 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Tahran neyin peşinde?
3 Ocak 2015 01:00
Tahran'da cami ararsanız zor. Öyle İstanbul'daki gibi sokaklar mescitlere çıkmıyor. Tuhaftır ama ezan sesi de işitilmiyor. İş merkezlerinde, benzin istasyonlarında "namazhane"ler varsa da yerlisi biliyor. Bizde Cuma hususi bir gündür. Yıkanır, paklanır, güzel kokular sürünür camilere koşarız.
İran'da Cuma namazları mitingi andırıyor. Filan kışladan şu kadar asker getirilsin, feşmekan mektepten şu kadar talebe... Hatip uzun uzun nutuk irad ediyor. Mevzu politika, slogan ezberletiyor haziruna. Azeri'nin biri "İstanbul'da çok şaştım" diyor, "Her mahallede bir cami, hepsinde de cuma kılınıyor. Tanzim tertip eden yok, insanlar kendiliğinden geliyor. Hutbede sadece vaaz-ı nasihat, dünya kelâmı edilmiyor."
SASANİ'DEN BU YANA
Asya'da üç köklü devlet vardır. Gelenekleri oturmuş, müesseseleri olan, ayakları yere basan.
Çin, İran, Turan... Bin yıl evveline giderseniz Korelinin, Japon'un esamisi okunmaz. Hindistan dağınık yaşar, orada da nizamı Türkler kurar. Ruslar itibarsızdır, 1700'lere kadar kaale alınmazlar. Sasaniler devrin iki imparatorluğundan biridir (diğeri Roma). Zerdüşt'türler, ateşgedelerde tapınırlar. İran şahları nazırları ile toplanmaz birebir görüşür fikirlerini alırlar. Bunun iki faydasını görürler. Bir söz odada kalır, dışarı çıkmaz. İki... Hasetler ikbal endişesi ile itiraz edip mevzuyu dağıtmaz. Güçlü orduları, şöhretli cengaverleri vardır, filler yürüdü mü adeta zemini sarsar. Kisra Hüsrev kibre kapılır zahir. Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) zarif mektubunu yırtar. Aradan yıllar geçer, güzel dinimiz Arabistan'dan taşar. Zamanın Şahı Yezd-i Cürd, Müslümanları bitirmek için meydana çıkar. Sa'd bin Ebi Vakkas'ın (Radıyallahu anh) komutasında bir avuç mücahid vardır ama zafere inanırlar. Kadisiye'de efsane komutan Rüstem'i öldürür, kurmayları dağıtırlar. İran saflarında panik başlar, en yapılmayacak şeyi yapar, ağır zırhlarla nehre koşarlar.
BİZANS YENSE NEYSE DE...
İslâm ordusu başkent Medayin'e girdiğinde Kisrâ, tacını, tahtını, hatta kızlarını bırakıp kaçmıştır. Hadise Acemlerin ağırına gider. Hani bir Bizans'a yenilmiş olsalar bu kadar koymaz.
Devir Hazret-i Ömer devridir, adil halifeye mesafeli durmalarının sebebi budur aslında.
İranlıların normalde ümmetle kaynaşmaları gerekir ama Persçilikten arınamazlar. Değişik bir şeye inanmaları lazımdır ki kendileri gibi kalsınlar. Nitekim ağıt matem kültürünü çalıştırır, Kerbela sahnelerini (hangimizi hüzünlenmez ki) işleyip içlerine kapanırlar. Hilafet gibi gelmiş geçmiş bir mevzuya takılır, başına "Hazret" sonuna "radıyallahu anh" eklemeden anmadığımız İslam büyüklerine kara çalarlar. İran, Hulefa-i Raşidin devrinden sonra Emevilerin eline geçer bunun için Emevi halifelerine de kin tutarlar. Abbasiler döneminde bir çok vali, komutan Fars menşelidir ama bağımsızlık hayalleri kurarlar. Tahiriler, Samaniler, Gazneliler, Harzemşahlar devrinde de fırsat kollarlar. Timur Han karşı gelinemeyecek kadar güçlüdür, isyana kalkışmazlar. Nitekim 1501 yılında Şah İsmail Safevi devletini kurar. Yayılmacıdırlar, Şii dailer bilhassa Anadolu'ya sızar, kardeşi kardeşe kırdırırlar, biliyorsunuz işte isyanlar, baskınlar...
TÜRKİYE'DEN EKMEK, İRAN'DAN BOMBA
Suriye'de akıl almaz bir zulüm yaşanıyor, devlet kadın çocuk ayırmadan kendi halkını katlediyor. Batı dünyasının vurdumduymazlığını anlayabiliriz ama İran'ın tavrı izah edilemiyor. Sasani kültüründe insan üstü figürler çoktur, Persopolise giderseniz sizi aslan vücudlu muhafızlar
karşılar. Şehir meydanlarında sloganlar "İtaat ez imamest!"
Evet Halep orada!..
Afşar asıllı Nadir Şah hakikaten nadir bir şahtır. Bağdat'tan getirttiği Ehl-i Sünnet âlimiyle, Şii ulemasını buluşturur, ayrılıkları bitirmeye çabalar.
Avrupalılar Amerika'ya seferler düzenleyip koca kıtayı Hıristiyanlaştırırken Osmanlı İran tacizleriyle uğraşmaktan okyanusa açılamaz. Acemlerin uzak ülkelerde İslam'ı yayma, Müslümanları kollama gibi bir gayretleri olmaz, Açeli'nin derdi sadece İstanbul'dakileri yakar. Bir ara Nadir Şah (Ki o da bir Afşar Türkü'dür) "nedir bu ayrılık" der, ulemayı toplar. Bağdat'tan çağırılan Abdullah Süveydi Hazretleri, Şii alimlerini ikna eder, birlikte tevbe istiğfar eder, kucaklaşırlar. (Zikrolunan münazara "Hucec-i katiyye" adıyla kitaplaştırılacaktır daha sonra. Bkz. Hak Sözün Vesikaları kitabı)
O dönemde Osmanlıyla dostane temaslar kurulur, iki devlet de rahatlar, önünü görmeye başlar. Nadir Şah Türkçe'yi devlet lisanı yapar. Hindistan'ı da Türkçe konuşan bir melike bırakır ki Türkçe bilen bir seyyah boydan boya Asya'yı aşar. Belki Osmanlı- İran münasebetleri daha da öteye gidecektir ama Nadir Şah'ı ortadan kaldırırlar. İran Afşarlardan sonra Zend ve Kaçar hanedanı tarafından yönetilir ki bunlar da Türk asıllıdırlar. Nitekim İngilizlerle dirsek temasına giren bir darbeci (Şah Rıza) ipleri eline geçirir, resmi dil Farsça olur, tedrisat, matbuat farsça... Perslilikleri su yüzüne çıkar neden sonra.
DEVRİMDEN SONRA
İran İslam devrimi bir Şii Devrimidir. Humeyni geçer başa, onlara göre imamlar masumdurlar, yanılmazlar, eleştirilemezler asla.
Meydanlarda apartman büyüklüğünde afişler: "İmama sadakat!" "İmama itaat!"
Halbuki bizim inancımıza göre herkes hata yapabilir, peygamberler müstesna. (Allahü teâlâ Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla doğruyu bildirir zira)
Acemlerin liderlerini insanüstü tanıtmak gibi bir çabaları vardır. Biliyorsunuz Kisralar, Nemrudlar da bu coğrafyadan çıkar. Şah Rıza Pehlevi'yi de Sayeh-i Huda (Allah'ın Yeryüzündeki Gölgesi) diye överler zamanında. Camilerin içinde resimlerle karşılaşınca şaşırıyorum. Kerbela tasvirleri, Ayetullah posterleri... Ve musavver (resimli) Kur'anlar...
Halbuki İslam dünyasında mescitlere suret giremez asla. Devrimin ardından propaganda atağına kalkarlar. Lakin muta nikahı, takiyye gibi uygulamaları ve Sahabe-i kiram hakkındaki edep dışı konuşmaları yüzünden taraftar bulamaz, aksine yalnızlaşırlar. Türkiye'de neredeyse 1.5 milyon Suriyeli var, devletimiz Kürt, Arap, Şii, Ezidi ayırımı yapmadan herkese kucak açıyor. Derneklerimiz hayır peşinde, mini mini çocuklar harçlıklarını bağışlıyor.
Peki ya İran? Daha fazla insan öldürsün diye Katil Esed'e asker ve silah yolluyor. BAAS gibi ırkçı bir rejime (teorisyeni Hıristiyan asıllı Mişel Eflak) destek oluyor açıkça.
Şu acı soğukta eğreti çadırlara sığınan kadınların çocukların üzerine varil bombası atmanın bir izahı olabilir mi? Bu nasıl Müslümanlık Allah aşkına?
Gazze'yi vuran Siyonist'le, Halep'i hırpalayan Nusayri'nin farkı ne? İkisi de Müslümana kıyıyor sonunda. Demek ki Tahran, İsrail aleyhtarlığında da samimi değil, yalan söylüyor gözümüze baka baka. Şu mübarek kandil günü dua etmekten başka ne yapabiliriz ki? Allah-ü teâlâ, Ümmet-i Muhammede basiret vere. Gözlerimiz ve gönüllerimiz açıla!
Yakıştı mı ama?
İran'da bir Sünni'nin amir, memur, subay olması mümkün değil ama Ermeniler el üstünde tutuluyor. Tahran yönetimi bu konuda kararlı, hem de Azerileri incitmeyi göze alacak kadar.
Zaten tarihte bir İran - Haçlı savaşı vaki değil, Selahaddin Eyyubi Akka'da kan terlerken, Fatımiler Hıristiyanlarla iş birliği yapıyor.
Selçuklular bir yandan haçlı akınlarına göğüs geriyor, bir yandan da Haşhaşilerle uğraşıyor.
1655 yılında Şah Abbas, Aras kıyılarında (Culfa'da) oturan Ermenileri Isfahan'a davet ediyor, tarihi Türk kentinde "Yeni Culfa" adıyla bir mahalle kuruluyor. Bunlar daha ziyade ticaret yapıyor, Avrupa - İran münasebetlerini deruhte ediyorlar. Isfahan'da 13 kiliseleri var. En büyüğü "Vanik" adıyla anılıyor.
SOYKIRIM MASALI
Bahçeye bir "1915 soykırım anıtı" yapmışlar, müzeyi sözde katliam belgeleri ile donatmış, gelene gidene masal anlatıyorlar. Usuluyle erkanıyla da değil, uluorta sövüyorlar ecdadımıza.
Bizi gezdiren rehbere soruyorum, "Ayıp olmuyor mu ama? Hani biz gardaştık aga?"
- Bu onların kilisesi, bahçenin içi bizi bağlamaz.
- Peki ben de bir Sünni camisi açsam? İçi sizi ilgilendirmeyen bahçe duvarlarımız olsa...
Rehberimiz kıvranıp duruyor. "Beni böyle işlere karıştırma"
Garibi üzmüyorum, "tamam tamam sormadım".
Rahatlıyor fukara.

Mahmud Han'ın saray sanatkârlarına yaptırdığı (1741) Topkapı Hançeri parayla pulla alınamaz asla. Osmanlı heyeti hançeri Nadir Şah'a sunmak üzere yola çıkar, ancak Bağdat'a vardıklarında suikast haberini alırlar. Hançeri takdim edemeden dönerler İstanbul'a.
.Kırım Kırım kırdılar
10 Ocak 2015 01:00
Allah rahmet eylesin babam Celal Hebu ayaklı arşiv gibiydi adeta. Küpürler kesmiş, notlar tutmuş, zarflamış dosyalamış kaldırmış kenara. Karıştırırken büyük ninemin hatıralarını buluyorum ve üç beş de sararmış fotoğraf yanında... Cihan harbi yıllarına dair değerli bilgiler var. Sadık Abiye bahsediyorum "iyi ya" diyor, "haber yapsana!"
Ninem sade yazmış, girizgâhsız girmiş mevzuya: Adım Gülsüm. Kırım Akmescid eşrafındanız. Tatarlar olarak Çarlardan da çok çekmiştik zamanında. Komünistler daha beter çıktı, hani gelen gideni aratır derler ya. Bolşevikler malımızı mülkümüzü elimizden aldılar. Beyim öğretmendi, boğaz tokluğuna çalışıyordu, devlet kapısında. Büyük bir baskı vardı, camileri hedef almışlardı, Akmescid'de mescid kalmamıştı adeta. Ve Cihan Harbi patladı, Almanlar 1941 yılında Kırım'a yöneldiler. Ruslar panikledi, ambarları yakıp kaçtılar. Bu arada beyimi de (40 yaşındaydı oysa) silahaltına aldılar, sürdüler ateş hattına.
ÖZ YURDUMDA GARİPTİM
Almanlar Ruslar kadar baskıcı değildi, ibadetimize karışmıyorlardı en azından. Şehirler bombardımana maruz kalıyordu. Bu yüzden Seyyidler reyonuna bağlı, Beş Kurtga köyüne çekildik, ata topraklarımıza. Günün birinde beyimden mektup geldi. Almanlara esir düşmüş. "Halsizim hastayım çocukları görmek istiyorum" diyor. Hemen bir hindi kestirdim, verdim fırına. Çocukları alıp çıktım yola. Kar, kış, ayaz. Burnumuzdan çıkan buhar buz oluyor anında. Canköy az yol değil, günde on saat yürüyebilirsen, 5 gün sürüyor. Akşamları Tatar köylerinde kalıyoruz, döşek seriyor, sofra açıyorlar. Hindiyi de niye yük ettim bilmem, cam gibi dondu, bi' de onu taşıyorum sırtımda. Alman komutan bize iki dakika süre tanıdı, sokulduk kapıya. Muhafızlar asabi "nayn nayn" deyip duruyorlar. Kızım tellere kadar yaklaştı ona ses çıkarmadılar ama. Birden kurt köpekleri daldı çocuğa. Allahtan üzerindeki elbiseler yorgan gibi kalın, diş geçmez ki, bildiğin keçe aba. Neyse beyim geldi, erimiş solmuş. Henüz kucaklaşıp ağlaşamamıştık ki "bitti" dediler, "ayrılın tamam!"
Biz Akmescid'e döndük beş on gün sonra da beyim geldi ardımızdan.
Komutan sormuş "Sen Türk müsün?" Evet. Komünistlere karşı mısın. Elbette!
-Salın bunu, gitsin köyüne.
Ancak yolda ayakları donmuş morarmış, koca adam ağlıyor ıstıraptan. Beyimi fıçı içine oturttular, otlar kökler attılar adeta haşladılar. Boncuk boncuk terledi iyi geldi bi iznillah.
Almanlar Rus aleyhtarlarına toprak veriyorlardı, bize de düştü bir parça. O sene mısır ektik, karpuz kavun aldık yaza. İki yıl geçti sanırım, Rus saldırıları başladı bu defa. Gece sirenleri duyunca sığınaklara koşuyoruz, bir çatırtıdır kopuyor ortalıkta.
ZOR SEÇİM
Rusların Kırım'ı ele geçireceği belli oldu. Almanlar çekilmeye başladılar. Mütereddittik. Ne yapsaydık acaba? Ani bir kararla Almanlara takıldık, üst baş, nevale bile alamadan çıktık yola.
Vatanımda ölmek istiyorum diyenler de arzularına nail olamadılar, Stalin onları bir gece de topladı, sürdü Orta Asya bozkırlarına. Çoluk çocuk hayvan vagonlarına tıkılmışlar. Tek verdikleri süpürge tohumu. O da felâket ishal yapıyor, garipler eriyip soluyor, cesetleri atıyorlar aşağıya.
Neyse Ukrayna'nın Odesa limanına geldik. Mültecileri bir kışlada topladılar. Zemheri, rüzgâr kesiyor adeta. Tekneler kalkıyor ama binmek ne mümkün. Edige Krimov adlı biri yardım etti, gemiye aldılar.
Nihayet kazanlar yandı, halatlar toplandı, çarklar döndü ve başladı macera. Nereye götürüldüğümüze dair bir bilgimiz yok, bindik bi alamete, gidiyoruz kıyamete. Yakınlarımıza cup cup bombalar düşüyor, gemi bir o yana yatıyor, bir bu yana. Köstence limanına yanaştık, bizi bir alana aldılar, etrafımız da dikenli teller, kuleler, muhafızlar.
Almanlar bizi yük vagonlarına koydular, nasıl pis anlatamam, pireler bulut halinde saldırıyor. Battaniyelere sarılıp büzüştük, nereye götürüldüğümüzü bilmiyoruz daha. Yol zaman zaman kapanıyor saatlerce bekliyoruz. İnip tuğla arasında ateş yakıyor, yemek yapmaya çalışıyoruz telaşla. Meskûn mahallerde durunca ekmek, peynir, süt, alıyoruz. Fiyatlar uçmuş, para yetmiyor gıdaya. Romanya, Macaristan, Avusturya... Derken Almanya. Dile kolay belki bir ay gittik, dura kalka, dura kalka. Ve adı ...heim'la biten bir beldede indirdiler sonunda. Yolda çok kirlenmiştik bitlenmiştik hatta.
KÖLELİK KALKMIŞTI GÜYA
Bizi DDT ile fırçalayıp hamamlara soktular, kışla gibi bir yer, gıcır gıcır battaniyeler, temiz temiz çarşaflar. İlk defa deliksiz uyudum, rüyada mıydım acaba? Ertesi gün bizi çiftlik sahiplerine dağıttılar, adamlar işinin ehli, omzu geniş, bileği kalın olanları seçiyorlar. Benle oğlumu Tizis köyünün muhtarı aldı, küçük bir oda verdi. Düşünün kendimize ait bir çatı altı, ne büyük nimet, anlatamam asla. Beyimle kızımı alan çiftçi yatacak yer göstermemiş, ahırlara sığınacaklar. Rica ettim onlar da yanımızda kaldılar. Sabah erken kalkıyor, gece yarılarına kadar çalışıyoruz, sadece ineklerin yemini vermekle, altını almakla, sütünü sağmakla kalmıyor, çapaya, sabana gidiyoruz ayrıca. Patates söküyoruz, kümeslere bakıyoruz..
Bir nevi köleyiz yani, bir değerin yok, itilip kakılıyorsun icabında.
Beyim ufak tefekti, iyi bir ırgat sayılmaz. Çiftlik sahibi bir gün bağıra çağıra üstüne yürüyor, dirgeni kaldırmış tam vuracak, kızım giriyor araya. Sen misin karşı gelen tam 13 araba gübre yükletiyor el kadar çocuğa. Düşünün 4 yıl ter döktük yaranamadık adamlara.
BERLİN MÜNİH
Beyim bir fırsatını bulup mülteci komiserine çıkıyor, olanı biteni anlatıyor. Ben tahsilli bir insanım, birkaç lisan biliyorum, büyük şehirlerde daha yararlı olamaz mıyım acaba? Mâkul bulmuşlar bizi Berlin'e yolladılar. Orada Tatarların çıkardığı bir dergide iş buldu kolayca.
Derken Berlin bölündü, baktık Ruslar yine yakınımızda, huzursuz olduk, Münih'e geçtik bu defa.
Ve harp bitti, Kırım, Kafkasya ve Polonyalı mültecileri Mittenwald kampında topladılar! Burası ABD hükümetinin uhdesindeydi. Odalarda ikişer üçer aile. Bir nevi koğuş kışla. Yiyecekler Amerika'dan geliyor herşey kutularda. Kullanılmış elbise de dağıtıyorlar ama kızıma göre bir şey bulamadık yığınlarda. Garibim eski urbalarla gelin oldu, bir Karaçay genciyle yuvasını kurdu kampta. Her şey karne ile veriliyor, bakliyat, konserve, yağ, tuz, çikolata. Bunlar bize lüks, Alman çiftçileri ile değişiyoruz, meyve sebze alıyoruz karşılığında. Fransız birliklerinde Arap askerler vardı, zaman zaman zerzevat getiriyorlar, ne büyük ikram ama!
Ben mutfakta çalışıyordum, patatesin kabuklarını kalın soyuyordum, alıp geliyorum eve, yıkayıp yemek yapıyorum çocuklara. Kampta yemek var ama domuz katıyorlar.
EVLİ EVİNE KÖYLÜ KÖYÜNE
Yıl 1948 artık herkes yerine yerleşiyor, bu saatten sonra Kırım'a dönemeyiz. En iyisi Türk'üz demek, yollasınlar Anadolu'ya. Damat becerikli bir genç. Türk talebelerden bilgi toplayıp senaryo yazmış, "yok şu vilayetteniz, yok şunlardanız filan..." Evet sorsalar öyle birileri var. Evrak istenince ümidimiz kırıldı ama damat oturup belge düzenledi. Patatesten mühür kazıdı bastı kağıtlara. Almanlar titizdir güya yuttular, kim bilir belki de üstünde durmadılar. Ausburg'dan İtalya'ya geldik, Napoli'den gemilere bindik çıktık deryaya. Deniz nasıl dalgalı anlatamam, içimiz dışımıza çıktı adeta. 4 gün sonra Tuzla'ya vardık. O gece denizde bekledik, çalkantıdan yanaşamadık karaya. Bizi İzmir'de iskan ettiler, kızımı ise Eskişehir Çifteler'e yolladılar. Hasılı onca ülke dolaştım ama Türkiye'nin yeri başka. Ne kadar mesut olduğumu anlatamam burada. Evet, hatıra böyle bitiyor, rahmetli nineme bir Fatiha okumuşsunuzdur mutlaka.
HİLALSİZ OLMAZ
Mittenwald kampında oğlum ve arkadaşları... Çocuklar erimediler kültürlerinden kopmadılar. Onca işimizin arasında Ayyıldız işliyorduk formalarına.
.Oyun içinde oyun
17 Ocak 2015 01:00
JF Kennedy ABD'nin ilk ve son Katolik başkanıdır. Gençtir, heyecanlıdır, gözü karadır bu yüzden tedbirsiz davranır. Başkan seçilmeden evvel Yahudi Sigmund Rotschild'in "seçim masraflarını karşılarız ama iktidara gelirsen bize paralel bir siyaset izleyeceksin" teklifini geri çevirecek kadar toydur (!) daha. Elitlerin değil, eziklerin oyunu alarak başkan olan Kennedy bağımsız bir Amerika'dan yanadır zira.
Nitekim1963'te çıkarttığı kanunla Amerikan dolarını basma yetkisini Rotschild ailesinden alır Amerikan Merkez Bankası'na sunar. Bu İsrail'in can damarını kesmek demektir, Siyonistlerin uykuları kaçar.
O günlerde İsrail Dimano Çölünde bir nükleer tesis kurmakta, Şam'ı, Bağdat'ı, İstanbul'u. Ankara'yı, Riyad'ı, Kahire'yi vuracak füzeler planlamaktadır. Kennedy İsrail'in nükleer programına karşı çıkar. Ben Gurion'a yazdığı mektupta makul ifadeler kullanır, mahsurlarını sıralar.
Ben Gurion cevabi mektubunda hariciye camiasında rastlanmayan sertlikte bir üslup kullanır ve Koca ABD Başkanına "Genç adam" diye hitap ederek aşağılar. Bunun bilinen bir adı vardır "aba altından sopa!"
O saatten sonra katıldığı toplantılarda "Kennedy'nin varlığı İsrail için tehdittir" diyecektir ısrarla.
Kennedy Vietnam'a girilmesinden yana değildir, böyle bir operasyonun kanlı bedelinden şüphe duymaz. Ancak derin Amerikalılar savaş baltalarını çoktaaan çıkarmış, dansa başlamıştırlar. Pentagon güçsüz rakibi karşısında şov yapacak, silah sanayii büyük siparişler alacaktır, dolar yağacaktır dolar!
Rusya ile nükleer füzeleri karşılıklı azaltan Kennedy soğuk savaşı bitirmekten yanadır, gerginliğe ayrılacak bütçeyi uzay çalışmalarına sağlığa ve eğitime aktarmayı planlar. Bu da silah tacirlerinin 300 milyar dolar kaybetmesi demektir bir bakıma.
Kennedy projelerini hayata geçirebilmek için 1964 seçimini kazanmalıdır. Texas eyaleti bilhassa önemlidir. Çünkü parti içinde dargınlıklar kırgınlıklar vardır. Söylentileri bitirmek için Vali Conally ile birlikte çıkmalıdır halkın karşısına.
22 Kasım 1963 Cuma günü, eşi Jackie ile üstü açık bir Lincoln'e biner, vatandaşları selamlar. Saat 12.30'da 6 adet patlama işitilir. 12.31'de ölü bir başkan vardır Limuzinin koltuğunda.
Suikastı inceleme işi Warren komisyonuna havale edilir. Ancak seçilenlerin tamamı masondur, faturayı Oswald adlı bir zavallıya keser, İsrail'i töhmetten kurtarırlar.
PEKİ KİMDİR BU OSWALD
Lee Harvey Oswald, 939 New Orleans doğumlu bir Amerikan vatandaşıdır. Deniz piyade olarak vazife yaptığı yıllarda (56-59) Rusça dil eğitimi almış, bilahare pratiğini geliştirmek için Rusya'ya gitmiş orada evlenmiştir. Lakin Rusya'da yapamaz, gelir Dallas'a yerleşir bir yıl sonra. Normalde Sovyetler dönüşü sorgulanması lazımdır ama herhangi bir takibata uğramaz. Zaten sol düşünceli birinin en son geleceği yer Teksas eyaletidir. Burada Komünist'im demek 20 yıldan başlar.
Bilahare CIA kadrosundan Clay Shaw ile irtibat kurar ve Elm sokağındaki kitap deposunda işe başlar. Eski bir askerdir, FBI'a girip çıkmaktadır hala.
Başkan Kennedy vurulduğu esnada kitap deposunun ikinci katındaki kafeteryada bir şeyler atıştırmaktadır. Suikastten haberi bile yoktur, hadiseden yarım saat sonra sinemada tutuklandığında film seyretmektedir bir başına. Enteresandır bütün polislerin elinde resimleri vardır ama.
Oswald emniyette 12 saat boyunca soru yağmuruna tutulsa da dik durur, suçu üstlenmez asla. Savcıların ifadeyi kayda alması gerekir ama bu basit kaideye uyulmaz. Oswald'ın kendinden emin tavrı birilerini ürkütmüştür zira.
Halbuki resmi açıklama nettir "Komünist Oswald üç atış yapmış, Başkan Kennedy'i öldürmüş ve Teksas Valisi Connaly"yi yaralamıştır."
Oysa şahitler (tam 51 kişi) patlama seslerinin kitap deposundan değil, çimenli tepe üzerindeki tahta perdenin arkasından geldiğini söyler ısrarla.
VURUN OSWALD'A!
Medya ağız birliği etmişçesine "Azılı Marksist ve Castro hayranı" Oswald'ı karalar. Life Dergisi çocuğun eline fotomontaj ile bir tüfek tutuşturup yayınlar. Amerikan halkı "acaba" deme özürlüdür, istenilen yana sürülür rahatlıkla.
Cevapsız sorular
"Bir eylemi kimin planladığını anlamak istersen 'kime yaradığına' bakacaksın."
Mahir Kaynak
Polis William Janetsson silah seslerini duyunca tepeye koşmuş, duman ve barut kokusu ile karşılaşmıştır orada. Şahitlere göre en az üç suikastçı vardır ve ikişer atış yapmıştırlar. Kennedy, ikinci atışta boğazından vurulmuş; "altıncı atışta" ise kafatası parçalanmıştır.
Neyse aradan iki gün geçer. Zanlı Oswald "Dallas Emniyet Müdürlüğünün içinde" Jack Ruby (Jacob Rubenstein) tarafından öldürülür.
Kennedy suikastının görgü tanıklarından Jessica C. Flonnkın Jack Ruby'i çimenli tepecikte gördüğünü açıklar, elinde dürbünlü tüfekle uzaklaşmaya çalışmaktadır hızla.
Tuhaftır ama ifade sahiplerinden 47'si peyderpey intihar eder ya da trafik kazalarına uğrarlar.
Oswald'a yakıştırılan dürbünlü silah önce 7.65 bir mavzer (Mauser) diye açıklanır, 6.5 lik Carcano'ya dönerler sonra. Ancak bulup getirdikleri 1945 İtalyan yapımı Carcano'nun uzun süredir kullanılmadığı ortaya çıkar. Burada FBI Şefi mason Edgar Hoover devreye girer (oyunun aktörlerindendir) silahı merkeze yollar, ama silah ikinci defa arandığında bulunamaz FBI ambarlarda buharlaşır adeta.
John F. Kennedy'nin vücudunda 8 yara izi vardır. Iskalanan atışları da dikkate alırsak tek mermi arı gibi dolanmış, Başkandan çıkıp valiye girmiş, validen çıkıp dönmüştür başkana...
Resmi açıklama Başkan'ın arkadan vurulduğu yönündedir. Peki arkadan vurulan bir insanın beyni nasıl olur da bagaj kapağına sıçrar. Hem o meşhur Lincoln suikasttan sonra neden yıkatılmaya götürülmüş, temizlenmiştir itinayla?
Bilahare Oswald ile yakınlığı bilinen CIA yönetecisi Clay Shaw'u mahkemeye çıkarırlar. New Orleans başsavcısı Jim Garrison resmi tezi tek tek çürütür ve yeni bir sayfa açar. Abraham Zapruder adlı bir vatandaşın kullandığı el kamerası (8 mm'lik Bell&Howell) hadiseyi saniye saniye görüntülemiştir zira.
Peki 964 Warren ve 975 Rockefeller Komisyonu aynı görüntülerden haberdar değil midir?
Elbette haberdardır ama film Time-Life binasında bir kasada saklanır, Amerikan halkına izlettirilmez asla.
Ya Meclisin Suikast Araştırma dosyaları? Onlar devlet sırrıdır. 2029 yılına kadar mühür altında olacaktırlar.
Oswald'ın katili Jack Ruby'e gözaltındayken yapılan şırıngada ne vardır bilmiyoruz. Lakin adamın kimyasını bozar, o da genç yaşta gözlerini yumar hayata.
Uzatmayalım LBJ (Lyndon B. Johnson) hemen suikast günü yemin eder ve Kennedy'nin yerine 36. Başkan olarak göreve başlar. Ülke adeta Siyonistlerin eline teslim edilir. ABD, Arap- İsrail savaşında açıkça Telaviv'in yanında yer alır. Düşünün Washington desteği olmasa nasıl tutunabilirlerdi Ortadoğu'da.
İsrail'deki Dimona Santrali tamamlanmış, nükleer füzeler imal edilmiş ve hedeflerine kilitlenmiştir bu arada.
LBJ dolar basma hakkını tekrar Rotschildlere sunar, devleti sil baştan şahıslara bağlar.
Pentagon çığlık çığlığa koştuğu Vietnam'da ise batağa saplanır. Evet karşı taraf da kayıp verir ama Amerika bu kadar tabutu ilk defa görür bir arada. Binlerce helikopter ve tayyare düşer, maliyenin dengesi kayar.
LBJ Kıbrıs çıkarmasının yapıldığı günlerde açıkça Yunanistan'ı arkalar ve Ankara'ya "ABD yapısı silahları kullanamazsınız" şeklinde bir mektup yazar.
Bakın şimdi nereye geleceğim? Fransa'daki rehine krizi sürerken tecrübeli meslektaşlarımız hep aynı şeyi söylediler. "Bunları vuracak, susturacaklar!"
Evet, onlara da Oswald'a reva görüleni yaptılar.
Mahir Kaynak'ın bir sözü var. Bu tür eylemleri kimin planladığını anlamak istiyorsan kime yaradığına bakacaksın.
Fransa'daki eylemin Müslümanlara yaramayacağı açıktı, yaramadı da...
Sebeplenenler ortada!
ASLEN POLONYALI BİR YAHUDİ
Yüzlerce polisin önünde Smith&Wesson'unu çıkarıp Oswald'ın kalbine sıkan Jack Ruby gece kulübü işletiyor gibi görünse de FBI ile kirli işler çeviren bir Polonya yahudisidir aslında.
Kennedy suikastında kullanıldığı öne sürülen alet mekaniktir, mermiler kolla sürülür namluya. "Yani?" diyeceksiniz. Böyle bir tüfekle kimse beş saniyede üç atış yapamaz
.
Deermişim...
24 Ocak 2015 01:00
Lisanını öğrenmek için nice nice zahmetlere girdiğimiz ve idari hukuk sistemini yekpare ithal ettiğimiz Fransa ile dostane münasebetlerimiz sürüp gitmektedir ki... O da ne?
Büyükelçimiz İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener Paris'in ortasında şehit edilir.
Fransa ASALA'ya çağdaş uygar (!) bir devlete yakışan tepkiler gösterir. Ertesi gün Le Figaro, Le Monde, L'independant siyah başlıkla çıkar, L'equipe, l'express ve LePoint o haftaki sayılarını Ermeni terörüne ayırırlar.
Cenaze merasimi için İstanbul'a gelen Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing verdiği beyanatta hayli samimidir: "Henüz Kahramanmaraş ve Gaziantep işgallerinde yaptıklarımızın utancını üzerimizden atamamışken, yaşanan bu suikast bizi derinden yaraladı. Evet ülkemizde hayli Ermeni seçmen var ama oy endişesi ile günlük siyaset yapacak değiliz asla."
Ermeni asıllı Fransız vatandaşı Charles Aznavour ise bir gazetecinin sorusu üzerine "ASALA yanlış yapıyor. 1915'de Türkler de acı çekti, onlar da sürüldüler, öldürüldüler. Erivan bugün Kızıl Ordunun kanatları altında olabilir ama yarın Sovyetlerin dağılmayacağını kim söyleyebilir? Türkiye ile sürtüşmek iyi bir fikir değil" şeklinde kanaatini açıklar.
HEPİMİZ İSMAİLİZ
Merhum İsmail Erez'in cenazesine 60'a yakın devlet başkanı iştirak eder. Ellerinde Türkçe dövizler taşıyan yabancılar "Hepimiz İsmail'iz, hepimiz Türk'üz" mesajı verirler.
Daha evvel planlanmış bir programı olduğu için taziyeye katılamayan ABD Başkanı Gerald Ford, Empire State Building ve Chrysler gökdelenlerini kırmız beyaz boyatarak Türkiye'nin yanında olduğunu gösterir.
Fransa'nın ünlü restoranlarından Le Meurice- Paris'in şefi Alain Ducasse şehitlerimizin hayrına helva kavururken, Maison Pic-Fransa'nın patroniçesi Anne Sophia elceğizi ile lokma dağıtır halka. Evian ve Donone firmaları hazırladıkları şerbetleri sunarken, L'Oreal, Lancome, C. Dior, Vichy, Chanel, Biotherm, Matrix ve Rimmel gül suyu serper haziruna.
O hafta Mişel Platini attığı golden sonra formasını sıyırır, seyirciyi göğsündeki Ay Yıldızı göstererek selamlar.
Eyfel kulesi, Avenue des Champs-Élysées, Concorde Meydanı, Zafer Takı, Chaillot Tepesi ve Seine nehri üzerindeki köprüler Al Bayraklarla bezenir boydan boya.
Disneyland ve Moulin Rouge gibi eğlence merkezleri ile Palais Garnier bir süreliğine kepenk indirir. Enrico Macias ve Mirelle Mathieu konserleri iptal edilir Artist's Square'da buluşan ressamlar Ermeni terörü üzerine çizer, fırçaları ile kan ve gözyaşına set çekerler adeta.
İlerleyen günlerde Fransız İstihbarat teşkilatı DGSE Ermeni mekteplerini takibe alacak, potansiyel militanları fişleyecektir. Bu arada Asalafobi yükselir, sözde soykırım anıtları yıkılır, Ermeni kiliseleri ateşe verilir.
SİTU SAVE
Bilahare Fransız Kültür Bakanlığı Türk - Fransız dostluğunu işleyen bir filme imza atar. Ünlü romancılar Nicole Garcia ve Claude Mauriac Yeşilçam tadında bir senaryo için çaba harcarlar. Zikrolunan filmde Fransa'ya çalışmak için gelen Ali Osman'ın hüzünlü hikayesi işlenmektedir. Patronun güzel kızı Celesse Türk gencine aşık olur, ancak Ali Osman bu sevdadan habersizdir. Kastamonu'daki nişanlısı Döndü ile evlenebilmek için para biriktirmektedir sabırla. Celesse ümitsiz aşkı yüzünden büyük acılar yaşar, alır başını dağlara çıkar. Sağda solda "Si tu savais combien je t'aime" diye ağıtlar yakar. Neticede ağlaya ağlaya kör olur, doktorlar göz nakli için gözü kara bir yiğit aradıklarında Ali Osman kahramanlar gibi ortaya çıkar. Nı nııı nııın. Gelgelelim Celesse ameliyathane kapısında sedyeden düşecek, damarındaki tıkanıklık açılacak ve tekrar görmeye başlayacaktır...
Başrollerinde Brigitte Bardot, Alain Delon, Catherine Deneuve, Gerard Depardieu'nun oynadığı filmde ünlü yıldızlar bila bedel kamera karşısına geçer, filmin hasılatını Ermeni saldırılarında ölen Türk diplomatların ailelerine bağışlarlar.
O yıl Sorbon Üniversitesi Van'da bir seminer düzenler, tarihçiler Zeve'deki toplu mezarı inceler. Yayınlanan sonuç bildirgesinde "bu açıkça bir soykırım. Çoluk çocuk demeden Türkleri kesen Ermeni komitacıları lanetliyoruz. Maktuller önümüzde iken katillerin saklanması ahlaki değil, bunu inkar suç sayılmalı, siyasetçileri vazifeye çağırıyoruz" derler.
Yine o yıl ders kitaplarından Osmanlı aleyhtarı ifadelerin çıkarılması istenir. Raporda "Fransız gençleri Anadolu kültürü ve İslam medeniyetinden mahrum edilmemeli" cümlesinin altı çizilir özenle.
Yaa böyle.
Sakın siz beni ciddiye almayın, uydurup uydurup yazıyoruz işte. Laf ola beri gele...

ÖFKEMİZ BURNUMUZDA
16 ülkede 110 eylem koyan 42 vatandaşımızın canına kıyan ASALA Türk medyasından büyük tepki alır. Bazı gazeteler "Hep onlar mı vuracak!" "Bekliyoruz Paşam" manşetleri ile çıkar. "Hepimiz Ermeni'yiz"e çok vardır daha...

VAKAYI ADİYEDEN(!)
Türkiye'nin Paris Büyükelçisi ve makam şoförü cadde ortasında kurşunlanarak öldürülmüş. Avrupalı için haber değeri olmayan bir vaka...
Madalyonun öbür yüzü
ASALA Türklere vurduğu sürece tepki toplamaz, ne zaman ki Batılılar da zarar görür, anında sürülür topun ağzına.
Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia (ASALA) Agop Agopyan adlı bir katil tarafından kuruluyor (1975- Beyrut). SSCB, Suriye ve Yunanistan bu tedhiş örgütünü açıktan desteklerken, Fransa ise müsamahalı tavrı ile cesaret veriyor.
ASALA birçok ülkede eylem koyuyor, dilerseniz biz sadece Fransa'dakilere yer verelim bu yazıda.
4 Nisan 1973. Türkiye Başkonsolosluğu ve THY bürosuna bombalı saldırı düzenleniyor. Tahribat büyük ama tahkikat ve takibat yapılmıyor.
24 Ekim 1975 Fransa Büyükelçimiz İsmail Erez ve makam şoförü Talip Yener cadde ortasında öldürülüyor. ASALA üstleniyor, tutuklanan olmuyor.
BESLE KARGAYI
8 Temmuz 1979 Paris'te THY, Çalışma ataşeliği, OECD Daimi Temsilciliği ve Türk Turizm ofislerine saldırılar düzenleniyor. Fransız polisi tehditlere rağmen Türk binalarını korumamakta direniyor.
18 Kasım 1979 THY Yine bombalanıyor, bu arada KLM ve Lufthansa ofisleri de zarar görüyor. İki Fransız memur yaralanıyor.
22 Aralık 1979 Turizm Ataşesi Yılmaz Çolpan, Şanzelize'de kalabalık ortasında vurularak şehit ediliyor. 19 Mayıs 1980 Marsilya'daki Türk Konsolosluğu'na hedeflenen roket son anda fark ediliyor. 26 Eylül 1980 Basın ataşemiz Selçuk Bakkalbaşı evinin kapısında vuruluyor, garibim ömür boyu felçli yaşamak zorunda kalıyor.
9 Kasım 1980 Strasburg'daki Türk Konsolosluğu'na bomba atılıyor. Saldırıyı bir Kürt örgütü ile ASALA üstleniyor. 14 Ocak 1981 Konsolos Ahmet Erbeyli'nin arabası kontağa bağlı bir tertibat ile havaya uçuruluyor.. 4 Mart 1981 Paris Çalışma Ataşesi Reşat Moralı, Din İşleri Ataşesi Tecelli Arı şehit ediliyor.
11 Haziran 1981 Ara Toranyan liderliğindeki terörist güruh THY Paris bürosunu işgal ediyor. Emniyet ilgilenmiyor, görmezden geliyor.
24 Eylül 1981 Dört Ermeni terörist Paris'teki Türk Konsolosluğuna giriyor, Konsolos Kaya İnal ve güvenlik görevlisi Cemal Özen'i yaralıyor, 56 kişiyi rehin alıyor. Fransa'dan siyasi sığınma talebinde bulunan militanlar umduklarına nail oluyor.
Liderleri Melkonian'ın tutuklanmasından sonra Ermeni örgütleri batılı havayolu acentalarına, mağazalara, lokantalara, turist gruplarına, tren garlarına saldırdığını görüyoruz ki artık semirttiği terörden Fransa da endişe duyuyor.
28 Şubat 1983 Paris'te Marmara Seyahat bombalanıyor, Sekreter Renee Morin hayatını kaybediyor.
15 Temmuz 1983 Orly Havaalanında THY bürosu önünde meydana gelen patlamada dört Fransız iki Türk, bir Amerikalı ve bir İsveçli ölüyor, 60 kişi yaralanıyor. Bombayı getiren Varadjan Garabedyan hedefinin uçağı düşürmek olduğunu söyleyince müebbede mahkum ediliyor.
Şu garabete bakın ki Garabetyan hapisten çıkacak ve Ermenistan'da kahramanlar gibi karşılanacaktır. Erivan Belediyesi ev, iş, para verecektir eli kanlı militana.
OYSUN GÖZÜNÜ
12 Aralık 1985 Asala yılbaşı alışverişinin hızlandığı saatlerde Gallerie, Lafayette ve Printemps mağazalarını patlatıyor. 41 kişi yaralanıyor, panik içinde kaçışanlar birbirini eziyor.
Sen misin Batılı hedeflere yönelen, Avrupa hükümetleri kararlı bir şekilde üstlerine gidince örgüt kıpırdayamaz oluyor. Agop Agopyan Atina'da öldürülüp ortadan kaldırılıyor.

KURDURAN VURDURUR
ASALA'nın kurucusu Agop Agopyan Atina'da yaşar. Marksist militan SSCB, Suriye ve Yunanistan tarafından kollanmakta ve kullanılmaktadır. İşi bitmiş olmalı ki sessizce kaldırılır ortadan.
.
Üçü bir arada OHRI
31 Ocak 2015 01:00
Bir şehri arabayla gezen kavanoz üzerinden reçel yalar. Çekeceksin çarıklarını, vuracaksın kamerayı omzuna. Sokak sokak dolanacak, deklanşöre basacaksın yüzlerce defa.
Kaleleri, camileri türbeleri atlamayacaksın elbet, bir sürü de detay toplayacaksın ayrıca. Kapı tokmakları, yosunlu kiremitler, saksı çiçekleri, kapı önünde oturan çocuklar, hamur açanlar, odun kıranlar, semaver yakanlar...
Eh üç bin kare fotoğraf çektiğiniz bir beldeyi tekrar görmek istemezsiniz bir daha. Öyle ya, dünya büyük, hayat kısa. Git başka bir yere, ne diye zaman kaybedeceksin ki tekrarla...
Ama...
Ohri başka.
Üç kere gittim, haydi deseler yine giderim güle oynaya.
Efendim burası köklü bir şehir. Değişik kavimler gelip geçiyor.
Hristiyan dünyasının önde gelen merkezlerinden biri. Hatta bir ara "var mısınız" diyorlar, "365 tane kilise kuralım. Her gün birinde ayin yapalım sırayla..."
Gerçekleşmiyor tabii ama kırk civarında kilise ve şapel bulunuyor sokak aralarında.
YABANCI OLDUK ŞİMDİ!
Biliyor musunuz Kiril alfabesi buradan yayılıyor dünyaya. Kiril ve Metodius iki kardeş, artık neden ihtiyaç duydularsa oturup yeni bir alfabe geliştiriyorlar. Bu harfler bir anda Ortodoks dünyasına yayılıyor. Ki halen Rusya, Ukrayna, Bulgaristan Makedonya ve Sırbistan'da kullanılıyor. Keyif kendilerinin ama Asya'daki Türklere de dayatılması hoş olmuyor.
Henüz Latin harflerinin sancısını çektiğimiz yıllarda Kazak, Türkmen, Özbek, Azeri, Tacik, Kırgız, Tatar, Başkırt ve Yakutlar Slav harfleri ile yazmak zorunda kalıyor. Ne biz onları okuyabiliyoruz ne onlar bizi, irtibatımız kopuyor.
Kiril alfabesinin tersliği okudum sanıyorsunuz ama başka manalar çıkmıyor. Misal "Hap" yazıp "Nar" "PoMaH" yazıp "Roman" okuyorlar.
Makedonlara sorarsanız Ohri'nin 6 bin yıllık mazisi var. Frigler, Kral Filip filan... Sonra tabii ki Roma.
MUHKEM?KALE
Ohri üç adet surla çevrili, birini aşsanız bile düşmüyor. Bundan bin yıl önce Çar Samoil tarafından inşa edilen içkale muhkem bir hisar, surların yüksekliği yer yer 16 metreyi aşıyor.
Ohri, Murat Han-ı evvel devrinde Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından alınıyor.
Yıl 1385, İstanbul'un fethine 68 yıl vardır daha...
Ohri Rumeli Eyaletinin üç sancağından biri. İlk sancak beyi Aydınlı Cüneyd Bey şehri çok seviyor, büyük bir aşkla hizmet ediyor...
Osmanlılar Ohri'deki kiliselerinin tamamını Hristiyanlara bırakıyorlar, bir tek Ayasofya'yı (ki o da silahlı direnişte bulundukları için) cami olarak kullanıyorlar. Mimari üslubünü değiştirmiyor kubbenin kenarına küçük bir minare ekliyorlar. Minber ve mihrap koyuyor, levhalar asıyorlar.
Ayasofya'ların akıbetine bakın, şimdi o da müze... Müşteri bekliyor sabırla.
Ne hikmettir bilinmez mutasavvıflar Ohri'ye ayrı bir ilgi gösteriyor. Tekke ve zaviyelerde güler yüzlü, kul hakkından korkan, samimi müminler yetişiyor, yerli halkın gönlünü kazanmasını biliyorlar. Unutmadan söyleyeyim Ohri tekke kültürünün yaşadığı nadir yerlerden biridir hala. Her gün sabah namazını müteakip Zeynel Âbidin Paşa Camisinin bitişiğindeki Pir Muhammed Hayâtî Baba tekkesinde zikr yapılıyor.
ECDAD?YADİGÂRLARI
Hasılı Osmanlılar Ohri'yi kubbelerle donatıyorlar. Ohri'deki en önemli eserimiz Hünkar Camii.
Büyük alim Ohrizade Sinanüddin Yusuf Efendi tarafından yaptırılıyor ve Fatih Sultan Muhammed'in adını taşıyor. Sadece camii değil koca bir külliye. Etrafında mektep, zaviye, aşevi ve kervansaray da bulunuyor.
Sinaneddin Yusuf Efendi mal mülk sahibi bir hayırsever, yetimleri dulları gözetiyor kimsesizleri evlendiriyor. İmarette Müslim gayrimüslim ayırd edilmiyor, tasını uzatan aşını alıp gidiyor.
Garip ama külliye (tapusu meşihatın elinde olmasına rağmen) işgal edilmiş, şimdi üzerinde Ortodoks Üniversitesi yükseliyor.
Evliya Çelebi merhum Ohri'de 17 mahalleden söz açıyor ki onunda Müslümanlar oturuyor. 17 yy'da Ohri'de 17 mescid 17 cami 7 mekteb, 3 han iki hamam, 150 dükkan ve bedesten bulunuyor. 7 kıraathanesinin yedisinde de ilim sahipleri toplanıyor, sohbete katılanlar bilgi ile donanıyor.
Süleyman Han, Zeynel Abidin, Ahmet Şerif Bey Siyavuş Paşa ve Hamza Bey medreselerinde hem din hem fen ilimleri okutuluyor, nadide gençler yetiştiriliyor.
Dar-ül Kurra'da tedrisat veren Hafız-ı kurralar ki (İbn-i Ömer onlardan biridir) Kıraat-ı hafs üzerine kaari ve hafız yetiştiriyor. Muslihiddin ve Ahmed Efendilerin talebeleri gittikleri yerlerde meşale oluyor.
Osmanlı zamanında Ohri'nin nüfusu 10 binmiş, 6 bini Türk.
Şimdi nüfus olmuş 60 bin yine 6 bini Türk (Türk derken Müslümanı kastediyorum tabii, Arnavut'u, Torbeşi, Boşnağı, Çingenesi hepsi bir arada)
Bu niye böyle oldu?
Uzun hikaye bir günü tamamen ayırsak anca yeter sayfa.
Göl değil dipsiz kuyu
Ohri Gölü derinliği ve serinliği ile tanınıyor, suyu durgun değil her gün doluyor her gün boşalıyor.
Ohri Gölü, 286 metrelik derinliği ile Balkanlar'da bir numara. Yeryüzünün en temiz göllerinden biri. Halbuki kıyısında yüz binler yaşıyor.
Eğer başı dumanlı Galiçitza dağlarına (milli park) çıkarsanız göl yayılıverecektir ayaklarınızın altına. Açık havada üç şehri net olarak görebilirsiniz: Arnavutluk sınırları içinde kalan Pogradec, Ohri ve Müslümanların kesif olarak yaşadığı Sturga...
Ve irili ufaklı köyler tabii, ak minareleri ile yeşile ve maviye yakışan...
Ohri Gölünün etrafında sayısız göze ve pınar var. Bunlardan biri Biljana'nın kaynağı, çivi gibi bir su, elinizi sokuyorsunuz, yüreğiniz donuyor. Biljana becerikli bir Makedon kızı. O gün kaynakta çamaşırlarını yıkıyor, her biri kar tanesi gibi akça pakça oluyor. Özene bezene ipe asıyor. İyi de tam o sıra atlılar geçip tozu dumana katmasınlar mı? N'apsın şimdi, dövünüp ağlasın mı? O öfkesini mısralara döküyor, şiiri içli olmalı ki yer etmiş, hala söyleniyor.
Efendim Ohri'ye gittik nerede kalalım, ne yiyelim, ne alalım?
Ohri Gölü serince bir göl. Yaz günü bile kar suları iniyor. Niye taşmıyor diyeceksiniz Kara Drin Nehri fazlasını emip Adriyatik'e götürüyor.
Gölün nehre aktığı yeri görmenizi isterim, eğilmiş bir maşraba düşünün, sanki baraj gölü tribünlere akıyor.
Hasılı yüzerim dalarım diyenler için çok cazip değil. Göl kenarındaki tesisler ilgimi çekmiyor. Ne bileyim bana şehir içindeki pansiyonlar daha sıcak geliyor. Ezan sesi ile uyanabilir, dervişlerle zikre oturabilir, çayınızı, çorbanızı, kahvenizi (atlamayın önemli) size benzeyen insanların dükkanında içebilirsiniz.
İNCİ?BİRİNCİ
"Ne alalım derseniz inci!"
Çarşı içinde Zeynel Abidin Paşa Camiine bakan antik çınarın altında seyyarlar var. Ama daha seçme bir şeyler bakayım derseniz gidin Abidin'in dükkanına. Efendim bu inci bildiğimiz inci gibi değil. Ohri Gölü'nde yaşayan paşita balığının pullarından yapılıyor. Sedef gibi yanar döner renkler. Balığından zahir, siyah ve pembe de olabiliyor.
Anlatması kolay da hadise bu kadar basit değil tabii, zikrolunan tekniği bilen iki aile var, sır vermiyorlar asla.

Dervişe zikir gerek
Pir Hayati Baba Tekkesi'nde her sabah halka kuruluyor, güne kelime-i tevhid ve selavatlarla başlıyorlar. Halveti üslubü ile yapılan zikrin ardından zakirlere külde pişmiş okkalı kahve ve güllü lokum ikram ediliyor.
.
Fatsalı köylüler turizme ayar verdi Kabakdağ kriterleri
7 Şubat 2015 01:00
Kabakdağ Ordu Fatsa'nın bir köyü. Burada 93 harbinden sonra Batum civarından göçen Gürcüler yaşıyor. Köylüler not defterimdeki Gürcü kelimesini çizdiriyor "Çveneburi" yazdırıyorlar. Çveneburi'den maksat "Müslümanız Osmanlıyız". Gürcü asıllıyız ama diğer Gürcülerden farklıyız. Dedelerimiz mallarını mülklerini bırakmış, sırf Müslümanca yaşamak için çıkmışlar yola. O günleri unutmadık daha.
Çveneburi'nin lügat manası ise birlik beraberlik. Kısaca "biz" diyebilirsiniz ona.
Hikayeleri de şöyle : Kanuni döneminde İslamla müşerref oluyor çok etkileniyorlar. Yıl 1878. Osmanllı- Rus harbinden sonra taraflar arasında bir anlaşma yapılıyor. Acaristan'daki Müslümanlar kalabilir de, gidebilir de. Nitekim öyle de oluyor bir kısmı kalıyor, bir kısmı gidiyor. Gelenler Anadolu'nun değişik bölgelerini yurt tutuyor. İşte, biz Ordu Fatsa'nın tepelerinde tanışıyoruz onlarla...
Kabakdağ yeşil denizine gömülmüş bir köy, karşısında koyu mavisi ve ak köpükleriyle Karadeniz uzanıyor!
Köy sakinlerinden Güven Özel turizm sektörüne 30 yılını vermiş bir duayen. Kapadokya'da çalıştığı günlerde arkadaşları "bizi Karadeniz'e götürsene" diyorlar. Onları bizzat kendi köyünde ağırlıyor çok memnun oluyorlar. Lakin "köyde turizm" işine sıcak bakmıyor "deli misin sen" diyorlar.
Evet delilikse delilik. Elini taşın altına koyuyor ve ceremesini üstleniyor. Dilerseniz gerisini kendisinden dinleyelim
MİSAFİRPERVERLİK GENLERİNDE
Köyümde turist ağırlama fikri eskiden beri kafamdaydı 2001 yılında işe giriştim, o günlerde turizm dendi mi tek şey geliyordu akla. Sahilde kuma yatmak. Ancak ben Çveneburi (biz) kültürünün çalışacağından emindim, umduğum gibi de oldu, komşularım beni yalnız bırakmadılar. Kolay değil gelin evlerinizi otele dönüştürelim diyorsunuz, alışıldık şeyler değil bunlar. Şahsi yatırımlar ya da devlet desteği ile olabilir ama Türkiye'de ekolojik turizmin vatandaş tarafından yürütüldüğü tek yer var: "Kabakdağ!"
Kabakdağ'da görülmeye değer bir medeniyet yaşıyor. Bir sofraya 100 çeşit yemek serebiliriz. Gürcü kavurması, zeti, haça buri, lobye, cadi ve yoka tatlısı ki Batum'da bile unutuldu onlar. Hoş, biz bunu turist için yapmıyoruz zaten mutfaklarımızda pişiyor.
Kendimize has bir mimarimiz var, evlerimiz umumiyetle iki katlı, geniş bir avlu içine oturuyor. Alt kat kesme taş, üst kat işlemeli ahşap.
Buraya geldiğimizde havali metruktu, bırakın tuvalet banyoyu pencere bile yoktu binalarda. Ama komşularımız Kafkasya'da alıştıkları mükemmel konakları yaptılar. Bizim her odamızda şöminemiz olur, gömme banyo ve yüklük unutulmaz. Evlerimiz genellikle iki kapılı ve iki merdivenlidir. Misafirler hususi kapıdan alınırlar. Onlar için ev içinde bir bölüm ayrılır, ki rahat dinlensin, yatsın kalksın banyolarını yapsınlar. Biz beyazı çok severiz yastıklarımız çarşaflarımız kar gibidir adeta.
VAZİFEMİZ EFENDİM!
Çveneburiler için misafir karşılamak ve uğurlamak vazifedir. Sadece yedirip içirmekle kalmaz nasıl hoşça vakit geçirtiriz diye kafa yorarlar. Çaylar kahveler yapılır yemişler meyveler sunulur, sohbetler açarlar. Düğün adetlerimiz çok renklidir sonra. Çeyiz sandıklarından müzelik parçalar çıkar.
Çveneburiler misafiri Allah rızası için ağırlar, bu yüzden naz çeker, masraftan kaçınmaz. Öyle ya insan memnun olur ya da olmaz ama Allah için yaptığın asla zayi olmaz.
Hasılı nasıl yaşıyorsak ona devam ediyoruz, yeni bir şey katmadık hayatımıza. İşte evimiz, mutfağımız işte bağımız bahçemiz diyoruz konuklara.
Cenab-ı Hakk buraya müstesna güzellikler vermiş, bir çanak düşünün ortasında bir ada, 360 derece dön, her kare ayrı manzara.
Kuzeye bakıyorsun, uçsuz bucaksız bir derya. Batıya bakıyorsun efsanesi olan bir göl. Halbuki bölgemizde pek göl olmaz. Güneyde Şahsen ve Bolaman ırmaklarını görüyorsun aynı anda. İsteyenler dere yataklarını dolanıyor, su değirmenlerini görüyor, görüntülüyorlar. Fotoğraf meraklıları binlerce kare resim çekiyor. Sonra MÖ 2 asra ait antik Mititad kalesini yükseliyor kayaların başında.
İlk gelenler buraya "Kaba Dağ" demişler, niye? İn cin yok da ondan, çalı çırpıdan yürünmüyor. Temizleyince kabak gibi çıkmış ortaya ve adı Kabakdağ kalmış bu defa.
Heva-i berra
Sivas'tan kopan serin rüzgâr, Niksar'ın Sarıçiçek ve Perşembe yaylalarını sıvazlayıp buradan geçiyor.
Sahildekilerin sıtma ile boğuştuğu yıllarda buradakilerin yüzünden kan damlıyor adeta. Devlet her köyde sıtma taraması yapıyor, Duayeri ile Kabakdağ'a uğramıyor. Hemşerilerimiz ilim sahibi Süleyman Efendiye dert yanıyorlar. "Efendim her yere sıhhiyeci yolladılar, bizi unuttular."
Cevap manidar. "Sahih... Doğru yapmışlar Kabakdağ hava-i berradır zira!" Havası hakikaten berrak. Sivas'tan kopan serin rüzgar, Niksar'ın Sarıçiçek ve Perşembe yaylalarını sıvazlayıp buradan geçiyor. Derin bir nefes alın fark ediyorsunuz çiçek kokusu var havada. Deniz sadece 8 km, yolu düzgün, on dakika çekiyor anca. Diğer yaylalar da güzel ama çıkmak yarım gününüze mâloluyor.
Evet kültürümüze ters ama turizm parasız olmuyor. Bundan sarma saran kadın da, kafileyi taşıyan şoför de, bulaşıkları yıkayan garip de sebepleniyor.
İlk işimiz yolu asfaltlamak oldu. Ardından tescilli binaların restorasyonu için Bakanlığa müracaat ettik. Köy meydanını düzenledik camimiz dört köşe bir binaydı Osmanlı üslubu ile yeniledik. Ve ev-pansiyonlar, derken küçük şirin bir otel girdi hayata. Düşünün Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili'yi bile ağırladık burada. Kabakdağ'a Ordu turizminin tarlası diyebiliriz, fidanlar yeşerdi. Şimdi fideleri dikmek lazım dört bir yana.
İş işi açıyor. Geçen bir Arap turizm müşavirini ağırladık, adam Fatsa'dan 100 daire sattı vatandaşlarına.
Haydi Araplar yeşillik görmediler tav oluyorlar diyelim tamam. Ama Almanya, Avusturya, Japonya park gibi, onlar da hayran oluyorlar.
Demek ki bir güzellik buluyorlar. Anadolu'muz çok zengin, lakin tanıtamıyoruz dünyaya.

Osmanlı usulüyle
Recep Çabuk Bayburtlu bir taş ustası. Eline çekiç tutturulduğunda çocukmuş daha. Kaç tane cami, minare, köprü, çeşme yaptıkların kendi de hatırlamıyor. Çok da mütevazı... Babam elime çekici verdi yavaş yavaş dövmeye başladım diyor, meğer taş da bizi dövmüş usta oluvermişiz zamanla.
Recep Usta aynı Osmanlı usulü ile kesme taştan yığma cami yapabiliyor. Kubbeyi ve kemerleri kilit taşı ile kilitleyip noktayı koyuyor. Recep Usta bunca modern yapı malzemesi varken klasikten taviz vermiyor. Çimento asla kullanmıyor, taşları demirle bağlıyor, aralarına kurşun akıtıyor. Recep Usta Kabakdağ Camisinde, diğer taş ustalarını hayrette bırakacak bir şey yapıyor kubbeyi kalıpsız yükseltiyor.
Taşların bir kısmı Nevşehir'den bir kısmı Bayburt'tan getiriliyor. Son cemaat yerini, çörtenleri olukları Kayseri taşından yapıyor.
Cami içinde hoşça bir akustik var. Bilhassa mihrapta çıkan ses katlanarak yayılıyor. Recep Usta bunun için şüphesiz çaba sarf etmiş ama o "taşın kendi güzelliği" deyip kenara çekiliyor. İstese seda küpleri de saklayabilirmiş duvara.
Keşke hoca efendi olaydı da bir Fatiha şerife okutaydık şurada.
Ben okurum diyor. Hakikaten sesi güzel kubbede çın çın çınlıyor. İnşallah işgüzarlık yapıp kolon molon döşemez, akustiği bozmazlar.
Sana daha büyük projelere dileriz diyorum, inşallah selatin camilerine benzer eserler yaparsın ecdadın tarzıyla.
Hüzünleniyor... Yanık bir "ah" çekiyor. Ah ki ne ah. Nice sanatkarlar tanırım heba oldular. Bin yıl yaşayacak eserlere imza attılar ama bir "ayağında kundura" etmediler o başka.
Dalından kendin kopar
Biliyorum organik kelimesi laçka oldu ama Kabakdağ o kelimenin hakkını veriyor, ilaç kullanmıyorlar. Manavdan aldığın meyve daha iri olabilir ama dalından kopardığının tadı başka.
.
Sakın "lastik patladı" demeyin bana!
14 Şubat 2015 01:00
Bir lastik 280 kilo, değiştirmek için 2.5 metrelik kriko bulundurmalısınız yanınızda... Hakan Usta komple sporcu, dağdan inip denizlere dalıyor, kayaktan inip ata biniyor.
Amerikalıların tuhaf zevkleri var. Bir vasıtaya boyundan büyük lastikler takıyor üstüne merdivenle tırmanıyorlar. Bu aletler güçlü motorlarla donatılıyor, hızla ivmelenebiliyor, pire gibi sıçrayabiliyorlar.

Elbette bu işten ekmek yiyen ekipler var, turnelere çıkıyorlar. Üç beş tane hurda araba buluyor ayaklarının altına alıp eziyorlar. Belki de bundan dolayı "bigfoot" (koca ayak) deniyor onlara.
Ununu elemiş yaşlılar "ne var yani bunda" deseler de çocuklar büyük keyif alıyor, çıldırıyorlar.
Ekip gösteriye üç beş arabayla çıkıyor. Niye? Çünkü alkol yaktıkları için motor felaket ısınıyor, soğuması için beklemek gerekiyor. Biri dinlenirken öbürü sahneye fırlıyor... Hatta araya şarkıcı motosiklet akrobatı filan alıyor, seyirciyi oyalıyorlar.
Sanal âlem hayatımıza girdi de böyle şovlardan haberimiz oldu, ekranımızdan dev tekerleri izleyebiliyoruz pekâlâ...
Türkiye eski Türkiye değil. Gençlerin kanı kaynıyor para harcayacak yer arıyorlar.
Neticede İstanbul'da böyle bir şov yapıldı. Organizatörler gişe gelirinden memnun kaldılar mı bilmem ama bizim merakımız başka: "Bu arabayı kim topladı acaba?"
Sorup soruşturuyoruz. Adres Hakan Usta'ya çıkıyor. Onu Levent Sanayiinde "Küpeli" diye tanıyorlar.
Ailesi Rumeli muhaciri, babası da hayli yarış kovalamış zamanında.
Bir ara oto servisleri varmış derken mali bir sıkıntı yaşıyorlar. Hakan Usta medya ulaştırma servislerinde direksiyon sallamak zorunda kalıyor.
Arazi araçlarına merakı tükenmiyor, bir CJ 8 bulup topluyor bu arada.
Topluyor derken hem elden geçiriyor hem de çeki demiri, çelik tampon, vinç, sepet, sis farları şnorkel filan takıyor. Azıcık da yükseltti mi arazi canavarı oluveriyor.
Bahsi geçen cip, off roadçulardan ilgi görüyor, bana da yap diyenler çıkıyor... Kapısını çalan çalana.
Hakan Usta iyi bir mekanikçi, üstelik kaportacı gibi çekiç tutuyor, boyacı gibi macun çekiyor, puntoymuş kaynakmış elinden her iş geliyor. Eli hızlı, düşünün Ercan Kazaz'ın ralli takımına servis hizmeti sunuyor.
Okuyor araştırıyor kendini geliştiriyor. Canavar arabalar için teklif geldiğinde "ben size aynısını yapabilirim" diyor. Sadece dört günde teslim ediyor. Yerli canavarlarımız da aynen akranları gibi atlıyor zıplıyor çatır çatır hurdaları eziyor. Beklenilenin üzerinde performans gösteriyorlar.
Şu arabaları anlatsanız biraz!
Birinde 6.8 dizel Hummer motoru var, diferansiyel daha iri kıyım Cherookilerin iki misli en aşşa!.. Normal cipin aksı iki santim ise bununki dört santim. Yeri geliyor onu bile kırıyor. Tork çok yüksek zira. Diğerinde V8 Buick motoru var, 240 beygir, otomatik şanzıman.
Bunların ağırlık merkezi yukarıda, haliyle denge işine kafa yoruyor, hususi yaylar ve amortisörler kullanıyor.
Böyle bir vasıtanın trafikten tescil alması mümkün değil tabii.
Plaka yok zaten, kasa kupa çakma, far sinyal çıkartma. Yine de maliyeti 70-80 bin liradan başlıyor. Tam profesyonel olsun dersen 200 bini de aşıyor.
Yer çok önemli, dar alanda hızlanmak zor, durmak daha da zor. Yurt dışında büyük alanlar ayrılıyor, etraf çayır çimen hususi tepeler yapılıyor, çukurlar açılıyor. Millet çoluk çocuk geliyor.
Kapalı salonlara giremiyoruz arabalar beş ton, hoplayıp zıpladığı yerin altı boş olmayacak çökertir yoksa.

5 ton mu dediniz?
Ne sandınız, sadece bir lastik 280 kilo artık dördünü sen hesapla.
HİÇ UNUTMAM BİR GÜN...
Bir de hatıra dinlesek, yazı şenlense bu arada?
O gün dört beş araba ormana gitmiştik. Hanıma söz vermişim saat sekizde evde olacam. Saat 7 oldu haydi dedim toplanalım, "abi sen önümüze düş şu göleti dolanıp gidelim tamam."
Gölet dediğin suları çekilmiş kenarlar ıslak ama. Sıyırıp geçeceğim güya şlop diye bir ses ön tekeri düşürdüm çukura. İleri geri derken oturmasın mı? 38 inch jant görünmez oldu yani o kadar. Kapıya yüklendim çamurdan açılmıyor.

Telefonun da çekmediği bir alan, şimdi hanım ayaklanacak, peşimize jandarmaları salacak Allah muhafaza.
Haydin gidelim dedim, kalsın burada.
Yok abi seni çeker çıkarırız, ayıp yani dört arabayız şurada.
Yaaa boşver gidelim.
Yok çıkaracaz.
İkisi Laz gözü kara çocuklar. Motoru patlatır yine de bırakmazlar. Neyse halat vinç derken arkamdaki de batmasın mı çamura?
Dokuz oldu yok, on oldu yok. On bir, on iki oldu yine yok. Bari bi traktör bulalım.
Geldi yapamadı. Kurtarıcı çağırdık ı ıh!
Köylüler "abi bırak git, ilkbaharda sular çekilince kepçe ile gelir alırsın" diyorlar.
Baktım uğraşmanın manası yok camdan çıktım. Bir şey olmaz nasıl olsa, benim kurtaramadığım arabayı kim alıp da kaçacak?
Arkadaşlar heyheylendiler: "Yok abi bugüne kadar arazide araba bırakmadık, karizmayı çizdirmeyiz, bizim de kendimize göre itibarımız var!"
İyi madem, sabah ola hayır ola. Ateş yaktık ekmek sucuk filan. Zaten arabada çadır, şişme yatak, uyku tulumları, battaniye çaydanlık mangal hazırdır daima.
Neyse sabaha bir traktör bulduk, dört çeker hayvan gibi bir şey ama...
Adam geldi alaylı alaylı baktı, "ikisini de bağlayın da çekip alayım" dedi "vakit kaybetmeyelim boşuna!"
Patinaj, patinaj... Akşam altıya kadar uğraştı milim oynatamadı. Mazotu da bitti bu arada.
Neyse iki üç traktör daha geldi arkadaşınkini kurtardılar. Benimki ne mümkün kazık çaktı âdeta.
En son aklıma geldi, "abicim sen geç karşıya, bi de ters yönden deneyelim bakalım ne olacak?
Adam üç saniyede almasın mı, hiç zorlanmadan. Boşuna uğraşmışız onca saat.
Arabanın marşını söktüm yıkadım, taktım bastık çalıştı eve vardım saat tam sekiz, sadece bir gün var arada.
Eskiden hâli vakti yerinde olanlar spor araba alırlardı şimdi cipe biniyorlar. Ama santim çizik yok, dal dokunmamış daha, siz ne diyorsunuz bu hususta?
Amerikalı pickup alıyor lakin tekne çekiyor, dağa bayıra çıkıyor, saman gübre taşıyor hakkını veriyor. Bizimkiler asfalt güzeli, üzerlerinde zerre miskal çamur yok, devamlı pasta cila.
Gittim bayiden cip aldım, hemen vurabilir miyim sahraya?
Ufak bir elden geçirmek lazım. Çeki demiri olmazsa olmaz ama proje filan 1500 lira. Demir tampon lazım o da proje ile takılabiliyor ancak. Hatırında olsun demir tamponla başkalarına vurursan sigorta karışmıyor. Ön vinç, sepet, şnorkel, sisler, jant lastik hepsini işletiyoruz ruhsata. Çok ceza ödersin yoksa.
Sanırım bu işin vatanı Amerika.
Evet parçalar da oradan geliyor. 46 model Pleymouth'un kelebek camını iste, çıkarıp veriyorlar. Şimdi bir 54 Chevrolet pickup aldım toplayacağım nasip olursa.
DİPLERDE GEZİNİYORUZ
Peki Türkiye otomobil sporunda nerelerde? En azından komşularla kıyaslanırsa?
Rallide de, pistte de bütün otomobil yarışlarında en dipteyiz, halkımızın merakı yok zira. Yarışa gidiyoruz 20 araba, dışarıdan kimse yok, oturup birbirimizi izliyoruz. Ne şöyle çay alabileceğin bir büfe var ne de bir tost basan. Yurt dışında panayır gibidir, mısır patlatanlar, şekerlemeler, oyuncaklar, sürücülerle resim çektirenler, poster, tişört imzalatanlar...
Demek gelsek aç kalacağız ha?
Bir köfteci Adnan'ımız var keyfi olursa ne âlâ... Reklam sıfır. Kayıt parası, lastiği, yakıtı hep sana...
Peki sponsorlar?
Dört bayrak dikerler o kadar. Pendik'te yarış arabaları start noktasında. Motorlar gürül gürül, sesler renkler o biçim bir bakıyorsun önünden tin tin teyzem geçiyor pazar arabasıyla. Kenarda mangal yapanlar, top oynayanlar. Biriniz de gelip arabalara baksanız ya, ne ilgi var, ne alaka.
Yerli marka için aranan babayiğit yarış pistlerine de uğramalı, çünkü bütün yeni teknolojiler pistten geliyor asfalta. Spor gazeteleri akıllarını futbolla bozmuşlar. Maç maç maç, diğer branşları yok sayıyorlar. Bir futbolcu paparazilere yakalansın manşet, tafsilat sayfa sayfa.
Maalesef
Yine de ümidimizi kaybetmiyoruz ama...
.
Sarı Saltuk'un izinde...
21 Şubat 2015 01:00
Efendim geçen hafta Makedonya'nın Ohri şehriyle alakalı bir şeyler yazmıştık, bitiremedik.
İhtimal yine öyle olacak, bu topraklarda öyle zengin bir kültür var ki yaz yaz bitmiyor. Sayfalar yetmiyor. Bir seher vakti zikre katılıyoruz. Her ne kadar Halveti harmaniyelerine bürünmesek de, keçe külah, ak arakıye giymesek de edebimizle oturuyoruz köşede.
Hani bir söz vardır Tekkeye giden çorbayı içer. Zikrin hitamında közde pişmiş okkalı kahve geliyor. Cemaat dağılırken, Pir Hayatî Hazretlerine Fatihalar okuyor.
Ohri'de başka hangi türbeyi ziyaret edebiliriz diye sorunca alıp Kaleye götürüyorlar. Yusuf Sinanüddin Hazretlerinin mekânı çok hoş, Osmanlı kokuyor.
Mübarek varidatlı bir Müslümanmış. Malını mülkünü hayra harcıyor. Vakfiyesine bakarsanız bir devlet bağışlamış, ne araziler ne araziler... Hanlar hamamlar, sıra sıra dükkânlar...
-Peki başka?
-Bir de Sarı Saltuk Hazretleri var ama?
-Aması ne?
-Biraz uzak,
-Olsun fark etmez, buralara bi' daha ne zaman geleceğiz di mi ama?
Dedikleri kadar varmış epey çekiyor. Lâkin yol keyifli sağınızda lacivert göl, solunuzda bahçeler, villalar. Bayağı gidiyoruz, taaa Arnavutluk hududuna.
Ancak orada beklediğimiz gibi bir türbe bulamıyoruz. Evet, zamanında varmış ama Türkler çekilince seccade bile bırakmamışlar. Göle hâkim tepede devasa bir manastır var. Burada medfun olan zata Ortadokslar Sveti Naum diyor, Müslümanlar ise Sarı Saltuk diye biliyorlar.
Zaten halk arasında Saltuk Gazinin zaman zaman manastırlara yerleştiği anlatılıyor. Mesela Leh ülkesinde de Rahip Sveti Nikola'nın kılığına girdiği ve insanları İslam'a davet ettiği söyleniyor.
DERVİŞ GAZİ
Ebülhayr Rumi'nin topladığı Saltuknamelere bakılırsa (1480) mübareğin asıl adı Hasan oğlu Şerif Hızır, temiz soyu Efendimize (Sallallahü aleyhi ve sellem) uzanıyor. İhtimal Saltuk lakabı bir kahramanlık üzerine verildi, Oğuz Kağan'dan hatırlayın Türklerde öyle bir usûl bulunuyor zira. Ünlü Alperen dedesi Hazret-i Ali'ye yakışan bir cengâver. İyi ok atıyor, iyi kılıç tutuyor, iyi ata biniyor ve çok çok iyi yüzüyor. Mümin cinlerden ahiret kardeşleri var, güvenilir kaynaklardan haberler geliyor. Nereden çıkacağı belli değil, bu yüzden küffar çok çekiniyor. Şerif Hızır, üç yaşında babasını kaybeden bir yetim, onu lalası Seravil yetiştiriyor. Kuru bir cengâver değil, ilim sahibi, kalemi zevkle okunuyor, kelamı hazla dinleniyor. Sarı Saltuk hazretleri affetmeyi seviyor, yendiği yiğitlere kıymıyor. Onları bağışlıyor ve yeni bir ad veriyor. Mesela amansız hasmı Alyon'u alt ettiğinde adını İlyas olarak değiştiriyor.
SEYYAHLARIN SATIRLARINDA
İbni Batuta Seyahat-nâmesi'nde Sarı Saltuk'un keşf sahibi bir Allah dostu olduğunu yazıyor. Evliya Çelebi'ye göre ise Sarı Saltuk'un adı Muhammed Buhari, Ahmet Yesevi Hazretlerinin halifelerinden olup 99 yıl yaşıyor, zehirlenerek şehit ediliyor.
Sarı Saltuk hazretlerinin de aynı Yunus Emre gibi çok sayıda makamı bulunuyor. Rivayete göre mübarek son demlerinde "7 tabut yaptırın, götürüp yedi ayrı şehre defnedin" diye vasiyet ediyor. Zikrolunan tabutlar Tatar Hanına, Rus Knezine, Üngürûs (Macar) Kralına, Eflâk (Romanya), Leh (Polonya), Çeh (Çek), Bosin (Bosna), Beravati (Hırvat) ve Gırnata prenslerine veriliyor.
Bu gün sadece Ohri'de değil, Babadağ'da (Romanya), Blagay'da (Bosna), İznik'de, Babaeski'de, Edirne de, Hozat'ta, Bor'da, Diyarbakır'da ve İstanbul'da (Rumeli Feneri) makamı olduğu biliniyor. Hangisinde metfun olduğu meçhul ancak kesin olan bir şey var ki okuduğunuz Fatihalar yerini buluyor.

GUTENBERG USULÜYLE
Biliyorsunuz ilk kâğıdı Çinliler imal etti. İlk tahta baskıyı (bir nevi matbaa) Uygurlar soktular hayata. Ohri'de asırlık bir evin altında kağıt imal edildiğini duyuyoruz. Aynen hayat bilgisi kitaplarından okuduğumuz gibi selüloz parçalarını eritiyor çökeltiyor, presleyip kurutarak kağıt yapıyorlar. Ayrıca Gutenberg devrinden kalma bir matbaaları var. Elle kullanıyor Ohri manzaraları basıp satıyorlar.
Neden geldik İstanbul'a
İçlerini bilemeyiz ama Ohri'deki soydaşlarımız huzurlu görünüyor. Sahi o yıllarda ne oldu da bu güzel yerleri terk ettiler acaba?
Meydandaki asırlık çınarın altında bize kahve ısmarlayan Adem Bey "göçün tek sebebi var" diyor, "propaganda!" -950'li 60'lı yıllar. Neymiş efendim Müslümanlara çok fena şeyler olacak. Yok mektepler kapatılacak, camiler mühürlenecek, isimler değiştirilecek filan. Kalkıp da biri desin baskı gördüm. Yok öyle bir şey. Kendi kendimize korku ürettik. Biri gitti, dur ben de geliyorum. Dile kolay tam 2 milyon kişi düştü yollara. O göçler olmasa Makedonya devletinin bayrağı Ay yıldızlıydı şu anda. O vakitler göç edecek olan Yugoslav makamlarına müracaat eder, 'benim burada gayrimenkulüm yok' der bir kağıt alır karşılığında. Mallarımız yük olmaya başladı, para da etmez o sıra. O canım evleri bahçeleri hısım akrabasına hediye eden edene, onlar da istemez. Yarın ben de gidersem ne yapacağım? Dolanmasın ayağıma. Gayrimüslim komşuna bırakanlar bile oldu hatta. Ki şu anda para yetmez onlara. Eğer öyle bir uygulama olmasaydı şimdi gelip sahiplenebileceklerdi. Makedonya'da yabancılar da mülk edinebiliyor zira. Peki diyeceksin niye gittiler? Evladı kaybolmasın, dinsiz olmasın. Gelgelelim Türkiye'ye gidenlerden de hassasiyetini kaybedenler oldu, medeniyetimize yabancılaştılar. Bazıları sadece Türk kimliği ve Müslüman adı taşıyor o kadar. İnanın buradakiler daha sağlam. Biz bu topraklardan kovulmadık, kendimiz ettik kendimiz bulduk, şikâyete de hakkımız yok bu saatten sonra.
EZAN SESİNE
Aynı soruyu değerli büyüğümüz Veysel Gani beye soruyorum. "Tito zamanında dengeli bir politika vardı" diyor, "tamam Yugoslavya komünist idi ama bir Arnavutluk, bir Küba olmadı asla. Babamız takkesiyle, validemiz çarşafı feracesi ile dolanabiliyordu sokaklarda. Lakin büyük bir Türkiye muhabbeti, dayanılmaz bir İstanbul hasreti vardı, dinini yaşama kaygısındaydılar malı mülkü gözleri görmedi asla.
Kalanlar daha dindarlar ama?
Sosyoloji böyledir işte, hesaplayamazsın. İki kere iki aritmetikte dört eder anca. Bence artık geçmişi bırakıp önümüze bakmamız lazım. Makedonya'daki Türk varlığı endişe verici bir şekilde azalıyor. Cumhurbaşkanımız bizden üç çocuk istiyor ya, onlardan da istesin. Ailelere ufak takviyeler verilebilir icabında.
SÜVARİ TIRAŞI
Rumeli insanı ürettiği pratik çarelerle tanınıyor. Bakın bu berber koltuğu küçük beyleri cezbediyor, minik süvariler hayallerindeki ülkeye gidinceye kadar tıraşları bitiyor.

DÜNYANIN İLK ÇAMAŞIR MAKİNESİ!
Burada arkdan ayrılan bir suyun hızla tekneye indirildiğini görüyoruz. Basınçlı su adeta daireler çizip kenardan taşıyor. Efendim bu bir çamaşır makinesi. Urbalarınızı leğene yatırıp kirlerini kabartıyorsunuz, sistem şanzımanlı Arçelik gibi çalkalayıp arındırıyor.
.
Ahilerle yeşeren şehir Kırşehir
28 Şubat 2015 01:00
Yazın bunaltıcı sıcağında seyahat etmektense, kış vakti dolaşmak sanki daha güzel. Çocuklar duymasındaki Seyyar Tayyar gibi "ben buldum" diyeceğim inanmayacak kimse.
Ankara'da Bağlum toprağına yüz sürdükten sonra, Kırşehir'e doğru yola çıkıyoruz. Derler ki, bir şehre bir Allah dostu gelir, o belde o velinin bereketiyle maddi-manevi ayağa kalkar. İşte Bursa, İşte Konya, işte Aksaray, İşte İstanbul ve işte Kırşehir... Ahi Evran hazretlerinin feyzi bereketi hissediliyor.
Kırşehir, huzur ve sükûnetin ete kemiğe büründüğü bir diyar. Beş bin yıllık tarihinden bahsedilir. En kalıcı izler ve eserler Selçuklulardan.
Yörenin gezmeden geçilemeyecek zenginlikleri var. Kırşehir Müzesi, Keçi ve Ömerhacılı Kale Kalıntıları, Melik Gazi ve Âşık Paşa Türbeleri, Kesikköprü, Kervansaray, Karakurt Baba, Keçi Kalesi, Kuş Kalesi, Terme Kaplıcası ve daha neler neler.
MUCİBİNCE AMEL OLUNA
Bakın Ahi Evran hazretleri deyince orada biraz durmalı. Büyük veli daha iş ahlâkı, markalaşma, çalışan ve işveren hakları gibi mevzular dünya gündeminde yokken altı çizilesi şeyler söylüyor ve tatbik ediyor. Ki bugün bile o kaliteye ulaşabilmiş değiliz hala.
Esnaf, mamulü kendisine yaptığı kalitede yapıyor, hısım akrabaya verdiği fiyattan satıyor. Sevgi, saygı, hakka hukuka riayet... Hâsılı ahilik düsturları sanat ve ticarete güzellikler katıyor.
Ahi Arapça menşeli bir kelime manası "kardeş". Ahilik kardeşlik demek oluyor.
Kardeşlik...
Ne güzel bir kelime ama...
PAPUCU DAMA
Garibin biri çarşıdan bir çarık alıyor ayağına. Sökülüyor mu yırtılıyor mu bilmiyoruz ama geri getiriyor, iade etmeye kalkıyor.
Satıcı pek yanaşmıyor, alırsın almazsın derken sesler yükseliyor.
Esnafın ileri gelenleri derhal vaziyete el koyuyor. Malı inceliyor beğenmiyorlar, ücreti de makul bulmuyorlar ayrıca.
Öyleyse.
Tiz pabuçları dama atıla!
Dükkanı boşaltıp yığıyorlar çatıya.
Zikrolunan ustanın bir daha o şehirde esnaflık yapması mümkün mü?
Mecburen tası tarağı topluyor.
Ahilik özetle 14. asırda kurulan bir esnaf teşkilatı, azaları tasavvuf pınarlarından feyz yudumluyor. Gönül almak, dost kazanmak paranın önünde tutuluyor.
Mahir ustalar mutlaka çırak kalfa yetiştiriyor, sanatın sırlarını mezara götürmüyor, gençlerle paylaşıyorlar.
Delikanlılar fütüvvet saflarında toplanıyor, kadınlar Baciyan-ı Rum çatısı altında buluşuyor. Ben değil biz diyorlar, adeta başkaları için yaşanıyor.
EYVAH SOYULDUK!
Seyyah İbn-i Batuta Anadolu'da bir grup silahlı tarafından yolu kesildiğinde "eyvah" diyor "soyulduk galiba!"
Sonra bir başka grup çıkıp geliyor, dizginlere yapışıp atını sürüklemeye başlıyor. İki taraf arasında münakaşa kopuyor, sesler ayyuka çıkıyor.
"Tamam" diyor, "malımızı paylaşamıyorlar herhalde, ister misin bir de hapsetsin fidye koparmaya kalksınlar."
Hakikat şu ki ilk gelenler Ahi Sinan'ın sevenleridir, misafiri yolda karşılamış yedirip içirmek için götürmektedirler dergaha. Diğerleri Ahi Duman'ın adamlarıdır, "misafirleri hep siz mi ağırlayacaksınız, bir sefer de bizim tekkede kalsa n'olur" demektedirler muhataplarına.
İbn-i Battuta iki grubun da gönlünü yapacak, Anadolu insanının ilmine ameline ihlasına hayran olacaktır. Bunu uzun uzun dökecektir sayfalara.
Kırşehir ariflere, velilere ev sahipliği yapıyor ki Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran ve Aşık Paşa hazretlerinin tesiri ayan beyan hissediliyor. Zaten o yıllarda kültür ve ilim merkezi haline geliyor, Anadolu'ya kandil oluyor.
ANADOLU'NUN KALBİNDE
Kırşehir Kutalmış Oğlu Süleyman Şah zamanında Anadolu Selçuklularına bağlanıyor.
Yavuz Sultan Selim döneminde ise, Osmanlıların eline geçiyor.
Şehir pek çok medeniyete ev sahipliği yapıyor ama öncelikle Türk izi taşıyor. Doğrusu ecdat mührünü yaman vuruyor. Kırşehir Anadolu'nun tam ortasında doğudan batıya kuzeyden güneye gidenler mutlaka uğruyorlar buraya. "Cacabey Camisi" de tam Kırşehir'in ortasında.
Burası bir medrese aslında. Düşünün o yıllarda astronomik hadiseleri inceliyor, roketle fezaya çıkmanın yollarını arıyorlar.
Medresenin de tam ortasında minik bir kuyu var. Bu kuyudan şakuli cihette yükselirseniz üzerinizde bir kubbe göreceksiniz. Merkezinde bir boşluk bulunuyor. Buradan yıldızların hareketlerini izliyor ve hesapları geçiriyorlar kayda.
CEVİZİN HASI BURADA
Şehrin ekonomik faaliyetlerinin temelinde tarım var. Bir zamanlar güçlü bir sektör olan bakırcılık eski tadında değilse de, Uzunçarşı'da zevkli parçalar bulabiliyorsunuz pekala.
Keşkek her yerde yapılır ama Kırşehirliler bu mevzuda iddialılar. "Pekmez"i de pek meşhur. Hatta halk birbirine "pekmez akıllım" diye hitap ediyor. "Ama bunlar yemek değil" diyorsanız tavsiyem , "Tandırda çömlek" ve "Çömlekte kuru fasulye" olacaktır dostlara.
Yine Kırşehir deyince, ağız tadına düşkün olanların aklına çömlek paça, madımak, topalak, kesme aşı, lepe, pancar çırpması, kürt pilavı, sündürme, ayva dolması ve et yahnisi geliyor.
Geçen sene don olmuş pek ceviz alamamışlar, ancak mübarek ağaç bu iklimi, bu toprakları seviyor.
UZAY ÜSSÜ GİBİ
Selçuklu'nun Kırşehir emiri Nureddin Cibril bin Cacabey ilim ve sanata çok önem verdi. Onun devrinde Kırşehir'den çok talebe yetişti. Cacabey Medresesi'nin kubbesi delik, tam altında bir kuyu bulunuyor. Müderrisler kuyunun durgun suyundan fezadaki hadiseleri izler, hesaplarını yapar kayda geçerlerdi.
BABACAN VALİ
Kırşehir Valisi Necati Şentürk, babacan ve mütevazı tavrıyla yeni Türkiye'ye yakışıyor. Kırşehir'i dünya markası yapmak için heyecanla çalışan Valimiz, Ahi Evran Hazretleri gibi değerlerimizin yurt dışında da tanıtılması gerektiğine inanıyor.
HAZIRLAYAN: AHMET SIRRI ARVAS
.
Motosiklet zevkli mi riskli mi?
7 Mart 2015 01:00
HAZIRLAYAN: ALİ ÇELİK
Bu iki teker sevdası milletimizin ata olan düşkünlüğü diyeceğim. Aynen şanlı ecdad gibi demir küheylanlara atlanıla, rüzgara karşı kanatlanıla...
Laf işte duy da inanma.
Motor bir mecburiyet aslında, bir haber için çıkıyor dönüyorsun günün heder oluyor yollarda. Gelirsin sayfa bitmek üzere. "Hadi çabuk çabuk" diyorlar sana.
Daha fotoğraf seçeceksin de, yazacaksın da... İşin kötüsü ajans haberi geçmiş, indirmiştir müdürünün masasına.
Şimdi ben nasıl motor almayayım di mi ama?... Geçen İstanbul'da bir motosiklet fuarı vardı malum. Gitsem mi gitmesem mi? Yaaa bu kış günü kim gelir oraya?
Öyle değilmiş otoparkta binlerce motor görüyorum, içeride kalabalık omuz omuza.
Rakamları öğrenince tuhaf oluyorum 104 bin kişi girmiş fuara... Biletsizi davetiyesizi de vardır mutlaka.
Eskiden üç beş marka tanırdık, fıkralardaki gibi bir Japon bir İtalyan bir Alman... Şimdi Çinlisi, yerlisi yüzlercesi dizilmiş yan yana.
O kasklar kıyafetler, aman o aksesuarlar... Renk renk, boy boy, marka marka... İnsanı kandırıp kanına girecekler illa.
Motosikletçileri deşerseniz iki mevzuda konuşurlar. Biri bizde niye böyle pahalı? Yok KDV düşse, ÖTV azaltılsa. Köprüler bedava, otoyollar upucuz olsa.
Diğer muhabbet de kapı aralar işin romantik yanına. Motosikletle çıkarsan ot kokusu, toprak kokusu, yosun kokusu çam çim kucak açar sana... (küspe, tezek yazacak hali yok ya) Özgürlüktür kısaca!
Sahi öyle midir?
ÇEKEN BİLİR
50 cc'den bin küsur cc'ye kadar her boyunu kullanmış biri olarak pek katılamayacağım buna. Bir kere arabası olan basar marşa kalkar. Ama motoru olan "dolanmadan" evvel "donanmak" zorunda. Önce ne giyiyoruz? Pantolon. Lakin öyle kotla ketenle makinenin tepesine çıkılmaz. Ya hususi deri tulumlardan alacaksın ya da en azından dizlik takacaksın. Çizmen hususi olacak sonra. Hem ucu vites kaldırmaya yarayacak, hem de topukları asfalta sürüldüğünde lime lime olmayacak.
Sonra geliyoruz monta ama hani o sırtı beli dirsekleri takviyeli olanlardan. Allah muhafaza düşük süratlerde bile asfaltta sürüklensen çakıllar vücudunu tıraşlar.
İşte bunun için de bir kask almanız icap ediyor ayrıca. Ucuz kasklar polise "işte var" deyip cezadan yırtmanızı sağlasa da, bir işe yaramaz. Kaza anında tezgahtan düşen karpuz gibi yarılıverir maazallah.
Yani diyeceğim arabaların kapılarına bile katlanamayan dar canlı arkadaş küçük bir kaporta taşıyacaktır kafasında. Ki bu alamet adamı yarı yarıya sağır yapar. Hoh deyince buharlanan bir cam dayanır burnuna.
DONMAKLA YANMAK ARASINDA
Kışın ıslanmış enikcesine üşürsün, dizlerin donar, çenelerin keman çalar. Yağmurda sucuk gibi ıslanırsın, romatizmaların azar. Yazın gün boyu ısınıp zifti çıkmış asfaltı daha fazla hissedersin, güneş ısıtıcı olmaktan çıkar kavurucu gelmeye başlar. O elbiselerin içinde buğulama olur fırın sütlaca dönersin adeta. Motorun harareti bir sühunet şeklinde yapışacaktır bacaklarına. Ülen zaten altındaki deri, üstündeki deri, eriyip akarsın adeta. Trafikte sıkıştığını düşün kamyonlar ortalığı egzoza boğar. Bu duman var ya adamı lodosta tütmüş kömür sobası gibi çarpar.
Diyelim küçük bir işin var evrak takibi filan. Motoru park ettin, kask, mont, eldiven, bellik, dizlik, kaldı mı kucağında. Az yük değildir, uydurukları bile okka tutar.
Peki bunun hiç mi zevkli yanı... Olmaz mı zaten dergiler, siteler hep onu yazıyorlar.
Bir motor (küçüklerinden bahsediyorum tabii) bir arabanın beşte biri kadar yakar ve altı tanesi otomobilin sığdığı yere sığar. Seridir pratiktir, trafiğe yükü olmaz.
Bu yüzden bazı ülkeler özendirir vergiden muaf tutarlar. Bilhassa Uzakdoğu'da. Malezya Endonezya ve Tayland'da iki kişiye bir motor düşer. Ak sakallı amcalar ve tülbentli teyzeler bile seleye kurulurlar.
Avrupa'ya bakarsanız iklimin nispeten mutedil olduğu Akdeniz kuşağında motor adetleri bize fark atar. Misal İtalya'da yüz kişiye 181 motor düşer, İspanya'da 105, Yunanistan'da 97... Bizde ise 2 nokta 8. Üç bile olmamış daha. Takriben iki yüz milyon dolarlık bir pazar, buna rağmen dünya devleri ısrarla yükleniyor. Genç bir nüfusumuz var zira.
İYİSİ PAHALI, UCUZU TEL MAŞA...
Bir insanın hanımını arkasına alıp yola çıkabilmesi için güvenmesi gerekir altındaki motora. Evet günümüzde taksi konforunu aratmayan modeller var ama fiyatları maalesef mütevazı değil bir kaç yerli araba parasına.
BİLMEM Kİ NE ALSAM?
Yeni başlayanların gözü elbette minik tekerlekli scooterlarda ancak bunları kullanması kolay değil. Tekerlek ne kadar küçükse problem o kadar büyür. Sallar, sarsar, manevrası zayıftır, çukur tümsek adamı felaket yorar.
Hava ve yol şartları ne olursa olsun uzun yol gidebilen endurolar iyidir hoştur da... Biraz cebinizi yakar.
Amerikan hayat tarzına özenenlerin bindikleri Chopperlar ise umumiyetle ununu elemiş eleğini asmış amcalar tarafından alınırlar. Hiç heveslenmeyin bir kere bizim gibi orta direğin parası yetmez bunlara... Chopper, parçalamaktan gelir. Takar takıştırır kendilerine has bir alet çıkarırlar. Bunların altları yere yakındır, ilk kasiste çakılırlar.
Touring sınıfı motorlar seyahati seven abilerin tercihidir. Aaa demin buradaydı bir arayım dersin bakarsın filan şehirde, feşmekan mekanda.
Racingleri biliyorsunuz. Hani o gecenin sükunetini cayırtı ile yırtan, kornaya basmak yerine gazı açan desibel özürlü çocuklar. Bu motorların devirleri dakikada 18-20 bine ulaşır ve 200 kilometreyi aşmakta zorlanmaz. Çabuk ivmelenir içinizi bir hoş yapar. Genç işidir kız arkadaşını hız arkadaşının üstüne atar otoyolu fütursuzca çalkalarlar.
Türkçemizde dört harfli kaç hece var ki? Keyf, zevk, hırs... Hepsi motora yakışır ama bir de "risk" geliyor aklıma...
Abi peder kalın, para pilav. Almışken şöyle afilli bir şey ossun diyorum bizimkine dokunmaz.
Aman çocuğum dokunmak ne kelime parçalar. Sen, sen ol küçükten başla, sakın ola ki 125 cc'yi aşma. Baktın oluyor 150-250 cc... Öyle 600'lere 1000'lere sıçrama.
Arabada frene basarsın durur, durmazsa kayar, çarpar. Çok çok masraf açar. Motorda vuran kaporta değil vücudun olacaktır Allah muhafaza o çelik bariyerler var ya giyotine döner o anda.
Arkama kankamı atayım, bi gezsin fukara.
Sakın ha, ona çok vardır daha. Bir kere hata yapabilirsin, ikinciye şansın olmaz asla.
Motosikletçi dediğin devamlı korku içinde olmalıdır, rüzgarı, zemini de kollamalıdır ayrıca.
Baktın virajda kayıyor salla motoru gitsin, sen usturuplu düşmeye bak. Dengesi kaybolan bir motoru Kenan Sofuoğlu bile zor toplar.
Gel beni dinle kauçuk esaslı lastikler al, üçüne beşine bakma.
Ve şunu unutma ölümlü kazaları ürkekler değil "ben oldum" diyenler yapar.
KİRLENMEK GÜZELDİR
Cross motorlar yüksek seleleri ve dişli lastikleri ile dikkat çekerler. Geniş gidonları ve uzun amartisörleri ile asfaltta kullanımları da rahattır. Araziye çıktılar mı Arap atı gibi atlar, zıplar, ne kuma aldırırlar, ne çamura. Sürücüsü toprak rengi olacaktır bu arada.
Derelerden kolayca geçebilen, manialara takılmayan Cross motorlar büyük hacimli değildirler ama yüksek torkları ile zemini ağlatırlar adeta. "Demir at" tabirini hak ederler layıkıyla.
.
Müze değil büro!
14 Mart 2015 01:00
HAZIRLAYAN: ALİ ÇELİK
Hani bir zamanlar İstanbul'un taşı toprağı altın denirmiş ya. Şevki Yüksel Usta da katılıyor kervana. Henüz çocuk yaşlarda Karabük'ten kopup İstanbul'a geliyor, dayısının yanına çırak giriyor. İşini ciddiye alıyor ve plastik kalıpçılığı gibi püf noktaları olan bir mesleği kapmakta zorlanmıyor. Asker dönüşü kendisi gibi birkaç usta ile elele veriyor bir dükkan açıyorlar. Mütevazı bir dükkan ama, deyin ki bir oda.
Şevki Ustanın mayasında çalışmak var, gece gündüz durmuyor icabında dükkanda yatıyor. Arkadaşları bu tempoya dayanamıyor ayrılıyorlar. Şevki Usta kırık dökük aletlerle bir torna, bir freze, bir matkapla devam ediyor. Derken bir CNC tezgah ediniyor. İş işi açıyor büyüyor, şu anda piyasanın önde gelenlerinden biri, yanında 45 kişi çalıştırıyor. Halbuki ailede tek okumayan o.
AVA GİDEN AVLANIR
İş hayatı malum sıkıntılarla dolu, sipariş al, yetiştir, git vergi dairesine, yok tahsilat, yok maaş, yok kira... Artık her tarafa koşmaktan yorulmaya başlıyor. Anadolu insanı dinlenmek için n'apar? Ya balık tutar, ya ava çıkar. O da öyle yapıyor. İlk olarak dedesinin tüfeği ile çıkıyor. Sonra bir pick up alıp donatıyor. Yüksek lastikler, telsizler, projektörler, adeta AFAD ekibi gibi oluyor. O tüfek bu tüfek derken bayağı silah topluyor. Bu arada kabzası gümüş kakmalılara merak salıyor.
Şevki Ustanın avcılığı lafta, aslını sorarsanız kır bayır dolanıp hava alıyor, kaç yıl var ki canlıya sıkmamış. Dürbünden bakıyor hayvanla göz göze gelince arkasını dönüp gidiyor. Arkadaşları avı onun önüne sürüyorlar, yanı başından geçiyor, görmezden geliyor.
Bilirsiniz avcılar bıçağa da meraklıdırlar. Şevki Usta da bu hastalığa düçar oluyor. Eş dost ellerindeki eskileri getiriyorlar, biraz da internetten alıyor. Sivas, Sürmene, Bursa derken yurt dışına açılıyor Londra'dan, Moskova'dan, Yemen'den kamalar, hançerler buluyor. Süngüden yatağana, kılıçtan saldırmaya ciddi bir koleksiyona sahip oluyor. Geyik boynuzlular, kehribar ve lüle saplılar... Kın kılıf deyip geçmeyin, kimi kurutulmuş ceviz ağacı, kimi halis ceylan derisi... Her parçanın bir hatırası var, oturdunuz mu tatlı tatlı anlatıyor ama sayısını kendi de bilmiyor.
BAKIR BAKTIRIR?
Toplama merakı zamanla farklı alanlara kayıyor, bakır ibriklerden, usturlaplara, yazma eserlerden, madalyalara... Daktilolar, eski hesap makineleri, pikaplar, şifa ayetİ yazılı kaseler, gemici lambaları, fayton fenerleri, kupalar, mangallar, güğümler, yüzükler...
Belki maddi kıymeti fazla değil ama onu en çok maket arabalar eğlendiriyor. "Biz çocukluğumuzu yaşayamadık o zamanlar telden araba yapar, sürerdik. Bunlar kimsede yoktu ki bizde olsun. Kim bilir belki de bu yüzden arabalara doyamıyorum" diyor.
BU NE SEVGİ AH!
"Bu oyuncakları çocuklar için mi aldın" diye soranlara "ne münasebet kendim için" demekten çekinmiyor. Gerçi bunlar biraz büyük işi, oranları bire bir aynı, kapıları açılıyor, bakıyorsunuz direksiyon vites ve torpido bile aynı. Kaput içinde aynı v8 motor duruyor. Direksiyonu çevirirseniz manevra yapabiliyor. Hepsini seviyor ama bilhassa çocukluğunun geçtiği yıllarda caddelerimizde dolanan arabaları bir başka seviyor.
Bir ara tespih ustaları ile de ahbap olmuş, el emeği göz nuruyla yapılan parçaları biriktirmeye başlamış. Odasında kukadan kehribara, pelesenkten, mauna, yılan ağacından, gül ağacına, deve kemiğinden, mamut dişine kadar her sınıftan nadide tespihler var. Kaplumbağa kabuğu bağa, narcın, akik, değişik taşlar, porselenler, tohumlar... Bir tek gergedan boynuzu eksikmiş, o da noksan kalsın nazar savsın diyor. Onları hususi meşin çantalarında saklıyor. Sonradan anlıyor ki tespih işi bir derya, al al sonu yok, bitirdim sanma ne kadar toplasan da.
Bunlara verdiği paralar az buz değil, hani kenara koysa mal mülk sahibi olabilirdi pekala.
Peki pişman mı?
Yoo, keyif alıyor, dinleniyor, başka başka alemlere yelken açıyor.
Yeni başlayanlara ne tavsiye edersiniz diye soruyoruz. "Çok fazla dağılmasınlar" diyor, "alanlarını belirlesinler ve orada derinleşmeye baksınlar. Bu işler el yordamı ile olmaz, yayınları takip etsinler, duayenleri okusunlar."
HAYAT KIRKINDA BAŞLAR
Şevki Usta Başakşehir'deki bürosunda sergilediği oyuncaklarına pek meraklı, itina ile siliyor paklıyor. Bunca işin arasında mı demeyin, o da böyle dinleniyor.

