nizamları, usulleri, âdetleri, kıyafetleri; müesseselerile birlikte değiştirmek, yenilemek, yani devlet işlerinde lâikleşmek, millet hayatında medenîleşmek lâzımdı. […]
“En cesur, en ileri inkılâb hamlelerinde, bu milletin gencleri, münevverleri, halkın çoğunluğu Gazi Mustafa Kemali hiç bir vakit yalnız bırakmadı ve ondan bir adım geri kalmadı.
“Hiç bir millet hiç bir devlet adamını Atatürk kadar sevmedi, hiç bir devlet adamı da milletini onun kadar övmedi, onun kadar da milletile övünmedi. […]
“Tarihin hangi devrinde ve dünyanın neresinde cemiyetler, cemaatler, kurullar, kurultaylar, milletler ve insanlar, zekâsı yüksek, tecrübesi büyük, görüşü isabetli, hitabeti müessir, mantığı kuvvetli, seciyesi düzgün, özü sözü doğru, vatansever bir devlet ve millet adamının tesirinden ve telkininden azade kalabilmişlerdir? Fazla olarak Atatürk yurdu sık sık dolaşır, halkın arasına girer, onlara telkinler yapar, onların fikirlerini, reylerini toplar, müsbet bir neticeye varmışsa icabını mesul hükûmete havale ederdi.
“Atatürk millî Cumhuriyeti böyle kurdu, millî inkılâbları bu yolda yaptı.” (Şükrü Kaya, “Hiç bir millet hiç bir devlet adamını Atatürk kadar sevmedi, hiç bir devlet adamı da milletini onun kadar övmedi, onun kadar da milletile övünmedi”, Cumhuriyet, 10.11.1947, ss. 1 ve 4)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (50)
Yesevizade Alparslan Yasa
29.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
28.05.2025 - 18:19
Güncelleme
1
Paylaşım
Tipik bir Kemâlperest: Celâl Bayar
Asırlık hayırsız ömrünü “Ebedî Şef”ine ubûdiyetle geçiren, kendisini yetiştiren Siyonist Alliance Israélite Universelle câmiasına karşı da dâimâ minnetdâr kalan, gencliğinde İttihâdcı, devâmında Kemalist ihtilâlci Celâl Bayar (Bursa, Umurbey, 16.5.1883 – İstanbul, 22.8.1986, Umurbey Mez.), 1978’de, Atatürk'ün Metodolojisi ve Günümüz isimli bir kitab neşretmiş, Kemal Ilıcak ve (Kapanîlerden) Nazlı Çavuşoğlu Ilıcak’ın Kervan Yayınları arasında çıkan kitabı, Kemalizmi milletimize mûteber tek ideoloji ve Mustafa Kemâl’i de, bin bir şekil altında, resmî “Mâbûd” olarak dayatan 12 Eylûl Darbesine ilhâm kaynağı olmuştu. Bayar, kitabını, “Atatürk seni sevmek ve seni anlatmak, millî bir ibâdettir” hissiyâtı içinde kaleme aldığını ifâde ediyor (ss. 18-19).
“Azîz varlığının her kuvvetin fevk̆inde olduğuna inandığımız Şefimiz”
“Atatürk! Seni sevmek millî bir ibâdettir!” Bu, onun, zaman zaman tekrârından pek hoşlandığı bir sözüydü. Buna benzer bir sözü, “ibâdet” tâbirini kullanmadan, ilk def’a, TBMM’de, 16 Kasım 1938’de, Meb’ûslardan îtimâd reyi taleb eden nutkunda sarfetmişti. Nutkunda, sözü, yeni teşkîl edilen İcrâ Vekîlleri Hey’etine getirmeden evvel, henüz ölmüş olan “Ebedî Şef”inden huşûyle bahsetmiş, nutkunu, yine onunla bitirmişti:
“Arkadaşlar! Milletlerin tarihi, acı, tatlı bir çok hatıralarla doludur. Bugün biz inkılâb tarihimizin, en acı ve fakat en önemli bir devrini yaşıyoruz: Aziz varlığını her kuvvetin fevkinde telâkki ettiğimiz ve öyle olduğuna da inandığımız Şefimizi kaybettik. Şefin hayatında Türk milleti nasıl yekvücud olarak, tek bir kalb gibi onun sevgisinde birleşmişse, matemini de ayni surette, tek bir kalb halinde tutuyor ve ıstırabile ağlıyor.
(https://x.com/NaimBaburoglu/status/1252622517187088386; 8.12.2024)
Celâl Bayar, Hindistan Müslümanlarının İstiklâl Harbine yardım maksadıyle gönderdikleri külliyetli meblağla kurulan İş Bankası Müessis Umûm Müdürlüğünden İktisâd Vekîlliği ve nihâyet Başvekîlliğe kadar, “Büyük Şef”in dâimâ büyük iltifâtına mazhar olmuştu… O da, ömrünce, tapınış hissiyâtıyle merbût bulunduğu “Büyük Şef”inin sâdık bir sâliki olarak kaldı…
***
“O, kâmil bir insandı”
“Denilebilir ki, şimdiye kadar hiçbir kimse hakkında bu kadar vatanşümul, bu kadar âlemşümul bir acı duyulmamıştır. Kendi ruhumuzda bu acıyı hissediyor ve kalbimizin kanadığını duyuyoruz. Türk milleti gibi vefakâr, büyük bir milletin, kendisine binbir mahrumiyet içerisinde, en büyük muvaffakiyetleri temin etmiş olan büyük bir evlâdı hakkında başka türlü hareket etmesine esasen imkân yoktur (bravo sesleri, sürekli alkışlar).
“Atatürk, bize, yaralı bir vatan kurtardı. Atatürk, bu yaralı vatanı, içerisine asırlardanberi sinmiş olan hurafelerden, efsanelerden, bir takım vâhi fikirlerden tamamen temizleyerek, kuvvetli bir rejim de kurarak, mes’ud ve müreffeh bir halde, bize bağışladı (bravo sesleri, şiddetli alkışlar).
“Atatürkü sadece bize vatanî hizmetler ifa ettiği için sevmiyoruz, ayni zamanda, tam mânasile kâmil bir insan olduğu için de seviyoruz (şiddetli alkışlar, bravo sesleri).
“Atatürk, vefakârdı, mütevazı idi, herkesin hakkını yerinde verirdi (çok güzel sesleri).
“Onun mâneviyetine hitâb ederek diyorum ki: Atatürk! Seni sevmek, tebcîl etmek, her Türk vatanseverinin millî ödevi ve nâmûs borcudur!”
“Arkadaşlar! Atatürkün hayatı ve mazisi hakkında söz söylemeği kısa bir celseye sığdırmak en müşkül olan bir iştir. Yalnız müsaadenizle çok sevdiği ve çok güvendiği büyük milletinin iradesini temsil eden bu kürsüden onun maneviyetine hitab ederek diyorum ki:
“Atatürk! Seni sevmek, tebcîl etmek, her Türk vatanseverinin millî ödevi ve namus borcudur (şiddetli alkışlar ve bravo sesleri).
(https://www.nadirkitap.com/adalet-gazetesi-10-kasim-1965-mustafa-kemal-ataturk-seni-sevmek-milli-bir-ibadettir-hamleci-gucumuzu-ondan-aliyoruz-dergi34624752.html?srsltid=AfmBOoqd_h6mslsTgZPYlQ3--IocXY2H0nRVh4M7ejHVZAa_Ew2EVMLi; 8.12.2024)
(Adalet, 10.11.1965, s.1)
Adalet Partisi tarafdârı Adalet gazetesinde, Celâl Bayar’ın tapınış sözü manşette: “Atatürk! Seni sevmek millî bir ibâdettir!” (Gazetedeki başmakâle –“Atatürk Nur İçinde Yat”- Celâl Bayar’ın kalemindendir…)
***
“Rejimin âzâd kabûl etmez kullarıyız!”
“Aziz arkadaşlarım! […] Benimle beraber Heyeti Vekileyi teşkil eden arkadaşlarım, ihtilâlin ve inkılâbın ta ilk günündenberi büyük ve ebedî Şefimizin hayata gözünü yumduğu dakikaya kadar, izinde ve peşinde, yolunda şuurla yürüdük. Bu bizim ebedî iftiharımızdır (şiddetli alkışlar ve bravo sesleri).
“Hiç şüphesiz büyük Türk milletinin seciyesine ve karakterine uygun olarak vücude getirdiği ve bize hediye ettiği rejimi korumak hakkındaki ihtirasımız, ölçüsüzdür (bravo, bravo sesleri). […]
“Sayın Millet Vekilleri! Beni ve benimle vazife almak lûtfunda bulunan arkadaşlarımı çok yakından tanırsınız. Yaptığımız işleri bilirsiniz. Fikirlerimize vâkıfsınız. Her şeyden evvel temin etmek isterim ki, rejimin azat kabul etmez kullarıyız (bravo sesleri ve sürekli alkışlar). […]
“Onu her zamân tebcîl edeceğiz!”
“Aziz saylavlar! Son söz, elemimiz, hicranımız çok büyüktür. Fakat inanımız, güvenimiz de o nisbette büyüktür (bravo sesleri, alkışlar).
“Atatürkü unutmayacağız (hayır, asla sesleri). Her zaman tebcil edeceğiz (sürekli alkışlar)…” (Cumhuriyet ve Akşam, 17.11.1938, ss. 1 v e 8, 1 ve 2)
“Tek Adam”, Ankara'ya ilk geliş gününü bayram îlân ettiriyor ve Maârif Vekîli Dr. Reşit Galip perestişkâr bir nutuk îrâd ediyor
Bir müddet Rodos Alliance Israélite Universelle Mektebine devâm etmiş olan Dr. Reşit Galip (Bulgaristanlı Hâkim Galip Bey ile Rodoslu Münevver Hn.ın oğlu; Rodos, 1893,– Ankara, 5.3.1934, Cebeci Asrî Mez.), Ebedî Şef”ine karşı tam bir ubûdiyet tavrı içindeydi; o da, onu, 19 Eylül 1932 - 13 Ağustos 1933 devresinde Maârif Vekîlliği ile mükâfâtlandırmıştı…
Mustafa Kemâl, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya ilk def'a gelişini, 1932'de bayram îlân ettirmiş, 27 Aralık 1932'de Ankara'da gündüz büyük bir merâsim yapılmıştır.
“Alay giderken bir taraftan millî havalar çalınıyor, bir taraftan da millî oyunlar oynanıyordu. Hâkimiyeti Milliye [Ulus] Meydanına gelinince Gazi hazretlerinin heykelinin etrafı çevrilmiştir. Bu sırada heykelin önünde başvekil İsmet [İnönü], büyük millet meclisi reisi Kâzım [Özalp] paşalar, Halk fırkası umumî kâtibi Recep [Peker] bey de bulunuyorlardı. Burada Ankara mebusu [ve sâbık Vâli Vekîli] Yahya Galip [Kargı] bey bir nutuk söylemiştir…” akşam.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (51)
Yesevizade Alparslan Yasa
30.05.2025 - 00:00
Yayınlanma
29.05.2025 - 18:13
Güncelleme
1
Paylaşım
“Rûhları sırtlanlaşarak bütün memleketi eşilecek mezarlık hâline sokmak yolunu tutmuş bir hânedân”
Merâsim Alayını, kendisi de, Kılıç Ali'nin evinden tâkîb etmiş, “Muhterem arkadaşlarım! Bugünkü tezahüratı yakından seyrettim. Çok mütehassis oldum” cümleleriyle başlayan beyânâtını, akşam, Halkevi'nde yapılan ve kendisinin de bir müddet hazır bulunduğu müsâmerede, Vâli Nevzad (Tandoğan) okumuş, müteâkiben, Dr. Reşit Galip de, perestişkârâne bir nutuk îrâd etmiştir. İrfândan bînasîb Maârif Vekîli, “Ebedî Şef”ini daha fazla tebcîl edebilmek için Osmanlı Türküne ve Türk Kültürüne en büyük hakâretleri savuruyordu:
“Ruhları sırtlanlaşarak bütün memleketi eşilecek mezarlık haline sokmak yolunu tutmuş bir hânedan, akrep gibi asıl zehrini kuyruğuna, yani en son mümessiline vermiş bir saltanat, varlık hikmetini çoktan kaybetmiş ahmak bir müessese inadiyle asırlarca Türk dehasının yaratıcı kabiliyetlerini uyuşturmağa ve zincirlemeğe çabalamış bir hilâfetten herhangi bir vatandaş milletini kurtarsa ve hayatında milleti için yaptığı yalnız bunlardan ibaret kalsa, o vatandaş kurtarıcı ihtilâlin büyük şefi diye anılır ve adı tunç ve mermer heykeller diliyle nesillere ulaştırılırdı.
“Adlî, hukukî ıslahat, tekkelerin, medreselerin kapatılması, eski Anadolu devletlerinden Frikyanın ancak esirlere giydirdiği kırmızı serpuşun kalkması, zekâ ve istidat örümceği eski harfler yerine, çocuk zihnine ışık gibi giren yeni Türk harflerinin geçmesi, bütün bunlar herhangi bir vatandaşın yalnız birini başarmasiyle millî tarihe millet hâdimi şeref ve haysiyetiyle girmesine hak kazandıracak büyük ve köklü inkılâp safhalarıdır. […]
(Cumhuriyet, 17.11.1938, s. 1)
“Ebedî Şef”in son, “Millî Şef”in ilk Başvekîli Celâl Bayar’ın 16 Kasım 1938’de Meclis’deki nutkundan: “Atatürk! Seni sevmek, tebcîl etmek, her Türk vatanseverinin millî ödevi ve namus borcudur! Atatürk’ü unutmayacağız, her zaman tebcil edeceğiz!” Gazetenin haberi: “Dün 150 bin kişi Ebedî Şefin tabutu önünde tazimle iğildi…”
***
“Gökler kadar engin varlık sâhibi, yaratıcı Büyük Ata”
“Eğer bir vatandaş, bu en büyük vatandaş, bunların hepsini birden yapmışsa, […] milletçe ona millî şükran derecesini ifade için hangi ölçüyü, hangi vasıtayı kullanmak lâzımdır?
“Bunun cevabını hep birden verebiliriz. […]
“…O, sevdiği ve gökler kadar engin varlığını uğruna vakfettiği millet tarafından sevilmekle kendini hayatın en yüksek saadetlerine ermiş sayıyor. […]
“Türk milletinin ona sunduğu sevgi, mukaddes bir aile mirası gibi, nesilden nesle kıymet ve kudsiyeti artarak ebediyete kadar yaşıyacak ve Mustafa Kemal adı istikbale doğru en parlak ümit güneşleriyle aydınlanarak giden Türk milletinin bütün tarihinde kurtarıcı ve yaratıcı BÜYÜK ATA olarak daima artan bir coşkunlukla anılacaktır! (Vekil Beyin nutku, her cümlesi ayrı ayrı alkışlanarak dinlenmiştir.)” (Dr. Reşit Galip, “Gazi Mustafa Kemal”, “Gazi günü, Ankara Halkevinde yapılan toplanmada, Maarif Vekili Doktor Reşit Galip Bey tarafından söylenen nutuk”, Ülkü, Şubat 1933, ss. 12-13) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 11.11.2018/53)
“Güneşli bir gece geçiren gencler”, Mustafa Kemâl'in “Tanrısel” sözlerini “bir ibâdet vecdi içinde dinliyorlar”
Mustafa İsmet İnönü, Ali Fethi Okyar, Ali Fuad Erden, Celâl Bayar, Dr. Reşit Galip, İsmail Müştak Mayakon, Fakihe Öymen, Selânikli Âfet Hanım, ilh… Bunlar, hep aynı Cemâatin yetiştirmeleri gibi görünüyor… Evvel emirde, Cemâatin umûmî profiline pek uygun düşüyorlar… Âilevî menşêleri de bu intibâı pekiştiriyor…
1 Nisan 1937 târihli Cumhuriyet’te birinci sayfada başlayıp dördüncü sayfada devâm eden bir manşet haber var: “Büyük Şefin genclikle ulvî bir musâhabesi”… Haber, bir taabbüd hissiyâtı içinde, Mustafa Kemâl’in mûtâd işret sofralarının müdâvimi Teselyalı Siirt Meb’ûsu İsmail Müştak Mayakon tarafından kaleme alınmış… (Gazeteci, mütercim ve V. Devre -1 Mart 1935 / 3 Nisan 1939- Siirt Meb’ûsu İsmail Müştak Mayakon -1882 / Pâris, 9.10.1938-, Selânik’in cenûbunda, Teselya mıntıkasının merkezi olan Yenişehir -şimdiki Larissa-’da doğmuştu.)
Mevzû, 27 Mart 1937'de, Ankara Halkevi'nde tertîb edilen Bursalı Gencler Gecesi… Bayar tarafından tertîb edilen geceye “Büyük Şef” ve mümtâz talebe ve arkadaşı, aynı zamânda akrabâsı Âfet Hanım da iştirâk ediyorlar ve “Güneşli bir gece geçiren gencler, Mustafa Kemâl'in Tanrısal sözlerini bir ibâdet vecdi içinde dinliyorlar”… Habere nazaran:
“27 mart [1937] cumartesi gecesi, Ankara Halkevinde bir toplantı vardı. Ankarada tahsilde bulunan Bursalı gencler bir yurd şenliği yapıyorlardı. Toplantıya riyaset eden Ekonomi Bakanı Celâl Bayar, Bursa genclerinin tazim ve şükranlarını bir telgrafla Atatürke arzetti.
“Büyük Önder'e sonsuz îmân ve itâat”
“Bu telgraf geldiği zaman Atatürk, bazı misafirlerile, sofrada bulunuyorlardı. Celâl Bayar, telgrafında Bursa genclerinin Büyük Öndere sonsuz inan ve itaatlerini ve onun nurlu yolunda yorulmadan Atatürkü takibe andlarını bildiriyordu.
“Bu samimî tezahürden pek mütehassis olan Atatürk, memnuniyetlerini yüksek huzurlarile Bursa genclerine ifade etmek için, misafirlerini maiyetlerine alarak, Halkevini şereflendirdiler.
“Atatürkün teşrifleri, Halkevi salonlarını dolduran gencliği çılgın bir sevinc içine attı. Bütün gencler bir sürur, bir minnet ve heyecan halesi gibi Büyük Şefin etrafını sardılar. Atatürk bu genclerle bir müddet dil ve tarih üzerinde konuştular.
“Bu esnada idi ki Ulu Önder, yalnız Bursa genclerinin değil, bütün Türk milletinin kalbine ve dimağına nakşedilmek lâzım gelen şu yüksek sözleri söylediler:
‘- Arkadaşlar, bu gece buradaki toplantınızı ve benim hakkımdaki derin duygularınızı Celâl Bayar çok güzel ve canlı bir ifade ile bana bildirdi. Bu meyanda dedi ki: Siz, genc arkadaşlar, yorulmadan beni takibe ahdetmişsiniz. İşte ben bilhassa bu sözden çok duygulandım.
‘Yorulmadan beni takib edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat, arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takib etmektir. Yorgunluk her insan için, her mahlûk için tabiî bir halettir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.
‘Sizler, yeni Türkiye'nin genc evlâdları, yorulsanız dahi beni takib edeceksiniz. Ben bu akşam buraya yalnız bunu size anlatmak için gelmiş bulunuyorum. Dinlenmemek üzere yürümeğe karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gencliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. Biz de bunu görmekle bahtiyar olacağız. Şimdi, çocuklar, eğleniniz.' […]
“Nûrlu yüzüne teveccüh eden genclik”
“Bir aralık genclik hep bir ağızdan: ‘Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar / Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar…’ marşını ayıttılar. Göğüsleri kabartan bir duygu ve sevgi coşkunluğile terennüm edilen bu marş bitince Atatürk, nurlu yüzünü bu nura teveccüh eden gencliğe çevirerek eski bir hatıralarını şu suretle hikâye buyurdular:
‘- Arkadaşlar, ben 1919 senesi ağustosu içinde, [verilen târihe dikkat!] Samsuna çıktığım gün elimde, maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. [Bu “ulusal̃” kelimesine de hâssaten dikkat edilmelidir. “-al, -el, -sAl” eki Fransızcadan devşirmedir. Resmî Dilin Fransızcalaşmasında bu türetmeliğin büyük têsîri vardır. Kemalistler, “Ebedî Şef”lerinin benimsediği bu Fransızca türetmelikden kat’iyen vazgeçemezler ve vazgeçemiyorlar, çünki aksi takdîrde onun “Sünnet”inden sapmış olurlar…]
x
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (52)
“Ulu Önder’in ibâdet vecdi içinde dinlenen tanrısel sözleri”
‘Samsundan Anadolu içlerine, kırık bir otomobille gidiyordum. Yanımda ötedenberi yaverliğimi yapan Salih ve Cevad Abbastan biri bulunuyordu. O kırık otomobil Anadolu yollarında ilerlerken, ben daima düşünür ve yaverime şimdi sizin terennüm ettiğiniz şarkıyı söyletirdim. Ben Türk ufuklarından bir gün behemehal bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvveti bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki bunu adeta gözlerimle görüyordum. O şarkıyı okutup tekrar ettirmekten maksadım, Türkün bu güneşi doğunca muvaffak olacağımı anlatmaktı. Bu sebebledir ki demin söylenen şarkı, benim on sekiz senelik bir hatıramı tazeledi. Bu şarkıyı söyletmeğe önayak olan genc bayana teşekkür ederim’ [“Monsieur, Madame” karşılığı olarak kullanılan “bay, bayan” da “Büyük Üstâd”ın Uydurma Dile katkıları cümlesindendir…]
“Salon halkı, bu Tanrısel sözleri bir ibadet vecdi içinde dinlemişti. [O zamân, bâzı neşriyâtta, “İlâhî mukâbili olarak “Tanrısal” değil de, “Tanrısel” denildiği görülüyor… Belki de bu bir dizgi hatâsıdır…]
Öymen’lerden bir “saylav”: “Bayan Fak̆ihe”
“Bir müddet sonra İstanbul saylavı Bayan Fakihe söz alarak Bursada on bir sene hocalıkla geçen hayatının hatıralarını ve şu dakika bu genclik arasında talebesinden bazılarının da bulunabileceğini söyliyerek, toplantının haklı heyecanı şimdi huzurlarile bütün gencliği bahtiyar eden Atatürkten geldiğini söyledi ve bu gecenin şerefinden dolayı Bursa gencliğine mutluladı. [Fakihe Öymen –İşkodra, 1900 / İstanbul, 6.4.1983, Cebeci Asrî Mez.-; 1935 ilâ 1946 senelerinde İstanbul, 1946 ilâ 1950 devresinde Ankara Meb’ûsu.]
Selânikli Âfet Hanım konuşuyor: “Türkler onun sâyesinde hürriyet ve istik̆lâle nâil oldular”
“Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı Profesör Âfet [Selânik, Doyran, 30.10.1908 – Ankara, 8.6.1985, Cebeci Asrî Mez.], Atatürkten izin alarak şu hitabeyi yaptı:
‘- Atatürk, bayanlar, baylar,
‘Şimdi sözlerini işittiğiniz Bayan Fakihe bana da hocalık etmiştir. Tahsil hayatımın üç senesini onun hocalık ettiği Bursa mektebinde geçirdim. […]
“…Sahibi olduğumuz memleket hür insanların malı olan müstakil bir topraktır. Ancak, biz bu topraklara hakikaten tam malik miydik? Hayır. Onun bir zamanlar ne kadar feci bir istilâya uğradığını, düşman ayakları altında nasıl insafsızca çiğnendiğini hepimiz bilir ve hatırlarız. Bugün kavuştuğumuz hürriyet, bugün Türk topraklarının nail olduğu istiklâl Atatürkün ona kazandırmış olduğu bir hürriyet ve istiklâldir.
“En büyük hocanın talebesi”
‘Demin söze başlarken Bursadaki talebelik hayatıma işaret etmiş ve Bayan Fakihe benim de hocam olduğunu söylemiştim. Fakat ben ondan sonra daha büyük, en büyük bir hocanın talebesi oldum. Ve bundan sonradır ki ben de hocalık edebildim. Bu hoca, bu en büyük hoca, beni bilgilerimin her safhasında yetiştiren Atatürktür.
“Gerçi bütün millet, bütün Türklük, inkılâbların hepsinde onun peşisıra, onun hocalığı ve idaresi altındaydı, buna şüphe yoktur; ancak ben onun daha yakın talebeliğini yapmak şerefine nail bulunuyordum; onun tarih talebesi olmuştum. Ondan bu feyzi aldıktan sonradır ki ben de mekteblerde tarih hocalığı yaptım. Ondan öğrendiklerimin verdiği görüş ve anlayış kabiliyetile şimdi hakikaten seziyorum ki bu millette Atatürkün bulduğu cevher, varlık safhalarının hepsinde tebarüz etmektedir.

27 Mart 1937 Cumartesi, Ankara Halkevi’nde Bursalılar gecesinde, (sağdan sola) İktisâd Vekîli Celâl Bayar, “Bursa gencliğiyle ulvî bir musâhabe yapan Büyük Şef” ve “en büyük hocanın talebesi” Âfet Hanım…
***
“Büyük yurdun tarihini bulup yazan da o”
‘Bursa denilince hatıra evvelâ bir yurd parçası, sonra da Osmanlı İmparatorluğunun ilk payitahtı mefhumu gelir. Fakat Atatürk bana öğretti ki Bursanın tarihî evsafı yalnız Osmanlı İmparatorluğunun payitahtı olması değildir. O, daha eski devirlerde büyük bir Türk merkeziydi. Ve bütün yurd parçaları gibi o da Türkün ezelden malıydı. Halbuki tarih kitabları bize böyle öğretmiyorlardı; o kitablar bizi buralara sonradan gelip yerleşmiş bir ırk olarak tasvir ediyorlardı. Bugünün tarih bilgisi ise bize yurdun her köşesi öz bir Türk merkezi ve malı olduğunu gösteriyor. Bu öz Türk yurdunun her tarafında çok eski bir Türk medeniyet ve kültürünün belgeleri meydana çıkmaktadır. Bu sebebledir ki Bursa olsun, Ege olsun, Van olsun Türkün her tarafı birbirinden ayrılmaz tek bir malın, tek bir camianın parçalarıdır. Atatürk bu büyük yurdun tarihini böyle bulup yazmış ve onu Türk gencliğine hediye etmiştir. Hepimiz, bütün genclik ve millet bu irfandan aldığı hızla ve tükenmez bir imanla yürümekteyiz.’
Celâl Bayar: “Düşman istîlâsına karşı şahlanan Atatürk”
“Bayan Âfetin bu yüksek duygulu ve temiz ifadeli hitabesinden sonra Celâl Bayar, Bursa muhiti içinde çerçeveliyeceği bir iki hatırayı anlatmak üzere Ulu Önderden izin aldı.
“Celâl Bayar, düşman istilâsına karşı şahlanan Atatürkün yanına ve yardımına koşmak üzere Anadoluya giderken ailesini görmek üzere bir aralık Bursaya uğradığı sırada Ankarada Mustafa Kemalden bir telgraf emri aldığını ve bu emirde düşman kuvvetleri önüne düşen Anzavurun Bursaya hücum edeceği anlaşıldığından buna karşı müdafaa ve mukavemet tertibatı alınması yazılı bulunduğundan [bulunduğunu ] ve bu emrin nasıl tatbik edildiğini hikâye etti.
“Târihin en büyük kumandanı”
“Celâl Bayar, heyecandan titriyen bir sesle, kendilerine Türk adı veren bir takım vicdansız ve namussuz adamların düşmana delâlet ederek Türk vatanını yabancı ordulara teslim ettirmeleri ne büyük bir eza ve azab olduğunu ve hayatının bu en büyük azabını kendisi Bursa istilâsından duyduğunu söyledikten sonra tarihin en büyük kumandanı olan Atatürkün eşsiz bir celâlet ve bükülmez bir azim ve kuvvetle bütün bir husumet dünyasına karşı şahlanarak Anadolu ortasından verdiği bir emirle düşmanları İzmir kıyılarında nasıl denize döktüğünü anlattı ve:
“Bütün millet, Ata'sına îmânla bağlı ve (onun uğrunda) mevcûdiyetini fedâya hazır”
‘- Arkadaşlar, dedi, bu zamanı idrak ettiğinizden dolayı hakikaten bahtiyarsınız. Sizleri candan tebrik ederim. Ancak, yüksek müsaadeleriyle söyliyeyim ki Atatürk te bahtiyardır; çünkü o da tek bir emri, tek bir işareti üzerine nefsini, hayatını, çoluğunu çocuğunu, varını yoğunu, hulâsa bütün mevcudiyetini tereddüdsüz fedaya hazır bir milletin Şefi, Ulusu, Atası olduğunu ve milletinin kendisine böyle iman ve itaatle bağlı bulunduğunu biliyor.'
“Gürbüz ve kahraman bir bel̃âgat çağlıyanı”
“Celâl Bayarın sözlerini gencler alkış ve itaat tufanı ile teyid ettiler. Atatürk çok müteheyyiç görünüyordu. Salonda bir dakika derin bir sükût hüküm sürdü.
“Sonra Atatürk, tekrar gencliğe hitab ederek, gürbüz ve kahraman bir belâgat çağlıyanı halinde şu sözleri söylediler:
“Hepinizden benim hedefime yürümenizi taleb etmek, benim meşrû bir hakkımdır”
‘- Gencler, benim müstakbeldeki emellerimi tahakkuk ettirmeği taahhüd eden gencler… Hakikaten, Bayarın dediği gibi bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gencliğe tevdi edeceğimden dolayı çok memnun ve mes'udum. Buna cidden sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız müddetçe benim hedefime yürümenizi hepinizden taleb etmek meşru bir hakkım olarak tanınmalıdır.'
“Gencliğin güneşli bir gecesi”
“Türk gencliği, Ankara Halkevinde güneşli bir gece geçirmiştir.
“İsmail Müştak Mayakon.” (Cumhuriyet, 1 Nisan 1937, ss. 1 ve 4) “(Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 12.2.2019/146)
Falih Rıfkı Atay: “Bizi sevindiren ve gurûrlandıran ne varsa, hepsini ona, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borcluyuz”
Kemalist Totaliter Rejimin başkalemşörü ve Çankaya'daki işret sofralarının müdâvimi Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971):
“Cumhuriyetin on ikinci yıldönümünü kutluyoruz. Bu yalnız bir rejim bayramı değil, türk milletinin hayat ve devam bayramıdır. […]

(Ulus, 29.10.1935, s. 1)
Falih Rıfkı Atay’a (ve bilumûm Fanatik Kemalistlere) nazaran, sâhib olduğumuz bütün nîmetleri “Mutlak Şef”e borcluyuz! Hasan Âli Yücel de, “O’ndan geldik, O’na gitmekteyiz.” diyordu… Kâzım Nami Duru ise, burada, “Cumhuriyet İçin” başlıklı “şiir”inde: “Atatürk’e varmak için / Ancak, / Çok arı bir yürekle / Onu sevmeli, ona candan tapınmalıdır. / […] Ey Türk, / […] Bil ki sen, Atatürkün yaptığı bir heykelsin.” diyor… Bütün bu -bir devre damgasını vurmuş- Kemâlperest şahsıyetlerin yüksek dereceli Mason olmaları, acabâ mânâsız mıdır? (Bütün bir ”Mutlak Şef” devrinin bir aynası mâhiyetindeki bu ibretâmîz resmi, yukarıda, Kâzım Nami Duru’dan bahsederken de kullanmıştık.)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (53)
“…Hayat ve devam, çünkü osmanlı imparatorluğunun talii [tâlihi] kendisi göçmek ve kendisi ile birlikte milletin varlığını bitirmekti.
“Sevr osmanlılığının hakikat olduğunu farzediniz… […]
“Böyle bir şey imkânsızdı: Fakat saray ve hanedan bunu kabul etmiştir. Eğer millet, saray ve hanedandan ayrılıp, kendi hayat ve devam şartlarını aramasaydı, eğer Atatürk’ün sancağı altında erkinlik savaşana girip, kendi devletini kurmasaydı, bir esirler sürüsü olurduk. […]
“Biz bir rejim değiştirmiş değiliz: Tek yaşama ve kalma yolunu bulmuşuzdur. […]
“…On iki yılda, bu halk, yapılabilecek olanın fazlasını yapmıştır. Bugün, türk milletinin, bu topraklarda ne güzel bir insanlık eseri inşa etmekte olduğuna şüphe eden hiç kimse kalmamıştır… […]
“Sevinç ve gurur, bizim kadar kimsenin hakkı değildir. Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa, hepsini ona, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borçluyuz. Bütün dünyayı bize, ve bizi kendimize inandıran odur.” (F. R. Atay, “Bayramımız”, Ulus, 29.10.1935, s. 1)
Atay gibi Fanatik Kemalistlerin Mâbûdu, “en güzel tanrılardan daha güzel” imiş
Ömrünü İslâm düşmanlığı, Kemalizm propagandası ve sefâhatle geçirerek bir Münkir sıfatıyle ölen, Türkiye’deki Siyonist Lobisinin - arkadaşı Bediî Faik’le berâber- mühim bir elemanı olan Farmason (Aydın Locası müntesibi) Atay, bu kadarla da iktifâ etmiyor, Çankaya isimli Kemalist Propaganda kitabında (İstanbul: BATEŞ Yl., 1980 –ilk baskısı 1968-, s. 489), mâbûdlaştırdığı “Ebedî Şef”inden “…En güzel tanrılardan daha güzeldi…” şeklinde bahsediyor…
“Ebedî Şef”i öldüğü zamân, Ulus gazetesinde başlıksız olarak neşrettiği (berbâd üslûblu ve mürâîce) bir fıkrasında ise: “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır” diyordu:
“Bırakınız, son kanlı damlasına kadar, göz yaşlarınızı onun yasında tüketiniz; Atatürk’ün ölümünü görmüş olanlar, bir daha kime ağlayacaksınız? […]
“En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü. Halk, en büyük Türk kahramanını, ordu, en büyük Türk Başbuğunu, tarih, en büyük Türk’ü ve asrımız en büyük insanını kaybetti. Acının derinliğini, sıcak ruh yaramız soğumağa ve uyuşan beynimiz yeniden işlemeğe başladığı zaman anlıyacağız. […]
“Onsuz… Fakat ona bin kere verdiğimiz bir tek namus sözüyle kaldık: Eserini ve davasını korumak ve yükseltmek; bizler için hayatın bir manası varsa, bu yemini yerine getirmek için yaşamaktır.
“Bugün ona ağlayıp yanmak için bir tek kalbiz; yarın onun eserini ve davasını müdafaa etmek için bir tek irade gibi kaynaşacağız. İlh…” (İ. N. Dilmen’in başında bulunduğu Kemâlperest Dil Kurumu’nun nâşiriefkârı Türk Dili; Türkçe-Fransızca Belleten mecmûasının -hâssaten Ulus gazetesinde münteşir haber ve makâlelerden derlenerek meydana getirilmiş “Millî Yas Sayısı”ndan, İlkkânun – Décembre 1938, No: 33, İstanbul: Devlet Basımevi, s. 55)

Kemalizmin baş kalemşörü ve matbûâttaki bir numaralı sözcüsü Fâlih Rıfkı Atay ile mâbûdlaştırdığı “Büyük Şef”i bir arada…
***
Hüseyin Cahit Yalçın: “Bugün hayâta gözlerini kapıyarak ademin [yokluğun] karanlıklarına vücûdünü terkederken l̃âyemutluğun yüksek şâhikalarında çehresi nûrânî bir hâle ile parlıyor”
Mustafa Kemâl, Ahmed Emin Yalman, Dr. Şefik Hüsnü Değmer, v.s. ile aynı Cemâate mensûb olan Hüseyin Cahit Yalçın hakkında Mustafa Kemâl’in Havradaki Resmî Cenâze Âyini ünvânlı araştırmamızda (Yeni Söz, 4.8.2022 – 1.10.2022, 58 Tefrika) bir hayli mâlûmât vermiştik. Gazeteci, edebî muharrir, mütercim, siyâsetci, nâşir, fikir adamı, İttihâdcı, Kemalist, Türkiye Meşrik̆-i Âzamı’nın müessislerinden ve Siyonizmin harâretli destekcilerinden, Müslümanlığın ve Allâh ak̆îdesinin en yaman hasımlarından Hüseyin Cahit Yalçın, Sabatay Sevi yerine ikâme edilen “Mutlak Şef”inin ölümü gününde, Cemâatinin onu Anadolu Milletinin mâbûdu hâline getirme projesine muvâfık bir makâle kaleme almıştı. Bu gâyeye vâsıl olmak için kullandıkları başlıca tâbiye, hilâf-ı hakîkat olarak, onu Türk Milletiyle aynîleştirmekdir:
“Bu milletin ruhunu en iyi Atatürk anladı…
“Atatürk ve millet ayni şeydi. İşte baştaki şefin ve o şefe sarsılmaz bir iman ve itimad ile bağlı milletin bu âhenktar anlaşmalarıdır ki tarihin en büyük mucizesi olan Türk Cumhuriyetini yarattı…
“Muvakkat hayâtı içinde ebediyeti kucaklamak gibi bir hârika göstermişti”
“Atatürk öldü. Bu kısa ve basit cümlenin Türk milleti için ifade ettiği ıstırap ve teessürün hakkile tasvirine imkân olamaz. Onun hayatı baştan başa bir mücadele ve bir destandır. O da hepimiz gibi bir insandı, fânî bir mahlûktu. Fakat muvakkat hayatı içinde ebediyeti kucaklamak gibi bir harika göstermişti. Çalıştı, çırpındı; ihtiraslar ve kinlerle mübareze etti. Fakat bugün hayata gözlerini kapıyarak ademin karanlıklarına vücudünü terkederken lâyemutluğun yüksek şahikalarında çehresi nuranî bir hale ile parlıyor. Çokları için bir nisyan uçurumu olan ölüm, onu insanlık zaaflarından uzaklaştırmak suretile bütün bütün büyültmüştür.
“Atatürkün ölümü bugün, bilâistisna, her Türkün kalbini hüzün ve elemle dolduruyor. Çünkü Türk milletini inkıraz felâketinden, zillet ve esaretten o kurtardı; canlı, muntazam ve modern bir devlet[i] o kurdu.
“…Haşmet-i huzûrunda huşû ile iğilmek, her Türk için en tabiî bir vicdân borcudur”
“Fakat bununla kalmadı. Atatürk milletini ortaçağların köhne ananaleri ve müteassıp bağları ile zincirlenmiş tefekkürün esaretinden kurtararak hür ve modern düşünce ve hareket sahasına eriştirdi. Onun asıl büyüklüğü işte bundadır. İnkâr kabul etmez muazzam hizmetlerinin ve muvaffakıyetlerinin haşmeti huzurunda huşu ile iğilmek her Türk için en tabiî bir vicdan borcudur.
“Atatürk’ün beş-on sene içinde yaptıklarını biz asırlar içinde bile bu millete nasîb olamıyacak saâdetler diye hülyâ ederdik”
“Türk milleti kahramanlar fideliğidir. Tarihin en eski zamanlarındanberi Türkün adı, Türkün şanı ve ordusu Dünyaları kaplamış, her kıtada hükümran olmuştur. Büyük imparatorluk bânileri, cihangir kumandanlar, yüksek devlet adamları itibariyle Türk dünyanın en zengin milleti sayılabilir. Böyle bir millet içinde temeyyüz ve teferrüt edebilmek çok zor bir mazhariyettir. Atatürk işte bu harikayı gösterdi. Büyük bir kumandan, yüksek bir devlet adamı ve dahî bir inkılâpçı olarak cihan tarihinde yer aldı.
“Atatürkün beş on sene içinde yaptıklarını biz asırlar içinde bile bu millete nasip olamıyacak saadetler diye hülya ederdik. Onda derin ve uzak bir görüş, devamlı ve yılmaz bir irade, askerlik sahasında olduğu kadar idare ve siyaset âleminde de büyük bir manevra kabiliyeti vardı. Hedefi göz önünden kaybetmeden, ahval ve şeraitin icaplarına uymağı ihmal etmezdi. Lâzım geldiği zaman en şiddetli bir hamle ile bütün batıl itikatlara, kökleşmiş itiyatlara hücum etmekte ve her şeyi yere yıkmakta tereddüt etmeyen bu müceddit henüz münasip vaktin hulûl etmediğini hissettiği dakikalarda teenni göstermesini de bilirdi.
“İnk̆il̃âblarını bir sehl-i mümteni ile yaptı”
“Bu milletin ruhunu en iyi Atatürk anladı. O kadar büyük inkılâpları o kadar bir ‘sehli mümteni’ ile yaptı ki bunları hayret ve zevk ile temaşa etmemek kabil değildi. Bütün yenilikler sanki sihirli bir güneşin hayat verici tesiriyle kendi kendiliklerinden fışkırıyor gibi, tabiî surette, kolay kolay biribirlerini takip ettiler.

(Yeni Sabah, 11.11.1938, s. 1)
Sabataî Cemâat̃inin ve müttefîk̆lerinin başlıca bir tâbiyesi, biz Türkleri onunla aynîleştirmekdir… Rûhumuzun isyân ettiği İnk̆il̃âblar ve -başta topyek̃ûn kültür jenosidi olmak üzere- Totaliter Rejimin bütün o hadsiz-hesâbsız mezâlimi, bizim ismimizle icrâ edilmiştir…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (54)
‘Atatürk ve millet aynı şeydi’
“Atatürk en çetin imkânsızlıkları dünyanın en kolay, hergünkü işleri gibi başa çıkarmağa muvaffak oldu. Çünkü yanılmaz bir keşif ve intikal sırriyle devrinin istidat ve temayüllerini keşfetmişti; milletin istidadı, ihtiyacı ile yekvücut olmuştu. Ahval ve şeraitin icapları onda teşahhus etmişti. Atatürk ve millet ayni şeydi. İşte baştaki şefin ve o şefe sarsılmaz bir iman ve itimad ile bağlı milletin bu âhenktar anlaşmalarıdır ki tarihin en büyük mucizesi olan Türk Cumhuriyetini yarattı.
Türkün, onun (“târihin en büyük mûcizesini yaratan”) dehâsına minnetdârlık borcu
“Umumî harbi müteakip, mütareke imza edilerek düşman askerleri Türkiyeye dolduktan sonra, artık Türk milletinin müstakil bir istikbaline dünyada inanacak tek bir kişi var mıydı? Buna Atatürk inandı ve onun arkası sıra yürüyen Türkler inandı.
“Atatürk yalnız büyük bir asker değildi. Vatanı ecnebi istilâsından kurtardıktan sonra, tamamen yeni telâkkilere göre canlı ve yaşama kabiliyetini haiz millî bir devlet kurmak vazifesi de vardı. Mazi ile değil mazinin zararlı ve köhne ananeleriyle rabıtayı kesmek, Türkün manevî yolundaki engelleri de kaldırmak lâzımdı. Atatürk bunları da yaptı. Sonra, onun yapıcılık hususundaki kabiliyet ve dehasını seyrediyoruz.
“Bugün gördüğümüz şu hür ve şerefli vatan kendisini Atatürke candan bağlı hisseder. Onun içindir ki şimdi Atatürkü kaybetmekle bir yetimlik hüznüne bürünmüştür. Her Türk şu dakikada gözlerini vicdanına çevirerek orada Atatürkün dehasına, iradesine, çalışmasına borçlu olduğu istiklâli, şerefi, inkılâp ve taaliyi büyük bir minnettarlık ve bağlılıkla görecek ve dûçar olduğu matemin sızısını bütün şiddetiyle duyacaktır.” (“Millî Matem; Bu Milletin Ruhunu En İyi Atatürk Anladı”)
Kıvrak kalemiyle bize zehri altın kupada sunan bu makâle hakkında mezkûr araştırmamızda yazdığımız yorumu burada da tekrâr edeceğiz:
Câzib bir roman! Daha doğrusu, romantik roman! Neredeyse tamâmı muharriririn pek kuvvetli muhayyilesine göre inşâ edilmiş bir hayâl̃ âleminde hârikul̃âde bir personaj! Hak̆îkat̃ endîşesi taşımıyan bir propaganda san’at̃inin esâslı bir tatbîkâtı! Müsbet İlim, işte insan zihninin bu muhayyel dünyâları yerine tahrîfsiz realiteyi ikâme etmek için vardır! O zamân kavranır ki hâdiselerin içyüzü çok farklıdır ve maâlesef, (Balzac’ın ifâde ettiği gibi,) umûmiyetle, bu “resmî târih, utanç verici bir târihtir”! Bir de, yıldızlara ulaşacak kadar insan olmak, “romantik romanlar”la oyalanarak değil, Müsbet İlmi rehber edinerek mümkün oluyor! (Mustafa Kemâl’in Havradaki Resmî Cenâze Âyini; Yeni Söz, 15.8.2022/12)
Hüseyin Cahit: “Zamân ve mekâna meydan okuyan ebedî hayâtın nûrları içinde dâimâ diri bir hâlde mevk̆i alıyor ve oradan bütün Türk vatanına hayât verici prensiplerini neşrediyor”
Bâzı mes'elelerde (meselâ “Dil İnkılâbı” gibi) “Tek Adam”dan farklı düşünmesi ve sözünü esirgemiyen bir mizâca sâhib olması sebebiyle sağlığında ciddî sıkıntılar yaşayıp bunları İnönü'nün desteğiyle atlatan Hüseyin Cahit Yalçın, onun ölümünden sonra, dâimâ “Büyük Ölü”yü ve “İnkılâb”ını tebcîl eden makaleler kaleme aldı. Üstelik, gûyâ şiddetli bir Diktatörlük ve Totalitarizm muhâlifi olduğu hâlde… “Gûyâ” diyoruz, çünki İttihâdcı ve Kemalist olması, “hürriyetciliğinde” samîmî olmadığının delîlidir. Nitekim, 19 Kasım 1938'de, “Büyük Ölü”nün naaşının İstanbul'dan Ankara'ya sevkedildiği gün yazdığı başmakâle, hiç de “hürriyetci” bir kalemden çıkmışa benzemiyordu: “Büyük Ölü”, bizzât “yarattığı”, “bir hayât ve nûr merkezi” yaptığı Ankara'dan, memlekete “hayat verici prensipler neşretmeye” devâm ediyormuş:
“Bütün Türk milletinin gözleri bugün Ankaraya initaf etmiş bulunuyor. [“İn'itâf”: -<atıf- çevrilmiş, yönelmiş…] Büyük Atatürk'ün son seyahat merhalelerini adım adım yakından ve uzaktan takip eden nazarlar, şimdi vatanın bir noktası üzerinde toplandı: Ankara.
“Atatürk, Ankara çerçevesi içinde, her yerdekinden daha muazzam, daha mehib [metinde, “mühib”] ve daha yerinde görülüyor. Ölü olarak Ankara'ya nakledilen Büyük Atatürk, sırf kendisinin yarattığı o modern ve medenî hükûmet merkezinde, zaman ve mekâna meydan okuyan ebedî hayatın nurları içinde daima diri bir halde mevki alıyor ve oradan bütün Türk vatanına hayat verici prensiplerini neşrediyor.
“Ankara, Atatürk'ün eseridir. Ankarayı Atatürk düşündü, seçti ve halketti. Asırlardanberi beşeriyetin heyecanlı bir çok sahnelerine ve yanıbaşında iki kardeş Türk ordusunun kanlı ve müessif bir savaşına şahit olan eski Ankara, Türk Cümhuriyetine merkez olduğu dakikadan itibaren yeni bir hayat ve nur merkezi oldu. İlh…” (H. C. Yalçın, “Ankara”, Yeni Sabah, 20 Son Teşrîn 1938, s. 1)
Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden Hüseyin Cahid’e göre: “Türkler, her nefeslerinde onu minnetle yâd etmeli” imişler
Yukarıdaki makâlesinin üzerinden on üç sene geçiyor; Başmuharriri olduğu Ulus gazetesinin 27 Kasım 1951 târihli nüshasında, neden “Tek Adam”a harâretle sâhib çıktığını îzâh eden bir makâle daha kaleme alıyor. Bittabi, geçen zamân zarfında ve her fırsatta, bilhassa 10 Kasım'larda Mustafa Kemâl'i tebcîl ve Kemalizmi müdâfaadan hiç hâlî kalmamıştır…
1951'deki makâlesinde, “Tek Adam”ın ciddî kusûrlarının bulunduğunu, fakat ölmekle bunların hesâbını ödemiş olduğunu iddiâ ediyor… Doğrusu, pek tuhaf bir adâlet anlayışı! Hatâları bir tarafa Türklere o kadar büyük hizmetleri dokunmuş ki her Türk ona (herhâlde gırtlağına kadar) borcluymuş; bu yüzden de her nefeste onu minnetle yâdetse, yine borcunu ödiyemezmiş:
“İşte Atatürk devrini ben böyle [sıkıntılarla] geçirdim. Fakat Atatürk vefat eder etmez en samimi ve hararetli teessürler ve yazılarla arkasından ağlıyan ben oldum. Atatürk melek değildi. Hepimiz gibi fâni bir insan idi. Kusurları vardı. Fakat Atatürk gözlerini kapamakla bütün beşerî kusurlarının hesabını ödemiş oluyordu. Ortada yalnız Büyük Eser'i kalıyordu. Büyük dağların yanında büyük uçurumlar da olur. Fakat bunlar dağın azamet ve heybetine halel vermez. Bugün her Türk her nefes aldıkça Atatürk'ü minnet ve hürmetle yâdetse ona karşı şükran borcunu ödiyemez. Memleketi kurtaran, yaşatan ve Büyük İnkılâp'ı yapan odur. Memlekette yer yer mukavemet nüveleri vardı. O bunları topladı, birleştirdi. Memlekette umumi bir uyanış hareketi vücuda getirdi. Yorgun, yaralı ve bitik Türk gayretini sözleriyle, hareketleriyle tekrar canlandırdı. Millî Mücadelenin başına geçti ve inkılâbı yaptı. Atatürkten başka hiç kimse bu mücadeleyi başa çıkaramazdı. Onun dehâsı, onun işbilirliği, siyasî manevra kabiliyeti olmasaydı müstakil Türk vatanı ve hür Türk Milleti yoktu. Bugün esaret ve zillet içinde idik. İlh…” (H. C. Yalçın, Seçme Makaleler, Ankara: Ulus Basımevi, 1951, s. 149)

(-Hüseyin Cahid Yalçın’ın Sâhibi ve Başmuharriri olduğu- Tanîn, 10.11.1944, s. 1)
Yalçın’ın başmakâlesinden: “Atatürk’ü içimizde buluyoruz ve onun an’anesini hayatın yeni icapları dairesinde tefsir ederek gayeye doğru yürüyoruz…” Sabataî Cemâatinin bu güzîde kalemi, her fırsatta, bilhassa 10 Kasım'larda Mustafa Kemâl'i tebcîl ve Kemalizmi müdâfaadan hiç hâlî kalmadı… 1. sayfadaki şiirde İlâhlaştırma: “Sığmıyor hilkatin enginliğine / Taşıyor -belli- senin ruhunu gök. […] Denemez, şimdi, büyüktür denize, / ‘Ulu’ neymiş, ‘Ata’ öğretti bize!.. […] Atatürk öldü desek ölmezsin!!.”
***
Ahmet Emin Yalman: “Anıtkabir, Başkumandanın -Türkiye’yi idâreye devâm edeceği- ebedî karârgâhıdır”
Hiç şüphesiz, Muâsır Türkiye’ye damgasını vuran Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden biri de, Ahmet Emin Yalman’dır (Selânik, 1888 – İstanbul, 19.12.1972, Teşvîk̆iye C., Feriköy Mez.).
Çok az insanın mâlûmudur ki Yalman’ın ve Cemâatinin nazarında, “Ebedî Şef”, yeni Sabatay Sevi’dir… Nitekim, “o, lâyemûttur; bedeni ölmüştür, lâkin mânâsı, fikirleri ölümsüzdür ve mânâsıyle, Anıtkabir’den Türkiye’yi idâre etmiye devâm etmektedir…”
Ayasofya’nın laik bir müesseseye çevrilmesini, “Hilâl ve Salîb kavgasını körükliyenlerin elindeki Taassub silâhının Atatürk’ün geniş dehâsı tarafından yok edilmesi” şeklinde yorumlıyarak harâretle alkışlıyan Yalman, (Beynelmilel Siyonizmle ittifâk hâlinde sahneye konulmuş olan) 27 Mayıs 1960 İhtilâlini candan destekliyen ve onun vukû bulmasında da büyük payı olan gazetesinin 10 Kasım 1960 târihli nüshasındaki “Yaşayan Kuvvet” başlıklı makâlesinde, (bütün Cemâatiyle aynı ağızdan) “bu ebedî rehber”in her yaptığının, her söylediğinin doğru olduğunu iddiâ ediyor ve “onun, Anıtkabr’inden, Türkiye’yi idâre etmiye devâm etmesi” vâkıasını büyük memnûniyetle kaydediyor:
“…Atatürk hakkında şahidi olduğumuz manzara nedir? 10 Kasımda sona eren yıllık merhaleler bizi ondan uzaklaştırmıyor, kendisine bir kat daha yaklaştırıyor. Niçin? Çünkü Atatürk bizim için artık hatırası anılacak bir aziz ölü değildir, yaşayan, ebedîleşen, bizi birleştiren, birbirimize yakınlaştıran, ilerlemek yolundaki azmimizi, şevkimizi tazeleyen bir millî kuvvettir. Geriliğe, şahsî ihtiraslara karşı hamle yaparken, ona güveniyoruz, ona dayanıyoruz. Dünyanın bu çok mühim geçit yerinde bekamızı tehdit eden her türlü dış baskılar ve iç bozgunculuklar karşısında yolumuzu şaşırmaktan onun izinde yürümek suretiyle korunuyoruz. Bu sebepledir ki Atatürkün ebedî varlığı etrafında kurulan her türlü an’aneler bizim için mukaddes bir hale gelmiştir. Bunların hiç birinden vazgeçmeğe razı olamayız, böyle bir şeyin hatıra bile getirildiğini görürsek güceniriz, üzülürüz.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (55)
“Atatürk, Gencliğin İrticâa karşı olan mukâvemet hareketini, (Etnoğrafya Müzesi’ndeki muvakkat kabrinde) yattığı yerden idâre ediyordu”
“1951 de kütlelere dayanmak, münevverleri harcamak, Atatürkü ve inkılâplarını unutturmak fikrinin Demokrat Parti iktidarının demagogları tarafından ilk ortaya atıldığı günleri hatırlıyorum. Bunların karşısına kim çıkmış, yollarını kim kesmişti? Başlarında inkılâp, terakki ve Millî Birlik ideallerinin ebedî koruyucusu haline gelen Atatürk bulunduğu halde Atatürk gençliği…
“Bu gençlere şöyle denilmişti:
“- Öğrenici sıfatiyle siz siyasetle meşgul olamazsınız. Derslerinizin başına gidiniz. Bizim işimize karışmayınız.
“Onlar şu cevabı vermişlerdi:
“- Biz siyasetle uğraşmıyoruz. Atatürk’ün bize olan emanetlerini korumak yolundaki mukaddes vazifemizi yerine getiriyoruz.
“O günlerde Atatürk, Etnoloji müzesindeki muvakkat kabrinde yatıyordu. Bana öyle geldi ki Atatürk, irticaa karşı olan mukavemet hareketini, her zor durumda belirttiği üstün liderlik vasıflariyle yattığı yerden idare ediyordu.
“Gazetemiz, o sıralarda, İrticâ ile göğüs göğüse çarpışıyordu”
“Hayatta iken her fena ihtimali düşünmüş, ona göre tedbirler almış, gençliğe güvenmiş, gençlere vazifeler vermişti.
“Gazetemiz o sıralarda irticala göğüs göğüse çarpışıyordu. Malatya suikasdı ile neticelenen bir hareketin ön saflarında, gençlikle omuz omuza mücadelemizi yürütüyorduk. O günlerde sık sık muvakkat kabri ziyaret ettim. Atatürk’ün mânevî varlığından kuvvet aldım, mücadeleye devamın tarzı hakkında ilham aldım.
“Başkumandanın ebedî karârgâhı”
“Günün birinde Anıt-Kabir tamamlanınca, Atatürk’ün oraya taşınması bana bir ölünün mezarına getirilmesi intibaını vermedi. Başkumandanı nihayet ebedî karargâhına götürdüğümüz hissinin tesiri altında idim. Yüz binlerce vatandaşın sokaklara döküldüğü, pencerelere dizildiği o gün binlerce kişi ile beraber Anıt-Kabre doğru adım adım yürürken, bana ebedîlik sahalarında ilerlemek imkânını bulmuşum gibi geldi. Derin bir vecd içinde unutulmaz saatler geçirdim.
“27 Nisan 1960 günü, İstibdâda, İrticâa karşı Gencliğin meydan muhârebesi başladı”
“Nihayet 27 Nisan 1960 günü istibdada, irticaa karşı gençliğin meydan muharebesi başlayınca, ecnebi muhabirleri bana sordular:
“- Bu şuurlu, bu intizamlı hareketi hangi teşkilât idare ediyor?
“Kendilerine şu cevabı verdim:
“- Anıt-Kabirdeki umumî karargâhından Atatürk idare ediyor. Bütün gençler, onun gençliğe olan hitabesinden ilham alıyorlar, aynı yollarda bu suretle buluşuyorlar ve aynı hedeflere doğru ve elele yürümeği bu sayede sağlıyorlar. Milletine ölümünden sonra bu kadar canlı bir şekilde hizmet edebilmek imkânı bugüne kadar hiç bir fâniye nasip olmamıştır. İlh…” (Ahmed –İsmini, burada, bu imlâyle yazmıştır- Emin Yalman, “Yaşayan Kuvvet”, Vatan, 10.11.1960, ss. 1 ve 5)

(Vatan, 10.11.1960, s. 1)
Mütehakkim Zümrenin en nüfûzlu sîmâlarından Ahmed Emin Yalman’ın Vatan gazetesinin 10 Kasım 1960 târihli pek ibretâmîz nüshası… (Bu nüshanın en ibretâmîz tarafı: “20. Asrın Sabatay Sevi’si” yerine koydukları “İl̃âh”larının, “Yaşayan Kuvvet” olarak, “Anıt-Kabir’deki Umûmî Karârg̃âhı”ndan Memleketimizi idâreye devâm ettiği vâkıasıyle iftihâr etmeleri…)
Millî bekâmızın remzi olan Ayasofya Câmii’nın l̃aik bir müesseseye çevrilmesini, “Atatürk’ün geniş dehâsının Hil̃âl̃ ve Salîb kavgasını körükliyenlerin elindeki Taassub sil̃âhını yok etmesi” şeklinde yorumlıyan Yalman, 27 Mayıs 1960 İhtil̃âl̃ini de candan desteklemiş ve gazetesiyle, Cemâat̃iyle onun başlıca âmillerinden biri olmuştur…
Ayasofya Câmiimizi bu zihniyet ve ahl̃âktaki insanlar neredeyse bir asır esîr tuttular…
***
Sertel’lerin Tan gazetesinin 11 Teşrînisânî 1938 târihli nüshasındaki tapınış
Sabataî Cemâatinin -Hüseyin Cahit Yalçın gibi, Ahmet Emin Yalman gibi, Abdi İpekçi gibi- nice güzîdeleri arasında yer alan Sertel’lerin Tan gazetesi, temsîl ettiği Cemâat nâmına, “Babamızı kaybettik” gibi pek mânîdâr bir başlıkla intişâr etmış ve 12 sayfasının (onuncusu hâric) 11’ini, hakîkat endîşesi taşımadan, Mustafa Kemâl’in ve Kemalizmin hadsiz medh-ü-senâsına tahsîs etmişti…
Mehmet Zekeriya Sertel’in birinci sayfadaki başmakâlesini, ikinci sayfada, Sabiha Sertel’in “Türkiyenin Büyük Adamı” başlıklı makâlesi tamâmlıyordu…
2. sayfadaki başlık: “Hükûmetin tebliği: Atatürk Türk Milletine Çok Güvendi. Türk Milleti Onun Eserlerini ve Türk Gençliği Onun Vediası Olan Türkiye Cumhuriyetini Ebediyyen Yaşatacaktır.”
3. sayfadaki başlık: “Türk Milleti, Matem İçinde… Halk, Dün Ebediyete Kavuşan Büyük Ölünün Nâşı Önünde 3 Gün Hürmet Ve Tazimle Son Selâm Vazifesini Yapacak…”
4. sayfadaki başlık: “Genclik Hem Ağır Bir Matem İçinde, Hem Kavî Bir İmanla Dolu… Üniversitede Hazin Bir Manzara… Güftesiz ve Bestesiz Bir Istırap Marşı Gibi Hıçkıran Yüzlerce Genç ‘Ölen Atatürk, Bizim İdealimiz Olan Atatürk Değildir. O, Ölemez’ Diyordu… [Birkaç Üniversiteli kızın resmi altındaki yorum:] Mesut İnkılâpların mesut çocukları; münevver Atatürk kızları, dün üzerlerine dünyalar yıkılmış kadar müteessir ve gözleri yaşlıydı.”
5. sayfadaki fâhiş mübâlağa: “Bir Dehanın Tarihi… Bir ‘Cihan[-]ı Husumet’ Elinden Kurtardığı Harap Vatanı, Bir Mamure ve Türklüğü, Dünyanın En Kudretli Milleti Haline Getirerek Ebediyete Çekildi.” Bu hakîkatsiz “tedk̆îk̆”, 6. sayfada da devâm ediyor.
6. sayfadaki başlık: “Büyük Kemalin Hayatından Hâtıralar”… Yorumlanmış 11 fotoğraf…
7. sayfadaki başlık: “Vecizeler… Büyük Kemalin Nutuklarındaki Yüksek Fikirler Millî Kudreti Yaratan Umdelerdir.”
8. sayfadaki başlıklar: “Atatürke Ait Canlı Hâtıralar… Sivas Kongresi Toplandığı Günlerde Mustafa Kemal… / Atatürk İçin Yabancılar Neler Düşündüler, Neler Söylediler? / [Mahmut Yesari’nin makâlesi:] Korku Bilmiyen Adam… Ağır düşman Ateşlerine Hiç ‘Kırpılmadan Bakan Gözler’ Kapandı. Buna İnanmıyorum.”
9. sayfadaki başlık: “Atamızın Millete Vasiyetleri: Biz İlhamlarımızı, Gökten ve Gaipten Değil, Doğrudan Doğruya Hayattan Almış Bulunuyoruz. Biz Bütün Türk Milletinin Hâdimiyiz. Kuvvet Birdir ve O Milletindir.”
11. sayfadaki başlık: “Türk Milletinin Derin Mateminden Levhalar”… Yorumlu 7 fotoğraf…
Tan gazetesinden –gâyet ibretâmîz- üç misâl vereceğiz: Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel ve Ömer Rıza Doğrul’un makâleleri…
Zekeriya Sertel: “Türkiye’ye ve Türklere nûr saçan ışık”
Eşi Sabiha Derviş Sertel gibi, Selânik’de genc yaşlardan îtibâren Marksizme gönül veren, bu inancla, bütün ömrünü Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne tâbi –yine aynı Cemâatten Dr. Şefik Hüsnü Değmer liderliğindeki- Türkiye Komünist Partisi’nin gizli bir militanı olarak geçiren, “Burjuva (veyâ Millî) Demokratik Devrim” sıfatıyle Kemalist İhtilâli Sosyalist İhtilâle geçişte elzem bir merhale olarak gören ve Komünist militanlara da hep böyle bir stratejik anlayışla Kemalizme sâhib çıkmalarını telk̆în eden, dîğer taraftan Kemalist Rejimin ilk Matbûât Umûm Müdürlerinden ve -“Mutlak Şef”in emri ve tahsîs ettiği imkânlarla- Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi ve Nebizâde Hamdî’yle berâber üç müessisinden biri olan Mehmet Zekeriya Sertel’in başmakâlesi:
“Ölüm denilen zalim kuvvet nihayet içimizden en büyüğümüzü, en çok sevdiğimizi de aldı. Türkiyeye ve Türklere nur saçan ışığı söndürdü. Ruhlarımızı ve gönüllerimizi karanlığa boğdu.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (56)

(Tan, 11.11.1938, s. 1)
Sertel’lerin gazetesi, “Mâbûdumuzu kaybettik!” der gibi: “Babamızı kaybettik!” diyor… Yine aynı Cemâat fermân buyuruyor: “Bütün Türk milleti, Türk gençliği Atatürkün cenazesi arkasında onun büyük eserini korumağa ve yaşatmağa yemin edecektir.” Ve bütün Anadolu Milleti, bir asırdır bu fermâna boyun eğiyor…
***
“Evvelki akşam birdenbire ağırlaşan Ulu Şefimiz, 24 saat süren bir mücadeleden sonra, nihayet aramızdan ayrıldı.
“Cihâna sığmıyan büyük adam”
“Zaten aylardanberi kalplerimiz endişe ve ıztırap içinde idi. Atatürkün, yatağa değil cihana sığmayan büyük adamın yatağa esir düşüşü ruhumuzu eziyor, gözümüze yaş doluyor, içimiz ağlıyordu.
“Mekteplerde çocuklar, evlerde analar, hepimiz, herkes milletce aylardanberi yas tutuyorduk. Bu ışığın sönmemesi için bütün ümidimizi bir mucizeye bağlamıştık. Bir ay evvelki buhrana muvaffakıyetle mukavemet etmiş olması, bu ümidlerimizi kuvvetlendirmişti.
“Ölüm, büyük irâdenin muazzam enerjisini kırdı ve hepimizi yetîm bıraktı”
“Fakat ölüm, her şeyden kuvvetli ölüm, bu yatağına sığmayan büyük iradenin muazzam bir [?] enerjisini kırdı ve hepimizi babasız ve yetim bıraktı.
“Dün sokaklarda herkes ağlıyor, mekteplerde çocuklar, evlerde kadınlar ağlıyordu. İşler durmuş, memleketin üstüne ağır, karanlık bir matem havası çökmüştü.
“Dünyânın en bahtiyâr ve ender dehâlarından biri”
“Fakat unutmayalım ki Atatürk dünyanın en bahtiyar dehalarından biridir. Ordularını ta Hindistana kadar götüren Büyük İskender 32 yaşında öldüğü zaman arkasında ne bırakmıştı? Bir hiç.
“Avrupayı bir kasırga gibi altüst eden, ve Moskovaya kadar uzanan Napolyon ölümünden sonra arkada ne bıraktı: Yıkık dökük bir Avrupa, Fransaya karşı kinle dolu bir dünya.
“Hattâ müstakil bir millet kuran Vaşington bile arkasında nihayet müstakil bir millet bırakmıştı.
“Halbuki Atatürk idealini hayatında hakikat sahasına çıkaran nadir bahtiyarlardan ve ender dehalardan biridir. O, eşsiz eserini tamamlamış ve onu bize ebedî miras bırakmıştır.
“O bize müstakil bir vatan bırakıyor.
“Genç ve zinde bir Cumhuriyet bırakıyor.
“Hamleli ve atılgan bir inkılâp bırakıyor.
“Milletine bu kadar büyük bir miras bırakarak hayata gözlerini rahatca kapayan pek az adam yetişmiş veya hiç yetişmemiştir.
“Atatürkün ikinci bahtiyarlığı, gözlerini ebediyen kaparken, hayatı bahasına kurduğu bu büyük eserin muhafaza edileceğinden emin olmasıdır. Yetiştirdiği yeni nesil bu eserin bekçisidir. 17 milyon Türk onun bekçisidir. Ve bütün Türk milleti, Türk gençliği Atatürkün cenazesi arkasında onun büyük eserini korumağa ve yaşatmağa yemin edecektir.
“Zaten büyük matemimizi bize unutturacak yegâne kuvvet de budur.” (“Büyük Matemimiz”)
Sabiha Sertel: “Türk milletinin yetiştirdiği en büyük adam”
Selânikli (“Derviş Ali sülâlesinden, emekli Gümrük Başefendisi”) İsmail Nazmi Efendi ile Âtiye Hanım’ın kızı, büyük sermâyedârlar (Farmason) Avukat Celâl Derviş Deriş’in, Neş’et Deriş’in ve Mecdi Nazmi Eren’in kız kardeşleri, Marksizmin mâhir propagandacısı ve militanı Sabiha Sertel’in makâlesi:
“Türk milleti tarihinde yetiştirdiği büyük adamların en büyüğünü kaybetti. Atatürke bu ‘BÜYÜK’ sıfatını veren, on beş senelik Cumhuriyet tarihinden evvel, milleti en müşkül anlarında ölümden kurtaran halâskâr sıfatıdır.
“Millî istik̆lâl, onun dağlar deviren enerjisi ile kazanıldı”
“Cihan Harbinde millî istiklâlini kaybeden bu millet, onun rehberliği, onun iradesi, onun dağlar deviren enerjisi ile, millî istiklâl savaşını kazandı. Bu kurtuluş Türk milletinin nesillerden nesillere unutamıyacağı, beşikteki çocuklarına ninni gibi söyliyeceği bir istiklâl destanıdır. Bugün bütün bir milletin, en küçük mektep çocuklarının döktükleri göz yaşları bu şükran ve minnetin bir nişanesidir.
“Atatürk Türkiyenin ilk Cumhurreisidir.
“Dejenere olmuş bir Saltanatın Milleti ölüme sürükliyen mikroblarını öldüren bir rejim kurdu”
“Atatürkün Türk milletine bir kurtuluş hediyesi olarak verdiği Cumhuriyet, dejenere olmuş bir saltanatın milleti geriliğe, ölüme sürükleyen mikroplarını öldüren bir eksirdir [iksirdir]. Bu ilk Cumhur reisinin kurduğu Cumhuriyet, Türk milletinin rahatını emniyet altına alan, milleti ebedî bir hayata kavuşturan, medenî milletler arasında ileri bir devlet olarak yaşamak hakkını veren rejimdir.
“Mâzîden gelen gerilikleri kaynağında boğdu; Milleti ictimâî terak̆k̆înin en ileri kademesine çıkardı”
“Atatürkün cumhuriyeti, mazinin milletin ayağına bir zincir gibi bağladığı gerilikleri kaynağında boğmuş, o, enerji hamleleri, içtimaî inkılâplarile bu milleti içtimaî terakkinin en ileri kademelerine çıkarmıştır.
“İnk̆il̃âbları korumak, Türk Milletinin ona karşı en büyük minnet borcudur”
“Onun bu millete bir miras olarak bıraktığı cumhuriyeti, inkılâbı, ileri umdeleri korumak, bu milletin ona karşı göstereceği en büyük minnet borcudur. Cumhuriyet, inkılâb, millî istiklâl, onun bu millete emanet ettiği bir vediadır. Bu emaneti hiç bir gün düşman ellere teslim etmeyeceğimizin en büyük şahidi, onun ölümü karşısında bütün bir milletin büründüğü yeis ve matemdir.
Cemâatin fermânı: Eseriyle berâber (ebediyen) yaşatılacaktır!
“Atatürk öldü. Fakat yarattığı eser, Cumhuriyet ve inkılâp yaşadığı müddetce, Türk milleti var oldukca, o Türk cumhuriyetinin ilk kurucusu, Türk milletinin kurtarıcısı olarak yaşayacaktır.” (Sabiha Sertel, “Görüşler - Türkiyenin Büyük Adamı”, Tan, 11.11.1938, s. 2))
İki kızlarını da (Sevim ve Yıldız Sertel) bir Sabataî lisesinde (Şişli Terakki Lisesi’nde) okutan Sertel âilesinin Kemalizme derin merbûtiyetine dâir Yıldız Sertel’in şöyle bir hâtırası var:
“Mustafa Kemâl'in ‘Gençliğe Hitâbe'si defalarca okunurdu ve biz gerçekten de böyle bir ödevimiz olduğuna inanırdık. Bu duygu iliklerimize işletilmişti…” (Yıldız Sertel, “Ardımdaki Yıllar”, Tef. No 2, Milliyet, 3.6.1990, s. 11) (Hâmiş: Sertel’lerin Kemalist Totaliter Rejime destekleri ve onunla işbirlikleri hakkında daha fazla mâl̃ûmât, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi isimli vâsi araştırmamızın Yeni Söz’ün bilhassa 20-27 Temmuz 2019 târihli nüshalarında intişâr eden 299-306. tefrikalarındadır.) (Mustafa Kemâl’in Havradaki Resmî Cenâze Âyini; Yeni Söz, 10.8.2022/7)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (57)
Ömer Rıza Doğrul: “Mustafa Kemâl, Türkü iç düşmanlarından, sömürücü çobanlardan, bu çobanların köpeklerinden ve sürülükten kurtarmıştır”
Tenâkuzlarla dolu bir şahsıyet olduğu intibâı bırakan Ömer Rıza Doğrul’un da (1893 – 1952) Tan’ın 11.11.1938 târihli aynı nüshasında “Ebedî Şef”i tebcîl eden bir makâlesi mündericdir.
O, uzun zaman Sertel’lerle, (Kurun’da) Us kardeşlerle, müteâk̆iben (Cumhuriyet’te) Nadi’lerle çalıştı. Gazeteciliğine ilâveten, edebî muharrir, mütercim, araştırma kitabları müellifi, Kur’ân mütercim ve müfessiri, Selâmet mecmûası nâşiri, DP Konya Meb’ûsu (1950) ve -ne yazık ki- Mehmed Âkif merhûmun dâmâdı idi. 12 Ekim 1926’da İstanbul’da faâliyet gösteren Selâmet Mahfili’nde tekrîs edilmiş, bu Locada verdiği konferans, 1930’da, aynı Loca tarafından bastırılmıştı: Eski Mısır’da Masonluk İzleri, Selâmet Mahfilinde Dört Konferans… İkinci Cihân Harbi’nden sonra, bu def’a, Doğuş Locası’na katıldı. 1949’da, Kültür Locası, onun yeni bir masonî konferansını neşretti: Ana Davalarımız, Ana Prensiplerimiz (19 cm, 8 s.)… (Masonî risâleleri, Millî Kütübhâne’de mevcûddur. Mensûb olduğu Localar hakkındaki bilgimizin kaynağı ise, Seyhun Tunaşar’ın çalışmasıdır: “Cumhuriyetimize Damgasını Vurup Ebedî Maşrık’tan Bizi İzleyen Kardeşlerimiz ile Atatürk ve Türk Devrim Kronolojisindeki Yerleri”, -Mimar Sinan; Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının Araştırma ve Yayın Organıdır, 2002/126: 43.)
Tan’daki mezkûr makâlesinden evvel, 29 Ekim 1935 târihli Kurun’da neşredilen makâlesinden birkaç pasaj nakledelim; Osmanlı’yı had derecede zemmedip Kemalizmi tebcîl ettiği bir makâle:
“Osmanlı devleti dediğimiz müessese, göçebe bir müessese idi. Göçebelik onun her halinde besbelli idi. Osmanlı padişahları birer çobandı, onların tebaası bir ‘sürü’ ve bendegânı devlet adamları birer çoban uşağı idiler. Bu devletin vazifesi sürüyü sağmak, sömürmek, bendegânın işi gücü sürüyü kullanmak, gözetmek, çobanın dilediği gibi kullanmaktı. […]
“Türk inkılâbı 1922 yılının İkinci teşrin günü saltanatı ilga ettiği zaman hükümdar ile tebaa arasındaki münasebeti efendi ile köle, çoban ile sürü arasındaki münasebetin tıpkısı sayan mutlak otokrasiyi kökünden yıktı ve devletin padişah malı olmadığını, bütün ulusun malı olduğunu, bütün hâkimiyetin ulus elinde toplandığını gösterdi.
“1923 yılının 29 birinci teşrininde cumhuriyetin ilânı bu devrimi tamamladı, gayesine götürdü, ve yeni Türkiye asîl ve kudretli varlığile yeni tarihine kavuştu. Artık Türk milletinin şefi bir çoban ve Türk milleti bir sürü, Türk hükûmeti bir çoban uşağı değildi.
“Türk milleti, doğrudan doğruya bütün mukadderatına hâkim olan, bugünün medenî icaplarına göre ilerliyen, kültür, sosyete, endüstri, tarım, siyasa ve her yolda tam bir medenî insan vakarile yürüyen bir millettir.
“Çoban ve sürü zihniyeti ve teşkilâtı Türk elinde yok edildiği anda onun yerine hür ve hâkim bir ulus, ulusun güvenine dayanan ve bütün otoritesini ondan alan bir hükûmet doğdu.
“Bugün bu doğuşun on ikinci yıl dönümünü kutlularken hepimiz de candan, gönülden inanıyoruz ki: Türk istiklâl savaşı Türk yurdunu istilâdan, Türk unsurunu esaretten kurtardığı gibi Türk cumhuriyeti de Türkü iç düşmanlarından, sömürücü çobanlardan, bu çobanların köpeklerinden ve sürülükten kurtarmıştır.
“Bugün alnı açık, ulusal şuuru uyanık, kafası ve ruhu aydınlık, bünyesi sağlam ve gürbüz, adımları çevik, varlığı sayın ve ilerisi emin olan Türk her şeyi bu iki kurtuluş savaşına borçludur.
“Bu iki savaşta da onu zafere kavuşturan kudret, üzerindeki yükseklikle bu öz yüksekliğinin timsali olan Atatürk’ün dehasıdır.” (Ömer Rıza Doğrul, “Dün ve Bugün”, Kurun, 29.10.1935, s. 7)
“O, eseriyle de ölümsüz müheykel ebediyettir”
11 Kasım 1938 târihli Tan’daki makâlesi de ibretle okunuyor:
“Şarkın büyük adamlarından biri, dünyanın en büyük adamlarından birini ebediyete uğurlarken ‘bu adam, iki kere ölmiyecek bir adamdır’ demişti. Çünkü her faniye mukadder olan ölümden sonra yine her faninin izini, hatırasını ve eserini tehdit eden ikinci bir ölüm vardır, ve asıl korkulacak ölüm, bu ölümdür.
“Devrine erişmek, ve devrinin asırlara sığan hâdiselerini, heyecanlarını, mücadelelerini ve hamlelerini yaşamakla bahtiyar olduğumuz, sonunda kendisini ebediyete uğurlamak gibi vazifelerin en acısıyla karşılaştığımız Büyük Atatürk ise, hiç şüphe yok ki, bu ikinci ölümü, hayatiyle ve eseriyle yenmiş bir müheykel ebediyetti.
“Hepimiz onun eseriyiz! En büyük Türk olarak yaşamak hakkı onundur!”
“Eseri, hepimiz, ve bütün bu millettir. Yeni bir millet yaratıcısı olarak bütün Türk tarihi içinde en yüksek makam; bütün Türk tarihinin büyükleri arasında en büyük Türk olarak yaşamak hakkı, daima ona ait olacaktır. Hiçbir büyük Türk, Türk milletine onun yaşattığı tarihi yaşatmadı. Milletin bükük boynu, yıkık gövdesi, ve ölüm buhranları geçiren ruhu, onun bir temasiyle, bir ikaziyle, bir davetiyle, ve bir hamlesi ile bütün dünyayı hayran eden bir hayatiyet gösterdi. Milletin hayatiyet kaynaklarını derhal faaliyete geçirecek, derhal seferber edebilecek millî rehber o idi. Onun bir işaretiyle, milletin Büyük Harpte israf edilen kudreti, birden canlanınca, dünya parmak ısırdı. […]
“Türk milleti Atatürk’ün her irşâdını, her işâretini derhâl bir hakîkat yapıyor ve o hak̆îkati yaşıyor ve yaşatıyordu”
“…Avrupa, Türkün, kurtuluş savaşında kazandığı muvaffakıyetle kanarak eski tarzda yaşıyacağını; köhne an’anelerin zincirlerine bağlı kalacağını, Şark medeniyetinin uyuşturucu tesirine boyun eğerek hayatiyetini yıpratacağını sanmakta idi. Bütün dünya aldanıyordu. Çünkü Atatürk, kurtuluşu tamamlamaya azmetmiş ve bütün millet, kurtuluş savaşının birinci safhasında olduğu gibi ikinci safhasında da onun irşadiyle hareket ederek hayat mücadelesinde en katî zafere kavuşmak istemişti. Millet tam mânasiyle bugünün en ileri milleti olarak yaşıyacak ve daima ilerliyecekti.
“Kurtuluş savaşının bu ikinci safhası, belki de birinci safhasından daha çok fazla bütün dünyayı meraklandırdı ve şaşırttı. Çünkü bunu ‘imkânsız’ sayıyorlardı. Şarklı bir milletin garpleşmesine, muasır hayata kavuşmasına, muasır medenî milletler gibi yaşamasına imkân mı vardı? Fakat yanılıyorlardı.
“Türk milleti Atatürkün her irşadını, her işaretini derhal bir hakikat yapıyor ve o hakikati yaşıyor ve yaşatıyordu.
Ne mutlu bize: Memleketimiz, topyek̃ûn hüviyet değiştirdi ve “Kemalist Türkiye” oldu!
“Türk milleti yalnız hurafelerden ve batıl itikatlardan, yalnız köhne an’anelerden, yalnız mazinin boyunduruklarından silkinmemiş; bütün varlığını, varlığının mesnedi olan bütün müesseselerini, bütün teşkilâtını yenilemiş, bütün ihtiyaçlarını bugünün vasıtalariyle, bugünün fenniyle temine koyulmuş ve muvaffak olmuş; Türk milletinin prestiji yükselmiş, Türk milleti, dünya siyasetinde en önemli âmiller, dünya sulhünün güvendiği en kuvvetli destekler arasında en şerefli mevkii almıştı. Çünkü Türkiye tam mânasiyle Atatürk Türkiyesi olmuştu! […]
“Atatürk Türkiyesi, bütün dünyanın dostluğunu aradığı, dostluğuna güvendiği, dostluğunu barış namına, insanlığın refahı namına büyük bir kazanç tanıdığı bir Türkiye idi. Ve bu Türkiye daima bu şahikada kalacak, daima daha yüksek şahikalara varacaktır.
“Atatürkün ebediyete kavuştuğu bu sırada dünyanın her meleketinde ayni ses yükseliyor:
‘İnsanlık büyük bir devlet adamını kaybetti.’
“Büyüklüğünü bütün insanlığa tanıtmak ve milleti nazarında, tam kurtuluş kahramanı tanınmak, bir faniye nasip olacak en büyük bahtiyarlıktır.
“Onun için Atatürk her fanî gibi ölebilir, fakat, bütün dünyanın hürmet ettiği en büyük adam ancak bir kere ölür!” (“Bütün Dünyânın Hürmet Ettiği Büyük Türk”)
“Bütün Şarkın Tapındığı Kahraman”
Ömer Rıza Doğrul, dâimî muharriri olduğu Cumhuriyet’in 10 Kasım 1947 târihli nüshasında (s. 4) “Bütün Şarkın Tapındığı Kahraman: Şark ve İslâm Âleminde Atatürk” başlıklı bir makâle dahi neşretmişti ki bu da, ibretle okunmıya değer:
“Atatürk, Şark ve İslâm âleminde, eşsiz ve ölmez şöhretler arasındadır. Türk milletinin kurtuluş savaşını en kat’î ve en şanlı zaferle taclandıran Atatürk, bütün Şark ve İslâm milletlerinin tapınırcasına sevdiği kahraman bir şahsiyettir. Bütün İslâm milletleri, Türkün kurtuluş savaşını en büyük dikkat ve heyecanla takib etmiş ve zaferlerimizi bizim gibi kutlamışlardı.”
Ömer Rıza’nın bundan sonraki îzâhatına nazaran, İstik̆lâl Harbi zarfında “takdîs edilircesine saygı gören Atatürk”ün imajı, Kemalist İnk̆il̃âblar devrinde sarsılmış, “sömürgecilik zihniyeti”, İnk̆il̃âbların Müslümanlığı yıkmıya müteveccih olduğu “yalan”ını propaganda ederek, hem Şark ve İslâm Âlemini Türkiye’den soğutmuşlar, hem de -Mustafa Kemâl’i örnek alarak- sömürge olmaktan kurtulmak için yapılan mücâdeleleri bu sûretle zaafa uğratmıya çalışmışlardır. 1947’ye gelindiğinde ise, İslâm Âleminde yapılan “aydınlatıcı” neşriyât sâyesinde, Kemalist Rejimin, Müslümanlığı değil, “cehâlet, taassub ve esâreti hedef tuttuğu” anlaşılarak “Atatürkün ölmez şöhreti, kat kat canlanmak” yoluna girmiştir:

(Cumhuriyet, 10.11.1947, s. 4)
Bâtıl bir efsâne, her kesimden hakîkatsiz kimselerin mârifetiyle, böyle yaşatılıyor…
***
“(İslâm Âleminin tavrında) ikinci devir, Türk inkılâbının başarıldığı, yani hilâfetin ilga edildiği, medreselerin ve tekkelerin kapandığı, şapkanın kabul olunduğu, medenî kanunun tatbik edildiği, kadın hürriyetinin ilân edildiği, harflerin değiştirildiği devirdir.
“Bütün bu başarılar Şark ve İslâm âleminde taraftar bulmamış değildir. Fakat ekseriyet bunlardan ürkmüş ve bu hali İslâm camiasından ayrılmak, garblılaşmak değil, fakat frenkleşmek [Sanki arada fark varmış gibi!] mahiyetinde telâkki etmiş ve bu sırada Atatürk hakkındaki sevgileri gibi Türk milleti hakkındaki güvenleri de kısmen sarsılmıştı.
“Türk milletinin İslâm âlemine bir mücahede örneği teşkil etmesinden ve hepsini hürriyet ve istiklâlini kazanmağa teşvik eden bir manevî amil olarak ortaya çıkmasından hoşnud olmıyan sömürgecilik zihniyeti, bu fırsatı ganimet sayarak Türk inkılâbını ne kadar fena tasvir etmek mümkünse öylece tasvir etmiş ve Garb medeniyetinin ne kadar çirkin ve çirkef tarafları varsa, yalnız bunların Türkler tarafından alınmış olduğunu ileri sürmüştür. Bunlara göre Türk inkılâbı: Dans, içki, kumar, kadın çıplaklığı ve umumî ahlâksızlıklar, dinsizlik demekti. Sömürgeciliğin hedefi, yalnız Türk inkılâbını kötülemek değildi, aynı zamanda, diğer Şark ve İslâm milletleri içinde hürriyet ve istiklâl peşinde koşan liderlerin de hep aynı hedefler peşinde koştuklarını ve muvaffak oldukları takdirde aynı şeyleri yapacaklarını telkin ederek millî liderlerle halkın arasını açmak, böylece millî hareketlerin hızını kırmaktı.
“Türk inkılâbı aleyhinde yapılan bu propagandanın muvaffak olmadığını iddia etmek yanlış olur. Çünkü bu propaganda, hiçbir mukabele görmeden yayılıyordu ve biz inkılâbla meşgul olduğumuz için, ne yaptığımızı anlatmağa vakit bulmamış, yahud ehemmiyet vermemiştik.
“Bunun neticesi olarak düşman propagandası alabildiğine yayılmış ve bizi bütün İslâm âlemine ‘Dinsiz ve ahlâksız’ göstermek için elinden geleni yapmıştı. […]
“Bu devir hâlâ devam ediyorsa da eski hızını çoktan kaybetmiştir. Bunun sebebi, bütün Ortaşark memleketlerinde yerli muharrirler tarafından yazılan ve Türk inkılâbını izaha teşebbüs eden eserlerdir. Bugün bu eserlerin sayısı mühim bir yekûn tutmuş ve bu eserlerin bir çoğu durumu değiştirmeğe muvaffak olmuş bulunuyor. […]
“Türk inkılâbının cehalet, taassub ve esareti hedef tuttuğu ve bunları ortadan kaldırmak istediği anlaşıldıkça Atatürkün Şark ve İslâm âleminde kazanmış olduğu ölmez şöhretin kat kat canlanacağı muhakkaktır ve bunun böyle olacağı şimdiden belirmiştir.”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (58)
19 Teşrînisânî 1938 târihli Cumhuriyet’teki tapınış
19 Teşrînisânî 1938 târihli 10 sayfalık Cumhuriyet gazetesinin kısm-ı âzamı “Büyük Şef”e perestiş haber ve makâleleriyle doluydu. (Zâten bu gazetelerde de vazıyet böyleydi…) Birinci sayfada, manşet yapılan haberden mâadâ -tapınışta birbiriyle yarışan- üç makâle ve bir şiir dikkat̃i çekiyordu: “İstanbulun kalbinde ebedî Atatürk” (Yunus Nadi), “Gidiyorsun!” (Peyami Safa), “Gidiyor” (Abidin Daver), “Atatürkü Ankarada Karşılarken” (Mithat Cemal Kuntay)… Bunlardan birincisi, Gazetenin sâhibi, Muğla Meb’ûsu, Mustafa Kemâl’le tâ Selânik günlerinden beri işbirliği yapan Yunus Nadi’nin (Muğla, Fethiye, 1879 – Cenevre, 28.6.1945, Edirnekapı Şehîdliği Mez.) başmakâlesidir. Ondan bir nümûne nakletmekle iktifâ ediyoruz. Bu makâlede de, Mütehakkim Zümrenin en büyük endîşesinin, Kemalist Totaliter Rejimin idâmesini têmîn etmek olduğu görülüyor:
Halk, “onu her şeyinden üstün tutmakta haklıdır; mânevî şahsıyeti kalblerde ebediyen yaşıyacaktır!”
“…Bugün aziz naaşını teşyi edeceğimiz Büyük Şefimizin çok sayın şahsiyeti İstanbul için böyle uçsuz, bucaksız bir alâka haznesiydi. Her İstanbullu Onu anasından, babasından, kardeşinden, çocuğundan çoluğundan, hulâsa herşeyinden üstün tutmakta yerden göke kadar haklıdır. İstanbullular yalnız şununla müteselli olabilirler ki bugün kendilerinden ayrılan, Atatürkün fani şahsiyetidir. Onun hakikî ve manevî şahsiyeti nesilden nesle bütün İstanbulluların kalblerinde ebediyet için menkuştur ve öyle de kalacaktır. Atatürkün her hayali en cazibeli bir şekilde süsliyecek manevî siması, İstanbul için bitip tükenmez bir kuvvet haznesi halinde yaşıyacak ve hakikatten bin kere güzel olan bu hayal, İstanbulu, elbette büyük yüksekliklere ve saadetlere ulaştıracaktır.” (“İstanbulun kalbinde Ebedî Atatürk”)
Demirelli, onu, Beynelmilel Masonluğun “İnsâniyet İdeali”nin timsâli gibi tanıtıyor
Medenî Kanûn, Borçlar Kanûnu, v.s.’yi tercüme eden Encümenin Reîsi, hukûkçu, şâir, Temyîz Mahkemesi Dâire Başkanı, İstanbul Millet Vekîli, 5816 Sayılı Mustafa Kemâl’i Tabulaştırma Kânûnu’nun çıkmasında kritik rol sâhibi, Üstâd-ı Âzam, Hâkim Büyük Âmir Fuad Hulûsi Demirelli’nin (İstanbul, 1877 - a.y., 23.11.1955, Zincirlikuyu Mez.) ve Birâderlerinin nazarında, Mustafa Kemâl, Masonluğun “İnsâniyet İdeali”nin bir timsâlidir:
“Hakka tapan hukukçular, en yüksek hakların en yılmaz kahramanını son konağına bırakır ve artık dünyanın en mukaddes noktası olan bu konağın önünde sonsuz tâzimlerle eğilirken, gözleri, içleri kan dolarak, sesleri yas hıçkırıklarıyla boğularak ağlıyorlar… […]
“Ey büyük ve fazîletli insan! Sen dünyanın bütün insaniyet muhiblerine de nümune oldun. Onlardan da, her ne vakit insanlık mefhumuna bağlı bir ümidi kaybeden olursa, bu ebedî karargâhını ziyaret etsin yahut hayatını ve vecizelerini dikkatle mütalâa etsin, senden ilham alsın; insanların tekâmülü hakkında yeni ümit ve fikir kazanır.
“Bu da bir gün olacak… Senin yattığın yer, en hür ve faziletli gönüllerin tavaf yeri ve ilham kaynağı olacaktır.” (Arkeolog Nurettin Can Gülekli, Atatürk Milletinin Omuzlarında, İstanbul: Öğretmen Dergisi Yl., Çeltüt Matb., 1960, ss. 86-87).
Sadak: “Onun ilâhlara nasîb olan sonsuz hayatı…”
Mustafa Kemâl’in zamân zamân imzâsını kullanarak başmakâleler neşrettiği, Farmason ve muhtemelen Sabataî, gazete patronu, hâriciyeci, “Millî Şef” devrinde (1947 – 1950) Hâriciye Vekîli Necmeddin Sadık Sadak (Isparta, 1890 – Nevyork, 21.9.1953, İst. Zincirlikuyu Mez.), onu ulûhiyet sıfatlarıyle zikrediyor ve Mütehakkim Zümrenin en büyük derdinin (iktidârının mesnedi) Kemalist Totaliter Rejimi yaşatmak olduğu görülüyor:
“Türk milleti, uzun tarihinin kaydetmediği derin bir matemin ıztırabı içinde hıçkırıyor. Sanki kader, Atatürk devrinde yaşamak talihini tadan neslin saadetini çok gördü, onun yüreğine tahammül edilmez bir ye’sin acısını kattı.

(Akşam, 11.11.1938, s. 1)
Bu sayfanın sağ ve sol baştaki sütûnlarında, Necmeddin Sadak ile Falih Rıfkı Atay’ın tapınış başmakâleleri münderic bulunuyor… Manşet: “Mukaddes vazifen, Onun eserini yaşatmak ve devam ettirmektir…” Asıl mes’ele, (Mütehakkim Zümrenin iktidârının mesnedi olan) Kemalist Totaliter Rejimin idâmesi! Bu oyun bir asırdır sürüp gidiyor ve gaflet uykusundan uyanmıyan Müslümanlar, onu değiştirmek azmiyle harekete geçmedikleri için, daha da sürüp gideceğe benziyor…
***
“Bütün bir vatan baştanbaşa ağlıyor; Türk milleti en büyük evlâdını kaybetti. Bu matem karşısında her teselli boştur. Hiç bir felâket haberi bir memleketi bu kadar canevinden vurmamıştır. Hiç bir ayrılık bu derece kalbimizi parçalıyamazdı. Hiç bir ölümde tabiat bu kadar kör, ecel bu derece insafsız olmamıştır.
“Atatürk öldü!...
“Her şeyi yenmeğe, en müthiş düşmanları alt etmeğe alışmış olan o sönmez ve tükenmez hayat ve kuvvet kaynağının yanında, ölüm bile ne kadar cılız ve âciz görülürdü! Atatürk ölür müydü?
“Binlerce yılın derinleştirdiği kökleri, semalara hâkim yüksek ve asil gövdesi ile en şiddetli kasırgalar karşısında eğilmiyen ağaçların azamet ve heybeti, umulmadık bir rüzgârın sarsıntısına ram olur mu? Tarihe ve tabiate göğüs geren, dünyalara sığmıyan, mehib bir varlığı fırtınalar nasıl sarsabilirdi? Bir memlekette bir insan ölmedi, tabiatin ortasında koca bir dev yıkıldı…
“Fakat ağlamıyalım. O’nun ilâhlara nasib olan sonsuz hayatı yanında ölüm bile korkunç bir düşman değildir. Ölmek, geride kalıp arkadan ağlıyanların elem ve ıztırabı bakımından bir faciadır. Asırların tahrib etmeğe muktedir olamadığı manevî varlıkları ölüm yok etmekten âcizdir.
“Sonsuz hayât sâhibidir, zamân ve mekânın fevk̆indedir”
“Atatürk, zaman ve mekânın fevkinde, fikirlerimizin ve ruhlarımızın içinde, ebediyete yerleşmiş bir varlıktır… Atatürk, maddî bir insan değil, yaptığı koca bir vatan, yarattığı koca bir millet demektir. Eğer O, bir gün birdenbire yok oluvermeğe mahkûm fanilerden olsaydı, sade Onun ebedî hayatına değil, vatan, millet, inkılâb, medeniyet gibi en büyük ve en hakikî kıymetlerin asla ölmiyeceğine inanmamak lâzımgelirdi.
“Atatürk, bugünün ve yarının dünyasını hayrette bırakan muazzam bir eser yarattı: Yeni Türkiye. Onun tek ideali, Türk milletini refah ve medeniyet ufuklarının en ilerisine götürmekti. Bize bugün düşen mukaddes vazife, Onun yürüdüğü yolda yürümek, başladığı eserini tamamlamak, kurduğu, kurtardığı Türkiyeyi daima yüksekte yaşatarak, Atatürkü ebediyen yaşatmaktır.
“Yaşı dinmiyen gözlerimiz geriye değil ileriye, Onun bize hep ellerile işaret ettiği o mukaddes hedefe bakacak; sızlıyan, kan ağlıyan yüreklerimiz, daha büyük inkılâbların hasreti ile teselli bulacak…
“Düşüneceğimiz ve kendi kendimize daima söyliyeceğimiz söz şu olacaktır: ‘O öyle isterdi!’
“Büyükadamın eseri etrafında daha fazla toplanıp, daha sıkı birleşmek Onun işine ayni hızla hiç sarsılmadan devam etmek… Onun ulu hatırasına ancak bu suretle lâyık olabiliriz.” (Necmeddin Sadak, “Mukaddes vazifen onun eserini yaşatmak ve devam ettirmektir”, Akşam, 11.11.1938, s. 1)
Türk Dili’nin “Tapınış Sayısı”
“Mutlak Şef”, İslâm kültürüyle yoğrulmuş Târihî Türkcemiz yerine Türkceden bozma, Fransızca ve Uydurmaca ile karışık sun’î bir dil inşâ etmeyi ve bunu Resmî Dil hâline getirmeyi irâde buyurmuştu… Buna “Dil İnkılâbı” dedi. Yânî nasıl ki “Harf İnkılâbı” ile Osmanlı Yazısı yerine Latin Yazısını ikâme etmişti, aynı şekilde, Türk Dili yerine de, “Öztürkce” kılıfı altında, Laik zihniyetle inşâ edilmiş Uydurmacayı ikâme etmek emelindeydi… Bu dil harekâtını, hemşehrîsi İbrahim Necmi Dilmen’e (Selânik, 14.10.1887 – Ankara, 5.3.1945, İst. Büyükada Mez.) emânet etti. Dilmen, Burdur “Millet Vekîlliğiyle” berâber, on iki sene kadar –“Genel Sekreter” sıfatıyle- başında bulunduğu Dil Kurumu’nun -hiç aksamadan- günümüze kadar sürüp gelen “Öztürkçe” faâliyetleriyle, bu emânetin hakkını verdi ve 27 Mayıs İhtilâli’nden beri, o sun’î dil, artık Resmî Dildir…
Dilmen ve ekipi, “Ebedî Şef”leri vefât edince, Kurum’un nâşiriefkârının Aralık 1938 sayısını bir “Millî Yas Sayısı” hâlinde hazırladılar. 98 sayfa hacmindeki bu fevkalâde nüsha, “Devlet Büyükleri”ne ve Makbûle ile Âfet Hanımlara çekilen tâziye telgraflarından, cenâzeyle alâkalı haberlerden, îrâd edilen nutuklardan ve Ulus gazetesinde intişâr etmiş bâzı makâlelerden meydana geliyor. Makâlelerine en fazla yer verilenler, Hasan Âli Yücel ile Falih Rıfkı Atay… Bütün bunlar gözden geçirilince, Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten’in bu sayısının bir “Tapınış Nüshası” veyâ “Perestişnâme” olarak hazırlandığı görülüyor… Bu nüshadan birkaç nümûneyle iktifâ ediyoruz.
İbrahim Necmi Dilmen: “Olimplerden inmiş bir ilâh”
Dilmen’in aşağıdaki “Ah, Atatürk!...” başlıklı makâlesi evvelâ 13 Kasım 1938 târihli Ulus gazetesinin 3. sayfasında neşredilmiş, müteâk̆iben, Türk Dili’nin Aralık 1938 nüshasının 77-78. sayfalarına dercolunmuştur.
“Ölüm, yeryüzünde, aman vermez tırpanını kullanmağa başladı başlıyalı, hiç bu kadar yüksek değerli bir varlığa saldırmış değildi.
“Görüp sorabilsem, ona: - Atatürk’e nasıl kıyabildin, ölüm?
“Onun kafasının içindeki beyin, sanki yalnız güneşin ışıklarından yuğrulmuş gibi, engelleri aşarak, zamanları ve mesafeleri yararak, uzakları gören ve bilen bir şeydi. Hiç öyle bir deha, yokluğa götürülür mü?
“Onun rengini göklerden almış gözleri, kimin üzerinde dursa, onun yüreğini mıknatisler, sanki gözlerden yüreğe nüfuz ederek içindeki en gizli duygu ve düşünceleri anlardı. Hiç o bakışların parılıtısı söndürülür mü?
“O, başkaları gibi, fâni bir insana hiç benzemezdi. Onun her sözü, her hareketi, olimplerden inmiş bir ilâh düşündürürdü.
“Atatürk… Kendi seçtiği bu ulu ad da ona nekadar yaraşmıştı. Bu adı aldığı günden beri, sanki daha kemale ermişti. Yüzünde bütün insanlığı doğruya, iyiye, güzele doğru götürecek büyük, ilâhî bir ışık parlıyordu. Yüreğinin içi yalnız ülkü, yalnız sevgi dolu idi!
“O yüreğin artık durduğuna, o ışığın artık söndüğüne nasıl inanılır? […]

Târihî Türkcemiz yerine Türkce – Fransızca – Uydurmaca halitası sun’î bir dil ikâme etmekle mükellef Kemalist Dil Kurumu’nun nâşiriefkârı Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten mecmûasının bir “tapınış fevkalâde nüshası” mâhiyetindeki “Millî Yas Sayısı”nın kapağı…
Dil Kurumu’nun on iki sene zarfında “Genel Sekreter”i, Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden, (11 Aralık 1920’de Selâmet Mahfili’nde tekrîs edilmiş, bir ara bu Loca’nın Üstâd-ı Muhteremliğini de yapmış) yüksek dereceli Farmason Prof. İbrahim Necmi Dilmen’in 10 Kasım 1938 târihli beyânâtı (işbu mecmûanın 11-12. sayfalarından):
“Türk milletini, en felâketli ve inkıraza en yakın bir zamanında yüksek enerjisiyle harekete getirerek, dünya tarihinde eşi görülmedik bir hamle ile bugünkü ileri, yeni ve medenî Türkiye Cümhuriyetine eriştiren, 19 yıllık bir savaş neticesinde yepyeni bir millî ülkü yaratarak Türklüğü hayata, şerefe ve inkılâba kavuşturan, Türk Dil Kurumunu kuran, koruyan, çalışmalarını daima teşvik eden Büyük Dâhî, Ulusal Şef KEMAL ATATÜRK’ün hayata gözlerini kapadığı haberini sonsuz acılarla alan Türk Dil Kurumu Genel Merkez Kurulu, 10-XI-1938 Perşembe günü göz yaşlariyle açılıp gene göz yaşlariyle kapanan bir matem toplantısı yapmış, tarih içinde benzeri olmıyan Büyük Türk Önderinin hayatında o kadar önem verdiği dil işinde de daima onun izi üzerinde yürümek andını bir kere daha tekrarlamıştır.”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (59)
“Dâhî kafa”dan neş’et eden “dâhiyâne” iki mahsûl: “Güneş-Dil Teorisi” ve “Kemalist Târih Tezi”
“Üç yıl önce, öğretiyordu: ‘Türk dili kaynakları üzerinde edindiğimiz bilgiler, umduğumuzdan daha verimli çıktı. Şimdi yalnız ana dilimizin öz varlıklarını bilmekle kalmıyoruz. Bunların çok eski bir medeniyetin ilk ana dili olduğunu da öğrendik. Türk milletini ve Türk dilini, medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz. Klâsik etimolojinin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve hakikat, basittedir. Teorimizi bir dil kanunu olarak, ilim âlemine tanıttığımız gün, Türklük için şanlı bir zafer günü olacaktır.’
“Bu sözler, Florya Denizevinin sulara mavi ışıklar saçan sevimli muhiti içinde, onun her buluşu insanlığa yeni bir ders olan dâhî kafasında yeni doğan bir görüşü anlatıyordu.
“Bu sözler, dil çalışmalarını genişleterek, dillerin ana kaynağı üzerinde yeni ve çok önemli bir teoriyi ortaya koydu. [“Güneş-Dil Teorisi”ni, daha doğrusu, “Hurâfesi”ni kasdediyor!]
“Bu sözler, Üçüncü Türk Dil Kurultayının ve Ankara Tarih-Dil-Coğrafya Fakültesi Türkoloji derslerinin mihverini yarattı.
“Bu sözler, dil mukayeseleri sistemini nizamladı ve tarih tezimizi dil kanıtlariyle de tekrarlıyarak, Türk Millî İlmine yine bir elân verdi.
“Tarihte, dilde, bütün kültür çalışmalarında düşündüğü hep ‘Türk’tü. Türk, onun sevgilisi, onun ülküsü, onun yavrusu gibiydi.
“Onun için kendisine yine kendisi o güzel, o yüksek, o ebedî adı vermişti: Atatürk…”
Hasan Reşit Tankut: “O yaratıcının emirleri şimşek gibi çakıyordu ve biz onları yıldırım hıziyle yapıyorduk. Ondaki ne ilâhî kudret ve ne anlaşılmaz câzibe idi!”
Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten’in Aralık 1938 târihli mezkûr “Tapınış Nüshası”na, Kemalist Dil Kurumu’nun 1935 ilâ 1950 senelerinde “Etimolojik ve Lengüistik Filoloji Kolları Başkanlığı” ile 1945-1951 devresinde “Genel Sekreterliğini” yapan, her fırsatta Kemâlperestliğini izhâr ettiği için “Büyük Şef”i tarafından 1931-1934 devresinde Meb’ûs tâyîn edilen ve sonrasında da beş devre daha muhtelif şehirlerin “Meb’ûsluklarını” yapan Hasan Reşit Tankut’un da (Elbistan, 1891 – Ankara, 18.2.1980), daha evvel (12 Kasım 1938’de) Ulus’ta neşredilen bir makâlesi dercedilmiş: “Atatürk Ölür mü?” (Dil Kurumu’nun bütün bu sahîh ilim adamlığından ve fazîlet hissinden nasîblenmemiş zevâtını, Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri ünvânlı araştırmamızda - Yeni Söz, 11.2-23.5.2022, 100 tefrika- genişçe bahis mevzûu etmiş, haklarında mevsûk mâlûmât vermiş bulunuyoruz…) Uzun makâlesinden (daha doğrusu hezeyânnâmesinden) şu kadarı, Türkcemize, târihimize, Millî Kültürümüze kasdeden İnkılâblara âlet olmuş bu insanların zihniyeti, ahlâkı, seviyesi hakkında bir fikir verecekdir:
“Bundan kırk asır önce yakın mazimizde olduğu gibi korkunç ve iğrenç bir devir yaşamış olan Sumer illerinde milletin kalbine giren ve aşkını kazanan şeflere Ata adını verirlerdi. Orada kudretli ve sarsılmaz kırallar da hükmeder fakat hiç bir zaman Ata olamazlardı. Çünkü Ata bizde olduğu gibi o devirde de milletin babası demekti. Sumerliler bu Ataların içinde en ziyade Rim’sine tapmışlardı. Çünkü o vatanlarını, ahlâklarını kurtarmış, kendilerini refah ve nimete garketmiş, sonra Sumeri yüksek kültür merkezi haline getirmişti. Onun içindir ki onu tanrılaştırdılar. […]
“Ve Rim’sinden kırk asır sonra Türk illeri bir kere daha korkunç ve iğrenç bir hale geldi... […] Türk milletinin dört bin yıldır beklediği ATA’nın tam çıkacağı sıra idi.

(Ulus, 13.11.1938, s. 3)
“Büyük Şef”in Uydurmaca Harekâtının başına geçirdiği -Cemâatdaşı- İbrahim Necmi Dilmen’in perestişnâmesi, evvelâ Ulus gazetesinde intişâr etmişti…
***
“19 Mayıs 1919 da Anadolu toprağına çıkan bir Türk çocuğu bir gök nidasiyle millete seslendi. Bu ses ilâhî bir teselli gibi içine doğduğu gönüllerin yarasını derhal onuyor ve kalpleri ümitle dolduruyordu. O yüksek karakter sukutları durdurup faziletleri çamurdan arıttı. Birkaç gün içinde umumî yeisi boğan ve bir kaç ay içinde umumî ahlâkı esaslandıran bu harikulâdenin koyduğu kanunlar derhal yeni bir millet canlandırdı. Bu adam bir yaratıcı mıydı? Ona uyduğumuz günden başlıyarak sonuna kadar zaman denilen hain ve kıskanç mefhuma asla itibar etmedik. O yaratıcının emirleri şimşek gibi çakıyordu ve biz onları yıldırım hıziyle yapıyorduk. Ondaki ne ilâhî kudret ve ne anlaşılmaz cazibe idi! […]
“O, Sümer Türklerinin taptığı Rim’sin Ata’dan kırk asır sonra doğan Ata idi”
“Altın saçları altından iliklerimize kadar nüfuz edebilen gök nazarlarına artık bakabilecek kadar yükselmiş bulunuyorduk; ve anladık. Bu kırk asırda bir doğan ATA’nın kendisi idi, ATATÜRK’tü. Milletin dehası milletin iradesi idi ve Türk milletinin cesetlenmiş ruhu idi.
Kemalist “Târih Tezi”: “İlk filozofları hep Türk çehreli ve Türk dilli bulduk”
“ATATÜRK ondan sonra güneşten sağdığı bir meşale ile önümüze düştü. Bizi kültür yolunda hızla yürütüyordu. İlâhlariyle Olimp’i, ehramlariyle Nili, ve Panteoniyle Sumer’i geride bıraktık. Tarihten öncenin bronz dehlizleri içinde zevkını minyatürüne damla damla akıtan eski san’at erlerini ve karanlık kayalar âleminin oyukları içinde keşiflerini yapan ilk filozofları hep Türk çehreli ve Türk dilli bulduk. Yükseliyor… Yükseliyor… Yükseliyorduk.
“O, ölmez ve ölmiyecekdir!”
“Hain ve kıskanç zaman neden bunu bize çok gördü. Pençesini ATA’mızın ciğerine saplıyan bir belâ onu, daha saçları ağarmadan ve gül çehresi solmadan öldürdü. […]
“Atatürk ölür mü? Elbette ki ölmez! Atatürk, cesetlenmiş ruhumuzdu. O tekrar gövdemize sindi. Şimdi Türk milleti kütle halinde bir Atatürk’tür. […] Atatürk ölmez ve ölmiyecektir.” (H. R. Tankut, “Atatürk Ölür mü?, Ulus, 12.11.1938, s. 3)

(Tan, 8.7.1939, s. 1)
“Ölümsüz Büyük Şef”ini kendine Mâbûd edinip Kemalizmin Uydurma Dil sapkınlığına, “Târih Tezi”, “Güneş-Dil”, “Diyarbakır” gibi bütün hurâfelerine âlet olan Maraş Meb’ûsu Hasan Reşit Tankut, CHP’nin Adana Müfettişi tâyîn edildiği günlerde…
***
Dr. Mehmet Ali Ağakay: “Tanrılara yakışan ses, güneşli bakış, ay ışığı kadar temiz eller”
Kemalist Dil Kurumu’nun en fanatik dil militanlarından biri, Dr. Mehmet Ali Ağakay (Girit, Hanya, 1893 – Ankara, 21.10.1965, Cebeci Asrî Mez.) idi. Profilinden, Giritli Ahmet Cevat Emre gibi, onun da Sabataî olduğu intibâı ediniliyor… Mutlak Şef, onu, 1936’da Gâzîanteb “Meb’ûs”u tâyîn etmiş ve o, 1947’ye kadar bu sıfatı muhâfaza etmişti. Dil Kurumu’nda, 1936’dan îtibâren “Terim Kolu” ve 1942 ilâ 1962 senelerinde “Sözlük Kolu Başkanlığı” yaptı. Onun “Acımızla Başbaşa” başlıklı kısa makâlesi (s. 89), Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten’in Aralık sayısındaki dîğer makâleler gibi, yine coşkun taabbüd hisleriyle kaleme alınmıştır:
“Göz yaşı, hıçkırık, acıyı başkalariyle paylaşmak… Ve zaman…
“Bunlar felâketlere karşı, az çok güvenilen tesellilerdi.
“Fakat taş yürekli hilkat’in darbesinden sonra, birer birer bunların da ihanetine uğradık.
“O’na karşı bütün sevgisiyle açık duran yüreğimize hasut tabiat, göklerinin en zalim yıldırımını boşaltmıştı…
“Bağrımızda açılan yaranın alevini almak için döktüğümüz göz yaşları, bir yanardağa düşmüş yağmur damlaları kadar zavallı ve tesirsiz kaldı…
“Beynimizdeki uğultuları hıçkırıklarımızla bastırmak istedik, onlar da boğazımızda boğuldu…
“Yasımıza bütün insanlık ortak olmuştu… Fakat ne faide…
“Bizim acımız paylaşıldıkça çoğaldı, kalpten kalbe geçtikçe zehiri arttı…
“Ve zaman onu bir burgu gibi muttasıl çevirdi, işletti, yüreğimizde daha derin bucaklar açarak sindirdi…
“Uyuşuk beynimiz O’nun ölümüne inanmak istememişti…
“Dökülen göz yaşlarına, hakikati haykıran hıçkırıklara ve dünyanın yerinden sarsılmasına rağmen inanmamıştı…
“Fakat merhametsiz zaman boş durmadı…
“Gittikçe artan talâkatiyle bizi inandırıncıya kadar uğraştı…
“Ve şimdi biz karanlık ve soğuk bir boşlukla başbaşayız…
“Artık yalan değil…
“Bir daha ne kulaklarımız Tanrılara yakışan o sesi duyacak, ne gözlerimiz o güneşli bakışla kamaşacak ve ne de dudaklarımız o ay ışığı kadar temiz ellere değecek… Artık yalan değil; ebedî acımızla başbaşa kaldık
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (60)
İzzet Ulvi Aykurt: “Tanrılaşan Atatürk”
1923’te “Mutlak Şef” tarafından Afyonkarahisar “Meb’ûs”u tâyîn edilen ve 1946’ya kadar muhtelif şehirlerin “Meb’ûsluğuna” devâm eden İzzet Ulvi Aykurt (Eskişehir, 1879 – 8.11.1957), 1935’te Dil Kurumu (Türk Dili Tetkik Cemiyeti) “Yayın Kolu Başkanı” idi. Onun hep işbu Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten’in Aralık sayısındaki makâlesi (ss. 90-91), taabbüdde dîğer Kemâlperestlerin makâleleriyle yarışan ve zavallı Memleketimizin bir asırdır ne menem insanların tahakkümü altında bulunduğunu gösteren bir başka ibretâmîz misâldir:
“Tanrısel dehayı senin varlığında görmüştük”
“…Tabiatten insana geçen ve kemalleşen büyük sırrı, tılsımlı kudret ve Tanrısel dehayı senin varlığında görmüştük. Kâinatta ondan üstün ne olurdu ki…
“Cihanın en büyük milleti olan Türkten ancak dünyanın en büyük dehası Atatürk çıkardı; öyle bir varlık ki binlerce yılda bir gelen…
“O binlerce yılda bir gelen ve tarihin görmediği eşsiz ve büyük varlığa; gelecek nesiller elbette binlerce yıl ağlıyacaktır.

(Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten, Aralık 1938, sayı 33, ss. 90-91)
“Türk Milletini medenîleştirmek” iddiâsıyle Putperestliği horlattılar! Hem de şu Müsbet İlim ve Yüksek Tefekkür çağında!
***
“Milleti kölelikten kurtaran O’dur!”
“Çünkü bir yıkık vatanı kuran, milleti kölelikten kurtaran ve yükselten yüce kahraman O’dur. Millet sevgisini her sevginin üstünde tutan, insanlık ve fazilet örneklerinin en yükseğini kendinde gösteren büyük insan O’dur.
“Onun için cihân ağlıyor!”
“Ey Atatürk, sen bir güneştin; yalnız Türklüğün değil, bütün insanlığın yollarını ışıttın! Onun için cihan ağlıyor!
“Yerlerin belini büken, gökleri saygı ile yerlere eğen bir tâbut”
“Madde Atatürk, yerlerin belini büken, gökleri saygı ile yerlere eğen bir tabuta geçebilir. Fakat zekâ ve ruh Atatürk ebedîdir. Eserlerinde, yazı ve sözlerinde, inkılâplarında, kurduğu esaslarda, yaşıyor, yaşıyacaktır.
“Derin bir inanç ile O’nun yolundan gidenler, ruhlarında Atatürk’ü -kutlu bir emanet gibi- gelecek zamanlara taşıyor.
“Ey büyük Atam, sen yaşıyorsun, sen ebedî olan millet ruhunda yaşıyorsun!
“Millet size tapıyor”
“Yalnız akla inanıyor, fazilete ve gerçeğe tapıyoruz. Sizi gözlerimizle gördük, aklımızla anladık. İşte bundan bir inanç doğdu. Bu inancın ışığında görünen sendin, ey ölmez ve sönmez güneş!
“Gideceğimiz nurlu izinizdir, yolunuzda cesaret ve fedakârlıkla, birlik ve sevgi ile yürümek en büyük ülkümüzdür. Ayrılık, bencillik ve cesaretsizliği kimse tanımıyor.
“Çok sevdiğiniz matemli millet size tapıyor, siz artık yüce Türk milletindensiniz, ey Tanrılaşan Atatürk”
Ahmet Cevat Emre: “Tanrılar benzeri kahraman”
Komünist Partisi’nin lider kadrosundayken “Büyük Şef”e bîat ettikden sonra Harf ve Dil İnk̆il̃âblarının, kezâ “Kemalist Târih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi”nin mühim sîmâlarından biri hâline gelen, “Mutlak Şef” tarafından Çanakkale Meb’ûsu (1930 – 1938) tâyîn edilen, bâzı ipuçlarından Sabataî olduğu intibâı bırakan Giritli Ahmet Cevat Emre (Girit, Resmo, 1876 – Ankara, 10.12.1961)… Kendisine, Kemalizmin ‘Târih Tezi” ve ‘Güneş-Dil Teorisi’ Hurâfeleri ünvânlı araştırmamızda (Yeni Söz 11.2-23.5.2022, 100 tefrika) geniş yer vermiştik.
Emre, ölümünden bir sene evvel, 1960’ta, İki Neslin Tarihi ismiyle, hâtırâtını neşretmişti. İstanbul’da Hilmi Kitabevi tarafından neşredilen 375 sayfalık bu kitabın başlık altında: “Mustafa Kemal neler yaptı? Son asırda memleketin geçirdiği en mühim tarihî vak’aların en canlı ve doğru hikâye ve tasviridir.” iddiâsı var… İddiâ böyle; hâlbuki Emre, kitabda, yalan söylemekden hiç çekinmiyor! Hem de kuyruklu yalanlar!
Ömrünün son deminde, seksen yaş civârında (1954-1956’da –s. 360-) kaleme aldığı bu kitabından, dalâlet içinde geçen hayâtının yine dalâlet içinde nihâyete erdiği anlaşılıyor.
Emre, Hâtırât’ında, -üstelik evli ve çoluk çocuk sâhibiyken- işlediği zinâları uzun uzun anlatmaktan hayâ etmiyor, bilakis bunlarla iftihâr ediyor…
Bu meyânda Mustafa Kemâl’i nasıl tebcîl edeceğini bilemiyor ve onu “Tanrılar benzeri kahraman” olarak görüyor (76. Fasl’ın başlığı –s. 347-)…
Bekleneceği üzere, Demokrat Parti ik̆tidârını, bir “tufeylîler, haram yiyiciler, müstebidler” ik̆tidârı gibi takdîm ederek yerden yere çalıyor, Kemalist 27 Mayıs İhtil̃âl̃ini ise harâretle alkışlıyor… (Emre 1960: 361)
1900’lü senelerde İttihâdcı ihtil̃âl̃ hareketini desteklediğini sayfalarca anlattıktan sonra, şahsî hâtıraları birden kesiliyor, Birinci Cihân Harbi’nden 1920’li senelerin ortalarına kadar takrîben on sene zarfında yürüttüğü ihtilâlci Komünist faâliyetlerini atlıyor ve Mustafa Kemâl̃’in ihtilâlci harbinden ve İnk̆il̃âblarından bahsetmiye başlıyor, onunla şahsen tanışıp görüşmesine kadar bu minvâl̃ üzere devâm ediyor… Müteâk̆iben, bu görüşmeyi anlatıp Al̃fabe ve Dil Encümenlerine dâhil edilmesinin, bu çerçevede L̃atin harflerinin ve yeni ıstıl̃âhların kabûl̃ edilmesinde oynadığı rol̃ün hik̃âyesine geçiyor; ayrıca, bu çalışmalara dâir fikirlerini îzâh ediyor… Bu kısımda, mevsûk târihî hakîkatleri inkâr ederek, kendisinin, Uydurma Dil ve “Güneş-Dil İnk̆il̃âbı”ndaki rolünü es geçtiği gibi, bu siyâsete o zaman muhâlefet etmiş olduğunu iddiâ ve hattâ daha ileri giderek hem bu siyâsetle (“kültür inkılâbımızın ucûbe teorisi” -s. 342-), hem de “dilci” arkadaşlarıyle alay etmekden çekinmiyor!

(Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten, Aralık 1938, sayı 33, ss. 90-91)
Leninizmden (onunla aynı materyalist ve totaliter paydada birleşen) Kemalizme geçen Ahmet Cevat Emre, sonradan Hâtırât’ında inkâr etmekle berâber, Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” hurâfelerine ve bu meyânda, “muhtelif sâhalardaki ıstılâhları esâs îtibâriyle Fransızca ile yoğrulmuş bir Resmî Dil inşâsı projesi”ne çok emeği geçmiş düşük seciyeli bir şahsıyetti. Buradaki berbâd üslûblu makâlesinde, “Ölümsüz Şef”inin bu iki hurâfesini “gerçek bilim” olarak vasıflandırıyor ve onlara dâimâ sâdık kalacağına yemîn ediyor…
***
Mezkûr araştırmamızda, Emre’nin, hâssaten, Uydurma Dil ve “Güneş-Dil İnk̆il̃âbı”na muhâlefet ettiğine dâir yalanlarını kat’î vesîkalarla cerhetmiştik. Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten mecmûasının Aralık 1938 târihli “tapınış nüshası”na dâhil edilen ve bu Kemalist hurâfeleri harâretle müdâfaa eden “Ölmez Şefin İdealist Nasyonalizmi” başlıklı (gayr-i mênûs berbâd bir üslûbla, bozuk ifâdelerle, uydurma kelimelerle kaleme alınmış) makâlesi, mezkûr yalanlarını tekzîb eden yeni bir vesîkadır. Düşünmeli ki mübârek Türkcemiz ve Târihimiz bu tıynette insanlar tarafından tahrîf ve tahrîb edilmiştir ve biz bunların kurdukları bir düzenin esîrleriyiz! Söze, “Osmanlı” kılıfı altında Türkcemizi, Millî Kültürümüzü ve Müslümanlığımızı tahk̆îr ederek başlıyor:
Emre’nin garezkâr iddiâsı: “Osmanlı yazı dilinde, son asırlar kültürünü serbestce ifâde etmek kâbiliyeti aslâ bulunmuyordu”; o, “millet ve vatan mefhûmlarını inkâr eden müslümanlık” ile yoğrulmuştu [Öyleyse Müslümanlıktan kurtulmak için bu dilden de kurtulmak lâzımdı]
“İslâm teokrasisi ve orta şark kültürü üzerine kurulmuş olan Osmanlı imparatorluğunun yazı dili, bütün nevilerinde, o cemiyetin esas karakterlerini temsil eder nitelikte (mahiyette) idi. Onda son asırlar kültürünü serbestçe ifade etmek kabiliyeti asla bulunmadıktan başka, nasyonalizmi din ile, kanunu şeriat ile karşılaştıran [karıştıran], millet ve vatan mefhumlarını inkâr eden müslümanlığın bütün manevi tesviyeciliği de vardı. Şark İslâm âlemi içinde bile Osmanlı imparatorluğu artık gerek siyaset gerek medeniyet hattâ islâmiyet yönünden eski hâkim ve önder mevkiini kaybetmişti. O köhne, tarihî devrini geçirmiş prensiplere dayanan sosyal yapıdan artık, son üç asrın yer yüzüne hâkim kılmış olduğu teknik ve kültürün büyük mümessilleri arasında her yönden eşit bir varlık sağlamağa biz cenup Türkleri için mümkün değildi. [Bozuk cümle!] Bin bir facia içinde biten genel kavga Osmanlı imparatorluğunun islâmî şeriata ve orta çağ kültürüne dayanan temellerindeki çürüklüğü tükel bir yıkıntı ile meydana koydu. Atatürk mucizesi olmasaydı biz cenup Türkleri için bugün başka urukdaşlarımızın çok daha evvel düşmüş olduğu siyasî ölümden ayrı bir akibet tasavvur edilemezdi.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (61)
“Atatürk mûcizesi”
“Dil işleriyle her ne zaman ve her kim tarafından iştigal olunsa [Bozuk ifâde!] Atatürk mucizesini bütün şümuliyle ve tarih içindeki bütün bağlılıklariyle anmağa ve este (= hatırda) tutmağa ihtiyaç vardır; bu yapılmadıkça yeni kültürlü Türk âlemi içinde dile düşen vazifeler anlaşılamaz ve ölümsüz Şefin genel devlet yapısına verdiği ululuk ve yükselikle oranlı (= mütenasip) bir dil bilgisi yaratılamaz.
“Atatürk mucizesinin en esaslı unsurları idealizm ve nasyonalizmdir; mucize de bu iki unsurun, şu veya bu oportünizm ile dejenere olmasına asla katlanılmadan, gerçekleştirilmesinden çıkmıştır. Atatürk, dil işlerinde de, idealizm ve nasyonalizm prensiplerine sonuna kadar riayetkâr olarak kılavuzluğunda devam etmiştir. Birinci safhada alfabe inkılâbı ölümsüz Şefin idealizm ve nasyonalizmini tamamen okşıyan bir başarı ile oldu. Fakat yirminci asır kültürünü türkçeleştirecek olan dili yaratmağa sıra gelince Şefin idealizm ve nasyonalizmi muhitin başka bakımlardan düşünülmüş nasyonalizmiyle çarpıştı. [Bâzı kimseler, Türkcenin kendi imkânlarıyle ıstılâh türetilmesi tarafdârıyken, Ahmet Cevat gibiler, Fransızca ıstılâhların ik̆tibâs edilmesini istiyorlardı… “Mutlak Şef”, bu ikinci tavırda karâr kıldı…]
“Kemalist Târih Tezi”: “Neolitik çağlarda, Alpin denilen Türk ırkı, bütün beşeriyete teknik ve kültür önderliği etmekte idi. Atatürk’ün Türk ulusuna en ağır armağanı bu gerçek bilimdir.”
“Atatürk’ün nasyonalist idealizmi senelerce süren tarihî araştırmalarla son derece kuvvet bulmuştu; birçok garp âlimlerinin parça parça kalan ve bir türlü genel inancı toplamış bir sentez haline getirilmemiş olan keşiflerinden O ilmî bir hakikat yaratmıştı: Ta neolitik çağlarından Orta Asyanın homo alpinus’u bütün beşeriyete teknik ve kültür önderliği etmekte idi, ve bu alpin denilen insan ırkı da asıl Türk ırkından başkası olamazdı! Atatürk’ün Türk ulusuna en ağır armağanı bu gerçek bilimdir; Türk nasyonalist idealizminin temeli ve ayaklığı bu imandır. Ölümsüz Şef bu gerçek bilimin henüz açılmamış yerlerini yorulmaz araştırmaların verimleriyle aydınlatarak ve dağınık kalan buluşlarla birleştirerek Orta Asyanın neolitik medeniyetindenberi yeryüzünü tarihten önceki göçleriyle kolonize etmiş olan Homo alpinus’un yani ilkel ve asil Türkün sentetik tarihini yapmak gayesini güdüyordu. Türk Tarihi ve Türk Dili tezleri bu gayenin ifadesi olduğu gibi Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu da bu gayeyi yorulmaz araştırmalar ve parıltısı sönmez buluşlarla ilmî hakikatler yüksekliğine götürmek için kurulmuştur.
“Bu idealist nasyonalizme bağlı kalmağı ölümsüz Şefe bir ibâdet kutsiyetiyle anlamış bulunuyorum” [Bozuk cümle!]
“Bu yaratıcılık işlerinde Avrupa bilginlerine bağlı kalmak ölümsüz Şefin asla caiz görmediği bir aciz belgesi (= delili) idi; en büyük kınayışlarını Avrupa âlimlerine çırak olmakta gösterdiğimiz gevşeklik yüzünden celbederdik. Bizleri, kendisinin gördüğü büyük hakikatleri Avrupaya ilim ışıkları altında gösterebilir halde görmek en büyük emeli idi. Türk Kültürünün garp basınlarına akseden en zayıf parıltıları bile onu sevindirir, ve geleceğe olan sarsılmaz ümitlerini kuvvetlendirirdi.

(https://ataturk.org.au/tag/yusuf-akcura/; 19.10.2021)
1933: “Kemalist Târih Tezi” ile “Güneş-Dil Teorisi” hurâfelerinin ve Uydurmaca Harekâtının Erk̃ânıharbiyesi (soldan sağa): Besim Atalay, Hasan Âli Yücel, Celâl Sahir Erozan, Ahmet Cevat Emre, Dr. Reşit Galip, “Tek Adam”, Âfet Hanım, Ruşen Eşref Ünaydın, İbrahim Necmi Dilmen, Hâmit Zübeyir Koşay, Dr. Ragıp Hulûsi Özdem. İçlerinde sâdece Dr. (bil̃âhare Prof.) Ragıp Hulûsi Özdem, hak̆îk̆î bir dilciydi ve Uydurmaca çalışmalarına kerhen iştirâk̃ ettirilmişti… (Kemalizmin ‘Târih Tezi” ve ‘Güneş-Dil Teorisi’ Hurâfeleri; Yeni Söz, 30.3.2022/48)
***
“Bu amaca ve bu idealist nasyonalizme bağlı kalmağı ölümsüz Şefe bir ibadet kutsiyetiyle anlamış bulunuyorum [Bozuk cümle!]; alfabe inkılâbından ve T.D.K. nun kurulmasından beri hep bu ışık çığırı üzerinden yürümeğe çalışmış olduğum gibi bundan sonra da ondan ayrılmamağı kendim için birinci vazife sayarım.” (Ahmet Cevat Emre, “Ölmez Şefin İdealist Nasyonalizmi”, Türk Dili Türkçe – Fransızca Belleten, Aralık 1938, ss. 84-85)
Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’ndaki tapınış
Târihî Türkcemizdeki İslâm Medeniyeti kaynaklı bütün kelimeleri tasfiye ederek mümkün mertebe Frenkleşmiş ve Laikleşmiş bir dil inşâ etmeyi kendine gâye edinmiş Kemalist Dil Kurumu, 1935’te, “Mutlak Şef”in emri ve nezâreti altında, bir Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu hazırlamıştı. Bu Kılavuz’da, Arabca ve Farsçadan ik̆tibâs edip Türkceleştirdiğimiz, Millî Kültürümüzle yoğurduğumuz binlerce kelimeye, Uydurmaca veyâ Fransızca karşılıklar ikâme ediliyor ve resmî zorbalıkla, herkes bu uydurma dili konuşmıya mecbûr tutuluyordu. Kitabın “Önsöz”ü, Cep Kılavuzu’nun, “yeni sözlerin herkese yayılmasını kolaylaştırmak üzere yapılmış bir halk basımı olduğuna” dikkat çekildikden sonra, “göklerden esinler alan büyük kavrayışının ışıklarıyle yol göstericilik eden Ulu Önder Kamâl Atatürk”e âdetâ secde ederek bitiyordu:
“Bu büyük ulusal̃ devrimin bütün şerefi, göklerden esinler alan büyük kavrayışının ışıklarıyle yol göstericilik eden Ulu Önder Kamâl̃ Atatürk’ün kutsal başı üzerinde toplanmaktadır”
“Pek kısa bir zaman içinde başarılan bu büyük ulusal̃ devrimin bütün şerefi, Türk Dili Araştırma Kurumunu kuran, koruyan ve ona, göklerden esinler alan büyük kavrayışının ışıklarıyle yol göstericilik eden Ulu Önder Kamâl Atatürk’ün kutsal başı üzerinde toplanmaktadır. Yirminci asrın bu en büyük yaratıcısı, Kılavuz çalışmalarını yalnız kolaylaştırmakla kalmamış, kendisi de sözlerin köklerini aramak ve karşılık bulmak işlerinde değerbiçilmez bir özveri ile çalışmıştır.
“Yurdun ve ulusun ileriliği uğrunda, uykusunu, rahatını düşünmiyerek, bütün varlığı ve içinden taşan ülkü ateşiyle uğraşan, ve yüksek buyruğu altında iş görmeği onur bilenlere böylece eşsiz bir çalışma örneği veren Büyük Önderimize burada, yüreğimizin derinliklerinden kopup gelen sonsuz duygu ve saygılarımızı bir daha sunmayı şerefli bir borç biliriz.” (Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu, 1935, “Önsöz”, ss. VIII-IX) (Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri; Yeni Söz, 1.4.2022/50)
Birkaç muharrir ve şâirden putperestâne nümûneler
Buraya kadar, Totaliter Zihniyetin bir tezâhürü olarak, Mustafa Kemâl’in -daha ziyâde- resmî ricâl tarafından nasıl ilâhlaştırıldığına dâir nümûneler zikrettik. Memleketin Kemalist Totalitarizmin hâkimiyeti altındaki kültür ve edebiyât hayâtı da aynı zihniyetle şekilleniyor, bu meyânda bütün Maârif teşkîlâtı ve bütün matbûât insanlarımıza bu putperestâne zihniyeti aşılamıya çalışıyordu. Aşağıda, birkaç muharrir ve şâirden nakledeceğimiz makâle ve şiirler, o devirde başlayıp günümüzde de tavsamadan devâm eden bu Kemalist beyin yıkama faâliyetinin târihî şâhidleridir. Bu putperestlik nümûneleri üzerinde teemmül ederken, bilhâssa, bunların bizzât “Mutlak Şef” ve Rejimi tarafından teşvîk̆ edildiği vâkısına dikkat etmek lâzımdır. Öyleyse bu nasıl bir şahsıyet ve nasıl bir rejim yapısıdır? Bir de şu husûs: Mütehakkim Zümrenin mevcûdiyeti, ancak bu zihniyet ve yapının idâmesiyle mümkündür…
1920’lerden beri, Kemâlperest, yânî putperestâne metinler neşreden muharrir ve şâirler sayısız denebilecek kadar büyük bir yekûn tutar. İçlerinden misâl olarak Yaşar Nabi Nayır, Edip Ayel, Aka Gündüz, Behçet Kemal Çağlar ve –“Mehmed Âkif mes’elesi” vesîlesiyle- Mithat Cemal Kuntay’ı seçiyoruz…

Türkceye kasdeden Kemalist Dil Kurumu’nun 1935’te neşrettiği Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’ndaki tapınış… Kemalist âbidler listesi, ne kadar ibretâmîz!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (62)
Yaşar Nabi Nayır: “İçimizde her zamankinden daha diri bir hak̆îkat̃ hâl̃inde yaşıyan
Atatürk’ün mânevî benliği, bir kat daha kudsîleşerek, hârikalar yaratmakta devâm edecekdir!”
Kemalist Totaliter Rejimin gözde muharrirlerinden, mütercim, şâir, Varlık Yayınevi sâhibi, Üsküb Cemâatinden, Masonî PEN Club Âzâsı, v.s. Yaşar Nabi Nayır, Mâbûdu hayâttayken ona tapınış şiirleri yazıyordu; o vefât edince de, taabbüd makâleleri yazmıya devâm etti. Aşağıdaki makâlesini 11 Kasım 1938 târihli Ulus’tan naklediyoruz:
“…Hayır, kardeşim, […] emin ol ki ölüm bizden hiç bir şey almış değildir. Ebedî olan için ademin mânası nedir?
“Gözlerini etrafına çevir, o ölmez ışığın üstüne bastığın toprağa ne kadar sinmiş olduğunu, onunla ne kadar hal ve hamur olduğunu göreceksin, gözlerini kendi içine çevir, orada göreceğin berraklık ve aydınlığın nereden geldiğini sana izah edecek ben değilim.
“Hiç bir zaman onun mâneviyeti, maddî benliğinin aramızdan eksildiğini bildiğimiz şu andaki kadar hudutsuz bir genişlik ve şümul almış değildi.
“Ölüler toprağa verildikleri gün hatıra olurlar. Fakat O bir istisna halinde yaşadı. Ölümde de bu istisnayı muhafaza edecektir.
“O, içimizde bir hatıra gibi değil her zamankinden daha diri bir hakikat halinde yaşıyor.
“Tanrıca bir eser”
“En büyük ve eşsiz eseri olan Türkiye Cümhuriyetini Ondan ayırt etmek kimin hatırından geçmiştir? Bu ölmez eser varoldukça O da vardır, aramızdadır, eşsiz rehberliğiyle daima önümüzdedir.
“Atatürk’ün on yedi yılda bina etmiş olduğu mucizeli ve dehalı eserin ancak onun ömrünce payidar olabileceğini alttan alta, kulaktan kulağa fısıldamış olan kara ruhlu bedbinler ne kadar yanıldıklarını ve bu kadar tanrıca bir eser için ölümün ne ehemmiyetsiz bir hâdise olduğunu, türklüğün her zamankinden daha vahdetli ve daha kudretli manzarası karşısında anlıyacaklardır. Anlıyacaklardır ki, Atatürk’ün mânevî benliği, bir kat daha kudsîleşerek, bir kat daha azizleşerek ve milletleşerek, başlamış olduğu eserin başında eskisi gibi harikalar yaratmakta devam edecek ve büyük emaneti, genç omuzlar üstünde, aynı dindarane huşûla asırdan asra intikal edecektir.” (Yaşar Nabi, “Büyük Yasımız”, Ulus, 11.11.1938, s. 2)
“O verdi nesi varsa bugün on beş milyona / Çok değil bütün millet şimdi taparsa ona”
Nayır, kendi Varlık mecmûasının 29 Ekim 1933 târihli 8. sayısında, “Cumhuriyet Bayramında” başlıklı bir şiir neşretmişti. Bunda, Türk milletini açıkça ona tapmıya dâvet ediyordu. Devir böyle bir devirdi: “Ebedî Şef”in ve Rejiminin takdîrkâr nazarları altında, şâir ve muharrirler, birbirleriyle taabbüd yarışındaydılar:
“Şarkımız İnkılâbın dillenmiş heyecanı… / Gökte yanan güneşi koparıp yerinden… / Biz aldık bu ateşi Gazi’nin gözlerinden… / Ceddimiz nasıl önce tapardıysa ateşe, / Öyle Cumhuriyetle doldurduk kalbimizi. / Öyle bir savaştı ki bu İnkılâp yılları, / Sonunda ya var olmak, ya ölmek mukadderdi. / Gazi bir kartal gibi üstüne kanat gerdi, / Ve Türk, bir mucizeyle durdurdu akılları. / Bir milletin toplayıp bütün ıstırabını, / Bir ihtilâl halinde doğdu Mustafa Kemal. / Tarihi o çevirdi gittiği sapa yoldan, / O verdi nesi varsa bugün on beş milyona. / Çok değil bütün millet şimdi taparsa ona, / Tarih kaydetmemiştir daha böyle kahraman. / Ona şeref, ona şan, ona bütün minneti / Asırlık zincirlerden kurtulan bir milletin. / İşte dev akisleri bu ebedî minnetin / Bakın bir tek ses gibi sarıyor memleketi.” (Atatürk Şiirleri; Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, Derleyen: Behçet Necatigil, Ankara: T. Dil Kurumu Yl., No 381, 1981, ss. 26-27)

(Atatürk Şiirleri; Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, Derleyen: Behçet Necatigil, Ankara: T. Dil Kurumu Yl., No 381, 1981, ss. 26-27)
“Ebedî Şef”in ve Rejiminin takdîrkâr nazarları altında, şâir ve muharrirler, birbirleriyle taabbüd yarışındaydılar… Burada, Üsküb Cemâatinden Yaşar Nabi Nayır’ın “Cumhuriyet Bayramında” başlıklı tapınış şiiri…
***
Edip Ayel: “İnsanlar ölür, Türklüğe Allâh olan ölmez!”
“Ebedî Şef”in vefâtı üzerine, şâir, muharrir, Fransızca muallimi Mahmut Edip Ayel de (İstanbul, 23.8.1894 – a.y., 17.1.1957) “Ölmez” başlıklı bir şiir kaleme alıyor ve “İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!” diye haykırıyor… Şiiri, Kemâlperestliğin en mâhir propagandacılarından Sertel’ler, gazeteleri Tan’da neşrediyorlar. Hiç şüphesiz, bu şiir, sâdece şâirinin değil, bütün bir devrin, bir Rejimin zihniyetini aksettiriyor ve ne yazık ki aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen fazla da bir şey değişmiş değil!

(https://www.istanbulmuzayede.com/urun/5150358/sair-edip-ayel-1894-1957-ithafli-ve-imzali-fotograf-13-x-9-cm; 28.3.2025)
(-Sertel’lerin gazetesi- Tan, 13.11.1938, s. 5)
Mütehakkim Zümrenin teşvîk̆lerine uygun putperestâne şiiri Sertel’lerin Tan gazetesinde neşredilen şâir Mahmut Edip Ayel’in imzâlı fotoğrafı ve mâhûd şiiri…
***
Sâdece muharrirlerin, şâirlerin değil, Totaliter Rejimin hezeyânları:
“Tutsak seni, lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvî! / Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe!”
Edip Ayel’in “İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!” mısrâlı şiiri Mütehakkim Zümre tarafından pek beğenilmiş olsa gerek ki Ayel, bu minvâl üzere çalışmıya devâm ederek ona benzer iki, hattâ üç şiir daha yazıyor. İlkinin başlığı “Ant”. O, Behçet Necatigil’in Atatürk Şiirleri derlemesinde (1981: 99) karşımıza çıkıyor. Bunda, “Ölmez” başlıklı şiirindeki “İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!” gibi mısrâları tekrâr ediyor ve ona başka hezeyânlar ekliyor: Filhakîka, gerek Edip Ayel’in, gerek Behçet Kemal Çağlar’ın bu çeşid şiirleri, kafası karışmış, mantıkî muhâkemesi bozulmuş bir bunalımlının sayıklamalarını, hezeyânlarını andırıyor: “Mahşerde bir önder bulacak Türk yine sende.”, “Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun!”, “Tutsak seni lâyık yüce Tanrı’yla müsavi!” gibi… Bittabi bunlar, sâdece muharrirlerin, şâirlerin değil, onları buna teşvîk̆ eden, hattâ maddeten-mânen zorlıyan Totaliter Rejimin hezeyânları! Esefle okuyoruz:
“Ant içtik, Atam, gitmeğe gösterdiğin izden / Ruhun tutacaktır bizi her gün elimizden. / Çiğnenmeyecek göklere yükselttiğin ülkü / Ta arşa çıkardın yere düşmüş ulu Türk’ü! / Atmaz bir adım arkaya Türküm diyecek genç / Yoktur seni inkâr edecek… varsa ne iğrenç! / Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harabe / Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe! / Göğsünde bu yurdun tütedurdukça ocaklar / Eksilmeyecektir sana kan ağlayacaklar. / Bitmez yaşımız ruh kalabildikçe bedende. / Mahşerde bir önder bulacak Türk yine sende. / Bir ay gibi Türk’ün sönük ufkunda belirdin, / Öldün denemez, tarihe sen dipdiri girdin! / Kaç paslı beyin bir ucu çıkmaz yola dalsa / Gençlik, Ata’nın yolcusudur bir kişi kalsa; / Türk’üm diyen artık bir akistir o güneşten, / Bağrındaki iman bir alevdir o ateşten. / Bin bir saf olup ardına düşmüşse bu ülke, / Türk’ün şefi sendin, kalacaksın Ata, Türk’e. / Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun, / Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun! / Tutsak seni lâyık yüce Tanrı’yla müsavi / Toprak olamaz kalp doğabilmişse semavi! / Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses, / İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez! / Ant içtik Atam, gitmeğe gösterdiğin izden / Ruhun tutacaktır bizi her gün elimizden!”
“Lâyık onu tutsak biz ilâhlarla müsavi!”
1940 senesine gelindiğinde, “Ebedî Şef” iki sene evvel ölmüş, artık “Millî Şef” hüküm sürmektedir. Tabîatiyle, “Ebedî Şef” unutulmuş değildir; lâkin onun ismine, bu def’a, “Millî Şef”in ismini de zammetmek lâzımdır. Edip Ayel, mezkûr iki şiirinin devâmı olan bu şiirinin başlığını “Atatürk” koyuyor; bunda da evvelki şiirlerinden bâzı mısrâları -îcâbında, ufak tefek değişikliklerle- tekrâr ediyor; şiir boyunca “Ebedî Şef”ini lâyıkıyle tesbîh ettikden sonra, onu “Millî Şef”i anarak bitiriyor: “Ölmez Atatürk, çünkü yok olmaz ebediyet / Bir başka şekil aldı o ruh, ismi de: İsmet!”
Bu şiirin bir husûsiyeti de, yine mantıkî muhâkemesi sakatlanmış bir adamın tavrıyle, tek Allâh’ı bırakıp “ilâhlar”dan dem vurması: “Lâyık onu tutsak biz ilâhlarla müsavi!”
Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden Ahmet Emin Yalman, bekleneceği üzere, şiiri çok beğeniyor ve onu, gazetesi Vatan’da (10 kasım 1940, s. 3), “Tarihin En Büyük Adamını Hatırlarken” başlıklı kendi makâlesinin altına dercediyor:
“Solmaz o beniz, yok, o bakışlar yine mavi / Lâyık onu tutsak biz ilâhlarla müsavi! / Göğsünde bu yurdun tüte durdukça ocaklar / Eksilmiyecektir ona kan ağlıyacaklar! / Çiğnenmiyecek göklere yükselttiği ülkü / Vâretti o hepten hiçe inmiş koca mülkü. / Türküm diyen artık bir akistir o güneşten / Bağrındaki iman bir alevdir o ateşten. / Sönmez o alev kopsa kıyamet bile sonda / Mahşerde bir Önder bulacak Türk yine onda! / Tarih olan ölmez, yeni bir yurt yaratan hiç / Her an edecektir o büyük ad bizi tehyiç. / Parlar o ışık her yanı birden gece sarsa / Kalbler ona bir lâhd, ebediyet ona darsa! / And içtik evet gitmiye gösterdiği izden / Her gün tutacaktır Atamız dinç elimizden. / Yok sanki bakın ondaki nur ayda güneşte / On beş yıla sığdırdı evet yüz yılı işte! / Atmaz bir adım arkaya Türküm diyecek genç / Yoktur onu inkâr edecek… Varsa ne iğrenç! / Bir ay gibi yurdun sönük ufkunda belirdi / Ölmüş denemez, tarihe hem dipdiri girdi! / Ölmez Atatürk, çünkü yok olmaz ebediyet / Bir başka şekil aldı o ruh, ismi de: İsmet!”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (63)

(Vatan, 10.11.1940, ss. 1 ve 3)
Vatan gazetesinin 10 Kasım 1940 târihli nüshasında (s. 1), Yalman’ın makâlesi ile Ayel’in şiiri (s. 3), aynı sütûnda, alt alta konulmuştu… Yalman’ın “Tarihin En Büyük Adamını Hatırlarken” başlıklı makâlesi, “Tarihin en büyük adamı odur.” iddiâsıyle başlıyor ve her zamânki gibi, yine Cemâatdaşını Türk Milletine dayatarak bitiyor:
“Atatürk’ün hatırası Türk milleti için ebedî bir bağ olacak, hiçbir hâdise, hiçbir tesir bu âhengi bozamıyacaktır. Atatürk’ün canlı misali, gelmiş, gelecek Türk nesillerine; kendi şahısları için değil, kendi yurtları için ve kendilerinden sonra gelecekler için çalışmak idealini ve aşkını öğretecektir. Atatürk’ün tarihte ilk olarak yükselttiği sulh meşalesi, karanlıklarda kalan insanlara yollarını gösterecek bir nur parçasıdır. Bize de, bütün insanlara da nur verdin, Atatürk, sen de nur içinde yat!”
Hemen bu satırların altında, Edip Ayel ise, sayıklamıya devâm ediyor: “Lâyık onu tutsak biz ilâhlarla müsâvî! İlh…”
Mütehakkim Zümre, varsın, “Ebedî Şef”ine tapınsın; ama, illâ ki bizi de ona taptırmak istiyor! Çünki biz bu dalâlete uydukça, o da bizi kukla gibi oynatmıya devâm edecek!
***
“İnsanlar ölür, Türk’e ilâh olmuş er ölmez!”
Edip Ayel, Fanatik Kemalistler nezdinde pek tutunan şiirini, değişik versiyonlarla, yânî bâzı tâdiller ve ilâvelerle tekrâr tekrâr piyasaya sokuyor: Necatigil’in Atatürk Şiirleri derlemesinde (1981: 55-56), onun yukarıda zikrettiklerimize benzer, fakat farklılıklar da ihtivâ eden bir dördüncü versiyonuyle karşılaşıyoruz. Başlık, ilkindeki gibi, “Ölmez”… Necatigil, bunu, 13 Kasım 1938 târihli Tan’dan ik̆tibâs ettiğini kaydetmiş. Lâkin o versiyonu, biz, yukarıda, fotoğrafıyle berâber araştırmamıza dercettik ve her iki versiyon birbirinin aynı değil… Bir kerre, ilki 18 mısrâ olduğu hâlde, ikincisi 24 mısrâ… Bu versiyonda da, yeni mısrâlarla berâber, dîğer üç versiyondaki bâzı mısrâlar ve ifâdeler tekrâr ediliyor, bâzları da tâdilâta uğruyor: Bilhâssa, Şâirin, ilkindeki “Mutlak, onu kem sözle anan varsa, o bir piç!” mısrâını, daha nezîh bir ifâdeyle değiştirmiş olması dikkati çekiyor: “Yoktur onu inkâr edecek… Varsa ne iğrenç!” Kezâ, “İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!” mısrâı da, burada: “İnsanlar ölür, Türk’e ilâh olmuş er ölmez!” kılığına bürünüyor… Velhâsıl, Necatigil’in, bu farklı versiyonu Tan’dan iktibâs etmediği muhakkak… Bunun tam metni de şöyle:
“Bitmez yasımız, içte kapanmaz yaramız tez, / İnsanlar ölür, bir koca tarih olan ölmez! / Solmaz o beniz, yok, o bakışlar yine mavi, / Lâyık onu tutsak biz ilâhlarla müsavi. / Göğsünde bu yurdun tütedurdukça ocaklar / Eksilmeyecektir ona kan ağlayacaklar. / Batmaz o güneş, yurdu aşıp tarihe dalsa, / Her Türk ATA’nın yolcusudur tek kişi kalsa! / Atmaz bir adım arkaya ‘Türküm!’ diyecek genç, / Yoktur onu inkâr edecek, varsa ne iğrenç! / Çiğnenmeyecek ömrünü vakfettiği ülkü, / Ahrette bulur, ölse de, ardında bu mülkü. / Ant içtik evet gitmeye gösterdiği izden, / Her gün tutacaktır o büyük Ruh elimizden. / Yok işte bakın ondaki nur ayda, güneşte, / On beş yıla sığdırdı o Dev, yüzyılı işte! / Gencim! diyen artık bir akistir o güneşten, / İçlerde yanan kutsal alev hep o ateşten. / Parlar o güneş, âlemi sonsuz gece sarsa, / Bir laht ona tarih, o anıt şanına darsa. / Bir dağdı aşılmaz, yüce gökten daha yüksek, / Yetmez, biz o insanla asırlarca övünsek. / En ünlü adamlar bile etsin ona gıpta, / Yansın ona âlem, yüreğinde kan akıp da. / Kalbimizdeki tunç heykeli gök çatlasa bölmez, / İnsanlar ölür, Türk’e ilâh olmuş er ölmez!”
Bir başka “hezeyânnâmeler müellifi”: Aka Gündüz
Devrin âdetâ birbiriyle iptidâîlik, müptezellik, pespâyelik yarışına çıkmış şöhretlerinden biri de, Aka Gündüz’dü. “Muharrir, Romancı, Şâir”, Komitacı, Ankara Meb’ûsu Aka Gündüz’ün (Enis Avni; Selânik, 1886 – Ankara, 7.11.1958), resmî teşvîkle açıkça putlaştırılan adamın -evvelâ Hakimiyeti Milliye, Kasım 1934’ten sonra Ulus ismini taşıyan- gazetesinde neşredilen iki “şiir” müsveddesi, fazla söze hâcet bırakmıyor…
Aka Gündüz’ün birinci hezeyânnâmesi, “Kemalist Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” hurâfelerinden mülhemdir ve onlara pek uygundur:
“Türkün üç boyu vardır; İnan! / Biri: (Ulu) dur; / Biri: (Ulutürk) tür; / Biri: (Atatürk)… / İnandım! / Ulu demek yeter, Türktür o; İnan! / Ulu Türkün bağrından Ulular Ulusu doğar: Kutluğ gibi… Oğuz gibi… Atila gibi… / Onlara (Ulutürk) derler. / İnandım! / Ulular Ulusu (Ulutürk) lerin Enulusu da (Atatürk) tür. / Otağı; evrenler bağrında yükselen Çankaya’dadır, bir… gönüller içindedir, iki…ölmezlik başındadır, üç… / İnandım! / Üç gez, yedi gez, kırk gez, sayılardan artık gez inandım! / (Türkata), vardır; kan! / Türkata, varlıklar yok iken vardı. / Yokları vareden odur. / İlksiz odur, sonsuz odur. / Kandım! / Buz dağlarını eritip, verim bağları eden, Türkata’dır. / Güneşe ışık veren, acunu güne seren, kafalara us ören odur. / Karanlıkları attı. Yeri, gökü yarattı. / Etten dile söz verdi. Türk diline öz verdi. Bu dil oldu temel dil. Binlerce yıl genel dil… Kan! / Kandım! / Yoku tuttu varetti, varı da bayar etti. / Güldür ki burcu tüter. Esinlercilen [?] eser. / Türkata derler ona. / İçindekini kovan uçmak onun değildir. İçindekini seven, yüceltip mutlu eden uçmakları o kurdu. Uçmakların tümüne bir at [ad] verdi: Türkeli! / Tüm uçmakların tek adı olan Türkeli’ni görmek istersen; Çankaya’dan yürü çık, Muratdağ doruğuna!... Kan! / Kandım! / Türkü ulu eden o. Ulu Ulus eden o. / Ulular Ulusu (Ulutürk) ler ondandır, o yarattı. / Balçıktan değil… Türkten yarattı. Türkü, ululuktan; Ulutürkleri Türkten yarattı. / Ulular ulusu (Ulutürk) lerin en Ulusu Kemal Atatürk’ü, Türkata yarattı. / Ama yoktan yaratmadı. / Kendinden yarattı. Özünden yarattı. Yaratıcılığından yarattı. / Çünkü: / Türkata’nın varolduğu, ilksiz çağlardanberi, Atatürk vardı. / Ey, beni okuyan! / Türk; Türkata’ya diye gelip, kol bağır açınca… gerekleşti ki Atatürk, Ege denizinin batıda köpükleştiği kıyılarda, gelip görünsün. / Dize gelen Türkü direltmek ve diriltmek için geldi… / Kan! / Kandım! / Üç gez, yedi gez, kırk gez… sayılardan artık gez kandım! / Bu içsesimi… Atatürk’ün Türk uçmaklarında ölmezliğe kavuşan anası, Zübeyde Anatürk işitsin!” (Akagündüz, “Üç Boy”, Ulus, 28.11.1934, s. 1)

(Ulus, 28.11.1934, s. 1)
Gazetenin şu manşetinden de anlaşılacağı vechiyle, Hakimiyeti Milliye ve Ulus gazetelerinin müessis sâhibi, “Büyük Şef”tir. Ulus’un işbu nüshasının 3. sayfasında, Burhan Belge de, (“Yarı – siyasal; Ulusumuz” başlıklı makâlesinde) - aynı vâkıayı têyîd ediyor: “Şimdi görüyoruz ki, bizim de adımızı koymuş: ULUS. Hakimiyeti Milliye – Ulus – ikisinin de manası büyük. İkisi de Onun gazetesi. İki adın ikisini de veren O.” Zâten Totaliter Rejiminin o prangalı matbûâtında “Mutlak Şef”e aykırı gelecek hiçbir şey neşredilemediğine göre, o, fiilen bütün matbûâtın da patronu idi… Binâenaleyh, Hakîkat endîşesi olmıyan bâzı kimseler, matbûâttaki bütün o tapınış şiir ve nesirlerinin “Mutlak Şef”in tasvîbi, irâdesi, bilgisi hâricinde intişâr ettiğini iddiâ etmekle, bedîhî hakîkati inkâr etmiş oluyorlar… Ne kadar ibretâmîzdir ki Kemalist tapınış metinlerinden birisi de işbu nüshada Aka Gündüz’ün (ki burada ismi bitişik yazılmıştır) başmakâlesi (“Üç Boy”) olarak boy gösteriyor! “Güneş-Dil” hurâfesinden mülhem ve bir o kadar abuk sabuk bir metin! (Hâmiş: Gazetenin resmî “İmtiyâz Sâhibi ve Başmuharriri” Falih Rıfkı Atay, “Umûmî Neşriyâtı İdâre Eden Yazı İşleri Müdürü” Nasuhi Baydar’dır -s. 8-.)
***
“Tapkınlığına” mük̃âfâten Ankara Meb’ûsu tâyîn edilmiş Aka Gündüz’ün ikinci hezeyânnâmesi, “Ataput”a yönelmiş bir yakarış, bir zikirdir:
“Yürekten Sesler: Atatürk / Cemal Reşid’e / Atatürk’ün tapkınıyız. Her şey (O) dur. Her yerde (O) var. Her gökte (O) eser. Her enginde (O) çağlar. / Biz (O) yuz, (O) biz. / Atatürk, benim değildir. / Atatürk, senin değildir. / Atatürk, onun değildir. / Atatürk: / Benimdir, senindir, onundur, acunundur, evrenselindir, geçmişlerindir, geleceklerindir, ilksizliğindir, sonsuzluğundur. / Her şeyde Atatürk. / Yerde O!... Gökte O!... Denizde O!... Varda O!... Yokta O!... Her şeyde O!... Atatürk! / Bize; bizi veren O! / Çökmüşken, direlen dizi veren O! / Hepimize, hepimizi veren O! / Atatürk! / Onun yüreği Okyanustur: Türk için; yat için; barış için; insanlık, insanlık, insanlık için köpüklenip, dalgalanır… / Her şey (O) dur; / (O) her şeydir. / Her şeyde Atatürk! / Yerdedir, göktedir, sudadır. / Alandadır, diktedir, pusudadır. / Görünmezi görür! bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! sezilmezi sezer! ezilmezi ezer! / Hep, Her (O) dur! / Her şeyde Atatürk! / Elimizi yüzümüze; / Yüzümüzü gönlümüze; / Gönlümüzü özümüze kapıyoruz. / Biz sana tapıyoruz! / Biz sana tapıyoruz! / Her yerde… Her şeyde… her işde… her gidişte… hep (O)! hep (O) ! hep (O)! hep Atatürk! / Ey dilim! bu ne dildir? Bu dili acuna bildir! / Ah! Atatürk! Atatürk! Enbüyük’sün! Enbüyük! / Bir dizginsiz at gibi, bırak beni koşayım! Gösterdiğin kırana coşayım, ulaşayım! / Varsın! teksin! yaratansın! / Sana bağlanmayanlar utansın! / Ah! nolaydın, nolaydın… sade Türkün olaydın. / Altınsel oldun Atam! / Evrensel oldun Atam! / Mutlarla günler bana! / Umulmaz ünler bana! / Bu sesim: / İçten geliyor içten! / Beni sen yaratmadın balçıktan, kerpiçten. / Beni benden yarattın. Kendini bana kattın. Atam! Atam, Atatürk! Enbüyüksün, Enbüyük!” (Akagündüz, “Atatürk”, Ulus, 4.12.1934, s. 3)
Bu hezeyânnâmeleri kaleme alarak şöhret olmuş, îtibâr görmüş bir muharrir ve şâir taslağı… Onlara sütûnlarında yer veren bir gazete… Bunları teşvîk̆ eden, bunlardan memnûniyet duyan bir Şef… Ona tapınarak yaşıyan bir rejim… Beşer nev’inin hemcinslerine tapacak kadar dalâlete batmış yüz karaları…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (64)
Bir başka “Ataputçu”: “Adın besmeledir her işimizde! / Yarın bir iskelet olsak mezarda, / ‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz…”
Behçet Kemal Çağlar (Erzincan, 23.7.1908 – İstanbul, 24.10.1969, Zincirlikuyu Mez.), -Aka Gündüz’ün aksine- hakîkî şâir vasfını hâiz olmakla berâber, Allâh vergisi bu kâbiliyetini Yaradan’a isyân ve şahısperestlik gibi bir iptidâîlik uğrunda kullanarak küfrân-ı nîmet etmiş bir şâirdir.
Mustafa Kemâl’in “İki Kademeli Dîn İnkılâbı” projesine âlet olan iki şâirden biri odur. Bunlar (Behçet Kemal ve Tank Albayı Enver Tuncalp), “Mutlak Şef” tarafından, Kitâbullâh’a, Türkce manzûm nazîre yazmakla vazîfelendirilmişlerdi. Her ikisi de, namazlarda, resmî cebirle okunmak üzere böyle bir hayli Âyet tercüme ettilerse de, “Mutlak Şef”in bu hayâli tahakkuk etmedi. Behçet Kemal, nazîre mâhiyetindeki bu tercümelerini bilâhare (Selânikli Abdi İpekçi”nin) Milliyet gazetesinde (24 Aralık 1965 / 1 Ramazan 1385 târihinden îtibâren) “Kur’ân-ı Kerîm’den İlhâmlar” başlığı altında tefrika ettirme imkânı buldu. (Tafsîlât için: “Mustafa Kemâl, Kur’ân-ı Kerîm’e Nazîre Yazdırmıştı” başlıklı makâlemiz, Derin Tarih, Ocak 2016, sayı 46, ss. 90-99.)
O, daha evvel, 1930 senesi civârında, askerliğini yaparken, rahmetli Süleyman Çelebi’nin Muhammedî Mevlid’ini de “Bizim Mevlût” ismiyle tanzîr etmiş, bu Kemalist Mevlid, Mâbûd’unun ölümünden birkaç sene sonra, Kemâlperest Yücel mecmûasının Eylûl – 1. Teşrîn – 2. Teşrîn 1942 târihli 91 – 92 - 93. birleşik sayısında (yıl: 8, cild: XVI, ss. 21-26) neşredilmişti.
Bilâhare, DP iktidârı devrinde, Vedat Nedim Tör’ün tavsıyesi ve Celâl Bayar’ın inisiyatifiyle, Kemalist Totaliter Rejim, İslâma karşı farklı bir strateji tâkîb etmiye başlıyarak, İslâmı Kemalizme payanda yapmak yolunu tutmuş, bu çerçevede Mustafa Kemâl’in “dîndâr bir Müslüman” olduğu yalanını işlemiye başlamıştı. Tam Selânikli seciyesine muvâfık bir strateji! Bu strateji çerçevesinde, Mustafa Kemâl’in kız kardeşi Makbule Boysan (ilkin Boysan, bilâhare Atadan; Selânik 1884 – Ankara, 18.1.1956, Cebeci Asrî Mez.), ilk def’a 29 Kasım 1953’te, Süleymâniye Câmlii’nde, târihin kaydettiği belki en büyük İslâm düşmanı ve Ateist olan ağabeyi hayrına Mevlid okutturmuştu…

(Ulus, 4.12.1934, s. 3)
Ankara Meb’ûsu Selânikli Aka Gündüz’ün “Ataput”una yakarış “şiir”i…
***
Makbûle Hanım, Kemalist Totaliter Rejimin bir projesi olan bu Mevlid tiyatrosunu, bir sene sonra, 14 Kasım 1954’te ve yine Süleymâniye Câmii’nde bir kerre daha sahneye koyacaktır. Bu def’a, Mevlid, Devlet Radyosu’ndan yayınlanarak bütün halka dinlettirilecek ve sâfderûn halkla berâber pek çok “çeyrek münevver” de bu oyuna kanacaktır…
“Ger dileriz bùlasız oddan necât / Mustafâyı bâ Kemâle esselât / Ol Zübeyde Mustafânın ânesi / Ol sedeften doğdu ol dür dânesi”
Bütün Türkiye’ye dinlettirilen bu ikinci Mevlid’de, Sabataî Münâfıklığı, ferâset sâhibleri için ne kadar bârizdi! Zîrâ, Ateist ve İslâm düşmanı Mustafa Kemâl için okutulan ve Devlet Radyosu’ndan canlı yayınlanan Muhammedî Mevlid’i, Behçet Kemâl’in Kemalist Mevlid’inin tilâveti tâkîb etmişti… Daha doğrusu, o Küfürnâmenin tamâmı değil de, onun, “Yok gayri bizlere uyku, dinek vay! / Kime bel bağlıyak, kime dönek vay! / Vay amansız ecel, alçak felek vay! / Türkler yüreğini dağlasın gayri, / Cihan da bizimle ağlasın gayri…” mısrâlarıyle başlıyan ve Münir Nureddin Selçuk tarafından bestelenen “Atatürk’e Ağıt” başlıklı son kısmı tilâvet edilmiş, zâten tilâvet de Selçuk’un 40 kişilik korosu tarafından icrâ edilmişti… (Aslında, 1942’deki metinde “Atatürk’e Ağıt” diye bir başlık yoktur…)
(Mustafa Kemâl için) “Rabbim de gözyaşı dökmezse ayıb!”
Bu kısımda, meselâ şu kabîlden hezeyânlar yer alıyor:
“Dereler, denizler çağlar ağlayıp / En büyük, en güzel, en yiğit kayıp / Rabbim de gözyaşı dökmezse ayıp”…
Kezâ:
“Bakışları şimşek gibi çakardı / Yarını görürdü, düne bakardı / Kürsüye çıktı mı, arşa çıkardı”
veyâ:
“Ölmedim, ben ölmedim, ben ölmedim!”
“Cihan türbe olsa almaz bu devi”, “Gök düşsün toprağa, toza belensin! / Gece mezarına yıldız elensin! / Şehitler doğrulsun, nöbet dolansın!” “[İnönü,] Derd ile ah eylèyüben ol zaman / Doldu meclis’in içi zârü figan / Meclise nazırdı ruhu Mustafa / Bîhurûfü lafzü savt etti’ nida: [Meclis’e nazar eyliyen Mustafâ’nın rûhu, harfsiz, lafızsız nidâsını işittirdi:] / ‘Türkte cevher işledim yıllarca ben / Bi’liniz: her bi’riniz bir parça ben, / Kalbolundum hep size hiç kalmadım, / Ölmedim, ben ölmedim, ben ölmedim!’ / Her birinin ruhu çün gûş eyledi / Şevkü şâdiye erip cûş eyledi / Başka fanilerle farkı gördüler / İ’nönünde A’tatürkü’ gördüler… / Ger dilersiz bùlasız şevkü necat / A’tatürkè A’tatürkè esselât.” (Bu husûsta mevsûk tafsîlât için şu çalışmamıza mürâcaat: Mustafa Kemâl’in Âilesi Dîndâr mıydı?; Yeni Söz, 22.6.2018 – 5.8.2018, 45 tefrika.)

“Zındık Şâir”in Kemalist Mevlid’inin neşredildiği Eylûl – 1. Teşrîn – 2. Teşrîn 1942 târihli Yücel mecmûasının iç kapağı, “Mevlid”in takdîm yazısı, ilk ve son sayfaları… Sondaki “Yok gayri bizlere uyku dinek vay” mısrâından îtibâren olan kısım, Münir Nureddin tarafından bestelenip, Devlet Radyosu’nda, Makbule Hn.’ın, ağabeyi için okuttuğu Muhammedî Mevlid’i takîben koroyle okunan Kemalist Mevlid’dir…
***
Taptığı “Büyük Şef”i tarafından himâye ve taltîf edilen, bu meyânda Londra’da tahsîlle mükâfâtlandırılan Behçet Kemal, ömrünü, böyle Zındıkça şiirlerle ziyân etti ve bunlardan alenen teberrî etmediği için bir Münkir sıfatıyle bu dünyâyı terk etti… (Nihâî hesâbı Allâh’a âiddir; biz, zâhire göre, müdellel olana göre hüküm veririz! Ve hemcinslerimizi şeytanın bu yoldaşlarından sıyânet etmek için bununla da mükellefiz!)
“Ebedî Şef”ten sonra “Millî Şef” de kendisini himâye etmiş, 1943’te Erzincan Meb’ûsu tâyîn etmişti. 1949’da bu sıfatla Devletten maaş aldı. Bundan sonra dahi, Mütehakkim Zümrenin desteği hep yanında oldu:
“1950-1959 yılları arası Robert Koleji'nde öğretmenlik yapmış, 27 Mayıs 1960 Darbesiyle işbaşına gelen askeri yönetimin seçtiği kurucu meclis üyeleri arasında yer almıştır. Daha sonra Türk Dil Kurumu Genel Sekreterlik, TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı, Akbank Neşriyat Müdürlüğü ve TRT Program Uzmanlığı görevlerinde bulundu.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Beh%C3%A7et_Kemal_%C3%87a%C4%9Flar) (31.3.2025)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (64)
Bir başka “Ataputçu”: “Adın besmeledir her işimizde! / Yarın bir iskelet olsak mezarda, / ‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz…”
Behçet Kemal Çağlar (Erzincan, 23.7.1908 – İstanbul, 24.10.1969, Zincirlikuyu Mez.), -Aka Gündüz’ün aksine- hakîkî şâir vasfını hâiz olmakla berâber, Allâh vergisi bu kâbiliyetini Yaradan’a isyân ve şahısperestlik gibi bir iptidâîlik uğrunda kullanarak küfrân-ı nîmet etmiş bir şâirdir.
Mustafa Kemâl’in “İki Kademeli Dîn İnkılâbı” projesine âlet olan iki şâirden biri odur. Bunlar (Behçet Kemal ve Tank Albayı Enver Tuncalp), “Mutlak Şef” tarafından, Kitâbullâh’a, Türkce manzûm nazîre yazmakla vazîfelendirilmişlerdi. Her ikisi de, namazlarda, resmî cebirle okunmak üzere böyle bir hayli Âyet tercüme ettilerse de, “Mutlak Şef”in bu hayâli tahakkuk etmedi. Behçet Kemal, nazîre mâhiyetindeki bu tercümelerini bilâhare (Selânikli Abdi İpekçi”nin) Milliyet gazetesinde (24 Aralık 1965 / 1 Ramazan 1385 târihinden îtibâren) “Kur’ân-ı Kerîm’den İlhâmlar” başlığı altında tefrika ettirme imkânı buldu. (Tafsîlât için: “Mustafa Kemâl, Kur’ân-ı Kerîm’e Nazîre Yazdırmıştı” başlıklı makâlemiz, Derin Tarih, Ocak 2016, sayı 46, ss. 90-99.)
O, daha evvel, 1930 senesi civârında, askerliğini yaparken, rahmetli Süleyman Çelebi’nin Muhammedî Mevlid’ini de “Bizim Mevlût” ismiyle tanzîr etmiş, bu Kemalist Mevlid, Mâbûd’unun ölümünden birkaç sene sonra, Kemâlperest Yücel mecmûasının Eylûl – 1. Teşrîn – 2. Teşrîn 1942 târihli 91 – 92 - 93. birleşik sayısında (yıl: 8, cild: XVI, ss. 21-26) neşredilmişti.
Bilâhare, DP iktidârı devrinde, Vedat Nedim Tör’ün tavsıyesi ve Celâl Bayar’ın inisiyatifiyle, Kemalist Totaliter Rejim, İslâma karşı farklı bir strateji tâkîb etmiye başlıyarak, İslâmı Kemalizme payanda yapmak yolunu tutmuş, bu çerçevede Mustafa Kemâl’in “dîndâr bir Müslüman” olduğu yalanını işlemiye başlamıştı. Tam Selânikli seciyesine muvâfık bir strateji! Bu strateji çerçevesinde, Mustafa Kemâl’in kız kardeşi Makbule Boysan (ilkin Boysan, bilâhare Atadan; Selânik 1884 – Ankara, 18.1.1956, Cebeci Asrî Mez.), ilk def’a 29 Kasım 1953’te, Süleymâniye Câmlii’nde, târihin kaydettiği belki en büyük İslâm düşmanı ve Ateist olan ağabeyi hayrına Mevlid okutturmuştu…

(Ulus, 4.12.1934, s. 3)
Ankara Meb’ûsu Selânikli Aka Gündüz’ün “Ataput”una yakarış “şiir”i…
***
Makbûle Hanım, Kemalist Totaliter Rejimin bir projesi olan bu Mevlid tiyatrosunu, bir sene sonra, 14 Kasım 1954’te ve yine Süleymâniye Câmii’nde bir kerre daha sahneye koyacaktır. Bu def’a, Mevlid, Devlet Radyosu’ndan yayınlanarak bütün halka dinlettirilecek ve sâfderûn halkla berâber pek çok “çeyrek münevver” de bu oyuna kanacaktır…
“Ger dileriz bùlasız oddan necât / Mustafâyı bâ Kemâle esselât / Ol Zübeyde Mustafânın ânesi / Ol sedeften doğdu ol dür dânesi”
Bütün Türkiye’ye dinlettirilen bu ikinci Mevlid’de, Sabataî Münâfıklığı, ferâset sâhibleri için ne kadar bârizdi! Zîrâ, Ateist ve İslâm düşmanı Mustafa Kemâl için okutulan ve Devlet Radyosu’ndan canlı yayınlanan Muhammedî Mevlid’i, Behçet Kemâl’in Kemalist Mevlid’inin tilâveti tâkîb etmişti… Daha doğrusu, o Küfürnâmenin tamâmı değil de, onun, “Yok gayri bizlere uyku, dinek vay! / Kime bel bağlıyak, kime dönek vay! / Vay amansız ecel, alçak felek vay! / Türkler yüreğini dağlasın gayri, / Cihan da bizimle ağlasın gayri…” mısrâlarıyle başlıyan ve Münir Nureddin Selçuk tarafından bestelenen “Atatürk’e Ağıt” başlıklı son kısmı tilâvet edilmiş, zâten tilâvet de Selçuk’un 40 kişilik korosu tarafından icrâ edilmişti… (Aslında, 1942’deki metinde “Atatürk’e Ağıt” diye bir başlık yoktur…)
(Mustafa Kemâl için) “Rabbim de gözyaşı dökmezse ayıb!”
Bu kısımda, meselâ şu kabîlden hezeyânlar yer alıyor:
“Dereler, denizler çağlar ağlayıp / En büyük, en güzel, en yiğit kayıp / Rabbim de gözyaşı dökmezse ayıp”…
Kezâ:
“Bakışları şimşek gibi çakardı / Yarını görürdü, düne bakardı / Kürsüye çıktı mı, arşa çıkardı”
veyâ:
“Ölmedim, ben ölmedim, ben ölmedim!”
“Cihan türbe olsa almaz bu devi”, “Gök düşsün toprağa, toza belensin! / Gece mezarına yıldız elensin! / Şehitler doğrulsun, nöbet dolansın!” “[İnönü,] Derd ile ah eylèyüben ol zaman / Doldu meclis’in içi zârü figan / Meclise nazırdı ruhu Mustafa / Bîhurûfü lafzü savt etti’ nida: [Meclis’e nazar eyliyen Mustafâ’nın rûhu, harfsiz, lafızsız nidâsını işittirdi:] / ‘Türkte cevher işledim yıllarca ben / Bi’liniz: her bi’riniz bir parça ben, / Kalbolundum hep size hiç kalmadım, / Ölmedim, ben ölmedim, ben ölmedim!’ / Her birinin ruhu çün gûş eyledi / Şevkü şâdiye erip cûş eyledi / Başka fanilerle farkı gördüler / İ’nönünde A’tatürkü’ gördüler… / Ger dilersiz bùlasız şevkü necat / A’tatürkè A’tatürkè esselât.” (Bu husûsta mevsûk tafsîlât için şu çalışmamıza mürâcaat: Mustafa Kemâl’in Âilesi Dîndâr mıydı?; Yeni Söz, 22.6.2018 – 5.8.2018, 45 tefrika.)

“Zındık Şâir”in Kemalist Mevlid’inin neşredildiği Eylûl – 1. Teşrîn – 2. Teşrîn 1942 târihli Yücel mecmûasının iç kapağı, “Mevlid”in takdîm yazısı, ilk ve son sayfaları… Sondaki “Yok gayri bizlere uyku dinek vay” mısrâından îtibâren olan kısım, Münir Nureddin tarafından bestelenip, Devlet Radyosu’nda, Makbule Hn.’ın, ağabeyi için okuttuğu Muhammedî Mevlid’i takîben koroyle okunan Kemalist Mevlid’dir…
***
Taptığı “Büyük Şef”i tarafından himâye ve taltîf edilen, bu meyânda Londra’da tahsîlle mükâfâtlandırılan Behçet Kemal, ömrünü, böyle Zındıkça şiirlerle ziyân etti ve bunlardan alenen teberrî etmediği için bir Münkir sıfatıyle bu dünyâyı terk etti… (Nihâî hesâbı Allâh’a âiddir; biz, zâhire göre, müdellel olana göre hüküm veririz! Ve hemcinslerimizi şeytanın bu yoldaşlarından sıyânet etmek için bununla da mükellefiz!)
“Ebedî Şef”ten sonra “Millî Şef” de kendisini himâye etmiş, 1943’te Erzincan Meb’ûsu tâyîn etmişti. 1949’da bu sıfatla Devletten maaş aldı. Bundan sonra dahi, Mütehakkim Zümrenin desteği hep yanında oldu:
“1950-1959 yılları arası Robert Koleji'nde öğretmenlik yapmış, 27 Mayıs 1960 Darbesiyle işbaşına gelen askeri yönetimin seçtiği kurucu meclis üyeleri arasında yer almıştır. Daha sonra Türk Dil Kurumu Genel Sekreterlik, TRT Yönetim Kurulu Başkanlığı, Akbank Neşriyat Müdürlüğü ve TRT Program Uzmanlığı görevlerinde bulundu.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Beh%C3%A7et_Kemal_%C3%87a%C4%9Flar) (31.3.2025)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (65)
“Tanrı sözlü bir timsal”
Hatırlanacağı vechiyle, Araştırmamızın işbu 2. Fasl’ına, onun “Atatürk’e Sesleniş” başlıklı şiirinden birkaç putperestâne mısrâ naklederek başlamıştık: “Adın besmeledir her işimizde! […] Yarın bir iskelet olsak mezarda, / ‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz; / Nimetinle dolu iliklerimiz!”
Onun şiir külliyâtı arasında buna benzer birçok şiir, pek çok mısrâ vardır. Birkaç nümûneyle iktifâ ediyoruz:
“Atatürk’ü Dinlerken / … Aslan, insan ve Tanrı bir arada bu başta...”
“O, İhtilâl Bayrağı […] Işık saçlı, gök gözlü, Tanrı sözlü bir timsal; / Sivas'tan Ankara'ya geldi Mustafa Kemal. […] Ona ta can evinde yer vermeli insanlar; / Osmanlı anlayamaz onu, ancak Türk anlar! […] Şarklılık, Osmanlılık, gerilik bir tarafa! / Garplı kafa, Türk gönül, ak alın, olgun kafa… […] Atatürk! Burçlarında bekliyoruz biz nöbet; / Bizce birdir seninçin yaşamak, ölmek; emret! / Emret: Kanı çekilmiş damarlarla dolaşalım! / Bir ân senin izinden saparsak kahrolalım!”
“Anıtkabr’e gidip de yürekten baş eğmeyen / Günü gelir çarpılır, düşer, yere serilir!”
“On Kasım Mektupları […] Diz çök Anıtkabr’in mermerlerine, / Herkesi kıskanıp küsen sevdiğim!
Mustafa Kemal'in neferiyim ben; / Haklısın kölesi desen, sevdiğim! […] 4- YENİ MİLLETVEKİLLERİNE / Haklısınız, bir büyük millete vekilsiniz; / Göğsünüz, kıvanç dolu, gerildikçe gerilir… / Bilin ki Atatürk'ün kurduğu Ankara'ya / Atatürk'ün yolundan yürünerek girilir! / Anıtkabr’e gidip de yürekten baş eğmeyen / Günü gelir çarpılır, düşer, yere serilir! / Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için / Devrimi çiğneyecek ayak varsa, kırılır! / Bir de bakarsınız ki her meydanda bir kere / Her genç Türkte bir kere bir Atatürk dirilir! / Bir an unutmayın ki Atatürk ülkesinde / Ahiretten önce de Yüce Divan kurulur!”
“Kaç yıldır türkçeydi tanrının dili”, “Her an yaratıyor, yaratıyordu”, “Fânî olmasaydı o da tanrıydı”
“Mâbûd”unun vefâtı üzerine yazdığı “İzinde…” başlıklı tapınış şiiri de, 12 Kasım 1938 târihli Ulus’un 5. sayfasında neşredilmişti. Fotoğrafını Araştırmamıza dercettiğimiz bu şiirinin aşağıdaki mısrâları, sâdece onun değil, bütün bir Kemalist Totaliter Zihniyetin aynasıdır:
“Kaç yıldır türkçeydi tanrının dili; / İnsana ne ilâh ne de sevgili / Ne de ana-baba aratıyordu: / Her an yaratıyor, yaratıyordu. / Birlikti gönüller ona iymanda, / O ateş yanardı her damla kanda, / Yolumuzda öncü, ışık, hızdı o, / Elimizden tutan babamızdı o. / Ana şefkatiyle seven ilk erdi, / Damarlarda kandı gözlerde ferdi, / Tekdi hepimizdi, bizdendi bizdi, / O bizim başımız herşeyimizdi… / Ecel, alçak ecel; ne yüzle kıydı / Fani olmasaydı o da tanrıydı; / Gerçi et-kemikdi onun da dışı / Amma semalara denkdi bakışı, / Saçları alevdi, ruhu alevdi, / Bütün dünya onu tanıyıp sevdi / Dünya baştanbaşa ona hayrandı; / O eşi bir daha gelmez insandı, / 40.000 yıldanberi aranan sancak… / Ağlar bir babanın ardından, ancak / Bir-iki çocuğu, nihayet beş-on; / Biz şimdi öksüzüz on yedi milyon, / Kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk, / Her göz kan içinde, her beniz uçuk; / Hıçkırık boradır, seldir gözyaşı; / Bugün yere eğik her türkün başı… / Ağartan tek ışık bu karagünü / Senin aziz başın sadık İnönü… İlh…”
“İliklerine kadar Kemalist” bir Zındık şâirin dilinden Laiklik Zihniyeti
17 Kasım ilâ 4 Aralık 1947 târihlerinde Ankara’da yapılan CHP’nin Yedinci Kurultayı’nda, İstanbul Milletvekîli Hamdullah Suphi Tanrıöver, nisbeten yumuşak bir L̃aiklik Telak̆k̆îsi çerçevesinde, câmilere imâm yetiştirilmesi için Diyânet İşleri Riyâseti’ne izin verilmesini ve yeni nesillere İslâm Medeniyetinin öğretilmesi için mekteblere bu mâhiyette dersler konulmasını taleb eden bir hitâbe îrâd etmişti. Fanatik Kemalist ve Farmason [muhtemelen Sabataî] Millet Vekîli Cemil Said Barlas ise bu hitâbeyi şiddetle tenk̆îd eden bir nutukla ona cevâb vermişti. Hamdullah Suphi ve ona yakın fikirde olan dîğer Millet Vekîli ve Murahhaslara en ağır şekilde hücûm eden bir başka fanatik Kemalist, daha doğrusu Kemâlperest veyâ “Ataputçu” Millet Vekîli, 1930’lu, 40’lı senelerde Kemalist Rejimin resmî şâiri mesâbesindeki Behçet Kemal Çağlar’dı. Hamdullah Suphi’yi bir hayli hırpalıyan nutkunda, geçmişteki câhil veyâ dargörüşlü (birbiriyle mütenâkız Hadîs rivâyetleriyle, hurâfelerle, efsânelerle zihni karışmış) bâzı Müslümanların hatâlarını istismâr ediyordu... “Müsâmaha yâhud taassubsuzluk” târif ve misâli ise, tam mânâsıyle bir hezeyândı, eşedd-i Küfür idi! Kemalizmin (İslâma karşı) (1933 senesinin Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cümhuriyetine. Nasıldı? Nasıl Oldu? isimli resmî propaganda kitabının tâbiriyle) “pasif olmıyan”, dîğer tâbirle nefretle yoğrulmuş, mütecâviz, totaliter L̃aiklik telak̆k̆îsi, bu vesîleyle, bir kerre de onun ağzından ifâde olunmaktaydı:

(Ulus, 12.11.1938, s. 5)
“Zındık Şâir”in 12 Kasım 1938’deki hezeyânnâmesi: “Kaç yıldır türkçeydi tanrının dili…” “Her an yaratıyor, yaratıyordu…” “Ecel, alçak ecel; ne yüzle kıydı / Fani olmasaydı o da tanrıydı…” V.s., v.s…
***
“Ayakta kalabilmemizin tek şartı olan medeniyet imkân ve icaplarından ‘Gâvur icadıdır’ diye bizi yıllarca alıkoyan kara taassuba, Kızıl Emperyalizm kadar düşmanız! Ben milletimin en büyük düşmanlarını düşününce, Kızıl gözlerini memleketime diken şimal tehlikesiyle bilikte aziz Kubilay’ın başını mızrağa takan kara ruhu da aynı kinle hatırlıyorum!
“Biz, bu kara taassubun bir kene gibi milletin dimağına ve tefekkürüne yapışmasına son vermek için laikliği umde almışızdır. Taassubun öldürücü zararını en iyi, fakat dinsizliğe kaçan mübalâğalarla ne çok anlatan; Hamdullah Suphi Tanrıöver ismindeki genç ve ak saçlı bir Türkocaklıdır. Türk Ocağı hatiplerinin “Her minare bir mezar taşıdır ve altında bir islâm köyü yatar” yollu cümlelerini biz o zaman da sadece kara taassuba ifratlı bir hücum diye müsamahalı bir gülümseme ile okurduk. O zaman da dinsizliğe kayan bir ifratta idi. Şimdi onun vicdan kefareti olarak din taassubuna kayıyor. […]
“Şimdi soğukkanlılıkla düşünülem ki Laiklik, kabineye dahil olup istilâcı çekirgelere fetva çıkaran Şeyhülislâmın geri ve yabancı zihniyetine karşı aksülameldir! Laiklik, düşman murahhaslarının yurt topraklarında bir an evvel bertaraf edilmesi için yollara büyülü toprak serpilmesini ferman eden Sultan’ın çarpık ve iğrenç zihniyetine karşı aksülameldir! Laiklik, futbol topuna Ali Efendimizin kellesidir diyen softanın mürteci ve murdar zihniyetine aksülameldir!
“Düşüncesi alabildiğine Garplı bir millet olmalıyız!” (Laiklik bunun için lâzım!)
“Arkadaşlar, ruhu alabildiğine Türk, düşüncesi alabildiğine Garplı bir millet olmayınca ayakta kalmamızın, yaşamamızın imkânı yoktur! Onun için Devletçe laikiz!
Münâfıklık kendine nasıl mesned uyduruyor: “Emînim ki Peygamber’in rûhu o mürâî taassubdan iğrenmekte ve bu l̃aik zihniyeti beğenmektedir”
“Taassup bizi kara uçurumun dibine sürüklemişti. Mustafa Kemal denen dev, bizi oradan bugünkü aydınlığa çıkardı. Pılımız pırtımızdan bir şey kalmış mıdır diye o kara uçuruma dalmaya niyetimiz yok (Bravo sesleri, alkışlar).
“Sultanın, kardeşini öldürmesi için fetva veren hocaya, semeri gümüşten de olsa, altından olması için zekât verilmesine cevaz veren, kirli ve hasis menfaatlere yüce dini âlet eden mürai taassup mu güzel, dini, gündelik kaygılardan ayırıp vicdandaki köşesine oturtan lâik zihniyet mi? Eminim ki Peygamberin ruhu o mürai taassuptan iğrenmekte ve bu lâik zihniyeti beğenmektedir. […]
“Din birleştiricidir diyen sayın Tanrıöver unutuyor mu ki Hitler de İsa’nın Allah’ına dua ediyordu, Kral Jorj da? Tebaaları birbirini yediler; aynı dindendiler… Birinci Cihan Harbinde Türk ordularının arkasından kancıkça silâh çekenler aynı dinden değil mi idiler? Aynı Hilâfete tâbi değil mi idiler?[…]
“Biz iliklerimize kadar Kemalistiz! Bizim akidemizce, din, Devletten ve siyasetten ayrıdır. […]
“Din ve millet uğrunda hamiyetli olan, köyüne mescit yaptırır. Mani olan kim? İşte yeni Ankara’nın en güzel yeri, cami yeri diye ayrılmış bulunuyor. Aziz sofular, fukarâ-i sâbirîn gibi Devlete el açacaklarına, bir araya gelip emek ve servet birliğiyle camilerini yapıversinler! İmamını, müezzinini, gassalini de dini dünyadan ayırmamış memleketlerin dinî üniversitelerine gönderip okutsunlar! Aziz büyüğüm Hamdullah’a haber vereyim: Ankara Cami teberru defteri açıktır; bir bankada hesabı da vardır. Bundan sonra ilk kabarık teberru ondan bekleniyor!” (CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara, 1948, ss. 462-464)
Dîğer taraftan, Behçet Kemal, bu nutkunda, “Mâbûd”unun Hz. Peygamber’e ve Müslümanlığa galîz hakâretlerini ve kendisine Kur’ân’a manzûm nazîre yazma vazîfesi verdiğini unutmuş görünerek ve nutkunun muhtevâsıyle, ayrıca putperestâne şiirleriyle tam bir tenâkuz hâlinde: “Biz müslüman dininin mü’miniyiz”, “Biz, mü’miniz, dindarız, Muhammed’e kimseyi ima ile de olsa sövdürmeyiz” gibi cümleler sarfetmekden hâlî kalmıyor!
Maraş Murahhası: “Yalnız ve yalnız hurâfe ve efsânelerden aldığı ilhâmla Dîn aleyhdârlığı yapan yalancı Peygamberler”
Bu meyânda, mezkûr Kurultay’da, Maraş Murahhası Dr. Emin Karpuzoğlu, İslâmı müdâfaa bâbında “Güneş-Dil Teorisi”ne îmâen hücûm edince, Behçet Kemal, iyice galeyâna geliyor, celâlleniyor, Karpuzoğlu’na tehdîdler savuruyor… Karpuzoğlu, Kemalizmin Laiklik umdesine îtirâz etmeden şu tenkîdde bulunuyor:
“…Dünyada hiçbir milletin, hiçbir dinin tesis eylediği kanunlar İslâm dini kadar binlerce sene hüküm ferma olmamıştır. Zamanın değişmesiyle ahkâmın değişeceği kaidesini görmemek insafsızlık olmaz mı?
“Bu vesile ile şunu da söylemek isterim ki Türk milletinin bünyesinden doğmıyan Medenî Kanunu kabul ederken acaba nâzım rolünü oynıyacağını nereden ve hangi mantığın sinesinden çıkardılar? İslâm tarihi, Türk tarihi tetkik edilirse mani-i terakki ve inkişaf olarak yalnız ve yalnız harîs ve hodbin halifeler ile dîni menfaatlerine âlet eden ulema kisvesine bürünmüş kara cahil softaların rolünü görürüz.
“Nitekim, dinsizliği kendisine meslek edinmiş insanlar da aynı hırs ve aynı taassupla islâm dini aleyhinde çalışmıyorlar mı? İslâm dininin kudsî hüviyetini bilmiyen yalnız ve yalnız hurafe ve efsanelerden aldığı ilhamla hasbî olarak din aleyhtarlığı yapan yalancı Peygamberler, ya yeni bir din kurmak veya beş bin sene evvelki güneş dinine ve iki bin sene evvelki İsanın havarilerinin hurafe ve safsatalarına götürmek istiyorlar. […]
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (66)
“Artık yeter! Bu adamlar vicdânımıza, dînimize, ve mukaddesâtımıza dil uzatmasınlar!”
“…Asıl irtica, bizi, beş bin yıl evvelki güneş dinine, İsa’nın havarilerinin safsatalarına götürmek isteyenlerdir.
“Arkadaşlar; kendi her türlü menfaatini dinsizlikte arayanların ne karakuyuları, ne de gayya kuyuları, hür fikirleri tehdit ile hadisatın seyrini değiştiremez [değiştirebilir]. Her zaman ve her yerde vicdanımızın sesini yükselteceğiz; hülâsa, Devlet varsa, Hükûmet varsa, mahkemelerimiz ve ordularımız varsa ne irtica, ne de gayyâ kuyusu vardır. […]
“…Artık yeter, bu adamlar vicdanımıza, dinimize, ve mukaddesatımıza dil uzatmasınlar. Biz, aziz vatanımızın ve kahraman milletimizin geleceğini garanti etmek için, yeni nesle mutlaka din ahlâkının, din terbiyesinin verilmesiyle doğru yolu göstermiş olacağız.
“Bin senedenberi kıt’alarda at oynatan bu milletin kalbinden, vicdanından Allah’ını çıkarmağa çalışırsanız, millî duygu ve inanı ile de ne şehadete sevk ve ne de gaziliği kazandırabilirsiniz (Gürültüler, öyle şey yok sesleri). Ben, düşüncelerimi söylüyorum, sizlere hürmetim vardır (Gürültüler).
“Bekir Kaleli (Gaziantep Milletvekili) – Muhatabınız kimdir?
“Dr. Emin Karpuzoğlu (devamla) – Muhatabım siz değilsiniz; mevhum bir şahıstır, size karşı bir şey söylemiyorum. Hariçten dinlediklerime cevap veriyorum.” (CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara, 1948, ss. 453-454)
“Zındık Şâir”e göre, ne “Güneş-Dil” hurâfesi, ne de onu uyduran “Mâbûd”u tenkîd edilebilir
“…Bir zatın güneş-müneş diye, güneş birdir diye birşeyler karıştırarak Atatürk’ümüzü ima ettiğini zan değil vehmedersek bile tuğyan ederiz (Bravo sesleri, alkışlar). Böyle bir kimse yoktur. Eğer varsa kurtardığı vatan toprağının üzerinde kurduğu inkılâpçı kurumun tavanı altında kim öyle bir imada bulunursa, softa zihniyetiyle söyliyeyim; çarpılır, dili tutulur. Böyle bir kimse tasavvur edilemez. Karşılarına mevhum muhatap aldığını söyleyene, mevhum mütekelli olarak biz de bu kadarcık cevap vermiş olalım.” (CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara, 1948, ss. 463)
Hz. Meryem’e –hâşâ- fâhişelik ve Hz. Îsâ’ya –hâşâ- veled-i zinâlık isnâdını hoş görecek derecede sapıtmış bir “Ataputçu”
Bütün süflî hayâtının en büyük, en affedilmez lekelerinden biri de, kendisi gibi bâzı Zındıklara uyarak, “nâmûsunu muhkem bir kale gibi muhâfaza eden İmrân kızı Meryem” Vâlidemizin (Tahrîm -66-: 12) iffetini alaya almasıdır!
“İliklerine kadar Kemalist olduğunu” ik̆râr eden Behçet Kemal, CHP’nin Yedinci Kurultayı’ndaki aynı mütecâviz konuşmasında, tahammül haddini iyice aşmış, –hâşâ, sümme hâşâ- Türk halkının; Hz. Meryem Vâlidemize fâhişelik ve Îsâ Nebî’ye (A.S.) veled-i zinâlık isnâd ederek onlarla alay eden g̃ûyâ “halk şâirleri”ne müsâmaha gösterdiğini iddiâ ve bunu, örnek bir taassubsuzluk anlayışı olarak takdîm etmişti:
“…Halkımız mutaassıp değildir. Taassup, şehirlerin Sünnî ve Hanefî mahdut kalabalıklarında varsa vardır. Biz şehirlerde Meryem’e, Hazret-i Meryem demediğimiz zaman Şeyhülislâmca tekfir edilirken, Türk halkı, Kars’tan Kırklareli’ne kadar:
‘Bir gececik mihmân kaldık Meryem’de / Biz tıfl-ı Mesîh’in öz babasıyız!’
diyen rintleri hoş gören, geniş müsamahalı, emsalsiz sağ duyulu, müstesna bir halktır.
“Veyl o gafillere ki kendi bâtıl zanlarını çok anlayışlı, çok görgülü bir milletin mutlak arzusu zannetmektedirler! Biz hepimiz Atatürk’ün çocuklarıyız! Kurtarıcı devrimleri beklemek için yaşıyoruz! Hayatımızın başka bir hikmeti yoktur! (Alkışlar).” (aynı mêhaz, ss. 463-464)

“Zındık Şâir”in, 1947 CHP 7. Kurultayı’nda, H. S. Tanrıöver’e cevâben îrâd ettiği nutkun metni… Nutkunda harâretle “Mâbûd”unun topyekûn Laiklik (= Materyalizm) siyâsetini müdâfaa ediyor, onun “Güneş-Dil” hurâfesini îmâen tenkîd eden Karpuzoğlu’na ateş püskürüyor ve aynı Zındık Zihniyetine muvâfık olarak, “nâmûsunu muhkem bir kale gibi muhâfaza eden İmrân kızı Meryem” Vâlidemize zinâ iftirâsında bulunmayı bir “taassubsuzluk”, bir “müsâmaha” ve “aklıselîm sâhibi (“sağduyulu”) olma” mîyârı addediyor…
***
Kim bilir hangi Zındığın, hangi sapkın ve sapık şâir taslağının bu milletin dâimâ bir anne hürmetiyle tâzîz ettiği pek mübârek bir hanım hakkındaki iftirâsına, fuhuş ithâmına, alayına, hakâretine tahammülü, hattâ bunu hoş görmeyi “taassubsuzluk mîyârı” kabûl eden bir zihniyet! Millet bir asırdır bu zihniyetten neler çekmedi ve hâlâ da çekmiye devâm ediyor! Riyâk̃ârca bir de “Halkçı” olduğunu iddiâ eden bu zihniyet hakkında, yine aynı Kurultayda, (CHP’nin uzantısı Halkevleri’nin kültür siyâsetini tenk̆îd eden) İstanbul Murahhası Abdülkadir Karamürsel, ne kadar isâbetli teşhîsde bulunmuştu:
“Arkadaşlar, Halkevlerimiz […] cemâate arkasını dönmüştür! […] Halkevleri cemaatin ruhuna bîgânedir; asıl ruh hâleti buradadır! (aynı mêhaz, s. 212)
Behçet Kemâl’in yukarıdaki tahammülfersâ sözlerine Kurultayda kimseden bir protesto veyâ îtirâz sesinin yükselmemesi de ayrıca düşündürücüdür. O mısrâları sarfeden Zındık Şâirde ve ona sâhip çıkan CHP Milletvekîllerinde nasıl bir marazî rûh yapısı olmalı ki fazîlet hissinden nasîbini almış bir insan, değil Müslümanların takdîs ettikleri böyle bir mübârek hanıma, Müşriklerin meselâ bir iffet ve sâfiyet timsâli olarak inandıkları bir ilâheye, bir puta dahi, Şirk inancı bir tarafa, temsîl ettiği ahlâkî değere hürmeten, böylesine hayâsızca tecâvüz etmez!
Velhâsıl, Kemalist Totaliter Rejimin îmâl ve meşhûr ettiği pek çok Zındık muharrir ve şâirden biri olan Behçet Kemâl, dalâlet içinde yaşadı, dalâlet içinde öldü! Vâ esefâ!
Ali Naci Karacan: “O, şu veyâ bu insan değildir ki ölebilsin! Tâzîz, takdîs o büyük Ataya!”
Mütehakkim Zümrenin Türkiye’de matbûât hayâtına damgasını vuran sîmâlarından biri olan Ali Naci Kara can (İstanbul, 1896 – a.y., 7.7.1955), birkaç gazetenin müessisi olmakla berâber, bunlardan husûsen -aynı Zümreden Abdi İpekçi ile berâber neşrettiği- Milliyet, kalıcı oldu. Gazeteyi, ölümünden sonra, -yine Abdi İpekçi’yle berâber- oğlu Ercüment Karacan devâm ettirdi. Torunları da (Ömer Karacan, Ali Karacan) , porno neşriyât dâhil, bu sâhada parlamıya devâm ettiler…
Karacan, Mustafa Kemâl’in ölümü günlerinde, -kısa ömürlü- Bugün gazetesini neşretmekteydi. Bu gazetenin 11 Kasım 1938 târihli nüshasında, o da, onun, “Türk tarihinin en büyük kurtarıcısı”, hattâ doğrudan doğruya “Türk milletinin yaratıcısı” olduğu için “ölmediğini, ölemiyeceğini, bütün millette yaşadığını ve dâimâ da yaşıyacağını” iddiâ ediyor:
“Türk milleti, dün, canevinden vurulmak suretile tarihinin en derin acısını duydu: Atatürkü kaybettik!
“Cumhuriyetin on beşinci yılından evvel geçirdiği buhranı, bütün askerî ve siyasî hayatında olduğu gibi, büyük bir mücadele ve aksülâmel kabiliyeti ile silkip atması, millete, korktuğu felâketin gelmiyeceği, gelemiyeceği ümidini vermişti. Fakat ne çare ki, meşum hastalık, vahim seyrini takip etti ve dün sabah, saat 9 u 5 te, Atatürk, dünyaya gözlerini kapadı. Onunla beraber bütün Türk tarihinin en büyük yaratıcısını, Türk milletinin en büyük kurtarıcısını, Türk vatanının en kahraman evlâdını kaybettik.
“Bu suretledir ki, dün sabahtanberi Türk vatanı, Türk tarihinde ne görülmüş, ne görülebilecek en derin mateme boğuldu. Ana, baba, zabit, asker, hoca, talebe, ihtiyar, genç, 18 milyon insanın onun ölümünü duyduğu andanberi, hiçbir kimse için akıtmıyacağı en aziz yaşlarını dökerek ağlaması, onun mukaddes havasıyle nasıl meşbu olduğumuza ve onun ne derece içimizde bulunduğuna, millet mikyasında ve bütün insaniyet tarihi imtidadınca görülmemiş bir misaldır.
“Fakat, Atatürk ölmemiştir. Ölen fanî maddedir. Ebedî Atatürk içimizdedir ve daima yaşıyacaktır. Her girdiğimiz yerde onun resmi, her okuduğumuz kitapta onun sözü, her geçtiğimiz yolda onun eseri, yarattığı memleket ve kurtardığı millet halinde bizde devam etmektedir. Kim Atatürke öldü diyebilir? Atatürk şu veya bu insan değildir ki, ölebilsin? Atatürk bir millî mefhum idi ve bu derece bir millete malolmuş bir millî mefhum ise, ancak ebedî olabilir.
“Asîl milletimizin bu derece derin bir teessürü bu kadar yüksek bir vekarla izhar etmesi ve en büyük keder içinde en küçük nevmidiye düşmemesi, işte, hep o millî ve ezelî mefhumun kendinde devam ettiğine ve Türk milletinin varlığı boyunca, ebediyete kadar devam edeceğine iman etmesindendir.
“Atatürkü kaybettik. Fakat kendisi içimize ve bütün yurt havasına daima hâkim ve eseri dipdiri ayaktadır. Atatürkün en büyük eseri Cumhuriyet ve ondan daha büyük eseri ise yirmi sene içinde o Cumhuriyeti gözleri açık gitmiyecek şekilde emanet edebileceği bir milleti yaratması ve kurduğu rejimi koruyacak şekilde hazırlamasıdır. […]

Sertel’lerin Yarım Ay mecmûasında Ali Naci Karacan’ın makâlesi ve Ali Naci Karacan; oğlu Ercüment Karacan (karşısında oturan) ve gencliğinden îtibâren berâber çalıştıkları Abdi İpekçi ile, 1950’de Milliyet gazetesini neşre başladıkları günlerde… Türkiye’nin fikir, siyâset, cem’iyet hayâtında büyük têsîr icrâ eden Gazetelerinin bir numaralı umdesi, Kemalizmdi
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (67)
“Atatürk ölmedi. O, bütün millettte yaşıyor ve bu suretle yarattığı eserler de onlar tarafından millete emanet edilmiş bulunuyor. Yine onun eseri olan asîl Türk milleti, kahraman Türk ordusu, yarattığı gençlik, Cumhuriyet rejiminin ve Türk vatanının yenilmez bekçileridir.
“Atatürkü kaybettik; Türk milleti sağ olsun!
“Millet ayaktadır ve taziz, takdis o büyük Ataya ki, bu milleti, eserini kendisinden sonra da devam ettirecek şekilde hazırlamıştır.” (Ali Naci Karacan, “Atatürk Millî Bir Mefhum Olarak Daima Yaşıyor ve Yaşıyacaktır”, Bugün, 11.11.1938; Yarım Ay, 15.11.1938, sayı 91, s. 20’den naklen)
Prof. Dr. Fahri Ecevit: “Atatürk sonsuzluğu da büyüttü… Ölüm bile onunla büyüdü, ölümün bile göğsü o içine girdikten sonra kabardı… Ölüm insanlara yakışan bir sondur; Sen insandan üstündün; Öldüğüne inanmıyoruz! Sen, büyük mahrekinin ufak bir parçası içimizden geçen bir güneştin… Sana bakan gözler kamaşır, kimseler sana baş kaldıramazdı… Türk Milletini yeniden yoğurarak Atatürk milleti yaptın… İlh…”
Adlî Tıb Prof. Dr. Fahri Ecevit (İstanbul, 1895 – Ankara, 29.10.1951), kendi meslekî faâliyetleri hâricinde Hâdisât, Açık Söz ve Ulus gibi gazetelerde makâleler neşretmekte, siyâsetle de meşgûl olmaktaydı. Muhtelif sâhalardaki bu faâliyetleri “Millî Şef”in takdîrini kazanmış olmalı ki kendisinin, iki devre (1943-1946; 1946-1950), Kastamonu Millet Vekîli tâyîn edildiği görülüyor…
Onun aşağıdaki perestişnâmesi, Türkiye’de kendisine resmen “ilim adamı” pâyesi verilenlerin mühim bir kısmının, hakîkatte, İlim Zihniyetinden mahrûm, en iptidâî bir zihniyetin temsîlcisi kimseler olduklarına dâir sayısız vesîkadan bir nümûnedir. Filvâkî, Leninperestler, Stalinperestler, Maoperestler dahi Kemâlperestler yanında yaya kalıyorlar! Onlarla ancak kadîm devirlerin Putperestleri aynı kefeye konulabilir! Bir de hezeyânlar savuran akıl hastaları!
“Türk, Ata’sını; yirmi yüzyıl, en büyük adamını kaybetti. Kazanan sonsuzluktur, Atatürk oraya göçtü.
“Maddesinin içinden taşan büyük adam aramızdan akıp gitti. Onun azametli ruhu artık çerçevesiz: Zamanına sığmıyan Atatürk mekânın da dışına çıktı.
“Bizi kurtaranı biz kurtaramadık… Ebediyetin ona iştiyakı bizim ona olan aşkımızdan daha kuvvetli imiş: Elimizden çekti aldı. Atatürk’ü kendi irtifaına çıkardı. Özü boşalan dünya bir kabuk gibi yuvarlanırken onunla dolan âlemin hacmi ve ağırlığı arttı. Atatürk sonsuzluğu da büyüttü… Ölüm bile onunla büyüdü, ölümün bile göğsü o içine girdikten sonra kabardı. Şimdi ölüm bir çukur değil, bir zirvedir: Ona bakarken yüzümüzü toprağa çevirmiyor, başımızı gök yüzüne kaldırıyoruz…
“Ölüm insanlara yakışan bir sondur… Sen insandan üstündün. Öldüğüne inanmıyoruz… Ölen, nasıl içimizde bu kadar diri kalır? Vücut biçiminde maddeleşmiş örneğin tekdi. Onu toprak almış olabilir. Ancak manevî varlığın bütün türkler sayısınca çoktur… Hepimizin içinde ayrı ayrı varsın… Seni oradan koparmak için milyonlarca ölüm göğsümüze saldırmalıdır. Buna ölümlerin sayısı ve gücü yetmez, çünkü senin milletin ölmez Atam…
“Bulanık gözlerimizin pınarında kızarmış bir sızı, kırık yüreğimizin ucunda tutuşmuş bir acı, boynumuzu büktük onu arıyoruz… İçimizde var, bunu biliyoruz, sevgisinin doyulmaz tadiyle yutkunuyor, hasretinin dinmez sızısiyle burkuluyoruz… Demek ki o içimizde… Lâkin dışımızda bulamıyoruz… Atamız acaba orada mı diye toprağa bakıyoruz. Milyonlarca göğüs eğildi, yere düşen gönlünü arıyor… Atam sen neredesin?

