 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Türk Yunan ilişkilerinde İsrail lobisi
Mehmet Beyhan
18.07.2018 - 00:01
Yayınlanma
0
Uluslararası dengelerin hızla değiştiği, Ortadoğu coğrafyasının belirsiz bir ortama sürüklendiği son yıllarda, komşumuz Yunanistan'da İsrail'in faaliyetleri dikkat çekiyor.
İsrail, Yunanistan ile 11-05-2018 tarihinde askeri bir tatbikat yapmış ve her iki ülkenin genelkurmay başkanları şöyle demişlerdi '' İsrail-Yunan askeri işbirliğinin daha da geliştirilmesi için çalışmalar sürecektir''
Peki, İsrail ve Yunanistan kime karşı askeri işbirliği geliştirmek istiyor?
Bu sorunun cevabı, geçtiğimiz günlerde İsrail'in Haaretz gazetesinin genel yayın yönetmeni Aluf Ben'in, Yunanistan'ın Ekathimerini gazetesine yaptığı açıklama da ''Türkiye'nin son yıllarda ki tutumu İsrail ve Yunanistan'ı yakınlaştırdığını'' söylemesi her şeyi net açıklıyor.
O zaman akla şu soru geliyor ''İsrail'i, Yunanistan'la bir araya getiren temel güdü nedir?''
İsrail'in burada Türkiye'ye karşı iki temel strateji izlediğini görüyoruz. Birincisi; Türkiye, İsrail'in Filistin'de uyguladığı zulmü, en üst seviyede eleştirmesine karşı, İsrail'de, Yunanistan'la ilişkilerini geliştirerek Türkiye'ye mesaj veriyor. İkincisi; son yıllarda Doğu Akdeniz'de keşfedilen büyük miktarda ki enerji ile ilgili olduğu İsrail'in Jerusalem Post gazetesindeki şu satırlarında anlaşılıyor '' İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs üçlüsünün enerji alanlarındaki işbirliği sürecektir''
İsrail ve Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'de keşfedilen doğalgaz politikalarını izlediğimizde görüyoruz ki, bu ikili Türkiye'yi denklem dışı bırakmak istiyor.
İsrail lobisinin kışkırtmaları etkisinde kalan bazı Yunanlı siyasetçilerin bu çabalarını üst düzey bir devlet yetkilisine sorduğumda bana aynen şunları söylemiştir '' Türkiye vatandaşlarının menfaatlerini koruması Türkiye devletinin milli hedefidir''
İsrail lobisinin Yunanistan'da ki kışkırtmaları, sadece Türkiye'nin menfaatleri açısında değil, aynı zamanda bölge istikrarını da tehdit ediyor. Bunun Yunanistan'a da bir faydası olmayacaktır.
Rumların 1821 yılında Mora yarımadasında Osmanlıya karşı başlattıkları isyandan sonra kurulan Yunanistan'ın, Türkiye ile olan ilişkilerini incelediğimizde, tarihin hiçbir döneminde gerçek anlamda bağımsız politikalar izleyemediğini, kimi zaman İngilizlerin, kimi zaman Almanların, kimi zaman Amerikaların, kimi zaman Rus lobilerin etkisinde kalarak Türkiye'yle ilişkilerini hep gergin tutmuştur.
İlginç olan, Yunanistan'ın bu saydığım ülkelerin lobilerinin etkisinde kalarak, Türkiye'yle ilişkilerini gergin tutmasının Yunanistan'a hiçbir fayda sağlamamıştır, tam tersine zarar vermiştir.
Bu tarihi tecrübeye rağmen, Yunanistan'ın bazı siyasetçileri bu defa İsrail lobisinin etkisinde kalarak, hızla 100 milyon nüfusa doğru giden, dünyanın sayılı ekonomileri arasında yer alan, güçlü bir orduya sahip olan Türkiye'yle ilişkilerini gerginleştirerek kendilerine hangi faydayı sağlayacaktır?
Yunanlı bazı siyasetçilerin, Türkiye'ye karşı düşmanca bir tutum takınmaları yerine, Yunan halkını perişan eden küresel finans çetelerin kimlerle iş tuttuğuna bir baksalar, o zaman, peşine takıldıkları İsrail lobisinden başkasını göremeyecekleridir.
Geçmişte Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı kışkırtan lobiler, Yunan halkına hangi faydaları sağladı ki, şimdi İsrail lobisi sağlasın?
.
Balkanlar'da Avrupa'nın Türkiye hazımsızlığı
Mehmet Beyhan
25.07.2018 - 00:01
Yayınlanma
0
Balkanlar; Türkçede dağlık anlamına gelen bir bölgeye verilen isimdir. Coğrafi konumu ise; Batı'da Adriyatik, Güney'de Akdeniz, Doğu'da Ege Denizi ve Karadeniz, Kuzey'de ise Sava nehrinin Belgrat yakınlarında birleştiği yerden itibaren Tuna nehri ile çevrelenen alanı kapsamaktadır.
Balkanlar'da hangi ülkeler var diye baktığımızda, topraklarının tamamı ile topraklarının bir kısmı Balkanlar'da olmak üzere iki grup karşımıza çıkar.
Matematikte öğretilen A kümesi, B kümesi, C kümesi bir de kesişen küme elemanları olur ya işte ''Balkanlar da'' birçok ülkenin kesişen kümesi gibidir.
Tarih boyunca Balkan yarımadası kadar, işgale uğramış başka bir Avrupa bölgesi yoktur. Persler, Makedonyalılar, Arnavutlar, Romalılar, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Sırplar, Avusturyalılar gibi pek çok ulus tarafından yönetilmişti.
Osmanlı İmparatorluğu ise; yaklaşık 550 yıl bu bölgeyi idare etmişti. Bu dönemde birçok ırk ve din barış içinde birlikte yaşadılar. Dönemin sömürgeci devletleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya'nın müdahaleleriyle milliyetçi akımların da etkisiyle Balkanlar, kum taneleri gibi dağıldı ve birçok acılar yaşandı.
Kısaca bu temel bilgileri hatırlattıktan sonra, bugüne baktığımızda, bir tarafta; Balkanlar'ı güç mücadelesi alanı görüp, yeni acılara zemin hazırlayacak küresel güçlerin çabalarını görüyoruz, diğer tarafta ise; yaşanmış acıları hafifletecek eğitim, ekonomi ve tahrip olmuş tarihi eserleri aslına uygun bir şekilde restore etmek isteyen Türkiye'nin gayretleri dikkat çekiyor.
TİKA'nın Balkanlar'daki bu insani çabalarının ne yazık ki, gelişmiş kuzey Avrupa ülkelerinin bazı siyasetçilerini rahatsız ettiğini görüyoruz.
Daha üç ay önce Norveç'in başkenti Oslo'da '' Avrupa kendi güvenliğini kurmalı'' başlığıyla bir araya gelen bazı Avrupalı liderler güvenlikle ilgili konuları konuşurlarken, Balkanlar'da TİKA'nın faaliyetlerine atıf yaparak '' Türkiye'nin Güneydoğu Avrupa'daki amaçları dikkatle izlenmelidir.'' dediler.
Fransa'nın yayın kuruluşu France 24'te demeç veren Cumhurbaşkanları Emmanuel Macron, Balkanları kast ederek '' Avrupa Birliği Güneydoğusunu Türkiye'ye kaptırmamalıdır.'' diyerek rahatsızlıklarını bir kez daha göstermiş oldu.
Dünyaca ''Balkanlar''olarak bilinen bölgeye ''Güneydoğu Avrupa'' denmesinin sebebi, zihinlerinde sakladıkları bir stratejinin ipuçlarını veriyor bize.
Strateji şudur; ''Balkanlar'' yerine ''Güneydoğu Avrupa'' diyerek uzun vadede Türkiye'nin izini bu bölgede silmek istiyorlar. Ancak TİKA'nın Balkan halkına yaptığı hizmetler bu stratejiyi bozduğu için her fırsatta Türkiye'yi hedef alıyorlar.
Türkiye, hem kendi milli menfaatlerini koruyor, hem de söz konusu ülkelerin menfaatlerini gözetiyor. Başkan Erdoğan'ın zaman, zaman vurguladığı '' Kazan, kazan'' ilkesinden hareket etmesi '' Hep ben kazanayım.'' anlayışına alışmış bazı Avrupalı siyasetçileri rahatsız ediyor.
Balkanlar'da bazı Avrupalı siyasetçilerin Türkiye hazımsızlığı, Balkanlar'a yeni acılara zemin hazırlayacak emperyalist emelleri olduğunu gösteriyor. Türkiye, Balkanlı dostlarına bunu iyi anlatmalıdır.
Türkiye'nin bu bölgelerde daha etkin olabilmesi için, toplumsal barışını güçlendirecek kuşatıcı bir dile, sorunlarını doğru teşhis edecek bir basirete, farklılıklarını zenginlik görebilecek bir anlayışa, çevresiyle doğru ilişki kurabilecek bir samimiyete, bölgesindeki gelişmeleri doğru görecek bir sezgiye sahip olmalı. Türkiye bunları sağladığı zaman Balkanlar'da, Ortadoğu'da istikrarı sağlayan ülke olur.
Haftaya Çarşamba görüşmek üzere.
.
Bir yıl içinde Avrupa Birliği kalır mı?
Mehmet Beyhan
01.08.2018 - 00:00
Yayınlanma
0
İtalya içişler bakanı Matteo Salvini'n Avrupa'nın mülteci ve ekonomik sorunlarıyla ilgili olarak Der-Spiegel dergisine verdiği röportaj da şöyle bir ifade kullanmıştı '' Avrupa bir yıl içinde hala birliğini muhafaza edecek mi göreceğiz.''
Avrupa Birliği, devam eder mi etmez mi bilinmez ama kesin bildiğimiz bir gerçek var ki, Avrupa Birliği'nin ciddi sorunları var.
2016 yılında Davos'ta toplanan Dünya Ekonomik konseyi Avrupa Birliği hakkında kısa bir rapor yayınlamıştı. O raporu incelediğimizde öne çıkan sorunları kısaca şöyle özetleyebiliriz.
''1.Brexit
Birleşik Krallık, Avrupa Birliğiyle ekonomi ve güvenlikle ilgili nasıl bir ilişki geliştirecek?
2.Mülteci ve göçmen sorunu
AB-Türkiye göç anlaşması ve Balkan rotasının 2016 baharında kapanmasından sonra, Avrupa'ya giden göçmen sayısında azalma olsa da, deniz yolunu kullanarak göç devam ediyor. İtalya'ya ulaşan göçmenlerin sayısı %20 artarak Başbakan Renzi'nin istifasına sebep olmuştu.
3.Avrupa ekonomisi
Avrupa'nın ekonomik durumunu belirleyen parametrelerde çeşitli riskler mevcuttur. Özellikle ticaret ve paylaşım politikası, önümüzdeki yıllarda AB için olası yeni riskler taşıyor. Avrupa, Ortadoğu ve Afrika pazarlarını başkalarına kaptırmasını yeniden düşünmelidir.
4.Dijital Avrupa
Avrupa, dijital gelişmeleri takip etmede yetersiz kaldığı gibi verilerin nasıl depolanacağını hala çözemedi. Bu durum hem Avrupa'nın gelir kaybına hem de güvenlik açısında ciddi risklere yol açıyor.
5.Güvenlik politikası
Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırgan tutumu karşısında Avrupa Birliği sonuç alıcı hiçbir ilerleme sağlayamadı.
Suriye barış görüşmeleri, BM çatısı altında başladı ama Rusya, Türkiye ve İran üçlüsünün girişimleri Suriye'deki beklentilerde belirsizlik hakim.
Bölünmüş Kıbrıs konusunun hala çözülememesi Avrupa Birliği'nin güvenliğini tehdit etmekte.
6.Siyaset sahnesi
İngiltere'nin AB'den ayrılması, hem kendi içinde hem de kendi dışında dalgalanmaya sebep oldu. Bu durum AB'nin geleceği konusunda belirsizlik yaratıyor.''(World economic forum)
Batı'nın geleceği hakkında 81 yaşındaki Amerika'nın dışişleri eski bakanı Madeleinde Albright ile yapılan bir röportajda '' Batı'nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?'' sorusuna tecrübeli diplomat '' Endişeli bir iyimserlik içindeyim.'' olarak cevaplamıştı.(Der-Spiegel)
Özel istihbaratçı Amerikalı George Friedman ''Gelecek 100 Yıl'' adlı kitabında Avrupa'nın geleceği hakkında şunları yazmaktadır. ''Avrupa beş yüzyıldır hep savaşlara sahne olmuş bir kıtadır. Yeni savaşlara sahne olmamak için birleşme yoluna gitmişlerdir. Ama Avrupa tekrar Rusya, ABD ve kendi iç sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalacaktır.''
Bu örneklerde anlaşıldığı gibi İtalya içişleri bakanı, Avrupa Birliği'nin geleceği hakkında söylediklerinde yalnız olmadığı görülüyor.
Metin Akdoğan'ın ''Bitmeyen oyun'' adlı kitabında yüz yıl öncesine dikkat çekerek şöyle diyor.''Batı'nın bugünkü durumu, yüz yıllık bir fotoğrafa bakmak gibidir. Askeri ve ekonomik sorunlar, gücün belirleyiciliği, ticari rekabet, uluslararası sermaye hareketleri ve Pazar çatışmaları, niteliğini hiç değiştirmeden devam ediyor.''
''Bir yıl içinde Avrupa Birliği kalır mı?'' sorusuna cevap ararken ulaştığımız sonuç: Avrupa, çok yönlü ekonomik ve sosyal bunalımlar yaşamaktadır. Bu bunalımların yıkıcı sonuçlarını başta Ortadoğu olmak üzere, az gelişmiş ülkelerin üzerine yıkmak istiyor.
Batı'nın bu tutumu kendi içindeki birçok insanı da rahatsız ediyor. Bu tutuma karşı, Türkiye küresel çapta bir vicdan hareketi başlatabilir mi?
