 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İHLAS VAKFI YAYINLARI ÖMER FARUK YILMAZ
İÇİNDEKİLER
TAKRÎZ ........................................................................................................... 4
TAKDİM .......................................................................................................... 8
BİRİNCİ BÖLÜM ......................................................................................... 13
Peygamber Efendimiz ve Yetim Abdullah ...................................................... 14
Mübârek nûr’unun yaratılması ........................................................................ 15
Nûrunun temiz alınlardan, temiz alınlara geçmesi ......................................... 16
Dedesi hazret-i Abdülmuttalib ........................................................................ 17
Peygamber Efendimizin şerefli nesebi ............................................................ 18
Zemzem ........................................................................................................... 20
Kurbanlık oğul ................................................................................................ 22
Yahudilerin Hazret-i Abdullah’a suikast planı ................................................. 24
Hazret-i Abdullah’ın Evlenmesi ...................................................................... 25
Mübârek Nûr’unun annesine geçmesi ............................................................ 25
Müjde Haberleri ............................................................................................... 26
Hükümdar Humeyr bin Rebi ............................................................................ 29
Câhiliyye devri ................................................................................................. 31
Fil Vakası ......................................................................................................... 35
Kâinatın Sultanı geliyor .................................................................................. 36
DÜNYÂYI TEŞRÎFLERİ (PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU) ............. 37
Ümmetim, ümmetim ....................................................................................... 37
Resûlullah’ın doğduğu gece vukû bulan önemli hâdiseler ............................. 43
ÇOCUKLUĞU .............................................................................................. 47
Sütanneye verilmesi ........................................................................................ 47
Mübârek Başı üzerinde bir bulut ..................................................................... 51
Mübârek Göğsünün yarılması (Şakk-ı sadr) ................................................... 51
Halîme hâtun anlatıyor .................................................................................... 52
Muhterem Annenin vefâtı ............................................................................... 53
Anne ve Babası mü’min idi ............................................................................ 54
Mübârek Dedesinin yanında ........................................................................... 55
Necrânlı rahip .................................................................................................. 56
Hükümdar Seyf ibni Zilyezen ......................................................................... 56
Mübârek Dedesinin vefâtı ............................................................................... 59
Ebû Tâlib’in himâyesinde ............................................................................... 60
Râhip Bahîra ................................................................................................... 60
Amcası Zübeyr ile Yemen’e gitmesi ............................................................... 63
GENÇLİĞİ VE EVLENMESİ ..................................................................... 65
Gençliği ........................................................................................................... 65
Ticâretle meşgûl olması .................................................................................. 66
Misk kokusu gizlenmez .................................................................................. 70
Nefise binti Müniyye Hatun anlattı ki ............................................................. 71
Hazret-i Hadîce vâlidemiz ile evlenmesi ........................................................ 73
Yeter ki siz emredin ........................................................................................ 73
533
Zeyd bin Hârise ............................................................................................... 76
Kâbe hakemliği ............................................................................................... 78
Peygamberliğinin bildirilmesi ......................................................................... 79
Cebrâil aleyhisselâmla ilk görüşme ve ilk vahiy ............................................ 80
Taşların ve ağaçların selâmı ............................................................................ 82
İslamiyeti tebliğ etme, anlatma emrinin gelmesi ............................................ 82
İlk müslümanlar (Sâbikûn-i İslâm) ................................................................. 83
Hazret-i Ebû Bekir’in müslüman olması ........................................................ 84
Hazret-i Ali’nin müslüman olması .................................................................. 86
Hazret-i Osman’ın müslüman olması ............................................................. 87
Yakın akrabâyı dâvet ....................................................................................... 88
Güneşi sağ elime verseler ............................................................................... 91
Eziyet, işkence ve zulüm ................................................................................. 93
Ebû Leheb’in elleri kurusun ............................................................................ 95
Cübeyr bin Mutim “radıyallahü anh” şöyle anlatmıştır ................................ 100
Eshâb-ı kirâma yapılan işkenceler ................................................................ 101
Allah birdir, Allah birdir ............................................................................... 101
Olmadık işkence ............................................................................................ 103
Bayılıncaya kadar işkence ............................................................................. 104
Dâr-ül-Erkâm ................................................................................................ 106
Öldüresiye işkence ........................................................................................ 107
İlk şehid, ilk kan ............................................................................................ 107
Hazret-i Ebû Zer Gıfârî’nin müslüman olması ............................................. 108
Kâbe’de açıktan Kur’ân-ı kerîm okunması .................................................... 111
Tufeyl bin Amr’ın müslüman olması ............................................................ 112
Panayırlarda dâvet ......................................................................................... 114
Müşriklerin Kur’ân-ı kerîm dinlemesi .......................................................... 115
Hâlid bin Sa’îd’in îmânı ................................................................................ 118
Mus’ab bin Umeyr’in müslüman olması ...................................................... 119
HABEŞİSTAN’A HİCRET ........................................................................ 120
Habeşistan’a birinci hicret ............................................................................ 120
Hazret-i Hamza’nın müslüman olması ......................................................... 122
Hazret-i Ömer’in müslüman olması ............................................................. 125
Habeşistan’a ikinci hicret .............................................................................. 130
MUHÂSARA ............................................................................................... 136
Muhâsaranın başlaması ................................................................................. 136
Muhâsaranın kaldırılması .............................................................................. 139
Ay’ın ikiye ayrılması ..................................................................................... 140
Rabbim size de hidâyet nasîb etsin ............................................................... 141
HÜZÜN SENESİ ......................................................................................... 143
Evlât acısı ...................................................................................................... 143
Ebû Tâlib’in vefâtı ........................................................................................ 143
Hazret-i Hadîce vâlidemizin vefâtı ............................................................... 144
Birinin eli havada kaldı, biri âmâ oldu .......................................................... 147
Hazret-i Âişe ve Hazret-i Sevde’nin nişânı .................................................. 147
534 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Akabe mülâkatı ............................................................................................. 148
Tâiflileri îmâna dâveti ................................................................................... 149
“Lâ ilâhe illallah” diyerek kurtulunuz ........................................................... 154
Mİ’RÂC ....................................................................................................... 157
İnandım! Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! ........................................... 170
AKABE BÎ’ATLARI .................................................................................. 174
Birinci Akabe bî’atı (sözleşmesi) .................................................................. 174
Medîne’de doğan güneş ................................................................................ 175
Senet-üs-sürûr (Sevinç yılı) .......................................................................... 176
İkinci Akabe bî’atı ......................................................................................... 177
HİCRET ....................................................................................................... 180
CENNET IRMAĞI ....................................................................................... 186
Sürâka bin Mâlik ........................................................................................... 190
Kâinatın Sultânı geliyor ................................................................................ 192
Merhabâ Sâlih kardeş .................................................................................... 194
MEDÎNE-İ MÜNEVVERE DEVRİ .......................................................... 199
Ensar ile Muhâcirlerin kardeş olması ........................................................... 200
ESHÂB-I KİRÂMIN EĞİTİMİ ................................................................. 203
Mescid-i Nebî ................................................................................................ 203
Hurma kütüğünün inlemesi ........................................................................... 204
Aile fertlerinin Medîne’ye gelişi ................................................................... 206
Ezân-ı Muhammedî ....................................................................................... 206
Eshâb-ı soffa ................................................................................................. 208
Hazret-i Câbir bin Abdullah’ın ölen iki oğlunun dirilmesi ........................... 210
Gönüller Sultânının sohbeti .......................................................................... 211
Cibrîl hadîs-i şerîfi ........................................................................................ 211
Selmân-ı Fârisî’nin müslüman olması .......................................................... 213
Kuru Hurma ağacının yeşerip taze hurma vermesi ....................................... 218
Melekler, dinlemek için gelirdi ..................................................................... 219
Abdullah bin Selâm’ın müslüman olması ..................................................... 220
İlk yazılı andlaşma ........................................................................................ 222
Ey Habîbîm, mahzûn olma ........................................................................... 224
GAZÂLAR VE SERİYYELER .................................................................. 226
Sefer, Gazâ ve Seriyye .................................................................................. 226
Mescid-i Kıbleteyn ........................................................................................ 226
BEDR GAZÂSI ........................................................................................... 229
Meleklerin yardıma gelmesi ......................................................................... 235
Ebû Cehil’in öldürülmesi .............................................................................. 245
Zafer inananlarındı ........................................................................................ 247
Medine-i münevvereye müjde haberi ........................................................... 249
Hazret-i Rukayye’nin vefâtı .......................................................................... 251
Ebû Süfyân’ın itirafı ..................................................................................... 253
Bedr Gazâsından Sonraki Hâdiseler ............................................................. 256
Hazret-i Âişe ile evlenmesi ........................................................................... 256
Benî Kaynukâ Gazâsı .................................................................................... 256
535
Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın evlenmesi ............................................. 258
Ka’b bin Eşrefin öldürülmesi ........................................................................ 264
Gatfân Gazâsı ................................................................................................ 266
UHUD GAZÂSI .......................................................................................... 268
Bu kılıcının hakkını kim verir ....................................................................... 276
Hazret-i Ali’nin yiğitliği ............................................................................... 280
Talha bin Ubeydullah’ın kahramanlığı ......................................................... 284
Hamra-ül Esed Gazâsı ................................................................................... 294
Reci’ vak’ası .................................................................................................. 294
Bi’r-i Maûne vak’ası ..................................................................................... 300
BENÎ NÂDİR GAZÂSI .............................................................................. 303
Fâtıma Binti Esed’in vefâtı ........................................................................... 305
Hicrî dördüncü sene vukû bulan diğer önemli hâdiseler .............................. 306
Küçük Bedir Gazâsı ...................................................................................... 306
Müreysî Gazâsı ............................................................................................. 308
HENDEK GAZÂSI ..................................................................................... 310
Bir şimşek çaktı ............................................................................................. 312
Allahü teâlâ en güzel vekildir ....................................................................... 315
Yâ Rabbî, küffârı münhezim kıl ................................................................... 322
BENÎ KUREYZÂ GAZÂSI ....................................................................... 329
Sa’d bin Mu’âz’ın şehâdeti ........................................................................... 334
Ebû Süfyân’nın intikâm arayışı .................................................................... 335
Yağmur duâsı ................................................................................................ 337
HUDEYBİYE VAK’ASI ............................................................................. 338
Niyet Ömre, akıbet Hudeybiye ..................................................................... 338
Bî’at-ı Rıdvân ................................................................................................ 343
Hudeybiye sulhnâmesi .................................................................................. 346
DÂVET MEKTUPLARI ............................................................................ 350
Hükümdârlara gönderilen mektuplar ............................................................ 350
Necâşî Eshame’ye mektup ............................................................................ 350
Rum İmparatoru Heraklius’a mektup ........................................................... 353
Râhip Safâtır ................................................................................................. 357
Mısır Meliki Mukavkas’a mektup ................................................................ 359
İrân Kisrâsı Hüsrev Pervîz’e mektup ............................................................ 363
Gassânî Hükümdârı Hâris bin Ebî Şimr’e mektup ....................................... 364
Yemâme Hükümdârı Hevze bin Ali’ye mektup ............................................ 364
Bahreyn Emîri Münzir bin Sâvî’ye Mektup ................................................. 365
Davet mektuplarının neticesi ......................................................................... 365
HAYBER’İN FETHİ ................................................................................... 366
Hazret-i Ali’nin “radıyallahü anh” kahramanlığı .......................................... 372
Güneşin hazret-i Ali için geri dönüşü ........................................................... 377
ÖMRE-TÜL-KAZÂ SEFERİ .................................................................... 378
Hâlid bin Velîd’in müslüman olması ............................................................ 383
MÛTE HARBİ ............................................................................................ 385
MEKKE’NİN FETHİ ................................................................................. 395
536 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kim Mescid-i harâm’a sığınırsa .................................................................... 397
Hak geldi, bâtıl zâil oldu ............................................................................... 401
Merhamete kavuşanlar .................................................................................. 408
HUNEYN GAZÂSI ..................................................................................... 409
Evtas seriyyesi .............................................................................................. 412
Tâif Gazvesi .................................................................................................. 412
Necâşî’nin vefâtı ........................................................................................... 414
TEBÜK GAZÂSI ........................................................................................ 415
Tuzak ............................................................................................................. 420
Mescid-i Dırâr ............................................................................................... 420
Senetül-vüfûd (Elçiler yılı) ........................................................................... 421
VEDÂ HACCI ............................................................................................. 422
VEDÂ HUTBESİ ........................................................................................ 424
Hicretin onuncu yılında vukû bulan diğer olaylar ........................................ 427
PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFÂTI ................................................ 428
Üsâme bin Zeyd’in kumandan tayin edilmesi .............................................. 430
KRONOLOJİ ................................................................................................ 444
İKİNCİ BÖLÜM ......................................................................................... 453
KABİR HAYÂTI .......................................................................................... 454
Peygamber Efendimizin kabrinde diri olması ............................................... 454
Peygamber Efendimizi görmek ..................................................................... 455
Peygamber Efendimizin Kabr-i şerîfini ziyâret ............................................ 459
PEYGAMBER EFENDİMİZLE TEVESSÜL ......................................... 472
Resûlullah Efendimize Salevât-ı şerîfe getirmenin önemi ve fazileti ........... 475
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBÂREK İSİMLERİ ...................... 478
HİLYE-İ SAÂDET ...................................................................................... 480
Peygamber Efendimizin güzelliği ................................................................. 483
Peygamber Efendimizin yüksek ahlakı ......................................................... 486
Peygamber Efendimizin şefâati .................................................................... 489
Mahşerdeki şefaati ........................................................................................ 490
Peygamber Efendimizin mûcileri ................................................................. 492
Peygamber Efendimizin çocukları ................................................................ 497
Veysel Karânî Hazretlerine gönderdikleri Hırka-i şerîfleri ........................... 498
HİLYE-İ SAÂDET ŞİİRİ ........................................................................... 504
MEHAZLAR - KAYNAKLAR .................................................................. 508
II. Abdülhümid Han Yıldız Albümleri Mekke-Medine Fotoğrafları............... 510
İÇİNDEKİLER ..
.TAKDÎM
Allahü teâlâya hamd ve verdiği ni’metlere, iyiliklere, sonsuz şükürler
olsun. O’nun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en güzeli, en
iyisi, en üstünü olan Muhammed (aleyhisselâm)a, temiz Ehl-i beytine ve
onun güzel yüzünü görmekle, faydalı sözlerini işitmekle şerefenen, böylece bütün insanların en kıymetlileri olan şerefli Eshâbı’nın hepsine ve
onların izinde gidenlere de salât u selâm ve hayır duâlar olsun.
Tarihte “Câhiliye Devri” denilen bir dönem vardır. Bu dönemde,
Arabistan Yarımadasında, insanlar putlara tapıyor, sürekli içki içiyor, kumar oynuyorlardı. Kuvvetli olan haklı sayılıyor, kadınlar bir ticâret eşyası gibi alınıp-satılıyor, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı.
Sadece Arabistan Yarımadası değil bütün dünya karanlığa gömülmüştü.
Asya, Afrika ve Avrupa’da da durum bundan farklı değildi. Elbette bunlardan rahatsız olan, memnun olmayan akl-ı selim sahibi insanlar -az da
olsa- mevcuttu ve bunlar Cenab-ı Hakk’a tazarru’ ve niyâzda bulunuyor,
bu karanlık dönemin bitmesi için yalvarıyorlardı.
İnsanlara acıyan Allahü teâlâ, muhtelif asırlarda ve çeşitli coğrafî bölgelerde yaşayan insanlara birçok peygamber gönderdiği gibi, son nebî ve
resûl olan Muhammed (aleyhisselâm)ı da bu karanlığı aydınlatması için
son peygamber olarak vazifelendirdi.
Cenâb-ı Hak, merhamet buyurarak bizi, O’na ümmet etmekle, nîmetlerinin en büyüğüne kavuşturdu. O’na tâbi olmak, uymak lazım geldiğini
açıkça bildirdi. Rabbimize bu muazzam nîmetinden dolayı ne kadar hamd
ve şükretsek azdır.
Dâru’l-Fünûn müderrislerinden Seyyid Abdülhâkim Arvâsi Hazretleri
buyurdu ki: “Her Peygamber kendi zamanında, kendi mekânında, kendi
kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Muhammed (aleyhisselâm)
ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet
kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en
üstünüdür. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’ndan üstün değildir...”
Allahü teâlâ, hiçbir şey yaratmadan önce, Muhammed (aleyhisselâm)
ın mübârek nûrunu yarattı. Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber Efendimiz’e
hitâben: “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruldu. Hadîs-i
kudsîde de: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın alemleri (mahlûkâtı)
yaratmazdım” [İmâm-ı Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye; İmâm-ı
Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye] buyurulmuştur.
2
Îmânın asıl şartı, “Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah” yâni Allahü teâlânın dostlarını sevmek, düşmanlarını sevmemektir. Bu olmadıkça hiçbir
ibâdet kabûl olmamakta, sâhibinin yüzüne çarpılmaktadır. Bu sebeple
“Âlemlerin Efendisi”ni sevmemiz farz olmuş ve O’nun mübârek muhabbetini kalbimize yerleştirmemiz ve güzel ahlâkı ile ahlâklanmamız
emredilmiştir.
Bu muhabbetin devâm etmesi için, asırlardan beri Peygamber Efendimiz’in mübârek hayâtını anlatan kitaplar yazılmıştır, hâlen de yazılmaktadır. O’nun sevgisinin kalplerimize dolup taşması için, Ehl-i Sünnet
âlimlerinin kitaplarından -uzun tedkîkler yaparak- Kâinatın Sultânı, Resûlullah Efendimiz’in mübârek hayâtını yazmaya çalıştık.
Cenâb-ı Hak, hepimizin kalbini Peygamber Efendimiz’in muhabbeti ile doldurup, bizleri Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yolda
bulundursun! Âmin.
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı
TAKRİZ
Her canlıyı yaratan, her mevcûdu, her an varlıkta durduran, hepsini dehşetten
koruyan Allahü teâlâ’ya hamd ediyoruz.
O’nun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en güzeli, en iyisi, en üstünü
olan Muhammed aleyhisselâm’a ve O’nun, ilim, irfân ve iyi ahlâk saçan Âl’ine,
akrabâsına ve yine O’nun rûhlara şifâ olan güzel yüzünü görmekle, faydalı sözlerini
işitmekle şereflenen, böylece bütün insanların en kıymetlileri olan Eshâbı’nın hepsine “radıyallahü teâlâ anhüm / Allahü teâlâ onlardan râzı olsun” ve onların izinde
gidenlere de bizden salât (duâ) ve selâmlar olsun.
Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyarak, onlara faydalı olan şeyleri yaratıp
göndermektedir. Âhirette, Cehennem’e gitmesi gereken mü’minleri ihsân ederek afv
edeceğini, Cennet’e kavuşturacağını bildirmektedir.
Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın nebîsi, resûlü ve habîbidir.
Âdemoğullarının seyyidi, efendisidir. Böyle şerefli bir Peygambere inanan ve O’nun
yolunda gidenler, ümmetlerin en iyileri oldular.
Cenâb-ı Hak, merhamet buyurarak bizi, O’na ümmet etmekle, nimetlerinin en
büyüğüne kavuşturdu. O’na tâbi olmak, itâat etmek lazım geldiğini açıkça bildirdi.
Rabbimize bu muazzam nimetinden dolayı ne kadar hamd ve şükretsek azdır.
Sevgili Güzel Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm”; Allahü teâlâ’nın
en çok sevdiği peygamberidir. Yaratılmış bütün insanların ve bütün meleklerin her
bakımdan en üstünüdür. En güzeli ve en şereflisi, en kıymetlisidir. Allahü teâlâ’nın
en çok övdüğü, bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak seçip gönderdiği, son
ve en üstün Peygamber’dir.
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdular ki:
“Her Peygamber “aleyhimüsselâm” kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselâm ise,
her zamanda, her memlekette, yâni dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en üstünüdür.
Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’ndan üstün değildir. Bu, güç bir şey değildir.
Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, O’nu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın
O’nu medh etmeye gücü yetmez. Hiçbir kimsenin de O’nu tenkîd etmeye kudreti yoktur.”
Allahü teâlâ, hiçbir şey yaratmadan önce, Server-i âlem “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizin mübârek nûrunu yarattı. Kur’ân-ı kerîm’de Peygamber
Efendimiz’e hitâben: “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruldu.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismini söylerken, Sevgili Güzel Peygamberimize,
5
“Habîbim, Sevgilim!” diye iltifât etmiştir. Hadîs-i kudsîde de: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın mahlûkâtı yaratmazdım” buyurulmuştur.
Allahımız, her şeyi, Sevgili Peygamberimizin hürmetine yaratmıştır. Mübârek
ismi, pek çok övülmüş mânâsına gelen Muhammed’dir. Ahmed, Mahmûd,
Mustafâ gibi başka mübârek isimleri de vardır. “Aleyhissalâtü vesselâm.”
Îmânın asıl şartı, Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah, yâni Allahü teâlânın dostlarını
sevmek, düşmanlarını sevmemektir. Bu olmadıkça hiçbir ibâdet kabûl olmamakta,
sâhibinin yüzüne çarpılmaktadır. Bu sebeple Âlemlerin Efendisi’ni sevmemiz farz
olmuş ve O’nun mübârek muhabbetini kalbimize yerleştirmemiz ve güzel ahlâkı ile
ahlâklanmamız emredilmiştir.
Bu muhabbetin devâm etmesi için, asırlardan beri Peygamber Efendimiz’in
mübârek hayâtını anlatan kitaplar yazılmıştır; hâlen de yazılmaktadır. Daha doğrusu O’nun mübârek ismi ile bereketlenilmektedir. Bu bereketten istifâde edilmesi ve O’nun sevgisinin kalblerimize dolup taşması için, Ehl-i sünnet âlimlerinin
kitaplarından uzun tedkîkler yapılarak hazırlanan Kâinatın Sultânı, Resûlullah
Efendimiz’in, güzeller güzeli Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
mübârek hayâtını okumanızı tavsiye ediyoruz. Emeği geçenlerin hepsinden Allahü
teâlâ razı olsun.
Cenâb-ı Hak, hepimizin kalbini Peygamber “aleyhissalâtü vesselâm” Efendimiz’in
muhabbeti ile doldurup, bizleri Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yolda bulundursun! Âmîn!..
Dr.EnverÖren
6 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Harâm
Mekke-i Mükerreme
7
8 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
TAKDİM...Ö.F. YILMAZ
Bismillâhirrahmânirrâhîm.
Allahü teâlâya hamdü senâlar olsun. Onun habîbi, sevgilisi, insanların her
bakımdan en güzeli, en üstünü olan Kâinâtın Sultânı Efendimiz Muhammed
Mustafa “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”e ve Onun iyi ahlâk ve ilim saçan
Âline, yani akrabâsına ve Eshâbının hepsine “rıdvanullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” bizden hayırlı düâlar ve selâmlar olsun!
Muhterem Okuyucularımız!
Allahü teâlâ kullarına merhamet ederek insanları terbiye etmek, iyi ve kötü huyları öğretmek, dünyada ve âhirette mes’ûd olmaları, rahat ve huzûr içinde kardeşçe yaşamaları ve kendine kulluk vazîfelerini bildirmek için Peygamberler gönderdi “aleyhimüsselâm”. Bu mu’allimlerin en yükseği olarak da habîbi olan Sevgili
Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm”ı seçdi. Dünyanın her yerinde, kıyâmete
kadar gelecek olan bütün insanların ve cinlerin Peygamberi olduğunu bildirdi. Ona
gönderilen İslâm dini ile önce göndermiş olduğu bütün dinlerin hükmünü bitirdi.
Onun dini, bütün dinlerin en üstünü ve sonuncusu oldu. Böylece iyiliklerin hepsi,
terbiye üsûllerinin cümlesi, Onun parlak dininde yer aldı. Artık eski dinlerle amel
etmek câiz olmadı.
İki cihân se’âdetine kavuşmak, âhirette Cehennemden kurtulmak, Muhammed
“aleyhisselâm”ın peygamberliğini tasdîk ederek, İslâmiyyete tâbi’ olmakla mümkündür. Bu da, kelime-i tevhîdin “Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün Resûlullah”
iki kısmına birlikte inanmağa bağlıdır. Onun için Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiklerinin hepsine inanmak, Ona ve ismine hürmet etmek, Onun sünnetlerini yapmak ve yaymak, Onun güzel ahlâkı ile huylanmak, Âlini
ve Eshâbını ve ümmetini sevmek lazımdır. Onun gösterdiği yolda giden, Allahü
teâlânın sevgisine kavuşur. Ona tâbi’ olan, itâat eden Allahü teâlâya sâdık kul olmak
se’âdetine erer. En büyük se’âdet de işte budur.
Allahü teâlâ, her şeyden evvel, yâni hiçbir şeyi yaratmadan önce, kendi
nûrundan, Sevgili Güzel Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mübârek
nûrunu yarattı. Bu nûra, “Nûr-ı Muhammedî” denir. Onun güzel nûrundan da;
Cennetleri ve bütün kâinâtı, yaşadığımız bu dünyayı, her şeyi, hepimizi yarattı. Yani
bütün kâinât ve hepimiz, Sevgili Peygamberimizin şerefine ve hürmetine yaratılmış
olduk. Dolayısı ile Sevgili Peygamberimiz hepimize bir rahmet oldu. Bunun için de
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm’de Peygamber Efendimiz’e hitâben: “Seni âlemlere
rahmet olarak gönderdik” buyurdu.
Peygamberlik makamının en yükseği “Hâtem-ül enbiyâ” olmak makamıdır ki,
9
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma mahsustur. Allahü telâlâ, bütün
isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerini, üstünlüklerini Onda toplamıştır. Ondan üstün
bir kimse yaratmamıştır. Cenâb-ı Hak, bütün peygamberlere isimleriyle hitâb ederken, Sevgili Güzel Peygamberimize, “Habîbim (Sevgilim)!” diye iltifât etmiştir.
Hadîs-i kudsîde; “Sen olmasaydın, sen olmasaydın hiçbir şeyi yaratmazdım!”
buyurması, Sevgili Peygamberimizin, bütün insânlardan ve meleklerden dahâ üstün
olduğunun vesikası olmuştur. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, her şeyin yaratanı olan cenâb-ı Hak, Onun rızâsını almak istemiştir.
Bütün varlıklar, Onun mübârek rûhundan feyz almışlardır. Peygamberler dahi,
Onun hayât veren deryâsından bir yudum içmekle Peygamberlik derecelerine yükselmişler; Evliyâlar, Onun sonsuz denizinden bir damla tatmakla muratlarına ermişlerdir. Yeryüzündeki melekler, Onun hizmetçileri, göklerdekiler de âşıkları olmuşlardır.
Allahü teâlâ, Resûlullah “sallallahü aleyhi vesellem” Efendimize olan muhabbetini, Kur’ân-ı kerîmin kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesiyle bildirmiştir
ki, “Yâsîn: Ey benim bahri yakînimin sebbâhı; ilm, ma’rifet, rahmet ve muhabbet deryamın dalgıcı olan Habibim!” demektir.
Bu deryanın ismini duyan evliyâlar; ömürlerinin her safhasında Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli
gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bu muhabbet deryasından en büyük pay alanlardan Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri bir kasidesinde:
Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben bir hiçim,
Misafirinim dememi, saygısızlık sayarım.
Her şey cihanda senin şerefine yaratıldı,
Rahmetin bana da yağsa, o ân olur behârım…
diyerek aşkını dile getirmiştir.
Bir kimse Müslimân oldukdan sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın hayâtını okur, güzel ahlâkını
öğrenirse, îmânı kuvvetlenir. Onu sever, itâat eder. İtâat eden, Onun yolunda olur.
Onun yolunda olan, fıkıh ve ahlâk ilmini öğrenir. Doğru ilim ve îmân sâhibi olur.
İyi ve fenâ huyları, faydalı ve zararlı işleri anlar. İyi işleri yapıp, dünyada kâmil,
kıymetli, mes’ûd ve bahtiyâr bir insan olur, se’âdete kavuşur. İşleri muntazam ve
kolaylıkla hâsıl olur. Dünyada rahat, huzûr içinde yaşar. Allahü teâlânın rızâsına,
sevgisine kavuşur. Kendisini herkes sever. Âhirette de, Allahü teâlânın merhametine, mükâfâtlarına nâil olur. Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
şefâatine ve sohbetine kavuşur. Nitekim Resûlullah Efendimiz, “Kişi sevdiğiyle
berâber olacakdır” buyurdu.
10 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyorlar ki, “Bir hizmet ne kadar çileliyse, o kadar uzun ömrlü olur. Meselâ, İslâmiyyet’in gelişi, yayılması, başdan
aşağı çiledir. Peygamber Efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” İslâmiyyet’i tebliğ ederken; Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar hiçbir Allah’ın kulu Onun
çekdiği acıyı, çileyi çekmemişdir ve çekmiyecekdir. Nitekim Efendimiz, “Benim
çekdiğim acı gibi hiçbir Peygamber acı çekmedi” buyurdular. Hâlbuki, Allahü
teâlânın en sevdiği kulu idi. Öyle bir kul ki; bütün kâinât, yer, gök, her şey Onun
hürmetine yaratılmışdı. İşte bu çile, Cenâb-ı Hakkın, O kulunu çok sevdiğinin
alâmetidir. Çünki aşkda merhamet olmaz. İnsan sevdiğini üzer. Bu yolun sünneti, çile çekmekdir. Çilenin büyüğü küçüğü, hizmetin büyüklüğüne bağlıdır. Onun
için İslâmiyyet, kıyâmete kadar bâkî kalacakdır.”
Bu kitabımızda; işte böyle şerefli, böyle yüce bir Peygamberin “aleyhissalâtü
vesselâm” hayatının satırbaşlarından bir nebzecik de olsa bahsetmeye, daha doğrusu
Onun mübarek ismiyle bereketlenmeye çalışacağız.
Bu kitapda; Sevgili Peygamberimizin, insanların dünyada rahat, Cennette mes’ud
olması, Cehennemde yanmaması için ne sıkıntılar, ne acılar, ne üzüntüler çektiği, ne
dert ve belalara katlandığı, ızdıraplarla dolu olan hayatı anlatılmaktadır.
Annesinden doğduğu ân secdeye kapanıp, “Ümmetim! Ümmetim!” diye feryat
etmesi; Mirac’da yüzlerce defa Allahü teâlâdan ümmetinin bağışlanmasını istemesi;
vefâtı ânında Cenâb-ı Haktan mahşerde ümmetinin günahlarının affı için yalvarması, ümmetine aşkın ötesinde olan muhabbeti anlatılmaktadır.
Ey sevgili Peygamberim! Senin bizim üzerimizdeki hakkın sonsuzdur. Bizi,
Allahımızı tanımakla şereflendirdin. Müslimân olmak se’âdetine kavuşturdun. Sonsuz yanmak azâbından kurtardın. Bunun için bizden Sana, Âline ve
Eshâbına sonsuz selâmlar, sonsuz düâlar olsun!
Ey büyüklerin büyüğü Allahım! Sevgili Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmın haber verdiği gibi, Sana inanıyoruz. Bizi kabûl et! Bizi affet!
O, Seni bize haber vermeseydi, bu noksan aklımızla Seni bulmak, tanımak şerefine kavuşamazdık. Hayvanlardan aşağı olur, Cehennemin ateşinde yanmak
cezâmız olurdu.
Yâ Rabbî! Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselâmın hürmetine ve
O yüce Peygamberin yolunda bulunan âlimlerin ve evliyâların hürmetine, çok
kıymetli nimet olan Onun güzel ahlâkı ile bizleri ahlâklandır! Onun nûrlu
caddesinde bulundur! Ona tam uymakla şereflendir! Sünnetlerinin süsü ile
zînetlendir! Getirdiği parlak dine uymak ve bu doğru yolda ilerlemek, böylece
rızâsına, şefâatine ve sevgisine kavuşmak nasîb eyle!
Allahım! Bu büyük Peygamberi bize tanıtan, analarımıza, babalarımıza ve
hocalarımıza ve Ehl-i sünnet kitâblarını yazanlara ve yayanlara rahmet eyle yâ
Rabbî! Âmîn.
Bu kitabı hazırlamaktan ve neşr etmekten hâsıl olan sevapları ve okuyup istifâde
eden Müslimânların düâlarını; Âdem aleyhisselâmdan beri îmân ile Âhirete göçen
11
ve Kıyâmet’e kadar îmân ile göçecek olan din kardeşlerimin mübârek rûhlarına hediyye eyledim. Allahü teâlâ vâsıl eylesin! Habîbinin mübârek şefâatlerine hepimizi
nâil eylesin! Kıyâmet günü, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın kölesi olarak yanında bulunmak se’âdetine kavuştursun! Âmîn!..
Cânım, kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!
Gel şefâ’at eyle kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed!
“Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem.”
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yolunda olanlara, izinde
bulunanlara bizden selâmlar olsun!
Ömer Faruk Yılmaz
12 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
13
İKİ CİHAN GÜNEŞİ
MUHAMMED (ALEYHİSSELÂM)
İki Cihan Güneşi Muhammed (aleyhisselâm); Allahü teâlâ’nın habîbi, sevgilisi, yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en güzeli ve en şerefisidir. Allahü teâlâ’nın medhettiği, bütün insanlara ve cinne peygamber olarak seçip gönderdiği, son
ve en üstün Peygamber’dir. Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olup,
her şey onun hürmetine yaratılmıştır.
Mübârek ismi “tekrar tekrar medhedilmiş, pekçok övülmüş” mânâsına gelen “Muhammed” (aleyhisselâm)dır. “Ahmed, Mahmûd,
Mustafâ” gibi başka mübârek isimleri de vardır. Babasının ismi Abdullah olup, hicretten 53 sene önce Rebîu’l-evvel ayının onikisi Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de doğdu. Târihçiler, bu
günün, milâdî sene ile 571 senesinin Nisan ayının yirmisine rastladığını
bildirmektedirler.
Doğmadan birkaç ay önce babası Abdullah, altı yaşında iken de annesi Âmine vefât etti. Bu sebepten Peygamber Efendimiz’e “Dürr-i
Yetîm” (Yetim inci, kâinât sedefinde bulunan tek, büyük ve en kıymetli
inci) lakabı da verilmiştir. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in,
onun ölümü üzerine ise amcası Ebû Tâlib’in yanında kaldı. Yirmibeş
yaşında Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemiz ile evlendi. Bu hanımından doğan
ilk oğlunun adı Kâsım idi. Araplarda ilk oğlun babası olarak, künye ile
anılmak âdetti. Bundan dolayı Peygamberimize “Ebü’l-Kâsım” yâni
Kâsım’ın babası denildi.
Kırk yaşında iken, Allahü teâlâ tarafından bütün insanlara ve cinne
Peygamber olduğu bildirildi. Üç sene sonra herkesi îmâna çağırmaya
başladı. Elliiki yaşında iken Mîrâc vukû buldu. Milâdın 622 senesi 53
yaşında Mekke’den Medîne’ye hicret etti. Yirmiyedi kerre muhârebe
yaptı. 632 senesinde Rebîu’l-evvel ayının onikisi Pazartesi günü öğleden evvel, 63 yaşında iken Medîne-i Münevvere’de vefât etti.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismi ile hitâb ettiği hâlde, O’na;
“Habîbim” (Sevgilim) diye iltifât etmiştir. Cenâb-ı Hak, bir âyet-i
kerîmede meâlen; “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”( 1)
ve bir hadîs-i kudsîde de; “Sen olmasaydın, sen olmasaydın, mahlû1) Enbiya sûresi, 21/107
4
kâtı yaratmazdım”( 2) [İmâm-ı Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye;
İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye] buyurdu
.KÂİNATIN SULTÂNI
PEYGAMBER EFENDİMİZ
Muhammed (aleyhisselâm); Allahü teâlâ’nın habîbi (sevgilisi),
yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en
üstünü, en güzeli ve en şereflisidir. Allahü teâlâ’nın medhettiği,
bütün insanlara ve cinne peygamber olarak seçip gönderdiği, son
ve en üstün Peygamber’dir.
Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olup, her şey onun hürmetine yaratılmıştır. Mübârek ismi, tekrar tekrar medhedilmiş,
pek çok övülmüş mânâsına gelen Muhammed’dir. Ahmed,
Mahmûd, Mustafâ gibi başka mübârek isimleri de vardır. Babasının ismi Abdullah olup hicretten, 53 (m.51) sene önce
Rebîu’l-evvel ayının onikisinde Pazartesi gecesi, sabaha
karşı Mekke-i Mükerreme’de doğdu. Târihçiler, bugünün, milâdî
sene ile 571 senesinin Nisan ayının yirmisine rastladığını bildirmektedirler.
Doğmadan birkaç ay önce babası Abdullah, altı yaşında iken de annesi Âmine vefât etti. Bu sebepten Peygamber
Efendimiz’e “Dürr-i Yetîm (Kâinât sedefinde bulunan tek, büyük
ve en kıymetli inci)” lakabı da verilmiştir. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in, onun ölümü üzerine ise amcası Ebû Tâlib’in
yanında kaldı. Yirmibeş yaşında Hadîcetü’l-Kübrâ vâlidemiz ile
evlendi. Bu hanımından doğan ilk oğlunun adı Kâsım idi. Araplarda ilk oğlun babası olarak, künye ile anılmak âdetti. Bundan dolayı Peygamberimize “Ebü’l-Kâsım” yâni “Kâsım’ın babası” denildi.
Kırk yaşında iken, bütün insanlara ve cinne peygamber olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi. Üç sene sonra herkesi
îmâna çağırmaya başladı. Elliiki yaşında iken Mîrâc vuku buldu. Milâdın 622 yılında 53 yaşında olduğu hâlde, Mekke’den
Medîne’ye hicret etti. Yirmiyedi kerre muhârebe yapmış, dokuzunda er olarak hücûm etmiş, diğerlerinde baş kumandanlık
mevkîinde bulunmuşdur. H.11 (m.632) senesinde Rebîu’l-evvel
ayının onikisinde Pazartesi günü öğleden evvel, 63 (m.61) yaşında iken Medîne-i Münevvere’de vefât etti.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlerine ismi ile hitâb ettiği
hâlde, O’na; “Habîbim (Sevgilim)” diye iltifât etmiştir. Cenâb-ı
Hak, bir âyet-i kerîmede meâlen; “Seni âlemlere rahmet olarak
gönderdik”1 ve bir hadîs-i kudsîde de; “Sen olmasaydın, sen
olmasaydın, mahlûkâtı yaratmazdım”2 buyurdu.
1 Enbiyâ: 21/107.
2 Süyûtî, Leâli’l-Masnûa, I, 272; Aclûnî, Keşf-ül-hafâ, II, 164.
“Sen olmasaydın,
sen olmasaydın,
mahlûkâtı
yaratmazdım.”
Hadîs-i kudsî
SEVGİLİ PEYGAMBERİM “Sallallahü aleyhi ve sellem”
10
Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin buyurduğu gibi; “Her Peygamber, kendi
zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ise, dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, her zamanda, her memlekette, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her
bakımdan en fazîletlisi, en üstünüdür. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’nun üstünde
değildir. Cenâb-ı Hak, O’nu öyle yaratmıştır.”
Mübârek Nûr’unun yaratılması
Allahü teâlâ, her şeyden yâni hiçbir şeyi yaratmadan önce, sevgili Peygamberimiz
Muhammed aleyhisselâmın mübârek nûrunu yarattı. Tefsîr ve hadîs âlimlerimizden
çoğu bildirdiler ki: “Cenâb-ı Hak, kendi nûrundan latîf ve büyük bir cevher yaratıp, ondan bütün kâinâtı sırasıyla vücûda getirdi. Bu cevhere “Nûr-ı Muhammedî” denir.
Bütün rûh ve cisimlerin başlangıcı ve menşei bu cevherdir.”
Eshâb-ı kirâmdan Câbir bin Abdullah, bir gün; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın her
şeyden evvel yarattığı şey nedir?” diye sorunca; “Her şeyden evvel senin Peygamberinin yâni benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman; levh, kalem,
Cennet, Cehennem, melek, semâvât (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve
cinnîler yoktu” buyurdular.
Nûr-ı Muhammedî, Âdem aleyhisselâmın kalbi ve cesedi şerîfi yaratılınca, onun
iki kaşı arasına kondu. Âdem aleyhisselâm kendisine rûh verilince, alnında, zühre
yıldızı gibi parlayan bir nûrun olduğunu fark etti.
Âdem aleyhisselâm yaratıldığında, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine; Ebû Muhammed
yâni Muhammed’in babası diyerek hitâb ettiğini ilhâm ile anladı ve; “Ey Rabbim!
Bana niçin Ebû Muhammed künyesini verdin?” diye suâl edince, Allahü teâlâ;
“Ey Âdem! Başını kaldır!” dedi. Âdem aleyhisselâm, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı
a’lâda sevgili Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) nûrdan yazılmış Ahmed
ismini gördü. O zaman; “Ey Rabbim! Bu kimdir?” diye suâl etti. Allahü teâlâ da;
“Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir. O’nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed’dir. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim”3 buyurdu.
Nûrunun temiz alınlardan, temiz alınlara geçmesi
Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına, sevgili Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmın nûr-ı şerîfi kondu. O nûr alnında parlamaya başladı. “Tefsîri
Mazharî”de bildirildiği gibi; Âdem aleyhisselâmdan itibâren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek, Peygamber efendimize kadar geldi. Bunu Allahü teâlâ âyet-i
kerîmede meâlen şöyle bildirmiştir:
“Sen, yâni Senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ınkılâb
etmiş, ulaşmıştır.”4
Bir hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini (Arabistan’da) seçti.
Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyisini seçip,
3 İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, VII, 437; Heysemî, Mecma’uz-zevâid, VIII, Şem-seddin Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ,
I, 85.
4 Şü’arâ: 26/219; Tam İlmihâl Se’âdet-i ebediyye, 387.