“Millî Şef” tarafından 1943-1950 senelerinde iki devre Kastamonu Millet Vekîli tâyîn edilmiş Adlî Tıb Prof. Dr. Fahri Ecevit ve perestişnâmesi… (Yarım Ay, bu perestişnâmeyi, 12 Kasım 1938 târihli Ulus’un 4. sayfasından iktibâs etmiştir.)
Burası “Kemalist Türkiye”: Burada, “ilim adamı” sayılmak için “İlim Zihniyeti”ne sâhib olmak şartı aranmaz! En mühim mîyâr, Kemâlperest olmaktır…
***
“Gözlerimizin soluk feneri toprağın karanlığı içinde dönüp dolanıyor! Seni köşelerde bulamıyoruz, karanlık çok fazla Atam, gölgeni seçemiyoruz…
“Seni maddenin piştiği kara pota içinde boş yere aradık, sen madde değil, enerji, sen gölge değil, ışıkdın Atam…
“Sen büyük mahrekinin ufak bir parçası içimizden geçen bir güneştin. Yolunun kısa bir bölümünde bize yanaştın, dokunup geçtin, ardında yanmış yüreklerimizin kıvılcımını bırakarak gene göklere ağdın Atam…
“Sana bakan gözler kamaşır, kimseler sana baş kaldıramazdı. Işığın üstümüze vurdukça içimiz aydınlık, yüreğimiz sıcak kalırdı. Bizi gündüze alıştırdın da hangi mevsime göçtün Atam?...
“Hakikatın kara taşını bağrımıza bastık ağlıyoruz, kara yazılı alnımıza ağıt çevreleri bağlıyoruz… [“Hakikatın”: Metnin aslında bu kaba telaffuzla…] Pınarından içtik kanamadık, eşsiz tadına doyamadık… Pınar kurudu gitti, boş kalan avuçlarımıza yaşlarımız doluyor, artık seni değil acını içiyoruz Atam…
“Her savaşta ardına toplanır beraber dövüşürdük… Bu son savaşa yalnız gittin, bizi sağlığa bağlayıp, ölüm saldırısına büyük göğsünü tek başına gerdin… Bize yürü dedin koştuk, kal dedin duruyoruz Atam…
“Sağlığında senin için ölmeğe can atanlar, bugün gene senin emrinle yüreklerine dikdiğin inanı devirmemek için ölmemeğe can atıyorlar: Dimdik ayaktayız Atam… Büyük ruhun baş ucumuzda gülümsüyor, çatık kaşlarının kudretli yayı üstümüzde geriliyor: Buyruğunun ateşi bizi birbirimize kaynattı, sağken bağladıklarını ölüm yekpare yaptı…
“Koca türk milletini eline almış, onu yeniden yuğurarak Atatürk milleti yapmıştın… Senin iraden içimizde, senin çizdiğin yol önümüzdedir. Sade acı değil andiçiyoruz: Buyruğun olacak, Atatürk milleti gösterdiğin yere ulaşacaktır Atam…” (Fahri Ecevit, “Ata’ya ağıt”, Ulus, 12.11.1938, s. 4 ve Yarım Ay, 15.11.1938, s. 21)
Müfsid siyâsetciler: Ecevit’ler
Bu perestişnâmesini (ki aynı zamânda bir hezeyânnâmedir) okuduğumuz Tıb Prof. Dr. Fahri Ecevit, uzun seneler Türkiye’nin siyâsî hayâtını şekillendiren ve onda derin yaralar açan Bülent Ecevit’in babası ve (Namık Zeki Aral kızı) Rahşan Ecevit’in kayınpederi idi. Evvelki neşriyâtımızda, bâhusûs Bilderberg Group ünvânlı eserimizde (İstanbul: Kayıhan Yl., Haziran 1979, 13,5x19,5 cm, 431 s.), (Abdi İpekçi’yle berâber bütün bir Sabataî Cemâatinin lanse edip sonuna kadar desteklemekden hiç hâlî kalmadığı) Ecevit’lerin Memleketimizde yaptıkları muazzam maddî-mânevî tahrîbâtı îzâh etmiştik. 1974’te Komünist tedhîşçiler için af çıkartarak, Memleketin uzun seneler bir kan gölüne dönmesinin baş mes’ûlleri onlardır… (Öncesinde olduğu gibi sonrasında da Komünist hareketini şemsiyeleri altında tutmıya devâm ettiler...) Kissinger’ın tâlimâtına uyarak 1974 Kıbrıs Harekâtının mahdûd kalmasını têmîn eden, böylece Kıbrıs’ın tamâmının kurtarılmasına mâni olanlar da onlardır… (Yine evvelki araştırmalarımızda -hâssaten 1974 Kıbrıs Harekâtı hakkında rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun Sebîl mecmûasının Haziran – Eylûl 1976 târihli nüshaları ile Yeni Devir gazetesinin 27.7.1978 – 30.9.1978 târihli nüshalarında tefrika edilen araştırmalarımızda- tevsîk ettiğimiz bu acı hakîkate rağmen, Bülent Ecevit, Mütehakkim Zümrenin her zamânki Münâfıkâne propagandasıyle “Kıbrıs Fâtihi” îlân edilmiştir ve bu hayâsız propaganda tavsamamıştır; çünki meydanda sâdece onlar var ve istedikleri gibi at oynatıyorlar!) Kezâ bayrakdârlığını yaptıkları Sosyal-Demokrasinin içyüzünü, gerek Perde-Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi isimli kitabımızda -Ankara: Dağarcık Yl., 1975, 12,5x18,5 cm, 156 s.-, gerek 15 Mart 1976 târih ve 8 sayılı Vesîka mecmûasında -ss. 16/24- neşredilen “İskandinav Memleketlerinde Sosyal-Demokrasi” veyâ rahmetli Yılmaz Yalçıner’in koyduğu isimle, “Sozi Ecevit ve Soziler Cenneti” başlıklı araştırma makâlemizde, gerekse Millî Gazete’de 18.4.1986 – 10.7.1986 târihlerinde tefrika edilen Yahûdi Âlet-Fikriyâtı Sosyal-Demokrasi ünvânlı geniş araştırmamızda, v.s. ifşâ etmiş bulunuyoruz… Memleketin iktisâdî kalkınmasına vurdukları darbenin dahi ayrıca üzerinde durulmıya değer… Velhâsıl, “Karaoğlan”, “Kıbrıs Fâtihi”, “Hakça Düzen” efsâneleriyle Halkımızı uzun seneler iğfâl etmiş olan Ecevit’ler, bu Memleketin tenk̆îdî bir târih bilgisine sâhib her ferdinin dâimâ esefle zikredeceği müfsid siyâsetci nümûneleridir…
Günümüzdeki Sabataî nüfûzunu ifşâ eden bir vesîka
Bu vesîleyle, muâsır târihimizde Sabataî têsîrinin ehemmiyetini anlamıya yardımcı olacak pek mühim bir vesîkayı buraya dercediyoruz. Tabiî, bunlar, sâdece büyük resmi tahmîn etmemize imkân veren küçük parçalardır. Vesîka, Gurbet Yahûdiliğinin Ansiklopedisi (Encyclopedia of the Jewish Diaspora) isimli birinci derecede mûteber bir eserden bir sayfadır. Kitabın “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sabataî Hareketi” başlıklı bu Faslının müellifi, Felsefe Doktoru Mark Avrum Ehrlich’dir:
“Hâlihâzırda, Türkiye’nin asrî hayâtında mühim mevk̆iler işgâl̃ eden ve iyi tanınan Dönme âileleri ile daha az tanınan başka Dönme âileleri mevcûddur. Eski Hâriciye Vekîli İsmail Cem, Dönmeydi ve âilesinin bâzı mensûblarının resmen Cemâat̃ten çıktığını düşünüyor, Dönme sül̃âlelerinden geliyor olsalar da, bu kültür topluluğundan koptuklarını söylüyordu. Türkiye’de meşhûr bir moda tasarlayıcısı olan Cemil İpekçi, bu topluluğa dâhildir. Meşhûr gazeteci Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İzet İpekçi ise, bir Müslüman TV kanalında, ebeveyninin Dönme asıllı olduğunu beyân etmiştir. (At present, there are some well-known Donme families and other less-known families occupying important positions in modern Turkish life. The former foreign minister, Ismail Cem, was a Donme, thought some of his family members have officially come out and declared that, although they are of Donme ethnicity, they disassociate from the cultural group, including Cemil İpekci, a famous fashion designer in Turkey, and Nukhet İzet İpekci, daughter of the famous journalist Abdi Ipekci, who declared on an Islamic channel that her parents were of Donme origins.) (p. 784)
“Dîğer Dönmeler arasında, sanâyici Dilber ve Bezmen âileleri ve eski Başvekîl Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit vardır. Türkiye’nin ilk kadın Başvekîli olan Tansu Çiller, anne tarafından yarı Dönmedir. Eski CHP Umûmî Reîsi Altan Öymen, bir Dönme sül̃âlesine mensûbdur. Dîğer meşhûr Dönme şahsıyetler arasında, muharrirler, gazeteciler, rejisörler, profesörler, avukatlar, hâkimler, (Adliye ve Hâriciyeye mensûb) bürokratlar, bankacılar, sanâyiciler vardır. Onların, herhâlde, L̃aiklik ve –ırk̆î husûsiyetlerden ziyâde kültür birliğine istinâd eden- asrî Türk milliyetciliğinin bayrakdârları oldukları söylenebilir. Onlar, bu vetîrede, Türkiye’deki L̃aik Mûsevîlerden daha ileri gitmişlerdir. Bu hâl̃leriyle, birçok bakımdan, Avrupa’daki Yahûdi Aydınlanmasını hatırlatıyorlar. Bu yüzden, birçok kimse, o aydınlanmada, Sabataîliğin rol̃ oynamış olabileceğini düşünüyor. Dönmeler arasında Yahûdilere karşı bir sempati mevcûddur, l̃âkin Radikal̃ Müslümanlardan damga yeme korkusuyle bunu belli etmiyorlar. İsl̃âmperver siyâsî fırkaların nüfûzu arttıkça bu korku da kuvvetleniyor. (Other Donme include the industrialist Dilber and Bezmen families and Rahsan Ecevit, wife of former Prime Minister Bülent Ecevit. Tansu Ciller, who was the first female prime minister, is half Donme on her mother’s side. Altan Oymen, past leader of the Republican People’sParty was of Donme descent. Other prominent personalities of Donme origin include writers, jıurnalists, filmmakers, professors, lawyers, judges, bureaucrats (legal and foreign service), bankers, and industrialists. They can almost be said to be the standard bearers of secularism and modern Turkish nationalism that is based on cultural unity rather than racial characteristics. They are more advanced in this process than secular Turkish Jews and in many ways resemble the prominence and thinking of the European Jewish Enlightenment, leading many to suspect that Sabbateanism played a role there, too. Donme sympathy toward Jews exists but association is not common because of the fears of being further tainted by Islamic fundamentalism. This fear is becoming increasingly as the influence of islamic parties grows.) (p. 785)” (Mark Avrum Ehrlich, PhD, “The Sabbatean Movement in the Ottoman Empire”, in Encyclopedia of the Jewish Diaspora: Origins, Experiences, and Culture, M. A. Erlich, editor, California: ABC-CLIO, 2009, v. 2, p. 784-785)

(Mark Avrum Ehrlich, PhD, “The Sabbatean Movement in the Ottoman Empire”, in Encyclopedia of the Jewish Diaspora: Origins, Experiences, and Culture, M. A. Erlich, editor, California: ABC-CLIO, 2009, v. 2, p. 785)
Türkiye’de Sabataîlerin hâlihâzırdaki vazıyeti hakkında mâlûmât veren Yahûdi eserinin kapağı ve alâkalı bir sayfası… Mahdûd, fakat pek büyük ehemmiyeti hâiz mâlûmât
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (68)
Rahmetli Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel: “Rahşan Ecevit Bir Azîze Değildi!”
A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, 1992-1993 Ders Yılı Bahar Döneminde, “Genel İktisat Tarihi” dersinde talebesi olduğum kıymetli İk̆tisâd Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel Hocamın (Trabzon, 1941 – Ankara, 19.10.2022, Muğla, Marmaris, Bozburun Mez.) Rahşan Ecevit’in vefâtı vesîlesiyle kaleme almış olduğu ibretâmîz makâleyi aynen iktibâs ediyorum:
“Rahşan Ecevit'in toprağa verildiği gün yoğun bir "vah zavallı milletim" duygusu yaşadım. Bir ata sözümüz var: ölünün arkasından kötü konuşulmaz. Ama toplumların, ülkelerin, başka insanların kaderini etkilemiş insanların arkasından "olumsuz" bir değer yüklü bir kelime kullanmazsanız bu taktirde "tarih" yazılamaz.
“Ben hiç kimsenin ölümü karşısında sevinebilecek bir yapıya sahip değilim. Rahşan Ecevit'in ölümüne de sevinmem mümkün değil. Öyle bir yapım yok. Ama bir millette olan biteni bütünüyle gerçeklikten saptırma özelliği adeta bu milletin insanlarının DNA'sına işlemiş ise, o milletin insanlarının başlarının beladan kurtulması çok ama çok zordur. Rahşan Ecevit'in ölümünün toplumsal zihinde tasarlanma ve takdimi meselesi bu zor yazıyı yazmamı gerektirdi. Gerektiriyor.
“Rahşan Ecevit bir azize değildi. İyi huylu, sosyal ilişkileri güçlü biri değildi. Kendisini tanıdım. Bir ölçüde tanıdım. Ama onu ve eşi Bülent Ecevit'i çok yakından tanıyan dört kişiyi tanıdım. Nilüfer Arıak, Işın Çelebi, Haluk Özdalga ve Şerif Mardin.
“Rahşan Ecevit ile Bülent Ecevit ilişkisi de dünyaya örnek gösterilecek bir aşk ilişkisi değildi. CHP'nin yönetimine yansıyan dışsallaşmış hali ile içinde yoğun bir karşılıklı bağımlılık ve buna eşlik eden bir gerilim ve çatışma ilişkisi idi. Size benim ve Nisa'nın tanığı olduğumuz bir tespiti aktarmakla yetineceğim. CHP'de Bülent Ecevit'in, Bilsay Kuruç ve benzerleri ile oluşturduğu Marksist kadronun lehine, Genel Sekreter Orhan Eyüpoğlu ve Genel Sekreter Yardımcısı Ali Topuz'u ve birçok başka üst düzey CHP yöneticisini tasfiye ettiği günlerdi. Yıllarca CHP'de çalışmış, vekillik, bakanlık, Meclis Başkan vekilliği yapmış Nermin Neftçi bize çay içmeye gelmişti. Üç kişiydik, Nermin Hanım, Nisa ve Ben. Dedikodu baldan tatlıdır. Sohbet Bülent ve Rahşan Ecevit arasındaki ilişkiye, Rahşan Hanımın Bülent Beyi mi etkilediği yoksa Bülent Beyin Rahşan Hanımı olumsuzlukların kaynağı gibi göstererek kullanmakta olduğuna mı geldi? Ve Nermin Hanım bir örnek olay etrafında bu ilişkinin marazi bir kişilikler karışması olduğunu anlattı. Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu toplanacaktır. Genel Başkan beklenmektedir. Orhan Eyüpoğlu telefonla, parti görevlileri aracılığıyla evde karı koca arasında çanakların tabakların fırlatıldığı bir kavga yaşanmakta olduğunu öğrenir. Nermin Hanımı yanına alır, birlikte Ecevit'lerin Oran'daki evlerine giderler. Rahşan Hanımı sakinleştirirler. Bülent Beyi alıp Partiye dönerler. Toplantı üç saat sonra başlar. Nermin Hanım bir de, bir zamanlar yakın arkadaşım olan çok genç yaşta milletvekili seçilip, Büyük Şehir Belediye başkanı olmuş Ali Dinçer’le birlikte Orhan Eyüpoğlu, Ali Topuz'a yakın durarak siyaset yapmakta olan Semih Eryıldız, Ecevit'in sözünü ettiğim tasfiyeyi yaptığı Kurultay'da Semih Eryildız'ın mutlaka kitap haline getirilip yayınlanması gereken önemli konuşması sırasında Rahşan Ecevit'le ilgili bir tanıklığını anlatmıştı o gün. Rahşan Hanım Semih Eryıldız'ın ağır eleştiriler getirip meydan okuduğu konuşması sırasında Nermin Hanımın ellerine yapışır, yan yana oturdukları yerde. Dinlerken Semih'i, Nermin Hanımın avcunun içini kendi elleriyle sıktıkça sıkar. Ve tırnaklarıyla istemeyerek kanatır.
“Rahşan Ecevit’ın babası Namık Zeki Aral, Şebinkarahisar'a yerleşmiş bir Selânik göçmeni Dönme âilenin mensûbuydu. Teyzesi bağı ile, Öymen ailesi içinde idi… Mao'nun Çin'ini model olarak benimsemiş Bilsay Kuruç ve Rahşan Hanım teyze çocuklarıydı… Öteki teyzenin çocukları ise Altan Öymen ve diğer Öymen'lerdi…”
“Rahşan Hanım bir melek değildi, azize değildi. Bir cadı da değildi, CHP'de o dönemlerde birçok partilinin onu böyle görmesine rağmen. Birçoğumuzda da olduğu gibi ciddi kişilik sorunları olan bir insandı. Babası Namık Zeki Aral, tek parti döneminin diktatör cumhurbaşkanı olduğu yıllarda İsmet İnönü'ye maliye ve iktisat politikası konularında danışmanlık yapmıştı. Şebinkarahisar'a yerleşmiş bir Selanik göçmeni dönme ailenin mensubuydu. Rahşan Ecevit teyzesi bağı ile de Öymen ailesi içinde idi. Brezhnev Rusyasını yeteri kadar devrimci bulmadığı için Mao'nun Çin'ini model olarak benimsemiş Bilsay Kuruç'un CHP'nin 1980 darbesi öncesindeki büyük siyasi macera ve iflasının mimarı olacak kadar yetkilendirilmesinin nedeni Bilsay'ın ve Rahşan Hanımın teyze çocukları olmasıydı. Öteki teyzenin çocukları ise Altan Öymen ve diğer Öymen'lerdi.
“Bülent Ecevit'in babası hekimdi. Ankara Hukuk Okulunun kuruluş yıllarında Adli Tıp Profesörlüğü yaptı. İsmet İnönü'nün güvenini kazandı. Tek partinin son yıllarında milletvekilliği yaptı. Annesi ünlü ve başarılı bir ressam olan Nazlı Ecevit'ti. Gelini ile geçinemediği için oğlunun iki kez başbakan olduğu 1970'li yıllarda oğluyla ilişkisi yok gibiydi.
“Hâfızasını kaybetmiş, sonradan inşâ edilmiş uydurma masal tasarımlarla yaşayan hasta bir toplululuklar mozaiğiyiz”
“Bunları benim -cenazenin devlet töreni ile kaldırıldığı bu gün bunları- yazmamın, zaten sayısı bir hayli kabarık olan Yahya Tezel'i sevmeyenler kulübüne birçok yeni üyenin katılmasına yol açacağını bilerek yazıyorum.
“Niye mi yazıyorum? Yazmam lazım. Başından geçenleri, olan biteni "hattur huttur Arnavuttur ağzı yoktu adam kapar" tekerlemeleri ile masallaştıran zavallı bir "millet" adayı içinde doğdum. Bunun içinde gömüleceğim. Biri Amerika denilen ücra ve garip bir yerde, öteki Hollanda denilen dağsız bir süslü bağda sisler ve soğuk okyanus rüzgarları altında yaşayan iki evladım ve beş torunum var. Önümüzdeki günler, aylar, umarım yıllardan birinde benim de cenazem kaldırılacak. Bozburun'da. Kaç kişi olur bilemem. Cenazemin ve gömülmemin kızıma ve oğluma zahmet vermemesi için Bozburun'a döner dönmez bir mermerciye sipariş verip mezarımı yaptıracağım. Babam vefatından belki otuz, belki kırk yıl önce aile mezarlığı hazırlatmıştı.
“Ama yaşamayı çok seviyorum ve zihnim açık ve ayakta hareket edebilir oldukça yaşamaya devam etmek istiyorum. Temel sebebi, o kadar çok korkakla birlikte yaşıyoruz ki kimse olan biteni bırakınız olduğu bittiği gibi anlatmayı, bilinçlendirip kağıda dökmeyi göze almıyor. Hafızasını kaybetmiş, sonradan inşa edilmiş uydurma masal tasarımlarla yaşayan hasta bir toplululuklar mozaiğiyiz.
“Ben korkmuyor muyum? Korkuyorum elbette ama korkuma teslim olmadım. 1976'dan beri hem CHP'de, hem mutlaka perde arkasındaki siyasi projelerde oynadığı rol üstünde monografi yazılması gereken SBF'de, sonra dergilerde, üç beş TV panelinde, konuşma yazma fırsatı verilen her platformda, olanı biteni, realist bir felsefi bakış açısından, kendimi Andromeda Galaksisinden gelmişim gibi olan bitenlerdeki taraflardan hiç birine mensup olmayan gözlemci rolünde tutarak bakarak anlatmaya çalışıyorum.

***
“Sevgili cici beyler, cici hanımlar, kolektif şizofreniler kolajının perdesini sıyırın. Hepinizin çoluk çocuk oraya buraya göçmeye imkanınız olmayacak. Baksanıza, Avustralya'dan başka ülkelere göçler başlamış. Nereye gideceksiniz ve kim sizi alacak ki? En iyisi kendi tımarhanemiz. Gelin elmaya armut demeden, yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz tecrübelerin en önemli enerji kaynağının masallara dayanan binlerce yıllık ümmi ve ala bir kültür olduğunu görelim.
“Rahşan Ecevit'i sevenlere baş sağlığı diler, sürç-i lisan eylediysem bağışlamanızı istirham ederim. Tımarhanedeki arkadaşlarınızdan biri… (Yahya Sezai Tezel, “Rahşan Ecevit Bir Azize Değildi!”, 23.1.2020; http://www.kuzeyekspres.com.tr/rahsan-ecevit-bir-azize-degildi-18993yy.htm; 3.5.2020)
Ilgaz Zorlu: “Rahşan Hanım, Golda Meir’e benzer”
Şemsî Efendi’nin küçük torunu Ilgaz Zorlu da, büyük ifşâât kıymetini hâiz bir mülâkatında Rahşan Ecevit hakkında şu tesbîtte bulunuyor:
“Hep söylerim, Rahşan hanım, Golda Meir’e benzer. Yapısı, karakteri, fikriyatı onun aynısıdır. Golda Meir nasıl baskıcı, hiçbir şekilde demokrasi tanımayan, İsrail’in kurtuluşu için bütün Arap dünyasının yok edilmesini savunan biriyse, Rahşan hanım da aynı şeyi İslamcılar için düşünen biridir. İsrail’de de bazı kişisel konuşmalarında bunu söylemiş. 81 yaşında olduğu için de Rahşan hanımı küçümsemeyin, 70 yaşının altında olup da onun çiklet gibi çiğnediği insanlar var. 1972’de İnönü’yü devirdiği zaman söylediği meşhur bir sözü var, “Ben, Varlık Vergisi’nin intikamını aldım” dedi. Atatürk’ün yakın silah arkadaşını CHP’den atabilmiş olan bir insandan bahsediyoruz…” (Murat Menteş, “Ilgaz Zorlu Sabetaycıları Anlattı”, Netpano.com, 03.2005; http://www.arastiralim.com/ilgaz-zorlu-sabetaycilari-anlatti.html; 8.8.2011)
“Ataput”a tapınış metinlerine iki misâl daha: “Sen Türkün Tanrısısın!”, “Geçeceği yollarda secdeye varın!”
Buraya kadar, Mustafa Kemâl’in, Mütehakkim Zümre ve Fanatik Kemalistler tarafından tam bir tapınış mevzûu, dîğer tâbirle bir put hâline getirilmiş olduğunu gördük. Bu bakımdan, onların tapmakla iftihâr ettikleri bu muhayyel şahsıyeti “Ataput” tâbir etmek, herhâlde yanlış olmıyacaktır. Aşağıda, bir asırdır sayısız nümûnesi mevcûd olan tapınış metinlerinden ikisini daha ibret nazarlarına arzediyoruz. Bu vesîleyle de müşâhede ediliyor ki Sabataî Cemâati, 20. asırda, Sabatay Sevi’nin yerine Mustafa Kemâl’i ikâme etmiştir. Mâmâfih, bu def’a farklı bir tavırları var: Eskiden, “İlâh”larına sâdece kendileri tapardı, şimdi bizi de yeni “İlâh”larına tapmıya icbâr ediyorlar...
Birinci metin, tamâmı, “Ataput”a tapınış fevkalâde nüshası olarak hazırlanmış olan -Sertel’lere âid- Yarım Ay mecmûasının 15 Kasım 1938 târihli 91. sayısının 3. sayfasına dercedilmiş “Sen Giderken” başlıklı kısa yazının son cümleleridir:
“Atatürk! Senin için ölüm yoktur. Olamaz! Sen Türkün Tanrısısın!.. Tanrı hiç ölür mü?”

“Atatürk! Senin için ölüm yoktur. Olamaz! Sen Türkün Tanrısısın!.. Tanrı hiç ölür mü?” (Sertel’lerin Yarım Ay mecmûası, 15.11.1938, sayı 91, s. 3)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (69)
“Ölüler! Onun ölümüne bir kere daha ölmek için ayağa kalkın! Dünya! Dönme dur! İlh…”
İkinci metin de, yine Sertel’ler tarafından neşredilen Tan gazetesinin 19 Kasım 1938 târihli nüshasının ikinci sayfasında, “Atatürk Geçecek” başlıklı, üstelik Gazete nâmına kaleme alınmış bir hezeyânnâmedir. Öyle ki Fahri Ecevit’in yukarıda naklettiğimiz hezeyânnâmesinden hiç geri kalmıyor:
“Ey milyarlarca yıldır yanan güneş!
Bu sabah erken uyan!
Bütün aydınlıklarını toprağa dök! Yıka yolları!
Onun geçeceği yerlerde en küçük bir leke kalmasın!
Milyarlarca yıldır eşini görmediğin mukaddes ölü geçecek!..
Ey gece yarılarında onun son ihtizarına şahit olmuş olan yıldızlar!
Ölümüne dehşetle ağlıyan gözleriniz bir daha açılmamak üzere kapansın!
Semalarda yerini değiştiren güneş gibi Atatürk geçecek!
Ey Onun ışıklı gözlerinin rengini taşıyan mavi gök! Bütün Aydınlığını Onun üstüne dökmek için yere in!
Üç buudlu bir top arabasının içinde dünyaların kalbi geçecek!
Ölüler!
Tıkana tıkana, hıçkıra hıçkıra ağlamak ve Onun ölümüne bir kere daha ölmek için ayağa kalkın!
O geçecek!
Diriler!
Yalnız ona, son defa ona, bir daha hiç kimseye ağlamamak üzere ona ağlamak için geçeceği yollarda secdeye varın!
En büyüğünüz geçecek!
Rüzgâr esme! Taş ol!
Yollar!
Saf ol!
Dünya!
Dönme dur!
Ve sen, ey gözümüzde renk, kulaklarımızda ses ve yüreklerimizde muhabbet olan Atam!
Bir dakika gözlerini aç!
Çünkü, toprağına indirilmek üzere önümüzden son defa geçeceksin!” (Gazete nâmına “Tan” imzâsıyle kaleme alınmış yazı, Tan, 19.11.1938, s. 2)
Sabiha Sertel’e göre, Milletin kızları da, “kendilerini kölelikden kurtaran Kemalizme” bekcilik etmelidir!
Tan gazetesi nâmına kaleme alınmış yukarıdaki hezeyânnâmenin hemen bitişiğinde Sabiha Sertel’in günlük fıkrası bulunuyordu: “Atatürk kızları”… Sabataî Cemâatinin bu güzîdesi, Türk kızlarına, “kendilerini kölelikden kurtaran Atatürk’e” minnetdârlıklarının îcâbı olarak, “onları köleliğe mahkûm eden” Müslümanlıkla (“Şerîat”le) mücâdele etme ve Kemalizmin bekciliğini yapma vazîfesi veriyor:
“…Atatürk kızları ona candan bağlıdırlar. Çünkü, bu memlekette onlara medenî haklarını veren, insan gibi yaşamak, vatandaş gibi bu ülkede rey sahibi olmak hakkını ilk veren adam odur.

(Sertel’lerin Tan gazetesi, 19.11.1938, ss. 1 ve 2)
20. asırda, Sabatay Sevi’nin yerine Mustafa Kemâl’i ikâme eden Sabataî Cemâati, bir asırdır, bizi de yeni “İlâh”ına tapmıya icbâr ediyor... (1. sayfadaki resimde, Başvekîl ve berâberindeki zevât, “Mutlak Şef”in katafalkı önünde, rükû vazıyetinde, arz-ı ubûdiyet ediyorlar… Âyin havasındaki bütün bu gösterişli merâsimler, sayfalar dolusu acıklı sahne fotoğrafları, bir asırdır, 365 gün 7/24 sürüp giden tek taraflı propaganda hep aynı gâyeye ulaşmak içindir…)
***
“Bugün ağlayan kızın anası, esaret zincirlerini bileklerinde taşımış, saltanat ve şeriatin mahkûm ettiği köleydi. Bu köleyi insan mevkiine çıkaran, ona kanunların tekeffülü altında hürriyet ve müsavatı veren, cemiyetin kollarına bağladığı zulüm zincirini çözen Atatürk, ve Atatürkün esasî teşkilâtı, ve medenî kanunlarıdır.
“Atatürkün kızları ağlarken bu göz yaşlarının içinde, bir kurtarıcıyı kaybetmenin, bir inkılâpçıyı, büyük bir Türkü kaybetmenin acısı, ayni zamanda bu neslin kölelikten kurtuluşunun minnet ve şükranı da vardır. […]
“Atatürk kızları ona lâyık çocuklar olduklarını isbat etmek için, hiç bir gün yese düşmemelidirler. İstikbal onlarındır. Bu büyük eseri bütün gençler birden bekleyecek, ona el uzatmağa teşebbüs edenler olursa, hep birden bu elleri kıracaklardır. […]
“Bugün döktüğünüz bu göz yaşları, yarın size inkılâp yolunda yürümenin azim ve imanını da verecektir. Çünkü Atatürkün kızlarısınız.” (Sabiha Sertel, “Atatürk kızları”, Tan, 19.11.1038, s. 2)
Herhâlde anlaşılmıştır: Sabiha Sertel’in ilk maksûdu, Sabataî kızlarıdır. İkinci maksûdu da, Kemalizmin beşikden mezara kadar süren beyin yıkama ameliyesiyle Sabataîleştirilmiş olanlar…
“ATAPUT”a tapınış misâlleri bitmek bilmez
Totaliter iedolojilerin vasfımümeyyizi olan Totaliter Şefe tapınışa, yânî şahısperestlik zihniyet ve tavrına, “La Turquie kémaliste”teki / “Kemalist Türkiye”deki hâliyle “Kemâlperestlik, putperestlik, Ataput’a tapınış”a dâir misâller saymakla, zikretmekle bitmez; bunlar bir araya toplansa cild cild kitab olur, büyük bir “Ataput’a Tapınış Külliyâtı” teşkîl eder…
Bizim verdiğimiz misâller, zikrettiğimiz nümûneler bütün hakkında kâfî derecede fikir vermiş olmalıdır. Binâenaleyh “Kemalist Rejimin Muhtelif Temsîlcilerinin Tapınış Beyânları” başlıklı bu Alt Fasl’ı, 10 Kasım 1947 târihli Cumhuriyet’te Gazete nâmına kaleme alınmış “Sen bizim sönmez güneşimizsin!” serlevhalı başmakâleyi naklederek bitiriyoruz. Bütünü temsîl kâbiliyetini hâiz, tam mânâsıyle Kemâlperest, totaliter, tedhîşçi zihniyetin mahsûlü bir makâle:
“İlâhî meş'ale”… “Güneşimiz”… “Rûhları aydınlatan ebedî ışığı devâm edip gidecek”…
“…Yalnız Türk milleti değil, bütün dünya milletleri, son zamanlarda Atatürk gibi bir büyük adam yetiştirememişlerdir. Atatürkle muasır bütün büyük adamlara birer birer bakınız. Görürsünüz ki hiçbiri Onun çapında değildir. Bunlardan büyük gibi görünenlerin birçoğu, bir fecrikâzib gibi kısa ömürlü olmuşlardır. Bazıları da hâdiselerin rüzgârile bir mum ışığı gibi sönüp gitmişlerdir. Atatürk ise ilâhî bir meşale, bir güneştir ki nurlu ışığı hâlâ yanmakta, ruhları aydınlatmaktadır. O, bizim güneşimizdir ve tıpkı her gün dünyayı aydınlatan güneş gibi, Onun da ebedî ışığı ve sönmez nuru devam edip gidecektir. […]

(Cumhuriyet, 10.11.1947, s. 1)
Tipik putperestlik! Mustafa Kemâl’i “Ataput” yapıp çıktılar! Kadîm devirlerdekiyle yarışan bir iptidâîlik! Hem de şu Müsbet İlim ve Yüksek Tefekkür Çağında!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (70)
Ona mûteriz, ona muhâlif olanlar, onu tenk̆îde cür'et edenler: “Bütün dünyânın lânetine uğrıyan münkirler! Deliler! Himalaya'nın dibindeki yılanlar, çiyanlar, yerlerde sürünen soysuzlar!”
“Ne yazık ki, Onun 9 uncu ölüm yıldönümünde, içeride, dışarıda bazı münkirler türemiştir. Dışarıdakiler, bütün dünyanın nefret ve lânetine uğrıyarak her gün biraz daha küçülüyorlar.
“Atatürkün Himalaya kadar azametli eserine ve inkılâbına içeride dil uzatan tektük cüceler, körler, nankörler ve deliler de çıkıyor. Himalayanın dibindeki yılanlar, çiyanlar ve akrebler gibi yerlerde sürünen bu soysuzlar da Türk milletinin iğrendiği, nefret ve tel'in ettiği mahlûklardır ve daima böyle sürünmeğe mahkûmdurlar.
“Hayât veren sönmez güneş! Bütün dünyâ seni takdîs ediyor!”
“Bugün Atatürkün manevî huzurunda yalnız Türk milleti değil; bütün medenî dünya hürmet ve tazimle eğilerek Onu, bu büyük Türkü ve Büyük İnsanı takdis ediyor. Bu, Atatürk için ve onu yetiştiren Türk milleti için ne büyük şeref, ne büyük iftihardır.
“Aziz Atamız, Sen, hayata gözlerini kapadığın 9 yıldanberi ruhumuzda, benliğimizde, varlığımızda yaşıyorsun. Bizler de Senin eserinden ilham, kuvvet alıyoruz. Sen bize hayat veren sönmez güneşimizsin Büyük Atatürk! CUMHURİYET.” (Cumhuriyet, 10.11.1947, s.s. 1 ve 3)

Ankara’da 29 Aralık 1938’de akdedilen Zirâat Kongresi’nden intibâlar… “Kongre üyeleri, Ebedî Şefin heykelini tavâf ediyorlar…” (Sertel’lerin Tan gazetesi, 30.12.1938, s. 7) Beşeriyetin iptidâî devirlerinin Putperestlik dalâletini ihyâ eden bir rejim!
***
3. Alt Fasıl:
Mehmed Âkif de Kemalist Propagandanın İstismâr Mevzûu
Münâfıklık, yalan, tahrîf, istismâr, tedhîş üzerine kurulu Kemalist Propaganda, 1940’lı ve bilhâssa 1950’li senelerden îtibâren strateji değiştirerek, bir taraftan Kemalist İnkılâbların Müslümanlığa aykırı olmadığını, dîğer taraftan da Mustafa Kemâl’in ve âilesinin dîndâr Müslümanlar olduklarını iddiâ etmek sûretiyle, Kemalizmi geniş kitlelere sevdirmiye, İslâmı Kemalizmin payandası hâline getirmiye çalıştı ve Diyânet Teşkîlâtı, İlâhiyâtçıların bir kısmı ve nihâyet 12 Eylûl Cuntasının hazırlattığı, “Kemalist Müslümanlık” dalâleti aşılıyan “Dîn Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersleri sâyesinde buna geniş mik̆yâsta muvaffak oldu. Hiçbir ahlâkî kayıd tanımıyan ve Mütehakkim Zümrenin öncülüğünde Devlet desteğiyle yürütülen bu propaganda, ne pahasına olursa olsun Kemalist Totaliter Rejimi yaşatmak maksadıyle, Mehmed Âkif merhûm gibi Milletimizin gözbebeği olan bir fazîlet timsâlini dahi istismârdan çekinmiyor!

(Yarım Ay, 15.7.1936, sayı 35, s. 3)
Kemalist Totaliter Rejimin zulmüne tahammül edemiyerek Mısır’a hicret eden, hayâtının on bir senesini, vatan hasretiyle inliyerek gurbette geçirmek mecbûriyetinde kalan rahmetli Millî Mütefekkir ve Şâir’imizin, vatanına ölümcül hasta bir hâlde avdet ettikden sonra, o hâlinde dahi Totaliter Rejimin hafiyelerinin tâkîbi altındayken, Temmuz 1936’da, Teşvikiye Sağlıkevi’nde çekilmiş bir fotoğrafı… Mütefekkir ve san’atkâr dehâsı, yüksek seciyesi, çilekeş hayâtı asîl çehresine kazınmıştı… Milletce, onun mümtâz şahsıyetinden, hikmet pınarı eserlerinden, feyizli fikirlerinden ilhâm alamıyorsak ve bu meyânda onun Mütehakkim Zümre tarafından istismârına sessiz kalıyorsak, ona lâyık değiliz demekdir!
***
Tesbît edebildiğimiz kadarıyle, bu istismârcı propagandanın menşêinde, ilk üçü gazeteci röportajı ve dördüncüsü kitab bölümü olmak üzere dört neşriyât bulunuyor: 15 Temmuz 1936 târihli Yarım Ay mecmûasında Niyazi Acun’un, 22 Haziran 1936 târihli Son Posta gazetesinde Hayri Yazıcı’nın ve 25 Haziran 1936 târihli Tan gazetesinde ismi belirtilmiyen bir muharririn röportajları ile Midhat Cemal Kuntay’ın Mehmed Akif ünvânlı eserindeki iki hâtıra... (Rahmetli Mehmed Âkif vatanına avdet ettikden sonra matbûâtın onun hakkındaki neşriyâtını tesbît husûsunda, şu çalışmadan istifâde ettik: Prof. Dr. Nuran Özlük, “Mehmet Akif'in Mısır Dönüşü ve Vefatı Günlerinin Dönemin Matbuatına Yansıyışına Dair Bibliyografya”, İlmî Araştırmalar, 2007/23: 151-154;
https://dergipark.org.tr/tr/pub/fsmiadeti/issue/6500/86141; 7.4.2025)
Araştırmamızın bu kısmında, Yarım Ay’daki röportajdan başlıyarak, Mehmed Âkif’i Kemalist İnkılâbları tasvîb ve Mustafa Kemâl’i takdîr etmiş gibi gösteren bu neşriyât üzerinde duracak ve hakîkati meydana çıkarmıya çalışacağız.
Niyazi Acun’un Mehmed Âkif hakkındaki röportajı
Niyazi Acun’un röportajı, “(Yarım Ay) Büyük Millî Şairimiz: Mehmed Akif’in Yanında” başlığı altında, on beş günlük Yarım Ay mecmûasının 15 Temmuz 1936 târihli 35. sayısında (ss. 2-3 ve 28-29) intişâr etmiştir.
Röportajcı Acun’un gûyâ rahmetli Mehmed Âkif’ten naklettiğine nazaran, Şâirimiz, hayâtının bu son deminde, keskin bir Kemalist olup çıkmıştır ve Kemalist İnkılâbları harâretle övmekte, onlardan “muazzam İnkılâbımız” diye bahsetmekte, “İnkılâbımızın muvaffakıyetleriyle” iftihâr etmekte, (Kemalist) “İnkılâbın en canlı timsâli olan Ankara’yı” ziyâret etmek için can atmakta, bu coşkun Kemalist hissiyât içinde, tekrâr sıhhatine kavuşunca, bir “İnkılâb eseri” têlîf etmeyi tasavvur etmektedir… Hayretle okuyoruz:
“Acun: - Mısırlılar, bizim edebiyatımızı takip ediyorlar mı?
“Rahmetli: - Hayır… Maalesef… asla takip etmiyorlar. Bunun da biricik sebebi, malûmunuzdur ki, Mısır yarı İngilizlerin sayılır. Bu tesir ile, Mısırlıların bütün Şarklılarla rabıtaları gayet gevşektir. Mısırlılar, Türkleri taklit etmek için, ancak ve ancak muazzam inkılâbımızın her safhasını büyük bir merakla takip etmektedirler… İstiklâl mefhumunu anlayan her münevver Mısırlı, Türk inkılâbının aşıkıdır. Türk inkılâbının genişliğine, eşsizliğine inanan Mısır matbuatı ve münevverleri, bizim millî hareketlere ait olan bütün yeniliklerimizi büyük bir dikkatle incelemektedirler. […]
“…(Mısır münevverleri,) […] (üniversitelerinde) […] Türk edebiyat ve lisanı derslerinde, münasebetini getirerek inkılâp ve kurtuluş fikirleri aşılayorlar. [O devirlerde, fiilin şimdiki zamân çekimi için böyle bir imlâ da kullanılıyor: “aşılıyorlar” yerine “aşılayorlar”… -y kaynaştırma ünsüzünün önündeki geniş ünlülüleri dar ünlülere çeviren İstanbul telaffuzuna uymıyan bu kaba söyleyişin sebebi, “fiilin kökünü değiştirmemek” gibi gayr-i mâkûl bir kâideye istinâd ettiriliyor…] Bu aşı ile aşılanan ve üniversiteyi bitiren birçok gençler, başta Türk inkılâbı olmak üzere herşeyimizi takip ediyorlar. […]
“…Yukarıda ne demiştim; Mısırlılar, dünkü Türkiyeyi değil, bugünkü inkılâp Türkiyesini takdir etmekten asla kendilerini alamıyorlar. […]
“İnşallah iyi olur olmaz İstanbulu baştan aşağı gezeceğim; ve ondan sonra millî mücadele senelerinde harap bir yer iken bugün Türk inkılâbının en canlı timsali olan Ankarayı ziyaret edeceğim. Mısırda iken fotoğraflarını gördüğüm bu modern şehri, bu Cumhuriyet yüreğini gözlerimle görmeğe gideceğim.
“On, onbir senelik bir vatan hasretile çırpınan ruhumun, en büyük millî eserini o zaman yazacağım. Bu zamana kadar yazmış olduğum eserler, hep istiklâle kavuşmak içindi; fakat bugün başarılan inkılâbları gördükten sonra, yazacağım eser de -kanaatimce- bir inkılâp eseri olacaktır. […]
“…Vatan bizim… fikir bizim. Artık başımızda, fikrimize balta vuracak, ayağımıza demir bağlayıp bizi denize atacak korkunç saltanat kuvvetleri yok.” (Niyazi Acun, “(Yarım Ay) Büyük Millî Şairimiz: Mehmed Akif’in Yanında”, Yarım Ay, 15.7.1936, sayı 35, ss. 3, 28-29)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (71)

(Yarım Ay, 15.12.1938, sayı 92, s. 27, Yazı Direktörü: Emin Refik Uzman)
Yarım Ay mecmûası Sertel’lerin Amerikanvârî magazin neşriyâtı cümlesindendir; idârehânesi de, Resimli Ay Matbaası bünyesindeydi…
***
Bütün bu sözleri “bizim Mehmed Âkif’imiz” sarfetmiş olabilir mi?
Bu suâle mâkûl bir cevâb verebilmek için şu tesbîtler dikkate alınmalıdır:
1) Yarım Ay mecmûası, Sertel’lerin Resimli Ay Basımevi T. L. Ş.’nde basılan on beş günlük bir magazin mecmûasıdır. Mecmûanın “Yazı Direktörü”, Emin Refik Müslümoğlu’dur. Zekeriya ve Sabiha Sertel, 1920’li, 30 lu senelerde, Amerikanvârî tarzda bir hayli mecmûa neşretmişlerdir: Resimli Ay (1 Şubat 1924 – Ocak 1931), Sevimli Ay (1926), Resimli Hafta (4.9.1924 – 23.4.1925), Resimli Perşenbe (1926), Resimli Şark (Ocak 1931 – Aralık 1934), Evrensel Ay (Ocak – Mayıs 1935) gibi… Ayrıca (aylık) Çocuk Ansiklopedisi, (aylık) Resimli Yıl… Bunlar, Sabiha Hanım’ın kardeşleri Avukat Celâl Derviş Deriş ve Mecdi Derviş Eren’in de ortak olduğu Resimli Ay Basımevi’nde basılıyor ve Kemalist İnkılâbları harâretle destekliyordu. Yarım Ay da bu cümledendir.
2) Mehmed Âkif’in tedâvî görmekte olduğu Teşvikiye Sağlıkevi’nin Sâhibi Dr. İbrahim Osman Gücer, Röportajcı Niyazi Acun’u husûsî bir alâkayle karşılıyor ve mülâkatın yapılmasını o têmîn ediyor:
“…Teşvikiye Sağlıkevinin sahibi Doktor İbrahim Gücer[’]i odasında buluyor ve kendimi tanıtıyorum. Doktor, ciddî fakat tatlı bir tebessümle, ve büyük bir nezaketle: ‘- Şimdi Mehmet Akifin yanında misafirleri vardır. Ve esasen, bilmem ki ziyaret kabul ederler mi?... diyor ve benim söz söylememe imkân bırakmadan soruyor: ‘- Hangi gazete namına görüşeceksiniz?’ ‘- Yarım Ay.’ Yarım Ay ismini işidince Doktor, bu sefer, bize daha samimî bir hal alıyor: ‘- Memleketin bu güzel mecmuasının biz de daimî okuyucularındanız, diyor ve yazıhanesinde duran ‘Yarım Ay’ın son sayısını elile göstererek sözüne devam ediyor: ‘- Yarım Ay mecmuasının okuyucularından olunca, size bu müsaadeyi almak vazifesi şimdi bana düşüyor…” Ve Dr. Gücer, Acun’u Mehmed Âkif’in odasına götürüp onunla görüşmesini sağlıyor… (ss. 2-3)
Yarım Ay mecmûası Sertel’lerin neşriyâtı cümlesindendir ve onlar gibi Dr. İbrahim Osman Gücer de Sabataî Cemâatinin güzîdelerindendir; üstelik, Sabiha Sertel’le akrabâdır. 13 Mayıs 1939 târihli Cumhuriyet’in 4. sayfasında çıkan bir vefât ilânı, bu akrabâlık bağını ortaya koyuyor: Tıbbiye son sınıftayken vefât eden Emine Santur, Dr. İbrahim Osman Gücer ile Avukat (ve yüksek dereceli Mason, büyük işadamı) Celâl Derviş Deriş’in yeğenleridir. Müteveffânın ebeveyni ise, ondan evvel vefât etmiş olan Dr. Halil Santur ile Şişli Sıhhat Yurdu’nun sâhibi ve Sabiha Sertel’in -çocukluğundan beri- yakın arkadaşı Seniye Santur’dur. Kezâ, mezkûr Av. Celâl Derviş Deriş de, Sabiha Sertel’in ağabeyidir ve hayâtı boyunca ona hep destek olmuştur…
Teşvikiye Sağlıkevi’nde Mehmed Âkif’le yapılan mülâkatlarda dikkati çeken bir husûs da, gazetecilerin, mütemâdiyen bu hastahâneyi medhetmesidir, Meselâ bu röportajda, s. 2’de, hastahânenin resminin altındaki yazı şöyledir:
“Memleketimizin en mükemmel hususî hastanelerinden Teşvikiye Sağlıkevi…”
Hastahânenin sâhibi Dr. İbrahim Osman Gücer, gazetecileri ve îtibârlı ziyâretcileri büyük bir alâkayle karşılıyor ve ağır hasta Mehmed Âkif’in odası biteviye ziyârecilerle dolup taşıyor… Hâlbuki Mehmed Âkif’in yakalandığı siroz hastalığının en mühim tedâvî usûlü, kat’î istirâhattir… Gücer’in, Mehmed Âkif’in sırtından bol bol hastahânesinin reklamını yapmak uğrunda, bu tedbîri umursamadığı görülüyor…
3) Yarım Ay mecmûasının muhâbiri Niyazi Acun hakkında İnternet üzerinden yaptığımız araştırmadan, kendisinin dürüst bir gazeteci olmadığı intibâı ediniliyor. Millî Kütübhâne kayıdlarından, doğum târihinin 1914 olduğu öğreniliyor. Aynı kaynakta ölüm târihi belirtilmemiş. Prof. Dr. İsa Kayacan’ın Aramızdan Ayrılanlar isimli kitabından (Ece Yl., Mayıs 2007 -Milliyet’ten Abdülkadir Güler’in verdiği bilgi-), ölüm târihinin 2007 evveline çıktığı anlaşılıyor. (Kitabı tedkîk edip tam târihi öğrenemedik.)
Acun, 10 Ocak 1946’da têsîs edilen Gazeteciler Cemiyeti’nin yedi müessisinden biridir. Gazeteciliğinden mâadâ, birkaç araştırma kitabının da müellifi olduğu görülüyor: Dünya Petrol Tarihi ve Türk Tarihi (1949, 440 s.), Dünya Petrol Ticareti ve Politikası Karşısında Türkiyenin Durumu (1950), Yeraltı Ormanları ve Linyitlerimizin Yakılması (1952), v.s.
Aşağıdaki vak’a, onun kolayca asparagas (uydurma haber) îmâl edebilen, böylece efkârıumûmiyeyi yanıltmaktan çekinmiyen bir seciyeye sâhib olduğunu gösteriyor:
“Vatan ve Tasvir gazetelerinin Ankara muhabiri Raif Meto, Ankara Oteli’nde kalıyor ve su gibi para harcıyordu. Menderes ve başka siyasiler ile olan ahbaplığından gururlanıyor, kendisine çok önemli bir şahsiyet süsü veriyordu.

(Niyazi Acun, “(Yarım Ay) Büyük Millî Şairimiz: Mehmed Akif’in Yanında”, Yarım Ay, 15.7.1936, sayı 35, ss. 2, 28-29)
Sertel’lerin Yarım Ay mecmûasında Mehmed Âkif hakkındaki röportajın üç sayfası… Röportaj, Rahmetlinin ağzından, Kemalizmin harâretli bir medhiyesidir…
***
“Niyazi Acun, ona bir oyun oynamaya karar vermişti. Otelde bir arada bulundukları bir sırada, telefon kabinlerinin bulunduğu yere gitmiş, âhizeyi kaldırmış, sözde gazetesinin numarasını çevirerek, bağıra bağıra ‘çok önemli’, ‘bomba gibi’ bir haber yazdıracağını söylemiş ve kendisini dinleyen Raif’i farketmemişcesine gazetedeki birine yazdırır gibi:
‘Alo!... Evet, bomba gibi patlayacak! Başka kimsede yok… Yazdırıyorum. Memlekette zeytinyağı buhranının sebebi anlaşıldı. Kaçakçılar, Antakya’daki bir dağın tepesinden, itfaiye boruları ile, Suriye’ye zeytinyağı akıtıyorlar. Bu yüzden, iç piyasada yağ kalmadı. Kaçakçıların yakalanmalarına çalışılıyor…’ diyordu.
“O sıralarda, Akdeniz Ülkelerinde olduğu gibi, bizde de yağ sıkıntısı vardı.
“Raif’in sözde farkettirmeden not ettiği haber, Vatan ve Tasvir’de yayınlanmıştı. (Günvar Otmanbölük, Babıali’nin Yarım Asırlıkları, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Yl., 1986, s. ” (Bilâl Koçak, Türk Yazılı Basınında Örgütlenme ve İnsan Ögesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 1987, s. 160; https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/16490.pdf; 6.4.2025)
Niyazi Acun’un mülâkatının muharref olduğu âşikârdır
Bu tesbîtlere ilâveten, Mehmed Âkif’in şahsıyeti, eserlerinde ifâde ettiği fikirleri, hayâtının seyri, en yakın arkadaşlarından Trabzon Meb’ûsu Ali Şükrü Bey’in kalleşçe boğdurulmasıyle sahneye konulan Kemalist İhtilâli karşısında duyduğu derin teessür ve hayâl kırıklığı, ayrıca “bir vatan hâini imiş gibi” Kemalist Hükûmet tarafından tâkîb ettirilmesine tahammül edemeyip Mısır’a hicret etmesi ve ancak kendi vatanında ölmek ve bu topraklara defnedilmek maksadıyle geri dönmesi, hiçbir şiir, makâle veyâ vaazında Mustafa Kemâl’i veyâ onun Totaliter İdeolojisini medhetmemesi, hattâ onları hiç anmaması, v.s. gibi vâkıalar üzerinde teemmül edilince, Niyazi Acun’un ve mensûb olduğu mecmûanın, hem Kemalist Hükûmete hoş görünmek, hem de zâten dâvâsını güttükleri Kemalizme Mehmed Âkif’in ismiyle de haklılık kazandırmak için, yapılan kısa sohbeti, işlerine geldikleri gibi tahrîf ettikleri açıkça anlaşılıyor…

(Cumhuriyet, 13.5.1939, s.4) ve (Milliyet, 2.12.1976, s. 13)
Sertel’ler, Santur’lar, Refiğ’ler gibi, Mehmed Âkif’in tedâvî gördüğü Teşvikiye Sağlıkevi sâhibi Dr. İbrahim Osman Gücer de Sabataî Cemâatine mensûbdu…
***
Bu bâbda muhâkeme yürütürken, bir de şu vâkıaya dikkat etmek lâzımdır: Birkaç sene sonra, Sabiha Sertel, Antikemalist, binâenaleyh “Mürteci” Mehmed Âkif aleyhinde bir kampanya başlatmış, bu sebeble Eşref Edib merhûmla kalem münâkaşasına girişmiştir. (Bu hâdise hakkındaki çalışmamızı biraz aşağıya dercedeceğiz.) Şâyed Mehmed Âkif, kanâat değiştirerek, bizzât Sabiha Hanım’ın mecmûasında, Kemalizm hakkında onca takdîrkâr ifâdeler kullanmış olsaydı, Sabiha Hanım, ona ateş püsküren bir kitab kaleme alır mıydı veyâ en azından, onun bu ifâdelerine atıfta bulunarak, bunları ona karşı kullanmaz mıydı?
Dîğer taraftan, o günün şartlarında, zâten Rejimin ağır baskısına mârûz bulunan Mehmed Âkif’in, kendi ağzından uydurulan bu yalanları tekzîb etmesi, bahis mevzûu olamazdı. “Hayır, Mecmûa benim ağzımdan yalan uydurmuştur! Ben Kemalist İnkılâbları tasvîb etmiyorum! Kemalizm, benim inanc dünyâma zıd bir ideolojidir!” diyebilir miydi? Mecmûaya böyle bir tekzîb gönderse, neşredilir miydi? Bilfarz, neşretseler, o ceberût Hükûmet, Zavallıya neler yapmazdı!
O Sabataî hastahânesinde lâyıkıyle tedâvî görüp görmediği dahi ayrıca tahk̆îk̆e muhtâcdır…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (72)
Kandemir’in sahîh mülâkatı
Sertel’lerin Yarım Ay mecmûasının, hayâtında riyâ nedir bilmemiş Mehmed Âkif’le yaptırdığı mülâkattan nasıl Kemalist Propagandaya malzeme olacak yalanlarla örülmüş muharref bir metin çıkardığını bize gösteren bir delîl de, kıymetli gazeteci ve birçok araştırma kitabının müellifi Feridun Kandemir merhûmun (İstanbul, 1895 – a.y., 25.1.1977, Sahrâ-i Cedîd Mez.), Üstâd’la, Yarım Ay’ınkiyle aynı günlerde yaptığı mülâkattır. Mehmed Âkif’i söylediklerini tahrîf etmiyecek ve ettirmiyecek kadar gönülden seven Kandemir’in mülâkatının sahîh olduğu hemen anlaşılıyor ve bunda, bildiğimiz, sevdiğimiz Mehmed Âkif’le karşı karşıya geliyoruz. Bu mülâkatı gerek Yarım Ay’ın, gerekse (aşağıda bahis mevzûu edeceğimiz) Son Posta ve Tan’ın mülâkatları ve Kuntay’ın Hakkı Tarık Us’tan rivâyetiyle mukâyeseli olarak mütâlaa ettiğimizde, Mehmed Âkif’in bu dört tahrîfâtçıya aslında hangi beyânâtta bulunmuş olabileceği kolaylıkla tahmîn ediliyor.
Sedat Simavi’nin Yedigün mecmûasının 1 Temmuz 1936 târihli nüshasında neşredilen röportajı içimiz burkularak okuyoruz:
“Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak, vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor.
“Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, sarkmış çizgilere bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum: Zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra yavaşça soruyorum:
“- Özledin mi bizi üstad?..
“Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesile her şeyi söylemiş olurdu:
“- Özlemek mi oğlum… Özlemek mi?...
“Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
“Mısırdan üç gecede geldim... Bu üç gece, otuz asır kadar uzun sürdü… Orada on bir yıl kaldım… Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırdım…
“- Hasret…
“Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
“- …Çok acı…
“- Ya kavuşmanın sevinci?
“- Onu sorma oğlum… Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm, hiç bir şey göremedim.
“Ve kendi kendine söylüyor:
“- Cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür.
“Hastalığı akla geliyor:
“- Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?
“Eski hatıralarını deşiyorum. Milli mücadelenin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşmamızı hatırlatıyorum.
“- Evet… - diyor - İstanbuldan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdardan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan ‘Cuma’yı tuttuk. O zaman Adapazarında karışıklıklar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarile, kâh beygirlerle Lefkeye geldik, ve trenle Ankara’ya ulaştık… Ankara… Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursanın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla yese düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.
“Yorgun, susuyor…
“- İstiklal marşını nasıl yazdınız?
“Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
“- Doğacaktır, sana vadettiği günler hakkın!...
“Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün... İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır... Şu var ki, İstiklal marşının şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. [???] Ancak tarihî bir değeri vardır.
“Ve gözleri, yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
“Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın...
“- Ya büyük zafer üstadım… O anda ne duydunuz?
“Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi, nereden geldiği bilinmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek:
“- Ah… diyor:
“Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor...
“Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:

(Yedigün, 1.7.1936, 7/173: 6)
Rahmetli Millî Mütefekkir ve Şâir’imizin, Kandemir’in kendisiyle mülâkatı esnâsında çekilmiş fotoğrafı… Onu kim Mısır’a hicret etmek, on bir sene vatan hasretiyle için için yanarak gurbette yaşamak ve nihâyet oradan Vatana tükenmiş vazıyette avdet etmek mecbûriyetinde bıraktı? Kimin sûiniyetli emelleri yüzünden, onun, senelerce uğraşarak meydana getirdiği Meâl’den mahrûm kaldık? Hayâtının on bir senesi gurbette ıztırâblar içinde ziyân olmasa, zihninde ve gönlünde yoğrulacak daha nice şâheserlerden kim bizi mahrûm etti?
***
“- Allahım ne muazzam zaferdi o!... Ortalık hercü merç oldu… Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu…
“Tekrar gözlerini yumuyor:
“- Ve biz, mest olduk!..
“- Ozaman bir şey yazmadınız mı?
“- Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hattâ ne yaşıyacak takatim kalmıştı… Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu, bizzat yazıyordu.
“Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide birde fasıla veriyorlar. […]
“(Getirilen yemeklerden çorbadan başkasına el sürmüyor… Çorbasını içip) tekrar yatağına geçince, ben de vedaa hazırlanıyorum. Ve ayaküstünde soruyorum:
“- Neler yazacaksınız?
“- Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır…
“Elile birkaç defa başına vuruyor:
“- Var kafamda hazırlanmış mevzularım…
“- Ya en son yazınız?
“- Mısırda geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruyordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:
“Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok / Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak / Postu sermekse meramın yola, serdirmezler / Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak…
“Ve kupkuru kalın dudaklar birbirine yapışıyor…” (Kandemir, “Millî Edebiyatın En Kuvvetli Yazıcısı: M. Akif”, Yedigün, 1.7.1936, 7/173: 6-8)
Kandemir’in mülâkatında hemen dikkatimizi çeken ilk husûs şudur:
Rahmetli Mehmed Âkif, ne İstiklâl Harbi’nden bahsederken, ne de bir başka vesîleyle Mustafa Kemâl’i ve onun İnkılâblarını anıyor… Nerede kaldı ki onların medh-ü-senâsını yapsın!
Bilakis, o, hem şiirlerinde, hem Balıkesir, Kastamonu ve daha evvelki vaazlarında hep telkîn ettiği vechiyle, İstiklâl Harbi’nin İslâmî Îmân heyecânıyle ve Anadolu Milletinin bu Îmândan kuvvet alarak topyekûn seferber olmasıyle kazanılacağını beyân ediyor… Nitekim, Mukaddes Mücâdelenin merkezi olan Ankara’ya da bu mânevî ik̆lîm hâkimdir. O, “biz” diyor, “Ordu” diyor; şahıs zikretmiyor… Dîğer tâbirle, kat’iyen ferdî bir muvaffakıyet bahis mevzûu değildir; Zaferin efsâneleştirilip putlaştırılmış bir şahsa mâl edilmesi ve bütün parsayı onun toplamasının haklı görülmesi, muazzam bir dalâlettir! Vâkıa budur ve büyük Mütefekkir ve Şâirimiz, Totaliter ve İskolastik Zihniyete değil, tam mânâsıyle Cumhûrî ve İlmî Zihniyete sâhib olduğu için, vâkıayı bilâtahrîf kavramakta zorlanmamıştır. Bunun içindir ki Mustafa Kemâl’in ismini zikretmediği gibi bir başka şahsı da anmıya ihtiyâc duymamıştır… (Bu mevzûa, Kuntay’ın rivâyetlerini değerlendirirken tekrâr döneceğiz.)
O, Milletimizin ebedî Âmentüsü olan “İstiklâl Marşı”mızı da, (Münâfıklar perde-arkasında ne tertîb ederlerse etsinler) Ankara’ya ve Vatanın umûmuna hâkim olan bu mânevî iklîmde ve bütün Milletin onun şahsında temerküz eden idrâk ve îmân heyecânıyle yazmıştır. Bu bakımdan, “Millî Marş”ımızın kendisinden ziyâde Milletimizin eseri olduğunu söylerken, hem samîmî, hem haklıdır; zîrâ o, her büyük san’atkârda da müşâhede edilebileceği vechiyle, ancak topyekûn Milletimizin idrâk ve hissiyâtına tercümân olaraktır ki böyle bir esere vücûd vermiştir; Milletimizde bu şuûr ve heyecân uyanmamış ve bunlar Şâirimizin dimâğında ve kalbinde mâkes bulmamış olsaydı, “İstiklâl Marşı” gibi bir hârika ortaya çıkamazdı! Ve fiilen de onu aşan veyâ ona benzer bir başkası çıkamadı! Çıkamadı, çünki Milletiyle bu derece aynîleşmiş ikinci bir Mehmed Âkif mevcûd değildi! Bir Millet ki zaaflarının büyük bir kısmından kurtulmuş, târihen sâbit pek güzel hasletleri zaaflarına galebe çalmış, bir kerre daha şâhlanmış, bir kerre daha târihî şahsıyetine bürünmüştü! Heyhât ki koynunda saklanan Münâfıklardan bîhaber olduğu için, bu muhteşem hâli fazla sürmedi, kısa zamânda, Münâfık desîseleriyle tepe taklak oldu! İşte Mehmed Âkif’deki hayâl kırıklığı ve kendini münzevî hayâta mahkûm ediş tavrı, hiç ummadığı bu pek acıklı, bu tahammülfersâ hâli müşâhede etmesinin netîcesidir…
Ve nihâyet, bu mülâkatta, Yarım Ay’ın iddiâ ettiği gibi, bir “İnkılâb eseri yazma” niyetine dâir bir beyân da yoktur… O, böyle bir dalâletten değil, sâdece, “kafasındaki hazırlanmış mevzûlar”dan bahsediyor… Hangi mevzûlar? Hayâtına mânâ veren ve bizim de âşinâsı olduğumuz mevzûlardan başka ne olabilir ki?
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (73)
Son Posta’daki mülâkat
Son Posta gazetesi, bir Sabataî-Mason ekip tarafından neşredilmekteydi: A. Ekrem Uşaklıgil, Selim Ragıp Emeç ve Halil Lûtfü Dördüncü… (Son Posta 1930’da têsîs edildiğinde, Mehmet Zekeriya Sertel de, Gazetenin ortağıydı; 1936 Haziran’ında hâlâ Gazetedeki ortaklığının devâm edip etmediğini tesbît edemedik. O günlerde, Mustafa Kemâl, Ahmet Emin Yalman’a tekrâr teveccüh göstererek gazeteciliğe dönmesine müsâade etmiş, bununla da kalmıyarak, İş Bankası’nın sâhibi olduğu Tan gazetesini, “kelepir fiyatına”, Yalman’ın öncülüğünde teşkîl edilen Şirkete devrettirmişti. Bu şirkette, Yalman, Dördüncü ve Sertel ortaktı. Gazete, bu Sabataî ekipin elinde, kendini yenilemiş olarak, 1 Ağustos 1936’dan îtibâren intişâra başladı. Başmuharriri, Ahmet Emin Yalman’dı…)
Rahmetli, İstanbul’a 19 Haziran 1936’da vâsıl olmuş ve 21 Haziran 1936 târihli Cumhuriyet, bunu, ikinci sayfasında, küçücük bir haber mevzûu yapmıştı:
“Mehmed Akif İstanbula geldi
“İstiklâl marşı şairimiz Mehmed Akif, senelerden beri ikamet ettiği Mısırdan vatana dönmek kararile iki gün evvel İstanbula gelmiştir. Biraz rahatsız olduğu için, Nişantaşında [Teşvikiye] Sağlıkyurdunda tedavi görmektedir. Kendisine âcil şifa temenni ederiz.”
Bu haberin çıktığı gün, Hayri Yazıcı, gazetesi nâmına, Mehmed Âkif’le bir mülâkat yapıyor ve mülâkatı, 22 Haziran 1936 târihli Son Posta’nın 1 ve 5. sayfalarında intişâr ediyor. Bu, o zamân matbûâtta çıkan birinci röportajdır. Yazıcı (veyâ gazetesi), Merhûma, Kemalist İnkılâb hakkında şunları söyletiyor:

(Son Posta, 22.6.1936, ss. 1 ve 5)
19 Haziran 1936’da gurbetten avdetinde Mehmed Âkif merhûmla mülâkat yapan ilk gazete, (Sabataî-Mason bir ekipin neşrettiği) Son Posta oldu… Mülâkata mêmur edilen muhâbir, Hayri Yazıcı idi. Bütün halkı dehşet ve hîleyle sindirmiş bir Totaliter Rejim ve onun emrindeki çirkef bir matbûât!
***
“Mısırdaki münevver tabaka bu inkılâbımızı takdir ile yadediyorlar, kendileri boyunduruk altında yaşadıkları için Türkiyenin bugünkü inkılâbını ve muvaffakiyetini alkışlıyorlar, bilhassa ecnebi imtiyazlarının Türkiyeden kaldırılması her münevver Mısırlının bir Türk kadar sevinmesini mucip olmaktadır.”
Mısırlı münevver tabakanın takdîrine mazhar olan “İnkılâbımız”… “İnkılâbın muvaffakiyetini alkışlıyorlar…”
Yazıcı, Mehmed Âkif’e bu sözleri söyletiyor ama, röportajı, Şâir’in pek mânîdâr bir kıt’asıyle nihâyete eriyor:
“Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm, / Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu. / Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum. / Yârab beni evvel getireydin ne olurdu!”
Sâdece bu röportajından dahi, Hayri Yazıcı’nın, Türkiye’deki yaygın gazeteci seciyesinin tipik bir nümûnesi olduğu anlaşılıyor. Tahrîfâtın asıl mes’ûlü olan gazetesi de, Kemalist matbûâtın tipik bir nümûnesi!
Sansasyon, şöhret, para uğrunda ahlâkî kayıd dinlemiyen seciye, mülâkatın şu pasajında tezâhür ediyor:
“Üstadla konuşmamız bir aralık edebiyat vadisine sapmıştı. Kendisine Türk edebiyatı hakkındaki düşüncelerini, kimleri beğendiğini sordum. Ellerini birdenbire havaya kaldırdı:
“- Aman, aman!... dedi. Sakın ha, bana edebiyat hakkında bir şey sormayın… Bir çoklarının isimlerini saymak, bir çoklarının da saymamak herhalde iyi olmaz. Ben dedikodudan korkarım. […]
“Kendisinden isim zikretmeden edebiyatımız hakkındaki düşüncelerini söylemesini rica ettim. […]
“- Bir çok müstaid gençler var, dedi. Yazılarını okudum, kendileri biraz orijinalliğe kaçmakla beraber lisana hâkimiyetleri fena değil. Bunların içinde kudretini takdir ettiğim şâir de Faruk Nafizdir.
“Ben:
“Faruk Nafiz mi? diye sorunca, üstad dalgınlıkla bir isim saydığını kavradı ve âdeta rica eder gibi:
“- Yazmayın sakın ha yazmayın. Ben kimseyi kırmak istemem, dedi.
“Ben ricasını yerine getireceğimi söyledim. Fakat sırf kendi merakım icabı Faruk Nafizin en kuvvetli tarafının ne olduğunu sordum. Sözlerim üstadı inandırmış olacak ki, ‘yazmamak şartiyle’ diye söze başladı:
“- Faruk Nafiz kudretli bir gençtir. Lisanı tiz ve teşbihleri kuvvetlidir.”
Emânete bu şekilde ihânet eden bir gazeteci ve bir gazete! Üstelik, hiç hayâ etmeden, verdiği söze ihânetini iftihârla anlatıyor! Bu tıynette insanların rivâyetine îtimâd edilebilir mi? Bunlara bakarak, ömrünce, şahsıyetiyle, eserleriyle Kemalizmin antitezi olan “Mehmed Âkif’imizin”, son deminde, Kemalizmin saflarına iltihâk ettiğine inanılabilir mi?
Tan’daki mülâkat
Son Posta’daki muharref mülâkattan üç gün sonra, bu def’a, Tan’da benzeri bir mülâkat neşrediliyor… Röportaj, imzâsız… Mehmed Âkif’e yine Kemalizm lehinde sözler söyletiliyor:
“Türk inkılâbı, diyebilirim ki, dünyanın her tarafından ziyade Mısırda dikkat ve alâka ile takip edilmiştir. Ecnebi bir milletin boyunduruğu altında bulunan Mısırlılar, yabancı emellerini çürüten muvaffakiyetlerimizi istiklâl mücadelesinden kültür ve ekonomi inkılâbına kadar her sahada dikkatle ve alâka ile takib etmektedirler. İnkılâbın her zaferi orada takdirle ve muhabbetle karşılanmıştır. Mısırın münevver tabakasının Türkiyeye ve Atatürke karşı duyduğu hayranlık sonsuzdur.”
Bu mülâkatı neşreden gazete, o esnâda, Mustafa Kemâl’in İş Bankası’na âiddi ve idâresi, (yine Sabataî Cemâatinden) Ali Naci Karacan’a tevdî edilmişti. Son Posta vesîlesiyle yukarıda da belirttiğimiz gibi, Mustafa Kemâl, on senelik bir gazetecilikden men’ cezâsıyle Ahmet Emin Yalman’ı têdîb ettikden sonra, ona tekrâr teveccüh göstererek gazeteciliğe dönmesine müsâade etmişti. Teveccühü bu kadarla da kalmamış, İş Bankası’nın sâhibi olduğu Tan gazetesini, “kelepir fiyatına”, Yalman’ın öncülüğünde teşkîl edilen Şirkete devrettirmişti ve bu şirkette, Yalman, Dördüncü ve Sertel ortaktı. Gazete, bu güzîde Sabataî ekipin elinde, kendini yeniledi ve 1 Ağustos 1936’dan îtibâren, oldukça asrî bir gazete görünüşüyle intişâra başladı. Başmuharriri, Ahmet Emin Yalman’dı… (Bu gazete hakkında, “Ona Her Şey Mübâh” başlıklı 5. Alt Fasl’ın “Prangalı matbûât” ara başlıklı kısmında geniş îzâhatta bulunacak ve bu müşahhas misâlle Kemalist Totaliter Rejimde matbûâtın vazıyetini gözler önüne sereceğiz…)

(Tan, 25.6.1936, s. 3)
Mustafa Kemâl’in sâhibi olduğu İş Bankası’nın gazetesi Tan’da, Mehmed Âkif’in muharref mülâkatı…
***
Mithat Cemal Kuntay’ın rivâyetleri
Muharrir, şâir, mütercim ve (maîşet kaynağı olarak) noter Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif; Hayâtı, Seciyesi, Sanatı, Eserleri, Ek: “Kitapta Bahsi Geçen Muharrirlerin Eserleri” ünvânlı pek kıymetli bilgileri, hâtıraları, tahlîlleri muhtevî eserinde kaydettiğine nazaran (İstanbul: Semih Lûtfi Kitabevi, 1939, ss. 5, 13, 19, 21, 267), Rahmetliyle kendisi 18 yaşındayken tanışmış ve 33 sene arkadaşlık etmiş.
Bu kitabının iki yerinde Mehmed Âkif’e Mustafa Kemâl lehinde sözler sarfettiriyor. Birincisi, “İnanan Adam” başlığı altında, 235-236. sayfalarda:
“Ve saadete yalnız kendisinde değil, başkasında da inanmıyordu. […]
“O, ömründe bir tek defa bir tek saadete vukuundan evvel inandı: İstiklâl zaferine.
‘Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın. / Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.’
“- Bu sefer nasıl inandın?
dedim.
“- Başımızdaki adamı kim görse inanırdı!
dedi.”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (74)
Mithat Cemal’in Hakkı Tarık Us’tan rivâyeti
İkincisi, “Bir Mülâkat” başlığı altında, 230-233. sayfalarda, Hakkı Tarık Us’un ağzından bir rivâyet hâlinde… İddiânın iyi anlaşılması için bu kısmı aynen ik̆tibâs ediyoruz:
“1936 da bir yaz günü.
“Akifin hasta yattığı odaya, ben girmek isterken, (İstanbul Basın Kurumu Reisi, eski Giresun mebusu) Hakkı Tarık (Us) çıktı.
“Suiistimal edilmeye müsait nezaketler vardır; Hakkı Tarıkdaki onlardandır; ve musafaha eden elini bırakmıyarak rica eden bir elle Onu yandaki odaya çektim.
“Matbuat reisinin Akifi ziyaretinde Atatürk’le bir alâka seziyordum; ve Hakkı Tarık’la bunu konuşacaktım.
“Hakkı Tarık:
“- Tahmin ettiğiniz gibi, dedi, dün gece Florya deniz evinde Atatürkün yüksek huzurunda idim. Mehmet Akifin Mısırdan İstanbula dönmesi, Şişlide hususî bir hastahanede yatması… Bunlardan istifade ettim, sofrada Atatürke bu dönüşten bahsettim. Akif üzerine konuşulmaya başlandı.
“Demek, Akifin İstanbula dönüşü uzun bir konuşma mevzuu oldu?
“Evet… Kur’anın türkçeye tercümesi için Diyanet İşlerinden vaktile kendisine verilen vazife… Bu vazife için aldığı tahsisat… Mücerret, şapka giymemek için memeleketi terk ettiği rivayeti… Harf inkılâbı olunca bu harflerle bastırmamak için kur’an tercümesini Diyânet İşlerine vermemesi… Üzerinde durulan hâdiseler arasında idi.
“- Bu bahislerin etrafında Akife karşı nasıl bir hava vardı?
“- Akife kızan değil, daha çok şaşan ve acıyan bir hava.
“Atatürk, Akife, münfail midirler?
“- Atatürk’ün şahsî bir infial taşımadığı tebarüz ediyordu. Akifin kur’an tercümesinin en muvaffak bir eser olacağı hakkındaki kanaate iştirak etmiş görünüyordu. Hastalığı da teessürle karşılanıyordu.
“- Akifle bugün bunları görüştünüz mü? Ve görüşeceğinizi dün gece Atatürke söylediniz mi?
“- Tercümeyi vesile yaparak Akife, kendisinin Atatürk ile birlikte hayırhahane bir konuşmaya mevzu olduğunu ihsas edebileceğimi anladım; buna müsaade aldım.
“Hakkı Tarık’a bir şey daha soracaktım. Fakat Mısır apartmanında Prenses Emine Abbas Halimin maiyetinden Yusuf Ağanın refikası Şirin hanım (Akifin hastalığına her gün gözleri dolan bu kadını unutamıyacağım) bana kahve getirdi. Kahvemi Hakkı Tarık’a verdim; ikramımı kabul etsin diye ufak bir münakaşadan sonra Hakkı Tarık devam etti:
“- Koyu bir iman, derin bir vicdan, kuvvetli bir vukuf, coşkun bir lisanın kur’an tercümesinde nasıl bir üstünlük temin edeceğini kim bilmez? Bu şartlar altında vücuda geldiğine ve millî bir servetimiz olduğuna inandığım tercümeyi, Türk sınırlarının dışında kalmak mahkûmiyetinden kurtaracaktım ve şaire, kurtuluşunu ‘Çanakkale’ bediasile terennüm ettiği ufuklara bakarak hakkı olduğu bir huzur hayatı yaşatacak bir hizmette bulunursam mesut olacaktım.
“Hakkı Tarık bu sözleri söylerken bir melek kadar güzeldi. Devam etti:
“- Ömer Rızadan adresini öğrenerek şimdi Akife geldim.

(Kurun, 29.10.1935, s. 1)
Muhtemelen Sabataî Cemâatine mensûb olan Us kardeşler, Mustafa Kemâl’e çok yakındılar: O derecede ki “Mutlak Şef”, âdeti vechiyle, bâzı makâlelerini (meselâ Antakya mes’elesiyle alâkalı olanları) “Mehmet Asım Us” imzâsıyle neşretmiştir. Mehmed Âkif’in ağzından “Mustafa Kemâl olmasa İstiklâl Harbi’nin kazanılamıyacağı” gibi okkalı bir yalan uyduran (ortanca kardeş) Hakkı Tarık Us, gazetelerinin bu nüshasında, “Mutlak Şef”in kendisine imzâlı bir fotoğraf vermiş olmasını emsâlsiz bir iftihâr vesîlesi yapıyor!
***
“- Evvelce tanışır mıydınız?
“- Benim Akifle çok sıkı bir münasebetim olmamıştı. Aradan geçen yıllar beni kolay tanınmaz bir hale de getirmiş olabilirdi; fakat Akif beni tanımakta güçlük çekmedi. Gelişime sevindi. Yanında eski dostlarından biri vardı. Biraz sonra odadaki ziyaretçi veda edip ayrıldı. Doğrusu bu ayrılıştan hoşlanmadım. Birisinin değil, bir çoklarının bulunmasını ileri süreceğim teklifte muhakkak bildiğim teyidlerinin arkalanmasını istiyordum.
“Hakkı Tarık, adamın gittiğine hâlâ müteessirdi. Biraz durdu. Sonra devam etti:
“- Çaresiz yalnız kaldım, ve Atatürkün huzurunda kendisinden ve tercümesinden bahsolunduğunu, ve tercümeyi gördükleri halde Atatürkün memnun olacaklarını hissettiğimi söyledim ve ilâve ettim: ‘Vakıa, dedim, Atatürk sarih bir emir telâffuz etmediler.’
“- Hakikaten böyle mi?
“- Mahsus böyle söyledim ve:
‘- Atatürkün bu kadar içten, güzel bir arzusunun yerine gelmiş olduğunu görmekten sizin de zevk duyacağınızı umuyorum.’ dedim. Akif çok mütehassis oldu; ancak:
‘- Tercümeyi Mısırda birisine verdiğini, onun da başka birine verdiğini öğrendiğini, hasılı geri alamadığını öğrendikten sonra zaten bu tercümeyi beğenmediğini, inşallah iyi olursa yeniden bir cüz tercüme ederek onu takdim etmeyi ve onu beğenirlerse devam edeceğini’ söyledi. ([M. Cemal’in hâşiyesi:] Akif, kur’an tercümesini Mısırda Sultan Mahmut medresesinde müderris Yozgatlı İhsan Efendi isminde bir zata bırakmıştı. Ölmeden Mısıra dönerse kendisine geri verilmesini, ölürse bu tercümenin yakılmasını vasiyet etmişti.)
‘- Üstad, dedim, mahviyetiniz size böyle söyletiyor. Tercümenin belki beğenmediğiniz, belki değiştirmek için üzerinde duracağınız yerleri olabilir. Lâkin hepsini böyle telâkki etmenize iştirak etmem. Onlar sizi tatmin etmiyebilirse de biz daha mükemmelini tasavvur edemeyiz. Mademki siz de kimin eline geçtiğini bilmiyorsunuz, yeni tercümelere esas olmak, onu kolaylaştırmak için icabında bütün resmî vasıtaları harekete getirerek takibe geçebiliriz; bunu kendi elinize, kendi memleketinize getirebiliriz. Müsaade buyurun, sizden ilk alana tarafınızdan müracaatla işe başlıyalım.’
“- Bu teklifime karşı, Akif, belki eserin gelmesini istemediği, belki de bir ahlâk temizliği ile kimsenin adını ortaya koymağı hoş bulmadığı için bana bir isim söylemedikten başka ilk sözlerinde musir kaldı. Artık bu noktada durmanın bir faydası yoktu.
“- Bu kadar mı konuştunuz?
“- Hayır, bahsi genişlettim. Mısırda oturmağı ihtiyar edişinin, kendisi gibi, müslümanlığı şekilden ibaret bilmiyen bir şahsiyetin meselâ şapka giymemek için hudut haricine çıkmış olması yolunda dedikodu çıkardığını Akife ima ettim; ve kalmak üzere dönüşünün dostlarına nasıl bir manevî huzur getirdiğini söyledim; Atatürkü de kendisi hakkında hüsnü niyetle dolu bulduğumu anlattım.
“- Bu sözlere karşı ne dedi Akif?
“- ‘Tarık Bey, dedi, ben yemin etmem; fakat işte yemin ediyorum; ben millî mücadelede yanında bulundum; yakından tanıdım. Vallahil’azim, eğer Atatürk olmasaydı bu zafer kazanılamazdı.’
“Hakkı Tarık biraz düşündü, sonra:
“- Fakat, dedi, ben Atatürke böyle bir sözden ziyade tercümeyi götürmek istiyordum.
“Mülâkatın bu noktasında Şirin Hanım geldi:
“- Akif Bey sizi bekliyor.
“dedi. Hakkı Tarıkla görüştüğümü Şirin Hanımdan öğrenen Akifin, odaya girdiğim zaman bana ilk sözü şu oldu:
“- Kur’anı tercüme etmek için insan ya çok âlim olmalı, ya çok cahil.”

(Mithat Cemal -Kuntay-, Mehmed Âkif, İstanbul: Semih Lûtfi Kitabevi, 1939, kapak ve s. 233)
Mithat Cemal’in Hakkı Tarık Us’tan rivâyetine nazaran, gûyâ, Mehmed Âkif, (kendini inkâr edercesine) “Vallâhilazîm, eğer Atatürk olmasaydı, bu zafer kazanılamazdı!” diyesiymiş!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (75)
Mithat Cemal’in kaleminden nîçin bu rivâyetler?
Mithat Cemal’in birinci rivâyetini biraz aşağıda müzâkere edeceğiz. Evvelâ, ikinci rivâyeti üzerinde duralım.
Mithat Cemal, 451 sayfalık kitabının (dikkatimizden kaçmadıysa) sâdece yukarıda iktibâs ettiğimiz iki pasajında Mehmed Âkif’in ağzından Mustafa Kemâl hakkında müsbet kanâat beyân ediyor... O da iki cümleyle! Kitabının başka her yerinde Mehmed Âkif hakkında verdiği mâlûmât, yaptığı tahlîller, naklettiği söz ve hâtıralar, hep Kemalizmin zıddına şeylerdir… Bu hâl karşısında bizde hâsıl olan kanâat şudur: Mithat Cemal, mezkûr cümleleri kitabına dercederek, aslında seciyesi, hayâtı, dünyâ görüşü, eserleri îtibâriyle Kemalizme zıdd olduğunu gâyet iyi bildiği 33 senelik dostuna karşı Totaliter Rejimin ve onun Mutlak Şefinin duyduğu gayzı, hiç olmazsa bir parça hafîfletmek istemiştir…
Düşünmeli ki Mehmed Âkif, Materyalist, Frenkci, Şahısperest Kemalizme, onun İnkılâblarına, (yakın arkadaşı Ali Şükrü Bey’in katli gibi) siyâsî cinâyetlerine, bütün Anadolu halkına yönelik hadsiz hesâbsız mezâlimine duyduğu infiâlle, ayrıca Kemalist Totaliter Rejimde şahsen mârûz kaldığı zulümden kurtulmak maksadıyle, onca sevdiği Vatanını terk etmek, on bir sene, hasretten kavrularak ondan uzak yaşamak mecbûriyetinde kalmıştır! Şimdi, nasıl olur da, kendini inkâr ederek, Frenk mukallidliğinden ibâret o İnkılâbları ve onların Mutlak Şefini medhetmek gibi bir tavır içine girebilir?
Hakkı Tarık Us: Güvenilmez bir adam ve âlet olduğu dalâlet
Nitekim, doğrudan, Mithat Cemal’in Hakkı Tarık – Mehmed Âkif görüşmesine dâir rivâyeti üzerinde teemmül ettiğimiz zamân, bu muhâvereye sıkıştırılan -Mustafa Kemâl hakkındaki- medihkâr ifâdelerin ne derece güvenilmez olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Evvelâ şu husûslara dikkat etmek lâzım: Hakkı Tarık Us kimdir ve hangi maksadla Mehmed Âkif’i ziyârete gelmiştir?
Hakkı Tarık Us (Manisa, Gördes, 1889 – İstanbul, 21.10.1956, Merkez Efendi Mez.), Us kardeşlerin ortancasıdır. Ağabey, Mehmet Asım ve küçük kardeş, Rasim Us’tur. Âile, Mustafa Kemâl’e çok yakındır. O derecede ki “Büyük Şef”, ihtiyâc hissettikce, onların gazetesinde, onların imzâsıyle başmakâleler neşretmekteydi. (Meselâ Kurun’un Ocak 1937 nüshalarında, Antakya mes’elesi hakkında manşetten neşredilen mütekebbir üslûblu, “Asım Us” imzâlı başmakaleler… -Mustafa Kemâl’in başkalarının imzâsıyle neşrettiği başmakâleler hakkında tafsîlât: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 3.1.2019/106-)
Us âilesi, Sabataî Cemâatiyle de içli dışlıdır: Âilenin ismiyle aynîleşmiş Vakit (Dil İnkılâbı senelerinde Kurun) gazetesi, 1917’de Mehmet Asım Us – Ahmet Emin Yalman ortaklığıyle kurulmuş, Ali Naci Karacan, Gazetenin Başmuharrirliğini, Enis Tahsin Til, Yazı İşleri Müdürlüğünü yapmıştır. (Bir başka müşâhedemiz: Us âilesinin profili, “Sabataî profili”ne muvâfıktır…) 1923’te Ahmet Emin’in Gazetedeki hisselerini Mehmet Asım’a satıp ortaklıktan ayrılmasınden sonra, Vakit, Us âilesinin bir gazetesi olarak neşriyâta devâm etti. Bu arada, Ahmet Emin de, Vatan gazetesini têsîs etmişti. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Vakit_(gazete)) (11.4.2025)
(Kurun, 18.1.1937, s. 1)
“Mutlak Şef”in, Mehmed Âkif’in hazırladığı Meâl’i (ölüm döşeğinde) ondan koparmıya mêmur ettiği, lâkin canbazlıkları işe yaramıyan, Merhûm tarafından mahâretle atlatılan Hakkı Tarık Us… Kurun’un ortağı, “Giresun Meb’ûsu ve İstanbul Basın Kurumu Başkanı”… Kemalist Totaliter Rejimin emrinde prangalı bir matbûât ve yalan söylemekden, ahlâksız emellere âlet olmaktan hayâ etmiyen mütereddî gazeteciler…
***
Kemalist “Dîn İnkılâbı” dalâletinin propagandacıları
Vakit gazetesi, bütün Kemalist İnkılâblarla berâber (1932’de başlatılan) “Öztürkçe İbâdet Vâsıtasıyle İki Kademeli Kemalist Dîn İnkılâbı”nı da harâretle desteklemişti. Gazete, o zaman, bir taraftan manşet haberleriyle bu meş’ûm İnkılâbı desteklerken, dîğer taraftan, Mehmet Asım da, 24 Ocak 1932 târihli Vakit’teki “Türkçe Kur’ân” başlıklı başmakâlesinde, ondaki ard niyeti gizliyerek (hâlbuki makâlesinin başlığı dahi ondaki ard niyetin bir ifâdesidir), onu Müslümanlığı kuvvetlendirecek bir teşebbüs olarak göstermiye çalışıyordu:
“Evvelki gün Yerebatan camiinde Hafız Yaşar b. Türkçe kur’an okudu. Din kitabımızın Türkçeye tercümesi ilk defa vakı olmuyor. Esasen muhtelif zevat ve heyetler tarafından yapılmış ve hatta basılmış kuran tercümeleri vardır. Bu defa Hafız Yaşar B. bu tercümelerden birini intihap etmiş ve tecvit kavaidine tevfik ederek güzel ve yüksek sesiyle bir cemaat huzurunda okumuştur. [Bahis mevzûu “Türkçe Kur’ân”, Miralay Cemil Said (Dikel)’in bozuk tercümesidir ve “Mutlak Şef”, câmilerde, kasden bu bozuk tercümeyi tilâvet ettirmiştir. Bu husûsta müdellel tafsîlât, Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerde Tercüme Faâliyeti ünvânlı eserimizdedir (Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2016, 428 s.).]
“Kur’anın arapçası makamla okunduğu zaman nasıl ruhlar üzerinde derin bir tesir yapıyorsa aynı suretle okunan Türkçe Kur’anın da dindar bir Türk ve müslüman ruhu üzerinde daha fazla bir tesir yapabileceğini göstermiştir. İşte bu, ilk defa vaki olan bir hadise olduğu içindir ki hususî bir ehemmiyeti haizdir.
“Vaktiyle kur’anın Türkçeye tercümesi mevzuu bahs olduğu zaman buna itiraz edenler olmuştu.
“Din kitabımızın Türkçeye sadıkane tercümesi imkânsız olduğunu ileriye sürenler görüldüğü gibi manasının halk lisanına nakledilmesi itikatlara zaf getirmesi ihtimalinden endişe edenler de bulunmuştu. Hakikati halde bu nevi itirazlar tamamile manasızdır. Çünkü Kur’anın ihtiva ettiği sözler halk tarafından anlaşılmamak için değil, bilâkis anlaşılmak içindir. Ne kadar fazla insan bu sözleri anlarsa o kadar iyidir. Kur’anın Arapça bilmiyen Türk müslümanlar tarafından anlaşılması için de Türkçeye tercüme edilmesinden başka çare yoktur. İlh…” (Mehmet Asım, “Türkçe Kur’an”, Vakit, 24.1.1932, s. 1)
Şimdi de, yukarıda Mithat Cemal’in tam metin hâlinde ik̆tibâs ettiğimiz rivâyetinde, 1932’de başlattığı “Dîn İnkılâbı”nı ikmâl etmek istiyen “Mutlak Şef”in, Hakkı Tarık Us’u, Mehmed Âkif’in hazırladığı Meâl’i ondan koparmıya mêmur ettiği görülüyor. Ama nâfile! Bütün canbazlıklarına rağmen, Mehmed Âkif’in yanından eli boş çıkıyor! Onca ağır baskıya rağmen Kemalist dalâlete âlet olmıyan Mehmed Âkif, onu mahâretle atlatmayı bilmiştir! İşte, (hep Mithat Cemâl’in rivâyetine nazaran) onun yanından hayâl kırıklığı içinde çıkmış bir hâldeyken, o dakîkada, Mehmed Âkif’in ağzından bir yalan uyduruveriyor: “Vallâhil’azîm, eğer Atatürk olmasaydı bu zafer kazanılamazdı!”
Mehmed Âkif’in şahsıyetine, dünyâ görüşüne, bütün hayât çizgisine zıdd olan böyle bir sözün uydurma olduğunu bize gösteren iki delîl daha var:
Birincisi, Hakkı Tarık Us, bu kadar mühim bir mülâkatı gazetesinde neşretmemiştir… Hâlbuki mülâkatın neşri, gazetesinin o günki tirajını bir hayli arttırabilirdi… Ve şu husûs da şâyân-ı dikkattir: Us kardeşler, Mehmed Âkif vefât ettiğinde de, gazetelerinde, (aynen Ahmet Emin Yalman, v.s. gibi) vefât ve cenâze haberini vermenin ötesinde, onun hakkında tek satır yazmadılar!
Hakkı Tarık Us: Yalan söylemekden hayâ etmiyen mütereddî bir gazeteci nümûnesi
İkincisi, bu rivâyet çerçevesinde dahi yalan söylemekden imtinâ etmiyen bir insanın bu kadar vahîm ve akıl-iz’ân dışı iddiâsına nasıl inanılabilir? Zîrâ, muhâveresini Mithat Cemâl’e naklederken, hiç hayâ etmeden, yalan söylediğini bizzât beyân ediyor:
“- …Atatürkün huzurunda kendisinden ve tercümesinden bahsolunduğunu, ve tercümeyi gördükleri halde Atatürkün memnun olacaklarını hissettiğimi söyledim ve ilâve ettim: ‘Vakıa, dedim, Atatürk sarih bir emir telâffuz etmediler.’
“- Hakikaten böyle mi?
“- Mahsus böyle söyledim…”

(Vakit, 27.1.1932, s. 1)
Us kardeşlerin Vakit gazetesinde Kemalist “Dîn İnkılâbı” dalâleti…
***
Mehmed Âkif, bir “halâsk̃âr”a mı bel bağlamıştı?
Yukarıda Kandemir’in Mehmed Âkif’le (sahîh) mülâkatını okurken, yapılan İstiklâl Mücâdelesini de, nihâyetinde elde edilen askerî zaferi de hep Milletimizin tamâmına ve “Peygamber Ocağı” Ordumuza atfettiğini, hiçbir şahsın ismini telaffuz etmediğini gördük. Bu, onun, hayâtının hangi safhasında olursa olsun, vücûd verdiği manzûm veyâ mensûr bütün eserlerine hâkim olan umûmî çizgidir. O, şiirleri veyâ vaazları vâsıtasıyle, mütemâdiyen Müslümanların tamâmını (milliyet farkı gözetmeksizin Müslümanların tamâmını) uyandırmıya, şuûrlandırmıya ve birlik içinde topyekûn mücâdele etmiye, büyük vâhidler hâlinde, teşkîlâtlı, inzibâtlı çalışmıya teşvîk̆ etmiştir. Onun nazarında, zilletten kurtuluş ve medeniyet yolunda ilerleme de ancak bu sûretle mümkün olacaktır; yoksa, “fevkalâde askerî ve sâir kâbiliyetleri” olan muayyen bir şahıs veyâ birkaç şahsın mârifetiyle değil! (Ki, çok kerre “kerâmetleri kendilerinden menkûl̃” bu şahsıyetlerin “fevkalâde kâbiliyetleri, dehâları, emsâlsiz muvaffak̆iyetleri” ancak afyonlayıcı bir propagandanın aldatmacalarıdır…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (76)
Duâ ve tevekkülün hak̆îk̆î mâhiyeti
Şu husûsa da çok dikkat etmek lâzımdır ki Dirâyetci Müslümanlığın en hâs bir temsîlcisi olan Mehmed Âkif’te, duâ, derhâl İlâhî yardımı celbeden, dilenen şeyin gerçekleşmesini sağlıyan -âdetâ- bir sihirli formül değildir. Duâ, bir işi başarmak için, gönülden Kâinâtın Rabb’ine yönelerek, O’na olan Îmânından kuvvet alarak, bu sûretle O’nun Rızâsını kazanacağını ümîd ederek canla başla çalışma, gayret gösterme fermânıdır, bu inanc ve azmin ifâdesidir. Hâlbuki Müslümanların büyük ekseriyeti, sâdece duâ etmekle, o “duânın kuvvetiyle” dileklerinin tahakkuk edeceğini, kendisinin, Sünnetullâh’a uygun şekilde, esbâba tevessül ederek, azimle, canla başla gayret etmesine lüzûm olmadığını zannetmektedir. Rahmetli, Fâtih Kürsüsünde isimli Yedinci Safahât’ında, Müslümanların bu hâlini şiddetle hicveder ve hakîkî “tevekkül”ün (dolayısıyle “duâ”nın) ne olduğunu îzâh eder:
“Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!”
“ ‘Çalış!’ dedikce Şerîat, çalışmadın, durdun; / Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun! / Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya, / Zavallı Dîni çevirdin onunla maskaraya! / Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden, / Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken! [“Ecîr-i hâsın”: sâdece sana çalışan ücretlin, hizmetkârın.] / Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini; / Birer birer oku tekmîl edince defterini… / ‘Bütün o işleri Rabb’im görür; vazîfesidir!’ / Yükün hafîfledi… Sen şimdi doğru kahveye gir! / […] Biraz da saygi gerekdir… Ne saygısızlık bu! / Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ! / Utanmadan da ‘tevekkül’ diyor bu cür’ete, ha! / […] Bütün Evâmire îlân-ı harb eden şu sefîh, / Mükellefiyeti Allâh’a eyliyor tevcîh! / Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin, / Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin? / Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba, / Muvaffak̆iyyete imkân bulur musun acabâ? / Hamâkatin aşıyor hadd-i îtidâli, yeter! / Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster! / ‘Kader’ senin dediğin yolda Şer’a bühtândır; / Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır! / Kader ferâiz-i Îmâna dâhil… Âmennâ! / Fakat yok onda senin sapmış olduğun mânâ! / Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda, / Zuhûra gelmesidir mümkinâtın ayânda! / Niçin, nasıl geliyormuş? O büsbütün mechûl! / Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes’ûl! / Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh! / Senin vazîfen, itâat, ne emrederse İlâh!”
Bu vâkıayı, yânî duâlara sığınıp yerimizde oturarak değil, kezâ münferid çabayle de değil, ancak teşkîlatlı, inzibâtlı bir hâlde topyekûn seferber olarak (istiklâlimizi elde etmek dâhil) büyük işler başarabileceğimizi, en iyi, onun Mev’izeler’inde ve bunlardan birine girizgâh yaptığı “Ey Müslüman!” (Safahât’ta “Alınlar Terlemeli!”) başlıklı şiirinde gözlüyoruz.
Mehmed Âkif’in Mev’izeleri
1913 senesinde, İstanbul’da, Bâyezid, Fâtih ve Süleymâniye Câmilerinde verdiği vaazlarda dahi aynı rûhu, aynı fikri müşâhede etmekle berâber, biz, burada, sâdece, İstiklâl Mücâdelesi esnâsında verdiği vaazlardan üçünü tesbîtimize mesned yapacağız. Gerek İstanbul’da, gerek Anadolu’da verdiği vaazların hepsinde de, Vâiz veyâ Hatîbin ihlâsı, Îmân heyecânı, zengin fikir dünyâsı, kuvvetli muhâkemesi ve belâgati hemen hissediliyor ve îkâzları insanın içine işliyor… (İşlemiyorsa, bir muhâsebe-i nefse ihtiyâcımız var demekdir!)
Mev’izelerin metinlerinde İsmail Hakkı Şengüler’in çalışmasına mürâcaat ediyoruz. İkinci kaynağımız, Avukat Zühtü Özalp’in hazırladığı kitabdır: Mehmed Âkif Ersoy. Kur’ân-ı Kerîm’den Âyetler -Meâl / Tefsîr, Ankara, Sevinç Matbaası, 1968, 14x20 cm, 240 s. Özalp’in kitabı, Ömer Rıza Doğrul’un 1944’te neşrettiği Kur’ân’dan Âyetler ve Nesirler ünvânlı eserin hemen hemen ikinci baskısı mâhiyetindedir. Özalp’in -Mehmed Âkif’in vârislerinin müsâadesini alarak- tekrâr neşre hazırladığı kitabda, Mev’izelerin târihleri, Şengüler’in kitabında ise, bunların intişâr ettiği Sebîlürreşâd nüshalarının târihleri bulunuyor. Biz, burada, Mev’ize târihlerini esâs alıyoruz.
Mehmed Âkif’in Mev’izeler’i, Müslümanların başlattığı, uğrunda, sâdece Anadolu Müslümanlarının değil, Fas’tan Hindistan’a ve daha ötelerine kadar bütün Müslümanların seferber olduğu, kazanılması için hiçbir fedâkârlıktan çekinmediği İstiklâl Harbi’nin -büyük bir Îmân şuûr ve heyecânıyle şekillenmiş- hakîkî rûhuna nüfûz etmek için herhâlde birinci kaynaktır. O rûha nüfûz ettikce, netîcede Mukaddes Harb’i Müslümanlara karşı bir “İhtilâl Harbi”ne çeviren Münâfık Zümresinin ona ne derece ihânet ettiği de daha iyi anlaşılıyor…
Târihî Türkcemizin pek güzel nümûnelerini teşkîl eden Mev’izeler, “İstiklâl Rûhu”na nüfûz edip ondan ilhâm ve kuvvet almak için olduğu gibi, Sahîh Türkcenin tadına varmak için de dönüp dönüp okunacak muhteşem metinlerdir.
6 Şubat 1920: Karesi’de Zağanos Paşa Câmii’ndeki Mev’izesi
Rahmetli Mehmed Âkif'in, 6 Şubat 1920’de, Karesi (Balıkesir)’in Zağanos Paşa Câmii’nde verdiği vaaz, Ömer Rıza Doğrul’un (24 Şubat 1921 târihli Sebîlürreşâd’da neşredilen bir mektubdan naklen) verdiği biligiye nazaran (1944: 193), pek kalabalık bir cemâat tarafından dinlenmiştir:
“O gün bütün memleket halkı Zağanos Paşa Câmii’ne koşmuştu; Câmi kalabalığı almamış, dışarlara hasırlar serilmişti… Üstâd’ın Mev’izesi, galeyânlı rûhları bir o kadar cûşa getirmişti!” (Özalp 1968: 167)
Rehmetli, bu Mev’ize’sine, hem esâretten kurtuluş, hem de ilmî-iktisâdî kalkınma için teşkîlâtlanmayı, teşkîlâtlı faâliyet göstermeyi, teşkîlât yapısı içinde topyekûn seferber olmayı telk̆în eden “Ey Müslüman!” (veyâ “Alınlar Terlemeli!”) başlıklı şiirini okuyarak başlıyor ve sonrasında da aynı fikri işliyor: Zafer, ancak Müslümanların büyük bir Îmân heyecânı içinde topyekûn seferber olmasıyle mümkün olacaktır…
Burada da, sonraki mev’izelerinde de, kat’iyen bir şahsın liderliğinden, onun etrâfında toplanmaktan, zaferin böyle bir “halâskâr” sâyesinde elde edileceğinden bahsetmiyor. Vaazının başında okuduğu kendi şiirinde bu mâhiyetteki birkaç mısrâ şöyledir:
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (77)
“Bugün ferdî mesâînin bütün mahsûlü bir hüsrân!”
“Cihân altüst olurken seyre baktın, öyle durdun da, / Bugün bir serserisin, derbedersin kendi yurdunda! / […] Beşer doğrulmuş, etmiş -bir de baktın- cevvi istîlâ; / Yanar dağlar uçurmuş gezdirir beyninde dünyânın; / Cehennemler batırmış yüzdürür kalbinde deryânın; / Deşer âfâkı, bir şeyler sezer esrâr-ı kudretten. / Eşer âmâkı, izler keşfeder edvârı hilkatten. [Âmâk: Derinlikler] / Zemîn mahkûmu olmuştur, zamân mahkûmu olmakta… / O, heyhât, istiyor hâkim kesilmek bu’d-ı mutlakta! [Buûd-ı mutlak: Fezâ] / Tabîat bin çelik bâzûya sâhibken, cılız bir kol / Ne kâhir saltanat sürmektedir; bak bak da hayrân ol! / Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır; / Yekâheng olmuş işler, çünki birleşmekte muztârdır. / Bugün ferdî mesâînin bütün mahsûlü bir hüsrân, / Birer beyhûde yaştır damlıyan efrâdın alnından! / Cihân artık değişmiş, infirâdın yoktur imkânı; / Göçüp mâmûrelerden boylasan hattâ beyâbânı! [İnfirâd: Ferd hâlinde, münferid, yalnız yaşama, hareket etme; beyâbân: çöl.] / Yaşanmaz böyle tek tek; devr-i hâzır, devr-i cem’iyyet!” (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/240-241)
Vaazının devâmı ise, bu şiirinin tefsîrinden ibârettir ve aynı zamânda Târihî Türkcemizin pek güzel bir nümûnesidir:
“Evet, biz Müslümanlar, cihân çalışırken, didinirken, uğraşırken, nâmütenâhî terak̆k̆iyât, nâmütenâhî ink̆il̃âblar geçirirken uzaktan seyirci sıfatıyle baktık. Bilhâssa şu son senelerde başımıza birçok fel̃âketler yağdı. El’ân çilemizi doldurmadık. Sebebi? Hep seyirci kalmamız, umûr-ı Dîne olduğu gibi, umûr-ı dünyâya karşı da bîg̃âne durmamızdır. (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/242) […]
“Tek başına sarfolunan mesâînin kıymeti yoktur; biz de aramızda vahdeti têmîn ederek topluca çalışmıya koyulmalıyız!”
“Tabîat bin çelik bâzûya [> pazuya] sâhibken, insanın bir cılız kolu nasıl k̃âinâta hâkim oluyor? Nasıl bu kadar kuvâ-yı tabiiyeyi hükmü altına alıyor? Hayır, yanlışın var: Bu kadar işleri gören bir kol değil, binlerce, milyonlarca koldur! Bunların hepsi bir araya gelmiş, teşrîk-i mesâî etmişler, geceli gündüzlü çalışıyorlar, uğraşıyorlar. Çünki anlamışlar ki birleşmeseler, kendilerini her taraftan kuşatan tehlikelere karşı duramıyacaklar. Demek birleşmekte zarûret var. Bu ıztırâr olmasaydı, birleşmeleri de mümkin olmazdı.
“İşte biz şimdi derdimizin başını bulduk. Başkaları zarûreti görünce birleşmişler; biz ise, o zarûreti görmediğimiz için bu birliği vücûda getirememişiz yâhud gördüğümüz hâlde têmîn-i vahdet cihetine yanaşmamışız. Bugün hayâtın, maîşetin, ihtiyâcâtın aldığı tarz îtibâriyle bir insan tek başına bir iş göremiyor. Bütün işler; şirketler, cem’iyetler, milletler tarafından meydana getiriliyor. Ne fabrikalar, ne demiryolları, ne vapurlar, ne limanlar, ne hastahâneler, ne câmiler, ne mektebler, ne ticâretler, ne de dîn ve vatan müdâfaa edecek toplar, tüfekler, cephâneler… Elhâsıl hiçbir şey ferdî sây ile, yânî tek başına çalışmakla kâbil olamıyor. Bugün hayât öyle bir şekil almış ki tek başına çalışan bir adamın alnından damlıyan terler, tıpkı gözyaşı gibi dökülüp gidiyor, hiçbir fâide têmîn etmiyor. Ne zamân bir yere gelmiş binlerce alın birden terlerse işte o vakit bu sâyin yeryüzünde bir eseri, bir izi görülebilir.
“Mâdemki tek başına sarfolunan mesâînin kıymeti yoktur, biz de aramızda vahdeti têmîn ederek topluca çalışmıya koyulmalıyız! (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/243-244) […]
“El birliğiyle bugün Vatanı müdâfaa etmeli! Aslâ mêyûs olmamalı! Canla başla çalışırsak, Vatan-ı İslâmı kurtarırız!”
“…Müslümanlar, aralarında ayrılığı gayriliği mûcib olacak en ufak hâdiselerden, dargınlığı intâc edecek en hafîf hareketlerden, sözlerden kat’iyen çekinmelidir! Fırkacılık, kavmiyetcilik… Bunlar artık susmalı! El birliğiyle bugün vatanı müdâfaa etmeli! Aslâ mêyûs olmamalı! Emîn olmalıyız ki canla başla çalışırsak, aradaki esbâb-ı tefrikayı kaldıracak olursak, Vatan-ı İslâmı kurtarırız!
“İnşâallâh bundan sonra Âlem-i İslâm hakkındaki tecellî-i Celâl, Cemâle ink̆il̃âb edecekdir!
(Avrupa’da) “aleyhimizdeki cereyânların biraz değişmiş olmasının bir sebebi de, Âlem-i İslâmın lehimizdeki galeyânlarıdır”
“Önümüzde, hamd olsun, birçok beşâretler var! Bugün bütün Müslümanlar uyandı. Gerek dünyâyı, gerek kendilerinin dünyâdaki mevk̆ilerini artık anlamıya başladı. Sonra gözleri büsbütün açıldı. Müslümanlar kendi başlarını kurtarmıya, kendi hakk-ı hayâtlarını ihkâk etmiye çalışmazlarsa, Kıyâmete kadar zillet içinde, meskenet içinde kalacaklarını anladılar; ona göre çalışmıya başladılar. Başkalarından merhamet, adâlet dilenmenin, mürüvvet, insâniyet beklemenin pek beyhûde olduğunu bilfiil gördüler; asırlardan beri dalmış oldukları uykudan artık silkiniyorlar. İnşâallâh bu intibâh devâm edecek, bütün Cihân-ı İslâma yayılacak, yakın zamânda bir gün gelecek ki İslâm asırlardan beri kaybettiği şevk̆etini, kudretini, azâmetini yine istirdâd edecekdir!
“Bütün aleyhimizdeki cereyânlar biraz değişmiş, eskisinden biraz daha iyileşmiş görünüyorsa, emîn olunuz ki bu ink̆il̃âb hep Vatanı müdâfaa yolunda masrûf olan bu mücâhedelerinizle Âlem-i İslâmın lehimizdeki galeyânları, tezâhürleri sâyesindedir. (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/253-254) […]
“Bu nâmerd taarruza karşı koymak, her ferd için farz-ı ayndır!”
“Cemâat̃ içinde herkesin uhdesine düşen bir vazîfe-i vataniye, bir farîza-i dîniye vardır ki onu îfâda zerre kadar ihmâl göstermek câiz değildir. Bu husûsta hiçbir ferd kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünki düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i nâmûs ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genc-ihtiyâr her ferd için farz-ı ayn olduğu bir lâhza hâtırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes vüs’unu sarf ile mükelleftir.
“Anadolu’yu müdâfaa husûsunda dîğer vilâyetlere önayak olmak şerefini siz ihrâz ettiniz.”
“Osmanlı Saltanatını îlâ için Karesi’nin, bu kahraman İslâm muhîtinin vaktiyle büyük fedâkârlıklar gösterdiği herkesin mâlûmudur. Rumeli’yi baştan başa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdâdın torunları olduğunuzu isbât etmelisiniz! Anadolu’yu müdâfaa husûsunda dîğer vilâyetlere önayak olmak şerefini siz ihrâz ettiniz. Sâyiniz meşk̃ûrdur. İnşâallâh bu şân ve şeref Kıyâmete kadar artar gider! İnşâallâh Vatanımızın haysiyeti, istiklâli, saâdeti, refâhı, ümrânı dünyâlar durdukça masûn ve mahfûz kalır! (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/255)” (Mehmed Âkif Külliyâtı, Hazırlıyan: İsmail Hakkı Şengüler, Son Tashîh: M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Hikmet Neşriyat, 1990, cild 9, ss. 239-255)

İstiklâl Harbi zamânında Mehmed Âkif merhûm… (Resmin kaynağı: Mehmed Âkif Ersoy; İstiklâl Marşı’nın Kabulünün 90. ve Âkif’in Ölümünün 75. Yılı Anısına; Editör: Prof. Dr. Mustafa İsmet Uzun, Ankara: T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı Yl., 2011, 25x30 cm, 488 s. Bu kitabın 324-346. sayfalarında, bizim de, “Mütercim Olarak Mehmed Âkif” başlıklı makâlemiz mündericdir.)
***
19 Kasım 1920: Kastamonu’da Nasrullâh Câmii’ndeki Mev’ize’si
Bu Mev’ize’nin ana mevzûu, Müsbet İlimler ve teknoloji sâhasındaki -takdîre şâyân- muazzam muvaffakiyetleriyle berâber ve bunları da sûistimâl ederek bütün dünyâyı sömüren, kendi dışındaki bütün İnsanlığa zulmeden Gar̃b Âleminin ikiyüzlülüğü ve onun zulmünden kurtulmak için Müslümanların topyekûn teşkilâtlı mücâdele vermeleri zarûretidir. Mehmed Âkif, Gar̃b Âleminin, dünyânın her tarafında, Müslümanlara revâ gördüğü binbir hakâret ve zulmü misâller vererek anlattırken, kendini tutamıyarak, büyük bir infiâl hâletirûhiyesiyle, şöyle haykırmaktan kendini alamıyor:
“Benim bu kürsüden söyliyecek bir sözüm varsa o da Gar̃b Medeniyeti dediğimiz o rezîl âlemin bir ân evvel hâk̃ ile yeksân olmasını temennîden ibârettir!”
“Benim Dîndaşlarım nâmına istediğim medeniyet, mâneviyâtı pâyimâl eden Gar̃b Medeniyeti değil, Medeniyet-i Fâzıladır!”
Bu sözü sarfettikden sonra, Rahmetli, derhâl Gar̃b’de neşvünemâ bulmuş Müsbet İlimlere ve onların netîcesi olan keşif ve îcâdlara sâhib çıkmaktan hâlî kalmaz; o âlemin sâdece ahlâksızlık ve zulümlerine düşman olduğunu tasrîh etmeyi ihmâl etmez:
“Ey cemâat-i Müslimîn! Sakın bu sözlerimden benim ilim düşmanı, mârifet düşmanı, terak̆k̆î düşmanı olduğuma zâhib olmayınız! Benim bütün insanlar hesâbına, bilhassa Dîndaşlarım nâmına istediğim bir medeniyet varsa, o da her mânâsıyle pâk̃, yüksek, nâmûslu, vakarlı bir medeniyettir, yânî Medeniyet-i Fâzıladır. Gar̃b Medeniyeti, maddiyâttaki terak̆k̆îsini mâneviyât sâhasında kat’iyen gösteremedi; bilakis o ciheti büsbütün ihmâl etti! Hayır, ihmâl etmedi; bile bile pâyimâl etti! Avrupalıların ne mal olduklarını anlıyamıyanlar, zannederim ki bu sefer artık gözleriyle görerek hatâlarını tashîh etmişlerdir!” (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/292)
Mehmed Âkif gibi bir islâmî şahsıyet, Materyalizm – Frenkcilik - Şahısperestlik sacayağı üzerine kurulu Kemalizmle bağdaşabilir mi?
Evet, şu zihniyeti, şu hissiyâtı ile, Mehmed Âkif merhûmun ağzından Mustafa Kemâl’in lehinde bir söz çıkabileceğine nasıl inanılabilir? O Mustafa Kemâl ki bâtıl ideolojisini Materyalizm – Frenkcilik - Şahısperestlik sacayağı üzerine kurmuştur!
“Şark Vilâyetlerindeki zafer, topyekûn Mücâhidlerimizin eseridir!”
Rahmetli, Mev’ize’sinin aşağıdaki pasajında ise, Müslüman halkın, “Mücâhidlerimizin” Şark vilâyetlerindeki muvaffak̆iyetini takdîrle anar, fakat bunda yine meselâ rahmetli Kâzım Karebekir Paşa’nın têsîri üzerinde hiç durmaz; onun gâyet isâbetli bakış zâviyesiyle, asıl muvaffak̆iyet sebebi, düşman işgâli altında şiddetli ezîyet gören ve nihâyet zillete tahammül edemiyen Müslümanların, büyük bir Îmân heyecânı içinde, topyekûn seferber olmaları, canlarını dişlerine takarak mücâdeleye atılmalarıdır:
“Biz aklımızı başımıza alarak ele ele verdiğimiz gün, inâyet-i Hak’la Memleketimizi, istiklâlimizi kurtarmaklığımız muhakkaktır. İşte vilâyât-ı Şark̆iye ahâlîsi gözünüzün önünde duruyor: Bunlar düşman istîlâsı ne demek olduğunu gözleriyle gördükleri için bu sefer İngiliz iğfâlâtına kapılmadılar; aralarında tefrika çıkmasına, nifâk çıkmasına meydan bırakmadılar; can cana, baş başa verdiler, yurdlarını çiğnemek, kendilerini esâret altına almak için hudûd boyunda fırsat gözetip duran düşmanı târümâr ettiler; Kars gibi en müstahkem bir kal̃’aya bayrağımızı dikerek ileriye doğru yürüdüler, gittiler… Cenâb-ı Hak, o kahraman Mücâhidlerimize tevfîkler ihsân buyursun; Anadolu’muzun garbindeki bu sefîl düşmanı [Yunan Ordusunu] da Ermenilerin bihakkın uğradıkları âk̆ibete uğratsın!
“- Âmin!
“Bizi mahv için tertîb edilen [Sevr] Muâhede-i Sul̃hiye paçavrasını Mücâhidlerimiz şark tarafından yırtmıya başladılar. Şimdi beri taraftaki Dîndaşlarımıza düşen vazîfe, Anadolu’muzun dîğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdâr paçavrayı büsbütün parçalamaktır! Zîrâ o parçalanmadıkça İslâm için bu diyârda bekâ imkânı yoktur!” (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/298-299)
28 Mart 1921: Kastamonu’nun Bir Kazâsında Îrâd Ettiği Mev’ize
Rahmetli Mehmed Âkif, aynı tesbît ve noktainazarını, 28 Mart 1921’de (Şengüler’deki hâşiyeye nazaran, bu Mev’ize, daha evvel, 3 Şubat 1921 târihli Sebîlürreşâd’da intişar etmiştir), “Kastamonu Havâlîsinde” (Kastamonu’nun bir kazâsında) verdiği vaazda, bu sefer de Maraş’taki Mücâhidlerin kahramanlığını anarak tekrâr ediyor:
“Ey cemâat-i Müslimîn! İnâyet-i İlâhiye kapıları kapanmamıştır! Henüz açıktır! Bizim için o kapılara doğrulmaktan başka bir şey lâzım değil! Nusret rü’zgârları başlarımızın üzerinde esip duruyor. Allâh’ın bu ezelî ve ebedî nefhasını teneffüs etmekden başka bir harekete ihtiyâc yok! Ne duruyorsunuz! Sizler böyle yêse dalarsanız, “Artık İslâm için halâs çâresi kalmamıştır; artık Dînin son yurdu olan bu topraklar da mutlakâ bizim elimizden çıkacaktır!” diye kötürümler gibi elleri kolları bağlı durursanız hâlimiz ne olur? Hiç düşünmüyor musunuz?
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (78)
“Maraş ve Adana Havâlîsindeki zafer, Mücâhidlerin eseridir!”
“Size bu kürsüden ecdâdınızın kahramanlıklarını hikâye edecek değilim! Çünki ibreti mâzîden göstermekdense, hâlden misâller getirmek daha kestirme olacak!
“İşte Maraş ve Adana havâlîsindeki bir avuç kahraman Dîndaşımız, bir senedir Fransızların toplarına göğüs geriyorlar! Etrâftan ciddî bir imdâd alamadıkları, ehemmiyetli bir yardım göremedikleri hâlde, düşmanın en müdhiş silâhlarla müsell̃ah bulunan ordularına karşı duruyorlar! Yağmur gibi yağan kurşunlar, yıldırım gibi inen gülleler bunların azmini sarsmıyor! İslâmı sonuna kadar müdâfaa için vermiş oldukları ahde can kaygusu, ölüm korkusu gibi şeylerin zerre kadar têsîri olmuyor!
“İşte evvelâ İngilizlerin, sonra Fransızların hücûmuna göğüs geren, bundan başka İngiliz, Fransız silâhlarıyle teslîh edilen Ermenilerin de türlü türlü mel’anetlerine, hıyânetlerine mârûz kalan şu bir avuc Müslüman, yêse kapılmadı; azme sarıldı! Bulabildiği kuvvetle, silâhla mücâhede meydanına atıldı! […] Tevekkülün bütün mânâsıyle Cenâb-ı Hakk’a mütevekkil oldu! Bu sâyededir ki o mev’ûd olan nusreti kazandı! […]
“Bizi felc eden o mel’ûn yês hâlini def’edeceğiz!”
“Mâdemki Fîsebîlillâh mücâhede meydanına atılan Mü’minlere Allâh’ın nusreti mev’ûddur, mâdemki Tanrı’nın inâyetinden, merhametinden ümmîdi keserek yêse düşmek Küfürden başka bir şey değildir, o hâlde bu meskenetin, bu yêsin, bu atâletin hiçbir sûretle têvîli kâbil olur mu?
“Zâten yeryüzündeki yarım milyara yakın Müslümanın asırlardan beri esâret altında inlemesine bundan başka bir sebeb aransa, bulunabilir mi? Dünyânın hangi tarafına gitseniz, akvâm-ı İslâmiyeden hangisinin rûhunu, kalbini dinleseniz, hep o mel’ûn yês hastalığıyle mâlûl olduğunu görürsünüz.
“Ümmet-i merhûmeye bu zaaf-ı Îmân nasıl olmuş da müstevlî olmuş? Nasıl olmuş da bu kadar azîm bir kitlenin umûmu birden kötürümler gibi hisden, hareketten mahrûm kalmış? Biz şimdi bu kürsüden onu tedk̆îk̆ edecek değiliz! Biz yalnız Müslümanlara çöken yêsin her iki âlemde hüsrânı celbedecek bir âfet olduğunu bilmiyenlere anlatarak cemâat-i Müslimîni böyle bir âk̆ibetten tahzîr edeceğiz.
“Müslümanlık, zillet, meskenet, sefâlet dîni değil, izzet, azâmet, saâdet dînidir!”
“Ey cemâat-i Müslimîn! Tâ âlem-i ervâhta ik̆râr verdiğimiz bu Dîn-i Mübîn izzet dînidir, azâmet dînidir, saâdet dînidir; zillet dîni değildir, meskenet dîni değildir, sefâlet dîni değildir! Kelimetullâh’ı îlâ için dünyânın şarkına, garbine, şimâline, cenûbuna koşan, önüne dikilmek istiyen türlü türlü mânileri, mezâhimleri yıkıp geçen ecdâdımızdan olsun sıkılmaz mısınız? O kahraman Müslümanlar size dünyâlar kadar vâsi bir memleket, dünyâları titreten bir saltanatla târihler dolusu mefâhir bıraktılar. Ya sizler evlâdınıza, ahfâdınıza mîrâs olarak acabâ ne bırakıp gideceksiniz?
“Her karış toprağında binlerce şehîdin hisse-i şâyiası [ortak hissesi] bulunan nâmütenâhî Müslüman yurdlarını elimizden çıkara çıkara bugün öyle bir hâle geldik ki artık Maâzallâh yeni bir ric’ate imkân yok! İmkân olduğunu farzetsek, meydan yok! Önümüzdeki düşmanı sürüp çıkarmasak, arkamızda Dîni, Îmânı, ırzı, nâmûsu, evlâdı, iyâli barındıracak bir karış yer kalmamıştır! Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayınız!
“Anadolu’nun göbeğine kadar sokulmak istiyen düşman Maâzallâh biraz daha ilerliyecek olsa, ne yapacaksınız, nereye gideceksiniz? Kaçacak yer olmadığı için ‘Kazâya rızâ’ diyerek olduğunuz yerde kalacaksınız, öyle mi? Henüz hâkimiyetimize, istiklâlimize hâtime çekilmemişken o mel’ûn, o vahşî düşmanların eline geçen yurdlarımızdaki Dîndaşlarımızın ne gibi muâmele gördüklerini hiç mi işitmediniz? Ben buna imkân vermiyorum! Çünki hatıra hayâle gelmez canavarlıklarla türlü türlü işkenceler altında öldürülen bîçârelerin feryâdı göklere kadar çıktı! Seller gibi akan mâsûm kanlarının aksiyle ufuklar kıpkızıl kesildi! En katı yürekleri merhamete getiren o muhrik̆ fîgânları, o acıklı enînleri sağırlar duydu! Siz duymadınız mı?
“Hülâgû’nun Bağdâd’da, İspanyolların Endülüs’de vücûda getirdiği fecî menâzırı andıran o vahşet nümûnelerini, o şenâat̃ levhalarını körler gördü! Siz görmediniz mi?
“Yanı başınızdaki Dîn kardeşlerinizin mâtemine, felâketine karşı bu derecelerde lâkayd kalmak, Allâh için olsun söyleyiniz, revâ-i hak mıdır? ‘Müslümanların derdini kendine derd etmiyen, Müslüman değildir!’ diyen Peygamber’in huzûruna acabâ hangi yüzle çıkacaksınız?” (Mehmed Âkif Külliyâtı 9/348-352)