Haftaya Çarşamba görüşmek üzere.
.
Amerika ne yapmaya çalışıyor?
Mehmet Beyhan
08.08.2018 - 00:01
Yayınlanma
0
Son günlerde Türk-Amerika ilişkileri İzmir'deki papaz(?) üzerinde yaşadığı gerginliğin arka planı 1 Mart 2003 tarihindeki tezkere krizine kadar gider.
Hatırlanacağı üzere Amerika, Türkiye topraklarını kullanarak Irak'ı işgal etmeyi planlamış, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde izin çıkmayınca Amerika, büyük bir şaşkınlık yaşayarak güçlerini geri çekmek zorunda kalmıştı.
Tarihe ''1 Mart tezkere krizi'' olarak geçen Türk-Amerikan ilişkileri o günden sonra hep dalgalı bir seyir izlemişti. Daha sonra Suriye krizi patlak verince Amerika medyasında çıkan yorumlarda, Türkiye'yi Suriye'yle savaştırmaya çalışan bir niyetin olduğunu seziyorduk.
Hiç unutmuyorum, Wulf isimli İsveçli bir dış politika uzmanıyla sohbet ederken bana ''Türkiye'nin Suriye ile savaşma ihtimali var mı?'' diye sorunca, ben de ''Amerika'nın böyle bir niyeti var ama Türkiye böyle bir yanlışa düşmeyecek kadar tecrübelidir.'' diye cevaplamıştım.
Daha sonra Obama ile yapılmış bir röportajda ''Erdoğan Esat rejimine müdahale etmeyerek bizi hayal kırıklığına uğrattı.''(The Atlantic) diyerek niyetini açıkça itiraf etmiş oldu.
Amerika'da yayın yapan NPR radyosuna konuk olan bir dış politika uzmanı Obama'nın söz konusu röportajını yorumlarken ''Türkiye Amerika'yı ikinci defa hayal kırıklığına uğrattı.'' ifadesini kullanmıştı.
Bunun üzerine 28-08-2015 tarihinde NPR radyosuna şöyle bir e-mail göndermiştim. ''Değerli NPR yöneticileri, radyonuzu dinlerken, konuğunuz ''Türkiye ikinci defa Amerika'yı hayal kırıklığına uğrattı.'' ifadesinden anlıyoruz ki, Amerika Türkiye ile ilgili hayaller kurup beklentilere giriyor. Bu beklentiler karşılanmayınca hayal kırıklığına uğruyor. Peki, lütfen benim adıma konuğunuza sorar mısınız, Amerika bu hayallerin sonucunda Türkiye'nin karşılaşacağı sorunları ve sonuçları düşünüyor mu?''
02-09 2015 tarihinde NPR'dan şöyle bir cevap aldım: ''Sevgili dinleyicimiz, sorunuzu ilginç bulduk ve konuğumuza ilettik. Bir cevap alırsak tarafınıza göndereceğimizi bilmenizi ister, çalışmalarınızda başarılar dileriz''
Söz konusu yayın kuruluşundan herhangi bir cevap gelmedi ama Amerika, terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı olan YPG' ye silah yardımı ve Fetö'nun eliyle 17/25 Aralık operasyonlarıyla bir dizi cevap vermişti. Peşinden 15 Temmuz kanlı darbe girişimi ve Fetö'nun iade edilmemesi gibi daha pek çok konu var.
İzmir'deki papaz(?) üzerinde tartışılan Türk-Amerika ilişkilerin böyle bir arka planını hatırladıktan sonra, herkesin merak etiği soru şu:'Amerika ne yapmaya çalışıyor?'
Özel istihbaratçı George Friedman Amerika'nın amacı hakkında şöyle diyor: ''Birleşik Devletlerin amacı, İslam dünyasını karıştırarak bir İslam imparatorluğunun ortaya çıkmasını engelleyecek bir oluşum yaratmaktır.''(GPF) Görüldüğü gibi Amerika'nın temel politikası kaos çıkarmaktır.
Son açıklamalar için Amerikan medyasına baktığımızda FP'de şöyle bir analiz gördük:''Türkiye, Amerikan papazını serbest bırakmasını ret etmesi üzerine Türk hükümet yetkilileri hakkında yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. Bu açıklamalar bir NATO müttefiki üzerine ekonomik baskılar getirerek, Türk borsalarının değer kaybetmesine neden oldu.''
Bu yazıda üç kesime mesaj verildiğini düşünüyorum.
1-''Amerikan papazı'' ifadesi ile Amerika'nın iç kamuoyuna mesaj veriliyor.
2-Türkiye'nin bir ''NATO müttefiki'' vurgusu, Avrasyacılara ''Türkiye'den vazgeçmediklerini'' söylüyor.
3- Türk borsaların değer kaybetmesine vurgu yapılması Türkiye'ye ''Bak, kaos çıkartabilirim.'' Diyor.
.
Büyük ülkenin küçülen imajı
Mehmet Beyhan
15.08.2018 - 00:00
Yayınlanma
0
Bir önceki yazımızda, Türk-ABD ilişkilerinin ''1 Mart tezkere krizinden beri dalgalı bir seyir izlediğini'' belirtmiştik. İzmir'deki papaz(?) üzerinden yaşanan gerginlik ise, var olan dalgaları tsunamiye çevirip TL'yi dolar karşısında zayıflatmıştır.
Bu yeni durum karşısında birçoğumuzun zihninde oluşan soru ''Peki, ABD ne yapmaya çalışıyor?'' Bu konuda epey yazılar yazıldı ve yazılmaya devam edecektir.
Biz de bu haftaki yazımıza bu soruya cevap bulmak için, uluslararası ilişkiler uzmanı Amerikalı bir profesörle Skype üzerinden bir görüşme gerçekleştirdik. Görüşmenin içeriğine geçmeden önce ilginç bir detayı paylaşmak isterim: Profesör not aldığımı görünce: ''Bunları yayınlayacak mısın?'' diye sorunca ''İzniniz olursa evet.'' dedim. Bunun üzerine profesör gülümseyerek ''O zaman adımı verme.'' dedi.
Biz de profesöre verdiğimiz söze sadık kalarak ismi ve kimliği hakkında detay vermeden sohbetin güncel konusu olan Türk-ABD ilişkileri hakkındaki görüşlerine yer vermekle yetindik.
Sayın Profesör Türk-ABD ilişkilerinin Andrew Brunson üzerinde iyice gerilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Türk-ABD ilişkileri Brunson ile gerilmedi çünkü zaten gergindi. Başkan Trump ve yönetimi sadece var olan bu gerginliği kasım ayında yapılacak seçimlere malzeme yapmak için böyle bir tutum takınıyor.
Türk-ABD gerginliğinin asıl sebebi nedir?
-Sorunuzu şöyle düzeltmek isterim ''sebepleri'' demek daha doğru olur zira tek bir sebep yoktur. ABD'nin öncelikleri ve çıkarları Türkiye'nin öncelikleri ve çıkarlarıyla çatışıyor. Böyle bir durumda iki müttefik arasında gerginlik kaçınılmaz olur.
Biraz somutlaştırabilir misiniz?
-ABD'nin birinci önceliği İsrail iken, Türkiye'nin önceliği Filistin'dir. ABD'nin bölgedeki çıkarlarının güvenliği için ''Kürtlerle ittifak kurmak'' önemli bir imkan iken, Türkiye için ciddi bir tehdit oluyor. ABD dolar ile dünya üzerinde kurduğu imparatorluğu korumaya çalışırken, Türkiye; Rusya, Çin ve İran'a yerli para üzerinden ticaret yapmayı öneriyor. ABD, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri almasını NATO için tehdit görürken, Türkiye bunu güvenliği için zaruri görüyor. ABD, Ortadoğu ve Afrika üzerinde sağladığı stratejik üstünlüğü daha da derinleştirmek için planlar yaparken Türkiye; Somali, Katar ve Sevakin Adası'nda askeri üsler kurarak bu bölgelerin geleceği hakkında söz sahibi olmak istiyor.
Bunun gibi daha pek çok somut örnek gösteriyor ki, Türk-ABD ilişkileri bu çerçevede değerlendirilmelidir. Trump'ın twitleri ve Brunson üzerinden değil. Aslında Trump'ın bu twitleri dünyanın büyük gücü olan Amerika'nın imajını küçültüyor.
Türk-ABD ilişkileri düzelir mi?
-Müttefikler arasında zaman zaman çıkar çatışmaları olur ancak bunların çözümü diplomasidir. Diplomasinin temel hedefi, devletler arasında çıkan sorunları müzakere ederek bir çözüm bulmaktır. Ancak ABD'nin talihsizliği, Trump gibi bir başkan tarafından yönetiliyor olmasıdır.
Neden?
-ABD'nin asıl gücü dünyada kurduğu diplomatik ilişkilerdi. Ama Trump ve etrafındaki bir avuç Siyonist, ABD'yi dünyada gittikçe yalnızlaştırıyor.
Türk-ABD ilişkilerinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
-ABD, dünyadaki gücünü korumak istiyor, Türkiye ise tarihteki gücüne kavuşmak istiyor. ABD'nin silah üstünlüğü, Türkiye'nin ise, coğrafya üstünlüğü vardır. Türk-ABD ilişkilerinin geleceği bu iki istek etrafında bir süre daha gerilmeye devam edecektir. Çünkü ABD'nin bunu hazmetmesi biraz zaman alacaktır.
Hazmedecek mi?
-Yükselen Çin tehdidine karşı başka bir çaresi yoktur.
.Mehmet Beyhan
İmarın, imha ile imtihanı
Mehmet Beyhan
22.08.2018 - 00:01
Yayınlanma
0
Türk-ABD ilişkileri ciddi dönüşümler ve değişimler geçirmektedir. Aslında dünyanın siyasi tarihini incelediğimizde, tarihin ana eksenini sürekli değişim oluşturmuştur. Bir an oturduğumuz koltukta geriye yaslanıp düşündüğümüzde, dünyadaki gelişmelerin günlük yaşantımız üzerinde bile değişimler yarattığını fark ederiz.
Meseleye bu çerçevede baktığımızda, bugün ABD ile yarın başka bir ülkeyle yaşayacağımız değişimler, bizim için daha az şaşırtıcı olacaktır. Burada üzerinde ciddiyetle durmamız gereken konu: a) Değişimin arkasındaki sebepleri bulmak b) Değişimin hangi yönde ilerlediğini görmek c) Bu değişimin sonuçlarını lehimize çevirecek araçları bulmak olmalıdır.
Türk-ABD ilişkilerinin değişimin arkasındaki en önemli sebep, Başkan Erdoğan'ın güçlü liderliğine halkın güçlü destek vermesi sonucu milli politikaların uygulama şansı bulmasıdır. Haksızlık yapmamak lazım rahmetli olmuş diğer liderler de zaman zaman milli politikalar uygulamak istemişlerdir. Ancak ABD, içimizdeki uzantılarını kullanarak, kimi zaman sert, kimi zaman yumuşak, kimi zaman ekonomik, kimi zaman siyasal, kimi zaman darbelerle, kimi zaman terör örgütleriyle hep Türkiye'yi kontrol altında tutmak istemişlerdir. Bu durumun yavaş yavaş değişmeye başlaması, ABD'yi daha saldırgan bir tutum takınmasına sebep olmuştur.
Değişimin hangi yönde ilerlediğine baktığımızda, ABD tarafının tutumu, diplomatik teamüllere uymayan ilişkileri imha eden tehdit ve propaganda içerdiğini görüyoruz. ABD'nin Türkiye'yle ilgili rahatsız olduğu konuları özetlersek: ''Suriye'deki PKK uzantılarına karışılması, Rusya'dan S-400 savunma sisteminin alınması, İsrail'in eleştirilmesi, hakkında suç iddia edilen ABD vatandaşlarının yargı tarafından serbest bırakılması, İran'la ticaret yapılması'' gibi daha pek çok konuyu görürüz. Dikkat edilirse ABD'nin bu talepleri, Türkiye'nin egemenliği ve güvenliğiyle ilgili konulardır.
Değişimin Türkiye tarafı ise, edilgen bir konumdan daha etkin bir konuma doğru evrildiğini görüyoruz. Türkiye'nin bu değişimi başkalarını imha ederek değil, aksine imar ederek saygınlık kazanıyor. ABD'yi kızdıran da budur zaten. Türkiye, egemenlik hakkını koruyarak iki ülkenin ilişkilerini normalleştirmek isterken, ABD tarafı ise, Türkiye'yi tehdit ederek eskide olduğu gibi kontrol altında tutmak istiyor. Aslında bütün hikayenin özeti budur.
Türkiye'nin edilgen bir konumdan etkin bir konuma değişmesini ABD hazmedemiyor. Bu değişimin sonuçlarını Türkiye, lehine çevirebilmesi için içte ve dışta yapması gerekenler vardır. İçte, toplumsal dayanışmasını daha da güçlendirmeli, dışta ise, diplomatik ilişkilerini daha da yoğunlaştırmalıdır. ABD'nin bu saldırgan ve imha politikalarına dünyanın birçok ülkesinin tepki göstermesi, Türkiye'ye önemli fırsatlar sunuyor.
Türk-ABD ilişkilerini ABD'deki yazarlar ''Nasıl değerlendiriyor?'' diye baktığımızda, Trump yönetimini eleştiriyorlar ama bu eleştiriler, Türkiye'nin egemenlik hakkı ihlal edildiği için değil, Trump'ın acemiliği için eleştiriliyor.
Yaşamın sürekli akışı içinde Türk-ABD ilişkilerinin geleceği hakkında kesin bir şey söylemek zor olsa da, görünen bir gerçek var ki, Türk-ABD ilişkileri ciddi bir değişim geçiriyor olmasıdır. Değişimin Türkiye tarafı, ilişkileri karşılıklı saygıya dayalı, iyileştirmeyi yani ''İmar'' etmeyi esas alırken, değişimin ABD tarafı ise, tehdit ederek ilişkileri ''İmha'' etmeyi esas alıyor.