11
beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve
cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım
en iyi insanlardır” buyurulmuştur.
Diğer bir hadîs-i şerîfte ise: “Allahü teâlâ, her şeyi yoktan
var etti. Her şey içinden insanları sevdi, kıymetlendirdi;
insanlar içinden de seçtiklerini Arabistan’da yerleştirdi.
Arabistan’daki seçilmişler arasından da, beni seçti. Beni,
her zamanki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana
düşmanlık etmiş olurlar” buyurulmuştur.
Hak teâlâ çün yaratdı Âdemi,
Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi.
Âdem’e kıldı feriştehler sücûd,
Hem ona çok kıldı ol lûtf ıssı cûd.
Mustafâ nûrunu alnında kodu,
Bil, Habîbim nûrudur, bu nûr dedi.
Kıldı ol nûr, ânın alnında karâr,
Kaldı ânın ile, nice rûzigâr.
Sonra Havvâ alnına, nakl etdi bil,
Durdu ânda dahî nice ay ve yıl.
Şîs doğdu, ona nakl etdi bu nûr,
Ânın alnında, tecellî kıldı nûr.
İrdi İbrâhîm ve İsmâîl’e hem.
Söz uzanır, ger kalanın der isem.
İş bu resm ile müselsel, muttasıl,
Tâ olunca Mustafâ’ya müntekıl.
Geldi çün ol rahmeten li’l-âlemîn,
Vardı nûr, ânda karâr kıldı hemîn.
Ger dilersiz bulasız oddan necât,
Aşk ile şevk ile edin es-salât.
Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselâm, Muhammed
aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için, alnında O’nun nûru parlıyordu. Bu zerre Hazret-i Havvâ’ya, ondan da Şît aleyhisselâma ve
“Sen, yâni Senin
nûrun, hep secde
edenlerden
dolaştırılıp, sana
ınkılâb etmiş,
ulaşmıştır.”
Şü’arâ: 219
SEVGİLİ PEYGAMBERİM “Sallallahü aleyhi ve sellem”
12
böylece temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti.
Muhammed aleyhisselâmın nûru da zerre ile birlikte, temiz alınlardan temiz alınlara
geçti.
Melekler ne zaman Âdem aleyhisselâmın yüzüne baksalar, alnında Muhammed
aleyhisselâmın nûrunu görürler ve O’na istiğfârda bulunurlardı.
Âdem aleyhisselâm vefât edeceği zaman, oğlu Şît aleyhisselâma dedi ki: “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın
nûrudur. Bunu, mü’min ve afîf, temiz hanımlara teslim et ve oğluna da böyle
vasiyette bulun!”
Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet ettiler. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl ve en kibâr kızlar ile evlendiler.
Nûr, kadın-erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı. Resûlullah Efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yâhut bir kabîle iki kola ayrılsa, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûru, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O’nun dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu, O’nun nûrunu
taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve
çok nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında seçilir, içinde bulunduğu kabîle başka
kabîlelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.5
Nitekim Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki: “Benim dedelerimin hiç biri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni, tayyib, iyi babalardan,
temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların
en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum.”
Âdem aleyhisselâmdan beri, evlâddan evlâda geçerek gelen bu nûr, Târûh’a, ondan oğlu İbrâhîm aleyhisselâma, sonra oğlu İsmâil aleyhisselâma geçmiştir. Onun
da alnında güneş gibi parlayan nûr, evlâdından Adnân’a, ondan Me’âdd’a, ondan da
Nizâr’a intikal etmiştir. Nizâr doğunca, babası Me’âdd, oğlunun alnında nûru görüp
sevinmiş, büyük bir ziyâfet vererek; “Böyle oğul için, bu kadar ziyafet az bir şey”
dediği için, oğlunun adı Nizâr, yâni az birşey mânâsında kalmıştır. Bundan sonra da
nûr, sıra ile intikal ederek asıl sâhibi olan Hâtem-ül-Enbiyâ sevgili peygamberimiz
Muhammed aleyhisselâma ulaşmıştır.
Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurdu ki: “Ben, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim (Amr), Abdü Menâf (Muğîre), Kusayy (Zeyd), Kilâb, Mürre, Ka’b, Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Âmir),
İlyâs, Mudar, Nizâr, Me’âdd, Adnân oğlu Muhammed’im. Mensûb olduğum
topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allahü teâlâ beni muhakkak onların
en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur...”6
Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü teâlâ, İbrâhim oğullarından İsmâil’i seçti. İsmâil oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş’i
seçti. Kureyş’ten Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttaliboğullarını seçti. Abdülmuttaliboğullarından da beni seçti”7 buyurmuştur.
TAKDÎM
Allahü teâlâya hamd ve verdiği ni’metlere, iyiliklere, sonsuz şükürler
olsun. O’nun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en güzeli, en
iyisi, en üstünü olan Muhammed (aleyhisselâm)a, temiz Ehl-i beytine ve
onun güzel yüzünü görmekle, faydalı sözlerini işitmekle şerefenen, böylece bütün insanların en kıymetlileri olan şerefli Eshâbı’nın hepsine ve
onların izinde gidenlere de salât u selâm ve hayır duâlar olsun.
Tarihte “Câhiliye Devri” denilen bir dönem vardır. Bu dönemde,
Arabistan Yarımadasında, insanlar putlara tapıyor, sürekli içki içiyor, kumar oynuyorlardı. Kuvvetli olan haklı sayılıyor, kadınlar bir ticâret eşyası gibi alınıp-satılıyor, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyorlardı.
Sadece Arabistan Yarımadası değil bütün dünya karanlığa gömülmüştü.
Asya, Afrika ve Avrupa’da da durum bundan farklı değildi. Elbette bunlardan rahatsız olan, memnun olmayan akl-ı selim sahibi insanlar -az da
olsa- mevcuttu ve bunlar Cenab-ı Hakk’a tazarru’ ve niyâzda bulunuyor,
bu karanlık dönemin bitmesi için yalvarıyorlardı.
İnsanlara acıyan Allahü teâlâ, muhtelif asırlarda ve çeşitli coğrafî bölgelerde yaşayan insanlara birçok peygamber gönderdiği gibi, son nebî ve
resûl olan Muhammed (aleyhisselâm)ı da bu karanlığı aydınlatması için
son peygamber olarak vazifelendirdi.
Cenâb-ı Hak, merhamet buyurarak bizi, O’na ümmet etmekle, nîmetlerinin en büyüğüne kavuşturdu. O’na tâbi olmak, uymak lazım geldiğini
açıkça bildirdi. Rabbimize bu muazzam nîmetinden dolayı ne kadar hamd
ve şükretsek azdır.
Dâru’l-Fünûn müderrislerinden Seyyid Abdülhâkim Arvâsi Hazretleri
buyurdu ki: “Her Peygamber kendi zamanında, kendi mekânında, kendi
kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Muhammed (aleyhisselâm)
ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet
kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların her bakımdan en
üstünüdür. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’ndan üstün değildir...”
Allahü teâlâ, hiçbir şey yaratmadan önce, Muhammed (aleyhisselâm)
ın mübârek nûrunu yarattı. Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber Efendimiz’e
hitâben: “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruldu. Hadîs-i
kudsîde de: “Sen olmasaydın, sen olmasaydın alemleri (mahlûkâtı)
yaratmazdım” [İmâm-ı Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye; İmâm-ı
Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye] buyurulmuştur.
2
Îmânın asıl şartı, “Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah” yâni Allahü teâlânın dostlarını sevmek, düşmanlarını sevmemektir. Bu olmadıkça hiçbir
ibâdet kabûl olmamakta, sâhibinin yüzüne çarpılmaktadır. Bu sebeple
“Âlemlerin Efendisi”ni sevmemiz farz olmuş ve O’nun mübârek muhabbetini kalbimize yerleştirmemiz ve güzel ahlâkı ile ahlâklanmamız
emredilmiştir.
Bu muhabbetin devâm etmesi için, asırlardan beri Peygamber Efendimiz’in mübârek hayâtını anlatan kitaplar yazılmıştır, hâlen de yazılmaktadır. O’nun sevgisinin kalplerimize dolup taşması için, Ehl-i Sünnet
âlimlerinin kitaplarından -uzun tedkîkler yaparak- Kâinatın Sultânı, Resûlullah Efendimiz’in mübârek hayâtını yazmaya çalıştık.
Cenâb-ı Hak, hepimizin kalbini Peygamber Efendimiz’in muhabbeti ile doldurup, bizleri Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yolda
bulundursun! Âmin.
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı
. .
BİRİNCİ BÖLÜM..ÖF YILMAZ
14 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber Efendimiz ve yetim Abdullah
Sevgili Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bir bayram günü sokakta neş’e içinde oynayan çocukları gördü. Kenarda oturmuş onları üzüntü içinde
seyreden bir de çocuk vardı.
Bu çocuğun babası bir savaşta şehid olmuştu. Artık o bir yetimdi. Annesi yeniden evlenince üvey baba bunu istememiş, şimdi de yetimliğine öksüzlük eklenmişti. Sokaklar artık onun mekânı olmuştu. Akşama kadar sokaklarda bir hayırseverin
vereceği bir lokma ekmeğe muhtaçtı. Kimsesi yoktu, sâhipsizdi. Etrafında sevinçle
oynayan çocukları gördükçe;
- Âh! Benim de babam annem kardeşlerim olsaydı, diye içli içli ağlardı.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen merhamet deryası Sevgili Güzel Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” açlıktan benzi solmuş, üzerindeki elbiseleri çeşitli
yerlerinden yırtılmış ve başını iki eli arasına almış düşünceli ve hüzünlü duran bu
çocuğa doğru yürüdü ve müşfik bir sesle ismini sordu. O da:
- Abdullah efendim, dedi.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” niçin üzüntülü olduğunu ve
diğer çocuklarla beraber oynamadığının sebebini sordu. Abdullah, Peygamber Efendimizi henüz tanımıyordu:
- Amca! Benim babam yok. Peygamber Efendimizin bir savaşında şehid düştü.
Annem başkasıyla evlendi. Babalığım beni kabul etmedi. Ben böyle sokaklarda aç
susuz gezer, baba hasretiyle yanarım. Bunlarla nasıl oynarım!.. Hem beni yanlarına
alırlar mı? diyerek ağladı.
Çocuğun bu hâline kalbi parçalanan yaratılmışların en güzeli, en merhametlisi ve
en şefkatlisi olan Kâinatın Sultanı Sevgili Peygamberimizin mübârek gözleri doldu,
yetim Abdullah’ı bağrına bastı. Ve:
- Ey Abdullah! Hasan ile Hüseyin’e kardeş olmak ister misin? diye sordu.
Hazret-i Hasan ile Hüseyin ismini duyan yetim Abdullah’ın gözleri parladı,
- Elbette isterim efendim, dedi.
Merhamet deryası Güzel Peygamberimiz bu sefer:
- Fâtıma’ya evlât, Peygamber’e torun olmak ister misin? buyurdular.
Abdullah hemen cevap verdi:
- Evet efendim, hem de çok isterim. Resûlullah Efendimizin torunu olmak....
Gerisini getiremedi, hıçkırarak bu sefer sevinçten ağlamaya başladı. Çünkü karşısında bulunan bu mübârek zâtın, güzeller güzeli Sevgili Peygamberimiz olduğunu
anlamıştı.
Sevgili Peygamberimiz yetim Abdullah’ın elinden tutarak:
- Haydi öyleyse yürü bize gidelim, bundan sonra benim torunumsun, buyurdular.
Abdullah Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek ellerine sarılıp öptü. Birlikte eve gittiler.
Abdullah sevinç içindeydi. Çünkü aylardan beri ilk defa lezzetli yemekler yemiş,
karnı güzelce doymuştu. Peygamber Efendimiz ona güzel elbiseler giydirmişti, artık
15
neşesine diyecek yoktu. Müsâde alarak sokağa çıktı, çocukların arasına karışarak
onlarla oynamaya başladı. Çocuklar bu değişikliğe bir mânâ veremediler. Biraz önce
kenarda üzüntü içinde duran çocuk, şimdi neş’eli bir şekilde hoplayıp zıplıyordu.
Merak edip sordular:
- Ey Abdullah, bir saat önce ağlıyordun, üstün başın dökülüyordu. Şimdi sevinçten uçuyor, yerinde duramıyorsun ve yeni elbiseler içinde bizimle oynuyorsun. Hayırdır inşallah, bunun sebebi ne?
Abdullah çok memnun olarak gülümsedi:
- Eğer siz de benim yerimde olsaydınız, siz de böyle sevinirdiniz. Ben, Hazret-i
Ali ve Hazret-i Fâtıma’nın evlâdı oldum. Hazret-i Hasan ile Hüseyin’in kardeşi,
Resûlullah Efendimizin de torunu oldum. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin, dedi.
Çocuklar şimdi anladılar Abdullah’daki değişikliğin sebebini.
- Âh! Keşke bizim de babamız şehid olsaydı da, biz de Sevgili Peygamberimizin
torunu olmak şerefine kavuşsaydık. Sana gıpta ediyoruz ey Abdullah! dediler.
Sevgili Güzel Peygamberimizin babasının ismi de Abdullah idi. Fakat Sevgili
Peygamberimiz daha anne karnında iki aylık iken vefât etmişti. Yani Peygamber
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” daha doğmadan yetim kalmıştı. Babası Abdullah çok güzeldi ve alnında iki cihanın efendisi Sevgili Peygamberimizin mübârek
nûrunu taşıyordu ve o nûr ay gibi, güneş gibi parlıyordu.
Peki, bu nûr nerden gelmişti?
Mübârek Nûr’unun Yaratılması
Allahü teâlâ, her şeyden evvel, yâni hiçbir şeyi yaratmadan önce, kendi nûrundan,
Sevgili Güzel Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mübârek nûrunu yarattı.
Onun güzel nûrundan da Cennetleri ve bütün kâinâtı, yaşadığımız bu dünyayı sırasıyla yarattı. Bu nûra, “Nûr-ı Muhammedî” denir.
Sevgili Güzel Peygamberimizin mübârek ismini hürmetle söylemek, mübârek ismi
geçince “sallallahü aleyhi ve sellem”, “aleyhissalâtü vesselâm”, “aleyhisselâm”
diye dua ederek söylemek her müslümanın vazifesidir. (s.a.v.) (sav), (a.s.) (as) gibi
kısaltarak yazmak asla uygun değildir, edebe aykırıdır.
Peygamber Efendimizin mübârek sözlerine, hadis-i şerif denir.
Sevgili Güzel Peygamberimizi görüp de ona inananlara Eshâb-ı kirâm, yani Peygamber Efendimizin arkadaşları denir. Eshâb-ı kirâmdan Câbir bin Abdullah, bir gün;
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir? diye sormuştu da, Sevgili Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm”;
- Allahü teâlâ her şeyden evvel kendi nûrundan benim nûrumu yarattı.
O zaman; Cennet, Cehennem, melekler, gökler, yeryüzü, güneş, ay, insan ve
cinnîlerin hiçbiri yoktu, diye cevap buyurdular.
Güzel Peygamberimizin mübârek nûru, ilk insan ve ilk peygamber Âdem
aleyhisselâmın iki kaşı arasına kondu. Adem aleyhisselâmın alnında zühre yıldızı
gibi parlardı.
Adem aleyhisselâm yaratıldığında, Allahü teâlâ ona,
- Ey Âdem! Başını kaldır! buyurdu.
16 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Adem aleyhisselâm, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı a’lâda Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” nûrdan yazılmış Ahmed ismini gördü. O zaman;
- Ey Rabbim! Bu kimdir? diye suâl etti.
Allahü teâlâ da;
- Bu, senin evladlarından bir peygamberdir. O’nun ismi göklerde Ahmed,
yerde ise Muhammed’dir. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de yaratmazdım,1 buyurdu.
Mübârek nûrunun temiz alınlardan, temiz alınlara geçmesi
Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûr-ı şerîfi kondu. Artık o nûr, Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için Âdem aleyhisselâmın alnında parlamaya
başladı.
Bu zerre Âdem aleyhisselâmdan Hazret-i Havvâ annemize, ondan da Şît
aleyhisselâma ve böylece en temiz, en müslüman erkeklerden en temiz müslüman
kadınlara ve en temiz kadınlardan en temiz erkeklere geçti.
Melekler ne zaman Adem aleyhisselâmın yüzüne baksalar, alnında Sevgili Güzel
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûrunu görürler ve O’na istiğfârda bulunurlar, dua ederlerdi.
Âdem aleyhisselâm vefât edeceği zaman, oğlu Şît aleyhisselâma buyurdu ki:
- Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın
nûrudur. Bunu, mü’min ve afîf, temiz hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!
Bu sözü Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına
böyle vasiyet ettiler. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en kibâr ve en müslüman
kızlar ile evlendiler. Nûr, kadın-erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı.
Resûlullah Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” dedelerinden birinin iki
oğlu olsa, yâhut bir kabîle iki kola ayrılsa, Peygamber Efendimizin nûru, en şerefli
ve en hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O’nun dedesi olan zât, yüzündeki
nûrdan belli olurdu, O’nun nûrunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu
soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve çok nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında
seçilir, içinde bulunduğu kabîle başka kabîlelerden daha üstün, daha şerefli olurdu.2
Peygamber Efendimizin Adem aleyhisselâma kadar bütün anne ve babaları o zamanın en iyi müslümanlarıdır. İçlerinde müslüman olmayan hiç yoktur. Bunu Peygamber Efendimiz de;
“Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda
getirdi. Sonra bunların en iyisini (Arabistan’da) seçti. Beni bunlardan vücûda
getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem,
ecdâdım en iyi insanlardır” buyurmuştur.
Başka bir hadîs-i şerifinde ise: “Allahü teâlâ, beni, iyi babalardan, temiz ana1 İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, VII, 437; Heysemî, Mecma’uz-zevâid, VIII, 198.
2 Kâdî İyâd, Şifâ-i şerîf, s.82.
17
lardan meydana getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en
hayırlısında, en iyisinde bulunurdum” buyurmuştur.
Âdem aleyhisselâmdan beri, evlâddan evlâda geçerek gelen bu nûr, Târûh’a, ondan oğlu İbrahim aleyhisselâma, sonra oğlu İsmâil aleyhisselâma geçmiştir. Onun
da alnında güneş gibi parlayan nûr, evlâdından Adnân’a, ondan Me’âdd’a, ondan
da Nizâr’a geçmiştir. Nizâr doğunca, babası Me’âdd, oğlunun alnında nûru görüp
sevinmiş, büyük bir ziyâfet vererek;
“Böyle oğul için, bu kadar ziyafet az bir şey” dediği için, oğlunun adı az bir şey
anlamında “Nizâr” kalmıştır.
Bundan sonra da nûr, sıra ile intikal ederek asıl sâhibi olan Hâtem-ül-Enbiyâ sevgili Güzel Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ulaşmıştır.
Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü teâlâ, İbrâhim oğullarından İsmâil’i seçti.
İsmâil oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttalib oğullarını seçti. Abdülmuttalib oğullarından da beni seçti”3 buyurmuştur.
Dedesi hazret-i Abdülmuttalib
Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” dedesi Abdülmuttalib’in
asıl ismi Şeybe’dir ve Medîne’de doğmuştur. Kureyş kabîlesinin Hâşim oğulları kolundandır.
Babası Hâşim vefât ettiğinde, daha çocuktu. Şeybe bir gün Medîne’de, dayılarının evi önünde arkadaşlarıyla ok tâlimleri yapıyordu. Onları seyreden büyükler,
Şeybe’nin alnında parlayan nûrdan, onun şerefli bir kimsenin oğlu olduğunu tahmin
ederek hayran kaldılar.
Ok atma sırası Şeybe’ye geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam
isâbet edince, o heyecanla;
- Ben Hâşim’in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur! dedi.
Onun bu sözlerinden, Mekkeli Hâşim’in oğlu olduğunu anladılar.
O sırada Hâşim ölmüştü. Abd-ü Menâf oğullarından biri Mekke’ye döndüğünde,
Hâşim’in kardeşi Muttalib’e;
- Medîne’de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi
hayran bırakan bir nûr parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru mu? dedi.
Bunun üzerine Muttalib, hemen Medîne’ye gitti ve yeğeni Şeybe’yi alarak
Mekke’ye getirdi. Mekke sokaklarında;
- Bu çocuk kimdir? diye soranlara da;
- Kölemdir, derdi.
Bundan sonra Şeybe’nin ismi, Muttalib’in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.4
3 İbni Sa’d, Tabakât, I, 20.
4 İbni Sa’d, Tabakât, I, 82.
18 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber Efendimizin şerefli nesebi Adnân’a kadar şöyledir:
Muhammed aleyhisselâm
Abdullah
Abdülmuttalib (Şeybe)
Hâşim (Amr)
Abdü Menâf (Mugîre)
Kusayy (Zeyd)
Kilâb
Mürre
Ka’b
Lüveyy
Gâlib
Fihr
Mâlik
Nadr
Kinâne
Huzeyme
Müdrike (Âmir)
İlyâs
Mudar
Nizâr
Me’âdd
Adnân
Abdülmuttalib’in mübârek bedeninden misk kokusu gelirdi. Alnında, Allahü
teâlânın habîbi Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın nûru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı.
Her ne zaman Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib’in eline yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, duâ etmesi için ona yal-
19
varırlardı. O da kimseyi kırmaz. Allahü teâlâya yağmur ihsân etmesi için duâ ederdi.
Cenâb-ı Hak da, Abdülmuttalib’in alnında parlayan Sevgili Peygamberimizin nûru
bereketine duâsını kabûl eder, bol bol yağmur gönderirdi.
Böylece Hazret-i Abdülmuttalib’in günden güne kıymet ve itibarı çoğaldı. Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz, emri altına giren de rahat
ve huzur bulurdu. O devrin hükümdarları da, Abdülmuttalib’in fazîletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sâdece İran kisrâsı onu çekemez, açık ve gizli olarak ona
düşmanlık beslerdi.
Abdülmuttalib, hanîf yâni müslüman idi.5
O, tevhid yolunda olup, Allah’ın
varlığına ve birliğine inanan, Ondan başka bir düşüncesi bulunmayan ve hanîf
olan dedelerinden İbrâhim aleyhisselâmın dini üzere idi. Bu sebeple, hiç bir zaman puta tapmadı ve hattâ yanlarına bile yaklaşmadı. Kâbe’nin etrafında Allahü
teâlâya duâ eder, ibâdetini yapardı.
5 “İbrâhîm “aleyhisselâm” yahûdî ve hıristiyan değildi. O Allahü teâlâya teveccüh etmiş Hanîf (doğru inanan) ve O’na teslîm olmuş bir müslümân idi. Müşriklerden değildi.” Âl-i imrân: 3/67.
Kabe-i muazzamanın çok eski bir görünüşü
20 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Zemzem
Bir gün rüyâsında bir kimse;
- Ey Abdülmuttalib! Kalk Tayyibe’yi kaz! diyerek kayboldu.
Ertesi gün;
- Kalk, Berre’yi kaz! dedi. Üçüncü gün de aynı kimse;
- Kalk, Mednûne’yi kaz! emrini verdi.
Rüyânın arkası kesilmiyordu. Dördüncü gün ise, yine o kimse;
- Ey Abdülmuttalib! Kalk, zemzem kuyusunu kaz! deyince, Abdülmuttalib;
- Zemzem nedir? Kuyu nerededir? diye sordu. O zât da;
- Zemzem bir sudur ki, hiç eksilmez ve dibine erişilmez. Dünyânın dört bucağından gelen hacılara kifâyet eder. Cebrâil aleyhisselâmın kanadıyla vurduğu
yerden çıkmıştır. Allahü teâlânın, İsmâil aleyhisselâm için yarattığı sudur. Susuzları kandırır. Açları doyurur. Hastalara şifâ olur. Yerini bildireyim. Kurban
kestikleri zaman artıklarını bir yere dökerler. Sen orada iken kırmızı gagalı bir
karga gelir. Gagasıyla yeri eşer. Karganın eştiği yerde, bir de karınca yuvası
görürsün. İşte orası zemzemin yeridir, dedi.6
Abdülmuttalib, sabahleyin yanına oğlu Hâris’i alarak Kâbe’ye gitti ve heyecanla
beklemeye başladı. Bir ara rüyâda söylenildiği şekilde kırmızı gagalı karga gelip,
oradaki bir çukura kondu ve gagası ile yere vurmaya başladı. Altından karınca yuvası çıktı. Abdülmuttalib ile oğlu Hâris, derhâl orayı kazmaya başladılar. Bir müddet
kazdıktan sonra kuyunun ağzı göründü. Abdülmuttalib bunu görünce;
- Allahü ekber, Allahü ekber! diyerek tekbir getirmeye başladı.
Başından beri kuyunun kazılmasını dikkatle tâkib eden Kureyşliler ona dönerek;
- Ey Abdülmuttalib! Bu, babamız İsmâil’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız
vardır. Bizi bu işe ortak etmelisin! dediler. Abdülmuttalib ise, derhâl karşı çıktı ve;
- Hayır! Bu iş, sâdece bana ihsân edilmiş bir vazifedir, diye cevab verdi. Bunun üzerine Kureyşliler;
- Sen yalnızsın. Tek oğlundan başka kimsen de yok. Bu şekilde bize karşı koyman
mümkün değil! dediler.
O zaman Abdülmuttalib’in içi burkuldu. Çünkü kendisini kimsesizlikle ayıplıyorlardı. Ellerini semâya kaldırarak;
- Yâ Rabbî! Bana on oğul ihsân eyle! Eğer bu duâmı kabul buyurursan, içlerinden birini Kâbe’de kurban edeceğim, diye yalvardı.7
Abdülmuttalib, kazı işinin tehlikeli bir hâl aldığını, neticede şiddetli çarpışmaların olabileceğini düşündü. Bunun üzerine kazmayı bırakarak anlaşma yoluna gitti.
İşin bir hakem tarafından hâlledilmesini istedi. Sonunda, Şam’da oturan bir kâhinin
buna bir çâre bulacağına karar verdiler.
Kureyşin ileri gelenlerinden bir grup ile kâhinin bulunduğu yere doğru yola çıkıldı. Yolda susuzluktan ve sıcaktan ziyadesiyle bunalan kervan, hareket edemez
oldu. Artık bir damla suya can atacak hâle gelmişlerdi. Tek arzularının bu olmasına
rağmen, kavurucu çölün ortasında su bulmak imkânsızdı.
6 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 2-5; İbni Hişâm, Sîret, I, 143; İbni Sa’d, Tabakât, I, 83-84.
7 İbni Hişâm, Sîret, I, 144-145; İbni Sa’d, Tabakât, I, 88; Taberî, Târih I, 128.
21
Herkesin ümidini kestiği bir anda, Abdülmuttalib onlara;
- Geliniz, geliniz! Toplanınız! Hem size, hem de hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum! diye bağırdı.
Muhammed aleyhisselâmın mübârek nûrunu alnında taşıyan Abdülmuttalib, su
ararken, devesinin ayağı büyük bir taşa takılmış ve taş yerinden oynayınca altından
su çıkmıştı. Herkes koşarak geldi, kana kana su içerek yeniden hayat buldu.
Abdülmuttalib’in bu büyüklüğü karşısında mahcûb olan Kureyşliler;
- Ey Abdülmuttalib! Artık sana diyecek bir sözümüz kalmadı. Zemzem kuyusunu kazmaya en lâyık olan sensin. Bu hususta seninle bir daha münâkaşa
etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de lüzum kalmadı, geri dönüyoruz, dediler
ve Mekke’nin yolunu tuttular.
Abdülmuttalib, alnında parlayan nûrun hürmetine, zemzem kuyusunu kazıp suyu
çıkarma şerefine kavuştu.8
8 İbni Hişâm, Sîret, I, 144-145; İbni Sa’d, Tabakât, I, 81-88.
Zemzem kuyusu, Mescid-ül harâm içinde, Hacer-i esved köşesinin karşısında idi. Taş bileziği vardı. Zemini mermer döşeli ve duvarlara doğru meyilli idi. I.
Abdülhamîd hân kuyuyu su sızmıyacak şekilde yaptırmıştı.
Târîhin kıymetli yâdigârı olan bu güzel san’at eseri 1963 yılında, Vehhâbî Suudî
hükümetince yıkdırıldı. Kuyu ağzını ve birkaç metre çevresini, yerden birkaç metre
aşağı indirdiler. Daha sonra da üzerini tamamen kapatıp mermer döşediler. Şimdi
bu kuyu görünmemektedir.
22 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kurbanlık oğul
Abdülmuttalib’in zemzem kuyusunu kazdıktan sonra şânı ve şöhreti daha çok
arttı. Aradan yıllar geçti. Cenâb-ı Hak, gönlünün derinliklerinden koparak yaptığı
duâyı kabûl edip Abdülmuttalib’e, Hâris’den başka on oğul ve altı kız çocuğu ihsân
etti. Bu oğullarının ismi; Kusem, Ebû Leheb, Abdülka’be, Hacl, Zübeyr, Ebû
Tâlib, Abdullah, Gaydak, Dırâr ve Mukavvim idi. [Hamza ve Abbâs henüz doğmamıştı.] Kızları ise; Safiyye, Âtike, Ümm-ü Hakîm Beydâ, Berre, Ümeyme ve
Ervâ idi. Abdülmuttalib, çocukları arasında en çok Abdullah’ı severdi. Çünkü alnındaki nûr, onda parlamaya başlamıştı.
Abdülmuttalib’e bir gün rüyâsında;
- Ey Abdülmuttalib! Adağını yerine getir! denildi.
Sabahleyin Abdülmuttalib bir koç kurban etti. Gece rüyâsında tekrar;
- Ondan daha büyüğünü kurban et! emri verildi.
Sabahleyin bir sığır kurban ettiği hâlde tekrar, rüyâsında;
- Ondan daha büyüğünü kurban et! emri üzerine;
- Ondan daha büyüğü nedir? diye sordu. O zaman;
- On oğul ihsân edilirse, oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Adağını yerine getir! denildi.
Ertesi günü Abdülmuttalib çocuklarını toplayarak, seneler önce yaptığı duâyı
söyledi. Sonra oğullarına, içlerinden birini kurban etmesi lâzım geldiğini bildirdi.
Evlâdından hiç bir muhalefet görmedi. Üstelik onlar;
- Ey babamız! Adağını yerine getir! İstediğini yapmakta serbestsin! diye rızâ
gösterdiler.
Abdülmuttalib, kur’a çekerek kurban olacak oğlunu tesbit etti. Kur’a, en çok sevdiği oğlu, alnında Allahü teâlânın habîbi Muhammed aleyhisselâmın nûrunu taşıyan
Abdullah’a çıkmıştı.
Abdülmuttalib, bir an sendeledi, göz pınarları yaşla doldu. Allahü teâlâya verdiği sözü yerine getirmeliydi. Bir eline bıçağı, bir eline ciğerpâresi Abdullah’ı alarak, Rabbine verdiği sözü yerine getirmek için Kâbe’ye vardı. Gözü yaşlı baba,
Abdullah’ı kurban etmek için bütün hazırlıklarını tamamladı.
O esnada, Kureyş’in ileri gelenleri, hayret dolu bakışlarla hâdiseyi tâkib ediyorlardı. İçlerinden Abdullah’ın dayısı;
- Ey Abdülmuttalib! Dur! Biz senin bu oğlunu boğazlamana aslâ râzı değiliz.
Eğer böyle bir iş yaparsan, bundan sonra Kureyş arasında âdet olur. Herkes oğlunu kurban için nezredip keser. Böyle şeye ön ayak olma! Sen, Rabbini başka
bir şekilde râzı eyle!.. dedi. Sonra;
- Bir kâhine sor da sana yol göstersin, diye teklifde bulundu.
Abdülmuttalib bu söz üzerine, Hayber’de bulunan Kutbe (veya Secak) adındaki
kâhine gitti ve durumu anlattı. Kâhin;
- Sizde bir insanın diyeti ne kadardır? diye sordu.
- On devedir, diye cevap alınca;
- On deve ve oğlunuz arasında kur’a çekiniz. Kur’a oğlunuza çıkarsa, on
23
.MÜBÂREK “NÛR”UNUN YARATILMASI
Allahü teâlâ, her şeyden yâni hiçbir şeyi yaratmadan önce, sevgili
Peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm)ın mübârek nûrunu yarattı.
Tefsîr ve hadîs âlimlerimizden çoğu bildirdiler ki: “Cenâb-ı Hak, kendi
nûrundan latîf ve büyük bir cevher yaratıp, ondan bütün kâinâtı sırasıyla vücûda getirdi. Bu cevhere “Nûr-ı Muhammedî” denir. Bütün rûh
ve cisimlerin başlangıcı ve menşei bu cevherdir.”
Eshâb-ı kirâmdan Câbir bin Abdullah, bir gün; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?” diye sorunca; “Her
şeyden evvel senin Peygamberinin yâni benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman; levh, kalem, cennet, cehennem, melek,
semâvât (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinnîler yoktu”
buyurdular.
Nûr-ı Muhammedî, Âdem (aleyhisselâm)ın kalbi ve cesed-i şerîfi
yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu. Âdem (aleyhisselâm) kendisine rûh verilince, alnında, zühre yıldızı gibi parlayan bir nûrun olduğunu
fark etti.
Âdem (aleyhisselâm) yaratıldığında, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine;
“Ebû Muhammed” yâni Muhammed’in babası diyerek hitâb ettiğini
ilhâm ile anladı ve; “Ey Rabbim! Bana niçin Ebû Muhammed künyesini verdin?” diye suâl edince, Allahü teâlâ; “Ey Âdem! Başını kaldır!”
dedi. Âdem (aleyhisselâm), başını kaldırıp baktığında, Arş-ı a’lâda
sevgili Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) nûrdan yazılmış
“Ahmed” ismini gördü. O zamân; “Ey Rabbim! Bu kimdir?” diye
suâl etti. Allahü teâlâ da; “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir.
O’nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed’dir. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım. Yerleri ve gökleri de halk etmezdim”( 3)
buyurdu.
“NÛR”UNUN TEMİZ ALINLARDAN GEÇMESİ
Âdem (aleyhisselâm) yaratılınca alnına konan, sevgili Peygamberi2) Süyutî, el-Leâli’l-masnûa, I, 272; Aclûnî, Keşf-ül-hafâ, II, 164.
3) İbni Asâkir, Târih-i Dımeşk, VII, 437; Heysemî, Mecmâ’uz-Zevâid, VIII, 198; Şemseddin
Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, I, 85.
5
miz Muhammed (aleyhisselâm)ın nûr-ı şerîfi alnında parlamaya başladı.
Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği gibi; Âdem (aleyhisselâm)dan itibâren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek, Peygamber efendimize kadar geldi. Bunu Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen şöyle bildirmiştir:
“Sen, yâni senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana
intikal etmiş, ulaşmıştır.”( 4)
Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların
en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini
(Arabistan’da) seçti. Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi.
O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim
silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır” buyurdu.
Diğer bir hadîs-i şerîfte ise: “Allahü teâlâ, her şeyi yoktan varetti.
Her şey içinden insanları sevdi, kıymetlendirdi; insanlar içinden
de seçtiklerini Arabistan’da yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler
arasından da, beni seçti. Beni, her zamanki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı
olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler,
bana düşmanlık etmiş olurlar” buyurdu.
Yaratılan ilk insan olan Âdem (aleyhisselâm), Muhammed (aleyhisselâm)ın zerrelerini taşıdığı için, alnında O’nun nûru parlıyordu. Bu
nur Hazret-i Havvâ’ya, ondan da Şît (aleyhisselâm)a ve böylece temiz
erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan da temiz erkeklere
geçti. Melekler ne zamân Âdem (aleyhisselâm)ın yüzüne baksalar, alnında Muhammed (aleyhisselâm)ın nûrunu görürler ve O’na istiğfârda
bulunurlardı.
Âdem (aleyhisselâm) vefât edeceği zaman, oğlu Şît (aleyhisselâm)
a dedi ki: “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son Peygamber Muhammed (aleyhisselâm)ın nûrudur. Bunu, mü’min ve afîf, temiz hanımlara
teslîm et ve oğluna da böyle vasiyette bulun!” Muhammed (aleyhisselâm)a gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet ettiler.
Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl ve en kibâr kızlar ile evlendiler. Nûr, kadın-erkek, temiz alınlardan geçerek asıl sahibine ulaştı.
Resûlullah Efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yâhut bir
kabîle iki kola ayrılsa, Peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm)ın
4) Şuarâ sûresi, 26/219.
6
nûru, en şerefi ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O’nun
dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu, O’nun nûrunu taşıyan
seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve çok nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında seçilir, içinde
bulunduğu kabîle başka kabîlelerden daha üstün, daha şerefi olurdu.( 5)
Nitekim Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki:
“Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni,
tayyib, iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum.”
Âdem (aleyhisselâm)dan beri, evlâddan evlâda geçerek gelen bu
nûr, Târûh’a, ondan oğlu İbrahim (aleyhisselâm)a, sonra oğlu İsmâil
(aleyhisselâm)a geçmiştir. Onun da alnında güneş gibi parlayan nûr,
evlâdından Adnân’a ondan Me’âd’a, ondan da Nizâr’a intikâl etmiştir.
Nizâr doğunca, babası Me’âd, oğlunun alnında nûru görüp sevinmiş,
büyük bir ziyâfet vererek; “Böyle oğul için, bu kadar ziyâfet az bir
şey” dediğinden, oğlunun adı Nizâr, yâni az birşey mânâsında kalmıştır. Bundan sonra da nûr, sıra ile intikâl ederek asıl sâhibi olan sevgili
Peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm)a ulaşmıştır. Peygamber
Efendimizin şerefi nesebi Adnân’a kadar şöyledir:
Abdullah, Abdülmuttalib (Şeybe), Hâşim (Amr), Abdü Menâf
(Muğîre), Kusayy (Zeyd), Kilâb, Mürre, Ka’b, Lüveyy, Gâlib, Fihr,
Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Âmir), İlyâs, Mudar, Nizâr,
Me’âd, Adnân.
Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü teâlâ, İbrâhim oğullarından
İsmâil’i seçti. İsmâil oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşim oğullarını seçti.
Hâşim oğullarından Abdülmuttalib oğullarını seçti. Abdülmuttalib oğullarından da beni seçti” buyurulmuştur.
DEDESİ ABDÜLMUTTALİB (ŞEYBE) HANİF DİNİNDEN İDİ
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş kabîlesinin Hâşim oğulları kolundandır. Babası Abdullah’dır. Onun da babası
Şeybe’dir. Peygamberimizin dedesi olan Şeybe, Medîne’de doğdu. Şeybe, babası Hâşim vefât ettiğinde, daha çocuktu. Bir gün Medîne’de, dayı5) Kâdı Iyâd, Şifâ-i Şerîf, s.82.
7
larının evi önünde arkadaşlarıyla ok tâlimleri yapıyordu. Onları seyreden
büyükler, Şeybe’nin alnında parlayan nûrdan, onun şerefi bir kimsenin
oğlu olduğunu tahmin ederek hayran kaldılar. Ok atma sırası Şeybe’ye
geldiğinde, yayını gerip hedefe okunu saldı. Ok, tam isâbet edince, o heyecanla; “Ben Hâşim’in oğluyum. Elbette okum hedefini bulur!” dedi.
Onun bu sözlerinden, Mekkeli Hâşim’in oğlu olduğunu anladılar.
O sırada Hâşim ölmüştü. Abdü Menâf oğullarından biri Mekke’ye
döndüğünde, Hâşim’in kardeşi Muttalib’e; “Medîne’de bulunan yeğenin Şeybe çok akıllı bir çocuk. Alnında da herkesi hayran bırakan bir
nûr parlıyor. Böyle kıymetli bir çocuğu yanınızdan ayırmanız doğru
mu?” dedi. Bunun üzerine Muttalib, hemen Medîne’ye gitti ve yeğeni Şeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Mekke sokaklarında; “Bu çocuk
kimdir?” diye soranlara da; “kölemdir” derdi. Bundan sonra Şeybe’nin
ismi, Muttalib’in kölesi anlamına gelen Abdülmuttalib olarak kaldı.( 6)
Abdülmuttalib, amcası Muttalib vefât edinceye kadar onun yanında kaldı. Abdülmuttalib’in mübârek bedeninden misk kokusu gelirdi.
Alnında, Allahü teâlânın habîbi Muhammed (aleyhisselâm)ın nûru parlar, etrafına hayırlar, bereketler saçardı. Her ne zamân Mekke beldesine yağmur yağmayıp kıtlık olsa, Mekkeliler Abdülmuttalib’in eline
yapışıp kendisini Sebir dağına çıkarırlar, duâ etmesi için ona yalvarırlardı. O da kimseyi kırmaz. Allahü teâlâya yağmur ihsan etmesi için
duâ ederdi. Cenâb-ı Hak da, Abdülmuttalib’in alnında parlayan sevgili
Peygamberimizin nûru bereketine duâsını kabûl eder, bol bol yağmur
gönderirdi. Böylece Abdülmuttalib’in günden güne kıymet ve itibârı
çoğaldı. Mekkeliler onu başlarına reis seçtiler. Ona karşı gelen olmaz,
emri altına giren de rahat ve huzûr bulurdu. O devrin hükümdarları da,
Abdülmuttalib’in fazîletini ve büyüklüğünü tasdik ederlerdi. Sâdece
İran kisrâsı onu çekemez, açık ve gizli olarak ona düşmanlık beslerdi.
Abdülmuttalib, Hanîf dînine tâbi idi, yâni müslüman idi. Bu din, dedelerinden İbrahim (aleyhisselâm)ın dîni idi. Bu sebeple, hiçbir zamân
puta tapmadı ve hattâ yanlarına bile yaklaşmadı. Kâbe’nin etrafında Allahü teâlâya duâ eder, ibâdetini yapardı.
.