İstiklâl Harbi’nin rûhuna tercümân olan “Nasrullâh Câmii Beyânnâmesi”
Rahmetli Mehmed Âkif’in 19 Kasım 1920, Cumâ günü, Kastamonu’nun Nasrullâh Câmii’nde îrâd ettiği muhteşem Mev’ize, sâdece o cemâatin, sâdece Kastamonu halkının değil, bütün Anadolu Milletinin rûhunda derin akisler yaptı, Vatanın dört bucağında İstiklâl meş’alesinin yakılmasında, bu uğurda canla, malla seferber olunmasında, muazzam fedâkârlıklara katlanılmasında pek mühim bir âmil oldu. Kemalist Propagandanın sakladığı bu büyük hakîkati Milletimiz çok iyi idrâk etmelidir! Çünki bir asırdır Milletimizin beynini yıkıyan o hakîkatsiz propaganda, muharref bir târih îmâl ederek hakîkî kahramanları unutturmuş veyâ “mürteci” yaftasıyle menfûr hâle getirmiş, İstiklâl Zaferinin nîmetlerine sahte kahramanların konmasına “meşrûiyet” kazandırmıştır!
Nasrullâh Câmii Mev’izesinin (ki Anadolu Milletinin “İstiklâl Beyânnâmesi” mâhiyetindedir) Vatanın dört bucağında ne derin bir têsîr icrâ ettiğini ortaya koyan vesîka ve onu tamâmlıyan bilgiler, Ömer Rıza Doğrul’un Kur’ân’dan Âyetler ve Nesirler ismiyle neşrettiği kitabda (1944: 320-321) bulunuyor. Biz de onu Avukat Suat Zühtü Özalp’in hazırladığı kitabdan (Nihâd Paşa, Mehmed Âkif ve Sebîlürreşâd’a âid metinlerin imlâsı hâric) aynen ik̆tibâs ediyoruz:
“Merhum üstad Âkif in Kastamonu’da Nasrullah camii kürsüsünden Türk milletine hitaben irad ettiği ve her hakikati bütün çıplaklığı ile aydınlattığı bu mev’ize, o zaman memleketin her tarafında, her camiinde okunmuş, müteaddid defalar basılarak her yere gönderilmiştir.
“Şu vesika, mev’izenin nasıl karşılanmış olduğunu vuzuh ile gösteriyor:
“Elcezire cephesi [Musul, Diyârbekir, Elâziz, Malatya, Bitlis, Van, Hakkâri Cephesi] kumandanı Nihat paşadan Mehmed Âkif’e telgraf:
‘Nasrullâh Câmi-i Şerîfi’nde îrâd buyurduğunuz mev’izeyi hâvî mecmûanızın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Diyârbekir’in Câmi-i Kebîr’inde Cumâ namazından sonra kırâat edilerek, Mü’minîn-i hâzıra envâr-i mâneviyesinden hisseyâb-ı tenevvür ve tefeyyüz olmuşlardır. Fakat bu istifâde pek mahdûd kalacağından, Cephe mıntıkasını teşkîl eden Elâziz, Diyârbekir, Bitlis, Van vilâyetlerile civâr müstak̆il mutasarrıflıklar halkı da nasîbedâr edilmek ve şerefile hukûku doğrudan doğruya Zât-ı Âlînize âid olmak üzre, Diyârbekir Matbaası’nda tab’ ve teksîr ettirilerek bütün Cepheye tevzî edilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın mesâi-i diyânet ve vatanperverinizi meşkûr eylemesi temennîsile ihtirâmâtımı takdîm eylerim.
“Elcezîre K. Nihâd, 10.2.337 [1921].’
“Mehmed Âkif de şu cevabı vermiştir:
‘Diyârbekir’de Elcezîre Kumandanı Nihâd Paşa Hazretlerine,
‘Hakk-ı âcizânemdeki teveccühât-ı devletlerine an samîmilkalb teşekkürler ederim. Nasrullâh kürsüsündeki Mev’ize’nin o havâlîde ve o cephedeki bütün Dîndaşlarımıza teblîğine himmet ve delâlet, cidden sezâvâr-ı minnettir. Cenâb-ı Hak, pek kıymetdâr bir rüknü bulunduğunuz kahraman Ordumuzu zaferden zafere îsâl ve Ümmet-i İslâmiyede belirmiye başlıyan intibâhı müzdâd buyursun! Âmin!
’16 Şubat 337 [1921], Mehmed Âkif.’
“O zaman Ankarada intişar etmekte olan ‘Sebilu-r-Reşad da, 314 üncü (17 Şubat 1337) sayısında, şu malûmatı veriyor:
‘Nasrullah kürsüsündeki Mev’izeyi ihtivâ eden nüshamız ikinci def’a basılmışsa da, kısm-ı küllîsi Garb Ordusuna gönderildiği cihetle, o da bitmiştir. Müsâid bir zamânda üçüncü bir def’a basılacaktır.’
“Bütün bu malûmat, merhum Mehmed Âkifin Nasrullah kürsüsünde irad ettiği mev’izenin bütün milletçe okunmuş, dinlenmiş, çok iyi karşılanmış ve herkese hakikati öğretmek hususunda son derece müessir olmuş olduğunu vuzuh ile gösteriyor.” (Özalp 1968: 196-197)
İşte size İstiklâl Harbinin rûhu! Hiç şüphesiz, o Harb, Mehmedciğe ve bütün bir Millete hâkim olan bu rûhla, bu İslâmî Îmânla yapıldı ve kazanıldı! Yoksa -o rûhtan fersah fersah uzak- filânca veyâ falancanın “askerî dehâ”sıyle değil! Hele onların Laik rûhuyle hiç değil!
Bu rûh, Bedir’deki, Malazgird’deki, Mohaç’taki Mehmedciğin rûhudur! Bu rûh, Çanakkale’deki, K̃ûtülamâre’deki, Erzurum’daki, Maraş’taki, Sakarya’daki Mehmedciğin rûhudur! Bu rûh, Mehmed Âkif’in, şiirlerinde ve mev’izelerinde terennüm ettiği rûhtur! Ve bütün zaferlerin en büyük şerefi, şu veyâ bu şahsa değil, o rûhun mücessem bir timsâli olan Mehmedciğe ve bağrından çıktığı Millete âiddir!
Kâzım Karabekir’in Kemalist Propagandanın yalanlarına karşı dâimâ hatırlanacak hitâbesi
Filhakîka, nasıl ki Çanakkale Zaferi, evvel emirde, orada, Rızâ-i Bârî’ye kavuşmak iştiyâkıyle ölümü istihkâr eden Mücâhidlerin eseri ise, gerek K̃ûtülamâre’deki, Şark Vilâyetlerindeki, Maraş – Anteb – Urfa havâlîsindeki, gerekse bütün Vatan sathındaki zafer de, yine evvel emirde -aynı mübârek Îmânla savaşmış- Mücâhidlerin ve onlara fedâkârâne yardım etmiş (Fas’tan Hindistan ve ötesine kadar) bilumûm Müslümanların eseridir. O Mücâhidlerden biri olan rahmetli Kâzım Karabekir’in (İstanbul, 23.7.1882 – Ankara, 26.1.1948), aşağıdaki hitâbesinde merdce ifâde edilmiş olan bu hakîkati, her vesîleyle, -bir asırdır Milletimizi afyonlıyan- Kemalist Propagandanın bitmez tükenmez yalanlarının karşısına dikmek lâzımdır:
“Efendiler! Millet, garblileşmekle değil, ancak Dîn-i Mübîn-i İsl̃âma sarılmak sûretiyle mevcûdiyetini kurtarmıştır! Türkoğlunu her şeyden tecrîd etseniz, Dîn-i Mübîn-i İsl̃âmdan başka istinâd edecek yeri yoktur!
“Efendiler! Millet her türlü mahrûmiyet içinde ümîdsiz bir mücâdeleye nîçin atılmıştır? Evvel̃â tahk̆îr edilen mukaddes Dînini îl̃â etmek, sâniyen haysiyetini kurtarmak ve düşman ayağı altında inliyen aksâm-ı vatânı tahlîs etmek için değil mi? Mukaddesât-ı milliye ve dîniyemize edilen hakâreti iâde ettik. Emsâl̃siz fedâkârlığa katlandık. Buna garblileşmekle değil, Dînimize sarılmakla muvaffak olduk!
(; 19.4.2025)
(İslâm-Türk Ansiklopedisi Muhitülmaarif Mecmuası, Ekim 1947, II/82: 15)
13 Nisan 1338 / 1922 târihli Yarın mecmûasının kapağında Kâzım Karabekir Paşa ve Eşref Edib neşri İslâm-Türk Ansiklopedisi Muhitülmaarif Mecmuası’nda, rahmetli Karabekir’in 1924 senesinde İstanbul Dârülfünûnu önünde talebelere hitâbesi…
xxxxxxxxxxxxxxxxxx
.Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (79)
Yesevizade Alparslan Yasa
06.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
06.07.2025 - 00:31
Güncelleme
1
Paylaşım
“[Bundan böyle de,] adâleti memlekette istik̆râr ettirmek, mütefekkir ve hak̆îk̆î vatanperver insanları memlekette hâkim kılmak l̃âzımdır. Ancak bu sâyede Türkün har̃b zamânında pek kuvvetli olan kollarından medeniyet, sul̃h ve ik̆tisâd sâhasında da istifâde etmek kâbil olacaktır.” (K̃âzım Karabekir Paşa'nın, 1924 senesinde, İstanbul Dârülfünûnu önünde talebelere hitâbesinden, “Milleti Müslümanlık Kurtardı”, İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmûası, Ekim 1947, c. II, No: 82, s. 15; Büyük Doğu, 7 Kasım 1947, No 71, yıl 2, c.3, s. 6; Yeni Söz, 21.3.2020/542; Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 21.3.2020/542; Ayasofya Câmii’ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin Sahîh Târihçesi; Yeni Söz, 23.11.2022/18)
Rahmetli Kâzım Karabekir, bu rûhu, daha evvel, sömürgeci İngiliz Ordusuna karşı Irak Cephesinde, 29 Nisan 1916’da büyük K̃ûtülamâre Zaferi kazanıldığı zamân da dile getirmişti. Bu muhârebelerde kumandan, (6. Ordu Kumandanı) Halil Paşa (Kut; İstanbul, 1882 – a.y., 20.8.1957) idi; 18. Kolordu Kumandanlığı da Miralay Kâzım Karabekir’in uhdesinde bulunuyordu. Kazanılan büyük zafer hakkındaki teblîğinde, 18. Kolordu askerlerine hitâben, “Târihimizin iki yüz seneden beri yâd etmediği böyle bir zaferi bize l̃utfeden Cenâb-ı Allâh'a şükredelim!” diyor ve şöyle devâm ediyordu:
“Bu zaferin en büyük şân ve şerefi, böyle bir vak’ayı İngiliz târihinde ilk def’a Türk süngüsünün kaydetmesindedir. 18. Kolordu'nun arslan yürekli erleri! Cenâb-ı Allâh’a secdeye kapanalım! Bu akşam şehîdlerimize Fâtihalar, Tebârekeler, Yâsînler okunsun! Gâzîler birbirine sarılsın, birbirini tebrîk etsinler! Ben de bugünki K̃ûtülamâre Bayramı vesîlesiyle sizin pâk̃ ve yüksek alınlarınızdan kemâl-i hürmet ve samîmiyetle öperim!” (“Anadolu Ajansı muhâbirinin Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt -ATASE- Dairesi Başkanlığı verilerinden derlediği bilgiye göre”, 29.4.2025, Milat gazetesi; https://www.milatgazetesi.com/video/ingilizlerin-yenilgiye-ugratildigi-buyuk-zafer-kutul-amare; 29.4.2025)
Hâlbuki Mustafa Kemâl (ki İstiklâl Harbine Müslüman kisvesiyle iştirâk etmiş, bilâhare bu kisveyi tepelemiştir), Tarih IV’te, İstiklâl Harbinin Laik rûhla ve Laik Devlet kurmak gâyesiyle yapıldığını iddiâ ediyor:
“(İstiklâl Harbinin gayelerinden beşincisi:) Laik bir devlet ve cemaatte yeri kalmıyan ve esasen amelî bir faidesi olmak şöyle dursun, zararları dokunmuş olan Hilâfet müessesesini ortadan kaldırmak; 6) XVI. ve XVII. asırlarda terakki ve inkişafı durgunlaşarak, Ortazaman feodal ve el sanayii medenî seviyesinde kalmış olan şark medeniyetinden, vuzuh ve sarahatle garp medeniyetine geçmek; 7) Ortazaman medeniyetinde mühim bir yer tutan hurafî an’ane ve müesseseleri yıkmak… […]
“Hasılı İstiklâl Harbi, şarkın dinî, içtimaî ve siyasî istibdadile garp devletlerinin siyasî ve iktisadî tagallübünden masun yeni ve tam müstakil bir Türk Devleti kurmak için girişilen çok cepheli millî mücahedenin, ikinci bir tabir ile ‘kurtuluş hareketinin’ mecmuudur.
“Laik millî mücadelenin ilk vazifesi, tabiî olarak, Anavatanı çiğneyen yabancı düşmanları kahredip millî hudut haricine atmak ve milletin müdafaa arzu ve ifadesini baltalayarak vatana hıyanet eden Padişah ve Hükûmetini tedip etmek suretile millî birliği korumak olacaktı. Bu cihetle haricî ve dahilî düşmanlarla beş sene kadar süren uzun bir harp, kurtuluş hareketinin ilk safhasını teşkil eder. Hususî manasile ‘İstiklâl Harbi’ namı işte bu harbe verilmiştir.” (Tarih IV 1934: 57) (Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 14.10.2024/78 ve 31.10.2024/89)
İşte hakîkatleri böylesine ters-yüz edebiliyor ve kendi menfâatlerine hizmet eden bir muharref târih inşâ ediyorlar!
Bu vesîleyle, “Millî Şef” devrinde muharef târihe îtirâz eden Kâzım Karabekir’e nasıl geri adım attırıldığına dâir daha evvel Yeni Söz’de neşredilmiş çalışmamızı da buraya dercediyoruz.
Mütehakkim Zümre, 1939’da, muharref resmî târihi tenkîd eden Karabekir’e nasıl geri adım attırdı?
“Ebedî Şef”e halef olan “Millî Şef”, elini kuvvetlendirmek maksadıyle, selefi devrinde menk̃ûb vazıyete düşürülmüş birçok asker ve siyâsetciyi kendi saflarına çekmişti. Bu çerçevede, bunlardan biri olan rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’yı İstanbul Meb’ûsu (bilâhare TBMM Reîsi) tâyîn etmişti…
Karabekir, bu statüsünden de istifâde ederek, muhtelif vesîlelerle, alenî toplantılarda nutuklar îrâd etmek, matbûâta mülâkatlar vermek sûretiyle, İstiklâl Harbi ve sonrası resmî târihin muharref olduğunu ortaya koyuyor, birçok şahsıyetin büyük hizmetlerinin hasır altı edildiğini ve bütün muvaffak̆iyetlerin “Tek Adam”ın hânesine yazılarak onun efsâneleştirildiğini îmâ ediyordu…
Bu cümleden olarak 3 Nisan 1939 târihli Tan gazetesinde de bir mülâkatı intişâr etmişti. Bunda, bâhusûs, resmî târihin “hurâfelerle” dolu olduğunu îzâh ediyor ve bu meyânda M. Kemâl’in Nutk’unda da “haksızlıklar ve yanlışlıklar” bulunduğuna dikkati çekiyordu:
“Memlekette menfi propaganda ile olduğu kadar ‘modern hurafe’ ile de mücadele şerefli bir vazifedir. […]
“Şahsan benim 15 sene menkûp vaziyette kaldığımı biliyorsunuz. Bu menkûbiyet müddeti bilhassa çoluğum çocuğum için pek acı geçti. […]
“…Bu on beş sene içinde kıymetli fikirlerle ortaya çıkarak hayatlarını istihkar edercesine çalışan ve memlekete büyük hizmetler ifa eden bazı vatan çocuklarının bir kenarda nasıl unutuldukları kimsenin gözünden kaçmamıştır. Onların bütün hizmetleri yalnız kökünden inkâr edilmekle kalmamış, belki onlara türlü isnatlar da yapılarak her biri dipdiri mezara gömülmek istenmiştir. […]
“Bütün bunlarda modern hurafenin büyük tesiri olmuştur. […]
“Matbuatın, yakın vakte kadar çok defa sırf reiskârı memnun etmek gayretini güttüğünü söylemeğe mecburuz ve sırf bu gayretle hadisatı ve birçok tarihî vakayii inkâr edecek kadar ileri de gitmişlerdir. […]
“Altı yıl evvelki istiklâl harbi münakaşasını hatırlarsınız, değil mi? Ben o zaman tarihî vesikalar göstererek bazı hadiselerin gösterildikleri şekilde olmadığını ve hakikate tetabuk etmediğini ifade ettiğim için matbuatın haksız ve asılsız hücumlarına uğradım. Neticesi ne oldu? Hakikatleri öldürmeğe koşan gayretlilerin mahcubiyet ve benim de maddî tazyiklere uğramaklığımdan başka bir netice çıkmadı. Ve ben bir müddet için daha, o vakte kadar olduğu gibi, bir kenarda nezaret altında yaşamağa mecbur kaldım. Fakat daha sıkı kayıtlar altında olmakla beraber yazılarımı yazmakta yine devam ettim. […]
“İfade etmek istediğim cihet, bundan sonra olsun, şu veya bu gibi hislere kapılarak genç nesil avutulmamalı, hakikatler olduğu gibi ifade edilmelidir. Hurafeler, eski olsun, modern olsun, dimağları öldürmek için ayni tesir kudretindedirler. İlk tahribatı, insanların benliğini törpülemektir. […]
“Muhakkak olan nokta, bir takım şahsiyetlerin memlekete yanlış olarak gösterildikleri ve ifa ettikleri büyük hizmetlerin bir kalemde çizildiğidir. Hadiseler yalnız bir şahsın dilediği tarzda ifadesile ortaya çıkamaz. […]
“[Suâl:] Noktai nazarınıza göre mekteplerde okutulan tarihlerin, söylenen nutukların ve konferansların, hattâ inkılâp derslerinin bu bakımdan tashih edilecek kısımları mevcut mudur?
“[Cevâb:] Evet, vardır. Büyük Nutuk’ta da üzerinde ehemmiyetle durulması icap eden haksızlıklar ve yanlışlıklar mevcuttur…” (Tan, 3.4.1939, ss. 1 ve 3)
“Biz Kemalist Rejimin gencleriyiz!”
Gazetenin bu nüshasında “Mülâkatın ikinci kısmının yarın” devâm edeceği îlân olunmuşken, mülâkat burada kesiliyor, arkası gelmiyor…
Zîrâ, bu beyânâtı okuyan ajitatör Üniversite talebelerinden “20-25 kişilik” bir grup (ki Sabataî ağırlıklı olmaları muhtemeldir) Tan’a mürâcaât ederek, Karabekir’i protesto ediyorlar:
“Atatürkün hatırası kalplerimizde çok canlı bulunduğu bir anda ve gözlerimizin yaşı daha henüz kurumamışken bu şekilde yazıların neşrini çirkin buluyor ve kabul etmiyoruz. Biz Kemalist rejimin gençleriyiz ve kurtarıcımızın hatırasına hürmet edilmesini istiyoruz.” (Tan, 4.4.1939, s. 1)
Tan’ın ikiyüzlülüğü
Bunun üzerine Kemalist Tan, ikiyüzlülük mahsûlü bir tavzîh makâlesiyle, bu Kemalist talebelere hak veriyor ve mülâkatı kesiyor:
“Türk gençliğinin gösterdiği bu temiz, asîl ve vakur heyecan bizi çok sevindirdi. Bu heyecan, Türk gençliğinin, Atatürkün millete bıraktığı, başta Millî Şef olduğu halde bütün milletin titizlikle takdis ve takip ettiği eserin en büyük garantisini teşkil ettiğini göstermesi itibarile sevinmemek mümkün değildir. […] Gençliğin gösterdiği bu asîl hassasiyet üzerine bu mülâkatları kesiyor ve karilerimizden bizi mazur görmelerini rica ediyoruz.” (Tan, 4.4.1949, s. 1)
Fanatiklerin feverânı, Karabekir’in ric’ati
Mes’ele CHP saflarında da büyük çalkantılara yol açtı. 4 Nisan 1939’da Parti Grupu ictimâında, birçok Meb’ûs, Karabekir’i “Ebedî Şef”in hâtırasına hürmetsizlik ettiği ithâmıyle yaylım ateşine tuttu… Bu ağır baskılar karşısında, Karabekir, geri adım atmak zorunda kaldı; kürsüye çıkarak, “Ebedî Şef”le derin dostluğundan, ona olan muhabbet ve hürmetinden bahsetti… Bu îzâhat, Fanatik Kemalistleri yatıştırdı; mes’ele bu sûretle kapandı…
Münâfıklıkları her vesîleyle tezâhür ediyor
Mes’ele, ertesi gün, Zekeriya Sertel’in “Son Hâdise Hakkında Son Söz” başlıklı makâlesiyle, Tan zâviyesinden de kapandı. Ona göre, bu hâdise de Kemalizmin haklılığını têyîd etmiştir; öyleyse Kemalizmi yaşatmak husûsunda herkes birlik olmalıdır:
“Bu mülâkatın intişarı birçok hakikatlerin meydana çıkmasına hizmet etti:
“1- Katiyetle anlaşıldı ki, bu milletin Atatürke ve Atatürkün her hangi bir eserine dil uzatılmasına tahammülü yoktur. Atatürkün miras bıraktığı eserin temiz ve asîl bekçileri vazifeleri başındadırlar ve tetiktedirler. İnkılâba, Atatürke ve arkadaşlarına el ve dil uzatanlara karşı müsamahası yoktur. Bu ufak tecrübe ile bu büyük hakikatin bir daha tebellürü hepimizin göğüslerini iftiharla kabartacak bir hâdisedir.
Rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’nın Tan gazetesine verdiği mülâkat… Târihî hakîkatlerin hasır altı edilmemesini istiyor, îmâen, bütün muvaffak̆iyetlerin “Tek Adam”a atfedilmekten vazgeçilmesini, bu çerçevede Nutk’un da sorgulanmasını temennî ediyordu… Bu kadarı, Fanatik Kemalistlerin bombardımanına uğramasına yetti ve bu ağır baskılar karşısında geri adım atmak mecbûriyetinde kaldı… Mer’iyetteki Kemalist Totaliter Rejimde hâlâ hakîkatleri ifâde etmek suçtur; çünki totaliter rejim, tabîati îcâbı, ancak yalan, tahrîf, istismâr ve tedhîş ile yaşıyabilir… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 21.3.2020/542)
..
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (80)
Yesevizade Alparslan Yasa
07.07.2025 - 00:09
Yayınlanma
07.07.2025 - 00:10
Güncelleme
1
Paylaşım
“2- Tan’da çıkan bu mülâkat General Kâzım Karabekir etrafında yaratılmak istenen havanın dağılmasına sebep olmuştur: General, dün Parti Grupunda Atatürke ebedî ve sonsuz sevgi ve bağlılığını anlatmış, onun ismini her vakit hürmetle andığını ve anacağını söylemiştir. Binaenaleyh bu neşriyat Generalin hatalı yolda gittiğini kabul etmesine sebep olmuştur. […]
“Tan, bu hakikatlerin meydana çıkmasına vesile olduğu için müftehirdir. Şimdi, Generalin Parti Grupundaki izahatından sonra bu hâdiseye kapanmış nazariyle bakabiliriz.
“Artık, genç, ihtiyar hepimiz Millî Şefimiz etrafında Atatürkün büyük eserini ve ebedî namını muhafaza için birleşelim.” (Tan, 5.4.1949, ss. 1 ve 10) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 21.3.2020/542)
Evet, Kemalizmde birleşelim! Birleşelim ki Mütehakkim Zümrenin saltanatı devâm edip gitsin ve Anadolu Milleti Frenkleşerek yok olsun!
Zekeriya Sertel, 1939’da kendilerinin başlattığı Karabekir Hâdisesinden Münâfıkça bir yorumla Kemalizm lehine bir netîce çıkarsa da, ferâset sâhibleri için hakîkat ortadadır: Kemalist Totaliter Rejimin korkunc çehresi bu hâdisede de kendini göstermiş ve muharref bir târih üzerine inşâ edilmiş bu ceberût Rejim, kendisine aykırı gelecek herhangi bir hakîkati beyân hak ve hürriyeti olmadığını bir kerre daha îlân etmiştir!
Rahmetli Kâzım Karabekir’in Milletimize hizmetlerine dâir üç târihî vesîka
Biraz aşağıda; Mehmed Âkif’e atfedilen hakîkatsiz sözler (Kemalizmi tervîc ve takdîr eden hakîkatsiz sözler!) vesîlesiyle, fakat aynı zamânda Kemalizmin içyüzünü teşrîh bâbında da kendisinden genişçe bahsetmek ihtiyâcı duyduğumuz rahmetli Kâzım Karabekir’in, 1933 Mayıs’ında, Milliyet gazetesinde, “Mutlak Şef” ile kalem münâkaşasından genişçe bahsedeceğiz. Bir kalem münâkaşası ki “Mutlak Şef”in kumandası altında, bir mânevî linç kampanyası mâhiyetinde seyretmişti…
Ondan evvel, taraflardan biri olan Karabekir merhûmu daha iyi tanımak, böylece her iki taraftan hangisinin haklı olduğunu tâyîn etmek bakımından, 1939 Ocağında Yeni Sabah gazetesinde neşredilen, büyük târihî kıymeti hâiz üç vesîkayı nakletmek istiyoruz. Bunlardan birincisi, muhtemelen Merhûmun kendi kaleminden çıkmış tercümeihâlidir. İkincisi, aynı gazetede, Hikmet Münir’in onun hakkındaki röportajıdır. Üçüncüsü de, “Millî Şef” tarafından CHP’den (ki zâten başka siyâsî fırka yoktu) (totaliter rejim îcâbı göstermelik seçimle) İstanbul Meb’ûsu tâyîn edildiği zamân, Murad Sertoğlu’na verdiği birkaç cümlelik mülâkattır.
Kâzım Karabekir hakkında birinci vesîka: Kendi kaleminden tercümeihâli
Yeni Sabah’ta, 27 Aralık 1938’den îtibâren, Kâzım Karabekir Paşa’nın (kısa zamân evvel kitab hâlinde de basılmış olan) Büyük Harbe Neden Girdik? ünvânlı eseri tefrika edilmekteydi. (Kitabın daha uzun olan başlığı, bu şekilde kısaltılmıştı.) Gazetenin Sâhibi A. Cemalettin Saraçoğlu, Neşriyat Müdürü Macit Çetin ve Başmuharriri (Sabataî / Yâkûbî Cemâatinden, 33 Dereceli Mason ve Siyonizmin büyük destekcilerinden) Hüseyin Cahid Yalçın’dı. (Yalçın, o zamân, ismini “-d”li yazıyordu, bilâhare “-t”ye çevirdi. Ahmed Emin Yalman’ın “Ahmed”i “Ahmet”e çevirmesi gibi…) Saraçoğlu, Gazetenin birinci sayfasında günlük fıkralar da neşretmekte idi.
“Millî Şef”, “Ebedî Şef”in vefâtını müteâk̆ib totaliter iktidârın başı olduktan sonra, selefi zamânında onunla ihtilâfa düşüp siyâsî hayâttan uzaklaştırılmış bâzı şahsıyetleri kendine çekme siyâseti tâkîb etmiş, bu meyânda, Karabekir’e de mültefit davranmıştı. Bu siyâsetin netîcesi, 31 Aralık 1938’de Karabekir’in İstanbul Meb’ûsu, 5 Ağustos 1946’da da TBMM Reîsi seçtirilmesi oldu. (26 Ocak 1948’de vefâtına kadar bu mevk̆ii işgâl edecekdir.)
Nasıl oldu da Karabekir, bu sûretle, CHP saflarına katıldı?
Birincisi, kendi Hâtırât’ından, Karabekir’in İnönü’yle aralarının hep iyi olduğu anlaşılıyor. Nitekim, göstermelik İzmir Sûikasdi Muhâkemesinde, îdâmdan kurtulmasını da ona borclu olduğuna dâir şâyân-ı îtimâd rivâyetler var.
İkincisi, o, İstiklâl Harbi devresinde ve hemen sonrasında Türkiye’de siyâset sahnesinin en önde gelen birkaç şahsıyetinden biri iken, siyâsî hayâtın dışına atılmış, nüfûzu kırılmış, pek mağdûr bir vazıyete düşürülmüştü. “Millî Şef”in kendisine uzanan elini tutması, herhâlde, rencîde edilen izzetinefsini tatmîn ediyordu.
Zannımızca, o, bu husûsta beşerî bir zaaf göstermiştir. Onun için, bu gibi hâlleri, onun siyâsî hayâtının vahîm hatâları cümlesinden olarak değerlendiriyoruz. Şu var ki en doğrusunu Cenâb-ı Hak bilir; herkes hakkındaki nihâî hüküm ona âiddir.
Velhâsıl, o, 31 Aralık 1938’de İstanbul Meb’ûsu olunca, Yeni Sabah, bunu, Başmuharriri Hüseyin Cahid’in Meb’ûsluğuyle berâber, iftihârla haber yapmış ve bu meyânda, Karabekir’in -muhtemelen kendi kaleminden çıkmış veyâ en azından teftîşinden geçmiş- “mufassal bir tercümeihâlini” neşretmişti.
Bu tercümeihâlde en fazla teessüf edilecek taraf, sahîhan vatanperver olan Kâzım Karabekir gibi bir zâtın bütün genclik hayâtının İttihâdcı olarak geçmiş olmasıdır. O, İttihâdcılık îcâbı Masonluğa da intisâb etmiş, lâkin, bilâhare, 1937’de neşredilen Cihan Harbine Neden Girdik? Nasıl Girdik? Nasıl İdare Ettik? ünvânlı eserinin (İstanbul: Tecelli Basımevi) 2. Kitabının I. Kısmında, 94 ilâ 107. sayfalarda münderic “Masonluk” bahsinde, Masonluğun Emperyalizmin âleti olduğunu îzâh ederek Masonluktan teberrî etmiştir. (Allâh, taksîrâtını affetsin!) (Tafsîlât için: Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 28-29.8.2024/43-44)
Tercümeihâlini, 1 Ocak 1939 târihli Yeni Sabah’tan aynen iktibâs ediyoruz (ara başlıklar bize âiddir):
Karabekir’in aslı; Selânikli, v.s. değil
“General Kâzım Karabekir 1882 (1298) de İstanbulda Küçük Mustafa Paşada doğmuştur. Ceddi Karabekir, Karaman civarında Kasaba (Gaffarabad) köyünün en eski Selçuk Türkü ailesine mensuptur. Generalin babası Mehmet Emin Paşa gönüllü olarak Kırım harbine gitmiş, Silistire ve Kırım muharebelerinde bulunmuş, bu harplerde yaralanmış ve bilâhare paşalık rütbesine kadar yükselmiştir.
“General Kâzım Karabekirin çocukluğu, babasının memur bulunduğu Şark ve Arabistan vilâyetlerinde geçmiştir.
“Mehmet Emin Paşa, vaktile Kastamonu alaybeyliği vazifesini yaparken memur edildiği İskilib kaymakamlığı sırasında, sarayca her taraftan pehlivanlar aranırken, kendisi, meşhur pehlivan Mustafayı İstanbula göndermiş, Pehlivan Mustafanın bilâhare Sultan Aziz macerasına [katline] karışması dolayısile Emin Paşa da ikinci Abdülhamidin vehmine [???] kurban olmuş ve uzun müddet terfi hakkından mahrum tutulmak suretile Hakkâri, Van, Harput, Mekke gibi uzak yerlerde tavzif edilmiş ve nihayet Mekkede irtihal etmiştir.
“Babasının irtihalinde, küçük Karabekir on, on bir yaşlarında bulunuyordu. İşte bu suretle ve küçük yaşta yetim kalan Kâzım Karabekir, ailesile birlikte İstanbula dönmüş, tahsilini sırasile Fatih askerî rüşdiyesi, Kuleli idadisi, Harbiye ve Erkânıharbiye mekteplerinde yapmıştır. Kulelide, Harbiyede ve Erkânıharbiye mektebinde daima sınıfının birincisi olan Kâzım Karabekir, (1905) de yine birinciliği muhafaza etmek şartile Erkânıharp yüzbaşısı rütbesile orduya dahil olmuştur.
Gencliği [maâlesef] İttihâdcı olarak geçiyor
“Yüzbaşı Kâzım Karabekir iki senelik stajını (kıt’a hizmetini) Manastırda yapmıştır. O sıralarda Enver bey (paşa) ile birlikte -sonradan (ittihat ve terakki) namını alan- (Hürriyet) cemiyetinin Manastır merkezini tesis etmişlerdir.
“Bu sırada bir Bulgar çetesinin imhasile neticelenen bir müsademede gösterdiği muvaffakiyet üzerine Kolağalığına terfi edilen Kâzım Karabekir, İstanbul Harbiye Mektebi tabiye [tabiiye, fizik] muallim muavinliğine tayin olunmuş ve bu vesile ile, İttihat ve Terakki cemiyetince, diğer bazı merkezler meyanında İstanbul teşkilâtını kurmak işile de tavzif olunmuştur. Kâzım Karabekir bu teşkilâtı muvaffakiyetle başarmıştır.
“Meşrutiyetin ilânından sonra İttihat ve Terakki cemiyetinin siyasî bir fırkaya istihale ederek meclise girmesi ve ordunun siyasetle iştigal etmesi aleyhinde bulunduğu için, bilhassa 31 mart isyanının tenkilinden sonra, tamamile askerî vazifelerine hasr[-]ı faaliyet etmiş ve siyasete karışmamıştır. (İttihat ve Terakkiye ait hatıralarını sayın General ileride neşredecektir.)
“Meşrutiyetin ilânını müteakip Edirnede ikinci ordu üçüncü fırka Erkânıharpliğine memur edilmiş[ti] ve 31 mart irticaını bastırmak için İstanbula gelen Hareket ordusunun mürettep ikinci fırkası erkânıharbiye reisi idi. Karargâhı Pangaltı Harbiye mektebinde olan bu fırka, asi avcı taburlarının tahassun etmiş oldukları Taşkışla ve Taksim kışlası müsademelerini yapmış ve Yıldız sarayını da işgal etmişti.
“Bundan sonra, Kolağası Kâzım Karabekiri 326 (1910) Arnavutluk isyanında mürettep kolordu erkânıharbiyesi harekât şubesi müdürü olarak görüyoruz.
“Kendisi buradan yine Edirnede fırka erkânıharpliği vazifesine dönmüş, Balkan harbinde bu vazife ile Edirne müdafaasında yararlıklar göstermiş ve kıdem zammı ve nişanla taltif olunmuştur.
İstihbârâtçılığı, Çanakkale Harbi’ndeki hizmetleri
“Balkan harbinden sonra Alman heyeti ıslâhiyesi arasında Erkânı Harbiyei umumiye istihbarat şubesini idare etmiştir.
“1914 cihan harbine kaymakamlık rütbesile giren Kâzım Karabekir, sırasile Çanakkalede fırka kumandanlığile Fransızlara karşı Kereviz Dere müdafaasını yapmış, miralaylığa terfi etmiştir.
K̃ûtülamâre Zaferinde 18. Kolordu Kumandanıydı
“Buradan sonra, Müşür [Müşîr] Golç’un erkânıharp reisliğile İraka gitmiş ve Kûtülemmare’nin [K̃ûtülamâre’nin] sukutundan biraz evvel bu mevkii muhasara eden 18 inci kolordunun kumandanlığına tayin olunmuştur. Bir buçuk yıl müddet Irak cephesinde kalmış, çok faik İngiliz kuvvetleri karşısında bir çok muvaffakiyetli muharebeler vermiştir. Buradan (1917) de Diyarıbekir mıntakasındaki ikinci ordu kumandanlığına naklolunmuş ve bu suretle Ruslarla olan muharebelere de iştirak etmiştir. Bu arada Van – Bitlis – Muş – Elâziz cephesindeki ikinci ordu kumandanlığı vekâletinde bulunmuştur.
Şark Cephesindeki muvaffak̆iyetler, Filistin Cephesindeki [ihânet mahsûlü] bozgun üzerine hiç oldu!
“(1918) yılı başında Erzincan karşısındaki birinci Kafkas kolordusu kumandanlığına naklolunmuş ve kolordusile, şubat ve mart aylarının müthiş karları içinde, Erzincan ve Erzurumu, Rus zabitlerile takviye edilmiş Ermeni ordusundan istirdat etmiştir. Bundan sonra Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerinin zaptındaki muvaffakiyetlerine binaen Livalığa terfi etmiştir. Bütün bu askerî harekât esnasında Osmanlı hükûmetinin bir çok harp madalyalarını, Almanların ikinci ve birinci rütbe demir salip nişanlarını, Avusturyalıların ayni seviyedeki askerî nişanlarını almıştır.
“Bundan sonraki harekât Ermenistanın ve İran Azerbaycanının işgalidir. General Kâzım Karabekir, karargâhını Tebrizde kurmuş ve Azerbaycandan İngiliz kuvvetlerini çıkarmıştır.
“İşte şark ordusunun bir taraftan İran Azerbaycanına, diğer taraftan da Bakûya ve şimalî Kafkaslara kadar uzanan ve zaferden zafere koşan kolorduları, Filistin bozgunluğu üzerine akdine mecburiyet hâsıl olan elim mütareke haberini bu neşeli muvaffakiyetler içinde almış ve yeni vaziyetlere karşı yine azim ve metanetle cephe almaya hazırlanmışlardır.
Kendi ısrârıyle, Şark’taki 15. Kolordu (sâbık 9. Ordu) Kumandanlığına tâyîni
“Bu sırada mevkii iktidara gelen Müşür İzzet paşa, General Kâzım Karabekiri Erkânıharbiye riyaseti vasıtasile İstanbula davet etmiştir. General Karabekir, İstanbula muvasalatında, itilâf devletlerinin şehirde yerleşmeğe başladıklarını ve hükûmete tahakküm ettiklerini görünce, tekrar şarktaki kumandanlık vazifesine gönderilmesinde ısrar etmiş ve bir müddet sonra buna muvaffak olarak Harbiye Nezaretinin intihap ve inhasile, (15) inci kolordu namını alan bütün (9) uncu ordu kıt’alarının kumandasını ele almıştır.
[Üzerindeki baskı sebebiyle] İstiklâl Harbi’ne dâir Hâtırât’ını henüz neşredemiyor
“General Kâzım Karabekir, İstiklâl harbinin esasını teşkil eden Erzurum Müdafaai Hukuk kongresi ve şark harekâtı ve İstiklâl harbinin inkişaflarına müteallik ve vesaika müstenit hatıralarını münasip bir zamanda neşeredeceklerdir.
Başında bulunduğu ordu ve halkın desteğiyle, jenosidci Ermeni Ordusunu imhâ etmesi ve Sevr’i hükümsüz bırakması
“Yalnız, Generalin, ikinci defa olmak üzere, Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerinin zaptile Ermeni ordusunun imhası muvaffakiyetini buraya kaydedebiliriz.
“Bu muvaffakiyet üzerine Ermeni Taşnak hükûmetile musalâha [musâleha] müzakerelerine girişilmiş ve bu müzakereleri hükûmeti milliyenin heyeti murahhasası reisi sıfatile hüsnü idare eden General Kâzım Karabekir, Sevr muahedesinden Ermeni hükûmetinin imzasını geri aldırmaya ve Ermeni ordusunun esleha [esliha] ve askerî teçhizatının mühim bir kısmını hükûmetimize teslim ettirmeğe muvaffak olarak yalnız askerî sahada değil siyasî ve idarî sahada da dirayet ve kabiliyetini isbat etmiştir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (81)
Yesevizade Alparslan Yasa
09.07.2025 - 00:01
Yayınlanma
09.07.2025 - 00:03
Güncelleme
2
Paylaşım
Garb Cephesinin muvaffak̆iyetlerindeki büyük rolü
“Bu muahede, kırk küsur senedenberi anavatandan ayrılmış bulunan ve öz Türklerle meskûn olan üç vilâyetimizi bize kazandırdığı gibi, garp ordularımızın muvaffakiyetlerini temin eden şark ordusu kısmı küllîsinin ve külliyetli top, tüfek ve mühimmat ve teçhizatın garp cephesine naklini mümkün kılmıştır.
“Esasen kanunî terfi müddetini ikmal etmek üzere bulunan General, bu mühim muvaffakiyetler dolayısile ferikliğe terfi olunmuş ve tekaüt muamelesi bu rütbe üzerine icra kılınmıştır.
Kars Muâhedesi’ndeki muvaffak̆iyeti
“Bolşevik Rusya ve Kafkasya hükûmetlerile yapılan (Kars) muahedesi müzakerelerini, General, Ankara hükûmetinin heyeti murahhasa riyasetini [Hey’et-i Murahhasa Reîsi sıfatıyle] muvaffakiyetle idare ve intaç etmiştir.
İzmir İk̆tisâd Kongresi Reîsi
“İstiklâl harbinden sonra İzmirde toplanan İktisat kongresi reisliğini ifa eden General, ötedenberi umde edindiği millî servet ve Devlet hazinesini koruma, iktisadî kalkınma, yerli malını tercih gibi esasları, muhtelif vesilelerle irad ettiği nutuklarda ileri sürmüştür.
“Generalin bu mevzu etrafındaki tezlerde [tezleri] ve kongrenin mesai hülâsası (İktisat esasları) başlıklı risalede toplanmış bulunuyor.
Karabekir’in “en çok haz ve inşirâhla andığı hâtıra”
“Sayın Generalin hayatında en çok haz ve inşirahla andığı hatıralarından biri de, şarkta, (4000) kadar yetim çocuğun hayatlarını koruması ve onları birer sanatla teçhiz ederek kendilerini vatan için faideli birer uzuv halinde yetiştirmiş olmalarıdır.
Münteşir birkaç eseri
“Generalin ilk gençlik zamanlarında yazdığı bazı askerî eserlerile yukarıda bahsi geçen yetimleri yetiştirmek faaliyeti dolayısile yazdıkları bazı terbiyevî ve edebî eserlerine ilâveten, son senelerdeki feragat ve inziva hayatında hazırladığı mühim tetebbu eserlerinden şimdiye kadar basılabilenler şunlardır: (İtalya – Habeş), (İngiltere – İtalya), (Cihan harbine neden girdik, nasıl girdik?).” (“General Kâzım Karabekirin Hal Tercümesi”, Yeni Sabah, 1.1.1939, s. 3)
(Yeni Sabah, 1.1.1939, s. 1)
Kâzım Karabekir Paşa’nın muhtemelen kendi kaleminden çıkmış veyâ en azından teftîşinden geçmiş tercümeihâlini neşreden 1 Kânûnisânî 1939 târihli Yeni Sabah gazetesinin birinci sayfası… Gazete, Başmuharriri Hüseyin Cahid Yalçın ile eseri sütûnlarında tefrika edilmekte olan Kâzım Karabekir’in meb’ûs yapılmalarını da iftihârla haber yapıyor…
***
Kâzım Karabekir hakkında ikinci vesîka: Hikmet Münir’in röportajı
Röportajı yapan Hikmet Münir (Ebcioğlu; 1907 – 31.12.1985), gazeteci, mütercim ve zâbıta romanları muharriri olarak biliniyor. Çalıştığı gazeteler Vakit, Haber ve En Son Dakika… Sedat Simavi’nin Yedigün mecmûasında ise, röportajlar neşrediyor. (Dr. Banu Öztürk, “Hikmet Münir Ebcioğlu” maddesi, Ahmet Yesevî Üniversitesi Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/hikmet-munir-ebcioglu; 5.5.2025) Kâzım Karabekir hakkındaki röporatjı da onlardan biri. Yeni Sabah gazetesi, Karabekir’in Cihân Harbi Hâtırât’ının neşrine başladığı günlerde, bu röportajı, Yedigün’den aynen ik̆tibâs etmiş.
Hâssaten bu röportajla daha yakından tanınan Karamanlı Kâzım Karabekir ile Selânikli Mustafa Kemâl’in birbirine ne kadar zıd şahsıyetler olduğu daha iyi anlaşılıyor…
“Çalışma odasının duvarında Kars kalesine ilk dikilen Türk bayrağı”
“General Kâzım Karabekir’in Erenköyündeki köşkünün çalışma odasına girerken gözünüze bir levha çarpıyor. Üzerinde şu kelimeler yazılı: (Hür ol, esir yaşama!)
“İçeriye girdim. Karşıma gelen bir diğer levha, üzerinde yine şu kelimeler yazılı: (Hür ol, esir yaşama!)
“Sayın General, kırmızı bir maroken koltuktan kalktı, elimi sıktı. Üzerinde gri bir elbise, gri kalın sveter, kahverengi kravat… Değirmi, pembe bir yüz, kestane rengi ufarak, fakat zeki, hareketli gözler… Geniş ve çizgileri bellisiz alnının üzerinde, İnönü’nün saçlarının hali tabiîde duruşunu andıran hafifçe yükselip sonradan arkaya doğru inen, beyaz galip saçlar… [Kendisi] boyluca.
“Küçük ve zarif ellerile ceketinin düğmesini açarak tekrar yerine oturdu.
“Fakat bu odada, baktıkça insanın kanına, coşturucu bir sürat ve hararetle katılan kırmızı bir renk çağlıyanı var. Yan tarafta bir ucu tavana kadar uzanan atlas bir bayrak, duvarı kaplıyor. Kars kalesine ilk dikilen Türk bayrağı! Onun üzerinde yine kırmızı bir zemine yazılmış büyük bir (Türk yılmaz) levhası. Dikkat edilince bu yazının tam ortasına Türkün atılgan ve sonsuz metaneti karşısında cihanı istisgar edercesine ufak bir yazı ile (Cihan yıkılsa) kelimeleri yazılı. General Kâzım Karabekirin vecizelerinden bir diğeri… Beyazla karışık bayrak kırmızısının millî çehresini, yazı masasını kaplıyan cild cild kitabların kablarında bile görüyorsunuz. Ayrıca üç büyük camekân var. Bunlardan birincisi, askerlik ve tarihe müteallik ve çoğu Fransızca, Almanca eserlerle dolu… Diğeri kendi telif ettiği kitablarla… Bir üçüncüsü, tâ mekteb sıralarından bugüne kadar askerî ve sivil bütün hayatının bir kısım hatıralarını ihtiva eden yuvarlak ve uzun bir köşe camekândır ki, iki yanında tavana yakın bir yerden başlıyarak aşağıya kadar kılıçlar asılı… Ve müteaddid harb tabloları…
“Bunlar, Şarkta yetiştirdiğim yetim çocukların birkaçından gelen mektublar…”
“Ben gelmeden önce General Karabekir, yeni mebusluğu münasebetile tanıdık tanımadık birçok kimselerin gönderdiği tebrik, mektup ve telgraflarını okuyup cevablar yazmakla meşgulmüş. Ortadaki masada bunlardan yirmi, otuz tanesi bir yığın halinde duruyordu.
“Mektublardan bazılarının üzerinde, yapıştırılmış küçük çocuk resimleri vardı. General, benim merakımı sezmiş gibi:
‘- Bunlar, Şarkta yetiştirdiğim yetim çocukların birkaçından gelen mektublardır, dedi. Büyüyüp kendileri de çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Yavrularının resimlerini gönderiyorlar. Ve bana, (Büyük baba) diye hitab ediyorlar.’
“En derin saygılarımla ellerinizden öperim şefkatli babam”
“General Karabekir, mektubu bana uzattı; bir parçasını müsaadesile not ettim:
‘(Uzun bir devrei tahassürden sonra yeni yılınızı kutlular, daha bir çok şerefli yıllar geçirmenizi candan diliyerek en derin saygılarımla ellerinizden öperim şefkatli babam… İşte benim gibi binlerce Türk çocuğunu, ayni gayeler, ayni vatan duygusu ile yetiştirdiniz. Ve bugün bu yetişen fidanların meyvalarını da görüyorsunuz. İşte üç yavrum… torunlarınız.)’
“Bir müddet daha uzıyan bu yazının altında bir de üç yavrunun ağzından yazılmış ve hakikaten gözler yaşartacak kadar samimî, mini mini bir mektubcuk var. Karabekirin elinde yetişmiş yetim babalarının bu mesut küçük yavruları da diyor ki:
‘(Şefkatli büyük babamız, babamıza küçüklüğünde öğrettiğiniz ve dinlettiğiniz şarkıları bizim ağzımızdan da dinlemenizi çok arzu ediyoruz. Küçük çocukların şarkılarını dinlemeyi çok sevdiğiniz için küçük torunlarınızın bu tabiî isteklerimizi kabul edeceğinize şimdiden güvenerek bütün sevgi ve saygılarımızı dudaklarımızda toplıyarak ellerinizden öpmiye geldik. Lûtfen kabul ediniz.)’
“Diğer bir mektub da, babasının vasiyetini yerine getirmek üzere Kâzım Karabekir’in elini öpmek istiyen Erzurumlu bir delikanlının bu arzusuna müsaade dilediğini anlatıyordu.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (82)
Yesevizade Alparslan Yasa
10.07.2025 - 11:13
Yayınlanma
10.07.2025 - 11:14
Güncelleme
1
Paylaşım
Camekân, kıymetli hâtıralarla dolu
“General Karabekir’e kıymetli hatıraları ihtiva eden cümekânını işaret ederek:
‘- Bunlar hakkında izahat rica edebilir miyim?’ dedim. ‘Her birinin kendine göre birer güzel hikâyesi olacağını tahmin ettiğim bu yadigârlar nelerdir?’
“Ciddiyetle ayağa kalkarak köşedeki camekâna doğru yürüdü. Derhal kendisini takib ettim. Cebinden bir anahtar çıkararak açtı:
‘- Bunlar, dedi, benim çocukluk zamanımdan başlıyarak yakın vakitlere kadar toplayıp sakladığım, kendi hayatımla alâkadar şeylerden bazıları.’
“Çocukluk zamanı derken gözüme sırmalı bir cüz kesesi ilişti.
‘- Bununla mektebe başlamış olacaksınız? dedim.
‘- Evet… Bu cüz kesesi ağabeyimle beraber mektebe başladığım zaman müştereken kullandığmız kesedir. (Sonra hafifçe gülümsiyerek:) Ve tuhaf bir hatırası da vardır: Ağabeyim yedi yaşında idi. Mektebe başlıyacaktı. Ben de küçük olmaklığıma rağmen -herhalde masraftan tasarruf için olacak- ailemiz, her ikimizi de beraber başlatmayı düşünmüş. Ben, o zamanın asker çocuklarından birçoğunda görüldüğü gibi zabit [zâbit] üniforması giyinmiş, küçük bir kılıç takınmış olduğum halde ağabeyimin yanında yer almıştım. Vaktaki mektebe gittik, ilk ders başladı. Ben isyan ettim. Asla hocaya uymuyor, okumak istemiyordum. Annem müdahale etti. Üzerime düştüler. Hayır… İsyanda devam ediyordum. Bir aralık hocanın ısrarı o kadar ileri vardı ki, ben kızarak kalpağımı başımdan çıkarıp hocanın suratına attım. (General Karabekir, küçük Karabekir’in bu hareketinden hiç hoşlanmamış gibi hafif bir üzüntü hissile:) Sebeb de neydi biliyor musunuz? Benim de bir kitabım ve cüz kesem olmaması! Mevcud cüz kesesinin ağabeyime tahsis edildiğini söylemiştim. Esasen mektebe başlatılan da o idi. Ben sadece onun yanına katılmıştım. Ayrıca kendime aid ananevî ziyneti bulunmıyan o merasime tâbi olmayı bir türlü nefsime yedirememiştim. İşte o günkü kavgamızın mevzuu olan cüz kesesi budur!’
“Hiddetlenmemeyi öğrendim”
“Büyücek sırmalı keseye bir müddet baktıktan sonra hayalimde canlanmış (Küçük Karabekir) den süratle bugünküne geçip:
‘- Ve bu hâdisenin hayatınızda ne gibi bir tesiri oldu? dedim. Ondan sonra yine kızmakta devam ettiniz mi? Sizi kızdıran vak’alar karşısında ne yolda hareket edersiniz?’
‘- O ilk hâdise, filhakika benim hayatımda mühim bir tesir yapmıştır. Mektebe başladığım günden sonra artık evde ne zaman hiddet eseri göstersem, (Aman, derlerdi, şimdi Kâzım kalpağını suratımıza atar…) Bu telmih bana o kadar işlemişti ki, hiddetimi gülünç bulmıya başladım. Hayatta da öyle… Ne zaman kızsam, küçüklüğümdeki o garib inad, mânasız heyecanlanma ve ailemin beni, biraz da tevbih için tekrarlayıp takıldığı (Aman çekilin… Şimdi Kâzım kalpağını suratınıza atar) sözü hatırıma gelir. Gülümser geçerim.’
‘- Muharebelerde kızmaz mısınız?’
‘- Hayır… Nice hatalar gördük. Müşkül vaziyetler geçirdik. Asla itidalimi kaybetmedim.’
“Kutublar, karpuz dolu!”
“General Kâzım Karabekir, bu sırada hatıra camekânından uzun bir kurşun kalemi çıkardı.
‘- Bu kalemi niçin saklıyorsunuz? dedim.
‘- Bu kalemle ağabeyim benim parmaklarıma şöylece vurmuştu. Hayatımda yediğim tek dayağın hatırası olarak saklarım. Ondan sonra dayak yemedim.’
‘- Kabahatiniz neydi?’
‘- On, on bir yaşlarında kadar vardım. Ağabeyim coğrafya müzakere ediyordu. Kitabda kutublara dair, esas itibarile şöyle deniyordu: (Kutublar kar ve buz ile doludur). Fakat bu iki kelime arasındaki (V) harfi iyi çıkmamış, ben kelimeleri (Karpuz) diye okumuşum… Ağabeyim sordu: (Kutubları tarif et bakayım!) Ben şöyle cevab veriyorum: (Kutublar, karpuz ile doludur…) Ağabeyim bunun üzerine kendisile alay ettiğim zannına kapılarak işte şu kalemle hafifçe bir defa parmaklarımın ucuna vurmuştu. Ben de aldım, sakladım.’
(Yeni Sabah, 12.1.1939, ss. 4 ve 5)
Yeni Sabah’ın aynı nüshasında, Hikmet Münir’in Kâzım Karabekir hakkındaki röportajının baş kısmı ile Karabekir’in -çok ibertâmîz olan- Büyük Harbe Nasıl Girdik? isimli Hâtırât’ının 17. Tefrikası…
***
1-98
“Gümrü, Moskova, Kars Muâhedelerini imzâlıyan demir kalemler”
“Muzaffer kumandana, bundan sonra camekân içindeki madalyalarını işaret ettim. Bunların en ortasında kadife bir mahfaza içinde İstiklâl madalyası duruyordu. Diğer madalyalar… Ve babası merhum Emin paşaya Kırım muharebesinde İngilizlerin verdiği madalya… Yan tarafta, altında (Ceddim Karabekir) yazılı mehip bir Türkün resmi.
“Gümrü, Moskova, Kars muahedelerini imzalıyan demir kalemler. Her birinin üzerinde, itmam ettikleri tarihî hâdisenin mevkii, günü, senesi yazılı. General:
‘- Diğer bazı kıymetli, millî hatıralarla beraber bu kalemleri müzeye vereceğim, diyor.
“Fatih askerî rüştiyesine gittiği sırada, elbisesinin yakasına işlenmiş, mektebin ismini gösteren sırmalı yazı…. Ve sıra ile rütbeden rütbeye yükseldikçe değişen apoletler…
Mustafa Kemâl’in henüz iktidârı toptan zaptetmediği devirden bir hâtıra: “Kardeşim Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerine…”
“Camekânın en üst gözünde İstiklâl mücadelesine aid diğer hatıralarla birlikte büyük dostlarının fotoğrafları… Atatürk’ün kendisine verdiği kalpaklı, avcı elbisesile bir resmi. Bu resmin kenarında kırmızı mürekkeble şöyle yazıyor: (Kardeşim Kâzım Karabekir paşa hazretlerine. 1 Şubat 338.) [1 Şubat 1338: 1 Şubat 1922]
“Sonra General Karabekir’in, General İsmet İnönü ile birlikte alınmış bir resimleri… Altında şöyle yazıyor: (31 Mart 326. Kosovaya hareket hatırası…)
“Yine İsmat İnönünün İstiklâl harbinde (Kardeşim Kâzım Karabekire) hitabile birkaç resmi… General Ali Fuat, Refet, Cafer Tayyar ve B. Rauf’un yadigârları… General Kâzım Karabekir:
‘- Hepsinin hatıralarını muhafaza ederim, diyor. Bir tek küçük şey bile kaybetmemişimdir.’
Dağıstanlıların hediye ettiği pala
‘- Burada asılı kılıçlar da, sizin kılıçlar olacak?’
‘- Evet, ilk kuşandığım kılıç bile bunlar arasındadır. Şu gördüğünüz, iğri, büyük işlemeli palayı, Şark harekâtı esnasında Dağıstanlılar hediye etmişti. Son taktığım kılıç da odur.’
Çocukları hakkındaki hâtıra defteri
“Muhterem General bundan sonra tekrar camekâna dönerek oradan küçük bir defter çıkardı. Bu defterin içinde el yazısile birçok rakamlar, cümleler görünüyordu. Merak edip izahat istedim:
‘- Bu defter, benim ikiz doğan çocuklarımın doğduğu günden itibaren boylarını, sıkletlerini, yaş muhitlerini, hususiyetlerini, konuşma tarzlarını, gıdalarını, doktorla olan münasebetlerini, günü gününe tesbit etmiş olan mühim bir hatıra ve etüd defteridir. Bu deftere çok kişiler merak ediyor. Hattâ çocuk yetiştirmiye medar olur diye, bastırmamı isteyenler bile var. Bazı tanıdıklar, çocuklarına bir şey oldu mu, gelip sorarlar. (Sizinkilerin başından böyle bir iş geçti mi? Ne yaptınız?) diye tecrübemizden istifade etmek isterler. O zaman ben de defteri açar, o yaşta öyle bir endişe karşısında ne gibi bir tedbirde bulunup nasıl bir tesir gördüğümüzü kendilerine bu defterden tafsilâtile okur anlatırım… Bakınız çocuklarımın en küçük hususiyetlerine varıncaya kadar kaydetmişimdir ki, ilerde kendileri için dahi vakit vakit tatlı bir meşguliyet mevzuu teşkil eder. Meselâ şurası…’
“Generalin gösterdiği yerde bir cümle gözüme ilişti:
(Hayat, bugün bir makam tutturarak şarkı gibi bir şey söylemiye başladı.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (83)
Yesevizade Alparslan Yasa
12.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
11.07.2025 - 23:46
Güncelleme
1
Paylaşım
MUSTAFA KEMÂL'İN UYDURMA ŞECERELERİ VE HAKÎKÎ MENSÛBİYETİ (83)
1-99
(Yeni Sabah, 12.1.1939, s. 1)
Yeni Sabah’ın -Yedigün’den Hikmet Münir’in Kâzım Karabekir Paşa hakkındaki röportajının ve Paşa’nın Büyük Harbe Nasıl Girdik? ünvânlı eserinin 17. Tefrikasının neşredildiği- 12 Kânûnusânî 1939 târihli nüshasının birinci sayfası…
***
Kâzım Karabekir hakkında üçüncü vesîka: “Gâyem, Memlekete İlmî Zihniyetin hâkim olmasıdır”
Karamanlı Kâzım Karabekir’in antitezi olan Selânikli Mustafa Kemâl’de, Müsbet İlim, ancak, -“İrticâ” yaftası altında- İslâma hücûm etmek, kendi totaliter ideolojisini ve mutlak iktidârını dayatmak için bir istismâr mevzûudur. Onun Tecrübî İlim Zihniyet ve Ahlâkına ne kadar zıd bir zihniyet ve şahsıyet yapısı olduğunu, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Kemalizmin “Târih Tezi” ve “G-D T” Hurâfeleri gibi vâsi araştırmalarımızda pek çok delîlle isbât etmiş bulunuyoruz. İşbu çalışmamızdaki delîller de, onları destekliyor. Onun temsîl ettiği Totaliter Zihniyet, İskolastik Zihniyetin en şedîd hâlidir; binâenaleyh İlmî Zihniyetin tam zıddıdır. Vâ esefâ ki Kemalist Maârif, onun devrinden beri, insanlarımızı İskolastik, Şahısperest Zihniyetle yetiştirmiye devâm ediyor! Öyleyse Memleketimizde, Kemalizmin panzehri olan sahîh İlmî Zihniyeti ne kadar yayarsak (ki o, ancak biz, nefsimizden başlıyarak bu uğurda canla başla çalışırsak yayılabilir), Kemalist Totaliter Rejim kâbûsundan o kadar kolay kurtulacağımızı isbâta hâcet var mı?
Rahmetli Karabekir’in ise, Şark’taki şehîd yetîmi çocukların ilmî bilgilerle ve Memleketin çok ihtiyâc duyduğu meslekler edinerek yetişmeleri için sarfettiği büyük gayretler, kezâ Mustafa Kemâl’le yaptığı kalem münâkaşasındaki nezîh tavrı ve muârızına sâdece delîller, vesîkalarla mukâbele etmesi, onun İlim Zihniyet ve Ahlâkıyle mücehhez olduğunu açıkça gösteriyor.
O, -millî şahsıyetimizi kaybetmeden- Memleketin kalkınmasının ve Avrupa’yle yarışır hâle gelmesinin ancak ve ancak İlmî Zihniyetle, Tecrübî İlmin rehberliğiyle, bütün Maârife ve Memleket işlerine bu zihniyet ve ahlâkın hâkim olmasıyle mümkün olacağını bihakkın idrâk etmiş bir insandı. Yânî Memleketimizde maâlesef bu bakımdan emsâline nâdir rastlanır bir insandı…
4 Ocak 1939’da Murad Sertoğlu’na verdiği kısa mülâkat, onu hayırla, rahmetle yâdetmemize bir başka vesîledir:
“Yeni İstanbul mebusu sayın General Kâzım Karabekir, kendisini ilk ziyaret ettiğim vakit sormak istediğim suallere ancak mebus seçildikten sonra cevap verebileceğini söylemişti. Dün kendisini tekrar ziyaret ederek bu vadini hatırlattım. Ankaraya hareket etmek üzere hazırlık yaptığı ve kendisini bir çok eski dostları ve silâh arkadaşları, mütemadiyen, ziyaretlerile işgal ettiği halde, sorduğum suallere cevap vermek lûtuf ve nezaketini gösterdi.
“Mecliste ne şekilde çalışmak fikrinde olduğunu sordum:
‘- Benim öteden beri güttüğüm gaye, milletin ve ilmin hâkimiyetidir. Cümhuriyet Halk Partisi programının bu iki esasa uygun olan prensiplerinin tatbikinde memleketimizin umumî şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yeni inkişaflar temin etmek için hisseme düşen faaliyette bulunacağım.
‘Memleketimizde ilmî zihniyetin yerleşmesi ve siyasî terbiyenin olgunlaşması için Üniversitenin yanı başında akademiler teşkili de çok müessir bir tedbir olur. Bütün müterakki milletler, tekâmül safhalarında akademik mesaiden çok faydalanmışlardır.’ ” (Murad Sertoğlu, “General Kâzım Karabekir Diyor ki”, Yeni Sabah, 5.1.1939, s. 1)
Rahmetli Karabekir’in burada teşkîlini arzû ettiği “akademiler”, Fransız İlimler Akademisi (L’Académie des sciences – L’Institut de France) emsâli, ilim adamlarının bir araya gelip müşterek ilmî çalışmalar, araştırmalar yaptığı, muhtelif mes’eleleri ortaklaşa teemmül ve müzâkere ettiği, bu yollarla İlmi inkişâf ettirmeyi gâye edinmiş, büyük bütçelerle çalışan kalıcı müesseselerdir…
2-60
(Yeni Sabah, 5.1.1939, s. 1)
Kendi mutlak iktidâr emelleri istikâmetinde biteviye İlim istismârcılığı yapmış Selânikli Mustafa Kemâl ile İlim Zihniyet ve Ahlâkını benimsemiş ve Memlekete de hep bunların hâkim olması için çalışmış olan Karamanlı Kâzım Karabekir, birbirine zıd şahsıyetlerdi…
***
Mustafa Kemâl ile Kâzım Karabekir arasında kalem münâkaşası
Yukarıda, Karabekir’in, Tan gazetesine verdiği mülâkatta:
“Altı yıl evvelki istiklâl harbi münakaşasını hatırlarsınız, değil mi? Ben o zaman tarihî vesikalar göstererek bazı hadiselerin gösterildikleri şekilde olmadığını ve hakikate tetabuk etmediğini ifade ettiğim için matbuatın haksız ve asılsız hücumlarına uğradım. Neticesi ne oldu? Hakikatleri öldürmeğe koşan gayretlilerin mahcubiyet[i] benim de maddî tazyiklere uğramaklığımdan başka bir netice çıkmadı. Ve ben bir müddet için daha, o vakte kadar olduğu gibi, bir kenarda nezaret altında yaşamağa mecbur kaldım.”
şeklindeki sözlerini okuduk.
Rahmetli Kâzım Karabekir’in bahis mevzûu ettiği hâdise, 1933 Mayıs’ında cereyân etmiştir. Buna vesîle olan, Siirt Meb’ûsu Mahmut Bey’in gazetesi Milliyet’in, Nisan ayından beri “Millîci” nâmımüsteârıyle neşredilen “Ankaralının Defteri” başlıklı tefrikasında, TBMM İkinci Reîsi ve Adliye Vekîli Celâleddîn Ârif Bey’in, Kasım 1920’de, “bir entrikayle”, Eruzurum’da (Ankara’ya muhâlif) bir “Şark Vilâyetleri Umûmî Vâliliği” ihdâs ettirmek için giriştiği teşebbüsde, Kâzım Karabekir Paşa’nın da ona destek olduğunu iddiâ etmesidir. (Milliyet, 27.4.1933, s.
Bunun üzerine, Kâzım Karabekir, Gazeteye bu mes’elenin içyüzünü îzâh eden bir mektub gönderiyor ve İstiklâl Harbi’nin başlangıcı hakkında da resmî târihi nakzeden bilgiler veriyor.
Kâzım Karabekir ile Mustafa Kemâl arasında, aynı gazetede, üç hafta kadar sürecek kalem münâkaşası böyle başlıyor. Tabiî, çocukluğundan beri hakîkî hüviyetini gizlemede pek mâhir olan Mustafa Kemâl, bu sefer de, kendi ismiyle ortaya çıkmıyor, “Millîci” imzâsını kullanıyor ve Falih Rıfkı, Ahmet Şükrü (Esmer), Mazhar Müfit (Kansu), Ruşen Eşref, Aka Gündüz, Gâzîanteb Meb’ûsu Nuri Bey (Conker) gibi emrindeki birçok kalemşör ve siyâsetciyi de Kâzım Karabekir’i tekzîb etmek, haksız çıkarmak için seferber ediyor. Baş tetikcisi ise, Siirt Meb’ûsu Mahmut Bey’in (Soydan) Sâhibi ve Başmuharriri olduğu ve Umûmî Neşriyât ve Tevzî İşleri Müdürlüğünü Etem İzzet’in (Benice) yaptığı Milliyet gazetesidir ve o da bir taraftan mezkûr kadroya sütûnlarını açarak, dîğer taraftan şu gibi manşetleriyle aynı maksada hizmet etmektedir:
“Kâzım Karabekir Pş.nın bir iddiası daha çürük çıktı…” (Milliyet, 13.5.1933, s. 1) “Karabekir Paşa Tarihe ve Hakikate Saygısızlık Yapıyor…” (Milliyet, 14.5.1933, s. 1) “Karabekir Pş.nın cevabı yalnız hayret değil, ıztırap veriyor… Kâzım Karabekir Pş.nın hatıraları her yandan hezimete uğrayor!” (Milliyet, 15.5.1933, s. 1) “Karabekir Pş.ya hakikatin acı bir sillesi daha!” (Milliyet, 16.5.1933, s. 1) “Kâzım Karabekir Pş. hem tarihî hakikatlerden, hem de halkın aklıseliminden tegafül ediyor… Karabekir Pş. tarihî hakikatlerden yalnız tegafül etmekle kalmıyor, onları inkâr ve tahrif de ediyor…” (Milliyet, 17.5.1933, s. 1) “Büyük bir deha ve onun âlemşümûl zaferleri elbette ki küçücük beyin kaplarına sığmaz!” (Milliyet, 18.5.1933, s. 1) İlh…
Bu kalem münâkaşası esnâsında, Karabekir gâyet vakûrdur ve dâvâsını hem vesîkalar, hem mantıkî muhâkemeyle desteklemektedir. Mustafa Kemâl ise, her zamân olduğu gibi kendini dev aynasında görmekte, üst perdeden konuşmakta, kendisi gibi bir “dâhî” olmasa Anadolu milletinin kendini kurtarmaktan âciz bulunduğunu iddiâ etmekte, daha ziyâde mugâlata yaparak, alaya alarak, tahkîr ederek muârızını küçük düşürmiye çalışmaktadır.
Rahmetli Karabekir, Milliyet’e altı mektub gönderiyor. Bunlar, Gazetenin 5 Mayıs 1933 târihli nüshasından başlıyarak onun 11, 12, 13, 14 ve 15 Mayıs 1933 târihli nüshalarında intişâr ediyor. Bundan sonra, Karabekir, mektub göndermeyi kesiyor, çünki son mektubunda bir pasaj sansür edilmiştir… (Milliyet, 18.5.1933, s. 1’deki îzâhat) Ve herhâlde daha mûteber sebeb, Gazetede, edebsizce hücûmlara mârûz kalmasıdır…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (84)
Yesevizade Alparslan Yasa
13.07.2025 - 18:17
Yayınlanma
13.07.2025 - 18:20
Güncelleme
1
Paylaşım
Kâzım Karabekir Paşa’nın resmî târihi tekzîb eden nezîh îzâhat mektubu
Bu mektublardan ilki, münâkaşanın mâhiyetini anlamıya kâfîdir:
“Erenköy; 30.4.933
“Efendim;
“27.4.1933 tarihli gazetenizde ‘Ankaralının defteri’ tefrikasında Celâleddin Arif Bey meselesini ve şahsıma ait mütaleanızı okudum. Pek yanlıştır. Aradan 13 sene geçmesine rağmen İstiklâl harbine ait hâdiselerin hâlâ hakikatini bilememekliğin iki mühim sebebi vardır:
“1 – Yapanların şimdiye kadar bir şey yazamaması.
“2- Yazıcılarımızın da yapanlardan hakikati öğrenmek için bir şey sormamalarıdır.
“Bu iki sebep medeniyet ve hakikat karşısında mühim suçlardır ki, azı, yapanların, çoğu da yazıcılarındır. Suçu bu suretle taksimden sonra bu hâdiseyi anlatayım:
(Milliyet, 5.5.1933, ss. 1 ve
Milliyet gazetesi, 1933 Nisan ayından beri, her gün, sekizinci sayfasında, “Ankaralının Defteri” sütûnlarında, İstiklâl Harbi hakkında, Kemalizm nâmına, tahrîfkâr neşriyât yapıyordu. Bir tefrikasında, Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa hakkında da tahrîfkâr iddiâlarda bulununca, Paşa, kendilerine bir mektubla cevâb verdi. Burada, Gazetenin Karabekir’in mektubunun neşredildiği 5 Mayıs 1933 târihli nüshasının birinci sayfası ile sekizinci sayfada, Karabekir’in mektubunun metni görülüyor…
***
“Ankara Hükûmeti Ermenilere karşı mukâbil taarruza müsâade etmiyordu; hattâ kıt’alarımı Garb’e nakle kalkıştı”
“Celâleddin Arif Bey Erzuruma geldiği zaman haricî vaziyet şu idi:
“Ermeniler katliamlarına devamla Kars ve Ardahan Vilâyetlerindeki Türkleri bitiriyorlar, cephemize mütemadi taarruzlarda bulunuyorlar ve Sivasa, Kızılırmağa diye bağrışıyorlardı. Ne benim ve ne de Hariciye Vekilimizin müracaatları hüsnü kabul görmemişti [görmüştü]. Bu hâl aylardanberi böyle devam ediyordu.
“Dahilî vaziyet ise:
“Ankara bir türlü mukabil harekete müsaade etmiyor ve böyle bir hareketin millî felâketin başlangıcı olacağını zannediyordu. Hattâ bir aralık garp isyanlarını tedip için şarkın tahliyesine ve kıtaatımı garbe nakle bile kalkışmıştı.
“Ben ise, Ankaranın bu mütalealarını pek tehlikeli bulmuş ve bazı tedbirlerle beraber iki fedaî müfrezesile işi hallettirmiştim. (Bu husustaki muhaberemiz uzundur.)
“İstiklâlimizi têmîn edecek Millî Hükûmetin Erzurum’da kurulabileceğini düşünüyordum”
“Seferber halde hudut boylarındaki fırkaların yükü şark halkını ve bilhassa Erzurumu eziyordu.
“İşte böyle nazik bir zamanda Millet Meclisi ikinci Reisi ve Adliye Vekili olan Celâleddin Arif Bey, refakatinde Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Beyle Erzuruma geldiler. Ben bunların niçin geldiklerini veya gönderildiklerini bilmiyordum ve C. Arif Beyi de evvelce tanımıyordum. Mahza millî hükûmetimize karşı halkın ve ordunun ve şahsımın sarsılmaz hürmet ve muhabbetini göstermek için Millet Meclisimizin bu ikinci Reisine karşı pek parlak bir karşılama yaptırdım. İlk mülâkatımızda bana şu malûmatı verdi:
‘Şarkta Umumî Valilik yapılmasını ve buraya da sizin tayininizi Ankara düşünüyor.’
“Bu haber beni yeise düşürdü. Çünkü:
“1- Ben daha mütarekenin başlangıcında millî istiklâlimizin ancak millî bir kuvvetle kurtarılabileceğini ve bunun da Erzurumda yapılacak millî bir teşekkül ile mümkün olabileceğini bir çok zatlara ve bu meyanda M. Kemal Paşa Hazretlerine de Şişlideki evlerinde bizzat söylemiş ve kendilerini şarka davet etmiştim. Bu davetimin mühim bir sebebi de benim Harbi umumînin son safhasında şarkta muvaffakıyetli hareketler yapmış olmaklığımdan halk ve ordu ile karşılıklı itimat ve rabıtamız ve düşmanlarla da gene karşılıklı iyi tanışmaklığımız dolayısile millî hükûmetimizin temelini benim Erzurumda kurabileceğime imanım vardı; fakat şark vaziyetinin ve şark hareketinin başka bir elde makûs bir netice vermesini pek muhtemel gördüğümden millî harekâtı akamete uğratmamak için benim şarkta kalarak kendilerinin garbe teveccühünü düşündüğümdendi.
“Daha M. Kemâl Paşa İstanbul’da iken ben Millî Mücâdeleye başlamış, millî nüveyi hazırlamıştım”
“2- M. Kemal Pş. Hz. henüz İstanbulda iken ben şarkta işe başlamış ve Erzurum kongresile millî nüveyi hazırlamıştım. İki buçuk ay sonra Erzuruma gelen müşarünileyh tekliflerimle tekiden mutabık kalmış ve bu suretle ben şarkta, kendileri de garbdeki siyaset ve ve harekâtı idare etmeyi millî plânımız olarak tespit etmiştik.
“3- Ankarada Büyük Millet Meclisi açılıncıya kadar bu fikirde bulunan M. Kemal Pş. Hz. bundan sonra nedense bu fikirlerinden sarfınazar ettiler. Fakat ikna edici bir çok muhaberatım neticesi gene muayyen vazifeye intizar ediyordum.
“4- C. Arif Beyin getirdiği malûmata nazaran şarktaki kurtarıcı vazifemden mahrum edilecektim. Bunun millî felâketin başlangıcı olacağı hakkındaki kanaatim ise değişmemişti. Bunu C. Arif Beye de anlattım. Tasavvur olunan Umumî Valiliğe benim değil kendisinin tayininin muvafık olacağı fikrimi o da kabul etti; ben de Ankaraya yazdım. Teklifimden sonra M. Kemal Pş. Hz. den aldığım şifrede C. Arif B. in Kolordu ambarlarında suiistimal var diye Kolordu Kumandan vekili ve Vali vekili Manastırlı Kâzım Beye hücumunu öğrendim. C. Arif Beye silâh ambarlarını gezdirdim ve hatasını gösterdim. İkinci bir şifre ile Ankaraya tashih etti. Bazı ifadelerinden ve hallerinden asıl maksadının M. Kemal Paşa Hazretlerine karşı oluğunu hissettim. Derhal Erkânıharbiyei Umumiye Reisi İsmet Beye sordum: ‘M. Kemal Paşa ile C. Arif Beyin arası nasıldır?’ Aldığım cevapta: ‘Samimî olmadıklarını ve meclis vasıtasile beni düşürdükten sonra istinatkâhtan [istinâdgâhtan] mahrum kalacak olan M. Kemal Pş. yı Erzurum halkı vasıtasile düşüreceklerini’ öğrendim. İstiklâl mücadelemizde bu hareket millî birliği esasından mahvedeceği cihetle derhal şu tedbirleri aldım:
“Mukâbil taarruzla Ermeni mevzilerini işgâl ettirdim; Ankara, nihâyet taarruzumun devâmını muvâfık gördü”
“Üzerindeki müessir makamlarla gayrimes’ul ve âmir bir tarzda Erzurumda bulunmasını tehlikeli gördüğüm C. Arif Beyi derhal vali vekâletine getirmek ve bu suretle mes’ul ve madun vaziyetine sokmak. Ordu ambarlarındaki hırsızlık iş’arının doğru olmadığını anlıyan müşarünileyh bu teklifimi kabul etmek ıztırarında kaldı. Ankaraya düşen de kanun mucibince derhal diger vazife ve salâhiyetleri üzerinden almaktı. Ben, ahvalin icabatı ile kanunu mezç ile doğru hareket ettim.
“2- Şunun bunun istediği bir kimsenin vali olamıyacağını Erzurumda temin ettim, Ankaraya da bildirdim.
“3- Devam eden Türk katliamlarını durdurmak ve şark halkının endişelerine nihayet vermek ve tehlikeye düşmekte olan millî harekâtımızı kurtarmak için taarruz etmekte devam eden Ermeni ordusuna mukabil bir taarruz yaptırdım ve Ermeni mevzilerini işgal ettirdim. Harekâtım Ankaraca da tasvip ile taarruza devamım nihayet muvafık görüldü.
“Ermeni Ordusuna silâh teslîm ettirdim ve Garb Cephemize külliyetli silâh, mühimmat, para, asker sevkıyle yardımda bulundum”
“İşte bu tedbirlerim sayesindedir ki Erzurumdan 50 imza ile Büyük Millet Meclisi Reisi M. Kemal Pş. Hz. ne çekilen isyankâr telgrafın tevali edebilecek vahim neticelerini önledim.
“Askerî harekâtı da malûm olan sür’at ve muvaffakıyetle ikmal ederek Ermeni ordusuna teslimi silah ettirdim ve garp cephesine külliyetli silâh ve mühimmat ve para, ve kolordularla yardım temin ederek millî davamızın muvaffakıyetini teminde uhteme [uhdeme] düşen millî vazifemi tamamladım.
“Bir vazifeyi yapmak, bana, onunla öğünmekten daha kolay geldiği içindir ki bu ve bu gibi hakikatleri hülâsa veya mufassal şimdiye kadar neşrettirmemiştim. Bu hakikatleri alâkadar zat ve makamlardan dahi öğrenebilirsiniz.
“Millî istiklâlimizi kurtarmak için canla başla uğraşanların bu hizmetlerini yazmıyabilirsiniz; fakat bari bunları borçlu çıkarmayınız.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (85)
Yesevizade Alparslan Yasa
14.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.07.2025 - 18:24
Güncelleme
3
Paylaşım
(Le Petit Journal illustré, 1.8.1926, No 1858, p. 14)
Kemalist Totaliter Rejimin sayısız cinâyetlerinden bir sahne: Müretteb “İzmir Sûikasdi”nin göstermelik dâvâsı sonrasında insâfsızca asılıp günlerce darağaclarında teşhîr edilen mazlûmları, o devirde, bir Fransız mecmûası, yukarıdaki resimle canlandırmıştı… (Bu muhayyel “sûikasd” dâvâsında, hemen karâr sonrası canına kıyılanlar, bu mecmûanın yazdığı gibi on beş değil, on üçtür… -Bir de, hepsi Meb’ûs değildi.- On beş îdâm mahkûmundan, kaçak olan Kara Kemâl Bey, yakalanmak üzereyken, 27 Ağustos 1926’da intihâr etmiş, yine kaçak olan Abdülkadir Bey de bilâhare ele geçirilerek 31 Ağustos 1926’da asılmıştır…)
Mustafa Kemâl, tam mânâsıyle totaliter bir rejim kurma ve onun “Mutlak Şef”i olarak hüküm sürme sevdâsında olduğundan, Terakkîperver Cumhûriyet Fırkası'nı, Şeyh Saîd İsyânı bahânesi ve “İrticâı teşvîk̆” iddiâsıyle (Takrîr-i Sükûn Kânûnu'nu mesned ittihâz ettirerek) Hükûmete feshettirmiş (3 Haziran 1925), bununla da iktifâ etmiyerek, Fırkanın idârecilerini (en azından siyâsî hayâttan) tasfiye etmeyi kafasına koymuş, müretteb “İzmir Sûikasdi” dâvâsını bu maksadla kullanarak, mezkûr Fırkanın idârecilerini bir Sabataî-Mason hey’etinden müteşekkil İzmir İstiklâl (daha doğrusu Tedhîş) Mahkemesi'ne sevkettirmiş (Haziran 1926), dâvâ sonunda bu Fırkada toplanan Paşaları berâat ettirip (15 Temmuz 1926) astırmamışsa da, Fırkalarıyle berâber onların da siyâsî hayâtlarını bitirmişti…
Bu asılsız dâvâda hayâtına kasdedilenlerden biri de, sahîh bir İstiklâl Kahramanı olan Kâzım Karabekir Paşa’ydı… Kemalist Tedhîş Mahkemesi, onu ve arkadaşlarını îdâma mahkûm etmediyse de bu dâvâyle bütün Memlekete dehşet saldı ve netîcede Kemalist Totaliter Rejim iyice yerleşti…
***
“Lûtfen bu mektubumu ayni sütunlarda neşir buyurmanızı rica ve selâm eylerim efendim.
“Kâzım Karabekir.” (Milliyet, 5.5.1933, s.
Dikkat edilirse, Kâzım Karabekir, bu mektubuyle, “Mutlak Şef”in elinden çıkmış resmî târihe muhâlefet ederek, Şark Cephesinde Ermeni taarruzuna karşı muvaffakıyetin Mustafa Kemâl’e rağmen ve kendi inisiyatifiyle elde edildiğini, kezâ, Şark’taki Millî Mücâdeleye de, Mustafa Kemâl daha ortada yokken, halkla berâber kendisinin önayak olduğunu îzâh ediyor…
İşte bunlar, Millî Mücâdelenin bütün muvaffak̆iyetlerinin sâdece kendisinin kâr hânesine yazılmasını istiyen “Mutlak Şef”in hiç tahammül edemiyeceği tesbîtlerdir!
“Mutlak Şef”in Karabekir’in mektubuna (kendi imzâsıyle) ilk cevâbı: “Akıl hastası!”
“Mutlak Şef”, İstiklâl Mücâdelesinin başlangıcında, Karabekir Paşa’ya “Birâderim” diye hitâb ediyor, büyük yakınlık ve saygı gösteriyordu. Şu hâdise, bu husûsta bir fikir verebilir:
Kâzım Karabekir Paşa, Erzurum ve havâlîsindeki yetîm kalmış binlerce şehîd evlâdını Ordunun himâyesi altına almış, onlara barınak ve mekteb têmîn etmiş, têsîsine önayak olduğu mekteblerde tahsîl görmelerini, muhtelif zanaat meslekleri edinerek yetişmelerini sağlamıştı. Ekim 1922’de, bu çocuklardan 55 kişilik bir topluluğun refâkatinde, Ankara’yı ziyâret maksadıyle, Trabzon’dan yola çıkarak İnebolu’ya gelmişti. (Çocukları daha evvel, 14 Ağustos 1922’de Trabzon’a göndermiş bulunuyordu.) 12 Ekim’de, İnebolu’da çocuklardan ayrılmış, 14 Ekim 1922’de, Kastamonu üzerinden Çankırı’ya varmış, geceyi burada geçirmiş, ertesi sabah, Ankara’ya vâsıl olmuştu. Yunus Nadi’nin neşrettiği 16 Teşrînievvel 1338 (16 Ekim 1922) târihli Anadolu’da Yenigün gazetesinin “Şark Fâtihi ve Şark Cephemizin Nâmdâr Kumandanı Şehrimizde” başlıklı manşet haberine nazaran, Mustafa Kemâl ve Hey’et-i Vekîle erkânı, o sabah, Kâzım Karabekir’i, Ankara’ya bir-iki sâatlik mesâfede karşılamışlar, müteâkıben TBMM’de ağırlamışlardır… (Dr. Pınar Tuna, “Kâzım Karabekir Paşa’nın Yetim Çocuklarının Ankara ve İstanbul Ziyaretleri”, XIX. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, 3-7 Ekim 2022, Ankara, cild 7, ss.461-491, s. 464; https://ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2024/06/192-PinarTuna.pdf; 28.4.2025)
Bilâhare, “Tek Adam” olma hırsı, onu, kayıdsız şartsız kendisine tâbi olmıyan eski silâh arkadaşlarıyle karşı karşıya getirdi ve onları, şu veyâ bu tertîble, tek tek siyâset sahnesinden sildi. Müretteb “İzmir Sûikasdi” dâvâsında (Haziran – Temmuz 1926) göstermelik mahkemeye sevk ettikleri arasında Kâzım Karabekir Paşa da vardı ve îdâm edilmesine ramak kalmıştı. Bâzı şahâdetlerden, bu kumandanların, İsmet İnönü’nün müdâhalesiyle ve ayrıca, Ali Fuad Cebesoy Paşa’nın hatırına îdâmdan kurtuldukları anlaşılıyor. Mâmâfih, kurdukları Terakkîperver Cumhûriyet Fırkası da, kendileri de siyâsî hayâttan silindiler ve Kemalist Totaliter Rejim tam mânâsıyle teessüs etti… (Tafsîlât için: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 7-8.8.2019/317-318)
Şimdi, o göstermelik muhâkemeden yedi sene sonra, Mustafa Kemâl, Kâzım Karabekir’le bir kerre daha karşı karşıya gelmişti… Yine bütün kozlar elindeydi ve bu def’a Karabekir’i mânen ezip tüketmek, tamâmen îtibârsızlaştırmak istiyordu…
Karabekir’in Milliyet gazetesine gönderdiği nezîh mektuba ilk cevâbı, mektubun neşrinden bir gün sonra, 6 Mayıs 1933 târihli aynı gazetenin 8. sayfasında, “Ankaralının Defteri” sütûnlarında “Kâzım Karabekir Paşaya Cevap” başlığı altında neşredildi. Fakat bunda “Millîci” imzâsını istiâre etmişti. Kendi imzâsıyle alenî ilk aksülameli ise, onu “akıl hastası” îlân etmesi oldu! Bu beyânâta âlet olan da, kendisinin bir numaralı tetikci kalemşörü Falih Rıfkı (Atay) idi. Beyânât, 8 Mayıs 1933 târihli Milliyet’in birinci sayfasında yer alıyor:
“Gazi Hz., Karabekir Paşanın mektubu hakkındaki intibalarını bir cümle ile ifade buyurdular.
“Ankara, 7 [Mayıs 1933] (Telefonla) – Gazetemizde ‘Millici’ imzasile neşrolunan hatıralar münasebetile Kâzım Karabekir Paşanın gönderdiği mektup hakkında Hâkimiyeti Milliye Başmuharriri Falih Rıfkı Bey Reisicümhur Hazretlerinin mütalâalarını istifsar etmiştir.
“Falih Rıfkı Beyin, mektubun kendileri tarafından görülmüş olup olmadığına dair olan sualine Gazi Hazretleri kısaca şu cevabı vermişlerdir:
‘- Okudum.
‘- Bu husustaki intibaınızı sormaklığıma müsaade buyurur musunuz?
“Sualine de:
‘- Evet. Bu mektubu yazan üzerine akıl doktorlarının dikkat nazarını celbederim.
“Cevabını vermişlerdir.”
Her ne kadar “Büyük Şef” Kâzım Karabekir’i “akıl hastası” îlân ettiyse de, onu, iddiâlarına dâir yeni mektublar göndermiye teşvîk ediyor ve bunlara “vesîkalı” uzun cevâblar veriyordu. Kendi cevâbları kâfî derecede iknâ edici olmamalı ki hemen tetikcilerini devreye soktu ve bunlar her gün Karabekir Paşa’yı îtibârsızlaştırmıya çalışan makâleler neşrettiler. En küstâh tetikciler, bekleneceği üzere, “sâhibinin sesi” Falih Rıfkı ile Selânikli Nuri Conker’di.
“Sâhibinin sesi” Falih Rıfkı’nın Kârabekir Paşa’ya edebsizce hücûmları
Sefîh hayâtı İslâm düşmanlığı, Siyonizm muhibliği ve Kemâlperestlikle geçen -Aydın Locası müntesibi- Falih Rıfkı’nın rahmetli Kâzım Karabekir’e edebsizce hücûm eden ilk başmakâlesi, Mustafa Kemâl’in doğrudan sâhibi olduğu Hâkimiyeti Milliye (bilâhare Ulus) gazetesinin 12 Mayıs 1933 târihli nüshasında “Karabekir Paşaya Mektub” başlığı altında yer almıştır. Makâle, Anadolu Ajansı tarafından muhtelif gazetelere, bu meyânda Milliyet’e de verilmiş, bu gazete, onu, aynı gün, manşetten ve tam metin hâlinde neşretmiştir. Aynı târihli Cumhuriyet dahi bu kalem münâkaşasına birinci sayfasında geniş yer ayırmakta ve Kâzım Karabekir’in üçüncü mektubuyle berâber Falih Rıfkı’nın makâlesine de yer vermektedir. Bütün bu neşriyât, Kemalist Totaliter Rejimde, insanlar üzerinde, neşriyât ve sâir propaganda vâsıtalarıyle nasıl tedhîş estirildiğine, herkesin nasıl sindirildiğine ve Rejimin “hakîkatler”ini benimsemiye icbâr edildiğine pek ibretâmîz bir misâldir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (86)
Yesevizade Alparslan Yasa
16.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
15.07.2025 - 18:53
Güncelleme
1
Paylaşım
Falih Rıfkı, “Büyük Şef”inin kanadları altında, muârızına şirretce hücûm ediyor:
(Milliyet ve Vakit, 8.5.1933, s. 1)
“Mutlak Şef”in Falih Rıfkı’ya beyânı: “Bu mektubu yazan üzerine akıl doktorlarının dikkat nazarını celbederim.” Onun bu (aslında Hakîkat karşısında aczin ifâdesi olan) hakâretâmîz beyânı, Milliyet’in birinci sayfasının yukarısında, çerçeveli olarak, “Gazi Hz.” başlığı ile, aynı târihli Vakit’te ise, manşetten verilmiştir…
***
“Sizin ihtilâl harbindeki kıymetinizi ancak askerleriniz bilir. İhtilâlden sonraki sergüzeştiniz ise Yurt bilgisi kitaplarında gurur ve hotkâmlığın [hodgâmlığın] zararını ve boşluğunu gösterir misallerin en iyisi olarak anılacaktır. […]
“Sizin Anadolunun kurtarıcıları değil, fakat kurtarılmışları arasında olduğunuzu da gene Ankaraya geldiğim vakit, Erzurumlulardan öğrendim. Sakarya yazılarımı benim aleyhime hatırda tutmanız ne kadar aykırı olsa da, Erzurum’u kendi lehinize hatırda tutmanız kadar gülünç değildir.
“Anadolu ihtilâli ancak Mustafa Kemal kadar büyük bir şefle Türk milleti kadar büyük bir milletin müşterek eseri olabilirdi ve öyledir. Mustafa Kemal, hiçbir zaman, hiçbir sözünde ve yazısında, ben yaptım demedi. Kendi öz şereflerinden herkese, size ve hepinize, bol bol hisse dağıttı. […]
“Siz kendi gözünüzde putlaşmış olabilirsiniz. Fakat bizler putperest değiliz. Biz, işe, esere, fedakârlığa ve fikre, millî kıymetleri kadar ve millete faydaları olduğu kadar ve olduğu müddetçe taparız. Kıymet ve faydaları kalmadığı zaman da vazifemiz olsa olsa onların hatıralarını tahnit etmekten ibarettir.” (Falih Rıfkı, “Karabekir Paşaya Mektub”, Milliyet ve Cumhuriyet, 12.5.1933)
Ulus gazetesinin manşetinden, “Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa, hepsini ona, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borçluyuz!” diye sayıklıyan (F. R. Atay, “Bayramımız”, Ulus, 20.10.1935, s. 1) bu Kemâlperest: “Mustafa Kemal, hiçbir zaman, hiçbir sözünde ve yazısında, ben yaptım demedi.” gibi hakîkatin tam zıddı bir iddiâda bulunmaktan hayâ etmiyor! (Bu iddiânın ne kadar ikiyüzlü olduğunu daha iyi anlamak için işbu II. Fasl’ın “Kendine Bakışı” başlıklı 1. Alt Fasl’ındaki vesîkalar hatırlanmalıdır!)
Münâfıklık böyle bir şey! Ferâseti olan, onu teşhîs etmekte gecikmez! Bu metinler, dikkatle mütâlaa edilmeli ki bir asırdır çeşid çeşid kılıklara bürünen yalanlarla Milletimizin nasıl gözünün boyandığı iyi anlaşılsın ve artık Münâfıkların tuzağına düşmiyecek kadar hassâsiyet kazanılsın!
“Sâhibinin Sesi”nin tercümânı olduğu hadsiz kibir, taşkın gayz
Aynı mevzûda, ikinci başmakâlesi, 18 Mayıs 1933 târihli Milliyet’te neşredilmiştir ve başlığı: “Bu Zatla Konuşulamaz!”dır. “Sâhibinin Sesi” olarak, bu def’a edeb sınırlarını iyice aşıyor:
“Karabekir Paşa eğer bir şeyler yapmışsa bile, Mustafa Kemâl’in zoru altında ve onun emri ile yapmıştır!”
“…Böyle bir adamla konuşulmaz: Böyle bir adam ancak bir ders olarak millete teşhir olunur. Arkadaşlarımın neşrettikleri ve neşredecekleri bir sürü vesika işte bu teşhir hizmetine yarayacağı için faydalıdır.
“Karabekir Paşa eğer bir şeyler yapmışsa bile, Mustafa Kemalin zoru altında ve onun emri ile yapmış olduğuna asla şüphe kalmayacaktır ve kalmamalıdır:
“Kafası gurûrdan çatlamış bu adamı tamâmen defnetmeli ki taaffün etmesin”!
“Kendi elile kendi hayatına nihayet veren bu isim, tam ve sağlam defnolmazsa, TAAFFÜN eder. [“Taaffün” kelimesi, metnin aslında da böyle büyük harflerle dizilmiştir. Taaffün etmek, pis kokular saçarak çürümek, kokuşmak demekdir.]
“Arkadaşlarım emeklerine acımasınlar: Ben bile şimdiye kadar Karabekir Paşayı kafası gururdan çatlamış, fakat bu gururunu hiç olmazsa büyük vatan idealinin üstüne kadar çıkaramaz, yalan ve fesada aklı ermediği için şunun bunun peşinde sürüklenip gider bir zat olarak tanırdım. Onun sükûtunu deşenler, bir pusu’nun üstüne basmış oldular. Ve bize rejimin yolu üstünde nasıl tehlikeli tuzaklar bulunduğunu tekrar sezmek fırsatını verdiler.
“Bu adam da bir kahraman olmalıdır: Fakat 1919 da o fikirde olanların kahramanı olmalıdır. Onun safını bilelim; onu açık cepheye çekmiş olalım. Genç bir rejim için herhangi açık bir cephe ile boğuşmak ve onu yenip yere sermek güç değildir. Fakat eğer rejimin adamları, Klavuzlarını ve hedeflerini bulmakta şaşkınlık gösterirlerse, âkıbetleri yaman olur. Mustafa Kemalin 1919’daki tehlikeye karşı hazırlık fikri, öyle bir talihe uğrayan her millet için bugün dahi en doğru fikir, bin sene sonraki Türkiye için dahi doğru bir fikirdir. Ve 1919‘ daki saray, Babıâli, ve Karabekir fikri bin sene sonraki Türkiye için dahi bir tehlikedir.
“Bu fikir nedir? 1919’daki Türkiye’yi tekrar hatırlayınız: İstanbul limanı, itilâf devletlerinin harp gemileri ile dolmuştur. Yunan ordusu İzmir’dedir. Fransızlar Kilikyadadır. İtalyanlar Antalya ve Konya’dadır. Şark vilâyetleri Ermenistanla Kürdistana parçalanmak üzeredir.
Tek başına hârikalar yaratan İlâh, destânını da kendisi yazıyor!
“19 Mayısta Samsun’da karaya çıkan Mustafa Kemalin, 29 Mayısta emrinde bulunan ve bulunmayan Anadolu ordularına ne emir verdiğini Karabekir’in beşinci mektubunda okudunuz. Bize bu vesikayı okutmuş olmak, bu münakaşanın ikinci bir faydasıdır.
“Bu emrin ihtilâl tarihindeki değeri, o tarihin baş kitabesi olacak kadar büyüktür. Askerî değerini ise, mütehassıslar, o şartlar içinde hiçbir zaman o kadar doğrusu ve o kadar tamamı bulunmamış olan bir ihtilâl ve harp tertibi olarak bize anlatacaklardır.
“Düşününüz arkadaşlar, o zaman tek başına Havza kasabasında bulunan bu adam ne yapıyor?
“Bu adam büyük harbin bütün muzaffer devletlerine karşı, yenilmiş milletler arasında en kolay avlanacağı zannolunan Türk milletine ihtilâl ve harp parolası vermektedir.
“1919 da yalnız Saray, Babıâli ve Karabekir değil, bütün dünya için Türkiye korkunç bir çıkmaz’da idi.
“Fakat bu çıkmaz, bir mezardı. Türk milletinin, öldürülmeden mezara sokulamıyacağına şüphe yoksa da, onu bu çıkmaz’ın bir mezar olmadığına inandırmağa uğraşanlar çoktu.
“Kalbde ölümü boğazlıyan Yaratıcı Dehâ, Millî Mücâdeleyi (ki o, aslında bir “İhtilâl” idi), 1919’da, tek başına başlattı”
“Bu çıkmazın bir mezar olduğunu anlamak için büyük kafa istemez. Fakat bir milletin önüne düşüp onu böyle bir çıkmazdan kurtarmağı düşünebilmek için kafada yaratıcı bir deha, ve kalpte ölümü boğazlayan bir kahraman cesareti lâzımdı.
“19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal tek başına idi. Şeref ve hürriyet sancağını açtığı zaman şüphesiz tek başına kalmıyacaktı: Çünkü o, şeref ve hürriyet savaşının ezelî ve ebedî gönüllüsü olan bir milletin evlâdı idi.
“Fakat 1919 da ve tâ İzmir günlerine kadar, bu millet, birkaç milyonluk bu millet, bütün dünyada tek başına kalmıştır.
“Yedi Düvel”e, hattâ “bütün cihâna karşı savaş” efsânesi
“Mustafa Kemalin Havzada açtığı şeref ve hürriyet sancağı işte o bahsettiğiniz ihtilâl emridir. Bu sancağın karşısında 700.000.000 vardı. Bu 700 milyonluk âlem içindeki parola:
‘- Türk milleti barbardır! parolası idi.
“Büyük harbin insanlık ideali barbarlığı ortadan kaldırmaksa asıl siyaset meydanı, Türkiye olduğuna şüphe yoktur.
“Saray ve Babıâli idam satırını yemektense, dünyanın bütün prangalarını ayaklarında taşımağa çoktan razı idi.
Münâfıklık, göz boyama, mugâlata zirve yapıyor: “Türk Milletinin yarattığı Şef… Şimdi olduğu gibi, binlerce sene onun aşkı, Türk kanının öz mayası olacaktır!”
“Dostlarım, eğer Türk milletinin yarattığı bir Şef, İstanbuldan nefyedildiği yahut bir bey bir paşa tarafından davet edildiği için değil, on binlerce senelik [???] Türk tarihinin yüz binlerce şeref ve istiklâl hâtırası onu çağırdığı için Anadolu topraklarına ayak basmış ve üstünde on binlerce [???] senedir hiç bir an, şeref ve istiklâlin kırmızı kanı kurumağa vakit bulmamış olan sancağı açmışsa, o günkü millî vazife onun gölgesine sığınmaktan başka ne olabilirdi?
(Milliyet, 18.5.1933, s. 1)
Sayfanın solunda, Falih Rıfkı’nın (Atay) “Bu zatla Konuşulamaz!”, sağ tarafında Gâzîanteb Meb’ûsu Selânikli Nuri Bey’in (Conker) “Büyük bir deha ve onun âlemşümul zaferleri elbette ki küçücük beyin kaplarına sığmaz!” başlığıyle takdîm edilen mektubu, ortada, Kâzım Karabekir Paşa’nın artık mektub göndermeyi kesdiğine dâir “Bir İzah”
..Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (87)
Yesevizade Alparslan Yasa
17.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
17.07.2025 - 14:58
Güncelleme
1
Paylaşım
“Eğer bugün, hem de kim bilir misiniz, o zaman henüz ordu müfettişi bulunan Mirliva Mustafa Kemal Paşanın doğrudan doğruya emrinde bulunan bir kolorduya kumandanlık eden zat, eğer bugün:
‘- Ben bu emri yapmamıştım. Çünkü böyle bir tehlike görmüyordum.’ derse…
“Fakat böyle adamla konuşulmaz. Böyle adama mantık, vesika, inan [delîl?] gösterilmez. Böyle adam Türk milletine teşhir olunur ve şöyle denir:
‘- Mustafa Kemal’in senin uğruna nelere katlanmış olduğunu düşün! Mustafa Kemali sevmek, seni sevmek, ondan uzaklaşmak, senden uzaklaşmak olduğunu hatırdan çıkarma! O senin kurtarıcın, koruyucun, atan ve nöbetçindir. Şimdi olduğu gibi, binlerce sene onun aşkı, Türk kanının öz mayası olacaktır. Ona acı bir kelime söylendiği zaman, kalbine bıçak saplanmış gibi ıztırap duymazsan, kendinden şüphe et!” (Falih RIFKI, “Bu Zatla Konuşulamaz!”, Milliyet, 18.5.1933, ss. 1 ve 4)
Bu mütekebbir, bu mütehakkim üslûblu metni Falih Rıfkı’ya acabâ kim dikte etti?
Selânikli Nuri Conker’in Karabekir’e açık mektubu: “Büyük bir dehâ ve onun âlemşümûl zaferleri elbette ki küçücük beyin kablarına sığmaz!”
Kâzım Karabekir’in Mustafa Kemâl’le mübârezesi, hiç âdil seyretmiyor: Bir tarafta devâmlı hafiye tâkîbinde ve evi tarassud altında Kâzım Karabekir, dîğer tarafta bütün matbûâtla ve birçok kalemşörle desteklenen Mustafa Kemâl!
18 Mayıs 1933 târihli Milliyet’te Falih Rıfkı’nın “Bu Zatla Konuşulamaz!” başlıklı başmakâlesinin ve Gâzîanteb Meb’ûsu Nuri Bey’in (Conker) mektubunun manşetten neşredilmesiyle, gayrimüsâvî mübâreze zirveye ulaşmış oluyor… Zâten rezâleti gören Karabekir Paşa, artık meydanı terk etmiştir…
Milliyet, Selânikli Nuri Conker’in mektubunu şu manşetlerle takdîm ediyor:
“Büyük bir dehâ ve onun âlemşümûl zaferleri elbette ki küçücük beyin kaplarına sığmaz! Nuri B.in Karabekir Pş.ya hitap eden çok mühim bir mektubu…”
Selânik Cemâatinin bu güzîdesinin yazdıkları da, hep efkârıumûmiye nezdinde Karabekir Paşa’yı küçük düşürmiye mâtûf mugâlata cinsinden şeylerdir… Üstelik, lâubâlî üslûblu ve pek saygısız şeyler! Tabiî, târihî hâdiseleri de işlerine geldiği gibi takdîm ediyorlar…
Nuri B.in yine Mustafa Kemâl’in kâr hânesine kaydettiği büyük bir askerî muvaffak̆iyet, Çanakkale Zaferi… Ne bunda, ne dîğerlerinde Millet veyâ Mehmedcik âmili hiç bahis mevzûu değil! Onlar, sâdece harbin malzemesi! Mühimm olan, bu malzemeyi kullanan dâhî kumandan! Muvaffak̆iyetlerin bütün şerefi ona âid! Hâl böyle olunca, Harb sonrasında bütün nîmetlere onun konması da gâyet tabiî oluyor!
“Çanakkale Zaferi demek, Mustafa Kemâl demekdir!” diyorlar… (“Çanakkale Atatürk demektir”, Cumhuriyet, 1.8.1936, s. 1)
Çanakkale Harbi, deniz muhârebesi safhasında (ki biz onu “1. Çanakkale Harbi” tesmiye ediyoruz) Cephede bile bulunmadığı ve kara muhârebelerinin (ki ona da “2. Çanakkale Harbi” diyoruz) Arıburnu, Conkbayırı, Anafartalar ve Kirectepe Muhârebeleri safhası da, kısmî muvaffak̆iyetlerle berâber, binlerce insanımızın şân-şöhret uğrunda fedâ edildiği büyük bir fâciâ olduğu hâlde, Mustafa Kemâl dehâsıyle kimsenin boy ölçüşemediği muzaffer kumandan oluyor! Muazzam bir ihânet netîcesinde bozgunla biten Filistin Harbi dahi, bozgun sonrasında bir müdâfaa harbi dahi yapmadan pürtelâş Toroslar’a kadar çekilen 7. Ordu Kumandanının büyük muvaffakiyeti sayılıyor! (19-20 Eylûl 1918 Filistin Cephesi bozgununun içyüzüne dâir araştırmamız: Ayasofya Câmii’ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin İçyüzü; Yeni Söz, 20.2-25.3.2023/103-136’da mündericdir… İstiklâl Harbinin bilhâssa beynelmilel siyâset noktainazarından içyüzünü de şu araştırmamızla gözler önüne serdik: Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 10.7-13.12.2024, 119 Tefrika… “Çanakkale Harbinin Hakîkî Kahramanları” ismini verdiğimiz araştırmamızı ise henüz neşir imkânı bulamadık…)
Hakîkaten, karayı ak, akı kara göstermede kimse bu Cemâatle boy ölçüşemez! (En azından bizdeki intibâ bu!)
Selânikli Nuri Bey, bu şeytânî mantıkla, “beyin kabı küçücük olan” şu “çapsız” Kâzım Karabekir Paşa’ya verip veriştiriyor:
“Karabekir paşa, yerinde rahat otururken kuru havadan nem kaparak akıl ve muhakemenin pek kolay sırrını bulamayacağı bir iddia ortaya çıkardı:
“Millî hareketin nüvesini o kurmuş! Erzurum kongresini o toplamış! O, Gaziyi Anadolu’ya davet etmiş! Filân ve filân zatlara böyle demiş! Padişahla görüşmüş! v.s. Bu iddialarını gûya ispat için de vesika diye o zamana ait birtakım muhabereleri bunların lehine mi yoksa aleyhine mi olduğuna dikkat etmiyerek neşretti. Hâlâ da yazıyor. […]
“…Bu satırları okuyunca dedim ki bizim Karabekir gururunun tam esiri olmuş! Tamamen şaşırmış! […]
Kerâmetleri hep kendilerinden menkûl̃!
“Karabekir paşanın en büyük hatası Mustafa Kemali hâlâ anlayamamış olmasıdır. Bu zatin bu hali kendisinin tarih sahifesinde hiç olmazsa Millî cidâlde Şarkta bir şeyler yaptı kaydının yalnız silinmesini intaç etmiş olmakla kalsa gene hayırlı olur. […]
“…İlk tarih devirlerinden bugüne kadar cereyan etmiş olan ve sevkulceyşin değişmez kaidelerinin vaz’ ve tasrifine esas teşkil eden meşhur büyük muharebeleri yapmış sevk ve kumanda üstatlarından hangisi hangi muharebede Dumlupınar’daki sanat büyüklüğünü ve kumanda maharetini göstermiştir?
“Anlaşılan en büyük düşmanları bile hürmete ve teslimiyete icbar eden bu fevkalâde büyük zaferi neticelendiren ordu amirinin istinat ettiği ‘vaziyet muhakemesi ve karar’ı doğuran kafanın pek müstesna kudret ve hassasiyetini Karabekir Paşa anlayamamıştır. […]
“…Karabekirin bugün Erenköyünde medenî hayat yaşaması… İşte bu hareketin neticelerindendir. Yoksa Karabekir Paşanın, genç kumandanların Anadolu’ya gönderilmesini padişaha söylemesinden ve Erzurum kongresini kendisinin kurduğunu iddia etmesinden ve filân ve falan şöyle veya böyle demiş olmasından değil! […]
“Tarih[-]i harbin kaydetmediğini kolaylıkla söyliyebileceğimiz Sakarya mukavemeti ve bu mukavemeti (Ata binerken üzengiden ayağı kayarak ense kemiklerinin [???] kırılmış olmasına rağmen) telkin ve ilham eden dimağ ve karakter kuvvetidir ki, sizin, -kendi ifadenizde- Erzurumda İngilizlerin görüp anlamasından endişe ederek kurduğunu[zu] iddia ettiğiniz Erzurum heyetinden yalnız iki kişi ile gizli temas etmekten ibaret olan millî harekete iştirakinizi daha ileriye götürmek külfetinden sizi müstağni kılmıştır. […]
“Rahat durursanız, günün birinde belki size de bir rol tevcîh edilebilir!”
“…Siyasî kanaat ihtilâfı dolayış ile kenardasınız. Olabilir. Rahat durursanız günün birinde belki size de bir rol tevcih edilebilir. […]
“…Hem siz, bir taraftan millî nüveyi ben kurdum diyorsunuz; hem de bu kurduğunuz millî nüve ile temas bile etmiyorsunuz. Erzurum kongresinin kapısından bile içeri girmemişsiniz! Binaenaleyh siz bunu düşünmüşsünüz amma; düşündüğünüzü yapmamışsınız! Yalnız düşünmüş olmak hakkı olarak bir şeref istiyorsanız ben kendi hesabıma verdim; al be birader! […]
“…Bütün milleti şaniyle şerefiyle temsil eden, şan ve şöhreti Hinde ve Çine ve Amerikaya intişarla milleti şenlendiren ve şanlandıran adamın size bir hisse ayırıp vermeğe hakkı yoktur; veremez. İlh…” (“Gaziantep Meb’usu” M. Nuri, Milliyet, 18.5.1933, ss. 1 ve
Kendine taptırmanın bir başka formülü: “İki Mustafa Kemâl”
Rahmetli Kâzım Karabekir’in İstiklâl Harbi hakkındaki ifşââtı, otoritesi hiçbir şekilde tartışılamayan “Mutlak Şef”i bir hayli rahatsız etmiş görünüyor. Bunu, “Millîci” nâmımüsteârıyle verdiği pek kibirli ve mütecâviz cevâblardan, emrindeki kalemşörlerin birbirinden süflî hücûmlarından ve kendisinin bâzı beyânlarından anlıyoruz. Bu beyânlardan birisi -yukarıda naklettiğimiz vechiyle- Karabekir Paşa’yı “akıl hastası” îlân etmesi ise, bir dîğeri de etrâfındaki kalabalık bir dalkavuk ve/veyâ fanatik topluluğuna hitâben, “karşısında prensiplerine, ülküsüne sataşan bir muhalefet grupu varmış gibi” “iki Mustafa Kemâl”in mevcûdiyetinden bahsetmesidir. İddiâsına nazaran, bunlardan biri “fânî”, öbürü “ebedî” imiş! Milliyet gazetesinin Sâhib ve Başmuharriri, Siirt Meb’ûsu Mahmut Bey’in (Soydan) kaleminden okuyoruz:
“Ankara, 10 [Mayıs 1933]. (Telefonla Başmuharririmizden) – Gazi Hazretlerinin yanındayız. İki düzine vatandaş… İstiklâl mücadelesinden, siyasî ve içtimaî inkılâbımızdan bahsediliyor. Söylenen hikâyelerden, anlatılan hatıralardan bu Millî savaşta Gazinin büyüklüğü, dehası herkesin gözü önünde biraz daha canlanıyor.
“Bütün söylenenleri dikkatli bir sükûn ile dinlemekte olan Gazi, birdenbire söze atıldı. Karşısında prensiplerine, ülküsüne sataşan bir muhalefet grupu varmış gibi, hiddetli, heyecanlı, fakat tatlı bir edâ ile şu sözleri söyledi:
‘- Hükümlerinizde yanılıyorsunuz… İki Mustafa Kemâl var: Biri ben, ferd olan, fani olan Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal’den ise ‘Ben’ diye bahsedemem. Ondan ancak ‘Biz’ diye bahsedebilirim. O Mustafa Kemal, yani sizler, bu akşam etrafımda olanlar, memleketin her köşesinde çalışan köylüler, uyanık, münevver, vatanperver, milliyetperver vatandaşlar… İşte ben onların hayalini tespit ediyorum; onların hayalini tahakkuk ettirmeğe çalıştım. O Mustafa Kemal ölmez. O, Türk Milletinin ihtiyacları ile beraber, gitgide uyanan şuuru ile beraber, tekâmül ede ede ebedî olarak yaşayacaktır. Bizde cumhuriyeti yapan, inkılâbı yaratan, O ‘Biz’ diye ifade edebileceğim Mustafa Kemaldir.’ ”
Milliyet’in Sâhib ve Başmuharriri, makâlesinin devâmında, bir taraftan “bizzat kendisinden başka hiç kimse kendisine inanmamış bir tip” olan Kâzım Karabekir’i istihfâf ediyor, dîğer taraftan da, tam bir hokkabâz mârifetiyle, “Mutlak Şef”in bu beyânâtını onun “tevâzuuna” ve “büyüklüğüne” bir delîl olarak takdîm ediyor:
Yesevi-1
(Milliyet, 11.5.1933, s. 1)
“İki Mustafa Kemâl” varmış: Biri “fânî”, dîğeri “ebedî” imiş! Mustafa Kemâl, Panteist ve Dürk̃aymcı bir telakkîyle, bir kerre daha, ancak -cem’iyetin reîsi ve onun en yüksek ideallerinin tecessüdü ve ebedî timsâli olan- kendisinin takdîse, taabbüde lâyık kudsî bir varlık olduğunu iddiâ ediyor
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (88)
Yesevizade Alparslan Yasa
19.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
18.07.2025 - 17:41
Güncelleme
2
Paylaşım
“Millî mücadele esnasında mahdut, küçük bir dairede çalışmış, umumî gayenin istihsalinde hizmetlerinin fayda ve tesirleri derecesi henüz anlaşılmamış, bizzat kendisinden başka hiç kimse kendisine inanmamış olan bazı tiplerin yanında, büyük Gazi bu tevazuu ile ne kadar yükseliyor. Gazinin bu ifadelerinde derin bir samimiyet var. ‘O’ ona benzer sözleri, politika mülâhazalar ile, başkalarına hoş görünmek maksadile söylemez. Böyle bir ihtiyaç duymaz.
“Çünki o, milletinin takdir, görüş, seziş kabiliyetine herkesten ziyade inanmıştır. O, Büyük Türk milletini, büyük ülküsüne mutlaka eriştirmek kararındadır. Onda bu kararın saiki:
‘- Ben yaptım, onun için yalnız ben varım! demek hevesi değildir. Böyle küçük hevesler, o büyük adama yaklaşamaz.
“Görüyoruz ki, Ankaralının Defterindeki notlar, bazılarının hoşuna gitmiyor. Bu cihet bizi alâkadar etmez. Hakikatları görmekten, işitmekten herkesin memnun olacağı yolunda, esasen bir iddiamız yoktur. [“Hakikatları”: Metnin aslında da bu kadar kaba bir telaffuzla yazılmıştır…] Biz, bu notlarda hem yakın tarihimizin bazı köşelerini aydınlatmağa, hem de o devirde yaşayan türlü türlü tipleri, birbirleri ile çarpışan müspet ve menfi zihniyetleri, sahnede görünen muhtelif şahsiyetleri olduğu gibi tespite çalışmış bulunuyoruz. Kanaatimiz budur. Kanaatimizin hilâfını iddia edenler ve bunu bize -yalnız lâfla, kuru iddialarla değil- eser ve vesikalarla gösterenlerin karşısında saygı ile eğilmekten geri durmayız.
“Çünki, bizim için her şeyden üstün olan dilek, tarihî hakikatların aydınlanmasıdır. Vaktiyle aldığımız notlar bunun içindi. Bu notları bugün neşretmekten beklediğimiz şey de ayni gaye içindir.
“Siirt meb’usu Mahmut.” (“Fanî Mustafa Kemal, Ebedî Mustafa Kemal”, Milliyet, 11.5.1933, s. 1)
“Büyük Şef”in Kâzım Karabekir’e karşı tertîb ettiği mânevî linç kampanyasının bir tetikcisi de, -bekleneceği üzere- Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesi idi… Bu gazete de, “Ebedî Şef”in 11 Mayıs 1933 târihli Milliyet’te neşredilen yukarıdaki beyânâtını, ondan bir gün sonra, birinci sayfasında, “Dikkate lâyık bir tezat… Gazinin büyük tevazuu…” başlığı altında, benzeri bir yorumla aynen naklediyordu:
“Bir taraftan Şark ordusu kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, ‘İstiklâl mücadelesinin esasını kendi kurmuş ve bu işte Gaziye tekaddüm etmiş olduğunu söylemek suretile büyük savaşın temeli kendisi olduğunu ileri sürerken diğer taraftan Büyük Gazi büyüklüğün şanından olan bir tevazula istiklâl cidalinin ve inkılâbın kendilerinin dehasından doğduğunu söyliyen arkadaşlarına şu cevabı veriyorlar: İlh…” (Cumhuriyet, 12.5.1933, s. 1)
Mustafa Kemâl’e göre, “-aslı olmıyan- Ulûhiyet mefhûmu insan zekâsının bir îcâdıdır” ve “artık günümüzde Allâh, sînesinde yaşanılan cem'iyettir”
Evvelki neşriyâtımızda da birkaç def’a işâret ettiğimiz vechiyle, Mustafa Kemâl’e nazaran, “Allâh”, insan zekâsının bir îcâdıdır; yoksa bizâtihi hak değildir, aslı, hakîkati yoktur. Ve insan zihni, tekâmül ede ede, nihâyet, asıl hâmîsinin, emniyet ve huzûr kaynağının mevhûm bir Allâh değil, sînesinde yaşadığı cem’iyet olduğunu idrâk etmiştir.
1. Târih Kongresi münâsebetiyle, 8 Temmuz 1932 Cuma akşamı Marmara Köşkü'nde Kongre’nin dâvetlilerine verilen çay ziyâfeti esnâsında, genç bir târihci, “Büyük Şef”e soruyor:
“- Dinlerin cemiyet üzerinde ne tesirleri var?”
Ve şu cevâbı alıyor:
“- Yavrum! İnsanlar ilk devirlerinde pek âcizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiç bir hâdisenin de sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Nihayet insanlık, vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte ‘Allah'tır. Her şeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felâketten korunmayı hep Allahlarından istediler. Fakat modern çağlarda insan, her şeyi Allahtan beklemedi. Ancak cemiyetten bekledi. Her şeyin koruyucusu, insan cemiyetidir. Bizi koruyan, müreffeh surette yaşatan, cemiyettir. Bu sebeple cemiyete ehemmiyet vermek, onu kuvvetlendirmek ve yaşatmak lâzımdır. Artık bunun [bugün] için her türlü tekâmül, huzur ve emniyet membaı, cemiyettir.” (Bu sözleri, bu muhâvereye şâhid olan Kemâlperest târihci Enver Behnan Şapolyo not almış, şu kitabında nakletmiştir: Kemâl Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, 1958, 3. baskı, ss. 304-305.)
Bu îzâhat, liselerde ders kitabı olarak okutulan ve yine aynı 1932 senesinde basılan Tarih I kitabında da yer alıyor. Evvelki çalışmalarımızda, bu lise Tarih I, II, III, IV ders kitabı dizisinin baş müellifinin Mustafa Kemâl olduğunu ve tamâmının yazılmasına nezâret ettiği bu kitabların bâzı kısımlarını da bizzât kaleme aldığını isbât etmiştik. Nitekim, Tarih I kitabının aşağıdaki pasajı, yukarıda naklettiğimiz muhâvereyle mukâyesesinden hemen anlaşılacağı üzere, ona âiddir:
“İnsanların hayatına taallûk eden her şeyde olduğu gibi dinî meselelerde de bir tekâmül hâdisesi görünür. İptidaî insanda Allah ve din hakkında hiçbir fikir ve kanaat yoktu. Bu kadar umumî ve şümullü telâkkilere, insanın dimağı ancak yavaş yavaş alıştırıldı. Din fikri, insanlar cemiyet hayatına sarahaten atıldığı nispette genişlemiye başlar, vahdet mefhumuna yaklaşır ve nihayet, tabiatin kudret ve azametile daha ziyade anlaşılması kabil, hakikî bir mahiyet alır. Görülüyor ki insanlar cemaat halinde yaşamıya başladıktan sora, diğer içtimaî müesseseler gibi din müessesesini de vücuda getirmişlerdir.
“Ulûhiyet mefhumunu bulan, bu mefhumun sırlarını keşfeden ve bugün dahi keşfetmiye devam eden, insan zekâsıdır.” (Tarih I, İstanbul: Maarif Vekâleti Neşriyatı, 1932, ss. 23-24)
“İnsanların [dîne] bu derunî ve müphem temayülleri haris, zeki, mahir yahut hilekâr birtakım insanların sihirbaz, rahip, hükümdar vaziyetlerini almalarına meydan açtı.
“İnsanların, bugünkü medeniyet tarihine kadar hayatlarının geçtiği yol işte böyle bir yoldur. İnsanların korku ve zâf hisleri, dimağın son ve çok yeni ilmî keşiflerle nurlanması sayesinde gittikçe azaldı. Ve insanlar hakikati bundan sora daha bariz görmiye başladılar. İnsan, benliğindeki kuvveti ve ferdi olduğu cemaatin içtimaî kudretini takdire muvaffak olmıya başladı. Artık onun için her türlü tekâmül, huzur ve emniyet membaı, cemiyettir. [Bu son cümle, metnin aslında da italik dizilmiştir.]” (Tarih I 1932: 24. Kitabın iç kapağının arka sayfasında şu bilgi vardır: “Maarif Vekâleti Millî Talim ve Terbiye Dairesinin 26/7/1932 tarih ve 2427 numaralı emrile üçüncü defa olarak 15000 [on beş bin] nüsha tab'edilmiştir.”)
“Takdîse lâyık olan, ancak cem’iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir!”
Mustafa Kemâl, böylece, “artık günümüzde Allâh, sînesinde yaşanılan cem'iyettir” hükmüne varıyor ama, muhâkemesi burada durmuyor: Bir adım sonra, cem’iyetin de, en yüksek idealleri, emelleri îtibâriyle, onun reîsi olan insan tarafından temsîl edildiği, “reîsde teşahhus ettiği”, binâenaleyh onun takdîs edilmesi lâzım geldiği netîcesine varıyor. “Takdîs” ile kasdedilenin de, “taabbüd” olduğu âşikârdır. Bu düşüncesini, 30 Kasım 1929’da, Almanyalı Yahûdi gazeteci ve muharriri Emil Ludwig’e verdiği mülâkatta ifâde ediyor:
Foto-2
(Cumhuriyet, 12.5.1933, s. 1)
Mustafa Kemâl’in “ebedî Mustafa Kemâl”den bahseden beyânâtını, Cumhuriyet gazetesi de, “Büyük Gazinin büyük tevazuu” yorumuyle veriyor… “Büyük Şef”in Kâzım Karabekir’e karşı tertîb ettiği mânevî linç kampanyasının bir tetikcisi de, -bekleneceği üzere- bu gazeteydi…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (89)
Yesevizade Alparslan Yasa
20.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
20.07.2025 - 12:30
Güncelleme
1
Paylaşım
Mustafa Kemâl, Kâzım Karabekir’in 5 Mayıs 1933 târihli Milliyet’te neşredilen ilk mektubuna, aynı gazetede ertesi gün “Millîci” nâmımüsteârıyle cevâb verirken, Şarkılı İbret isminde bir müsâmere neşrettiği için onunla alay etmiş, onu, bu gibi eserler yerine, İstiklâl Harbi hakkında bildiklerini anlatan eserler têlîf etmiye dâvet etmişti
“Takdîse lâyık olan, ancak cem’iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir!” (2. Fasl’ın “Kendine Bakışı” başlıklı 1. Alt Fasl’ında, bu mülâkat hakkında mufassal îzâhatta bulunmuştuk. Mülâkat, Viyana’da münteşir Neue Freie Presse gazetesinin 9 Mart 1930 târihli nüshasının 1, 2 ve 4. sayfalarında neşredilmiştir.)
Şimdi, “Ebedî Mustafa Kemâl”den bahsederken kasdettiği budur:
“O Mustafa Kemal, yani sizler, bu akşam etrafımda olanlar, memleketin her köşesinde çalışan köylüler, uyanık, münevver, vatanperver, milliyetperver vatandaşlar… İşte ben onların hayalini tespit ediyorum; onların hayalini tahakkuk ettirmeğe çalıştım. O Mustafa Kemal ölmez. O, Türk Milletinin ihtiyacları ile beraber, gitgide uyanan şuuru ile beraber, tekâmül ede ede ebedî olarak yaşayacaktır. Bizde cumhuriyeti yapan, inkılâbı yaratan, O ‘Biz’ diye ifade edebileceğim Mustafa Kemaldir.”
Demek ki Mustafa Kemâl, Kemalistlerden meydana gelen cem’iyetin (ki onun belkemiği Sabataîler ile Masonlardır) reîsi ve onun emellerinin, hayâllerinin müşahhas, şahıslaşmış hâlidir. (Elbette Müslümanlar bu cem’iyete dâhil değildir.) Bu cem’iyet yaşadıkça, onun rûhu mesâbesinde olan Mustafa Kemâl de yaşar. Mustafa Kemâl, bu cem’iyetle aynîleşmiştir. Cem’iyet, bundan sonrasında dahi, onun gösterdiği istikâmette tekâmül edecek, ölümsüz Mustafa Kemâl ona dâimâ rehber olacaktır. Bu bakımdan, takdîse, taabbüde lâyık olan da bu “ebedî Mustafa Kemâl”dir…
İşte kendini böyle bâtıl bir telak̆k̆îyle ilâhlaştıran Mustafa Kemâl’in “tevâzuundan” dem vuruyorlar! Kimler? O devrin Kemâlperest kalemşörleri, Kemâlperest matbûâtı, Kemâlperest Devlet ricâli!
Mustafa Kemâl, “Yetîm Babası” Kâzım Karabekir’in çocuk kitabını istihfâf ediyor
Mustafa Kemâl, Kâzım Karabekir’in 5 Mayıs 1933 târihli Milliyet’te neşredilen ilk mektubuna, aynı gazetede ertesi gün “Millîci” nâmımüsteârıyle cevâb verirken, Şarkılı İbret isminde bir müsâmere neşrettiği için onunla alay etmiş, onu, bu gibi eserler yerine, İstiklâl Harbi hakkında bildiklerini anlatan eserler têlîf etmiye dâvet etmişti:
“İnkılâp ve mücadele tarihine âit hâtıraların şimdiye kadar tespit edilmemesi, paşanın buyurduğu gibi, bir suçtur, hattâ millî bir günahtır. Fakat mes’uliyetin büyüğünü yazıcılara vermekte, ne dereceye kadar adalet var, bilemeyiz. Millî mücadelenin içinde yaşamış, bu mücadelede büyük roller almış olan Karabekir Paşanın, hiç olmazsa bizzat içinde yaşadığı kısımlarını yazmasına şimdiye kadar kim mâni oldu? Her halde muhterem paşa; neşrettikleri ‘Şarkılı ibret’ eseri yerine İstiklâl harbinin bir kaç safhasını vatan çocuklarına öğretecek başka bir eser hediye etselerdi; tarih ve hakikat namına daha büyük bir hizmet görmüş, efkârı umumiyenin kendi haklarında, millî mücadeledeki hizmet ve tesirleri hakkında kafalarda yaşattığı müphem hükümlere kendi eller ile, kendi yazılar ile hakikî istikametlerini vermiş olurlardı! Kanaatimizce bugün bile vakit geçmiş değildir. Muhterem Paşa Hazretlerine arz edebiliriz ki, hâtıralarını neşrettirmek için sütunlarımız her vakit emirlerindedir!” (Millici, “Kâzım Karabekir Paşaya cevap”, “Ankaralının Defteri” başlıklı tefrika, Milliyet, 6.5.1933, s.
Mustafa Kemâl’in burada istihfâf ettiği Şarkılı İbret eseri, Kâzım Karabekir’in, evleviyetle, sefâletten kurtararak cem’iyetimize kazandırdığı binlerce şehîd yetîmi çocuklar için kaleme aldığı bir temsîl kitabıdır. “Eser, 59+IV sayfadan oluşmaktadır. H.1338/M.1922 yılında Trabzon’da ilk baskısı yapılan eserin genişletilmiş ikinci baskısı H.1340/M.1924’te İstanbul’da yapılmıştır. Eserde, (şarkılı) dokuz oyun bulunmaktadır.” (Yakar 2007: 44)
Rahmetli Karabekir Paşa, şehîd yetîmi çocukları sâdece yedirip içirmiye, giydirmiye ehemmiyet vermemiş, hepsinin Memlekete faydalı unsurlar olarak yetişmesini de gâye edinmiş, bu maksadla, hayırhâh pek çok Müslümanın da yardımıyla, onlar için birçok mekteb açılmasını têmîn etmişti ki bu cümleden olarak şunlar sayılabilir:
- Erzurum’da: Sanâyi Mektebi, Leylî Eytâm İbtidâî Mektebi, Erzurum Ana Mektebi, Otomobil Mektebi;
- Sarıkamış’ta: Sıhhiye Mektebi, Sarıkamış Askerî İdâdîsi, Sarıkamış Ana Mektebi.
Çocuklar için, Şarkılı İbret’ten mâadâ, iki küçük eser daha kaleme almıştır: Çocuklara Öğütlerim ve Hâlâ Bu Mekteb… Kendisi, ayrıca, Çocuk Dâvâmız isimli çok kıymetli bir tedkîk-tefekkür kitabının müellifidir. (Mekteb ve kitab listeleri için kaynağımız: -Bilâhare Prof. Dr.- Yasin Mahmut Yakar, Karabekir’in Çocuk Edebiyatındaki Yeri ve Şarkılı İbret Eseri Üzerine Bir İnceleme, Yüksek Lisans Tezi, Erzurum, 2007;
https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=rjE3ZSkEbUtcJKRRTJRUHA&no=FMaDFIX54Pu1XsZY4HCvFg; 28.4.2025)
(https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/kazim-karabekirin-sahip-ciktigi-yetim-cocuklar; 28.4.2025)
“Yetîm Babası” rahmetli Kâzım Karabekir Paşa… Şehîd yetîmi binlerce çocuğu bir baba şefkatiyle bağrına bastı; onların sefâletten kurtulmasıyla yetinmedi, aynı zamânda Millete faydalı unsurlar olarak yetişmelerine de hizmet etti. Bunun için, açılmasına önayak olduğu mekteblerde onların tahsîl yapmasını, Memleketin büyük ihtiyâc duyduğu kıymetli meslekler edinmelerini de têmîn etti. Hiç şüphesiz, onun bu hizmetleri, Cephedeki hizmetleri kadar takdîre şâyândır…
***
Şarkılı İbret’in başında, rahmetli Paşa’nın, kitabı yazma sebebine dâir şu îzâhatı vardır:
“İstiklâl Muhârebemiz esnâsında Şarktaki vazîfesini bitiren ordumun kısm-ı küllîsi Garb Cephesine nakilden sonra istirâhat zamânlarımdan daha çok tasarruf edebildim ve mekteblerle daha çok meşgûl olabildim.
“Çocuklarımızın rûh, dimâğ ve vücûdlarını bir arada terbiye etmek ihtiyâcını yakından görerek, ilk gencliğimin şiir ve mûsıkî vâdisinde hayâtıma kazandırdığı basît mâlûmâtla, birkaç “oyun” yazdım.
“Memleketin sevgili evlâdlarına hediye ettim.
“Şark Cephesi Kumandanı Kâzım Karabekir.”
1920’de Erzurum’da bastırdığı Çocuklara Öğütlerim kitabının başındaki îzâhat da, Milletimize sâdece harb sâhasında değil, maârif ve insanlık sâhalarında dahi büyük hizmetler vermiş, nümûne olmuş yüce gönüllü bir insanın rûhunun aynasıdır. O insan ki “taaffün etmesin diye tamâmen defnedilmek” istenmiştir!
“Ana ve babalarını Harb-i Umûmî’nin herhangi bir herc-ü-mercinde kaybetmiş binlerce yetîm ve öksüz mâsûmları Erzurum’un sîne-i merhametine sığınmış buldum. Fakat çıplak ve sefîl… Şarkî Anadolu’da beni bekliyen nâmütenâhî ve hassâs işlerin çokluğuna ve güçlüğüne rağmen bu yavruları büyük bir şefkatle bağrıma bastım ve Şark’ın bütün yetîm ve öksüzlerine hakîkî ve pek şefîk̆ bir baba oldum. Benim gibi rak̆îk̆ kalblerin sây-i müşterekleriyle Erzurum’u ebediyen şenlendirecek leylî mekteblerde bu çocuklarımı mes’ûd ve bahtiyâr kıldım. […]
“Bu yavrucuklara hayâtın ilk esâslarını öğretecek ve sonra bu mâsûm ağızlardan kendileri kadar saf olan halkımıza neşr-i nûr edecek açık yazılmış zengin bir eser bulamamak, bana istirâhat zamânlarımın bir kısmını onlar için sarfa sebeb oldu. Onlara bu öğütlerimi yazdım ve hediye ettim. Bu öğütler Âlem-i İslâm’ın en ince ve tahrîbkâr hastalıklarını herkesin anlıyacağı bir lisânla teşrîh etmiş ve tedâvî usûllerini de göstermiştir.” (Yakar 2007: 35-36; Güler Ceren Çoker, “Yetimler ve Öksüzler Babası Kâzım Karabekir”, 8.9.2019; https://www.akademiktarihtr.com/kazimkarabekir/; 28.4.2025. Çoker de bu metinleri başka araştırmacılardan ik̆tibâs etmiştir.)
En başta, Mustafa Kemâl’i İstiklâl Mücâdelesinde öne geçirmek, kezâ, genclik devresinde, İttihâd ve Terakkî’ye ve Masonluğa intisâb etmek, İttihâdcı İhtilâline katılmak, “Ebedî Şef”in ölümünü müteâk̆ib “Millî Şef”le uzlaşarak Meb’ûsluğu ve bilâhare TBMM Reîsliğini kabûl etmek gibi pek vahîm siyâsî hatâlarına rağmen, Karabekir Paşa’da öylesine bir Müslümanlık rûhu ve seciyesi vardı ki bir Türk (daha doğrusu Müslüman) jenosidi icrâ etmiş olan Ermenilerin yetîm çocuklarına dahi sâhib çıkmış, sâhib çıkarken de onları Türkleştirmek gibi bir dalâlete sapmamış, kendi millî kültürleriyle yetişmelerine imkân vererek pek büyük insanlık göstermiştir:
“Kazım Karabekir Paşa, büyük bir hassasiyet göstererek, öksüz ve yetim kalan Ermeni çocuklarını, asimile olmamaları için Türk çocuklarından ayrı olarak Trabzon’da Ermeni yetimhaneleri kurarak buraya yerleştirmiştir. [Kızı Timsal Karebekir’in ifâdesine nazaran:] ‘O, çocukları himayesine alıyor. Ama ortada Ermeni çocuklar da var anasız, babasız kalmış. Onları bu toprağın evlatlarıyla aynı yerde yetiştirmiyor. Bunu iki açıdan yapıyor. Savaşmış iki toplumun evlatlarının kini devam etmesin diye. İkincisi de Ermeni’ye olan saygısından. ‘Bu çocuk Ermeni ise dinini, dilini bilerek yetişsin’ diyor. Amerikalıların Trabzon’da açtığı bir yetimhane var. Çocukları da oraya alıyor ve onlara da babalık ediyor…’ ” (Derya Keser, “Kâzım Karabekir Paşa’nın Yetim Çocukları Himayesi Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 2020, cild 3, sayı 5, ss. 15-37; https://dergipark.org.tr/tr/pub/usdad/issue/55369/726370; 28.4.2025)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (90)
Yesevizade Alparslan Yasa
21.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
20.07.2025 - 18:21
Güncelleme
3
Paylaşım
(https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/kazim-karabekirin-sahip-ciktigi-yetim-cocuklar; 28.4.2025)
“Yetîm Babası”; şehîd yetîmi, küçüklü büyüklü, sıra sıra kalabalık bir çocuk topluluğunun ortasında görülüyor. (Ortada, sol baştaki siyah kalpaklı zâttan îtibâren sağa doğru yedinci zât, rahmetli Karabekir Paşa’dır. Allâh, cümlesine ganî ganî rahmet etsin!)
***
Kemalizmin ve Kemalist Resmî Târihin iflâsının tescîli: “Mutlak Şef”, Karabekir Paşa’nın kitabını yaktırıyor!
Mustafa Kemâl,
“Her halde muhterem paşa; neşrettikleri ‘Şarkılı ibret’ eseri yerine İstiklâl harbinin bir kaç safhasını vatan çocuklarına öğretecek başka bir eser hediye etselerdi; tarih ve hakikat namına daha büyük bir hizmet görmüş, efkârı umumiyenin kendi haklarında, millî mücadeledeki hizmet ve tesirleri hakkında kafalarda yaşattığı müphem hükümlere kendi eller ile, kendi yazılar ile hakikî istikametlerini vermiş olurlardı!” sözüyle, Şarkılı İbret müellifi Kâzım Karabekir’i istihfâf etmiş ve -hem Milliyet’teki neşriyâttan, hem de bilâhare yazılan kitaba muâmelesinden anlaşıldığı vechiyle- gâyet samîmiyetsizce ve meydan okurcasına, onu, İstiklâl Harbine dâir hakîkatleri öğretecek eserler têlîf etmiye dâvet etmişti.
Kâzım Karabekir Paşa, zâten sırf bir çocuk kitabları müellifi değildi; gençliğinden îtibâren o târihe kadar, harb târihine, harb san’atine ve iktisâdî kalkınmaya dâir birçok eser têlîf ve neşretmişti: Sırb-Bulgar Seferi 1885 (Edirne, 1910), Bulgar Ordusu’nun Terbiyesi (Edirne, 1911), İtalya-Habeş Seferi (Edirne, 1911), Osmanlı Ordusu’nun Taarruz Fikri (Edirne,1911), İslâm Ahâlînin Dûçâr Oldukları Mezâlim Hakkında Vesâika Müstenid Mâlûmât (İstanbul, 1918), 335 (1919) Senesi Temmuz Ayı Zarfında İslâmlara Karşı İcrâ Olunduğu Haber Alınan Ermeni Mezâlimi (İstanbul, 1919), 7. Birinci Kafkas Kolordusu’nun 334 (1918)’deki Harekâtı ve Meşhûdâtı Hakkında General Harbord Riyâsetindeki Amerikan Hey’etince Takdîm Edilen Rapor (Erzurum, 1920), 335 ve 336 (1919-1920) Seneleri Kafkaya’da İslâmlara Karşı İcrâ Olunduğu Tebeyyün Eden Ermeni Mezâlimi (Kars, 1921), Târihte Kars Eşrâfı (Sarıkamış’ta Varlık gazetesi’nde 25 Ağustos 1921 ilâ 17 Temmuz 1922 târihlerinde tefrika edilmiştir), Erkânıharbiye Vazîfeleri Hakkında (Sarıkamış, 1922), Erkânıharbiye Vezâifinden İstihbârât (İstanbul, 1923), Sanâyi Projeleri (Ankara, 1923), İk̆tisâd Esâslarımız (İzmir, 1923), Tâlim ve Terbiye Hakkında Anahtarlar (Ankara, 1923) gibi… (Yakar 2007: 18-19)
O, Mustafa Kemâl’in meydan okumasına lüzûm kalmadan, tam da o sıralarda, İstiklâl Harbi hakkında bir eser hazırlamıştı ve kitab baskıdaydı: Türkün Ulu Tarihine Büyük Hörmetlerimle: İstiklâl Harbimizin Esasları; Yanlış Bilgi Felâket Kaynağıdır…
Eserden maksadı, resmî ders kitablarında ve yapılan muhtelif neşriyâttaki inkâr, ithâm ve tahrîflere vesîkalarla cevâb vererek, hatâlı veyâ kasıdlı bilgileri tashîh ederek, İstiklâl Harbi’mizin Resmî, yânî Kemalist Târih tarafından gizlenen bâzı hakîkatlerini gün ışığına çıkarmaktı. Kitabın neşredilmesiyle, Milliyet’te mârûz kaldığı edebsizce hücûmlara ve Mustafa Kemâl’in meydan okumasına da cevâb vermiş olacaktı…
Devâmlı tarassud altındayken ve Totaliter Rejimden beklenebilecek her çeşid zulme rağmen böyle bir eser têlîf etmek, büyük cesâret işiydi. Nitekim, meydana getirdiği eser, haber alındı ve baskısı henüz bitmişken, “Mutlak Şef”in tetikcileri (Ali Kılıç, Recep Zühtü Soyak, v.s.) tarafından, kânûnlar umursanmadan, matbaadaki bütün nüshalarıyle zaptedildi ve kamyona doldurulup bir kirec ocağında yakıldı!
Âşikârdır ki cevâb vermekte âciz kaldıkları için, ayrıca hakîkatleri ört bas etmek maksadıyle giriştikleri bu kitab yakma fiiliyle (sene 1933), Kemalist İdeolojinin, Kemalist Rejimin, Kemalist Resmî Târihin ve hepsinin “Baş”ının iflâsını bir kerre daha tescîl etmiş oldular!
Hâdisenin tafsîlâtını, doğrudan, mezkûr kitabı basan kıymetli matbaacı, müellif ve (1950’li senelerde) haftalık Hür Adam gazetesinin nâşiri, rahmetli Sinan Omur’un (1898 – 1974) kaleminden öğreniyoruz. Onun tam metin hâlinde iktibâs ettiğimiz îzâhatı, kitabın yine onun tarafından 1951’de yapılan ikinci baskısının (İstanbul: Sinan Matbaası, 1951, 192 s.) son sayfalarında (190 – 192) mündericdir:
Sinan Omur, -kendi matbaasında basılan- Karabekir’in kitabının nasıl yakıldığını anlatıyor
“Bu kitabı nasıl neşrettim ve nasıl imha edildi?
“932 senesinde Feridun Fahri ‘Kandemir’ tarafından yazılan ve Neşriyat Evimiz tarafından neşredilen ‘Zindan hâtıraları’ isimli tarihî bir eser dolayısiyle merhum Kâzım Karabekir paşa hazretlerini tanımıştım. Taliliğin [Tâlihliliğin] verdiği gayretle, bu fırsatı hiç kaçırmadım. Paşa hazretlerinden, İstiklâl Harbine ait tarihî hâtıralarının mühim olanlarından bazılarının neşredilmek [bâzılarını neşretmek] üzere lûtfetmelerini rica ettim; paşa bu ricamı memnuniyetle kabul ederek: ‘- Basabilir misiniz’ deyince: ‘- Tarihî bakımından aydınlanmasına pek büyük ihtiyaç olan ve bilhassa tarafıâlînizden bu hususların açıklanması da çok ehemmiyetli ve kıymetli bulunacağına göre böyle bir eseri basıp Türk milletine sunmağı en büyük şeref ve vazife bilirim ve bu hususta her türlü fedakârlığa hazır olduğumu arz ettim. [Cümlenin düzgün şekli: “İstik̆l̃âl̃ Harbimizin târihî bakımdan aydınlatılmasına ihtiyâc olan bâzı husûslarının bilhassa taraf-ı âlînizden açıklanması çok ehemmiyetli ve kıymetli bulunacağına göre, böyle bir eseri basıp Türk milletine sunmağı en büyük şeref ve vazîfe bilirim, dedim ve bu husûsta her türlü fedâk̃ârlığa hazır olduğumu arzettim.”]
“Paşa Hazretleri, bu samimî mukaveleden [mük̃âlemeden] son derece mütehassis olarak ‘İstiklâl Harbimizin Esasları’ ismi altında ve tamamiyle vesikalardan mürekkep mühim bir eser hazırlıyarak lûtfedecekleri vaadini verdiler.
(İfşââtından korkulan) “Karabekir Paşa, tarassud altındaydı”
“Kısa bir müddet sonra, himmet ettikleri bu eseri ben de geceli gündüzlü çalışarak tabetmeğe başladım. Tam onuncu formayı bastığım bir zamanda, Milliyet gazetesinde, Paşa Hazretlerinin neşrettiği İstiklâl harbine ait vesikalardan bazılarının haricî siyasetimize dokunduğundan neşredemiyeceklerini okuyunca, vesikanın hangi vesika olduğunu öğrenmek istedim. Paşa Hazretlerinden öğrenmek mümkün olamayınca, [ki] ‘Paşa tarassut altında bulunduğundan ben temas edemiyordum; vasıta ile muhabere ediyorduk’, o zaman Milliyet gazetesinde çalışan Nizamettin Nazif beyefendi üstadımıza bu vesikanın neye dair olduğunu öğrenivermesini rica etmiştim. Muhterem dostumun bunu anlamak üzere yaptığı soruşturmasiyle, gazetenin sahibi ve Siirt mebusu merhum [?] Mahmud beyefendinin Ankaraya gitmesi bir oldu ve bu suretle de öğrenmek mümkün olmadı.
Totaliter Rejim, yalanlarının çürütülmesine tahammül edemiyor
“Vesikaları daha iyi gözden geçirerek basmıya devam ettim. Kitap on beş formada hitam bulup da fihrist, hata-savab cetvelini tabederek piyasaya çıkaracağım 933 senesi Nisan ayının sekizinci günü [Milliyet gazetesindeki tartışma 1933 Mayıs’ında cereyân ettiğine göre, Sinan Omur’un aklında kalan târih yanlıştır] İkdam gazetesi İdare Müdürü Ali Gümüş bey bana gelerek:
‘- Sen bir kitap basıyormuşsun; bunun hakkında seninle bir zat görüşmek istiyor’ dedi. Ben de:
‘- Gizli kapaklı bir şey yapmıyorum; kim isterse görüşebilirim’ diye cevap verdim.
“Bu konuşmadan bir gün sonra, akşam üzeri, pardösümü arkama alarak traş olmak üzere karşıki berbere giderken Ali Gümüş beyle karşılaştım. Beni, görüşmek isteyen zata götürmek istediğini söyledi. Yanında heybetli iri yarı bir de zat vardı. Hemen oracıkta duran üstü tenteneli bir otomobile beni bindirerek Beyoğlu tarafına doğru yol almağa başladık. İstiklâl caddesine gelince traş olmama müsaadelerini rica ederek caddedeki bir berberde traş olabildim. Fransız hastahanesinin karşısında, Pangaltı caddesinde, şimdiki numarası 161 olan, Afyon Milletvekili merhum Ali beyin evine geldik.
“Mâdem ki sizce bu kitabın çıkması mahzûrlu görülüyor, şu hâl̃de benim ne haddime kalmıştır ki çıkarabileyim!”
“Burada Kılıç Ali beyle karşılaşınca, görüşmek isteyenin bu zat olduğunu anladım. Hal hatır sorduktan sonra söz basmakta olduğum bu kitaba intikal etti. Çok centilmen bir tavırla ve olgun bir eda ile konuşmaya başlıyan bu zatı, ne yalan söyliyeyim, bu şekilde konuşabilen ve bu suretle nâzik ve nârin davranacağını hiç aklımdan geçirmezdim. [Metinde, böyle bozuk cümleler var…] Ümidimin fevkınde çıkan Kılıç Ali bey, başlangıç tekerlemelerini yaptıktan sonra bu kitabın bugün için memlekete zarar vereceğini ve daha henüz neşretmek zamanı gelmediğini uzun uzadıya tahlil ettikten sonra fikrimi sordu. Ben de:
‘- Madem ki sizce bu kitabın çıkması mahzurlu görülüyor, şu halde benim ne haddime kalmıştır ki çıkarabileyim; ne isterseniz onu yapabilirsiniz’ dedim.
‘- Pekâlâ öyle ise, basılan ne kadar forma varsa bize hepsini teslim eder misin’ deyince:
‘- Efendim; benim ne kuvvetim kudretim vardır ki sizlere bu kitabı teslim etmem diyebileyim, ne isterseniz onu yapabilirsiniz’ diyerek yanlarından ayrıldım ve beni getiren zevatla beraber matbaama döndüm.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (91)
Yesevizade Alparslan Yasa
22.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
21.07.2025 - 18:27
Güncelleme
3
Paylaşım
Rahmetli Kâzım Karabekir Paşa’nın -İstiklâl Harbi’ne dâir bâzı hakîkatleri ifşâ ettiği için “Mutlak Şef”in şimşeklerini üzerine çeken- kitabının 1951’deki ikinci baskısının ön ve arka kapakları… Bu ikinci baskı gibi 1933’teki yakılan ilk baskısı da Sinan Omur tarafından yapılmıştı…
***
Tetikciler, Karabekir’in –İstik̆l̃âl̃ Harbine dâir resmî yalanları cerheden- kitabının bütün formalarını yaktılar
“Biraz sonra Recep Zühtü [Soyak] beyle Halk Partisinin Baş Kâtibi Kâzım bey ve daha birkaç zevat matbaaya geldiler, basılan formaları İtfaiyeden gelen [resmî] kamyona koyarak alıp gittiler.
“Oradaki konuşmalardan öğrendim ki hamam külhanlarında yaktırmak mümkün olmayınca, Topkapı haricine getirip oralardaki hâlî çukurluklarda yakacaklardır. Nitekim de öyle yapmışlardır.
“Muhterem okuyucularım; bu hâdisenin tam tafsilâtı böyle birkaç sahifeye sığmaz. Bu vak’anın çok enteresan tarafları vardır. İnşaallah onu da sizlere bir gün 64 sahifelik bir eser halinde ayrıca takdim edeceğimi vaad ediyorum. [Bildiğimiz kadarıyle, Sinan Omur, böyle bir kitab neşretmedi…]” (Sinan Omur, “Bu kitabı nasıl neşrettim ve nasıl imha edildi”; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası Neşriyat Evi, 1951 içinde, ss. 190-192. Bu kitabın TİMAŞ Ye. tarafından 1991’de yapılan yeni baskısının son kısmında bir hayli il̃âveler –ss. 231/343- vardır; maâlesef metinlerin dili kısmen bozulmuş, pek çok kelimenin yerine Uydurmacaları ikâme edilmek sûretiyle kitabda tahrîfât yapılmıştır; bunun yerine, metin aynen muhâfaza edilip, hiç olmazsa, değiştirilmek istenen kelimelerin yanına, köşeli mûteriza içinde Uydurmacaları konulabilirdi… Sinan Omur hakkında -bu metniyle berâber- şu çalışmamızda bir hayli mâlûmât vermiştik: Ayasofya Câmii’ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin Sahîh Târihçesi; Yeni Söz, 19-21.1.2023/73-75)
Mehmed Âkif bahsine dönüş
Rahmetli Mehmed Âkif’in, Teşvikiye Sağlıkevi’nde tedâvî görürken bâzı gazetecilere verdiği mülâkatlarda, ona atfen, Kemalizmi tecvîz ve takdîr eder mâhiyette bâzı sözler yer almıştı. Bunlara bir de Mithat Cemal Kuntay’ın Hakkı Tarık Us’tan rivâyeti ilâve oluyordu; ki en vahîmi bu rivâyetti: “Vallahil’azim, eğer Atatürk olmasaydı bu zafer kazanılamazdı!”
Böylece, Mustafa Kemâl ve İnkılâbları hakkında müsbet tek satır, tek mısrâ dahi neşretmemiş olan Mehmed Âkif gibi Müslümanlığın en hâs bir temsîlcisi dahi, Kemalist Propaganda tarafından, Mustafa Kemâl’i tebcîl, takdîs eden muharrir, şâir ve Devlet adamları kervanına katılıyor, Mustafa Kemâl’i ilâhlaştırma zihniyet ve tavrı bu yolla da takviye ediliyordu.
Sâdece Mehmed Âkif’in yüksek seciyesi nazar-ı dikkate alındığında dahi, bu iddiâların doğruluğuna ihtimâl vermek mümkün değildi. Zâten bu iddiâları ortaya atanlar, bu gibi mes’elelerde şâyân-ı îtimâd olmaktan pek uzak kimselerdi.
Mehmed Âkif’in en büyük bir protesto vâsıtası: Sükût
Dîğer taraftan bu mes’ele üzerinde teemmül ederken, Mehmed Âkif’in bir seciye husûsiyetini de mutlakâ dikkate almak îcâb eder. Şöyle ki: O, tasvîb etmediği bâzı şahsıyetler veyâ vâkıalar hakkında ısrârla sükût tavrı takınırdı… Yânî onun Mustafa Kemâl, İstiklâl Harbi’nin sonrası ve Kemalist İnkılâblar hakkında ısrârla susması, onlara karşı en şiddetli bir protesto mânâsı taşıyordu. Bunun böyle olduğunu anlamak için, Mithat Cemal Kuntay’ın kitabına mürâcaat etmek kâfîdir:
“Müteaddit Sükûtları… Altı, yedi türlü sükûtu vardı Âkif’in:
“1) Bitmiyen sükût (kendisine takdim edilen adamdanh haz[z] etmemişse);
“2) Hakaret olan sükût (inandığı şeylere uymıyan bir sözün karşısında). İlh…” (Mithat Cemal -Kuntay-, Mehmed Âkif, İstanbul: Semih Lûtfi Kitabevi, 1939, s. 279)
Kezâ:
“Kur’an nâsiri Cevdet Paşanın ilmine Âkifin meftunluğu ibadet hörmeti alır. O kadar ki Cevdet Paşayı seven -ölü olsun, diri olsun- Âkifin dostudur; sevmiyen de tiksindiği adam.
“Tarihinin iki cildini gönderdiği için Cevdet Paşaya Namık Kemalin yazdığı mektuptaki:
‘Güneşte şamât arar gibi eseri bedii hikmetperverilerinde nevakis taharri ettim.’ (Şame: Bek denilen leke. Cem’i: Şamât.)
“Cümlesinde duran büyük hürmete Âkif’in gözleri dolardı.
“Yine bu Cevdet Paşa sebep oluyor, Âkif, Adanalı Hayret hocadan selâmını kesiyordu:
‘- Kasası enbiya benim türkçemin yanında Ermeni türkçesi gibi kalır.’
“Dediği günden sonra Adanalı Hayret hocayı Âkif, kafasının içinden çıkarıp atmıştır. Zaten birine küstü mü, Âkif, aleyhinde bulunmak için bile, onu ağzına almazdı, unuturdu! Darıldığı adam ‘görmediği, bilmediği, hiç tanışmadığı adam’ dı; ‘Yok’ tu.” (Kuntay 1939: 225)
(Dirâyetci bir Müslüman olan) Mehmed Âkif, Dîndaşlarını, dâimâ Îmân merkezli teşkîlâtlı mücâdeleye teşvîk̆ etmişti
Bu mes’elede çok mühim bir başka tesbîtimiz, Mehmed Âkif’in dâimâ Îmân merkezli teşkilâtlı bir mücâdeleyle kurtuluşa erebileceğimize inanmış ve gerek şiirlerinde, gerek mev’izelerinde ısrârla bu fikri işlemiş bir Dâvâ Adamı olduğuydu. Bu noktainazarla, o, elde edilen bütün zaferleri, şu veyâ bu şahsı hiç bahis mevzûu etmeden, evleviyetle, böyle Îmânlı bir topluluğun timsâli olarak Mehmedciğe atfediyordu. (Bu gibi husûsları yukarıda tevsîk etmiş bulunuyoruz.)
Mehmed Âkif’in İstiklâl Mücâdelemizin ancak şuûrlu bir Îmânla topyekûn mücâdeleye atılarak kazanılabileceğine ve nitekim de öyle olduğuna dâir fikrinin hakîkate ne kadar muvâfık olduğunu gösterme sadedinde, Kâzım Karabekir’in şahâdetine de mürâcaat ettik ve bu vesîleyle, Kâzım Karabekir / Mustafa Kemâl çatışmasına dâir çok mühim bâzı târihî hakîkatleri gün ışığına çıkardık.
Sertel’lerin müfterî gazetesi
Mehmed Âkif’e Mustafa Kemâl hakkında mültefit sözler söyleten bir gazete de Sertel’lerin Tan gazetesi idi. Bir muhâbirlerine ısmarladıkları tahrîfkâr röportajı tenk̆îd ederken, bu meyânda, şâyed Mehmed Âkif’e atfettikleri o sözler sahîh olsaydı, müteâk̆ib senelerde, Sabiha Sertel, Mehmed Âkif’e onca hışımla hücûm etmez veyâ en azından, Mehmed Âkif’e yakıştırdıkları bu “dönekliği” ona karşı kullanmaktan hâlî kalmazdı, şeklinde bir muhâkeme yürütmüştük.
Filhakîka, Sabiha Sertel’in gazetesinin Mehmed Âkif’e müteveccih hücûmları, 31 Aralık 1938’de (Şükûfe Nihal’in makâlesiyle) başlamış, 1940 senesinde, hâssaten Sabiha Sertel ile Eşref Edib arasında bir kalem münâkaşası hâlinde devâm etmiştir.
Mütehakkim Zümrenin bir temsîlcisi olarak Sabiha Sertel’in 1939 - 1940 senelerinde Mehmed Âkif’e hücûmları hakkında daha evvel bir çalışma yapmış ve onu Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi isimli vâsi araştırmamız içinde neşretmiştik. (Yeni Söz, 27-31.7.2019/306-310) Onu, burada da, yeni bilgiler ilâvesiyle nakledeceğiz. Bu vesîleyle dahi, Mehmed Âkif’in Kemalizm ve Mütehakkim Zümreyle ne derece bağdaşmaz bir şahsıyet olduğu ve Kemalizmi ve onun Şefini tervîc eden bir söz sarfetmiş olamıyacağı daha iyi anlaşılacaktır.
Hakîkatperver büyük mütefekkir
Büyük Mütefekkirimiz, Millî Şâirimiz Mehmed Âkif, her şeyden evvel bir Hakîkat Adamıydı! Şu beyti, onun şahsıyetinin en bâriz tarafıdır:
“Şudur cihânda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek!”
İslâmî dünyâ görüşünün, seciyesinin, Milletimizin mârûz kaldığı felâketlerin bir netîcesi olarak, “Frenklikden iğrenirdi”! Kezâ şahsıyetsizlikden, seciyesizlikden, mukallidlikden de…
Dr. Abdullah Cevdet’in Dozy’den tercümesi karşısındaki tavrı
Henüz Kemalist Rejim teessüs etmediği için Münâfık kisvesiyle ortalıkta dolaşan Farmason, Siyonist ajanı (ve Kemalizmden evvel Kemalist, ayrıca Mustafa Kemâl’in pek çok îtibâr ettiği) Dr. Abdullah Cevdet, Müslümanlığı târümâr etmek kasdıyle, Hollandalı Şark̆iyâtçı Prof. Dr. Reinhart Dozy'nin (1820 - 1883) Târih-i İsl̃âmiyet'ini tercüme ve neşredip üstelik bu dalâlet Ebuzziyâ Tevfîk'den de alkış alınca dayanamamış, bir kerre daha Hakîkat ehli olduğunu isbât etmişti… (Târih-i İslâmiyet’in 1863’te neşredilen Felemenkce aslının ismi, Het Islamisme’dir. Zındık Müellif, Mütercim, Gazeteci, “sömürge beyinli” İhtilâlci, -T. Herzl ve Bene Berit’le irtibât hâlindeki- Siyonist ajanı Dr. Abdullah Cevdet, eseri, Prof. Victor Chauvin tarafından Essai sur l'histoire de l'islamisme -İslâm Târihine Dâir Deneme- ismiyle tercüme edilip 1879’da basılan Fransızcasından -Paris: Éd. Maisonneuve, VII-536 p.- tercüme etmiştir.)
Avrupalı şark̆iyâtçıların Hz. Muhammed’in (S.A.V.) Risâletini marazî rûhiyâtla îzâh eden asırlık an'anesinin ilk kitabı Dozy’nin mezkûr eseri olsa gerekdir… Bizim (maâlesef henüz neşretme imkânı bulamadığımız) bir başka çalışmamızda cerhettiğimiz bu iddiâyle, Hz. Peygamber, bir rûh hastası ve Kur'ân-ı Kerîm de onun birsâmlarının (hallucinations) mahsûlü olarak gösteriliyor… Bu çürük iddiâ sâhiblerinin son temsîlcileri arasında, kitabı (Mahomet, 1961) Fransa'da bir hayli rağbet gören Troçkici Yahûdi Maxime Rodinson da (1915 – 2004) bulunuyor… Onun kitabının (Atilla Tokatlı tarafından) “Türkce” (daha doğrusu Uydurmaca ve muharref) bir tercümesi, Sabataî gazete patronu Erol Simavi'nin (1930 – 2015; 1949 Işık Lisesi mêzûnu) Hürriyet Yl. arasında çıkmıştır (İstanbul, 1980, 202 s.)…
Dr. Abdullah Cevdet, iki cild hâlinde hazırladığı Dozy Tercümesini, kendisinin Kâhire'deki İctihâd Matbaası'nda basmıştı: İlk cildi 1908'de, 1-336 s. ve ikinci cildi 1909'da, 337-733 s.
Kitab, piyasaya çıkar çıkmaz, İslâm Âleminde, haklı olarak infiâlle karşılandı ve Meşîhat Dâiresi Şer'î Neşriyâtı Teftîş Hey'eti tarafından 1910'da yasaklandı; toplanabilen nüshalar imhâ edildi.
Dozy tercümesinin yasaklanması üzerine, Yeni Tasvîr-i Efkâr gazetesi Sâhib ve Başmuharriri Tevfîk Ebuzziyâ (1848 - 1913), gazetesinde, kitab ve mütercimine dâir altı sütûnluk bir takrîz neşretmiş, mezkûr inkârnâmeyi ve mütercimini Müslümanlık (evet, üstelik Müslümanlık!) nâmına medhe kalkışmıştı
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (92)
Yesevizade Alparslan Yasa
23.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
22.07.2025 - 18:14
Güncelleme
1
Paylaşım
Bu Münâfıkça neşriyâta tahammül edemiyen Mehmed Âkif (Rahmetullâhi aleyh), ona, 4 Mart 1910 târihli Sırât-ı Müstak̆îm'de (sayı: 78, ss. 409-410) neşredilen nezîh bir makâleyle mukâbele etti ve takrîzin hakîkatsizliğini teşhîr etti. Onun bu tenk̆îdî makâlesi, aynı zamânda, İslâmın tâlîm ettiği pek geniş fikir ve vicdân hürriyetinin şuûrlu bir ifâdesi olması bakımından da nümûnevî kıymeti hâizdir. Buna, bir de, Târihî Türkcenin nefîs bir nümûnesi olmak vasfını ilâve etmemiz lâzım:
“Efendim,
“Abdullah Cevdet Efendi'nin tercüme etmiş olduğu Târih-i İslâmiyet'i müdâfaa hevesiyle yazıp gazetenizin başına geçirdiğiniz uzun etekli, geniş kollu makâleyi tanıdıklarımdan birinin ihtârı üzerine okudum. O takrîz-i belîğin mûtâd-ı kadîminiz vechîle, lâfız, ibâre münâkaşasîle meşgûl olan kısmını geçiyorum. […]
“Evvelâ şunu söyliyeyim ki bendeniz kimsenin ak̆îdesine müdâhale etmek, kimsenin telak̆k̆îyât-ı vicdâniyesini teftîşte bulunmak îtiyâdında değilim. [Teftîş etmek, Fransızca hem “kontrol̃ etmek < contrôler”, hem de “inspecter” fiillerinin Türkcesidir. Ne yazık ki bu gibi binlerce kelime, Kemalist Rejim tarafından Milletimize unutturulmuştur!] Zâten Müslümanlık, hiçbir ferde başkalarının îtikâdını teftîş hakkını vermemiştir; vicdân câsûsluğunu Kur'ân sarâhaten men'eder. Âhâd şöyle dursun, Peygamber'de bile kul̃ûb-i Ümmet üzerinde murâkabe hakkı yoktur. […]
“…Siz ne söylerseniz söyleyiniz, Müslümanlığı esâsından sarsmak, râbıta-i vahdeti koparıp atmak maksad-ı sarîhiyle yazılmış bir eseri tercüme eden, […]
‘- Ey Müslümanlar! Dîn diye sarıldığınız mâhiyetin ukûl̃ için, efk̃âr için ne müdhiş bir kayıd olduğunu anlayınız! Daha ne zamâna kadar böyle hurâfâta esîr olup kalacaksınız?'
nidâ-i tezyîfi her kelimesinden yükselen bir adamı Müslüman yâhud Müslümanlık muhibbi tanımamakta mâzûrum: Çünki demin de arzetmiştim ya! Bendeniz zâhirciyim! […]
“Haydi bunu geçelim; lâkin siz hakîkati böyle mi anlarsınız? Zavallı halkın tenvîr-i fikrine böyle mi hizmet edersiniz?
“Bir Dozy peydâ oluyor, Peygamber hakkında söylemediğini bırakmıyor… Sonra bir Abdullah Cevdet geliyor, o sözleri bize mahz-ı hak̆îkat̃ göstermek istiyor. Bundan münfâil olan Âlem-i İsl̃âm'a karşı da Efendimiz çıkarak Dozy'nin sözleri hak̆îkat̃, Abdullah Cevdet Efendi tercümân-ı hak̆îkat̃tir, hizmeti, Rahmetullâh'ın mücâhedesi kadar büyükdür, diyorsunuz!
“Tasvîr-i Efkâr sâhibinin pîş-i azminde hiç teşebbüs edilecek iş kalmamış mı ki Târih-i İsl̃âmiyet gibi bir tezvîrnâmeye altı sütûnluk takrîz yazıyor; Abdullah Efendi'yi tutup ek̃âbir-i Ümmetten Rahmetullâh'ın yanına çıkarmak istiyor?
“Evet, Cevdet Efendi bu eseri yalnız tercüme etse idi, yânî ne muâheze, ne istihsân yolunda kendisinden bir söz söylemese idi, kimse bir şey demezdi. L̃âkin mütercim öyle hezeyânlar istifrâğ ediyor ki böyle bir takrîz-i belîğ ile yaldızlansa, yine Ümmet-i merhûmeye yutturulamaz Efendim!” (Açıklamalı ve Lugatçeli Mehmed Âkif Külliyâtı, Haz.: İsmail Hakkı Şengüler, İstanbul: Hikmet Neşriyât, 1990, cild 5, ss. 11-18; Dr. Abdullah Cevdet ve onun Dozy’den, Jean Meslier’den, Voltaire’den, D’Holbach’tan tercümeleri, v.s. hakkında tafsîlât, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 19.9-11.10.2019/359-379’dadır.)
Dr. Abdullah Cevdet (“sömürge beyinli” bir ihtilâlci) ve Kemalizmle münâsebeti
Burada, Mehmed Âkif vesîlesiyle bahis mevzûu ettiğimiz Farmason Dr. Abdullah Cevdet'in (Malatya, Arapgir, 1869 - İstanbul, 28.11.1932) hayâtı boyunca müdâfaa ettiği bütün fikirler birkaç kelimeyle hülâsa edilebilir: Avrupa'ya perestiş, Materyalizm ve İlhâd, İslâm düşmanlığı (Zındıklık)… Fikirleri, ciddîye alınacak bir felsefî arayışın mahsûlü değildir. Hepsinin esâsı, Avrupaperestlikdir. Materyalizm ve İslâm düşmanlığı, Avrupaperestlik ak̆îdesinin mantık̆î netîceleridir. Bizdeki bütün Frenk mukallidleri gibi, o da, kendi kendine tefekkür ve hakîkati arama, hiçbir otoriteye tâbi olmadan, tecrübî ilim usûlünün rehberliğinde doğruyu tesbît etme zihniyet ve tavrından uzaktı. Kendi rızâlarıyle beyinlerini Avrupa'ya peşkeş çekmiş (dîğer tâbirle, “sömürge beyinli”) bedbahtlar kâfilesine dâhildi. İctihâd mecmûasının 16 Kânûnusânî 1329 (16 Ocak 1913) târihli 89. sayısında intişâr eden aşağıdaki satırlar, asırlardır dünyâya kan kusturan, yeryüzünde jenosid yapmadığı belde bırakmıyan, bütün kudretini “yamyamlık” (yâni dîğer insanların kanıyle, teriyle semirme) uğrunda seferber eden Avrupa Medeniyetine (tabiî buna “medeniyet” demek câizse) kayıdsız şartsız teslîm olmuş, onun önünde secdeye varmış bir insan müsveddesinin kaleminden çıkmıştır:
“Evet, Avrupa bir tefevvuktur. [“Tefevvuk”: Üstünlük… “Avrupa, dünyânın geriye kalanından üstündür”…] Ona husûmet beslemek bizden uzak olsun! […]
“Avrupa bizim hocamızdır. Avrupa'ya muhabbet etmek, ilm u terakkîye, maddî ve mânevî kuvvete muhabbet etmekdir. Avrupa'nın çalışkan ve şükürgüzâr bir şâkirdi olmak: İşte bizim rolümüz! Biz onlara ihtiyârımızla dost olmazsak, onlar bizi kendilerine zorla dost veyâhud zîrdest edeceklerdir. [“Zîrdest”: el altında bulunan, tâbi, mahkûm…] […]
“En büyük ve en dâimî hasmımız, bizim kendi kanımızdadır, kendi kafamızdır. Bizim ile ecânib [ecnebîler] arasındaki münâsebât, kavî ile zaîf, âlim ile câhil, zengin ile fakîr arasındaki münâsebâtdır. Bir ikinci medeniyet yokdur. Medeniyet, Avrupa Medeniyetidir. Bunu gülüyle, dikeniyle isticnâs etmiye mecbûruz. [“İsticnâs etmiye”: benimsemiye, ona temessül etmiye…]” (Dr. M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul: Üçdal Neşriyât, 1981, ss. 357-359'dan naklen)
Yukarıda, Dr. Abdullah Cevdet’in “Kemalizmden evvel Kemalist” ve Mustafa Kemâl’in çok îtibâr ettiği bir fikir adamı olduğunu kaydettik. Mustafa Kemâl’in ona ve neşriyâtına îtibârının en mühim şâhidi, âşikâr olan fikirdaşlıklarından mâadâ, onun -baştan sona, nâdir görülür şiddette dîn ve Allâh düşmanlığı telkîn eden, Jean Meslier’ye atfedilmekle berâber hakîkatte D’Holbach’a âid olan- Akl-ı Selîm (Le Bon Sens) tercümesini, 1929’da Maârif Vekâleti’ne neşrettirmesidir; ki eser, Kemalist Totaliter Rejimin başlıca propaganda kitablarından biri olarak, 20 sene zarfında, Millî Eğitim Bakanlığı Kataloglarında, “Umumiyetle dinlerin, bilhassa Hıristiyanlığın köklerini ve özünü anlatan bu eser, felsefeyi, sosyolojiyi seven, dinin mahiyetini öğrenmek istiyen herkesin faydalanabileceği biricik kitaptır” tavsıyesiyle satılmıştır. (Alâkalı vesîkalar ve tafsîlât, Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar ünvânlı eserimizde -Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013-, ss. 192 v.d.’dadır.)
Dr. Abdullah Cevdet, hayâtı boyunca yaydığı fikirlerin Kemalizmle münâsebetine ise, “Kılıczâde Hakkı Bey Birâderimize Açık Cevâb” başlıklı makâlesinde (İctihâd, 1.7.1925, sy. 183, s. 3640) bizzât, iftihârla dikkat çekmiştir:
“Bizim müdîr fikirlerimiz işte meydandadır… İşte Başı, Büyük Meş'alemiz olan Halk Fırkası'nın umdeleri, işte İctihâd'ın müdîr fikirleri! Bunların ne kadar kardaş ve emeldaş oldukları meydanda! İctihâd ve Sâhibi ve Halk Fırkası yekdîğerlerinin malı olmaları, bir netîce-i tabiiye ve mantıkıye değil mi? Halk Fırkası Hükûmeti, lâakal otuz seneden beri geceli-gündüzlü gördüğümüz tatlı rü'yâların çoğunu ayniyle vâkî kılan tek Hükûmettir.” (Hanioğlu 1981: 386'dan naklen)
Kemalist Totaliter Rejim, Mehmed Âkif’i, ölüm döşeğine kadar tarassud altında tuttu
Mehmed Âkif’in bütün hayâtı, işte, Dr. Abdullah Cevdet’in Dozy’den tercümesi hakkında şu yukarıda müşâhede ettiğimiz tavrında olduğu vechiyle, hep hakîkî mânâda Mücâhidlikle geçti. Onun kılıcı, kalemiydi; topu tüfeği, hakîkate müstenid fikir ve bilgileriydi; bir de san'ati…
(Muharrem Coşkun, İlk Kez Yayınlanan Belgelerle… Vatanında Cüdâ İstiklâl Şâiri; Kod Adı: İrtica-906, İstanbul: Gaziosmanpaşa Belediyesi neşri, Aralık 2014, 168 s.)
***
Müslümanların başlattığı İstiklâl Harbine de bu sıfatla iştirâk̃ etti. Lâkin Sabataîliğe vâkıf olmadığı için, hiç tahmîn edemediği bir sûrette, İstiklâl Harbinin, Müslümanlara karşı (Orgeneral Ali Fuad Erden'in tâbiriyle) bir “ihtilâl harbi”ne çevrildiğini gördü… Esefle, hakîkatte Müslümanlıkla hiç alâkası olmıyan Münâfıklara, Harbe hem kendi Frenkci ve Materyalist dünyâ görüşlerini muzaffer kılmak uğrunda, hem de nefsânî hesâblarla katılmış olanlara “Kurtarıcılar”, “Gâzîler”, “Kahramanlar” pâyelerinin verildiğini ibretle ve dudaklarını ısırarak seyretti…
Kurulan (kurdurulan) yeni nizâmda, Dr. Abdullah Cevdet gibi Zındık ve vatan hâinlerinin el üstünde tutulduğuna, bilakis, onun gibi hakîkî Mücâhid, Gâzî ve Kahramanlara ise düşman muâmelesi yapıldığına, peşlerine hafiyeler takıldığına, kitablarının müsâdere edildiğine, yasaklandığına, “Mürteci” iftirâsına mârûz bırakıldığına, Sabiha Sertel gibiler “Milliyetcilik” taslarken, kendisinin “milliyetsizlikle” ithâm edildiğine, Milletinin derin şuûr ve hissiyâtına tercümân olarak, serâpâ millî ilhâmla (Millî Âmentü olarak) rûhundan fışkırmış “İstiklâl Marşı”nın değiştirilmek, yerine Frenkci ve şahısperest bir marşın ikâme edilmek istendiğine, onca tiksindiği “Frenkliğin” en büyük mezîyet sayıldığına, memleketin bir baştan bir başa Frengistan'a döndürüldüğüne şâhid oldu… Bu k̃âbûsa dayanamadı, Mısır'a hicret etti; orada da rahat vermediler…
Velhâsıl, 1923’ten 27 Aralık 1936’da vefâtına kadar Kemalist Totaliter Rejimin devâmlı tarassudu ve baskısı altında yaşadı. Öyle ki Teşvik̆iye Sağlıkevi’nde hasta döşeğinde yatarken bile tâkîb ediliyordu! Cenâzesi dahi Kemalist hafiyelerin tâkîbinden kurtulamadı! Sonraki senelerde de bu def’a onun için ihtifâl yapanlar, ona sâhib çıkanlar tâkîb edilmiye, kara listelere alınmıya devâm etti!
Türk Milletinin en büyük mütefekkiri, en hâs san'atkârı, katıksız Hakîkat eri “Millî Şâir”in Kemalist Totaliter Rejimde nasıl bir düşman muâmelesi gördüğü, “İrticâ-906” kodlu dosyayle devâmlı tâkîb altında olduğu, hayâtının çekilmez hâle getirildiği, Muharrem Coşkun tarafından hazırlanan ve Gaziosmanpaşa Belediyesi tarafından pek güzel bir baskıyle Milletimizin dikkat nazarlarına arzedilen, resmî vesîkalar derlemesi mâhiyetindeki bir kitabla, gözler önüne serilmiş bulunuyor:
İlk Kez Yayınlanan Belgelerle… Vatanında Cüdâ İstiklâl Şâiri; Kod Adı: İrtica-906, İstanbul: Gaziosmanpaşa Belediyesi neşri, Aralık 2014, 168 s. (Şu İnternet adresinden, kitaba tam metin hâlinde ulaşılabilir: https://www.gaziosmanpasa.bel.tr/comments-files/Files/561-kodadiirtica_1.pdf; 1.5.2025. Kitabın başlığında bir hatâ vardır: “Vatanında Cüdâ” değil, ya “Vatanından Cüdâ” veyâ “Vatancüdâ” olmalıydı…) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 24.9.2019/363)
Bu kitaba emeği geçen herkesden Allâh râzı olsun!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (93)
Yesevizade Alparslan Yasa
24.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
23.07.2025 - 18:22
Güncelleme
1
Paylaşım
Kemalist Rejimin ve Sabataî Cemâatinin istenmiyen adamı: Mehmed Âkif
27 Aralık 1936 günü, akşam üzeri İstanbul’da vefât eden Mehmed Âkif merhûm, Kemalist Rejimin (ve onun hâkim unsuru olan Sabataî Cemâatinin), mümkün olsa, ismini dahi unutturmak istediği bir şahsıyetti. Rejim, onun için resmî cenâze merâsimi yapmamış, lâkin Üniversite gencliği ve halk, en asîl cepheleriyle Anadolu Milletinin rûhuna tercümân olan bu büyük mütefekkir, âlim, muharrir, mütercim ve şâirin cenâzesinin bir garîban cenâzesi gibi kaldırılmasına râzı olmamış, bir ânda Bâyezid Câmii’ni dolduran kadirşinâs Mü’minler, tâbutunu gözyaşları içinde bayraklara ve Kâbe örtüsüne sarmış, büyük cemâatle namazını kılmış, mübârek naaşını bütün yol boyunca eller üstünde taşıyarak Edirnekapısı Mezarlığı’ndaki ebedî istirâhatgâhına tevdî etmişlerdi.
O ânların bir şâhidi olan Mithat Cemal Kuntay, nasıl Milletin hâs evlâdlarının, en başta Milliyetci Üniversite gencliğinin, Millî Mütefekkir ve Şâirimizin (Kemalist resmî ricâlin boykot ettiği) cenâzesinin “bir fıkara cenâzesi” gibi kalkmasına müsâade etmediklerini anlatıyor:
“Cenaze Bayezidden kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil.
“Çok sonra bir kaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. ‘Bir fıkara cenazesi olmalı.’ dedim. O anda Emin Efendi lokantasının sahibi Mahir usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.
“Al sancakla siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, Üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu. Cenazenin arkasında yekpare bir karaltı yürüyordu; bunda bir damla ‘teşkilât’ yoktu; bunlar, bir işaretin, bir teşekkülün topladığı insanlar değildi; kendi kendine gelenlerin saflarıydı; sırf cenazeye gelmiştiler, ve bu, şahidi olmıyan güzel dostluktu. Cenaze arabası, tekerleklerinde, beygirlerinde şuurlaşan bir durgunlukla arkadan, uzaktan geliyordu.
“Mezarlıkta ‘maket’ini [maskını] almak istediler; bana danıştılar: ‘Tabutunu açabilir miyiz?’ Ona bu kadar yakın olmaktan utandım. Üniversite gençlerini gösterdim:
‘- Çocuklarına sorun!’ dedim.
“İstiklâl marşile gömdüler. Fetihtenberi şehrin toprağına kendi eserile gömülen ilk ölü!” (Kuntay 1939: 174-175)
(Ulus, 28.12.1936, s. 1)
Mehmed Âkif’in vefât haberi, Kemalist Totaliter Rejimin yarı-resmî gazetesi olan Ulus’ta, kendisine, l̃utfen, ikinci sayfada, birkaç satırlık yer bulabilmiştir! Gazete, o ve ertesi gün, “Mutlak Şef”in ilk def’a Ankara’ya gelmesinin teşkîl ettiği “Mîlâd”ın tes’îdiyle meşgûldür…
***
Mustafa Kemâl’in Mehmed Âkif’e buğzunun bir mîyârı: Ulus gazetesi
Mustafa Kemâl’in rahmetli Mehmed Âkif’e ne derece buğzettiğini anlamak için, o günlerin Ulus gazetesini, yânî onun doğrudan sâhibi olduğu ve Rejimin neredeyse resmî sözcülüğünü yapan gazeteyi incelemek kâfîdir.
Ne bu gazetede, ne dîğerlerinde, “Mutlak Şef”in, Âkif’in vefâtıyle alâkalı herhangi bir beyânına rastlanıyor… O, o günlerde bambaşka işlerle meşgûldür: Totaliter Rejimin idârecileri, onun ilk def’a Ankara’ya geldiği günü, bir Mîlâd gibi, büyük âlâyiş ile tes’îd etmekte, bu vesîleyle ona bir kerre daha arz-ı ubûdiyet telgrafları çekmekte, nutuklar îrâd etmektedirler ve o da, bunlardan Ankara Vâlisi ve “CHP İlyönkurul Başkanı” Nevzat Tandoğan’a, bir telgrafla, tam da “Mutlak Şefliğe” yakışır bir üslûbla cevâb veriyor; öyle ki, gazetesi, bunu şöyle manşet yapıyor: “Ulu Önderin lutuf buyurdukları cevap…”
Gazetesi de, tamâmen bu “büyük hâdiseyle” meşgûl oluyor, iki gün zarfında, birinci sayfası, manşetten bu “hâdise”yi işliyor… Mehmed Âkif’e gelince, ona, bu iki günün nüshasında, birinci sayfada yer yoktur! Sonraki günlerde, Gazetede, hakkında herhangi bir makâle de neşredilmiyor!
Vefât ve cenâze haberlerine gelince, bu “pek ehemmiyetsiz haberler”, ikinci sayfada, birkaç satırla geçiştiriliyor…
Birinci haber aynen şöyledir:
“Şair Akifin ölümü
“Dün akşam telefonla İstanbuldan haber aldığımıza göre bir müddettenberi İstanbulda hasta yatmakta olan şair Mehmed Akif, dün saat on dokuz buçukta vefat etmiştir. Kendisi altmış üç yaşında idi. Birinci büyük millet meclisinde Burdur mebusu olarak bulunmuş ve İstiklâl marşının güftesini yazmıştı.
“Şair Akif son osmanlı edebiyat devirlerinde, müstakil bir edebî çeşni sahibi olarak temayüz etmiştir. Nazımdaki tahkiyesi bilhassa kuvvetli idi. Ölümü edebiyat âleminde derin bir teessür uyandıracaktır.” (Ulus, 28.12.1936, s. 2)
Böylece, Mehmed Âkif, ancak 1. Meclis’de Burdur Meb’ûsluğu yapması ve “müstakil bir edebî çeşni sahibi olması” hasebiyle Rejimin yarı-resmî gazetesinin bu küçücük haberine mevzû edilmiye hak kazanıyor! İstiklâl Harbi’nde Müslümanların topyekûn seferber olmasındaki muazzam rolü, onun mânevî cephesinin başlıca temsîlcisi olduğu vâkıası, çoktan Resmî Târih sayfalarından silinmiştir! “İstiklâl Marşı’nın güftesini yazmış” olması dahi, tenezzülen kaydedilip geçilmiştir!
Kezâ, Rahmetlinin cenâze haberi de, bundan daha fazla bir alâkaya mazhar olamıyor:
“İstanbul Telefonları:
“Şair Akif gömüldü
“İstanbul, 28 – Şair Mehmed Akif bugün, Edirnekapı mezarlığına ve Süleyman Nazifin yanına gömüldü. Cenaze töreninde profesörleriyle beraber edebiyat fakültesi ve üniversite talebeleri bulundular. Cenaze Beyazıddan Edirnekapıya kadar el üstünde taşındı. Mezarının başında heyecanlı nutuklar söylendi. Üniversiteliler, Çanakkale şiirini okudular ve İstiklâl marşını söylediler, üniversiteliler şairin mezarını yaptıracaklardır.” (Ulus, 29.12.1936, s. 2)
(Ulus, 29.12.1936, ss. 1 ve 2)
Mustafa Kemâl’in Mehmed Âkif’e buğzunun bir mîyârı: Ulus gazetesi… Rahmetlinin vefâtı gibi cenâzesine de, ikinci sayfada, ancak bu kadarcık bir haber lâyık görülmüştür! Bu “şâyân-ı ihmâl hâdiseye mukâbil”, Gazete, bir başka “büyük hâdiseyle” meşgûldür: “Mutlak Şef”in Ankara’ya ilk def’a gelişinin 17. senedevriyesi vesîlesiyle yapılan perestişkâr merâsimler (ki âyinler dense daha doğrudur!), onun memnûniyetine mazhar olmuş ve “Zeus”, Olimpos’tan Vâliye “lutfen” cevâbî bir telgraf göndermiştir: “Atatürkün Ankaralılara büyük iltifatları… Vali ve C.H.P. İlyönkurul Başkanı N. Tandoğanın telgrafına Ulu Önderin lütuf buyurdukları cevab: ‘27 Birincikânun tarihinin yıldönümü münasebetile muhterem Ankara halkının hakkımda gösterdikleri yüksek hislere terceman olan telgrafınızı aldım. Teşekkür eder ve sayın hemşerilerime, memleketin yükselme ve ilerleme vadisindeki gelişmelerinde muvaffakiyetler dilerim.’ ” Bu “ilâhî iltifâta” mazhar olmak, Ankaralılar için ne büyük bir şereftir!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (94)
Yesevizade Alparslan Yasa
26.07.2025 - 12:18
Yayınlanma
26.07.2025 - 12:20
Güncelleme
1
Paylaşım
Dîğer gazetelerde Mehmed Âkif’in vefâtı ve cenâzesi
Matbûâtın geriye kalanı da prangalı olmakla berâber, bunlardan bâzıları, bu husûsta, “Yarı-Resmî Gazete” kadar lâkayd davranamıyorlar. Ne de olsa, halka hitâb ediyorlar ve beyin yıkıyan Maârife ve Resmî Propagandaya rağmen, halkın geniş bir kesimi, en yüksek mânevî değerleri temsîl eden Mehmed Âkif’i unutmamıştır, onu candan sevmektedir. Nitekim Totaliter Rejimin cenderesi içinde yetişmiş Üniversite gencliğinin (ağırlıklı olarak Edebiyât talebelerinin) Âkif’in cenâzesine ve eserine gösterdikleri samîmî alâka, bu hâlin bir tezâhürüdür.
Mâmâfih, Ulus bir tarafa, dîğer gazetelerden bâzıları Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberlerine nisbeten geniş yer vermiş ve onun hakkında mültefit makâleler neşretmişlerse de, gazetelerinin patron ve başmuharriri sıfatını hâiz hiçbir kalemden Rahmetli hakkında tek satır çıkmamıştır! Meselâ Cumhuriyet sâhibi Yunus Nadi, Kurun (Vakit) sâhibi Mehmet Asım Us veyâ Hakkı Tarık Us, Haber – Akşam Postası sâhibi Hasan Rasim Us, Tan sâhibleri Ahmet Emin Yalman ve Sertel’ler, Akşam sâhibi Necmettin Sadık (Sadak), v.s. Dîğer taraftan, o gazetelerde çalışan muharrirler arasında Âkif’i samîmiyetle takdîr eden ve ona muhabbet besliyenlerin de bulunduğu, bunların, gazetelerinin siyâsetine bir nebze têsîr etmiş oldukları düşünülebilir…
Biz, devrin gazetelerinden Kurun, Haber – Akşam Postası, Yeni Asır, Akşam, Son Posta, Cumhuriyet ve Tan gazetelerini inceleme imkânı bulduk. Bunlardan Tan üzerinde genişçe duracak, dîğerlerinden kısaca bahsedeceğiz. (Başlıca kaynağımız, “İstanbul Üniversitesi Gazeteden Tarihe Bakış Projesi” sitesinden ulaşılan gazetelerdir: https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE#gazete; 8.5.2025)
Kurun
Mehmed Âkif’in vefâtı, Us kardeşlerin Kurun (daha evvel Vakit) gazetesinin 28 Aralık 1936 târihli nüshasının birinci sayfasında, sağ üst tarafta, bir portre fotoğrafıyle berâber veriliyor: “Mehmet Akif öldü… İstiklâl marşı şairi yarın şehitliğe defnedilecek…”
Kurun’un haberinin Milletin hissiyâtına tercümân olan bir kalemden çıktığı bellidir:
“Bugün okuyucularımıza büyük bir kayıbı haber vermekle elem duyuyoruz. Her gün, her yerde, merasimde veyâ hususî toplantılarımızda millî heyecanımızı ifade vaziyetlerinde hürmetle söylediğimiz İstiklâl marşını yazmış olan büyük ve değerli şair Mehmet Akif dün gece gözlerini hayata kapamıştır.”
Haber, hastalığın seyri hakkında verilen îzâhatla ikinci sayfada devâm ediyor, Şâirin edebiyâtımızda işgâl ettiği orijinal mevk̆ie dikkat çekildikden ve son sıralarda yazdığı kısa bir şiiri nümûne olarak takdîm edildikden sonra, cenâzesi hakkındaki bilgi ve Merhûmun dâmâdlarına tâziyede bulunarak nihâyete eriyor:
“Çanakkale manzumesini ve İstiklâl marşını şeref ve gurur duyarak söyliyen herkesin, şaire karşı son hürmet vazifesini yapacağı muhakkaktır. [Bu cümleyi Gazetedeki tertîb karışıklığını düzelterek iktibâs ettik.]
“Damatları Balıkesir saylavı Hayrettin Karan’a, muharrir arkadaşımız Ömer Rıza Doğrul’a, diğer akrabasına ve bütün millete taziyetlerimizi bildiririz.” (Kurun, 28.12.1936, s. 1 ve 2)
Kurun’un bir sonraki nüshasında, Mehmed Âkif merhûmun cenâzesine dâir haber de birinci sayfadan ve tâbutu omuzlarda taşınırken çekilmiş bir fotoğraf refâkatinde veriliyor. Haber, iki sütûnluk bu fotoğrafla, birinci sayfanın ortasından başlıyor ve ikinci sayfada, yine iki sütûnda verilen kısa bir haberle bitiyor:
“Büyük şairimiz Mehmet Akifin uzun ıztırap aylarından sonra nihayet evvelki gece gözlerini yumduğunu okuyucularımıza büyük bir teessür içinde haber vermiştik. Şairin Mısır apartımanında bulunan cenazesi dün otomobille Beyazıt camiine getirilmiş ve orada büyük bir kalabalık tarafından namazı kılınmıştır. […]
1-104
(Kurun, 29.12.1936, s. 1)
***
“Gençlik şairin ruhunu sevindirecek bir heyecanla onu ta Edirnekapı dışındaki mezarlığa kadar hep el üstünde taşıdı.
“Yolda, geç haber alanların, yetişemiyenlerin otomobillerle geldikleri ve alaya katıldıkları görülüyordu. Mezar, profesör bay Naim merhumla rahmetli M. [Muallim] Cevdetin mezarları arasında kazılmıştı. […]
“…Duadan sonra, gençler İstiklâl marşını kabir başında söylediler. Büyük üstada genç neslin bu son saygı hareketi oldu. Bu arada vatan toprakları büyük bir evlâdını göğsüne alırken, duyulan acı; ancak geride kadir bilen, değer tanıyan bir neslin yetişmekte olduğunu görmekle biraz diniyordu. İlh…” (Kurun, 29.12.1936, ss. 1 ve 2)
“Kemalizm, Sabataînin dînidir”
Kurun’un 28 İlkkânun 1936 târihli nüshasının birinci sayfasında, Mehmed Âkif haberinin hemen yanında, üç sütûn üzerinden bir başka haber manşet yapılmış: “Hatay bayrağı dün şuurlu bir coşgunluk içinde çekildi… Şiî ve Sünnî diye bir mezhep yoktur. Tek mezhep Kamâlizmdir.”
Dil Kurumu’nun 1945’teki ilk baskısında, Kemalizm kelimesinin îzâhı yapılırken: “Kemalizm Türkün dinidir.” deniliyor. Bunun doğrusu: “Kemalizm, Sabataînin dînidir.” şeklinde olmalıydı! Kurun’un bu manşetinden anlaşılan ise, Kemalizm (/ Kamâlizm), hem dîn, hem mezhebdir veyâ öyle bir dîndir ki tek mezhebe inhisâr eder…
Şükrü Kaya’ya nazaran, Kemalist “İnkılâb, her nevi diktatörlüğü reddeden bir rejim” imiş!
Kurun’un bu haberinin altında üç sütûn üzerinden Dâhiliye Vekîli, CHP Umûmî Kâtibi ve Mustafa Kemâl’in en fanatik tilmîzlerinden Şükrü Kaya’nın nutku veriliyor: “Ankara Parti Vilâyet Kongresi ve Şükrü Kayanın nutku: Atatürk Rejimi, halkın, halk için ve halk tarafından idaresidir…” Nutuk, “Kongre vesilesile murahhaslar şerefine Vali ve Parti Başkanı Nevzad Tandoğan tarafından Şehir Lokantasında verilen ziyafet” esnâsında îrâd edilmiştir.
Beynelmilel Mason Mâbedinin 33 Dereceli Müntesibi Şükrü Kaya, nutkunda, Münâfıklığın ne menem şey olduğunu gözler önüne serercesine, “Atatürk İnkılâbının her çeşid diktatörlüğü reddeden bir rejim” ve dünyânın en ileri Demokrasisi olduğunu iddiâ ediyor… Yine onun tekrâr ettiği Kemalizmin hurâfî “Târih Tezi”ne nazaran, “Türk” târihi, Beşeriyet târihi ile başlıyormuş ve bu muhayyel “Türk milleti”, Kemalizm sâyesinde, dîğer milletlere de ideal bir siyâsî rejimin nasıl olduğunu göstermekte imiş! 20-21. asırların en uzun ömürlü Totaliter Rejimi kendini böyle takdîm ediyor! Nutkundan birkaç parça aşağıdadır:
“…Biz, Atatürk rejimini, halkın, halk için ve halk tarafından idaresi diye anlıyoruz… […]
“Beşeriyet tarihile başlıyan Türk tarihinin hususî icapları, Türkleri, bin bir tecrübeden sonra, yani otokrasi ve teokrasinin tatlı ve acı neticelerini gördükten sonra, ârızî bir takım sebeplerle, memleketi istilâ edilmiş, istiklâli, hürriyeti elinden alınmış bir hale getirilmişti [getirmişti]. […]
“…On binlerce sene pek çok rejim inkılâpları geçiren Türk milletine, büyük Önderi, tarihin en müşkül devrinde, tutacağı yolu, kurtuluş yolunu gösterdi: Halk için halk ile… […]
“…Bu [Kemalist] ideale göre, halkın ekseriyetinin intihabını kazanmak, memleketi idare için kâfi değildir. İntihabı kazanarak memleketi muayyen bir müddet için idare etmek kâfi gelmez. Bu bir nevi diktatörlük olur. Atatürk inkılâbı her nevi diktatörlüğü reddeden bir rejimdir. Halk, her zaman, her yerde kendisinin vekil ettiği mebuslarının ve hükûmetin işlerini murakabe edebilmelidir. Atatürkün kurduğu halkçılık budur. İşte biz bu yolun yolcusu olarak burada toplanmış bulunuyoruz. […]
“Büyük Önder, bütün beşer târihinin seyrini beşeriyet lehine olarak değiştirmiştir”
“Atatürk demokrasisi bunların [Avrupa Demokrasilerinin] çok fevkinde bir demokrasidir. Biz yalnız milletin amaline ve ihtiyacına muvafık düşüncelerde reylerine müracaatla yapılan işlerle iktifa etmiyoruz. Biz istiyoruz ki millet muayyen meseleler üzerinde reyini vermiş olmakla beraber yapılan işlerin de birer birer bütün safahatile reyine uyup uymadığını bizzat görsün ve her fırsatta murakabe etsin, millet her zaman hâkimiyet, mesuliyet şerefini taşısın. […]
“…Türkleri bir araya toplıyarak beşer tarihinin huzuruna kudretli ve kuvvetli bir camia halinde çıkaran Atatürk, bütün beşer tarihinin seyrini beşeriyet lehine olarak değiştirmiştir. Eğer tarihin hakikî gidişi nazarı itabare alınırsa anlaşılır ki Türk [???] milleti daima yükselecek, ve, dünyanın diğer milletlerine misal ve aynı zamanda beşeriyetin saadetine hadim mümtaz bir heyet olacaktır. İlh…” (Nutkun metni için, Akşam gazetesini esâs aldık: 28.12.1936, ss. 1 ve 5.)
Kurun’da Refik Ahmet Sevengil’in makâlesi: Tevfîk̆ Fikret ve Kemalizm ile Mehmed Âkif arasındaki tezâd
29 Aralık 1936 târihli Kurun’un 3. sayfasında, Gazetenin “Neşriyat direktörü” Refik Ahmet Sevengil’in (Libya, Bingâzî, 1903 – Ankara, 13.9.1970) “Mehmet Akif’in bana görünen portresi” başlıklı ve iki buçuk tam sütûn hacminde bir makâlesi mündericdir. Muharrir, Rahmetlinin kuvvetli san’atkâr cihetini, san’atinin ictimâî muhtevâsını, “yerlilik” mânâsında “millîliğini”, fikirlerindeki samîmiyeti, v.s. tebârüz ettirirken insâflı davranıyor; lâkin esâs îtibâriyle Tevfik Fikret’in ve Kemalizmin têsîri altında şekillenmiş kendi Materyalist dünyâ görüşü zâviyesinden Şâirimizi değerlendirirken, onu istikbâli görememiş, geride kalmış, aşılmış bir fikir ve san’at adamı olarak değerlendiriyor:
“:..Benim yetişme senelerim, Mehmet Akifin Tevfik Fikrete Amerikan mektebinde vazife aldı diye çattığı ve o yüzden birçok kimselerin Akife şiddetli hücumlarda bulunduğu yıllara rastgelir. Onun adını ilk defa bu münasebetle duydum. Tevfik Fikreti o sıralarda hiç bir fikrî esaretin gölgesini taşımıyan, yeni, hür ve ileri bir hayatın özentisini terennüm etmiş bir adam olarak ideal sayıyordum; kendisini yakından tanımadığım, hattâ görmediğim halde eserlerinin ve bilhassa bu eserlerdeki kahraman teceddütperver şahsiyetinin tesirile sarılarak ona tapınıyordum. Mehmet Akif hakkındaki ilk intibaım, tamamile aleyhtedir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (95)
Yesevizade Alparslan Yasa
27.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
26.07.2025 - 18:17
Güncelleme
3
Paylaşım
“Mehmed Âkif’i okuyan adam, herşeyden önce büyük bir şâirle karşı karşıya olduğunu kabûl etmek ve san’atin insanı çekip götüren kudretine teslîm olmak vazıyetindedir”
“Seneler geçti; Mehmet Akif’in eserlerini baştan sonuna kadar okudum; şairin arûz veznine olan hâkimiyeti, türkçeyi arûz çerçevesi içinde kullanıştaki ustalığı ilk bakışta göze çarpıyordu; dış mükemmelliği bir edebiyat eseri için elbette iyi bir takdimdir; fakat bu şekil güzelliğinin arkasında asıl insanı saran, heyecanları ölçüye sığmıyan engin bir ruhun çarpıntılı musikisiydi. Mehmet Akif’i okuyan adam, herşeyden önce ‘Büyük bir şair’le karşı karşıya olduğunu kabul etmek ve san’atin insanı çekip götüren kudretine teslim olmak vaziyetindedir.
“ ‘Safahat’ın yedi cildini baştan aşağıya kadar saran hava içinde şaire şairlik vasfını kazandırmış bir tapu senedi gibi dalgalanan heyecan, hangi menbalardan kuvvet almaktadır?
“Akif’in şiirlerinde başlıca üç vasfın hâkimiyeti göze çarpar:
“1 - İçtimaî.
“2 – Millî.
“3 – Dinî.
“Şair, içinde yaşadığı cemiyetin manzaralarını fevkalâde kuvvetli bir mahallî renkle tasvir etmiştir. İstanbulun fakir ve orta halli sınıfı, bu şiirlerde maddî ve manevî hayatının bütün akışile canlı, kuvvetli, elle tutulur, gözle görüler bir şekilde yaşar, dolaşır, düşünür, konuşur, ağlar.
“Mehmet Akif’in halka aşılamağa çalıştığı esas fikir: Yaşanmaz böyle tek tek; devr-i hâzır: devr-i cem’iyyet!”
“Mehmet Akif, san’atin içtimaî bir kıymet olduğunu bilen bir adamdır. Ona nazaran san’at, kökü cemiyetin içinde olan bir varlıktır ve san’atkârın duygu ve düşüncelerini cemiyete aşılamak için kudretli bir vasıtadır.
“Mehmet Akif’in halka aşılamağa çalıştığı esas fikir nedir?
‘Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü, hep hüsrân!
Yaşanmaz böyle tek tek; devr-i hâzır: devr-i cem’iyyet!’
“Şarkın asırlarca süren tevekkül, infirat, i’tizal, tenbellik, meçhul ve manevî bir kuvvetten yardım ummak ve oturmak şeklindeki tehlikeli alışkanlığını sarsmak için uğraşan şair, tek bir manzumesinde gönül fantezisine, şahsî derdine, ferdî tahassüse yer vermiyor; şiirlerinde kütleyle meşgul olduğunu, içtimaî yaraları deşmeğe uğraştığını, cem’iyete kendi düşüncesine göre yol çizdiğini görüyoruz. Mehmet Akif bu sahada eşsiz bir san’atkârdır. [Muharririn “meçhul ve manevî bir kuvvet” tâbiriyle Allâh’ı kasdedip O’nu -hâşâ- mevhûm bir kuvvet olarak telakkî etmesi husûsuna dikkat edilmelidir… Ona, Tevfîk Fikret’in ve Kemalizmin aşıladığı dünyâ görüşünün esâsı ve Mehmed Âkif’in dünyâ görüşüyle uyuşamayışının başlıca sebebi budur…]
Şiirleri hangi bakımdan “millî”?
“Şairin eserlerinde bulduğum ‘Millî’ olmak vasfını evvelâ şöylece izah edeyim: İçinde yaşadığı cemiyetin hayatını tipik hususiyetlerile canlandıran yerli malzeme, yerli renk, yerli koku, yerli heyecan ve ifadeyi taşıyan bir san’at elbette millîdir; Mehmet Akifte bu unsurlar tamamen vardır. Çanakkale ve Anadolu İstiklâl harplerinin göğsümüzü kanatlandıran muazzam heyecanı, ancak onun mısralarında tunçlaşarak ebediyete doğru muhteşem bir âbide halinde uzayıp gitmek imkânını buldu; bunu da hesaba katmaktan elbette geri kalmıyacağız.
Ahmet Refik, Mehmed Âkif’in ve müdâfaa ettiği dünyâ görüşünün mîadını doldurduğunu iddiâ ediyor
“Ancak bunda bir noktayı göz önünde bulundurmak lâzımdır.
29 Aralık 1936 târihli Kurun’da, Gazetenin Neşriyât Müdürü Refik Ahmet Sevengil’in Mehmed Âkif ile Tevfik Fikret ve Kemalizmi zıdlaştıran, Âkif’in ve onun dünyâ görüşünün mîadını doldurduğunu iddiâ eden makâlesi… ***
“Mehmet Akif’in milliyet telâkkisi ile bizim bugünkü düşüncelerimiz arasında açık bir fark yok mudur? Biz milliyeti onun ve daha evvel Namık Kemal’in anladığı gibi mi anlıyoruz? Elbette değil.
“Bizim milliyet telâkkimizle onun düşünceleri arasında ehemmiyetli fark vardır; fakat vatanperver Mehmet Akif bir devrin hâleti ruhiyesini en iyi ve san’atkârane bir şekilde temsil eden adam olmak itibarile zamanına, muhitine göre münakaşa edilmeli… Ve büyük Akif, sağlığında zamanını kapamış bir adamdı; onun nesli bütün telâkkilerile beraber göçüp gitmişti; şimdi o mazinin son san’atkâr sesi de tarihî rolünü yapıp bitirmiş olarak sönmüş bulunuyor.
1-105
Mehmed Âkif, Allâh’ı aramaktan “etrâfında olup biteni göremiyor” imiş!
“Bu şiirlerin üçüncü vasfı ‘Dinî’ olmaktır; birçok kimseler bunu Akifte birinci vasıf olarak sayarlar.
“Fatih camii müderrislerinden İpekli hoca Tahir efendinin oğlu, aile içinde sağlam bir İslâm terbiyesi alarak yetiştikten sonra yüksek tahsilini Baytar mektebinde yaptı; böylece müsbet ilimlerle olan teması, Akif’in İslâmlığını hurafelerden temizlemiş, iyi ahlâk, içtimaî fazilet, sağlam ve geniş bir dindaşlık sevgisi halinde bir iman kılığına bürümüştü.
“Zaman geçiyor, telâkkiler değişiyor, insan cemiyetlerini idare eden hâkim düşünceler yerlerini yenilerine bırakıyordu; fakat Mehmet Akif’in bir eski zaman dervişi gibi ilâhî bir cezbeye tutulup içine kapanmış olan gözleri, etrafta olup biteni göremiyordu. O, bir eski zaman filozofu gibi sonsuz bir araştırmanın heyecanına dalmıştı:
‘Lâmekânlarda mısın, nerdesin ey gâib İlâh?
Dönerim enfüs-ü-âfâkı ezelden beridir;
Serpilip kubbene donmuş o ışık damlaları,
Seni yer yer arıyan yaşlarımın izleridir!’
“Bu sahada muztarip bir muhafazakâr olarak kaldı; çünkü mazi dekoru içinde harikulâde olan Akif, istikbali görmek ve cemiyetin yürüyüş istikametlerini çizmek vaziyetinde değildi. Halbuki Tevfik Fikret’in asıl büyük olduğu saha budur.
“Seneler benim Tevfik Fikret’e olan bağlılığımı azaltmamış, fakat başlangıçta Mehmet Akif’e karşı duyduğum fena hissimi tamamen gidermiştir.
“Birini sevmek, ötekisini yermeği icabettirmez. Esasen san’ati içtimaî kıymet olarak anlayışta ikisi birleşiyorlar; ancak cemiyete san’at vasıtasile telkin etmek istedikleri fikirlerde ayrılıyorlar.
“Her kıymeti kendi sahasında ölçmek lüzumunu bir kere daha işaret edelim.” (Refik Ahmet Sevengil, “Mehmet Akif’in bana görünen portresi”, Kurun, 29.12.1936, s. 3)
“Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması, târihin bir zarûreti idi”
Kurun’un işbu 29 Aralık 1936 târihli nüshasında -üstelik, manşete çıkarılmış- başmakâle, mûtâd hârici olarak, Mehmet Asım Us tarafından kaleme alınmamıştır. Muharriri olarak “Sadri Ertem” görülüyor. Hâlbuki Sabri (Etem) Ertem (İstanbul, 1898 – Ankara, 13.11.1943, Cebeci Asrî Mez.), Gazetenin -iç sayfalarda- yazan bir fıkra muharriridir. Üslûbuna ve muhtevâsına bakarak, bu başmakâlenin de, “Mutlak Şef”in başka muharrirlerin ismini kullanarak kaleme aldığı makâlelerden biri olduğu intibâını ediniyoruz. Başlığı, “Tarih ve mantık hatası… Arap imparatorluğu kurmak istiyenler, ilk hamlede tarihi tahrif ediyorlar, en adi yalanları söylüyorlar!” şeklindedir. Makâle, Antakya mes’elesi üzerinde duruyor ve bu beldenin, Arab değil, “Türk” olduğunu iddiâ ediyor; bu meyânda şu dehşetengîz tesbîtte bulunuyor:
“Osmanlı imparatorluğunun yıkılması, tarihin bir zarureti idi. Bu imparatorluğun yıkılmasında bir sürü kudretler yer almıştır. Bu imparatorluğun enkazından çıkan bütün milletler, onu yıkmak hususunda hep bir saftaydı. İmaparatorluğu yıkmak istiyen, Araplar da, onu korumak istiyen bizler miyiz? Böyle bir iddiâ çok gülünç olur.
“İmparatorluğu katî olarak yıkan, onun tarihî rolünü nihayetlendiren, Türk milletidir. Bu bakımdan ihtilâli Araplaştırmak kimsenin haddi değildir. Büyük ihtilâllerin mana ve mahiyetini anladığımız içindir ki; her milletin kendi mukadderatını kendisinin tayin etmesini bir prensip olarak kabul ettik. İlh…” (Kurun, 29.12.1936, ss. 1 ve 2)
“Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması”, tasfiyesi, muhtelif araştırmalarımızda gösterdiğimiz vechiyle, Mustafa Kemâl’in tâ gencliğinden beri tahakkukuna çalıştığı bir emeldi. Kezâ, Selânik Cemâatinin… Kezâ en yakın arkadaş muhîtinin… Yânî Ali Fethi Okyar’ın, Ali Fuad Cebesoy’un, Mustafa İsmet İnönü’nün, Ali Fuad Erden’in, v.s… Burada, bu emelin, (gûyâ Türk Milleti nâmına) iftihârla bir def’a daha beyân edildiğini görüyoruz… Siyonist, Sabataî, Farmason ve Frenklerin Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye emelinin Türklere mâl edilmesindeki kurnazlık ayrıca ibretâmîzdir…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (96)
Yesevizade Alparslan Yasa
28.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.07.2025 - 18:34
Güncelleme
2
Paylaşım
Kurun’da Hakkı Süha Gezgin’in kadirşinâs makâlesi: “İçi boşalmış kabuk göğüslerin tak tak öttüğü demlerde onun Îmânla dolu varlığı göklerin sesini verdi”
Kurun’un 30 Aralık 1936 târih ve 37 sayılı “Güzel Sanatlar, Kadın, Moda, Sinema” ilâvesinin 2. sayfasında, Mehmed Âkif hakkında, yan yana iki makâle mündericdir. Bunlardan biri Hakkı Süha Gezgin’in, dîğeri Sadri Ertem’in kaleminden çıkmıştır. Bunlardan ikincisi, oldukça sathî muhtevâlı olduğundan, sâdece birincisini kısmen nakletmek istiyoruz.
Bilhâssa kıvrak kaleminin mahsûlü edebî portleriyle ve Fransızcadan yaptığı roman tercümeleriyle tanınan Hakkı Süha Gezgin (Manastır, 1895 – İstanbul, 7.11.1963, Zincirlikuyu Mez.), makâlesine, bizzât iştirâk ettiği cenâze merâsiminden bahsederek başlıyor, müteâk̆iben Rahmetlinin san’atinin orijinal vecheleri üzerinde duruyor:
“…Bir aralık bu insan denizi çalkandı ve tabut, başlar üstünde al bir dalga gibi yükseldi. Cenaze otomobili, ağzını açmış, bekliyordu. Gençler vermediler. Omuz üstünü de az görerek el üstüne aldılar. Tabutun altında üç dört nesil birleşmişti. Soğuktan morarmış yüzlerce parmak üstünde Mehmet Akif taşınıyordu.
“Ayaklarda sevginin kanadı, ellerde saygının gücü ile meydan yürüdü; sokaklar yürüdü; Şehzadebaşı, Saraçhane, Fatih, Edirnekapı önümüzden gelip geçti ve ansızın kendimizi surun dışında, servilerin altında bulduk.
30 Aralık 1936 târihli Kurun’un 37 sayılı “Güzel Sanatlar, Kadın, Moda, Sinema” ilâvesinin 2. sayfasında, Mehmed Âkif hakkındaki iki makâle…
***
“Mehmet Akife gösterilen bu coşkun bağlılık, pek yerindedir. Memleket, kendi uğrunda yıpranan evlâtlarını unutmaz. Büyük şair ise, varlığının bütün değerli taraflarını yalnız vatan için harcamış bir adamdı. Yedi ciltlik ‘Safahat’nda kendi derdinden bir satır yoktur. Kendi gönlünü, kendi acılarını bir yana atarak, bütün eserlerine yurdun gururunu, yurdun acısını sindiren büyük feragat karşısında hürmet ve biraz da hayretle iğilmemek haksızlık ve insafsızlık olur.
“ ‘Edebiyatı Cedide’nin en kuvvetli olduğu günlerde, o da yazıyordu. Memlekette yepyeni bir akış varken, ve bu cereyan etraftan alkışlar toplarken, tek başına kalmak, kolay bir iş değildi. Ancak yollarının sonundaki aydınlığı görebilenlerdir ki başkalarının izlerinde yürümezler.
“ ‘Safahat’ şairi, sanat bakımından yepyeni bir şahsiyetti. Üslûbunda kimsenin hakkı yoktu. Fikirleri şunun bunun aksi sadası değil, kendi beyninin terkipleriydi. Heyecanında ise eşsizdi. İçi boşalmış kabuk göğüslerin tak tak öttüğü demlerde onun imanla dolu varlığı göklerin sesini verdi.
“Balkan savaşının acısını, torunlarımız, onun eserlerinde tadacaklar. Yıkılan ocaklarla, parçalanan kardeşlerimizin yasını ilk tutan o olmuştu. Urumellerinin yangınları onun mısralarında parladı, kanlı göç alayları onun hayalinden süzülerek yürekler yaralayıcı acılara büründü.
“Süleymaniye ve Fatih kürsülerinde yalnız bu toprağın derdini konuşmuş, sade bu vatanın kurtuluş yollarını aramıştı. Anadolu dağlarında Türkün uğuldayan sesine ilk koşan şair odur. Bülbül, İstiklâl marşı bu kara günlerin alevden dokunmuş şiirleri sayılmıyor mu? Hele son yazdıkları arasında gördüğümüz Boğaziçindeki ‘Mevlûd’ manzumesi kadar içli, coşkun ve her tarafı parpar yanan kaç tane şiirimiz var? Çanakkaleye giden şatafatlı heyet arasında o yoktu; fakat bu şanlı savaş sırtlarının ‘Homer’i o oldu.
“Kaynağı ne olursa olsun, eseri büyük adamı yaratıcı yapan, ‘heyecan’dır. Bu gönül radyumu ise, o müstesna insanda yaradılışın bütün cömertliğile yığılmıştı. Harcadıkça artıyor, zenginliği göz kamaştırıyordu.
“Ondaki sanat kudretine hiç imrenmedim. Çünkü bu, bence meselâ kanatsız uçmak kadar büyük bir ‘olmaz’dı. Fakat insanlığına yaklaşmak isteği, ömrümün her çağında bir ideal olarak yaşıyacaktır.
“Başka söz olmadığı için bugün ‘Akif öldü!’ diyoruz. Sonsuzluğu, eserlerinin büyüklüğünden alan hiç ölür mü? Akifin Türkçe yaşadıkça anılacağına, dün tabutu altında yan yana dizilen dört neslin büyük kalabalığı şahittir.” (Hakkı Süha Gezgin, “Mehmet Akif için”, Kurun, 30.12.1936, San’at İlâvesi, s. 2)
Haber
Us kardeşlerin -sabâhleyin okura ulaşan- Kurun’dan başka bir de akşam gazeteleri vardı: Haber – Akşam Postası… Gazetenin başında, Us kardeşlerin en küçüğü olan Hasan Rasim Us bulunuyordu.
Bu gazete, Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberini, 28 Birincikânun 1936 târihli nüshasının birinci sayfasının sağ alt köşesinde iki sütûnla veriyor ve portre fotoğraflı kısa haber, ikinci sayfada, Ömer Rıza Doğrul’a tâziyeye ilâveten, “son şiirlerinden biri” verilerek bitiyor. Yine ikinci sayfanın sol köşesinde, Hasnun Rasih Tanay’ın “Mehmet Akif’in ölümü” başlıklı kısa fıkrası bulunuyor.
(Kurun, 28.12.1936, s. 1)
Mehmed Âkif’in vefât haberiyle berâber dîğer haber başlıkları: “Şiî ve Sünnî diye bir mezhep yoktur. Tek mezhep Kamâlizmdir…” “Atatürk Rejimi, halkın, halk için ve halk tarafından idaresidir…” v.s.
***
Haber’in 30 Aralık 1936 târihli nüshasının yedinci sayfasında ise, Fikret Âdil’in bu gibi büyük insanlara vefâsızlıktan şikâyet eden fıkrası mündericdir: “Bırakalım, nur içinde yatsınlar! Ahmet Haşim için de, Mehmet Akif için olduğu gibi ağlamıştık, ona da abideler vaadetmiştik…”
Yeni Asır
İttihâdcı İhtilâlinin lider kadrosundan Selânikli Fazlı Necîb’in Bilgin soy adını alan pek nüfûzlu âilesinin İzmir’de neşrettiği Yeni Asır (Selânik’de, evvelâ Asır) gazetesinin 29 “Kânunuevvel” 1936 târihli nüshasında, Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberleri bir arada veriliyor… Ancak beşinci sayfada, müteferrik̆ haberler cinsinden birkaç satırla:
“Şâir Mehmet Akif, dostlarının gözyaşları arasında göçüp gitti…
“İstanbul, 28 (Yeni Asır) – Üstat şâir Mehmet Akif dün gece sekizi çeyrek geçe vefat etti. Yedi safahatın eşsiz şâiri, ciğerlerinden muztaripti. Ölümü derin tesir uyandırdı. İlh…”
“Asıl mühim haber” ise, Gazetenin birinci sayfasının üst kısmını boydan boya kaplıyan bir manşetle veriliyor:
“D’of. Vindsor Büyükadada oturacak…”
Birinci sayfanın dîğer “mühim haberler”i:
“Dr. Aras Atinada karşılandı…”
“Yepyeni bir ideal… Şükrü Kaya nutkunda Atatürk rejiminin üstünlüğünü izah etti…”
“Tarikat âyini suçluları… Sekiz suçlu mahkemece tevkif edilmiştir… Bir suçlu âyin yapıldığını ve horoz kesildiğini iddia etti…” İlh…
Gazetenin o devirdeki İmtiyâz Sâhibi, Şevket Bilgin ve Başmuharrir ve Umumî Neşriyat Müdürü, Hakkı Ocakoğlu’dur. Başmuharririn mezkûr nüshadaki makâlesinin başlığı, “Rejim bizden hakikat istiyor…” şeklindedir. Bir sonraki nüshanın başmakâlesi ise, “Harp mı? Bu ihtimali çok uzak görmelidir” başlığıyle Şevket Bilgin tarafından kaleme alınmıştır. 30 Aralık 1936 târihli bu nüshanın ikinci sayfasında, Tokdil imzâsıyle kaleme alınmış “Mehmet Akif’in ölümü” başlıklı bir fıkra mevcûddur. Fıkra, Mehmed Âkif’i seven bir kalemin hissiyâtını ifâde ediyor… İkiyüzlü Gazete, bu fıkrayle de, dîndâr halkın ağzına bir parça bal çalmış oluyor!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (97)
Yesevizade Alparslan Yasa
29.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
28.07.2025 - 23:20
Güncelleme
1
Paylaşım
Akşam
“Büyük Şef”e çok yakın bir gazete patronu ve başmuharriri olan Farmason ve muhtemelen Sabataî Necmeddin Sadık (Sadak)’ın Akşam gazetesinin 28 “Kânunuevvel” 1936, Pazartesi târihli nüshasının birinci sayfasında, Mehmed Âkif’ten bahis yoktur… Millî Mütefekkir ve Şâir’in vefât haberi, kendine ancak ikinci sayfanın müteferrik̆ haberleri arasında yer bulabilmiştir:
“Büyük bir kayıp: Şair Mehmed Akif dün akşam öldü…
“Büyük şair Mehmed Akif dün akşam saat sekize çeyrek kala Beyoğlunda Mısır apartımanındaki dairesinde vefat etmiştir. […]
“Eserleri bütün Türk âlemince tanınmış olan Mehmed Akif İstiklâl marşı, Çanakkale müdafaası gibi yüksek eserler bırakmıştır. Ölümü Türk edebiyatı için büyük bir ziyadır, kederli ailesini taziye ederiz.”
Aynı nüshanın birinci sayfa başlıkları: “Hatay bayrağı merasimle çekildi…” “Parti genel sekreteri Şükrü Kayanın bir nutku: Atatürk demokrasisi hem referandum ve hem de kanunî teşebbüs esaslarını ihtiva eden bir rejimdir…” “İngiliz-İtalyan anlaşması Romada imza edilecek…” “Sulama işleri: Ege mıntakası zahire ve pamuk ambarı olacak…” v.s.
29 Aralık 1936, Salı târihli nüshada, Mehmed Âkif’in cenâze haberi de, kendine birinci sayfada yer bulamamıştır. Bu husûsta kısa, fakat iki sütûnu kaplıyan bir resimli haber, beşinci sayfadadır:
“Vefatını teessürle yazdığımız şair Mehmed Akifin cenazesi dün kaldırılmıştır. […]
“Mezar başında yapılan dinî merasimden sonra heykeltraş Aşir ile arkadaşları merhumun büstünü yapmak üzere alçı ile yüzünün kalıbını almışlardır. Bundan sonra cenaze merasiminde bulunan üniversite gençleri hep bir ağızdan mezarın başında şair tarafından güftesi yazılmış olan İstiklâl marşını hep bir ağızdan söylemişlerdir.
“Marş söylendikten sonra üniversite gençlerinden bazıları merhumun şahsiyetinden, hususiyetlerinden, memlekete, edebiyatımıza yaptığı hizmetlerden bahsetmişler, gençliğin merhumu hiçbir zaman unutamıyacağını söylemişlerdir.
“Bundan sonra talebeden biri merhumun Çanakkale şiirini okumuştur.
“Talebeden birinin teklifi üzerine şairin mezarının üniversite gençliği tarafından yapılmasına karar verilmiştir. Mezarın yapılması işi edebiyat fakültesi talebe kurumu tarafından tanzim ve idare edilecektir. Bundan başka her sene bir (Mehmed Akif günü) yapılması da karar altına alınmıştır.
“Merhumun cenazesine edebiyat fakültesi talebesi tarafından bir çelenk gönderilmiştir.
“Merhuma rahmet diler, ailesine bu meyanda muharrir arkadaşımız Ömer Rizaya taziyetlerimizi sunarız.”
Akşam’ın işbu nüshasının birinci sayfasının başlıklarına gelince:
“Hariciye vekilimiz dün Atinaya vasıl oldu…” “Türk-İtalyan münasebatı: İtalya, Montrö muahedesine iştirak ediyor mu?” “Sabık İngiliz kralı İstanbula geliyor…” “Devlet şûrasında yeni teşkilât yapılacak…” “Soğuk devam ediyor…” v.s.
Akşam’da, Mehmed Âkif’i gözden düşürmiye mâtûf iki makâle
Mehmed Âkif’in vefâtı ve cenâzesi, Akşam gazetesinin birinci sayfasına haber olamamıştı. Müteâk̆ib günlerde, Gazete, onun hakkında iki makâle neşretti; ikisi de Millî Şâirimizi gözden düşürmiye mâtûftu: İlki, 4 Ocak 1937 târihli nüshada, Hasan Âli Yücel’in, ikincisi de 30 Ocak 1937’de, Nurullah Ataç’ın kaleminden…
(Akşam, 29.12.1936, s. 5)
***
Farmason Kemâlperest Hasan Âli Yücel’in tam da kendisine yakışır makâlesi
Mustafa Kemâl’i kendisine Mâbûd edinecek kadar insanlık haysiyetinden vazgeçmiş Hasan Âli Yücel… -Kendi tâbiriyle- “Efendisinin solundaki sıfır”… Beynelmilel Mason Mâbedinin 10 Nisan 1925’te Vefâ Locası’nda tekrîs edilmiş sâliki… “Millî Şef” devrinin irfânsız Maârif Vekîli…
Makâlesi, tam bir Kemâlperest ve Mason noktainazarına göre yazılmıştır. Bu kesim, hep, Âkif’i geçmişte kalmış, mîadı dolmuş bir dünyâ görüşünün temsîlcisi gibi göstermiye çalışıyor. Hattâ, o, “milletin her türlü felâketlerden kurtulup ereceği bahtiyarlığı, gelecek günlerde değil, geçmiş zamanlarda arıyor” imiş…
Hasan Âli, Kemâlperestliği ve Masonluğu îcâbı, Âkif’in fikirlerini ısrârla böyle tahrîf ediyor… Hâlbuki Âkif ve her Dirâyetci Müslüman için, mâzî, sâdece bir ilhâm ve mânevî kuvvet kaynağıdır; yoksa onu diriltmek veyâ aynen taklîd etmek bahis mevzûu değildir. Âkif, Kemalistlerin ve Şef’inin ilim istismârcılığına mukâbil, sahîhan -zâten Kur’ân’dan neş’et etmiş olan- İlim Zihniyetini benimsemiş ve Müslümanların ancak Müsbet İlimlerin rehberliğinde yükseleceğine inanmış örnek bir fikir ve hareket adamı idi…
Sonraki senelerin irfânsız Maârif Vekîli, istihfâfla, hayrânı olduğu ve mesnedsiz, sathî muhtevâlı bir inkârnâmeden ibâret Târih-i Kadîm’ini Latin harflerine çevirip neşrettiği Tevfîk Fikret ile Mehmed Âkif’in şiir dilini mukâyese edip Âkif’te dil seviyesinin sokak diline kadar düştüğünü, “lâubâlîleştiğini” iddiâ ediyor…
Bu sûiniyetli bir değerlendirmedir… Gerek Hakîkatperverliği, gerekse Natüralizm edebî cereyânından ilhâm almış olması, Mehmed Âkif’i, realiteyi olduğu gibi tasvîr tavrına götürmüştü. Lâkin bu tasvîrlerle verdiği mesaj, Natüralistlerinkine benzemez. Velhâsıl onun, şiirlerinde halk ve sokak dilini kullanması, vâkıaya riâyet sâik̆iyledir; binâenaleyh nak̆îse değil, bir fâik̆iyettir. Ayrıca, Tevfîk Fikret’in ictimâî tasvîrleri, yapmacık, Mehmed Âkif’inkiler, sahîhtir (authentique); içinden yaşanarak, hissederek yapılmışlardır… Hepsinden mühimmi, Âkif’in şiirlerinde felsefî derinlik vardır; şiirleri, en üst seviyede hikemî şiirlerdir; Âkif, şiirle felsefe yapmıştır. Müsbet İlimlere müstenid Yüksek Tefekkürle bütün bir İslâm Âlemini ihyâ edecek fikirlere ulaşmış, onları zihinlere nakşetmek için şiiri vâsıta edinmiştir… Fikirleri, kendi arayışlarının mahsûlüdür; onun mümtâz şahsıyetinin izlerini taşırlar; onlarda, Tevfîk Fikret ve Mustafa Kemâl’in aksine, Frenk mukallidliğinden eser yoktur…
Hasan Âli ve emsâlinin bir başka tahrîfi, âşikâr târihî vâkıaya rağmen, Müslümanlıkla Türklüğü birbirinden ayırmaktır. Bu, kendi sübjektif tercîhleridir ve bu ayırımı dayatma peşindedirler. Hele Âkif’in şiirlerini de bu ayırıma göre tahlîl edip onların sâdece “millî” veyâ “Türk” unsurlarının takdîr gördüğünü iddiâ etmek, pek büyük bir tahrîfkârlıktır.
Yine Hasan Âli’ye nazaran, Mehmed Âkif’in Müslümanlıkla Türklüğü ayrılmaz bir şekilde mezcetmiş olması, “dalâlet”tir ve “cem’iyet telakkîsi geri olan, bu sebeble cem’iyette gördüğü değişmelere (yânî Kemalist İhtilâline) inanmıyan, onlara uymayı reddeden, bu sebeble Vatanını terkedip uzun seneler Mısır’da yaşıyan” Âkif, Vatanına avdet etmekle, “dalâletten kurtulmuş”, “Türk vatanına karşı borcunu ödemiş ve kendini affettirmiş sayılmalı” imiş…
Bu meyânda, onun Hz. peygamber’in “Hâccetü’l-Vedâ”ına dâir bir manzûm eser yazma tasavvurunu istihfâf etmeyi de ihmâl etmiyor…
Bir taraftan Kemalizme bu derece zıdd olduğunu bizzât yazdıkları bir şahsıyete, dîğer taraftan onu tervîc eden sözler yakıştırmalarına hayret edilmez mi?
“…Mehmed Akif, Klerikal bir temayülün edebiyatımızda hakikaten kudretli bir mümessili olarak bizim dünyamızdan ayrılmış bulunuyor. [“Klerikal” < Frz. Clérical: Ruhbânın, Kilise erbâbının Devlet işlerine karışması dâvâsını güden… İslâmda “ruhbân sınıfı” mevcûd olmadığına göre, Hasan Âli, bu tâbiri, Devlet işlerinde İslâmın têsîri olması mânâsında kullanıyor olsa gerekdir…]
“Bayramda Fatih meydanı, mahalle kahvesi, hasta çocuk tasvirli şiirlerile Türk edebiyatına halkçı bir şair olarak giren Mehmed Akif, Balkan felâketi üzerine Fatih ve Süleymaniye kürsülerindeki vaizlerini [vaazlarını] manzum bir hale sokarak milletin uyanmasını temin için gene halkçı bir dille eserlerini yaratmıştır. Mezhep ve meşrep itibarile tam zıddı olan Tevfik Fikretin nesre çalan, fakat hiçbir satırında lâubalîleşmiyen nazım lisanını, daha çok mahalle ve sokak diline yaklaştırarak almıştı. Onun kaleminde aruz, her şeyi hikâye edebilecek bir kolaylık kazanmıştır. Hikâye edebilecek diyorum, çünkü bu dille her şeyi ifade etmek mümkün değildir. Bu kadar açık ve bu kadar anasırı tam bir üslûple söylenemiyecek karanlık ve karışık duygularımız olduğunu da unutmamalıdır. [Bozuk cümle…]
“Hayatı telâkki tarzına gelince Mehmed Akif, her hâdiseyi din bakımından görürdü ve o gözle göstermeğe çalışmıştır. Adalet deyince hayalinde Hazreti Ömer, şecaat deyince Hazreti Ali canlanır bir duyguda idi. Onun için milletin her türlü felâketlerden kurtulup ereceği bahtiyarlığı, gelecek günlerde değil; geçmiş zamanlarda arardı. Mehmed Akifin telkine çalıştığı (Asrı saadet), çöller ortasında, zamanda ve mekânda bugün olduğumuz yerden daha arkada bir yeşil vahaya benzetilebilir. Akif buna inanırdı. Onun kudret kaynağı bu islâmî imandadır. İnanılan şey her ne olursa olsun inanış, kendiliğinden bir kuvvettir ve her inanışın sağlamlığı da samimiyetinde görülür. Mehmed Akif mümindi, çünkü imanında samimî ve bundan dolayı da kuvvetli idi.
“Onu şairliğe çeken, bu iman olmuştur. Sade bu imanın tesirile kupkuru bir din naşiri olmaktan kendisini kurtaran, şairliğinin ilk zamanlarındaki halkçılık duygusunun pehlivan ruhunda destanî hisler haline gelebilmesidir. Yoksa Akif de emsali gibi her hâdiseyi bir nas ile izah etmekten başka bir meziyeti olmıyan herhangi bir medrese mensubundan başka bir insan olamazdı. İstiklâl harbinin en heyecanlı anlarında Ankaranın ufuklarından akseden top sesleri, onun bu ruhî ihtiyacını karşılamakta en coşkun bir musiki tesiri yaptı. İstiklâl marşının bazı satırlarında bu gürlemelerin kaybolmaz tarrakaları var. Daha önce Çanakkale için de ayni duygularla destanî bir şiir yaratan Mehmed Akif, bütün eserleri yok olsa gene bunlarla ebedî kalacak bir şair vasfını kazanmıştır.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (98)
Yesevizade Alparslan Yasa
31.07.2025 - 00:00
Yayınlanma
30.07.2025 - 18:34
Güncelleme
1
Paylaşım
“Mehmed Akif şiirlerini yaratırken başlıca iki unsur kullanmıştı: Dinî, millî. Açık olarak görmeliyiz ki, ruhumuzda onun şiirlerine makes olan taraf, millî olan tellerdedir. Meselâ Çanakkaleyi anlatan şiir parçasında iç duygularımızı titreten vuruşlar, onun tasvir ettiği muhteşem ve âlemleri içine alan büyük ve muhayyel tabutun dinî anasırından değil, bu tabutun içinde yatan Mehmetciğin kendisinden geliyor. Bu muharebe, ne Uhud, ne de Bedir gazvesine benzer. O, sadece Çanakkale muharebesidir. Karşı tarafta ‘kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ…’ dediği her dinde ve hattâ bizim dinde düşmanlar, bu yanda ise Akifi kahramanlıklarile coşturan Türk yiğitleri vardır. Dava, aslâ bir tevhid meselesi değildi.
“İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmed Akif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uyamadı. Beş altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telâkkisi geri idi. Halbuki kurtuluş zaferinden hızını alan inkılâp duramazdı. Bu muharebede sıkı bir yürüyüş zarureti hasıl olduğu zaman, bacaklarında kudret olmıyanlar, döküntüler arasında kalırlar.
“Mehmed Akif halkçılık ruhunda ve Türk milletinin gösterdiği kahramanlıkların destanını duymakta büyük bir isabet göstermişti. Onun bence yaratıcı tarafı buradadır; yarına intikal edecek tarafı burası olduğu gibi, bu isabete mukabil, büyük bir dalâlete de düşmüştü. Mısırda kendisini karşılayan ve koruyan nihayet şu veya bu ferd olmuştur. Halbuki hastalandıktan sonra döndüğü öz vatanında tabutunu eller üstünde götüren ferd değil, cemiyetti; feveranlı anlarında onun dilile kendi büyüklüklerini duyan ve dinliyen Türk cemiyetinin vicdanı… Onun da çok yakından tanıdığı bu yiğit millet, kendisinin herhangi bir faziletine, fedakârlığına hitap eden insanı, hattâ düşmanı olsa unutmaz. Mehmed Akif, son zamanlarında yazmayı tasavvur ettiği (Haccetül-Vedaı) ile değil, Mısırdan İstanbula hicretile, bu dalâletini, mübarek vücudünü ölümünden sonra bile göğsünde taşıyan Türk vatanına karşı ödemiş ve affettirmiş sayılmalıdır.” (Hasan Âli Yücel, “Pazartesi Konuşmaları: Mehmed Akif”, Akşam, 4.1.1937, s. 6. Hasan Âli’nin ismi, makâlesinin sonunda, bir dizgi hatâsı olarak “Hasan Âdil” şeklinde basılmıştır.)
Hasan Âli Yücel’in Latin harflerine çevirip bir “Mukaddime” yazarak neşrettiği inkârnâme ve onun, Mehmed Âkif ve temsîl ettiği “klerikal” dünyâ görüşünün mîadını doldurmuş olduğunu iddiâ ettiği makâlesi…
***
Akşam’da Mehmed Âkif hakkında Ataç’ın tezyîfnâmesi
Nurullah Ataç’ın, 30 Ocak 1937 târihli Akşam’daki fıkrası, tam bir tezyîfnâmedir!
Kimdir Nurullah Ataç?
Evvelâ takdîre şâyân taraflarını söyliyelim: Her şeyden evvel, tercüme târihimiz bakımından iftihâr edebileceğimiz bir tercümeci (tercüme nazariyecisi) ve kuvvetli bir mütercim! Kemalist Uydurma Dilin fanatik militanları arasına katılmadan evvel, zevk̆le okunan bir fıkra muharriri… Kezâ, kalemini kaprislerine uyarak kullanmadığı zamân şâyân-ı istifâde bir münek̆k̆id… Eh, bir kısım mezîyetlerini sayarken, menfî cephesini de tebârüz ettirmiş olduk! Yine de en büyük nak̆îsesini söylemedik: Katıksız bir Kemalist! Bu îmânının bir lâzımesi olarak: “Eritmeliyiz kendimizi Avrupa uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır!” diyebilecek kadar Türklüğe sırt çevirmiş bir Garbperest! (Nurullah Ataç, “Ben”, Diyelim, İstanbul: Varlık Yl., 1954, s. Ve yine aynı bâtıl akîdesinin bir lâzımesi olarak, fütûrsuz bir Mülhid! (Ataç hakkında tafsîlât şu eserimizdedir: Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar –“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil-, Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013, 571 s. Ataç’ı muhtelif cepheleriyle ele alan bir kitab têlîf etmek niyetiyle bir hayli malzeme topladık ve bunlar üzerinde çalıştık. Lâkin ömrümüzün şu son deminde artık buna imkân bulabileceğimizi zannetmiyoruz. İnşâallâh, genc araştırmacılar, onun hakkında objektif eserler têlîf ederek, kendisinin hem tenk̆îde şâyân, hem de istifâde edilebilecek taraflarını ortaya koymıya muvaffak olurlar! En fazla istifâde edilebilecek cephesinin, tercümeciliği ve mütercimliği olduğunu gözden kaçırmadan…)
Nurullah Ataç’ın Mehmed Âkif hakkındaki tenk̆îdî fıkrasında, maâlesef, kendi şahsıyetinin müsbet değil, menfî cephesi tezâhür ediyor. Mehmed Âkif’imizi bu derece tezyîf eden bir makâlenin Necmeddin Sadık Sadak’ın gazetesinde neşredilmiş olması da ayrı bir ibret mevzûudur. Bu fıkrayı “Büyük Şef” keyifle okumuş olsa gerekdir:
“…Avrupalıların ‘réaction’ filosofları, mütefekkirleri gayet ince, mantıkî ağlar örmesini bilen insanlardır; bizim ‘réaction’ mütefekkirlerimiz de öyledir sanıyoruz.
“Geçen gün Akif’in şiirlerini işte o vehm ile okumağa başladım. Her manzumeyi, her mısraı sevmek istiyordum. […]
“Elimden gelen hüsnü niyeti gösterdim. Fakat nihayet kollarım düştü. Eski kanaatime döndüm: Akif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filosofu değil, mahalle kahvesi hatibi. Hani: ‘Tesettür kalktı, ortadan bet bereket de kalktı’ sözü yok mu, Akif mütemadiyen onu tekrar edip duruyor. Medreseleri ıslah edelim, mektebleri ıslah edelim, namazımızı kılıp orucumuzu tutalım, ıslah edelim, ibadet edelim… Bütün Akif’i okuyun, başka bir şey bulamazsınız… Hayır, buna ‘réaction’, hattâ düpedüz ‘irtica’ fikriyatı, iedologiası demek bile fazladır.
“Eski zaman hasreti… Hangi eski zaman? Ayağı poturlu, Priol saatli köy ağalarının kalaylı maşrapadan şerbet içip namaz kıldıkları devir. Asım’ı okuyun, bakın bundan başka bir şey var mı?... Var; Asım Almanyaya gidip tahsilini bitirecek, oradan bize ‘terakkiyatı hazırai medeniye’ yi getirecek. Kültür, irfan diye bir şeye lüzum yok. Peki, Akif Avrupanın felsefesi, edebiyatı yerine ne teklif ediyor? Şarkın felsefesini, edebiyatını mı? Hayır; o da berbat: Eski şiirimiz kötü, yenisi manasız, Hafız ayyaşın biri, tasavvuf rakı içmeğe bir bahane… Akif’in kitablarına bakın: Şark kültüründe de, İbn-i Teymiye ile Sadi’den başka kimseyi kurtarmak kabil değil. Hayır, Akif’in kültür aradığı yok: Aklı selim icabı makineye falan itibarı var; çalışın, kazanın, sonra da camie gidip mukabele dinleyin, nenize yetmez.
“Fakat Akif’in kitablarını bir açtınız mı, bitirmeden bırakamıyorsunuz. Güzelliğinden mi? Hayır; ya nesinden? Basitliğinden. Ben ömrümde bu kadar basit bir eser okumadım. Hani bir şey anlatmak istemeyip de teferruatı bırakıp bir türlü esasa giremiyen adamlar vardır, acaba ne diyecekler diye merak edip dinleriz; Akif’in manzumeleri de öyle bir merak ile okunuyor.
“Belli ki aruzla söz söylemekten keyif duyuyor. Ne olsa, aklına ne gelse, ne duysa hemen aruza sokacak; ‘Selâmün aleyküm. – Aleyküm selâm. – Barıştık. Yüzün gülsün artık imam.’ Hani bazan alay için: ‘Şimendifer gidiyor düt deyip Bakırköyüne’ veya: ‘Şekerli kahve getir, bir de çay getir taze’ gibi mısralar söyleriz. (Bilmiyorum, belki bunlar da Safahat’tan aklımda kalmıştır.) Akif’in kitabları bunlarla dolu. Okudukça insanın güleceği tutuyor: Aruzu, şiiri tehzil eder gibi bir şey. Mısralar kolay söylenilmiş, pürüzsüz, akıcı imiş… Ne söylüyor ki güçlük çeksin? Asım’da arzıhal yazma parçasını okuyun, şiir lisanı ile bu kadar alay olur mu diye insanın tüyleri ürperiyor. Şiirin ifade vasıtasını bu kadar bayağılaştıran bir adama büyük şair değil, sadece şair de demek kabil midir? Hatıralarda ‘Berlin hatıraları’nı okuyun ve sonra söyleyin: Akif’in ‘şiirini’ ‘parodier’ etmek (alayla taklid) kabil midir? Sanki o mütemadiyen kendi kendini ‘parodier’ etmiş…
Necmeddin Sadık Sadak’ın Akşam gazetesinin 30 Ocak 1937 târihli nüshasında Nurullah Ataç’ın tezyîfnâmesi…
***
“Akif’in kitablarını ümid ile, severek okumak azmi ile açmıştım; yazık! Bir ümidim daha yıkıldı.” (Nurullah Ataç, “Sohbet: Mehmed Akif”, Akşam, 30.1.1937, ss. 3 ve 4)
Kaskatı Kemâlperest, fanatik Uydurmacacı Nurullah Ataç, bu sapkın dünyâ görüşü îcâbı, ömrünün sonuna kadar Mehmed Âkif’in iflâh olmaz bir hasmı olarak kaldı. Yukarıda atıfta bulunduğumuz “Ben” başlıklı makâlesinde, “Eritmeliyiz kendimizi Avrupa uygarlığı içinde; kurtuluş ondadır!” cümlesinin yer aldığı paragrafta, Mehmed Âkif’i, 1937’deki fıkrasında yer alan bâzı ifâdeleri tekrâr ederek, yine tezyîf etmekden kendini alamıyor:
“ ‘Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar’ diyen şair ise şüphesiz bayağıdır. Mahalle kahvesi düşünürü. Hani ‘tesettür kalktı, bet bereket kalktı’ diye konuşanlar vardır mahalle kahvelerinde, işte onların şairi, onların düşünürüdür Mehmet Akif.” (Nurullah Ataç, “Ben”, Diyelim, İstanbul: Varlık Yl., 1954, s. 9)
Mehmed Âkif’in “Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”dan kasdının, “medeniyet” kisvesi altında Milletimizi yok etmiye çalışan Siyonist Avrupa Emperyalizmi olduğu mâlûm… Milletimiz, dolaylı olarak o emperyalizmi alkışlıyan, o âlem içinde eriyip yok olmayı “ilerilik” zanneden Nurullah Ataç ve emsâli Avruparestlerin aklıyle hareket etseydi, çoktan târihten silinmiş olurdu!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (99)
Yesevizade Alparslan Yasa
02.08.2025 - 11:45
Son Posta
28 Aralık 1936 târihli Son Posta, Mehmed Âkif’in vefâtını birinci sayfanın sol alt köşesinde, iki sütûn üzerinden, “Acıklı bir kayıp” başlığıyle ve (muhâbirlerinin röportajı esnâsında) hasta yatağında çekilmiş bir fotoğrafının refâkatinde veriyor; haber, 11. sayfada devâm ediyor:
“Bir müddettenberi rahatsız bulunan üstat şair Mehmet Akifin hayata gözlerini yumduğunu dün gece geç vakit acılar içinde haber aldık. Büyük şair ölümiyle irfan hayatımızda derin bir boşluk bırakmış, kendisini seven, hürmet eden binlerce okuyucusunu sonsuz teessürler içinde bırakmıştır.”
Haber, Mehmed Âkif’in hastalığı, hayâtı ve eserleri hakkında kısaca mâlûmât verildikden sonra cenâze ve tâziye bahsiyle bitiyor:
“Ölümiyle memleket kıymetli bir evlâdını kaybetmiştir. Cenazesi bugün Beyazıt camiinden kaldırılacak, namazı kılındıktan sonra Edirnekapıya defnedilecektir.
“Kederdide ailesine taziyetlerimizi sunarız.”
Son Posta’nın 29 Aralık 1936 târihli nüshası, Mehmed Âkif’e geniş yer ayırıyor: Birinci sayfanın sağ üst köşesinde, iki sütûn üzerinden ve fotoğraf refâkatinde verilen uzun haber, heyecânlı ve Âkif hayrânı bir kalemden çıkmıştır; dokuzuncu sayfa ise, tamâmen Âkif’e ayrılmıştır…
Dokuzuncu sayfadaki manşet: “Kaybettiğimiz Büyük Şair için…” şeklindedir. Sayfanın sol tarafında, Naci Sadullah’ın ismi belirtilmiyen bir zâtla yaptığı uzun mülâkat vardır: “Akifin son günleri”… Sağ tarafta “Çanakkale şiirinden parçalar…” Sağ tarafta altta, tâbutun ellerde taşındığı ânlardan bir intibâ mâhiyetindeki fotoğraf refâkatinde: “Hayatı ve eserleri… O, yedi ciltlik Safahat adlı eserinde bütün şiir kudreti, bütün temiz Türkçesile daima dimdik ayakta duracak…”
Mehmed Âkif merhûm, en âlî kıymetlerimizle yoğrulmuş şahsıyetıyle, Milletimiz tarafından öylesine candan sevilip takdîr ediliyor ki, öyle zannediyoruz, devrin ceberût iktidârı dahi, bu derin sevgiyi ifâde eden haber ve makâleler neşredilmesine mâni olmayı mahzûrlu bulmuştur. Son Posta’daki cenâze haberini de bu çerçevede değerlendiriyoruz:
“Ve koca şâirin tâbutu, gencliğin elleri üzerinde yükseliyor; sulu bir kar altında, onun tâbutunu, Bâyezid Câmii’nden tâ Edinekapısı’na kadar el üstünde taşıyorlar”
“…Gözleri yaşlı ve matemli bir kalabalığın içinde kimler yok? Hemen bütün Üniversite profesörleri… Genç Üniversite doçentleri… Aksakallı hocalar… Şairler… Muharrirler… Yüksek rütbeli memurlar… Ve koca bir gençlik ordusu… […]
“Bütün hayatında, düşmanlarını bile incitmekten ürkerek yaşayan temiz şairin, güneşli bir yaz günü kadar parlak yüzünü görür gibi oluyorum. […]
“Senin arkandan gözyaşı dökülmek için bir değil, birçok sebepler var. Senin, bugün son yolculuğuna çıkacağını duyanlar, yarın, burada kana kana gözyaşı dökemediklerine ağlayacaklar…
“Namazın kılınmasından sonra tabut otomobile konulacak. Gençlerden birisi bağırıyor:
“- Onu gene başımızda taşımak istiyoruz!
“Ve koca şairin tabutu, gençliğin elleri üzerinde yükseliyor.
“Sulu bir kar altında, onun tabutunu Beyazıt camiinden tâ Edinekapıya kadar el üstünde taşıyanlar yorgunluk ve soğuk mefhumlarının adlarını bile unutmuşlar.
“Yanımda yürüyen bir genç kız, ufak mendille, kapakları şişmiş gözlerinin yaşlarını kurutuyor. Akifin mısralarını söylüyor: ‘O kadar gözyaşı döksem ki toprağa, / Nihayet sen de fışkırsan!’
“Mezar başı… Sesleri de yürekleri gibi yanık hocalar, Kur’an okuyorlar. Yanımda bulunan iki kişi konuşuyorlar. Birisi:
‘- Hocalar, diyor, kendilerine mezar başında okumak için para teklif edilmesine dehşetli kızmışlar!’
“Diğeri cevap veriyor:
‘- Hakları var… Onların bu mezarın başına menfaat kaygusuyla gelmediklerini, dinmeyen gözyaşlarından da mı anlayamamışlar?’
“Dualardan sonra nutuklar başlıyor. Üniversite gençleri, Akifin hayatını olanca temizliğiyle tasvir edebilmek, Akifin kudretini, olanca vüs’atiyle tarif edebilmek, iki kelimeyle Mehmet Akifi ‘anlatabilmek’ için, işlenmiş dimağlarının olanca gayretini sarsıyorlar [sarfediyorlar].
“Fakat, biribirlerile yarışırcasına gösterdikleri belâgate rağmen, koskoca Akifin şahsiyetine, kelimeler dar geliyor. Akif, kelimelerin, şahsiyetinin vüs’atine nisbeten çok dar kalan mahfazasına bir türlü sığmıyor. Nihayet onu, gene kendi dilinden anlatmayı tercih ediyorlar. Ve genç üniversite talebeleri, üstadın en kuvvetli şiirlerini okuyorlar.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (100)
Yesevizade Alparslan Yasa
03.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
02.08.2025 - 18:10
Güncelleme
1
Paylaşım
M. Turhan Tan: “Nâmık Kemâl, Mehmed Âkif’i tanısaydı, hakîkatseverlikte onu kendinden çok üstün bulurdu”
Aslen Sivaslı olup bilhâssa târihî romanlarıyle tanınan gazeteci, meb’ûs, muallim, kaymakam, mutasarrıf M. Turhan Tan (M. Samih Fethi; Diyârbekir, 1885 – İstanbul, 25.12.1939, Edirnekapısı Şehîdliği Mez.), makâlesinin başlığında, Mehmed Âkif’in, Milletimizin kalbinde ebediyen yaşıyacağına dâir inancını tebârüz ettiriyor:
“Kaybettiğimiz büyük adam: Ölüm, Âkif’i aramızdan aldı götürdü, fakat… Onun adı târihte olduğu gibi yüreklerde de yaşıyacaktır. Çünki yazdığı marşla adı Türk istiklâline bağlı, yânî ebedî kaldı…”
M. Turhan Tan, Mehmed Âkif’in, kendisiyle, öldükden sonra unutulmak hakkında Gilbert’in bir beyti ve bunun Şinâsî tarafından yapılmış tercümesi, ayrıca Fuzûlî’nin aynı mâhiyetteki beyti mevzûunda sohbetine dâir hâtırasını naklettikden sonra, Mehmed Âkif’i büyük insan, büyük edîb yapan husûsiyetlerini îzâh ediyor:
“Namık Kemal, Tabsire sahibi Akif Paşadan bahsederken: ‘İlmen ve edeben şanına takarrübden aczimizle beraber kitabını öpüp te başımıza koymak vazifemizdir’ diyor. Vatansever edib, şair Mehmed Akifi tanıyaydı, hiç şüphe etmem, ‘her şiirini yüreğimize nakşetmek gerektir’ diyecek ve hakikatseverlikte onu kendinden çok üstün bulacaktı.
“O, Allâh’ın Kemâl-ü-Celâlini, Peygamber’in rikkat ve nezâhatini, geçmiş devirlerin yüksek şahsıyetlerini, mensûb olduğu cem’iyeti ve insâniyeti terennüm ederdi”
“Bu, söz götürmez bir hakikattir. Çünkü Akif, aşk şairi, ihtiras şairi, süs ve saz şairi değildi. Küllî kudret mefhumunu teşahhus ettiren Allahın kemalü celâlini, ilâhî büyüklüklere ve temizliklere tercüman olan Peygamberin rikkat ve nezahatini, geçmiş devirlerin yüksek şahsiyetlerini, mensub olduğu cemiyeti ve insaniyeti terennüm ederdi.
“Dindardı. Fakat dinin hüsnü hal, hüsnü ahlâk ve hemdinler arasında tesanüd demek olduğunu herkesten iyi bilirdi, o haysiyetle dine sevgi ve saygı taşırdı. İslâm âleminin hedef olageldiği musibetlere karşı ağlayıcı birer mısra halinde ruhundan dökülen teellümler, telehhüfler, insanî ıstırabların en nezihi ve en beliği sayılabilir.
“Kaleminden çıkan her yazıda maddî ve mânevî benliğinin heyecânı görülür”
“Şarkın ve garbin bütün büyük şairlerini kâmil bir üstad gözile tetkik ve tahlil etmişti. Fuzûlîye adeta âşıktı. Lâkin o, aşk şairini yalnız takdirle iktifa ve kendisini taklidden ibâ ederdi. Yüz güzelliğine kayidsiz miydi? Bu, o ayarda bir şaire yakıştırılamıyacak nakiselerdendir. Fakat Akif, beşerî ve tabiî güzelliklerden aldığı hazzı, heyecanı şiirle ifadeye tenezzül etmezdi. Bunları cemiyetin elemlerini veya emellerini teşrih ederken -süte şeker karıştırır gibi- kullanırdı. Ayni zamanda o, hayal şairi de değildi. Ancak duyduğunu ve gördüğünü yazardı. İhtimal ki bütün duyduklarını ve gördüklerini yazmamış, yahud yazamamıştır. Lâkin kaleminden çıkan her yazıda maddî ve manevî benliğinin heyecanı görülür.
(Cumhuriyet, 29.12.1936, s. 1)
***
“Âkif’in kelimelere istediği şekilde âhenk verdiği muhakkaktır”
“Rahmetli Süleyman Nazif, artık onun gibi rahmetli diye anılmak mevkiine geçen Akif için: ‘İlhamlarını arşıâlâdan alırdı. Dehası, etekleri güneş olan şahikalara vakit vakit iner ve sonra san’at şahikasından da yüksek ufuklara çıkardı. Namütenahilikte hübut ile uruc, müteradiftir. Akifin miracları da, hübutları da mübarektir’ diyor. [Urûc (> mîrâc), yukarıya çıkış, yükseliş; hübût: aşağıya iniş…]
“Mubalağalı gibi görünen bu sözlerde tam bir hakikat vardır. Çünkü Akifin bizim diyarımızda mevcudiyeti tahayyül olunabilen san’at şahikasının çok fevkine yükseldiğine şüphe yoktur. Sadelik, tabiilik içinde san’atı onun kadar canlandıran başka bir şair gösterilemez. Gene Süleyman Nazifin dediği gibi Peygamber Davudun elinde balmumu haline geldiği söylenen demir neyse Akifin elinde de kelime odur. Şu farkla ki Davuda atfedilen kudret muhayyeldir, Akifin kelimelere istediği şekilde ahenk verdiği muhakkaktır. İlh…” (M. Turhan Tan, “Kaybettiğimiz Büyük Adam”, Cumhuriyet, 29.12.1936, s. 3)
Âbidin Dâver: “İstiklâl Marşı, İstiklâl Harbi’nin mânevî cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdu”
Evleviyetle denizcilik hakkındaki makâle ve kitablarıyle takdîr kazanan, fıkralarını Cumhuriyet’te uzun seneler “Hem Nalına, Hem Mıhına” köşe başlığı altında neşreden gazeteci, muallim, meb’ûs Âbidin Dâver (İstanbul, 1886 – a. y., 8.2.1954, Edirnekapısı Şehîdliği Mez.), yine aynı köşede “İstiklâl Marşı Şairinin Ölümü Karşısında” başlığıyle kaleme aldığı fıkrasında, (Kemalist Propagandanın unutturduğu) büyük bir hakîkati hatırlatıyor: Mehmed Âkif, İstiklâl Harbi’nin mânevî cephesini temsîl ediyordu ve bu cihetten zaferin kazanılmasındaki hissesi pek büyükdür. Bu meyânda, onun şiir san’atindeki kudretini takdîr edemiyen bâzı münek̆k̆idleri pek haksız buluyor:
“İstiklâl marşı şairi Mehemd Akif öldü. Onun ölüm haberini duyar duymaz, İstiklâl marşının İstiklâl Harbinde, yüreklerimizdeki imanı nasıl kuvvetlendirdiğini hatırladım. İstiklâl marşı, İstiklâl Harbinin manevî cephesinde yapılmış büyük ve muzaffer bir taarruzdu. O zaman, Millî Mücadelenin mutlaka zaferle neticeleneceğine inanmış olanlar, yani sağlam iman sahibleri bile İstiklâl marşından yeni bir manevî kuvvet almışlardı.
“Sakarya meydan muharebesine tekaddüm eden Kütahya – Altıntaş – Eskişehir muharebelerinin ümidsiz gibi görünen günlerinde, İstiklâl marşının mısralarını, kıt’alarını şerhederek yazarken Akifin çelik sözleri, imanımı arttırdı.
“Mehmed Âkif, İstiklâl Harbi’nin mânevî cephesinde dövüşen kahramanlardan biridir”
‘Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın!
Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın!’
kıt’ası, bilhassa o zaman ne canlı, ne kuvvetliydi. Şair mehmed Akif, yürekleri çelikleştiren İstiklâl marşını yaratmak suretile İstiklâl Harbinin manevî cephesinde dövüşen kahramanlardan biri olmuştur.
“Arûz vezni, Âkif’in elinde, her şekle giren sihirli bir oyuncak olmuştur”
“Şiir ve edebiyatla daha fazla meşgul olduğum zamanlarda, onun Safahatı hakkında bazı tenkidler okumuştum. Bu münekkidler, Mehmed Akif şair değil; nâzımdır; derlerdi. Onun hakkındaki bu iddianın ikinci kısmı doğru, birinci kısmı yanlıştı. Aruz vezni, Akifin elinde, her şekle giren sihirli bir oyuncak olmuştur. Hani, lâstik top, tabak gibi bazı aletleri havaya fırlatarak hiç düşürmeden bin marifet yapan hünerbazlar vardır, işte merhum Akif te aruz veznile ve kelimelerle böyle harikalı oyunlar yapan bir san’atkârdı. Fakat, onun yalnız nâzım tarafı değil; şair tarafı da çok kuvvetliydi. Kartal köyünü anlatan parçası nâzımlığının büyük kuvvetini gösterirse,
‘Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!’
beytile başlıyan ve Çanakkale şehidlerini tebcil eden parçası da şairliğinin yüksek kudretini isbat eder.
“İstiklâl Marşı, hiçbir babayiğit tarafından benzeri yazılamıyan, alev gibi bir şiirdir”
“Mehmed Akifin en büyük meziyeti, her mısraını inanarak yazmış olmasındadır. Onun içindir ki meselâ İstiklâl marşı, hiçbir babayiğit tarafından benzeri yazılamıyan, alev gibi bir şiirdir.
“Mehmed Akif, şair değildir, diyenlerin karşısında Çanakkale şehidlerile İstiklâl marşı, ölmez bir abide gibi yükselmektedir.
‘Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hüdâ,
Etmesin, tek, Vatanımdan beni dünyâda cüdâ!’
diyen şair, bir müddet vatancüda yaşadıktan sonra, nihayet en büyük emeline kavuşmuş, son nefesini vatanında vermiş, vatanının toprağına gömülmüştür.
“Mehmed Akif öldü; fakat İstiklâl marşı şairi, yarattığı ölmez İstiklâl marşı gibi ebedî bir hayata mazhar olarak yaşıyacaktır.” (Âbidin Dâver, “Hem Nalına, Hem Mıhına: İstiklâl Marşı Şairinin Ölümü Karşısında”, Cumhuriyet, 29.12.1936, s. 3)
Peyami Safa’nın hissiz ve sathî fıkrasındaki bir hakîkat
Kemalist muharrir Peyami Safa da, 30 Aralık 1936 târihli fıkrasında, Mehmed Âkif’i bahis mevzûu etmektedir. Mahmed Âkif’inkine ne kadar zıd bir şahsıyete mâlik olduğunu ifşâ edercesine, hissiz, sığ, yavan bir fıkra! Onun fıkrasından, sâdece, dolaylı olarak, Kemalist Totaliter Rejimin Mehmed Âkif düşmanlığını ifşâ eden şu müşâhedesi nakledilmiye değer:
“…Türkiye, on sene içinde, İstiklâl şairini unutmuştu. Akıbeti gözönünde olan hastalığında bir Mısırlıdan başka ona tek bir Türkün yardım eli uzanmadı, bilâkis bazı gazetelerde, aleyhine yazılar çıktı.” (Peyami Safa, “Hâdiseler Arasında: Mehmed Akif”, Cumhuriyet, 30.12.1936, s. 3)
Mehmed Âkif hakkında Yalman’ın ve Sertel’lerin Tan gazetesinin neşriyâtı
1936’da, Ahmet Emin Yalman, Sertel’ler ve Halil Lûtfü Dördüncü arasındaki ortaklık devâm ediyordu. Gazetenin başmuharriri, Yalman’dı. Ömer Rıza Doğrul, Gazetenin 2. sayfasında, “Siyaset Âlemi” sütûn başlığı altında, hâricî âlemle alâkalı günlük fıkralar yazmaktaydı. Bir dîğer günlük fıkra muharriri de, “Felek” başlıklı sütûnda yazan Burhan Felek’di.
Mehmed Âkif’in vefât haberi, 28 Aralık 1936 târihli Tan’ın birinci sayfasının sağ tarafında, ortada, tek sütûn, birkaç satırla başlıyor, 10. sayfada yarım sayfalık tek sütûnla devâm ediyordu. Birinci sayfadaki habere, Rahmetlinin hasta yatağında çekilmiş küçük bir resmi dercedilmişti. Haberde, kısaca hastalığından, son ânlarından ve hayâtından bahsediliyor.
Bu nüshada, bütün sütûnlara yayılan manşet haberi: “Alman Filosu İspanyaya Gidiyor” şeklindedir. Üç sütûnluk haber: “Heyetimiz Atinada üç gün temaslar yapacak…” İkişer sütûn ayrılan haberler: “Hatay bayrağı dalgalandı…” “Karakış başladı…” “Kral Edvard’la Madam Simpson’un aşk maceraları…” v.s.
Bir sonraki nüshada, cenâze haberine bu def’a birinci sayfanın alt köşesinde iki sütûn yer ayrılmış ve cenâze alayının bir fotoğrafı konulmuştur. Kadirşinâs bir kalemden çıkan haber, 10. sayfada, yine bir fotoğrafla, iki sütûn üzerinden başlıyor, tek sütûnla, sayfanın sonuna kadar devâm ediyor. Verilen bâzı mâlûmât dîğer gazetelerde yoktur:
“İki genç, tabutun önünde Üniversite Edebiyat Fakültesi talebe kurumunun çelengini taşımıştır.
“Cenazeyi, ekseriyetini gençler teşkil eden büyük bir cemaat takip etmiştir. Fatih semtinde de bazı mektep talebeleri yollara dizilerek, Akif merhumun cenazesini saygı ile karşılamışlardır.
“Cenaze, Beyazıt – Şehzadebaşı – Fatih – Edirnekapı caddesinden geçerken, halk, şapkasını çıkararak son hürmet eserini göstermiştir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (101)
Yesevizade Alparslan Yasa
06.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
05.08.2025 - 18:15
Güncelleme
1
Paylaşım
(Tan, 29.12.1936, ss. 1 ve 10)
***
“Merhumun defnedildiği yer, Edirnekapı Şehitlik karşısındaki kabristandır. Burada eski dostlarından ve Üniversite profesörlerinden merhum [Babanzâde] Naim yatmaktadır. Üstadın makberesi, onun yanındadır. Biraz daha ileride merhum şair Süleyman Nazifin makberesi vardır.” (Tan, 19.12.1936, s. 10)
Bu nüshanın 3. sayfasında, Burhan Felek’in “Şair Akif Öldü!” başlıklı fıkrası ve 6. sayfasında, Ömer Rıza Doğrul’un “İstiklâl Marşı Şairi Akifin Son Günleri” başlıklı yarım sayfalık makâlesi bulunuyor.
Burhan Felek, üstün vasıflı insanın nâdir yetiştiği Memleketimizde, onların dahi kadrinin bilinmediğinden yakınmakta, Mehmed Âkif ’in, nice benzerleri gibi, nisyâna gömülmemesini temennî etmektedir:
“Bizde çok adam yetişmediğini söylemekle büyük bir keramet izhar etmiş olmayız. Fen, ilim, edebiyat vesaire sahalarında ender olarak yetişenler, çorak bir toprakta boynu bükük açılmış bir kavruk gül gibi yetişirler. Onun için bu gibilerin kadrini bilenler onların üstüne titrerler. Titreler de ne olur? O da bir başka hikâyedir.
“Dün nâşını toprağa gömdüğümüz adamı da yarın nisyana gömmiyeceğimizi pek te temin edemiyeceğimiz büyük Türk şairi Akif, bunlardan biridir. Baytarlık gibi en namüsait bir zeminde son Türk şairlerinin serefrâzı olar yetişmiştir. Ben bu büyük şairle şahsen görüşmüş değilim. Fakat hayatımda bana şiir heyecanını yaşatan, sözler ile duygularımı avucunun içine alıp yuğuran yegâne adamdır. Akif yalnız lisana değil aklı selime de tasarruf ederek nazmetmiş bir şair idi.
“Atalarımız varlıklı adamları hayatlarında tebcil etmeyi, öldükten sonra da onlara icap eden hürmeti göstermeyi bizden çok daha fazla bilirlerdi. Biz onların yaptıkları türbeleri bile harap olmaktan koruyamıyoruz. Birkaç gün evvel ‘Tan’da resmini koyduğumuz Gazi Osman Paşa türbesi bunun acıklı bir nümunesidir. Daha dün Adana’dan gelen bir dost, Ziya Paşanın ordaki kabrinden elemle bahsetti.
“Umalım ve temenni edelim ki; şair Akifin şiirlerindeki sönmiyen mukaddes alev, bizim ve bizden sonrakilerin vicdanlarımızı aydınlatarak kıymetlere hürmet etmenin bir insanlık zarureti ve borcu olduğunu ilelebet gösteredursun.” (Burhan Felek, “Şair Akif Öldü!”, Tan, 29.12.1936, s. 3)
Dâmâdı Ömer Rıza Doğrul’un aynı nüshanın altıncı sayfasında müderic makâlesinden, Mehmed Âkif merhûmun, son ânlarına kadar şuûrunu muhâfaza ettiği anlaşılıyor:
“…Üstat, Alemdağından son avdeti sırasında pek harap bir halde idi.
“Bu ane kadar bu derece şiddetli buhranlar geçirdiği görülmemişti. Meş’um hastalığın son ve kat’î hücumlarını yaptığı besbelli idi. Fakat ölümünden iki gün evvel tekrar uzun uzadıya konuştuk. Gerçi dili biraz ağırlaşmıştı, ve sözleri biraz zorla anlaşılıyordu. Fakat kafası, ciyadetinden ve kudretinden bir şey kaybetmemiş; gözlerinin feri kat’iyyen sönmemiş, zekâ ve kavrayışı zerre kadar eksilmemişti. Bana memleket işlerini ve dünya vaziyetini sormuş ve cevaplarımı derin bir alâka ile dinlemişti.
“Nihayet dün, üstadın halinde gündüzden bir tahavvül göze çarptı. Kendisi her zamankinden daha hallice idi. Konuşuyordu, fakat yalnız bırakılmak istemiyordu.
“Akşamlayın yedi buçuktan biraz sonra kısa bir nefes darlığı üzerine herşey bitti ve üstat kendi tabiriyle ‘nazenin bezmine’ kavuştu.”
Doğrul’un makâlesinden, onun, hangi eserleri yazmayı planladığı hâlde onları kuvveden fiile çıkaramadığını ve buna neyin başlıca sebeb olduğunu da öğreniyoruz:
“Ötedenberi en büyük emellerinden biri İstiklâl harbinin destanını yazmaktı. [Bu destânın, Mev’izelerindeki rûha muvâfık olacağı âşikârdır… Onda bâzı şahısların tebcîl edilmesi beklenemezdi…] Mısıra çekilmekten maksadı, hayat gailelerinden azade bir köşede çalışmak ve bu destanı yaratmaktı. [???] Tam bu sırada diyanet işleri riyaseti ona Kur’an tercümesini vermek istedi. Kendisi bu işi kat’î surette kabul etmemek istemiş, ve bu kararında ısrar etmişti. [Bu ısrârın arkasında, “Mutlak Şef”in “Dîn İnkılâbı” projesinin olduğunu biliyoruz. Lâkin, maâlesef, başlangıcda ne Merhûm, ne de Rifat Börekci, Ahmed Hamdi Akseki, Babanzâde Ahmed Naim, Elmalılı M. Hamdi Yazır bu projeden haberdârdı. Üstâd, onu anladığı ânda, Meâlinin o meş’ûm projeye âlet edilmesine kat’iyen râzı olmadı ve bütün baskılara rağmen Meâlini onlara teslîm etmedi. Maâlesef oportünist bir şahsıyet olan Doğrul’un buradaki îzâhatının bir kısmı, hakîkate muvâfık değildir…]
“Bu ısrara, ısrar ile mukabele edenlere: ‘- Birkaç parça şiir yazacağım, ona mâni olursunuz!’ diyordu.
“Fakat yine muannidane ısrar ile karşılanmış, ve onun bu yerden göke kadar haklı olan itizarı kabul olunmamıştı.
“Akif buna rağmen bu işi üzerine almamıya uğraşmış, bir aralık muvaffak olur gibi olmuş, bu sefer işi mutlaka ona yüklemek istiyenler, merhumun en aziz arkadaşı merhum Ahmet Naimi öne sürerek üstadı iknaa çalışmışlar, nihayet Akif, ömründe kırmak istemediği Naimin ısrarına dayanamamış ve bu işi kendi tabiriyle, ‘istemiye istemiye’ kabul etmişti. İlh… [Doğrul’un bundan sonraki îzâhatı, hakîkatin muharref hâlidir…] […]
“Onun yazmak istediği bir eser de Haccetül Veda’dı. İslâm tarihinin en müheyyiç vak’alarından biri olan bu hâdise, Peygamberin son haccını ve yüz binden fazla Müslümana hitaben söylediği bir nutku tasvir edecekti.
“Nihayet İslâm-Türk tarihinden alınma bir vak’anın ilhamile bir piyes yazmak istediğini söylüyordu. Vak’a ehlisalip harpleri devrinden alınacak, Eyüp oğlu Salâhattinin kahramanlıklarını anlatacaktı. İlh…” (Ömer Rıza Doğrul, “İstiklâl Marşı Şairi Akifin Son Günleri… Üstadın büyük emellerinden biri, istiklâl savaşının bir destanını yazmaktı…”, Tan, 29.12.1936, s. 6)
Mehmed Âkif’in vefâtına dâir haberlerin ortaya çıkardığı hakîkatler
Buraya kadar, devrin belli başlı gazetelerinde rahmetli Mehmed Âkif’in vefât ve cenâze haberlerini ve bu vesîleyle kaleme alınmış fıkra ve makâleleri tek tek incelemiş bulunuyoruz. Bunlar üzerinde teemmül edince şu gibi tesbîtlere ulaşılıyor:
1) Mehmed Âkif; Mustafa Kemâl ve Totaliter Rejimi nezdinde, “İrticâ”ı temsîl eden bir “istenmiyen adam”dı. “Mutlak Şef”, bütün baskılarına rağmen Meâl’ini kendisine teslîm etmiyen ve bu sûretle, başlattığı “Dîn İnkılâbı”nın tam hedefine ulaşmamasında ciddî bir âmil olan Mehmed Âkif’e bu sebeble dahi buğzediyordu. Bu gibi sâik̆lere mebnî olarak, Rejim, Mehmed Âkif’in hasta vazıyette Mısır’dan avdetine kadar onu mümkün mertebe unutturmıya, eserlerini, fikirlerini Memlekette têsîrsiz kılmıya çalışmıştı. Lâkin halk onu unutmuş değildi ve -en azından- İstiklâl Marşı’nın şâiri olarak, için için sevmiye, hayırla, şükrânla yâdetmiye devâm ediyordu.
2) Merhûm, Vatanına avdet edince, matbûât, halkın ona karşı alâkasını, merâkını bildiği için, onun hakkında röportajlar neşretme ihtiyâcı hissetti. Fakat gazetecilere verdiği mülâkatlardan bâzıları, kendileri veyâ gazeteleri tarafından tahrîf edilerek, Kemalizmi tervîc eder bir muhtevâyle okurlara arzedildi. Hâlbuki o günün ceberût iktidâr şartlarında, Mehmed Âkif’in bunları tekzîb etme imkânı da yoktu…
3) Vefâtında, başta “Mutlak Şef” ve Hükûmeti olmak üzere bütün resmî ricâlden ne en küçük bir beyânât sâdır oldu, ne de cenâzesinde hazır bulundular… Planları, onu -Mithat Cemal’in tâbiriyle- “bir fıkara cenâzesi” gibi toprağa verdirmekdi. Fakat bu tertîblerini kadirşinâs üniversite gencliği ve halk bozdu. Sâdece şu hâdise dahi, son deminde kendisine Kemalizm lehinde sözler sarfettirilen Mehmed Âkif ile bu ideoloji ve onun Şefi arasında ne büyük bir tezâdd olduğunu ve o sözlerin iftirâdan ibâret bulunduğunu anlamıya kâfîdir.
4) Vefâtında, hepsi ancak “Mutlak Şef”in arzûsuna göre kalem oynatan (Hakkı Tarık Us ve kardeşleri dâhil) bütün bir gazete patron ve başmuharrirleri takımının, aynen resmî ricâl gibi, bir ölüm sessizliğine gömülmesi dahi, aynı derecede mânîdâr ve hakîkati ifşâ eder mâhiyettedir… Aynen Mustafa Kemâl’in doğrudan sâhibi olduğu ve Rejiminin yarı-resmî sözcülüğünü yapan Ulus gazetesinin tavrı gibi…
5) Ahmet Refîk, Hasan Âli gibi muharrirler Mehmed Âkif’in san’atkâr olarak büyüklüğünü îtirâf ettikleri zamân dahi, Kemalist mantıkla, onun ve temsîl ettiği dünyâ görüşünün mîadını doldurmuş olduğu iddiâsında bulundular. Bununla, onu mâzîye gömme, têsîrini mümkün mertebe azaltma maksadı güdüyorlardı. Bu meyânda, bilhâssa münevver gencliğe, Mehmed Âkif’e karşı hep -Kemalizme pek muvâfık bir şahsıyet olduğunu düşündükleri- Tevfîk̆ Fikret’i alternatif gösterdiler…
6) O kanâatteyiz ki Mütehakkim Zümrenin Mehmed Âkif’e bakışı, Nurullah Ataç’ın burada naklettiğimiz makâlesinde tam ifâdesini bulmuştur… Buna mukâbil, aynı matbûâtta, kadirşinâs haberler, makâlaler de intişâr etti. O matbûâtın bunlara yer vermesini ise, herhâlde bir Münâfıklık tâbiyesi olarak değerlendirmek yerinde olur: Bu gibi neşriyâtlarını paravan yaparak başka husûslarda halkı daha rahatça iğfâl edebiliyorlar… Nitekim bugün de, Mütehakkim Zümrenin elindeki matbûâtta vazıyet öyle değil mi?
Mehmed Âkif ve Tevfîk Fikret… İki timsâl etrâfında tartışma
Büyük Mütefekkir ve Şâirin 27 Aralık 1936’da vefâtından beri, her senenin o ve müteâk̆ib gününde, hâssaten Üniversite gencliği, Mehmed Âkif İhtifâli tertîb ederek bu büyük insanın hâtırasını ve fikirlerini yaşatmıya çalışmaktaydı. Mâmâfih, bu ihtifâller, Rejim tarafından hoş karşılanmıyordu. 1938 Aralık sonu – 1939 Ocak başında Tan gazetesinin evvelâ ihtifâli haber yapıp arkasından lehde ve aleyhde makâleler neşretmesiyle, hâssaten Tan ile Yeni Sabah arasında, Mehmed Âkif etrâfında bir kalem münâkaşası başladı.
Yine 1939 senesinde, Mehmed Âkif hakkındaki münâkaşalara muvâzî olarak, Tevfîk Fikret’in Âşiyân’daki evinin –müze yapılmak maksadıyle- Amerikan Koleji tarafından satın alınmasını tâkîben, Yeni Sabah gazetesi, leh ve aleyhdeki bâzı okur mektubları üzerine, Tevfîk Fikret hakkında “Fikret’in heykelini mi dikelim, yoksa eserlerini mi yakalım?” şeklinde tuhaf bir suâlle bir tahkîkat başlatmış, bu vesîleyle, gerek mezkûr gazetede, gerekse dîğer gazete ve mecmûalarda Tevfîk Fikret’in leh ve aleyhinde birçok makâle ve mülâkat neşredilmiş, giderek münâkaşanın mâhiyeti değişmiş, Tevfîk Fikret - Mehmed Âkif çatışması ve onların şahsında ilerilik – gerilik, vicdân hürriyeti, laiklik gibi mefhûmlar tartışılır olmuştur. Bu meyânda, taraflar, zaman zaman, birbirlerine ağır ithâmlarda bulunmuşlardır. (Bu tartışmaların seyri hakkında mevsûk bir eser: Fahrettin Gün, Mehmed Âkif - Tevfik Fikret Çatışması, İstanbul: Beyan Yl., 2014, 318 s.)
Tan ve Yeni Sabah’ta daha ziyâde okurlar ve kadro hârici muharrirler arasında cereyân eden bu tartışmalar, kısa bir müddet sonra, ağırlıklı olarak Sabiha Sertel ile Eşref Edîb arasında ikili bir kalem münâkaşası hâlinde devâm edecekdir
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (102)
Yesevizade Alparslan Yasa
07.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
06.08.2025 - 18:30
Güncelleme
1
Paylaşım
27 Aralık 1938, Mehmed Âkif’in vefâtının ikinci seneidevriyesi idi. Tan’ın o günki nüshasında, Mehmed Âkif’ten bahis yoktur. Günün mes’elesi, CHP Kurultayı’nda, İnönü’nün “tam ittifâkla ‘değişmez’ Genel Başkan seçilmesi”dir. Bu haber, birinci sayfanın tamâmını işgâl ediyor. Bu meyânda, Mehmet Zekeriya Sertel, her zamânki ikiyüzlülüklerine muvâfık bir başmakâle kaleme almış, Kemalist Totaliter Rejimin bu yeni tezâhürünü dahi, Demokrasinin zaferi olarak alkışlamaktadır.
Parti Kurultayının Kararı: Halk Partisinin Değişmez Başkanı İsmet İnönüdür…
“Cümhurreisinin sözleri, halk hâkimiyeti ve demokrasi düsturunun bu topraklarda ne kadar sağlam olduğunun yeni bir delilidir. İlh…”
Başmakâle, Ahmet Emin Yalman’ın değil, Zekeriya Sertel’in kaleminden çıkmıştır. Çünki hissesini vererek Yalman’ı Gazeteden ayırmışlardır. Bunun başlıca bir sebebi de, Yalman’ın 7 Ağustos 1938 târihli Tan’da “Türk Kalb ve Ruhlarını Birleştiren Sevgi Bağları” başlığıyla neşrettiği makâlede “Ebedî Şef”in ölümcül hastalığını ifşâ ettiği için, Gazetenin neşriyâtının Hükûmet tarafından bir müddet durdurulmuş olmasıdır. Bâzı fikrî ihtilâflara ve aralarındaki menfâat çekişmelerine bu -muvakkaten de olsa- kapatılma hâdisesi tuz-biber ekmiş, Yalman, sermâyesiyle berâber Gazeteden ayrılmıştır. O, bir müddet sonra (19 Ağustos 1940) kendisinin Vatan gazetesini canlandıracak, bu gazete, 1962 senesine kadar ayakta kalacaktır. Tan ise, Sertel’ler ile Halil Lûtfü Dördüncü ortaklığında, 8 Kasım 1938’den îtibâren tekrâr neşriyâta başladı.
Tan’ın 28 Aralık 1938 târihli nüshasının 2. sayfasında, iki resim ve bunların alt yazısı ile, “Yüksek Muallim Mektebinde Mehmet Akifin ölüm yıldönümü münasebeti ile bir ihtifal yapıldığı” haber veriliyor. 5. sayfada ise, “sabah saat onda Akifin Edirnekapı’daki mezarının ziyaret edilerek yaptırılması takarrür eden mezarının ilk taşının atılacağı” ve “akşam saat 8.30 da da Üniversite konferans salonunda ihtifal yapılacağı” kaydediliyor. Yine aynı nüshanın 5. sayfasında, dâmâdı Ömer Rıza Doğrul, dört sütûn üzerine yazılan ve Merhûmun portre fotoğrafını ihtivâ eden “Mehmet Akif’in İkinci Ölüm Yıldönümünde” başlıklı bir makâleyle, onun şahsıyeti hakkında kendi müşâhedelerini anlatıyor. Bu, ana hatlarıyle, bir “Dirâyetci Müslüman” şahsıyetidir. Hayrân olunacak, nümûne ittihâz edilecek bir şahsıyet:
Ömer Rıza Doğrul’un kaleminden Mehmed Âkif’in şahsıyeti
“Fani varlığı geçen iki yılın gündüzleri ile geceleri arasında uzaklaşmış gibi görünen o eşsiz simanın, gün geçtikçe daha çok sevildiğini, kıymeti daha çok anlaşıldığını, seciyesi daha çok takdir edildiğini, hülâsa manevî varlığı ile, manevî varlığının bütün otoritesi ile gönüllerde yeniden doğduğunu ve hayatında kazandığı hürmet ve muhabbetin millî bir itikat gibi bütün vatanı kapladığını görüyoruz.
Sertel’lerin Tan gazetesinin 28 Aralık 1938, Çarşanba târihli nüshasının 5. sayfasında Ömer Rıza Doğrul’un Mehmed Âkif’e ve Selânikli Sabiha Sertel’in Kemalizmden geriye dönüş olmıyacağına dâir makâleleri… Sağ alt köşede, Âkif hakkında, bir gün evvel Yüksek Muallim Mektebi’nde bir ihtifâl yapıldığına, işbu Çarşanba günü ise kabrinin ziyâret edileceğine, akşamleyin Üniversite’nin Konferans Salonunda ihtifâl yapılacağına dâir haber… Bu sayfanın ortasında, altta münderic “içtimaî inkişaf seviyesini ölçen” anketin mâhiyeti şudur: “Ne dereceye kadar Garplılaştınız? Daha ne dereceye kadar şarklı kaldınız? Bunu ölçmek istiyorsanız aşağıdaki cetvelde yazılan suallere cevap veriniz. İlh…” Bu ibretâmîz tahkîkat vesîlesiyle de müşâhede edildiği vechiyle, Sabataî Cemâatinin başlıca unsurunu teşkîl ettiği Mütehakkim Zümrenin en büyük emeli, halkımızı -kendileri gibi- Frenkleştirmekdir ve bunun başlıca fikrî vâsıtaları, Kemalizmdir, Masonluktur, Liberalizm ve Marksizm gibi sâir âlet-fikriyâtlardır…
***
“Sebebi gayet sarihtir. Türkün en samimî duygularını hiçbir kimse onun kadar güzel anlatamamış ve bu ruhun isteklerini, dileklerini, özleyişlerini, ümitlerini, bu ruhun heyecanlarını, ve isyanlarını bu kadar erkek ve tok bir sesle terennüm etmemiştir:
‘Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem!
Biri ecdadıma saldırdı mı, hattâ boğarım!
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım!
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele, Hak nâmına, haksızlığa ölsem tapamam!
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum;
Kesilir, belki, fakat çekmeğe gelmez boyunum!
Kanıyan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim!
Onu dindirmek için, kamçı yerim, çifte yerim,
Adam aldırma da geç git, diyemem; aldırırım!
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım;
Zâlimin hasmıyım ama, severim mazlûmu!
“Hakikî Türk ruhu, hakikî Türk hissi, Türk mertliği, Türk asaleti, Türk ahlâkı bu mısralarda en hakikî ve en kuvvetli ifadesini bulmaktadır. [Türkün bu fazîletlerinin hepsinin kaynağı Müslümanlıktır. Milliyeti ne olursa olsun, her Dirâyetci Müslüman bu hasletlerle muttasıf olmak gerekir…]
“Ve kendisi hakikaten anlattığı gibi bir adamdı.
“Olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak, onun bütün yaşayışında tam mânasiyle gerçekleşmiş bir düsturdu. İçi dışı bir, gecesi gündüzü bir, sözü, özü bir; elhasıl hayat şartlarının zorladığı, menfaat kayıtlarının cevaz verdiği bütün riyaları çiğnemiş bir adamdı. Kalbinde, yalnız samimî hisler; kafasında birer mücahede ve mücadele bahasına edindiği kanaatler yaşar, gelişir ve olgunlaşırdı. Hiçbir endişe onu kanaatlerinden caydırmaz, saptırmaz, ona en cüz’î fedakârlığı kabul ettirmezdi. Fakat kanaatlerine bu şekilde bağlanışı, kendi kanaatlerinin tam zıddı olan kanaatlere hürmet etmesine engel olmazdı. [Onun bütün bu şahsıyet husûsiyetlerini, otuz üç senelik arkadaşı Mithat Cemal Kuntay da têyîd ediyor… Lâkin, ne yazık ki, bu şahsıyette bir insana, Mustafa Kemâl’i “kurtarıcı” gösteren bir söz izâfe ediyor!]
“Kafasını ve kalbini seciyesi ve vicdanı içinde yaşatan üstat, hem havas, hem halk adamı idi. Havas onun kafa arkadaşları olabiliyorlardı. Fakat halk onun can yoldaşı idi. Halk ile kolaylıkla anlaşır, kaynaşır ve sevişirdi. Halk ta onu sever, dinler ve ona güvenirdi.
“Memleketin en güzide büyüklerinden, en münevver elemanlarından büyük bir kütle onun arkadaşı idi ve hepsi de ona vefakâr dost kaldılar, onu daima arayıp sordular, onun eksikliğini daima hissettiler. Çünkü o da tam mânasiyle dost ve arkadaştı. Sözüne güvenilir, seciyesine güvenilir, aklıselimine güvenilir, bütün varlığına güvenilirdi.
“Fakat onun halk nazarındaki mevkii ve halkın ona hürmeti, bambaşka idi. Çünkü halk ile konuşmayı bilir ve halk ile konuştuğu zaman halkı kendi seviyesine nasıl çekeceğini bilirdi.
“Onun havas tabakasından olan bütün dostları gibi halk tabakasından olan dostlarını da hep tanıdım. Ve asıl, halk ile konuşmalarına hayran oldum. O konuşma dili bambaşka bir dildi. En ölmez şiirlerini halka ve halkın büyük kütlelerine hitaben yazmış olması, halk ile arasındaki karşılıklı sevginin eseri ve ilhamı idi.
“Fakat onun bütün ümidi gençlikte idi. Çünkü bilgi ve fazilet ancak onda -dilediği kemalde- toplanabilirdi. Onun için ideal genç, ahlâkî saffetini, vicdanî nezahatini muhafaza ederek müsbet ilme kendini veren, ve müsbet ilim yolunda muvaffak olan Türk genci idi. Kendisi bu ideali ‘Asım’da yaşattı. Asımın nesli; fazileti çok derin ve çok kuvvetli olan, fakat fazileti, son üç asrın yürüyen ilmiyle birleştirememek yüzünden bünyevî kudreti felce uğramış gibi görünen Türk milletini fennin şevketiyle teçhiz ederek onun durgun faziletine hız verecek, bilgi ve faziletle yeni mesut yurdu yaratacaktı. […]
“Memleket bu hakikî vaziyet ve sağlam bilgi timsali memleket şairinin hatırasını tebcil etmekle hem güzide ve ölmez bir şahsiyetin hakkını tanımış, hem onun yüce gayesini benimsemiş olduğunu gösteriyor.” (Ömer Rıza Doğrul, “Mehmet Akif’in İkinci Ölüm Yıldönümünde”, Tan, 28.12.1938, s. 5)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (103)
Yesevizade Alparslan Yasa
10.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
09.08.2025 - 00:27
Güncelleme
2
Paylaşım
Sabiha Sertel: “Kemalizmden dönülemez!”
Bu makâlenin bitişiğinde, “Görüşler” sütûnunda yazan Sabiha Zekeriya Sertel’in “Dedikodu Dalgası” başlıklı fıkrası var. O da, kendi Cemâatinin emellerinin ifâdesi olan ve onun mütehakkim mevkiini muhâfaza etmesini sağlıyan Kemalizmi, gûyâ “medeniyet”, “terakkî”, “istiklâl”, v.s. nâmına Anadolu Milletine dayatmak derdindedir:
“…Atatürk inkılâbının bütün medenî milletler arasında yer almasının en büyük mesnedi, ileriye doğru gitmesi, medenî hayatın akışlarına kendini uydurmasıdır. Millî ve iktisadî istiklâlini düşmandan kurtaran Türkiye’nin, bu istiklâli sağlam temeller üzerine kurmak için aldığı en müsmir, en kat’î tedbir, içtimaî terakkiye en son hızı vermek, Osmanlı saltanatının asırlarca geride bıraktığı Türkiye’yi, medenî milletlerin seviyesine çıkarmaktır. […]
“Dedikoducu, ortalığa fesat tohumu saçmak için, dilini inkılâbın selâmete aldığı terakki sınırlarına uzatıyor. Atatürkün aramızdan çekilmesi, inkılâbın yarı yolda kalması, geriye doğru hareketlere geçmesi demek değildir. Atatürkün miraslarını, inkılâbını korumak için bütün bir Türk gençliği, kadın erkek ayni aşk, ayni imanla and içmiştir. Bugün iş başında olan devlet idaresi, Atatürk kadar terakki, insaniyet, ve medeniyet yolunun mürşididir. İsmet İnönü bu yolda en büyük rehberi, en sarsılmaz koruyucusudur.
“Terakki, insaniyet, medeniyet yolunda yürüyen bir milletin başını geriye çevirmesine imkân yoktur. İlh…” (Sabiha Zekeriya Sertel, “Dedikodu Dalgası”, Tan, 28.12.1938, s. 5)
Tan’da Şükûfe Nihal’in makâlesi
Tan’ın 29 Aralık 1938 târihli nüshasının 2. ve 4. sayfalarında, mezarına yapılan ziyâret ve Üniversite’deki ihtifâl hakkında resimli haberler yer alıyor. 5. sayfadaki haber bir hayli tafsîlâtlıdır. Bu haberden Üniversite gencliğinin en azından bir kesiminin Mehmed Âkif’e harâretle sâhib çıktığı anlaşılıyor. Âbidevî kabrini inşâ ettirmeyi de bu genclik üzerine almış ve 28 Aralık’taki kabir ziyâretinde, temeline ilk harc konulmuştur…
Bilâhare Yeni Sabah gazetesiyle kalem münâkaşasına yol açacak ilk makâle, Tan’ın 31 Aralık 1938 târihli 5. sayfasında, Şükûfe Nihal imzâsıyle çıkıyor: “Bana Göre Mehmet Akif”…
Şâir, romancı, muallim Şükûfe Hanım, makâlesinin başlangıcında, ilk olarak hangi bakımdan Mehmed Âkif’i takdîr ettiğini îzâh ediyor:
“Bir başka sanatkârımızın duyup yazamadığı bir zamanda, bize bir istiklâl marşı tanzim ederek o ulu günlerin hatırasını bırakan Mehmet Akife gençliğin gösterdiği sevgi ve saygı takdire değer. İlh…”
Makâlenin devâmında ise, onunla yollarını ayırıyor… Buna başlıca sebeb, Âkif’in islâmî dünyâ görüşüne sâhib olmasıdır. Hâlbuki, ona göre, bu dünyâ görüşü, “milliyet fikrini” reddeden, “İslâm vatancılığı” dâvâsı güden “geri” bir görüştür; “çürümüş bir direk”dir; biz o direğe yaslanarak değil, “milliyetciliğe” sarılarak istiklâlimizi kazanmışızdır. Bu muhâkemesiyle, o, Müslümanlığı temsîl eden Mehmed Âkif’le Kemalist İhtilâlini zıdlaştırıyor ve ikincisinin tarafını tutuyor. Bir de, bekleneceği üzere, Tevfîk Fikret’in tarafını… “Benim vicdanımı yaratan, Tevfik Fikret’tir.’ diyor… Hâlbuki Âkif, “başımıza hâlâ dini musallat etmek istiyor”… Şükûfe Hanım, makâlesini, yine de, fazîletli bir insan olarak Mehmed Âkif’in önünde eğilerek bitiriyor:
“Akifin sanati, çocukluğumdanberi, beni enterese etmiş değildir. Bunun için kimsenin kimseye itap etmiye hakkı yoktur. Zevkten sual olunmaz, sanatkâr Akif bana bir şey söylemiyor.
“Akifin vatanperverliğine gelince:
“Bunu da herkes gibi anlamıyorum. Akif, ancak din bayrağı altında ve bugün kendimizi kurtarmak için tek dayancımız olan milliyet fikirlerinden büsbütün ayrı, İslâm camiası içinde bir vatancılığa kıymet veriyordu. İşte isbatı: ‘Türk Arapsız yaşamaz, kim ki yaşar, der, delidir.’
“Lâkin, işte biz Arapsız yaşıyoruz. Daha şerefli, daha sağlam, daha başımız göklerde olarak ve bütün dünyaya gösterdik ki, biz, deli değiliz! Pek akıllı, pek ne yaptığını bilir insanlarız.
“Diyorlar ki: ‘Akif bir şark çocuğudur, hangimiz değiliz ki!’ ‘Akif bir dinci değildi, belki de Akif Türk ahlâkının son direği olduğu için dine sarılmıştı.’
“Hepimiz şark çocuğuyuz ve hepimiz Müslümanız, elbette. Lâkin hiçbirimiz çürümüş bir direğe yaslanacak kadar taassubun esiri değiliz!
“Son asırlarda dinin saptığı hurafeli yolları, bizi sürüklediği örümcekli, haşaratlı lâbirentleri gördükten sonra artık kurtuluş yolunu yalnız dinde aramıyacak kadar aklımız başımıza geldi. Halbuki Akif, bizim başımıza hâlâ dini musallat etmek istiyor; bizi asırlarca medeniyet dünyasından uzaklaştıran, hakikî veçhesini kaybetmiş bir cepheye dayanıyordu. […]
“Bu bahsi görüşürken etraftakiler, bana: ‘Fikirlerinde tek kalıyorsun.’ dediler. Zarar yok, dedim. Benim vicdanımı yaratan, Tevfik Fikrettir. İstediği kadar Safahat şairi, ona: ‘Protestanlara zangoçluk eden!’ diye küfretsin!
“Fikret bana: ‘Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!’ demişti. Ben de bütün ömrümde böyle olmıya çalıştım, başka türlü yapmıya hayatın değeri var mı?
“Akifte de kıymet verdiğim taraf, işte budur. İster koyu dinci, skolâstik düşünceli bir adam olsun, ister dünya medeniyetini hiçe sayacak kadar gözleri şark gölgeleri ile büyülenmiş bulunsun, ister bize ‘deli!’ desin; Akif, dönmedi. Paraya, mevkie yaltaklanmadı. Vicdanına hıyanet etmedi; gururunu çiğnemedi, insan kaldı. Hak bellediği yola yalnız gitti.
“Bu, doğru bulduğu yola yalnız sapan baş önünde hürmetle eğilmiye mecburum.” (Şükûfe Nihal, “Bana Göre Mehmet Akif”, Tan, 31.12.1938, s. 5)
(Yarım Ay, 15.11.1938, sayı 91, s. 22)
Şükûfe Nihal’in –hemen “Ebedî Şef”in ölümünü tâkîb eden günlerde- Sertel’lerin Yarım Ay mecmûasında neşredilen Kemâlperest şiiri: “Varım, diye güvenen kâinata bedelsin! İlh…”
***
Baltacıoğlu’nun Mehmed Âkif hakkında açtığı tahk̆îkat
Prof. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Mehmed Âkif’in vefâtından kısa bir müddet sonra, muharrirler arasında onun hakkında bir tahk̆îkat (enquête) açmıştı. Verilen cevâblar, sâhibi ve nâşiri olduğu haftalık Yeni Adam mecmûasının 11 Mart 1937 târihli 167. sayısından îtibâren 15 Nisan 1937 târihli 172. sayısına kadar altı sayıda tefrika edildi. Yeni Adam’ın bu sayılarında münderic bulunan cevâblar için, Burdur İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Osman Koçıbay’ın “Türk Basınında Türkiye Büyük Millet Meclisi Birinci Dönem Burdur Mebûsu ve İstiklâl Marşımızın Şairi Mehmet Âkif Ersoy'un Vefâtı” başlıklı kıymetli araştırmasına (-Burdur’da münteşir- Yeni Gün gazetesi, 12.3 - 5.4.2021, ss. 3; https://www.academia.edu/; 8.5.2025) mürâcaat ediyoruz.
Baltacıoğlu’nun mezkûr tahk̆îkatinda bizi, burada, hâssaten Şükûfe Nihal ile Sabiha Sertel’in cevâbları alâkadâr ediyor. Sabiha Sertel’in cevâblarını, aşağıda, onunla Eşref Edip arasındaki kalem münâkaşasını bahis mevzûu ederken nakledeceğiz.
Kararmış bir kalbin rahmetli Âkif hakkındaki sûiniyetli iddiâlarına cevâb
Şükûfe Nihal, rahmetli Mehmed Âkif hakkındaki suâllere cevâb verirken, yukarıda naklettiğimiz makâlesine nisbetle, daha pervâsız, haşîn ve mütecâvizdir.
Verdiği cevâblarda Müslümanlığa, binâenaleyh Müslüman Türklüğe karşı nefretle dolu olduğu hissediliyor…
Bu hissiyâtla, şuûrlu bir Müslüman olduğu için Mehmed Âkif’i de tahk̆îr ediyor…
Kendisinin Kemâlperest olduğunu unutarak onu İskolastik Zihniyetli olmakla ithâm ediyor… Hâlbuki o, hiçbir Kemaâlperestte görülemiyecek derecede Tecrübî İlim Zihniyetini hazmetmiş, onun ahlâkına sâhib, onun usûlüne vâkıf ve bunlarla mücehhez olarak ictimâî hâdiseleri tahlîl eden Hakîkatperver bir fikir adamıdır… (Nitekim bu seciye iledir ki şu muhteşem beyti söylemiştir: “Şudur cihânda benim en beğendiğim meslek: / Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek!”)
Mehmed Âkif, ancak Müslümanlıktan tecrîd edilip içi Frenklikle doldurulmuş bir sahte milliyetciliği reddettiği hâlde, onu, tamâmen milliyet fikrinin aleyhdârı gibi takdîm ediyor…
İstiklâl Harbi, ancak Îmân heyecânıyle topyekûn seferber olan Anadolu Müslümanlarının muazzam kahramanlığı ve fedâkârlığıyle yapılıp kazanıldığı hâlde, onu, o sahte milliyetciliğin eseri gibi gösteriyor…
Üstelik, san’at rûhundan ne kadar uzak bir insan: Her sahîh san’atkâr gibi Âkif’in de bin bir kaynaktan aldığı ilhâmları rûhunda yoğurup bütünüyle kendi şahsıyetinin mahsûlü olan eserlere vücûd vermiş olduğunu göremiyor; belki, daha doğrusu, görmezlikden geliyor, ona, intihâl yakıştırıyor!
Halk dilini kullanmasındaki inceliği anlıyamıyor da bu tavrı “bayağılıkla” damgalıyor: Hâlbuki Âkif, ictimâî realiteyi olduğu gibi tasvîr ederek okurlarını derinden sarsıyor ve ictimâî yaralara dermân olmak için onları harekete geçmiye zorluyor…
Hepsinden daha mühimmi, Âkif’in şiirleri hikemî, dîğer tâbirle felsefî şiirlerdir; onlardaki çile mahsûlü yüksek fikirleri görebilmek için az-çok bir fikir çilesi çekmiş olmak lâzımdır!
Kezâ Çanakkale şiirinin, İstiklâl şiirinin ulviyetini hissetmek için de insanda o destanları yazanların rûhunun, Îmânın olması lâzım geldiği gibi! Putperest şiirler yazacak kadar kendini düşürmüş bir kalem, elbette onlardaki ulviyeti hissedemez!
Mâmâfih, Şükûfe Nihal’in Âkif hakkında söylediklerinin bir kısmında hakîkate muvâfık olanlar da vardır. Meselâ:
“Akif’in Türk İnkılâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilâkis, bizim kanımız bahasına yarattığımız inkılâbın eserlerini beğenmiyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam!” derken…
“Hurâfelere takılmış bir adam” iftirâsını bir tarafa bırakırsak, o, Âkif’in Vatanından hicret etmesinin hakîkî sebeblerinden birini isâbetle ifâde etmiştir… Şu da var ki o, -Masonlar gibi- bu “hurâfe” tâbiriyle, İslâmı kasdediyor ve böylece hurâfelerin can düşmanı olan İslâma da iftirâ ediyor… Bu Kemâlperest muharrire ve mümâsillerine Hz. Îsâ’ya atfedilen şu îkâz pek uygun düşüyor: “Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar; o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün!
“Genç heykeltraş Ratip Aşir, üstadın yüzünün bir kalıbını çıkarıyor. Sonra bütün mezar başında bulunanlar, her sene, Birincikânun ayının 28 inci gününde, Büyük Şairin mezarı başında birleşmeye andediyorlar.
“Ve en sonra İstiklâl marşı söyleniyor… […]
“Sanki bütün gençlik; Mehmet Akifin ruhunu, kendi içinden kopan bu ebedî mısralarla, bu şafaklarda yüzen alsancağın hiç sönmiyeceğine yüzde bin temin etmek istiyor!” (Son Posta, 29.12.1936, s. 11)
Cumhuriyet
28 Aralık 1936 târihli Cumhuriyet gazetesi, Mehmed Âkif’in vefâtını, kendisinin bir portre fotoğrafıyle berâber birinci sayfadan tek sütunluk kısa bir haberle veriyor; haber, üçüncü sayfada devâm ediyor. Metin, kadirşinâs bir kalemden çıkmıştır:
“…Büyük şair nihayet dün akşam; Türk milletine İstiklâl marşı, Çanakkale Müdafaası gibi yüksek eserler miras bırakarak Allahın rahmetine kavuşmuştur.”
Hayâtının seyri hakkında kısaca bilgi verdikden sonra:
“Akif Arab şairlerinden İbnülfarabiyi, Türklerden Fuzuliyi, Acemlerden Sadiyi, Fransızlardan Lâmartini severdi. Bunlardan gizli veya açık mütessir olmuştur, denilebilir. Fakat şurası muhakkaktır ki Akif Türk nazmını aruz veznile herkesten ve her büyük şairden daha selis bir dereceye yükseltmiştir.
“Türkçe onun kaleminde en sade ve bununla beraber en beliğ bir şiir dili olmuştur.
“İstiklâl marşı, Akifin kullandığı temiz ve duygulu lisanın en heyecanlı bir mahsulüdür. ‘Hakkın Sesleri’ ve yedi ciltlik ‘Safahat’ Akiften bize kalan nefis armaganlardır.
“Akifin Türk edebiyat tarihinde şüphesiz hususî bir mevkii vardır, ve onun ölümile muhakkak büyük bir kıymet kaybetmiş oluyoruz. […]
“Büyük şaire rahmet dilerken kederli ailesine, damadı arkadaşımız Ömer Rızaya derin teessür ve taziyetlerimizi sunarız.” (Cumhuriyet, 28.12.1936, s. 3)
Cumhuriyet’in 29 Aralık 1936 târihli nüshasında, Mehmed Âkif merhûmun cenâze haberi, birinci sayfanın sağ alt köşesinde iki sütûnu kaplıyor ve 8. sayfada devâm ediyor. Birinci sayfada, cenâze alayının bir fotoğrafı bulunuyor. Haber muhtasardır; şu cümlelerle bitiyor:
“Büyük şairi ebedî medfenine tevdi edenler, gözyaşları arasında oradan ayrılmışlardır.
“Mehmed Akife Allahtan rahmet diler ve kederli ailesine bir daha taziyetlerimizi sunarız.”
Mehmed Âkif’in cenâze haberi muhtasar olmakla berâber, Cumhuriyet’in bu nüshasında, Rahmetlinin rûhunu şâd eden iki kadirşinâs makâle intişâr etmiştir: Birisi M. Turhan Tan’ın, dîğeri Âbidin Dâver’in kaleminden. Her iki muharrir de katı birer Kemalist olmakla berâber, makâlelerinde hakîkati teslîm etmişlerdir. Bu bakımdan meşkûrdurlar. (M. Turhan Tan hakkında başlıca mêhazımız: Doç. Dr. Çilek Çetindaş, “M. Turhan Tan”, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2.5.2018, https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/tan-turhan-samih-fethi; 7.4.2025. Âbidin Dâver hakkında: Murat Yümlü, “Abidin Dâver”, Atatürk Ansiklopedisi, https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/95/Abidin_D%C3%A2ver_(1886-1954); 9.5.2025
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (104)
Yesevizade Alparslan Yasa
11.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
10.08.2025 - 21:22
Güncelleme
6
Paylaşım
Şükûfe Nihal, Mehmed Âkif’i ve Müslümanlığı tahk̆îr ediyor: “On dört asır evvelki ihtiyâcların yarattığı rejimlerden bahseden iskolastik bir kafa!” Ve bütün san’ati Millî Kültürle şekillenmiş Âkif “Milliyetci” değil de, bu Frenkciler “milliyetci”!
“Âkif, milliyetçi bir şair midir, İslâmcı bir şair midir?” Baltacıoğlu’nun tahk̆îkâtının bu birinci suâline Şükûfe Nihal’in cevâbı şu sûretledir:
“Türk Arabsız yaşamaz; kim ki yaşar der, delidir!’ Bugünkü siyasî zaruretler içinde ancak kendi varlığına dayanarak kurtuluş yolunu bulan Türk’ün büyük ideâlini sezemiyerek onu ‘deli!’ diye tezyif eden bir adam!
“Müslümanlıkta anâsır mı olurmuş, ne gezer! / Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber!’ diye bize on dört asır evvelki ihtiyaçların yarattığı rejimlerden bahseden iskolâstik bir kafa!
“Böyle bir kafanın milliyetçilikle zerre kadar ilgisi olamaz!”
Müslümanlığa karşı sönmeyen kînleri
“Âkif, bir sınıf şairi midir yoksa halk şairi midir?” suâline cevâbı:
“Akif, muayyen bir sınıfın şairi değildir; ben onda bir halk şairi vasfını da pek göremiyorum. O, ümmetçi bir adamdır, en karakteristik tarafı, koyu bir din adamı oluşudur. Safahat'ı baştanbaşa karıştırınız, her fikirde, her mevzuda hep Allâh, hep Nebî, Tûr-i Sînâlar, secdeler, her ıstırapta, her arzuda: ‘İlâhî!’ diye göklere açılan bir el...
“İnsanî tarafı kuvvetli, bunu (Hasta)’da, (Küfe)’de, (Seyfi Baba)’da filân görüyoruz.”
Elhak: “Âkif’in Kemalist İnkılâbına tek bir hizmeti yoktur!”
Baltacıoğlu’nun muharrirlere tevcîh ettiği 3. suâl şudur: “Âkif’in Türk inkılâbına hizmeti var mıdır?” Bu suâldeki şu hîleye dikkat etmelidir: Yaptıkları her şeyi, Türklüğe mâl ederek göz boyuyorlar! Elhamdülillâh, biz Türkler, bize atfettiğiniz bütün menhiyâttan berîyiz!
“Akif’in Türk İnkılâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilâkis, bizim kanımız bahasına yarattığımız inkılâbın eserlerini beğenmiyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam!
“Ben medrese adamlarının iki çeşidini gördüm, bir takımı, bir adım daha ileriye atamayacak kadar kör, inatçı... Bunlar oldukları yere saplanırlar, kımıldatamazsınız, bir takımı da alabildiklerine ileri atılırlar, kraldan ziyade krallık taraftarı olanlar gibi... Mazilerini büsbütün unuturlar, etraflarına da unutturmak isterler, mondenlerin mondeni kesilirler. Nihayet, delice attıkları adımlarla hududu tayin edemiyerek bataklıklara düşerler. Akif, birinci takımdandı. Bize uyamadı, dünya medeniyetine uyamadı, çıktı gitti... Medrese kanalından geçen hiç bir insandan hayır bekliyemem!...”
Şükûfe Nihal, Mehmed Âkif’in Hakîkatperverliğe müstenid san’atini anlıyamıyor; ona“bayağılık” yakıştırıyor, intihâl iftirâsında bulunuyor
“Âkif’in edebiyata teknik bakımdan hizmeti olmuş mudur?” Bu suâle verdiği cevâb:
“Akif’in Türk edebiyatında teknik bakımından bir rolünü göremiyorum. Herkeste müşterek bir inanış var: Akif sade lisanla yazmış! Hayır; Akif sade lisanla değil, bayağı lisanla yazdı... Edebiyatın konuşma dilinden başka bir dille yazması âdet olduğu, Osmanlıca yazıldığı bir devirde o da başkaları gibi, bize ‘siyehrenk dalâlet’ler, ‘ziyâhîz hakîkat’ler, ‘perdepûş zul̃met’ler, ‘fezâî mâbed’ler, ‘encümnümâ meşâil’ler ve daha bilmem neler yazdı; sonra, yeni cereyana kapılarak sadeleşmek isterken (halk dili) diye bize mahalle kahvesinin dilini getirdi. Bütün yazılarında kendisi de kahramanlarının diliyle konuştu, bir san’atkâr sıfatı ile onlardan ayrılamadı, hep: “be!”ler, “yahu!”lar, “hadi!”ler, “hele!”ler ve ne küfürler, küfürler...
‘Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar?
Bağlı oldukça telakkîye hakîkî değeri...
Dün beyinlerde kıyâmet koparan hükûmeti al,
Bugünün zevk̆ine sor, beş para etmez ciğeri!...’
“Şair değil, san’atkâr değil, yüksek seviyede bir adam da böyle konuşmaz... Bu, softalıktan, sarıklı dostlardan kalma laubali bir görüşme tarzı... Medrese, hoca âlemi ki, Türk içtimaî hayatının, Türk konuşma âdetinin dışında bir başka, garip âlemdir, onun mahsûllerini edebiyatımıza olsun sokmıyalım. Şiirimizi olsun o laubalilikten, o çapaçulluktan koruyalım...
Mühürlü kalbin tezâhürleri: “İşte Çanakkale manzûmesi! Sönük! Nedir o şehîdler için hazırladığı türbe! O ne fantezi, ne cici bici bir şey!”
“Akif, ne diye nazmın, kafiyenin kayıtlarına girmek zahmetine katlanmış, bilmem. Duyan, ıstırap çeken bir adam, pekâlâ, bunları satır satır gazete sütunlarında da yazabilirdi. Hem de üçüncü sınıf bir Mehmet olarak... Alelâde sokak, mahalle mevzularından yükselip de biraz azamet, biraz muhabbet yaratmak istediği zamanlar da fanteziye düşüyor, işte Çanakkale manzumesi... Sönük! Tarihin dümdüz kaydettiği sayfalar bence daha canlı!... Nedir o şehitler için hazırladığı türbe! O ne fantezi, ne cici bici bir şey!... Muhabbet yok, karşısında titremiyoruz, bir yığın pırıltı...
İlhâmla, intihâli birbirine karıştırıyor
“Akif taraftarlarının serzenişlerine uğrayacağımı biliyorum, ama ne yapayım, benim de duyduğumu açık söylemek illetim vardır: Akif’in 1335’te [1919] yazdığı Şark adlı şiirinin (Sis)’ten farkı ne? Onun daha kuvvetlisini Fikret daha 1317’de [1901] yazdı...
“Akif Çanakkale şiirinde:
‘O ne müdhiş tipidir, savrulur enkâz-ı beşer,
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır hayretle, vâdîlere sağnak, sağnak!’
(Cumhuriyet, 28.1.1933, s. 5)
Mensûb olduğu Zümrenin Mehmed Âkif’e ve temsîl ettiği Müslümanlığa karşı sönmez kîni, onun kaleminden de dile geldi…
***
“Fikret, (Bir Lahza-i Teahhur)’da:
‘Bir mahşer-i vazı-i temaşa, haşin, akur
Tırnaklarıyla bir yedi kahrın didik, didik
Yükseldi gavr-ı cevve bacak, kelle, kan, kemik!’
“Akif Bülbül şiirinde:
‘Eşin var, âşiyânın var, bahârın var ki beklerdin,
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?’
“Yunus Emre, on üç asır evvel:
‘Karlı dağlar mı aştın, derin ırmaklar mı geçtin,
Yârinden ayrı mı düştün, niçin ağlarsın bülbül, hey!
Gülistanlar yapıyorsun, benim derdim yenilirsin,
Yunus gibi inilersin, niçin ağlarsın bülbül, hey!’
“Akif, bazı da Nabileşiyor:
‘İlâhî! Emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem,
Meşiyyet Sende, her şey Sende, hiç bir şey değil âdem!
Fakat hâlâ vücûd isbât eder kendince her sersem...”
“Nabi:
‘Ne varsa cümle şe’nindir, bir söz ki varım yok,
Cihâna gelmede, gitmekde ihtiyârım yok,
Benim, benim, diyecek elde bir medârım yok,
Bir kârhâne bilsem neyim, benim nem var?”
“Arasıra da Hâmitleştiğini söylesem, nasıl olur, bilmem. Akif:
‘Ki vâdîden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.’
“Hâmit:
‘Döner vâdîde dûrâdûr bir ses, rûhlar çağlar...’
“Bence Akif orijinal değil. Lisanında yüksek ve nezih değil, Millî İnkılâbımıza baş çevirmiş, beşerî zekâya, kültür seviyesi müsait olmıyan bir insan... İsteyen, kendisine sanatkâr payesi verebilir
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (105)
Yesevizade Alparslan Yasa
12.08.2025 - 09:14
Yayınlanma
12.08.2025 - 09:16
Güncelleme
2
Paylaşım
Şükûfe Nihal’e MukâyeseliEdebiyât diliyle cevâb
Hakîkîmânâda “taklîd” ve “intihâl” ile “ilhâm”ı birbirine karıştırarak Mehmed Âkif’e “mukallidlik”, “müntahillik” yakıştıran Şükûfe Nihal’e MukâyeseliEdebiyât diliyle cevâb vereceğiz.
Bizde, pek çok şâir ve muharrir, uluorta, taklîdleveyâintihâl yapmakla ithâm edilir. Bunlardan biri de, Orhan Veli’dir. Ona birçok müellif tarafından yöneltilen intihâlithâmını bir “akademik makâle”mizemevzû edinmiş ve bu makâlenin başında, MukâyeseliEdebiyât noktainazarından bu mes’eleyemütedâirbâzıesâslar serdetmiştik. 2008’de, Erdem; Atatürk Kültür Merkezi Dergisi’nde neşredilen “ ‘Koyunu Hazmederek Arslan Kalmak’; Orhan Veli'ye Yöneltilen Taklit ve İntihal Suçlamaları” başlıklı makâlemizin o başlangıckısmı, hem ŞükûfeNihal’e, hem da onun gibi sathî bir yaklaşımla veyâard niyetli veyâhudnefsânîsâik̆lerle hareket edenlere bir cevâbdır:
“Her bir ferdin ve bu arada her bir sanatkârın, bir dereceye kadar, içinden çıktığı cemiyetin ve muhitin, dolayısıyla bunlara şekil veren muayyen bir dünya görüşünün, geleneklerin, kültür birikiminin çocuğu olduğu hakikatini tartışmaya lüzum var mıdır? Hepimiz evvela mensup olduğumuz topluluk tarafından yoğrulmuyor muyuz? Şahsıyet farklarımızı, kendimize has yönlerimizi de yine muhitimizden kazandıklarımızdan, bu ilk müktesebatımızdan yola çıkarak bir ömür boyu adım adım geliştirmiyor muyuz? Şahsiyetimizdeki bu farklılaşma da,tabiatiyle, öncelikle her birimizin diğerinden farklı hayat çizgisi ve bu çizgi boyunca bir taraftan ona katılan yeni unsurların meydana getirdiği terkipler, diğer taraftan da, -en azından icatçı bir yapısı olanlarımız için- yeni fikirler icat edip bunları kendi zihnî yapımızla, dünya görüşümüzle kaynaştırma, bu meyanda acı tatlı hâtıralarla veya şuurlu bir takım manevî tecrübelerle ruh ve his dünyamızı zenginleştirme ve derinleştirme yoluyla olmuyor mu? Böylece, “şahsıyetli” insanlar, içinden çıktıkları muhitten aldıkları özü koruyarak, başka muhitlerden, başka dünyalardan aldıkları yahut icatçı bir hamleyle ona bizzat kattıkları yeni unsurlarla “öz”lerini zenginleştirmekte, hep esasta kendileri olarak kalıp, farklı kalıp (ki şahsıyet, farklılıktan başka nedir ki) kendilerini ve kendi şahıslarında da mensup oldukları topluluğu geliştirmekte değiller midir?
“İşte bu vâkıalara, belki hepimiz için bedâhat (“évidence”) derecesinde açık olan bu hakikatlere binaendir ki bütünüyle orijinal bir şahsıyete, bir topluluk veya kültüre, bir fikir veya ilim adamına, bir sanatkâra tesâdüf etmek, hatta bunları tahayyül etmek dahi mümkün değildir. Yine bu sebepledir ki Fransız yazarı Giraudoux’nuntesbitini büyük bir iştirâk hissiyle okuyoruz: «İntihâl bütün edebiyatların temelidir. Elbette ilki hâriç! Ki o da bizce meçhûl! (Le plagiatest la base de toutesleslitteratures, excepté de la premiere, quid'ailleursestinconnue.)» (Le NouveauPetit Robert, Paris, 2001, article “Plagiat”) Şu kadar ki buradaki «intihal» kelimesini mecâzîmânâda, yâni ilham kaynağı mânâsında kabul etmek gerekir. Yoksa, başkasından yaptığı iktibası, kaynağını saklayarak kendine mâl etmenin, kendi buluşuymuş gibi göstermenin büyük bir ahlâksızlık olduğu tabiî ki tartışılacak bir husus değildir.
“Bir diğer Fransız yazar, şair ve düşünürü de aynı tesbiti pek güzel bir teşbihle ifade eder: «Başkalarıyla beslenmek, orijinal olmanın da, kendisi olmanın da tâ kendisidir! Fakat onları hazmetmek gerekir. Nitekim arslan da hazmedilmiş koyundan meydana gelir. (Rien de plusoriginal, rien de plussoique de se nourrirdesautres. Mais il fautlesdigérer. Le lionestfait de moutonassimilé.)» Paul Valéry’nin bu sözünü Guyard'ınMukayeseli Edebiyat (La Littératurecomparée) kitabının Önsöz'ünde nakleden Jean-Marie Carré, bugünkü mukayeseli edebiyat anlayışını onun bu sözüne istinad ettirir:
«Mukayeseli edebiyat, esas itibariyle, eserleri aslî değerleri ile ele almaz, daha ziyade, her milletin, her yazarın diğerlerinden yaptığı iktibaslar üzerindeki istihâleleri kendine mesele edinir. Kim bir tesirden bahsediyorsa, çok kere yorum, aksülamel, mukavemet veya mücâdeleden bahsediyor demektir.(La littératurecomparée ne considère pas essentiellementlesœuvres dans leurvaleuroriginale, maiss’attachesurtoutauxtransformationsquechaquenation, chaqueauteurfaitsubir à ses emprunts. Qui dit influence dit souventinterprétation, réaction, résistance, combat.)» (La Préface de Jean-Marie Carré à La Littératurecomparée de Marius-François Guyard, Paris: PUF/Coll. QueSais-Je?, 1965, p. 6)
“Binaenaleyh, hangi yazar veyâ sanatkârın kimin tesiri altında kaldığını araştırmak, ancak bir ilk adım olabilir; asıl mukayeseli edebiyat çalışması ise, incelenen sanatkârın bu tesiri nasıl hazmettiği, nasıl dönüştürdüğü, eserinin bütünüyle nasıl kaynaştırdığı, onun içinde nasıl hissedilmeyecek derecede erittiği noktasında başlamaktadır.
“Hâl böyleyken, ne hikmettir bilinmez, bizde, yazar-şair zümresinin, her fırsatta birbirini «intihal», o da olmazsa «taklit»le itham ettiği görülür. Bu tavır, bu camiada, neredeyse salgın bir hastalık mesabesindedir. Düşünülmez ki bir zamanlar Arap ve Fars edebiyatlarından, çağdaş devirde de Fransız ve daha umumî olarak Batı edebiyatlarından istifade ederek, özümüzü kaybetmeden millî edebiyatımızı zengileştirmede, geliştirmede ne kötülük olabilir? Aksine, bu, eşyanın tabiatı icabı değil midir?
“Pekâlâ, gerçekten intihalle itham edilecek hiçbir yazar, şair, sanatkâr, ilim veyâ fikir adamı yok mudur? Muhakkak ki böyle bir tefrit içinde de değiliz. Böyleleri herhâlde vardır. Fakat, bunları, hakikaten güçlü bir sanatkâr şahsıyetinesâhib olanlar içinde değil, bunların dışında kalanlar arasında aramak daha akla yakındır. Her hâlükârda, bu ağır ithamda bulunurken, sap ile samanı karıştırmamak lâzımdır. İlham almak, örnek almak, istifade etmek başkadır, intihal veyâşahsıyetsiz bir taklit tavrı başkadır. Bir eser sahibine “müntahil (intihal eden)” damgasını vururken, kılı kırk yarmak, insâflı olmak, ölçüyü doğru koymak iktizâ eder. Çok defa, intihalle itham edilen bir eser sâhibinin, istifade veyâilhâmdan öteye bir «kabahat»inin olmadığı görülmektedir ki bu da hiç şüphesiz bir kusur değil, bilakis bir fazilettir. Hele, bir başka dilde yazılmış bir şiir veya onun bir parçasıyla karşı karşıya olduğumuzda daha da hassaslaşmak gerekir; zira, şiirin tercüme edilebilirliği bile bütün dünyada büyük bir tartışma konusu iken, onun intihal edilmesi nasıl mümkün olabilir? “Tercüme” denilen bir şiirin dahi, çok kere, varış dilinde yeni bir ibdâ, bir “yaratı” olduğunu gözleyedururken bir şiirin yabancı bir dildeki bir başka şiirden intihal edildiğini nasıl iddia edebileceğiz? Üstelik, bu şiir, katı bir şekille, muayyen bir vezin ve kafiye sistemiyle, bir mûsikî mimarisiyle örülmüş ise?
“Maalesef, bizdeki intiba odur ki hususen sanatkârlarımız, bu intihal silâhını birbirlerine karşı daha ziyade ideolojik bir art niyet ve/veya kıskançlık eseri olarak kullanmaktadırlar. Bu ithamlarında hakikat endişesine rastlamak pek de kabil olmamaktadır.
“Bu incelememizde ele aldığımız Orhan Veli misali, bu tezimizin delillerinden biridir. Zira o da, daha sağlığında bu ithamlara maruz kalan sanatkârlarımız arasında yer almaktadır. İlh…” (Ş. Alparslan Yasa, “ ‘Koyunu Hazmederek Arslan Kalmak’; Orhan Veli'ye Yöneltilen Taklit ve İntihal Suçlamaları”, Erdem; Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, 2008/52: 261-276 içinde ss. 262-264. Makâledemecbûren Dil Kurumu’nun imlâsı kullanılmıştır… Metne, “konu”, “düşünür”, “gelenek” gibi, birkaç Uydurmaca kelime de bulaşmıştır…)
Şükûfe Nihal’in hayâtı hakkında mâlûmât
Hakkında Bir Cumhuriyet Kadını Şükûfe Nihal isimli bir kitab (İstanbul: Timaş Yl., 2011, 408 s.) têlîf etmiş olan Prof. Dr. Hülya Argunşah, Şükûfe Nihal’i hülâsaten şöyle tanıtır:
“20. yüzyıl başı Türk edebiyatında şiir, roman ve hikâye yazarı olarak tanınan Şükûfe Nihal, İnasDarülfünunu’na devam etmiş, Darülfünun’dan mezun olmuş ilk Türk kadınıdır. Mütareke günlerinde İstanbul’da Millî Mücadele’yi teşvik eden gizli teşkilatların çalışmalarına katılmış, İstanbul mitinglerinde konuşma yapmıştır. Hayatı boyunca kadınların eğitimi konusunda duyarlı olan yazar, onların siyasi ve sosyal haklarını elde etmeleri konusunda yazılar yazmıştır. Türkiye’de Haziran 1923’te kurulan ilk siyasal parti olan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucuları arasındadır. Partinin genel sekreterliği ve basın sözcülüğü görevini yürütmüştür.”
Aynı müellifin, iki İnternet ansiklopedisinde “Şükûfe Nihal” maddesi olarak kaleme aldığı iki makâleden, hayâtınınumûmî seyri hakkında şu gibi bilgiler ediniliyor:
“Şükûfe Nihal, 1896 yılında İstanbul’da doğar. İbnülemin Mahmut Kemal’in Son Asır Türk Şairleri’nde yer verilen mektubuna göre kültürlü ve sarayla münasebeti olan seçkin bir aileye mensuptur. Babası eczacı Miralay Ahmet Abdullah Bey, Osmanlı sultanı V. Murad’ın sertabipliğine kadar yükselen Doktor Emin Paşa’nın oğludur. Annesi Nazire Hanım ise Binbaşı Şevket Bey’in kızıdır. Yetişme çağlarında babasının görevleri dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının Şam, Beyrut, Manastır, Selanik gibi farklı yerlerinde yaşayan sanatçı, sonraki yıllarda Anadolu ve Avrupa seyahatlerindeki kesintiler dışında genel anlamıyla hayatını İstanbul’da sürdürmüştür. […]
“Çocukluğundan itibaren babasının geniş ilgisiyle yetişen yazar, yine İbnülemin Mahmut Kemal’e yazdığı mektupta babasından ‘Kültürlü, edebiyatsever bir zat olduğundan çocukluğumda inkişafıma pek çok müessir olmuştur’ cümleleriyle bahseder. Bu bilgiyi 1954 yılında Neriman Malkoç Öztürkmen’e verdiği röportajda da şu cümleleriyle tekrar eder:
‘Çocukluğum sekiz yaşına kadar Manastır’da geçti. … Rüştiye’yi Şam’da okudum. Biraz Beyrut’ta, biraz Selanik’te oturduk. Selanik’te bir hususi mektebe gittim. Evde Arapça ve Farsça hocalarından ders aldım. Bir başka hocadan müspet ilimleri okudum. Babam entelektüel bir adamdı. Ondan da çok şeyler öğrendim.’ […]
“Ahmet Abdullah Bey, kızının medeni ülkelerin kadınları gibi eğitim almasını, yabancı dil öğrenmesini ister. Bu yönlendirmelerle Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenen Şükûfe Nihal’in yetişmesinde II. Meşrutiyet’i hazırlayan dönemde evlerinde yapılan toplantılar ve bu toplantılara katılan aydınlar arasındaki konuşma ve tartışmaların da katkıları olur. Döneme ait yeni kavramlarla, Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Rıza Tevfik’in şiirleriyle tanıştığı bu toplantılarda sosyal hayatın sorunlarına karşı duyarlılıklar edinir. […]
“1916’da İstanbul İnas Darülfünunu Edebiyat şubesine kaydoldu. Üçüncü sınıfta Darülfünunun üç yıllık edebiyat şubesinden dört yıllık coğrafya şubesine geçti. 1919’da üniversiteden mezun olan ilk kadınlardan oldu. Liselere tayin edilen ilk kadın öğretmenlerden biri olarak göreve başladı (Ekim 1919). Bununla da ‘üniversite mezunu ilk kadın öğretmen’ ünvanına sahip oldu. 1954’te kendi isteğiyle emekli oluncaya kadar İstanbul’un değişik liselerinde coğrafya ve edebiyat dersleri öğretmenliği yaptı. […]
“Şükûfe Nihal Mütareke günlerinde Asri Kadınlar Cemiyeti’nde faaliyet gösterir. Vatanın kurtarılmasına yardımcı olmak isteyen cemiyet üyeleri, ülkedeki yabancı işgalini protesto için mitingler düzenlerler. Halide Edib’in de konuşmacı olarak katıldığı Sultanahmet Mitingi bunlardan biridir. İlki 19 Mayıs 1919’da Fatih’te yapılan mitinglerde Asri Kadınlar Cemiyeti ve Türk Ocağı üyesi kadınlar da konuşmalar yaparlar. İstanbul’un Sultanahmet’ten başka Fatih, Kadıköy ve Üsküdar gibi büyük meydanlarında yapılan bu mitingler Türk kadınının meydanlarda geniş kitlelere hitap etmeleri bakımından önemli bir başlangıçtır. […]
“Nezihe Muhittin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucuları arasındadır ve partinin genel sekreterliğini üstlenir. Haziran 1923’te kuruluş başvurusunu yapan Kadınlar Halk Fırkası, partileşme eğiliminin henüz başlamadığı, kadınlara siyasi hakların verilmediği hatta Cumhuriyetin bile ilan edilmediği savaş sonrası bir dönemde Büyük Millet Meclisi tarafından tartışılır ve onaylanmaz. […]
“Şükûfe Nihal, 1912’de ailesinin isteği üzerine eğitimci Mithat Sadullah (Sander, 1892-1961) ile ilk evliliğini yapar. Fazla uzun sürmeyen bu evlilik, ilk çocuğu Necdet (Sander, 1914-1983)’e rağmen 1916’da sonlanır.
“Şükûfe Nihal’in ikinci evliliği 1919’da Darülfünun’un coğrafya şubesinde karşılaştığı, sosyal olaylar karşısındaki duruşundan ve çalışmalarından etkilendiği Ahmet Hamdi (Başar, 1897- 1971) ile olur.
“Şükûfe Nihal’in Ahmet Hamdi Bey ile evliliği, aradığı huzuru bulamamasına rağmen daha uzun sürer. Nihayet 1950’lerin sonlarına doğru boşanır. Yazarın bu evlilikte Günay (Alok, Ö. 1969) adını verdiği bir kızı olur. Günay, annesinin ölümünden birkaç yıl önce, çocuğunu dünyaya getirirken vefat eder. […]
“Annesini bir türlü affetmeyen Necdet (Sander)’in ilgisizliği, geçirdiği kaza ve sakat kalışı, kızının doğum yaparken ölümü onu yalnızlaştırdı. Yatağa bağımlı hale gelen hayatı 24 Eylül 1973’te Bakırköy’deki bir huzur evinde sonlanır. Rumeli Hisarı Âşiyan Mezarlığı’na defnedilir. Oğlu Necdet Sander, sanatçı dostlarının isteklerine rağmen annesinin mezarının başkaları tarafından yaptırılmasına izin vermez, ancak kendisi de yaptıramaz. Mezarlık kayıt defterine göre Şükûfe Nihal’in Âşiyan’da yattığı bellidir, fakat mezar yeri bilinmemektedir.” (Prof. Dr. Hülya Argunşah, “Şükûfe Nihal Başar, 5.5.2025; https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr/detay/1584/%C5%9E%C3%BCkufe-Nihal-(Ba%C5%9Far)--1896---1973; 22.5.2025 ve aynı müellif, 13.9.2018; ttps://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/sukufe-nihal;22.5.2025)
F O T O-5
(Ayşen Cumhur Özkaya, “Şükûfe Nihal Başar”, 24.9.2020; https://pazartesi14.com/2020/09/24/sukufe-nihal-basar/; 25.5.2025)
Mütehakkim Zümreye mensûbâsîrûhlu, pervâsız tavırlı, aşırı derecede serbest, sosyetik, “égocentriste” bir kadın
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (106)
Yesevizade Alparslan Yasa
13.08.2025 - 10:33
Yayınlanma
13.08.2025 - 10:35
Güncelleme
1
Paylaşım
Şükûfe Nihal hakkında bâzı tesbîtler
Yukarıda Argunşah’tan naklettiğimiz bu gibi bilgilere, şu tesbîtler ilâve olunabilir:
- Sertel’lerin 31 Aralık 1938 târihli Tan gazetesinden yukarıda naklettiğimiz makâlesiyle, Mehmed Âkif’in vefâtından iki sene sonra, onun hakkında, Tan ile Yeni Sabah arasında başlıyan kalem münâkaşasının ilk kıvılcımını çakan Şükûfe Nihal, hayâtı ve yazdıkları ile, -Mütehakkim Zümrenin şımarttığı- âsî rûhlu, pervâsız tavırlı, hafîfmeşrebliğe varan derecede serbest, sosyetik, “égocentriste” bir kadın intibâı bırakıyor…
- Şişli’nin Yahûdi-Sabataî muhîtinin bir kadını… Frenkliğin hüküm sürdüğü, Millî Kültürümüzle alâkasız sosyetik muhît… Hâlide Edib Adıvar gibi, Sabiha Sertel gibi Sabataîlerin yakın dostu…
- Fanatik Kemalist… Bu ideolojide mündemic olduğu vechiyle: Materyalist, Garbci, Şahısperest, İslâm düşmanı…
- Sahte Milliyetci, sahte Türkcü: Onların lugatinde “Türklük”, mânâsız bir lafız, içi boş bir kabuk… Türklük, Müslümanlıkla zıdlaştırılıyor; içi Frenklikle doldurup Türk Milletinin Avrupa Medeniyetine temessül etmesi dâvâsı güdülüyor… Buna “Laik Milliyetcilik” diyorlar… Münâfıklıkları îcâbı, “Milliyetcilik” de, “Türklük” de birer istismâr mevzûudur; bütün mes’ele Frenkleşmek, maddiyâtçı bir hayât yaşamaktır…
- Âilevî hayâta ehemmiyet vermiyen bir kadın… Başta Kadın Hakları dâvâmız olmak üzere haklı dâvâlarımızı istismâr ederek Milletimizi yanlış mecrâlara sürükliyen nice benzerlerinden biri… Kendi sosyetik hayât tarzı ile Müslüman Anadolu kadınının hayât tarzı arasında uçurum vardır; başlıca bir mes’eleleri, onları kendilerine benzetmekdir. (Ki Kemalizm sâyesinde buna geniş mik̆yâsta muvaffak olmuşlardır…) Bu gibi “mezîyetleri”, onu, Mütehakkim Zümrenin ve onun dümen suyunda gidenlerin nazarında “örnek kadın” yapıyor!
- 21 Ocak 1938 târihinden îtibâren Yalman, Sertel’ler ve Dördüncü’nün Tan gazetesinde (s. tefrika edilen Yalnız Dönüyorum romanı, onun ve Cemâatinin kararmış kalblerinin tezâhürü ve Müslümanlığa, binâenaleyh Türklüğe zıd mütereddî, sefîh, sosyetik hayâtlarının romanıdır… Buna rağmen, “kurtarıcı” olmak, Türklere “rehber”, “örnek” olmak iddiâsındadırlar!
- “1954 yılında Neriman Malkoç Öztürkmen’e verdiği” mülâkatta: “Biraz Beyrut’ta, biraz Selanik’te oturduk. Selanik’te bir hususi mektebe gittim.” diyor… Selânik’de ehemmiyeti hâiz iki husûsî mekteb mevcûddu: (Şemsî Efendi Mektebi’nin devâmı olan) Fevziye ve Terakkî Mektebleri… Bunların ikisi de Sabataî mektebidir ve münhasıran kendi Cemâatlerine hitâb etmektedir: Fevziye Mektebi, Karakaş hizbine, Terakkî Mektebi, Kapanî hizbine… Yâkûbîler ise, her ikisine birden devâm etmekteydiler… (Selânik’de, Kale civârında muk̆îm cüz’î bir nüfûs, bir ekalliyet teşkîl eden “Sahîh Türkler”in çocuklarını bu mekteblerde okutmaları düşünülemezdi bile!) Bunlar, birbirine zıd müesseseler değildi; aralarında tesânüd vardı… Bu tesânüd, onlarla Mûsevîler arasında da cârîydi… Şükûfe Nihal’in (1908-1909 İttihâdcı ve bilâhare Kemalist İhtilâllerini hazırlıyan) bu iki Sabataî mektebinden birine devâm etmiş olması, gözden kaçırılmaması lâzım gelen bir husûstur…
- Fakîhe Öymen ile Semiha Emil, Şükûfe Nihal’in teyzezâdeleridir… (Vefât îlânı; Milliyet, 26.9.1973, s. Fakîhe Hanım, İstanbullu Zâbit İsmâil Efendi ile Azîze Hanım çiftinin 1900’de İşkodra’da dünyâya gelmiş kızlarıdır. Mehmet Emin Öymen’le (1893 – 1982) evlenmiş, ondan iki çocuğu olmuştur. Bursa Kız Muallim Mektebi’nde Selânikli Âfet Hanım’ın hocasıydı. (27 Mart 1937'de, Ankara Halkevi'nde tertîb edilen Bursalı Gencler Gecesi’nde Âfet Hanım’ın bu mâhiyetteki beyânını yukarıda nakletmiştik.) Tahmîn edilebilecek sebeblerle, 1935’te “Mutlak Şef” tarafından Meb’ûs tâyîn edildi. 1935 ilâ 1946 senelerinde İstanbul, 1946 ilâ 1950 devresinde Ankara Meb’ûsu olarak Meclis’de bulunmıya devâm etti. 6 Nisan 1983’te İstanbul’da vefât etti; Ankara’da Cebeci Asrî Mezarlığı’na defnedildi. (Vefât îlânı, Milliyet, 8.4.1983, s. 2)
“Sander” soy adı
- 1912’de, 16 yaşındayken, maârifçi ve birçok ders kitabının müellifi Mithat Sadullah Sander (İstanbul, 1892 – a.y., 16.10.1961, Şişli C., Zincirlikuyu Mez.) ile evleniyor; bu evlilikden nâşir ve mütercim M. Necdet Sander (İstanbul, 1914 – a.y., 22.7.1983, Şişli C., Zincirlikuyu Mez.) dünyâya geliyor… Şükûfe Nihal ile oğlu arasında, ölümüne kadar sürüp giden bir çatışma var: “Annesini bir türlü affetmeyen Necdet (Sander)’in ilgisizliği, geçirdiği kaza ve sakat kalışı, kızının doğum yaparken ölümü onu yalnızlaştırdı.” (Argunşah, mezkûr mêhaz)
1-109
***
Birçok Türk grameri ve edebiyât ders kitabı müellifi olan Mithat Sadullah’ın Türkce olmıyan “Sander” kelimesini kendisine soy adı yapması mânîdârdır. “Alexander (Aleksander; Frz. Alexandre, Yun. Aleksandros)”dan türemiş bu kelime, Yahûdiler, daha doğrusu Orta Avrupa Yahûdileri (Alman Yahûdicesi olan Yidişçe konuşan Yahûdiler) arasında yaygın bir soy adıdır. Bir Yahûdi Sitesinde verilen îzâhata nazaran:
“ ‘Sanders’ veyâ ‘Sender’, ‘Sanderson’ ve bunların varyantları, ‘Alexander’ isminden türemiş sahîh Yidişçe soy adlarıdır. Büyük İskender [Aleksandros] Yahûdi değildi, fakat Yahûdilere iyilikle muâmele ettiği için, atalarımız, onun ismini çocuklarına vererek onu şereflendirmek istediler. Bu sebeble, ‘Alexander’ isminin muhtelif varyantları Yahûdiliğin bir parçası hâline geldi. (‘Sanders’ or ‘Sender’, ‘Sanderson’ and variations thereof, are authentic Yiddish surnames derived from the name ‘Alexander’. Now, Alexander the Great was not Jewish, but he was good to the Jews and our ancestors promised to honour him by giving his name to our children. Because of this, variations of the name “Alexander” have become absorbed into Judaism)” (Shayn M., “Is “Sanders” typically a Jewish surname?”; https://www.quora.com/Is-Sanders-typically-a-Jewish-surname; 25.5.2025)
“Sander” soy adının bir varyantı olan “Sanders” soy adını taşıyan ve bizim târihimizde rol oynamış bir Yahûdi, 1. Cihân Harbi’nde Çanakkale ve Filistin Cephelerinin kumandanı Liman von Sanders’dir (17.2.1855 – 22.8.1929). (Buna dâir bir vesîka, Ayasofya Câmii’ne ‘Bizans Müzesi’ Hakâretinin Sahîh Târihçesi ünvânlı araştırmamızda mündericdir: Yeni Söz, 16.3.2023/127)
Günümüzde aynı soy adlı en meşhûr Yahûdi ise, herhâlde, Polonya muhâciri Yahûdi Eli Sanders ile Nevyorklu Yahûdi Dorothy Glassberg’in 8 Eylûl 1941, Nevyork – Brooklyn doğumlu oğlu, ABD Vermont Senatörü, 2016 ve 2020’de Demokrat Parti’den Cumhûr Reîsi namzed namzedi Bernie Sanders’dir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Bernie_Sanders; 25.5.2025)
“Sander”, ayrıca, Almancada, dağlardaki buzlukların dağın eteğinde meydana getirdiği kumlu düzlüklere verilen isimdir.
Mithat Sadullah, aynen Şükûfe Nihal gibi, keskin bir Mehmed Âkif ve İslâm düşmanı idi. Mustafa Necati Sepetçioğlu anlatıyor:
“Benim edebiyat hocam Mithat Sadullah Sander idi. O vakitler adı açığa çıkmamış gizliliğiyle esrarlı mason locasının genel sekreteri olduğunu söylerlerdi. Mehmet Âkif’i hiç sevmezdi, onun âşıklısı Tevfik Fikret idi; her derste muhakkak bir kere kötülerdi, ben de her derste muhakkak bir kere karşı çıkardım, bana da kızardı.” (Mustafa Necati Sepetçioğlu, Dünden Bugüne ve Yarına I, İstanbul: İrfan Yl., ss. 203-204; Mehmet Nuri Yardım, “Sepetçioğlu’nun Gözüyle Edebiyatçılarımız – 1”, 11.8.2006; https://www.yuzaki.com/2006/08/sepetcioglunun-gozuyle-edebiyatcilarimiz-1/; 25.5.2025)
Şükûfe Nihal’in ikinci eşi
Şükûfe Nihal, ikinci evliliğini, 1919’da, Dârülfünûn’un Coğrafya Şûbesi’nde talebeyken tanıdığı Ahmet Hamdi ile yaptı ve altmış yaş civârına kadar onunla evli kaldı.
Muallim, idâreci, siyâsetci, muharrir, nâşir, iktisâdcı Ahmet Hamdi Başar (İstanbul, 1893 – a.y., 26.6.1971, Âşiyân Mez.), Mustafa Kemâl’in teveccühünü kazanmış, devrin mühim şahsıyetlerden biriydi:
“Cumhuriyet’in kurulması aşamasında eşi Şükûfe Nihal Başar’la, kurucularından olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nde önemli çalışmalar yapmışlardır. İstanbul Şişli’deki evlerinde toplantılar düzenlenmiş, kurtuluş mücadelesinin kararları alınmıştır. 1918 yılında İstanbul'da Ahali İktisat Fırkası'nı kurmuştur. […]
“Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin iktisadÎ politikası ile Başar’ın savunduğu görüşler arasındaki uyumluluk 1925 yılında çıkarılan Limanlar Kanunu konusunda da kendini göstermiştir. 1920’li yıllardan itibaren İstanbul Limanı’nın millileştirilmesi konusu Başar’ın hem gündeminde olmuş hem de limanın millileştirme çalışmaları içinde de aktif rol almıştı. Çıkarılan yeni Liman Kanunu ile Başar çalışmalarının bir karşılığı olarak İstanbul Liman Şirketi müdürü olmuş; artık “Limancı Hamdi” olarak anılmaya başlanmıştır. Bu görevi 1934’e kadar devam etmiştir. […]
2-63
Şükûfe Nihal’in 1919’dan “1950’li senelerin sonlarına kadar” evli kaldığı ikinci eşi: Yine Cemâatten olduğu tahmîn olunabilen Kemalist siyâsetci Ahmet Hamdi Başar…
***
“12 Ağustos 1930'da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunun üzerinden beş-altı ay geçmeden, Limancı Hamdi (Ahmet Hamdi Başar), Ankara'ya giderek Atatürk'e gerici unsurların destek olduklarını, partiye akın ettiklerini, buna hâkim olamayacağını, bu hareketin Atatürk'ün kendisine de karşı olduğunu anlatarak partinin kapatılmasını talep etmiştir. […]
“Serbest Fırka’nın ortadan kalkması kararının verildiği günün ertesi, Atatürk'le birlikte, iktisat müşaviri (danışmanı) sıfatı ile, yurtta büyük bir tetkik gezisinde bulunmuştur. İlh…” (https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Hamdi_Ba%C5%9Far) (22.5.2025
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (107)
Yesevizade Alparslan Yasa
14.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
13.08.2025 - 18:11
Güncelleme
1
Paylaşım
Sosyetik muhîtin kadını
- Aşağıdaki “sevdâ hikâyeleri” cereyân ederken, Şükûfe Hanım bekâr bile değildir ve o Ahmet Hamdi Başar nasıl bir insandır ki senelerce karısının bu hafîfliklerine, onun dillerde dolaşmasına göz yummuştur?
“Osman Fahri, Cenab Şahabettin ve Ali Nusret'in anne bir, baba ayrı kardeşidir. […] Osman Fahri, Darülfünun Edebiyat şubesinden mezundur (İnal 2000, 1299). 1910 yılında, yakın arkadaşı Mithat Sadullah'la birlikte, Mekteplilere Arkadaş isimli, on dört sayı yayımlanan bir dergi çıkarır. (Tanzimat, 2001, 632). […]
“Derginin ortağı Mithat Sadullah, devrin önemli kadın yazarlarından Şükûfe Nihal'in eşidir. Osman Fahri, bir müddet özel ders de verdiği Şükûfe Hanım'a çok derin bir aşk ile bağlanır. Bir yandan arkadaşının eşine âşık olmanın utancı ve bir yandan da Şükûfe Hanım'dan beklediği yakınlığı bulamaması nedeniyle Anadolu'ya tayinini ister ve bir anlamda gönüllü bir ‘inziva’ya çekilir (Kerman 1988, 7). Aydın ve Elazığ'da öğretmen ve ihtiyat subayı olarak görev yapar. Arada sırada Şükûfe Nihal ile mektuplaşır, ondan nazik ve dostça yanıtlar alır. 1917 yılında, üç yıldır bulunduğu Elazığ'da tifüse yakalanır ve derin bir umutsuzluğa kapılır. Öğretmenlik atamasının yapılmaması, kendisini işe yaramaz hissetmesi, genç şairi hırpalar. Bir yandan taşrada ve atıl kalmanın hüznü, bir yandan da unutamadığı aşkı nedeniyle başına kurşun sıkarak intihar eder.” (Doç. Dr. Dilek Çetindaş, “Osman Fahri”, 20.2.2019; https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/osman-fahri; 25.5.2025)
“Şükûfe Nihal ve Hâlide Nusret İstanbul Kız Lisesinden yakın arkadaştırlar. Hâlide Nusret kitabında Şükûfe Nihal’i şöyle anlatır:
‘Çok zevkli döşenmiş evinde tertiplediği toplantılarda devrin genç, yakışıklı pek çok şair ve yazarı onun etrafında fır dönüyorlardı. Güzeldi, zarifti, kültürlüydü, üniversite bitirmiş nâdir kadınlardan biriydi.’ ” (Ayşen Cumhur Özkaya, “Şükûfe Nihal Başar”, 24.9.2020; https://pazartesi14.com/2020/09/24/sukufe-nihal-basar/; 25.5.2025)
Anadolu kadınına örnek gösterilen kadın budur!
Sertel’lerin Tan gazetesinde Mehmed Âkif münâkaşası
31 Aralık 1938 târihli Tan’da (s. 5), “Bana Göre Mehmet Akif” başlıklı makâlesiyle Mehmed Âkif’i mâzîde kalması lâzım gelen mîadını doldurmuş bir şâir gibi göstermiye çalışan Şükûfe Nihal’in yaklaşımını daha fazla tafsîlâtla tekrâr eden ikinci makâle, aynı gazetenin 2 Ocak 1939 târihli nüshasında (s. 2) “Muallim Ali Süha” imzâsıyle intişâr etti. Bu, mechûl bir imzâdır. (Araştırmamıza göre, bu muharrir, “Mütercim Ali Süha Delilbaşı” değildir…) Makâlenin üslûbu ve hükümleri, onun, muhtemelen Sabiha Sertel’in kaleminden çıktığı intibâını veriyor. Aynı imzâ ile ikinci bir makâle, 5 Ocak 1939 târihli Tan’da (s. 5) intişâr etti. Bu def’a, imzâ, sâdece “A. Süha” şeklindeydi. Mehmed Âkif ve Tevfîk Fikret hakkında “A. Süha” imzâsıyle ileriye sürülen fikirleri tekrâr eden üçüncü bir makâle, 4 Ocak 1939 târihli nüshada (s. 5), bu def’a, “Günün Meseleleri” sütûnunda ve “Şair Akif Hakkında Bir iki Söz” başlığıyle, (çok daha muhtemelen Sabiha Sertel tarafından) Gazete nâmına kaleme alınmıştı. Bu makâleden Gazetenin bu kalem münâkaşasını devâm ettireceği anlaşılıyorsa da, 5 Ocak 1939 târihli nüshadaki son iki makâleyle münâkaşa kesildi. Bu meyânda 3 Ocak 1939 târihli nüshada (s. 2) “M. Sener” imzâsıyle, Mehmed Âkif’e şahsıyetli bir tavırla sâhib çıkan bir makâle neşredilmiş, aynı mâhiyette ikinci bir makâle dahi, Gazetede “Ressam” nâmımüsteârıyle makâleler neşreden kalemden çıkmıştı.
“A. Süha” imzâsıyle neşredilen iki makâle ile Tan nâmına kaleme alınmış makâle, Sabataî-Mason-Kemalist kesimin Mehmed Âkif’e bakışını ve nîçin ona alternatif olarak Tevfîk Fikret’e sâhib çıktıklarını gâyet iyi ortaya koyduğu için, onları bütünüyle, “M. Sener”in makâlesini ise kısmen iktibâs edeceğiz.
Tan’da “Muallim Ali Süha”nın makâlesi: “Âkif ümmet devrinin şairidir”
“Tan gazetesinin sütunlarında, şair Mehmet Akif hakkındaki yazıları okudum. Günlerdenberi kafamda ayni mevzu hakkında bin bir fikir gelip geçiyor. Evet gençler, Akif için tezahürat yaptı. Üniversitede, mezarının başında hitabeler irad ettiler. Ne mutlu ona!
“Fikret bize, medenî, insanî bir ahlâkın mübeşşiri oldu. Gençlere yurd sevgisini, hürriyet aşkı, fazilet duygusunu aşıladı. Ziya Gökalp, millî şuuru yarattı. Millî edebiyat, millî sanat, millî felsefe evet… Tabiat üzerinde büyük tarihini, kara bahtlı düşmanların unutturmak istedikleri Türklüğü, Türklüğün benliğini yarattı. Ahmet Hâşim ‘Öz şiir’ denilen ebedî [edebî ?] lezzetlerin örneklerini verdi. Bu üç büyük Türke karşı, üzerlerine örtülen toprak kadar, alâkasız, saygısız ve gafil bulunuyoruz.
“Akif bir din şairiydi. Sebilürreşat onun fikirlerinin organıydı. O bizde dincilik ve Osmanlılık fikirlerinin müdafiiydi.
“Fikret ‘Serveti Fünun’da, Hâşim ‘Dergâh’ta, Ziya Gökalp ‘Türk Yurdu’ ve Yeni Mecmuada yazdılar. ‘Serveti Fünun’ Avrupaî fikir ve sanat hareketlerinin başlangıcı, Dergâh, öz sanatin bir görünüşü, Türk Yurdu, milletin, Yeni Mecmua, Türk şiirinin, Türk felsefesinin bir mâkesidirler. Bugün hâkim olan zihniyet milliyetçilik ve garpçılık, halis ve öz şiir yolu değil midir? O halde Akif için yapılan tezahürler ne?
“Akif ümmet devrinin şairidir. Onun zihniyeti din havasile doludur. O yalnız düşmanı ‘Kâfir’ olarak tanır, yani haçlı düşman, nasrani düşman… Kuran düşmanı; onun endişesi budur. Türk dilini, aruza uydurduysa, bu millî bir endişeden doğmuş değildir. Fikretle başlıyan konuşma diliyle şiir yazmak fikrini ve verdiği örnekleri, Akif hutbelerini yaymak, kolay anlatmak için ayni yolu tutmuş ve geniş kütlelere anlatmak için bu sade dili kullanmıştır.
“Türk genci kadirşinastır. Âkifin, velev ki az da olsa, hizmetini unutmaması çok asîlane bir hareket telâkki edilebilir. Kendi hesabıma bu işten memnun oldum.
“Fakat, daima uyanık olduğunu bildiğim gençlere şunu hatırlatmak istiyorum ki, lâik bir Türk toprağı üzerinde millî heyecanlarımızı, millî kıymetlerimize saklıyalım. Bırakalım Âkifi sevenler onunla meşgul olsun. Biz Fikretin, Ziya Gökalp’ın, Hâşim’in ölüm yıl dönümlerinde eserlerini okuyalım. Konferanslar verelim. Bize, bizi verenleri, bugünkü hayatımıza rehberlik edenleri unutmıyalım. Bu, bize bir yurd borcudur.” (Muallim Ali Süha, “Serbest Düşünceler: Şair Akif Hakkında”, Tan, 2.1.1939, s. 2)
Tan’da, bu def’a, Muhtar Sencer’in Mehmed Âkif’i müdâfaası
Tan, bir gün sonra, aynı “Serbest Düşünceler” sütûnunda, bu def’a “M. Sener” imzâsını taşıyan bir makâleye yer verdi. Yaptığımız araştırmada, bu ismin, sehven “Sener” şeklinde dizildiğini, doğrusunun “Sencer” ve başındaki “M.”nın da, “Muhtar” olduğunu tesbît ettik. Muhtar Sencer’in bundan evvel arkadaşlarıyle berâber neşrettiği bir kitab var: Mehmet Akif, “Toplıyanlar: M. Sencer ve N. Salih”, İstanbul: Bozkurt Basımevi, 1937, 14x20 cm, 35 s. (https://phebusmuzayede.com/98589-mehmet-akif-m-sencer-n-salih-bozkurt-basimevi-istanbul-1937-35-sayfa-14x20-cm.html; 26.5.2025) Kendisinin, ayrıca, aylık Yeni Birlik mecmûasının 1 Ocak 1939 târihli 3. sayısının 7. sayfasında “Akif… Millî Marş Şairi…” başlıklı kısa bir makâlesi bulunuyor. Muhtar Sencer’in Tan’daki makâlesi, vukûfla ve nezîh bir üslûbla kaleme alınmış, hem kendisinin, hem Milletimizin samîmî kanâat ve hissiyâtını dile getirmiştir. Kendisini rahmetle yâdediyoruz.
“Tan gazetesinin dünkü ve evvelki günkü nüshalarında Şükûfe Nihal ve muallim Ali Süha imzalı iki yazı intişar etti. Biliyoruz ki; milletinin derin sevgisini kazanmış bu büyük adama karşı menfî ruhla hücum eden bir kaç kişi vardır ve bunlara cevap vermemek lâzımdır.
“Fakat ‘Tan’da baştan aşağı tezatlarla dolu ilk yazıyı ve tamamiyle manasız olan ikinci yazıyı okuduktan sonra kendi büyüklerini bilir bugünkü genç nesilden olmam dolayısıyla son defa olarak bir cevap vermekten kendimi alamadım.
“İstiklâl kavgamızda muvaffak olunamıyacağını ve Amerika mandasına girmemiz lâzımdır diyenlere karşı bu milletin istiklâlsiz yaşayamıyacağına iman edip:
‘Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın!’
diyen adamı nasıl unuturuz? Unutabilmemiz için ancak bu iki yazı sahibi düşüncesinde olmamız lâzımdır.
“Bayan ‘Şükûfe Nihal’in ‘İslâmî milliyetçilik’ tâbirine ve misal verdiği mısraa da hayret etmedim. Çünkü; Akifi baltalamak isteyenlerin yaptığı iş budur. ‘Namık Kemal’i de bu sözlerle; ‘İslâmcıdır’ filân diye yok etmeye kalkmadılar mı? […]
“…Akif sizlerin iddia ettiğiniz gibi, dine bağlanıp ilerlemeyelim, diye bir şey söylememiştir. O ‘Safahat’ın bir çok yerlerinde dini yanlış anlayan cahil ve yobazlara hücum etmiştir! […]
“Balkan faciasındaki, Umumî Harpteki halimize feryat eden Akif, içtimaî yaralarımızı deşen Akif millîdir! Hangi şairimiz milletinin felâketlerine onun kadar ağladı? […]
“…Gençlik, başlı başına büyük bir kıymet olan ve millî marşını yaratan adamı unutamaz. […]
“…Birinizin vicdanını ondan aldığınızı, diğerinizin millî duygulara tercüman olduğunu iddia ettiğiniz Fikretin de hücum edilecek noktaları yok mudur?
“Türk irfan müesseseleri dururken Kolleje giden, kütüphanesini onlara hediye eden ve ‘Süleyman Nazif’in dediği gibi; ‘Mazlum Boerleri mağlûp eden İngilizleri tebrik eden’ ve nihayet bu suretle halkın bütün mukaddesatına saldıran o değil midir? Fakat hiç kimsenin ‘Sis’i yazan Fikreti bu bakımdan yok etmeğe vicdanı müsait değildir. İlh…” (M. Sener -Muhtar Sencer-, “Serbest Düşünceler: Şair Mehmet Akif Hakkında”, Tan, 3.1.1939, s. 2)
Tan’ın hükmü ve genclere tavsıyesi: “Mehmed Âkif, İnkılâb neslinin şâiri değildir! O, bizim ideallerimize inanmadığı için bizim neslin şâiri değildir! Genclerin buna dikkat etmesi lâzımdır.”
4 Ocak 1939 târihli Tan’da, “Günün Meseleleri” sütûnunda “Şair Akif Hakkında Bir İki Söz” başlığıyle Gazete nâmına kaleme alınmış makâle, çok muhtemelen Sabiha Sertel’in eseriydi. Bu makâlede, genclerin, Âkif’i tartışırken, dikkatlerini onun “Milliyetçi bir şâir midir, dînci bir şâir midir?” mes’elesine teksîf etmeleri isteniyordu. Mes’elenin bu şekilde “Milliyetcilik” ile “Müslümanlığı” zıdlaştırarak vaz’ edilmesi zâten kâfî derecede mânîdârdır. Bu makâleden, şu iğrenc “Dînci”, “Dîncilik” tâbirlerinin de, ilk def’a Sabataîler tarafından ortaya atıldığı anlaşılıyor. Gencler, gûyâ serbestce tartışmaya dâvet ediliyor ama, Gazete, peşînen hükmünü veriyor ve onları kendi hükmüne göre yönledirmiye çalışıyor: “O, İnkılâb neslinin şâiri değildir!” Dîğer tâbirle, o, mâzîde kalmalı, bugünki nesil, Tevfîk Fikret gibi şâirleri, fikir adamlarını tâkîb etmelidir.
“Şair Mehmet Akifin ölümünün yıldönümü münasebetile gazetemizde çıkan bir iki yazı gençler arasında bir münakaşaya müncer oldu. Biz sütunlarımızı bu serbest münakaşaya açmış bulunuyoruz. Hakikatin anlaşılması için gençlerin serbestçe münakaşa etmelerine imkân veriyoruz.
1-110
(Aynı Cemâatten Sedat Simavi’nin haftalık Yedigün mecmûası, 9.10.1935, sene 3, cild 6, sayı 135, ss. 7-8)
Naci Sadullah’ın -Mahmud Yesari’nin refâkatinde- Sabiha Sertel hakkında Mecmûanın dört sayfasında münderic röportajından câlib-i dikkat ifâdeler: “…On üç yaşında iken Rübabı şikesteyi baştan başa ezbere bilirdim… […] Büyük ağabeyim [Nejâd Locası Âzâsı Avukat Celâl Derviş Deriş (Selânik, 1882 – İstanbul, 22.2.1951, Zincirlikuyu Mez.)] Abdülhamit istibdadına karşı Selânikteki Genç Türkler teşkilâtına dahildi. Onun eve getirdiği gizli eserleri, Namık Kemalin şiirlerini, Ziya paşanın yazılarını gizli gizli okurdum. Bendeki isyankâr ve ihtilâlci ruhun ilk nüveleri bu devre aittir. Orta tahsilimi Selânikte ‘Yadigâr-ı Terakki’ mektebinde yaptım. Fakat sonra İstanbula nakledilip genişletilen, ‘Şişli Terakki’ Lisesi adını alan bu mektebi bitirdikten sonra tahsile devam imkânı kalmıyordu. Çünkü hürriyetin ilânına tesadüf eden o yıllarda, yüksek mektep kapıları kadınlara da açılmış değildi. […] O zamanlar Selânikte bir klik zihniyeti hâkimdi. Türklüğe girmiş fakat tamamile temessül etmemiş bir muhitin müşküllerile karşılaştım. Fakat benim için klik değil, muhitin ve cemiyetin çerçevesi bile dar geliyordu. Benim yükselmeme mani olan bu çemberi kırıp, daha geniş bir muhitte nefes almak iştahını duydum. Kayıtlara tâbi olmamak, benliğimin, yaradılışımın bir damgası olduğu için, önüme çıkan bu engeli yıkmak benim için bir kalb işi değil, bir fikir mücadelesi haline geldi. […] Yalnız başıma çalıştığım günlerde yardımıma yalnız Halide Edip koştu. […] Türk dostu bir Amerikan milyarderi, altı talebenin Amerikada tahsilini temin etmek istemiş. Halide Hanım, tavsiye ettiği altı gencin içine benimle Zikriyi [Zekeriya Sertel’i] de katmış. Amerikada, Zikri ve ben Nevyorkta kaldık. İlh…”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (108)
Yesevizade Alparslan Yasa
16.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
15.08.2025 - 18:05
Güncelleme
1
Paylaşım
“Bir taraftan da ediplerimiz ve gençlerimiz arasında bir anket açarak, bu mevzuu aydınlatmağa çalışıyoruz.
“Mes’ele şudur: Akif milliyetçi bir şair midir? Dinci bir şair midir?
“Bazı gençler istiklâl marşını yazdığı için, bazı harp sahnelerindeki kahramanlıkları terennüm ettiği için Akifi milliyetçi şair olarak telâkki ediyorlar. Diğer bazı gençler de onun dinci bir şair olduğunu iddia ediyorlar.
“Kıymetleri olduğu gibi ölçelim ve vakalara hakikî kıymetlerini verelim:
“Şair Akif bir halk şairiydi. Halkın arasına giren, onun dertlerini şiire döken, cemiyetin hayatile yakından alâkadar olan büyük ve kuvvetli bir şairdi. O, gül ve bülbülden değil… [bu kısmı okuyamadık] bir şairdi. O, güzel yazmak, yahut şiir yazmış olmak için değil, idealine hizmet için şiir yazardı. Onun bütün şiirleri idealinin birer ifadesidir.
“Akifin ideali dindi. O dindar bir adamdı. Şapka giymemek için vatanını terketmeğe razı olmuştu. İstiklâl marşında bile İslâm timsali olan şanlı Hilâlden bahseder. Çanakkalenin topraklarını sıkınca Şüheda fışkıracağını söyler.
“Fakat idealist bir dindar olmak Akif için bir zaaf sayılamaz. Her idealist adam hürmete lâyıktır. Yalnız o, bugünkü neslin, inkılâp neslinin şairi değildir. O, ne milliyetçiliğe, ne de inkılâba inanmıştır. O, bizim ideallerimize inanmadığı için de bizim neslin şairi değildir.
“Gençlerin bu ince farklara dikkat etmelerini istemek hakkımızdır.” (“Günün Meseleleri: Şair Akif Hakkında Bir İki Söz”, Tan, 4.1.1939, s. 5)
Tan’da, Mehmed Âkif’e “menfî rûhla hücûm eden” son makâle: “Biz Laik bir milletiz! Âkif ve temsîl ettiği zihniyet bugün artık târihe karışmıştır!”
Biraz yukarıda Mehmed Âkif’i müdâfaa eden makâlesini naklettiğimiz Muhtar Sencer’in tâbiriyle, o günlerde, Tan’da, “ona menfî rûhla hücûm eden” son makâle, Gazetenin 5 Ocak 1939 târihli nüshasında (s. 5) intişâr etti. İmzâ, “A. Süha” idi. Muhtemelen o esnâda Sabiha Sertel’in kullandığı bir nâmımüsteâr… Şâyed öyle değilse bile, onun ve Gazetesinin fikirlerine tamâmen mutâbık bir makâlenin müellifi…
“Hakikatleri söylemek manasız mı telâkki edilir? Ben dedim ki: Mehmet Akif bir din şairidir. Biz lâik bir milletiz. Binaenaleyh onun şairliğini ve ahlâkının bazı taraflarını beğenebiliriz fakat, bir Akif perestlik asla. Böyle bir yol bizi Namık Kemale, Fikrete götürürse millî terbiye bakımından faydalı olur. Fakat Akif ve temsil ettiği zihniyet bugün artık tarihe karışmıştır. O sayfaları deşmiyelim.
“Geçen günkü yazıma cevap veren yazıcı, Fikretin kollej hâdisesine temas ediyor. Süleyman Nazifin Fikret hakkındaki cümlelerini işaret ediyor.
“Tevfîk̆ Fikret, zühdî duyguları edebiyâttan uzaklaştırmış Laik bir şâirimizdir. Ona hürmet edelim!”
“Fikret, Türk edebiyatında bir cihan yaratmış bir şairdir. Mevzularda genişlik ve yenilik, ahlâkta büyüklük. Gençliğe kıymet veriş itibarile ulaşılmaz bir kıymettir o…
“Rübabı Şikestesi sanatın bir inkılâp destanıdır.
“Rübabın cevabı ‘didaktik’ bir terbiye rehberidir. Fikret, zevkiyle, insanlığı ile, temiz vicdanı ile, daima yüksek duran ruhu ile o hiç kirlenmemiştir.
“O, zühtî duyguları edebiyattan uzaklaştırmış lâik bir şairimizdir. Kollej meselesi ve Süleyman Nazifin onun hakkındaki sözleri… Neyi ifade eder? Umduğunu görmeyen, temiz bildiği insanların zamanla değişen seciyeleri onu müteessir ediyor. Şair muztariptir, küskündür. Aşiyanına çekilir. Bu muhteşem inzivası içinde maddiyatını besleyen kolleje o da madde tarafını veriyor. Fakat onun ruhu, onun vicdanı yurduna, milletine şiir ve fikir halinde zaman zaman feyiz vermekten geri durmuyor. […]
1-111
Solda: Sabiha Zekeriya Sertel, “Tevfik Fikret – Mehmet Akif Kavgası Münasebetile” Sebilürreşatçıya Cevap, İstanbul: Tan Matbaası, 1940, s. 7. Sağda: Tan, 4 İkincik̃ânûn 1939, s. 5. Tan’da, Gazete nâmına neşredilen yukarıdaki makâle ile “A. Süha” imzâsıyle neşredilen iki makâlenin üslûb ve fikirleri, Sabiha Sertel’in burada 7. sayfasını takdîm ettiğimiz kitabtakilere uygundur…
***
“Evet Süleyman Nazif Akifi severdi. Ve Akif hakkındaki eserinin bazı yerlerinde de samimidir. Fakat Akif için yazılan (Mehmet Akif, hayatı ve eserleri) kitabından aldığım bu cümleleri Süleyman Nazif beğense bile biz onu daima hoş görmiyeceğiz. İşte onlar:
“Akif söylüyor:
‘Bence iki şey mukaddestir: I) Din, II) Dil. Din bütün kudsî duyguları, düşünceleri insana telkin eder. Bu duyguların, düşüncelerin mümkün olduğu kadar vasıtai tebliği olan da dildir. Benim dile olan itinayı fevkalâdem işte arapçaya gösterilen bu ihtimamları anlayışımdan doğmuştur…’
“Şair Akif dili din için, sade dili dini halka yaymak için kullanıyor.
“Bunu niçin inkâr etmeli?.. Bir insanın şahsiyetini büyütmek için mutlaka hakikatleri örtmek mi lâzımdır?
“Bir insanın büyüklüğünü ölçmek için, onu bulunduğu cemiyet içinde eserlerile beraber yok farz ederek düşünmeli. Divan edebiyatının ve hattâ Tanzimat edebiyatının maziye bağlı tefekkür cihanını ancak ve ancak Fikret değiştirmiştir.
“Fikret, bir devrin belli başlı karakterini, tefekkürünü, şiirini yaratmış bir şahsiyettir. Ona hürmet edelim.” (A. Süha, “Şair Mehmet Akif İçin Bir Kaç Söz”, Tan, 5.1.1939, s. 5)
Tan’a Yeni Sabah’ta mukâbele
Tan’daki bu neşriyâta, Yeni Sabah gazetesi, manşetten mukâbele etti…
Yeni Sabah gazetesi, zâten devrin dîğer bütün gazeteler gibi, Kemâlperestti. Sâhibi, A. Cemalettin Saraçoğlu, Neşriyat Müdürü Macit Çetin ve Başmuharriri (Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden) Hüseyin Cahit Yalçın’dı. Bu gazetenin, Tan’ın neşriyâtına infiâl duyan bâzı muharrir ve genc kalemlerin makâleleri vâsıtasıyle Mehmed Âkif hakkında bir kalem münâkaşasına girmesi, herhâlde ikiyüzlü tavır ve menfâat sâik̆iyle îzâh edilebilir: Bu sûretle, muhâfazakâr kesimin sempatisini kazanmayı hesâb etmiş olmalılar…
Bu gazetede, bu vesîleyle yapılan neşriyât, târih sırasıyle aşağıdadır:
- 29.12.1938: Mehmed Âkif ihtifâlinin geniş haberi, ss. 1 ve 7…
- 3.1.1939, s. 3: Süreyya Saltuk, “Mehmet Âkifin Çanakkale Şehitleri Şiirile, Onun Ruhuna Okunan Mevlût Arasında Münasebetler”…
Korap: “Âkif acaba yalnız İstiklâl marşını yazdığı için mi hürmete lâyıktır?”
- 5.1.1939, s. 3: Filozofi ve Sosyolji Muallimlerinden Ali Rıza Korap: “Mehmet Âkif Hakkında Yazılanlara Cevap… Biz Şükûfe Nihalden Etraflı bir tahlil ve tenkit beklerdik!..” Şükûfe Nihal’e cevâben kaleme alınmış bu makâleden bir pasaj:
“Şükûfe Nihalin yazısına göre Âkifin kıymet kazanışı âdeta yalnız İstiklâl marşını yazdığı içindir. Âkif acaba yalnız İstiklâl marşını yazdığı için mi hürmete lâyıktır? […] İstiklâl marşını bize hediye edebilen bir sanatkârın başka eserine de bakmalı. İşte Âsım; bu eser, hiç mübalâgasız, bir destan âbidesidir. İbda ve belâgatin, millî heyecanın dipdiri, her zaman ter-ü-tâze bir sembolüdür. Bu, yurt uğruna şehit gidenlerin namına dikilmiş bir âbidedir. Bu eser (Homer)in destanları gibi bütün dünya dillerine nakledilebilse dünya klasikleri arasına girmeğe namzet addedilebilir. Üstelik bu eserde yaşıyanlar Homerinkiler gibi hayalî kahramanlar değil, canlarile, et, adale, kemik ve kanlarile birer hakikat olan ruhlardır. İlh…”
2-64
(Yeni Sabah, 6.1.1939, s. 1)
Sertel’lerin Tan gazetesinde Mehmed Âkif’e “menfî rûhla hücûm eden” makâleler üzerine, Muhâfazakâr kitleyi kendine celbetmeyi hedef alan Kemâlperest Yeni Sabah gazetesi (ki Başmuharriri Yâkûbî Cemâatinden Hüseyin Cahid Yalçın’dı), bunlara, Âkif muhibbi genc kalemlerin makâlelerini manşete taşıyarak mukâbele etti; bu neşriyâtı, 5 Ocak’tan 10 Ocak 1939’a kadar sürdü
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (109)
Yesevizade Alparslan Yasa
17.08.2025 - 11:45
Yayınlanma
17.08.2025 - 11:46
Güncelleme
13
Paylaşım
Bu Milliyetci gencler, bir taraftan Mehmed Âkif’i heyecânla müdâfaa ederken, dîğer taraftan, Kemalist Totaliter Maârif tarafından şartlandırılarak yetiştikleri için, ona zıd bir dünyâ görüşünü temsîl eden Kemalizme de sâhib çıkıyorlar
- 6.1.1939: Yeni Sabah, bu sefer, tartışmayı manşete taşıyor: “Mehmet Akif’e Hücum Edenlere Cevaplar!” Bu başlık yanında, Âkif’in son portre fotoğraflarından biri mündericdir. Başlık altında, iki genc kalemin cevâbları var. “Birinci Cevap”, Sami Doğu’nun, “İkinci Cevap”, yukarıda bahsettiğimiz Muhtar Sencer’in kalemindendir. Sencer’in ismi burada da yanlış dizilmiş: “M. Sencr”… Manşetin altında, Sencer’in makâlesinden alınmış bir cümle bulunuyor: “Bir milletin üç şeyi değişmez: Vatanı, bayrağı, millî marşı.” Makâlade bu cümlenin geçtiği pasaj şöyledir:
“Hilâl islâm sembolü imiş ve Âkif millî marşta bunu söylemişmiş. Bayrağımızın üzerinde bulunan hilâli, yani bayrağımızı bile yok etmeyi mi istiyorsunuz? Gençliğin dikkat nazarını çekmenize lüzum yoktur. Bizler hükümlerimizi vermişizdir. Bir milletin üç şeyi değişmez: Vatanı, bayrağı, millî marşı. Türk gençliği; vatanına göz dikenlere, bayrağına hürmetsizlik gösterenlere yaptığını, millî marşına suikast tertip edenlere de yapmaktan geri kalmıyacaktır.”
Bu gencler, bir taraftan Mehmed Âkif’i heyecânla müdâfaa ederken, dîğer taraftan, Kemalist Totaliter Maârif tarafından şartlandırılarak yetiştikleri için, ona zıd bir dünyâ görüşünü temsîl eden Kemalizme de sâhib çıkıyorlar... Gazetenin bir sonraki nüshasında bu insicâmsız tavır, manşete taşınmıştır. Maâlesef, bir asırdır, nesiller böyle tenâkuzlar içinde bocalayıp duruyor!
1-112
(Yeni Sabah, 10 K̃ânûnusânî / Ocak 1939, ss. 1 ve 3)
Sertel’lerin Tan gazetesinin 31 Aralık 1938 ilâ 5 Ocak 1939 târihli nüshalarında Mehmed Âkif merhûma -Muhtar Sencer’in isâbetli tâbiriyle- “menfî rûhla hücûm eden” makâlelere iki genc kalemin 10 Ocak 1936 târihli Yeni Sabah gazetesinde verdikleri cevâblar… Yeni Sabah’ın 3. sayfasının 1. sütûnundaki Salâhi Güvenç imzâlı makâle, “Üstad Mehmed Âkif’in ölümünün ikinci yıldönümünü anmak için gençlerin tertib ettiği ihtifal ve merasim her nedense birçok münakaşalara yol açtı.” cümlesiyle başlıyor ve laiklik mefhûmunu tartışıyor… 2. sütûndaki (Tıbbıyeli) Faruk İlker imzâlı makâlede ise, rahmetli Âkif’e hücûmlar, bu “ahlâk, insanlık, vatanseverlik timsâlini” çekememezlik hissiyle îzâh ediliyor: “Acaba neyi çekemiyorlar? Gençliğin Âkif hakkındaki temiz heyecanını mı? Kendilerinin ebediyen nail olamıyacakları bir mazhariyeti mi?”
***
- 7.1.1939: Manşet: “Mehmet Akif’e Hücum Edenlere Cevaplar! Ümmet Şairi Ne Demektir?” Bu manşet altına yine iki makâle dercedilmiş: Birincisinin müellifi, Avukat Etem Ruhi Balkan’dır. İkincisi, yine Muhtar Sencer’e âiddir. Sencer, muharref bir târihe şartlandığı için, Mehmed Âkif ile Mustafa Kemâl arasındaki derin tezâddı göremiyor: “Hele Ulu Önderimiz Atatürkün eserlerine kem gözle baktı demeniz büyük bir cehalettir. Çünkü Millî Mücadelemize ilk inanalardan biri ve manevî cephesi başında didinen Âkiftir.” Aslında, bu genc kalemin, birinci cümlesiyle ikinci cümlesi arasında da insicâmsızlık var: Millî Mücâdeleye inanıp bu yolda seferber olmak başka şey, Mustafa Kemâl’e ve İnkılâblarına inanmak başka şeydir…
- 8.1.1939: Bu nüshada Mehmed Âkif bahsi yok…
“Yaralı arslan, Îmânıyle, fazîlet ve şecâatiyle bütün bir cihâna gâlib çıkıyor!”
- 9.1.1939: Yine birinci sayfadan îtibâren geniş yer veriliyor: “Mehmet Âkife Çatanlara Cevap… Hiç Bir Türk Münevveri; Hiç Bir Genc Âkifi Onlardan Öğrenecek Kadar Zavallı Değildir…” Bu makâlenin müellifi, Münir Kıvanç… O da, hem Kemalizme, hem Mehmed Âkif’e sâhib çıkıyor… 7. sayfada, bu makâlenin devâmıyle berâber H. Hikmet imzâsıyle bir makâle daha var: “İlmî Bir Hâdise: Mehmet Âkif İçin Yazılan Kitabın Tahlili”… Bahis mevzûu olan, Eşref Edib’in Mehmed Âkif; Hayâtı ve Eserleri isimli eseridir… H. Hikmet’in makâlesi Kemalist Resmî Târihe zıd bir noktainazardan kaleme alınmıştır:
“…O, yalnız bir şair değil, İstiklâl marşile, Çanakkale destanile millete, bu toprağa mal olmuş, yalnız bu eserleri vermekle de kalmamış, milletin kurtuluşuna bizzat ön safta iştirak edenlerden biri olmuştur. Yalnız bu kadarla da değil, bir doktor nasıl vücudün arızalarını teşhis ve tedavi ile uğraşırsa, o büyük adam da halkın arasına sokularak içtimaî dertleri teşhis ve tedavi için en ince bir nüfuz ve hazâkati göstermiştir. Halkın ruhunu, derdini, aşkını anlamış ve anlatmıştır. Fertlerle de kalmıyarak cemiyete yükselmiş, onun da hayat düşmanlarına karşı bir baba gibi, bir âlim gibi, bir bekçi gibi itina ile, feragatle irşad vazifesini yapmıştır. […]
“…Silâhını teslim eden mağlûp bir millet, ecnebi işgali altında çiğnenmiş bir toprak, yıkılmış köyler… […] Yaralı aslan bu zillete katlanamıyor, artık millet hakarete, istilâya isyan etmiş ayaktadır. Büyük şair de herkes gibi kalemile, sesile, vücudile onların arasındadır. Artık onun şiirleri yakıcı bir alev, bir şimşektir. Halk da onunla beraber bağırıyor: ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!’ Yaralı bir millet, imanile, fazilet ve şecaatile bütün bir cihana galip çıkıyor. İlh…”
- 10.1.1939, s. 3: “Mehmet Akife Çatanlara Cevap… ” Tartışma 3. sayfaya alınmıştır. İki makâle var: 1) Salâhi Güvenç, “Rejimimizin Lâik Olması Halkın Dinsiz Olmasını İcap Etmez”; 2) Tıb Fakültesi’nden Faruk İlker, “Kervan Yürüyecektir”…
- 11.1.1939: 3. sayfadaki bir îzâhatla, kalem münâkaşasına nihâyet veriliyor…
Sabiha Sertel’in Baltacıoğlu’nın suâllerine cevâbları: “Âkif, İslâmcı bir küçük burjuva şâiridir… İnkılâba hiç bir hizmeti yoktur… Şapka İnkılâbına reaksiyonu, mürteci bir isyândır…”
Yukarıda, Mehmed Âkif’in Dâr-ı Bekâya intikâlini tâkîben, Mart 1939’da, Yeni Adam mecmûası sâhib ve nâşiri Prof. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun, onun hakkında muharrirler arasında bir tahkîkat açtığından ve cevâbların Yeni Adam mecmûasının 11 Mart - 15 Nisan 1937 târihli 167 -172. sayılarında tefrika edildidiğinden bahsetmiş, suâllere Şükûfe Nihal’in verdiği ibretâmîz cevâbları Osman Koçıbay’ın çalışmasından ik̆tibâs etmiştik. Aynı suâllere Sabiha Sertel’in verdiği cevâblar da bir o kadar ibretâmîzdir:
“1. Soru: Âkif, milliyetçi bir şair midir, İslâmcı bir şair midir?”
“Sabiha Zekeriya: Akif hem millî bir şairdir, hem İslâmcı bir şairdir. Şiirlerinde millî evsaf olduğu gibi, İslâmiyet'e, dine, Saltanat hâkimiyetine karşı duyduğu iştiyak gayetle barizdir.
“2. Soru: Âkif, bir sınıf şairi midir yoksa halk şairi midir?
“Sabiha Zekeriya: Akif bir küçük burjuva şairidir. Şiirlerinde küçük esnafın, halkın orta sınıfının ıstıraplarını yazmıştır. Ne yüksek sınıfın, ne de proletaryanın şairi değildir.
“3. Soru: Âkif’in Türk inkılâbına hizmeti var mıdır?
“Sabiha Zekeriya: Akif’in Türk inkılâbına hiç bir hizmeti yoktur. Akif bizzat inkılâpçı değil, muhafazakârdır.
“4. Soru: Âkif’in edebiyata teknik bakımdan hizmeti olmuş mudur?
“Sabiha Zekeriya: Akif, aruzu daha Türkçeleştirmiştir, fakat bir devir açacak, arkasından bir nesil sürükleyecek bir rol oynamamıştır.
“5. Soru: Âkif’in memleketten uzaklaşmasını nasıl izah edebilirsiniz?
“Sabiha Zekeriya: Akif’in şapka inkılâbına karşı duyduğu reaksiyon, muhafazakârlığının bir neticesidir. Asırlık bir ananenin yıkılışına karşı duyduğu mürteci bir isyandır.
“6. Soru: Eserlerinde sosyal bir tez var mıdır?
“Sabiha Zekeriya: Akif küçük burjuvazinin sefaletini yazmıştır, fakat bunu şuurlu, muayyen bir ideoloji ile bir tez halinde müdafaa etmemiştir, muhafazakâr bir adamdan hamle beklenemez.
7. Soru: Âkif’in insanî olan tarafları var mıdır?
“Sabiha Zekeriya: Hayır... Akif’in şiirlerinde görülen bazı insanî duygular, İslâmiyet ve Osmanlılıktan aldığı müphem duygulardır ki, felsefî bir ideolojiye dayanmaz.
Falih Rıfkı’nın ağzından bir hakîkatin ifâdesi: “Osmanlı – İslâm ideolojisi ile Kemalizm ideolojisi tam tezâd hâlindedirler”
Bu vesîleyle, Falih Rıfkı Atay’ın mezkûr tahkîkattaki iki suâle verdiği cevâbları da buraya dercediyoruz. Kemalizmin bu fanatik kalemşörü, yânî Efendisi kadar Âkif’in yaman bir hasmı, (son deminde Kemalizmi tervîc ettiğini iddiâ ettikleri) Âkif ve temsîl ettiği dünyâ görüşü ile Kemalizm arasında tam bir tezâdd olduğunu beyân ediyor:
“3. Soru: Âkif’in Türk inkılâbına hizmeti var mıdır?
“Falih Rıfkı: Bizim inkılâbımız, hayat, fikir ve vicdan hürriyetlerini [???] ve lâisizmi müdafaa eder. Osmanlı – İslâm ideolojisi ile Kemalizm ideolojisi tam tezat halindedirler.
“5. Soru: Âkif’in memleketten uzaklaşmasını nasıl izah edebilirsiniz?
“Falih Rıfkı: Kafasının darlığı şapka giymesine müsait değildi. Mısır’a gitti. Fakat asıl kalbi bu memlekete bağlı idi. Onun topraklarında yatmağa geldi.”
2-65
(Cumhuriyet, 12.3.1933, s. 1)
Sabataî (Kapanî) Cemâatinin güzîdelerinden ve Marksist Hareketin lider kadrosundan Sabiha Sertel’in Peyami Safa’ya verdiği mülâkat… Şükûfe Nihal gibi o da, başta Kadın Hakları dâvâmız olmak üzere haklı dâvâlarımızı istismâr ederek Milletimizi yanlış mecrâlara sürükliyenlerdendir… Bunun için bir âletleri Kemalizm, dîğeri Sosyalizmdir…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (110)
Yesevizade Alparslan Yasa
19.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
19.08.2025 - 12:11
Güncelleme
3
Paylaşım
Sabiha Sertel’le Eşref Edib’in münâkaşası
Mehmed Âkif ve Tevfîk Fikret hakkındaki münâkaşaların en şiddetlisi, herhâlde, Sabiha Sertel ile (Mehmed Âkif’in arkadaşı, Sebîlürreşâd mecmûası nâşiri) Eşref Edib Fergan (Serez, 1882 – İstanbul, 1971) arasında cereyân edenidir. Münâkaşa, taraflar mahkemelik olacak kadar sert geçmiştir: Hem Yeni Sabah, hem de Eşref Edib, Sabiha Sertel aleyhinde hakâret dâvâsı açmışlar, mâmâfih, Sabiha Hanım, netîcede berâat etmiştir. Bu hâdisede de, Sertel’lerin ve Mütehakkim Zümrenin Türkiye’de geniş bir Marksist topluluğun teşekkül etmesi için hiçbir fırsatı kaçırmadıkları müşâhede ediliyor:
“Yıl 1940. Sabiha Sertel’i gene mahkemede görüyoruz. Mahkeme salonu gençlerle dolu. Bir tarafta faşist, ırkçı gençler, karşı tarafta ilerici, demokrat, sosyalist eğilimli üniversiteliler oturuyordu. Gençler arasında bir kavgayı önlemek için salon polisle doluydu. Yargıç, sanık mevkiindeki Sabiha Sertel’i ayağa kaldırdıktan sonra sordu:
‘- Şair Tevfik Fikret hakkında yazdığınız yazılarda, Yeni Sabah gazetesine ve Sebilürreşad dergisi sahibi Eşref Edip Hoca’ya hakaret etmek suçuyla sanık bulunuyorsunuz. Bu iddialara bir diyeceğiniz var mı?
‘- Var! Ben bu yazılarımda kimseye hakaret etmedim. Hakarete uğrayan Şair Tevfik Fikret’i savundum.
‘- Kendilerine faşist, gerici demişsiniz. Bunu, bir hakaret sayıyorlar.
‘- Türk kanunlarına göre bir kimseye gerici, tutucu, faşist demek bir suç değildir… […]
“Mahkeme sonunda, yazılarında hakaret unsuru bulunmadığından, Sabiha Sertel beraat etmişti. Son celseden çıkışını kendisi şöyle anlatıyor:
‘- Mahkemeden çıkarken ilerici gençler etrafımı sardılar. Tevfik Fikret’i ve Fikret’in şahsında ilerici insaniyetçi düşünceyi savunduğum için bana teşekkür ettiler. Kendilerine Tevfik Fikret davasının içyüzünü inceleyeceğimi, bu konuda bir kitap yazacağımı söyledim. Savunmada da bu vaadi yapmıştım. Tevfik Fikret hakkında yazdığım kitap, 1946 yılında İstanbul'da yayımlandı. Polis tarafından toplattırılmadı.’ ” (Sertel Yıldız 1994: 188-190)
Değişmez stratejileri: Memleketi, birbirine düşman kamplar hâlinde çatıştırmak
Sabiha Sertel’in Tevfîk Fikret hakkındaki kitabının ismi, İlericilik ve Gericilik Kavgasında Tevfik Fikret’tir. Bizim elimizdeki 1969 târihli 4. baskısında müellifin verdiği mâlûmâta göre (İstanbul: Hür Ye., 246 s.), ilk baskısı 1945’de, ilâveli ikinci baskısı 1957’de Sofya’da ve tekrâr genişletilmiş 3. baskısı 1965’de yapılmıştır. (Millî Kütüphâne kayıdlarına nazaran, ilk baskısı, 1946’da, Yurt ve Dünya Yl. arasındadır.) Müellif, her baskısında, kitabı biraz daha Kemalist Uydurma Dile çevirmiştir. Her zaman memleketi birbirine düşman kamplar hâlinde çatıştırma stratejisi tâkîb ettikleri için, müellifin, kitabına koyduğu isim kadar 1965 baskısına dercettiği Mukaddime’sindeki şu sözler de bizi şaşırtmıyor:
“Gericilerle ilericiler arasındaki fikir ayrılıkları, 1945 öncesine kıyasla bugün daha açık bir şekilde meydana çıkmıştır. Tevfik Fikret’e ideolojik ve politik gericilik cephesinden hücum edenler, bugün tamamiyle faşizmin, emperyalizmin emrinde olduklarını ortaya koymuşlardır. Irkçıların bir kısmı Adalet Partisi içinde taht kurmuşlardır. Gençleri bir daha yanıltmak, faşizme sürüklemek için harekete geçenlerin karşısında, öteden beri ilericilerle gericiler arasında bir ideoloji kavgası haline gelen Fikret - Akif kavgasını gençlere hatırlatmak faydalı olacaktır.” (Sertel Sabiha, T.F., 1969: 10)
Sabiha Sertel, hem Kemalizmin, hem de Marksizmin propagandası için bir vesîle ittihâz ettiği Tevfîk Fikret hakkındaki tedkîk kitabından evvel iki risâle neşretmişti: Tevfik Fikret – Mehmet Âkif Kavgası (Tevfik Fikret Aleyhinde Neşriyattan Doğan Dava Münasebetiyle Hazırladığım Müdafaaname), İstanbul: Tan Matb., 1940, 24 s. ve “Tevfik Fikret – Mehmet Âkif Kavgası münasebetile” Sebilürreşatçıya Cevap, İstanbul: Tan Matbaası, 1940, 56 s.
Eşref Edib de, bu tartışmaları tâkîben, evvelâ, 1940’ta, İnkılâb Karşısında Âkif – Fikret, Gençlik –Tancılar; Kurtuluş Harbinin İman Kaynağı İstiklâl Marşı mı, Tarih-i Kadîm mi? isimli bir risâle (İstanbul: Âsar-ı İlmiye Kütüphanesi, 47 s.), bilâhare, 1943’te, Tevfik Fikret’e tevcîh edilen tenkîdleri muhtevî bir derleme neşretmiştir: Penbe Kitap; Tevfik Fikreti Beş Cepheden Kırk Muharririn Tenkitleri, İstanbul: Âsar-ı İlmiye Kütüphanesi Neşriyatı, 1362 / 1943, 64 s.
1-113
(Soldakinin kaynağı: https://phebusmuzayede.com/102081-tevfik-fikret-mehmet-akif-kavgasi-tevfik-fikret-aleyhinde-nesriyattan-dogan-dava-munasebetiyle-hazirladigim-mudafaaname-sabiha-zekeriya-sertel-tan-matbaasi-istanbul-1940-24-sayfa-15x23-cm.html; 27.5.2025)
Sabiha Sertel’in Mehmed Âkif ve Tevfîk Fikret hakkında 1939’da yaptığı kalem münâkaşasının iki risâlesi: Tevfik Fikret – Mehmet Âkif Kavgası (Tevfik Fikret Aleyhinde Neşriyattan Doğan Dava Münasebetiyle Hazırladığım Müdafaaname), İstanbul: Tan Matb., 1940, 15x23 cm, 24 s. ve “Tevfik Fikret – Mehmet Âkif Kavgası münasebetile” Sebilürreşatçıya Cevap, İstanbul: Tan Matbaası, 1940, 21 cm, 56 s.
***
Sabataî / Müslüman tezâddının bir tezâhürü: Sabiha Sertel’in Mehmed Âkif’e hücûmları
Mustafa Kemâl, nasıl ki Müslümanlığa ve onun en hâs bir temsîlcisi sıfatıyle Mehmed Âkif’e karşı taşkın bir gayz içindeyse, Sabataî Cemâatinin bir başka güzîde temsîlcisi olan Sabiha Sertel de aynı hislerle meşbûydu.
Sabiha Sertel’in Sebilürreşatçıya Cevap isimli risâlesi, baştan sona, Kemalist Materyalizm ile Tevfîk Fikret ve Mustafa Kemâl’e medhiye, Mehmed Âkif’e ve onun temsîl ettiği Müslümanlık Dâvâsına ise bir reddiye mâhiyetindedir.
O, bu münâkaşalara karışmasının esâs sebebinin, Üniversitede yapılan Mehmed Âkif ihtifâlleriyle, onun ismi etrâfında irticâî bir gençlik hareketinin başlatılmasını engelleme arzûsu olduğunu söylüyor:
“…Günün birinde Âkifle – Fikretin ellerde bayrak gibi sallanarak eski davaları tazelemeğe vasıta edileceklerini, zamanımıza ve telâkkimize uymıyan Âkifin gençlere bir senbol gibi gösterileceğini tahmin etmemiştim.
“Gençlerin üniversitede Âkife ihtifal yapmasını müteakip, Tevfik Fikrete yapılan hücumların, Âkif etrafında bir gençlik toplamağa çalışan teşebbüslerin, irticaa yol açacağını gördükten sonra, Âkifle Fikret davasının mahiyeti değişti. Bu dava bir inkılap davası oldu. O zaman bu iki şairin, fikrî hüviyetlerini gençlere anlatmak, inkılâpçı gençler için bir vazife oldu. Bu sebeple ben de Âkifi tetkik lüzumu duydum.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 23)
Sabiha Hanım, bu risâlesinde, uzun uzadıya, Mehmed Âkif’in ve temsîl ettiği fikriyâtın “irticâî” mâhiyette olduğuna dâir delîller, vesîkalar serdetmek sûretiyle, (tamâmen Kemalizme şartlandırılarak yetiştirilen) “İnkılâbcı Gençlik” için Âkif’in rehber olamıyacağını beyân ediyor ve bu meyânda, her zamânki startejilerine muvâfık olarak Türklük ile Müslümanlığı zıdlaştırıyor:
“Âkif, millî şair, inkılâp neslinin şairi değildir dedim… Gene de diyorum.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 28)
“Türk inkılâbı (ki onun senbolü Atatürktür –s. 25-) hilâfeti düşürdüğü zaman da Âkif buna muhalif kalmış, inkılâbın hergünkü ileri adımlarından başı dönmüş, nihayet şapka inkılâbına tahammül edemiyerek, Türk vatanını bırakmış, müslüman vatanına kaçmıştır. Âkifi bu kanaatinden dolayı itham edemeyiz. Fakat Âkifi inkılâp gençliğine bir nümune olarak gösteremeyiz. İnkılâp neslinin şairi diye, inkılâp neslinden ona hürmet bekliyemeyiz. Âkif bir din şairidir…” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 12, 25)
“Âkifin istiklâl marşını yazması, Âkifi ne inkılâp şairi yapmağa, ne de millî şair yapmağa kâfi değildir. [“kâfidir” olmalıydı. Sabiha Hanım “ne… ne de…” râbıtını muntazaman yanlış kullanıyor…] Her türlü teceddüde, ailede inkılâba, tesettürün kalkmasına, hilâfetin yıkılmasına, hayat tarzlarında değişikliğe, lâyikliğe, inkılâbın bütün umdelerine muhalif kalmış bir şair, ne bugünkü neslin, ne de yarınki nesillerin şairi olamaz [“olabilir”].” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 24)
“Dinle devletin ayrılmasına, hilâfetin kalkmasına, şapka inkılâbına, tesettürün kalkmasına, Türkçülük cereyanının yürümesine, medresinin kalkmasına, Avrupadan mütehassıslar getirtilmesine, kadınların sahneye çıkmasına, hulâsa inkılâbın başından sonuna kadar muhalif kalan Âkifi ve Sebilürreşatçıları, gençlik, inkılâbın mümessili olarak tanıyamaz. Âkifin karakterine hürmet edebilir, fakat devrini yapmış bir şair olarak onu tarihin içinde bırakır ve kendisi asrın icaplarına göre atacağı adımlarda bu kösteklerden hiçbirini kabul etmez.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 32)
.
MUSTAFA KEMÂL'İN UYDURMA ŞECERELERİ VE HAKÎKÎ MENSÛBİYETİ (111)
Yesevizade Alparslan Yasa
20.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
19.08.2025 - 23:10
Güncelleme
2
Paylaşım
1-114
(https://www.nadirkitap.com/feminizm-yasak-yayinlar-kadin-yayinlari-projektor-aylik-fikir-mecmuasi-yayinlayan-sabiha-zekeriya-sertel-no-1-sabiha-zekeriya-sertel-1895-1968-dergi27770984.html; 28.5.2025)
“İrticâ”ın temsîlcisi olarak gördüğü Mehmed Âkif merhûma “Millî Şâir” sıfatını yakıştıramıyan ve onun, Anadolu gencliğine nümûne olamıyacağını iddiâ eden Sabiha Sertel’in Mart 1936’da tek sayı neşredebildiği Projektör mecmûasının Marksizm-Leninizmin şablonlarına muvâfık bir kapak yazısının başlığı, “Millî edebiyat yok, sınıf edebiyatı vardır” şeklindedir… Yine de, iddiâsına nazaran, kendisi Milliyetciymiş, fakat Mehmed Âkif Milliyetci değilmiş! Kezâ onlar “Türk”, biz “Müslümanlar” “Türk” değilmişiz! Münâfıklıkları her vesîleyle tezâhür ediyor!
Dîğer taraftan, 1930’lu senelerde, Marksizm, “Mutlak Şef”in himâyesi altında, mekteblerdeki Materyalizmi telkîn eden Târih I-IV, Felsefe, Sosyoloji gibi ders kitabları sâyesinde, kezâ “Kadro” hareketiyle ve burada bir nümûnesi görülen gazete, mecmûa, kitab neşriyâtıyle, adım adım serpilip gelişiyordu… (Bu husûsta tafsîlât, Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerde Tercüme Faâliyeti; Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül ünvânlı eserimizdedir -Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2016, 16x24 cm, 428 s.) Projektör’ün arka kapağında, Sabiha Sertel’in Marksizmi propaganda eden tercümelerinden birkaçının listesi vardır: “Bebel’den Kadın ve Sosyalizm, Katusky’den Sınıf Kavgası, Adoratski’den Diyalektik Materyalizm…
“Garb Medeniyetine temessül”ün ismi, “Kemalist milliyetcilik”
Sabiha Sertel, Sebilürreşatçıya Cevap isimli bu risâlesinde, Âkif merhûmun “Milliyetci” ve “İnkılâbcı”, yânî Kemalist ve Garbci değil, “İslâmcı ve Ümmetci” olduğunu ileri sürerek (ss. 6, 7, 30) ona şiddetle hücûm ediyor… “Kemalizm, Türkiye’yi tamâmiyle muâsır bir medeniyet hâline getirmiş”, bu hâle ve bâhusûs şapka giyme mecbûriyetine tahammül edemiyen Mehmed Âkif, “Kemalist Türkiye”yi bırakıp “Müslüman vatanı” olan Mısır’a kaçmış:
“…Ziya Gökalp’ın Türkçülük cereyanı ile, Türk ocaklarile mücadele etmiş, nihayet Türk inkılâbı Türkiyeyi tamamile muasır bir medeniyet haline getirdiği zaman, şapka giymemek için Türk vatanını bırakıp müslüman vatanına kaçmıştır.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 9)
“Muâsır medeniyet hâline gelmek”den kasdedilen de, Avrupa’ya temessül… Evet, Sabiha Hanım, açıkça ismini koyuyor: “Garp medeniyetine temessül”… Böylece “Kemalist milliyetçiliğin” hakîkî mâhiyetini de anlamış oluyoruz… Mütehakkim Zümrenin tek derdi, Anadolu Milletini Frenklere temessül ettirmekdir:
“(Şiirlerinde) garplılaşma, muasırlaşma cereyanına muhalefet eden, Avrupadan mütehassıs getirtilmesini dahi hazmedemiyen Âkifi, inkılâbın şairi telâkki edemeyiz. Sebilürreşadın bütün nüshaları, bu Avrupalılaşma, garp medeniyetine temessüle karşı bir kale mehabetile karşı durmuştur…” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 31)
Sebîlürreşâdcılar şöyle muhâkeme yürütüyorlar:
“Türkler gibi metîn ve kökleşmiş bir terbiye-i milliyeye, bir târihî şerefe mâlik olan büyük bir millete, (Garplılaşınız!) demek doğru mudur? Muvâfık-ı hamiyet, muvâfık-ı siyâset midir? Türklerin, metîn dînleri, kökleşmiş millî medeniyetleri sâyesinde Garplılaşmağa ihtiyâcları yoktur. (Sebîlürreşâd, cild: 24: 602, s. 55)” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 45)
19. asrın ikinci yarısından îtibâren kendileri nasıl Frenkleştiyse Anadolu Milletinin de öylece Frenkleşmesini istiyen bütün Sabataîler gibi Sabiha Hanım dahi, Mehmed Âkif ve Sebîlürreşâdcıların Frenklere temessülü reddetme tavrına karşı büyük bir öfke ve nefret duyuyor:
“Ey Molla Sırat! […] …Hilâfetle beraber yıkılan tahakkümünüzden sonradır ki bu memleket terakki ve umran yoluna girdi. Hilâfetin güneşi söndü, karanlığın perdeleri yırtıldı, memleket ışık yüzü gördü. İlh…” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 54)
Buna rağmen, yukarıda gördüğümüz vechiyle, Mehmed Âkif’in “Milliyetci” olmadığını, kendisinin ve sâir Kemalistlerin “Milliyetci” olduklarını iddiâ ediyor…
Sabiha Sertel bu sefer haklı: “Hem Kemalist, hem de Mehmed Âkif tarafdârı olunamaz!”
Sabiha Sertel’in ısrârla vurguladığı bir husûs da şudur: Ya Kemalist, yânî kayıdsız şartsız ve topyekûn Avrupacı ve Materyalistsinizdir, ya da Mehmed Âkif’in ve onun temsîl ettiği Müslümanlık dâvâsının tarafdârısınızdır; her ikisine birden sâhib çıkmak, büyük saçmalıktır:
“Atatürkün inkılâbını emanet ettiği bir gençlik, bu inkılâba zıd fikirleri, zıd kahramanları kendine senbol yapamaz.
“Âkifin eserleri ve hayatı tetkik edildiği zaman Âkifin tamamile bir İslâm şairi olduğu, bütün müslümanları tek bir millet olarak kabul ettiği görülür. Âkifin milliyetçiliği, ‘ümmet’ milliyetçiliğidir…” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 7)
“Âkif, (Kemalist) İnkılâbın ruhunu terennüm etmiş bir şair değildir.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 33)
“Atatürkün mezarında, Türk inkılâbını bir emanet gibi teslim alan ve bunu yaşatacağına yemin eden, maziye değil, âtiye gömülen Türk gençliği, inkılâbın ruhuna taban tabana zıd olan bu fikirleri nasıl benimser, Âkifi bir inkılâp senbolü, inkılâp neslinin şairi diye nasıl kabul edebilir?” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 13)
İstiklâl Harbi islâmî rûhla yapıldı; lâkin zafer, İslâmı tasfiye etmek için kullanıldı
Çalışmalarımızda Orgeneral Ali Fuad Erden’den bahsederken, onun, Mustafa Kemâl’i, İstiklâl Harbini bir “ihtilâl harbi”ne çeviren adam olarak tebcîl ettiğini görmüştük. Sabiha Sertel de, benzeri sûrette, İstiklâl Harbinin islâmî rûhla başladığını, bilâhare topyekûn Avrupacılık uğrunda Müslümanlığa karşı bir “ihtilâl harbi” mâhiyeti kazanınca, M. Âkif ve onun gibi düşünenlerin bu hareketle yollarını ayırdıklarını tesbît ediyor:
“Mehmet Âkifle Eşref Edibin Anadoluya geçmeleri, istilâya uğrayan İstanbuldan kaçmaları, orada çalışmaları şüphesiz takdire değer bir keyfiyettir. Bu iştirakin mânasını tahlil ettiğimiz zaman, kendilerine bu işte fazla pay bırakmazsak mazur görsünler. Çünkü Sebilürreşatçılar Anadoluya geçtikleri zaman istilâ altına giren hilâfetin bayrağını, islâm camiasının son yıldızı dedikleri islâm hükümdarını, islâm vatanını kurtarmak endişesinde idiler. İstiklâl mücadelesinden sonra inkılâp hareketleri başlayınca, derhal tahakkukunu istedikleri gayenin değil, bambaşka gayelerin tahakkuk etmekte olduğunu görmüş ve buna iştirak etmemişlerdir. Âkifin Millet Meclisinde bulunduğu devirlerdeki sükûtu, şapka inkılâbından sonra memleketten kaçması da bunun ifadesidir.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 36)
Filhakîka, evvelki çalışmalarımızda, Mustafa Kemâl’in, (“Millî Sır” stratejisine muvâfık olarak) TBMM’nin açılış programında kaleme aldığı vechiyle, Dîn-i Mübîni ve Halîfeyi kurtarmak vaadiyle Müslümanları yanına çekdiğini, sonra asıl niyetini izhâr ettiğini, Avrupacı - Materyalist İnkılâblarıyle Dîn-i Mübîne ve Hilâfete cephe aldığını ortaya koymuştuk. Hattâ, bütün meb’ûslar gibi Mustafa Kemâl de, TBMM’de aşağıdaki yemîni yaparak çalışmıya başlamıştı:
“Makâm-ı Hilâfet ve Saltanatın ve Vatanın ve Milletin istihlâs ve istiklâlinden başka bir gâye tâkîb etmiyeceğime Vallâhi!” (“İlk Meclis ve İlk Yeminler”, Büyük Doğu, 31 Ekim 1947, yıl: 2, cild: III, s. 6)
M. Kemâl’in İstiklâl Marşımızı değiştirmek için teşebbüsleri
Milletimiz, İstiklâl Harbine islâmî rûhla başlamış ve bu rûh sâyesinde onu muzaffer kılmıştı. “İstiklâl Marşı”mız, o rûhun ifâdesidir. Müslüman Milletimiz bu marşta en yüksek seviyede kendini bulmuştur. O, Millî Şûur, İdrâk ve Hissiyâtın zirvesidir. Onun için, ebediyen Millî Âmentümüz olarak kalacaktır.
Topyekûn Avrupacılık ve Materyalizm üzerine müesses Kemalizmin bu marşla uyuşması elbette mümkün değildi. İstiklâl Harbi vasatında, ancak bizzarûre ona râzı olmuştu. İktidârı inhisârına alınca ondan kurtulmaya çalışması, beklenen bir hâldir.
Nitekim, müteaddid def’alar, bu marştan kurtulmak için harekete geçilmiş, teşebbüsde bulunulmuş, fakat istenen netîce alınamamıştır. 1925’ten 1938’e kadar bu mes’elenin “Mutlak Şef” nezdinde hep aktüalitesini muhâfaza ettiği görülüyor…
1925’te İstiklâl Marşını değiştirme teşebbüsü
İstiklâl Marşımız yerine Kemalist İdeolojiye uygun bir başka marşın ikâme edilmesi için 1925’de Maârif Vekâleti tarafından bir müsâbaka tertîb edildiğine, lâkin iştirâk eden 60’a yakın eserin üstün vasıflar taşımadığı için teşebbüsün ak̆îm kaldığına dâir vesîkalar, 2009 senesinde keşfedilmiştir. Şöyle ki:
“Van'da görev yapan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Kasım Kocabaş, internet aracılığıyla tanıştığı bir satıcıdan aldığı toplam 57 parça belgeyi Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne getirdi. Belgeleri inceleyen tarihçiler, İstiklal Marşı'nın 1921 yılında kabulünün ardından, 4 yıl sonra ikinci bir yarışma daha düzenlenerek, marşın değiştirilmek istendiğini tespit etti. Belgelerin dönemi aydınlatacak nitelikte olduğu vurgulandı. Belgeleri inceleyen Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı, ikinci yarışmanın Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından düzenlendiğini ifade etti.
.
MUSTAFA KEMÂL'İN UYDURMA ŞECERELERİ VE HAKÎKÎ MENSÛBİYETİ (112)
Yesevizade Alparslan Yasa
21.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
20.08.2025 - 23:26
Güncelleme
2
Paylaşım
1-115
Sertel’lerin 4 Eylûl 1924 ilâ 23 Nisan 1925 târihlerinde 38 sayı neşrettikleri sekiz sayfalık Resimli Hafta’dan iki nümûne… Sağdaki resmin alt yazısı, “Şark vilâyetlerimizde başlıyan ve genç Cumhûriyetimizi tehdîd eden irticâ, memleketin selâmetini de tehdîd etmektedir.” şeklindedir. Nazarlarında, “İrticâ” yaftası altında, Müslümanlık böyle bir canavardır! Mecmûanın Müdür ve Başmuharriri, M. Zekeriya (Sertel) idi. (Lokman Akgün, Resimli Hafta Dergisi; İnceleme, Tahlil, Fihrist, Seçme Yazılar, İstanbul Arel Üni., Yük. Lis. Tezi, 2017, 199 s.’dan iktibâs)
***
“İstiklal Marşı'nın 1921'de Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildikten sonra neden tekrar bir yarışmaya gidildiğinin sorgulanması gerektiğini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı, ‘İncelediğimiz belgelerde yarışmayı dönemin Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Hars (Kültür) Müdürlüğü'nün düzenlediğini ve bu yarışmaya 57 başvuru yapıldığını tespit ettik. Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay'ın notlarını incelediğimizde Mehmet Akif Ersoy'un şiirinin, batıyı çok fazla yerdiği, manevi unsurlar ağır bastığı ve Atatürk'ten bahsedilmediği için değiştirilmesi gerektiği üzerinde durduğunu gördük.’ dedi.” (2.9.2009 târihli Yeni Şafak gazetesinin haberi)
İstiklâl Marşı’mızın değiştirilmesi için 1931’deki teşebbüs
İstiklâl Marşı’mızı değiştirmek için, 1931’de yeni bir teşebbüs dikkati çekiyor: Siird Meb’ûsu Mahmut (Soydan) Bey’in Sâhib ve Başmuharriri, Etem İzzet’in (Benice) Umûmî Neşriyât ve Yazı Müdürü olduğu Milliyet gazetesi, 15 Aralık 1931 târihli nüshasından îtibâren, bu maksadla neşriyâta başlıyor, 17 ve 18 Aralık 1931 târihli nüshalarında da birinci sayfadan aynı mevzûu işliyor.
İlk neşriyâtın başlığı, “Niçin bir millî marşımız yok? Herkes bu yokluktan muztariptir. Herşeyden evvel bir marş istiyoruz.” şeklindedir. Yazı, İstiklâl Marşı’mızı Millî Marş kabûl etmiyen suâllerle devâm ediyor ve Konservatuvar Müdürü Yusuf Ziya Bey ile Konservatuvar Muallimlerinden Suphiye Hanım konuşturuluyor:
“Bugün nazik bir mevzua temas etmek istiyoruz ve bu maksatla soruyoruz:
“- Bizim millî bir marşımız var mıdır?
“- Eldeki İstiklâl marşı, milletin benliğini ve varlığını terennüm edebilir mi?
“- Bizim niçin millî bir marşımız olmasın?
“Şairlerimiz, ediplerimiz, musikişinaslarımız, umumiyetle münevverlerimiz niçin harekete gelmiyorlar? Bütün dünyaya ibret dersi veren bir İstiklâl harbi yaratmış bir milletin, nasıl oluyor da hâlâ bir marşı yok?
“Dün, bu hususta, konservatuvar müdürü Yusuf Ziya Beyle görüştük. Yusuf Ziya Bey, millî bir marştan mahrum oluşumuzdan en büyük teessürü hisseden bir zat olduğu için, bu bahis etrafında bize umumî alâkayı davet edebilecek şeyler söyledi. Yusuf Ziya Bey ezcümle diyor ki:
‘- Millî bir marş, milletin öz heyecanından doğmuş ve hele mutlaka onun kendi dilile söylenmiş olmalı. Sorarım size, İstiklâl marşını içimizde ezbere bilen kaç kişi vardır? Her halde, bilenlerin mikdarı inanılmayacak kadar azdır. Bu niçin böyle oluyor? Gayet basit: Çünkü ne sözleri, ne de melodisi halka uygun gelmiyor. […]
‘Maarif vekâleti, bir zamanlar millî marş için bir güfte müsabakası açmıştı. Fakat müsabaka bir netice vermedi. [1925’teki teşebbüsü kasdediyor…] Çünkü böyle teşebbüsler halkın içinden doğmadıkça semere vermemeğe mahkûmdur. […]
‘Bu acıklı hal, memleket irfanı namına devam etmemelidir. Talim ve terbiye dairemiz, türkiyat enstitülerimiz, millî bir marş için lâzım gelen teşvikkâr teşebbüslerde bulunsunlar. Darülfünunumuz da bu işte pekâlâ önayak olabilir. Hülâsa millî bir marş yapmağı millî bir vazife telâkki edersek, mesele kalmaz. Havsalaya sığmaz harikalar yapan Türk milleti, bir millî marş vücude getirmekten elbette âciz kalacak değildir.’
“Diğer taraftan konservatuvar muallimlerinden Suphiye Hanım, millî marş ihtiyacı hakkında şu mütaleada bulunuyor: ‘- Millî bir marş yapılamaması musiki ile uğraşanların yüreklerinde bir ukdedir. Aramızda her vesile ile bu mevzua temas ederiz. İlh…’ ” (Milliyet, 15.12.1931, ss. 1 ve 6)
17 Aralık 1931 târihli Milliyet, başlattıkları neşriyâtın büyük alâka doğurduğundan bahsediyor:
“Millî marşımız nasıl bestelenmelidir? Millî marş yepyeni bir kafadan doğmalı ve yepyeni bir kafa tarafından bestelenmelidir.
“Bir millî marşa olan ihtiyacımız etrafında yaptığımız neşriyat, şehrimiz musiki âleminde ve Darülfünun muhitinde derin akisler uyandırmıştır. Bilhassa tanınmış bestekârlarımız, bu neşriyatla derhal alâkadar olarak millî Türk marşında aranılması lâzım gelen vasıflara dair aralarında münakaşalara başlamışlardır. Darülfünun müderrislerinden bazı zevat telefon vasıtasile konservatuvara müracaat ederek bu meseleye dair malûmat istemişlerdir. İlh…” (Milliyet, 17.12.1931, s. 1)
Milliyet, 18 Aralık 1931 târihli nüshasında bu def’a Konservatuvar Muallimlerinden Cemal Reşit (Rey) ve Orkestra Şefi ve Viyolonist Seyfeddin Asaf Beyleri konuşturuyor. İlk söz, Cemal Reşit Bey’in:
“Millî marş, yahut millî Hymne tekmil halk tarafından ezberlenebilecek bir kabiliyette olmalıdır. Meselâ, rastgele bir köylü, bir çoban, millî marşı kolaylıkla tegannî edebilmeli, güftesini okumalı, mânasını anlamalı ve millî marşa karşı sevgi ve hürmet beslemelidir. İlh…”
Seyfeddin Asaf Bey de, yeni marşın, Kemalizme uygun olması husûsuna dikkati çekiyor:
“Hymne [imn], milletlerin geçirdiği inkılâp heyecanından doğar… Son senelerde cihanı hayrete düşüren büyük inkılâbımızı ve kurtuluş hareketlerini ifade edecek henüz ortada bir eser yok. […]
“Bence, bu millet ve bu milletin san’atkârları, mutlaka bunu yapacaklar, öz dilimizi, öz musikisi ile ifade etmek imkânını bize vereceklerdir. Yeni yetişen kompozitörlerimizden bunu beklemekte kendimizi haklı görüyoruz.” (Milliyet, 18.12.1931, s. 6)
Necip Fazıl’ın kaleminden, 1938’deki teşebbüs
İstiklâl Marşı’mızı değiştirmek için 1938’deki teşebbüsü Necip Fazıl’dan öğreniyoruz. Maâlesef kendisi de, nefsine mağlûb olup, bu fesâda âlet olmuş ve müsâbakaya “Büyük Doğu Marşı”yle iştirâk etmiştir. Ne kadar şâyân-ı teessüftür ki 1975’te dahi bu büyük günâhıyle iftihâr ediyor:
“O senenin (1938) başlarında bir hâdise olmuştu. Mehmed Âkif’in ‘İstiklâl Marşı’ beğenilmiyor ve yerine bir ‘Millî Marş’ yazdırılmak isteniyordu. Hattâ [Falih Rıfkı’nın başında bulunduğu] Ulus gazetesi, bu iş için bir de müsabaka açmıştı. Gaye açıktı. Âkif’in manzumesindeki islâmî hava, sonu laisizmada karar kılan bir rejimin kaynağındaki heyecana, daha doğrusu maksada uygun sayılmıyordu. Yazana o zamanın parasıyle on bin lira mükâfat verilecek ve şiir Büyük Millet Meclisi’nce kanunla kabul edilecekti.”
Yazının devâmında, Necip Fazıl, (her ikisi de Farmason ve Târihî Materyalist Kadro ekibine dâhil bulunan) Falih Rıfkı ile Burhan Belge’nin kendisini böyle bir şiir yazmıya zorladıklarını ve “Büyük Doğu Marşı” ile “Büyük Doğu” adının bu şekilde ortaya çıktığını, lâkin teşebbüsün müsbet netîcelenemediğini ifâde ediyor:
2-67
(Milliyet, 15.12.1931, s. 1)
İstiklâl Marşı’mızın yerine Kemalizme muvâfık yeni bir Millî Marş yazılmasını teşvîk etmek için bu sefer Milliyet gazetesine vazîfe verilmiştir. Aynı gün, Gazete, Sabatay Sevi hakkında tefrikaya başlıyor. Takdîm hakîkate uygundur: “Padişahı tahtından atıp yerine geçmek istiyen bu Musevinin garip hikâyesi”…
***
“Şiiri yuttular, şiire bayıldılar; onu asıl kabul makamına sunmak üzere, bir kadın aracıya verdiler. Fakat araya hastalık girdi, o makamın sahibi dünyadan ayrıldı ve şiir ‘Büyük Doğu Marşı’ olarak kaldı.” (Necip Fazıl, Bâbıâli, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 1975, ss. 248-249)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (113)
Yesevizade Alparslan Yasa
23.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
22.08.2025 - 22:37
Güncelleme
1
Paylaşım
Sabiha Sertel’e göre, “İstiklâl Marşı da değişir, vatan da, bayrak da”
Mehmed Âkif merhûmun Anadolu Milletinin şuûr, idrâk ve hissiyâtına bihakkın tercümân olarak, millî ilhâmla kaleme aldığı İstiklâl Marşımızı değiştirip yerine Kemalist bir marş ikame etme teşebbüsünü Sabiha Sertel de têyîd ve tasvîb ediyor.
Sabiha Hanım’a nazaran, Diyalektik Mantık îcâbı her şeyin durmadan değiştiği bu âlemde, zâten “mutlak hakîkat” diye bir şey yoktur; binâenaleyh İstiklâl Marşı da değişir, vatan da, bayrak da… Buradaki muhâtabı, Eşref Edib’dir:
“Eşref Edip bir milletin üç şeyinin değişmiyeceğini söylüyor: Vatanı, bayrağı, istiklâl marşı… […]
“[Hâlbuki] ebedî ve mutlak olan hiçbir hakikat yoktur. Zamanın değişmesi, mekânın değişmesi, şartların değişmesi, cemiyetlerin iktisadî, içtimaî değişmeleri, évoluton ve révolution, ne yer yüzünde, ne gök yüzünde ebedî ve mutlak hiçbir şey bırakmadı. […]
“Terakki ve tekâmül bir sel gibi hepsinin [haritalar, taçlar, hilâfet, peçe, Şeriat, medrese…] üstünden aktı geçti. Bu akışın içinde değişmiyen ne kaldı ki? Sadece senin mantığın! Hemen İstiklâl marşını gökten inmiş bir âyet gibi nasslaştıran senin taşlaşmış mantığın! […]
“İstiklâl marşının ebediyen mahfuz kalacağına dair elinde senet mi var? İstiklâl marşı gökten inmiş âyet midir? Milletlerin vatanı, bayrağı da değişmiştir. Rumeli toprakları dün vatan camiası içinde idi, bugün bizim değildir. Vatan ne bir karış toprak, ne de bayraktır. Bayrak da değişir, toprak ta değişir, kütlelerin, milletlerin hür, müstakil yaşadıkları yer neresi ise, vatan orasıdır…” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 34-35)
Sabiha Hanım’ın, İstiklâl Marşı’na müdhiş alerjisi var: Çünki İstiklâl Marşına hâkim olan rûh, onun gibilerin dünyâ görüşüne taban tabana zıddır. Ondaki “hilâl”, “şühedâ” gibi tâbirler hep Müslümanlıkla alâkalıdır. Binâenaleyh İnkılâbcı, Kemalist neslin ideallarine terstir… (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 6)
M. Kemâl’e göre M. Âkif “büyük adam değil”miş ve İstiklâl Marşı da değişmeliymiş
Sabiha Hanım, “Tek Adam”ın da kendisiyle aynı kanâatte olduğu tesbîtinde bulunuyor. Her Avrupacı, her Materyalist gibi, o da bu marşa alerji duyanlardan… Sabiha Hanım, bu husûsu bir hâtırasını naklederek tevsîk ediyor:
“İstiklâl marşının bu milletin ruhunu ifade etmediğini Atatürk müteaddit defalar söylemiş ve bunu değiştiremediğine teessüf duymuştur. [Sabiha Hanım, “bu millet” derken herhâlde Sabataî milletini kasdediyor!] Eğer çok iyi bir marş yazan bir şair çıkmış olsaydı, Atatürk bunu değiştirmiyecek miydi?
“1935 senesinde Perapalasta Ticaret mektebinin müsameresine gelen Atatürk, Âkif için gençlerin ihtifal yaptığını haber aldığı zaman, gençleri, inkılâba muhalefet eden bir şairi büyük adam telâkki ettikleri için paylamıştı.
‘- Büyük adam olsaydı, büyük inkılâpların yapıldığı memlekette oturur, inkılâba karşı cephe almazdı!’ demişti.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 35)
Kemalist İnkılâbları ve Kemalizmi Anadolu Milletine dayatmıya devâm edecekler
“İnkılâp mevzu-u bahs olduğu zaman bîtaraf değilim, bir taraflıyım, inkılâp tarafdarıyım.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 24)
“…İnkılâba zıd fikirleri müdafaaya geçtiğiniz gün, inkılâp gençliğini de karşınızda bulursunuz…” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 28)
“Sebilürreşat[ın], Sıratı Müstakimin ciltleri, bizi maziye, inhitata çeken çürümüş zihniyetlerin bir hazinesi ve ayni zamanda bir medfenidir. Sizin memlekete yaptığınız hizmet, terakki ve tekâmüle köstek ve zincir vurmaktan ibarettir. Bu karanlık devirleri geçip inkılâbın, terakki ve temeddünün ışıklı yollarına çıktıktan sonra, başımızı bu maziye çevirdiğimiz zaman gözlerimiz kararıyor, başımız dönüyor. Atatürk inkılâbının kıymet ve ehemmiyetini daha kuvvetle anlıyor ve hissediyoruz.” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 54)
“İnkılâp bize vedîadır, hem de Atatürk’ün son vedîası… Buna hiyanet edemeyiz!” (Sertel Sabiha, S.C. 1940: 55)
Sabiha Sertel’in “Tevfik Fikret – Mehmet Âkif Kavgası münasebetile” Sebilürreşatçıya Cevap isimli risâlesinin (İstanbul: 1940) 34 ve 35. sayfaları… Bu sayfalarda, İstiklâl Marşı’nın değişmesi lâzım geldiğini müdâfaa ediyor ve (Mehmed Âkif’i istihfâf eden) Mustafa Kemâl’in de aynı fikirde olduğunu naklediyor…
***
Mehmed Âkif’in Mısır’a gitme ve Memlekete Meâl’ini getirmeme sebebine dâir mûteber bir şahâdet
“Mehmed Âkif de Kemalist Propagandanın İstismâr Mevzûu” başlıklı 3. Alt Faslı, Mehmed Âkif’in Mısır’a gitme ve Memlekete Meâl’ini getirmeme sebebine dâir şâyân-ı îtimâd bir vesîka takdîm ederek bitiriyoruz. Buraya kadar, “Mehmed Âkif’in son deminde Kemalizmi ve onun Şefini takdîr ettiğine” mütedâir iddiâyı tafsîlâtıyle müzâkere ettik ve bunun muhâl olduğunu gözler önüne serdik. Aşağıdaki vesîka da, bu istikâmette ileri sürülebilecek birçok delîlden birisidir.
1908’den îtibâren Eşref Edib ve Mehmed Âkif tarafından müştereken neşredilen ve 1925’te “Mutlak Şef” tarafından feshedilerek ink̆itaa uğrıyan Sebilürreşad’ın Mayıs 1948 – Şubat 1966 devresindeki 99. sayısında intişâr eden (Fahri Kutluay tarafından kaleme alınmış) “Aydınlatılan İki Mühim Sır: Mehmed Âkif Mısıra Niçin Gitmiş ve Hazırladığı Kur’ânı Kerimin Tercümesini Buraya Niçin Getirmemiş?” başlıklı makâlede, Mehmed Âkif’in yakın arkadaşlarından, Pendik Bakteriyolojihânesi Müdürü Şefik Kolaylı’nın şahâdetine istinâden (Allâh, bu Hakîkat mücâhidlerine ganî ganî rahmet etsin!), Mehmed Âkif’in Mısır’a başlıca hicret sebebinin, kendisinin Kemalist Totaliter Rejimin hafiyelerine “bir vatan hâini gibi tâkîb ettirilmesi ve onun bu hâle tahammül edememesi” olduğu îzâh ediliyor. Aynı şahâdete istinâden, Müşârünileyhin, tamâmlamış olduğu Meâl’i “Mutlak Şef”e teslîm etmemesinin sebebi de, bu berikinin, (başlatmış olduğu “İki Kademeli Dîn İnkılâbı” çerçevesinde) Kitâbullâh’ın aslı yerine mezkûr Meâl’i ikâme etmek istemesi ve Merhûmun bu Zındıklığa âlet olmayı reddetmesidir:
“Son günlerde B. M. M. Kürsüsünde Başbakan Yardımcısı Samed Ağaoğlu tarafından açıklanmış olduğu üzere bir çok değerli, namuslu vatansever vatandaşların fişe geçtiği ve arkalarında aylarca ve yıllarca polis hafiyesi dolaştırıldığı, bir hakikatdi. Bunların acı hatıraları bir çoklarımızın vicdanında ve iz’anında yaşamakta ve düşündükçe tüylerimizi ürpertmektedir.
“Samed Ağaoğlu’nun açıklamasiyle tazelenen bu acı hatıralardan bir tanesinin de Mehmet Âkif Merhuma ait olduğu geçenlerde meydana çıktı. [Yukarıda bahsettiğimiz vechiyle, Muharrem Coşkun tarafından hazırlanmış bir resmî vesîka derlemesi olan İlk Kez Yayınlanan Belgelerle… Vatanında Cüdâ İstiklâl Şâiri; Kod Adı: İrtica-906 isimli kitabla -İstanbul: Gaziosmanpaşa Belediyesi neşri, Aralık 2014, 168 s.- bu vâkıa, kat’iyet kazanmıştır…]
1950’de Mehmed Âkif ihtifâlleri
“Hatırlardadır ki; Mehmet Âkifin on dördüncü ölüm yıl dönümüne rastlıyan 26 – 27 Aralık 1950 günü, Ankara üniversitesi gençlerinin Merhum için hazırladıkları ihtifal, Dil – Tarih – Coğrafya Fakültesi salonlarında yapılamamış ve yer yer toplantılar tertiplenmek zorunda kalınmıştı. Bu toplantılardan biri 27 Aralık [1950] akşamı Ziraat ve Veteriner Fakültesi salonunda yapılmıştı. Emekli Veteriner Ord. Prof. Fazlı Yegül’ün Âkif’a ait hatıralarını, çok yerinde gözleri yaşararak anlatışından sonra üniversiteli gençlerin hitabeleri, şiirleri ve Âkif’e olan takdirkârlık ve hayranlıklarını ifade edişleri takib etmiş, dinleyenlerin göğüslerini kabartmış, kalblerini ürpertmiş ve gönüllerini sevgi hisleriyle işba ederek (Hukuklu bir hatibin dediği gibi) iymanlarını tazelemişti.
“Ziraat ve Veteriner Fakültesindeki toplantının mevzii olduğunu göz önüne alan üniversite gençliği, Âkif adına yapılacak ihtifâlin daha şümullü olması gerektiği noktasında fikir birliği yaparak 31 Aralık 1950 Pazar günü Ankara Halkevi salonunda ikinci bir toplantı tertiplemişlerdi. Bu ihtifal çok daha parlak olmuştu: Salonun içini ve dışını dolduran gençlik, iki buçuk saat süren zaman içinde neler konuşmadılar. Âkif’in san’atını, dehâsını, karakterini, vatanperverliğini, dâvasını, dâva adamlığını, ahlâkını muhtelif yönlerden tedkik ederek ona karşı olan bağlılıklarını tekrarladılar ve âdeta onun gösterdiği dâva yolundan ayrılmamağa and içtiler. Program gereğince söz verilen ve Mehmed Âkif’in en samimi arkadaşlarından Şefik Kolaylı büyük bir heyecanla konuşarak merhuma ait hatıralarından bazılarını anlattı.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (114)
Yesevizade Alparslan Yasa
24.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
23.08.2025 - 23:32
Güncelleme
2
Paylaşım
Mehmed Âkif: “Ben, Vatanını satmış ve memlekete ihânet etmiş adamlar gibi muamele görmeğe tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum!”
“ ‘- Pendik – Bakteriyolojihanesi Müdürü iken’, diye söze başlıyan Şefik Kolaylı [şöyle devâm etti]:
‘Bir Cumartesi günü idi. Yanında Prof. Fazlı Yegül de vardı. Yarın Mısır’a gideceğini ve arzı vedaa geldiğini söyledi…
‘Çocuklarının tahsil ve terbiye çağı olduğunu, şimdi Mısır’a gitmekle çocukların tahsillerinin sekteye uğraması muhtemel bulunduğunu ileri sürerek kararından vaz geçmesinde ısrar ettik. Âkif, büyük bir hüzün ve teessür içinde dedi ki:
‘- Arkamda Polis Hafiyyesi gezdiriyorlar. Ben, Vatanını satmış ve memlekete ihânet etmiş adamlar gibi muamele görmeğe tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.’
“Şefik Kolaylı bu hâtırayı anlatırken çok büyük bir heyecan ve teessür içindeydi, sanki o günü aynen yaşıyordu. İlâve etti:
‘- Arkadaşlar, Âkif’e yobaz dediler, softa dediler, geri kafalı dediler, şapka giymemek için Mısır’a gitti dediler, inkılâbı hazmedemedi dediler. Hayır arkadaşlar hayır, Âkif, Cumhuriyete inanmıştır. [Kasdedilen, Kemalist Totaliter Rejim değil, sahîh Cumhûriyettir…] Âkif bu Vatanın selâmetini ve bu memleketin yükselmesini herkesten çok istemiştir. Âkif, Vatan sevgisini, aile sevgisinin üstünde tutmuştur. Bir Vatan haini gibi arkasında Polis Hafiyesi gezdirilmesine ve adım adım takib edilmesine tahammül edemediği için öz Vatanını terketmek ve Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.’
“Vicdânını ne derecede sıkıntıya uğratmışlar ki burada daha fazla durmağa tahammül edememiş ve Mısır’a gitmek zorunda kalmış!”
“Bu hatıra, herkesin üzerinde derin bir teessür uyandırmış, her dudak ayrı ayrı bir şeyler fısıldamış, her gönül derin bir inkisârla sızlamıştı. ‘Kör olsun ağlamıyan, ey Vatan, felâketine!’ diyen, Vatanın en kara günlerinde onun kurtulması için bütün bir İyman, bütün bir heyecan, bütün bir feragat ve samimiyetle çalışan, İstiklâl Marşının mübdii, Çanakkale şehidlerinin münşidi Âkif, Türk Milleti yaşadıkça yaşamağa namzed olan ölmez muhalledatıyla milletine aşk, iyman ve heyecan aşılayan Âkif, Vatan hainleri gibi Polis takibi altında bîzar edilmiş ve milletine hürriyet ve istiklâl aşkı veren o büyük ve en büyük şairin hürriyeti ihlâl edilmiş… Bununla da iktifa edilmiyerek, her dürüst adamı lekelemek ve sindirmek, her menfur adamı mevhum meziyetler izafesiyle ve sahte bir kahraman edasiyle yükseltmeğe memur edilen bir sürü nâmerde onun arkasından türlü türlü hezeyanlarla onun billûr kadar parlak nâsiyesine çamur atmağa çalışılmış… ‘Etmesin tek Vatanımdan beni dünyâda cüdâ; / Cânı, Cânânı, bütün vârımı alsın da Hüdâ!’ diyen büyük şair, öz Vatanından ayrı düşmemek için cânını, cânânını ve bütün varlığını feda etmeğe hazır iken, hürriyetine indirilen darbe ile ruhunu, vicdanını ne derecede sıkıntıya uğratmışlar ki, burada daha fazla durmağa tahammül edememiş ve Mısır’a gitmek zorunda kalmış…
“Tercüme güzel oldu; hattâ umduğumdan daha iyi! Lâkin onu verirsem, namazda okutmağa kalkacaklar! Ben o vakit Allah’ımın huzûruna çıkamam ve Peygamber’imin yüzüne bakamam!’
“Şefik Kolaylı hâtırasının bir başkasına geçiyor:
‘- Mehmet Âkif’ten Kur’ânı Kerim’in Türkçeye tercüme edilmesi istenmiş, Diyanet İşleriyle mukavele yapılmış ve bir miktar da avans para verilmişti. Para ile telif ve tercüme yapmayı hisleriyle bağdaştıramıyan Âkif, önce parayı geri vererek mukaveleyi bozdu. Sonra da yaptığı tercümeyi beyenmediğini ileri sürerek göndermedi. İstanbul’a geldiği zaman bu meseleyi sorduk. ‘Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmağa kalkacaklar. Ben o vakit Allah’ımın huzuruna çıkamam ve Peygamber’imin yüzüne bakamam’ dedi.
(Sebilürreşad, Nisan 1951, sayı 99, kapak ve s. 374)
Fahri Kutluay’ın -Mehmed Âkif’in yakın arkadaşı- Şefik Kolaylı’nın şahâdetine istinâd ederek, Mehmed Âkif’in Mısır’a gitme ve Meâlini “Mutlak Şef”e teslîm etmeme sebebini îzâh ettiği -büyük târihî kıymeti hâiz- makâlesi…
***
“Yıllardan beri kapalı kalan ve her Türk İslâm münevverinin vicdanında bir ukde gibi yaşayan bu mühim sır da bu suretle açıklanmış oluyordu.
“Kur’ân âyetlerinin namazda Türkçe olarak okutturulması gibi bir gayret belirtilmişti”
“Yeni yetişen gençlerimizin çoğu bu sırdaki mühim nükteyi belki kavrayamazlar, biraz izahat verelim:
“Beş – on sene önceleri [doğrusu: on beş – yirmi sene önce], Ezan ve Kametin Türkçeleştirildiği gibi Kur’anı Kerim’in Türkçeleştirilmesi ve Türkçeleşen Kur’ân âyetlerinin namazda Türkçe olarak okutturulması gibi bir gayret belirtilmişti. [İslâma kasdetmiye mâtûf bu teşebbüs hakkında, Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerde Tercüme Faâliyeti ünvânlı eserimizde mevsûk tafsîlât vardır. Oradaki mâlûmâtı, bilâhare, Yeni Söz’de intişâr eden araştırmalarımızda ikmâl ettik…]
“Vahleten, çok yerinde bir iş ve Türk Milletinin, Tanrısına ibadetinde okuyacağı Kur’ânı Kerim âyetlerini mânâ ve medlûl itibariyle anlamış olmasını sağlamağa doğru bir hareket gibi görünen bu hamle, bu maksaddan çok uzak bir gaye ile birleşiyordu. Çünki, Kurânı Kerim’in müteşabih ve gayri müteşabih âyetlerinin lugavî ve mecazî gibi çok derin ve kıyamete kadar her asrın fehmü idrakine göre mânâsı genişliyen, bazan da iki kelimeden ibaret âyet-i Kur’âniyenin ciltlere sığmıyacak kadar cihânşümûl mânâları vardır. On dört asırdanberi bir harfinin mânâ ve medlûlü değişmemiş olan Kitab-ı Yezdanın, bin dört yüz asır da geçse, her devrin ihtiyaçlarını karşılıyacak ve her asrın irfan ve idrakini ihata edecek bir vüs’atı vardır ki, bunun derme çatma kelimelerle yapılmış tercümesinin ibadetde kıraet yerine geçmesi, İslâm akîdesine göre mümkün değildir.
“Esasen şu cihet muhakkaktır ki, Allah’ına ibadet etmek istiyen bir Müslüman, Kur’ânı Hakîymin bir kaç âyetini mükemmelen ezberliyebilir ve Kur’ânın İlâhî hükümlerine vâkıf olmak istiyenlerin de, mevcut tercüme ve tefsirlerden istiane eylemek suretiyle arzusuna erişmesi pek âlâ mümkündür. Kalbinde hakikî bir İslâm ve İbadet nuru parlayamamış, vicdanı paslanmış, kalbi ve idraki mühürlenmiş olanlara da hangi dilden tercümeler yapılsa onların ahkâmı Kur’âniyeye vukuf imkânının bulunmadığı yine Kur’ânı Mübînin beyanıyla sabittir.
“İslâm mâbedlerinin tâmir ve muhâfazasını bile zevâidden sayacak kadar Dîn-i Mübînin aleyhine hareket eden [bir Hükûmet]!”
“O halde, İslâm mabedlerinin tâmir ve muhafazasını bile zevâidden sayacak kadar Dini Mübinin aleyhine hareket etmeği, onu her vesile ile hırpalamayı moda sayarak Türk Milletini Dininden, an’anesinden, içtimaî terbiyesinden, yüksek ve saf ahlâkından ayırmak istiyenlerin fırsatı ganiymet bilerek bu gayretten faydalanmaları gayet tabiî idi. Nitekim öyle oldu. Bunların, namazda okunacak Kur’ân âyetlerinin Türkçesini imal için çalışmalarında hüsniniyet aramak elbette beyhude bir iş ve bir safdillikti.
“Evet, ‘Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı, / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı!’ diyen Âkif, bütün a’mal ve harekâtımızın Kur’ânı Kerimde bildirilmiş olan ilâhî emir ve düsturlara tevafuk ettirilerek Türk Milletinin İlâhî ahlâk ile mütehallik olmasını istemiştir amma, ‘Kuru dâvâ ile olmaz bu, fakat ilm ister!’ mısrâıyle bu inkılâbın ancak ilmin ışığı altında yapılabileceğine de işaret eylemiştir.
“İslâm İlâhiyat Fakültesi kapatılmış, bütün okullarda dîn dersleri kaldırılmış, Fâtih ve Süleymâniye Medreseleri gibi asırlık İslâm üniversiteleri yok edilmişti”
“Bu sahadaki ilmin yegâne beşiği olması lâzımgelen İslâm İlâhiyat Fakültesi kapanmış, bütün okullarda din dersleri kaldırılmış, Fatih ve Süleymaniye medreseleri gibi asırlık İslâm üniversiteleri yok edilmiş ve bu yokluğu telâfi için bu mevzudaki ilmin, yani din ve Kur’ân ilminin ağuşuna tek talebe verilmemişti. O halde, Kur’ânı Türkçeleştirme gayretindeki samimiyete inanmak kabil olur muydu? Bilhassa bu gayret İstanbul üniversitesinin belirli hocalarına gizli emirler verilerek alınacak kararları dikte etmek suretiyle tezahürünü gösterince bu yöndeki samimiyete hiç kimse inanamazdı. Çünki bundaki maksad, ciltler dolusu tefsirlerle bile bihakkın izahı mümkün olamıyan âyâtı Kur’âniyenin muhtasar tercümelerle basit bir hale konulmasını ve Türk – İslâm milletinin Kur’ânı Kerime olan inanç ve hürmetinin sarsılmasını hedef tutuyordu.
“İşte Âkif’e ürpertiler veren hâdise, böyle bir maksada kendisinin âlet edilmek istenilmesi idi. Yoksa, o tarihe kadar Kur’ânı Kerimin Türkçeye bir çok tercüme ve tefsirleri yapılmıştı ve Halk onları tercüme ve tefsir olarak biliyordu. Maksadın husûlü için, bütün Milletin ayrı ve hususî bir güvenine mazhar olmuş olan Âkif’e tercümeler yaptırılmak ve sonra tercümeyi namazda okutmak için tepeden inme bir emir verebilmek lâzımdı ki, bu suretle hiçbir beşerî kuvvete boyun eğmemiş olan Âkif’in de harcanılması maksuddu.
“Lâkin, Kur’ânı Kerim’in ahkâmını da kıyamete kadar muhafaza etmeği vaid ve tekeffül eden Allah’a binler kerre hamd ve şükürler olsun ki, böyle bir suikasdden İlâhî Kelâmını da, İlâhî Şairini de korumuştu!
“İşte, artık tarih olan bu iki hatıranın hikâyesi de böylece bitmiş ve iki mühim sır da bu suretle açıklanmış oldu. Fahri Kutluay, Ankara.” (Fahri Kutluay, “Aydınlatılan İki Mühim Sır: Mehmed Âkif Mısıra Niçin Gitmiş ve Hazırladığı Kur’ânı Kerimin Tercümesini Buraya Niçin Getirmemiş?”, Sebilürreşad, cild IV, sayı 99, Nisan 1951, ss. 374-376)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (115)
Yesevizade Alparslan Yasa
25.08.2025 - 12:54
Yayınlanma
25.08.2025 - 12:55
Güncelleme
1
Paylaşım
Hâfız Âsım Efendi’nin M. Âkif’e dâir hâtırası: “İstiklâl Marşı bir daha yazılamaz!”
“Mehmed Âkif de Kemalist Propagandanın İstismâr Mevzûu” başlıklı 3. Alt Faslı, Mehmed Âkif’in Mısır’a gitme ve Memlekete Meâl’ini getirmeme sebebi hakkında, kendisinin çok yakın arkadaşlarından olan rahmetli Şefik Kolaylı’nın şu yukarıda naklettiğimiz hâtırası ile bitirmeyi planlamıştık. Lâkin buraya kadar olan kısmı Gazeteye gönderdikden sonra, kıymetli muharrir ve gazeteci, velûd müellif Beşir Ayvazoğlu’nun (Sivas, Zara, 11.2.1953) Hâfız Âsım Şâkir Efendi’den naklettiği bir hâtırayı hatırladık. Büyük târihî kıymeti hâiz bu hâtıra, “Mutlak Şef”in -Milletimizin Âmentüsü mesâbesinde olan- mûciz İstiklâl Marşı’mızı değiştirme arzûsuyle alâkalıdır. Aynı zamânda, onun, Mehmed Âkif’imiz hakkındaki hissiyâtına ve yukarıda, Mithat Cemal Kuntay’ın Hakkı Tarık Us – Mehmed Âkif görüşmesine dâir rivâyetine de ışık tutuyor. (Târihe böyle kıymetli bir hâtıra intikâl ettiren Beşir Ayvazoğlu kardeşimizi, hayırla, muhabbetle yâdediyoruz.)
Rahmetli Hâfız Âsım Şâkir Gören (İstanbul, 1900 – muh. a.y., 1990), Mehmed Âkif’in talebesi ve hayrânı idi. Âsım Efendi, Üstâdla, genc yaşında tanışmış, sonra sık sık sohbetlerinde bulunmuştur. Mehmed Âkif’in, Mısır’daki ikâmeti esnâsında mektublaştığı zâtlardan biri de Hâfız Âsım Efendi idi. Aşağıdaki hâtıradan da anlaşılacağı vechiyle, Mısır’dan hasta olarak döndüğü zamân, hastahânede, onun müdâvim ziyâretcileri arasında yer almıştı. (Müşârünileyhin doğum ve ölüm târihleri, kezâ hakkında muhtasar mâlûmât için kaynaklarımız: https://defter-i-ussak.blogspot.com/2016/12/hafiz-asim-sakir-goren.html ve Doç. Dr. İsmail Alper Kumsar, “Safahat’ta Üç Dönem, üç Nesil, Üç Bakış”, İslâm Şairi Mehmed Akif Ersoy, -Ed.: A. E. Aksoy ve A. Alperen-, Çanakkale: Paradigma Akademi Yl., 451 s. içinde ss. 201-213, https://www.paradigmaakademiyayinlari.com/wp-content/uploads/2023/01/islam-sairi-mehmet-akif-ersoy.pdf; 10.7.2025)
1-117
(https://defter-i-ussak.blogspot.com/2016/12/hafiz-asim-sakir-goren.html; 10.7.2025)
Hâfız Âsım Şâkir Gören (Rahmetullâhi aleyh)…
***
Beşir Ayvazoğlu, Hâfız Âsım Şâkir Efendi’yi, 1988’de, demek ki vefâtından iki sene evvel, evinde ziyâret ediyor ve ondan, Mehmed Âkif ve İstiklâl Marşı hakkında dinlediklerini aynen naklediyor:
“Mehmed Âkif'in aziz dostlarından Hâfız Âsım Şakir, 1980'lerin sonunda hayattaydı; hâlâ hayattaysa sağlık ve âfiyet, vefat ettiyse rahmet diliyorum.
“Çok sevimli bir adamdı; 1988 yılında, İstiklâl Marşı'nın millî marş olarak kabulünün yıldönümü vesilesiyle röportaj yapmak üzere evine gitmiştim. Mustafa Kemal'in İstiklâl Marşı ve şairi hakkında ne düşündüğüne dair anlattıkları ilgi çekiciydi. Aynen aktarıyorum:
‘- Âkif Bey hasta yatıyor, ben her gün yanındayım. Ne yapıyorum? Gelen giden ziyaretçileri ağırlıyorum. Bakın size bir hadise anlatayım: Bir gün Hakkı Tarık Us, Ruşen Eşref ve adını hatırlayamadığım bir başka zat geldiler. [Bu ziyâret, 1936 senesinin yaz veyâ güz aylarında, Rahmetlinin, Teşvikiye Sağlıkevi’nde tedâvî gördüğü günlerden birinde yapılmış olmalıdır. -Yesevîzâde-]
“Hakkı Tarık:
'- Üstâd, dün akşam Gazi hazretleriyle beraberdik. Sizden sevgiyle, sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi. Ve hatta –dikkat buyurun sözlerime– kendilerine hiss–i adâvetim yoktur. Eğer olsaydı, dedi, Türkiye'ye dönmesine müsaade etmezdim, İstiklâl Marşı'nı da kaldırırdım.’
“Âkif Bey:
'- Demek öyle' diyerek doğruldu, 'Âsım bana yardım et!' dedi, arkasına yastık koydum.
“Bir yandan da içimden 'Eyvah, şimdi olmadık bir söz söyleyecek!' diye geçiriyordum. Şöyle biraz eğildi:
'- Hakkı beyefendi, dedi, hatırlar mısınız, biz Gazi'yle harp sahasında ön saflarda beraber gezdik, beraber yürüdük. Kendisini Meclis'te sonuna kadar destekledik. Bu böyleyken Gazi hazretlerinin adâvet kelimesini telaffuz etmesine hayret ettim. Beni memlekete sokmayabilirdi, lütfettiler, kendilerine minnettarım. İstiklâl Marşı'na gelince, dedi, işte onu kaldıramazdı. Nasıl kaldırırdı ki, Meclis'te ilk okunduğu gün, Tunalı Hilmi hariç, herkes ayakta dinledi, kendileri de dahil'.
“Yorulmuştu, yavaşça geriye yaslanırken:
'- İstiklâl Marşı bir daha yazılamaz!' dedi, 'Kimse bir daha İstiklâl Marşı yazamaz, ben de yazamam!' dedi. Sonra, derinden gelen bir sesle:
'- Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!' dedi, sustu.’
“Âsım Şâkir bunları anlattıktan sonra şöyle demişti:
‘- Kitaplarda, bu hadisenin sonunu anlatıyorlar da, nedense başını anlatmıyorlar. Sebebini anlayamıyorum!” (Beşir Ayvazoğlu, “Not Defteri: İstiklâl Marşı”, Zaman gazetesi, 14.3.2001;
http://arsiv.zaman.com.tr//2001/03/14/yazarlar/BesirAYVAZOGLU.htm; 7.5.2015)
Hakkı Tarık ile Hâfız Âsım Efendi’nin hâtıraları arasında bir mukâyese
Mithat Cemal Kuntay’ın Hakkı Tarık Us’tan rivâyetini yukarıda nakletmiştik. Buna göre, Hakkı Tarık, Mehmed Âkif’le hastahânedeki odasında, hiç olmazsa bir-iki şâhidin huzûrunda değil de, baş başa görüşmüş olmaktan yakınmıştı. Hâlbuki Hâfız Âsım Efendi’nin hâtırasında, görüşme, kendisi, Ruşen Eşref ve ismini hatırlıyamadığı bir şahsın huzûrunda cereyân etmiştir.
İkincisi, Hakkı Tarık’ın rivâyetinde asıl mes’ele Âkif’den Meâl’ini koparmaktır; “Mutlak Şef” onu bu işe mêmur etmiş, mâmâfih, bütün canbazlıklarına rağmen, Mehmed Âkif tarafından mahâretle atlatılmıştır. Hâfız Âsım Efendi ise, bundan değil, sâdece İstiklâl Marşı’nın değiştirilmesi mes’elesinden bahsediyor. Bu mes’ele, arada ârızî olarak konuşulmuş olmalıdır; daha doğrusu, Hakkı Tarık, Mehmed Âkif’i yumuşatıp emeline nâil olabilmek için böyle bir mevzû ortaya atıvermiştir. Âkif merhûmla bir samîmiyeti olmıyan Hakkı Tarık’ın bir vazîfe îcâbı olarak ona ziyârette bulunmuş olması lâzımdır ki bu da, kendi ifâdesine nazaran, ondan Meâl’ini almaktır…
Totaliter Zihniyet ve Rejim böyle tezâhür ediyor
Hakkı Tarık, Efendisinin Mehmed Âkif hakkındaki kanâatini (hilâf-ı hakîkat bir-iki kelâmı mütêak̆ib) şu sözlerle naklediyor: “Kendilerine hiss–i adâvetim yoktur. Eğer olsaydı, Türkiye'ye dönmesine müsaade etmezdim, İstiklâl Marşı'nı da kaldırırdım!’
Kemalist Rejimin mâhiyetini anlamak için şu söz dahi, mühim bir ipucudur: Canı öyle isterse, “Türkiye’ye dönmesine müsâade etmez ve İstiklâl Marşı’nı da kaldırırmış”!
Dîğer taraftan, “kendilerine hiss–i adâvetim yoktur” derken, aslında adâvet hissini açığa vuruyor. Yoksa nîçin “adâvet” gibi, “düşmanlık” gibi ağır bir kelimeyi kullansın? Nitekim Âkif merhûm da, bu mânâyı hissederek infiâl göstermiştir.
“İstiklâl Marşı’nı kaldırmak”tan bahsetmesi de, “adâvet” kelimesini kullanması gibi, bir niyet ve hissiyâtın dolaylı ifâdesidir. Nitekim, Mustafa Kemâl’in, adım adım topyekûn iktidârı zaptederek “Totaliter Şef” hâline geldiği ândan ölümüne kadar hep İstiklâl Marşı’nı değiştirmek için teşebbüslerde bulunduğunu, lâkin (Elhamdülillâh!) emeline nâil olamadığını yukarıda mevsûken îzâh etmiştik…
İstiklâl Marşı’nın îcâzındaki sır
İstiklâl Marşıyle alâkalı olarak Mehmed Âkif’in Hakkı Tarık’a (ve onun vâsıtasıyle Mustafa Kemâl’e) cevâbında ise iki nükte var:
Birincisi, kimse, hattâ bizzât Âkif dahi, bir daha İstiklâl Marşı yazamaz; çünki (daha evvel de îzâh ettiğimiz vechiyle) o Marş, o esnâda, kendi târihî şahsıyetine dönmüş olarak, büyük bir İslâmî Îmânla İstiklâl mücâdelesine atılmış bütün bir Anadolu Milletinin şuûr ve hissiyâtının Mehmed Âkif’in rûhuna, zihnine ak̃setmiş ifâdesidir. Müslümanların muazzam fedâk̃ârlığıyle kazanılan İstiklâl Zaferinin İslâma karşı bir silâha döndürülmesiyle, kısa zamânda, Milletteki o şuûr, o hissiyât, o heyecân sönmüştür. Âkif merhûm ise, bu hâl karşısında, vefâtına kadar süren büyük bir inkisâr hâline sürüklenmiştir. Binâenaleyh, artık ne İstiklâl Harbi’ni yazdıracak bir Millet kalmıştır, ne de onun şuûr ve hissiyâtına tercümân olacak bir şâir! İstiklâl Marşı’nın îcâzındaki sır budur!
Daha kolay farkedilen ikinci nükte ise, “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!” duâsıyle alâkalıdır. Yânî Allâh, bu Milleti, yine bir istiklâl mücâdelesi vermek mecbûriyetinde bırakmasın!
Netîce: Mehmed Âkif, “İstiklâl Harbi’nin Mustafa Kemâl olmadan kazanılamıyacağını” söylemiş olamaz!
Mithat Cemal ve Hâfız Âsım Efendi’nin naklettiği hâtıraların mukâyesesinden çıkan en mühim netîce ise şudur: Kendisine karşı “adâvet”ten ve mübârek İstiklâl Marşı’mızı değiştirmekden dem vuran “Mutlak Şef” hakkında bu kadar infiâl gösteren Mehmed Âkif’in, üstelik bu hâletrûhiye içindeyken, ona dâir müsbet bir kanâat izhâr etmesi, hele hele “o olmasa, İstiklâl Harbi’nin kazanılamıyacağını” beyân etmesi, tam mânâsıyle muhâldir!
Bu hükmümüzü, yukarıda, vesîka ve delîllere müsteniden zâten kâfî derecede îzâh etmiş bulunuyoruz…
Hâfız Âsım Efendi’nin Mustafa Kemâl hakkında yine büyük târihî kıymeti hâiz bir başka hâtırası
Bu vesîleyle, Hâfız Âsım Efendi’nin, daha evvel, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı vâsi araştırmamızda (Yeni Söz, 27-28.2.2020/519-520) naklettiğimiz bir başka hâtırasını hatırlatmak istiyoruz.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (116)
Yesevizade Alparslan Yasa
26.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
25.08.2025 - 18:24
Güncelleme
5
Paylaşım
Mustafa Kemâl, “Kur'ân, nihâyet, serbest vezinde bir şiirdir! Allâh tarafından vahyedilmiş olamaz! Muhammed'in kendi sözleridir!” diyordu
1932 Ocak-Şubat aylarında (1350 Ramazanında) Dolmabahçe'deki “Öztürkce İbâdet Vâsıtasıyle Dîn İnkılâbı” çalışmalarının pek mühim bir şâhidi de, Hâfız Âsım Şâkir Efendi'dir (Gören; 1900 - 1990). Onun hâtıra ve şahâdetini, Emekli Vâli, Muharrir, Mütercim ve Tercümeci Ali Kemâlî Aksüt (1884 -1962) zaptetmiştir. Sebilürreşad'da (Şubat 1951, IV/96: 328-330) neşrettiği bu hâtıranın başına: “Hâdiseyi bana Hâfız Âsım anlattı. Bu yazıyı yazdıktan sonra kendisine okudum. Aynen tasdîk ve têyîd etti.” şeklinde bir kayıd düşmüştür. Hâfız Âsım, “Tek Adam”ın siyâseti ve Miralay Cemîl Saîd Dikel'in Meâli (Türkçe Kur’ân-ı Kerîm) hakkında bir yorum yaptıktan sonra başından geçeni anlatıyor:
(-Eşref Edib neşri- Sebilürreşad, Şubat 1951, IV/96: 328)
Hâfız Âsım Şâkir Gören’in Kemalist “Dîn İnkılâbı” ile alâkalı hâtırası hakkında Vâli Ali Kemâlî Aksüt’ün makâlesinin ilk sayfası... (Her ikisine da Allâh ganî ganî rahmet etsin!) Hâfız Âsım Efendi, “Türkce Kur'ân” tâlimi yaptırılmak üzere çağırıldığı Dolmabahçe Sarayı'nda Mustafa Kemâl'in şu sözleri sarfettiğine şâhid olmuş: “Kur'ân, nihâyet, serbest vezinde bir şiirdir! Allâh tarafından vahyedilmiş olamaz! Muhammed'in kendi sözleridir!”
***
“Gazi Mustafa Kemal, tasarladığı inkılâbları fiil sahasına koymadan önce, daima etrafında bulunanlardan başka kimselerle de istişare eder, asıl maksadını gizliyerek varmak istediği gayenin kâh lehinde, kâh aleyhinde fikir yürütür, ortalığı yoklar, nihayet karârını verirdi.
“Dine müteferri inkılâblarda da böyle yapmıştı. […]
“Kur'ân'ın tercümesi mümkün değildir, cevaz yoktur” kabilinden vuku bulan çeşit çeşit itirazlara rağmen, daha evvel de Kur'ân terceme olunmuştu. Fakat ne garibtir ki bu terceme Fransızcadan yapılmıştı ve ancak bazı meraklılar veya lâubali kimseler elinde dolaşıyordu. Gazinin maksadı, mahdudiyeti kaldırmak, Arabça metin yerine Türkçe sözlü bir Kur'ân koymak, bütün ibadetlerde bunu oku[t]maktı. [Rahmetli Hâfız Âsım Efendi, burada, “Fransızcadan tercüme edilen Meâl”le, Miralay Cemîl Saîd Dikel’in (1872 – 1948) çok kusûrlu olduğu için, 1924’te, bizzât Diyânet İşleri Reîsi Rifat Börekçi merhûm tarafından mahkûm edilen Meâl’ini -ismi bile Küfür olan “Türkçe Kur’ân-ı Kerîm”ini- kasdediyor. Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerde Tercüme Faâliyeti ünvânlı eserimizde (Ankara: Kurtuba Yl., Aralık 2016, 428 s.), bu Meâl’in, pek hatâlı olmakla berâber, Fransızcadan tercüme edilmediğini isbât etmiş bulunuyoruz. “Totaliter Şef”, 1932’de, câmilerde, kasd-ı mahsûsayle, -meselâ İsmail Hakkı İzmirli’nin Meâl’ini değil de- bu bozuk Meâl’i tilâvet ettiriyordu. Tatbîkâta koyduğu “İki Kademeli Dîn İnkılâbı” stratejisiyle, bir taraftan tahsîlli nesillere Materyalizm aşılarken, dîğer taraftan geniş kitleleri de, “Öztürkce namaz ve Ezân”la, tedrîcen sahîh Müslümanlıktan uzaklaştırmayı istihdâf ediyordu…]
“Tarih kitaplarına geçen tafsilâta göre, hâfızları Dolmabahçe sarayına çağırtıp her birine ayrı ayrı ‘aşır’lar okutması, asıl metnin tilâvetinden sonra tercemenin okunmasını emir ile dinleyenlerin ihtisaslarını anlamak istemesi ve bu tercemeyi tekrar yapması… Hep bu gayeye müteveccih teşebbüslerdi. […]
“Bir gün ona Hâfız Âsım'dan bahsetmişlerdi: Sesi güzel, yüzü güzel, musikiye aşina, genç bir hâfız; Türkçe Kur'ân okumak hususunda pek usta, demişlerdi. […]
“İşte o günün akşamı Dolmabahçe sarayının mükellef bir salonunda, mutad üzere eğlenilirken “din” bahsi açılmış ve tabiatiyle Kur'ân o bahsin en ehemmiyetli faslını teşkil etmişti.
“Gazinin dimağında, tam o sırada, Âsımın hayali bir şimşek gibi parladı. Onu dinlemenin tam zamanıydı. Bu, sitayişi bitmiyen hâfız da bakalım ne diyor ve nasıl okuyordu?... Çok sürmedi, Âsım saraya geldi. Salon yine din bahisleriyle heyecanlar içindeyken, “Kur'ân, nihayet, serbest vezinde bir şiirdir, Allah tarafından vahyedilmiş olamaz. Muhammedin kendi sözleridir…” iddiaları gurur ve istihfafla yükseliyorken, imtihan için çağrılmış olan Asım içeri girmiş ve bu sözleri, istemiyerek, işitmişti.
Mustafa Kemâl, Hâfız Âsım Bey'in, “Türkçe Kur'ân”ı, Kur'ân kabûl etmeyişine öfkeleniyor
“Güzel giyinmişti; girerken usûl ve âdâba, mümkün olduğu kadar riâyet etmiş, her vechile nazar-ı dikkati üzerine çekmişti.
“Kemal Paşa, genç hâfızı büyük bir nezaketle kabul etti. Bu muamele Âsım için bir teminat yerine geçtiği gibi, yakından tanıdığı Tahsin (Uzer) Beyin orada bulunması ve gülümsiyerek yüzüne bakması da kalbine kuvvet vermişti.
“Oturur oturmaz, Gazi, Âsıma ne iş yaptığını, işinden kaç para kazandığını sordu. Sonra –bir amatör farzetmiş olsa gerek- Kur'ân'ın tercemesi hakkındaki fikrini yokladı. Âsım ihtiyatı elden bırakmıyordu: Kifayetsizliğini ileri sürdü, mütalâa beyanından çekindi. M. Kemal Paşa:
‘- Bir tecrübe edelim' dedi. Âsıma “İsrâ” suresinin Türkçe tercemesini göstererek ilâve etti: ‘- Oku bakalım!'
(-Eşref Edib neşri- Sebilürreşad, Şubat 1951, IV/96: 329)
Vâli Ali Kemâlî Aksüt’ün Hâfız Âsım Efendi’nin Kemalist “Dîn İnkılâbı” ile alâkalı hâtırasına dâir makâlesinin ikinci sayfası…
***
“Kekelememek, iltizamî bir falso yapıyor zehabını uyandırmamak ve maazallah elim bir âkıbete uğramamak için, Âsım olanca dikkatiyle ve bütün maharetiyle okudu. Mustafa Kemal, hiç şüphe yok, musikiye bayılmıştı, fakat asıl maksadı unutmuş değildi:
‘- Haydi bakalım, dedi, şimdi sen de istediğin sûreyi Arabca olarak oku!'
“O zamana kadar salonlarda mutad olan şekilde oturan genç hâfız, hemen vaziyetini düzelterek koltuğa çıktı ve diz çöktü.
“Bu hareket Mustafa Kemal'in keskin gözünden kaçar mıydı?
‘- Tahsin Bey, dedi, Kur'ânı Türkçe okurken ayaklarını uzatmıştı; şimdi diz çöktü. Anlaşılıyor ki evvelkini Kur'ân telâkki etmiyor.'
“Sözlerinde bir hiddet yahut hayret seziliyordu. Parlayan gözlerini Âsım'a dikmiş, sanki bir suçluyu istintak eder gibi, cevab istiyordu.
“Âsım, ‘Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah' kanaatiyle:
‘- Paşam, dedi, bu bir alışkanlıktır; hareketim düşünülerek yapılmış değil… Fakat, ne yalan söyliyeyim, nokta-i nazarım düşündüğünüzün aynıdır.'
“Bu doğru, dürüst sözler hiddet yahut hayreti tatlılık ve yumuşaklığa kalbetti: Gazi, belki biraz da acıyarak, Âsıma gülümsedi:
‘- Herkes kanaatlerinde hürdür; elverir ki bu kanaatler samimî olsun genç!' dedi.
Kur'ân-ı Hakîm, Mustafa Kemâl'e cevâb veriyor
“Hâfız tilâvete başladı. Hiç düşünmeden, ayrı, hususî bir intihab yapmadan okumağa başladı. Birdenbire hatırına geliveren, ‘Hakka' sûresiydi. Bunda, Kur'ân-ı Kerîm'in mahiyeti anlatılıyor, ‘Kur'ân Allahın yanında pek kıymetli bir elçinin sözüdür. O şair sözü değildir.' deniliyordu. ‘Tenzîlün min Rabbilâlemîn' âyeti Âsımın ağzından bir ihtar nidası gibi dökülürken, sükûta dalmış olan salonda birdenbire bir değişiklik oldu. Gazi ayağa kalkarak:
‘- Tahsin bey, dedi, senin hâfızın sade hâfız değil, aynı zamanda diplomat! Bizim biraz evvel konuştuğumuz mevzua, şüphesiz girerken duymuş, Kur'ân lisaniyle karışıyor, bize cevab veriyor!' [Bu müdâhaleden de anlaşılıyor ki yukarıdaki “serbest vezinde bir şiirdir”, v.s. sözü ona âiddi…]
“İlhamlı tariz veya itirazlardan hoşlanmıyan Mustafa Kemal sinirli görünüyordu. Zavallı Âsım, hakîkaten farkına varmıyarak işittiğini şimdi anladığı o sözlere mukabele etmeği hatırına bile getirmemişti. Fakat Kur'ân'ın mucizesiydi bu; Hakk'ın lisanı kendiliğinden cevap veriyordu. Ne yapabilirdi? Korku ve endişe içinde kısacık bir müdafaa yaptı:
‘- Paşam, dedi, ben hâfızım amma Kur'ân'ın mânâsına maatteessüf vukufum yok. Eğer size muaraza suretinde bir şey yapmışsam, bu, benim eserim değil, ancak Allahın bir tecellisidir.'
“Bu sözler, bu samimî müdafaa biraz evvelki feveranı yatıştırdı, meclisin havası değişti ve Âsım, biraz sonra, hatırı sayılır bir câizenin [mükâfâtın] verdiği sevinç içinde evinin yolunu tuttu. (Ali Kemalî Aksüt, “M. K. Paşa ve Kur'ân Tercümesi”, Sebilürreşad, Şubat 1951, IV/96: 328-330)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (117)
Yesevizade Alparslan Yasa
27.08.2025 - 12:52
Yayınlanma
27.08.2025 - 12:54
Güncelleme
1
Paylaşım
ÇALIŞMAMIZIN SEYRİ HAKKINDA BİR TAVZÎH
Bâzı okurlarımız, bize, işbu araştırmamızın şimdiye kadar tefrika edilen kısımlarında Mustafa Kemâl’in şeceresini göremediklerini, buna ne zamân sıra geleceğini sordular. Bu sebeble, bu husûsu tavzîh etmemiz lüzûmlu görünüyor.
Bizim bu çalışmadan başlıca gâyemiz, sâdece, Mustafa Kemâl’in şeceresini vesîkalarla tesbît etmek değildir. Bunun içindir ki çalışmamızın ismini, “Mustafa Kemâl’in Uydurma Şecereleri ve Hakîkî Mensûbiyeti” şeklinde tesbît ettik. Mes’elemiz onun “hakîkî şeceresi”ni gün ışığına çıkarmaktan ibâret olsaydı, “hakîkî mensûbiyeti” gibi şümûllü bir tâbir kullanmazdık.
“Mensûbiyeti”nden kasdımız, onun, şeceresiyle berâber, dünyâ görüşü, şahsıyeti, ahlâkı ve bunları yoğuran ictimâî muhîtlerdir. İctimâî muhîtler, yânî Selânik şehri, Beynelmilel Masonluk câmiası ve onun içinde husûsen Maçedônya Risôrta Locası, bu Locanın eseri olan İttihâd ve Terakkî Komitası, Beynelmilel Siyonizm câmiası, Sabataî cemâati, yakın arkadaş muhîti, v.s. Şahsıyeti ve dünyâ görüşü kurduğu rejimle iç içe geçtiği için, bunları aydınlığa kavuşturmak, kurduğu rejimin hakîkî mâhiyetini de tesbît etmek demekdir.
Onun için, mevzûu geniş bir perspektifle ele alıyor, esâs mevzûumuzla dolaylı olarak alâkalı mevzûlar üzerinde de duruyoruz.
İlkin, “Cumhûrî Rejim – Totaliter Rejim Tezâddı”na dikkati çekdik. Bu mefhûmlar ve aralarındaki zıddiyet iyi kavranınca, Kemalist Rejimin, iddiâ edildiği gibi cumhûrî bir rejim değil, totaliter bir rejim olduğu ayân-beyân meydana çıkıyor. Başındaki insan da, tabiî olarak, “Totaliter Şef”tir ve her totaliter rejimde olduğu gibi, bir tapınış mevzûudur.
Bu vâkıayı ortaya koymamız, Kemalizm ve İslâmın birbirine ne kadar zıd dünyâ görüşleri olduğunu da anlamayı kolaylaştırıyor. Mâmâfih, kasdettiğimiz İslâm, “Rivâyetci” değil, “Dirâyetci” İslâmdır. Muhâkememizin bu noktasında, bu def’a, birbirinden farklı bu iki Müslümanlık telakkîsini îzâh etmemiz îcâb etti.
Bunların arkasından gelen bahis, sağlığından îtibâren, Mustafa Kemâl’e tapınıştır. Her totaliter rejimin tabîatinde olan şahısperestlik (le culte de la personnalité)…
Bu safhada da şunu iyice anlamak îcâb ediyordu: Bu büyük dalâlet, Mustafa Kemâl’e rağmen mi, yoksa onun teşvîk̆iyle mi ortaya çıkmıştır?
Bir kerre, Totaliter Rejimin, dîğer tâbirle Totaliter Şeflik Sisteminin yapısı îcâbı, böyle bir hâlin, Şefin irâdesi hâricinde vukû bulması mümkün değildir. Nitekim, Bolşeviklik ve Nazilikde de öyleydi… Bunun müsbit delîllerle, vesîkalarla isbâtına gelince, bunun için, hem Totaliter Şefin beyânlarına, tavırlarına, fiilî vak’alara (meselâ resmî merâsimlere, bütün Memleketi saran resim ve heykel furyasına), hem de Devlet ricâlinin nutuklarına ve resmî kabûl görmüş gazetelerin, muharrirlerin neşriyâtına dikkat etmek lâzımdı. Biz de bunu yaptık ve birçok misâlle bu hâli gözler önüne serdik.
1-119
Fantastik roman kahramanları…
***
Bu meyânda, karşımıza mühim bir mes’ele çıktı: Kemalist Propaganda, -bütün bir Ümmetin medâr-ı iftihârı olan nümûne Müslüman- Mehmed Âkif’i dahi kendisine âlet etmişti… Binâenaleyh bu mes’elede de hakîkati meydana çıkarmak üzerimize vâcib oldu. Bu mevzû üzerinde dururken, Mehmed Âkif’in şahsıyeti ve fikirleri hakkında senelerdir yazmayı düşünüp de yazamadığımız bâzı tesbîtlerimizi kaydetmek fırsatı bulduk. Uzun senelerdir onun hakkında yazmayı planladığımız eserimizi têlîf etmiye herhâlde imkânlarımız ve ömrümüz vefâ etmiyecek; binâenaleyh bu kadarı için de Rabb’imize hamd-ü-senâlar olsun!
Tâ gencliğimizden beri hayâtımızda bizim için dâimâ pek feyizli bir ilhâm kaynağı olmuş Mehmed Âkif merhûm üzerinde dururken, bilhâssa -Müslümanların başlatıp Müslümanların muazzam gayretleriyle, fedâkârlıklarıyle kazanılan, lâkin Münâfık Zümre tarafından bir asırdır istismâr edilen- İstiklâl Harbimiz hakkında bâzı hakîkatleri tebârüz ettirmek için, bu def’a, rahmetli Kâzım Karabekir’e ve onun Mustafa Kemâl’le kalem münâkaşasına da temâs etme ihtiyâcı duyduk. Öyle zannediyoruz, bu vesîleyle dahi, Selânikli Mustafa Kemâl’in şahsıyeti, ahlâkı, dünyâ görüşü ve Rejiminin hakîkî mâhiyeti çok daha fazla vuzûh kazanmıştır…
Şimdi, çalışmamızın bu merhalesinde, “Totaliter Şef”e tapınışa, 4, 5 ve 6 numaralı, “Kemâlperestliğe Yakın Mâzîden Nümûneler”, “İbrahim Halil Çelik Hâdisesi” ve “Dalâlet Devâm Ediyor” alt başlıkları ile çok ibretâmîz başka misâller vereceğiz.
Yakın mâzîden vereceğimiz misâller arasında bir tânesi üzerinde uzunca duracağız. Bu, 5. Alt Faslın mevzûunu teşkîl eden İbrahim Halil Çelik Hâdisesidir. Nisan 1989’da cereyân eden bu hâdise, bizde, o zamân büyük infiâl uyandırmış ve düşüncelerimizi sıcağı sıcağına k̃ağıda dökmüştük. Türkiye’de 1946’dan beri hüküm süren “Müteaddid Fırkalı Kemalist Totaliter Rejim” vâkıasını kavramak için bu hâdise de çok aydınlatıcıdır…
Tapınış, Devletin teşvîk̆i, daha doğrusu zorlaması ve onun, bu uğurda olanca imkânlarını seferber etmesi sebebiyle, bütün şiddetiyle sürüyor; lâkin Şahısperestlik, bu düzen içinde yetişen insanlarımız tarafından öylesine kanıksanmış bulunuyor ki ak̃si istikâmette herhangi bir teşebbüs, bir gelişme görülmüyor… Daha beteri, insanlarımız, Şahısperestlik dalâletine âlet olduklarının idrâkinde dahi değiller ve çocukluklarından beri içinden yaşadıkları bu dalâletin perestiş ve -en azından- Şirk, hattâ İlhâd olduğunu farkedemiyor, bize: “Ona tapmıyoruz, sâdece hürmet ediyoruz!” diyorlar…
Milletimiz bir gün asırlık derin uykusundan uyanır mı, yoksa bu ancak Bâsübâdelmevt’te mi mümkün olur? Kim bilir? Şu var ki uyanmadığı takdîrde, asırlardır başına gelen nice felâketlerden daha beterleriyle karşılaşacağını ve sonunun izmihlâl olacağını tahmîn etmek zor değil! Maâlesef!
“Kemâlperestliğe Yakın Mâzîden Nümûneler”, “İbrahim Halil Çelik Hâdisesi” ve “Dalâlet Devâm Ediyor” alt başlıklarını, “Ona Her Şey Mübâh!” başlıklı 7. Alt Fasıl tâkîb edecek. Bu Fasıl dahi başlı başına hacimli bir kitab olabilirse de, biz, orada, bâzı mevzûları kısaca hatırlatıktan sonra, genişçe iki mevzû üzerinde duracağız: Birincisi, Ahmet Emin Yalman ve Tan ile Cumhuriyet gazeteleri arasındaki kayıkçı kavgası misâlleriyle, bütün matbûâtın nasıl “Totaliter Şef”in emrinde olduğunu, yânî bütünüyle “prangalı bir matbûât”ın bahis mevzûu olduğunu göstereceğiz. İkincisi de, bir def’a daha “Totaliter Şef”in “Dîn İnkılâbı” projesi üzerinde duracağız. Lâkin, bu projeyi evvelki neşriyâtımızda kâfî derecede aydınlatmış bulunduğumuz için, evvelki tesbîtlerimizi kısaca hatırlattıktan sonra, bu sefer, onun, 1940’lı, 50’li senelerdeki seyrini îzâh edeceğiz. Bittabi, her zamân olduğu gibi, müsbit vesîkalarla… (Münhasıran vesîkalara, delîllerle istinâd etmeden her hangi bir müddeâ dermeyân etmek bizden ırak olsun! Kezâ, mukâbil vesîkalarla hükmümüzde yanıldığımız isbât edildiği hâlde, onu îtirâf etmemek inâdî tavrı da!)
“Kemalist Totaliter Rejimin ‘Ebedî Şef’ine Tapınış” başlıklı II. Fasıl bu sûretle tamâmlandıktan sonra, “Mustafa Kemâl’in Uydurma Şecereleri” Faslına geçeceğiz. Bu “uydurma şecereler” Faslını tâk̆îben, kendisinin âile yapısı, Masonluğu, v.s. hakkında evvelki neşriyâtımızda yaptığımız tesbîtleri hülâsa edeceğiz. Arkasından, Selânik şehri üzerinde durup umûmî bir “Sabataî profili” ortaya koyacak ve bunlarla berâber “Penbe Ev”in ifşââtını bahis mevzûu edeceğiz. Son Fasıllarda, “Yahûdi Menbâlarına Nazaran Mustafa Kemâl’in Mensûbiyeti” ve “Hakîkî Mensûbiyetini Gün Işığına Çıkaran Muhtelif Delîller” işlenecek, nihâyetinde, büyük bir târihî hakîkat en kat’î delîllerle gün ışığına çıkacak, idrâki dumûra uğramamış herkes, bir asırdır Milletimizin ne fecî şekilde aldatıldığını ayân beyân görecekdir… İnşâallâh! (Yâ Rabbi! Sen, eserimi ikmâl için bana k̃âfî ömür, imk̃ân ve çalışma şevk̆i ihsân et!)
Mustafa kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (118)
Yesevizade Alparslan Yasa
28.08.2025 - 00:00
Yayınlanma
27.08.2025 - 18:20
Güncelleme
1
Paylaşım
4. Alt Fasıl:
Kemâlperestliğe Yakın Mâzîden Nümûneler
Resmî ideoloji yapılmış, tabu hâline getirilmiş Kemalizm, bir asırdır Memleketimizde hüküm sürüyor… Devlet zoruyle… Devletin bütün imkânları seferber edilerek…
Millî Eğitim Temel Kânûnu, bütün Maârife, her vatandaşı Kemalizm îmânıyle yetiştirmeyi başlıca bir vazîfe olarak veriyor… Resmî-husûsî neşriyât da, mütemâdî bir propaganda bombardımanıyle bu şartlandırmayı destekliyor…
Tek taraflı bir Maârif ve neşriyât… Kemalizme muhâlefet, fiilen, her çeşid müessir vâsıtadan mahrûm… Bundan da öte, Fikir -binâenaleyh Tenkîd- Hürriyetinin üstünde, Damokles’in kılıcı gibi, 5816 var! İnsanlar, Kemalist Totaliter Rejimin bu cenderesi içinde âdetâ sersemlemiş, kendi başına düşünemez bir hâle gelmiş… Arada ezkazâ bir cılız ses çıkmıya cür’et ederse, o da bu hengâmede kaybolup gidiyor…
Her taraf, “Mutlak Şef”in çeşid çeşid fotoğrafları, heykelleri, büstleriyle kaplı… Paralar hâlâ onun resmiyle basılıyor… Her vesîleyle vecîzelerine muhâtabız… Bütün resmî müesseselerin İnternet Siteleri, onun resimleri, onun vecîzeleriyle başlıyor… “Zındık Şâir”in “Âmentü”sündeki gibi: “Adın besmeledir her işimizde…”
“Kemalist Türkiye” böyle bir şey: Bütün muhîtimiz Kemalizmle kuşatılmış ve zihinlerimiz esîr alınmış bir vazıyette! Kemalizm, bir vatandaşlık şartı! Kemalist olmıyana, söz hakkı yok! Her ne fikir beyân edecekseniz, evvelâ Kemalist olduğunuzu ik̆râr edeceksiniz! Hattâ beyân ettiğiniz fikrin de Kemalizme muvâfık olduğunu têmîn edeceksiniz!
“Kemalist Türkiye”: Kemalizm, bir vatandaşlık şartı! Kemalist olmıyana, söz hakkı yok! (Hattâ dolaylı olarak hayât hakkı da!)
“27 Mayıs Anayasası”nı hazırlıyan Hey’etin Âzâsı, Esâsiye Prof. Dr. İsmet Giritli’nin (1924 - 2007) Dünya gazetesinde neşredilmiş pek ibretâmîz bir makâlesi: “Rejimimizin Temeli: Kemalizm’e Bağlılık”…
Giritli’nin (ve temsîlcisi olduğu Mütehakkim Zümrenin) iddiâsınca, Kemalist olmıyana bu memlekette söz hakkı olamazmış: “Atatürk Devrimlerine bağlılık, Türk siyasî hayatında riayeti mecburî bir prensip haline gelmiştir. Bu itibarla Atatürk Devrimlerine bağlı ve saygılı olmıyan ve onun amaçlarını gözetmiyen hiç bir kişinin ve zümrenin Atatürkçü Cumhuriyetin siyasî hayatında yeri yoktur ve olamaz.” (Maâlesef, gazetenin târihini not etmeyi unutmuşuz…)
***
“Millî bayramlar”da Kemalist Propaganda zirve yapıyor… “Millî bayram merâsimleri” bir laik âyin havasında geçiyor… Zihnimizde “Kemalizmin hakîkati” hakkında bâzı şüpheler doğduysa dahi, bu “millî vecd günleri”, bu kitlevî kaynaşma, bütünleşme (communion) hâli onları da bertaraf etmiye yarıyor… Böylece, hayâtımızı, beşikden mezara kadar, (1945 TDK Sözlüğünde kaydedildiği gibi) “Türklerin dîni olan Kemalizm”den hiç sapmadan geçiriyor, Kemalizmin bir sâliki, bir mü’mini olarak yaşıyor ve o sıfatla bu dünyâya vedâ ediyoruz…
Lâkin, bu kadarı yetmiyor: Mütehakkim Zümreye göre, bu afyonlayıcı propagandaya rağmen, geçen zamân içinde, halk arasında “İrticâî temâyüller” tekrâr baş gösteriyor ve o zamân büyük bir hâdiseyle bütün bir Milletin Kemalizme îmânının tâzelenmesi ik̆tizâ ediyor…
Bu tesbîtimize misâl olarak şu üç büyük hâdise üzerinde durulabilir: 10 Kasım 1953’te “Ebedî Şef”in mumyalı naaşının Etnoğrafya Müzesi’nden Kemalist Panteona (Anıtkabr’e) taşınması, 27 Mayıs 1960 İhtilâli, 12 Eyl̃ûl̃ 1980 Darbesi ve akabinde, “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıl Kutlamaları”…
1. Îmân Tâzeleme Hâdisesi:
10 Kasım 1953: “Ebedî Şef”in Mumyalı Naaşı Panteon’a Taşınıyor
Uzun seneler, Milletin kesesinden muazzam bir servet harcandıktan sonra, nihâyet (1941-1953 seneleri) “Mutlak Şef”e lâyık bir Panteon inşâ edildi ve adına “Anıtkabir”, dîğer tâbirle, âbidevî mezar denildi… Yalman’ın ve temsîl ettiği Cemâatin gözüyle, o, “Ebedî Şef”in Türkiye’yi idâreye devâm ettiği “ebedî karârgâhı” idi. Aynı zamânda şahısperest merâsim veyâ âyinlerin yapıldığı mukaddes mekân… Kadîm devirleri aratmıyan bir mâbed…
Kadîm devirlerin rûhuyle inşâ edilmiş Kemalist Panteon
Bizzât mîmârı, onun kadîm devirlerin rûhuyle inşâ edildiğini söylüyor… Mustafa Kemâl’in hurâfî “Târih Tezi”ne îmân etmiş bir mîmâr (Prof. Dr. Emin Onat 1908 - 1961):
“Atatürk'ün başardığı inkılâpların en önemlilerinden biri, şüphe yok, bize mazinin hakikî değerini göstermesi olmuştur. Osmanlı devri, şereflerle dolu bir devir olmakla beraber, itiraf etmek lâzımdır ki, skolastik ruhun hüküm sürdüğü kapalı bir âlemden ibaretti. Halbuki, tarihimiz bir zamanlar Gök Alp'ın ‘Ümmet devri' dediği bu içe kapanmış medeniyetten ibaret değildi.
“Akdeniz milletlerinden bir çoğu gibi tarihimiz binlerce sene evveline gidiyor, Sümerlerden ve Hititlerden başlıyor ve Orta Asya'dan Avrupa içlerine kadar bir çok kavimlerin hayatına karışıyor, Akdeniz medeniyetinin klâsik ananesinin en büyük köklerinden birini teşkil ediyordu.
“Atatürk, bize bu zengin ve verimli tarih zevkini aşılarken, ufkumuzu genişletti. Bizi Ortaçağdan kurtarmak için yapılmış hamlelerden en büyüğünü yaptı. Hakikî mazimizin Ortaçağ[da] değil, dünya klâsiklerinin müşterek kaynaklarında olduğunu gösterdi. Hakikî Milliyetçiliğin içe kapanmış bir Ortaçağ gelenekçiliğinden asla kuvvet alamıyacağını, onun yalnız müşterek ve eski medeniyet köklerine inmekle canlanabileceğini anlattı. Avrupalılaşmakla, medenileşmekle, millileşmenin ayni şey olduğunu bundan iyi hangi fikir ifade edebilirdi?..
“Bunun içindir ki, biz, Türk Milletinin skolastik'ten uyanma, Ortaçağ'dan kurtulma yolunda yaptığı inkılâbın Büyük Önderi için kurmak istediğimiz anıtın, Onun getirdiği yeni ruhu ifade etmesini istedik. Bu ruh, Türk Milletinin içinden geçtiği medeniyetlerden birine ait, fâni bir ruh olamazdı. Atatürk'ün dehası bize gösterdi ki, dünyanın en büyük medeniyeti olan Sümer Medeniyeti, Türkler tarafından yapılmıştır. O, evvelâ Akdeniz Medeniyetinin temeli olduğu gibi, zamanımızda dünya medeniyetinin köklerini ayni yerde bulacaklardır. İşte, bunun içindir ki garplılaşma yolunda en büyük hamlemizi yapan Atanın Anıtkabrini, bir Sultan veya Veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedi bin senelik bir medeniyetin rasyonel çizgilerine dayanan klâsik bir ruh içinde kurmak istedik.” (Prof. Dr. Emin Onat’ın 5 Kasım 1953 târihli Cumhuriyet’teki makâlesinden; Nurettin Can Gülekli, Atatürk; Anıt-Kabir Kılavuzu, Öğretmen Dergisi Yl., Çeltüt Matbaası, İstanbul, 1960, ss. 24-25'den naklen) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 3.2.2019/137)
Kemalist Panteon’dan bir manzara… Giriş yolu, putperest Hititlerden taklîd edilen arslan heykelleriyle süslenmiştir… “Anıtkabir” binâsı ise, putperest Yunan’ın, Olimpos’ta, Başmâbûd Zeus’a ithâf edilmiş mâbedinden mülhemdir… Nitekim, Yakup Kadri de, Kemalizmin Mâbûdunu, “yıldırımlar saçıcı Zeus”a benzetiyordu. (Politikada 45 Yıl, 1984: 141, 142) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Cenâzesi, Ölümü; Yeni Söz, 25.10.2019/394) Zâten “Anıtkabr”in mîmârı Prof. Dr. Emin Onat, ilhâm kaynağını saklamıyor: “…Garplılaşma yolunda en büyük hamlemizi yapan Atanın Anıtkabrini, bir Sultan veya Veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedi bin senelik bir medeniyetin rasyonel çizgilerine dayanan klâsik bir ruh içinde kurmak istedik…”
“Zındık Şâir” ise, Müslümanlara: “Bilin ki Atatürk'ün kurduğu Ankara'ya / Atatürk'ün yolundan yürünerek girilir! / Anıtkabr’e gidip de yürekten baş eğmeyen / Günü gelir çarpılır, düşer, yere serilir! / Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için / Devrimi çiğneyecek ayak varsa, kırılır!” mısrâlarıyle gözdağı veriyordu…
***
Mumyalı naaş
Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı çalışmamızda, başka delîllerle berâber, hâssaten, kendisine, 9 Kasım 1953’te Mustafa Kemâl’in tâbutunu açıp naaşının vazıyetini teftîş vazîfesi verilen Marazî Teşrîh Profesörü Kâmile Şevki Mutlu’nun (İstanbul, 1906 - Ankara, 3.10.1987) şahâdetine istinâden (Mutlu, “Atatürk’ün Anıt-Kabre Naklinden Bir Hatıra”, Tıp Dergisi, 14.3.1964; -TÜBİTAK neşri- Bilim ve Teknik, Nisan 1995, s. 65) Mustafa Kemâl’in cesedinin (kefenlenmiş değil) tahnît edilmiş (embaumé), dîğer tâbirle mumyalanmış (momifié) olduğunu (ki, aralarında, kullanılan teknik bakımından fark bulunmakla berâber, hedefleri cesedin çürümesine mâni olmaktır) isbât etmiştik. (Yeni Söz, 26.1-3.2.2019/129-137) Mes’eleyi tafsîlâtıyle müzâkere ettikden sonra vardığımız netîce şuydu:
Gasledilmemiş, kefenlenmemiş cesed, “modern usûlle tahnît edilmiştir” (embaumement). Damarlara ilâc (bakteri öldürücü kimyevî bir mahlûl -formaldehid <Frz. formaldéhyde, v.s.-) zerkedildikden sonra, yüz nâhiyesine ve muhtemelen cesedin başka kısımlarına ilâclı pamuk parçaları konmuş, cesed bütünüyle sargı beziyle (“gazlı bantlarla”) sarmalanmıştır. Bu “pamuk kitlelerinden” ve “gazlı bantlardan” sonra, bütün cesed, yine muhtemelen ilâclı olan kırmızımtrak kahverengi bir muşambayle sarılmıştır. Bu kitle de tamâmen ilâclı ince talaşla kaplanarak kurşun bir tâbut içine kapatılmış, kurşun tâbut, havası boşaltıldıktan sonra lehimlenmiştir. Nihâî olarak, kurşun tâbut, gül ağacından îmâl edilmiş bir başka tâbutun içine yerleştirilmiştir. (Yeni Söz, 31.1.2019/134)
Yine Mutlu’nun şahâdetine nazaran, mumyalı veyâ tahnîtli cesed, 1953 senesine, hiç çürümeden, ilk hâliyle ulaşmıştır. Onun ifâdesiyle:
“Bu çok mükemmel bir tahnitti. Bunu böylece, olduğu gibi bir yere koysanız, binlerce sene bozulmadan durur!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (119)
Yesevizade Alparslan Yasa
01.09.2025 - 00:00
Yayınlanma
31.08.2025 - 18:24
Güncelleme
3
Paylaşım
Bizzât “Mutlak Şef” tarafından “Allâh-ü Ekber!” demenin bile suç (“İrticâ”) îlân edildiği bir devirde, sahîh bir cenâze namazı kılınmış olması mümkün müdür?
Böylece, islâmî teâmüle aykırı olarak mumyalandıktan sonra, müteveffâ, İslâma karşı hadsiz derecede husûmet beslediği için, namazı da kılınmamıştır. Resmî Cenâze Programı’nda böyle bir madde yoktur. Câmide cenâze namazının kılınmadığı kat’î bir vâkıadır. (Bir o kadar kat’î bir vâkıa da, kendisi için, 13 Ocak 1939 günü, Pâris’de, Berit Şalom Sefarad Havrası’nda resmî -yânî “Millî Şef” Hükûmeti temsîlcilerinin de iştirâkiyle- bir cenâze âyini yapıldığıdır… -Mustafa Kemâl’in Havradaki Resmî Cenâze Âyini; Yeni Söz, 4.8-1.10.2022, 58 tefrika-)
Lâkin, hâssaten Org. Fahrettin Altay ile Celâl Bayar’ın (ve muhtemelen Makbûle Hanım’ın) müdâhelesiyle, -Altay’ın ifâdesine nazaran- “efkârıumûmiyede çok fenâ têsîr yapmasın”, Millete karşı ellerinde bir koz bulunsun diye, son ânda, göz boyama kabîlinden, (varlığı ile yokluğu bir İslâm Tedkîkleri Enstitüsü Müdürü) Şerefeddin Yaltkaya tarafından, yine islâmî teâmüle aykırı olarak, uydurma, Öztürkce bir “cenâze namazı kıldırılmıştır”. Bu tiyatro, Dolmabahçe Sarayı'nın Muâyede Salonu'nda, 19 Kasım 1938, sâat 7.50'de, yânî Resmî Cenâze Programının başlıyacağı sâat olan 8.30'dan evvel sahneye konulmuştur. Ayrıca, halkın iştirâki olmadan, onun nazarlarından uzakta, ondan saklanarak… (Uydurma “cenâze namazı”nı, Diyânet İşleri Reîsi Rifat Börekçi veyâ Yardımcısı Ahmed Hamdi Akseki veyâhud İstanbul Müftüsü “kıldırmadığı” gibi, Diyânet câmiasına mensûb herhangi bir şahsıyet de, bu tiyatroda hazır bulunmamıştır… Yaltkaya ise, Kemalizmle uzlaşmış, Farmason Kemâlperest Hasan Âli Yücel’le yakınlığı olan, oportünist bir şahsıyettir. Bizim nazarımızda, yânî kul gözüyle, mûteber bir şahıs değildir. Hakkındaki en doğru hüküm, Allâh’a âiddir…) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 17-24.2.2019/150-157) (Bu, “Mutlak Şef”in irâdesiyle, “Allâh-ü Ekber!” demenin bile suç sayıldığı bir devirdi… 1 Şubat 1933’te -Ramazan ayında-, Bursa Ulu Câmii’ndeki cemâat, kendiliğinden, Sahîh Muhammedî Ezân’ı okuyunca, İzmir’de bir baloda bu haberi alan “Mutlak Şef”, pürtelâş ve hiddet, Bursa’ya intikâl̃ etmiş, derhâl, Câmi Cemâatinden –“Allâh-ü Ekber!” demekden ve İbâdet Hürriyeti taleb etmekden başka bir “suç”u olmıyan- 30 kadar Müslüman tevk̆îf edilmiş, bunlar, Zâbıtadaki günlerce ezîyeti müteâk̆ib, Çorum Ağır Cezâ Mahkemesi’nde muhâkeme edilerek muhtelif hapis cezâlarına çarptırılmış, ayrıca Bursa Müftüsü de işinden kovulmuştu… Bu meyânda, “Mutlak Şef”, -bir Kemalist tedhîş rehberi olan- meşhûr “Bursa Nutku”nu, orada, 5 Şubat 1933 akşamı, Çekirge Yolu'ndaki Köşk'de, bu vesîleyle îrâd etmişti… -Evvelki neşriyâtımızda, bu hâdiseyi de, mevsûken ve bertafsîl işlemiş bulunuyoruz… Bu mevzûa dâir son çalışmamız: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz,24.3-7.5.2020/545-588.- Dahası, Fanatik Kemalistler, Mareşal Fevzi Çakmak'ın 13 Nisan 1950'de cenâzesi kaldırılırken, kalabalıktan “Allâhü Ekber” ve Salâ seslerinin yükselmesini dahi “İrticâ hortladı!” yaygarasıyle büyük hâdise yapmışlar, bunu “Atatürk İnkılâplarına aykırılık” olarak değerlendirmişlerdi. Bu anlayışa binâen, cenâze merâsimine katılan 25 kişi tevk̆îf edilmişti. -Cumhuriyet, 14 Nisan 1950, ss. 1 ve 4-) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 18-19.2.2019/151-152)
Naaş, tahnîti bozulmadan Anıtkabr’e götürüldü
İşte 4 Kasım 1953’te, mumyalı cesedin bulunduğu tâbut, lahdin altında, medfûn bulunduğu beton odacıktan, Başvekîl Adnan Menderes’in, TBMM Reîsi Refik Koraltan’ın ve sâir resmî zevâtın nezâretinde, büyük bir îtinâyle ve huşû içinde, vinçlerle yukarı çekilmiş ve bu hâliyle katafalka konulmuştur. O târihten 10 Kasım 1953 târihine kadar, her gün ve muhtelif sâatlerde, sırasıyle, “Yüksek Öğretim öğrencileri; subaylar ve generaller ihtiram nöbeti” tutmuşlardır.
9 Kasım 1953'te ise, aynı tâzîm, dahası huşû tavrıyle, tâbut, Prof. Dr. Kâmile Mutlu ve ekipi tarafından açılıp tahnîtli cesed tedk̆îk̆ edildi. Hiçbir bozulma olmadığı müşâhede edildikden sonra tekrâr “fiksatör” ilâvesiyle kapatıldı ve tahnît bozulmadan, ertesi gün, bu hâliyle Anıtkabr’e sevkedildi… (Prof. Dr. Utkan Kocatürk -1937 / 12.3.2011-, Atatürk Çizgisinde Geçmişten Günümüze; Atatürk ve Yakın Tarihimize İlişkin Görüşmeler, Araştırmalar, Belgeler, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2005, “Atatürk'e Yapılan Tahniti Toprağa Verilmeden Önce Kontrol ve Bu Hususta Rapor Düzenlemekle Görevlendirilen Bir Hocamız: Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu” başlıklı mülâkat, ss. 232-241)
Resmî teblîğdeki aldatmaca
11 Kasım 1938’de Mustafa Kemâl’in cesedi mumyalandığı hâlde, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, “müşâvir tabîbler”den (ki asıl tedâvîden mes’ûl olanlara da “müdâvî tabîbler” deniyordu) Prof. Dr. Hayrullah Diker’le mülâkatında, “naaşın tahnît edilmiş olduğundan” bahsedince, Diker, göz göre göre yalan söyliyerek: “Naaş tahnit edilmedi! Bu, cesedi profane etmek olurdu!” diye aksülamel göstermiş (Tan, 21.11.1938, s. 5) ve dîğer tabîbler de, bu beyânı tekzîb etmiyerek, yalana iştirâk̃ etmişlerdi…
Fransızca “profané” etmek, kudsiyetini ihlâl etmek demekdir. Diker, “tahnît” vâkıasını ink̃âr ederek, halkın nabzına göre şerbet vermek istemiştir; çünki halkımız, “tahnît”i en azından kerîh ve örfümüze mugâyir görür.
Benzeri bir yalanın, bu def’a, Mustafa Kemâl’in naaşının “kurşun tabuttan çıkarılarak”, yânî tahnît bozulduktan sonra, “ceviz ağacından mamûl bir tâbuta konulduğunu” beyân eden resmî teblîğde tekrâr edildiğini görüyoruz:
Bir kudsiyet havası içinde, tâbutun başında, günlerce ihtirâm nöbeti tutuldu… Resimde, 9 Kasım 1953’te, “Ebedî Şef”in Etnoğrafya Müzesi’ndeki tâbutu önünde ihtirâm nöbeti tutan generaller ve ona lâyık bir halef olduğunu fazlasıyle isbât etmiş bulunan “Millî Şef”…
Târihte, kendisine, on beş sene arayle, Devlet tarafından ve bütün halkı seferber ederek iki def’a (Laik) cenâze âyini yapılan ikinci bir şahsıyet var mıdır, bilmiyoruz…
19 Kasım 1938 târihli Cumhuriyet’in ilk sayfasında, Mithat Cemal Kuntay’ın “Atatürkü Ankarada karşılarken” başlıklı bir şiiri neşredilmişti. Kuntay, bunda, Millete hitâben: “Gene sağdır, gene sağlamdır O, hem dünkü kadar. / Ona mâtemle… Hayır, sâde taabbüdle eğil!” diyordu. Filhakîka, Mustafa Kemâl, târihte, bütün bir Milletin dirisine de, ölüsüne de “taabbüdle eğildiği” (veyâ eğdirildiği) müstesnâ bir şahsıyet olarak yer aldı…
***
“Bugün 9/11/1953 pazartesi günü saat 10 da, aziz Atatürk’ün 4/11/1953 çarşamba günü Etnoğrafya müzesindeki katafalk üzerine alınmış bulunan gül ağacından mamûl tabutu, Tıp Fakültesi histoloji profesörü ve pataloğ profesör Dr. Kâmile Şevki Mutlu ve asistanları yardımı ile huzurumuzda açtırılmış ve tabutun içinde kurşundan mamûl başka bir tabut bulunduğu görülmüştür.
“Kurşundan mamûl olan ikinci tabut ve bunun içindeki kauçuk örtü, yine huzurumuzda açtırılmış ve içinde aziz Atatürk’ün kefene sarılı tahnit edilmiş nâ’şı hiç bozulmamış bir şekilde görüldükten sonra, bu kurşun tabuttan çıkarılarak ebedî istirahatgâhına tevdi edilmek üzere yeniden yaptırılmış olan ceviz ağacından mamûl tabutuna alınmıştır.” (Akşam, 10.11.1953, s. 2)
Fazladan bir yalanla “cesedin kefene sarılı olduğunu” iddiâ eden bu tebliğ, orada hazır bulunan TBMM Reîsi Refik Koraltan, Başvekîl Adnan Menderes, TBMM Sâbık Reîsi Abdülhalik Renda, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reîsi Org. Nuri Yamut, Riyâset-i Cumhûr Umûmî Kâtibi Nurullah Tolon, Riyâset-i Cumhûr Sâbık Umûmî Kâtibi Kemal Gedeleç, Ankara Vâlisi Kemal Aygün ve Ankara Belediye Reîsi Atıf Benderlioğlu nâmına neşredilmiştir. (Bâzıları Mason, bâzıları Sabataî bir ekip…)
Hâlbuki Kâmile Mutlu’nun ifâdesi bambaşkadır:
O, Ankara Vâlisi Kemal Aygün’e, 10 Kasım merâsiminden evvel naaşı kurşun tâbuttan çıkarmanın mahzûrlu olacağını anlattıktan sonra, naaş, fiksatör ilâvesiyle eski hâline konularak, sabaha kadar o şekilde muhâfaza edilmiştir. Geceleyin de, Mutlu; Bayar v.s. nezdinde teşebbüsde bulunarak tahnîtin bozulmamasını têmîne çalışmıştır. Netîce olarak, Utkan Kocatürk’e anlattıklarından anlaşılan odur ki, asistanları, onun tâlimâtıyle tahnîti bozmamışlardır ve naaş, tahnîti bozulmıyacak şekilde (cevizden mâmûl̃) yeni tâbuta nakledilerek Anıtkabr’e götürülmüştür… (Mutlu, “ceviz ağacından mâmûl̃ yeni bir tâbut”tan bahsetmiyor ve -Ankara Vâlisi Kemal Aygün tarafından kendisine yapılan resmî tenbîh sebebiyle- naaşın, tahnîti bozulmadan, tekrâr “kurşun tâbut”a, bu “kurşun tâbut”un da dîğer tâbuta -“ceviz ağacından mâmûl̃ yeni tâbuta”- yerleştirildiğini ancak dolaylı olarak ifâde ediyor… Kendi ifâdesiyle, asistanlarına, “tahnîti bozmamaları” tâlimâtı verdiğine göre, tahnîti muhâfaza etmenin, naaşı tekrâr “kurşun tâbut”a yerleştirmekden başka bir yolu yoktu… Dîğer taraftan, naaş, “kurşun tâbut”a yerleştirilmeden Anıtkabir yolculuğuna çıkarılmış olsa, en az dört buçuk sâat süren bu uzun yolculuk esnâsında, -yine Mutlu’nun ifâdesiyle- “tabutun aralıklarından fiksatör kokuları dışarı sızar, saygı duruşundakileri rahatsız eder, nezle yapar, genzini yakar”dı… Tahnîtin Anıtkabir’de bozulması ise, zâten hiç bahis mevzûu olmamıştır… Şu husûsu da ilâve edelim ki Mutlu, Tıp Dergisi’nin 14 Mart.1964 târihli nüshasında intişâr eden “Atatürk’ün Anıt-Kabre Naklinden Bir Hatıra” başlıklı makâlesinde çok ketûmdur. Bu ifşââtı, -herhâlde artık üzerinde resmî baskı hissetmediği- 1973 senesine âiddir. Utkan Kocatürk, Mutlu’yle mülâkatını, “18 Aralık 1973 günü öğleden sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki odasında yaptığını” kaydetmektedir -s. 233-.)
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (120)
Yesevizade Alparslan Yasa
03.09.2025 - 00:00
Yayınlanma
02.09.2025 - 18:23
Güncelleme
2
Paylaşım
Yekta Güngör Özden’in asparagasları
Mustafa Kemâl’in cenâzesi, naaşının tahnît edilmesi, “cenâze namazı”, naaşının Anıtkabr’e nakli esnâsındaki hâli gibi belli başlı suâllere verilecek cevâblar hülâsaten böyledir.
Hâlbuki, bir zamânlar Devletin zirve makâmlarından birini işgâl eden bir zât, üstelik 91 yaşına gelmişken, yânî Allâh’a hesâb vermiye bu kadar yaklaşmışken, bu husûslarda, göz göre göre yalan söylemektedir…
Kasdımız, 1979’dan îtibâren Anayasa Mahkemesi Âzâsı, 1991 ilâ 1997 senelerinde bu Mahkemenin Reîsi, bir müddet Atatürkçü Düşünce Derneği Reîsi Avukat Yekta Güngör Özden’dir (Tokat, Niksar, 1932). (Atatürkçü Düşünce Derneği hakkında mufassal îzâhat şu çalışmamızdadır: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 31.10.2019-11.2.2020/400-503)
Hâlen, bir taraftan Fatih Sultan Mehmed Vakfı Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü’nde “Öğretim Görevlisi”, dîğer taraftan, uzun zamândır gazeteci olarak çalışan, İsmet İnönü’nün küçük torunu Zeynep Bilgehan, 2023 10 Kasım’ı vesîlesiyle Özden’le uzunca bir sohbet yapıyor ve sohbet, Hürriyet gazetesinde neşrediliyor.
Sohbet veyâ röportajın başlığı: “Atatürk’ün Anıtkabir’e defninin hayattaki tek tanığı anlattı: Yüzü öyle asildi ki dün tıraş olmuş gibiydi…” (Zeynep Bilgehan, 12.11.2023; https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/zeynep-bilgehan/ataturkun-anitkabire-defninin-hayattaki-tek-tanigi-anlatti-yuzu-oyle-asildi-ki-sanki-dun-tiras-olmus-gibiydi-42359835; 20.7.2025)
Röportajın takdîmine nazaran:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, ölümünün 85. yılında tüm yurtta anıldı. Anıtkabir ziyaretçi akınına uğradı. Atatürk’ün naaşı, 10 Kasım 1938’de hayatını kaybettikten sonra 21 Kasım 1938’de geçici olarak Ankara Etnografya Müzesi’ne konulmuş, 10 Kasım 1953’te Anıtkabir’e nakledilmişti. Bu ana tanıklık eden bugün hayattaki tek kişi Anayasa Mahkemesi Onursal Başkanı Yekta Güngör Özden ile konuştuk… Özden, 70 yıl önceki o günü gözyaşları içinde anlattı: ‘Bugün bile aynı acıyı hissediyorum. Sokaklarda çıt çıkmıyordu. Kuşların kanatları, askerlerin yürüyüşü ve pencerelerdeki, kapılardaki insanların hıçkırık seslerinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.’
“Sene 1953… Günlerden 10 Kasım. Başkent Ankara’da açık, güneşli bir gökyüzü var. Ancak hava kurşun gibi ağır. Ulus, 10 Kasım 1938’deki vefatından 15 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ikinci kez uğurlayacak. Atatürk’ün naaşı, geçici kabri Etnografya Müzesi’nden ebedi istirahat yeri Anıtkabir’e taşınacak. 4 Kasım 1953 tarihinde tabut çıkarılıyor. Anıtkabir’e taşınmadan Etnografya Müzesi’nde altı gün boyunca saygı ziyareti için halka açılıyor. Bu süreçte katafalkın başında nöbet tutanlardan biri de 21 yaşında bir genç… Türk gençliğini temsil etmek üzere burada bulunuyor. Altıncı günün sonunda yapılan devlet töreninde cenaze kortejinin içinde yer alıyor, Anıtkabir’e yerleştirilmesine eşlik ediyor, Atatürk’ü son kez görüyor, gözyaşları içinde üzerine toprak serpiyor.”
Kemalist Totaliter Zihniyetin bir temsîlcisi
Özden’in şâhidliğini değerlendirirken, her şeyden evvel, onun hakkında şunu bilmeliyiz: O, Totaliter Zihniyetli fanatik bir Kemalisttir. Kendisi, Kemalizme îmân etmiş olduğu, ona ve “Şef”ine dînî bir heyecânla merbût bulunduğu gibi, herkesin de kendisi gibi olmasını ve -zâten bir asırdır tatbîk̆ edildiği vechiyle- bunun da Devlet eliyle, husûsen Maârif vâsıtasıyle têmîn edilmesini istemektedir:
“ ‘-Atatürk sevgisiyle büyümüş bir gencim. 91 yaşıma geldim, benim için Atatürk hiç batmayan bir güneş. Anıtkabir’e hâlâ çok düşkünüm. En hayran olduğum şey Atatürk ve İsmet Paşa’nın bir ay [Ay] gibi onun yanında bulunması.’ [“Güneş”, Mustafa Kemâl; “Ay” ise İsmet İnönü… Org. Ali Fuad Erden de, Mustafa İsmet’i, “Büyük Şef”in “Râdife”si olarak tasvîr ediyordu… Bu istiâreye uygun olarak, Mustafa İsmet, Mustafa Kemâl’in Panteonu’nun bahçesinde, ona nâzır bir kabre defnedildi…] […]
“Peki Atatürk nasıl yaşatılmalı? Diyor ki:
‘- Atatürk’ün ‘Ey Türk Gençliği’ diye başlayan hitabesine yaraşır kıvanç ve güçle ideal amaçta olarak... 90 yaşında da Atatürk genci vardır, 15 yaşında da...Yeter ki o coşkuyu duysun. Atatürk’ün emanetini nesillere aktarmak da eğitimle olur. Eğitim olmadan insanın ne terbiyesi olur ne akıl aydınlığı ne de vicdan süzgeci…
‘Gençliğin yüreğinde Atatürk aydınlığı var. 10 Kasım’da Atatürk’ün önünde selam vermek içtenlikli olmanın belirtisi değildir. Atatürk’e bağlı olmanın içtenlikli belirtisi onun ilkelerini güçlendirerek gençlere benimseterek anlatmaktır. Siyaset her zaman çalkantılı olmuştur ama Türkiye’nin asıl siyaseti Atatürk’ün izinde yürümek olmalıdır.’ ”
1-121
(Zeynep Bilgehan / Yekta Güngör Özden, 12.11.2023; https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/zeynep-bilgehan/ataturkun-anitkabire-defninin-hayattaki-tek-tanigi-anlatti-yuzu-oyle-asildi-ki-sanki-dun-tiras-olmus-gibiydi-42359835; 20.7.2025)
***
Özden’in çürük çarık “delîl”leri
Özden, aşağıda okuyacağımız ifâdelerinde bir görgü şâhidi sıfatıyle konuşuyor. Fakat acabâ görgü şâhidi sıfatıyle anlattıkları, bu zâviyeden mûteber midir?
Özden, “Mustafa Kemâl’in Naaşının Anıtkabr’e Nakli Merâsimi” esnâsında, 21 (doldurduğu yaşa göre muhtemelen 20) yaşında, Hukûk Fakültesi 1. Sınıf talebesi toy bir gencdir. Muhtemelen o sene, “Talebe Birliği Yönetim Kurulu üyesi” imiş. (Röportajda bu husûs açık değil…) 4 Kasım 1953’te, Tâbut, lahdin altındaki beton odacıktan yukarı çıkarıldıktan sonra tutulan ilk ihtirâm nöbetinde, Yüksek Tahsîl talebeleri vazîfelendirilmişti. Onların arasına dâhil edilmesi bu sebebe mebnî olsa gerekdir. Ondan sonrasında ise nöbeti askerler devralmıştır:
“Ata'nın nâşının manevî huzurunda bugün saat 11.50 den itibaren 5 kasım 1953 günü saat 10 a kadar Yüksek Öğretim öğrencileri; 5 kasım saat 10 dan 8 kasım saat 14 e kadar subaylar ve 9 kasım Cuma günü saat 14 ten 10 kasım günü saat 9.30 a kadar da generaller ihtiram nöbeti tutacaklardır.” (Milliyet, 5.11.1953, s. 1)
Binâenaleyh, 9 Kasım’da, Tâbut, Kâmile Mutlu’nun nezâretinde açıldığında, onun orada bulunamıyacağı ve müteveffânın yüzünü de görmüş olamıyacağı âşikârdır. Kendisinin, röportaja dâhil edilen fotoğrafları da, münhasıran Tâbutun beton odacıktan çıkarıldığı ânlara âiddir.
Bundan sonra, kendisine, bir de, 10 Kasım 1953 günü Kortejde vazîfe verilmiştir. (O günden sakladığı vesîka bunu gösteriyor.) Bunda da bir fevkalâdelik yok; çünki o gün, kendisi gibi belki yüzlerce üniversite talebesine vazîfe verilmiştir.
Hâl böyleyken, bu statüde bir talebenin, Tâbut Anıtkabir’deki mahalline yerleştirilirken, Devlet erkânı arasına karışıp bu son sahneyi gördüğüne ve bu arada “Makbûle Hanım’ın koluna girip onu dışarı çıkardığına” nasıl inanılabilir?
Netîce olarak, Özden’in görgü şâhidliği, evvel emirde, Tâbutun beton odacıktan çıkarıldığı ânlar için ve ihtirâm nöbeti tutan ilk talebelerden biri olması husûsunda mûteberdir. İkinci olarak da, o günki korteje (herhâlde âsâyişle) vazîfeli bir talebe sıfatıyle iştirâk etmiş olması husûsunda… Bunların ötesinde, “şâhidliği” bir kıymeti hâiz değildir.
Gelelim her biri bir asparagas olan iddiâlarına:
Özden’in birinci asparagası
“Tahnît”ten hiç bahsetmiyen Özden, Prof. Dr. Kâmile Mutlu’nun verdiği îzâhatın ve o günki gazetelerin neşriyâtının hilâfına, “Mustafa Kemâl’in naaşının tâbuttan çıkarılıp yıkandığını, sonra da cenâze namazının kılındığını” iddiâ ediyor:
“4 Kasım günü Atatürk’ün naaşı halkın saygı geçişi için katafalka kondu. Ben ilk günkü nöbeti tuttum. [Sanki tek başına nöbet tutmuş gibi konuşuyor…] Halk büyük ciddiyetle akın etti. 9 Kasım akşamı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörü Kamile Şevki Mutlu geldi. Atatürk’ün naaşı çıkarılıp yıkandı. Yeniden tabuta konuldu. Cenaze namazı kılındı.”
Bu meyânda, Özden, “naaşın tâbuttan çıkarılmasının 9 Kasım akşamı” vâk̆î olduğunu iddiâ ediyor; hâlbuki, Mutlu: “Ertesi sabah, 9 Kasım 1953 pazartesi. Etnoğrafya müzesinde aziz ölünün huzurundayız.” diyor ve gazeteler de (meselâ 10 Kasım 1953 târihli Milliyet, s. 1) naaşın “kurşun tâbut”undan çıkarılıp teftîş edilmesi işinin 9 Kasım 1953 sabahleyin (saat 10.30’da) yapıldığını haber veriyorlar.
.xxxxxxx
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (121)
Özden’in ikinci asparagası
“Ve 10 Kasım 1953. Genç Yekta Güngör Özden takımını giydi. Kravatını taktı. Devamı:
‘- Tabut önde, arkasında solda İnönü, ortada Koraltan, sağda Menderes, Bakanlar Kurulu korteji ve kâbus gibi bir sessizlik vardı. Kuşların kanat sesi, askerlerin ayak sesi, bando sesi ve hıçkırıklar... Atatürk’ü böyle bir matem müziği içinde götürdük. Bugün bile duygulanıyorum (ağlıyor). Anıtkabir’de Cumhurbaşkanı Bayar’ın unutamadığım tümcesi, ‘Seni sevmek milli bir ibadettir’ oldu.’ ”
Aşağıda Celâl Bayar’ın 10 Kasım 1953 Nutku’ndan bâzı pasajlar nakledeceğiz. O günün bütün gazetelerinden nutkun tam metni okunabilir. Metninin hiçbir yerinde, Bayar, “Seni sevmek millî bir ibâdettir!” demiyor. Bayar, o sözünü, başka vesîlelerle sarfetmiştir.
Özden’in üçüncü asparagası
Özden’in Tâbutun Anıtkabir’deki mahalline yerleştirilmesi esnâsında orada hazır bulunduğuna ve Makbûle Hanım’ın koluna girip onu dışarı çıkardığına dâir hâtırası da, herhâlde gördüğü bir rü’yâyı realite ile karıştırmasının mahsûlüdür:
“Anıtkabir’de yaşananları şöyle anlatıyor:
‘- Tabutu aşağı indirdiler. Aşağıda Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı, İçişleri Bakanı, Ankara Valisi, Belediye Reisi, Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tuncak, kızkardeşi Makbule Atadan ve ben vardık. Tabut açıldı. Atatürk bir gün önce tıraş olmuş gibiydi. Gözünün açık mı kapalı mı olduğu anlaşılmayacak şekilde sıcak duruşu ve asaleti vardı. Kefeniyle yerine koydular. Üzerine Selanik, Kıbrıs ve ülkenin çeşitli yerlerinden getirilen topraklar serpildi. Türk gençliğinin asil kanı Ata’yla buluşsun diye bir gün önce kız ve erkek öğrenci yurtlarından kanlar aldırmıştım. Onları mezarın toprağına döktük. Resmi işlemlerden sonra İnönü ve Köprülü Paşalar içeri girdi. Bu sırada Makbule Hanım hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hemen onun koluna girip dışarı çıkardım.’ ”
Özden’in Mustafa Kemâl’e dâir asparagası
Bu hayâlî hikâyeler, Özden’in ileri yaşına hamledilebilir. Lâkin Özden, hayâtının en cevvâl çağlarında da piyasaya bu çeşid asparagaslar sürmekden çekinmiyordu. Bunlardan en mühim bir tânesi, herhâlde, yine hakîkate taban tabana zıdd olarak ortaya attığı şu gibi iddiâlardır:
“Atatürk, Türkiye’de yaptıklarıyla, yalnız Türkiye Müslümanlığı için değil, Dünya Müslümanlığı için en büyük katkıyı yapmış insandır.” (s. 46)
“Ben Atatürk’e din düşmanı, laikliğe din düşmanlığı diyenlere karşı, Atatürk’ün din düşmanı olmadığını, laikliğin din düşmanlığı olmadığını söylüyorum.” (s. 60)
“Ne yapmış Atatürk: Cumhuriyeti ilan ettikten sonra devrimleri yapmış. Devrimlerle, dine, inanca karşı çıkmamış. Devrimlerle, Sayın Başkanın [Diyanet İşleri Başkanının] dediği gibi, Türkiye aydınlanmasının kapısını genişletmiş, pencerelerini artırmış, çağdaşlaşmayı gerçekleştirmiş, hepimizi, padişahın, şeyhülislâmın, devletin kulu kölesi olmaktan kurtarıp, onur ve erdem saydığımız hak ve özgürlüklerle nitelikli, kişilikli bireyler yapmış, ümmetten ulusa geçirmiş bizi. Ben hep anlatıyorum, kızıyorlar. Ondan sonra hilâfeti reddetmiş…” (s. 25)
“Atatürk, ulusal değerlerimizle, doğal ve tarihsel tüm varlıklarımızın özeti ve simgesi olan, Türkiye’mizi Türkiye yapan ilkelerin kaynağı olan bir anıt, Türkiye’mizle özdeşleşen, kurumlaşan bir değerdir. Kadın, erkek, asker, sivil, herkes Atatürk’ü oluşturur.” (s. 26)
Ve nihâyet şu sözler:
“Atatürk’e ve laikliğe din düşmanı veya din düşmanlığı olarak yaklaşmak, ancak yalan söylemekle, kendisine, ülkesine, ulusuna ve inancına kötülük etmekle olanaklıdır, başka türlü olmaz.” (s. 28)
“Atatürk’ü sevmek ve saymak bir onur işidir, bu onuru, her baş, her omuz, her yürek taşıyamaz. Ama, ona kimse saldıramaz. Ona saldıran insan ol[a]maz ki; Müslüman olsun, Türk olsun, Türkçü olsun.” (s. 74)
Bu ipe sapa gelmez sözleri Özden nerede söylüyor? Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları tarafından 1998’de, “Diyanet İşleri Başkanı ve Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı” Mehmet Nuri Yılmaz’ın da iştirâkiyle tertîb edilen “Atatürk ve Din” mevzûlu panelde… Üç konuşmacı var: O zamân Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı olan Yekta Güngör Özden, gazeteci Nevval Sevindi ve Yrd. Doç. Dr. Ahmet Gürtaş… Bunlara bir de Diyânet İşleri Reîsi ekleniyor. Dördü de, bu mevzûda birbirleriyle hakîkatsizlik yarışı yapıyorlar…
Uzun senelerdir, Diyânet İşleri Reîsliği ve İlâhiyât Câmiasının bir kısmı, bu misâlde görüldüğü vechiyle, maâlesef, “Kemalist Müslümanlık” dalâletine âlet oluyorlar. Sempozyumlar tertîb ediyor, kitab, makâle neşrediyor, beyânât veriyor ve akılla, iz’ânla alay edercesine, “Mustafa Kemâl’in dîndâr bir Müslüman olduğunu”, Kemalizmle Müslümanlık arasında bir tezâd bulunmadığını, hattâ Kemalizmin hakîkatte Müslümanlığın gâyelerini gerçekleştirdiğini iddiâ ediyorlar…