Türkiye'nin ''imar''edici politikalarıyla ABD'nin ''İmha'' edici politikaları imtihan oluyor. Direnen kazanacaktır.
Herkesin kurban bayramını tebrik eder, muhabbetle selamlıyorum.
.
Ne yapmalıyız?
Mehmet Beyhan
29.08.2018 - 00:00
Yayınlanma
0
Uluslararası ittifakların hızla değiştiği, dünyanın belirsiz bir ortama doğru sürüklendiği bir dönemden geçiyoruz.
Rusya, Çin ve İran'ın oluşturduğu Avrasya ittifakı, kendi aralarında rekabetleri olsa da ABD'nin başını çektiği NATO'ya karşı dayanışma içinde olduğu net görülüyor.
Buna karşı, NATO'nun en güçlü ülkesi ABD'nin ise, müttefikleriyle kavgalı olmadığı hiçbir ülke kalmamıştır.
ABD'nin kavga etmediği tek ülke, İsrail'dir. G.Friedman, bir yazısında İsrail'in ABD'ye güvenmediğini şöyle ifade etmiş: ''Başbakan Netanyaho'nun Moskova'yı ziyaret ettiği kadar Washington'u ziyaret etmemesi Tel Aviv, geleceği Moskova'da gördüğünü gösterir.''
Trump yönetimindeki ABD'nin dünyaya verdiği fotoğrafa baktığımızda; ABD'nin herkesi tehdit eden bir ülke olduğunu görürüz. Bu satırları yazarken (Rahmetli) babamdan hatırladığım bir söz zihnimden geçti. ''Gücünü aşan sözleri sarf eden boşboğazı kimse ciddiye almaz.'' derdi. ABD, dünyanın en güçlü ülkesi olmasına rağmen, boşboğaz tavırları nedeniyle, ciddiyetini ve oyun kurucu vasfını zamanla yitirecektir.
Dünyadaki gelişmelere geniş bir açıdan baktığımızda, dünyanın bir sistem arayışı içinde olduğunu görürüz. Bu arayışın yarattığı kaotik ortamda güç dengeleri değişmektedir. Türk-ABD ilişkilerini değişen bu güç dengeleri içinde değerlendirmekte fayda vardır.
Böyle dönemlerde herkesin merak ettiği iki temel soru vardır.
1-Ne olacak?
2-Ne yapmalıyız?
Birinci soru, gelişen olaylar karşısında derin bir endişeyi ifade eder, ikinci soru ise, gelişen olayların seyrini lehimize çevirmek için imkanlarımızı harekete geçirmeyi ifade eder.
''Ne olacak?'' sorusu, durumu tespit etmek için düşünmeyi gerektirir. ''Ne yapmalıyız?'' sorusu olayların seyrini lehimize çevirmek için, bir tavır gerektirir.
Dünyanın belirsiz bir ortama sürüklendiği durumdan ülkemizi en az hasarla geleceğe taşımak için düşünce ile tavır arasında sağlıklı bir ilişki kurmamız çok önemlidir.
Biraz somutlaştırmak gerekirse, gelişen olaylar karşısında ortaya koyduğumuz tavır, sonuçları iyi hesaplanmış bir düşüncenin sonucu olmalıdır. Böylece, muhataplarımıza sahip olduğumuz gücü, daha etkin hissettirebiliriz.
İzlediğimiz politikanın amaç ve araçlarıyla sahip olduğumuz imkanlar arasında da doğru bir orantı kurmalıyız. Aynı orantıyı dışımızdaki dünyayı anlamaya çalışırken de kurmalıyız. Daha açık bir ifadeyle, ne dışımızdaki dünyayı hafife almalı, ne de olduğundan daha fazla göstermeliyiz. Ne gücümüzü küçümsemeli, ne de kendimizi dünyanın merkezi görmeliyiz.
Dengeli ve mantıklı pratik çözümler üreterek, bugün yaptıklarımızın yarını şekillendireceğinin farkında olarak çalışmalıyız. Geleceğimize dair toplumsal dayanışma bilincini oluşturduğumuz ölçüde ''Ne olacak?'' kaygıları yerine ''Ne yapmalıyız?'' sorusuna herkes kendi çapında katkı verecektir.
Hangi toplumsal kesimden olursa olsun, bu memleketin iyiliği için fikir üreten her düşünce ve ilim adamı bu memleketin birikimidir. Kısır politik tartışmaları bir kenara bırakıp, birbirimize değer vermeli ''Ne yapmalıyız?'' sorusunu tüm millete mal etmeliyiz.
Bilinmelidir ki, bir dış tehdit karşısında, tehdidin nasıl oluştuğunu düşünmeden her türlü fedakarlığa katlanabilmek için insanların iki duyguya ihtiyaç vardır. Birincisi, insanların kendilerini bir toprağa ait hissetmesi, ikincisi ise, insanların bir millete ve medeniyette ait olduğunu hissetmesidir. Birincisi maddi, ikincisi manevidir.
Birbirimize değer verdiğimiz oranda, ''Ne olacak?'' kaygıları yerine '' Ne yapmalıyız?'' sorusuna odaklanırız.
.Mehmet Beyhan
İdlib’e Kapsamlı Bir Operasyon Olursa…
Mehmet Beyhan
05.09.2018 - 00:02
Yayınlanma
İdlib, küresel güçler için rekabet alanı, stratejistler için oyun sahası, orada yaşamak zorunda olan masum insanlar için acı ve gözyaşı, İslam dünyası için çaresizlik, insanlık ailesi için imtihan sahasıdır.
Bir süreden beridir gergin olan Türk-ABD ilişkilerine İzmir'deki Papaz(?) üzerinden gerginliğin daha da tırmandırıldığı bir dönemde, Rusya ve Suriye rejiminin Türkiye'yi zor durumda bıraktıracak İdlib'e operasyon yapacaklarını söylemeleri oldukça önemlidir.
Dolayısıyla Türkiye'ye her fırsatta Avrasya İttifakını öneren fikir erbabının gözden kaçırmaması gereken önemli bir husus, Avrasya İttifakının başını çektiği Rusya da, tıpkı ABD gibi hegemonya ve çıkar peşinde olduğudur.
İsrail, tüm dünyanın dikkatini Kudüs'ün başkent ilan etmesine çektiği sırada, Yunanistan ile beraber Doğu Akdeniz'de bulunan enerji konusunu görüşmüştü. Yunan ve İsrail medyasında yapılan yorumlardan anlaşıldığına göre, enerji paylaşımında Türkiye'yi denklem dışı bırakmak istedikleri anlaşılıyordu. Yazılarımı düzenli takip eden dostlarımın hatırlayacağı gibi, Düşünce Mektebi sitesindeki yazılarımda bu konulara dikkat çekmiştim.
Geçen haftaki yazımda G.Friedman'ın dikkatini çeken ''Başbakan Netanyahu'nun Moskova'yı ziyaret ettiği kadar Washington'u ziyaret etmediğini'' belirtmişti. Aslında, İsrail'in Suriye'ye yaptığı yüzlerce saldırıya Rusya'nın ciddi tepki göstermemesi de dikkat çekici bir gelişmeydi.
Putin ile Netanyahu en son 11.07.2018 tarihinde Kremlin Sarayı'nda görüşmüşlerdi. Kremlin'den yapılan açıklamada Putin: ''İkili ilişkiler çok olumlu ilerliyor. Görüşmelerimiz siyasi ilişkileri de kapsamaktadır'' (Russia Today) Netenyahu'nun açıklamaları ise daha da dikkat çekiciydi: '' Rusya ile ilişkilerimiz çok kapsamlı gelişmektedir. Gelecekteki çıkarlarımızı korumak için çok yönlü görüşmeler devam edecektir''
Tel Aviv, Moskova yakınlaşması Atina'da rahatsızlığa neden olmuş, Netanyahu ile Putin'in Kremlin Sarayı'nda görüştüğü gün, Atina iki Rus diplomatını sınır dışı etmiş, gerekçe olarak da "Bu kişilerin Yunanistan'ın ulusal güvenliğini tehdit etikleri" belirtiliyordu. (Kathimerini Gazetesi)
Sosyal ve siyasal gelişmelerin görünen ve görünmeyen tarafları olduğu gibi bir de sebep ve sonuçları vardır. Doğru sorular olayları daha iyi tahlil etmemize yardımcı olur. Gelişmeleri bu çerçevede değerlendirdiğimizde zihnimizde oluşan bazı soruları soralım.
Rusya bir tarafta bizi İdlib ile meşgul ederken diğer tarafta Doğu Akdeniz'deki enerji paylaşımı ile ilgili İsrail'le yaptığı görüşmeleri geçiştirmek mi istiyor?
İsrail'in çok ''kapsamlı ve gelecekteki çıkarlarımız'' dediği konular keşfedilen enerjiyi kapsıyor mu?
İsrail'in, Rusya'nın müttefiklerine Suriye'de yaptığı saldırılara tepki göstermemesinin nedeni enerji paylaşımıyla bir ilgisi var mı?
Atina, Tel Aviv ve Moskova ilişkilerinin gelişmesinden rahatsızlık duymasının sebebi enerji paylaşımında Atina'yı tatmin etmeyen bir durum mu var?
Geçtiğimiz Cuma günü Taha Akyol'un ''Malazgirt'i ne zaman anladık?'' başlıklı yazısı şöyle bitiyordu: '' Tarih şuuru" dediğimiz şey, tarihi bütün devamlılık ve değişimleriyle "akan bir nehir gibi" kavramaktır.''
Gelişmeleri Taha beyin filozofça yaptığı tespit çerçevesinde okuduğumuzda, yıllar önce Yalta Sarayı'nda dünyayı ikiye bölen güçlerin perde önünde düşman, gerisinde ortak oldukları daha sonra anlaşılan tarihi gerçeği hatırlattı.
İdlib'e kapsamlı askeri bir operasyon olursa, küresel güçlerin aynı oyunu sahnelediğini düşünebilir miyiz?
.
Küresel güçlerin Suriye oyunu
Mehmet Beyhan
12.09.2018 - 00:05
Yayınlanma
30.01.2025 - 11:49
Güncelleme
Bildiğiniz gibi geçen hafta Cuma günü Astana sürecinin bileşenleri İran'ın başkenti Tahran'da sürmekte olan Suriye krizine bir çözüm bulmak için Türkiye-İran-Rusya üçlüsü bir araya gelmişti.
Zirvede hangi tarafın ne söylediği canlı yayında verdiği için tüm dünya takip etti. Herkesin merak ettiği zirve bitti ama İdlib'te bombardıman ve sivil ölümler devam ediyor.
Bu yazıyı yazmadan önce İdlib'te bulunan önemli bir kaynağı telefonla arayarak sahada olup bitenleri sorduğumda :'' Maalesef sivil ölümlerin devam ettiğini hatta bir sağlık merkezinin bile rejim tarafından vurulduğunun'' bilgisini vermişti.
İdlib'te yaşayan insanların ''Tahran'da yapılan üçlü zirve hakkında ne düşündüklerini'' sorduğumda ise, verdiği cevap: ''İnsanlar çaresizlikten dolayı bir ümit besliyorlardı ama gittikçe o ümit de tükeniyor.'' diye cevapladı.
Tahran'daki zirveden birkaç saat sonra ABD'nin yaptığı açıklamada ''kuvvetlerinin Suriye'de süresiz kalacağını'' duyurmuştu.
Suriye haritasına baktığımızda petrol koyularının bulunduğu Fırat'ın doğusuna ABD yerleşmiş durumda. Rusya ise, Akdeniz'de keşfedilen doğal gaz kaynaklarının bulunduğu yere yerleşmiş.
Dolaysıyla Suriye'nin bu son tablosu gösteriyor ki, ABD ile Rusya'nın belli bir oranda birbiriyle rekabetleri olsa da büyük oranda ise, anlaşarak işlerini yürütüyorlar.
ABD, Rusya'yı ''Esat rejimini desteklemekle'' suçluyor, Rusya da, ABD'yi ''Suriye'yi istikrarsızlaştırmakla'' suçluyor. Ama her iki taraf da birbirlerinin aleyhinde suçlamanın dışında somut bir adım atmıyor.
Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, küresel güçlerin ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakılmalı.
küresel güçlerin sahadaki durumuna bakalım
ABD, fikri desteği Siyonistlerden, parasal desteği S.Arabistan'dan, sahada ölmek için PKK'yı arkasına alarak hareket ettiğini görüyoruz. Rusya ise, siyasi desteği Çin'den, sahada da İran ve Esat rejimini arkasına alarak hareket ediyor.
Gördüğünüz gibi kaynakları aralarında bölüşenler ABD ile Rusya'dır ölenler ise, bu coğrafyanın çocuklarıdır. Bu çelişkinin yüzde yüz kazançlı tek ülkesi ise, İsrail'dir.
Peki, ne hedefleniyor?
İsrail'in güvenliği için Suriye'yi üç parçaya ayırmak istiyorlar. Türkiye ve İran'ı da iç karışıklarla meşgul etmek istiyorlar.
ABD'nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford geçen hafta ''ABD'nin Yunanistan'da askeri varlığını genişletmeyi düşündüğünü'' açıklaması, İncirlik üssünü Yunanistan'a taşıyıp orada Türkiye'yi terörle meşgul edip, Doğu Akdeniz'deki enerjiyi aralarında pay etmeyi hedeflediklerini düşünüyorum.
İran'ın Avrasya müttefiki Rusya'da farklı değildir. İsrail, İran'ı Suriye'den çıkartmaya çalışıyor ama Rusya tepki göstermiyor. İsrail, İran'ın Suriye'deki hedeflerine 200'den fazla saldırılarda bulunuyor, Rusya buna da tepki göstermiyor. İran'da artan gösterilerin arkasında hep bu planlar var.