Zemzem
Bir gün rüyâsında bir kimse; “Ey Abdülmuttalib! Kalk Tayyibe’yi kaz!” diyerek
kayboldu. Ertesi gün; “Kalk, Berre’yi kaz!” dedi. Üçüncü gün de aynı kimse; “Kalk,
Mednûne’yi kaz!” emrini verdi. Rüyânın arkası kesilmiyordu. Dördüncü gün ise, yine
o kimse; “Ey Abdülmuttalib! Kalk, zemzem kuyusunu kaz!” deyince, Abdülmuttalib; “Zemzem nedir? Kuyu nerededir?” diye sordu. O zât da; “Zemzem bir sudur
ki, hiç eksilmez ve dibine erişilmez. Dünyânın dört bucağından gelen hacılara kifâyet eder. Cebrâil aleyhisselâmın kanadıyla vurduğu yerden çıkmıştır.
Allahü teâlânın, İsmâil aleyhisselâm için yarattığı sudur. Susuzları kandırır.
Açları doyurur. Hastalara şifâ olur. Yerini bildireyim. Kurban kestikleri zaman artıklarını bir yere dökerler. Sen orada iken kırmızı gagalı bir karga gelir. Gagasıyla yeri eşer. Karganın eştiği yerde, bir de karınca yuvası görürsün.
8 İbni Sa’d, Tabakât, I, 82.
9 “İbrâhîm “aleyhisselâm” yahûdî ve hıristiyan değildi. O Allahü teâlâya teveccüh etmiş Hanîf
(doğru inanan) ve O’na teslîm olmuş bir müslümân idi. Müşriklerden değildi.” [Âl-i imrân: 3/67]
15
İşte orası zemzemin yeridir” dedi.10
Abdülmuttalib, sabahleyin yanına oğlu Hâris’i alarak Kâbe’ye
gitti ve heyecanla beklemeye başladı. Bir ara rüyâda söylenildiği
şekilde kırmızı gagalı karga gelip, oradaki bir çukura kondu ve gagası ile yere vurmaya başladı. Altından karınca yuvası çıktı. Abdülmuttalib ile oğlu Hâris, derhâl orayı kazmaya başladılar. Bir
müddet kazdıktan sonra kuyunun ağzı göründü. Abdülmuttalib
bunu görünce; “Allahü ekber, Allahü ekber!” diyerek tekbir getirmeye başladı.
Başından beri, kuyunun kazılmasını dikkatle takip eden
Kureyşliler, ona dönerek; “Ey Abdülmuttalib! Bu, babamız
İsmâil’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız vardır. Bizi
bu işe ortak etmelisin!” dediler. Abdülmuttalib ise, derhâl karşı
çıktı ve; “Hayır! Bu iş, sâdece bana ihsân edilmiş bir vazifedir” diye cevab verdi. Bunun üzerine Kureyşliler; “Sen yalnızsın.
Tek oğlundan başka kimsen de yok. Bu şekilde bize karşı
koyman mümkün değil!” dediler.
10 İbni İshâk, Sîret-i Resûl, 2-5; İbni Hişâm, Sîret, I, 143; İbni Sa’d, Tabakât, I, 83-84.
Zemzem Kuyusu
Zemzem kuyusu, Mescid-ül harâm içinde, Hacer-i esved köşesinin karşısında idi. Taş bileziği vardı. Zemini mermer döşeli
ve duvarlara doğru meyilli idi. I. Abdülhamîd hân kuyuyu su
sızmıyacak şekilde yaptırmıştı.
Târîhin kıymetli yâdigârı olan bu güzel san’at eseri 1963 yılında, Vehhâbî Suudî hükümetince yıkdırıldı. Kuyu ağzını ve
birkaç metre çevresini, yerden birkaç metre aşağı indirdiler.
Daha sonra da üzerini tamamen kapatıp mermer döşediler.
Şimdi bu kuyu görünmemektedir.
“Zemzem,
doyurucu ve
hastaya şifâ
vericidir.”
Hadîs-i şerîf
SEVGİLİ PEYGAMBERİM “Sallallahü aleyhi ve sellem”
16
O zaman içi burkuldu. Çünkü kendisini kimsesizlikle ayıplıyorlardı. Ellerini semâya
kaldırarak; “Yâ Rabbî! Bana on oğul ihsân eyle. Eğer bu duâmı kabul buyurursan, içlerinden birini Kâbe’de kurban edeceğim” diye yalvardı.11
Abdülmuttalib, kazı işinin tehlikeli bir hâl aldığını, neticede şiddetli çarpışmaların
olabileceğini düşündü. Bunun üzerine kazmayı bırakarak anlaşma yoluna gitti. İşin
bir hakem tarafından hâlledilmesini istedi. Sonunda, Şam’da oturan bir kâhinin buna
bir çâre bulacağına karar verdiler. Kureyşin ileri gelenlerinden bir grup ile yola çıkıldı.
Yolda susuzluktan ve sıcaktan ziyadesiyle bunalan kervan, hareket edemez oldu. Artık bir damla suya can atacak hâle gelmişlerdi. Tek arzularının bu olmasına rağmen,
kavurucu çölün ortasında su bulmak imkânsızdı.
Herkesin ümidini kestiği bir anda, Abdülmuttalib onlara; “Geliniz, geliniz! Toplanınız! Hem size, hem de hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum!” diye
bağırdı. Muhammed aleyhisselâmın mübârek nûrunu alnında taşıyan Abdülmuttalib,
su ararken, devesinin ayağı büyük bir taşa takılmış ve taş yerinden oynayınca altından su çıkmıştı. Herkes koşarak geldi, kana kana su içerek yeniden hayat buldu.
Abdülmuttalib’in bu büyüklüğü karşısında mahcûb olan Kureyşliler; “Ey Abdülmuttalib! Artık sana diyecek bir sözümüz kalmadı. Zemzem kuyusunu kazmaya en lâyık olan sensin. Bu hususta seninle bir daha münâkaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de lüzum kalmadı, geri dönüyoruz” dediler ve
Mekke’nin yolunu tuttular. Abdülmuttalib, alnında parlayan nûrun hürmetine, zemzem kuyusunu kazıp suyu çıkarma şerefine kavuştu.
12 EY ABDÜLMUTTALİB! ADAĞINI YERİNE GETİR!
Abdülmuttalib’e, bir gün rüyâsında; “Ey Abdülmuttalib! Adağını
yerine getir!” denildi. Sabahleyin Abdülmuttalib bir koç kurban etti.
Gece rüyâsında; “Ondan daha büyüğünü kurban et!” emri verildi. Sabahleyin bir sığır kurban ettiği hâlde tekrar, rüyâsında; “Ondan daha
büyüğünü kurban et!” emri üzerine; “Ondan daha büyüğü nedir?” diye
sordu. O zamân; “Oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Adağını yerine getir!” denildi.
Ertesi günü Abdülmuttalib çocuklarını toplayarak, seneler önce yaptığı duâyı söyledi. Sonra oğullarına, içlerinden birini kurban etmesi lâzım
9) İbni Hişâm, es-Sire, I, 144-145; İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 81-88.
10
geldiğini bildirdi. Evlâdından hiçbir muhalefet görmedi. Üstelik onlar;
“Ey babamız! Adağını yerine getir! İstediğini yapmakta serbestsin!” diye
rızâ gösterdiler. Abdülmuttalib, kur’a çekerek kurban olacak oğlunu tesbit
etti. Kur’a, en çok sevdiği oğlu, alnında Allahü teâlânın habîbi Muhammed (aleyhisselâm)ın nûrunu taşıyan Abdullah’a çıkmıştı. Abdülmuttalib,
bir an sendeledi, göz pınarları yaşla doldu. Allahü teâlâya verdiği sözü
yerine getirmeliydi. Bir eline bıçağı, bir eline ciğerpâresi Abdullah’ı alarak, Rabbine verdiği sözü yerine getirmek için Kâbe’ye vardı. Gözü yaşlı
baba, Abdullah’ı kurban etmek için bütün hazırlıklarını tamamladı.
O esnada, Kureyş’in ileri gelenleri, hayret dolu bakışlarla hâdiseyi tâkib ediyorlardı, içlerinden Abdullah’ın dayısı; “Ey Abdülmuttalib!
Dur! Biz senin bu oğlunu boğazlamana aslâ râzı değiliz. Eğer böyle
bir iş yaparsan, bundan sonra Kureyş arasında âdet olur. Herkes oğlunu kurban için nezredip keser. Böyle şeye ön ayak olma! Sen, Rabbini
başka bir şekilde râzı eyle!...” dedi. Sonra; “Bir kâhine sor da sana yol
göstersin” diye teklifde bulundu.
Abdülmuttalib, bu söz üzerine, Hayber’de bulunan Kutbe (veya Secak) adındaki kâhine gitti ve durumu anlattı. Kâhin; “Sizde bir insanın
diyeti ne kadardır?” diye sordu. “On devedir” diye cevap alınca; “On
deve ve oğlunuz arasında kur’a çekiniz. Kur’a oğlunuza çıkarsa, on deve daha artırarak yeniden kur’a çekiniz. Kur’a develere çıkıncaya kadar
böyle artırarak devam ediniz” dedi.
Abdülmuttalib, hemen Mekke’ye döndü ve kâhinin dediği gibi yaptı. On deve artırarak defalarca kur’a çekti. Hep Abdullah’a çıktı. Ancak
deve sayısı yüze çıkınca, kur’a develere isabet etti. İhtiyat olsun diye iki
defa daha çekti. Her iki kur’a da, develere çıktı. Abdülmuttalib; “Allahü
ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbirlerle develeri kurban etti. Etlerini
kendisi ve oğullarından hiçbiri almadı. Hepsini fakirlere dağıttı.( 10)
Âdem (aleyhisselâm)dan beri, bir de İsmâil (aleyhisselâm)ın kurban edilme hâdisesi vardır. Peygamber efendimizin nesebi, İsmâil
(aleyhisselâm)a dayandığı için; “Ben, iki kurbanlığın oğluyum”( 11)
buyurmuşlardır
.BABASI ABDULLAH ÇOK GÜZELDİ
İki cihânın efendisi Peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm)ın nûrunu alnında taşıyan Abdullah, doğduğunda, kitap ehli biri birlerine; “Âhir zaman peygamberinin babası Mekke’de dünyâya geldi” diye haber verdiler. İsrâiloğullarının yanlarında yünden örülme bir cübbe var idi ki, bu cübbe Yahyâ (aleyhisselâm)ın olup, şehîd olduğu zamân üzerinde bulunuyordu ve mübârek kanı bu cübbeye bulaşmış idi. Kitaplarında da; “Ne zamân bu kan tazelenir damlamaya başlarsa, âhir zamân peygamberinin babası dünyâya gelir” yazıyordu. İşte ehl-i kitap bu alâmeti görerek, Abdullah’ın doğduğunu anladılar. Lâkin kıskanıp nice defâlar öldürmeye kasdettilerse de, Allahü teâlâ Abdullah’ı alnındaki nûrun bereketiyle korudu. Abdullah büluğ çağına eriştiğinde, gerek güzel ahlâkı ile, gerekse yakışıklılığı ile insanlar arasında mümtaz bir şahıs oldu. Uzaktan-yakından herkes, ona kızlarını vermek için yarışa girdiler. Nice hükümdarlar Abdülmuttalib’e gelerek kızlarını oğluna alması için teklifte bulundular ve bunun için her fedâkârlığa katlanacaklarını bildirdiler. Fakat Abdülmuttalib herbirini uygun lisan ile reddederdi. Abdullah, onsekiz yaşına girdiğinde güzelliği dillere destan oldu. Alnındaki nûr, güneş gibi parlar, gören kızların ister istemez gönlü ona akardı. Güzelliği ve şöhreti Mısır’a kadar yayılmıştı, iki yüze yakın kız onunla evlenmek için Mekke’ye kadar gelip, evlenme teklif etmişlerdi. Abdülmuttalib ise oğluna; zamânın en kibar, asîl, güzel, İbrahim (aleyhisselâm)dan beri uydukları Hanîf dînine bağlı mümin bir kız arıyordu. Kitaplarında bildirilen âhir zamân Peygamberinin, kendi kavimlerinden olmayacağını anlayan İsrâiloğulları, çekememezlik yüzünden, Abdullah’ı öldürmeye and içtiler. Bu iş için silâhlı yetmiş kişiyi Mekke’ye gönderdiler. Bir fırsatını bulup, o ânı beklemeye başladılar. Nihâyet Abdullah’ın kıra çıktığı bir gün, kimsenin görmediğini zannettikleri bir sırada kılıçlarını çekip, üzerine hücum ettiler. O gün, hikmet-i ilâhiye ile Abdullah’ın akrabâlarından Vehb bin Abd-i Menâf da, birkaç arkadaşı ile ava çıkmıştı. Bunlar, Abdullah’ın üzerine atılan İsrâiloğullarını gördüler. Akrabâlık gayretiyle Abdullah’ı kurtarmak için yardım etmeye karar verdiler. Fakat karşıdakiler çok kalabalıktı. Bu çarpışmada mağlûb olacakları belli idi. 12 Nihâyet, nasihat yolunu seçmeyi uygun buldular. Onlara doğru yaklaştıkları zamân, bu âlemde hiç kimseye benzemeyen, yağız atlara binmiş, eli kılıçlı pek çok kimsenin gaybdan yıldırım gibi yetiştiklerini, tekbir sesleri ile İsrâiloğullarına saldırdıklarını ve hepsini kılıçtan geçirerek kaybolduklarını gördüler. Vehb, bu hâl karşısında şaştı ve Abdullah’ın nasıl korunduğunu ve Allahü teâlâ katındaki kıymetini anladı. Eve gelince, durumu hanımına anlattı. Her ikisi de kızlarının dengi olan yiğidin, Abdullah olduğunu kabul edip, Âmine’yi ona vermek için karara vardılar. Abdülmuttalib de, Benî Zühre kabîlesinin büyüğü Vehb’in kızı Âmine’nin hüsn ü cemâlini, iffet ve hayâsını, dînine bağlılığını işitmişti. Soy bakımından da akrabâ idiler ve birkaç batın yukarıda birleşiyorlardı. Oğlu Abdullah’a bu kızı almak için Vehb’in evine gitti. Abdülmuttalib, Vehb’in kızını oğlu Abdullah’a isteyince, Vehb; “Ey amca oğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık” dedi ve daha önce şâhid olduğu hâdiseyi anlattı. Sonra şunu da ilâve etti. “Âmine’nin annesi bir rüyâ gördü. Anlattığına göre evimize bir nûr girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim (aleyhisselâm)ı gördüm. Bana; “Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la, kızın Âmine’nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et!” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın te’siri altındayım. Acaba ne zamân gelecekler, diye merak ediyordum.” Bu sözleri duyan Abdülmuttalib’in dilinden “Allahü ekber! Allahü ekber!” sesleri dökülmüştü. Nihâyet oğlu Abdullah’ı, Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi. Âmine ile Abdullah’ın evlenmeleri husûsunda başka rivâyetler de vardır.( 12)
.MÜBÂREK “NÛR”UNUN ANNESİNE GEÇMESİ
Server-i Âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin mübârek nûru, annesine geçtiği zamân kurtlar, kuşlar birbirlerine; “Kâinâtın Efendisi’nin dünyâyı teşriferi yaklaştı. O, yeryüzünün emîni, zamânın güneşidir” diyerek müjde verdiler. O gece, Kâbe’deki bütün putlar yüz üstü düştü. O zamânlar Mekke-i Mükerreme’de kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı. Ağaçlarda yeşil bir yaprak yoktu, mahsûlden eser görünmez olmuştu. İnsanlar sıkıntı içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hâle gelmişlerdi. Sevgili Peygamberimizin mübârek nûru, Hazret-i 12) İbni İshâk, es-Sire, s, 119-124; İbni Hişâm, es-Sire, I, 232-233; 13 Abdullah’dan Hazret-i Âmine’ye geçtikten sonra o kadar yağmur yağdı, o kadar mahsûl oldu ki, o seneye “bolluk senesi” diye isim verdiler. Âmine vâlidemiz hâmile iken, kocası Abdullah ticâret için Şam’a gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medîne’ye gelince dayıları Neccâroğullarının yanında on sekiz veya yirmi beş yaşında iken vefât etti. Bu haber Mekke’de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.( 13) Eshâb-ı kirâmdan Abdullah ibn-i Abbâs (radıyallahü anh) şöyle bildirmiştir: (Peygamber efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefât edince melekler; “Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı” dediler. Allahü teâlâ; “O’nun koruyucusu ve yardımcısı benim” buyurdu.)
.Kâbe-i şerîf - Mekke-i mükerreme (1880)
deve daha artırarak yeniden kur’a çekiniz. Kur’a develere çıkıncaya kadar
böyle artırarak devam ediniz, dedi.
Abdülmuttalib hemen Mekke’ye döndü ve kâhinin dediği gibi yaptı. On deve
artırarak defalarca kur’a çekti. Hep Abdullah’a çıktı. Ancak deve sayısı yüze çıkınca,
kur’a develere isabet etti. İhtiyat olsun diye iki defa daha çekti. Her iki kur’a da,
develere çıktı. Abdülmuttalib;
- Allahü ekber! Allahü ekber! diyerek tekbirlerle develeri kurban etti.
Etlerini kendisi ve oğullarından hiç biri almadı. Hepsini fakirlere dağıttı.9
Adem aleyhisselâmdan beri, bir de İsmâil aleyhisselâmın kurban edilme hâdisesi
vardır. Peygamber Efendimizin nesebi, İsmâil aleyhisselâma dayandığı için Sevgili
Peygamberimiz;
- Ben, iki kurbanlığın oğluyum, buyurmuşlardır.10
Evet, ne anlatıyorduk?
Sevgili Güzel Peygamberimizin babasını anlatıyorduk değil mi?
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin babasının ismi Abdullah idi. Fakat Sevgili Peygamberimiz daha anne karnında iki aylık iken vefât etmişti.
Yani Peygamberimiz daha doğmadan yetim kalmıştı. Babası Abdullah çok güzeldi
ve alnında iki cihanın efendisi Sevgili Peygamberimizin mübârek nûrunu taşıyordu
ve o nûr ay gibi, güneş gibi parlıyordu.
9 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 10-17; İbni Hişâm, Sîret, I, 151-154; İbni Sa’d, Tabakât, I, 88-94.
10 İbni İshâk, Sire, 38-44; İbni Hişâm, Sire, I, 43-56; İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 55-56, 92, 108; Taberî, Târih,
I, 557; Süheylî, Ravzü’l-ünf, I, 123; Şemseddin Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, I, 216.
24 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Abdullah doğduğunda, yahudiler ve hıristiyanlar birbirlerine; “Âhir zaman peygamberinin babası Mekke’de dünyâya geldi” diye haber verdiler.
Yahudilerin yanlarında yünden örülme bir cübbe var idi. Bu cübbe Yahyâ
aleyhisselâmındı ve şehîd edildiği zaman üzerinde bulunuyordu. Şehadet esnasında
mübârek kanı bu cübbeye bulaşmış idi. Kitaplarında da;
“Ne zaman bu kan tazelenir damlamaya başlarsa, âhir zaman peygamberinin babası dünyâya gelir” yazıyordu.
İşte ehl-i kitap bu alâmeti görerek, Abdullah’ın doğduğunu anladılar.
Abdullah bülûğ çağına eriştiğinde, gerek güzel ahlâkı, gerekse yakışıklılığı
ile insanlar arasında mümtaz bir şahıs oldu. Hele onsekiz yaşına girdiğinde güzelliği dillere destan oldu. Alnındaki nûr, güneş gibi parlar, gören kızların ister istemez
gönlü ona akardı. Güzelliği ve şöhreti Mısır’a kadar yayılmıştı. Uzaktan-yakından
herkes, ona kızlarını vermek için yarışa girdiler. Nice hükümdarlar Abdülmuttalib’e
gelerek kızlarını oğluna alması için teklifte bulundular. Bunun için her fedâkârlığa
katlanacaklarını da bildirdiler. Bunun gibi iki yüze yakın kız da Mekke’ye kadar gelip, Abdullah ile evlenmek için teklifte bulunmuşlardı. Fakat Abdülmuttalib herbirini
uygun lisan ile reddederdi.
Çünkü Abdülmuttalib, oğluna, İbrahim aleyhisselâmdan beri uydukları atalarının
dînine bağlı olan en kibar, en asîl ve en güzel, hanîf yâni müslüman bir kız arıyordu.
Yahudilerin Hazret-i Abdullah’a Suikast planı
Fakat Allahü teâlâ Abdullah’ı, alnındaki nûrun bereketiyle hep korudu, muhafaza
etti.
Yahudiler, Peygamber Efendimizin nûrunu hazret-i Abdullah’da görünce kitaplarında bildirilen âhir zaman Peygamberinin kendi kavimlerinden olmayacağını
anladılar. Bunu kıskandıkları için hazret-i Abdullah’ı öldürmeye and içtiler. Bu iş
için silâhlı yetmiş kişiyi Mekke’ye gönderdiler. Bir fırsatını bulup, o ânı beklemeye
başladılar.
Nihâyet Abdullah’ın kıra çıktığı bir gün, kimsenin görmediğini zannettikleri bir sırada kılıçlarını çekip üzerine hücum ettiler. O gün Allahü teâlânın hikmeti,
Abdullah’ın akrabâlarından Vehb bin Abd-i Menâf da, bir kaç arkadaşı ile ava çıkmıştı. Bunlar, tam o sırada Abdullah’ın üzerine koşan yahudileri gördüler. Akrabâlık
gayretiyle Abdullah’ı kurtarmak için yardım etmeye karar verdiler. Fakat karşıdakiler çok kalabalıktı. Bu çarpışmada mağlûb olacakları belli idi. Nihayet aralarına girip
nasihat yolunu seçmeyi uygun buldular.
Onlara doğru yaklaştıkları zaman, bu âlemde hiç kimseye benzemeyen, yağız atlara binmiş, eli kılıçlı pek çok kimsenin yıldırım gibi yetiştiklerini, “Allahü ekber, Allahü ekber!” tekbir sesleri ile yahudilere saldırdıklarını ve hepsini
kılıçtan geçirerek kaybolduklarını gördüler. Vehb ve arkadaşları, Allahü teâlânın
Abdullah’ı, alnındaki nûrun bereketiyle koruduğunu, muhafaza ettiğine şahit oldular. Ve bu hâl karşısında çok şaştılar. Hazret-i Abdullah’ın Allahü teâlâ katındaki
kıymetini anladılar.
25
Hazret-i Abdullah’ın evlenmesi
Vehb eve gelince, durumu olduğu gibi hanımına anlattı. Her ikisi de kızları
Âmine’nin dengi olan yiğidin, Abdullah olduğunu kabul edip, Âmine’yi ona vermeye karar verdiler.
Hazret-i Abdullah’ın babası hazret-i Abdülmuttalib de, Benî Zühre kabîlesinin
büyüğü Vehb’in kızı Âmine’nin hüsn-ü cemâlini, yani güzelliğini, iffet ve hayâsını,
edebini, dînine bağlılığını işitmişti. Soy bakımından da akrabâ idiler ve bir kaç dededen sonra yukarıda birleşiyorlardı.
Hazret-i Abdulmuttalib, oğlu Abdullah’a bu kızı almak için Vehb’in evine gitti.
Vehb’in kızı Âmine’yi, Allahın emri ile oğlu Abdullah’a istedi. Vehb; “Ey amca
oğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık” dedi ve daha önce şâhid olduğu hâdiseyi
anlattı. Sonra şunu da ilâve etti. “Âmine’nin annesi bir rüyâ gördü. Anlattığına
göre evimize bir nûr girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece
rüyâmda, dedemiz İbrahim aleyhisselâmı gördüm. Bana; “Abdülmuttalib’in
oğlu Abdullah’la, kızın Âmine’nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul
et!” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındayım. Acaba ne zaman
gelecekler, diye merak ediyordum” dedi. Bu sözleri duyan Abdülmuttalib’in dilinden “Allahü ekber! Allahü ekber!” sesleri dökülmüştü.
Nihayet on sekiz yaşında bulunan oğlu Abdullah’ı, on dört yaşındaki Vehb’in kızı
Âmine ile evlendirdi. Âmine ile Abdullah’ın evlenmeleri husûsunda başka rivayetler
de vardır.11
Mübârek Nûr’unun annesine geçmesi
Server-i Âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek nûru, annesine
geçtiği zaman kurtlar, kuşlar birbirlerine;
- Kâinâtın Efendisi’nin dünyâyı teşrifleri yaklaştı. O, yeryüzünün emîni, zamanın güneşidir, diyerek müjde verdiler.
O gece; Kâbe’deki bütün putlar yüz üstü düştü. Şeytânlar âciz kalıp, işlerini yapamaz oldular. Melekler İblîsin tahtını parçalayıp, denize attılar ve İblîse kırk gün
cezâ verip, eziyyet ettiler. Sonra kaçıp, Ebû Kubeys dağının üzerine çıkdı ve şiddetli
bir feryâd etdi. İblîsin bu feryâdını duyan bütün orduları etrafında toplandı. Onlara;
- Vay sizin hâlinize!.. Muhammedin aleyhisselâm doğması yaklaşdı. Bundan sonra Lât ve Uzzâya tapılmaz. Tevhîd nûru bütün âleme yayılır, dedi.
O gece bütün sihirbâzlar ve kâhinler işlerinde âciz kaldılar. Kehânet sona erdi.
Sihirleri tesîrsiz kaldı. O gece yeryüzündekiler, gökden;
- Âhir zaman peygamberinin binlerce iyilik ve ihsânlarla gelme zamanı yaklaşdı! diye bir ses işittiler.
O zamanlar Mekke-i Mükerreme’de kıtlık vardı. Senelerdir yağmur yağmamıştı.
Ağaçlarda yeşil bir yaprak yoktu, mahsûlden eser görünmez olmuştu. İnsanlar sıkıntı
içine düşmüş, ne yapacaklarını bilemez hâle gelmişlerdi. Sevgili Peygamberimizin
mübârek nûru, Hazret-i Abdullah’dan Hazret-i Âmine’ye geçtikten sonra o kadar
11 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 19-24; İbni Sa’d, Tabakât, I, 94-95.
26 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yağmur yağdı, o kadar mahsûl oldu ki, o seneye “Bolluk senesi” diye isim verdiler.
Hazret-i Âmine Ona hâmile olduğu dokuz ay müddetle hiçbir elem ve sıkıntı çekmedi.
Âmine vâlidemiz iki aylık hâmile iken, kocası Abdullah ticâret için Şam’a
gitmişti. Dönüşünde hastalandı. Medîne civârında Dâr-ün-nâbiga’da dayıları
Neccâroğullarının yanında onsekiz veya yirmibeş yaşında iken vefât etti. 12 Bu haber
Mekke’de duyulunca koca şehir üzüntüye gark oldu.13 Eshâb-ı kirâmdan Abdullah
ibn-i Abbâs “radıyallahü anhümâ” şöyle bildirmiştir:
- Peygamber Efendimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan vefât edince melekler; “Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı, dediler. Allahü teâlâ;
- O’nun koruyucusu ve yardımcısı benim, buyurdu.
Âmine hâtun, kocasının ölümüne çok üzüldü. Bir şiirinde onun vefâtını şöyle
terennüm etti:
Hiç beklenmedik anda, aldı onu eceli,
Hâlbuki o çok cömert, çok merhametli idi.
Müjde Haberleri
Sevgili Güzel Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın geleceği, Âdem aleyhisselâmdan itibaren her peygambere ve ümmetlerine bildirilmiş; doğması yaklaşınca, olacak hâdiselerden pek çoğu müjdelenmişti.
Mûsâ aleyhisselâma gelen, sonradan tahrif edilen hakiki Tevrât’ta;
“O, öyle mübârek bir zâttır ki, himmeti yüksek, yardımı ziyâdedir.
Fakirlerin sevgilisi, zenginlerin tabîbidir.
O, güzellerin güzeli, temizlerin temizidir.
Sohbet ederken yumuşak, taksim ederken âdil, her muamelede doğrudur.
Kâfirlere karşı sert ve şiddetlidir. Yaşlılara hürmet, küçüklere şefkat ve rahmet eder, merhametlidir.
Az şeye şükreder. Esirlere acır.
Hep güler yüzlüdür. Gülüşü tebessüm şeklindedir, kahkaha etmez.
Ümmîdir; hiç bir şey okumadan ve yazmadan her şey O’na bildirilmiştir.
O, Allahü teâlânın resûlüdür.
Kötü huylu, katı kalbli değildir.
Çarşı ve pazarlarda yüksek sesle bağırmaz.
O’nun ümmeti de iyi ahlâk sâhibidir.
Yüksek yerlerde Allahü teâlânın ismini anarlar. Müezzinleri minarelerde
halkı namaza davet ederler.
Abdest alarak namaz kılarlar. Namazda safları düzeltir, bir hizâda dururlar.
Geceleri onların tesbih sesleri bal arısının sesi gibi duyulur.
Mekke’de doğar. Medîne’den Şam’a kadar her yer O’nun idâresinde olur.
İsmi Muhammed’dir ki, O’na Mütevekkil diye isim verdim.
12 İbni Sa’d, Tabakât, I, 99; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 92.
13 İbni Sa’d, Tabakât, I, 99-100.
27
Bozuk dinleri kaldırıp doğru olan hak dîni yayıp yerleştirmedikçe, O’nu
dünyâdan çıkarmam.
O, halkı Hakk’a çağırır, O’nun bereketiyle görmeyen gözler açılır, görür,
işitmeyen kulaklar işitir. Kalblerden gaflet gider...” diye yazılıdır.
Dâvûd aleyhisselâma gelen, sonradan tahrif edilen hakiki Zebûr’da;
“O, öyle bir kimsedir ki, eli açıktır; yâni cömerttir.
Asla kızmaz. Çok yumuşaktır.
Güzel yüzlü, tatlı sözlü, nûrânî yüzlüdür.
İnsanların tabibidir. Çok ağlar, az güler. Az uyur, çok düşünür.
Yaratılışı hoş ve güzeldir. Sözleri gönülleri alır, rûhları cezbeder...
Ey Habîbim! Himmet kılıcını sıyırıp, bütün kuvvetinle kahramanlık meydanında kâfirlerden intikam alasın. Güzel bir lisân ile benim hamd ve senâmı her
yere yayasın. Bütün kâfirlerin başları, senin kerâmetli ellerin önünde eğilecektir...” diye yazılıdır.
Îsâ aleyhisselâma gelen, sonradan tahrif edilen hakiki İncîl kitabında;
“O, çok yemez; cimri değildir. Hîle yapmaz, kimseyi kötülemez, hiç acele
etmez. Kendi için intikam almaz. Tembel değildir. Kimseyi gıybet etmez...” şeklinde bildiriliyor.
- Gelecek Peygamberin ismi nedir ve Onun gelişinin alâmetleri nelerdir? diye
soran kâhine Îsâ aleyhisselâm:
- Resûlün adı hayran olmağa değer güzellikdedir. Allahü teâlâ Onun rûhunu yaratdığı zaman, Ona bu ismi verdi ve Onu semâvî ihtişâmı içine koydu. Allahü teâlâ;
(Ey Ahmed! Senin hâtırın için ben Cennet’i, dünyâyı ve birçok mahlûku
yaratdım. Bunları sana hediyye ediyorum.
Sana kıymet veren, benden kıymet bulacak. Sana lânet eden (küfreden), tarafımdan lânet olunacakdır.
Ben seni dünyâya, kurtarıcı Resûlüm olarak göndereceğim. Senin sözün sırf
hakîkat olacakdır. Yer ve gök ortadan kalkabilir. Fakat senin yolun dâimâ sonsuz olacaktır) buyurdu. Onun mukaddes ismi Ahmeddir, dedi.
Bunun üzerine Îsâ aleyhisselâmın etrafında toplanmış olan halk, seslerini yükselterek,
- Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel! diye bağırdılar.”
Îsâ aleyhisselâm, bugünkü İncîllerde bile müjdelenen ve hıristiyanların (paraklit) dedikleri, türkçeye tercüme ederken (tesellîci) diye tercüme etdikleri, yegâne
tesellîci olan Muhammed aleyhisselâma ümmet olmak için, çok duâ etdi.
Allahü teâlâ kıyâmete yakın Îsâ aleyhisselâmı tekrâr yeryüzüne indirecekdir. O zaman, Îsâ aleyhisselâm Muhammed aleyhisselâmın dîni üzere hareket edecek, Onun helâl dediklerine helâl diyecek, harâm dediklerine harâm diyecekdir.
Paraklit, Ahmed demekdir. Ahmed de, Muhammed aleyhisselâmın isimlerindendir.
Vehb bin Münebbih anlatıyor:
Benî İsrâîl nebîlerinden Şu’yâ aleyhisselâma da Allahü teâlâ şöyle vahy etdi
ki: “Kavmin için hoş hatîb ol ki, senin dilinle vahyimi bildireyim.”
28 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Şu’yâ aleyhisselâm Allahü teâlâya hamd, tesbîh ve takdîs ve tehlîl söyleyip;
- Ey gökler, sâkin olun! Ey yer, sessiz ol! Ey dağlar, benimle birlikde söyleyin
ki, Allahü teâlâ Benî İsrâîli cihânda en üstün kavm yapmak ister. Onlara husûsî
ikrâmlarda ve ihsanlarda bulunmuştur, dedi.
Bunun üzerine Allahü teâlâ, Şu’yâ aleyhisselâma sitemli hitâblarda bulunduktan
sonra kavmine söylemesi için Sevgili Peygamberimiz hakkında buyurdu ki:
“Gökleri ve yeri yaratdığım zaman, Peygamberliği, mülkü ve pâdişâhlığı
Benî İsrâîlden başkasına takdîr etdim.….
İnsanların arasından öyle birini Peygamber seçdim ki, sağırları işitir hâle
getirir. A’mâların gözlerini açar, kararmış gönülleri aydınlatır.
Onun doğacağı yer Mekke, hicret edeceği yer Medîne, mülkü Şâm ve dâveti
umûmîdir.
Tevekkül sâhibidir. Kötülük yapanları afv eder.
Yükü ağır olan hayvanlara, yetîmleri olan dul kadınlara acır…..
Kendisinden sonra ümmeti, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaparak doğru
yolu gösterirler. Ümmeti namâz kılar, zekât verir, sözlerinde dururlar.
Bu benim ihsânımdır, dilediğime veririm. Ben çok büyük ihsân sâhibiyim.”
Ka’b-ül-Ahbâr ”radıyallahü anh” anlatıyor:
Buhtunnasâr isimli kral, yahudilerle yaptığı savaşta bir kısmını öldürüp bir kısmını da esîr etmişti.
Bir gece korkulu bir rü’yâ gördü ve gördüğü rü’yâyı unutdu. Kâhinlerini ve sihirbazlarını toplayıp, rü’yâsının ta’bîrini sordu. Onlar da;
- Ey kral! Rü’yânı söyle ki, ta’bîrini yapalım, dediler.
Buhtunnasâr onlara kızıp,
- Ben sizi böyle günler için tutarım. Size üç gün müddet veriyorum. Eğer rü’yâmı
bilip ta’bîr edemezseniz, hepinizi öldürürüm, dedi.
Bu haber halk arasında yayıldı. O sırada Peygamberlerden Danyâl aleyhisselâm
Buhtunnasârın hapsinde idi. Zindancıya dedi ki:
- Buhtunnasâra söyle, ben hem rü’yâsını hem de ta’bîrini biliyorum.
Zindancı haber verdi. Bunun üzerine zindandan çıkarılıp, Buhtunnasârın yanına
götürüldü.
Danyal aleyhisselâm içeri girince secde yapmadı.
Buhtunnasârın huzûruna girince, secde yapmak o kavmin âdetlerinden idi.
Buhtunnasâr,
- İçerde bulunanlar dışarı çıksın, dedi.
Sonra Danyâl aleyhisselâma,
- Niçin secde etmedin? diye sordu. O da şöyle cevâb verdi:
- Rabbim bana, başkasına secde etmemem şartıyla rü’yâ ta’bîri ilmini öğretdi. Eğer sana secde edersem o ilmi benden alır. Senin rü’yânı ta’bîr edemem ve
beni öldürürsün. Sana secde etmemekden dolayı gelecek sıkıntı, secde etmekden
dolayı gelecek sıkıntıdan daha kolaydır, hafîfdir. Sana secde etmemem hem benim için, hem de senin için iyi olacağı için secde etmedim, dedi.
Bunun üzerine Buhtunnasâr,
29
- Sen Rabbinin ahdine vefâ etdiğin için sana i’timâd edilir. Rabbinin ahdine vefâ
eden kimse iyi kimsedir. Benim rü’yâmın ta’bîrini biliyor musun? dedi.
Bunun üzerine Danyâl aleyhisselâm ona şöyle dedi:
- Sen rü’yânda bir put gördün. Üst tarafı altından, ortası gümüşden, uçları
bakırdan, topukları demirden, ayakları saksıdan idi. Sen bu puta hayretle bakıp, seyrederken, âniden gökden bir taş düşdü. O putun başına isâbet edip, onu
toz hâline getirdi. O altın, gümüş ve saksı birbirine öyle karışdı ki, insanlar ve
cinler bir araya gelseler, onları birbirinden ayıramazlardı. Bir rüzgâr esse darmadağın olacak hâldeydi. Sonra gördün ki, o taş büyüdü, büyüdü ve bütün yer
ve gökyüzünü kapladı. O taşdan başka birşey görmedin.
Buhtunnasâr bunları dinleyince,
- Doğru söyledin. Gördüğüm rü’yâ budur. Şimdi bu rü’yâyı ta’bîr eyle, dedi.
Danyâl aleyhisselâm da şöyle ta’bîr etdi:
“O gördüğün put çeşidli ümmetlerdir. Altın kısmı senin içinde bulunduğun
ümmet, gümüş kısmı senden sonra oğlunun hâkim olacağı ümmetdir.
Bakır rûmlar ve demir fâris ehlidir. Saksı kısmı ise, rûmlara ve acemlere
pâdişâh olacak iki kadındır.
Gökden inen ve o putu toz hâline getiren taş ise, âhir zamanda gelecek olan
bir dindir. Allahü teâlâ arablar arasından bir Peygamber gönderecekdir. Onun
dîni bütün dinleri yürürlükden kaldıracak ve bütün yeryüzüne yayılacaktır.
Hükümdar Humeyr bin Rebi
Humeyr bin Rebî adlı vardı ki bir hükümdar,
Hükmederdi geniş bir ülkeye o zamanlar.
Lâkin “Mecûsî” olup, ateşe tapıyordu.
Yanında, dörtyüz bilgin hazır bulunuyordu.
Bu hükümdar, bir zaman geldi “Mekke şehri”ne.
Lâkin hürmet etmedi ahâli kendisine.
Hemen adamlarına sordu ki şu suâli:
(Neden çok kibirlidir bu yerdeki ahâli?)
Dediler ki: (Efendim, Arab’dır bu insanlar.
Çok asîl, pek şerefli kimsedir hepsi bunlar.
Zîra “Kâ’be” denilen bir ev var ki burada,
Allahın evi olup, eşi yoktur dünyâda.)
Hakîkatı onlardan öğrenince hükümdar,
Düşündü: (Bu ev için gururlu demek bunlar.
Öyleyse temelinden yıkayım ben bu evi,
Yıkılsın bunların da gurur ve kibirleri.)
Melikin kafasına “Bu fikir” girdiğinde,
Şiddetli “Bir ağrı” da girdi berâberinde.
30 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kıvrandı gece gündüz ağrının şiddetinden.
Hattâ yaşlar boşandı burnundan, gözlerinden.
Bezdirince bu ağrı nihâyet kendisini,
Çağırdı huzûruna bilginlerin hepsini.
Başının ağrısını söyleyip herbirine,
Dedi: (Bir çâre bulun bu başımın derdine.)
Bilginler bunun için çalıştılar durmadan.
Lâkin bulamadılar derdine çâre, derman.
Onlardan bir tânesi, sordu ki hükümdara:
(Kalbinizden bir fikir geçti mi hiç bu ara?)
Dedi: (Gelir zihnime, her düşünce ve fikir.
Senin bu bahsettiğin nasıl bir düşüncedir?)
Bilgin dedi: (Efendim, bugünlerde, gizliden,
Kâ’be için bir fikir geçti mi zihninizden?)
Dedi: (Evet, kalbimden geçirdim ki: “Bu evi,
Yıkayım da, halkının yıkılsın kibirleri.”)
Dedi ki: (Hükümdârım, işte budur muhakkak.
Başınızın derdine tek sebep budur ancak.
Zîra o ev sâhibi, vâkıfdır her şeylere.
Aynıdır Ona göre gizli ve âşikâre.
Eğer vaz geçerseniz bu kötü fikrinizden,
Hemen kurtulursunuz bu mühim derdinizden.)
Dinledi o hükümdar onun nasîhatini.
O fikirden vazgeçip, düzeltti niyetini.
Ne zaman ki o “fikir” çıkınca kafasından,
Başındaki “ağrı” da çıktı hemen ardından.
Çok sevinip, Allaha îmân etti nihâyet.
Mekke ahâlisine gösterdi saygı, hürmet.
Gurur ve kibirini atarak bir tarafa,
Geldi tevâzû ile Beytullahı tavâfa.
Sonra da çok yemekler yaptırıp sini sini,
Dâvet etti bilcümle Mekke ahâlisini.
O gece rüyâsında dendi ki kendisine:
(Nasıl ikrâm ettinse Mekke ahâlisine,
Beyti şerîfe dahî, eyle ta’zim ve hürmet.
Üzerini bir şeyle örterek eyle hizmet.)
31
“Humeyr”e, rüyâsında (Kâ’beyi ört!) denince,
Uyanıp ferahladı, gark oldu bir sevince.
Ve o sabah, “Hasır”dan bir örtü yapıp hemen,
Gidip örttü Kâ’beyi, hiç vakit geçirmeden.
O gece, rüyâsında dendi ki ona yine:
(Hasır lâyık değildir Kâ’benin üzerine.)