(Yekta Güngör Özden, Nevval Sevindi, Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yl., 1999, 79 s.)
TDV Kadın Kolları tarafından, 1998’de, “Diyanet İşleri Başkanı ve Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı” Mehmet Nuri Yılmaz’ın da iştirâkiyle tertîb edilen “Atatürk ve Din” mevzûlu panelin neşredilmiş kitabı ve üç konuşmacısı (soldan sağa doğru): (Bir ara Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı yapan) Yrd. Doç. Dr. Ahmet Gürtaş, o esnâda Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı olan Yekta Güngör Özden ve gazeteci Nevval Sevindi…
***
Bir taabbüd tavrıyle ikinci bir Laik cenâze merâsimi
10 Kasım 1953 sabahı, bütün halkın bizzât veyâ Devlet Radyosu ve matbûât vâsıtasıyle iştirâk ettiği muazzam bir cenâze merâsimiyle, Tâbut, top arabası üzerinde ve resmî / gayr-i resmî on binlerce kişinin refâkatinde Anıtkabr’e götürüldü. Bu cenâzenin âlâyişi ilkinden hiç de geri kalmıyordu… Kendisi için, üstelik on beş sene gibi uzun bir zamân sonra, bir taabbüd tavrıyle, bu sûretle iki def’a cenâze merâsimi yapılmış bir başka Devlet adamı var mıdır, bilmiyoruz… Gören gözler için tapınış bu derece bârizdir!
Laik bir cenâze âyini… Müteveffânın hayâtında Müslümanlığa kat’iyen yer yoktu… En azından Memleketi idâre edenlerin de kendisi gibi olmasını istiyordu… 1938’deki ilk cenâze merâsiminde Müslümanlığın esâmesi okunmamıştı… Bu def’a da öyle oldu… Üstelik, bu def’a, Hükûmet, gerek Diyânet İşleri Reîsini, gerekse dîğer (Yahûdi, Rum, Ermeni, v.s.) dînî cemâat temsîlcilerini, bir arada, Tâbutun arkasından yürüttü… Kemalist Totaliter Rejim, mûtâd vechiyle, kendisinden başka mukaddes tanımıyor…
10 Kasım 1953 târihli Akşam gazetesinde hülâsaten îzâh edildiğine göre, merâsim, ana hatlarıyle şöyle cereyân etmiştir (haber, Akşam’ın bir akşam gazetesi olduğu, yânî ikindide baskıya girdiği hatırlanarak okunmalıdır):
“Şu anda [10 Kasım 1953], -ki saat yedidir- iki saat sonra başlayacak olan muazzam töreni görmek için güzergâhtaki bütün evlerin balkon ve pencereleri tıklım tıklım dolmuş vaziyettedir. Şunu da ilâve edeyim ki bu balkon ve pencereler dün akşamdan 50 – 200 lira ücretle tutulmuş bulunmaktadır. Sokak ve caddelerin elverişli yerleriyle kaldırımları da gecenin ayazına seve seve katlanmış olanlarla doludur ve bu muazzam kalabalık her dakika artmaktadır.
“Kortejin geçeceği yollar, saat yediden itibaren vesaite kapatılmış bulunmaktadır.
“Merasime katılacak olan birlik ve teşekküller, mülkî ve askerî erkân, Büyük Millet Meclisi üyeleri, Bakanlar Heyeti ve Kordiplomatik kendilerine ayrılan yerleri almışlardır.