Sonuç:
Türkiye ve İran'a tarihsel bir sorumluluk düşüyor. Bölgenin önemli iki devleti, bölgesel rekabetlerini bir kenara bırakıp kendilerine yönelmiş, küresel güçlerin oyununu birlikte bozabilirler. Türkiye ve İran'ın dayanışması sağlanabilirse, bunun sonuçları geniş bir coğrafyaya yayılarak gerçek bir birlikteliğin oluşmasına da zemin hazırlar. Nesilden nesile aktarılan Şii-Sünni ihtilafına da ciddi pozitif bir katkı yapmış olurlar.
Türkiye bu vizyona sahip ama İran mezhep taassubunu aşabilecek mi?
.
Esas mesele enerji paylaşımıdır
Mehmet Beyhan
19.09.2018 - 11:33
Yayınlanma
Bilindiği gibi zengin doğal kaynakların başında gıda ve enerji kaynakları gelir. Özellikle Sanayi devriminden sonra enerji meselesi devletlerin hareketlerine etki etmiş, savaşlar çıkartılıp milyonlarca masum insanın ölümüne sebep olmuştu.
Bugün Suriye'de ve diğer İslam coğrafyalarında yaşanan acılar, iki nedene dayanıyor. Birincisi, İsrail'in karşısında direnebilecek hiçbir güç bırakmamak. İkincisi ise, Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerji paylaşımında başta Türkiye olmak üzere, Lübnan ve Suriye'yi denklem dışı bırakmak olduğu her geçen gün daha net anlaşılıyor.
ABD'nin Fox Televizyonuna konuk olan bir uzman bu gerçeği şöyle ifade etmişti '' İsrail'in güvenliği büyük ölçüde sağlanmıştır. ABD, Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerjiyi Avrupa'ya ulaştırma konusunda ortaklarıyla görüşmelerini sürdürmektedir.''
Aradan birkaç gün geçtikten sonra Yunanistan'ın Ekathimerini gazetesinde çıkan bir haberde ABD'nin ortakları kimler olduğu anlaşılıyordu. '' ABD'nin enerji devi Exxon Mobil, Kıbrıs'ın özel ekonomik bölgesinde keşif sondajına başlamayı planlıyor. Türkiye'nin tahmin edilemez davranışları karşısında Yunanistan, İsrail ve ABD'nin desteğine güveniyor.'' diye yazmıştı.
Adını vermek istemeyen uluslararası ilişkiler uzmanı olan Yunanlı bir akademisyene bu konuyu sorduğumda enerji paylaşımının bir netliğe kavuşmadığını şöyle ifade etti. '' Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerjinin paylaşımı konusunda Rusya'nın tavrı oldukça önemli olacaktır. Avrupa üzerinde enerji hakimiyetini sağlayan Rusya bu özeliğini kaybetmek istemiyor. Rusya'nın Akdeniz'deki üslerini güçlendirmenin araka planında enerji paylaşımı var. Netanyahu, bu duruma bir çözüm bulmak için Putin'le bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Ancak İngiltere ve ABD'nin bazı şirketleri Rusya'nın bu işe dahil edilmesinden rahatsız olduğu için enerji paylaşımı kapalı kapılar ardında sürdüğünü sanıyorum.''
Öyle anlaşılıyor ki, üzerinde anlaşmaya varılmış, sınırları belirlenmiş bir enerji paylaşımı henüz yok. Gelişmeler ülkelerin sahip olduğu kapasite ve beklentilerine göre şekilleneceği anlaşılıyor.
Doğu Akdeniz'deki enerjide hak iddia eden Lübnan, siyasi dengelerin kırılgan olması hasebiyle her an karıştırılmaya müsait bir ülke konumunda. Suriye ise, 2011'den beri iç savaşın yıkıcı etkisini yaşayarak kendi bütünlüğünü koruyacak mecali kalmadı. Türkiye ise, 7 Şubat Mit Krizi olayından sonra birçok girişime muhatap oldu ama halkın feraseti ve Erdoğan'ın güçlü liderliği tüm emperyalist girişimleri sonuçsuz bırakmıştır.
Gelişmeler oldukça önemli ve hassas. İçinden geçtiğimiz zaman dilimini ve uluslararası ortamı doğru değerlendirmelerle ufuk ötesini görmeyi ve ülkemizin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri önceden tahmin ederek ona göre tedbirler geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Bunun için de her türlü kısır politik tartışmaların dışına çıkarak, sahip olduğumuz tarih ve coğrafyanın birikiminden istifade ederek, canımıza ve kaynaklarımıza yönelmiş, bu küresel güçlere karşı ortak bir tavır geliştirmeliyiz.
Küresel güçlerin esas amacı enerji paylaşımıysa, bu coğrafyanın asli unsuru olan Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar neden kardeşliği ve daha iyi bir gelecek için dayanışmayı paylaşmasınlar?
İsrail, ''Kudüssü başkent'' ilan etmesiyle dünyanın dikkatini Filistin'e çevirdiği sırada, Atina'da keşfedilen enerji konusunu görüşmüştü. Şimdi ise, tüm dünya İdlib meselesini konuşurken, İsrail'in Atina'da ABD ile birlikte Doğu Akdeniz enerji meselesi için toplantı yapması dikkat çekicidir.
.
Doğu Akdeniz’de İsrail ve ABD’nin oyununa dikkat!
Mehmet Beyhan
26.09.2018 - 00:04
Yayınlanma
Halkı Müslüman olan birçok ülke, politik gerginliklerin, iç çatışmaların, tahrip olmuş şehirlerin, yoksulluğun yarattığı bir dönemin yıkıcı sonuçlarını yaşıyor.
İsrail ise, Müslümanların bu parçalanmışlığının üzerinde kurduğu düzenini kaybetmemek için Müslümanlar arasında var olan bazı ayrılıkları daha da derinleştirmek için her yolu deniyor.
Bundan iki buçuk ay önce ABD'nin Georgia eyaletinin başkenti Atlanta'da ''İslam Dünyasında Şiilik Tehlikesi'' başlığıyla bir panel düzenlenmişti. Katılımcılardan biri de İsrailli eski bir diplomattı(!) Amerikalı bir dostumun gönderdiği bilgi notunda İsrailli diplomat: ''Ortadoğu'da iki tehlike var. Biri İran rejimi, diğeri Erdoğan'dır.'' demiş.
Bölge devletlerine baktığımızda, İsrail'e direnebilecek Türkiye'yle İran kaldı. Panelden iki buçuk ay sonra, Türkiye'de doların yükseltilmesi, İran'ın ise, terör saldırılarına muhatap olması, İsrail ve ortaklarının niteliği değişmeyen oyunlarının bir sonucudur.
İsrail'e alet olan Suudi yönetimiyle İran, Yemen'i perişan ettiler. Şimdi de ABD'de, Siyonistlerin başını çektiği medya kuruluşlarında, Türkiye'yle Mısır'ın arasındaki gerginliği daha da derinleştirmek istiyorlar. Böylece Doğu Akdeniz'deki enerji paylaşımında Türkiye'yi daha rahat denklem dışı bırakmış olacaklar.
Geçen haftalarda ABD'de Fox Tv'de konuşan bir şahıs şöyle diyordu: '' Her ne kadar Mısır yönetiminin bazı uygulamaları eleştirilse de, Türkiye'nin bölge ülkeleri üzerindeki etkisini kıran, İsrail ve ABD'nin gelecekteki çıkarları için Sisi yönetimi desteklenmelidir.'' İsrail'in yayın kuruluşu olan The Jerusalem Post gazetesinde de benzer yorumları okumuştuk.
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi Türkiye ile Mısır yönetimi arasındaki gerginlik, ABD ve İsrail'i memnun etmiştir.
Yunanistan'ın Ekathimerini gazetesinin 13 Eylül'deki haberinde ''Güney Kıbrıs Rum yönetimi ile Mısır arasında Doğu Akdeniz'de boru hattı inşasını öngören bir anlaşma imzalandığı'' yazılıyordu.
Demek ki, ABD ve İsrail, Kıbrıs Rum yönetimini taşeron olarak kullanıp, Türkiye ile Mısır arasındaki gerginliği kalıcı bir düşmanlığa dönüştürmek istiyor.
Türkiye, diplomasinin imkanlarını kullanarak ABD ve İsrail'in Doğu Akdeniz'de sergilediği ''Oyuna'' karşı Mısır'ı uyarmalı, karşılıklı faydaya dayalı bir dil geliştirmelidir. Sisi'nin halkına uyguladığı baskıyı, Türkiye'nin kuracağı güzel bir diyalogla engelleme şansı elde edebilir.
Geçtiğimiz Ramazan ayında, Mısır'ın Liberal Partinin genel başkanı Dr Ayman Nur, araştırmacı yazar dostum Turan Kışlakçı, akademisyen dostum Doçent. Dr. Şükrü Sim ile Arap dünyasına yayın yapan Eş-Şark televizyonuna konuk olmuştuk. Konu, Türk-Mısır sinemasının karşılıklı etkileşimleri üzerineydi. Şükrü hocayla Turan Kışlakçı bu konudaki derin birikimlerini paylaştıktan sonra, sözü bana verdiler. Ben ise, Türk ve Mısır toplumlarının birbiri için önemini şöyle vurgulamıştım: ''Mısır, Türkiye'nin Afrika'ya açılan kapısı, Türkiye de Mısır'ın Orta Asya ve Balkanlara açılan kapısıdır. Ortak bir tarihe, coğrafyaya, inanca, kültüre ve acılara sahip olan bu iki toplum ortak bir gelecek de inşa edebilirler.'' Bu sözlerime Stüdyo'da bulunan herkes alkışlamıştı.
Doğu Akdeniz'de ABD ve İsrail'in tehlikeli oyununu Türkiye ile Mısır'ın karşılıklı diyalogu bozacaktır. O zaman hem İslam coğrafyası hem de yüreği barıştan yana olan tüm insanlık ailesi bu diyalogu alkışlayacağını düşünüyorum.
Not: Perşembe 18:30 ile 19:30 arası Akit Tv'de Gündem Raporun da dış gelişmeleri değerlendirmek üzere canlı yayın konuğu olacağım inşallah. Vakti olan dostların izlemelerini bekliyorum.
.
Sıradaki Kurbanlar Kürtler mi?
Mehmet Beyhan
03.10.2018 - 00:02
Yayınlanma
Tarihin başlangıcından beri birçok medeniyete beşiklik eden ve oradan diğer coğrafyalara yayılmasının kavşak noktası olan Ortadoğu, son yıllarda, tarihinin en acımasız dönemlerinden birini yaşıyor. Çatışma, kargaşa, kan ve gözyaşı…
Bundan yüz yıl önce İngilizler, Osmanlıya karşı Araplara ''Büyük Arap İmparatorluğu'' vaadiyle yürüttükleri fitne hareketlerinin benzerini bugün ABD, İsrail ve ortakları Kürtler üzerinde oynuyor.
ABD'nin Kürtlerle İŞİD sonrası ilişkilerinin nasıl olacağı sorusuna Trump, şöyle cevap verdi: ''Kürtler muhteşem insanlar. Bizim için hayatlarını feda ettiler''(Voice of America) PKK'ya sempatiyle bakan Kürtlerin kimin için öldüklerini iyi görmeleri gerekiyor.
ABD'de yaşayan Mısırlı bir arkadaşımdan Cumartesi günü bir e-mail aldım. Arkadaşımın eşi Suriyeli Kürt olması hasebiyle ''Kürtlerin geleceği'' konulu bir toplantıya davet edilmişler. Toplantı, geçen Cuma ABD'nin New Jersey eyaletinde gerçekleşmiş. Uzun mesajı şöyle özetledim: ''Kürtlerin artık bağımsızlıklarını ilan etme zamanı gelmiştir. Ancak, Barzani gibi geleneksel dindar şahıslarla olmaz. Barzani, Kürtlerin bağımsızlığı önünde en büyük engeldir. İsrail ve ABD'nin İran'a uyguladığı baskı ve Türkiye'yle olan kötü ilişkileri, Kürtlere büyük fırsatlar veriyor. ABD'nin silah desteği, İsrail'in de siyasi desteği çok önemlidir.''
Bu toplantıdan hemen bir gün sonra, Pazar günü, İsrail'in The Jerusalem Post gazetesinde ''Kürdistan kendi bağımsızlığı için sorumluluk almalıdır'' başlığıyla çıkan yazıda benzer düşünceler savunulmuş olması dikkat çekicidir.
Hatırlayacağınız gibi Milat'a ki 15.08.2018 tarihli yazımızda ABD'li bir profesörle yapmış olduğumuz kısa röportajda ''ABD'nin bölgedeki çıkarları için Kürtlerle ittifak kurmak önemli bir imkan'' demişti. ABD'nin bölgedeki çıkarları çok yönlüdür ama Akdeniz'de bulunan doğalgazın iki açıdan çok önemli bir yer tutuğunu düşünüyorum. Birincisi, bulunan miktar Avrupa'nın 200 yılık enerji ihtiyacını karşılayacak miktarda olması hasebiyle ekonomik getirisi yüksek bir iş. İkincisi, Rusya'nın Avrupa üzerinde kurduğu enerji hakimiyetini azaltacak olması nedeniyle stratejik bir öneme sahip.
Dolaysıyla, ABD ve İsrail orta vadede ''Bağımsız Kürdistan'' adı altında Türkiye'yi terörle meşgul edip Akdeniz'de bulunan gazı aralarında paylaşmayı hedefliyorlar. Uzun vadede ise, Kürtleri diğer milletlerden koparttıktan sonra, Filistin'de Araplara ne yapıyorlarsa, aynısını Kürtlere yapacaklardır. Çünkü İsrail'in stratejik hedefi ''vaat edilmiş topraklar'' dediği Nil ile Fırat arasındaki coğrafyaya erişmektir. İsrail, Kürtleri katletmeden bu coğrafyaya nasıl erişecek? Birçok kimseye bu yazdıklarımız komplo teorisi gibi gelebilir. Ancak 2 Kasım 1917 yılında yayımlanan ''Balfour Deklarasyonu'' ve akabinde gelişen olayların sonuçları iyi tahlil edildiğinde İsrail'in uzun vadedeki bu amaçları çok net görülecektir.