Yön ve zaman için...
Usturlap hem yön hem de zaman bulmaya yarıyormuş, yıldızları da izliyebiliyormuşsunuz. Ben de merak ediyordum Oruç Reis'in leventleri namaz vakitlerini nasıl tespit ediyorlardı diye?

NASİP KISMET
Tek tuşlu daktilo sık bulunan bir parça değil, Şevki Usta ikibin liraya alıyor hemen o gün 10 bin lira teklif ediyorlar. Sevdi bir kere, kıyamıyor.
.
Osmanlı'ya halk vefası
21 Mart 2015 01:00
Osmanlıda iki Trablus var biri Libya'daki Trablusgarp, diğeri Lübnan'daki Trablusşam. Trablusşam eski bir Fenike şehri, Persleri, Romalıları, Arapları, Haçlıları ve Memlüklüleri görüyor. Sultan Yavuz devrinde (1516) Osmanlı hududuna katılıyor. I.Cihan Harbinde Fransız işgali yaşıyor. 1946'da hürriyetine kavuşuyor.
Trablusşam Beyruttan sonra Lübnan'ın en büyük şehri. Nüfusu 500 bini aşıyor. Hem yemyeşil bir coğrafyada bulunuyor hem de labirenti andıran sokakları ve bedestenleri ile asırlar öncesini yaşıyor.
Bu gün sayfamıza misafir olan Prof. Dr. Halid Tedmuri işte burada doğuyor. Babası 200 cilt kitap yazan ünlü tarihçi Ömer Tedmuri. Haliyle kütüphanesi olan bir evde yetişiyor. Çocukluğunun geçtiği Trablusşam'da Osmanlı ve Memlüklüler'den o kadar eser var ki onu cezbediyor. Annesi Kahireli, hal böyle olunca Mısırdaki Memlük ve Osmanlı eserlerini de takip edebiliyor. Sırf bu sevda yüzünden yüksek tahsilini İstanbul'da (Mimar Sinan Üniversitesi) yapıyor. Sadece 8 ayda Türkçe öğreniyor ve MEB bursu ile okuyor. Lübnan savaşında tarihi eserler yara alınca çok üzülüyor, genç bir mimar olarak bu mirasa nasıl sahip çıkmalı sorusuna kafa yoruyor. Mastırını "restorasyon", doktorasını da "şehir koruma" üzerine yapıyor.
OYUN İÇİNDE OYUN
Halid Tedmuri Musul'daki tarihi eserlerin tahribini oyun olarak görüyor: "İnsanlar okusa görecek, bilecekler ama günümüzde internetteki kısa filmlere bakılarak hüküm veriliyor. Müslümanlar oraya dün gelmediler ki, 14 asırdır bölgedeler ve Asur eserlerine dokunmadılar. Sina çölünde bile manastırlar var (St Petrina). Ne Emeviler yıkmış, ne Abbasiler ne de Memlüklüler ve Osmanlılar. Mısır'da Firavun tapınakları olduğu gibi duruyor. Hâlbuki Batı Dünyası çaldı çırptı, Ortadoğu'nun en gözde eserlerini Paris, Berlin ve Londra'ya kaçırdılar.
Şimdi taktik değiştirdiler, önce aşırı bir örgüt kurduruyor, kan döktürtüyor bilahare terör bahanesi ile işgal ediyorlar.
BUZLAR ERİYOR
Arap dünyasında ders kitapları Osmanlı'yı kötülerdi, yok baskıcı vergici filan, Türkiye'de de "ah o Araplar yok mu Araplar arkamızdan vurdular" edebiyatı yapılırdı halk arasında.
Ancak son yıllarda Türk TV dizileri buzları eritti. Türkleri dinsiz gösteren Batı dünyasının yalanları ortaya çıktı. Dizilerde de Müslüman aileleri var, İslam isimleri taşıyorlar, ramazan geliyor, bayram kutlanıyor. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Eteğini tutan İstanbul'a koşuyor.
Lübnan küçük bir ülke, cem'an 10 500 km2. Ben 1350 eser tespit ettim şu ana kadar. Çoğu Memluk ve Osmanlı. Ne yazık ki % 80 tescilsiz, vesikalarda da geçmiyor.
Arap dünyasında hala Türk kültürü yaşıyor. Mesela Tunuslular her hafta hamama gidiyor. En iyi Osmanlı yemekleri Halep'te pişiyor. Gurfe kelimesini unuttuk, artık bizde de oda sofa kelimeleri kullanılıyor.
BEYRUT VE SULTAN
Lübnan 30 yıl Fransız işgalinde kaldı birçok eser yıkıldı gitti. Biz Fransızlardan kurtulduğumuz günü kutluyoruz ama Beyrut'ta en az 20 cadde "Gora, Digol, Forş, Picadilli, Allenby" gibi işgalci komutanların adını taşıyor.
Zaten şehirler Fransız siluetine büründü, Ortadoğu'nun Paris'i olacağız derken kimliklerini kaybettiler. Ben "Beyrut ve Sultan" adlı bir kitap hazırladım. Beyrut eskiden küçük bir köy, Trablus'un yanında adı bile anılmıyor. Ne zaman ki Abdülhamid Han Hicaz demiryoluna başlıyor, bir liman şehrine ihtiyaç doğuyor. Rıhtım yapılıyor, demiryolu geliyor. Tren Lübnan dağlarını tırmanıp Bekaa vadisinden Şam'a ulaşıyor. Birçok köprü tünel menfez inşa ediliyor. Şehre kışla kuruluyor, asayiş sağlanıyor. O güne kadar şiddetli bir susuzluk var modern bir şebeke devreye alınıyor. Düşünün Beyrut sokakları İstanbul'dan bir yıl evvel hava gazı ile aydınlatılıyor. Caddelerinde tramvaylar yürüyor.
Bunları okuyanlar şok oldular. Bilgili geçinen insanlar bile demiryolunu Fransızların inşa ettiğini sanıyor. Şu anda başbakanımızın kullandığı bina Mecidiye Kışlası, İçişleri Bakanlığı Sanayi Nefise Mektebinde oturuyor, İmar Meclisi ise Hamidiye Askeri Hastanesinde vazife yapıyor. Tuğralar hala duvarlarda.
Aynı çalışmayı Trablusşam için de yapıyorum, Lübnanlılar şaşırıp kalacaklar."
Trablusşam 'konağını' geri istiyor
Halid Tedmuri, 1968 yılında yıktırılan Osmanlı hükümet konağını Trablusşam'a tekrar kazandırabilmek için görülmemiş bir mücadele veriyor.
Trablus'ta 400 yıllık Osmanlı evleri, konakları var. Bazıları Arap olmalarına rağmen Türk soyadı taşıyor. Mesela Bayraktar ve Sancaktar aileleri. Sonra Sabuncu, Hancı gibi "ci" "cu" eki ile bitenler var. Ayrıca Abdülhamid Hanın torunlarından iki hanım Trablusşam'da yaşıyor.
Prof. Dr. Halid Tedmuri, 2004 ve 2010 Trablusşam Meclis Azalığına seçiliyor bu dönemde Bursa, Konya, Antep, Fatih ve Keçiören'le "kardeş kent" oluyor, hatta Türk Dünyası Belediyeler Birliğine katılıyorlar. Bilahare TİKA iş birliği ile Hamidiye Meydanı'ndaki saat kulesi restore ediliyor, ardından Mevlevihane (ki Osmanlının ikinci büyük tekkesidir) kaldırılıyor ayağa. Ancak bu günlerde çok dertli. Çünkü 1968 yılında sebepsiz mesnetsiz yıktırılan Osmanlı Hükümet Konağı'nı tekrar bina edilmesini istiyor. Hazırladığı proje çok cazip, konak eski haline benzeyecek ama yer altında toplantı salonları, tiyatrolar, sergi alanları olacak, el sanatları yaşatılacak. Hükümet ise şehrin tarihi dokusunu perişan edecek bir garaj dayatıyor.
SÖZ VERİLDİ
Halid Tedmuri Bey o günlerde İstanbul'da "Şehirlerin Geleceği" adlı bir panele katılıyor, konuşmasını Başbakan Ahmed Davutoğlu da dinliyor. "Maliyeti hiç önemli değil Trablusşam halkı istesin, biz o kültür merkezini yaparız" diyor.
Halid Bey derhal imza kampanyası düzenliyor, Trablusşam halkı heyecana kapılıyor, meydanlara dökülüyor. Netice'de Belediye geri adım atıyor. Oysa Lübnanlı bürokratlar hibe usulüne alışkınlar, bir yerlerden para geliyor. Müteahhitler devreye giriyor. Türkiye ise bizzat kendisi yapıyor, bitirip teslim ediyor.
İCABI YAPILA
Şu anda problem yok ancak Büyükelçimizin işi başlatabilmesi için Dışişlerinden resmi yazının ulaşması gerekiyor, günler haftalar geçti Ankara'dan hala talimat bekleniyor.
Halid Bey, "Biz gerekli adımları attık ama Türkiye'den cevap alamadık. Halk sokağa dökülmüş Osmanlı konağı istiyoruz diyor. Türkiye sükût ediyor. Eğer bize sahip çıkmazsanız dostlarınız hayal kırıklığına uğrayacak. Türkiye cevap bile vermedi diye konuşacaklar.
Eğer bina yapılırsa Türkiye'yi kötüleyenler köşeye sıkışacak, diğer Türk eserlerinin de önü açılacak" diyor.
GARAJ OLURSA ŞEHİT KİLİTLENİR
Trablus halkı 1968 yılında keyfi olarak yıkılan Osmanlı konağını geri istiyor. Eğer tarihî binanın yerine garaj ve otopark yapılırsa hem doku bozulacak hem de trafik felç olacak.
BÖYLEYDİ
BÖYLE OLDU

BARİ KALANLAR KURTULSUN
II. Abdülhamid Han, şehre yeni bir meydan açtırıyor etrafına resmi binaları, mektepleri yerleştiriyor (1882). Hükümet konağı, belediye binası, postane, karakol, Osmanlı Bankası, tiyatro, Rüşdiye, Sultaniye ne yazık ki yıkıldı, şu an üzerlerinde beton binalar bulunuyor
.
Horlayanı horlama!
28 Mart 2015 01:00
Ben de herkes gibi yatıyorum kalkıyorum ama sabahları kirpiklerime tonlarca ağırlık asılıyor, yataktan kazıyorlar adeta. Gün boyu yorgunum, dalgınım, ekrana bakarken, araba kullanırken içim geçiyor, kırmızı ışıkta beklerken gözlerim kapanıyor. Asabiyim, esniyorum, hata yapıyorum, zihnim dağılıyor. Halbuki vakitli de giriyorum yatağa.
Uzm. Dr. Ahmet Yıldırım, "Bakın bunu söyleyen arkadaşımız uyuduğunu sanıyor" diyor, "uyku dört kademedir, derine dalmadıkça uyumuş sayılmazsınız asla. Birinci kademe, ikinci kademe derken ürperip uyanıyorsunuzdur, ya da huzursuz ayak sendromunuz vardır sıçrayınca dönüyorsunuzdur başa. Denize düşüp, ıslanmadan çıkan birini düşünün, yatağa girip dalayaman da ona benziyor.
Kapımızı çalanların kahir ekseri horladığını söyleyen beylerdir. Genelde hanım baskısı ile gelir, aile saadetinin tehlikede olduğundan dem vururlar.
Bazıları okulunu başarıyla bitirmiş, işe girmiş mastır doktora yapmıştır hatta. Davetler, ziyafetler, toplantılar... Tam da yükselişe geçmişken uykusundan yakınmaya başlar.
Bir başka karakterimiz sabırlı kocalarıyla gelen hanımefendilerdir. Havuz dersleri ve aerobik çalışmalarına rağmen bir türlü kilo verememekte, geceleri tıkanmakta, sabahları doyamamaktadırlar uykuya.
UYKUNUZU DOKTORA GÖTÜRÜN!
Gelelim hadisenin tıbbi yanına. Hastaların ifadeleri umumiyetle sırlarla doludur, onlara yardımcı olabilmeniz için keşfetmeniz gereken çok şey vardır daha. Bilhassa internet doktorları (!) "tıp talebesi sendromu"na yakalanır, olmayan belirtileri kendilerine yakıştırırlar. Gece dinlenemiyorum, ağzım kuruyor, başım ağrıyor, terliyorum, tıkanıyorum, sık çıkıyorum idrara...
İşte bu yüzden biz uyku testi yaparız onlara. Hastaya sessiz sakin bir oda, rahat bir yatak sunar, nabzını ve kalbini dinler, beyin, kas, göz aktivitelerini ölçeriz. Her safhayı titizlikle geçeriz kayda. Her ne kadar bazıları evini yerini arasa da, neticeler yeterli kanaati verir doktora.
Hülasa edecek olursak 50 yaşını geçen erkeklerin neredeyse yarısı az ya da çok horlar. Eğer kiloluysa, toksa, alkol, sedatif, antihistaminik aldıysa şiddeti artar.
SIRT ÜSTÜ MÜ, ASLA!
Diyelim yattınız başlangıçta kaslarınız gergindir ancak uyku derinleştikçe dil kökü, küçük dil, yumuşak damak gevşer, sarkar. Hava geçiş alanı daralır, titreşim horlama şeklinde ortaya çıkar. Burun tıkanıklığı (deviasyon, polip vs) olanlar havayı çekmek için genzi vakumlar, bu da dokuları içine çeker, hava yolunu tıkar.
Bilhassa sırt üstü yatanlar dilin boğaza kaçmasına engel olamazlar. Boynu kalınlar, geniz eti ve bademciği büyük olanlar daha sık horlar.
Kadınların kas-yağ dağılımı değişiktir, ancak menopozu takiben onlar da şanslarını kaybeder, erkeklere katılırlar.
Horlama uykuyu bölmüyorsa zararsız kabul edilir, bazı tipleri cerrahi müdahale ile düzelir. Şahıs sadece kilo vermekle, spor yapmakla, burundaki tıkanıklığının giderilmesiyle normale dönebilir.
Hatta yastığı değiştirmek ve yatış şekline dikkat etmek bile çare olabilir. Bazı pratik zekalılar pijamanın sırtına bir cep diktirip içine tenis topu koyarlar, böylece sırt üstü yatmaktan kurtulurlar.

CİHAZ NE DİYOR ACABA?
Hasta ifadeleri genellikle muğlaktır, insan uykusunda ne yaptığını bilmez ki, nasıl anlatsın sana. Bu yüzden test odasına alınır, uyuması sağlanır, gece boyu tetkik edilir, müphem nokta kalmaz.
SİNSİ TEHLİKE
Apne seni uyutmasın!
Vücudu oksijensiz bırakan apne omuz silkilip geçilecek bir vaka değil. Bir gün tansiyon, ritm bozukluğu ve inme olarak çıkabilir karşınıza.
Bazen vaka ilerler, şöyle ki yumuşak damak, küçük dil, bademcikler, boğaz duvarları ve dili destekleyen kaslar negatif hava basıncı ile adeta akar, hava yolunu tıkar. Hasta nefes alamaz olur, beyin solunum durmasını hissederek uykuyu hafif seviyeye alır ve "hava yolunu zorla" emri verir vücuda. Hasta boğulmak üzeredir, tıkanıklık adeta kükremeyle açılır ki biz apne diyoruz ona. Orta ileri düzey bir vakada solunum 20 saniye durabilir ve bu saatte 30, 40 defa tekrarlayabilir. Apne pek sinsidir, sabaha kadar yüzlerce defa solunumu durdurmasına rağmen farkına varılmaz. Hasta iyi uyuduğunu sanabilir hatta. Bu tıkanmalar kan oksijen seviyesini ciddi bir şekilde düşürür, damarlara, hormonlara, bedenin yakıt sistemine zarar verir.
Nasıl ki hastalık sebepleri içinde "insülin direnci" baş sıralarda zikrediliyorsa, apnenin tahribatı da hemen hemen yakındır ona. Artık yüksek tansiyon, kalp ritim bozukluğu, şeker ve felç sürpriz olmaz. Metabolizma yavaşlar, bu da daha fazla kilo demektir kısaca. Çocuklarda ise huzursuzluk ortaya çıkar, hiperaktif olurlar.
Peki tedavisi yok mu?
Biz apne tespit ettiğimiz hastalara solunum cihazı tavsiye ediyoruz. Başlangıçta "ne yani bir ömür bununla mı yatacağım" deseler de alışıyor, mutlu mesut cihaz kullanıcıları oluyorlar. Müdahaleye müsait vakalarda cerrahi operasyonlar yapılabilir, %70 rahatlar.
BEBEKLER GİBİ MIŞIL MIŞIL
Hani ilkokullarda öğretilen bir tekerleme vardı, erken yatarım erken kalkarım, bir yumurtayı sütle çırparım. Mümkünse siz de erken yatın, horoz sesi ile kalkın gün üzerinize doğmasın asla. Sabah ışığı beyni uyandırmaya yeter, kendi kendine kalkanlar güne iyi başlar. Sağlam bir kahvaltı yapın ardından. Orta Asyalıların bir sözü var: Kahvaltıyı özüne (kendine) yap, öğleye mihman çağır, akşamı yağıya tapşır (düşmanına yolla).
Akşam uykunuz gelmiyorsa hafif bir şeyler yiyebilir (yoğurt gibi mesela), kitap okuyabilirsiniz. Bu cinayet romanı olmasın ama. Gevşetici hareketler, nefes egzersizleri yapabilirsiniz sonra. Gözlerinizi kapatıp hayal kurmak da işe yarar. Güzel şeyler düşünün ki güzel rüyalar göresiniz. Diyeceksiniz ki 'ama ben hep kötü rüyaları hatırlıyorum.' Evet, uyanıyorsunuz da ondan.
Uykuda kaslarımıza hükmedemeyiz, zaten hükmediyor olsak problem çıkar, bu insanı "uyur gezer" yapar. Uyur gezenleri uyandırmayın, yumuşak bir şekilde götürün yatağına.
Bazen beyin uyanır. Adaleler uykudadır hâlâ. Bağırmak istersiniz sesiniz çıkmaz. Ah biri dokunsa da açılsam. Uyku felci ya da karabasan dediğimiz hal seyrek yaşanıyorsa sıkıntı yoktur, hatta "oh be" der rahatlarsınız sonunda. Sık sık tekrarlarsa "kâbus" diyoruz ona.
Bazıları yatarken ses ister radyoyu televizyonu açar, kanepeye kıvrılırlar. Bakın bunu tavsiye etmiyoruz asla. Beyne biteviye uyarı yollanır. Kaldı ki ışık melotonin hormanı üzerine baskılayıcı tesir yapar. Bilgisayar ekranları da ona keza.
İnsan ya sırt üstü, ya yüzükoyun ya da yan yatar. Biz sağ yanına yatmayı tavsiye ediyoruz, bu şekilde hem kalbinize yük binmez, hem de nefes yolları kapanmaz.
Televizyonkolikler, bilgisayarla uğraşanlar geç vakitlere kadar oyalanır, otobüs kamyon şoförleri uzun gece yol alırlar. Yok ben tahammüllüyüm de filan. Hayır efendim bunun da bir sınırı var, keseden yemekte, uykuya borçlanmaktadırlar. Zayıf düştüklerinde (iş yerinde, direksiyon başında) kıskıvrak yakalanacaktırlar.
Gündüz yarım saat uyuyan ikinci bir sabah yaşar. İş performansı, öğrenme kabiliyeti artar. Akdeniz ülkelerinde siesta, İslam dünyasında kaylule geleneğini biliyorsunuz, Japonlar öğle uykusuna yatan işçilere ekstra prim veriyorlar.
İkindi ile akşam arasında yatmayı uygun bulmuyoruz, gece uykusunu bölecektir zira
.
Levn-i İslambol
11 Nisan 2015 01:00
Gülhane'ye ne olmuş böyle? Ağaçlar yakut kesilmiş yanıyor. Dur bu çiçeklerin bir adı vardı? Ay çatlayacağım, dilimin ucunda. Ya Rabbi yarım aklım sana emanet. Ergun diyesim var, Elvan, Erdogan...
Erguvan olmasın?
Hay ceddine rahmet, he ya!
Efendim Erguvan İstanbul'a has bir nebat, ahşap evlere, yalılara, mescitlere, mezar taşlarına yakışıyor. Yalnızlıktan hazzetmiyor, çınarların ve selvilerin eteğine ilişiveriyor.
Ah elli yıl evvelinin İstanbul'u olacaktı ki, takalar mavnalar da girerdi kadraja. Deniz de renklense ne curcuna olurdu ama!
Erguvanın ömrü çok olsun üç hafta. Sayılı gün su gibi akar, dur yarın, öbür gün diyenler fotoğrafını çekemeden kaçırırlar. Haydi bir başka bahara...
Her ağacın gölgesi karadır, onunkiler alev alev yanar. Çiçekler, döküldü mü zemini kızıla boyar. İstanbul Mayıs'ta fethedildiğine göre Fatih'in askerleri gölgesinde oturmuştur mutlaka. Surlara üç hilal asıldığında veda vaktidir. Bu cihan iki sultana dar, Asitane iki kırmızıya fazla!
ERGUVANİ
Erguvan Neşv-ü nema ederken bebek avucu gibi pembeciktir, rüzgarla pişer, güneşle kavrulurlar. Kızarır, morarır, döner bordoya.
İstanbul'un denizi mavi, göğü mavi... Dağı yeşil, bayırı yeşil. Eh aralara küçük kırmızı lekeler gerekir ki bunu erguvan sağlar. Şairlere sorarsanız lav gibi akıcı, alev gibi yakıcıdır, bahara adını koyar. Belki de bu yüzden levn-i İslambol (İstanbul'un rengi) derler ona.
Erguvanî tabii yollarla üretilmesi zor bir renktir. Olur ama masraf açar. Bu yüzden güç sembolüdür, Bizans'ta imparator dışında kimse erguvani pelerin takamaz.
Osmanlı da alı moru sever ama böyle albenili renkleri libasta kullanmaz. Ordugâhta sultan çadırı erguvan olabilir anca. Nakkaşlar erguvaniyi kubbeye, kasnağa yakıştırırlar.
Erguvan güneşten hoşlandığı kadar isten, sisten, çiğden de hoşlanır. Lodosa, keşişlemeye, karayele kucak açar. İstanbullu olmak bunu gerektirir zira.
YERİNİ YURDUNU BİLİR
Alıp dikerseniz, tutar, nazlanmaz. Kendine yer bulmakta da zorlanmaz. Tohumu boldur yayılıverir yamaçlara. Tutunduğu yerde üç beş gövde birden patlar. Altındakilere de kol kanat gerer, bencil değildir asla. Yağmurdan gayri su, güneşten başka ışık tanımaz, kirli havaya, kuşa, böceğe haşereye aldırmaz, başına buyruktur bir bakıma.
Erguvan ağacı kışın çıplaktır, avlusuna iliştikleri camileri türbeleri saklamaz. Kemik gibi kurumuş dallara bakar hayret edersiniz, yahu şunlar mı bezenecek bahara.
Çiçekleri tatsız kokusuzdur, lakin İstanbullular salatanın üzerine atar, renk yaparlar.
Sultanü'ş-şuara Baki, erguvan üzerine dökülmüş yağmur damlalarını inci ve yakutla süslü fidana benzetir.
"Dür ü yakut ile bir nahl-i murassa sandum
Ergavan üzre dökilmiş katerat-ı emtar."
Hayali ise erguvana letafet bahçesinde servi olmayı tavsiye eder. Aşıkların kanına girip kızarmaktansa.
"Letafet bağına serv ol, giriftar-ı hazan olma
Girip kanına uşşakın nihal-i erguvan olma"
Karamanlı Nizami, sevdasından ölürse mezarında erguvan biteceğini yazar.
"Ger edersem kodd ü ruhsarın yolunda can revan / Bitiser sinümde sinem üzre serv ü ergavan"
Bakın şimdi tam vakti, bu şölen kaçmaz. Yoksa Şair H. Yavuz gibi "Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden / geriye sadece erguvanlar kaldı" dersiniz sonra.
LAL RENKLİ LALE
Lale ise Asyalı bir çiçek, Türklerle birlikte Anadolu'ya geliyor. İstanbullu onu pek seviyor, lalezarlarda yetiştiriyor, laledanlarda sergiliyor. Nakkaşlar, çiniciler, müzehhipler laleden vazgeçemiyor. Halılara, kilimlere, kumaşlara işleniyor.
İlk kültür lalesini Ebussuûd Efendi yetiştiriyor, adını da "nûr-u adn" yani "cennetin nuru" koyuyor.
Eskimez yazıda Allah lafz-ı celali, iki "lam" bir "elif" ve bir "he" ile kaleme alınıyor. Lale de öyle... Ebcedle hesaplarsanız ikisi de 66 çıkıyor. Zaten altmışaltıya bağlamak "Allah'a havale etmek" manasına geliyor. Belki şairler bu yüzden Lale'ye itibar ediyor.
Mazhar-ı ism-i celâl olmasa hakkâ lâle
Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle
İzzet Ali Paşa "eğer lale Allah'ın (Celle Celalüh) adının harflerini taşımasaydı bu mertebeye gelemezdi" diyor.
DÜNYA FANİ ÖLÜM ANİ
Lale mevsimlik çiçek, ölmeyi solmayı bekliyor. Öyle gonca gibi meclislerin gülü değil, dağda bayırda yetişiyor, taşralı olduğunu saklamıyor. Bu yüzden mahzun, bu yüzden mahcup, yüzüne bakınca kızarıveriyor.
Ama Ferhat, Şirin'i lale görüyor. Şair Hayali kırmızı laleyi kanlı kefene bürünmüş aşıkâ benzetiyor. Fuzuli sır arayan kaşif, İzzet Ali Paşa ise külah giymiş Mevlevi diyor.
Hayallerin genişliğine bakın, şimdi anlıyor musunuz neden herkes şair olamıyor?
Avrupalılar laleye, tulip, tulipano, tulipan diyorlar ki bunun sarıkla tülbentle olan alakası biliniyor.
Rivayete göre Kanuni Hollanda'ya lale soğanı yolluyor. Kralın adamları bunu bir şeye benzetemiyor, salataya doğruyorlar. Derken birinin aklına toprağa dikmek geliyor...
Sonra bir lale hastalığı (tulipomania) başlıyor ki nasıl anlatıla. Tek bir lale soğanının 9 bin altına satıldığı oluyor, borsada hisse senedi gibi işlem görüyor.
Osmanlı benzeri çılgınlıklara mani olmak için fiyat listesi belirliyor, Şeyh Mehmed Lâlezârî, serşukûfeci (çiçekçibaşı) tayin ediliyor. Rayicin dışına çıkanları ikaz ediyor.
PEMBE GÖNLÜM SENDE
Lale adını "al"dan "la'l"den almış olmalı hamrâ, sürh, la'lîn, mercan ve kızıllar öne çıkıyor. Kebûd (mavi), kibritî (açık sarı), zerd (altın sarısı), duhanî (duman), leylaki, sefîd (beyaz) ve minâ da (gök renkli) hoş ama onlar bir adım arkada duruyor.
Lâlenin; tavrı duruşu, şairleri mecaz aramaya itiyor. Onu anbere, askere, hançere, ateşe, yakuta, mercana, mollaya, hokkaya, kandile, taca, topuza, tuğraya, otağa benzetiyorlar. Cemreviye, temmuziye, bayramiye bahariye kasidelerinde mutlaka laleye yer veriliyor.
Derken bir "Çiçek Encümen-i Dânişi" kuruluyor. O sıralar İstanbul'da binlerce lâlenin ismini ezberden söyleyen meraklılar var, lale üzerine üç gün üç gece konuşabiliyorlar.
Gül-i Ruhsar (gül yanaklı), dürr-i yekta (eşsiz inci), nevpeyda (yeni peydahlanan), âfitâb-ı gülzâr (gül bahçesinin güneşi), kalaycı beyazı, bî-mânend (benzersiz), dil-cû (gönül arayan), aşçı moru, ferah- âver (ferahlık getiren), erik dibi, feyz-i hudâ, (Allah'ın bereketi), al pençe, hüsn-i Hasen (Hazret-i Hasan'ın güzelliği), ikrâm-ı Hakk, cüce moru, gülcü başı, kavs-i kuzah (eleğimsağma), tuğ-ı şâhî, nâzende (nazlı), necm-i nâdir (ender yıldız), nîze-i rummânî (nar renkli mızrak), semen-sîma (yasemin yüzlü), şakâyık-ı numânî (gelincik), şevk- efzâ (şevk arttıran), nûn-i gamze gibi adlar takılıyor.
BAĞRI YANIKTIR
Lalenin kömür karası tomurcukları gönül yaralarına teşbih ediliyor. İçi kor ateş, dışı sükunet veriyor. Bu hali, yanık dervişin, mütebessim çehresini andırıyor. Osmanlılar köşkleri kasırları lalelerle donatıyorlar, sadece 2. Selim döneminde Kefe'den 300 bin lale soğanı getiriliyor. Cumaları bütün İstanbul, Kağıthane Lalezar mesiresine akıyor.
O yıllarda İstanbul'a gelen Ms Julia Parabe adlı İngiliz seyyah "keşke, Shakespeare, Romeo ve Juliet'i yazmadan Boğaziçi'ni görmüş olsaydı" demekten kendini alamıyor.

ÇİÇEKİSTAN
Elbette İstanbul'u çiçeklerle bezemenin bir maliyeti var ama faydası daha fazla. Yabancı basında çıkan fotoğraflar turist ve döviz olarak dönüyor İstanbul'a...

UNUTAMADIKLARIMIZA
Müslümanlar mevtalarını hayırla yâd eder, Yâsinler, Tebarekeler, Fatihalar okur. Kabir üzerine hangi çiçeği ekseniz olur ama lale kısa ömrü ve bükük boynuyla ölümü hatırlatır, sanki daha bir yakışır mevzuya.
.
Kendi dilinden Ahmet Koç
25 Nisan 2015 01:00
"Surlara çıkarız, bin yıllık duvarın harcı erimiş, ayağınızın altından taşlar kayar. Sen kale kule çekmek için mevzi almışsındır, bir bakarsın aşağıda at eşek boğazlıyorlar."
andil günü defnettiğimiz Ahmet Koç dağıtımdan habere, inşaattan, finansa müessesemizin her noktasında bulunmuş bir arkadaştı. Ama o daha ziyade ansiklopedilerimize verdiği hizmetlerle tanınırdı. Dilerseniz sözü ona bırakalım bize kendini anlatsın:
Ahmet Arvasi Hoca (Rahmetullahi aleyh) "ansiklopedin yoksa sen de yoksun" derdi, "bitersin. Eğer çocuğunu Darvinciler eğitiyorsa boşa kürek çekersin."
Rehber Ansiklopedisi büyük bir ihtiyaçtı o yıllarda. Rahmetli Enver ağabey işi İlhan Abiye emanet etti. İlhan Abi yükü asker disipliniyle üstlendi. Yazıları mümkün mertebe ehline yazdırıyordu, mevzunun mütehassıslarına. Bana da işin resimleme tarafı kaldı. Her maddeye uygun fotoğraflar bulacağım ya da gidip fotoğraflayacağım.
"Hadi hadi bekleme çık yola!"
İyi de abi bu işler parayla oluyor. En azından bir makine lazım di mi ama?
Biri İlhan Abiye fi zamanından kalma bir Pentax vermiş. Sadece 50 mm vidalı objektifi var, bırakın Sultanahmed camiini, şadırvanı bile kadraja alamıyor. Neyse aradım sordum müstamel bir 28 mm Vivitar buldum, Polonya pazarından da Rus malı bir makro aldım. Adaptörle oturttum yuvasına. Flaş mlaş arama, yamalı bohça.
Neyse çalışmaya başladık. O yıllarda (seksenler) İstanbul dökülüyor, tarihî eserler işgal altında. Memleketinde barınamayan bıçkınlar bir medreseye çörekleniyor, kendi mülkü gibi yayılıyorlar. Misal Murad-ı Münzevi dergâhında meyve kasaları atlar, arabalar. Girmek ne mümkün üstüne köpek salıyorlar. Tarihî duvarlara sıva atıyor, mezar taşlarını kırıyor, canım mihraplarda ateş yakıyorlar. O nadide kalem işleri eriyip gidiyor.
Sen bir fotoğraf çekeyim desen Vakıflar, Anıtlar Derneği, yok emniyet, vilayet, diyanet karşına dikiliyor ama eserlere hiçbiri sahip çıkmıyor. Mezarlıklar ona keza kabir taşları sökülüyor menemen destisi gibi yanaşık düzen sıralanıyor. Gerçek kabrin yüzü kıbleye bakar, bunların ne yana baktığı belli değil, zevahiri kurtarıyorlar akılları sıra.
İşgalciler tabii ki tarihî mekânların fotoğraflanmasını istemiyor, yerine göre saldırıyor, tehdit ediyorlar.
VAH?İSTANBUL'UMA
Eyyubsultan'da metruk bir konağın çatısına çıkmıştım. Yazılı medreseyi çekeceğim güya... Baktım tavan arasında Osmanlıca kitaplar, yazmalar. Ehli görse servet verir, burada çürüyorlar. Meğer alt kattaki selamlığa evsizler yurtsuzlar postu sermiş. Beni çatıda görünce hep birlikte saldırdılar, polis de tırsıyor, eli belinde seyrediyor.
İstanbul sur içinde ne kadar Sünni tekke ve zaviye varsa ya yıkık, ya da işgal altındaydı o yıllarda. Ben bilhassa benzin istasyonu, oto park ve mahrukatçıları izledim % 90'ı cami ya da medrese çıktı, kim bilir neler var altında.
Anlaşılan o ki devlet bile bile Fatih, Üsküdar ve Eyyubsultanı yağmalatmış. Hem Osmanlının izini sildirtmiş, hem bal tutturup parmak yalatmış.
Vakıf arsaları apartman olmuş, ulema kabirleri ezilmiş, kırılmış dağılmış.
Fatih Çarşamba'da İstanbul'un ilk Mevlevi dergâhını bulduk. Caminin iki duvarı yakınlara kadar duruyordu, adam içine ev yaptı ufak ufak eritti camiye benzer yanı kalmadı bir süre sonra. (Baha Tanman doçentlik tezinde hazireden de bahseder ayrıca.)
Feyzullah Efendi Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlerinin Anadolu'ya yolladığı üç halifesinden biri. Millet kütüphanesini millete bağışlayan bu büyük alimin, Akdeniz Cd. Vatan kavşağında tekkesi varmış, bir ara yanmış, arsası apartman olmuş, kabri bahçede kalmış... Halifelerinden birinin üzerine kömürlük yapılmış hatta.
İdris-i Bitlisi Hazretleri hakkında "Zeynep Hatun camisinin bahçesindedir" diye bir ibareye rastladık. Ama ortada bahçe filan kalmamış, cami sokağa açılıyor. Üç sokak ötede dolaşırken bir baktık ulema sarığı... Kabir taşını okuduk. Aaa o! Artık nasıl talan edildiyse, sıra evler yapılmış araya.
GÖRSENİZ?AĞLARDINIZ
Hatuniye Tekkesi hepten yıkık, minaresi kırıktı. Avluda Hüsameddin Efendi adlı büyük bir velinin kabri. Halbuki o dergâh kurtuluş savaşında Anadolu'ya silah ve mücahid yollayan merkezlerden biriydi. (Geçtiğimiz yıl tamir edildi.)
Beşir Efendi medresesi perişandı sonra, sahipsizdi işgale açıktı âdeta.
İstanbul'da aynı ismi taşıyan sayısız kabir var, bazıları makam olabilir ama biz aslını bulmak için çalışıyorduk sabırla. Mesela Ahmet Buhari dediğiniz zaman üç ayrı yer çıkar karşınıza. Yaşadığı devri, hocasını, talebelerini, vefat tarihini bilmezseniz bulamazsınız asla.
AT?KASAPLARIYLA...
Surlara çıkarız, bin yıllık duvarın harcı erimiş, ayağınızın altından taşlar kayar. Sen kale kule çekmek için mevzi almışsındır, bir bakarsın aşağıda at eşek boğazlıyorlar. Elinde fotoğraf makinesi ile görünce saldırırlar. Tekme, tokat, taş, sopa. Kıtır kıtır kesseler kimse duymaz.
Dia çok pahalıydı. Bir kullanımlık 100 dolar, iade edemezsen 250 dolar daha. Kapakta kullanırsan çarpar katlarlar. Yani üç beş dia fotoğraf makinesi fiyatına. Dia bankaları banka gibi çalışırdı o yıllarda.
Şimdi internet var, rahatlıkla seçiyorsun, bedeli de makul, para tutmuyor.
Resmi çekilsin diye bir kitabı teknik servise yollarsın, yaprak yaprak kopartıp tarar eseri dağıtırlar. Baktım olmayacak, röprodiksiyon için eski bir agrandizörü bozdum, içine makineyi oturttum. Vidayla yukarı aşağı oynatabiliyoruz artık. İki yandan iki halojen yaktın mı tamam. Makroyu da taktım mı on numara. Ama ensemiz pişiyor bu arada. Nasıl terliyorum göz çukurum havuz oluyor. Kablolu deklanşörlerden almışım, enjektör gibi basıyorum titremiyor.
Kağıtların üstüne cam koymasanız bir tarafı kabarıyor, cam koyarsanız parlıyor. Mecburen polorize filtre taktık. Diyaframı kısıp enstanteneyi uzattın mı kağıdın hareleri çıkıyor. Derken camların yeşilimsi olduğunu fark ettik, maktasında bariz bir ton oluyor. Renksiz cam bulmak için nasıl uğraştım anlatamam. Bir tane ithal parça bulduk o da mavimsi çıktı bu defa.
Bütün bunlar deneye yanıla yapıyoruz tabii, eğitimini almış olsak başka.
Tek işimiz fotoğraf olsa öp koy başına.
Yazı da yazıyoruz ayrıca. Tashih, redakte ve resim altları da bize bakıyor.

Çilesine taliptik
İlhan Abi sekizde gelir, dakika sekmez, o yaşta. Aynı odada mesai yapıyorsun, hadi yüzün varsa geç kal.Sabah işe Kur'an-ı kerim ile başlarız. Sonra büyüklerin kitaplarından birkaç paragraf okunur. Fıkh, kelam menakıp artık ne olursa...
Ve sıkı bir çalışmadır başlar.
İlhan Abi insanların verimli vakitlerini bilir, akşam evinde iş üretecek adamı odada tutmaz. İkindiden sonra mayışana, "haydi git" der, "sabah dinç gel bana!"
Yorulduğumuzu gözümüzden anlar. Ortaya rastgele bir mevzu atar, münazara açar. Hani milletin zihni dağılsın, o hesap.
Önce teksir kağıdına yazarız, onlar daktiloya çekilir. Karşılıklı okunur, düzeltilip dizgiye gider. Dizgiden (compeset makineler) çıkan film kağıdı önümüze (20 metre rulo) gelir.
Tekrar kontrol, sonra fotokopi çekilir. En son bir başkasına okutulur. O da tamam dedi mi baskıya...
O zaman iş çoktu, şimdi bahane çok.
HERKES Atom karınca
Gazete dağıtımında da hoşça hatıralarım var. Gazeteyi akşamdan alır, koşarız vapura. Yükümüz az buz değildir çımacılar zorluk çıkarırlar. Yalvar yakar yükleriz, "bak bi daaa olmasın" diye azarlarlar. Tamam abi dersin, yarın aynen devam...
Beykozlular Üsküdar meydanda bekler gazetelerini alırlar. Yağmurlu havalarda kağıtlar ıslanır, akşamdan sobanın yanında kuruturum, lavaş gibi çıtır çıtır olurlar.
Nasıl gayretliyiz nasıl heyecanlıyız anlatamam, adam kuyuda çalışıyor, yukarıdan bağırıyoruz "ağa bak böööle bir gazete çıktı, al çocuğun dinini imanını öğrensin" şaşarsınız belki ama yerin dibinden çıkar abone olur oracıkta.
Sabah gün doğmadan yola düşerim önce Ümraniye çarşıyı dağıtırım, oradan Dudullu'ya. Modoko'da tek abonem vardı onun için ne yürürdüm ama. Kayışdağı, Küçükbakkalköy, İçerenköy derken Bostancı sanayii. Bunlar bittikten sonra Ünalan, Gültepe, Çengelköy sırtlarında satış yaparım ayrıca.
Düşünebiliyor musunuz şu anda benim dolandığım yerde 5 büro var, belki de elli eleman.
.
Unutulan zaferimiz 'KUT'lu olsun
2 Mayıs 2015 01:00
İngilizler Kut-ül Amare'de 30 bin asker kaybeder, 13'ü general olmak üzere 481 subay ve 13.300 erle teslim olurlar.
LONDRA Çanakkale'yi hazmeder ama Kut'un adını bile andırmaz, Osmanlıda kutlanan Kut Bayramlarını unutturmayı başarırlar.
Avrupa Avrupalılara yetecek kadar geniştir aslında. Lakin doymaz, gözlerini Afrika'ya, Amerika'ya, Hindistan'a diker sömürüye başlarlar. Çaldıkları sadece kumaş, baharat olsa iyi, zavallıları zincire, bukağıya vururlar.
Bu hırsızların önde gideni İngiltere'dir ve nicedir gözünü dikmiştir Irak'a. Hem Hindistan yolunu emniyette tutacak, hem de Musul ve Kerkük neft yataklarına kurulacaktır kaşla göz arasında.
Abdülhamid Han cennetmekân 1. Cihan Harbine girmekten yana değildir asla. Ama olmaz. Onun içinde Türk olmayan bir heyete hal ettirir, İstanbul'dan uzaklaştırırlar.
Kendilerini yüksek mevkilerde bulan genç subaylar koltuğun ağırlığını kaldıramaz ve 600 yıllık imparatorluğu ateşe atarlar.
Ordularımız Süveyş'te, Allahuekber dağlarında, Galiçya'da, Yemen'de, Suriye'de Makedonya'da dağılır. Ama Çanakkale ve Kut-ül amare'de unutulmaz destanlar yazar.
BİLEN VAR MI ACABA?
İlk mektep çocuklarına bile sorsanız size Çanakkale hakkında bir şeyler anlatır. Ama en az onun kadar önemli bir zafer olan "Kut"u yüksel tahsilliler bile duymamıştır ihtimal.
İşte bugün onu yapalım dedik, Kut kahramanlarını tanıtalım okuyucularımıza.
Kasım 1914... İngiltere savaşın getirdiği puslu havadan istifade dalar Irak'a. Osmanlı'nın sadece 8 bin kişilik bir tümeni vardır. Yani hiç yoktan az fazla...
İngiliz Kuvvetleri Basra'dan başlar, Fav kasabasını ele geçirir mevzi tutarlar. Enver Paşa Bingazi'den tanıdığı Süleyman Askeri'yi vazifeye getirir ki niyeti Arap aşiretleri ile düşmanı durdurmaktır. Bakar iş yerli halkın boyunu aşacak, Mısır'dan takviye yollar.
İngilizler de aşiretlere oynar, para ile satın almaya çalışırlar. General Nixon kirli işlere yatkındır zira. Ancak Araplar Osmanlıya silah doğrultmaz. Süleyman Askeri, Nasıriye'yi ele geçirip İngilizlere saldırsa da kesin netice alamaz.
İngilizler Çanakkale'de uğradıkları hezimeti unutamamışlardır. Yaşadıkları itibar kaybını telafi için Bağdat'ı almalıdırlar. Savaş Bakanlığı General Townshend adlı tecrübeli bir ismi cepheye yollar.
NURETTİN BEY!
Süleyman Askeri'nin vefatı üzerine birliklerin başına geçen Nurettin Bey, işgalcileri Amara ve Nasıriye'de sıkıştırmaya başlar. İngilizler Arapları değil Türk yönetimini hedef aldıkları şeklinde propagandaya başlar, Kraliyetin Müslümanlara dost olduğu masalını anlatırlar. Akılları sıra halkı aldatacak ve hızla ulaşacaktırlar Bağdat'a.
Ancak kuzeye çıktıkça denizden uzaklaşır, ikmal sıkıntısı yaşarlar. Kut-ül-Amare üç tarafı Dicle ile çevrili bir beldedir. Savunması kolaydır. buraya yerleşip güç kazanmaya bakarlar. Basra ve su yolları ellerindedir zaten, başarmamaları için bir sebep yoktur ortada.
Türkleri ciddiye almazlar, eh Fransa ve Mısır'dan gelecek takviyeler de ulaşırsa... Çok değil birkaç gün içinde bayrak dikeceklerdir Bağdat'a. Şunun şurası 80 km vardır arada.
Türklerin Bağdat yolundaki son savunma noktası Selman-ı Pak'tır ki Selmân-ı Fârisî (Radıyallahü anh) medfundur burada. İngiliz ordusundaki Hintli Müslümanların büyük sahabenin bulunduğu beldeye saldırmayacağı kesindir bu yüzden Selman-ı pak adını ağızlarına bile almaz Helenistik dönemdeki ismini (Ctesiphon) kullanırlar.
İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener ile Hindistan Genel Valisi Lord Curzon harekâtın bir an önce başlamasından yanadırlar. General Nixon'a haydi der, düğmeye basarlar.
HALİL BEY
Bir ara Alman Mareşal Von der Goltz bölgeye gelir. Askerler Hıristiyan komutandan huzursuz olurlar. Nurettin Bey rahatsızlığını açıkça dile getirir hatta. Ardından Albay Halil Bey'i de bölgeye yollarlar ki mükemmel bir komutandır, sabırsa sabır, sadakatsa sadakat... Bir asker için ne kadar meziyyet varsa...
Halil Bey mütevazıdır, rütbesi aynı olmasına rağmen Nurettin Bey'in emrine girer birlikte çalışırlar. Enver Paşa'nın öz amcasıdır oysa.
General Townshend ne zaman ki Selman-ı Pak'taki Türk birliklerine saldırır, kayaya çarptığını anlar. Kuvvetlerinin neredeyse üçte birini (4567 asker) kaybeder. İngilizlerin Aziziye'de hayli erzak ve mühimmatı vardır bunları taşıyamaz, Dicle'ye atarlar. Townshend apar topar Kut-ül-Amare'ye çekilir, destek beklemeye başlar. Peki Türkler takip ederler mi? Güldürmeyin, kıpırdayacak hal mi kalmıştır hasta adamda.
Ancak Osmanlılar gelir Kut-ül-Amare'yi kuşatırlar, Townshend'e teslim ol çağrısı yaparlar. Sivil halkı boşaltılmalıdır en azından.

Halk canlı kalkan!
İngilizlerin sivil halkı canlı kalkan olarak kullanmayı düşünür, teklife kulak tıkarlar. Kut'ül-Amare'nin toprak kalesi Türk topçusunu fazla yormaz. Açılan gediklerden kolayca girer, mevzi tutarlar. Ancak dikenli tellerle kurulan bir savunma hattı daha vardır ki kolay aşılmaz. Toplarımız ne yazık ki güçlü değildir, caydırıcı olamaz.
İngiliz gazeteleri Kut'ül-Amare'de büyük bir güçleri olduğunu, şehrin savunmaya elverişli yapısıyla risk yaşanmayacağını yazar. Evet geri çekilmişlerdir ama bunlar hep yapılan şeylerdir savaşta. Ellerinde en az iki aylık yiyecekleri vardır ve kuşatma bugün yarın kalkacaktır nasıl olsa.
İki taraf da karşılıklı siper kazar hazırlanırlar. Türkler istisnasız her gün saldırır düşmanın düzen almasına mani olurlar. İngilizler zaman zaman kuşatmayı yarmaya çalışsalar da başaramazlar. Kayıpları artar, panik başlar.
Nurettin Bey düşman yardımlarına mani olmak üzere güneye iner Halil Bey kuşatmayı devam ettirir sabırla. Yardım kuvvetleri komutanı General Alymer emrindeki güçlü orduya rağmen ilerleme kaydedemez. Avam kamarası vaziyeti büyük bir ciddiyetle takip etmektedir. General Nixon'un yerine General Lake görevlendirilir.
Bu arada Osmanlılar Kut'ül-Amare'de pusulalar dağıtır, Hintli Müslümanları küfre karşı birlik olmaya çağırırlar. Bu tesirli olur, kardeşlerimiz nöbette vurur kafayı uyur, hatta işaret parmaklarını koparırlar. Tetik çekemeyeceklerine göre işi bırakmıştırlar.
ZALİMLER KORKAK OLUR
General Townshend'in korktuğu başına gelmiştir, Hintli askerlere ağır cezalar verir, huzursuzluk artar. Üstün ateş gücüne rağmen yarma hamlelerinden hüsranla çıkarlar.
Derken kış çöker, destek birlikleri çamura saplanır. Nehir kenarından ayrılamaz, hedef olurlar. General Alymer her kalktığı hücumda büyük kayıplar verir pişmanlıklar yaşar. Desteğin de desteğe ihtiyacı vardır, işler sarpa sarar.
Kut-ül Amare'de sıkışan İngiliz ordusu, yardımdan ümidini kesmiştir, artık tayın hesabı yapar. Hububatı kurtarmanın yolu atları yemekten geçer ama Müslümanlar tepki koyarlar. Townshend şehirde arama yapılması emrini verir, halkın sakladığı nevaleye el koyar.
Alymer kuvvetleri 8 Mart sabahı saldırır bazı mevzileri ele geçirirler. Ancak Halil Bey onları süngü ile söker, makineli tüfeklerin önüne atar. O kadar şaşkındırlar ki el bombaları ellerinde patlar. Verilen büyük kayıp Londra'yı karıştırır. Sir Edwin Cornwall hükümete Irak'taki birliklerinin durumlarını sorar, İngiltere Başbakanı Lloyd George dişe dokunur bir cevap veremez ona. Basın General Townshend'in kifayetsiz kuvvetlerle Bağdat'a yürümesini macera olduğunu yazar.
Artık İngiliz parlamentosunda
Kut-ül Amare konuşulmaktadır, sabah akşam.

ASLAN TERBİYECİSİ
Kut mağlubiyeti üzerine Avrupa
dergileri İngilizleri alaya alırlar.
TESLİM OL!
Halil Bey destek kuvvetlerini püskürttükten sonra döner General Townshend'e "teslim ol" teklifi yapar. İngiliz komutan önceleri ciddiye almasa da başka çıkış yolu olmadığın görür sonunda. Halil Bey'le Dicle üzerinde buluşurlar. "Elimizdeki silahları verelim, üzerine de bir milyon sterlin ödeyelim" der, "Koyverin gidelim Basra'ya!"
Halil Bey kabul etmez İngiliz silahları bir işlerine yaramaz zira. Bu arada Lawrens gelir gider, bir milyon sterlini iki milyona çıkarır ve rüşvet teklif eder ayrıca. Bu Halil Bey'i kızdırır, onları başından savar.
Bir iki yarma harekâtı daha hüsranla sonuçlanır. Nisan gelmiş sazlıklar uzamıştır, Türkler yakınlarında dolaşmaktadırlar. Yaralılara bakamaz olmuşlardır, sari hastalık ve zafiyetten ölmeye başlarlar. Çaresizdirler beyaz bayrağı çeker, paşa paşa teslim olurlar. (29 Nisan 1916)
Halil Bey General Townshend'in kılıcını almaz. Esirleri kuzu tandırla doyurur, çay sigara sunar. Türk'e yakışan da odur zaten, boyun eğene el kalkmaz.
Nedense resmi tarihçiler içinde M. Kemal olmayan vakaları görmezden gelirler, Kut zaferi ders kitaplarında okutulacak kadar önemlidir oysa.
.
Olduk çileye talip Mevlâm eyleye galip
9 Mayıs 2015 01:00
Hattat Fuad Başar: Ne bilgi vardı ne belge, ne alet, ne de malzeme. Yazmaya başladık ama el yordamıyla, emekleye emekleye...
Erzurum- 1976.
Fuad Başar çiçeği burnunda hekim adayı daha. Okumaya da pek meraklı, kitapçı kitapçı geziniyor. O gün rafta "Kalem Güzeli" adlı bir eser dikkatini çekiyor. Açıyor Neyzen Emin Efendi'nin bir sülüs istifi. Dalıyooor gidiyor, ancak dükkân sahibi sarsınca kendine gelebiliyor.
Dilerseniz gerisini kendisinden dinleyelim:
Kitabı satın aldım, koltuğumun altına sıkıştırdığım gibi doooğru Emirgan çay bahçesine. Oturdum, bir yandan çayımı yudumluyor bir yandan hatları inceliyorum. Ama elifi beyi tanımıyorum daha...
Arkamdaki masada iki bilge insan Yunus Emre hazretlerinin beyitleri ile konuşuyorlar. Sanki bir şeyler olacak gibi, dur bakalım neler gelecek başıma?
Sahi benden hattat olur mu? Neyle yazılır onu bile bilmiyorum, ilk elde marangoz kalemi geliyor aklıma. Daldırıp mürekkebe çekiyorum, hafif bir kesik uç tadı veriyor. Ki onu saklarım hâlâ. Kendimi Hafız Osman sanıyorum o ara. Yaa ben neymişim breh breh breh... Üstüme yazan gelmemiş daha. Aradan beş on gün geçiyor, bunlar da ne ya? Hata içinde hata!
Derken fundalıklardan bir kamış kesiyor, ucunu açıyorum. Açıyorum ama olsa olsa metoduyla. İs mürekkebinden haberim yok tabii, çini mürekkebi alıyorum. Kırtasiyeci bana afilli dolmakalemler çıkarıyor, "çer çöple niye uğraşıyorsun abi" diyor.
Niyetliyim, bu işi yapacağım. Soruyor soruşturuyor, hatla uğraşan birini buluyorum sonunda. Buluyorum da adam beni kovmaktan beter ediyor. Meğer o da vazifeliymiş, yoksa takılıp kalacağım Erzurum'da. Çok şükür anlayabildik, kahırlanabilirdik de boşuna.
Neyse cesaretimi toplayıp Hattat Hamid'e mektup yazıyorum (1978). Cevap verme lütfunda bulunuyor, cesaretlendiriyor. Ben yazıp üstada gönderiyorum, o tashih edip, geri yolluyor. Artık uzaktan kumanda ile ne kadar olursa...
ADEM SAKAL
Erzurum'da Yoncalık'a çıkıyorsun, İbrahim Paşa Camii'nin karşısında bir çay ocağı var, tezgâhı sermiş çalışıyoruz meraklılarla. Şiir okuyan, nutuk atan, hoşça bir muhabbet, curcuna... Bir gün Adem Sakal geldi. "Fuad Abi hat öğretir misin bana?" Nasıl hoş bir insan, nasıl gayretli. Hem iyi bir şair, kanım kaynayıverdi o anda. Şimdi Adem'e bir mahlas vermek lazım. Enine boyuna uygun bir şey yakıştırdım, "Cüzi" dedim ona. Ebced ile tarih düşürdüm ayrıca. Adem halen Isparta'da üniversitede hocalık yapıyor. Ne zaman sıkılsam arar, su serper bağrıma. Çocuğuna benim adımı verdiğini duyunca ağlamaklı oldum, al sana vefa.
Baktım Anadolu çorak, yine ne varsa İstanbul'da. Ama Tıp beşe gelmiş, kliniklere başlamışım, beyaz önlük de pek yakışıyor. N'apsam acaba?
O yıllarda Türkiye'de 42 bin doktor var, 42 bin bir olmasa işler aksamaz. Lakin hattatlar bir elin parmakları kadar.
Eylül 1980... Ani bir karar. Ver elini İstanbul tevekkeltü alallah.
İyi ki de öyle yapmışım ufkum açıldı burada. Bazen düşünüyorum da ben mi hattı seçtim, yoksa hat mı beni? Allahü teâlâ önüme çıkardı, dahası "Hattat Hamid" gibi bir usta bahşetti bana.
İSLAMBOL'UN HâLİ BAŞKA
Bir gurbetçi için İstanbul kolay değil tabii. Eh, olduk çileye talip, Mevlâm eyleye galip. Böyle dert, dostlar başına.
Hamid Bey Cağaloğlu yokuşunda Reşitbey Han'da mütevazı bir odada kalırdı. Benim gibi birkaç meraklı gelip gider. Rahmetli Cemil Bilgiç ağabeyle Serhend Kitabevi'nde buluşuruz -Bülend Ağabeyin de kulakları çınlasın bu arada- birlikte çıkarız üstadın yanına.
Hamid Bey'in dikkati tez dağılır, en ufak hışırtıdan bile bizar olur, biri varken eline asla kamış almaz. Ama bizi istisna tutar, arkasında dururuz, ellerimiz dizlerimizde, izleriz sabırla. Kamışı nasıl kavrıyor, nasıl kıvırıyor, fotoğrafını çekeriz adeta. Elbette hakiki öğretici Cenab-ı Mevla, yardımını hissediyorsun açıkça.
Sabrın sonu selâmet
Hamid Bey mübarek, ağırlaştırılmış film gibidir, o kadar yavaş çalışır ki içiniz bayılır âdeta. Kamışı hokkaya daldırıp çıkarması bile merasim. Eh bu harf birkaç güne biterse ne âlâ. Ama bir bakarsın koca yazı hitama ermiş, imza bile atılmış altına. Aritmetikle kabil değil, hani zaman içinde zaman derler ya.
Şu garip tecelliye bakın ki dünyanın en hızlı yazan hattatı "seri-ül kalem" lâkaplı Halim Hoca da onun talebesi. Halim Hocaya yetişemediğime yanarım, ah İstanbul'da olmak varmış o yıllarda.
Hattat Hamid (Rahmetullahi aleyh) feraset sahibiydi, teşhisleri bir bir çıktı, yaşadıkça gördük, hak verdik ona.
Vefatından sonra evlendim. Oğlum doğunca valideme gittim, "Ana ismini ne koysak?"
-Tabii ki hocanın adını, hele sorduğun şeye bak!
Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Hamid Aytaç koydum. Tevafuk bu ya, hanımın kızlık soyadı da Aytaç.
SANATLARIN ZİRVESİ
Hat gelmiş geçmiş bütün sanatların doruğunda. Yüce kitabımız onunla yazılıyor zira.
Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) "ümmi olmalarına rağmen" yazı hakkında kırk hadisi şerifleri var. Hattatlar kırk malzeme kullanırlar: Mürekkep, makta, murakka, mücesse, mihre, mihras, mistar... Hepsi mimli, mimin ebced değeri kırk, peygamberlik yaşı da kırk. Ne sırlar, ne sırlar...
Asr-ı saadette İslâm yazısında nokta yok, okuyabilen az. Daha ziyade tüccarlar biliyor. Hazret-i Osman Kuran-ı kerimi topluyor. Hazret-i Ali Kûfe yıllarında kufi yazıyı ıslah ediyor ve bizzat üç Kur'an-ı kerim yazıp, uzaklara yolluyor.
Halife Haccac, Ebul Esved ve İmam Ahmed adında iki âlimi vazifelendiriyor, benzer harfleri noktalarla ayırıyorlar. Artık ha, hı, cim farklı, be, te, se karışmıyor.
İmam-ı Secavend ise, durakları işaretliyor. Burada dur, burada durma... Bilahare sayfa düzenine geçiyorlar ki hafızlar da ezberliyor rahatça.
Amasyalı Şeyh Hamdullah ise aklam-ı sitteyi tarif ve tasnif ediyor.
Biliyor musunuz her hattat talebesini kendi usulüyle yetiştirir. Gelgelelim bir Mahmud Celaleddin mektebi yok artık, yerini Mustafa Rakım almış. Karahisari unutulmuş, Hafız Osman parlamış.
Şevki Efendi ise Hafız Osman, İsmail Zühtü ve Kazasker'in yazılarından istifade ile öyle bir tarz oturtmuş ki işte ben hayranım ona.
KARANLIK YILLAR
Osmanlı'da hat sanatı çok itibarlı, gelgelelim cumhuriyet sıkıntılı geçiyor. Elif yazmak "resmen suç", hakkınızda takibat açılıyor. Düşünün Halim Hoca gibi bir sanatkâr eline kalem alamıyor. Necmeddin Okyay kamışları kaldırıyor, tekneyi (ebru) kapatıyor. Ama Hamid Bey'in gözü kara, gizli saklı devam ediyor.
Uğur Derman Hoca da çok hizmet etti, hele ebruya verdiği emekler unutulmaz.
Ebru demişken ona da merak saldım bir ara. Elime Uğur hocanın kitabı geçmiş, nasıl okudum ama, yutarcasına.
Sonra Mustafa Düzgünman'dan haberim oldu. Rahmetli Necmeddin Okyay'ın yeğenidir, Üsküdar'da aktarlık yapar, Aziz Mahmud Hüdai türbesine bakardı ayrıca. O emsalsiz ebruları iki buçuk liradan satar, türbenin masrafına harcardı. Bir orduluk iş, tek başına!
Pek talebesi yoktu, otoriter bir insandı zira. Gelgeç hevesliler yapamazdı onunla. On yıl eşiğini aşındırdım ve icazet aldım sonunda. Aldım ama ebru dediğin koca derya, bin yıl git kıyısındasın daha.
BÜYÜCÜ MÜSÜN YOKSA?
Neyse başladık, geven toplayacağız diye vurduk dağlara. Ellerimize dikenler batar, jandarmaya hesap veririz ayrıca. Mezbahaları dolanırsın öd vermezler. Meğer büyücülükte kullanılıyormuş haberimiz mi var. Bir gün yine öd arıyorum, "abi ilaç mı yapacaksın" dedi. "He he" dedim. Yalan değil ebrunun ilacı da bu. Getirdi üç beş litre, bir de kokar ki nasıl anlatıla.
Tekneler, kitreler, üstümüz başımız boya. Anlatsam var ya...
Şimdi hoca hazır, malzeme hazır, buyur gel başla.
-Bırakın unu, yağı, şekeri, hazır helva!
-Edebiyle yesinler ama! Hiç değilse besmele çekerek otursunlar. Büyüklenmesinler, laf sokmasınlar. Başkasını beğenmemek de ne demek? Teknenin hakimi sen değilsin ki, tezahür ettiren Cenab-ı Mevla.
Haa ikaz ayrı, o bir vecibe, vazife. Yoluyla, yordamıyla ama... "Bilmem şöyle olsaydı daha mı yakışırdı acaba?" Kibarca.
Sanat insanı adam etmeli! Yoksa çabalarsın çabalarsın boşuna!
(Korktuğum başıma geldi, Fuad Hoca ile iki çay içtik, üç kitaplık malzeme çıktı. Ne mevzular ne mevzular... Devam edeceğiz efendim, nasipse bir başka yazıya...)
GEMİLERİ YAKTIM DA GELDİM
Hattat Fuad Başar Erzurum Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi iken kendini bir kararın eşiğinde buluyor. Hekimlik mi, hattatlık mı? Hattatlık hobi için yapılacak bir sanat değil, kumadan hoşlanmıyor. Küllünü vermezsen cüz'ünü vermiyor. Neticede tercihini kamıştan yana kullanıyor, stetoskop hatıra kalıyor.
İSTANBUL NEÇİ?
ERZURUM YAYLA!
Hattat Fuad Başar tam bir Dadaş, sözü döndürüyor dolaştırıyor mutlaka Erzurum'a getiriyor.
.
Toprak ol toprak gül bitsin sende...
16 Mayıs 2015 01:00
Haşa yaratmak kim biz kim? Yazarken nefes aldıran, kanını dolaştıran, elini oynatan kim? Hem o istidadı, o ilhamı kim bahşetti sana?
Hattat Fuad Başar anlatıyor...
Yazının sadece görünen kısmıyla uğraşana grafiker derler. İslam sanatı bundan münezzehtir haşa. Arkasında derin, esrarengiz bir alem vardır, hattatın iç hali de akseder yazıya. Bazı yazılar net, temiz, keskin ama ruhsuzdur. Kokulu gül başka, plastik taklidi başka. Biri teyp dinleyerek yazmış, öbürü ağlaya ağlaya...
Rivayet bu ya padişahın kasrı yanıyor, tulumbacılar telaşta. Köşk sultanın umurunda bile değil, "Kuran-ı kerimi kurtarın" diye haykırıyor adamlarına. Nereye kurtarıyorsun çatı çökmek üzere, çıtır çıtır ahşap bina.
Konak yanıyor, sönüyor. Külleri molozları eşeliyorlar Aaaa zikrolunan Mushaf-ı şerif sapasağlam ayakta.
Tiz bulun bunu yazan hattatı bana!
Buluyorlar. "Hattat nedir bunun sırrı?"
Bilemem efendim, lakin boy abdesti almadan oturmadım yazıya.
YA RAHMAN, YA RAHİM!
İs Eğrikapı'da çıkarılır, Bayezid'e gider, mürekkepçi esnafı Arap zamkıyla dövmeye başlar. Takriben yarım milyon darbe vurula ki kıvamını bula. Esnaf Esma-i hüsna'yı vird edinir, misal "Ya Rahman, Ya Rahiiim. Ya Kaviyyu, Ya Kadir" der, her nefese bir tokmak.
İşte o ihlâs bizi buralara getirdi. İşin ruhu malzemeye sinecek. Sanat ruhtur zira. Yoksa programlarsın bilgisayar da yapar. Bas tuşa yazıcı tarasın, git çıkış al. Peki hat diyebilir miyiz ona?
Yakut-ı Mustasımi'nin binbir Kur'an-ı kerim yazdığı söylenir, ancak bunlar nerede bilinmiyor. Gelgelelim Şimşir Hafız ömrüne 456, Konyalı Hafız Muhammed ise 500 mushaf-ı şerif sığdırıyor. Bunlar belli, sağda solda rast geliniyor. Ramazan-ı şerif başladığında eline kalemi alıp, bayram sabahı Kur'an-ı kerimi bitiren hattatlar var. Her güne bir cüz, 30 sayfa. Zor yazılır ama yazılır. Bir gün beni Sahhaf İbrahim Manav çağırdı, sabahın erken vakti. "Hele gel şu Kur'an-ı kerime bir bak!"
Gittim el ebadında bir Mushaf-ı şerif, hususi bir üslubu yok, cildi de alımlı sayılmaz. "Eee" dedim "ne var yani bunda?"
Ketebesini açtı. "Ben falanca oğlu filan bu Kur'an-ı kerimi yazmaya başladım sekiz (yazıyla yazmış) saat sonra tamamlamak nasip oldu elhamdülilllah!" Hafızlara sordum, hocam başlasanız seri olarak ne kadar zaman da hatim edebilirsiniz.
Düşündüler taşındılar: "Taş çatlasa 10 saat!"
Demek ki bu ayrı bir ikram, zaman içinde zaman.
BİZ KİMİZ Kİ?
Biz "kün" emri ile var olduk. Allah'a tabi olacağız, takdir ondan.
Ben yaptım demek ne büyük cüret. Hele hele yarattım. Sen neyi yaratıyorsun, nefes aldıran verdiren, damarında kanı dolandıran Cenab-ı Mevla.
Günümüzde ibda, ihdas, icat kelimeleri birbirine karışmış, milletin ağzında bir yaratmadır gidiyor. Yaratmak sadece Allaha (Celle celalüh) mahsustur. Hattata kibir yakışmaz. İblis bir kere kibirlendi ebediyen tart oldu. Ya her gün kibirlenenin hali ne olacak? İslam yazısı böbürlenenin burnunu sürter. İçinden bile geçirsen o yazı elinden alınır, şimdi anlatmayayım garip şeyler yaşadım bu hususta.
"Rabbim lütfetti, eser hitama erdi" diyeceksin. Boynun bükük olacak daima.
Batılılarda (bilhassa resim ve heykelle uğraşanlarda) kibir hakim. Haydi kalkın alkışlayın, çok da para verin ki, kapris yapayım. Bakıyorsun sonu buhran, İslam sanatında ise inşirah (ferahlık) var. Müslüman her şeyi Allahü teâlâ'dan bilir. Kendini çeker aradan.
Hattat Hamid hocam kendinden "bu naçiz" diye bahsederdi, gidin bakın Sultanahmed'e mimarının imzasını bulamazsınız kapıda. Bazı hattatlar ketebe yazmaz, tarih atmaz. Tezhipçi zaten imza koymaz, ciltçi ona keza. Bizim de alnımızın derisi çatlar bu eser
kimin acaba?
DİLİ OLSA DA KONUŞSA
Hattat Hamid, Cağaloğlu yokuşunda Reşitbey Handa mütevazı bir odada kalırdı. Atölye, büro, barınak hep bir arada. Soğuk kış günleri paltosuna bürünür yazardı. Hat sanatı o harabede canlandı desek yalan olmaz.
Başarılı erkeğin arkasında...
Sanatkâr ya bekâr olacak ya da "eşi, işinden anlayacak!" Hanım tavır koyarsa bitersin. Diyelim gecenin vakti aklına bir istif düşmüş, hemen çalışmalısın, unutursun yoksa.
Şimdi kalkacaksın, abdest alacaksın, şıngırtı tıngırtı, tabii hanım arkanda olursa.
Esma İbret, iz bırakan hattatlarımızdan biri. Bir gün beyi Mahmud Celâleddin geliyor, yüzünden düşen bin parça.
Efendi hayırdır inşallah?
Ya filanca paşa bir Delail-i hayrat istedi, vaktim de yok, bilmem ne demeli ona?
Efendim ben sizinkilere bakarak bir tane yazmıştım, beğenir ve münasip görürseniz verin paşamıza.
Bir bakıyor mükemmel, zaten kendi talebesi, üslubunu kapmış adeta.
İşte böyle bir hanım var ya, sanatkârı uçurur evelallah!
Mustafa Düzgünman akşama kadar çalışır, bırakır, kalkar. Süheyla teyze tek tek su ilave eder ki teknenin ayarı kaçmaya. Ebru işi netameli, ortalığı siler, süpürür, toplar. Alpaslan'la birlikte Mustafa Hocaya iş göstermeye gideriz. "Benim ekspertizim hanımdır" der, "o beğendiyse tamam!"
O günlerde yeni boyalar bulmuşuz, alışılmadık tonlar. Yenge hanım çok beğendi. "Ayol Mustafa bunlar seni geçti mi ne?"
Nasıl olduk anlatamam, kızardık bozardık, de ki pancar.
Şöyle tesbihini gerdi, "Hanım hanım bana bak! Elli yıllık ebrucu var karşında!"
Dedim eyvah azar geliyor.
"Bunca yıldır iki tane eser vermişim, o da bu çocuklar! Ben inanıyorum ki öğrendikleri üslup üzere giderler, bozmazlar."
Sanatta keyfilik yok, kainatta her şey kanuna tabi, dışına çıkarsan "kanun dışı" olursun. Geliştirmeli mi? Geliştirmeli. Ama ıslah başka, ifsat başka.
VURGUNUM NUNA
En çok sevdiğim harf nun! Nun da çok sırlar var zira. Kalem suresi nunla başlıyor. Allahü teala nuna kasem ediyor.
O gün Kütahya Seyyid Ömer linyit ocaklarında ekskavatör bozulmuş, gece çalışamıyorlar. Sabah baksalar mükemmel bir yazı çıkmış kömür katmanları arasında. Müzeye kaldırmışlar, gittim gördüm, vuruldum nunlarına. Biz İslam harflerinin çok olsun 20 asır evvelini biliyoruz, peki o kömür havzası? En az 3,5 milyon yıllık ben daha ne diyeyim sana!
Hazreti Yuşa'nın babasının ismi de Nun'dur bu arada.
Biliyor musun insanın ismi cisminden önce tayin ediliyor. Molla Mustafa, Buhara taraflarından gelen bir garip Amasya'da dolanıyor. Hızır Aleyhisselam görünüyor. "Evladım evlensene!"
-Param yok, kim varsın bana?
-Filan yerde saliha bir kızcağız var, onu al. Allahü teâlâ size bir oğul verecek, adını "Hamdullah" koy, unutma.
O kim biliyor musun? Aklam-ı sittenin mimarı, sultanların hocası: Şeyh Hamdullah!
YER Mİ MASA MI?
İnsan işine 25 dakika yoğunlaşabilir ancak, eğer yerde oturursan ayakların uyuşur ve mecburen kalkarsın ayağa. İşte bu fasılalar hatalarını görmene, zihnini toparlamana yarar. Lakin masaya çökersen kalırsın, saatler geçer oradasındır hâlâ.
Sanatın bir de sağlık yönü var. Hazret-i Ali efendimiz, "Men ehabbe kelimetahu, len yektub badel asr" kim iki kelimesini (gözünü) severse ikindiden sonra yazmasın buyuruyor. Neden? Işık azalacaktır zira.
Hele günümüzdeki ampuller felaket. Alternatif enerji kesintisiz değil malum, bir yanıyor, bir sönüyor. Biteviye pırpır ediyor. Halbuki mum ışığı, kandil, çıra yeknesak!
KAĞITHANE'YE KARŞI
İmam-ı Birgivi Hazretleri bir defa olsun ayaklarını uzatmamış Yalova'ya.
Sormuşlar: Niye?
Çünkü kağıt imalathaneleri var orada.
Ispartalı Tevfik Efendi 121 Kur'an-ı kerim yazmış, kamışlarının yongalarını saklamış kenarda. Vasiyeti var: "Gasil suyum bununla ısıtıla!"
Beşiktaş galeride karma bir sergi düzenleniyor eskiler yeniler bir arada... Bizim uyanıklardan biri turistlere "gezin bakalım" diyor, "hangisini beğeneceksiniz söyleyin bana?" Bütün parmaklar dördünde buluşuyor. Şu! Şu! Şu! Ve şu!
Bakıyorlar Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Karahisari ve Mustafa Rakım.
Yazıdan anlamaları mümkün değil. Peki ne buldunuz onlarda?
-Bilmiyoruz, kucaklıyor âdeta...
Elleri mi daha düzgündü, gözleri mi daha keskindi? Yoksa vakıf mıydılar yazdıklarının sırrına?
Sanat insanı adam eder, adam dediğin sever, sevdirir, naz çeker.
Gıybet etme, heves kırma, nefsine uyma! Cenab-ı Hakk hepimizi görüyor zira!
Çenemizi çalıştıracağımıza elimizi çalıştıralım, atıp tutacağımıza dua edelim arkadaşlarımıza.
Önümüz toprak sonumuz toprak. Ah bir de arada çamurlaşmasak!
Mustafa Düzgünman disiplinli bir insandı, gelgeç hevesliler yapamazdı onunla. On yıl gittim geldim, icazet aldım sonunda.
.
Siyaset sevdasının ağır faturası!
30 Mayıs 2015 01:00
Biliyorsunuz Yeniçerilerin siyasete soyunmaları Osmanlıya pahalıya patlar. Üç beş çorbacı, birkaç bölük ağası kazan kaldırır, kelle koparırlar. Nice değerli vezirler zayi olur gider, istemezükçüler dediklerini yaptırırlar.
Derken bir İttihatçı taifesi çıkar. Evet vatansever çocuklardır, fedakârdırlar, bir şeyler yapmak isteseler de kullanılırlar.
İttihat Terakki, devlet içinde devlet olunca, muarızları da başka adreste toplanırlar: "Halaskâr Zabitân!"
Neyse biz misallerimize dönelim, okuyucumuz hisse çıkarır nasıl olsa.
Yunan zırhlısı Averof Balkan Harbi'nde, Osmanlı Donanması'nı felaket zorlar. Türk gemilerinin en iyisi 16 mil sürat yapabilirken o 22 mile ulaşabilmektedir zira. Bizimkiler üç dakikada bir mermiyi zor atar, o dakikada üç mermi sallar.
Derken efendim İmroz Deniz Savaşı patlar. 16.12.1912 Sabahı Barbaros zırhlısı, Averof'u vurur. Averof manevra kabiliyetini kaybeder, gövdesi yan yatar. Donanmadan bağımsız olarak hareket eden Hamidiye zırhlısına "Averof"u batır" emri verilir. Hamidiye'nin silah kullanmasına bile gerek yoktur, gidip şöyle mahmuzlasa tamam, Averof'u Ege'nin derinliklerine yollayacaktır kolayca. Ama yapmaz, döner gider yoluna.
Averof tamir edilip tekrar denize çıkar, Türk sivil ve askeri gemilerine kâbus olur âdeta.
Hamidiye mürettebatının işaret bayraklarını görmemiş olması da muhtemel ama İstanbul kahvelerinde Averof'un batırılması durumunda Kamil Paşa iktidarındaki Hürriyet ve İtilaf Fırkasının alkış alacağı konuşulmaktadır. İttihat Terakki'nin şansı azalacaktır bundan sonra. İttihatçı subaylar bu fırsatı bahşederler mi onlara? İnsan politize oldu mu icraatın lüzumundan ziyade "kime yaradığına" bakar. Nitekim İttihatçılar hadiseden kısa bir süre sonra (23 Ocak 1913) Bâbıâli Baskınını yapar, zikrolunan kabineyi kanla terörle dağıtırlar. Peki Türklerin "Şeytan" Rumların "Şanslı" dedikleri Averof?
İstanbul işgalinde gelip Boğaz'a yatacaktır Deli Dumrul edasıyla...
SİLAHLA SİYASET OLMAZ
Kışlaya politika sokarsan Resneli Niyaziler dağa çıkar, Yakup Cemiller Harbiye Nazırının (Nazım paşa) şakağına sıkar. Birileri Sadrazamı makamında sıkıştırır istifaya zorlar.
Siyaset ince bir sanattır oysa, kendi zemininde yapılır ve yeni yeni şeyler öğrenilir her adımda. Bu ateşten gömleği giyen kırk defa ölçmeli biçmeli aldığı kararın neye mal olacağını sormalıdır erbabına. Aksakallar bu gün için lazımdır sana. Ama tehditle, tedhişle, nümayişle başa gelirsen 6 asırlık imparatorluğu dağıtıverirsin hoyratça.
CHP hizipçidir, cumhuriyeti biz kurduk der köşe başlarına kurulurlar.
Düşünebiliyor musunuz CHP il başkanları, direkt validir, belediye başkanlığı da yaparlar ayrıca. Fahreddin Kerim Gökay İstanbul mitingi için hakikaten çalışır ve Taksim'de topladığı muazzam kalabalığı göstererek "İşte paşam İstanbul" der büyük bir kıvançla!
Meydandakiler İnönü'ye gaz, Menderes'e rey verirler o başka...
DARBELER ARASINDA
Yakın tarihimizde siyasete bulaşan askerlerin milletin reyi ile seçtiği hükümetleri devirdiğini görüyoruz. Hatta bakanları, başbakanları ipe yollarlar. Milli Birlik Komitesinde bulunan yüzbaşılar koca koca paşaları hazır ol da durdururlar.
Darbeciler, babaları yaşındaki Genelkurmay Başkanı Erdelhun Paşa'ya da olmadık hakaretler yapar. Zavallının rütbelerini söker, ellerini arkadan bağlar, ite kaka götürürler Yassıada'ya. Halbuki Orgeneral Erdelhun 1'inci Cihan Harbine ve Kurtuluş Savaşı'na katılmış tecrübeli bir askerdir. Eğer madalyalarını assa üniforması taşımaz. Kültürlüdür sonra, İngilizce, Fransızca ve Japonca konuşabilir konuklarıyla.
Ama CHP'li değildir. Ne büyük hata!
12 Eylül generalleri hem siyasileri aşağılar hem de gırtlaklarına kadar siyasete batarlar. İşin ehlini aramaz, bankalara, belediyelere, Kamu İktisadi Teşekküllerine tekaüd subayları oturturlar. Adalet umurlarında bile değildir, bir sağdan asarlar bir soldan.
Rahmetli Özal'a kadar bütün cumhurbaşkanları kışladan çıkar. Bir sivilin Çankaya'ya niyetlenmesi suçtur adeta.
Politika camiye girerse
Ehl-i Sünnetin reisi İmam-ı azam hazretleri siyasete alet olmamak için canını verir. Değnekle dövüle dövüle şehit edilir küflü zindanlarda. Osmanlı Şeyhülislamları padişahın her söylediğine "isabet buyurdunuz" demez. "Hayır sultanım böyle yaparsanız ruz-ı mahşerde hesaba çekilirsiniz" diye ikazda bulunurlar.
Ama son devirlerde işin çivisi çıkar Abdülhamid Han'dan kurtulmak isteyen İttihatçılar Elmalı Hamdi Yazır'a bir fetva hazırlatırlar.
Elmalılı Hamdi "Müslümanların imamı şeriat kitaplarını yasaklasa, yaksa, yırtsa devlet hazinesini israf edip harcasa, halkı hapsetse, sürse, zulmü adet edinse, doğru yola yemin etmişken sözünden dönse, Müslümanların yaşayışını tamamen bozacak şekilde fitne çıkarıp birbirine öldürtse..." gibi iftiralar sıralar.
Halbuki Abdülhamid han, dindarlığı ile tanınır, katır sırtlarında ilmihal kitapları yollar memleketin dört yanına. Eğer kan dökmekten kaçınmasa Hareket Ordusu asla giremez İstanbul'a. İmparatorluğun borçlarını ödeyip azalttığı da bilinmektedir ayrıca. Nitekim fetva emini Hacı Nuri Efendi saçmalığa alet olmaz, kesinlikle imzalamaz.
Sonrasını biliyorsunuz Meclis-i Ayandan Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi, Draç Mebusu Esad Toptani ve Selanik Mebusu Yahudi Emanuel Karasu'dan müteşekkil heyet Sultan'a gider: "Millet seni azletti" derler utanmadan.
Abdülhamid Han yaka paça (elbiselerini dahi almadan) Selanik'e sürülür, Alatini köşküne tıkılır, bahçeye bile çıkarılmaz.
İhtilalciler Sultan'ın otuz üç yıllık arşivini (Enver Paşa'nın emriyle Harbiye Nezareti bahçesinde) yakarlar. Acemi subaylar "sırf Almanların tatlı hatırı için" harbe girer ve koca imparatorluğu dağıtırlar. Ne ordu kalır ne silah, ne mektep, ne fabrika. Hans'ı korumak uğruna düşeriz Galiçya'da.
Cumhuriyetli yıllarda siyasetçiler ibadete de karışır, Türkçe ezan, Türkçe hutbe dayatırlar. Nihai hedefleri Türkçe namazdır, yapamazlar.
Ezan-ı Muhammedi aslına rücu etse de, Türkçe hutbe bid'ati sürüp gitmektedir hâlâ.
SİYASET OKULLARDA
CHP ne yazık ki mektepleri de kullanır. Kemalizm ve laiklik kisvesi altında parti propagandası yapar. CHP'nin umdeleri (altı ok) ders kitaplarına girer ve istisnasız her imtihanda çıkar. Önceleri dört umde vardır. Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik. 1931 Üçüncü parti kurultayında devletçilik ve inkılapçılık da eklenir onlara.
İnkılap tarihi kitapları yanlıdır, sultanlara, paşalara, ulemaya söven bir külhanilik sezilir üslubunda.
Köy Enstitüleri özünde mantıklıdır, şüphesiz bir öğretmenin fideden, tohumdan anlaması memlekete fayda sağlar. Ama maksat militan yetiştirmek olunca...
Halkevleri CHP gençlik kolu gibi çalışır. Türk ocaklarından istedikleri verimi alamayınca kapatır, mal varlığına el koyarlar.
CHP spora da el atar, parti kurmayları Mussolini'nin kara gömleklilerine özenir, aynı Faşist İtalya'daki gibi stad gösterileri yaptırırlar.
Takımlara yön vermek isteseler de kulüplerimiz bu oyuna alet olmaz.
Unutmayın Yugoslavya, Dinamo Zagrep- Kızılyıldız maçından sonra karışır. İspanya'da Kralcılar Atletico Madrid, Cumhuriyetçiler Barselona taraftarıdırlar.
Peki siyaset adalete sızarsa ne olur?
Takrir-i sükun kılıç olur sallanır başınızda. Halkın cellat diye adlandırdığı Kel Ali, Kılıç Ali, Necip Ali ve Reşit Galip gibi ısmarlamalar, günahsızlara kıyar, hıyanet-i vataniyeden kulp takar ipe yollarlar.
İnfaz derhal yapılır, sonraya bırakılmaz.
Menemen tertibiyle din alimlerini asar, Erzurum'da şapka giymediği için bohçacı kadını (Şalcı Bacı) sallandırırlar.
ORTAYI SOLLAYINCA
Ecevitli yıllarda CHP sosyalist bir hüviyete bürünür. Altı ok umurlarında bile değildir, rejimi kuran parti "bozuk düzen" demeye başlar. Militanlar bilhassa Adalet Bakanlığı'nda kadrolaşırlar ki Bakan Moğultay, elbette CHP'lileri aldım MHP'lileri mi alacaktım demekten kaçınmaz. Neticede Başbağlar'da cami basıp, katliam yapan, koca köyü çatır çatır yakan katiller "suçlarını itiraf etmelerine rağmen" salınırlar. Yetmez, müdahilleri yıldırmak için mahkeme Erzincan'dan İzmir'e kaydırılır, mazlumlar mağdur olurlar. Bu davadan kimse ceza almaz. (Tutuklanan iki kişi başka suçlardan.)
Bir milletin hakimlere itimadı zedelenirse tren raydan çıkar, halk adaleti kendi usulü ile tatbike kalkar ve anarşi kopar.
Hasılı asker, hakim, muallim, sporcu politikaya alet olmasın.
Bırakalım siyaseti siyasetçiler yapsın.

İHTİLAL YAVRULARINI YER
Hareket Ordusu Komutanı Mahmud Şevket Paşa, ihtilalcilere yaranamadı, o da öldürüldü
militanlarca.

DİKKAT KOMUTAN SAĞDA
Albay Tarık Güryay, müstehzi bir şekilde Menderes'i izliyor.
YÜZEN KALE AVEROF
Yunan Deniz Kuvvetleri'nin nerdeyse yarısı demek olan Averof, kendi hatamız sayesinde bela oldu başımıza
.
Kuş, kuşluk vakti çekilir
6 Haziran 2015 01:00
Hatırlar mısın bilmem on sene evvel Kuyumcukent'in bulunduğu alan göldü. Etrafı sazlıktı, cıvıltıdan geçilmezdi o yıllarda. Balıklar, kurbağalar kadroluydu zaten, yeşil başlı ördekler de gelirdi ayrıca.
Sözüne samimi yakınmalarla başlayan Ali Şeker ağabeyimiz bir kuş fotoğrafçısı. Asıl işi fuarcılık ama doğaya olan tutkusunu yenememiş, araba fi-yatına objektifler almış düşmüş yollara.
Hiç unutmam bir gün diye devam ediyor:
Gençtik toyduk daha. Ava gittik bir arkadaş tavşana nişanladı ama nerden indiğini göremediğimiz bir puhu kapıp kanatlandı bir anda. O da tavşanı kaybetmenin hırsıyla çaktı puhuya.
Koştuk puhucuk çırpınıyor, nasıl da güzel bir hayvan, hayran olursunuz inan. Sordum bunu niye vurdun şimdi?
-Tavşanımı aldı ama.
-O tavşan nerden senin oluyor? Üzerinde adın mı yazıyor?
Bir kapıştık sorma. Ayırdılar. Bana "sen küçüksün yapma" diyorlar, ona "sen büyüksün muhatap olma!"
İşte o gün tüfeği bıraktım, sarıldım kameraya.
İstanbul'da eline makine alan bir martı fotoğrafı çeker mutlaka. Martı deyip geçmeyin, 19 ayrı türü var. Gümüş martı ve karabaşlı evin danasıdır, heyecanlandırmaz. Ama bir Kuzey Gümüş, Kutup martısı ya da büyük kara sırtlı nadiren düşer, hani kırk yılın başı yolunu şaşıracak da...
Evet, İstanbul çok yapılaştı lakin dikkatli bakarsanız hayat devam ediyor hâlâ. Oturun bir yeşillikte çekirdek çitleyin baştankara ve benzeri ötücüler dalacaktır bıraktığınız kabuklara.
Azıcık çayır çimen çiğneyin bir gelengi (yer sincabı) çıkacaktır karşınıza.
Sanayi ve evler her geçen gün sıkıştırsa da hayvancıklar baskıya direniyor. Bazen sahi bu kadar beton lazım mıydı diyorum. Bina, bina, bina, kazık çakıyoruz dünyaya.
Beylikdüzü gibi bir semtte üç değişik tür yılan çektim, ararsan kirpi de var, gelincik de, tilki ve tosbağa da. Sinmiş saklanıyorlar, sağım solum sobe, görünmüyorlar ortalıkta.
Biz hep menkıbe anlatıyoruz. Yok ecdat kış günlerinde dağdaki aç kurtlara et bırakırmış da... Eee sen de bırak kardeşim, altında araba. Torunu değil misin yakışır sana. Camın önüne biraz yem biraz kırıntı koymak çok mu zor? Hesap günü gücüm buna yetti dersin hiç olmazsa.
Eskiden kuşlar kendi kendilerine beslenebiliyorlardı lakin alanlarını ellerinden aldık. Ne çam, çim bıraktık, ne dere, ne de mera.
Bakıyorsun hanım kızımız ağzından sakızı çıkarıp savuruyor. Yapma diyorsun dikleniyor.
-Ne var yani bunda?
-İyi de ablacım, kuş onu gıda sanıp dalacak, gagası birbirine yapışacak. Nasıl yakalayıp temizleyeceksin bir daha?
Bazıları yavru kedi köpek alıyor, büyüyünce atı-yorlar sokağa. Yazık değil mi hayvana. Ya bakan birine ver, ya da hiç alma!
Bir ara satmak için yeşil papağan getirmişler, satamamışlar sonra salmışlar doğaya. Bu papağanlar çevre ağaçlara yerleşmiş, üstelik üreme başarısı göstermişler zamanla. Oh ne âlâ ne âlâ...
Öyle değil işte, yerlilerin alanını istila ediyorlar. Artık bizimkiler barınamaz o ağaçta. İsrail sazanı ona keza. Sularımıza yayıldılar, yerli türlerin dibini kazıdılar âdeta.
KUMRULAR SUMRULAR
Mimar Sinan Köprüsünde duruyoruz. Ali Abimiz göl içinde antik bir köprü ayağını gösteriyor. Deniz kırlangıçları (sumrular) yuvalanmışlar. Erkekler balık avlayıp getiriyor, annelerin ağzına bırakıyorlar. Sevinç çığlıkları yankılanıyor ortalıkta.
-Geçtiğimiz yıllarda ne oldu biliyor musun? Festival de havai fişekler atılmış, ürküp dağılmışlar.
-Peki yavrular?
-Ne yazık ki telef oldular. Arkadaşımız Fikocan (Fikret Baba) belediyeye gidip anlatmış. Onlar da üzülmüşler ama meğer ki geçmiş ola.
Büyükçekmece baraj kapaklarına kışın güzel ördekler gelir, kaşıkgagalar, sütlabi, çamurcunlar. Hatta flamingolar. ak pelikan, tepeli pelikan, kaşıkçılar...
Bazı kuşlar yaylada mutludur, kimi ormanda, kimi sulakta. Rızkın kefili Allah (Celle Celalüh) hiçbirinin yedeği stoku yok, bu gün yiyorlar, yarın bir daha...
İnsanoğlu ise hep endişeli yok tapu para, yok maaş sigorta...
Onlar mütevekkil, üç beş tahılla akşama kadar uçuşuyorlar. Saniyede kim bilir kaç kanat çırpıyorlar, bu ne enerji ya? Göçmen kuşlar farklıdır, onlar yükselen havaları kullanır, kendilerini yormazlar. Hoş, kuşlar da kuş gibi hafiftir hani. En babasını tart, gelsin iki okka.
Toylar hariç tabii, "uçan kuzu" diyebiliriz onlara. Zaten ne geliyorsa bundan geliyor başına.
DAMATLAR DONANINCA
Kuşların çoğu ilkbaharda renk değiştirir düğün kostümlerini kuşanırlar. Bu alemde beğenen dişidir, bu yüzden erkekler kılıktan kılığa girer, şirinlik yaparlar.
Mesela normal zamanda dönüp bakmadığınız kara boyunlu batağanlar bile bir güzelleşir, bir güzelleşir, tanıyamazsınız asla. O renkler, o edalar...
Kimileri dişiyi öterek cezbetmeye çalışır, kimi kabarır, zıplar. Hele bahrilerin seyrine doyum olmaz. Renkleri de tatlanır, daha bir canlanırlar.
Millet kara karga der aşağılar, sevdiğim hayvandır oysa. Angut'a da hakaret ediyorlar. Bence dünyanın en güzel kuşlarından. Bir bakarsın kahverengi, bir bakarsın turuncu olurlar. İridirler de kazımsı ördek diyorlar ona. Tek eşli ve öyle sadık ki, eşi öldü mü tek yaşar.
Diyelim bir angut ailesi gördünüz. Baba anneden ters tarafa gider, bağırır çağırır ilginizi çekmeye çabalar. Olmadı karşınıza dikilir kanat çırpar, sizi oradan kaldırır peşine takar. Bu esnada anne minikleri almış, sessizce sokmuştur sazlığa.
Hiçbir siyah kuş siyah değildir, karabatak bile kara değil bakırımsı hakidir aslında. Ekin kargasına kara derler, yakından bak tatlı bir morluk hakimdir tonlara.
Eskiden bıldırcın avlayanla dalga geçilirdi. "Parmak kadar kuş oolum, nossun ondan?" Hele köylü kekliğe asla fişek sıkmaz. Şimdi vurmaya özendiren TV kanalları var, tesirinde kalıyorlar.
Bak şu kıyıdaki söğütleri kesmişler, dursa ne zararı vardı sana? Yuva oluyordu bir sürü balıkçıla. Yok kurudu da ondan. Bırak kuru kalsın o zaman.
Bahşeyiş köyüne leylek yuvaları yaptık, ailecek takırdamıyorlar mı emeklerimize değiyor. Her gün bir şey öğreniyoruz, şu diken albino imiş mesela. Şu sarı çiçekler bir cins kantaron, iyi geliyormuş yaralara. Hasılı bakan görüyor, bakamayan geçip gidiyor.
ŞUURLU AVCIDAN KORKMA
Artık kimsenin ete ihtiyacı yok. Avcılar kahvenin önünde vurduklarını yaymak ister. Vay be dedirtecek eşe dosta. N'apacaksın onca kuşu, ete kıran girmedi ya.
Hakiki avcı doğayı korur ama avcı kılığındaki katiller dibini kurutu-yor. Çamurcun vurdum diyor bakıyorsun sütlabi dişisi çıkıyor, insanın içi yanıyor. Bak şu selvilerin dalları arasında kulaklı orman baykuşları var. Kukumavın iki misli, nadide hayvanlar. Dilerim birileri sataşmaz onlara.
Geçen bir balıkçıl çekmek için yatmıştım örtü altına. Baktım cup cup taşlar düşüyor. Hayvan balığını da düşürdü, kaçtı gitti telaşla. Kalktım bir otobüs öğrenci taş atıyor, başlarında ki de "yuh size, koca kuşu vuramadınız" diyor. Bu adam ne verebilir ki çocuklara?
Kuşu, çiçeği sevmeyen insanı sever mi? Zor vaka!
YÜZ YANLIŞ BİR DOĞRUYU...
Manyas, kuş cennetini katlettiler, hem ağaçları kestiler, hem kimyasalları saldılar suya.
Bakın şu görgüsüzlüğe ki arı kuşu yuvalarını yılan deliği sanıp tıkıyorlar.
Adam fareye zehir atıyor güya, yılan fareyi yiyip ölüyor, kartal yılanı yiyip ölüyor. Zirai ilaçlar alayını telef ediyor.
Avrupalı hemen ilaca sarılmıyor, böceği kurbağaya yediriyor, kurbağayı balıkçıla...
Ses dinlemek için saka ve florya kafeslemek de hoş gelmiyor bana. Evde keklik beslemeye de karşıyım. Bak kanaryaya bir şey diyemem, salsan yaşayamaz zira.
İstanbul müstesna bir yer, farklı coğrafyalarda görebileceğiniz türler karşınıza çıkabiliyor. Yazın Sarıyer keskin virajdan, kışın Çamlıca ve Toygar tepeden göçmen kuşların seyrine doyum olmuyor.
Riva çok çok önemli bir yer, koca Kara-deniz'i kanat çırparak geçen göçmen kuşlar kendilerini burada karaya atıyor. Bir zaman sonra soluklanacak alan bulamayacaklar o başka.
Nedense, ormanı gelir kapısı olarak görü-yoruz, ne kadar tomruk, o kadar para. Avuç içi kadar yer bulsak çam dikiyor, bilek kadar su görsek baraj yapıyoruz. Hep birlikte canına okuyoruz, sonumuz hayrola.
Orman içinde boşluklar da olmalı, şehirler de sıkıştırılmamalı, alan bırakılmalı hayvancıklara.
Kimsenin bir şey bildiği yok.
Bilmediklerini de bilmiyorlar. Sormadıklarına bakılırsa.
.
Hem fotoğraf çekiyoruz hem çile
13 Haziran 2015 01:00
Doğa fotoğrafçısıarabaya, makineye yatırım yapar, vaktini harcar, biraz işleri aksar, azıcık çoluk çocuğunu ihmal eder,aç kalır, epey üşür ve devamlı cepten harcar.
atırlarsanız geçen hafta kuş fotoğrafları çeken bir doğa aşığı (Ali Şeker) ile röportaj yapmıştık. Meğer ne kadar meraklısı varmış, yok nasıl makine alalım, yok nasıl objektif bulalım soruları yağdı ardı ardına. Bu ikinci yazı mecburiyet oldu bir bakıma.
Ali Şeker ağabeyimiz "kısaca" diyor, "iki çeşit arkadaşımız var. Bir kısmı tür peşindedir, diyar diyar gezer. Bir gün Edirne'de, bir gün Hakkari'dedirler. Türkiye'de 500 civarında kuş varsa, tamamını çekmek isterler. Mesela aldın eline makineyi Yeni Cami güvercinlerini fotoğrafladın, bir kertik atıyorsun, köprüde martı çektin bir kertik daha... Karga, serçe derken yirmiyi buluyorsun bir anda. Ve iş başlıyor mu zorlaşmaya... Ben takriben 350 civarında kuş türü çektim yıllarıma mal oldu ama.
Burada kesin bir kaide var, resmi doğal hayattan alacaksın, tutsak ya da kafes kaçkını olmayacak asla.
Türcüler buldukları kuşları birbirlerine bildirirler, isterler ki diğerleri de kertik eklesinler portföylerine. Mesela bi telli turna gelmiş, belki 40 defa aradı arkadaşlar. Öyle bir dayanışma. Lakin insandan hoşlanmayan hayvanları faş etmezler. Diyelim balık baykuşu, fazla görünürsen alanı terk eder, yavrusu da kalır ortada.
Bazısı da tür değil iyi fotoğraf derdindedir, net olsun, konulu olsun arzular, ışık ve hareket kovalar.
Peki ya siz?
Ben şurada bir tür varmış diye atlayıp çıkmıyorum yola ama bahane ile bir şehre gitmişsem, illa arazide yaparım o civarda.
ÇAKAR ÇAKMAZ ÇAKAN KAMERA
Gelelim makine avadanlık mevzuuna?
Kuşlar mâlum hareketli mahluklar, mesafe uzak, elbette güçlü makineler ve tele objektifler lazım. Ama nispeten makul cihazlarla da iş çıkmaz mı? Çıkar.
Bazı türler için kamuflaja girip bekleyeceksin. Hiç oralı olmayacak, ses çıkarmayacaksın. Sadece seyredeceksin, kıpırdarsan bir daha gelmez. Hele kartallar objektifi santim oynatsan anlar ve kaybolurlar. O kadar da hassaslar.
Yeri geliyor gümede bekliyoruz, bir gün, iki gün, üç gün... Hatta bazen malzemeyi açıkta bırakıyoruz ki alışsınlar. Sadece müşahede ediyoruz o kadar. Varsa orada yiyecek, bir kere geliyor, yiyor kıpırdamıyorsun. Ertesi gün yine gelip yiyor kıpırdamıyorsun. Ne zaman rahatladı üç beş kare çekme imkânı veriyor sana.
Balaban kuşu tehlike belirdi mi âdeta donar. Kafası bile oynamaz gözünün ucuyla bakar. Kamuflajına güvenir, saklandığını sanır fukara.
Yerini iyi seçeceksin, güneş arkadan gelecek ve mutlaka dürbünün olacak yanında. Arabadan çekim nispeten rahattır, camı açıp bir fasulye torbası yerleştiriyoruz pervaza, üstüne makineyi koyuyoruz ki pahalı sehpalardan bile daha fazla işe yarar. Araba ile makul seviyelerde sokulabilirsin kuşlara. Lakin kapıyı açarsan bitti, kaybolurlar anında. Araçla 10-15 metre yaklaştığın kuşa yaya 70 metre yaklaşabilirsin anca. Bu ördek kaz grubunda 500 metreye çıkar, hayvancıklar can havliyle kaçışırlar.
Her mevsimin güzelliği var, baharda filizler taze, çiçekler renk katar. Ama yavruludurlar, çıkmazlar pek ortaya. Yazın ışık güzeldir kuş az, kışın ışık azdır kuş fazla. Hani derler ya "at bulursun meydan bulunmaz..."
Arabayı yavaş kullanacak hafifçe durup kalkacaksın. Bazı kuşlar seni takip eder, habire karşına çıkar. Hatta önüne gelir, diklenir, kabarırlar. Bil ki erkek kuştur, yavrularını korumak için dikkat dağıtmakta.
Güzel resim vermelerine rağmen ben yavru çekmiyorum, hele yuvadakileri asla. Biri senin yatak odana girse ne hissedersin? Eğer anne bizim yüzümüzden yuvasını terk edecek, yavrularını bırakacaksa, al o resmi çal başına.
Ha leylek insana yakındır aldırmaz o başka. Onu da rahatsız etmeden seyret, sessizce kaydını al ve kaybol. Biz ayak izinden başka bir şey bırakmamaya çalışıyoruz doğada.
Malum mekânların malum kuşları vardır kadrolu deriz biz onlara. Ne zaman gitsen oradadır, döne döne poz verir sana.
İBİBİKLER ÖTER ÖTMEZ...
Su kuşları en güzel resimleri bataklıkta eşinirken verirler, su yükseldi mi orada artık iş kalmaz fotoğrafçıya.
Fotoğrafı herkesin gördüğü açıyla çekersen "hı" der geçerler ama görmedikleri açıdan çekersen "oo" derler hayranlıkla. Su seviyesinde yatmışsın mesela, denize sıfır, etraf flu, kuş tam net, parlıyor âdeta.
Geçen bir arkadaş arıyor abi yerde bir kuş buldum diyor uçamıyor, resmini gönderdi baktım Ebabil. Ebabiller kendi kalkamaz, yüksek yerde durur atlarlar aşağıya. Çık balkona savur dedim, kuş uçmuş gitmiş aile de çok sevinmiş.
Herkes kapısının önünü temizlese bütün sokak pırıl pırıl olur. O hesap bizimkisi de, derim ki mekteplerde slayt gösterisi yapalım, doğayı anlatalım, sevdirelim çocuklarımıza.
Bu güzellikleri insanlara tanıtmak için uğraşıyoruz ama alan her geçen gün daralıyor, evlatlarımıza ne bırakacağız bilmiyorum, kahroluyorum âdeta.
KERTİK HİKÂYELERİ
Bizde her kertiğin bir hikâyesi var. Kırbaykuşu Merzifon'da bataklık bir alana geliyor. Baykuş gece yırtıcısıdır ama ilginçtir bu, gündüz avlanır, ayrıca ailecek gelip giderler. Çok az fotoğraflandı, nadir bir tür diyebiliriz ona.
Merzifon'da 7 yıl aradım, bir türlü bulamadım atlatmayı başardı her defasında. Sonunda evimizin yakınında buldum çektim ve al sana bir kertik daha...
Bir gün saka gördüm, şahane bir ışık mesafe on numara, üstelik yemyeşil bir dalda. Arabayla durdum, tatlı tatlı bakıyor, elimi deklanşöre attım uçtu. Haydi devam edelim dedim baktım oturmuşuz bataklığa. İki traktör zor çekti, onca emek çaba ama benim aklım hâlâ sakada.
Önce bir kuş görüyorsun, çekiyorsun tamam, sonra fonu güzel olsun, yok dalı güzel olsun, yeni yeni istekler başlıyor. Yok beslenme, yok uçar, yok aksiyon vesaire vesaire...
Tüh dediğin anlar da çok oluyor, bir dostlunla seyahat ediyorsundur bakarsın yıllardır aradığın kuş profilden vesikalık veriyor bi tabela üstünde. Bir seferinde ak çaylak görmüş zar zor arabayı durdurmuştum ama ininceye kadar... Gün geliyor yemeyi içmeyi unutuyoruz, açlıktan şekerimiz düşüyor, yığılıyoruz toprağa.
Fotoğrafçı işine bakacak. Yılan fareyi yakaladı kurtarmaya kalkmayacak. Sadece seyredecek, karışmayacak onlara.
Bazı yavrular yere düşer, cımbızla beslemek icap eder, tek tek böcek vereceksin ağzına. Hâlbuki bunu teslim edeceğin bir merkez olsa... Di mi ama?
 ....
.
ARTVİN'İN BOĞALARI...
20 Haziran 2015 01:00
Boğalar eninde sonunda kapışacak, kozlarını paylaşacaklar. Eğer siz düzde
güreştirmezseniz dağda bayırda koşuşur can yakarlar.
Artvin dediğin iki dağ, bir dere. Sözde ziraat ve hayvancılıkla geçiniyor ama arazi yok ortada.
Gençleri cevval, mahir lakin iş aslanın ağzında. Eskiden beklerlermiş birinin tayini çıksın, belki adam alınır, boşalan koltuğa.
Yıllarca ihmal edilmiş, iki caddesi var biri yukarı çıkıyor öbürü iniyor aşağıya. Öndekine mecburiyet caddesi diyorlar, arkadakine zaruret. Girdiğin yerden çıkamazsın, araba çarşıyı dolanmak zorunda.
Ticaret canlı mı? Pek sayılmaz, milletin ayağı alışmış Erzurum'a, Trabzon'a gidiyor.
Askeriye varken esnaf az çok iş yapıyormuş, sağolsunlar Çoruh Üniversitesi'nde okuyan gençler de üç beş harcıyorlar.
Halbuki Artvin gezilesi görülesi bir yer, bir tarafta dumanlı dağlar, bir yanda hırçın dalgalar. Kayak merkezi, yürüyüş parkurları, su kayağı, baraj gölü ve paraşüt için istemediğiniz kadar yamaç.
Sağlık, spor ve doğa turizmi için biçilmiş kaftan.
Hopa tam Karadenizli, Yusufeli ise Akdeniz'i andırıyor. Portakal'dan zeytine akla gelmeyecek şeyler yetişiyor. Pirinci, fasulyesi, peyniri meşhur, bizzat aranıyor.
Tünel açılınca gelen giden artacak lakin Artvinliler taşkın kalabalıklar değil seçkin misafirler bekliyor.
Barajlar su tutunca hava yumuşamış, yeşili gözle görülür bir şekilde artmış bu arada.
Bayırlar rengârenk çiçek, kovanlar sıralanıyor taraçalarda. Kaldı ki Artvin cins Kafkas arılarını barındırıyor. Balını yemek lazım, tarifle anlatılmıyor.
Bütün bunlara rağmen Artvin'e bir gelir kapısı lazım.
Bu turizm olabilir mi acaba?
İşte Artvin eşrafı Kafkasör şenliklerinin tanıtım için iyi bir fırsat olacağını düşünüyor.
Adaaam sende diyeceksiniz iki boğanın toslaşmasından n'olacak? Öyle değilmiş be, işin incelikleri var.
KONTROLSÜZ GÜÇ...
Bakın Artvin Belediye Başkanı Mehmet Kocatepe nasıl anlatıyor: "Eskiden Artvin kışları hayli sert geçerdi, kar boyumuzu aşardı hatta. Hayvanlar kasım aralık dendi mi içeri alınır, nisan mayısla dışarı salınırlar. Havada deli bir çiçek kokusu, taze filizler, körpe sürgünler, çıtır yapraklar. Tabiattaki uyanış boğaları da coşturur, boğuşacak hasım ararlar.
Biliyorsunuz, sığırlar yaz sıcağında yapamaz, dağlara yollanırlar. Düşünün çeşitli mahallelerden hayvanlar katılmış birlikte düşmüşler yola. Henüz patikada liderlik kavgası başlar. Zemin engebeli, sağında solunda uçurumlar... Çoban tek kalır baş edemez onlarla. Neticede biri diğerini sürer, yardan yuvarlar mazallah. Yaşlılar günde 8-10 boğanın telef olduğunu hatırlar.
Peki ya bunlar yola çıkmadan güreşseler de kozlarını paylaşsalar? Buna herkes "he" der ve Kafkasör yaylasında buluşurlar. Birbirine denk hayvanlar güreştirilir, bizim tabirimizle tanıştırılıp barıştırılırlar.
Ama efendim yenilen pehlivan...
Hayır hayır boğa insan gibi kindar değildir, yenildi bitti, bir daha karşısına çıkmaz. Beeelki bir başka bahara...
İşte böyle elene elene bir başboğa seçilir aralarından. Bu hayvan güçlü ve kararlıdır, ekibi yönetir âdeta. Gece görseniz şaşarsınız, buruk hayvanlar sürüyü sarar etten duvar örerler etrafında. Başboğa ve yancıları devriyeye çıkar, mıntıkanın selameti için çırpınırlar. Bırakın kurtları ayılar bile yaklaşamaz. Diyelim bir dana dışarı kaçtı onu yakalar burunlarıyla ite ite ortaya alırlar.
Kafkasör'de boğalar güreşirken seyirciler de gelir ve gün doğar seyyarlara. Alan satan, kebap yapan derken ortalık renklenip şenliğe döner zamanla."