(Fotoğraflarla Etnografya’dan Anıtkabir’e, Haz.: Muammer Bedii Taylak, Ankara: TBMM Yl., 2021, 2. baskı, s. 14
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (122)
“(Şimdi) saat dokuzu beş geçiyor. Şu anda verilen ‘tî’ işareti ile bütün Ankarayı dolduran kalabalık ihtiram duruşundadır.
“Katafalktaki tabut bu ihtiram duruşunu müteakip 12 er tarafından alınmış ve muvakkat kabir önünde bekleyen top arabasına verilmiştir. Bu dakikada şehrin üç merkezine yerleştirilmiş olan toplar ateş etmektedir. Bu top atışı beşer dakika ara ile merasim sonuna kadar devam edecektir.
“Yine şu anda, sayın Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, refakatlerinde Atatürk’ün hemşiresi bayan Makbule Atadan, Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes, Bakanlar heyeti, Genelkurmay Başkanı, Ankara valisi, Ankara Belediye başkanı olduğu halde muvakkat kabirde bulunmaktadırlar ve tabutun top arabasına verilişini takip etmektedirler.
“Saat dokuzu on beş geçiyor. Yürüyüş, Riyaseti Cumhur bandosunun çaldığı matem havası ile başlamış bulunmaktadır. En önde merasim komutanı, arkasında da Harbokulu bandosu vardır. Bunu şu sıra takip etmektedir:
“Sancağı ile Harbiye alayı, Deniz Harb Okulu bölüğü, Hava Harb Okulu bölüğü, izci alayı, Riyaseticumhur bandosu, 12 generalin refakatindeki top arabası, madalyayı taşıyan Amiral, Cumhurreisi, Başyaver ve üç yaveri, Büyük Millet Meclisi Reisi, Başvekil, eski Cumhurreisi, Riyaseticumhur erkânı, kordiplomatik, Bakanlar Heyeti, Büyük Millet Meclisi üyeleri, Atatürkün mesai arkadaşları, dördüncü dereceye kadar askerî erkân, dördüncü dereceye kadar mülkî erkân, vilâyetler murahhas heyetleri, dernekler ve bir piyade taburu.
“İki piyade, bir süvari, bir deniz alayı bando ve sancaklariyle birlikte kortej yolu üzerinde ihtiram duruşunda bulunmaktadır. Uçak filoları da havadan korteje iştirak etmektedirler.
“[Programın geri kalanına gelince:]
“Kol başında bulunan alay, Anıt-Kabre geldiği zaman, Anıt-Kabrin dışındaki meydanda yer alacaktır. Top arabası merdivenlerin önüne gelince, tabut, tabut taşıyıcı erler tarafından alınacak ve 12 generalin refakatinde mozole önünde hazırlanmış olan kürsüye getirilecektir. Bu arada korteje dahil zevat mozole önündeki yerlerini almış bulunacaktır.
“Cumhurbaşkanının söylevlerini müteakip tabut mozole şeref salonuna dahil olduktan sonra erler vasıtasiyle sol taraftaki galeriden aşağıya indirilerek esas mezar kısmına götürülecektir.
“Gerekli gömme işi alâkalılar tarafından ikmal edildikten sonra, protokol imza edilecek ve büyük bronz kapı kapanarak kilitlenecektir.
“Tabutun yanında bulunan 12 general ile madalyayı taşıyan amiral, madalyayı lahid şalının önüne koyarak, diğer generallerle birlikte taşın iki yanında yer alacaklar ve askerî korteje dahil olacaklardır.
“Korteji teşkil eden zevatın ziyaretinden sonra salon, bekleyen kıtaların ziyaretine açılacaktır.” (Akşam, 10.11.1953, ss. 1 ve 2)

(Fotoğraflarla Etnografya’dan Anıtkabir’e, Haz.: Muammer Bedii Taylak, Ankara: TBMM Yl., 2021, 2. baskı, s. 175)
Cenâze kortejinden bir intibâ: Önde, Mustafa Kemâl’in İstiklâl madalyasını taşıyan amiral, onun arkasında Makbule Hanım ve onun da arkasında “Cumhûr Reîsi” Celâl Bayar yürüyor…
Makbûle Hanım’ın ısrârlı talebi üzerine, “Millî Şef” devrinde, 18 Şubat 1948 târihli bir şahsî kânûnla, kendisine, ağabeyinden mîrâs kalan aylık 1.000.-TL maaşa ilâveten, “vatanî hizmet tertîbinden” 1.000.-TL fazladan bir maaş daha bağlanmıştı. Bu “fevkalâde imtiyâzlı vatandaş”a ilâve 1.000 lira maaş bağlandığı zaman, şehîd yetîmlerine 2 ilâ 50.-TL ve I. TBMM Âzâlarına dahi 300.-TL maaş verilmekteydi ve bu bin lira, “Memleketin umûmî hayât standardının çok üstündeydi”… Makbûle Hanım, muhtelif resmî makâmlara gönderdiği istidâsında, “ağabeyinin bu aziz vatana yaptığı hizmetler” sebebiyle kendisine “vatanî hizmet tertîbinden bir geçim aylığı” bağlanmasını bir hak olarak ileri sürüyor, ayrıca ekine bir sıhhat̃ raporu iliştirerek “mâl̃ûl̃ ve acz hâlinde” olduğu iddiâsıyle kendine acındırmıya çalışıyordu… Bu “mâl̃ûl̃ ve acz hâlindeki” “fevkalâde imtiyâzlı vatandaş”, 10 Kasım 1953’te ağabeyinin mumyalı naaşının Etnoğrafya Müzesi’nden “Anıt-Kabir Karârg̃âhı”na nakli merâsimine başından sonuna kadar iştirâk̃ etmişti…
***
10 Kasım 1953 Merâsiminde, tipik bir Kemâlperestin nutku
“Kemalist Rejimin Muhtelif Temsîlcilerinin Tapınış Beyânları” başlıklı 2. Alt Fasılda, Celâl Bayar’ın, 16 Kasım 1938’de, TBMM’de, Başvekîl sıfatıyle îrâd ettiği perestişkâr nutku nakletmiştik.
Ömrü boyunca, zamân zamân, bir huşû hissiyle, “Atatürk! Seni sevmek millî bir ibâdettir!” sözünü tekrâr eden Bayar, şimdi, “Cumhûr Reîsi”dir ve bütün bu tapınış merâsiminin başı olarak yine bir taabbüd zihniyet ve hissiyâtı içinde “Ebedî Şef”ini tebcîl, takdîs etmektedir:
“…Şimdi, şu anda, maneviyatını ruhlarımızda mukaddes bir varlık halinde yaşattığımız Kemal Atatürk’ün ‘fanî vücudunu’ ebedî medfenine, ‘Anıt-Kabir’ adını verdiğimiz buraya tevdi için toplanmış bulunuyoruz. […]
“O, büyük bir askerdir. O, emsalsiz bir devlet adamı, müstesna bir inkılâpçı ve mânevî gıdasını, memleketine hizmet aşkını içinde yetiştiği cemiyetten, bu millî ilham kaynağından alan bir dâhidir. […]
“O, ‘Strateji ve taktik’ sahasında, kendisine mahsus engin bilgilerile, askerlik mesleğinin en kudretli mümessili, dâhiyane buluşlarile harb üstadı, tek kelime ile, emsalsiz bir kumandandı. […]
“Teokratik ve monarşik Padişahlık idaresine karşı çevrilen her silâh, mukaddesti”
“Atatürk’ün en kuvvetli bir tarafı da inkılâpçılığıdır. Bilindiği gibi, devrini yaşayıp ikmal etmiş ‘teokratik’ nizamın hâkim bulunduğu cemiyetler, istenildiği gibi inkişaf edememişlerdir. […]
“Atatürk, itibar ve mânasını kaybeden teokratik ve monarşik Padişahlık idaresine bir kıymet izafe etmenin doğru olmadığını anlamıştı. Artık, memleket için meşum olan bu idareye karşı çevrilen her silâh, kendilerince mukaddesti.
Kemalizmin başlıca bir dâvâsı: Türklere Garb Medeniyetini benimsetmek
“Atatürk, imparatorluğun mütereddit ricali gibi, iki zıt ucu telif şeklindeki çıkmazda bocalayıp kalmadı. Cesur adımlarla ilerledi.
“Kendisine rehber olan prensiplere göre, ‘hakikî mürşit ilimdir’. Milletlerin hayatında muasır ve hakikî ilim ve onun yarattığı vasıflar ise ancak garp medeniyetinde bulunabilir. Türkler bu muasır medeniyet câmiası içinde yerlerini almalı, kendi ifadeleriyle devam ediyorum: ‘Türkiye Cumhuriyeti halkı tamamen asrî ve bütün mâna ve eşkâliyle medenî bir içtimaî heyet haline gelmelidir.’
“Bu prensiplerin tatbik edilmesi neticesindedir ki, memleketimizde, eski hayat ve eski hukuk yerine yeni hayat tarzı ve medenî hukuk kaim oldu. Kıyafette, görüş ve düşünüşte, zihniyette esaslı değişiklikler oldu. Bugün, tam mânasiyle medenî bir cemiyet olmanın gururunu yaşıyoruz. […]
“Atatürk’ün çok kısa olarak belirtmeğe çalıştığım müstesna vasıflarının ve bunların neticesi olan emsalsiz başarılarının bir teki dahi, bir faniyi milletler nazarında, tarihte ebedîleştirmeğe kâfi gelir. Halbuki O, devlet kurmakta, devlet idare etmekte, askerlikte, inkılâpçılıkta, ayrı ayrı en mümtaz vasıflara sahip olduğunu bütün cihana göstermiş, yirminci asrın en önde bir lideri olduğunu ispat etmiştir.
.
MUSTAFA KEMÂL'İN UYDURMA ŞECERELERİ VE HAKÎKÎ MENSÛBİYETİ (123)

“Saat 12.55’te Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, katafalkın arkasından Türk milletine hitaben bir konuşma yaparken: ‘Atatürk, şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gelen topraklara gömüyoruz. Fakat hakiki yerin Türk milletinin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat.’ ” (Fotoğraflarla Etnografya’dan Anıtkabir’e, Haz.: Muammer Bedii Taylak, Ankara: TBMM Yl., 2021, 2. baskı, ss. 200-201)
***
“Atatürk! Türkün tâ kendisiydin!”
“Atatürk! Sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu, iltifat etmedin. Millî irade yolunu seçtin. Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin. Türkün gıpta ettiği, taziz ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin. Bütün bu meziyetlerinle Türkün ta kendisiydin.
“Şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. Bil ki hakikî yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk milletinin minnet dolu sinesidir! Nur içinde yat!” (Akşam, 11.11.1953, ss. 1 ve 2; Milliyet, 11.11.1953, ss. 1 ve 7)
Ey Bayar! Siz ki rûhun bekâsına ve Âhirete inanmıyan bir zümresiniz! Hangi mantıkla ölüp gitmiş bir insana hitâb ediyorsunuz?
Kemalist tecdîd-i îmânın başlıca bir vâsıtası da, gazeteler
1953’te Memlekette bir tâne dahi Müslüman gazetesi yoktu. Sâdece birkaç mecmûa… Mütehakkim Zümre, gazeteler üzerinde tam bir inhisâr kurmuştu. Tahakkümünün başlıca mesnedi Kemalizm olduğuna göre, “Ebedî Şef”in naaşının (Yalman’ın tâbiriyle) “Ebedî Karârgâhı”na taşınması, Devletle işbirliği hâlinde, bir “Kemalist tecdîd-i îmân” vesîlesi olmalı, gazeteler, bu istikâmette seferber olmalıydı. Nitekim, bu kervana katılmıyan hiçbir gazete çıkmadı ve hepsi de Mustafa Kemâl’i tebcîlde birbiriyle yarıştı. Aynen 1938’deki gibi…
10 ve 11 Kasım 1953 târihli gazetelerin -birinci sayfadan îtibâren- bol resimli birkaç sayfası bu hâdiseye ayrılmış, (Ulus, Vatan, Yeni Sabah gibi) bâzı gazeteler de “Ebedî Şef” hakkında ilâveler vermişlerdi.
Bunların hepsi de, Mustafa Kemâl’i, başka hiç kimsenin tâkat getiremiyeceği (demek ki “mûcizevî”) işler başarmış bir “fevkalâde şahsıyet”, bir “üstün insan”, sonra, bir adım daha ileri giderek, “İlâh” veyâ “Yarı İlâh” gibi takdîm ediyor, Türk Milletinin her şeyini ona borclu olduğunu, hattâ onun tarafından yaratıldığını iddiâ ederek, (bir Müslümanın Âlemlerin Rabbi’ne duyduğu şükrân hissine mümâsil şekilde) ona sonsuz minnet ve şükrânla merbût olunmasını, onun “izinden ayrılınmamasını” (“Zındık Şâir”in mısrâıyle: “Bir ân senin izinden saparsak kahrolalım!”) ve her fırsatta kendisinin tebcîl (ki tesbîh de denebilir) edilmesini telk̆în ediyordu. Hemen farkedileceği vechiyle, bu, 1930’lardaki neşriyâtın yeni baskısından başka bir şey değildi ve biteviye tekrârlanan yeni baskılarla günümüze kadar ulaşmıştır. Nitekim, Celâl Bayar’ın yukarıda okuduğumuz “10 Kasım Nutku” dahi, aynı Şahısperest Zihniyetin ifâdesiydi ve vatandaşlara yine taabbüd tavrını telk̆în ediyordu. Hepsinin özü, en vecîz, en riyâsız ifâdesi ise, “Zındık Şâir”in -aynı zamânda Kemalist bir zikir olan- aşağıdaki mısrâlarıdır:
“…‘Atatürk’ dendi mi, doğrulur hasta;
‘Atatürk’ dendi mi dolar gözümüz;
‘Atatürk… Atatürk’ bu, baş sözümüz… […]
Biz bir gün saparsak fırlar kalbimiz
Yola düşer birden açtığın izde;
Adın besmeledir her işimizde! […]
Yarın bir iskelet olsak mezarda,
‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz;
Nimetinle dolu iliklerimiz!” “(Behçet Kemal’in “Atatürk’e Sesleniş” başlıklı şiirinden)
İskolastik, daha beteri Hurâfî Zihniyetin had derecesi olan Şahısperestliği kendine alem yapmış bu neşriyâttan seçtiğimiz aşağıdaki nümûneler, insana hayret veriyor: Koca bir Millet, nasıl bunca sak̆îm, bunca sapkın, bunca iptidâî bir zihniyete esîr düşmüştür?
Ulus gazetesi
CHP’nin nâşiriefk̃ârı Ulus gazetesinin 10 Kasım 1953 târihli nüshasının manşeti:
“Aziz Ata’mız bugün Anıt-Kabir’e naklediliyor… Essiz Kahraman Atatürk Vatan Sana minnettardır… Ebedî istirahatgâhına Büyük Atamızı bugün son defa uğurluyoruz…”
Hemen altında, mumyalanmış cesedin çürümemiş olması, Mustafa Kemâl’in bir “kerâmet”i havasında takdîm ediliyor:
“Dün Atatürk’ün tabutu açıldı, Büyük İnsanın 15 sene evvel hayata gözlerini yumduğu andaki halinden hiçbir şey kaybetmemiş olduğu görüldü ve bir zabıt tutuldu.”
Aynı birinci sayfada, dîğer alâkalı haberler:
“Bugün yapılacak nakil proagramı… Atatürk’e sevgi gösterisi…” Nihat Erim’in makâlesi: “Atatürk’ün insanlık değeri”…
“Yirmi milyona çıkan anıt”
Gazetenin 8 sayfalık “Atatürk İlâvesi”nde dikkat çeken bâzı makâle ve haberler:
“Ankara’daki son karşılama ve Ata’ya son veda…” “Millet sana minnettardır…” “Anıt-Kabir ve özellikleri…” “Yirmi milyona çıkan anıt…” Faik Reşit Unat’ın, 19 Mayıs 1919’un Mustafa Kemâl’in doğum günü olarak tes’îdini teklîf eden makâlesi: “Bir hürmet vazifesi: Atatürk’ün doğum günü…” Âfet Hanım’ın bir makâlesi: “Eser ve fikirlerile yaşayan Atatürk… Gazi M. Kemal Atatürk’ün iktisadî düşünceleri…” “Proje sahibi Prof. Onat’ın ihtisasları…” Kemal Zeki Gençosman’ın “Atatürk’ün son sözü: Saat kaç?” başlıklı makâlesi…

(Fotoğraflarla Etnografya’dan Anıtkabir’e, Haz.: Muammer Bedii Taylak, Ankara: TBMM Yl., 2021, 2. baskı, s. 155)
Diyânet İşleri Reîsi Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, dîğer dînî cemâat temsîlcileriyle berâber, “Mukaddes Tâbut”un arkasında yürürken…
***
Gençosman’ın makâlesi, şu cihetle câlib-i dikkattir: O seneye kadar, görgü şâhidi tabîblerinin rivâyeti ile sâbitti ki “Ebedî Şef”in derin komaya girmeden evvelki son sözü “Sâat kaç?” olmuştur. 10 Kasım 1953 târihli Milliyet’te (ss. 1 ve 6), “Atatürk’ün son dakikaları” başlıklı makâlesinde, Kılıç Ali de, henüz bu rivâyetin hilâfına bir şey yazmıyor. Hâlbuki bir sene sonraki (10 Kasım 1954 târihli) Milliyet’te, “son sözünün aleykümselâm” olduğu asparagasını devreye sokacak, bu ipe sapa gelmez iddiâ “resmî târih” olacak, müteveffânın Müslümanlığına delîl sayılacak ve sâfderûn Müslümanlar bu zokayı da yutacaklardır!
Ulus’un 10 Kasım 1953 târihli nüshasında Hüseyin Cahit Yalçın’ın da “Büyük Atatürk” başlıklı, her zamânki gibi bir taabbüd hissiyâtıyle kaleme alınmış başmakâlesi dikkati çekiyor.
Yukarıda, Hüseyin Cahid’in 1938’deki taabbüd ve tesbîh makâlelerinden nümûneler arzetmiştik. O zamân Yeni Sabah gazetesi Başmuharriri idi. Bu gazete, 6 Mayıs 1938’de, onun Başmuharrirliğinde intişâra başlamıştı. 1943 senesi ortalarına kadar orada yazmıya devâm etti. Müteâkiben, İttihâd ve Terakkî devrinde neşrettiği Tanîn gazetesini tekrâr canlandırdı.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (124)
Emperyalist Sovyet siyâsetine bir mukâbele olarak Tan Matbaası Hâdisesi
Tanîn’in neşriyât hayâtı, 30 Ağustos 1943’ten 14 Kasım 1947’ye kadar sürdü. Bu devrede, en fazla, 3 Aralık 1945’te, Sovyet tarafdârı neşriyât yapan Tan gazetesinin matbaasının basılması hâdisesindeki “rolüyle” kendinden bahsettirdi.
O zamân, Sovyetler Birliği, Türkiye’nin şimâlî şarkındaki topraklar üzerinde hakk iddiâ ediyor, bunun da ötesinde, Boğazlar’ı, hattâ Türkiye’nin tamâmını kendi nüfûz sâhasına dâhil etmek siyâseti güdüyordu. Komünist Sabataî Sertel’lerin Tan gazetesi, Komünist propagandasının en têsîrli vâsıtası idi. Her ne kadar “Millî Şef” gibi, Hüseyin Cahit gibi, Sertel’ler de, Mütehakkim Zümrenin güzîde mensûbları iseler de, Hükûmet, efkârıumûmiyenin hissiyâtına tercümân olmak, Türkiye için pek vahîm bir tehlike teşkîl eden Sovyet siyâsetine bir mukâbelede bulunmak, Türkiye’nin bir Sovyet peyki olmayı kabûl etmiyeceğine dâir bir karârlılık mesajı vermek mecbûriyetindeydi. Bu bakımdan, Tan’ın neşriyâtına karşı iyice hassâslaşmış olan Üniversite Gencliğini, büyük bir nümâyiş tertîb ederek, Komünist neşriyâtını, dolaylı olarak Sovyet siyâsetini protesto etmiye el altından teşvîk etmiş olması ciddî bir ihtimâldir. Öyle değilse bile, bunun, Sovyetler’e karşı Hükûmetin çok işine yaradığı âşikârdır. (Bu mes’ele hakkında derinlemesine araştırma yapmış olmakla berâber, bu çalışmamızı bir kitab hâline getiremedik. Çalışmamızda, devrin gazetelerinden mâadâ, en mühim kaynağımız şu eser oldu: Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl; İkinci Dünya Savaşı Yılları -1939/1946-, T.C. Dışişleri Bakanlığı Araştırma ve Siyaset Planlama Genel Müdürlüğü, Ankara, 1973, 316 s.)
“Millî Şef”le dâimâ yakın münâsebet hâlinde olan Hüseyin Cahit de, Hükûmetin Sovyet siyâsetine uygun olarak, böyle bir nümâyiş için tahrîkkâr rol oynamaktan çekinmedi; 3 Aralık 1945 târihli Tanîn, “Kalkın Ey Ehl-i Vatan!” manşetiyle, Üniversite Gencliğinin galeyâna gelmesinde herhâlde mühim bir âmil oldu…
Mâmâfih, Hüseyin Cahit, Sovyet propagandası ve onun Türkiye’deki âletleriyle şiddete mürâcaat etmeden mücâdele edilmesini istiyordu. Gencliği, Sertel’leri protesto etmiye teşvîk eden makâlesinde bu husûs gâyet vâzıhtır:
“Mücadelenin silâhı yalnız söz ve yazıdır. Fikirler fikirlerle yıkılır. Cebir ve şiddet onların ekmeğine yağ sürer, çünkü, kendilerini mazlûm mevkiinde kalmış gibi göstererek, muhabbet ve taraftar kazanmak isterler. Bu kadar şiddetli, haşin ve yıkıcı bir tarz ile hücuma geçmeleri, şiddetli bir muamele tahrik etmek emelinde olduklarını gösterir. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Dâvamızdan, hakkımızdan, prensiplerimizden emin isek ne cebir ve şiddete muhtacız, ne sövüp saymağa. Bunlar âcizlerin ve haksızların silâhıdır. Türk milletinin vatana, hürriyet ve istiklâle karşı beslediği aşk ve bağlılık vatansızların bütün yıkıcı propagandalarını önlemeğe kâfi bir vahdet temin eder.” (“Kalkın Ey Ehli Vatan!”, Tanîn, 3.12.1945, s. 1)
Şu var ki, böyle hâdiselerde, kalabalığı kontrol etmek fevkalâde zordur; muhtemeldir ki nümâyişçiler, daha doğrusu bunlardan bir kısmı, böyle bir niyetleri, planları olmadığı hâlde, bir heyecân kasırgasına kapılarak taşkınlığa sürüklenmiş, bu arada Tan Matbaasına da zarâr vermişlerdir…
Hüseyin Cahit, yine “Ebedî Şef”ini tebcîl ediyor
Mustafa Kemâl’le berâber Ulus’un (evvelki ismiyle Hâkimiyeti Milliye’nin) müessisi ve têsîsinden beri Başmuharriri Falih Rıfkı Atay, Kasım 1947’de Ulus Başmuharrirliğinden ayrılmış, Cumhuriyet’in Ankara Muhâbiri olmuştu. Onun bıraktığı boşluğu Hüseyin Cahit dolduracak, 11 Eyl̃ûl̃ 1948’den 10 Ekim 1957’de ölümüne kadar Ulus’un Başmuharrirliğini o deruhde edecekdir. (Falih Rıfkı ise, birkaç sene sonra, 1952’de, kendisi gibi Siyonist Lobisinin bir unsuru olan Bediî Faik’le berâber Dünya gazetesini têsîs edecek, başmakâlelerine, 20 Mart 1971’de ölümüne kadar bu gazetede devâm edecekdir. Demek ki 10 Kasım 1953’te, “Mustafa Kemâl’in Naaşının Anıtkabr’e Nakli” merâsiminde, Atay, Dünya gazetesinin Başmuharriri idi.)
Hüseyin Cahit, 10 Kasım 1953 târihli Ulus’ta, “Büyük Atatürk” başlıklı başmakâlesinde, hayâtı boyunca hiç değişmiyen tavrıyle, “Büyük Şef”ini yine taabbüd hisleri içinde (“Atatürk güneşi”, v.s.) yâdediyor, esnek bir Kemalizm anlayışına dahi tahammül edemiyor, Kemalist Totalitarizmden tâvîz verilmesine aslâ râzı olmuyordu:
“Büyük Atatürk bugün ebedî medfenine tevdi ediliyor. O’nun izinde yürümekle memleketin kurtulacağına ve yükseleceğine iman etmiş olan vatandaşlar Atatürk’ü sanki yeni kaybetmiş gibi tazelenen bir dert altında teessüre boğulmaktadırlar. Çünkü bugün Atatürk güneşinin üzerinde lekeler ciddî endişe verecek bir mahiyet almıştır. İlk adımda Atatürk inkılâplarını parçalamak, millete mal olmamış ve olmuş gibi bir ayırma ile inkılâpları sarsmak istiyenler bütün memlekette karşılaştıkları tepkiden ürkerek bir müddet geriledikten ve gördükleri birtakım taşkınlıklardan uyanır gibi olduktan sonra, sarsılan mevkilerini sağlamak çaresini tekrar Atatürk devrine ve Atatürk’ün bazı icraatına hürmet etmekte aradılar. İlh…” (Hüseyin Cahit Yalçın, “Büyük Atatürk”, Ulus, 10.11.1953, s. 1)
Yalçın’ın bu makâlesinde bahsettiği vechiyle, Kemalist İnkılâbları “millete mâl olmuş ve olmamış” şeklinde bir ayrıma tâbi tutma yaklaşımı Menderes’e âiddir… O, bu gibi “tâvîzler”i, 27 Mayıs 1960 İhtilâlini tâkîben, hayâtıyle ödeyecekdir…
Aynı gazetenin ertesi günki manşeti:
“Atatürk vatan topraklarında… Muhteşem ve hazin bir törenle Mukaddes naaş Anıt Kabir’e nakledildi… Dün milletçe Büyük Kurtarıcının aziz hâtırasını bir defa daha andık…”
Birinci sayfada, Hüseyin Cahid’in başmakalesi: “Meşum cereyan”… Nihat Erim’in makâlesi: “Ardından yürürken”… Dîğer haberler: “Atatürk Anıt-Kabir’de fotoğraf ilâvemiz”… “Büyük Atatürk”… “Atatürk’e sevgi gösterisi”… “Anma töreni: Millî Türk Talebe Birliği bir toplantı tertibetti”… Ve sayfalar boyunca, fotoğraflarla, “Mukaddes naaşın Anıt-Kabr’e nakil merâsimi”nden intibâlar…

(Zafer, 11.11.1953, s. 1)
Müesses Kemalist Totaliter Rejimde, Kemalizm bahis mevzûu olunca, iktidâr ve muhâlefet fırkaları aynı ağızla konuşuyorlar… Çünki Kemalizm, resmî ideolojidir… Çünki Kemalist olmıyana söz hakkı yoktur… Çünki hüküm süren rejim, müteaddid fırkalı bir totaliter rejimdir…
***
Zafer gazetesi
Demokrat Parti’nin nâşiriefkârı olan bu gazetenin müessisi ve başmuharriri, Farmason gazeteci ve siyâsetci Mümtaz Faik Fenik (İstanbul, 1905 – a.y., 22.7.1974, Karaca Ahmed Mez.) idi. Fanatik Kemalizmin tipik bir temsîlcisi…
Gazete, 10 Kasım 1953’te, birincisi sayfası Mustafa Kemâl’in “Ayhan” imzâlı dev bir portresiyle kaplı olarak çıkmıştı.
11 Kasım 1953 târihli nüshası da, mumyalı naaşın nakil merâsimine, birinci sayfasından başlıyarak birkaç sayfasını ayırmış ve merâsimden intibâlar hâlinde birçok fotoğrafa yer vermişti. Manşeti, “Atatürk Vatan Toprağında… Aziz Ata görülmemiş bir merasim ve göz yaşlarile ebedî istirahat yerine tevdi edildi…” şeklindeydi.
Zafer, bu nüshasında, bol resimli bir sayfasının ortasına, çerçeveli olarak, Behçet Kemal Çağlar’ın “Anıt-Kabir’de” başlıklı Kemâlperest şiirini de koymuştu. O Behçet Kemal ki amansız bir DP düşmanıydı ve DP Hükûmetinin bir ihtilâlle devrilmesi için yürütülen hakîkatsiz propagandanın ön saflarındaydı. Nitekim, 27 Mayıs 1960 İhtilâlini müteâkib, Kurucu Meclis Âzâsı yapılmıştır…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (125)
Milliyet gazetesi
Aynı Cemâatten Ali Naci Karacan ile Abdi İpekçi’nin gazetesinin 10 Kasım 1953 târihli nüshasının neredeyse tamâmı, tam bir “Ataputçuluk” zihniyetiyle, bundan böyle -Yalman’ın tâbiriyle- “Ebedî Karârgâhından” Türkiye’yi idâre etmiye devâm edecek “Ebedî Şef”e tahsîs edilmişti. Muhtelif sayfalardan bâzı başlıklar:
“En Büyük Matem Günümüz… 15 yıl önce ebediyete intikal eden Büyük Önder ve Eşsiz Kahraman Aziz Atatürk’ün nâşı bu gün muazzam bir merasimle Anıt Kabre naklediliyor…”
Kılıç Ali’nin 1. sayfadan başlıyan makâlesi: “Atatürk’ün son dakikaları…”
Yine birinci sayfada: “Büyük Atatürk’e ağlayan Türk milleti…”
Bol resimli olan müteâkib sayfalarda:
“Yabancı gözü ile: ‘Atatürk her devrin en büyük adamıdır’…”
“Dünyada duyulan büyük matem: Atatürke bütün dünya ağladı… ‘Atatürk’ün Türkiyede yaptığını hiç bir kimse, hiç bir yerde yapmadı. Ne Kavur, ne Cromwell, ne de Washington…”
“Liderimiz sensin!”
“Onu kaybettiğimiz gün: Hüzünlü saatlerin pınarlarını kuruttuğu gözler coştu. Bakışlar konuşuyor, tavırlar anlaşılıyordu…”
“Senin varlığınla tek vücûduz!”
Ertesi gün:
“Atatürkün aziz nâşı dün muhteşem bir törenle toprağa tevdi edildi… Tok ve heyecanlı bir sesle Türk Milletine hitap eden Bayar zaman zaman gözyaşlarını tutamadı…” “Selânikte yapılan tören… Atatürk’ün dünyaya geldiği evde yapılan tören çok heyecanlı oldu…”
İlk sayfadaki bâzı resim altı yazıları: (Kortejden bir intibâın altında) “Millet Atatürk’ün izinde ve hizmetinde…” “Atasına ağlayan Ankaralılar…” “Gençler Atatürkün hayata gözlerini yumduğu karyolanın başında nöbet beklerken…”
Beşinci sayfanın manşeti: “Senin varlığınla tek vücuduz… Müsterih uyu Atatürk. Mustafa Kemaller bugün 30 yaşında ve senin izinde. Bugün her zamandan daha ziyade manevî varlığın içinde seninle tek vücuduz.”
Aynı sayfada üç resim altı yazısı:
“O ebediyet yolculuğunda Anıt-Kabre yaklaştıkça bütün Türkiye ağlıyordu. Bütün Türkiye ağlıyordu, çünkü uğrunda herşeyi feda edeceğimiz Büyük Türkün maddî varlığı içimizden ayrılıyordu.”
“Gidiyor… Gidiyor… Gidiyor… 21 milyon Türk onun arkasında ve O gidiyor… Anıt-Kabire gidiyor. O Anıt–Kabir ki Türk vatanının kalbi ve [?] noktası. Büyük Ata orada vatan topraklarıyle örtülecek, çok sevdiği yurd orada da onu kucaklıyacak.”
“İşte son dönemeç… Ebediyet yolculuğu bu son dönemeçten sonra daha da muhteşem ve daha da ulvî olacaktır. Aziz tabut tam iki buçuk saat 18 No.lu top arabasının üstünde Türk gençliğinin elleriyle çekilmiştir. Artık top arabası son vazifesini de yapmış oluyor. Aziz tabut eller üstünde taşınacak. Yarap, bu ne büyük ve ulvî andır ki Millet ve Atası herzamanki gibi bir birini tamamlıyacaktır.”
Akşam gazetesi
“Şefler devri”nin parlak sîmâlarından ve Mustafa Kemâl’in, imzâsını kullanarak başmakâleler neşrettiği başmuharrirlerden biri olan Necmeddin Sadık Sadak, 10 Kasım 1953’te, artık (uzun senelerden beri Kemâlperestlik ve ahlâksızlık saçan) gazetesinin başında değildi; yakın zamân evvel, 21 Eyl̃ûl̃ 1953’te, kanserden vefât etmişti… Gazetesi, bu vesîleyle, onun bir sene evvel neşredilmiş başmakâlesini tekrâr neşrediyor: “Atatürk’ü sevmek ve unutmamak, O’nu tanımak ve tanıtmakla olur”… Bunun formülü de, Mustafa Kemâl hakkında dört başı mâmûr bir el kitabı hazırlamaktır… Zîrâ (o devirde, Necip Fazıl gibi, Ali Fuad Başgil gibi zevâtın tenkîdî neşriyâtıyle) “Mâbûd Şef”in imajı bozulmıya başlamıştır:
“Atatürk aleyhindeki propagandalar o kadar çoğalmış, kuvvetlenmiş, din ve taassup gibi hissî derin unsurlara hitab etmeye başlamıştır ki Atatürk düşmanı bir genç zümrenin nasıl yetişmekte olduğuna hayret etmemelidir.”
Bu tesbît, aslında, bir îtirâftır: Kemalizm o kadar çürük bir ideolojidir ki ancak Devlet zoru ve tek taraflı propaganda ile ayakta kalabilmektedir…
“Ulu Önder Atatürk, sen tanrılara eşsin!”
Bu Farmason ve muhtemelen Sabataî gazeteci ve siyâsetcinin (ki “Millî Şef” devrinde Hâriciye Vekîliydi) gazetesi, bu vesîleyle de, Kemâlperestlik yolunda, metîn adımlarla yürümiye devâm ediyordu:
“Ey karanlık günlerin büyük kahramanı sen, / Bana emanet ettin bu güzel vatanı sen. / Yolunda yürüyorum, bağlıyım devrimlere, / Tapıyor bütün dünya bıraktığın esere. / Ulu Önder Atatürk, sen tanrılara eşsin, / Vatanı aydınlatan sönmeyen güneşsin. İlh…” (Münir Ceyhan, “Atatürk Marşı”, Akşam, 10.11.1953, s. 3)
“Anıt-Kabir = Panteon”
Bu “Ataputçu” şiirin üstünde, Vâ-Nû’nun fıkrası: “Anıt-Kabir ve Panteon”… Bu başlık altında devâm ediyor:
“…Türk milleti de, Atatürk’ün muazzam tabutu herhangi bir kabre sığmaz diye düşündüğü için, şu darlık ve ihtiyaç senelerinde ona mahsus bir emsalsiz anıt yaptırdı. […] Demokrat Parti iktidarı, Anıt-Kabri tamamlayıp Cumhuriyetin kurucusunu ebedî yerine naklederek hem başarı gösterdi; hem de bu hareketiyle Atatürke bağlılığını anlattı. […]
“Hulâsa, bizde de Anıt-Kabr’in Atatürk’e ithaf edilmiş panteon olması mukadderdir. Buraya Türk milletinin en iyi siyasî, askerî simaları, fikir ve sanat adamları, milleti ilerleten şahsıyetler gömülecektir. İlh…” (Vâ-Nû, “Akşamdan Akşama: Anıt-Kabir ve Panteon”, Akşam, 10.11.1953, s. 3)
“O, fânî değildir! O, her şeydir!”
Akşam’ın aynı nüshasının 4. sayfasında ise, Dr. Sırrı Alıçlı’nın bir hezeyânnâmesi yer alıyor: “O’nu Düşünürken”… 1945’te Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Sporcu Muayene Merkezi Müdürlüğüne getirilen ve Türkiye’nin ilk spor hekimlerinden olan, Askerî Tabîb, Umûmî Cerrâhî Mütehassısı Dr. Sırrı Alıçlı (https://sporhekimleridernegi.org/tarihce; 19.7.2025), ileri derecede bir Masondu. (Londra Obediyansına tâbi Masonluğun nâşiriefkârı Mimar Sinan mecmûasının 1972 senesine âid 11-12. sayısında -ss. 78/79– Ahîlikle Masonluk arasında münâsebet kuran bir makâlesi mündericdir. Makâlesi, sonraki sayıda devâm ediyor…) Böyle seçkin mesleklerle iştigâl ve yüksek mevkiler işgâl eden bu insanların bu derece sak̆îm bir muhâkeme yürütmelerine insan hayret ediyor:
“Fânîlik bütün yaratılmış varlıklar için mukadderse O fânî değildir. Yine eğer dünya gelip geçenlerin muvakkat karargâhı ise O bu dünyadan değildir. Ölüm bir mekândan başka bir mekâna göçmek ise O Allahın indinde tâ doğuştan beri başka mekânlarda dolaşan bir haneberduş, bir derviş, bir muhakkik, bir başka insandı. Neden başka insan dedik? Şüphesiz başka insandı ve öyle olacaktı. Bize benzer insan olduktan sonra bütün Türk milleti ve bütün dünyada yaşayanlar bugün ayaklanarak O’nun mânevî huzurunda el pençe divan dururlar mı idi? […]

(https://bitmezat.com/urun/10691761/vatan-gazetesi-ataturk-un-15-vefat-yildonumu-ilavesi-10-kasim-1953-ataturk-un; 19.7.2025)
Yalman’ın 10 Kasım 1953 târihli Vatan gazetesinde, “Ebedî Şef”in naaşının Etnoğrafya Müzesi’nden -yine Yalman’ın tâbiriyle- “Ebedî Karârgâhı”na nakil merâsimi… Bu nüshadaki başmakâlesinde, Milletimizi, ona sadâkat yemîni yapmıya dâvet ediyor…
***
“O halde Atatürk nedir? O her şeydir. Canlı mahlûkun bütün derunî hercümercini anlayan, Allahı ile kulunu karşı karşıya getiren, hasenatı ve seyyiatı ile insanı kendi vicdanı ile başbaşa koyarak ahlâkî kemalini temine çalışan âdeta esatirî bir âleme mensuptu O… […]
“Bize düşen iş, büyük Atanın yolunda yürümektir, gözleri ihtiras dumanı içinde yolunu şaşırmışlara, onun ışığını tutmaktır. İlh…” (Dr. Sırrı Alıçlı, “O’nu Düşünürken”, Akşam, 10.11.1953, s. 4)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (126)
Cumhuriyet gazetesi
Mütehakkim Zümrenin en nüfûzlu unsurlarından Nadi’lerin gazetesinin 10-11 Kasım 1953 târihili nüshalarının neredeyse tamâmı, bol resimlerle, tebcîlde birbiriyle yarışan makâlelerle Mumyalı Naaşın Anıtkabr’e Nakli Hâdisesine tahsîs edilmişti.
“Devletin temeli olan adam”
10 Kasım 1953 târihli nüshadan birkaç başlık:
“Atayı Bugün ‘Anıt-Kabir’e Götürüyoruz”…
Nadir Nadi’nin başmakâlesi: “Ataya Selâm!”
Kılıç Ali’nin makâlesi: “Nasıl oldu da ölüme mağlûb oldun Atatürk?”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun makâlesi: “Dolmabahçede ölüm günü sabahında”…
“Atatürk için dünya gazeteleri neler yazmışlardı?”
Abidin Dav’er: “Atatürk büyük bir Serdardı”…
Ve en mânîdâr başlık: “Devletin temeli olan adam”… Bu da, İsmail Habib Sevük’ün kaleminden…
11 Kasım 1953 târihli nüshadan birkaç başlık:
“Atatürkü Dün Ebedî İstirahatgâhına Bıraktık… Vatan ölçüsünde bir Atatürk nümayişi Ankarada yapılan dünkü muazzam törenin en mânalı tarafı oldu…”
Nadir Nadi’nin başmakâlesi: “Sen Yattıkça!”
“İngiltere Kraliçesinin Celâl Bayara çektiği telgraf”…
Ve sayfalarca fotoğrafla, “Atatürkün Ebedî Makberine Naklinden İntibalar”…
Hürriyet gazetesi
Sabataî Cemâatinin olduğu kadar Mason Cemâatinin de gözdesi olan bir âile: Simavi’ler… “Türkiye Türklerindir” sloganı altında, Kemâlperestliği bayraklaştırmış bir gazete…
10 Kasım 1953 târihli nüshanın birinci sayfasında, Mustafa Kemâl’in büyük bir portre fotoğrafının refâkatinde bâzı başlıklar:
“Büyük ATA’yı bugün toprağa veriyoruz… Ankara’da muhteşem bir merasim yapılıyor… Tören saat tam 9 u 5 geçe başlayacak ve her 5 dakikada bir top atışları yapılacak…”
“Büyük ATA hakkında Mac Arthur’un Türk milletine mesajı…”
İsmet İnönü’nün mesajı
Birinci sayfada, Anıtkabr’i tanıtan fotoğrafın üstüne ve yanına dercedilmiş haber:
“Büyük Atatürk hakkında İnönü’nün yolladığı mesaj… İnönü, Ata için mesajında, ‘Atatürk, eserlerini, Türk istikbalinin evlâdına emanet etmiştir’ dedi…”
“Türk istikbâlinin evlâdı” ne demek? Türk Milletinin istikbâldeki bütün ferdleri, hep berâber, müstakbel Türk Milletini teşkîl etmiyecekler mi? Yânî İnkılâblar hâlihâzırdaki değil de, istikbâldeki Türk Milletine mi emânet ediliyor? “Mutlak Şef”in hâlihâzırdaki Türk Milletinin irâdesine hükmetmesi yetmiyormuş gibi bir de müstakbel nesillerin irâdesini taahhüd altına sokmıya ne hakkı var ve bunu nasıl yapacak? Yok, “Türk istikbâlinin evlâdı”ndan sâdece “genclik” kasdediliyorsa, bu hangi “genclik”dir? Köylü genclik mi, işçi genclik mi, talebe genclik mi? Erkek genclik mi, kadın genclik mi? Hangi yaşlardaki genclik? Ve, her ne olursa olsun, bu genclik neden Kemalizmin bekciliğini yapmıya mecbûrdur? Kendi hür irâdesiyle, doğru bildiği yolu seçemez mi? Seçmiye hakkı yok mudur?
İşte böyle: Kemalist emperyalizmin, Kemalist totalitarizmin bir haddi yok! Bütün Millet onun hükmü altına girmek zorunda! Mevcûd ve müstakbel nesiller… Hepsi, herkes! Kemalizm, bu hakkı nereden, kimden alıyor? İddiâ ettiği hakkın iki kaynağı var: Aldatma ve sindirme!
Her neyse, haberin devâmını okuyalım:
“İsmet İnönü, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliğinin Atatürk’ün ölüm yıldönümü dolayısiyle yayınladığı broşüre, gençlerin arzusu üzerine, ‘Türk İstikbalinin Evlâdı’ başlığı ile aşağıdaki mesajı göndermiştir:
‘Atatürk, en kıymetli eserlerini Türk istikbalinin evlâdına emanet etmiştir. 30 senelik tecrübe ve türlü imtihanlar isbat etmiştir ki Atatürk’ün en isabetli kararlarından biri budur. Genç nesiller günün menfaatlerinin ve endişelerinin üstünde hayatın güçlüklerini ve türlü ihtimallerini tereddüt etmeden göğüsleyecek haldedirler. İdealistin en temiz fedakârlığı, insan varlığına yol gösterişidir. Türk istikbalinin evlâdı, geçmişte imtihanı şerefle vermiştir, gelecekte de ailesine, cemiyete, vatana karşı vazifelerini şerefle yapacaktır.’ ” (“Büyük Atatürk Hakkında İnönü’nün Yolladığı Mesaj”, Hürriyet, 10.11.1953, s 1)
“Millî Şef”ten “Ebedî Şef”e 11 Kasım 1953 târihli açık mektub
Hürriyet’in, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’nin broşüründen ik̆tibâs ettiği bu metin hâricinde ve başka hiçbir gazetede, İnönü’nün, 10 Kasım 1953 vesîlesiyle, bir başka beyânâtı görülmüyor…
Lâkin aynı gazetenin ilâvesinde, onun bir mektubu var! Bir açık mektub! Hem de kime? On beş sene evvel ölmüş Mustafa Kemâl’e!
Evet! Hayret ki ne hayret! “Râdife”den “Ebedî Şef”e yazılmış bir açık mektub! İletecek olan da, Hürriyet gazetesi!
10 Kasım 1953 Nutkunda, “Büyük Şef”ine, “Atatürk! Şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz.”, v.s. şeklinde hitâb eden Celâl Bayar gibi, Âhiret’e inanmıyan İsmet İnönü’nün de, ölüp gitmiş, kendi îtikâdlarınca tamâmen yok olmuş bir insana hitâben böyle bir mektub kaleme alıp bir gazete vâsıtasıyle “ona iletmesine” hayret edilmez mi?
“Mektub”, 10 Kasım 1953 târihli Hürriyet’in 8 sayfalık “Atatürk İlâvesi”nin 3. sayfasında yer alıyor…
Büyük târihî kıymeti hâiz ve pek ibretâmîz (Kemalist psikozu anlamak için pek ibretâmîz!) “Mektub”un tam metni aşağıdadır:
“Büyük Atatürk,
“Aramızdan ayrıldığından on beş sene sonra etrafında tekrar toplandık. Seni ebedî istirahat yerine emanet ederken, vefamızı, minnetimizi derin bir aşk ile huzurunda bir daha ifade ediyoruz. Sen bizi yabancı istilâsından kurtaran kahramanların başbuğusun. Hür, şerefli ve medenî bir millet olarak yaşamamızın feyzini, büyük hâdiseler içinde geçen on beş seneden sonra daha iyi anlıyoruz. Her devirde ve her millette muzaffer harp komutanı pek muhterem bir vatandaştır.
“Şanlı Atatürk!
“Senin Başkomutanlığında Türk milletinin kazandığı savaş her devrin en çetini ve en ümitsizi idi. Vatanın sana minneti eşsiz ölçüde derin ve engindir.
“Bugün saadetle düşünüyoruz ki, yeni Türk devleti, ıslahatçı Atatürk’ün en büyük eseridir. Bu eserin âkibeti ne olacağı on beş sene önce bugün bütün dünyanın sorusu ve şüphesiydi. Büyük insanların başarıları, hususiyle milletler hayatında, kendileri ayrıldıktan sonra devam edebilmek kabiliyetiyle ölçülmüştür. İnkılâplar ve ıslahat ile kurulan yeni Türk cemiyeti, geçen on beş sene içinde daha ilerlemiş ve en büyük ilerleme olarak kendi kendini koruyacak ve savunacak hale gelmiştir. Bugün Türk milleti, köylüsü ve şehirlisi ile Türk Cumhuriyetinin temel mefhumlarını muhafaza ediyor. Yeni nesiller ve gençler kendilerine verilen emanetin kadrini bilmişlerdir.
“Aziz Atatürk!
“Zaman geçtikçe daha yüksekte, daha parlak şeref hâlesi içinde yaşayacaksın. Vatana karşı vazife olarak, sana karşı gerçek sevginin ifadesi olarak ıslahat eserlerini korumayı borç biliyoruz.
“Solmaz saygı duygusu ile sana daima bağlıyız.
“İsmet İnönü.”

(https://phebusmuzayede.com/126701--gunluk-mustakil-siyasi-gazete-hurriyet-in-ataturk-un-15-olum-yildonumu-konulu-ataturk-il-vesi-10-kasim-1953-8-sayfa-42x58-cm-.html#mobileLive-1; 20.7.2025)
Simavi’lerin Hürriyet gazetesinin 10 Kasım 1953 târihli nüshasının 8 sayfalık “Atatürk İlâvesi”nin kapağı ve bunda, İnönü’nün Mustafa Kemâl’e “mektub”unun (“Büyük Atatürk”) münderic bulunduğu 3. sayfa… “Mektub”un üstündeki resimde, “Ebedî Şef”ile “Millî Şef”, bir masa etrâfında sohbet ederken görülüyor. Resim altı yazısı: “Işıklı gök mavisi gözleri bir insanın üzerine çevrildi mi muhakkak büyülerdi. Kuvvetli çenesi, sıkı dudakları ve yüzünün bariz adaleleri Atatürk’ün çelik iradesini meydana koyardı. Yukarıda büyük Ata, silâh ve inkılâp arkadaşı İsmet İnönü ile bir istirahat anında görülüyor.”
***
“Ermeni ve Mûsevî vatandaşlar Ata’nın rûhu için âyinler yaptılar”
Yine Hürriyet gazetesinin 11 Kasım 1953 târihli nüshasından başlıklar:
“Atatürk Ebedî İstirahatgâhında”…
“Ankaradaki muhteşem merasimi yaşlı gözlerle yüzbinlerce kişi takip etti… Atanın ebedî istirahatgâhına tevdii münasebetiyle yapılan törenin safhalarını milyonlarca kişi radyolarından dinledi…”
“Büyük Ata’yı bütün dünya andı…”
“İstanbul da dün aziz Ata’yı saygıyla andı… Ermeni ve Musevi vatandaşlar Ata’nın ruhu için âyinler yaptılar…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (127)
Yeni Sabah gazetesi
Yeni Sabah’ın (gazetelerin hemen hepsi gibi) “Atatürk İlâvesi” veren 10 Kasım 1953 târihli nüshasının birinci sayfasından bâzı başlıklar:
“Atatürk’ün naaşı bugün Anıt-Kabire tevdi ediliyor… Atatürk’ün gül ağacından yapılmış olan tabutu dün açıldı ve ilâçlandı. Naaşın, tabuta konulduğu gibi kalmış olduğu görüldü… Büyük Ata’nın irtihalinin 15. Yıldönümü, bugün, yurdun her tarafında yâdedilecek. Sabahleyin 9 u 5 geçe beş dakikalık ihtiram sükûtunda bulunulacak…”
Gazete, bu başlığıyle, yukarıda bahsettiğimiz resmî teblîği tekzîb etmiş oluyor: “Tabut dün açıldı ve ilâçlandı”… Bu haber, Prof. Dr. Kâmile Mutlu’nun ifâdesine uygundur. Naaş, kontrol edildikden sonra tekrâr ilâclanmış ve tahnît bozulmamıştır…
Sabri Esat Siyavuşgil’in başmakâlesi: “Atatürk bayrağımızdır”…
“Millî matemin 15 inci yıldönümünde İstanbulda muhteşem törenler yapılacak… Talebe teşekkülleri birer beyanname yayınladı…”
“Kabri tavâf ediliyor”
Yeni Sabah’ın 11 Kasım 1953 târihli nüshasında ise şu başlıklar dikkati çekiyor.
“Dün Atatürk ebedî istirahatgâhına tevdî edildi… Atatürk’ün ziyarete açık bulunan kabrini 70,000 kişi tavaf etti… Ankarada yapılan merasim 9,05 den 13.30 a kadar sürdü… Naaş kabire tevdi edildikten sonra bir defin tutanağı imzalandı. Türkiye Millî Talebe Federasyonu Atatürk’e bir sevgi gösterisi hazırlıyor…”
“Kraliçe Elizabeth’in Celâl Bayara telgrafı… Times Anıt-Kabirin büyük bir resmini neşretti…”
“Atatürk’ün kabrinden Koreye toprak…”
“Şehrimizde yapılan muhteşem ihtifal… Dün sabah 9.05 de, bayrakları yarıya inmiş İstanbul, O’nun mânevî huzurunda bir daha eğildi. Gençliğin tertip ettiği toplantılarda Büyük Atatürk’ün dehası hararetle yâdeldi…”
Son Posta gazetesi
Yukarıda, bu gazetenin bir Sabataî-Mason teşebbüsü olduğunu îzâh etmiştik.
Dîğer gazeteler gibi, Son Posta’nın da 10 ve 11 Kasım 1953 târihli nüshalarının hemen her sayfası Mumyalı Naaşın Anıtkabr’e Nakli Hâdisesinin haberleri ve Mustafa Kemâl’in fevkalâdeliğine dâir makâlelerle doldurulmuştu.
10 Kasım 1953 târihli nüshasının birinci sayfasında, Farmason gazeteci ve siyâset adamı Selim Ragıp Emeç, “Atatürk için…” başlıklı bir başmakâle neşrediyor… Aynı sayfadan dîğer câlib-i dikkat başlıklar:
“Bugün bütün eğlence yerleri kapalı kalacak… 9.05 de bayraklar yarıya inerek saygı duruşu yapılacak, nakil vasıtaları duracak ve radyolar merasimi yayınlayacak…”
“Ankarada meydanlar doldu, yollar tıkandı… Güzergâhtaki binaların pencere ve damları adam başına 50-200 lira arasında kiralandı…”
Ve yine bir “kerâmet” haberi: “Atanın tabutu 15 sene sonra açıldı… Na’şın hiç bozulmamış olduğu, kirpikleriyle bıyıklarının bile başak sarısı rengini muhafaza ettiği görüldü…”
11 Kasım 1953 târihli Son Posta’nın birinci sayfasından bâzı başlıklar:
“O’nu kurtardığı vatan toprağına tevdi ettik… Ankaradaki muhteşem merasimi Türk milleti huşu içinde takip etti… Saat 9.05 te yurdun her yanında her şey tazim duruşuna vardı… Muvakkat kabirden Anıt-Kabre nakil rasimesi dört buçuk saat sürdü…”
“Dün İstanbul da büyük bir matem günü yaşadı… Üniversite ve okullarla muhtelif yerlerde toplantılar tertip edilerek Büyük Atatürk huşu içinde anıldı…”
O senelerde Son Posta’da fıkra muharrirliği yapan Mithat Cemal Kuntay’ın fıkrasının başlığı: “Eser inkâr edilemez”…
Yeni İstanbul gazetesi
10 Kasım 1953 târihli nüshasından bâzı başlıklar:
“Ölümünün Onyedinci Yılında: Bugün Büyük Atatürk’ü en derin sevgi ve bağlılığımızla anıyor, aziz hâtırası önünde hürmetle eğiliyoruz…”
“İstanbul Büyük Ata’sını anıyor… Üni. Fen Fakültesi salonu ile Öğrenci Lokalinde yapılacak gençlik toplantıları…”
Kemalizm-Masonluk berâberliği
İstanbul Vâlisi, Yüksek Dereceli Farmason Fahrettin Kerim Gökay’ın İstanbul Radyosu’ndaki hitâbesinden:
“Atatürk bir meş’ale gibi ruhumuzda ebedileşmiştir… Ata, hayat felsefesini en iyi tahlil eden digerkâm bir filozof olduğu için mânevî varlığı örnek bırakmıştır… [Devâmında:] Türk Gençliği saf ve masum aşkı ile ona hitap ediyor: ‘Ey lâyezel fânî! Sana kalbimin bütün hisleri ile bağlıyım. İzindeyim dediğim zaman yalnız hisle değil, bütün milleti saran şuurla bağlıyım.’ ” (Yeni İstanbul, 10.11.1953, s. 1) [“Dîğerg̃âm”: Kendisinden ziyâde dîğer insanları düşünen, onlar için fedâkârlık yapan; Frz. altruiste… “Lâyezâl̃”: Zevâl̃ bulmaz, ebedî…]
İstanbul Vâlisi, Tıb Ord. Prof. Dr. Fahreddin Kerim Gökay (1900 - 1987), 1930’lu senelerde, Murat Mahfili’ne iki def’a Üstâd-ı Muhterem seçilmiş ve o zamân da, Locasında:
“…Türk Masonluğu, Büyük İnkılâpçının yolunda yürüyen amelelerdir! İşte Masonluğumuzun hayatiyetindeki sırlardan biri de, bizim için en büyük ülkü olan, fakat yerine getirilemiyen dileklerimizin Büyük Türk tarafından yaratılan İnkılâp İdeolojisinde mevcut olmasıdır. Bir kumandan için matlup olan şey, kendisine ve mefkûresine iman etmiş askerlere malikiyet değil midir? Türk Masonları, İnkılâp yolunda Gazi'nin en sadık, en disiplinli askerleridir! Siyasî kanaatleri ne olursa olsun, Gazi yolunda bütün Masonlar tek cephelidir! O cephenin parolası, Gazi'nin şahsında İnkılâp ışığıdır. Bu ışığı Masonlar canları kadar severler.”
şeklinde, Kemalizm-Masonluk berâberliğini tebârüz ettiren bir nutuk îrâd etmişti… (Mustafa Kemâl'in Masonluğunda Merâk Edilen Mes’ele: Nîçin Loca Matrikülünde İsmi Yok?; Yeni Söz, 25.2.2018/19)
Diyânet de, Kemalizm propagandasına hizmet etmeli ve Kemalizme muhâlefet edenler şiddetle cezâlandırılmalı imiş!
Yeni İstanbul’un sâhibi ve başmuharriri Habib Edib Törehan’dı. Tütün tüccarı Törehan (Bursa, 1890 – Almanya, 25.5.1964, İst.), bu gazeteyi 1949 – 1964 senelerinde neşretmiştir. Bu nüshadaki başmakâlesinin başlığı “Atatürk”dür. Başmakâlesinin en câlib-i dikkat tarafları, Kemalizm propagandasında Diyânet İşleri Reîsliği’nin de vazîfelendirilmesini, ayrıca Kemalizmi tenkîde cür’et edenlere cezâ vermek husûsunda gevşeklik gösterilmemisini taleb etmesidir:
“Bugün bütün Türklerin kalbleri hüzünle doludur. Çünkü, onları yeniden hayata kavuşturan ve onlara benliklerini kazandıran, tarihin en büyük adamı Atatürk, onyedi sene önce bugün fânî dünyaya vedâ etmiş ve cismen aramızdan ayrılmıştır.
“Biz, onun kurtardığı bu topraklar üstünde yaşayan bütün Türk vatandaşları, onu mânen daima aramızda görmekte ve bu hislerden hiçbir zaman ayrılamamaktayız. […]
“Ne yazık ki, bizi gerçek din esaslariyle aydınlatmak vazifesiyle mükellef olan Diyanet İşleri, Atatürkün büyük eserinin manasını millete anlatmağa uğraşmamış; idare teşkilâtımız da, Atatürkün eserlerine riayet etmiyenler için kanunun tatbikat tarafına fazla gitmemiş veya bu hususta hassasiyet göstermemiştir. […]
“Şu halde, şimdi yapacağımız tek şey, Atatürkün eseri olan bütün esasları memleketin her köşesine yaymak, bunu herkese anlatmak ve aynı zamanda bilhassa kanunlarımızın iyi tatbiki suretiyle Atatürkün eserine riayet etmeyenleri ağır cezalara uğratmaktır. […]
“Dünyanın en büyük bir adamı ve Türklerin kendisiyle daima övünebileceği büyük Atatürkün hayata vedâ etmesinin 17 nci senesinde, kalbimizden doğan sevgi ve tâzimleri bildirmeği bir vazife sayar; onun mânevî huzurunda eğilerek kendisine gufran ve rahmet diler ve milletinin ilerleme yolunda yürüdüğünü görmekten doğan tesellinin, ölümünden hasıl olan acıyı azalttığını söyliyebiliriz.” (Habib Edib Törehan, “Atatürk”, Yeni İstanbul, 10.11.1953, s. 1)
Aynı gazetenin 11 Kasım 1953 târihli nüshasının birinci sayfasındaki bâzı başlıklar:
Yine Törehan’ın başmakâlesi: “Atatürk Ebedî Yurdunda”…
“Büyük Atatürk Vatan toprağında… Ankara dün tarihî bir gün yaşadı…”

(Vatan, 11.11.1953, s. 1) (https://phebusmuzayede.com; 20.7.2025)
Yakın zamânlara kadar, bütün matbûât, Mütehakkim Zümrenin inhisârındaydı ve bunların içinde, Memleketin siyâsî-ictimâî hayâtı üzerinde en fazla têsîr icrâ edenlerinden biri (belki -hiç olmazsa bir müddet- başlıcası), Mustafa Kemâl’in iltimâslı Cemâatdaşı Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesiydi…
***
“Bayar, Büyük Atatürk’ün tarihî şahsiyetini belirtti…”
“Teşebbüsümüz başarı ile neticelendi: Muhteşem tören dün renkli filme alındı… Havanın fevkalâde berrak ve güneşli oluşu, İtalyan Rejisörün işini kolaylaştırdı… Misafirler neticeden çok memnun oldular…”
“Kore Kahramanları dün Atatürkü andı… Anıt-Kabir’den alınan toprak, Pusan mezarlığında bayrak kaidesine kondu…”
“Gençliğin bugünkü gösterisi…”
“Anıt-Kabir’i dün 70 bin vatandaş ziyaret etti…” (Yeni İstanbul, 11.11.1953, s. 1
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (128)
Vatan gazetesi
Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesinin birinci sayfasının resmini yukarıda çalışmamıza dercetmiştik. Dîğer birçok gazete gibi Vatan gazetesi de, bu nüshasında, bir ilâve vermişti: “Atatürk’ün Ölüm Yıldönümü İlâvesi 1938-1953”… Bekleneceği üzere, Yalman, bu “Naaşın Nakil Merâsimi”ne büyük ehemmiyet atfediyor, bunu, Memleketimizde Kemalizme îmânın tâzelenmesine hizmet edecek mühim bir vesîle olarak görüyordu. Nitekim, o nüshada, bu mâhiyette bir başmakâle kaleme almıştı: “Huzûrunda and içmeliyiz”! Yânî Kemalizme sadâkat yemîni yapmalıyız! (11 Kasım 1954 târihli Vatan’ın manşeti de, hep aynı maksada mâtûftur: “Dün, Türk milleti Atatürk’e bağlılığını bir daha teyid etti…”)
11 Kasım 1953 târihli Vatan’ın da kısm-ı âzamı, Nakil Merâsimine tahsîs edilmişti: Sütûnlar, sayfalar boyu (ss. 4, 5, resimli haberler, ayrıca makâleler… Birinci sayfada ise, yönlendirici başlıklar:
“Atatürk’ün aziz nâşı dün ebedî medfenine kondu… Bütün yurt ve millet tek bir kalb halinde, heyecan ve gözyaşlarıyle Ata’yı istirahatgâhına uğurladı… Bayar, Atatürk’ün başucunda ağlıyarak, O’nun hüviyet ve meziyetlerini bir kere daha belirtti… Kurtarıcı Ata’nın nâşının nakli töreni millî birliğin en canlı bir tezahürüne vesile oldu… Dört buçuk saat süren tören, büyük bir intizam ve vekar içinde geçti… Gençlik, bugün Ankara’da Atatürk’e sevgi gösterisi yapacak…”
Gazetenin yine 11 Kasım 1953 târihli nüshasının birinci sayfasında, Altemur Kılıç’ın yorumlu haberi ile Yalman’ın başmakâlesi dikkati çekiyor.
Altemur Kılıç (Ankara, 1924 – Antalya, 20.10.2016, Zincirlikuyu Mez.), Mustafa Kemâl’in etrâfındaki “Mûtâd Zevât”tan Kılıç Ali’nin oğlu… Onun hemen göze batan haberi, Merâsim esnâsında ağlayan kadınların resmi altında yer alıyor. Bu resmin alt yazısına nazaran: “Al renkli Türk bayrağına sarılı Büyük Önder Atatürk, ebedî istirahatgâhına götürülürken hıçkırık ve gözyaşlarını tutamıyarak ağlayan Ankaralılar…”
Babası gibi, Mütehakkim Zümrenin bir mensûbu olmanın avantajlarından bol bol istifâde ederek, bilâhare, gazetecilik kariyeri yanında, Hâriciye ve TRT’de de yüksek mevkiler işgâl edecek olan Altemur Kılıç’ın (ki o zamân 29 yaşındaydı) haberi, uçuk bir başlıkla hemen göze batıyor:
“Atatürk, zamanı da mağlûp etti”!
Eh, “İlâh”tır ya, elbette “zamânı da mağlûb eder”!
Başlık altı: “Tabut, Anıt-Kabire doğru üzerine çiçekler atılarak götürüldü. Töreni takip edenler 200 bini aşıyordu.”
Altında, Kılıç’ın Kemâlperestâne intibâları:
“Büyük Atatürk, bugün, ölümünden 15 yıl sonra Ankara’da zamanı ve düşmanlarını bir kere daha mağlûp etti. Bir ölüm acısının 15 yıl aynı tazeliğini muhafaza etmesi mümkün mü? Bir insanın ölümünden 15 yıl sonra sanki O daha dün ölmüş gibi arkasından sevgi ve huşu ile gidilmesi kabil mi? O öldüğü zaman daha doğmamış olan çocukların, O’nun tabutu arkasından bir baba acısı hissetmeleri kabil olabilir mi?
“İşte bugün Ankara’da O’nun tabutunu seyretmek için yolunda saatlerce bekliyen, arkasında bunca yol yürüyen iki yüz binden fazla insanı ancak Atatürk’ün büyük ve eşsiz sevgisi tahrik edebilirdi. İlh…” (Altemur Kılıç, “Atatürk, zamanı da mağlûp etti”, Vatan, 11.11.1953, s. 1)
Yalman’ın “Muvakkatten Ebediyete” başlıklı başmakâlesi ise, Sabataî Cemâatinin nasıl “dînî bir heyecânla, bir vecdle” Mustafa Kemâl’e bağlandığının bir şâhidi gibidir; dün Sabatay Sevi, bugün Mustafa Kemâl:
“Şimdi Anıt-Kabirden geliyorum. Ruhum ürperti ve huşu içinde. 7-8 saattir fani küçük düşünce ve emellerinden uzak, asil, pâk bir âlemde yaşıyorum. Keşke hepiniz, sevgili vatandaşlar, bizlerle beraber olsaydınız, bizim gördüklerimizi görseydiniz, duyduklarımızı duysaydınız. Haydi muvakkat kabirle Anıt-Kabir arasındaki çok mânalı, çok ilhamlı yolculuğu, başından sonuna kadar beraberce yapalım.
“Sabah yedide otelimden çıktım. Her taraf heyecanlı vatandaşlarla dolu… Daha karanlıklarda evlerinden fırlamışlar, caddelerde yer tutmuşlar, bir milletin hayatındaki sayılı günlerden birini yaşamağa hazırlanıyorlar.
“Herşey masmavi bir kubbenin altında… Allah, milletin büyük günü için mevsimle telif edilemiyecek kadar güzel ve müstesna bir hava [?] etmiş. [“Lutfetmiş” mânâsında okuyamadığımız bir kelime.] Ben, millî Tesanüt Birliğinin temsilcilerinden biri sıfatiyle büyük millî tezahüre iştirak edeceğim. Muvakkat kabir civarında derneklerin temsilcilerine hazırlanan sahada yer aldım. Civardaki sokaklar, pencereler, balkonlar, damların üstü, ağaçlar insanla dolu… Biz ayakta bekliyoruz. Dakikalar sessizce akıyor. On beş sene evvelisinin ayni anlarını ruhumuzda yaşıyoruz. Milleti tehlikelerden kurtarmakta ve yeni bir kadere kavuşturmakta en büyük rolü oynayan dâhi bir rehber, [?] halindedir. Fâni ömrünün sonu gelmiştir. Bütün bir millet matem içinde kıvranıyor. Nihayet elem dolu an gelip çatıyor. Saat 9 u 5 geçiyor. İlh…” Ahmet Emin Yalman, “Muvakkatten Ebediyete”, Vatan, 11.11.1953, s. 1)
Dünyâ gazetesi
Yukarıda da temâs ettiğimiz gibi, Kemalizmin bir numaralı kalemşörü Falih Rıfkı Atay, 1947’de Ulus Başmuharrirliğinden ayrıldıktan ve bir müddet de Cumhuriyet’in Ankara Temsîlciliğinde çalıştıktan sonra, 1952’de, kendisi gibi Siyonist Lobisinin bir unsuru olan Bediî Faik’le berâber Dünya gazetesini têsîs etmiş ve başmakâlelerine, 20 Mart 1971’de ölümüne kadar bu gazetede devâm etmişti.
Yine yukarıda, 29 Ekim 1935 târihli Ulus’ta, manşetten: “Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa, hepsini ona, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borçluyuz!” diye haykıran Farmason muharrir Falih Rıfkı, Mustafa Kemâl’in nîmetleriyle perverde olmuş, ömrünü sonuna kadar keskin bir İslâm düşmanı ve fanatik bir Kemâlperest olarak geçirmiş, bu dalâlet üzere de bu dünyâyı terketmiştir.
10 Kasım 1953’te Mustafa Kemâl’in mumyalı naaşının Anıtkabr’e nakli vesîlesiyle, yine her zamanki fanatizmiyle, Dünya gazetesinde manşetten haykırıyor:
"Sen Ölmezsin Atatürk!
“Senin ölümün bu millette şeref duygusunun, hürriyet sevgisinin, şeref ve hürriyet kahramanları aşkının ölümü demektir. Yer yüzünde halkın, ordunun ve gençliğin son dakika misafiri kaldığın bu günlerde, bütün canlılardan daha fazla yaşadığın belli idi.
“Sen asıl şimdi sensin. Büyüklüğünden de büyüksün. Sensizlik bize seni daha iyi tanıttı. On beş yılda milletin gönlünden öksüzlük acısı gitmedi. Beş gündür önünden geçenlerin gözyaşları, üstünden onbeş yıl geçen kara Kasım gününden beri hiç dinmemiş kadar hıçkırıklı ve sıcaktı.
“Rahat uyu Atatürk, bizi kurtaranın sen olduğunu unutmayacağız. Bizi karanlıklar ötesine götüren çerağımız, zaferler ötesine götüren sancağımız, kalblerimizi asilleştiren sevgimizsin. Kurtardığın vatanın bağrında, bütün kurtardıklarının gönüllerinde yatıyorsun."
Hemen hemen bütün gazeteler gibi, Dünya da, bu vesîleyle, bir “Atatürk İlâvesi” veriyor. “İlâve”nin birinci sayfasını, iki fotoğrafla berâber, Ruşen Eşref Ünaydın’ın “Atatürk” başlıklı makâlesi kaplıyor. Yine Kemâlperest hislerle kaleme alınmış bir makâle… Makâlenin başlık altı: “ ‘Ölüm Allahın emri, ayrılık olmasaydı’ mısralarını, hâlâ yankısı kulaklarımdan gitmeyen dokunaklı sesinle okurdun, sonra sırlı bir murakabeye varmış gibi bir an susardın…” Sayfanın yukarısında ise, aynı tapınış hissiyâtı içinde şu sözler okunuyor: “O ses nerede? O yaratıcı, O kurucu, O inandıran, O Güvendiren ses… Dumlupınar nutkunda, zafer kazandığı yiğitler ve şehitler meydanında: ‘Benim milletim, Türk Milleti’ diye cihana duyuracak, dünyanın ufuklarını çınlatacak yetkide bir titreyişle gökleri dolduran ses…”
Ertesi günki nüshada da, Falih Rıfkı, “Birleştirici” başlıklı başmakâlesinde, iktidârı, muhâlefeti ve her kesimden insanıyle bütün “Türk Milleti”nin “Ebedî Şef” etrâfında birleştiğini iddiâ ediyordu…
Birinci sayfanın dîğer başlıkları:
“Atatürk dün eşsiz bir törenle uğurlanarak Anıt-Kabre gömüldü…”
“Cumhurbaşkanı Bayar, Büyük Atatürkün Anıt-Kabre konulması esnasında bir nutuk söyledi: ‘Atatürk müstesna bir inkilapçıydı’…”
“Şehrimizde [İstanbul’da] ve yurtta yapılan hazin törenler… Türk Milleti O’nu bir kere daha yürekten andı…”
“Atatürk’ü Anıt-Kabre uğurlarken… Kraliçe Elizabeth II. bir mesaj gönderdi: ‘İngiltere, Atatürk’ü minnetle anacaktır’…”
Bütün bu tek taraflı, hakîkatsiz neşriyâtla halkımız bir asırdır afyonlanıyor, tenkîdî zihniyetle muhâkeme yürütemez hâle getiriliyor, bir masal kahramanına inanacak, tapacak kadar iptidâî bir seviyeye düşürülüyor…
Şu elîm manzara, bir asırdır Mütehakkim Zümre tarafından Milletimize karşı bilâfâsıla yürütülmekte olan psikolojik harbin 1953’teki seyrinden bir l̃ahzadır!

(-Falih Rıfkı’nın ve Bedii Faik’in gazetesi- Dünya, 10 Kasım 1953, s. 1) (https://www.bayrakmuzayede.com/ataturkun-anitkabire-nakli-10-kasim-1953-dunya-gazetesi-ve-ataturk-ilavesi.html; 20.7.2025)
***
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (129)
2. Îmân Tâzeleme Hâdisesi:
27 Mayıs 1960 İhtilâli: “Kemalizmden uzaklaşan” Menderes ik̆tidârı devriliyor
Türkiye’nin mer’iyetteki Kemalist Rejiminde, bütün ihtilâllerin, darbelerin, askerî muhtıraların esbâbımûcibesi, Kemalizmden uzaklaşan iktidâra haddini bildirmek ve Memleketi tekrâr “Kemalizmin fabrika ayarlarına” döndürmekdir. 27 Mayıs 1960 İhtilâlinde öyle oldu, 12 Mart 1971 Muhtırasında öyle oldu, 12 Eyl̃ûl̃ 1980 Darbesinde öyle oldu…
Kemalizm, Türkiye’de, ihtilâllerin ilhâm kaynağı, müteharrik kuvveti, esbâbımûcibesidir, çünki ihtilâlcilik, Kemalist Totaliter İdeolojinin mayasında mevcûddur…
27 Mayıs 1960 İhtilâli
27 mayıs 1960 ihtilâlcilerinin “Millî Birlik Komitesi” ismini verdikleri ihtilâl komitesinin İhtilâlin esbâbımûcibesini îzâh eden bir numaralı teblîği, tam bir ikiyüzlülük nümûnesiydi:
Üniversite gencliğinin mühim bir kısmını ayaklandırarak, her gün gazeteler vâsıtasıyle tahrîkât yaparak Memlekette kargaşa çıkaran, Memleketin âsâyişini bozan kendileri olduğu hâlde, “kardeş kavgasına meydan vermemek” gibi bir maksadla iktidârı zaptettiklerini iddiâ ediyorlardı… Hiçbir meşrû, hukûkî mesnedleri olmadığı, zorbalıkla iktidâra hâkim olmak, TBMM’yi feshetmek gibi en büyük cürümleri işledikleri için, asıl Esâsiyeyi ihlâl eden kendileri olduğu hâlde, bu ithâmı Hükûmete yöneltiyorlardı… Serbest Seçimlerle iş başına gelmiş meşrû bir hükûmeti silâh zoruyle devirdikden sonra, “âdil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi, hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmekden” bahsediyorlardı… Bir taraftan, en büyük İnsan Hakları ihlâlini yaparken, dîğer taraftan Demokrasiden, “Birleşmiş Milletler Anayasası”ndan, “İnsan Hakları Prensipleri”nden dem vuruyorlardı… “Bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir” demelerine rağmen, derhâl Hükûmet mensûblarını ve pek çok Demokrat Partiliyi tevkîf etmişler ve daha sonra da, onlara yaptıkları ezîyetle, göstermelik muhâkemelerle onları îdâm sehbalarına, zindânlara göndererek adâleti katletmişlerdi…
Göz boyama kabîlinden samîmiyetsiz lâfları bir tarafa, asıl mesnedleri, Kemalizmdi… Sahte meşrûiyetlerini bu totaliter ideolojiden alıyorlardı…
İkiyüzlülük nümûnesi “Bir Numaralı Teblîğ”leri ibretle okunuyor:
“Sevgili Vatandaşlar! Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silâhlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır. Bu harekâta, Silahlı Kuvvetlerimiz, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda âdil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi, hangi tarafa mensup olursa olsun, seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır.
“Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz, hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkâr bir fiile müsaade etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş, kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin, aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir.
“Kabineye mensup şahsiyetlerin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sığınmalarını rica ederiz. Şahsî emniyetleri kanunun teminatı altındadır.
“Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz, Birleşmiş Milletler Anayasası'na ve insan hakları prensiplerine tamamen riayettir. Büyük Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' prensibi bayrağımızdır.
“Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO'ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz 'Yurtta sulh, cihanda sulh'tür."
(https://tr.wikisource.org/wiki/27_May%C4%B1s_Darbe_Bildirisi; 11.7.2025)
Kemalizm nâmına, silâh zoruyle, meşrû Hükûmeti devirmek
İhtilâlcilerin sahte meşrûiyetlerinin mesnedinin Kemalizm olduğuna dâir tesbîtimiz için üç kaynağa mürâcaat edeceğiz: İsmet İnönü’nün dâmâdı Metin Toker’in Akis mecmûası, Ercüment Karacan ile Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi ve Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesi… Üçü de, birbirinden Münâfıkça, birbirinden müfsidâne kaleme alınmış neşriyâtlarında, İhtilâlin esâs ilhâm kaynağı olarak Kemalizmi gösteriyorlar…
Akis’in İhtilâl sonrası neşredilen ilk sayısından okuyoruz:
“…Ankara, (28 Mayıs sabahı) yeni günle birlikte sokaklara döküldü. […] Şimdi Ankaranın gene o ‘neşri yasak’ edilen hâdiselerin merkezi haline gelmiş olan ve bütün memlekette böylece şöhrete ermiş Kızılay semtinde kurtuluş ve yeni bir kuruluşun bayramı yapılıyordu. Görülmemiş baskıya, copa, dayağa, zulme rağmen Kızılayda toplanan, göğsünü, tertemiz alnını, yirmi, [yirmi] beş yaş baharını süren taptaze ömrünü memleketinin kurtuluşuna adamış, Atatürkün Cumhuriyeti ve inkılâplarını emanet ettiği Türk Gençliği elbette böyle bir dikta rejiminden kurtuluşun ve yepyeni bir kuruluşun başlangıcında kendisinden bekleneni yapacak, gür ve namuslu sesi vatan ufuklarında bir baştan bir başa çınlıyacaktı.
“İnk̆ilâb ideallerine bağlı, Atatürke inanmış bir genclik ve geleceğin mutluluğunu müjdeliyen bir gün”
“Başka türlü olabilir miydi ki? Ölen, yaralanan, hapsedilen, zulme katlanan, sorumlu hükümet başkanının ağzından hakarete uğrayan, istiskal edilen ama benliği, ruhu, mânâsı ve gayretiyle maddi ve siyasi hiç bir hırsın esiri olmadan sadece Türk inkılâp ideallerine bağlı, Atatürke inanmış, vatanın selâmeti, hürriyeti adına hayatını fedaya hazır bir gençlikle bütün tarihi şanlı ve şerefli, haysiyetli yaşama mücadelesiyle geçmiş, tarihi doldurup taşıran kahramanlar yetiştirmiş bir milletin asil ve şerefli evlâtları böyle geleceğin parıltılarını, mutluluğunu müjdeleyen bir günde ne yaparlardı? İşte Ankara, Türk yurdunun başkenti olmaya lâyık olduğunu bir kere daha ve kat’iyyen itirazsız şekilde isbât eden bir olgunluk ve ihtişam içinde onu yaptı. Yani, Türke has gurur içinde, Türke has nizam ve intizam içinde, yüreğini doldurup taşıran dileğini, sevincini, Türk Ordusuna sarsılmaz güvenini yeniden, yepyeni biçimler, örneklerle gösterdi. En ufak bir müdahaleyi gerektirmeyen, en küçük bir karışıklığı, sıkışıklığı, rahatsızlığı olmayan ve ardı kesilmek bilmeyen, birbirinden mânâlı, birbirinden güzel, birbirinden asil gösterilerle Ankara 28 Mayıs gününü tamamladı.

(Akis, 30 Mayıs 1960, kapak ve ss. 8, 32)
İsmet İnönü’nün dâmâdı Metin Toker’in haftalık siyâsî mecmûası Akis’de, Kemalist Totaliter İdeolojiden mülhem 27 Mayıs 1960 İhtilâli… Resim altı yazıları: “Atatürkün ruhu şad oldu…” “Gençliğin kuvvet menbaı…” Serbest seçimlerle iş başına gelmiş Hükûmeti ajitasyon yaparak ve zor kullanarak devirmenin “meşrûiyet mesnedi”, Kemalizm!
***
“Atatürk! İzindeyiz!”
“Atatürk, izindeyiz.
“Evet, Atatürk, izindeyiz. 28 Mayıs günü sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar Ankara ufuklarını çınlatan ses bu oldu: Atatürk, izindeyiz. Yurtta sulh, cihanda sulh. Bütün yüksek okullar, fakülteler, meslek okulları, liseler, kolejler bir gün öncenin hazırlıksız heyecanını 28 Mayıs sabahı daha hazırlıklı, daha düzenli bir şekilde tamamladılar. Mülkiye, Veteriner Fakültesi, Tıp Fakültesi, Gazi Eğitim Enstitüsü, bütün liseler, meslek okulları, otobüsler, kamyonlar, taksiler dolusu bütün Ankarayı bir baştan bir başa dolaştılar. Her topluluğun önünde Atatürkün en azından üç dört tane, ancak dört beş kişi tarafından taşınabilecek büyüklükte resimleri görülüyordu. Sonra ellerde yükselen, dalgalanan Türk bayrakları… Sonra sayısız dövizler… Sonra ardı arkası kesilmeyen haykırışlar… Gök, Ankaranın parlak, aydınlık göğü, yüzbinleri bulan Ankaralının Türk ordusuna, Atasına, hürriyetine inanını, bağlılığını, güvenini belirten haykırışlarından neredeyse çatlıyacak dereceye gelmişti.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (130)
“Atatürk memnûndu, mes’ûddu!”
“Ellerde taşınan büyük Atatürk portrelerinin hepsinde Atatürk gülüyordu. Atatürk memnundu. Atatürk mes’uttu. O, yıllarca önce bu yurdu düşman çizmelerinden kurtarıp yepyeni bir vatan yaratırken çağdaş dünya milletleri hizasına erişmiş büyük ve mes’ut bir Türkiyenin kuruculuğunu yaparken en büyük güveni gençlikti. Eserini de ona emanet etmişti. Şimdi bu kutsal emanetini nasıl yiğit, korkmaz ve sağlam ellere bıraktığını görmekten, eserinin devamına ve mükemmelleştirilmesine azmetmiş, kenetlenmiş bir kütle hâline gelmiş en küçüğünden en büyüğüne kadar askeri, öğrencisi ve her hangi bir vatandaşına kadar bütün milletin nasıl kendi izinde olduğunu görüyordu. Bundan ötürü elbette mes’ut, elbette memnun, elbette rahattı.
“Bütün Ankara, Atasına koşuyor, huzûrunda saygıyle eğiliyor, bütün ruhlar yıkanıp temizleniyor…”
“Sayısı hesaba sığmayan vasıtalara binmiş, sayısı hesaba gelmeyen kalabalığın toplandığı meydanlar saatlerce dolup boşaldıktan sonra yön Anıt Kabre çevrildi. Anıt Kabir yollarında sayısız bayraklar, dövizler, kamyonlar, otobüsler, otomobiller dolusu Ankaralı, bir o kadar da yürüyen insan vardı. Bütün Ankara Atasına koşuyor, onun kişiye yeni bir çalışma hızı, şevki veren manevi huzurunda misli görülmemiş bir bağlılık içinde saygıyla eğiliyor, bütün ruhlar yeniden yıkanıp temizleniyor, yeni güçler kazanılıyor, memleketin geleceğine Atatürk izinde olmanın şerefine bir kere daha inanılıyor, daha dik, daha emin, daha güvenli olarak çıkılıyordu. İlh…”
“Târümâr oldular!”
Bu haber-makâle, İhtilâlin perde-arkasındaki elebaşılarından olan İsmet İnönü’nün gerçekleşmiş tehdîdinin hatırlatılmasıyle nihâyete eriyor:
“Hatırlarsınız, İnönü demişti ki: ‘Vatandaşlarıma emniyetle haber veririm ki, esasen azlıkta olan kanun dışı partizanların mecalleri zayıflığın son haddine gelmiştir. Tarümar olmak yolundadırlar.’
“Gerçekten ‘tarümar’ oldular!” (Akis, 30.5.1960, ss. 32-33)
Milliyet’e göre “Ataları artık rahat uyuyabilir” imiş
28 Mayıs 1960 târihli Milliyet’te dört resim dikkati çekiyor:
Birincisinde, Türk bayrağı zemîni üzerinde, yukarıda, otoriter bakışlarıyle “Büyük Şef”in bir portresi, altında, sol tarafta hazır ol vazıyetinde bir asker ve sağ tarafta aynı duruşta bir genc, en altta “Ne mutlu Türküm diyene!” vecîzesi…
Gazete sayfasının en altında, sağda yer alan resim, Turhan’ın bir karikatürüdür: Mustafa Kemâl, askerî kıyâfetiyle, sol üst köşede, 27 Mayıs 1960 târihini gösteren takvîmin altında ve bulutlar üstünde uyuyor… Resmin altındaki mesaj: “Atatürk – Artık rahatça uyuyabilirim…”

(Milliyet, 28.5.1960, s. 1)
Mütehakkim Zümre, Kemalist rûhla gerçekleştirdiği ihtilâlini alkışlıyor…
***
İhtilâl ekipinin başı Cemal Gürsel’in riyânâmesi
Sağ tarafta, İhtilâl ekipinin başı Org. Cemal Gürsel’in telefonla konuşurken çekilmiş bir fotoğrafı ve altında ikiyüzlü beyânâtı:
“Gürsel ‘Diktatör olmıyacağım’ dedi. Millî Birlik Komitesi Başkanı millete hitab ederek dürüst bir demokratik nizamın kurulacağını bildirdi. Orgeneral Cemal Gürsel, politika ihtirası ile şuuru bozulanları vaktiyle ikaz ettiğini açıkladı.”
Gazete, Gürsel’in radyo hitâbesinin tam metnini de veriyor. Emrine itâatle mükellef oldukları Hükûmete, dahası başlarındaki Umûmî Erkânıharbiye Reîsine (Org. Rüştü Erdelhun) dahi isyân ederek ik̆tidârı zaptetmiş bu âsî gürûh, riyâkârca Demokrasiden bahsediyor, bizzât tahrîk ettikleri karışıklıkları bahâne ederek “kardeş kavgasını önlemek”den dem vuruyor, Hükûmet mensûblarına yönelttiği “şuûr bozukluğu”ndan kendisinin muztarib olduğunu îtirâf edercesine Hükûmeti “Türk Milletini zincire vurmak kasdında” olmakla ithâm ediyor ve aksini beyân etmesine rağmen, iktidâr gâsıbı bir diktatör ağzıyle konuşuyor… Baştan sona bir riyânâme:
“Büyük Türk Milleti!
“Bir aydanberi memlekette cereyan eden ve milleti sür’atle korkunç buhranlara sürükleyen hâdiseleri biliyorsunuz. Bu gidişin memleketi kanlı bir kardeş kavgasına da götürmekte olduğunu her aklı başında vatandaşın takdir ettiğine kaniim.
“Dünya ahvali her gün biraz daha kötüye doğru giderken usulsüz politika yüzünden vatanımızın maddeten ve mânen perişanlığa sürüklenmesi, vicdan sahibi bütün vatandaşları dilhûn etmektedir.
“Bu hâl nereye kadar gidecek? Bu fecî âkıbete hissiz ve alâkasız seyirci mi kalmak lâzım? İşte vatandaşlarım bu ahvali ızdırap içinde aylardan beri düşündüm. Ve bu zevata çıkar yolları gösterdim. Fakat onlar kapıldıkları politika ihtirasının şuurlarına verdiği bozukluk dolayısiyle dinlemediler ve işi zorla yürütmek sevdasına düştüler. Çıkarılan kanunlar, takip edilen hareketler Türk Milletini zincire vurmak kasdinde olduklarını gösteriyor. Bu asırda böyle bir idarenin, böyle bir hareketin olabileceğini zannetmek Türk Milletini hissiz bir sürü olarak kabul etmek demektir. Hayır vatandaşlar, Türk Milleti hissiz bir sürü değil. Belki birçoğu okuma yazma bilmez. Fakat ataik [atavik; Frz. atavique] bir i[n]tikalle daha çok okumuş yazmış milletlerden daha çok fikri selime, aklı selime ve vakara sahiptir.
“İşte bu fiiller ve mülâhazalarla bu fecî gidişe son vermeye karar verdim ve devletin idaresine el koydum. [Milletin irâdesini hiçe sayan, tek başına “karâr vererek Devletin idâresine el koyduğunu” pervâsızca beyân eden bu adam, bir de “diktatörlük” heveslisi olmadığını iddiâ ediyor! Bu bakımdan da Atasının izinde yürüyor!]
“Derhal bütün vatandaşlara şunu ifade etmek isterim ki asla bir diktatör olmak maksadında değilim. Bütün emelim sür’atle bu memlekette temiz, dürüst bir demokratik nizam kurmak ve devletin idaresini milletin iradesine terketmektir. Bana inanınız ve güveniniz! Bütün milletin benimle beraber olduğuna inanıyorum. Bazı menfaatperestler, midesini ve vicdanını paraya bağlamış olanlar bu hareketimize karşı teşebbüslerde bulunmaya yeltenebilirler. Fakat onlara karşı asla müsamaha edilmiyeceğini vatandaşlarıma temin ederim. Kötü ruhlu olanlardan bile. Memleketin bu nazik anında alelusul vicdanlarını harekete getirerek, çalışmalarımıza yardım etmeseler bile, engel olmamalarını isteriz. Tekrar bana güvenmenizi ve inanmanızı diliyor ve sizleri sonsuz muhabbet ve saygı ile selâmlıyorum.” (“Gürsel ‘Diktatör olmıyacağım’ dedi”, Milliyet, 28.5.1960, ss. 1 ve 5)
Cemal Gürsel ve işbirlikcileri, dâimâ bedduâyle hatırlanmıya müstahaktırlar!
Milletimizin de bir daha bu şeytânî tuzaklara düşmemek için ne kadar uyanık bulunması lâzım!

(Milliyet, 6.10.1960, s. 1)
“Ebedî Şef”inin yarım kalmış “Dîn İnkılâbı”nı tamâmlamak emelinde olan “Gürsel, Türkçe Kur’ân istiyor”… Böylece bu vesîleyle de Küfrünü îlân ediyor…
***
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (131)
Cemal Gürsel, “Ebedî Şef”inin “Dîn İnk̆ilâbı”nı hortlatmak emelindeydi
Fitne-fesâdla ve zorbalıkla işbaşındaki meşrû hükûmeti deviren diktatör taslağı Cemal Gürsel, “izinde” olduğu Mustafa Kemâl’in 1930’lu senelerde tatbîkâta koyduğu, lâkin bilâhare (bir dereceye kadar) ak̆îm kalan “Dîn İnkılâbı”nı hortlatmak niyetindeydi ve bunu alenen beyân etmişti. Zâten (Sabataî ve Mason Cemâatlerinin belkemiğini teşkîl ettiği) Mütehakkim Zümre, bu emelinden hiç vazgeçmemiştir. Ve vazgeçemez, çünki tahakkümlerinin devâmı bu gibi Kemalist İnkılâblara ve Kemâlperestliğe tâbidir…
Gürsel, temsîl ettiği Zümre nâmına iktidârı zaptetmesinden kısa bir müddet sonra, Yüksek İslâm Enstitüsü’nü ve Çarşamba İmâm-Hatîb Mektebi’ni ziyâreti vesîlesiyle, “Ebedî Şef”inin yarım kalan “Dîn İnkılâbı”nı devâm ettirmek arzûsunu dile getirmişti. Bu vesîleyle de, bu arzûsunu riyâk̃ârca “delîl”lerle takdîm etmişti… Bu riyâk̃ârca “delîller”ine karşı söylenecek şudur: Allâh’a her millet elbette kendi dilinde yakarır; fakat namazını Arabca kılar ve Meâlleri de “Türkce Kur’ân” nazarıyle okumaz… 6 Ekim 1960 târihli Milliyet’ten naklediyoruz:
“Gürsel, Türkçe Kur’ân istiyor…
“Devlet Başkanı, İslâm Enstitüsünde ‘Biz dini millî bir hüviyetle kavramak mecburiyetindeyiz’ dedi.
“Devlet ve Hükûmet Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, dün Yüksek İslâm Enstitüsünde yaptığı konuşmada, Kur’ân’ın Türkçe okunmasına taraftar olduğunu belirtmiş, ‘Türk, kendi dinini kendi dili ile ifade edemezse, aslâ bir din sahibi olduğunu iddia edemez.’ demiştir.
“Gürsel, bu konuda şunları ilâve etmiştir:
‘- Biz, dini, millî bir hüviyetle kavramak mecburiyetindeyiz. Ezan’ın, Kur’ân’ın Türkçe okunamaz denişi gibi sakat, köksüz ve esassız fikirlere itibar etmemeliyiz.
‘Bu anlayışın temelini bu müessese kuracaktır. Din anlayışını bu şekilde değiştiren bu müesseseyi biz geliştireceğiz. Konunun üzerinde ehemmiyetle durulmakta ve çalışılmaktadır.’ [Resmî müesseseleri de bu emeline âlet etmesine rağmen, Elhamdülillâh, hüsrâna uğramıştır!]
“Devlet Başkanı, burada, bir cenaze törenindeki müşahedelerini anlatmış ve şöyle demiştir:
‘- Dualar okundu. Orada bulunanlardan hiç biri bu duaların mealini anlamadı. Buna rağmen hâzirûn baş salladı. Hep anlayamadığımız şeylere mi baş sallayacağız? Halbuki gayet güzel Türkçemizle ölüm anlatılabilirdi. Bizlere ölünün acısını hafifletecek, teselli edecek, ölümün şerefli bir şey olduğu telkin edilip, felsefesi yapılabilirdi. Bizi âhirete hazırlayacak güzel sözler güzel Türkçemizle söylenebilirdi. Bugün bir dalâlet içindeyiz. Dindar geçinen bazılarına ‘Allah kimdir?’ deyiniz. Devrine göre ya Cemal Paşadır der, ya Celâl Bayardır der, ya Enver Paşadır der. Din hakikatına [hak̆îkat̃ine] mutlaka erişmeliyiz.’
“Gürsel, daha sonra Askerî Tıbbiyeyi ve Çarşambadaki İmam Hatip Okulunu ziyaret etmiştir. […]
“[İmâm-Hatîb Mektebi’nde] koridordan geçip başka bir sınıfa giren Gürsel, karatahtada arap harfleri ile yazılı yazıları görünce, 4-B sınıfı öğretmenine ‘Dersiniz nedir?’ sualini sormuştur. Öğretmenin Arapça dersi verdiği şeklindeki cevabından sonra, Devlet Başkanı, üzerinde Atatürkün resmi asılı bulunan karatahtanın önünde durmuş ve öğretmene ‘Peki bu dersler bittikten sonra öğrencilerin kaçı Kur’ânı okuyup anlayabilir hale geliyor?’ diye sormuştur. Öğretmen ancak yüzde 25 inin öğrendiğini söyleyince ‘Hiç sanmıyorum yüzde nisbeti bu kadar yüksek olsun’ demiş ve ‘Zordur bu arapça’ diye ilâve etmiştir. […]
“Okulun diğe kısımlarını gezen Gürsel, kapının önünde çıkışını bekleyen halk ve öğrencilere hitab ederek şöyle demiştir:
‘- İçeride arkadaşlarınıza söyledim. Burada size de söyleyeyim. Din adamı olmak bundan sonra marifettir. Hakikî din yayınını sizin inkılâpçı kafalarınız yapacaktır.’ ” (“Gürsel, Türkçe Kur’ân istiyor”, Milliyet, 6.10.1960, ss. 1 ve 5)
İhtilâl mahsûlü Esâsiye’yi hazırlıyacak hey’etin başına Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden Sıddık Sami Onar getiriliyor
Milliyet’in yine 28 Mayıs 1960 târihli nüshasının sol alt tarafında dikkat çeken bir başka resim, Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden ve İhtilâlin müşevvik̆lerinden, o esnâda İstanbul Üniversitesi Rektörü olan Hukûk Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın ağızları kulaklarına varan bir portre fotoğrafıdır. (Onar -İstanbul, 11.11.1897 – a.y., 9.8.1972, Zincirlikuyu Mez.-, Fevziye Mektebleri Vakfı’nın müessislerinden ve 1968 - 1972 senelerinde ilk Reîsidir. İsmi, Işık Lisesi’nin -eski Fevziye Mektebi’nin- Nişantaşı Kampüsündeki Kütübhâneye verilmiştir.)
Onar’ı böyle mesteden, Millî Birlik Komitesi’nin 13 numaralı teblîğinin 2. Maddesidir:
“2) Yeni Anayasanın hazırlanması vazifesi sayın Rektör Sıddık Sami Onar’ın başkanlığındaki profesörlerden mürekkep yüksek bir ilim ve hukuk heyetine tevdi edilmiştir. Yeni Anayasa ilân ve tatbik mevkiine girinciye kadar bütün siyasî partilerin faaliyetini men’ediyorum. Aksi hareketleri çok şiddetle cezalandıracağım. Vatandaşların verilen tebliğlere riayet etmelerini bilhassa rica ederim. Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Türk Silâhlı Kuvvetler Başkumandanı Orgeneral Cemal Gürsel.” (Milliyet, 28.5.1960, s. 1)
İhtilâlcilerin bu büyük iltifâtı üzerine, Onar’ın ağzı kulaklarına varıyor ve şu beyânâtı veriyor:
“Hayatımın en güzel işidir!” (Akşam, 28.5.1960, s. 1)
Lâkin, bilâhare, 33 dereceli Farmason (Mimar Sinan Araştırma Locası’nın müessislerinden) Enver Ziya Karal riyâsetinde teşkîl edilen “Anayasa Komisyonu”nda (bilmediğimiz bir sebeble) ona yer verilmemiştir… 1959’da getirildiği İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ise, 1963 senesine kadar uhdesinde kalmıştır. (1946 - 1949 senelerinde de Rektördü…)

(Cumhuriyet, 6.10.1960, s. 1)
“Gürsel’in din hakkındaki fikirleri: ‘Ezan Türkçe, Kur’an Türkçe okunmalı’ ”… Kasdı, namazda, Kur’ân’ın aslı yerine, Meâllerin kırâat edilmesidir… Diktatör taslağı Cemal Gürsel, işte böyle, “Ebedî Şef”inin yarım kalmış “Dîn İnkılâbı”nı tamâmlamak emelindeydi… Allâh’a şükür ki hevesi kursağında kaldı!
Gazetenin bir başka manşet haberi daha dikkat çekiyor: “Adalet Bakanı, Menderes’in aklî teşevvüşe maruz kaldığı, böylece cezadan kurtulması ihtimali şayialarını yalanladı…” Yukarıda naklettiğimiz vechiyle, Gürsel, ilk İhtilâl Nutku’nda, DP ricâlini “şuûr bozukluğu” ile ithâm etmiş ve bunu da ihtilâllerine bir mesned yapmıştı. Hâlbuki burada kendi kendilerini tekzîb ediyorlar…
***
Farmason Komünist Çetin Altan: “Silâhlı Kuvvetlerimizin, Büyük Ata’nın mânevî direktifi ile yaptığı bu hareket…”
28 Mayıs 1960 târihli Milliyet’in ikinci sayfasında Çetin Altan’ın “Bugün canım yazı yazmak istiyor” başlıklı fıkrası var. Farmason Komünist Çetin Altan, o senelerde Karacan – İpekçi’nin Milliyet’inde yazıyordu ve uzun zamân da orada devâm etti… Bilâhare Akşam gazetesine geçecek ve orada, “Taş” başlıklı köşesinde, halka Marksizm-Leninizm dersleri verecek, binlerce tedhîşçinin yetişmesinde ve Memleketin bir baştan bir başa kana boyanmasında büyük têsîri olacaktır…
Altan, bu fıkrasında da Mütehakkim Zümrenin (kendi tâbiriyle “kompradorlar”ın) ihtilâlini (bittabi onu bir hayli allayıp pulladıktan sonra) harâretle alkışlıyor:
“Atatürk’ten bahsedilsin istemiyorlardı”
“Yıllar ve yıllar boyu aklımızın erdiği, gücümüzün yettiği, dilimizin döndüğü kadar, tarihlerden örnekler verdik, hukuk prensipleri sıraladık, kinayeli fıkralar anlattık. Kafasında en küçük bir izan fırdası [?] bulunan bir insan bile bu ihanet yolunun geçit vermeyeceğini görür ve geri dönerdi. Hayır bunlar öyle yapmadılar. Anayasayı çiğnediler, hürriyetleri kestiler, hukuk dışı komisyonlar kurdular…
“Artık yazı yazmıyor, yazı taklidi yapıyorduk.
“Atatürk’ün gençliğe hitabesini, Nutuk’un tefrikası halinde yayınlamak dahi suç sayılır olmuştu. Atatürk’ten bahsedilsin istemiyorlardı. Onun kurduğu İnkılâp Türkiye’sinin Cumhuriyetine bir beyefendiler saltanatı halinde çöreklenmek ve memleketi basınsız, Üniversitesiz ve hattâ Meclissiz olarak idare etmek niyetine kapılmışlardı.
“Silâhlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevî direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isityen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.
“Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Türkiye Silâhlı Kuvvetler Başkumandanı Orgeneral Cemal Gürsel’in yayınladığı demeçte bilhassa belirttiği gibi, memleket, yakın bir zamanda demokrasinin şartlarına uygun bir idareye kavuşacaktır. Kurucu Meclis, gereken esasları tesbit ettikten sonra hür ve endişesiz bir seçimle memleketi, memleketin sevdiği lekelenmemiş insanlara bırkacaktır.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (132)
“Bu hareketin meşrûluğu ve büyüklüğü, bir âbide gibi ortaya çıkmaktadır!”
“Bugün bütün Türkler, parti çekişmelerinin çöplüğünden kurtulmuşlar ve yeni bir anlayışın dünyasına doğmuşlardır. Bütün küçük hesaplar, kinler ve nefretler tasfiye edilmiştir. İnsanca ve kardeşçe, sadece fikir tartışmalarından ibaret, herkesin eşit olduğu demokrasi rejimi, yakında bu güzel vatana lâyık olduğu mutluluğu getirecektir.
“Kurucu Meclisin faaliyete geçmesini sevinçle bekliyoruz. Silâhlı Kuvvetlerimizin yaptığı hareket, bir hırsın veya bir zümre menfaatinin dışında, sadece hukuk, insanlık ve vatan aşkının bir neticesidir.
“Bu hareketin meşruluğu ve büyüklüğü, yıkılanların gayrimeşruluğu ve küçüklüğüyle makûsen mütenasip olarak bir âbide gibi ortaya çıkmaktadır.

(Akşam, 6.10.1960, s. 1) (https://www.kitantik.com/product/Aksam-Gazetesi-6-Ekim-1960; 25.7.2025)
Cemal Gürsel: “Kur’ân ve Ezân Türkçe olmalıdır! Her Türk dinini anlamalıdır, anlayacaktır; anlamadığı müddetçe dinsizliğe mahkûmdur!” Sanki Dînimizi öğrenmek için Ezân ve Namaz Sûrelerini “Öztürkce” okumamız lüzûmlu imiş gibi! Totaliter Zihniyette muhâkeme kâbiliyeti bu kadar kıttır!
***
“Seviniyor, övünüyor, övünüyor, seviniyoruz!”
“Türkler, âlimleri dalkavuk, Üniversitelileri maktel, gazetecileri korkuluk ve bütün aydınları sürüngen haline getirerek, bir çete gibi davrananların rezaletlerini kabul etmeyi, bütün dünya önünde reddetmişlerdi.
“Menfaat bağlariyle bu cehalet ve rezalet yuvalarına uşaklık etmiş olanları kendi vicdanlariyle başbaşa bırakıyoruz. Herhalde ıslâh olacaklardır. Islâh olmamakta direnenler çıkarsa onlar da derslerini alacaklardır.
“Bize bugünleri taddıran ve bir milletin haysiyetine konmıya çalışan tozları bir üfleyişle temizleyiveren Türk Silâhlı Kuvvetleri sağolsunlar. Kardeş kanı dökülmeden yapılan bu hareketin aynı vakar içinde gerçek demokrasinin temellerini atmasını bekliyor, seviniyor, övünüyor, övünüyor, seviniyoruz…” (Çetin Altan, “Bugün canım yazı yazmak istiyor”, Milliyet, 28.5.1960, s. 2)
Yalman ve Cemâatinin Vatan’ı: “Bir bayram havası bütün yurdu kapladı!”
28 Mayıs 1960 târihli Vatan’ın birinci sayfasında, en mânîdar başlık şuydu:
“Bir bayram havası bütün yurdu kapladı! Millî Birlik Komitesinin idareyi alışı sevinç yaratıyor!”
Yalman ve Cemâati, başlıca tahrîkcileri ve planlayıcıları oldukları 27 Mayıs 1960 İhtilâli karşısında duydukları taşkın sevinci, her zamânki ikiyüzlülükleriyle böyle ifâde ediyor, Anadolu Milleti nâmına konuşarak, kendi sevinclerini ona mâl ediyorlardı…
Yalman, bir gün evvelki gazetesinin 3. baskısında da, sevincini, makâlesine şu başlığı koyarak ifâde etmişti:
“Allahın bugünü de varmış!” [Aslında, “bu günü” şeklinde ayrı yazılmalıydı…]
28 Mayıs 1960 târihli nüshanın birinci sayfasının büyük manşeti ise bir intikâm havası taşıyordu:
“Bütün mes’uller mevkuf… Mahkûm gazeteciler, bu sabah serbest bırakıldılar… Millet Meclis’i dün feshedildi… Yakalanan bütün resmî şahısların, Harbokulunda bulundukları bildiriliyor… Nasıl tevkif edildiler?”
Bu manşetin altında, askerlerin arabadan indirdiği eli kelepçeli bir adamın fotoğrafı… Alt yazısı: “Kanunsuz emirlerin zâlim tatbikçisi [sivil polis] Bumin Yamanoğlu Davutpaşa Kışlasına götürülüyor.”
Sayfanın üstünde soldaki resim: “Sabık Başbakanın sabık arabası.”
Aşağıya doğru sağda görülen resim: “Vatandaş bu askerin beklediği İstanbul Radyosuna artık kızmıyor.”
Aşağıda ortadaki resim: “Dün, İstanbul Askerî Valisini ziyaret eden Tıb Fakültesi Profesörleri.”
Sayfanın altında iki makâle görülüyor. Soldaki, Yalman’ın başmakâlesi, sağdaki A. N. Kırmacı’nın makâlesi…
“Büyük Atatürk tarafından açılan asil yolda ilerliyorlar”
Yalman, “Askerî şerefimiz ve millî itibarımız” başlıklı makâlesinde, İhtilâlin Kemalizmden mülhem olduğunu ifâde ediyor ve bir taraftan, devrilmiş Hükûmeti zemmederken, dîğer taraftan İhtilâlcileri alabildiğine medh-ü-senâ ediyor, bizi İhtilâlin meşrûiyetine inandırmıya çalışıyor:
“Türk Silâhlı Kuvvetleri, silâh arkadaşları Büyük Atatürk tarafından açılan asil yolda dev adımlarıyla ilerliyor. Bir kardeş kavgasını önlemek, tehdide [tehlikeye] düşen millî selâmetimizi korumak, geriliğe karşı barajlar kurmak, dünya yüzündeki millî şeref ve itibarımızı yeniden yükseltmek, her zaman bütün Türk vatandaşlarının hizmetinde bulunacak bir hukuk devletine ait nizamı ve rasyonel bir idarenin zeminini hazırlamak bakımından son otuz beş saatte mühim mesafeler aşılmıştır. Temiz içli bir Türk vatanseveri için bir hamlede her şeyin manzarası değişmiş, Türk milletini, şahısların keyfî ihtiras ve gururu, zümrelerin partizanlığı hesabına boyunduruğa vurmağa imkân olmadığı ve Türkiyede ‘Eden Bulur’ imanının daima gerçek çıktığı en berrak şekilde belli olmuştur. […]
“…Türk silâhlı kuvvetlerinin, millî birlik, huzur ve gelişme hesabına radikal bir harekete girişmeleri, yalnız iç buhranımıza deva bulmak ve yepyeni bir istikbalin yolunu açmak gibi neticeler vermekle kalmamış, milletin beka, selâmet, şeref ve itibarını muhafaza etmek bakımından silâhlı kuvvetlerin mes’uliyeti altında duran ana hedeflere de çok büyük, çok tesirli bir hizmet olmuştur. İlh…” (A. E. Yalman, “Askerî şerefimiz ve millî itibarımız”, Vatan, 28.5.1960, s. 1)

(Vatan, 28.5.1960, s. 1) (https://phebusmuzayede.com/34256-vatan-gazetesi-28-mayis-1960; 25.7.2025)
Yalman’ın ve Cemâatinin büyük sevinci: “Bir bayram havası bütün yurdu kapladı”…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (133)
27 Mayıs 1960 İhtilâlini, “Anıt-Kabirdeki umumî karargâhından” “Ebedî Şef” “idâre etmişti”
Yukarıda nakletmiştik: Yalman, Vatan’ın 10 Kasım 1960 târihli nüshasındaki “Yaşayan Kuvvet” başlıklı makâlesinde de, îdâmına hükmettiği Menderes iktidârını devirmek için, “genclikle omuz omuza” ve “Ebedî Şef”inin rehberliğinde nasıl mücâdele ettiğini anlatıyordu:
“…Gazetemiz o sıralarda irticala göğüs göğüse çarpışıyordu. Malatya suikasdı ile neticelenen bir hareketin ön saflarında, gençlikle omuz omuza mücadelemizi yürütüyorduk. O günlerde sık sık muvakkat kabri ziyaret ettim. Atatürk’ün mânevî varlığından kuvvet aldım, mücadeleye devamın tarzı hakkında ilham aldım. […]
“Nihayet 27 Nisan 1960 günü istibdada, irticaa karşı gençliğin meydan muharebesi başlayınca, ecnebi muhabirleri bana sordular:
“- Bu şuurlu, bu intizamlı hareketi hangi teşkilât idare ediyor?
“Kendilerine şu cevabı verdim:
“- Anıt-Kabirdeki umumî karargâhından Atatürk idare ediyor. Bütün gençler, onun gençliğe olan hitabesinden ilham alıyorlar, aynı yollarda bu suretle buluşuyorlar ve aynı hedeflere doğru ve elele yürümeği bu sayede sağlıyorlar. Milletine ölümünden sonra bu kadar canlı bir şekilde hizmet edebilmek imkânı bugüne kadar hiç bir fâniye nasip olmamıştır. İlh…” (A. E. Yalman, “Yaşayan Kuvvet”, Vatan, 10.11.1960, s. 5)
“27 Mayıs 1960 İhtilâli, Atatürk’ün ölmediğini isbât etmiştir!”
28 Mayıs 1960 târihli Vatan’ın birinci sayfasındaki ikinci makâle, A. N. Kırmacı’nın kaleminden: “Bugün”…
Ona nazaran da, İhtilâlin rehberi, Kemalizmdir:
“Tarih 27 Mayıs 1960.
“Büyük insan Atatürk’ün ölmediği bugün bir kere daha ispat edilmiş oluyor.
“Şerefli Türk Ordusu O’nun izinde, O’nun yüce inanı ve imanı, hak, hürriyet ve demokrasi idraki, ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ gayesi yolunda idareyi kudretli eline almış bulunuyor. Bayrak insan Atatürk’ün ruhu, bütün azameti ve haşmeti ile bütün bir yurdu bir sel halinde bir kere daha sarmış, aziz ve asil hayatı bir bayram havası içinde, yurd semalarında dalgalanmağa başlamıştır. İlh…”
İhtilâlci gürûhun çirkef propagandası: Hük̃ûmet, öldürdüğü gencleri hayvan yemi yapmış!
İhtilâlciler, ilk günlerden îtibâren, iktidâr gasbını, dîğer tâbirle Milletin emânetine bu muazzam ihânetlerini meşrû göstermek için, efkârıumûmiyeye en alçakça yalanları pompalamıya başlamışlardı. Devlet Radyoları ile Mütehakkim Zümrenin inhisârındaki matbûât, onların bu müfsid propagandalarının başlıca vâsıtaları idi. Tabiî, Yalman’ın gazetesi, bu gibi ifsâd hareketlerinde hep ön saflardaydı.
Millî Birlik Komitesi (MBK) denilen ihânet şebekesinin ilk büyük iftirâsı, Hükûmete, “öldürdüğü genclerin cesedlerinden yem fabrikalarında yem îmâl ettirdiği” ithâmı oldu! Bu, MBK’nın 3 Haziran 1960 târihli teblîğidir. İpe sapa gelmez şâyiaları dahi iktidârdan düşürdükleri siyâsetciler aleyhinde propaganda malzemesi olarak kullanacak kadar düşük mahlûklar! Bunlar, hiçbir objektif delîle istinâd etmedikleri için, sonradan tamâmen çürüğe çıkmış iddiâlardır. Lâkin “Çamur at, tutmazsa izi kalır!” hesâbı, bu çirkef propaganda halk arasında büyük tahrîbât yapmıştır. Misâl olarak kendi çocukluk hâtıramdan bahsedeyim:
27 Mayıs 1960 İhtilâli esnâsında, İlköğretim Müfettişi olan rahmetli babamın (Oğuz Yasa) vazîfe mahalli, Muş’un Bulanık kazâsıydı. Ben o zamân 11 yaşında idim ve herhâlde İlk Mektebden henüz mêzûn olmuştum. İşte bu iftirâlar, o zamân, bize kadar ulaşmıştı. Fakat şöyle bir versiyonla: Üniversite genclerini öldürüp cesedleriyle fabrikada sabun yapmışlar! Çocuklar, kendi aramızda böyle konuşuyorduk…
İşte bu en âdî cinsinden asparagasların kaynağı, doğrudan doğruya MBK idi:
“1) Kahraman ve fedakâr Üniversiteli gençlerimizin 28 Nisan 1960 dan 27 Mayıs 1960 tarihine kadar hürriyet uğrunda yaptıkları masum ve imanlı gösteriler sırasında bu asil gençliğimize eski hükûmetçe coplarla, kılıçlarla hücum ettirildiği, hiç müdafaa vasıtası olmayan gençlerin teşkil ettiği kitleler üzerine insafsızca ateş açıldığı, kendilerinin ağır şekilde dövülüp yaralandığı ve birçok gençlerin öldürüldüğü artık muhterem halkımızın malûmu olmuştur.
“Hürriyet şehitlerimizin tesbiti işine silâhlı kuvvetlerimizin idareyi ele aldığı andan itibaren ehemmiyetle devam edilmektedir.
“Bugüne kadar yapılan inceleme ve araştırmalarda birçok ip uçları ele geçmiştir. Cinayeti yapanların kendi suçlarını örtmek ve cesetleri yok etmek için akla hayale gelmiyecek canavarca tedbirlere başvurdukları anlaşılmaktadır. Şehitlerin gizli yerlere gömüldükleri, ıssız yerlerdeki kuyulara atıldıkları, bir kısmının buzdolaplarına konulduğu ve bir kısmının da hayvan yemi yapılan makinelerde kıyılarak toz haline getirildiği hakkında korkunç haberler alınmaktadır. Aramalara dikkat ve hassasiyetle devam edilmektedir. Korkunç bir vahşetle işlenen bu cinayetler er veya geç mutlaka meydana çıkarılacak ve sayın umumî efkârın ıttılaına arzedilecektir.
“Cinayetlerin kısa zamanda meydana çıkarılması ve cânilerin ele geçirilmesi için sayın talebe velilerinin ve sayın halkımızın resmî makamlara ve Üniversite tahkik heyetlerine yardımcı olmalarını rica ederiz.” (Milliyet, 4.6.1960, ss. 1 ve 5)
Bütün gazeteler de, MBK’nın asparagasını yayıyorlardı
Bütün gazeteler, bu asparagası manşetten verdiler. Bir yalan böyle ağız birliği etmiş bütün bir matbûât tarafından tekrâr edilince, inandırıcılığı da tabiî o derece kuvvetli oluyordu…
“Korkunç ihbarlar: Millî Birlik Komitesi, öldürülen gençlerin makinelerde kıyılarak toz haline getirildiğine dair haberler alındığını açıkladı.” (Milliyet, 4.6.1960, s. 1)
“Cesedler, canavarca tedbirlerle yokedilmiş… Bazı şehitlerin kuyulara atıldığı, hayvan yemi makinelerinde toz haline getirildiği, buz dolaplarında saklandığı söyleniyor…” (Vatan, 4.6.1960, s. 1)
“Cesetler, yem makinalarında kıyılıp toz haline getirilmiş… Millî Birlik Komitesi, eski hükümetin cesetleri yok etmek için akla gelmeyecek tedbirlere başvurduğunu, fakat birçok ipuçlarının ele geçirildiğini açıkladı… Kayıp öğrenci velilerinin resmî makamlara başvurması isteniyor…” (Akşam, 4.6.1960, s. 1)

(Akşam, 4.6.1960, s. 1) (https://www.gokcekoleksiyon.com/aksam-gazetesi-4-haziran-1960; 16.3.2024)
27 Mayıs 1960 İhtilâlcilerinin en hayâsızca asparagasları…
***
“Hürriyet şehidi gençlerimiz hakkında dün Milli Birlik Komitesi açıklama yaptı… Cesetlerin makinada kıyılıp toz haline getirildiği ihbar edildi… Halktan aramalar için yardım isteniyor…” (Hürriyet, 4.6.1960, s. 1)
“Halk arasında büyük heyecanlar uyandıran ihbarlar: Şehit cesetleri kıyılıp hayvan yemi mi yapıldı? Millî Birlik komitesi, bu ve bunun gibi ihbarların üzerinde dikkatle durulduğunu, hakikatin yakında mutlaka meydana çıkarılacağını bildirerek çocukları kayıp ailelerin müracaatlerini istedi…” (Cumhuriyet, 4.6.1960, s. 1)
“Talebelerin ölümüyle ilgili korkunç ihbarlar yapılıyor… Bir tebliğde ‘Talebelerin gizlice gömüldüğüne, bir kısmının da kuyulara atıldığına dair muhtelif haberler alınmaktadır’ deniliyor… Millî Birlik komitesi tahsildeki çocukları kayıp olan annelerin ve babaların müracaatını istiyor…” (Yeni Sabah, 4.6.1960, s. 1)
“Korkunç vahşet… Eski iktidarın şehit öğrencileri yok etmek için makinalarla kıydırdığı bildiriliyor… Sabık G. Kurmay Başkanının, gençleri orduya kırdırmak için ne gayretler sarfettiği açıklandı… Menderes’in kasasında dün önemli yolsuzluk dosyaları ele geçirildi…” (Dünya, 4.6.1960, s. 1)
“Millî Birlik Komitesinin kayıplara dair tebliği… Şehitlerin gizli gömüldüklerine, hayvan yemi için toz haline getirilidiğine dair haberler alındığı bildirildi… İstanbul ve Ankarada tahsilde bulunan öğrencilerden haber alamayan ailelerin Millî Birlik Komitesine müracaatı istendi… İşlenen cinayetler er veya geç mutlaka meydana çıkarılacak ve halkın ıttılâına arzedilecek…” (Son Posta, 4.6.1960, s. 1
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (135)
“…Bursa’da sol görüşlü bir ilkokul müdürü, silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür. Bursa Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin verdiği bilgiye göre, Ahmet Hamdi Tanpınar İlkokulu’nun Müdürü Zekeriya Bayrak, önceki sabah okulundaki bir seminere gitmek için evinden çıktıktan sonra silahlı iki kişinin açtığı yaylım ateşi sonucu ağır yaralanmış ve kaldırıldığı Tıp Fakültesi Hastanesi’nde kurtarılamayarak ölmüştür. Yetkililer, kaçan katillerin aranmakta olduğunu bildirmişlerdir.
3. ÎmânTâzeleme Hâdisesi: 12 Eyl̃ûl̃ 1980: Siyonist Cemâatinin yorumuyla “Pembe Devrim”
12 Eylül 1980 Darbesi evvelinde Türkiye
12 Eyl̃ûl̃ 1980 Darbesi evvelinin Türkiye’si, 1960’lı senelerin ikinci yarısından îtibâren giderek şiddeti artan Komünist tedhîşçiliğinin kasıp kavurduğu, geniş mik̆yâsta kargaşaya sürüklenmiş, her gün birçok siyâsî cinâyetin işlendiği, ismi konulmamış bir dâhilî harb hâlinin yaşandığı, şehirleri mahalle mahalle “kurtarılmış bölgeler”e ayrılmış, Devlet otoritesinin alabildiğine zayıfladığı, başta Üniversiteler ve ilk-orta kademe mektebleri olmak üzere resmî birçok müessesenin muntazam işliyemediği, maârif müesseseleriyle birâber kolluk kuvvetlerinin dahi (TÖB-DER, ÜLKÜ-BİR, Pol-Der / Pol-Bir gibi) ideolojik hiziblere bölündüğü ve ancak kısmen vazîfe görebildiği, ik̆tisâdî hayâtı allak bullak olmuş, enfl̃asyonun büyük tahrîbât yaptığı, işsizliğin çok yaygınlaştığı, sefâletin arttığı, ecnebî Devletlerin gizli-âşikâr müdâhalelerde bulunduğu, başta silâh mafyaları olmak üzere mütenevvi mafyaların cirit attığı, senelerce Kemalist Materyalizmi mesned edinerek gelişmiş Komünist İhtilâl Hareketinin artık Kemalizmi aşarak doğrudan kendi nâmına ik̆tidâra tâlib olduğu, Mustafa Kemâl’in adının neredeyse anılmadığı, onun yerine meydanları, duvarları Marx, Engels, Lenin, Mao, Enver Hoca, Dr. Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, Doğu Perinçek, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi Komünist Şeflerinin ve tedhîşçilerin posterlerinin kapladığı, her ân bir Komünist İhtilâlinin gerçekleşmesi korkusunun bütün halkı sardığı pek perîşân bir memleketti…
O anarşi günlerinin gazetelerinden misâller
O günlerin gazetelerinden birkaç misâl zikredelim:
20 Ekim 1979 târihliMilliyet gazetesinde Mete Akyol’un “Ecevit Neden Bu duruma Düştü? Demirel Neden Böyle Büyüdü?” başlıklı araştırmasının manşeti:
“Ecevit, ‘Bir ülkede bir kişi ölürse, hükümet görevde kalmaz’ diyordu, ama [onun iktidârında] 14 ekime [1979] kadar 2.294 kişi ölmüştü…”
Akyol, bu “anarşi bilançosu” hakkında da şu tafsilâtı veriyordu:
“6 Ocak 1978 – 14 Ekim 1979 arası: Olay: 9.773; ölü: 2.294; yaralı: 9.686; bombalı ve silâhlı saldırı: 6.973; güvenlik kuvvetlerine saldırı: 556; öğrenci çatışması: 1.462; soygun: 752; araba tahribi: 482… Ölenlerden 494’ü öğrenci, 113’ü öğretmen, 78’i polis ve bekçi, 18’i assubay, subay, 5’i hâkim veya savcı, 304’ü işçi, diğer: 1.282…”
“1968-1977’de, 10 yıldaki ölü sayısı: 508…” (Mete Akyol, Milliyet, 20.10.1979, s. 5)
Günde ortalama 10 siyâsî cinâyet!
12 Eyl̃ûl̃ 1980târihi yaklaştıkça, Cuntanın darbesine iyice vasat hazırlanıyor… 2 Eyl̃ûl̃ 1980 târihli Milliyet’in manşet haberi:
“Ocak’tan Eylül’e anarşi raporu: Son aylarda günde ortalama 10 kişi terör olaylarından hayatını kaybediyor… 8 ayda 1606 ölü… 1978 yılından bu yana en çok kayıp, 347 ölü ile geçtiğimiz ağustos ayında verildi… 1980 yılı içinde Erim, Sazak ve Türkler gibi tanınmış isimlerin yanında birçok güvenlik görevlisi de öldürüldü… Aylara göre ölü sayısı: Ocak: 98; Şubat: 146, Mart: 157; Nisan: 167; Mayıs: 196; Haziran: 194; Temmuz: 301; Ağustos: 347…”
Aynı haber, 4. sayfada devâm ediyor:
“1980 yılının geride bıraktığımız 8 ayı içinde tüm yurtta anarşiye kurban gidenlerin sayısı, 1606’ya yükselmiştir. Ortalama bir hesapla Türkiye’de her gün 10 kişi terör olaylarında hayatını kaybetmektedir.
“1968 yılından bu yana anarşik olaylar ve bu olaylarda ölenlerin, yaralananların sayıları özellikle son iki ayda büyük bir artış göstermiştir. Temmuz 1980 ayında ölenlerin sayısı 301 iken, bu rakam ağustos ayında 347’ye yükselmiştir. 1 Mayıs 1977 Taksim olayları ve 1978 aralık ayındaki Kahramanmaraş olaylarında ölenlerin sayıları dikkate alınmazsa, ölümlü anarşinin başladığı yıl olarak kabul edilen 1968 yılından bu yana en çok ağustos ayında kayıp verilmiştir.
TEDHÎŞÇİLER VE SÛİKASDCİLER NÂMERDDİR, KALLEŞTİR!
“Gazeteciler ve öğretim üyelerine, 1980 yılında devlet adamlarına ve parlamenterlere ve sendika yöneticilerine yöneltilen suikastler de katılmıştır. Bilindiği gibi 1980 yılında eski başbakanlardan Nihat Erim ile MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak ve İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu ile Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler silahlı saldırılar sonunda hayatlarını kaybetmişlerdir.
“Geride bıraktığımız 8 ay içinde öldürülenler arasında ayrıca, Orta Doğu Gazetesi Başyazarı İsmail Gerçeksöz, TRT Prodüktörü-Yazar Ümit Kaftancıoğlu, MHP Uşak İl Başkanı İsmail Bahadır, CHP Kayseri İl Başkanı Ahmet Aba, MHP Antalya İl Başkanı Adil Okur, MHP Ağrı İl Başkanı Mustafa Kılıçarslan da bulunmaktadır.” (Milliyet, 2.9.1980, ss. 1 ve 4)
Milliyet’in aynı nüshasının birinci sayfasında, “Dünkü Olaylar” başlığı altında sıralanan tedhîş hâdiseleri:
“Ankara’da 2 polis, teröristlerce yaylım ateşine tutularak öldürüldü… İstanbul’da dört kişi öldürüldü… Malatya’da 5 soyguncu, 5 banka görevlisini silah tendidiyle bankaya götürdü, kasayı açtırıp 9 milyonu alıp kaçtı…” (Milliyet, 2.9.1980, s. 1)
Totaliter ideolojilerin vicdânsızlaştırdığı insan müsveddeleri, hamamböceği öldürür gibi insan katlediyorlardı
3 Eyl̃ûl̃ 1980târihliMilliyet’te Darbeye mesned olan anarşi, siyâsî iktidârsızlık ve “İrticâ” haberleri:
“Zile’de sokağa çıkma yasağı kondu… Bursa’da bir ilkokul müdürü öldürüldü… Adana’da bir bakkala ateş açıldı, bir genç kız öldü… Suluova’da karşıt görüşlü 2 grup çatıştı, balkonda oturan bir genç öldü… Önceki gün öldürülen Zile CHP İlçe Başkanı’nın cenazesi toprağa verildi… Merzifon’da yasa dışı sol bir örgüt üyesi 6 kişi yakalandı…” (Milliyet, 3.9.2025, s. 1)
“Askeri savcı, Gültepe olaylarının 9 sanığı için ölüm cezası istedi… 7 ay önce TARİŞ’ten birçok işçinin işten çıkarıldığı söylentisi, olaylara neden olmuştu… Ölüm ve hapis cezası istenilen 36 sanıktan 6’sı öğrenci…” (Milliyet, 3.9.2025, s. 1)
“Anarşi haberleri”nin tafsilâtı mezkûr gazetenin 7. sayfasındadır:
“…Bursa’da sol görüşlü bir ilkokul müdürü, silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür. Bursa Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin verdiği bilgiye göre, Ahmet Hamdi Tanpınar İlkokulu’nun Müdürü Zekeriya Bayrak, önceki sabah okulundaki bir seminere gitmek için evinden çıktıktan sonra silahlı iki kişinin açtığı yaylım ateşi sonucu ağır yaralanmış ve kaldırıldığı Tıp Fakültesi Hastanesi’nde kurtarılamayarak ölmüştür. Yetkililer, kaçan katillerin aranmakta olduğunu bildirmişlerdir.
“Ankara – Etlik semtinde önceki gece ağır yaralı olarak bulunan Emin Emekli adlı genç, kaldırıldığı Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi’nde kurtarılamayarak ölmüştür. Yetkililer, olayla ilgili araştırmanın sürdüğünü belirtmişlerdir.

(Tercüman, 2.5.1981, s. 1)
1970’li senelerin Türkiye’si, senelerce Kemalist Materyalizmi mesned edinerek gelişmiş Komünist İhtilâl Hareketinin artık Kemalizmi aşarak doğrudan kendi nâmına ik̆tidâratâlib olduğu, Mustafa Kemâl’in adının neredeyse anılmadığı, onun yerine meydanları, duvarları Marx, Engels, Lenin gibi Komünist Şeflerinin ve tedhîşçilerin posterlerinin kapladığı, her ân bir Komünist İhtilâlinin gerçekleşmesi korkusunun bütün halkı sardığı perîşân bir memleketti
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (136)
“Adana – Çınarlı Mahallesi’ndeki bir bakkal dükkânının kimliği belirlenemeyen teröristlerce silahla taranması sırasında dükkân içinde müşteri olarak bulunan Süreyya Üreyi adlı genç kız ağır yaralanmış, kaldırıldığı hastanede ölmüştür. Saldırganların aranmasına başlanmıştır.
“Amasya – Suluova’da karşıt görüşlü iki grup arasında önceki gün çatışmada evinin balkonunda oturan sol görüşlü Yaşar Yıldız, kendisine isabet eden bir kurşunla ölmüştür. Amasya Valisi Abidin Coşkun, olaydan sonra bölgeye ek güvenlik güçlerinin gönderildiğini ve durumun sakin olduğunu belirtmiştir.
“Konya – Ereğli ilçesi Emniyet Âmirliği’nde görevli polis memuru Metin Gültekin’in evine önceki gece kimliği belirsiz kişiler tarafından ateş açılmıştır. Saldırganlar, daha sonra evi yakmak istemişler, ancak başarıya ulaşamadan kaçmışlardır. Olayın soruşturması sürmektedir.
“Seydişehir’de Camiicedit Mahallesi’nde yürürken silahlı beş kişi tarafından yaylım ateşine tutulan Mehmet Özen, olaydan yara almadan kurtulmuş, güvenlik güçlerinin operasyonu sonucu saldırganlardan ikisi kısa sürede yakalanmıştır.
“Akşehir’de Ülkü Yolu Derneği’ne saldıran ve kurşun yağmuruna tutan 11 kişiden dördü kaçmış, 7’si güvenlik güçlerince yakalanmıştır.
“Diyarbakır – Bağlar semtinde önceki gece meydana gelen olayda kimlikleri belirlenemeyen saldırganlar, Fatma Özmen adlı kadının evine patlayıcı madde atmışlardır. Geniş hasara yol açan patlamada can kaybı olmamıştır. Öte yandan, Melikahmet Caddesi’nde devriye gezen polis ekibine ateş açılmış, daha sonra çıkan karşılıklı çatışmada ölen ya da yaralanan olmamıştır.
“Merzifon – Polis yetkililerinin düzenlediği operasyon sonucu yasa dışı sol bir örgütün üyesi oldukları belirlenen 6 kişi, bir Kalaşinkof tüfek, 3 tabanca, 286 mermi ile birlikte yakalanmıştır. Yakalanan sanıkların Dev-Yol üyesi oldukları belirtilmiştir. İlh…” (Milliyet, 3.9.1980, s. 7)
TÜRKİYE, ÂDETÂ TOPYEK̃ÛN CİNNET HÂLİ YAŞIYORDU
“Ankara Emniyet Müdürlüğü Toplum Zabıta Müdürlüğü’nde görevli toplum polislerinin önceki gün üç saat süren bir direniş yaptıkları, direnişin alınan önlemler sonunda önlendiği, 4’üncü Kolordu ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından açıklanmıştır.
“Sıkıyönetim Komutanlığı’nca yapılan açıklamada, toplum polislerinin hazırlamakta oldukları toplu direniş hareketini, Çankaya’da Mustafa Taşkın ve Ahmet Yaşar adlarındaki iki toplum polisinin görevleri başında şehit edilmeleri olayıyla birleştirerek başlattıkları ve bir kısım toplum polisinin çeşitli bahanelerle arkadaşlarını toplum zabıtası bahçesinde toplayarak eyleme geçtikleri kaydedilmiştir. İlh…” (Milliyet, 3.9.1980, s. 7)
Şu haberlerden de anlaşılacağı vechiyle, bütün Türkiye, amansız bir tuzağa düşmüş, âdetâ topyek̃ûn cinnet hâli yaşıyordu…
Memleketin hemen her tarafında can ve mal emniyetinin geniş mik̆yâsta ihlâl edildiği, halkın kısm-ı âzamının mütemâdî korku içinde yaşadığı bu vasat, 12 Eyl̃ûl̃ 1980 Darbesine kadar böylece sürüp gidecek, Darbeyle berâber, sanki hakem, düdüğüne üfürüp maçı bitirmiş gibi, bütün Memlekette bir ânda âsâyiş hüküm sürmiye başlıyacaktır…
NELER “İRTİC” SAYILIYOR?
3 Eyl̃ûl̃ 1980 târihli Milliyet’teki “İrticâ vak’ası”na gelince:
“(Çanakkale’de) İntepe Gençlik ve Spor Bakanlığı tesislerinde on gün önce açılan Dünya İslâm Gençlik Kampı, MSP propagandası yapılması ve laiklik ilkelerine aykırı davranışlarda bulunulduğu iddiasıyla iki gün önce kapatılmıştır.
“Kampa yabancı ülkelerden gelen gençler yanında, Türkiye’den Akıncılar Derneği’nden katılan bir grup, Çanakkale Şehitleri Anıtı’nda düzenlenen gezide, İngiliz ve Fransız mezarlıklarında bulunan Haç işaretlerini istismar konusu yapmak istemişlerdir. Yabancı uyruklu Müslümanlara, ‘Bu Haçlar burada ne arıyor?’ diye kışkırtmak isteyen ve Müslümanlık için yapılan savaşlarda ölenlerin sadece şehit olabileceğini ileri sürmeye kalkan Müslüman gençler, Türkiye’de İslâm dininin Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana gerilemeye başladığını söyleyerek slogan atmışlardır. ‘Lâ Şarkıyye, lâ Garbiyye, İslâmiyye, İslâmiyye’ diye bağıran MSP yanlısı gençler, bu arada kampta Erbakan’ın dış politika konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmanın kitabını da dağıtmışlardır. [Mezkûr slogan, gazetede, “Lea Şarkiye, Lea Garbiye, İslâmiye, İslâmiye” şeklinde dizilmiştir…]
“Dünya İslâm Gençlik Kampı’nda laikliğe aykırı propagandanın giderek yaygınlaşması üzerine, 3 eylül tarihinde sona ereceği açıklanan kamp, bu yüzden iki gün önce kapatılmıştır. Kampın kapatılmasından sonra Çanakkale’den ayrılan Müslüman gençler, kafileler halinde Bursa’ya gitmişlerdir.” (Güven Türker, Milliyet, 3.9.2025, s. 