Yüz yıl önce Osmanlıya karşı yürüttükleri fitne hareketlerinin neticesinde bazı Arap aşiretlerini kullanarak toprakları bölüp petrolü aldılar. Bugün ise, PKK'yı kullanarak Akdeniz'i bölüp, doğalgazı almak istiyorlar.
Bağımsız Kürdistan hakkında fikrimi soran Amerikalı bir gazeteciye dedim ki: ''Dün petrol için Arapları kurban edenler, bugünde doğalgaz için Kürtleri mi kurban etmek istiyorlar?''
.
Cemal Kaşıkçı operasyonu en çok kimin işine geldi?
Mehmet Beyhan
10.10.2018 - 00:02
Yayınlanma
Cemal Kaşıkçının kim olduğu, Konsolosluğa niçin gittiği, akabinde kaybolması ve ''öldürüldü'' iddiaları ile ilgili olarak çok şey yazıldı. Dolaysıyla yazılanları tekrar etmemek için bunları geçiyorum.
Cemal Kaşıkçı eğer iddia edildiği gibi öldürüldüyse, bu öldürülen ilk gazeteci değildir ama umarım son gazeteci olur.
Cemal Kaşıkçı, evlenmek amacıyla İstanbul'a gelmiş, gerekli evrakları almak için girdiği S. Arabistan konsolosluğundan bir daha çıkamaması, beklenmeyen sarsıcı bir gelişmedir.
Kaşıkçı olayı, sadece bir gazetecinin ortadan kaybolması olayı değil, aynı zamanda diktatör bir rejimin karanlık odalarında nasıl vahşi olayların olabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.
Belli ki Suudi yönetiminin ürpertici dehlizlerinde Kaşıkçı davasıyla ilgili olarak nelerin planlandığını tam olarak öğrenemeyeceğiz ama tüm dünya Suudi yönetiminin ne kadar karanlık bir rejim olduğunu öğrenmiş olacak.
Tabi Kaşıkçı davasında Suudi yönetimini eleştirirken o yönetime destek veren ayakta tutan güçleri de unutmamak lazımdır.
Cemal Kaşıkçı'nın Washington Post'a ki bazı yazılarını okumuştum. Kanaatime göre, o ne Batılı anlamda tam bir liberaldi ne de, klasik bir İslamcıydı. Temel hak ve özgürlükleri savunan, kendini Müslüman olarak gören biriydi. Suudi yönetimini eleştirirken de asla hakaret etmez makul bir yazı dili olan gazeteciydi.
Burada sorulması gereken iki soru vardır. Birincisi, Cemal Kaşıkçı Suudi yönetimini eleştirirken makul bir dil kullandığı halde neden hedef oldu? İkincisi, neden bu operasyonun yeri İstanbul seçildi?
Kaşıkçı'nın hedef olmasının nedenlerden biri, yaptığım araştırmalara göre, Cemal Kaşıkçı daha önce iktidara yakın bir isimmiş. Ayrıca, Suudi İstihbarat eski müdürü Prens Turki al-Faysal'a danışmanlık yapmış. Bu özelliklerinden dolayı Suudi yönetimini içerde iyi bildiği için hedef seçilmiş olabilir. Diğer bir sebepte, Cemal Kaşıkçı lobiciliğin merkezi olan Washington'da yaşadığı için Suudi yönetimi ''aleyhimizde çalışır'' düşüncesini taşımış olabilir.
Bu operasyonu İstanbul'da yapmalarının sebebine gelince, son yıllarda, Körfez ve diğer Müslüman ülkelerdeki iş adamlarının, aydınların, ilim adamlarının, gerici Arap rejimlerini terk ederken tercih ettikleri yer İstanbul'dur. Bu mümtaz şahsiyetler, Batı'nın herhangi bir şehrine gitseler en iyi şekilde karşılanacakları halde İstanbul'u tercih etmeleri, İslam dünyasında İstanbul'u bir şehirden çok bir anlam yapmıştır. Suudi yönetimi, Cemal Kaşıkçı'ya İstanbul'da bu operasyonu yaparak, zihinlerdeki İstanbul ''anlamına'' leke düşürmeye çalıştığını sanıyorum. Böylece, İstanbul'a gitmeyi düşünenleri vazgeçirtip gelecekte kendisine oluşabilecek muhalif potansiyeli sindirmek istediğini düşünüyorum.
İslam dünyasında İstanbul'un bir ''anlam'' şehir haline gelmesinden rahatsız olan bir diğer ülke ise, İsrail'dir. İsrail'in bu operasyondaki rolü unutulmamalıdır. Çünkü İsrail, İslam dünyasında kaostan beslendiği için bir Suudi-Türkiye çatışmasından en çok beslenecek olan ülkedir. Başkan Erdoğan'ın Macaristan'a giderken yaptığı açıklamada son derece diplomatik bir dil kullanması, Türkiye'nin tüm olasılıklarının farkında olduğu anlamına geliyor.
Rahmetli Mahir Kaynak sağ olsaydı Cemal Kaşıkçı olayını yorumlasaydı muhtemelen şöyle diyecekti: ''Bu operasyon en çok kimin işine geldi?'' ''İsrail'in işine geldi'' dediğinizi duyar gibiyim.
Yanılıyor muyum?
.
ABD Eski Bakışla Yeni Türkiye’yi Anlayabilir mi?
Mehmet Beyhan
17.10.2018 - 00:35
Yayınlanma
ABD sisteminin en güçlü unsurlarından biri sahip olduğu uluslararası şirketleridir. Bu şirketlerin gücü öyle artmıştır ki, ekonominin kurallarını belirledikleri gibi siyasetin kurallarını da belirliyorlar.
Böylece, gelişmekte olan ülkelerin zayıf iktidarlarını manipüle ederek çıkarları doğrultusunda yönlendirirken, diğer taraftan da kaynakları sömürülen geniş halk kitlelerini açlığa mahkûm ediyorlar.
Latin Amerika ve Afrika ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülke ''Yabancı yatırımcı çekelim.'' düşüncesiyle ABD'li şirketlere doğal kaynaklarını ucuz bir bedelle verdiler. Bu şirketler, az bir yatırımla büyük kazançlar elde ederken, o ülkelerde sanayinin gelişmesinin de önünü kesmiş oldular.
Benzer gelişmeleri Türkiye'nin zayıf iktidarları dönemlerinde görmüştük. Ancak Türkiye son yıllarda güçlü iktidarlar sayesinde küresel şirketlerin çıkarlarını değil, kendi halkının çıkarlarını öncelediği içindir ki Türk-ABD ilişkileri bir süredir gergin geçiyor.
Toplumsal gelişmeyi sadece dış yatırımlara bağlamanın tek yol olmadığının farkında olan mevcut iktidar, çeşitli teşviklerle yerli üreticiyi destekliyor. Özellikle Başkan Erdoğan'ın zaman zaman ''Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz.'' söylemi, İsrail ve ABD'yi rahatsız ettiğini biliyoruz.
ABD'nin temel yanılgısı, Türkiye'yi hala İkinci Dünya Savaşı'ndaki koşullarda gibi görmesidir. Boğazlar da üs, Doğu Anadolu'da ise, toprak talep eden Sovyetler Birliği'ne karşı Türkiye, güvenlik endişesiyle 1947 yılı ortalarından itibaren Truman Doktrini çerçevesinde Marshall yardımlarını aldı. 1952'de ise, NATO'ya üye olmasıyla Türk-ABD ilişkilerinin kapsamı genişlemiş oldu.
Bugün ise, ne Türkiye Marshall yardımlarına muhtaç, ne de Sovyetlerin bakiyesi olan Rusya'yla ilişkilerimiz kötü. Kaldı ki o dönemde Sovyetlere karşı güvenlik nedeniyle ABD'yle ilişkilerini geliştirmek isteyen Türkiye, her on yılda bir ABD destekli darbelere muhatap olmuştur. ABD'nin bizzat kendisi güvensiz bir ülke görülmüştür. Bunun en son örneği ise, başarısızlığa mahkûm edilen 15 Temmuz kanlı darbe kalkışmasıdır.
Yapılan anaysa değişikliğiyle Türkiye'de artık yeni bir sistem işliyor. İşte Amerikalıların anlayamadığı konu, yeni Türkiye'dir. Yeni Türkiye'nin sisteminde zayıf iktidarlar çıkamayacağı için karşılıklı çıkarların gözetildiği ilişkiler mümkün olacaktır. Dolaysıyla söylemi eylem ile destekleyen ülkeler Türkiye'nin yakın stratejik ortakları olabilecektir.
ABD'li yetkililerin Türkiye'nin savunma sanayisini geliştirmesini, Rusya'yla S-400 savunma sistemini almasını, Brunson'u cezalandırmasını, ABD'yi en üst perdede ''teröristlere destek vermekle'' suçlayabilmesini şaşkınlıkla karşılıyorlar. ABD eski bakışla yeni Türkiye'yi değerlendirmeye devam ederse, daha çok şaşırmaya devam edeceğe benziyor.
Yeni Türkiye'de, iktidar muhalefet ayrımı yapmadan tüm toplumsal kesimleriyle halkımız, zihinsel tembellikten kurtulmuş, dış dünya ile çevresiyle ilgilenmeye başlamıştır. Bunun en somut örneği, sık gittiğim restorantın genç valesi, Brunson'un serbest bırakıldığı gün yakama yapışarak ayaküstü bu durumu bana yorumlattı. Memleket meselesi genç bir valenin gündemine girmişse ABD şaşırmakta haksız mı?
.
Kendi felaketine alkış tutmak
Mehmet Beyhan
24.10.2018 - 00:01
Yayınlanma
Dünyadaki güç dengelerin hızla değiştiği, bölgemizin belirsiz bir ortama doğru sürüklendiği son yıllarda, her zamankinden daha fazla dikkatli olmayı zorunlu kılmaktadır.
Türkiye ve dünya kamuoyu Cemal Kaşıkçı'nın cinayetini konuşurken, geçtiğimiz Cumartesi günü ABD'nin New Jersey eyaletinde ''Kürtlerin Bağımsızlığı'' adı altında yeni bir toplantı daha yapıldı.
Bu toplantıdan beni haberdar eden dostumun verdiği bilgilere göre, söz alan konuşmacılardan biri: ''İsrail Kürtlerin Bağımsızlığını destekleyen ülkedir'' sözü bazıları tarafında ayakta alkışlamasına, bazılarının da tepki göstermesine neden olmuş.
İsrail'in stratejik hedefine koyduğu ''Vaat edilmiş topraklar'' dediği coğrafyanın sınırların bir ucu Nil Nehri'ne dayanıyor diğer ucu ise, Fırat Nehri'ne dayanıyor. Daha önce de yazdığım bir hususun altını tekrar çizmek istiyorum. İsrail, Kürtleri diğer milletlerden kopardıktan sonra, Fırat Nehri'ne ulaşmak için Filistin'de Araplara bugün hangi zulmü uyguluyorsa, yarın Kürtlere de aynısını uygulayacak.
Bu coğrafyanın çocukları olan Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar, İsrail ve ortaklarının bu sinsi ve bölücü planlarına karşı, insanı merkeze alan bütünleştirici politikalar geliştirmek yerine, Türkiye'nin gündeminde hiç olmayan, ''Andımız'' gibi gereksiz tartışmalara tekrar geri dönülmesi ''Türklere'' de hiçbir faydası olmayacaktır.
Bu coğrafyanın asli unsurları olan halklar ortak hedefler ve idealler etrafında dayanışarak sahip oldukları tüm zenginliklerini koruyabilirler.
Bir dost sohbetinde bunu dile getirdiğimde bir dostum şöyle itiraz etmişti: '' Tek tip insan mı yetiştirelim diyorsun?'' Farklılıklar içinde birliği sağlayabilme şuurunu geliştirelim diyorum. Zira bu coğrafyanın halkları birbirine bağlandıkça gerçek manada bağımsız olabilirler.
Bağımsız Kürdistan üzerinde yazılar yazan İsrailli yazar Neville Teller'e gönderdiğim e-mailde özetle demiştim ki: ''İsrail'in Bağımsız Kürdistan hassasiyetinin sebebi nedir?'' Gelen cevap: ''İsrail tüm halkların bağımsızlığını savunan bir ülkedir. Bu temel ilkeden hareketle İsrail, Kürtlerin de bağımsızlığını destekliyor'' demişti. Bende karşı cevap olarak: '' O zaman İsrail Filistin'in bağımsızlığını niye engelliyor?'' Deyince, gelen kısa cevapta şöyle yazıyordu: '' Sizi araştırdık Erdoğan'ı destekleyen gazetede yazıyorsun''
Soru ile verilen cevap arasında nasıl mantıksal bir bağlantı var onun takdirini bizi takip eden dostlarımıza bırakıyorum. Milat Gazetesi, medeniyet değerlerimizi savunan herkesi savunduğu için burada yazıyorum ve bununla da iftihar ediyorum.
İsrailli yazar bizi araştırdığına göre, bu yazımızı da muhtemelen okuyacaktır. O zaman kendisine şunu söyleyeyim; 1984'ten beri desteklediğiniz terör örgütüne Türkiye halkı binlerce kurban verdi ama ayrılıkçılığa itibar etmeyerek, sadece coğrafyanın değil, milletinde bölünmez bir bütün olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.
Kürt halkının büyük çoğunluğu çok iyi bilmektedir ki, ABD'nin New Jersey eyaletinde İsrail'i ayakta alkışlayanlar ya gönüllü olarak İsrail'in çıkarlarına hizmet ediyorlar veya farkına varmadan kendi felaketlerine alkış tutuyorlar.
.
Kaşıkçı cinayetinden sonra ABD''de olanlar
Mehmet Beyhan
30.10.2018 - 00:01
Yayınlanma
ABD'de Ulusalcılarla Küreselcilerin rekabeti Kaşıkçı cinayetinden sonra iyice kızıştı.