Adam olacak boğa
"Güreşçi dana hususi yetiştirilir. Mesela çok süt verilmez ki işkembesi büyümesin, çok su da içirilmez derisi yumuşar yoksa."
Başkan Kocatepe, "Kafkasör festivali 35 yıldır düzenli bir şekilde yapılıyor yerli ve yabancı misafirleri ağırlıyor. Fotoğraf zengini bir şölen. Ben gelip de pişman olanını görmedim daha"diyor.
Biz de soruyoruz:?Peki başkanım, namlı bir boğa yetiştirmek için?
Bir kere iyi bir buzağı bulacaksın. Şampiyon adayı boynundan burnundan belli olur. Hoş bunlar rast gele hayvanlar değildir, asil babaların oğullarından ayrılırlar. El kadarken bile belli olur, liderlik vardır mayalarında.
Artvinliler şampiyon adayını gözünden tanırlar.
Güreşçi dana hususi yetiştirilir. Mesela çok süt verilmez ki işkembesi büyümesin, çok su da içirilmez derisi yumuşar yoksa.
Miniklerin taklit kaabiliyetleri vardır, büyüklerinden gördüklerini yapar, boylarına bakmadan toslaşırlar.
BOĞALARA FISILDAYAN KADINLAR
Enteresandır ama boğaların yetişmesinde kadınların payı büyüktür. Bunlar munis hayvanlardır, sokulgandırlar, bakıcı kadınlar onları seve okşaya büyütür. Hem otlatır hem de önlerine üzüm, ceviz, fındık koyar. Yal yapar, hamur yoğurur, evladı gibi bakar. Bal, pekmez artık aklınıza ne geliyorsa.
Biz eskiden çam ağaçlarının çiçeklerini (çampir) toplardık, geven de gıdalıdır sonra, hele yoncayı ince ince doğrayıp üzerine un serp bayılırlar.
Kızak çektirir, tarla sürdürür, koşturur antrenman yaptırırlar. Hayvan minder güreşçisi gibi kilo düşer hatta.
Bir anda omuzları genişler boynu kalınlaşır, adaleleri tek tek sayılmaya başlar. Bakıcı kadınlar hayvanı güreşe çıkarırken sırtına bir şaplak atarlar tamam. Hayvan mesajı alır ve gereğini yapar. Bilmem artık ne fısıldıyorlarsa kulağına?
Şampiyon boğalar ünlenir namlanır, bir bakarsın otomobil fiyatına.
Yenilenler yenilir, yollanır kasaba.
Artvin gibi bir coğrafyada yaşayanlar mücadeleci olmak zorunda. Sadece boğalar değil, koçlar da güreşir, çocuklar da...
BAHİS Mİ? ASLA!
Peki iddia olur mu?
Kesinlikle olmaz, çünkü işin içine kumar girdi mi ayak oyunları başlar, ne dağda kurulması istenen hiyerarşi sağlanabilir ne de tribünlerde muhabbet kalır.
Ama taraftarlık vardır bak, bazı boğalar çok sevilir, adları unutulmaz.
Hayvanların incinmediğinden emin misiniz?
Boğalar sert ve güçlü hayvanlar ama rakibine zarar vermek için boğuşmuyorlar. Bazen tezahürata rağmen kıpırdamıyor bakışıp ayrılıyorlar.
Peki birbirlerini yaralayabilirler mi? Evet öyle bir ihtimal var. Bu yüzden sahipleri uyanık olur, biri ardını döndü mü giriverirler araya. Hakemler tek tek hayvanların boynuzlarına bakar, sivrilikleri törpüler yuvarlatırlar. Yine enteresandır, bunca yıldır boğa güreşi izlerim boynuzun göze geldiğini görmedim daha. Garip bir eğimi var. İspanya'da arenalar kana boyanır, boğanın cesedi çıkar. Bizde ise yaralanacak diye ödümüz kopar. Mağluplar da galipler gibi sevile okşana dönerler yuvalarına.
Hasılı kaybolan değerler Artvin'de yaşıyor, bunları tanıtmalıyız dünyaya.
.
BEREKET KONVOYU'YLA BALKANLARA...
27 Haziran 2015 01:00
Bayrampaşa Belediyesi tarafından yola çıkarılan Bereket Konvoyu bu yıl 11. defa Balkanlarda. Sözle kolay ama bu iş filan semtte ramazan çadırı kurmaya benzemiyor.
aydi binin arabalara, gidelim Balkanlara!
Ah keşke öyle kolay olsa.
Bereket Konvoyunun arkasında büyük emekler var oysa.
Önce seferin altyapısı hazırlanıyor. O coğrafyayı bilen insanlar masa başına oturuyor, haritalar açılıyor. Az gidilmiş, uğranmamış, ihmal edilmiş, kırılmış, darılmış bölgeler göz önüne alınarak bir güzergâh çiziliyor. Sonra her ülkeye bir mesul seçiliyor, defalarca gelip gidiyor, ilgili mercilerden izinler alınıyor. Ayrıca nakil, malzeme temini ve konaklama da onlardan soruluyor.
AAA RAMAZAN GELMİŞ!
Dört yıldır, sefer Hırvatistan'ın başşehri Zagrep'ten başlıyor. Öyle ki Zagrepliler konvoyumuzu gördüler mi "Aaa Ramazan-ı şerif gelmiş" diyorlar.
Konvoyun üç tırı var bunlardan biri açılıp sahne oluyor, biri yürüyen mutfak, diğeri de masa ve iskemleleri taşıyor.
Meydanı hazırlayan çocuklar ateş parçası gibi. 400 masa ve 2 bin tabureyi fırtına gibi indirip yayıyor üzerlerine masa örtülerini geçiriveriyorlar. Bir kısmı kutuları katlıyor, bir kısmı pideleri poşetliyor. Bir ay boyunca kutu katlamak keyifli iş olmasa gerek ama ilahiler okuyor, birbirlerine takılıyor gülüş çığırış işi bitiriyorlar. Çatal kaşık ve su şişeleri tek tek yerleştiriliyor. Bu arada yemekler pişmiş oluyor. Pilav tatlı ve tas kebabı plastik kaplara konuyor, dökülmesin diye üzerine selefon çekiliyor. Tepsicikler yemeği sıcak muhafaza eden sandıklara alınıyor. Sandıklar iki kulplu, biri önden biri arkadan tutarak zincir oluşturuyor ve hızla dağıtıyorlar. Yukarıdan bakarsanız on kırmızı mintanlı genç aynen tırtıl gibi masaların arasına giriyor. Hasılı yemekler sıcak sıcak misafirlerin önüne konuyor.
ZAMANA KARŞI YARIŞ
Bu çocuklar iftarlarını alel acele açmak zorundalar çünkü daha feslerini cepkenlerini giyecek minik konuklar için pamuk helva yapacak, macun saracaklar. En büyük sevabı kazanan onlar, küçük hanımlar küçük beyler etraflarında pervane oluyor. Şerbet güğümü az ağırlık değil o yorgunlukla omuzluyor pullarını şıngırtadarak dolanıp ağız tatlandırıyorlar. Herkese bir iş var; Kimi fotoğraf çekiyor kimi tercümanlık yapıyor. Bunlar zaten Bayrampaşa'da oturan Boşnak Arnavut çocukları, lisandan yana dertleri olmuyor.
Diyelim program bitti herkes evine gitti, onların işi tekrar başlıyor, masalar katlanıyor, tabureler iç içe geçiriliyor. Hepsi kamyona yükleniyor. Ortalıkta ne kadar karton, poşet varsa çöp torbalarına alınıyor, ki bu takriben üç saat sürüyor. Özetlersek sabah sekizde başlayan koşuşturmaca ancak gece birde bitiyor. Evet sözde 11 ülke geziyorlar ama kaldıkları şehri görmek gibi bir fırsatları olmuyor.
REKORA GİDİYORLAR
Mutfak ekibinin başında Niksarlı Sabahattin Yaşar usta var. Her gün 250 kilo et, çuval çuval pirinç işleniyor. Soğan soyanlar, domates biber doğrayanlar, pirinç kavuranlar... Zamana karşı bir yarıştır sürüyor. Tırın içi sauna gibi, ocaklar yandı mı ter topuklarınızdan akıyor. Dayanılır bir tempo değil ben beş dakika mikrofon tutuyorum içime baygınlıklar giriyor.
Tatlıcımızın da mesaisi sıkı. Erzincanlı Erdem Usta taaa sabahın seherinde kalkıp hamur tutuyor, şerbet kaynatıyor. Lokmaları tek tek kızgın yağa atarken görmeniz gerek, hızdan elleri takip edilemiyor. Tatlıları nar gibi kızartıp şerbete buluyor. Her tabakta üç lokma olduğunu düşünürseniz tek başına 6-7 bin parça mal çıkarıyor.
Çam sakızı çoban armağanı
Bereket Konvoyu'nun iftar programlarına gayrimüslimler de katılabiliyor, kimseye kimliği
sorulmuyor.
Bu arada şirin bir çadır kuruluyor. Kul Ali mahlaslı ebru ustası Ali Çalışır hakikaten çalışıyor, İstanbul'da tanesi yüz liradan satılan ebruları gözleri önünde yapıp zarafetle hediye ediyor. Gül isteyene gül, lale isteyene lale. Papatyalar, karanfiller, sümbüller deste deste gidiyor.
Kaligrafi sanatkârı Rıdvan Özalp kardeşimiz de her gün yüzlerce isim yazıyor. "Tatlar ve sesler unutulur ama yazı kenarda durur" diyor. Belki seneler sonra ellerine alacak "hiç unutmam o gün İstanbul'dan Türkler gelmişti" diyecek, dalacaklar hatıralara... Eee söz uçar yazı kalır dememişler boşuna.
Şaşıracaksınız belki ama ismini yazdırmak için sıra bekleyen çocukların çoğu Sırp, Hırvat. İhtimal ailelerinden iyi şeyler işitmediler, önce uzak duruyor ama sonra kimi helva kokusuna kimi ebru ve yazı aşkına yanımıza sokuluyor.
Rıdvan kardeşimiz geçen yıl Kosova'daydık diyor, baktık kahveler boşaldı her yer Türk bayrağı. Meğer Türk Basket Takımı Sırbistan'ı yenmiş, bizim haberimiz bile yok onlar meydanlara dökülüyor. Bereket Konvoyu da öyle, Türkiye'den bakarsanız ne var yani? Hepi topu birkaç kazan yemek pişirilip dağıtılıyor. Ama burada öyle değil tabiri caizse yer yerinden oynuyor.
ÖMÜR BİTER YOL BİTMEZ
Konvoyun transferi de kolay değil. Balkan coğrafyası hayli engebeli virajlı yollar ekibi yayıktaki ayrana çeviriyor. Gümrüklerde de işlerin tıkırında yürüdüğü söylenemez, zorluk çıkarmasalar bile vakit alıyor. Bir kapıda birkaç saat beklemişsin bunlar çileden sayılmıyor.
En çok zorlanan da canlı yayın arabasının başındaki Halis Baltacı ağabeyimiz. Onca malzeme onca liste, gümrükçünün bilmediği tanımadığı cihazlar, adeta deveye hendek atlatıyor.
Halis ağabey ve ekibi sabah erkenden yer tutup uydu bulmak zorunda. Her gün iki canlı yayını ve detayları Türkiye'ye aktarmak kolay değil. Milletin otellere gidip yattığı vakitlerde onlar görüntü geçeceğiz diye çırpınıyor. Yüzlerce metre kablo döşeyip topluyorlar her meydana ayrı jimi kuruluyor. Halis ağabeyin uykuya hasret olduğu gözlerinden belli ayrıca da araba kullanıyor.
Sunucu Rıdvan Elitez'in heyecanına, Uğur Aslan'ın sakinliğine imreniyorum. Yapımcı Bülent Kahraman Çolakoğlu yönetimindeki TRT Avaz ekibi de saat gibi uyumlu çalışıyor. Kameraman Yılmaz Teknikçi Oğuz dünyalar iyisi. Program Müdürü Nizam Şahin onlara da bize de abilik yapıyor.
Sami Çavuş dışarıdan bakarsanız bir minibüs şoförü kendisine emanet edilenlerin intikalini sağlıyor. Ama tanıyınca anlıyorsunuz ki konvoyun mimarlarından. Aslen Arnavut, Sırp'la da Hırvat'la da Boşnak'la da rahat anlaşıyor. Her köyde kasabada bir tanıdığı çıkıyor. Dengeleri öylesine biliyor ve gözetiyor ki tecrübesine ihtiyaç duyuluyor.
Ve insanın içini titreten manzaralar. Yardıma koşan gençler, Tito'dan beri ilk defa ezan sesi duyduğu için katıla katıla ağlayan ihtiyarlar. Ve "biz tecavüze uğrarken neredeydiniz" diye hesap soran Boşnak kadınları...
Her insan ayrı hikâye, gitmek görmek dinlemek gerekiyor.

MACUN SEVİNCİ
Osmanlı macunu, pamuk şeker gibi Türk lezzetlerini tadan çocukların mutluluğu görülmeye değer..
.
Gül Ali'den Kul Ali'ye
4 Temmuz 2015 01:00
Yaptığı üç boyutlu güllerle ebru sanatında yeni bir kapı aralayan Ali Çalışır, eserlerinde "Kul Ali" gibi mütevazı bir isim kullanıyor
orulmak bilmeyen bir sanatkâr, Ali Çalışır. Dünyanın dört bir yanında teknesini kuruyor, hem ebru yapıyor hem anlatıyor, kültürümüzü tanıtmaya çalışıyor.
Soruyoruz "ebruyu ilk önce kim bulmuş hocam?"
- Uygurlardan geldi diyenler de var, Altaylardan geldi diyenler de var. Buhara'da biraz duruyor, duruluyor. Sonra bir kol Kafkaslara gidiyor, bir kol Anadolu'ya geliyor. İstanbul'da serpilip güzelleşiyor,. Osmanlı onu alıp Ortadoğu'ya, Avrupa'ya götürüyor. Zaten Batılılar hâlâ Türkish marbling (Türk kağıdı) diyor.
Ebru kulağa hoş gelen bir kelime. Sahi adı nereden geliyor?
Geçmişi bin yıl evveline uzanan bir sanat için kesin bir şey söylemek zor. Kimi Çağatay Türkçesindeki "ebre"den geldiğini, kimi ise farsça bulut kümeleri manasına gelen "ebri"den geldiğini iddia ediyor. Arabi ab (su) ve ru (yüz) kelimelerinden çıktığını da söyleyen de az değil (nakş-i ber ab). Asyalı olduğunda şüphe yok ama...
Sanırım kendine has malzemeleri var?
Evet. Eskiden suya sahleple, geven otuyla kıvam kazandırırlarmış şimdi keratin kullanılıyor. Ecdat boya için filan dağın toprağını alır mermere yatırır, destiseng ile eze eze terbiye edermiş sabırla. Dağda ne bulabiliriz? Oksit kırmızılar, sarılar, siyahlar, bir de lahur çivitler (mavi), üstübeç (beyaz), gülbahar (kızıl) sarı zırnık,aşı boya ve bildiğin is (kara). Bunları karıştırıp ara renkleri elde edebilirsin pekala. Günümüzde su bazlı pigment boyalar satılıyor. Ne yalan söyleyeyim renkleri de canlı, yakışıyor ebruya. Şimdi kim geven toplayacak da, boya ezecek bu zamanda?
YENİLİKTEN YANA...
İyi de gelenekten kopmuş olmuyor musunuz ama?
Ben gelenekçilerden değilim, bir kolaylık varsa kullanmaktan yanayım. Zaten ortada bir gelenek filan da yok çiçekli ebrunun geçmişi 30 yıl, bir ömür bile geçmemiş daha. Bazı arkadaşlar illa iki boyutlu motiflerde kalmamız gerektiğini savunuyor, yeniliklere karşı çıkıyorlar. Allahü teala insana akıl, zeka, kabiliyet vermiş, taklit taklit nereye kadar? Çırak ustayı aşmalı, yeni çığırlar açmalı. Sanata sınır koymak atın üzengisini çekmeye benzer, tekrara düşersen kalırsın orada. Evet Ebru Müslümanların tesirinde kalmış bir sanat ama bunun dini bir yönü yok ki, yenilikler katabilirsin pekala. Bırakın çocuklar değişik şeyler yapsınlar. Edebi dairesinde ama... Ecdada yakışacak olgunlukla.
Peki gelenekçiler malzemede ne yapıyor?
Ne yapacaklar? Onlarda da boya ve kitrede modern malzemeleri kullanıyor. Zaten elimizde bir gül dalı ile at kılı kalmış gerisi külliyen ithal.
Neden gül dalı, neden at kılı?
Atın yele ve kuyruk kılları boyayı istenildiği kadar tutar, serpmeyle kolayca salar. Gül dalı da esnektir, çürümez, âdeta biçilmiş kaftan.
DENİZ DEĞİL DERYA
Biraz da ebru çeşitlerinden bahis açsak?
Battal ebru, gelgit ebru, bülbül yuvası, şal ebrusu, taraklı ebru, hatip ebrusu, çiçek ebru, buket ebru, kedi gözü, neftli, somaki, kumlu, ak kase daha neler neler. Herbirini saatlerce anlatabilirim sana.
Son zamanlarda bir ebruya karşı alaka arttı sanki?
On sene evvel bu sanatı bilen yoktu. Sağ olsun belediyeler imkân açınca meraklılar geçti tekne başına. Şimdi dalgalar halinde yayılıyor. Bu memlekette heykeli ve resmi niye oturtamadılar. Çünkü özümüzde yok, dokumuz uyuşmuyor. Gelgelelim hat, tezhip, ebru patladı gidiyor. Talebelerimden Atilla Can kardeşimiz gitti anlattı ve Ebru'nun UNESCO tarafından "somut olmayan varlıklar" listesine alınmasını başardı. Ne olsun daha?
YAPACAK ÇOK İŞ VAR
Zeytinburnu'nda bir sergi açmıştım. Bir okul grubu geldi. Öğretmen anlatıyor "çocuklar bu su üzerine yapılan bir sanat."
Talebelerden biri sordu "hani su nerede hocam?"
Bence tekne başında göstermeliyiz çocuklara. Bakın Ramazan-ı şerif boyunca Balkanların 11 ülkesinde 25 şehrinde tekne kurup anlatıyorum insanlara. Müslim gayrimüslim hayranlıkla izliyor.
Eskiden ebru asmazdık duvarlarımıza.
Evet, ebru önceleri sadece hat levhalarına pervaz olur ve cildlerin iç kapaklarına konurdu. Öd böceklerin üremesine mani olur zira. Yine tahrif edilmesinden korkulan metinler ebru üzerine yazılıyor, yazıyı silebilirsin ama alttaki desenleri yapamazsın bir daha. Şimdi evleri dükkanları süslüyor. Hoşuna gidiyorsa assın ne mahsuru var? Adam odun kütüğünü kesip duvara çakmış, keyif onun değil mi, istediğini yapar. Lakin bazı gelenekçi arkadaşlar türkücü futbolcu posteri asana karışmıyor, bize baskı kuruyorlar. Yok illa götürüp takacaçakmışız kitap kapaklarına.
BENDEN İYİ BİLİYORLAR
Sanırım televizyondan bir ebru meşki seyretmeyen yok. Size pek anlatacak şey kalmıyor.
Malumatfuruşumuz çoktur. Bazen teknenin başına dikilip izaha başlıyorlar. Bak şimdi boya atacak, bak şimdi bizi daldıracak. Yok halka, yok yaprak... Bize anlatacak şey kalmıyor, susup işimize bakıyoruz kibarca.
Peki hocam niye hep lale, başka çiçek mi yok Allah aşkına?
Böyle gösteri için kurulan teknelerde genellikle lale yapmayı tercih ederiz. Bir seyirciye bir gül verinceye kadar beş seyirciye lale verebilirsin zira. Herkesin gönlü olur, biri alıp biri bakmaz.
AMAÇ DEĞİL ARAÇ
Ben Ebruyu bir araç olarak görüyor, kelime-i tevhidi yaymak, İslamiyeti sevdirmek için kullanıyorum. Sanatın bir dili var, lisanı ne olursa olsun insanlara hitap ediyor. Eğer bu vesileyle dinimi milletimi sevdirebildimse ne mutlu bana?
Üstad "Anladım işi" diyor, "sanat Allahı aramakmış. Marifet buymuş, gerisi çelik çomak oynamakmış.
Allahü teâlâ öd gibi bir şey yaratmış boyayı su üstünde durduruyor. Eğer boya batsa acizsin bir şey yapamazsın asla. Yine renkler halkalar halinde açılmasa ebru diye bir şey olmaz.
Ebru insanı çeker mi cezbeder mi hocam?
Aslında ben hat dersi almak için Cafer Paşa Medresesine gitmiştim, o gün ebru kursu başlamış, tekne kenarına nasıl yanaştıysam kurtulamadım bir daha.
İnsanı dinlendirirmiş doğru mu?
Duy da inanma. Çok çalışırsan belini ağrıtır. Öd kokusu başına vurur ayrıca. Çilesi de var elbet ama katlanıyoruz o başka.
Nefsi terbiye ettiği de söyleniyor.
-Öyle olsa dergâhlar ebru teknesinden geçilmezdi. Ebru yüzünden enaniyete de kapılabilirsin pekala. Nefsini terbiye etmek istiyorsan git oruç tut, gece teheccüde kalk, haramlardan kaç. Bence ebruya böyle manalar yüklemenin lüzumu yok, bu bir sanat, haz alıyorsan yap, almıyorsan yapma.

Sizi seyredince insana cesaret geliyor hocam. "Aaa bende yapabilirim" diyorsunuz "ne var yani bunda?"
Öyle görünse de kendini vermez kolayca. Tamam samimidir, kaprisi yoktur ama asaleti sonradan çıkar ortaya. Nasıl hattatlara bir sene elif çektiriyorlarsa fırça tutmak da mal olur yıllarınıza. Heveslisi çok çıkıyorsa da pek azı kalır tekne başında. Bakın ben 17 yıldır uğraşıyorum, bu deryanın kıyısındayım daha.
.
Makedonya'nın meyve deposu
11 Temmuz 2015 01:00
Göz alabildiğine bağların uzandığı Ustrumca'nın bereketli topraklarında envai çeşit meyve ve sebze yetişiyor, şehir tüm ülkeyi besliyor....
Şehir efsanesi midir bilinmez ama duyduğumuz doğruysa Makedonya'nın Ustrumca şehrinin adı "üstü Rumca"dan geliyormuş. Kasabanın altı Türkçe, üstü Rumca konuşuyormuş o yıllarda. Ustrumca toprakları bereketli mi bereketli. İçinden geçen Ustruma Irmağı ovayı kandırıyor suya.
Yazları sıcak, kışlar ılık ve yağışlı, bildiğiniz Akdeniz iklimi hüküm sürüyor. Rakımı 250 metre civarında, kividen zeytine ne eksen yetişiyor. Tarlada bastonunu unutsan filiz veriyor sabaha.
Ustrumca'ya kaleden bakmak mümkün değil güneşe tutulmuş ayna gibi parlıyor zira. Niye? Çünkü boydan boya sera, arazi poşete sarılmış âdeta. Domateslerin iki tanesi bir okka, hıyarı nasıl sulu ısırınca su fışkırıyor sağa sola. Ama en meşhuru biberi, çarlistonlar etli etli ve kendine has bir acılıkları var. Hiçbir şey bulamasalar üç beş biberi zeytinyağında çeviriyor, üzerine sarımsaklı yoğurdu döküp yumuluyorlar tavaya. Haa satınca para etmiyor o başka.
Hele o karpuzları. On kilodan aşağı geleni yok, bıçağı gördü mü çatır çatır yarılıyor. Nasıl bizde Antalya bütün Türkiye'ye mal yollar, Ustrumca da koca Makedonya'yı besliyor. Erikmiş, kayısıymış, şeftaliymiş, elmaymış, dutmuş, armutmuş kimse bakmıyor. Bağlar göz alabildiğine uzanıyor. Ama beni en çok ıhlamur ağaçları şaşırtıyor. Yer gök ıhlamur, kokusu da baş döndürüyor. İnanabiliyor musunuz, ıhlamurun para eden bir mal olduğunu bilmiyorlar daha.
AH RUMELİ
Efendim Ustrumca 1395 yılında Türklerin eline geçiyor ve 1912 yılına kadar bayrağımız dalgalanıyor. 1324 (1906) tarihli Selânik Vilâyeti Salnâmesi'ne bakılırsa nüfusu 9320. Kamûsü'l-a'lâm'da altmış beş köyü olan bir kaza şeklinde tasvir ediliyor. Yunanlar için iki, Müslümanlar için yirmi bir, diğer Hıristiyanlar için on okul olduğu yazılıyor.
Ayverdi, on üç cami, bir mescit, üç tekke ve bir imaret (II. Bayezid'in veziri Koca Mustafa Paşa'ya ait) bulunduğundan söz açıyor. Yirmi bir köyünde de cami var, hoca efendiler talebe okutuyor.
Ustrumca Osmanlı ordusu için arpa buğday et pirinç üretiyor, güçlü mandıraları yağı peyniri tulumlara basıyor.
Banica, Bansko, Borisovo, Ednokukevo, Nova Mahala, Sekirnik, Ştuka ve Suşica köylerinde hâlâ camiler duruyor. 1613 yaptırılan Kâtib Durak Orta Camii sapasağlam ayakta. Toygun Paşa Camii Şâbânî türbe ve tekkesi ona keza.
ZOR YILLAR
1880'lerden sonra havali huzura hasret kalıyor. Rum, Bulgar komitacıları dağları tutuyor. Abdülhamid Han hal edilince ümmet sahipsiz kalıyor. Balkan Müslümanları Jön Türklerin ve İttihatçıların hataları yüzünden habire bedel ödüyor.
Yaşanan irili ufaklı muharebeler sonrasında önce Bulgarların sonra Yunanların eline geçen Ustrumca sonunda Sırp- Hırvat- Sloven krallığına düşüyor. Defalarca ateşe veriliyor, güzelim mescitler, medreseler yok ediliyor.
Sonrasını biliyorsunuz Sosyalistler darbe yapıyor, işte en büyük göç de o vakit yaşanıyor. Tito her kesime aynı mesafede duruyor gibi görünse de Müslümanların sayısından endişe ediyor. Türk hükümetlerini de oyuna dâhil edip bir göç kampanyası başlatıyor.
ŞEYTANIN AKLINA GELMEZ
Bakın proje nasıl yürütülüyor. Diyelim siz köyün ileri gelenisiniz, partizanlar haber yolluyorlar filan vakte kadar pılını pırtını topla git yoksa kızını kaçırıp, kapatacağız kışlaya. Eh artık kaç kişi geçerse ırzına...
Adam telaşlanıyor tabii, bağı bahçeyi gözü görmüyor. Üçüne beşine bakmıyor ama al deyince mal mundar oluyor. Panik içinde toplanıyor, önüne konan bütün evrakları imzalayıp "mülküm yoktur" diye beyanda bulunuyor. (Ne hikmettir bilinmez bu beyanı bizzat Türk Hükümeti istiyor.) Tito güzelim gayri menkullere karşılık Ankara'ya kuruşlu paralar ödüyor, çoğu defa borcunu Goranje marka buzdolapları ve çamaşır makineleri ile kapatıyor ki alayı tel maşa.
Hani derler "İslam bir millet küfür bir millettir" bu defa sıra partizan içindeki Türklere geliyor. Halkın arasına girip "gördünüz bak hoca da kaçtı, eşraftan filan filan kaçtı, ben size söylüyordum fena şeyler olacak, inanmıyordunuz demek ki onların da bildikleri var."
İş ırz namus olunca fısıltılar yayılıyor. Bavulunu toplayan toplayana.
Bosna, Sancak, Kosova... Her yerde aynı propaganda... Sadece Makedonya'dan 2 milyon soydaşımız Anadolu'ya akıyor. Ki bu göç olmasa bu gün kesin ay yıldız vardı bayrağında.
BASKILARA RAĞMEN
Neyse biz dönelim Ustrumca'ya, şehrin önde gelenleri göçüyor ama Müslüman Romenler direniyor, onca çileye sıkıntıya tahammül ediyorlar. Kim bilir belki de mal mülk sahibi olmadıkları için partizanların gözüne batmıyor. Hâlihazırda şehirde yaklaşık 2 bin haneleri, civar köylerde de hayli ağırlıkları var.
Berrak bir Türkçe ile konuşuyor, Türkiye de olup bitenleri dikkatle takip ediyorlar. Evlerinde camilerinde Türk bayrakları dalgalanıyor. Burada nazlı hilal çok kıymetli, gencin biri, "Türk bayrağına sahip olabilmek için folklor ekibine katılıp İstanbul'a gitmiştim" diyor. "Ama bayrak çarşıda pazarda satılan bir şey değil ki alsam. Artık son gün oldu, salondaki vazifelilerden birine dedim veresin bana şu küçük bayrakçıklardan elim boş dönmeyeyim Makedonya'ya. Sanırım sesim titredi gözlerim sulandı, dokunsa ağlayacağım oracıkta. Sağ olsun en büyük bayrağı verdi bana. Ne ki şimdi düğünlerde bayramlarda asarız çatıya."
GÖRMEK LAZIMDI
Bayrampaşa Belediyesinin düzenlediği Bereket Konvoyu Balkanların bir çok şehrinde iftar verdi, bizden sesler ve renkler sundu dostlara. Ancak Ustrumca'da başka karşılandı, bu bir ilkti zira. Masaları iskemleleri onlar yaydı, yerli gençler koştu aşçıların yardımına. Bir örnek tişörtler giymiş delikanlılar alanın güvenliği için yayıldılar kenarlara.
Nasıl mutluydular anlatamam "sanırlar bizi sahipsiz, gürsünler bakalım kim var arkamızda!"
Anneler çocuklarına en güzel elbiselerini giydirmiş sanki bayram ziyaretine çıkmışlar. Ufaklıkların isimleri Ahmet, Mahmud, Muhammet, Mustafa, Aişe, Fatıma, Hatice, Medine, Ravda... Hangisine oku bir subhaneke desen bülbül kesiliyor. 32 farzı ezbere sayıyor, elif baları ellerinden düşürmüyorlar. İslami bir uyanış hissediliyor açıkça.
Ve Ustrumca meydanında belki bir asır sonra kuran sedası yükseliyor dalga dalga. Hoca efendi öyle bir Rahman suresi okuyor ki çıt çıkmıyor koca meydanda. İstanbul aksanı ile ezan-ı şerifi okuduğunda görmeniz lazımdı. O gözyaşları, hıçkırıklar...
Ve bir talebe sahneye çıkıp Bilal-i Habeşi ve Hazret-i Ebubekir'e (radıyallahu anhüm) ait iki menkıbe anlatıyor. Alkıştan avuçları patlıyor âdeta.
Ustrumcalılar tek fire vermeden meydanda kalıyor, sahne kapanıyor ışıklar sönüyor, ama dağılmıyorlar.
Bu ne sevgi, bu ne ihlas?
Ah Rumeli dedirtiyor insana.
BIÇAĞI GÖRDÜ MÜ YARILIYOR
Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü Ustrumca'nın karpuzları da bir başka... On kilodan aşağı geleni yok, bıçağı gördü mü çatır çatır yarılıyor. Şehirde yetişen erik, kayısı ve şeftaliler de bol ve lezzetli
Tatlı yiyelim tatlı konuşalım
18 Temmuz 2015 01:00
Bizim çocukluğumuzda resmi ideoloji daha baskılıydı, devletin radyosu dini günleri sulandırmaya çalışırdı açıkça. On bir ayın sultanını Ermeni kantocuların avazeleri ile geçiştirir, bayram günleri de def dümbelek gırnata, çal çal oyna! Sırf Ramazanı-ı şerif kelimesi terennüm edilmesin diye mübarek bayrama "şeker" adı takılmıştı hatta. TRT'nin kadrolu konukları koz helva, macun ve horoz şekeri üzerine bayat muhabbetler yaparlardı bıktarasıya.

Bayram namazı, kabir ziyareti, fukara gözetme, helalleşme, eş dost arama, dargınları barıştırma gibi mevzuların yanına bile uğramazdılar. Ne tekbir, ne salavat, dön, dolaş "Direkler arasına!"
Bayram yeri muhabbetleri kuru nostaljiydi, özenilecek yanı yoktu aslında. Atlı karınca ve dönme dolap insanlık suçuydu, dön baba dön, inersin bööö, miden gelir ağzına.
Veletler ya velespit kiralar ya da parasına kıyar mobiletle turlarlar. Kiralık bisikletler yamalı bohça gibidir, çatal, maşa, her tarafı kaynak. Gidon eğreti durur, frenler tutmaz. İki de bir zincir atar, pedal kopar. 5 dakkası yimbeşten ne olsun, iki düşüp bi kalkıncaya kadar müddet dolar.

ÇATIRTILAR PATIRTILAR
Bayramlarda uyanıklar işe çıkar, çocukların kapı kapı topladıkları mangırları ellerinden alırlar. Maytap, mantar, fişek, çatapat, kız kaçıran gibi ıvır zıvırdan sıkı bir hasılat kurtarırlar. Bayram yerlerinin altın dişli fötr şapkalı çakalları vardır, rulet çevirir, halka attırırlar. Kumarı oynayan değil oynatan kazanırmış, avuç avuç para toplar, çantalara basarlar.
Üç penaltı elli kuruş, üçte üç atana Kulüp ya da Yeni Harman!
Çocuklar sigara hevesine abanır, bayramlık iskarpinlerle pis burun vururlar. Top bildiğiniz armuttur, şutlarsın Konya'ya, gider Hanya'ya.
Meyhaneler bütün bir Ramazan camlarını gazete kağıtları ile kapatır, ışık sızdırmaz. Gelgelim Şevvalle âdeta açılış yaparlar. Bayram bayram ayarı kaçıranlar olur, küfeyle taşınırlar.

ŞEKERİ ÇIKASICALAR
Her ne kadar bu mübarek günün şekerle şerbetle anılmasına karşıysam da tatlı işini yok sayamayız o artık bir vakıa.
Kadınlar arefeden?kolları sıvar. Bakır tencerelerde helvalar kavrulur, tel tel kadayıflar hazırlarlar. Ah o lokmalar, revaniler, dilber dudakları, kalbura bastılar...
Bazı evlerin bahçesinde toprak fırınlar olur ama bunları yakmak kızdırmak zaman alır. Halbuki ekmek fırınları tepsileri nazlanmadan kabul eder, yarım somun parasına atar çıkarırlar.
Bayram günü kapıdan uğrayanlara kolonya ve kağıtlı şeker tutulur. Çocuklara mendil çorap verilir, avuçlarına harçlık sıkıştırılır çaktırmadan. Lütfedip oturanlara çay, kahve yapılır, limonata, çikolata artık ne varsa.
Yerli yetikli aileler tepsi tepsi baklava hazırlar, yanına ayran çırparlar.
Ev baklavası dediğin en az kırk kat olmalı, cevizi itina ile ayıklanmalıdır.
Ama ben iki dilimlik hakkımı fıstıklı kullanmaktan yanayım. Ne saklayayım "yeşil baklava"nın tadı başka.
Yalnız bu günlerde baklava fiyatları çok geziyor, biri ona on beşe veriyor, diğeri elliye atmışa satıyor...
Peki bu fark neyin nesi? Gidelim soralım dedik ustalarına.

MALZEME SEÇME OLACAK
Efendim iyi bir baklava yağının, buğdayının, fıstığının tadını vermeliymiş doya doya, bu da seçme malzeme ile olurmuş anca. Antepliler sırf bunun için hususi fıstık yetiştirir ve zamanı gelmeden (bozken) toplarlarmış ki konsantre lezzet suna. Olgunlaşan fıstık irileşir, kabuğunu çatlatırmış ama tadı da azalırmış bu arada.
Bir tepsiye 800 gram fıstık atılırmış, 700 atsan kasar, 900 atsan bozar. İyi hesap edecekmişsin, ne eksik ne fazla.
Tereyağı umumiyetle Şanlıurfa'dan tedarik edilirmiş. Ustalar bilhassa keçi sütünden olmasını isterlermiş, çünkü keçi öyle her ota dalmaz, körpe tomurcukları yemek için kayalara tırmanırmış icabında.
Bu yağ eritilir, köpüğü tortusu alınır. Acılığından, burukluğundan arınırmış ki artık sade yağ denirmiş ona.
Un ve nişasta da Antep havalisinden seçilirmiş. Onlarla yufka başka olurmuş zira.
Efendim baklavacılığa niyetlenen delikanlı kesin karar vermeli ve gitmeliymiş sonuna kadar. Tıfıl beşi bitirdiğinde "yok baba ben okumıycam" demeliymiş açıkça.
Araya hatırlılar devletlüler konur yalvar yakar sokulurmuş baklavacının yanına. Ünlü bir ustanın çırağı olmak diploma sertifika kadar önemliymiş en azından.

USTA KOLAY MI YETİŞİR?
Çırağın ilk işi dükkân süpürmek olurmuş tabii, masa siler, bardak yıkar, odun taşırmış aylarca. Ahlakı ve disiplini ile göze girerse imalathaneye alınırmış, yoksa "hadi sen biraz gez dolaş" denirmiş kibarca.
İşi sevecekmişsin. Hevesin yoksa 40 yıl da gelip gitsen boşuna.
Baklavacının üzerine güneş doğmazmış. Çünkü gecenin dördünde çıkarmış yola. O saatte sokakta sadece kediler köpekler olurmuş, düşünün horozlar bile ötmemiş daha. İş çok, gün kısa. Sabah altıda ilk tepsiler konmalıymış rafa.
Çıraklar işe hamur yoğurmaktan başlar, sonra fitil yaparlarmış sabırla. Öğrenecekleri çok şey varmış daha. Mermerin soğukluğu ile hamurun kıvamı arasındaki münasebet gibi mesela.
Derken kaymak yatırır, fıstık atar, yağ serper, çizik atarlarmış sırayla. Eğer yufka açmayı becerdiysen ustaymışsın, işin inceliği orada.
Çırak yetişirken çok hata yaparmış. Tepsiyi kalın döşer, fırında unutur yakarmış. Kimse kulağını çekmez, azarlamaz, sadece "al ye" der tepsiyle bırakırlarmış baş başa.
Usta dediğin sabırlı olacakmış, yayacak, saracak, bunu yüzlerce defa yapacak, bıkmayacakmış asla. Yufka dediğin zar gibi incelecek, altındaki sigorta poliçesi okunacakmış açıkça.
İmalathaneye giriyorsunuz bulut bulut nişasta, göz gözü görmüyor âdeta. Kalfaların ağızları burunları maskeli, kafalarda bandana. Kirpikler bembeyaz, sanki kar yağmış kaşlarına.
Peki teknoloji kullanılsa??Tamam da bir yere kadar, usta eli değecek diyorlar mutlaka. Erbabı dokunacak, yoğuracak, imzasını atacak.
Taş fırın ve meşe odunu da baklavaya ayrı bir lezzet katarmış. Diğer ağaçlar katiyen olmaz hem baklavanın hem ustasının yüzünü karartırmış sonra.

ŞERBETİ AYARINDA
Şerbet verme işi tecrübe istermiş, zaten bu yolda saçını sakalını ağartmayan kazan başına oturamazmış. Kışın neden palto giyiyoruz da, yazın mintan ağır geliyor? Şerbetin de ilkbaharı, sonbaharı varmış, kâh incelecek kâh kalınlaşacakmış mahcup edermiş yoksa.
Baklavacı dediğin imalathaneye glikoz sokmazmış. Şerbet illa kristal şekerle kaynayacak, içine miktarı kafi limon sıkılacakmış ayrıca.
Mübarek baklava çocuk gibi nazlıymış, üşütürsen hastalanırmış ama ağzı yüzü de sarılmazmış, nefes almalıymış zira.
Çok denenmiş ama gurbetteki baklavalar yıldızlı beş alamazmış. Un aynı un, yağ aynı yağ, fıstık aynı fıstık, fırın aynı fırın, usta aynı usta, lâkin Antep'teki gibi olmazmış asla.
Adam n'apsın havasını suyunu götürecek hali yok ya.
Vakfıkebir ekmeği de öyledir zahir, o iklimde olur anca. Bir hafta tut pamuk gibi kalır, kes kes koy sofraya.
Baklavayı yapmak ayrı sanat, satmak ayrı sanatmış. Tatlıcı dediğinin dili de tatlı olacak, tebessüm edecek, ikramı bol tutacakmış.
Eh bu kadar emek ve bunca malzemenin maliyeti de ortadaymış.
Siz gelin beni dinleyin ucuzuna bakmayın, sokak aralarında satılan ıslak baklavalar okka çeker, usta işi olanlar hafiftir tüy kadar. Tane sayarsanız üç aşağı beş yukarı çıkarsınız aynı kapıya.
Az alın iyisini alın.
Haydi afiyet ola.
AKLINIZDA OLSUN DA
- Baklava buzdolabına konmaz, beklerse donabilir şekerlenebilir ama bu bir kusur değildir aslında. Azıcık ısıtırsanız kendini toplar.
- Anteplilerin vazgeçemedikleri baklavacıları vardır, takım tutar gibi baklavacı tutarlar. Ünü şehir dışına taşanlar zaten malum ama taşmayanlar da aşağı kalmaz ısrarla aranırlar.
- Baklava sultan tatlısıdır. Ramazan-ı şerif ayında Yeniçerilere baklava çıkarırlar. Her mangaya bir tepsi, bayramlarda cülüs törenlerinde ona keza.
- Kuru baklava uzun yola gidenler için hazırlanır, içinde sadece kaymak olmaz. Süt ürünü nazlıdır malum, bozulmasından korkarlar. Ünlü baklavacılar sütü bizzat seçer hatta sırf bu yüzden çiftlik kurarlar. Kaymak işi mühimdir öööle tesadüfe bırakılamayacak kadar.
- Baklava yerken tabanı damağa getirilmeli ısırınca o "hırş" sesi işitilmelidir. Üstüne lık lık su içmeyin, bırakın tadı kalsın ağzınızda.
- Yunanlılar da baklava yapıyor ama onların ki daha iri ve ıslak. İçinde ne ceviz ne fıstık, su böreğine benziyor âdeta. Bakmayın baklavamıza sahip çıktıklarına, ağzının tadını bilenler Türkiye'den getirtiyo
.
Söz uçar, yazı kalır
25 Temmuz 2015 01:00
Bazen yazar, şöyle karşıdan bakarsınız, "bunu ben mi yaptım" dersiniz şaşkınlıkla. Her yazı tektir, benzersizdir, ya olur, ya olmaz bir daha.
aligraf Rıdvan Özalp anlatıyor: "Kali" güzel demek, "grafi" de yazı. "Kaligrafi" özene bezene yazılan yazı oluyor kısaca.
Biliyor musunuz yazının gelişiminde Çinlilerin ve Uygurların çok payı var. Bundan 5 bin yıl önce estetik endişeler taşıyorlar zira.
Hıristiyanlık ile birlikte Latin alfabesi de değişiyor. İncilleri, dinî metinleri süslü formlarla yazıyorlar, Gotik, italik gibi tarzlar ortaya çıkıyor. Saray yazıcıları kralların mektuplarını bu harflerle kaleme alıyor.
Biliyorsunuz Kur'an-ı kerim Hicaz'da nazil oldu, Kahire'de okundu, İstanbul'da yazıldı. Yeryüzünün en meşhur hattatları Dersaadet'te yetişiyor. Harf inkılabına rağmen hüsn-i hattın nabzı hâlâ İstanbul'da atıyor. Araplar bile İstanbul'a koşuyor, diz çöküp, dirsek çürütüyorlar.
Ben yıllardır tezhip yapıyorum, resim öğretmeniyim, Hüseyin Kutlu Hoca ile de hat çalıştım ayrıca. Tabii bunlar çok şey kattı bana. Yurt dışında konferanslara katılıyoruz, hepsi de Türk sanatkârlarının göze hitap eden çalışmalar yaptığını kabul ediyor. İslam harflerindeki o yumuşaklığı kaligrafiye de taşıyoruz ki, elbette farklı oluyor. Güzel yazmak insanı dinlendirmekle kalmaz, mesajınıza zarafet katar, değer verildiğini hissettirir muhatabınıza.
Mesela ben dilekçeleri itina ile yazarım memur eline aldı mı durur bakar, yardımcı olmaya çabalar ayrıca. Geçen kargo firmasından bir delikanlı "abi" dedi, "senden gelen kolileri atmaya kıyamıyorum, mecburen biriktiriyorum kenarda."
HATTATLARDAN FARKIMIZ
Biliyorsunuz, İslâm harfleri ile çalışanlar kamışı 45 derecelik açıyla keser, is mürekkebi kullanırlar. Hokkadan ligadan taviz vermezler asla.
Kaligrafide ise kesik uçlu keçeli kalem yeter de artar, açı aranmaz. Malum birinde sağdan sola yazıyorsunuz, diğerinde soldan sağa. Kaligrafide kompozisyon önemlidir, hat sanatında ise kural. Elifin boyu 7 nokta ise 7 noktadır, ne altıya inebilirsiniz, ne sekize çıkar. Keskinse keskin, yumuşaksa yumuşak. Kırmızı çizgileri vardır kaideye ne kadar riayet ederseniz o kadar makbul tutarlar.
Hat sanatına öyle bir hendese (geometri) hakimdir ki, soğan zarı kadar kaysa göze batar. Hattan icazet almak da kolay değildir, bir harfi iki yılda geçersiniz, ömür gerekir âdeta.
Kendi içinde disiplini vardır, mesela hiçbir hattat eline abdestsiz kamış almaz. Parmağına mürekkep bulaşsa helaya girmez onunla. Kağıt ve kalem muhteremdir, savrulmaz, yırtılmaz, yere atılmaz. Açtıkları kamışların yongasını bile saklar, emr-i Hakk vaki olduğunda bununla defin sularının ısıtılmasını arzularlar.
Hat üstatları talebelerine büyük emek verir ama kesinlikle ücret almazlar. Her hattatın bir hayali vardır; oturup Kur'an-ı kerim yazmak... Hüseyin Kutlu hocamın yazdığı Mushaf-ı şerifi görmenizi isterdim, o sadelik, o akıcılık, hayran olacaksınız inan. Kaligrafide ise kural yoktur, göze hoş gelsin tamam. Hangi formu kullanırsan kullan, nereden başlarsan başla."
Balkanlara atılan imza Bereket Konvoyu
Yıllardır ramazan-ı şeriflerde Bereket Konvoyuna katıldığını söyleyen kaligraf Özalp anlatmaya devam ediyor:
"İsim yazıyorum meraklılara. Çadırımız ana baba günü gibi oluyor, çoluk çocuk sıraya giriyor. Yazı bahane, bu sayede insanlarla irtibat kuruyoruz.
Doğu Makedonya'ya gitmiştik, şehirler kasabalar ekseri Ortodoks Hıristiyan, Müslümanlar daha ziyade köylerde oturuyor. İftara çok var, gezelim dedik girdik sokaklara. Baktık çocuklar top oynuyor. "Haydi" dedim "var mısınız maça?" Hortlak görmüşe döndüler, "Turska! Turska!" deyip dağıldılar. Gülümsedik, el salladık ne mümkün, kaçan kaçana.
Akşam masaya kuruldum ismini yazdığım gidiyor, ismini yazdığım gidiyor. Baktım aynı çocuklar uzakta durmuş bakıyorlar. Çağırdım tedirginler, yaklaşamıyorlar. Israr edince geldiler isimlerini yazdım süsledim, şakalar yaptım. Belki şaşacaksınız ama hepsi boynuma sarıldı, resim çektirmek için girdiler sıraya.
İsim deyip geçmeyin belki yıllar sonra bu kağıdı çıkarıp bakacak kendisine gülümseyen Türk'ü hatırlayacak.
İkram edilen bir pamuk helva ve on gram macun husumeti kıracak.
GİTMEK GÖRMEK LAZIM
Biz unutuyoruz ama onlar unutmuyor, her yıl hasretle bekliyorlar. Hiç unutmam Tetova'da Ömer Bey adlı bir Arnavut'la oturmuştuk cami avlusunda. Onun çatlak Türkçesi bizim yarım İngilizcemizle öyle ince mevzulara girdik ki anlatamam. Ecdat, tarih, tasavvuf hepsi bir arada. Demek muhabbet olunca insan anlaşıyor, lisan olsa da oluyor, olmasa da.
Gecenin sonuna doğru "haydi sahuru bizde yapalım" dedi, aradığımız iki bardak çay ama öyle bir sofra çıkardı ki şaşarsınız inan. On gün hazırlansa bu kadar olur anca.
Osmanlı Balkanlardan 103 yıl evvel ayrılmak zorunda kalmış ama gönüllerde yaşıyor. Kasabanın tekinde ezan okuduk, yaşlılar bir hoş oldular. Meğer o yanık sedayı yıllardan sonra ilk defa duyuyorlarmış. "Eşhedü enne Muhammeden Resulullah" dendiğinde hıçkırıklarını tutamadılar.
Kosova'dayız. Birden ıslıklar, çığlıklar, zılgıtlar koptu. Sokaklar Türk bayrakları ile doldu, binlerce genç dışarda. Defler, dümbelekler, davullar... -Hayrola ne var?
-Siz nasıl Türk'sünüz? Basket Milli takımınız Sırbistan'ı yendi uyuyorsunuz ayakta.
Ne diye her yıl Antalya'ya gidenler bir yılda Ohri'yi, Üsküp'ü düşünmez bilmem? Filibe'yi, Gümülcine'yi, Bosna'yı gezseler pişman olmayacaklar. Velev ki gayesiz turist olsun. Bizden birilerinin sokaklarında yürümesi bile kuvvet veriyor onlara.
OMUZ SİLKİP GEÇEMEZSİN!
Bereket Konvoyunun bütçesini söylediklerinde "ne gerek var yani" demiştim, "Türkiye'de fakir mi kalmadı, bu iftarları Anadolu'da verseler ya!" Lakin katılınca ön yargılarım silindi "mutlaka olmalıyız dedim buralarda".
Eğer sen gitmezsen ben gitmezsem başkaları geliyor, boşluğu dolduruveriyorlar. Meydanı bırakırsak dizimizi döveriz sonra.
Boşnaklar zarif ve kibar insanlar, başkalarını da kendileri gibi sanıyorlar. Savaş öncesi Sırplar ve Hırvatlar açıkça tehdit ediyor ama kan dökülebileceğine ihtimal vermiyorlar.
Hiç unutmam Srebrenitsa'da bir kadın, "Biz burada tecavüze uğrarken neredeydiniz" diye hesap sormuştu bana. Gücümüz yeterdi yetmezdi o ayrı vaka, sen ne dersen de, mesul tutuyor.
Prizren'de mescide girdik, kamet okunmuş tekbir alınacak. İmam cübbesini çıkarıp mihraptan çekildi "siz İstanbul'dan geldiniz" dedi, "önünüze geçemem asla!"
Doğrusu son yıllarda göğsümüzü gere gere geziyoruz. Kudüs'te, Filistin'de kardeşinin derdiyle dertlenmiş bir mümin olarak karşılanıyoruz, boynumuz eğilmiyor. Somali'de "bir girdapta boğulmak üzereydik" dediler, "Türkiye deniz feneri gibi çıktı karşımıza. Bize ışık oldu, ümit verdi, yeniden döndük hayata. Üç beş sene evvel ne sanat, ne ticaret yapılırdı, çarşı pazar ıpıssızdı, tek araba yürüyemezdi yollarımızda."
Şimdi tayyareler iniyor, gemiler yanaşıyor... Dolmuşlar salkım saçak insan, kamyonlar yük çekiyor sağa sola. Trafiğin tıkanmasından bile mutlular, kulak tırmalayan klakson sesleri melodi geliyor onlara...
Bütün bunları kim göremiyor biliyor musunuz?
Yurt içinde yaşayanlar.
Yoksa bütün dünya farkında!
.
Öğüt veren çok olur
1 Ağustos 2015 01:00
Mahkûmlara sadece yatacak döşek ve yetecek yemek veriliyor. Hâlbuki üste başa, sabuna, havluya, çarşafa, diş macununa da ihtiyaçları var. Ve bilhassa kitaba...
u hafta İstanbul Eğitim ve Sosyal Yardım Derneği (İSTEDER) Mahkûmlara ve Muhtaçlara Yardım Platformundan Elvan Küçük Beyefendiye konuk oluyoruz. Söze "ben emekli bir subayım" diye başlıyor. Hiç mahkûm olmadım ama hayatım hapishanelerde geçti. Babam askeri hapishanenin komutanıydı zira. Evimiz de Manisa Cezaevi karşısındaydı. Girenleri çıkanları dikkatle izlerdim çocukluk yıllarımda. Kelepçeli bilekler, demir parmaklıklar, sürgülü kapılar...
Tahliye olanlar tahta bavullarıyla çıkarlar, o gün mutlaka ceket olur sırtlarında, şöyle geriye dönüp bir bakarlar. Kim bilir kaç yılı geçti orada.
Mahpusların çaresizliğine üzülürdüm, emeklilik fırsat dedik, üç beş arkadaş bir araya geldik, elimizi koyduk taşın altına. Bir cerrah kardeşimiz var aramızda, koli bandını tutuşturuyoruz "haydi hocam ameliyata!"
Geçen kapkaççılar çantamı çaldılar, bankadan paramı yeni çekmiştim daha. Teşhis ettim, şikâyette bulundum, şahitlik yaptım ve ceza almasını sağladım. Niye? Başkasının da canı yanmasın. Şimdi yardım için uğraşıyorum onlara.
Mahkûmun içeri neden düştüğü bizi hiiiç ilgilendirmiyor. Büyüklerimiz ibadet edenin kibrindense tövbekârın pişmanlığı makbuldür diyorlar. Hepimiz günahkar değil miyiz? El açıp boyun bükebilmekten güzel ne var?
İstiyoruz ki mahkûmlar da insanca yaşasın ve çıkarken kinden öfkeden arınmış olsunlar.
Orası başka bir alem. Sana bana önemsiz gibi gelen şeyler makbule geçiyor. Sıradan bir hediye hayatla barışmalarını sağlayabiliyor. Hele kitap. Bize dışarıda zaman yetmiyor, içerde vakit geçmiyor."
"Zindanda dakika farksızdır yıldan."
O vaktin bir şekilde "öldürülmesi" lazım, kitaba sevindikleri gibi bir şeye sevinmiyorlar.
Biz kitabı parayla almıyoruz, hibeleri yolluyoruz onlara. Kimine şiir kitabı düşüyor, kimine roman. Her kolide elifba ile namaz kitabı oluyor ama.
Yazıştığınız mahkûmların seyrini takip edebiliyorsunuz. Mesela cinayet işleyen bir kardeşimiz, öyle bir dönüş yaptı ki inanamazsınız. Aynı Ebubekir efendimizin iman ettiği günlerdeki heyecanı yaşıyor, birilerinin daha kurtulmasını istiyor.
DÖRT DUVAR ARASINDA
Diyelim birini vurdun yaraladın karşı taraf kadar senin ailen de mağdur oluyor. İşini kaybediyorsun, eşin perişan oluyor.
Zaten hapse düşenleri en çok "yakınlarının yakınmaları" yakıyor. Öz kardeşiniz bile "ben kendi çocuklarıma zor bakıyordum şimdi seninkiler de çıktı başıma" diyebiliyor. İtiliyorsunuz, kakılıyorsunuz, mektuplarınıza cevap gelmiyor. Yapayalnız kalıyorsunuz, duvarlar arasında.
"Eğer sen o haltı yemeseydin..." Bütün konuşmalar bu cümle ile başlıyor.
Dışarıda da fakir fukara var ama içeridekinin eli kolu bağlı, istese de çalışamıyor. Yer beton, gök beton, sesin yine sana dönüyor. Düşünün adam dışarıda uçak mühendisiymiş, şimdi meydancılık yapıyor.
Meydancı dediğin koğuşu silip, süpürüyor, diğerlerinin çamaşırlarını yıkıyor, ayakkabılarını boyuyor, çaylarını getiriyor. Tabiri caizse iki dal sigaraya kölelik yapıyor. Parası olmadığı için traş bıçağı alamayan ve milletin attıklarını kullananlar var. Jilet zamanla köreliyor, cildini yolmaya başlıyor. Siz onun bunun çöpe savurduğu donu atleti giyer misiniz? Onlar giyiyor. Garibim n'apsın dışarıdan kuruş gelmiyor.
MADEM EN MUHTACA...
Eğer yardımı en muhtaca vermek lazımsa, mahkûmdan muhtacı yok. Omuz silkemezsin, "beter olsun" diyemezsin onlara.
Taleplerini karşılasak da, karşılayamasak da bir cevap yazıyor, en azından muhatap alıyoruz. Dertlerinin dinlendiğini bilmek onları rahatlatıyor, içlerini döküyorlar. Haza terapi, ilaç gibi geliyor.
Yoksa yolladıklarımız ahım şahım şeyler değil. Birinin kutusundan seccade çıkmış "ömrümde ilk defa seccadem oldu" diye yazmış, kapandım secdeye gözyaşı ile ıslattım. Tespih dediğin kaç para, elli kuruşa almayanı dövüyorlar toptancıda. Maksat onlara değer verdiğinizi hissettirmek "bak dışarıda iyi insanlar da var, kapat şu kin intikam defterini, yeni bir sayfa aç hayatına."
Elifba yolladıklarımızın neredeyse tamamı Kur'an-ı kerim öğrenmeye çabalıyor. Okuyor okuyamıyor o başka ama niyetleniyor.
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı hocamızın kaleme aldığı bir mektup var. Doğruluk, cömertlik, devlet, millet, bayrak sevgisi, kul hakkı, güler yüz, yumuşak huy, gönül alma, sabır, şükür, şefkat, ana babaya itaat, alimlere hürmet gibi şeyler yazıyor... Onu da yolluyoruz, çok tesirli oluyor.
Geçen koli yapıyoruz, tertiplerim geldi yardıma. Mektupları verdim, "açın okuyun, kime ne lazımsa?" İçeriden bir hüngürtü koptu, baktım hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Ki bunlar tekaüt subay, görmüş geçirmiş insanlar.
YAPACAK ÇOK İŞ VAR
Burada herkes gönüllü, ne maaş, ne sigorta. İki ciddi giderimiz var kargo ve kira.
Annem bizden fazla çalışıyor, komşuları da peşine taktı, görseniz nasıl malzeme topluyor.
Mahkûmların çoğu erkek, halbuki giyim eşyaları daha ziyade kadınlardan geliyor. Hanımlar malum daha sık gardırop yeniliyor ve hayra hasenata bizden daha meraklılar. Tek işimiz mahkûmlar değil tabii, diğer muhtaçlar da ilgi alanımızda, yolladıkları bir şekilde yerini buluyor.
Giyilmiş kıyafetlerle çok uğraştık, almamaya karar verdik sonunda. Lakin seri sonuymuş, defoluymuş olabilir. İş adamları bunları vergiden düşebiliyor. Dernekler küçük bir devlet gibi, girdisi çıktısı resmî, her şey kayıt altında.
Bir ayakkabı firması (MP) 650 çift spor ayakkabı yolladı, çok da kaliteli mallar, zevkle ilettik mahkûmlara. LC Waikiki 150 bin liralık giyecek verdi, hepsi de "ooo" dedirten kıyafetler, şıkır şıkır ambalajında...
Sağ olsun müftülüklerden Kur'an-ı kerim geldi, hemen ulaştırdık arzulayanlara.
Geçen yıl 2 bin küsur kargo yollamışız, evet bu rakam az değil ama 140 bin mahkûmun olduğunu düşünürseniz çok işimiz var daha.
Yetiştirme yurtları, çocuğu 18 yaşında sokağa atıyor. Ne iş güç, ne ana, ne de baba... Bir yere tutunayım derken kötü niyetlilerin ağına düşüyor. Bu sistemin değişmesi, çocukların kazanılması lazım. Ceza tevkif evlerine gittik anlattık "ödenek yok" deyip çıktılar. Biber gazına para buluyorlar ama...
Hasılı birilerinden alıp birilerine devrediyor, sessiz sedasız aracılık yapıyoruz insanlara. Bu işten şan şöhret alkış beklemiyoruz, duaları yetiyor. Benim ciğerlerim iflas etmişti, soluk alsam hançer gibi batıyor. Ağır ameliyatlar için hazırlanıyordum nasıl oldu ise kalkıverdim ayağa. Hekimler şaştı kaldı. Mana veremediler buna.
Aklınıza gelmeyen başınıza gelebilir
Efendim ben iyi vatandaşım, kodesle modesle işim olmaz.Sakın büyük konuşmayın, içeri düşebilirsiniz bir anda. Trafik kazası olur, çek kanununa muhalefet olur, iftira olur, usul hatası olur, hatta çoluk çocuk sahibisindir, hanımının yaşını bahane ederler yıllar sonra. Bu akşam parmaklıklar arkasına daüşer miyiz? Hiç belli olmaz valla.
Adam zengin onca eleman çalıştırıyor yanında. Yedikleri önlerinde, yemedikleri artlarında. O gün alacak verecek meselesinden ofisi basılıyor, kan dökülüyor kargaşada. Mal mülk gitti, aile dağıldı. Şimdi ceket bulamıyor sırtına.
Yeri gelmişken söyleyelim son kararda mutlaka takım elbiseli olmak isterler. Bu yüzden dertlenenler olur, eğer ceketi olsa bu kadar yatmayacaktır güya.
Geçen bir iş adamı kilo aldığı için giyemediği elbiselerini getirdi nasıl temiz koy satılsın benim diyen mağazada. Kuru temizleyiciye de götürmüş pırıl pırıl jelatinlenmiş ayrıca.
Ama bize dizleri erimiş, ağı sökülmüş, yakaları yağlı elbiseler de geliyor. Bunları yollamıyoruz asla. Geçen üç çuval kıyafet geldi elden geçirirken alerji olduk, meğer küflüymüş alayını çöpe attık, uğraştığımız da caba.
BİZ İNANIYORUZ ONLARA
Onları görmüyoruz ama içten yazan belli oluyor. "Seccadeniz çok ince, betonun tırtıkları dizime batıyor" diyen elbette samimidir. Namaz kılmasa bilemez ki. Kılıyor ki biliyor.
Bir 29 Mayıs günü Silivri Cezaevinde konferans tertipledik, seçme tarihçiler İstanbul'un fethini anlattılar. Salona getirildiklerinde yüzleri duvar gibiydi, çıkarken tebessüm vardı simalarında. Sarıldılar, kucakladılar, belli ki memnun kaldılar.
Geçen hafta bir mektup geldi "oğlumu ziyaretime getirecekler, oyuncak yollayabilir misiniz bana?" Bir plastik kamyon aldık ulaştırdık, para değil ama eminim dünyalar bağışlandı ona. Düşünün evladını ilk defa görecek. O bir baba!
Malum, mahkûm annelerin çocukları da hapishanede yaşıyor. Kadıncağızların mamaya, beze, emziğe her şeye ihtiyaçları var, parası olsa da bulamaz orada.
Bir genç kızımız mektup yazmış, "saçımı kalemle tutturmaktan usandım" diyor "bir toka gönderebilir misiniz acaba?"
İstediği şeye bakın yaa! Toka! Üç kuruşluk bi toka.
Ona hemen bir koli yaptık etek, penye, tarak, şampuan, kolonya... O anda ne geldiyse aklımıza.
Memleketine nakil isteyenler için para gerekiyor (yaklaşık bin lira), yollayamıyoruz.
Hukuki yardım talep edenler çıkıyor, avukat tutamıyoruz onlara.
Bizler kendi maişeti için koşturan orta halli insanlarız, gücümüz buna yetiyor anca.
Ama hayırseverler destek olursa.
.
Kazan kazan ver kazana
8 Ağustos 2015 01:00
Gaziantepliler, "kazana verdiğin zayi olmaz" diyorlar, "ölüsü bile para, bıkarsan satarsın zoru yok ya!"
Antep kalesinin karşısında ihtiyar hanlar, ufak dükkânlar... Kimi kalay yapıyor, kimi lehim çekiyor. Yaşlı bir bakırcı gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, çın çın sürahi dövüyor. İzin istiyorum "bir fotoğrafınızı çekebilir miyim acaba?"
-Keyfin bilir, sorduğun hata.
Çekiyorum laf atıyor: "O sırtındaki çanta kaç okka?"
-Bilmem tartmadım ama yerinden kalmıyor.
-Gel şöyle otur soluklan, Antep kaçmıyor. Aha şurada.
Sevimli çırağına bir göz kırpıyor, çocuk ne zaman kayboluyor anlamıyoruz, lahmacun ve ayranla dönüyor. Nevaleyi eritiyoruz ki çaylar geliyor. Bu arada sohbetimiz de dem tutmuş oluyor.
Ali Usta 54 yıldır bakır dövüyormuş, çekici eline aldığında 8 yaşındaymış daha. Ustası Sami Hastaoğlu işine hastaymış. Çırak seçerken ince eler sık dokur, maharetinden ziyade neyine bakarmış biliyor musunuz "ahlakına!"
Önce bir yoklama müddeti... Sabırlı mı, tez canlı mı? Dayanıklı mı, alıngan mı? Tembel mi, çalışkan mı? Ana baba zoruyla mı geliyor, yoksa öğrenmekte kararlı mı?
Hacı bizim tıfıl da gelsin gitsin, ne kaparsa?
Yok öyle yağma. Sanatkâr kolay yetişmiyormuş zira. Onca emek, onca çile, yerini bulmadıktan sonra...

SİNİCİ, SÜRAHİCİ, SAHANCI
O yıllarda Gaziantep'te yüzlerce bakırcı varmış, çarşılar çekiç sesinden geçilmez, kuytular bile çınlarmış. En az otuz tanesi kalburüstü ustaymış. Deki işin profesörleri, bakır okutur, bakır yazdırırlarmış.
Usta dediğin baba yarısıymış, elemanı evladı ile bir tutarmış.
Bakırcılar her işe atlamaz umumiyetle bir kalemde uzmanlaşırlarmış. Bazısı sadece güğüme çalışır, bazısı kayık tabak yaparmış.
Öyle kazancı deyip geçemezmişsin. Arab kazanı dövenle don kazanı (çamaşır için) döven aynı olmazmış. Reçel kazanları, mahsere kazanları (şire pekmez için), dolma kazanları, kelle kazanları, helva kazanları, köşenesi, kuşganası hep ayrı ayrı sanatkârın elinden çıkarmış.
Çırak sabah ezanı ile yola düşmeli, gün doğmadan dükkânı açmalıymış. Ocağı yakmalı, körüğü hazırlamalı, çaydanlığı mangala oturtmalıymış. Ustası gelene kadar zemine su serpmeli, talaş atmalı, dip köşe süpürüp parlatmalıymış. Vitrin "cam gibi" olmalı, malların tozu alınmalıymış. Misafir yerde çöp görse "aaa ne ayıp" der, çırağın yüzüne bakarmış.
Bakırcılar cumaları çalışmaz, yıkanır, paklanır, ıtırlanır camiye koşarlarmış. Mübarek günü vaaza, nasihate, ibadete, ziyarete ayırırlarmış. Çıraklar da soluklanır, gezer dolaşır, enerji toplarlarmış.
ALET İŞLER EL ÖVÜNÜR
Bakırcıda sayılamayacak kadar çok alet olurmuş. Misal en az 25 çeşit çekiç varmış ki adlarını öğrenmek aylarını alırmış. Örs deyip geçmeyin, çolak örs, saplı örs, akis örsü, cezve örsü, leğen örsü hep farklı farklıymış. Çıraklar aletlere mukayyet olmalı, makasları, havyaları, nallamayı, eblaşı yerinden alıp yerine koymalıymış...
Çırak ustasına "şunu getir" dedirtmemeli, işi cin gibi izlemeli, yeri gelen aleti şak diye uzatmalıymış. Misafir oturdu mu ustasının gözüne bakmalı, işareti alınca bi nefes çaya çorbaya koşturmalıymış. O yıllarda sadece tava, tencere değil, tabak, bardak, kase, sürahi de bakırdan yapılırmış. Güğümler, bakraçlar, maşrabalar, aşurelikler, gülabdanlar, taraklıklar, kildanlıklar, zemzemlikler, şekerlikler, biberlikler, lokumluklar, kahve tepsileri, fincan zarfları, yumurta sahanları, künefe kapları, pilav lengerleri, hamedanlar, semaverler, sefer(iye) tasları, su satılları, mayam sebilleri, paşa mangalları mutlaka bakır olmalıymış. Bakır, hamam tasından minare alemine tek kale maç yaparmış, tabiri caizse sultanmış. Üstelik bunlar evladiyelikmiş dededen toruna kalırmış.
O zamanlar böyle arsa borsa mı var, işini bilen tasarrufunu altına, gümüşe ve "bakıra" yatırırmış.
MOTOR GİRDİ MERTLİK BOZULDU
Şimdi zenaat nispeten kolaylaşmış, bilmem kaç tonluk presler, bilmem şu kadar devirli sıvama tezgâhları levhayı şekle sokuveriyorlarmış. Sanatkâra da sadece kalem atmak kalıyormuş. Cila motorları yayıldı yayılalı perdah işi de zahmet olmaktan çıkmış.
O zaman (1960'larda) böyle makineler neredeee? Kuğu boyunlu ibrikler bile dümdüz plakadan çıkarılırmış. Bakır levha önce tavlanır, şimşir tokmaklarla dövülüp kamburlaştırılır, şekle girmesi aylarını alırmış. Eh, ömür törpüsü tabiri boşuna çıkmamış.
Bakır iyiymiş hoşmuş da hararetten hoşlanmazmış. Bu yüzden kömürle değil odunla tavlanırmış. Dövülen bakır hem güzelleşir, hem de sıkılanır mukavemet kazanırmış.
Neyse diyelim hamdın piştin, yandın oldun.
Dahası askere gittin tezkere aldın.
Ustalar kalfalarını kendilerine rakip görmez dükkân açması için cesaretlendirir, arkalarında dururlarmış. Hatta eli kalabalık olduğunda "sen git falana selamımı söyle, ha ben, ha o" der, bir nevi reklamını yaparlarmış.

AĞZININ TADINI BİLENE
Bakır iyi bir ısı iletkeni olduğuçün kül üzerinde bile iş görür, aşı ufaktan tıkırdatırmış. İşte böyle hazin hazin pişirebildiği için yemeğe lezzet katarmış. Ayntaplılar ağızlarının tadını bilir, çaydan bir yudum aldılar mı bakırda pişip pişmediğini anlarlarmış. Kahve illa ki bakır cezveden taşmalı köpüğü zayi edilmeden fincana alınmalıymış... Ha bu arada hatırlatalım menengiç kahvesine de bayılırlarmış, seyyarlar sütle haşlar, güğümle satarlarmış.
Peki ya bakır çalığı?
"Sahi bakır insanı zehirler mi Ali Usta?"
-İnsanı zehirleyen bakırın çalığı değil, yamağın alığıdır. Sen kabını yıkamaz kirli bırakırsan kalayı erir kızılı çıkar, bir süre sonra yeşil yeşil oksitlenir ki aman ha! Eskiden senenin bir günü (mesela Ramazanı-ı şerif yaklaşırken) evdeki bütün bakırlar toplanır, götürülürdü kalaycıya.
Kalaycı ustaları kapları isinden pisinden arındırır, çökükleri tokmaklar, eksik kulpları takar. Sonra alevden geçirir, nişadır kalay derken ayna gibi parlatırlar.
Kalaycıdan gelen kapları ya kepekle siler ovalar, ya da bir fincan süt koyar hafifçe kaynatırlar. Bilmiyoruz artık, neden yapıyorlarsa...
AZI KARAR ÇOĞU ZARAR
Bakır havada, suda da bulunur, bir şekilde vücuda alınır ki zaten ihtiyacımız vardır eser miktarda. Ama belli bir eşik geçilince tehlikeli olmaya başlar. Dolayısıyla asitli yiyecekler (salçalı, sirkeli) bakır kapta bırakılmaz asla.
Bakır değişik bir metaldir mantar, bakteri barındırmaz, işte bu yüzden bozuk paralarda, mangırlarda, tramvay askılarında, tırabzan başlarında kullanırlar. Eskiden sanatoryumlarda kapı kolları, somya kafaları ve musluklar bakırdan yapılırmış mutlaka.
CİLALI ALÜMİNYUM DEVRİ
Hatırlar mısınız bilmem, bir ara sokaklarımızda çerçiler dolanmaya başladılar, o canım sinileri, yerinden kalkmaz kazanları toplayıp yerine naylon leğen, melamin tabak ve alüminyum çaktılar.
Ve bir de şey tabii tahta mandal.
Alüminyum gevşek bir metaldir, şöyle elinizi sürün karası parmağınıza çıkar. Çayı boz bulanık olur, tiryakiye oh dedirtmez, burnunuzun kemiği sızlar. Analarımız da tencereleri inadına telle ovalar, parlatacağız derken dibini çıkarırlar. O zamanlar böyle sağlık sayfaları yok tabii, alüminyumunun beyin ve sinir sistemi üzerindeki menfi tesirleri anlatılmamış halka. Meğer bu artan anemiler, kemik hastalıkları, zeka özürleri, Alzheimerler boşuna değilmiş.
Öğrendik ama neden sonra.
Şimdi alüminyum tencere kullanan kaldı mı bilmiyorum, gelgelelim ambalaj ve kozmetik sanayiinde (bazı şampuan ve deodorantlarda) sunuluyor kibarca. Hepsi bir yana alüminyum folyo ile fırınlanan etler tehlikeli eşiğinin üstünde metal taşıyor. Hele bir de yağlı olursa...
Hekimler yırtınıyor, didiniyor...
Kimin umurunda?
.
Sefa Koyuncu'nun ardından...
15 Ağustos 2015 01:00
Vezinle kafiye asıl kuraldı,
Şiir eşkıyası bunları çaldı...
'Şiirin yerini düzyazı aldı;
Şiirden geriye, bize ne kaldı?
Gazetecilik mi?
KARA?SEVDA
Bir süre gazetemizin Kültür Sanat sayfasını yöneten Sefa Koyuncu ağabeyimiz, Don Kişot Sendromu, Ermeni Soykırımı Komedyası, Irak'ta Kanlı Şafak, şiir kitabı Mavi gibi eserlere imza atmış ve Sanatta Muhafazakâr Yapılanma üzerine hayli emek sarf etmişti. İstanbul'a karşı büyük bir sevgisi olan Sefa Koyuncu bunu eserlerinde dile getirmişti.

Kırkıncı yıl ilavesi için yazı topluyoruz. Herkes tamam diyor da malzeme gelmiyor. Kime gitsem acelen ne diyor; daaa çok var Nisan'a.
Sefa abiye de (Allahü teala gani gani rahmet eylesin) uğruyorum. Teybin yanında mı diyor. Evet abi. Gel şöyle çekilelim kuytuya.
Faik Ağabeyin ocağından birer çay alıyoruz, oturuyoruz basamaklara.
Derin bir soluk alıyor, gözlerini kısıyor. Hey gidi diyor, kırk yıl oldu demek. Dün gibiydi daha... 1968... Osman Karabıyık hocanın talebesiydim o zamanlar. Enver Ağabeyi o tanıtmıştı bana. 1970 yılında Hakikat gazetesi çıktı. Bizi nasıl heyecanlandırdı anlatamam. Gazete deyip geçmeyin o gün bu gündür çok şey öğrendik, kendimize çekidüzen verdik. Memlekete zararımız dokunmadı en azından. İtidal sahibi olduk, yürüdük orta yolda. Türkiye Gazetesi gazetenin de ötesinde bir şeydi, hasreti çekilen dost gibi beklerdik âdeta.
UYAN EY ANADOLU
Halbuki hepi topu üç yapraktı, siyah beyaz basılırdı. İstanbul'dan postayla yollanırdı. Ertesi gün ulaşırsa öp de başına koy. Bazen sağa sola takılır, unutulurdu soluk torbalarda. Bir bakarsın postacı bir kucak gazete getirmiş bırakmış kapıya. Buna rağmen müessirdi, dikkatle okunur, küpürleri saklanırdı defterler arasında.
Enver Ağabey Anadolu'da çok seviliyordu. O mübarek de Anadolu'yu ve Anadolu insanını başka tutar. Sık sık bölgemize gelir, halimizi hatırımızı sorar.
Bir ara Konya'dan Isparta'ya geçeceklerini duydum, saatini bilmiyorum ama dayanamadım. Beyşehir kavşağına çıktım. Belli mi olur belki görür, dururlar...
Bekle bekle hareket yok, bozkır sıcağını bilir misiniz adamı bayıltır inan. İçim geçmiş, dalmışım. Omzumda bir el. Döndüm Aaaa Enver Abi!
- Sen ne arıyorsun burada?
Bir gölge altına oturduk, hiç değilse çay içecek kadar. Enver Abi merakla soruyor. Buranın nüfusu kaç? Yakınlarda hangi kasabalar var? Örfleri âdetleri nasıldır? Nelere kızar, nelerden hoşlanırlar?
Kalkarken "çok çalışmamız lazım Safa Abi çoook" dediler, "Beyşehir, Seydişehir ve Bozkır sana emanet, yaylalara da ulaşmalıyız, vebalimiz var!"
BÜTÜN ÜMİTLER SENDE
Dedikleri gibi de oldu mezralara kadar girdik kısa zamanda. Düşün sadece Seydişehir'in abonesi bini aştı.
Seydişehir Temsilciliği yaparken benden Muhammed Kudsi Bozkıri adlı bir büyüğümüzün türbe fotoğraflarını istediler. Anadolu Velilerini anlatan bir ansiklopedi çıkaracak, okuyuculara dağıtacaklarmış. Aradım taradım Çavuş nahiyesinde buldum. Meğer Mevlana Halid Hazretlerinin halifesi imiş, haberimiz mi var?
Şu işe bakın gazetemiz bizim değerlerimizi bize öğretti, mübarek yanı başımızdaymış oysa.
Bu müessese Anadolu çocuklarına kucak açtı, mevki ve statü kazandırdı onlara.
Edebiyata eskiden beri merakım vardı, gazetemize haberler, şiirler, makaleler gönderiyor, bir yandan da tahsilimi (Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi) sürdürüyordum. Eğitim fakültesinden formasyon da aldım. Öğretmen olabilirdim ama gazetecilik bir aşktı. Sonunda nail oldum umduğuma.
Tam beklediğim gibi
ÜNAL?BOLAT
Gazetemizin yeni yeni geliştiği yıllarda "Bizim Sayfa"da Sefa Koyuncu'nun şiirleri çıkardı. Okuyucumuz onun adına aşinaydı. İmzasını görünce merakla okurlardı. Şahsen ben de onunla tanışmak isterdim, görünce hiç şaşırmadım. Tam beklediğim gibiydi, bir Anadolu yiğidi vardı karşımda.
Ağır, kâmil ve vakurdu, hatipti, bilgiliydi, çıksa kürsüleri doldurabilirdi. Yapmadı hep sessizce durdu kenarda.
Müesseseden ayrıldı, ne bir kırgınlık ne dargınlık. Eskisi gibi abone buluyor, gazetemizi anlatıyordu dostlarına.
Üçüncü Yeni ekolü
HALİL?ÖNÜR
Sefa Koyuncu hocamız, dilimizin edebiyatımızın akıbetinden endişelenir çareler düşünürdü kara kara. Nitekim o ve arkadaşları "üçüncü yeni" diye bir akım başlattılar. Devşirme edebiyata karşı açılan bayrak rüzgâr aldı, zemin buldu kısa zamanda. Üçüncü yeniciler şairlerden oluşan bir ekip, erkeği kadını, genci yaşlısı var aralarında.
Onlara göre şiir kalıplı, kafiyeli, ölçülü olmalı. Vezinli olmayan yazı nesirdir zira.
Ecdadımız da süslü nesirler, mensureler, secili nesirler yazmış ama bütün bu akıcı duygulu metinlere serbest şiir dememiş "şairane" tabirini yakıştırmış çok defa.
Üçüncü Yeniciler uydurukçadan hoşlanmazlar. Kaidelere ehemmiyet verirler, devrik cümleye de karşıdırlar. İdeolojik maksatlı tahripkârlığa mani olabilmeye çalışır, yazılarda imla ve mana ararlar.
Edebiyatçılar bu çıkışı farklı değerlendirdiler, katılanlar da oldu, alınanlar da.
Bakın Sefa Koyuncu hoca derdini nasıl dökmüş satırlara
Şiirce
Eskiden seci vardı,
Okunurdu su gibi...
Süslü nesir yazardı,
Osmanlı'nın edibi!
Şimdi yeni tarz var ki,
Şâirâne adında...
Şiir değil de belki,
Şiirimsi tadında
Kelam ve kalem ehli
NUMAN?ÜNAL
Sefa ağabey gönül ehliydi, kibardı zarifti nazikti, şefkatliydi. Yıllarca birlikte çalıştık, tek itirazını duymadım, tek şikâyetini almadım. Zor anlarda çözüm üretir, önümüzü açardı bir anda. Son derece cömertti. Mütevazi bütçesine rağmen misafirlerini sultanlar gibi ağırlar. Beyşehir gölüne nazır lokantalarda çok balığını yedik unutamam.
Ben Sefa Ağabeyin siyasi tahlillerine güvenirdim, gün boyu sokaktaydı zira. Halkın nabzını iyi tutardı ayrıca.
Onunla ilaveler çıkarırdık, yükün altına girer, hamallığı üstlenirdi âdeta. Sayfaları şiirlerle menkıbelerle süsler, öyle ki kıyamazsın atmaya. Sosyal yanı çok güçlüydü, çabucak dost edinirdi, gördüğü itibara şaşardınız, istese mebus olabilirdi pekala. .
Vefalıydı, hatırnazdı, arayıp sorar. Bir Müslümanda olması gereken hususiyetleri buluyordum onda.
Hani bazıları adsız kahramandır, alkıştan hoşlanmaz, ne bıkar ne yorulur, dervişçe çalışırlar.
Sefa ağabey onlardandı işte
Allahü teala rahmet eylesin, daima hatırlayacağız dualarımızda.
Seydişehir âşığı
Ö. FARUK?ÜNAL
Sefa abi ile tanıştığımda Seydişehir Alüminyum tesislerinde çalışıyordu ama gönlü edebiyattan yana atıyor, şiirler yazıyordu. Toprağını seven bir insandı, Seydişehir'in vilayet olması için çok çaba harcadı. Belki onlarca defa Ankara'ya gitti, gazete dergi çıkardı bu uğurda. Sefa ağabeyin Konya'da hayli ağırlığı vardı. İtibarlıydı. İstanbul'a gelince de kaybolmadı. Babıali'nin eskileri arasında yer buldu kolayca.
"DERİNLİĞİ BİTMEYEN BABA..."
Babam...
Keşke seni, senin yazdığın satırlar kadar güzel anlatabilseydim.
Olmamış. Yine mum dibini aydınlatmamış...
İman, ihlas, idealler ve hayaller! Sabır, metanet, şükür, azim, bitmeyen enerji ve 65 yaşına rağmen kendini geliştirme çabası.
Kalemin gücüne hep inandı ve son ana kadar yazdı.
İyi bir haberci, iyi bir yazar ve daha da önemlisi asla ve nesle uygun şiirleriyle nadir bir şair.
Türkçe'nin bozulmaması için âdeta çırpındı, 'Üçüncü Yeni' adını verdiği akımla bu alanda büyük bir mücadele başlattı.
Düşüncelerini kimi zaman 'nükte' ve 'iğnelikle' dört satırda anlattı, bazen şiirleri ile ve köşe yazılarıyla.
Ehl-i Sünnet itikadı üzerine yaşamaya çalıştı, satırlarında peygamber sevgisi ve vatan aşkı eksik olmadı.
Pes etmeyen bir dava adamıydı. Enver Abi'lerin sözü 'Pes etmek yok, mücadeleye devam' en önemli nasihatiydi.
Tek dileği vardı 'son nefeste imanı kurtarmak'.
Engin bir öğretmen, her an her konuyu istişare edebileceğiniz bir dost, bir arkadaştı.
Elbette her baba gibi yufka yürekli, şefkatli, babacandı.
Aslında onunla özdeşleşen ve onu anlatmak için anahtar olabilecek o kadar çok kelime var ki...
Ve de ardı sıra sıralanabilecek sıra sıra cümleler. Baba kelimesinin ötesinde sınırsız bir derinlik...
1970'li yıllarda kavuştuğu hakikatleri son nefesine kadar yaşamaya ve anlatmaya gayret etti.
Her yazarda olduğu gibi kimi satırlar boşluğa yankı oldu, kimi satırlar çağrı buldu.
O da her fâni gibi Allah'ın takdir ettiği ömrü yaşadı.
Söylediğin gibi babam; "Her şey Allah-ü teâlâdan... Biz kullar sebeplere yapışır, neticeyi Allah'dan bekleriz. Netice müsbet ise insanlık icabı seviniriz, menfi ise üzülür ancak asla isyan etmeyiz. Zira takdir en yüce makamdandır!"
Allah senden razı olsun, inşallah sen de bizden razıydın. Gidişinle 'baba' kelimesinin ağırlığını bir kez daha hissettirdin.
Ölüm, canın bedenden ayrılmasıyla değil, ruhların dualardan uzak kalmasıyla başlar. Dualarınızda babamı unutmayın.
Vefâkâr dostları ve sevenlerine teşekkür ederiz.
Selahaddin Koyuncu (Oğlu)
.
Taş devrine dönelim!
22 Ağustos 2015 01:00
Tac Mahal, Kutup Minar, Süleymaniye, Ayasofya... Bütün efsane eserler taştan yapılmıştır, turistlerin görmek için geldiği bir beton yoktur daha
Hakiki balın içine bir şey atarsanız ya yukarı verir ya aşağı indirir, asla içine almaz. Cami de bal gibidir, suni malzemeleri bünyesinden atar
Avrupalı seyyahların hatıralarını okursanız ezan-ı Muhammediden büyük bir sitayişle bahsettiklerini görürsünüz, o muhteşem sedanın tesirinde kaldıklarını saklamıyorlar.
Peki şimdiki turistler niye etkilenmiyor? Yine aynı söz, aynı ses, aynı makam.
Demek ki araya elektronik devreler girdi mi işin ruhaniyeti kaçıyor. Bir ecnebi şu metalik sesten niye etkilensin ki? Aksine Müslümanlar bile ileri geri konuşuyor (tevbe estağfirullah) günaha giriyor.
Yıllar var ki minareler hoparlör direğine döndü, ezanı şerifler cami içinden okunuyor. Kimsenin şerefeye çıktığı yok, merdivenler çalı çırpıdan, kuş ölüsünden geçilmiyor. Örümcek ağları balta girmemiş orman gibi, yüzünüze, gözünüze dolanıyor. Kopuk tesisatlar, ucu açık kablolar, sallanan duylar. Ne kapı kalmış ne pervaz, mahya halatları ortada duruyor.
Sadece ezan-ı Muhammedi değil hutbeler de dinlenmiyor, her direğin üstünde bir hoparlör, sesler çarpışıp yankılanıyor, uğultu bitiyor, çınlama başlıyor, başınıza ağrılar giriyor.
Geçen bir Anadolu şehrinde yatsı namazı kıldım, hoca efendinin sesi mükemmel, tecvit tertil yerinde sanırsın Abdülbasıt geçmiş mihraba. Ama sistemden bir cayırtı koptu ki nasıl anlatıla.
Çıkarken dayanamadım, "Bizi sesinizden niye mahrum ettiniz hocam" dedim, "Zaten yarım safız şurada."
"Haklısın" dedi. Dedi de, bilmiyorum artık, yakasını mikrofondan kurtarabildi mi acaba?
Şimdi bir cami düşünün apartmanlar arasında. Eğer müezzin "dur şunları bi hoplatayım" derse kesin başarır. Sabahın seherinde bütün yaşlılara la havle çektirtir, bütün tıfılları zırlatır.
Bazen iç ses açık unutuluyor, imam birinci rekatta ne okudu, ikinci rekatta ne okudu, aşşa mahalle bile biliyor.
NUMUNE OLACAĞIZ
İstanbul Klasik Sanatlar Merkezi (İKSM) Başkanı Ahmet Zeki Yavaş, camilerimizin estetiğini dert edinmiş bir sanatkâr. Bizim gibi sadece eleştirmiyor, doğrusunun nasıl olacağını da gösteriyor. Önümüzdeki günlerde Ümraniye, Yeşilköy, İzmir ve Rize'de yapacakları camilerle numune olmaya hazırlanıyor.
Ahmet Zeki Yavaş, Hattat Hamid'in icazetli talebesi ve yıllardır "altın oran" üzerinde kafa yoruyor. Bazen görüyoruz caminin kubbesi yumurta kadar, minaresi bulutlara değiyor. Bu durum bırakın sanatla uğraşan birini, sıradan insana bile tuhaf geliyor.
Ahmet Bey, "Bakın çok iddialıyım" diyor ve ekliyor:
"Beş tane cami maketi hazırlayalım içlerinden biri altın orana sahip olsun. Millete soralım, yüzde 100'ü onu seçecektir. Sadece mimarlar değil, tasarım ve üretim yapanlar da bu hususta bilgi sahibi olmalılar. Mesela altın orana (1,618) dikkat eden mobilyacı kesin öne çıkar.
Cenabı Hakk'ın yarattıklarına bakın, hep o oranı göreceksiniz. Gözlerimiz ona alışmış, onu arıyor. Vazgeçilmez bir şifre. İşte 'asker' Sinan'ı, 'Mimar' Sinan yapan sır da burada!"
OSMANLI ÇOK BAŞKA
Biliyorsunuz hat sanatı Anadolu'da şekillendi, İstanbul'da taçlandı. Mimarlık da ona benziyor. Osmanlı işini ciddiye alıyor Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Memluk'tan süzülen birikimi harmanlıyor. Bizans'tan da bir şeyler alıp üslup geliştiriyor, üç kıtaya kubbeler serpiyor.
Bakın ecdat bir kere eser yapacağı yeri iyi seçiyor. Açık söyleyeyim eğer Süleymaniye o tepede olmasaydı Süleymaniye olamazdı asla.
Sultanahmet Camii'nin yeri öyle değil ama. Evet Ayasofya'dan "daha" büyük, "daha" yüksek, daha "zarif", "daha" aydınlık daha, daha... İyi de daha kaygısı ile sanat olmaz, demek o sıralar böyle cümlelere ihtiyaç duydular.
Fatih Camisi'ni de gösteren yeridir, Vatan Caddesi'nin bulunduğu koridorda bu kadar hoş durur muydu?
Karadeniz'de yapacağın caminin taşı ve ahşabı ile Konya'da yapacağın caminin taşı ahşabı bir olmamalı. Cami iklime göre de planlanmalı, çevresine uymalı.
Ve gelelim önemli bir tespite. Ecdat "Ben de faniyim, mülküm de fani olsun" demiş, evini barkını ahşaptan çakıp çıkmış. Lakin vakıf eserlerinde taştan vazgeçmemiş asla. Masif malzeme bozulmuyor, dağılmıyor. Çimentonun ömrü 100 yıl, ama 2 bin yıllık Horasan capcanlı duruyor. İnanmayan çıksın baksın surlara.
Horasan derken hocam?
Bildiğiniz kireç, saman, yumurta biraz da taş katmışlar.
MALZEMEDEN ÇALMAYALIM
Biz İKSM olarak ecdadın malzemelerini günün teknolojisi ile buluşturmaya niyetliyiz. Nitekim taş işçilerini, marangozları, cam ustalarını, horasancıları bir araya getirdik. Anıtlar kurulu hayli memnun, UNESCO projelerimizi daha şimdiden koruma listesine aldı, demek ki değer veriyor.
- Çamlıca'ya yapılan cami taş olamaz mıydı mesela?
- Neden olmasın. Biliyorsun çimento 20 günde kuruyor, bir ay sonra en mukavim haline ulaşıyor ve yavaş yavaş düşüşe geçiyor. Bizim 1960'da yapılan bir evimiz var, rapor çıktı, yıkılacak. Zemzem Towers'a o kadar masraf ettiler, onun da akıbeti farklı olmayacak.
Bir camiyi masif malzemeden, taştan, mermerden, ahşaptan yaparsan masraf yüzde 30 artar ama ömrü de 30 kat uzar. Yazın serin, kışın sıcak tuttuğunu da hesaplarsan masrafı da azdır ayrıca.
Çimento ile birlikte camilerimiz estetiğini kaybetti, ne o öyle plastik pencereler, alüminyum doğramalar, uyduruk son cemaat yerleri, klima kafaları, amfiler, kablolar...
Hakiki balın içine bir şey atarsanız ya yukarı verir ya aşağı indirir, içine almaz. Cami de bal gibidir, suni malzemeleri bünyesinden atar. Nitekim 17 Ağustos'ta Osmanlı camileri çimentolarından kurtuldular, safralarını attılar âdeta.
Biz boyayı bile doğal kullanmaktan yanayız, ibadethanenin dokusu onu gerektiriyor zira.
NEREDE YANLIŞ YAPTIK?
Bir kere avizeler çok abartılı, öyle ki kubbeler görünmüyor.
Osmanlı başınızın 70 santim yukarısına kandil dizmiş ki secde ettiğin yeri görebilesin. Bu gün ona ihtiyaç yok. Her taraf şıkır şıkır ampul pırıl pırıl kristal. Burası vitrin değilki, bence direkt ışık bile hata, lambaları gömüp saklayabiliriz pekâla.
Ses düzenleri çok kötü. Ankara'da Ahmet Hamdi Akseki Camii'ne gittim, vaazdan bir şey anlamak kâbil değil, sesler savaşıyor âdeta. Burada semtimizin camisine gittim. Teravih öncesi... Aynı macera. Yanımdaki ihtiyar "Oğlum sen bir şey anlıyor musun?" dedi.
-Yooo
-Ben de anlamıyorum, öyleyse kalk, niye duruyoruz ki burada.
Osmanlı camisinde böyle bir şey olmaz, ses kubbede katlanır ve kadife gibi yayılır dalga dalga.
Malum, Mimar Sinan nargile fokurdatıp seda küplerinin yerini tespit ediyor. Bu gün gelişmiş bilgisayar programları var, elimize marpuç almadan da küplerin yerini bulabiliriz kolayca.
Ecdattan bize tevarüs eden bir cami adabı var, bunu yaşatmalıyız mutlaka.
Bazı camilerde mihrap çok yüksek. İmam cemaatten yukarıda kıldırıyor. Diyelim abdesti bozuldu, hemen arkasındaki imameti teslim alacak. İyi de adamcağız basamak mı çıkacak?
İNCELİĞE BAK
Malum, halıların tüyleri bir yana yatar. Eskiler yönünü kıbleye çevirirler, onlar da rüku ve secdeye yatar. Camiyi öne doğru süpürür, çöpü faraşla alırlar. Kapıya doğru süpürürsen giren hava tozu kaldırır, yaptığın işin manası kalmaz.
İtikaf odaları da unutuldu gitti, hâlbuki bir sünneti ihya etmenin sevabı ortada.
Adam hayatında abdest almamış, bir şadırvan yapıyor mayi müstamel şakır şakır üstünüze sıçrıyor.
Kadınlara ayrılan yerler tabutların arasında, merdiven altlarında. Hâlbuki onların zarafetine yakışacak şekilde tezyin edilebilir pekala.
Biz süslemeleri duvara çizmeyeceğiz, CNC tezgâhlarla ahşaptan oyacak ve satıhtan on santim öne çıkaracağız. Cami boya badana görse de işlemeler yerinde kalacak.
Son yıllarda araya tabure ata ata mescidleri dolmuşa çevirdiler. Babamın vazife yaptığı camide bile üç sıra sandalye var, adamcağız söz dinletemiyor yaşlılara. Böyle giderse gözümüz alışacak. Sözde âlimler de fetva verecek, kiliseye döndürecekler maazallah!
Doksanlı yıllar. Karagümrük'te bir çeşme var, kitabesini Hattat Rakım yazmış ki hayranım ona. Gelip gidip resmini çekiyorum, dialarını saklıyorum dosyamda. Tutmuş esnafın biri yazıyı yeşile boyamış, biraz yaldız maldız atmış ve gövdeyi yekpare fayansla kaplatmış. Bakır musluğu sökmüş, gitmiş pahalı bir banyo armatürü taktırmış babasının hayrına.
Görünce beynimden vurulmuşa döndüm, sinirden ağlayacağım. Fotoğraflarını buldum geldim. Bunu kim yaptı? Dediler "şu amca!"
Resmi gösterdim, bak böyleydi böyle oldu. Gitti mi hoşuna? Güzeeel diyor, farkında değil hâlâ.
Ben şikâyet etmedim, ama eden etmiş, bayağı başı ağrıdı. Çeşmeyi tekrar kazıdılar, kitabe hâliyle yıprandı, şimdi zor okunuyor.
Kim bilir, camilerin başına neler geliyor?
.
Nerede o eski Filibe
29 Ağustos 2015 01:00
17. yy'da Filibe'yi gezen Evliya Çelebi 53 cami, 3 medrese, 70 mektep, 8 hamam, 11 tekke, 7 dârülkurrâdan bahsediyor. Bugün sadece 2 cami bir mektep ayakta duruyor.
ugün Bulgaristan'ın sınırları içerisinde İstanbul kadar köklü bir beldedeyiz... Filibe'de!
Eski adı Philippopolis, yani Filip'in şehri.
Peki Filip?
Kral II Filip canım. Hani ünlü Makedonyalı İskender'in pederi.
Haşmetlileri bundan 24 asır evvel Meriç'i ayaklar altına alan üç sivri tepeyi gözüne kestiriyor. Buraya bir şehir kurduruyor.
Üç... Tepe... Şehir... O sıralar Trimonthium deniyor...
Romalılar ihtişamı sever malum, abartıyorlar. Şehir büyüyor, gelişiyor, yandaki tepelere taşıyor.
Bir ara Hunların eline geçiyor (444), sonra Justinianus (527-565) sil baştan imar
ediyor.
VII. yüzyılda Slav istilasına uğruyor, yine Doğu Roma derken Haçlı istilaları...
Onarılıyor, ayağa kalkıyor, 1204'te tekrar Haçlı yağmasına maruz kalıyor.
Bir süre Bizanslılar, Bulgarlar ve Haçlılar arasında el değiştirip duruyor, sabah kalkıyorsunuz surdaki bayrak değişmiş, muzafferler kapı kapı dolanıp adam
ayıklıyor.
İşte bu kaos Türklere yarıyor, Filibe bila kayd-u şart Lala Şâhin Paşa'ya teslim oluyor (1361).
HOŞGÖRÜ DENİNCE...
Osmanlılar Filibelileri hoş tutuyor, halk yine evinde barkında oturuyor, kiliseleri kendilerine kalıyor. Şehir serpilip büyüyor, Cendem Tepe, Pınarcık Tepe, Saat Tepe, Taksim Tepe, Nöbet Tepe, Cambaz Tepe, Markovo Tepe derken Asitane misali yedi tepeye yayılıyor.
Lala Şâhin Paşa Meriç üzerine şirin bir köprü yaptırınca kervanlar da yöneliyor, ticaret hızlanıyor. Yetmiyor paşamız onlara çeltik ziraatini öğretiyor. Düşünün Topkapı Sarayının pirinçleri bile Filibe'den gidiyor. İyi kazanıyorlar, keyifleri yerine geliyor.
Osmanlı Filibe'yi kubbelerle donatıyor. 2.Murat tarafından yaptırılan Cuma (Hünkar) Camii muazzam bir külliye, yanında han, hamam, mektep, medrese ve 6 kubbeli bir bedesten bulunuyor, bir nevi "nüve" oluyor.
Cuma Camii'nin halk arasındaki adı "Ulucami!" Bursa Ulucami'yi andırıyor mu? Evet, çok kubbeli yapısı ve kıymetli hatları ile akranını hatırlatıyor.
Hasılı ecdadın müşfik idaresi meyvesini veriyor, yerli halktan İslamiyet'i seçenler oluyor.
Bir ara Kırım'dan Tatarlar getiriliyor, ardından Erzincan, Erzurum, Şebinkarahisar ve İskilip Türkleri yerleştiriliyor. Yerli halk evlad-ı fatihan ile kaynaşıveriyor ve ortaya "macırca" diyebileceğimiz o hoş şive çıkıyor.
KÜLLENEN KÜLLİYE
Rumeli Beylerbeyi Gazi Şehâbeddin Paşa da Meriç kıyısına büyük bir külliye yaptırıyor (1445). Medresesi, zaviyesi, talebe odaları, hanı, hamamı, eksiği gediği kalmıyor...
Mutfakta kazan kazan aş kaynıyor, tasını uzatan alıyor. Kimseye dini dili meşrebi sorulmuyor, belki de bu yüzden "İmaret Camisi" adıyla anılıyor.
Bakın şu işe ki yemek verme geleneği günümüzde de sürüyor, avlusunda 30 ramazan iftar sofrası açılıyor.
Uzun yıllar metruk tutulan cami Komünist rejimin yıkılmasıyla ibadete açılıyor, lakin hamam ısrarlı taleplere rağmen verilmiyor.
Diyeceksiniz hamamı ne yapacaklar? İmaret camisinin bahçesine yığılan mezar taşlarını, kitabeleri, çeşme alınlıklarını elden geçirip sergilemek istiyorlar. Eğer zikrolunan hamam "İslam Eserleri Müzesi" olursa Filibe'ye değer katacak.
Peki bu taşlar nerden gelmiş, niye atmışlar?
Şöyle açıklayayım, komünistler Bulgaristan'daki Osmanlı eserlerini yıkıyor, kırıyor ancak içlerinden insaf sahipleri sanat değeri yüksek mermerlere kıyamıyor, kenara kaldırıyor. Hak ve Özgürlükler hareketinin siyasete girmesi ile devlet zikrolunan taşları Müslümanlara teslim ediyor.
İstenip verilmeyen vakıf mallarından biri de Mevlevihane. Minaresi yıkılsa da ben tekkeyim diye haykırıyor. Kâğıt üzerinde Müftülüğe ait, şu anda içkili lokanta olarak kullanılıyor.
HUZURLU GÜNLER
Filibe Balkanlardaki kozmopolit kentlerden biri. 1568'de İspanya'dan getirilen elli dört Yahudi ailesi de buraya yerleştiriliyor. Tahrir defterine göre 33 Müslüman, 5 Hıristiyan, bir Yahudi mahallesi bulunuyor.
17.yy'da havaliyi gezen Evliya Çelebi "Filibe Avrupa'nın en güzel on şehri arasındadır" deyip 53 cami, 3 medrese, 70 mektep, 8 hamam, 11 tekke, 7 dârülkurrâ ve 880 dükkândan söz açıyor. Şehirdeki ilim ikliminden olacak şeyhler, fakihler, müellifler temayüz ediyor. Peç havalisi Avusturyalıların eline geçince Filibe'ye çekilen göçmenler bir mevlevîhâne tesis ediyor. Elbette Halveti, Celveti, Kadiri ve Gülşenilerin geçmişi daha eski, tekkelerden zikr sesleri taşıyor.
Filibe'de Yeşilzâde Riyâzî, Kadı Abdüllatif, Alâeddin Ali Çelebi, şair Çelebi Kadı, oğlu Mehmed İzzetî, Nûreddinzâde Mustafa Efendi, şair Revnak, Cefâyî, Nâlişî, Latîfî, Sâkî (Îsâ Hoca Fânî) ve Cihan Pehlivanı Kara Ahmed gibi ünlüler yetişiyor. Tokatlı âlim Molla Lütfî ve şair-fakih Molla Hayâlî de ders veriyor.
Balkanlar'ın ilk modern tekstil fabrikası Filibe'de kuruluyor (1847). Bu arada şairler fazıllar edebiyat cemiyetlerinde bir araya geliyor. Filibe kitap basım işinde de mühim bir merkez oluyor. Matbaalar beş dilde baskı yapabiliyor. Evlerin, konakların ihtişamına bakılırsa ticaret tıkırında görünüyor.
VE DERKEEN...
Geçtiğimiz asırda Osmanlının başı gaileden kurtulmuyor, çeteler komitacılar derken havali huzura hasret kalıyor. Katliamlar, kundaklamalar, gasp yağma vakaları, ırz düşmanları kol geziyor.
Sizin kızınız kızanınız olsa ne yapardınız?
Ahali de onu yapıyor, Anadolu'ya hicret ediyor.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşını müteakip Bulgarlar Filibe'yi ele geçiriyor, adı "Plovdiv" olarak değiştiriliyor. Türklerin göçmesi ile şehrin çökmesi bir oluyor. Bulgarlar, Filibe'yi Osmanlı gibi yönetemiyorlar, "ötekilere" baskı uygulanıyor. Önce Rumları kovuyorlar, sonra sıra Yahudilere geliyor. O renkli Filibe'den eser kalmıyor.
Osmanlıdan kalan emsalsiz mirasa da barbarca saldırıyorlar, Filibe'deki 53 camiden 51'i yıkılıyor.
Kurşunlu Han ve bedestenden (kapalı çarşı) ne istiyorlar bilinmez? Bu cahilce saldırı Filibe için büyük kayıp oluyor.
İsfendiyaroğlu İsmâil Bey'in (1461-1479) Markova köyünde (bizzat kendi mülküdür) yaptırdığı nefis cami, iki mescid, zarif türbe ve nakışlı tonozları ile tanınan çifte hamam da balyozlardan payını alıyor (1914).
Halbuki İsmâil Bey zamanında dünya kadar para harcayıp Rodopların suyunu Filibe'ye indiriyor.
Demirperde yıllarında da zihniyet değişmiyor. Komünist idare İslami eserleri insafsızca budarken Hıristiyanlara ait olanları gün yüzüne çıkarıyor.
Birine çok, ötekine yok. Halkların kardeşliği manifestolarda kalıyor.
Uzun lafın kısası ümidini turizm gelirine bağlayan Bulgaristan tarihten yana fukara kalıyor.
Eğer bu gün her biri mimari zirve olan Seyyid Mahmud, Musalla, Taşköprü, Ambar Gazi, Tepe, İne Hoca, Saraçhane, Çelebi, Yeşiloğlu, Çukur, Buruc Baba, Süpürge Baba, Hacı Ömer, Hacı Hasan, Zincirli, Bey, Moluphâne, Alaca, Kirpici camileri ile Gül, Hoşkadem Kumrulu Mescidleri ve onca mektep, medrese, han, hamam, sebil, çeşme dursaydı bambaşka bir Filibe olacaktı karşımızda.
AH BE KOMŞİ
Filibe, günümüzde yaklaşık yarım milyon insanın yaşadığı bir Balkan şehri. Rahatça gezip dolaşıyorsunuz, karşınıza mutlaka Türkçe bilen birileri çıkıyor. O sevimli muhacir aksanıyla "H" leri yiyip konuşuyor oj geldınız diyorlar.
Görünen o ki AB macerası Bulgaristan'a yaramamış, ne Euro'ya geçebilmiş, ne Avrupalı olabilmişler. Metruk binalara, kırık camlara, inik kepenklere, boşalan köylere ve ıssız sokaklara bakılırsa işler iyi gitmiyor. Serbest dolaşım imkânı bulan gençler ver elini Almanya demişler, gençler ekip biçme işine bulaşmıyor, hayvan bakmaya yanaşmıyorlar.
Giyiniyor, kuşanıyor, taranıyor cafelerde zaman öldürüyorlar. Şu cep telefonu ne büyük keşifmiş(!), parmaklar tuşta, gözler ekranda... Elin Alman'ı Fransız'ı o mümbit arazilere çöreklenince uyanacaklar.
Meğer ki geçmiş ola...
BAŞKAN'IN ELİ DEĞDİ
Muradiye ya da Hüdavendigar Camisi 2008 yılında İBB tarafından restore ettirilmiş ve ramazanın ilk cuması ibadete açılmıştı. Filibeliler ecdat yadigârına verdiği destekten dolayı Kadir Başkanı unutamıyorlar.
.
Mahzun mescit "El Aksa"
5 Eylül 2015 01:00
"Oraya (Mescid-i Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin." Hadis-i şerif
İş adamı Şevki Yüksel ağabey ile havadan sudan konuşuyoruz. O bana plastik kalıp işini anlatıyor ben ona gazeteciliği. Laf arasında "bizim mesleğin çilesi de neşesi de var" diyorum, "bahane ile dünyanın çok yerini görüyoruz, Asya, Avrupa, Afrika..."
- Peki ya Kudüs'ü gördün mü?
- Ah çok isterdim ama...
Telefona uzanıyor, birileri ile konuşuyor, "pasaportun hazır mı" diye soruyor.
- Tabii daima.
Aradan birkaç hafta geçiyor, bir gün seyahat acentesinden arıyorlar. Ali Bey filan gün çıkıyoruz yola.
-Hayrola?
-Şevki Bey adınızı yazdırdı, Kudüs'e gidiyoruz unuttunuz mu yoksa?
Yalanı yok unuttum, ama bozuntuya vermiyorum "ha evet tabii" diyorum şaşkınlıkla.
UZAK SAYILMAZ
Tel Aviv tayyare ile iki saat sürüyor, Kudüs de bir o kadar.
Yollar düzgün otobüsler rahat.
Kutlu beldeye yaklaşıkça Mescid-i Aksa'nın mahzun resmi beliriyor hafızalarımızda. Mübarek mekân Mirac mucizesinin şahidi. Alemlerin Efendisi (Sallallahü aleyhi ve sellem) imam olmuş nebilere namaz kıldırmış burada. Sağda solda medreseler, sebiller, kuyular şadırvanlar, havuzlar görüyoruz, dört ayrı minare, misafirhaneler, darulhadis, darülkurra... Hepsinin hikâyesi var, her biri ayrı hatıra.
Nedense Mescid-i Aksa denince sadece Kubbet-üs sahra gelir aklımıza. Halbuki El Aksa bu alanın tamamı, içinde Kıble Mescidi, Mervan Mescidi, Velid ve Burak mescitleri de bulunuyor. Boyu 490, eni 321 metre diyeyim de anlayın. Koca bir külliye başlı başına. Siyonistler araştırma bahanesi ile Burak duvarından dalmış tünel kazıyorlar. Maksatları çökertip yok etmek, ancak bunu yapabilmeleri için Mescid-i Aksa'nın cemaatsiz kalması lazım, sabahın seherinden yatsının hitamına kadar mescide koşan müminler onlara bu fırsatı vermiyor. Şuurlu Müslümanlar "El-Beyarık Seferleri" ile (Bayraklar meşaleler) Filistinin dört bir yanından bila bedel cemaat taşıyor, bizzat Selahattin Eyyubi'nin başlattığı hayrı yaşatıyorlar. Irkçı İsrail Hükümeti de zaman zaman müminlere 40 yaş sınırı koyarak ibadet hürriyetine mani oluyor. Diyelim Kudüs'te ama mücavir alan dışında mukimsiniz, mescide gelemiyorsunuz asla. Çünkü köyünüz, beldeniz, tellerle, duvarlarla, bariyerlerle çevrilmiş, çıkamıyorsunuz dışarıya. Bu manialar öyle atlanarak zıplanarak geçilesi değil, beton blokların yüksekliği yer yer 17 metre. Kulelerdeki snaypırların gözü üzerinizde, vurmak için bahane arıyorlar.
SAFLARI SIKLAŞTIRALIM
Müslümanlar cemaate devam ettikleri müddetçe Siyonistlerin Mescidi Aksa'ya dokunmaları zor ama tembellik eder de cemaate katılmazlarsa yağ sürülecek işgalcilerin somunlarına.
Öyleyse madde biiir. Kudüs-ü şerifte kaç gün kaldınız her vakit namazı Mescid-i Aksa'da eda etmelisiniz mutlaka!
Bu zor bir şey değil ama azıcık gayret istiyor. Otelinizden çıkıp önce Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı şehir surlarına varıyorsunuz. Kale kapılarından girdiğiniz eski şehirde hayatınızda görebileceğiniz en otantik sokaklar uzanıyor. Nadiren göğü görüyor, ekseri yürüyorsunuz abbaraların (tünellerin) altında. Küçük mahalle bakkalları, berberler, kasaplar ve kapılarına Kâbe tasvirleri asılmış hacı evleri. Takriben on dakika yürüyüp varıyorsunuz mescidin kapısına. Bu arada önden arkadan ve profilden resim veriyorsunuz tam 316 kamera kayıtta. Kapıda muhafızlara dert anlatıyor "Türk ve Müslüman" olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Doğrusunu isterseniz zorluk çıkarmıyorlar.
YEVMÜL CUMA
İsrail'de cumalar resmen tatil, babalar oğullarının elini tutup mescide getiriyor. Minik müminler mümineler belli ki yıkanmış paklanmış ıtırlanmışlar. Saçlar pırıl pırıl, üzerlerinde bayramlıklar. Küçük hanımlar sade namaz eteklerine bürünmüşler ama alttan simli pullu papuçlar parlıyor. Namazı kılıyoruz, tespihler çekiliyor, dualar ediliyor merdiven başından dağılan cemaati izliyoruz. Görünüşte önümüzde sadece Kıble Mescidi var. Eni belli, boyu belli ne kadar cemaat olabilir ki orada. Ama boşal boşal bitmiyor. Meğer sağında Burak Mescidi varmış solunda Mervan. Cumadan sonra Kadim Mescid denilen dehlizlere götürüyorlar, yerin altında muazzam boşluklar... Uçsuz bucaksız desem abarttığımı sanacaksınız ama inanın on binler durabilir saflara. Ve halife Velid'in düzenlediği mescide giriyoruz. O da yerin altında. İşte iffet timsali Meryem validemizin ibadete çekildiği hücre de oraya tekabül ediyor. İsa Aleyhisselam burada açıyor gözünü dünyaya. Demek ki Mescid-i Aksa ne güney ucundaki Kıble mescidi ne de altın renkli Kubbet-üs sahra... Bütün bu alana deniyor, her yeri kıymetli, tek taşı bile verilmemeli asla.
İNSANLIK TARİHİ KADAR ESKİ
Bir kaç geçici işgali saymazsak El Aksa, Hazret-i Adem devrinden beri mescit olarak müminleri ağırlar, "Siyon mabedi" olmuyor asla.
Müslümanların ilk kıblesi ve en kıymetli üç mescidden biri olan Mescid-i aksa Beytülmakdis "mukaddes ev" diye geçiyor kitaplarda. Nasıl Kâbe-i muazzamaya çevresiyle birlikte Mescid-i Harâm deniliyorsa Mescid-i Aksâ etrafına Harem-i şerif deniyor. Kâbe'den sadece 40 yıl sonra yapılıyor. Nuh tufanı ile kayboluyor. Hazret-i İbrahim ve oğlu İsmail Aleyhisselam aynen Kâbe-i muazzama gibi temellerini buluyorlar. Bilahare Hazret-i Dâvûd inşaata başlıyor. Ancak bitirmek oğlu Süleyman aleyhisselama nasip oluyor. Bunun için gerekli taş ve keresteler Lübnan dağlarından getirtiliyor. Gariptir ama bina sessiz sedasız yükseliyor çekiç sesi duyulmuyor. Niye? Çünkü Süleyman aleyhisselam cinleri de çalıştırıyor. İlk mescidin yeri Kubbetü's-sahranın bulunduğu Kudsü'l-akdes denilen mevkiye tekabül ediyor. Uzunluğu 60, genişliği 20, yüksekliği 30 arşın (bir arşın 45 cm. denk geliyor.) Mâbedin ön kısmına ahid sandığı için (içinde Tevrat levhaları muhafaza edilirdi) bir iç oda yapılıyor, duvarları ahşapla örtülüp altınla bezeniyor.
İŞGALLER İSTİLALAR
Yıllar geçiyor yağmalar istilalar derken Beytül makdisin izi esamisi kalmıyor. Bilhassa Babil hükümdarı Buhtunnasr (Nebukadnezzar) şehri harap ediyor. Bâbil Persler tarafından zapt edilince İsrail oğulları Kudüs'e dönüyor ve mâbet yeniden inşa ediliyor (M.Ö. 515). Ardından Selefki Kralı Antiochos musallat oluyor. Mübarek mekâna Yunan tanrılarının heykellerini koyunca Makkabi isyanı başlıyor ve muvahhidler Mescidi ele geçiriyor. Derken Roma işgali, ardından Part hâkimiyeti. I. Herod mâbedi yeniden yaptırıyor ki işte Hazret-i İsa da o yıllarda doğuyor. Ve rahavet yılları. Beytülmakdis panayıra dönüyor. Hazret-i İsa tebliğde bulunurken Yahudi kâhinler karşı çıkıyor. M.S 70'de Romalı Titus Kudüs'e giriyor. Acıması yok, yakıyor, yıkıyor. Bir başka Romalı Hadrien ise Beytülmakdis'in yerine Jüpiter Tapınağı kurduruyor. Kostantin Hıristiyanlığı kabul edince tapınağı yıktırıyor, kiliseye çeviriyor.
VE?MİRAC?MUCİZESİ
Server-i kainatın Mescid-i Aksa'ya getirildiği İsrâ sûresinde açıkça belirtiliyor ki miraca "hal, rüya" diyenler bu ayet-i kerimeye muhalefet ediyor. Hazret-i Ömer, Kudüs'ün anahtarını teslim aldığında Mescid-i Aksa'yı perişan halde buluyor. İlk işi mübarek mekânı molozlardan kurtarmak oluyor, kendisi de bizzat çalışıyor. Ortalığı temizleyip huzur içinde namaz kılıyorlar. Bilahare doğu duvarı cihetine bir namazgâh yaptırıyor. Emevî Halifesi Abdülmelik bin Mervân (Mısır'ın yedi yıllık vergisi ile) muazzam bir mescit inşa ediyor. Hicri 158'de Mehdî-Billâh tarafından yenilenen mescit, Abbâsî Halifesi Me'mûn (830) ve Halife Zâhir (1034) tarafından âdeta yeniden yapılıyor. Haçlı istilâsında tapınakçıların çöreklendiği Beytülmakdis çok yıpranıyor. Selâhaddîn-i Eyyûbî itina ile tamir ve tezyin ediyor. Nûreddin Zengî'nin yaptırdığı minberi Halep'ten alıp, Mescid-i Aksaya koyduruyor. (Tek çivi kullanılmadan yapılan muhteşem minber bir fanatiğin attığı el bombaları ile yanıyor)
Osmanlılar Kudüse hâkim (hükümdar) değil hadim (hizmetçi) oluyorlar. Dedelerimiz Mescid-i Aksa'ya çiçek gibi bakıyor.
Ve son onarımı da Mimar Kemâleddin gerçekleştiriyor.
Yani Mescid-i Aksanın her taşında Müslümanların emeği ve parası var, ecdat buraya hizmeti şeref sayıyor.