(Cumhuriyet, 8.9.1980, s. 1)
Konya’da 6 Eyl̃ûl̃ 1980’de tertîb edilen ve başlıca gâyesi jenosidci İsrâil Devletini protesto etmek olan “Kudüs ve Gençlik Günü Mitingi”, Mütehakkim Zümreyi fevkalâde rahatsız etmiş ve hemen ona “İrticâ” damgasını basmıştı. O Zümrenin güzîdelerinden Nadi’lerin Cumhuriyet gazetesi de, Mitingi, bu damgayle manşet yapmıştı: “MSP’liler, ‘Kudüs’ü Kurtarma’ mitinginde, şeriat düzeni özlemlerini sahneleme olanağı buldu… ‘Laiklik ne demek, şeriatçıyız’, ‘Dinsiz devlet, yıkılacak elbet’ türünden sloganlar haykıranlar, İstiklâl Marşını da protesto etti. Konya Savcılığı soruşturma açtı. İlh…” 12 Eylûl 1980 Cuntacıları, meş’ûm darbelerini haklı göstermek için bu hâdiseyi de istismâr edeceklerdir. Bütün târihi boyunca her zamân “İrticâ” yaftasıyle İslâm düşmanlığı yapmış Cumhuriyet gazetesi, 1970’li senelerde, Komünist İhtilâl Hareketinin matbûâttaki en kuvvetli destekcilerinden biriydi…
***
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (137)
Darbeciler tarafından istismâr edilen “daha büyük bir İrticâ vak’ası”
Milliyet gazetesi, yukarıdaki haberi verdikden 5 gün sonraki nüshasında, bu def’a, 6 Eyl̃ûl̃ 1980’de Konya’da cereyân eden “daha büyük bir İrticâ vak’ası”nı manşet yapıyor… Bâzı haberlere nazaran, o gün, MSP’nin on binlerce kişinin katıldığı Kudüs Nümâyişinde, belki 50-100 kişilik küçük bir topluluk, mukaddes İstiklâl Marşı’mız söylenirken ayağa kalkmıyarak ona ve dolayısıyla Milletimize saygısızlık yapmıştır… Lâkin Milliyet gazetesi bu iddiâyı tevsîk eden bir fotoğraf neşretmiş değildir; 8 Eyl̃ûl̃ 1980 târihli nüshasında, Konya’daki Kudüs Nümâyişini manşet haberi yapıyorsa da, onları asıl rahatsız eden husûsun, iddiâ edilen mezkûr “hâdise” değil de, jenosidci İsrâil Devleti’nin bayrağının yakılması ve birkaç kişinin “Allâh, Allâh!” nidâlarıyle koşması olduğu anlaşılıyor… Zîrâ habere dercedilen üç fotoğraf bu husûslarla alâkalıdır.
İsrâil’le alâkalı resmin altında: “Konya’da düzenlenen mitinge katılanlardan bir grup, çıtaya bağlı İsrail bayrağı taşıyorlardı (üstte). Bu grup, Erbakan’ın önüne gelince, gaz döküp İsrail bayrağını yaktılar ve ‘Allah Allah’ diyerek bağırdılar (yanda).” deniliyor… Dîğer resmin alt yazısı: “Konya’daki yürüyüş sırasında MSP’lilerin, ‘Komutanlık köşkünden’ ‘hücum’ diye bağrılınca, yürüyüşe katılan her yaştan gösterici, ‘Allah Allah diye bağırarak koşmaya başlıyorlardı’. Bu göstericiler, boyunlarına büyük tespihler takmışlardı.”
İstiklâl Marşı’mızın nümâyişçilerden (küçük) bir topluluğun saygısızlığına mârûz kaldığı iddiâsına gelince, bu iddiâlar üzerine, MSP Umûmî Kâtibi Oğuzhan Asiltürk, bir matbûât toplantısı tertîb ederek, “hâdise”nin istismâr edildiğini, mâkûl̃ olarak, böyle (vâk̆î olmuş olsa bile) münferid bir hâdisenin (ki bu takdîrde de karanlık mihrâkların bir tertîbi olması pek muhtemeldir) MSP’ye ve sâir nümâyişçilere mâl̃ edilemiyeceğini îzâh etmiştir:
“…İstiklâl Marşı’nın bekçisi biziz! Bu muhteşem toplantıda yüzbinlerce memleket evlâdı İstiklâl Marşı’nı hep beraber söylemiştir. Hiç bir memleket evlâdının İstiklâl Marşı söylenirken ne oturduğuna, ne de slogan attığına kimse şahit olmamıştır. Ne böyle bir şeyi gördük, ne de duyduk. Böyle bir şey olsaydı eğer, Marşı başlatmaz, oturanlara kalkmalarını söylerdik. Yine kalkmazlarsa, emniyet görevlilerini göreve davet eder, onları meydandan dışarı çıkartırır, sonra Marşımızı söylerdik. Bu sözlerimden bir şey oldu anlamını çıkarmayın, ama olsa bile, yüzbinlerce kişinin katıldığı bir toplantıda, 50-100 kişi pekâlâ organize edilip, onlara oturmaları söylenebilir. Bunu yaptırmak mümkündür.” (Milliyet, 8.9.1980, s. 6)
12 Eyl̃ûl̃ ’e doğru Konya’daki Kudüs Nümâyişi hakkında iki haber daha
“Konya, A.A. – Konya’da 6 eylül cumartesi günü yapılan ‘Kudüs ve Gençlik Günü’ miting ve yürüyüşüyle ilgili soruşturmaya çok yönlü olarak devam edildiği, belge ve kanıtların değerlendirilmesinin sürdürüldüğü belirtilmiştir.
“Konya Cumhuriyet Savcısı Teoman Meteoğlu, Yürüyüş ve Miting Tertip Komitesi hakkındaki ilk soruşturmanın tamamlandığını, komitenin üç üyesinden Süleyman Yeğenler hakkında mahkemece gıyabî tutuklama kararı alındığını, halen kaçak olan Yeğenler’in yakalanması için çalışıldığını söylemiştir.
“Savcının verdiği bilgiye göre, Şer’iyye Kitabevi’nde yapılan aramalarla ilgili olarak da, kitabevinin sahibi Ahmet Güçyetmez, mahkemece ilk sorgusundan sonra tutuklanmıştır. Akıncılar Derneği yönetici ve kurucularından İsmail Torun ile Muzaffer Tuğluoğlu’nun ise serbest bırakıldıkları ve yargılanmalarına tutuksuz olarak devam edileceği bildirilmiştir.” (Milliyet, 10.9.1980, s. 7)
Fanatik Kemalistler nezdinde, jenosidci İsrâil Devleti aleyhinde nümâyiş yapmak, mazlûm Filistinlilere sâhib çıkmak bu kadar ağır suçtur!

8 Eyl̃ûl̃ 1980 târihli Milliyet’te, Darbe için de mesned olarak kullanılan “İrticâ hâdisesi”… İddiâya göre, MSP’nin 6 Eyl̃ûl̃ 1980’de, Konya’daki Kudüs Nümâyişi’nde, İstiklâl Marşı’mız (ki o, Milletimizin Âmentü’südür) protesto edilmiş! Ayrıca, nasıl olur da jenosidci İsrâil Devleti’nin bayrağı yakılır ve “Allâh, Allâh!” nidâlarıyle nümâyiş yapılırmış!
***
“Kudüs Nümâyişi”, Farmason Cumhûr Reîsi Vekîlini de çok rahatsız etmiş!
Aşağıdaki haberden, Farmason Başvekîl Süleyman Demirel’in uzun seneler zarfında Farmason Hâriciye Vekîli, o günlerde Cumhûr Reîsi Vekîli İhsan Sabri Çağlayangil’in de jenosidci İsrâil Devleti aleyhinde tertîb edilen nümâyişten çok rahatsız olduğu, bu hâdise üzerinde hassâsiyetle durduğu anlaşılıyor:
“Cumhurbaşkanı Vekili İhsan Sabri Çağlayangil, dün saat 11’de Konya Valisi Lütfü Tuncel’i kabul ederek bir süre görüşmüştür.
“Çağlayangil’in isteği ile gerçekleşen görüşmede, MSP’nin geçtiğimiz hafta Konya’da düzenlediği miting sırasında çıkan olaylar ele alınmıştır.
“Cumhurbaşkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nden yapılan açıklamada, Çağlayangil’in Konya Valisi Lütfü Tuncel’den miting sırasında meydana gelen olaylar ve bu olaylarla ilgili olarak başlatılan soruşturma konusunda bilgi aldığı bildirilmiştir.” (Milliyet, 12.9.1980, s. 7)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (138)
Konya’daki “İrticâ hâdisesi”nin Cuntacılar tarafından istismârı
Cuntacılar, ard niyetli oldukları için, birçok hâdise gibi, belki 50-100 kişinin eseri ve bu takdîrde dahi belki bir tertîb olan “İstiklâl Marşı’nı protesto hâdisesi”ni de (ki gazetelerde buna dâir hiçbir şâyân-ı îtimâd bilgi görülmüyor) istismâr etmiş, onu meş’ûm darbelerinin mesnedlerinden biri yapmış, bu meyânda Asiltürk’ün mâkûl̃ îzâhatını da “têvîle sapmak” olarak vasıflandırmışlardır. Onların rahatsızlıklarının asıl sebebinin, Mütehakkim Zümrenin sâir mensûbları gibi, jenosidci İsrâil Devleti’nin protesto edilmesi olduğu tahmîn edilebilir. Nitekim, bilâhare, (hâssaten Kemalizm ortak zemîninde) Beynelmilel Siyonizmle münâsebetleri, oldukça tebârüz etmiştir… Aşağıdaki sözler, İstiklâl Marşı’mıza taban tabana zıd bir zihniyetin temsîlcisi olan Cunta Şefine âiddir:
“Bir kısım bedbahtlar, Türk milletinin bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini temsil eden İstiklâl Marşımıza koyu taassup veya sapık ideolojik amaçlarla protesto maksadıyla oturarak veya İstiklâl Marşı yerine Enternasyonal’i söyleyerek açıkça saygısızlık gösterebilmişler ve buna, doğrudan sorumlu kişiler, tevil yoluna sapmak suretiyle savunmalarını yapabilmişlerdir. Uzun zamandan beri bu fevkalâde üzücü olayları yakından takip eden Türk Silâhlı Kuvvetleri, milletin kendisine verdiği yetkileri kullanamayan ve korkunç gidişi acz içinde seyreden anayasal kuruluşların tümünü Cumhurbaşkanımız aracılığıyla uyararak, alınması gereken tedbirlere de yer vermek suretiyle büyük Türk milletine karşı yüklendiği sorumluluğu dile getirmiştir. Aradan geçen 8 aylık süre içinde yaptığımız sayısız uyarmalara rağmen, hemen hemen bu tedbirlerin hiçbirine yasama ve yürütme organlarıyla diğer anayasal kuruluşlardan yeterli bir cevap alınamamış ve bu konuda müsbet faaliyetleri de izlenememiştir. İlh…” (Cuntanın Şefi Org. Kenan Evren’in 12 Eyl̃ûl̃ 1980, sâat 13.00’te, Devlet Radyoları ve Televizyonu vâsıtasıyle Millete hitâbesinden, Milliyet, 13.9.1980, s. 7)
12 Eyl̃ûl̃ 1980 Darbesine üç gün kala, Memleketimizin üstüne çöken tedhîş k̃âbûsuna dâir haberler
Yukarıda, 12 Eyl̃ûl̃ 1980 Darbesi evvelinde Türkiye’yi saran tedhîş k̃âbûsu hakkında birkaç misâl naklettik. O günleri gözümüzün önünde daha iyi canlandırmak için, onlara, Darbe evveli son üç güne âid aşağıdaki misâlleri de ilâve ediyoruz. Nümûne ittihâz ettiğimiz kaynak, yine Milliyet gazetesidir.
10 Eyl̃ûl̃ 1980 gününün tedhîş haberleri
“Eskişehir – Kentte birden yoğunlaşan siyasî amaçlı saldırılarda önceki gece de bir kişi öldürülmüş, dokuz kişi yaralanmıştır. Alanönü Mahallesinde bulunan ve sol görüşlü kişilerin devam ettiği Alayın kahvesi, önceki gece saat 21.00 sularında silâhla taranmıştır. Saldırı sonucu, İbrahim Turancılar adlı genç ölmüştür. […]
“Ankara – Siteler Kırıkkale sokak İtfaiye Grup Müdürlüğü arkasında bir otomobil içinde kurşunlanmış bir erkek cesedi bulunmuştur. Yetkililer, öldürülen gencin kimliğinin henüz belirlenemediğini söylemişlerdir.
“İstanbul – Göztepe’de dün sabah Kaya Kılıç adlı kahveci, başından tek kurşunla vurularak öldürülmüş olarak bulunmuştur. Yetkililer, Kılıç’ın önceki gece saat 03.00 sıralarında işlettiği kahveyi kapatmak üzere olduğu sırada, kimlikleri belirsiz kişilerce tabanca ile vurularak öldürüldüğünü söylemişlerdir.
“Konya – Seydişehir İlçesi Ticaret Lisesi önünde önceki gün Mustafa Vural adlı bir öğrenci, kimlikleri belirsiz kişilerce tabanca ile vurularak, ağır yaralanmıştır.
“Yunak ilçesinin Gökpınar kasabasında da önceki gece 6 ev silâhla taranmıştır. Saldırı sonucu İsmihan Gölle adlı bir kadın vurularak ağır yaralanmıştır. Polis, saldırıya uğrayan evlerde sol görüşlü kişilerin oturduğunu ve olaylarla ilgili olarak iki kişinin yakalanarak gözaltına alındığını açıklamıştır.
“Ankara – Kayaş semtinde dün sabah evinin önünde duran Mehmet Ziya Tafusoğlu adlı bir genç, tabanca ile vurularak ağır yaralanmıştır.
“İstanbul – Gaziosmanpaşa Yenidoğan Çeşme durağında, önceki gece saat 23.00 sıralarında Gürsel Celep adlı sağ görüşlü bir genç, kimlikleri belirsiz kişilerce yaralanmıştır.
“Ankara – Yasa dışı Türkiye Komünist Partisi’nin 60. kuruluş yıldönümü nedeniyle dün kentin çeşitli kesimlerine bombalı pankartlar asılmıştır.” (Milliyet, 10.9.1980, s. 

(Cumhuriyet, 2.5.1976, s. 1)
1970’li senelerde, Komünist İhtilâl Hareketinin matbûâttaki en kuvvetli destekcilerinden biri, Mütehakkim Zümrenin güzîdelerinden Nadi’lerin (Yunus Nadi, Nadir Nadi, Doğan Nadi, Berrin Erozan Nadi) Cumhuriyet gazetesiydi… 1 Mayıs ihtilâlcilerinin ellerinde taşıdıkları pankarta dikkat edilsin: “Kurtuluşa kadar savaş!”… Ve manşete çıkarılmış bir beyânât: “Halk düşmanları bugün iktidardadır”… TKP’nin güdümündeki DİSK ise, Milliyetci Cephe Hükûmetine karşı “Ulusal Demokratik Cephe” çağrısında bulunuyor…
***
Sovyetler’in içimizdeki beşinci kolu
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK’i) de kontrol eden, uzun zamândır oldukça iyi teşkîlâtlanmış bulunan ve hemen yukarıdaki bombalı “eylem”inden de anlaşılacağı vechiyle, Kızıl tedhîş hareketinde mühim bir yeri olan Türkiye Komünist Partisi, SSCB’nin içimizdeki beşinci kolu mesâbesindeydi. Aralarındaki uzvî bağı, o günlerde, saklamıya ihtiyâc duymuyorlardı:
“Moskova, AP [Associated Press] - Sovyet Komünist Partisi, dün, yeraltı Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşunun 60’ıncı yıldönümünü kutlamıştır.
“Sovyet Komünist Partisi organı ‘Pravda’ gazetesinde yayınlanan mesajda, TKP’nin ‘Barış ve silahsızlanma ile SSCB ve Türkiye arasındaki dostluğun güçlenmesi uğruna aktif bir mücadele verdiği’ belirtilmektedir.
“Mesajda, ‘Sovyet Komünistleri TKP ve Türkiye’deki tüm ilerici güçlere, emperyalizme ve gerici güçlere karşı mücadelesinde büyük başarılar diler’ denmektedir.
“Sovyet resmî ajansı TASS da, ‘TKP’nin bütün baskılara rağmen, emekçi sınıfın menfaatlerini koruduğunu’ öne sürmüş ve şöyle devam etmiştir: ‘Türkiye’de geniş bir kömünist aleyhtarı kampanya başlatılmıştır. Bütün ilerici güçler saldırılara uğramakta, ilerici yayınlar kapatılmakta ve demokratik örgütler kanun dışı ilân edilmektedir.’ ” (Milliyet, 11.9.1980, s. 

(Tercüman, 23.12.1980, s. 1)
DİSK, TKP tarafından kontrol ediliyordu ve her ikisi birden, bir Komünist İhtilâliyle Türkiye’yi Sovyet peyki yapmak için her yola başvuruyor, bu meyânda tedhîşçilik yapıyorlar Partisi, dün, yeraltı Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşunun 60’ıncı yıldömünü kutlam
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (139)
11 EYL̃ÛL̃ 1980 GÜNÜNÜN TEDHÎŞ HABERLERİ
“Siirt – Batman ilçesinden, Gercüş ilçesine bağlı Suçeken köyüne, Halil Kandemir adına bir minibüsle gönderilen ve içinde çeşitli gıda maddelerinin bulunduğu çuvala yerleştirilen bombanın patlaması sonucu, evde bulunan Fevziye Kandemir, Arife Kandemir, İbrahim kandemir, Şerife Kandemir ve Fehime Şeker ölmüş, Yusuf Kandemir ve Mahmut Kaptı adlı kişiler de ağır şekilde yaralanmışlardır.
“Siirt Valisi Tevfik Başakar, olayla ilgili 4 kişinin gözaltına alındığını, soruşturmanın sürdürüldüğünü belirtmiştir.
“Mersin – 23 Evler semtindeki Meram sinemasında başrolünü Tarık Akan’ın oynadığı ‘Adak’ filmini izlemeye gelen kişilere, saat 21.00 sıralarında bilet kuyruğunda beklerken, plakası belirlenemeyen bir otomobilden yaylım ateşi açılmıştır. Kitle katilamına yönelik saldırı sonucunda Sait Çetin, Yılmaz Özkan, Abdullah Yılmaz ve kimliği henüz belirlenemeyen 10 yaşlarında bir çocuk ölmüştür. Saldırıda Selahattin Vural, Cemre Nalçakan, Mahmut Türktunç, Ali Gül, Yıldız Özkan, Cengiz Özkan, Şengül Vural, Mehmet ve Ferhan Ekinci adlı kişiler de ağır yaralanmıştır.
“Bu saldırıdan iki saat kadar sonra olayda kullanıldığı öne sürülen ’33 DU 435’ plakalı otomobilin şoförü olduğu iddia edilen bir kişinin cesedi bulunmuştur. Bekirlidede köyünde bulunan cesedin kimliği konusunda bir açıklama yapılmamıştır.
“Eskişehir – Alanönü Mahallesi’nde önceki gün bir kişinin ölümü, 9 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan kahve tarama olayından sonra, dün de Huzur Mahallesi’nde bir kahve taranmış, bir kişi ölmüş, bir kişi de ağır biçimde yaralanmıştır.
“Huzur Mahallesi Yenibağlar Sokak’ta bulunan ‘Raba’nın Yeri’ adlı kahveye gece 20.30 sıralarında motosikletle gelen iki terörist, silahlarını çekerek kahvede oturanlara ateş açmışlardır. Saldırıda, sağ görüşlü oldukları belirtilen Şahap Esen ile Seydi Kocabıyık ağır şekilde yaralanmışlardır. Hastaneye kaldırılan yaralılardan Şahap Esen kurtarılamamış, Seydi Kocabıyık ise komaya girmiştir.
“Ankara – Cebeci Kirazlı Sokok’taki bir gecekonduya dün sabaha karşı kapıyı kırarak giren teröristler sağ görüşlü oldukları belirtilen Selim Tanrıverdi ile Sıddık adlı soyadı henüz belirlenemeyen kişiye yaylım ateşi açmışlardır. Saldırıda Sıddık adlı kişi olay yerinde ölmüş, Selim Tanrıverdi ise hastaneye kaldırılırken ölmüştür.
“Gaziosmanpaşa, Kalamış Sokok’ta da Osman Üzer adlı kişi, av tüfeği ile ateş açılarak öldürülmüş olarak bulunmuştur.
“Gaziantep – İl Sağlık Müdürlüğü’nde memur olarak çalışan ve sağ görüşlü olduğu bildirilen Mehmet Kartal önceki gece Cumhuriyet Mahalesi’nde bir grubun saldırısı sonucu ölmüştür.
“Malatya – Namık Gültaş adlı sağ görüşlü bir Tekel işçisi, evinden işine motosikletle giderken, kimlikleri belirsiz kişilerin silahlı saldırısı sonucu öldürülmüştür.
“Bursa – Yediselviler Mahallesi Gül Sokak’ta bir evi basan iki terörist, evde oturan Bekir Orhan adlı kişiyi ağır şekilde yaralayarak kaçmışlardır.
“Malatya – Basarık Mahallesi’nde, Hasan Hüseyin Dede adlı bir öğretmen, kimlikleri belirsiz kişilerin silahlı saldırısı sonucu ağır yaralanmıştır.
“Gaziantep – DİSK’e bağlı Tekstil Sendikası Şube Başkanı Muzaffer Subaşı ile plastik imalatçısı Ahmet Bozhüyük, önceki gece 20 sıralarında, iki motosikletli kişinin açtıkları çapraz ateş sonucu ağır şekilde yaralanmışlardır.
“Eskişehir – Sivrihisar Caddesi’ndeki Garanti Bankası şubesine molotof kokteyli atılmış, Sakarya Caddesi’ndeki Akbank şubesi de tabancayla taranmıştır,
“İstanbul – Fikirtepe Yumurtacı Abdibey Caddesi’nde Osman Yılmaz’a ait bakkala patlayıcı madde atılmıştır. Gedikpaşa’da Tekel’e ait bir kamyonu soyan silahlı 2 terörist yaklaşık 1 milyon lira alarak kaçmıştır.” (Milliyet, 11.9.1980, s. 6)

Türkiye’de Kemalist ve Komünist hareketlerinin öncü kadrosuna mensûb Sertel’ler ve sâir Komünistler hakkında pek ibretâmîz bir vesîka: “Sovyet Komünist Partisi, 1978’de, grevde bulunan maden işçilerine, Türkiye Barış Komitesi’ne, bir yayınevine, bazı yazarlara Merkez Komitesi kararı ile para yardımında bulundu. Yazar Zekeriya Sertel ve eşine ise, Azerbaycan’da oturma izni dışında, 120’şer ruble de emekli maaşı bağladı.” (Cenk Başlamış ve Vladimir Jarov, Milliyet, 24 Aralık 1992, s. 17)
Kezâ, 2 Haziran 1967 târihli Milliyet’te Turhan Aytul’un haberi: “Yurt dışındaki Komünist Partisini 13 kişi yönetiyor… Yurt dışındaki Komünist Partisi, Birinci Sekreteri Zeki Baştımar’ın yönetiminde 13 kişilik Merkez Komitesince faaliyet göstermektedir. Komitenin adları tespit edilebilen yedi üyesi şunlardır: Zekeriya Sertel (Gazeteci), Sabiha Sertel (Gazeteci), Fahri Erdinç (Hikâyeci ve radyocu), Halis Okan (İktisatçı), Ahmet Akıncı (İktisatçı), Ahmet Saydan (Hukukçu) ve S. Üstüngel (Hukukçu)…”
***
12 EYL̃ÛL̃ 1980 GÜNÜNÜN TEDHÎŞ HABERLERİ
“İstanbul – Dün başlayan NATO manevralarını protesto etmek ve TKP’nin 60. kuruluş yıldönümü nedeniyle, önceki gece ve dün İstanbul’un çeşitli semtlerinde Dev-Sol ve TKP militanları tarafından 100’e yakın bombalı pankart asılmış, bombaların imhası sırasında 4 polis çeşitli yerlerinden yaralanmıştır.
“Dev-Sol ve TKP militanlarının yoğun bombalı pankart asma eylemleri nedeniyle, 15 kişiden oluşan İstanbul Emniyet Müdürlüğü bomba imha ekipleri birbirine çok uzak yerlere asılan bombalara yetişebilmek için büyük güçlüklerle karşılaşmışlardır. Asılan bombaların imhası, eleman yetersizliği ve bombaların çokluğu yüzünden akşama dek sürmüştür. Bombaların imhası sırasında uzman olmayan emniyet görevlilerinin de imha işlemine girişmeleri yaralanmalara neden olmuştur.
“Hisarüstü’nde asılan bombalı pankarttaki bombaların imha edilmesi sırasında, Sarıyer Emniyet Âmirliği’nde görevli Abdi Deviren adlı polis memurunun sağ eli kopmuştur. Aynı olayda bomba imha ekibinde görevli Fethi Akovalı adlı polisin de sol gözü kör olmuş, parmakları kopmuştur.
“Şişhane’de asılan bir bombalı pankartın indirilmesi sırasında da Mehmet Bakacak adlı polisin parmak uçları kopmuş, Cemal Kurt adlı polis ise dudak ve boğazından hafif şekilde yaralanmıştır.
“İki yıl kadar önce, bomba imhası için İngiltere’den getirilen robotun ise bomba imhası sırasında büyük zaman kaybına neden olduğu ve pratik olmadığı gerekçesiyle kullanılamadığı öğrenilmiştir. […]
“Bafra – Samsun’un Bafra ilçesi Merkez İlkokulu Müdürü Ragıp Metin Atalay, önceki akşam uğradığı silahli saldırı sonucu öldürülmüştür. Saat 20 sıralarında otomobiliyle evine giderken silahlı saldırıya uğrayan Atalay, olay yerinde ölmüş, olayla ilgili soruşturmaya başlanmıştır.
“Bursa – Bursa Emniyet Müdürlüğü binasına atılan patlayıcı madde, camların kırılmasına, bir polis otosunun hasar görmesine neden olmuştur.” (Milliyet, 12.9.1980, s. 7)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (140)

(Milliyet, 12.9.1980, s. 1)
12 Eyl̃ûl̃ 1980 Askerî Darbesinden bir gün evvel Türkiye’nin umûmî manzarası…
***
Kızıl tedhîşçilerin iktisâdî hayâta verdikleri muazzam zarâr
Memlekette âsâyişsizlik yaygınlaşıp can ve mal emniyeti geniş mik̆yâsta ihlâl edilince, bundan iktisâdiyâtımızın da büyük zarâr göreceği âşik̃ârdır. Hâlbuki bu yolla uğradığımız muazzam zarâra, bir de, Kızıl tedhîşçilerin istihsâl̃ müesseselerine doğrudan verdikleri zarâr zammolmuştur. Bunun en bâriz nümûnesi, TARİŞ’te yaptıkları tahrîbâttır. (Têsîsleri İzmir’de bulunan TARİŞ; İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin kısaltılmış ismidir.)
TARİŞ Hâdiseleri, Umûm Müdürünün talebi üzerine, polisin, 22 Ocak 1980’de, TARİŞ’in muhtelif istihsâl̃ bölümlerinde silâh araması yaparken, Kızıl tedhîşçiler tarafından polis mêmurlarının üzerine ateş açılmasıyle başlıyor. Bir ay kadar süren hâdiselerde, 3 polis şehîd düşüyor. İşçi ve talebe kılıklı tedhîşçiler arasında ise, sâdece yaralananlar oluyor. 23 Ocak 1980 günü, talebe kılıklı bir grup tedhîşçi, TARİŞ’e polisin müdâhalesini protesto etmek için nümâyiş tertîb ediyor ve burada da polisin üzerine ateş açıyorlar. Müteâk̆iben Ege Üniversitesi Tıb Fakültesi’ni işgâl̃ ediyor ve İzmir – Ankara yolunu bir müddet trafiğe kapatıyorlar. 10 Şubat’ta da, TARİŞ’te, polis mêmurlarına otomatik silâhlarla ateş açılıyor. 11 Şubat’ta Adalet Partisi İzmir İl Merkezi basılarak bombalanıyor. Çiğli Hava Meydanı yolu, tedhîşçiler tarafından üç sâat trafiğe kapatılıyor. Tedhîşçiler, Fabrikanın kapılarını kapatarak işçilerin evlerine gitmesini engelliyor, bu meyânda, duvarların etrâfına pamuk balyaları dizilip ateşe veriliyor, tezgâhların, iplik dokuma makara ve iğlerinin mühim bir kısmı tahrîb ediliyor. Nihâyet 14 Şubat 1980 günü, mek̃anize askerî kıt’alar müdâhale ederek fabrikayı Kızıl tedhîşçilerin işgâl̃inden kurtarıyorlar. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Tari%C5%9F_Olaylar%C4%B1; 5.8.2025)
Kızıl tedhîşçiler, TARİŞ’teki tedhîşçilik hâdisesine müdâhale eden askerlerimizin üzerine ateş açıyorlar
Ordunun 14 Şubat 1980’de TARİŞ’e müdâhalesinin safahâtını Milliyet’ten tâkîb edebiliyoruz:
“Çiğli İplik Fabrikası’nda 13 gün önce başlayan ve polisin tüm gücünü kullanmasına karşın yatıştırılamayan olaylar üzerine Foça jandarma komando ve Bergama piyade birliklerinden yardım istenmiştir. Önceki gece saat 04.00 sıralarında fabrika çevresini tank ve benzeri araçlarla kuşatan askerî birlikler, dün sabah kesin boşaltma emri almışlardır. Bu arada, Çiğli Havaalanı yolu girişi polis ve asker tarafından tutulmuş, içeri kimse alınmamıştır. Sabah saatlerinde Hava Kuvvetleri’ne ait keşif uçakları fabrika üzerinde dolaşırken, harekâtı yöneten İzmir İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Baha Metin, megafonla anons ederek fabrikanın boşaltılmasını istemiştir. Bir süre sonra, fabrikaya yaklaşan askerî birliklere içerden ateşle karşılık verilmiş, bomba atılmıştır. Olayda ölen ya da yaralanan olmamıştır.
“İplik Fabrikası’ndaki direniş [???] devam ederken, Çimentepe semtinde bir polis otosuna ateş açılmıştır. Saldırganlar kaçarken aynı yerde az sonra bir polis panzeri de yaylım ateşine tutulmuş, trafik bir süre aksamıştır. Olaylar üzerine askerî keşif uçağı, helikopterler Çimentepe üzerinde alçak uçuş yapmışlardır. Helikopter ve uçaklar göstericiler tarafından uzun menzilli tüfeklerle taranmıştır.
“Olaylar Gültepe semtinde de bir süre görülmüş, Varyant yolu maskeli kişilerce trafiğe kapatılmak istenmiştir. Tekel’in Alsancak Sigara Fabrikası önünde bir grup Bornova Belediyesi’ne ait 2 otobüsün kontak anahtarlarını alarak kaçmışlardır. Kentin çeşitli yerlerine ve bu arada Çiğli – İzmir trenine bombalı pankartlar asılmıştır.
“Fabrika çevresinde süren sessizliği, İl Jandarma Alay Komutanı’nın anonsu son kez bozmuştur. Kıdemli Albay Metin, işçilerin teslim olmaması halinde askerî birliklerin fabrikaya gireceklerini açıklamıştır. Bu arada, birkaç işçi temsilcisi pazarlık yapmaya çalışmıştır. Ancak, Jandarma Komutanı’nın kesin tavrı üzerine az sonra tüm işçiler teslim olmak zorunda kalmışlardır. Dışarı çıkanlar arasındaki kadın ve çocuklar serbest bırakılırken, gözaltına alınan 1500’e yakın işçi, üzerleri arandıktan sonra Karşıyaka Spor Salonu’na götürülmüştür.
“İplik Fabrikası’nın boşaltılması sırasında Çimentepe sırtlarında polisle göstericiler arasında çatışma çıkmıştır. Yolları kesen göstericiler, bazı araçların kontak anahtarlarını alarak trafiğin kapanmasına yol açmışlardır. Sokak çatışması şeklinde devam eden olaylar sırasında bir jandarma eri ile Burhan Acıkay adlı polis memuru yaralanmıştır. Yaralıların sağlık durumlarının iyi olduğu bildirilmiştir.

(Tercüman, 22.2.1980, s. 1)
Türkiye, 1968 – 1980 senelerinde, Komünist İhtilâl Hareketinin taarruzuna mârûz kalmıştı ve onlara göre, hedeflerine varmak için, sistemli şekilde cinâyet işlemek, fabrikaları tahrîb etmek, Memleketi kargaşaya sürüklemek dâhil her şey mübâhtı…
***
“Fabrikanın boşaltılmasından sonra yapılan ilk aramada 3 bomba, 1 tabanca ve 4 kasa molotof kokteyli ele geçirilmiştir. Güvenlik güçlerinin İzmir’e dönmeleri sırasında Çimentepe ve Semikler bölgelerinde yer yer silahlı çatışmalar devam etmiştir. Buradaki çatışmalarda bazı evlerle birlikte otobüs ve kamyonlardan da ateş edildiği görülmüştür. Bu olaylarda ölen ya da yaralanan olmamıştır.
“Olaylar nedeniyle Karşıyaka Devlet Hastanesi tüm personeli ile hazır bekletilmiştir.
“TARİŞ olayları nedeniyle DİSK 3. Bölge Temsilciliği İzmir’de üyesi bulunan tüm işyerlerinde 2 günlük grev kararı almıştır. Rafineride üretimin durmasının başta İzmir olmak üzere tüm Ege’de akaryakıt sıkıntısına neden olacağı belirtilmiştir. Grevci işçilerin tüpgaz çıkışlarına da izin vermedikleri öne sürülmüştür. Grev nedeniyle İzmir’de otobüsler çalışmamış, bazı bankaların İzmir şubeleri kapatılmış, çimento fabrikalarıyla Sümerbank Dokuma Fabrikası’nda da üretim tümüyle durmuştur.
“DİSK’in grev kararının yaygınlaşması üzerine, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tüm ameliyatların da ertelendiği bildirilmiştir. Yetkililer, TARİŞ olaylarını protesto etmek amacıyla alınan grev kararının personeli direnişe geçirdiğini, bazı hastaların zorunlu olarak taburcu edildiğini söylemiştir. İlh…” (Milliyet, 15.2.1980, s. 6)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (140)

(Milliyet, 12.9.1980, s. 1)
12 Eyl̃ûl̃ 1980 Askerî Darbesinden bir gün evvel Türkiye’nin umûmî manzarası…
***
Kızıl tedhîşçilerin iktisâdî hayâta verdikleri muazzam zarâr
Memlekette âsâyişsizlik yaygınlaşıp can ve mal emniyeti geniş mik̆yâsta ihlâl edilince, bundan iktisâdiyâtımızın da büyük zarâr göreceği âşik̃ârdır. Hâlbuki bu yolla uğradığımız muazzam zarâra, bir de, Kızıl tedhîşçilerin istihsâl̃ müesseselerine doğrudan verdikleri zarâr zammolmuştur. Bunun en bâriz nümûnesi, TARİŞ’te yaptıkları tahrîbâttır. (Têsîsleri İzmir’de bulunan TARİŞ; İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin kısaltılmış ismidir.)
TARİŞ Hâdiseleri, Umûm Müdürünün talebi üzerine, polisin, 22 Ocak 1980’de, TARİŞ’in muhtelif istihsâl̃ bölümlerinde silâh araması yaparken, Kızıl tedhîşçiler tarafından polis mêmurlarının üzerine ateş açılmasıyle başlıyor. Bir ay kadar süren hâdiselerde, 3 polis şehîd düşüyor. İşçi ve talebe kılıklı tedhîşçiler arasında ise, sâdece yaralananlar oluyor. 23 Ocak 1980 günü, talebe kılıklı bir grup tedhîşçi, TARİŞ’e polisin müdâhalesini protesto etmek için nümâyiş tertîb ediyor ve burada da polisin üzerine ateş açıyorlar. Müteâk̆iben Ege Üniversitesi Tıb Fakültesi’ni işgâl̃ ediyor ve İzmir – Ankara yolunu bir müddet trafiğe kapatıyorlar. 10 Şubat’ta da, TARİŞ’te, polis mêmurlarına otomatik silâhlarla ateş açılıyor. 11 Şubat’ta Adalet Partisi İzmir İl Merkezi basılarak bombalanıyor. Çiğli Hava Meydanı yolu, tedhîşçiler tarafından üç sâat trafiğe kapatılıyor. Tedhîşçiler, Fabrikanın kapılarını kapatarak işçilerin evlerine gitmesini engelliyor, bu meyânda, duvarların etrâfına pamuk balyaları dizilip ateşe veriliyor, tezgâhların, iplik dokuma makara ve iğlerinin mühim bir kısmı tahrîb ediliyor. Nihâyet 14 Şubat 1980 günü, mek̃anize askerî kıt’alar müdâhale ederek fabrikayı Kızıl tedhîşçilerin işgâl̃inden kurtarıyorlar. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Tari%C5%9F_Olaylar%C4%B1; 5.8.2025)
Kızıl tedhîşçiler, TARİŞ’teki tedhîşçilik hâdisesine müdâhale eden askerlerimizin üzerine ateş açıyorlar
Ordunun 14 Şubat 1980’de TARİŞ’e müdâhalesinin safahâtını Milliyet’ten tâkîb edebiliyoruz:
“Çiğli İplik Fabrikası’nda 13 gün önce başlayan ve polisin tüm gücünü kullanmasına karşın yatıştırılamayan olaylar üzerine Foça jandarma komando ve Bergama piyade birliklerinden yardım istenmiştir. Önceki gece saat 04.00 sıralarında fabrika çevresini tank ve benzeri araçlarla kuşatan askerî birlikler, dün sabah kesin boşaltma emri almışlardır. Bu arada, Çiğli Havaalanı yolu girişi polis ve asker tarafından tutulmuş, içeri kimse alınmamıştır. Sabah saatlerinde Hava Kuvvetleri’ne ait keşif uçakları fabrika üzerinde dolaşırken, harekâtı yöneten İzmir İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Baha Metin, megafonla anons ederek fabrikanın boşaltılmasını istemiştir. Bir süre sonra, fabrikaya yaklaşan askerî birliklere içerden ateşle karşılık verilmiş, bomba atılmıştır. Olayda ölen ya da yaralanan olmamıştır.
“İplik Fabrikası’ndaki direniş [???] devam ederken, Çimentepe semtinde bir polis otosuna ateş açılmıştır. Saldırganlar kaçarken aynı yerde az sonra bir polis panzeri de yaylım ateşine tutulmuş, trafik bir süre aksamıştır. Olaylar üzerine askerî keşif uçağı, helikopterler Çimentepe üzerinde alçak uçuş yapmışlardır. Helikopter ve uçaklar göstericiler tarafından uzun menzilli tüfeklerle taranmıştır.
“Olaylar Gültepe semtinde de bir süre görülmüş, Varyant yolu maskeli kişilerce trafiğe kapatılmak istenmiştir. Tekel’in Alsancak Sigara Fabrikası önünde bir grup Bornova Belediyesi’ne ait 2 otobüsün kontak anahtarlarını alarak kaçmışlardır. Kentin çeşitli yerlerine ve bu arada Çiğli – İzmir trenine bombalı pankartlar asılmıştır.
“Fabrika çevresinde süren sessizliği, İl Jandarma Alay Komutanı’nın anonsu son kez bozmuştur. Kıdemli Albay Metin, işçilerin teslim olmaması halinde askerî birliklerin fabrikaya gireceklerini açıklamıştır. Bu arada, birkaç işçi temsilcisi pazarlık yapmaya çalışmıştır. Ancak, Jandarma Komutanı’nın kesin tavrı üzerine az sonra tüm işçiler teslim olmak zorunda kalmışlardır. Dışarı çıkanlar arasındaki kadın ve çocuklar serbest bırakılırken, gözaltına alınan 1500’e yakın işçi, üzerleri arandıktan sonra Karşıyaka Spor Salonu’na götürülmüştür.
“İplik Fabrikası’nın boşaltılması sırasında Çimentepe sırtlarında polisle göstericiler arasında çatışma çıkmıştır. Yolları kesen göstericiler, bazı araçların kontak anahtarlarını alarak trafiğin kapanmasına yol açmışlardır. Sokak çatışması şeklinde devam eden olaylar sırasında bir jandarma eri ile Burhan Acıkay adlı polis memuru yaralanmıştır. Yaralıların sağlık durumlarının iyi olduğu bildirilmiştir.

(Tercüman, 22.2.1980, s. 1)
Türkiye, 1968 – 1980 senelerinde, Komünist İhtilâl Hareketinin taarruzuna mârûz kalmıştı ve onlara göre, hedeflerine varmak için, sistemli şekilde cinâyet işlemek, fabrikaları tahrîb etmek, Memleketi kargaşaya sürüklemek dâhil her şey mübâhtı…
***
“Fabrikanın boşaltılmasından sonra yapılan ilk aramada 3 bomba, 1 tabanca ve 4 kasa molotof kokteyli ele geçirilmiştir. Güvenlik güçlerinin İzmir’e dönmeleri sırasında Çimentepe ve Semikler bölgelerinde yer yer silahlı çatışmalar devam etmiştir. Buradaki çatışmalarda bazı evlerle birlikte otobüs ve kamyonlardan da ateş edildiği görülmüştür. Bu olaylarda ölen ya da yaralanan olmamıştır.
“Olaylar nedeniyle Karşıyaka Devlet Hastanesi tüm personeli ile hazır bekletilmiştir.
“TARİŞ olayları nedeniyle DİSK 3. Bölge Temsilciliği İzmir’de üyesi bulunan tüm işyerlerinde 2 günlük grev kararı almıştır. Rafineride üretimin durmasının başta İzmir olmak üzere tüm Ege’de akaryakıt sıkıntısına neden olacağı belirtilmiştir. Grevci işçilerin tüpgaz çıkışlarına da izin vermedikleri öne sürülmüştür. Grev nedeniyle İzmir’de otobüsler çalışmamış, bazı bankaların İzmir şubeleri kapatılmış, çimento fabrikalarıyla Sümerbank Dokuma Fabrikası’nda da üretim tümüyle durmuştur.
“DİSK’in grev kararının yaygınlaşması üzerine, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tüm ameliyatların da ertelendiği bildirilmiştir. Yetkililer, TARİŞ olaylarını protesto etmek amacıyla alınan grev kararının personeli direnişe geçirdiğini, bazı hastaların zorunlu olarak taburcu edildiğini söylemiştir. İlh…” (Milliyet, 15.2.1980, s“Sovyet Komünist Partisi organı ‘Pravda’ gazetesinde yayınlnan mesajda, TKP’nin ‘Barış ve silahsızlanma ile SSCB ve Türkiye arasındaki dostlun güçlenmesi uğruna aktif bir mücadele verdiği’ belirtilmektedir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (141)
Kızıl tedhîşçiler, “TARİŞ’i mahvettiler”!
Milliyet’in tafsîlâtlı haberinden, Kızıl tedhîşçilerin, Türkiye’de nasıl adım adım bir Komünist İhtilâli gerçekleştirmiye çalıştıkları ve bu çerçevede, Türkiye’yi o zamânlar nasıl bir kargaşa vasatına ve iktisâdî yıkıma götürdükleri gâyet iyi anlaşılıyor. 2 Şubat 1980 târihli Tercüman’dan ise, TARİŞ’e verdikleri muazzam zarâr öğreniliyor:
“İşte gerçek: ‘İşçilerimiz üretim araçlarını tahrip etmezler’ diyen DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk yalan söylüyor! Militanlar TARİŞ’i mahvettiler!
“İşgalci militanlar, 40 ton işlenmiş iplik, 120 ton yarı mamûl iplik ile 300 balya pamuğu kullanılmaz hale getirdi… Binlerce çiftçi ve küçük tasarruf sahibi vatandaşın ortak bulunduğu TARİŞ’teki tahribat büyük bir üzüntü yarattı… DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk’ün yalan söylediğini, dün yerli ve yabancı basın mensupları gözleriyle gördüler… (Zarâr tahmîni: 1, 5 milyar TL…)
“(Resim altı yazıları:) Çiğli İplik Fabrikası, düşman işgaline uğramış bir ülkede tahrip edilen bir fabrika görünümü içindeydi. Tanesi 10 bin lira olan 75 bin iğ sökülmüş, mızrak haline getirilmişti. Milyonlarca liralık pamuk da kullanılmaz hale gelmişti… 100 bin iğlik Çiğli İplik Fabrikası, militanların işgaline uğramadan önce ülke ekonomisine büyük yararı olan pırıl pırıl bir tesisti. Baştürk, ‘Biz üretim araçlarını tahrip etmeyiz’ diye beyanat verirken, binlerce küçük çiftçinin makineleri çoktan kullanılmaz hale gelmişti… TARİŞ olaylarını normal bir işçi direnişi gibi göstermek isteyenleri tekzip eden bir tablo. Fabrikada ele geçirilen silahlardan bir kısmı görülüyor. Günlerce Türk güvenlik kuvvetlerine kurşun yağdıranlar, üretim araçlarını tahrip etmek bir yana, polis öldürmekten de çekinmediler…” (Tercüman, 22.2.1980, s. 1)
İnsanlarımızın kanıyle semiren yamyamlar: Silâh mafyaları
1968 – 1980 devresinde Türkiye’de hüküm süren tedhîşçilik ve kargaşa vasatından en büyük menfâat̃ elde eden ve bu bakımdan, aynı zamânda onu teşvîk eden belli başlı zümrelerden biri, silâh mafyaları idi.
Aşağıdaki birkaç haber bu tesbîtimizle alâkalıdır:
THKO’ya Bulgaristan üzerinden TIR’larla silâh sevk̆iyâtı
Birinci haberde bahis mevzûu olan, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’dur. Bu Marksist-Leninist tedhîşçi teşkîlât; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan, Kadir Manga, Taylan Özgür, Cihan Alptekin ve Mustafa Yalçıner tarafından têsîs edilmişti. İlk silâhlı “eylem”ini 29 Aralık 1970’te yapmakla berâber, têsîsini, 4 Mart 1971’de efk̃ârıumûmiyeye duyurmuştu. (https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Halk_Kurtulu%C5%9F_Ordusu; 12.8.2025)
Müessis kadrosundaki ilk üç isim, 6 Mayıs 1972’de îdâm edilmiş ve Mütehakkim Zümre tarafından kahramanlaştırılmışlardır. Öyle ki Ankara gibi bâzı şehirlerde, CHP Belediyesi tarafından, caddelere Deniz Gezmiş isminin verildiği görülmektedir.
Haber, 1976 senesine âiddir:
“Önceki gün Kapıkule’de ortaya çıkarılan silâh kaçakçılığı üzerine yapılan incelemeler ve silâhları getiren Cezayirli Mekki’nin verdiği ifadeler, daha önce ortaya çıkarılan silâh kaçakçılığı oayları ile ilişki kurulmasını sağlamıştır.
“Bu arada Gaziantep’in Başpınar mevkiinde bir çukurda bulunmuş deri ceketli bir yabancının cesedi ve cesedin 900 metre uzaklığında kenara çekilmiş, gümrük mühürleri sökülmüş bir TIR kamyonu da silâh kaçakçılığı soruşturmaları ile birleştirilmiş, boş TIR kamyonunun içinde ele geçen kutular ile Islahiye’de ele geçirilen içi silâh dolu TIR kamyonundan alınan kutular arasında benzerlik tespit edilmiştir.
“Güvenlik kuruluşları yetkilileri, 16 gün önce bulunan ceset ve boş TIR kamyonu, 14 gün önce yakalanan içi silâh dolu TIR kamyonu nedeniyle Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Hatay bölgelerinin ‘Kritik bölge’ ilân edildiğini belirtmişler, ‘Bu bölge üzerinden başlatılan soruşturmalar, İstanbul’da bir başka silâh kaçakçılığının aydınlatılmasına imkân verdi’ demişlerdir.
“Aynı güvenlik yetkilisi, bu yılın başından beri ortaya çıkarılan silâh kaçakçılarının merkez olarak Gaziantep ve çevresini seçtiğini belirtmiş, şunları söylemiştir:
‘Yılbaşında Gaziantep’te büyük bir operasyon yapılmış ve Türk[iye] Halk Kurtuluş Ordusu’nun önemli iki hücresi ele geçirilmiştir. Arkadan bölgede bir silâh kaçakçılığı ve bir de silâh kaçakçılığında kullanılan boş bir kamyon ile bir yabancı şahsın cesedi bulunmuştur. İstanbul ve sonra da Edirne olayları üzerinde yapılan incelemeler, hedefin Gaziantep olduğunu göstermektedir.’
“Güvenlik yetkilileri, Gaziantep ve çevresinde Türk[iye] Halk Kurtuluş Ordusu’nun faaliyet gösterdiğini belirtmişler, şunları söylemişlerdir:
‘Türk[iye] Halk Kurtuluş Ordusu, Elbistan bölgesinde ve Nurhak Dağlarında etki sağlamak istemektedir. Bölgedeki hassas çalışmalar, örgütü zor durumda bırakmıştır. Tedbirlere rağmen bölgeye Bulgaristan üzerinden TIR kamyonları ile kaçak silâhlar sokulmak istenmektedir.’ ” (Hürriyet, 6.10.1976, s. 3)
15’ten fazla silâh mafyası
Bundan sonraki iki haber, 1980 senesine, üçüncüsü, 2000 senesine âiddir. Son haber dahi, Komünist İhtilâl Hareketinin Taarruz Devriyle alâkalıdır.
“Son günlerde silâh kaçakçılarının, mermi kaçakçılığına yöneldikleri saptanmıştır. Bunda, bir yandan polis ve güvenlik kuvvetlerinin silah kaçakçılığıyla etkin mücadelesi, öte yandan silah yönünden Türkiye’nin ‘doyma’ noktasına gelmesinin rol oynadığı öne sürülmüştür.
“İçişleri Bakanı Orhan Eren de mermi kaçakçılığının artması olayını doğrulamıştır.
“Bu arada bir Kalaşinkov mermisinin 165 liraya satıldığı bildirilmiştir. 7,65 çapındaki mermilerin bir kutusunun bölgelere göre 900 ilâ 1500 liraya [metinde yanlış olarak “arasında”], 9 milimetrelik merminin kutusunun ise 1000 ilâ 2000 liraya fiyat bulduğu öğrenilmiştir.
“Bu arada yetkililerden konuyla ilgili olarak şu bilgiler alınmıştır:
‘Ülkemizde son yıllarda yoğunlaşan terör ve anarşi mihraklarının kaynağı olan silah ve mermi kaçakçıları ile güvenlik kuvvetlerimizin amansız mücadelesi devam etmektedir.
‘Örgütsel [teşkîlâtlı] faaliyet gösteren silah kaçakçılarının, gerek ülkemizde ve gerekse dışarıdaki kolları hakkında istihbarat çalışmalarına ve operasyonlara hız verilmiştir.
“1.1.1980’den itibaren 15’in üzerinde silah kaçakçılığı örgütü ortaya çıkarılmış, operasyonlarda elde edilen bilgi, belge ve bulguların ışığında örgütlerin liderlerine yönelik soruşturmalar sürdürülmektedir. 144 olayda 260 suçlu, 1360 tabanca, 175 bin 500 mermi, 55 uzun namlulu otomatik silah ele geçirilmiştir.
“Bu ele geçirilen silahlar ve mermiler, sayı olarak olmasa da, örgütlerin liderlerine yönelik çalışmalar bakımından önem arzetmektedir.
“Yakalanan tek silahda dahi, örgüt liderine yönelik çalışmalar, silah kaçakçılarında büyük bir korku meydana getirmektedir. Çoğu silah kaçakçısının, bu işi bırakıp başka kaçakçılık nevilerine yönelme eğilimleri de sezilmektedir.
“Gerek yönetmeliğin genişletilmesi ve gerekse güvenlik kuvvetlerinin, faaliyetlerini üzerlerine teksif etmesi nedeniyle kaçakçılar, müşteri ve güvenilir adam bulmakta güçlük çekmektedirler. Son günlerde silahtan çok mermi kaçakçılığına yöneldikleri müşahede edilmiştir.’ ” (Milliyet, 6.9.1980, s. 

(Hürriyet, 6.10.1976, s. 3)
Tedhîşçi Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’na Bulgaristan üzerinden silâh sevk̆edildiğine dâir haber… Bu yamyamlar, senelerce, insanlarımızın kanıyle semirdiler…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (142)
Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist’in silâh kaynağı
“Yasa dışı ‘Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist’ adlı örgüt adına silah kaçakçılığı yapan bir şebekenin Konya ve Kahramanmaraş kolları ortaya çıkarılmıştır. İstanbul Malî Polisi’nce gerçekleştirilen operasyonlarda, ayrıca 82 adet tabanca ve 20 bin mermi ele geçirilmiştir.
“İstanbul’da geçtiğimiz ay yapılan bir operasyonda Vecdi Tapçın adlı TKP-ML militanı silahı ile birlikte ele geçirilmiştir. Örgüt içinde önemli bir konumu olan Tapçın’ın sorgusu sonucunda TKP-ML’nin silah gereksinimini merkezi Düzce’de bulunan bir kaçakçılık şebekesinin sağladığı belirlenmiştir. Bunun üzerine İstanbul Malî Şube ekiplerince Düzce’de yapılan operasyonda şebekenin patronlarından olan Fahrettin Durmuş ele geçirilmiştir. Malî Şube yetkililerince yapılan değerlendirmeler sonrasında operasyonlar yurt çapında yaygınlaştırılarak sürdürülmüş ve geçtiğimiz hafta içinde de şebekenin Konya ve Kahramanmaraş kolları ortaya çıkarılmıştır. Operasyonlarda ayrıca toprağa gömülü olarak gizlenen 82 adet tabanca ve 20 bin civarında mermi ele geçirilmiştir.” (Milliyet, 12.9.1980, s. 7)
İnsanlarımızın birbirinin kanını dökmesi için ellerine silâh tutuşturan Bulgar Kintex Şirketi
Komünist İhtilâl Hareketinin 1968 – 1980 Taarruz Devresine âid aşağıdaki haber, yamyam rûhlu mahl̃ûkların nasıl insanlarımızın birbirini kırması için, Sağ - Sol ayırımı yapmadan, onlara silâh pazarladıklarını ortaya koyuyor. 2 Mart 2000 târihli Yeni Şafak’ın “Kintex’in silahları kanlı” başlıklı haberini bâzı cümlelerdeki ifâde kusârlarını tashîh ederek ik̆tibâs ediyoruz:
“Ankara – ‘Batmangate skandalı’nı soruşturan Mülkiye başmüfettişleri, silahların ithal edildiği yabancı firmalardan Bulgar Kintex şirketi ile ilgili her gün yeni bir bilgiye ulaşıyorlar. Müfettişler, eski Başbakanlardan Nihat Erim ile eski DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in de, mafya babaları kanalıyla Kintex'ten ithal edilen silahlarla öldürüldüğünü belirlediler. Müfettişler daha önce de silahların ithal edildiği diğer yabancı firma olan Trigon'un, 1980 öncesi çeşitli sağ ve sol terör örgütlerine silah satan Kintex firmasına bazı ihalelerde aracılık yaptığını ortaya çıkarmışlardı. Trigon şirketinin Ankara merkezini, Susurluk skandalının kahramanlarından olan Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın, bir sahte pasaportunda adres olarak gösterdiği, daha önce basına yansımıştı.
“Kintex firmasının yıllardan beri Türkiye'ye organize suç örgütleri aracılığıyla ‘kaçak silah, uyuşturucu, sigara ve içki’ soktuğunu tespit eden müfettişlerin, bu firmaların bağlantıları ile ilgili araştırması devam ediyor.
“Müfettişlerin elde ettiği bilgilere göre, Kintex'in silah kaçakçılığının Türkiye boyutu ile ilgili ilişkileri 12 Eylül 1980 öncesine dayanıyor. O dönemin yeraltı dünyasında ‘Çayırovalı Osman’ olarak bilinen Osman İmamoğlu adlı mafya babası, Bulgaristan bağlantılı silah kaçakçılığının kilit adamlarındandı. Onun Bulgaristan ilişkilerini sağlayan kişi ise ‘Berber Yaşar’ lakaplı ve halen cezaevinde bulunan Yaşar Avni Musullulu idi. Osman İmamoğlu, Bulgar bağlantılı silah kaçakçılığının İstanbul'daki temel dağıtıcılarından biri olarak biliniyordu.
“Yeni Şafak'a bilgi veren kaynaklar, bu ünlü silah kaçakçısının, yakalandığında, güvenlik güçlerine o dönemde çok önemli ve geniş bilgiler verdiğini belirttiler. Silahların Berber Yaşar aracılığıyla İstanbul'a getirildiğini kaydeden kaynaklar, şunları söylediler:
‘İmamoğlu tarafından İstanbul'a getirilen bu silahlar, o dönemde eylemci sağ ve sol örgütlere çeşitli militanlar aracılığıyla verildi. Bu silahlar o dönemde iki büyük cinayette kullanıldı. Cinayetlerin ilki eski Başbakanlardan Nihat Erim'in öldürülmesi olayı idi. Erim, 18 Temmuz 1980 tarihinde bu yolla gelen bir silahla öldürüldü. Bundan iki gün sonra da, eski DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, İmamoğlu'nun sağ eylemcilere sattığı silahların biriyle öldürüldü. İmamoğlu'nun Bulgaristan üzerinden getirttiği silahların bir kısmı da Ali Açmak adlı bir kaçakçıdan sağlanmaktaydı. Açmak, ünlü uyuşturucu kaçakçılığı davasında Trento'da 18 yıla mahkûm edilen Ermeni asıllı Suriye uyruklu Henry Aslanyan ile beraber çalışmaktaydı. Silahlar, Aslanyan'ın sağladığı İtalyan bandıralı bir gemiyle Bulgaristan'ın Varna limanından yola çıkıp Karadeniz kıyılarından Samsun'un bir ilçesine boşaltılıyordu. İşin ilginç yanı, dönemin bölge Jandarma Komutanı ile Samsun Emniyet Müdürü'nün ve çevre Belediye Başkanlarından birinin de bu kaçakçılığa ortak olmasıydı.’
“Kaynaklar, Kintex firmasının sadece silah ve uyuşturucu madde değil, diğer tüm kaçakçılık olaylarında da sık sık adının geçtiğine dikkat çektiler.” (https://www.yenisafak.com/arsiv/2000/mart/02/g4.html; 5.8.2025)
Marksizm insanlarımızı nasıl canavarlaştırmıştı: Ümrâniye’deki Kızıl Vahşet
Sak̆îm bir zihniyet, marazî bir hâletirûhiyeyle Komünist İhtilâl Hareketine katıldılar ve gûyâ “daha güzel bir dünyâ” kuracakları iddiâlarıyle, Türkiye'yi dehşetengîz bir k̃âbûsa sürüklediler! Hiç unutulmaması, dâimâ ibretle hatırlanması gereken bir k̃âbûs…
Aşağıda hakkında mevsûk îzâhat vereceğimiz ve 15 Mart 1978’de Ümrâniye’nin “1 Mayıs Mahallesi”nde irtik̃âb edilen Kızıl vahşet, Sosyal-Demokrat Ecevit Hükûmetinin iş başında olduğu ve neredeyse bütün Komünistleri şemsiyesi altına aldığı devirde yaşanmıştır.
O Ecevit ki, her zamânki ikiyüzlülükleriyle, şu vaadlerle iktidâra gelmişti:
“Bir gün vaktimiz yok! Yoksa birkaç kişi daha ölür! Acelemiz var! 24 saat dahi beklemeye tahammülümüz yok! Çünkü bu gece, yine kimin kapısının çalınacağını, kimi öldürüleceğini bilmiyoruz. Anaların gözyaşını dindireceğiz!” (Son Havadis, 26.12.1978, ss. 1 ve 10) (Güneş Motel Rezâletiyle Hükûmet teşkîl eden Ecevit’in -daha doğrusu Ecevit’lerin- bu seferki iktidâr devresi: 5 Ocak 1978 – 12 Kasım 1979…)
Ecevit’in yerine gelen ve “anarşinin siyasî himaye gördüğünü” ifâde eden Başvekîl Demirel, Ecevit Hükûmeti devresinin resmî tedhîş bilançosu hakkında şu rakamları vermiştir:
“1979 Kasım’ındaki tabloyu hatırlatmakta fayda var. Bu bir kanlı tablodur. Bizden önceki hükûmetin 22 aylık döneminde, 2.444 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 10 binden fazla olay olmuş, 10 bine yakın vatandaşımız yaralanmış, 750 soygun vuku bulmuştur. 11 aylık sıkıyönetime rağmen, anarşi, terör, bölücülük, yıkıcılık, ufunetini kaybetmemiştir. Biz, 1979 Kasım’ında, Türkiye’yi 38 ilde sıkıyönetime muhtaç, ama 19 ilde sıkıyönetimle idare edilir bulduk.” (Tercüman, 11.3.1980, s. 6)
Biz, işte Ecevit iktidârının Ümrâniye Fâciâsının vukû bulduğu o günlerinde, HAK-İŞ Konfederasyonu'nda Matbûât Müşâviri olarak çalışıyorduk. Bu hâdiseyi öğrendiğimiz zamân derin bir teessüre kapıldık ve büyük infiâl duyduk. Akabinde, HAK-İŞ nâmına bir matbûât teblîği hazırladık ve onu, bizzât dolaşarak bütün gazetelere ulaştırdık; lâkin şiddetli protestomuza, ancak bir-iki gazetede, o da birkaç satırla yer verildi…
Bu fâcia, dâimâ ibretle hatırlanmalı ve mazlûmların hâtıraları yaşatılmalıdır.
Hak̆îkaten, aramızda, insan kılığında dolaşan nice hayvan var! Müstekreh hayvanlar! Vahşî hayvanlardan aşağı mahl̃ûklar!

(7 Gün, 27.4.1976, sayı 190, kapak manşeti: “CHP’nin şemsiyesi altındaki Sol”)
Sâhib ve Umûmî Neşriyât Müdürünün Kurtul Altuğ (İzmir, 1935 – İstanbul, 13.8.2016, Bahçeşehir Gülvadi Mez.) olduğu haftalık 7 Gün mecmûası, neşriyât hayâtı zarfında (1972 – 1978), CHP’yi destekledi. Hâssaten 1974 Komünist Affından sonra, Bülent ve Rahşan Ecevit’in Sosyal-Demokrat CHP’si, bütün Marksist fırkaları şemsiyesi altına almış, Komünizm ve Kızıl tedhîş, onların himâyesi altında palazlanmıştı. Kurtul Altuğ, bu sayının 6-7. sayfalarında yer alan “Ecevit’e Hücum…” başlıklı başmakâlesinde, Ecevit’lerin bu siyâsetini harâretle medhediyor:
“CHP, kendinden olanlara arka çıkmasını bilmiştir… CHP, ülkenin devrimci kuruluşları ile özdeşleşmiştir… CHP’nin ülkenin devrimci kuruluşları ile, fikir ve gönül bağı vardır… […]
“Solundakiler seni aştılarsa, senin büyüklüğün, senin yüceliğin, hiç değilse, onun güvenliğini sağlamakla gerçeklik kazanır. Solundakileri, faşist kıyımında yalnız bırakmak, sol partinin zaafından başka neyi açıklar ki? Nitekim Sayın CHP Genel Başkanı da bu gerçeği görmüş olmalı ki, son Tandoğan Mitinginde, […] CHP’nin, kendi dışındaki solun da, güvenliği için, yaşaması için en büyük güç olduğunu ilan etmiştir. [Köşeli mûteriza ile gösterdiğimiz kısımda cümle karışmıştır.] Bu, gerek Ecevit için, gerekse CHP için ilginç ve saygıdeğer bir gelişmedir. […] Her çeşit sol, CHP’nin şemsiyesi altında, hiç değilse özgürce slogan atma, insanca yaşama, özgürce okuma olanağına kavuşacaktır. Bu, Ecevit’in en saygıdeğer bir davranışı olarak siyasal tarihe geçecektir. […]
“Ecevit, […] beklenen çağrıyı yapmıştır ve CHP şemsiyesinin altına tüm devrimci güçleri davet etmiştir. Faşizme karşı bir savaş verilecekse, bu, CHP’nin önderliğinde olacaktır. […] Türkiye’nin en güçlü siyasal sol örgütü, tüm solun güvencesi için ayaktadır ve bir akıl ortaklığı için hazırdır.” (Kurtul Altuğ, “Ecevit’e Hücum…”, 7 Gün, 27.4.1976, sayı 190, s. 7)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (143)
Dehşetengîz fâciânın tafsîlâtını Milliyet gazetesinden naklediyoruz:
İnsanlık düşmanı ideolojinin sâlikleri, beş Müslüman işçiyi, kulaklarını ve tenâsül uzuvlarını keserek, gözlerini oyarak işkence ettikden sonra öldürdülür! Canvarlara lânet, şehîdlerimize Allâh’tan rahmet!
“İstanbul’da beş işçi, işkence yapıldıktan sonra tabanca ile vurularak öldürülmüştür. Bahri Bilgin, Cevat Koca, Sinan Koca, Ömer Bayraktar ve Salih Ulu adındaki işçilerin cesetleri, İçerenköy taşocaklarında bulunmuştur. [Başka gazetelerde, Salih Ulu’nun soy adı, “Kulu” olarak kaydedilmiştir.] […]
“Polisten ve çevre sakinlerinden edinilen bilgilere göre ikisi kardeş, ikisi de bacanak olan beş işçi, bir süre önce Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nden birer arsa almışlardır. Beş işçinin daha önce de arsalarını görmek için 1 Mayıs Mahallesi’ne gittiklerinde kovalandıkları ileri sürülmüştür.
“Polis, üç gün önce ‘İşçilerin 1 Mayıs Mahallesi’nden bir çocuk gönderilerek anlaşmak için çağırıldığını’ belirtmiştir.
“Yenisahra Mahallesi’nde oturan beş işçiden Bahri Bilgin, Cevdet Koca, Sinan Koca, Ömer Bayraktar, üç gün önce 1 Mayıs Mahallesi’ne gitmişlerdir. 4 işçiden iki gün bir haber çıkmayınca Salih Ulu adlı işçi de 1 Mayıs Mahallesi’ne gitmiştir. İşçilerden daha sonra da hiç bir haber alınamamıştır.
“Önceki gece saat 22.00 sıralarında Karaman Çiftliği yolundaki taşocaklarına moloz dökmek için giden bir kamyon şoförü, cesetleri görerek İçerenköy Karakolu’na haber vermiştir. Karakol polisleri, çevrede yaptıkları araştırma sonucunda beş cesedi bulmuşlar, daha sonra 2. Şube’den yardım istemişlerdir. 2. Şube’den gelen polis ekibi, saat 24.00 sıralarında çevrede araştırma yaparken üzerlerine makinalı tüfekle ateş açılmıştır. Polise ateş açanların 500 metre uzaklıktaki gecekondulardan ateş açtıkları, daha sonra da karanlıktan yararlanarak kaçtıkları belirtilmiştir. Polis, cesetleri alarak Göztepe Sigorta Hastanesi’ne getirmiştir.
“Dört tanesi Otosan Fabrikasında çalışan, bir tanesi de inşaat kalfalığı yapan işçilerin kulak ve cinsel organlarının kesildiği, gözlerinin oyulduktan sonra tabanca ile ateş edilerek öldürüldüğü saptanmıştır.
“Olayla ilgili soruşturma, Kadıköy ve Üsküdar cumhuriyet savcılıklarınca sürdürülmektedir. […]
“Ölenlerin kimlikleri (şöyledir):
“Bahri Bilgin: Giresun’un Görele ilçesine bağlı Çanakçı bucağında doğmuştur. 29 yaşında olup Otosan Fabrikasında işçi olarak çalışmaktadır. 7 çocuk babasıdır.
“Cevat Koca: Çanakçı bucağında doğmuş ve 29 yaşındadır. Otosan Fabrikasında işçi olarak çalışır, bir çocuk babasıdır.
“Sinan Koca: 23 yaşında olup, Cevat Koca’nın kardeşidir. İnşaat işçiliği yapmaktadır. Evli ve 3 çocuk babasıdır.
“Salih Ulu: 19 yaşında olup Otosan Fabrikasında çalışır. 1 yıllık evli olup bir çocuk babasıdır. Çanakçı bucağında doğmuştur.” (Erhan Akyıldız’ın haberi, “Beş İşçi İşkence Yapılarak Öldürüldü”, Milliyet, 19.3.1978, s. 

(Milliyet, 19.3.1978, s. 1)
İnsanlık düşmanı totaliter bir ideolojinin fanatik sâlikleri, Ümrâniye’de, sâdece, beş işçiyi canvarca katletmekle kalmadılar, beş ocağın orta direklerini de yıktılar… Bütün insanlık düşmanlarına lânet, şehîdlerimize Allâh’tan rahmet!
***
Milliyet’in aynı târihli nüshasının birinci sayfasında yer alan, şehîdlerin eş ve çocuklarının perîşan hâlde çekilmiş resimlerinin alt yazıları da, ayrıca , yürek paralıyor:
“Yedi çocuk yetim kaldı… İçerenköy’de bulunan beş ceset, beş aileyi mateme boğdu. Yenisahra mahallesinde herkes ölen beş işçi için gözyaşı döktü. 23 yaşındaki Sinan Koca’nın karısı Sevim Koca, kucağında 11 günlük çocuğu ile gözyaşı döküyordu (üstte solda). 29 yaşındaki Bahri Bilgin’in öldürülmesiyle geride bir ana ve yetim yedi çocuğu kaldı (üstte sağda). Öldürülenlerden Salih Ulu 19 yaşındaydı ve yaşama umutla bakıyordu (yanda)…
“Öldürülen işçilerden Ömer Bayraktar’ın karısı Saniye Bayraktar ile Cevat Koca’nın karısı Hatun Koca’yı komşu kadınlar güçlükle zaptettiler…” (Milliyet, 19.3.1978, s. 1)
“5 işçinin cesedi, köpekler tarafından yenirken bulundu”
18 Mart 1978 târihli Hürriyet gazetesi, haberi, birinci sayfasında, aşağıdaki manşetle vermişti:
“Bir katliam daha! İşkenceyle öldürülen 5 işçinin cesedi, köpekler tarafından yenirken bulundu…”
“Cesedlerin gözleri oyulmuş, tırnakları çekilmiş ve ağızlarına ot tıkanmıştı”
19 Mart 1978 târihli Dünya gazetesinde de, işkenceyle katledilmiş işçilerden üçünün cesedlerinin resmi altında, şu îzâhat yer alıyordu:
“Bir Mayıs gecekondu mahallesi civarında boş arazide işkence edilerek yüzleri parçalanmış halde bulunan cesetler Sosyal Sigortalar Hastahanesi morguna kaldırıldı. Cesetlerin gözleri oyulmuş, tırnakları çekilmiş ve ağızlarına ot tıkanmıştı. […] İşkence yapılarak öldürülen 5 işçinin cesetlerini gören polisler bile fenalık geçirdiler. Bu arada cesetleri teşhise çalışan işçilerin aileleri de olay yerinden güçlükle uzaklaştırılabildiler. İşçi ailelerini olay yerinden uzaklaştıran polisler de, bu hunharca olay karşısında gözyaşlarını tutamadılar. Tanınmayacak hale gelen işçilerden bir tanesinin tenasül uzvu kesilmişti. Bu arada, ölen işçilerden ikisinin kardeşleri de savcılığa başvurdular ve can güvenliklerinin sağlanmasını istediler.”
Aynı gazetede Savaş Ay ve İbrahim Labernas tarafından kaleme alınmış manşet haberin başlığı şöyleydi:
“Ülkücü 5 işçi, işkence ile öldürüldü. Olay yerine giden polise ateş açıldı. MHP'li Okuyan, öldürülenlerin Milliyetçi İşçi Sendikası Üyesi olduğunu açıkladı…”
Filhakîka, bunlar, ekmek derdiyle Anadolu'nun mahrûmiyet mıntıkalarından İstanbul'a hicret etmiş, dördü, zar-zor geçinilecek ücretlerle bir otomobil montaj fabrikasında iş bulmuş, biri de inşâatlarda çalışan, gencecik, beş garîban Müslüman işçiydi: Ömer Bayraktar, Bahri Bilgin, Cevat Koca, Sinan Koca ve Salih Ulu… Âileleriyle berâber, Yenisahra Mahallesi’nde kirâladıkları fakîrhânelerde oturuyor ve Ümrâniye semtindeki “1 Mayıs Mahallesi”nde alın terleriyle satın aldıkları arsalar üzerinde inşâ edecekleri birer mesken sâhibi olmayı ümîd ediyorlardı…
Lâkin devir, neredeyse bütün Komünistleri himâyesi altına almış Bülent - Rahşan Ecevit çiftinin ve Partilerinin iktidârda olduğu devirdi. Daha evvel (Erbakan'ın Partisiyle koalisyon hükûmeti kurduğu 1974'te) Umûmî Af Kânûnu çıkartarak bütün Kızıl tedhîşçileri sokağa salmış ve sür'at̃le teşkîlâtlanıp silâhlanan, muhtelif mihrâklardan yardım gören bu gürûh, kısa zamanda memleketi kan gölüne çevirmişti. Şehirler, mahalleler “kurtarılmış bölge” dedikleri hâkimiyet sâhalarına bölünmüş, hattâ Tunceli gibi bütün bir vilâyet, Fatsa gibi bütün bir kazâ “kurtarılmış bölge” olmuştu. Tüyler ürpertici hâdisenin cereyân ettiği “1 Mayıs Mahallesi” de, isminden anlaşılacağı vechiyle, o devrin birçok Komünist hizbinden biri olan TİKKO'nun hâkimiyetindeydi. Onlara katılmıyan garîban beş Müslüman işçi, TİKKO militanları tarafından, İçerenköy Taşocakları'na götürülüp orada sadistce işkencelere mârûz tutulduktan sonra öldürülmüş, cesedleri, 17 Mart 1978 gece yarısı, “1 Mayıs Mahallesi” etrâfından geçen (Milliyet’in haberine nazaran oradaki taşocaklarına moloz döken) bir kamyonun şoförü görerek İçerenköy Polis Karakoluna haber vermiş, hâdise mahalline gelen üç polis mêmuru, orada, fecî hâldeki beş cesedle karşılaşmış, civârda arama yapmak isteyince de, Komünist militanların yaylım ateşiyle karşılaşmış, bilâhare siyâsî polis ve devriye ekipleri bu mahalle gelip tahk̆îkat yapmış, fakat bir netîce alamadan, Mahalleyi yine -insanlık hisleri dumûra uğramış- Komünist ihtilâlcilere terkederek oradan ayrılmışlardı…
.
Mustafa Kemal'in uydurma şecereleri ve hakiki mensubiyeti (145)
Kemalizm - Komünizm işbirliği
3) Her ikisi de Materyalist dünyâ görüşüne, Frenkperestliğe, totaliter-ihtilâlci zihniyete, şahısperestliğe, İslâm düşmanlığına istinâd ettikleri ve Türkiye’de Sabataî Cemâat̃i tarafından mayalandıkları için aralarında büyük ideol̃ojik yakınlık olan Komünizm ile Kemalizm, başından îtibâren, zamân ve zemîne göre değişen mik̆yâslarda işbirliği içinde olmuşlardır. Dr. Şefik Hüsnü Değmer, Zekeriya Sertel gibi Komünist liderleri, Kemalist İhtilâlini, Sosyalizme geçmeden evvelki zarûrî bir merhale (“Feodaliteyi tasfiye edecek” ve “proletarya”yı geliştirecek bir merhale) olarak görmüşler ve neşriyâtlarında, Komünizm sâliklerine, açıkça, Komünist İhtilâl Hareketini, Kemalizme istinâd ederek geliştirmeyi telk̆în etmişlerdir. Buna mukâbil, Kemalizm de, Komünist liderlerinden ve propagandasından, Memlekette, Materyalizmi yaymak ve “İnk̆ilâbları” kökleştirmek için istifâde etmiştir. Öyle zamânlar ve hâller olmuştur ki Fanatik Kemalistler ile Komünistler birbirinden ayırt edilemez hâle gelmiştir. Dîğer taraftan, aralarındaki büyük yakınlık sebebiyle, Kemalizmden Marksizme veyâ Marksizmden Kemalizme geçişler de nisbeten kolay olmakta, bu meyânda, Marksizm ile Kemalizmi mezcetme tavrı da görülmektedir. Komünizm veyâ Marksizm, Türkiye’de Kemalizmin hazırladığı müsâid zemîn üzerinde gelişmiş olmakla berâber, Mustafa Kemâl timsâlinden vazgeçemiyen ve Kemalizmi (milliyetci hislerle) başka türlü yorumlıyan bir Kemalist kesim de, Komünist İhtilâl Hareketine aleyhdâr olmuş ve onunla mücâdele edegelmiştir. (“Tabiî realite” gibi “ictimâî realite” de fevkal̃âde girifttir; onu bütün cepheleri ve teferruâtıyle kavramak belki de imk̃ânsızdır; binâenaleyh, bütünü, ancak belli başlı cepheleriyle îzâh etmiye çalışmak, bir zarûret oluyor…)
Mütehakkim Zümrenin desteği
4) Belkemiğini Sabataî, Mason ve Siyonistlerin teşkîl ettiği Mütehakkim Zümre, hem kendi dünyâ görüşü îcâbı, hem de menfâatlerinin bir âleti olarak, başından beri, Marksist-Komünist Hareketini destekliyegelmiştir. Bu hareketin palazlanmasında, onların desteği, tâyîn edici bir âmil olmuştur. (Mütehakkim Zümreninin inhisârında olan o devrin gazetelerinde, bu destek, pek âşik̃ârdır. Ayrıca, Marksist Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 Seçimlerinde en fazla rey topladığı mıntıkalardan birinin İstanbul’un Şişli muhîti olduğu da bu tesbîti têyîd eden pek çok vâkıadan biridir. Mustafa Subhî, Çetin Altan, Çetin Özek, Burhan Apaydın gibi Marksist Hareketin önde gelen birçok sîmâsının Mason olduğu, Masonluğun en azından Grand Orient de France’la işbirliği yapan bir kesiminin -Dr. Selâmi Işındağ, v.s.’nin mensûb olduğu kesimin- Marksizme sempati beslediği vâkıaları dahi herhâlde göz önünde bulundurulmalıdır…)

Rahmetli Mehmet Şevket Eygi’nin idâresindeki Zaman gazetesi, 17 Şubat 1988 târihli nüshasında, Ahmet Ayhan’ın Çetin Altan’la yaptığı mülâkatı manşet yapmıştı… Mülâkat, bir taraftan, Altan ile Uğur Mumcu arasında bir zamandır başlamış olan ağız dalaşına yeni malzeme taşıyor, dîğer taraftan, Marksist Kemalist ajitatör Altan’ın, daha evvel efkârıumûmiyenin mechûlü olan -Masonluk gibi- bâzı cephelerini gün ışığına çıkarıyordu…
Marksist Farmason Çetin Altan (İstanbul, 1927 – a.y., 22.10.2015, Zincirlikuyu Mez.), Mütehakkim Zümrenin bir mensûbu olmakla, Amerikanvâri bir hayât sürmekle berâber, riyâk̃ârca, fakîr-fukarâ edebiyâtı yapan, “proletarya”yı ve Üniversite gencliğini biteviye “burjuvazi”ye, “kompradorlar”a, Amerikan emperyalizmine karşı kışkırtan bir gazeteci ve siyâsetci idi. En bâriz vasıflarından biri, tipik bir ajitatör olmasıdır. Gazete sütûnlarında yaptığı ajitasyonlara, 1965 - 1969 senelerinde Marksist Türkiye İşçi Partisi’nin İstanbul Millet Vekîli olarak bulunduğu Parl̃amentoda’da da devâm etmişti.
Genc yaşında başlıyan gazeteci hayâtının en mühim iki merhalesi, 1959’da, Abdi İpekçi’nin teklîfiyle, Milliyet’te Peyami Safa’nın yerini alması, 1965 senesine kadar, daha evvel ona âid olan köşede, “Taş” umûmî başlığı altında günlük fıkralar kaleme alması ile 1965 - 1969 senelerinde, yine aynı başlıkla, fıkralarına Akşam gazetesinde devâm etmesidir. Daha Milliyet’te yazarken Sosyalist fikirler yaymıya çalışıyordu. Akşam gazetesinde ise, “Taş”ı âdetâ Marksizm-Leninizmin günlük ders kürsüsü hâline getirmişti.
Profesyonel ajitatör Çetin Altan’ın böyle hem (Sertel’ler gibi) Kemalizm temeli üzerinde Sosyalist fikirler telk̆în ettiği, hem de “Totaliter Şef”in tedhîşçi Bursa Nutku’na istinâd ederek halkı tahrîk ettiği fıkralarından biri, 2 Kasım 1964 târihli Milliyet’te neşredilmiştir. “Atatürkü de tâkip edemezsiniz ya” başlıklı bu fıkrasında, hem Mustafa Kemâl’in değişmez Hâriciye Vekîli, 33 Dereceli Farmason Sabataî ve Soyalist temâyüllü Tevfîk Rüştü Aras’ı konuşturuyor, hem de Bursa Nutku’nu, Komünist ihtilâlci Babeuf’ün kitabından daha iyi bir savaşma rehberi sıfatıyle, okurlarına harâretle tavsıye ediyordu. Kezâ, Bursa Nutku’yle alâkalı Çelikkol Dâvâsı münâsebetiyle, 8 Ağustos 1967 târihli Ant mecmûasında (s. 5) “Bornova Savcısı lütfen dinleyin” başlıklı bir fıkra kaleme alarak, o tedhîşçi Nutuk’la yine tahrîkât yapıyor ve devâmlı muharrirlerinden olduğu mezkûr Marksist mecmûanın başka sayfalarında, “Bütün halk dostlarından bir rica” başlıklı yazısıyle, o fıkrasının bütün Memlekette dağıtılması için dâvette bulunuyordu…
1965’te Şişli Cemâatinin reyleriyle İstanbul Millet Vekîli seçilen Çetin Altan, Mütehakkim Zümrenin kanadları altında “burjuva diktası”yle gûyâ mücâdele eden ikiyüzlü bir muharrir ve siyâsetciydi. Mütehakkim Zümreyle bağlarını gösteren câlib-i dikkat bir vak'a, husûsen Komünist İhtilâli lehinde yaptığı tahrîkât sebebiyle mahkûm olup hapiste yatarken, 10 Aralık 1973'te, Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden, 27 Mayıs'çı, İslâm düşmanı, fanatik Kemalist Prof. Dr. Münci Kapani'nin dünürü “Cumhûr Başkanı” Fahri Korutürk (Yeni Söz, 28-29.12.2019, Tef. No 458-459'a mürâcaât) tarafından affedilerek tahliye edilmesidir. (O zaman Hükûmetin başında da, yine Sabataî Cemâatinden Naim Talu –İstanbul, 1919 – a.y., 15.5.1998, Teşvîkiye C., Zincirlikuyu Mez.- vardı.) Bu ibretâmîz affı, Abdi İpekçi, 10 Aralık 1973 târihli Milliyet’te, “Bravo Korutürk!” başlıklı başmakâlesiyle alkışlamıştı… (Bütün Türkiye’yi kana bulıyan Kızıl tedhîşin başlıca müşevvik̆lerinden biri olan Çetin Altan hakkında mufassal îzâhat şu eserimizdedir: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 10-21.5.2020/591-602)
***
Fransa’daki “1968 Mayıs Hâdiseleri”nin têsîri
5) Fransa’daki “1968 Mayıs Hâdiseleri (Les évènements de mai 1968)”, derece derece bütün dünyâda olduğu gibi, Türkiye’de de, bilhâssa Mütehakkim Zümrenin nüfûzu altındaki matbûâtın lehdâr veyâ en azından o talebe isyânını sempatik gösteren neşriyâtı sebebiyle, büyük têsîr icrâ etmiş, zâten kıblesi Mustafa Kemâl tarafından Pâris’e (bütün Frengistan’ın timsâli olarak Pâris’e) çevrilmiş olan tahsîlli gencliğin büyük bir kısmında âsî, protestocu (rebelle, contestataire) Fransız talebelerine karşı büyük bir özenti tavrı ortaya çıkmıştır. Bu meyânda, (bâhusûs Fransızcadan, Komünist Yahûdi müellifi Georges Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri -Principes élémentaires de la philosophie; Müt.: Muzaffer Erdost, Ankara: Sol Yl., Kasım 1969, 438 s.; Müt.: F. Karagöz, İstanbul: Sosyal Yl., 1977, 416 s.- gibi) pek çok Marksist eser tercüme edilmiş, bunlar bol bol reklam edilerek modalaştırılmıştır. (Bunların arasında Carlos Marighella’nın Şehir Gerillası El Kitabı -Manuel de guerilla urbaine; Müt.: K. Seyhanlı, İstanbul: Ant Yl., 1970, 144 s.; Müt.: Mehmet Atilla, İstanbul: Evren Yl., 1970, 136 s.- gibi tedhîşçilik el kitabları dahi vardır…)
Fransa’daki talebeliğimiz zamânında (3 Nisan 1967 – 8 Kasım 1973) içinden yaşadığımız “1968 Mayıs Hâdiseleri” ile onun Türkiye’deki têsîrleri hakkında, hem şahsî müşâhedelerimize, hem de araştırmalarımıza müstenid tesbîtlerimizi burada tekrâr etmenin, muvzûumuz bakımından çok aydınlatıcı olacağını düşünüyoruz.
“1968 Mayıs Hâdiseleri”nin Türkiye’deki Komünist İhtilâl hareketine têsîrine, zannederiz, ilk def’a, TÖS Reîsi Fakîr Baykurt’un bir nutkundan ik̆tibâs yaparak, TÖB-DER Mes’elesi isimli eserimizde temâs etmiştik.
TÖB-DER Mes’elesi, 1976’da, Sebil Yayınları içinde rahmetli Kadir Mısıroğlu tarafından neşredilmişti (13,5x19,5 cm, 272 s.). Baştan sona mevsûk olan, bugün birçoğunun têmîni imkânsız hâle gelmiş vesîkalar ihtivâ eden bu kitabımız, henüz, Kemalist Uydurma Dilden kurtulmıya ve Târihî Türkcemizi öğrenmiye çalıştığımız devrenin çalışması olduğu için, dil bakımından bir hayli ham ve üslûb bakımından -o günki dâhilî harb vasatının têsîriyle- çok keskindir.
Fakir Baykurt’un sözlerinden yola çıkarak “1968 Mayıs Hâdiseleri” hakkında yaptığımız umûmî değerlendirmeyi ise, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ismiyle Yeni Söz’de iki seneye yakın bir zamân zarfında tefrika edilen eserimize (16-18.12.2019/446-448) dercetmiştik. Aşağıdaki metnimizi oradan naklediyoru
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Mustafa Kemal'in uydurma şecereleri ve hakiki mensubiyeti (146)
Yesevizade Alparslan Yasa
08.10.2025 - 00:00
Yayınlanma
07.10.2025 - 21:53
Güncelleme
2
Paylaşım
1-141
TÖS’lü Komünistler, Mütehakkim Zümrenin ve (başta Beynelmilel Siyonizm ve Farmasonluk olmak üzere) hâricî mihrâkların desteği sâyesinde öylesine şımarmış, öylesine küstahlaşmışlardı ki 7-9 Temmuz 1969’da, Kayseri’de akdettikleri II. Fevkal̃âde Kongrelerinde, bizzât Umûmî Reîsleri Fakir Baykurt’un ağzından, “Devrim için eğitim” sloganıyle, bütün muallim câmiasını ve onların yetiştirecekleri talebeleri, Komünist ihtilâli uğrunda seferber etmek emelinde olduklarını ve verdikleri mücâdeleyle, ihtilâl hareketinin artık başlamış bulunduğunu, Sosyalist (Marksist) Düzenin kurulmasının kaçınılmaz hâle (“târihî bir zarûret” hâline) geldiğini îlân etmekden çekinmiyorlardı:
“Dünya gençliği iki yıla yakın bir zamandır galeyan halindedir. Berlin’de, Londra’da, Roma’da, Amsterdam’da, Brüksel’de, Madrid’de, Tokyo’da, Amerika’nın birçok şehirlerinde gösteri, boykot yapıyorlar ve üniversiteleri işgal ediyorlar.
“Bizdeki gençlik hareketleri de dışarıdakilere paraleldir. […] …(Gençlerimizin) istedikleri: ‘Tam Bağımsız ve Gerkçekten Demokratik Türkiye’dir…
“Bunun tek çaresi vardır, o da devrimdir. Devrim, tarihsel koşulların olgunlaştığı dönemlerde olur. Tarihsel koşullar olgunlaşmamışsa devrim olmaz. Bugünkü durum, tarihsel koşulların iyice olgunlaştığını göstermektedir.
“Bugün sadece gençler değil, başka büyük kitleler de bunalım içinde ve hareket hâlindedir. Gözünü açan sömürüye karşı çıkmaktadır. […] Yüzyıllardır uyuyan bir koca sınıf doğrulup kalkmakta, karınca kanatlanmaktadır. Dünyanın her yerinde Yeni-sömürgecilik suç üstü yakalanmakta, sorguya çekilmektedir.
“Bağımsızlıkçı, demokratik ve uyandırılmış halkın özgür kararına dayanan, Sosyalizme açık olan Anayasamıza kızanlar, ‘Türkiye Sosyalist olacaktır!’ denildiği zaman cin-ifrit kesilenler, boş yere çırpınmaktadırlar. Onların dediği değil, tarihin dediği olacaktır! Yalnız Türkiye değil, bütün dünya Sosyalist olacaktır! Bunu durdurabilmek içindir NATO ve CENTO…
“Fakat bütün bunlar, tarihin akışını durdurmaya yeter mi? Tarihin akışını durdurur mu? Yapsalar yapsalar hızı keserler; o da ellerinden gelirse! Ama mutlak ve muhakkak olan bir şey var; o da şudur: Tarihin akışı durdurulamaz, tarihin dediği olur! […]
“Bugüne kadar ‘sır’ gibi sakladığımız bu bilinci halkımıza kazandırdığımız gün, dünyanın dönüşü değişecektir.
“Acaba şimdi tarihte saat kaç? Tarihte şimdi saat 12’ye çeyrek kalmıştır. Gong vurduğu zaman halkımız önünü apaydınlık görebilmek için, bizden bu bilinçlenmeyi istemektedir.
“Giriştiğimiz ‘DEVRİM İÇİN EĞİTİM’ eyleminde ne kadar haklı ve tutarlı olduğumuzu bugün tarih denizinde bazı gafil balıklar bilmesinler; zararı yok! O denizde halk da vardır; halk bilmektedir!” (Fakir Baykurt’un -Müddeiumûmî Baki Tuğ’un “İddiânâme”sinde aynen nakledilen- Hitâbesinden, TÖS Dosyası, c. 2, Ankara: Töre-Devlet Yl., 1973: 101-106; Yesevîzâde 1976: 31-34)
TÖS ve onun devâmı olan TÖB-DER, nâşiriefkârlarında, silâhlı mücâdele ve çete harbi propagandası yapmaktan dahi çekinmiyorlardı. Bunun muhtelif misâlleri arasında en dikkat çekici bir tânesi, Komünist çeteci Che Guevara hakkında TÖS mecmûasının 15 Şubat 1971 târihli nüshasında (s. 3) neşredilen Metin Demirtaş imzâlı bir “şiir”dir:
“Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara / Bakma şimdi durgunda bir şahan gibi duruyorsa / […] Alaçamın, mor meşenin altında silâh çatıp yatmaya / Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara / […] Çünkü Vietnam hepimizin Vietnam’ı / Kongo hepimizin Kongo’su / Bir kere özsu yürümüştür dallara / Patlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar / Varmak için o en güzel yalılara / Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara.” (Yesevîzâde 1976: 42-43)
Bu zihniyet ve tavır içinde, pervâsızca, Hükûmete de harb îlân etmişlerdi:
“…Hepimiz bir örgüt halinde toplanabildiğimiz gün, Hükûmetin ve hempalarının karşısına dimdik çıkabileceğiz. Onların idam hükmünü biz vereceğiz. Bu savaş, bizim ikinci kurtuluş savaşımız olacaktır.” (Fakir Baykurt’un beyânâtı, Baki Tuğ’dan naklen, TÖS Dosyası, c. 2, 1973: 45; Yesevîzâde 1976: 26)
Velhâsıl, 1989’da Atatürkçü Düşünce Derneği’nin belli başlı müessislerinden biri olan Prof. Dr. Bahri Savcı’nın evvelâ başında bulunduğu, bilâhare idâresini Fakir Baykurt’a devrettiği teşekkül (Türkiye Öğretmen Dernekleri Millî Federasyonu -TÖDMF- ve arkasından Türkiye Öğretmenler Sendikası -TÖS-), 1960’lı, 70’li senelerde, Türkiye'nin, 12 Eylûl 1980 Darbesine zemîn hazırlıyan tedhîş, kargaşa, katliâm, “kurtarılmış bölgeler” ve ismi konulmamış dâhilî harb vasatına sürüklenmesinin en mühim fâillerinden biriydi…
Komünist lideri Fakir Baykurt, TÖS’ün 7-9 Temmuz 1969 Kongresi’ndeki Hitâbesi’nde, yukarıda naklettiğimiz gibi, açıkça, Türkiye’yi o senelerde kasıp kavurmıya başlıyan Komünist İhtilâl Hareketinin menşêi olarak, Avrupa’yı işâret etmekte, Amerika’dan Japonya’ya kadar yayılan ve Üniversite talebelerinin öncülüğünde gelişen Sosyalist, hattâ Goşist, Anarşist protesto ve ihtilâl hareketiyle Türkiye’de kendilerinin yönlendirdiği hareketin birbirine muvâzî oldukları vâkıasına dikkat çekmekte, bu vâkıayı, zaferlerinin kaçınılmaz olduğunu isbât bâbında delîl olarak kullanmakta idi…
Filvâk̆î, o senelerde, Türkiye dâhil, dalga dalga dünyânın birçok memleketini saran bu talebe -arkasından işçi ve münevver kesimlerin- protesto ve ihtilâl hareketinin en faâl merkezi, Pâris ve Fransa’ydı. Biz de o esnâda Fransa’da “Millî Eğitim Bakanlığı”nın İktisâd tahsîli yapmak üzere gönderilmiş burslu talebesi olarak bulunuyorduk. Olup biteni yakından tâk̆îb ettik. Bilâhare, hâdiselerin perde-arkasına da nüfûz etmiye çalışarak ayrıca araştırma yaptık ve bir hayli malzeme topladık. Netîce olarak şu gibi tesbîtlere ulaştık:
- Hareketi fikrî olarak mayalıyanlar da (başta Herbert Marcuse olmak üzere, Frankfurt Felsefe Mektebi), bilfiil idâre eden, yönlendiren ve destekliyenler de, kısm-ı âzamıyle, Yahûdi Cemâatine mensûbdular: Daniel Cohn-Bendit (Hareketin birinci derecede lideri), Alain Geismar, Michel Recanati, Robert Linhardt, Benny Lévy (nâm-ı dîğer Pierre Victor), Henri Weber, Alain Krivine, Bernard Kouchner, André Glucksmann, Alain Finkielkraut, Tiennot Grumbach, Marc Kravetz (müsteâr ismi: Moustapha Khayati), Daniel Gluckstein, Pierre Lambert (doğumu: Boussel), Daniel Bensaïd, Olivier Castro, Daniel Schulmann, Yves Fleischl, ilh…; Yahûdi nüfûzu altındaki bütün matbûât, siyâsetciler, sendikacılar ve Fransa Meşrik-ı Âzamı (Grand Orient de France) hareketi desteklediler, hattâ Masonlar önlüklü kıyâfetleriyle sokağa inip nümâyiş yaptılar ve sokaklara destek beyânnâmeleri astılar;
- Siyâsî olarak, hedef tahtasında, Jenosidci İsrâil Devleti’nin, 5 Haziran 1967’de başlatıp (Beynelmilel Siyonizmin ve Farmasonluk, ABD, AvBD, SSCB gibi müttefîklerinin âşikâr-gizli yardımları sâyesinde) birkaç günde, kendi nâmına büyük zaferle netîcelendirdiği Altı Gün Harbinden (ki İsrâil’in “Yıldırım Harbi” olarak da anılıyor) altı ay kadar sonra yaptığı uzun bir matbûât toplantısında (27 Kasım 1967), Yahûdiler hakkında: “Les Juifs […] étaient restés ce qu’ils avaient été de tout temps, c’est-à-dire un peuple d’élite, sûr de lui-même et dominateur. = Yahûdiler her zaman neyseler öyle kalmışlardı, yâni kendinden emîn ve mütehakkim bir mümtâz kavim.” tesbîtinde bulunduğu için Siyonistler tarafından “Yahûdi aleyhdârı” olmakla ithâm edilen General De Gaulle vardı (“Dix ans, ça suffit! = On sene [iktidâr], yeter!”) ve aleyhinde bir hayli propaganda yaparak, bir sene kadar sonra, bir referandum vesîlesiyle, onu iktidârdan düşürmiye muvaffak oldular;
Fransa’da, Sosyalist, Komünist, Anarşist, v.s. talebelerin başlattığı, bilâhare aynı siyâsî temâyüldeki işçi teşekküllerinin, siyâsî fırkaların, derneklerin, v.s. katılması ve Yahûdi nüfûzu altındaki matbûâtın geniş bir kesiminin desteklemesiyle bütün Fransa’yı yerinden oynatan ve Türkiye dâhil dünyânın başka memleketlerine sirâyet eden Mayıs 1968 Protesto Hareketi (aslında hâdiseler Mart ayından Haziran ayına kadar uzanıyor; sonrasında da Hareket, ara ara, sıçramalar hâlinde senelerce devâm etmiştir) başta Fransa Meşrik-ı Âzamı (“GODF” ki Fransa’nın en yaygın, en kuvvetli ve Marksist ihtilâlci faâliyetlere en yatkın Masonluk teşkîlâtıdır) olmak üzere, Farmasonların mühim bir kısmı (muhtemelen büyük ekseriyeti) tarafından desteklenmiş, GODF, duvarlara asılan Beyânnâmesi ile (soldaki afiş resmi) alenen Hareket saflarında yer almış, hattâ bir kısım mensûbları, Üstâd-ı Âzamın öncülüğünde, önlükleriyle sokağa inip Harekete destek nümâyişi yapmışlardı. (Bizdeki 24 Temmuz 1908 İttihâdcı İhtilâlinde Selânik’de cereyân ettiği gibi… Araştırmamızın yukarı kısımlarında bundan bahsetmiş ve Farmason kortejinin o gün çekilmiş bir fotoğrafını neşretmiştik. Ayrıca, Türkiye Farmasonlarının en azından bir kısmı –Çetin Altan, Burhan Apaydın, Yaşar Aysev, v.s.-, 1960’lı, 70’li senelerin Kızıl ihtilâl hareketini desteklemişlerdir. Bunlardan bir tânesi, Hukūk Doç. Dr. Çetin Özek –ki Laiklik şampiyonluğu ve İslâm düşmanlığıyle meşhûrdur ve bilâhare Prof. olmuştur-, TÖS’ün -têsîsinden îtibâren- hem İdâre Hey’eti Âzâsı idi, hem de –Av. Halit Çelenk’le berâber- onun Hukûk Bürosu’nu idâre ediyordu –İlk İki Yılda TÖS 1967: 44, 57, 213-…) Bu Kızıl (Sosyalo-Komünist), Siyah (Anarşist) ve Mâvi (Yahûdi-Mason) renkli Protesto Hareketinin 50. seneidevriyesi münâsebetiyle Farmason Yahûdi Jean-Moïse Braitberg tarafından kaleme alınan ve Franc-Maçonnerie mecmûasında neşredilen “Mayıs 68: Masonî Değerlerle Yüklü Bir Protesto Esintisi (Mai 68: un souffle contestataire porteur de valeurs maçonniques)” başlıklı makālede, “…Elli sene sonra görünen odur ki Mayıs 1968 rûhu, kat’î sûrette, geniş bir açılım, hürriyet ve ilerleme hareketi hâlinde Masonî değerlere ulaşmıştır. (…Il apparaît cinquante ans plus tard que l’esprit de mai a bel et bien rejoint les valeurs maçonniques dans un mouvement général d’ouverture, de liberté et de progrès.)” değerlendirmesinde bulunuluyor… (Mecmûanın İnternet sitesinde bu makalenin baş kısmı neşredilmiştir –sağdaki resim-.) Fransa Meşrik-ı Âzamı’nın Mayıs 1968 Beyânnâmesinin ilk ve son paragrafları şöyleydi: “Asırlık Hürriyet, Müsâvat, Kardeşlik an’anelerine sâdık kalan Fransa Meşrik-ı Âzamı Farmasonları, mes’ûliyet hislerine halel vermeden adâlet, demokrasi ve ilerleme arzûlarını kuvvetle dile getiren talebeler ile şehirlerde ve kırlarda ikâmet eden çalışanların muazzam ve muhteşem hareketini heyecânla selâmlar. […] Fransa Meşrik-ı Âzamı, mensûblarının –kendi hür irâdeleriyle- vatandaşlık rûhunu uyandırmak ve demokrasi arzûlarını galeyâna getirmek için başatılan aksiyona iştirâkleriyle iftihâr eder. (Les Francs-Maçons du Grand Orient de France, fidèles à leur tradition séculaire de Liberté, d’Égalité, de Fraternité, saluent avec émotion le grandiose mouvement des étudiants et des travailleurs des villes et des campagnes qui expriment leur volonté fervente de justice, de démocratie et de progrès, en gardant le sens de leurs responsabilités. […] Il se félicite de la libre participation de ses membres à l’action entreprise pour réveiller l’esprit civique et galvaniser les volontés démocratiques.)”
.
Mustafa Kemal'in uydurma şecereleri ve hakiki mensubiyeti (147)
Yesevizade Alparslan Yasa
09.10.2025 - 10:14
Yayınlanma
09.10.2025 - 10:16
Güncelleme
1
Paylaşım
- Bütün dünyâya, Marksizmle mezcedilmiş Froydizmi (“le freudo-marxisme”) yayarak bir cinsî ink̆ilâb gerçekleştirmek istiyorlardı (Yahûdi Milletinin mühim bir kısmının nîçin Materyalizmle berâber bu çeşid fikirlere de meyyâl oldukları ayrı bir araştırma ve tartışma mevzûudur; bunu, düzmece “Siyon Hükemâsının Protokolleri”nde iddiâ edildiği gibi, dîğer milletleri hâkimiyetleri altına almak için bir strateji olarak tatbîk ettikleri gibi hayâlî ve insicâmsız bir îzâhı peşînen –ama, peşîn hükümle değil, araştırmalarımızda ulaştığımız mukâbil delîllere istinâden- reddediyoruz); nitekim, bu hareketin de têsîriyle, geçen zaman içinde, başta Fransa ve Avrupa olmak üzere, dünyâda, iffetsizlik veyâ cinsî ahlâksızlık belki târihte –en azından son birkaç asırlık İnsanlık târihinde- görülmemiş mik̆yâsda mesâfe kat’etti, cinsî sapıklık alelâdeleşti, hattâ Medenî Kânûnlara girdi, fuhuş ve en sapık cinsinden müstehcen neşriyât cem’iyetlerin âdetâ iliklerine kadar nüfûz etti, evlere, sokaklara, meydanlara yayıldı, ona rastlamamak imkânsız hâle geldi, öyle ki sinsi sinsi bâzı çocuk filmlerinde dahi karşımıza çıkmıya başladı, bu hâlin pek fecî bir netîcesi olarak, çocukların cinsî istismârı da matbûâtta sık sık haber mevzûu olacak kadar kahredici bir artış gösterdi;
- Memleketimiz dâhil, pek çok memlekette Marksist ihtilâl felsefesi modalaştı ve bu fikirleri kuvveden fiile çıkaran kitlevî hareketler zuhûr etti, silâhlı mücâdeleler büyük tahrîbât yaptı, Türkiye dâhil, bütün bu memleketlerin kalkınma hamleleri onlarca sene sekteye uğradı, ihtilâlci faâliyetlerin tevlîd ettiği ik̆tisâdî buhrânlar peşinden işsizlik ve fakîrlik getirdiği için, bu mağdûrlar da Marksist, tedhîşçi fesâd hareketlerinin yeni istismâr malzemesi oldular (Türkiye’de 1974 senesinden îtibâren artan iktisâdî buhrânın en büyük ikinci âmili, Kıbrıs Harekâtımızı tâkîben bütün NATO memleketlerinin Türkiye’ye karşı devreye soktukları ve senelerce devâm ettirdikleri askerî ve iktisâdî ambargodur, ki Orduyu –silâh, malzeme, mühimmât îtibâriyle, o devirdeki resmî makâmların beyânıyle- “enkāz yığınına” çevirmiş ve Türkiye’yi –Başvekîl Demirel’in tâbiriyle- “70 sente muhtâc vazıyete” düşürmüştür);
- Mayıs 1968 Protesto Hareketi, Fransa’da ve Türkiye dâhil birçok memlekette, bir kültür ihtilâline yol açtı; zihniyetler büyük bir tahavvül geçirdiler, an’anevî düşünce ve davranış kalıpları kırıldı, Materyalist dünyâ görüşü bâzı Avrupa memleketlerinde halkın ekseriyeti tarafından benimsenecek kadar yaygınlaştı (bizde de geniş bir Materyalist zümre teşekkül etti; bilhassa üniversitelerimize Kemalist ve Marksist Materyalistlerin hâkim olduğu ve yeni nesilleri de aynı zihniyette yetiştirdikleri âşik̃âr bir hak̆îkattir), cinsî ink̆ilâbın da têsîriyle âile müessesi (hâssaten Avrupa ve Amerika’da) yıkılmıya yüz tutacak kadar sarsıldı, an’anevî âileler nâdirleşti, insan daha fazla değersizleşti, hayât iyice sathîleşti, cem’iyet hayâtına pek geniş şekilde maddî zevk̆ler, bitmez tükenmez eğlenceler, daha ziyâde vak̆it öldürmiye yarıyan meşgâleler hâkim oldu; bizde dahi –fiilen- insanların belki ekseriyetinde artık uhrevî hayât endîşesi kalmadığı için, her çeşid zevk bu hayâtta elde edilmek isteniyor, bu uğurda ahlâkî bir kayıd tanınmıyor ve bu süflî hayâtlar “organ nakli” dâhil tıbbî imkânlarla alabildiğine uzatılmıya çalışılıyor (heyhât ki büyük bir şahsıyet aşınmasına mârûz bulunan Müslümanlar, Materyalistlerin “organ nakli” tuzağına da düşmüşler, etrâflı araştırmadan, teemmül etmeden, tartışmadan –insan bedeninin kudsiyetini ihlâl cürmüne ilâveten, sonu organ ticâretine ve nice cinâyetlere varan- bu muâmeleyi de benimsemişlerdir)…
İlh…
1-142
(Yeni Asya, 13.3.1971, s. 1) (https://www.yeniasya.com.tr/dizi/12-eylul-un-temeli-1974-affiyla-atildi_473199; 19.8.2025)
13 Mart 1971 târihli Yeni Asya gazetesinde, THKO’nun (tedhîşçi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının) karârgâhı hâline gelmiş ODTÜ Kampüsü’nde, 5 Mart 1971’de, arama yapmak istiyen askerlerin üzerine mezk̃ûr hâinler tarafından açılan ateş netîcesinde şehîd düşen Jandarma komando eri, Erzurumlu Mevlüt Meriç’in cenâze haberi: “ODTÜ’de kızılların kurşunu ile şehit düşen Jandarma eri Mevlüt Meriç’in bayrağımıza sarılı naaşı, merasim için beklerken… 5 Mart [1971] Cuma günü, ODTÜ[’de] çıkan çatışma sonunda şehit olan Jandarma komando eri Mevlüt Meriç, Ankara’da yapılan parlak bir merasimden sonra memleketi olan Erzurum’a gönderilmiş, binlerce Erzurumlu yolda karşılamış ve doğduğu köy olan Hınısın Yelpiz köyüne götürülüp toprağa verilmiştir…” Hayâtının baharında şehîd düşen merhûm, geride dul bir eş ve 8 aylık yetîm bir bebek bırakmıştır… (Aynı nüshada, manşet haberi, Ordunun 12 Eyl̃ûl̃ 1971 Muhtırası’dır.)
***
Mütehakkim Zümrenin tedhîşçi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının îdâm edilmemesi için yürüttüğü kampanya
6) Kızıl tedhîşçiliğin, 1968 – 1971 devresinde kısa zamânda yaygınlık kazanması, memlekette âsâyişin endîşe verici nisbette artması, bâzı üniversite ve fakültelerin tedhîşçiler tarafından işgâl edilmesi, TKP’nin kontrolündeki DİSK’in -ihtilâl hareketini hızlandırmak gâyesiyle- kitlevî nümâyişleri, -Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının karârgâhı- ODTÜ’de, 5 Mart 1971’de, talebe kılıklı tedhîşçiler tarafından askerler üzerine ateş açılması ve jandarma komando eri Mevlüt Meriç’in şehîd edilmesi, bâzı Komünist tedhîşçilerin dağlarda -mevziî de olsa- bir gerilla harbi başlatmaları, Deniz Gezmiş ve THKO’nun dîğer elemanları tarafından dört Amerikan askerinin kaçırılması, ideol̃ojik maksadlı banka soygunları, Ordu içerisinde (hâssaten Doğan Avcıoğlu’nun neşriyâtının têsîri altında) geniş bir Kemalist-Marksist zümrenin (“Millî Demokratik Devrimciler”) nüvelenmesi, 9 Mart 1971’de Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu Cuntasının darbe teşebbüsünün önlenmesi gibi hâdiseler Ordunun Kemalizmi Komünizme zıd bir cereyân olarak yorumlıyan kesimini harekete geçirdi: Netîce, örtülü bir askerî darbe sayılabilecek 12 Mart 1971 Muhtırası oldu. Muhtıra, Umûmî Erkânıharbiye Reîsi ve Kuvvet Kumandanları tarafından imzâlanmış, Demirel Hükûmetini istîfâya icbâr eden bir ültimatom mâhiyetindeydi. Onlara mukâvemet edebilecek herhangi bir kuvvet olmadığından, Cuntacılar, istediklerini elde ettiler: Demirel Hükûmeti istîfâ etti; tarafsız, teknokrat Nihat Erim Hükûmeti iş başına geçti. (İşbu Nihat Erim, “Benim gibi kendisini Pârisli sayan birine Pâris’i nasıl buluyorsunuz diye sorulur mu? Pâris her zamân hârikulâdedir -On ne demande pas à un Parisien d’adoption comme moi, comment vous trouvez Paris; Paris est toujours une merveille-! diyecek kadar Frenkleşmiş bir siyâsetciydi… - Onun Başvekîl sıfatıyle Fransa’yı ziyâreti esnâsında verdiği bu beyânâtı, talebe olarak bulunduğum Fransa’da, Televizyon ve Radyolardan bizzât dinlemiş, büyük infiâl duymuştum.-) Bu Hükûmetin en mühim icrââtlarından biri, baskı altındaki Meclis’e, 27 Mayıs 1960 İhtilâl Esâsiyesinde Devletin otoritesini kuvvetlendirecek mâhiyette tâdilât yaptırması, dîğeri de Kızıl tedhîş hareketini tenkîl etmesi oldu. Bu harekâtlar esnâsında, THKO’nun lider kadrosundan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf İnan yakalanmış ve muhâkemeleri netîcesinde, 6 Mayıs 1972’de îdâm edilmişlerdir. İşte bu üç tedhîşçinin îdâm edilmemesi için o günlerde Mütehakkim Zümrenin matbûât vâsıtasıyle yürüttüğü kampanya, bilâhare onların kahramanlaştırılmasına ve geniş bir genclik kesiminin onlara özenmesine zemîn hazırlıyacaktır.
2-80
(Milliyet, 13.3.1971, s. 1)
13 Eylûl 1971 târihli Milliyet’te, Ordunun -Hükûmete ve Meclis’e müteveccih bir ültimatom mâhiyetindeki- 12 Mart Muhtırası… (Muhtıranın iletildiği Devlet ricâli: “Cumhûr Reîsi” Cevdet Sunay ile Senato ve Millet Meclisi Reîsleri…) Rehber yine Kemalizmdir: “1) Parlâmento ve hükûmet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyle yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyetinin geleceği, ağır bir tehlike içine düşürülmüştür. 2) Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silâhlı Kuvvetlerin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği giderecek çarelerin, partilerüstü bir anlayışla Meclislerimizce değerlendirilerek, mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasanın öngördüğü reformları Atatürk’çü bir görüşle ele alacak ve İnkılâp Kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükûmetin demokratik kurallar içinde teşkili zarurî görülmektedir. 3) Bu husus sür’atle tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silâhlı Kuvvetleri, kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.”
.
Mustafa Kemal'in uydurma şecereleri ve hakiki mensubiyeti (148)
Yesevizade Alparslan Yasa
11.10.2025 - 14:55
Yayınlanma
11.10.2025 - 14:56
Güncelleme
1
Paylaşım
1974 Komünist Affı
7) 12 Mart Muhtırası’na göre teşkîl edilmiş Erim Hükûmeti zamânında, Kızıl tedhîşçilerin kısm-ı âzamı Zâbıta Kuvvetlerimiz tarafından yakalanmış, hapishânelere gönderilmiş, (Mahir Çayan ve arkadaşları gibi) birkaçı da müsâdemelerde öldürülmüş veyâ (Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı gibi) îdâm edilmişti. 26 Ocak 1974’te, iki zıd siyâsî fırka (Bülent – Rahşan Ecevit’in Sosyal-Demokrat CHP’si ve Necmettin Erbakan’ın MSP’si) arasında, her iki tarafın iktidâr hırsının mahsûlü olarak, koalisyon hükûmeti kuruldu. (Bülent Ecevit, CHP - MSP koalisyonu olarak teşkîl edilen 37. Hükûmetle Başvekîllik tâlihini yakalamış, lâkin bilhassa 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekâtının îtibârını paylaşamıyan, ayrıca Kıbrıs'ın statüsü hakkında da mutâbık kalamıyan, bu arada 1974 Siyâsî Affında da ihtilâfa düşen iki ortak, takrîben on aylık fırtınalı bir berâberlikden sonra, 17 Kasım 1974’te yollarını ayırmak zorunda kalmıştı…) Bu ucûbe Hükûmet, neredeyse bütün Marksist fırka ve hizibleri şemsiyesi altına almış CHP kanadının ısrârıyle, Mayıs 1974’te, Meclis’e, Komünistlerin de affını ihtivâ eden bir Umûmî Af Kânûnu lâyihası sevk̆etmişti. MSP Millet Vekîllerinin takrîben yarısı, umûmî affa Komünist tedhîşçilerin de dâhil edilmesine muhâlifti. Onun için, Kânûn lâyihası Meclis’de görüşülürken, 15 Mayıs 1974’te, onun (141-142, v.s.’den mahkûm olan Komünistleri affın şümûlü hâricinde bırakan) aşağıdaki madde ilâvesiyle kabûl edilmesini sağlamışlardı:
“Madde 5- Aşağıda yazılı bentlerde gösterilen suçlar, bu Kanun hükümleri dışında bırakılmıştır:
A) Türk Ceza Kanununun 141, 142, 146, 149 ve Askerî Ceza Kanunu'nun 148 inci maddesinin (B) bendinde yazılı fiiller ile Türk Ceza Kanununun 414 üncü maddesinin 2 nci fıkrası ve 416 ncı maddesinin l inci fıkrasında yazılı suçlar, l inci maddenin (D) bendi hükmü saklıdır.”
Bu sûretle Meclis’de emellerine nâil olamıyan CHP Millet Vekîlleri, bu def’a, mezkûr maddeyi iptâl ettirmek üzere Anayasa Mahkemesi’ne mürâcaat ettiler. Mahkeme’nin başında Solcu olarak bilinen Muhittin Taylan vardı. Netîce olarak, 2 Temmuz 1974’te, Anayasa Mahkemesi, âzâlarının ekseriyetiyle, Komünist tedhîşçileri affın şümûlü hâricinde tutan maddeyi iptâl etti ve akabinde, tedhîşçiler, hapishânelerden tahliye edildi, dâvâsı görülenlerin de dâvâları düştü…
Bekleneceği vechiyle, Komünist tedhîşçiler, eskisinden çok daha tecrübeli, kîndâr, karârlı ve iyice şımarmış bir hâlde derhâl eski tedhîşçi teşkîlâtları canlandırdılar yâhud bunlara yenilerini ilâve ettiler ve kısa zamânda bütün memlekete dehşet saldılar… Bu esnâda, hemen hepsi, Ecevit’lerin Sosyal-Demokrat CHP’sinin şemsiyesi altındaydı ve Mütehakkim Zümreden şu veyâ bu şekilde, himâye, destek görüyorlardı. Bu desteğin en bâriz tezâhürü, matbûâtın, onları en azından mâzûr gösteren, onlarla mücâdele edenleri ise, Faşistlikle, Emperyalizmin uşakları olmakla ithâm eden neşriyâtıydı. TKP ve DİSK gibi teşekküller, Sovyetler’in ve Komünist Blokunun birer maşası mesâbesinde oldukları gibi, bütün Komünist hizibleri, Türkiye’de hâsıl ettikleri dâhilî harb vasatıyle, şu veyâ bu şekilde Sovyetler’in Türkiye’yi peykleştirme emeline hizmet ediyorlardı. 12 Eylûl 1980’den sonra, bizzât resmî makâmların ifâdesiyle, Türkiye, düpedüz, hâricden güdülen bir Kızıl istîlâ hareketiyle karşı karşıyaydı…
1-144
(Barış, 23-25.2.1974)
Başta Karacan / İpekçi’nin Milliyet gazetesi ile Simavi Holding’in gazeteleri olmak üzere, Mütehakkim Zümrenin matbûâtı, THKO’nun müessisi tedhîşçi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının îdâm edilmemesi için kampanya yürütmüş ve onları, -Avrupa’da, tedhîşçi Che Guevara için yapıldığı gibi- kahramanlaştırmışlardı. Türkiye’deki Kızıl tedhîşin kaynaklarından biri de bu propagandadır…
***
2-82
Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden Ercan Arıklı ile İsmail Cem İpekçi’nin neşrettikleri (ki bilâhare DİSK’e devredeceklerdir), Komünist İhtilâl Hareketini destekliyen, bu meyânda Nazilerin temerküz kamplarında 6 milyon Yahûdiyi imhâ ettiği yalanını propaganda eden Politika gazetesinin 28 Nisan 1976 târihli nüshasında (s. 3), Nihat Behram’ın tedhîşçi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını kahramanlaştıran “röportajının” reklamı… “Röportaj” bilâhare kitablaştırılacak ve günümüze kadar müteaddid baskılar yapacaktır… Türkiye’de Mütehakkim Zümre hüküm sürdükce, bu efsâneler de herhâlde yaşatılmıya devâm edecekdir…
***
8) Türkiye’de kan dökülmesinden pek büyük maddî menfâat elde eden silâh mafyaları (ki bunların mühim bir kısmı, Komünist Bloku kaynaklıydı), hem Komünist tedhîşçilere, hem de onlarla mücâdele eden vatanperverlere silâh têmîn ediyor, çatışmaları kızıştırıyor, dâhilî harb vasatını körüklüyorlardı…
Kıbrıs Harekâtı sonrasında askerî-ik̆tisâdî ambargo
9) 20 Temmuz 1974 1. Kıbrıs Harekâtı, Siyonist Amerikan Hâriciye Vekîli Henry Kissinger’ın planına uygun olarak cereyân etmiş, Yunanistan’da “Albaylar Cuntası” yıkılmış, lâkin Ordumuz, Kıbrıs’ta Girne ile Lefkoşe arasındaki daracık bir koridorda sıkışıp kalmıştı. Amerika’nın ve NATO “müttefîklerimiz”in engellemelerine rağmen, bu tehlikeli hâli, kurtardıkları toprakları yavaş yavaş genişleterek bir nebze hafîfletmişlerdi. Mâmâfih, Kıbrıs Türklerinin tamâmı bir jenosid ve Ordumuz da bulunduğu mevkide imhâ tehlikesine hâlâ mârûz bulunuyordu. Bir ay, netîcesiz kalan Cenevre müzâkereleriyle geçmiş, artık Ordunun sabrı kalmamıştı. Sonunda, (jenosidci Rumlar tarafından Atlılar, Muradağa, Sandallar katliâmının irtikâb edildiği) 14 Ağustos 1974’te 2. Harekât başladı ve Kıbrıs’ın hiç olmazsa şimâli Rum jenosidcilerinden kurtarıldı. İşte bundan sonra, bütün Garb Âleminin ve arkasındaki Beynelmilel Siyonizmin Türkiye üzerinde baskı devri başladı: kurtardığı mıntıkaları terketmiye zorlamak için Türkiye’ye hem askerî, hem iktisâdî ambargo tatbîk ettiler. Bir müddet sonra, o zamânki Devlet Adamlarının beyânâtıyle, hem Ordumuz -lüzûmlu yedek parça, malzeme, mühimmât ithâl edilemediğinden- bir “enkâz yığını” hâline geldi, hem de Türkiye ik̆tisâdiyâtı büyük bir buhrâna sürüklendi, öyle ki “yetmiş sente muhtâc” vazıyete düştü. Artık fabrikalar düşük kapasiteyle çalışıyor, döviz sıkıntısı yüzünden lüzûmlu ara mal ithâlâtı yapılamıyor, istihsâl azalıyor, bunların netîcesi olarak enflasyon ve işsizlik sür’atle tırmanıyor, geniş kitleler sefâlete mahk̃ûm oluyordu… 1974 sonrasının -esâs îtibâriyle Gar̃b Âleminin ve arkasındaki Beynelmilel Siyonizmin eseri olan- bu ik̆tisâdî buhrân hâlinin, Memleketimizde, tedhîşçi faâliyetlere pek müsâid bir vasat hazırladığı âşik̃ârdır… (Şu eserimizde, Kıbrıs Dâvâmız hakkında 1974 Kıbrıs Harek̃âtından îtibâren yaptığımız ve toplamı birkaç cild teşkîl edecek hacimde çalışmalarımıza dâir mâl̃ûmât verdik, Kıbrıs Dâvâmızla alâkalı belli başlı tesbîtlerimizi îzâh ettik ve müteâk̆iben, bunlara, yine -Kıbrıs hakkında yeni bir araştırma ilâve ettik: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 3.6-30.7.2020/612-669)
Sosyal-Demokrasi / Komünizm işbirliği
10) Bülent – Rahşan Ecevit çiftinin Sosyal-Demokrat CHP’sinin, başından, yânî “Ortanın Solu” sloganından beri Türkiye’de Komünist ihtilâl hareketinin serpilip gelişmesinde başlıca bir âmil olduğu muhakkaktır. (1970’li senelerden beri, Sosyal-Demokrasiye mütedâir mevsûk neşriyâtımızda, Avrupa’da ve Türkiye’de, Sosyal-Demokrasi ile Komünizm arasındaki işbirliğini kâfî derecede ortaya koymuş bulunuyoruz…) Farmason Marksist Çetin Altan’ın -halkımıza bol bol Marksizm-Leninizm dersleri verdiği devirde- 28 Mart 1967 târihli Ant mecmûasında (s. 5) neşredilen “Karınca Duası, Ortanın Solu ve Sosyalizm” başlıklı makâlesinin son kısmının -Marksist fanatizm mahsûlü iddiâ ve kehânetleri bir tarafa- husûsen Ecevit’e telk̆înlerini ihtivâ eden pasajları üzerinde ibretle düşünülmelidir:
“Modern Liberalizm yolu kapalıdır Türkiye için… Onun için de barbarizmden sosyalizme geçmek zorundadır Türkiye… Netekim Ecevit de sosyalist sloganlara doğru vitesi açmaktadır. Başka çaresi yoktur çünkü… Ortanın solu diye bir şey olamaz Türkiye’de… Kompradorlar ya talan ekonomisi içinde yaşıyabilirler, ya silinirler… Burjuva revizyonizmine tahammül edecek durumda değillerdir. Hiç biri vergi ödeyerek, talanı klasik kâr ölçüsüne indirerek, ayakta duramaz. Ecevit de tahmin ederiz ki bunu anlamıştır. Ve git gide o da sınıf ayrımını ve sosyalist doktrinini kabul edecek ve gerçek sosyalistlerle arasında hiç bir fark kalmıyacaktır. Yok ille de bir fark kalsın isterse bütün çabaları boşuna gidecek ve uygulama durumuna geçebilirse ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamıyacaktır [yaranabilecekdir].xxxxxxxxxxxxxxxxx
xxxxxxxxxxxxx
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (151)
“Aziz yurttaşlarım, bir daha belirtiyorum ki Silahlı Kuvvetler aziz Türk milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır. İlh…” (12 Eylûl Cuntasının Şefi Org. Kenan Evren’in 12 Eyl̃ûl̃ 1980, sâat 13.00’te, Devlet Radyoları ve Televizyonu vâsıtasıyle Millete hitâbesinden, Milliyet, 13.9.1980, s. 7)
Dîğer taraftan, sık sık kullandıkları ve bu hitâbede de geçen “Atatürk Milliyetciliği”, hakîkî milliyetperverlikle alâkasız, Garbcilikden, Frenk mukallidliğinden ibâret bir düşünce tarzından başka bir şey midir? Ve Kemalizm, Marksizmden daha mı az bir “yabancı ideoloji”dir?
“Ebedî Şef’in Karârgâhı”nı ziyâret
Ahmet Emin Yalman’ın 10 Mayıs 1960 târihli Vatan’daki “Yaşayan Kuvvet” başlıklı başmakâlesine istinâden, yukarıda birkaç def’a tekrâr ettiğimiz vechiyle, onun ve Cemâatinin nazarında, Anıtkabir, “Ebedî Şef’in Ebedî Karârgâhı”dır ve o, “Karârgâh”ından Memleketi idâreye devâm etmekte, îcâbında ihtilâller, darbelerle onun rotasını tekrâr Kemalizm istikâmetinde düzeltmektedir. Nitekim, 28-29 Nisan 1960 Hâdiselerinde “talebeler”i idâre eden, arkasından 27 Mayıs 1960 İhtilâlini yaptıran da odur… Yalman da, zamân zamân, o “Karârgâh”a uğramakta, “Ebedî Başkumandan”dan “tâlimât” da denilebilecek ilhâmlar alarak siyâsî mücâdelesine istikâmet vermektedir…
Yalman ve Cemâatinin bu anlayışı, Rejime de mâl̃ olmuştur: Her vesîleyle Anıtkabr’e koşulmakta, “Ebedî Şef”le “telepati”ye benzer bir hâlle “irtibât kurulmakta”, huşû içinde, ona, yapılan ve yapılmak istenen işler rapor edilmekte, “tâlimât” alındıktan sonra huzûru terkedilmektedir… Memleketin resmî ricâli, bu irtibâtı, “ulu huzûr”da sâdece içinden gerçekleştirmekle kalmıyor, bir de Anıtkabir Defteri’ne yazarak zabta geçiyor…
Rejimin bu menâsiki böylece devâm edip gidiyor ve hiçbir resmî şahsıyet bundan müstağnî kalamıyor…
Öyle ya, kimin ne haddine ki “Zındık Şâir”in şu tehdîdine aldırmasın:
“Bilin ki Atatürk'ün kurduğu Ankara'ya / Atatürk'ün yolundan yürünerek girilir! / Anıtkabr’e gidip de yürekten baş eğmeyen / Günü gelir çarpılır, düşer, yere serilir! / Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için / Devrimi çiğneyecek ayak varsa, kırılır!”

(Milliyet, 13.9.1980, s. 7)
***
Velhâsıl, 27 Mayıs 1960’ta, 12 Mart 1971’de olduğu gibi, yine “Ebedî Başkumandan”dan aldıkları “tâlimât” veyâ “ilhâm”la, kendilerinde Hükûmeti devirme, Meclis’i feshetme, Esâsiyeyi lağvetme hak ve salâhiyeti gören Cuntacıların da, derhâl “Ebedî Karârgâh”a çıkıp Darbelerinin meşrûiyetini “Ebedî Başkumandan”larına tasdîk ettirmemeleri düşünülemezdi. Öyle de yaptılar!
“Millî Güvenlik Konseyi üyeleri [12 Eylûl 1980 günü] saat 11.55’de Anıtkabir’e gelmişlerdir. Burada, önde Orgeneral Kenan Evren, arkasında Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun ve Genel Sekreter Orgeneral Haydar Saltık olduğu halde Aslanlıyol’dan yürüyerek Atatürk’ün huzuruna gelmişlerdir. Orgeneral Kenan Evren ve beraberindekiler Ata’nın kabri başına üzerinde ‘Millî Güvenlik Konseyi” yazılı bir çelenk koymuşlar ve daha sonra saygı duruşunda bulunmuşlardır.
“Yapılan saygı duruşundan sonra Genelkurmay Başkanı ve Millî Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren, yeni açılan Anıtkabir özel defterine şunları yazmıştır:
‘Ulu önder Atatürk, kurduğun Cumhuriyet’in, kazıdığın ilkelerin sadık ve yılmaz bekçileri olan ve her zaman güvendiğin Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, rejimi ve ilkelerini koruyamayan ve millî birlik ve beraberlik içinde bıraktığın güçlü Türk devletini her geçen gün biraz daha karanlığa ve acze itenlere dur demek, ilkelerine ve demokrasiye yeniden işlerlik kazandırmak için ülke yönetimine el koyma zorunda kaldığı bugün, seni minnet ve şükranla bir kere daha anıyoruz ve huzurunda saygı ile eğiliyoruz.’ ” (Milliyet, 13.9.1980, s. 6)
“Ataputçuluk” şahlanıyor
Kemalist Totaliter Rejimin en mühim müesseselerinden biri olan T. Dil Kurumu, Kemalist Uydurma Dilin ilk umûmî lugati olan 1945 Sözlük’ünün “din” maddesinde, misâl verirken, şu küstah cümleyi kullanmıştı: “Kemalizm, Türkün dinidir”!
Bu düstûr, 12 Eyl̃ûl̃ Darbecilerinde bir fikrisâbite olmuş, onlar, bütün Milletimizi Kemalizmin sâlikleri hâline getirmek için -Hahambaşılığın, Sabataî ve Mason cemâatlerinin, Siyonist mihrâkların da harâretli teşvîk̆iyle- büyük bir gayret içine girmişlerdi. Aşağılık bir darbeyle gasbettikleri Devletin bilumûm imkânları onların tasarrufundaydı. Dâvâları uğrunda bu imkânları toptan seferber ettiler. 1981 senesini (üstelik, Mustafa Kemâl, 1877 doğumlu olduğu hâlde) “100. Doğum Yıldönümü” îlân ederek ardı arkası kesilmiyen afyonlayıcı bir propagandayle insanlarımızın beynini yıkamıya çalıştılar ve buna geniş mik̆yâsda muvaffak da oldular.
Onların, Kemalizmi Memleketimizde dâimâ zinde, dâimâ hâkim bir dîn olarak yaşatmak için mürâcaat ettikleri en mühim vâsıtalar arasında, “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü Kutlamaları”na ilâveten, şunlar zikredilebilir:
1) Kemalizmi bir tabu hâline getiren Esâsiye (kendi dilleriyle “Anayasa”);
2) Birinci vazîfesi yetişen nesillere Kemalizmi şırınga etmek olan bütün maârif sistemi, hâssaten üniversiteler;
3) Kemalist Totaliter İdeolojiye şartlanmış ve bu uğurda her zaman darbe yapmıya hazır bir ordu;
4) Esâsiye, bütün mevzûât ve ders kitabları sâyesinde resmî dil yaptıkları Kemalist Uydurma Dil (riyâkârca tâbirleriyle “Öztürkçe”);
5) Bütün Tedrîsât kademelerinde okuttukları “İnk̆ilâb Târihi” dersleri;
6) “Kemalist Müslümanlık” dal̃âletini yayan “Dîn Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersleri ve Diyânet İşleri Reîsliği ile İlâhiyât Fakültelerinin aynı dal̃âleti yayan neşriyât ve faâliyetleri;
7) Esâs vazîfesi, emrine tahsîs edilen muazzam imkânlarla biteviye Kemalizm propagandası yapmak ve Kemalizm tabusunu muhâfaza etmek olan “Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu”… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 9.2.2019/143)
“12 Eyl̃ûl̃’cüler”, bu vâsıtalarla “Ataputçuluğu” şahlandırdılar ve biz ne kadar ferâsetsiz bir millet olmalıyız ki “Ataputçuluk” o günden bugüne hiç tavsamamıştır; iş başına geçen her Hükûmet ona bir ibâdet vecdiyle hizmet ediyor!

(Celâlettin Karagülle, Erin Ders Bilgisi Kitabı, Ankara: Güneş Yl., 1981, ss. 3-4)
12 Eylûl 1980 Cuntacıları, şartlandırma yoluyle, bütün bir milleti Kemâlperest yapmıya azmetmişti… Programları bugün de mer’iyettedir… Burada, Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın tavsıyeleriyle erlere okutulan kitabda, ezberlemekle mükellef olunan ve ezberliyemiyenlerin muhtelif cezâlarla çarptırıldığı “Atatürk Kimdir?” başlıklı metin görülüyor… Bir beyin yıkama nakaratı hâlinde durmadan tekrâr ediliyor: “En büyük insan, en büyük Türk, en büyük komutan, en büyük lider, en büyük devrimci, en büyük dâhî”, v.s., v.s.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (152)

Orduda askerlik tâliminin bir parçası hâline getirilmiş “Atatürk Kimdir?” metnini ezberliyemiyenlere verilen aşağılayıcı cezâlara, Kemalist Milliyet gazetesi dahi isyân etmişti… Lâkin asıl isyân edilecek siyâset, şahsî mezîyetleri her ne olursa olsun, âciz bir kulun, bir mâbûd ve bir tabu hâline getirilmesidir… Bundan da beteri, en kudsî İnsan Hakkı olan Vicdân Hürriyetinin çiğnenerek bu dalâlet üssü dalâletin bütün bir Millete dayatılması ve Kemalist olmamanın bir suç sayılmasıdır…
***
12 Eylûl 1980 Darbesi hakkında Siyonist noktainazar: “Pembe Devrim”
Millî İrâdenin hiçe sayılarak ik̆tidârın gasbedilmesi, binlerce insanın haksız yere tevk̆îf edilmesi, işkencelere tâbi tutulması, günâhsız olarak hapishânelerde çürütülmesi, sûimuâmeleler sebebiyle ölümlerine sebeb olunması ve hepsinden beteri, Kemalizmin “tek yol”, mutlak hakîkat olarak dayatılmasıyle Vicdân Hürriyetinin tepelenmesi gibi tatbîkâtıyle ancak lânetle anılmayı hakkeden 12 Eyl̃ûl̃ 1980 Askerî Darbesi, Beynelmilel Siyonizm tarafından, “Pembe Devrim” iltifâtıyle tebcîl edilmekteydi!
Bunun birinci dereceden sebebi, mâhûd Darbeyle, “Kemalizmin diriltilmiş”, Mustafa Kemâl’e ve totaliter ideolojisine îmânın tâzelenmiş olmasıydı…
Evet, Türkiye’de Beynelmilel Siyonizmin (bu jenosidci ideolojinin) başlıca nâşiriefkârı olan Şalom gazetesi, “Kemalizmi dirilten” 12 Eylûl 1980 Darbesini “Pembe Devrim” sıfatıyle göklere çıkarıyordu!
Sözcüsü olduğu Cemâat nâmına Darbeyi alkışlıyan Şalom’un başmakâleleri, Hahambaşılık Umûmî Kâtibliği vazîfesini de deruhde eden Nesim Benbanaste tarafından kaleme alınıyordu. Nesim Benbanaste (İstanbul, 1939 – a.y., 6 Temmuz 1992) Şalom’daki başmakâleleri ve Hahambaşılık’taki vazîfesine ilâveten, muhtelif Yahûdi vakıflarındaki idâreciliği, Örneklerle Türk Musevi Basınının Tarihi isimli kitabı (1988) ve “500. Yıl Kutlamaları”na önayak olmasıyle de tanınan mühim bir sîmâ idi. Siyonistlere mahsûs Beynelmilel Bene Berit’in İstanbul Locası’nın (Loge de Constantinople) 161 matrikül numaralı âzâsı olduğu gibi, Hür ve Kabûl Edilmiş Masonlar Büyük Locası’na tâbi Kültür Locası’nın da bir müntesibiydi. (Câlib-i dikkat bir şekilde, kardeşi Daniel Benbanaste de, Büyük Mason Mahfili’ne -şimdiki ismiyle Özgür Masonlar Büyük Locası’na- tâbi Étoile d’Orient Locası’nda faâliyet gösteriyordu…)
“Kemalizmi dirilttiği” için 12 Eylûl 1980 Askerî Darbesini “Pembe Devrim” îlân eden Moşe Grosman dahi (d. 1952), Cemâatin güzîdelerindendir. Şalom’un Neşriyât Müdürüydü. Bilâhare Aşkenaz Cemâati İdâre Meclisi Âzâsı oldu. Kendisi, bizim de çok istifâde ettiğimiz ve araştırmalarımızda atıfta bulunduğumuz hacimli bir kitabın müellifidir: Dr. Markus -1870/1944-; Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul, As Matbaacılık A.Ş., 1992, s. 589.
Şalom gazetesinin neşriyâtından da anlaşılacağı vechiyle, Beynelmilel Siyonizm, 12 Eylûl Cuntasının arkasındaydı. O derecede ki Hahambaşı David Asseo dahi, Darbeyi ve Darbecileri açıktan açığa desteklemekten çekinmiyordu. Bununla alâkalı haber, 12 Şubat 1982 târihli TRT Haber Bülteni’nde yer almıştı:
“Devlet Başkanı Evren, bu sabah ilk olarak Hahambaşı David Asseo’yu kabul ederek bir süre görüştü.
“Hahambaşı Asseo, kabul sırasında yaptığı konuşmada, 12 Eylül harekâtının yerinde ve zamanında yapılmasından Türkiye’deki musevi cemaatinin büyük memnunluk duyduğunu söyledi.”

Dünyâdaki belli başlı nüfûz mihrâklarının farkında olan iz’ân sâhibleri için, yukarıdaki küçük haber metni, 12 Eylûl Darbesinin ve Kemalizmin anahtarıdır…
***
Şalom gazetesinin ve onun başmuharriri Nesim Benbaneste’nin makaleleri, bir bakıma, Hahambaşının TRT Haber Bülteni’ne akseden tek cümlelik beyânâtının şerhi mâhiyetindeydi…
12 Eylûl: “Atatürk Devrimlerinin diriliş harekâtı”
Hahambaşılık Umûmî K̃âtibi, haftalık Şalom gazetesinin 12 Eylûl Askerî Darbesinden sonraki ilk nüshasında, “Kemalizmin Dirilişi” başlığı altında, Darbenin esâs gâyesini îzâh edip onu harâretle müdâfaa eden bir başmakale neşretmişti:
“…Bir kısım hayalperestlerle bu Vatana ihanet etmeyi adeta kendilerine şiar edinenler, ‘Büyük Atatürk’ün’ çizdiği ‘çağdaş insanlık yolunun ilkelerini’ idrak etmemekle büyük ve affedilmez bir suç işlediler. […]
“Türk Silâhlı Kuvvetleri adına ‘Millî Güvenlik Konseyi’nin’ 12.9.1980 günkü harekâtı, asla bir ‘askerî darbe’ olarak nitelendirilemez. Zira bu yerinde müdahale; Türk Silâhlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun verdiği bir yetkisi olduğu gibi, insafsızca katledilen ‘Kemalizm ruhunun’, ‘Ba’sü bâd-el mevt’idir. Diğer bir deyişle bu bir ‘Atatürk Devrimlerinin’ tekrar diriliş harekâtıdır… Ülkede birlik ve beraberliğin tekrardan tesisi için atılan son çaredir… Laikliğe [aykırı] ve her türlü sapık düşünceye sahip olanlara karşı verilen en iyi ve yerinde bir derstir… […]
“Batı Dünyası, Kemalizmi dirilten 12 Eylûl Harekâtını sempatiyle karşılıyor”
“Türk Silâhlı Kuvvetleri, her zaman olduğu gibi, Türk Milletinin bekası için elinden her geleni yapacak ve onu kazasız belasız ‘demokrasi’ iskelesine bir kerre daha başarı ile yanaştıracaktır. İşte bu inanç içinde olan Batı dünyası, Türk Ordusunun bu harekâtını sempati ile karşılamakta ve onu, bu tutumundan ötürü haklı bulmaktadır.
“Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetini bir iç savaş eşiğinden kurtaran, sabırlı oldukları kadar da yürekli olan yeni yönetim (Millî Güvenlik Konseyi’nin) başkan ve üyelerine sürekli başarılar, sonsuz şükranlar ve saygılar…” (Nesim Benbanaste, Şalom, 17 Eylûl 1980, s. 1)
“12 Eylûl Harekâtı sâyesinde gençler Atatürkçü olarak yetiştirilecek”
Kezâ, Benbanaste’nin 1 Ekim 1980 târihli Şalom’daki başmakalesinden, 12 Eylûl Cuntacılarının icrââtının Yahûdi Cemâatinin beklentilerine uygun şekilde seyrettiği anlaşılıyordu. Benbanaste’ye nazaran, Cuntacılar, adım adım “Gerçek Atatürkçülüğü” hayâta geçirmeye ve yeni nesilleri “Atatürkçü” olarak yetiştirmek için lüzûmlu tedbîrleri almaya başlamışlardır:
“Bir önceki yazımda ‘Kemalizmin Dirilişi’ olarak nitelendirdiğim ’12 Eylül Harekâtı’, sağlam ve emin adımlarla gerçek amacına ulaşma yolundadır. Bu suretle, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete ve onun Laiklik ilkesine karşı çirkin ve çağdışı hareketlerde bulunanlar, şüphesiz gereken dersi almışlardır. […]

(Şalom, 17 Eylûl 1980 / 7 Tişri 5741, yıl: 32, sayı: 1707, s. 1)
Yahûdi Cemâatinin nâşiriefkârı haftalık Şalom gazetesinin 12 Eylûl Kemalist Darbesinden sonraki ilk nüshası… Darbeyi hemen sâhiblenmekten hiç çekinmediler…
***
“Hak, hukuk ve adaletten yana olduğu kadar, huzur ve asayişe hayli yer verilen yeni ‘Hükûmet Programı’nın hemen hemen her cümlesi ‘Atatürk İlkeleri’nin ışığı altında kaleme alındığı gibi, Millî Eğitimin önemi, gerçek amaç ve hedefleri bir bir dile getirildi. Bu suretle, ‘Millî Birlik ve Beraberliğin’ özünde ‘Kemalizm’in esas olduğu bazı unutkanlara tekrardan hatırlatıldı. Zira son zamanlarda bazı sapık fikirli kişilerle Atatürk’ü kendilerine kalkan yapıp ortalığı karıştıranlar, ‘Atatürk ve Onun İnkılâbları’na karşı bir tutum içinde olabilmek için adeta yarıştılar. […]
“ ‘12 Eylül 1980 Harekâtı’, ‘İstiklâl ve Cumhuriyetimizin korunması’ zımnında gerçek Atatürkçülüğe doğru giden yolun başlangıç noktasıdır. Özellikle Millî Eğitimde tutulacak yeni yol, aydın, akılcı, yurt ve insansever gençlerin tekrardan yetişmesine sebep olacaktır.
“Ulu Önder M. Kemal Atatürk’ün yakın silâh ve İnkılâp arkadaşı, Türk politikasının eşsiz virtüozu merhum İsmet İnönü’nün deyişi ile: ‘İyi istikbâl, Atatürk’ün etrafında yekvücut olarak toplanmaktır.” (Nesim Benbanaste, “Gerçek Atatürk’çülüğe Doğru”, Şalom, 1 Ekim 1980, s. 1)
Hahambaşılık Umûmî Kâtibi ve Şalom gazetesi başmuharriri Benbanaste, bu minvâl üzere, 12 Eylûl Darbesini sâhiblenen ve Cuntacıların Kemalist icrââtını destekliyen daha başka makaleler de neşretti. Meselâ:
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (153)
“12 Eylül, Kemalist bir müdahaledir; M. Kemal Paşa’nın bir emridir”
“Kemal Paşadan Kenan Paşaya… […]
“ ‘12 Eylül 1980 Harekâtı’, Atatürk İlkeleri doğrultusunda yapılan bir Kemalist müdahaledir. İstiklâl ve Cumhuriyetimize karşı olanlarla demokrasi düzenimize, keza ‘Laikliğe’ karşı olan sivri akıllıları hizaya getiren Şanlı Türk Ordusuna Başkomutan M. Kemal Paşanın bir emridir.
“Öte yandan denilecek odur ki, Devlet – Millî Güvenlik Konseyi ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Kenan Evren’in söz ve davranışları; bilhassa Van şehrinde yaptığı konuşmada millete verdiği ‘laiklik ve demokrasi’ dersi, Büyük Atatürk’ün ‘Vatanın bağrına düşman dayasa da hançerini – Bulunur elbet kurtaracak vatanın bahtı kara maderini’ cevabına en iyi misaldir.” (Şalom, 8 Ekim 1980, s. 1)

(Şalom, 1 Ekim 1980, s. 1)
Hahambaşılık Umûmî K̃âtibi Nesim Benbanaste’nin Şalom gazetesinde, “Kemalizmi dirilten” 12 Eylûl Darbesini (“Pembe Devrim”i) harâretle alkışladığı başmakâlelerinden bir dîğeri: “Gerçek Atatürk’çülüğe Doğru”…
***
“12 Eylûl Kemalist Harekâtıyla senin çizdiğin yolda ilerliyoruz”
“Atatürk’ü Anarken […]
“Gerçek şu ki; Atatürk, yalnız Türkiye ve Türkler için değil, istiklâllerine Birinci Dünya Savaşından sonra kavuşmuş ülkeler için de bir önderdir. Bu bakımdan onun gerçek değeri, akıllara durgunluk verecek kadar muhteşem ve azametlidir.
“Akılcılığı ve ileriye dönük inkılâpçılığı, ‘Kemalizm’in şaşmaz prensiplerinden, söz, konuşma ve nutukları ise her Türk vatandaşını iyiye, güzele ve mutlu günlere doğru götüren yolun başlangıç noktasıdır. […]
“Evet, ekilen tohumlar, bilhassa bu son günlerde, ezelî Başkomutan Mustafa Kemal’in kurduğu Türk ordusu içinde boy verip feyizli bir sonuç olan ‘12 Eylül 1980 Kemalist Harekâtına’ ulaştırdı. […]
“Ulu Önder Atatürk! Aklı başında olan herkes gibi bizler de seni her an hatırlıyor ve samimi olarak senin çizdiğin yolda ilerlemeğe çalışıyoruz. Bu bakımdan ‘Müsterih ol aziz Atatürk’…” (Şalom, 5 Kasım 1980, s. 1)
“Türkiye, Ata’mızın çizdiği yoldan asla ayrılmayacaktır”
“ ‘Büyük Atatürk’ün en büyük eseri, ‘cumhuriyet’tir. Şu var ki, ondan sonra en büyük eseri, Türkiye’de ‘laiklik’ ilkesini yerleştirmiş olmasıdır. […]
“Yüzyıllardır Türk – İslâm toplumu ile iç içe yaşamış olan Türkiye’deki dinî azınlıkların her şeyden önce Büyük Atatürk’e ve onun koyduğu ilkeleri devam ettirmeye çalışan ‘laik cumhuriyetin bekçilerine’ karşı olan inançları tamdır. […]
“Evet… Türkiye Cumhuriyeti ‘laik’ bir ülkedir ve ‘Ata’sının çizdiği yoldan da asla ayrılmayacaktır.” (Nesim Benbanaste, “Dinî Azınlıklara Eşit Haklar ve Anayasa”, Milliyet, 16 Ekim 1982, s. 2)
“12 Eylûl: Pembe Devrim”
Cemâat gazetesinin 17 Eylûl 1980 târihli nüshasında, Gazetenin Neşriyât Müdürü (bilâhare Aşkenaz Cemâati İdâre Meclisi Âzâsı) Moşe Grosman, 12 Eylûl Darbesini, “Pembe Devrim” îlân etmişti:
“12 Eylül – Pembe Devrim
“Kilitlenmiş bir Parlamento…
“Ne yana dönülse değiştirilebilen hiçbir şey yok.
“Her gün ortalama yirmi kişi yaşamını yitiriyor…
“Kendi gölgelerinden korkuyor bu nedenle sokakta yürüyenler.
“Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün ilkelerine karşı çıkılıyor Türkiye topraklarında.
“Üçüncü sayfadaki yazımızı devrimden iki gün önce yazarken Atatürk özlemini kuvvetle duymuş olduğumuzdan, bilinçaltımızdaki duyguları dışarıya yansıtmış oluyorduk…
“Türkiye içinde bulunduğu bu durumdan ancak Atatürkçü görüşlerin doğrultusunda kurtulabilirdi.
“Türkiye’nin ‘içinde bulunduğu durum’ derken, herkesin bildiği birçok nedeni saymak yerine, bunu tek noktada topluyoruz.
“Toplumsal huzursuzluk.
“Yarınını göremediğimiz, düşenemediğimiz bir toplumsal huzursuzluk.
“12 Eylül Devrimini, biz şekil ve oluş açısından ‘Pembe Devrim’ olarak niteliyoruz… Toplumun her kesimine güven ve mutluluk veren Pembe bir Devrim…
“İşlemez hale getirilen demokrasiye işlerlik kazandıracak olan Devlet, Millî Güvenlik Konseyi ve Genel Kurmay Başkanımızla MGK’ni oluşturan Kuvvet Komutanlarına üstün başarılar diler, kamuoyunun kendilerine olan güvenini iletmekle övünç duyuyoruz [duyarız].”

“Kemalizmi dirilten” 12 Eylûl Askerî Darbesini harâretle destekliyen Şalom gazetesinin Müessis ve Neşriyât Müdürü Avram Leyon (İstanbul, 1912 – a.y., 2.8.1985) (solda), halefi Moşe Grosman (d. 1952) ile berâber… Grosman, Şalom’un 12 Eylûl Darbesini tâk̆îb eden ilk sayısında, “Atatürk İlkelerine karşı çıkmak” cür’etinde bulunanları tepeliyen ve “Kemalizmi ebedîleştirecek” bir nizâm têsîs eden bu Darbeyi “Pembe Devrim” îlân etmişti… Grosman’ın makâlesi, Nesim Benbanaste ile Avram Leyon’un yine “Kemalist Harekât”ı destekliyen makalelerinin arasında yer alıyordu…
***
Benbanaste kardeşler, “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü Kutlamaları”nda da ön saflarda idiler
Yahûdi Cemâatinin mühim bir sîmâsı olan Nesim Benbanaste’nin hâtırası, Cemâati arasında tâze tutulmaya devâm ediyor. 6 Temmuz 2017, ölümünün 25. seneidevriyesi idi. Şalom gazetesinin haberine göre, bu vesîleyle, kardeşi Daniel Benbanaste’nin öncülüğünde Neve Şalom Sinagogu’nda tertîb edilen bir âyinle anıldı ve hakkındaki konuşmalarda, kendisinin “Atatürk sevgisi ve 500. Yıl Kutlamalarındaki rolü” vurgulandı:

Türkiye Hahambaşılığı Umûmî Kâtibi Nesim Benbanaste’nin 7 Ocak 1981 târihli Şalom gazetesindeki başmakâlesi… Yahûdi Cemâati, 12 Eylûl Darbesini olduğu kadar onun sâyesinde “Kemalizmin dirilişi”ni ve “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü” faâliyetlerini de candan destekledi…
***
“Türk Yahudi Toplumunun önde gelen kalemlerinden Nesim Benbanaste ölümünün 25. yıldönümünde, 6 Temmuz [2017] Perşembe günü Neve Şalom Sinagogunda anıldı.
“1939’da İstanbul’da doğan Benbanaste, Musevi Lisesinden mezun olduktan sonra bir süre öğretmenlik ve okul müdürlüğü yapmış, sonrasında özel sektörde idareci olarak çalışmış, bir yandan da La Vera Ruz ve Şalom başta olmak üzere bazı gazetelerde yazarlık yapmıştı. 1982’de kaleme aldığı ‘Kim Ölür Kim Kalır Bilinmez Ama Kutlanmağa Değer’ adlı yazısıyla Endülüs’ten kovulan Sefarad Yahudilerinin Osmanlı Devletine kabul edilişlerinin 500. yılının büyük bir organizasyonla kutlanması fikrini ortaya attı. 1991’de kemik iliği kanseri teşhisi konulan Benbanaste, yazık ki kaderin garip bir cilvesi olarak 500. Yıl Etkinliklerine çok kısa bir süre kala hayata gözlerini yumdu.
“Nesim Bey’in kardeşi Daniel Benbanaste tarafından düzenlenen anma törenine, Benbaneste’yi şahsen tanıyan pek çok kişinin yanı sıra, yaşadığı yıllarda onunla tanışma fırsatı bulamamış ya da ona yetişememiş isimler de katıldı. Katılımcılar arasında Türk Yahudi Toplumunun eski başkalarından Rıfat Saban’ın yanı sıra hâlihazırda Başkan Vekili Moris Levi de vardı. Ayrıca Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Dinler Tarihi ana bilim dalında yılarca görev yapan Prof. Dr. Ömer Faruk Harman, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünden emekli Prof. Metin Tuncel, öğretim görevlisi Sezai Gülşen de törende hazır bulundular.
“Tören saat 12.45’te Nesim Benbanaste’nin ruhu için edilen dua ile başladı. Ayin-i ruhani, Rav David Sevi tarafından icra edildi. Sonrasında davetliler Daniel Benbanaste’ye taziyelerini ilettiler. Akabinde yemek salonuna inildi. Burada önce Daniel Benbanaste, ağabeyi ile ilgili kıymetli anekdotlar anlattı. Konuşmasında özellikle Nesim Benbanaste’nin Atatürk sevgisine ve 500. Yıl Kutlamalarında oynadığı role vurgu yapıldı. Sonrasında mikrofona Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Ana Bilim Dalından emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Faruk Harman davet edildi. Prof. Harman’dan sonra kürsüye sırf bu anma günü için Manisa’dan İstanbul’a gelen emekli diş hekimi Ertuğrul Bayram geldi. Tören sonrasında Daniel Benbanaste tarafından Nesim Benbanaste arşivinden derlenen bir kitap katılımcılara hediye edildi.” (http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-103743-yahudi_toplumundan_kisa_kisa.html; 25.2.2019)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (154)

Hahambaşılık Umûmî Kâtibi Nesim Benbanaste’nin kendisi gibi Farmason kardeşi Daniel Benbanaste’nin Étoile d’Orient Mahfili’nde, “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yıldönümü” münâsebetiyle îrâd ettiği nutuk…
***
“Doğumunun 100. Yıldönümü”ne Hahambaşı David Asseo’nun desteği
Bu husûsda elimizde TRT’nin 11 Aralık 1980 târihli Haber Bülteni var:
“Türk Musevi Cemaati Dinî Lideri Hahambaşı Davit Asseo, Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yıldönümü kutlama programı için kullanılmak üzere bir milyon lira bağışladı.
“Davit Asseo, bağış çekini Vali Nevzat Ayaz’a verirken yaptığı konuşmada, Türkiye’nin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün doğmunun yüzüncü yıldönümü dolayısiyle düzenlenecek törenler ve yapılacak anıtlara katkıda bulunmayı kutsal bir görev saydıklarını söyledi.
Hahambaşı: “Atatürk İlkeleri Türk Milletine ışık tutmıya devâm etsin!”
“Türk Musevi Cemaati Dini Lideri Hahambaşı Asseo, Atatürk İlkelerinin Türk Milletine ışık tutmasının devamını dilediklerini de bildirdi.
“İstanbul Valisi Nevzat Ayaz da, cemaatin alicenaplığına teşekkür ederek, çeki Kutlama Komitesine vereceğini söyledi.” (TRT Haber Bülteni’nden, 11 Aralık 1980, sâat 17.20)

(11 Aralık 1980 târihli -sâat 17.20- TRT Haber Bülteni’nden)
***
“Atatürkçülük ebedîleştirilsin!”
Şalom gazetesi (17 Aralık 1980, s. 1), aynı haberi vererek bağışın “Hahambaşılık müessesesi namına yapıldığını” tasrîh ediyor ve haberi şöyle bitiriyordu:
“Temenni edelim ki bu teberrular devam etsin; Ulu Önder Atatürk en iyi şekilde anılsın ve Atatürkçülük ebedîleştirilsin!”

1961 ilâ 2002 senelerinin Türkiye Hahambaşısı David Asseo (İstanbul, 1914 – a.y., 14.7.2002)…
“Atatürk İlkeleri Türk Milletine ışık tutmaya devâm etsin!”
***
“Ebedî Şef”in “Doğumunun 100. Yıldönümü”nü, “Kemalist Türkiye”yle berâber İsrâil de tes’îd etti
Yahûdi Âlemi “Ebedî Şef”in “Doğumunun 100. Yıldönümü”ne bîgâne kalmamıştı. O âlemin kal̃bg̃âhı olan İsrâil Devleti’nden de, elbette, farklı bir tavır beklenemezdi. Nitekim 25 Şubat 1981 târihli Şalom gazetesinde ezcümle şu haber okunuyor:
“İsrâil, 100. Doğum Gününü tes’îde hazırlanıyor…
“Bu cümleden olarak, 19 Mayıs 1981’de bir hâtıra pulu çıkarılacak, 1981 Kasımında Enstituto Truman de Yeruşalayim’de bir sempozyum tertîb edilecek, Atatürk Ormanı’na bir büst konulacak…”

(Şalom, 25 Şubat 1981, s. 1)
“Doğumunun 100. Yılı” İsrâil’de de tes’îd edildi… Zâten başka türlüsü düşünülemezdi…
***
Anıtkabr’e İsrâil’den 30 ağaç
1953’te Anıtkabr’in inşââtı tamâmlandığı zaman, İsrâil, Kemalizme teveccühünü temsîlî olarak bu mekânda da göstermek istedi. 10 Kasım 1953 târihli Milliyet’te (s. 7) okuyoruz:
“Tel-Aviv, 9 (A.A.) – Anıt kabir parkına dikilmek üzere İsrail hükûmetinin Mozole Müdürlüğüne takdim ettiği 30 genç ağaç, dün hususî bir merasimle, Türkiyeye sevkedilmek üzere, İsraildeki Atatürk ormanından çıkarılmıştır. Bu ağaçlar bu günlerde bir İsrail uçağına yüklenerek Türkiyeye gönderilecektir.”
İsrâil’de “Atatürk Ormanı”
Yukarıdaki haberde, 30 ağacın, Anıtkabr’in parkına dikilmek üzere, İsrâil’deki “Atatürk Ormanı”ndan söküldüğü tasrîh ediliyor. İsrâil’de, Siyonizme büyük hizmeti dokunmuş ecnebî şahsıyetler nâmına birer orman têsîsi bir an’anedir. (“Balfour Forest” gibi…) Bahis mevzûu “Atatürk Ormanı”, Anıtkabr’in inşââtının tamâmlanıp Etnoğrafya Müzesi’ndeki mumyalı naaşın büyük resmî merâsimle oraya taşındığı 1953 senesinde açılmıştı:

İsrâil’de, Hayfa yakınlarındaki Karmel Dağı eteklerinde kurulan “Atatürk Ormanı”nın 5 Ocak 1953’te büyük resmî merâsimle açılışından iki intibâ… “Bu orman, Atatürk’ün hâtırasını İsrâil topraklarında ilelebed yaşatacaktır…” (İsrâil Devlet Reîsi Yitzak Ben-Zvi’nin açış nutkundan.)
***
“Türkiye’den İsrail’e göç eden Musevilerin Hayfa şehri yakınlarında, ‘Geva Karmel’e hâkim bir tepede kurdukları ‘ATATÜRK ORMANI’nın 5.1.1953 tarihinde açılışı sebebiyle İsrail Devlet Başkanı Yitshak Ben-Tsvi’nin irad ettiği nutuktan bölümler:
“Sayın Bay Elçi Şefkati İstinyeli,
“Bayanlar, Baylar,
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Başkanı Kemal Atatürk’ün adını taşıyacak olan ormanın ilk ağaçlarının dikilmesi merasimine iştirak emek hususunda bana verilen bu fırsattan dolayı bahtiyarım. Bu münasebetle dost ve komşu Türkiye Cumhuriyeti’nin emsalsiz önderi Atatürk’ün hatırasını İsrail topraklarında ilelebet yaşatmak maksadıyle çok muvafık bir yol bulan bu fikrin müteşebbislerini ve bu arada Türkiye’den gelen Musevilerin Birliğini ve ormanlar idaresini tebrik etmek isterim…
“Genç İsrail Devleti dost ve komşu devletin, kardeş Türkiye’nin Önderi namına topraklarında bir ormanın mevcut olmasından iftihar duyar…
“Bu ormanla beraber Türk ve İsrail milletleri arasındaki dostluğun ebediyete kadar büyüyüp yaşamasını Cenab-ı Hak’tan dilerim.” (Nesim Benbanaste, Atatürk; Bir Dehanın Analizi, İstanbul: Sümbül Basımevi, 1982, s. 43
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (157)
Çetin Emeç’in çirkef neşriyâtına alçak bir cinâyetle değil, fikirle, Kânûnla mukâbele etmek, adâlet olurdu!
Bu çirkef neşriyâtına rağmen, Çetin Emeç 7 Mart 1990’da alçakça bir sûikasd̃le öldürülünce, bu cinâyet karşısında da büyük teessür ve infiâl̃ duyduk. Çünki Memleketin kânûnlarını hiçe sayarak, hele ki fikirleri sebebiyle, kimsenin kimseyi bu çeşid tedhîşçi cinâyetlerle cezâlandırma hakkı yoktur. Fikre ancak fikirle mukâbele edilir! Bizâtihî “fikir” İnsan Haklarını ihl̃âl̃ mâhiyetinde ise, cezâsını tâyîn edecek olan, mahkemedir! Her hâl̃-ü-k̃ârda, kullandığı vâsıtalar ahl̃âk̆î olmıyan bir dâvâ, bir gâye, peşînen haksızdır, merdûddur! Hayfâ ki o günlerden beri barbarca cinâyet zinciri uzayıp gitti; daha beteri, g̃ûyâ Allâh adına “cihâd” eden aynı Bâtıl Zihniyet, onu kullanan insan kılıklı iblislerin elinde, müdhiş bir tahrîb vâsıtası hâl̃ine geldi ve neredeyse bütün İsl̃âm Âlemi kana bulandı, beldeler harâbeye döndü, onlarca senedir yüz milyonlarca mazl̃ûmun ıztırâb çığlıkları semâyı tırmalıyor, milyonlarca Müslüman, hayâtı pahasına ve zillet içinde Avrupa’ya, Amerika’ya hicret etmiye çalışıyor, denizlerde boğuluyor yâhûd açlıktan kırılıyor! Irzlarına tecâvüz edilenlerin, fâhişeliğe zorlananların, organları satılanların, âilelerinden, Milletimizden koparılan çocukların haddi hesâbı yok! Ey sapkın bir ideol̃oji yüzünden hayâtımızı cehenneme çeviren, idrâk̃leri dumûra uğramış, kalbleri taşlaşmış mahlûk̃lar, siz Hâlik̆’a nasıl hesâb vereceksiniz?
Çetin Emeç ve –şoförü- Sinan Ercan’ın kalleşçe öldürüldüğü günlerde baskısı yapılmakta olan Süleyman Demirel kitabımızın sonuna dercettiğimiz bir makâle ile –benzeri başka cinâyetler gibi- bu menfûr cinâyeti de takbîh etmiştik; oradan aynen ik̆tibâs ediyoruz:
Kitabı bitirirken bir acı haber daha!
Teröre, şiddete, zorbalığa, fikirler ve vicdanlar üzerinde her çeşit baskıya lânet!
Kitabımızın dizgisi bitmiş baskıya girmek üzereyken, Dr. Reşad Halife ve Prof. Muammer Aksoy’dan sonra bu sefer de gazeteci Çetin Emeç ile şoförü Sinan Ercan’ın kalleşçe, nâmertçe, insafsızca katli haberiyle karşılaştık. Ve diğerleri kadar bu haberle de yine derinden sarsıldık, kalbimizde bir kerre daha büyük bir ıztırap, üzüntü ve infial duyduk. Öyle ki bu şiddetli hislerin tesiriyle kitabımızda bu hadise karşısında reaksiyonumuzu da dile getirmekten kendimizi alıkoyamadık…
Sayın İlhami Soysal’ın tesbitine nazaran, Çetin Emeç Masondu ve ne yazık ki fikirleri, tavırları, yazılarıyla Türkiye’deki umumî politikacı ve gazeteci tipinin dışına çıkmıyordu. O tip ki, bizi, kendisine karşı yıllardır duyduğumuz şiddetli reaksiyonla sonunda bu kitabı kaleme almıya sevk etmiştir…
Bu haliyle Çetin Emeç de bizim ancak araştırmalarımız çerçevesinde mecbur kaldıkça okuduğumuz bir yazardı. Bâzı yazılarını, yazılarındaki bâzı ifadeleri okurken zaman zaman tiksinti derecesinde allerji duyardık. Hattâ bu allerjimizi henüz neşredemediğimiz bir kitabımızda açıkça dile getirdik. [İbrahim Halil Çelik Hâdisesi hakkındaki –şu ânda, işbu çalışmamızda nakletmekte olduğumuz- uzun makâlemizi kasdediyoruz…]
Bize göre, Çetin Emeç de (aynen Prof. Muammer Aksoy gibi) ideal, örnek bir insan olmaktan çok uzaktı. Ve fikirleri, yazıları da (aynen Prof. Muammer Aksoy için de düşündüğümüz gibi) ancak vasat, alelade seviyede idiler.
Onun bilhassa –bizce yanlış veya eksik bir Laiklik ve Demokrasi anlayışı adına- bazı Müslüman kesimlere karşı aşırı hücumları ve saldırgan, hakaretâmiz ifadeleri bizde reaksiyon doğurmaktaydı. Ama, bu arada, bâzı tenkidlerinde tamamen haksız olmadığının da pekâlâ farkındaydık. Bu tenkidlerini hakkaniyet ölçüleri içinde ve yapıcı bir üslûpla yapsa, bize onu ancak alkışlamak düşerdi. Ne ki, yanlış bir politika anlayışının tesiri altında, o da sık sık ölçüyü kaçırıyor, müdâfaa ettiğini söylediği demokratik-insanî değerlerle tenakuza düşüyordu.
Binaenaleyh biz umumiyetle Çetin Emeç’le fikir ve tavır beraberliğinde olmaktan çok uzaktık. Fakat bir kimsenin samimiyetle yanlış olduğuna inandığımız fikir ve tavırlarına yine sırf fikir planında kalarak muhalefet etmek başka, bu muhalefeti şiddete ve cinayete dönüştürmek başkadır. Bu ikincisi, bizim gözümüzde, kısaca fikrî aczdir, alçaklıktır, korkaklıktır, nâmertliktir, barbarlıktır…
Bize göre, gerçekten Demokrat, gerçekten İnsan Hakları Dâvâsına bağlı olmanın miyarı, bizim gibi düşünen insanlardan ziyade asıl bizden farklı düşünenlerin haklarına sahip çıkmak ve öncelikle onlara yönelik tecavüzlere karşı durmaktır.
İşte ben de, Dr. Reşad Halife ve Prof. Muammer Aksoy gibi Çetin Emeç’in de hunharca katledilmesini bu çerçevede bütün kalbimle lânetliyor, kaatillerine Allâh’tan merhamet, vicdan, insanlık niyaz ediyorum.
Aynen bir zamanlar büyük din mazlumu İskilipli Âtıf Hoca’nın haince, zalimce idam edilmesini de bugün lânetlediğim gibi… (Ankara, 9.3.1990) (Yesevîzâde, Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayat, Ankara: Hakikati Arayış Neşriyatı, Nisan 1990, ss. 309-311)
Yalan ve istismâr üzerine kurulu bir siyâsî hayât
Çelik Hâdisesinde bizi Sayın Emeç’inki kadar üzen bir tavır da SHP “Genel Sekreteri” Sayın Deniz Baykal’dan geldi. (Bkz. Hürriyet, 17.4.1989, s. 16) En azından nazarî olarak İnsan Hakları mevzûunu en fazla işliyen bir parti İdârecisinin haksızlığa karşı karârlı bir tavır takınması ve evvel emirde, bunu kuvvetle protesto etmesi l̃âzım gelirdi. Hâl̃buki bu hâdise, onun yaptığı gibi, L̃aikliğin ve Kemalizmin müdâfaasını yapmayı gerektiren bir hâdise olmaktan çok uzaktır…
Aynı Partinin Genel Sekreter Yardımcısı Sayın Adnan Keskin ise, adı gibi keskin bir ifâdeyle Sayın Çelik’i mahk̃ûm etmekden çekinmedi:
“…Bu kişiyi garip bir yaratık olarak nitelemekten başka söyleyecek bir söz bulamıyorum. Türkiye’de Sol tandanslı insanlar ağızlarını açtığında yeri göğü yıkan görevlilerin izleyeceği yolu da merakla bekliyorum.” (Güneş, 17.4.1989, s. 11)
Sayın Keskin, sizin de samîmî bir İnsan Hakları müdâfii olabilmeniz için kafanızı daha çok terbiye etmeniz lâzım!
Sayın “Yargıtay Başkanı”, biz nîçin Kemalist olmak mecbûriyetindeyiz?
Bir garâbet misâl̃i de, “Yargıtay Başkanı” (Türkcesiyle: Temyîz Mahkemesi Reîsi) Sayın Ahmed Coşar’dan:
“ ‘Ben Atatürkçü değilim, ben Müslümanım’ demek ne ölçüde doğru bir olaydır? Bunu tasvip etmiyorum ve üzücü buluyorum.
“Ne kadar Müslüman olduğumuzu söyleme hakkımız varsa, o ölçüde Atatürkçü olduğumuzu söyleme zorunluluğumuz vardır. Bu sözlerin suç olup olamayacağına girmiyorum. Ama Türk olarak, vatandaş olarak, Yargıtay Başkanı olarak ve Demokrasi açısından bu sözleri üzücü buluyorum.” (Hürriyet, 17.4.1989, s. 16)
Evet, Sayın Coşar, bu ne biçim hukûk ve Demokrasi anlayışı böyle? Biz neden “Atatürkçü olmak” ve “olduğumuzu söylemek zorunda” imişiz? Siz İnsan Haklarını, bâhusûs Vicdân Hürriyetini böyle mi öğrendiniz? Bir insan muayyen bir dîni veya ideol̃ojiyi benmisemiye nasıl icbâr edilebilir? Nasıl olur da Kemalist Totaliter İdeolojiyi benimsemek bir vatandaşlık şartı olarak vaz’edilebilir? Bunun, insanları zorla Müslüman, Hıristiyan, Komünist, ilh… yapmaktan ne farkı var? İnsanlık binlerce senedir bu Engizisyoncu Zihniyetle mücâdele etmiyor mu? Ve, Allâh’a bin şükür, nihâyet bu gayr-i insânî zihniyeti yıkaraktır ki İnsan Haklarını îl̃ân etmiş değil midir? Çok yazık! Türkiye’de Hukûkun, Adâletin en yüksek mevk̆ilerini kimler işgâl̃ ediyor?
İnsan Haklarının pervâsızca ihl̃âl̃i: Kemalizm, vatandaşlık şartı!
Ya size ne demeli ANAP “Genel Başkan Yardımcılarından ve TBMM İçişleri Komisyonu Başkanı” Sayın Galip Demirel? Şu beyânâtınızdan sizin de hiç İnsan Hakları terbiyesi almamış olduğunuz anlaşılıyor:
“Urfa Belediye Başkanı Çelik’in ‘Ben Atatürkçü değilim’ beyanı tamamen haddinibilmezliktir. Bulunduğu yeri ve görevi aşan beyanlarda bulunmuştur. Refah Parti’li Belediye Başkanlarının beyan ve hareketleri toplumda gerginliği arttırıcı ters hareketlerdir. Türkiye Cumhuriyeti'nin 70. yılında [???] böyle beyanlar talihsizliktir. Bu şekilde fikirleri varsa kendilerine saklasınlar! Hiçbiri temsil ettikleri makamları kullanarak böyle beyanda bulunamaz. ANAP olarak bu konuda hassasız. Hükûmet de bu konuda gerekeni yapacaktır. Kimsenin şüphesi olmamalı!” (Güneş, 17.4.1989, s. 11)
“Fikirlerimizi kendimize saklıyacakmışız”! Neden? Fikir ve Söz Hürriyeti sâdece size mi mahsûs?
Sayın Galip Demirel’e nazaran da, Kemalizm, Türkiye’de vatandaşlık şartıdır ve buna muhâlefet etmek “densizlikdir, cezâî müeyyideyi mûcibdir”:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Aanayasası vardır. Bu Anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan Atatürk İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği yer almaktadır ve bu Anayasa milletin kahir ekseriyetiyle kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli sağlam atılmıştır. Bunlar sadece densizliktir, sivriliktir. Yasalar bu tür hareketleri cezasız bırakmaz.” (Millî Gazete, 19.4.1989, s. 3)
En hayâtî ihtiyâcımız, bir Cumhûrî Esâsiyedir
“Milletin kahir ekseriyetiyle kabul edilen Anayasa”… Buna gülerler Sayın Demirel! Siz o “Anayasa”nın nasıl hazırlanıp Millete nasıl dayatıldığını bilmiyor musunuz? Yoksa o esnâda Türkiye’de değil miydiniz ve Memleketinizle irtibâtınız kesilmiş miydi?
Şunu dürüst bir şekilde hepimiz îtirâf edelim: Türkiye, bütün târihi boyunca gerçekten demokratik usûl̃ ve teâmülle hazırlanmış bir Esâsiyeye (veyâ uydurma dilinize göre “Anayasa”ya) sâhib olmamıştır! Sırf zora dayanarak ik̆tidâr olmuş, kendi keyfince bir metin hazırlamış, Devletin bütün imk̃ânlarını kullanarak insanların beynini yıkarcasına gece-gündüz onu Millete propaganda etmiş, bu arada tek muhâlif sesin çıkmasına dahi müsâade etmemiş, ezkazâ böyle bir harekete tevessül edenleri hışımla ezip geçmiş, referandum ânında da bütün memlekette estirdiği mânevî tedhîşle “hayır” reyini suçlu sandalyesine oturtmuş, reyleri dahi kendisi saymış, velhâsıl kendisi çalıp kendisi oynamış bir kuvvetin (kaba kuvvetin) işte bu şekilde Millete dayattığı bir Esâsiye, nasıl oluyor da Milletin kâhir ekseriyetinin tasvîbine mazhar olmuş bağlayıcı bir metin olarak Rejimin veyâ fil̃anca fil̃anca fiillerin meşrûiyet mesnedi yapılabiliyor?
Hayır, Sayın Demirel, hayır! Bu memleket, hak̆îkaten demokratik, hak̆îkaten cumhûrî bir Esâsiyeye, ancak ihtil̃âl̃siz, darbesiz, tedhîşsiz, baskısız, velhâsıl tamâmen hür bir vasatta, Memleketin bütün belli başlı kesimlerinin temsîlcilerinin birbiriyle uzlaşarak İnsan Hakları rûhuna bütünüyle muvâfık bir metin hazırladıkları ve bu da herkes tarafından tartışıldıktan sonra halkın ekseriyetinin tasvîbine mazhar olduğu zamândır ki kavuşmuş olacaktır!
Bütün gerçek Demokratların rûznâmesindeki başlıca madde, işte böyle bir Esâsiyenin hazırlanmasıdır.
O zamâna kadar, demokratik veyâ cumhûrî ölçülerle ve dürüst bir ifâdeyle, Rejimin k̃âmil mânâda meşrûiyeti bahis mevzûu olamıyacaktır!
Türkiye’de siyâset, L̃aikler kadar “Dîndârlar”ı da ifsâd ediyor!
Dîndâr bir insan olarak tanınan “İçişleri Bakanı” Sayın Abdülkadir Aksu da, kendisine, ne mevk̆ii, ne de demokratik ve dînî inancları bakımından aslâ yakıştıramadığımız bir beyânâtla bizi fecî şekilde hayâl̃ kırıklığına uğratmıştır:
“Bu sözler tepkisiz bırakılamaz! Yanlarına bırakmayız! Gerekirse yakalarına yapışırız!” (Günaydın, 17.4.1989, s. 6)
Sayın Aksu’nun şu sözlerine bakıp da sanki Sayın Çelik’in Hükûmeti devirmekden veyâ toplu katliâm yapmaktan fil̃an bahsettiği zannedilir! Oysa adamcağızın bütün yaptığı, gâyet tabiî ve mâsûm bir şekilde samîmî kanâatini ifâde etmekden ibârettir: “Laik değilim, Atatürkçü değilim, Müslümanım…’ İşte hepsi bu! Etrâfında kıyâmet koparılan, mânevî tedhîş havası estirilen “câniyâne sözler” bundan ibâret! El-insâf Efendiler, el-insâf!
Sizin Kemalist olma hakkınız var da bizim Müslüman olma hakkımız yok mu?
Ve siz Sayın Bülent Ecevit, nasıl olur da bu esef edilecek hâdiseyi şu basît iki cümleyle geçiştirirsiniz:
“Benim Demokrasi anlayışımda insanlar bu gibi sözler söyleyebilirler. Ama Devletin de ilkelerini böyle kimselere karşı koruması gerekir.” (Güneş, 17.4.1989, s. 
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (161)
Kemâlperestliğe dâir bir şahsî hâtıram
Muhakkak ki herkesin bizim aşağıda nakledeceğimiz hâtıramıza benzer hâtıraları mevcûddur. Bunların hepsi, Milletce ne büyük bir dal̃âlet içinde yaşadığımıza dâir misâllerdir.
Lise tahsîlimi (1963 – 1966), Kabataş Erkek Lisesi’nde Fen Dalında yaptım. (1965 – 1966 Ders Yılında, bu Lisenin Talebe Başkanı seçilmiştim. Bu da unutulmaz bir hâtıramdır…) Kıt kanâat geçinen bir âilenin çocuğuydum. (Rahmetli babam, Türkistan muhâciri Oğuz Yasa -Hokand, Beşarık, 1925 / Ankara, 12.10.2024-, İlköğretim Müfettişi idi; rahmetli annem, Halfetili Edîbe Melek Hanım -Halfeti, 1928 / Ankara, 12.12.1978-, evde kadın elbiseleri dikerek âile bütçemize katkıda bulunuyor ve harclığımı da daha ziyâde o gönderiyordu…) O Lisede okuyabilmem, babamın vazîfesi sebebiyle Elbistan’da bulunduğumuz sırada, Maraş’ta girdiğim leylî-meccânî imtihânını kazanmam sâyesindedir. Lise son sınıfa kadarki tahsîl hayâtım, bütün arkadaşlarım gibi, beni de sıkı bir Kemalist yapmıştı. En azından bâzı hocalarımızın, meselâ kimya dersinde, meselâ târih dersinde, bir vesîle ihdâs ederek, bize Kemalizm aşılama gayreti içine girdiklerini iyi hatırlıyorum. Aksine, Arab düşmanlığı yapmak, sinsi sinsi İslâm aleyhinde bulunmak da o telk̆înlerin tamâmlayıcı unsurları idi. Her 10 Kasım merâsimi (daha doğrusu âyini) ise, Kemalizme merbûtiyetimizi kuvvetlendirmek için mühim bir vâsıtaydı. Îrâd edilen nutukları dinlemekden mâadâ, şöyle bir âyine tâbi tutulurduk: Bütün talebeler (ki aklımda kaldığı kadarıyle, o zamân Lisenin talebe mevcûdu 2.000 civârındaydı ve bunun 6 - 700’ü leylî idi) avluda, sınıf sınıf, 5-6 kişilik gruplar hâlinde sıra olur, merdivenleri çıkar, -yanılmıyorsam 2. kattaki- “Atatürk Köşesi”nin önüne gelince, başımızı sağa döndürerek oradaki “Atatürk Büstü”nü selâmlar, sonra yürümiye devâm ederek tekrâr aşağı inerdik… Hatırladığıma göre, o “köşe”de, “Büst”ten mâadâ, camekân içinde, Mustafa Kemâl’in -kendi el yazısıyle ve birçok sayfa hâlinde- “Onuncu Yıl Nutku”nun ozalitle çekilmiş bir kopyası vardı. O kopyada, “Beni hatırlayınız!” cümlesinin üzerinin çizilmiş olduğu da hâfızamda yer etmiş. Evvelâ bu cümleyi yazmış, sonra onu okumaktan vazgeçmiş…
Geçenlerde, İnternet’te araştırma yaparken, bu “köşe”nin 1955 senesinde açılmış olduğunu öğrendim. Bu hâdise, 11 Kasım 1955 târihli Vatan gazetesine resimli haber olmuş. Resimde, “büst”ün bulunduğu “köşe” ve “büst”ün önüne tâzîmle çelenk koyan talebeler görülüyor…
Ben, bu Kemalist şartlanmadan, Kabataş Erkek Lisesi’nden mêzûn olduğum 1966 senesinin yazında kurtuldum. Elhamdülillâh! O yaz, Karabük’de bulunan Nezâhat Teyzemlere gitmiştim. Teyzem de, eniştem Yüksek Kimyâ Mühendisi İsmâil Kimyacıoğlu da pek mütedeyyin insanlardı. (Dört çocukları da kendileri gibi nezîh insanlar oldular…) Eniştem, ayrıca, İslâmın siyâsî şuûruna da sâhibdi ve bir Dâvâ Adamı idi. Bana Prof. Seyyid Kutb’un İslâmda Sosyal Adâleti’ni okumamı tavsıye etmişti. Kitabı, çok dikkatle, atıfta bulunulan Âyetleri -bunların, hayretle karşıladığım mânâlarına inanamadığımdan- evde bulunan bir Meâl’den teftîş ederek, İslâm nâmına ileriye sürülen fikirler (ki bunlarla ilk def’a karşılaşıyordum) üzerinde uzun uzun teemmül ederek ve Eniştemle bunları tartışarak mütâlaa ettim ve nihâyetinde, “şimdiye kadar benim Müslümanlıktan haberim yokmuş; Milletimize de, İnsanlığa da lâzım olan, İslâmın hükûmet anlayışıdır” diyerek İslâm Dâvâsına gönül verdim. Kısa bir müddet sonra, yeni bir gözle Kemalizmi sorgulayınca, onun kat’iyen İslâmla kâbil-i têlîf olmadığına kanâat getirerek ondan uzaklaştım. Hayâtımın daha ileri bir çağında, Seyyid Kutb’un ve İhvân-ı Müslimîn’in İslâm telak̆k̆îsini de sorgulamaktan hâlî kalmadım ve onun totaliter mâhiyette olduğu tesbîtiyle, ondan da uzaklaştım. Uzun seneler süren tedk̆îk̆, tefekkür ve arayışlardan sonra (bâhusûs 1984 - 1985’teki fikir buhrânımı tâk̆îben) Dirâyetci Müslümanlık Telak̆k̆îsine ulaşarak bunda karâr kıldım. Böyle istihâleler geçirdim, çünki ben çocukluğumdan beri araştırmacı bir zihniyete sâhibdim, bir Hak̆îkat ve Müsbet İlim âşığı idim. İnsanlarımızın ekseriyetinde -maâlesef- böyle bir fikrî yapı bulunmadığından, bir kerre neye inandırılmışlarsa, öylece devâm edip gidiyorlar… (Bu vesîleyle, bütün hayâtlarını gıbtâ edilecek ve örnek alınacak nezîh birer Müslüman olarak geçiren Nezâhat Teyzem -1926 / 2023- ile İsmâil Eniştemi, -1917 / 1978- ayrıca, bana yeni ufuklar açan Seyyid Kutb’u -1906 / 29.8.1966, Nâsır tar. îdâm-, sohbetlerinden pek çok istifâde ettiğim -İslâm âlimi ve Türkistan mücâhidi- Nasrullâh Dedemi (Hokand, 1899 – Adana, 1980), kezâ bütün geçmişlerimi rahmetle, şükrânla yâdediyorum. İlim, irfân ve İslâm Dâvâsı yolunda, -Müslim / Gayrimüslim- her kimden istifâde etmiş isem, hepsine müteşekkirim!)
Çocuklarımızı Mustafa Kemâl’in resmine, büstüne, “Altı Ok”una secde ettirecek kadar dal̃âlet üstü dal̃âlet!
Tâzîm mi, taabbüd mü, her ne denecekse, Selânikli Mustafa Kemâl’e perestiş tezâhürleri, bin bir şekil altında bir asırdır sürüp gidiyor… Vâ esefâ ki, yakın zamân evvel, bâzı mekteblerde, çocuklarımızın, Mustafa Kemâl’in “Altı Ok”una ve “Büst”üne secde ettirildiğine dahi şâhid olduk! İnternet’e konulmuş bâzı haberlerden ve videolardan vâkıf olduğumuz bu haber karşısında büyük inifiâl duymuş ve o zâman, bu haberi, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı vâsi araştırmamıza dahil ederek ondan esefle bahsetmiştik:

Sonunda, çocuklarımızı Mustafa Kemâl’in büstüne, resmine, “Altı Ok”una secde ettirecek kadar sapıttılar!
***
2019 Türkiye'sinden Tevhîd bayrakdârı ecdâdımızın kemiklerini sızlatan dehşetengîz manzaralar: Mustafa Kemâl’in büstüne, resmine, “Altı Ok”una secde ettirilen çocuklarımız…
Bir asırdır afyonladıkları Anadolu Milletini sonunda bu derekeye düşürdülür! Artık Kemalist Propaganda Vekâleti böyle nesiller yetiştirmekle ne kadar iftihâr etse azdır!
Daha evvel de ifâde ettiğimiz gibi: Aslında, ilmî ve felsefî planda tartışılmıya dahi değmiyen, bütün esâsı, toptan Avrupa Kültürünü benimsiyerek Avrupa'ya temessül etmekden (dîğer tâbirle Frenkleşmekden), “Laiklik” sloganıyle Ateist, Materyalist bir iktidâr kurmaktan, birbirinden ayrılmıyan Müslümanlık ile Türk Kültürüne hadsiz nefret beslemekden, dahası, şahısperestlikden (dîğer tâbirle bir şahsı mâbûdlaştırmaktan) ibâret ve bu yapısıyle ancak sömürge beyinli fanatikler îmâl etmiye müsâid totaliter ve iskol̃astik zihniyet temsîlcisi bir ideoloji…
Bu mâhiyetteki bir ideoloji mi gûyâ Memleketin her derdine devâymış ve ondan uzaklaşmak, Memleketi geri bırakıyormuş? Günümüzün Müsbet İlim ve Yüksek Tefekkür dünyâsında bundan daha iptidâî, daha süflî bir düşünce tarzı herhâlde az bulunur!
Bilakis, Anadolu Milleti, bu bâtıl ideol̃ojinin tahakkümünden kurtulmadıkça tekrâr târihî şahsıyetine kavuşamıyacak ve sonu, muhtemelen, izmihlâl olacaktır! (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 5.12.2019/435)
“Harbiyelilerin Atatürk coşkusu”
Ve bir de, Maocu Kemalist, sahte vatanperver, fanatik İslâm düşmanı, Rusya’nın, Çin’in, Beşar Esad’ın, Kim Yong-un’un, v.s. gönüllü sözcüsü Doğu Perinçek’in gazetesinin iftihârla manşet yaptığı şu haberi ibret nazarıyle okuyalım:
“Harbiyelilerin Atatürk coşkusu izleyenleri ağlattı…
“Aydınlık, töreni yerinde izledi…
“1283 içimizde!
“Mustafa Kemal Atatürk’ün Kara Harp Okulu’na öğrenci olarak girişinin 120. yıldönümü törenle kutlandı. Törende geleneksel yoklama yapıldı. Atatürk’ün numarası okunduğunda tüm Harbiyeliler ayağa kalkarak ‘İçimizde’ karşılığını verdi.
“Nâzım’ın şiiriyle Büyük Taarruz
“Kara Harp Okulu’nda düzenlenen törene Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Kuvvet Komutanları, Kar Harp Okulu personeli ve Harbiyeliler katıldı. İstiklâl Marşı ile başlayan törende, Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçıları ve Harp Okulu öğrencileri birlikte ‘Anılarla Geçmişten Geleceğe Atatürk’ konulu sahne gösterisini sundu. Gösteride, Büyük Taarruz döneminin Nâzım Hikmet’in şiiriyle anlatılması dikkat çekti.
“Hedef: Atatürk’ü anlamış subaylar
“Harbiyelilerin törendeki coşkusu izleyenleri gururlandırdı. Sahnedeki temsil ise gözyaşlarıyla izlendi. Törende konuşan Kara Harp Okulu Komutanı Tuğgeneral İsmail Güzeller, ‘Temel hedefimiz, en büyük mezunumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış, vatanını ve milletini seven, yüksek karakterli subaylar yetiştirmektir’ dedi.” (Aydınlık, 15.3.2019, s. 1)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (162)

(Aydınlık, 15 Mart 2019, s. 1)
Ordunun desteğiyle “Millî Demokratik Devrim”i gerçekleştirerek Sosyalizm merhalesine geçme stratejisi tâk̆îb eden “Sahte Vatanperver”in gazetesinden bir ibret levhası… Bir asırdır sürüp giden fanatizm… Mâhûd Zümrenin tahakküm âleti…
***
Korsan bir nümâyişle “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” şeklinde slogan atan “teğmenler”
Yukarıdaki kadar ibretâmîz bir başka haber:
Harbiye Mektebi’nde (“Kara Harp Okulu”nda) 30 Ağustos 2024’te Cumhûr Reîsinin iştirâkiyle icrâ edilen resmî mêzûniyet merâsiminden sonra, yeni mêzûn olmuş birkaç mülâzımın (“teğmen”in) öncülüğünde, mêzûnlardan bir kısmı, merâsim meydanında tekrâr toplanıyor, 29 Mart 2023’te iptâl edilerek yerine başka bir yemîn ikâme edilmiş olan eski yemîn metnini okuyor ve bu meyânda kılıç çekerek “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” şeklinde slogan atıyor…
İkinci merâsime öncülük eden “teğmenler”, Merâsim Tâlimâtnâmesinden çıkarılmış eski metni okumak için âmirlerine def’alarca mürâcaat ettikleri hâlde, kendilerine müsâade edilmemiştir. Buna rağmen, onlar, mikrofondan anons ederek arkadaşlarını tekrâr meydana topluyor, ikinci bir yemîn merâsimi icrâ ederek iptâl edilmiş yemîni okuyor ve bu meyânda slogan atıyorlar… Tabiî, anonsu duyan matbûât mensûbları oraya koşuyor, çekim yapıyor, hâdiseyi bütün Memlekete duyuruyorlar…
Okudukları eski yemîn metni şudur:
“Ant içeriz ki laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, yüce Türk ulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller karşısında bizi bulacak ve kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır. Bizler Türk istikbalinin evlatlarıyız. Şerefimizle doğduk, şerefimizle yaşayacağız. Ne mutlu Türküm diyene!” (https://www.bbc.com/turkce/articles/c5yg7q6yrw6o; 28.8.2025)
Bu işe öncülük eden “teğmenler”, bu korsan yemîn merâsimine nîçin ihtiyâc duymuşlardır? Bundan men’edildikleri hâlde, neden tasavvurlarını tatbîkâta koymakta inâd etmişlerdir? Bunun, izin alınmadan yapılmış (yânî korsan) bir nümâyiş, bu bakımdan, askerî otoriteye meydan okuyan büyük bir inzibâtsızlık hâli olduğu âşik̃âr değil mi? Bu âsî hareketleriyle efk̃ârıumûmiyeye ne mesaj vermek istemişlerdir?
Korsan nümâyişin birinci derecede mürettibi olan Ebru Eroğlu, müdâfaanâmesini şu sözlerle bitiriyor:
“Bizler Atatürk'ün önce sıra arkadaşı, sonra silah arkadaşı olduk. Hayatımızın geri kalanında da bu minvalde hareket edeceğiz şüphesiz.” (https://t24.com.tr/haber/msb-karari-acikladi-5-tegmen-ihrac-edildi-,1214856; 29.8.2025)
Bu âşikâr inzibâtsızlık karşısında, Millî Müdâfaa Vekâleti, haklı olarak “âsîler” ve onlara mâni olmak için tedbîr almıyan kumandanları hakkında tahkîkât başlatıyor ve netîce olarak, 31 Ocak 2025’te, “sıralı 3 disiplin amirine ve 5 teğmene, Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu ve Türk Silahlı Kuvvetleri Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği amir hükümleri ile diğer mezkur mevzuat gereğince ‘Silahlı Kuvvetlerden Ayırma Cezası’ veriliyor”… (https://www.ntv.com.tr/turkiye/kilicli-yemin-sorusturmasinda-tegmenlerhakkinda-karar-5-tegmene-ve-3-disiplin-amirine-silahli-kuvvetlerden-ayirma-cezasi,9Bdg1QRdW0SQMViPai-VGQ; 29.8.2025)
Askerî tahk̆îkât başlatılır başlatılmaz, Mâhûd Zümre, derhâl bu hâdiseyi Kemalizm aleyhdârlığı olarak l̃anse etmek sûretiyle bol bol istismâr etmiş, bunun üzerine, Millî Müdâfaa Vekâleti, 21 Kasım 2024’te matbûâta verdiği bir teblîğle, tahk̆îkâtın sebeb ve mâhiyetini tafsîlâtıyle îzâh etmişti:
“[30 Ağustos 2024] Kara Harp Okulu Sancak Devir Teslim ve Mezuniyet Töreni öncesi bazı öğrenciler, yönergede yapılan değişiklikle kaldırılan metni okumak istediklerini amirlerine defalarca iletmiş, bunun mümkün olmadığı ise kendilerine defaatle tebliğ edilmiştir.
“Törenin sona ermesinin ardından dönem birincisi tarafından teğmenlerin törenin icra edildiği sahada toplanmaları anons edilmiş, ailelerin alandan dışarı çıkmaları istenmiş, basın mensupları tören alanına davet edilmiştir.
“[Tahk̆îkât esnâsında ayrıca şu husûslar tesbît edilmiştir:]
.
- Kılıç çatma esnasında, emirlerin hilafına, kaldırılan metnin okunacağından sadece eylemi organize eden teğmenlerin bilgisinin olduğu;
- Teğmenlerin büyük çoğunluğunun sadece kılıç çatılacağı düşüncesiyle toplandıkları;
- Misafir askeri personelin de olay yerine gelmelerinin bu düşünceyi teyit ettiği;
- Yapılan eylemin mezun olmanın sevinciyle anlık gelişen bir durum olmadığı, önceden planlanarak organize edildiği;
- Bazı öğrencilerin ısrarlı taleplerine rağmen bahse konu disiplinsizliğe karşı amirlerin tören öncesinde gerekli tedbirleri almadıkları ve eylem esnasında müdahalede bulunmadıkları…
“Eylemi organize eden teğmenlerle kastı, kusuru, ihmali veya sorumluluğu olan diğer personelin 6413 sayılı TSK Disiplin Kanunu kapsamında YDK’ya [Yüksek Disiplin Kurulu’na] sevklerine yönelik işlem başlatılmıştır.