Trump'ın Suudi Prensine olan yakınlığı nedeniyle Kaşıkçı cinayetinden sonra, Trump ve damadı Kushner tartışmaların hedefi olunca, birden eski Başkanların da aralarında olduğu bir dizi bomba kargoyla adreslere gönderildi.
Artık neredeyse Kaşıkçı cinayeti unutuldu ABD'de herkes bu bombaları konuşmaya başladı. Tabi ilginç olan gönderilen bu bombaların adreslerin tamamı Trump'a karşı olan Küreselcilerdi.(NPR)
Bu ürpertici mafya usulü olaydan sonra ABD'de ''Deep State'' dedikleri yani ''derin devlet'' anlamına gelen bir tartışma başladı. Bu tartışmaların doğal sonucu olarak ABD'deki ''Siyonizm'' yapılanması ABD-İsrail ilişkileri tartışılmaya başlandı.
ABD'de bu tartışmalar sürerken 11 kişinin ölümüyle ve birçok kişinin yaralanmasına yol açan Robert Bowers isminde bir Hristiyan'ın Pennsylvania'nın Pittsburgh kentinde Sinagog'a yaptığı saldırı gündeme oturdu.
Bu olaydan sonra Yahudi asıllı Amerikalı yazar David Simon, şunları söyledi: '' Netanyahu'nun ABD siyasetindeki müdahaleleri, Donald Trump'ın seçilmesinde ve beyaz milliyetçiliğin, faşizmin ham ve acımasızlığına neden oldu. Amerika'daki Yahudi toplumu şimdi İsrail başbakanın ellerinde kanıyor. Artık çoğumuz bunu biliyoruz.''(The Jerusalem)
Gerçekten Simon'unun dediği gibi bu saldırıda hayatını kaybedenler Siyonist Netanyahu'nun neden olduğu beyaz ırkçılığın kurbanları mıydı yoksa Amerikan'ın ''derin devletinde'' Siyonistlerin etkisinin tartışılmasını engellemek için kurban mı edildi? Sonuç ne olursa olsun her iki durumda da Siyonistlerin neden olduğu bir katliam var ortada.
Burada iki hususun altını çizmek istiyorum. Birincisi; David'in: ''Artık bunu biliyoruz.'' ifadesi önemli bir aşamadır ama sadece Sinagog'da ölen Yahudiler mi İsrail'in elinde kanıyor? Filistin, yıllardır İsrail'in elinde kanadığını da artık bilmeleri gerekir. Umarız dünya, Siyonistlerin bu ifsat edici yüzünü görür artık.
İkincisi; Batı medyasının çifte standart tavrıdır. Bu saldırıyı Müslüman kökenli biri yapsaydı ''İslami terörist'' deyip İslam ile terörü özdeşleştirme çabalarını görecektik. Ama saldırıyı Hristiyan biri yapınca ''Beyaz ırkçı'' deyip geçiştiriyorlar.
Geçenlerde, değerli edebiyatçımız Mustafa Kutlu abiyle sohbet ederken konu medyanın toplumdaki gücüne gelince, Mustafa abi şöyle çarpıcı bir ifade kullandı: ''Medyanın gücü mü gücün medyası mı?'' Gerçekten de Batı medyasının büyük bir kısmı belli güçler adına yayın yaptıkları hem bu olayda hem de geçmişte birçok olayla ilgili yayınlarında gördük.
Cemal Kaşıkçı cinayetinden sonra, Suudi rejiminin bundan nasıl etkileneceğini göreceğiz ama ABD'de küreselcilerle ulusalcıların arasındaki rekabetin kızışmasına neden olduğu net görülüyor.
ABD'li bir dış politika uzmanına bu son olaylar çerçevesinde bazı sorular sorduğumda bana özetle şunları söyledi: '' ABD eninde sonunda Siyonizm'le yüzleşecektir. Ya ABD Siyonizm'le hesaplaşacak ya da Siyonizm ABD'yi dünyada izole edecek.''
Öyle görülüyor ki, Cemal Kaşıkçı cinayetiyle Türkiye'yi zor durumda bırakmak isteyenler, kendileri zor durumda kalacaktır.
.
Tarihten ders alanlar tahriklere kapılmaz
Mehmet Beyhan
07.11.2018 - 00:02
Yayınlanma
Bugün yaşadığımız hadiseler, geçmişten bağımsız değildir. Bu nedenle tüm sosyal ve siyaset bilimcileri derler ki: ''Bugünü anlamak için geçmişi iyi kavramak gerekir.'' İngiliz tarihçi Robert Tombs bir makalesinde der ki: '' Tarih, insanın geçmişinden dersler çıkartarak geleceğine yön vermesini sağlar.''
Belki de geçmişten yeterince istifade edilmediği içindir ki, Ziyaüddin Serdar ''İslam Medeniyetinin geleceği'' eserinde şu tespiti yapar: ''Müslümanlar, topluca acı çekmektedir.''
Peki, Müslümanlar yaşadıkları acıların sebep ve sonuçlarını, iyi değerlendirmeden bugünü ve yarını anlayabilirler mi?
İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu durumun tarihsel sürecini değerlendirmek bu yazının sınırlarını aşan bir konudur. Biz bu yazımızda yakın geçmişte İngilizlerin bazı Arap liderlerini aldatarak İslam coğrafyasını nasıl parçaladıklarını kısaca hatırlatmak istiyoruz ki, bugün Kürtler üzerinde yapılan benzer çalışmalara ışık tutsun.
İngilizler, Hindistan ve Mısır'da iyice hakimiyet sağladıktan sonra, henüz Osmanlı toprakları olan Arabistan, Filistin ve Suriye'ye gelir. Savaştan önce Arkeolog ve başka sıfatlar adı altında bu coğrafyanın sosyolojik haritasını çıkartır, Kahire'de bulunan İngiliz İstihbarat Dairesine ait büroya topladıkları tüm bu bilgileri aktarırlar. Araplar üzerinde etkili bir isim olan arkeolog Lawrence 4 Aralık 1914'te Teğmen rütbesiyle Mısır'daki bu büroya atanır.
Hüseyin Bin Ali, Abdülhamit döneminde İstanbul'a getirtilerek uzunca bir süre kalır. Oğlu Abdullah Mekke, Faysal ise Cidde mebusu olarak Osmanlı Parlamentosu'nda görev yaparlar. İttihat ve Terakki'nin iktidarında Hüseyin Bin Ali, Mekke Şerifi olarak gönderilir.
Coğrafyayı parçalamak için planlar hazırlayan Lawrence, Mekke Şerifi olarak gönderilen Hüseyin bin Ali'yi bulur. Çünkü amacı, Arapları Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandırıp İngiltere'ye bağımlı ve birbirinden kopuk küçük prensliklerden oluşan siyasi yapılar oluşturmaktı. Ancak İngilizler bu amaçlarını gizleyerek Şerif Hüseyin'e ''Büyük Arap İmparatorluğu'' vaadiyle gittiler. Ne yazıktır ki, Şerif Hüseyin aldanır ve ''Osmanlı hükümetini artık tanımadığını'' söyleyerek 10 Haziran 1916'da isyan eder.(Tarih dergisi)
O gün Araplar üzerinde çalışmalarını sistematik haline getiren İngilizler, coğrafyanın parçalanmasına neden oldular ve İsrail'in kurulmasının yolunu açtılar. Bugün İsrail ise: ''Türkler, Farslar ve Araplar, Kürtleri din ile kandırıyor.'' deyip tahrik ediyor.(Jerusalem Post)
Bu tahriklerin orta ve uzun vadede olmak üzere iki amaca hizmet ettiğini düşünüyorum. Birincisi; Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerji paylaşımında Türkiye'yi denklem dışı bırakmak için PKK'yla meşgul etmek. İkincisi; uzun vadede Nil ile Fırat arasındaki coğrafyaya erişmek.
Şimdi hala PKK ve uzantılarına sempatiyle bakan Kürt kardeşlerime sesleniyorum; ortak bir tarihe, kültüre, coğrafyaya sahip olan tüm kardeşlerimizle ortak bir gelecek kurmak mı daha mantıklı yoksa tarihten ders almayarak İsrail'in tahriklerine kapılıp coğrafyamızı tahrip etmek mi daha mantıklı? Aklınızın ve vicdanlarınızın ''Tarihten ders alanlar tahriklere kapılmaz.'' dediğinizi duyar gibiyim.
.
Yunanistan ateşle oynuyor
Mehmet Beyhan
14.11.2018 - 00:01
Yayınlanma
Yunanistan Dış işleri Bakanı Nikos Kotzias geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada: ''Yunanistan karasularını altı milden 12 mile çıkarmayı planladığını'' duyurması, yıllardır Türk-Yunan anlaşmazlığını tekrar alevlendirdi.
Birçok devlet arasında sorun teşkil eden ''Kara sular'' konusu, Türkiye ile Yunanistan arasında söz konusu olunca, sorun daha da derinleşerek savaş riskine dönüşmektedir. Çünkü Türk-Yunan ilişkilerinde ''Kara sular'' mevzusu, mevcut uluslararası hukukun ötesinde tarihsel bir arka planı vardır.
Bu çerçevede tarihe baktığımızda 19. Yüzyılda Süveyş Kanalı'nın kullanımıyla ilgili bir anlaşmazlık ortaya çıktığını görüyoruz. Yaşanan bu anlaşmazlığı çözmek için İstanbul'da bir antlaşma imzalanıyor.
Uluslararası ilişkiler uzmanları, İstanbul'da imzalanan antlaşmanın ''Kara Sular'' kavramının siyasi anlamda evrensel bir boyut kazanmasında dönüm noktası olarak nitelendiriyorlar. Dolaysıyla 1888 yılında ''İstanbul antlaşmasına'' imza koyan devletlerden biri de Osmanlı devletinin olması, ilk kez Türkiye'nin ''Kara Sular'' konusunda hukuki bir tanımaya imza koymuş olduğunu söylerler.
Bu antlaşma ile Süveyş Kanalının statüsü belirlenmiş, bunun yanında bütün devletlerin kara sularının 3 mil olması gerektiği açık bir şekilde hükme bağlanmış olup, 3 milden sonraki deniz alanları da açık deniz olarak tanımlanmıştır.(Barış Hasan)
Daha sonraki yıllarda ''Kara sular'' 3 mil den 6 mile çıkarıldı. Birleşmiş Milletlerin 1982 yılında düzenlediği ''Deniz Hukuku sözleşmesi'' 6 milden 12 mile çıkarınca, Türkiye bu sözleşmeye imza koymayarak Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek riskleri görmüş oldu.
Yunan medyasında bu konuyla ilgili yapılan değerlendirmeleri takip edince, yakın ve uzak vadede olmak üzere iki amaca hizmet ettiğini anlıyoruz. Yunanlıların kara sularının ''12 mil'' ısrarının yakın vadedeki amacı, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de keşfedilen doğalgaza erişimini engellemek. Uzak vadedeki amacı ise, ''Büyük Fikir'' anlamına gelen ''Megali İdea'' dedikleri İstanbul'unda içinde bulunduğu geniş bir alanı kapsayan yeniden büyük Yunan imparatorluğunu kurma hayali yatıyor. Yunanistan'ın 12 mil ısrarı uzak vadedeki amaçları için önemli bir adım olacağını düşünüyor.
Mili Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar: ''Böyle bir girişim savaş sebebidir'' açıklaması hem Türkiye'nin Yunanistan'ın bu amaçlarının farkında olduğunu gösteriyor hem de canı pahasına olsa da böyle bir girişime izin vermeyeceği konusundaki kararlılığını gösteriyor.
Lozan antlaşmasının 12. Maddesine baktığımızda kısa bir tanımla karasuları 3 mil olarak belirlemiştir. Yunanlıların 17 Eylül 1936 tarihinde 230 sayılı Yunan Bakanlar Kurulu kararıyla Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki kara sularını 6 mile çıkarttığını ilan etmiş, olması, Türkiye'nin tanımadığı tek taraflı bir ilan olmuştur.
Türkiye'nin o dönemde Yunanlıların tek taraflı bu ilanına ses çıkarmaması, Balkanlarda barışı korumak, Akdeniz'de ise, İtalya'nın yayılmacı emellerine karşı Yunanlılarla iyi ilişkiler içinde olmak istemiştir.
Türkiye komşusu Yunanistan'la bugünde iyi ilişkiler içinde olmak istiyor. Ama ne yazık ki Yunanistan bir takım ülkelerin tahriklerine kapılarak ateşle oynuyor. Komşumuz Yunanistan'a Yunanlıların bir atasözünü hatırlatmak isterim: ''Ateşle oynayanı ateş yakar''
.
ABD neden Türkiye’yle yakınlaşma arayışında?
Mehmet Beyhan
21.11.2018 - 00:02
Yayınlanma
Soğuk savaşın sonra ermesiyle birlikte dünyanın güç dengeleri değişti. Değişen bu güç dengeleri arasında bütün ülkeler geleceğe yönelik bir arayış içerisinde olduğunu net bir şekilde görüyoruz.
Dünyanın gelecek arayışları sürdüğü bir dönemde ABD tüm ülkeleri endişelendirecek ticaret savaşları başlattı. İran'a yaptırım kararları, Güney Asya denizinde Çin ile gerginlik çıkartması, Venezuela'nın iç işlerine karışması, Afrika'daki kabile savaşların arkasında ABD istihbaratının olduğu düşüncesi ''ABD, istikrarsızlık çıkaran bir ülkedir'' algısı tüm dünyada gittikçe yaygınlaşıyor.
Dünyada böyle bir algı yaygınlaşırken ABD müttefiki olan Avrupa için de: ''Artık sizi sırtımızda taşımayacağız.'' İfadesinden sonra Fransa ve Almanya'nın başını çektiği AB'nin kendi güvenlik sistemini kurma arayışlarına yöneltti. Almanya Başbakanı Merkel: ''Avrupa kendi güvenliğini sağlamalı'' deyince ABD-Avrupa ilişkileri iyice gerilmeye başladı.