BİRİ DEĞİL HEPSİ AKSA
Mescid-i Aksa yarım kilometrelik boyuyla muhteşem bir külliye. İçinde 6 mescit, 4 minare, dördü kapalı 14 kapı, 12 medrese, 15 kubbe oda, 10 ayrı kemer ve revak, kuyular şadırvanlar, namazgâhlar bulunuyor.
ÜSTÜ DE MESCİT, ALTI DA
Meğer avlunun altında yer yer mescitler varmış, asıl kalabalık aysberg gibi toprağın altında.
Ruhumuz, kanımız canımız Aksa.
Müminlere tarifsiz bir huzur veriyor, bazı şeyleri yaşamak gerek kelimeler yetmiyor.
..

 

ŞİMDİKİ AKLIMIZ OLSA...Eskiyi arıyorlar
12 Eylül 2015 01:00
Bu gün Osmanlının Batı yakasındayız, Sava kıyılarında...
Eskiden ama çoook eskiden Kaptol ve Gradec adlı iki komşu kale varmış burada. Araları bi cigara içimi bile değilmiş ama kanlı bıçaklıymışlar.
Kaptol'da ruhaniler yaşıyormuş, bir elleri yağda bir elleri balda. Gradec'tekiler ise çifti çubuğu ile uğraşıyormuş iki yakaları gelmiyormuş araya. Birbirlerinden hiç hoşlanmıyorlarmış, yakaladıklarını darb ediyorlarmış bayıltasıya.
Macar kralı 2. Bela "bu böyle olmaz" demiş, "barışın kucaklaşın bakayım, yıkın duvarları, tamam birliktesiniz bundan sonra!"
İşte Zagrep o gün doğuyor. 1242'de nüfusu sadece bin, 1668'de 2 bine varıyor ki kasaba bile denmez ona.
Moğol istilaları, veba salgınları ile güç kaybediyor ayrıca.
Osmanlı Sisak'ta eyleşiyor, Zagrep'le ilgilenmiyor. Yine de Türk korkusu Hırvatları bir araya getiriyor, milli kimliklerinin oluşmasına bir nevi katkımız oluyor.
Korktukları gibi çıkmıyor, ecdadımızın adil yönetimi 40 bin Katolik'in İslamı seçmesine vesile oluyor. 17. yy.da Müslüman sayısı 150 bine çıkıyor, 193 cami yapılıyor ki aralarında muhteşem külliyeler de bulunuyor..
Viyana alınabilse Osmanlı Avrupa'ya demir atacak ama olmuyor. Aksine çekiliyoruz 1699 Karlofça Antlaşması ile havali Avusturyalıların eline geçiyor. Bu dönemde soylular Zagreb'e yerleşiyor, saraylar kasırlar inşa ediliyor.
Geçtiğimiz asırda sanayiye yöneliyor, Tito Yugoslavyasında Belgrad'dan sonra en büyük merkez oluyor.

AYRILSAK DA BERABERİZ
Eski Yugoslavya dağılmış ama dağılamamış. Eskiden birinin madeni varmış, öbürünün enerjisi. Tarım onda, sanayii bunda. Alıp veriyorlarmış kendi aralarında. Şimdi hepsi yarım, alayı kriz korkusunda. Yugoslavya dağılmadan önce Adriyatik sahilinden Vardar Ovasına at koşturan iş adamları el kadar ülkülere mahkumlar. Oturup kara kara düşünüyorlar: "Ayrılmasa mıydık acaba?"
Bu kadar cumhuriyetin içinde kendine yeten biraz Hırvatistan. O da sırtını Katoliklere dayamış, korunup kollanıyor açıkça.
Başşehir Zagreb orta boy bir şehir, nüfusu 1 milyon filan. Ama bu Balkanlarda büyük rakam.
İç savaşta Saraybosna gibi yara almamış, Sırplar Vatikan'ın hışmından korkmuşlar.
Zagreb, Gornji grad (yukarı şehir) ve Donji grad (aşağı mahalle) diye ikiye ayrılıyor. Yukarı şehir tarihi binalarla dolu, 1600'leri yaşıyorsunuz adeta.
Şehrin nabzı Dolac Pazarında atıyor, yerli üreticiler meyvelerini sebzelerini getirip döküyorlar tezgâha, sepetçiler, çiçekçiler, patates, soğan, üzüm, elma, ne ararsanız var derde devadan başka.
Esnaf kırmızı şemsiyelerin (Sestine şemsiyesi) altına çekilmiş, güneş vurunca yanaklar al al yanıyor, gören de "aaa ne sıhhatli insanlar" diyor.
Bakın bunu yazmasam içimde kalacak, meğer kravat da bir Hırvat keşfiymiş. Bu işten iyi para kaldırmışlar. Şimdi be adam dedirtecekler bana, ne diye çul çaput bağlarsın boynuna. Ah şu benim mektep yıllarında kravattan çektiklerim, ettiğim beddualar bir tutarsa var ya...
TARİH BÖYLE KORUNUR
Efendim Zagreb'i şöyle tepeden seyretsek de birkaç resim alsak. Hay hay diyor Lotrscak Kula'ya (Kule) götürüyorlar. Önce bizim Karaköy'deki tünele benzer bir vagona (füniküler) biniyorsunuz, sonra ahşap merdivenleri tırmanıyorsunuz sabırla.
Kulenin ikinci katında bir top var ve her gün saat 12'de ateşleniyor. "Uyanık olun Türkler gelebilir" ikazı yapılıyor halka.
Türkler gibi bonkörü var mı, esnaf gelsin diye takla atıyor.
Adamlar marşla zılgıtla uğraşmamış Zagrep'i hakikaten demir ağlarla örmüşler o yıllarda. Tramvayların kimi gıcır, kimi Tito devrinden kalma. Alet durakta duruyor, bütün kapılar açılıyor, inen binen curcuna. Avantacısı çokmuş, o hengâmede niye para versinler di mi ama?
Şehri planlayanlar derslerine çalışmışlar. Caddeleri eğri büğrü değil dimdik açmışlar. Diyelim bir ada bina, ikinci ada bina, üçüncü ada park olmuş mutlaka. Fıskiyeler, havuzlar, koyu gölgeli çınarlar. Avrupalıların heykel takıntıları malum, birer kelle kondurmuşlar boşluklara.
YEŞİL TEMİZ SESSİZ
Ne yalan söyleyeyim bizden daha çevreciler, yaşlı bir kadına şahit oluyorum. Bisikleti ile geliyor, kağıtları kağıt kutusuna, plastikleri plastik kutusuna, camları cam, metalleri metal kutusuna atıyor. Bizde de geri dönüşüm varilleri var ama güzelim kartonları savuruyoruz gıda atıklarının arasına.
Ve ayağınızı caddeye atar atmaz zınk. Trafik duruyor anında, sürücüler yol veriyor yayaya.
Klakson sesi, zinhar ve asla!
Havalı korna mı dediniz? Sakın ha, ödleri kopar maazallah.
Şehirde hayli eski bina var, taş duvarlar, kemerli kapılar, pirinç kulplar. Bunu paraya çevirmeyi de biliyorlar. Ah İstanbul'u katletmeseydik, camilerimiz tekkelerimiz çeşmelerimiz sebillerimiz duraydı, bak bakalım yaklaşabilirler miydi yanına.
Adamların çatısı seramik kaplı bir kiliseleri var, hepi topu el kadar. Taaa Japonya'dan otobüsler dolusu meraklı getiriyor, mühim bir şey gibi anlatıyorlar.
O gün Zagreb'i gezdiniz diyelim, ertesi gün devam ederseniz, yine aynı binalar çıkacak karşınıza. Bu ne demek? Şehir bitti, sarıyorsun başa.
Hasılı kaybolmak gibi bir şansınız yok, mufassal bir gezi için bir gün az, iki gün fazla.
Adım başı kafe, akşamlara kadar oturuyor bira çekiyorlar. Kafelerde kafa dinlemek kabil değil, müzikleri aşırı gürültülü, volümün dibine vuruyorlar.
Parklarında büyük göletler var, yüzme, kürek, yelken her türlü su sporu yapılıyor. Sava (Tuna'nın kolu) şehrin içinde akıyor ya, su nema problema.
Adım başı futbol sahası, tenis kortu, basket potaları. Bunca spor yetmez gibi hayatları bisiklet üstünde geçiyor.
HER DÜZE BİR MÜZE
Zagrep müze zengini bir şehir ama bazıları pek zorlama. Giriyorsunuz içeri, hepi topu iki oda.
Museum Of Broken Relationships (Kırık Kalpler Müzesi) farklı bir mevzu bulmuş. Biten aşklar sergileniyor burada. Atılan yüzükler, yırtılan mektuplar, yanık fotoğraflar...
Diyelim hayata küstünüz, bir süre bohem takılacaksınız, altına giresiniz diye battaniye satılıyor.
Gelelim ne yenir faslına. Zagreb'te Türk, Boşnak ve Arnavutların işlettiği lokantalar var, camlarında "Halal" yazıyor. Bureg adı üzerine börek, kahveye kava deniyor. Milli yemekleri strukli bir nevi peynirli hamur, pekarna denen fırınlarda elmalı, vişneli çörekler ve baharatlı bisküviler (paprenjak) yapılıyor. (Domuz yağı yaygın kullanılıyor haberiniz ola.)
Meşihatın (İslâm Merkezi) lokantası beş yıldız, on numara. Hem çeşitleri çok, hem de bol kepçe koyuyorlar.
İstanbul'dan Zagreb'e THY seferleri var, havaalanından şehre otobüs işliyor. Tramvayı gördünüz mü tamam Mesele bitiyor.

OSMANLI UĞRAYINCA
Bana Jelacica Meydanının ortasında yalın kılıç bir atlı heykeli görüyorsunuz... Büyük halk kahramanı Josip Jelacic! Haşmetmaap 20 bin askeri ile küçük bir Osmanlı birliğinin üzerine yürümüş güya. Demek ki Türk'ün karşısına çıkmak bile cesaret, heykelin dikiliyor bu diyarda.

STATTA PATLAYAN SAVAŞ
Dinoma Zagrep, 1990 yılında Kızılyıldız'ı ağırlıyor. Sırp amigo Zeliko Raznatoviç (kasap namlı Arkan) üç bin ırkçı militanla Zagreb'e geliyor. Asitle telleri eritiyor, Hırvatlara saldırıyorlar. Dinoma Zagreb'in taraftarları da (BBB - Bad Blue Boys) aşağı kalmıyor, kesici ve delici aletlerle sahaya iniyor. Emniyet güçleri sükûneti sağlamakta aciz kalıyor. İşte tam o kargaşada Hırvat futbolcu Zvonimir Boban (Milan'da oynamıştı hatırlarsınız) devletin polisine uçan tekme atıyor ve işin çivisi çıkıyor. Sinirler geriliyor, bıçaklar çekiliyor. Ve o kanlı savaşın kıvılcımı atılıyor. 300 binden ziyade insan ölüyor, milyonlarcası evinden ocağından oluyor. Peki genç futbolcular ders aldılar mı? Ne gezer. Sonraki yıllarda Mateja Kezman ve Sinisa Mihalioviç inadına tribünlerin damarına basıyor
.
Adaletin bu mu dünya
19 Eylül 2015 01:00
Siyonistler 1994 yılında El Halil Camiinde namaz kılan müminleri kurşunlar, 42 cana kıyarlar. Mescid güvenlik sebebiyle kapatılır. 9 ay sonra açılınca bakarlar ki üçte ikisi havra.
lışılagelmiş bir usuldür, Kurban bayramlarında genellikle İbrahim Aleyhisselâm ile İsmail Aleyhisselâmın menkıbeleri anlatılır. Resimler Mina ya da Cemerat'tan (şeytan taşlamadan) seçilir konur sayfaya...
Dilerseniz bu sene İbrahim Aleyhisselamın izlerini kendi adıyla anılan beldede arayalım "El Halil'de!"

El Halil Kudüs'ün 35 km kadar güneyinde yer alıyor, rakımı 931, suyu bol, havası mülayim. Otobüsün camından bağları bahçeleri seyrediyorsunuz, nasıl zeytinlik gözünüzün alabildiğine uzanıyor...
Yol boylarına kurulan tezgâhlarda hurma hevenkleri, üzüm salkımları, şeftali kasaları, incir sepetleri gülümsüyor.
Şehrin nüfusu takriben 120 bin ve tamamı Müslüman. Mukimleri sanatkâr insanlar, bilhassa cam işçiliğindeki maharetleri ile tanınıyor, okumayı seviyorlar. El Halil'de iki Filistin üniversitesi var, pırıl pırıl gençler yetişiyor.
DOSTLAR ARASINDA
"Halil" bildiğiniz üzere "dost" demek. Halilurrahman (Allah'ın dostu) Medinetu'l-Halil de (Allah'ın dostunun şehri)...
Mübarek, adı gibi dostça karşılıyor. Sanki doğma büyüme buralıyız, hiç yabancı gelmiyor. El Halil'de sadece İbrahim Aleyhisselam değil menkıbeleri ile büyüdüğümüz Hazret-i İshak, Hazret-i Yakup, Hazret-i Yusuf gibi nebilerin de (aleyhisselatü vesselam) kabir ya da makamları (doğrusunu Allah bilir) bulunuyor.
Dahası İbrahim aleyhisselamın hanımı Sare ve İshak aleyhisselâmın zevcesi Refika, Yusuf aleyhisselâmın annesi Rahil validelerimiz de bu mescidde medfunlar.
Kudüs'ten yola çıktıktan sonra, yarım saat, 45 dakika içinde El Halile varıyorsunuz ama şehre girebilecek misiniz acaba?
Bekleyin bakalım nizamiyedekilerin gönlü olacak da.

Aynı şekilde içerideki kardeşlerimizi de dışarı çıkarmıyorlar. Batı Şeria şehirleri yüksek duvarlarla, elektrikli tellerle kuşatılmış. Çelik ve beton karışımı gözetleme kuleleri kuş uçurtmuyor. Yaklaşık 18 yıldır Müslümanlar açık hava hapishanelerinde mahkûm hayatı yaşıyor. Evet, şehir kapısından çevrilebilir, bir ömür hasretini çektiğiniz peygamberleri ziyaret edemeden dönebilirsiniz. İşgalcinin iki dudağına bakıyorsunuz, yok dedi mi bitti, giremezsiniz bir daha. Sabredin yıllar geçsin, artık bir başka bahara.
Kontrol noktasında heyecanımız dorukta. Şoförümüz "turist murist" bir şeyler diyor da barikat kalkıyor. Ohhh Elhamdülillah!
Ama şehre girmeniz mübarek mekânı ziyaret edeceğiniz mânâsına gelmiyor. Sizi mescidin kapısında yine bir karakol karşılıyor, askerlerin kafalarında miğferler, üzerlerinde kurşun geçirmez yelekler, gözlerinde kara kara gözlükler. Hakikaten ağır silahlarla donanmışlar, hani tanksavarın nerde desen onu bile çıkaracaklar. Çok ciddi görünüyor, yüzümüze şüpheyle bakıyorlar. Neyse ki çavuşun gönlü oluyor, elinin tersiyle "tamam girsinler" işareti yapıyor. İstese bahane bulabilir, zorluk çıkarabilir. Kime ne diyeceksin, şikâyet edeceğiniz bir merci bulunmuyor.
Şükürler olsun takılmıyoruz, ha aranıyoruz, izleniyoruz, X-ray cihazlarından geçiriliyoruz o başka.
El Halil Camii son taşına kadar bir İslam eseri. Kubbesiyle minaresiyle avlusuyla ben Müslümanım diye bağırıyor. Dantel gibi işlenen kündekâri minberde tek bir çivi bulunmuyor. Ustası Halepli bir marangoz, bir eşi de Mescid-i Aksa'da. Özene bezene yaparken sormuşlar "bu minber nereye usta?"
Mescid-i Aksa'ya!
El Aksa haçlıların elinde ama?
Olsun bir yiğit çıkar, yerine koyar!
Selahaddin Eyyubi 5-6 yaşındadır daha!
Girişte Sare validemizin kabrini ziyaret ediyoruz, mescidin içinde ikiz denilecek kadar birbirine benzeyen iki türbe. Kıbleye dönünce sağdakinin İshak aleyhisselam'a, soldakinin ise hanımı Refika validemize ait olduğunu söylüyorlar.

Allahü teâlânın "Halilim" buyurduğu Hazret-i İbrahim ise bir başka kubbe altında. Giriyoruz, yan taraftan yüksek perdeden (ama bayağı yüksek) İbranice sesler geliyor. Şöyle huzur ile bir Fatiha-ı şerif okutmuyorlar insana.
Diyeceksiniz ki camide ne işleri var?
Cami ha! O eskidendi. Şimdi binanın üçte ikisi havra.
Nasıl olabilir, kim kimin ibadethanesini işgal edebilir demeyin. Vaziyet ortada. Bu noktaya nasıl gelindi onu da anlatalım okuyucularımıza.
DEVLET ELİYLE KATLİAM
Hicri 1414.
Mübarek Ramazan, günlerden cuma.
El Halil mescidinin kapısında genellikle 11 asker olur. O gün 5 tanedir. 6'sı yoktur, ihtimal birazdan olacakların yükünü omuzlamak istemiyor, uzak duruyorlar. Müezzin sabah namazı için kamet okurken ellerinde silah, kulaklarında kulaklıklarla iki Yahudi görünüyor kapıda, nasıl olsa askerler var diye ciddiye almıyorlar. Cemaat birinci rekatın secdesine kapanınca bunlar ateş etmeye başlıyor. Biri tetiğe asılıyor diğeri hızlı hızlı boşalan şarjörleri doldurup uzatıyor arkadaşına. El Halil'in yiğit gençlerinden Selim İdris ve Nemir Mücâhid canları pahasına üstlerine yürüyor canileri etkisiz hale getirmeyi başarıyor. İkisi de şehit düşüyor bu arada.
Silah sesi kesilince askerler koşarak geliyor, canıyla uğraşan cemaatin üzerine göz yaşartıcı bombalar atıyorlar. Düşünün yaralısın, dermansızsın, nefesin kesilsin diye dumana boğuyor.
Dışarı çıkmayı başaranlar da bizzat İsrail askerleri tarafından kurşun yağmuruna tutuluyor. Ki Râci Gays ve on yaşındaki Kefâh Merka burada şehadete ulaşıyor.
Kurşunlara rağmen yaralıları hastaneye yetiştiriyorlar. Bu sefer kan vermek için acile koşan halka ateş açılıyor. Katiller çatılarda yuvalanmış. Güçlü suikast silahları ile ya kafadan vuruyor, ya kalbe nişan alıyorlar. Nitekim 20 yaralıdan dördü kurtarılamıyor. Yetmiyor, şehitlerini defneden acılı halkı da hedef alıyor, kabristanı kana boyuyorlar.
İşgal yönetimi 29'u camide 42 Müslümanın şehit olduğu ve 300'e yakın kardeşimizin yaralandığı katliamı hafife alıyor. "Goldstein adlı bir dengesizin işi" deyip aradan sıyrılmaya çalışıyor. O gün El Halil Camii "güvenlik nedeniyle" kapatılıyor. 9 ay sonra açıldığında ne görseler? Caminin üçte ikisini sinagog yapmışlar, Hazret-i Yakup, Hazret-i Yusuf ve Rahil validemize ait makamlara Müslümanlar giremiyor.
Kabul edilemez bir durum, siz bir sinagogu işgal edin bakalım neler oluyor?
TAŞ?OLSA?ÇATLAR
El Halil, dar sokakları, kafesli evleri ile klasik bir Arap şehri, anladığım kadarıyla durumları sıkıntılı, dükkânlar kepenk indirmiş, el kadar çocuklar ıvır zıvır satabilmek için paralanıyor.
Şehirde sadece 400 militan Siyonist var. Bunlar mükemmel villalara yerleştirilmiş, parklar, palmiyeler fıskiyeler arasında Florida hayatı yaşıyorlar. Alayı silahlı, bellerindeki tabancaları âdeta gözünüze sokuyorlar.
Onları koruma bahanesiyle de binlerce İsrail askeri ortalıkta dolanıyor.
Allah kimseye böyle zulüm yaşatmasın, adam tapulu evinize çörekleniyor. Silah çekiyor, tehdit ediyor. Müzik çalıyor, çöp atıyor akla gelen her türlü pisliği yapıyor. Şikâyet mi dediniz? Karakola giren bir daha çıkamıyor?
Diyelim bir yıl çalıştın üzüm yetiştirdin tam bağ bozumunda uzaktan kumandalı bir buldozer geliyor, çatır çatır dalları eziyor. Haydi o vartayı da atlattın, mahsulü toplayıp pazara getirmeyi başardın. Üzümü iki şekele mal ettin üçe beşe verecek para kazanacaksın. Evinin eksiğini gediğini alacak çocuk okutacaksın. Aaa bi bakıyorsun devlet destekli bir Yahudi "yaklaş vatandaş üzüm bir şekele" diye bağırıyor. Maksat para değil, yıldırmak, bıktırmak. Ama Müslümanlar havlu atmıyor, emekleri buhar olsa da yine ekiyor, yine biçiyor.
El Halil'in şehrinin etrafı şantiye gibi. Vinçlerden gökyüzü görünmüyor, asfaltta filo filo mikserler koşuşturuyor, tabakhaneye beton yetiştiriyorlar.
BM, AB, ABD yapma diyor, Siyonist umursamıyor.
Yahudi yerleşim birimlerinin hükümete bir maliyeti yok. Filistinlilerin topraklarını, vakıf arazilerini işgal ediyor, kuruş vermiyorlar nasıl olsa.
Ya Rabbi bir Selahaddin daha.
N'olur, sevdiklerinin hatırına!

SIRA?AKSA'DA?MI?
Siyonistler, 1994'te El Halil?Camii'ne kanla gözyaşıyla el koydular. Bu Mescid-i Aksa'nın provasıydı, şimdi düğmeye bastılar.
.
Kastamonulunun eli, Zimbabve'ye bile yetişir
27 Eylül 2015 01:00
'Bir elin nesi var' demeyin, eğer siz o eli taşın altına koyup öne düşerseniz peşinizden gelen çok oluyor. Zimbabve Şeyh Şaban-ı Veli Camii geçen sene hayaldi, şimdi müminleri kucaklıyor...
Halit Bitkin doğma büyüme Kastamonulu ve her Kastamonulu gibi Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerine büyük bir muhabbet besliyor. Sıkıldıkça büyük velinin camisine geliyor, ferahlayıp çıkıyor. "Ya Rabbi dostlarının yüzü suyu hürmetine" diye başladığı duaların kabul olduğuna inanıyor.
Halit Bey Deniz Feneri Derneğinin faaliyetlerini eskiden beri izleyip takdir ediyor, malum medyanın infaz kampanyasına çok üzülüyor, gidip bizzat vazife istiyor ve Kastamonu temsilciliğini üstleniyor.
Küçük bir şehirde hayır cemiyet mensubu olmak kolay değil. Ağır bir yükün altına giriyor. Artık dullar, yetimler, okuyan çocuğuna harçlık gönderemeyenler, bakkal borcu birikenler ve hatta tüpü bitenler onu arıyor. Telefonu gece yarılarına kadar susmuyor. Elinden geldiğince dostları ahbapları dolanıyor, onlardan aldığını fukaralara aktarıyor. Makbuzlar, banka kayıtları, aldım imzaları, parmak basanlar... Bütün bunların dosyalanması bile mesai alıyor. Veren el ile alan el arasında köprü olurken unutulmaz hatıralar yaşıyor. Güldüğü günler de oluyor, ağladığı günler de oluyor, hayatı mana kazanıyor.
DERT BİR DEĞİL Kİ!
Malum Deniz Feneri 33 ülkede kurban kesen bir dernek. Halit Bey geçtiğimiz yıl organizasyona katılmak istiyor. Bakalım İslam coğrafyası ne âlemde, uzak ülkelerdeki kardeşlerimiz nasıl yaşıyor.
Gönlünde Balkanlar ya da Türkistan yatıyor, okuduğu tarih kitaplarından olacak Yemen'e karşı da ilgi duyuyor. Lakin ona, "Sen Zimbabve'ye gideceksin" diyorlar. Ülke hakkında hiçbir fikri yok, açıp haritayı yerini arıyor.
Bunda da bir hayır vardır deyip yola çıkıyor, ilk gidiş kolay değil tabii, kimseyi tanımıyorsun, insanlar apayrı bir lisandan konuşuyor. Yemeleri içmeleri değişik, trafik bile tersinden akıyor.
Zimbabve, Müslümanların garip kaldığı bir ülke, sayıları az, ellerinden tutan da bulunmuyor. Ortalıkta dişe dokunur bir cami yok, kardeşlerimiz namazlarını çalı çırpıyla çevirdikleri mescitlerde kılıyor.
Avrupalılar Zimbabve'nin iliğini kemiğini sömürmüş, altınını elmasını götürmüşler. Bu arada halkı Hıristiyanlaştırmış ve devasa kiliseler bina etmişler. Kovulmalarına rağmen ellerini eteklerini çekmiyorlar, ortalık misyonerden geçilmiyor.
Müslümanlar sahipsiz, mescitlerini kendileri yapmaya çalışıyorlar, olmuyor. Din adamlarına maaş veremiyorlar, çocuklar okuyamıyor.
Halit Bitkin çok müteessir oluyor, uykuları dağıtıyor. Bu insanlar için bir şeyler yapmalı. İstişare ettikleri Müslümanların hakikaten mahrum olduğu Dzimbunu bölgesini gösteriyor. Evler eve benzemiyor üst baş perişan, sofralarında ıslanmış mısır unundan başka bir şey bulunmuyor.

SU TOPRAK ALTINDA
Su hayat demektir, garipler ağır kovalar altında hayat tüketiyor. Dile kolay 5 km yürüyor, içinde ne olduğu bilinmeyen bulanık sıvıyı yüklenip geliyorlar. Çamaşırlarını onunla yıkıyor, abdestlerini ununla alıyor ve mini mini bebelere onu içiriyorlar.
Peki kuyu kazılsa, tulumba vurulsa?
Olur da kim yapacak? Bir kuyunun maliyeti 5 bin dolar. Köylü o parayı nereden bulacak?
Halit Bitkin soyadının inadına bitkin düşmüyor. O hızla Kastamonu'ya dönüyor, eşe dosta derdini açıyor. Hemşerileri o Kastamonululara has rahatlıkla "düzeli be" diyorlar, "takma kafana!" Nitekim bir değil 7 kuyu parası veriyorlar ona. Mesela hayırsever evlatları babaları Hacı Cemal Yüksel hayrına bir kuyu üstleniyor. Şerbet gibi tatlı serin sular akmaya başlıyor. Etraftaki Hıristiyanlar da kovalarını alıp cami avlusuna geliyor, bayrağımız ile karşılaşıyorlar.
Halit Bey, Şeyh Şaban-ı Veli Camii için kimin kapısını çalsa boş çıkmıyor. Mimarlar meccanen projesini çiziyor, işadamları ellerini ceplerine atıyor. Düşünün çocuklar bile mektep harçlıklarını getirip "bir tuğlam olsun" diyor. Bu arada hatırlatalım o göz okşayan cami sadece 30 bin dolara mal oluyor.
Anadolu'da olsa çakarsın çıkarsın ama Zimbabve'de işler o kadar da kolay yürümüyor. Bürokrasi ağır, inşaat ruhsatı bile zaman alıyor.

Batılı ajanslardan okursan...
Zimbabve Devlet Başkanı Mugabe 2002 yılında İngilizlere kapıyı göstermiş. Elin Britanyalısı "Peki madem istemiyorsanız gideriz" der mi? Londra, BM'deki gücünü kullanıp bir ambargo başlatıyor. Fabrikalar duruyor, işsizlik yükseliyor, enflasyon yüzde milyona varıyor, 11 sıfırlı banknotlar bile metelik etmiyor. Ve korkulan oluyor, Zimbabve parası tedavülden kalkıyor. Hayat çok pahalı düşünün tarım ülkesi ama salatalık dahi tane ile satılıyor (beheri bir dolar).
İngilizler aynen rahmetli İdi Amin'e yaptıklarını yapıyor, Mugabe'yi gözden düşürmek için sinsice çalışıyorlar. Ama Zimbabve halkı kültürlü, okuyor, görüyor, oyuna gelmiyor.
Başkan Mugabe Müslümanlara karşı çok hoşgörülü, "Bunların sayısı ne ki" demiyor her mezbahada İslamî usullerle kesim yapabilecek ehil bir kasap istihdam ediyor.

SABAH AKŞAM SALSA
Yetimhanedeki çocuklar sabah akşam kaynamış mısır unu yiyor. Salsa adını verdikleri o yemeği yemek pek keyifli olmasa da uzun süre tok tutuyor.
HİÇ YETİM BAŞI OKŞADINIZ MI?
Anadolu'da anlatılır; adamın biri eline sıvaşan balçığı geçerken bir yetimin saçına sürüveriyor. Çocuk başı okşandı sanıyor, mutlu oluyor, öyle dualar ediyor ki adamın işleri rast gidiyor.
Zimbabve'de bizi üç yetimhaneye götürüyorlar. Bunlardan biri Norton şehrinde hacı Naim isimli bir hayır sahibi yaptırmış. 43 talebesi var, garipler hem dinlerini öğreniyor hem de okula gidiyorlar.
Ortada bir briket mescit, etrafında eğreti barakalar. Akşam yemeğine rast geliyoruz, kazanda kaynayan suya mısır unu atıyor, inşaat küreği ile çeviriyorlar. Bu karışımın adı "salsa" lapa kıvamına gelince ocaktan indiriyor, teneke sahanlarla önlerine konuyor.
Yemesi pek keyifli olmasa da, su içince şişiyor uzun süre tok tutuyor. Gelişmekte olan bir çocuk için protein, vitamin, karbonhidrat da gerekli... Evet bunu onlar da biliyor.
O gün çocukları neşeli gördük. Meğer su içmek için bardakları yokmuş, Şeyh Adem 15-20 plastik maşrapa getirmiş de ona seviniyormuşlar.
Yetimler babalarının niçin vefat ettiğini bilmiyorlar. Ülkede AİDS yaygın, sebep o olabilir mi acaba? Olabilir diyorlar, talebeler içinde de HİV pozitif olanlar var, çünkü bazıları çok dermansız, sebepsiz yere burunları kanıyor. Ömrü Allah bilir ama hekimler iç açıcı şeyler söylemiyor.
AIDS deyince aklınıza ahlak dışı şeyler gelmesin, Zimbabveliler Batılıların virüsü medikal yollarla yaydıklarına inanıyorlar. Çünkü Afrika'yı Afrikalılardan arındırmanın iki yolu var: Ya hastalık yayacaksın ya da savaş çıkaracaksın. Fransa'nın Hutu - Tutsi fitnesini nasıl kaşıdığını biliyoruz. Peki hastalık yayacak kadar adileşebilirler mi? Bilmiyoruz ama Ebola virüsünün laboratuvarda üretildiği de vakıa...

HERKESİN HARCI DEĞİL
Ve bir başka yetimhaneye gidiyoruz. Bizi Zeyneb adlı bir kadıncağız karşılıyor. Rahmetli babası Şeyh İbrahim evinin avlusunda bir medrese açmış çocuk okutuyormuş zamanında. Vefat edince kapıyı kapamamış, hizmeti deruhte etmeye çalışıyor bir başına. Aslında kadın terzisi ama dikişten kazandığı kendine yetiyor anca. Medresede kalan yetimlerin okul ücretlerini ödeyemediği için (eğitim paralı zira) çocuklar İngilizce öğrenemiyor. Bu ülkede İngilizce bilmeyenin hiç şansı yok, bir yere gelemiyor.
Yetimlerin iyi kötü bir barakaları var ama sıcaklığın 6-7 dereceye düştüğü Haziran ayında çaresizlikle titreşiyorlar. Yemekleri yine mısır lapası, etliyi sütlüyü rüyalarında bile göremiyorlar. 'Son defa ne zaman meyve yediniz?' diye sormaya korkuyorum, hiç tatlı tattılar mı acaba?
Halit Bitkin "Daha düne kadar bu çocuklardan haberimiz yoktu" diyor "ama şimdi var. Bugün itibarı ile vebal sahibiyiz bir şeyler yapmalıyız mutlaka!.."
Eminim yapacak, Kastamonuluları bilirim, onu yalnız bırakmazlar yolda...
.
Iyi, Kötü, Çirkin
3 Ekim 2015 01:00
"Siz hiç bukalemunu sinek avlarken gördünüz mü? Bir dala ilişir, rengi değişir. Büyük bir sabırla bekler, katiyen kıpırdamaz. Ne zaman ki avı menziline girdi, ani bir hareketle dilini fırlatır sineği yutar. İngilizler de bukalemuna benziyorlar." Lobengula
asır öncesi diyelim. Afrika'da yaşıyorsunuz.
Eğer babanız Khumalo kabilesinin şefi Matshobana, anneniz Ndwandwe reisinin kızı Nompethu ise sırtınız yere gelmez dünyada. Hem öyle otlu böcekli isimler değil havalı bir ad yakıştırırlar sana.
Mzilikazi (Ulu yol) derler mesela.
Evet böyle biri vardır ve gençliğinde Zulu kralı Shaka'nın komutanlığını yapar. Sonra kendi krallığını kurmak gibi bir hevese kapılır, el altından adam toplar.
Kararlıdır, kazığa da oturtsalar, timsahlara da atsalar devam edecektir yoluna.
Ve bir gün kabilesinin savaşçılarıyla (Khumalolar) vurur Zimbabve ormanlarına. Dile kolay 800 km ilerler ve fethettiği yerlerdeki yerlileri de ikna eder, takar ardına. Liderlik böyle bir şeydir işte, artık neler vaad
ediyorsa.
DEVLET BAŞTAN IRAK MI?
Kral Shaka, Mzilikazi'ye çok bozulur, bunu bırakmayacaktır yanına. Mzi peşindekileri atlatmak için önce Mozambik'e çekilir, sonra Batı'ya (Transvaal'e) kayar. Sırtını emniyete alınca güce dayalı bir despotluk kurar. Disiplinli bir cemiyettirler, hiyerarşiyi başarırlar. Mzilikazi "itaat" edenlere karşı müsamahalıdır ama "itiraz" edenlere dayanamaz, götürüp Mkobola Nehrinde boğar. Düşünün koca Nzunza kralı Magodongo da vardır maktüller arasında.
Mzilikazi muhaliflerini hizaya sokmak için her yolu dener, hayvanlarını öldürür, kuyularını bozar, tarlalarını yakar. Ve adı "Mfecane"ye çıkar. Yani ezen, öğüten, mahveden, canavar!
Afrika'da kan dökmüşsün, katliam yapmışsın kimin umurunda? Bu kargaşada kargılananların sayısı tespit edilemez. Lâkin havalinin nüfusu o kadar azalmıştır ki Flemenkler ellerini kollarını sallayarak Highveld'e girer, ciddi bir direnişle karşılaşmazlar (1830). Buralarda Boer denir onlara, bizim tabirimizle "beyaz Afrikalılar!"
Mzilikazi yer yer dirense de ağır kayıplar verir, dikiş tutturamaz.
Bir ara batıya (bugünkü Botswana), bir ara daha kuzeye (Zambia) yönelir, sonunda Matabeleland'a (bugünkü Zimbabve ) gelir mukim olurlar (1840).
Mzilikazi beyaz adamı çözmeye başlamıştır. Boerler ellerine geçenle doymayacak yine saldıracaktırlar. Ama bu sefer papucu pahalıya satacak, günlerini gösterecektir onlara. Mzi savaşçılarını akademili kurmaylar gibi yönetir, akla gelmedik pusular atar. Boerler ısrarlı hücumlarına rağmen (1847-1851) netice alamazlar. Ve koca Güney Afrika Cumhuriyeti anlaşma teklifinde bulunur ona.
BEYAZ ŞEYTANLAR
Barış laftadır tabii, sureta. Avrupalı hangi sözünü tutmuştur ki bunu tuta. Avcı ve seyyah kisvesine bürünen casuslar fink atmaktadır ortalıkta. Kabileleri birbirlerine düşürüp fitne kaynatırlar. Sonra bir şey yokmuş gibi gelir, Mzilikazi'nin sofrasına otururlar. Kâşif Henry Hartley, William Cornwallis, tacir David Hume ve hekim Andrew Smith onlardan bir kaçıdır mesela.
Misyoner Robert Moffat ve David Livingstone gibiler kafalarındakileri saklasalar da gözleri oynar yuvalarında.
Mzilikazi defalarca ihanete uğrar, hatta kendi adamları tarafından da... Mesela Limpopon seferinde en güvendikleri onu ormanda bırakır, gider genç veliaht Nkulumane'ye bağlanırlar.
Mzilikazi bu badireyi de atlatır ve ortaya çıkar, eğer söylenenler doğruysa hainleri tek tek uçurumdan aşağı atar.
Ki burası Ntabazinduna (şefler tepesi) diye anılmaktadır hâlâ.
Mzilikazi o alanı başkent ilan eder ve Gu-Bulawayo (katliam yeri) gibi garip bir ad takar.
1868 de Matebeleland'de ölen Mzilikazi bir mağaraya gömülür ve hemen o gün "kral kim olsun" münakaşası başlar.
KRAL ÖLDÜ YAŞASIN KRAL
Şeflerin kahir ekseriyeti Mzilikazi'nin büyük oğlu Lobengula'nın etrafında toplanırlar. Karşı koyanlar da olur bu arada. Çünkü Lobengula'nın annesi prenses Sobhuza Amerika'dan gelmiştir, safkan yerli sayılmaz. Ayrıca kocası Mzi tarafından ölüme mahkûm edilmiş, celladının merhameti ile kurtulmuştur son anda.
Bütün bunlar teferruattır tabii, Lobengula hasımlarını eze eze dize getirir, tahta kurulur bileğinin hakkıyla. Taç giydiği gün sığırlar kesilir, kazanlar kaynar. Yemeği takiben şişeler dağıtılır, çakırkeyf muharipler piste çıkar savaş dansı yaparlar. Bu kadar basittir işte, artık ölmeye ve öldürmeye hazırdırlar.
Merasime katılan on bin savaşçının kostümleri görülmeye değer. Siyah deve kuşu tüylerinden pelerinler, leopar derisinden etekler ve sığır kuyruğundan aksesuarlar. Kollarda kıllar, tüyler, pullar, ayaklarda metal halhal...
YURTTA HARP CİHANDA...
Matabele ordusu biteviye hareket halindedir, gün yoktur ki bir yere sefer düzenlememiş olsunlar. Her eli silah tutan erkek askerdir, yetmez 40 ayrı kışlada 15 bin muharibi hazır tutarlar.
Lobengula da iyi bir savaşçıdır ama beyaz adamla düşe kalka alkole alışır, kilo alır, bacaklarını oynatamaz olur sonunda. Hem serin gölgeler dururken, şu tozda, toprakta...
Halkını heyecanlandırmıyordur artık. Bulawayo sokaklarında "babasının dengi değil" fısıltıları gelir kulağına. Mzilikazi'nin 200 karısı vardır, o yirmi tane bile bulamamıştır daha...
Hani cenkler de eski cenkler değildir. Tüfek imal olmuş, mertlik bozulmuştur, silik biri en namlı muharibi alnından zımbalar mı? Zımbalar!
Bu kahpe aletten kaçış yoktur. Batılının damarına basarsan, bir sefile para verir, sırtına sıktırırlar. Belki de bu yüzden "Inyati Hristiyan Misyonerlik Merkezinin" kurulmasına mani olmaz (1859).
ALTININ ALTINDAN...
Derken ortalıkta bir haber çınlar: "Witwatersrand'de altın var!" Bir yanda kilise, bir yanda para... Başlar mı zemin kaymaya.
Lobengula baskılara dayanamaz. Sir John Swinburne'a Tati Nehri boyunca maden arama izni verir ve iş alır başına. (1870)
Heyetler yağmur gibi dökülmeye başlamıştır. Lobengula, F. R Thompson, Charles Rudd ve Rochfort Maguire'nın tekliflerini reddeder. Ancak Gut hastalığını tedavi eden Dr. Leander'a hayır diyecek hali yoktur ya. Doktor onu De Beers Elmas Şirketi sahibi Cecil Rhodes'le tanıştırır ve otururlar masaya. Rhodes tam bir kurttur, tekne, araba, silah gibi oyuncaklarla Lobengula'nın başını döndürür ve British South Africa Company (Chartered) adına imtiyazı kapar. Halka da vaadlerde bulunur güya, daha çok para ve daha bol bira...
Canım alt tarafı bi arama izni işte, şunnacık kâğıt dünyanın sonu değildir ya.
Gelgelim İngilizler o el kadar kağıt parçasıyla Tanganyika gölünden Nyassaland'a kadar olan topraklara el koyarlar. Adını Mr. Rhodes'den alan Rodezya, bugün Zambia, Malavi ve Zimbabve diye tanıdığımız üç ülkeyi kaplar. Britanyalılar buradan çıkardıkları altın ve elmaslarla üzerinde güneş batmayan bir İmparatorluk kurarlar.
Lobengula aldatıldığını anlar ama meğerki geçmiş ola. İşgalcilerden kurtulmak için başlattığı savaş (Ekim 1893) yeni yıkımlar getirmekten başka işe yaramaz. Güney Afrika Şirketi güçlü silahlarla donanmıştır, hiç bakmaz gözünün yaşına.
Lobengula Aralık 1893'te bir mağarada can verir. İngilizler yeni bir şef seçilmesin diye ölümünü sır gibi saklar, savaşçıları başsız bırakırlar.
Cecil Rhodes ve çiftiği Rodezya!
O başlı başına hikâye, bir başka yazıya!
.
İngiliz'i okuma kılavuzu
10 Ekim 2015 01:00
İngiliz halkını kanlı bir iç savaştan korumak için yeni sömürgeler bulmalı, imparatorluk kurmalıyız. Bu fantezi değil, ekmek davası. Cecil John Rhodes

Yıl 1853
Yer Bishop's Stortford
Londra'nın kuzeyindeki sakin beldede Anglikan rahibi Francis William'ın beşinci oğlu doğar. Adını Cecil koyarlar. Cecil silik, donuk, hastalıklı bir çocuktur, ancak 9 yaşında mektebe başlar. Astım nöbetleri sıklaşınca okuldan alırlar (1869). Zehir gibi zeki bir talebe değildir, okumasa da olur icabında...
Ailesi sağlığından endişelidir, vereme karmasından korkarlar. İngiltere'nin havası yaramıyor olabilir mi? Acaba günlük güneşlik bir coğrafyada yaşasa?
Abisi Herbert kadrolu sömürgeci olarak, Güney Afrika'ya yerleştirilmiştir. Cecil'i de bir yelkenliyle bindirir yanına yollarlar, hem belki deniz havası iyi gelir çocuğa.
Cecil 70 gün süren bir yolculuktan sonra (1 Eylül 1870) Afrika'ya ayak basar. Dal gibi ince bir delikanlıdır, benzi kül gibidir, içine kapanıktır ayrıca.
Bir süre Natal'in Kadastrocu - Generali Dr. P.C. Sutherland ile çalışır. Sonra bir yerlerden borç bulur ve abisinin çiftliğine doğru yola çıkar.
Ağabeyi o yıl pamuk ekmiştir, arazi pamuk ziraatı için münasip değildir oysa. Yatırdıklarını bile alamazlar, hevesleri kalır kursaklarında.
Eh tarımda tutturamadılarsa, madene geçerler, Afrika'da fırsat çoktur nasıl olsa...
Nitekim pılıyı pırtıyı toplar, yola çıkarlar. Doooğru Kimberley'deki elmas alanlarına...
KAZI KAZAN
İrice bir elmas parçası hayatınızı değiştirebilir mi? Değiştirebilir. Bu yüzden elmas avcıları nefessiz çalışırlar. Zaman zaman kazı alanlarında çöküntüler yaşanır, toprak altında kalırlar. Zaten sağlıksız yaşıyorlardır, su ve sebze bulamaz, o sarı sıcakta deliler gibi toprağı tırmalarlar.
Kimberley herkesin yüzünü güldürmese de Rhodes biraderler umduklarını fazlasıyla bulurlar. İşe su pompası pazarlamakla başlar derken aracılığa tefeciliğe kafa yorarlar.
1874 ve 1875 yıllarında bir kriz yaşanır. Cecil Rhodes piyasada kalır, inadına yatırım yapar.
Kırılma noktası denilen şey bu herhalde, eğer pamukçuluğu başarabilmiş olsalar, basit bir çiftçi olarak kalacak, ömürleri çürüyecektir boz bulanık savanalarda.
Evet elmastan iyi kazanırlar ancak bunlar Cecil'in gözünü doyurmaz, aksine hırsı artar. Büyük ama çok büyük oynamalıdır. Nitekim sırtını acımasız kapitalist Rothschilds'lere dayar, Kimberley bölgesindeki büyük küçük bütün elmas işletmelerini almaya başlar. Hepsini ele geçirmeli, tek rakip bırakmamalıdır ortalıkta. Paraysa para, yoksa kendin bilirsin valla! Bu firmayı tanıyorsunuz efendim. De Beer's markasıyla ışıltılı rüyalar satıyor kadınlara. Sadece 2014 cirosu 80 milyar dolar. Adeta yön veriyor elmas piyasasına.
Cecil Rhodes şirketin büyük hissedarıdır, Genel Başkanlığını da yapar ayrıca. Ciddi bir nakit gücü vardır, dağları oynatır âdeta. Sadece Büyük Oyuk'ta (Big Hole) 215 metre derine iner, hektarlarca alana yayılırlar. Çapı 1.6 kilometre olan bir çukur düşünün, tam 22 milyon ton toprak kazar ve 3 bin kilo elmas çıkarırlar.
İNGİLİZ HAKİMİYETİ İÇİN
Elmas dediğin kömürün bir cinsidir aslında. Ama onlar reklamını iyi yapar bulunmaz Bursa kumaşı gibi sunarlar. Cecil 1890'da Londra Elmas Birliği ile temasa girer, dünya kaynaklarını kontrol altında tutmayı kararlaştırırlar. Monopol sayesinde malı ayağa düşürmez, uçuk fiyatlarla satmayı başarırlar. En az elmas kadar alımlı onlarca kristal vardır (zümrüt, yakut, safir, topaz) ama hiçbiri o paralarla tanışamaz.
Rhodes bir ara işleri ortağı Rudd'a bırakıp İngiltere'ye döner tahsilini tamamlayacaktır güya. Oxford'a kaydını yaptırır, mektebe başlar. Üniversite açılış töreninde kökten müstemlekeci John Ruskin kürsüye çıkar. Gençlere hitaben yaptığı konuşmada İngiliz sömürgeciliğinin önemine vurgu yapar. Rhodes o nutuktan çok etkilenir, kanlı paralarına bahane bulur, vicdanını rahatlatmaya bakar.
Sadece bir sömestir okuyabilir, bu arada masonlarla tanışır, aralarına katılır. İş adamlığından talebeliğe inmek bir nevi tenzili rütbe olmuştur. Onun defterle kalemle kaybedecek vakti yoktur oysa. Gitmelidir! Şimdi tam vaktidir. Kara kıtayı ele geçirebilir bu zaman zarfında.
Evet İngilizlerin okuyan adama ihtiyacı vardır ama bu kendi olmak zorunda değildir. Sırf bu gaye ile burslar verir, imparatorluğa (ve kendine) sadık adamlar yetiştirmeye bakar.
HER KRİZ AYRI FIRSAT
Yıl 1880... Cape bağları asma biti istilasına uğrar, o yıl çiftçiler dişe dokunur bir ürün alamazlar. Şarapçılar harap olur, kepenk kapatırlar.
Hani derler ya krizler fırsattır. Hazır bağ bahçe fiyatları düşmüşken arazi toplamalıdır. Toplar da...
Şimdi meyve üretmekte tecrübeli bir çiftçi bulmalıdır. Kaliforniyalı Harry Pickstone gibi mesela.
Evet onu da razı eder, getirtir Afrika'ya. The Pioneer Fruit Growing Company elmadan portakala, muzdan, mangoya her meyveye girer beklenilenin de fevkinde mahsul toplar.
Eğer bir de bunları Avrupa'ya ulaştırmanın yolunu bulurlarsa.
Rhodes işi ehline verir, Armatör Percy Molteno ile el sıkışır bu hususta (1896). Molteno onlara büyük hız katar, meyve kasaları yürüdükçe, para kasaları dolar. Şimdi daha fazla bahçe almalı ve daha çok yelken açmalıdırlar. O hızla tapu toplamaya başlar Groot Drakenstein, Wellington ve Stellenbosch bahçelerine adeta el koyar, bilahare Rhone, Boschendal'e doğru yayılırlar.
Rhodes, havaliye muazzam bir malikane inşa ettirir, bin bir gece masallarını andıran bir hayat yaşar.
Cecil Rhodes'in Lobengula adlı yerli şefini kandırıp topraklarına el koyduğunu, Rodezya adlı bir ülke kurduğunu anlatmıştık. Bu arada Masonlardan öğrendiklerini harfiyen uygular. Davası için gizli teşkilatlar kurar, yeraltında da güçlü olmaya bakar.
YALAN DÜNYA
Antitröst yasaları ile âdeta alay eden De Beers'de zaman zaman patronlar değişse de (Rhodes, Ernest Oppenheimer, Anglo Americanplc) monopol olarak kalır yıllarca. Amerika ve Avrupa'da zaten güçlüdürler, Doğuya da açılır Asyalılara oynarlar. Önümüzdeki yıllarda sadece Hindistan'dan 75 milyon yeni müşteri bulmayı hedefliyorlar.
Elmasın Brillant usulüyle kesilmiş haline "pırlanta" denir ki ikisi aynı taştır aslında. Bunlar keçiboynuzu tohumu ile (iki dirhem bir çekirdek) tartılırdı zamanında. Elmas, kurşun kalemlerde kullandığımız grafit ya da sobaya attığımız kömür gibi bir karbon bileşiği olmasına rağmen hayli serttir. Bir elmas yine bir elmasla kesilebilir anca.
Peki karbonu laboratuvarda sıkıştırsak elmas olur mu?
Olur. Üstelik sentetik elmas aynı fiziksel kimyasal optik özellikleri gösterir, gözle anlaşılamaz asla. Hatta son yıllarda sertlik derecesi 13 olan (gerçek elmas 10) elmas yaptılar, renk katmayı da başardılar. Bunları uzmanlar bile gözle ayıramaz, spektroskoplara ihtiyaç duyarlar. Nitekim sanayide kullanılan kesici uçlar da bu yolla imal olunurlar.
SIRRI ZULADA!
Elmasın çok zor bulunduğu ve gitgide azaldığı yalandır, birilerinin işine yarar. Sektöre yön veren firmalar malı el altında tutar, gıdım gıdım çıkarırlar.
Elmasçılar oturur kalkar Avusturya Arşidükü Maximillian'ın, Burgonya Düşesi Mary'e taktığı tek taş pırlanta yüzüğü ballandırırlar. Ve döner gelirler reklama.
Fonda piyanolu tıngırtı, palmiyeli bir sahil, kıpkızıl gün batmakta... Mumlu, şamdanlı bir masa. Ve amcam kalkar, kolye takar ablaya...
Nişanlı kızlarımız da özenir, benim ondan neyim eksik demeye başlarlar. Sabahın köründe kalkacak, karanlık atölyelerde son ütücülük yapacaktır o başka.
"Sonsuza dek" sloganı ile kadınların gönlünde taht kuran elması ateşe atarsanız yanar kül olur. Demek sonsuzluk ucuz değilmiş o kadar da...
Peki yüzüklerden kolyelerden dağılan o ışıltı, elmasın marifeti midir? Elmasın ışığı kırdığı vakıa ama asıl parlayan altına konan jelatin folyo ya da kakıldığı kurşundur haberiniz ola.
Elması güneşe tutarsanız bir tayf görürsünüz, maviler, morlar, sarılar... Hani o aradaki kızıllık var ya...
Kanına girilen mazlumları getirsin aklınıza...

30'LU YAŞLARI GÖREMEDEN...
Milyonlarca Afrikalı elmas madenlerinde öldüresiye çalıştırılır. Dövülür, itilir, kakılır beş kuruş da para ödenmez... Çoğu madenci 30'lu yaşlarını göremeden dehlizlerde can verir
.
Aslında ilk arabamız Nobel'di
17 Ekim 2015 01:00
Otomobilde bizimle yola çıkan Kore uçtu, Çin, Hindistan, İran, Malezya, Romanya marka sahibi oldular. Dünya'ya otomobil satan Türkiye bu eşiği aşmak zorunda...
Yaşı 60 civarında seyreden okuyucularımız iyi hatırlar. Yerli Malı haftalarında mektebe üzüm, incir, fındık getirir, "arpa da buğday çeç olur" diye şarkılar söylerdik haykıra haykıra.
Söz ekonomiden açıldı mı Etibank, Demirbank, Denizbank, Sümerbank, Şekerbank, Tütünbank, Pamukbank gelirdi aklımıza.
Tekel, Paşabahçe, Beykoz kundura... Neyimiz vardı ki başka?
Oysa Fordlar, Şevroleler, Pleymutlar salına salına dolanırdı yollarımızda.
Alem aya, biz yaya!
Mehmet Üretmen yeni yeni çivi üretmiş "horozlu alameti farikasıyla" dağıtmıştı nalburlara. Ama toplu iğne bile yapamıyorduk daha. Ona da bir babayiğit nokta koydu, "atlı" markası ile yerini aldı bakkal raflarında.
Otomobil dendiğin de omuzlar sallanır "oho ooo" denirdi alayla. "Bizim çok ekmek yememiz lazım daha."
Eskişehirli Devrim, sanayii değil siyaset malzemesiydi. Rahmetli Menderesi sallandıran ihtilalciler maymuna bak deyip gözümüzü boyayacaklardı güya. Ve orada bitecekti, 29 Ekim şovundan sonra çekilecekti garaja. Seri üretimi düşünülmemişti, bir parmak bal çalınacaktı ağzımıza.
Sabah akşam "Kızıl Sultana" sövenler Devrim'i, Abdülhamid Handan (Cennetmekân) yadigâr Cer Atölyesinde yapabilmişlerdi o başka. Demek büyük konuşmayacakmışsın işte böyle düşersin ocağına.
TOPLA DA GEL
Otomobil sahilleri henüz sisli iken ağır vasıta sektörü ağır ağır çıktı yola. Bursalı kaportacılar cesaretle kamyon doğradılar, koltuk döşeme yakıştırdılar burunlu vasıtalara.
Otosan 1960'da Ford Consul ve Thames ile siftah etti. Ertesi yıl Thames Trader kaptıkaçtılar yanaştı duraklara. 1965 üretilen D1210 kamyonlar da hayli tutuldular.
Genoto "Bedford", TOE "İnternational Harvester", Chrıysler Sanayii "Dodge, Desoto, Fargo", Otoyol "Fiat", Verdi "Bussing" markasıyla girdi pazara. İzmirli BMC, Leyland, Austin, Morris ile kalmadı Yavuz ile kendi çizgisini oturttu sonunda.
VIZZT MAGIRUS GEÇTİ
Ünver Karoseri tarafından montajı yapılan Magırus-Deutz'lar "Jet Turizm" yazıhanesinin önüne çekildiğinde yeni bir devir başlamıştı âdeta. Arkada motor, yastık süspansiyon, havalı soğutma... Bunlar bile inkılaptı başlı başına. Gazanfer Bilge, Kamil Koç, Varan, Atan Kardeşler, Gülhan, Mustafa Dağıstanlı ve Fındıklı Toros girdiler sıraya.
Elbette motor, şanzıman, diferansiyel Almanya'dan geliyordu. Yine de heyecan vericiydi, bir yerlerden başlanmalıydı di mi ama?
Çok geçmeden Otomarsan Mercedes ile MANAŞ ise MAN ile katıldı kervana... Sonrasını biliyorsunuz BMC, Otokar, Güleryüz, Dörteller, Tezeller ve Mitsubishi ile yola çıkan TEMSA...
Bugün Türkiye otobüs sektöründe dünyanın doruklarında...
KURTLAR SOFRASI
O yıllarda otomobil üreteceğim diyen adamın gözü kara olmalıydı, Alemin kralı Detroitlilerdi ve çöplüklerinde horoz istemiyorlardı asla.
Türk Otomotiv (TOE) bir ara Triumph lisansıyla Zafer adlı binek otomobile niyetlendi ise de baskıya dayanamadılar.
Derken OYAK, Volvo ile el sıkıştı, onun da tekerine çomak soktular.
Türkiye'de seri üretime geçen ilk yerli otomobilin Anadol olduğu sanılır. Hâlbuki bu unvan "Nobel 200" adlı bir üç tekerleklinin hakkıdır arşivlere bakılırsa.
Nobel, İngiltere, Almanya, Hollanda, Yunanistan, Hindistan, Şili ve Güney Afrika'da da üretilen halk arabasıydı, küçüktü, az yakıyordu, yani şansı vardı o yıllarda.
YOK KEÇİLER YEMİŞ DE...
Tasarımını İngiliz Reliant'ın yaptığı Anadol da yerli çizgiler taşımıyordu. Fiberglas kaportası alaya alınsa da mantıklı bir malzemeydi aslında. Hafifti, tamiri kolaydı, çürümezdi, paslanmazdı. Ağır darbelerde patlar dağılır, lakin akordeon olup yolcuyu sıkıştırmazdı.
Tamam konforsuzdu, hantaldı, Ford Certina'dan aparılan 1200 cc'lik Kent motor cürmünden çok yakardı. Estetik zaafları vardı sonra, direksiyon bilek ister, kontrol tablosu göz okşamaz, kapı kaput oturmaz, fitiller sarkardı.
Ah "eliniz mahkûm alacaksınız" havasına girilmese de, azıcık ciddiye alınsa. Belki yerli markamız olmuştu bile, aranmıyorduk şu anda.
Nitekim Anadol ile yola çıkan Hyundai'nin geldiği yer ortada.
Murat 124 ve Renault 12 de çok sevildi. Anadolu'ya yayıldılar bir anda. İçten pazarlıklılar onları da alaya aldı, istihza ile baktılar.
Her ikisi de yerli oranlarını artırdı ve gün geldi kaliteye oynadılar.
Sonrasını biliyorsunuz işte, Ford ticari araca yöneldi, Honda, Hyundai, Toyota (ve bir ara Opel) umduklarını buldular fazlasıyla.
Yerliler ne kadar yerli?
Bilinen şeydir ecnebiler bir ülkeye girmeden önce yana yakıla yoldaş arar. Yerli ortağı kullanıp arsa, bina, bayii ve servis ağı meselesini hallederler kolayca. Ne zaman ki düze çıkıldı, sermaye artırımına gider, hisseleri toplamaya başlarlar.
Bunu vefasızlık gibi görmeyin, ticarette duyguların yeri yoktur, büyük balık küçük balığı yutar.
İhracatta ilk sıraya oturan Türk otomobil sanayi göğsümüzü kabartıyor. İyi de sermayenin ne kadarı bizim? Dilerseniz bir bakalım rakamlara:
ELİNİ KAPTIRAN KOLUNU
Yabancı ortaklar teknoloji getiriyor pazar açıyor ancak sürekli sermaye artırımına gidiyor ve hisseleri ele geçiriyorlar.
Toyota rahmetli Sakıp ve Özdemir Sabancı'yı heyecanlandıran bir markadır...
İşe distribütörlük ile başlar, bilahare 350 milyon dolara mal olan dev gibi bir tesis kurarlar. İlk Toyota banttan inip yollara çıktığında çocuklar gibi mutludurlar.
1995 yılında 21 bin küsur Corolla üretilir, sonraki yıllarda bir durgunluk yaşanır. Otomobilciler böyle krizlere alışıktır ama Sabancılar sabredemez hisseleri devredip kayarlar başka alana.
Şu an hisselerinin %90'ı Toyota Motor Europe, %10'u ise Mitsui & Co. Ltd. şirketine ait. Adapazarı tesisleri Avrupa'daki en önemli üstlerinden biri... Âdeta Reşat altını... Para yetmez şu anda.
Anadolu Grubu Japon Honda'yı Türkiye'ye getirebilmek için büyük çaba sarf eder, âdeta gül döşer yollarına. 1998'de seri üretim başlar, 4 yıl içinde hisselerin % 100'ü geçer Japonlara.
Isuzu da ise yoğurdu üfler, hisse ekseriyetini kaptırmazlar.
Hyundai Assan'da Kibar Holding ile Koreliler % 50, % 50 başlar. Bilahare Koreliler sermaye artırımına gider, önce hisselerin % 70'ini bilahare % 85'ini ele alırlar.
MERCEDES BENZ (% 23) TÜRK
Mercedes-Benz Türk A.Ş.'nin hikâyesi taaa 1967'ye uzanır. Üç ortak, Mengerler, Has otomotiv ve Mercedes Benz AG, Otomarsan'ı kurarlar. Derken Koluman ve Suudi ortaklar katılır aralarına.
1986 Aksaray Kamyon Fabrikası, 1995 yılında Hoşdere tesisleri faaliyete geçer. Mercedes gerek kamyon gerek otobüs piyasasında daima başa oynar. Kazanır kazandırır ama nedense sermaye Almanlara kayar (% 67).
MAN TÜRKİYE % 99.99 ALMAN
Tevfik Ercan'ın gayretleri ile kurulan MANAŞ, 29 Mayıs 1967'de ilk vasıtasını (520 H) çıkarır yollara. Firma 1968 yılında otobüse girer (535), 1980'de ihracata soyunurlar. İlerleyen yıllarda MAN Truck & MANAŞ hisselerini toplamaya başlar ve 2002'de % 99,9'a ulaşır. Şirketin adı "MAN Türkiye A.Ş." olarak değiştirildiğinde Türk hissesi binde bir oranında kalmıştır ancak.
OYAK ÇAPRAZ HİSSE
İlk Renault otomobil 1971 yılında Bursa fabrikasından çıkar. Yılda 20.000 otomobil yapar. Mayıs 1993'te Oyak ve Oyak Sigorta'nın payı yüzde 80 olurken, Regie Renault (Renault S.A) % 20 hisse alır. Şu an Fransız Renault'un Oyak- Mais'te % 51 ve % 49 oranında çapraz payı var.
KOÇ DİK DURDU
Koç grubu yabancılarla dengeli işler yapmayı başarır, girdiği işlerden ceketini alıp çıkmaz. Tofaş'ta Fiat Auto S.p.A ve Koç Holding hisseleri eşittir (% 37 küsur) kalanı diğer ortaklarda.
Otosan'da ise Koç Grubunun ve Ford Motor Company'nin payı % 41.04. Kalan hisseler ise halka arz edilmiş durumda.
YERLİ MARKA NİYE LAZIM?
Evet yabancılar teknoloji getirir, pazar açar ama dahasını da istersen marka olmalısın mutlaka.
Türkiye Hidrojen enerjisi hususunda birçok ülkenin önünde. Ancak kendi markamız olmadığı için "UNİDO-ICHET Türkiye" projelerini geçiremiyor hayata. Elin oğlu kendi merkezlerinde hummalı çalışmalar yaparken, Türklerin böyle bir faaliyet içine girmesini istemiyor zira.
Önümüzdeki yıllarda pil teknolojisi konuşulacak, bu alana hakim olan öne çıkacak. Yarış şimdiden başladı bile, menziller adım adım artmakta.
Türk pilcileri de Ar-Ge'ye ciddi kaynaklar aktarıyor aktarmasına da... Nerede deneyeceksin?
Kendi araban olmayınca.
.
Bu ne sevgi ah...
24 Ekim 2015 01:00
Bu iş ustasız olmayacaktı. N'apsam İstanbul'a mı gitseydim acaba? Ufacık bir çocuktum 11 yaşındaydım daha...
İstanbul Klasik Sanatlar Merkezi (İKSM) Başkanı Ahmet Zeki Yavaş'ın güçlü bir sanatkâr olduğunda şüphe yok ama sohbeti de tatlı, soluksuz dinletiyor insana.
Sözüne "Hat sanatıyla tanıştığımda el kadar çocuktum" diye giriyor ve devam ediyor: "Abim Arabistan'da tahsil yapıyordu, hat sanatına merak salmış bu arada. Yazı takımlarını görünce içim gitti, akça pakça kağıtlar, boy boy kamışlar...
Özendim yalanı yok ya.
Abim "sen tıfılsın" demedi, hevesimi kırmadı. Kamışları kendine ayırdı, metal uçluları bıraktı bana. Biraz mürekkep biraz da kağıt (çizgiliydiler hiç unutmam), "bol bol yaz" dedi "biter diye korkma!"
Duvarlarımızda her Müslüman evi gibi hat eserleri vardı, elbette orijinali değil renkli baskılar. Onlara baka baka bir şeyler yazdım, artık ne kadar oluyorsa. Ailemizin eli yatkındır, dedem çok iyi bir marangozdu mesela, öyle ki kündekâri oyma ve naht işleri yapacak kadar.
O yıl imam hatibe başladım, hocalarım "bu işler öyle kendi başına olmaz" dediler, "bir usta lazım sana."
Usta mı? Buralarda öyle biri yok ki.
N'apsam? İstanbul'a mı gitsem acaba?
NE VARSA İSTANBUL'DA
Yıl 1977, 11 yaşındayım daha. Türkiye'de sağdan say bir, soldan say bir üstad var. "Hattat Hamid Aytaç!"
Atladım gittim İstanbul'a. Adresi kolay buldum, o Cağaloğlu'ndaki han odasında. Bir ayn harfini tashih ediyordu, belki yarım saat seyrettim dönüp bakmadı bana. Gideyim bari dedim kalktım.
-Nereye evlat?
-Rahatsız etmeyeyim, meşgulsünüz.
-Ben elimde iş varken dikkatimi dağıtamam, kusura bakma. Şimdi söyle bakalım nerden geliyorsun? / -Rize'den
-Hat mı çalışacaksın? / -Nasip olursa.
Tamam o zaman, gel otur yanıma.
Başladık. 1977-78-79 yıllarının yaz tatillerinde âdeta demir attım İstanbul'a. Şubat tatillerinde ona kezâ.
SABAHLARA KADAR
Takriben 14 ay gittim geldim mübarek hep o koltukta. Hat nasıl bir haz veriyorsa masasından kalkmazdı asla. Normalde dersini alırsın, 5-10 gün içinde yazar getirirsin, alırsın bir ders daha...
Ben her gün ders götürüyordum, sabahlara kadar çalışırdım. İçime sinmezse silbaştan yazardım, olmadı bir daha.
Hamid Bey Osmanlıyı neslimize bağlayan bir köprüydü. Kaidelerden taviz vermezdi. Dünyalık umurunda bile değildi parayla pulla işi olmazdı. Bazı uyanıklar ara sıra uğrar yazı koparmaya bakarlar. Gelirken kebap filan yaptırır, tatlı alırlar, o da elindekileri veriverir onlara.
Bi ara duydum ki Hamid Bey hastalanmış, atladım geldim, Haydarpaşa Numune Hastanesinde ziyaret ettim son defa. "Gel" dedi, "ölmeden bi icazet vereyim sana, söz ver çalışmayı bırakmayacaksın ama!"
Ondan sonra da çok yaşamadı yürüdü rahmet-i Rahmana.
Sözünü dinledim Osman Özçay'la meşk ettik ve çok istifadem oldu ondan da.
RUHİ HENDESE
Hat sanatında her şey ölçüyledir, elifin boyu 7 noktaysa yedi nokta, altı az sekiz fazla.
Hat sanatı cismani aletlerle yapılsa da "ruhi hendese" diyebiliriz ona.
Hattat Halim Hoca ile tanışamadım ama o da ayrı bir kabiliyetmiş. Seri-ül kalem derlermiş ona. Uğur Derman Hoca anlatır "sabah baktım 90 santim eninde bir rulo, uzunluğu belki kırk metreden fazla. Halim Hoca başladı yazmaya. Akşam yine uğradım yazı neredeyse tamamlanmak üzereydi, eli kulağında.
Biz de kubbe yazıyoruz ama Halim Hoca gibi değil. O zamanlar fotokopi yok, büyütme yok, bilgisayar çıkışı arama.
Başlangıçta besmele-i şerif, salavatlar, Allah, Muhammed, Aşere-i mübeşşere, Fatiha suresi, nazar ayeti, hilye-i şerife, dört halife, eshab-ı kehf, Esma-ül hüsna yazarsınız. Derinleştikçe istif yapmaya başlarsınız, farklı farklı kompozisyonlar...
MÜREKKEBE KARIŞACAKSIN Kİ...
İlk renkli mürekkeple yazan hattat ben oldum. Toprak asıllı boyaları mermerde dest-i zenkle ezerdim sabırla. O kadar incelir ki yağ gibi kayar.
Eskiler mürekkep fıçısını sürre alayına katılan develerin boynuna bağlarlarmış. Kervan Üsküdar Harem'den başlar taaa Mekke'ye ulaşırmış. Bir de dönüp geldi mi içindeki is ve zamk iyice karışırmış. O mürekkepler hususiymiş elbet, aramakla bulunmazmış.
Biz de imalathanelerde işleyen mekanik aksama mürekkep bağlamayı düşündük, kol zaten milyonlarca defa gelip gidiyor. At içine bilyeyi çalkalasın di mi ama. Hüseyin Kutlu Hoca Meram ekspresinin pistonlarına bağlamış, mükemmel bir düşünce ama kopup düşmüş yolda.
Hattatlar yazdıklarını asla atmazlar. Otuz bin sayfa meşki vardır, alayını saklar, manevi gücün farkındadır zira. Bu işten ekmek yemekle kalmaz, hadsiz sevap kazanırsınız ayrıca.
Her hattatın sevdiği bir harf vardır, kimi vav, kimi elif, kimi nun. Ben de "he"ye âşıkım, çünkü Cenab-ı Hakkı hatırlatır insana. İnsan farkında olmadan milyonlarca defa "hu" der, her nefes alışta.
He birçok şekilde yazılabilir, müstakili ayrıdır, başta başka, sonda başka...
EL ELDEN ÜSTÜNDÜR
Hat sanatı son 15 yılda hayli seviye kazandı. Eskiden üç beş hattat vardı, birbirleriyle nadiren karşılaşırlardı, halbuki şu anda Mısır'da yazılan hattı izleyebiliyorsunuz bilgisayarda. Bir yılda göremeyeceğiniz yazı bir günde yıkılıyor ekranınıza. Resimler net, mürekkep akışı bile ortada. Herkesin mahir olduğu bir alan var, hisse alıyorsunuz baka baka.
Çine gitmiştim Şian şehrinde bir hattat gördüm, "ütlubü-l ilme velev bissin" yazıyordu itinayla. Kafasını kaldırdı göz göze geldik. Adam işini bırakıp koştu, sarıldı bana.
-Hoş geldin meslektaşım, buyur dükkânıma.
-Benim hattat olduğumu nereden anladın?
-Burası İstanbul değil bir ömür yaşasan üç tane hattat gelir Şian'a. Eh müsaade et onu da tanıyalım ama...
Stili çok başkaydı. Ağaçtan bir kalemi var, ucuna ipek tülbent sarıyor. Tülbent mürekkebi tam ayarında bırakıyor, damlatmıyor asla.
Çinliye ipek bağlatan medeniyetin derinliğine bak. İranlılar kedinin gıdık tüylerinden fırça yapıyorlar. Ebruda da at kılı kullanmazsanız olmaz, samur fırça apayrı bir tecrübedir sonra, bunları kim akıl etmiş acaba?
ALTIN ORAN
"1.618"
Bakın bütün sır bu rakamda. Ecdat altın oran demiş ona.
Yıl 1997... Beyoğlu'nda bir sergi açmıştım ecnebi bir profesör geldi, "Sen" dedi "bu oranı bilerek mi kullanıyorsun?"
-Evet.
-Niye?
-Çünkü Cenâb-ı hakkın yarattıklarında hep o oranı görüyoruz. Altın oran, kusursuz güzelliğin matematikteki ifadesidir. Tabiatımıza uyar, huzur verir insana.
Bu kadarını da beklemiyormuş. Artık İslam medeniyetini ne sanıyorsa?
Önemli bir tezhipçinin talebelerine altın oran hususunda ders vermiştim. Dersin sonunda "en beğendiğiniz işleri çıkarın" dedim. Ölçtük % 80'inde altın oran var. Tatbik etmiş ama farkına varmadan. Elimiz gözümüz ona gidiyor, içimize işlemiş âdeta.
Mimar Sinan'ın eserleri niçin göz okşar? İşte bundan."
.
Halep Halepçe olmadan...
31 Ekim 2015 02:00
Yabancı bir şehre gidince şöyle dönüp bir bakasınız gelir: "Acaba yaşayabilir miyim burada?"
İstanbul'a alışmış biri için "he" demek kolay değildir, nitekim çoğunu eler atarsınız bir çırpıda. Ama vurulduğunuz şehirler de olur, başta Mükerrem Mekke, Medine-i münevvere. Sonra Kudüs, Şam-ı şerif, Üsküp, Kahire, Herat, Buhara...
Ve Halep tabii...

Sükûn günlerinde elimizi kolumuzu sallayarak giderdik, evimizdeydik âdeta.
Abdestimizi Osmanlı şadırvanlarında alır, omuz omuza saf tutardık ecdat kokan kubbeler altında.
Halep sadece geniş caddeleri, yüksek binaları, renkli çarşıları olan bir kent değildi, güçlü bir medeniyet yatıyordu bağrında.
Bina yine yapılır, cadde yine açılır ama o tarihî camiler, türbeler, çeşmeler, sebiller, hanlar hamamlar yıkılırsa?
Haydi Putin İslam düşmanı diyelim medeniyetimizi imha için elinden geleni ardına koymuyor. Peki ya İran'a ne demeli? Hem Hizbullah'ı, ve Afgan Şiilerini niye ateşe itiyor.
Filistin deyince mangalda kül bırakmayan Tahran, Telaviv'in Gazze'de, yaptıklarını yapıyor.
MESCİD-İ ZEKERİYYA
Bir Müslüman, içinde Zekeriyya aleyhisselam'ın makamı bulunan camiyi nasıl bombalar? Bilmem mahşerde nasıl bir bahaneye sığınacaklar acaba?
Mâlum Zekeriyya aleyhisselamın hanımı Elisa, Meryem validemizin teyzesi olur. Hazret-i Meryem çocuk yaşta annesiz kalınca, kol kanat gerer ona. Zekeriyya aleyhisselam, nurlu çocuğu Beyt-ül Makdis'e yerleştirir, âdeta babalık yapar. Oğulları Hazret-i Danyal da İsa aleyhisselamı anlatacaktır insanlara.
Yani Mescid-i Zekeriyya Hıristiyanlar açısından da önemli bir mekân ama aldırmıyorlar, demek kinleri dinlerinden önde gidiyor.
HALEB-İ KEBÎR
Azıcık mürekkep yalayanlar Halep dendi mi Haleb-i Kebîr ve Mülteka'yı hatırlar. Zira İbrahim bin Muhammed Halebinin eserleri ders kitabı olarak okutulur Osmanlıda. "Muhtar" şarihlerinden İbni Emir Hâc Halebi ona keza...
Büyük veli Şehâbeddin es-Sühreverdî, Şair Nesimi, Tarihçi Naima...
Mevlana hazretleri de Halep medreselerinde diz büküyor yıllarca...
Halep'te sünniler eskiden beri ekseriyettedir. 16. yy'da Şâfiilerin 21, Hanefîlerin 23 medreseleri vardır. Vakıfları güçlüdür, hocalara da talebelere de ücret veriliyor.
Bilhassa Zengîler devrinde Halep uçuyor, bîmâristanlarda yetişen bilginler, tabipler uzak diyarlarda bile tanınıyor.
KALENİN BEDENLERİ...
Halep kalesi, Antep'tekinin üç boy büyüğü, dilerseniz battal bedeni diyelim ona. Mescidi, hamamı, dehlizleri hâlâ dipdiri. Eh dile kolay 11 bin nefer barındırıyormuş zamanında.
Kaleyi ilk defa kim yaptırmış bilmiyoruz ama bu hâlini Hamadani emiri Seyf Ed-Devle'ye borçlu. Selahaddin-i Eyyubi'nin oğlu Malik el Zahir ise 20 m derinliğinde bir hendek kazdırıyor etrafına.
Yani tırmanmak kabil değil, zaten cenkle cidalle alınamıyor asla. Ya teslim oluyor ya da hileyle hurdayla...
Halep'i elinde tutan hakim oluyor civara.
RENGAHENK
Halep'in kapalı çarşılarını uç uca eklerseniz on kilometreyi aşıyor, gez gez bitmiyor. Çın çın çekiç vuran bakırcılar, çiniciler, tesbihçiler, bezzazlar, aktarlar... Sokak aralarında yağ cızırtıları, kebap dumanları, kurabiye kokuları, semaverler davlumbazlar. Hurma şekeri, demirhindi şerbeti, kavrulmuş çerez, baharat, baklava... Artık iştah kamçılayan ne varsa.
Sabunculukta da iddialılar. Zeytinyağı, bıttım, defne... Kalıpları kantarla tartıp, çuvalla satıyorlar.
Damak tatları, el sanatları, kıyafet anlayışları aynı bizim gibi, üstelik dilimizi konuşuyor, liramızı kabul ediyorlar.
Halepliler mahir ve çalışkan insanlar, memleketin sanayii ve ticareti onlardan soruluyor. Ayakkabı sektörü Türkmenlerin elinde, imalathanelerden Türk radyolarının sesleri geliyor. Suriye bereketli bir ülke, küçük iş yapanlar da kazanıyor. Bir bakmışsın evin araban olmuş, paralar çekmeceye sığmıyor.
BİTSE DE GİTSEK
Kavşani denilen sarı bir taşları var, hem kolay işleniyor, hem zamana direniyor. Binalar silme kavşani, kaleden bakınca şehir kehribar gibi görünüyor.
Çok değil 4 sene evvel Halep'te daire fiyatları 700-800 bin doları bulmuştu, zenginler garaj kapılarını altınla kaplatıyorlardı hatta.
Hayat gece başlıyordu, ailesini alan koşuyordu mataamlara (lokantalara)... Bizim evlerimizde ayda yılda bir ocak yanar dendiğinde şaşırmıştım, meğer tembellikten değil ucuzluktanmış, en değme kebaplar üç kuruş olunca...
Hanımlar da çocuğu ile ilgileniyor, kitap okuyorlar, kendilerine bakmak varken niye soğan doğrasınlar di mi ama?
Lokantalar belediye parkı gibi, çocuklar için oyun alanları, romantikler için kamelyalar havuzlar... Humus gidiyor, felafel geliyor, dolması, köftesi, tatlısı, hudarat (yeşillik-salata). Hepsi de bol kepçe, doyasıya... Hesap diyorsun çay kahve parasına.
BEDAVADAN UCUZA
O zamanlar Suriye turları 100 dolardı, iki kahvaltı iki akşam yemeği ve lüks otel dahildi fiyata.
Bilhassa Antepliler yol etmişlerdi, Şam'dan tatlı, Hama'dan peynir, Halep'ten sabun, Humustan ekmek, İdlib'ten şeker alıp masrafı çıkarıyor, kâra geçiyorlardı hatta.
Otobüsçüler mazot peşindeydi, depoyu doldurdular mı değiyordu fazlasıyla.
Çatışmalar bitse de yine gitsek, kucaklaşsak dostlarla.
İşte geldim gidiyorum
Şen olasın Halep şehri
Çok ekmeğin, tuzun yedim
Helâl eyle Halep şehri
Bu Rusların ilk katliamı değil, Özi'de, Sinop'ta, Ahıska'da, Kırım'da, Kafkasya'da, Türkistan'da da çok can yaktılar zamanında.

DOĞUŞTAN TÜCCAR
Halepliler Mısır'a, Anadolu'ya, Irak'a, İran'a, Hicaz'a, Yemen'e, Umman'a, Hindistan, Çin'e kervan çıkarıyor, ipek ticaretine yön veriyorlar.
Osmanlılar Halep'in üzerine titriyor, Hüsrev (1544) ve Behram Paşa'nın (1583) valilik yıllarında Mimar Sinan şehri çil çil kubbelerle donatıyor. İpşir (1653) ve Kara Mustafa Paşalar (1681) kurdukları vakıflarla fukaranın elinden tutuyor.

Halep oradaysa...