Sabahleyin, hasırı kaldırıp o hükümdar,
“Kumaş”tan örtü ile Kâbe’yi örttü tekrâr.
Bu sefer rüyâsında dendi ki kendisine:
(Bu ev elbet lâyıktır daha kıymetlisine.)
Sabahleyin onu da kaldırıp bir tarafa,
En kıymetli kumaş’la örttü onu bu defâ.
Kâ’benin üzerine her sene örtü yapmak,
Bu melik zamanından kaldı âdet olarak
Câhiliyye devri
Fahr-i Kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz doğmadan önce, bütün
âlem, manevî yönden müthiş bir zulmet, karanlık içinde idi.
İnsanlar hadsiz, hudutsuz derecede azgınlaşmışlar, Allahü teâlânın gönderdiği
dinler unutulmuş; ilâhî hükümlerin yerini, insanların kafalarından çıkan fikirler, düşünceler almıştı.
Bütün mahlûklar, insanların vahşet ve zulümlerinden iyice bunalmışlardı.
Yeryüzünde bulunan bütün milletlerde Allahü teâlâ unutulmuş, huzûrun, saâdet
ve sevincin kaynağı olan Tevhîd inancı ortadan kalkmıştı.
Küfür fırtınası, kalblerden îmânı söküp atmış, gönüllerde Allahü teâlâya inanma
yerine, putlara tapma fikri yerleşmişti.
Mûsâ aleyhisselâmın getirdiği din unutulmuş, Tevrat bozulmuştu. İsrâiloğulları
birbirlerine düşmüştü. Îsâ aleyhisselâmın getirdiği İsevîlik de büsbütün bozulmuş,
din ile hiç bir alâkası kalmamıştı. Teslis, yâni üçlü tanrı fikri kabul edilmişti. İncil’in
aslı kaybolmuş, papazlar onu istedikleri gibi değiştirmişlerdi. Her iki kitap da, Allah
kelâmı olmaktan çıkmıştı.
Mısır’da, bozulmuş Tevrat’ın hükmü, Bizans’da ise değiştirilmiş İsevîlik yâni
hıristiyanlık vardı.
İran’da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin ateşi tam bin senedir söndürülmüyordu.
Çin’de Konfüçyüsizm, Hindistan’da Budizm gibi uydurma dinler hüküm sürüyordu.
Arabistan’ın insanları daha da şaşırmış ve sapıtmışlardı. Bunlar, Allahü teâlânın
çok kıymet verdiği Kâbe-i muazzamaya, üçyüzaltmış (360) adet put yerleştirmişlerdi.
Kâbe-i muazzama ise, Arş’da meleklerin ziyaret ettiği “Beyt-i Ma’mûr”un
aynı büyüklükte bir numûnesi idi.
32 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kim Kâbe’ye hürmetsizlikte bulunmuşsa, Cenâb-ı Hak onu, en kısa zamanda
helâk eylemişti. Ebrehe de yıkmaya gelmiş ama ordularıyla birlikte Cehennem’i
boylamışlardı.
İşte böyle bir zamanda, yeryüzünün merkezi olan mübârek Mekke’de, küfür sel
gibi akıyor, Beytullah’ın içine Lât, Uzzâ, Menât gibi yüzlerce put dolduruluyordu.
Zulüm son haddine varıyor, ahlâksızlık, iftihar vesîlesi olarak kabul ediliyordu.
Arabistan, dînî, rûhî, içtimaî ve siyâsî bakımlardan, zifiri karanlık, tam bir câhiliyet,
taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi.
Câhiliyye devri denilen bu zamanda, insanlar genellikle göçebe hayâtı yaşıyorlardı ve kabîlelere bölünmüşlerdi.
Arab Yarımadası (m. 6. yüzyıl)
33
Cahiliyye dönemi zulmet dolu bir devirdi. Devamlı çekişme hâlinde olan Arab
kabîleleri, baskın ve yağmacılığı, kendileri için bir geçim vâsıtası sayıyorlardı.
Zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabîlelerden meydana gelen Arabistan’da,
siyâsî bir nizam, içtimâî bir düzen de mevcut değildi.
Ayrıca içki, kumar, zinâ, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık nâmına ne varsa
alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve
tüyler ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyordu.
Kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının
doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telakkî o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp;
- Babacığım! Babacığım!..
Diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk ediyorlardı. Bu hareketlerinden dolayı
vicdanları hiç sızlamıyor, hattâ bunu bir kahramanlık sayıyorlardı.
Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet
gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi.
Ancak bu devirde Arablar arasında, dikkate değer bir husus vardı. O da edebiyât,
belâğat ve fesâhatin değer kazanıp zirveye çıkmasıydı. Şâire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şâir, hem kendisi hem de
kabîlesi için itibar sağlardı.
Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitâbet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitâbeleri Kâbe duvarına asılırdı. Câhiliye devrindeki
Kâbe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, “Muallakâtu’s-Seb’a” yâni yedi askı
denilirdi.
O zaman Arabistan’da insanlar, inanç bakımından da, bölük pörçüktü. Bir kısmı
tamamen inançsız ve dünyâ hayâtından başka bir şey kabul etmiyor.
Bir kısmı ise Allahü teâlâya ve âhiret gününe inanıyor, fakat insanlardan bir Peygamberin geleceğini kabul etmiyordu.
Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, âhirete inanmıyordu.
Diğer büyük bir kısmı da, Allahü teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin her birinin evinde birer put bulunuyordu.
Âlem öylesine kararmış ve etrafı zulmet o şekilde kaplamıştı ki, insanlar her şeyin
yaratıcısı olan Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeyi bırakmışlardı. Şaşkınlıklarından
kâinatta cereyan eden hâdiselere ve Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı eşyâya, bilhassa elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara “ilâh” diye tapınıyorlardı.
Bütün bunlardan başka, Hazret-i İbrahim’in bildirdiği din üzere olan ve “Hanîf”
denilen doğru imân sahibi mü’min kimseler de vardı. Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak duruyorlardı. Peygamber Efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bâzı kimseler, İbrâhim aleyhisselâmın
dini üzere idiler.
Hanîf olan mü’minlerden başka bütün gruplar bâtıl yolda olup, büyük bir zulmet
ve karanlık içinde idiler.
34 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Almam ayağın tozuna cihânı yâ Resûlallah!
Değişmem saç teline yedi göğü yâ Resûlallah!
Sıddîk’ın talebi, bir tek sehvindir yâ Resûlallah!
İrfân’ın murâdı, pâyine tozdur yâ Resûlallah!
.
Fil vak’ası
Sevgili Güzel Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” doğmasına iki ay
kadar zaman kalmıştı. Bu sırada Fil vak’ası meydana geldi.
İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe’yi ziyaret etmesine engel olmak isteyen Habeşistan Krallığı’nın Yemen valisi Ebrehe, Bizans imparatorunun da yardımı
ile San’â şehrinde “Kuleys” adı verilen büyük bir kilise yaptırdı. İnsanların Kâbe-i
muazzamayı değil, bu kiliseyi ziyaret etmelerini istedi.
Arablar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyaret ettiklerinden, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hakaret gözüyle baktılar. Hattâ içlerinden biri San’â’ya
gidip yapılan bu kiliseyi kirletti.
Bu hâdiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve bu maksatla büyük
bir ordu hazırlayıp Mekke üzerine yürüdü. Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye yaklaşınca,
Kureyş’in mallarını yağma etmeye başlamışlar, Abdülmuttalib’e âit iki yüz deveye
de el koymuşlardı.
Peygamber Efendimizin dedesi Hazret-i Abdülmuttalib develerini almak için
Ebrehe’ye gitti. Ebrehe karşıdan Hazret-i Abdülmuttalib’i görünce heybetinden titremeye başladı. Yanındakilere,
- Bu gelen kimdir? diye sordu.
- O Mekke’nin büyüğü, reisidir, dediler.
Ebrehe onu karşılayıp, kendi minderi üzerine oturtdu ve,
- Ne istiyorsun? dedi. Hazret-i Abdülmuttalib,
- Ey Ebrehe! Askerlerin develerimi almış. Onlara söyle de, develerimi geri
versinler. Ben develerimi almaya geldim, dedi. Ebrehe;
- Ey Kureyşin efendisi! Ben size izzet ve şeref kazandıran şu mukaddes Kâbe’nizi
yıkmaya geldim. Sen ise ondan bahsetmiyor, onu korumak istemiyorsun da develerini mi istiyorsun? dedi. Abdülmuttalib,
- Ben develerin sahibiyim, kendi malımı istiyorum. Kâbe’nin elbette sahibi
Allahü teâlâdır. O herkese karşı gâlib gelir ve Kâbe’yi korur, dedi. Ebrehe;
- Kâbenizi, bana ve ordularıma karşı kimse koruyamaz. Onu fillerimle yıkıp yerle
bir edeceğim, ortadan kaldıracağım! dedi ve Abdülmuttalib’e develerini verip gönderdi.
Hazret-i Abdülmuttalib Kâbe’ye gidip kapısının halkasına yapışarak, Allahü
teâlâya münâcâta, duâya başladı.
Ebrehe ordusuna Kâbe’ye doğru hareket emrini verdi. Ebrehe’nin ordusunda
yüzlerce fil vardı. Bir de fillerin başında “Mahmûde” adında bir fil vardı ki, o en
önde gider, diğer filler onu takip ederdi, peşinden ayrılmazlardı. Onun bulunduğu
her savaşta zafer kazanılırdı.
Ebrehe’nin yol kılavuzlarından Nukayl bin Lebib, Kabe’nin mübârekliğini ve
Allahü teâlânın koruması altında olduğunu biliyordu. Onun için koca filin kulağına
eğilip;
- Ey Mahmûde, yıkmak için gittiğin ev, Allahü teâlânın evidir. Hemen çök
veya geriye dön! Sakın ileri gitme! Yoksa helak olursun, dedi. 36 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Ebrehe ordusuyla Kâbe’ye yönelince, bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Hâlbuki
Yemen’e çevrilince, koşarak gidiyordu. Çok uğraşmalarına, döğmelerine rağmen
Mahmûde yürümeyince diğer filler de gitmedi. Bir anda askerlerin morali bozuldu,
Mekke’ye yaklaşıp hücum etmeye güçleri yetmedi.
Tam o sırada Allahü teâlâ, Ebâbîl yâni Dağ Kırlangıcı denilen kuşlardan bir sürüyü Ebrehe’nin ordusu üzerine gönderdi.
Bu kuşların her birinin ayaklarında birer, bir de gagalarında olmak üzere üç tane
nohut büyüklüğüne yakın taş vardı. Her taşın üzerinde bir kâfirin ismi yazılı idi.
Kuşlar önce Kabe-i muzzamanın üzerinden tavaf edip döndüler, sonra süratle
Ebrehe’nin ordusu üzerine geldiler ve her bir taşı yukardan bir askerin üzerine bıraktılar.
Taşlar, Mahmûde hariç bütün fillerin ve askerlerin başlarından dikine girip
delerek geçiyordu. Taşa hedef olan her asker ve fil derhâl ölüyordu.
Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi, ordu, yenilmiş ekin yaprağı gibi oldu.
Biraz önce koca koca laflar eden, bana kimse karşı koyamaz diyen Ebrehe, korkarak kaçmaya başladı. Dünyanın öbür ucuna kaçacak değildi ya! Zaten onu öldürmeye vazifeli olan kuş takipteydi. Aslında taşların asıl hedefi o idi. Ve ezelde tayin
edilen öleceği yere gelince kuş son taşını üzerine attı. Taş tam bir isabetle Ebrehenin
canını Cehennem’e gönderdi.
Cenab-ı Hakka karşı durmanın cezasını canlarıyla ödemiş oldular.
FİL VAK’ASI
Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in doğmasına iki ay kadar zamân vardı. Bu sırada Fil vak’ası meydana geldi.
İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe’yi ziyâret etmelerine engel
olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans imparatorunun da yardımı
ile San'â’da büyük bir kilise yaptırdı. İnsanların bu kiliseyi ziyâret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyâret ettiklerinden,
Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç îtibâr etmediler. Hakâret gözüyle
baktılar. Hattâ içlerinden biri kiliseyi kirletti.
Bu hâdiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve bu
maksatla büyük bir ordu hazırlayıp Mekke üzerine yürüdü. Ebrehe’nin ordusu Mekke’ye yaklaşınca, Kureyş’in mallarını yağma etmeye başlamışlar, Abdülmuttalib’e âit iki yüz deveye de el koymuşlardı.
Abdülmuttalib, Ebrehe’ye gidip develerini istedi. Ebrehe; “Ben sizin
mukaddes Kâbe’nizi yıkmaya geldim. Sen onu korumak istemiyorsun
da develerini mi istiyorsun?” dedi. Abdülmuttalib; “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin elbette sahibi vardır. Onu, O korur” dedi. Ebrehe;
“Bana karşı onu koruyacak yoktur!” dedi ve Abdülmuttalib’e develerini
verip gönderdi. Sonra Kâbe’ye doğru ordusuna hareket emrini verdi.
Ebrehe’nin ordusunda, önde yürütülen ve böylece zafere kavuşulacağına inanılan “Mahmûd” adında bir fil vardı. Ebrehe, Kâbe’ye yönelince,
bu fil yere çöktü ve yürümez oldu. Hâlbuki Yemen’e çevrilince, koşarak
gidiyordu.
Böylece, Mekke’ye yaklaşıp hücûma gücü yetmeyen Ebrehe’nin
ordusu üzerine, Allahü teâlâ, “Ebâbîl” yâni dağ kırlangıcı denilen kuş13) İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 99-100.
14
lardan bir sürü gönderdi. Bu kuşların her biri, nohut veya mercimek
büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı ki bu taşların biri ağızlarında, ikisi
de ayaklarında idi. Bunları Ebrehe’nin ordusu üzerine bıraktılar. Taşlar,
askerleri, başlarından itibâren dikine delip geçiyordu. Taşa hedef olan
her asker, derhal ölüyordu. Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi, ordu,
yenilmiş ekin yaprağı gibi oldu. Bu durumu gören Ebrehe, telâşlanarak
kaçmak istedi. Fakat kaçamadı. Taşlara asıl hedef o idi ve ona da isabet
etmişti. Kaçtıkça, etleri parça parça dökülerek öldü. Bu vak’a, Kur’ân-ı
Kerîm’in Fîl Sûresi’nde meâlen şöyle bildirilmiştir:
“(Ey Resûlüm! Kâbe’yi tahrib etmek isteyen) fil sahiplerine (fillerle techîz edilmiş Ebrehe ordusuna), Rabbinin nasıl muâmele ettiğini
görmedin mi? Onların (Kâbe-i muazzamayı tahrip etmek şeklindeki)
hîlelerini, boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine, sürüler hâlinde kuşlar
gönderdi. O kuşların her biri onların üzerine, çamurdan yapılmış
ve ateşte pişirilmiş taş atarlardı. Nihâyet Allahü teâlâ onları, güve
yemiş ekin yaprağı gibi, yok ediverdi. (Kurtlar tarafından kemirilip,
doğranan yenik ekin yaprakları hâline getiriverdi.)”
Kâinatın Sultanı geliyor
Âlem mahzûn, varlıklar mahzûn, gönüller mahzûndu ve yüzler gülmeyi unutmuştu.
Allahü teâlânın, diğer mahlûklardan üstün olarak yarattığı insanların, Cehennem’den
kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman lâzımdı. Nitekim doğmasına çok az bir
zaman kalmıştı. Âlem, Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, temiz alınlardan temiz
alınlara geçerek gelen nûrun sahibini karşılamak için hazırlanıyordu.
İnsanlara ve cinne ebedî saâdeti gösterecek Eşsiz İnsan geliyordu!...
Şefkat ve merhamet menbaı, Rabbi’nin ahlâkı ile ahlâklanmış Yüce İnsan
geliyordu!...
Makâm-ı Mahmûd sahibi, şefâatçilerin Baştâcı geliyordu!...
Kâinatın hocası, varlıkların özü, insanların Efendisi geliyordu!
Mahşer gününün imdâda yetişicisi, peygamberlerin Sultânı geliyordu!...
Allahü teâlânın Habîbi, sevgilisi, hürmetine yaratıldığımız, âlemlere rahmet
olan Sevgili Peygamberimiz geliyordu!..
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Muhammed Mustafâ “sallallahü aleyhi ve
sellem” geliyordu…
Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır,
Bu gelen tevhîd-ü irfân kânıdır.
Bu gelen aşkına, devreyler felek,
Yüzüne müştâk durur ins-ü melek.
MÜJDE HABERLERİ
Sevgili Peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm)ın geleceği,
Âdem (aleyhisselâm)dan îtibâren her peygambere ve ümmetlerine bildirilmiş; doğması yaklaşınca, olacak hâdiselerden pek çoğu müjdelenmiştir.
Musa (aleyhisselâm)a gelen, sonradan tahrif edilen Tevrât’ta, şöyle
yazılıdır:
“O, öyle mübârek bir zâttır ki, himmeti yüksek, yardımı ziyâdedir.
Fakirlerin sevgilisi, zenginlerin tabîbidir. O, güzellerin güzeli, temizlerin
temizidir. Sohbet ederken yumuşak, taksim ederken âdil, her muamelede
doğrudur. Kâfirlere karşı sert ve şiddetlidir. Yaşlılara hürmet, küçüklere
şefkat ve rahmet eder. Az şeye şükreder. Esirlere acır. Hep güler yüzlüdür. Gülüşü tebessüm şeklindedir, kahkaha atmaz. Ümmîdir; hiçbir şey
okumadan ve yazmadan her şey O’na bildirilmiştir. O, Allahü teâlânın
resûlüdür. Kötü huylu, katı kalpli değildir. Çarşı ve pazarlarda yüksek
sesle bağırmaz. O’nun ümmeti iyi ahlâk sâhibidir. Yüksek yerlerde Allahü teâlânın ismini anarlar. Müezzinleri minarelerde halkı dâvet ederler.
Abdest alarak namaz kılarlar. Namazda safarı düzeltir, bir hizâda dururlar. Geceleri onların tesbih sesleri bal arısının sesi gibi duyulur. Mek
15
ke’de doğar. Medîne’den Şam’a kadar her yer O’nun idâresinde olur.
İsmi Muhammed’dir ki, O’na “Mütevekkil” diye isim verdim. Bozuk
dinleri kaldırıp doğru olan hak dîni yayıp yerleştirmedikçe, O’nu dünyâdan çıkarmam. O, halkı Hakk’a çağırır, O’nun bereketiyle görmeyen
gözler açılır, görür, işitmeyen kulaklar işitir. Kalblerden gafet gider...”( 14)
Dâvûd (aleyhisselâm)a gelen, sonradan tahrif edilen Zebûr’da: “O,
öyle bir kimsedir ki, eli açıktır; yâni cömerttir, aslâ kızmaz. Çok yumuşaktır. Güzel yüzlü, tatlı sözlü, nûrânî yüzlüdür. İnsanların tabîbidir. Çok
ağlar, az güler. Az uyur, çok düşünür. Yaratılışı hoş ve güzeldir. Sözleri
gönülleri alır, rûhları cezbeder. Ey Habîbim! Himmet kılıcını sıyırıp, bütün kuvvetinle kahramanlık meydanında kâfirlerden intikam alasın. Güzel bir lisân ile benim hamd ve senâmı her yere yayasın. Bütün kâfirlerin
başları, senin kerâmetli ellerin önünde eğilecektir...” diye yazılıdır.
İsâ (aleyhisselâm)a gelen, sonradan tahrif edilen İncîl kitabında da:
“O, çok yemez; cimri değildir. Hîle yapmaz, kimseyi kötülemez, hiç
acele etmez. Kendi için intikam almaz. Tembel değildir. Kimseyi gıybet
etmez...” şeklinde bildiriliyor.
Yine İncîl’de şöyle yazılıdır:
“Rab tarafından çıkıp gelecek olan O Münhamennâ, Rab tarafından
çıkıp gelecek O Rûhu’l-kuds gelmiş olsaydı, O, bana şehâdet ederdi.
Siz de, şehâdet edersiniz. Çünkü öteden beri benimle birlikte bulunuyorsunuz. Ben bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz ve sürçmeyesiniz.” Burada geçen Münhamennâ kelimesi Süryânîce Muhammed demektir
.
37
PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”
Yedi kat yer, yedi kat gök, kısaca âlem büyük bir hürmet ve sevinç içinde
Seyyidü’l-Mürselîn, Hâtemü’l-Enbiyâ, Habîb-i Hudâ olan Kâinatın Efendisi güzeller güzeli Sevgili Peygamberimizi beklemekte idi. Bütün mahlûkât hâl lisânı ile:
- Hoş geldin yâ Resûlallah!
- Şeref verdin yâ Resûlallah! demek için hazırlanmıştı.
Hicretten 53 sene evvel Fil vak’asından ellibeş gün sonra, Rebî’ul-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Hâşimoğulları mahallesinde,
Safâ tepesi yakınında bir evde hasretle beklenen, Allahü teâlânın nûru Muhammed
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Efendimiz doğdu. O’nun teşrifiyle âlem,
yeniden hayat buldu. Karanlıklar, birden “Nûr” ile aydınlandı.14
Bu gece, ol gecedir kim, ol şerîf,
Nûr ile âlemleri eyler latîf.
Bu gece dünyâyı ol Cennet kılar,
Bu gece eşyâya Hak rahmet kılar.
Bu gece şâdân olur erbâb-ı dil,
Bu geceye cân verir eshâb-ı dil.
Rahmeten li’l-âlemîndir Mustafâ,
Hem şefîü’l-müznibîndir Mustafâ.
Doğdu ol sâatde ol Sultân-ı Dîn,
Nûra gark oldu semâvât-ü zemîn.
Yaratılmış cümle oldu şâdümân,
Gam gidip âlem yeniden buldu cân.
Ümmetim, ümmetim
Şereflerin en yücesine mazhar olan annelerin en bahtiyârı Hazret-i Âmine annemiz, hamileliğini şöyle anlatıyor:
“O Servere hâmile olduğum günlerde, hiç acı ve elem görmedim. Hâmile olduğumu hissetmezdim. Ancak altı aydan sonra bir gün, uyku ile uyanıklık arasında bir
kimse bana;
- Senin hâmile olduğun kimdir, bilir misin? dedi.
- Bilmiyorum, cevâbını verince;
- Bilmiş ol ki, Peygamberlerin sonuncusuna hamilesin! haberini verdi.
Doğum zamanı yaklaşınca, o kimse tekrar geldi, dedi ki:
- Ey Âmine! Çocuk doğunca ismini “Muhammed, koy. Başka bir rivayette de;
- Ey Âmine! Çocuk doğunca ismini “Ahmed” koy, şeklinde bildirilmiştir.”
14 İbni Sa’d, Tabakât, I, 100-103; İbni Esîr, Üsüd-ül-gâbe, I, 21.
38 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Âmine vâlidemiz, doğum ânını da şöyle anlatıyor:
Doğum ânı geldiğinde, heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz
bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sıvazladı. Korku ve ürpertiden eser kalmadı.
O anda susamış, sanki hararetten yanıyordum. Yanımda süt gibi beyaz, bir kâse
şerbet gördüm. O şerbeti içmem için bana verdiler. İçtim, baldan tatlı ve soğuk idi.
Artık susuzluğum kalmamıştı.
Sonra büyük bir nûr gördüm, evim o kadar nûrlandı ki, O nûrdan başka bir şey
görmüyordum.
O sırada etrafımı sarıp bana hizmet eden pek çok hanım gördüm. Boyları uzun,
yüzleri güneş gibi parlıyordu. Bunlar, Abd-ü Menâf kabîlesinin kızlarına benzerlerdi.
Bunların birden bire ortaya çıkmalarından hayret içinde idim. Onlardan biri dedi ki:
- Ben Fir’avn’ın hanımı Âsiye’yim! Diğeri de;
- Ben de Meryem bint-i İmrân’ım. Bunlar da Cennet hûrileridir, dedi.
Yine o esnada beyaz, uzun ve gökden yere kadar uzanmış ipek bir kumaş gördüm.
- Onu insanların gözünden örtün, dediler.
O anda bir bölük kuş peydâ oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkûttandı. Korkudan terlemiştim, düşen ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O hâlde iken
gözümden perdeyi kaldırdılar.
Bütün yeryüzünü doğudan batıya kadar gördüm. Etrafımı melekler kuşatmıştı.
Muhammed aleyhisselâm doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu, şehâdet
parmağını kaldırdı. Sonra gökden, onu bürüyen beyaz bir bulut parçası indi. Bir ses
işittim; “O’nu mağripten meşrıka kadar her yerde gezdirin. Gezdirin ki, cümle
âlem O’nu ismiyle, cismiyle ve sıfatıyle görsünler. O’nun isminin Mâhî olduğunu yâni Allahü teâlânın, O’nunla şirk eserlerini yok ettiğini bilsinler” diyordu.
O bulut da gözden kayboldu ve Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve sellem” bir
beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm.
Yine o sırada, yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi geldi. Birinin elinde gümüşten
bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten
sanki misk damlıyordu.
Mübârek oğlumu leğenin içine koydular. Mübârek başını ve ayağını yıkayıp, ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürdüler, mübârek gözlerine sürme
çektiler ve gözden kayboldular.” 15
İndiler gökden melekler saf saf.
Kâbe gibi kıldılar evim tavâf.
Geldi hûrîler bölük bölük buğur,
Yüzleri nûrundan evim doldu nûr.
Hem havâ üzre döşendi bir döşek,
Adı Sündüs döşeyen ânı melek.
Çün göründü bana bu işler ayân,
Hayret içre kalmış idim ben hemân.
15 Molla Miskîn Mü’în, Me’âricü’n-nübüvve (Altıparmak Tercümesi), s.218.
39
Yarılıp dıvâr çıkdı nâgehân,
Geldi üç hûrî bana oldu ayân.
Bâzıları der ki, ol üç dilberin,
Âsiye’ydi biri ol mâh-peykerin.
Biri Meryem Hâtûn idi âşikâr,
Birisi hem hûrîlerden bir nigâr.
Geldiler lutf ile ol üç mâh-cebîn,
Verdiler bana selâm ol dem hemîn.
Çevre yanıma gelip oturdular,
Mustafâ’yı birbirine muştular.
Dediler oğlun gibi hiç bir oğul,
Yaradılalı cihân gelmiş değül,
Bu senin oğlun gibi kadr-i cemîl,
Bir anaya vermemişdir ol Celîl.
Ulu devlet buldun ey dildâre sen,
Doğacaktır senden ol hulk-ı hâsen.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada, Hazret-i Âmine
vâlidemizin yanında Abdurrahmân bin Avf’ın annesi, Şifâ Hâtûn, Osman bin Ebi’lÂs’ın annesi Fâtıma Hâtûn ve Peygamber Efendimizin halası Safiyye Hâtûn vardı.
Bunlar da gördükleri nûru ve meydana gelen diğer hâdiseleri şöyle haber verdiler:
Şifâ Hâtûn şöyle anlatıyor: “Ben, o gece Âmine’nin yanında yardımcı olarak
bulunuyordum. Muhammed aleyhisselâmın, doğar doğmaz duâ ve niyaz ettiğini işittim. Gâibden;
- Yerhamüke Rabbüke, diye söylendi. Sonra bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki,
doğudan batıya kadar her yer göründü...”
Bundan başka birçok hâdiseye şâhid olan Şifâ Hâtûn;
- Ne zaman ki, O’na peygamberliği bildirildi, hiç tereddüd etmeden ilk îmân edenlerden biri de ben oldum, demiştir.
Merhabâ ey Âli sultân merhabâ,
Merhabâ ey Kân-ı irfân merhabâ.
Merhabâ ey sırr-ı Furkân merhabâ,
Merhabâ ey derde dermân merhabâ.
Merhabâ ey rahmeten lil-âlemîn,
Merhabâ sensin şefî’ü’l-müznibîn.
Safiyye Hâtûn da şöyle anlatmıştır:
“Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada, her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübârek başını kaldırıp açık bir dil ile;
- Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah, dedi. O’nu yıkamak istediğimde,
40 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Biz onu yıkanmış olarak gönderdik, denildi.
Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş olarak görüldü.
Doğar doğmaz secde etti. O sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı
mübârek ağzına yaklaştırdım,
- Ümmetî, ümmetî!.. (Ümmetim, ümmetim!..), diyordu.
Sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada, dedesi Abdülmuttalib, Kâbe-i şerîfenin
yanında Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyordu.
Hazret-i Abdülmuttalib o anda yaşadıklarını şöyle anlatmıştır:
Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” doğduğu gece Kâbe’yi tavâf ediyordum. Gece yarısı geçince, Kâbe ansızın, Makâm-ı İbrâhim’e doğru secde etti ve yine
eski hâline geldi.
Kâbe’nin fasih bir lisân ile,
- Allahü ekber! Allahü Ekber! diye tekbîr sesleri ile, Muhammed “sallallahü
aleyhi ve sellem” beni putlardan temizler, dediğini işittim.
Sonra bütün putlar yüz üstü yere düşdü. O sırada en iri put olan hubele bakdım, o
da başaşağı bir taşın üzerine düşmüşdü.
Bir nidâ geldi ki;
- Âmine’nin bir oğlu dünyaya geldi. Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” halkı dalâlet karanlığından hidâyet nûruna eriştirir. Hak teâlâ Onu insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderdi. Ey Melekler şâhid olun ki, Ona
bütün hazinelerin anahtarları verildi. Onun doğum gününü unutmayıp, o gün
kıyâmete kadar sizin bayramınız olsun, dediğini işittim.
Bu sözü işitince Safâ tepesi tarafına çıkdım. Bir gürültü vardı. Sanki bütün kuşlar
ve hayvanlar Mekke’de bir yere toplanmışlardı.
- Acaba rüyâ mı görüyorum, diye elimi göğsüme sürdüm.
Yine bir nidâ işittim ki;
- Ey Kureyşin efendisi seni korkutan hâl nedir? diyordu.
Cevap verecek gücüm yoktu.
Sonra Âminenin evine gitdim.
Âmine’nin evine yaklaştığım zaman evin damında bir kuş gördüm. Kanatlarını
evin üzerine yayıp örtmüştü. Mekke dağları onun nûrundan parlıyordu.
Bir beyaz bulut evi gölgeliyordu.
Kapı kilitli idi.
- Açın, diye bağırdım. İçerden Âmine;
- Ey baba! Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem doğdu, dedi.
- Getir göreyim, dedim.
- Müsâade yok, birisi geldi ve ey Âmine, sakın bu çocuğu üç gün kimseye
gösterme dedi, diye cevâb verdi.
Kılıcımı çekip içeri girmek istedim. Karşıma eli kılıçlı ve yüzü örtülü iki melek çıkdı.
- Ey Abdülmuttalib! Geri dön melâike-i mukarrebîn ve sükkân-ı ıllıyyîn torununu ziyâret edinceye kadar girme, dedi.
- Ben bu hâl nedir, acaba rüyâda mıyım, diye düşünürken içeriden gelen misk
kokusu genzime işledi.
41
Vücûduma bir titreme geldi ve elimden kılıç düşdü. Dışarı çıkdım. Bu hâdiseyi
Kureyş halkına anlatmak istedim. Fakat üç gün dilim tutuldu. Kimseye birşey söyleyemedim.
Hazret-i Abdülmuttalib diyor ki;
Bu acâyib şeyleri, görüp işittiğimde,
Âmine’nin evine koştum hayret içinde.
Önce, onun alnına bakıverdim ben derhâl.
“Nûr”u göremeyince, merakla ettim suâl.
Dedim ki: (Nûr ne oldu, onu göremiyorum?)
Cevâbında dedi ki: (Bu gece oldu oğlum.)
Anlattı birer birer olan hâdiseleri.
Dedim ki: (Görmüyorum sende doğum eseri.)
Dedi: (Evet, bu gece oğlum oldu hakîkat.
En ufak bir sıkıntı hissetmedim ben fakat.)
Dedim ki: (Öyle ise, göreyim torunumu.)
Dedi: (Heyhât, şu anda göremezsin sen onu.
Zîra şimdi, melekler ziyaret ediyorlar.
Bu ise üç gün sürer, hayli kalabalıklar.)
Biz böyle konuşurken, biri geldi âniden.
Meleklerden olduğu belli idi hâlinden.
Dedi: (Doğru söylüyor, tam üç gün müddet ile,
Onu kimse göremez, yakını olsa bile.)
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu günde birçok hâdiseler gören Hazret-i Abdülmuttalib, bu müjdeye çok sevinip;
- Bu oğlumun şânı, şerefi çok yüce olacaktır, dedi.16
Abdülmuttalib, böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için, doğumun yedinci
gününden itibaren Mekke halkına üç gün süreyle ziyâfet verdi. Ayrıca şehrin her
mahallesinde develer keserek, insan ve hayvanların istifâdesine sundu.
Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere; “MUHAMMED (sallallahü aleyhi ve sellem) ismini verdim” dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere ise; “Allahü teâlâ’nın ve insanların O’nu medhetmelerini, övmelerini istediğim için” cevâbını verdi.
Başka bir rivayette de “Muhammed” ismini koyanın Âmine Hâtûn olduğu bildirilmiştir.
Abdullah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ” anlatıyor:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin emzirilmesi husûsunda, insanlardan başka kuşlar ve bütün canlılar O’nu emzirmek için münâkaşa etdiler.
16 İbni Sa’d, Tabakât, I, 100-103.
42 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber Efendimizin Doğduğu tarihi ev- Mekke-i mükerreme
Büyük fotoğrafta ve sağ alttaki resmin sağ tarafında görülen tek kubbeli ve tek
minareli mescid Resûlullah Efendimizin dünyayı şereflendirdiği mübârek mekândır.
Peygamber Efendimizin doğduğu bu ev Kâbe’nin 300-400 metre kuzey doğusunda Benî Hâşim mahallesinde olup büyük dedesi Hâşim bin Abd-ü Menâf’a aitti.
Peygamber Efendimiz hicretleri esnasında bu mübârek evi Hazret-i Ali radıyallahü anhın kardeşi Akil bin Ebi Talib’e teslim etmişti. Akil’in torunları da Haccâc’ın
kardeşi Muhammed bin Yusuf-i Sekafî’ye satmışlardı.
Bilâhare bu mübârek ev, Abbasi Halifesi Harun Reşid’in annesi Hayzürân Hatun
tarafından satın alınarak mescide çevrilmiştir.
Abbasilerden sonra Memlüklüler tarafından korunan bu mescid Osmanlı
döneminde de itina ile muhafaza edilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman Han mescidi yeniden yaptırdı ve Peygamberimizin
doğduğu yeri gümüş parmaklıklı şebeke içine aldırdı.
Sultan I. Ahmed Han da altın beşik tarzında yaptırdığı makam kürsüsünü bu
parmaklık içine koydurdu.
Valide Sultanlar tarafından itinayla bakımı yapılan mescidin ihtiyaçları da yine
Saray Hanımları tarafından tedarik edilirdi.
Bu hususta hizmeti en çok Sultan IV. Mehmed’in eşi, II. Mustafa ve III. Ahmed’in
Han’ın annesi Emetullah Râbia Gülnûş Sultan yapmıştır.
Bu mescid tarih boyunca birçok kez tamir görmüştür.
1924’te Suudiler Mekke’yi işgal edince bu mescidi yerle bir ettiler. Şeyh Abbas
Kattân tarafından 1950’de yaptırılan ev, 1959 yılından beri Mekke Halk kütüphanesi
olarak kullanılmaktadır. Buna da tahammül edemeyen Vehhâbî hükümeti, ileriki
yıllarda şimdiki kütüphane binasını da yıktırmayı planlamaktadır.
43
Çünki, O doğunca;
- Ey canlılar! Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” doğdu. Onu emzirene ne mutlu, diye bir ses duyuldu.
Bunun üzerine bu husûsda bütün canlılar münâkaşaya tutuşdu. Sonra;
- Onu insanlardan birinin emzirmesi takdîr olunmuşdur, diye bildirildi.
Ey gönüller derdinin dermânı sen,
Ey yaradılmışların sultânı sen.
Sensin ol Sultân-ı cümle enbiyâ,
Nûr-ı ceşm-i evliyâ vü asfiyâ.
Çünkü nûrun rûşen etdi âlemi,
Gül cemâlin gülşen etdi âlemi.
Yâ Habîballah bize imdâd kıl,
Son nefes dîdârın ile şâd kıl.
Süleyman Çelebi
Resûlullah’ın doğduğu gece vukû bulan önemli hâdiseler
Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, doğmadan önce ve doğduğu sırada; O’nun dünyâyı teşrif etmesine, şereflendirmesine alâmet olarak birçok
hâdiseler meydana gelmiştir.
Peygamber Efendimizin Doğduğu Evin Eski Yeri
(Günümüzde Mekke Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır)
44 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
O zamanın meşhûr kimseleri, daha Peygamber Efendimiz doğmadan önce rüyâlar
görmüşlerdi. Rüyâlarını kâhinlere ve zamanın meşhûr âlimlerine tâbir ettirdiklerinde, bunların, “Âhir zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâmın geleceğini
gösterdiğini” söylemişlerdir.
Sevgili Peygamberimizin dedesi Hazret-i Abdülmuttalib şöyle anlatıyor:
Bir defasında uykuya dalmıştım. Gördüğüm rüyâdan büyük ürpertiyle uyandım.
Hemen bir kâhine gidip tâbir ettirmek istedim. Yanına vardığımda, yüzüme bakıp;
- Ey Kureyş’in reîsi! Sana ne oldu? Yüzünde bambaşka bir hâl görülüyor. Yoksa
seni bu hâle getiren mühim bir hâdise mi var? dedi.
- Evet, henüz hiç kimseye anlatmadığım dehşetli bir rüyâ gördüm, dedikten sonra, yanına oturup anlatmaya başladım:
“Bu gece rüyâmda çok büyük bir ağaç vardı. Bir ucu semâya yükselmiş, dalları doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nûr saçılıyordu ki, güneş yanında çok hafif kalır. Bâzen gözüküyor, bâzen gözden kayboluyordu. İnsanlar
ona yönelmişti. Her an nûru artıyordu. Kureyş kabîlesinden bâzıları o ağacın
dallarına tutunuyor, diğer bir kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de
onu kesmek isteyenlere mâni oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye
kadar öyle bir yüz görmedim. Ayrıca vücûdundan etrafa hoş kokular yayılıyordu. Ağacın bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım.”
Rüyâmı bitirince, kâhinin yüzü değişti. Benzi sarardı. Sonra;
- Ondan senin nasibin yok! demesi üzerine;
- Kimin nasîbi var? diye sordum.
- O ağacın dalına tutunanların, dedi ve devam ederek;
- Senin sulbünden bir peygamber gelecek, her tarafa mâlik olacak, insanlar
O’nun dînine girecekler, dedi.
Sonra yanımda bulunan oğlum Ebû Tâlib’e dönerek;
- Bu, herhâlde O’nun amcası olacak, dedi.
Ebû Tâlib bu hâdiseyi Peygamber Efendimize peygamberliği bildirilince anlatmış ve;
- İşte o ağaç, Ebü’l Kâsım, el-Emîn Muhammed aleyhisselâmdır, demiştir.
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” dünyâya geldiği gece, bir
yıldız doğdu. Bunu gören yahudi âlimleri, Muhammed aleyhisselâmın doğduğunu
anlamışlardı.
Eshâb-ı kirâmdan Hassan bin Sabit “radıyallahü anh” anlatıyor:
Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti yahudinin biri;
- Hey yahudiler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler;
- Ne var, bu bağırman nedendir? diyerek yanına toplanınca, o;
- Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya
geldi, diye cevap verdi.”
Urvetü’bnü’z-Zübeyr anlatıyor:
Kureyş’den bir cemâatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavâf ederler, develer
kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir gün, putun yanına vardıklarında, onu yüzüstü yere
yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hâl üç defa tekrarlandı.
Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada, şöyle bir ses işitildi:
- Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa
45
hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!
Bu hâdise tam Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O
gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı; yine kendilerinden bâzı ileri
gelenlerin gördükleri korkunç rüyâları tâbir ettirdiklerinde, bunun büyük bir şeye
alâmet olduğunu anlamışlardı. En namlı kâhinler bu rüyâların;
“Şam’ın, Dicle’nin, Fırat’ın, Irak’ın, İran’ın İslâmın mülkü olacağını haber vermektedir” diye tâbirler yaptı.
Yine o gece, mecûsî yâni ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden sönüverdi. Ateşin söndüğü târihi kaydettiler, Kisrâ’nın
sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu.
O zaman mukaddes sayılan Sâve gölünün de o gece bir anda suyu çekilip kuruyuvermişti.
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semâve nehri
vâdisi, o gecede dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceden itibaren, şeytan ve cinler artık Kureyş kâhinlerine hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi...
Habîb-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin doğduğu gece ve daha
sonra, o zamana kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka, birçok hâdiseler vukû buldu. Bütün bunlar, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın doğduğuna işaretti.17
17 İbni Kesîr, Bidâye, III, 211-212.
Suudi yönetimi, Hazret-i Havvâ vâlidemize atfedilen mezarı yerle bir etmiş olsa da, mezarın
içinde bulunduğu kabristanın adı hâlâ “Havvâ Mezarlığı” adını taşıyor. Daha da ilginci,
bugün Suudi Arabistan’ın en büyük limanı ve havaalanına sahip Cidde’nin kelime anlamı
da “büyükanne”. Suudî vehhâbîler, rivâyetlere ehemmiyet vermeseler de, bu rivâyetlerin
müsahhahlaşmış yâni somutlaşmış hâli bugün hâlâ kocaman bir şehrin ismi olarak yaşıyor.
Hazret-i Havva vâlidemizin kabri - Cidde
46 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
CÂHİLİYE DEVRİ
Fahr-i Kâinât Efendimiz doğmadan önce, bütün âlem, manevî yönden müthiş bir zulmet, karanlık içinde idi. İnsanlar hadsiz, hudutsuz
derecede azgınlaşmışlar, Allahü teâlânın gönderdiği dinler unutulmuş;
ilâhî hükümlerin yerini, insanların kafalarından çıkan fikirler, düşünceler almıştı. Bütün mahlûklar, insanların vahşet ve zulümlerinden iyice
bunalmışlardı.