Bu gelişmelerden sonra GPF'de okuduğum bir yazıda: ''Trump yönetiminin Feto'yu Türkiye'ye iade etmek için yasal yollar aradığını'' yazması oldukça dikkat çekiciydi. Bunu iki açıdan değerlendirebiliriz. Birincisi, Türkiye, uluslararası platformlarda Feto'nun gerçek yüzünü afişe ettikçe bunun etkili olduğunu gösteriyor. Nitekim Afrika'nın en büyük ülkesi olan Nijerya medyasında: ''Nijerya hükümeti Gülen okullarını denetliyor mu?'' gibi uyarıcı yazılar yayınlamaya başladı. İkincisi Avrupa-ABD ilişkileri gerginleşince Türkiye'yle tekrar yakınlaşma çabası olduğunu gösteriyor. Keza Foreign Affairs'de çıkan bir yazıda şöyle yazıyordu: ''ABD, YPG ile işbirliği yaptıkça Türkiye, İran ve Rusya'yla işbirliği yapmaya devam edecektir. ABD'nin hem Avrupa'yla rekabet edip hem de bölgenin en önemli müttefiki Türkiye'yi kaybetmesi uzun vadede ABD'nin çıkarlarına zarar verecektir.''
NPR'a konuşan bir başka Amerikalı şöyle diyordu: '' Trump yönetimi dünyadaki siyasal olaylara derinlemesine bakmazsa kendi sonunu getirmiş olacaktır. Türkiye'nin Ortadoğu'da, Kafkasya'da, Balkanlar'da ve Afrika'nın bazı bölgelerinde hala etkisi vardır. ABD Türkiye'yle ilişkilerini düzeltmelidir.''
NPR radyosundan dinlediğim bu değerlendirmeden çok daha önce, Samuel P.Huntington ''Medeniyetler çatışması'' adlı eserinde sadece ABD'nin değil tüm Batı için şöyle yazıyordu ''Batı çökmekte olan bir medeniyettir.''
ABD'nin bir kısım düşünce kuruluşları bu çöküşü görüyorlar. Mümkünse bu çöküşü durdurmak istiyorlar, değilse yavaşlatmak için yeniden jeopolitik denge arayışlarının bir sonucu olarak Türkiye'yle yakınlaşma arayışına girdikleri anlaşılıyor. Ancak bu açıklamaların hiçbirinde Türkiye'nin kaygılarını ''Nasıl gidereceklerine'' dair somut bir öneri yok. Mesela ABD, YPG terör örgütüyle bağlarını kesecek mi? Verdiği silahları geri alacak mı? Feto dahil olmak üzere tüm terör örgütü mensuplarını iade edecek mi?
NATO askeri açıdan, AB ise, siyasi olarak Türkiye'yi yıllarca oyaladı. Türkiye artık kendini bu iki kurumun insafına terk etmeyecek kadar tarihsel tecrübeye ve alternatif jeopolitik seçeneklere sahip bir ülke olduğunu her fırsatta hissettiriyor.
ABD, Türkiye'yle yakınlaşmak istiyorsa bilmelidir ki Türkiye söylemlere değil, sahadaki somut adımlara bakacağını tecrübeyle öğrendi.
.
Hapislerinin duvarlarını ören Arap rejimleri
Mehmet Beyhan
28.11.2018 - 00:02
Yayınlanma
ABD ve İsrail'in Ortadoğu coğrafyasında izlediği politikaları takip ettiğimizde iki hususa çok dikkat ettiklerini görüyoruz. Birincisi Müslüman halklar arasında sürekli fitne planlıyorlar, ikincisi amaçlarını uzun vadeli stratejilere dönüştürerek hareket ediyorlar.
Bunun karşısında Müslüman halkların başındaki Arap rejimlerinin, zayıf olduğu iki husus vardır. Birincisi planlanan fitne tuzaklarına çabuk düşüyorlar, ikincisi uzun vadeli stratejiler yerine günü kurtarmak peşindeler.
İsrail ve ABD kaynaklarını bir plan dahilinde somut çıkarları için mücadele ederken, Arap rejimleriyse, kısır çekişmelerle kaynaklarını heba ediyor. Bu nedenle İsrail ve ABD hep kazanıyor, Arap rejimleriyse hep kaybediyor.
Yemen'in perişan olması, Irak'ın bu halde olması, Suriye'nin adeta felç olması, Mısır'ın siyasi ve ekonomik krizden çıkamaması, Libya'da belirsizliğin hala sürmesi, Filistin'de Hamas ile El-Fetih arasında kalıcı bir barışın sağlanamamış olması en somut örneklerdir.
S. Arabistan'ın PKK'nın yan kuruluşu olan YPG'ye 100 milyon dolar yardım etmesi, ABD'de PKK'nın amaçlarına hizmet eden bir takım organizasyonlara BAE'nin finanse etmesinin nedenini merak ediyordum. Bu konuyu biraz araştırınca gördüm ki, İsrail Arap rejimlerine hep şöyle propaganda yapıyor ''Türkiye sizi işgal etmek istiyor.'' Arap rejimlerini bu şekilde tuzağa düşürerek Türkiye'ye düşmanlık etmesini sağlıyor.
Halbuki Arap rejimleri, Türkiye'nin coğrafi konumundan istifade ederek uzun vadeli stratejiler geliştirerek kendilerine geniş bir alan açma yerine, İsrail fitnesinin bir sonucu olarak Türkiye'ye düşmanlık edip sırtını coğrafyaya dönüyorlar.
Dünyanın siyasi tarihini ana hatlarıyla bilen herkes bilir ki, sırtını coğrafyaya dönen hiçbir devletin geleceği olmamıştır.
ABD ve İsrail, Ortadoğu coğrafyasında Arap rejimlerini hapsedecek tuğlaları ellerine tutuşturuyor, ne yazıktır ki onlarda farkına varmadan kendi hapislerinin duvarlarını kendi elleriyle örüyorlar.
İsrail, bir süredir bazı Arap ülkelerine giderek bazı görüşmeler yapıyor. Bu görüşmelerin arka planında neler olduğu kendi gazetelerinin birinde şu başlık ele veriyor : ''İsrail Arap Kürt Konfederasyonunu tartışıyor.''
İsrail'in bu stratejisi iki amaca hizmet ettiğini düşünüyorum. Birincisi amaçlarını gerçekleştirmek için Arapları taşeron olarak kullanmak, ikincisi Müslüman halklar arasında fitne çemberini genişletip düşmanlığı kalıcı bir hale getirmek.
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, Arap rejimlerinin bu hatalı tutumlarına rağmen, tarihsel ve kültürel bir perspektifle olaylara yaklaşmalı, İsrail'in stratejisini akamete uğratacak bir istikamet çizmelidir. Böylece hem Ortadoğu coğrafyasında kalıcı barışın sağlanmasında etkili olmuş olur hem de Arapları hapsedecek duvarları yıkmış olur.
Türkiye, yerel seçimlere doğru giderken etrafında olup bitenleri göz ardı etmeden, dünya dengelerini gözeterek, gücüyle uyumlu bir strateji geliştirerek İsrail'in tuzaklarını bozmalıdır.
Türkiye bunu başarabilecek tarihsel tecrübeye sahiptir.
.
Ortadoğu’da kargaşayı daha da derinleştirmek istiyorlar
Mehmet Beyhan
05.12.2018 - 00:01
Yayınlanma
İsrail ve ABD'nin Ortadoğu politikaları kargaşa üzerine kurulduğunu Amerikalı yazar George Friedman yazılarında açıkça itiraf ediyor.
Ne yazık ki, Ortadoğu'daki siyasi gelişmeler var olan kargaşayı daha da derinleştirecek birtakım adımların atıldığını görüyoruz. Eğer önlem alınmazsa daha önce hiç görmediğimiz yıkıcı sonuçların bizi beklediğini öngörmek zor değildir.
Elbette bu kargaşanın oluşmasına yön veren başta İsrail ve ABD'dir. Ancak bu satırları yazarken Şemsettin Özdemir Beyden dinlediğim çarpıcı bir ifadesini paylaşmak isterim: ''İblise niye İblislik yapıyorsun denilmez.'' Dolaysıyla sadece başkalarını suçlayarak sorunlarımıza bir çözüm bulamayız.
İsrail ve ABD bölgede kargaşayı derinleştirmek için Arap rejimlerini Türkiye ve İran'la korkutarak şöyle diyorlar: ''Türkiye Osmanlı hayalleriyle sizi işgal etmek istiyor. İran ise, Ortadoğu'da bir Şii hakimiyeti kurup Mekke ve Medine'ye hakim olmak istiyor.'' Özellikle İsrail bu şekilde propaganda yaparak Arap rejimlerini şuna ikna etmeye çalışıyor: ''Bunu engellemek için Kürt devletine destek verin.'' İsrail'in Arap rejimlerine yaptığı ziyaret turlarının perde arkasında bu amaç yatıyor.
İsrail ve ABD, Arap rejimlerini bu şekilde korkutarak onları hakimiyetlerine alıp modası geçmiş silahlarını satarken, Kürtleri de amaçları için sadece bir araç olarak görüyorlar. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim bir hususu tekrar edeceğim; İsrail'in esas amacı ''Vaat edilmiş topraklar'' dedikleri Nil ile Fırat'a erişmektir. İsrail'in bu amacı kargaşanın boyutlarını daha da derinleştirir ve en başta da Kürtlerin felaketi olur.
Eğer bazı Arap rejimleri, ABD-İsrail politikalarının etkisinde kalarak Türkiye'ye karşı olan tutumlarını değiştirmezlerse kendilerine üç açıdan zarar verecekleri açıktır.
1-Coğrafi açıdan kendilerini dar bir alana sıkıştırırlar.
2-Siyasi açıdan ABD-İsrail ile ilişkilerini geliştirdikçe kendi halklarıyla bağlarını zayıflatırlar.
3-Ekonomik açıdan petrole olan bağımlılıkları devam eder.
Halbuki bu rejimler, Türkiye'yle iyi ilişkilerde olsalar belirttiğimiz bu üç hususun aksine kendilerine muazzam faydalar sağlamış olurlar.
1-Coğrafi açıdan Türkiye üzerinden Balkanlar'dan Avrupa'ya, Kafkasya'dan Orta Asya'ya kadar geniş bir coğrafyaya kendilerine alan açmış olurlar.
2-Siyasi açıdan Türkiye'yle iyi ilişkilerde olurlarsa, hem uluslararası ilişkilerde daha etkili olurlar hem de kendi halkları nezdinde itibarları olur.
3-Ekonomik açıdan Türkiye'nin üretim gücü, Arapların enerji ve sermayesiyle buluştuğunda ekonomilerini çeşitlendirerek muazzam bir güç elde ederler.
Böyle bir güç karşısında ne İsrail Filistin'de sürdürdüğü vahşette devam edebilir ne de Ortadoğu'da kargaşayı daha da derinleştirmek istekleri amaçlarına ulaşır.
Ortadoğu'da birinci sorun İsrail ve ABD'nin acımasız kargaşa politikalarıdır. Çözümü de Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların kanlarına ve kaynaklarına yönelmiş bu güçlere karşı kısır tartışmaların dışına çıkarak ortak bir mücadele yöntemi bulmaktır.
.
Fransa’yı yaktıranlar Filistin’i yakanlardır!
Mehmet Beyhan
12.12.2018 - 00:01
Yayınlanma
Fransa Cumhurbaşkanı Sayın Macron şöyle demişti: ''Avrupa kendi güvenlik sistemini kurmalı.'' Bu ifadeden sonra Fransa'da kendilerini ''Sarı Yelekliler Hareketi'' olarak tanıtan göstericilerin sokakları savaş alanına çevirmesi oldukça dikkat çekicidir.
Fransa'da gösteriler başlamadan önce, ABD medyasında Fransa başta olmak üzere Avrupa ekonomisinin çok kötü olduğunu yoğun bir şekilde yazmaya başladılar. Fox TV'ye konuk olan bir yorumcu şöyle diyordu: ''Gittikçe fakirleşen Avrupa halkının buna ne kadar sesiz kalacağını merak ediyorum.''
İsrail medyasında çıkan bir analizde ise, şöyle diyordu: ''Avrupa'yı ayakta tutan ABD'dir.'' Üstü kapalı tehditkar olan bu ifadeleri ABD medyasında çıkan yorumlarla yan yana koyduğumuzda şöyle bir sonuç çıkıyordu; Avrupa ABD'yle rekabet etmeye devam ederse bunun maliyeti ağır olur.
Bir Aralık Cumartesi günü Akit TV'de Sabri Balaman beyin yönettiği ''Ters Kutuplar'' adlı programın canlı yayın konuğuydum. Fransa'da başlayıp Belçika ve Hollanda'ya sıçrayan sokak gösterilerine ilişkin soruya özetle şöyle yanıtlamıştım: ''Amerika ile Avrupa'nın rekabetinde Fransa'nın tutumu biliniyor. Özelikle Macron'un Avrupa kendi güvenlik sistemini kurmalıdır ifadesinden sonra gösterilerin olması bize gösteriyor ki bu olayların arkasında bir takım Siyonist lobiler vardır.''
Hatırlayacağınız gibi Almanya bazı Türk siyasetçilerine konuşma izni vermeyince iki ülke arasında gerginlik çıkmıştı. ''Bu gerginliğin arka planında ne var?'' Diye bir soru kendime sordum ve araştırmaya başlamıştım. Araştırmalarımın sonucunda fark ettim ki, Almanları Türkiye'ye saldırtanlar bir takım Siyonist lobilerdir. O zaman Batı dünyasına bir uyarıda bulunarak şöyle demiştim: ''İsrail'in politikalarına alet olan Batı bilmelidir ki, İsrail amaçlarına ulaşırsa size de rahat olmayacaktır.''(Düşünce Mektebi 24-08-2017)
Arzu eden internet ortamında o yazıma bakıp daha detaylı inceleyebilir. Dolaysıyla bugün Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa devletlerinin yaşadığı kargaşanın sonuçlarını 2017 yılında öngörmüşüz. Siyonist İsrail daha nihai hedeflerine ulaşmadan Avrupa'yı rahat bırakmadığı görülüyor.