Adam sallıyormuş: Bi atladım kırk arşından fazla.
Hoca demiş: Haydi gel yine atla!
- O Halep'teydi ama.
- Halep oradaysa, arşın burada.
Tarih deyince aklına Çelik Bilek'ten ve Nevada Rançerlerinden ötesi gelmeyen Amerikalı Halep'i nasıl anlasın. 5 bin yıl bu, dile kolay, Akkad tabletlerinde adı geçen kaç kent var şu dünyada?
Halep, Hititleri, Asurları, Sasanileri görüyor. Grekler mimari getiriyor, Romalılar akropol yapıyor, Bizans manastır diziyor.
Halepliler, Ebû Ubeyde bin Cerrâh (radıyallahu anh) komutasındaki İslam ordusuna karşı gelmiyor. Öncü birliğinden İyâz bin Ganm'e inanıyor, anahtarı sunuyorlar. Mücahidler Antakya Kapısı'ndan giriyor ve kalkanlarını yere koyup namaza duruyor. İşte tam orada Mescidü'l-etrâs (Kalkanlar Mescidi) bulunuyor.
Halepliler yine evlerinde barklarında kalıyor, sanat ve ticaretlerine devam ediyorlar. Yaşadıkları huzur inançlarına da yansıyor, aramıza katılıyorlar.
Halep Hazret-i Muâviye devrinde Cündikınnesrîn'e bağlanıyor. Abbasiler, Tolunoğulları, Karmatîler, İhşîdîler derken Hamdânî Emîri Seyfüddevle başşehir yapıyor. Gelgelelim Nikephoros Phokas kâbus gibi çöküyor, kırıyor, döküyor, halkı kılıçtan geçiriyor. Hamdânîler travmayı zor atlatıyor, bir süre Mısır Fatımi baskısında kalsalar da Mahmûd el-Mirdâsî, Abbâsî Halifesi Kaim-Biemrillâh ve Sultan Alparslan adına hutbe okutuyor.
KULAĞIMIZA AŞİNA
Süleyman Şah, Melik Şah, Tutuş, Şerefüddevle Müslim, Kasîmüddevle Aksungur, Bedrüddevle Süleyman, Emîr Atsız, Sultan Muhammed Tapar, Artukoğlu, İlgazi, Arslantaşoğlu, Atabeg Lü'lü, Timurtaş, Aksungur el-Porsuki, İmâdüddin Zengî, Nûreddin Zengî, Melikü's-Sâlih, İzzeddin Mes'ûd, Selâhaddîn-i Eyyûbî, Melik Gazi...
Bunlar Halep'ten geçen idareciler. Farkında mısınız kulağımız ne kadar aşina!
Halep âdeta açık hava müzesi gibi, sokaklar Eyyûbî ve Memlüki devrinde neyse öyle hâlâ. Tabii varil bombalarından nasibini almadılarsa...
ELDE VAR HÜZÜN
Osmanlı çekilince kaos başlar. Fransız işgali, BAAS rejimi, Bekaa vadisi, Golan, Kunaytra, Hama!
Ve Esed, Putin, Ruhani üçlüsü musallat olur Müslüman halka.
Bir insan bebek cesedine nasıl omuz silkip geçebilir?
Eğer hesap gününe
inanıyorsa.
.
DUAYEN GAZETECİ ALİ TABAN
7 Kasım 2015 02:00
Gazetemizin kuruluş yıllarında "Başyazarlığını" yapan Ali Taban komple gazeteciydi. Muhasebeden, muharrirliğe, musahhihlikten mizanpaja her işte çalışmış yönetici olmuştu sonunda...
Kendini işine öyle kaptırırdı ki etrafını görmez olur, seslenseniz duymazdı. Haber seçiyor, sayfa çiziyor, alım, satım, maaş, avans hep ondan sorulurdu. O yıllarda cılız bütçe ile işleri yürütmek kolay değildi. Yeri geldiğinde hesap işleriyle uğraşan bir muhasip, bazen haber peşinde koşan bir muhabir, kimi zaman yazılardaki hata ve eksikleri yakalayan bir musahhih ve aynı zamanda makaleleriyle gündemi oluşturan bir muharrirdi...
1963 yılının Aralık ayında Mustafa Çetin, Salih Zeki, Hayati Çiftlik, Sacit, Cumali ve Ali Taban ile Bayezid Bakırcılarda Mahmud Kemal İnal'ın konağının ikinci katında kalıyorduk.
Ali Taban idealist bir gençti kabına sığmazdı. Ticaret lisesi mezunuydu ve İTİA'da okuyordu. Düz liseyi de dışarıdan bitirmiş, hukuk fakültesine kaydını yaptırmıştı. Çok iyi gözlemciydi, Prof. Hüseyin Naili Kubalı'nın bir taklidini yapardı, görmeniz lâzımdı.
Sohbeti severdi, yeter ki çay bulsun sabahlardı. İlmihal okunurken sükunetle dinler, derinlere dalardı.
Mübareklerin yazdığı Ehl-i Sünnet kasidesini çok okur peşine "şimdi de Şems-i Taban doğacak Anadolu'dan" cümlesini takardı.
Dilerseniz sözü bırakalım, onu arkadaşları anlatsın...
PEHLİVAN PEHLİVAAAN!
Kaldığımız konağın odaları genişti, Anadolu çocukları aralarında güreş tutarlardı. Ali Taban'ı herkes yıkardı ama bıkmazdı, yenilen pehlivan güreşe doymazdı.
Derken Nişancı Mehmet Ağa'da bir ev kiraladık. Hasan Karaduman, Abdüllatif Uyan ağabeyle birlikte kalıyoruz. Ali Taban da iki günde bir yatıya geliyor. Yine güreş istiyor. Ben bile bile yenilmeye başladım. Kendine güveni arttı. Bir gün yine tutuştuk ne yendim, ne yenildim onu iyice yorup takatsiz bıraktım. Meğer bünyesi zayıfmış sarardı, bayıldı. Çok üzüldüm bilsem yapar mıydım?
Zeki Abi Başbakanlık'tan Türkiye'deki bütün köy isimlerini almış. Akşamları oturur Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin İman ve İslam kitabını zarflar, muhtarlara, muallimlere yollardık.
O gece sıkı çalışmıştık, sabaha doğru uyku bastırdı. Kalktığımızda güneş neredeyse doğacaktı. Ben abdest alırken Ali Taban geldi, musluğu ona bırakıyordum ki düştü bayıldı. Götürüp yatağına yatırdık. Acaba zehirlenmiş olabilir miydi? Hemen semte dağıldık, bakkallardan bulduğumuz yoğurtları topladık. Döndük baktık kendine gelmiş, oturup birlikte kaşıkladık. Neşesi yerine gelince "siz niye yiyorsunuz ki" diye takılmıştı "bu yoğurtlar bana alındı."
TAKUNYALAR NEREDE?
Ali Abi rahmetli zekiydi, ders çalışmazdı. Notlarını körüklü meşin çantasına doldurur ve sadakatle taşırdı.
Bir gün çantasındaki kitapları çıkarıp sakladım. Banyodaki tahta takunyaları koyup kapattım.
Aradan üç gün geçti, Ali Taban yine geldi.
"Ya Ali Abi" dedim, "takunyaları bulamıyorum, haberin var mı?"
-Ben ne bileyim sizin takunyalarınızı!
- Senin şu çantaya baksak mı?
- Ya git saçmalama. Benim çantam ilmi eserlerle dolu, sizin pis takunyalarınız ne arasın!
- Yine de bakalım, n'olur n'olmaz.
Çantayı getirdi "al kendin bak!"
Açtım içinde takunyalar.
-Peki benim kitaplarım nerede?
Üzmedim "İşte şurada!"
-Demek bana günlerdir takunya taşıttın ha?
-Hakkını helal et, kusura bakma.
-O zaman git bir çay demle de barışalım.
Ali Abi hemen affederdi, kin tutmazdı.
ZAYİİNDEN HÜKÜMSÜZ
1965'de "Babıali'de Sabah" kuruldu. Ali Taban'la birlikte çalışmaya başladık. Ben tashihlere bakıyorum, o muhasebede vazife aldı. Sigortamı yapmak için nüfus cüzdanımı istedi. Verdim. Aradan üç ay geçti iade etmedi. Birkaç defa istedim, çekmeceleri karıştırdı, bulamadı. Artık yenisini çıkaracağım, ilan filan verecek nüfus idaresiyle uğraşacağım.
O gün baktım ceketini de sandalyesinin arkasına atmış. Elimi iç cebine daldırdım bir tomar kağıt çıktı. Aaa bi baktım evraklar arasında benim nüfus cüzdanım. Gösterdim. "Haa demek cebimdeymiş" dedi, pek de şaşırmadı.
Eh iki fakülte birden okur, yetmez gibi gazeteciliğe kalkışırsan olacağı buydu, dağılırdın

Ali Taban ağabey, mahir bir gazeteciydi. Merhum Prof. Hasan Gürbüz, Muammer Gürbüz, Mehmet Emin İnler, Feyyaz Hıdıroğlu, Abdullatif Uyan onun Yazı işleri Müdürü olduğu "Babıali'de Sabah" gazetesinde yetişmişlerdi.
Kendini işine öyle kaptırırdı ki etrafını görmez olur, seslenseniz duymazdı. Kaşıyla gözüyle mizanpaj çizer, muhayyel sayfadaki eksikleri yakalardı. Seyredenler de "deli mi ne" diye mırıldanırlardı.
Tecrübelerini kendine saklamaz gençlerle paylaşırdı. Personeline müşfikti, yanına rahat çıkılırdı.
Gazeteciliği bırakıp, inşaatçılığa başladığını duyunca çok üzülmüş yanına gitmiştim. "Ali abi, bu ne hal?"
"Hayırlısı" diye fısıldadı. Babıali'den bir yıldız daha kaymıştı.
Gazeteci Yazar Suphi Birpınar

BEN ONA KIZ VERMEM
ir ara Ethem Kırçın ağabey ona bir kız tavsiye etmiş. Bu arada ben olanlardan habersiz zikrolunan kızı bir başka arkadaşa istemişim. Kabul ettiler, nişan yaptılar.
Ali Taban, Ethem Abiyi sıkıştırmaya başlamış "hani o kız işi tamamdı? Bak başkasıyla nişanlandı."
-Benim barutum az geldi aslanım, İhsan'ın hatırı fazlaymış.
Hadiseden haberdar olunca "tamam dedim seni de ben evlendireceğim. Hem de bu hafta."
Ali Taban Ağabey artık eve her geldiğinde bir şeyler getiriyor. Abdülfettah abi soruyor: -Bunlar da nerden çıktı Ali Abi?
-Evleniyorum aslanım, olmasın mı?
O da "senin gibisine kim kız verir ki" diye sataşıyor.
Hafta sonu bir araya geldik. Salih Zeki, Abdülfettah abiye dönüp "senin kız kardeşini Ali Taban'a istiyoruz" demesin mi? "Nee" diye bağırdı, "ben buna kız verir miyim ya?"
Ali Taban da "sanki ben alırım da."
Halbuki yarım saat sonra kız istemek için Düzce'ye doğru çıkmıştık yola.
Aile gibiydik, ne muhabbet vardı aramızda.
Tarihçi Yazar İhsan Uzungüngör
Ali
Tabaaan telefon!
Bedir Yayınevinde işe başladım. Ali Taban ise Sabah'ın Yazı İşleri Müdürü oldu. Gazetenin idari işlerine emekli Yarbay Hilmi Karabel bakardı.
O gün gazete dönmek üzere, telaş, panik, curcuna. Telefon çalıyor. Ali Abi kaldırıyor: --Alo buyrun?
-Ali Taban beyle görüşecektim.
Ahizeyi bırakıyor, koridora çıkıyor, var gücü ile bağırıyor. "Ali Taban! Ali Taban! Telefon!"
Hilmi Yarbay "Vah vah başımıza bu da mı gelecekti" diyor, "Ali Taban, Ali Taban'ı arıyor!"
CÖMERTTİ DERDİNİZLE DERTLENİRDİ
Rahmetli Ali Taban Ağabey ile ilgili kime mikrofon tutsanız size çok cömertti diyecektir. Kimseyi geri çevirmez, o an üzerinde olmasa bile bulup buluşturur, derdinizi hallederdi sonunda.
Erenköy'de komşuyduk. Sofrasında mutlaka misafir görmek ister, güzel bir yemeği olsa beni ve Faruk Aydın Ağabeyi çağırırdı. Ali Ağabey İslam büyüklerinin hayatlarını iyi bilir, iyi de anlatırdı. Gündeme onların penceresinden bakmaya çalışırdı, acaba Allahü teâlânın veli kulları şu hadise karşısında nasıl davranırlar?
Bizim gibi genç meslektaşlarını yakaladı mı, sözü gazeteciliğin zor yıllarına getirir, çakaralmaz kameraları, kurşun harfleri, klişeleri dillendirirdi. Genç gazetecilerin bunca imkâna rağmen ağırdan almalarını anlayamazdı.
Seyyid Aydın Arvasi ve Seyyid Ahmet Arvasi Hocaya büyük hürmeti vardı. Ehl-i Beyt sevgisi doruktaydı.
Ali Ağabey bilahare Düzce ve Çorum'da iki dinlenme tesisi aldı. Anadolu'ya giden gazetecileri ağırlamaktan büyük zevk duyardı. Yolculara dini ve milli bilgilerle dolu takvimler, kitaplar hediye eder, bunu vazife sayardı.
Cömertti, samimiydi, dost canlısıydı. Nitekim musalla başında dostları hiç tereddüt etmeden "iyi bilirdik" diye haykırdı.
Gazeteci Cüneyt Bitikçioğlu
ONLARDAN AZ KALDI
Ârif ve Ehl-i dil (şimdi gönül adamı deniyor) kelimeleri neyi tarif ve tasvir ediyorsa, öyleydi Ali Ağabey.
Birkaç şeyi aynı anda düşünebilen nadir insanlardandı. "Medyanın Babıali olduğu dönemlerde" yayın yönetmenliği yapmış, iş hayatına da kolay alışmıştı.
Parlak zekâsını, derin bilgisini ustalıkla setrederdi. İçindeki fırtınaları, mahzunlara, mâsumlara olan merhametini saklar neşeli durmaya çalışırdı. Gören de hayatı ciddiye almadığını sanırdı.
Ali Ağabey iktisat tahsili yapmıştı ama siyasette de uzmandı. Tahlil ve teşhisleri fevkalâde isabetliydi. Hukuk, sosyoloji ve insan davranışları hususundaki hâkimiyeti "editoryal" denilen başyazılarına aksederdi.
Mütefekkirdi. Yazılarında bilgi, belge ve heyecan vardı. Kalem erbabını gözünden tanırdı. Kim kabiliyetli, kim kaprisli ona sormalıydı. Yazarlar da onun derinliğini bilir, makalelerine müdahale etse bile ses çıkarmazlardı. Ali Ağabey "eskiden fikriyatı ne olursa olsun insanlar bilgiliydi, iş ahlâkı vardı. Eğitimin sistemsizliği seviyeyi düşürdü" diye yakınırdı.
Nüktedandı. 60'lı, 70'li yılların Türkiye'sini çok iyi karikatürize ederdi, mizah ona yakışırdı.
Çalışkandı, bir dakikasını boşa harcamaz, sizi dinlerken, yapacağı işleri de planlardı.
Neşeliydi, şakacıydı. "Vakit bulsam evleneceğim" der, kendini de hicve alırdı. Bir gün Üsküdar vapurunda biletini ararken çantasında yıllar öncesine ait kıymetli evrakları bulduğunu gülerek anlatmıştı.
Müsamahakârdı. Kimseyi incitmez, tenkit etmez, hataları yüze vurmazdı.
Merhametliydi. Üniversitedeyken bir süre gece musahhihi olarak yanında çalışmıştım. İş hayatına atılınca da peşini bırakmadım, yaz tatillerinde tezgâhtarlığını yaptım. Yıllar geçti evlendim barklandım, yolumuz ayrıldı. O gün yanına uğramış bir miktar oturup kalkmıştım. Zira akşam misafirlerim vardı. Kaşla göz arasında cebime para sıkıştırdı. "Konuklarına harcarsın" diye fısıldadı. Bu inceliği unutamazdım.
Ömer Faruk Turan
NİKÂHINI BEN KIYDIM
Ali Taban Ağabey için Düzce'ye kız istemeye gidenler arasında ben de vardım. Aile büyükleri muvafık buldular.
Nikâhı sen yap dediler. Hiç nikâh kıymamıştım ama açar ilmihali okurdum, zoru yok ya.
Şöyle bir göz gezdirdim, sonra oturdum hoca koltuğuna. "Usuldendir" dedim, "damat bey söyle bakalım İslâm'ın şartı kaç?"
-Yaa abi sen benim bildiğimi bilmiyor musun?
-Olsun! Söyle duysunlar!
Neyse nikâhı kıydık, tebrikleştik. Düzcelilerin âdetiymiş birden ayaklanıp bize dayak attılar. Bayağı da vuruyorlar. Canımız yanmış ama hiç incinmemiştik, yumruklar tatlı gibi gelmişti dost hatırına.
Yazar Şair Abdüllatif Uyan
.
Köye sünnetçi geldi
14 Kasım 2015 01:00
Afrika'da bir sünnet 50 dolar, vasat bir ailenin aylık mutfak masrafı da o kadar. Düşünün evde 4-5 erkek çocuk varsa?

üm Afrika'nın Dostları Derneği'nin (TADD) faaliyetlerini takip için Uganda'dayız...
Abdurrahim ve Kaya kardeşlerimizle birlikte Jinja vilayetine bağlı Butagaya Bi köyüne doğru yola koyuluyoruz. Sünnet yapacağız nasip olursa.
Adı geçen ikili tam bir ekip. Günde 50 sünneti rahat çıkarıyorlar. Hatta Abdürrahim Çad'da bir günde 178 sünnet yapmış bir ara. 178 sünnet bu, dile kolay! Sadece adlarını deftere kaydetsen, ilaçlarını seçip anlatsan akşamı yaptırır adama.
HARABEDEN HALLİCE
Afrikalıların hemen şurada dediğine bakmayın, 5 dakika denen yol bir buçuk saatimizi alıyor.
Varıyoruz, metruk bir mektep gösteriyorlar. Bomboş bir mekân, ne masa görünüyor, ne sıra. Loş ve karanlık, elektrik bulunmuyor ayrıca.
Yoksa bir ağaç altına mı otursak? İyi de burası Ekvator kuşağı ne zaman yağmur yağacağı belli olmuyor. Hem öyle böyle değil, bardaktan boşanırcasına.
Gümrah bir yeşil, bele gelen otlar. İri tropikal meyveler görünüyor dallarda.
Afrikalılar rahat insanlar, hayat yavaş akıyor, günlerden ne, saat kaç umurlarında bile olmuyor.
Hiiç aceleleri yok, hatta gelin sizi şelaleye götürelim, azıcık dinlenin diyorlar.
Dinlenmek mi?
Bu ekip bugün köyün bütün çocuklarını bitirmek zorunda. Yarın kim bilir nerede olacak, aynı hızla devam edecekler operasyona.
Neyse camiden iki hasır bulup seriyoruz, Kaya kardeşimiz sıvacıların kullandığı tahta sekiyi taşla çaka çaka şekle sokuyor. Abdurrahim ise steril örtüleri serip işe başlıyor.
Afrikalılar çocuklarını küçük sünnet ettiriyorlar, tabii para bulurlarsa. Ortaya sünnetçiyim diye çıkanlar kınnapla bağlayıp bıçakla kesiyor, ne pansuman ne de uyuşturma...
Eh tıfıllar da korkuyorlar tabii. Kaçan kaçana!
HATIRLAR MISINIZ BİLMEM
Şimdi biraz eskilere gidelim. Bizim çocukluğumuzda da buna benzer manzaralar yaşanırdı Anadolu'da. Sünnetçiler umumiyetle askerliklerini sıhhiye onbaşısı olarak yapmış amcalardı. Paslı aletleri taaa fi zamanından kalma...
Şehadetnameleri olmasa da havalıydılar. Kocaman bir meşin çantaları olurdu, alır ellerine dolanırlardı ortalıkta. En temel tıbbi kaidelerden bihaber olsalar da itibarlıydılar. Çok vaka görmüş, bir şeyler kapmışlardı mutlaka.
Bunlar yazları köy köy gezer para olmazsa tavuk, oğlak, yumurta karşılığı sünnet yaparlardı, pestil, bastuk, kuru dut, eğşi erik artık ne olursa.
Körüklü çantalarından bir araba malzeme çıkardı. Tansiyon aletleri, sargı bezleri, tentürdiyot şişeleri, kara merhemler, minik bir ispirto ocağı sonra...
Enjektörler çok kıymetliydi, yıllarca kullanılır atılmazdı asla.
Niye?
Çünkü kıtada öyle görmüşlerdi, demirbaş kırılsa bile kaldırılmalıydı kenara. Kaynaya kaynaya kireç tutar pistonlar kaymaz olurdu cam yuvasında. Eh iğne uçları da sivriliğini kaybederdi zamanla. Adelenize yırta yırta girdiğine göre ağızları kuyu kancasına dönmüş olmalıydı mutlaka...
FENNİ SÜNNETÇİLER
Aradan yıllar geçti Sağlık Meslek Liselerinden yetişenler erişti yeterli sayıya. Tekaüt olanlar kabin açtılar sağda solda... Haziranın ilk haftasında semtin bütün direkleri ilanlarla bezenirdi.
'Ağrısız, sızısız, on dakikada!
Fenni sünnetçi filanca!'
Fenni dediğin mektepli olduklarından yoksa ne dikiş atar, ne de koter kullanırlar.
İşte Ugandalılar da bizim unuttuklarımızı yaşıyorlar hâlâ... Parası olan için elbette imkânlar var ama vatandaş o gelirle sünnet yaptıramaz asla.
Hele TADD ekibinin sunduğu kalitede bir hizmeti rüyalarında görse inanamazlar.
BÜYÜK HİZMET
Geleceğimiz duyurulmuş olmalı kadınlar ufaklıkları koltuklarına sıkıştırmış girmişler sıraya. Nasıl güzel çocuklar pembecik dillerini çıkara çıkara kıkırdıyorlar. Çoğu daha emzikte, yatırıldıklarında mzungu (beyaz adam) korkusu ile bir iki tepinseler de bilahare rahatlayıp uyuyorlar. Huysuzlanırlarsa Abdurrahim kardeşimiz bir ameliyat eldivenini şişirip serçe parmağını ağızlarına veriyor. Biçare de anasının memesi sanıp corp corp emiyor.
Her vaka kolay değil tabii, bazı veledler oltadaki kofana gibi çırpınıyor. Haydi koluna, bacağına çöküp zapt ettin ama belleri fır dönüyor. Elinizi ısıranlar, üstünüze işiyenler, yüzünüzü yolanlar...
Hasılı zor zenaat. Teriniz topuğunuzdan akıyor âdeta.
Akşam oluyor inanın Abdurrahim ile Kaya'nın lokma girmiyor ağızlarına...
Bu iş gönül işi, yoksa para için yapılmaz asla.
SIRA DIŞI VAKALAR
Hükümet Müslümanların AIDS'e daha az yakalandıklarını tespit etmiş bu yüzden ısrarla sünnete yönlendiriyor.
Türk ekipleri Hıristiyanları da ayırmıyor, ücretsiz sünnet hizmeti sunuyorlar.
Bu arada 16-17 yaşlarında bir delikanlı gelip sünnet olmak istediğini söylüyor. İhtimal kardeşleri oldu, bunu unuttular. Eh evde on, on beş çocuk olunca...
Ve bir genç daha. Yeni Müslüman olmuş dinimizin vecibelerini yerine getirmek istiyor.
'Başım gözüm üstüne' diyorlar 'hay hay.'
Beni en çok Nazimu (herhalde Nazmi) adlı bir çocuk hislendiriyor.
Yaş tahminlerinde iyi değilimdir amma çok olsun 8 yaşında.
Ekip farkında değil oysa son dikişler atılırken çocukcağız dişlerini sıkıyor gözlerinden tıpır tıpır yaş dökülüyor. Acı çektiği belli büyük sabır savaşı veriyor, gıkı çıkmıyor, milim kıpırdamıyor.
Abdurrahim'e gösteriyorum. 'Ayy canım dayanamam' diyor, 'demek kenarda beklerken iğnenin tesiri azalmış.'
-Bir iğne daha mı yapsak?
-Yok abi bitti zaten, sarmaya başlayacağız.
Sünnet tamamlanıyor. Çocukcağız kim bilir kimden kalma pantolonunu giyiyor. 'Yavrum çağır anneni ilaçlarını anlatalım.'
-Annem yok!
-O zaman baban gelsin.
-O da yok.
Yerlilerden biri 'o yetim' diye fısıldıyor kulağımıza.
Abdurrahim'in kumanyasını açma fırsatı bile olmadı. Poşeti garibin eline tutuşturuyor, Kaya ise ilaveten şeker, balon koyuyor.
Çıkışını izliyorum. Nevaleyi ne yapıyor biliyor musunuz? Sırasını bekleyen miniklere dağıtıyor. İlaçları vurup omzuna yürüyor.
Dimdik.
Paytaklamıyor da.
Türkler gelmiş sünnetini yapmışlar. Kimseye eğilmemiş, yalvarmamış, ne ister ki daha?
Akşam Seyyah-ı Fakir Raşit'le çektiğimiz görüntüleri izliyoruz. Aaa bu Nazimu değil mi, meğer sabah gelişini almışız kayda. Aynı yaşlarda iki arkadaşı daha var yanında. Sanırım korkma falan diyorlar, Nazimu mütebessim ve rahat. 'Tamam siz gidin' işareti yapıyor, ben üstesinden gelirim evvelallah!
Kendi başına sünnetini halleden bir yetim.
Adamsın Nazimu.
Bu emekler helâl olsun sana
.
Kara kıtanın yeşil ülkesi
21 Kasım 2015 02:00
Uganda’da çıplak toprak göremiyorsunuz. Bir yeşilin bittiği yerde diğeri başlıyor, yamaçlar çay, ovalar şeker kamışı, ufuklar orman...
Seher vakti... Entebbe havaalanına yeni inmişiz daha. Dört bir yanımızda şimşekler çakıyor, sağdaki bitiyor, soldaki başlıyor. Önüm, arkam sobe, gök yarılıyor âdeta.
Burası hep böyledir diyorlar sabahtan yağar, akşam yine yağar. İlk damlalar iri iri, şap şap düşüyor toprağa. Ardından bir boşalıyor teneke çatılara trampet çaldırıyor.
Güneş bir görünüyor, her yer kupkuru. Beş dakikaya kalmıyor kızıl tozlar yükseliyor arabaların ardında…
Diyebilirim ki Uganda Rize’den bile yeşil. Manavlara bakarsanız yetişmeyen meyve yok. Elma, portakal, muz, mango, ananas… Patates, soğan, biber, patlıcan ne ararsan… Eh su, toprak ve güneş bir arada olunca…
Hava ne sıcak ne serin. Gece 20, gündüz 25 derece civarında. Günler kısalmıyor da uzamıyor da, tek takvim yaprağı bütün sene yetiyor.
YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR
Nedense Afrikalılar gün doğmadan kalkıyor, düşüyorlar yollara… Sabah asfalt kenarlarında serapa kalabalık, yürüyenler, koşanlar… Oluk oluk akıyorlar iki yanda… İş desen, o da yok ortada.
Tamam metro, tramvay yapamamışlar ama ulaşım işine pratik bir çare bulmuşlar “motosiklet taksi kullanıyorlar!”
İndi bindi bin şilin (1 lira), tabii mesafeye göre artıyor, katlana katlana.
Yaşlı kadınlar bile bir el hareketi ile motorcu çevirip, ilişiveriyorlar arkasına. Yan oturmayı nasıl beceriyorlar anlamıyorum, üstelik kucaklarında çocuk, omuzlarında çanta. Bazen küçücük seleye aile boyu çöküyor, arkayı dörtlüyorlar. Ve onca slolama rağmen dengede duruyor, kazasız belasız vasıl oluyorlar menzil-i maksutlarına. Yatalak hasta taşıyanları bile gördüm, fukarayı önden arkadan tost gibi presleyip alıyorlar araya.
Motorlar yük de taşıyor, kasalarına hevenk hevenk muzlar, fırınla ekmek atabiliyorlar. Kereste, çimento, mobilya, doğrama…
İstiap haddi mi dediniz? Onu da kim çıkarmış ya?
Biz de deniyoruz, Nil çıkışından taa Jinja’nın öbür ucuna. Nereden baksan bir on kilometre var arada. Genç sürücülerimiz yolları çalkalayarak otelimize ulaştırıyorlar, şip şak dakikada.
Ücret?
Üç bin şilin verin yeter!
Geldiğimiz mesafeye göre hayli mâkul, eh mzungu (beyaz adam) farkı varsa sineye çekeceksiniz artık, turist her zaman düşecek değil ya.
SEN ŞOFÖRSÜN DEDİLER
Minibüsler salkım saçak insan, şoförler ellerini kornadan kaldırmıyor, kahyalar yakaladıklarını içeri tıkıyorlar. Muavinler bir süre arabayı koşarak izliyor, sonra kapıya asılıyorlar.
Aynen bizim yetmişli yıllardaki gibi… İnsanın “Aksaray Aksaray” diye çığırası geliyor.
Müslüman şoförler arabalarına mutlaka bir “ay yıldız” yakıştırıyor, Besmele-i şerif yapıştırıyorlar ön camlarına.
Tamponlar yazılarla dolu, “çalış senin de olur” mu diyorlar acaba?
Eğer bir Uganda vatandaşıysan gürültüye katkıda bulunacaksın. Ya kornaya basacak, ya teybi açacaksın. Hiç olmadı bir çomak bulup tenekeye vuracaksın.
Esnaf sürekli müzik çalıyor, gençler bir dükkânın ritminden çıkıp, öbürününkine giriyor, yaylanarak yürüyorlar âdeta. Kollar, bacaklar, sallanmaya hazır, omuzlar oynuyor yuvasında. Biri “haydi eller havaya” dese alayı hazır kıta.
Kalabalıkları uyutmanın en kolay yolu bu. Koçum senin ne işin var sağlıkla, eğitimle, politikayla, işler ayna, çal çal oyna.
Televizyonlardan seçim propagandalarını izliyorum liderler ne vaat yarışına giriyor, ne program açıklıyor. Habire şarkı söylüyor, biteviye oynuyorlar.
GEÇER AKÇE YUMURTA
İstisnasız bütün dükkânlarda yumurta satılıyor. Telefoncu bile para üstü yerine kaynamış yumurta veriyor, tuzluk hemen yanı başında. Yumurtaları daha küçük, sarısı daha beyaz ama lezzeti on numara.
İkindiye doğru sokaklar hareketleniyor. Gün battı mı cümle seyyar sökün ediyor, iğne atsan yere düşmüyor. Et çevirenler, balık kızartanlar, yufka açanlar, mısır haşlayanlar. Mangal dumanından göz gözü görmüyor.
Muzu hem tek tek yiyor, hem patates gibi kızartıyorlar. Ayrıca püresini yapıp salçalı yemeklerin yanına koyuyorlar.
Tatlı patates ve yer elmalarını da kesip doğruyor kızartıyorlar tavada. Yağına güvensem deneyeceğim de rengi iç açmıyor…
Seyyarlar yemiyor içmiyor gidip bir hoparlör alıyor. Bağlıyor aküye, kaseti takıyor. “Yaklaş vatandaş! Şu elimde gördüğünüz ilaç ülsere, kansere, mayasıla, basura… Bir çekçek, bir çakmak, bir tarak, yanında ayrıca…”
Gece yarılanıyor sesler devam. İmsak söküyor yine devam. Horozlar ötmeli oluyor ama hoparlörler susmuyor asla. Üç gün sonra alışıyorsunuz, artık ninni gibi geliyor.
Türkiye’den en az kırk yıl geriler. Nereden mi biliyorum? Kafa sallayan köpek maketlerini yeni yeni koyuyorlar arabalarına. Biz seksenlerde terk etmiştik oysa.
BU SENENİN MODASI…
Kadınlar göz alıcı giyinmeyi seviyor, çiğ renklerden, iri desenlerden çekinmiyorlar. Omuzlarında dik dik vatkalar, kalınca bir kemer bağlıyor ve bellerine yastık büyüklüğünde bir fiyonk atıyorlar. Hava sıcak da olsa pullu şallardan, pırıltılı bonelerden vazgeçmiyorlar.
Saç kaynağı bu sene yayıldı zahir, kuaförler 7/24 bukle ekliyor. Sarı elbette star ama allar morlar da aşağı kalmıyor.
Müslüman hanımlar siyahın dışına pek çıkmıyor, sade giyiniyorlar. İnsanın kıyafetine bakarak inancını tahmin doğru bir şey değil ama mütedeyyin mümineler belli oluyor.
Kampala Merkez Camiinde Avrupalıları görüyoruz. Mescidi gezmek istiyorlar. “Tabii” diyorlar “şu cilbapları giyeceksiniz ama!” Başlarını örtüyorlar, sanki nur iniyor sıfatlarına.
Bilmem bana mı öyle geliyor yoksa?
Her evde 9-10 çocuk var, çok sahipsizler, yalınayak, başı kabak salıveriyorlar sokağa. Tosuncuklar ablalara teslim, küçük hanımlar okkalı bir kardeş taşıyor sırtlarında. Üstlerinde yağlı bir çaput, onunla yatıyor onunla kalkıyorlar. Dişler çürük, topuklar çatlak, gözlerde çapak. Kafalarını okşuyorsunuz tıpır tıpır kumlar dökülüyor. Hâlbuki bir banyo yapsalar ciltleri çiçek açacak.
Müslümanlar temizlikte açık ara öndeler, tur bindiriyorlar hatta.
Elinizi yüzünüzü her yıkayışta kıpkırmızı bir su akıyor, demek ki gün boyu üzerimize toprak yağıyor. İyi de bu cami cemaati nasıl oluyor da sakız gibi beyaz giyinebiliyor?
Elektrik yaygın değil, çocuklar TV, bilgisayar bilmiyor. Naylon top bile lüks, ot, kök, çaput ne bulursa bağlıyor kendilerine top yapıyorlar. Hani kerataların ayaklarına da yakışıyor, “üçte devre altıda biter” deyip bir maç alıyorum, çok pis çalımlıyor, belimizi kırıyorlar âdeta.
Tüpgaz var ama halka pahalı geliyor, kadınlar çalı çırpı toplayıp ateş yakıyor. Aşçılar odun kömürü kullanıyor.
Çamaşırlar elde yıkanıyor, dala dikene atılıveriyor. Gassal adı verilen yıkayıcılar gün boyu yaka çitiliyor. Yazılacak çok şey var ama sayfa bitti, Nil’i, gölü, balıkçılları, balıkçıları anlatacaktık güya.
Neyse bir başka yazıya.
Afgan dersi az geldi
28 Kasım 2015 02:00
Her şey inceldiği yerden, zulüm kalınlaştığı yerden kopar. Sovyetler gücünün doruğundayken batağa saplanmıştı Afganistan’da.
Ruslar önceleri kabile hayatı yaşarlar, dağınıktırlar. 1530 yılında Moskova Knezi Korkunç İvan kendini Çar ilan eder, diğer knezleri de baskı ve zulümle peşine takar. Aslında safçadır, Metropolit Makarit’e inanır kendinde insanüstü güçler olduğunu sanır güya.
Vesveselidir, sürekli birilerinden şüphelenir ve cezalandırmak için fırsat kollar, düşünün öz oğlu bile gazabından kurtulamaz.
Bilahare Kazan şehrini alacak, Tatar Melikesi Süyümbike’yi esir edip götürecektir Moskova’ya. Kaç kişiyi öldürür bilmiyoruz ama tam 418 camiyi acımadan yıktırdığı vakıa. Ki Kul Şerif Mescidi gibi mimari zirveler vardır aralarında.
16 YY’da Rusya ciddiye alınan bir devlet değildir, bir mesele olduğunda “git Kırım Hanına arz et” buyrulur, “o ne diyorsa!” Ne İngiltere muhatap alır ne Fransa…
Ta ki Deli Petro’ya kadar. Petro deli meli değil, gözü kara bir Çardır aslında. Deniz gücünün farkına varır ve ülkesini donanma sahibi yapar. Halkına “sıcak denizlere çıkmak” gibi bir hedef koyar. Bunun tek yolu vardır Anadolu ve Boğazlar. İşte o gün bu gündür İslam Coğrafyası ile uğraşıyor, ya direkt saldırıyor, ya fitne kaynatıyorlar. Yoksa ne işin var senin Türkmen Dağında?

BİZANS HAYALLERİ
Ve yine aşina bir isimden zikredelim. 2. Katerina!
Çariçe Katerina hırslı bir kadındır. Bakar Osmanlı’nın tadı yok, gider Nemçe (Avusturya) ile ittifak yapar. İstanbul’u alacak, Bizans devletini yeniden kuracaklardır akılları sıra.
Osmanlı iki cephede birden savaşmak zorunda kalır. Asıl ordu Nemçe üzerine gidince, Ruslar Özi’yi kuşatırlar, şehre tam 6 ay humbara yağdırırlar. Kalede ardına sığınacak taş kalmaz ama mücahidler dayanırlar. Yaklaşık 50 bin askerini kaybeden General Potemkin’i yeis basar. Bir komutana yakışmayanı yapar “yağma ve katliam izni” verir adamlarına. Çapulcular gibi saldırırlar. Çocuk ihtiyar demeden 25 bin Müslümana kıyarlar. I. Abdülhamit Han hadiseyi duyunca derin bir ah çeker, nüzul iner, can verir oracıkta.
Çarlar sadece Osmanlı ile uğraşmaz Kafkas Müslümanlarına da nefes aldırmazlar. Generallerin birkaç saatte alırız dediği Kafkasya’dan 25 yılda çıkamazlar o başka. (1834-1859)
Nakşi şeyhi Seyyid Cemaleddin Kumuki Hazretlerinin halifelerinden Şeyh Şamil bir avuç mücahidi ile kök söktürür Rus ordularına.
Savaş meydanında başarılı olamayan generaller belden aşağı vurur, kuyuları zehirler, ormanları yakar, sayısız Müslümanın canına kıyarlar.
Malum Kudüs Osmanlının elindedir, Rus sefiri Mençikof Babıali’ye çıkar ve Hristiyanlarca kutsal sayılan mekânların kendilerine verilmesini ister küstah tavırlarla. Osmanlı hayır der, Avrupalı Hıristiyanlar kesinlikle karşı çıkmaktadır zira. Rusya bunu bahane eder, savaş ilanında bile bulunmadan çullanır Eflak ile Boğdan’a (1853).
Ardından Sinop limanında donanmamızı basarlar. Tamam, gemilerimizi yakmaları anlaşılabilir ama sivil halka da ateş açarlar. Suya düşenlere acımaz, kancalarla parçalarlar.
İşte böylesi bir Kasım günüdür, yine hüzün düşmüştür Anadolu’ya.
Bilahare ortalık kızışacak, İngiltere ile birlikte Sivastopol kuşatılacaktır. Yıpratıcı savaş “Kırım Harbi” adıyla geçecektir tarih kitaplarına.
Ve gelir dayanır 93 Harbi (Rumi 1293). Osmanlı yine iki cephede savaşır, Balkanlar’da ve Kafkaslarda.
Rusya Sırpları, Rumları, Bulgarları ayaklandırır, çeteler çıkar dağlara. Yağma, tecavüz, yaralama, kundaklama… Zor günlerdir vesselam. 500 bin insanımız şehit olur, bir milyonu ise odunu ocağını terk edip sığınır Trakya ve Anadolu’ya.
PLEVNE’DEN YEŞİLKÖY’E
Osman Paşa Plevne’de, Gazi Ahmed Muhtar Paşa Kars Erzurum hattında destan yazsa da işgalciler çok can yakacak, Edirne ve Silivri’yi alıp Yeşilköy’e dayanacaktırlar sonunda.
Bolşevikler bütün halklara hürriyet, uhuvvet (barış) müsavat (eşitlik) vaadinde bulunurlar. Türkler Çarlardan çok çekmiştir, kızıllar hakkında fikirleri yoktur daha. Hatta Sultan Galiyev gibileri devrime destek olur, ihtilalcilerle çıkar yola.
Ve SSCB kurulur. Evet herkes eşit ama bazıları daha eşittir. Kilit noktalara Türkler getirilmez asla.
EKİMİN ARDI KARA
Lenin varlığımızdan rahatsızdır, Asya Hanlıklarına savaş açar. General Frunze Kazakları, Kırgızları, Özbekleri vurur. Bütün zenginliklere el koyar. Düşünün sadece Buhara Hanının (Seyyid Alim Han) hazinesinden vagonla altın kaldırırlar.
Frunze Mimli bir katildir, milyonlarca Türk’ün kanına girer ki Enver Paşa da vardır aralarında.
Taksim anıtında Frunze’nin kabartmasını görünce çok şaşırmıştım. Yok efendim İstiklal savaşından yardım etmiş de filan. Yardım mı? Çaldıkları paraların yanında bahşiş bile denmez ona.
Hoş o da Türkleri sevdiklerinden değil kullanmaya kalktıklarından. Hani Sam Amca, Marksist PYD’ye niçin destek oluyorsa?
DİNSİZLİK ADINA!
Bu günlerde bazı sosyologlar “din adına savaş” cümlesini çok kullanıyorlar. Hâlbuki en büyük katliamlar dinsizlik adına yapılır. Kork Allahtan korkmayandan, hesap gününe inanmayan cinayet de işler rahatça.
Sadece Komünistler 80 milyon insana kıyar. Ki bunun kahir ekseri Türk’tür. Azeri, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız, Tacik, Başkurt, Tatar… Kızıl Çin ise durur durur vurur Uygurlara.
Cinayet kervanına Stalin’de katılır. Kırımlıları ve Ahıska Türklerini bir gece evlerinden alır, hayvan vagonlarına tıkar. Aç bi ilaç götürüp Asya steplerine bırakırlar. Yarısı yollarda ölür, savurup atarlar raylara.
Her kemalin bir zevali vardır. SSCB gücünün doruğundayken Afganistan’a girer ama çıkamaz. Sistem çözülür, imparatorluk sapır sapır dökülmeye başlar.
BAKÜ, GROZNİ, KIRIM
Gorbaçov Azatlık katliamının ardından, Ermenilere destek verir. Azeri yurdu Karabağ’da katliamlar yaptırır, kan ağlatır milyonla kaçkına.
Yeltsin ise Çeçenistan’a girer ülkeyi harabeye çevirir dünyanın gözüne baka baka.
Milletler arası hukuka göre Çeçenler Rusya federasyonuna katılıp katılmamakta serbesttirler. Reylerini katılmamaktan yana kullanırlar. Hepsi bu. Rusların saldırmak için bir gerekçeleri yoktur aslında.
ÇAĞDAŞ ÇAR İŞ BAŞINDA
Putin sıra dışı bir lider, hem çarların hırsını, hem kızılların öfkesini görüyoruz onda. Muhaliflerini ortadan kaldırabiliyor rahatça.
Şu an Suriye dikkatleri üzerine çekse de Kırım daha az sıkıntılı değil Düşünebiliyor musunuz yüce kitabımız Kuran-ı kerim bile yasak yayınlar arasında!
Başkan Putin, Bayırbucak’da da Türkmenleri değil Çeçen ve Dağıstanlıları hedef alıyormuş. Sahi bu Rus roketleri kimlik mi soruyor? Sen öl, sen kal! Adam mı ayırıyorlar acaba?
Hep merak eder dururum. Zalimler akşamları nasıl uyuyabiliyorlar? Rüyanıza kanlı bebek cesetleri girecek de aldırmayacaksınız. Pes valla!
Yazımı bir Azeriden duyduğum vecize ile bitireyim. “Camanlık (düşmanlık) halklar arasında olabilmez, prezidentler (başkanlar) arasında olar.”
Dikkat ederseniz hep Rusya dedik, Rus demedik asla.

BATAN GEMİNİN MALLARI BUNLAR
Sovyet generalleri Afganistan işgali için 50 bin askerin yeterli olacağını hesaplamışlardı, 150 bine çıktılar yine başaramadılar. Afgan dağlarında en az bin tank leşi bıraktılar. Gorbaçov bazı şeyleri gördü ve ordusunu çekip askerlerini kurtardı. İşgal öncesi Kızıl ordu miğferlerinin hurdacılara düşeceği söylense inanırlar mıydı acaba?
NASIL KIYDINIZ SİNOP’A
.
OSMANLI CAMİLERİNE MAKEDON ZULMÜ
5 Aralık 2015 02:00
14 yıl önce ırkçı militanlar tarafından kundaklanan Prilepe Çarşı Camii’ne Müslümanlar sokulmuyor.
Tamir taleplerine inatla kulak tıkayan Makedon hükümeti, mübarek mekânın tuvalet gibi kullanılmasına göz yumuyor.
Türkiye Cumhuriyeti Makedonya’yı ilk tanıyan ülke… Kuruluş günlerinde Atina ve Belgrad hışımla üstlerine giderken Ankara, Üsküp’e Büyükelçi tayin ederek yanlarında oluyor.
Ardından Türk işadamları yatırım götürüyor, kârlılıktan ziyade kalıcılığa önem veriyorlar.
Makedonya’dan gelen siyasetçiler, Türkiye’de baş tacı ediliyor, doğrusu onlar da altta kalmıyor iyi ağırlıyorlar, ağızlarından bal damlıyor.
Ancak ülkedeki Osmanlı mirasına bakarsanız, kürsü konuşmalarının oyalamadan ibaret olduğu görülüyor. Sanki bir el camileri, medreseleri, çeşmeleri, sebilleri sessiz sedasız ortadan kaldırıyor. Üstelik bunlar nüfusun neredeyse yarısını teşkil eden Müslümanların gözüne baka baka yapılıyor.
Makedon hükümeti bu güne kadar tek bir camiye bile bakım onarım için kaynak aktarmış değil, habire kilise yapıyor biteviye haç dikiyor.
Komünizm döneminde kapatılan camiler hala kilitli, güya demokrasi geldi, netice değişmedi. Ne yapıyor, ne de yaptırıyor, çürüyüp çökmesini bekliyorlar.
İbadet edilen camiler de birer ikişer kundaklanıyor, ortadan kaldırıyor.
Olur mu öyle şey demeyin, işte Prilepe Çarşı Camii önümüzde duruyor.
ÇARŞAMBANIN GELİŞİ...
Eski Yugoslavya Federasyonu altı federal cumhuriyetle iki özerk bölgeden meydana geliyordu. Makedonya da bu federal cumhuriyetlerin arasında bulunuyor ve Anayasası’nda “Makedonya Cumhuriyeti’nde Arnavutlar, Makedonlar ve Türkler ‘kurucu unsur’, diğer etnik gruplar ise azınlık” olarak geçiyor.
Yugoslavya’nın dağılma emareleri belirince Makedonya bağımsızlığını ilan ediyor (1991). O günlerde parlamentoda ağırlığı olan Ortodokslar diğer unsurları kaale almıyor, oturup kendi kendilerine bir ulus devlet kurmaya kalkıyor. Alel acele yazılan anayasa ile nüfusun yarısı azınlık statüsüne sokuluyor ve ana dille eğitim hakkı ellerinden alınıyor.
Slav asıllı Müslümanlar bile dışlanıyor, Ortodoksların sahip olduğu haklardan mahrum bırakılıyor.
Ve klasik seçim hileleri ile iktidar işgal ediliyor. Misal Müslümanların ekseriyette olduğu bölgelerde 15 -20 bin oyla bir mebus seçilirken, Ortodokslara 3 bin oy yetiyor.
Makedonya’nın ilk yıllarında Devlet Üniversitelerine Müslüman talebe alınmıyor. Arnavutlar da Kalkandelen’de özel bir üniversite açıyor. Hükümet buna mani olabilmek için kampüse asker yığıyor. Üniversite baskılara rağmen eğitimini sürdürse de diplomaları tanınmıyor, mezunlar işe alınmıyor. Haklarını isteyen gençler kurşun yağmuruna tutuluyor.
ARNAVUTLAR DİK DURUNCA
Koalisyon ortaklarından Arnavut Demokrat Partisi Gostivar’da yaptığı seçim çalışmasında “Arnavutlara ve Türklere kendi dilleriyle eğitim” hakkı vadedince Silahlı Kuvvetler şehre çörekleniyor. Makedon asıllı askerler halkı hırpalıyor, kadınları kızları sıkıştırıp tecavüzle korkutuyorlar. Yaparlar mı yaparlar. Arkalarında Sırplar ve Ruslar var. Bosna örneği ortada duruyor.
Bu arada Belgrad yönetimi Kosova’daki sınır köylerini Makedonya’ya peşkeş çekiyor. Arnavutlar, zikrolunan köylerin ilhak edilmesine nasıl mani olabilir?
İşte Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) böyle ortaya çıkıyor.
Makedon Ordusu Gostivar’ın ardından Kalkandelen’de mevzileniyor ve sivil Hıristiyanları silahlandırmaya kalkıyor. Cinayetler işleniyor, camiler bombalanıyor. Ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor, Arnavutlar beklediklerinden sert çıkıyor.
“Dur şunlara günlerini gösterelim” diyen Makedon yönetimi felaket panikliyor, Başkenti ciddi ciddi “toprak bütünlüğü” endişesi sarıyor. Ve en başta yapmaları gerekeni yapıyor, Anayasa’ya ‘Makedonya; Makedonların, Arnavutların, Türklerin, Ulahların, Romanların ve diğer milliyetlerin eşit olduğu milli bir devlettir’ yazılıyor.
Arnavutça da resmi lisan oluyor, Türklere, Ulahlara, Romanlara anadille eğitim hakkı tanınıyor.
GELELİM PRİLEPE’YE
Makedon hükümeti bu lüzumsuz savaşta hayli asker kaybediyor, Mesela 8 Eylül 2001 günü Prilepe’ye Karpalak bölgesinden 12 tabut geliyor (ikisi Müslüman asıllı) Makedon milliyetçileri ayaklanıyor, Müslümanların evlerine dükkanlarına saldırılıyor. Bu arada şehrin simgesi olan Çarşı camii ateşe veriliyor. Gerisi tam bir komedi, itfaiye nedense yanı başındaki yangına yetişemiyor ve güzelim eser göz göre göre kül oluyor.
Müftülük hemen ertesi gün camiyi yeniden ayağa kaldırmak için ilgili mercilere müracaat ediyor. Ancak belediye onarım izni vermek bir yana, caminin bahçesini işgal edip park yapıyor.
Şehirdeki önemli İslam eserlerinden biri de Osmanlı’dan miras saat kulesi. Ne yazık ki külahına haç çekiliyor. Kale desen ona keza.
Evet Arnavutlar sözlerinde durup silahlarını bıraktılar gelgelelim Makedon hükümeti barışı taçlandıracak adımlar atacak yerde, Müslümanların nasırına basmaya devam ediyor.
Prilepe’de binlerce Müslüman yaşıyor ama tek camileri bile yok. Yıllar var ki Bayram ve Cuma namazları kılınamıyor.
TİTO’YU ARATIYORLAR
Seçim öncesi şiddetle reye ihtiyaç duyan Belediye Başkanı Maryan Risteski Romanlar’ın ekseriyette oldukları Tirzla mahallesinde bir cami inşasına izin veriyor. Ancak camiye ısrarla bahsi geçen çatışmada ölen askerlerin adını koymak isteyince ortalık yeniden geriliyor.
Müslümanlar sükûnetle 540 yıllık Çarşı Camisinin tamiratı için olur bekleseler de Yönetim müminlerin olgunluğunu istismar ediyor. Makedonya Komünizm döneminden kalma alışkanlıklarıyla Batı nezdinde de puan kaybediyor, AB kapısında beklerken kendini zora sokuyor.
Koca şehirde sadece Çarşı Camisin de ibadet edilebiliyordu. Ama şu anda avlusuna bile girilemiyor. Müslümanlar zaman zaman Cuma kılmak için cami önüne geldiklerinde Eski Belediye Başkanı İliya Dimoski ve ırkçı militanları toplanıp çıngar çıkarıyor.
Eski Prilepe Müftüsü Mustafa Topaloski “Milli Konservasyon Merkezi’nin talebi üzerine Kültür Mirası Koruma İdaresi tarafından cami tamiratına izin verildi. Zaten cami Makedonya İslam Birliği’nin (Meşihatın) tapulu malı, ortada bir engel bulunmuyor” dese de yönetim işi yıllardır askıda tutuyor.



.
.
AT BE HAMİDİYE!, ATMA HAMİDİYE!
12 Aralık 2015 02:00
Sene 1912... Osmanlı donanması Marmara’da sıkışmış kalmıştır âdeta. Dört Yunan muhribi Çanakkale önlerinde pusu atmıştır zira. Akdeniz hilale hasrettir. Bu böyle sürüp gidecek değildir ya!
Bahriye nezaretinden Hamidiye zırhlısı Komutanı Yzb. Hüseyin Rauf’a (Orbay) emir gelir: “Hükûmetimizce Akdeniz ve Yunan kıyılarına akın harekâtı yapılması münasip görülmüş olup, bu hususta…”
Rauf Bey ve erleri sefere hazırdır, derhal demir alırlar. Vira Bismillah!

1 Ocak 1913 günü Çanakkale’ye varır, Harbiye nezaretine şöyle bir mesaj atarlar: “Makine dairesindeki yangın önlenemedi, gemi emniyet maksadıyla yedeklenerek Erenköy koyuna çekildi. Söndürme çalışmaları devam ediyor.”
Yangın filan yoktur oysa. İhtimal Yunan muhripleri de mesaja ulaşacak atlayacaktırlar zokaya. Nitekim öyle de olur, mevzilerini bozar, yağlı avı almaya koşarlar. Yüzbaşı Rauf usta bir manevra ile aralarından sıyrılır, açılır deryaya.
Bi istim, bi duman, pistonlar çıldırır, uskurlar coşar. Hamidiye şahlanmıştır, Bahr-i Sefid’i köpüğe boğar.
Yürü be aslanım! Seni kim tutar?

Meşhur Hamidiye’nin cesur zabitan ve neferânı.
HİLAL AŞKINA
15 Ocak sabahı Mökene Boğazına girerler, kıyılara üşüşen meraklılar kruvazörümüze el sallar. Bunun bir Türk gemisi olabileceği gelmez ki akıllarına. Ne zaman ki direğe “Nazlı Hilal” çekilir, ortalık karışır bir anda. Rauf Bey direkt Syra Adası’na yürür ve limanı topa tutar. Ardından Fokya ile Kakamaçti burunları arasındaki barut depolarını berhava eder, tozu dumana katar.
18 Ocak sabahı Beyrutlular limanda kuğu endamlı Hamidiye’yi görür mesrur olurlar. Bir Osmanlı gemisi ha! Ya Rabbim şükürler olsun sana!
19 Ocak’ta Port Sait’e demir atarlar. Mısır hükümetiyle temas kurar, 360 ton kömür alırlar. Biraz Süveyş Limanında yatar, bir ara Cidde’ye uzanırlar. Araplar yalnız
olmadıklarını anlar, müthiş
tezahüratta bulunurlar. Kim demiş
Osmanlı hasta diye, işte dimdik
ayaktadır hâlâ.

Yandaş medya zulmün yanında.
HAYALET GİBİ
Rauf Bey ince bir siyasetli Malta’dan da 480 ton kömür alır. 4 Yunan zırhlısı peşindedir ama umursamaz. Adriyatik’i Haliç vapuru gibi kaygısızca dolanır ve gelir Gazze’ye yanaşırlar. Hayfa - Beyrut arasında mekik dokurlar. Bir baktın İskenderiye’de, bir baktın İskenderun’da. Sonra Otranto Körfezi’ne seyretmeye başlar, Yunan zırhlısı Ipsara ve üç Yunan muhribi Korfu Adasındadır ama karşısına çıkmazlar. Adriyatik’te Semeni Nehri kıyılarında Türk birliklerine malzeme bırakırken izlendiklerini anlarlar. Yunan donanması yakınlarda olmalıdır. Rauf Bey baskın basanındır der, Şıngın limanına dalar. Altı ticari gemiyi batırır ki bunlardan biri infilak eder, silah ve cephane yüklüdür ihtimal. O sıra tepelerden ateş açılır, o da karşılık verir, bataryaları bertaraf eder tek başına. Sonra Draç limanındaki askeri hedefleri ortadan kaldırırlar. Leros adlı Rum gemisini mahmuzlar, Mihail adlı Yunan kruvazörünü dibe yollarlar.
Hasılı Hamidiye’nin nerede ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz. Artık bir efsanedir o, düşmanın yüreğine korku salar.
İngilizler de geminin pervasız seyrinden rahatsızdırlar.
Gelgelelim durup dinlenmeden yapılan onca yol gemiyi yorar. Kazan dairesi su koyvermeye başlayınca dönüp gelirler İstanbul’a.
Takvim 28 Ağustos 1913’ü göstermektedir, yani 9 ay sonra.
Evet başına buyruk dolaşan “korsan zırhlı” fikri akıllıcadır. Nitekim Almanlar da cihan harbinde Emden ve Lowe gibi iki güçlü gemiyle Hamidiye’yi taklide kalkarlar. Ama ikisi de dönemez yurduna.

Rize,1925
ATMA HAMİDİYE!
“Atma Hamidiye atma, atma / Din kardeşiyiz bizi yakma Atma Hamidiye atma, atma / Taktılar serpuşi kafamiza”

İşte çağdaşlaştırılan vatandaşlarımız. Nasıl da mutlular ama!
M. Kemal inkılâpları evvelce düşünmüş müdür bilemiyoruz ama Erzurum Kongresi’nin sürdüğü günlerde Mazhar Müfit Kansu’ya “fes kalkacak, şapka takılacak” diye yazdırdığına bakılırsa...
923 Nisan’ında tafsilata girer ayrıca: “Şapkayı önce bahriyelilere giydiririz, halka seyrek göründükleri için göze batmazlar; sonra ordu giyer, asker işine karışamazlar. Onları göre göre diğerleri de alışırlar.”
Ama tatbikat böyle “tedricî” olmaz. Paşa bir Kastamonu ziyaretinde vatandaşın karşısına Panama fötrü ile çıkar, direkt girer mevzuya.
Ve Belediye binasındaki meşhur nutuk: “... Fikrimiz ve zihniyetimizle beraber, kıyafetlerimiz de tepeden tırnağa kadar çağdaş olmalıdır, olacaktır!”
İTİRAZLARA RAĞMEN
25 Kasım 1925...
Bursa Mebusu Nureddin Paşa ve Ergani Mebusu İhsan Bey “kılık kıyafetin kanunla belirlenmesini” şık bulmasalar da şapka kanunu çıkar.
Önceleri müeyyidesizdir. İhlâl edenleri inzibatî tedbirlerle sıkıştırırlar. Bakarlar olmuyor, valilerin vazife ve salâhiyetlerine “ilâve” yaparlar.
Şemsi siperli şapka Yahudilerin ibadet kıyafetidir, Anadolu insanı niye giysindir dimi ama?
Ankara da İstiklal Mahkemelerini musallat eder onlara. Şapka İktisası Kanununa muhalif hareket üç aydan başlar, bir yıla… İtiraz ne mümkün, Kel Ali, Necip Ali, Kılıç Ali tuttuklarını yollar cellada.
Erzurum’da şapka giymediği için 13 kişi asılır ki Şalcı Bacı adında bohçacı bir kadıncağız da vardır aralarında. Garibim şaşkındır “kadın şapka giye ki asıla” dese de sesini duyuramaz.
Kayseri’de ise 300 kişi tutuklanır. Şeyh Ahmet Efendi ve dört arkadaşı yürürler rahmet-i Rahmana.
Sivas’ta bir afişi bahane eder, bütün muhtarları tutuklar, ulemadan İmamzâde Mehmet Necati ile Abdurrahman Efendi’nin iskemlesine tekme vururlar.
İstanbul, Maraş, Giresun, Kırşehir, Tokat, Samsun, Trabzon, Gümüşhane, Amasya... Memleket kalkar ayağa!
Komediye bakın ki bahsi geçen kanun meriyettedir hâlâ.
Neyse, gelelim Rize dolaylarına!
15 Aralık günü şehir eşrafı hükümetten “sarığımıza, sakalımıza dokunulmasın. Şapka giyen giysin ama giymeyene karışılmasın” şeklinde bir talepte bulunurlar. Halk da yanlarında durur, güç verir onlara.
Zamanın Rize Valisi Mehmet Hurşit vaziyetten vazife çıkarır. Jandarma ateş açar kalabalığa. Yaralıların yardımına koşanlara da namlu doğrulturlar, 17 insanımız kıvrana kıvrana can verir soğuk kaldırımlarda. O gün orada olanların alayı (143 kişidir) tutuklanır, apar topar İstiklal Mahkemesine çıkarırlar.
ADAM ASMACA
Temyizi ve itirazı olmayan mahkemenin Reisi Ali Çetinkaya ”Bunlar isyancı, hilafet istiyorlar” der cezayı basar. Üyeler Kılıç Ali ve Reşit Galip de kafa sallarlar.
55 mahkûm kale bent cezasıyla Sinop ve Adana’ya yollanır. Cezalar rast geledir yan yana duran iki zanlıdan birine 5 yıl verir, öbürünü 20 yıl yazarlar. Niye diye soramazsın, darağacı oradadır yoksa!
Kalanları da hırpalar, para cezasına çarptırırlar. İdamına karar verilen 8 Rizeli iki saat içinde asılır, naaşlar ailelerine 4 ay sonra teslim edilir anca. Ki Hafız Şaban, Muhtar Yakup Çavuş, İslahiye imamı Hasan Efendi, Belediye bekçisi Kadir Ağa, Hafız Mahmud Kamburoğlu, Hasan Külünkoğlu, Nakşi Şeyhi Numan Sabit gibi itibarlı insanlardır halk arasında.
Ankara hırsını alabilmiş değildir, 25 Aralık günü Hamidiye zırhlısını Rize’ye yollar, şirin şehri bombalatırlar.
Bu hengâmede kim ölür, kim kalır bilmiyoruz. Lakin halk “atma Hamidiye atma” diye ağıtlar yaktığına göre kayıpları olmalıdır mutlaka.
.
Biri Rum biri Slav olsun!
19 Aralık 2015 02:00
Üsküp hükümeti yeniden tarih yazmaya kalktı. Ama ne Yunanistan Makedonyalı İskender’i veriyor, ne de Bulgarlar Çar Samuel’e yaklaştırıyorlar.
Biliyor musunuz, Üsküp’ün fethi esnasında yedi küp altın bulunuyor, Gazi Evranos Bey bunları kenara koyduruyor, şehrin imarına harcıyor. Para azaldıkça “üst küpten alın” diyor. “Üst küp, üst küp” derken adı “Üsküp” kalıyor.
Doğrusunu Allah-ü teâlâ bilir ama Evliya Çelebi böyle anlatıyor.
Üsküp Vardar Nehrinin yanı başında gül-ü gülistan, bağ-u bostan, çemenzâr bir mıntıkada uzanıyor. Yıldırım Bayezid şehrin havasını suyunu seviyor. Edirne’de olmadığı zamanlar burada ikamet ediyor.
Evliya Çelebi’nin yaşadığı günlerde Üsküp 10.060 hane. Ki nüfusuyla da fark atıyor… Mahmud Paşa, Emir Paşa, Koca Serdar ve Sıçanzâde Sarayları meşhur ama evleri de sarayı aratmıyor. 70 mahallesinde, 70 mektep, 70 tekke ve bir o kadar imaret bulunuyor. 110 çeşme, 200 sebil ve bin kuyunun yanı sıra kemerlerle ırmaklar akıtılıyor. Vardar yüzlerce değirmeni döndürüp çifte hamamlarda dinlenirken, kumrular şadırvanlara alkış tutuyor.
Üsküp’te irili-ufaklı 120 cami bulunuyor, 45 tanesinde Cuma kılınıyor. Çarşısı’nda bezzazlar, kazzazlar, saraçlar, sarraflar, haffaflar, hattatlar, hallaçlar icra-i sanat eyliyor. Dükkânlar çiçek içinde, tezgâhlar sümbül, menekşe, gül, nesrin, reyhan ile ıtırlandırılıyor. Evliya Çelebi şehre vuruluyor, halkın nezaketini, nezafetini anlata anlata bitiremiyor.
PİCCO YIKIYOR, ECDAT YAPIYOR
Viyana’yı alsak ne değişirdi bilemiyorum ama kuşatma tutmayınca Avrupa üstümüze geliyor. Üsküp’ü bir süreliğine ele geçiren Avusturyalı General Piccolomini yakıyor, yıkıyor intikam alıyor aklı sıra. Çarşı iki gün boyunca alevlere teslim oluyor. En büyük zararı da Yahudi Mahallesi görüyor.
Osmanlı ordusu yetişip, düşmanı çıkarıyor ama o güzelim köşkler, kasırlar, çeşmeler, türbeler, hanlar, hamamlar viran oluyor. Babıali Rumeli’ye hususi bir teveccüh gösteriyor birçok Avrupa kenti demir yolu ile tanışmazken Selanik -Üsküp arasında şimendifer işliyor. (1873)
Bilhassa Hafız Paşa, şehrin imar ve inşasına çok gayret sarf ediyor, zaman zaman taşan Vardar’ı dizginliyor, ıslah ettiriyor (1908).
Osmanlının zayıfladığı yıllarda Rusya fitne kaynatıyor. Rum, Bulgar, Sırp komitacıları silahlandırıyor. Sonrasını biliyorsunuz işte. Katliam, tecavüz, yağma...
Eli ayağı tutan Müslümanlar göç ediyor ve 1912’de elimizden çıkıyor.
Makedonya önce Sırplara sonra Bulgarlara bırakılıyor. Bir ara Sırp Hırvat, Sloven Krallığının hâkimiyetinde kalıyor, sonra Sosyalist Yugoslavya’nın çatısı altında özerk bir Cumhuriyet oluyor (1944).
ESKİŞEHİR’DEN BETER OLMUŞ
Üsküp’ü ilk defa 20 yıl evvel görmüş ve hayran olmuştum âdeta. Değişik vesilelerle defalarca gittim ve her seferinde muhabbet tazeledim. Geçen yine yolum düştü.
Aaaa bu da ne?
O ağırbaşlı şehir panayıra dönmüş, sağım solum heykel, birinden kurtulan öbürüne çarpıyor. Düşünün bir köprünün üzerinde kırk tane ucube sıralanıyor.
Oturuyorum bir kahveye, basıyorum teybin düğmesine. Soruyorum: Neler oluyor böyle?
“Biliyorsun” diyorlar, “Slavlık ile Yunanlık arasında bocalayan yöneticilerimiz yeniden tarih yazmaya kalktılar. Sırtlarını Makedonyalı İskender’e dayamak istediler ama Atina üstlerine gelince pustular. Döndüler Çar Samuel’e bu sefer Bulgarları karşılarında buldular. Yani ne Helenleşebildiler ne de Bulgarlaşabildiler ortada kaldılar. Keyif kendilerinin ne istiyorlarsa yapsınlar ama İslam eserlerine dokunmasınlar. Daha evvel Vardar kıyısında Balkanların en zarif camisini (Burmalı Minare) sebepsiz yıkmışlardı bu proje ile de Fatih Köprüsünün namazgâhını bozdular, kitabesini kopardılar. Vodna Dağına 60 metre büyüklüğünde bir haç çaktılar. Döndüler geldiler Mustafa Paşa Camiinin karşısına bir kilise yapmaya kalktılar, gençlerimiz ‘sıktınız ama’ deyip tepki gösterince geri adım attılar.”

TAMAMEN DUYGUSAL
Devam ediyorlar: “Başbakan Nikola Gruevski’nin ‘Antikleştirme’ adını verdiği proje güya 70-80 milyon avroya mal olacaktı ama şimdiden 560 milyonu buldu, korkarım bir milyarı da aşacak. Bu bizim gibi bir ülke için büyük meblağ. Zaten her üç kişiden biri işsiz, esnaf çaresiz, köylü kan kaşınıyor.
Eğer siz bina yaparsanız metrekare birim fiyatları bellidir. Hangi müteahhide verseniz üç aşağı beş yukarı aynı paraya çıkar. Ama heykel öyle değil, kaç kilo bakır, kaç metre mermer diye hesaplanmıyor. Sanatın fiyatı mı olur diyor, kasaları ardına kadar açıyorlar. İtiraz ederseniz sanat düşmanı ilan ediliyorsunuz, yandaşlar üzerinize geliyor.
Sadece Atlı Savaşçı heykeli 7.5 milyon avro. İtalyanların heykele yatkınlıkları bilinir ama burada ikna kaabiliyetlerini de kullanmış, hayli iş almışlar. Paralı parçalar Floransa ve Vicenza’da yaptırılmış zira. Hâsılı şehri mini Las Vegas yapmaya kalkan hükümet sadece Müslümanları üzmekle kalmadı Makedonların da gönlünü alamadı.
Makedon asıllı mimarlar da projeyi desteklemiyor, kibirli, banal, rüküş ve pahalı buluyorlar.”

KİM BUNLAR?
Maliyeti bir yana Makedonya gibi çok uluslu devletlerin ırkçılık yapması büyük hata. Peki, yarın ötekiler de çekerlerse o yana, bu yana?
Meydanın devleri arasında Savaşçı ve Atlı Savaşçı göze batıyor. Biri İskenderi, diğeri de babası 2. Filip’i işaret ediyor ama adlarını bile anamıyorlar. Kolay mı Yunanistan n’apar sonra?
Bence ey büyük tenakuz, İmparator Justinianos ile Çar Samuel’in bir araya gelmesi. Bulgar Kralı Samuel Romalılardan nefret ediyor zira.
Kledion savaşında II. Basileious’a yeniliyor, esir düşen askerlerinin gözlerine mil çekilince, kahrından ölüyor.
Bunlar meşhurlarıydı, dilerseniz heykeli dikilen diğer zevat hakkında da kısa bilgiler verelim ki mevzu vuzuha kavuşa.
Todor Aleksandrov Osmanlıya karşı terör eylemleri düzenleyen bir komitacı. Hukuk dışı faaliyetlerinden dolayı 5 yıl yese de bağışlanıyor, İştip lisesine tayin ediliyor. Ancak o haydutlukta karar kılıyor. Vojvoda (komutan) olarak birçok sabotaja imza atıyor, anarşi çıkarıyor. Kızıllar tarafından kullanıldığını anlasa da konuşamıyor, Ruslar tarafından ortadan kaldırılıyor.
Vasil Hristov Chekalarov devrimciler arasında acımasızlığı ile tanınıyor. Kanun dışı yollardan Makedonya’ya silah taşıyor. Emrindeki Bulgar gerilla grubu ile Balkan Savaşında Rumlara destek verdiyse de ikinci Balkan savaşında Yunan askerleri tarafından öldürülüyor.
Kuzman Josifovki Pitu Arnavut ve İtalyan kuvvetlerine karşı çarpışan bir partizan. Şubat 1944’de işçi partisinin gizli toplantısı için Sofya’ya gidiyor. Bulgar polisi onu tanıyor, teslim ol çağrısına uymayınca vurup öldürüyor.
Karev Krusevo Osmanlının hâkim olduğu Manastır’da öğretmenlik yapıyor. Krusevo’da kurdukları eğreti Cumhuriyet sadece 10 gün yaşayınca Bulgaristan’a kaçıyor, Marksistlere katılıyor. IMRO savaşçıları ile Makedonya’ya girmek isterken vuruluyor.
Boris Sarafov Eli kanlı bir komitacı. Kendini tenkit eden Romen gazeteciyi ortadan kaldırıyor. Bulgaristan ve Romanya’yı savaşın eşiğine getiriyor. Yakışıklı bir adam, kocalarından sıkılan varlıklı kadınları tuzağa düşürüp örgüte bağış koparıyor. İdam cezasına çarptırılıyor.
Pavel Shatev İstanbul’da bombalı saldırılar planlıyor, tutuklanıyor, bırakılıyor. 1901’de Osmanlı Bankası’nı havaya uçurmak isterken yakalanıyor, yine salınıyor. Sonra Selanik’te Fransız gemisini (Guadalquivir) dinamitliyor (1903). Cezası sürgüne çevrilip, Fizan’a yollanıyor. Bilahare Sofya Üniversitesinde hukuk okuyor, ömrü komünizm propagandası yapmakla geçiyor. Gelgelelim Kızıl patronları tenkit edince temizleniyor (!), cesedi gübrelikte bulunuyor.
Hristo Uzunov Ohri’de biri öğretmen iki Sırp’ı öldürünce tutuklanıyor. Kaçıyor, İlinden İsyanında rol alıyor. Manastır civarındaki diğer devrimci örgütlerle hâkimiyet savaşı veriyor. Osmanlılar tarafından Tser köyünde sıkıştırılıyor, teslim ol davetine uymuyor, kendi canına kıyıyor.
Eğer bunlarla tarih yazılacaksa…
Ben bir şey demiyorum başka.

.
AT BİNENİN CİRİT ATANIN
26 Aralık 2015 02:00
Erzurum’dayız, kar, kış, kayak, Oltu taşı, cağ kebap, kadayıf dolma…
Bunlar güzel de, ya başka?
Şampiyon bir cirit takımımız var diyorlar istersen tanıştırabiliriz onlarla!
Tamam gidelim, ne çıkarsa bahtımıza…
Kombina’ya doğru uzanıyoruz, buralar ne olmuş böyle, geniş cadde, düzgün bina, hâzâ semt-i mutena!
Et ve Süt Kurumunun metruk binalarına yöneliyoruz, eski yemekhaneyi ahır yapmışlar baştan başa.
Odanın birine ot minderleri yaslamış, şilteleri yaymışlar. Çay hazır olmalı, semaver kokusu geliyor burnuma.
Bir örnek giyinmiş 8-10 genç bardakları dolduruyor hürmetle servis yapıyorlar. Çok edepliler, girip çıkarken düğme ilikliyorlar âdeta.
¥ Peki ya ciritçiler?
-İşte ya karşında.
Ben ciritçi deyince şakakları ağarmış ustalar bekliyorum, pala bıyıklı kara yağız civanlar. Bunlar tıfıl be ağam, omuzları oturmamış daha.
Başkan Yakup Pak atadan ciritçi. Babası dedesi de iz bırakmış zamanında. İlk 974’te başlamış ki on dördündeymiş daha. Attan inse de ciriti bırakamamış, anlatacağı çok şey varmış çocuklara.
“Bakın beyim” diyor “bu gençler Türkiye Şampiyonu. Okuldan çıktıkları gibi buraya koşarlar. Atlarının bakımlarını yaparlar.
¥ Bakım derken?
-Bennem, ayaklarını yıkar, tımar eder, yelelerini tararlar. Biz rengine uyan bir ad takarız atlara, nebilym kır, doru, ala.
¥ İyi de atın haberi var mı acaba?
-Tahmin ettiğin gibi, isim işini ciddiye almaz. Seni zaten ayağının sesinden tanırlar, çağırmana gerek kalmaz. Mümkün mü bir gün görmeyesin, giriverir rüyana.
¥ At cirit oynayacağı günü bilir mi?
-Hem de nasıl, yemez, içmez, kapıda bekler sabırla.
ESKİDEN PUAN MI VARDI?
Eskiden takım filan yoktu, düğün dernek oldu mu çıkıp oynardık. Sen o yanna ben bu yanna. Puan pek de umurumuzda değildi, yeter ki seyredenler keyf alsınlar. Derken Erzurum’un ova köyleri takım kurmaya başladılar. Şu an 40 kulüp var ve düzenli antrenman yapıyorlar. Diyelim köyünüz 35 hane 100 at olurdu en azından. Artık at besleyen kalmadı, yerlilerin nesli kesilirse şaşma. N’ebiliym hipodromlardan almak kolayımıza geliyor. Eğer bir at yarışlarda kendini gösteremezse gözden düşüyor, onlara yaramayan bize yarıyor. Özellikle Arap atlarını seçiyoruz, İngiliz’in atı da kendi gibi, durmaz, dönmez ne yapacağı belli olmaz. Araplar uysaldır, sokulgandır, söz dinler, binicisini yormaz. Dur de dursun, dön de dönsün, gözüne bakar âdeta.
Ciritte hasım acımadan sıkıştırılır, velev ki baban, dayın, emmin bile olsa. Ama merhamet de doruktadır, düşünün rakibini bağışlayana puan veren başka bir spor dalı yoktur dünyada.
İki at boyu mesafeden vurursan da 4 puan, affedersen yine 4 puan.
Cirit bilek işi değildir, bakarsın dal gibi çocuk 50 metre atar. İyi bir cirit atı hareketinizi takip eder, değnek elinizden çıktı mı döner girer alaya.
Hacı Bahaeddin diye bir arkadaşımız var, devre olmuş dinleniyor. Atı bir çocuğa bırakmış soluklanıyor kuytuda. O sıra biri cirit atar gibi hareket yapıyor, at çocuğun elinden kurtuluyor, koşup karşı alayda yerini alıyor. Üstünde binici olsa da yapacağı o, demek işi kapmış kendi başına oynuyor.
2005’ti sanırım, Türkiye Şampiyonasına gitmişiz. Adı bende kalsın bir arkadaşımız var, kara ciridi iyi oynar ama puanla işi olmaz. Ankara TMO ile karşılaşıyoruz, 4 puan öndeyiz, son dakika. O zamanlar vuruşlar 6 puan. Bizim cıva gibi bir arkadaşımız var, onu çıkaracağız gidip gelene kadar süreyi dolduracak.
Dememize kalmadı bizimki fırladı aradan. Gitti ciritini kullandı, TMO bırakmış zaten, peşine adam bile çıkarmadılar. Maçı aldık sandı orta çizgiyi geçince dizginleri kıstı, üç el deriz hop hop hop atını oynatıyor, seyircileri selamlıyor.
TMO ciritçilerinden Ağa Paşa, bizimkinin gafletini sezdi, belki 60 metreden bir cirit attı tam iki dalının ortasına.
Dört sayı öndeydik altı aldılar, maç gitti onlara. Diyeceğim o ki eskiler keyfine oynarlardı, kazanmış kaybetmiş aldırmazlar. Şimdi hepsi okumuş çocuklar, ölçüp biçip çıkıyor, strateji üzerine kafa yoruyor.
¥ Diyelim İstanbul’da müsabakanız var, siz otobüse binip gittiniz, ya hayvanlar?
-Hayvanları da kamyona atıyoruz. Eskiden daha zahmetliydi, şimdi vasıtalar da güzelleşti yollar da. Ama yine de yorgunluk oluyor. Diyelim Uşaklı arkadaşlar 8 saatte geliyor, bizimki 24 saati aşıyor. Son Türkiye Şampiyonasına giderken tır tuttuk, yay yok, makas yok, hava yastıkları sallamıyor. Kağıthane’de parkın köşesini gösterdiler, sıkıştık sığındık âdeta. Ahır bulasın ne mümkün, garipler sabahladı ayakta.
¥ At ayakta uyurmuş doğru mu?
-Büyüklerimiz erkek atın yatanı, kısrağın ayakta duranı makbul derlerdi. Cirit yorucu tabii hayvan sere serpe uzanıyor bir süre sonra. Üç gün peş peşe oynayınca derman mı kalıyor.
ÖLÜMÜ ARPADAN OLSUN
Tamam 5 bin lira verir bir at alırsın, lakin yılda 10 bin lira yer ayrıca. Bunları Hipodromda fındıkla, fıstıkla, üzümle, dutla besliyorlar. Biz arpa verebiliyoruz anca. Bazen saman, yonca, korunga...
¥ Devlet desteği yok mu?
-Hayır herkes kendi imkânlarıyla ayakta duruyor.
¥ Bu çocuklara kim sahip çıkıyor?
-Babaları. Mütevazı aile bütçelerinden ne ayırıyorlarsa. Cirit bahanesi ile Almanya, Dubai, Katar ve Yunanistan’a gittiler, gösteri maçları yaptılar. Çok ilgi gördüler, gazetelere çıktılar. Bayrağımızı dalgalandırıyor adımızı duyuruyorlar.
¥ Cirit can acıtır mı?
-Eskiden ciritleri kendimiz yapardık ağaçtan. Boyu 110 cm olur, kalınlığı beş santim civarında. Biri bana cirit vurmuştu, dağılmıştım âdeta. Sordum kimdi o? Filanca! Nasıl bir dizginaşırı attıysam, adam havalandı at çıktı gitti altından. Cirit yedin mi kesin izi kalırdı. Muzaffere de çok vurmuşam anlatsana.
-Alayda bekliyordum, sessizce gelmiş çıkıverdi bir anda. Cirit boşluğuma nasıl değdi, nefesim gitti geldi. Şakası yok ölür mü ölür insan. Öbür hafta ben onu arıyorum hesabını soracam. Aynı cirit aynı yere inmez mi haydi bir daha. Mosmor bere, nefes aldırmıyor. Köyde de pancarımız var çalışamıyorum. Dirgen elimde ama kaldırmak ne mümkün, bıçak gibi batıyor. Şimdiki ciritler naylon, hem hafifledi hem de kauçuk koydular ucuna.

AT SAHİBİNE GÖRE
Yakup Başkan devam ediyor: Bu şampiyonada seri başı yoktu, koydular torbaya çalkaladılar, artık kime ne çıkarsa. Çektim Türkiye’nin en iyi takımları. Dördü Erzurumlu, iyi tanıyoruz yıllardır başa oynuyorlar. Bana boşuna gitme dediler, şansını zorlama. Şu gencecik çocuklarla yıkılmayan kaleleri yıktık, kaldık sona.
Finalde Uşak’la karşılaştık. Çok diri bir ekip, milli takım kursam çoğunu alırım kadroya. Mesela Abalı Hasan diye bir oyuncuları var 80 metreden attığını vuruyor. Çok dua ettik, Allah-ü teâlâ yardımcımız oldu, çıktık yüzümüzün akıyla. Fert fert baksan onlar daha tecrübeli ama biz takım oyunu oynadık. Disiplini bozmadık. Ekip söz dinlesin kazanır. Oyunu yerdeki daha iyi okur zira. Bir de “benem demeyeceksen” boynun bükeceksin, kibre kapılmayacaksın asla.

TEVEKKELTÜ-ALALLAH
Ve gidiyoruz Ilıca’ya. Korkut Ata Spor kulübünün okçuları meydana çıkmışlar, dört nala giden attan yağdırıyorlar putaya.
Muhammet Reşat kardeşimiz anlatıyor: Bakın Osmanlı yayı basit değil, iki üç yıl sürüyor. Elimdeki Macar usta Grozıl’in işi. Kemankeş arkadaşlar çok çaba sarf etti sırrı çözdüler. Şimdi Türkiye’de de yapılıyor.
Ben gençleri toplayıp “bakın” diyorum ecdat Orta Asya’dan neyle gelmiş? Atla! Öyleyse gel bi yaklaş sev, okşa. Üç kıtaya neyle hükmetmişiz? Yayla! Gel, yayı da tanı, hedefe ok salla. Ata dedemin bindiği ata, tuttuğu yaya merakın varsa kapımız daima açık sana.
Ve işin sırrını fısıldıyor usulca. Ben profesyonel okçuyum diyor, olimpik yaylarda ince ayarlar vardır hata yapmazsın fazla. Ama bunun tadı başka, yayınla bütünleşiyorsun âdeta. Allaha (Celle Celalüh) teslim olacak, okunu da teslim edeceksin.
…w…
Amenna!
.
Hangi Noel
2 Ocak 2016 02:00
Antalyalı papaz Nicholaos’la, Amerikalı Noel Baba’nın ne alakası olabilir? Fırsatçı Kapitalizm yeni bir masal mı uydurmuştur acaba?

DİN ADAMI MI?
Pataralı Nicholaos, İslâm öncesi Demre’de (Myra) yaşayan ünlü bir papazdır. Nitekim İznik Konsiline de çağrılır (325). Avrupalılar onu çok tutar, hatta Barili korsanlar lahdini kırar, kemiklerini çalıp kendi kiliselerine koyarlar.
Kızağı mı?
Yoktur tabii, hem Ren geyiği ne arasın Antalya’da!..
ROMAN KAHRAMANI MI?
Eskiden nerde böyle filmler, bilgisayarlar? Çocuklar çizgi romanlarla oyalanırlar. (Teksas, Tommix…)
İşte Harper Weekly dergisinin çizerlerinden Thomas Nast değişik kahramanlar tasarlar. Al yanaklı, ak sakallı, tombul ihtiyar miniklere sevimli gelecektir ihtimal. Norveç mitolojisinden Vodan’ı, William Gilley’in şiirinden “uçan kızak” motifini keser yapıştırır kahramanına (1863).
GBT UZMANI MI?
Nast’ın hayal gücü sınır tanımaz, miniklerin kulağına “uslularla yaramazların fişlendiğini”, sabıka kayıtlarının Kuzey Kutbunda tutulduğunu fısıldar. Eğer şömine önünde oyuncak bulmak istiyorsan “iyi çocuk” olmalısındır! O kadar!
Noel Baba imajı Haçlı seferleri ve engizisyonlar yüzünden söyleyecek sözü kalmayan Kiliseye uyar. Ruhaniler mal bulmuş gibi atlarlar.

ŞERBETÇİNİN TELLALI MI?
O devirde eczacılar sadece hapla merhemle uğraşmaz, sıcak parayı renkli iksirlerle bulurlar.
İşte Georgia mukimlerinden John S. Pemberton da ‘ferahlatıcı şerbetler’ hususunda kendini aşar. Gün boyu ağdalı mayiler kaynatır, bunları sulandırıp müşterilerine sunar. Günlerden birinde tembel kalfası (Willys Venable) üşenir, sürahiye uzanacak yerde, elinin altındaki sodayı deviriverir bardağa. Bakın şu işe ki beğenileceği tutar, bi daha ver, bi daa… Artık “köpüren meşrubat” yok satar.
Muhasebeci Frank Roobinson ise maharetini gösterir, iki afilli `C` arasına `Coca Cola` yazar. Ürünü bilumum eczane ve dondurmacılara dağıtır, patentini alıp `marka` olurlar.
Pemperton ölünce (1888) Coca Cola sahipsiz kalır, Asa Candler adlı bir müteşebbis 2300 dolar verip (bugün sadece adı 70 milyar dolar) satın alır. Hem ülke çapında yayılır, hem de fıçı yerine şişelemeye geçerek bir ilke imza atar. Talep artınca cam firması Root Glass üç vardiya mesai yapar. Cola`yı market ve benzincilerde pazarlamaya başlarlar. ABD’de beyzbol takımlarına, Kanada`da köpek yarışlarına, İspanya`da boğa güreşlerine sponsor olurlar.
Derken Coca-Cola Company`i 25 milyon dolara Atlantalı bir konsorsiyum alır. Patron Robert Woodruff yelkeni uluslararası sulara açar. General Eisenhower kola bağımlılarından biridir Coca Cola’ya âdeta “kutsal su” muamelesi yapar. Cihan Harbinde bile askerlerini kolasız bırakmaz.
Reklam işi önemlidir, bir kahraman bulmalıdırlar kolaya. Ressam Haddon Sundblum’un aklına Noel Baba gelir, eline şişeyi tutuşturur, kukuletasından çizmesine kola renklerine (kırmızı beyaz) boyar.
Montgomary Ward’ın reklam yazarları Noel Babanın geyiklerine kızıl burunlu Rudolf’u da eklerler. Yeni eleman yeni heyecandır zira (1939)

ANTİ ÇEVRECİ Mİ?
Fidan süslemek karanlık çağlardan kalma bir putperest ritüeli. Batıda paganlar, doğuda şamanlar ağaçlara sunak gözüyle bakar, avları dallara asıp kutsarlar.
Peki ya hindi muhabbeti? Onun mazisi derin değil, Plymouth Valisi William Bradford’lu günlerden kalma.
İlerleyen yıllarda Noel Baba kapitalizmin çarklarını yağlamaya başlar. Yılbaşılarında elini sallasan al urbalıya çarpar. Sağın ponponlu bere, solun takma sakal.

İNTİHALCİ Mİ
Gelelim ünlü Noel şarkısı Cingıl Bells’e… J. Pierpont tarafından bestelendiğinde (1857) Noel Baba gibi bir mefhum yoktur daha.
Jingle bells, jingle bells (Zilleri şıngırdat, zilleri şıngırdat)
Jingle all the way (Yol boyunca hep şıngırdat)
Oh what a fun it is to ride (Sürmesi ne de hoştur)
In one horse open sleigh (Tek atlı açık kızak)
Görüldüğü gibi Mr. James, kendi dünyasında…

KANLI NOEL
Manzara tüyler ürperticidir, küvet kanlı çanağa dönmüştür, tavandan beyin ve pıhtı parçaları sarkar.
Bildim bileli aynı espriler yapılır, “haydi görüşürüz seneye!” “Ohooo Avustralya 2016’ya girdi bile.” Yok yılın ilk bebeği, yok cinsel taciz haberleri, yok büyük ikramiye…
Oysa... Noel denince bir hadise daha geliyor aklıma.
Aralık 1963.
Kıbrıslı Rumlar Grivas komutasında kanlı tedhiş örgütü (EOKA) kurmuş, Türkleri tacize başlamıştırlar. Cumhurbaşkanı Makarios, Enosis (Yunanistan’a bağlanma) arzusu ile yanıp tutuşmaktadır âdeta.
Ağır silahlarla donatılmış 20 bin militanları vardır, Rum Muhafız ordusu ve Yunan Silahlı Kuvvetleri de yanlarındadır ayrıca.
TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) çatısı altında toplanan kardeşlerimiz birkaç av tüfeğine sahiptirler anca.
Oturup Esedvari bir karar alırlar. Noel’e kadar Türkleri kırıp bitirmeli, kalanları göçe zorlamalıdırlar. Daha evvel Girit’te yapmışlardır, tecrübelidirler ne de olsa. Sadece Lefkoşa’da biraz oyalanabilirler, o da çok olsun 8 saat.
Ve işaret verilir, mermiler sürülür namluya. Dile kolay 124 köyü basar, 103’ünü boşaltırlar. Girne’de, Baf’ta, Larnaka’da, Mogosa’da 19 bin soydaşımızı evinden ocağından koparırlar. 475 kardeşimiz şehadet şerbetini yudumlar. Kayıpların akıbeti meçhuldür hâlâ.
Biz katliamlardan sadece birini anlatacağız, hani hatırasını sıcak tutma adına.
KÂBUS GİBİ
Lefkoşa… Kumsal semti…
İrfan Bey Sokak. No:2
Gün çoktan batmış, yerini bırakmış karanlığa…
Binbaşı Nihat İlhan o gece nöbetçidir, eşi Mürüvvet Hanım ise çocuklarını doyurmuş, pijamalarını giydirip yatıracaktır yataklarına. Yakınlardan gelen silah seslerini duyunca ışığı söndürür usulca.
Komşuları Mozaikçi Salahi Bey’in hanımı Feride ve kız kardeşi Nuvber (beş aylık kızı Işıl ile) gelir destek olurlar ona. Gurbet elde Mürüvvetçiği yalnız bırakacak değillerdir ya.
Ayak sesleri yaklaşmaktadır, tehditler kahkahalar. Mürüvvet Hanım oğlu on aylık Hakan’ı basar bağrına, Murat’la, Kudsi’yi de çeker sürükler banyoya. Çaresizdir, küvete saklanırlar güya. Nuvbercik de yavrusu ile siner sokulur lavabonun yanına.
Ve bir tekme! Kapının menteşeleri kopar. İşte militanlar salondadırlar. Nefes bile almadan beklerler. Banyoya da girerler mi acaba?
İnsan kokusu almışlardır, yarım tabaklar ve ekmek parçaları sofra üzerindedir zira. Nitekim banyo kapısını açar onları bulurlar. Silahlardan Rifle 15, Storn 12, mavzer 6 defa ölüm kusar. Manzara tüyler ürperticidir, küvet kanlı çanağa dönmüştür, tavandan beyin, pıhtı parçaları sarkar.
Türkler Nuvber’i şokta bulurlar, zavallıcık kaskatı donmuş bakmaktadır boşluğa. Dizlerinden vurulmuştur, kızı Işıl ise biberonunu çekiştirip durmaktadır çocukça.
Gazeteci Ömer Sami Coşar hadise mahallini resimler ama hava alanından fotoğraf çıkarmak ne mümkün! Rumlar köşeleri tutmuştur, donunuza kadar ararlar.
Telefon hatlarını da keser Türkiye ile irtibatı koparırlar.
Nihayet bir ümit doğar. Bir nakliye tayyaremiz tıbbi malzeme bırakacak, üç beş yaralıyı alıp dönecektir yurda. Hekimlerimiz fotoğrafları yaralı mücahitlerden Vural Türkmen’in sırtına ve göğsüne bantlar, garibi gırtlağına kadar alçıya alırlar. Ne zaman ki Etimesgut Havaalanı’na inilir, Vural Bey üzerinde belgeler olduğunu fısıldar.
Başbakan İsmet İnönü, bizzat hastaneye gelerek ziyaret eder. O sıra mücahitlerden biri “damarlarınızda zerre kadar Türk kanı varsa Kıbrıs’a müdahale edersiniz” diye haykırır İsmet Paşa’ya. İnönü’nün kafasında nasıl bir harekât planı vardır bilmiyoruz ama tehdit dolu “Johnson mektubu” gelince ertelenir başka bahara.
.
Bana ne diyemezsin buna
9 Ocak 2016 02:00
Uzman Dr. Serhat Onur anlatıyor: Bundan 8 yıl evveldi. Gönüllüler hareketinden arkadaşlar “Var mısın” dediler “Afrika’ya!”
-N’apcaz orada?
-Hastalara bakacağız, insanlarla tanışacağız, değişik bir ülke göreceğiz bu arada.
Tamam dedim bana uyar. Aklıma National Geographic’ten kareler geliyor. Aslanlar, kaplanlar, ceylanlar, balta girmemiş ormanlar.
Nijer’e tayyare ile gittik güya, aktarmalardan ötürü kırk saatimiz uçtu havaya. Sonra bindik bir midibüse, başladık mı çalkalanmaya. Dışarıda sıcaklık 45 derece, içerisi şüphesiz daha fazla... Ne fan var, ne klima, buğulama olduk âdeta.
Mesafe 880 km. git git bitmiyor. Mola verdiğimiz yerlerin sadece birinde su vardı, tuvalet nerede deyince güldüler katıla katıla. Nasıl pişmanım, kendi kendime “Ah be Serhat” diyorum “ne işin var senin buralarda?”
Ne panter gördük, ne çita, yer çekirge, gök sinek. Bir daha Afrika mı? Adımımı atarsam…

BÜYÜK LOKMA YE…
Meğer büyük konuşmamak lazımmış, o günden sonra 22 defa daha gittim Afrika’ya.
Çile mi? Çektik tabii. Ama hepsini unuttuk gitti. Çünkü sahipsizler, muhtaçlar, minnet ve şükran okunuyor simalarında. Şunca yıllık hekimim böyle dua almadım hayatımda. Duyduğum hazdan olacak iki hafta nasıl geçti biliyor musun? Sanki 10 dakika.
Afrika’da bu güne kadar on binlerce insana baktık, ciddi ameliyatlar yaptık, bayrağımızı dalgalandırdık. Ama taşıma suyla bir yere kadar. Artık kalıcı olmamız lazım.
Biz on yıldır kovalıyoruz, misyonerler yüz yıldır oradalar, köşeleri tutmuşlar. Buna rağmen tesirli değiller, halkın bize teveccühü daha başka.
Bakın Küba yeni mezun olan hekim ve hemşireleri mutlaka kara kıtaya yolluyor. Gençler en uç vakaları görüyor, tecrübe kazanıyorlar. Eğer Küba bunu yapabiliyorsa, Türkiye neler yapmaz?
Biz Hıristiyan çocuklarını da sünnet ediyoruz, hasta hastadır, ayırım olmaz. Türkleri tanımayanlar beyaz insanın İslam’ı seçebileceğine ihtimal vermiyor. Beyaz adam hep efendi olacak değil ya, mesafe koymuyoruz onlara.
Bazıları efkârlı efkârlı “bizi unuttunuz” diyorlar “yakışır mı Osmanlıya?”

HİÇ UNUTMAM BİR GÜN…
Evet, hiç unutmam Amine diye bir kadıncağız geldi. 7’inci doğumunu yaparken çocuk ters geliyor. Düşünün kafa içerde eller ayaklar dışarda, o haliyle üç gün yürümüş biçare. Çocuk vefat etmiş, bari kadını kurtaralım dedik aldık ameliyata. Çok şükür Rabbim bağışladı yavrularına.
Yine sekiz yaşında bir kız çocuğu getirdiler adı Fatıma, babası üstüne titriyor âdeta. Baktım garibin eteği ıslak herhalde su falan döküldü dedim. Meğer mesanesi dışarıdaymış, bu şekilde yaşıyormuş yıllarca. Mesaneyi yerine koymak kolay değil, ciddi bir ameliyat. İstanbul’da bile extra hazırlık lazım, şu tozun toprağın içinde, şu gece kondu imkânlarıyla?
O günlerde de sıtmaya tutulmuşum, kinin alıyorum ama ne fayda. Alev alev yanıyorum, parmağımı kımıldatacak mecalim yok. Kenara çekilip düşündüm, “ihtimal bu çocuk ömründe ilk defa bir hekim görüyor, belki de göremeyecek bir daha. Birkaç sene sonra genç kız olacak, insanlardan kaçacak, kuytularda saklanacak. Ani bir kararla tevekkeltü alallah dedim, sığındım Yaradan’a. İçimden yalvarıyorum “Ben vesileyim Ya Rabbi, şifa senden, dilersen neler olmaz?”
Ameliyat nasıl güzel geçti anlatamam, hani içinize sinen işler olur ya, her şey tıkır tıkır yolunda… 6 ay sonra yine uğradım, baktım çocuğun neşesi yerine gelmiş, mutluluktan gözleri parlıyor âdeta.
Söyleyin değmez mi? Bütün bu emekler bir insan için bile olsa…
GEÇ BİLE KALDIK...
Afrika’yı tanımaz bilmezdim, sağ olsun Serhat Bey çağırdı, bir grup arkadaşla gittik Çad’a. Ben mahrumiyet olduğunu biliyordum da, bu kadarını tahayyül edemezdim asla. Düşünün koca ülkede sadece bir KBB uzmanı var, halbuki çalıştığım hastanede 7 arkadaşız yan yana. Bizi beğenmeyen özele de gidebilir, üniversiteler de emrinizde ayrıca.
Acemilik işte orada cihazlar olacağını sanmıştım, hiçbir şey yok. Sadece iskemle masa… Uzman olsanız ne fayda?
Beş çocuğu ile bir baba gelmiş, minikler bembeyaz giyinmiş, ördekler gibi sokulmuşlar adamcağızın kanadı altına. Bu ülkede bir sünnet 50 dolar, maaş da 50 dolar. Beşini birden yaptırsın, imkânı mı var? Arkadaşlarımız köylere kadar uzandılar, hasır üzerinde çöküp sünnet yaptılar icabında. Ne yemek, ne çay. Bazıları yıllık izinlerini alıp geldiler, kendilerine lazım olsa yok başka.
Yaşlı bir adamın kulağından buşon çıkarmıştım, basit bir vaka. Adamcağız açtı ellerini başladı mı duaya. Bir ağlıyor hıçkıra hıçkıra. Bilmem Çad çok tesir etti bana, vermeyi öğretti o yaştan sonra.
Biliyorum şu yaptığımız muayyeneler ameliyatlar deniz yıldızlarını suya atmaktan ibaret. Bunları ısınma turu olarak görmeli, hastaneler kurmalıyız mutlaka. Araştırdım Türkiye’de okuyan Afrikalı öğrencilerin sadece % 17’si geri dönüyor, çoğu İstanbul’da kalıyor. Biz gelip geçiciyiz, Afrika’yı Afrikalılar kurtarır anca.
Afrika’da büyük oyuncular var Amerika, İngiltere, Çin, Hindistan, Fransa. Biz yeni yeni giriyoruz sahaya. Devletimiz yanımızda, gerek Dışişleri, gerek Sağlık Bakanlığı, gerekse de THY ve TİKA üstüne düşeni yapıyor fazlasıyla.
Afrika hükümetleri hem hekim bulamamaktan yakınıyor hem de “izin” hususunda naz yapıyorlar. Diplomalarınızı, ihtisas belgelerinizi, hatta katıldığınız kongreleri bilmek istiyor, sıkıntı çıkarıyorlar.
Afrikalı çocukların neredeyse tamamı yalınayak, üzerlerinde çullar çaputlar. Ama öyle içten gülüyorlar ki imreniyor insan. Bizim on tapumuz olsa on birinciyi kovalıyoruz, onlar bir lokma bulsa şükrediyor. Biri sefalet, biri sefahat içinde… Böyle kardeşlik olur mu? Allahü teâlâ hesabını sorar.
İlk Afrika seyahatimde “üzerinize az şey alın” diye tembihlemişlerdi. Çünkü ilaçlar, cihazlar bagaj hakkımızı dolduruyordu fazlasıyla. Ben ilave ücreti göze aldım bavulla çıktım yola. Lakin bagajım kayboldu, kaldım mı gömlek fanilayla. Aynı Afrikalılar gibi akşam yıkıyor, sabah giyiyorum. Sonra bavulum geldi, onca elbise, kozmetik, çeşit çeşit ayakkabılar… Demek olmasa da oluyormuş dedim, alayını dağıttım, elimi kolumu sallayarak döndüm yurda.

UZM. DR. İBRAHİM ULUSOY: AY YILDIZIN ‘TADD’INDA...
Bakın böyle bir ekibi yola çıkarmak hiç de kolay değil, sadece hazırlığı aylar sürüyor. Şu kadar ilaç, şu kadar enjektör, ultrason, koter vs… En az 60 koliyle giriyorsunuz uçağa. Serum ağır bir malzeme, onu da oradan tedarik ederiz deyip almamıştık. Uganda’nın büyük şehirlerinden birine gidiyorduk nasıl olsa. İnanabiliyor musunuz koca Jinja’da bir şişe serum aradık yok, dört saat gidip Kampala’da bulduk anca. Ne kadar verdiğimizi söylesem ıslık çalarsınız, İstanbul’da 100 şişe serum alabilirdik o paraya.
Aksaklık çıktı mı alışkın edalarla boyunlarını büküyor, ellerini açıyor, “sory” diyorlar, “here is Afrika!”
30 yaşlarında bir genç getirdiler apandisit patlamış, yayılmış batına. Hastaneye kaldırmışlar ama cerrah yokmuş, alıp getirdiler yanımıza. Şükürler olsun müdahale ettik zamanında. Nasıl efendi, nasıl hürmetkâr. Bayrağımızı öpüp duruyor büyük bir aşkla.
Onca uzaklığa rağmen Cumhurbaşkanımızı tanıyor, Türkiye’den çok şey bekliyorlar.
Ayaklarının altı elmas, üzerlerine mintan bulamıyorlar o başka. Nil var göl var sular akmıyor. Toprak bereketli, günde iki kere yağmur yağıyor ama karınları doymuyor. Batılılar siz yorulmayın ne lazımsa vereceğiz demiş halkı uyuşturmuşlar.
Afrika’da günde 500 hastaya bakıyor, tahlillerini yapıyoruz ayrıca. Türkiye’de böyle çalıştırsalar var ya isyan çıkar. Tek derdimiz dua almak. Şu günlerde çok ihtiyacımız var buna.

Dr. MEVLÜD FATİH TURGUT: ELLER TAŞIN ALTINA
Afrika’daki hastalarımın bir kısmı hayatında ilk defa hekim görüyordu. İlaçlarını da uzattık onlara. “İyi ama” dediler “ya bundan sonra?”
87 yaşında bir teyze tam 50 yıldır baş ağrısıyla kıvranıyormuş. Yarım asır dile kolay, ne sabır varmış ama.
Bir cilt kanseri geldi, elleri normalin 5 misli, ilk defa geliyormuş doktora.
Batılılar göstermelik klinikler açıyor, sömürü çarkını döndürüyorlar.
Adam çaresiz, kapılarını çalıyor. “Önce Hıristiyan ol sonra…”
Sadece Türkler menfaat beklemiyor, ihlasla çalışıyorlar. Daha çok organizasyon yapılmalı ki Anadolu insanının şefkatiyle tanışsınlar. Müslüman elinden dilinden sözlerinden emin olunan kimse demektir. Bizi tanıyınca anlayacakla
.
|
| Bugün 511 ziyaretçi (1551 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
xxxxxxxxxxxx
Tek rakibim karayolları
16 Ocak 2016 02:00
Hatırlar mısın bir zamanlar arabaların arkasına “rakibim hava yolları” yazardık. Sen misin laf atan, geldiler rakip oldular. Otobüsle aynı paraya yolcu
taşıyorlar.
Henüz garaj kapısındayım bir otobüs çıkıyor. Muavin orta kapıdan sarkıp soruyor: “Abi ne tarafa?” - Ankara.
- Atla!
Biniyorum. İçerde hepi topu dört kişi... “Nereye oturayım?”
“Nereye istersen” diyor umursamaz tavırlarla “zaten boş araba.”
En öne geçiyorum, şoförün yanına... Bakarsın haber maber çıkar di mi ama?
Selam sabahtan sonra “kaptan işler nasıl” deyip giriyorum mevzuya. Büküyor boynunu “halimizi görüyorsun” diyor, “üç kuruş para aldık onun da % 20’sini yazıhane kesti, garaj parası, köprü, otoban derken alayı buharlaşacak, yine bize kalmayacak. Hele şu mazot yok mu, ciğerimizi yakıyor.”
- Bir ara kaçak mazot olurdu sağda solda.
- Bir zamanlar... Şimdi bul da al!
- Kirli değil miydi onlar?
- Hiç fark etmez, ucuz olsun kirli olsun icabında.
- İyi de pompayı bozmaz mı?
- Bozuyoruz zaten. Düşünebiliyor musun adam yağ yakıyor.
- İyi de yakıt yağlıysa motorun çevreci olsa ne yazar? Euro 5 olsun diye binlerce lira verdiniz fazladan.
- Biz de biliyoruz ama... (susuyor)
Bu arada otobana çıkıyoruz, kaptanımız arabayı “hız kontrol” ile otomatiğe bağlıyor, sol ayağını kıvırıp alıyor altına.
- Ooo iyi gidiyor maşaallah.
- Evet, arabalar çok gelişti. ESP, EBD, ABS, ASR artık lüks otomobillerde ne varsa... Şerit okuyor, dalarsan siren çalıyor, hatta baktı yetiştiremeyeceksin kendi fren yapıyor. Bak bir fren ayağının altında, bir fren de elinin altında. Retarder diyoruz biz ona.
- Egzoz freni gibi mi?
- Onlar eskidendi, motoru boğar, arabayı kasarlardı, bunlar şanzımandan sıkıyor.
BİNİŞ O BİNİŞ
- Biliyor musun biz aileden otobüsçüyüz. İlk mektebi bitirdim takıldım babama... Biniş o biniş... Mal sahibi olduk sonunda... Tabii herkes gibi 302’den başladık, sonra V6, V8, 304, 403, Trevego filan... Şimdi MAN ve TemSA da güzel arabalar çıkarıyor. Hasılı model yükseliyor ama iki tane olmuyor asla.