14) İbni İshâk, es-Sire, s, 38-44; İbni Hişâm, es-Sire, I, 43-56; İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 55-
56, 92, 108; Taberî, Târih,I, 557; Süheylî, Ravzü’l-ünüf, s, I, 123; Şemseddin Şâmî,
Sübülü’l-Hüdâ, I, 216.
15) İbni İshâk, es-Sire, s, 119-124; İbni Hişâm, es-Sire, I, 232-233; İbni Sa’d, et-Tabakât, I,
360-363.
16
Yeryüzünde bulunan bütün milletler Allahü teâlâyı unutmuş, huzûrun, saadet ve sevincin kaynağı olan “Tevhîd” inancı ortadan kalkmıştı. Küfür fırtınası, kalblerden îmânı söküp atmış, gönüllerde Allahü
teâlâya inanma yerine, putlara tapma fikri yerleşmişti.
Mûsa (aleyhisselâm)ın getirdiği din unutulmuş, Tevrat bozulmuştu. İsrâiloğulları birbirlerine düşmüştü. Îsâ (aleyhisselâm)ın getirdiği
“Îsevîlik” de (Hıristiyanlık) büsbütün bozulmuş, din ile hiçbir alâkası
kalmamıştı. Teslis, yâni üçlü tanrı fikri kabul edilmişti. İncil’in aslı kaybolmuş, papazlar onu istedikleri gibi değiştirmişlerdi. Her iki kitap da,
Allah kelâmı olmaktan çıkmıştı.
Mısır’da, bozulmuş Tevrat’ın hükmü, Bizans’ta yine değiştirilmiş
Hıristiyanlık vardı. İran’da ateşe tapılıyor, ateşperestlerin ateşi tam bin
senedir söndürülmüyordu. Çin’de Konfüçyüsizm, Hindistan’da Budizm gibi uydurma dinler hüküm sürüyordu.
Arabistan’ın insanları daha da şaşırmış ve sapıtmışlardı. Bunlar, Allahü teâlânın çok kıymet verdiği Kâbe-i muazzamaya, 360 adet put yerleştirmişlerdi. Kâbe-i muazzama ise, Arş’da meleklerin ziyâret ettiği “Beyt-i
Ma’mûr”un aynı büyüklükte bir numûnesi idi. Kim Kâbe’ye hürmetsizlikte bulunmuşsa, Cenâb-ı Hak onu, en kısa zamânda helâk eylemişti.
Cürhüm kabîlesi de zinâ ve fuhuşta ileri gitmişti. Bu kabîlenin
çok saygısız ve pek alçakça hareketlerini gören hükümdarları, onlara;
“Ey Cürhümîler! Allahü teâlânın Harem-i şerîfîni ve Harem’in emniyetini gözeterek kendinize geliniz. Sizden önce gelen Hûd, Sâlih ve
Şu’ayb’ın aleyhimüsselâm ümmetlerinden her birinin başlarına gelen
hâlleri ve nasıl helâk olduklarını biliyorsunuz. Birbirlerinize iyiliği
emrediniz, kötülüklerden sakındırınız. Geçici kuvvetinize güvenerek
aldanmayınız. Mekke’de, Hak’dan yüz çevirmekten ve zulümden sakınınız. Çünkü; zulüm, insanların helâkine sebeb olur.
Allahü teâlâya yemîn ederek söylüyorum ki, bir kimse bu bölgede
otursun, zulüm yapsın, Hak’dan yüz çevirsin de Allahü teâlâ onların
soylarını kesmiş, köklerini kazımış ve yerlerine başka bir kavmi getirmiş olmasın. Azgınlığına devam eden ve Hak’tan yüz çeviren Mekke
halkı için, burada devamlı kalmak yoktur. Sizden önce bu bölgede oturan, sizden daha uzun ömürlü, sizden daha kuvvetli, sizden daha kalabalık ve zengin olan Tasm, Cüdeys ve Amâlika’lıların başına gelenleri
biliyorsunuz, onların, Harem-i şerîfi hafife almaları, Hak’dan yüz çevirerek zulme dalmaları, bu mübârek yerden çıkarılıp atılmalarına sebeb
17
olmuştur. Allahü teâlânın, bâzılarına küçük karıncaları musallat ederek,
kimini kıtlıkla, bâzılarını da kılınçla çıkardığını görmüş ve işitmişsinizdir!” diyerek onlara nasihat eyledi. Fakat onlar dinlemediler. Neticede
Allahü teâlâ onları da, bu azgınlıkları sebebiyle, perişân eyledi...
İşte böyle bir zamânda, yeryüzünün merkezi olan mübârek Mekke’de, küfür sel gibi akıyor, Beytullah’ın içine, Lât, Uzzâ, Menât gibi
yüzlerce put dolduruluyordu. Zulüm son haddine varıyor, ahlâksızlık,
iftihar vesîlesi olarak kabul ediliyordu. Arabistan, dînî, rûhî, içtimaî ve
siyâsî bakımlardan, bir karanlık, tam bir câhiliyet, taşkınlık, azgınlık ve
sapıklık içerisinde idi. “Câhiliyye devri” denilen bu zamânda, insanlar genellikle göçebe hayâtı yaşıyorlardı ve kabîlelere bölünmüşlerdi.
Devamlı çekişme hâlinde olan Arap kabîleleri, baskın ve yağmacılığı,
kendileri için bir geçim vâsıtası sayıyorlardı. Zulmün ve yağmacılığın
yaygınlaştığı kabîlelerden meydana gelen Arabistan’da, siyâsî bir nizam, içtimâî bir düzen de mevcut değildi.
Ayrıca içki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık nâmına ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı
kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız
çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç düşünce o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar
üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım”
diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak
asmadan, üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk ediyorlardı. Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hattâ bunu bir kahramanlık
sayıyorlardı. Netice itibariyle o zamânın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi.
Ancak bu devirde Araplar arasında, dikkate değer bir husus vardı.
O da edebiyât, belâgat ve fesâhatin değer kazanıp zirveye çıkmasıydı.
Şâire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şâir, hem kendisi hem de kabîlesi için itibâr sağlardı.
Muayyen zamânlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitâbet yarışmaları yapılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitâbeleri Kâbe duvarına asılırdı.
Câhiliye devrindeki Kâbe duvarına asılan en meşhur yedi şiire, “el-Muallakâtu’s-Seb’a” yâni yedi askı denilirdi.
O zamân Arabistan’da insanlar, inanç bakımından da, parça parçaydı. Bir kısmı tamâmen inançsız ve dünyâ hayâtından başka bir şey kabul etmiyordu. Bazıları ise Allahü teâlâya ve âhiret gününe inanıyor,
18
fakat insanlardan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allahü teâlâya inanıyor, âhirete inanmıyordu. Pekçoğu da Allahü
teâlâya şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin her birinin evinde bir
put bulunuyordu.
Bütün bunlardan başka, İbrahim (aleyhisselâm)ın bildirdiği din
üzere olan ve “Hanîfer” denilen kimseler de vardı. Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Peygamber efendimizin babası Abdullah, dedesi Abdülmuttalib, annesi ve bâzı kimseler, bu din
üzere idiler. Hanîferden başka bütün gruplar bâtıl yolda olup, büyük bir
zulmet ve karanlık içinde idiler.
İbrâhim (aleyhisselâm) Muhammed (aleyhisselâm)ın dedelerindendir. Ondan sonra, Peygamberin en üstünüdür. Halîlullahdır. İshak
(aleyhisselâm)ın babasıdır. İshak (aleyhisselâm)ın annesi Sâre idi.
İsmâ’îl aleyhisselâmın da babasıdır. Bunun annesi Hâcer idi. İbrâhîm
(aleyhisselâm)ın babası, Târuh adında mü’min idi. Kâfir olan Âzer,
üvey babası ve amcası idi
Serveri âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben bir hiçim,
Misafirinim dememi, saygısızlık sayarım.
Her şey cihanda senin şerefine yaratıldı,
Rahmetin bana da yağsa, o ân olur behârım.
Herkes Kâbe’yi tavaf için geliyor Hicaz’a,
Sana kavuşmak şevkiyle, ben dağları aşarım.
Seâdet tâcı giydirildi, rüyâda başıma,
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanırım.
Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî!
Dîvânında şu yazılar, oluyor tercümânım:
“Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
Senin ihsan denizinden bir damla arzularım.”
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
xxx
MEKKE-İ MÜKERREME DEVRİ
PEYGAMBERİMİZİN DÜNYÂYI TEŞRİFLERİ (DOĞUMU)
Âlem öylesine kararmış ve etrafı zulmet o kadar kaplamıştı ki, insanlar her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeyi
bırakmışlardı. Şaşkınlıklarından kâinatta cereyan eden hâdiselere ve
Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı eşyâya, bilhassa elleriyle yonttukları taştan
ve tahtadan putlara “ilâh” diye tapınıyorlardı.
Âlem mahzûn, varlıklar mahzûn, gönüller mahzûndu ve yüzler gülmeyi unutmuştu. Allahü teâlânın, diğer mahlûklardan üstün olarak yarattığı insanların, Cehennem’den kurtulmalarına sebep olacak bir kahraman lâzımdı. Nitekim doğmasına çok az bir zamân kalmıştı. Âlem,
Âdem (aleyhisselâm)dan bugüne kadar, temiz alınlardan temiz alınlara
geçerek gelen nûrun sahibini karşılamak için hazırlanıyordu. İnsanlara ve cinne ebedî saâdeti gösterecek eşsiz insan geliyordu!... Şefkat
ve merhamet menbaı, Rabbi’nin ahlâkı ile ahlâklanmış yüksek insan
geliyordu!...
Makâm-ı mahmûd sahibi, şefâatçilerin baş tâcı geliyordu!... Kâinatın hocası, varlıkların özü, insanların efendisi geliyordu! Mahşer
gününün imdâda yetiştireni, peygamberlerin sultânı geliyordu!.. Allahü teâlânın Habîbi, sevgilisi, hürmetine yaratıldığımız, âlemlere rahmet
olan sevgili Peygamberimiz geliyordu!... (sallallahü aleyhi ve sellem).
Bu gelen ilmi ledün sultânıdır,
Bu gelen tevhîd ü irfân kânıdır.
Bu gelen aşkına, devreyler felek,
Yüzüne müştâk durur ins ü melek.
Yedi kat yer, yedi kat gök, kısaca âlem büyük bir hürmet ve sevinç içinde Seyyidü’l-Mürselîn, Hâtemü’l-Enbiyâ, Habîb-i Hudâ olan
efendisini beklemekte idi. Bütün mahlûkât hâl lisânı ile: “Hoş geldin
yâ Resûlallah!” demek için hazırlanmıştı. Hicretten 53 sene evvel Fil
vak’asından iki ay kadar sonra, Rebî’ulevvel ayının onikinci Pazartesi
gecesi sabaha karşı Mekke’nin Hâşimoğulları mahallesinde, Safâ tepesi yakınında bir evde hasretle beklenen, Allahü teâlânın nûru Muhammed Mustafâ (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) doğdu. O’nun teşrifiyle
20
âlem, yeniden hayat buldu. Karanlıklar, birden “Nûr” ile aydınlandı.( 16)
Medâricü’n nübüvve kitabinde buyrulduki:
“Şereferin en yücesine mazhar olan annelerin en bahtiyârı Hazret-i
Âmine, hamileliğini şöyle anlatır: “O servere hâmile olduğum günlerde,
hiç acı ve elem görmedim. Hâmile olduğumu hissetmezdim. Ancak altı
aydan sonra bir gün, uyku ile uyanıklık arasında bir kimse bana; “Senin
hâmile olduğun kimdir, bilir misin?” dedi. “Bilmiyorum” cevâbını verince; “Bilmiş ol ki, Peygamberlerin sonuncusuna hamilesin!” haberini
verdi. Doğum zamânı yaklaşınca, o kimse tekrar geldi, dedi ki: “Ey Âmine! Çocuk doğunca, ismini Muhammed koy. Başka bir rivâyette de; “Ey
Âmine! Çocuk doğunca, ismini Ahmed koy” şeklinde bildirilmiştir.”
Hazret-i Âmine vâlidemiz, doğum ânını da şöyle anlatır:
“Doğum ânı geldiğinde, heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sıvazladı. Korku
ve ürpertiden eser kalmadı. O anda susamış, sanki hararetten yanıyordum. Yanımda süt gibi beyaz, bir kâse şerbet gördüm. O şerbeti, içmem
için bana verdiler. İçtim, baldan tatlı ve soğuk idi. Artık susuzluğum
kalmamıştı. Sonra büyük bir nûr gördüm, evim o kadar nûrlandı ki, O
nûrdan başka bir şey görmüyordum.
O sırada etrafımı sarıp, bana hizmet eden pek çok hanım gördüm.
Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Bunlar, Abdü Menâf kabîlesinin kızlarına benzerlerdi. Bunların birden bire ortaya çıkmalarından
hayret içinde idim. Onlardan biri dedi ki: “Ben Fir’avn’ın hanımı Âsiye’yim! Diğeri de; “Ben de Meryem bint-i İmrân’ım. Bunlar da Cennet
hûrileridir” dedi.
Yine o esnada beyaz, uzun ve gökden yere kadar uzanmış ipek bir
kumaş gördüm. “Onu insanların gözünden örtün” dediler. O anda bir
bölük kuş peydâ oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkûttandı. Korkudan terlemiştim, düşen ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu.
O hâlde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Bütün yeryüzünü doğudan
batıya kadar gördüm. Etrafımı melekler kuşatmıştı.
Muhammed (aleyhisselâm) doğar doğmaz, mübârek başını secdeye
koydu, şehâdet parmağını kaldırdı. Sonra gökden, onu bürüyen, beyaz
bir bulut parçası indi. Bir ses işittim; “O’nu mağripten meşrıka kadar
her yerde gezdirin. Gezdirin ki, cümle âlem O’nu ismiyle, cismiyle
16) İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 100-103; İbni Esîr, Üsüd-ül-gâbe, I, 21.
21
ve sıfatıyle görsünler. O’nun isminin Mâhî olduğunu yâni Allahü teâlâ, O’nunla şirk eserlerini yok ettiğini bilsinler” diyordu. O bulut da
gözden kayboldu ve Muhammed’i (sallallahü aleyhi ve sellem) bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada, yüzleri güneş gibi
parlayan üç kişi geldi. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde
zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki misk
damlıyordu. Mübârek oğlumu leğenin içine koydular. Mübârek başını
ve ayağını yıkayıp, ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku
sürdüler, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”
Muhammed (aleyhisselâm) doğduğu sırada, Hazret-i Âmine vâlidemizin yanında Abdurrahmân bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtûn, Osman bin
Ebi’l-Âs’ın annesi Fâtıma Hâtûn ve Peygamberimizin halası Safiyye Hâtûn vardı. Bunlar da gördükleri nûru ve diğer hâdiseleri haber verdiler.
Şifâ Hâtûn şöyle anlatıyor: “Ben, o gece Âmine’nin yanında yardımcı olarak bulunuyordum. Muhammed (aleyhisselâm)ın, doğar doğmaz duâ ve niyaz ettiğini işittim. Gâibden; “Yerhamüke Rabbüke”
diye söylendi. Sonra bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya
kadar her yer göründü...”
Bundan başka bir çok hâdiseye şâhid olan Şifâ Hâtûn; “Ne zamân
ki, O’na peygamberliği bildirildi, hiç tereddüd etmeden ilk îmân edenlerden biri de ben oldum” demiştir.
Safiyye Hâtûn da şöyle anlatmıştır: “Muhammed (aleyhisselâm)
doğduğu sırada, her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti,
mübârek başını kaldırıp açık bir dil ile; “Lâ ilâhe illallâh, innî resûlullâh” dedi. O’nu yıkamak istediğimde, “Biz onu yıkanmış olarak
gönderdik” denildi. Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş olarak görüldü.
Doğar doğmaz secde etti. O sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım “Ümmetî, ümmetî!” (Ümmetim,
ümmetim) diyordu.”
Sevgili Peygamberimiz doğduğu sırada, dedesi Abdülmuttalib, Kâbe-i şerîfe’nin yanında Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyordu. Bu zamân
müjde verdiler. Muhammed (aleyhisselâm)ın doğduğu günde bir çok
hâdiseler gören Abdülmuttalib, bu müjdeye çok sevinip; “Bu oğlumun
şânı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi.( 17)
Abdülmuttalib, böylesine büyük bir mutluluğu kutlamak için, do17) İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 103.
22
ğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyâfet verdi. Ayrıca
şehrin her mahallesinde develer keserek, insanların istifâdesine sundu.
Ziyâfet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere; “Muhammed”
(sallallahü aleyhi ve sellem) ismini verdim” dedi. Neden atalarından
birinin ismini vermedin diyenlere ise; “Allahü teâlânın ve insanların
O’nu methetmelerini, övmelerini istediğim için” cevâbını verdi. Başka bir rivâyette de “Muhammed” ismini koyanın Âmine Hâtûn olduğu
bildirilmiştir.
DOĞDUĞU GECE GÖRÜLENLER
Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, doğmadan
önce ve doğduğu sırada; O’nun dünyâyı teşrif etmesine alâmet olarak
bir çok hâdiseler meydana gelmiştir. O zamânın meşhûr kimseleri, daha
Peygamber efendimiz doğmadan önce rüyâlar görmüşlerdi. Rüyâlarını
kâhinlere ve zamânın meşhûr âlimlerine tâbir ettirdiklerinde, bunların
Muhammed (aleyhisselâm)ın geleceğini gösterdiğini söylemişlerdir.
Sevgili Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır:
“Bir defâsında uykuya dalmıştım. Gördüğüm rüyâdan büyük ürpertiyle
uyandım. Hemen bir kâhine gidip, anlatıp, tâbir ettirmek istedim. Yanına
vardığımda, yüzüme bakıp; “Ey Kureyş’in reîsi! Sana ne oldu? Yüzünde
bambaşka bir hâl görülüyor. Yoksa seni bu hâle getiren mühim bir hâdise
mi var?” dedi. “Evet, henüz hiç kimseye anlatmadığım dehşetli bir rüyâ
gördüm” dedikten sonra, yanında oturup anlatmaya başladım.
“Bu gece rüyâmda çok büyük bir ağaç vardı. Bir ucu semâya yükselmiş, dalları doğuya ve batıya yayılmıştı. O ağaçtan öyle bir nûr saçılıyordu ki, güneş yanında çok hafif kalır. Bâzan gözüküyor, bâzan
gözden kayboluyordu. İnsanlar ona yönelmişti. Her an nûru artıyordu.
Kureyş kabîlesinden bâzıları o ağacın dallarına tutunuyor, diğer bir
kısmı da ağacı kesmeye çalışıyordu. Bir genç de onu kesmek isteyenlere mâni oluyordu. Çok güzel bir yüzü vardı ve ben şimdiye kadar öyle
bir yüz görmedim. Ayrıca vücûdundan etrafa hoş kokular yayılıyordu.
Ağacın bir dalını tutmak için elimi uzattım, fakat ulaşamadım” dedim.
Rüyâmı bitirince, kâhinin yüzü değişti. Benzi sarardı. Sonra; “Ondan
senin nasibin yok!” demesi üzerine; “Kimin nasîbi var?” diye sordum.
“O ağacın dalına tutunanların” dedi ve devam ederek; “Senin sulbünden bir peygamber gelecek, her tarafa mâlik olacak, insanlar O’nun dînine girecekler!” dedi. Sonra yanımda bulunan oğlum Ebû Tâlib’e dö
23
nerek; “Bu, herhâlde O’nun amcası olacak” dedi. Ebû Tâlib bu hâdiseyi
Peygamber efendimize peygamberliği bildirilince anlatmış ve; “İşte o
ağaç, Ebü’l Kâsım, el-Emîn Muhammed (aleyhisselâm)dır” demiştir.
Sevgili peygamberimiz Muhammed (aleyhisselâm)ın dünyâya geldiği gece, bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahudi âlimleri, Muhammed
(aleyhisselâm)ın doğduğunu anlamışlardı. Eshâb-ı kirâmdan Hassan
bin Sabit anlatır:
“Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudi’nin biri; “Hey Yahudiler!” diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler; “Ne var, bu bağırmanın sebebi nedir?” diyerek yanına toplanınca, o; “Haberiniz olsun,
Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi...” diye
cevap verdi.”
Resûl-i Ekrem efendimizin doğduğu gece Kâbe’deki putların hepsi
yüz üstü yere yıkıldı. Urvetü’bnü’z-Zübeyr rivâyet eder: “Kureyş’den
bir cemâatin bir putu vardı. Yılda bir defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir gün, putun yanına vardıklarında, onu
yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hâl üç defa
tekrarlandı. Bunun üzerine etrafınâ iyice destek verip diktikleri sırada,
şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu, yeryüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi!”
Bu hâdise tam Muhammed (aleyhisselâm)ın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu)
yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı; yine kendilerinden bâzı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyâları tâbir ettirdiklerinde, bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anlamışlardı.
Yine o gece, mecûsî yâni ateşe tapanların bin seneden beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden sönüverdi. Ateşin söndüğü târihi
kaydettiler, Kisrâ’nın sarayında burçların yıkıldığı geceye rastlıyordu.
O zamân mukaddes sayılan Sâve gölünün de o gece bir anda suyu çekilip kuruyuvermişti. Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semâve nehri vâdisi, o gecede dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed (aleyhisselâm)ın doğduğu geceden itibaren, şeytan ve
cinler artık Kureyş kâhinlerine hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi...
Habîb-i Ekrem Efendimizin doğduğu gece ve daha sonra, o zamâna
kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka, bir çok hâdise vukû buldu.
24
Bütün bunlar, son peygamber Muhammed (aleyhisselâm)ın doğduğuna
işaretti.( 18)
MEVLİD GECESİ
Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu geceye
Mevlid Gecesi denir. Mevlid, doğum zamanı demektir. Kadir gecesinden
sonra en kıymetli gecedir ve bu gecede sevgili Peygamberimiz doğduğu
için sevinenler affolunur. Bu gece, Peygamber efendimizin doğduğu sırada görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevâbdır.
Sevgili Peygamberimiz kendi de anlatırdı.
Eshâbı kirâm da bu gece bir yere toplanırlar, o günü yâd ederler,
okurlar ve anlatırlardı. Dünyânın her tarafındaki müslümanlar, her sene
bu geceyi Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasideleri okunarak, Kâinatın sultânı hatırlanılmaktadır.
Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum gününü
bayram yapmıştır. Bu gün de, müslümanların bayramı olup, neş’e ve
sevinç günüdür.
SÜT ANNEYE VERİLMESİ
Âmine vâlidemiz, nûrlu yavrusunu kucağına aldığında, kocası
Hazret-i Abdullah’ın vefât acısını unutur gibi oldu. Dokuz gün emzirdikten sonra da, Ebû Leheb’ in cariyesi olan Süveybe Hâtûn birkaç gün
süt annelik hizmetinde bulundu. Süveybe Hâtûn daha önce de Hazret-i
Hamza’yı, sonra da Ebû Seleme’yi emzirmişti. Hafız ibni Cezeri diyor
ki: “Ebû Leheb rüyada görülüp, ne hâlde olduğu soruldukta, kabir azabı
çekiyorum. Ancak, her sene, Rebî’ul-evvel ayının on ikinci geceleri,
azabım hafifiyor. İki parmağım arasından çıkan serin suyu emerek ferahlıyorum. Bu gece, Resûlullah dünyâya gelince, Süveybe ismindeki
cariyem, bunu bana müjdelemişti. Ben de, sevincimden, bunu âzâd etmiş ve O’na süt annelik yapmasını emretmiştim. Bunun için, bu gecelerde azabım hafifiyor dedi.”
O zamanda Mekke halkı, âdet olarak, çocuklarını bir süt anneye verirlerdi. Havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderilen
çocuklar, bir müddet, verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı. Buna
Mekke’nin sıcak havası sebep oluyordu. Her sene bu maksatla Mekke’ye
pek çok hanım gelirdi. Bunlar emzirmek için birer çocuk alıp giderlerdi.
18) İbni Kesîr, el-Bidâye, III, 211-212.
25
Çocukları büyütüp teslîm edince, pek çok ücret ve hediyeler alırlardı.
Peygamber efendimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Benî
Sa’d kabîlesinden birçok hanım, süt anneliği niyeti ile Mekke’ye geldi.
Her biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Benî Sa’d kabîlesi, Mekke
civarındaki kabîleler arasında; şerefte, cömertlikte, mertlik ve tevâzûda
ve Arapça’yı düzgün konuşmakta pek meşhurdu. Kureyş kabîlesinin ileri
gelenleri çocuklarının, daha çok bu kabîleye verilmesini isterlerdi. O sene Benî Sa’d kabîlesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık hüküm
sürüyordu. Bu kabîleden Halîme Hâtûn bu durumu şöyle anlatır:
“Ben o sene kırlarda gezip ot toplar, bunu bulduğum için Allahü
teâlâya şükrederdim. Bâzan üç gün geçmesine rağmen ağzıma bir şey
koymazdım. Bu hâlde iken bir çocuğum oldu. Bir taraftan açlık, diğer
yandan da doğumun sıkıntısı vardı. Açlıktan yer ile göğü, gece ile gündüzü fark edemediğim anlar da olurdu. Bir gece sahrada uyuyakalmışım. Rüyamda bir şahıs beni sütten ak bir suyun içine daldırdı ve; “Bu
sudan iç” dedi. Kanıncaya kadar içtim. Sonra içmem için yine zorladı.
İçtikçe içtim, baldan tatlı idi. “Südün çok olsun ey Halîme! Beni tanıdın
mı?” diye sordu. Tanımadığımı söyleyince; “Ben senin sıkıntılı hâlinde
ettiğin hamd ve şükrünüm. Ey Halîme! Mekke’ye git. Orada sana bir
“Nûr” arkadaş olur, bereketlerle dolarsın. Bu rüyayı da kimseye söyleme!” dedi. Uyandığımda göğüslerimi süt ile dolu bulduğum gibi, sıkıntı
ve açlığın da beni terkettiğini gördüm.”
Kıtlıktan dolayı, ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere,
diğer senelere nisbetle; daha çok süt annesi Mekke’ye gelmişti. Hepsi
de zengin ailelerin çocuklarını almak telâşı içinde idi. Acele ile gelen
kadınlar, birer çocuk almışlardı. Fakat Peygamber efendimiz yetim olduğu için, fazla ücret alamama düşüncesiyle, O’na istekli görünmemişlerdi. Bu kadınlar içinde; iffeti, temizliği, hilmi yâni yumuşaklığı,
hayâsı ve güzel ahlakıyla tanınmış Halîme Hâtûn da vardı. Bindikleri
hayvan zayıf olduğu için Mekke’ye gelmekte geç kalmışlardı. Fakat
bu gecikme onlara, aradıklarından daha fazlasına kavuşmaya sebep olmuştu. Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının
alınmış olduğunu gördüler. Lâkin boş dönmek de istemiyorlardı. Bir
çocukla dönmek tek arzuları olmuştu.
Nihâyet hürmet celbeden ve siması çok sevimli olan bir zâtla karşılaştılar. Bu, Mekke’nin reîsi Abdülmuttalib idi. İsteklerini öğrendikten
sonra, torununu almalarını, bu sayede, büyük devlet ve saadete kavuşa
26
caklarını söyledi. Abdülmuttalib’in muhabbeti ve yakınlığı onları kendisine çekiyordu. Teklifini hemen kabul ettiler. Sonra yaşlı dede, Halîme
Hâtûn’u Hazret-i Âmine’nin evine götürdü. Halîme Hâtûn şöyle anlatır:
“Çocuğun başucuna vardığımda, kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyor, etrafa misk kokusu yayılıyordu. Hayret içinde kalıp bir anda O’na öylesine ısındım ki, gönlüm uyandırmağa
razı olmadı. Elimi göğsüne koyunca, uyandı ve bana bakıp tebessüm etti.
Bense bu tebessüme tutulup kendimden geçtim. Sonra, annesi böylesine
güzel ve mübârek çocuğu bana vermez düşüncesiyle yüzünü örtüp, hemen kucağıma aldım. Sağ mememi verdim, emmeğe başladı. Sol mememi verdim, emmedi. Abdülmuttalib, bana dönerek; “Sana müjdeler olsun
ki, hanımlar içinde senin gibi nîmete kavuşan olmadı” dedi.( 19)
Âmine Hâtûn da bana sevgili yavrusunu verdikten sonra; “Ey Halîme, üç gün evvel; “Senin oğluna süt verecek kadın, Benî Sa’d kabîlesinin Ebû Züeyb soyundandır” diye bir ses işittim” dedi. Bunun üzerine;
“Ben, Benî Sa’d kabîlesindenim ve babamın künyesi Ebû Züeyb’dir”
cevâbını verdim.” Halîme Hâtûn yine şöyle anlatmıştır:
“Âmine Hâtûn bana daha nice vak’alar anlattı ve vasiyette bulundu.
Ben de Mekke’ye gelmeden önce gördüğüm rüyayı ve gelirken sağımdan solumdan; “Sana müjdeler olsun ey Halîme! O gözler kamaştıran
ve âlemleri aydınlatan nuru emzirmek sana nasîb olacak” diye sesler
geldiğini anlattım.”
Halîme Hâtûn der ki:
“Muhammed (aleyhisselâm)ı alıp Hazret-i Âmine’nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına geldim. O da kucağımdaki çocuğun yüzüne
bakıp kendinden geçti ve; “Ey Halîme bugüne kadar böyle güzel yüz
görmedim”, O’nu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de; “Ey Halîme! Bilmiş ol ki, sen çok mübârek ve kadri yüksek
bir çocuk almışsın” dedi. Ben de; “Vallahi, zâten böyle dilerdim, istediğim oldu” diye mukabelede bulundum.”
Halîme Hâtûn, kocası ile birlikte, Muhammed (aleyhisselâm)ı alıp,
Mekke’den yola çıktıkları andan îtibaren O’nun bereketine kavuşmaya
başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri, artık küheylan kesilmişti. Beraber geldikleri kafile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, kafileye yetişip onları geride bırakmıştı. Benî
19) Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, s, 37.
27
Sa’d yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanlarının memeleri dolup taşıyordu. Bunu
gören komşuları hayret edip, bunun, emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anlamışlardı.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüler ve bir ara yağmur duâsına çıktılar. Muhammed (aleyhisselâm)ı yanlarında götürüp duâ ederek
O’nun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.
Peygamber efendimiz, süt annesi Halîme Hâtun’un sağ memesini
emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylık
iken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye
başladı. Yedi aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak şekilde, dokuz aylık iken gâyet açık konuşmaya başladı. On aylık
iken ok atmaya başladı. Halîme Hâtûn şöyle anlatmıştır: “İlk konuşmaya
başladığında “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemin” dedi. O günden sonra Allahü teâlânın ismini anmadan hiçbir
şeye elini uzatmadı. Sol eli ile bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında,
çocukların oynadıkları yerden uzak durur ve onlara; “Biz, bunun için
yaratılmadık” buyururdu. Her gün O’nu güneş ışığı gibi bir nûr kaplar
ve yine açılırdı. Ay ile konuşur, ona işaret ettikçe ay hareket ederdi.
Halîme Hâtûn şöyle anlatır:
“Muhammed (aleyhisselâm), iki yaşına girince, O’nu sütten kestim.
Sonra annesine vermek üzere kocamla Mekke’ye gittik. Fakat O’nun
öyle bereketlerine kavuşmuştuk ki, O’ndan ayrılmak, mübârek yüzünü
görmemek bize çok güç geliyordu. O’nun hâllerini annesine anlattım.
Âmine Hâtûn; “Benim oğlumun büyük şânı vardır” dedi. Ben; “Vallahi, bundan daha mübârek bir kimse görmedim” dedim. Sonra, Âmine Hâtun’a, bir çok bahaneler bularak biraz daha yanımızda kalmasını
istedim. Bizi kırmadı ve yanımızda kalması için izin verdi. O’nunla
tekrar kabîlemize döndük. Bu sayede evimiz bereketle doldu, malımız,
mülkümüz ve şânımız arttı. Sayısız nîmetlere kavuştuk.”( 20)
MÜBÂREK GÖĞSÜNÜN YARILMASI
Halîme Hâtûn anlattı: “Server-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem)
bir gün; “Gündüzleri kardeşlerim görünmezler. Sebebi nedir?” di20) İbni İshâk, es-Sire, s, 25-28; İbni Hişâm, es-Sire, I, 158-167; İbni Sa’d,
et-Tabakât, I, 108,115.
28
ye sorunca; “Koyun gütmeye giderler. Eve, ancak gece gelirler” dedim.
Bunun üzerine, “Beni de onlarla beraber gönder. Ben de koyun güdeyim” dedi. Bahaneler bulup nice özürler söyledim. Sonunda gönlünün
razı olması için; “Peki” dedim. Ertesi gün mübârek saçlarını taradım.
Elbiselerini giydirip süt kardeşleriyle beraber gönderdim. Birkaç gün gidip geldi. Bir gün süt kardeşi Şeymâ kırdan geldiğinde; “Gözümün nuru
oğlum Muhammed nerededir?” diye sordum. “Sahradadır” dedi. “Ciğerimin köşesi bu sıcağa nasıl dayanıyor?” diye sorduğumda, Şeymâ; “Ey
anneciğim! O’na aslâ zarar gelmez. Zîrâ, mübârek başı üzerinde bir bulut, devamlı O’nunla hareket etmekte; böylece güneşin sıcağından korunmaktadır” cevâbını verdi. “Neler söylüyorsun? Bu söylediklerin hakîkaten doğru mudur?” dediğimde, yemîn etti. Ancak o zaman rahatladım.
Yine bir öğle vakti süt kardeşi Abdullah bana gelip; “Anneciğim!
Acele koşun!.. Kureyşî karındaşımla beraber koyun güdüyorduk. Ansızın yeşiller giymiş iki kimse geldi. Kardeşimi yanımızdan alıp dağın
başına götürdüler. Arkası üzere yatırıp bıçak ile karnını yardılar. Haber
vermek için geldiğimde oradaydılar. Kardeşimin sağ kalıp kalmadığını
bilemiyorum” dedi. O ânda kan beynime sıçradı. Sür’atle oraya geldik.
O’nu gördük. Hemen mübârek yüzünü başını öpüp; “Ey gözümün nûru!
Ey âlemlere rahmet oğlum! Bu nice hâldir? Ve başına gelen nedir? Seni
kim rahatsız etti?” diye sordum. O da;
“Evden çıktıktan sonra yeşil elbiseli iki kimse gördüm. Birinin elinde
gümüşten bir ibrik, birinin elinde yeşil zümrütten bir leğen vardı. Leğen,
kardan beyaz bir şey ile dolu idi. Beni dağ başına götürdüler.
Biri, arkam üzere yatırdı. Ben seyrederken göğsümü göbeğime kadar yardı. Hiç acı ve elem duymadım. Elini sokup içinde ne varsa çıkardılar. O beyaz şey ile yıkayıp yerine koydular. Biri diğerine; “Kalk, ben
de hizmetimi yerine getireyim” dedi ve elini sokup yüreğimi çıkardı.
İki parça etti ve içinden siyah bir şey çıkarıp attı. Ve; “Senin vücûdunda
şeytanın nasîbi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Seni vesveseden ve şeytanın hîlesinden emîn ettik” dedi. Sonra yüreğimi
kendi yanlarında olan latîf ve yumuşak bir şey ile doldurdular. Nûrdan
bir mühürle mühürlediler. Hâlen o mührün soğukluğu, bütün âzâlarımda mevcuttur. Onlardan biri, elini yarılan yere koyunca yaram iyileşti.
Sonra beni ümmetimden on kişi ile tarttılar, ben ağır geldim. Bin kimse
ile tarttılar yine ağır geldim. Bunun üzerine onlardan biri diğerine; “Artık onu tartmayı bırak. Vallahi O’nu bütün ümmetiyle bile tartacak ol
29
san, ağır gelir” dedi. O zaman her biri elimi ve yüzümü öptüler ve beni
burada koyup gittiler” dedi. Yarılan yer, mübârek göğsünde belli idi.( 21)
Sevgili Peygamberimizin başından geçen ve Kur’ân-ı kerîmin İnşirah sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde bildirilen bu hâdiseye “Şakk-ı
sadr” yâni göğsünün yarılması denir.
Muhammed (aleyhisselâm)a peygamberliği bildirildikten sonra Eshâb-ı kirâmdan bâzıları, “Yâ Resûlallah! Bize kendinizden bahseder
misiniz?” deyince; “Ben, ceddim İbrahim’ in duâsıyım. Kardeşim
Îsâ’nın müjdesiyim! Annemin ise rüyâsıyım. O bana hâmile iken
Şam saraylarını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştü... Ben Sa’d bin Bekr oğulları yanında emzirilip büyütüldüm” buyurdu.
Halîme Hâtûn, dört yaşından sonra O’nu Mekke’ye götürüp annesine verdi. Dedesi Abdülmuttalib, Halîme Hâtun’a çok büyük hediyeler
verip ihsanda bulundu. Hâlime Hâtûn O’nu Mekke’ye bırakınca, ayrılığının acısını; “Sanki canım ve gönlüm de O’ nunla birlikte kaldı”
sözleri ile dile getirmişti.
MÜBÂREK ANNESİNİN VEFÂTI
Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), altı yaşına
kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşında iken, annesi, Ümmü
Eymen adındaki câriye ile birlikte, akrabâlarını ve babası Abdullah’ın
mezarını ziyâret etmek için Medîne’ye gittiler. Burada, bir ay kaldılar.
Peygamber efendimiz Medîne’de Neccâroğullarına ait havuzda yüzmeyi öğreniyordu.
Bu sırada bir Yahudi âlimi O’ndaki nübüvvet alâmetlerini gördü.
Yanına yaklaşıp ismini sordu. “Ahmed” deyince, o âlim; “Bu çocuk,
âhir zaman peygamberi olacaktır!” diye bağırdı. Ayrıca oradaki Yahudi
âlimlerinden bâzıları da, O’ndaki peygamberlik alâmetini görmüşler,
peygamber olacağını aralarında konuşup anlatmışlardı.
Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu Hazret-i Âmine
vâlidemize haber verince, mübârek anneleri bir zarar gelmesinden çekinerek, O’nu alıp Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı. Ebvâ denilen yere
geldiklerinde, Hazret-i Âmine vâlidemiz hastalandı. Hastalığı artıp sık sık
kendinden geçiyordu. Başında duran sevgili oğlu Muhammed (aleyhisse21) Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, III, 121; İbni Hişâm, es-Sire, I, 164-165.
30
lâm)a bakarak; “Ey çekilen dehşetli ölüm okundan, Allahü teâlânın lütfu
ve yardımı ile yüz deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu! Allahü teâlâ seni,
mübârek eylesin. Eğer rüyada gördüklerim doğru çıkarsa, sen celâl ve bol
ikram sahibi olan Allahü teâlâ tarafından, âdemoğullarına helâl ve haramı
bildirmek üzere gönderileceksin. Cenâb-ı Hak seni, milletlerle birlikte sürüp gelen putlardan ve putperestlikten muhafaza edip koruyacaktır” dedi
ve şu beytleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan,
Tükenir çok olan, var mı genç kalan?
Ben de öleceğim, tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum, şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlâd,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim nâmım kalır dâim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Sonra vefât etti. Orada defnedildi. Âmine vâlidemiz vefât ettiğinde
yirmi yaşında idi. Ümmü Eymen, Âlemlerin efendisini yanına alıp, birkaç gün süren yolculuktan sonra Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’in yanına bıraktı.
DEDESİNİN YANINDA
Habîbi Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizin babası ve
annesi İbrahim (aleyhisselâm)ın dîninde idi. Yâni mü’min idiler. İslâm
âlimleri; onların İbrahim (aleyhisselâm)ın dîninde olduklarını ve Muhammed (aleyhisselâm)a peygamberliği bildirildikten sonra da onun
ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehâdeti söylediklerini ve
böylece bu ümmetten de olduklarını bildirmişlerdir.( 22)
Muhammed (aleyhisselâm), sekiz yaşına kadar dedesinin yanında
büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idare
eden bir zât olup, heybetli, sabırlı, ahlâklı, dürüst, mert ve cömert idi.
Fakirleri doyurur, hattâ aç ve susuz kalan hayvanlara bile yiyecek ve su
verirdi. Allahü teâlâya ve âhirete inanırdı. Kötülüklerden sakınır, câhiliyye devrinin her türlü çirkin âdetlerinden uzak dururdu. Mekke’de
zulme, haksızlığa engel olur ve gelen misafirleri ağırlardı. Ramazân
ayında Hira dağında inzivaya çekilmeyi âdet edinmişti. Çocukları se22) Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, I, 652.
31
ven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, sevgili torununu bağrına basıp
gece gündüz yanından ayırmazdı. O’na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kâbe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderine O’nunla
beraber oturur, mâni olmak isteyenlere; “Bırakın oğlumu, O’nun şânı yücedir” derdi.( 23) Peygamber efendimizin dadısı Ümmü Eymen’e,
O’na iyi bakmasını ısrarla tenbih eder; “Oğluma iyi bak. Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında bu ümmetin peygamberi olacak diyorlar” der idi.
Ümmü Eymen demiştir ki: “O’nun çocukluğunda ne açlıktan, ne de
susuzluktan şikâyet ettiğini gördüm. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; “istemem, tokum” derdi.”
Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O’ndan başkasının
yanına girmesine müsâde etmezdi. O’nu şefkatle bağrına basar, okşar,
sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada O’nu yanına alır, dizine oturtur, yemeğin en iyisini, en lezzetlisini O’na yedirir
ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O’nun hakkında nice rüyalar görüp,
bir çok hâdiselere şâhid oldu.