Avrupa'yı bile istikrarsızlaştırabilen Siyonist güçler geri bıraktırılmış ülkelerdeki eylemleri daha acımasızdır.
İran ile Suudi Arabistan'ı karşı karşıya getirip Yemen'i perişan eden, seçilmiş meşru Cumhurbaşkanına darbe yaptırıp Mısır'ı istikrarsızlaştıran, güney sınırlarımızda PKK'ya bir terör devleti kurdurup Kürtlerin yaşadığı toprakları Filistin'e çevirmek isteyen, Afrika'da kabileleri birbirine düşürüp kaynaklarını talan eden hep aynı Siyonist güçlerdir. Bugün Fransa'nın sokaklarını yaktıranlar yıllardır Filistin'i yakıyorlar.
Siyonizm artık küresel bir sorundur. Dünya bu soruna bir çare bulamazsa, Siyonizm tüm dünyayı çaresiz bir hale getirecektir.
.
ABD zor durumda
Mehmet Beyhan
19.12.2018 - 00:02
Yayınlanma
Geçtiğimiz günlerde Başkan Erdoğan'ın Fırat'tın Doğusuna askeri operasyon yapacağını açıklayınca, Siyonistlerin yönlendirmesiyle hareket eden Trump yönetimi zor durumda kaldı. Bir tarafta NATO ortağı olan Türkiye'yi tamamen kaybetmek istemiyor, diğer tarafta bölgeyi istikrarsızlaştıran terör unsurlarının bitmesi işine gelmiyor.
Bir kaynaktan edindiğim bilgiye göre, Ulusal Koalisyon Güçlerin mensubu Ahmet Cabbar, ABD'ye ait bir uçakla Suriye'nin Kuzeyine giderek Demokratik Suriye Güçleriyle(SDG) bir görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra Erbil'e giderek Mesut Barzani'yle de bir görüşme yapan Cabbar, sonra Türkiye'ye gelerek şöyle bir öneride bulundu: ''PKK'ya karşı Kuzey Irak Kürdistan'ı ile birlikte operasyon yapalım.'' Bu tür tekliflerle Türkiye'yi oyalamak istiyorlarsa, Türkiye bunu anlayacak yeterli tecrübe ve birikime sahip olduğunu bilmeleri gerekir.
Benzer bir iddia da ABD'nin düşünce kuruluşu olan GPF'de kaynak belirtmeden şöyle bir rapor yayınladı: ''Irak Kürdistan'ı Türk ordusuyla birlikte PKK'ya karşı savaşacak.'' Bu iddiaların doğru olup olmadığını bekleyip göreceğiz ama net olan bir husus var ki, Türkiye'nin kararlı tutumu Siyonistlerin kurduğu birçok denklemi daha şimdiden bozacağını görüyoruz.
Dün NPR radyosunda konuşan bir uzman şöyle diyordu: ''ABD'nin Türkiye'yle olan mevcut politikaları orta ve uzun vadede ABD'nin çıkarlarına zarar verecektir.'' Özellikle ABD ile Avrupa arasındaki rekabetin giderek kızıştığı bir dönemde, Türkiye küresel güç mücadelesinde denklemleri etkileyecek bir konumda olduğunu ABD iyi biliyor. Türkiye, içindeki Feto ihanetine rağmen, şu dört hususa önem vererek uluslararası ilişkilerde konumunu daha da önemli bir hale getirdiği açıktır.
Savunma sanayisinde önemli yatırımlar yaparak dışa bağımlılığı azaltmıştır.
Dünyanın birçok ülkesinde elçilikler açarak o ülkelerle ticari ilişkilerin gelişmesinin önünü açarak ekonomiyi geliştirmiştir.
Yeterli olmasa da Türkiye son yıllarda teknoloji üretmeye yönelerek katma değeri yüksek ürünler üretmeye yönelmiştir.
TİKA, TRT World, TRT Arapça, TRT Kurdi kanallarını kurarak kültürel alanda önemli adımlar atmıştır.
Türkiye'nin attığı tüm bu adımlar oldukça önemlidir. Küresel güçler bu bölgede politika belirlerken Türkiye'yi daha fazla dikkatte almak zorunda bırakacaktır.
ABD Türkiye'nin hassasiyetini dikkate almadığı için ''Çivi çiviyi söker'' anlayışının gereği olarak kendi içinde güçlenmesi için motive etmiştir. Dışarıda da denge arayışlarını hızlandırarak tek seçeneğin ABD olmadığının mesajını net bir şekilde vermiştir.
Türkiye seçime doğru giderken kendi iç barışına zarar verecek bir söylemden kaçınması tüm siyasi partilerin sorumluluğudur. Türkiye temel meselelerde kendi içinde bütünlük sağladığı oranda dışarıda kanımıza ve kaynaklarımıza yönelmiş emperyalist güçlere karşı daha etkin olup onları daha çok zor durumda bırakacağı muhakkaktır.
.
ABD’nin Suriye’den çekilme kararı
Mehmet Beyhan
26.12.2018 - 00:00
Yayınlanma
ABD'nin Suriye'de çekilme kararı birçok ülkede şaşkınlığa neden oldu. Bize göre ABD'nin bu açıklaması son derece gerçekçiydi ve şaşıracak bir şey yoktu. ABD'nin dış politikasını ana hatlarıyla takip eden herkes bilir ki, ABD dünyadaki gücünü korumak istiyor. ABD dünyadaki gücünü korumak istiyorsa bu bölgenin en önemli ülkesiyle çatışarak yapamaz. Burada şu gerçeği hatırlatmakta fayda vardır, ABD'nin dünyadaki gücü sadece sahip olduğu silahlarla değil kurduğu diplomatik ilişkilerledir.
Küresel çapta siyaset yapan devletlerin dış politikalarını incelediğimizde iki hususa özel önem verdiklerini görürüz. Birincisi, coğrafya, ikincisi ise, coğrafya ile siyaset arasındaki köprüyü kuran devlet veya devletlerdir. Bunun literatürdeki karşılığı ise, jeopolitiktir.
Bu tespit çerçevesinde düşündüğümüzde üç tane kıtanın kesiştiği Ortadoğu coğrafyası ve bu coğrafyanın en önemli ülkesi olan Türkiye oldukça önemli bir devlettir. Küresel çapta siyaset yapan ABD'nin Suriye'den çekilme kararını bu çerçevede değerlendiriyor ve ABD açısından gerçekçi buluyorum.
ABD'nin bu açıklamasını Türkiye açısından değerlendirdiğimizde ise, Türkiye her fırsatta ABD'nin bir terör örgütüyle iş tutmasını eleştirdi. Geldiğimiz sonuç ise, Türkiye'nin bu kararlı duruşu ABD'ye böyle bir adım attırmasına neden olduğu da ortadadır. Bunu kimse hamaset filan yaptığımızı düşünmesin dünya medyasını takip eden herkes bu hakkı teslim etmek zorunda kaldı.
ABD'nin bu tavrı Türkiye'nin dünyadaki imajı açısında önemli bir kazanımdır ama unutmayalım ki ABD, küresel güç olma iddiasından vazgeçtiğini söylemedi. Sadece Suriye'den çekileceğini söyledi dolaysıyla temkinli olmakta yarar vardır!
O zaman burada iki soru çok önem arz ediyor. Birincisi, ABD küresel gücünü koruma iddiasından vazgeçmediyse, ne karşılığında Suriye'den çekilme kararını açıkladı? İkincisi, küresel hegemonyasını korumak isteyen ABD'nin Türkiye'yle iyi ilişkilere sahip olması Türkiye için iyi mi?
Uluslararası dengelerin hızla değiştiği bir ortamda birinci soruya kesin yargı bildiren cümlelerle cevap vermek oldukça zordur. Ancak ABD'nin açıklamalarına göre: ''Türkiye'nin İŞİD ile mücadele edeceğine kuvvetli güvenceler karşılığında çekilme kararı verdiklerini'' söylüyorlar.
İkinci soruya yönelik şunu söyleyeyim; Türkiye, dünyadaki her ülkeyle iyi ilişkiler kurmak istediği gibi ABD'yle de iyi ilişkiler kurmak istiyor. Ancak küresel hegemonya iddiasından vazgeçmemiş bir ABD'yle Türkiye'nin iyi ilişkiler kurmasının belli riskleri ve zorluklarının da olacağını belirtmeliyim.
ABD'nin iddiaları var ama Türkiye'nin de bölgesinde perişan edilmiş devletleri toparlayarak liderlik etme iddiası vardır. Türkiye'nin bu iddiası hem Türkiye açısından hem de bölgesindeki halkların refah ve güvenliği için son derece gerçekçi bir yaklaşımdır. O zaman küresel hegemonya iddiasında vazgeçmemiş bir ABD, bölgesel güç olma iddiası olan Türkiye'ye müsaade eder mi?
Elbette müsaade etmemeye çalışacak. Ancak kendi içinde bir bütün olmuş, her alanda gelişme kaydeden, barış ve güvenliği sağlamak isteyen Türkiye'ye ABD ne yapabilir?
Unutulmaması gerekir ki barışı korumak isteyen Türkiye'nin cazibesi, sürekli kargaşa üreten ABD'den daha fazla artacaktır.
Suriye’nin kuzeyinde yeni oyuna dikkat!
Mehmet Beyhan
29.12.2018 - 00:01
Yayınlanma
Türkiye'nin kararlı duruşu karşısında ABD'nin Suriye'nin Kuzeyinde çekilme kararını açıklamak zorunda bırakılmasının hakkını teslim etmek istemeyen bazı muhalif arkadaşlar ''Trump zaten Mart ayında çekileceğini söylemişti.'' Diyorlar. İyi de Trump daha yakın bir zamana kadar da ''Suriye'den çekilme planımız yok'' demişti. Tüm dünya Türkiye'nin bu hakkını teslim etmişken içimizdeki bazı arkadaşların bu şekildeki tutumları objektif verilerin ışığında değil, her şeye ideolojik veya muhalif gözlüklerle baktıklarını gösteriyor.
Muhalif arkadaşların bu yanlış tutumu kadar, Türkiye'nin kazanmış olduğu bu önemli saygınlığı fazla abartmakta bir o kadar yanlış ve yanıltıcı olabilir. Bu tür ciddi konulara Emmanuel Kant'ın söylediği gibi ''Saf akıl'' yani tüm önyargılardan arınmış bir şekilde, olayların sebep ve sonuçlarını görerek gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Daha açık ifade etmem gerekirse, tarafgirlik veya karşıtlık anlayışıyla yapılan her değerlendirme bizi yanıltabilir.
Bu çerçevede ABD'nin çekilme kararını değerlendirdiğimizde bir önceki yazımda belirttiğim bir hususun altını çizerek tekrar etmek istiyorum ABD Suriye'nin Kuzeyinde çekileceğini söyledi ama küresel gücünü koruma iddiasından vazgeçmedi.
Dolaysıyla ABD hiçbir plan yapmadan böyle bir açıklama yapması düşünülemezdi. Nitekim İran'ın resmi haber sitesi Tehran Times, CİA'nin eski 28 yıllık üst düzey çalışanı olan Profesör Paul Pillar ile yapmış olduğu mülakatta özetle şöyle diyor: "Artık Suriye Kürtlerinin Esad rejimi ile anlaşmak için daha güçlü nedenleri var. Kürtler Esat rejimine sadakat karşılığında özerkliklerini ilan edebilirler.''
Burada üzerinde düşünmemiz gereken kilit cümle ''daha güçlü nedenleri var.'' Bu ifadeden anlaşılıyor ki, birden fazla neden var. Bu nedenlerin neler olabileceği üzerinde düşündüğümüzde hemen iki neden ön plana çıkıyor. Birinci neden PKK'nın elinde hatırı sayılır silahı var. İkincisi ise, ben çekilirken rejimle anlaş. Bu aynı zamanda Rusya'yla da anlaş anlamına geliyor.
Bölgeden aldığım bazı kaynakların verdiği bilgilere göre, YPG üç heyet oluşturarak birini Şam'a, diğerini Moskova'ya, Asya Abdullah başkanlığındaki heyeti de Paris'e gönderdi. Dikkat çekici bir gelişme olarak, Trump'ın ''çekiliyoruz'' açıklamasından sonra, İsrail, Şam'a yakın bölgelerde bulunan İran hedeflerine daha sık bombalamaya başladı.
Tüm bu gelişmelerden benim çıkarttığım sonuç, Esat rejimine diyorlar ki: ''İran'ı bırak PKK'yla işbirliği yap'' Burada cevabını aradığımız soru, Rusya buna nasıl tepki verir?
Rusya'nın buna nasıl tepki vereceği Doğu Akdeniz'de keşfedilen enerjide Rusya'yı tatmin edecek bir payın teklif edilip edilmediğinin belirleyeceğini düşünüyorum. Tüm bu kargaşanın, ölümlerin kan ve gözyaşlarının akmasının arka planında Doğu Akdeniz'deki doğalgazın paylaşımı olduğunu geçmişteki yazılarımda hep vurgulamıştım. Ne yazık ki toplumların tarihsel süreçlerine baktığımızda da savaş ile paylaşım arasında doğrudan bir ilişki olduğunu hep görürüz.
Öyle görünüyor ki, ABD Suriye'nin kuzeyinde çekiliyor ama kan ve gözyaşının akmasını sağlayacak yeni bir oyunu Suriye'de bırakıyor. Bu oyunun tutup tutmayacağını Türkiye'nin sonuçları iyi hesaplanmış atacağı stratejik adımlar gösterecektir.
|
| Bugün 6 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|