- Niye olmasın?
- Çünkü tam borcun bitiyor, yenisi çıkıyor. Yolcu eskiye niye binsin? TV, video, kulaklık, hususi ekran, deri koltuk, bilgisayarına hat ve enerji istiyor. Araba servisten düşmeli oldu mu telaşlanıyoruz tabii, elimizdekini üçüne beşine bakmadan satıyor, yenisi için imza basıyoruz koçanlara. Çalış, didin, sar başa. Bu işten kim kazanıyor biliyor musun? Bankayla, fabrika.
- Bakım masraflı mı peki?
- Lastiklerin 50 binde değişmesi gerek, otobüs için o kilometre üç beş hafta. İyisinden alırsan tanesi bin dört yüz lira, 6 tane alacaksın. Ayda bir yağlar, kayışlar, filtreler değişecek, gitti 1500 lira. Sigortası, pulu, kaskosu, karayolları onlar da nerden baksan senelik 25 - 30 bin lira. Bak şu cam 3 bin. Düşün bi çakıl sıçrasa... Evet motor şanzıman ömürleri uzadı ama bir kapak açılırsa var ya, yandı gülüm keten helva.
AKINTIYA KÜREK...
Ve günün sorusunu tevdi ediyorum. “Bu arabayı kaça aldın usta?”
- 275 bin euroya.
- Peki satsan kaça gider?
- 75 bin versinler, öper koyarım başıma.
- Bu arada 200 bin euro kazandın mı peki?
- Nerdeee?
- Öyleyse külli zarar.
- Ya ne ya? Ömrümüz eridi ayrıca.
Dert bir değil ki
Ve bir başka gün. Erzurumlu bir kaptanla tanışıyoruz: “Bir seferde 700-750 litre yakarız” diyor, “mazotun litresi 4 lira, artık yekûnu sen hesapla. Esenler’den çıkış parası 130 lira, Harem 30, Gebze 30, İzmit 30, Adapazarı 30, Ankara 70 lira. İki şoför bir muavin bir de host dört kişiyiz. Nerden baksan 600 lira veriyorum sefer başına. Eh, beşer nüfusa baktıklarını farz etsen 20 kişi ekmek bekliyor. Otelde yatarsak (ki kışın mecbur) gitti 300-400 lira daha.
Diyelim yolcu yok, yazıhane boş dolu anlamıyor, mecburen basacaksın marşa. Sadece yazın 3 ay para kazanıyoruz, gerisine bakma. Zaten işin cılkı çıktı dört beş arabası olan firma kuruyor. Aynı saatte bir sürü otobüs kalkıyor, yolcu yok, milli servet heba oluyor boşuna.
- Peki n’olacak böyle?
Küçükler silinecek ortalık büyüklere kalacak. Hâlbuki mahalli firmaların yaşaması lazım. Misal çocuk emanet ederler, alır getirir, teslim ederiz yakınlarına. Bir şekilde tanışırız, hemşeriyiz zira.

- Bir de hatıra dinlesek... Hani hiç unutmam derler ya...
- Birkaç yıl evvel Erzurum’dan çıktık, savcı bey de geldi oturdu yanıma. Konuşa konuşa gidiyoruz, nasıl tipi, iki adım ötesi görünmüyor. O zamanlar yollar böyle bölünmemiş daha. Tam Kızıldağ’ı aştım aşağı saldım, baktım tırın biri kaymış makaslamış, karşı tarafta da bir minibüs patinaj yapıp duruyor. Fren ne mümkün, süpürüp gider mazaallah. Direksiyona yapıştım gözlerimi kapadım, çarpma sesi bekliyorum gelmedi. “Sayın savcım geçtik mi” diye sordum. “Geçtik de gözünü niye yumdun?”, “Olacakları görmek istemedim, şahit yazarsınız sonra.”
Bu işin mesuliyeti çok ağır. İnsan taşıyoruz zira. Bazen lastik patlar, baktın yolcu inmiş geziniyor asfaltta. “Aman abim geçin kenara. Emanetsiniz, size bir şey olursa ne derim sonra?”
BAS BAS PARALARI
Dua ediyoruz arıza olmasın, tamirciler bir liralık işe iki lira istiyor. Sanıyorlar ki otobüsçü paşa, banknot basıyoruz burada.
Eskiden üç yolcu götürsek gidiş geliş masrafın kurtulurdu, şimdi gidişi full çekeceksin ki dönüş sana kala.
Hatırlar mısın bir aralar arabaların arkasına yazardık “tek rakibimiz hava yolları!” Sen misin laf atan geldiler rakip oldular başımıza. Biz 80 liraya yolcu taşıyoruz onlar da seksen liraya.
Aklın yolu bir, ben de olsam binerim ona. Biri 16 saat, öbürü bir saat 40 dakika...
Bir tayyare dört otobüsün yolcusunu alıyor, düşün günde 13 sefer var, 50 otobüs çıktı mı boşa? Eh işte bize de köylerden kasabalardan gelenler kalıyor. Her geçen günü arıyoruz. Diyoruz belki bu yıl iyi olur, kendimizi kandırıyoruz boşuna.
- Oğlun olsa şoför yapar mıydın?
- Asla. Başka iş mi yok. Bakma biz alışmışız bi kere, virüs girmiş kanımıza.
TİLKİ UYKUSU
- Peki uykunuz gelince?
- Katiyyen ısrar etmeyecek, değişeceksin arkadaşınla.
- Sahi o beş yıldız çizip Hilton yazdığınız kabinlerde rahat uyunuyor mu?
- Yatıyoruz ama tilki uykusu. Şoförün her hareketini hissediyorsun (retarder kolunu çekiyor, o malum dızzzz sesi) arabayı dinliyorsun. Şimdi şuraya girdi, şimdi buradan çıkacak. Virajları tek tek sayıyorsun, direksiyondasın âdeta. Yattığımız yer tekerin yanı, lastik bi gümlese var ya Allah muhafaza.
İSTEDİK VERMEDİLER
- Devlet uçaklara ve gemilere bir liraya yakıt veriyor, otobüsçüye dört lira. Bana iki liradan versin, 30 liraya adam taşımazsam gelin yanıma. Yolcu da artar hareket gelir piyasaya.
- Peki şoförler cemiyeti?
- Ne işe yaradığını bilmiyoruz, bize sahip çıkmadığı vakıa. Sağda ulaştırma, solda ulaştırma sanki Kapıkule’den geçiyoruz. Fırt düdük, çek kantara! Diyelim gece fener yakmış görmemişsin binlik cezalar geliyor plakaya. Bizi pamuk tüccarı mı sanıyorlar yoksa? Otogarları da attılar şehir dışına. Talebe Trabzon’dan geliyor 30 liraya, yurda gidiyor 40 liraya. Eğer hızlı tren de yayılırsa bittik gitti. Artık oturur hatıra anlatırız çocuklara...
SAĞ SERBES
Bu arada muavine laf atıyorum, “Üreticilerden istemez misiniz? Şöyle şoförler gibi size de bir yatakhane koysalar aşağıya.”
“Yaa evet” diyor, “adamların da pek umurunda!”
- İşiniz zor olmalı.
- Yok canım ne zoru, bir lastik için 14 bijon söküyoruz o kadar. Anahtar dönmediği için boru takıyoruz ucuna. Hele şu karda kışta zincir bağlamak büyük zevk, demir eline yapışacak ki tadı çıka. Araba doluysa merdiven başında pineklersin, menzile varırsın herkes dağılır, kalırsın bir başına. Millet sıcak yatağına girer sen otobüsü yıkar paklar, servise hazırlarsın gecenin ayazında. Yazın 15 gün arabadan inmediğin olur. Ayakların davul gibi şişer, sığmaz pabuca.
Bizimki de heves işte bir beyaz gömleğe, bir laci takıma vurulduk iş aldık başımıza...
.
İstanbul sokaklarının isim babası: Osman Nuri Bey
23 Ocak 2016 02:00
Osmanlı düzen demektir. Ecdat tanzim eder, yazar, kenara koyar. Sonra geleceklere de yol yordam bırakır.
Eski İstanbul mahalleleri ufaktır ve imamlardan sorulurlar. Ancak Kırım Harbinden sonra şehir çok göç alır, kalabalıklaşır. Mahalleler birbirine karışır. Bu yüzden “İntizam-ı şehir meclisi” kurulur (1855) ve Babıali’ye bağlı olarak çalışır.
Ne varsa kayda geçerler, sokak isimlerinden tutun da su yollarına... Bu meclis, “mektep civarı, fırın karşısı, çeşme yanı” gibi ekleri temizler, sarih (net anlaşılır) bir adres için gerekeni yapar. Sonra mükerrer (tekrar) meselesine el atar. Haritacı Necip Bey mükerrerleri tamamen bitiremese de hayli azaltır. Bu arada sokak girişlerine tabelalar asılır.
Cumhuriyet Türkiye’si kararsızdır, kurumlar yine Osmanlı gibi mi çalışacak, yoksa yeni bir düzen mi tutturacaktır? Bazı müesseseler Batı'yı taklit eder, bazıları kendileri gibi kalır. Mesela Şehremaneti eskisi gibi yürür yoluna. Sokakları yeniden adlandırmak ve binaları numaralandırmak üzere bir Tahrir heyeti teşkil eder, başına Hazine-i Evrak dairesinde katiplik yapan Osman Nuri Bey’i getirirler.
İstanbul’da on bin sokak ve 144 bin bina olduğunu düşünürseniz işleri zor olacaktır. Heyet öncelikle aynı ismi taşıyan 6200 sokağı tespit eder. Ki kuyu, fırın, cami, mektep, medrese, türbe, dere, bostan, çeşme, bakkal, karakol, orta sokak yeni sokak isimleri defaatle kullanılmıştır. Bunlar ufak eklerle anlaşılır hale getirilir. Şöyle ki hamam sokaklarını, İcadiye Hamamı, Kınalı Hamam, Yatağan Hamamı şeklinde isimlendirirler sil baştan.
GAYRİ MİLLİLER AYIKLANIR
Bu arada Karabet Kalfa, Tensof, Balıkçı Kirkor, Aya Yani gibi gayri milli isimlerle, argo, hafif isimler ayıklanır. Toprak sokaklardan bazıları killi sokak olur, bazısı çakıl sokak. Bostan sokaklar da Hacı Kadın Bostanı, Fenerli Bostan, Kariye Bostanı diye ayrılırlar.
Türbe sokak! Ama hangi türbe? Artık Aşık Yunus, Şamdancıbaşı, Vefa türbesi sokak yazılmalıdır.
İş bununla da bitmez levhalar hazırlanır, halkın rahat görebileceği yerlere asılır. Osman Nuri Bey, sokak isimlerinin emaye levhalara işlenmesini çok arzular, çünkü mütehammildir. Sıcağa, soğuğa, rutubete dayanabilir, kolayca yıkanırlar.
Ama Türkiye’de emaye yapılamıyordur daha, yurt dışına sipariş verilse astarı yüzünü aşar. Bu yüzden galvanizli sacı tercih etmek zorunda kalırlar. Osman Nuri bey sokak adlarını Rika ile yazdırıp düzene sokar.
Tatbikata Büyükada’dan başlanır köşe duvarlara tabelaları ve kapılara numeroları çakarlar.
Faaliyet bu minval üzere sürer gider, taaa ki harf inkılabına kadar. Devrimi müteakip elif be’ye tahammül edemeyen aferin delileri, tabelalara kitabelere savaş açar.
NÜFUS 690 BİN...
28-Teşrinievvel 1927’de Nüfus tahriri (sayım) yapılır ki İstanbul 690.857 olarak tespit edilir.
O yıllarda İstanbul’da 9 nüfus dairesi vardır, Bayezid, Fatih, Beyoğlu, Üsküdar, Kadıköy, Bakırköy, Yeniköy, Hisar ve Adalar. Sayımları bunlar deruhte eder, mıntıkalardaki neticeleri kayda alırlar. Bilahare haritalar çıkarılır, neresi meskun, neresi gayri meskun, neresi ticari saha?
Derken gemi gemi muhacir yağar yurda. Mübadele kısaca "al gülüm ver gülüm" şeklinde özetlenebilir. Dikensiz gül bahçesi tesis edeceklerdir akılları sıra. Ortodoks Türk vatandaşlarını (rızalarının hilafına) Yunanistan’a yollar, Batı Trakya haricindeki Müslümanları odundan ocağından kopartırlar. Ulus devlet bunu gerektirmektedir zira.
Akçeli işler oldum olası şaibelidir. Mübadillerin de canı yanar. Diyelim senin Yunanistan’da hanların hamamların vardır, iyi de kime anlatacaksın burada?
Her ne kadar gazetelere “tereddüte mahal yok, tevziat alelıtlak başlayacak, istihkaklar nispetince teşmil edilecektir” dense de işler aksar. Orada konak efendisisindir burada iki göz oda, bir çorak tarla münasip görülür sana.
1934 yılında İstanbul’da 34 nahiye vardır. Haydi Kumkapı, Küçükpazar, Karagümrük, Şehremini, Fener, Samatya, Yeşilköy, Sarıyer, Galata, Hasköy, Erenköy, Kısıklı, Heybeli, Burgaz, Beykoz’u anlarız da. Üsküdar, Kadıköy, Fatih ve Bakırköy dahi nahiyedir hâlâ.
Yurttaşlık bilgisi imtihanlarında “nahiye müdürünün vazife ve salahiyetleri” sorulmaktadır çocuklara.
Osman Nuri Bey şehrin kazalara ayrılmasına karşıdır “İstanbul’da bu kabil teşkilata muhtelif zamanlarda teşebbüs edilmişse de kabiliyet-i tatbikiyesi mümkün olmadığından sarf-ı nazar edilmiştir” der açıkça.
Ve "şehir rehberi" gibi bir hizmete vesile olur. Krokileri ressam Salim Yunus çizer, navigasyon cihazlarını çatlatırlar âdeta.
Osman Nuri Bey Taksim alanının köşesindeki su makseminin duvarına Cadde-i Kebir tabelasının yerine İstiklal Caddesi yazılı tabelayı mıhlarken. (1927)
Adları unutulsun diye mi?
O yıllarda İstanbul’da 600 küsur mahalle vardır ki genellikle Türk İslam büyüklerinin adları ile anılırlar. Mahalleler bir cami ya da külliye etrafında toplanan sokaklardan oluşurlar. Bunları üçer beşer birleştirmek münasipse de, komşuluğu ile şerefyap olduğunuz büyüklerin isimleri kalkar ve peyderpey unutulurlar. O hengamede 400 mahallenin ismi kaybolur ki Fatih'in Topçubaşısı Hacı İlyas, Fetih ordusu komutanlarından Yavaşça Şahin, ünlü Amiral Şahsuvar Bey, İstanbul’un ilk kadısı (ve Belediye Başkanı) Hızır Bey, Yavuz’un Hekimbaşısı Ahi Çelebi ve Debbağzade de vardır aralarında.
Mesela, Çelebi oğlu Alaaddin, Nallı Mescid, Hoca Paşa, Hoca Kasım Günani mahalleleri “Hobyar” adı altında birleşir. Diğerleri düşülür kayıttan. Halbuki yeni nesillere tanıtmamız gereken isimlerdir onlar.
Bilahare belediyeler işe siyaset ve magazin karıştırırlar. Mesela Tayyareci Sadık sokağın adı, Toto Karaca yapılır. Mora ayaklanmasına destek verdiği için Fener Patriği Grigoryos’u astıran Sadrazam (Benderli) Ali Paşa Caddesi, Sadık Ahmet olarak değiştirilir. Eytam Caddesi de Mim Kemal Öke sokak olunca Burhan Felek tepki gösterir hatta. Cibali Tütün Fabrikasının Has Üniversitesi olmasına kimse bir şey demez ama Abdülezel Paşa Caddesinin adı Kemal Has yapılınca İlber Ortaylı Hoca bile patlar.
Derken bulvarlara Cumhuriyet, İstiklal, Atatürk, Kemalpaşa, İnönü, Gazi isimleri verilir. Eskiler “hükümsüz” ilan edilir kaldırılır rafa.
Ortalık cahillere kalmıştır. Söyleyin ne hayır gelir Azapkapı’yı, “Şen kapı” yapalım diyen adamlardan.
1928 yılında alfabe değişir. Bu tabelaların da değişeceği manasına gelir. Yeni kanuna göre sadece meskenler değil, ahır, ambar ve dükkânlara da numara verilecektir. Bir binanın çok kapısı varsa 9/A, 9/B gibi taksimlere bölünecektir. Dünyada rahatlık yoktur, al sana yeni bir iş daha...
Bu arada İstanbul’un eski isimlerini (Dersaadet, Biladüsselase, Der aliye, Derussaltana, Darülhilafe, İslambol, Asitane” tavan arasına kaldırılırlar. Ne yapsın Osman Nuri, emirdir uyar...
 .png)
PÜTÜRGE’DEN İSTANBUL’A...
Osman Nuri Bey Malatya, Pütürge’de doğan (1883) ve 9 yaşına kadar köyünden (İmrun) çıkmayan bir gariptir. İstanbul’a gelince yardım eder kahvecilik ve sakalık yapan babasına. Hayır sahipleri ona sahip çıkar, Zeyrek Rüştiyesi, Numûne-i Mekteb-i Osmânî derken Darüşşafaka’da okuturlar. Mektebini âlâ dereceyle bitirir ve İstanbul Şehremâneti’nde işe başlar (1901). Bilahare İstanbul Darülfünun-u şahane Edebiyat Fakültesi’ni birincilikle tamamlar (1907). Osman Nuri, 1928’de Şehremâneti Mecmuasını çıkarmaya başlar. Ardından Belediye Müzesi ve Kütüphanesi’ni kurar. Osman Nuri Ergin velûd bir tarihçidir, Mecelle-i umur-i belediye, İstanbul yangınları, İstanbul’un şehreminleri gibi ciddi eserlere imza atar. 1961'de vefat eder, Beyazıt Camisinde kılınan cenaze namazının ardından defnedilir Edirnekapı mezarlığına. Siz sormadan söyleyelim, evet kendi adını taşıyan bir sokak var.
.
Satmayı biliyorlar
30 Ocak 2016 02:00
Ne tarih, ne iklim, ne mutfak... Londra İstanbul ile kıyaslanabilecek bir şehir değil ama bizden fazla turist ağırlıyor.
Çınn. O da ne? THY’den mesaj... “31 Aralık’a kadar biriken mil puanlarınızı kullanın, yoksa…”
-Yoksa ne?
-Bir kısmı yanar.
Meğer bayağı bi puanım varmış, bedava bilet alabiliyor muşum onunla.
Eh gidelim gezelim madem. Yumuyorum gözümü, basıyorum parmağımı haritaya: Aaa Londra!
Olabilir mi? Neden olmasın.
Neyse vuruyoruz yola. İstanbul’dan, doooru Gatwick Havaalanına. Adını ilk defa duyuyorum, meğer Heatrow’dan başka beş havaalanı daha varmış Londra’da. Bunlar Yeşilköy’ün Sabuha versiyonları, daha bi vicdansız, iyice kuytuda.
İniyorsunuz, tren kapıda. Demek bir yurt demir ağlarla böyle örülüyormuş baştan başa... Gelgelelim fiyatlar uçuk, sanki hızlı trenden bilet alıyoruz Konya’ya.
Neyse seyrede seyrede ilerliyoruz, kırmızı tuğlalı kır evleri, at çiftlikleri, duvarları sarmaşıklı şatolar. Yer çim, gök yaprak, gözümüz yeşile doyuyor.
Londra İstanbul kadar kalabalık değil anlaşılan. (Öyleymiş hepi topu 8 milyon civarında.) Ve son durak diyorlar “Viktorya!”
Çıkıyor ve şehrin kalabalığına karışıyoruz. Tuhaf! Arabı, Afganı, Acemi, Hintlisi... Esmerler boy gösteriyor sokaklarında.
İyi de pipolu, şemsiyeli, ekose ceketli İngilizler nerede ikamet ediyor acaba?
Her yeni şaşkın gibi benim de gözüme ilk çarpan iki katlı otobüsler oluyor. Black Cap dedikleri külüstür taksiler fır dolanıyor ortalıkta.
Her köşe başında kralıyet armalı telefon kulübeleri. Bu devirde kim gider de jeton atar kutuya? Hâlâ tıngır mıngır numara çeviren kaldı mı ya? Bunlar sadece gerilim filmlerinde işe yarar, “Bak sör, yarım saat içinde fidyeyi yollamazsan...”
Yeri gelmişken söyleyelim Londra’da 14 kişiye bir kamera düşüyor, adamlar cepheden profilden çekip duruyor, haberiniz ola.
MİŞLİ GEÇMİŞ ZAMANLAR
Efendim Londra 2 bin yıllık bir şehir. Evet Avrupa ölçeğinde eski sayılabilir ama Anadolu için “daa güccük” diyebiliriz ona. Düşünün Romalılar Londonium’u kurduklarında, Kastamonu 5 bin yaşında.
Şehrin ortasından Thames geçiyor. Hayır kast ettiğim o eski kamyonlar değil, koca bir nehir. Sıkı da akıyor yatağını zorluyor.
Kıyısında Kral William’dan kalma (1078) kaleyi görüyoruz (Tower of London) burası esas Londraymış zamanında. Saray, kışla, cephane, mapushane, ahır, ambar, darphane, mahkeme, infaz mahali artık ne geliyorsa aklınıza.
Bizim Parlamento Binası diye tanıdığımız Palace of Westminster’ın ise 150 yıllık bir mazisi var. Gelgelelim yüz merdiveni, 1100 odası ve 13 tonluk çanı ile (Big Ben) daha fazla alaka topluyor. Bu arada dünyanın en büyük (135 m) ve en pahalı (70 YTL) dönme dolabı (London eye) arz-ı endam ediyor nehrin yanıbaşında.
Biz bir Hyde parkı biliriz, meğer onlardan çok varmış Londra’da. Ata biniyor, köpek gezdiriyor, bıkıp usanmadan koşuyorlar. Hele bir güneş açsın, soyunan çimlere yatıyor.
Gülhane ve Emirgan kadar zengin değil ama çok daha büyük, tabiri caizse devasa.
Eskiden bize İngiltere özgürlük ülkesi derlerdi, hatta Kraliçeye bile sövebiliyorlarmış Hyde Park’ta. Evet öyle bir köşe var (Speakers Corner) ve insanların gazı alınıyor ustalıkla.
Ulen bizim memleket baştanbaşa speakers corner, gözünü yuman saydırıyor devlet adamlarına.
Ağaçlar sincap dolu, eğer onlarla paylaşacak çereziniz varsa bir anda etrafınızı sarıyor dokunabileceğiniz kadar yaklaşıyorlar. Akşamları tilkiler de iniyormuş parklara.
METRO DEĞİL ÇAPRAZ BULMACA
Londralılar metroya kestirmeden “tube” diyorlar, sistemin 274 istasyonı var ve dolup dolup boşalıyor. Hele pik saatlerinde (sabah - akşam) omuz omuzu sökmüyor. Bizim bindiğimiz vagonlar orta halliydi ama bazıları çok daha eski ve hayli darmış. Olsun 1860’da yapmışlar, iş görüyor hâlâ.
Bu arada metro ucuz değil. Dört kişi 5 durak gittik 20 paund (yaklaşık 90 lira) verdik, limusin tutsak bu kadar olurdu anca.
İngilizler sabahın seherinde tüplere düşüyor, akşam çıkıyorlar publara. İçiyor içiyor içiyor, gidip eve sızıyorlar. Ertesi gün yine metro, yine mesai, gene bira. Robota bağlamışlar âdeta.
Publar full hatta taşıyor sokaklara, ATM ve telefon kulübelerindeki idrar kokusuna bakarsanız rahatça işenebiliyor sağa sola.
Tarihî eserleri koruyup kollamış, yeni yapılan binaları da Viktorya dönemine uydurmuşlar. Hal böyle olunca karakterli bir şehir çıkıyor karşınıza. Ah şu İstanbul’a bir kıymasaymışız var ya...
SAHTE AMA GÖZ OKŞUYOR
Aslında mimarileri orijinal değil. 2. Cihan harbinde Almanlar Londra’nın % 90’ını yıktılar zira. En eskisi 1945’te yapılmış olabilir. Daha evvel yangın yeri gibiydi baştan başa.
Yiyecek no problem, büfelerin kahir ekserini bizimkiler işletiyor zira. Helal mührünü görüp rahatlıyorsun, “ne veriym abime kebap, felafel, şavurma…”
İngilizlerin fukara mutfaklarında bir tek “fish&chips” var, başka bir şey arama.
Eskiler asacaklarsa İngiliz sicimi ile assınlar derlerdi. Şimdi caddeler Amerikalı markaların tasallutunda. Dikkat ettim ne alırsanız bizimle aynı rakama. Şu kadar ki, biz lira veriyoruz, onlar paund sayıyor. Herşeyi alabilirsiniz, eğer 4.3 misli fazla ödemek rahatsız etmiyorsa.
Londra turizmden iyi kazanan bir şehir, oteller el yakıyor bu arada. Kışın ev pansiyon bulma şansınız var ama en paçoz odanın haftalığı İstanbul’da yalı kirasına.
Eh ortalıkta vızır vızır dolanan Rolls Royce’ler, Bentley’ler neyle dönecek di mi ama?
MAKSAT TERSLİK OLSUN
İngilizlerin fiş uçlarından, pencere kollarına herşeyleri ters. Uzunluk ölçülerinden tutun da ağırlığa... Caddeye adım attın mı “look right” yazıyor. Bak sağına!
Trafikle ilgilenecek yerde makyaj tazeleyen teyzeyi görünce panikliyorsun, haa diyorsun direksiyon sağdaydı dimi ama. Arabanın sol ön koltuğunda uyuklayan misafirler ayınca debriyaj vites arıyorlar telaşla.
Bir kısmı da kendini spora vermiş. İşe bisikletle gidip geliyorlar mesela.
Bisikletliler mutlaka kask takıyor, sırtlarına fosforlu bir yağmurluk alıp, flaşör asıyorlar seleye gidona. Diyelim kırmızı ışıkta durdunuz altınızda iyi kötü bir araba, elin oğlu pedala bir yükleniyor, fark atıyor anında. Bacaklar belim gibi, içlerinden birini tut, yolla gitsin olimpiyatlara.
Bizden daha uzun ve daha atletikler. Demek ki neymiş? Çalışınca oluyor.
Efendim bütün İngiltere Kraliçenin malıymış. Elinizdeki tapular o mülke sahip olduğunuzu göstermiyormuş aslında, muvakkat bir kullanma hakkı veriyormuş sana. Bunu dikkate alan yok tabii yüz yıl sonra kim öle kim kala…
Peki Kraliçe seviliyor mu? Orasını bilemem de sayılıyor. Öyle ya, saraydan çıkışı bile bu kadar kalabalık topluyorsa...
Müzeler beleş, girsin çocuklar ilham alsınlar. İyi de İngiltere denen ada parçasından ne gibi bir medeniyet geçti acaba? Sergilenen parçaların tamamı araklama. Bunun da bahanesini bulmuşlar “bak biz koruduk duruyor” diyorlar, “Irak’takiler yağma edildi kaşla göz arasında.”
ÇAL ÇIRP SERGİLE
İyi de o yağmacılar kim? Asur tabletlerini British Museum’da görürüz birkaç yıl sonra. Hem kollarım kollamam, sana ne benim malımdan?
Mısır Kayıtbay Camiinin minberini yekpare söküp Victoria Albert Müzesine koymuşlar. Peki ben de Big Ben’in saatını çalsam, götürsem İstanbul’a?
Tabii boşa konuşuyoruz, adamlar pişkin, hırsızlık “kazanılmış hak” gibi görülüyor burada.
Evet Londra’da yaşayan Müslüman’a Hindu’ya ses çıkarmadıkları vakıa. Adamın ülkesini yiyorsun zaten, bırak mayışsın, nasırına basıp da uyandırma.
Sadece Shell ile BP Türkiye ihracatını 5’e katlıyor. Adam hortumu takmış, Ortadoğu’yu sağıyor da sağıyor. Çarşıda birkaç çarşaflı keyfiyeli dolanıyormuş.
Amaaan kimin umurunda?

.png)
.
.
Fareli köyün kavalcısı
6 Şubat 2016 02:00
Lağımdan, kokudan çok çeken Londralılar büyük paralar harcıyor, âdeta bir şehir kuruyorlar yerin altında. İşte bu şehir farelerden soruluyor.
Londra’dayız. Hyde Parkı turluyoruz dostlarla. Güvercini, serçesi etrafımızı sarıyor bir anda. Koyversen tepene çıkacaklar, bu ne samimiyet ya?
Kışt mışt nafile, aldırmıyorlar da.
Meğer açmış garipler, boğazlarından geçecek bir şey dileniyorlarmış yalvara yakara.
Bu kadar da olmazki ama. Kuğu gibi asil bir hayvanı bile arsız etmişler sonunda.
Peki bişeyler atsak? Hani simit martı hesabı, şöyle savuruversek havaya…
Sakın ha diyorlar, asla!
-Niye?
-Yasak. Fareler gelir sonra.
-Gelsin ondan mı korkacağız.
Meğer kazın ayağı öyle değilmiş, yerin üstü kraliçeden, altı farelerden soruluyormuş bu diyarda.
BİG PROBLEM
Efendim Thames güçlü bir nehir, bariyerlerle dengeliyorlar da zor tutuyorlar yatağında. Sadece gelgitle 2 boy yükseldiğine göre, var derinliğini sen hesapla.
Bizim ecdadımız şehrini bayıra kurar malum, Avrupalı ise ilişiyor nehir kıyısına. İngilizler de öyle yapıyor. Ancak akıntı lağımı taşımaz oluyor zamanla. Bir taraftan kazurat bir taraftan sanayii atıkları derken koca nehir dönüyor kanalizasyona.
Tutup Michael Faraday’ı çağırıyorlar “aman kâşif derdime bir çare!” Faraday kayıkla açılıyor, boza kıvamına gelen suda kesafet ölçüyor. Dibi üstünden de beter çıkıyor. Malum koku, mazgallardan yükselip evlere doluyor, ciğer çürütüyor âdeta. Düşünebiliyor musunuz Viktorya döneminde Londralı bebeklerin sadece yarısı hayatta kalabiliyor.
Nehre uzak semtlerde ise atıklar çukurlarda biriktiriliyor ki 17 asırda Londra’da 2 yüz bin lağım kuyusu olduğu sanılıyor. Zaman zaman metan sıkışmasından patlıyor, alev alıyorlar.
Sıkıntı İngiliz edebiyatına da aksediyor, George Godwin ve Charles Dickens kalem oynatıyor bu mevzuda.
PERŞEMBENİN GELİŞİ…
Temmuz- 1858
O yaz sıcaklık mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor. Thames’in seviyesi düşüyor, necaset adacıkları yükseliyor nehir yatağında. Koku dayanılır gibi değil, Kraliçe Victoria ve Prens Albert tertipledikleri sandal sefasını tamamlayamadan dönüyorlar saraya. “Hindistan’ı fethediyor, dünyanın öbür ucunda kolonize oluyor, en düşük faizler borç verebiliyoruz ama” diyorlar “Thames’i temizleyemedik hâlâ.”
İğrenç koku yüzünden Avam kamarasında da çalışmalar aksıyor. Adacıkların üzerine kireç serpiyorlar ama ne fayda.
Ve olan oluyor, kolera illeti yayılıveriyor. Sadece ağustos ayında 10 bin insan hayatını kaybediyor, tabutlar diziliyor yollara.
Peki tifo, tifüs, veba?
Hele dur, onlar da bekliyor sırada.
Bakıyorlar işin şakası yok, oturuyorlar masa başına.
Ellerinde tecrübeli inşaatçıları var ve yeni yeni malzemeler düşmüş pazara. Mesela Portland çimento diye bir şeyden bahs olunuyor ki, taş kesiliyormuş donunca.
BÜYÜK PROJE
Neyse yaptığı demir yolları ile tanınan Joseph Bazalgette adlı bir mühendiste karar kılıyorlar. Bir dediği iki olmuyor, ne isterse önüne konuyor.
Mr. Joseph atıkları pompalarla yükseltip yer çekimine taşıtmayı hedefliyor, şehrin altına eğimli kanallar yapıyor boydan boya. Küçük akarsuları da bağlıyor, suyu suyla ittirip taaa Kuzey Denizi’ne yolluyor. Su şebekesi de elden geçiriliyor, imalathaneler, mezbahalar ıslah ediliyor bu arada.
O günün imkânları ile derin çukurları kuşaklamak kolay değil, zaman zaman göçükler yaşanıyor. 1859-60 kışı ağır geçiyor sonra, havalar ısınıyor işçiler greve gidiyor bu defa.
Mr. Bazalgette nüfusun artabileceğini düşünerek, projeyi büyük tutuyor. Bu iş bir kere yapılır zira.
Neyse... İnşaatta 318 milyon tuğla ve 880 bin yarda küp (İngiliz’in garip ölçüleri) harç kullanılıyor. 2.4 milyon sterlin tutması hesaplansa da 6. 5 milyona mal oluyor. Ama nefes alıyorlar sonunda.
Zikrolunan sistem aradan geçen 1.5 asra rağmen kullanılıyor hâlâ.
Buraya kadar iyi. Ancaaak.

DAVETSİZ MİSAFİRLER
Ancak beklenmedik bir şey oluyor kanallar farelere mekân oluyor. Hatta borulardan geçip klozetlerde görünüyorlar.
Derken efendim o çok övündükleri Underground (metro tünelleri) uğruyor istilaya... Hayvan n’apsın, kendine bahşedilen imkânları kullanıyor doya doya. Sayıları her dakika 70 adet artıyor ki, siz bu yazıyı bitirene kadar en az 300-400 yeni eleman inmiş olacak sahaya. Sonra?
Sonra da onlar doğuracak, işleri rast giderse ikişer bin kişilik koloniler kuracaklar önümüzdeki yıla.
Elbette sayım yapılmadı ama Londra’nın altında 60 milyonu aşkın farenin yaşadığı tahmin ediliyor. Şehrin yerlileri “You are never more than twenty feet away from a rat in London” diyorlar “yani bir fareden taş çatlasa 20 ayak (5 metre) uzakta olabilirsin. Sağın solun önün arkan sobe, adım adım izleniyorsun şu anda.
Hani diyorum, bari kedileri toplatmasaydınız di mi ama…
Ünlü hikâyedir, aynen böyle farelerden bizar olan bir köy kendilerini kurtaracak kahramana para vadediyor. Adamın biri “o iş kolay” diyor, “vadinizde duracaksınız ama!”
Muhtar her haneden bir altın toplayıp koyuyor ortaya. Garip yabancı “tamam anlaştık” diyor kavalının nağmeleri ile fareleri cezbedip peşine takıyor. Sert akan bir dereden karşıya geçiyor. Hayvancıklar kapılıyor akıntıya...
Dönüp geliyor ama muhtar keseye kıyamıyor, eh fareler de ortadan kalktığına göre, enayi değil ya? Sen misin yanlış yapan? Yabancı yine kavalına sarılıyor, bu defa köyün çocuklarını takıyor ardına... Gerisini bulun okuyun, hiç kusura bakmayın yerim bitiyor....

Yağın görünen kısmı “Fatberg”
Londra’nın derdi sadece fare olsa iyi, son günlerde bir de “fatberg” derdi sarıldı başlarına. Biliyorum çoğunuz “what” diyecek “fatberg de ne ağa?”
Şöyle anlatayım domuz yağı tez donuyor malum, kanalizasyonlarda ıslak mendillere dolanıp topaklanıyor. Kılı tüyü derken otobüs büyüklüğüne erişiyor bir anda. (Kanalı tıkayan domuz yağı damarı ne yapar acaba?) Belediyeciler sadece kendi bildikleri kapaklardan tünellere iniyor, kitleyi parçalıyorlar.
Niye sadece kendi bildikleri?
Çünkü kanallar suikastçılar tarafından da kullanılabilir pekala.
Mesela 17. yüzyılın başlarında, Kraliyet, Katoliklerin haklarını sınırlandırıyor. Onlar da Robert Catesby liderliğinde teşkilatlanıp kanlı eylemler planlıyor. İlk elde Westminster Sarayı’nı (Parlemanto Binasını) uçuracaklar havaya. Hem de aristokratların toplandığı anda. Nitekim meclis binası yakınlarından bir mahzen kiralıyor barut fıçılarını diziyorlar yan yana. Ancak militanlarından biri sarayda çalışan akrabasına kıyamıyor “sen yarın işe gelme emi” deyince şüphe çekiyor.
5 Kasım 1605 sabahı, komplocu Guy Fawkes barut fıçılarıyla yakalanıyor. Ağır işkence gördükten sonra asılıyor. İbret-i alem için parçalara ayırıyor, takıyorlar kancalara. 31 Ocak 1606 (evet Avrupa’da)
İngilizler hadisenin sene-i devriyelerinde meydanlara çıkıyor. Fawkes maskeli maketleri ateşe veriyorlar, kahkaha ve çığlıklarla.
Artık nasıl bir zevk varsa adamlarda
.
Fırıldak yap para kap
13 Şubat 2016 02:00
14 Şubat harçlığını doğrultmaya çalışan bir kızcağızın fikridir. Zamanla maksadını aşar, tüketim ekonomisine maya çalar.
Mektepli kızları bilirsiniz, defter süsüne bayılırlar, yukarıdan aşağı saç örgüsü çizer, zincir çekerler sağdan sola. İnce ince ama etamin sabrıyla. Harita metodlar kırlente çevrilir adeta.
Bu bizde de böyledir, Massachusetts dolaylarında da...
Mesela Worcesterli Esther hayli iyidir bu konuda. Onun yaptığı süsler basmakalıp değildir, minik kır evleri, yelkenliler, akarsular sıkıştırır boşluklara... Çiçek, buket, demet... Dağ, deniz, ova... Artık ne yakışırsa.
Arkadaşları “ay bana da yapsana” diye asılınca kıramaz, tık tık çiziverir dakkada.
Esther bilahare Mount Holyoke Kolejine başlar. Liselilerin hastalığıdır malum, hatıra defteri tutarlar. “Kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için sana...”
Esther’in yazdıkları farklı mıdır bilmiyoruz ama süslemeleri başkadır mutlaka.
O yıllarda kız erkek münasebetleri bu kadar seviyesiz değildir, öyle “havaryu beybi” deyip sokulamazsın yanına. Önce dikkatini çekmen lâzımdır ki bunun klasik bir yolu vardır, “mektup yazmak!”
Eh aşk mektubu da teksir kağıdına yazılmaz. Rengi kokusu olmalıdır di mi ama?
Esther bu konuda da yardımcı olur arkadaşlarına. Mektupları tablo gibi işler icabında.
TAMAMEN DUYGUSAL(!)
Ve okul biter, döner gelir ailesinin yanına. Annesi yemek kitapları hazırlayan bir yazardır. Babası ise kırtasiye işi yapar. Kağıtmış kalemmiş istemediğin kadar. Grafonlar, fırçalar, boyalar... Esther’den iş bekleyen yoktur ama boş duramaz.
Aklında hâlâ kenar süsleri, çiçek işli mektuplar vardır. İyi de bunlardan nasıl bir ticari fayda sağlanabilir acaba?
Mesela hususi bir gün olsa ve o gün aşıklar birbirlerine kartlar mektuplar yollasa. “Süsler misin” diye gelip sıraya girseler şurada.
Nasıl bir gün? Nasıl bir gün?
Tam da bunları düşünürken İngiltere’den kart gelir. Üstünde “Valentin Days” yazmaktadır italik bir hurufatla.
Valentin efsanesi buralarda da bilinir. Sahi denese midir acaba?
Kız arkadaşlarını iyi tanır, başlarında kavak yelleri eser, bulutlarda dolaşırlar. Beyaz atlı prenslerinden kart değil çöp gelse sevindirik olurlar.
Bir cesaret kolları sıvar, oturur kartları hazırlar. Dayısının biri kaligraftır, yazar, öbürü bezirgândır satar. Amaaan! Tutarsa tutar, kaybedecek bişeyleri yoktur nasıl olsa...
Hedefleri de makûldür, çok değil 200 dolar kazansalar öpüp koyacaktırlar başlarına. Gelgelelim o yıl 5 bin dolarlık sipariş alırlar. Hiç de küçük rakam değildir, devrin doları (1847) hayli güçlüdür zira.
HERKESE HER KESEYE
Bir sonraki yıl rakipler de peydahlanır. Ancak Esther daima yenilik peşinde koşar, kendini aşar. Herkese ve her keseye hitap eder. Dileyen 5 sent verip sıradan bir baskı alabilir. Dileyen de dolarcıklarına kıyar, şov yapar.
Evet o ipek kurdeleli saten kaplı kutulardan isteyebilir, içini bordo ya da lacivert kadifelerle döşetebilirsiniz. Bilhassa kapağı açılırken zemini yükselen modeller çok tutar. Aaa o da ne? Bonbon şekerlemeler yuvarlanmış kucağınıza. Bazıları akordeon gibi kat kattır ve her katta ayrı sürprizler çıkar. Romantik resimler, çarpıcı mısralar, yaldızlar, yıldızlar, zarif çiçekler, minik sepetler, allar morlar...
Hatta bir mendil ya da bir bukle saç koyabilirsiniz kutuya. Abartmak serbest, sen ne istediğini söyle, hayallerine sınır koyma.
Acaba son kapak da kaldırıldığında o beklediğiniz cümle çıkacak mıdır karşınıza?
Alyans da bırakabilirsiniz tabii, bedelini ödemek kaydıyla.
Efendim böyle fantezi bir kutu size 50 dolara patlar. Şimdiki telmaşa dolarla karıştırmayın, en iyi at arabasını alabilirsiniz bu meblağla.
Romantikler kart işini sevmiştir, üçüne beşine bakmazlar. Nitekim ikinci yıl ciroları yirmiye katlanır. Evet 100 bin dolar!
O hızla Summer Sokakta bir ev alır, üçüncü katını imalathane yapar.
Sen de gel, sen de gel, sevdiğini al da gel. Toplar kızları gülüş çığırış yumulurlar. Esther arkadaşlarını uzuun bir masaya dizer ve tek iş verir onlara. Kimi keser, kimi diker, kimi çizer, kimi boyar. Katlayan, bağlayan, postaya koşturan...
Düşünün Henry Ford’dan yarım asır önce bant sistemine geçmiştir. Üretimde çığır açtığının farkında mıdır acaba?
Bilahare ev hanımlarını çalıştırmaya başlar. Ver parçaları götürsün evlerinde yapıştırsınlar. Kaç tane teslim ettin, o kadar para. Ne mekân göstermek zorundasın ne iskemle masa. Isıtmakla, aydınlatmakla, doyurmakla uğraşmayacaksındır ayrıca. Farkında mısınız yeni yeni geliyoruz bu noktaya.
Esther mektepleri de dolanır, birer mim koyar eline fırça yakışan çocuklara.
Kasaya giren yüklü para Howlandgilleri yatırıma zorlar. O güne kadar ithal ettikleri dantel-kağıt ve kabartma motifleri imale başlarlar. “New England Valentine Company” büyümektedir emin adımlarla...
Gelgelelim babası dizlerinden sakatlanınca Esther hastane ile imalathane arasında kalır. Bir yol ayırımındadır, ne yapsadır acaba?
George C. Whitney adlı bir işadamı, şirkete talip olunca tezgâhı olduğu gibi devreder çekilirler kenara (1881). Harcayıp bitiremeyecekleri kadar paraları vardır nasıl olsa.
Esther 13-14 Şubatların tüketim değirmenine döneceğini düşünmüş müdür bilmiyoruz. Ama birçok sektör o günü bekler sabırsızlıkla. Turizm, takı, kıyafet, gıda, hediyelik eşya...
Kart, zarf, kutu mu?
Bırakın ya! Kim döner de bakar onlara?
 

Kökü pagan
Sevgililer Günü’nün köklerini ararsanız pagan Roma’dan kalma “Lupercalia” çıkar karşınıza. Putperestler kuşların böceklerin uyanmaya başladıkları gün (14 Şubat) Tanrıça Februata Juno’yu kutsar. Yakaladıkları köpekleri boğazlar, kanlı derisinden kırbaç yapar kadınlara vururlar. Böylece doğurganlığın artacağını sanırlar. Bu kırbaçlara “februa” adı verilir, zaten Şubat ayına da bu yüzden “February” buyururlar!
Hıristiyanlık yayılınca Lupercalia yasaklanır. Lâkin hurafe kazımak kolay değildir, bir şekilde karnavallarda yaşar.
Peki Valentine kimdir?
İmparator Claudius sıkı bir askerdir, herkesin kendi gibi olmasını ister, mazeretten hoşlanmaz. Eli silah tutan bütün erkekleri asker yapar. Ancak bazıları ben evliyim, ben nişanlıyım diye yan çizince vitesten atar. “Tamam” der, “bundan böyle evlilik yasak!” Fuhuş alır başını gider, memleketin çivisi çıkar. Rahip Valentine baskılara rağmen gizli gizli gençleri evlendirir, hiç değilse üç beş çiftin “aile gibi” yaşamasını sağlar. Ama gelin görün ki fitneciler boş durmaz onu saraya gammazlar. Muhafızlar da alır götürür, kıyarlar canına.
MS 270’ler filan. Gün: Tabii ki 14 Şubat!
Bilahare paragözler mevzuyu allar pullar, kalabalıkları takarlar ardlarına.
Sevenlerin hediyeleşmesi elbette güzel bir şey.
İyi de bunu yılın herhangi bir günü de yapabilirsiniz pekala.
.
BATAN GEMİNİN MALLARI!
20 Şubat 2016 02:00
Bentley ve Mini’yi Almanlara, Lotus’u Malezyalılara, Jaguar, Land ve Range Rover’ı Hintlilere, Morris ve MG’yi Çin’e, Trader’i Fransızlara, Sunbeam, Aston Martin ile Cobra’yı Amerikalılara verdiler. Şimdi birkaç butik üretici kaldı Britanya’da...
Otomobil mevzuu açıldı mı eskiler arkalarına yaslanır, kahvelerini höpürdeterek konuşurlar, belli ki büyük keyif alırlar. Bunlar da araba mıdır yani? Otomobil dediğin salon salomonje olmalı, yaylanarak gitmelidir, sallana sallana.
Hep aynı muhabbet, eskilerin saçlarının kalınlığından başlar, tamponlarının sağlamlığından çıkarlar.
Eskiden yollar daha boştu, İstanbul siyah beyaz filmlerdeki gibiydi âdeta. Faytonlar, kaptıkaçtılar, tramvaylar ve tek tük hususi araba. O yıllarda Amerikanların ezici bir tahakkümü vardı İngilizler de aşağı kalmazlardı ama.
Thames ve Trader kamyonlar inşaatlara kum çeker, gazozlar Bedford’larla dağıtılırdı bakkallara. Minibüs camiasında iki marka öne çıkardı, İngiliz Commer, Alman Ford “Fe Ka”
Rolls Royce ve Bentley öyle çok dolaşan markalar değildi, gördük desek yalan olacak. Ama her mahallede üç beş Austin olurdu mutlaka. Klimalı metrobüslerin uzay mekiği sayılacağı yıllarda İETT Leyland’lardan bir filo kurmuştu. Çizgileri çağının önündeydi ve yarı otomatik vites kutusuyla yeni bir anlayış getirmişti pazara.
İLK GÖZ AĞRIMIZ
İlk arabamız Anadol’un tasarımı da İngiliz’di malum, kaputu altında da bir İngiliz yatardı. Kent motor derdik ona.
Gelelim motosiklet faslına. Bizim nesil üç markayı iyi tanırdı. Mobilet, BMW, Java... Evet kartal kanatlı Harley’ler de baktırırdı insana. Meraklıların gözünden İngiliz Norton ve Triumph’lar kaçmazdı sonra. Hiç unutmam Yedikule’den bir terzi abimiz bir iki tur attırmıştı antika Enfield’ıyla. Şimdi araki bulasın, parçasızlıktan olacak, gömüldüler hurdalıklara.
Askerlik yapanlar Land Rover’ları iyi hatırlar. Hani alüminyum kasalı, kibrit kutusu gibi köşeli hatlarıyla. Vatan hizmetinde kendileri ile hayli haşır neşir olduk, dağlar tepeler aştık, dereler ırmaklar geçtik sırtında.
Şimdi İngilizlerin hepsini saymaya kalksak bu yazı bitmez. Bu güne kadar belki yüz marka ile girdiler pazara. Peki ne oldu diyeceksiniz onlara?
ELDE BİR ŞEY KALMADI
Bir kısmı battı, bir kısmı satıldı. Meşhur Bentley Alman VW aldı, Austin Alman BMW’ye kaldı. Lotus Malezyalı Proton’a gitti, Jaguar, Land ve Range Rover Hindistanlı TATA’ya.
Morris ve MG Çin’e, Aston Martin ile Cobra Amerikalı Ford’a.
Kraliyet için özel araçlar üreten Rover’ı da sanki Marslılara...
Rover’ler artık üretilmiyor, elinde kalanlar suni teneffüsle yürütüyor anca.
Bedford’lara Leyland’lara da yer kalmadı kamyon pazarında. Alman, Fransız ve İsveçlilerin karşısında tutunamadılar zira..
Bir Vauxhall arabaları var. Bildiğiniz Opel, sadece arması değişmiş o kadar.
BMC (British Motor Company) ise yüz ağartıcı işler çıkarıyor.
Kendini aştı Türk malı olduktan sonra!

NOSTALJİ MERAKI
İngilizler köşe başlarına kırklı yılların çizgilerini taşıyan telefon kulübeleri dikiyor, aynı dönemin havasını taşıyan taksileri kullanıyorlar hâlâ. Sokaklar klasik otomobil müzesini andırıyor.
İngiliz Taxi’leri 1948 yılında Austın FX3 adıyla çıkıyor yollara, 1958’de FX4 ile devam ediyorlar. 1973’de Manganez Bronz satın alıyor. 1997’de Ford Dura Torq 2.4 dizel motorla donatılıyor. 2002 yılında rampa konuyor, tekerlekli sandalyelilere de hizmet sunuyor (Keşke bizde de olsa.) Evet teknoloji değişiyor ama çizgi asla.
Tavan yüksek, mekân ferah, bagajı da içeri alabiliyorsunuz icabında. Araya kırılmaz cam koymuşlar, şoföre bir şey söylemek isteyen mikrofonun tuşuna basıyor. Ücreti küçük delikten uzatıyor, post cihazından kart da çekebiliyorsunuz pekala.
Londra’da taksicilik itibarlı bir meslek, iyi de kazandırıyor. Ancak herkesin harcı değil, şehri avucunuzun içi gibi bilmeniz gerek. Eğer “şoför bey şuradan” dediniz mi bozuluyorlar haberiniz ola.
Meğer adamlar ÖSYM gibi imtihan yapıyormuş, düşünün 6 bin kişi giriyor, beş bini eleniyor. Hâl ve gidiş de mühim, extra kibarlık isteniyor. Zira “Black cab” şoförleri kraliyet ailesini temsil ediyor.
Sayısız filmde rol alan Londra taksileri sevimli ve kıvrak. Ah bir de para kazandırsa imalatçısına.
Nitekim firma belki on yıl evvel gülüp geçeceği rakamlara cankurtaran simidi gibi sarıldı. Âdeta “alın sizin olsun” dedi Çinli yatırımcılara.

NEREDEN Mİ BİLİYORUM?
SAKIZDAN ÇIKTI
Bizim nesil otomobil konusunda fena sayılmaz. Daha ilk mektep yıllarında yüzlerce marka sayabilirdik kafadan. ABC, AC, AEC, AJS, Albatros, Albion, Allard, Alldays & Onions, Alvis-Healey, Arab, Argyll, Ariel, Armstrong Siddeley, Arnolt, Arnott, Ascari, Asquith Aster, Aston Martin, Atomette, Austin-Halley, Autovia, AV, Aveling and Porter... Bunlar sadece A harfindeki İngiliz arabaları. Kısa kesiyorum 26 harf var daha.
Peki bunca kırık dökük bilgiyi nereden topladın diyeceksiniz şimdi bana.
İtiraf ediyorum “Ciklet kartlarından!”

ARTIK O DA MALEZYALI
Klasik çizgilerinden taviz vermeyen İngiliz Caterham’lar pistlerde boy göstermeye devam ediyor. İstanbul Park pistinde test edip onayladığımız Caterham’ın eskisinden tek farkı, artık Malezyalı olmas
.
Bu filmi daha önce görmüştük
27 Şubat 2016 02:00
Dün Ermeni çetelerine destek verip Azerileri katleden Rusya, bugün Esad’la kol kola girip Türkmenleri kırıyor.
ikâye 20 Ocak 1990 günü başlıyor aslında.
Gorbaçov yönetimindeki SSCB dağılma temayülü gösterince Azerbaycan haklı olarak azadlık (hürriyet) talebinde bulunuyor. Ancak Azeri petrollerini dibine kadar sömüren Kremlin bu hakkı onlara çok görüyor. Azeriler kararlı, ölümse ölüm diyor meydanlara çıkıyor. Gorbaçov sivil halkın üzerine tankları sürüyor (Kara Yanvar). Kızılordu kalabalığa gerçek mermilerle ateş açıyor, 143 kardeşimiz şehid oluyor, 750 kardeşimiz yaralanıyor, 400 Azeri de gözaltına alınıyor.
Direniş bitiyor mu? Hayır, aksine büyüyor. Allah yoluna canlarını veren 143 civan 1,5 milyon ağzı dualının katıldığı muhteşem bir merasimle defnediliyor. Ki hâlâ ziyaret makamıdır “Şehitler Hıyabanı” fatihasız kalmıyor.
O günden sonra hürriyet meşalesi daha güçlü yanıyor ve Kuzey Azarbeycan zincirlerini kırıyor.
Moskova bağımsızlığı zoraki kabullense de bölgeden elini eteğini çekmiyor. Ermenileri kullanıp bin yıllık Türk yurdu Karabağ’ı koparmaya çalışıyor.
O sıra Azerbaycan daha yeni yeni bağımsız olmuş, ordusu yok. Ruslar av tüfeklerini bile topluyorlar ki silahlı direniş ihtimali bulunmuyor.
Ruslar Ermenilere bir milyar dolarlık silah hibe ediyor. Ardından Albay Zarvigarov emrindeki 366’ıncı mekanize alayını bölgeye sürüyor. Zarvigarov katili Türk kasabalarını vurmaya başlıyor.
Rusların açtığı kapıdan Ermeniler giriyor ve sivil halkı kırıyor. SSCB kelimenin tam manasıyla soykırıma çanak tutuyor.
Haydi biz tarafız “soykırım” diyoruz. Ancak İnsan Hakları İzleme Teşkilatı da aynı kelimeyi terennüm ediyor. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi hazırladığı 324 nolu bildiride “Ermenistan bütün Hocalıları öldürdü ve şehri harap etti” ifadesine yer veriyor.
Meksika, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna Hersek, Peru, Honduras, Sudan gibi ülkeler ve Massachusetts, Teksas, Georgia, Maine, New Mexico, Arkansas, Oklahama, Tennessee, Pensilvanya, Virginia, Connecticut, Florida, Arizona ve Utah gibi ABD eyaletleri hadiseyi “katliam” olarak isimlendiriyor.
Bakın şu işe ki kanlı eylemleri yöneten terörist Koçaryan mahkeme karşısına çıkarılmıyor, aksine Devlet Başkanı oluyor.
Bakü’de tanklarla insan ezdiren Gorbaçov ise Nobel barış ödülüne layık görülüyor.
DÖNELİM HOCALI’YA
26 Şubat 1992...
Hocalı aylardır kuşatılmış. Kimse giremiyor çıkamıyor, Rus tankları havaalanını tahrip edince şehrin dış dünya ile irtibatı kesiliyor. İnsan hakları gözlemcilerini taşıyan helikopter de vurulunca ürpertici bir sessizliğe bürünüyor. Şehrin sakinlerinde sadece beş on tane av tüfeği var onların da fişekleri parmakla sayılıyor. Hasılı Ermeni militanlar ellerini kollarını sallayarak şehre giriyor, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden 613 kardeşimizi şehit ediyor. 487 kişi işkence ile yaralanıyor, 56 hamile bacımızın karnı yarılıyor. Kaçanların kaybolanların sayısı meçhul, 1275 kişi rehin tutuluyor. 150 esirden bir daha haber alınamıyor.
Dilerseniz gerisini şahitlerden dinleyelim: “Bazen cesetler üstünde yürümemiz gerekiyordu. Hatta Taşbulak yakınlarında bir bataklığı geçmek için ölülerden kendimize yol yaptık. Ben cansız bedenleri çiğneyemedim, Albay Oganyan çekinme yürü dedi. 9-10 yaşlarında bir kız çocuğunun göğsüne bastım, pantolonum ve fotoğraf makinem kan içinde kaldı...”
For the sake of cross… sayfa 24
Şimdi aynı kitabın 62. sayfasına gidelim: “Gaflan denilen Ermeni grubun vazifesi ölüleri toplayıp yakmaktı. 2 Mart günü Hocalı’nın bir kilometre batısında 100 kadar Azeri cesedi topladılar. Son kamyonda başından ve elinden yaralanmış 10 yaşında bir kız gördüm, yüzü mosmordu. Açlığa, soğuğa rağmen yaşıyor, güçlükle soluk alıyordu. Çocuğun gözlerindeki ölüm korkusunu unutamam hâlâ. Tigranyan isimli asker kızı tuttu ve cesetlerin üzerine attı. Sonra benzin döküp yaktılar, bana sanki alevler arasından bir çığlık duydum gibi geldi. Daha fazla dayanamadım, artık Suşa’ya dönmek istiyordum, diğerleri devam etsinlerdi haç adına savaşmaya...”
“Haçın hatırı için” Daud Kheyriyan.
GÖRMEZ OLAYDIM
“Hocalı katliamının şahitlerinden biriyim. Aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da olduğu yüzlerce sivilin cesedini gördüm. Bölgede helikopterle uçma şansım oldu ve cesetleri tek tek fotoğraflamaya çalıştım. Katiller üzerimize ateş edince uzaklaşmak zorunda kaldık. Faşistlerinin zulmü hakkında çok şey duymuştum, fakat Ermeniler onları da geçmişti. Hastanelerde, okullarda, kamyonlarda hatta anaokullarında kan vardı. Umarım bir daha böyle sahnelere kimse şahit olmaz!”
Fransız gazeteci Jean-Yves Junet
UNUTAMAM HÂLÂ
“Karlar erimişti, dağın yamacında sararmış otların üzerinde insan cesetleri vardı. Zemin kadın, yaşlı ve çocuk cesetleriyle doluydu. Ölü bedenler arasındaki ninesine sarılmış küçük kız cesedini unutamam. Beyaz saçlı ninenin yanına uzanmış küçük bir kız. Nedense ikisinin de ayakları dikenli tellerle bağlanmıştı, ikisinin de kafasında kurşun deliği vardı. Küçük kız çocuğu hayatının son anında ellerini ninesine uzatmıştı. Bu sahneden o kadar etkilendim ki, kamera kullandığımı bile unuttum o anda…”
Yuri Romanov - Ben Savaşı Çekiyorum.
ÖLÜLERİ BİLE...
Azeri kameraman Çingiz Mustafayev’in (ki o da şehit olacaktır) kaydettiği görüntülerde kafa derileri yüzülmüş insanlar var. Hatta sesi geliyor. “Dün çekmiş idim yoğ idi, demek şerefsizler akşam cesetleri deşmişler, oymuşlar!”
Sadece Hocalı mı? Fuzuli, Cebrail, Kelbecer, Kubatlı, Laçin ve Zengelan da aynı akıbeti yaşıyor. 900 bin Azeri evini ocağını bırakıp Bakü’ye akıyor. Ki göçkünler sığıntı gibi sefalet çekiyor hâlâ.
Ermenistan’ı tanımasak elimizde bir koz olabilirdi. Ama gariptir ki Süleyman Demirel yönetimindeki DYP-SHP Koalisyonu alelacele Ermenistan’ı tanımıştır. Henüz iki ay geçmiştir aradan. Diyeceksiniz ki nereden bilebilirlerdi? Sen ben hata yapabiliriz ama baştakilerin öyle bir lüksü yok. Önlerine istihbarat yağıyor zira.

ASLI TÜRK NESLİ TÜRK
Karabağ eski bir Türk yurdu. Ancak Rusya Kafkasya politikası icabı Karabağ’ın demografik yapısını şekillendirmeye çalışıyor. 1826 yılında Karabağ Hanlığı’nı işgal eden Rusya kirli emellerine Ermenileri alet ediyor. Gorbaçov’un ekonomi başdanışmanı Aganbekyan’ın 1987 yılında “Dağlık Karabağ Ermenistan’a ilhak edilmelidir” deyince Azerilere karşı terör eylemleri başlıyor.
Derken Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan “Denizden denize Ermenistan” Hazar’dan Karadeniz’e Büyük Ermenistan hayalini açıklıyor.
Hukuken Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ hâlen Ermenistan işgali altında.
ADALETİN BU MU DÜNYA?
BM’in 1948 tarihli “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmesi”ne göre; Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün veya bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle üyelerinin öldürülmesi; bedensel veya zihinsel hasar verilmesi; yaşam koşullarının tamamına ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi, soykırımdır.
Bu açık tarife rağmen Hocalı katilleri bugüne kadar herhangi bir tetkikat ve tahkikate tabi tutulmadılar.

UNUTMADIK UNUTMAYACAĞIZ
Avrupa Azerbaycan Topluluğu (The European Azerbaijan Society - TEAS) dün Sabancı Müzesi’nde katliamda hayatını kaybeden 613 şehidin hatırasını yâd etti.
O günlerin dehşetini anlatan Azerbaycan İstanbul Konsolosu Kenan Murtuzov, “Hocalı katliamını ‘soykırım’ olarak kabul ettirmek için dünya çapında etkinlikler yapacaklarını söylerken, “Hocalı için adalet” isimli belgesel izleyicileri hüzünlendirdi.
O karanlık günleri bire bir yaşayan Zahid Sadayoğlu isimli Azeri yurttaş titreyen sesiyle gazetemize içini döktü âdeta:
“24 yıl önce bugün ben Ermenilerin Azerbaycanlı Türklere yaptığı kan dondurucu zulümleri bizzat yaşadım. Bu insanlar benim kasabamın kızı, gelini, çocuğuydu hepsi benim memleketlimdi, soydaşımdı.
O yıllarda Karabağ’da inşaat işçisiydim. Elim silah tutardı ama Ermeniler arkalarını Ruslara dayadılar. Moskof tankla topla üzerimize geldi.
Önce kasabayı bombaladılar. Roketlere karşı yapacak bir şeyimiz yoktu, halkımız kendisini müdafaa edemedi. Allah bir daha göstermesin çok çetin bir gündü. 24 yıldır aklımdan çıkmadı hâlâ. Bir anne emzirip büyüttüğü balasını tehlikeden sakınmaya çalışırken, mermi çocuğu parçaladı. Bir anda kucağı kan dolunca aklını yitirdi oracıkta.
Mini mini bebelerin parçalandığı, kafa derilerinin yüzüldüğü, kulaklarının kesildiği, hamile kadınların karınlarının deşildiği bir gün nasıl unutulur ki?
Biz 3 arkadaş, üç gün kar altında saklandık. Şayet yakalansak bizi de öldüreceklerdi. Sonunda gece karanlığından istifade ederek uzaklaştık oradan.
 
DİNİM İSLAM DİLİM TÜRKÇE
Bizi Sovyet döneminde de Türklüğümüzden koparmak için çok uğraştılar. Türküm diyeni Sibirya’ya sürdüler. Benim dinim İslam, dilim Türkçe, aslım Türk. Ben Azeri denmesini bile kabullenemiyorum çünkü özüm Türk’tür. ‘Azerbaycan’ sadece o coğrafyanın adı, ‘Karadenizli’ gibi mesela…
Çocukken babamın bir Ermeni iş arkadaşı vardı, birlikte yerler içerlerdi. Babaannem Ermeni’den dost olmaz, onu kapıya koymayın derdi. Ninemizin endişesini Hocalı soykırımını yaşadıktan sonra anladık. Güya komşuyduk, çocuklarımızı alıp götürdüler, organlarını sattılar üç kuruşa.
Söyleyin bir Türk bunu yapabilir mi?
Asla!
Bugün Hocalı soykırımını dillendirip şehitleri anabiliyoruz. Türkiye’de sesimizi duyanlar, derdimizle ilgilenenler var. Bu ne büyük bir iyiliktir düşünemezsiniz. Zaten Hocalı katliamını dünyaya tanıtan Türkiye’dir. Gardaş Türkiye’ye nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz.
.
8 günde devr-i Balkan
5 Mart 2016 02:00
Bulgaristan, Kosova, Sırbistan, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan…
İhlas Yurdu Öğrencileri 20 Rumeli şehrini dolaşıp dostlarla kucaklaştı.
.jpg)
Hazırlan gidiyoruz.
Ecdat “gidelim” diyene “nereye” diye sormazmış. Biz o kalitede olmadığımız için mırın kırın ediyoruz “hayırdır abi ne tarafa?”
Balkanlara!
Al bir edepsizlik daha: “Ne kadar sürer acaba?”
Bir haftayı unut, aşarsa da canını sıkma.
Bahsi geçen turu İhlas Vakfı düzenlemiş. İstanbul yurdundaki gençlerle çıkılacakmış yola. Yaklaşık 4 bin kilometre, 26 gümrük kapısı geçiyorsun, her birinde bir saat takılsan otur hesapla. Şeytanın işi yok vesvese veriyor, yok mevsim kış, günler kısa, fotoğraf nasıl çıkar bu havada?
İki otobüs öğrenci ile dolaşmak da kolay değil, düşünün biri kaybolsa.
Derken yüreğime bir kuvvet geliyor, amaaan boşver diyorum tevekkeltü alallah! Sana kim mani olabilir ki yiyecek ekmeğin içecek suyun varsa.
Seyahat başlayınca endişelerim eriyor, ziyadesiyle memnun oluyorum hatta. İyi ki de katılmışım, nasıl neşeli, nasıl zeki çocuklar, inanın çok şey öğretiyorlar bana. Bu devirde böyle terbiyeli gençler kalmış mı ya?
Osman Gül Hocamız hâllerinden anlıyor, geziyi eğlenceli bir derse çeviriyor. Hüseyin Yavaş Bey meslekten tarihçi ama kuru bilgiye boğmuyor, mevzuları destanlarla menkıbelerle süslüyor.
Ekibe Üsküp’ten katılan rehber kardeşimiz Süleyman işinin piri. Ya ağlatıyor, ya güldürüyor. Mizah ile trajedi arasında gidip geliyoruz, bir hüzün, bir tebessüm, bir hıçkırık, bir kahkaha. Duygu sağanağına yakalanıyoruz âdeta. Balkan o demekmiş zaten, elli yıl “bal” elli yıl “kan”. Bir can ciğer kedi sarması, bir satır nacak balta...
İnsan bilmediğinin düşmanıymış. Hâlbuki azıcık gezince, dinleyince, tanıyınca…
Gezinin maksadı da o zaten, yarınlarımızı bu gençler kuracak zira…
SAATLERİ AYARLAYIN!
Bakın şimdi saat 11 istikametinde bir medrese görüyorsunuz, otobüsümüz ilerliyor şimdi on istikametinde, dokuz oldu, sekiz oldu, yedi oldu, altı ve geride kaldı.
Murat kaptanımız insan iyisi. Naz çekmeyi biliyor, programı aksatsak da tebessüm ediyor. Torpido kutusu çeyiz sandığı gibi, ne istiyorsun söyle versin sana. Kuru yemiş, meyve suyu, ayran, aspirin, kürdan, gofret, çikolata.
Bocalasın diye “isli etin var mı” diyorum. Çıkarıp uzatıyor onu da.
Yemekler iyi güzel de vakit alıyor onun için bazı öğünleri sandviçle geçiştiriyoruz. Sağ olsun Kristal kasa kasa meşrubat katmış, su, gazoz, kola… Otobüsün kazanı 7/24 kaynıyor, gak diyene çay, guk diyene kahve sunuluyor ayrıca.
Cömertin ikramı şifaymış, onca yol gidiyoruz çocuklardan biri bile hastalanmıyor. Hâlbuki mevsimler netameli, üşüten, mideyi bozan, içi bulanan çıkabilirdi pekala?
Allah nazardan saklaya.
SOFYA ÜSKÜP BELGRAD BOSNA
Dilerseniz ufak ufak güzergâhı anlatalım. Edirne turun için de miydi dışında mı bilmiyorum ama atlamıyoruz. Namazlarımızı Selimiye’de kılıyor, bedestenleri, darüşşifayı geziyor, saray içinde Fatiha okuyoruz şüheda-i balkanlara…
Bizi misafir eden Hasan Hoca “dikkatinizi çekti mi arkadaşlar” diyor “bakın şehitlerin kimi Türk, kimi Kürt, kimi Arap. Zaten iş birlik beraberlikte. Biz omuz omuza durursak, top tüfek yıkamaz asla.”
Ve çıkıyoruz hudut dışına. İlk durak Sofya. Oturaklı bir şehre benziyor, eh başkentin hâli başka. Toplu konutlar, büyük meydanlar, külüstür tramvaylar… Schengen’le giriliyor ama Demirperde gibi duruyor hâlâ.
Gece boyu yol alıp Üsküb’e vasıl oluyoruz. Kaleyi, Mustafa Paşa Camisini, Vardar köprüsünü, çarşının tarihi tarafını (ki Türkler burada bulunuyor) geziyoruz. Öğlen güveçte fasulye ve ızgara küfte. Salataya peynir rendelemişler, on numara! İnanın sırf bunun için gelinir buraya.

Dostların gözü yolda: Nerde kaldınız be ya!
İkinci gün Niş üzerinden Belgrad’a geçiyor, ecdadı yâd ediyoruz Tuna boylarında. Evliya Çelebi’nin ziyaret ettiği yıllarda Belgrad 100 bin nüfuslu bir dev. Tuna Donanması da demir atıyor buraya. 240 cami, 17 tekke, 9 dârülhadis, 8 medrese, 7 hamam, 21 han, 6 kervansaray ve 3700 dükkândan müteşekkil Sûk-ı Sultânî bulunuyor.
Bu gün Kalemejdani, İstanbulkapiya gibi semt isimleri yaşasa da Bayraklı cami dışında tek cami yok, iki türbe görüyoruz, birinde Şejh Mustafa Paşino yazıyor, öbüründe Turbe Damat Ali Paşe Osvajaca Morea (Mora Fatihi Damat Ali Paşa)
Ertesi gün Sava’nın suladığı ovalarda ilerleyerek, Bosna Hersek’e geçiyoruz. Saraybosna her seyyahın gezmesi görmesi gereken bir nokta. Şehirden ziyade bir dost, ahbap. Sanki dertleşiyor, içini döküyor sana. Hiç yabancılık çekmiyorsunuz, camiler bizden, medreseler bizden, çeşmeler sebiller zaten hısım akraba. Kalesi, kulesi, köprüleri rahmet okutuyor ustasına.
Aşçinski düçan (aşçı dükkânları) cevapçiçiyi (parmak küüfteleri) dolduruyor da dolduruyor. Bir porsiyon iki kişiye yetiyor. Köze gömülen büürek tepsileri, elma tatlıları (tuffahe) ve lokumlu kahve…
Hepsi bir yana güler yüzleri yetiyor.
MÜHÜR TRAVNİKLİLERE TESLİM
Ertesi gün Travnik’e uzanıyoruz. Bir kasaba bu kadar mı sevimli olur, objektifi ne yana çevirsen üç minare giriyor kadra. Yine saat kulesi, yine kale ve halen tedrisatına devam eden muhteşem medrese. Dağlardan kopup gelen sular yatağını zorluyor, dereler soğuk ötesi, lüleler musluk tanımıyor.
Siz güçlü iseniz biz de güçlüyüz diyorlar, Cuma’nın ardından Ankara’da şehit olan Mehmetçikler için gıyabi cenaze namazı kılınıyor. Ne diyeyim içim bir hoş oluyor.
Travnik Osmanlıya 77 vezir vermiş, paşaymış, hekimmiş gelmiyor hesaba...
Blagay tekkesi Nakşi büyüklerinden feyz alan bir Alperen ocağı. Berrak sulu Buna, bahçeleri sularken tekke de kuruyan kalplerimize derman oluyor bi iznillah. Ufacık bir oyuk görüyorsunuz, fışkırıp nehir oluyor anında. Rabbim isterse eğer sular büklüm büklüm burulur!
İnanırım Amenna!

Blagay Tekkesinde, zikir sesi, su şıkırtısına, kanat şakırtısına karışıyor.
Poçitel kelimenin tam manası ile kartal yuvası, Mostar sadece köprüden ibaret değil, nice camiyi tekkeyi, hanı, hamamı, sebili barındırıyor bağrında.
Karadağ 2006 yılında kopup ayrılınca Sırbistan’ın kıyısı kalmamış. Belgrad yönetimi deniz kuvvetlerini üçüne beşine bakmadan satmış, elden çıkarmış.
Adriyatik sahillerinde bir zaman başlarına buyruk olan kaleleri geziyoruz. Venedikli Kotor, Dük’ün şehri Budva…
Ve yağmur diniyor, güneş hüzmeleniyor, bulutlar akça pakça çıkıyor meydana. Artık her kare resim, bulunmaz manzara.
Tarihî camileriyle tanınan Ülgün Arnavut ağırlıklı bir şehir. Karadağlılar Ulçin diyorlar ona. Kıyılar dantel gibi, körfez içinde körfez, burun üstünde burun, sağın solun yarımada…
İşkodra ve Tiran Arnavutluk’un yıldızları. Ethembey Camii’nde bir aşr-ı şerif dinliyoruz, sanırsın Abdüssamed gelmiş de elini atmış kulağına. Gördüğümüz ilgi sıradan değil. Türkiye’nin büyük ülke olduğunu anlıyorsunuz Balkanlarda.
HASRET GİDERDİK
Ohri’yi gelinlik kız gibi buluyoruz. Dallar çiçeklerle bezenmiş baştan başa. Ohri gölü dep derin ve ter temiz, martılar kuğular tadını çıkarıyor.
Safranbolu’yu andıran konaklar, tekkeler, dergâhlar… Hepsi bir yana Türkçe konuşuluyor burada. İstanbul kıraathanesi çayı porselende demliyor, sunuyor ince belli bardaklarla. Duvarda bildik bir mısra “Ya üç iç / ya da hiç!”
Ekranda Türk kanalları, Türkiye’yi izliyorlar merakla.
Yürüyoruz, Resne’de kütür kütür elmalar alıyoruz on dinara, yani diyeceksiniz? Okkası 50 kuruşa.
.jpg)
Manastır ise Makedonya’nın çileli şehirlerinden biri, camileri işgal altında. Yok zeminden delmişler de altından kilise kalıntısı çıkmış filan. Yalan! Manastırı Türkler kurdu, bizden evvel bir şey yoktu ki orada.
Zamanında 72 camisi olan Selanik bugün tarih fukarası. Beyaz kule ve Roma kapısı gibi birkaç eser kalmış anca. Kriz iyice bellerini bükmüş, dükkânlar metruk, evler harabe, kepenkler pas içinde. O çok övündükleri otobanlar mı? Çiftçilerin işgalinde.
Kavala güzel bir kasaba (imiş zamanında) Türk izlerini sileceğiz derken perişan etmişler. Mısır’ın hatırına Mehmet Ali Paşa’nın evi ve imareti korunmuş o kadar. İki işgal edilmiş cami, bir su kemeri. Başka da bir şey arama. Halbuki turizmi Türkler tutuyor ayakta.
Evet kurabiyesi meşhur ama Edirne ile yarışamaz asla. Bizimkiler mis gibi tereyağ kokuyor, bademde yüzüyor adeta. Bence gitsin staj yapsınlar Arif Usta’nın yanında.
İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç Türkçe konuşulan kentler. Kahve almadan geçmeyin derim, pişman olursunuz sonra.
Hasılı görmediğimiz beldeleri görüyor, girmediğimiz sokaklara giriyoruz. Rumeli’yi bildiğimi sanırdım oysa…
Takdir edersiniz ki böyle bir seyahat talebenin boyunu aşar. Daha mezun olacak da, iş kuracak da, evlenip barklanacak da, belki yıllaaar sonra!
İhlas Vakfı’na ve projeye destek veren Gençlik ve Spor Bakanlığına teşekkür ediyorum.
Yıltur’un neşeli kaptanını u
.
Kalkınmaya kalkışmadık ama...
12 Mart 2016 02:00
Osmanlı Sanayi Devrimini yakalayamadı, geri kaldık bu hususta. Peki yakalayanlar ne kazandı ne kaybetti? Ödedikleri bedele değdi mi acaba?
Ah o bir türlü ulaşamadığımız “muasır medeniyetler seviyesi” ah. Hayallerimizdeki memleket, sanayi bölgesi gibiydi âdeta. Resim derslerinde testere dişi gibi çatılar çizer, uzun uzun bacalar yakıştırırdık yanına. Sonra kıvır kıvır dumanlar eklerdik, göğü kararanın istikbali aydınlık olacaktı güya.
Muallimanım “İngiltere, Almanya, Fransa sanayii devrimini gerçekleştirirken Osmanlı neredeydi ha neredeydi” diye sorardı öfkeden titreyen bir ses tonuyla.
Yaa ben nerden bileyim örtmenim, hem niye parmak sallıyorsun el kadar çocuğa?
Şimdi bakıyoruz da sanayi deyince Çin geliyor akla, Hindistan, Kore, Tayvan, Brezilya...
Avrupalı finans, turizm, takı, moda gibi temiz işlere bakıyor. Öyle ya malı koladan, kolonyadan götürebiliyorsan ne gerek var ise pise dumana. Hele madenmiş, metalmiş, kimyaymış aman aman uzak dura! Ver patentini sefiller oyalansın. Batılıya göre Bangladeşli, Pakistanlı, Vietnamlı ölse de bir, kalsa da!
Evet Osmanlı Sanayi devrimini kaçırdı kaçırmasına da yakalayanlar bahtiyar oldular mı acaba? Şöyle iki asır evveline gidelim.
İngiltere’ye bakalım mesela.
ESKİ KÖYE YENİ ÂDET
Buhar makinesi sıradan bir keşif değildir imalat mantığını altüst eder bir anda. Bir kazan, iki silindir kırk adamın yaptığını yapar. Yemek istemez, üst baş istemez, ev bark istemez. Salla kömürü külhana, of demeden çalışsın üç vardiya.
İngiltere Asya’nın Afrika’nın altınını aparmış kaçırmıştır. Sermaye vardır fazlasıyla. Telefon, telgraf, tayyare derken haberleşme de kolaylaşır. Demir yolları, deniz yolları mesafeleri daraltır, dünya pazar olur baştan başa.
Üretim hızlanınca mal bollaşır, rekabet artar, mahalli sanatkârın zerre miskal şansı kalmaz. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar da çifti çubuğu bırakıp şehirlere akar. Hâlbuki altyapı hazır değildir, ne temiz su yeter, ne yemek, ne hava.
Fabrika sahipleri işçilerin atölyelerden uzaklaşmasını istemez, tesisin civarına barakadan barınaklar kurar, elemanı ellerinin altında tutarlar. Koğuşlara tıkılan sefiller bit nakli yapar, sari hastalıklar hızla yayılır, cesetler çöp arabaları ile toplanıp atılır sahraya.
Bu defa çocuklar itilir bantlara. Doğrusu daha az problem çıkarır ve daha küçük ücretlere razı olurlar. 16 saat ter döken bir tıfıl “onda bir” yevmiyeye “he” der mesela. Zavallılar izbelerde çürür çiklet, gofret uğruna.
Kapitalistler kadınları ise feministler eliyle kullanır, erkeklerle eşit olacağını sanan zavallılar tulum giyer, kazmaya küreğe sarılırlar.
Öyle ya da böyle Avrupa bütün dış pazarları ele geçirir, âdeta para basar. Çevre diye bir dertleri yoktur, bacalar is, kanallar zift kusar. Mavi gökyüzü hayaldir artık, nehirler pis kokar.
Kirlenen sadece tabiat olsa iyi. Fuhuş, uyuşturucu, kumar da yayılır, değer yargıları değişmeye başlar. İşte materyalistler, inkarcılar bu bataklıkta yetişir. Marks, Engels, Darwin sistemin ürünüdür bir bakıma.
DERT BİR DEĞİL
Tarım makineleşince insana ihtiyaç kalmaz, çiftçi azalır, mahsul artar. Gıda sanayi doğalın peşinde değildir, endüstriyel şeker (1802-Almanya) ve margarin (1869- Fransa) yeni yeni hastalıklara maya çalar.
Bir fabrika kasabaya girdi diyelim, önce cazip ücretler sunulur halka. Zamanla tesis büyür, sektör şekillenmeye başlar. Yeni imalatçılar ve yeni yeni işçiler derken iş ayağa düşer, hayat pahalanır, ücret karın doyurmaz. Çulsuzlar da yasa dışı işlere soyunurlar.
Mesela Manchester, Lancashire ve Liverpool şaşırtıcı bir hızla büyür, şehir atölyeye döner baştan başa. Doklar, hangarlar, vagonlar. Ortalık arı kovanı gibi insan kaynar ama insanlık ölür bu arada. Aileler bölünür, boşanmalar artar, çocukların eğitimi aksar. Her şey paradır, baba öz evladını madenciye satar. Küçükler dar galerilere rahat girmekte, verimli çalışmaktadırlar zira.

HANS’IN HATIRINA
Üretim üretim derken enerji ve hammadde ihtiyacı büyür. Uzak ülkelerdeki petrol havzaları ve maden yatakları iştah kabartmaya başlar. Eh para onlardadır, silah onlarda, gider gasp ederler icabında.
Batılının gözünü hırs bürümüştür, sömürünün devamı için ihtilaller yaptırır, çatışmalar çıkarır, kan döktürürler acımadan. Senin odun ocağın yanmış, çile çekmişsin, bizar olmuşsun, kimin umurunda?
Sömürü düzeninden en büyük payı alan Britanya üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurar. Ancak Alman’ı, İtalyan’ı, Japon’u da gözünü açmıştır, pastaya sulanırlar.
İşte 1. Cihan Harbi bu yüzden çıkar aslında.
Hâlbuki bizim rekabet edecek malımız yoktur. Sömürgecilik desen işimiz olmaz. İyi de harbe niye girdik o zaman?
Kayzerin paşa hatırına!
Yenilmek mi? Yok canım asla! Almanlar mağlup olduğu için mağlup sayılırız (!) o kadar.
Biz bize konuşursak Kut ül amare haricinde bir başarımız yoktur. Ne Süveyş, ne Filistin, ne Sarıkamış, ne Galiçya… Yetişmiş insan gücümüz ise şehit olur Çanakkale sırtlarında.
KASVET DEHŞET
İrlandalılar, Rus ve Polonyalı Yahudiler derken Londra’nın nüfusu iyice artar. Hele Doğu yakasının çivisi çıkar. Hırsızlar ayyaşlar kol gezer, fahişeler köşe başlarını tutar. Bilhassa Whitechapel hiiç tekin sayılmaz, Karın Deşen Jak oralarda dolanmaktadır zira. Sherlock Holmes’lar, Hercule Poirot’lar, Arsen Lupen’ler nasıl çıktı sanıyorsunuz? Hem Agatha tüyler ürperten hikâyeleri nereden toplar?

İNSANLIK SİZLERE ÖMÜR
PARA PARA PARA
Bakın Charles Dickens, sanayi kenti Coketown’ı nasıl anlatıyor. “Yıl 1845… Artık Coketown devasa fabrikaların ve yüksek bacaların kentidir, dumanlar yılan gibi kıvrıla kıvrıla dolanır karışırlar. Kömür karası kanallar, kötü kokan nehirler, gürültülü tezgâhlar ve (bu tasvire bittim) deli bir filin başını sallaması gibi sürekli inip kalkan pistonlar…”
Eskiden sadece bir ailenin oturduğu binaların her odasında bir aile kalmaktadır. Fahiş kiraları ödeyemeyenler yeni ortaklar alır mekâna.
Halkta bina yapacak ne vakit vardır, ne nakit. Bu yüzden yataklarını paylaşmak zorunda kalırlar. 1842’de Preston’da hane başına 5 kişi düşer. 1845’de ise 8 kişi “yatak” başına.
Playhouse Yard’daki merkezi barınakta 460 somya mevcuttur, 6681 kişi kalır nasıl oluyorsa. Evler salkım saçak insandır, tuvaletleri şey götürür âdeta.
FARELERLE KUCAK KUCAĞA
Manchester’da 50 bin kişi mahzenlerde yaşar, Liverpool desen ona keza. Londra’da nice insan yarın nerede yatacağını bilmeden uyanır sabaha.
Uyduruk malzemelerden sırt sırta yapılan evler plansızdır, sokaklar diz boyu necasettir, domuzlar yayılır sağda solda.
Nitekim burjuvalar kent merkezlerini amele takımına bırakıp kuytulara çekilirler. İşte Londra banliyölerinde karşılaşacağınız malikaneler o günlerden kalmadırlar.
Memurların yaşadığı sıra evler temizdir ama donuk bir grilik hakimdir havaya. Doğrusu sefil semtlerde hayat daha renklidir, sokak satıcıları, cambazlar, şamata, kahkaha…
Asiller sefaleti göremezler, çünkü geçtikleri yolların iki yanında dükkânlar sıralanır. Hemen arka sokak perişandır oysa, insanlar kapısız, penceresiz kulübelerde iç içedir hayvanlarla. Ve gün gelir sağlık meselesi dank eder kafalarına. Hastalıklı bir işçiden verim alınamaz biiir. Bu cılız nesilden asker de çıkmayacaktır ayrıca.

BİG SMOKE!
Londra civarında (Fulham, Battersea, Bankside ve Kingston) termoelektrik santralleri vardır, bunlar gece gündüz kömür yakar, şehri dumana boğarlar. Sisi zaten meşhurdur, bir de havaya is katran karışınca şoförler önlerini göremez olur, ambulanslar kaplumbağa hızı ile yol alırlar. Sis delici diye adlandırılan akkor ışıkların kendine hayrı olmaz. Tabelaları görmek ne mümkün, trafik ışıkları bile işe yaramaz. İnsanlar evlerinin yolunu ayaklarını sürüyerek bulur, kör değneği yerine baston şemsiye kullanırlar. Tren hemzemin geçide yaklaştığında tüfek fişek atılır, insanlar raydan uzak dururlar. Takımlar sahaya çıkar, oynayamadan dağılırlar. Vahametin farkına ne zaman varırlar biliyor musunuz? 8 Aralık 1952 sabahı 4 bin insan kalkamayınca. Ölülerin sayısı bir anda 12 bine yükselir, 25 bin kişi de acillik olur kayıtlara bakılırsa.
.
Uganda’dan Tanzanya’ya Selam olsun Darüsselam’a
3 Ekim 2016 02:00
28 saatlik yolculuğu göze alıyor, ani bir kararla biniyoruz kamyon bozmasına...
Tanıdığım en gözü kara adamlardan biri İhlas Vakfı gönüllüsü Ahmet Ertürk. Tek başına Uganda’ya gidip onca kurbanı almak, kesmek, dağıtmak için elini koymak gerek taşın altına.
Nasıl beceriyorsun diye sorduğumda
“gel de gör” diyor, “istersen takıl bana!”
Gelmeyeceğimi mi sanıyor ne, bitiveriyorum yanında. Tavandan örümcekler sarkan bir oda tutmuş. Sivrisinekler bulut gibi geziyor, biliyorsunuz malarya büyük dert burada. Ocakta su kaynıyorsa tamam, çay var dert yok, gerisine aldırma. Problem çıkmıyor mu? Çıkıyor. Shawili diliyle “hakuka matata” (takma kafana) deyip geçiyor. Yedikleri, gözleme (çapat), lokma (mandazi) ve yumurta… Ama öyle ama böyle karnı bir şekilde doyuyor sonunda.
Elektrik aşırı pahalı, gıdım gıdım veriyorlar fasılayla, ah bir de internet olsa.
Afrika’nın kırmızı bir tozu var, içinize işliyor âdeta. Yüzünüzü üç kere yıkayıp siliyorsunuz, havlu sapsarı kesiliyor hâlâ. Bir sıcak su bulsanız da şöyle köpük köpük sabunla… Sıcak su yok abicim, saçının keçeleşmesini istemiyorsan vurduracaksın sıfıra.
Kurbanlık bulmak ayrı çile, şu köyde iki sığır varmış, filan mezrada üç dana… Dişine bakıyorsun yaşı küçük, dönüp sarıyorsun başa? Fiyat çekenler, bahşişe yatanlar, kamyonet ney bulunmaz, hayvanları yürüterek getireceksin alana.
Yollar delik deşik, 20 kilometreyi bir saatte alabiliyorsunuz anca. Neyse uğraşıp didiniyor, vaktin bitmesine dakikalar kala son hayvanı da kesip işi bağlıyor mutlu sona. Valla ne diyeyim, Allahü teâlâ yardım ediyor ona.
VAR MISIN?
Çok şükür bu maceradan da yüzümüzün akıyla çıktık dediğimizde birkaç gün daha var uçuşa. O yorgunlukla “var mısın” diyor, “basalım gidelim Kenya’ya? Hatta geçelim Tanzanya’ya?”
Yürü dendi mi nereye diye sormayacaksın, Müslüman güvenecek arkadaşına.
Tamam diyorum zaten gazeteciye ne lazım? Macera!
Kampala Nairobi otobüsleri bulunduğumuz şehirden (Jinja) geçiyor. Bakın şu işe ki tanıdığım en sessiz hoca (Molla Osman) “ben Zengibar’da okudum” diyor, “gelebilirim yanınızda!”
Onu da alıyor, biniyoruz İskandinav motorlu bir kamyon bozmasına. Otobüs demeye şahit lazım, ne klima var, ne havalandırma. Bizimkiler hava yastıklıdır malum, tıs tıs yaylanırlar asfaltta, bunlar yaprak makas, o çukurlara ve bu yüke (muz hevenkleri, şeker kamışları, tahıl çuvalları) dayanıyorlar sabırla.
Paravanaya koca bir ekran asmışlar gürültülü klipler yayınlıyorlar ardı ardına. Konu monu yok, solist koşuyor, kaykay yapıyor, çiçek koparıyor, ağaca çıkıyor avanesi hop hop zıplayıp ritim tutuyor arkasında.
Bakın şu şansa ki otobüsün camları açılıyor, çarşı pazarlardan geçerken çatır çatır resim çekiyorum, keyfim yerine geliyor.
Afrika ülkeleri vizenizin olup olmamasına bakmıyorlar. 50 dolarınızı aldılar mı mührü basıyorlar. Memur maaşı gibi bir şey, buralarda büyük para.
GEZ DÜNYAYI, GÖR KENYA’YI
Jinja, Viktorya Gölü’nün kuzey kenarındaydı, saatlerce yol alıp Kenya Kisumu’ya vardığımızda yine aynı göl uzanıyor yanımızda. Adı göl büyüklüğü, neredeyse 5 Marmara...
Nairobi normal şartlar altında 12 saat. Şartlar normal gitmiyor o başka. Uganda’dan beş altı paket kavrulmuş fıstık almışız (paketi 50 kuruş, kilosu dört lira) sıkıldıkça açıyoruz birini, oyalıyor hiç olmazsa...
Nairobi’ye gece yarısı iniyoruz, sokaklardan el ayak çekiliyor. Darüsselam otobüsünde sadece üç kişilik yer kalmış, o da en arka sırada. Ver diyoruz. Vaktimiz kıymetli zira.
Azıcık uyuyup seherin serininde hareket ediyoruz, çok büyük şehir denilen Nairobi’den üç dakikada çıkıyoruz. İstanbul’dan iki saatte ayrılamazsın oysa.
Bu otobüs can sıkıcı, camları açılmıyor. Açılması bir yana boydan boya reklam giydirmişler, dışarısı da görünmüyor.
Düşünün Klimanjora’nın dibinden geçiyorsunuz, kızıl urbalı çobanlar yaymış sürülerini poz veriyor. Merkep kervanları, mor ve kırmızı çiçeklerle bezenmiş ağaçlar. Ama sen deklanşöre dokunamadan geçiyorsun, gel de kudurma.
Otobüs şoförümüz mütedeyyin bir Müslüman, sağ olsun molaları mescidi olan tesislerde veriyor, namazlarımızı kılıyoruz rahatlıkla.
SOKAKLARDA KAYBOLMADIKÇA...
Darüsselam canlı bir şehir, ticarete de, siyasete de yön veriyor. Başkent Dodoma konu mankeni gibi duruyor kenarda.
Afrika metropolleri akşamları tekin değildir derler, inadına çıkıyor, odun ateşinde kızaran patateslerden alıyoruz gecenin bir yarısında. Koca tabak iki bin şilin (takriben 1 dolar) acılar turşular da cabası… Ortalık cümbüş abi, kim tutar bizi otel odasında.
Bakın tur otobüsleri ile dolaşarak bir şehri tanıyamazsınız. Makineyi boynunuza asacak vuracaksınız ara sokaklara.
Duvar diplerinde oturamadıktan, sokak satıcılarından otlanamadıktan sonra ne anlayacaksın o şehirden de, o halktan da.
Ahmet Ağabey elinde semaveriyle Arap kahvesi satan elemanı görünce işareti çakıyor. Üç kahve otuz kuruş, etraftaki yaşlılara da ısmarlıyor, para yine artıyor.
Kahveleri mırra gibi, gözünüzü açıyor. Peki fincanlar? Temiz diyelim temiz olsun, bir leğene daldırıp çıkarıyor sonunda. Salla gitsin, vesvese yaparsan içemezsin yoksa…
Eğer siz mesafe koymazsanız vatandaş da yanaşıyor, sıcak dostluklar peydahlanıyor.
SAHİLLER SEVAHİL SHAWİLİ
Lisanları Swahili ama İngilizceden de Arabiden de anlıyorlar. Sağa sola götürüyorlar ve şehir şekillenmeye başlıyor kafanızda. Yoksa onca camiyi nereden bulacak, İslam merkezlerini nasıl dolaşacaktık di mi ama!
Bir de şey, resim çekerken izin isteyin kibarca, objektifiniz yere baksın, olur derlerse yöneltin insanlara. Merak etmeyin böyle de iş çıkıyor, el salla dedin mi gülümsüyorlar kameraya.
Afrika’da resmî dairelerin resmini… Sakın ha, asla!
Ne mahzuru olabilir ki? Bence de olmaz ama güvenlikçiler iyi polis kötü polis ayağına yatar, para koparırlar.
Darüsselam’ın nüfusu açık ara Müslüman, camiler hayatın içinde vakit namazlarında bile lebalep doluyor. Sağda solda tespih, esans, takke satanlar görüyorsunuz, Abdüssamed’in sesi yankılanıyor kolonlarda… Yemek yiyecekseniz dindaşlarımızın lokantalarına gidin. Malum Şafiiler necasetten pek sakınır; bu, işlerine de aksediyor, dükkânları mis, bal dök yala.
Afrikalı kadınlar renkli giyinmeyi seviyor. İslami hassasiyeti olanlar baştan ayağa siyaha bürünüyor. Hanım ablalar bebeleri sırtına sarıyor, sepetleri eline alıyor; sini, güğüm, kova gibi dengesiz eşyaları ise başlarının üzerinde taşıyorlar. Çok rahatlar, salına salına gidiyorlar.
‘TARZAN’YA!
Tanzanya’ya gelenler genelde safari turlarına katılıyor, Serengeti, Mikumi gibi millî parklarda aslan, kaplan, gergedan gibi beş büyüklerin resmini çekmeye çalışıyorlar. Rast gelirse fil, çakal, çita, zebra, ceylan, zürafa... Zimbabve’de katılmıştım, açmamıştı. Jipin içinde bir tehlike yok ki, gölgede uyuzlanan aslanlar heyecan vermiyor insana.
Tanzanya geçtiğimiz asra kadar şeriatle yönetiliyor. Derken sömürgeciler üşüşüyor. Almanlar geliyor Lutheryan, Britanyalılar geliyor Anglikan kilisesini kuruyor. Ne zaman ki İslam harfleri yasaklanıyor, medreseler kapanıyor, gayrimüslimler güç kazanıyor. Yahova şahitleri, Presbiteryenler, Evanjelikler, yok Yedinci-gün Adventisti, yok Mormonlar. Bizde de aynı şeyi yapılmadı mı? İngiliz’in pis işleri bunlar.
Sihler ve Hindular da boş durmamış.
Ağa Han Vakfı, İsmailî yapılanması için büyük paralar döküyor.
Şii camilerinin devlet gücüyle yapıldığı belli. İçlerinde sağlık ocağı, aşevi, okul ve yurt da bulunuyor, duvarlarda poster poster mollalar. Haberiniz olsun İran, ufak ufak dünyayı kuşatıyor.
Bütün bunlara rağmen nüfus ekseri Sünni Şafii. Umman asıllıların arasında bir miktar İbadi var. İbadilik Hariciliğin kolu malum, yer yer Mutezileye kayıyor.
ÇAKMALARA KANMA
Ortalıkta mebzul miktarda Masai görüyoruz, bunlar fotoğraf çekenlerden kopardıkları bahşişlerle geçiniyor. Kirli şişelerdeki mayileri, otlarla köklerle karıştırıp ilaç yapıyor, ipe dizdikleri boncukları satıyorlar. Ayaklarında araba lastiğinden sandaletler. N’apsam bi’ konuşsam mı acaba? “Yaa boş ver mümin” diyorlar “onlar Masai filan değil, alayı çakma!”
Hakiki Masailer mızrağını elinden bırakmaz, üç aslan öldürmeden talip olmazmış sevdiği kıza. Onları öööle parayla zıplatamazmışsınız. Adam cengâver abi, palasını bi’ sıyırırsa var ya!
Darüsselam halkı bol bol deniz mahsulü yiyor, ancak tavalarda balıktan ziyade ahtapot, kalamar gibi kafadanbacaklılar kızarıyor, bizi açmıyor. Kivukoni pazarında ne balıklar ne balıklar...Tazeliğinden şüphe yok, teknelerden yeni iniyorlar zira.
Eyvah yer bitti, Zengibar muhabbetine de girecektik güya…


.
.
Emektar kameraman Uğur Kovan'dan Yeşilçam Hatıraları, film tadında...
16 Ocak 2017 02:00
Eskiden artistler senaryo okumazlardı. Uyanık yönetmenler bir ücret verip iki film çekerlerdi ki, biz “iç içe” derdik onlara.
Bazı oyuncular rollerini abartır, tokadı çakarlardı. Bazılarının yumruğu da çok mesafeli geçer, o da tat vermez oyuna...
Yeşilçam’ın emektar kameramanı Uğur Kovan Ağabey anlatıyor: Bu işe 1968’de başlamıştım Matibo’da. Matibo dediğin bir nevi banyo ünitesi, 35 milimetreyi 16’ya çevirir. O günlerde büyük makinenin gitmediği yere seyyarlar yollanırdı zira. Bilhassa Kodak ve Ukrayna!
Sonra ışık asistanlığı yaptım. Kulağa hoş gelse de bildiğin kablo hamallığı. Getir Uğur, götür Uğur. Koştururduk gece yarılarına. Ark yerine kaynak makinesi kullanırdık. Elektrotu dokundurunca, şimşek çaktırır âdeta. Düşünün Şile’de fenerden denize koca aleti indirmişiz, nereden baksan 70- 80 okka. Yol nasıl dik, bildiğin patika.
1973-75 arası kamera asistanlığı yaptım. Tahta sehpalar ağır, uçları çivili, taşta betonda kayar. Şimdikiler kauçuk paletli, zemine yapışırlar.
Ustam Çetin Gürtop pozometre gibiydi. Şöyle elini kaldırıp tırnağına bakar. “5.6” derdi kararlı bir ses tonuyla. Önceden diyaframı koymuş olurdum, “Tamam, hazır usta!” Çok meraklıydım, prova da alırdım ayrıca. Prova derken bir karış kadar keser, hiposülfitle banyo yapardım. Düşün dağda bayırdasın, şimdi nerede fotoğrafçı bulacaksın da…
Çıkan şeridi alır götürürdüm ustama. Şöyle bir bakar yarım ağız “Haaa iyi” der, “Haydi yemeğini ye soğutma.” Bakarsın gece yarısı olmuş, tabaklar buz kesmiş kenarda.
Ümit Efekan’la Orhan Gencebay’ı çekiyoruz. Yenge hastalanmış, ustamı çağırdılar. Aldı beni yönetmene götürdü “Uğur’a itimadım var” dedi, “çekimi o tamamlayacak!” Ümit Abi üstelemedi “İyi öyleyse” dedi, “Sen ‘güveniyorum’ dedikten sonra!”
İşte o gün bu gün geçtik kamera arkasına.
HATA MI? ASLA!
Eskiden ne çektiğini bilemezdin, film yıkanacak ki marifetin çıksın ortaya. Onun için bin kere ölçer, öyle girerdik kayda. Kötü bir şey olursa bitersin, seni kimse çağırmaz bir daha.
Hiç unutmam yarım saniye netlik kaçmış diye (hareketli sahnelerde olur) ünlü bir artist sokağın ucundan bağırmıştı “N’aber len fluu!” Şaka yapıyor aklı sıra.
Şimdiki gibi ışık malzemeleri nerede? Jeneratör mü? Koca hayal. Akşam çekimi için kamerayı kandıracaksın. 5.600 kelvinlik sahneyi 3.200’ün filtresiyle çekeceksin ki bir mavilik hâkim olsun havaya. İşte biz “Amerikan gecesi” derdik ona.
Artvin’de film çekiyoruz kızağın yayı kurtulmuş, fark etmesem bir makara bobin (122 metre) flu çıkacak. Neyse düzelttim, sonra bir sahne çektik ama netliği bilerek bozduk. Hayal sahnesi, eski hikâye için kullanılacak.
Gece uyuyorum telefon yırtınıyor. Açtım laboratuvar. “Uğur kardeşim bu film flu ya!”
-Ya nasıl olur yayı kızaktan kurtarmıştım ama.
-Bilmiyorum artık, haberin olsun da…
Eh cezamıza katlanacağız artık, neyi değiştirebilirsin ki bu saatten sonra. Derken “Dınn” aklıma geldi. Biz flash back için flu çekmedik mi? Laboratuvar bilmez şimdi, yırtar atar. Yataktan nasıl fırlarsın, sarılırsın telefona. “Aman abi dokunma!”
Yoksa gitti onca emek, masraf, ne korku ama.