Bir defasında, Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib,
gördüğü bir rüya üzerine Muhammed (aleyhisselâm)ın elinden tutarak
Ebû Kubeys dağına çıkıp; “Allah’ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir” diyerek duâ etti. Duâsı kabul olundu ve
bol yağmur yağdı. O zamanki şâirler bu hâdiseyi, şiirler yazarak dile
getirmişlerdi.
NECRÂNLI RÂHİP
Abdülmuttalib, bir gün Kâbe’nin yanında otururken, Necrânlı bir
râhip yanına gelerek konuşmaya başlamıştı. Bir ara; “Biz İsmâiloğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarının kitaplarda yazılı
olduğunu okuduk. Burası, yâni Mekke O’nun doğum yeridir. Sıfatları
şöyle, şöyledir!” diyerek birer birer saymaya başladı. Bu sırada, sevgili
Peygamberimiz yanlarına gelmişti. Necrânlı râhip, O’nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı
ve heyecanla; “İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Abdülmuttalib; “Oğlumdur!” deyince, Necrânlı râhip; “Kitaplarda
okuduğumuza göre O’nun babasının sağ olmaması lâzım!” dedi. Abdülmuttalib; “O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi
hâmile iken ölmüştü” deyince, râhip; “Şimdi doğru söyledin” dedi.
23) İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 70-74; Ya‘kubî, Târih, II, 7-9.
32
Bunun üzerine Abdülmuttalib, oğullarına; “Kardeşinizin oğlu hakkında
söylenileni işitin de, O’nu görüp gözetin ve iyi koruyun” dedi.
DEDESİNİN VEFÂTI
Abdülmuttalib vefât edeceğine yakın, oğullarını toplayıp; “Artık
dünyâdan âhirete göç etme vaktim geldi. Tek düşüncem bu yetimdir.
Keşke ömrüm uzun olaydı da bu hizmeti severek devam ettirseydim.
Fakat elden ne gelir? Ömür vefa etmeyecek. Şimdi gönlüm bu hasret
ateşiyle yanıyor. Bu inci tanesini içinizden birine emânet etmeyi isterim. Acaba hanginiz lâyıkı ile O’nun haklarını gözetir ve hizmetinde
kusur etmez” dedi.
Ebû Leheb dizleri üzerine çöküp; “Ey Arab’ın efendisi! Eğer bu
emâneti teslîm etmek için aklınızdan geçirdiğiniz biri varsa ne âlâ, yoksa bu hizmeti ben görürüm” dedi. Abdülmuttalib ona; “Malın çoktur.
Fakat sen katı kalblisin ve merhametin azdır. Yetim kalbi ise yaralı ve
incedir. Hemen kırılır” dedi.
Diğer çocuklardan bâzıları da aynı isteği tekrarladılar. Abdülmuttalib her birinin hususiyetlerini söyleyerek kabul etmedi. Sıra Ebû Tâlib’e
gelince; “Ben, hepsinden çok bunu istiyorum. Fakat, büyüklerim dururken, öne geçmek uygun olmazdı. Malım azdır, ama, benim sadâkatim
kardeşlerimden ziyâdedir” dedi. Abdülmuttalib de; “Doğru söylersin.
Bu hizmete lâyık olan sensin. Lâkin, ben her işte O’na danışır ve isteği
üzere hareket ederim. Her seferinde de doğru neticeye varırım. Bu hususta kendisiyle meşveret edeyim. Hanginizi tercih ederse o, benim de
kabûlümdür” dedi.
Sonra sevgili Peygamberimize dönerek; “Ey gözlerimin nuru! Senin hasretinle âhirete yöneldim. Bu amcalarından hangisini tercih ediyorsun?” diye sordu. Peygamber efendimiz o an kalkıp, Ebû Tâlib’in
boynuna sarıldı ve dizine oturdu. Abdülmuttalib, o zaman çok ferahladı
ve; “Allahü teâlâya hamdolsun. Benim istediğim de bu idi” dedi ve Ebû
Tâlib’e dönerek;
“Ey Ebû Tâlib! Bu inci dânesi, ana baba şefkati görmemiştir. Ona
göre bakıp üzerine titreyesin. Seni diğer çocuklarımdan daha üstün görürüm. Bu büyük ve pek kıymetli emâneti sana havale ettim. Çünkü
sen, O’nun babasıyla aynı anadansınız. O’nu kendi nefsin gibi koruyasın. Bu vasiyetimi kabul ettin mi?” diye sordu. O da; “Kabul ettim”
deyince, Abdülmuttalib sevgili Peygamberimizi kucakladı, mübârek
33
başını, yüzünü öptü ve kokladı. Sonra; “Hepiniz şâhid olun ki, ben bundan daha güzel bir koku koklamadım ve bundan daha güzel bir yüz
görmedim” dedi.( 24)
EBÛ TÂLİB’İN HİMÂYESİNDE
Dedesinin vefâtından sonra, Kâinatın efendisi (sallallahü aleyhi ve
sellem) sekiz yaşından itibaren amcası Ebû Tâlib’in yanında kalmaya
başladı ve onun himâyesinde büyüdü. O zaman Ebû Tâlib de, babası Abdülmuttalib gibi, Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zât idi. O da Peygamber efendimize
büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. O’nu kendi çocuklarından çok sever,
yanına almadan uyumaz, bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın, çok
mübâreksin!” derdi. O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun
başlamasını isterdi. Bazan da O’na ayrı sofra kurdururdu. Sabahları uyandığında yüzünün ay gibi parladığını, saçlarının tarandığını görürlerdi.
Ebû Tâlib’in fazla malı yoktu, ailesi de kalabalıktı. Resûl-i ekrem
(sallallahü aleyhi ve sellem) efendimizi himâyesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu. Mekke’de vukû bulan kuraklık sebebiyle halk
sıkıntıya düştüğünde, Ebû Tâlib O’nu Kâbe’nin yanına götürüp, duâ
etti. O’nun bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.( 25)
RÂHİP BAHÎRA
Sevgili Peygamberimiz on iki yaşlarında iken, bir gün Ebû Tâlib’in
ticâret için sefer hazırlığı yaptığını gördü. Kendisini götürmek istemediğini anlayınca, Ebû Tâlib’e; “Bu şehirde beni kime bırakıp gidiyorsun? Ne babam var, ne de bir acıyanım!...” buyurdu. Bu söz Ebû
Tâlib’e çok te’sir etti. O’nu da yanında götürmeye karar verdi. Ticâret
kervanı uzun bir yolculuktan sonra, Busra’da Hıristiyanlara mahsus bir
manastırın yakınında konakladı.
Bu manastırda “Bahîra” adında bir râhip kalıyordu, önceden Yahudi âlimlerinden iken, sonradan Hıristiyan olan bu bilgili rahibin
yanında, elden ele geçerek saklanan bir kitap vardı ve sorulanlara
24) İbni İshâk, es-Sire, s, 45-48; İbni Hişâm, es-Sire, I, 169-178; İbni Sa’d,
et-Tabakât, I, 117; Süheylî, Ravzü’l-ünüf, I, 299; Şemseddin Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, II,
135; İbni Esîr, Üsüd-ül-gâbe, I, 22.
25) İbni Hişâm, es-Sire, I, 179-180; İbni Sa’d, et-Tabakât, I, 119.
34
ondan cevap verirdi. Kureyş’in kervanı, daha önceki yıllarda buradan defalarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmemişti. Her sabah
manastırın damına çıkıp, kafilelerin geldiği yöne bakar, arayış içinde
merakla bir şeyler beklerdi. Râhib Bahîra’ya bu defa bir hâl olmuş ve
heyecanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü, Kureyş kervanı uzaktan
görününce, üstünde bir bulutun da onlarla birlikte süzülüp geldiğini
farketmişti. Bu bulut, Peygamber efendimizi gölgelemekteydi.
Kervan konaklayınca, Bahîra, Habîbi Ekrem efendimizin altına
oturduğu ağacın dallarının üzerine doğru eğildiğini de görerek iyice
heyecanlanmıştı. Derhal sofralar kurdurdu. Sonra, adam göndererek,
Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe dâvet etti. Kervanda
bulunanlar, sevgili Peygamberimizi, mallarının yanında bırakıp, rahibin yanına gittiler.
Bahîra, gelenlere dikkatle bakıp; “Ey Kureyş topluluğu, içinizde
yemeğe gelmeyen var mı?” diye sorunca; “Evet, bir kişi var” dediler.
Çünkü Kureyşliler geldiği hâlde bulut hâlâ orada idi. Bunu görünce,
kervanda birinin kaldığını anlamıştı. Râhib Bahîra, ısrarla O’nun da
gelmesini istedi. Gelir gelmez O’na dikkatle bakmaya ve incelemeye
başladı. Ebû Tâlib’e; “Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Ebû Tâlib; “Oğlum” deyince, Bahîra; “Kitablarda bu çocuğun babasının sağ
olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir” dedi. Bu sefer Ebû Tâlib;
“O benim kardeşimin oğludur” diye cevap verdi. Bahîra’nın; “Babası
ne oldu?” sorusuna da; “Babası, doğmasına yakın öldü” dedi. Bahîra;
“Doğru söyledin, annesi ne oldu?” deyince; “O da öldü” diye cevap
verdi. Bunlar karşısında; “Doğru söyledin” diyen Bahîra, Peygamber
efendimize dönüp, putlar adına yemin verdi. Sevgili Peygamberimiz,
Bahîra’ya; “Putların ismiyle yemin verme. Dünyâda bana onlardan
büyük düşman yoktur. Ben, onlardan nefret ederim” buyurdu.
Bahîra, bu sefer Allahü teâlâ adına yemin verip; “Uyur musun?”
dedi. “Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz” buyurdu. Bahîra, daha
pek çok suâller sorup, cevaplarını aldı. Aldığı cevaplar, önceden okuduğu kitaplara aynen uyuyordu. Sonra sevgili Peygamberimizin mübârek gözlerine bakıp, Ebû Tâlib’e; “Bu kırmızılık, mübârek gözlerinde
devamlı durur mu?”diye sordu. O da; “Evet, gittiğini görmedik” dedi.
Bahîra, bu alâmetin de uygunluğunu görünce, kalbinin yakîn hâsıl etmesi için, mühr-i nübüvveti görmeyi istedi. Peygamber efendimiz
(sallallahü aleyhi ve sellem) edeblerinden mübârek sırtını açmak iste
35
mediler. Ebû Tâlib; “Ey gözümün nuru! Bu arzusunu da yerine getir”
deyince, mübârek sırtını açtı. Bahîra, peygamberlik mührünü bütün güzelliği ile doya doya temaşa etti. Heyecanla öptü ve gözlerinden sel gibi
yaşlar boşandı. Sonra da; “Ben şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın
resûlüsün”dedi. Sesini daha da yükselterek; “İşte Âlemlerin efendisi..
İşte âlemlerin Rabbinin resûlü... İşte Allahü teâlânın âlemlere rahmet
olarak gönderdiği büyük peygamber..,” dedi. Orada bulunan Kureyşliler, hayret ederek; “Muhammed’in, bu râhib yanındaki kıymeti ne kadar fazla imiş” dediler.
Bahîra, Ebû Tâlib’e dönerek; “Bu, peygamberlerin sonuncusu ve
en şerefisidir. Bunun dîni, bütün yeryüzüne yayılır ve eski dinleri nesh
eder. Bu çocuğu Şam’a götürme. Zîrâ İsrâiloğulları O’na düşmandır.
Korkarım ki, mübârek bedenine bir zarar verirler. Bunun hakkında çok
ahd ve mîsak olmuştur” dedi. Ebû Tâlib; “Bu ahd ve mîsak nedir?”
diye sorunca; “Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da Îsâ
(aleyhisselâm)dan ümmetlerine, âhir zaman peygamberinin geleceğini
bildirmeleri üzerine söz almıştır” dedi.
Ebû Tâlib, Bahîra’nın bu sözleri üzerine Şam’a gitmekten vazgeçti. Mallarını Busra’da satıp Mekke’ye döndü.( 26) Bahîra’dan işittikleri,
Ebû Tâlib’in ömrü boyunca kulaklarında çınladı. Peygamber efendimizi daha da çok sevdi. O’nu ölünceye kadar korudu ve her işinde yardımcı oldu.
Her hâliyle fazîletler ve güzellikler sahibi ve müstesna bir insan
olan sevgili Peygamberimiz, büyümüş ve on yedi yaşına girmişti. Bu
sırada Yemen’e ticâret için giden amcası Zübeyr, ticâretinin bereketli
olması için O’nu da yanında götürdü. Bu seferde de nice hârikulâde
hâlleri görüldü. Mekke’ye döndüklerinde, O’nun bu hâlleri anlatıldı ve
Kureyş kabîlesi arasında; “Bunun şânı pek yüce olacak” diye söylenmeye başlandı..
Arabistan ve Çevresindeki Kültür Merkezleri
Peygamber Efendimizin Sütannesi Hazret-i Halime’nin evinin yeri
47
ÇOCUKLUĞU
Sütanneye verilmesi
Hazret-i Âmine vâlidemiz, nûrlu yavrusunu kucağına aldığında, kocası Hazret-i
Abdullah’ın vefât acısını unutur gibi oldu. Dokuz gün emzirdikten sonra da, Ebû
Leheb’in cariyesi olan Süveybe Hâtûn bir kaç gün sütannelik hizmetinde bulundu.
Süveybe Hâtûn daha önce de Hazret-i Hamza’yı, sonra da Ebû Seleme’yi emzirmişti.
O zamanda Mekke halkı âdet olarak çocuklarını bir sütanneye verirlerdi. Havası
iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderilen çocuklar, bir müddet sütannelerinin yanında kalırlardı.
Buna Mekke’nin sıcak havası sebep oluyordu.
Her sene bu maksatla Mekke’ye pek çok hanım gelir, emzirmek için birer çocuk
alıp giderlerdi. Çocukları büyütüp teslîm edince, pek çok ücret ve hediyeler alırlardı.
Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Benî Sa’d kabîlesinden birçok hanım, sütanneliği niyeti ile Mekke’ye
geldi. Her biri emzirmek üzere birer çocuk almıştı.
Benî Sa’d kabîlesi, Mekke civarındaki kabîleler arasında; şerefte, cömertlikte, mertlik ve tevâzûda ve Arabca’yı düzgün konuşmakta pek meşhurdu. Kureyş
kabîlesinin ileri gelenleri çocuklarının daha çok bu kabîleye verilmesini isterlerdi.
O sene Benî Sa’d kabîlesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık hüküm sürüyordu.
Bu kabîleden Halîme Hâtûn bu durumu şöyle anlatıyor:
“Ben o sene kırlarda gezip ot toplar, bunu bulduğum için Allahü teâlâya şükrederdim. Bâzen üç gün geçmesine rağmen ağzıma bir şey koymazdım.
Bu hâlde iken bir çocuğum oldu. Bir taraftan açlık, diğer yandan da doğumun
sıkıntısı vardı.
Açlıktan yer ile göğü, gece ile gündüzü fark edemediğim anlar da olurdu.
Bir gece sahrada uyuyakalmışım. Rüyâmda bir şahıs beni sütten ak bir suyun
içine daldırdı ve;
- Bu sudan iç, dedi.
Kanıncaya kadar içtim. Sonra içmem için yine zorladı. İçtikçe içtim, baldan tatlı idi.
- Südün çok olsun ey Halîme! Beni tanıdın mı? diye sordu. Tanımadığımı söyleyince;
- Ben senin sıkıntılı hâlinde ettiğin hamd ve şükrünüm. Ey Halîme! Mekke’ye
git. Orada sana bir “Nûr” arkadaş olur, bereketlerle dolarsın. Bu rüyâyı da
kimseye söyleme, dedi.
Uyandığımda göğüslerimi süt ile dolu bulduğum gibi, sıkıntı ve açlığın da beni
terkettiğini gördüm.”
O sene kıtlıktan dolayı, ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere, diğer
senelere nisbetle; daha çok sütannesi Mekke’ye gelmişti. Hepsi de zengin ailelerin
48 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
çocuklarını almak telâşı içinde idi. Acele ile gelen kadınlar birer çocuk almışlardı.
Fakat Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yetim olduğu için fazla
ücret alamama düşüncesiyle, O’na istekli görünmemişlerdi.
Bu kadınlar içinde; iffeti, temizliği, hilmi yâni yumuşaklığı, hayâsı ve güzel
ahlâkıyla tanınmış Halîme Hâtûn da vardı. Bindikleri hayvan zayıf olduğu için
Mekke’ye gelmekte geç kalmışlardı. Fakat bu gecikme onlara, aradıklarından daha
fazlasına kavuşmaya sebep olmuştu.
Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının alınmış olduğunu
gördüler. Lâkin boş dönmek de istemiyorlardı. Bir çocukla dönmek tek arzuları olmuştu.
Nihâyet hürmet celbeden ve simâsı çok sevimli olan bir zâtla karşılaştılar. Bu,
Mekke’nin reîsi Abdülmuttalib idi. İsteklerini öğrendikten sonra,
- Eğer torunuma sütanne olursanız, bu sayede, pek büyük bir devlete ve
saâdete kavuşacaksınız, dedi.
Abdülmuttalib’in muhabbeti ve yakınlığı onları kendilerine çekiyordu. Teklifini
hemen kabul ettiler. Sonra yaşlı dede, Halîme Hâtun’u Hazret-i Âmine’nin evine
götürdü.
Halîme Hâtûn gördüklerini şöyle anlatıyor:
“Çocuğun başucuna vardığımda, O’nu kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün
üstünde mışıl mışıl uyuyor buldum.
Etrafına misk kokusu saçıyordu.
Hayret içinde kalıp bir anda O’na öylesine ısındım ki, gönlüm uyandırmağa razı
olmadı. Elimi göğsüne koyunca, uyandı ve bana bakıp tebessüm etti. Bense bu tebessüme tutulup kendimden geçtim.
Sonra, annesi böylesine güzel ve mübârek çocuğu bana vermez düşüncesiyle yüzünü örtüp, hemen kucağıma aldım.
Sağ mememi verdim, emmeğe başladı. Sol mememi verdim, emmedi. Abdülmuttalib, bana dönerek;
- Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nîmete kavuşan olmadı,
dedi.18
Âmine Hâtûn da bana sevgili yavrusunu verdikten sonra;
- Ey Halîme, üç gün evvel; ‘Senin oğluna süt verecek kadın, Benî Sa’d
kabîlesinin Ebû Züveyb soyundandır’ diye bir ses işittim, dedi. Bunun üzerine;
- Ben, Benî Sa’d kabîlesindenim ve babamın künyesi Ebû Züveyb’dir, cevâbını
verdim.”
Âmine Hâtûn bana daha nice vak’alar anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de
Mekke’ye gelmeden önce gördüğüm rüyâyı ve gelirken sağımdan solumdan;
- Sana müjdeler olsun ey Halîme! O gözler kamaştıran ve âlemleri aydınlatan nûru emzirmek sana nasîb olacak, diye sesler geldiğini anlattım.
Sonra Muhammed aleyhisselâmı alıp Hazret-i Âmine ile vedâlaşarak evinden
ayrıldım. Kocamın yanına geldim. O da kucağımdaki çocuğun yüzüne bakıp kendinden geçti ve;
18 Süheylî, Ravd-ül-ünf, s. II, 144-145; Kastalânî, Mevâhib-i ledüniyye, s. 37.
49
- Ey Halîme bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim, dedi.
O’nu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de;
- Ey Halîme! Bilmiş ol ki, sen çok mübârek ve kadri yüksek bir çocuk almışsın,
dedi. Ben de;
- Vallahi, zâten böyle dilerdim, istediğim oldu, diye mukabelede bulundum.”
Halîme Hâtûn, kocası ile birlikte, Sevgili Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmı alıp, Mekke’den yola çıktıkları andan îtibaren O’nun bereketine kavuşmaya başladılar.
Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri, artık küheylan kesilmişti. Beraber geldikleri kafile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, kafileye
yetişip onları geride bırakmıştı. Yol arkadaşı olan kadınlar;
- Ey Halime, bu gelirken yürüyemediği için geride kalan merkep değil mi? Ne
oldu da hepimizi geçti? diyorlardı. Ben de onlara;
- Bu kucağımdaki oğulcuğumun bereketidir, diye mukabelede bulundum.
Benî Sa’d yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanlarının memeleri dolup taşıyordu. Bunu gören komşuları
hayret edip, bunun, emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anlamışlardı.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” sütannesi Halîme Hâtun’un
sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da sütkardeşine bırakırdı.
İki aylık iken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylık iken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylık iken yürüdü, altı aylık iken çabuk yürümeye başladı. Yedi
aylık iken her tarafa gider oldu. Sekiz aylık iken anlaşılacak şekilde, dokuz aylık
iken gâyet açık konuşmaya başladı. On aylık iken ok atmaya başladı.
Halîme Hâtûn diyor ki:
- İlk konuşmaya başladığında,
- Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemîn, dedi.
O günden sonra Allahü teâlânın ismini anmadan hiç bir şeye elini uzatmadı.
Sol eli ile bir şey yemezdi.
Yürümeye başladığında, çocukların oynadıkları yerden uzak durur ve onlara;
- Biz, bunun için yaratılmadık, buyururdu.
Her gün O’nu güneş ışığı gibi bir nûr kaplar ve yine açılırdı.
Ay ile konuşur, ona işaret ettikçe ay hareket ederdi.
Bir ara Benî Sa’d yurdunda kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüler. Halk yağmur yağması için yağmur duâsına çıktılar. Sevgili Peygamberimizi de “aleyhissalâtü
vesselâm” yanlarında götürüp duâ ettiler. O’nun hürmetine bol yağmura ve berekete
kavuştular.
Halîme Hâtûn diyor ki:
- Muhammed aleyhisselâm iki yaşına girince O’nu sütten kestim. Sonra annesine
vermek üzere kocamla Mekke’ye gittik.
Fakat O’nun öyle bereketlerine kavuşmuştuk ki, O’ndan ayrılmak, mübârek yüzünü görememek bize çok güç geliyordu.
50 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
O’nun hâllerini annesine anlattım. Âmine Hâtûn;
- Benim oğlumun büyük şânı vardır, dedi. Ben;
- Vallahi, bundan daha mübârek bir kimse görmedim, dedim.
Sonra, Âmine Hâtun’a, birçok bahaneler bularak biraz daha yanımızda kalmasını
istedim. Bizi kırmadı ve yanımızda kalması için izin verdi. O’nunla tekrar kabîlemize
döndük. Bu sayede evimiz bereketle doldu, malımız, mülkümüz ve şânımız arttı. Sayısız nîmetlere kavuştuk.”19
19 İbni İshak, Sîret, s. 25-28; İbni Hişâm, Sîret, I, 158-167; İbni Sa’d, Tabakât, I, 108-115.
Sa’doğulları Sahrası
51
Mübârek Başı üzerinde bir bulut
Halîme Hâtûn anlatıyor:
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gün bana;
- Gündüzleri kardeşlerim görünmezler. Sebebi nedir? diye sorunca;
- Koyun gütmeye giderler. Eve, ancak gece gelirler, dedim. Bunun üzerine,
- Beni de onlarla beraber gönder. Ben de koyun güdeyim, dedi.
Bahaneler bulup nice özürler söyledim. Sonunda gönlünün razı olması için;
- Peki, dedim.
Ertesi gün mübârek saçlarını taradım. Elbiselerini giydirip sütkardeşleriyle beraber gönderdim. Bir kaç gün gidip geldi. Bir gün sütkardeşi Şeymâ kırdan geldiğinde;
- Gözümün nûru oğlum Muhammed nerededir? diye sordum.
- Sahradadır, dedi.
- Ciğerimin köşesi bu sıcağa nasıl dayanıyor? diye sorduğumda, Şeymâ;
- Ey anneciğim! O’na asla zarar gelmez. Zîrâ mübârek başı üzerinde bir bulut, devamlı O’nunla hareket etmekte; böylece güneşin sıcağından korunmaktadır, cevâbını verdi.
- Neler söylüyorsun? Bu söylediklerin hakîkaten doğru mudur? dediğimde, yemîn
etti. Ancak o zaman rahatladım.
Mübârek Göğsünün yarılması (Şakk-ı sadr)
Yine bir öğle vakti sütkardeşi Damra bana gelip;
- Anneciğim! Acele koşun!... Kureyşî karındaşımla beraber koyun güdüyorduk.
Ansızın yeşiller giymiş üç kimse geldi. Kardeşimi yanımızdan alıp dağın başına götürdüler. Arkası üzere yatırıp bıçak ile karnını yardılar. Haber vermek için geldiğimde oradaydılar. Kardeşimin sağ kalıp kalmadığını bilemiyorum, dedi.
O ânda kan beynime sıçradı. Çılgına dönmüştüm. Sür’atle oraya geldik. O’nu sağ
salim görünce rahatladık. Hemen mübârek yüzünü, başını öpüp;
- Ey gözümün nûru! Ey âlemlere rahmet oğlum! Bu nice hâldir? Ve başına gelen
nedir? Seni kim rahatsız etti? diye sordum. O da;
- Evden çıktıktan sonra yeşil elbiseli iki kimse gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde yeşil zümrütten bir leğen vardı. Leğen, kardan beyaz
bir şey ile dolu idi. Beni dağ başına götürdüler. Biri, arkam üzere yatırdı. Ben seyrederken göğsümü göbeğime kadar yardı. Hiç acı ve elem duymadım. Elini sokup
içinde ne varsa çıkardılar. O beyaz şey ile yıkayıp yerine koydular. Biri diğerine;
- Kalk, ben de hizmetimi yerine getireyim, dedi ve elini sokup yüreğimi çıkardı. İki parça etti ve içinden siyah bir şey çıkarıp attı. Ve;
- Senin vücûdunda şeytanın nasîbi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü teâlânın
sevgilisi! Seni vesveseden ve şeytanın hîlesinden emîn ettik, dedi.
Sonra yüreğimi kendi yanlarında olan latîf ve yumuşak bir şey ile doldurdular. Nûrdan bir mühürle mühürlediler. Hâlen o mührün soğukluğu, bütün
âzâlarımda mevcuttur.
Onlardan biri, elini yarılan yere koyunca yaram iyileşti.
52 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sonra beni ümmetimden on kişi ile tarttılar, ben ağır geldim. Bin kimse ile
tarttılar yine ağır geldim.
Bunun üzerine onlardan biri diğerine;
- Artık onu tartmayı bırak. Vallahi O’nu bütün ümmetiyle bile tartacak olsan, ağır gelir, dedi.
- O zaman her biri elimi ve yüzümü öptüler ve beni burada koyup gittiler, dedi.
Yarılan yer, mübârek göğsünde belli idi.20
Sevgili Peygamberimizin başından geçen bu hâdiseye “Şakk-ı sadr” yâni göğsünün yarılması denir.
Halîme hâtun anlatıyor
Bu hâdiselerden sonra çok korkmaya başladım. Muhammed’i “sallallahü aleyhi
ve sellem” Mekke’ye götürüp, emâneti teslîm etmek istedim. Mekke’ye doğru yola
çıkmak üzere iken bir nidâ işitdim, şöyle diyordu:
- Ey Mekke vâdisi, sana âfiyet olsun. Bundan sonra, yakîn nûru ve dînin
cemâli, kemâli ikbâl ve Allahü teâlânın sevgilisi sana dönecekdir.
Sonra merkebe binip Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekke’ye ulaşdırdım. Oraya vardığımda bir topluluk gördüm. Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve
sellem” onların yanına bırakdım. Bâzı mühim işlerimi yapmaya gitdim.
Âniden kulağıma korkulu bir ses geldi. Acele geri döndüm. Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve sellem” bırakdığım yerde bulamadım. Yanına bırakdığım kimselere
sordum. Nereye gitdiğini söylemediler. Ağlayıp feryâd ederek,
- Âh Muhammed! Vah Muhammed, diyordum.
Âniden karşıma zayıf, ince uzun boylu bir ihtiyâr çıkdı.
- Sana Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” nerede olduğunu bilen bir
kimseyi söyleyeyim, dedi.
- Kimdir? deyince,
- Şu hubel putudur, dedi.
Bunun üzerine o kimseye kızarak,
- Sen Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” doğduğu gece hubel putunun
ve diğer putların yere yıkıldığını bilmiyor musun? dedim.
O kimse bana,
- Sen delirmişsin. Ben hubele varıp yalvarayım da, senin oğlunu geri versin, dedi.
Sonra hubelin etrâfında dönüp başını öpdü ve putu medh ederek,
- Bu kadının oğlu Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” kaybolmuş! dedi.
Yaşlı kimse hubel putunun yanında Muhammed ismini söyler söylemez, hubel ve
diğer putlar yüzüstü yere yıkıldılar. Putlardan;
- Ey ihtiyâr, biz Muhammed’in elinde kırılacağız, diye bir ses geldi.
O ihtiyâr titreyerek ve ağlayarak putların yanından ayrıldı. Bana;
- Ey Benî Sa’dlı kadın, senin oğlunun sâhibi vardır. Onu kaybolmakdan korur,
hiç üzülme, dedi.
Ben bu haberin Abdülmuttalib’e ulaşmasından korkdum. Hemen gidip kendim
20 Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 121; İbni Hişâm, Sîret, I, 164-165; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 167.
53
durumu bildirdim.
- Bu iş Kureyşlilerin bir hilesidir! diyerek kılıcını çekdi ve;
- Ey Kureyş kabilesi! diye bağırarak onları yanına çağırdı.
Yanına toplandılar. Onlara durumu anlatdı. Her birisi bir tarafa gidip, Muhammed’i
“sallallahü aleyhi ve sellem” aramaya başladı. Hiçbiri bulamadı.
Abdülmuttalib ise Kâbe’ye gidip, yedi kerre tavâf etdikden sonra:
- Yâ Rabbî! Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve sellem” bize geri ver, diye münâcâtda
bulunarak, şu mânâda bir şiir okudu:
Yâ Rabbî! Kavuşdur beni Muhammedime,
Döndür Onu bana, o sağ kolum yerinde.
Muhammedim kayboldu bilinmiyor hiç yeri,
Zarar gelirse Ona, helâk et kavmimi.
Bunları söyledikden sonra;
- Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Tihâme vâdîsinde falan ağacın
altındadır, diye bir ses işitdi.
Derhâl o vâdîye doğru yola çıkdı. Yolda Varaka bin Nevfel ile karşılaşdı. Birlikde
Tihâme vâdîsine gitdiler. Vâdîye vardıklarında, Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve
sellem” bir ağacın altında ağacın dallarıyla ve yapraklarıyla oynar hâlde buldular.
Abdülmuttalib yanına yaklaşıp:
- Ey evlâdım sen kimsin? dedi.
- Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalibim, diye cevâb verdi. Bunun
üzerine Abdülmuttalib,
- Ben senin deden olurum, dedi.
Sonra Onu Mekke’ye getirdiler. Sütannesi Halîme hâtuna çok ikrâmda bulunup,
kıymetli hediyyeler vererek, kabîlesine gönderdiler. Halîme Hâtûn, O’nu Mekke’ye
bırakınca, ayrılığının acısını;
- Sanki canım ve gönlüm de O’nunla birlikte kaldı, sözleri ile dile getirmişti.
Hazret-i Abbâs “radıyallahü anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi medh etmek için yazdığı bâzı şiirlerinde bu hâdiseden şöyle bahsetmişdir:
Yapraklar altında korunduğun gibi sen,
Bundan önce de gölgeliklerde hoş idin sen.
Muhterem Âmine annenin vefâtı
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşında iken, annesi, Ümmü Eymen adındaki câriye ile
birlikte, akrabâlarını ve babası Abdullah’ın mezarını ziyâret etmek için Medîne’ye
gittiler.
Burada, bir ay kaldılar.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Medîne’de Neccâroğullarına
ait havuzda yüzmeyi öğrendi.
54 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bu sırada bir yahudi bilgini O’ndaki nübüvvet alâmetlerini gördü. Yanına yaklaşıp ismini sordu.
- Ahmed, deyince o bilgin;
- Bu çocuk, âhir zaman peygamberi olacaktır! diye bağırdı.
Ayrıca oradaki yahudi âlimlerinden bâzıları da, O’ndaki peygamberlik alâmetini
görmüşler, peygamber olacağını aralarında konuşup anlatmışlardı.
Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu Hazret-i Âmine vâlidemize haber verince, mübârek anneleri bir zarar gelmesinden çekinerek, O’nu alıp Mekke’ye
dönmek üzere yola çıktı.
Ebvâ denilen yere geldiklerinde, Hazret-i Âmine vâlidemiz hastalandı. Hastalığı
iyice ağırlaştı. Artık sık sık kendinden geçiyordu. Başında duran sevgili oğlu Muhammed aleyhisselâma bakarak;
- Ey çekilen dehşetli ölüm okundan, Allahü teâlânın lütfu ve yardımı ile yüz
deve karşılığında kurtulan zâtın oğlu!
Allahü teâlâ seni, mübârek eylesin. Eğer rüyada gördüklerim doğru çıkarsa, sen celâl ve bol ikram sahibi olan Allahü teâlâ tarafından, Âdemoğullarına
helâl ve harâmı bildirmek üzere gönderileceksin.
Cenâb-ı Hak seni, milletlerle birlikte sürüp gelen putlardan ve putperestlikten muhafaza edip koruyacaktır, dedi ve şu beytleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan,
Tükenir çok olan, var mı genç kalan?
Ben de öleceğim, tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum, şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlâd,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim nâmım kalır dâim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Sonra vefât etti. Orada defn edildi. Hazret-i Âmine vâlidemiz vefât ettiğinde yirmi yaşında idi. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu sefer de
öksüz kalmıştı. Babadan yetim, anadan öksüz…
Ümmü Eymen, Âlemlerin efendisini yanına alıp, birkaç gün süren yolculuktan
sonra Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti.21
Anne ve Babası mü’min idi
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin babası ve annesi İbrahim aleyhisselâmın dîninde idi. Yâni mü’min idiler.
İslâm âlimleri;
21 İbni Hişâm, Sîret, I, 168; İbni Sa’d, Tabakât, I, 116.
55
“Ana ve babasının İbrahim aleyhisselâmın dîninde olduklarını ve Muhammed aleyhisselâma peygamberliği bildirildikten sonra da onun ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehâdeti işittiklerini, söylediklerini ve böylece bu
ümmetten de olduklarını” bildirmişlerdir.22
Mübârek Dedesinin yanında
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” sekiz yaşına kadar dedesinin yanında büyüdü.
Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idare eden bir zât olup,
heybetli, sabırlı, ahlâklı, dürüst, mert ve cömert idi. Fakirleri doyurur, hattâ aç ve
susuz kalan hayvanlara bile yiyecek verirdi.
Allahü teâlâya ve âhirete inanırdı. Kötülüklerden sakınır, câhiliyye devrinin her
türlü çirkin âdetlerinden uzak dururdu. Mekke’de zulme, haksızlığa engel olur ve
gelen misafirleri ağırlardı.
Ramazân ayında Hirâ dağında inzivaya çekilmeyi âdet edinmişti.
Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, sevgili torununu bağrına
basıp gece gündüz yanından ayırmazdı. O’na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi.
Kâbe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderine O’nunla beraber oturur, mâni
olmak isteyenlere;
- Bırakın oğlumu, O’nun şânı yücedir, derdi.23
Peygamber Efendimizin dadısı Ümmü Eymen’e, O’na iyi bakmasını ısrarla tenbih eder;
- Oğluma iyi bak. Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında bu ümmetin peygamberi olacak diyorlar, der idi. Ümmü Eymen demiştir ki:
- O’nun çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet ettiğini gördüm.
Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde;
- İstemem, tokum, derdi.
Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O’ndan başkasının yanına girmesine müsâde etmezdi. O’nu şefkatle bağrına basar, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada O’nu yanına alır, dizine oturtur, yemeğin en
iyisini, en lezzetlisini O’na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O’nun hakkında nice rüyalar görüp, birçok hâdiselere şâhid oldu.
Bir defasında, Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü bir
rüya üzerine Sevgili Güzel Peygamberimizin elinden tutarak Ebû Kubeys dağına
çıkıp;
- Allah’ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir, diyerek
duâ etti.
Duâsı kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şâirler bu hâdiseyi, şiirler
yazarak dile getirmişlerdi.
22 Kastalânî, Mevâhib-i ledüniyye, I, 652.
23 İbni Sa’d, Tabakât, I, 70-74.
56 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Necrânlı rahip
Abdülmuttalib, bir gün Kâbe’nin yanında otururken, Necrânlı bir râhip yanına
gelerek konuşmaya başlamıştı. Bir ara;
- Biz İsmâiloğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarının kitaplarda
yazılı olduğunu okuduk. Burası, yâni Mekke O’nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle,
şöyledir! diyerek birer birer saymaya başladı.
Bu sırada, Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yanlarına gelmişti. Necrânlı râhip, O’nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp mübârek
gözlerine, mübârek sırtına, mübârek ayaklarına baktı ve heyecanla;
- İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir? dedi. Abdülmuttalib;
- Oğlumdur! deyince, Necrânlı râhip;
- Kitaplarda okuduğumuza göre O’nun babasının sağ olmaması lâzım! dedi. Abdülmuttalib;
- O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hâmile iken ölmüştü, dedi.
Bunun üzerine râhip;
- Şimdi doğru söyledin, dedi.
Bunun üzerine Abdülmuttalib, oğullarına;
- Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işitin de, O’nu görüp gözetin ve iyi koruyun, dedi.
Hükümdar Seyf ibni Zilyezen
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” doğdukdan sonra, Seyf ibni
Zilyezen, Habeşistan’ı aldı.
Hazret-i Abdülmuttalib, Veheb bin Abdi Menâf ve Kureyş kabîlesinin diğer ileri
gelenleri Zilyezen’i tebrîk için Yemen’e gitdiler. Müsâade alıp içeri girdiklerinde,
Abdülmuttalib pâdişâhın yakınına oturdu.
Konuşmak için izin istedi ve gâyet fâsih bir ifâde ile pâdişâhı tebrîk etdi. Duâlar
yapdı ve medhiyede bulundu.
Bu durum pâdişâhın çok hoşuna gitdi.
- Sen kimsin? diye sordu. Abdülmuttalib de;
- Ben Hâşimoğullarındanım, dedi.
Şâh daha çok ikrâm edip, onu yanına oturtdu ve Kureyş kabîlesinin diğer ileri gelenlerine de çok ikrâm ve iltifâtda bulundu. Sonra onları misâfirhâneye yerleşdirip,
son derece ikrâm ve iyilikde bulundu.
Bir ay misâfir kaldılar. Hükümdar, ne yanlarına uğradı, ne de gitmeleri için izin
verdi. Bir aydan sonra pâdişâh bir kimse gönderip, Abdülmuttalib’i odasına çağırtdı.
Ona şöyle dedi:
- Ey Abdülmuttalib! Sana bir sırrımı söyleyeceğim. Senden başkasına bu sırrımı
söylemem. Çünki sen, bir cevherin kaynağısın. Seni bundan haberdâr edeyim. Bu
sırrı vakti gelinceye kadar saklı tut. Allahü teâlâ bu sırrı vakti gelince bütün âleme
açıkca gösterir.
57
Haberin olsun ki, hazînemde kendim için husûsî olarak sakladığım bir kitâbda,
bir hayırlı haber ve muteber bir şey okudum. Bu iş sana ve bütün mahlûkâta fâideli,
umûmî ve tam bir ni’met olacakdır. Bu müjde şöyledir:
Mekke’de bir erkek çocuk doğmuşdur veyâ doğması yaklaşmışdır. Onun adı Muhammeddir “sallallahü aleyhi ve sellem.” Babası ve annesi vefât etmişlerdir. Onu,
dedesi ve amcası himâye edeceklerdir.
Allahü teâlâ Ona peygamberlik verecek ve halkı Hakka dâvet edecekdir. Ona dost
olanlar azîz ve mansûr olurlar. Düşmânlık edenler zelîl ve hakîr olurlar.
Allahü teâlâ bizi Ona tâbi’ ve yardımcı eylesin.
Allahü teâlâ O Peygamber vâsıtasıyla küfür ve dalâlet ateşini söndürecek ve
tevhîd dînini ortaya çıkaracakdır.
Kehânet sona erecek, şeytânlar taşlanacak ve kovulacakdır. Putlar yüzüstü düşecek.
O Peygamberin sözü hak ile bâtılı birbirinden ayırıcıdır. Hükmü adâletlidir. Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yapar ve yapılmasını emr eder. Râzı olmadığı şeylerden sakınır ve sakındırır.
Abdülmuttalib, pâdişâhdan bu sözleri dinleyince, ona duâ ve medhiyede bulundu
ve;
- Ey melik! Bu sırrı biraz daha aç, dedi.
Bunun üzerine hükümdar yemîn ederek:
- Ey Abdülmuttalib, O gelecek Peygamberin dedesi sensin. Bunda aslâ yalan yokdur, dedi.
Abdülmuttalib bu sözleri işitince şükür secdesine kapandı.
Pâdişâh;
- Başını kaldır ey Abdülmuttalib! Aslın gibi neslin de yüce âleme yol göstericidir. İşin tamam ve maksadın hâsıl oldu. Sonra söylediğimin kim olduğunu anladın
mı? dedi.
Abdülmuttalib şöyle dedi:
- Evet anladım. Oğlum Abdullah’ı Vehebin kızı Âmine ile evlendirmişdim. Bir
oğlu dünyâya geldi. İsmini Muhammed koydular. Babası ve annesi vefât etdi. Onu
ben ve amcası himâye ediyoruz.
Seyf ibni Zilyezen Abdülmuttalib’e dedi ki:
- Sana söylediklerim doğrudur. Gönlünü hoş tut. Onun hâlini gizle. Onu
yehûdîlerden koru. Onun düşmânıdırlar. Hak Sübhânehü ve teâlâ Onu, düşmanlarına
karşı muzaffer kılacakdır. Onlar Ona zarar veremeyeceklerdir.