(https://www.ntv.com.tr/turkiye/kilicli-yemin-sorusturmasinda-tegmenlerhakkinda-karar-5-tegmene-ve-3-disiplin-amirine-silahli-kuvvetlerden-ayirma-cezasi,9Bdg1QRdW0SQMViPai-VGQ; 29.8.2025)
Harbiye’nin 30 Ağustos 2024 mêzûniyet merâsiminde, bâzı “teğmenler”, men’edilmiş olmalarına rağmen, Merâsim Tâlimâtnâmesinden çıkarılmış bir yemîni okudukları, silâh çattıkları, “Mustafa Kemâl’in askerleriyiz!” diye bağırdıkları bir korsan nümâyiş tertîb etmekle efk̃ârıumûmiyeye ne mesaj vermek istemişlerdir? Millî Müdâfaa Vekâleti ise, “Ortak değerimiz olan Ebedî Başkomutanımız Atatürk üzerinden bir ayrışma algısı yaratacak tavır ve davranışlar kabul edilemez!” diyor…
***
“İsnat edilen suç, kılıç çatmak veya ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ demek değil, amirlerin ikazlarına rağmen kasıtlı, organize ve planlı bir disiplinsizlik yapmaktır. Olaya ilişkin yapılan inceleme ve soruşturmanın okunan metinle veya içeriğiyle bir ilgisi yoktur. Yemin metnini okuyan onlarca teğmenden sadece eylemi organize edenlerin YDK’ya sevklerine yönelik sürecin başlatılması bunun en büyük göstergesidir.
“Burada önemli olan, içerik ne olursa olsun disiplin sürecinin her zaman aynı şekilde işletilecek ve disiplinden asla taviz verilmeyecek olmasıdır.
“Söz konusu eylem, amirlerin izni olmadan, grup hâlinde organize edilmiş, basın davet edilerek eylemin bilinmesi istenmiş ve emir-komuta zinciri devre dışı bırakılmıştır. Bu, askeri hiyerarşi için kabul edilemez bir durumdur. Bunun görmezden gelinmesi mümkün değildir.
“Disiplinsizliğin ‘ama’sı, ‘lakin’i, ‘fakat’ı olmaz, olamaz, olmamalıdır. Olaya karışanların genç olmaları, daha önce disiplin cezası almamış olmaları, başarılı olmaları, okunan metnin daha önce yürürlükte olması gibi gerekçeler disiplinsizlik gerçeğini değiştirmez.
“Aklıselim sahibi insanların bunun bir disiplinsizlik olayı olduğunu anlamalarından memnuniyet duyuyoruz.
“Bu veya benzeri disiplinsizlikler emsal teşkil edebilir ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) birlik ve beraberliğine zarar vererek gruplaşmaları tetikleyebilir.
“Sıralı amirlerin emirlerine rağmen yapılan bu tür eylemler hiyerarşiye saygısızlığın yayılmasına ve astların üstlere karşı saygı ve güveninin azalmasına, itaatsizliğin normalleşmesine neden olur.
“Ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi ‘Disiplin olmazsa ordular sevk edilemez’.
“TSK’nın milli, manevi ve mesleki değerleri bir bütündür. Ortak değerimiz olan Atatürk üzerinden bir ayrışma algısı yaratacak tavır ve davranışlar kabul edilemez.
“Atatürk’ün adını anmak veya onun değerlerini savunuyoruz görüntüsü altında izinsiz hareketlere bir mazeret yaratılmamalıdır. Atatürk disiplinli bir orduya, hiyerarşik düzene ve kurallara saygıya önem veren bir liderdi. Onu savunmanın yolu bu değerlere saygı göstermekten geçer.
“Yapılan bu disiplinsizlik ile TSK’ya mesnetsiz iftiralar atılmasına, kamuoyunda 3 aydır TSK’nın tartışılmasına ve yıpratılmasına zemin hazırlanmıştır.
“Sonuç olarak; askerliğin temeli disiplindir. Disiplin de, binlerce yıllık şanlı tarihimizden süzülüp gelen millî, manevi ve mesleki değerlerimizden oluşan kurallardır. TSK mensubu tüm personel bu kuralları bilir ve uygulamakla yükümlüdür. TSK’da müesses disiplinin muhafazası ve idamesi olmazsa olmazdır. İlh…” (TRT mahrecli haber; https://www.diken.com.tr/msbden-tegmenler-aciklamasi-mesele-kilic-catmak-degil/; 28.8.2025)
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (163)
Mâhûd Zümrenin istismârı ve tehdîdi
Mâhûd Zümrenin bu hâdiseyi nasıl istismâr ettiğini anlamak için 1 Şubat 2025 târihli Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasını okumak k̃âfîdir:
“Hepimiz Mustafa Kemal’in askeriyiz!
“Ordudan ihraç edilen Atatürkçü 5 teğmen ve 3 komutanın ilk sözleri, ‘Vatan sağ olsun’ oldu…
“Tarihe kara leke düştü…
“Milli Savunma Bakanlığı, mezuniyet töreni sonrası ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diyen teğmenler Ebru Eroğlu, İzzet Talip Akarsu, Serhat Gündar, Deniz Demirtaş, Batuhan Gazi Kılıç ile alay komutanı vekili Albay Alper Topsakal, tabur komutanı Yarbay Halit Türkoğlu ve bölük komutanı Binbaşı Murat Öztürk’ün TSK ile ilişiğinin kesildiğini duyurdu. Teğmenlerin avukatları ‘Hukuk mücadelemiz sürecek’ dedi. (Doğa Öztürk’ün haberi)
“Özgür Özel: Karar, Atatürk düşmanı zihniyetin dile gelmiş hali.
“Müsavat Dervişoğlu: Kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır.
“Ekrem İmamoğlu: Tarihe utançla geçecek bir karar daha.
“Mansur Yavaş: Mustafa Kemal’in askerleriyiz.
“Cemil Tugay: Milletimiz onları bağrına basacaktır.
“Hüsnü Bozkurt: Evlatlarımızın yanındayız.
“Nazar Moroğlu: TCK’de böyle bir suç mu var?
“Sadettin Tantan: Atatürk’le sorunu olan zihniyet sandığa gömülecek.
“(Örsan K. Öymen’in fıkrası:) Teğmenlerin ihraç edilmesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, emperyalistlerin istediği biçimde, milli bir ordu olmaktan çıkıp ümmetin ve AKP’nin ordusu olması yolunda bir adım daha atıldı!
“(Müjdat Gezen’in fıkrası:) ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diyen beş teğmen ordudan ihraç edildi. İktidar korkmakta haklı. Çünkü on binlerce asker içlerinden ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diye bağır bağır bağırıyor.” (Cumhuriyet, 1.2.2025, s. 1)
Yukarıdaki listede yer alan isimlerden Selânikli CHP lideri Özgür Özel’in beyânâtı, bir kanâat̃ izhârının ötesinde, mensûb olduğu Mütehakkim Zümre nâmına, bir tehdîd mâhiyetindeydi:
“İktidar bugün bir utanç kararının altına daha imza attı. ‘Mustafa Kemal'in askerleriyiz’ diyen 5 teğmenimiz ve 3 komutanımız Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildi. Karar, kışlaya siyaset sokan Atatürk düşmanı zihniyetin dile gelmiş halidir. Atatürk’ün kurduğu orduda, ‘Mustafa Kemal’in askeriyiz’ demek suç değildir. Suç olan Atatürk’ün askerlerini Atatürk’ün ordusundan tasfiye etmektir. Bugün ordudan attığınız teğmenlerin Atatürkçü komutanları darbeye geçit vermedi. Ama 15 Temmuz’da darbeye kalkışanları orduya dolduran da, cübbeli amiralinizi disipline sevk etmeyip, emekliliğini bekleyen de sizlersiniz. Siz tercihinizi yine yanlış tarafta kullandınız.

(Cumhuriyet, 1.2.2025, s. 1)
Abdülhamîd Han’ın hatâsı tekrâr ediliyor… Öylesine basîretimiz bağlanmış ki târihimizden ibret almıyoruz! Ne vâkıalar, ne âk̆illerin îkâzları bizi intibâha getiriyor: “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? / Târihi ‘tekerrür’ diye târif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” (Mehmed Âkif, Safahat, Haz.: Necmettin Turinay, Ankara: TBMM Yl., Mart 2021, s. 918)
***
“Tören bittikten sonra edilen, içeriği Ata’ya, orduya ve vatana sadakat olan yeminden disiplinsizlik çıkmaz. Ne yaparsanız yapın; Türk Ordusunun bünyesi o kadar sağlamdır ki içine girmeye çalışan zehri püskürtür. Dönem 1’incisi Ebru teğmenimizin dediği gibi; ‘İhraç da etseniz o gençlerin göğsündeki Harp Okulu rozetini alamayacaksınız.’ ‘Ordumuza karşı bu tarihi hatayı yapmayın’ dedik, dinlemediniz. Söz veriyoruz; iktidara geldiğimizde hiçbir kayıpları olmadan teğmenlerimizi şanlı üniformalarıyla buluşturacağız. Bu yanlışa ortak olan kim varsa da onlardan bu kararın hesabını soracağız.” (31.1.2025; https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ozgur-ozelden-tegmenlerin-ihrac-edilmesine-iliskin-aciklama-42677482; 29.8.2025)
“Her şeyimizi ona borcluyuz; olmasaydı, olmazdık!” safsatası bütün Milleti ifsâda devâm ediyor
İşbu çalışmanın “Kemalist Totaliter Rejimin ‘Ebedî Şef’ine Tapınış” başlıklı II. Fasl’ının “Kendine Bakışı” ve “Kemalist Rejimin Muhtelif Temsîlcilerinin Tapınış Beyânları” başlıklı ilk iki Alt Fasl’ında, Mustafa Kemâl’in, gencliğinden îtibâren Memleketin “Mutlak Şef”i olmak emelinde olduğunu, hayâtı boyunca bu hedefine ulaşmak için çalıştığını, dâimâ müdhiş bir tekebbür hissiyle hareket ettiğini, kimsenin kendinden daha öne çıkmasına tahammül edemediğini, kullandığı en büyük kozun -hilâf-ı hak̃îkat olarak- İstiklâl Harbi’nin kendisi tarafından başlatılıp kendisi tarafından kazanılmak ve devâmında yeni bir Devlet ve yeni bir Millete vücûd vermek iddiâsı olduğunu (ki bu sıfatla kendini Türklerin babası, atası, yaratıcısı –“Atatürk”- îlân etmiştir), bu sıfatla, kendisine tapılmasını, ebediyen onun fikirlerine, umdelerine uyulmasını, “izinden” hiç ayrılınmamasını, ayrılacakların da hizâya getirilmesini istediğini, nihâyetinde, onu Sabatay Sevi’nin yerine ikâme eden Cemâatin ve müttefîk̆lerinin muazzam yardımı sâyesinde, emeline nâil olduğunu, kendisine resmen bir “Mâbûd” statüsü kazandırılıp taabbüd edildiğini, yine kendisinin teşvîk̆leriyle, hayâtında olduğu gibi memâtından sonra da, neredeyse bütün Devlet ricâlinin ve kalem erbâbının bu perestiş (şahısperestlik, “le culte de la personnalité”) zihniyet ve tavrını teşvîk̆ ettiğini birçok vesîkayle ortaya koymuştuk. Bir asırdır hükümfermâ olan Kemalist Totaliter Rejim tamâmen bu zihniyet ve esâs üzerine müesses olduğu için bugün de aynı minvâl̃ üzere devâm edildiğine dâir vesîkalar serdetmeden evvel, yukarıda kaydettiğimiz birkaç vesîkayı hatırlatalım.
“Kendine Bakışı” Alt Fasl’ından hatırlatmalar
• Almanyalı Yahûdi gazeteci Emil Ludwig’e verdiği ve Viyana’da münteşir Neue Freie Presse gazetesinin 9 Mart 1930 târihli nüshasının 1, 2 ve 4. sayfalarında neşredilen mülâkatta: “Takdîse l̃âyık olan, ancak cem’iyet-i beşeriyenin reîsi olan kimsedir!” diyor…
• Başkumandan Vekîli Enver Paşa, kendisi gibi Komitacı arkadaşları arasında, onun hakkında: “Ona Paşalık rütbesi değil, Padişahlık verseniz, yine kanmaz; Allah olmak ister!” diyor ve bu hâtıra kendisine nakledildiğinde: “Ben Enver'i sevmezdim; fakat bu sözüne karşı fikrimi değiştirdim!” sözleriyle memnûniyet izhâr ediyor…
• Uluğ İğdemir’in Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu ünvânlı kitabına dercettiği vesîkalarda (Ankara: T.Tarih K. Yl., 1973), kendisine: “Türk Milletinin Büyük Müverrihi, Büyük Üstadı, Büyük Âlimi, Büyük Şefi”, “İlmiğ Deha”, “Türk tarih yazma sanatında cihanşümul bir inkılâp yapan”, “Güneş Dehâ Sâhibi Büyük Üstâd”, “Karanlıkları Yırtan ve Asırlara Hâkim Olan Dehâ”, “Yüce ve Kutlu Varlık” gibi sıfatlar yakıştırdığı müşâhede ediliyor…
• Kendi têlîfi olan Tarih IV’te (1934: 133), Panteist bir noktainazarla, “Türk Milletinin kendisinde tecessüm ettiğini” iddiâ ediyor, kendini Türk Milletiyle aynîleştiriyor:
“Her millet, büyük adamlar yetiştirmiştir; lâkin Türk Milleti kadar büyük devlet adamları, büyük kumandanlar yetiştiren hiçbir millet yoktur. Her cihetten bakılırsa Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük adam Mustafa Kemaldir. Mustafa Kemal, ruhu, ruhunun emsalsiz melekeleri, dehası, iradesi, metaneti, hasılı bütün manevî şahsiyetile, Büyük Türk Milletini şahsında tecessüm ettirir.” (Tarih IV 1934: 133. İtalik vurgular kendisine âiddir.)
• Süreyya (İlmen) Paşa (Zavallı Serbest Fırka, 1951: 28), başından geçen bir vak’ayle de têyîd ederek, onun hakkında şu teşhîsde bulunuyor:
“Gazi, memlekette kimsenin sivrildiğine tahammül edemezdi. Her işi, her inkılâbı, her imarı, her teşkilâtı yalnız kendisi yapmak ve o fikrin yalnız kendisinden sadır olduğunu etrafa işâa ettirmek [şâyi etmek, yaymak] isterdi… Memlekette, yalnız büyük olarak, kendisinin tanınmasını arzu ederdi…”
• Sosyalizme giden yolda, “Feodalite”yi tasfiye ederek “Burjuva Demokratik İhtilâlini (Millî Demokratik Devrimi) gerçekleştirmekte olan Kemalist Rejimi” harâretle destekliyen Komünist lideri Zekeriya Sertel, eşi Sabiha Sertel’le berâber neşrettiği Resimli Ay mecmûasının Eylûl 1924 târihli nüshasındaki bir makâlesinde, İstik̆lâl Zaferinin en büyük hissesinin Mehmedciğe ve halka âid olduğunu müdâfaa edince (ki bu aynı zamânda mecmûanın kapak mevzûu idi), hak̆îkatin bu sûretle ortaya konulmasına tahammül edememiş, derhâl (fedâîsi) “Kılıç Ali”nin imzâsıyle cevâbî bir makâle kaleme almış, Necmeddin Sadık (Sadak)'ın Akşam gazetesinde neşredilen makâlesinde, bütün zaferi kendisine mâl etmiş, bir müddet sonra, Zekeriya Sertel’i, bu “dal̃âlet”inden dolayı bir fiskeyle têdîb sadedinde, Sinob’a sürgün etmişti… (Sabiha Sertel, Roman Gibi, 1969: 102; Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, 2001: 121-122) (Zekeriya Sertel’in makâlesi bir Müslümanın kaleminden çıksaydı, muhakkak ki bu kadar ucuz kurtulamazdı!)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (164)
“Selânikliler olmasa da, kendi kendimizi kurtarırdık! Hem Selânik’den çıksa çıksa Yahûdi çıkar!”
• Nitekim, Tarih IV’teki (1934: 132) iddiâsına nazaran, İstiklâl Zaferi, A’dan Z’ye onun “mûcize”sidir; tabiî, “Türk Milleti onun şahsında tecessüm ettiğine” göre, buna “Türk mûcizesi” de denilebilir:
“…Bütün bu menfi amillerin tesiri altında bulunan bir memlekette Mustafa Kemal, parasız, pulsuz, tek başına, yalnız kendisinin dehasına, irade ve kudretine ve Umumî Harpteki zaferlerile Türk milleti içinde kazandığı muhabbet, hürmet ve nüfuza güvenerek, bir yeni devlet kurmıya, bir yeni ordu teşkil etmiye kalkıştı. Türk milletini bu maksat etrafında topladı: para buldu; asker buldu; teçhizat buldu; levazım buldu; her şey buldu… ve Mustafa Kemalin 1919 senesi ilkbaharında Samsunda başladığı bu, muvaffakıyeti imkânsız gibi görünen teşebbüs, 1922 senesi sonbaharında, tam bir muvaffakıyetle tahakkuk etti. Türk Mucizesi işte budur.” (İtalik vurgular kendisine âiddir.)
• Mustafa Kemâl’in senelerce hizmetinde bulunmuş uşaklarından (sofracısı) Cemal Granda’nın Hâtırât’ında, sâdece “Mutlak Şef”in değil, onun hizmetindeki sâir Selâniklilerin de aynı iddiâda olduklarına ve bu iddiâya, saf bir Anadolu çocuğu olan Granda’nın (Salihli, 1910 – Yalova, 1978) aksülamel gösterdiğine dâir bir vak’a var. Onun aksülameli, bütün Anadolu Müslümanlarının da aksülamelidir:
“Bir gün Çankaya'da eski Köşkte Selânikli Berber Mehmet ve Berber Rıdvan'la antrede oturmuş konuşuyorduk. Berberlerin ikisi de Atatürk'ün hemşerisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar, yüksekten konuşurlardı. Bu şekilde şaka da olsa böbürlenerek dolaşmalarına, kendilerine poz vermelerine çok tutulur, fakat yine renk vermemeğe çalışırdım. Fakat bütün dikkatime rağmen aramızda yine de tartışmalar eksik olmazdı.
“O gün yine onlar zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyorlar: ‘- Biz Selânikliler olmasaydık siz kurtulamazdınız’ diyorlar. Ben de cevap olarak: ‘- Biz kendi kendimizi kurtardık. Selâniklilere ihtiyacımız yok. Hem Selânik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar.’ diyordum…” (Cemal Granda, Atatürk'ün Uşağı İdim, 1973: 204-206. Turhan Gürkan tarafından kaleme alınan bu Hâtırât, kısmen muharref ve kısmen de intihâle dayalıdır. Kitabı şu çalışmamızda değerlendirdik: Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 23-24.9.2018/4-5)

(Cemal Granda’nın Atatürk’ün Uşağı İdim ünvânlı kitabının 1973 baskısının arka kapağı)
Cemal Granda: “Selânikliler olmasa da, kendi kendimizi kurtarırdık! Hem Selânik’den çıksa çıksa Yahûdi çıkar!”
***
“Her şeyimizi ona borcluyuz!” safsatasına dâir daha evvel arzettiğimiz vesîkalardan hatırlatmalar
Totaliter Rejim îcâbı, Devlet ricâli ve kalem erbâbı da onun şahısperestlik telk̆în eden iddiâlarını haklı çıkarmak için seferber olmuştu. Aşağıda, bu mevzûa dâir yukarıda naklettiğimiz pek çok vesîkadan birkaç tânesini hatırlatıp onlara birkaç da yeni vesîka ilâve edeceğiz.
“Çocuklar! Varlığınızı, her şeyinizi o Büyüğe borclusunuz!”
• 12 İkinciteşrîn (Kasım) 1938 târihli Son Posta gazetesinin çocuklara aşağıdaki hitâbı, dikkat edilirse, bir asırdır, papağanvârî tekrâr edilip durmakta, nesiller, İnsanlık Âleminin çok gerilerde bıraktığı bu iptidâî ve gülünc zihniyetle yetiştirilmiye devâm etmektedir:
“Çocuklar;
“Bu dünya dünya olalı Atatürk kadar büyük, Atatürk kadar yapıcı ve yaratıcı, Atatürk kadar kudretli insan dünyaya gelmemiştir. Onun az zamanda yaptığını düşünmek, onun nelere kadir olduğunu anlamak, hissetmek için kâfidir.
“Bugünkü hür Türkiyenin, hürriyetine sahib, tarihine, diline, medeniyetine sahib çocukları; size bütün bu nimetleri bahşeden odur. […]
“Varlığınızı, her şeyinizi o Büyüğe borçlusunuz. Onun ölümünden ne derece acı duysanız gene azdır. Bu acının bir tesellisi vardır ki; o da Atatürkün bize bağışladığı bu vatan ve bu Cümhuriyet.
“Çocuklar;
“Atatürk, Cümhuriyeti, gençliğe, size emanet etti. Onu, gençlik, dünya durdukça yaşatacaktır.” (“Atatürk”, -Selim Ragıp Emeç ve A. Ekrem Uşaklıgil’in sâhibi oldukları- Son Posta gazetesi, 12.11.1938, s. 11)
• Falih Rıfkı, Başmuharriri ve Mustafa Kemâl’in doğrudan sâhibi olduğu Ulus (evvelki ismiyle Hakimiyeti Milliye) gazetesinin 29 İlkteşrîn 1935 târihli nüshasında neşrettiği başmakâlesinin son paragrafındaki şu cümleyi, aynı nüshanın, tam sayfa manşeti yapmıştı:
“Bizi sevindiren ve gururlandıran ne varsa, hepsini ONA, yaratıcı ve kurtarıcı ATAMIZA borçluyuz!”
• Kemalist Rejimin bu bir numaralı kalemşörü, 1955’te têlîf ettiği bir kitabın ismini de Babamız koymuştu… İddiâsına nazaran, “her şeyimizi ona borclu olduğumuz” için, o, bizim babamızdır:
“Sevgili çocuklar, her birinizin bir baba ve bir ananız var. Onlar olmasaydı dünyaya gelmezdiniz. Eğer Atatürk milletinin ve ordularının başında Anadolu savaşlarını kazanmasaydı, bu dünyada vatansız ve hürriyetsiz kalırdınız. Asıl öksüzlük budur. Onun için kitaba ‘Babanız Atatürk’ adını koydum. Hayatınızı ana babanıza, hür, şanlı ve şerefli Türklüğünüzü Atatürk’e borçlusunuz.” (Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, İstanbul: Doğan Kardeş Yl., Şubat 1955, 85 s., “Önsöz”den. Bütün kitab, muharref bir târih inşâ ederek, bizi, “her şeyimizi, yaratıcı ve kurtarıcı Atamıza borclu olduğumuza” inandırmıya çalışıyor…)
“Yarın bir iskelet olsak mezarda, / ‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz!”
• Aynı îmânla, “Zındık Şâir” (Behçet Kemal) de, “Atatürk’e Sesleniş” başlıklı şiirinde şöyle zikrediyor:
“Adın besmeledir her işimizde! […]
Yarın bir iskelet olsak mezarda,
‘Atatürk’ çığrışır kemiklerimiz;
Nimetinle dolu iliklerimiz!”
“O verdi nesi varsa bugün on beş milyona; / Çok değil bütün millet şimdi taparsa ona!”
• Mütehakkim Zümrenin bir başka şâiri, Yaşar Nabi Nayır dahi, taabbüdde ondan hiç geri kalmıyor… Mâmâfih, şu husûsa dikkat̃ etmek l̃âzım: Onlar, şiirleriyle, yazılarıyle, sâdece kendilerinin ve mensûb oldukları Zümrenin fikriyât ve hissiyâtına değil, bütün bir Rejime tercümân oluyorlardı…
“…Ceddimiz nasıl önce tapardıysa ateşe, / Öyle Cumhuriyetle doldurduk kalbimizi. / […] Bir ihtilâl halinde doğdu Mustafa Kemal. / Tarihi o çevirdi gittiği sapa yoldan, / O verdi nesi varsa bugün on beş milyona. / Çok değil bütün millet şimdi taparsa ona, / Tarih kaydetmemiştir daha böyle kahraman. / Ona şeref, ona şan, ona bütün minneti / Asırlık zincirlerden kurtulan bir milletin. İlh…” (Yaşar Nabi, “Cumhuriyet Bayramında”, Varlık, 29.10.1933, sayı 8; Atatürk Şiirleri; Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, Derleyen: Behçet Necatigil, Ankara: T. Dil Kurumu Yl., No 381, 1981, ss. 26-27)
“Atatürk’ün başbuğluğu altında dünyâyı yenen bir millet”
Sâbık Adliye Vekîli Mahmud Esad Bozkurt, 1935’te (ki o târihte de İzmir meb’ûsuydu), “Büyük Şef”in tâlimâtıyle, İstanbul Üniversitesi İnk̆ilâb Kürsüsü’nde, Tarih IV kitabının şablonlarına uygun olarak İnk̆ilâb Târihi dersi veren şahsıyetlerden biriydi. 8 Şubat 1935 târihli Cumhuriyet’ten (s. 4), dersi esnâsında şu sözü sarfettiğini öğreniyoruz:
“Dünyayı, daha dün, Atatürkün başbuğluğu altında yenen bir millet değil miyiz?”
Resmî târih bu kadar muharreftir! Üstelik, “İnk̆ilâb Târihi” diye, Mustafa Kemâl’in şahsî destânı okutuluyor! Dünden bugüne bir şey değişti mi?
“Ebedî Şef’imizin hayâtı baştan başa mûcizelerle doludur”
• Hüseyin Cahit Yalçın’ın Tanîn gazetesinin 10 İkinciteşrîn 1944 târihli nüshası, hemen hemen bütünüyle Mustafa Kemâl mevzûuna tahsîs edilmişti. Gazetenin 5. sayfasında başlayıp 6. sayfasında devâm eden “Atatürk’ün hayatı” başlıklı -Gazete nâmına kaleme alınmış- makâlenin başlık altı:
“Ebedî Şefimizin hayatı baştanbaşa muvaffakiyetler, zaferler ve mucizelerle doludur.”
şeklindedir…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (165)
Yalman’a göre, “bütün bir Millet, Atatürk’e karşı kendini tükenmez bir şükranla borclu biliyor” imiş
• Bir asırdır, Mütehakkim Zümrenin nüfûzu altındaki bütün gazeteler, her 10 Kasım’da, sayfalarının mühim bir kısmını Mustafa Kemâl mevzûuna tahsîs ediyorlar. Yalman’ın 10 Kasım 1950 târihli Vatan gazetesi de öyleydi. Bu nüshadaki başmakâlesinde de iddiâ ve ömrünce tekrâr ettiğine göre, “diriliş mûcizemizi” ona borcluymuşuz:
“Atatürk’ün ruhunu şâdetmek; […] mucize şeklinde ölümden dirilmemizin ve kalkınmamızın sırrını ve temelini teşkil eden eserin bakımını düşünmek ve onun etrafındaki imanı taze ve kudretli bir halde tutmakla olur. […]
“…Hizmet hanesi o kadar kabarıktır ki bütün bir millet Atatürk’e karşı kendini tükenmez bir şükranla borçlu bilmekte haz duyuyor ve onu her zaman için bir rehber ve mürşit diye kabul ediyor. İlh…” (Ahmet Emin Yalman, “Gençliğe neler emanettir?”, Vatan, 10.11.1950, s. 1)
• Yalman’ın gazetesinin aynı nüshasının 4. sayfasına, Gazetenin havasına uygun olarak, bir de Neyzen Tevfik̆’in “O Ölmedi” başlıklı şiiri dercedilmiştir. Bu da tam bir taabbüd şiiridir:
“Tanrı ölmez, o dilerse görünür bir müddet, / Kaybolunca onu kalbinde bulur her millet. […] Ata, geçti ebedin mevki-i müstahkemine, / Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine! / Bize ilham ile isâl ediyor her haberi, / Ki O’nun kudret-i külliyye emirler neferi. İlh…” Hâmiş: “Ölümünden bir gün evvel Ay tutulmuştu…”

(Vatan, 10.11.1950, s. 4)
Ahmet Emin Yalman’ın 1950 “10 Kasım”ı vesîlesiyle gazetesine dercettiği “O Ölmedi” başlıklı taabbüd şiiri…
***
“Her şeyimizi ona borcluyuz; olmasaydı, olmazdık!” safsatasına günümüzden birkaç misâl
İşte, “Mutlak Şef” devrinde ve onun “irşâdıyle” başlıyan bu “Her şeyimizi ona borcluyuz; olmasaydı, olmazdık!” safsatası, hiç tavsamadan günümüzde de devâm ediyor. Yine Mütehakkim Zümrenin, Devlet müessese ve adamlarının ve bir kısım kalem arbâbının mârifetiyle! Birkaç misâl verelim.

Kemâlperest iptidâî zihniyetin tezâhürleri… Yukarıda: Koç Holding’in afişi… Altında: “Ankara Yenimahalle Belediyesi’nin Cumhuriyet'in ilanının 91'inci yıldönümünde düzenlediği gecede, CHP Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka, üzerinde Atatürk siluetli ve ‘Biz her şeyi sana borçluyuz’ yazan kıyafetiyle podyumda boy gösterdi…” (http://gercektarihinsayfasi.blogspot.com.tr/2014/12/is-bankas-nasl-kuruldu.html) (23.5.2015)
***
• Mütehakkim Zümrenin başlıca unsurlarından Koç Holding, gâlibâ 2012’de, şehir duvarlarını, üzerinde Mustafa Kemâl’in çehre fotoğrafının bulunduğu bir perestiş afişiyle kaplamıştı. Üzerinde şu slogan vardı:
“Olmasaydın… Olmazdık. 1881 – 1938.”
1938’in 8’i yerine riyâziyedeki sonsuz işâreti ikâme edilmişti… Yine afiş üzerinde, çaprazlama, Koç Holding’in koç başlı logosuyle berâber “Koç” kelimesi, en altta da “Minnettarız” ifâdesi bulunuyordu.
• 2014 “29 Ekim”inde, Ankara Yenimahalle Belediyesi, bir anma gecesi tertîb ediyor ve podyumda CHP Ankara Millet Vekîli Aylin Nazlıaka da arz-ı endâm ediyor… Üzerinde, yarasayı andıran pelerinli siyah bir elbise: Göğsünde Mustafa Kemâl’in bir portresi, kanadlardan birinde “Her Şeyimizi”, dîğerinde “Sana Borçluyuz” yazısı… Bakalım, “Ataputçuluk” daha hangi kılıklar altında karşımıza çıkacak!
Hepsi, 1920’li, 30’lu senelerden beri hüküm süren iptidâî zihniyetin yeni tezâhürleri! Hangi zâviyeden ele alınsa, kof, ipe sapa gelmez iddiâlar! Ve mevcûdiyetini, büyük fedâkârlıkla, pençe pençe kazanmış bir Millete büyük iftirâ!
“Onun sayesinde biz varız”
• Aşağıda, “10 Kasım’lardaki taabbüd ve beyin yıkama” ara başlıkları altında, muhtelif gazetelerden, daha ziyâde manşetlerini ik̆tibâs ederek, 2016 ilâ 2024 senelerine âid birçok misâl verecek, sonra bunları, “Anıtkabir Defteri” ara başlığı altındaki misâllerle tamâmlıyacağız. Burada, sâdece, Mütehakkim Zümrenin “Sözcü”sünden ve onunla aynı hizâdaki Nefes’den birkaç misâl zikrediyoruz.
- 14 Mayıs 2017 târihli Sözcü’nün manşeti: “Sen bir evlat yetiştirdin, o evlat bir millet yetiştirdi…” Manşetin altında iki portre fotoğrafı: Solda Mustafa Kemâl, sağda Zübeyde Hanım… Fotoğrafların altında: “Tüm annelerimizin anneler günü kutlu olsun”…
- Aynı senenin 10 Kasım târihli nüshası: Mustafa Kemâl’in birinci sayfanın kısm-ı âzamını kaplıyan bir fotoğrafı ve üstünde, manşet: “Onun sayesinde biz varız”… Fotoğrafın yanında, alt alta sıralanan iddiâlar: “Atatürk, Çanakkale’de ‘Yanılmışım’ deseydi… Şimdi yoktuk… Atatürk, yedi düvele karşı savaşırken kandırılsaydı… Şimdi yoktuk… Atatürk, Sevr Antlaşması’ndaki sınırları kabul etseydi… Şimdi yoktuk… Atatürk, cemaatlere, şıhlara, şeyhlere ‘Ne istedilerse verseydi’… Şimdi yoktuk… Yatıp kalkıp dua edelim… Bugün, o yok ama… Sayesinde biz varız…”
- 21 Kasım 2024 târihli Sözcü’nün manşeti: “Anlaşılan bazılarının tarih dersine ihtiyacı var; verelim: Oturduğunuz koltuğu Atatürk’e ve askerlerine borçlusunuz… Çok değil bir asır önce ordu yoktu; terhis edilmişti. Silah yoktu; toplanıp İngilizler’e verilmişti. Bir işbirlikçi hainler, bir de işgale direnenler vardı…”
- 26 Ağustos 2025 târihli Sözcü’nün üst manşeti: “Mustafa Kemal olmasaydı Malazgirt’e vizeyle gidilirdi…”
- Ve 18 Mayıs 2025 târihli Nefes gazetesinin üst manşetle îlân edilen tefrikası: “Nefes gazetesi’nden okurlarına dev hizmet: Atatürk’ün direniş ve zafer destanı… Bu ülke kolay kazanılmadı. Cumhuriyet kolay kurulmadı. Lozan’ın tartışıldığı şu günlerde… Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da başlattığı kurtuluş mücadelesini gururla okuyacaksınız. Tarihi başarı ve gerçekler, gazeteci Fikret Kol’un usta çizgileriyle gözler önüne serilecek. Türk milletinin direniş ve zafer destanı yarından itibaren her gün Nefes’te yer alacak…”

En büyük yalanlar, iftirâlar, tahrîfler, gözbağcılık numaraları ve tedhîş üzerine kurulu Kemalist Propagandanın hezeyânla karışık hadsiz küstahlığı: İnsanlık târihine asırlarca istikâmet vermiş büyük Türk Milletinin târihini 20. asırdan, üstelik Selânik’le başlatmak… Hikmet-i vücûdu olan Îmânından aldığı kuvvetle muazzam bir fedâk̃ârlık ve kahramanlık destânı yazarak istik̆lâlini kazanan bir Milletin varlığını, ilâhlaştırılan tek bir kişinin kudretine medyûn göstermek… Muharref, hurâfî, bin bir yalanla dolu bir târihe istinâden borclu çıkarılan Milleti, bir asır boyunca ve daha bilmem ne kadar zamân, maddî-mânevî tedhîşle sindirmek… Şu Müsbet İlim Çağında, sabah akşam, âciz bir kula ibâdet etmek… Üstelik, Vicdân Hürriyetini ayaklar altına alarak, kendi dal̃âletini bütün bir Millete dayatmak…
***
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (166)
İptidâîlik şampiyonları
Böyle böyle, bir efsâne almış başını gidiyor… Perestişkârlıklarını artık nasıl ifâde edeceklerini bilemiyorlar… Muhtelif ifâde şekillerinden bir tânesi, 1920’li senelerden beri, devâsâ heykeller… Kadîm devirlerin mâbûdlarıyle yarışan devâsâ heykeller… “Ebedî Şef”ın yüceliğini ifâde etmek için, artık şehirler, ovalar da yetmiyor; heykeller, dağların tepesine dikiliyor! Meselâ Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’na:
“Ağrı Dağı'na inşa edilen dünyanın en büyük Atatürk heykeli, 24 metre yüksekliğiyle dikkat çekiyor. Yanında dalgalanan 216 metrekarelik Türk bayrağı ise, hem görkemli bir sembol hem de Cumhuriyet’e olan bağlılığı simgeliyor.
“Sıtkı Kahvecioğlu Vakfı tarafından yaptırılan heykel, Atatürk'ün Dumlupınar'da kayaların üzerinde yürüdüğü o tarihi anı simgeliyor ve bu özelliğiyle dünyanın en büyük Atatürk heykeli olma unvanını taşıyor.
“Bu devasa yapıt, Türkiye'nin tarihi mirasına olan bağlılığı simgelerken, aynı zamanda Atatürk’ün azim ve kararlılığını da yüceltiyor.” (Sözcü gazetesinin haberi, 29.11.2024; https://www.sozcu.com.tr/dunyanin-en-buyuk-ataturk-heykeli-yaninda-da-216-metrekarelik-bir-turk-bayragi-dalgalaniyor-p108890; 2.12.2024)

Ne büyük mârifet: Kadîm Bâbillileri, Mısırlıları, Atinalıları, Mekkelileri, hattâ Lenincileri, Stalincileri, Maocuları dahi geçtiniz! Evet, iptidâîlikde şampiyon sizsiniz!
***
Kemalist bir “mûcize”: “Bulutlaşan Ebedî Şef”!
Kemâlperest iptidâîlik hangi raddelere varıyor? Aşağıdaki haber, bunu anlamak için bir misâldir. “Hayâtı baştan başa mûcizelerle dolu olan Ebedî Şef”, mûcizelerine, memâtından sonra da “bulutlaşarak görünmek” gibi muhtelif şekillerde devâm ediyor:
“Bulutlarda Atatürk
“Bu fotoğraf 65 sene önce işte bugün çekildi. Yozgat Lisesi’ndeki bayrak töreninde, 7 Kasım 1953, Cumartesiydi. Çeken kim miydi? Ne büyük tesadüftür ki “Bulutlarda Atatürk” fotoğrafını çeken bu kişinin adı da “Mustafa Kemal”di; Mustafa Kemal Aydoğan…
“Resim öğretmeniydi Yozgat Lisesi’nde. Tören sırasında gökyüzündeki hareketliliği fark etti. Bulutlardaki şekil Atatürk’ün aynısıydı. Hemen koştu ve Rolleiflex fotoğraf makinesini aldı. En uygun açıyı yakalamak istiyordu, baktı ufak bir rampa vardı. Çıkarken tökezledi, düştü yere. Üstü başı toprak içinde kaldı. Önemsemedi, çünkü bir mucizeyi kaydedecekti. Bayrağı tutan Güngör Bayer adındaki öğrenci, ardında lisenin müdürü Rıfat Büke, onların arkasında ise Atatürk’ün mucizevi bulutlardaki silueti… Bastı deklanşöre. Eve gitti, girdi karanlık odaya. Tab etti. İşte bu fotoğraf çıktı ortaya.
“Fakat onu bir sürpriz bekliyordu. Törende İstiklal Marşı okunurken bu fotoğrafı çekmek için hareket ettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma açılmıştı. Sonra kapandı soruşturma, hoş bir anı olarak kaldı dimağlarda.

(https://www.facebook.com/permalink.php/?story_fbid=2146570755387077&id=117187374992102; 21.11.2024)
Solda, üstte, “7 Kasım 1953’te, Yozgat Lisesi’ndeki bayrak töreninde İstiklâl Marşı okunurken Bulutlaşan Atatürk mûcizesi”…
***
“Üç gün sonraydı. 10 Kasım 1953… Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’nden inşası tamamlanan Anıtkabir’e nakledilecekti. Oradaydı bizim resim öğretmeni. Çünkü Atatürk’ün kabrinin etrafına her vilayetten toprak taşınacaktı. İşte Yozgat’ı temsilen Toprağı Taşıma Heyeti’nde yer aldı. Anıtkabir’de, Yozgat’ı temsilen getirilen toprağın ardında Mustafa Kemal Aydoğan vardı. Nakil günü Etnografya - Anıtkabir arası çok sayıda fotoğraf çekti, dokuzunu Anıtkabir’e bağışladı. Aralıklarla Anıtkabir’de sergilendi bu fotoğraflar…
“Birkaç yıl geçti. Ankara Radyosu’nu dinleyenler bir sese kulak verdi. ‘Bulutlarda Atatürk’ fotoğrafı anlatıldı. Anlatan kim miydi? Meşhur bir kişi; Aka Gündüz… Yani Atatürk’ün Selanik’ten çocukluk arkadaşı, gazeteci ve Ankara milletvekili. Fotoğraftan bahsetmişti. İşte o an Türkiye haberdar oldu Mustafa Kemal Aydoğan’dan. Bulutlarda Atatürk 100.000 adet kopya basıldı, tüm okullara, kamu binalarına sergilenmesi için gönderildi.
“Ve bir gün… Ankara’da sergi açtı M. Kemal Aydoğan. ‘Bulutlarda Atatürk’ en başköşedeydi. Tüm Ankara bu fotoğrafı görmek için akın etti. Kalabalığın içinde dikkat çeken bir kişi vardı. Kim miydi? Cumhurbaşkanı Celal Bayar! Bayar, M. Kemal Aydoğan’a bir ricada bulundu, ‘Bu fotoğrafı lütfen Anıtkabir’e bağışlayın!’
“Çocukken büyükbabam Necati Aydoğan’ın evinde ‘Bulutlarda Atatürk’ fotoğrafı bulunurdu. Aynı fotoğraf okuduğum Fatih İlkokulu’nda da vardı. Anıtkabir’de de… Her yerde bu fotoğrafı görürdüm. Ama kimin çektiğini bilmezdim. Ben ilkokuldayken M. Kemal Aydoğan büyükbabamın evine gelirdi. Ne de olsa kardeşlerdi. Saçlarımı okşardı, önüme kağıt kalem koyardı, ‘Hadi resim yap’ derdi. Her ziyaretinde resim yaptırırdı bana. Ressam olamadım ama Tolga Aydoğan adında bir yazar oluverdim. Sonradan öğrendim Bulutlarda Atatürk’ü onun çektiğini. Geçen sene 2017’nin Ocak ayında gökyüzüne yükseldi. 97 yaşındaydı, Cumhuriyetin aydın insanlarındandı, şimdi oğlu Ahmet Yaşar Aydoğan bu fotoğrafın hatırasını yaşatıyor. Anıtkabir’de kırk sene boyunca sergilenen bu fotoğraf şimdilerde müzenin arşivine kaldırıldı. Bu doğa mucizesi yeniden Anıtkabir’de bir köşede sergilense hoş olmaz mı?
“Mustafa Kemal Aydoğan bizlere Atatürk sevgisi ve böylesine tarihi bir fotoğrafı miras bıraktı. Unutmayalım, hatırlayalım bunu…” (Tolga Aydoğan, “Bulutlarda Atatürk”; https://www.facebook.com/permalink.php/?story_fbid=2146570755387077&id=117187374992102; 21.11.2024)
“10 KASIM”LARDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
Her sene kesîf bir propaganda bombardımanı hâlinde muhâtab olduğumuz “10 Kasım” nutukları, merâsim haberleri, gazete manşetleri, televizyon yayınları, ilh… hepimizde o kadar canlı hâtıralar hâlinde yaşıyor ki bunları burada bahis mevzûu etmek, zâid görülebilir… L̃âkin birkaç senelik bir devre içinde, sâdece, -her senenin “10 Kasım” merâsimlerinden, nutuklarından, radyo-televizyon yayınlarından, gazete, mecmûa ve İnternet neşriyâtından meydana gelen- bütünü temsîl mâhiyetinde, (çoğu Mütehakkim Zümrenin nüfûzu altındaki) belli başlı gazetelerin 10-11 Kasım birinci sayfalarının manşet ve haberlerini bir araya getirip bunlar üzerinde teemmül etmek dahi, Türkiye’deki Kemâlperestliğin mâhiyet ve şümûlünü idrâk̃ etmek için gâyet feyizli bir usûldür… Ya idrâk̃ etmek neye yarıyacaktır? Elbette, Hak̆îkat Dâvâsı uğrunda mücâdele etmiye! Bir mücâdele ki hem dünyâmızı selâmete çıkaracak, hem âhiretimizi kurtaracaktır!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (167)

(https://www.dailymotion.com/video/x51fzi6; 10.9.2025)
Kendisine, 9 Kasım 1953’te, Mustafa Kemâl’in tâbutunu açıp naaşının vazıyetini teftîş vazîfesi verilen Marazî Teşrîh Profesörü Kâmile Şevki Mutlu’nun şahâdetiyle sâbittir ki Mustafa Kemâl’in, vefâtını müteâkib mumyalanıp havası alınmış, ilâclı kurşun tâbut içine konulan naaşı, 10 Kasım 1953’te, tahnîti bozulmadan Anıtkabr’e nakledilmiş, Milliyet gazetesinin aşağıdaki tafsilâtından da anlaşılacağı vechiyle, mezk̃ûr kurşun tâbutu muhtevî ceviz tâbutla öylece defnedilmiş, üzerine de, (Mezar Odası’ndaki) resimde görülen mermer l̃ahid yapılmış, bunun etrâfına, bütün vilâyetlerden getirilen topraklarla dolu tunc vazolar yerleştirilmiştir. Kabri, taabbüd menâsikinin en mukaddes mek̃ânıdır.
“Cumhurresinin hitabesini müteakip, Atatürkün tabutu katafalktan kaldırıldı ve Anıt kabre alındı. Tabutu takiben Cumhurreisi Celâl Bayar, Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Başvekil Adnan Menderes, eski Reisicumhur İsmet İnönü, Vekiller heyeti azası, eski B.M.M. Reisi, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi, Riyaseticumhur umumû kâtibi, Başvekâlet Müsteşarı, Ankara Valisi, Ankara Belediye Reisi, eski Riyaseticumhur umumî kâtibi, Riyaseticumhur başyaveri ve yaverleri, Riyaseticumhur ve Başvekâlet hususî kalem müdürleri Anıt kabre girdiler. Tabut Türk erlerinin omuzlarında, Anıt kabirdeki lâhitin [l̃ahdin] tam altında bulunan defin mahalline getirildi. Reisicumhur Celâl Bayar ve diğer zevat, mezarın etrafında yer almış bulunuyorlardı. Tam bir sükût içinde sanduka açıldı, asıl tabutu teşkil eden iç tabut dışarı çıkarıldı ve tam saat 12.30 da [13.30’da olmalı] Atatürkün aziz nâşı bu tabut içinde, mehmetçiklerin elleri ile ebedî medfenine indirildi. Başta Reisicumhur Celâl Bayar olduğu halde herkes huşû içinde idi. Tabut medfenine konduktan sonra son ihtiramlar da yapıldı. Medfenin etrafında Ankara toprağı ve yurdun dört bir köşesinden getirilmiş olan topraklar bulunuyordu. Reisicumhur Celâl Bayar, ilk toprağı attı. Reisicumhur tarafından ikinci ve üçüncü defa toprağın atılmasından sonra, sıra ile Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, eski Reisicumhur İsmet İnönü, Başvekil Adnan Menderes, Vekiller ve diğer zevat medfene toprak attılar. Atatürk, kurtardığı ve üzerine ölmez Cumhuriyeti kurduğu vatanın topraklarına tevdi edilmiş bulunuyordu. Atatürkün medfeni başında, manevî huzurunda ihtiram vakfesinde bulunuldu. Bu tarihî ânı tesbit eden tutanak imzalandı. Defni müteakip, Atatürkü ebedî istirahatgâhına kadar takip edenler, sıra ile Anıt kabrin önünden geçtiler ve Atatürkün manevî huzurunda eğildiler. Bunu izcilerin ve gençliğin ziyareti takibetti. Bundan sonra Anıt kabir vatandaşların ziyaretine açıldı. On binlerce vatandaş, o saatten beri durmadan Atatürkün kabri önünden geçmekte ve tazimle eğilmektedir. Gün batmış, karanlık olmuş, Anıt kabir, ışıklara bürünmüştür. Önünde meşaleler yanmaktadır. Vatandaşların, kendilerine bu vatanı hediye eden büyük kurtarıcı ve kurucu Atatürkün manevî huzurunda tavafı devam etmektedir.” (Milliyet, 11.11.1953, s.7)
***
Üzerinde duracağımız devre, 2016 ilâ 2024 senelerine şâmildir. Tedk̆îk̆imizde, bu dokuz senelik devrenin 2018 ve 2022 seneleri eksikdir. Mâmâfih, nümûne ittihâz ettiğimiz yedi senelik devre de, ibret almak, ibret alarak harekete geçmek için hiç de az değildir…
Bütün bu devre zarfında, en fanatik manşetler, Sözcü gazetesine âiddir…
2016 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
2016 senesinde, Gülen Cemâatinin 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü yaşandığı için, o senenin “10 Kasım” neşriyâtında dahi, bu hâdisenin têsîri görülüyor. Okurlara verilen başlıca mesaj, mâhûd Darbe Teşebbüsünün Kemalizm sâyesinde önlendiği ve bir kerre daha, Kemalizmin Türkiye’nin tâkîb etmesi lâzım gelen “tek yol” olduğudur. Bu mesaj, o sene, en keskin ifâdelerle, 28 Temmuz 2016 târihli Sözcü’nün birinci sayfasında verilmişti:
“Tek yol, Ata’nın yolu!”
• “En sonunda gerçeği görmeye başladılar… Tek yol, Ata’nın yolu… Türkiye’nin tek kurtuluşu, Ulu Önder Atatürk’ün 93 yıl önce kurduğu Laik, Demokratik Cumhuriyete sahip çıkmaktır… Bizi Atatürkçü olduğumuz için eleştirenler 15 Temmuz’dan sonra gördü ki, en doğru yol, bizim de işaret ettiğimiz Atatürk’ün yolu… Nitekim AKP bile, binasına Atamızın dev posterini astı. [Solda, bunu gösteren resmin alt yazısı:] AKP’nin bir duvarında Atatürk, bir duvarında Türk bayrağı var… Dinci FETÖ’nün kanlı darbe girişiminin ardından, devletin içinde cemaatlere yer olmadığı acı şekilde anlaşıldı. AKP, Söğütözü’ndeki 14 katlı merkezine dev Atatürk posteri astı. Umarız fikirlerine de sahip çıkarlar. [Sağdaki resmin alt yazısı:] Burası Ankara Beştepe’de cemaate ait olan bir hastane… Sağlık Bakanlığı’na bağlandı ve hastaneye Atatürk adı verildi.”
• 3 Ağustos 2016 târihli Gazete Harbi, Başvekîl Binali Yıldırım’ın beyânâtını manşet yapmıştı: “Hiçbir darbeci Atatürkçü değildir.” Haberin devâmı: “Partisinin grup toplantısında konuşan Başbakan Binali Yıldırım: ‘Meclis’i kapatan hiçbir asker bu ordunun askeri olamaz. Her darbe girişimi öncelikle Mustafa Kemal’in açtığı Gazi Meclis’i yaralamıştır. Hiçbir darbeci Atatürkçü de değildir, Kemalist de değildir, hatta bu vatanın evladı da değildir.’ dedi.”
• 10 Kasım 2016 târihli Hürriyet’in manşeti: “78 yıllık hasret…” Gazetenin “10 kasım Özel Eki: Atatürk’ün Ardından Dünya Basını”… “Mustafa Kemal Atatürk tam 78 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı. Vefatının ardından dış basında çıkan yazı ve başlıklar onun nasıl bir dünya lideri olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.”
• 10 Kasım 2016 târihli Sözcü’in manşeti: “Atamızı özlemle anıyor ve arıyoruz… Neredesin dost?” Arkasından, Âşık Mahzûnî Şerif’in şiiri: “Sana hasret sana vurgun gönlümüz / Nerdesin mavi gözlüm / Nerde nerdesin dost… İlh…”
• 10 Kasım 2016 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Büyük buluşma saat 15.00’te… Anıtkabir’de birleşiyoruz… Türkiye bugün tarihi bir buluşma yaşayacak. Millet, devlet, hükümet ve ordu el ele vererek tüm dünyaya Arslanlı Yol’dan ‘Birlikteyiz’ mesajı gönderecek. Haydi Anıtkabir’e!”
• 10 Kasım 2016 târihli Yeni Şafak’ta, sol alt köşede, fotoğraflı küçük bir başlık: “Saygıyla anıyoruz…” Yeni Şafak, bir sonraki sene, bu tavrını değiştirecek, 11 Kasım 2017 târihli nüshasının birinci sayfasının kısm-ı âzamını, “Milletimizin Atatürk’le sorunu olmadığı” iddiâsına tahsîs edecekdir…

(Sözcü, 28.7.2016, s. 1)
Totaliter Zihniyetin sloganı: “Tek yol, Ata’nın yolu!”
***
“Dünyayı birleştirmişti!”
• 10 Kasım 2016 târihli Milliyet’in sürmanşeti: “Kalbimizdesin… Ulu Önder Atatürk’ü ölümünün 78. Yıldönümünde hasretle anıyoruz… Dünyayı birleştirmişti… Cumhurbaşkanı Erdoğan: ‘Gazi’nin hatırasına sahip çıkmak, bağımsızlığımıza, vatanımıza, bayrağımıza, Cumhuriyet’e ve ülkemizin bin yıllık medeniyet birikimine, Kurtuluş Savaşı ruhuyla sahip çıkmayı gerektirir.’ İlk tören Anıtkabir’de…”
“Türk milleti, el ele Ata’nın huzûruna çıkıyor”
• 10 Kasım 2016 târihli Yeniçağ’ın sürmanşeti: 78. Yılında hasret, minnet ve şükranla anıyoruz… ‘Ehli İslamı ehli salibe çiğnetmeyen Kaid-i Azam (büyük kumandan) Mustafa Kemal’e Allah rahmet eylesin.’ Muhammed Ali Cinnah (Pakistan devletinin kurucusu ve ilk devlet başkanı)”
• 10 Kasım 2016 târihli Haber-Türk’ün sürmanşeti: “Bugün 10 Kasım, Türk milleti el ele Ata’nın huzuruna çıkıyor… Seninle hep ileri! Cumhuriyet’imizin kurucusu, Ulu Önder Atatürk’ü, aramızdan ayrılışının 78. Yıldönümünde saygı, özlem ve minnetle anıyoruz. Manşetlerdeki Atatürk… Dolmabahçe’de son 10 gün…”
• 10 Kasım 2016 târihli Posta’nın manşeti: “Bir ölüm ancak bu kadar ölümsüz olabilir… Aramızdan ayrılışının 78’inci yılında 78 milyon Ata’sını özlemle anıyor… Bugün hediye: Atatürk imzası çıkartması…”
• 10 Kasım 2016 târihli Takvim’in sürmanşeti: “Ata’yı 78 yıldır özlemle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2016 târihli Vatan’ın sürmanşeti: “Özlüyoruz… Atatürk’ü ölümünün 78. Yılında minnetle ve özlemle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2016 târihli Ortadoğu’nun sürmanşeti: “Atatürk’ü rahmet ve minnetle anıyoruz…”
• 11 Kasım 2016 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Ata’ya akın…” Resminin altında, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun beyânâtı: “…Onun koyduğu ilkelerin ne kadar önemli olduğunu bugün çok daha iyi anlıyoruz.”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (168)
“Eşi benzeri yok!”
• 11 Kasım 2016 târihli Sözcü’nün manşeti: “Atamıza koştuk… Anıtkabir doldu taştı…”
• 11 Kasım 2016 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Vatanımızın ve milletimizin birliğine yönelik tehditlere Türkiye böyle yanıt verdi… 80 milyondan Atatürk duruşu… Atatürk’ün ölümünün 78. Yılında saat 9’u 5 geçe yurdun dört bir yanında zaman durdu… Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzenlediği ‘Ordu-Millet El Ele’ etkinliği iptal olsa da 7’den 70’e milyonlar Ata’sına koştu. Anıtkabir’den yükselen ses, ‘Mehmetçiğin yanındayız’ oldu…”
• 11 Kasım 2016 târihli Vatan’ın manşeti: “Eşi benzeri yok… Atatürk’ün 78. Ölüm yıl dönümünde yüzbinler Anıtkabir’e sığmadı. 9’u 5 geçe Türkiye’de hayat yine durdu. Otoyollarda, köprülerde ve okullarda vatandaşlar saygı duruşuna geçti… Dua etti, ağladı…”
• 11 Kasım 2016 târihli Ortadoğu’nun manşeti: “Bu millet unutmaz… Bu sevgi bitmez… Türk milleti, Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 78’inci yılında büyük bir özlemle, sevgi ve saygıyla bir defa daha bağrına bastı…”
• 11 Kasım 2016 târihli Takvim, Erdoğan’ın “10 Kasım” nutkundan şu cümleyi manşet yapıyor: “Yeni Türkiye, Gazi’nin emaneti”… Ve Anıtkabir Defteri’ne yazdıklarının bulunduğu sayfanın fotoğrafını koyuyor… Orada şunlar okunuyor:
“Aziz Atatürk,
“Bugün ebediyete irtihalinin 78inci yıldönümünde Kurtuluş Savaşımızın muzaffer komutanı, Cumhuriyetimizin kurucusu olan Zat-ı Alinizi bir kez daha hürmetle, tazimle yâd ediyoruz.
“ ‘En büyük eserim’ diyerek bizlere emanet ettiğiniz Cumhuriyete sahip çıkmayı görev biliyor, her alanda daha güçlü, itibarlı ve müreffeh bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerliyoruz.
“Terör örgütlerinin, ihanet çetelerinin ve bunları maşa olarak kullanan karanlık odakların huzurumuzu, istikrarımızı ve bin yıllık kardeşliğimizi bozmasına, ülkemizi hedeflerinden alıkoymasına asla izin vermeyeceğiz.
“Ruhun şad olsun!”
Erdoğan, “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi'nde düzenlenen anma töreninde” de, Mustafa Kemâl ve tâkîb ettiği siyâset hakkında umûmî bir değerlendirme yapmıştı:
“…Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşımıza yüklediği anlam çok önemlidir. Ne diyor Gazi, ‘Anadolu bu savunmasıyla yalnız kendi hayatına ait vazifeyi yerine getirmiyor, belki bütün Doğu'ya yönelik hücumlara bir set çekiyor.’ Bu söz Anadolu'nun, zulmün önündeki son kale olduğunun tüm dünyaya ifadesidir. […]
“Fatih gibi Gazi de milletine sonsuz bir inanç ve güven besliyordu. İşgal donanmaları İstanbul'a demir attığında, herkes umutsuzluğa kapılırken o, ‘Geldikleri gibi gidecekler’ diyecek gücü, milletine olan sarsılmaz inancından alıyordu. Başkomutanlık Savaşı'nın ardından, ‘Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri’ emrini verirken de biliyordu ki bu milleti üstün kılan, ‘Ya istiklal ya ölüm’ parolasıyla yaşıyor olmasıdır. Gücünü milletten alan Fatih, İstanbul'un ve yeni çağın kapılarını bize açarken, Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşları da ‘bitti’ denilen bir milletten devşirdikleri güçle, yeni Türkiye'yi inşa ettiler.
“Açıkçası ben, Samsun'a çıktığı andan itibaren mücadelesini sadece milletine güvenerek yürüttüğünü söyleyen Gazi’nin mesajlarını hala anlayamayanların olduğunu üzüntüyle takip ediyorum ve görüyorum. Üstelik bunların başında da bizzat kurucusu olduğu partinin mirasyedileri geliyor. Kendi küçük siyasi çıkarları uğruna ülkelerini, milletlerini, devletlerini Gazi'nin emaneti olan Yeni Türkiye'yi karalamanın, itibarsız hale getirmenin, hedef haline getirmenin peşinde olanlar, onun adını ağızlarına almayı hak etmiyorlar. […]
“Gazi, barışın ve huzurun şartı olan tam bağımsızlığı da siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam serbestlik olarak tanımlar. Gazi Mustafa Kemal’in ‘en büyük eserim’ dediği ve gelecek nesillere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ni tam bağımsız bir ülke olarak sürekli daha ileriye taşımanın gayreti içerisindeyiz. Eğer bunu başarırsanız, Gazi’yi anlamış olursunuz. Eğer bunu başaramazsanız sadece patinaj yaparsınız. […]
“Atatürkçülük adına değişime direnenlere rağmen, biz onun vasiyetinin gereklerini yerine getirmeye devam ediyoruz, devam edeceğiz. Gazi'yi kendi dogmalarının içine hapsetmeye çalışarak, devlet ve millet tarihimizi 90 yılla sınırlandırmaya kalkanlara izin vermeyeceğiz. İlköğretimden itibaren ki buna artık ‘anaokulları’ diyoruz, ders kitaplarının bu çerçevede yeniden gözden geçirilmesi dahil milletimizi tarihiyle, kültürüyle, medeniyetiyle buluşturacak her türlü adımı süratle atmalıyız.” (10.11.2016; http://www.oncevatan.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-gazinin-adini-agizlarina-almayi-hak-etmiyorlar-h101415.html; 23.11.2016)
2017 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
• 10 Kasım 2017 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Paylaşıldıkça büyüyor… Mecburi istikamet: ‘Zor zamanlarda Atatürk keşfedilir’ demiştik, keşfediliyor. Bu yıl ilk kez AKP teşkilatları duyurular yaparak Anıtkabir’e gitme kararını açıkladı. ‘Atatürk birleştirir’ slogandı, artık değil: Birleştirdi!” “Ulusal Kanal, Anıtkabir’den 18.30’da canlı yayında…” “AKP Anıtkabir’e gidiyor… AKP Beşiktaş ve Şişli teşkilatları Anıtkabir’de yapılacak Atatürk anmasına katılacak. 10 Kasım öncesi iki ilçeye çok sayıda duyuru pankartı asıldı.” “Bilecik’in Bozüyük ilçesinde Necip Fazıl Kısakürek İlkokulu öğrencileri, okul bahçesinde yan yana gelerek ‘Ata’ yazısı oluşturdu.”
“Kemâl Atatürk’ümüzün mûcizevî başarısı”
• 10 Kasım 2017 târihli Vatan’ın manşeti: “Aramızdan ayrılışının 79. yılında Ata’mızı özlem ve saygıyla anıyoruz.” “Giysilerine tarihi dokunuş… Ulu Önder Atatürk’ün, Cumhurbaşkanı olduktan sonraki dönemde giydiği bazı kıyafetlerin konservasyonu bir buçuk yıl süren çalışmaların ardından tamamlandı.” “Hayatına ait hatıralarıyla insan Atatürk… O[nun] aramızdan ayrıldığı 1938’den bugüne 79 yıl geçti. Her 10 Kasım geldiğinde, saat tam da dokuzu beş geçe, birkaç dakikalığına da olsa, yaşam adeta durur ülkemizde. Her 10 Kasım’da, o saatte; Son nefesini vermekte olan bir imparatorluk sonrası, böylesine büyük bir milletin tarih sahnesinden silinmesine ramak kala; Anadolu’da başlattığı özgürlük mücadelemizle kanımızı, canımızı ve dahi son lokmamızı bu uğurda feda ederek, bu yaşlı gezegende var oluş mücadelesini kazanan milletimizin kimliğini, önderinin kim olduğunu bir kez daha hatırlarız. Her 10 Kasım’da, o saatte; Dünya devletlerince işgal edilen, paramparça edilmiş bir dünya imparatorluğu sonrasında; Adeta bir kan çanağında Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran ilke ve devrimleriyle bugünleri var eden, son yüzyılın en Büyük Lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün o mucizevi başarı öyküsü bir kez daha canlanır hafızalarımızda.”
“Ölümsüz aşk”
• 10 Kasım 2017 târihli Milliyet’in sürmanşeti: “Ölümsüz aşk… Ulu Önder Atatürk’ün aramızdan ayrılmasının üzerinden 79 yıl geçti. Fikirleri ve öngörüleriyle her gün yeniden doğan Ata’mızı hasret ve sevgiyle anıyoruz… Milletimizi birleştirdi…”
• 10 Kasım 2017 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ü ölümünün 79. yıldönümünde özlemle anıyoruz… Devrimlerinle sonsuza kadar… Minnettarız… Önderliğini yaptığı Kurtuluş Savaşı ile ülkemizin bağımsızlığını sağlayan, ardından Cumhuriyet’i kuran, yaptığı devrimlerle bize modern bir ülke bırakan Mustafa Kemal Atatürk’ün değeri ve dehası her geçen gün daha fazla anlaşılıyor. Onun açtığı çağdaşlık yoluna konulan tüm engellere inat Cumhuriyet ve değerleri sonsuza dek yaşayacak. Halk, önderine sahip çıkıyor…”

(Cumhuriyet, 10.11.2017, s. 1)
***
• 11 Kasım 2017 târihli Sabah’ın manşeti: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan 10 Kasım manifestosu: Atatürk’ü bunların tekeline bırakmayız… CHP zihniyeti Atatürk’ü ideolojik amaçlarının malzemesi haline getirmeye çalıştı. Ülkemizin önemli değerini bunlara istismar ettirmeyiz.”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (169)
“Batmayan güneş”
• 10 Kasım 2017 târihli Hürriyet’in manşeti: “Batmayan güneş… Bugün Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 79’uncu yıldönümü. O’nun çağdaş, demokratik Türkiye vizyonunun değeri her geçen gün daha iyi anlaşılıyor.” Sürmanşet: “Hürriyet okurları için özel kitap… Atatürk 100 yıl önce gördü… Büyük Önder Atatürk’ün demokrasi ve özgürlüğün kutsallığından çocuklara, bir toplumun kurtuluşundan eğitime, aile hayatından insan ilişkilerine kadar her konuda yol gösteren sözleri. Doğan Hızlan’ın önsözü ve Prof. Dr. Macit Gökberk’in olağanüstü makalesiyle bu eşsiz albüm Hürriyet’in okurlarına armağanı. 20 kupona. İlk kupon 24. sayfada.” “Cumhurbaşkanı Erdoğan,10 Kasım için mesaj yayınladı: ‘Gazi Mustafa Kemal, önderlik ettiği istiklal mücadelemiz, elde ettiği eşsiz zaferler ve milletimizi müşterek ideal etrafında birleştirerek kurduğu Cumhuriyetimiz ile tüm dünyanın takdirini kazanmış kahraman bir asker, saygın bir liderdir.”
“Sen Biziz! Sonsuz minnet ve saygı!”
• 10 Kasım 2017 târihli Haber-Türk’ün manşeti: “79 yıldır özlemle izindeyiz… Özlemimizi bu etiketle paylaşıyoruz: Sen Biziz. Türkiye, Ulu Önder Atatürk’ünü sonsuz bir minnet ve saygıyla anıyor… Dünya önünde eğiliyor… İstanbul’da, F.Bahçe-Bostancı sahili arasında 6,5 km’lik Ata’ya Saygı Zinciri oluşturulacak. İzmirliler, 350 metrelik dev posteriyle yürüyecek… G. Kurmay’dan Atatürk’ün bilinmeyen fotoğrafları… Yazı dizisi: Atatürk’ten Hatıralar… ‘Kahraman asker, saygın lider’…”
• 11 Kasım 2017 târihli Yeni Şafak’ın manşeti: “Milletimizin Atatürk’le sorunu yok…” “Kurtuluş Savaşı’nı milletin kıyamı olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Bu mücadeleye liderlik eden ismin milletin gönlünde en kıymetli yere sahip olması kadar tabii bir şey yok. Milletimizin Mustafa’ya saygısında en küçük tereddüt yok. Milletimizin Kemal’le de, Atatürk ile de hiçbir sıkıntısı olmadığını iyi biliyoruz.’ dedi.”
“Ata’mıza koştuk!”
• 11 Kasım 2017 târihli Milliyet’in manşeti: “Ata’mıza koştuk… Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün ölümünün 79. yılında yüz binlerce vatandaş Anıtkabir’e akın etti… Akın saatler sürdü…”
• 11 Kasım 2017 târihli Haber-Türk’ün manşeti: “Farklılıklarımızla 80 milyon bir arada O’na koştuk… Muhafazakâr-liberal, Türk-Kürt, sağ-sol tüm Türkiye Atatürk’te birleşti… Kastamonu’da imam hatipli kızlar, okulun bahçesinde Atatürk imzası oluşturdu. Batman’da Leyla, Kürtçe ‘Neredesin Mustafam’ ağıdını okudu. Suriyeli çocuklar da Anıtkabir’deydi.” Erdoğan: “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlayıp anlatacağız…” CHP Lideri Kılıçdaroğlu: “Atatürk’e sahip çıkın…”
“Tarihte benzeri yok”
• 11 Kasım 2017 târihli Hürriyet’in manşeti: “İlber Ortaylı Ata’ya ilgiyi yorumladı: Tarihte benzeri yok…”
• 11 Kasım 2017 târihli Akşam’ın manşeti: “Atatürk’ü CHP’ye bırakmayız… Cumhurbaşkanı Erdoğan: ‘CHP gibi amorf bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz’ dedi…”
“Geç de olsa kıymetini anladılar!”
• 11 Kasım 2017 târihli Sözcü’nün manşeti: “Geç de olsa kıymetini anladılar… Kimseyi tanımadık senden daha güzel… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ü, ölümünün 79. Yıldönümünde özlemle andık… 80 milyon tek yürek olduk… Devletin zirvesi tam kadro Ata’nın huzuruna çıkıp bağlılığını bildirdi… Araçlarından inip saygı duruşuna geçtiler…”
“Türk milleti hazırolda!”
• 11 Kasım 2017 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Türk milleti hazırolda! Atatürk’ü tarihi katılımla andık… Ankara’da Anıtkabir’e akın eden yurttaşlar, içeri girebilmek için saatlerce bekledi… Saat 09.05’te Türkiye tek yürek oldu…”
“Atatürk, yerli ve millî bir liderdir!”
• 15 Kasım 2017 târihli Anayurt’un manşeti: “Atatürk ortak değerimizdir… Başbakan Binali Yıldırım: ‘Atatürk toplumun ortak değeridir. Atatürkçülük, taş üstüne taş koymak ve dünyanın en büyük havaalanını yapmaktır.’ dedi…”
• 20 Kasım 2017 târihli Sözcü’nün manşeti: “Merhum Necmettin Erbakan’ın oğlundan çarpıcı çıkış: ‘Atatürk yerli ve milli bir liderdir… Fatih Erbakan, mali durumu Osmanlı’nın çöküş dönemine benzetirken Atatürk’ün ekonomi politikasını başlıktaki sözlerle övdü… İşte sözleri: ‘Erbakan Hocamız, ‘Atatürk yaşasaydı, Milli Görüşçü olurdu’ sözünü ilgi çekmek için söylemedi. Çünkü Atatürk, dışa bağlı olmadan tam bağımsız bir ülke ve millet için adım atmıştır. Yerli ve milli düşünceye sahip bir liderdir.’ ”
2019 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
• 10 Kasım 2019 târihli Sözcü’nün manşeti: “Ölümünün 81’inci yıldönümünde Atatürk’ü özlemle, minnetle anıyor ve haykırıyoruz: Hepimiz Mustafa Kemal’iz!” Rahmi Turan: “Her yıl daha da büyüyor…”
• 10 Kasım 2019 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Büyük önder Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 81. yıldönümünde saygıyla anıyoruz… Unutturamazlar! Atatürk’ün mucizesi: Türk Devrimi…”
• 10 Kasım 2019 târihli Türkgün’ün manşeti: “Atamızı rahmet ve saygıyla anıyoruz…”
• 10 Kasım 2019 târihli Ortadoğu’nun manşeti: “81 yıldır aynı özlemle…”
• 10 Kasım 2019 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Atatürk’ün yükelişi… İçinde bulunduğumuz ekonomik sorunlar ve güvenliğimize yönelik tehditler Atatürk’ün programını yeniden Türk milletinin gündemine soktu. Türkiye bir yandan silahlı kararlılığıyla ABD destekli terör örgütlerini etkisiz hale getirirken diğer yandan üretim odaklı ekonomik yapının önemini yeniden keşfediyor…” “Türk milleti, Vatan Savaşı’nın başladığı 24 Temmuz 2015 ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde Atatürk programının önemini keşfetti. Her millî bayramda ve 10 Kasım’da Anıtkabir’de ziyaretçi rekoru kırıldı. Atatürk’ün milletimizin temel birleştirici gücü olduğu bir kez daha kanıtlandı. Vatandaşlar bugün hüzünle değil gururla, yasla değil kararlılıkla Anıtkabir’de birlik ve beraberlik için buluşacak…” “Atatürk posteriniz bugün Aydırlık’ta; istemeyi unutmayın!”
• 10 Kasım 2019 târihli Yeni Birlik’in sürmanşeti: “81 yıldır özlemle izindeyiz…”
“Türk milleti, asırlar sonra seninle güldü”
• 10 Kasım 2019 târihli Yeniçağ’ın manşeti: “Türk milleti, asırlar sonra seninle güldü… 81’inci yılda minnet, sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2019 târihli Birgün’ün sürmanşeti: “Saygıyla anıyoruz…”
• 10 Kasım 2019 târihli Yurt’un manşeti: “Atatürk ön gördü: Boğazlar Türk oldu!”
• 10 Kasım 2019 târihli Yeni Mesaj’ın sürmanşeti: “Milletimizin gönlünde Atatürk yeniden doğdu…”
• 10 Kasım 2019 târihli Korkusuz’un manşeti: “Atatürk’ü ölümünün 81’inci yıldönümünde özlemle anıyoruz… Unutmayız!”
“Halk, liderine koştu”
• 11 Kasım 2019 târihli Sözcü’nün manşeti: “81 yıl geçti, sevgisi hâlâ katlanarak büyüyor… Dünya böyle sevilen başka lider görmedi… Ulu Önder Atatürk’ün ebediyete intikalinin 81’inci yıl dönümünde, yine saatleri 9’u 5 geçe durdurup onu özlemle andık… Sel olup ona aktık…”
• 11 Kasım 2019 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Halk, liderine koştu…”
• 11 Kasım 2019 târihli Akşam’ın manşeti: “Cumhuriyet, Osmanlı mirasıdır… 9’u 5 geçe Türkiye durdu…”
• 11 Kasım 2019 târihli Türkgün’ün manşeti: “Türkiye, Ata’sını andı…”
• 11 Kasım 2019 târihli Star’ın sürmanşeti: “Milletimizin kalbinde hep yaşayacak…”
• 11 Kasım 2019 târihli Akit’in manşeti: Erdoğan’dan naklen: “Atatürk’ü istismarcılara bırakmayacağız!”
• 11 Kasım 2019 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Türk milleti selam durdu… Hepimiz Mehmetçiğiz! Atamızın izindeyiz! Güçlenen irade…”
“Sevgisi eksilmiyor, her geçen yıl daha da artıyor”
• 11 Kasım 2019 târihli Ortadoğu’nun manşeti: “09.05’te hayat durdu… Dolmabahçe’de duygu seli… Devletin zirvesi Anıtkabir’de… Atatürk’ü anmak lafla olmaz…”
• 11 Kasım 2019 târihli Yeniçağ’ın manşeti: “Damarlarında asil kan taşıyanları gururlandıran sevgi: İşte buradayız!”
• 11 Kasım 2019 târihli Birgün’ün manşeti: “Sevgi seli…”
• 11 Kasım 2019 târihli Yeni Mesaj’ın sürmanşeti: “Kurtarıcıya saygı günü… Atatürk’ü okuyarak, anlayarak sevmek…”
• 11 Kasım 2019 târihli Korkusuz’un manşeti: “Sevgisi eksilmiyor, her geçen yıl daha da artıyor… Anıyor, arıyor, seviyoruz…”
2020 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
• 10 Kasım 2020 târihli Milliyet’in manşeti: “Sonsuza dek… Vatanımızın kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 82’inci yıldönümünde saygıyla anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ü saygıyla anıyoruz… Özlüyoruz… Yüzbinler anacak… Bağımsız, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, devrimlerin öncüsü ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 82. Yıldönümünde sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz. İlk anma törenleri Anıtkabir, İstanbul Taksim ve Dolmabahçe’de yapılacak.” “Esaretten özgürlüğe… CHP’li belediyeler ve sivil toplum kuruluşları tarafından ülkenin dört bir yanında fotoğraf sergileri açılacak, saygı zincirleri oluşturulacak. Atatürk’ün kendi sesinden konuşmaları yayınlanacak, Anadolu ateşi yeniden yanacak, ‘Esaretten Özgürlüğe’ adlı tiyatro oyunu sergilenecek…”
“Seni sevmiyeni sevmiyeceğiz!”
• 10 Kasım 2020 târihli Sözcü’nün manşeti: “Ölümünün 82’nci yıl dönümünde Atatürk’ü saygıyla anıyoruz… Seni sevmeyeni sevmeyeceğiz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Aydınlık’ın manşeti: “Vatan savaşının ve Türk devriminin önderini saygıyla anıyoruz… Atatürk’ün vasiyeti… Atatürk, arkadaşlarına şöyle diyordu: Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Sovyetler’e yöneltilmiş herhangi bir antlaşmaya girmeyeceksiniz. Sovyet dostluğundan ayrılmayacaksınız… Atatürk ve İsmet inönü, Büyük Taarruz öncesi yapılan Ilgın Manevralarında Aralov’la ([resimde] kasketli olan) birlikte. Kurtuluş Savaşı’nda Sovyet Elçisi olan Aralov’un heykeli, Türk-Sovyet dostluğu adına inşa edilen Taksim Anıtı’nda Atatürk ve İsmet Paşa’nın arkasında yer alıyor.”
• 10 Kasım 2020 târihli Hürriyet’in sürmanşeti: “82 yıldır milletin kalbinde…”
• 10 Kasım 2020 târihli Sabah’ın sürmanşeti: “Sevgiyle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Karar’ın başlık yanı: ”Saygıyla anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Akşam’ın başlık yanı: “Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı ve minnetle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Türkgün’ün sürmanşeti: “Gazi Mustafa Kemal Ata’mızı saygıyla ve özlemle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Yeniçağ’ın manşeti: “Türklük ateşiyle çarpan kalbin, bedenlerimizde sonsuza dek atmaya devam edecek…”

(Milliyet, 10.11.2020, s. 1)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (170)
• 10 Kasım 2020 târihli Posta’nın manşeti: “O bizi çok sevmişti, biz de O’nu çok seviyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Yeni Birlik’in sürmanşeti: “82 yıldır şükranla anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Takvim’in başlık yanı: “Ata’yı 82 yıldır özlemle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2020 târihli Yeni Mesaj’ın manşeti: “Rahmetle anıyoruz… ‘Türkiye’nin rol modeli Atatürk olmalı…’ [Haydar Baş’ın başmakâlesi:] 10 kasım, gerçek Atatürk’ü anlamak…”
• 10 Kasım 2020 târihli Anayurt’un manşeti: “Işığı yolumuzu aydınlatıyor…”
• 10 Kasım 2020 târihli Korkusuz’un manşeti: “Ölümünün 82. yılında özlemle anıyoruz… Yıllar geçtikçe Atatürk sevgisi azalmıyor, artıyor… Bu kalp seni unutur mu? 82’inci yılda da 82 milyon kalp seni unutmaz. Yaktığın medeniyet ışığının takipçisiyiz Atam…”
2021 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
• 10 Kasım 2021 târihli Yeni Şafak’ın başlık üstünde küçük anma mesajı: “Bugün, 10 Kasım… saygıyla anıyoruz…”
• 10 Kasım 2021 târihli Akşam’ın başlık yanı: “83 yıldır saygı ve minnetle anıyoruz…”
• 10 Kasım 2021 târihli Hürriyet’in manşeti: Atatürk’ün vedası… Ulu Önder’in gençliğe son mesajı… Ulu Önder Atatürk’ü ölümünün 83’üncü yılında büyük bir özlem ve minnetle anıyoruz. Atatürk’ün son Cumhuriyet Bayramı’nın tanıklarından dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Ulu Önder’in gençlere mesajını anlatmıştı…” “Hürriyet sayfalarında 10 Kasım…” (1953’ten 2017’ye kadar 10 Kasım târihli yedi birinci sayfanın alt alta fotoğrafları.)
• 10 Kasım 2021 târihli Sabah’ın sürmanşeti: “83 yıl… Atamızı sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz…”
• 11 Kasım 2021 târihli Sabah’ın manşeti: Erdoğan: “Atatürk’ün mirasına sahip çıkan biziz!” “Başkan Erdoğan, Atatürk’ü anma töreninde CHP yönetimine sert çıktı: Gazi hayatta olsaydı bunları sopayla kovardı…” “Anıtkabir doldu taştı…”
(Mustafa Kemâl’in “Bizans Müzesi” hakâretinden henüz kurtulmuş) Ayasofya Câmii’nde onun için Mevlid okutma teşebbüsü
Ecdâd yâdig̃ârı en mühim millî timsâllerimizden Ayasofya Câmii, birkaç sene hazırlıktan sonra, 1934’te, “Mutlak Şef” tarafından “Bizans Müzesi’ne tahvîl edilmiş, Müslümanların 1948’de başlıyan büyük mücâdelelerinden sonra, nihâyet, cemâat-i kübrâ ile kılınan 24 Temmuz 2020 Cumâ Namazıyle, tekrâr bütün mek̃ânlarıyle berâber ibâdete açılmıştır. (En üstte Mustafa Kemâl’in imzâsını taşıyan 24 Kasım 1934 târihli İcrâ Vekîlleri Hey’eti Karârnâmesi, 10 Temmuz 2020’de, Devlet Şûrâsı –“Danıştay”- 10. Dâiresi tarafından bilittifâk iptâl̃ edilmiş, aynı gün, Cumhûr Reîsliği Karârnâmesiyle, Ayasofya, tekrâr câmi statüsü kazanmıştır. Tafsîlât için: Ayasofya Câmii’ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin Sahîh Târihçesi; Yeni Söz, 6.11.2022 - 26.5.2023, 198 Tefrika.)
İşte, ölümünü tâk̆îben babasının postuna oturan Hüseyin Baş’ın Bağımsız Türkiye Partisi, 2021 “10 Kasım”ında, Ayasofya Câmii’nde, hem de o henüz tekrâr Câmi statüsüne kavuşmuş iken, onunla alay edercesine, onu “Bizans Müzesi”ne tahvîl etmiş Mustafa Kemâl için, Mevlid okutmıya teşebbüs etmiş, talebi İstanbul Vâliliği tarafından reddedilince de, bu karârı protesto etmişti! Buna dâir haber, Yeni Mesaj gazetesinin 11 Kasım 2021 târihli nüshasında manşet yapılmıştır:
“Taşı gediğine koydu… İstanbul Valiliği, BTP’nin [Bağımsız Türkiye Partisi’nin] Ayasofya Camii’nde 10 Kasım’da Atatürk için Mevlit okuma başvurusunu reddetti. BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, tam isabet bir tespitte bulunarak, ‘Demek ki Ayasofya ibadete değil, siyasete açılmış’ dedi…”
Hâlbuki bu teşebbüsüyle câmii siyâsete âlet eden kendisidir!
Aynı sayfanın üst kısmına, bir evvelki sene ölmüş liderleri Haydar Baş’ın (Trabzon, Akçaabat, 28.1.1947 – Trabzon, 14.4.2020) bir makâlesini dercetmişler:
“Mübârek anası”
“10 Kasım, gerçek Atatürk’ü anlamak… Türk milletinin yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerden biri olan Atatürk’ü vefatının sene-i devriyesinde rahmetle anıyoruz. Tam bağımsızlık, milli egemenlik ve milli devlet ilkeleri üzerine bina edilen Cumhuriyetimizin mimarı Atatürk, Türk milleti ve devleti arasındaki bağdır. Temeli İslam ile şekillenmiş, etnik ayrımdan uzak Türk milleti tanımı ona aittir. Bugün başta mübarek anası üzerinden ortaya atılan iftiralar ile O’nun şahsı hakkında oluşturulmaya çalışılan izlenim, Türk milletini var eden birlik harçlarını yok etmek gayesiyledir. İlh…”
Aynı nüshada sürmanşetten anma mesajı:
“Hürmetle ve rahmetle anıyoruz… İşgal altındaki tüm devletlere örnek teşkil eden bir kurtuluş mücadelesi veren ve Cumhuriyetimizin yegâne mimarı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 83. Yıl dönümünde hürmet, minnet, sevgi ve rahmetle anıyoruz. Yalnızca Türk milletinin Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yöneten bir komutan olarak değil, aynı zamanda gerçekleştirdiği devrimlerle de dahi bir devlet adamı olarak tarihe geçen Mustafa Kemal Atatürk, 57 yıl süren yaşamında, milletinin ve vatanının bağımsızlığı için yılmadan çalıştı ve girdiği her mücadeleden zaferle çıktı. Askeri ve siyasi dehasıyla Türk ve dünya tarihine adını altın harflerle yazdıran Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938’de 57 yaşındayken Dolmabahçe Sarayı’nda saat 9’u 5 geçe hayata gözlerini yumdu. Ruhu şâd olsun!”
Mustafa Kemâl’in “iyilik, fedâk̃ârlık, akıl ve Îmân dolu kutlu yürüyüşü”
“Kemalist Müslümanlık” dal̃âletinin bayrakdârlarından Haydar Baş’ın ve onun Bağımsız Türkiye Partisi’nin nâşiriefk̃ârı Yeni Mesaj’ın birkaç gün sonraki nüshasında (13 Kasım 2021), bu def’a Gazetenin hanım muharrirlerinden birinin (Seçil Mumcuoğlu) aynı mevzûda, ölmüş liderlerinin fikirlerini dile getiren bir fıkrası intişâr ediyor. Bu cemâatin hurâfî zihniyetini ve müsbit delîllere istinâd etmiyen iddiâlarla nasıl muhayyel bir “Mustafa Kemâl mûcizesi” inşâ edip ona taassubla sarıldıklarını göstermek için, bu fıkrayı aynen ik̆tibâs ediyoruz:
“Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Arnavutluk isyanını bastırmakla görevlendirildiğinde henüz 30 yaşındaydı ve 11 yıl cepheden cepheye vatan müdafaası için nerdeyse aralıksız savaştı ve kazandı. Vatanı işgalden kurtardı. İngiliz, Fransız, Rus, Yunan Ehl-i Kitabın tüm temsilcileri O'nun karşısında mağlup oldu.
“42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu. Padişah olabilirdi, kendini Halife ilan ettirebilirdi, yapmadı. ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ dedi, milletine seçme seçilme hakkı verdi.
“Lozan'da devletini tanıttı ve bunu taviz vermeden yaptı. Türk Milleti tanımını Lozan'da dünyaya öğretti, milletin asli unsurlarına azınlık dedirtmedi. ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ şemsiyesi altında birleştirdi tüm halkları.
“Ezilmiş, yok sayılmış, sahipsiz bırakılmış bir millete iş ve aş verdi. Milletin her karışı için kanını canını verdiği vatan toprakları artık Gazi'nin önderliğinde milletin yüzüne gülüyordu. Fabrikalar açıldı, sanayici diye bir sınıf oluştu, demiryollarıyla vatanın bir ucu diğerine bağlandı. ‘Köylü milletin efendisidir’ ölçüsü icraatlara yön verdi. Toprak güldü, güneş güldü, köylünün yüzü güldü.
“Okullar açıldı, Tevhid-i Tedrisat kanunu ile eğitim devlet elinde birleştirildi. Çocuklar kendi okullarımızda kendi kültürümüze uygun şekilde dünyadaki bilimsel gelişmeler takip edilerek yetiştirildi.
G̃ûyâ, Elmalı’ya Tefsîr’i o “yazdırıp çoğaltmış”
“Gazi, Elmalılı Hamdi Yazır'a Kur'an tefsiri yazdırdı. Kendi geliri ile çoğaltıp kendi insanına ücretsiz ulaştırdı. Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu. Hutbeler yazdırdı, insanımızın doğru bir manevi eğitime ulaşmasını sağladı. Bazılarının yıllarca iddia ettiği ve bazılarının da sessizliğiyle kabul ettiği gibi Atatürk dinsiz kendi milletinin değerlerine karşı bir insan değildi ve hiçbir icraatı milleti özünden uzaklaştırmadı.
“Gazi Mustafa Kemal Atatürk kısacık hayatı boyunca hem bizzat cephede hem de anlaşma masalarında çok zaferler kazandı. Milleti için büyük hizmetler yaptı ve gençlere seslendi.
“ ‘Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.’ Bu ülkeyi gençlere emanet etti.
“Ve 10 Kasım 1938'de O'nun iyilik, fedakârlık, akıl ve iman dolu kutlu yürüyüşü sona erdi.
“Onun zerresi kadar Îmânı olmıyanlar, Gâzî'yi Dînsizlikle ithâm ettiler”
“Onun ölümü bazılarını umutlandırdı. Daha O yaşarken başlamışlardı iftiralara. Sandılar ki nasılsa Atatürk öldü, tarihin sayfalarına gömeriz O'nu.
“Milleti O'nun fikirlerinden uzaklaştırdılar. Onun zerresi kadar imanı olmayanlar Gazi'yi dinsizlikle itham ettiler. O'nunla birlikte bağımsızlık ruhunu, Türkiye Cumhuriyeti'ni ve bu topraklara olan aidiyet duygusunu da gömmek, yok etmek istediler.
“Tam da başarmak üzereydiler ki bir Molla Kasım çıktı ve tüm oyunları bozdu. Net ve basit bir soru sordu ‘Atatürk hangi harama helal, hangi helale haram dedi?’
“Gâzî’ye yapılan iftirâları yerle bir eden” Haydar Baş, mürîdlerine: “Abdestli gidin Ata’nın huzûruna!” tâlimâtı veriyor
“Prof. Dr. Haydar Baş'ın bu çok özel ölçüsü aslında her şeyin hakikatini ortaya koyuyordu ve Gazi'ye atılan iftiraları yerle bir etmek de O'na nasip oluyordu.

(Yeni Mesaj, 10.11.2021, s. 1)
***
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (171)
“Bir 10 Kasım günü "Hoş Geldin Atatürk" kitabı ile Atatürk gönüllerimizde tekrar doğdu. Prof. Dr. Haydar Baş O'nun ruhu için her yıl mevlitler okuttu, abdestli gidin Ata'nın huzuruna dedi. Yüzlerce programla Atatürk'ün gerçek kimliğini millete anlattı. Gerçek Atatürkçülerden oluşan bir ekip yetiştirdi. Aynı Bağımsız ruha sahip, Atatürk'ün seslenişine kulak vermiş, hangi ahval ve şerait içinde olursa olsun üzerine düşeni yapmaya hazır Bağımsız Türkiye Partisi kadroları ve "29 yaşında kendimi Türkiye Cumhuriyetinin Bağımsızlığına adıyorum" diyen, Genel Başkan av. Hüseyin Baş.
“Bağımsız Türkiye Partisi, Gazi'nin 83. ölüm yıl dönümünde Ayasofya'da mevlit okutmak için yetkililerden izin istedi. Çünkü O'na büyük saygısızlık edilmişti ibadet görüntüsü altında, aynı ortamda. Hâlbuki Ayasofya da Ata'nın yadigârıydı. O kurtarmasaydı işgalden vatanı ne Ayasofya ne İstanbul, ne de biz olurduk, diyordu Hüseyin Baş. O zaman izin verin kubbelerinde Gazi'nin ruhu için yankılansın ayetler, mevlitler, ilahiler ve emanetine sahip çıkmak için edilsin dualar.
“Milyonlar, yetkililerin reddettiği bu teklif etrafında bir gönül oldu ve Ayasofya'da mevlit okunsun istedi.
“Herkes şunu çok iyi bilmeli ki 10 Kasım'da hiçbir şey bitmedi.
“Bizler nefes aldığımız sürece, Genel Başkanımız Hüseyin Baş ile birlikte Gazi bize ‘Hoş geldin’ diyene dek sürecek kutlu yolculuğumuz, emaneti omuzlarımızda.” (Seçil Mumcuoğlu, Yeni Mesaj, 13.11.2021; https://www.yenimesaj.com.tr/10-kasim-H1415252.htm; 1.9.2025)
2023 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
• 10 Kasım 2023 târihli Yeniçağ, bütün birinci sayfasında, Türkiye’nin mevcûd hâlini, -herhâlde bir yardım ümîdiyle- “Ebedî Şef”e şikâyet ediyor: “Atam, senin yokluğunda bunlar oldu: Başta fabrikalar olmak üzere 100 yıllık Cumhuriyetin bütün stratejik kurumlarını 20 yılda elden çıkardılar… Kurtuluş Savaşı verdiğimiz şehit kanlarıyla sulanmış topraklarımızın 28 milyon 320 bin 28 metrekaresi yabancılara satıldı… Artık şehirler mültecilerden yaşanmaz hale geldi… Askerî darbe, sivil darbe derken şimdi de yargı darbesiyle karşı karşıyayız…”
“Samsun’dan çık gel yine! / Bekliyoruz ümitle!”
• 11 Kasım 2023 târihli Sözcü de aynı telden çalıyor: “Siz bana ağlamayın, kendi halinize ağlayın! İşte ağlanacak halimiz Atam: Kriz, enflasyon, yoksulluk, işsizlik, doktor göçü, mülteciler, gençlerin gelecek kaygısı, cumhuriyetin aşındırılması, eğitimde sorunlar yetmezmiş gibi bir de yargı sorunu çıktı…” Ayrıca: “Ne yaparlarsa yopsınlar, bu milletin kalbinden Atatürk sevgisini silemezler!” Sözcü, bir gün evvelki nüshasının birinci sayfasını da, “Ata’ya ağıt”a tahsîs etmiş ve altına, Tunç Kemal’in manzûmesini dercetmişti: “Çok erken gittin paşam / Hem de vaktinden erken / Yetim bıraktın bizi / Sana ihtiyaç varken / Şimdi seninle sensiz / Yaşanmıyor çaresiz / Devrimlerin tarumar / Sabahımız belirsiz / Cumhuriyet gidiyor / Laiklik hak getire / Demokrasi, özgürlük / Adalet bak yerlerde / Samsun’dan çık gel yine / Bekliyoruz ümitle / Yarınımız karanlık / Bizi baştan yenile.”
• 10 Kasım 2023 târihli Milliyet’in manşeti: “Beni hatırlayınız! Minnet ve özlemle… Dünya çapında bir lider… Atatürkçülüğün temeli bilimdir… Mirası asla yok olmayacak… Ata’dan dünyaya dersler… Kurucu lider ortak değer…”
“Ortak paydamız”, o!
• 11 Kasım 2023 târihli Milliyet’in manşeti: “Paydamız, Ata’mız… Türkiye’de dün 9’u 5 geçe zaman bir kez daha dondu. Edirne’den Kars’a, İzmir’den Diyarbakır’a on milyonlarca kişinin yüreği Ata’mız için attı… Kimi toprağa, kimi yüreğe gömülür! Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen törenlerde özlem ve hüzün hâkimdi. Saat 9’u 5 geçe düzenlenen saygı duruşunda birçok vatandaşın gözyaşını tutamadığı görüldü. Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumduğu oda başta olmak üzere Trabzon’daki köşkü, Yalova’daki yürüyen köşk gibi Atatürk’ün yaşadığı ve bulunduğu mekânlar ziyaretçi akınına uğradı…”
• 10 Kasım 2023 târihli Posta’nın manşeti: “Seni çok seviyoruz, özlüyoruz, arıyoruz…”
• 10 Kasım 2023 târihli Aydınlık’ın sürmanşeti: “Zorlukları aşma mücadelesinde kuvvet kaynağımız…”
Çanakkale’yi de o “geçilmez” kılmış!
• 10 Kasım 2023 târihli Korkusuz’un manşeti: “Ölümünün 85’inci yıl dönümünde Atatürk’ü özlemle anıyoruz… İşte Atatürk mucizesi bu… [Hayâtından safhalar zikrettikden sonra:] Savaştı, kazandı, ülkeyi kurdu ve emanet etti…”
• 10 Kasım 2023 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Büyük Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 85. yıldönümü… Minnettarız… Anıyoruz, savunuyoruz… Tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkeleriyle yeni bir ülke kuran büyük Atatürk, Aydınlanma devrimleriyle bizlere ulusal egemenliğe dayalı, özgür, demokratik, laik bir hukuk devleti miras bıraktı. Devrimleri aşındırılmaya çalışılsa da onun izinde emanetini koruyan milyonlar var. Her yıl olduğu gibi yine saat 09.05’te yaşam duracak, milyonlar Anıtkabir’e koşacak, büyük Atatürk tüm yurtta özlemle anılacak…” Kezâ: “Bir aslanın yatağı: Anıtkabir… Çözüm: Atatürk Devrimleri… Bir daha görsem yüreğimi veririm… 10 Kasım’dan sonrası… Savaşçı bir barış adamı… Türkiye’ye adanmış bir ömür…” Yine iddiâlarına nazaran, Çanakkale’yi o geçilmez kılmış: “Emperyalist devletler İstanbul’u işgal edip Osmanlı Devleti’ni sonlandırmak için Çanakkale’yi geçmeye çalıştılar. Oradaki savaşlarda büyük stratejik dehanı kullanarak Çanakkale’yi geçilmez kıldın…” Saydıkları buna benzer nice nîmetler bahşettiği için ona “minnet” duyuyorlarmış…
• 11 Kasım 2023 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Bu sevgi bitmez! Milyonlar gözünde yaş, kalplerinde dinmeyen özlemle Atatürk’ü andı… Her yaştan yurttaş, gözyaşları içinde, her gün artan özlemini ve minnetini gösterdi. Atatürk’ün yaşama gözlerini yumduğu Dolmabahçe ziyaretçi akınına uğradı. Kucaktaki bebek de 80 yaşındaki dede de Ata’yı anmak için Anıtkabir’deydi. Yurttaşlar, mozoleyi çiçeklerle donattı. Anıtkabir’de Atatürk’ün 10. Yıl Nutku dinletildi. Birçok ilde sevgi zincirleri oluşturuldu. Milyonlar, ‘Atatürk’ün mirası laik Cumhuriyeti korumak için varız ve hep var olacağız’ dedi.”
Cumâ Hutbelerinde de o anılmalıymış!
• 11 Kasım 2023 târihli Yeni Mesaj’ın sürmanşeti: “Diyanet 10 Kasım’da Atatürk’ü yine anmadı… Diyanet İşleri Başkanlığı, 10 Kasım’a denk gelen Cuma hutbelerinde dün yine Atatürk’ü anmadı. Cuma hutbelerinde son dönemde ulusal gün ile bayramlara yer verilmemesi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün anılmaması tepki çekiyordu. Diyanet, bu tutumunu dünkü Cuma hutbelerinde de sürdürdü. Tam 10 Kasım’a denk gelen Cuma hutbesinde yine Atatürk’e yer verilmedi ve de anılmadı. Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin baş, 10 Kasım öncesi Diyanet’e Atatürk uyarısı yapmıştı. Diyanet’in Cuma gülerine denk gelen milli günlerde Atatürk’ü anmamasına atıfta bulunan BTP lideri, sosyal medya hesabından 3 Kasım’da yaptığı bir paylaşımda, ‘Ey Diyanet! Bu sefer de hutbede Atatürk’ü anmazsanız bu bardağı taşıracak son damla olacak’ ifadelerine yer vermişti.”

(Yeniçağ, 10.11.2023, s. 1)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (172)
2024 “10 KASIM”INDAKİ TAABBÜD VE BEYİN YIKAMA
• 11 Kasım 2024 târihli Hürriyet’in manşeti: “Saygı, minnet ve özlemle anıyoruz… Ata’ya hüzün mektupları… 10 Kasım 1938 günü Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm haberini alan vatandaşlar, hissettikleri acıyı yazdıkları mektup ve şiirlerle dile getirdi. Hüzün dolu bu mektup ve şiirler, 86 yıl sonra günyüzüne çıktı.” İlber Ortaylı’nın iddiâsı: “Kendinden emindi, kibirli değildi…”
• 11 Kasım 2024 târihli Sabah’ın manşeti: “Sevgi, minnet ve özlemle Ata’yı andık… Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölümünün 86. yılında sevgi, minnet ve özlemle anıldı. Saatler 9’u 5 geçtiğinde yurdun dörtbir yanında hayat durdu. Sirenlerin çalmasıyla tüm Türkiye özlemle Atatürk’e olan saygısını gösterdi. 7’den 70’e yüzbinlerce vatandaş Anıtkabir’e Ata’nın huzuruna koştu. Anıtkabir Özel Defteri’ni imzalayan Başkan Erdoğan söz verdi: ‘Şahsınızın ve şehitlerimizin emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni her alanda yüceltmek ve büyütmek için var gücümüzle çalışıyoruz.’ 85 milyon tek yürek…”
• 11 Kasım 2024 târihli Hürriyet’in manşeti: “Kuşaktan kuşağa büyüyen sevgi… Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, her yıl olduğu gibi ebediyete intikalinin 86. Yılında da hiç dinmeyen bir özlem ve sevgiyle tüm yurtta anıldı. Ellerinde Türk bayrakları ile sabahın ilk saatlerinden itibaren Anıtkabir’e gelen her yaştan vatandaş Atatürk’ün mozolesi önünde uzun kuyruklar oluşturdu. Saat 09.05’te devlet erkânı Anıtkabir’de Ata’nın huzurundaydı. Aynı anda tüm Türkiye Ata’sı için ayaktaydı. Erdoğan, Çankaya Köşkü’nde yapılan Kabine toplantısı sonrası konuştu: Gazi’nin ömrü ve sağlığı en azından bir 10 yıl daha ülkeyi yönetmeye el verseydi bambaşka bir Türkiye görecektik. Maalesef Gazi’nin vefatıyla bu fırsatı kaçırdık…”
• 10 Kasım 2024 târihli Cumhuriyet’in manşeti: “Hep bizimlesin! Aramızdan ayrılışının 86. yılında büyük Atatürk’ü anıyoruz… İlkelerinin izindeyiz… Tam bağımsız, laik, demokratik, anayasal Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük Atatürk, ilk günkü gibi Aydınlanma Devrimleriyle hepimize ışık olmayı sürdürüyor. Her yıl olduğu gibi yine onu sonsuzluğa uğurladığımız saat 09.05’te tüm yurtta yaşam duracak, milyonlar Anıtkabir’e koşacak. Yurt genelinde anma programları düzenlenecek. Atatürk’ü özlem ve saygıyla anarken ilkelerinin izinde yüründüğü bir kez daha haykırılacak… Atatürk ve karşıdevrim… Atatürk’ün önderliğinde yapılan devrimler, tarihte benzeri olmayan toplumsal dönüşümlerdir. Dünyadaki en etkin sosyal bilimciler bu değişimleri 20. yüzyılın en önemli toplumsal hareketi olarak değerlendiriyorlar. Bu devrimler yaşamaktadır… Tenişçi Zeynep Sönmez: Atatürk’ün sayesinde şampiyon oldum…”
Perinçek: “Atatürk’ün önderliğinde doruğa ulaşan Millî Demokratik Devrimimiz tamâmlanma aşamasındadır”
Gerek evvelki neşriyâtımızda, gerekse işbu çalışmamızda yer yer temâs ettiğimiz vechiyle, Marksistler, başında beri, “Feodaliteyi tasfiye ederek Burjuva Demokratik İhtilâlini (Millî Demokratik Devrimi) gerçekleştirmekte olan Kemalist Rejimi” desteklemekte ve Sosyalizme dâir fikirlerini de Kemalizm şemsiyesi altında yaymaktadırlar. (1970’li senelerde Kemalizmi bir tarafa bırakıp doğrudan Komünist ihtilâlciliği yapmakla berâber, 12 Eylûl 1980 Darbesinden sonra evvelki tavırlarına döndüler…) Maocu Kemalist “Sahte Vatanperver”, 10 Kasım 2024 târihli Aydınlık’ın Mustafa Kemâl’in bir fotoğrafıyle berâber manşetten neşrettiği “Atatürk Zamanı” başlıklı makâlesinde, “Atatürk’ün önderliğinde doruğa ulaşan Millî Demokratik Devrimin artık tamâmlanma merhalesinde” olduğunu îlân ediyor:
“Türkiye’miz, büyük karara, büyük çözüme gidiyor. Üretim Devrimi’nin eşiğindeyiz. Bölücü terör yurt içinden ve sınır ötesinden temizlenecek, vatan bütünlüğü sağlanacaktır. En son büyük önder Atatürk’ün önderliğinde doruğa ulaşan Milli Demokratik Devrimimiz tamamlanma aşamasındadır.
“Mustafa Kemal Atatürk, Türk Milleti’nin imparatorluk birikimini ve tarih yapan olanca yeteneğini azami ölçülerde seferber etti. Bugün de milletimizin ve Üretim Devrimi’ne önderlik eden emekçi sınıfların yüksek yeteneğini seferber etme zamanıdır. Bugünkü aşamada Türk Devrimi’nin önderliği emekçi halkındır. Vatan Partisi bu görevin başındadır.
“Zorluklardan devrimle çıkma görevi”
“Zaman Atatürk zamanıdır. Gün Atatürk günüdür. Saat Atatürk saatidir. Bu nedenle Atatürk bir anı değil, önümüzdeki ışıktır.
“Önümüzde yine zorluklar var. Önümüzde yine zorluklardan devrimle çıkma görevi var. Bu nedenle önümüzde büyük devrimci Atatürk var.
“Türk Devrimi, son iki yüzyılda Rusya, Çin, Hindistan ve İran ile birlikte Asya çağının öncülerindendi. Şimdi Asya çağının son büyük atılımını yaşıyoruz. Önümüzde Asya’nın Atlantik emperyalizmine karşı kesin zaferi var. Türk Devrimi bu zaferin öncüleri arasında seçkin bir yere sahiptir. Atatürk, ‘Asyaî bir milletiz.’ demişti. Asyalıyız ve Asya çağının kapısını açan mücadelenin ön mevzisindeyiz.
“Bugün Atatürk’ü anmak, zorlukların üzerine yürümektir. Devrimci olmaktır. Asyalı olmaktır. Asya çağının kurucularından olmaktır.
“O, her zaman bilincimizde, her zaman yüreğimizdedir.
“Atatürk, her zaman bağımsızlık isteyen devletlerin, kurtuluş isteyen milletlerin, devrim isteyen halkların bilincindedir. (Doğu Perinçek / Vatan Partisi Genel Başkanı)”
Hayâtı hakîkatsizlik ve ihtilâlci (kendi tâbiriyle, “devrimci”) fesâd üzerine kurulu bir siyâsetci! En büyük hünerlerinden birisi, karayı ak, akı kara göstermek! 1 Mayıs 1977 Taksim Meydanı Fâciası, Sovyetciler ile Maocular arasındaki çatışma yüzünden doğan izdihâmın netîcesi iken, onu, “Kontrgerillanın”, “Derin Devlet”in, “CİA’nın” tertîbi olarak l̃anse ederek Maocu yoldaşlarını temize çıkarmıya çalışma hokkabâzlığı da ona âiddir. Kemalizmi Stalincilikle, Maoculukla mezceden odur. Müslümanlığın, Şefleri kadar, amansız hasmıdır. 1970’li senelerde, Ülkücüler ile Akıncıları çatıştırmak için çok uğraşmıştı. 2000’e Doğru mecmûasında Abdullah Öcalan’ın propagandasını yapmaktan çekinmemişti. Rusya’nın, Çin’in, Beşar Esad’ın, Kim Yong-un’un gönüllü sözcüsüdür. Jenosidci Çin rejiminin topyekûn yok etmiye çalıştığı Uygur Türklerinin ferâh fahûr yaşadığını iddiâ edecek kadar pişkindir!
Yukarıdaki fıkrasında, bu sefer de bir başka hokkabâzlığa kalkışmıştır: Garbperestliğin bayrakdârı Mustafa Kemâl’i “Asyacı” olarak göstermek! Kezâ, onlarca milletin esâret altında yaşadığı ve her fırsatta komşularına tecâvüz etmekden çekinmiyen Rusya ve Çin’in antiemperyalist olduklarını iddiâ etmek! Hayâtı hakîkatsizlik, fikrî hokkabâzlık ve fesâd üzerine kurulu bir şahıstan başka ne beklenir?

(Korkusuz, 11.11.2024, s. 1)
***
“Atatürk’ü sevmek, ibâdettir!”
• 10 Kasım 2024 târihli Milliyet’in manşeti: “Anmak kadar anlamak lazım! Atatürk’ü ebediyete göç edişinin 86. yılında saygı ve özlemle anıyoruz. Ancak anmak, sembollerle sevgiyi ifade etmek kolay ama anlamak, varılmak istenen hedefi kavramak zor…”
• 11 Kasım 2024 târihli Milliyet’in birinci sayfa haberi: “Tüm zamanların 10 Kasım rekoru… Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ebediyete intikalinin 86. yıldönümünde 1 milyon 92 bin 365 kişi Anıtkabir’e ziyarette bulundu. Bu sayı bugüne kadarki 10 Kasım’larda Anıtkabir’e yapılan en yoğun ziyaret olarak kayıtlara geçti…”
• 11 Kasım 2024 târihli Korkusuz’un manşeti: “Böyle sevgi hiçbir lidere nasip olmadı! Ölümsüzlük böyle bir şey! Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk vefatının 86’ıncı yılında, görülmemiş sevgi ve saygıyla anıldı… Biz Türkler ölümsüzlüğün sırrını, 10 Kasım 1938’de keşfettik! Dün saatler 09.05’i gösterdiğinde Türkiye’de zaman durdu. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, vefatının 86’ıncı yılında büyük bir sevgiyle anıldı. Yollarda, köprülerde, metrolarda, sahillerde milyonlar saygı duruşuna geçti. Anıtkabir doldu taştı, Türk halkı Ata’sına bağlılığını tüm dünyaya ilan etti.”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (173)
“Atam, biz senin ilkelerine ve fikirlerine biat ettik!”
• 10 Kasım 2024 târihli Sözcü’nün manşeti: “Ulu Önderimizi vefatının 86. yılında özlemle anıyoruz… Herkese Atatürk tablosu… Ressam Nevzat Çevik’in fırçasından, çift taraflı, pırıl pırıl kuşe kağıda basılı… Alın evinize, işyerinize asın… Bugün Sözcü ile bedava… Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü, vefatının 86. yılında özlem, sevgi, minnetle anıyoruz. Ve bu gerçeği haykırıyoruz: Hür, şanlı ve şerefli vatanımızı Atam sana borçluyuz… Atam, rahat uyu, ruhun şad olsun. Vatan sana ebediyen minnettar…” Rahmi Turan’ın fıkrası: “Atatürk’ü sevmek, ibadettir…”
• 11 Kasım 2024 târihli Sözcü’nün manşeti: “Atam, biz senin ilkelerine ve fikirlerine biat ettik… Bedel ödedikçe daha çok sarılıyoruz sana… İnsanlık tarihi Mustafa Kemal Atatürk kadar sevilen başka lider görmedi… ‘Ölümsüzlük nedir? Görmek isteyen buraya gelsin!’ cümlesi dillerdeydi… Tüm yıpratma çabalarına rağmen cumhuriyetin temeli sağlam, yetiştirdiği nesiller dirençli çıktı. Atatürk dün yine özlem, minnet ve bağlılıkla anıldı… Yurdun dört bir köşesinde sirenler çaldı, hayat durdu… İBB Başkanı, Sözcü TV’de Atatürk’ü böyle tanımladı: ‘Çağlar ötesi duruşu olan büyük devrimci…’ Ekrem İmamoğlu, Büyük Önder’in demokratik, ilerici, aydınlanmacı karakterine de dikkat çekti. ‘O bizim çok kıymetli ışığımızdır’ dedi. Erdoğan, anma töreninde şaşırttı: ‘Gazi, 10 yıl daha yaşasaydı, başka bir Türkiye olurdu… Gazi’nin vefatıyla fırsat kaçtı. Kalkınma yarışında geride kaldık.’ dedi.”
Mütehakkim Zümrenin Sözcü’sünün, -fikrî acz eseri- tahrîkk̃âr, seviyesiz, tedhîşçi neşriyâtı
Türkiye’nin en Kemâlperest gazetesi, Mütehakkim Zümrenin Sözcü’sü, bütün sene, her fırsatta insanlarımıza “Ataputçuluk” aşılamıya çalışıyor, Kemâlperest iddiâlarını, delîlsiz, vesîkasız, birer dogma hâlinde âvâz âvâz bağırıyor, ne kadar bağırsa onların hakîkatine o kadar inandırabileceğini düşünüyor… Alabildiğine dogmatik, fanatik, şirret ve aynı zamânda tedhîşçi bir neşriyât siyâseti! Hakîkatperverleri sindirmek için mütemâdiyen bir tahrîk̃ât fırsatı kolluyor! Bunlardan en câlib-i dikkat olanı, herhâlde eski Refâh Parti Millet Vekîli Şevki Yılmaz’ı bahâne ederek kopardığı yaygaradır:

(Sözcü, 21.2.2024, s. 1)
Mütehakkim Zümrenin mûtâd tedhîşçi neşriyâtından bir nümûne…
***
“Atatürk’e soysuz-dönme diyen serbest, şeriata laf söyleyene hemen gözaltı… Atatürk’e hakaret ve beddua eden eski RP’li Şevki Yılmaz için yargının harekete geçmemesi, adaletteki ‘çifte standardı’ bir kez daha gösterdi… Eski RP’li vekil Şevki Yılmaz, Osmanlı torununun nikahında Atatürk için ‘Soysuz’ dedi. Yetmedi bir videosunda Atatürk’e ‘Selanik’ten gelen dönme’ dediği ortaya çıktı. Ancak ne hikmetse yargı bu ve bunun gibi tipler için harekete geçmiyor…” (Sözcü, 21.2.2024)
Evet, îtiyâdları vechiyle, muârızı, tedhîşle, hapis tehdîdiyle yıldırma siyâseti! Hattâ, ellerinden gelirse, onun tamâmen sesini kesmek!
Bir kerre, yaptıkları neşriyâtta muârıza atfettikleri sözlerin onun tarafından sarfedildiğine dâir delîl yok! Haydi “Dönme” dediği isbât edildi, buna hakâretle, muârızı hapse attırmıya çalışmakla mı mukâbele edilmeli? Evvelâ, muârızınızdan iddiâsının delîlini taleb edin! Sonra da, siz, mukâbil delîlle aksini isbât edin! Medenî insanlara, hakîkî Cumhûriyetcilere yakışan tavır budur! Lâkin sizin bütün dâvânız efsâneler, kuru iddiâlar, tahrîfler, yalanlar üzerine kuruludur! Âvâz âvâz feryâd ederek muârızlarınızı tehdîd etmeniz bu yüzdendir!
Bu sefer de öyle yaptınız! Kendi yazdıklarınız az geldi; sütûnlarınızı sizinle aynı telden çalan bir siyâsetciye açtınız. Delîl yok, vesîka yok, fikir yok! Bu siyâsetci de, hemşehrîsine dil uzatıldığı iddiâsıyle en galîz hakâretleri savuruyor! Gazetenin birinci sayfasına iri puntolarla dercedilen hakâretnâmesi, seviyeleri için esâslı bir mîyârdır:
“Muharrem İnce’den Atatürk düşmanlarına şiirli cevap
“Atatürk’e soysuz demiş itin birisi…
Soysuz kimmiş babana sor hele…
Arı, namusu çatlamış ayı irisi…
Sen bizim köylerden geç hele…
Bu herifin önü sonu ayandır…
Anlayana benim sözüm beyandır…
Seni adam yerine koyan hayvan oğlu hayvandır…
Gel de o sözü burada söyle hele…”
Mütehakkim Zümre mensûbu olmak işte böyle bir şey!
Türkiye’de “10 Kasım”lar 87 senedir bu minvâl üzere sürüp gidiyor… Bütün sene, bütün günler “Ebedî Şef”i zikrederek geçiyor… Bütün bir millet, bin bir vâsıtayle ona taabbüde teşvîk̆ ediliyor, zorlanıyor… Bakalım daha ne zamâna kadar?
“EBEDÎ ŞEF”E ÎMÂN VE SADÂKAT̃ İK̆RÂRININ VE HESÂB VERMENİN VÂSITASI: “ANITKABİR DEFTERİ”
Bir kerre daha tekrâr edelim:
Ahmet Emin Yalman’ın 10 Mayıs 1960 târihli Vatan’daki “Yaşayan Kuvvet” başlıklı başmakâlesinde açıkça beyân ettiği anlayışa nazaran, onun ve Cemâatinin nazarında, Anıtkabir, “Ebedî Şef’in Ebedî Karârgâhı”dır ve o, “Karârgâh”ından Memleketi idâreye devâm etmekte, îcâbında ihtilâller, darbelerle onun rotasını tekrâr Kemalizm istikâmetinde düzeltmektedir…
Yalman ve Cemâatinin bu anlayışı, Rejime de mâl̃ olmuştur: Bütün Devlet ricâli ve muhtelif sivil teşekkül temsîlcileri, muhtelif vesîlelerle Anıtkabr’e gidiyor, “Ebedî Şef”le -görünüşe göre- “telepati”ye benzer bir hâlle “irtibât kuruyor”, huşû içinde, icrâatları ve müstakbel projeleri hakkında ona rapor veriyor, dîğer taraftan ebedî sadâkat̃ ik̆rârında bulunuyorlar… Bütün bunlar “Anıtkabir Defteri”ne yazılarak “Lâyemût Şef”in ıttıl̃âına arzediliyor… Rejimin bu menâsiki böylece devâm edip gidiyor ve hiçbir resmî şahsıyet bundan müstağnî kalamıyor… Hattâ birçok sâde vatandaş da bu kervana katılıyor…

(https://www.kitantik.com/product/Askeri-Heyetin-Anitkabir-Ziyareti-1966_0z8kgltjm1fnzdv1fpv?srsltid=AfmBOoonUAMXM2UuYvKLB6g0oplFxYAFroEOAhtumcVtYe35zVag0h4r; 10.9.2025)
“6.4.1966: Askerî Yargıtay’ın kuruluş gününde Anıt Kabir’i ziyâret…” Neredeyse her fırsatta “Ebedî Karârgâh”a koşuluyor, “Ebedî Başkumandan”a arz-ı ubûdiyet ediliyor, ondan kuvvet ve “ilhâmî tâlimât” alınarak yola devâm ediliyor… Şahısperestilk böyle bir şey!
***
Çalışmamızın evvelki kısımlarında, yeri geldikçe, Devlet adamlarının Anıtkabir Defteri’ne yazdıklarından bâzı nümûneler arzetmiştik. Bunlardan en câlib-i dikkat bir tânesi 12 Eylûl 1980 Cuntacılarının, hemen darbe yaptıkları gün, “Ebedî Karârgâh”a koşup Darbelerinin meşrûiyetini “Ebedî Başkumandan”larına tasdîk ettirmeleriydi:
“Ulu önder Atatürk, kurduğun Cumhuriyet’in, kazıdığın ilkelerin sadık ve yılmaz bekçileri olan ve her zaman güvendiğin Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, rejimi ve ilkelerini koruyamayan ve millî birlik ve beraberlik içinde bıraktığın güçlü Türk devletini her geçen gün biraz daha karanlığa ve acze itenlere dur demek, ilkelerine ve demokrasiye yeniden işlerlik kazandırmak için ülke yönetimine el koyma zorunda kaldığı bugün, seni minnet ve şükranla bir kere daha anıyoruz ve huzurunda saygı ile eğiliyoruz.” (Milliyet, 13.9.1980, s. 6)
Buna göre, Darbenin başlıca esbâbımûcibesi, Hükûmetin ve muhtelif resmî müesseselerin Kemalizmin muhâfazasında zaafa düşmeleridir. Böylece Kemalizm, Milletin irâdesinin üstünde tutuluyor, Millet tarafından seçilmiş bir Hükûmet ve Parlamento onun nâmına alaşağı edildiği gibi Esâsiye de l̃ağvediliyor. Hâlbuki, o gün, devrilenlere de Anıtkabir Defteri’ne düşüncelerini yazma imk̃ânı verilseydi, orada, herhâlde, Cuntacıların iddiâlarının reddedildiğini ve ik̆tidâr gâsıblığıyle ithâm edildiklerini okuyacaktık… Öyleyse bu Kemalist Totaliter Rejimde, kimin haklı olduğu nasıl tâyîn ediliyor? Âşikâr ki kuvvetin üstünlüğüyle: Kim daha kuvvetli ise, haklı da odur!
Nitekim, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, seneler sonra, Memlekette kuvvet dengesinin çok değiştiği bir zamânda, 18 Haziran 2014’te, Ankara 10. Ağır Cezâ Mahkemesi tarafından müebbed hapis ve rütbelerinin sökülmesi cezâlarına çarptırılmışlardır. (https://t24.com.tr/haber/12-eylul-davasinda-savci-kenan-evren-ve-sahinkaya-icin-muebbet-istedi,261560; 5.9.2025)
Velhâsıl, farklı kanâat̃ ve menfâatlerdeki insanlar, Anıtkabir Defteri’ne, kendilerini haklı gösteren bir şeyler yazıyor, hepsi de Kemalizme sadâkat ve hizmet yemîni yapıyor, “Ölümsüz Ölü”yle kendilerince derdleşiyorlar; fakat “Ebedî Şef”in kimin tarafını tuttuğu, kime nasıl yardım ettiği yâhud ne tâlimât verdiği bir türlü anlaşılamıyor!
Müsbet İlim ve Yüksek Tefekkür çağında “Kemalist Türkiye” bu hâldedir!
Anıtkabir Defteri’ne yazılanlardan, 12 Eylûl 1980 Cuntacılarından başlıyarak, birkaç nümûne daha arzedelim.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (174)
10 Kasım 1988: Kenan Evren’in “Ata”sıyle sohbeti ve ona taahhüdü
“Yarım asırdan beri her sene bugün milletçe Seni minnetle anıyor ve arıyoruz. Aramızdan ayrılırken bizlere çok değerli emanetler bıraktın. Bu emanetlerin bekçiliğini bugüne kadar nasıl azimle yaptıysak, bundan sonra da aynı inanç ve kararlılıkla yapmaya devam edeceğimizden hiç kuşkun olmasın. Hiçbir kuvvet Türk milletini senin gösterdiğin nurlu yoldan ayıramıyacaktır. Çağdaş uygarlık düzeyine mutlaka ulaşacağız.

(Çiğdem Alyanak, 11.9.2017; https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/12-eylul-iklimi-bilerek-yaratildi/906528; 5.9.2025)
“12 Eylül darbesi öncesi kapatılan Ülkü Ocakları'nın son İstanbul İl Başkanı, [hâlen] MHP Genel Başkanı Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Başdanışmanı Fethi Yıldız, […] 12 Eylül sürecinde uzun yıllar cezaevinde yatmadığını ancak birçok kez gözaltına alındığını, suçlamaların hepsinden beraat ettiğini söyledi. ‘Bazı arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. [Onlara] çok anormal işkenceler yaptılar. Yönetim kurulunda olan arkadaşlarımdan bazılarına günlerce Filistin askısından elektriğe, tuzlu hamur yedirmeden tutun çok enteresan işkence metotlarını uyguladılar, gözü bağlı götürdükleri emniyette. Mesela ‘İstanbul’da şu tarihlerde olaylar olmuş, bunları kabul edeceksin’ diyorlar. Olayı bile bilmeyen arkadaşlarımın bazıları işkencelere dayanamayarak suçlamayı kabul ettiler. Çok dramlar var.’ ifadelerini kullandı. […] ‘12 Eylül, silahlı terör örgütleriyle, sol fraksiyonlarla ülkücü gençliği aynı kefeye koydu.’ […] Yıldız, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkındaki müebbet hapis kararını şöyle değerlendirdi: […] ‘Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, mahkemeye getirilip, onlara mağdurların soru sorma hakkı tanınmadı. Kenan Evren yattığı yerden ‘netekim, netekim’ diye cevaplar verdi. Bu yargılama da bana göre amacına ulaşmadı. Kararlar kesinleşmeden de bu dünyadan ayrıldılar. Hesaplaşma doğru dürüst yapılamadı. […] [12 Eylûl Darbesine götüren] iklim bilerek yaratıldı. Darbe yapılınca, Amerika, ‘bizim çocuklar meseleyi halletti’ dedi…’ ”
***
“Seneler geçtikçe seni daha iyi anlıyor ve daha çok seviyoruz. Seni yalnız biz değil, dünyadaki birçok milletler de seviyor ve takdirle yadediyor. Bunun için seninle haklı olarak gurur duyuyoruz. Ne mutlu sana ki, seneler ilerledikçe sana olan sevgi azalmıyor, çoğalıyor. Ne mutlu bize ki, senin gibi bir dahiye sahip olduk.
“Sana minnet, sana şükran ve sana saygılar sunarak önünde bir defa daha eğiliyoruz.
“Toprağında rahat uyu ölümsüz Atatürk.” (Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Söylev ve Demeçleri, Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1988, s. 451; https://bellekmuzesi.org/wp-content/uploads/2022/09/evrenlercomp.pdf; 23.8.2025)
“Bileklerimizde kuvvet, gözlerimizde ışıksın! Bu ulus, bu gençlik, bu asker daima senindir, sendendir! Vatan toprakları, seninle bir kat daha kutsaldır!”
Cunta Şefi Kenan Evren, ik̆tidârı gasbettikden sonraki ilk “10 Kasım”da ise, “bileklerindeki kuvvet, gözlerindeki ışık” olan Ata’sıyle değil de, onun hakkında, “vatandaşlarla” sohbet etmeyi tercîh etmişti:
“Aziz Yurttaşlarım,
“Bugün, büyük kurtarıcımız, kahraman asker, dâhi devlet adamı Yüce Atatürk’ün kaybının 42 inci yılına, yokluğunun acısını her geçen gün daha derinden duyarak ulaşmış bulunuyoruz. […]
“Ulusuna armağan ettiği ve gençliğe emanet olarak bıraktığı Cumhuriyete; kutsal, özgür vatan topraklarına uzanacak kirli eller her zaman daha şiddetle kırılacak ve onun, en güzel şekilde ifade ettiği gibi, ‘Naçiz vücutlarımız toprak olsa da Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.’
“Bu inancın en güçlü teminatı, Kahraman Türk Silâhlı Kuvvetleri, Ulusunun emrinde ve hizmetinde olmanın engin gururu ile, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da daima görev başında hazır beklemektedir.
“Gerçekleştirdiği 12 Eylül Harekâtı da, bu kutsal görev bilincinin doğal bir sonucudur.
“Türk Silâhlı Kuvvetleri, ülkede, Atatürk ilkelerinden ayrılarak ülkeyi parçalamaya yönelen ve hatta, ne acıdır ki, bazı çıkarları uğruna Atatürk düşmanlığını dahi yaratmaya çalışan bedbahtların felâkete giden çabalarını, bir defa daha böylece önlemiştir. Bundan sonra da, daima ve sonsuza kadar, yüce ulusu ve asil Türk Gençliği ile el ve gönül birliği içinde, daha birçok kötü emellerin karşısında, bir dağ heybeti ile dimdik duracaktır.
“Aziz Atatürk,
“Bükülmez bileklerimizde kuvvet, gözlerimizde ışıksın, aydın dimağlarımızda ilkelerin, kalblerimizde sınırsız sevgin ve inancın var.
“Bu büyük ulus, bu gençlik, bu asker daima senindir, sendendir, seninle dolu, seninle güçlü, seninle özgür olarak sonsuza kadar yaşayacaktır.
“Uğrunda şehit olanların kanıyla yoğrulmuş bu mübarek vatan toprakları, seninle bir kat daha kutsaldır.
“Türk Ulusu, senin eserini, senin emanetini kanının son damlasına kadar şanla ve şerefle korumaya and içmiştir.
“Ebedî istirahatgâhında rahat ve müsterih uyu, eşsiz kahraman, büyük dâhî, yüce Atatürk.” (Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in Söylev ve Demeçleri, Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1981, ss. 87-88)

“(171 kişinin işkenceyle öldürüldüğü) 12 Eylül’ün tanıklarından Haluk Demir: Darbeciler fare yedirdiler... Buz gibi suya çırılçıplak sokup copladılar… Cezaevinde görevli askere, tutuklu dayısını dövdürdüler…” (Türkiye gazetesi, 10 Eylül 2025, 04:45; https://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/12-eylulun-taniklarindan-haluk-demir-darbeciler-fare-yedirdi-1144682; 10.9.2025)
“Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren öncülüğünde yapılan 12 Eylül askerî darbesinin etkisi 45 sene geçmesine rağmen hâlâ sürüyor. Darbe sonrası 650 bin kişi gözaltına alındı, 171 kişi işkenceyle öldürüldü. O süreç ise akıllarda insan hakları ihlalleri, idam ve kötü muamelelerle anılıyor. Dönemin cezaevlerinde tutuklu bulunan mahkumların yaşadıkları ise dün gibi taze. İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine cezaevinde yaşadıklarını anlatan Haluk Demir, ‘Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’ndan yargılandığını ve 11 yıl ceza yattığını söyledi. Haluk Demir cezaevindeki işkenceleri şöyle anlattı: ‘Yemeğin içerisine fare koydular. Asker ‘Bu ne diyor?’ dedi, ‘Fare’ dedik, dayak yedik. ‘Keklik’ dedik, kurtulduk. Kafesin içine atılmış bir aslan gibiydik. Asker, aslan terbiyecisi. Her hareketinizde, her kımıldamanızda, her nefesinizde sopa yiyorsunuz. 1982’de o tipide [tipili kış günlerinde] ben hücredeydim. Anadan üryan soyunuyorsunuz. Suyun içindesiniz. Dursanız su donuyor. Hareketsizsiniz, insansınız bir noktada yoruluyorsunuz. İnsanlık dışı muameleleri gördük, yaşadık. Canımız yanıyor mu? Çok yanıyor. Askerimizin böyle bir şeye alet olmasından dolayı hâlâ vicdanen rahatsızlık duyarım. Geliyorsun, oradan çıkışta yerleri ıslatıyorlar, mayi sabunlar sürülüyor. Zaten suyun içinden çıkmışsın. Zaten yorgun bitiksin. İki tarafa askerler diziliyor, ellerinde coplarla. Sen o sabunlu yerden yürüyene kadar zaten düşüp kalkıyorsun. Bir de üzerine aynı anda coplar iniyor. Bir geliyorsunuz, simsiyahsınız koğuşta. Oradaki arkadaşlarımız Allah razı olsun, hemen seni sarıyor, sarmalıyor. Bunu da gizli yapıyor. Açık yaptığı zaman asker çağırıp onu da dövebiliyor. Ülkü Ocakları Genel Başkanı Hasan Çağlayan’ın yeğeni de Mamak Cezaevinde askerlik yapıyordu. Dayısını dövmek zorunda kaldı. ‘Dayı, yapmayayım’ dediğinde, (Çağlayan) ‘Yap’ dedi.’ ”
***
Anıtkabir Defteri, “Kemalist Türkiye”nin hâl-i pürmelâlini ak̃settiren bir ibret defteridir. Tabiî, yazılanlar üzerinde ibretle düşünüldüğünde…
İşte o Defter’den birkaç nümûne daha:
“Cumhûr Başkanı” Süleyman Demirel: “Milletimiz, size ve kurduğunuz Cumhûriyet'e içtenlikle bağlıdır!”
11 Kasım 1998 târihli Hürriyet’te, (Ankara’daki Bilgi Locası’nda “nûrlanmış”) “Cumhûr Başkanı” Süleyman Demirel’in Anıtkabir Defteri’ne yazdıkları:
‘‘Büyük Atatürk. Ebediyete intikalinizin 60'ıncı yılında, sizi milletçe minnet, şükran, sevgi ve saygıyla anıyoruz. Cumhuriyet'in 75'inci yıldönümünü coşkuyla kutlamaya devam eden milletimiz, size ve kurduğunuz Cumhuriyet'e ne kadar içtenlikle bağlı olduğunu bir defa daha ortaya koymuştur. Gösterdiğiniz hedefe demokrat, laik, çağdaş hukuk devleti olan Türkiye’yi yüceltmeye kararlıyız. Size minnet ve şükranlarımızı, saygılarımızı sunarız, ruhunuz şad olsun Büyük Atatürk.’’ (11.11.1998; https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bu-sevgi-bitmez-39047130; 31.8.2025)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (175)
Kılıçdaroğlu: “Ortaya koyduğun Devlet modelinin değeri her geçen gün daha iyi anlaşılıyor! İlkelerine gönülden bağlıyız!”
CHP Umûmî Reîsi Kemal Kılıçdaroğlu, 9 Eylûl 2015’te, Partisinin 92’nci têsîs seneidevriyesi münâsebetiyle, kalabalık bir hey’et refâkatinde Anıtkabr’i ziyâret ederek Defter’e şunları yazıyor:

(http://www.trthaber.com/haber/gundem/chpnin-92nci-kurulus-yil-donumu-202704.html; 9.9.2015)
Muhtelif vesîlelerle “Ebedî Şef”in “ebedî karârg̃âh”ına gidiliyor, ebedî sadâkat̃ yemînleri yapılıyor, icrâ edilen işler ve müstakbel projeler hakkında rapor veriliyor…
***
“Kuruluşumuzun 92. yılında, devrimlerinin ve Cumhuriyetin yılmaz savunucusu olan arkadaşlarımızla birlikte sizi şükranla anıyoruz. Büyük eserin olan Türkiye Cumhuriyeti'nin ortaya koyduğu demokratik, laik, sosyal hukuk devleti modelinin değeri her geçen gün daha iyi anlaşılmakta, bölgemizde ve dünyada milyonlarca insana ilham vermektedir.
“Türkiye bütün sorunları aşabilecek güce ve imkana sahiptir. Toplumsal barışımıza yönelen tehditler, kurmuş olduğun Cumhuriyetin sağlam temelleri karşısında yıkılacaktır. İlkelerine gönülden bağlı ve her zaman ‘Önce Türkiye’ diyen milyonlarca yurttaşlarımızın verdiği güçle, ülkemiz, koymuş olduğunuz çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma hedefine mutlaka ulaşacaktır.” (9.9.2015; http://www.trthaber.com/haber/gundem/chpnin-92nci-kurulus-yil-donumu-202704.html; 9.9.2015)
Özgür Özel: “Sizden aldığımız ilhâmla, sizin partinizden, sizin kurduğunuz Cumhurbaşkanlığı makâmına aday olan Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımıza karsı sivil darbe girişimine geçit vermedik!”
Özgür Özel, Selânik Cemâatinin bağrından çıkmış yeni bir siyâsî lider… O da “Ata”sından aldığı ilhâmla yoluna devâm ediyor:
“Aziz Atatürk,
“Sayın Genel Başkanım,
“6 Nisan 2025 tarihinde gerçekleştirdiğimiz 21'inci Olağanüstü Kurultayında görev alan Parti Meclisi, Yüksek Disiplin Kurulu ve 28. dönem milletvekillerimiz ile birlikte huzurunuzdayız.
“19 Mart 2025 tarihli sivil darbe girişimine karşı ülkemizin dört bir yanında ayağa kalkan; bizlere emanet ettiğiniz Cumhuriyeti ve demokrasiyi kararlılıkla savunan ve bu darbe girişimini piskürten milyonlar adına buradayız.

(12.04.2025; https://www.tele1.com.tr/ataturku-ziyaret-eden-ozelin-anitkabir-ozel-defterine-yazdiklari-duygulandirdi; 31.8.2025)
Marksist-Kemalist bir nefret âbidesi… “21 Eylül 1974 tarihinde Manisa’da Talat ve Şükran Özel çiftinin çocuğu olarak doğdu. Üsküp ve Selanik göçmeni bir ailenin çocuğudur.” (https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96zg%C3%BCr_%C3%96zel; 10.9.2025)
***
“Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu inancıyla, sizden ve kurucu kadrolarımızdan aldığımız ilhamla ülkemizde adaleti, hukuku ve tam demokrasiyi hakim kılıncaya dek, yılmadan. yorulmadan çalışacağımıza söz veriyoruz.
“Sayın Genel Başkanım,
“Milletiniz; iradesini, demokrasiyi ve kurduğunuz Partimizi hedef alanlara, sizin partinizden sizin kurduğunuz Cumhurbaşkanlığı makamına aday olan Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarımıza karsı darbe girişimine geçit vermemiştir. Milletimizin bu duruşu geleceğe dair inancımızı daha da pekiştirmiştir.
“Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerini hakim kılmak için her alanda ve her mekanda mücadele etmeye devam edeceğiz.
“Size ve silah arkadaşlarınıza minnetlerimizi sunuyor, tüm şehitlerimizi ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirmiş tüm yurttaşlarımızı rahmetle anıyoruz.
“Ruhunuz şad olsun!
“Özgür ÖZEL - CHP Genel Başkanı” (12.04.2025; https://www.tele1.com.tr/ataturku-ziyaret-eden-ozelin-anitkabir-ozel-defterine-yazdiklari-duygulandirdi; 31.8.2025)
Meral Akşener: “Daha çocuk yaşta içtiğimiz anda sadâkatimizle Medeniyet yolundaki kutlu yürüyüşümüze devâm ediyor, bir kez daha söz veriyoruz!”
“08 Mart 2023
“Aziz Atatürk,
“Türk Milletine medeniyet yolundaki en büyük armağanın olan Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında, bir kez daha huzurundayız.
“Biz, nice zor şartların ve imkânsızlıkların içerisinde, Cumhuriyetimizin bizlere sunduğu fırsat eşitliğiyle bu günlere gelen köy kızlarıyız.
“Tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de; yılmayan, yıkılmayan ve mücadeleden asla vazgeçmeyen Türk kadınlarıyız.
“Cumhuriyetimizin bizim için ne kadar büyük bir şans olduğunun da farkındayız.
“İstiklal ve istikbalimizin yılmaz savunucuları olan biz kadınlar, daha çocuk yaşta içtiğimiz anda sadakatimizle medeniyet yolundaki kutlu yürüyüşümüze devam ediyoruz.
“Çünkü biliyoruz ki;
“1934 yılında batılı ülkelerden bile önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı verebilen bu cumhuriyet, 2023 yılında bunun hatırasıyla yetinemez!

“MERAL AKŞENER (Eski Bakanlarımızdan)
Ailesi Selanik göçmenidir. (d. 1956, Gündoğdu, Türkiye), Türk siyasetçi.” (http://bursaselanik.blogspot.com/2009/11/drsefik-husnu-deymer.html) (18.8.2011)
***
“Çünkü biliyoruz ki;
“Kadınların omuzlarında yükselen bu memleket yeni asrında kadınları görmezden gelemez!
“Çünkü Türk kadını güçlü olursa, Türkiye de güçlü olur! Bu bilinç ve inançla, bir kez daha söz veriyoruz ki: Ülkemiz ve milletimiz için durmaksızın çalışacak, evlatlarımızın geleceği için yılmaz bir mücadele verecek, Cumhuriyetimizin yeni asrında kadınlarla birlikte tarih yazacağız!
“Büyük Türk Milleti için verdiğiniz mücadeleyi ve biz Türk kadınları için açtığınız yolu bir kez daha şükranla selamlıyor, Aziz hatıranız önünde saygıyla eğiliyoruz.
“Ruhunuz şad olsun.
“Meral Akşener, İyi Parti Genel Başkanı.” (https://www.malumatfurus.org/anitkabir-ani-defteri-yazi/; 2.5.2024)
Muharrem İnce: “İlkelerinizden, eserlerinizden ve devrimlerinizden ödün vermeyeceğiz!”
“Aziz ATATÜRK,
“Bugün huzurunuza ilkelerinizden, eserlerinizden ve devrimlerinizden ödün vermeyecek Memleket Partisi’nin Genel Başkanı olarak geldim.
“Kurduğunuz Cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır. Sorumluluğumuzun bilincinde, görevimizin başındayız.
“Ruhunuz şad olsun!
“20 Mayıs 2021, Muharrem İnce, Memleket Partisi Genel Başkanı.” (https://www.malumatfurus.org/anitkabir-ani-defteri-yazi/; 2.5.2024)

“Ben baba tarafından Selanikli, aslen Karaman kökenli bir Türküm…” (Karaman Telvizyon Kanalındaki –KGRT- beyânâtından, 7.3.2013; https://web.archive.org/web/20160809005103/http://www.kgrthaber.com/Haber/623/CHP-Grup-Baskan-Vekili-Ince-Ben-Aslen-Karaman-Kokenli-Bir-Turkum.aspx; 1.4.2023)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (176)
Ekrem İmamoğlu: “Fikri hür, vicdânı hür nesiller olarak söz veriyorum!”
“Türkiye Cumhuriyetimizin Kurucusu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK,
“Bugün manevi huzurunda, 1919 yılında başlattığınız kuvva-i milliye ruhunun 100. yılın içerisinde aynı ruhla 21. yüzyılda fikri hür vicdanı hür nesiller olarak; akıl ve bilimle cennet vatanımızın en güzel şehri İSTANBUL'a tüm tarihi birikimi[ni], maniviyatını koruyarak milli unsurlarından asla taviz vermeden hizmet edeceğime söz veriyorum. Saygılarımla.
“EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR.
“Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, 02.04.2019.” (https://www.superhaber.com/imamoglu-anitkabir-ozel-defterine-ne-yazdi-haber-187359; 2.5.2024)
Mansur Yavaş: “İkinci kez Belediye Başkanı seçilerek mânevî huzûrunuza geldim. Azîz hâtıranız önünde bir kez daha söz veriyorum…”
“5 Nisan 2024
“Aziz Atatürk,
“Sizin öncülüğünüzde, milletimizin topyekûn en büyük eseri olan Cumhuriyetimizin ana karargâhı Başkentte, yine milletimizin takdiriyle ikinci kez belediye başkanı seçilerek manevi huzurunuza geldim.
“Aziz hatıranız önünde bir kez daha söz veriyorum; bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kimseyi ayırt etmeden, adil, şeffaf ve kıtılımcı bir anlayışla kentimizi yönetmeye devam edeceğim.
“Milletimizin tarihten bugüne süregelen kadim özelliklerini ve evrensel hakları gözeterek Ankara’ya, Ankaralılara ve milletimize hizmet etmeyi sürdüreceğim.
“Türk milletine olan sevginiz ve geleceğimize ışık tutan ilkeleriniz, her zaman olduğu gibi bundan sonra da en büyük yol gösterici olacaktır.
“Tek idealimiz, sizin yol göstericiliğinizde Başkent Ankara’yı dünya başkentleriyle yarışır bir kent hâline getirmektir.
“Ruhunuz şad olsun.
“Mansur Yavaş, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı.” (https://www.malumatfurus.org/anitkabir-ani-defteri-yazi/; 2.5.2024)
Ata’sına soruyor: “Kocam beni aldatıyor. Ne yapayım?”
14 Aralık 2007 târihli Hürriyet’in haberine nazaran, Ali Poyrazoğlu, Adana’da, “Ben Eskiden Küçüktüm” isimli temsîl esnâsında, Anıtkabir Defteri’ne yazılanlardan bâzı nümûneler okuyarak seyircilerini güldürmüştür. Temsîlinde şu gibi nümûnelere yer vermiş:
“Anıtkabir oldukça sağlam yapılmış. Kolonlar çok iyi. Yapanları tebrik ederim, ellerine sağlık. İmarı açıdan da oldukça güzel olmuş…” (İnşaat sektöründe çok tanınan bir kişi)
“Saygılı atam, mankenlerim açtığın yolda ilerliyor. Sen ölmedin, seni de aramıza aldık...” (Ata’nın huzuruna mankenleriyle beraber çıkan bir mankenlik ajansı yetkilisi)
“Sevgili Atatürk, Özürlüler Günü münasebetiyle huzurundayız. En kısa sürede özürlü milletvekili ve bakanların olduğu çağdaş bir Türkiye için çalışıyoruz...” (Demokratik Türkiye Partisi Özürlüler Komisyonu üyesi Necati Adıbelli, 1989 yılı)
“Aziz Atatürk. Fenerbahçeli olmak senin izinde olmanın tek göstergesidir…” (Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım)
“Kocam beni aldatıyor. Ne yapayım?” (Kadının biri) (Hürriyet, 14.12.2007; https://www.hurriyet.com.tr/gundem/anitkabir-esprileri-7869077; 10.5.2024)
Kemalizm–Masonluk berâberliğine dâir yarım asırlık çalışmalarımız
1970’li senelerden beri, Kemalizm-Masonluk münâsebetini derinlemesine ele alan ve bu çerçevede Masonlukla berâber Kemalizmi de tenk̆îd eden bir hayli çalışma yaptık. Bunlardan neşretmiye muvaffak olduklarımızın -târih sırasıyle- bir listesi aşağıdadır.
Yeni Devir’deki tenk̆îdî çalışmamız
- “Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler; Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nun Kitabını Tenkîd”, Yeni Devir, 8 – 21.12.1977, s. 4, 14 tefrika.
Türkiye’de ilk def’a, Mustafa Kemâl’in Mason Localarını feshetmediği gibi kendisinin de Mason olduğunu isbât eden bu çalışmamız hakkında Ayasofya Câmii’ne dâir araştırmamızda verdiğimiz muhtasar mâlûmât şöyleydi:
Mukâyeseli Dînler Târihi Prof. Dr. Hikmet Tanyu’yu (Ankara, 9.1.1918 / İstanbul, 11.2.1992, Heybeliada Mez.) Ankara Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Dekanı iken tanıdık. Kendisi, 1976-1977’de 1348 sayfa hacminde, iki cildlik Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler kitabını neşretmiş, biz de kısm-ı âzamı mesnedsiz ve gayr-i ilmî olan bu kitaba dâir, geniş bir tenk̆îd makâlesi kaleme almıştık. Tedk̆îk̆imiz, Mehmet Durlu idâresindeki Yeni Devir gazetesinde, 8 Aralık 1977 târihinden îtibâren 14 gün tefrika edilmiş, bunun üzerine, bizi, görüşmek üzere, Dekanlıktaki odasına dâvet etmişti. Dâvetine, yakın arkadaşım, rahmetli Ali Uğur ile berâber icâbet ettik. Kibar, tenk̆îde mütehammil bir insandı; nezîh bir sohbet oldu; fakat bizim tenk̆îdlerimize cevâb vermedi… Bilâhare, kitabını, bizim tenkîdlerimizi nazar-ı dikkate alarak ıslâh ettiğini de göremedik. Eserindeki en fâhiş hatâlardan birisi, Mustafa Kemâl’e sâhib çıkması ve onu Masonluk aleyhdârı biri gibi takdîm etmesiydi. (Bu husûsta, Mustafa Kemâl’in Masonluğunda Merâk Edilen Mes’ele: Nîçin Loca Matrikülünde İsmi Yok? isimli mufassal araştırmamızın 7 Şubat 2018 târihli Yeni Söz’deki 1. tefrikasına mürâcaat edilebilir.) Atatürk ve Türk Milliyetçiliği kitabının (Ankara, 1961) müellifi Tanyu, mâatteessüf, Sabataîlik cereyânına da al̃âka duyduğu hâl̃de, Kemalizmin içyüzünü anlıyamamıştı. Allâh rahmet etsin! (Ayasofya Câmii’ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin Sahîh Târihçesi; Yeni Söz, 30.1.2023/84. Birkaç bilgi ilâvesiyle ik̆tibâs ettik.)

(Yeni Devir, 14.12.1977, s. 4, tefrika 7)
Türkiye’de ilk def’a, Mustafa Kemâl’in Mason Localarını feshetmediği gibi kendisinin de Mason olduğunu isbât eden çalışmamızın 7. tefrikası…
***
Şûrâ’daki makâlemiz
- “Mustafa Kemal Masondu… Vedata Locası’na Mensubtu”, Şûrâ, 17.7.1978, sayı 27, ss 8-11.
Rahmetli Yılmaz Yalçıner, bu makâlemizi, mezk̃ûr mecmûasında kapak yapmıştı. Mustafa Kemâl’in Vedata Locası’na mensûb olduğuna dâir tesbîtimizin kaynağı, Benoist-Méchin’in Mustapha Kémal kitabıydı ve o da, Armstrong’un Grey Wolf kitabına istinâd ediyordu.

(“Mustafa Kemâl Masondu… Vedata Locası’na mensûbdu…”, Şûrâ, 17.7.1978, sayı 27, s. 10)
Rahmetli Yılmaz Yalçıner’in mecmûasına kapak yaptığı makâlemizden bir sayfa… Hemen bir ay sonra, tekrîs edildiği ve ömrünün sonuna kadar sâdık kaldığı Locanın, GOI’ye tâbi Macedonia Risorta olduğunu tesbît ettik…
***
Sebil’deki makâlemiz
- Şûrâ’daki makâlemizin neşrinden kısa bir müddet sonra, Loca tesbîtinin yanlış olduğunu gördük. Çünki o arada (Ağustos 1978), Fransa’dan, Fransa’nın bütün Mason Büyük Localarının (Prof. Daniel Ligou idâresinde) müşterek eseri olarak hazırlanan Dictionnaire universel de la franc-maçonnerie (Farmasonluğun Cihânşümûl̃ L̃ugati) ünvânlı, iki cildlik ansiklopedik eseri (Pâris, 1974) -bir arkadaşımız vâsıtasıyle- getirtmiş ve orada, Mustafa Kemâl’in intisâb ettiği Locanın, Selânik’deki -Grande Oriente d’Italia’ya (GOI) tâbi- Macedonia Risorta (Maçedônya Risôrta) Locası olduğunu görmüştük. (Mâmâfih, mezkûr L̃ugat, bu Locanın ismini, onun sonraki ismi olan “Macedonia Risorta et Veritas” şeklinde kaydetmiştir…) Bu masonî kaynak, sâdece, onun intisâb ettiği Locayı tasrîh etmiyor, onun, ömrünün sonuna kadar bu Locaya sâdık kaldığını da kaydediyordu. (Bunun mânâsı, herhâlde, onun, Locasından, hiçbir zamân istîfâ etmemiş olmasıdır…) Bu husûsu tesbît edince, ona dâir yeni bir makâle kaleme aldık ve makâlemiz, rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun Sebil mecmûasında neşredildi:
- “M. Kemâl Paşa’nın Masonluğuna Dâir Yeni Bir Vesîka”, Sebil, 1.12.1978, sayı 153, ss. 12-13.
Sebil’in bu nüshası, İstanbul Cumhûriyet Müddeiumûmîliğinin karârıyle, sür’atle toplatıldı. Buna dâir haber, Mecmûanın bir sonraki nüshasındadır (8.12.1978, sayı 154, kapağın iç sayfası):
“Sebil’imizin geçen hafta çıkarılan 153. sayısı, İstanbul Savcılığının talebiyle toplatılmış ve karar şimdiye kadar görülmemiş bir tatbikat ile telsizle bütün vilâyetlerin emniyet müdürlüklerine bildirilmiştir. Birçok yerlerde işbu tel emrine istinaden kitapçıları dolaşan sivil polisler, 153. sayımızın henüz satılmamış bulunan bakiye nüshalarını müsadere etmişlerdir. İlh…”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (177)

(Sebil, 1.12.1978, sayı 153, ss. 12-13)
Sebil mecmûasının -Hakîkatten korkanlar tarafından- sür’atle toplatılan nüshasında, “M. Kemâl Paşa’nın Masonluğuna Dâir Yeni Bir Vesîka”…
***
Bilderberg Group’un içyüzünü teşhîr eden kitabımız
- 1979’da, rahmetli Burhaneddîn Kayhan, Beynelmilel Siyonizm ve Masonlukla sıkı münâsebeti olan Bilderberg Group teşkîlâtı hakkındaki kitabımızı neşretti:
Bilderberg Group (Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyâtlar Mücâdelesinin Perde-Arkası), İstanbul: Kayıhan Yl., Haziran 1979, 431 s.
Beş bin nüsha tab’edilen kitab, bir hayli alâka gördü ve tamâmı satıldı. Bu beynelmilel teşkîlât hakkındaki araştırmalarımızı kitab hâline getirmeden evvel aynı mevzûda birkaç makâle neşretmiye imk̃ân bulmuştuk. Bunlar hakkında, kitabın “Takdîm” faslında (ss. 2-3) mâl̃ûmât mevcûddur:
“…Biz de, Sebil’in 2.4 – 28.5.1976 târihli 9 nüshası ile Millî Gazete’nin 22.6.1977 târihli nüshasında Bilderberg cem’iyeti hakkındaki tesbîtlerimizi hülâsa eden makaleler neşretmişdik. Elinizdeki kitabın Feyzioğlu, Demirel ve Ecevit Beylere tahsîs edilen sahîfeleri de Yeni Devir’in 24.1 - 15.2.1978 târihli nüshalarında üç hafta müddetle tefrika edildi. Ayrıyeten Yeni Devir’in 27.7 – 29.9.1978 târihli nüshalarında iki ay kadar bir kısmı tefrika edilen Kıbrıs Mes’elesi serlevhalı tedkîkımizde de Bilderberg’e temâs ettik ve Bilderberg’in Kıbrıs mes’elesinde başından beri oynamıya devâm ettiği büyük rôle dikkati celb ettik. Hâsılı elinizdeki kitâb, daha neşredilmeden, hiç te istihfâf edilemiyecek bir têsîr icrâ etti.”

(Bilderberg Group (Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyâtlar Mücâdelesinin Perde-Arkası), İstanbul: Kayıhan Yl., Haziran 1979, 431 s.)
Beynelmilel Siyonizm ve Masonlukla sıkı münâsebeti olan Bilderberg Group teşkîlâtı hakkındaki kitabımız…
***
Risale-Dış Politika’daki mülâkatımız
- Müteâk̆ib neşriyâtımız, dokuz sene kadar sonra, Hasan Hüseyin Ceylan’ın ısrârı üzerine, Masonluk hakkında, kendisinin neşrettiği üç aylık Risale-Dış Politika’ya verdiğimiz mufassal mülâkat oldu. Ne yazık ki Ceylan, verdiği kat’î söze uymıyarak, mülâkatımızın hem cüz’î bir kısmını neşretti, hem de onu fecî şekilde tahrîf etti. Dokuz sayfaya indirilmiş muharref mülâkatımızın künyesi aşağıdadır:
“Masonluk Hakkında Soruşturma”, Yesevîzâde’yle mülâkat, Risale-Dış Politika, Ekim 1988, sayı 3, ss. 191-199.

(Yeni Söz, 7.2.2018, 1. tefrika)
***
Gerçek Hayat’taki makâlemiz
- Beş sene kadar sonra, Gerçek Hayat mecmûasından gelen teklîf üzerine, yeni bir makâle vücûd buldu:
“Kemalist Rejimin Kuruluşunda Mason Âmili”, Gerçek Hayat, Ekim 2023 – Mart 2024, “Özel Sayı 5: Masonluk”, ss. 118 – 131.

(Gerçek Hayat, Ekim 2023 – Mart 2024, “Özel Sayı 5: Masonluk”, s. 118)
***

(Risale-Dış Politika, Ekim 1988, sayı 3, ss. 191-199)
Üç aylık Risale-Dış Politika mecmûasında maâlesef tahrîf edilerek neşredilen mülâkatımız…
***
Derin Tarih’teki makâlemiz
- Aradan yine pek uzun seneler geçti ve nihâyet, kıymetli târihçi-muharrir Mustafa Armağan’ın başında bulunduğu aylık Derin Tarih mecmûasının, sayfalarını bize de açması üzerine, orada, aşağıdaki makâleye neşrettik:
“Mustafa Kemâl Masonluğa Sâdık Kalmamış mıydı?”, Derin Tarih, Haziran 2015, sayı 39, ss. 64-75.
Armağan’ın Umûmî Neşriyât Müdürlüğünü deruhde ettiği mecmûada, Kemalizmi sorgulıyan birkaç makâle daha neşrettik. Onları da, biraz aşağıda, zikredeceğiz.

(Derin Tarih, Haziran 2015, sayı 39, s. 64)
Umûmî Neşriyât Müdürlüğünü Mustafa Armağan’ın deruhde ettiği senelerde, aylık Derin Tarih mecmûasının Haziran 2015 târihli 39. sayısında (ss. 64-75) neşredilen makâlemizin ilk sayfası…
***
Yeni Söz’deki geniş araştırmamız
- Bundan sonra, Mustafa Kemâl ve Kemalizm ile Masonluk arasındaki münâsebeti ele alan oldukça hacimli bir çalışma têlîf ettik. Bunda, nîçin Mustafa Kemâl’in isminin Macedonia Risorta Locası Matrikülünde bulunmadığı suâline cevâb aradık ve cevâbını da verdik:
Mustafa Kemâl’in Masonluğunda Merâk Edilen Mes’ele: Nîçin Loca Matrikülünde İsmi Yok?; Yeni Söz, 7 Şubat – 15 Nisan 2018, her gün tam sayfa 68 tefrika
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (178)
Son çalışmamız, Milat’da
- Bunların hepsini tamâmlıyan münteşir ve oldukça hacimli son çalışmamız, Milat’dadır:
Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 10.7 - 13.12.2024, her gün tam sayfa 119 tefrika.

(Milat, 10.7.2024, 1. tefrika)
***
Milat’da neşredilen bu çalışmamızı, evvelâ Gerçek Hayat mecmûasının talebi üzerine hazırlamıştık. Bu, Yahûdilik-Masonluk münâsebetini en mühim cepheleriyle, muhtasaran ve -her zamânki gibi- mevsûken ele alan, (A 4) k̃ağıd eb’âdıyle 47 sayfalık dört başı mâmûr bir makâleydi. Maâlesef, makâlemiz, mezk̃ûr mecmûanın “Yahudi Çağı Kapanıyor” iddiâlı fevkal̃âde nüshasında (Mayıs-Ağustos 2024 / 8: 196 - 203), ismine varıncıya kadar tahrîf edilmek sûretiyle, neredeyse tanınmaz bir hâlde neşredildi. Aslındaki isim, “Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti” iken, Mecmûa, ona, “Masonlar, Yahudilerin havarileridir” şeklinde bir başlık yakıştırmıştı. Metin ise, 47 sayfadan kopuk kopuk seçilmiş, insicâmsız, yamalı bohçayı andıran parçalardan ibâretti. Hiç olmazsa, bu insicâmsız bohça evvelâ bize gönderilmiş olsaydı, onları insicâma sokar, metne bütünlük kazandırırdık… Kendi metnimize dercettiğimiz vesîka kıymetini hâiz hiçbir resim de, Mecmûadaki metne konulmamış, yerlerine, alâkasız, hayâlî resimler ikâme edilmişti…
Bu hâl bizi fevkal̃âde üzdü. Haftalarca Rabb’imize bize bir kapı açması için duâ ettik. Netîcede, Rabb’imiz, duâmıza, Fırat İpek kardeşimizi vesîle kılarak icâbet etti: Pek bedbîn bir hâletirûhiye içinde iken, Fırat Bey telefonla aradı ve îzâhatımız üzerine vazıyete vâkıf olunca, derhâl, onun Milat’da neşrini teklîf etti. Büyük memnûniyetle kabûl ettik ve metnimizi daha ihâtalı hâle getirerek kendilerine gönderdik. Böylece, son senelerdeki çalışmalarımıza, 2017 ilâ 2023 senelerinde Yeni Söz ve geçen seneden beri de Milat sayfalarını açmış bulunuyor. Çalışmalarımız, her iki gazetede de hiçbir müdâhaleye mârûz kalmamıştır. Bunun için, başta Fırat İpek olmak üzere, bütün Yeni Söz ve Milat câmiasına müteşekkiriz. Allâh, çalışmalarımızın neşrinde şu veyâ bu şekilde emeği geçen herkesden râzı olsun!
Sabataîlik – Masonluk – Kemalizm – Frenkcilik ayrılmazlığı
Yarım asrı dolduran bütün bu çalışmalarımıza istinâden kısaca ifâde etmek gerekirse, Türkiye’de Masonluk ile Kemalizm ayrılmaz bir şekilde birbiriyle kaynaşmıştır. Nitekim aynı vâkıa, Masonluk ile Sabataîlik arasında da cârîdir. Böylece, Memleketimizde, birbiriyle iç içe geçmiş üç dînî-siyâsî cereyânla karşı karşıyayız: Sabataîlik, Masonluk, Kemalizm… Kemalizm, bir taraftan, Sabataîliğin 20. asırda büründüğü kılık olduğu gibi (öyle ki Sabataî Cemâati, 20. asırda, Sabatay Sevi yerine Mustafa Kemâl’i ikâme etmiştir), dîğer taraftan Masonlukta mündemicdir. Hâl böyle olunca, her Farmasonu ve her Fanatik Kemalisti bir yarı Sabataî telak̆k̆î etmek, mantık îcâbıdır ve bu iki cereyân sâyesinde, halkımız, bir asırdır, geniş mik̆yâsta Sabataîleşmiş, böylece Sabataî Cemâatinin tabiî müttefîk̆leri hâline gelmiş bulunmaktadır. “Sabataîleşmek”, bir başka zâviyeden, “Frenkleşmek” (Garblileşmek, Avrupalılaşmak) demekdir; zîrâ, 19. asrın ikinci yarısından îtibâren, Sabataîlik, Cemâat tesânüdünü, binâenaleyh farklılık şuûrunu kaybetmeden, Frenk Kültürünü kendine mâl etmiş, o kültürle derinlemesine haşir-neşir olarak yeni bir şahsıyete bürünmüştür…
Bu çalışmalarımıza dercetmiş olduğumuz aşağıdaki birkaç vesîka, müddeâmız (thèse) hakkında bir fikir verecekdir. Bunlardan Gökay’a âid olan iki metni, işbu çalışmamızın, 1953’te, Mustafa Kemâl’in mumyalı naaşının Etnoğrafya Müzesi’nden “Ebedî Karârgâh”ına nakline dâir olan kısmında da nakletmiş bulunuyoruz. L̃âkin bu metinler o kadar ibretâmîzdir ki yeri geldikçe tekrâr edilmeleri, Kemalizm-Masonluk münâsebeti mütâlaa edilirken gözden kaçırılmamaları bakımından faydadan hâlî değildir.
Fahreddin Kerim Gökay: “Türk Masonları, İnk̆ilâb yolunda Gâzî'nin en sâdık, en disiplinli askerleridir! Siyâsî kanâatleri ne olursa olsun, Gâzî yolunda bütün Masonlar tek cephelidir!”
20. asır Türkiye siyâsî hayâtının pek mühim sîmâlarından Tıb Dr. Fahreddin Kerim (Gökay; Eskişehir, 9.1.1900 – İstanbul, 22.7.1987, Sahrâicedîd Mez.; sonraki senelerde Ord. Prof. Dr., İstanbul Vâli ve Belediye Reîsi, Îmâr ve İskân Vekîli, v.s.), Murat Mahfili’ne 1934’te 2. def’a Üstâd-ı Muhterem intihâb edilince, bilvesîle, en kat’î bir dille Kemalizm-Masonluk berâberliğini tebârüz ettiren bir nutuk îrâd etmişti:

(Vatan, 12.11.1957, s. 1)
Kemalizmin ve Beynelmilel Farmasonluğun gözde şahsıyetlerinden Tıb Ord. Prof. Dr. Fahreddin Kerim Gökay hakkında doğru çıkan bir haber… “24 Ekim 1949-26 Kasım 1957 tarihleri arasında sekiz yıl İstanbul Valiliği ve Belediye Reisliği yaptıktan sonra, İsviçre (Bern) Büyükelçiliği'ne atandı. 1. (XII) Dönem İstanbul Milletvekilliği, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, İmar ve İskan Bakanlığı görevlerinde bulundu. Basılmış birçok eseri mevcuttur.” (https://tr.wikipedia.org/wiki/Fahrettin_Kerim_G%C3%B6kay; 6.9.2025)
***
“…Türk Masonluğu, Büyük İnkılâpçının yolunda yürüyen amelelerdir! İşte Masonluğumuzun hayatiyetindeki sırlardan biri de, bizim için en büyük ülkü olan, fakat yerine getirilemiyen dileklerimizin Büyük Türk tarafından yaratılan İnkılâp İdeolojisinde mevcut olmasıdır. Bir kumandan için matlup olan şey, kendisine ve mefkûresine iman etmiş askerlere malikiyet değil midir? Türk Masonları, İnkılâp yolunda Gazi'nin en sadık, en disiplinli askerleridir! Siyasî kanaatleri ne olursa olsun, Gazi yolunda bütün Masonlar tek cephelidir! O cephenin parolası, Gazi'nin şahsında İnkılâp ışığıdır. Bu ışığı Masonlar canları kadar severler.” (-Türkiye Büyük Meşrik̆’inin nâşiriefk̃ârı- Büyük Şark, Ocak-Şubat 1934, sayı 14, s. 9)
Beynelimel Mason Mâbedinin gözde sâliklerinden Gökay, İstanbul Vâlisi iken, Mustafa Kemâl’in mumyalı naaşının “Ebedî Karârgâh”ına taşındığı 1953 “10 Kasım”ı münâsebetiyle îrâd ettiği ve İstanbul Radyosu tarafından yayınlanan hitâbesinde, “Mâbûd”u hakkındaki hissiyâtını, yine coşkun bir dille ifâde etmişti:
“Atatürk bir meş’ale gibi ruhumuzda ebedileşmiştir… Ata, hayat felsefesini en iyi tahlil eden digerkâm bir filozof olduğu için mânevî varlığı örnek bırakmıştır… [Devâmında:] Türk Gençliği saf ve masum aşkı ile ona hitap ediyor: ‘Ey lâyezel fânî! Sana kalbimin bütün hisleri ile bağlıyım. İzindeyim dediğim zaman yalnız hisle değil, bütün milleti saran şuurla bağlıyım.’ ” (Yeni İstanbul, 10.11.1953, s. 1) (“Dîğerg̃âm”: Kendisinden ziyâde dîğer insanları düşünen, onlar için fedâk̃ârlık yapan; Frz. altruiste… “Lâyezâl̃”: Zevâl̃ bulmaz, ebedî
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (179)

(M. Renan Mengü ve C. Sezgin Ekren, Sn… Murat Locası Tarihçesi -1966 / 2004-, Aralık 2004, “Özel Baskı; Para ile satılmaz”, ss. 42-43)
Mezk̃ûr kitabın 43. sayfasındaki matrikül kaydına nazaran, Fahreddin Kerim Gökay, 1924 senesinde, Selâmet Mahfili’nde (Locası’nda) tekrîs olmuştur… Bu sayfalarda, ayrıca, Yunus Nadi (tekrîs târihi: 31.7.1923), Mehmed Emin Yurdakul (tekrîs târihi: 17.5.1925) gibi “Kemalist Türkiye”nin nüfûzlu iki şahsıyetinin matrikül kayıdları da mündericdir…
***

1932 ve 1934-1935’te Murat Mahfili Üstâd-ı Muhteremi, Türkiye siyâsî hayâtının mühim bir şahsıyeti ve Türkiye Lions Kulüplerinin müessisi, Fanatik Kemalist Fahreddin Kerim Gökay hakkında Türkiye Lions Kulüblerinin Sitesinde bir haber… Resmin sağında, Gökay’ın Sahrâ-i Cedîd Mezârlığı’ndaki Fâtiha’sız kabri görülüyor… (Lions Kulübleri, aynen Rotary Kulübleri gibi, İngiltere Masonluğunun nüfûzu altındaki beynelmilel iki Masonumsu teşkîlâttır… Bunların hepsi, şu veyâ bu şekilde Beynelmilel Siyonizme hizmet eden müesseselerdir.)
***
(Süleyman Demirel’in Loca arkadaşı) Üstâd-ı Âzam Şekûr Okten: “Biz Atatürk’ü her gün kutluyoruz [takdîs ediyoruz], çünkü Mâbedlerimizde her gün tekrârladığımız sözler, O’nun ağzından çıkmış gibidir!”
Kemalizm – Masonluk berâberliğini tesbît eden ve bunlar kadar câlib-i dikkat olan bir başka hitâbeyi, HKEMBL 1981 – 1986 seneleri Üstâd-ı Âzamı, Tıb Dr. Şekûr Okten’e medyûnuz. (İstanbul, 25.3.1917 – a.y., 28.5.1986, Karacaahmed Mez.; 48 Matrikül Numarasıyle Bilgi Locası müntesibi Süleyman Demirel’in 49 Matrikül Numaralı Loca arkadaşı… 1941’de, sınıf arkadaşı Dr. Ezher Bekman ile evlenmiş, bir kızı olmuştur…) Bahis mevzûu hitâbe, Hür ve Kabûl edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın nâşiriefkârı Mimar Sinan’ın 100. Doğum Yıldönümü sayısındaki (1981, sayı: 41, ss. 4-6) “Büyük Üstâd Mesajı”dır:

(https://www.findagrave.com/memorial/18307116/sekur-okten; 1.2.2018) (https://www.mason.org.tr/sekur-oekten; 6.9.2025) (https://dernek.plastikcerrahi.org.tr/tprecdDATA/Books/15/2014-yili-ocak-mart-bulteni.pdf; 6.9.2025)
En sağdaki resim: Okten âilesinin (Rasime / Celile / Mehmet Eşref / Şekûr Okten) İstanbul Karacaahmed Mezârlığı’ndaki Fâtiha’sız kabirleri…
Süleyman Demirel’in Loca arkadaşı, Üstâd-ı Âzam Şekûr Okten: “Sanki, Masonluk diye bir şey dünyada olmasa idi, Atatürk, sözleri ve hareketleri ile onu kurabilecekti. […] Biz O’nu her gün kutluyoruz, çünkü Mabetlerimizde her gün tekrarladığımız sözler, O’nun ağzından çıkmış gibidir.”
***
“…Bizim için mühim olan, Atatürk’ün ‘tekrîs’ merasiminden geçip ‘önlük’ takmış olması değil, O’nun ruh ve fikir yapısıdır. […] Masonluğun bütün ana prensipleri, evvelâ şahsiyetinde ve sonra, bu şahsiyete uygun düşen eserlerinde mevcuttur. […] Sanki, Masonluk diye bir şey dünyada olmasa idi, Atatürk, sözleri ve hareketleri ile onu kurabilecekti. […] Biz O’nu her gün kutluyoruz, çünkü Mabetlerimizde her gün tekrarladığımız sözler, O’nun ağzından çıkmış gibidir.” (Bu son cümledeki “kutluyoruz” kelimesi, “takdîs ediyoruz” mânâsındadır…)
Ve Masonlar da, 1992’den beri, Anıtkabr’i alenen tavâf ediyorlar!
“Muntazam Masonların” Tesviye mecmûasının Kasım 1992 târihli nüshasından, ilk def’a 1992 “29 Ekim”inden îtibâren, Üstâd-ı Âzam’larının öncülüğünde ve teşkîlâtlarını temsîl eden kalabalık bir hey’etle, yânî resmen, Anıtkabir ziyâretlerine başladıklarını öğreniyoruz. O seneden îtibâren, haber ajansları ve sâir neşriyât vâsıtalarıyle, Anıtkabir ziyâretlerini efkârıumûmiyeye duyurmaktan çekinmiyorlar…
1992 “29 Ekim”indeki ilk resmî Anıtkabir ziyâretinde, Üstâd-ı Âzam Can Arpaç, Anıtkabir Defteri’nde, Kemalizme sadâkatlerini bir kerre daha têyîd ediyor, Rejimin “Laik” vechesine dikkat çekiyor ve onun “koruyucusu” olduklarını vurguluyordu:
“Yüce Atatürk,
“Eşsiz eserin lâik Cumhuriyetimizin temelini attığın günden bu yana, sana duyulan ve kuşaktan kuşağa aktarılarak gönüllerimizde yerleşen sevgi, saygı ve minnet duygularımızın ölümsüzlüğünü, Türk masonları ve şahsım adına bir kez daha vurgularım. Türkiye’mizin özgürlük ve kardeşlik dolu bir ülke olarak, sonsuza kadar uzanması ancak senin açtığın akılcı yoldan sapmadan ilerlemesi ile gerçekleşecektir.
“Ve her Türk masonu, bu yolun yolcusu ve koruyucusudur.
“En derin saygılarımla.” (Tesviye; Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının Aylık Dergisidir, Kasım 1992, sayı 4, ss. 3-4. Mecmûanın “Yazı işlerini fiilen idare eden”, Celil Layiktez’dir. Sabataî ve Mason Cemâatlerinin güzîdelerinden, Türkiye’de Masonluk târihi hakkında câlib-i dikkat birkaç eserin müellifi Layiktez -İstanbul, 16.2.1935 / a.y., 29.6.2020, Bülbülderesi Mez.-…)
Sonraki senelerden de birkaç misâl zikredelim.

(“Türk Masonları Cumhuriyetin 95. yılında Anıtkabir'i ziyaret etti - Ankara, 27.10.2018”; https://www.mason.org.tr/turk-masonlari-cumhuriyetin-95-yil; 9.5.2024)
***
24 Ekim 2009, Üstâd-ı Âzam Salih Evcilerli: “Türkiye’de 100. yılını kutlıyan [tes’îd eden] Büyük Loca’mız… Emânetin, emânetimizdir!”
“Ölümsüz Önder ATATÜRK,
“Türkiye’mizde 100. yılını kutlayan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası mensubu biz Hür Masonlar,
“86 yıl önce laik, demokratik ve hukuk devleti olarak kurduğun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvencesi altında, insanlığın mutluluğu için ilelebet çalışacağız.
“Emanetin, emanetimizdir
“Yaktığın ışığı taşıyan eller değişecek ama ışığın ölümsüz kalacaktır.
“Huzurunda minnet ve şükran duygularımızla bir kez daha özlemle eğiliyoruz.
“Salih Evcilerli, Büyük Üstat, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneği Başkanı, 24 Ekim 2009.” (Tesviye; Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının Resmi Yayın Organıdır, yıl 18, sayı 79, Ocak 2010, s. 20
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (180)
2 Kasım 2013, Üstâd-ı Âzam Ömer Köker: “Yaktığın nurlu ışığın takipçileriyiz!”
“Yüce Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk
“Yüksek stratejik dehanla kurup, Türk Milletine emanet ettiğin Cumhuriyetimizin 90. yıl etkinlikleri nedeniyle huzurundayız.
“Türkiye’mizin dört bir yanından geldik. Yaktığın nurlu ışığın takipçileri olarak sevgimizi getirdik. Huzurunda kardeşlerimiz, hemşirelerimiz ve yeğenlerimizle birlikte yürekten sadakatimizi sunuyoruz.
“Türkiye’mizi aydınlığa götürmek için kurduğun Laik, Demokratik Cumhuriyet; hepimizin yaşam pınarı, bu pınarı kurutmayacağız.
“Manevi huzurunda saygımızı sunarken; şu sözlerin daima rehberimiz olacak:
‘…Hakiki kurtuluş istiyorsak, her şeyden evvel, bütün kuvvetimiz, bütün süratimizle cehaleti ortadan kaldırmaya mecburuz. Cumhuriyet, düşünce, bilim ve bedence çok yüksek koruyucular ister…. Bir tek kişi kalsam bile, onun için mücadele ederim…’
“Atam seni çok seviyoruz.
“Ömer Köker Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği Büyük Üstadı (http://www.mason.org.tr/; 13.2.2014)
23 Ekim 2017, Üstâd-ı Âzam Bülent Akkan: “Türk Milletine çizdiğin yoldan ayrılmıyacağız! ‘K̃âmil İnsan’ olmak yolundaki çabalarımızda en büyük yol göstericimiz, senin ışığındır!”
"Ulu Önder Atatürk, Türk Masonları olarak Cumhuriyetimizin kuruluşunun 94. yılında ideallerine olan bağlılığımız, hatırana olan sonsuz saygımız ve yeri doldurulamaz derin sevgimiz ile huzurlarındayız. Vatanına, milletine sadakat yemini ile bağlı olan bizler, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik değerlere bağlı, millet egemenliğine dayalı, özgürlükçü, laik düzeninin ilelebet süreceğine yönelik inancımızı her zamankinden daha da fazla koruyoruz. Bizler kurmuş olduğun Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne yönelik gelişmiş ve gelişecek her türlü hareketin karşısında olduk ve olmaya da devam edeceğiz. Büyük Türk Milletine çizdiğin yoldan ayrılmadan, Türk Aydınlanmasının en somut vücut bulmuş hali olan Cumhuriyetimizi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmak için var gücümüzle çalıştığımızı her zaman olduğu gibi manevi huzurunda bir kez daha kararlılıkla vurgulamak istiyoruz. Ülkesine, milletine yararlı birer ‘Kamil İnsan’ olmak yolundaki çabalarımızda en büyük yol göstericimiz hiçbir zaman sönmeyecek ışığındır. Kurmuş olduğun Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini her geçen yıl daha da iyi anlıyor, aziz hatıran önünde saygı, sevgi ve sadakatle eğiliyoruz.
“Bülent Akkan, Büyük Üstat.” (23.10.2017; https://www.odatv.com/guncel/limak-holding-onursal-baskani-sezai-bacaksiz-mutevazi-arabasi-120042742; 9.5.2024)
27.10.2018, Üstâd-ı Âzam Bülent Akkan: “Türkiye Cumhuriyeti'nin, çizdiğin yolda ilerlemesi için çabalarımızı sürdüreceğiz!”
Bülent Akkan, Anıtkabir Defteri’ne, bir sonraki sene de yukarıdakine benzer bir mesaj yazdı:
“Ulu Önder Atatürk,
“Cumhuriyetimizin 95. Kuruluş Yıldönümü vesilesi ile büyük bir coşku, heyecan ve ideallerine olan bağlılığımız ile yeniden huzurundayız.
“Senin ilkelerin ve çizdiğin yolun ışığında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulu olduğu sağlam temellerin bizlere verdiği cesaretle yarınlarımıza güvenle bakmaya devam ediyoruz.

(https://www.mason.org.tr/?lightbox=dataItem-m2volopa; 10.9.2025)
19 Ekim 2024’te, İngiltere Birleşik Büyük Locası’ndan icâzetli Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Üstâd-ı Âzamı Remzi Sanver’in öncülüğünde “Ebedî Karârgâh”ı tavâf edip Kemalizmi ebediyen yaşatmak husûsunda kendilerini vazîfeli hisseden Masonlar…
***
“Dünyada ve özellikle bölgemizde yaşanan önemli gelişmelere ve zorluklara rağmen, gücünü Büyük Türk Milletinden ve birliğinden alan Türkiye Cumhuriyeti, akıl ve bilimi esas alarak yetiştireceği yeni nesiller ile daha da güçlenerek sonsuza kadar yaşayacaktır.
“Türk Masonları olarak bizler, dün olduğu gibi bugün de ülkemizin varlığı ve bağımsızlığının ancak fikri hür, vicdanı hür nesillerin varlığı ile sağlanabileceğine olan inancımızı koruyor, kendimizi yetiştirme yolundaki çabalarımızla topluma da yararlı olabilme azmimizi sürdürüyoruz.
“Taassuptan ve önyargılardan uzak, birbirini seven ve saygı duyan, farklılıkları ortak zenginliğimiz olarak esas alan anlayışımız ile toplum yapımızın güçlenmesi yolundaki çabalarımız artarak sürecektir.
“Milletimizin her ferdinin birer birey olarak üstlendiği sorumluluklar, elde ettiği başarılar, topluma sağladığı katkılar Cumhuriyetimizi bir bütün olarak ileriye taşıyacaktır.
“Bizler, güçlü kökleri ile sağlam, taze yaprakları ile geleceğe umut veren Türkiye Cumhuriyeti'nin, çizdiğin yolda ilerlemesi için çabalarımızı sürdüreceğimizi bir kez daha ifade ediyor, aziz hatıran önünde saygı, sevgi ve özlemle eğiliyoruz.
“Bülent Akkan, Büyük Üstat.” (https://www.mason.org.tr/turk-masonlari-cumhuriyetin-95-yil; 9.5.2024)
19.10.2024, Üstâd-ı Âzam Remzi Sanver: “Verdiğin târihsel mücâdelede birçok yol arkadaşının kardeşimiz olmasıyle gurûr duyuyoruz!”
“Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk,
“Cumhuriyetimiz’in 101. Kuruluş yıldönümünü kutlamak için bugün Türk Masonları olarak manevi huzuruna geldik. Verdiğin tarihsel mücadelede birçok yol arkadaşının kardeşimiz olmasıyla gurur duyuyoruz. Bu durumun tesadüf olmadığının bilincindeyiz. Neticede, biz de senin gibi esin kaynağımızı insana dair en yüksek değerlerde buluyor ve bu değerleri toplumumuzda hakim kılmakla kendimizi sorumlu hissediyoruz. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana ülkemizde fikir ve vicdanı hür bireyler yetiştirmek için çaba sarf ediyoruz.
“Türk Aydınlanmasının Büyük Önderi Mustafa Kemal Atatürk,
“Seninle aynı yolda bir nura doğru yürümekten gurur duyuyor, aziz hatıran önünde saygıyla eğiliyoruz.
“Remzi Sanver, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği Başkanı.”

(Milat, 18.10.2025, s. 1)
İbret: Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın Üstâd-ı Âzamı Prof. Dr. Remzi Sanver, Can Holding hakkındaki kara para tahk̆îkatı çerçevesinde nezâret altına alındı…
***
Dîğer Mason Büyük Locaları
Türkiye’de, bilebildiğimiz kadarıyle, İngiltere Masonluğunun esâslarını tâk̆îb eden Hür ve Kabûl Edilmiş Masonlar Büyük Locası’ndan mâadâ, Fransa Masonluğunun esâslarını tâk̆îb eden iki büyük Loca daha mevcûddur: Özgür Masonlar Büyük Locası ve Kadın Mason Büyük Locası… Bu Büyük Locaların da, muhtelif vesîlerle Anıtkabr’e ziyârette bulunup sadâkat yemînlerini tekrâr ettikleri tahmîn olunabilir. L̃âkin bu husûsta ketûm davranıyorlar ve ziyâretleri, efk̃ârıumûmiyeye ak̃setmiyor. Kat’î sûrette bildiğimiz husûs, onların da, Sabataî Cemâatiyle omuz omza, Türkiye’de Kemalizmin en karârlı muhâfızları olduklarıdır…

(http://www.mason-mahfili.org.tr/main/; 23.8.2008)
Türkiye’de her obediyanstan, her siyâsî temâyülden Masonlar, Kemalist Totaliter Rejimin muhâfızlarıdır…
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (181)
7. Alt Fasıl: Ona Her Şey Mübâh!
Mustafa Kemâl’in şahsıyetinde, fiillerinde, siyâsî icrââtında o kadar tenk̆îde şâyân husûs mevcûddur ki bunlardan bir tânesi dahi bir insanı gözden düşürmiye yeterdi! L̃âkin yalan, tahrîf, istismâr, tedhîş üzerine kurulu Kemalist Propaganda İlim Zihniyetinden mahrûm halkımızı bir asırdır öylesine ifsâd ediyor, öylesine afyonluyor ki bunlar, ya gözden kaçıyor, ya da bilinse bile, bin dereden su getirerek têvîl ediliyor. Bâhusûs, “Türk Milletinin hal̃âskârı”, hattâ “yaratıcısı” olduğu iddiâsıyle, aleyhinde olabilecek her ne varsa mâzûr gösteriliyor, başkası için bir “skandal” kabûl edilen husûslar, o bahis mevzûu olunca, “mübâh” addediliyor…
Şüphesiz, Kemalizmin en fazla tenk̆îde şâyân tarafı, Milletimize karşı tâk̆îb ettiği topyek̃ûn kültür jenosidi siyâsetidir. Kemalizmin bu en büyük cürmüne dikkat çekmek için, 2014’te, bir kitab têlîf etmiş, baskısını da bizzât finanse etmiştik: Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi, Ankara: Hitabevi Yl., Mayıs 2014, 13,5x21 cm, 620 s. Hazırladığımız arka kapak yazısı, Milletimizin mârûz kaldığı ve Kemalist Totaliter Rejim tarafından icrâ edilen kültür jenosidinin bir hülâsası mâhiyetindeydi:
“Bu eser, yeni bir mefhûm olan ‘kültür jenosidi’ tâbirini îzâh ettikten sonra, bu târîften yola çıkarak, Milletimize revâ görülen topyekûn kültür jenosidini, ‘Öztürkçe’ Sapkınlığı,’Öztürkçe Ezân ve Öztürkçe Kur’ân’ Rezâleti, Câmi ve Târihî Eser Kıyımı, Avrupacılık Dalâleti, ‘Kamalizm Dîni’ ve Şahısperestlik, Tercüme Hukûk Zilleti, Millî Yazımızın ve Kıyâfetimizin Horlanması, Târihimizi Tahrîf, Ecdâdımıza Hakâret, Millî Musıkîmizin Yasaklanması, Menhiyâtın Resmen Teşvîk Görmesi gibi tezâhürleriyle gözler önüne sermekte ve Milletimizi, bu jenosidin fâillerini, ihdâs edilecek bir mahkemeyle muhâkeme etmeye ve kurbanlarına iâde-i îtibârda bulunmaya, ayrıca, T.C. mevzûâtından, bu jenosidi bugün de devâm ettiren bütün hükümleri ayıklamaya dâvet etmektedir.”
Heyhât ki bu eserimiz de, halkımızdan, ümîd ettiğimiz ciddî al̃âkayı görmedi! (Bu hâlin bir tezâhürü olarak, kitabı bin nüsha bastırmak için harcadığımız sermâyemizi dahi kurtaramadık…) Kitaba al̃âka gösterenlerin de pasif bir okur olmanın ötesine geçtiklerine dâir bir emâreye tesâdüf etmedik…
Kemalizmin topyek̃ûn kültür jenosidi siyâsetine dikkat çeken kitabımızdan evvel de, çok daha hacimli bir kitabla, Kemalizmin, Avrupa mukallidi Materyalist bir cem’iyet, yeni bir millet inşâ etme emeli uğrunda tatbîkâta koyduğu dil jenosidini derinlemesine ele alan bir kitab têlîf etmiştik: Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil), Ankara: Kurtuba Yl., Nisan 2013, 16x24 cm, 571 s.
Bilâhare, dâimâ Hakîkat endîşesiyle, Kemalizmi sorgulamıya ve ulaştığımız tesbîtleri, tamâmen müsbit vesîka ve delîllere müsteniden ortaya koyan eserler têlîf etmiye devâm ettik. Bu çalışmalarla, Kemalist Totaliter Rejim hakkındaki pek çok hakîkati gün ışığına çıkardık. Hiçbir tesbîtimize, -vesîkalara müsteniden- îtirâz edildiğine şâhid olmadık. Bununla berâber, cem’iyetimizde, zihniyet ve tavır îtibâriyle, gün ışığına çıkardığımız hakîkatler istikâmetinde bir tahavvül başlangıcını da göremedik. Kemalist Propaganda, yalan, tahrîf, istismâr ve tedhîşle insanlarımızı ifsâd etmiye devâm ediyor ve bizim neşriyâtımız denize atılan bir çakıl taşından fazla têsîr yapmıyor…

(Ankara: Hitabevi Yl., Mayıs 2014, 620 s.)
Kemalist Totaliter İdeol̃ojinin Milletimiz üzerinde icrâ ettiği topyek̃ûn kültür jenosidini, tamâmen vesîkalara müsteniden ve en azından belli başlı cepheleriyle ortaya koyan kitabımız…
***
İstisnâları bir tarafa bırakırsak, insanlarımız, bizim ortaya koyduğumuz hak̆îkatlerle karşı karşıya geldiklerinde dahi, kendilerince onları têvîl ediyor, “Ebedî Şef”i haklı çıkaracak veyâ mâzûr gösterecek bir îzâh tarzıyle kendilerini kandırıyorlar…
Kitab neşriyâtımızdan mâadâ, Derin Tarih ve Gerçek Hayat mecmûaları ile Yeni Söz ve Milat gazetelerinde, Kemalizmi sorgulıyan, onun bâtıl ve -en hafîf tâbiriyle- tenk̆îd edilebilir vechelerini gözler önüne seren (gazete sayfasıyle dahi) binlerce sayfalık neşriyât yaptık. Tabiî ki onlarda ortaya koyduğumuz müdellel tesbîtleri burada tekrâr edecek değiliz. Burada, bunlardan, dört tânesini (içki iptilâsı, mal-mülk hırsı, Erzurum’daki şapka zul̃mü ve sefâhate -Kılıç Ali’nin tâbiriyle, “eğlence”ye- düşkünlüğü) hatırlatıp “Büyük Şef”in bu çeşid zaaflarının dahi, o bahis mevzûu olduğunda, nasıl “mübâh” addedildiğini, hattâ, bir adım sonra, birer “fazîlet” gibi takdîm edildiğini göstereceğiz. Bunları, evvelki çalışmalarımızda noksân kalmış iki bahis tâk̆îb edecek: “Prangalı matbûât” ve “İki Kademeli Dîn İnk̆ilâbı”…
Her totaliter rejimde olduğu gibi Kemalist Totaliter Rejimde de matbûâtın nasıl prangalı olduğunu, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı vâsi araştırmamızda mevsûken ve mufassalan îzâh etmiştik. Burada, mezk̃ûr araştırmamızın o kısmını muhtasaran hatırlattıktan sonra, bütün matbûâtın nasıl “Totaliter Şef”in irâdesine râm olduğunu ve Rejimin tâk̆îb ettiği dâhilî ve hâricî siyâsetin bir âleti vazîfesini gördüğünü ortaya koyan bir vak’ayı, yânî 1937 Ekim’inde Cumhuriyet ile Tan gazeteleri arasında cereyân eden kalem kavgasını ele alacağız. Aslında, mezk̃ûr araştırmamızda, bu mes’ele üzerinde dahi durmuştuk. Şimdi ise, Sabataî Cemâatinin içyüzünü anlamak bakımından da çok ibretâmîz olan bu vak’ayı, yeni vesîkalara istinâden, daha genişçe işliyeceğiz.
Mâhiyetini evvelki çalışmalarımızda iyice îzâh etmiş bulunduğumuz “İki Kademeli Dîn İnk̆ilâbı”nın ise, 1940’lı, 50’li senelerdeki seyrini tâkîb edecek, hâssaten Dr. Osman Nuri Çerman’ın faâliyetlerini bahis mevzûu edeceğiz.
Kemalizmi sorgulıyan evvelki neşriyâtımız
Yukarıda bahsettiğimiz mevzûlar üzerinde durmadan evvel, Kemalizmi muhtelif cepheleriyle ele alıp tenk̆îd ettiğimiz evvelki neşriyâtımızın bir listesini verelim.
Kemalizmi sorgulayıp, netîce olarak, bâtıl bir ideol̃oji sıfatıyle mahk̃ûm ettiğimiz ilk çalışmalarımız, onun Masonlukla münâsebetini ortaya koyduğumuz ve yukarıda liste hâlinde zikredip haklarında muhtasar îzâhatta bulunduğumuz çalışmalardır. Onlara, bir de, aşağıdaki makâlemizi ilâve etmek lâzımdır:
- “Türkiye’de İslâm Nîçin Prangalı?”, Şûrâ, 23.2.1978, sayı 6, ss. 8-10.
Bu makâlemizde, Kemalist Rejimin, hakîkatte, başta Vicdân Hürriyeti olmak üzere İnsan Haklarını umursamıyan, Demokrasiye, dîğer tâbirle Cumhûriyete zıd bir rejim olduğunu, tatbîkâttaki Esâsiyesinin, kendi tâbirleriyle “Anayasa”sının da aynı sak̆îm zihniyet ve usûlle hazırlanıp Milletimize, bir ihtilâlle, tepeden inme dayatıldığını ve netîce olarak, onun yerine ikâme edilmek üzere, sahîhan İnsan Haklarını esâs alan bir Esâsiyenin hangi usûlle hazırlanması l̃âzım geldiğini îzâh etmiştik.
Yukarıda zikrettiğimiz iki kitabdan (Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar ile Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi) mâadâ, Kemalizmi sorgulıyan dîğer çalışmalarımız, neşir târihi sırasıyle, aşağıdadır.
- “İşte Mustafa Kemâl’in Madam Corinne’e Çanakkale’den Yazdığı Mektubun Aslı”, Derin Tarih, Kasım 2014, sayı 32, ss. 34-39.
- “Kültür Jenosidi Siyâsetinin İki Kurbanı: Târihî Yazımız ve Târihî Türkçemiz”, Derin Tarih, Ocak 2015, sayı 34, ss. 83-89
- “Şahısperest Zihniyet, Küçük Prens’e Dahi Tahammül Edemedi!”, Derin Tarih, Şubat 2015, sayı 35, ss. 92-97.
- “Mustafa Kemâl, Kur’ân-ı Kerîm’e Nazîre Yazdırmıştı”, Derin Tarih, Ocak 2016, sayı 46, ss. 90-99.