BİR TAŞLA İKİ KUŞ
Eskiden oyuncular senaryo okumazlardı, sakızını çiğneyerek gelir, çekilen sahnenin nerede kullanılacağı umurunda bile olmaz. Biri replikleri fısıldar, kurt gibi kulaklarını diker dinler, sonra girerler oyuna. Ne söylediği de önemli değildir, film sessiz çekilir zira.
Ama şarkı altı sahnelerini “NAGRA” teyplerle kaydederdik, dil dudak hareketlerini oturturduk montajda.
Çalışması en kolay oyuncu Halûk Bilginer’dir “İki adım geri gider misin abi?”
-Peki efendim, derhâl!
Hafif rollere çıkan bir kadın vardı, saç baş yoldururdu insana. Millet ne bilsin, hayrandılar ona.
“Oyun bitti” ve “Mardin Münih Hattı”nda birlikte çalışınca adım Ünal Küpeli’nin adamına çıktı. Diğerleri bizi çağırmaz oldular. Bir de şu var tabii, sen gidersen oradaki arkadaşı kapıya koyacaklar. Yüz yüze nasıl bakacaksın bir daha?
Önceleri tahta şaryolarla çalışırdık; yağlarsın, silersin kayar. Olmadı çıkarsın arkadaşının omzuna. Vantuz dediğin üç kuruşluk şey ama almazlar, bizi urganla arabaya bağlarlar. Farz et takip sahnesindesin, otomobil bi’ böyle gider, bi’ şöyle. Kamera ağır, motosiklet aküsü ile çalışır ayrıca. Asitli su kumaşa değdi mi deler atar, her film iki pantolona mal olurdu bana.
Kâzım Kartal alçak sesle konuşurdu, mırıldanır gibi. “Yaa Uğurcum sen bu işi öğrendin di mi?”
-Öğrendim Kâzım abi.
-Aa ne iyi… Ne iyi.

DIŞI SENİ, İÇİ BENİ
O zamanlar tempo ağır, gece sahnelerini toplar toplar hepsini birden atarlar. Hem vakitten kazanır, hem masrafı azaltırlar.
Figüranlar kahvede bekleşir durur, bakalım iş çıkacak mı acaba? Prodüksiyon amiri gelir, amele gibi toplar. Oturur sıralarını beklerler kenarda; sigara, sigara, sigara… Haydi dediler mi fırlarlar meydana.
-Sen vuruyorsun, sen düşüyorsun, sen koşuyorsun, çabuk sallanma!
Sette bize çay may vermezler. İsmail Abi beni sever, kayırırdı saklıca. Usulca yanaşır fısıldardım “Abi, çay var mı çay?”
-Var. Bekleyeceksin ama!
Yıllar sonra görüntü yönetmeni oldum, onu da aldım yanıma. Yine “Abi” diyorum “Çay var mı çay?”
-Olmaz mı istersen kahve yaparım sana.
Nakdi kim kaybetmiş ki sen bulasın, zorlarsan eline bir senet tutuştururlar. 20 lira alıncaya kadar göbeğim çatlamıştı, ne elde vardır ne avuçta.
Hâl böyle olunca düğünlere giderdik, harçlık bahşiş, artık gönüllerinden ne koparsa.
Bir arkadaşla Pera’da nişan çekiyoruz. Adamın biri işaret etti, yaklaştım: “Buyurun efendim?”
-Sen kameraman mısın?
-Evet efendim. / -Nerede? / -Yeşilçam’da.
-Al şu kartı, pazartesi uğra bana.

RÜYALAR GERÇEK OLSA
Kibarlığımdan yanında bakamadım, köşeyi dönünce kartı çıkardım. Aaaa TRT İstanbul İkinci Müdürü Şükrü Demirci yazıyor.
Neyse gittik, çay, sohbet, prodüksiyon amiri Tandoğan Aka Bey’i aradı. Bir form çıkardılar, dolduruyorum. Adı: ... Soyadı: ... Doğum Yılı: ...
Derken geldik dayandık tahsil durumuna. Orta iki terkim, ne yazayım şimdi kutuya?
Hiç önemli değil dediler, bize sanatkâr lazım, Şükrü Bey kamera tutuşundan notunu vermiş sana.
Sağ olsunlar, TRT’de hoş tuttular. Ben de Yeşilçam tecrübelerimi aktardım onlara. Zamanla yer edindik, kadro için usulen bir imtihan yaptılar o kadar.
Hem sinemayı hem televizyonu bilmek önemlidir. Bir sinema yönetmenine maç çektiremezsin mesela.
Televizyonlar Hitachi kullanırlardı o sıra, kamera ayrı, makara ayrı cihazda. Kaydediciler (Ampex) bataryayı içip bitirirlerdi âdeta.
Sonra U-matic’e geçtik. Taşınabilir kasetleri vardı ama her biri Anna Britanica ebadında. Okka cesamet yerinde de sadece 20 dakika. Araba farı görünce çizgi verirdi, mutlaka beyaz yapacaksın, renkleri tanıyamazsın yoksa.
Betacam’a geçince “bu nasıl bir teknoloji ya” dedik “Dünyanın sonu mu geliyordu acaba? Sony 400 ve 637 kullandım, Ikegami’den de memnun kaldım fazlasıyla.
Bir gün teknik müdür kenara çekti. “Şışşt Uğur, ister misin para kazandırayım sana?” Meğer özel televizyonlar açılmış, adam arıyorlarmış yana yakıla. 2 milyon 475 bin alıyordum, 8 milyona geçtim Star’a. Ardından 9 oldu, on oldu. Araba filan edindik, bitimiz kanlandı. Derken işi yapan çoğaldı, değerimiz kalmadı piyasada.
Ünal Abi “Gel” deyince ayaklandık, yeniden kapıldık heyecana.

ÜÇ İKİ BİR MOTOR! HEYECAN DORUKTA
Malatya’da dizi çekiyoruz. Engin Çağlar köy ağası rolünde, Sırrı Demirtaş da kötü adam. Sözde pusu kurmuş, yoluna kaya yuvarlayacak. Düzgün bir Mercedes buldular, Engin Bey karşıdan gelirken girdim kayda. Bakın şu işe ki, yuvarlanan taş dağıldı, dağı taktı peşine indiriyor. Engin Abi salise farkıyla toz bulutundan çıktı, ben heyelan altında kalacaktım az daha.
Baktım yönetmen koşa koşa geliyor: Uğurcum, Uğurcum problem yok ya?
-Sorma yaa Necati Abi, giremedim kayda.
Nasıl oldu anlatamam. Kül kesildi âdeta. Bir seyrettirdim bayıldı, “Bugün size istirahat” dedi, “Gidin dinlenin göl kenarında.”
Bir keresinde de sahilde bir yerlerde konaklamışız, yapımcının üzerinden para çıkmasın mı? Mahmut Tuncer ile rehin kaldık. Hiç büyütmedik, çay içtik, muhabbet ettik gün boyunca.
Halid Refiğ, Türker İnanoğlu ile Bilge Oğuzbaş’la çalışmak şanstı, çok şey öğrendim onlardan. Diyelim adam denize atladı peşinden mermi sıkılacak. Tabancayı nereden bulacaksın şimdi, al yerden bir avuç çakıl, at suya.
Leğenin içine folyo koy, sarı ışığı ver, suyu dalgalandır, buyur sana alev efekti. Sigara parşömenini de elinde ovuşturur, çıtır çıtır odun sesi versin ayrıca. Uçurtmanın kuyruğunu düşün, gazeteyi öyle dilimle, ışığın önünde salla. Oyuncu güya film seyrediyor sinemada.
Mermer gibi görünsün diye patatesten kapı tokmağı mı yapmazdık, muslukları sarı yaldızla mı boyamazdık, evi konağa çevirirdik anında.
Gençler gelip sorsalar memnun oluruz, bildiklerimiz bizimle gitmesin toprağa
.
Soyadınızın soyunuzla alakası var mı?
22 Şubat 2018 02:00
Cort, Curt, Lop, Lök, Lük, Lüp, Cadaloz, Ağaçkıç, Sinir, Tüysüz. Bunlar alay hakaret değil, soyadları.
Soyağacı tatbikatı başladığı günden beri millet internette. Sadece ilk gün 8 milyon kişinin arama yaptığını biliyoruz, herhalde 15 milyonu da aşmıştır. Yani her dört kişiden biri aradı desek yalan olmaz.
Girmeyenler de merak etmediklerinden değil, bilgisayar
kullanamadıklarından.
Peki ne bulacaklar? Sadece memleket ve isim.
Bu program Mısır’daki paşa dedenizin emlak-ı metrukesini vermiyor. Ahmed Kahire yazıyor o kadar.
Mesleği meşrebi hakkında da malumat yok. Meşguliyeti meçhul. Vali miydi, seyis mi? Şeyh miydi, derviş mi?
Eskiden olsa herkes birbirini bilir. Neredensin, kimlerdensin? “Arabacıların Ali” demeniz yeter. Ailenin tebarüz ettiği vasıflar akla gelir.
İnsanlar memleketleri, boyları, soyları, babalarının ve çocuklarının ismi ile anılır, kargaşa olmaz.
REJİMİ OTURTMAK İÇİN
Altı asırlık bir imparatorluğun külleri üzerinde kurulan cumhuriyet, karşı devrim korkusundan kurtulamaz. Cahilleri gütmek kolaydır, bir muhtar iki jandarma. Ama tahsilli ayrı baş çekebilir. Bu yüzden kanaat önderleri (eşraf) külliyen yok edilmelidir. İnsanlar tekdüze olmalı ve eşitlik ninnileri söylenmelidir.
Bunu temin için soyadı mecburiyeti getirilir. Lakin soy isminiz soyunuzu belirtmemelidir. Müftüzadeler denilemez mesela.
İnsanlar kimlere itibar eder? Beylere ağalara, hacılara hocalara. Alayını silerler, unvan memnudur bundan sonra.
Ardından hafız, molla, efendi, beyefendi kullanmak yasaklanır. Bir kadına Hanımefendi derseniz suçtur. Hâkim dilerse sizi 2590’a muhalefetten içeri tıkabilir. Ama karı, bacı, gacı diyebilirsiniz.
Paşa, gazi ve hazret ibareleri de yasaklanır (tabii ki Gazi Paşa Hazretleri başka). Aldığınız nişanları da (İstiklal madalyası hariç) takamazsınız urbanınıza.
Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’ya “Bay Osman” diyebilirsiniz anca.
KORKUYLA TEHDİTLE
Yıl 1934, Soyadı Kanunu (sayı 2525) Resmî Gazete’de yayımlanıp meriyete girmiş, CHP parti teşkilatları ve halkevleri takibatı yürütmekle vazifelendirilmiştir. Resmen muhbirlik yapar, telgraflar yağdırırlar Ankara’ya. (Tarih İncelemeleri Dergisi)
Yazı değişmiş, kıyafet, takvim, saat değişmiş, sıra gelmiştir buna. İnsanlar şapka ile sindirilmiştir, İstiklal Mahkemeleri çok can yakmıştır, darağaçları hafızalarda.
İlan edilen müddet içinde nüfus dairesine gelip de soyadı seçmezseniz para cezasına çarptırılırsınız. Hem memur sana öyle bir soyadı yazar ki, torunların bile çeker hayatı boyunca.
Soyadınızda Çerkez, Boşnak ibareleri kullanamazsınız. Sadece Türklüğünüzü dile getirebilirsiniz, Türk, Türkoğlu, Hastürk, Tümtürk gibi.
Ruslar, İspanyollar gibi ilk isim başa çekilecektir. Önce name, sonra surname, sanki Londra!
Türk kültürünün hilafına.
UÇAN, KAÇAN, DURBAKAM
Bazı soyadların hikâyesi var, gelen memura sıcak ekmek verirler, soyadları Taze olur.
Dedeleri askerden kaçarmış Kaçan olmuşlar.
Nüfus memuru sorar “Ne yazayım?” Kadıncağız, cebindeki kâğıdı bulamaz, “Dur bakam” der sıkıntıyla. Memur da yazar “Durbakam!”
İş harala gürele yürütülür insanlara ottan çöpten adlar takarlar. Taş, Toprak, Kaz, Ördek… Nüfusçu ile muhabbetin varsa, Aslan, Kaplan, Yılmaz, Örnek.
O yıllarda nüfus 17 milyon, tekrara düşmeyeyim derseniz en az 3 milyon soyadına ihtiyaç var. Türkçeye Arapçadan Farsçadan giren kelimeler de yasaklanınca...
Dil Kurumu oturup çalışır, listeler yayınlar. Alabay, Alak, Alataş, Alsaç, Altaca, Amonak, Analay, Anbuzuk, Angay, Anucur, Anak, Arsakay, Artain, Aşkan, Ataibiş, Atalmış, Atsak, Aymaz, Alanta... Anlayan varsa...
ADIM VAR, ADIVAR
Halide Edip soyadına karşı çıkanlardan, Çankaya’dan ikaz alınca mecburen girer hizaya. Adı sanı yok muydu sanki? Var. O da “Adıvar”ı seçer, golünü atar.
Yahya Bey’in ailesi Şehsuvar diye tanınır Balkanlarda. Yani süvarilerin şahı.
Şehsuvar olmaz diyorlar.
Atlıbey olsun o zaman. “Olmaz!” Beyatlı da anlaşıyorlar sonunda.
Bir ara Almanlar gibi (Herrman) “man” “men” ilave ediyorlar. Erman, Gürman, Özmen gibi.
Kayseri’de yapılan bir araştırmaya göre bakın ne soyadları var ne soyadları: Cort, Curt, Lop, Lök, Lük, Lüp, Cadaloz, Ağaçkıç, Sinir, Tüysüz. (Tarih İncelemeleri Dergisi)
Listelerde Mayılmuyul, Dangalak, Dönek, Donsuz, Kazma, Çakal, Kalça da bulunuyor.
Bizim soyadımız da garip. Sanırım dedemi çalıştığı zahirecide sıkıştırdılar. Nüfus memuru masanın üstüne baktı ihtimal, “Sen irsaliye, sen makbuz ol, sen fatura” bize de kaldı Özfatura.
Mektepte adım naylon faturaydı, ele güne eğlence, dert aldık başımıza.
MÜKERRERLER
Ama efendim soyadı karışıklıkları önlermiş. Af buyur? Çin’de 92 milyon Li, 88 milyon Zhang var. Haydi git de ayıkla.
İngiltere’de 700 bin Smith, çoğu da John Smith.
Telefon rehberine bak bakalım kaç Ali Çelik var? Bir kere Mehmet Öztürk’ü aramıştım, sayfa sayfa…
Peki Seyit Çabuk diye birini tanıyor musunuz?
Hatırlayamadınız mı?
Yaa Seyyid Onbaşı desem?
“Onbaşı”yı unvandan mı saydılar bilmem.
Feda olsun bütün unvanlar ona!
SOYSUZ MUYDUK?
Atsız “Bir kere şunu söyleyeyim ki, ben devletin bana bahşedeceği soyadına muhtaç değilim, onu soysuzlar düşünsün” der bir yazısında. “O zamanki Halk Partisinin kabul ettiği Soyadı Kanunu yanlıştır. Çünkü Türklerde soyadı isimden sonra değil, önce gelir. Dilin yapısı da böyledir. İlle de Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadını sona almak, şuur altına işlenmiş bir aşağılık duygusunun mahsulüdür. Biz Avrupalı falan değiliz… Buz gibi Asyalıyız.
Anladın mı monşer? Avrupalı olmak meziyet olmadığı gibi, Asyalı olmak da kusur değildir…
Bizde soyadı kanunu çıktığı zaman Anadolu Türklerinden yüzde doksan beşinin soyadı vardı ve çoğu defa “oğlu” ile bitiyordu: Osmanoğlu Murat, Aydınoğlu Umur, Karamanoğlu İbrahim gibi…
Ben yazılarıma eskiden beri “Atsız” imzasını atıyordum, lakin memur: “Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız” diye kestirip attı.
- Neden?
- Tarihî isimdir!
- Tarihî olan, “d” ile yazılan, bak benimki “t” ile yazılıyor!
“Ha!.. O zaman tamam.”
CEDDİNLE SANATINLA...
Romenlerde -escu, Ermenilerde -yan, Yunanlılarda da -pulos ve -aki ekleri “oğlu” manasına gelir. Çavuşescu, Serkisyan, Papadapulos, Vasilaki gibi. -Kis eki de meslek bildirir. Kazancakis, kazancı demektir. Gürcüler “çocuğu” manasına -şvili veya “oğlu” manasına -dze ekini kullanırlar.
Hazreti Peygamber’in ismi Ebu’l-Kasım Muhammed bin Abdullah el-Hâşimî el-Kureyşî idi. Kasım’ın babası, Abdullah’ın oğlu, Kureyş kabilesinin Hâşimî ailesinden Muhammed.
Türklerde de soy ismi başa gelir, Baltacı Mehmed Paşa, Samipaşazade Sezai gibi.
Almanya bir ara Yahudileri soyadlandırır. Irkçı memurlar fakir Yahudilere Glagenstrick (darağacı), Eselkopf (eşek kafası), Taschengregger (yankesici) gibi adlar takar. Din adamlarının soyundan gelen Yahudiler, Cohen, Kahn, Katz, Levi gibi isimler yazdırırlar. Onları da Almanlaştırır, Katzman, Cohnstein, Aronstein, Levinthal yaparlar.
Almanya’daki tatbikatı bir yana bırakırsanız dünyada soyadı kullanmanın kanunen mecburi olduğu tek ülke Türkiye’dir. (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)
.
Sol gösterip sağ vurdular
12 Mart 2018 02:00
Yıllar evvel gariban bir aday, kırık dökük Reno’suyla aylarca dolanmıştı semtin sokaklarında, herkes “yazık” demişti “ümitsiz vaka.”
Sonra? Seçilemedi tabii, zayi oldu onca emek, onca para…
Siyaset kolay iş değil, bir kere naktin ve vaktin olacak. Cenazeleri, asker uğurlamalarını hatta mahalle maçlarını kaçırmayacak, nikâhlarda, sünnetlerde altın takacaksın ona buna. Vekil oldun diyelim. Hastası, sakatı, yaşlısı kapını çalar, aş isteyen, iş isteyen. Çaya çorbaya verdiğin para maaşını aşar.
Parti kurarsan külli yanmışsın, kadro yetiştirecek, kentte köyde örgütlenecek ve halkı ikna edeceksin nasıl olacaksa.
Ama ihtilal öyle mi ya? Devletin tankı topu elinin altında. “Alın şunu” dersin alırlar, “götürün” dersin kapatırlar mahpusa.
Sana da bildiri okumak kalır radyoda. Zevkli olmalı ki on yılda bir deniyorlar.
27 MAYIS BOŞUNA MI
1969 seçimlerinde Adalet Partisi aldığı %46,5 oyla 256 milletvekili kazanır ve Demirel, hükûmeti kurar.
Vay biz 60 ihtilalini boşuna mı yaptık? Bunlar niye kazanıyor hâlâ?
Ortalık zaten karışıktır, bir de Madanoğlu çıkar başımıza. 27 Mayıs’ı bile hafif bulur, tek partiye dönmeyi arzular. 9 Mart’ta hükûmetin biletini kesecek, kafa koparacaklardır o furyada. Sen tut git, gir aralarına, koş yetiştir Türün Paşa’ya. Bakın hele şu Mahir Kaynak’ın yaptıklarına.
Cunta deşifre olunca Kara Kuv. K. Faruk Gürler ve Hv. Kuv. K. Muhsin Batur dava arkadaşlarını satar, gider Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’a katılırlar.
Darbeci siyasetçiden hoşlanmaz, öbür darbeciden hiiç hoşlanmaz. Aralarında E. Korg. Cemal Madanoğlu ve E. Tümg. Celil Gürkan’ın bulunduğu yüzlerce subayı apar topar TSK’dan atarlar.
Eğer 9 Mart ekibi başarılı olsa o gün “Millî Demokratik Devrim” manifestosu koyulacaktır tatbikata. Devlet Başkanlığına önce F. Gürler getirilecek, bilahare yerini Mihri Belli’ye devredecektir. M. Batur ise Başbakan.
Bütün partiler kapatılacaktır. Siyaset mi yapmak istiyorsun? Buyur Devrim Partisinin saflarına (tek parti, bir nevi BAAS).
MÜCADELEYİ BIRAKIRSAN
TSK içinde ulusalcı kemalistler ekseriyettedir. Solcu kemalistleri tasfiye edip, hükûmete muhtıra verirler (12 Mart). Bildiri 13.00 haberlerinde okunur halka. “...Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükûmetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.”
Bu nasıl bir cümle? Tam 50 kelime. Hangi ifade özürlü almışsa kaleme?
Seyir hidrografi ve oşinografi dairesinden... İnan daha heyecan verici. Çetin Çeki n’apsın, fona Hasan Mutlucan koysan kurtarmaz.
Tamam ihtilale karşıyız ama onun da bir raconu var. Nerede altmışın tok sesli albayı, nerede bunlar?
Neyse muhtıra mecliste okunur, AP’liler suspus. CHP saflarında çılgın alkışlar. Bir tek Senato Başkanı Tekin Arıburun yiğitçe çıkar, tavrını koyar.
Demirel ne yazık ki dik duramaz, istifa edip meydanı bırakır hasımlarına. Cumhurbaşkanı C. Sunay da ağırlığını kullanamaz, emir eri gibi davranır, yakışık almaz.
Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, İsmail Cem’e “CIA altımızı oydu” demekle ne kastetti bilmiyoruz ama haşhaş ekimi hususunda hükûmete söz geçiremeyen Washington dilediğini alır sonunda.
O günlerde SSCB de üzerimize oynamaktadır, ki hayli adamı vardır değişik noktalarda.
İşçi Partisi Lideri M. A. Aybar direkt Sosyalist devrimden yanadır, Mihri Belli ise önce Millî Demokratik Devrimden yana. Kızıl ihtilal SSCB’deki gibi iki kademeli olmalıdır. Hadi bu darbeyi ilki sayalım, “proleter devrim” daha sonra.
Haa AP iktidarı faşist diktatörlük olduğuna göre, yıkılmasında mahsur yoktur. Bunda mutabıktırlar.
MBK’nin sol açığı Mucip Ataklı ise askerin vazifesini yerine getirdiğini savunur “gayet hukuki bir ihtilal!”
Muammer Aksoy, Nadir Nadi, Mümtaz Soysal, Ferruh Bozbeyli muhtıranın yanındadırlar. “Beklenmekteydi ve oldu. Ne var yani bunda?”
Sol Kemalistler ortak bildiri ile desteklerini sunar. DİSK ve Dev-Genç memnuniyetle karşılar. Cumhuriyet gazetesi “koşulsuz” yanlarında.
Tağmaç, parlamentoyu dağıtmaz, anayasayı askıya almaz. Zira Yunanistan’daki Albaylar Cuntası önlerindedir, gırtlağına kadar batmıştırlar.
“Meclis içinden bir CHP’li istifa etsin, hükûmeti kursun” buyrulur “teknokratlar ekseriyette olsun ama AP’liler de bulunsun aralarında!”
Ve devlet kuşu Nihat Erim’in başına konar.
İyi de işleri toparlayamaz. Anarşi alır başını gider, para pul olur, hayat pahalı, gelen gideni aratmakta.
Bu arada Millî Nizam Partisi kapatılır, Erbakan da İsviçre’ye çekilir, selamet der kenarest, n’olur, n’olmaz.
İş bilen CHP’liler “siz ne yaptınız” derler, Adalet Partisi güçlenecek bu defa. Birileri bizzat ayağına gidip görüşür ve yeni bir parti için önünü açarlar. Bakın şu işe ki Adalet Partisi küçülecek, Millî Selamet büyüyerek devam edecektir yoluna.
Aşırı sol, darbeden çok şey bekler, gelgelelim İşçi Partisi kapatılınca şok olurlar. Bu yolun devrime filan gideceği yoktur, başlarının çaresine mi baksalardır acaba?

ÖZGÜRLÜK BOL GELMİŞ!
Erim’e göre “özgürlükler bol gelmiştir.” Gerekirse üzerine şal örtmeli, balyoz gibi inmelidir kafalarına.
Cunta, düğün, okul aile birliği ve lig maçları hariç her türlü toplantıyı yasaklar. Üç üyesinden biri asker olan DGM’ler kurulur, İstiklal mahkemeleri gibi çalışmaya başlar.
Dev-genç ve THKO ise silahlı direnişi yayar. Örgüt, banka soyar, jandarma vurur, sefirlere saldırır, adam kaçırır, fidye alır ve bomba patlatır sağda solda. Erdal İnönü’nün rektör olduğu yıllarda ODTÜ karargâha dönmüştür, sıkıştıkça saklanırlar. Sendikalar militan yuvasıdır, fabrikalar çalışmıyormuş kimin umurunda?
Ama Devletle baş etmek mümkün müdür? Deniz Gezmiş, H. İnan ve Y. Aslan yakalanıp mahkemeye çıkarılır, karar idam.
Mahir Çayan ve arkadaşları NATO üssünden kaçırdıkları İngiliz ve Kanadalı teknisyenlerle Tokat’ın Kızıldere köyünde kuşatılırlar. Çıkan çatışmada Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ö. Ayna, E. Saruhan, S. Özüdoğru, H. Arıkan, S. Alp, S. Kurt, N. Yılmaz, A. Atasoy vurulur bir tek Ertuğrul Kürkçü kurtulur aralarından.
Solcu yazarlar Ziverbey’e çağrılır, ter dökerler Faik Paşa karşısında.
Bir sonraki darbede buluşmak üzere!
Kabine hâliyle yıpranır, haydi bir Nihat Erim hükûmeti daha. Olmadı Ferit Melen verelim, tutmadı Naim Talu geçsin başa.
CHP’de Robert Kolejli bir gazeteci, namlı mimli İsmet Paşa’yı devirip oturur koltuğa. Yüzü halka dönüktür, İttihat Terakki bakiyeleri gibi konuşmaz. Ekim 73 seçiminden 185 mebusla 1. parti olarak çıkar. Ve o Ecevit, Millî Selamet Partisi ile koalisyon yapar.
Her iki parti de yara alır, ne solcular Erbakan’la birlikteliğe hoş bakar, ne de sağcılar anarşistlerin affına.
Kaos yine kapıda. Vazife CHP’li Sadi Irmak’a verilir bu defa. Kurduğu hükûmet 450 mebustan sadece 18 evet alabilir. Devir kapanmıştır görünüşe bakılırsa.
71 muhtırası 60 ihtilalinin devamıdır, şimdi on yıl sonrasına hazırlanmalıdırlar. 12 Eylül’ün ayak sesleri mi? Evet gelmektedir duyana.
Yok bu siyasiler yönetmeyi beceremiyorlar!
İyi de örfi idare komutanı sizdiniz paşam, bir günde ne değişti de başladınız çalışmaya?
O günlerde böyle bir soru sorulamaz tabii. Dumanını attırırlar.
Hasılı darbeler generalleri güç sarhoşu yapar, bildiklerine bilmediklerine karışır, iktidarları hizaya sokarlar. Hesap vermek gibi bir alışkanlıkları yoktur, askerî ihalelerdeki şaibeler örtülür, kimse çomak sokamaz tezgâhlarına.
Diyelim trafik polisi, sivil subaya ehliyet sordu, “sen benim kim olduğumu biliyor musun” der basar gaza.
Taa ki...
Amaaan. Gerisini biliyorsunuz nasıl olsa.
Zaferin isimsiz mimarları
18 Mart 2018 02:00
Çanakkale savaşları hakkında birçok şeyi biliyorsunuz. Dilerseniz bugün adları unutulan kahramanları hatırlayalım, Tophaneli Hakkı'dan başlayalım mesela.
Evet müttefik donanması gelmiş dayanmıştır kapımıza.
Her biri tek başına Boğazı yakacak güçtedir, zaten direniş beklemezler. Türk topçusundan ziyade hava durumu ile ilgilenirler.
Churcill "İnanınız bana" der, "Türklerin gırtlağı Boğazlardır. Onu demir bir pençe ile sıkmak yeterli olacak. Göreceksiniz o köhne imparatorluğun cansız bedeni kucağımıza yıkılacak!"
İlk ateş onuru HMS Cornwasllis zırhlısının topçu Yüzbaşısı Harry Minchin'a bağışlanır ki, "İnsanın çevresine dakikada bin 500 kilo mermi yağması sinir bozucu olmalı, hiç bu kadar eğlenmemiştim" yazar mektuplarına.
Amiral Carden rahattır, Londra'ya çektiği telgrafta "Mart ortalarında İstanbul'a ulaşmayı umuyorum" yazar… İşte o gece Tophaneli Hakkı 26 mayın bırakır burunlarının ucuna. Hâlbuki yeni kalp krizi geçirmiş, revirde yatmaktadır, vazife denince fırlar kalkar yataktan. Işıldaklar, karakol yapan botlar. Nabzı deli deli atar. Bu kadar heyecan fazladır. İş tamamladığında bitkindir, düşüverir dümenin yanına.
Nusret’in Karanlık Liman’a döşediği mayınlar önce Bouvet zırhlısını avlar. 700 mürettebatlı gemi suya gömülür bir anda. Gaulios ve Charlemagne topçu ateşi ile saf dışı kalır.
Irrisistable ise torpidoya yakalanır, yan yatar. Makine dairesi su dolar. Ocean zırhlısı imdadına koşar. Ancak Seyyid Onbaşı’nın attığı mermi dümenini bozunca yalpalayarak sürüklenir Karanlık Liman’a ve Nusret'in döktüğü mayınlarla tokuşurlar.
İngiliz Inflexible zırhlısı da bu bölgede mayına çarpar, on dakika geçmeden felaket Irresistible'ın kapısını çalar. 2 muhrip ve 7 mayın tarama gemisi de dibi boylar ayrıca.
Sadece 6,5 saatte filonun yarısı ellerinden çıkar.

ANNEM BENİ YETİŞTİRDİ CEPHELERE YOLLADI...
Düşün o sene Tıbbiye tek mezun veremez. Niye? Zira hepsi şehit olurlar.
Galatasaray Mektebi Sultanisinden gönüllü gelenler süt kuzusudur daha. Hayatlarında ilk defa tüfek tutarlar, patlayınca nasıl bir ses çıkaracak acaba? Bir ara içlerinden biri ayaklanır, marş söylemeye başlar;
Annem beni yetiştirdi
cephelere yolladı
Al sancağı teslim etti
Allah'a ısmarladı.
İkisi, üçü derken hepsi katılırlar ama nasıl avaz avaz! Sanki kırk cephe görmüş cenk kurdu kesilir, yağan mermileri hafife alırlar. Dişler kenetli, yumruklar sıkılı, gözler çakmak çakmak... Yüzbaşı tam zamanı deyip "hücuuum" diye haykırır. Kurulmuş zemberek gibi fırlarlar. Ancak düşman makinelileri takırdar, yavrucaklar beş on adım atamadan biçilir, üst üste yığılırlar.
Can bu ya can!.. Hakları nasıl ödenir ki acaba?
Bir de Mehmet Muzaffer Asteğmeni unutamıyorum. Parasızlıktan satın alıp cepheye götüremediği kamyon lastikleri için gece oturup banknot yapar ve sabah tutuşturur Yahudi tüccarın avucuna. Yüzlük kaimenin altına "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olacaktır" yazmıştır. Hakkı verilecektir tüccara.
Nur içinde yatın, makamınız âlâ ola.
MÜSTECİP ONBAŞI - İĞNE DELİĞİNDEN VURDU
Fransızlar savaş günlerinde Turquoise adlı bir denizaltıyla Marmara'da birçok sabotaj yaparlar. Eğer beş on mil daha yakalanmadan yol alabilseler Ege'ye çıkacak, zaferlerini kutlayacaklardır.

Nara bölgesi cenge girmemiştir daha, Müstecip Onbaşı gün boyu topları silip parlatmaktadır. Gez göz arpacık yaparken yunusa benzer bir karaltı görür, insiyatifini kullanıp namluyu doğrultur ve tam kulesine çakar. Yüz metreden kibrit vurmak gibi bir şey. Düşünün ansızın bir top patlıyor ve bir denizaltı çıkıyor ortaya. Fransız gemicileri çaresiz kalır, teslim olurlar.
YÜZBAŞI AHMED SAFFET - 570 DÜŞMAN ASKERİNİ SUYUN DİBİNE YOLLADI
Calut, baskıcı, ceberut bir kraldır. Çok güçlüdür, bir dağ gibi yürür zırhlarına sarınınca. Emrinde on binlerce muharip. O gün Talut ile ceng etmektedir. Müminler 313 kişidirler yalnızca. Âdet olduğu üzere er diler, genç bir çoban (Hazret-i Davut) çıkar karşısına, Calut kahkahalarla gürerken, sapanına taş koyar ve tam alnına çakar. Efsane komutan atından yuvarlanır, gider bakarlar mevta.

İşte Calut kâfirinin adını (Goliath) taşıyan bir zırhlı vardır ki Morto Koyu açıklarında demirler. Döktüğü kan, boyunu aşar.
Muavenet-i Milliye küçük bir muhriptir, elbette onunla başa çıkamaz. Kaldı ki etrafı botlarla doludur, yanına bile yaklaşamaz. Lakin Yüzbaşı Ahmed Saffet "Goliath'ı torpilliyebilir misin?" sorusuna "elbette" diye cevap verir "hem degüle oynaya!"
O gece sığ sulardan gidebilmek için yükünü yakıtını boşaltır sadece üç torpido sürer kovanlara. Hedef Goliath! Vira Bismillah!
Goliath o gece de saatlerce mevzilerimizi döver, 23.30'da paydos yapar.
Muavenet sahilden sahilden sürünürcesine ilerler, 600-700 metre mesafede "ağır yol" seyreden düşman muhriplerine rastlar. Adamların gözüne perde mi iner ne, yanıbaşından geçer uzaklaşırlar. Ahmed Saffet 01.00 sularında Goliath'a yaklaşır. Nöbetçiler fark eder, pırıldakla parola sorarlar. Muavenet'ten aynı işarette karşılık gelir. Bir kere daha sorulur, yine aynı. Üçüncü de yabancı oldukları anlaşılacak, ateş açacaklardır. Ancak Muavenet-i Milliye cevabı torpido ile verir, biri komuta köprüsüne, ikincisi baş baca altına ve üçüncüsü de kıç tarafına. Koca gemi yan yatar ve tabak gibi sallanıp kayar suya. Hem komutan dâhil, 570 denizciyi ardına takarak.
Bu hadise İngiliz Harp Meclisi'nde bomba etkisi yapar. İşte o gün itibarıyla Boğaz'ın güçle geçilmesi fikrinden cayarlar.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher mesleği bırakır, peşinden Churchill istifasını sunar. Müttefik orduları komutanı General Ian Hamilton günlüğüne "Düşman madalyayı hak etti" yazar.
EZİNELİ YAHYA - BACAĞI KOPSA DA ÇARPIŞMAYA DEVAM
25 Nisan sabahı, müttefik donanması Ertuğrul Koyu’nu âdeta yakar, zemini pamuk gibi atar. Tabur Komutanı Mahmut Binbaşı ve Asteğmen Haliloğlu Abdurrahim şehadet şerbetini yudumlayınca başsız kalırlar.
Ezineli Yahya Çavuş, bölüğü derler toparlar ayrılmayın der birşeyler olacak burada. Nitekim River adlı şilep tam yol yürür, karaya oturur güya. Görünüşte sahile vurmuş metruk bir kömür teknesi. Ambarlarındaki askerler bir süre etrafı dinler, sonra filikaları yanyana getirip bir köprü kurarlar. Yahya Çavuş arkadaşlarını bekletir bekletir ne zamanki düşman menzile girer, tetiğe asılırlar, kumsalı kıpkızıl kana boyarlar. İngilizler karşıdakilerin ferdi gayretlerle direnen küçük bir grup olduğunu anlarlar ama, 3 bin kayıp verdikten sonra.
Yahya Çavuş son kalan 5 arkadaşı ile mukavemete devam eder, kopan bacağını; tüfeğinin kayışı ile bağlar. Ta ki damarlarında kan, parmaklarında derman kalmayıncaya kadar. Evlidir ve oğlu Muharrem bir yaşındadır daha.
Hadi gel evimize geri dönelim
20 Mart 2018 02:00
Mimar Serkan Duman mesleğe başka pencerelerden bakmayı başaran bir sanatkâr. Alışveriş merkezleri, rezidanslar, siteler peşinde koşmuyor. Kerpiç gibi geleneksel bir malzemeyi hayata geçirebilmenin yollarını arıyor.
Soruyoruz “Niye?”
Bir kere ucuz, çok da sıhhi, üstelik Anadolu kokuyor. Beton ülkemize ölçüsüz girdi ve bu da beni korkutuyor. Yeryüzünde beton kullanan ilk üç ülke: Çin, Hindistan ve Türkiye. Şehirlere beton boca ediyoruz, tepeleme. Evlerimiz, bir yabancının sığınsınlar diye “lütfettiği” kutucuklar. Müteahhit satıyor, ayrıca da aidata bağlıyor, paraya para demiyor.

Ne olabilirdi başka?
Evet ne olabilirdi? Bu konuda çok okudum, araştırdım. Anadolu’yu gezdim, sonra Asya ve Afrika. Dönüp dolaşıp kerpiçe geldim sonunda. Kerpiç emsalsiz bir malzeme, en iyi yalıtım malzemesi; mekânın nemini ayarlar, yazın serin, kışın sıcak tutar. Tamam betona da yalıtım yapılabilir ama o maddeler kimyasal. Hem toprak kadar kolay bulunan bir şey var mı? Temeli kazdın diyelim, çıkanı kullanabilirsin duvarlarda. Kerpiç denince aklınıza harabeler gelmesin, günümüzde “Aaa bu toprak mı inanmam” dedirtecek teknikler var. Ne yazık ki ben bu teknikleri kerpicin ana vatanı olan Anadolu’da değil de Avrupalılardan öğrendim.
Peki sağlam mı?
Bunu sorarken zelzeleyi düşünüyor olmalısın. Evet sağlam, tabii doğru tekniklerle inşa edilmek kaydıyla. Bir kere duvarları kalın, yüksekliği az, nereye yıkılacak? Gölcük depreminde bir fotoğraf gördüm betonlar paramparça, geleneksel evler dimdik ayakta. O zaman beton kötü diyebilir miyiz. Hayır hata malzemede değil, yapanda. Kerpiç bizde köklü bir sanat, ancak Osmanlı usulü unutulmuş, yine yapılıyor ama el yordamıyla.

Peki ya dünyada?
Hindistan’a gittim. Fransızların inşa ettiği yapıları inceledim. Muson mevsimiydi, şiddetli yağmurlara bile dayanıyordu toprak. Sonra ABD’li bir grupla Gana’da klinik yaptık. Güvenim iyice arttı, taş ve ahşap desteği ile büyük mekânlar da planlanabilirdi pekâlâ. Yemen Sana’da “çölün gökdelenleri” 500 yıldır ayakta. Afrika’da toprak bir cami gördüm hayran oldum. Seksenli yıllarda yapılmış ama bin yıllık havası veriyor. Mısırlı Abdülvahid el-Vekil (hocamdır) Hac yolundaki camileri yığma tekniğiyle tekrar yaptı. Keşke biz de Afrika’ya oranın tarzıyla anlayışıyla camiler yapsak. Rumeli’deki mimariyi niye götürüyor, neden beton dayatıyoruz insanlara? Onlara alıştıklarını yapalım. Zaten iş gücü ucuz, birlikte çalışalım hatta. Kardeşlik böyle büyür, yan yana. Mahalleye mescit lazım biri arsayı verir, biri saman. Biri emeği ile katılır, ortaya çıkar. Efendim zenginleri ikna edelim en büyük camiyi köyümüze kasabamıza... Bu büyüklük sevdası nereden geliyor anlamıyorum. Bırakın padişahlık padişahlarda kalsın.
Mescid-i nebi de topraktı.
Toprağın sağlıklı, ucuz ve pratik olmasını bir yana, sadece mümin olarak Peygamber Efendimiz gibi yapmamız icap etmiyor mu? Eğer isteseler taş ustası bulamazlar mıydı? Ayasofya ve Panteon İslam’dan önce yapıldığına göre, kolay.

Çimentoya niye kızıyorsun bu kadar
Çimento ilk safhasından son safhasına kadar çevre felaketi. Siz fark etmeseniz de gaz salıyor. Bina terk ediliyor çürümüyor, yıkıyorsun iğrenç bir moloz çıkıyor.
Müstakilden yanasınız o zaman
Diyelim savaş oldu, elektrik, su, gaz kesildi, asansörler, klimalar çalışmıyor. O kulelerde nasıl yaşayacaksınız acaba? Beton mu yiyeceksiniz acıkınca? Bahçeli evin olsa, suyunu kuyudan çeker, domates biber eker, tavuk, keçi beslerdin icabında. Otel odalarında banyodan çıkarsınız bir koku gelir ardınız sıra. Hâlbuki kerpiç nefes alır emer bitirir anında. Modernite geleneksel olan ne varsa reddetti, hatırlarsınız yumurtaya, kundağa, anne sütüne de karşıydı bir ara, sonra özür dilediler o başka.

Kerpiç yapmak zor mu?
Yoo aksine çok kolay. Zaten şenlik gibi oluyor, kadınlar bizden iyi kerpiç kesiyor, çocuklara bile iş düşüyor. Çaylar demleniyor sohbetler ediliyor, duvarlar neşe içinde yükseliyor. Akran, akraba çalışınca masraf azalıyor. Eğer bir kenarda kavakların varsa bedavaya bile çıkar. Buradan kerpicin ancak köylerde yapılabileceği anlamı çıkmasın bence en yakışanı villa. Zengine de hitap ediyor fukaraya da. Yeter ki talep olsun, ben projelerini çizer, bizzat gelir danışmanlık yaparım onlara. Topraklarımız umumiyetle kerpice müsait. UNESCO’nun kurduğu bir merkez var, Tekirdağ toprağı götürmüştüm, mükemmel buldular.

Peki ömrü?
Betonun ömrü biliniyor mu? Bilinmiyor. 50 yıllık binaların demirleri çürüdü kopuyor, çekme ve gerilmeye ne kadar dayanacaklar daha? Ama Mısır’da (Ramesseum) firavunun toprak tahıl depoları 3.400 yıldır ayakta. Diyelim öldün gittin, kerpicin üzerinde ot biter, bir kazmayla ufalanıp karıştırılabilir toprağa. Ecdat evini fâni malzemelerden yapmış, bir ömür dayansın yeter demiş, kazık çakmamış dünyaya. Eğer ufak bakımlarını aksatmazsanız asırlarca yaşar.
Maliyete gelirsek?
Kerpiçte iki kalem gider var: Biri usta ve işçi parası, öbürü ahşap. Eğer mekânı çatıyla değil de kubbeyle kapatırsan ahşap masrafı da olmaz. Düşünün kubbeli bir evde yaşıyorsunuz, kemerli kemerli kapılar. Binbir gece masalları gibi âdeta. Kubbeli mekanın akustiği de hoştur. Zaten ev dediğin duygulara hitap etmeli, şiir yazdırmalı insana. Eskiden bina ustanın el kol ölçülerine göre yapılırdı. Şimdi cüzdanın kalınlığına göre, ya da vincin boyuna. Komşunun rüzgârı güneşi kesilecek diye ödümüz kopardı. Kul hakkı gibi bir derdimiz vardı zira.

Hayalinizdeki ev?
Çocuk resimlerindeki evler nasıl olur? Tek katlı, yanında meyve ağaçları ve bacası tüter mutlaka. İşte onu sunmalıyız insanlara. Türk filmlerinde garip âşık, nişanlısını alır bir arsaya götürür “evimizi buraya kuracağız Leylâ!” Mutfak şu yanda mı olsun bu yanda mı? İnsanın kendi evi üzerinde sözü olmalı. Apartmanları değiştiremezsin ama, Edirneli de aynı kutuya, Vanlı da… Binayı yapan senin hayat tarzını, alışkanlıklarını sormaz. Meşhur mimar Le Corbusier yolcu gemilerini çok severmiş, üst üste dizilmiş kamaralar, ufak ufak lombozlar ve hepsinde aynı manzara. Kampana çaldı “Girin!”, çaldı “Çıkın dışarıya!” Tasarladığı mekânlar da öyle, şimdi apartman diyoruz onlara.
Paris’i beğenirler oysa
Turgut Cansever Paris’e şehir diyen ahmaktır der. Caddeler cetvel gibi, ortada meydan. Adam onu muhtemel isyanları bastırmak için planlamış, bataryayı merkeze kur, bütün şehir namlunun ucunda. Gelişmekte olan ülkeler Paris’i taklit ettilkleri için bocaladılar. Doğu şehirlerinde iç içe evler, eğri büğrü sokaklar vardır. Komşuluk, esnaflık vardır, kahve kıraathane, sokak muhabbeti vardır. Cami, mektep, sebil, han, hamam, şadırvan... Sanat tarihçi Titus Burchardt Fez şehrine uzaktan bakar, sanki bütün evler aynı, mahalleye girer hepsi başka başka. Düzen kışlada lazım, şehirler insana göre olmalı ve insanca. Medeniyeti prensipler belirler, prensip ise neyi yapacağınızdan ziyade neyi yapmayacağınızdır. Avrupalıyı apartmanda oturtamazsın, Amerikalı ahşap sever betona yanaşmaz. Kerpiç Fransa ve İspanya’da çok yaygın. Avusturya’lı bir mimar biliyorum, gökdelen içinde kerpiç kullanıyor adam.
Örnek evler yapsanız da görsek ya
Rönesans denilen şeyi Medici ailesi başlatmış, eğer masraf karşılanmasa Mikelanj ne yapabilirdi kendi başına? Benim de bunları cebimden gerçekleştirecek hâlim yok. Kahramanmaraş’ta yaptım ziyadesiyle memnun kaldılar, yine yaparız talep olursa.
Son bir mesaj
Malum, mimarlık fakültelerinde öğrencilerden otel, hastane, site, alışveriş merkezi projelendirmeleri istenir. Ben olsam “Âşık olduğun insan için bir ev tasarla” derdim onlara. Belki sevdiğini duvar içine hapsetmek bile zül gelecek, gidip dağları delecek.
Ferhatlar nerden çıktı sanıyorsunuz?
Anadolu değil mi bura?
.
Arkamızdan ağladılar
21 Mart 2018 02:00
Bütün Afrika’nın Dostları Derneği (TADD) Başkanı Uzman Dr. Bilgehan Güntekin anlatıyor: Habeşistan hakkında bir şeyler duymuştum ama bu kadar etkileyeceğini sanmıyordum.
Biliyorsunuz hicret söz konusu olduğunda Efendimiz ‘orada adil bir sultan var, Habeşistan’a gidin’ buyururlar. Necaşi Esame o zor günlerde sahipsiz müminlere kucak açar.
Peygamber Efendimiz Medine’ye gelen misafirleri eshabı ile paylaşır ama Habeşleri bizzat kendisi ağırlar.
Biz de bu kardeşlerimize ne gibi bir hayrımız dokunabilir diye düşündük ve sağlık hizmeti sunmaya karar verdik. Yazıştık çiziştik ve izinleri aldık.
Başta TİKA olmak üzere, Sağlık Bakanlığı, THY ve DSİ de destek oldular, 22 kişilik bir ekiple çıktık yola.

NÜFUS YÜZ MİLYON
Habeşistan geniş bir coğrafya, her ne kadar denize çıkışı yoksa da hava yolları güçlü. Afrika’nın her yerine ulaşabilirsiniz rahatlıkla.
Biz önce Addisababa’ya indik oradan bir saatı aşkın bir uçuşla Afar eyaletine geçtik. Afar fakir bir bölge Müslümanlar ekseriyette. Evvelki yıllarda kuraklık yaşamış bayağı yıpranmışlar. Bu sene yağmur yağmış hâllerinden memnunlar. Ama Addis’le alakası, eksik noksan hayli fazla.
Koca eyalette sadece 5 uzman doktor bulunuyor, iki kadın doğumcu, iki cerrah ve bir de iç hastalıkları mütehassısı. Daha ziyade muayenehanelerde hasta kabul ediyorlar. Pratisyen hekimlerin ise yetişmeleri gerekiyor.
Yanımızda DSİ’den gelen bir jeolog bir çevre mühendisi de vardı, “Su nasıl çıkarılır, nasıl dağıtılır” ciddi bir rapor hazırladılar. Hazır gitmişken bir kuyu açtık devreye aldık o arada.
Medreseleri yetimhaneleri de ziyaret ettik, vekalet aldığımız adakları akikaları kestik, mısır lapasıyla ömür tüketen çocukların et kondu tabaklarına.
Hayırseverlerin yanımıza kattığı hediyeleri dağıttık, bunları bizzat elimizle veriyoruz. İnanın üç kuruşluk saç tokası minik kızların yüzünü güldürmeye yetiyor.

ÇOK YAPAN İYİ YAPAR
Gittiğimizde büyük bir kalabalıkla karşılaştık, işi duyurmayı üstlenen arkadaşlar iyi çalışmışlar. Radyolardan anons vermişler “Koşun, Türkiye’den gelen doktorlar bedava hasta bakacak!” Bizden önce de gelen Türk tabipleri olmuş, çok da iyi izler bırakmışlar. Bir gittik, hastane ana baba günü. Koliler gelmemiş daha, ama tecrübeliyiz, iyi ki havaalanındaki takılmaları dikkate alıp birkaç kutuyu getirmişiz yanımızda. Öyle ya n’olur n’olmaz. Hemen işe başladık, ben günde 200 küsur hasta baktım ki, hayatımın rekorudur kendi adıma.
Düşünün bebeklerin kulağından sinekler böcekler çıkardım, çoğunun zarı delik, kronikleşmiş iltihaplar. Diyebilirim ki, dört kişiden birinde kulak problemi var. Ürolog ilk defa görüyorlardı ve talep patlaması yaşandı. Bir kadın namımızı duymuş. Taaa 400 km uzaktan gelmiş. Serhat Bey muayene ediyor, ilaçlarını veriyor.
-İyi de bunu bizim orada da yapıyorlar.
Öyle ya beyazın farkı olmalı di mi? Serhat Bey ultrasonla bir tarıyor, işte bu, hastanın yüzü gülüyor, neşesi yerine geliyor. Ve “sonografik terapi” adında yeni bir tedavi şekli kazandırıyor tıbba.
Altı yaşında bir çocuğun mesanesinde taş vardı, ileride böbrek yetmezliğinden Allah muhafaza. Ameliyatla aldık. Tek faydamız o olsa, yeter de artar bile.
Nereden baksanız 5 bin insanın hayatına dokunduk. Sadece muayene değil, cerrahi müdahaleler var, sünnet, diş çekimi, dolgu, protez, pansuman... İlaçlar ucu ucuna yetti, hep artardı oysa. Bu TADD’ın 3. operasyonu, yeni şeyler öğreniyorsunuz her defasında.

ASIL FAYDA
Bize eyaletin merkez hastanesini gösterdiler, baktık çalıştığımız ameliyathaneyi de TİKA kurmuş zamanında. Guatr, açık prostat, böbrek, rahim, boyun, mesane gibi büyük ameliyatlar yapıldı burada.
Ama bütün bunlar geçici, bence asıl fayda yerli hekimlerin kazandıkları oldu meslek adına. Depolarında tanımadıkları cihazlar varmış, onları kurduk, devreye aldık, birlikte kullanıp ne işe yaradıklarını anlattık.
Eyaletin Sağlık Bakanı bizi evinde ağırladı. “Yaptığınız büyük fedakârlık, muayene ediyor, ameliyat yapıyor, bedava ilaç dağıtıyorsunuz. Size nasıl teşekkür etsem acaba.”
- Geç bile kaldık, feda olsun bizden yana!
Suyu semtlere münavebe ile veriyorlarmış, Hastanenin suyu öğleye doğru kesiliyordu. Başhekim çok uğraşmış ama çözememiş, Sağlık Bakanı’na rica ettim bir daha kesilmedi ondan sonra.
Başhekim “Ben bunca yıldır uğraştım beceremedim” dedi, “Siz hallediverdiniz iki dakikada.”
- Başka işin varsa söyle, asılırız icabında.

SU HALLOLSA…
Su, bütün Afrika’nın derdi. Aslında çözülmeyecek mesele değil ama bilgiye alete muhtaçlar.
Sahra altında bol ve kaliteli su olduğu biliniyor lakin çıkarmak pahalıya patlıyor. En az 150 metre inmeniz gerekiyor aşağıya.
TADD olarak bu güne kadar 60 kuyu açtık, Türkiye’de okumuş bir kardeşimiz sırf o işi kovalıyor.
Bir şehit eşi Afrika’da kuyu açtırmayı istiyormuş. Ancak kendi durumu da yok, sen gönlünü rahat tut dedik, kuyulardan birine şehidimizin adını verdik.
Habeşler sıcak samimi ve misafirperver insanlar. Ancak bürokrasi ağır yürüyor, izin aldığınızı zannediyorsunuz ama yeni yeni evrak isteniyor. Gidecek arkadaşlara yardımcı oluruz bu konuda.
Habeşistan Kalkınma İş Birliği (HAKİT) Başkanı Dr. Şems de bize katıldı. Ülkemizde Tıp okumuş, o da hiç gitmemiş Afar taraflarına. Memlekette 80 tane lisan konuşuluyor, mütercimle anlaşabildi anca.
Ülke fakir, burası daha fakir. Develer kervanlar görüyorsunuz bildiğiniz çöl, sahra.
Gürbüz hayvan yok gibi, çünkü besi yeri yok, sığırlar bütün gün dolanıyor, et tutmuyor. Bakın biri size et ikram ediyorsa zengindir ama tavuk ikram ediyorsa çoook zengindir.
Tarım var, muz, mısır, domates yetişiyor. Kahveleri zaten dünya çapında. Bu sene yağmur yağmış ortalık yeşil, yağmayınca sapsarı, hayvanlar telef oluyor.
BAK BAK İBRET AL
Çok şükür hastalanan arkadaşımız olmadı, ufacık bir sinek soksa, sıtmadan yatabilirsiniz pekâlâ. Yanımızda anti malarya ilaçları vardı, oradan da aldık. Zaten benim tercihim her zaman mahallî ilaçtan yana.
Çocuklar kapısız bacasız mekteplerde okuyor, yerlerde oturuyorlar. Defterleri, kitapları paramparça. Üst baş dökülse de gülümsüyorlar, çocuk işte eğlenecek bir şey buluyor.
Evler sazdan, üzerine hafif bir kerpiç çekiyorlar, zemin toprak. Börtü böcek girer mi? Girer. Ancak içleri serin, uyuması keyifli oluyor. Düşünüyorum da bin yıl evvel de böyle yaşıyorlardı muhtemelen.
Bu arada muhtaç ailelere keçi dağıttık. Hiç değilse çocukları süt içer. Bunlar hızlı üreyen hayvanlar, birkaç sene sonra minik bir sürüleri olabilir iyi bakılırsa. Ben iki üç keçinin bu kadar makbul olacağını düşünemezdim, sanki Boğaz’da yalı bağışlamışsın onlara.
Türkler çok seviliyor. Biz de o itibara layık olmaya çalıştık. Her gittiğimiz yerden zor ayrılıyoruz ama buradan ayrılırken hakikaten duygulandık. Yerli hekim ve hemşireler ağlamaklı oldular. Kaldı ki Hristiyanlar da vardı aralarında. Sizden hem tıp hem insanlık öğrendik dediler, bizim için kurs oldu âdeta.
Keşke devletimiz kuzey Etiyopya’da bir eğitim araştırma hastanesi açsa da yerli hekimlere ihtisas kazandırılsa.
Neyse döndük geldik İstanbul’a. Yardımcım “Ya hocam bu su ne büyük bir nimetmiş” dedi, “Açıyorsun pırıl pırıl akıyor.”
Meğer şükredecek ne kadar da çok şeyimiz varmış. Ben her hekimin görmesini isterim, hiç değilse ömründe bir defa gitmeli Afrika’ya.
.
Ruhani DarIus’un izinde - Müstakbel Pers imparatoru (!)
10 Nisan 2018 02:00
Persler (Farslar) Ari ırkına mensup (Arian) bir Hint-Avrupa kavmidir, uzun süre Elamlıların ve Medlerin hâkimiyetinde yaşadıktan sonra Keyhüsrev liderliğinde ayaklanır, devletlerini kurarlar MÖ 600.
Hint tesirinde kalır, Mecusiliğe inanırlar; Nevruz ve Mihrican’da şenlik yaparlar.
Şatafatlı elbiseler giyer, köşklerde, konaklarda otururlar. Yunanlılar sütunlu ve kubbeli mimariyi onlardan alırlar. Ticarete ehemmiyet verir, Efes Persepolis arasındaki Kral Yolu’nu canlı tutarlar.
Yakınlarıyla hatta kardeşleri ile evlenirler. Kadınlar hür değildirler, çocuklar 6 yaşına kadar annelerinin yanında kalırlar. Küçük ülkeleri zapt eder, başına bir satrap koyarlar. Satrap, vergi toplar ve gerektiğinde asker sağlar. Bu yapı sayesinde zenginleşir ve hızla yayılırlar. Düşünün ta Yunanistan’dan Hindistan’a...
DÂRÂ’YA DAR GELEN DÜNYA
Dârâ (Darius) devrinde Pencap’a ulaşır, Batı Anadolu’da Lidya’yı yenip Sard’ı teslim alırlar. Fenike (Suriye), Ermenistan derken, Babil surlarını aşar, hazinelere el koyarlar. Artık paralı asker de kullanabilirler, altınları çoktur nasıl olsa.
Uçlardan haber almak için mükemmel bir posta teşkilatı kurarlar, süvariler 2.700 km yolu bir hafta içinde katederler.
Kambis devrinde ise Mısır’a girer, Kartaca’ya varırlar.
Eğer, bir de Balkanları basıp, Atina’yla Isparta’yı ezerlerse tamam. Al sana cihan hâkimiyeti, kim kaldı ki başka?
Ege çocukları baskıya gelmez, önce Milet (Söke) patlar, ardından diğerleri ayaklanır. Karya, Kıbrıs, Likya… Persler, isyanları acımasız bastırır. Sana söylüyorum Milet, sen anla Atina. Nitekim Pers ordusu, gemilerle Yunanistan kıyılarına çıkar. Ancak Marathon ovasında mağlubiyeti tadarlar (MÖ 490). Koskoca Pers İmparatorluğu bir muharebe ile yıkılacak değildir ama onlara çok koyar.
.jpg)
YER İLE YEKSAN
Aradan 10 yıl geçer. 1. Kşayarşa dünyanın dört bir yanından 1 milyon 700 bin asker toplar. Gelir Çanakkale’ye dayanır. Bu kadar insanı, hayvanı, savaş arabalarını teknelerle taşımak zaman alacaktır, 700 gemiyi birbirine bağlatır, üzerine kalas attırır, toprak yaydırır; âdeta yol açar.
Kşayarşa Naralı sanatkârlara yaptırdığı mermer köşkünden intikali izlemektedir, kendi gücü karşısında titreyesi tutar. Bire karşı on, belki daha fazla. Nitekim Termofil Geçidi’nde Yunanlıları yener, Atina’yı yakıp yıkarlar.
.jpg)
Ancak donanma Salamis’de imha olunca lojistik aksar, savaş uzar.
Atina’nın öncülüğündeki Attika-Delos Paktı direnişi örgütlese de neticeye varamaz. Bir lider lazımdır onlara. Makedonya Kralı II. Philip olabilir mesela. Fakat o da suikasta uğrar, oğlu İskender (20) geçer başa. İskender sıkı savaşçıdır, ilk zaferini 16’sında kazanmıştır daha.
Evet, intikam soğuk yenen bir yemektir ama Asya’nın zenginliği içlerini ılıtır. Avrupa açlıktan kıvanmaktadır o yıllarda, yine ne varsa Doğu’da.
.jpg)
HAFİFE ALIRSAN
Perslerin başına da III. Dârâ (Darius) geçmiştir. Kurmaylar “İskender’in piyadeleri bize ters geliyor, vuruşmak yerine çekilelim, hayvanları kıralım, tarlaları yakalım, Makedonları yoralım” derler. Darius, hasmını küçük görür ve ağır bir bedel öder Biga Çayı kıyılarında. Canını zor kurtarıp kaçar (MÖ 334).
İskender bu zaferle ayağını Anadolu’ya atar. Miletos, Sardes gibi şehirleri kolay alır, Perslerden çok çekmişlerdir zira. Sadece Herodot’un memleketinde oyalanır, Halikarnassos’ta (Bodrum’da).
Perge, Frigya derken Gordion düğümünü de çözer Torosları aşar. Misis üzerinden doğru İskenderun’a. Ve Deliçay civarında tekrar Dârâ’nın karşısına çıkar.
Dârâ tehlikeyi fark edebilmiş değildir, yarım milyon askeri vardır ve onlara çok güvenir. Gelgelelim akıl almaz hatalar yapar, yer götürmez kalabalığı dar vadilere sokar. Eh İskender gibi cenk ustası da fırsatı kaçırmaz, savaşı istediği kıvama sokar. Dârâ yine meydanı bırakıp kaçar. Esir alınanlar arasında annesi, karısı ve çocukları da vardır hatta.
İskender, kadınları korkutmaz ama o Dârâ var ya... Paralayacaktır yakalarsa.
Şahı korku sarmıştır, anlaşma yolunu dener bu defa. “Gel dost kalalım” der, “Fırat’ın batısını bırakayım, hatta kızımı vereyim sana.”
-Kızını zaten alacağım ama şartsız teslim oluyorsan o başka.
ÇEMBER DARALIYOR
İskender direkt Dârâ’nın üstüne gitmez, önce Suriye’den Mısır’a yürür, Akdeniz kıyılarını emniyete alır. Persler artık buradan bir taarruz başlatamazlar Yunanistan’a.
Şah hâlâ güçlüdür, Babil’de hazırlanan 250 bin piyade, 3 bin 500 savaş arabası ve 15 eğitimli fil bir işaretine bakar.
Makedon ordusu ise 40 bin piyade ve 7 bin 500 süvariden ibarettir, kıyası gayrikabildir rakama vurulursa.
İskender “Bir kuzunun komuta ettiği aslanlara güler geçerim” der, “Ama bir aslanın emrindeki kuzulardan ödüm patlar.” Liderlik böyle bir şeydir, askerine hâkim olacak, en önde savaşacak ve muharebenin gidişatını okuyacak.
Nitekim Erbil’de (Gaugamela ovasında) karşılaşırlar (MÖ 331). Persler savaşın daha ikinci saatinde 70 bin kayıp verirler, dağılma emareleri başlar. Ve Dârâ yine firarda. Ta Medlerin arasında, Ektabana’da (Hamedan).
Makedonlar direnişle karşılaşmadan Babil’i alır, gördükleri zenginlik karşısında lalüebkem (dili tutulmuş) olurlar. Eski Elam başkenti Suş’un satrabı, İskender’i süslü develer
ve fillerle karşılar. 40 bin talanton (bir talanton 26,2 kg) altın ve gümüş sunar. Yüz ton mor libas verir ayrıca.
PARA PARA PARA
Ve karlı dağları aşarak Ahameniş’in manevi merkezi Taht-ı Cemşid’e (Persepolis) varırlar. Sadece Dârâ’nın yatak odasından çıkan altınlar Makedonya’yı alır, satar. İskender yağma serbest der adamlarına. Şehir öyle bir soyulur ki, artık iş makinesi ile kazsanız tek sikke bulamazsınız orada.
Ele geçirilen hazineler 120 bin talanton (x26,2= 3.144.000 kg ) tutar ki İskender bu kadar vergiyi 300 yılda toplayamaz.
Dârâ ise panik içindedir, her geçen gün adamları azalır. Dün eteklerine kapananlar, ters ters bakmaya başlar. Nitekim satrabın biri “Yeter senden çektiğimiz” der, hançerini saplar. (MÖ 330) Düştüğü yerde can çekişe çekişe ölür, hâlbuki zamanında Yunanlılar bile “Zeus’un oğlu” derlerdi ona.
Şahname ile İran’ın destanını yazan Firdevsi’ye göre İskender de Pers olmalıdır. Bir Fars’ı, Fars yenebilir anca.
Arapçada “P” olmadığı için Fars derler. Pers ile Fars aynı şeydir aslında.
OLACAK İŞ Mİ YANİ?
Dilerseniz takvimlerimizi ayarlayalım, gidelim bin yıl sonraya. O günlerde yeryüzünde iki büyük imparatorluk vardır. Biri malum Roma. Öbürü yine İran menşeli Sâsânî.
Roma, keyfine ve refahına bakar, menfaati için kimseye acımaz. Sâsâniler de aynı yolun yolcusudur. Güçsüzleri vergiye bağlar, günlerini gün ederler Medayin saraylarında.
Bizans Doğuya doğru genişler, Sasani Batıya. Ve gün gelir tokuşurlar Anadolu’da.
.jpg)
Roma eski ihtişamından mahrumdur, Sâsâni ise hırslı, hırçın ve atılgan. Yeni bir Pers imparatorluğu hayaliyle yaşar, Filistin, Suriye, Mısır ve Libya’ya uzanırlar.
Resulullah Efendimizin davet mektubu geldiğinde Heraklius saygı ile karşılar, Hüsrev Perviz ise edepsizlik yapar, yırtar atar.
Sasani İmparatorluğu gücünün zirvesindeyken yıkılır, bir anda (663). Hayır, rakibi Bizanslılar tarafından değil, ciddiye bile almadığı Arablar tarafından. Müslümanların zaferi çok nettir, İmparator Yezdicerd’in kızlarını Medine’ye götürürler hatta. Onlar görenekli gelenekli saraylılardır, İslamiyeti kabul eder, Sahabenin zarif oğulları ile yuvalarını kurarlar. Fars ırkçıları şaşkındır, oturur ağıt yakarlar “Kojâ ân bozorgân-e Sâsânîyân?”
.jpg)
BU NEYİN KİNİ?
Safeviler’in yıkılışı da manidar, Anadolu’da, Özbekistan’da, Hindistan’da, Kafkaslarda çok can yakarlar. Eğer Osmanlılar, Buhara Hanlığı, Babürşahlar, Ruslar ya da İngilizler tarafından yıkılsa şaşılmaz. Halbuki Fars baskısından bunalan kırık dökük Afgan muharipleri Isfahan’a girer, Şah Hüseyin’i indirirler tahttan.
Pers imparatorluğunu yeniden kurma işine, şimdi İran bakıyor. Irak, Lübnan ve Suriye’de at oynatıyor, Yemen ve Bahreyn’de zemin tutuyor. Çizilen “Büyük İran” haritalarına bakarsanız Afganistan, Pakistan, Türkmenistan, Arabistan ve Türkiye de hedefleri arasında.
Bu uğurda kural kaide tanımıyor, fukara Hazaraları “üzerinde uyuşturucu yakalandı” diye tutuklayıp, Suriye’de cepheye sürüyor. Türkiye, İran için dünyayı karşısına aldı, onlar Afrin’de Amerikancı PKK’ya destek oldular.
Bu nasıl kin anlayamadık. Daha Halep’in kanı kurumadı, İdlib’de, bebek öldürüp beddua alıyorlar. Siyonistler Gazze’de ne yaptılarsa bin fazlası Hama, Daraya, Duma ve Doğu Guta’da. Kuşatma, bombalama, cinayet, tecavüz, yağma. İsrail de Müslüman öldürüyor, onlar da...
Dindaşlarını katleden bir dini lider! Hasan Ruhani’nin hesap gününe inandığını düşünüyorum. Başını yastığa koyup da uyuyabiliyor mu acaba?
NE DEĞİŞTİ?
Şah Rıza Pehlevi de Pers İmparatorluğu peşinde koşuyordu. Onu “ırkçılıkla” suçlayıp yıkanlar, Farsçılığa soyundular. Değişen bir şey olmadı Tahran tarafında
.
Bir Eyüp var Eyüp’te Eyüp’ten de içeri...
24 Nisan 2018 02:00
Eyüpsultan hafta sonları kıpır kıpır. Sağ olsun, belediyeler otobüs otobüs ziyaretçi getiriyor. Turlar, arkadaş grupları, kendi gayretleri ile gelenler ve tabii ki semtin çocukları ve İstanbullular. Umumiyetle semte sabaha karşı düşülüyor, mahmur mahmur iniyorsunuz. Otobüs kaloriferlerinin üfürdüğü gaflet, mermer şadırvanda akıp gidiyor. Su şıkırtısı, kanat şakırtısı, selvi uğultusu ve hu çeken kumrular... Kametler getiriliyor, tekbirler alınıyor, Malatyalısı ile Malezyalısı omuz omuza saf tutuyor. Sonra kısa bir vaaz oluyor ve uzunca bir dua. Gözünüzü abdest suyu açtı zaten şimdi sıra gönül ayarlarında. Bir sahabenin huzurundasınız, üstelik yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı serverin şirin devesi yüzlerce Medineliyi geçip onun evinin önünde çöküyor. İçinizde kıpırtılar, işlemeyeceğim artık o günahı, namazlarımı tam vaktinde ve aksatmadan… İşte feyz diyorlar buna. İnşaallah Rabbim izin verecek, elimden tutacak mahşer meydanında da… Haydi çocuklar toplanın gidiyoruz. Otobüsler yol boyunda.
TADI DAMAĞINIZDA
Ekip başı Eyüp Sultan Hazretleri hakkında kısa bir malumat verirse ne âlâ. O arada bir çorba içtin içtin olmadı simit sahlep götürürsünüz soğuk bir bankta. Otobüsler aynı hızla dolar ve yürürler gezinin öbür ayaklarına. Bakarsınız, güneş bir mızrak yükselmemiş daha. Bu ne acele ya? Halbuki Eyüpsultan öyle üç çeyrekte gezilecek bir semt değil, bütün günü ayırsanız belki, anca. Keşke konaklama imkanı olsa da ertesi günü de kalabilseniz burada. Ancak bilenle dolaşmayanlar sonra çok “tüh be” çekiyor. Meğer Ebussuud Efendi’nin, Sokullu Mehmet Paşa’nın önünden geçmişsiniz de haberiniz olmamış… Şimdi nasıl üzülmez insan? Eyüpsultan Belediye Başkanı Remzi Aydın bunu dert edinmiş, 40 tane gence rehberlik eğitimi aldırtmış, kokart sahibi yapmış. Şimdi dört ayrı güzergâhta misafir gezdiriyorlar ki her tur yaklaşık iki saat sürüyor. Bilenle gezmek çok başka. Zigetvar serüvenini Silahtarı Cafer Paşa medresesinde, Haçova Zaferini Hoca Saadeddin’in ayak ucunda, Rodos seferini Bulak Mustafa Paşa’nın kabri başında, Kıbrıs’ın fethini Pertev Paşanın eşiğinde dinlemek istemez mi insan? Bire bir şahitlerinin huzurunda. Burada her kubbenin, her çeşmenin hikayesi var. Her köşede bir şair, bir sanatkâr ve binlerle hatıra. Hele şu mevsim, laleler lal ediyor adeta.
Güzergâhlardan biri de az kimsenin çıktığı ve çok şey kaybettiği İdris Köşkü mıntıkasına uzanıyor. Fotoğraf meraklıları sakın kaçırmasın, en güzel İstanbul resimleri oradan çekiliyor. Düşünün, 50mm bir objektifin içine 50 tane mekân sığıyor. Çamlıca’dan başlayın, Kız kulesi, Sarayburnu, Eminönü, Karaköy, Azakkapı, Unkapanı, Kasımpaşa, Hasköy, Halıcıoğlu, Cibali, Fener, Balat, Ayvansaray, Bayezid Kulesi, Galata, Yeni Cami, Sultanahmet, Ayasofya… Tek kare, çok kubbe. Deklanşöre bastım bir tane, eve geldim bin tane… Zamanın da Piyer Loti de buraya takılırmış. Onu okuyan Fransızlar katiyen aksatmıyor. Çaylarını ünlü kıraathanede yudumlayıp keyfini çıkarıyorlar. Bu semtin yıldızlarından biri İdris-i Bitlisi hazretleri. Kabri apartmanlar arasında kalsa da İdris Köşkü (sıbyan mektebi) sapasağlam ayakta. Karyağdı Baba yokuşunda 16. asrı yaşarsınız adeta. Sağınızda solunuzda devlet adamları, vezirler, şeyhül islamlar, kaptanlar, komutanlar. Kaşgari dergâhı asude bir köşe, hem derviş meşrepleri, hem sessizliğin sesini dinleyenleri kucaklıyor. İstanbul’un en orijinal ahşap mescidlerinden biri. Avlusunda şirin şadırvan ve Nakşi büyükleri.
YOKUŞLARDA SUSAMAK
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de burayı şereflendiriyor zamanında, sımsıcak sohbetler yapıyor. Hüseyin Hilmi Işık ve Necip Fazıl gibi değerleri kazandırıyor yurdumuza. Az aşağıda Prof. Esad Coşan, Cihan Pehlivanı Kara Ahmed. İlim erbabı, şehitler, ressamlar, hekimler, yazarlar. Bir Harput efendisi Ahmet Kabaklı hocamız da orada medfun mesela. Bence teleferikle çıkın, yaya inin, otoğraf makineniz yanınızda olsun mutlaka. Martıların bacalarla, kargaların musluklarla, kedilerin mezarlarla ünsiyeti dikkatinizi çekecektir, üzülürsünüz sonra. Bu turun da hakkı kesin 2 saat, o da “hadi hadi hadi” diye gaz veren biri varsa başınızda. Yok şurada kahvemizi içelim, yok şurada güneşlenelim, aralara dalalım, kaybolalım diyenler günü yiyebilirler pekala.
Hazirede kimler yok ki
Hazire geçit resmi gibi. Adlarıyla tarih ve edebiyat kitaplarında sıkça karşılaştığımız ünlüler, bir zralık toprak için yalvarmışlar adeta. Adile sultan, Şair Fitnat, Beşir Efendi, Ayaz Paşa, Mahfiruz Hatice Sultan, Çiftegelinler, Ali Kuşçu, Gazi Ethem Paşa, Dukakinzadeler, Aişe Bahri Kadın, Sinan Paşa, Lala Mustafa Paşa ve Semiz Ali Paşalar Eyyub Sultan hazretlerinin eteğine sokulmuşlar. Orada yer bulamayanlar türbelerle ilişmiş. Mirimiran Mehmed ağa, Saliha sultan, İsmihan Sultan. Baba Yusuf, Siyavuşpaşa… Mihrişah Valide Sultan külliyesi sebili ve mektebi ile muhteşem bir külliye. Bence her mimar adayının dolanması lazım burada. Eyüpsultan’daki tek padişah kabri Sultan Reşad’a ait. Nur içinde yatsın, güzel de bir mektep yaptırmış yanına.
HALİÇ VAPURU GİBİ…
Vapurla döneyim derseniz İskele emrinizde. Halici iskele iskele gezersiniz bu arada. Zikzaklayarak Eminönü, oradan Üsküdar’a. Osmanlı cülus merasimlerini burada yapardı mâlum, tahta çıkacak veliaht kılıç kuşanırdı Eyüp Sultan hazretlerinin manevi huzurunda. Böyle tek cümleyle geçilecek kadar kısa değil tabii, ne detaylar, ne detaylar… Hani sadece saltanat kayıklarından bahis açılsa… Güzergâhlardan biri de Ayvansaray’a doğru uzanıyor, önemli çünkü sahabe kabirleri bulunuyor burada. Hazret-i Ethem ve Efendimizin Uveymir ne güzel süvaridir diye meth buyurduğu Ebuderdağ (Radıyallahu anhum)… Dilerseniz Kızıl Mescid’ten girin. Afife Hatun Tekkesinde soluklanıp Sokullu çeşmesinde serinleyin. Çünkü Zal Mahmud Paşa külliyesinden çıkamayacaksınız kolayca.
AŞK HİKAYESİ
Zal Mahmud paşa Boşnak asıllı bir vezir, 2. Selim Hanın kızı Şah Sultan ile evli. Karı koca arasında nasıl bir muhabbet varsa ikisi de aynı gün gözlerini yumuyorlar hayata. Bu cami bir Mimar Sinan yapısı, çok büyük değil ama yeri muhteşem adeta taraça taraça. Sanat tarihçiler bayılıyor ona. Eskiden mehterhane vardı şimdi sahhaflar bulunuyor avlusunda. Kuş evleri, kütüphaneler, dar-ül kurralar… Ve elbette Feshane, o muhteşem yapısıyla. Mihrişah Sultan, Pir Ahmed Edirnevi, Mehmed Vusuli Efendi. Cezeri Kasım Paşa camisi ve minare alemine hokka yaptırtan bir Defterdar.
ALTI DAHA ZENGİN
Sonra yanık bir hak aşığı Baba Haydar. Çıkın Nişancı’ya doğru, Şeyh Murat Hazretlerini ziyaret edin ve Sivasizadeleri. Sokaklarda sıra sıra Nakşi, Kadiri, Halveti tekkeleri… Demek eskiden her köşede bir zikr sesi... Ümmi Sinan, Bahariye, Rami… Renklerle oynayan Levni, kelimeleri oynatan Baki, Yenişehirli Avni… Dürrizadeler, Meyyitzadeler ve İbn-i Kemalpaşa. Hani Yavuz’un “atının ayağından sıçrayan çamur şereftir, bu kaftan saklana” dediği! Hepsini sayfaya sığdırmak ne mümkün, siz yine gelin en iyisi.
.
Bohçacılar sağ olsun
27 Nisan 2018 02:00
Esat Uluamay ve ailesi Kafkasya’dan Yemen’e, Buhara’dan, Macaristan’a kadar çok ülke dolaştılar ve sadece kıyafet aldılar. Şimdi bunlar Muradiye semtindeki Şair Ahmet Paşa Medresesinde (Geyikli Medrese) sergileniyor.
Kimi parçaların Bizans ve Selçukluya kadar gittiğini düşünürseniz bir servet yatıyor burada. Bugün için tek birini bile ele geçirmek zor ama atmışlı yıllarda yüzüne bakan olmaz. Niye? Çünkü ahşap evlerden apartmanlara geçilmiştir o sıra. Bursa’da ilk apartman Kiremitçi Mahallesi’nde yapılır, herkes gider bakar Rusya’daki sosyal meskenler gibi, Bolşevikler yaşayabilir anca. Ne o öyle helası banyosu içerde, karı koca kavga etse sesleri gidiyor komşuya. Hem bahçesiz ev mi olur? Haremlik selamlık yok, kaçgöç nasıl sağlanacak?
Öyle ya da böyle apartmanlar girer hayatımıza. En kabası 100 metrekare, eskiden kibrit kutusu denir onlara. Ne tavan arası vardır, ne bodrum, kiler, ahır, ambar. Çul, çaput, ıvır zıvır batmaya başlar. Büyük bir telaşla eskilerden kurtulmaya çalışırlar. Bit pazarına nur yağar adeta. Esat Uluamay bir muhasebecidir o yıllarda (1960’lar). Bursa Kılıç Kalkan ekibindedir, atlı sporla uğraşır ayrıca. Telef olan kıyafetlere kıyamaz, bütçesini zorlayarak toplamaya başlar. Para yetiremedikleri de olur tabii, ne parçalar gider ne parçalar. Ona en çok bohçacılar yardımcı olur, çarşaf, havlu, mandal vererek aldıkları yelekleri, bindallıları, çevreleri getirip kârıyla satarlar. O da elden geçirir tamirlerini yapar, henüz bir müze fikri yoktur kafasında ama ev dolup da taşmaya başlayınca…
Sağ olsun Bursa Valiliği yardımcı olur, 1999 yılında restore edilen medreseyi sunarlar ona. Önemli bir durak olur, kültürümüz adına.
BURASI BURSA!
Yeryüzünde bu kalitede bir müze çok az. Çünkü bunun için Bursa’da olmak lazım. Laz’ın, Gürcü’nün, Çerkez’in, Tatar’ın, muhacirin, Arnavut’un, Boşnak’ın, Kürt’ün, Arap’ın, Rum’un Ermeni’nin aynı sokakta oturduğu nerede görülmüş? Sadece Anadolu’da. Hassaten Bursa’da. Bu şirin müzede oyalar, keseler, bohçalar, yazmalar, takkeler, seccadeler, kahve takımları, koşum takımları, hamam takımları, sedef kakma takunyalar, kemik taraklar, mercanlı takılar, silahlar, asalar, bastonlar, ibrikler, güğümler, sahanlar, heybeler, kehribar tespihler, yörük çuvalları, beşikler, savatlı gümüşler, saatler, oyuncaklar, tasnif edilmiş kendi aralarında.
Kahvelerin köşeleri berberlere aitmiş o sıra, diş çeker hacamat yaparlarmış ayrıca.
Osmanlı eve aldığı nevaleyi fukaranın gözüne soka soka taşımazmış. Zembil! İçindekini sen bil. İmaretlerde bile muhtacın tası gizli saklı dolarmış kimse rencide olmazmış. Zarafete bak.
Böylesine bir müzeyi kuran Esat Amca’ya sorarsanız emekli eğlencesi işte, son derece mütevazı davranıyor bu hususta...
.png)
ZAMAN TÜNELİ
Bizim kültürümüzde delikanlının kıyafeti başka, genç evlininki başka, orta yaşlınınki ihtiyarınki bambaşka. Bakan bu kadın iki çocuklu kocası da askerde diyebiliyormuş pekâlâ.
Halhal da boş değilmiş şıngırtısı yılanları rahatsız edermiş zira.
Bizde beyaz kefeni hatırlatır, hâliyle gelinlik olmaz. Gelin kız capcanlı kıyafetler giyer, allar morlar birbirini kovalar. Bu beyaz modası Avrupa’dan ithal.
Sünnet kıyafetleri. Maşallahlar. Semaverler, Mushaf kapları, kirmanlar, çıkrıklar, yemeniler, hamur tekneleri, fırın kürekleri, sürmelikler, gülaptanlar... Sadece tülbent ve oyalardan bir kitap çıkar. Erkekler ilgilenmez güya, deklanşöre basmaktan parmaklarımız acıyor.
Telkâri işlemeler, tepelikler, eğerler, semerler, meşin bileklikler, efe çizmeleri sonra. Yeniçeri ve sipahi kıyafetleri, kılıçlar, tüfekler, arkebuzlar, piştovlar. Kafkas kaftanları, tütün tablaları, nargile takımları, bastonlar, zıpkın uçlusundan içi kamalı olanına.
Sadece kapı kolları ve tokmaklar bile derya. Desenleri kadar sesleri de farklı. Kadın mı çaldı, erkek mi acaba?
Saat kesesi, tütün kesesi, para kesesi. İpini çekersin büzülür. Sıkıştır kuşağına.
Şerbetçi askısı, beşikler, tahta atlar. Kahve zaten başlı başına kültür, değirmenler, dibekler, mangallar, cezveler, kulplu kulpsuz fincanlar, zarif zarflar.
Ta Yemen’den Bosna’ya.
Hasılı insanın dokunduğu ne varsa.
Meraklılar çok da keyifli hatıralar dinliyorlar bu arada.
.
Bir nehir, üç devir
30 Nisan 2018 02:00
Sakarya, Eskişehir’de doğar malum, Çifteler’deki gözelerden peydahlandığında henüz bir deredir daha. Seyitsuyu, Çıldır, Düden, Pınarbaşı ve Gökpınar suyunu da kucaklayıp, kuzeye döner, yani Karadeniz tarafına. Kıranhamam’da Porsuk ile birleşir sonra Ankara Çayı’nı alır bünyesine varır Sarıyar’a. Kirmir, Aladağ ve Nallı Çaylarını da toplar, Çatak, Kızıldere derken Osmaneli’de durulur kumunu yaya yaya. Bilahare Göksu ve Göynük Çayı ile buluşup hızlanır, Doğançay, Mudurnu Deresi ve Çark Suyu ile birleşip yürür deryaya.
Şimdi tekrar güzergâha dönelim. Gelelim Adapazarı dolaylarına.
“ADA” PAZARI
Bir zamanlar nehir ikiye ayrılırmış burada, kollardan biri beldenin doğusundan (mevcut yatağın içinde) akarmış, diğeri ise batısından… İkisi ilerde buluşur, ortada bir ada bırakırlar. İşte “Ada’ya gidiyoruz Ada’dan geliyoruz” muhabbetleri bundan kaynaklanıyor, hoş ismi de Adapazarı sonunda...
Doğudaki kol yine eskisi gibi ama batıdaki kaybolmuş zamanla. Eğer hava fotoğraflarına bakarsanız yatağı ayan beyan ortada. Erenler’in güneyinden girip kuzeyine uzanır, Sakarya Caddesi’ni ve Bulvarı kateder açıkça. Zaten eşelerseniz kum çakıl çıkar karşınıza.
15 asır evvel bu kol diğerinden güçlü olmalı, Romalılar efsane köprüyü buna yapmazlardı yoksa. Apsis ve zafer takları ile süslenen köprü imparatorluğun bölgede attığı en ciddi imza. Belli ki hiçbir imkân esirgenmemiş, çuvalla altın dökmüşler uğruna.

PARALAR BOŞA
Köprünün adı nedense “Beş gözlü”, 8 gözü var oysa. Uzunluğu 429, genişliği 9 metre. İşçiliği kusursuz, mimarisi parmak ısırtıyor hâlâ.
Neyse köprü biter. Justinianus kitabeye “Ey Sakarya, şimdi hâkimane bir eserin, esirisin” yazdırır kibirli bir üslupla.
Mağrur İmparator, Sakarya’yı ezdiği kabilelere benzetiyor olmalı, hasımlarına diz çöktürdü ya, nehri de dizginleyecek sözüm ona.
Ama gel gör ki nehir yatağını değiştiriverir, köprü kalakalır ortalıkta. Şüphesiz yer bilimcilerin söyleyecekleri vardır, izahını yapmış, geçmişlerdir kayda.
Bir de halk arasında dolanan rivayetler var ki bizim işimiz onlarla.

KO APARSIN SU SENİ
Şöyle: O gün Sakar Baba adlı derviş zikrolunan köprüye gelir. Ücreti neyse verecek, geçecektir karşıya. Ancak muhafızların aksiliği tutar, iter, kakar, kovarlar. Ters yüz edilen mübarek “Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni / Girme tilki gölgesine ko yesin aslan seni” deyip boynunu büker. Allah’a havale edip yürür yoluna. Ne bir kem söz, ne beddua!
Derler ki nehir, işte o gün yatağına küstü, dönüverdi aşağıya. Onca emek, bunca masraf havaya, gel de saçını başını yolma.
Olur mu? Olur! Rabb’im isterse eğer sular büklüm büklüm burulur, sırtına Sakarya’nın...
Eskiler “Allahualem bi’s-savab” derlerdi, doğrusunu Rabb’imiz bilir mutlaka…

520 yıldan beri...
Bir köprü de daha var. Gevye civarında. Önceki ne kadar Romalı ise, bu da Osmanlı o kadar. Banisi II. Bayezid Han. Mimar Abdullah yerine göre, Horasan harcı kullanır, yerine göre kurşun döker, demir çakar. Nihayet fil ayakları üzerine, kesme taştan bir köprü kurar.
Kim demiş suya vurulmaz perçin, mıh gibi olur
evelallah (1495).
Burası Sakarya’nın çılgın aktığı bir nokta, köprü köpüren dalgalara göğüs gerer asırlarca. Boyu yaklaşık 200, eni 7 metre, arabalar karşılıklı geçebiliyor rahatlıkla.
Yaptıran Bayezid Han ama tuhaftır sultanın adını bilen yok, Ali Fuat Paşa Köprüsü diye tanınır civarda.

Betonla bu kadar
Bir köprü daha var, o da Ankara yolunda. Cumhuriyet devrinde 93 bin lira harcanarak yapılmış. Boyu 108 metre, eni 4,80. Yani iki ağır vasıta sürte sürte geçebiliyor anca. Cumhuriyetin modern yüzlerinden biri, Bowstring stiliyle şehre amblem oluyor hatta.
31 Mayıs 1937 tarihinde tertip olunan resmî küşada (açılışa), İstiklal Mahkemesinin idamcı Alilerinden, Nafia Vekili Ali Çetinkaya da katılıyor. Henüz Adapazarı vilayet değil, merasime Kaymakam İhsan Bey, Belediye Başkanı Ahmet Faik Abasıyanık (Sait Faik’in amcası), CHP Kaza teşkilatı, İzmit, Düzce, Hendek CHP heyetleri, Adapazarı Halkevi camiası, umumi meclis ve belediye azaları da çağırılıyor. Vatandaşlar için Arifiye’den tren kaldırılıyor. Nutkunu irad için kürsüye gelen Kocaeli Valisi Hamit Oskay “Osmanlının 600 yılda yapamadığını cumhuriyetin 13 yılda yaptığını” işaret ederek, böyle bir eseri kazandırdıkları için başta Atatürk’e, Başvekil İsmet İnönü’ye ve Nafia Vekili Ali Çetinkaya’ya şükranlarını arz ediyor alkışlarla.
40 yıl kullanıldı, şu an atıl durumda…
.
Sanayi nasıl kurulmaz!
1 Mayıs 2018 02:00
Padişah sormuş niye yenildiniz? Efendim yüz sebebi var. Evveli barut yoktu... Tamam gerisini anlatma! Kayseri’de elektrik yoktur bir defa, Junkers ne yapacaktı orada?
imi ta 1920’lerde uçak ürettiğimizden dem vurur, hibe alan Menderes’e sallar. Kimi sivil havacıları bunaltan Halk Fırkasına atar. Bu mevzuda kalem oynatmayana yazar denmez güzel yurdumuzda.
Eee madem öyle, biz de katılalım kervana.
Efendim Almanlar I. Cihan Harbi’nden yenik ayrılınca Versailles Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalırlar. Sıkı bir yasak gelir silah fabrikalarına. Tayyareciler ya sektörden kopacak, ya da Almanya dışında bir yerlerde üretim yapıp işi rölantide tutacaklardır.
İşte o günlerde Junkers firması kapımızı çalar, ortak bir tayyare için varılır mutabakata (15 Ağustos 1925). Rüya gibi bir şeydir, biz de tayyare yapacağız ha!
Almanlar 40 yıl boyunca hava yolu taşımacılığını da deruhte edecek, petrol arayacaktır ayrıca. Alüminyum, demir gibi stratejik madenler sadece Junkers ile işlenecektir. Bir nevi kapitülasyon, yıllardan sonra.
Keşke biz de o donanımda olsak ama yiyeceğimiz fırınla ekmek vardır havacılık hususunda. Bir kere çelik işleyemeyiz. Kaldı ki, mühendislerimizi Çanakkale’de kaybetmiş, yerlerini dolduramamışızdır daha. Düşünün mübadele ile Karamanlı demirciler Yunanistan’a yollanınca teker takamayız at arabalarına.
Ordumuzda az sayıda tayyare vardır, parçalar hep dışarıdan.
FAG 1883’de rulman vermiş piyasaya. Kayseri’de hangi metali dökmüş, hangi çeliği dövmüş, hangi dişli kutusunu yapmışızdır acaba?
Otomotivcileri inceleyin, ya velespit ya dikiş makinesi üretmişlerdir zamanında. Araba bir sanayi kültürüne erdikten sonra… Tayyare daha da ötesi, mühendisliğin zirvesi zira.
Cumhuriyeti kuranlara göre bir başkent ne kadar içerideyse o kadar emniyettedir. Ankara’yı bile riskli bulur, Kayseri’ye taşımak için planlar yaparlar. Aynı mantıkla tesisi de çekerler bozkıra. Bari tersaneleri de götüreydiniz yanına.
İyi de Kayseri elektrikle tanışmamıştır daha, demir yolu namevcut, kara yolu tarladan bozma… Tamam tarım ve ticareti iyi bilirler, lakin sanayi tecrübesi olmayınca.
Eğer zikrolunan fabrika İzmir’de, İstanbul’da, Bursa’da kurulsa bir yan sanayi doğabilirdi zamanla. Alman mühendis ve teknikerler de hayal kırıklığına uğramaz, kaçmak için gün saymazlardı ayrıca.
.jpg)
TÜRK GİBİ BAŞLAMIŞTIK HÂLBUKİ
Anlaşmaya göre Alman Junkers şirketi bir uçak, bir de uçak motoru fabrikası kuracaktır. TOMTAŞ’ın sermayesi 7 milyon DM olacak ve taraflar eşit nispette katılacaklardır. Tesis 1926 sonbaharında açılacak, ertesi yıl üretime başlayacaktır.
Junkers iflasın eşiğindedir o sıra. Alman hükûmeti firmayı suni teneffüsle yaşatma çabalarında. Neyse ilk hangarı planlandığı tarihte tamamlarız, öbürlerini mi? Heyecanımız azalır, bırakırız nadasa.
Malzemeler gemiyle İskenderun’a getirilir, oradan tren ile Ulukışla’ya. Derken kağnılara yüklenir toz toprak içinde vasıl olurlar menzil-i maksuduna. Mesafe 200 km’den fazla, artık kaç gün sürdüyse, bakın sıkıntıya.
Almanya’dan 5 mühendis ve 120 tekniker gelir, 40-50 Türk işçisi alırlar yanlarına. İyi de cereyan yok, Hans nasıl kaynak yapacak acaba?
Almanlar Anadolu çocuğu gibi üç on kuruşa çalışmaz, haklarını bilir ve savunurlar. Ve ortalıkta dolanan laflar, “Bunlar bize pahalıya patladılar.”
Bitmesi gereken dört hangardan ikincisi de zor şer tamamlanır, Junkers’e sorarsanız Türk hükûmeti ödemeleri sallamakta, Ankara’ya göre ise Junkers patent hususunda niza çıkarmakta. Neticede ipler kopar, elin Alman’ı tazminatı kapar, döner yurduna.
Haydaaa! Gitti mi onca masraf boşuna.
.jpg)
DOSTLAR ALIŞVERİŞTE...
Bilmem kaç milyonluk tesis, 520 bin liraya Tayyare Cemiyetine devredilir, yabancı değil canım o da bizden, devlet deniz nasıl olsa.
Junkers tekrar kapımızı çalar, Berlin İstanbul Bağdat ve Berlin İstanbul Tahran hattına asılır sırıta sırıta. Lakin ona yedirmezler, Lufthansa öne çıkar bu defa.
Bilahare Hava Müfettişliği uhdesine giren fabrika 1932’ye kadar 15 adet Junkers A-20 montajlar. Bunlar ne savaşta işe yarar, ne barışta. Bir kere Türk Hava Kuvvetleri hızı saatte 200 km’yi geçmeyen tayyareleri envantere sokmaz. A-20 o sürate düşerken ulaşabilir anca.
Yıl 1933. Kayseri’de Amerikalı ‘Curtis-Wright lisansı ile değişik tipte tayyareler alınır tezgâha. (33 Curtiss Hawk, 8 Fledling). Gelgelelim bunları uçurmak dert olur, tayyarelerin kanatları sökülür, 6 tekerlekli kağnılarla Çorakçılar mevkiine taşınır, kanatları takılır. Pist filan yoktur saldım çayıra.
Komedi filmi gibi. Çarıkla uzaya…
Derken tesis Millî Müdafaa Vekâletine geçer ve Tayyare Cemiyetine planör yapmaya başlar. Sevinsin kızlar, haydi eller havaya.
1936’da Almanlarla 45 Gotha imal ederiz. Sonra Polonyalılarla 24 adet PZL24. Ve 1940’da İngilizlerle 24 Magister.
Yani 5 ayrı model ve ceman 134 parça. Bunların alayı montajdır. Motor vesair aksamı hazır gelir, göstergeler ona keza. Sırala oğlum kokpite, geç arkaya, kabloları bağla.
Ama olur mu? Olur. Sıkarsın dişini peyderpey, yerli nispetini artıra artıra… Gün gelir kendi tasarımınla çıkarsın piyasaya.
Hasılı fabrika kapanır, tesis Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi olur, hedefinden sapar.
Ama o JUNKERS Almanya’da...
Peki ya Almanlar? Müttefik baskısı hafifleyince dört koldan imalata başlar. Junkers, Messserschmitte, Dornier ve Heinkel kısa sürede 3 bin uçaklık bir güç hazırlar Gestapo’ya. Savaş boyunca tam 119 bin 871 tayyare yaparlar. Hermann Göring (1939-45) komutasındaki Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) 3 milyon 400 bin personeli olan bir devdir, çelik kuşlar havalandı mı gök kararır adeta.
Bize damlamayan Junkers, Luftwaffe’ye yağdırır, uçan kaleler, çevik avcılar... Deniz ve nakliye uçakları, pervaneli botlar…Tepkili motorları, savaş jetlerini de ilk defa Alman mühendisler yapar ama savaşın son günleridir, neticeyi değiştirecek sayıya ulaşamazlar. Çok da iyi pilotlar yetiştirirler. 25 bin İngiliz, 45 bin Rus tayyaresi avlarlar dile kolay.
.png)
VER TÜTÜN AL ARABA
Marshall yardımları 1947’de kabul edilir. Hep Menderes’e yakıştırıır ama daha 3 yıl vardır DP iktidarına.
ABD bizi çok düşündüğü için gelişmemiz için raporlar hazırlar. Bunlar tavsiyeden öte diktedir, hükûmetleri zorlar. Mesela Hilts raporu ile demir yolunun zararları öğütlenir ve aynen geçirilir hayata.
Baker raporu ise Türk ekonomisinin kurtuluşunu tarımda görür. Köylümüz tütün gibi zahmetli ürünlerle uğraşmalıdır ki, onlar sigaradan vursunlar.
Thornburg Raporu’nda ise “uçak ve motor fabrikaları rekabete dayanamaz” tespiti yapılır, “otomobil, kamyon, traktör gibi ihtiyaçlar dışardan alınmalıdır mutlaka!”