Bu sözleri seninle buraya gelen yol arkadaşlarına söyleme. Onların hîlesinden
emîn değilim. Allahü teâlâ korusun, Onu öldürmek kasdıyla bir tuzak kurarlar. Elbette bunlar veyâ bunların oğulları Ona düşmânlık edecekler, belki savaşacaklardır.
Fakat Hak Sübhânehü ve teâlâ senin torununu onların hepsine karşı gâlib edecekdir.
Eğer ömrümün yeteceğini bilseydim, bütün ordularımı Medîne’ye toplardım.
Orayı kendime şehir seçerdim. Ona yardım etmekle şereflenirdim.
Çünki, kitâblarımızda Onun Medîne’ye yerleşeceği, yâni yerinin Medîne olduğu
58 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
bildirilmişdir. İşleri orada yapacak, yardımcıları oradan olacak. Defn edileceği yer
orası olacakdır.
Şimdi Ona bir zarar gelmesinden korkmasaydım, bütün Arabistan halkını Ona
tâbi’ olmaya ve îmân etmeye çağırırdım. Bu emâneti sana bırakıyorum. Bu husûsda
bir kusûr etmeyesin.
Sonra pâdişâh misâfirlerinin herbirine onar köle ve onar câriye, kırk parça kumaş,
yüz deve, beş rıtl altın, on rıtl gümüş ve bir ipek kab içi dolusu anber hediyye etdi.
Abdülmuttalib’e daha çok verdi.
- Gelecek sene tekrâr geliniz, dedi.
Fakat pâdişâh Seyf ibni Zilyezen o sene vefât etdi.
Hazret-i Abdülmuttalib Kureyşlilere şöyle dedi:
- Bana çok verdi diye hased etmeyiniz. Zîrâ pâdişâhın verdiklerinin tamamı bana
ve benim oğullarımdan olacak şerefe nisbetle çok azdır.
Abdülmuttalib’e;
- O şeref nedir? diye sordular.
Fakat o bunu söylemedi, gizli tutdu.
Mekke-i Mükerreme Bölgesi
59
Mübârek Dedenin vefâtı
Hazret-i Abdülmuttalib vefât edeceğine yakın, oğullarını toplayıp;
- Artık dünyâdan âhirete göç etme vaktim geldi. Tek düşüncem bu yetimdir.
Keşke ömrüm uzun olaydı da bu hizmeti severek devam ettirseydim. Fakat elden ne gelir? Ömür vefa etmeyecek. Şimdi gönlüm ve dilim bu hasret ateşiyle
yanıyor. Bu inci tanesini içinizden birine emânet etmeyi isterim. Acaba hanginiz
lâyıkı ile O’nun haklarını gözetir ve hizmetinde kusur etmez, dedi.
Ebû Leheb dizleri üzerine çöküp;
- Ey Arab’ın efendisi! Eğer bu emâneti teslîm etmek için aklınızdan geçirdiğiniz
biri varsa ne âlâ, yoksa bu hizmeti ben görürüm, dedi.
Abdülmuttalib ferasetiyle ilerde Ebû Leheb’in, Sevgili Güzel Peygamberimize
düşman olacağını, her türlü işkenceyi yapacağını tahmin etmiş olacak ki ona;
- Malın çoktur. Fakat sen katı kalblisin ve merhametin azdır. Yetim kalbi ise
yaralı ve incedir. Hemen kırılır. Oğlumu sana veremem, dedi.
Diğer çocuklardan bâzıları da aynı isteği tekrarladılar. Abdülmuttalib her birinin
hususiyetlerini söyleyerek kabul etmedi.
Sıra Ebû Tâlib’e gelince;
- Ben, hepsinden çok bunu istiyorum. Fakat büyüklerim dururken öne geçmek
uygun olmazdı. Malım azdır ama benim sadâkatim kardeşlerimden ziyâdedir, dedi.
Abdülmuttalib de;
- Doğru söylersin. Bu hizmete lâyık olan sensin. Lâkin ben her işte O’na
danışır ve isteği üzere hareket ederim. Her seferinde de doğru neticeye varırım.
Bu hususta kendisiyle meşveret edeyim. O hanginizi tercih ederse, benim de
kabûlümdür, dedi.
Sonra Sevgili Güzel Peygamberimize dönerek;
- Ey gözlerimin nûru! Senin hasretinle âhirete yöneldim. Bu amcalarından
hangisini tercih ediyorsun? diye sordu.
Peygamber Efendimiz o an kalkıp, Ebû Tâlib’in boynuna sarıldı ve dizine oturdu.
Abdülmuttalib, o zaman çok ferahladı ve;
- Allahü teâlâya hamdolsun. Benim istediğim de bu idi, dedi ve Ebû Tâlib’e
dönerek;
- Ey Ebû Tâlib! Bu inci dânesi, ana baba şefkati görmemiştir. Ona göre bakıp üzerine titreyesin. Seni diğer çocuklarımdan daha üstün görürüm. Bu büyük ve pek kıymetli emâneti sana havale ettim. Çünkü sen, O’nun babasıyla
aynı anadansınız. O’nu kendi nefsin gibi koruyasın. Bu vasiyetimi kabul ettin
mi? diye sordu. O da;
- Kabul ettim, deyince Abdülmuttalib Sevgili Peygamberimizi “sallallahü aleyhi
ve sellem” kucakladı, mübârek başını, yüzünü öptü ve kokladı. Sonra;
- Hepiniz şâhid olun ki, ben bundan daha güzel bir koku koklamadım ve
bundan daha güzel bir yüz görmedim, dedi.24
24 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 45-48; İbni Hişâm, Sîret, I, 169-178; İbni Sa’d, Tabakât, I, 117; Süheylî, Ravdül-ünf, II, 188.
60 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Ebû Tâlib’in himâyesinde
Muhterem dedenin vefâtından sonra, Kâinatın efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, sekiz yaşından itibaren amcası Ebû Tâlib’in yanında kalmaya başladı ve onun
himâyesinde büyüdü.
O zaman Ebû Tâlib de, babası Abdülmuttalib gibi, Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zât idi.
O da Sevgili Peygamberimize “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” büyük bir sevgi
ve şefkat gösterdi. O’nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyumaz, bir
yere gitmez ve;
- Sen çok hayırlısın, çok mübâreksin! derdi.
O, elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun başlamasını isterdi. Bâzen de
O’na ayrı sofra kurdururdu.
Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” her sabah uykudan uyanınca
mübârek yüzünden nûr yayılır, ay gibi parlardı. Ebû Tâlib’in oğulları Onun yüzünün nûru ile şereflenirlerdi. Hepsinin saçları karışık, kirpikleri yapışmış vaziyyetde
olurdu. Peygamber Efendimizin “aleyhissalâtü vesselâm” mübârek saçlarının tarandığını, etrafa misk kokusu saçtığını ve cihânı gören mübârek gözlerinin sürmelenmiş
hâlde olduğunu görürlerdi.
Ebû Tâlib’in fazla malı yoktu, ailesi de kalabalıktı. Resûl-i ekrem “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi himâyesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu.
Mekke’de vukû bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya düştüklerinde, Ebû Tâlib
O’nu Kâbe’nin yanına götürüp, duâ eder, O’nun bereketiyle bol yağmur yağar, kuraklıktan ve kıtlıktan kurtulurlardı.25
Râhip Bahîra
Sevgili Peygamberimiz on iki yaşlarında iken, bir gün Ebû Tâlib’in ticâret için
sefer hazırlığı yaptığını gördü. Kendisini götürmek istemediğini anlayınca üzülerek,
Ebû Tâlib’e;
- Bu şehirde beni kime bırakıp gidiyorsun? Ne babam var, ne de bir acıyanım!... buyurdu.
Bu söz Ebû Tâlib’e çok tesir etti. O’nu da yanında götürmeye karar verdi. Ticâret
kervanı uzun bir yolculuktan sonra, Busrâ’da hıristiyanlara mahsus bir manastırın
yakınında konakladı.
Bu manastırda Bahîra adında bir râhip kalıyordu, önceden yahudi âlimlerinden
iken, sonradan hıristiyan olan bu bilgili rahibin yanında, elden ele geçerek saklanan
bir kitap vardı ve sorulanlara ondan cevap verirdi.
Kureyş’in kervanı, daha önceki yıllarda buradan defalarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmemişti. Her sabah manastırın damına çıkıp, kafilelerin geldiği yöne
bakar, arayış içinde merakla bir şeyler beklerdi.
Râhib Bahîra’ya bu defa bir hâl olmuş ve heyecanla irkilip yerinden fırlamıştı.
Çünkü Kureyş kervanı uzaktan görününce, üstünde bir bulutun da onlarla birlikte
25 İbni Hişâm, Sîret, I, 179-180; İbni Sa’d, Tabakât, I, 119.
61
Mekke-Busrâ Seyahati
62 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
süzülüp geldiğini farketmişti.
Bu bulut, Peygamber Efendimizi gölgelemekteydi.
Kervan konaklayınca, Bahîra, Habîb-i ekrem Efendimizin altına oturduğu ağacın
dallarının üzerine doğru eğildiğini de görerek iyice heyecanlanmıştı.
Derhâl sofralar kurdurdu. Sonra, adam göndererek, Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe dâvet etti.
Kervanda bulunanlar, Sevgili Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem”, mallarının yanında bırakıp, râhibin yanına gittiler. Bahîra, gelenlere dikkatle bakıp;
- Ey Kureyş topluluğu, içinizde yemeğe gelmeyen var mı? diye sorunca;
- Evet, bir kişi var, dediler.
Çünkü Kureyşliler geldiği hâlde bulut hâlâ orada idi. Bunu görünce, kervanda
birinin kaldığını anlamıştı. Râhib Bahîra, ısrarla O’nun da gelmesini istedi.
Gelir gelmez O’na dikkatle bakmaya ve incelemeye başladı. Ebû Tâlib’e;
- Bu çocuk senin neslinden midir? dedi.
Ebû Tâlib;
- Oğlum! deyince Bahîra;
- Kitablarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir,
dedi.
Bu sefer Ebû Tâlib;
- O benim kardeşimin oğludur, diye cevap verdi.
Bahîra’nın;
- Babası ne oldu? sorusuna da;
- Babası, doğmasına yakın öldü, dedi. Bahîra;
- Doğru söyledin, annesi ne oldu? deyince;
- O da öldü, diye cevap verdi. Bunlar karşısında;
- Doğru söyledin, diyen Bahîra, Peygamber Efendimize dönüp, putlar adına yemin verdi.
Sevgili Peygamberimiz, Bahîra’ya;
- Putların ismiyle yemin verme. Dünyâda bana onlardan büyük düşman
yoktur. Ben, onlardan nefret ederim, buyurdu.
Bahîra, bu sefer Allahü teâlâ adına yemin verip;
- Uyur musun? dedi.
- Gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz, buyurdu.
Bahîra, daha pek çok suâller sorup, cevaplarını aldı. Aldığı cevaplar, önceden
okuduğu kitaplara aynen uyuyordu. Sonra Sevgili Peygamberimizin mübârek gözlerine bakıp, Ebû Tâlib’e;
- Bu kırmızılık, mübârek gözlerinde devamlı durur mu? diye sordu.
O da;
- Evet, gittiğini görmedik, dedi.
Bahîra, bu alâmetin de uygunluğunu görünce, kalbinin yakîn hâsıl etmesi için,
mühr-i nübüvveti görmeyi istedi. Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, edeblerinden mübârek sırtını açmak istemediler.
Ebû Tâlib;
63
- Ey gözümün nûru! Bu arzusunu da yerine getir, deyince mübârek sırtını açtı.
Bahîra, “Mühr-i Nübüvveti” bütün güzelliği ile doya doya temaşa etti. Heyecanla öptü ve gözlerinden sel gibi yaşlar boşandı. Sonra da;
- Ben şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın Resûlüsün, dedi.
Sesini daha da yükselterek;
- İşte Âlemlerin Efendisi.. İşte âlemlerin Rabbinin Resûlü... İşte Allahü
teâlânın âlemlere rahmet olarak gönderdiği büyük Peygamber, dedi.
Orada bulunan Kureyşliler, hayret ederek;
- Muhammed’in, bu râhib yanındaki kıymeti ne kadar fazla imiş, dediler.
Bahîra, Ebû Tâlib’e dönerek;
- Bu, peygamberlerin sonuncusu ve en şereflisidir. Bunun dîni, bütün yeryüzüne yayılır ve eski dinleri nesh eder. Bu çocuğu Şam’a götürme. Zîrâ İsrâiloğulları
O’na düşmandır. Korkarım ki, mübârek bedenine bir zarar verirler. Bunun
hakkında çok ahd ve mîsak olmuştur, dedi.
Ebû Tâlib;
- Bu ahd ve mîsak nedir? diye sorunca;
Bahîra;
- Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da Îsâ aleyhisselâmdan ümmetlerine, âhir zaman peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır, dedi.
Ebû Tâlib, Bahîra’nın bu sözleri üzerine Şam’a gitmekten vazgeçti. Mallarını
Busrâ’da satıp Mekke’ye döndü.26 Bahîra’dan işittikleri, Ebû Tâlib’in ömrü boyunca
kulaklarında çınladı. Peygamber Efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” daha da
çok sevdi. O’nu ölünceye kadar korudu ve her işinde yardımcı oldu.
Amcası Zübeyr ile Yemen’e gitmesi
Her hâliyle fazîletler ve güzellikler sahibi ve müstesna bir insan olan Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, büyümüş ve on yedi yaşına girmişti.
Bu sırada Yemen’e ticâret için giden amcası Zübeyr, ticâretinin bereketli olması
için O’nu da yanında götürdü.
Bu seferde de nice hârikulâde hâlleri görüldü.
Bir dereye vardıklarında, orada erkek bir deve gördüler. Kimseyi dereden geçirmiyordu. Kervândakiler dönmek istediler.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Ben bu husûsda işinizi hâllederim, buyurdu.
Sonra ileriye doğru yürüdü. Deve, Sevgili Peygamberimizi görünce yere yatdı.
Hazret-i Peygamberimiz onun üzerine bindi. Onu sürüp oradan uzaklaşdırdı.
Kervândakiler dereyi geçdikden sonra, üzerinden inip salıverdi ve kendi devesine
bindi.
26 İbni İshâk, Sîret-i Resûl, s. 53-58; İbni Hişâm, Sîret, I, 180-182; İbni Sa’d, Tabakât, I, 76, 154-1156;
Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 216-220; İbni Kesîr, Bidâye, III, 283-286.
64 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Seferden dönüşlerinde yine bir dereye rastladılar. Bu derenin suyundan geçemediler. Kervândakiler durdular. Hazret-i Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem”;
- Hepiniz beni takîb ediniz, buyurdu.
Sonra kendisi önden yürüdü. Allahü teâlâ bir anda o derenin suyunu kurutdu.
Hepsi rahatça geçtiler.
Mekke’ye döndüklerinde, O’nun bu hâlleri anlatıldı ve Kureyş kabîlesi arasında;
- Bunun şânı pek yüce olacak, diye söylenmeye başlandı.27
Senin aşkın kamu derde, devâdır yâ Resûlallah.
Senin katında hâcetler, revâdır yâ Resûlallah.
Senin nûrun gören gözler, ne ay gözler ne yıldızlar.
Nûrundan gece gündüzler, ziyâdır yâ Resûlallah.
Terinden açılır güller, sözünden şehd-ü şekkerler.
Seninle hasta gönüller, şifâdır yâ Resûlallah.
Habîbsin pâdişahlara, tabîbsin derd-ü âhlara.
Şefâatin günâhkâra, safâdır yâ Resûlallah.
Şeyyad Hamza
27 İbni İshâk, Sîret-i Resûl, s. 53-59; İbni Sa’d, Tabakât, I, 120-123.
Kâbe-i Muazzama [1880]
65
GENÇLİĞİ VE EVLENMESİ
Gençliği
Her bakımdan insanların en üstünü olan âlemlerin efendisi Sevgili Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” daha gençlik yıllarında Mekke halkı arasında akranlarına göre çok beğenilmiştir.
Güzel ahlâkı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sakinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün hâlleriyle sevilmiştir. İnsanlar bu hasletlerinden dolayı O’na
hayran olmuştur.
Mekke halkı, gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten
dolayı, O’na “El-Emîn” yâni kendisine her zaman güvenilir lakabını verdiler. Böylece gençliğinde bu isimle meşhur oldu.
Peygamber Efendimizin gençlik yıllarında, Arablar koyu bir câhiliyyet devri yaşıyorlardı. Puta tapmak, içki, kumar, zina, faiz ve daha birçok çirkin işler aralarında
yaygınlaşmıştı.
Sevgili Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onların bu bozuk
hâllerinden son derece nefret eder, her kötülüklerinden dâima uzak dururdu. Bütün
Mekke halkı, O’nun bu hâlini bilirler ve hayret ederlerdi.
Putlardan şiddetle nefret ettiği için asla yanlarına yaklaşmazdı. Putlar için kesilen kurbanların etlerinden hiç yemezdi. Çocukluğunda ve gençliğinde kendine ait
koyunları, Ciyad dağı ve civarında güder, geçimini böyle sağlardı. Bu şekilde aşırı
derecede bozulmuş olan cemiyetten uzak dururdu.
Bir defasında Eshâb-ı kirâma;
- Koyun gütmeyen hiç bir peygamber yoktur, buyurmuştu.
- Yâ Resûlallah! Siz de güttünüz mü? dediklerinde;
- Evet, ben de güttüm, buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yirmi yaşlarında bulunduğu
sıralarda, Mekke’de âsâyiş tamamen bozulmuştu. Zulüm son derece yaygınlaşıp;
mal, can ve namus emniyeti kalmamıştı. Mekke’nin yerli halkı, ticâret ve Kâbe’yi
ziyâret için gelen yabancılara haksızlık ve zulmediyorlardı.
Zulme uğrayan kimseler, haklarını almak için mürâcaat edecek bir yer bulamıyorlardı. Bu sırada ticâret maksadıyla Mekke’ye gelen Yemenli bir tüccarın malları,
As bin Vâil adında bir Mekkeli tarafından zorla elinden alınıp gasb edilmişti.
Bu hâdise üzerine Yemenli, Ebû Kubeys dağına çıkıp feryâd ederek, hakkının
alınması için kabîlelerden yardım istedi.
Artık zulmün had safhaya ulaştığını dile getiren böyle hâdiseler üzerine, Hâşim
ve Zühre oğulları ile diğer kabîlelerin ileri gelenleri Abdullah bin Cüdân’ın evinde
toplandılar.
“Yerli, yabancı hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasına, zulme mâni
olmaya ve haksızlığa uğramış olanların haklarını almaya” karar verdiler. Bu
66 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
maksadla bir adalet cemiyeti kurdular.28
Sevgili Peygamberimizin genç yaşta katıldığı ve kuruluşunda da çok tesirli olduğu bu cemiyete Hılf-ül Füdûl denildi. Daha önce Fadl adında iki kişi ve Fudayl
adında biri tarafından da böyle bir cemiyet kurulmuştu. Onların önceden kurdukları
cemiyete izafeten bu isim verilmişti.
Bu cemiyet, zulmü önleyip, Mekke’de bozulmuş olan âsâyişi yeniden kurdu. Tesiri uzun müddet devam etti. Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”,
kendisine peygamberlik bildirildikten sonra Eshâb-ı kirâma “aleyhimürrıdvan” anlatıp;
- Abdullah bin Cüdâ’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum.
Bana o yeminleşme, kırmızı tüylü develere (servete) sahip olmaktan daha sevimlidir. Şimdi de böyle bir meclise çağrılsam icâbet ederim, buyurdu.29
Ticâretle meşgûl olması
Mekkeliler öteden beri ticâretle uğraşarak geçimlerini bu yoldan sağlarlardı. Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” amcası Ebû Tâlib de ticâretle uğraşırdı. Sevgili Peygamberimiz yirmi beş yaşlarında iken, Mekke’de geçim sıkıntısı
iyice artmıştı. Bu sebeple Mekkeliler, Şam’a gitmek üzere büyük bir ticâret kervanı
hazırladılar. Bugünlerde Ebû Tâlib, Resûlullah Efendimize gelip;
- Ey muhterem yeğenim! Fakirlik son haddine ulaştı. Kıtlık ve mücâdele ile geçirdiğimiz bu son yıllar elimizde, avucumuzda bir şey bırakmadı. İşte, Kureyş kervanı hazırlanmış, Şam’a hareket etmek üzeredir.
Hadîce Hâtûn da kervanla mal gönderecek. Mutlaka bu işi yapacak güvenilir
kimseler arıyordur. Muhakkak ki, senin gibi emîn, temiz ve vefakâr bir kimseye
ihtiyâcı vardır. Gidip bir konuşsak da, senin vekil olarak gitmeni sağlasak iyi olacak.
Şüphesiz seni, başkalarına tercih eder.
Aslında ben senin Şam’a gitmeni istemiyorum. Zîrâ oradaki yahudilerin sana bir
zarar vermesinden korkuyorum. Fakat başka çâre de bulamıyorum, dedi.
Peygamber Efendimiz ona;
- Sen nasıl istersen öyle yap, buyurdular.
Hazret-i Hadîce; güzelliği, malı, aklı, iffeti, hayâsı ve edebi ile Arabistan’da büyük şöhreti olan bir hanımefendi idi. Bu sebeple her taraftan kendisine tâlib olan ve
rağbet eden pek çok kimse vardı.
Fakat gördüğü bir rüya gereği, o hiç kimseye iltifat etmemişti. Rüyasında, gökten
ay inip koynuna girmiş, ayın nûru koltuğundan çıkıp bütün âlemi aydınlatmıştı.
Sabahleyin bu rüyayı akrabâsından olan Varaka bin Nevfel’e anlattı. Varaka;
- Âhir zaman Peygamberi vücûde gelmiştir. Seninle evlenir ve senin zamanında O’na vahiy nâzil olur. Dîninin nûru âlemi doldurur. En önce îmân eden
sen olursun. O Peygamber, Kureyş’ten ve Benî Hâşim’den olur, dedi.
28 Süheylî, Ravd-ül-ünf, s. I, 91.
29 İbni Hişâm, Sîret, I, 133; İbni Sa’d, Tabakât, I, 82; Süheylî, Ravd-ül-ünf, s. I, 91; İbni Habîb, Muhabber,
s. 167; İbni Kesîr, Bidâye, III, 290-293.
67
Hazret-i Hadîce, bu cevâba çok sevindi ve o Peygamberin gelmesini beklemeye
başladı.
Hazret-i Hadîce, ticâretle uğraşır, anlaştığı kimselerle ortaklık yapardı. Ebû Tâlib,
Hazret-i Hadîce vâlidemize durumu anlattı.
Bunun üzerine Hazret-i Hadîce, Resûlullah Efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” görüp konuşmak üzere evine dâvet etti.
Efendimiz teşrif edince pek ziyâde tâzim ve hürmette bulundu. Peygamber Efendimizin nezâketini, nezîh ve pak cemâlini görüp hayran kaldı. Resûlullah Efendimize;
- Doğru sözlü, güvenilir, emniyetli ve güzel huylu olduğunuzu biliyorum. Bu
iş için hiç kimseye vermediğim ücretin, kat kat fazlasını vereceğim, dedi.
Ücret miktarı da görüşüldükten sonra, hazret-i Hadîce vâlidemiz, Resûlullah
Efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hizmette lâzım olacak elbiseler vererek,
hânelerinden kalb huzûru içinde teşyî eyledi, uğurladı.
Ayrıca, Resûlullah Efendimizin yolda giymesi için de Meysere’ye başka kıymetli
elbiseler de verdi.
Hazret-i Hadîce vâlidemiz, bilgili bir hıristiyan olan amcasının oğlu Varaka
bin Nevfel’den peygamberlik alâmetlerini öğrenmişti. Resûlullah Efendimizin bu
ziyâretinde de peygamberlik vasıflarını üzerinde teşhis etmişti. Bu sebeple Meysere
ismindeki kölesine;
- Kervan Mekke’den ayrılacağı zaman, devenin yularını Muhammed aleyhisselâmın eline ver ki, Mekkeliler herhangi bir dedikodu yapmasınlar. Şehirden uzaklaşıp
gözden kaybolunca bu kıymetli elbiseleri O’na giydir, dedi.
Sonra develerinden en güzelini sultanlara lâyık bir şekilde donattı. Meysere’ye;
- O’nu bu deveye büyük bir hürmet ile bindirip yularını eline al ve kendini o
Hazretin hizmetkârı bil! O’ndan izinsiz bir iş yapma ve O’nu muhafaza etmek,
tehlikelerden korumak için canını esirgeme! Gittiğiniz yerlerde çok eğlenmeyiniz ve çabuk geliniz. Böylece Hâşimoğulları katında mahcûb olmayalım. Eğer
bu dediklerimi harfiyyen yerine getirirsen, seni âzâd eder ve istediğin kadar da
mal veririm, dedi.
Kervan hazırlandı, Mekkeliler yakınlarıyla vedâlaşmak üzere büyük kalabalıklar
hâlinde toplandılar. Sevgili Peygamberimizin akrabâsı, amcaları ve Hâşimoğullarının
büyükleri de orada hazır oldular. Peygamber Efendimizin halası, Allahü teâlânın
Resûlünü “sallallahü aleyhi ve sellem” hizmetçi elbisesi ile ve devenin yularını
eline almış görünce dizlerinin bağı çözüldü. Ağlayıp feryâd etti. Ah ve vah edip,
gözlerinden yaşlar dökerek;
- Ey Abdülmuttalib! Ey Zemzem kuyusunu kazan büyük zât! Ey Abdullah!
Kabirlerinizden kalkıp, başınızı bu tarafa çevirip de şu mübareğin hâlini görün! diyerek acılarını dile getirdi.
Ebû Tâlib de aynı duygular ve aynı hâller içinde idi.
Resûlullah Efendimizin de Hakk’ı gören mübârek gözlerinden inci gibi yaşlar
döküldü ve;
- Beni sakın unutmayın. Gurbet elde gam ve keder çektiğimi yâd eyleyin,
buyurdu.
68 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bu sözleri işitenlerin hepsi ağlaştı.
Gökteki melekler de bu hâle ortak oldular ve;
- Ey Rabbimiz! Bu, kendine habîb yaparak, en büyük makamı ihsân eylediğin Muhammed aleyhisselâmdır. Bu hâlin hikmeti nedir? dediler.
Allahü teâlâ onlara;
- Evet, O benim Habîbimdir. Fakat siz muhabbet sırrını bilemezsiniz. Sevilen ve seven arasındaki sırlara vâkıf olamazsınız. Bu makâmı kimse bilmez. Bu
gizli işten, kimse bir şey anlamaz, buyurdu.
Nihâyet kervan yürüyüp, Mekke görünmez olunca, Meysere, aldığı emir üzerine,
kıymetli elbiseleri, Sevgili Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” giydirdi.
Çeşitli kumaşla örtülmüş ve pek güzel süslenmiş deveye bindirdi. Yularını da kendi
eline aldı.
Ebû Cehil ve Şeybe de bu kervanda idiler. Meysere’nin Sevgili Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” gösterdiği bu hürmet ve saygıyı çekemediler.
Husûmetlerinden Meysere’ye;
- Ey Meysere, nedir bu yetime gösterdiğin ihtimam! Ona eski elbilerini giydir. En
zor işleri o yapsın da biraz çile çeksin! dediler.
Meysere;
- Siz ne karışıyorsunuz benim işime? Ben sizin değil Hadice Hanımın kölesiyim.
Ben onun emrini uygularım vesselâm, diye söyleyerek onların ağızlarının payını
verdi.
Bu yolculukta kervandakiler, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili
Peygamberimizin üzerinde, O’nu gölgeleyen bir bulutun ve kuş şekline giren
iki meleğin O’nunla birlikte, sefer bitinceye kadar hareket ettiğini gördüler.30
Yolda yürüyemeyecek derecede yorulup kervandan geri kalan iki devenin ayaklarını mübârek eliyle sığamasından sonra, develerin birden sür’atlenmesi gibi nice
hâllerini görünce, O’nu son derece sevip, şânının çok yüce olacağını anladılar.
Busrâ denilen yere vardıklarında, yine oradaki manastırın yakınında konaklamışlardı. Gördüğü birçok alâmetlerden, O’nun son peygamber olacağını anlayıp söyleyen râhip Bahîra ölmüş, yerine Nastûra adında bir başkası geçmişti.
Manastırın yakınına gelip konan Kureyş kervanını seyreden râhip Nastûra, yakınında bulunan bir kuru ağacın altına birinin oturduğunu ve o anda ağacın yeşerdiğini
görünce, Meysere’ye;
- Şu ağacın altındaki zât kimdir? diye sordu.
Meysere;
- Bu, Kureyş kabîlesinin Harem halkından bir zâttır, dedi.
Râhip;
- Şimdiye kadar bu ağacın altına peygamberden başkası oturmamıştır, dedi.
Sonra da;
- O’nun gözlerinde biraz kırmızılık var mı? diye sordu.
Meysere;
- Evet vardır ve gözlerinden hiç ayrılmaz, dedi.
30 Kastalânî, Mevâhib-i ledüniyye, s. 41.
69
Nastûra;
- Îsâ aleyhisselâma İncil’i indiren Allahü teâlâ hakkı için bu zât son peygamber olacaktır. Ne olaydı ben O’nun peygamberlikle emrolunduğu zamana
ulaşsaydım, dedi...
Sevgili Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Busrâ pazarında
Hazret-i Hadîce annemizin mallarını satarken de, O’nunla pazarlık yapan bir yahudi
inanmadığı için;
- Lât ve Uzzâ’ adındaki putlara yemin et de, inanayım, deyince,
Sevgili Peygamberimiz aleyhisselâm;
- Ben o putlar adına asla yemin etmem! Onların yanından geçerken yüzümü
başka tarafa çeviririm, buyurdu.
O’ndaki diğer alâmetleri de gören yahudi;
- Söz, senin sözündür. Vallahi bu zât peygamber olacak bir kimsedir, dedi ve;
- Âlimlerimiz kitaplarda bunun vasfını bulmuşlardır, diyerek hayranlığını dile
getirdi.
Meysere, Resûlullah Efendimizde gördüğü ve hakkında duyduğu her şeyi zihnine
nakış nakış işliyor ve O’na olan hayranlığı git gide artıyordu. Meysere’nin kalbinde
Âlemlerin efendisine karşı büyük bir muhabbet hâsıl olmuştu. Artık O’na zevkle ve
hürmetle hizmet ediyor, en küçük bir işaretini büyük bir aşkla yerine getiriyordu.
Götürülen mallar satılmış, Peygamber Efendimizin bereketiyle her zamankinden
kat kat fazla kâr edilmişti.
Kervan dönüşe geçti. Merrüzzahrân mevkiine geldikleri zaman Hazret-i Ebû Bekir “radıyallahü anh” Meysere’ye;
- Hadice Hanıma kervanın sağ salim geldiğiyle alâkalı müjde vermek üzere
Muhammed’i “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekke’ye gönderelim, diye teklif etti.
Uygun görülünce devenin biri en kıymetli kumaşlarla donatıldı ve Hanımefendiye takdim edilmek üzere bir de mektup yazılıp Peygamber Efendimize verildi.
Hadice Hanım müjde getirene, gelen deveyi ve üzerindekileri bağışlardı. Onun
için Meysere, Peygamber Efendimize maddi olarak destek olsun diye düşünmüştü.
Ebû Cehil;
- Muhammed daha çocuktur. Tecrübesi azdır, yolları karıştırır. Başkasını gönderin, dedi.
Hazret-i Ebû Bekir;
- Ey Ebû Cehil! Sen ne zannediyorsun, cümle âlem O’nun çocuğu hükmündedir.
Karışma bizim işimize, diye azarladı.
Peygamber Efendimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem” kervandan ayrılıp
Mekke’ye doğru devesini süratlendirdi. Bir müddet gittikten sonra, deve üzerinde
uyuyakaldı. O anda Cebrail aleyhisselâm gelip Allahü teâlânın izniyle üç günlük
yolu kısa bir sürede kat ettirerek Mekke-i mükerremeye getirdi.
70 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Misk kokusu gizlenmez
Sevgili Peygamber”in yümn-ü bereketiyle,
Kârlı bir alışveriş yapıldı böylelikle.
Öyle büyük kazançla dönüldü ki seferden.
Bundan daha fazlası olmamıştı evvelden.
Kervan Merrüzzahrân’a geldiğinde, Meysere,
“Müjde” götürmesini arz etti o Server’e.
Onun bu teklîfini O kabûl buyurarak,
Sür’atle ilerledi kervandan ayrılarak.
Hak teâlâ, “Üç günlük” bu uzun mesâfeyi,
Kısaltıp, bir sâatta götürdü “O Server”i.
Kervanın dönme vakti yaklaşınca Mekke’ye,
Bir heyecân gelmişti “Hazret-i Hatîce”ye.
Hizmetçileri ile konağın üzerinden,
Kervanın gelmesini beklerdi her gün hemen.
“Nefîse hâtun” der ki: (Ben bir gün, Hatîce’nin,
Evine girmiş idim, ziyâret etmek için.
Yine hizmetçilerle, üzerinde konağın,
Merakla dönmesini bekliyordu kervanın.
Ansızın “Bir develi” gördü ufuk yerinde.
Bir de “Bulut” belirdi başının üzerinde.
Birer kuş sûretinde ayrıca “İki melek”,
Gölge yapıyorlardı O’na kanat gererek.
Ve mübârek alnında bulunan “Nûr-u Nebî”,
Gelirken, uzaklardan parlıyordu “Ay” gibi.
Çok sevindi Hatîce O’nu gördüğü zaman.
Lâkin bu sevincini saklıyordu onlardan.
Gerçi anlamış idi, O’nun “Kim” olduğunu.
Ve lâkin bilmezlikten gelerekten o bunu,
Dedi ki: (Bir develi görünür şuracıkta.
Gelen kim olabilir acabâ bu sıcakta?)
Hizmetçiler dedi ki: (Bu gelen Muhammed’dir.)
Dedi: (Zannetmiyorum, zîra tek gelmektedir.)
71
Dediler: (Ey Hatîce, gizlenemez muhabbet.
Siz de bilirsiniz ki, bu gelen “O’dur” elbet.
Yüzünüzün sevinci, bunu izhâr ediyor.
Gözlerinizin içi, “Bu gelen, O’dur” diyor.
Sen ise, sevincini saklıyorsun bizlerden.
Ve lâkin “Misk kokusu” gizlenemez ne etsen.)
Geldi sonra “O Server” Hatîcenin evine.
Ve “Müjde mektûbu”nu iletti kendisine.
Hatîce Hâtun hemen okudu o “Müjde”yi.
Ve O’na bağışladı o zînetli deveyi.
Cevâbî mektûbunu yazarak verdi O’na.
O Server geri dönüp, vâsıl oldu kervana.
Bir nice günden sonra, asıl kervan velhâsıl,
Nihâyet selâmetle Mekke’ye oldu vâsıl.
Meysere, “O Server”in üstün hasletlerini,
Kuşların kendisine gölge ettiklerini,
Hazret-i Hatîce’ye anlattı hem de içten.
O ise dinledikçe ağlıyordu sevinçten.
Hâlini gizliyerek dedi ki Meysere’ye:
(Anlatma bu şeyleri benden gayri kimseye.)
Korkusu şu idi ki: “Şâyi olursa eğer,
Duyanlar, kızlarını O’na vermek isterler.”
Halbuki bu şerefe, O ermek istiyordu.
Hakîkaten bu devlet O’na müyesser oldu.
Nefise binti Müniyye Hatun anlattı ki
“Kervanın gelme zamanı yaklaşmıştı. Hadîce Hâtûn her gün hizmetçileriyle evinin üzerine çıkıp kervanın yollarını beklerdi. İşte öyle bir gün Hadîce’nin yanında
idim.
Ansızın uzaktan deveye binmiş bir kimse göründü. Üzerinde bir bulut ve kuş
şekline girmiş iki melek O’na gölge yapıyor, Peygamber Efendimizin mübârek
alnındaki nûr, ay gibi parlıyordu.
Hadîce Hâtûn gelenin kim olduğunu anlayıp gönlü ferahladı. Fakat bilmezlikten
gelip;
- Bu sıcak günde gelen kim olabilir? diye sordu.
Hizmetçiler;
72 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Bu gelen Muhammed’e (aleyhisselâm) benzer, dediler ve gördüklerinden hayrete düştüler.
Az sonra Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hadîce
vâlidemizin konağına geldi ve mektubu verip durumu anlattı. Verdiği müjde ile onu
çok sevindirdi. Hazret-i Hadice annemiz deveyi üzerindekilerle birlikte müjdelik
olarak Peygamber Efendimize hediye eyledi.
Hazret-i Hadice validemiz hemen cevabî bir mektup yazarak Meysere’ye gönderdi. Peygamber Efendimiz aynı gün Cenab-ı Hakkın izniyle kervana yetişti.
Ebû Cehil uzaktan Peygamber Efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” görünce
yolu şaşırdığını düşünerek çok sevindi.
- Ey Meysere! Beni dinlemedin! Bak Muhammed yolu şaşırmış geliyor. Üç gidiş,
üç gün geliş tam altı günlük yola bir günde nasıl gidip gelinir? dedi.
O sırada Sevgili Peygamberimiz gelip elindeki mektubu Meysere’ye uzattı. Bu
sefer Meysere çok sevindi.
- Ey Ebû Cehil! Asıl şaşıran sensin. İşte Hadice hanımın mektubu. Muhammed
aleyhisselâm bu kısa zamanda Mekke’ye gitmiş ve gelmiştir, dedi. Ebû Cehil;
- Kat’i surette inanmam. Bu kadar yol böyle kısa bir sürede gidip gelinmez. İşte
kölemi Hadice hanıma gönderiyorum. Hem müjdeliğini de kölem almış olur, dedi.
Köle Mekke’ye gelip müjdeliğini isteyince, Hazret-i Hadice validemiz;
- Ey köle! Ne müjdeliği istiyorsun? Muhammed aleyhisselâm gelip müjdeliğini
aldı. Sen niye geldin ki? diyerek hayretini belirtti.
Bir müddet sonra kervan Mekke’ye girdi.
Meysere, Hazret-i Hadîce vâlidemize, yolculuk esnasında Peygamber Efendimizin gölgelendirildiğini, râhib Nastûra’nın söylediklerini, zayıf develerin nasıl
sür’atlendirildiğini ve buna benzer gördüğü nice fevkalâde hâlleri tek tek anlattı.
Peygamber Efendimizi dili döndüğü kadar medh etti.
Hazret-i Hadîce, bunları biliyordu, fakat bu sözler onun yakînini arttırdı.
Meysere’ye;
- Bu gördüklerini kimseye söyleme! diyerek tenbih etti.31
Hadîce vâlidemiz, bu işittiklerini haber vermek üzere Varaka bin Nevfel’e gitti.
Olanları büyük bir hayranlıkla dinleyen Varaka;
- Ey Hadîce, bu anlattıkların doğru ise, Muhammed aleyhisselâm, bu ümmetin peygamberi olacaktır, dedi.
Peygamber Efendimiz 12 yaşında iken amcası Ebû Tâlib ile ticâret için Busrâ’ya
kadar, 17 yaşında iken amcası Zübeyr ile Yemen’e, 20 yaşında Hazret-i Ebû Bekr
ile Şam’a ve 25 yaşında da Hazret-i Hadîce vâlidemizin mallarını satmak üzere yine
Şam’a gitti.32 Tam dört defa seyahate çıktı. Bu seyahatlerinden başka hiç bir yere
seyahat yapmadı.
31 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 59.
32 Fâideli Bilgiler, 445/5-446/1.
73
Hazret-i Hadîce vâlidemiz ile evlenmesi
Hazret-i Hadîce vâlidemiz, Varaka bin Nevfel’in verdiği müjdeyle ve Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” güzel hasletlerini görünce, O’nun hanımı
olup, hizmetiyle şereflenmeye meyl etti. Nefîse binti Müniyye, bu hâli sezip araya
girdi. Bu niyetle Resûl-i ekremin yüksek huzûruna geldi ve;
- Yâ Muhammed! Zât-ı âlinizi evlenmeden alıkoyan nedir? diye sordu.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Evlenmek için yeterli para elimde mevcut değildir, buyurdu.
Nefîse Hâtûn;
- Yâ Muhammed! Eğer iffetli ve şerefli, mal ve cemâl sahibi bir hâtûnla evlenmek
istersen hizmetine hazırım, dedi.
Sevgili Peygamberimiz;
- O hâtûn kimdir? buyurunca;
- Hadîce binti Hüveylid’dir, dedi.
Resûlullah Efendimiz;
- Bu işe kim vesîle olur? buyurunca da;
- Bu işi ben yaparım, deyip huzûrlarından ayrıldı.
Yeter ki siz emredin
Hatîce vâlidemiz “radıyallahü anha”,
Yok idi hâtunlardan akıllı ondan daha.
Hem de çok güzel idi onun hüsnü cemâli.
Asîl ve temiz olup, üstün idi her hâli.
Malı dahî çok olup, zengindi o zamanlar.
Çok idi bu sebepten ona tâlip olanlar.
Lâkin O, hiçbirine etmedi muvâfakat.
Duymadı hiçbirine bir ilgi ve iltifât.
Çünkü rüyâ görmüştü bu husûsta O önce.
Onun tecellîsini bekliyordu gün-gece.
“Varaka bin Nevfel” de müjdelemişti Onu.
Merakla bekliyordu bunun tahakkukunu.
“O Server”in hâlini yakînen de görünce,
Bu işin olmasını isterdi bir an önce.
“O Server’in hanımı olmakla şereflenmek”
Arzûsu, günden güne şiddetleniyordu pek.
Bunu, “Nefîse Hâtun” sezip girdi araya.
Geldi bu niyet ile “Resûl-i kibriyâ”ya.