(Derin Tarih, Ocak 2016, sayı 46, ss. 90-91)
***
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (182)
- Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül) Ankara; Kurtuba Yl., Aralık 2016, 428 s. (Eserin büyük bir kısmı, Kemalist “Dîn İnk̆ilâbı” dalâletine ve onun bir parçası olarak “Öztürkce Kur’ân”, “Öztürkce Ezân” zulmüne tahsîs edilmiştir.)
- “Dîn Aleyhdârı Kemalist Târih Kitapları Nasıl Yazıldı?”, Yeni Söz, 3 - 5.11.2017, her gün tam sayfa 3 tefrika.
- “Benoist-Méchin'in Naklettiği Söz Sahîh miydi? ‘Evet, ahlâksız bir bedevînin İslâm denen o saçma ilâhiyâtı, hayâtımızı zehirleyen çürümüş bir leştir!’ ”, Yeni Söz, 6 - 7.11.2017, her gün tam sayfa 2 tefrika.
- “Siyonist Emperyalizminin Orta-Doğu’da Planlı Tahrîbâtı (Ben Guryon / Yinon Planları)”, Yeni Söz, 18 - 24.11.2017, her gün tam sayfa 7 tefrika.
- Kemalizm, İsrâil'in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti?; Yeni Söz, 20.12.2017 - 9.1.2018, her gün tam sayfa 21 tefrika.
- Mâhir Bir Stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moïse Cohen; Yeni Söz, 27.5 - 21.6.2018, her gün tam sayfa 24 tefrika.
- Tekin Alp; Türkçü, Kemalist, Siyonist Esrarengiz Bir Adam; Derin Tarih’in ilâvesi, 2018, 64 s. (Kitabda, Yeni Söz’de tefrika edilen nüshadaki bâzı kısımlar noksândır.)
- Mustafa Kemâl'in Âilesi Dîndâr mıydı?; Yeni Söz, 22.6 - 5.8.2018, her gün tam sayfa 45 tefrika.
- Mustafa Kemâl'in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 20.9.2018 - 30.7.2020. (Her gün tam sayfa tefrikası iki seneye yakın süren, yine de neşri noksân kalan bu vâsi çalışmamızın son tefrika numarası, 668’dir. Fakat neşri esnâsında, zamân zamân ortaya çıkan tefrika numaralarındaki karışıklığı gidermek mümkün olmamıştır.)
- Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri; Yeni Söz, 11.2 - 23.5.2022, her gün tam sayfa 100 tefrika.
- Mustafa Kemâl'in Havradaki Resmî Cenâze Âyini; Yeni Söz, 4.8 - 1.10.2022, her gün tam sayfa 58 tefrika.
- Ayasofya Câmii'ne “Bizans Müzesi” Hakâretinin Sahîh Târihçesi; 6.11.2022 - 26.5.2023, her gün tam sayfa 198 tefrika. (Bu çalışmamızda, Ayasofya’ya câmi statüsünün iâdesi için verilen mücâdelelerin târihçesinin 1951’den sonrası noksân kalmıştır.)
- Yahûdilik-Masonluk Münâsebeti; Milat, 10.7 - 13.12.2024, her gün tam sayfa 119 tefrika.
“ONA HER ŞEY MÜBÂH!” DEDİRTEN BİRİNCİ MİSÂL:
MUSTAFA KEMÂL’İN “İÇKİ İPTİLÂSI”
Mustafa Kemâl’in “cirrhose alcoolique” hastalığından vefât ettiğini, bunun başlıca sebebinin kendisinin “içki iptilâsı” olduğunu ve hastalığın bütün safahâtını Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı vâsi araştırmamızda (Yeni Söz, 20.9.2018 - 30.7.2020, her gün tam sayfa 668 tefrika), bu husûslardaki şahâdetleri ve sâir verileri esâslı bir tenk̆îd süzgecinden geçirerek îzâh etmiştik. Müsbit delîllere istinâden îzâh ettiğimiz bir başka cihet, bütün yerli-yabancı tabîblerinin kat’î tavsıyesine rağmen, büyük bir irâde zaafı göstererek, içkiden ve “gayr-i mazbût hayât”ından vazgeçemediği için iyileşememesi veyâ en azından, ölümünü çabuklaştırmış olmasıdır. Hâlbuki sâdece “müdâvî”, “müşâvir” ve sâir tabîbler değil, Hükûmet ve topyekûn Devlet, bütün imkânlarıyle, onun için seferber olmuştu… Velhâsıl, yakalandığı hastalığın da, iyileşememisinin de tek sebebi kendisidir, “içki iptilâsı”dır, “gayr-i mazbût hayât”ıdır; dîğer tâbirle, hastalığı için de, ölümü için de kendisinden başka bir mes’ûl armak, abesdir...
Onun bir “içki müptelâsı” olduğu, daha kendisi hayâttayken neredeyse umûmen bilinen bir vâkıa olmakla berâber, hastalığının başlıca sebebinin “içki iptilâsı” olduğunu tıbbî bir tesbît hâlinde alenen beyân edenlerden biri, (Hasan Rıza Soyak’ın şahâdetiyle) onun, 1938’den “yıllarca evvel, hususî ve müdavi doktorları arasına girmiş, (hastalığın) beliren arızalarını ve tedavilerini takip etmekle vazifedar”, Sıhhiye Vekâleti Müsteşârı Dr. Âsım İsmail Arar’dır (1890 - 1955).
Dr. Âsım İsmail Arar, Mustafa Kemâl’in hastalığı hakkında evvelâ 10 Kasım 1953 târihli Dünya gazetesinin “Atatürk İlâvesi”nde (s. 6) “Hastalığı ve Ölümü” başlıklı bir makâle neşretmiş, bilâhare, vefâtını müteâk̆ib, aynı mevzûa dâir Hâtırât’ı da, “Atatürk’ün Hastalıkları ve Ölümü” başlığı altında, 10 Kasım 1956’dan îtibâren Dünya gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu mevzûda yazdıklarından bir kısmı, Hasan Rıza Soyak’ın Atatürk’ten Hatıralar isimli iki cildlik eserinde nakledilip tartışılmaktadır. (H. R. Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, İstanbul: Yapı Kredi Yl., 1973, c. II, ss. 723-736)
1920'lerden îtibâren “Tek Adam”ın değişmez vekîlharcı, 1934-39 senelerinin Cumhûrreîsliği Umûmî Kâtibi, Muhibbân-ı Hürriyet Locası müntesibi (ve muhtemelen Sabataî) Hasan Rızâ Soyak’ın (Üsküb, 1888 – İstanbul, 26.10.1970) mezkûr kitabı, dîğer kaynaklarla mukâyeseli olarak tenk̆îde tâbi tutulmak şartıyle, Kemalizm hakkında başlıca bir mürâcaat eseridir.
Dr. Arar tarafından ileri sürülüp Soyak tarafından cerhedilen mühim bir iddiâ, “alkolik siroz” teşhîsinin ilk def’a kendisi tarafından teşhîs edildiğidir. Hâlbuki, bizim de tesbît ettiğimiz vechiyle, mezk̃ûr hastalık, ilk def’a 22 veyâ 23 Ocak 1938’de, Yalova’da, buradaki Kaplıcaların Müdürü olan Prof. Dr. Nihad Reşad Belger tarafından teşhîs edilmiştir.
Dr. Arar, 1927’de Mustafa Kemâl’i tedâvî etmek üzere gelen Alman tabîblerine verdiği Fransızca raporunda: “Çok sigara içer ve gençliğinden beri alıştığı ispirtolu içkileri kullanır” demektedir. (Soyak 1973: II/725) Kezâ, Hâtırât’ında da, Mustafa Kemâl’in hastalığını teşhîs etmiye başladığında, “kendisinin bazan pek hudutsuz olan alkol iptilâsını” nazar-ı dikkate aldığını kaydetmektedir. (Soyak 1973: II/734)

(Akşam, 19.11.1934, s. 1) (https://portreler.fisek.org.tr/dr-asim-arar-1890-1955/; 18.9.2025)
***
“Eğlence ve içkiyle” yoğrulmuş bir hayât tarzı
Zâten, onun, en azından “Totaliter Şef” sıfatıyle hüküm sürdüğü senelerde, mûtâd işret sofraları dâhil, Müslümanlığa taban tabana zıd bir hayât tarzı (dîğer tâbirle, “eğlence ve içkiyle” yoğrulmuş bir hayât tarzı) olduğu o derece yaygın olarak biliniyordu ki bunun ak̃sini iddiâ etmek gülünc kaçardı… Bunu bu şekilde tesbît eden de, “Mûtâd Zevât”tan, onun bir nevi fedâîsi olan Kılıç Ali’dir (İstanbul, 1885 – a.y., 14.7.1971):
“…Eğlence ve içkiyi, bunların hepsini, çok sevdiği milletinin huzurunda ve onların arasında sadece bir vatandaş gibi açık olarak yapardı. Onun için aleyhinde yapılan propagandaların hiç birisine ehemmiyet ve kıymet vermezlerdi. Ben hâtıralarımda sırası geldikçe Atatürk'ün içkisinden ve eğlencelerden bahsediyorum. Yakın arkadaşlarımızdan biri bunu hoş görmemiş, bana: ‘- Niçin bunları açık olarak yazıyorsun? Bence hiç de muvafık değil!' demişti. Bu, arkadaşımın kendisine mahsus bir düşünce idi. Ona derhal cevap verdim: ‘- Niçin yazmıyayım? ‘Atatürk Cuma namazından çıkmış gelirken…' veyahut da ‘Namaza gidiyorduk, o sıralarda…' ilh…. diye riyakârane yazmış olsam buna sen inanır ve yazdıklarımın samimiyetine kani olur musun?' demiştim. Ahbabım bunun üzerine beni haklı bulmuş ve: ‘- Doğru yapıyorsun!' demeğe mecbur olmuştu. (Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, İstanbul: Sel Yl., 1955, ss. 78-79)

(https://mustafakemalim.com/1926-1930-ataturk-fotograflari/#jp-carousel-5087; 29.8.2018)
(“İzmir, 1-5 Mart 1930”)
Mûtâd işret sofralarından biri… Sağında Âfet Hanım, solunda Şükrü Kaya… Ölümcül hastalık devresinde dahi “içki iptilâsı”ndan vaz geçemedi… İçkinin kendisini ne hâle getirdiği meydandayken, bütün Anadolu halkını kendisi gibi içki düşkünü yapmayı gâye edinmiş ve buna geniş mik̆yâsda muvaffak olmuştu… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 26.9.2018/7) (Resimde soldaki ilk şahıs, İş Bankası İdâre Meclisi Âzâsı, işlediği cinâyete rağmen cezâlandırılmıyan Recep Zühtü Soyak, onun solundaki, Selânikli Salih Bozok, sağdaki birinci şahıs, muhtemelen, -1932/1933’te Maârif Vekîli- Rodos Cemâatinden, Farmason Dr. Reşit Galip’dir…)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (183)
Babası da “içki müptelâsı”ydı
Dr. Arar, onun içkiye düşkünlüğünün “gencliğinde” başladığını ifâde ediyor. Bu “genclik” acabâ hangi yaşa kadar geriye gidiyor? Lord Kinross’tan, bunun, idâdî (lise) çağına kadar geriye gittiğini öğreniyoruz:
“[Manastır Askerî İdâdîsi’nde okurken,] artık çocukluktan çıkmış olan Mustafa Kemâl, Selânik'e döndükçe, bu değişik ve serbest yaşayışlı şehrin zevklerini tatmaya başlamıştı. Çoğu zaman, üvey babasının yakınlarından olan genç bir arkadaşıyla (Fuat Bulca) rıhtımdaki […] Olimpos, Kristal, Yonyo gibi gazinolara gider, […] bira içerlerdi.” (Lord Kinross, Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Müt.: Necdet Sander, İstanbul: Sander Ye., 1981 baskısı, s. 37)
Mustafa Kemâl’in “içki iptilâsı”nın ilk âmilinin âilevî olması, yüksek bir ihtimâldir. Zîrâ, kız kardeşi Makbule Hanım’ın Enver Behnan Şapolyo’ya verdiği mülâkata nazaran, gümrük mêmurluğunu terk ederek kereste ticâretine başlıyan ve bir müddet sonra iflâs eden Ali Rıza Efendi, “kendini içkiye vererek” derdlerini unutmıya çalışmış, netîcede “barsak veremi”nden vefât etmiştir:
“İşlerinin fena gitmesinden çok müteessir oldu. Kendisini içkiye verdi. Nihayet barsak veremine tutuldu. Üç sene hastalık çektikten sonra vefat etti…” (Şapolyo, Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, İstanbul, Rafet Zaimler Ye., 1958 –ilk baskısı: 1944-, s. 31)
O devirde, Frenk Kültürüne açılmış Selânik Cemâatinde, içkinin çok yayılmış olması pek muhtemeldir ve herhâlde bu vâkıa da delikanlı Mustafa Kemâl üzerinde müessir olmuştur…
Mustafa Kemâl’in Ercümend Ekrem Talû ile “içki müsâbakası”
Mustafa Kemâl’in ne yaman bir “içki müptelâsı”, hattâ neredeyse bir “içki içme” şampiyonu olduğuna dâir gâyet câlib-i dikkat bir hâtıra var. Bu, Recâîzâde Mahmûd Ekrem’in oğlu, Mustafa Kemâl’in iltifâtına mazhar olmuş, muallim, muharrir, idâreci, siyâsetci Ercümend Ekrem Talû (İstanbul, 1888 – a.y., 16.12.1956, Zincirlikuyu Mez.) ile onun arasında cereyân eden bir “çok içki içme ve içkiye dayanıklılık müsâbakası”dır.
Hâtırayı bizzât Ercümend Ekrem Talû anlatıyor ve tanınmış röportajcı Cemaleddin Bildik (İzmir, 1905 – İstanbul, 4.4.1954; hakkında: https://istanbulansiklopedisi.org/handle/rek/6889; 16.9.2025) kaydediyor…
10 Kasım 1953 târihli Akşam, bir perestiş havasında, sayfalarının büyük bir kısmını Mustafa Kemâl’in mumyalı naaşının Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabr’e nakline ve çeşidli cepheleriyle Mustafa Kemâl’in medh-ü-senâsına, daha doğrusu, tebcîl, takdîs edilmesine tahsîs etmişti. Gazeteye nazaran, onun kendisiyle yarışılamıyan bir tarafı da, çok içki içmesine rağmen, körkütük sarhoş olmamasıydı. Buna bir misâl olarak, sayfalarında, Ercümend Ekrem Talû’yle giriştiği içki müsâbakasını zikrediyor. Talû, o esnâda Matbûât Umûm Müdürüdür. Cemaleddin Bildik’in kaleminden okuyoruz:
“Kaçıncı yıldönümü olduğunu şimdi pek hatırlamıyorum ama, o gün, İş Bankasının kuruluş yıldönümlerinden biri kutlanıyordu. İstanbul – İzmir seferini yapmakta olan vapurlardan biri, İş Bankası tarafından tutulmuş ve gece Boğazda yapılacak gezintiye tahsis olunmuştu. Vapur, Dolmabahçe sarayı önünde demirlemiş, davetliler birer ikişer vapura gelmeğe başlamışlardı. Ben de o gün İstanbuldayım ve Atatürkün de şeref vereceği bu vapur gezintisine, bizzat Atatürk tarafından davet edilmiş bulunmaktayım.
“Gecenin saat dokuzunda idi galiba, Atatürk, Dolmabahçe sarayı rıhtımından motorla vapura gidiyor, yakın arkadaşları, bu arada ben de Atatürkü takiben vapura gidiyoruz…
“Vapurun yemek salonunda mükellef bir sofra hazırlanmıştı. Atatürk sofranın bir başına oturmuş, eliyle sofranın öte başını işaret ederek:
‘- Ercümend! demişti. Sen de şöyle geç bakalım…’
“Şimdi sofranın bir başında Atatürk, öbür başında da ben… Diğer zevat da yerlerini aldıktan sonra Atatürk, İş Bankası kuruluşunun yıldönümü şerefine kadehini kaldırdı; hepimizin kadehlerimizle iştirak ettiği bu kutlamadan sonra ben şöyle düşündüm: ‘Atatürk sofrada beni karşısına aldığına göre benim içkiye karşı tahammül derecemi ölçecek’… Eh ben de kendimi içenlerden sayıyorum ya… İçimden: ‘Atatürk! dedim. İçki bahsine gelince her halde sizi geçerim. Bu akşam kendimi göstermenin ve içki ile mat olmadığımı ispat etmenin tam sırası…’ Kadehler dolup boşaldıkça ben hep aynı fikirdeyim… Ne kadar içsem değişmiyeceğimi, filmi koparmıyacağımı, olduğum gibi kalacağımı ispat etmenin tam zamanı diye düşünüyorum. Hattâ ben böyle düşündükçe Atatürkün de aynı fikirde olduğunu sezer gibi oluyorum: Yani aşağı yukarı, içki bahsinde bir Atatürk – Ercümend Ekrem müsabakası cereyan etmektedir. […]

(Akşam, 10.11.1953, s. 4)
Mustafa Kemâl’in Matbûât Umûm Müdürü Ercümend Ekrem Talû ile “içki müsâbakası”na dâir Cemal Bildik tarafından nakledilen hâtıranın baş kısmı…
***
“Dolup boşalan kadehlerden sonra ne olduysa olmuş. Gözlerimi açtığım zaman kendimi Atatürkün sofrasında değil, aynı vapurun kamarasında buldum. Kendimi toplayıp yukarı çıktığım zaman bir de ne göreyim ki vapur alabildiğine gidiyor, karşıda Kadifekalesiyle İzmir bir siluet halinde…
‘- Kaptan! Bu ne hal? dedim. Programda İzmir de mi vardı?’
‘- Yoktu ama Ercümend bey, kısmet böyle imiş… Sizi İzmire götürüyoruz da fena mı ediyoruz.’
‘- Çok iyi, çok iyi… Fakat bu gidişin bir de dönüşü var. Ne zaman İstanbula gideceğiz, onu söyle kaptan!’
“Kaptan, işin hakikatini anlattı. Meğer İstanbul – İzmir seferini yapmakta olan bu vapur, İş Bankasının kuruluş yıldönümü dolayısile gece yapacağı Boğaz gezintisinden sonra sabahleyin İzmire gidecekmiş… Vapur bu gezintiyi yapmış, sofra dağılmış ve ben Dolmabahçe önünde vapurdan çıkamıyacak vaziyette olduğumdan kamaraya nakledilmişim… Uzatmıyayım, vapur İzmirde yolcusunu boşalttı, ertesi gün yeni yolcular alarak İstanbula döndü. Döndü ama bu arada telsizler işledi. Benim vapurda olup olmadığım soruldu, kaptan vapurda olduğumu Dolmabahçeye bildirdi, vesaire vesaire…
“Gelelim neticeye, İstanbula dönüşte Dolmabahçeye giderek Atatürkün huzuruna çıktığım zaman rahmetli:
‘- Ya… İşte, böyle Ercümend bey! Ben de içerim ama senin gibi İzmir yolculuğuna çıkmam, demez mi?’
“Atatürkün bu sözü katiyen aklımdan çıkmaz ve her içmede son kadehi feda etmesini bilirim.” (Cemaleddin Bildik tarafından nakledilen hâtıra, Akşam, 10.11.1953, ss. 3-4)
“Mutlak Şef”, halka iyilik olsun diye, birayı yaygınlaştırmıya çalışıyormuş!
Mustafa Kemâl, kendisi çok içki içtiği gibi, etrâfındaki herkesin de içki içmesini isterdi… İş, bu kadarla da kalmıyor: O, bütün Anadolu Milletinin de içkici olmasını arzû ediyordu ve bu hedefe ulaşmak için büyük gayret sarfediyordu.
Bu husûstaki en büyük gayretlerinden birisi, etrâfındakileri de içki içmiye teşvîk̆ etmekden mâadâ, halkın içinde, hattâ küçük çocukların önünde içki içerek onlara nümûne olmasıydı…
İkincisi, Ankara’da, sâhibi olduğu muazzam Orman Çifliği içinde, büyük bir bira fabrikası (markası: “Ankara Birası”) ile şarab fabrikası têsîs etmesi ve bu menhiyâtı büyük reklam kampanyaları ile satmasıydı: “Herkes Ankara Birası içiyor!” ve g̃ûyâ, bira ve şarab, sağlığa çok faydalıymış: “Şarap sıhhat ve kuvvet verir (İnhisarlar İdâresinin reklamı)”… Kezâ: “Yarım litre bira, 385 gr süte, 82 gr sığır etine, 325 gr balık etine, 3,5 yumurtaya, 105 gr ekmeğe muâdil” imiş! “Ankara Birası, hem neş’e verir, hem de vücudu besler” imiş! Üstelik: “Ankarada Orman Çiftliğindeki fabrika millî sermaye ile kurulmuş” imiş! Tabiî, o “millî sermâye” de, Mustafa Kemâl’in sermâyesi! (Kemalist Rejimin içkiciliği teşvîk̆i hakkında, Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi kitabımızda mevsûk tafsîlât mevcûddur…)
Üçüncüsü, Türkiye’nin her tarafında, mêmurların devâm ettiği içkili “Şehir Kulübleri” açtırmasıydı… Kendi çocukluk hâtıralarım arasında bunlar da var:
2. sınıftan îtibâren ilk mektebi okuduğum Muş’un Bulanık kazâsında, 1950’li senelerin ikinci yarısında, İlköğretim Müfettişi ve 30’lu yaşlarda olan rahmetli babamın da (Oğuz Yasa), “mêmuriyeti îcâbı” oradaki (geniş bahçeli) Şehir Kulübüne devâm ettiğini, hayâtının sonraki devresinde hiç içki içmediği hâlde, orada, az da olsa içki içmek mecbûriyetinde kaldığını, oraya, bâzan, babama annemden bir haber götürmek için gidip geldiğimi hatırlıyorum. Bulanık, o zamân, üç bin nüfûslu küçücük bir iskân merkeziydi ve orada dahi Mustafa Kemâl’in bir “Şehir Kulübü” mevcûddu! Aslında pek mütedeyyin bir insan olan, Halfeti’nin Kâtibler sülâlesine mensûb Gezici Başöğretmen Bahattin Öztürk dedemin de, 30’lu, 40’lı senelerde, mêmur arkadaşlarıyle, zamân zamân içki içmek mecbûriyetinde kaldığını, bu meyânda, bütün dînî kitablarını toprağa gömdüğünü, annemin, üzülerek anlattığını da hatırlıyorum. (Allâh bütün geçmişlerimize rahmet etsin!)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (184)

(Üstte: Yaşar Özey, “Orman Çiftliği Onbirinci Yılına Girdi”, Ulus, 15.5.1935, s. 3) (Altta: Kurun, 21.1.1938, s. 3)
Üstteki makâlede, tedâvüle yeni sokulan bir yığın uydurma kelimeyle, Mustafa Kemâl’in Orman Çiftliği’nin on bir senelik muvaffak̆iyetleri anlatılıyor… Türkiye’nin en büyük sermâyedârı mevk̆iine yükselmiş Mustafa Kemâl’in doğrudan sâhibi olduğu gazetenin bu sayfasının solundaki resimde, o, tarlasında traktör sürerken görülüyor ve resmin hemen altında da, bir baştan bir başa birasının reklamı okunuyor: “Herkes Ankara Birası içiyor”… Makâleye nazaran: “Çiftlik, yetiştirdiği arpasını biraya çevirdiği gibi bir kısım buğday ve çavdarını da kurduğu ekmekçilik sanatile ekmek olarak kıymetlendirmektedir. […] İklim ve toprak bakımından Ankara ve yöresinin güzel üzüm yetiştirme kabiliyeti düşünülerek 25 hektarlık toprakta bağlar yapılmış, bir de Amerikan asma fidanlığı kurulmuştur. Burada her çeşid yemeklik üzümler yetiştirildiği gibi 100.000 litre şarap yapan bir de şarab fabrikası vardır.”
Yukarıdakinden iki buçuk sene sonra -Us kardeşlerin gazetesinde- neşredilen alttaki makâlede ise, Ankara Birası’nın, -tek rakîbi olan (ve İnönü’nün yârânının da nemâlandığı) Bomonti’yle yeni mukâvele yapılmadığı için- piyasada inhisâr kurduğu, binâenaleyh istihsâlinin artması için fabrikasının tevsîine başlandığı îzâh ediliyor… Hedef, bütün Anadolu halkını içkici yapmak!
***
Dahası, iki binli senelerde, Hâcettepe Üniversitesi’nin Mütercim-Tercümanlık Bölümü’nde “Araştırma Görevlisi” olarak çalışıyor ve muhtelif tercüme dersleri veriyor iken, bir gün, bir vesîleyle, Bölümün koridorunda, Hocalar arasında, mezeli, içkili küçük bir koteylparti tertîb edilmiş, Dekan (Prof. Dr. Tuğrul İnal) ve bâzı Hocalar, benim içki içmeyişimi çok yadırgamışlar ve bunu bir nak̆îse telak̆k̆î etmişlerdi…
Hasan Rıza Soyak’a nazaran, Efendi’sinin Milletimizin arasında bira iptilâsını bu kadar yaymıya çalışması da, yine onun iyi niyetinin bir tezâhürüymüş, çünki o, “memlekette bol istihsal etmek ve ucuza satmak suretiyle birayı tamim ederek halkı ağır içkilerden –mümkün olduğu kadar- kurtarmayı gaye edinmiş” (Soyak 1973: II/702) imiş!
Dilemre’nin pek merâklı müşâhedeleri
Mustafa Kemâl’in “içki iptilâsı” hakkında herhâlde en merâklı müşâhedeleri Tıb Prof. Dr. Sâim Ali Dilemre’ye medyûnuz. Bu müşâhedeler, kendisine rağmen Kemalist Dil İnkılâbı (yâni Kemalist İdeolojiye muvâfık uydurma bir dil inşâsı) çalışmalarına dâhil edilen Dilemre'nin (Ömer Hakan Özalp’ın gün ışığına çıkardığı) Osmanlı harfleriyle el yazması Hâtırât'ında mündericdir:
“Ben dil bilirdim. Fakat dilcilik bilmezdim. İçimin sıkıntısını ve hayâl kırıklıklarını yenebilmek için ve hiç olmazsa şarlatan demesinler diye birçok para sarfederek lengüistik kitapları getirttim. […]
“Atatürk'ten gizli çalışıyordum. Hazret bunun farkına vardı. Başladı beni haşlamaya…
İlmî bir musâhabe (exposé) yapınca Huzûrdan kovuluyor
“Bir gün, Florya'da mâhûd Su Köşkü'nde ve mâlûm boğuk sesiyle: ‘- Hadi bakalım Doktor! Bize bir musâhabe yap!' dedi.
“Ben de o vakitlerde ‘verbe substantif' ve Türk ‘système de conjugaison'u üzerine çalışmakta idim. Oturduğumuz yemek salonunda elektrikle iner kalkar bir siyah tahta vardı. Onun üzerinde Türk, Grek, Latin, Sanskrit'te ‘cevherî fiil ve kökleri' üzerinde paradigmalar yaptım. Üstüm başım tebeşir içinde kaldı. Sofrada sekiz-on kişi takdîrle tâkîb ediyordu.
“Sevgili Atatürk, birdenbire: ‘- Otur yerine!' dedi… Açtı ağzını, yumdu gözünü… ‘Bu saçma sapan delilikler…' diye başladı; beni rezîl etti! Meğer benden ‘Güneş-Dil' üzerine lâf bekliyormuş! Kovulduk!
“Gece yarısı dönerken otomobilde Ali Fuad Cebesoy: ‘- Nene lâzım, be Hoca! Nîçin ötekiler gibi sen de Güneş-Dil şöyledir, böyledir (diye) birkaç martaval hazırlayıp cebinde taşımazsın!' dedi durdu…

(Anadolu, 9.9.1935, s. 
Haydar Rüşdü Öktem’in Sâhibi ve Başmuharriri olduğu, İzmir’de münteşir Anadolu gazetesinde, Ankara Birası’nın tam sayfa reklamı…
***
“Bir başka gece de beni iki üniversiteden attı!”
“Hele bir başka gece, Çankaya'da beni iki üniversiteden çıkarttı attı! Yanında, Âfet Hanım'a bir tezkire dikte etmek istedi. Maârif Vekîline ve İsmet Paşa'ya gidecek… Kadın: ‘- Ben yazmam!' dedi. Celâl'i [Başyâver Binbaşı Celâl Öner'i] çağırttı; o yazdı. Beni Tedrîsâttan uzaklaştırıyor… ‘Bunu İsmet Paşa'ya şimdi götür!' dedi. Yâverbaşı da götürdü. Götürdü mü, götürmedi mi diye telefon açtı; gece yarısı adamcağızı uyandırdı. Paşa'nın sesiyle: ‘- İnşâallâh yarın emriniz îfâ edilecektir!' cevâbını aldı ve hepimizi kovdu…
“Ertesi gün, Meclis'te, bu Şemseddîn Günaltay, şuna buna: ‘- Sâim'i kovdu; Üniversite'den tardetti!' diye musîbet kargalığına başladı. Kulağım ile duydum. Ben de sersem sersem dolaştım durdum.
“Fakat sarhoşluğu gidince, akşama sofra listesini yapar ve başa beni kor… Ne ise, gittik; yedik, içtik… Birkaç sâat geçti. Bana hitâben: ‘- Sen ne biçim adamsın! Burada konuşulan burada kalır!' diyerek mânâsız bir diskur çekti. Sanki onun sayıklamasını gidip hâriçte ben yaymışım gibi! Ben hiç cevâb vermedim.
Maârif Vekîlini “dahlıyor”
“Meğer İsmet Paşa, mâhûd tezkireyi Maârif Vekîli Saffet Arıkan'a göndermiş. O da: ‘- Ne yapacağız?' diye Atatürk'e götürmüş. Atatürk, Safvet'i kovmuş…
“Bana: ‘- Bugün buraya elinde bir kâğıtla bir adam geldi; dahladım!' demişti. Safvet'ten öğrendim ki dahladığı o imiş!
“Def'ol! Sen kendini bir mal mı sanıyorsun?”
“Üçüncü bir sapartayı da Anadolu Kulübü'nde yedim!
“Bu adam beni epeyce severdi. Ama dikbaşlı diye yerden yere vururdu. Sebebi de, bu Güneş-Dil'i yapamadığımdır. Birisi –Ahmed Cevâd [Emre] sanıyorum- gitmiş, Mustafa Kemâl'e, benim için: ‘- Saîm Hoca kaçmak istiyor; bu dil işlerinden şikâyet ediyor!' demiş…
“Vay efendim! Kulüp'te bana: ‘- Git! Def'ol! Sen kendini bir mal mı sanıyorsun? Yarından tezi yok!' v.s., v.s…
“Fakat başladı mı, bitirmez! Tâ güneş doğuncaya kadar hep: ‘- Def'ol!'
“Arkadaşlarım için ahvâl mâlûm… Fakat o eşek garsonların muvâcehesinde beş sâat benim ne câhilliğim kaldı, ne de haysiyetim!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve Hakîkî Mensûbiyeti (186)
“Mutlak Şef”, memnûn kalmadığı Vekîlleri “sert muâmeleyle” istîfâya zorluyormuş
İnönü, Hâtırât'ında, 18 Eyl̃ûl̃ 1937 akşamı, Çankaya Köşkü'nde ve bütün Hük̃ûmet Âzâları önünde “Mutlak Şef”le aralarında cereyân eden ve ertesi gün, kendisinin Başvekîllikden azline müncer olan şiddetli münâkaşaya, muhâtabının hastalıktan mütevellid asabiyetini mühim bir sebeb olarak gösteriyor. Lâkin hepsi bu kadar değil… Bir başka sebeb de, onun, istemediği Vekîlleri azarlıyarak, tahk̆îr ederek kendilerini istîfâya zorlaması, bu hâl karşısında kendisinin büyük rahatsızlık hissetmesidir. Bunlara bir üçüncü sebeb daha ilâve oluyor, ki o da, akşamları, işret sofrasında verdiği karârları, gündüzleri, içkinin têsîrinden kurtulduğu zamân da tatbîk̆ ettirmek istemesidir. Hâlbuki bu son devreye kadar, akşam, içkili kafayle verdiği karârı, gündüz iptâl etmek îtiyâdında imiş. 18 Eyl̃ûl̃ 1937 akşam sofrasında cereyân eden sert münâkaşadan bahisle, bu husûsları şöyle îzâh ediyor:
“[O akşamki beklentisine göre,] Atatürk, vekillere sert muamele yapacak. Atatürk'ten bilhassa rica ettiğim, vekillerden hangisini istemiyorsa, itimadı yoksa söylesin, vekile söyleriz. Hiç kimse kendi itimadına mazhar olmadığı halde vekalette kalmak arzusunda değildir. Emin olsun bundan! Bunu değiştirmek mümkündür. Yapmasın bunu! Bunu rica ettim kendisinden. Bu nokta üzerinde son derece kırılıyorum. Toplanıyoruz; herhangi bir vekili istifaya mecbur etmek için sert muamele yapmak, onun için çok ağır bir muamele oluyor. Hükûmet olarak, başvekil olarak benim için de çok üzüntü verici bir hadise oluyor.” (İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları II, İstanbul, “Cumhuriyet gazetesinin okurlarına armağanıdır”, 1998, s. 67)
El yazısıyle kaleme aldığı Şubat 1939 târihli hâtıra notlarında ise, bu husûstan daha açık bir dille bahsediyor:
“Son seneler, hükûmet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için iptidaî usuller kullanmak istedi.
“Hülasa, Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk'ündü. Tatbikatta, idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü.
“Haksızlık ona aitti şunun için: Aramızda geçen bir devlet işini sonra görüşürüz dedikten sonra, akşam masada halletmek, yani gündüzden tasarladığı mülahazaları ve sebepleri imposition şeklinde karar olarak tebliğ etmek ve bu vesile ile sevmediği birkaç vekili tahkir etmek istedi. Evvela sakin idim, sükûnetle geçiştirmek istedim. Halinde tecavüz manasının arttığını gördükçe sabrım tükendi. Sonra şiddetle mukabele ettim. Mukabelemin şiddeti onu sükûnete getirdi. Tasmîm ettiği [planladığı] hadiselerde haklı olmak için sebep toplamak kararına derhal başladı…” (İnönü 1998: II/100-101)
Akşamları içkili kafayle verdiği karârları da tatbîk̆ ettirmiye başlamış
İnönü, yine Şubat 1939'daki birkaç sayfalık el yazması Hâtırât’ında, 18 Eyl̃ûl̃ 1937 münâkaşasına zemîn hazırlıyan bir başka vahîm gelişmeyi daha îzâh ediyor:
“Son seneleri, Atatürk'ün, çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri, ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son senelerde bu âdet kalkmaya başladı. Hele nihayete doğru (1936 - 37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeye başladı. Sıhhatinde ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.” (İnönü 1998: II/100) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2.10.2018/13)
Kemalist Totaliter Rejim insanımızı ne hâle getirdi?
Mustafa Kemâl’in büyük gayretleriyle bütün Memlekete yayılan içkicilik hakkında, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, daha 1948’de aşağıdaki tesbîtte bulunuyordu; günümüzde ise, vazıyetin çok daha vahîm olduğu isbâttan vârestedir…
“Bugün köyümüz ve köylümüz her bakımdan geridir. Üstelik yeni yeni iptilâlara tutulmuştur. Köy bakkallarında tuz yoktur, şeker yoktur, fakat içki vardır! İçkisiz düğün dernek olmaz! Saf ve temiz bildiğimiz köylümüz de gün geçtikçe bozuluyor. Mütegallibe dediğiniz eski köy ağaları, fıkarayı korurlar, düşeni kaldırırlardı. Köy ve kasabanın iktisadî hayatında nâzım vazifesini görürlerdi. Halbuki şimdi yeni zenginler, hacı ağalar, Anadolu'nun emeğini, alın terini, İstanbul'un bilmem hangi çalgılı kahvesinde, hangi barında, bir kumar masasının başında, bir fahişenin koynunda bir gecede birkaç köyü birden harcayıveriyorlar…”(Serdengeçti, Mart 1948, yıl 1, sayı 4, ss. 4-5) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 13.2.2020/505)

Mustafa Kemâl'in sâhibi olduğu muazzam Orman Çiftliği'nin Bira Fabrikası'nın 1930’lu senelere âid bir reklam afişi…
Kemalist Totaliter Rejim, Kur'ân-ı Hakîm'in Ahkâm Âyetlerini ilgâ etmek ve bu meyânda, birçok harâmla berâber içkiyi de helâl kılmak, binâenaleyh Yüce Şârî'den üstün olmak iddiâsındadır…
Anadolu halkını içkici yapmak hedeflerinde dahi geniş mik̆yâsda muvaffak oldular. Öyle ki bugün pek çok büyük mağazanın reyonlarını dolduran çeşid çeşid içkiler peynir-ekmek gibi satılıyor, büyük şehirlerde içki masaları sokaklara taşıyor, Mîlâdî yıl başlarında, Frenkleşmiş milyonlar “kafayı çekerek” yeni seneyi tes'îd ediyor, Üniversite ve sosyete muhîtlerinde, içki içmemek bir İrticâ tezâhürü addediliyor… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2.10.2018/13)
***
“ONA HER ŞEY MÜBÂH!” DEDİRTEN İKİNCİ MİSÂL:
MUSTAFA KEMÂL’İN MAL-MÜLK HIRSI
Bu mevzûu, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı eserimizde (Yeni Söz, 5-11.10.2018/16-22) işlemiştik. Aşağıdaki metin, bu çalışmamızdan iktibâs edilmiştir.
Muazzam servetinin kaynağı
Rütbesi ne olursa olsun, bir zâbit, hattâ Cumhûr Reîsi maaşıyle aslâ toplanamıyacak kadar muazzam bir servetin (onu bu sâhada memleketin bir numarası yapacak kadar muazzam bir servetin) sâhibiydi. 12 Haziran 1937’de bu servetin esâs îtibâriyle çiftliklerden meydana gelen kısmını, TBMM’de Hükûmet ricâlinin ve “Meb’ûslar”ın (İnönü ve 13 “Meb’ûs”un) uzun medhüsenâ, şükrân ve minnet nutuklarının refâkat ettiği büyük âlâyişle Hazîne’ye bağışladığı zamân, malların listesi sayfalarca uzuyordu…
Hâlbuki Selânik’de, babasının iflâs ederek kahrından kendini içkiye vermesi ve (muhtemelen) bu yüzden genç yaşında ölmesinden sonra âilesi ancak kıt kanâat geçindiği ve hattâ 1. Cihân Harbinden sonra Selânik’deki “Penbe Ev” ile dîğer iki küçük evi de kaybettikleri için o cânibden intikal̃ eden mal-mülk sâhibi değildi… (Bu tesbîtlerimizin delîlleri, Yeni Söz’ün 22 Haziran 2018 ilâ 5 Ağustos 2018 târihli nüshalarında tefrika edilen “Mustafa Kemâl’in Âilesi Dîndâr mıydı?” başlıklı araştırma makâlemizdedir.)
Gençliğinde ticâretle uğraşmış veyâ kendisine, herhangi bir akrabâsından büyük bir mîrâs intikal̃ etmiş de değildi…
O hâlde çiftliklerden mâadâ bira, şarap, pulluk, v.s. fabrikaları, mâden ocakları, muhtelif şehirlerde meskenler (ki onlardan bir kısmı, kız kardeşi Makbûle Hanım’a mîrâs kalmıştır) ve hepsinden mühimmi –müessisi ve başlıca sermâyedârı olduğu- İş Bankası’nı da ihtivâ eden bu muazzam servetin kaynağı ne idi?
Hind Müslümanlarının İstiklâl Harbine bağışları, Mustafa Kemâl’e sermâye oluyor
Bu pek hassâs sorunun cevâbını, Cumhûr Reîsliği Umûmî Kâtibi ve bütün hesâb-kitâb işlerinden mes’ûl Vekîlharcı Hasan Rızâ Soyak’ın Hâtırât’ında buluyoruz:
“Açtığı çetin mücadeleye yardım maksadıyla Hindistan’dan şahsına yekûnu takriben 500-600 bin lira kadar tutan bir para gönderilmişti. O, bu paranın 500.000 lirasını Büyük Taarruzdan önce Maliyenin karşılayamadığı bazı hususî masraflar için Batı Cephesi Komutanlığı emrine vermişti. Yunanlıların kaçarken yakıp yıktıkları savaş alanında aç ve açıkta kalan zavallılara yapılan yardım da, Paşa’nın ordu ile beraber İzmir yolunda iken verdiği emirle yine bu paradan yapılmıştı.
“Zaferden sonra, beşyüzbin liranın üçyüz seksen küsur bin lirası, İcra Vekilleri Heyeti karariyle kendisine iade olunmuştu. (Hesaplar elimde olmadığı için verdiğim rakamlar takribîdir. Zaten mühim olan, herkesçe takdir edilebileceği gibi, rakamlar değil, hadisedir.)” (Soyak 1973: II/684)
Soyak’ın Hâtırât’ında, Efendi’sinin mal-mülk edinmesi, bunların hülâsa bir listesi ve mallardan bir kısmının Hazîne’ye intikal ettirilmesiyle alâkalı birkaç sayfalık bahis vardır. Bu sayfalarda, Soyak, akıl ve iz’ânla alay edercesine, Efendi’sini, halkın menfâatinden başka bir şey düşünmiyen büyük bir hayırhâh olarak takdîm etmiye çok îtinâ ediyor.
Soyak, bu bahisde, söze, Kemalist Propagandanın büyük bir yalanıyle başlıyor: “Açtığı çetin mücadele”… Yâni gûyâ İstiklâl Harbi’ni o başlatmış!
Arkasından doğru ile yalanın birbirine karıştığı bir beyân: “…Yardım maksadıyla Hindistan’dan şahsına yekûnu takriben 500-600 bin lira kadar tutan bir para gönderilmişti.”
Bu beyândaki en mühim husûs, kendisine Hind Müslümanlarından büyük bir meblâğ gönderilmiş olduğudur. Tasrîh ettiği mikdâr, çok noksândır. Nitekim bunun böyle olduğunu, mürâîce kaleme alınmış bir hâşiyede îmâ ediyor: “Rakamlar takrîbîdir…” Hakîkî rakamların “takrîbî” olmanın çok ötesinde olduğunu biraz aşağıda göreceğiz. Dîğer taraftan, “hesaplar elinde olmadığı için takrîbî rakamlar” veriyormuş… Efendi’sinin inceden inceye bütün hesâblarını tutan, her kuruşunu tâk̆îb eden bir şahsın bu beyânına îtibâr edilebilir mi?
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (187)
Soyak’ın dîğer bir kuyruklu yalanı ise, Hind Müslümanlarının pek büyük yardım meblâğını, onun “şahsına” göndermiş olmalarıdır… Bunu öyle bir edâyla söylüyor ki sanki kendileri sefâlet içinde sürünen ve yarı aç, yarı tok yaşıyan o garîbân Hind Müslümanları, emsâli zor görülür bir fedâk̃ârlıkla topladıkları bu meblâğı, Mustafa Kemâl’e, “başlattığı mücâdeleyi” takdîren bir mükâfât, bir hediye olarak göndermişler! (Nitekim fanatik Kemalist İnternet Sitesi isteataturk.com da bu iddiâdadır: “Hindistan Müslümanlarının Gazi Mustafa Kemal’e hediye ettikleri 600 bin altın lira”… -https://isteataturk.com/g/icerik/Turkiye-Is-Bankasi/733; 25.9.2018-) Soyak’ın, “açtığı çetin mücadeleye yardım maksadıyla Hindistan’dan şahsına…” ifâdesiyle söze başlaması, vâkıaya bu havayı vermek içindir. “Şahsına” tâbiriyle bir kelime oyunu yaparak bu lâfzı, “şahsı için” der gibi kullanıyor… Hind Müslümanları, yardımlarını, o zamân Müslümanların affedilmez bir gafletle Millî Mücâdeleye Başkumandan tâyîn ettikleri “şahsa” değil de kime emânet edeceklerdi? Herhâlde o zâttan beklenen, Hind Müslümanlarının, kendisine, Dîn kardeşlerinin Anadolu cephesinde verdikleri “Millî İstiklâl Mücâdelesi”nde ihtiyâc mahâllerine harcanmak üzere gönderdikleri külliyetli meblâğı Hazîne’ye devretmesi veyâ TBMM’nin tâyîn edeceği şartlarda bu meblâğı İstiklâl Harbinin finansmanı için kullanmasıydı… Ne kadar şâyân-ı hayret, ne kadar esef edilecek bir hâldir ki insanlarımızın beşikden mezâra kadar beyinlerini yıkıyarak âdetâ idrâklerini dumûra uğratan gözbağcılık ustası Kemalist Propaganda, onları bu bedîhî hakîkati dahi idrâk edemiyecek hâle getirmiştir!
Soyak’ın beyânından da, Başkumandanın, Hind Müslümanlarının mâlî yardımını bütünüyle kendi mâmelekine dâhil ettiği anlaşılıyor. O derecede ki bu meblâğdan Hük̃ûmete l̃utfen borç veriyor ve Hük̃ûmet, Başkumandanın bu l̃utfu sâyesinde “Yunanlıların kaçarken yakıp yıktıkları savaş alanında aç ve açıkta kalan zavallılara yardım” ediyor… Para tamâmen kendisine âid olduğu için de, İcrâ Vekîlleri Hey’eti, “Zaferden sonra, 380 küsûr bin liralık” borcu sâhibine iâde ediyor…
İş Bankasının müessis sermâyedârı
Sene 1924: Sâdece Türkiye Müslümanlarının değil, neredeyse bütün Dünyâ Müslümanlarının desteği, büyük ferâgat, fedâk̃ârlık, azim ve kahramanlığı sâyesinde artık askerî zafer kazanılmış, Siyonist Emperyalizminin başlıca müttefîk̆lerinden İngiltere ile Fransa’nın maşa olarak kullanmak sûretiyle üzerimize vahşîce saldırttıkları Yunan Ordusu ve yerli Rum işbirlikcileri mağl̃ûb olmuş, Türklere Anadolu ve Rumeli’ni vatan yapmış Osmanlı Hâkanları kovulmuş, “Tek Adam” ik̆tidârın dizginlerini eline geçirmiştir ve Rejimin Sâhibinin tasarrufunda, -Soyak’ın beyânına göre- beş-altı yüz bin liralık bir nak̆id bulunmaktadır. (Aslında, Hind Müslümanlarından gelen yardım mebl̃ağı, biraz aşağıda dökümünü vereceğimiz vechiyle, çok daha fazladır. Bâzı araştırmacıların tesbîtine nazaran, Hind Müslümanlarının yardımlarına dünyânın başka mıntıkalarından Müslümanların –yine Başkumandanın “şahsına”- gönderdikleri nakdî yardımların yekûnu, bir milyon TL’yi aşmaktaydı…)
Şimdi bu büyük sermâyeyi ne yapacaktır? Âile an’anesi ve içinde yetiştiği şehir ona yol gösterecek, tipik bir Selânikli sermâyedâr gibi davranarak hem bankacı olacak, hem de mâden, fabrika, çiftlik işletecek ve pek çok emlâk̃ sâhibi olacaktır… Türkiye’nin bir numaralı bankası olan İş Bankası böyle doğacak, listesi bile sayfalar tutan mâdenler, arâzîler, çiftlikler, muhtelif emlâk̃ bu sâyede alınacak, pulluk, bira, şarap, v.s. fabrikaları, çiftlik mahsûllerinin satış mağazaları bu sermâyeyle kurulacaktır…

22 Ekim 1929’da İş Bankası’nı ziyâreti esnâsında… Solunda Celâl Bayar, sağında (10 Şubat 1935’de, İstanbul Çengelköyü’nde, cürm-ü meşhûd hâlinde cinâyetten yakalandığı hâlde, 33 dereceli Mason Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın aklî muvâzenesizlik raporu vererek mahk̃ûmiyetten kurtardığı, bu vâkıaya rağmen “Tek Adam” tarafından Sinob Meb’ûsu tâyîn edilen ve 1923’ten 1939’a kadar dört devre Sinob Meb’ûsluğu yapan) Recep Zühtü Soyak… (Mustafa Kemâl’in birçok yârânı gibi muhtemelen Sabataî olan Manastırlı Recep Zühtü -1893/1963- hakkında Hasret Yıldırım’ın Yeni Söz’ün 10 ve 11 Haziran 2017 târihli nüshalarında intişâr eden makâlesi gâyet aydınlatıcıdır.) Mustafa Kemâl’in –Recep Zühtü’den mâadâ, Mahmut Soydan, Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker, Cevat Abbas gibi- birçok mûtemed adamı İş Bankası kadrosuna dâhildi… (Bu son husûs için bkz. Ömer Asan, “İş Bankası Kurucu ve Hissedarlarını Açıklıyoruz”, 17.9.2018; https://gazeteistanbul.com/is-bankasi-kurucu-ve-hissedarlarini-acikliyoruz/; 25.9.2018.)
***
İş Bankası’nın İnternet Sayfasında Kemalist Uydurma Dille kaleme alınmış îzâhâta nazaran, bu banka, doğrudan “Tek Adam”ın teşebbüsüyle vücûd bulmuştur:
“Atatürk'ün baldızı Vecihe Hanım, bir banka kurulması fikrinin nasıl doğduğunu bakın nasıl aktarıyor:
‘Atatürk İzmir'deki evimizin selamlık kısmında özel odasında çalışırdı. Bakanlarla Atatürk sık sık çalışma odasında görüşürdü. Celal (Bayar) Bey de sık çağırdığı bakanlarındandı. Gene böyle bir gün, Celal Bey önce Atatürk ile, onun çalışma odasında görüştü, sonra da bizim yanımıza geldi. Biz, Latife ablam, ben ve babam selamlık bölümünde oturuyorduk. Bu sözünü ettiğim bina şimdi Özel Türk Koleji olarak faaliyette bulunmaktadır... Evet, bu binada babam ile Celal Bey arasında Atatürk'ün 250 bin lirasının nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde konuşuldu. Babam ihracat ve ithalatın yabancılar tarafından yapıldığını hatırlatarak bu işleri yapacak bir Türk şirketinin kurdurulmasını önerdi. Celal Bey de bankacılık işlerinin de yabancılar elinde olduğunu hatırlatarak, bir banka kurulmasının yararlı olacağını söyledi. Sonunda da görüş birliğine vardılar. Bugün gibi aklımda, güzel bir akşamüstü idi. Daha sonra Atatürk de çalışma odasından çıkıp yanımıza geldi.’ […]
“(Cemal Kutay, Celal Bayar’ın ağzından aktarıyor:) ‘Ertesi günü Çankaya'da kayınpederi Muammer Bey'in yanında Celal Bey'e bir isim üzerinde arzusunu soruyor ve cevap beklemeden şöyle diyor: 'Siz bu kurulacak banka ile bakir sahalarda faaliyet gösterecek, iş yapacaksınız. O halde her şeyi ile Türk olacak bu bankaya Türkiye İş Bankası ismine ne dersiniz?' […]
“Cumhuriyet döneminin ilk ulusal bankası olan İş Bankası, Atatürk'ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi'nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. İş Bankası ilk Genel Müdürü Celal Bayar'ın liderliğinde iki şube ve 37 personel ile hizmete başladı. Nominal sermayesi 1 milyon TL'ydi. Bu sermayenin fiilen ödenen (ve Bankamızın inşasının temel harcı niteliğinde olan) 250 bin TL'lik bölümü ise bizzat Atatürk tarafından karşılanmıştı.” (https://www.isbank.com.tr/TR/hakkimizda/bizi-taniyin/tarihimiz/o-gunlerden-bugunlere/Sayfalar/o-gunlerden-bugunlere.aspx; 19.9.2018)
Memleketin en büyük patronu
“Tek Adam”, İş Bankası’nı Celâl Bayar’a böyle têsîs ettirmiş ve Banka, sağlığında, hep kendisinin murâkabesi altında kalmıştı. 1932 Eyl̃ûl̃ünde bu mûtemedini İk̆tisâd Vekîli, 1937’de de Başvekîl tâyîn edecekdir.
Nasıl muazzam bir servet toplıyarak Memleketin en büyük patronu hâline geldiği hakkında, bütün saptırıcı têvîllerine rağmen, yine pek mühim bir mêhaz, Vekîlharcıdır:
“…Elindeki paranın 250.000 lirasını temel sermaye olarak bu işe [bir banka têsîsi işine] tahsis etti ve ayrıca toplanan sermayenin katılması ile [bir milyon TL sermâyeli] şimdiki büyük ve itibarlı malî müessesemiz, Türkiye İş Bankası vücut buldu. Bilindiği gibi bu bankanın ilk Genel Müdürü Celâl Bayar’dı… […]
“Atatürk, yardım parasının elinde kalan kısmı ile de ziraat sahasında çalışmayı muvafık görmüştü. Kendisi, çocukluğundan beri kır ve çiftlik hayatından çok hoşlanırdı; aynı zamanda bu saha, nüfusun büyük çoğunluğunun yaşayıp çalıştığı ve memleket ekonomisinin umumiyet itibariyle dayandığı saha idi.
“Birbiri ardından, Ankara civarında Orman Çiftliğini teşkil eden vâsi araziyi, Silifke yakınında Tekir ve Şövalye, Tarsus’ta Piloğlu çiftliklerini, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile büyük bir portakal bahçesini ve Yalova’da Baltacı ve Millet çiftliklerini, parça parça sahiplerinden veya metrûk mallar idaresinden satın alarak işe koyuldu.
“Arada şunu da belirtmeliyim ki, o zaman arazi çok ucuz, paramız da o nispette kıymetli idi; bütün bu arazi için ödenen para miktarı 100-120 bin lirayı geçmiyordu.
“Gaye; iklim ve mahsul itibariyle birbirinden farklı bulunan bu bölgelerde serbestçe çalışan nümune çiftlikleri vücuda getirmek ve bir yandan çeşitli tecrübeler yaparken, bir yandan da civar köylere örnek ve rehber olmaktı.
“Bu müesseselerde, yeni Türkiye’nin bir numaralı çiftçisinin direktifleri ve daimî nezareti altında [başta] rahmetli arkadaşım Tahsin Coşkan olmak üzere, ekserisi genç, enerjik, feragat ve ideal sahibi ziraatçilerimiz tarafından cidden takdir ve iftihara lâyık, büyük gayretler sarf olunarak, memleket için çok faydalı başarılar elde edilmişti.
“Bilhassa, Ankara’nın başlıca giriş kapısında bulunan Orman Çiftliğinde yeni usûl ve geniş makineli ziraatle beraber, ziraat sanatlarının hemen hemen her çeşidi için mükemmel çalışma yerleri; pastörize süt, tereyağı, yoğurt ve peynir imalâthaneleri, pulluk ve bira fabrikaları, sebze ve meyva bahçeleri, bağlar, halkın istifadesine açılan büyük parklar, Marmara ve Karadeniz havuzları gibi, hem sulamaya, hem de su sporları yapmaya elverişli geniş havuzlar tesis edilmişti.
“Ankara Belediyesinin teşviki ile, şehirde birkaç satış mağazası da açılmıştı. Bu mağazalar, çiftlikte çıkan karışıksız mahsul ve mamulleri çok ucuz fiyatlarla satıyor, bu suretle kendi piyasasında esaslı bir nâzım rolü ifa ediyordu; Yalova’daki Millet ve Baltacı çiftlikleri kurulduktan sonra, İstanbul’da da iki satış mağazası açılmıştı.” (Soyak 1973: II/684-685)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (188)
Abbas Hilmi Paşa’nın 900 bin TL bağışını da mâmelekine katıyor
Soyak’ın têvîline nazaran, Efendi’si, daha 1927 senesinde bütün bu çiftliklerin Partisine âid olduğunu bildirmiş; binâenaleyh yapılan işler meşrû ve halkın menfâatine imiş… Şu var ki CHP ve Devlet tamâmen aynîleşmiş, ortaya bir CHP Devleti çıkmıştı amma, hukûken bütün bu mal-mülk “Tek Adam”ın mâmelekine dâhildi ve bütün hukûkî tasarruf ona âiddi; dîğer tâbirle, CHP Devleti bu mülk üzerinde fiilen hiçbir söz hakkına sâhib değildi. Bilakis, aşağıda İnönü’nün şahâdetiyle, görülecekdir ki tek taraflı olarak CHP Devletinin imkânları da bu çiftlikler ve içlerindeki her çeşid têsîs için seferber edilmiş hâldeydi. Hattâ, aynı sûretle, İş Bankası’nın, CHP Devletinin bütün imkânlarından istifâde eden imtiyâzlı bir müessese olduğunu tahmîn zor değildir…
Mes’ele bu kadarla da kalmıyor: Vekîlharcın gayet tabiî bir muâmele imiş gibi verdiği aşağıdaki bilgiden Abbâs Hilmi Paşa’nın 900 bin liralık bağışının dahi “Tek Adam”ın mâmelekine dâhil edildiğini anlıyoruz:
“Bilindiği gibi Atatürk’ün daha 1927 senesinde yaptığı bir açıklama ile Partisine ait olduğunu bildirdiği çiftliklerin temin ettikleri kazançlar, kendi inkişaflarına sarfediliyor, hattâ bunlara yeni sermayeler ve topraklar (Ankara’daki Güven Çiftliği gibi) ilâve ediliyordu. Eski Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın, Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetine girmesi münasebetiyle C.H.P.ne teberrü ettiği (900.000) lira civarındaki para ile İş Bankası’ndaki hisse senetlerinden alınan temettü ve mevduat faizleri bu ilâveleri karşılamakta idi ve bu gibi gelirlerle o yolda yapılan haracamalar yine İş Bankası’nda açılmış olan 2 numaralı bir hesap içinde muamele görmekteydi… Burada tasrih etmeliyim ki Atatürk bu hesaptan şahsı için hiçbir masraf yapmamıştır…” (Soyak 1973: II/686)
Hind Müslümanlarının “M. Kemâl’in şahsına”, sermâye yapsın diye, “hediye olarak” gönderdikleri mebl̃ağ ne kadardı?
Yukarıda, Hasan Rıza Soyak’ın, garîbân Hind Müslümanlarının yardımı hakkında: “Açtığı çetin mücadeleye yardım maksadıyla Hindistan’dan şahsına yekûnu takriben 500-600 bin lira kadar tutan bir para gönderilmişti.” şeklinde, bir Vekîlharca, bir hesâb-kitâb adamına hiç yakışmıyan bir ifâde kullandığını görmüştük. Yakışmıyor, çünki üç-beş kuruşu yuvarlayarak söylüyormuş gibi “takrîben” demesi, o devir için çok büyük bir meblâğ olan 100 bin lira sanki şâyân-ı ihmâl bir farkmış gibi “500-600 bin lira”dan bahsetmesi, ayrıca çok iyi bildiğine şüphe olmıyan tam rakamı vermemesi hüsniniyetle îzâh edilemez.

Türkiye Müslümanlarının İstiklâl Harbi’ne destek nümâyişi yapan Hind Müslümanlarından bir intibâ… Bu garîbân Müslümanlar, “Mustafa Kemâl’in şahsına” -o günün parasıyle- 800 bin liraya yakın bir mebl̃ağı “hediye etmişler”!
***
Tam rakamı, Târih Prof. Dr. Mustafa Keskin’in Hindistan Müslümanları’nın Millî Mücadelede Türkiye'ye Yardımları (1919-1923) isimli araştırma kitabına (Kayseri: Erciyes Üni. Yl., 1991, s. 91) borcluyuz. Keskin, Mustafa Kemâl’in, kısaca ATASE olarak bilinen Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt ve Denetleme Başkanlığı Arşivi’nde bulduğu şahsî kayıdlarına (ATASE A, D.107, F:1-346) istinâden, gönderilen mebl̃ağların târih sırasıyle ve İngiliz Lirası karşılıklarıyle bir dökümünü çıkarmıştır; onun hazırladığı cetveli, Cezmi Tezcan’ın Doktora Tezinden naklen aşağıda takdîm ediyoruz. Buna göre, Hind Hilâfet Hey’eti tarafından, Aralık 1921’den Ağustos 1923’e kadar gönderilen yardımlar, 800 bin liraya yakın külliyetli bir mebl̃ağa ulaşmaktadır. Bu fedâk̃âr insanların, Hilâfeti korumak gayesiyle gönderdikleri bu mebl̃ağın, Hilâfetin l̃ağvedilip yerine İslâm aleyhdârı totaliter bir rejim kurmak için kullanıldığını gördükleri zamân nasıl kahroldukları ve bedduâlarının Arş-ı Âl̃â’ya yükseldiği tahmîn olunabilir…

Hind Müslümanları, “Mustafa Kemâl’in şahsına”, kendine sermâye yapması için, 17 def’ada, yek̃ûn 781.470.-TL (= 122.000 İngiliz Lirası) tutarında bir mebl̃ağı “hediye etmişlerdi”!
***
İş Bankası’ndaki mîrâsı
Cumhûr Reîsliği Umûmî Kâtibi ve Vekîlharcı Hasan Rıza Soyak’a göre (1973: II/686), İş Bankası’ndaki mîrâsının dökümü aşağıdaki gibidir:

Vefâtında, Mustafa Kemâl’in İş Bankası’ndaki hesâblarının vazıyeti… (Soyak 1973: II-686)
***
Mustafa Kemâl hakkında ciddî araştırmalar yaparak “Mustafa” isimli bir film de hazırlamış olan Kemalist gazeteci Can Dündar, aldığı tasavvur ötesi aylık maaşa ilâveten, İş Bankası temettüleri ile çiftliklerinden elde ettiği vâridâtın da müşârünileyhin mühim bir gelir kaynağı olduğunu tesbît etmiştir:
“Atatürk, düzenli maaşından daha fazlasını İş Bankası'ndaki hisse senetlerinin temettülerinden kazanıyordu. Ayrıca satın alıp işletmesini üstlendiği çiftliklerin gelirleri vardı. Kendisi, bunlardan iyi bir gelir elde ettiği için, maaşının bir kısmını -muhtemelen geçinmekte güçlük çeken- yakınlarına dağıtıyordu. Banka hesaplarına bakılırsa Makbule'den Bülent Nejat'a, [Hâfız] Yaşar [Okur] Bey'den Hüsnü Yüzbaşı'ya kadar pek çok isim, Atatürk'ten maaş şeklinde aylık alıyordu.” (Can Dündar, “Cumhurbaşkanları Giderek Yoksullaşıyor”, Milliyet/Pazar, 22 Ekim 2006, s. 6)
“Ebedî Şef”in şânına yakışır bir maaş
Can Dündar, aynı araştırma makalesinde, “Ebedî Şef”in maaşıyle sonraki “Cumhûr Reîsleri”nin maaşlarını da mukâyese ediyor. Bu mukâyeseyi gösteren aşağıdaki cetvel tedkîk edildiğinde görülmektedir ki “Millî Şef” hâric, sonraki “Cumhûr Reîsleri”, “Ebedî Şef” yanında pek fakîr insanlar gibi gözükmektedirler ve bugün bir Cumhûr Reîsinin bu mik̆dârda bir maaş alması hayâl bile edilemez! Şu var ki Memleketin zâten bütün malı, mülkü, sarayları, her çeşit imk̃ânı ve insanları dahi onun emrine âmâde idi… Türk târihinde acabâ bunun bir emsâli gösterilebilir mi?
Dündar’ın araştırmasına nazaran, “Ebedî Şef”in 1927’de aldığı maaş 14.480.-TL idi (Soyak 1973: II/691’e istinâden) ve bununla o zamân 1.766 Reşad altını alınabilmekteydi. Halefi olan “Millî Şef”, Reşad altını hesâbıyle, onun üçte birine yakın, “Ebedî Şef”ine tapınan Celâl Bayar ise dokuzda biri kadar maaş almışlardı. Sonraki “Cumhûr Reîsleri”, “Büyük Şef”e nisbeten, alabildiğine yoksullaşmışlardır…
“Ebedî Şef”in aldığı maaşın günümüzdeki karşılığına gelince, bu, dudak uçuklatan bir rakamdır: 1.766 Reşad altını x (26 Eylûl 2018’in alış kuru hesâbıyle) 1.560.-TL = 2.754.960.-TL! [18 Eylûl 2025 târihi îtibâriyle: 1.766 Reşad altını x 33.000 = 58.278.000.-TL!]
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (189)

Hiçbir “Cumhûr Reîsi”nin maaşı, “Ebedî Şef”in dudak uçuklatan maaşının yanına dahi yaklaşamamış ve “Cumhûr Reîsleri” umûmiyetle “fakîrleşme” temâyülüne tâbî olmuşlardır… Halkın bir nebze dahi sözünün geçtiği bir memlekette, üstelik o halk sefâlet içinde sürünüyor iken, “Ebedî” ve “Millî Şefler”inki ölçüsünde maaşlar mümkün olabilir miydi?
***
“Çankaya Hanımları”na bıraktığı mîrâs
Türkiye’de Osmanlı devrinden beri meb’ûs maaşları hakkında gayet şâyân-ı takdîr bir araştırmayı Dr. Fahri Bakırcı’ya medyûnuz: “Meclis Üyelerinin Aylık ve Diğer Ödenekleri”, Yasama, Ekim-Kasım-Aralık 2006, sayı:3, ss. 27-70.
Baştan sona çok al̃âka çekici bilgiler, mukâyeseler, değerlendirmeler ihtivâ eden bu araştırma makâlesinde, mevzûumuz nokta-i nazarından bizi husûsen al̃âkadâr eden bilgi, “Tek Adam” tarafından, “Çankaya Hanımları”na bırakılan mîrâsın, daha doğrusu, bu mîrâsın tamâmının değil de, İş Bankası’ndaki hissesinden onlara aylık olarak ödenmesini emrettiği maaşların o günki ve bugünki kıymetleridir. Dr. Bakırcı’nın “1931-1961 Dönemi Milletvekili Aylıkları” cetvelinde, bize lâzım olan bilgiyi buluyoruz: 1938’de meb’ûs maaşı 433.-TL ve 1 Reşad altını 13,1.-TL’dir…
Mûrisin Vasıyetnâmesinde görülen vazıyet şudur:
Kız kardeşi Makbûle Hanım’a (-kendi beyânına nazaran, kıymeti yekûn yarım milyon liraya bâliğ olan- Çankaya Köşkü’ndeki ev ile muhtelif şehirlerdeki üç ev, Moda’daki Yalı, v.s.’ye ilâveten) 1.000.-TL, Çankaya’nın Başhanımlığını uhdesinde bulunduran Âfet Hanım’a 800.-TL, ilk kadın pilot Sabîha (Gökçen) Hanım’a (binlerce lira sarfıyle alınacak bir eve ilâveten) 600.-TL, (masajcısı Selânikli Vasfiye Hanım’ın kızı ve sonradan bir Yahûdiyle izdivâc yapan) küçük Ülkü’ye 200.-TL, Rûkiye Hanım’a 100.-TL ve Nebîle Hanım’a 100.-TL… (Tuhaftır: Kendisine birkaç sene zevcelik yapan L̃atîfe Hanım’a hiçbir şey vasıyet etmemişti; hattâ ona nafaka ödediğine dâir bir habere de tesâdüf etmedik…)

Mustafa Kemâl’in, Vasıyetnâmesini hazırladığı 5 Eylûl 1938 târihinde, meb’ûs maaşı 433.-TL ve 1 Reşad altını 13,1.-TL idi. Dr. Bakırcı’nın yukarıdaki cetvelinde bulduğumuz bu veri, bize, İş Bankası hisselerine istinâden “Çankaya Hanımları”na bağlanan aylık maaşların günümüzdeki kıymetlerini takdîr etmeye imkân veriyor…
***
Makbûle Hanım’ın maaşıyle o târihte satın alınabilen (1000 : 13,1 = ) 76,34 Reşad altınının bugünki kıymeti (26 Eylûl 2018’deki alış fiyatıyle) 76,34 x 1.560 = 119.090,4.-TL’dir. [18 Eylûl 2025 târihi îtibâriyle: 76,34 Reşad altını x 33.000 = 2.519.220.-TL!] Aynı hesâbla, Âfet Hanım’ın aylık geliri ise, bugünki kıymeti îtibâriyle, (800 : 13,1 =) 61,07 x 1560 = 95.269,2.-TL’dir. En düşük maaş olan 100.-TL bile, bugün (100 : 13,1 =) 7,63 Reşad altını x 1.560.-TL hesâbıyle: 11.902,8.-TL’dir. Bu son meblâğ dahi, günümüzde ancak yüksek mêmurların alabildiği bir maaştır…
Binâenaleyh “Tek Adam”, Çankaya Hanımları”nın en azından belli başlılarının refâhını têmînât altına alarak vefât etmişti…
Buna rağmen, Yeni Söz’ün 22 Haziran 2018 ilâ 5 Ağustos 2018 târihli nüshalarında tefrika edilen “Mustafa Kemâl’in Âilesi Dîndâr mıydı?” başlıklı makâlemizde, ağabeyinden intikal̃ eden –kendi beyânına istinâden- yarım milyonluk mîrâsın büyük kısmını çarçur eden Makbûle Hanım’ın, 1947 Eyl̃ûl̃ ve Aralık aylarında, yâni “Millî Şef” devrinde, iş başındakilere gönderdiği iki mektubda, kendisine İş Bankası hisselerinden bağlanan bin liralık aylık maaşın satın alma gücünün, geçen on senede, enflasyon sebebiyle düştüğünü, hâlbuki ağabeyinin, Hük̃ûmete, kız kardeşinin refâh içinde yaşatılması tâlimâtı verdiğini, ayrıca hasta olduğunu ileri sürerek kendisine ilâve maaş verilmesi talebinde bulunduğunu ve 18 Şubat 1948 târihinde çıkarılan bir şahsî kânûnla, şehîd yetîmlerine 2 ilâ 50.-TL ve 1. TBMM Âzâlarına dahi 300.-TL maaş verilen bir devirde, kendisine, “vatanî hizmet tertîbi”nden 1.000.-TL ilâve maaş bağlandığını îzâh etmiştik.
Âlâyişli bir bağış
1937 Haziranında, “Tek Adam”, Başvekâlet makamına bir tezkere göndererek ekli listedeki çiftliklerini Hazîneye bağışladığını bildiriyordu. Başvekîl İsmet İnönü de, aşağıdaki tezkereyle, bağışı, TBMM Riyâsetine iletti:
“B.M.M. Yüksek Reisliğine,
“Reisicumhur Atatürk, tasarruflarında bulunan çiftliklerini Hazineye ihdâ buyurduklarını, melfûf tezkere ile tebliğ buyurmuşlardır. Devletin ziraat politikasında ve memleketin ziraî inkişafında mühim âmil olacak kıymet ve ehemmiyette olan bu âlicenap hareketi şükranla Yüksek Meclisin ıttılâına arz ederim.” (Soyak 1973: II/690’dan naklen)
13 Haziran 1938 târihli Akşam’ın haberine nazaran, bağış mevzûu olan mallar, hülâsaten şunlardı:
“Ankarada Orman ve Tarsusta Piloğlu çiftlikleri ve tesisatı ki 154.729 dönüm arazi ve 51 bina, bira, malt, buz, soda ve gazoz, deri, ziraat âletleri ve demir fabrikası, biri Ankarada, diğeri Yalovada süt fabrikaları, gene biri Ankara ve diğeri Yalovada vâsi yoğurt imalâthaneleri, şarab imalâthanesi, elktrikle işler bir değirmen, İstanbulda bulunan çeltik fabrikası, kaşar, beyaz peynir ve tuzlu yağ yapan imalâthaneler, Ankara ve Yalova tavuk çiftlikleri, Yalovada iskele ve liman tesisatı, üçü Ankarada, ikisi İstanbulda beş satış mağazasının bütün tesisat ve demirbaşları, 13.100 baş koyun, 443 sığır, 69 İngiliz, Arab, Macar, yerli ve bunların melezleri koşum ve binek atları, 58 çoban merkebi, 2450 tavuk, 16 adet traktör, 13 harman ve biçer döğer makinesi ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan ziraat âlât ve edevâtının tamamı, 32 tonluk bir adet deniz motörü, Yalova Çiftliğinde 5 adet çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan kamyon ve kamyonet, 2 adet çiftliklerin umumî servislerinde çalıştırılan binek ve yük arabası.”

Zâten aslında Millete âid olan malların, büyük âlâyişle, Millete bağışlanması ve Kemalist Propagandanın gözbağcılığıyle yine Milletin borclu çıkarılması…
***
Meclis Riyâseti tarafından “Tek Adam”ın tezkeresi ve Hazîne’ye hediye ettiği mallar listesi okunduktan sonra, evvelâ Başvekîl İnönü ve onu tâkîben 13 Meb’ûs kürsüye gelerek, bir taabbüd tavrıyle, “Büyük Halâsk̃âr”a şükrânlarını arzettiler.
“Büyük Hal̃âskâr”, çiftlikleri, Fırkası nâmına işletip geliştirmiş
İnönü’ne nazaran, her işinde bir fevkal̃âdelik olan “Büyük Halâsk̃âr”ın muazzam çiftlikler kurmasında da nice hikmetler saklıymış ve o, bunları, aslında Fırkasının bir emâneti gibi işletiyor, büyütüyormuş; şimdi Kemalist Fırka ile Devlet aynı şey demek olduğuna göre, bunları Hazîne’ye bağışlamakla, aynı zamânda Fırka’ya devretmiş oluyormuş; devretmesinin sebebi de, bunların, köylü için bir nümûne ve mekteb vazîfesi görmesinin, artık Devlet eliyle daha kolay têmîn edilebilecek olmasıymış; bütün vatandaşlar, bu âlicenablık karşısında şükrân duymalılarmış; onu tebcîl etmek, Vatanı ve Milleti tebcîl etmek demekmiş, çünki bunlar aynı şey demekmiş:
“Muhterem arkadaşlar! Şimdi büyük sevinç ve heyecanla dinlediğimiz Atatürkün teberruu, yüksek kıymeti üzerinde ehemmiyetle durulacak çok mühim bir hadisedir. Yüksek heyetinizin ve bütün memleketin dikkatini celbedecektir ki hazineye intikal etmekde olan bu çiftlikler, değeri milyonlar ifade eden bir servet halindedirler. Bu çiftlikleri, Atatürk, senelerdenberi şahsî tasarrufu ve bilhassa şahsî emeğile vücuda getirmiştir.
“Anadolu ortasında herkesin buradan nasıl bir mamure çıkacağına bedbin bir nazarla baktığı bir sırada, bütün memleket gibi Anadolu ortasında da ilimle ve çalışma ile büyük mamure ve vatandaşlar için büyük servet temin olunabileceğine şahsan misal vermek hevesi senelerdenberi kendisini işgal etmekte idi. Çiftliklerin maddeten olan yüksek kıymetleri ancak bu kanaat ile ve şahsî çalışma ile temin edilmiştir. Bu eserler meydana çıktıktan ve yüksek değerde oldukları anlaşıldıktan sonra Atatürk[ün] bunların maddî kıymetlerine bir lâhza bakılmaksızın [bakmaksızın] onları kâmilen devletin istifadesine terk etmesi, bütün vatandaşların bu nokta üzerinde dikkatlerini ve şükranlarını celbetmeye lâyık görülecektir. (Şiddetli alkışlar, yaşasın sesleri.)
“Atatürk, her türlü şahsî menfaatlerin, kendi şahsına teveccüh edecek her türlü faydaların daima üstünde kalmış ve daima üstünde kalacak olan millî varlıktır! (Bravo sesleri, şiddetli alkışlar.) […]
“Bu çiftlikleri Atatürk C. H. Partisinin malı olarak saklıyordu. Şimdi hazineye terk etmesi, bir defa çiftliklerin köylüler için bir mektep, teşvik edici bir vasıta halinde kullanılması devlet elinde amelî noktai nazardan daha kolay ve daha mümkün olacağını ümit etmesindendir.
“İkincisi, Cumhuriyet Halk fırkasının bugün memlekette faaliyeti hükûmetten ayrı bir siyasî teşekkül olmaktan çıkmış, hükûmetle mümteziç milletin ve devletin müşterek bir müessesesi haline girmiş olmasındandır. Bununla Atatürk devleti, fırkasını farketmiyerek, fırkaya ait olan, fırkaya olması düşünülmüş olan malların hazineye iadesinde ayrıca bir âlicenaplık göstermiştir ki bu da mensup olmakla müftehir olduğumuz C. Halk Partisinin bütün efradı için [bütün efrâdına] ancak haz, şeref, sevinç verecektir. (Alkışlar.)
“Atatürk, bize bir defa [daha] kendi huzur ve rahatının, vatandaşlarının refahında olduğunu söylüyor. Atatürk bize bir defa [daha] kendi şan ve şerefinin, vatanının şan ve şerefinde ve kudretinde olduğunu gösteriyor.
“Arkadaşlar! Milletin karşısında sizin yüksek hissiyatınıza tercüman olarak biz de söylüyoruz ki Atatürk, bizim en kıymetli hazinemizdir! Onun şan ve şerefini biz vatanın kudreti ve şan ve şerefi sayıyoruz! (Bravo sesleri, sürekli alkışlar.)” (Akşam, 13 Haziran 1937, ss. 1 ve 7)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (190)
Asıl bağış sebebi neydi?
Ne var ki, İnönü, uzun seneler sonra, Hâtırât’ında, 12 Haziran 1937’de TBMM’de îrâd ettiği nutku yok farzederek, başka telden çalacak, hâdisenin içyüzünü o zamân ifşâ edecekdir.
Hâtırât’ındaki îzâhatına nazaran, “Tek Adam”ın ilk niyeti, çiftlikleri Zirâat Vekâletine satmakmış. Arada müzâkereler olmuş, hattâ muayyen bir bedel de tesbît edilmiş. Satmak istemesinin başlıca sebebi de, çiftliklerin (veyâ Ankara’daki Orman Çiftliği’nin) zarâr etmekte oluşuymuş. “İkinci Adam”, buna îtirâz etmiş. Îtirâzının esâs mesnedi de şu: Bu çiftlikler çok büyük mik̆yâsda Devletin yardımıyle inkişâf etmişlerdir; şimdi, Devlet yardımıyle ortaya çıkmış bir eseri, yine Devlete satmak doğru olmaz ve böyle bir muâmele (en azından müstakbel nesillerde) büyük infiâl doğurur. Devletin büyük yardımıyle teşekkül etmiş bu işletmelerin husûsî mülkiyet mevzûu olmasına insanlar râzı gelmez ve bir gün gelir, imk̃ân bulur, yine bunu Devlete intikal̃ ettirirler. Îtirâzının ikinci bir mesnedi ise, çiftliklerin hukûken tek mâliki “Büyük Şef” olduğuna göre, böyle bir satış muâmelesinin onunla Hük̃ûmet arasında yapılması mecbûriyetidir; ki bu da, pek çirkin bir hâl olur: Bir tarafta satıcı olarak Devletin başı, dîğer tarafta Hük̃ûmet! O hâlde ne yapmak lâzım? En doğrusu, bunları Hazîne’ye bağışlamak ve bu vesîleyle de “Büyük Halâsk̃âr”ın şânına şân katmaktır…

(Cumhuriyet, 9.8.1929, s. 1)
Kemalist Propagandaya nazaran çiftlikler: “Gazi, bir çölden bir mamure vücude getiriyor”…
“İkinci Adam”, 12 Haziran 1937’de TBMM’deki nutkunda, “Ebedî Şef”ini bir taabbüd edâsıyle tebcîl ederek: “Milyonlar değerindeki bu çiftlikleri, Atatürk, senelerdenberi şahsî tasarrufu ve bilhassa şahsî emeğile vücuda getirmiştir” derken, Hâtırât’ında, zarâr eden bu çiftlikleri Zirâat Vekâleti’ne satmak isteyen “Tek Adam”a: “Hükûmet ve devlet de bir örnek göstermek için gösterdiğiniz gayreti kolaylaştırmak üzere çok emek sarfetmiştir. Büyük ölçüde Hükûmet yardımı ile, Hazine yardımı ile meydana gelmiş bir eseri tekrar Hazineye satmak muamelesi bizim için doğru olmaz…” gibi sözlerle işin içyüzünü hatırlatarak onu çiftlikleri bağışlamıya iknâ ettiğini kaydediyor. Bağış sâyesinde, aynı “İkinci Adam” tarafından ve Meclis Kürsüsünden, bir def’a daha, “Atatürk’ün en kıymetli hazinemiz ve onun şan ve şerefinin de vatanın şan ve şerefi demek olduğu” îlân edilebilmiştir!
***
“İkinci Adam”, bu sûretle “Tek Adam”ı bağışa iknâ etmiştir; l̃âkin o, İnönü’nün bu muhâlefetinden muğber olmuş ve böylece “İkinci Adam”ın Başvekîllikden azliyle netîcelenecek üç ay sonraki şiddetli çatışmanın (ki esâsı îtibâriyle nefsânî mâhiyettedir) bir âmili daha hâsıl olmuştur. İnönü, (“Atatürk’le tartışmalarını” ve kendisinin “Başvekîllikten ayrılmasına” götüren vetîreyi îzâh ettiği Fasıl içinde yer alan) bu bahsin sonunda, bir burukluk hâletirûhiyesi içinde, Ali Çetinkaya vâsıtasıyle bir târîze, kendi tâbiriyle “bir îkâza” mârûz kaldığını belirtirken bu gelişmeye işâret ediyor:
“Yugoslavya’dan dönüyordum. Geldim; ilk rastgeldiğim vekil arkadaşlardan biri, ‘Ankara’da Orman Çiftliği’nin Ziraat Vekâleti tarafından satın alınması konuşuluyor’ dedi. [Mustafa Kemâl,] Celâl Bey’e söylemiş… Vekil arkadaş bunu bilgi olarak verdi. Niçin oluyor, nasıl oluyor, sebep nedir tarzında bilgi almak istedim. ‘Fazla bir bilgim yok’ dedi. ‘Yalnız, böyle bir mesele var. Onu haber veriyorum’ dedi. Bunun üzerine Atatürk’le görüştüm.
“Bu meseleyi ben açtım Atatürk’e. Atatürk ile ilk görüşmemde, Yugoslavya’dan döndükten sonra, bu Orman Çiftliği’nin satın alınması meselesini konuştuk. Atatürk, Ziraat Vekâleti’nin Çiftliği almak istediğini söyledi. O zaman, hatırımda tam rakamı kalmadı, bedeli meselesinin konuşulduğunu da orada öğrendiğimi zannediyorum.
“Ben buna itiraz ettim. Orman Çiftliği’ni yetiştirmek için çok emek sarfetmişsiniz, ama hükûmet ve devlet de bir örnek göstermek için gösterdiğiniz gayreti kolaylaştırmak üzere çok emek sarfetmiştir. Büyük ölçüde hükûmet yardımı ile, hazine yardımı ile meydana gelmiş bir eseri tekrar hazineye satmak muamelesi bizim için doğru olmaz…
‘-Ne olacak bu çiftlik?’ diye sordu.
‘- Ne olacak? Bunu alacaklar bir gün!’ dedim. ‘Yolunu devlet yapar, suyunu devlet getirir, ağacını devlet diker, sonra bu eser meydana gelince, bunu değerlendirir satarsın… Özel bir maldır diye bu yürür gider… Bırakmazlar!’
‘- E, ne yapalım?’ dedi.
‘- Bilmiyorum, ne yaparsın…’
‘- Vereyim öyle ise! Nereye vereyim?’ dedi.
‘- Hazine’ye ver doğrudan doğruya!’ dedim.
“Vereyim sözünü, o söyledi. ‘- O halde ben vereyim!’ dedi.
“Bu muamele böyle takarrür etti aramızda.
“Ali Çetinkaya, öğrendiği zaman beni gördü. ‘- Atatürk, Çiftliği Hazine’ye veriyormuş!’ dedi. ‘- Evet, öyle kararlaştırdık!’ dedim. Tafsilat söylemedim. Dedi ki:
‘- Atatürk, Çiftlikte her ağacın dikilmesine ilgi göstermiştir, takip etmiştir, zevk almıştır. Bunu seviyor. Üzüntüsü yok mu? Bunu böyle Hazine’ye bağışlamakla müteessir olmaz mı?’
‘- Hiç öyle görmedim ben!’ dedim. Hakikat de öyle.
‘- Olmaz! Son derece müteessir olmuştur, hiç şüphe etme buna!’ dedi. ‘Bir ağacına kıyamayan hepsini birden verir mi bunun?’ dedi.
“Aslında Çiftliği elden çıkarmanın bir sebebi de, zarar etmesi… Ondan kurtulmak için satış muamelesi düşünülüyor…
“Çetinkaya: ‘- Mümkün değil! Çok müteessir olmuştur!’ dedi. ‘- Doğru bir şey değil bu!’ [dedim.] ‘- Doğru bir şey yapmadı manasına mı söylüyorsunuz, doğru bir şey değil manasına mı söylüyorsunuz?’ dedi. ‘- Öyle görmedim ben!’ dedim.
“Böyle bir ikazı aldım. [Mustafa Kemâl,] böyle bir şey yaptı bana…” (İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları II, İstanbul: Cumhuriyet Yl., Kasım 1998, ss. 64-65)
İş Bankası’nın %28,09’luk hisseleri Hazîne’ye devredilmelidir
Günümüzde T. İş Bankası’nın sermâye yapısına bakıldığında, üç sermâyedâr grupunun Banka’da söz sâhibi olduğu görülüyor:
- % 40,12 oranında T. İş Bankası Mensûbları Munzam Sandık Vakfı;
- % 31,79 oranında halk hisseleri;
- % 28,09 oranında Mustafa Kemâl’den mîrâs kalan hisseler.

Esâs têsîs sermâyesini Hind Müslümanlarına borclu olan T. İş Bankası’nın İstanbul Levent’teki haşmetli Umûm Müdürlük kuleleri… Haksızlık üzerine kurulu bu bankanın hiç olmazsa %28,09 oranındaki M. Kemâl hisseleri, kânûnî bir düzenlemeyle, aslî mâlik olan Hazîne’ye devredilmeli, bu meyânda Banka’nın idâresiyle al̃âkalı haksızlıklar da giderilmelidir… Şimdiye kadar bunu gerçekleştirmek için gayret sarfetmemiş bütün Hük̃ûmetler ve Millet Vekîlleri vebâl̃ altındadır…
***
Bunların içerisinde, idârede, binâenaleyh Bankanın gidişâtında ağır basan, BASİSEN’in (İş Bankası’nın 40 bin civârındaki çalışanı ile 23 bin emeklisini temsîl eden sendikanın) murâkabesi altındaki birinci gruptur. (Güngör Uras, “İş Bankası’nın Sahibi Kim?”, Milliyet, 13.4.2011) Banka’nın İdâre Hey’etinin ekseriyetini ve Umûm Müdürü, hisselerin ekseriyetine sâhib olmadığı hâlde, binâenaleyh hakkaniyete muvâfık olmıyarak, Munzam Sandık Vakfı, dolayısıyle BASİSEN tâyîn etmekte, ayrıca, Sendika’nın tâyîn ettiği aynı şahıs, hem Banka’nın Umûm Müdürlüğünü, hem de Vakf’ın Reîsliğini deruhde etmektedir. (Uras, mezkûr makale ve İş Bankası’nın 17.9.2018 târihli beyânâtı) Mezkûr sendikanın nasıl olup da Banka’nın %40,12 oranında hisselerini ele geçirdiği, ayrı bir kânûnî tahk̆îkât mevzûudur…
Banka’nın İdâre Hey’etinde, halkın hisseleri, yine hakkâniyete muvâfık olmıyarak, sâdece tek Âzâ, Mustafa Kemâl’in hisseleri ise iki Âzâ tarafından temsîl olunmaktadır. Bu son iki Âzâyı seçme selâhiyeti, CHP’dedir. Bununla berâber, bu iki CHP’li tarafından temsîl olunan %28,09’luk hisseden sağlanan gelirler, CHP’ye değil, yarı yarıya Târih Kurumu ile Dil Kurumu’na ödenmektedir. (Aynı kaynaklar) Böylece ortaya CHP’nin Devletle aynîleşdiği ceberût iktidâr devrinden kalma anormal bir yapı çıkmaktadır.
İş Bankası, aslında Milletin veyâ Hazîne’nin olması lâzım gelen bir çekirdek sermâyeyle kurulduğu için temelinde zâten haksızlık vardır. Bu haksızlık, hem BASİSEN’in (nasıl ele geçirdiği tahkîke muhtâc) %40, 12 oranındaki hisseyle Banka’ya hâkim olması, hem toplam hisselerin takrîben üçte birini teşkîl eden halk hisselerinin tek âzâ tarafından temsîl edilmesi, hem de (üstelik 1930’lu, 40’lı senelerin CHP’sinin bir devâmı olmıyan ve bir siyâsî fırka sıfatıyle bu gibi işlerle alâkası olmaması lâzım gelen) CHP’nin Banka idâresinde, binâenaleyh onun bütün iştirâkleri ve her çeşit faâliyeti üzerinde söz sâhibi olması, ayrıca %28,09’luk hissenin gelirlerinin münhasıran iki müesseseye aktarılmasıyle devâm etmektedir. Öyleyse bu âşikâr haksızlığa ve anormal vazıyete, çıkarılacak bir kânûnla bir ân evvel son verilmesi, bu sûretle, dîğer haksızlıkların giderilmesine ilâve olarak, hassaten %28,09’luk hissenin Hazîneye devredilmesi ve mezkûr iki müessesenin bu hisseden nemâlanmayıp dîğer Devlet müesseseleri gibi finanse edilmeleri Hükûmetin ve TBMM’nin bir vazîfesidir. Böyle bir düzenlemeye gitmedikleri müddetçe iş başındaki İdâre de, TBMM hey’eti de bu haksızlığa ortak olurlar, büyük vebâl̃ altında kalırlar.
Muhakkak ki bu mâhiyette bir kanûnî düzenleme, Hind Müslümanlarının daha fazla bedduâsını almamak için de elzemdir.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (191)
1937 Haziranındaki bağış hâdisesi, insanda, artık sonunun yaklaştığını hisseden bir adamın davranışları intibâı bırakıyor. Mâhiyetini henüz bilemese de ciddî sûrette hasta olduğunun farkındadır ve bu hâldeyken çiftliklerin işleriyle uğraşmaya mecâli kalmamıştır. Üstelik, çiftlikler (daha doğrusu, İnönü’nün beyânına nazaran, en azından, Ankara’daki Orman Çiftliği) zarâr etmektedir. Binâenaleyh hem sıhhî, hem mâlî sebeblerle onları elden çıkarmak şart olmuştur. Evvelâ onları Zirâat Vekâleti’ne satmıya niyet etmişse de, İnönü, onu, bu satış muâmelesinin pek yakışıksız bir hareket olacağına ik̆nâ edince bundan vazgeçmiş, yine İnönü’nün telk̆îniyle ve kerhen bağış fikrini kabûl̃ etmiştir. Şânına şân katacak bir bağış! Öyle ya, “Râdife”nin Meclis’de îlân ettiği gibi: “Atatürk, bizim en kıymetli hazinemizdir! Onun şan ve şerefini biz vatanın kudreti ve şan ve şerefi sayıyoruz!”
5 Eyl̃ûl̃ 1938 târihli Vasıyetnâme ise, âşik̃ârdır ki ölümünün pek yakın olduğunu bilen birinin hâletirûhiyesinin ifâdesidir. Nitekim bu târihten takrîben bir ay sonra ilk ponksiyon yapılarak karnından litrelerle istiskâ alınacak ve bu ameliye, onun için, sonun başlangıcı olacaktır… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 5-11.10.2018/16-22)

“İçki iptilâsı”, sigara tiryâkiliği, sabahlara kadar süren mûtâd gece hayâtı, birbirini kovalıyan balolar, bitmez tükenmez “eğlenceler”, uzun seyâhatler, velhâsıl gayr-i mazbût bir hayât… Bütün tabîbleri, hastalığın sebebinin bu gayr-i mazbût hayât olduğu ve iyileşebilmesi yâhud en azından ömrünün uzaması için bu hayâttan vazgeçmesinin şart olduğu husûsunda mutâbıktılar. L̃âkin o, ölümü pahasına, bu tavsıyeye riâyet edemedi… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 29.9.2018/10)
***
Hükûmet, onun için Savarona yatını satın aldı
Halkın kısm-ı âzamının, hattâ kâhir ekseriyetinin fakr-u-zarûret içinde yaşadığı zavallı bir memlekette, iş başındaki Totaliter Hük̃ûmet, ömrünün son birkaç ayını yaşadığı bir zamânda, büyük bir mâlî külfet altına girerek, sırf o istiyor diye, sırf onu memnûn etmek için, dünyânın en lüks yatlarından birini satın aldı!
İnanılmaz ama, o bahis mevzûu olunca akan sular duruyor, her şey ona mübâh addediliyor!
Filhakîka, dillere destân Savarona yatının sırf “Mutlak Şef”in gönlü olsun diye alındığını beyân eden, 1937-38’in Başvekîli Celâl Bayar’dır. Bunu, Abdi İpekçi’ye verdiği mülâkatta söylüyor:
“Adana’dan [trenle, Ankara’ya] geldi [25 Mayıs 1938 öğleyin]. Daha sonra [yine trenle] İstanbul’a gitti. [İstanbul’a 27 Mayıs 1938 sabahleyin vâsıl oldu.] Atatürk sıhhati için deniz gezintilerine çok ehemmiyet verirdi. Bunu bildiğimiz için kendisine Savarona’yı aldık. Çok sevindi. Bir müddet Savarona’da kaldı. Nihayet hastalığının seyri olarak Dolmabahçe’ye yatırıldı…” (İpekçi-Bayar mülâkatından, Milliyet, 11.11. 1974, s. 9)

(Akşam, 2.6.1938, s. 1)
Akşam gazetesinin yukarıdaki nüshasında, 1 Haziran 1938’de İstanbul’a vâsıl olan Savarona yatı hakkında verilen mâl̃ûmât: “Yat, Hamburgda, Blum und Vass tezgâhlarında yapılmıştır. Tonu 4800, boyu 106, eni 16 metredir. Üç bin beygir kuvvetinde olan makineleri altı buhar türbininden mürekkeptir. Sür’ati saatte 21 mildir. Yat, iki bacalı ve çok zariftir.” Onu İngiltere’de bir Amerikalıdan satın alıp Türkiye’ye getiren ekipe dâhil edilmiş bulunan Cemal Granda’dan, Savarona için, Amerikalıya, bir servet ödendiğini öğreniyoruz: 1.250.000.-TL!
***
Hükûmet tarafından Mustafa Kemâl için İngiltere’de bir Amerikalıdan “bir milyon iki yüz elli bin Türk lirası” gibi muazzam bir meb̃ağ ödenerek satın alınan (Granda/Gürkan 2014: 194-195) Savarona yatı, 1 Haziran 1938’de İstanbul’a vâsıl oldu.
“Tek Adam”, hemen o gün, hasretle beklediği yatı uzun uzun gezdi ve bir-iki günlük hazırlıktan sonra da yata yerleşti. Orada, ancak iki ay kadar kalabilecekdir.
Yatta, bir taraftan tabîbler onu bin bir ihtimâmla tedâvî etmiye, daha doğrusu ömrünü uzatmıya çalışırken, o, uzun istirâhatlerle berâber, memleket mes’eleleriyle meşgûl̃ olmıya devâm ediyordu. Bu cümleden olarak, mûtâd işler hâricinde, yatta, 19 Haziran 1938’de, Romanya Kralı Karol’la görüşmüş, 20 Haziran 1938 ve 9 Temmuz 1938 günleri de, İcrâ Vekîlleri Hey’eti toplantılarına riyâset etmiştir. (Akşam, 21.6.1938, s. 1) 9 Temmuzdaki toplantı, riyâset ettiği son Vekîller Hey’eti toplantısı olmuş ve 3,5 sâat sürmüştür. (Soyak 1973: 743)
Hastalığının iyice ağırlaşması ve yat sefâsının zarârlı olması üzerine, iki ay sonra tekrâr Dolmabahçe Sarayı’na nakledilecekdir. (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 29.9.2018/10)
“ONA HER ŞEY MÜBÂH!” DEDİRTEN ÜÇÜNCÜ MİSÂL̃:
ŞAPKA MEZÂLİMİNİN ERZURUM CEPHESİ
Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi ünvânlı kitabımızın (Ankara: Hitabevi Yl., 2014, 620 s.) 12. Faslında (ss. 341 – 468), her zamânki gibi vesîkalara müsteniden, Kemalizmin “Frenk Kıyâfeti Mezâlimi”ni îzâh etmiştik. Bu mezâlim, “Frenk şapkası” mihverlidir. Mezk̃ûr Fasılda, Kahramanmaraş, Giresun, Kayseri, Rize gibi şehirlerdeki “şapka zulmü”nü gözler önüne serdikden sonra en fazla İskilipli Âtıf Hoca ile Babaeski Müftüsü Ali Rızâ Efendi’nin “İstiklâl Mahkemesi” denilen Kemalist Engizisyon Mahkemesi’ndeki göstermelik muhâkemeleri ve îdâmları üzerinde durmuş ve bu Faslı, Erzurum’daki şapka zul̃mü bahsiyle bitirmiştik.
Erzurum’daki şapka zul̃münü ortaya koyarken, en ziyâde, (hâlen Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Yeni Medya ve İlteşim Bölümü Başkanı olan) Sefer Darıcı’nın (Sivas, Kangal, 1978) Şalcı Bacı isimli eserinden (Şalcı Bacı. Türkiye’de Asılarak İdam Edilen İlk Kadının Öyküsü, İstanbul: Destek Ye., Şubat 2013, 200 s.) istifâde ettik. Araştırmasını bir roman örgüsü içinde sunan muhterem müellifin (asıl mes’ûle dikkat çekmiyen) siyâsî yaklaşımını hatâlı bulmakla berâber, kitabı bize pek kıymetli bir malzeme sunmaktadır. Onu, hâssaten, aşağıdaki iki eserden elde ettiğimiz bilgilerle hem tarttık, hem de tamâmladık. Böylece, Erzurum’daki şapka zul̃münü hiç olmazsa ana hatlarıyle îzâh eden bir metin inşâ edebildik. Mâmâfih, bu çalışmalar çok kifâyetsizdir: Hak̆îkatperver araştırmacıların, o devrin gazetelerini ve sâir neşriyâtını, kezâ hâtırâtları tarıyarak, fakat bilhâssa resmî arşivlerdeki vesîkalara istinâden hâdiseyi bütün şümûlüyle meydana çıkarmaları l̃âzımdır. İnşâallâh bizim çalışmamız, onları, tamâmen mevsûk, müdellel eserler têlîf etmiye teşvîk̆ eder!

(https://www.sehrisivas.com/yazarlar/doc-dr-sefer-darici-akademisyen---yazar-kangal_128.html#:~:text=Sefer%20Dar%C4%B1c%C4%B1%3B%201978%20Sivas%2FKangal,Kamu%20Y%C3%B6netimi%20B%C3%B6l%C3%BCm%C3%BC'n%C3%BC%20bitirdi.; 19.9.2025)
Erzurum’daki şapka zulmü ve Şalcı Şöhret Bacı hakkında başlıca kaynağımız olan Şalcı Bacı kitabı ve müellifi Doç. Dr. Sefer Darıcı…
***
Sefer Darıcı’nın araştırmasını tenk̆îd süzgecinden geçirip tamâmlamamıza imk̃ân veren birinci eser, kıymetli bir ilim adamı ve Kemalizm devrinin insâflı bir târihçisi olan Mete Tunçay’ın têlîfidir: Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923 – 1931), Ankara: Yurt Yl., 1981, 486 s. Tunçay’ın (İstanbul, 27.6.1936 – a.y., 18.8.2025) yine bizim de çok istifâde ettiğimiz bir başka têlîfi, Türkiye’de Sol Akımlar (1908 – 1925) ünvânlı eseridir (Ankara: Bilgi Ye., 1978, 3. baskı, 556 s.).
İkinci eser, katı bir Kemalist olan Prof. Dr. Ergün Aybars’ın doçentlik tezidir: İstiklâl Mahkemeleri, Cilt I-II, 1920-1927, İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yl., 1988, 548 s. Kitabda, maâlesef, Mahkeme Zabıtları yer almıyor. Dîğer taraftan, eser, bu Engizisyon Mahkemelerinin bir müdâfaanâmesi mâhiyetinde olduğu için müellifini onların suç ortağı yapıyor…
Bunlarla berâber mürâcaat edilen dîğer kaynaklar, alâkalı yerlerde belirtilmiştir.
ŞAPKA MEZÂLİMİ ÜZERİNDE BİR NEBZE TEFEKKÜR
Erzurum’daki şapka zulmünün îzâhına geçmeden evvel, bizzât “Mutlak Şef” tarafından “Kıyâfet ve Şapka İnk̆ilâbı”na mesned gösterilen bir iddiâ üzerinde bir nebze tefekkür edeceğiz.
Mustafa Kemâl, Meclis’e 4 Mart 1925’te kabûl ettirdiği Takrîr-i Sük̃ûn Kânûnu ile ik̆tidârı toptan zaptetmiş, tam mânâsıyle bir “Totaliter Şef” hâline gelmişti. Şimdi kendisinin ve Selânik Cemâatinin seneler evvelinden hayâlini kurduğu ve tamâmının esâsı, Anadolu Milletini Garb, Avrupa veyâ Frenk Medeniyetine temessül ettirmekden ibâret olan İnk̆ilâbları rahatça tahakkuk ettirebilirdi. Bunlardan en mühim bir tânesi, insan üzerinde zihnî-rûhî têsîri pek büyük olan “Kıyâfet İnk̆ilâbı” ve hâssaten “Şapka İnk̆ilâbı” idi. Şapka ve bu meyânda Kıyâfet İnk̆ilâbı, insanımıza bir ânda, âdetâ deri değiştirtiyor, onu şeklen ve berâberinde, (sathî) zihniyet îtibâriyle, Frenklerden farksız hâle getiriyordu. Binâenaleyh asıl gâye, hiçbir farkımız kalmamacasına toptan Frenkleşmekdi. Bu hedef de, zamân zamân açıkça beyân edilmekle berâber, onu takviye etmek için ileri sürülen bir başka esbâbımûcibe, biz Müslümanların târihî kıyâfetlerimizin, bizzât medenîleşmiye, medenî birer insan ve cem’iyet olmıya, kezâ Avrupa Medeniyetinin en kuvvetli tarafı olan Müsbet İlimlerle iştigâl̃ etmiye, “ilim yapmıya” mâni teşkîl ettiğiydi… (Ernest Renan mukallidi bu zevâta göre, bu bâbda asıl büyük mâni, Müslümanlıktı!) Bundan da ötesi, Frenk kıyâfetine bürünmek, “adam olmanın”, “insan olabilmenin” elzem şartıymış!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (192)

“Şapka inkılâbından sonra dîğer bir arkadaşımızın, Ankara Vâlisi Yahyâ Galip Bey’in bir ziyâretini hatırlarım. Aynı zamânda meb’us olarak bulunan Yahya Galip Bey de çok yakınımızdı. Bir teklifi vardı. ‘Nedir?’ dedim. ‘Şapkanın orta yerine bir Ay-Yıldız koyalım; dîğer milletlerden farkımız belli olur.’ dedi. Teklif bu! Yahya Galip Bey’e: ‘Canım, biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz, sen ne teklif ediyorsun!’ diye çıkıştım.” (İnönü’nün Hâtıraları; Ulus gazetesi, 5 Nisan 1969; İ. İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları I -1923/1938-, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Yl., 1998, s. 83)
***
“Avrupa Medeniyetinin coşkun seli karşısında mukâvemetin beyhûde olduğunu” îlân eden bir “antiemperyalist”!
Bu muhâkemeyle, Mustafa Kemâl, 28 Ağustos 1925’te, İnebolu Türk Ocağı’nda îrâd ettiği nutkunda, Avrupa Medeniyetinin bir sözcüsü gibi konuşuyor, kendisi gibi Anadolu Milletini de ona tamâmen teslîm olmıya dâvet ediyor ve “Avrupa Medeniyetinin coşkun seli karşısında mukâvemetin beyhûde olduğunu” îlân ediyordu:
“…Türkiye Cumhûriyeti halkı, fikriyle zihniyle medenî olduğunu isbât ve izhâr etmek mecbûriyetindedir. Medenîyim diyen Türkiye Cumhûriyeti halkı âile hayâtıyle, yaşayış tarzıyle medenî olduğunu göstermek mecbûriyetindedir. Velhâsıl medenîyim diyen Türkiye’nin, hak̆îkaten medenî olan halkı, baştan aşağıya vaz’-ı hâricîsiyle dahi medenî ve mütek̃âmil insanlar olduğunu fiilen göstermeğe mecbûrdurlar. […]
“Hanım ve Bey arkadaşlarım! Size mâl̃ûmunuz olan bir hak̆îkati kısa bir cümle ile tekrâr arz edeceğim; beni mâzûr görünüz! Medeniyetin coşkun seli karşısında mukâvemet beyhûdedir! O, gâfil ve itâatsizler hakkında çok bîamandır! Dağları delen, semâlarda pervâz eden, göze görünmiyen zerrâttan yıldızlara kadar her şeyi gören, tenvîr eden, tedk̆îk̆ eden medeniyetin muvâcehe-i kudret ve ulviyetinde kurûn-i vustâî zihniyetlerle, iptidâî hurâfelerle yürümeğe çalışan milletler mahvolmağa veyâ hiç olmazsa esîr ve zelîl olmağa mahk̃ûmdurlar. Hâlbuki Türkiye Cumhûriyeti halkı müteceddid ve mütek̃âmil bir kitle olarak ilelebed yaşamağa karâr vermiş, esâret zincirlerini ise târîhte nâmesbûk kahramanlıklarla parça parça etmiştir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222; Ayın Târîhi, Eski Seri, No 18, ss. 469-472)
Burada “Medeniyet” sözünden “Avrupa Medeniyeti”ni (ki bu, aynı zamanda, Avrupa Emperyalizmi demekdir) kasdettiği mâl̃ûmdur. Yine de, Kemalist Propagandaya nazaran, o, “Avrupa Emperyalizmini dize getiren”, hattâ “bütün dünyâyı mağlûb eden”, “hayâtı mûcizelerle örülü” Hal̃âsk̃âr”dır!

“Tarih, okuttuğunuz […] gibi değildir. Bu milletin tarihi 1923 te başlamıyor! Bizi yoktan var eden siz değilsiniz! 1923 oluşunu mümkün kılan zafer milletindir! ‘Tabu’larınız, her noktasiyle muhasebe ve murakabe edilecek ve ancak böyle yapıldığı takdirde müsbet veya menfi hüviyetleri meydana çıkacak alelâde, belki de ‘alelâde’nin hudutsuz altında insanlardır! Hakikatten daha aziz hiçbir şey yoktur! Tam 3 asırdır dayak yemekte; ve nihayet, felâketimizin müsebbibine maddî ve mânevî kölelik sayesinde affedilmiş olmayı kurtuluş diye telkin eden bir devre çatmış bulunmaktayız! Artık yeter efendiler!” (Necip Fazıl Kısakürek, “Artık Bu Kadarı Yeter!”, Büyük Doğu, 28.10.1949, s. 2)
***
Moïse Cohen: “Milletine Gar̃b kültürünü tamâmiyle kabûl̃ ettirmiye kuvvetle azmetmiş olan Atatürk”
Kemalist Rejimin desteğiyle neşredilmiş Kemalizm isimli propaganda kitabının müellifi, pek mâhir bir Siyonist stratejist olan Moïse Cohen (nâmıdîğer “Munis Tekinalp”) de, Mustafa Kemâl’in nazarında, şapkanın, Anadolu Milletini Garb Medeniyetine temessül ettirebilmek için başlıca bir vâsıta olduğu tesbîtinde bulunur ve onun bu tavrının gâyet isâbetli olduğuna hükmeder:
“(Sultan Mahmud’dan beri) fes, sembolik bir kıymet almış, bütün saâdeti, Peygamber’in tebşir ettiği cennetten bekliyen Ümmet-i Muhammed’le kâfirleri birbirinden ayıran bir alâmet olmuştu. Şapka giymek, kâfirler arasına karışmak demekti. Müslümanlar başlarındaki kırmızı feslerile oldukları yerde kaldıkları halde, modern kültür ve modern medeniyet, asırlardan beri ilerlemeğe devam ediyordu. [...] Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Atatürk, [...] bu irtica sembolüne artık tahammül edemezdi. [...] Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zâiddir. Sarık, bir remiz, bir timsâl değil, bir düşmandı; şeriatin tâ kendisiydi! [Binâenaleyh,] Atatürk şeriat teşekküllerine ve şeriat zihniyetine karşı mücadeleye girişerek [fes ve sarığı kaldırdı, yerlerine şapkayı ikame etti. Muhakkak ki] Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi.” (Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, 1936, ss. 100, 101, 104, 103. Bu metinde “Şerîat” kelimesinin “İslâm” kelimesinin müterâdifi olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir.)
Moïse Cohen tarafından da tekrâr edilen şu Kemalist safsataya ayrıca dikkat̃ edilmelidir: “Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi”…

“Milletine Garb kültürünü tamamile kabul ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Kamâl Atatürk…” (Tekinalp 1936: 101) “Kemalist inkılâb, maziyi sildi süpürdü” ve “Türk milleti için, islâmiyet râbıtasının artık öldüğünü” îlân etti… (Tekinalp 1936: 318 ve 97).
Moïse Cohen / Tekinalp’in têlîfi Kemalizm, 1936’da, CHP Umûmî K̃âtibi Recep Peker tarafından gözden geçirilip resmî tasvîbe mazhar olduktan sonra ve resmî destekle neşredilen “Sâhibinin Sesi” bir kitabdı…
***
“Mutlak Şef”in dayattığı dogma: Avrupalılaşmak, medenîleşmek veyâ medenîleşmek, Avrupalılaşmak demekdir
“Medenî” olabilmek için Avrupalılaşmak (dîğer tâbirle Garblileşmek) mecbûriyetindeyiz… Neden? Çünki tek medeniyet vardır; o da, Avrupa Medeniyetidir. Kemalist Propagandaya nazaran, insanoğlunun inşâ ettiği en yüce, aşılmaz, mesîhî medeniyet…
Avrupa Medeniyeti demek, aynı zamânda Avrupa Kültürü demekdir. Binâenaleyh “medenîleşebilmek” için topyek̃ûn Avrupa Kültürünü benimsemek zarûrîdir. Moïse Cohen’in de işâret ettiği gibi, “Türk Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş” olan “Mutlak Şef”, yânî (20 Kasım 1929’da Neue Freie Presse gazetesi muhâbiri Emil Ludwig’e verdiği mülâkatta bizzât îlân ettiği vechiyle) “Milletin takdîs edilmiye lâyık tek lideri”, dîğer tâbirle, “Mâbûd”u, bunu böyle buyurmaktadır…
29 Ekim 1923’te Fransız muharriri Maurice Pernot’ya verdiği mülâkatta dahi, aynı fikri işlemekte, Milletimizi bu dayatmayle karşı karşıya bırakmakta idi:
“Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin, terak̆k̆îsi için de, bu yeg̃âne medeniyete iştirâk̃ etmesi l̃âzımdır.
“Osmanlı İmparatorluğu’nun sukûtu, Garb’e karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağrûr olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlıyan rabıtaları kestiği gün başlamıştır. Bu, bir hatâ idi; bunu tekrâr etmiyeceğiz.
“Bu maksadlardan, Fransa’da pek büyük memnûniyetlerle mâl̃ûm olacak şey, siyâsetimizin, an’anelerimizin, menâfîimizin bizi fikr-ü-temâyül îtibârile bir Avrupa Türkiye’si, daha doğrusu Garb’e teveccüh etmiş bir Türkiye arzû etmeğe meylettirmesi olacaktır.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (193)
“Biz artık Garplıyız!” Yâni “Frenk!” Binâenaleyh her şeyde Müslümanlık ve Türklükle zıdlaşacak ve hafta sonu tâtilimizde dahi onlara uyacağız… Böylece Müslümanların Cumâ tâtilini kaldıracak, Hıristiyanların Pazar ve Yahûdilerin Cumartesi tâtilini benimsiyeceğiz… Biz İhtilâlciyiz… Biz halka uymayız… Bilakis, biz ne yapsak, bu koyun sürüsü, bize uyar…
***

“Şüphe mi ediyorsunuz? […] [Târihimiz boyunca] vücûdlarımız Şark’ta ise, fikirlerimiz Garb’e doğru müteveccih kalmıştır.
“Memleketimizi asrîleştirmek istiyoruz. Bütün mesâîmiz, Türkiye’de asrî, binâenaleyh garbî bir hük̃ûmet vücûde getirmektir. Medeniyete girmek arzû edip de, Garb’e teveccüh etmemiş millet hangisidir?” (Mustafa Kemâl’in 29 Ekim 1923’te Fransız muharriri Maurice Pernot’ya mülâkatından; Tanîn, 11 Şubat 1924; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, III/90-91)

“…İnkılâba kavuştuğumuz gün, […] hayatımızdan örtüleri kaldırdık, şeklimizi garabetten kurtardık, insanlığımızın samimî ve öz güzelliğini, benliğini duyduk. Ruhumuz hastalıktan, zevkimiz, zekâmız seciyesizlikten kurtuldu. Dünyanın medenî insanları arasına zevkle, zekâ ile, mana ve benlikle karışmamız, hayatımızı değiştirdi, varlığımızı tanıttı.” (10. senede Kemalizmin resmî propaganda kitabı: Mediha Muzaffer, İnkılâbın Ruhu, İstanbul: Maarif Vekâleti Neşr., 1933, ss. 61-62, resim, s. 63)
***
Frenk şapkası giymek, hattâ insan olmanın elzem şartı!
-Têlîfi olan Tarih IV’teki (1934: 234) kendi tâbiriyle- “Büyük Rehber”, Frenk kıyâfetine bürünmenin “adam olmanın” elzem şartı olduğunu ise, 30 Ağustos 1925’te, Kastamonu CHP Binâsında îrâd ettiği ve yine “Zeus” edâsıyle Millete emirler yağdırdığı nutkunda beyân etmişti:
“Devlet mêmurları, bütün milletin kıyâfetlerini tashîh edecektir. Fen, sıhhat nokta-i nazarından amelî olmak îtibâriyle, her nokta-i nazardan tecrübe edilmiş medenî kıyâfet iktisâ ed(il)ecekdir. Bunda tereddüde mahal̃ yoktur. Asırlarca devâm eden gafletin acı derslerini tekrârlamağa tâkat̃ yoktur. Bir adam olduğumuzu, medenî insan olduğumuzu isbât ve izhâr için îcâb edeni yapmakta taannüd, adamlıkla kâbil-i têlîf değildir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222; Hâkimiyet-i Milliye, 1 Eyl̃ûl̃ 1925)
Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Ankara’daki 2. Kongresi’nde, 15 ilâ 20 Ekim 1927’de îrâd ettiği Nutk’unda da aynı iddiâsını tekrâr ediyor ve (halkın Devlet tedhîşiyle sindirilmesini sağlıyan) “Takrîr-i Sük̃ûn” Kânûnunun Şapka İnk̆ilâbının gerçekleştirilmesinde “sühûletbahş” (kolaylaştırıcı) bir têsîri olduğu vâkıasına dikkat çekiyordu. Mustafa Kemâl’in bu vesîleyle “sühûletbahş” tâbirini kullanması, Şapka İnk̆ilâbının çok daha fazla kan dökerek tahakkuk ettirileceğini hesâbladıklarına ve bu ihtimâli de göze aldıklarına bir işâret olsa gerekdir…
“Efendiler, milletimizin başından, cehil, gaflet ve taassubun ve terak̆k̆î ve temeddün düşmanlığının al̃âmet-i fârikası gibi telak̆k̆î olunan fesi atarak onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu sûretle, Türk milletinin, medenî hayât-ı ictimâiyeden zihniyet îtibâriyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi. Bunu Takrîr-i Sükûn Kânûnu cârî olduğu zamanda yaptık. Bu kânûn cârî olmasaydı, yine yapacaktık. Fakat, bunda, kânûnun mer'iyeti de sühûletbahş oldu denirse, bu, çok doğrudur. Filhak̆îka, Takrîr-i Sük̃ûn Kânûnu'nun mer'iyeti, bâzı mürtecilerin, milleti vâsi mik̆yâsda tesmîm etmesine [zehirlemesine] meydan bırakmamıştır.” (Kemal Atatürk, Nutuk; cild II: 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1981, s. 895)
(Milleti Frenkleştirmekden ibâret) “Kemalist İnk̆ilâbı ebedîleştirmek için kan dökmek lâzımdır!”
Zâten, “Mutlak Şef”, hepsi aynı mânâya gelen “muâsırlaşma”, asrîleşme”, “Garblileşme”, “Avrupalılaşma”, velhâsıl “Frenkleşme” uğrunda kan dökmekden, “kurban vermekden çekinmiyeceğini” de, yine 28 Ağustos 1925 İnebolu Nutku’nda, peşînen îlân etmişti:
“Arkadaşlar, sûret-i mütehak̆k̆ikada telaffuz ediyorum. Korkmayınız; bu gidiş zarûrîdir! Bu zarûret bizi yüksek ve mühim bir netîceye îsâl̃ ediyor. İsterseniz bildireyim ki bu kadar yüksek ve mühim bir netîceye vusûl̃ için lâzım gelirse, bâzı kurbanlar da verelim! Bunun ehemmiyeti yoktur!”
İnebolu’dan tekrâr Kastamonu’ya avdetinde de (29-30 Ağustos 1925), bir kerre daha, hiçbir îtirâza tahammülü olmıyan bir “Totaliter Şef” edâsıyle, kestirip atıyor, fikrini bütün Millete dayatıyor, tehdîd ediyor, halkı dehşet içinde bırakıyordu:
“Efendiler! Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cümhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün mana ve eşkâlile medenî bir içtimaî heyet haline isal etmektir. İnkılâbımızın umdei asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemiyen zihniyetleri tarumar etmek zarurîdir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Her halde zihniyetlerde mevcut hurafeler kâmilen tardolunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça, dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkânsızdır.” (Kendi têlîfi olan Tarih IV, İstanbul: Maarif Vekâleti Neşriyâtı, 1934, s. 239)

(Cumhuriyet, 17 Eyl̃ûl̃ 1928, s. 1)
“Gâzi hazretleri dün (Samsun)i şereflendirdiler… Sinob ve Samsun'da bulunan muhâbirlerimizden Büyük Gâzîmizin seyâhatleri etrâfında dün aldığımız mufassal telgrafnâmeler… ‘Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik.’ ” (Bu vesîkayı, kadîm dostumuz, kıymetli araştırmacı-muharrir, Ali Şükrü Bey - Emperyalizme Karşı Bir Hürriyet Kahramanı, Trabzon Fetih Yıllığı, Millî Mücadelede Hilâl-i Ahmer - TBMM'nin Teşkilinden Sakarya Zaferine Kadar İcraat Raporu, Hicranlı Yıllarında Büyükliman gibi eserlerin ve birçok araştırma makâlesinin müellifi İsmâil Hacıfettahoğlu’na -Trabzon, Vakfıkebir, Rıdvanlı köyü, 14.1.1952- medyûnuz. Allâh, feyzini arttırsın ve bizi de ondan müstefid kılsın! -20.9.2025-)
***
Yine ona nazaran, “Kan ile yapılan ink̆ilâblar daha muhkem olur; kansız ink̆ilâb ebedîleştirilemez” idi. (22 Kânûn-u Sânî -Ocak- 1923’te, Bursa’da Şark Sineması’nda, halka hitâbesinden, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/72-73; İzmir Yollarında, ss. 43-44)
Demek ki daha Şapka Kânûnu vaz’edilmeden başlıyan ve sonrasında da bütün dehşetiyle devâm eden Şapka Mezâlimi, pervâsızca, evvelden pl̃anlanmıştı. Şalcı Şöhret Bacı’nın ve daha onlarca Müslümanın, sırf zorla şapka giydirilmesine îtirâz ettikleri için îdâmı, yüzlerce Müslümanın zindânlara atılması, ezîyet görmesi, ayrıca pek çok Müslümanın şu veyâ bu şekilde “Şapka İnk̃ilâbı” yüzünden maddî-mânevî zarâra uğramasıyle tezâhür eden Kemalist Şapka Mezâlimi, Totaliter Rejim tarafından gâyet şuûrlu, pl̃anlı şekilde icrâ edilmiştir; öyleyse esâs mes’ûliyeti, vebâli de evvel emirde ona âiddir…
Mustafa Kemâl’e nazaran, “Sarık ve cübbe ile muvaffak olmanın imk̃ânı yoktur!”
Dîğer taraftan, İlmî Zihniyetle, Müsbet İlimlerle iştigâl̃ etmekle, “medenî”, dahası “adam olmakla” Frenk kiyâfetinin ne al̃âkası vardır? Avrupa’da, Müsbet İlimler, 17. asırdan îtibâren inkişâf etmiye başlamıştır. 17., 18. asırdaki Avrupalılar, 20. asırdakiler gibi mi giyiniyorlardı? O zamânki kıyâfetleri onları “ilim yapmaktan” alıkoymuyordu da, biz Müslümanlar bahis mevzûu olunca mı târihî, millî kıyâfetlerimiz bir engel teşkîl ediyor? Hak̆îkaten, kıyâfetle İlmî Zihniyet, Müsbet İlimler, ilim adamı olmak arasında bir münâsebet olduğunu iddiâ edebilmek için, bunların esâsına hiç nüfûz etmemiş olmak lâzımdır!
Üstelik, Müsbet (Tecrübî) İlim Zihniyet ve Usûlü de, birçok müsbet ilim de, İslâm Medeniyetinin sînesinde ve Kur’ân-ı Hakîm üzerinde derinlemesine, sorgulayıcı, kılı kırk yaran, kısaca felsefî mâhiyette bir tefekkürün netîcesi olarak doğmuş, müteâk̆iben, asırlar süren bir vetîreyle, Avrupa tarafından ik̆tibâs edilmiş, zamânla çok daha ileri bir seviyeye ulaştırılmışlardır…
Şu söze hayret edilmez mi:
“Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik.” (“Büyük Şef”in Samsun’daki beyânâtından; Cumhûriyet, 17.9.1928, s. 1)
Benzeri bir iddiânın, “Büyük Şef”ini kendine mâbûd edinmiş Farmason şâir, muharrir ve siyâsetci Fazıl Ahmet Aykaç tarafından da ifâde edildiğini görüyoruz:
“Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur.” (Fazıl Ahmet, bu sözleri, sunulan teblîğlerin tamâmının Mustafa Kemâl’in sansüründen geçtiği 1932 Türk Dili Birinci Kurultayı’nda sarfetmiştir; Türk Dili Birinci Kurultayı; Tezler, Müzakere Zabıtları, 1932, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, s. 296)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (194)

Fransız muharriri Saint-Exupéry’nin bütün dünyâda baskı rekorları kıran Le Petit Prince (Küçük Prens) romanının 1943’te Nevyork’taki ilk baskısı (https://www.livres-anciens-neufs.com/; 21.9.2025) ve Kemalist Kıyâfet İnk̆ilâbı zihniyetiyle ince ince alay ettiği sayfalardaki resimler… (Müellif, bu pasajda, sâdece Kemalistleri değil, dünyânın her tarafında onlar gibi düşünenleri de iğneliyor…)
***
Küçük Prens romanında Kemalist Kıyâfet İnk̆ilâbı
20. asrın en gözde Fransız muharrirlerinden Saint-Exupéry’nin –dünyânın pek çok diliyle berâber Türkçeye de müteaddid def’alar tercüme edilmiş- o pek sevimli Le Petit Prince (Küçük Prens) romanında, zarîf bir üslûbla bu zihniyetle alay eden ve bizdeki tercümelerde çok kerre sansür veyâ tahrîf edilen bir pasaj mevcûddur. Burada kitabdaki orijinal̃ resimleriyle berâber görülen bu pasajın bizim kalemimizden tercümesi, şu şekildedir:
“Küçük Prens’in B 612 adlı yıldızımsıdan geldiğine dâir elimde ciddî delîller var. Bu yıldızımsı, bir Türk astronomu tarafından, 1909 yılında, sâdece bir def’a gözlenmiştir. (J’ai de sérieuses raisons de croire que la planète d’où venait le petit prince est l’astéroïde B 612. Cet astéroïde n’a été aperçu qu’une fois au télescope, en 1909, par un astronome turc.)
“Bu Türk astronomu, o zamân, bir Beynelmilel Astronomi Kongresinde keşfini isbât etmiye çalışmış, fakat üzerindeki millî kıyâfet yüzünden hiç kimseyi buna inandıramamıştı. Büyükler böyledir işte! (Il avait fait alors une grande démonstration de sa découverte à un congrès International d’astronomie. Mais personne ne l’avait cru à cause de son costume. Les grandes personnes sont comme ça.)
“Neyse ki sonradan B 612 adlı yıldızımsının şöhretini kurtaran bir gelişme olmuş, bir Türk diktatörü, halkına, aksine davrananların îdâmla cezâlandırılacağını îlân ederek, Avrupaî kıyâfeti kabûl ettirivermişti. (Heureusement pour la réputation de l’astéroïde B 612, un dictateur turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’européenne.)
“Bunun üzerine, Türk astronomu, 1920 yılında, zarîf bir kıyâfet içinde tekrâr keşfinin isbâtına girişmiş ve bu sefer herkes onunla aynı fikirde olmuştu. (L’astronome refit sa démonstration en 1920, dans un habit très élégant. Et cette fois-ci tout le monde fut de son avis.) (Saint-Exupéry, Le Petit Prince, Paris: Gallimard, 1995, IV/19) (Bu mevzûda tafsîlât şu makâlemizdedir: “Şahısperest Zihniyet, Küçük Prens’e Dahi Tahammül Edemedi!”, Derin Tarih, Şubat 2015, sayı 35, ss. 92-97)
İşte Müsbet İlmin ancak kabuğunda kalmış bu sığ zihniyet, 1930’larda, târîhî Türk kıyâfetine “Ümmet kıyâfeti, irticâî kıyâfet” damgasını basmış, başörtüsü takmayı “mürtecilik” saymış, Frenk kıyâfetini ise “medenî kıyâfet”, o kıyâfetin bir parçası olan açık saçıklığı ve daha binbir menhiyâtı “medenîlik” ve “ilericilik” olarak takdîm edebilmiştir!
ERZURUM’DAKİ ŞAPKA ZUL̃MÜ
Erzurum’da şapkayle al̃âkalı hâdiseler, 24 Kasım 1925’te (Aybars 1988: 407), yânî Şapka İktisâsı Kânûnu çıkmadan bir gün evvel başlamıştı. 26 Teşrîn-i Sânî (Kasım) 1341 (1925) târîhli Cumhûriyet gazetesine göre, “Erzurum’da bâzı mutaassıblar mürteciyâne bir nümâyiş teşebbüsü”nde bulunmuştur. Manşetten verilen haber şöyle devâm etmektedir:
“Kara kuvvetin uyumadığını gösteren bu hareket derhâl bastırılmış ve mütecâsirler [küstahlar] yakalanmıştır… Erzurum’da dünden îtibâren bir ay müddetle İdâre-i Örfiye îlân edilmiştir.”
29 Teşrîn-i Sânî 1341 târîhli Cumhûriyet’te ise, Erzurum Dîvân-ı Harb-i Örfîsinin “ilk hükmünü verdiği”, 114 mevkûftan üç kişiyi îdâma, iki kişiyi onar sene hapse mahk̃ûm ettiği haber verilmektedir. (Tunçay 1981: 152)
6 K̃ânûn-i Evvel (Aralık) 1341 târîhli Cumhûriyet’te Erzurum’da Örfî İdâre’nin yeni îdâmlara hükmettiği haber veriliyor ve şu liste neşrediliyor:
- Asılanlar: Demirci Ahmed (15 Aralık târîhli gazeteye göre Edhem), Kahveci Halîl, “Gâvur İmâm” Abdülmecîd, Gaffarzâde (veyâ Gülabiağaoğlu) Âkif, Bakkalbaşı Hacı Ali ve Hoca Hacı Osman.
- Onar sene küreğe mahk̃ûm edilenler: Hızarcı İsmâil, Yoncalık Mahallesi İmamı Hacı Hakkı, Kasap Sâlih, İmam Hacı Mûsâ, İmam Hâfız.
- Üç sene kalebendlik cezâsına çarptırılan: Manav İshak. (Tunçay 1981: 156)
Tunçay, ayrıca şu tesbîtte bulunuyor:
“Mahkûmlara çeşitli yollarla kara sürülerek kamuoyunun gözünden düşürülmek istendiği de dikkati çekiyor: Âkif işgal sırasında Ruslara hizmet etmiş; Abdülmecîd Ermeni câsûsuymuş, vb.”
Erzurum’daki “Şapka Fâciâsı”nın başlangıcı hakkında Kemalist versiyon
Ergün Aybars ise, Erzurum’daki hâdiseleri, kat’î, emîn ve umursamaz ifâdelerle, yânî o günki Engizisyoncuların ağzıyle naklediyor:
“24 Kasım’da, Erzurum’da, halkın bir kısmı çarşıyı kapatıp, Vali’nin evi önünde: ‘Biz gâvur memur istemeyiz’ diye bağırmışlardı ve polisin uyarılarına aldırış etmeyenlere karşı kuvvet kullanarak 27 kişi tutuklanmıştı. Olayı, daha önce casusluk yapmış, genel aftan yararlanarak serbest kalmış ve içlerinde bazı şeyhlerin de bulunduğu bazı kimseler çıkartmıştı. Hükümet Erzurum’da bir ay süreyle sıkıyönetim ilân ederek 24 Kasım 1925’de [doğrusu: 25 Kasım’da] Meclis’e sundu ve kabul edildi. Ayaklanma ile ilgili ilk dâva, İstiklâl Mahkemesi Erzurum’da bulunmadığı için, Sıkıyönetim Mahkemesince yapıldı. Suçlu bulunanlar idama mahkûm edilerek asıldılar. (Hâkimiyet-i Milliye, 30 Kasım, 6 Aralık 1925).” (Aybars 1988: 407)
Bu arada, Başvekîl İsmet Paşa, o esnâda Sivas’ta bulunan Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne bir rapor göndererek:
“Erzurum’da üç bin kişilik bir kalabalığın yaptığı ayaklanmada bir jandarma subayının ağır yaralandığını, halktan üç kişinin öldüğünü, bu sebeple sıkıyönetim ilân edildiğini, ayaklanmanın bastırıldığını, Rize’de de bazı köylerde ayaklanma çıktığını, Hilâfetçilerin her yerde çalıştığını bildiriyor ve Mahkeme’nin mümkün olduğu kadar çabuk Erzurum’a”
intikâl̃ etmesi lüzûmundan bahsediyordu. (Aybars 1988: 409)
Îtiraz hareketini âdetâ ganîmet bilen Hük̃ûmet, derhâl, 25 Kasım 1925 Çarşanba günü, Erzurum’da örfî idâre îlân etmiştir. Hükûmetin TBMM’ye arz ettiği tezkerede şu ifâdeler yer almaktaydı:
“Büyük Millet Meclisi Riyâset-i Celîlesi’ne,
“19 Teşrîn-i Sânî 1341 târîh, 6/5474 numaralı tezkereye zeyildir.
“Bâzı irticâî tahrîkât görülmesi üzerine Erzurum vilâyeti dâhilinde bir ay müddetle idâre-i örfiye îlân edilmiştir.
“Teşkîlât-ı Esâsiye Kânûnu’nun 86’ıncı maddesi mûcibince keyfiyeti Meclis-i Âlî’nin tasdîk̆ine arz eylerim, Efendim.
“Başvekîl, İsmet.” (Sefer Darıcı, Şalcı Bacı. Türkiye’de Asılarak İdam Edilen İlk Kadının Öyküsü, İstanbul: Destek Ye., Şubat 2013, s. 138)
Tezkere üzerine, Erzurum Meb’ûsu Rüştü Paşa, “eğer münâsib ise bu husûsta îzâhat verilsin” şeklinde ricâda bulunmuş, Başvekîlin aşağıdaki îzâhatının peşinden örfî idâre tasdîk̆ edilmiştir:
“Erzurum’da bir kısım halk çarşıyı kısmen kapatmaya çalışarak, Vâlinin ikâmetg̃âhı önüne gelirler. ‘Biz g̃âvur mêmur istemeyiz!’ diye bağırırlar. Nümâyiş yaparlar. Zâbıta müdâhale eder. Zâbıtanın ihtârâtına bidâyette itâat etmezler. Bunun üzerine [mahâllî] Hükûmet, kuvvetiyle mütecâsirleri dağıtır. Akşama kadar 27 kişi tevk̆îf olunmuştur. Halk umûmiyetle hâdiseyi nefretle telak̆k̆î etmiştir. Anlaşıldığına göre nümâyişi geçmiş senelerde câsuslukla şöhret kazanmış birtakım adamlar yapmışlardır. Bunların içlerinde birtakım şeyhler vardır. Bunlar afv-ı umûmîden istifâde ederek çıkmışlar, şimdi serbest gezerken yeniden faâliyete geçip tertîbât almışlardır. Bunların hepsi tevk̆îf olunmuştur. Erzurum Vilâyeti’nin idâre-i örfiye îlân edilmemiş bâzı yerleri vardır. Sür’atle tâk̆îbât yaparak birkaç kişiden ibâret olan mürteb ve müfsidleri meydana çıkarmak, serî icrâât göstermek lâzımdır. (Cumhuriyet, 26 Teşrinisani 1341 / 26 Kasım 1925, No.557; Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, s. 156)” (Selami Kılıç, “Şapka Meselesi ve Kılık Kıyafet İnkılâbı”, Atatürk Yolu, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Kasım 1995, Cilt: 4, Sayı: 16, ss. 529 - 554’ten naklen) (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/786/10103.pdf) (21.1.2014)
İsmet Paşa’nın yukarıdaki îzâhatını nakleden Selâmi Kılıç da, aynen Aybars ve sâir Kemalist müellifler gibi, vicdânî bir endîşe duymadan kestirip atmakta, onların cürümlerine ortak olmaktadır:
“Şapka inkılâbına karşı ortaya çıkan bu gibi aleyhte nümâyişler bazı inkılâp düşmanı kişilerin saf-dil Anadolu halkını aldatmasıyla meydana gelmiştir.” (Kılıç 1995: 544)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (195)
Totaliter İk̆tidâra hâkim zihniyet: Kemalist İnk̆ilâblara îtirâz eden herkes “Mürteci”, bütün “Mürteciler” de hamamböceği hükmündedir!
Araştırmamızın başlarında da kaydetmiştik: Antikemalist olmak, Kemalist İnk̆ilâblara ve onun Şefine muhâlif olmak, Kemalist Totaliter Rejim nezdinde, derhâl “Mürteci” damgası yemek için kâfîdir! İrticâın Kemalist jargondaki târifi bundan ibârettir!
Bu telak̆k̆îyi, Kemalist Totaliter Rejimin pek nüfûzlu Dâhiliye Vekîli, Beynelmilel Mason Mâbedinin 33 dereceli sâliki Şükrü Kaya (1883 - 1959), temsîl ettiği Rejimin fikriyâtına tercümân olarak, Meclis'de, 3 Aralık 1934 günki nutkunda, böylece îlân etmişti:
“[Kemalist] İnk̆ilâbın emirlerini yapmamak İrticâa hizmet etmek, Mürteci olmak demekdir!”
Yine onların nezdinde ve bu târife muvâfık olarak “Mürteci” olmak, imhâ edilmesi lâzım gelen bir haşere, bir hamamböceği filân olmak demekdir… Bu zihniyetledir ki lüzûmlu addettikleri her seferinde, Müslüman kıyımı yaparak Müslümanları sindirmekden hiç imtinâ etmemişlerdir.
Hem Erzurum ve sâir şehirlerimizde yaşanan “Şapka Fâciâsı”na, hem de bütünüyle Kemalist Totaliter Rejime hâkim olan tedhîşçi rûhu anlamak bakımından, aşağıda, Farmason siyâsetci Ahmet Ağaoğlu’ndan nakledeceğimiz hâtıra fevkal̃âde ibretâmîzdir.
Hukûk Prof. Ahmet Ağaoğlu (Âzerbaycan, Şuşa, 1869 – İstanbul, 19.5.1939), evvelâ İttihâdcı Komitacı sıfatıyle siyâsî faâliyet göstermiş, bilâhare, Mustafa Kemâl’in teveccühüne mazhar olarak, 1923’te Kars meb’ûsu tâyîn edilmiş, Meb’ûsluğu 1931 senesine kadar iki devre devâm etmiştir.
Mustafa Kemâl'in zoruyle Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın müessis ve idârecileri arasında yer alanlardan biri de Ahmet Ağaoğlu idi. Onunla “Tek Adam” arasında, Çankaya Köşkü'nde, henüz SCF feshedilmek mecbûriyetinde kalınmadan evvel, pek ibretâmîz bir muhâvere cereyân ediyor. (12 Ağustos 1930'da, Ali Fethi Okyar'ın öncülüğünde, -M. Kemâl'in, muhâlifleri meydana çıkarıp tenkîl etmek stratejik hedefine uygun olarak ve yine onun tâlimâtıyle- têsîs edilen SCF, 16 Kasım 1930'da, muhâlefetin kâfî derecede kendisini fâş ettiğine kanâat getiren “Mutlak Şef”in îmâsıyle feshedilmiş, böylece sâdece üç ay yaşıyabilmişti…) Ağaoğlu'nun Serbest Fırka Hâtıraları'ndan aynen naklediyoruz:
“Sofrada bana hitaben:
‘- İntihapları kazanıyorsunuz, değil mi?
‘- Hem mağlûp olmak, hem de istihza edilmek çok acı şeydir Paşam!' dedim.
‘- Amma bakınız, Samsunda kazandınız!
“Ben artık kendimi tutamadım:

(Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Neşre Hazırlıyan: -Oğlu- Samet Ağaoğlu, İstanbul: Nebioğlu Ye., 1949, ss. 79-80)
“Ben olsaydım bir bölük mitralyöz getirip oradakileri biçerdim!”
***
‘- Paşam, eğer bütün memlekette Samsun Valisi gibi bir kanunşinas idare memuru da bulunmazsa artık bizlere ağlamak düşerdi! Eğer her tarafta idare memurları bu kabil insanlar olsaydılar hiç şüphe yoktur, intihabatın dörte üçünü biz kazanırdık! Bizim de dostumuzu görüyor musunuz? (Sofrada hazır olan Şükrü Kaya Beyi gösterdim.) O da pek mahirane hareket etmedi. Her tarafta polis, jandarmayı yalnız bize karşı çıkardı. Hiç olmazsa zevahiri kurtarmak için birkaç yerde de Halk Fırkasına karşı çıkarmalıydı!'
“Şükrü Kaya Bey güldü: ‘- Görüyor musunuz Paşam, benim dostlarımı? Neler söylerler!' dedi.
“Gazi sinirlenmeğe başlamıştı. Biraz yüksek sesle:
‘- Efendi! Her tarafta anarşi beliriyor! Antalyada Kumandanın kafasını iskemle ile kırmışlardır! Bu Kumandan çok büyük ve sabırlı adammış! Ben olsaydım bir bölük mitralyöz getirip oradakileri biçerdim! Başka yerlerde de bunun emsâli olmuştur…'
‘- Paşam, Kumandanın intihap yerinde ne işi vardır?'
‘- Anarşiye mâni olmak için gelmiş!'
‘- Hayır! Anarşi tam onun oraya gelmesinden çıkar! Gazi Mustafa Kemal Paşa bir Cumhuriyet kurmuş, bu Cumhuriyetin dayandığı ana kanunlar halka intihaba iştirak etmek hakkını vermiştir. Halk bu salâhiyetini kullanmak için sandık başına geliyor ve karşısında müsellâh kuvvetler görüyor! Müsademe tabiîdir!'
“Gazi bütün bütün hiddetlendi:
‘- Efendi! Anarşi var, anarşi! Sizin haberiniz yok, gafilsiniz! Ve bununla beraber de benden bîtaraf kalmaklığımı istiyorsunuz!' ilh…” (Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Neşre Hazırlıyan: -Oğlu- Samet Ağaoğlu, İstanbul: Nebioğlu Ye., 1949, ss. 79-80) (M.K.H.Ö.C.; Yeni Söz, 6.1.2020/467)
Kaynakların mukâyeseli bir değerlendirmesiyle Erzurum’daki hâdiselerin muhtemel seyri
Erzurum fâciâsı, yukarıda zikrettiğimiz kaynaklardan bir karaltı hâlinde bir parça meydana çıkmakta ve bundan, geride çok daha büyük bir fâciânın cereyân etmiş olduğu sezilmektedir. Filhak̆îka, fâciâ, Sefer Darıcı’nın geniş araştırmasıyle, bütün vahâmeti ve dehşetiyle artık gün ışığına çıkmış bulunuyor. (En azından ana hatlarıyle… Teferruâtta hatâlar, noksânlıklar olabilir…) Onun Şalcı Bacı isimli kitabındaki bilgileri yukarıda zikrettiğimiz kaynaklardan elde ettiğimiz verilerle birleştirdiğimiz zamân hâdiselerin muhtemelen şu şekilde cereyân ettiği anlaşılıyor:
Erzurum’da o senelerde vâli, Zühtü Durukan ve Müstahkem Mevkî Kumandanı da Tatar Hasan Paşa’dır. Vâli, henüz Şapka İktisâsı Hakkındaki Kanûn çıkmadan evvel, Hükûmetin emriyle, mêmurların şapka giymesini mecbûrî kılmış, bâzı mêmurlar da bu “Gâvurluk alâmet-i fârikası”nı giymemek için işlerinden istîfâ etmişlerdir. Bu meyânda, yakında herkesin şapka giymiye mecbûr tutulacağı duyulmuş, halk, kendi arasında, bu mes’eleyi harâretle müzâkere etmiye başlamıştır. Netîcede halkta başlıca iki temâyül şekillenmiştir:
1) Şapka, G̃âvur kisvesi, G̃âvur serpûşudur; onun için de giyilmesi câiz değildir; bize zorla şapka giydirilmek istenmesini kabûl̃ etmiyoruz; bu talebimizi Hük̃ûmete iletelim ve Hük̃ûmeti bu siyâsetten vazgeçirmiye çalışalım;
2) Mâdem ki Hük̃ûmet böyle bir siyâseti benimsemiştir; ul̃ulemre itâat vâcib olduğuna göre, biz de bu karâra uyalım; fakat, şu ânda Erzurum’da şapka têmîni zor olduğu ve halk da şapka alamıyacak kadar fak̆îr olduğu için, Hük̃ûmetten mühlet istiyelim; bize hiç olmazsa yaza kadar mühlet versin… (Ekmeğin 5 kuruştan satıldığı o devirde bir şapkanın ortalama fiyatı 80 lira idi. Hattâ bu ağır şapka külfeti yüzünden, Hükûmet, mêmurlara “şapka avansı” tahsîs etmişti. Ayrıca, şapka, en azından, ilk bir-iki sene, ekseriyâ ithâlât yoluyle têmîn edildi; Yahûdi ve Sabataî ithâlâtçılar bu sâyede de muazzam servetler kazandılar… Tafsîlât, Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi kitabımızdadır… Bu meyânda, şu husûsa dahi dikkat etmek lâzımdır: Erkeklerin dışarıda başı açık gezmeleri de yasaktı; herkesin başında şapka olmak mecbûriyeti vardı…)
İkinci tavrı, Çulfa Mahmûd Nedîm Efendi, Gaciroğlu Osman Efendi, Kullebî Âkif Ağa, Hacı Ali Gâlib Efendi, Kırbaşzâde Fevzî Bey, v.s. temsîl etmektedir ve bunlar, Millete zorla şapka giydirilmesine muhâlif olsalar dahi, halkı herhangi bir taşkınlık yapmaktan alıkoymıya, mes’eleyi güzellikle hâlletmiye çalışan ve Vâlilik önündeki nümâyişe de iştirâk etmiyen veyâ hâdiseler başladıktan sonra oraya gidip îtirâzcıları yatıştırmıya çalışan insanlardır.
Birinci tavrı, Pırtın İmâmı Abdülmecîd ile Hoca Osman ve Hoca Mehmed kardeşler, v.s. temsîl etmektedir.
Vâli Zühtü Durukan, halkı dinlemiye yanaşmıyor, hemen kaba kuvveti devreye sokuyor
24 Kasım 1925 günü, bu ikinci zümredeki imâmların peşine takılan üç bin kişilik bir kalabalık, evvelâ Erzurum Müftüsü Solakzâde Sâdık Efendi’nin evinin önüne gelmiş ve kendisinden, taleblerini Vâliye iletmek maksadıyle onlara öncülük yapmasını istemiş, ama Müftü, onları reddetmiştir. Sonra Vâlilik binâsı önüne gelmişler ve: “- Vâli çıksın! Sözümüz var! Şapka Gâvur kisvesidir! Biz şapka giymek istemiyoruz!” diye bağırmışlardır. Vâlinin orada değil, konağında olduğunu öğrenince, bu def’a da -Çaykara’daki- Konağa yönelmişler, aynı şekilde Vâliyle konuşup derdlerini anlatmak istemişler, fakat Vâli dışarı çıkıp onlara muhâtab olmıya, onları yatıştırmıya yanaşmamıştır. O, bu esnâda, telefonla, Müstahkem Mevk̆i Kumandanı Tatar Hasan Paşa’yı ve Sarıkamış Kumandanı Âsım Paşa’yı imdâda çağırmakla meşgûl̃dür… G̃ûyâ isyân çıkmıştır, kendisinin ve âilesinin hayâtları tehlikededir… Hâlbuki, Vâlilik binâsı ve Konak zâten askerler tarafından korunmakta ve halkın bütün istediği, “şu musîbet şapkayle” al̃âkalı derdini Vâliye iletip Hük̃ûmetin belki anlayışlı davranmasını têmîndir…

(Darıcı 2013: 96)
***
Gayet mâsûm, barışçı bir tavırla hareket eden halk, sonunda hırslanır ve: “- Bizi adam yerine koyup dinlemedi bile! Al sana o zamân!” diyerek artık bir galeyân hâlinde Vâlilik binâsını taşa tutar, binânın camlarını kırar. Kimisi de Vâliye ağız dolusu küfürler savurur…
Bu esnâda Tatar Hasan Paşa’nın kumandasındaki Müstahkem Mevk̆i Kışlası’nda bulunan askerler hâdise mahalline yetişir ve kumandanları, halka, dağılmalarını ihtâr eder.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (196)

(TBMM Albümü, 1. Cilt: 1920-1950, Ankara: TBMM Yl., Haziran 2010, s. 422)
Solda, Vâli Zühtü Durukan’ın (İzmir, 1888 – İstanbul, 11.1.1964) Erzurum’daki “Şapka Fâciâsı” yıllarında çekilmiş bir resmi (resim altı yazısı: “Konya Meb’ûsu Zühdü Bey”)… (https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/21914; 19.9.2025) Erzurum’daki büyük “muvaffak̆iyetini” takdîren, “Mutlak Şef”, onu, 1927’de Konya Meb’ûsu tâyîn etti ve o, hizmetlerine mük̃âfât olarak, siyâsî kariyerine, 1931’den 1946’ya kadar, Samsun Meb’ûsu sıfatıyle devâm etti… Bu zulüm maşaları ne zamân muhâkeme edilecekler?
***
Vâliye derd anlatmak için nümâyiş yapan mâsûm halktan üç kişiyi katlettiler!
Pırtın İmâmı Abdülmecîd Efendi, Vâliliğin merdivenlerine çıkıp: “- Bu askerler bizim evlâdlarımız! Dayılarını, emmilerini vuracak hâlleri yok her hâl! Bu iş hâllolmadan gitmiyeceğiz!” sözleriyle halkın talebi dikkate alınıncaya kadar dağılmıyacakları cevâbını verir.
Bunun üzerine, Jandarma Kumandanı, askerlerine, ihtâr ateşi açılması emrini verir. Halk, bir ânda dehşete kapılıp kaçışmıya, meydanı terk etmiye başlar. Bu arada halktan üç kişi askerlerin açtığı ateşle ölmüş, bir jandarma da, halkın attığı bir taşla yaralanmıştır…
Jandarma Kumandanı, nümâyişteki elebaşıları yakalatmış, ilk ânda 27 kişi nezârethâneye atılmıştır. Bilâhare, Vâli Zühtü Durukan ile Tatar Hasan Paşa’nın hazırladıkları bir listeye göre, yakalanıp nezâret altına alınanların sayısı 114’e yükselmiştir. Bunların bir kısmı, hâdiselere hiç karışmıyan ve şehrin eşrâfından olan kimselerdir.
25 Kasım 1925 Çarşanba günü, Kemalist Hük̃ûmet, Erzurum’da örfî idâre îlân etmiş, böylece insanların hayât veyâ memâtı hakkında iki kişi sal̃âhiyetli kılınmıştır: Vâli Zühtü Durukan ve Müstahkem Mevk̆i Kumandanı Tatar Hasan Paşa…
İki gaddâr zulüm maşası
26 Kasım 1925 Perşenbe akşamından îtibâren, Kemalist İk̆tidârın bu iki temsîlcisi, Vâlilikde kafa kafaya verirler ve evvelden hafiyelerin verdiği bilgilere dayanarak bertaraf edilmesini pl̃anladıkları ve bu pl̃ana göre nezâret altına aldırdıkları şahısların muhâkemesine başlarlar… Bunlar, tamâmen göstermelik muhâkemelerdir. Ortada ne ciddî bir tahk̆îkat var, ne müddeiumumînin iddiânâmesi, ne maznûnun müdâfaanâmesi… Bu iki kişi, peş peşe onlarca insanı ipe gönderirler… Peki ne cürüm işlemişlerdir? Devlete karşı silâhlı isyâna mı kalkışmışlar, ihtilâle mi teşebbüs etmişler, adam mı öldürmüşler? Mes’ele nedir? Bütün mes’ele, kendilerine cebren “şu menhûs şapkanın” giydirilmesine, yânî Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerinin çiğnenmesine îtirâz etmiş olmalarıdır! Bu îtirâzı da medenî ölçüler içinde yapmıya çalışmışlar, ancak muhâtablarının küstâhlık ve pervâsızlığı karşısında bir ân kendilerini kaybedip Vâlilik binâsını taşlamak gibi bir taşkınlıkta bulunmuşlardır!

(Darıcı 2013: 179)
***
Erzurum’daki Şapka Zul̃mü kurbanlarının listesi
Sabataî İstibdâdı tarafından, -Anadolu halkının tâbiriyle- bir “k̃âfir lengeri” uğrunda heder edilen canlar, Rize’de olduğu gibi Erzurum’da da onlarla sayılıyor… Bunların -elimizdeki mahdûd kaynakların mukâyesesiyle tesbît edilebilen- isimleriyle aşağıdaki listeye ulaşılmaktadır.
- Hâdisenin ilk günü öldürülen üç kişinin ismi, mechûl̃ kalmıştır…
- 27 Kasım 1925, Cuma günü îdâm edilen ilk üç kişi (Darıcı 2013: 153):
6 K̃ânûn-i Evvel (Aralık) 1341 (1925) târîhli Cumhûriyet’in listesinde altı kişinin ismi geçmektedir -ki bunları, Darıcı’nın listesiyle mukâyeseli olarak aşağıda tekrâr zikrediyoruz-; fakat, aynı gazetenin 29 Kasım 1925 târîhli nüshasında (en azından Tunçay’ın naklettiği kadarıyle) îdâm edildikleri haberi verilen ilk üç kişinin isimleri zikredilmemektedir; Darıcı’nın tesbît ettiği isimlerle mukâyese edince, îdâm edilen ilk üç kişinin, ismi verilen altı kişiden üçü olduğu anlaşılmaktadır; yâni Cumhûriyet, sâdece altı kişinin îdâmını haber yapmış, dîğerlerinden (bu kaynaklardan tâk̆îb edebildiğimiz kadarıyle) bahsetmemiştir.
• Pırtın İmâmı Abdülmecîd (Gürcü Kapısı’nda) (Cumhûriyet’e göre, “G̃âvur İmâm” Abdülmecîd);
• Hızarcı İsmâil (Gürcü Kapısı’nda) (Cumhûriyet’e göre, îdâm edilmedi; 10 sene hapisle cezâlandırıldı);
• Kullebî Âkif Ağa (Kendi konağının bahçesinde, bir ağacın dalına asılarak) (Cumhûriyet’in yukarıdaki listesine göre, “Gaffarzâde veyâ Gülabiağaoğlu Âkif”).
• 27/28 Kasım 1925 Cumartesi (Darıcı 2013: 181, 174):
• Taş Anbarlar Mevk̆ii: Çulfa Mahmûd Nedîm Efendi;
• Erzincan Kapısı: Bakkal K̃âzım Ağa’nın oğlu İsmâil;
• Kevelciler: Fırıncı Halîl Efendi (Cumhûriyet’e göre, Kahveci Halîl);
• Gürcü Kapısı: Bayburtlu Amele İsmâil ve Gez Mehleli İyi Sesli Hâfız;
• Taş Anbarlar Mevk̆ii: (Çulfa Mahmûd Nedîm Efendi’yi tâk̆îben şu mazl̃umlar:) Demirci Edhem Usta (Cumhûriyet’in listesinde de mezkûr), Manav Hacı Ali (Cumhûriyet’e göre, Bakkalbaşı Hacı Ali), Manav Hacı Ârif, Demirci Şevk̆î, Eşlekçi K̃âmil, Tütüncü Karga Memmet ve Şalcı Şöhret Bacı.
• Aşağı Mumcu Mahallesi (1/2 Aralık 1925 gecesi): Gaciroğlu Osman Efendi.
• Tebrîz Kapısı Mevk̆ii (1/2 Aralık 1925 gecesi): Hacı Ali Gâlib Efendi.
• Hoca Hacı Osman (Cumhûriyet’in listesinde var, Darıcı’nın listesinde yok; Darıcı’nın Erzurum’un bir kazâsından gelip hâdiselere önayak olanlar arasında zikrettiği –s. 95- Hoca Osman ve Hoca Mehmed kardeşlerden birincisi olsa gerek).
• Kırbaşzâde Fevzî Bey (4 Aralık 1925, Cumâ günü –Darıcı 2013: 190-).
Yekûn: 22 kişi.
Vâli Zühtü Durukan ve Tatar Hasan Paşa, evvelâ üç kişinin îdâmına hükmettiler. Bunlar, Pırtın İmâmı Abdülmecîd Efendi, Hızarcı İsmâil ve Kullebî Âkif Ağa idi.
Zâlimlerin delîlsiz “câsûs” ithâmı
Pırtın İmâmı Abdülmecîd Efendi, Başvekîl İsmet İnönü’nün, TBMM’de, hâdiseyi saptırmak için, “câsûslukla şöhret yapan nümâyişçiler” ithâmıyle lekelemiye çalıştığı zümreye dâhil edilen bir şahsıyettir. Sormazlar mı: Pekâlâ şimdiye kadar aklınız neredeydi? Ermeniler hesâbına çalışanları nîçin îdâm etmediniz? Siz ki “bir lânetli şapka” uğruna nice insanımızı darağacında sallandırdınız! Hiç olmazsa, bu câsûsun imâmlık yapmasına neden mâni olmadınız? Üstelik, behey müfterîler, şâyed öyleyse adamın câsûs olduğuna dâir delîliniz nerede? Onun câsûs olduğunu isbât siz müddeîlere mi, yoksa mâsûmiyetini isbât o ithâm edilen mazl̃ûma mı düşer?
Asılanlardan Hızarcı İsmâil, bir gâzîdir
Gürcü Kapısı’nda Abdülmecîd Efendi ile berâber darağacına çekilen Hızarcı İsmâil ise, bir gâzîdir ve Ermenilerle mücâdele edilirken gösterdiği büyük yararlıklardan dolayı kendisine madalya verilmiştir. İki kardeşi de Millî Mücâdelede şehîd düşen ve ebeveynini de kaybeden adamcağıza, Harbden sonra Devlet sâhib çıkmamış, o da, işsiz kalınca, işi kabadayılıkla geçinme yoluna dökmüştür.
İnsanlıktan nasîbini almamış mahl̃ûklar, Kullebî Âkif Ağa’yı, Konağının bahçesinde, çoluk çocuğunun gözü önünde astılar!
Kullebî Âkif Ağa, hayvan ticâreti sâyesinde bir hayli zengin olmuş bir tüccardır. Servetiyle, Emirşeyh Mahallesinde –bugün de ayakta olan- bir konak yaptırmış ve güzel bir fayton satın almıştı. (Darıcı 2013: 148)

(Darıcı 2013: 148)
Tatar Hasan Paşa tarafından Konağının bahçesinde, eşinin ve çocuklarının feryâdları arasında bir ağacın dalına asılarak şehîd edilen mazl̃ûm: Kullebî Âkif Ağa…
***
“Ermeniler Erzurum’dan çekilirken katliâm yapmış, Kullebî Âkif Ağa’nın iki kardeşini de şehîd etmişlerdi.” (Darıcı 2013: 11) Kullebî Âkif Ağa, 24 Kasımda îtirâzcıların yaptığı nümâyiş sırasında şehirde değildi; çiftlik evindeydi. Buna rağmen Örfî İdâre Cuntası, onu da mimlemiş ve tasfiye edilmesine karâr vermişti. Arandığını haber alınca, âilesiyle vedâlaşıp şehirden kaçmak için konağına gelmiş, fakat hafiyeler tarafından ihbâr edilmiş ve konağında ele geçmişti. Tatar Hasan Paşa, onun, konağında yakalandığını haber alınca, alelacele oraya intikâl̃ etmiş ve derhâl konağın bahçesinde asılmasını emretmiştir. Kendisinin iki rek̃at namaz kılma talebi de kabûl edilmemiş, ağzından duâlar dökülürken, karısının ve çocuklarının feryâdları arasında, bahçesindeki bir ağacın dalına atılan kemendle asılarak şehîd edilmiştir!
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (197)

(Darıcı 2013: 119)
***
Asıl mes’ele, bu insanların dîndâr olmaları ve şapka dayatmasına îtirâz etmeleriydi
San’at̃i halı, kilim ve çuval dokumacılığı olan Çulfa Mahmûd Nedîm Efendi, esnafın en münevver şahsıyetlerinden biri olup evinde de zengin bir kütübhâne sâhibiydi. (Darıcı 2013: 42) Halkın nümâyişi esnâsında, halka nasîhat edip onları taşkınlıktan alıkoymıya çalışırken, atılan taşlardan yaralanmıştı. Buna rağmen, iki kişilik Örfî İdâre Cuntası onun da îdâmına hükmetmişti. Çünki asıl mes’ele, bu insanların dîndar olmaları ve şapka dayatmasına îtirâz etmeleri idi. Karısının ve iki yaşındaki oğlunun çığlıkları arasında evinden alınmış, Cuntanın huzûruna çıkarılmış, kendisine îdâm hükmü teblîğ edilmiş ve iki rek̃at namazı müteâkib, oruç ağızla darağacında sallandırılmıştı. (Darıcı 2013: 164-169)

(Darıcı 2013: 144) (Bu resim, muhtemelen bir gazeteden ik̆tibâs edilmiş, fakat müellif, maâlesef, kaynağını belirtmemiştir… Hâlbuki bu çok mühim bir vesîkadır. Her hâl-ü-k̃ârda, gerek Erzurum’daki, gerekse bütün Memleketteki “Şapka Fâciâsı”, evleviyetle resmî vesîkalara istinâden ve bütün şümûlüyle meydana çıkarılmalıdır… )
***
Secdede rûhunu teslîm eden Gaciroğlu Osman Efendi’nin naaşını astılar!
Seksen küsûr yaşında bir pîr-i fânî olan Gaciroğlu Osman Efendi, Nakşibendî Şeyhi ve Karaköse Câmii Vâizi idi. Halkı herhangi bir taşkınlık yapmaktan alıkoymıya çalışanlardan birisi de oydu. Buna rağmen, o da, asılacaklar listesine konmuştu. Evvelâ bulunamamış, bunun üzerine oğlu rehin alınmıştı. Oğlunun rehin alındığını duyunca, onu bu şerîrlerin elinden kurtarmak için Vâliliğe gelip teslîm olmuştu. Vâli, ona, şapka giyerse, serbest bırakma vaadinde bulunmuş, asîl rûhlu Hoca, bu zilleti reddetmiş, bunun üzerine Aşağı Mumcu Mahallesi’nde darağacına yollanmıştı. Onun da son dileği abdest alıp iki rek̃at namaz kılmak oldu. Secdesi uzayınca, askerler dürttüler ve rûhunu teslîm etmiş olduğunu gördüler. Vazıyet Tatar Hasan Paşa’ya haber verilince, insanlıktan nasîbini almamış kumandan, yine de îdâm gömleği giydirilip asılmasını emretti. Asılan dîğer mazl̃ûmlar gibi bu gönül eri de, üç gün darağacında teşhîr edildi, sonra, mübârek naaşı, Hacı Gâlib Efendi’ninkiyle berâber, Gez Mahallesi’nde bir hendeğe gömülüverdi.

(Darıcı 2013: 189)
***
Hâdiselere hiç karışmamış mücâhid, muallim ve şâir Hacı Ali Gâlib Efendi, sırf şapka giymeyi reddettiği için, kıldığı iki rek̃at namazı müteâkib, ipe çekildi!
Mezâlimin bir başka kurbanı, “Hacı Ali Gâlib Efendi, şehrin en kıymetli ve saygıdeğer isimlerinden biriydi. Ermeni katliâmları sırasında, Kırbaşzâde Fevzi Beyle birlikte, Erzurum’un mahallelerini canları pahasına korumuşlar, düşmanı buralara sokmamışlardı.” (Darıcı 2013: 36) Bir mekteb muallimi iken, şapka giyme emri üzerine, istîfâ edip mêmuriyetten ayrılmıştı.
Şâirdi ve birkaç têlîf eseri vardı. Onun tarafından kaleme alınmış “Erzurum Destânı” pek sevilmiş ve benimsenmişti. Destânın sözleri şöyleydi:
“Bahar eyyâmının âhengi, çağı
Âlem-i İslâmın yandı çerâğı
Göründü askerin şânlı bayrağı
Dağlar, bağlar döndü yine gülzâra.
‘Nasrun Minallâhi ve fethün karîb’
Sırrı zuhûr etti ey kavm-i necîb
Erzurum Moskof’a olmadı nasîb
Çâresiz kalınca düştü firâra.”
Cereyân eden hâdiselere hiç bulaşmamış olan Hacı Ali Gâlib Efendi, Örfî İdâre Cuntasının hazırladığı kara liste çerçevesinde arandığını haber alınca gidip teslîm olmuş, fakat o da, Cuntanın şapka giyme teklîfini reddedince, Tebrîz Kapısı Mevk̆ii’nde darağacına yollanmıştı. İki rek̃at namazı müteâk̆ib, Kelime-i Şahâdet getirerek rûhunu teslîm etti.
“Hay size de, şapkanıza da kavatlar!”
Hâdise günü, bir komşusuyle berâber hamamdaydı. Birisinin, gelip Vilâyet önündeki hâdiseleri anlatması ve muhtemelen oğlu Sinan’ın da nezârete alınanlar arasında bulunduğunu haber vermesiyle aklı başından giden kadın, hamam bohçasıyle berâber hâdise mahalline koşar ve yana yakıla oğlunu arar, askerlerden haber almıya çalışır ve oğlunu serbest bırakmaları için onlara yalvarır durur. (Hâlbuki oğlu hâdiselere karışmamıştır ve evde kardeşlerine bakmaktadır.) Askerler onu başlarından savmıya çalışırlar; kadıncağız, hırslanır, acı acı feryâd ederek onlara bohçasındaki takunyaları fırlatır… Bu arada, iyice kendini kaybeder ve: “- Hay size de, şapkanıza da kavatlar! Ne etmiş size Sinan? Şapkanız batsın e mi?” diye küfreder…
Hiçbir netîce alamayıp ümîdini kesince perîşân vazıyette evine döner ve oğlunu evde görünce dünyâlar onun olur! Gelin görün ki habîslerin o menhûs şapkasına küfretmiş, böylece îdâmlık bir suç işlemiştir!

(Darıcı 2013: 188)
***
Bir mücâhidi daha kalleşçe şehîd ettiler!
Rus ve Ermenilerle harbde büyük hizmeti geçen ve halkın pek sevdiği Kırbaşzâde Fevzî Bey de, Sabataî İstibdâdının maşası Cuntanın kara listesine girenlerdendi. Hâdiselerde hiçbir dahli yoktu, ama cebren şapka giydirilmesine muhâlifti. Arandığını duyunca, çıkıp geldi, Cuntaya teslîm oldu.
Cuntayle harâretli bir münâkaşadan sonra, kendisini serbest bırakır gibi yapıp arkasına asker taktılar. Vilâyet binâsından bir-iki sokak uzaklaşınca, askerler, Cuntadan aldıkları emre uyarak, arkasından ateş edip onu sokak ortasında şehîd ettiler.

(Darıcı 2013: 192 ve 195)
***
Kemalist Totaliter Rejimin Şalcı Şöhret Bacı cinâyeti
Sabataî İstibdâdın işlediği belki en büyük, en elîm cinâyet, Şalcı Şöhret Bacı’nın asılmasıdır. Bu mazl̃ûm, o üçüncü çocuğuna hâmile iken vefât eden Tellâl Recep Efendi’nin dul karısıydı. Şapka mezâlimi günlerinde, ilk çocukları Sinan, 17 yaşında bir delikanlıydı. Onun küçüğü, Ayten, üçüncü çocukları, 3 yaşındaki Azîz’di. Çok haysiyetli dîndâr bir hanım şahsıyetiyle, kimseden yardım kabûl etmez, kendi el işlerini satarak binbir güçlükle ve kıt-kanâat çocuklarının rızkını çıkarırdı. Esnaf onu çok sever, himâye eder ve kendisini, ördüğü pek güzel şallara atfen, Şalcı Bacı diye çağırırdı. O dışarıda nafakasını kazanmıya çalışırken, iki odalı küçük kerpiç evlerinde, küçük oğluna, çocuğun ablası ve ağabeyi bakardı.
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (198)
“Ula kavat! Kadın şapka giye ki asıla!”
Cunta, askerleri gönderir, çocukların feryâdları, komşuların şaşkın bakışları altında kadıncağızı fak̆îrhânesinden aldırtır, nezârethâneye attırır. Orada kadıncağız ağlamaktan helâk̃ olur…
Bir müddet sonra Cuntanın huzûruna çıkarırlar. Sabataî İstibdâdının Vâlisi sorar:
“- Şapkaya ne dersin? Sen şapka giyer misin?”
Şalcı Bacı bir ân düşünür, cevâb verir:
“- Şapka erkek kısmının işi! Kadın kısmı şapka mı giyer? Giymem elbet!”
“- Mâdem öyle, hükmün îdâmdır!”
Şalcı Bacı, bir kerre daha kendini tutamaz ve haykırır:
“- Ula kavat! Kadın şapka giye ki asıla!”
Zincire vurulmuş hâlde abdest alırlar… Demirci Edhem Usta imâm olur; ön safta erkekler, arka safta Şalcı Şöhret Bacı vardır… İki rek̃at namaz kılar, sonra darağacına yollanırlar…
27/28 Kasım 1925, Cumartesi, fecir vakti, îdâm mahk̃ûmu dîğer altı dîndaşıyle berâber onu da Taş Anbarlar Mevk̆ii’ne götürürler. Darağacında Çulha Nedîm Efendi sallanmakta ve yedi darağacı daha kurbanlarını beklemektedir…
Dîğer îdâmlık mazl̃ûmlar gibi, onlar da, son dilek olarak, iki rek̃at namaz kılma ricâsında bulunurlar. Kendilerine izin verilir. Elleri ve ayakları zincirle bağlanmış olduğu için, birbirlerine yardım ederek zar-zor abdest alırlar. Şalcı Bacı’nın ellerinin zinciri çözülür, o, biraz uzakta abdestini alır.
Demirci Edhem Usta’yı kendilerine imâm tâyîn ederek iki saf hâlinde namaza dururlar. İlk safta erkekler, ikinci safta Şalcı Bacı vardır. Önlerinde darağacı, huşû içinde namaz kılarlar. Artık Âlemlerin Rabbi ile aralarında perde kalmamıştır; O’nu görür gibi huzûrunda eğilmekte, cümle günâhları için mağfiret niyâz etmektedirler… Onların duâsı kabûl olmıyacak da, ya kiminki kabûl olacak?
Bilcümle Müslüman geçmişleri ve kendi mazl̃ûm rûhları için Fâtiha okur, sonra sehpâlara yürürler…

(Darıcı 2013: 182)
***
“Ula kavat! Sen nasıl adamsın? Hem kadın kısmını asarsın, hem de belli olmasın diye un çuvalı geçirirsin!”
L̃âkin bir mes’ele vardır: Gaddârca asılanlardan birinin kadın olduğu öğrenilirse, belki de büyük hâdise çıkar!
Öyleyse ne yapmalı?
Tatar Hasan Paşa emreder, bir un çuvalı bulup Şalcı Bacı’nın kafasına geçirir, onu tanınmaz hâle getirirler…
Şalcı Bacı, bir def’a daha kendini tutamaz ve bu zâlimlerin suratına haykırır:
“- Ula kavat! Sen nasıl adamsın? Hem kadın kısmını asarsın, hem de belli olmasın diye un çuvalı geçirirsin! Ödlek herif! Yüreğin varsa, kadın astım, desene!”
Ama bu kararmış vicdânlarda yürek de yoktur! Tatar Hasan Paşa emir verir, sehpâlara tekmeler vurulur ve yedi mazl̃ûmun daha rûhları İlliyyîn’e uçuşur…
Milletimizi kültür jenosidiyle yok etmek emeliyle sahneye koydukları “Şapka Mezâmiyle”, o gün, 27/28 Kasım 1925 Cumartesi şafağında, Erzurum’un Taş Anbarlar Mevk̆ii’nde, (Çulfa Mahmûd Nedîm Efendi’yi tâk̆îben) Milletimizin bağrından yedi canı daha koparmışlardır:
- Demirci Edhem Usta;
- Manav Hacı Ali;
- Manav Hacı Ârif;
- Demirci Şevk̆î;
- Eşlekçi K̃âmil;
- Tütüncü Karga Memmet;
- Şalcı Şöhret Bacı…
Allâh, mazl̃ûm şehîdlerimize ganî ganî rahmet etsin ve bizi onlara lâyık kılsın!
Türkiye târihinin en karanlık devri!
Mazlûmların mübârek naaşları üç gün darağaçlarında sallanır durur… Bütün Erzurum, bütün Türkiye dehşet içinde, neredeyse nefes alıp vermiye çekinmektedir… Sene 1925’dir… Devir, bütün Türkiye târîhinin en karanlık devridir… Türkiye, daha uzun seneler bu k̃âbûstan çıkamıyacak, sonra bir gün gelecek, nisyân ile mâl̃ûl olan hâfıza-i beşerler, bütün bu mezâlimi unutup gidecek, daha da kahredicisi, bu zâlimleri kahraman îlân edecekdir!
“1938’de, mezarlar açıldı; Şalcı Bacı’nın oğlu Sinan, korkusundan, annesinin cenâzesini teslîm alamadı!”
Üç gün sonra, şehîdlerin naaşlarını bir at arabasına doldurur, Erzurum’un kenar mahallelerinden Gez Mahallesi’nde kazılan hendeklere atıp üzerlerini kapatırlar…
“1938’de şehir yeniden düzenlenirken bu toplu mezarlar, cenazeler sahiplerine iade edilmek üzere açıldı. Şalcı Bacı’nın oğlu Sinan, anasının cenazesinin nakledilişini uzaktan ağlayarak izledi. O kadar yıl sonra bile korkusundan cenazeyi teslim alamadı. Şalcı Bacı’nın ve asılan birçok kişinin cenazesi ise hâlâ Erzurum’un Tuzcu köyündedir.” (Darıcı 2013: 196)
Şalcı Şöhret Bacı’nın asılması hakkında Çetin Altan’ın şâhidliği
Sabataî Totaliter İk̆tidârın hüküm sürdüğü 1925 Kasım’ında, Erzurum’un dîğer şapka mazl̃ûmlarıyle berâber Şalcı Şöhret Bacı hakkında da asılma hükmü veren (Vâli Zühtü Durukan’la berâber) iki kişiden biri, Erzurum Müstahkem Mevk̆i Kumandanı Tatar Hasan Paşa, Çetin Altan’ın dedesiydi. Çetin Altan, 28 Ekim 1974 târihli Akşam gazetesindeki “Taş” başlıklı köşesinde, “Sırtında Üç Ölüyle Dolaşan Kişi” başlıklı fıkrasında, dedesi Tatar Hasan Paşa’dan bahsederken, bilvesîle, kendi âilesinden, (İsmet İnönü gibi) dedesinin Müdürü olduğu Topçu Mektebi talebelerinden ve/veyâ başka birilerinden öğrendiği bir vâkıaya da temâs ediyor: “Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamayıp bir de kadın asmıştı.” Bu fıkrasını, bilâhare, 1976’da neşredilen Kahrolsun Komünizm Diye Diye isimli kitabına da (Ankara: Bilgi Ye., 1976, 422 s. içinde s. 59) dercetmiştir. Bu kısmın tam metni aşağıdadır:

(https://x.com/OnurBehramoglu/status/1175678125004472320; 19.9.2025)
Mütehakkim Zümrenin tipik bir mensûbu olan Farmason Komünist Çetin Altan’ın, Komünizm Diye Diye isimli kitabında (Ankara: Bilgi Ye., 1976), Şalcı Şöhret Bacı cinâyetinden bahsettiği 59. sayfa…
***
“Dedem Hasan Paşa da çok sert bir askerdi. İsmet Paşa Topçu okulunda öğrenciyken, Hasan Paşa okul müdürüydü. Sonradan ünlü komutanlar olan o dönem öğrencileri, anlatıp dururlardı Hasan Paşanın sertliğini.
“Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamamış, bir de kadın asmıştı. Sanırsam [siyâseten] ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce:
- Ben bir hatun kişiyim, şapkayla ne derdim ola ki, demiş galiba.
“Ben o tarihte henüz doğmamıştım, çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince acı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde.
“Bir anlama kırk kişilik bir gösteri yürüyüşünden ibaret olan isyanı Hasan Paşa, sehpaları kurarak bastırdıktan sonra, o kente gelen İstiklal mahkemesi heyetini halk, davul zurnalarla bayram ederek karşılamış.
“Şimdi anlıyorum ki Hasan Paşa da hukuka inanmayanlardandı.
“Ama hiç değilse siyasi bir yatırım için kullanmamıştı yaptıklarını.”
Kemalist Totaliter Rejim tarafından bir asırdır örtbas edilen bu fâciâ hakkında Çetin Altan’ın şahâdeti elbette çok kıymetlidir. L̃âkin bu kadar vahîm bir vak’ayı bahis mevzûu ederken bu kadar yumuşak ak̃sülamel göstermesi, affedilir bir tavır değildir. Nasıl oluyor da gaddârca işlenmiş bu cinâyetler, bu muazzam fâciâ karşısında feryâd etmiyor, onları ve hepsinin birinci derecede fâili olan Sabataî İk̆tidârını mahk̃ûm etmiyor? Üstelik, netîce olarak, yine de dedesi lehine müsbet bir unsur buluyor: “Ama hiç değilse siyasi bir yatırım için kullanmamıştı yaptıklarını”… Hâlbuki meşrû Menderes Hük̃ûmeti Mütehakkim Zümre tarafından devrildiği zamân, onlara, insâfsızca, nasıl en galîz hakâretleri savurmuş, nasıl sövüp saymıştı:
“Hakaret, namuslu kişilere lâyık olmadıkları kötü bir sıfatı atfetmekle olur…
“Size nasıl hakaret etmek mümkündü ki, lâyık olduğunuz kötü sıfatı bulmak imkânsızdı. Hırsız desek, gerçekten hırsızdınız. Dalkavuk desek, gerçekten dalkavuk, rezil desek, gerçekten rezil… […]
“Şayet size haysiyetsiz demişsek özür dileriz, sizlerden değil, başka haysiyetsizlerden; çünkü en haysiyetsiz olan bile sizlerin yanında İsa Aleyhisselâm gibi kalır…” (Çetin Altan, “İnsan Durup Durup Kızıyor”, Milliyet, 14.6.1960, s. 2)
.
Mustafa Kemal'in uydurma şecereleri ve hakiki mensubiyeti (199)
Vâli Zühtü Durukan, büyük muvaffak̆iyet kazanmış, Erzurum’un (ve onunla berâber Türkiye’nin) bütün dîndâr halkının dehşet siyâsetiyle sindirilmesine hizmet edenlerden biri de o olmuştur. Tabiî ki bütün bu dehşetengîz icrâatıyle Büyüklerinin takdîrini kazanacaktır!
O, dehşet içinde bıraktığı Erzurum’da iki sene daha vâlilik yaptıktan sonra, 1927’de, “Mutlak Şef” tarafından Konya Meb’ûsu tâyîn edildi. 1931’den îtibâren artık Samsun Meb’ûsudur. Hem “Mutlak Şef”in, hem de “Millî Şef”in takdîrini kazanmış olarak, 1946 senesine kadar, Samsun Meb’ûsu sıfatıyle siyâsî kariyerine devâm edecekdir.
Bundan sonra, on sekiz sene daha yaşıyacak, 11 Ocak 1964’te, İlâhî Adâlete hesâb vermek üzere, bu dünyâyı terk edecekdir. Fakat o, Efendisi, bütün jenosidciler, bu dünyâda da hesâb vermelidir! Muhakak ki İlâhî Adâletle berâber Beşerî Adâlet de lâzımdır!

(Milliyet, 14.6.1960, ss. 1 ve 2)
İhtilâlcilerin tertîb ettikleri 28 Nisan 1960 Hâdiseleri üzerine kapanmış İstanbul Üniversitesi, 13 Haziran 1960 günü, Sabataî Cemâatinin güzîdelerinden Rektör Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın nutkuyle ve DP ik̃tidârı aleyhinde yapılan çirkef bir nümâyişle tekrâr açılıyor… Sabataî, Sabataîleşmiş veyâ aldatılmış üniversite talebeleri, nümâyiş esnâsında, ellerinde taşıdıkları bir temsîlî kuklayle, Sâbık Başvekîl Adnan Menderes’i asıyorlar! Îdâm gömleğinde “suçları” yazılı: “Satılmış, kâtil, dolandırıcı, hırsız, kaçakçı”, v.s. Karacan ve İpekçi’nin Milliyet’i, nümâyiş haberini, büyük bir memnûniyetle, üç resim refâkatinde manşetten veriyor… Îdâm resminin alt yazısı: “Beyazıtta Üniversite gençliğinin yaptığı büyük mitingde gençler tarafından lânetlenen sâbık ve sâkıt hükûmetin başını temsil eden bir kukla görülüyor.” Hemen altındaki ikinci resmin alt yazısı: “Beyazıt mitinginde lânetlenen Bayar ve Menderes’in köpek şeklindeki resimleri.” Gazetenin aynı nüshasının 2. sayfasında, Mütehakkim Zümrenin tipik bir mensûbu olan Farmason Komünist Çetin Altan’ın hâinâne bir ihtilâlle alaşağı edilmiş meşrû bir ik̆tidârın mensûblarına en galîz hakâretleri savurduğu “İnsan durup durup kızıyor” başlıklı fıkrası… Hâlbuki Şalcı Şöhret Bacı’nın gaddârca îdâmını “ince acı gibi tatsız bir burukluk”la geçiştiriyor! (Gerçi, bu kadarı dahi, içindeki insanlığın tamâmen ölmemiş olduğunu gösterir…)
***
“ONA HER ŞEY MÜBÂH!” DEDİRTEN DÖRDÜNCÜ MİSÂL:
“SEFÂHAT”E DÜŞKÜNLÜĞÜ
Araştırmamızın bu kısmını, Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi ünvânlı vâsi çalışmamızın “Mustafa Kemâl’in ‘Eğlence’ Hayâtı” başlıklı I. Kısım / 11. Faslından (Yeni Söz, 17.3-9.4.2019/177-199, her gün tam sayfa 23 tefrika), seçmeler, tâdilât, ilâveler ve tashîhlerle ik̆tibâs ediyoruz.
Hemen şu husûsu vurgulamamız lâzım: Bu Fasılda mürâcat ettiğimiz bütün kaynaklar, Kemalist müelliflerin eseridir. İngiliz Yüzbaşısı Armstrong dâhil, hiçbiri Mustafa Kemâl’in aleyhinde değildir ve burada bahsedeceğimiz mevzûda da, ona karşı menfî bir tavır içinde bulunmuyorlar; onun “sefâhat”e düşkünlüğünü “mübâh” adetmekte, “anlayışla” karşılamaktadırlar. Üstelik, onlardan bâzıları, kendisinin yakın muhîtinde bulunan, ona bir nevi “ilâh” muâmelesi yapan şâhidlerdir. Sâdece Lord Kinross için “şâhidlik” bahis mevzûu değilse de, o dahi, kitabını, Falih Rıfkı Atay’ın üvey kızı Prof. Dr. Mînâ Urgan’ın mütercimlik ve tercümanlığı vâsıtasıyle, şâhidlerden dinlediklerine ve hâtırâtlardan seçtiklerine istinâd ederek inşâ etmiştir…
Evvelâ, bir nebze, şu “sefâhat” tâbiri üzerinde duralım. Bundan kasdımız, Kılıç Ali’nin “eğlence” tâbiriyle kasdettiği şeylerdir: Her gece sabahlara kadar devâm eden, çok def’a çalgılı, şarkılı, danslı işret âlemleri, bütün debdebesiyle saray hayâtı, her fırsatta, her şehirde balolar, şehir içinde veyâ şehirler arasında eğlenceli gezintiler, seyâhatler, yat sefâsı, sayısız kadınla düşüp kalkmalar, v.s.
“Armstrong, yaptığımız sefâhati eksik yazmış!”
Dîğer taraftan, sürdüğü hayâtı “sefâhat” kelimesiyle ifâde eden de kendisidir.
İngiliz müellifi ve Mütâreke devrinde Askerî Ataşe Yüzbaşı H. C. Armstrong, o senelerde yakından tanıdığı M. Kemâl hakkında, 1932'de, Grey Wolf (Bozkurd) isminde bir kitab neşretmiş, kitabında onu umûmiyetle övmüş, bâzan yermiş, bu arada husûsî hayâtı hakkında da bilgi vermişti. Kılıç Ali'nin hâtıralarına göre, Hük̃ûmet kitabı mahzûrlu bulup Türkiye'ye girişini yasaklayınca, “Büyük Şef” onu bir gece mûtâd sofrasında uzun uzun tercüme ettirip dinliyor ve sonra:
“- Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış; bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsâade edilsin ve memlekette okunsun!”
diyor. (Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, İstanbul: Sel Yl., 1955, ss. 80-81)
Atay’a, kendisinin sefâhat âlemlerini yazmazsa, “anlaşılamıyacağını” söylüyor
Falih Rıfkı'nın Çankaya'nın “Önsöz”ünde yazdığına nazaran, bir gece, yine “sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi”. “O gece bazı aşırıca sahneler geçti”. Sabaha doğru etrâfında birkaç yâreni kalmıştır. O zaman Atay, onun hayât hik̃âyesini kaleme almak arzûsundan bahsediyor. Soruyor:
“- Dün geceyi yazacak mısınız?”
Atay, cevâben, bu kadar husûsiyete girmeye lüzûm olmadığını söylüyor. Hâlbuki o, bu sefâhat âlemlerinin yazılmasında beis görmüyor:
“- Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılamam ki!”
Buna binâendir ki Atay, bunları iftihârla yazmaktan çekinmiyor…
Bu meyânda, Atay, Efendi’sinin kadınlarla münâsebetlerini meşrûlaştırmak için de şöyle bir senaryo uyduruyor:
G̃ûyâ “Kocaeli köylerinden birinde, Atatürk'ün koynuna her gece bir bâkir kız verildiği söylenmektedir”. Bunun üzerine, “ak sakallı bir ihtiyar der ki:
- Haydi be canım, ölünceye kadar her gece bir kız verseler, Yunan askerlerinin bir gecede yaptığını yapmağa ömrü yetmez!” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: BATEŞ Ye., 1980, ss. 12-13)
Hani o “Hal̃âskâr Gâzî”dir ya, ne istese ona fedâdır; ona her gece bir Türk kızı sunulsa çok mudur? Tam da Atay gibi cemâziyelevveli Komünist, cemâziyelâhiri Kemâlperest bir Farmasona yakışır muhâkeme tarzı!
“İçki ve eğlenceye” düşkünlük, büyük adamlık kıstasıymış!
Senelerce Cumhûrreîsliği Umûmî Kâtibliği yaparak “Efendi”sini çok yakından tanımış ve ona sadâkatle hizmet etmiş olan Prof. Yusuf Hikmet Bayur (İstanbul, 1891 – a.y., 6.3.1980), onun içkiye ve kadınlarla eğlenmiye düşkünlüğünü “büyük adamlığın” îcâb ve tezâhürleri olarak têvîl ediyor:
“…Atatürk, tarih boyunca, İslâm'dan önce ve sonra, Türklüğe şan kazandırmış büyük adamların pek çoğu gibi içki ve eğlenceyi normali aşan bir ölçüde severdi; daha Manastır İdadisinde iken rakıya başlamış olduğunu, oradan Selânik'e sılaya gittikçe eğlence yerlerine devam ettiğini, bazı kızlara tutulduğunu veya öyle sandığını […] vesaire anlatırdı.
“Bunları geçmişteki Türk büyüklerinde olduğu gibi taşkın bir vücut, ruh ve zekânın her yöne taşan belirtileri saymak gerekir. Bu yaradılışta bir adamın İstanbul çevresine girince başlangıçta eğlencelere dalmış olmasını olağan saymalıdır.” (Hikmet Bayur, Atatürk; Hayatı ve Eseri; Doğumundan Samsun'a Çıkışına Kadar, Ankara: T. Tarih Kurumu Yl., 1990 –yazılışının bittiği târih: 1963-, ss. 9-10)
Makbûle Hanım, iftihârla: “Ona âşık kadınlar pek çoktu!”
M.Kemal'in etrâfına mensûb birçok şahsıyetle yapılan mülâkatlardan yola çıkarak Atatürk'ün Aşk Hayatı isimli bir kitab (İstanbul: İnceleme Yl., 1988, 140 s.) hazırlıyan Kemalist gazeteci, şâir, matbûât ve sâir sâhalarda birkaç kitabın müellifi Şemsi Belli (Malatya, Arapkir, Kızıluşağı, 1925 - İstanbul, 11.10.1995, Karacaahmet Mez.), onun pek çok kadınla al̃âkası olduğu kanâatine varıyor ve bunda en fazla - Haziran 1955'te kendisiyle bizzât mülâkat yaptığı- Makbûle Boysan Atadan'ın (Selânik, 1885 – Ankara, 18.1.1956, Cebeci Asrî Mez.) anlattıklarına istinâd ediyor. Onun bu röportajı, “Makbule Atadan Anlatıyor: Ağabeyim Mustafa Kemal” başlığı altında, (Karacan – İpekçi’nin) Milliyet gazetesinin 10-14 Kasım 1955 târihli nüshalarında (s. 3) 15 gün tefrika edilmiş, bilâhare kitab hâlinde de müteaddid baskılar yapmıştır.
Belli, mülâkatlarından birinde, M. Kemal'in kızkardeşine soruyor:
“- Atatürk'e âşık olan kadınlar var mıydı?”
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (200)

(Akşam, 5.3.1934, s. 1)
4 Mart 1934’te, yeni açılan İnk̆ilâb Tarihi Enstitüsü bünyesinde ilk “İnk̆ilâb Târihi” dersini veren Maârif Vekîli Prof. Yusuf Hikmet Bayur’un têvîline nazaran, Efendi’sinin “içkiye ve kadınlarla eğlenmiye düşkünlüğü”, bir “büyük adamlık îcâbı” imiş! Bu dersindeki iddiâsına nazaran ise, tercüme İsviçre Medenî Kânûnu’nun kabûl edilmesiyle, Memleket, bir ânda, “Kurûn-i Vustâ”dan (Orta-Çağdan) Muâsır Devre sıçramış!
***
Makbûle Hanım gülüyor, eliyle havada bir yarım dâire çizdikden sonra, iftihârla:
“- Pek çok!” diyor.
Belli, husûsen, Makbûle Hanım'ın teypi kapattırarak verdiği mâl̃ûmâta istinâden onlardan bir kısmının ismini sayıp döküyor: İçlerinde Devlet adamlarının kızları da bulunan uzun bir liste! Fanatik Kemalistler, “Ebedî Şef”lerinin bu donjuanesk muvaffak̆iyetleriyle ne kadar iftihâr etseler azdır! Nitekim Şemsi Belli de öyle yapıyor:
“Atatürk'ün kız kardeşi –rahmetli- Makbule Atadan'la yaptığımız söyleşiler, günlerce, haftalarca sürdü.
“1955 yılı Haziran ayının son günleriydi. Gülhane Askerî Hastanesindeki özel odasında yine kendisini ziyarete gitmiştim. Zonguldak Milletvekili Edibe Sayar'la birlikte Türk Kadınlar Birliği üyelerinden birkaç hanım ziyaretçi, Anıt-Kabr'e bakan pencerelerin önündeki koltuklarda oturmuşlar, sürekli konuklarından Sayın Sabiha Gökçen ile Muallâ Tuncak da yanıbaşında ayakta duruyorlardı. Ses alma aygıtını her zamanki sehpasının üzerine yerleştirdim. Mikrofonu, sırtını dayadığı yastığa iyice gömülmüş bulunan Makbule Atadan'ın eline verdim ve odada bulunan ziyaretçilerin iznini aldıktan sonra değişik bir soruyla açtım o günün konuşma gündemini:
‘- Atatürk hiç âşık oldu mu?'
“Makbule Atadan bu sorumu şöyle yanıtladı:
‘- Delikanlılık çağına ait duygularını bilemem. Bize hiçbir şeyini belli etmezdi. Kurtuluş hareketinden sonra, sizin sorduğunuz mânada kuvvetli bir aşk geçirdiğinden de haberdar değilim.'
‘- Atatürk'e âşık olan kadınlar var mıydı? Makbule Hanım güldü. Eliyle havada bir yarım daire çizdikten sonra:
‘- Pek çok' dedi… Pek çok… Bir tanesi Bağdat'ta tanımıştı ağabeyimi. Kendisine karşı ne kadar ilgi göstermişse, asker Mustafa Kemal de bu duyguya o kadar bîgâne kalmıştı. Vazifesi belki bunu icap ettiriyordu.' ” (Belli 1988: 127-128)
Makbûle Hanım’ın verdiği bu bilgilerden anlaşılan odur ki ağabeyi, kadınlarla mâcerâlarını, bir iftihâr hissiyle, arkadaşlarına ve işret sofrasına katılanlara olduğu gibi kızkardeşine de anlatıyordu… Kız kardeşi dahi, bu hikâyelerden rahatsız olmak şöyle dursun, onlardan, başkalarına aynı iftihâr hissiyle bahsediyor…
Belli, Makbûle Hanım’dan daha fazla bilgi almak isteyince, odadan bâzı ziyâretcilerin çıkması bekleniyor, teyp kapatılıyor ve aralarında çok şey konuşuluyor, l̃âkin bunlardan ancak cüz’î bir kısmı bize intikâl̃ ediyor:
“Çevremizdeki hanımlar da tüm dikkatleriyle bu ilginç konuyu dinlemeye çalıştıkları için Makbule Hanım fazla açılmak istemiyordu. Ziyaretçilerin büyük bir kısmı gittikten sonra konuyu yinelemek istedim. Bu kez keskin bakışlarını elindeki mikrofona ve bir kenarda tüm konuşmalarımızı banda alan teybe çevirdi. Mikrofonu prizinden çıkardım, teybi kapattım ve Makbule Hanımı dikkatle dinlemeye başladım.
“Gerek kız kardeşinin, gerek Atatürk'e yakın olmuş diğer kişilerin anlattıklarından öğrendiğimiz kadarı ile, O'na, o büyük insana yönelik aşk duyguları bir hayli çok. Delikanlılık yıllarındaki esintiler bir yana bırakılırsa, Mustafa Kemal'i içtenlikle ve delice seven kızların başında Bulgar Başbakanı Radoslavof'un kızı Nikolina, Bulgar Harbiye Nazırı Kovaçef'in kızı Mâna, Türk dostu bir Bulgar hukukçunun kızı olan Elena Açkof, Zübeyde Hanım'ın ikinci eşi Ragıp Efendinin kuzeni Fikriye, [v.s.] ilk sırayı işgal etmekteler…” (Belli 1988: 128)
İsimleri sayılan bütün bu kadınlarla “Büyük Rehber”in aynı ânda düşüp kalktığı vâkıasına ayrıca dikkat etmek lâzımdır…

(Milliyet, 6.11.1955, s. 1)
“Makbule Atadan, Ankara Gülhane Hastahanesinde Büyük Ata’ya dair hatıralarını ses makinesi mikrofonuna anlatıyor. Ayakta da bu kıymetli röportajı yapan Şemsi Belli görülüyor.”
Mustafa Kemâl’in kız kardeşi Makbûle Hn., yakalandığı rahim kanserinin tedâvîsi için, 1955 yazında Gülhâne Askerî Hastahânesi’ne yatırılmış, orada, her zamânki gibi imtiyâzlı muâmelesi görmüş, başta Celâl Bayar olmak üzere Devlet ricâlinden birçoğu onun için seferber olmuştu. Buna rağmen kurtarılamadı ve 18 Ocak 1956’da vefât edince, cenâzesi Devlet merâsimiyle kaldırıldı.
Şemsi Belli, 1955 Haziran’ında onu Hastahânede def’alarca ziyâret ederek ağabeyi hakkında mülâkat yapıyor. Konuşmalarını teype kaydediyor. Makbûle Hanım, sâdece, ağabeyinin “aşklarından” bahsederken teypi kapattırıyor. Belli’nin “Makbule Atadan Anlatıyor: Ağabeyim Mustafa Kemal” başlıklı geniş röportajı, Makbûle Hanım daha vefât etmeden, Milliyet gazetesinin 10 Kasım – 24 Kasım 1955 târihli nüshalarının üçüncü sayfalarında, evvelâ 6 Kasım 1955’ten îtibâren birinci sayfada birkaç gün anons edildikden sonra, 15 gün tefrika edildi. Bilâhare kitab hâlinde de müteaddid baskıları yapıldı.
***
Fanatik Kemalist gazeteci Şemsi Belli’nin, “Büyük Rehber”in donjuanesk muvaffak̆iyetlerine bulduğu kılıf: “Çoğunluğu genc kız ve genc hanımlardan oluşan güclü bir istihbârât şebekesi kurmuştu”!
Şemsi Belli gibi bir Fanatik Kemalist için de “Büyük Rehber”e her şey mübâhtır! Zîrâ o, öylesine yüce, öylesine vatan-millet aşkıyle meşbû bir insandır ki her yaptığı (diyelim, hemen her yaptığı) yerindedir, -zâhiren büyük birer ahlâksızlık gibi görünseler dahi- başta hikmet-i hükûmet olmak üzere, bir hikmete mebnîdir… Aynı ânda birçok “Bulgar kızıyle” ve sâir “genc kızlarla”, “genc hanımlarla” düşüp kalkması, bu meyânda “İstanbul’daki genç ve güzel dul Madam Corinne”le [Lövanten bir hanım olan Corinne Tergiman ile] al̃âkasının devâm etmesi, o bahis mevzûu olunca, bir mezîyet, bir fazîlettir; nitekim, bu donjuanesk al̃âkalarıyle Sofya’da esâslı bir istihbârât şebekesi kurmuş, Türkiye’nin yüksek menfâatlerine hizmet etmiştir:
“İlişki kurduğu güzel kızları özel istihbaratında kullandı.
“Yıl: 1913…
“Mustafa Kemâl 32 yaşında… Sırma bıyıklı, yakışıklı bir kurmay binbaşı…
“Çok yakın dostu İttihat ve Terakki Partisi’nin eski Genel Sekreteri Fethi (Okyar) Sofya’da sefir… Kendisi de Osmanlı Devleti’nin Sofya Sefareti’nde Ataşemiliter. (s. 32) […]
“Mustafa Kemal, çok kısa bir süre içinde Sofya’da geniş bir çevre oluşturdu. Hiç bir dâveti, hiç bir ziyafeti kaçırmıyor, her gittiği yerde yeni yeni dostlar ediniyordu. […]
“Mustafa Kemal, çoğunluğu genç kız ve genç hanımlardan oluşan güçlü bir istihbarat şebekesi kurmuştu. Büyük Savaşın eşiğinde bulunan ülkesi için millî güvenlik açısından çok önemli bir çok sırları hanım dostlarının aracılığı ile sağlıyordu.
“Bir başka deyimle, genç ve yakışıklı Türk binbaşısı Mustafa Kemal’in ilişki kurduğu her genç kız, her kadın, her insan, O’nun özel casusu olduğunu bilmeden çevresinde bulunuyorlardı. (s. 34) […]
“Başbakan’ın ve Harbiye Nazırı’nın kızları, Mustafa Kemal’in sevgilisiydiler… (s. 38) […]
“Gönül işlerini de memleket işleri kadar büyük bir beceri ile yürüten genc kurmay”
“Gittiği her yerde seçkin insanlardan bir çevre oluşturan, edindiği dostları ve kurduğu çevreyi muhafaza etmesini bilen genç kurmay, bir yandan Sofra’daki güzel flörtleriyle ilişkisini sürdürürken öte yandan uzaklardaki dostluklarını da mektuplaşmak yoluyla canlı tutmaktan geri kalmıyordu.
“İstanbul’daki genç ve güzel dul Madam Corinne, Mustafa Kemal’e büyük bir sevgi ve hayranlık duyuyordu. […]
“Gönül işlerini de memleket işleri kadar büyük bir beceri ile yürüten genç kurmay Mustafa Kemal, bir yandan Başbakan’ın kızı Nikolina ve Bulgar Harbiye Nazırı’nın kızı Mara ve Avukat Açkof’un kızı Elena Açkof ile ilgilenirken [öte yandan] İstanbul’daki Mm. Corinne’e [de] -Fransızca kaleme aldığı- mektuplarıyla sesleniyordu…” (s. 39) (Belli 1988: 32-40)
.
Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (185)
“Beni rakılı salyasıyle sulıyarak bir öptü!”
“En nihâyet: ‘- Bana bak! Bir yere gidemezsin! Otur oturduğun yerde! Sonra karışmam! Hem ayağa kalk! Gel buraya! Öp beni!' Ve sâire… Ben de gittim, öptüm…
‘- Olmadı! Bilmiyorsun! Adam öyle öpülmez! Bak böyle!' diyerek beni rakılı, makılı salyasıyle sulayarak bir öptü! Tütün, leblebi kokusu, ispirtosu ile berâber hâlâ burnumdadır!
“Âh, Mustafa Kemâl! Ne olurdu şu zehri bu kadar içmese idin! Aklın başında kalsa ve yaşasaydın!” (Tıb Prof. Dr. Sâim Ali Dilemre'nin Ömer Hakan Özalp tarafından Atatürk Kitaplığı'nda keşfedilip Derin Tarih'in Şubat 2016 târihli 47. sayısında neşredilen Hâtırât'ından, ss. 72-74) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 2-3.10.2018/13-14)
Lord Kinross'un derlediği müşâhedeler
İngiliz müellifi Lord Kinross'un Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu isimli kitabı, Kemalist devlet ricâlinin yardımıyle ve esâs îtibâriyle önde gelen Kemalist şahsıyetlerin şahâdetlerine istinâd ederek têlîf edilmiş bir kitabdır. İngilizce aslının ilk baskısı 1964'te yapılan ve (Sabataî nâşir ve mütercim) Necdet Sander tarafından hemen tercüme edilen kitap, Türkiye'de, 1966'dan günümüze kadar onlarca baskı yapmıştır. Kinross'un kaydettiği bilgiler de, Dilemre'nin, (alkolizm sebebiyle) “Hakîkaten de Mustafa Kemâl'in rûhî ve organik muvâzenesizliği göze batmaya çoktan başlamıştı” şeklindeki tesbîtini têyîd ve tafsîl eder mâhiyettedir:
“Akılcı felsefeden yoksun bir akılcı olarak, umutsuzluğa ve hayal kırıklığına kapıldı. Artık yapacak bir işi kalmayan bir eylem adamı olarak, kendini, genellikle onun yerini tutan şeye, alkole verdi. Bu da vücut ve kafa sağlığına dokunmaya başladı. […] Atatürk, içkinin yalnızca kalb[in]e değil, başka uzuvlarına da dokunabileceğini hiç düşünmeden, içkiye devam etti. Doktorları da onu bundan vaz geçirmek için pek bir şey yapmadılar. [Bizim araştırmamız, bu son iddiânın aksinin vârid olduğunu ortaya koyuyor…]
“Zihni bulanmıya, hâfızası zayıflamıya, sinirleri bozulmıya başlamış” bir hâlde hırsını başkalarından çıkarıyordu
“Ancak, yakın arkadaşları artık Atatürk'ün eski Mustafa Kemal olmadığını üzünütüyle görüyorlardı. Zihni bulanmaya başlamıştı. Dilcilik ve tarihçilik konularının labirentinde kaybolmuş gibiydi. Bir dediği bir dediğine uymuyordu. Belleği zayıflamaya başlamıştı. Günlük işlerde bir gün önce söylediğini bir gün sonra unutuyordu. Sinirlerine hâkim olamıyor, çabuk çileden çıkıyor; kafesine iyiden iyiye hapsolmuş bir kaplan gibi, düşmanlarına olduğu kadar dostlarına da dişlerini gösteriyordu.
“Tarih Profesörüne: Sen eşeğin birisin!”
“O zamana kadar, hırçınlıklarını, genellikle, saldırısına dayanabilecek güçte olanlar üzerinde denemişti. Ama şimdi kimse bundan kurtulamıyordu. Bu akşam Kulüpte, çatacak bir şey aramış, zavallı bir tarih profesörünü gözüne kestirmişti. Her zamanki gibi yine öğretmen rolünü takınarak, çevresindeki gençleri sorguya çekti. Verdikleri cevaplardan memnun kalmayınca, okullarda okunan tarih kitaplarından birinin yazarı olan profesöre dönerek, gençlerin eğitimi yolunda uyguladığı yöntemleri fena halde yerdi. Korkusundan verecek yanıt bulamayan profesör, onu, sağlığına kadeh kaldırıp yaltaklanarak yumuşatmaya çalıştı. Böyle yüreksiz bir davranıştan iğrenen Atatürk, herkesin işitebileceği şekilde, yüksek sesle, ‘Sen eşeğin birisin! Haydi git, dans et!' diye bağırdı. Profesör de hemencecik ortadan kayboldu. […]

(-Necmeddin Sadık Sadak’ın gazetesi- Akşam, 10.12.1937, s. 12)
Bir Devlet müessesesi olan İnhisârlar İdâresi’nin (şimdiki “Tekel Genel Müdürlüğü”nün) konyak reklamı… Mustafa Kemâl, bütün Anadolu Milletini kendisi gibi içkici yapmak emelindeydi…
***
“Bâzan şeytan kesiliyordu”
“Atatürk'ün bir günü bir gününe uymaz olmuştu. Yakın arkadaşları, ‘Acaba bu akşam ne halde olacak?' diye birbirlerine sorup duruyorlardı. Bazen şeytan kesilir, bazen de karşısında boğa arayan bir boğa güreşçisi gibi olurdu. Gittikçe, Çankaya'da, sofradaki kadınları bir an önce evlerine yollamaya ve sabaha kadar, erkek arkadaşlarıyla oturup içmeye koyulmuştu.
“Bir kere, yine böyle içerken, sabahın saat beşinde ata binmek istedi. İki yaveri, o saatte çıkmasını önlemek için, atın topalladığını söylediler. Ertesi gün, bunun uydurma olduğunu anlayınca, sekreteri Hasan Rıza'ya, bu iki subayın işlerine son vermesini söyledi. Hasan Rıza, her zamanki gibi, emri hemen yerine getirmedi. Ama, ertesi sabah aldığı notu Atatürk'e gösterdi. Atatürk kuzu gibi yumuşak bir gülüşle, ‘Unutalım bunu!' dedi.
“Özellikle geceleri, huzursuzluktan kıvranıyordu. […]
“Uyku uyuyamadığı için gece yarısı yalnız dostlarını değil, yabancıları bile görmeye gider, yataklarından kaldırırdı. […]
“Ellili yaşların ortasındaki Atatürk, eşten, aileden, sevgiden yoksun bir insandı…” (Lord Kinross, Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Müt.: Necdet Sander, İstanbul: Altın Kitaplar Ye., 2011, 23. basım, ss. 547-549) (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 1.10.2018/12)

(Milliyet, 28.10.1974, s. 1)
Lord Kinross (1904 - 1976), Sabataî muharrir ve mütercim Necdet Sander tarafından, İngilizceden, Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu ismiyle tercüme edilen ve 1966'dan beri, evvelâ Sander Yayınevi, bilâhare başka neşriyâtevleri tarafından onlarca baskısı yapılan, Türkiye'de büyük îtibâr kazanmış bir kitabın müellifidir. Kitab, ilmî bir eser olmamakla berâber, kısm-ı âzamı, sahîh şahâdetlere ve vesîkalara istinâd eden, tahk̆îk̆ edildiklerinde menbâlarına ulaşılabilen mâl̃ûmâta istinâd ettiği için, gözden ırak tutulamıyacak pek mühim bir çalışmadır. En mühim husûsiyeti, -müellifinin, kahramanına karşı duyduğu büyük hayrânlığa rağmen- bir “İngiliz soğukkanlılığıyle” têlîf edilmiş olmasıdır. (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 1.10.2018/12)
***
İnönü'nün alenî ve gizli Hâtırât'ları
İnönü'nden bize intikal eden iki Hâtırât var. Bunlardan birincisi, Sabahattin Selek'e anlattıklarının bu muharrir tarafından zaptedilip 1969'da Ulus gazetesinde tefrika edilmesiyle efk̃ârıumûmiyeye mâl olan alenî Hâtırât'tır. Dîğeri ise, birkaç sayfalık, kısa notlar hâlinde, el yazısıyle bizzât kaleme aldığı gizli Hâtırât'tır. Cumhuriyet gazetesi tarafından 1998'de neşredilen Cumhuriyetin İlk Yılları II isimli kitabın sonuna ilâve edilen bu ikincisi, kendisinin ölümünden sonra neşredilmiş olsa gerekdir.
Mustafa Kemâl ile İsmet İnönü arasındaki, -1937 Eylûl’ünde İnönü’nün Başvekîllikden azledilmesiyle netîcelenecek- ihtilâf mevzûlarına, hem ilkinde, hem de ikincisinde temâs ediliyor. Birincisinde hâdiseler ve mes'eleler âdetâ “ne şiş yansın, ne kebab” tavrıyle îzâh edilirken, ikincisinde, İnönü'nün hakîkî düşünce ve hissiyâtına nüfûz edilebiliyor. Bu meyânda, tekebbürle berâber “içki iptilâsı”nın da insanı ne hâle getirdiği ve hele bu insanlar Devletin başındaysa, bu hâllerin bütün Memlekete ne büyük zarâr verdiği de ibretle müşâhede ediliyor…

İnönü'nün, kendi el yazısıyle, kısa notlar hâlindeki birkaç sayfalık Hâtırât'ının ilk sayfası (Cumhuriyetin İlk Yılları II, İstanbul: Cumhuriyet Yl., 1998, s. 112): “Son seneleri, Atatürk'ün, çok zor olmuştu. İlh…”
.
..
|
|
| |
|
|
|
| Bugün 108 ziyaretçi (148 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|