Amerika gibi dostun olursa
II. Cihan Harbi sonrası ortaya iki kutuplu bir dünya çıkar. Türkiye ABD’nin yanında yer alır. Marshall yardımları cömertçe görünse de pek hayrı olmaz. ABD, depolarında küflenen demode malzemeleri bize yollar, safra atar. Lütfettikleri uçaklar uçan tabut tabir edilen, sık kırılan modellerdir. Mesela bir F-15 vermezler asla.
1947-1955 yılları arası ABD’den 1905 uçak alırız, çoğu parasıyla. ABD ilk jeti F-84’ten 4450 adet yapar. Kanatlardaki depolar yüzünden kolay hedef olur. Çok çabuk takatten düşer, yüz güldürmez asla. Olsun 850 tanesini bize satar, açığını kapar.
Derken İncirlik’e, Sinop’a, Karamürsel’e çöreklenir her işimize karışırlar. Düşünün zeytin ve tereyağını bile baskılar, margarin dayatırlar vatandaşa. ABD ile çuvala girilmeyeceğini ne zaman anlarız? Kıbrıs harekâtında.
Kaddafi yollamasa atacak mermi bulamayız düşmana.
Ve dostumuz müttefikimiz stratejik bir tanemiz ambargoyu koyar.
Ah kendi uçağımızı silahımızı yapabiliyor olsak dedirtir yıllardan sonra.
ÇELMECİ BÜROKRASİ
Devlet işlerinin karışanı çok olur malum, resmî zevat, üretim, maliyet ve rekabete kafa yormaz. Ne yani, sanki verimli olsa maaşı mı artacak? Hem elini taşın altına niye koysun, yarın müfettişler çökse kim duracak yanında? Ama imza atmazsan, sallarsan, oyalarsan, tıkırdarsın paşa paşa. Devlette kararlar geç alınır. Toplantılar, yazışmalar, giden evrak, gelen evrak, şu husus da arz edilsin yukarıya. Masraf kalemlerinin vanası yoktur ki, kapatasın. Tasdik bekleyinceye kadar astarı yüzünü aşar.
Etimesgut tesislerinin ayağı biraz daha sağlam basar. Yaptıkları yine montajdır ama nispeten dengeli bir adımdır havacılık yolunda.
Eğer Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ gibi çılgınların önleri kesilmese farklı şeyleri konuşuyor olabilirdik şu anda.
Ne yazık ki ikisi de CHP’nin gazabına
Bosna gerçekten özgür müdür?
8 Ekim 2018 02:00
Bu pazar Bosna Hersek’te seçim yapıldı. Seçim deyince kazananın yönetimi ele alacağını sanmayın, iktidar asla muktedir olamaz Bosna’da.
Şöyle ki: Seçimler dört yılda bir yapılır ve üç ayrı Başkan seçilir aynı anda. Sırp, Hırvat ve Boşnak. Bunlar 8 aylık aralarla koltuğa otururlar. Elbette ilk işleri bir evvelki dönemde alınan kararları veto etmek olur ve icraata geçemeden zil çalar. Ülke içinde Banyaluka merkezli bir Sırp Cumhuriyeti (1 milyon 228 bin), bir Boşnak Hırvat Federasyonu (2 milyon 220 bin), Brçko adlı bir özerk bölge (84 bin) vardır. Federasyon on kantona bölünmüştür, bunların da mebusları bulunur ayrıca.
Bosna Hersek Parlamentosu, “Milletler” ve “Temsilciler” olmak üzere iki ayrı meclisten oluşur. Meclis başkanlıkları da münavebe ile yürütülür. Misal sıra Sırp’taysa birer Boşnak ve Hırvat yardımcı katılır yanlarına.
Anayasa Mahkemesi, askerî işler komitesi ve merkez bankası da nöbetleşe yönetilir, tahterevalli gibi ine çıka.
Özetlersek 5 cumhurbaşkanı, 14 başbakan, 180 bakanı ve bunların yardımcıları, danışmanları, bekçiler, odacılar, teşrifatçılar, koca koca binalar... Bütçenin %40’ı ulufeye gider ortalama.
Hepsinin üzerinde de bir AB Komseri oturur ayar verir taraflara. Salahiyeti o kadar büyüktür ki, başkanları bile vazifeden alabilir icabında. Sen seç ben yöneteyim, sistem değil matruşka!
Bu seçimde 67 siyasi partiden binlerce aday, devlet, entite ve kanton kurumlarındaki makamlar için yarıştı. Ne diyelim, hayırlısı olsun haklarında.
BAŞLARINA BUYRUKLAR
Bosna Hersek ortaya karışık bir devlet, Sırp ve Hırvat polisleri ayrı üniforma giyer, merkezi kaale almazlar. Ülkede üç ayrı sular idaresi, üç ayrı elektrik kurumu ve üç ayrı posta teşkilatı vardır. Apartmanın bir dairesi parasını Boşnaklara yatırır, bir dairesi Sırplara. Ayrı ayrı makbuzlar, ordu ordu memurlar.
İşte bu üretmeyen kalabalıklar bütçeyi zora sokar, tekerlek bir türlü dönemez, çabalarlar çukurda. Ekonominin hâli içler acısıdır, işsizlik %60 civarında.
Sırp Başkanı Milorad Dodik, yönettiği ülkeyi bölmeye çalışan bir ayrılıkçıdır ve bunu saklamaz. Rusya ile yakın münasebetleri vardır, Putin ve Lavrov ile sıkça görüşür, sözlerinden çıkmaz.
Hırvatlar ise siyasetle birlikte ticareti de ellerinde tutarlar kolonilerini kurar, açıkça Zagrep’e çalışırlar. Zaten Boşnaklar Sırplardan ziyade Hırvatlardan çekinir, aynı safta dururken bile saldırıya uğrayabilirsiniz. Gülüyorlarsa ihtiyatlı olun, her an bir çorap örebilirler başınıza.
Hem Mostar Köprüsü’nü yıkacak hem de rantına sarkacak kadar pişkindirler. Tuhaf bir şımarıklık, eh arkalarında Vatikan olunca...
Hasıl devlet gemisinin dümeninde üç ayrı el asılır, her biri çeker kendi tarafına. Bir evet, bir hayır, bir çekimser “olmaz” demektir, ayağını sürüyen kazanır Bosna’da.
İyi de bu deli gömleğini kim giydirdi?
İşte oraya geleceğiz. Dayton’a.
Boşnaklar Tito zamanında da bihuzurdur. 2. Cihan Harbi’nde Partizanların değil Ustaşilerin (Hırvat Faşitlerinin) yanında yer almışlardır zira. Sıkıntılar olur ama katliam yaşamazlar. Tito Yugoslavya’yı kristal küreye benzetir, “Ben” der, “onu nefesimle tutuyorum havada. Öldüğüm gün düşecek, paramparça...”
Dediği de çıkar. Tito’nun ardından başa gelen Miloseviç militanca davranır ve dağılma başlar. İlk kopan Slovenya olur, kolayca ayrılır, arkasında Almanlar vardır zira. Makedonya’nın da doğumu nispeten ağrısız olur. Hırvatlarla sureta çarpışırlar ama ne zaman ki, Bosna da aynı yola girer, katliam başlar.
Belgrad hem resmî ordusuyla saldırır hem de Bosna Sırplarını (Çetnikleri) silahlandırır, üstlerine salar. Milisler, kan dökücü ve yağmacıdırlar. O hengamede 150 bin Boşnak ölür, 2,2 milyon insan yurdundan ocağından kopar, bir kısmı yurt dışına çıkar.
BÜYÜK SIRBİSTAN ADINA
Sırp ordusu minareleri yıka yıka ilerler ve gelir dayanır Saraybosna’ya. Üç yıl süren kuşatmada nefes aldırmaz. Şehri 300 tankla döver, keskin nişancılar zevk için sivil avlar. Altyapı tamamen yok olur, Sırplar bilhassa fırınları, pazar yerlerini, çeşme başlarını vururlar. Saraybosna kütüphanesini (on binlerce el yazmasıyla dünyanın sayılı kütüphanelerinden biridir) cayır cayır yakarlar.
Boşnaklar su borularından yaptıkları uyduruk silahlarla direnmeye çalışır. Ne zaman ki BM elindeki havaalanının altından 800 metrelik bir tünel kazarlar, denge değişmeye başlar. Müslümanların da eline silah geçer, mukabelede bulunurlar.
Boşnaklar Yugoslav ordusuna alınmamıştır, tanka topa yabancıdırlar. Ancak savaşçıdırlar, hızla teşkilatlanır, rakiplerini zorlamaya başlarlar. Saraybosna’yı kurtarmakla kalmaz taşraya yayılırlar. Sırplar panik içinde çekilmektedir ki ABD devreye girer, buyurun der Dayton’a.
BİN BİLİNMEYENLİ DENKLEM
Bill Clinton’un temsilcisi Richard Hoolbruke marifetiyle bir taslak sunulur ki Bosna Hersek sakat doğacak, asla müstakil devlet olamayacaktır bundan sonra. Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç ile Hırvatistan Cumhurbaşkanı Franjo Tudjman keyifle imzalar. Aliya İzzetbegoviç yorgun ve tecrübesizdir, yalnızdır kimse yoktur yanında.
Evet savaş durur ama sadece o kadar, yara kaşımaya müsait bir zemin çıkar ortaya. Avrupa’da Müslüman devlet istemeyen Batı, Boşnakları, Sırpların ve Hırvatların sultası altına sokar. Sırbistan bile Srebrenitsa için özür diler ama Bosna Hersek hükûmeti bir kınama yayınlayamaz. Mümkün mü üç başkan gelsin bir araya?
Bosna Hersek güya BM üyesidir ama üç başlı yönetim yüzünden Müslümanların lehine oy kullanamaz. Mesela Filistin ve Kudüs davasında tavır koyamaz.
Türkiye’de kalem oynatan bazı köşe yazarları da “Vay, sizde mi” der laf geçirirler akılları sıra.
Bilgeliğini bilemem ama böyle bir anlaşmayı imzalamak için kral olmak lâzım. Yoksa hesap veremezsin halkına.
Boşnaklar o kadar çaresizdirler ki cinayeti sabit militanlar hakkında dahi takibat başlatamaz. Adalet üç başlıdır zira. Son bir kaç yıldır otomobilleri çalıp Sırbistan’a kaçıran çete ortalığı kavuruyor. Şahıslar malum ama üzerine gidemiyorlar.
Peki Dayton mülteci ve göçmenlere topraklarına dönme hakkı tanıdı mı? Evet ama kâğıt üzerinde, Sırplar ve Hırvatlar ele geçirdikleri yerlerde Müslüman görmek istemiyor, silah kullanmaktan kaçınmıyorlar. Camiler taşlanıyor, şadırvanlara domuz kafaları bırakılıyor. Çocuklar azarlanıyor, liseliler hırpalanıyor, imamlar hakarete uğruyor. Bir Müslümanın Banja Luka’da yaşaması kolay değil ama bir Sırp Saraybosna’nın tadını çıkarabilir rahatlıkla.
YAPANIN YANINA...
Savaş yıllarında BM’nin “güvenli bölgeleri” vardır, asker yerleştirir mıntıkaya. Avrupalı komutanların zaman zaman Sırplarla anlaştıklarını biliyorsunuz. Mesela Hollandalı Albay Thom Karremans, Srebrenitsa’da Müslümanların silahlarını toplar, savunmasız insanları katillerin önüne atar.
Ahmici (Ahmetçi) köyünde de benzer bir ihanet yaşanır. Burası küçük bir köy, nüfusu 500 civarında. On hane de Hırvat var aralarında.
15 Nisan 1993 günü bir fevkaladelik hissedilmez, hatta Hırvatlar “komşu nasılsınız” der, hâl hatır sorarlar. O gece sabaha karşı Hırvat milisleri köyü basar, operasyona garip bir isim koyarlar “kül ve duman!” Katiller 5 saat boyunca yakar, yıkar, kurşun sıkarlar. Sadece 4 kilometre ötede İngiliz birliği vardır ve bölge onlardan sorulmaktadır hesapta. 150 ev, 2 cami ve koca mektep yakılır, 116 mümin şehit edilir, hayvanlar bile öldürülür acımasızca. Cami duvarlarına küfürler yazarlar ayrıca. Hiçbir Hırvat evi hasar görmediğine göre köy içinden birileri kılavuzluk etmiş olmalıdır onlara.
Katiller işlerini bitirip gider, İngilizler 4 saat sonra görünürler. Duymamaları mümkün değildir çünkü minareyi uçurmak için kasa kasa patlayıcılar kullanılmış âdeta zemin sallanmıştır. Sadece bir evde 11 insan yakılmıştır ki bebekler de vardır aralarında. En küçükleri 3 aylık en ihtiyarı 82 yaşında. Cenazelerden 36 tanesi kayıptır, kalanlar Vitez şehrine defnedilir. Hiçbiri tanınacak hâlde değildir. Kimlikler katliamdan 13 sene sonra DNA testi ile tespit edilebilir anca.
Biz bu Ramazan-ı şerifte Türkiye Diyanet Vakfının düzenlediği bir yardım programı vesilesiyle tanıştık onlarla. Köy yine Boşnak köyü yaşanan bunca acıya rağmen Hırvatları hoş tutuyorlar. Adamın evi ocağı sönmüş, çoluk çocuğunun cesedini görmüş ama öfkesini yutabiliyor. Allaha havale ediyor, sabrediyor.
Boşnaklar hakikaten bulunmaz insanlar. Tanıdıkça hayran oluyorsunuz onlara.
.
Ara buluculukla yol bulan milyarder
27 Ekim 2018 02:00
Suudların canına kıydığı Cemal Kaşıkçı’nın mensubu olduğu aile aslen Kayseri Germirli. Yıllar evvel dedeleri hac için gitmiş, kalmışlar. O zamanlar kolay tabii, Kayseri de aynı devletin hudutları dahilinde, Hicaz da…
Kaşşugilerden Muhammed Halid yurt dışında okuyup hekim oluyor. Hatta İbn-i Suud’un doktorluğunu üstleniyor. Doktorun mahdumlarından Ahmed, gazeteci Cemal’in babası. Kerimesi Semira da Dodi el Fayed’in annesi oluyor. Şimdi biz gelelim bütün dünyanın tanıdığı Kaşıkçı’ya.
Adnan’a!
Adnan, Mekke’de doğuyor (1935). Mısır İskenderiye’de kolejlerde okuyor. O yıllarda Arabistan’da en gözde meslek, petrol mühendisliği. Bunun için ABD’ye gidiyor. Ama hayali karlara gömülüyor, bulunduğu kentin soğuğuna alışamıyor. Bu arada tanıştığı Şerif Hüseyin’den aracıların kazandıkları meblağları duyunca mektebi bırakıyor. Arap çöllerinde kuma batan kamyonlar büyük sıkıntı, hâlbuki Kenworth firması geniş lastikli çekiciler yapıyor. Bunları bin Ladin İnşaat Grubu’na pazarlıyor ve bir petrol mühendisinin yıllarca kazanamayacağı parayı cebinde görüyor.

MISTER YÜZDE ONBEŞ
20 yaşında Chrysler ve Rolls Royce’un Arabistan temsilcisi oluyor. Ancak otomobil kamyon onu kesmiyor, silah üreticilerine alan açıp büyük büyük götürmeye başlıyor.
Eh, Kral Fahd ile olan dostluğu hayli işine yarıyor. Sadece Lockheed ve Northrop’dan yarım milyar dolar koparıyor. Tomahawk füzelerinden, kalaşnikof’a ne ararsanız temin ediyor. Bu saha pek de temiz değil, kurşunlara gelebilirsiniz bir anda. Bari riske değsin deyip, %2 olan komisyonunu %15’e yükseltiyor. Hayret, silahçılar makul karşılıyor.
Kaşıkçı işi kuralına göre oynuyor, bilirsiniz şirketler bulundukları ülkelerin kanunlarına tabidir ama uluslararası sularda garip anlaşmalar imzalanabilir. Sırf bunun için Nebile yatını yaptırıyor.
CIA’dan James Critchfield ve Kim Roosevelt ile Nixon’un kankası Bebe Rebozo’yu yemliyor. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle ile senli benli, Cumhuriyetçilere teberrruda bulunuyor.
Gün geliyor 4 milyar dolarlık serveti ile dünyanın en zengin adamı oluyor. Londra, Paris, Madrit, Cannes, Monte Carlo, Monoca ve Manhattan’da konakları var. İspanya Marbella’daki malikanesinde (Baraka) golfkolikleri, at hastalarını ağırlıyor.
Cannes Film Festivali’nin daimi konuğu. Sharon Stone, Jessica Alba, Penelope Cruz, Brooke Shields ile aynı fotoğrafın karelerine giriyor. Bu arada hakkını yemeyelim, Mustafa Akkad’ın Çağrı filmine de sponsor oluyor.
.jpg)
PAHALI KUĞU
Kaşıkçının yatı Nebile 87 metrelik bir dev. Eğer şehir hatlarının 1500 yolcu kapasiteli Beşiktaş, Kalamış ve Caddebostan vapurlarının 56 metre olduğunu düşünürseniz şekil oturur kafanıza.
Nebile, beyaz güderi kaplı güverteleri, altın lavaboları, oniks aksesuarı ile göz kamaştırıyor. Saunalar, jakuziler, diskotek, bilardo... Değerli misafirler için bir de nöbetçi klinik bulunuyor ayrıca. İtalyan Benetti tersanesinden çıkan yat seksenlerin parası ile 80 milyon dolara patlıyor. Eli daralınca satılığa çıkarıyor ama al denince mundar oluyor. Brunei Sultanı 20 milyon veriyor. Sonra Prens Velid’e geçiyor, o da Donald Trump’a devrediyor.
Üç kadından on çocuk...
Kaşıkçı’nın ilk eşi Sandra Daly sosyalist bir hatun ama akşam yemeğine grev gözcüleri ile değil Frank Sinatra ve Elizabeth Taylor ile oturmayı tercih ediyor. Sonra (Süreyya) adını alıyor. Nebile, Muhammed, Halid, Hüseyin ve Ömer adlı çocukları oluyor. 1974’te boşanıyorlar. Kadın avukatları sayesinde rekor nafaka (896 milyon dolar) koparıyor. Ancak paranın hayrını görmüyor, şu anda sıfırı tüketmiş vaziyette, çiçek satarak geçiniyor. Kaşıkçı, sonra İtalyan Laura (Lamia) ile evleniyor, Ali, Kemal ve Semiha doğuyor. 1991’de ise kendinden bir kız bir oğlan doğuran İranlı Şahperi Azzam Zanganeh’a resmî nikâh kıyıyor.

Hastane odasında sona eren hayat
∂ 70’li yılların sonuna doğru silah ticareti, simsarların elinden kayıyor, savunma bakanlıkları öne çıkıyor. Petrol sektöründe de aracıya tefeciye yer kalmıyor. Eh kaşık satacak hâli yok ya, turizm ve emlak işine niyetleniyor. Kolay değil tabii, attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmiyor.
Hatırlarsınız “rehine krizi” Jimy Carter’ın başını yiyor. Reagan göreve gelir gelmez Adnan Bey’i buluyor. Tahran’a ihtiyacı olan silah ve yedek parçaları veriyor, rehineler serbest kalıyor. Sonra dosya açılıyor tabii, Reagan “İran’dan gelen paraların Nikaragua’daki Marksist Sandinista hükûmetine karşı savaşan Contra’lara aktarıldığını söyleyip sıyrılmaya çalışıyor.
Peki Kaşıkçı, Filipinli Ferdinand Marcos’un kara paralarını akladı mı? İmelda bonkör kadın, bu değirmenin suyu nereden geliyor? Bunu bilmek için yanında olmak lâzım, ancak iddialar üzerine gözaltına alınıyor, 3 ay yattıktan sonra kefaletle serbest kalıyor. Bedeli neyse ödüyor, Newyork Mahkemesi tarafından aklanıp, “pirü pak” ilan ediliyor.
Son günlerinde eski gücünden uzak ama ayağa da düşmüyor. Neticede hayatı geçen sene İngiltere’de bir hastane odasında sona eriyor.
.
Yeşilköy Tayyare Meydanı’ndan İstanbul Havalimanı'na
5 Kasım 2018 02:00
Yıl 1912. Harbiye Nezareti ordumuzun balon ve tayyare ihtiyacı için bir tesise lüzum duyar. ‘Kitaat-ı Fenniye ve Mevakii Müstahkeme Müfettiş-i Umumi”sine bağlı bir hava komisyonu kurar. İşte bu teşkilat Hava Kuvvetlerinin temeli sayılır ki, cumhuriyete 11 yıl vardır daha.
Yeşilköy Hava Mektebinde yetişen havacılarımız Balkan Harbi ve Çanakkale müdafaasında vazife alırlar. Hatta “Bahr-i Tayyare Mektebi” de eğitime başlar.
Şimdi gelelim sivil havacılığa...1933’te Amerika’dan iki King Bird alınır, Yeşilköy’e bir hangar yapılır, yanına da kâgir bina. Bilet satışı ofisi, bekleme salonu bir arada. Uçaklar Eskişehir’de yakıt ikmali yapar, Ankara Gazi Eğitim yanındaki bir tarlaya inip kalkarlar.
İlk asfalt pisti ve dişe dokunur yolcu terminali 1942 yılında inşa edilir ki, ayaktadır hâlâ.
Nuri Demirağ adını duymuş olmalısınız, bu iş adamımızın tayyare imali, gök okulu gibi hayalleri vardır ve bütün servetini bu uğurda harcar. Beşiktaş’ta bir AR-GE merkezi kurar (şimdiki Deniz Müzesi). Çekoslavak teknolojisi ile yaptığı Nu.D. 38 hatasız bir uçaktır, testleri başarıyla tamamlar. THK’dan yüklü bir sipariş alır ve imalata başlar. Ancak pilotluk tecrübesi olmayan bir mühendis yaptığı izinsiz uçuşta inmeyi beceremez uçağı kırar. THK da tek taraflı olarak sözleşmeyi bozar. Mahkeme Nuri Demirağ’ın aleyhine karar verir, emekleri zayii olur hiç yoktan. Yeşilköy’deki arazisine de el koyulur ayrıca.
.jpg)
ALAMANCILAR
1956’da Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) hizmeti devralır. 1958 yılında Yeşilköy’e 7.445 iniş olur! Böl 365’e günde 20 uçak filan.
Almanya’ya işçi göçü ile charter uçuşları başlayınca, 8 pasaport kontrol ve 12 gümrük muayene bankosu eklenir binaya.
Derken günlük uçak sayısı 200’ü aşar, kazaların en acısı 30 Ocak 1975’te yaşanır. İzmir Cumaovası’ndan gelen Fokker F-28 tipi Bursa uçağı, iniş sırasında pist ışıklarının sönmesi yüzünden Marmara’ya düşer, 37 yolcu ve 4 mürettebattan kurtulan olmaz. Demek bir şeyler noksandır hâlâ.
.jpg)
YURTTAN SESLER
Çocukluğu 960’larda geçenler hava meydanını Türk filmlerinden görür anca. Sinema çığırtkanlarının ağzıyla Filiiii Zakın etek döpiyesle gelir, hıçkırarak mendil sallar. İspanyol paçalı yakışıklı (Cüneyyy Tarkın) kısık gözleriyle döner bakar ardına.
Tayyarenin merdivenlerinde sarılanlar kucaklaşanlar. Pilot hadi ama geç kaldık diye çıkışır kalabalığa.
O yıllarda yeriniz başkasına satılabilir, ya da “sen benim kim olduğumu biliyor musun” diyen bir hatırlı önünüze geçer rahatlıkla.
“Beyefendi sizi yedeklere yazdık, lütfen bekleyin kenarda!”
Diyelim işiniz rast geldi, uçmaya hak kazandınız, bavullarınızı bizzat taşıyarak getirirsiniz bagaj altına. Henüz X-Ray olmadığı için vazifeli “Aç bakayım” diyebilir, karıştırabilir de icabında.
AH PAHALI OLMASA
Çok yolcu uğurladım, karşıladım lakin üniversiteden mezun olduktan 15 yıl sonra binebildim ilk defa. Yorucu bir çekimin ardından Gaziantep’ten dönüyorduk. Gözümüz yolu yemedi “Yapalım bir hovardalık” dedik, üç misli ödeyip yerleştik uçağa.
İçimizde bir korku, muhasebe parayı öder mi acaba? Otobüse nazlanmıyorlar da tayyare “lüks” sayılıyordu hâlâ.
Bayağı da rahatmış, iki saatte İstanbul’a indik. Birlikte yola çıkan Çayırağası Osmaniye’ye bile varmamıştı daha.
İç hatlar terminali âdeta kasaba garajını andırır, tavanı akar, her damlanın altında kova... Tuvaletler kelimenin tam manasıyla rezil rüsva.
Mescit şadırvan ne mümkün merdiven altında bir tahta bulursan öp de koy başına.
.jpg)
TEHİRLİ Mİ?
Henüz ışıklı paneller yoktur, bilgi aslanın ağzında. Hangi kapı, tehir var mı, ne kadar. Yakaladığın memuru esir eder, soru yağdırırsın bunaltırcasına. Sen bırakırsın öbürü yakalar, zavallılar burunlarından solurlar.
Yerler pis, duvarlar pis, camlar harita.
Havalandırma mı? O da ne ya?
Sabah uçağını kaçıran mecburen bekleyecek akşama. Zira havaalanı şehrin dışında, nasıl gidip geleceksin bir daha.
Öyleyse vur Bafra’nın dibine, “Yak hemşehrim bugün buralıyız nasıl olsa.”
O da birazdan Yenice’nin kapağını kaldırır. Yok ben almiym, değiştirince öksürtüyor da...
Yakıt pompasının yanı hariç, her yerde tüttüreilirsiniz, izmaritinizi de atabilirsiniz ortaya. Rötar ile duman arasında doğru bir orantı vardır, birlikte büyürler omuz omuza.
Tayyarede de sigaranızı içebilirsiniz, sadece iniş kalkış müstesna!.. Hostes hanım “Sayın yolcularımız, alçalmaya başlıyoruz, lütfen masaları kapalı, güneşlikleri açık, koltukları dik duruma getirin, sigaralarınızı söndürün’’ deyince izmaritler basılır kül tablalarına.
.jpg)
DEVLETİN RENGİ GRİ
Terminal binaları kuru tahtadan mamul çakılı oturma gruplarından ve iptidai check-in masalarından ibarettir. Bileti başkası da kullanabilir, kimse kimlik sormaz sana.
Tamam bina basık ve şekilsiz olabilir ama boyarsın beyaza ferah durur hiç olmazsa. İşte bu mütalaa devlet dairesi teamülüne uymaz, duvar zeminden itibaren bir buçuk metre griye boyanmalıdır. Kir nasıl kapanacak yoksa?
Köprü, körük yok tabii. Tayyareler terminalin yanına kadar sokulur, pervanelerin esintisini hissedersin, DC 8’ler camları zangırdatarak yanaşır, sağır ederler âdeta.
Sonra kapılar açılır ve tıpış tıpış merdivenlere yürürsünüz. Belli bir kilo haddiniz vardır, şemsiye taşıma izni de lütfedilir ayrıca. Bu detay biletinizde belirtilir hatta…
Bagaja ancak sahip çıkılan parçalar yüklenir. “Bu benim” “Tamam”
Onay vermeden oturan yolcular yüzünden anonslar verilir ardı ardına.
“Mavi valizin sahibi lütfen bagajınızın başına, tayyare hareket etmeyecek yoksa!”
UÇAK KAÇIRMAK
Uçağı kaçırırsanız hakkınız yanar ama uçağınız kaçırılırsa iş alırsınız başınıza. O devirde uçak korsanlığı pek revaçtadır, ASALA, FKÖ yetmez gibi bizim devrimciler de ayaklanırlar. Maksat anarşi olsun, insanlar yılsın bıksınlar. Çıkarırlar bellerinden emaneti, dayarlar pilotun kafasına. Uzun uzun bildiri okur, sabrınızı sınarlar.
Cezalar caydırıcı değildir, üç beş ay yatan çıkar Rahşan affıyla.
Biletinizde koltuk numarası yazmaz, boş bulduğunuz yere oturabilirsiniz. İçeri girince kafanıza uygun birini peylersiniz göz ucuyla.
Mehmet Barlas anlatıyor. “Bir gün Ankara’dan dönüyorum bir adam geldi, “Yanınıza oturabilir miyim?” “Aaa ne demek, tabii buyurun.” Laf lafı açtı, memleket meselelerini eşeledik, kartlarımızı aldık verdik. Ertesi akşam zırr telefon “Merhaba ben Nihat, başbakanlık teklif ettiler, Ankara’ya gelirseniz beklerim mutlaka.’’
-Nihat?
-Nihat Erim canım. Hani tayyarede tanışmıştık ya.
.jpg)
SEKTÖR UÇUNCA
Özel hava yollarına yeşil ışık yakıldığında “Ama bu THY’i bitirir” diyenlerin aksine THY alır başını gider, marka olur dünya çapında.
26 havalimanımız vardır, 55’e çıkar. Sabiha Gökçen de büyük eksiği kapatır bu arada.
Yap-İşlet-Devret usulüyle ihale edilen terminaller sektöre hız katar.
Yeşilköy’de 34 köprü, 224 check-in kontuarı, 11 bagaj bandı yetmez olur, bazı günler sadece içeri girebilmek saatler almaya başlar.
Yeni bir havaalanı mecburiyet olur sonunda. “İstanbul’a üç hava alanı fazla değil mi?” “Ama orası pek uzak!”
Bakın Londra’da altı havaalanı var. Heathrow, City, Luton, Stansted ve Gatwick (kuzey ve güney). Evet onlar da merkeze mesafeli. Trene yaklaşık 20 paunt veriyorsunuz (140 lira), taksi tutmak ise 100 £ civarında (700 lira).
.
Nehir Neretva ve şehir Konyiç
14 Kasım 2018 02:00
Saraybosna’dan Mostar’a gidenler zümrüt renkli Neretva’yla yoldaş olurlar. Sen gidersin nehir akar, usul usul gelir peşiniz sıra.
Çam yeşili, çim yeşili, göller ovalar, başı dumanlı dağlar... Yer yer özene bezene yapılmış sayfiyeler, dik çatılı konaklar. Hasılı keyifli bir yoldur, her virajda ayrı manzara.
Birden kendinizi evler dükkânlar arasında bulursunuz. “Köprüyü dönünce “Konyiç’i göreceksin sakın şaşırma!”
Burası ilk mektepte çizdiğimiz resimler gibi. Arkasında güneş parlayan dağ var mı? Var. Akarsu? Var. Eh köprü de var; evler, camiler ve akça pakça bulutlar. Yollara birkaç araba, boşluklara üç beş ağaç serpiştirdiniz mi oldu tamam.
Konyiç, Saraybosna-Mostar yolunun tam ortasında. Kilometre hesabına vurursanız uzak değil ama Balkan yolları buradakilere benzemiyor. Biz 40-50 kilometre için “Aa yakınmış” diyoruz onlar “Eyvah gün gitti” diye yakınıyorlar. Yollar kıvrımlı, çalkalanmaktan yayıktaki ayrana dönüyorsunuz âdeta. Yani bir mola… Evet evet burada.
Söylenenlere göre Konyiç Boşnakça “seyis” demekmiş, atlılar ve kervanlar da burada soluklanırmış zamanında.
TANIDIK GİBİ...
Konyiç hoş bir şehir, cumbalı evleri, kurşun kubbeleri ile Anadolu’yu andırıyor.
Havalinin taşları levha gibi, kolayca kalkıyor katman katman. Çatıları bunlarla kaplıyor, baklava dilimi gibi diziyorlar.
Bu belde ahşap oymacılıkla tanınıyor civarda. Bilhassa kiraz ve akçaağaç pek tutuluyor. Eskiden çarşı serapa oymacıymış, nispeten azalmışlar.
Tarihî Şurkoviç Kalesi, eski Seonica (Seonitsa) Camii, 1622’de yapılan Muhammed Çavuş ve 1579 tarihli Yunus Çavuş Mescidleri… Dile kolay, Osmanlı 15 bin 787 adet mimari eser inşa etmiş Bosna’da...
Aynen Mostar’da olduğu gibi burada da Hırvatlar İslam eserlerine saldırmışlar. Minaresi kırık camiler o hâlde tutuluyor ki, unutulmasınlar. Hâlbuki kiliselerde yara bere yok, kimse dokunmamış onlara.
STARA ĆUPRİJA (ESKİ KÖPRÜ)
Biliyorsunuz Bosna’nın üç ünlü köprüsü var. Biri üzerindeki suikastla I. Cihan Harbi’ni başlatan Latin Köprüsü, öbürü elbette Mostar. Ve Drina üzerindeki Sokollu Mehmed Paşa. Biliyorsunuz, onu da Ivo Andric nam etti dünyaya.
Konyiç kasabası bütün yolların düğümlendiği bir coğrafyada. Köprü. Sultan IV. Mehmed’den yadigâr (1682).
Ondan evvel Karagöz Bey Köprüsü varmış, ahşapmış mahşapmış ama iş görüyormuş kendi çapında.
Köprünün üzerinde bir namazgâh yapmışlar, alınlık ve mihrap kıbleye bakıyor. Biri imamete geçse sıra sıra saf tutulabilirsiniz, zemin temiz nasıl olsa.
Şehir ekseri Müslüman, objektifi ne yana çevirseniz birkaç cami giriyor kadraja.
Havali II. Cihan Harbi’nde Naziler tarafından işgal ediliyor. Almanlar çekilirken köprüyü tahrip kalıplarıyla uçuruyorlar (Mart 1945).
Yıllarca ahşap takviyesi ile iş görüyor. Türkiye tarafından yeniden yaptırılıp hediye ediliyor Bosnalılara (2009).
KOD ADI STAMBUL
Bilirsiniz bütün diktatörler korku içinde yaşar, zor günlerde kem gözlerden koruyacak bir sığınak inşa ettirirler bir kuytuya.
İşte Tito da Prenj Dağlarının derinliklerine uzanan gizli bir üs yaptırıyor. Burada 100 oda var, 350 kişi hiç dışarı çıkmadan altı ay yaşayabiliyor. Su sistemleri, ısıtma, aydınlatma, havalandırma, helalar, banyolar, revir ve mutfak... Uğruna milyonlarca dolar harcanmış ki, nükleer saldırıdan bile etkilenmiyor. Kod adı Stambul. “Başkan’ım Stambul’dan arıyorlar” dendi mi Konyiç’teki sığınak geliyor aklına. Demek ki ortalık karışsa Tito, ne Sırp’a güvenecek, ne de Hırvat’a. Müslümanlardan yana içi rahat, ihanete uğramayacağından emin zira.
Şimdi sanat merkezi yapmışlar, sergiler düzenleniyor.
Bu bölge Dinar Alplerinin uzantısında. Yukarılarda kısmen buzul Borac Gölü var, Lukomir köyü ise, taş çatılı evleri ile tanınıyor. Kasım-aralıkta beyaza bürünüyor, dünya ile irtibatı kesiliyor.
Tamam soğuk ama odundan yana dertleri yok, şömineler yakılıyor, çaydanlıklar sürülüyor. Kampkolikler bayılıyor buraya.
Ben Rize dolaylarına benzetiyorum, çayırlar ağustos ayında bile ıslak ıslak hâlâ.
Neretva Nehri’nde rafting yapabilir, kanyonları gezebilirsiniz. Avrupa’nın en temiz ve en soğuk suları (yazın 7 - 8 derece) bu civarda. Hâliyle alabalıkları lezzetli oluyor.
Cevabici (kebap) ve büürek tamam. Konyiç’in kuzu çevirmesi de meşhur. Sırıklara geçirilmiş gövdeler ağır ağır dönüyor ateş karşısında. Kemiği silkeliyorsunuz etleri dökülüyor.
Türk çayı da demliyor, ince belli bardaklarla servis ediyorlar, eh ne istersiniz daha?
ACI HATIRALAR
Konyiç’in nüfusu 27 bin civarında, 92 öncesi 7 bin Sırp yaşıyormuş, şimdi kendi bölgelerine taşınmışlar.
Mevki çok stratejik, hem nehir, hem demir, hem de kara yolları buradan geçiyor. Eski Yugoslavya’nın silah ve mühimmat fabrikası, JNA Ljuta Üssü, Celebici Kışlası, Zlatar İletişim ve Telekomünikasyon Merkezi ve cephaneler önemini artırıyor.
Savaş başlayınca bombardıman hiç kesilmiyor. Vardacka Camii’nin minaresi kırık hâlâ. Belgrad yönetimi, bölgedeki 400 sivil Sırp’ı silahlandırıp Müslümanların üzerine salıyor. Arkaları güçlü ya, keyfî can yakıyorlar. Tecavüz, yağma gırla...
HVO da (Hırvat ordusu) ayrı bela. Bir bakıyorsun Sırplarla atışıyorlar, bir bakıyorsun dönüp vurmuşlar sana.
Bu arada köyleri basılan evleri yakılan garipler şehre iniyor. Ne kalacak yer var, ne yakacak. Kazanlarda aş değil dert kaynıyor. Hayırsever cemiyetler çaresiz, insanlar lokmalarını paylaşıyor. Boşnaklar bakıyor olacak gibi değil, ani bir kararla hücuma geçiyor, Sırp kışlasını ele geçirip emniyeti sağlıyorlar. Beklenmedik bir anda Bradina ve Donje Selo’ya girip çete reislerini esir ediyorlar ve denge onlardan yana kayıyor. Konyiç önemli, çünkü burası olmadan Saraybosna soluk alamıyor asla.
.
Sahibinden meraklısına
16 Kasım 2018 02:00
Hafta sonları Edirnekapı, sur civarında ellerinde kafeslerle koşuşturanlara rastlayacaksınız. Takılın arkalarına Tekfur Sarayı civarında bir "kuş pazarı" çıkacak karşınıza.
Pazar dediğin bildiğin halı saha. İş bilen bir kardeşimiz Altınay Spor tesislerini kiralamış, bilet kesiyor girene çıkana. Duhuliye 4 lira. Basın kartını gösterip "Ama biz gazeteciyiz" diyorum. "Vatandaş olman daha önemli" deyip dört tekliğimizi alıyor paşa paşa.
İtiraz yok şeker abim. Ne diyorsan o, tamam eyvallah.
Hafif bitirim tipler, teypler tapa volüm, camlardan arabesk dökülüyor sokağa.
Ürkecek bir şey yok, ya da ben Karagümrüklü olduğum için aşinayım onlara. Tamam küfürlü konuşabilir, el kol hareketi yapabilirler ama zevali, zararı dokunmaz insana.
Efendi ol canımı ye, el göğüste, boyun büküktür icabında.
Giriyorum pazara, nasıl uğultu, bildiğin rabarba. Efektör Korkmaz Çakar uğrasa kesin ses alırdı
burada.
ŞAKIYANLAR ŞAKIRDATANLAR
Pazarı ikiye ayırmışlar. Bir taraf sırf güvercin. Alıyor satıyor, takasa giriyorlar. Bakıyorum da trampada daha albenili olanı veriyor, üstüne da para ekliyorlar ayrıca.
Demek ki sadece yakışıklılık değil aranan başka hususiyetler de var.
Hayvanı ustalıkla tutuyor, kanatlarını iskambil destesi gibi açıp, teleklerine bakıyorlar. Kimi gagasını elliyor, kimi yüzüne üflüyor. Bilmem artık ne anlıyorlarsa.
Aradığını bulanın yüzü gülüyor, kuşları uçuyor âdeta.
Herhâlde kanat sesi de önemli, ayağına ip bağlayıp salıyor, öylesine bir uçuruyorlar. Sanırım alkış gibi şak şak ses çıkaranlar daha makbul, gürültüsü bol olana maşallah deniyor.
Kuşun taklacı olup olmadığını da anlıyorsunuz bu arada.
PARAM OLSA DA BEN ALSAM
Pazarlıklarda “Bırakıyorum artık, bu son pazar” muhabbeti yaygın. Kimi posta beslemeye başladığından, kimi yem parası yetiştiremediğinden dem vuruyor.
Esnaf ağzı işte. Duy da inanma...
Alıcı ile satıcı el sıkıştı mı etraftan müdahaleler geliyor, “Hadi hadi bi’ şi kalmadı arada”, “Sen de siylezlenme at bi’ onluk daha.”
Aralarında ömürlerini bu işe verenler var. Pazar yeri muhabbet için münasip değil ama oturtun bir kahveye neler neler anlatacaklar. Olaylar, olaylar…
AĞIR ABİLER AĞDALI YORUMLAR
Pazarın müdavimleri arasında esnaf memur hatta şirket yöneticileri olmalı. Bazıları hakikaten ağır takılıyor. İitibarlı zevat bilirkişi edasıyla dolanıyor aralarında, “Cık cık o kadar etmez” ya da “Hiç kaçırma al” diyorlar soran gözlerle bakanlara.
Peki en ucuzu, en pahalısı?
Evet merak ediyorum da şimdi bu çok klasik bir soru olacak, acemiliğimiz ortaya çıkacak. En iyisi kenardan kenardan izlemek, pazarlıklara şahit olmak.
Ne bileyim ben öyle binliklerin uçuştuğunu filan görmedim, genellikle ellilikler yüzlükler dönüyor ortalıkta. Ha şu var; beş on liraya da kuş alabilirsiniz pekâlâ.
KAFESÇİLER KÜMESÇİLER
Geçiyoruz öbür tarafa, burada muhabbet kuşları ve kanaryalar ekseriyette. Bir kenarda da hindiler, ördekler, kazlar. Tavuklar kırk liradan başlıyor, seksene kadar yolu var. Kuzu iriliğindeki bir horoz için bin lira istendi, hayvanın da maşallahı var. Pek de güzel ötüyormuş. İnanın para değil meraklısına.
Bu arada saka kuşlarını görüyorum bir kafese sıkıştırılmışlar. 960'lı yıllarda ökseciler bunları mektebin önünde satarlardı. Minikler simitten gazozdan vazgeçer, kuş azat ederlerdi harçlıklarıyla. Elinize aldığınızda yürekleri pıt pıt eder, açarsınız avucunuzu pırrr kayboluverir anında.
Gazeteci refleksi işte önce çekecek sonra soracaksın çekebilir miyim diye. Yine öyle yapıyorum, kardeş şunlardan bir resim alsam.
-Aman abi çekme yasak!
Meğer asıl yasak olan yakalamak, satmakmış, kır kuşundan para kazanmak.
Bak kanaryaya bir şey diyen yok, salsan zaten dışarıda yaşayamaz. Kedilere yem olur dakkada.
Ama saka öyle mi ya? Çevik ve mukavim bir kuş. İncir, ayçiçeği, devedikeni tohumu ile karnını doyurabilir rahatlıkla.
Zaten ortalık tarım ilacı, suni gübre, moloz, kimya.… Yetmez gibi bir de avcılar çöküyor başlarına. Ökseciler ağ atarken kimbilir kaçını telef ediyor?
Açıp okuyorum. "Sakalar hürriyetlerine düşkündür, kafeslendiler mi kendilerini hırpalarlar. Öyle erkekle dişiyi kapatmakla yavru alamazsınız asla."
Olmadı ama şimdi. Yakışmadı delikanlıya.
Hele bir kuşbaza.
HİÇ UNUTMAM BİR GÜN...
“Gece yatıyordum abi balkonda bir şakırtı duydum, koş kadın Mardin geldi dedim, biraz yem getir ona. Baktım ayağında bir telefon numarası, sabah aradım. Abi kuşunu indirdim bizim kafeste şu anda. Sen benim kuşumu indiremezsin, o acıkmış sokulmuştur yuvaya. Azıcık su bir avuç çekirdek ver, sal. O geleceği yeri bilir nasıl olsa.
Merak işte üç beş gün sonra aradım.
-Abi kuş?
-Geldi yeğenim, bi’şşey olmaz meraklanma.
-Affedersin abi ora neresi?
-Adana.
.
Ooo uçmuş bunlar!
1 Aralık 2018 02:00
Altmışlı yıllarda talebe olanlar iyi hatırlar, öğretmen bir heyecan gelir “açın resim defterlerinizi” derlerdi: “Bu gün 2000’li yılları çiziyoruz çocuklar.”
Öyle ya tıfıllar 40 yıl sonrasından ne bekliyor acaba?
O zamanlar kurgu bilim filmi nerede, resimli mecmualarda uzay gemileri görmüşlüğünüz vardır ama. Hani fanus kafalar, ışınlanmalar filan. Astronotların alüminyum folyoya niye büründüklerini anlayamamışsınızdır o başka.
Ben bir iletişim özürlü olarak ekranlı mekranlı şeyler çizmezdim zinhar. Kâğıdımı uçan arabalarla (tabii ki kanatlı Pleymut, DeLorean’la tanışmamıştık daha) ve aya yolcu götüren roketlerle doldururdum baştan başa. Kahyayı bağırtırdım haydi var mı Neptün’e, Venüs’e, Mars’a?
Devir değişti tabii, insansız hava araçları ile havasız insan araçları (minibüsler) arasında sıkıştık kaldık sonunda.
Hususi araba sahibi olmak kolaylaştı ama bu defa yapıştık kaldık asfalta.
Trafikte sıkışıp darlanınca “biliyon mi şu kavşağı uçup geçmek var” diyoruz hâlâ.
Parası olan için mesele yok, alır bir helikopter, hoop dooru işyerinin çatısına…
Peki bunları biraz küçültüp basitleştiremezler mi? Orta direğe de hitap etseler ya. Az yaksa, çok kaçsa, dilinden tamirci Zamir Usta da anlasa.
Hatta cila pasta ile parlatılsa, ikinci el pazarında okutulsa.
GÖRSEM İNANMAZDIM
Bu sorular eskilerin de kafasını kurcalamış olmalı ki 948 teşrininde “Aerocar” adlı bir alamet yaparlar. Lakin uçan otomobilden ziyade, yürüyen tayyareye benzer haspa. Pist, hangar, kule, radar. Vatandaş n’apsın ööle arabayı, iş mi alsın başına?
Hatırlar mısınız Afrikalı amcam fotoğraf makinesini yerden kaldırıp koparan dronu görünce “Beni bununla hacca götürsenize” demişti ya. Gel de adamdaki basirete hayran olma! Zaten teknoloji devleri de tam o minval üzere çalışıyor, insan kaldırabilecek drone’ları deniyorlar bu ara.
Drone bilinmeyen bir şey değil, liseli amatörler bile uçuruyor.
Asıl sıkıntı yapmaktan ziyade satmakta. Çünkü şehirlerimiz henüz hazır değil buna.
Bunca alametin havalandığını düşünün, sanki çomak sokulmuş gibi arı kovanına...
Sağdan gitmeyi zor belledik, hava koridorunu nasıl sökecez bu saatten sonra? Risk mi? Var tabii. Eh sigortacılar da poliçeleri katlar kaşla göz arasında.
On yirmi yıl sonra neler göreceğiz bilinmez, belki de “Bak evlat” diyeceğiz, “zamanımızda tekerlekli arabalar vardı, tıngır mıngır giderdik yollarda.”
Neyse… Dilerseniz biraz da bu mevzuda ter döken firmaları tanıyalım.
Volocopter

Volocopter 18 pervanesi ile havalanıp binaların üzerindeki Volo-portlara iniş yapacak. İki kişilik, hızı saatte 50 km, havada 30 dakika kalabilecek. Demek ki menzili 25 km civarında.
Volante

Volante Vision Concept Aston Martin imzası taşıyor. Hibrit-elektrikli olacak, dikine inip kalkacak.
PAL-V

Bu bir nevi helikopter. Yaklaşık on dakikada kılık değiştiriyor. Liberty modeli 200 beygirlik motoru ile havalanıp 180 km/sa. hızla uçabiliyor. Menzili 500 km. Fiyatı 500 bin dolar, 299’a da düşebiliriz diyorlar eğer çok satış olursa. İyi biz de dönüşte bakalım
o zaman.
Aeromobil

Aeromobil Slovak bir firma. Makine karada 160, havada 259 km hız yapabiliyor. Basıyorsunuz butona kanatlar açılıyor, üç dakikada dönüyor uçağa. Önce biraz pist kovalıyorsunuz, hız saatte 130 km’ye erişince havalanıyor. Aletin yeşilsever olduğu kesin, çim zemine de inip kalkıyor zira. Menzili 750 km, fiyatı 1,3 milyon dolar. Eh, biraz tuzluca.
Evtol

EVTOL Rolls-Royce tarafından planlanlandı. Altı pervaneli olacak, sadece pille uçmayacak, gaz türbini ile elektrik sağlayacak (500 kW). Bu hibritin menzili 800 km, 400 km/sa. hıza ulaşacak.
İcon A5

İcon A5 sudan kalkıyor, pist istemiyor, uçan bir Jetsky de diyebilirsiniz ona.
BlakcFly

BlackFly hafif ötesi bir vasıta, intibak kolay, havacılık sertifikası da istenmiyor. Gelgelelim rüştünü ispat edememiş, meskûn mahal üzerinde uçuşuna izin verilmiyor. Aslında 10 pervaneli bir drone, 110 kg kaldırabiliyor. Menzili sadece 40 km, 100 km/sa. sürate ulaşabiliyor.
Lisa Akoya

Lisa Akoya, on bir senedir uçan bir Fransız. Daha ziyade cimriliği ile meşhur. On bir litre benzinle bir saat dolanıyor.
Terrafugia

Bu işe para dökenlerden biri de Gelly. Hani o Volvo’yu satın alan Çinli. ABD’de Terrafugia ismiyle piyasa yapıyor. İki koltuk, 4 teker, 650 km menzil, 160 km sürat, ancak 960’lı yılların mantığı ile çalıştığı için tenkid alıyor. Fiyatı 279 bin $ bu arada.
Kitty Hawk

Kitty Hawk on motorlu ve113 kilogram ağrılığında, eğer 90 kilo iseniz kullanabilirsiniz, “abi akşam pilavı kaçırmış 91 olmuşum” Hayır uçamazsın asla! Bununla da Google’ın kurucularından Larry Page ilgileniyor.
Ehang

Ehang adlı otonom alet sadece uçmakla kalmıyor adrese teslim müşteri taşıyor. 8 motorlu, 8 pervaneli. 230 kg yükü 130 km/s hızla götürebiliyor. Güvenebilirseniz mesele yok. Kendisi biraz Çin malı da...
SureFly
.png)
SureFly, sekiz elektrik motoru ve bunlara güç veren içten yanmalı başka bir motora daha sahip. Karbon fiberden üretildiği için sadece 499 kilogram. İki yolcusunu 113 km hızla taşıyabiliyor. Fiyatı 200 bin dolar civarında.
Milenya

Milenya, Filipinli müteşebbis Kyxz Mendiola, kendi geliştirdiği vasıta ile test uçuşunu başardı. 100 kilogram taşıyabilen alet, 6 pervaneli, gücünü çarşıda satılan lityum iyon bataryalardan alıyor.
AIRBUS ‘pop up’
.
Nasıl bilirdiniz!
2 Aralık 2018 02:00
Walker Bush, ABD’nin 41. başkanıdır. 43. Başkan George W. Bush’un da babasıdır. Bu yüzden Baba Bush diye anılır.
1924 yılında Milton’da (Massachusetts) dünyaya gelir, babası Connecticut senatörlerinden Prescott Sheldon adlı bir bankerdir, parayla oynar.
Bush Connecticut’ta (Greenwich) büyür, özel okullarda okur. Andover’daki Phillips Akademisini bitirdikten sonra Deniz Kuvvetlerinde yedek subay olur.
II. Cihan Harbi’nde torpido bombardıman pilotu olarak Büyük Okyanus’taki uçak gemilerinde vazife alır. Göğsüne nişanlar takılır.
1945’te Barbara Pierce ile evlenir; ileride altı çocuğu olacaktır.
Paradan yana derdi olmaz, verir ücretini Yale Üniversitesine girer, beyzbol takımına da kaptanlık yapar ayrıca.
Amerikalılar böyle tiplerden hoşlanırlar, bol bol fotoğraf çektirir; balık tutarken, köpeğini severken... İleride siyasete oynayacaktır zira.

PETROLCÜ BUSH
Üniversiteyi bitirdikten sonra (1948) babasının yanında çalışmaz, Teksas’ta petrol malzemeleri pazarlamaya başlar. Kurduğu şirketler (Zapata Petroleum Corporation) ile büyük paralar kazanır.
1966’da Cumhuriyetçi Parti’den Temsilciler Meclisine seçilir. Sonraki seçimlerde bir başarı gösteremez. Başkan Nixon onu ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdindeki büyükelçiliğine atar.
Ardından CIA başkanlığını yürütür (1976-77) Ronald Reagan’ın hukuksuz işlerini kovalar. Sonra Başkan Yardımcılığı yapar, hatta Reagan hastaneye yattığında yetkilerini devralır. Bu bir ilktir Amerika’da.
1988 seçimlerinde Cumhuriyetçilerin adayı olur ve rakibi Rum asıllı Michael Dukakis karşısında rahat kazanır.
O da Reagan gibi silahlı çözümlerden yanadır. General Manuel Antonio Noriega’yı devirmek için Panama’yı işgalden kaçınmaz.
SSCB (Sovyet Rusya) dağılırken 1989-93 Beyaz Saray’da oturan Bush, Doğu Avrupa’daki gelişmelere seyirci kalmaz.
Her Evanjelik gibi onun da körkütük bir İsrail hayranlığı vardır. “Armageddon” inancı gereği Ortadoğu ile ilgilenmeye başlar.
Dünyanın sayılı ordularından birine sahip olan Irak’ı askerden silahtan mahrum etmenin yollarını arar. Tel Aviv’e nefes aldırmaya çabalar.
İran karşısında açıkça Saddam’ı desteklemiştir, Kuveyt’in işgal için de yeşil ışık yakar.

SADDAM’I KULLANARAK
Irak İran’la sürdüğü savaş boyunca çok masraf etmiş ekonomisi tükenmiştir. Saddam kendisine sürekli gaz veren ama ellerini taşın altına koymayan Arap ülkelerine hesap sormaya kalkar. Biraz da onlar bedel ödesindir. Mesela Kuveyt kolay bir lokmadır. ABD den “sen işine bak” gibi bir mesaj gelince komşusunu işgal eder ve Dünya petrol rezervinin yüzde 20’si Bağdat’ın eline geçer bir anda.
Ancak Bush karşı safa geçer, Kuveyt’in hamiliğine kalkar.

ABD öncülüğünde İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır gibi 28 devlet, askerî koalisyon yapar, Irak’ın baş etmesi mümkün değildir bunlarla.
Arap ülkeleri; Saddam’a karşı olanlar ve Saddam’ın yanında olanlar diye ikiye ayrılır. Arap birliği Irak’ı kınasa da Ürdün, Yemen ve FKÖ Bağdat’ın yanında dururlar.
Saddam bu oyuna düşerek hem halkını zora sokar, hem de ABD’ye kolay bir zafer kazandırır. Birinci Körfez Harekâtı’nda Irak ordusu neredeyse tek mermi atmadan teslim olur.
Yapacakları bir şey de yoktur, dümdüz çöl saklanma imkanı vermez. ABD uçakları için zahmetsiz av olurlar.
Irak geri adım atmak zorunda kalır, kuzeyde hava sahası kapanır. Halk 12 yıl ambargoyla boğuşur aspirin ve sargı bezine bile muhtaç kalır.
Bebek ölümleri görülmemiş bir şekilde artar.

BİZİM BAŞIMIZA PATLADI
BAAS’çılar halkına zarar vermeye devam eder. Fransa ve İngiltere’den aldıkları kimyasal silahları Halepçe üzerinde kullanırlar. Beş bin masumu böcek gibi ilaçlarlar.
Peşmergeler Türkiye sınırına yönelir. Burada dostça karşılanırlar.
Turgut Özal, Irak karşısında müttefiklerin safındadır. Hatta daha aktif olup sınır dışı operasyonlara fiilen katılmayı planlar. Bir koyup üç alacak, ayağını Misak-i Millî sınırlarına atacaktır. Belki Kerkük Türkmenleri ve Musul petrolleri ile ilgilenme fırsatı bulacaktır sonunda.
Türk dış politikası henüz böyle şeylere hazır değildir, muhalifler bunu macera olarak görür, karşı dururlar.
Ankara BM ambargolarına harfiyen uyar, Kerkük Yumurtalık boru hattı kapanır, ihracatımız durur, müteahhitlerimiz, kamyoncularımız işsiz kalırlar.
Bütçemiz açık vermiş, enflasyon artmıştır. Ama zararlarımız tazmin edilmez. Başkan Bush ettiği vaatleri yerine getirmez.
Türkiye ayrıca “Çekiç Güç” gibi bir oldu bitti karşısında kalır. Batılılar Kürt kartı ile daha fazla oynamaya başlar.
Oğul Bush liderlik vasfı olmayan bir vasattır, şüphesiz 11 Eylül senaryoları ve Afganistan ile Irak’ın işgalinde babasının parmağı vardır.
Bugün İslam coğrafyasında dökülen onca kanın, yıkılan onca şehrin, boğulan onca mültecinin vebali Bush’ların omzundadır.
Halep’e, Yemen’e, Gazze’ye, Herat’a, Guantanamo’ya bakın onları göreceksiniz açıkça.
.
Denizin hamalı Mavna
9 Aralık 2018 02:00
Mavna Arabi bir kelime, mâûne “erzak nakline mahsus” manasında... İstanbul’da telaffuz edildi mi güvertesiz tekne anlaşılır. İskeleye yanaşamayan buharlılar şamandıraya bağlanırlar, mavnalar gelip gider mal taşırlar onlara. Kimileri yelken marifetiyle, kimileri kürek tahriki ile yol alırlar. Bilahare mekanize olurlar. Tabii makine daireleri filan yoktur, kamyondan çıkma bir motor bulur, bağlarlar uskura. Kendilerine has boğuk bir sesleri vardır, egzoz su kesimine yakındır, dalga geldikçe pırpırlanır, patpatlanırlar.
Onları daha ziyade sebzehaneye (hale) zerzevat getirirken görürsünüz, sırtında dağ gibi kasa...
Kâh tersaneye safra (kum çakıl) taşırlar, kâh Hatabkapusu’na odun, kömür, çıra.
Hasköy’den tuğla kireç alır, Sütlüce’ye koyun, dana bırakırlar.
İzmir Gümrükönü’nden üzüm, incir, pamuk, tütün yüklenirler, Karadeniz’den fındık, mısır, çay.
HAYATLARI SUDA
Mavnacı esnafı takriben dört bin civarındadır. Umumiyetle Karadenizli olup İnebolu, Abana, Küre, Alaplı, Trabzon’dan gelir, Yağkapanı, Unkapanı, Hatapkapu, Sebzehane, Eminönü, Kuruçeşme, Hasköy ve Üsküdar İskelelerinde hemşehrilerini bulurlar
İskeleleri mekân tutar, vaziyet ederler etrafa. Hırsızı uğursuzu derdest edip karakola götürür, bilumum asayiş işlerine el atarlar. Bir bakarsın cankurtaran olmuşlar, bir bakarsın çöp topluyorlar. Yangın vukuunda tulumbaları omuzlar, meccanen (bilabedel) koştururlar.
Donanma sefere çıktığında ardına takılır, sevkiyata destek olurlar. İyi kötü silahlıdırlar, hamal gibi taşır, levent gibi vuruşurlar.
Sükûnet zamanları şehreminine tabidirler, harp yıllarında bahriye nazırına.
ZOR YILLAR
Rodos’ta, Kırım’da, Çanakkale’de vazife alır, zaferi de, kederi de yaşarlar.
Mavnalar denizaltı ve tayyareler için kolay hedeftir, bunu bildikleri için gece çıkarlar yola. Türk Yunan savaşında İstanbul’u Anadolu’ya taşırlar âdeta. Hani “İstiklal Harbi mavnacılar sayesinde kazanıldı” deseniz yalan olmaz.
Peki niçin İnebolu?
Ekseri oralıdırlar da ondan, insan nerede rahat çalışır?
Bildiği sularda.
Ah o sahillerin dili olsa da...
Mavnacılar “lonca usulüyle” teşkilatlanırlar, bir bakmışsın dünkü aylakçı kopil, reis olmuş tayfanın başına.
Mühim bir müessesedir, başlarındaki kethüda itibar görür devlet kapısında. Diyelim bir karar alındı, bakalım salapuryacı esnafı ne diyecek bu hususta?
İttihat Terakki hükûmeti “Dersa’âdet Sevâhil-i Mütecâvirede icrâ-yı nakliyât eden mavnacılar hakkında” adlı bir nizamname yayınlar (1910), garipleri hizaya sokar güya.
Zikrolunan layihada fiyatlar belirtilir, Beşiktaş, Üsküdar Paşalimanı, Kadıköy ve Kumkapı iskelelerine kasir (makul) ücret alınmalı, Ortaköy, Kuzguncuk, Yenikapı ve ötesi sefer-i baidden (uzak) sayılmalıdır bundan sonra.
İş nöbet sırası ile verilir, hava muhalefetinden dolayı tehir olursa ilave ücret alınmaz.
Henüz yollar asfalt şose değildir, şimendifer de yayılmamıştır daha. Nakliye ekseri teknelerin omuzunda.
Mütareke yıllarında imtiyaz yabancılara bahşedilir. Bilhassa Rumlar kayrılır, küplerini doldururlar. Romanya’dan getirdiği teknelerle anafor yapan Evyenidis bunlardan biridir mesela.
Sarfati, Bolar ve Modyano firmaları ise Selânik Yahudilerine aittir, adamına göre oynar, bir fes giyerler, bir şapka.
Alyon ve Mevleho şirketleri Fransız gölgesine sığınır, yerlilere kan kustururlar. Şımarık ve saldırgandırlar, aşikâre Yunan’a çalışırlar...
Cumhuriyetli yıllar sıkıntılıdır, gelir düşer, masraf artar.
Ve beklenen kanun çıkar. “Türkiye sahillerinin bir yerinden emtia ve yolcu almak, bilumum kara sularına seyrüsefer (trafik) düzenlemek Türk sancağını hamil sefain ve merakibe münhasırdır.” Ki kabotaj hakkı denir buna.
VERGİLER BEL BÜKER
Gelgelelim devletin eli cebinizdedir, öksürsen vergi yazar. Yok temeddü, yok müruriye, aylık haftalık rüsumlar. Fener vergisi, karantina, sigorta, tahsildar savma…
Hava açar “Ver para”, kapar “Hadi bir daha.”
Çımacıya, serdümene, caraskalcıya da harçlık gerek, adamlar taş yemiyorlar ya.
Zift ve üstüpü ucuz değildir, raspa kalafat usta ister ayrıca. Yelkenler halatlar yıpranır ama yerine yenisini koyamazlar. Düğüm ardına düğüm, yama üstüne yama.
Bakımsız teknelerin şirazesi kaymıştır, batanlar, yan yatanlar, su alanlar...
Hasılı düzen intizam sağlanamaz, rüşvet iltimas can sıkar. Misal ihraç edilecek tütün balyalarına gemiye koymak Hamburg’a yollamaktan pahalıya çıkar.
GREV HA!
1927 yılında Reisicumhur emri ile bir şirket kurulur. Bir yere bağlanmak istemeyen üç bin mavnacı grev yapar. Polis çok sert müdahale eder, kanlı bir çatışma kopar, kardeş kardeşe vurur, ölüler yaralılar...
320 mavnacı tutuklanır bunlardan 33’ü İstiklal Mahkemesine sevk edilir ki, bilirsiniz bu amcalar çatır çatır kalem kırarlar.
Denizcilerimiz bırakın dünyaya açılmayı, mevcudu koruyamaz, keseden yer, çaresiz kalırlar.
Hasılı ekmek tekneleri birer ikişer kızağa çekilir, baltacılara düşer sonunda. Güzelim mavnalar kırılıp kıymık olur mahrukatçı avlularında.
Üç günlük Yunan Devleti Onossis ve Niarchos gibi armatörleri çıkarırken, biz amatör kalırız sahada.
Adını duymadığımız Panama “bandra rekoru” kırar, ay yıldızımız görünmez olur yabancı sularda.
Ossun, biz de Kabataş’ta kabotaj bayramı kutlarız… Ses veriyorum çocuklar: Korkmaaaa.
Mavnacılar bilahare esnaf derneği adı altında teşkilatlanır. Menderesli yıllarda hudutlu mesul (sınırlı sorumlu) bir kooperatif kurarlar.
Limanlar gemilerin yanaşmasına müsait hâle gelince, hele hele Boğaz Köprüsü yapılınca onlara ihtiyaç kalmaz. 29 Mayıs 1453’ten beri yük çeken çilekeşler 2005 Bakanlar Kurulu kararı ile tası tarağı toplar...
TAKALAR ALLI YEŞİLLİ
Mavnalar tombul çizgileri olan sevimli teknelerdir. Umumiyetle yaşlıdırlar, kazıdıkça zift ve eski boyalar çıkar altından. Bin defa ıslanıp kurur, yer yer çürüyüp oyulurlar. Küflü ambarlarında fareler cirit atar. Elinizi sürersiniz kabarık kabarıktır, yılların derdi tasası sinmiştir dokusuna.
Mavna boyacıları çarpıcı renkler bulur, üste bir şerit çeker, motifler sıkıştırırlar araya. Kaptan köşküne mutlaka bir bayrak çizerler, çok da yakışır kupaya.
Denizcilik kazası bol meslektir, vinç zamansız inerse yük altındakileri böcek gibi ezer Allah muhafaza. Onun için serdümen “vira” demedikçe makaralar sarılmaz. “Mayna” duyulmadıkça zincir salınmaz.
Haliç ağzını, takasız mavnasız düşünemezsiniz, manzara noksan kalır yoksa. Yüzlerce tekne üşümüş gibi birbirine sokulur, bir römorkör gelir, üçünü beşini bağlar, lokomotif gibi takar ardına.
Tayfalar umumiyetle teknelerde yatar, yorgun vücudlarını katranlı halatlara bırakırlar. Karaya çıkmak için birinden öbürüne atlar, kendilerince bir yol bulurlar.
O yıllarda Haliç fıkır fıkır kefal kaynamaktadır, bırakın ağı, oltayı, kepçeyi sallayan tavasını doldurur kolayca.
Mutfak olarak ayrılan yer daracıktır, lumbuzu, manikası yoktur, içerisi kör duman. Çaylarını orada demler, çamaşırlarını orada yıkarlar. Tütünlerini orada sarar, kahvelerini orada sürerler mangala.
Gemi yangınları felaket olur, kalın boyalar maytap gibi parlar, yelkenler tutuşursa yandakilere de sıçrar. O yüzden kovalar çımalar hazır durur kenarda.
Çoğu tahsilsizdir ama havayı ve rüzgârı iyi okurlar. Yük istifi ayrı sanattır, teknenin dengesi bozulmamalıdır asla.
“Ah be, ne fotoğraflar çekilirmiş” dediğinizi duyar gibiyim ama elinizde çakaralmaz Lupitel bile yoktur daha. Bir gün bunların kıymetleneceğini düşünemezsiniz ayrıca...
.
Uyan da balığa gidelim!
16 Aralık 2018 02:00
Unutmadan söyleyelim Beykoz'dayız, eğer iyi kötü bir sandal, elli yüz kulaç misina edinirseniz eve taze balık götürebilirsiniz pekâlâ. Hafta sonları deniz miting meydanı gibi, belki yüz tekne omuz omuza.
Balık tutarsan ne âlâ, olmadı, aldığın havaya sayarsın. Yakacağın bir kaç litre mazot, bedavadan ucuza.
Ha sandala çekek lâzım, bakım, boya, branda… Liman idaresi kayıt kuyut, evrak, bayrak, flama… Yani o kadar da basit değil aslında.
Oltadır dolanır, misinadır kopar, motordur tekler. Üşürsün, ıslanırsın, hele deniz öyle böyle soğuk değil şu aylarda.
Mustafa kaptan hazır bekliyor, kayınpederinden yadigâr sandalın ipini çözüyor, tekne kızaktan denize kayıyor. Kürekleri topluyoruz, motor patırtı ile çalışıyor, vira bismillah!
BU SANDAL BABAMDAN YADİGAR
Dursun Konya, 52 yaşında. Teknesi Ayvansaray yapımı, dengeli, sağlam. Eh serde marangozluk olunca bakıyoruz tabii. Eskiden her mevsim tekneler sıyrılır kalafata alınırlardı. Katranlı fitil sıkıştırılırdı aralıklara. Şimdi güzel macunlar var, bir kere çek tamam, sızdırmıyor bir daha.
EMEKLİ, EMEKLİYE EMEKLİYE
Paşabahçe Şişecam, Beykoz Kundura ve TEKEL Rakı'da çok işçi çalışıyormuş zamanında. ‘Böyle tesislerin yeri Beykoz olmamalı’ demiş, taşımışlar. Tekaüd işçiler de balıkçılığa soyunmuş, çapa, mapa edinmişler o saatten sonra.
Peki usta bir balıkçı bulup konuşturamaz mıyız? Ali Çelik kardeşimiz ‘tam adamına sordun abi’ diyor, ‘bizim kayınpederi tarif ediyorsun âdeta’.
Adı Dursun, soyadı Konya. Çekirdekten balıkçı. Babası ve dedesi de ömür tüketmiş deryada.
Sözlerine doğma büyüme Beykozluyum diye başlıyor; bence Beykozlu olmak bir imtiyaz, İstanbul’un en güzel, en sakin yeri. Havası temiz, suyu nefis. camiler, türbeler, çeşmeler, korular, yalılar… Ecdat güzel eserler bırakmış burada, Kimler geçmiş kimbilir, her konak ayrı hatıra. Eskiden nüfus az, balık fazlaydı. Sürüler deniz üzerinde kabarır, biz oynak derdik onlara. Eğer martılar dalıp çıkıyorsa kesin bi iş var orada.
BALIKÇI KASABASIYDI
O zamanlar Beykoz balıkçı kasabası, yola kadar silme kayıktı baştan başa. İncirköy’de ağaç bir iskele vardı, altına iner balıkları izlerdik merakla. Su nasıl berrak, kumların kıpırdadığını görürsün, dibi ayan beyan ortada.
Evlerimiz bahçeliydi, bir atık kuyusu olurdu kenarda. Sonra yapılaşma arttı, sağı solu apartmanlar sardı. Atıklar kanalizasyona bağlanıp denize aktı, balıklar küstü Boğaz’a. Şimdi lağımları kuşakladılar, Çubuklu'da arıtıp öyle veriyorlar suya. Deniz nispeten temiz, eskisi kadar olmasa da.
Ben 8 yaşından beri balığa çıkarım, babam gece iki buçukta uyandırırdı, namazlarımızı Anadolu Kavağı’nda kılardık. Ki sokak lambası bile yoktu, çakallar fır dolanırdı etrafımızda. Babamlar iki çift kürekle boğuşur, Riva önlerine varırdık bilek zoruyla.
Palamut mevsimi çapari atardık, kayık bir saatte dolar, geçersin dönüş yoluna.
Lüfer dişli balıktır, zokadan kurtarırken elini kaparsa Allah muhafaza! Bazen istavrit çekerken bakıyorum yarıları yok, ustura ile kesilmiş gibi.
NASİBİNDE VARSA
Derken manyat ağları edindik.
-Manyak mı?
Hayır manyat. Şöyle ki, yalıların önünden ağ çevirir, 9-10 tayfa ile çekersin. O zamanlar zargana çoook, 50- 60 çavalye (balıkçı sepeti) dolar. Kırlangıç, lüfer, kofana, kefal, kalkan, barbunya… Ne balıklar ne balıklar... Yılan balıkları da çıkardı hatta. İstavrit pek talep görmezdi, onları canlı canlı atardık suya. Manyat ağı açığa kaçmak isteyen balıkları torbalar. Gelgelelim çinekop uyanıktır, sahile doğru gelir, ağın altından sıvışır. Kenarları bastırır, suya taş atardık ki dönsünler torbaya. Babam çok kısmetliydi, balık kucağına düşer âdeta. Eğer bir seferde 8-10 istavrit gelmeye başladı mı, ‘balık kesildi’ derdi, ‘hadi oğlum malzemeyi topla.’ Bakarız millet yolumuzu bekliyor, iki kilo isteyene üç, üç isteyene beş okka, ‘Yesin vatandaş, ver gitsin fazla fazla.’
‘Ama baba’ diyecek olurduk ‘hışşşt, karışmayın bana!’
Meğer haklıymış, Allahü teâlâ da veriyordu ona.
Şimdiki balıkçılar kuyumcu gibi tartıyor
o başka.
HAYALİ CİHAN DEĞER
İstanbul’un 1 milyon olduğu yıllardan bahsediyorum, Beykoz küçücük bir kasaba. Suda yüzüp üşüdün mü gider yatarsın asfalta. Saatte bir İETT otobüsü gelir, onun da homurtusu duyulur üç durak uzaktan.
Dalyanlar sabaha kadar orkinos toplar. 250 - 300 kiloluklar sıradandır, bazen yarım tonluk devler düşer ağa.
Acil balık lâzım oldu mu hemen bir çökertme yaparsın, iskeleden ağı yayar toplarsın, sana da yeter, komşulara da…
Bazen on on beş tane palamut oynağı birden görürsün, nasıl balık, çayır gibi. Düşün bu sene palamut hiç uğramadı Boğaz'a. Tekirler gelir sahili tırmalar. Sırmakeş suyunun orada uskumru kıyıyı yanlamıştı, elimle tutup tutup çavalyeye attığımı hatırlarım. Ne ağ, ne olta.
Azıcık açılan 3 kiloluk kofana, 6-7 kiloluk sivriler tutar. Sivri dediğimiz torik irisi, bir keresinde 246 tane sivri aldık. Onu da götürü çevirmiştik, hani rastgele derler ya...
Babamın kılıç ağları vardı, gecede 5-10 tane tutar. Uzatmada beklersin geldi mi sarsar. Kılıç balığı ışıktan hiç hoşlanmaz, artık mümkün mü? Boğaz gündüz gibi zira.
BİR GÜN MİSİNA KOPTU
Eskiden çaparileri kendimiz yapardık tavuk, martı tüyü bağlardık zokaya. Bir gün misina koptu, sandalda malzeme yok, babam pöstekinin tüylerini bağladı, ona bile atladılar.
Yeniköy önlerinde uskumruya atardık, bakarsın ağ silme beyaz, bembeyaz. Sandalı doldurur gelir, boşaltır gidersin bir daha. Dünya kadar balık, kime satacaksın? Mecburen tuzlar, kuyruklarından bağlar asarsın dallara, çiroz ayrı bir lezzetti, unuttuk gitti onu da.
İSTANBUL EFENDİLERİ
Beykoz eşrafı hatırlı insanlardı, fakir fukarayı kollarlar. Ferit Bey, İbrahim Bey, paşa torunuydular büyük ihtimal. Babam Ahmed Bey'in gırgırında reisti o sıra. Ahmet Bey beni çok sever, yalının önünden eliyle bindirirdi motora. ‘Çek evladım Besmele’ni’ der, hasılattan bir buçuk hisse verirdi bana. 13-15 yaşında bir çocuk için deli para. Ahmet Bey’in manyatçılık yaptığı zamanlar da oldu. Biz Tevfik Paşa Yalısı önünden çevirirdik, onlar biraz daha ileriden kendi yalılarının önünden salarlar. Bazen erken geliriz “e haydi baba!” ‘Önce Ahmet Beyler çevirsin, biz ondan sonra.’ Büyüğe saygı vardı zira. Bize yer satmışlardı hiç unutmam, o ayki taksidimizi götürdük, senetleri yırttı attı ‘tamam çocuklar’ dedi, ‘hesap kapandı, girmeyin artık sıkıntıya.’ Bir ara Fıstıkaltı'nda arazi ölçüyorlar, yanında tapucular. Babamla abim selam verip geçiyor. Seslendi ‘Reis gelir misin buraya!’ Memura dönüyor: Yaz oğlum bir parsel de bunlara. Babam ‘sağ ol ağam’ diyor, ‘bizim yerimiz yurdumuz var, ver başka bir arkadaşa.’ Ki şimdi trilyon eder, demek gözleri yokmuş kimsenin malında.
.jpg)
AYAĞIMIZA MI SIKIYORUZ?
Balık süratli, ama bugün tekneler daha süratli. Kafasına kaf
.
Fransa bedel ödüyor
22 Aralık 2018 02:00
İRFAN ÖZFATURA
Farzımuhal diyelim Afrikalılar karşı koyulmaz bir silah keşfetseler, gelip dayansalar Fransa’ya. Önde gelenleri zindana tıksalar, halkı dil değiştirmeye zorlasalar; “Emirdir, bundan böyle Fulanice konuşulacak, resmî evraklar Volof alfabesi ile yazılacak!”
Bakanlıklara Çad, Mali, Nijerliler otursa Eyfel Kulesi’nde şanlı Cibuti bayrağı dalgalansa ve Senegal Milli Takımı’nda Fransızlar oynatılsa…
İşgalciler ülkedeki bütün trenlere, tayyarelere hatta Sen Nehri’ndeki mavnalara el koysa. Louvre Sarayı boşaltılsa ve Konakri’ye taşınsa. Tekstil, kozmetik, elektronik, otomobil firmalarında yağma düzeni başlasa. Direnenler bacaklarından sürülüp kör kuyulara atılsa. Fransızlar ödemesi zor vergiler altında kalsa, Cannes ve Monaco sosyetesi kamplara kapatılsa, bitli barakalarda yatırılsa. Takvim ve kıyafet dayatılsa, radyolarda 7/24 tamtam çalınsa. Yolda ezkaza “sitü save(si tu savais)” mırıldanan ayrılıkçı diye yaftalansa... Fransız gençleri şeker kamışı plantasyonlarında çalıştırılsa, kotayı dolduramayanlar cezaya çarptırılsa... Ağzı süt kokan çocuklar metro projelerine, baraj inşaatlarına, madenlere yollansa, çöp lağım işleri yaptırılsa... Başlarında eli kırbaçlı muhafızlar olsa... Ya da ne bileyim, Dakar yönetimi Fransız gençlerini silah altına alsa ve riskli operasyonlarda kullansa...
Yetmedi etnik yaralar kaşınsa, misal İspanyollarla arasına nifak sokulsa, militan gruplara patlayıcılar sağlansa... Korsika’ya özgürlük diye bir başlık açılsa... Afrikalı parlamenterler adayı ziyarette bulunsa, demokrasi adına endişeler duyulsa...
İşgalciler medyayı yönlendirse, dünyaya mutlu mesut Fransız resimleri sunulsa.
Ve Paris’e uzlaşmacı bir monşer oturtulsa, adam her konuşmasında “Bahşettiklerinden ötürü efendilerimize şükran borçluyuz, bizi onlar kurtardı, Kongo, Kamerun olmasaydı çağdaşlaşamazdık, en iyi yönetim müstemlekedir, muhtariyet isteyenler bizi daima karşılarında bulacaklar” diye haykırsa.
Yok daha neler dediğinizi duyar gibiyim.
Eee olmadı mı? Hem olmuyor mu hâlâ? İşte Doğu Türkistan gün gibi ortada.
YENİ FRANSA
Efendim sömürgecilik Romalılarla başlar. İmparator paralı asker kullanır ve masrafı istila ettiği ülkelerden çıkarır fazlasıyla. O yıllarda nispeten direnme şansınız vardır, silahlar aynıdır zira. Ancak Avrupalı sömürgeciler topla tüfekle gelir, yerlilere acımasız davranırlar.
Bu çığrı ilk açan Portekizdir, bilahare İspanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, Belçika, Almanya ve İtalya katılır yağmaya. Sonra Çin ve Rusya...
Fransa sömürüye Güney Amerika’dan (Cayenne) başlar, bilahare Karayiplere el koyar. Haiti’de (Santa Domingo) köle pazarı kurulur, toprak baronları “mal seçer” kalabalıktan. Tütün, mısır, pamuk, kahve, kakao ve kauçuk emek isteyen işlerdir, sür gitsin zencileri alana.
Sonra Kuzey Amerika’da kolonileşir (Acadia ve Quebec), misyoner, kürk taciri ve kâşif kılığında Göller Bölgesi ve Mississippi boyunca uzanırlar.
Kral XIV. Louis havaliye “Yeni Fransa” adını koyar, Nouvelle Orleans’a “genel vali” yollar. Fransa Akdeniz ülkesidir oysa; Britanya gibi aç sefil değildir, ihtiyacı yoktur soyguna.

BENGAL’E KADAR
Kardinal Richelieu başbakan olunca Afrika’yı gözüne kestirir, kabak Senegal’in başında patlar. Zavallı zencileri küflü ambarlarda Amerika’ya taşır, tepe tepe kullanılırlar. 1664’te kurulan Doğu Hindistan Şirketi (Campagne des lndes Orientales) marifetiyle Bengal Körfezi’ne bile el atarlar. (Pondicherry ve Chandernagar)
Sömürgeciler arası rekabet gerilimi artırır. Ohio’daki basit bir mahalle kavgasından savaş çıkar. (1756-63) Yedi Yıl Savaşlarında Fransa, Rusya ve Avusturya ile anlaşır, karşılarında ise İngiltere ve Prusya (Almanlar).
Neticede savaş Fransa’ya pahalıya patlar. Paris Antlaşması ile Kanada, Louisiana ve Hindistan’ı İngilizlere bırakırlar. Grenada, Saint Vincent, Santo Domingo ve Tabago ellerinden çıkar. Şeker ticaretine Londra yön verecektir bundan sonra.
HIRSLI VE HIRSIZ
Eh dünya bitmedi ya, Fransızlar da Çinhindi’ne gider, çökerler gırtlaklarına. Vietnam. Kamboçya ve Laos’ta devam ederler soyguna (1954’e kadar)...
Ders kitaplarına bakarsanız “Fransız ihtilali hürriyet meşalesidir” gibi anlatılır. Hâlbuki Cumhuriyetçiler de en az monarşistler kadar hırslı ve hırsızdırlar. Napolyon sadece Mısır’a saldırmakla kalmaz (1798); Portekiz, İspanya ve Hollanda’yı istila planları yapar.
XVIII. Louis sömürgeleri üç bölgeye ayırır: Senegal, Madagaskar ve Guyana.
Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkeler de iştahını kabartmaktadır ayrıca. Cezayir işgali esnasında gördükleri direniş heveslerini kırsa da, Emîr Abdülkadir’i hile ile alt ederler sonunda. Ardından Senegal içlerine akar, bu defa el-Hac Ömer tarafından durdurulurlar.
HAYDİ HAYDUT OLALIM
Fransa Almanya ile yaptığı savaşı kaybedip (1871) içine kapandığı yıllarda “coğrafya dernekleri” hükûmeti “yayılmacı siyasete” zorlar. Bu defa kabile reislerini satın alır, ucuz insanlara makam mansıp (yüksek dereceli memuriyet) sunarlar. Yöre halkına hudutsuz vaatlerde bulunurlar, sözlerinde duracak değillerdir nasılsa...
Kaşla göz arasında Tunus’a girer, 1878 Berlin Konferansı’nda İngiltere ve Almanya’yı ikna etmeye çalışırlar. İştahları artmıştır; Mali, Nijer, Çad ve Orta Afrika’yı ele geçirip Sudan’a ulaşırlar.
Acımasızdırlar. Çad’da dinî hayatla alakalı bir sempozyum düzenler, 400 âlimi kurşuna dizerler salonda (1917)...
Mağrip’te işgal edilmeyen bir tek Fas kalmıştır. Ancak Almanya ve İspanya da sulanmaktadır açıkça. Haramiler Algeciras’ta toplanır, haritaları yayarlar. Beklediği gibi bir itirazla karşılaşmayan Fransa, adım adım Fas’ı işgale başlar. Arap ve Berberi kabilelerini terörist gibi gösterir, “yabancıların güvenliği için” başkent Fas’a dalar (1911).
İngilizlerin aklı fikri Hindistan ve Orta Doğu’dadır. Almanlar ise Kongo’da umduklarını bulmuştur.
Fransızlar, Suriye ve Lübnan’ı da işgal eder, hatta Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’ya sokulurlar.
NİÇİN PARİS DAKAR?
Derken onları Habeşistan Somali taraflarında görüyoruz, postu Cibuti’ye yayar, Reunion ve Madagaskar’a atlarlar.
Batı Afrika’da zaten güçlüdürler, sekiz koloniyi bir federasyonda (Afrique Occidentale Francaise) toplarlar (1904) ki; Moritanya, Senegal, Mali, Gine, Fildişi Sahili, Yukarı Volta, Benin ve Niger vardır aralarında.
Her sene düzenledikleri Paris Dakar Rallilerinin maksadı da budur zaten. “Bak elimizi çekmedik daha!”
Buna benzer bir federasyonu da Ekvator kuşağında (L'Afrique-Équatoriale française) kurar (1910) Kongo, Gabon, Ubangi-Shari, Çad ve Kamerun’un istikbalini çalarlar. Genel Vali, Kongo’dan (Brazzaville) vaziyet eder duruma.
ŞEYTANIN AKLINA...
İşgaller 1960 yılına kadar sürer, sonra da örtülü sömürü başlar. Şu anda alayı Fransızca konuşur. Fransız markaları hâkimdir pazara. Paris milyarlarca dolar ‘koloni vergisi’ alır ayrıca. Zaten hükûmet bütçeleri Fransız Merkez Bankasında yatar, kendi paralarından borç talebinde bulunurlar. Fransa, el koyduğu paraları bir zamanlar yaptığı binalara sayar. Bunun adı resmen haraçtır, kimin umurunda?
Peki diklenseler? Hiiç iyi olmaz; ihtilaller, çatışmalar... Son 50 senede 67 askerî darbe yaşanır. Hutu Tutsi kavgası soğumadı daha.
Sömürgeciler ayrılırken koltuklarını azınlıklara bırakırlar. Müslüman Keşmir, Pakistan’a değil Hindistan’a sunulur mesela, Filistin’e gemilerle Yahudi taşır, Sünni Suriye’nin başına Şii oturturlar.
Ki bitmesin kargaşa...
ÇIKAR AHESTE AHESTE
Geçtiğimiz günlerde Fransa’da yaşanan “Sarı Yelekli” direnişi sadece akaryakıta yapılan zamlarla açıklamak mümkün değil. Nitekim zam döndü ama gençler evlerine girmediler hâlâ. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, ağır vergiler, maaşlardaki kesintiler, yeteri kadar temsil edilememek, kayrılan firmalar, elden giden çevre, ihmal edilen varoşlar, yükselen ırkçılık... Bütün bunlar can sıkıcı olsa da ilk defa yaşanan şeyler değil Avrupa’da. Şüphesiz daha derin sebepler var arkasında...
.
Kumarı oynayan değil oynatan kazanır
29 Aralık 2018 02:00
Hatırlar mısınız bilmem bayram yerlerinde gizli saklı rulet döndürürdü uyanıklar. Rulet dediğin bir kulaç çapında bir tahta. Altında bir mil, bir rulman. Sekiz dilime ayırır ve ayrı renklere boyarlar. Araba lastiğinden kesilmiş ibik çivilere dokunur tırrrr diye ses yapar. Neticede dilimlerden biri gelir durur çomağın karşısında. Altın dişli madrabaz tutturan çocuğa iki mislini verir, diğer mangırları süngerle çeker hooop cukkaya. Akşam giderken paraları taşımakta zorlanır, tık tık sığmaz torbaya.
İhtimal hesabına vurursanız şansınız sekizde birdir, ruletçi sekizde yedi alır daima. Üstelik o asla para basmaz, daima toplar. Demek ki neymiş. Kumarı oynayan değil oynatan kazanırmış daima! Şans, talih bunlar yalan. Kumarhane ruletlerinde tahta sabittir, bilye döner kanalda, daha yüksek meblağlar verilir, kazanma şansınız 36’da bire düşer bu arada.
Lotarya tamburlarında ise ikramiye şansınız 10 milyonda birdir. Yok amortiye sevinecek kadar düştüyseniz o başka.
Ah Tamara Tamara
Paraları verdim kumara
Hayır beyler, kumarda kaybeden aşkta kazanamaz asla. Sen git sermayeyi çakala kaptır, sonra canım cicim gevele hatuna. Yemezler paşam, hadi ikile sağdan...
Bu sene tam bilet 70 lira. Hiç de fena meblağ değil, eve giderken meyve ve çerez alınabilir bununla. Boş yok. Kesin kazanacaksınız! Çocuğunuzun tebessümü değecek o masrafa.
Piyango ikramiyesi lanetlidir, milyonlarca kişinin ahı bir tarafınızdan çıkacaktır sonunda. Hayatının ahirinde sersefil sürünenler hakkında çok yazıldı. Tekrara düşmeyelim, internette zibil gibi örnek var zira.

TAYYARE HATIRINA
Efendim cumhuriyetin ilk yıllarında piyango biletleri “tayyare” ile makyajlanıp sunulur halka.
Keşide muamelesi biri hukukşinas üç azadan mürekkep komisyonun nezareti altında, Ankara Şehremaneti’nde vekâletler ve müessesat-ı maliye mümessilleri huzurunda, aleni bir surette icra...
Tayyare Cemiyeti, Nutuk bastırıp satma, Atatürk büstü pazarlama ve kurban derisi toplama salahiyetini de haizdir ayrıca. İyi de hani o tayyareler? Çok güçlü hava kuvvetlerimiz oldu da, biz mi göremedik acaba?
1926 yılındaki ilk çekilişte sadece onda birlik biletler vardır ve 400 bin nüsha arz edilir piyasaya. Ortadan yırtılınca yarısı da geçer. Maksat herkes bulaşsın çamura. Kampanyayı Selânik Bankası eski Müdürlerinden Mösyö Edvard Mizraki deruhte eder. Bozacının şahidi şıracı, bankacı lotaryacı yanyana...
ONDA BİR YETER SANA
7 Ağustos 1940’a kadar asla “tam bilet” satılmaz, ikramiyenin onda biri nelerine yetmiyordur di mi ama?
O günlerde numaralar ve ikramiyeler teker teker fişlere yazılır, masuralara sarılır. Ayrı dolaplara konur, karıştırılıp çekilir artık nasıl oluyorsa.
Peki filanca da yapsa?
Hayır imtiyaz sadece Türk Hava Kurumunda.
O zamanlar fevkalade keşideler henüz gelmemiştir akıllarına, 1932 yılından itibaren “yılbaşı çekilişleri” köpürtülür. Ucundan tutturulur Noel Baba’ya.
İnönü gelince çok şeyi değiştirir, nitekim çekiliş yapma hakkı da THK’dan alınır, Piyango İdaresine verilir.
Bilahare loto, toto, müşterek bahis, kazı kazan, ‘iddaa’…
Yıllar evvel Veliefendi’de ceketini satıp yatıranları görmüştüm ganyana.
Bi çıksın cami, mektep yaptıracam, yok şöyle fakire, böyle fukaraya...
Diyanet İşleri “Bunların alayı kumardır” der, “Kumar haramdır, hayır yapılmaz asla.”

Bİ’ İSKAMBİLİMİZ EKSİKTİ
1927 yılında 1.118 sayılı Kanun ile iskambil kâğıdı satma hakkı Kızılay’a tevdi edilir. Gider Viyanalı Piyatnik ve mahdumlarına oyun kâğıdı siparişinde bulunurlar. İlk partide 120 bin deste gelir ki, dört ayrı sınıftır: adi, vasat, âlâ, aliyülâlâ”
Kârın %75’i derneğe, % 25’i hazineye aktarılacaktır hesapta. Ancak kâğıt oynama hastalığı inanılmaz bir hızla yayılır, sabah sekizde kahveler dolar, taaa gece yarılarına... Al kızı, ver papazı, iç iç çay, çek çek duman. İçeride nasıl uğultu, öksürük sesinden bir şey duyulmaz.
Yahu gidin bi’ bağınızı, bahçenizi dolaşın, dükkânınıza, tezgâhınıza uğrayın. Ananınızın babanızın kapısını çalın. Ne mümkün? Dörtlüyü tamamlayan dünyadan kopar.
Sorarsınız “N’apıyorsunuz?”
-N’ossun vakit öldürüyoruz hocam.
-İyi ama sizin ömrünüz bu öldürdüğünüz vakitlerden ibaret değil mi? Ufak ufak intihar ediyorsunuz bu durumda.
Kimine zaman yetmez kimi de sarfeder hoyratça. Bilge bir müellif “Ah mümkün olsa da” dermiş, “Şu kahvedekilerin zamanını satın alsam.”
Kızılay bu işten kaç para kazandı meçhul ama kaç nesli perişan ettiği ortada.

ESENTEPE NİMET ABLA CAMİİ
CİROYLA DEĞİL YALIYLA
Bu çekilişlere dünyada Lottery denir. Bizde ise ön ayak olan aklı evvelin adı kullanılır. İtalyan Bianco! Bianko, biyanko, piyango...
Bu arada bayilik diye bir sektör doğar. Kadıköy Milyon Gişesi, Beşiktaş Servet Gişesi, Beyoğlu Zengin Gişesi, Sirkeci Harp Malulü Gişesi, Köprü altında Uzun Ömer, Köprü üstünde Cüce Simon, Kulaksızoğlu, Mösyö Mersenye, Kısmet, Uğurlu, Timokoa İsilyadis ve Şürekası, İsak Levi ve Mahdumları...
Eminönü’nde küçük bir dükkânda eşiyle birlikte bilet satan Nimet Abla’nın esnaflığı kuvvetlidir, cirosu yüksek olur daima.
Binlerce kaybedeni, kahredeni de düşünürseniz tatsız bir kazanç. Ancaaak.
Ancak İstanbul Esentepe’de yaptırdığı camiye o parayı karıştırmaz. Boğazda aileden kalma yalısını satar, yatırır inşaata. Cemaat tereddüt etmesin diye yazdırmış, astırmış duvara. Ki bu hassasiyet çok manidar geldi bana.
Evet, namazlarınızı kılabilirsiniz gönül huzuruyla.

.
.
Dokunursan ölürsün!
2 Ocak 2019 02:00
Lamborghini’lerin, Camaro’ların, Bentleylerin gezindiği caddeden dönüveriyorsunuz, biriketten bir ucube çıkıyor karşınıza. Bir buçuk metrelik sokaklarda güpegündüz ampuller sarkıtılıyor çünkü gök görünmüyor asla. Lakin her yağmurda su basıyor, lağımlar taşıyor. Çürümüş şebekelerden sıçrayan sular, kabloları cızırdatıyor. Çocuklara ilk öğretilen şey “ sakın duvara dokunma!”
Niye?
Çünkü elektrik çarpıyor. Herkesin telefonunda buna dair görüntüler var, sıradan bir şey gibi açıp can çekişen minikleri gösteriyorlar.
KÜÇÜK GAZZE
Peki kim çizmiş bu semtin planını?
“Savaş!”
Zamanında Falanjistler, Şii Emel örgütü ve ordu birlikleri basmış dağıtmış. Evsiz kalan insanlar yine de kamplarını bırakmamış, yıkıntılardan çıkardıklarını üst üste koyup başlarını sokmuşlar. Lübnan’da Filistinlilere inşaat malzemesi satmak kesinlikle yasak, abluka çok sert uygulanmış geçtiğimiz yıllarda.
Bu daracık alanda 60 binin üzerinde insan yaşıyor, sokaklarda omuz omuzu sökmüyor. Suriye rejimi Yermuk kampındakileri bunaltınca onlar da gelip sığınmışlar.
Gıdasızlık hastalık diz boyu ama kimse ilgilenmiyor onlarla. Filistinli ölse n’olur? Hem kimin umurunda?
Nekbe’den (1948- İsrail katliamları) beri komşuya sığınan Filistinliler Lübnan’da vatandaştan sayılmıyor. Neredeyse dördüncü nesil doğdu ama kimlikleri yok hâlâ.
Tahsil yapamıyor, dernek kuramıyor, oy veremiyor, seyahat edemiyor, devletten tıbbi yardım alamıyorlar.
Bu seçimde Şii Hizbullah, İran’ın maddi desteğini kullanarak öne çıktı. Değişen meclis aritmetiği Filistinlilere ilave baskılar getireceği manasına geliyor.
KOMŞUDA PİŞER
Gelgelelim en renkli ramazan, kandil, cuma manzaraları da Filistin kamplarında. Ne kadar fakir de olsalar mübarek günlerde gecelerde kapılarına bir süs (mesela “Ramazan Kerim” yazan hilal yıldızlar) asılıyor. Akşama doğru haşlama, kızartma kokuları taşıyor, tepsiler koşturuluyor komşulara. Camilerinde ilahiler, neşideler… Birlikte sofraya oturuyor, yoksul gözetiyorlar olmayan paralarıyla. Akşam ve yatsı namazları büyük bir coşkuyla kılınıyor, sokaklar çay, kahve, nargile kokuyor cemaat dağılınca.
Kampın erkekleri umumiyetle garsonluk, amelelik gibi günübirlik işler yapıyor, kadınlar ise tekstil atölyelerinde çalışıyor, çocuk bakıyor, taş siliyor.
Buna rağmen temiz giyiniyor, neşeli konuşuyor, gülmeyi biliyorlar.
Acıya gülebilmek.
Bu sabrı bir Filistinli gösterebilir anca.
.
Edirne'yi savunan matematikçi Mehmed Şükrü Paşa
6 Ocak 2019 02:00
Edirne I. Murat devrinde Lala Şahin Paşa tarafından fethedilene dek Rumlar ile Bulgarlar arasında el değiştiren bir kasabadır. 92 yıl boyunca Osmanlı’ya başkentlik yapınca “şehir” olur. Sofya ile Belgrad’ın 10 bin nüfusu olduğu yıllarda 350 bindir. İstanbul, Paris ve Londra’nın ardından 4. büyüktür Avrupa’da.
Osmanlı’nın güçten düştüğü yıllarda 2 defa Rus, 1 defa Bulgar ve 1 defa da Yunan işgaline uğrar.
Ne acılar, ne acılar…
İşte bugün onlardan birine yer vereceğiz sayfamızda...
Mehmed Şükrü, Kolağası Mustafa Beyin çocuğu olup Erzurum’da doğar (1857). Bir evin bir oğludur ve babası gibi subay olmayı arzular. Nitekim Erzincan Askerî İdadisinde tahsile başlar.
Bu arada babası vefat eder, annesine eşraftan biri talip olunca, küser, darılır. Dadaşımız alır başını gider İstanbul’a. Sütlüce Topçu Okulu’nu bitirir ve çakı gibi bir teğmen olarak çıkar kıtaya.
Riyaziyeye karşı büyük bir istidadı vardır, Harbiye’deki hocaları hayrandır ona. Nitekim Serasker Saib Paşa’nın tensip ve delâleti ile ikmal-i tahsil için Almanya’ya gönderilir.
Dört sene Prusya’da Avrupa’nın en seçkin subayları arasında kalır, Almanca, İngilizce ve Fransızcayı ana lisanı gibi konuşmaya başlar. Matematik dehasını orada da gösterir, topçuluk sanatına çok şey katar.
İstanbul’a dönünce hem genç subayları yetiştirir (bilhassa balistik hususunda), hem de Darüşşafaka’da ders verir çocuklara. Ki ünlü riyaziyecimiz Salih Zeki onun talebesidir meselâ.
Derken “ümera” sınıfına yükselir ve Manastırlı Nuri Paşa’nın kızı Zafer Rabia Hanım ile evlenir. Bu izdivaçtan Sabiha, Kerim, Mediha, Saime, Hayrünnisa, Feride, İhsan, Şereffünnisa, Osman adında dokuz çocuğu olur, beş evladını çocuk yaşta kaybeder acılarını yaşar.
.jpg)
DİSİPLİN ŞART
Disiplinli bir askerdir, gittiği kışlalara tertip düzen gelir bir anda. Paşa olduğunda 36 yaşındadır daha.
O günlerde “maalesef” subaylar siyasetle uğraşırlar, politika sokarlar kışlaya. Şükrü Paşa işine bakar, devlete, millete, padişaha sadıktır ve bundan şeref duyar.
Evet, o da meşrutiyet yanlısıdır nitekim o ekip tarafından getirilir İstanbul’a. Redif Müfettişliği, Çanakkale Boğaz Muhafızlığı gibi mühim vazifeler tevdi edilir şahsına. Balkan Harbi’nin zuhuru ile Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na...
İyi de savaş zaten başlamış, tetiklere çoktaaan basılmıştır. Bir komutan hangi tedbiri alabilir bu saatten sonra.
Şükrü Paşa diğerleri gibi nazlanmaz, başüstüne der mevziye koşar, kaybedilecek dakika yoktur zira.
Ateş gücü, asker sayısı, cephane ve gıda stoklarına bakılırsa durum vahimdir. Zaten ondan sadece bir ay dayanması istenir. Hesaplara göre o süre yetecektir Enver Paşa’ya.
Bu arada takviye yapılacak, malzeme gönderilecektir güya. Müsterih olabilir bu konuda. Ancak tek bir mermi ve bir avuç buğday bile gelmez, üstelik kuşatılmış bir kentin insanları da eline bakar.
Tecrübesiz darbecilerin kırık dökük işleri işte.
Kaldın mı derdinle baş başa?
GAFLET İHANET
Yetmez gibi bir de nifakçılarla uğraşır ayrıca.
Edirne muhasara edilmeden evvel eski Dâhiliye Nazırı Talat Bey, gönüllü nefer gibi yazılıp şehre gelmiş, beyefendiye bir paşa konağı tahsis edilmiştir. Askerler arasında dolanır ve onları ifsad eder. Sen Edirneli değilsin ki. Git kendi şehrini koru, ne işin var buralarda?
Hâlbuki düşman adım adım ilerlemektedir, çatışma kapıda. Şükrü Paşa Talat’ı ayağına çağırtır ve “Bak oğlum” diye hitap eder, “menfi propaganda yapıyor fitne fesat çıkarıyorsun. Sana bir dakika bile tahammül edemem. Ya Edirne’yi terk eder gidersin, ya da dizdiririm kurşuna!
Telaşla pılısını pırtısını toplar ve ilk trenle döner İstanbul’a.
Peki, Talat Paşa böyle bir şeyi niye yapar? Ordu yenilsin ki, Kamil Paşa kabinesi düşsün. Hükûmet sükût ederse belki fırsat onlara...
Siyaset o kadar içlerine işlemiştir ki vatan millet gözlerine görünmez. Babıaliyi basıp Genelkurmay Başkanının kafasına sıkanlar, Edirne’yi ne kadar umursar?
DİK DUR EĞİLME!
Aslında ordumuz güçlüdür, Sırp’a Bulgar’a pabuç bırakacak kadar düşmemiştir daha. Hatta Avrupalılar bir karar çıkarır, Balkan harbi neticesinde sınırlar aynı kalacak diye deklarasyon yayınlarlar. Hesaplarına göre Osmanlı kazanacaktır zira.
Gelgelelim Doğu ordusu hiç tutunamaz, böyle subaylar yüzünden bozulur dağılır, batı ordusu da Kumonova’da yenilir Sırp Karadağ ittifakına.
Adamlar o heyecanla gelir (az değil 100 bin kişi) Bulgar ordusuna katılırlar. Düşman bir iken iki olur, bu şartlarda gıdasız silahsız bir şehri savunmanın zorluğu ortada.
Hamur artsın diye una katılan süpürge tohumu besleyici değildir, arıza çıkarır bağırsaklarda. Hayvan beslemek ne mümkün? Arpa bulsalar kendilerine ayırırlar. Leşleri (itlaf edilen beygirleri) yemek zorunda kalırlar.
Bulgarlar su şebekesini tahrip edince, insanlar nehir suyu içmeye başlar. Haydi kolera, dizanteri başlamasın mı? Tifo ve veba beklemektedir sırada.
Şükrü Paşa mahrumiyeti belli etmez hep güçlüyüz kanaati uyandırır, zaman zaman açık bulduğu noktalara baskınlar yapar, huzur bırakmaz düşmanda.
Halk ona inanır, dese ki “Bulgarı külliyen imha edip, Sofya’ya yürüyeceğiz” tereddüt etmezler asla.
Askerlerini topladığı bir gün “Eğer” der, “düşman savunduğumuz hatları geçtikten sonra ölürsem, beni mezara koymayın, etimi kuşlar ve itler çeke çeke yesinler. Fakat savunma hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu yere gömeceksiniz ve gelecek nesiller üzerime abide dikecekler!”
Karınları aç da olsa çocuklarımızın morali yerine gelir, böyle bir komutanla kim savaşmaz omuz omuza.
AYNI PLEVNE GİBİ
Şükrü Paşa Bulgar hücumlarını bertaraf etmekle kalmaz, onları aldatıcı taarruzlarla oyalar. Bu arada Bulgarlar uçaklarla bildiri atarlar “Kırklareli, Lüleburgaz, Kumanova, Dimetoka, Üsküp, Priştine düştü. İstanbul sallanıyor, etrafınızda bin top var, siz neyin direnişini yapıyorsunuz hâlâ?”
Şükrü Paşa inanmayın der bu yalanlara. Benim elimdeki toplar onlardan fazla. Yaklaşamazlar yanımıza.
Ancak işgalciler Selimiye Camii gibi ecdat şaheserlerini dövmeye başlayınca işin rengi değişir. Tamam, belki biraz daha direnebilirler ama Edirne diye bir şey kalmayacaktır ortada.
Uykusuz gecelerin ardından zor bir karar alır, o gün son fişeğe kadar düşmana sıktırır, çizme, kaput, dürbün gibi malzemeleri yaktırır. Köprüleri de yıktırır ve ağlaya ağlaya beyaz bayrağı çektirir, direnişe nokta koyar.
Bulgar komutanı General İvanof kılıcını alır ve esaret başlar. Ertesi gün Bulgar Çarı Ferdinand Edirne’ye gelir. Kılıcını askerî merasimle iade eder Şükrü Paşa’ya. Le Petit Journal dergisi bunu birinci sayfadan duyurur okuyucularına.
Edirne müdafaası Avrupa’da günün muvzuu olmuştur, gazetelerde Şükrü Paşa hakkında övücü yazılar çıkar. Almanlar adına Dresten’de anıt diker, Fransızlar ise murassa bir kılıç ile binlerce imza ile bezenmiş “Altın Kitap” takdim ederler ona.
ETMESİN VATANIMDAN CÜDA...
Bulgar Çarı, Paşamızı Sofya’da ağırlar, matematik çalışabileceği imkânlar sağlar. Rahat bir mekân gösterir, emrine şoförlü bir araba tahsis eder hatta.
Şükrü Paşa kendini riyaziyeye verir. Bilahare kitap hâline getirilen notları Sofya Asker Müzesi’nde sergilenmektedir hâlâ.
Aaa ne kadar alicenaplar dediğinizi duyar gibiyim, lâkin Edirne’de esir ettiği 30 bin Türk askerini bugün Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı alanda aç susuz bırakırlar. Ne bir koğuş, ne bir banyo helâ. Bırakın ölsünler diye çöpteki küflü ekmekleri atarlar onlara. Bir zaman sonra onu da bulamaz, ağaç kabuklarını kemirerek hayatta kalmaya çalışırlar. Gencecik fidanlar kolera ve dizanteriden kırılacaktırlar.
Sarayiçi büyük bir şehitliktir aslında.
Bulgarlar minarelere çıkıp gaydayla oynar, müezzin taklidi yaparak halkın kanına bıçak çalarlar. Karakol komutanı şikâyetleri dinler ama adamlarını ikaz etmez asla.
Tarihî eserler yağma edilir. İşgal ordusu Selimiye’ye de girer, muhteşem kubbeyi ağzı açık seyreder. Bulgar Çarı Camiye hayran olmuştur, tahribine izin vermez asla.
YAPILIR MI AMA?
Neyse gün gelir sükûnet sağlanır. Diğer esirler gibi Şükrü Paşa’da İstanbul’a yollanır. İttihatçılar onu âdeta vatan haini gibi karşılar, “paşa paşa halk seni linç edecek” diye korkutmaya çalışırlar. Perdeleri inik bir vagonla Sirkeci’ye getirir, kapalı bir faytona atar, güya koruma yaparlar.
İstanbullunun Şükrü Paşa ile derdi yoktur oysa olmayacaktır da…
Ancak İttihatçılar Rütbelerini söküp tecrit ederler ki işte bu hakaret çok koyar ona.
Menkubiyet yıllarında (gözden düştüğü) kendini mesleğine verir. Genç nesle bırakabileceği tek şeyi odur zira. Tecrübelerini telif eserler de toplayacak, söylenmedik sözlerle, çizilmedik şekillerle büyük aksülamel koparacaktır ilim dünyasında.
Ancak…
Ancak kitaplarını ve notlarını muhafaza ettiği (ne yapsın kendine öyle bir imkân sunulmayınca) Aksaray’daki akraba evi yanar, güzelim çalışmalar kül olur gider boşuna. Sadece bizim değil dünyanın ihtiyacı vardır onlara.
Acı üstüne acı derler ya. Zaten o günden sonra da fazla yaşamaz.
Şükrü Paşa’nın kadir ve kıymeti musalla taşına konunca anlaşılır anca. 1. Cihan Harbi’ndeki müttefiklerimiz İstanbul’dadırlar o sıra. Cenaze merasimine Alman, Avusturya ve Bulgar kıt’aları katılır. Naaşı, Mevlânakapı’ya defnedilir komşu olur Merkez Efendi gibi bir gönül sultanına. Kabri bizzat zamanın Padişahı Mehmet Reşat tarafından yaptırılır.
Daha sonra Edirne’ye defnedilecektir, ter ve kan döktüğü tabyalara...
.
.
.
.
|
| Bugün 835 ziyaretçi (933 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|