74 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Dedi ki: (Zâtınızı tezevvücten men eden,
Bir mâni varsa eğer, söyleyin bana lütfen.)
Buyurdu: (Maddî yönden, elimiz dar bu ara.
Yâni yok elimizde yeterli mal ve para.)
Nefîse hâtun ise, dedi ki: (Yâ Muhammed!
Mal ve cemâl sâhibi bir hâtun ile şâyet,
Evlenmek isterseniz, ben hâzırım hizmete.
Yeter ki siz emredin, bu iş olur elbette.)
Buyurdu: (O dediğin, acep hangi hâtundur?)
Dedi: (Hatîce’dir ki, senin de mâlûmundur.)
Buyurdu ki: (Bu işe, kim vesîle olacak?)
Dedi ki: (Ben yaparım, sen bunu etme merak.)
Ayrılıp, buldu hemen hazret-i Hatîce’yi.
Gidip kendi evinde verdi Ona müjdeyi.
“Varaka”yı çağırıp Hatîce Hâtun ise,
Olanları anlatıp, dedi: (Böyle hâdise.)
Ayrıca Resûlullah Efendimize dahî,
Adam salıp, evine çağırdı bizâtihî.
Gidip arz ettiler ki huzûru seâdette:
(Bize teşrîf ediniz falan gün ve sâatte.)
Bu dâvet karşısında, amcası Ebû Tâlip,
Ve sâir akrabâsı, oldular çok muzdarip.
Zîra “Resûlullah”ın, dâvete gitmek için,
Yok idi elbisesi, iç yüzü buydu işin.
Satın almaya dahî, yok idi paraları.
Çâresizlik içinde düşünürken bunları,
Yetişti Hızır gibi hazret-i Ebû Bekir.
Dedi: (Üzülmenize, acabâ sebep nedir?)
O Server, Ebû Bekr’e anlatınca durumu,
Dedi ki: (Sizi üzen hâdise bir tek bu mu?
Bu iş gâyet kolaydır, üzülmeyin kat’iyyen.
Yeter ki siz emredin, hâllederim bunu ben.)
Bu sözlerden “O Server” ferahladı bu kere.
Pek çok duâ eyledi, hazret-i Ebû Bekr’e.
75
Dedi ki: (Sen râzı ol yâ Rab Ebû Bekir’den.
Zîra esirgemedi yardımını hiç benden.)
Hazret-i Hadîce’ye varıp müjdeyi verdi. Hazret-i Hadîce, akrabâsı Amr bin Esed
ile Varaka bin Nevfel’i çağırıp durumu anlattı. Ayrıca Resûlullah Efendimize haber
gönderip belli bir saatte teşrif etmesi için dâvet etti.
Ebû Tâlib ve kardeşleri de hazırlıklarını yaptılar ve Peygamber Efendimizle birlikte gittiler.
Hazret-i Hadîce vâlidemiz, evini donatıp süsledi. Bugünün şükrânesi olarak bütün zînetlerini hizmetçilerine hediye etti. Sonra onları hürriyetlerine kavuşturdu.
Resûlullah Efendimiz, Hadîce vâlidemizin evine amcaları ile teşrif ettiler.
Ebû Tâlib;
- Yaradanımıza hamdolsun ki, bizi İbrahim aleyhisselâmın evlâdından ve İsmail aleyhisselâmın neslinden eyledi. Bizi, Beytullah’ın muhafızı kıldı. İnsanların kıblesi ve âlemlerin tavâf ettiği o mübârek hâneyi, her kötülükten koruduğu
Harem-i şerîfi bize müyesser eyledi.
Kardeşim Abdullah’ın oğlu Muhammed öyle bir kimsedir ki, Kureyş’ten
her kim ile kıyâslansa üstün gelir.
Gerçi malı azdır, lâkin mala itibar olunmaz. Çünkü mal gölge gibidir. Elden
ele geçerek gider.
Yeğenimin şerefi, üstünlüğü hepinizin malûmudur.
Şimdi Hadîce binti Huveylid’i helâllığa taleb eder. Malımdan ne kadar mehir verilmesini istersiniz?
Yemîn ederim ki, Muhammed’in mertebesi yüksek olsa gerektir, dedi.
Varaka bin Nevfel, bu konuşmaları tasdik etti. Hadîce vâlidemizin amcası Amr
bin Esed;
- Şâhid olun ki, Hadîce binti Huveylid’i Muhammed aleyhisselâma hâtunluğa
verdim, dedi.
Böylece nikâh akdi tamam oldu. Bir rivâyete göre mehir; 400 miskal altın, bir
rivâyete göre de beş yüz dirhem, başka bir rivâyete göre de 20 deve idi.33
Ebû Tâlib, düğün ziyâfeti için bir deve kesip, o güne kadar görülmedik bir yemek
verdi. Evlilik vâki oldu. Hazret-i Hadîce vâlidemiz bütün varlığını Peygamber Efendimize hediye etti ve;
- Bu malların hepsi yüce şahsınıza aittir. Ben de sana muhtacım ve minnetin
altındayım, dedi.
Hazret-i Hadîce “radıyallahü anha” vâlidemiz, evlilik hayâtı boyunca, Sevgili
Güzel Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma dâima hizmet edip yardımcısı
oldu.
Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bu evliliği, Hadîce vâlidemizin vefâtına kadar yirmi beş sene sürdü. Bunun on beş senesi bi’setten önce, yani
peygamberliğinin bildirilmesinden önce, on senesi de peygamberliğinin bildirilmesinden sonra idi.
33 İbni Hişâm, Sîret, I, 43; İbni Sa’d, Tabakât, VIII, 9; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 231; Kastalânî, Mevâhib-i
ledüniyye, s. 41.
76 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, ilk zevcesi Hazret-i Hadîce hayatta
iken başkası ile hiç evlenmedi. İkisi erkek, dördü kız olmak üzere altı çocuğu oldu.
Bunlar; Kâsım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah (Tayyib veya Tâhir) dir.
Peygamberliği sırasında evlendiği Hazret-i Mâriye’den de İbrahim adında bir
oğlu olmuştu.
Diğer zevcelerinden çocuğu olmadı.
Zeyneb, kızlarının en büyüğü idi. En küçük kızı Fâtıma, babasının en sevgilisiydi. Hicretten onüç sene önce doğdu.
Erkek evlâtları küçük yaşta vefât ettikleri gibi, Hazret-i Fâtıma’dan başka bütün
kızları da O’ndan önce vefât ettiler. Fâtıma vâlidemiz de Peygamber Efendimizden
altı ay sonra vefât etti.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın soyu, Hazret-i Fâtıma’nın
evlâdları ile devam etti.34
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hadîce vâlidemizle evlendikten sonra da ticâretle meşgûl oldu. Kazançlarıyla; misafirleri ağırlarlar, yetimlere ve fakirlere yardım ederlerdi.
Zeyd bin Hârise
Zeyd bin Hârise çocuk yaşlarında iken, annesi Su’da ile birlikte akrabâlarını
ziyârete gitmişti. Bu sırada başka bir kabîlenin baskınına uğradılar. Zeyd’i esir aldılar. Mekke’ye Sûk-ı Ukâz denilen panayıra getirip satılığa çıkardılar.
Hazret-i Hadîce annemizin yeğeni Hâkim bin Hizâm, Zeyd’i 400 dirheme satın
aldı ve halası Hazret-i Hadîce’ye, o da Peygamber Efendimize “sallallahü aleyhi ve
sellem” hediye etti. Peygamber Efendimiz onu derhâl âzâd ederek yanında alıkoydu.
Zîrâ âzâd olan Zeyd bin Hârise’nin gidecek yeri olmadığı gibi, Resûlullah’dan
daha iyi ona bakacak kimsesi de yoktu. O da seve seve Resûlullah Efendimizin yanında kaldı.
Zeyd bin Hârise, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizden gördüğü
güzel muameleden dolayı, babasından ve anasından daha çok seviyor, yanından hiç
ayrılmak istemiyordu.
34 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 59-61; İbni Sa’d, Tabakât, I, 82-85; 131-132; İbni Kesîr, Bidâye, III, 293-295.
Ukâz Panayırı Kalıntıları
77
Anne ve babası, oğullarının nereye götürüldüğünü, ne yapıldığını bilmiyorlardı.
Babası Hârise, evlâd ateşiyle yanıp tutuşuyor, diyar diyar dolaşarak oğlunu arıyordu.
Yemen’den çeşitli ülkelere giden akrabâlarına ve tanıdıklarına sıkı sıkı tenbih ederek,
oğlu Zeyd’den bir haber getirmelerini istiyor, şiirler söyleyerek, gözyaşı döküyordu.
Ağladım Zeyd’ime bilmem ne yaptı?
Sağ mı yoksa ona ecel mi çarptı?
Feryâd, ciğer pârem için binlerce feryâd,
Binerek hayvanıma ararım, hâlim olsa da berbâd.
Neticede, İslâmiyet’in gelmesinden önce Benî Kelb kabîlesinden Kâbe’yi ziyârete
gelenlerden bâzıları, Hazret-i Zeyd’i görerek tanımışlar, Hazret-i Zeyd onlara;
- Ailemin benim için feryâd-ü figân edeceğini bilirim, şu beytleri onlara ulaştırın,
diyerek aşağıdaki şiiri söylemiştir:
Yanıyor yüreğim, uzağım ben yuvamdan,
Komşuyum Kâbe’ye, uzaksam da anam babamdan.
Üzüntünüz sakın kalbinizi yakmasın,
Benim için feryâdınız arşa kadar çıkmasın.
Hamdolsun Mevlâya öyle bir yuvadayım,
Ki, gördüğüm şeref ve hayırdan hep duâdayım.
Hârise bu haber üzerine çok sevindi. Hemen kardeşi Ka’b ile birlikte yanına fazla miktarda para alarak Mekke’ye geldi. Sevgili Peygamberimizin “aleyhissalâtü
vesselâm” evini öğrenip huzûrlarına çıktı ve şöyle dedi:
- Ey Kureyş kavminin efendisi, ey Abdülmuttalib’in torunu, ey Benî Hâşim soyunun oğlu! Siz Harem-i şerîfin komşusunuz. Misafirlere ikram, esirlere ihsân eder,
onları esaretten kurtarırsınız. Köleniz bulunan oğlumuzun kurtulması için ne kadar
para istersen onu verelim, serbest bırak, ne olur bu dileğimizi geri çevirme! dedi.
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Zeyd’i çağırıp kendisine durumu bildirelim. Onu serbest bırakalım. Şâyet
size gelmeyi tercih ederse, siz herhangi bir para vermeden onu alıp götürebilirsiniz. Şâyet beni tercih eder, yanımda kalmayı isterse, Allah’a yemîn ederim ki,
beni tercih edeni kimseye terk etmem, yanımda kalır, buyurdu.
Hârise ve kardeşi, Peygamber Efendimizin bu cevâbına çok memnun oldular;
- Sen bize çok adaletli ve insaflı davrandın, dediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Zeyd’i huzûruna çağırarak kendisine;
- Bunları tanıyor musun? buyurunca;
- Evet biri babam, diğeri amcamdır, dedi.
Bunun üzerine;
- Ey Zeyd sen benim kim olduğumu öğrendin, sana olan şefkat ve merhametimi, davranışımı gördün. Bunlar seni almaya gelmişler. O hâlde, ya beni tercih
et, yanımda kal veya onları tercih et, git, buyurdu.
Babası ve amcası artık bizi tercih eder, Zeyd’i alıp götürürüz diye bekliyorlardı.
78 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Zeyd;
- Ben hiç kimseyi size tercih etmem. Siz, benim hem amcam, hem de babam
makâmındasınız. Sizin yanınızda kalmak istiyorum, dedi.
Babası ve amcası hayretler içinde şaşırıp kaldılar. Babası, kızarak Zeyd’e;
- Yazıklar olsun sana, demek ki, sen köleliği hürriyete, annene, babana ve amcana
tercih ediyorsun! dedi.
Zeyd de babasına;
- Babacığım ben bu zâttan öyle bir şefkat ve muamele gördüm ki, O’na kimseyi
tercih edemem, cevâbını verdi.
Peygamber Efendimiz Zeyd bin Hârise’yi çok severdi.35
Kâbe hakemliği
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz otuz beş yaşlarında iken,
Kâbe hakemliği yaptı. O zaman, yağmur ve seller Kâbe’nin duvarlarını iyice yıpratmıştı. Ayrıca çıkan bir yangın, Kâbe’yi tahrib etmişti.36
Binayı yeniden yapmak lâzımdı. Bunun üzerine Kureyş kabîlesi, Kâbe’yi İbrahim
aleyhisselâmın yaptığı temele kadar yıkıp, yeniden yapmaya başladı. Her kabîleye
bir bölümünü vererek duvarları yükselttiler.
Bu işin büyük bir şeref olduğunu bilen kabîleler, Hacerül-esved taşını yerine koyma hususunda anlaşamadılar. Her kabîle, bu şerefe kavuşmak istediğinden, aralarında büyük bir anlaşmazlık çıktı. Abdüddâroğulları;
- Bu işi bizden başkası yaparsa kan dökeriz, diyerek ahdettiler.
Dört beş gün süren bu anlaşmazlık sebebiyle, neredeyse kan akıtılacaktı.
Bir pazartesi günü idi. Abdülmuttalib’in dayısı ve yaşlı bir zât olan Huzeyfe bin
Mugîre;
- Ey Kureyş topluluğu! Anlaşamadığınız iş hakkında hüküm vermek üzere, şu
kapıdan ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın, diyerek Kâbe’ye açılan Benî Şeybe
kapısını gösterdi.
Orada bulunanlar bu teklifi kabul ettiler ve Benî Şeybe kapısına bakarak, ilk girecek ve işin en nâzik ânında bu işi hâlledecek kimseyi beklemeye başladılar.
Nihâyet kapıdan; doğruluğunu, üstün ahlâkını son derece takdir ettikleri ve ElEmîn yâni hep kendisine güvenilir dedikleri Muhammed aleyhisselâmın geldiğini
gördüler.
- İşte El-Emîn. O’nun hükmüne razıyız, dediler.
Durum, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma anlatılınca, bir örtü
istedi. Onu yere sererek Hacer-ül-esved’i örtünün üzerine koyup;
- Her kabîleden bir kişi bir ucundan tutsun, buyurdu.
Taşı, konulacağı yere kadar kaldırttı. Sonra kendisi taşı kucaklayıp yerine koydu.
Böylece, çıkmak üzere olan büyük bir çarpışmanın önlendiğini gören kabîleler, bu
hareketten memnun kaldılar. Duvarları, kaldıkları yerden yaparak tamamladılar.37
35 Buhârî, Tefsîr, 2; İbni Sa’d, Tabakât, I, 487.
36 Ezrakî, Ahbâr-u Mekke, I, 158-160, Beyhekî, Delâil, II, 57.
37 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 83-105; İbni Hişâm, Sîret, I, 192-198; İbni Sa’d, Tabakât, I, 145-147; İbni
Kesîr, Bidâye, III, 298-305.
79
Peygamberliğinin bildirilmesi
Âlemlerin efendisi Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, otuz
yedi yaşında iken, gâibden;
- Yâ Muhammed! diye kendisini çağıran sesler duyardı.
Otuz sekiz yaşına girince, birtakım nûrlar görmeye başladı. Hâllerini, sâdece
Hazret-i Hadîce vâlidemize anlatırlardı.
Peygamberliğinin bildirilmesi yaklaştığı sırada (on sene kadar önce), zamanın
meşhur edîblerinden Kus bin Saîde, Ukâz panayırında, deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede, O’nun geleceğini müjdelemişti.
Sevgili Peygamberimiz de bu hutbeyi dinleyenler arasında idi.
Kus bin Saîde bu meşhur hutbesinin bir bölümünde şöyle demiştir:
Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, bekleyiniz, ibret alınız!
Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur!...
Kulak veriniz iyi dinleyiniz!
Gökte haber var, yerde ibret olacak şeyler var!...
Allah’ın indinde bir din!...
Ve Allah’ın gelecek olan bir peygamberi vardır.
Gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne düştü.
O’nu dinleyen ve O’na îmân edenler, ne mübârektir.
Vay O’na isyan ve muhalefet eden bedbahta!
Yazıklar olsun, ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere!...
Bu sırada, Arabistan’da, insanlar ilâhî ölçülerden uzaklaşmış, zengin fakir, kuvvetli zayıf, efendi köle gibi sınıflara ayrılmıştı. Bir öncekiler, sonrakileri, tahakkümü
altında eziyor, onları insan hesabına katmıyordu.
Zayıfların malları, zorla ellerinden alınıyor, buna mâni olacak bir yetkili bulunamıyordu.
Allahü teâlâya îmân etmenin verdiği hayâ ve korkudan mahrum, fazîletten iyice
uzaklaşmışlardı. Her türlü ahlâksızlık, haysiyet ve namusu ayaklar altına almak gibi,
âdî hareketler serbestçe işleniyor; kumar, içki, zevk ve sefâ âlemleri hiç yadırganmıyordu. Arkası kesilmeyen öldürmeler, zinâ ve baskın olayları, ortalığı kasıp kavuruyor, masum insanların iniltileri ve acıklı bağırışları arşı çınlatıyordu.
Ahlâkî cihetten tam bir düşkünlük hüküm sürüyor, insanlar cehalet denizinde boğuluyordu.
Kadın, basit bir mal gibi alınıp satılıyor; kız çocukları, diri diri insafsızca toprağa
gömülüyordu.
Hepsinden kötüsü, katı kalbli, inatçı ve merhametten uzak olan bu insanlar, kendi
elleriyle yaptıkları fayda ve zararı dokunmayan putlara tapmayı, büyük bir şeref
kabul ediyorlardı.
Âdem aleyhisselâmdan beri, dünyâda böylesine bir vahşet, sapıklık, ahlâksızlık,
inançsızlık ve sefâhet görülmemişti. İnsanlar âdetâ birer canavar hüviyetine bürünmüşlerdi. Herkes birbirine düşman, cemiyet her an patlamaya hazır bir durumda idi.
80 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
İnsanların huzûra kavuşmaları için, bu karanlıkta, bir saâdet güneşinin doğması
gerekiyordu. O doğunca; inançsızlığın yerini îmân, zulmün yerini adalet, câhilliğin
yerini ilim alacak ve insanlar ebedî saâdete kavuşacaklardı.
Nihâyet Sevgili Peygamberimize, önce sâdık rüyalar gösterilmeye başlandı.
Hadîs-i şerîfde, vahyin ilk olarak sâdık rüya ile başladığı bildirilmiştir. Rüyasında
gördükleri aynen çıkıyordu. Bu hâl, altı ay devam etti. Vahiy gelmesi yaklaşınca;
- Yâ Muhammed, diyen sesler çoğaldı.
Bundan sonra yalnızlığı sevip, insanlardan uzaklaşarak, Hirâ dağındaki bir mağarada tefekküre dalmaya başladı.
Bâzen Mekke’ye gelir, Kâbe’yi tavaf eder ve saâdethânelerine giderdi. Hâne-i
saâdette bir müddet kalıp, yanında biraz yiyecekle tekrar Hirâ dağındaki mağaraya
döner; tefekkür ve ibâdetle meşgûl olurdu. Bâzen günlerce kaldığı olurdu. O zaman
da Hazret-i Hadîce yiyecek gönderir veya götürürdü.38
Cebrâil aleyhisselâmla ilk görüşme ve ilk vahiy
Peygamber Efendimiz kırk yaşında iken, yine bir Ramazân ayında, Hirâ dağındaki mağaraya çekilmiş ve tefekküre dalmıştı.
Ramazân’ın 17. Pazartesi gecesi, gece yarısından sonra,
- Yâ Muhammed! diye bir ses işitti.
Mübârek başını kaldırıp etrafa bakınca, ikinci defa,
- Yâ Muhammed! diye aynı sesi duydu.
Ve her tarafı aniden bir nûrun kapladığını gördü.
Arkasından Cebrâil aleyhisselâm insan şeklinde karşısına geldi ve;
- Oku! dedi.
Efendimiz, ona;
- Ben okumuş değilim, cevâbını verdi.
O zaman melek, Sevgili Peygamberimizi kucaklayıp tâkatı kesilinceye kadar sıktı ve;
- Oku! dedi. Yine,
- Ben okumuş değilim, cevâbını verdi.
Bir daha sıktı ve;
- Oku! dedi.
- Ben okumuş değilim, buyurunca,
Üçüncü defa sıktı. Sonra bıraktı ve;
“(Ey Muhammed!) Her şeyi yaratan Rabbin Allah’ın ismi ile oku!
O, insanı pıhtılaşmış kandan (alakdan) yarattı!
Oku! Allah büyük kerem sahibidir.
O, kalemle öğretir, bilmediklerini öğretir” meâlindeki Alak sûresinin ilk beş
âyet-i kerîmesini getirdi.39
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm da onunla beraber okuyarak
38 İbni Hişâm, Sîret, I, 233-240.
39 Alak: 96/1-5.
81
gelen bu ilk âyet-i kerimeleri tekrarladı. İlk vahiy bu suretle geldi ve bütün cihanı
aydınlatan İslâm güneşi böyle doğdu.40
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, büyük bir ürperti ve heyecanla Hirâ dağındaki mağaradan çıkıp, aşağıya inmeye başladı. Dağın ortasına geldiği sırada bir ses duydu.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Yâ Muhammed! Sen, Allahü teâlânın resûlüsün, ben de Cebrâil’im, dedi.
Ve ökçesini yere vurdu. Vurduğu yerden su çıktı ve abdest almaya başladı. Peygamber Efendimiz dikkatle onu seyrediyordu.
Cebrâil aleyhisselâm abdestini bitirince, Peygamber Efendimize, gördüğü gibi
abdest almasını söyledi. Sevgili Peygamberimiz, abdestini bitirdikten sonra, Cebrâil
aleyhisselâm imâm olup, iki rekat namaz kıldılar.
Bundan sonra Cebrâil aleyhisselâm;
- Yâ Muhammed! Rabbinin sana selâmı var, deyip peşinden;
- Sen benim, cin ve insanlara resûlümsün. O hâlde onları tevhîde dâvet eyle,
buyurduğunu söyledi ve ayrılıp göğe yükseldi.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” böylece Cebrâil aleyhisselâmı
hem görmüş, hem de konuşmuş oldu.
40 İbni Sa’d, Tabakât, I, 196.
Cebel-i Nûr (Hirâ Dağı) ve Hirâ Mağarası
82 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Taşların ve ağaçların selâmı
Peygamber Efendimiz, hâne-i seâdetlerine gelinceye kadar, yanından geçtiği her
taşın, her ağacın;
- Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! dediğini işitti.
Evine gelip;
- Beni örtünüz! Beni örtünüz! buyurdu ve ürpermesi geçinceye kadar, istirahat
ettiler.
Sonra gördüklerini Hazret-i Hadîce vâlidemize anlattılar ve,
- Cebrâil (aleyhisselâm) gözümden gayb oldu. Lâkin onun heybet, şiddet ve
korkusu üzerimden gitmedi. Bana mecnûn diyeceklerinden ve dil uzatıp kötüleyeceklerinden korktum, buyurdular.
Bu hâlleri ve bugünleri bekleyen, buna hazır olan Hazret-i Hadîce;
- Allahü teâlâ korusun. Hak teâlâ sana hayır ihsân eder ve hayırdan başka
bir şey dilemez. Allahü teâlânın hakkı için, bu ümmetin peygamberi olacağına
inanıyorum. Zîrâ sen, misafiri seversin. Doğru söylersin ve eminsin. Âcizlere
yardım eder, yetimleri korur, gariplere yardımda bulunursun. İyi huylusun, bu
hasletlerin sahibinde korku olmaz, dedi.
Sonra, bu durumu sormak üzere, Varaka bin Nevfel’e gittiler. Varaka, Resûlullah
Efendimizin anlattıklarını dinledikten sonra;
- Müjde ey Muhammed aleyhisselâm! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sen,
Hazret-i Îsâ’nın haber verdiği son peygambersin. Sana görünen melek, senden
evvel Mûsâ aleyhisselâma gelen Cebrâil aleyhisselâmdır. Ah! Keşke genç olsaydım. Seni Mekke’den çıkardıkları zamana yetişseydim de, yardımına koşsaydım. Çok yakın bir zamanda tebliğ ve cihâdla emrolunursun, dedi ve,
Peygamber Efendimizin mübârek elini öptü. Çok geçmeden vefât etti.41
İslamiyeti tebliğ etme, anlatma emrinin gelmesi
Sevgili Peygamberimize, peygamberliğinin bildirildiği ilk vahiy böyle gelmişti.
Sonra kesildi ve üç sene gelmedi.
Bu arada İsrafil aleyhisselâm ismindeki melek gelip, bâzı şeyler öğretti. Ama
bunlar vahiy değildi.
Bu zaman zarfında, ara sıra Resûlullah Efendimiz çok muzdarip olurdu. Efendimiz üzüldükçe, Cebrâil aleyhisselâm görünerek;
- Ey Habîbullah! Sen Allahü teâlânın peygamberisin!
Der ve üzüntüsünü yatıştırırdı.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
- Vahyin kesildiği zamanda idi. Hirâ dağından aşağı inerken, ansızın gök
tarafından bir ses işittim. Yukarı baktım. Cebrâil’i (aleyhisselâm) gördüm. Yer
ile gök arasında, bir kürsî üzerinde oturmuş idi. Bana korku geldi. Eve vardım.
‘Beni bir şey ile örtün’ dedim.
41 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 140-142; İbni Hişâm, Sîret, I, 239-240; İbni Sa’d, Tabakât, I, 129, 194-195;
Kastalânî, Mevâhib-i ledüniyye, s. 48.
83
Hak teâlâ vahiy gönderdi;
‘Ey örtüsüne bürünen Muhammed aleyhisselâm! Kalk da (kâfirleri Allahü
teâlâ’nın azâbı ile) korkut! Rabbini tekbîr et, ta’zîm et! Giydiklerini temiz tut!’
meâlindeki, Müddessir sûresinin ilk âyetlerini getirdi.42 Bundan sonra vahyin
arkası kesilmedi.”
Fahr-i kâinat “aleyhi efdalüssalevât” Efendimiz, insanları İslâm’a dâvete, Allahü
teâlânın emir ve yasaklarını tebliğe, yani anlatmaya başladı.
Cebrâil aleyhisselâm, vahiy getirirken bâzen insan şekline girer ve Eshâb-ı
kirâmdan Dıhye-i Kelbî “radıyallahü anh” hazretlerinin sûretinde gelirdi.
Bâzen Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek kalbine
telkin ederdi. Resûlullah Efendimiz, onu görmezdi.
Bâzen rüya ile, bâzen de dehşet saçan bir uğultu ile gelirdi. Vahyin, Peygamber
Efendimize en ağır ve çetin geleni bu idi.
Bu hâllerinde Resûlullah’ın en soğuk günde bile mübârek alınlarından terler dökülür, deve üzerinde iseler, vahyin ağırlığından deve yere çökerdi. Yanında bulunan
sahâbîler de, vahyin ağırlığını hissederlerdi.
Cebrâil aleyhisselâm, birkaç defa kendi şekil ve sûretinde geldi.
İlk vahyin gelmesiyle peygamberlik vazifesine başlayan Sevgili Peygamberimiz
Muhammed Mustafâ “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, İslâm’ı tebliği, yani
anlatması yirmi üç sene devam etti. Demek ki, Kur’ân-ı kerim yaklaşık 23 senede
gelmiş demektir. Bu zamanın onüç senesi Mekke’de, on senesi de Medîne’de geçmiştir. Hassas olarak hesap edersek, Kur’ân-ı kerîm 22 sene 2 ay 22 gün gibi bir
zamanda vahyedilip tamamlanmıştır.
Sevgili Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” Mekke’de doğup büyümüştü ve
ümmî idi. Yâni kitap okumamış, yazı yazmamış ve hiç kimseden ders görmemişti.
Böyle olduğu hâlde, Tevrat’ta ve İncil’de, Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden, hâdiselerden haber verdi. Çünkü O’nun hocası Allahü
teâlâ idi, Ona her şeyi öğretmiş idi.
İlk müslümanlar (Sâbikûn-i İslâm)
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize, ilk vahyin gelmesinden
sonra, ilk îmân eden Hazret-i Hadîce “radıyallahü anha” vâlidemizdir. Hiç tereddüt
etmeden İslâmiyet’i hemen kabul ederek, ilk müslüman olmakla şereflendi.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hadîce vâlidemize, Cebrâil aleyhisselâmın öğret-tiği gibi abdest almasını öğretti. Sonra, Peygamber Efendimiz imâm oldu, birlikte iki rekat namaz kıldılar.
Hadîce vâlidemiz, Sevgili Peygamberimizin her sözüne, her emrine, en mükemmel şekilde, itâat etti. Böylece Allahü teâlânın katında pek yüksek derecelere kavuştu.
Resûlullah Efendimiz üzülse, inkâr edenlerin alay etmesiyle elem çekse, O’nu
tesellî eder, kederini giderirdi. Derdi ki:
- Yâ Resûlallah! Hiç üzülme, gam çekme. Sonunda dînimiz kuvvet bulup,
42 Müddessir: 74/1-4.
84 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
müşrikler helâk olurlar. Kavmin sana itaat eder...
Hazret-i Hadîce vâlidemizin bu yardımlarından ötürü bir gün, Cebrâil aleyhisselâm
gelip;
- Yâ Resûlallah! Hadîce’ye, Allahü teâlânın selâmını bildir, dedi.
Peygamber Efendimiz;
- Ey Hadîce! İşte Cebrâil (aleyhisselâm), Allahü teâlânın sana selâmını bildiriyor, buyurdu. 43
Peygamber Efendimiz bir defasında da;
- Allahü teâlâ bana Cennet’te inciden bir ev ile Hadîce’ye müjde vermemi
emretti. Orada hastalık, üzüntü ve baş ağrısı yoktur, buyurdu.
Hazret-i Hadîce’den sonra yetişkinlerden ilk müslüman olan, Resûlullah Efendimizin yakın arkadaşlarından Hazret-i Ebû Bekr’dir “radıyallahü anh.”
Hazret-i Ebû Bekir’in müslüman olması
Hazret-i Ebû Bekir “radıyallahü anh” yirmi sene önce bir rüya görmüştü:
“Gökten dolunay inip, Kâbe-i muazzamaya gelmiş, parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya
gelerek gökyüzüne yükselmişti. Ebû Bekr’in evine düşen parça ise, gökyüzüne yükselmemişti. Hâdiseyi gören Hazret-i Ebû Bekr, hemen evin kapısını kapamış, sanki
bu ay parçasının gitmesine mâni olmuştu.”
Ebû Bekr heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahudi âlimlerinden
birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevâbında;
- Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tâbir edilmez, demişti.
Fakat bu rüya, Ebû Bekr’in zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahudinin cevâbı
da onu tatmin etmemişti. Bir aralık ticâret için gittiklerinde, yolu râhip Bahîra’nın
diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyanın tâbirini Bahîra’dan isteyince, Bahîra;
- Sen neredensin? dedi.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Kureyş’tenim, diye cevap verince,
Bahîra;
- Orada bir peygamber çıkacak ve hidâyet nûru Mekke’nin her yerine ulaşacak. Sen, hayâtında O’nun vezîri, vefâtından sonra da, halîfesi olacaksın, dedi.
Hazret-i Ebû Bekr bu cevâba çok hayret etmişti. Bu rüyasını ve tâbirlerini, Peygamber Efendimiz, peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm peygamberliğini açıklayınca,
Hazret-i Ebû Bekr hemen Peygamber Efendimize koşup;
- Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delîlin nedir?
diye suâl etti.
Peygamber Efendimiz cevâbında;
- Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir yahudi âlimden tâbirini istedin. O
âlim; karışık rüyadandır tâbir edilmez, dedi. Sonra râhip Bahîra, doğru tâbir
43 Hâkim, Müstedrek, III, 206; İbni Hişâm, Sîret, I, 241; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 416.
85
etti buyurarak, Hazret-i Ebû Bekr’e hitaben; yâ Ebâ Bekr! Seni, Allah’a ve
Resûlüne dâvet ederim, buyurdu.
Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekr;
- Şehâdet ederim ki, sen, Allahü teâlânın resûlüsün, senin peygamberliğin
hakdır ve cihânı aydınlatan bir nûrdur, diyerek müslüman oldu.
Diğer bir rivâyette ise Hazret-i Ebû Bekr, Peygamber Efendimize peygamberlik
gelmeden önce, ticâret maksadıyla Yemen’e gitmişlerdi. Bu seferlerinde, Yemen’de
bulunan, Ezd kabîlesinden, çok kitap okumuş bir ihtiyâra rastlamıştı. Bu ihtiyâr,
Hazret-i Ebû Bekr’e bakıp;
- Zannederim ki sen, Mekke halkındansın, deyince,
Hazret-i Ebû Bekr;
- Evet, öyledir, demiş ve aralarında şu konuşma geçmişti.
- Sen Kureyş’ten misin?
- Evet!
- Benî Temîm’den misin?
- Evet!
- Bir alâmet daha kaldı.
- Nedir?
- Karnını aç, göreyim.
- Bundan maksadın nedir, söyle.
- Kitaplarda okudum ki, Mekke’de bir peygamber gelir. O’na, iki kimse yardımcı
olur. Biri genç, diğeri ihtiyârdır. Genç olan, nice zorlukları kolaylığa çevirir. Çok
belâları giderir. O ihtiyâr kişi ise, beyaz benizli, ince belli olup, karnı üzerinde bir
siyah ben vardır. Zannederim ki, o kimse sensin. Karnını aç, göreyim.
Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekr mübârek karnını açmış; göbeği üzerindeki siyah beni görünce;
- Vallahi o kimse sensin, deyip, Ebû Bekr’e birçok vasiyetlerde bulunmuştu.
Hazret-i Ebû Bekr, işini bitirince, vedâlaşmak için ihtiyârın huzûruna varmış,
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hakkında bir kaç beyt söylemesini ondan istemiş, bunun üzerine ihtiyâr, on iki beyt okumuş, Hazret-i Ebû Bekr
bunları ezberlemişti.
Hazret-i Ebû Bekr seferden Mekke-i mükerremeye dönünce, Ukbe ibni Ebî
Mu’ayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebü’l-Bühterî gibi, Kureyş’ten ileri gelen kimseler, onu
ziyârete evine gelmişlerdi. Ebû Bekr Efendimiz onlara hitaben;
- Aranızda hiç bir hâdise oldu mu? buyurmuş. Cevaplarında;
- Bundan daha garip bir hâdise olur mu ki, Ebû Tâlib’in yetimi, peygamberlik
dâvası ediyor ve “Sizler, baba ve dedeleriniz, bâtıl dindensiniz” diyor. Eğer hatırın olmasaydı, O’nu bu zamana kadar sağ bırakmazdık. Sen O’nun iyi dostusun, bu
işi sen hâllet” demişlerdi.
Hazret-i Ebû Bekr onları başından savıp, Peygamber Efendimizin, Hazret-i
Hadîce’nin evinde olduğunu öğrendi. Gidip kapıyı çaldı. Peygamber Efendimiz kendilerini karşılayınca;
- Yâ Muhammed! Senin hakkında söylenilenler nedir? dedi.
86 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber Efendimiz;
- Ben Hak teâlânın peygamberiyim. Sana ve bütün Âdemoğullarına gönderildim. Îmân getir ki, Hak teâlânın rızâsına vâsıl olasın ve canını Cehennem’den
koruyasın, buyurdular.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Buna delil nedir? deyince,
Resûl-i ekrem Efendimiz;
- O, Yemen’de gördüğün ihtiyarın hikâyesi delildir, buyurdular.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Ben, Yemen’de pek çok ihtiyâr ve genç gördüm, dedi.
Peygamber Efendimiz cevâbında;
- O ihtiyâr ki, sana on iki beyt emânet verdi ve bana gönderdi, diyerek o
beytlerin hepsini okudu.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Bunu sana kim haber verdi, deyince cevâbında;
- Benden evvelki peygamberlere gelen melek haber verdi, buyurdular.
Bunu söyler söylemez, elini bana ver deyip, mübârek elini tuttu;
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü,
diyerek müslüman oldu.44
Hazret-i Ebû Bekir “radıyallahü anh” hayâtında ilk defa duyduğu yüksek bir sevinçle evine müslüman olarak döndü.
Nitekim bir hadîs-i şerîfde:
“Her kime îmânı arzettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk îmânı kabul etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi”
buyrulmuştur.
Hazret-i Ali’nin müslüman olması
Peygamber Efendimiz, bir gün Hazret-i Hadîce vâlidemizle namaz kılarlarken,
Hazret-i Ali “radıyallahü anh” onları gördü. O zaman on veya on iki yaşında idi.
Namazdan sonra;
- Bu nedir? diye sordu.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Bu, Allahü teâlânın dînidir. Seni bu dîne dâvet ederim. Allahü teâlâ birdir,
ortağı yoktur. Seni bir olan, eşi, ortağı bulunmayan Allah’a îmâna dâvet ediyorum, buyurdu.
Hazret-i Ali:
- Önce babama danışayım, dedi.
Resûlullah Efendimiz ona;
- İslâm’a gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme! buyurdular.
Hazret-i Ali ertesi sabah, Resûlullah’ın huzûruna gelerek;
- Yâ Resûlallah! Bana İslâm’ı öğret, dedi ve müslüman oldu.
44 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 120-121; İbni Hişâm, Sîret, I, 249-250.
87
Hazret-i Ali “radıyallahü anh”, müslüman olanların üçüncüsüdür. Resûl-i ekrem
Efendimiz uğrunda gösterdiği fedâkârlık ve O’nu kendine tercih etmesi ise, her türlü
takdirin üstündedir.45
Zeyd bin Hârise ilk îmân edenlerdendir. Hazret-i Hadîce, Hazret-i Ebû Bekr ve
Hazret-i Ali’den sonra dördüncü, âzâd olmuş köleler içinde ise ilk müslüman olmakla şereflendi. Kendisiyle beraber, hanımı Ümmü Eymen de müslüman olmuştu
“radıyallahü anhüma.”46
Hazret-i Ebû Bekr, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden; Osman bin Affân, Talhâ bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin
Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anhüm” gibi kavminin ileri gelen yüksek
şahsiyetleri bunların belli başlılarıdır.
Hazret-i Hadîce “radıyallahü anha” vâlidemizden sonra müslüman olan bu sekiz
kişiye Sâbıkûn-ı İslâm yâni ilk müslümanlar denir.
Hazret-i Osman’ın müslüman olması
Hazret-i Osman “radıyallahü anh” müslüman olmasını şöyle anlatır:
- Benim kâhin bir teyzem vardı. Bir gün onu ziyâret etmiştim. Bana;
- Sana bir hanım nasîb olur. Fakat ne sen ondan önce bir hatun görmüş olursun,
ne de o, senden önce bir erkek görmüş olur. O, güzel yüzlü, zahide bir hanım ve bir
büyük peygamber kızı olsa gerek, dedi.
Ben, teyzemin bu sözüne hayret ettim. Yine bana dedi ki:
- Bir peygamber geldi. O’na gökten vahy nâzil oldu.
Ben dedim ki:
- Ey teyzem! Böyle bir sır, şehirde hiç duyulmadı. O hâlde bu sözü açık söyle.
O zaman teyzem;
- Muhammed bin Abdullah’a peygamberlik geldi. Halkı dîne dâvet eder. Kısa
zamanda O’nun dîni ile âlem nûrlanır ve karşı gelenlerin başı kesilir, dedi.
Teyzemin bu sözleri, bana çok tesir etti. Endişeye düştüm. Hazret-i Ebû Bekr
ile aramızda büyük bir dostluk vardı. Birbirimizden hiç ayrılmazdık. Bu meseleyi
görüşmek üzere, iki gün sonra Hazret-i Ebû Bekr’in yanına gittim. Teyzemin söylediklerini anlatınca, bana dedi ki:
- Yâ Osman! Sen akıllı bir kimsesin. Hiç görmeyip, işitmeyen; bir şeye fayda ve
zarar vermekten uzak olan bir kaç taş, tanrılığa nasıl lâyık olur?
Ben;
- Doğru söylüyorsun, teyzemin sözü gerçektir, dedim.
Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Osman’a İslâmiyet’i anlattıktan sonra, onu,
Resûlüssekaleyn yâni insan ve cinlerin peygamberi olan Efendimizin “sallallahü
aleyhi ve sellem” huzûruna götürdü. Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Osman’a şöyle buyurdu:
- Yâ Osman! Hak teâlâ, seni Cennet’e misâfirliğe dâvet eder. Sen de icâbet
45 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 118; İbni Hişâm, Sîret, I, 245-247.
46 İbni Hişâm, Sîret, I, 247-248.
88 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
eyle (kabûl et) Ben, bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim.
Hazret-i Osman, Resûlullah’ın yüksek hâlleri ve güler yüzle söylediği sözler karşısında kendinden geçip, büyük bir şevk ve teslimiyetle;
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü,
deyip müslüman oldu.
Resûlullah Efendimiz, peygamberliğinin ilk üç yılında, insanları gizlice İslâm’a
dâvet etti, insanlar, yavaş yavaş, birer ikişer müslüman oluyorlardı. Bu zaman içinde
müslümanların sayısı ancak otuza ulaşabildi. Onlar da, ibâdetlerini evlerinde yapıyorlar ve Kur’ân-ı kerîmin nâzil olan âyet-i kerîmelerini gizlice okuyup ezberliyorlardı.
Yakın akrabâyı dâvet
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Müddessir sûresinin nâzil
olmasıyla, insanları İslâm dînine dâvete başlamıştı. Bu dâveti gizli olarak yapıyordu.
Bir müddet sonra da Allahü teâlâ meâlen;
“Yakın akrabânı Allahü teâlânın azâbı ile korkutarak, onları hak dîne çağır” buyuruyordu.47
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselâm, amcalarını, halalarını, amcaoğullarını, kısaca yakın akrabâlarını dîne dâvet etmek için Hazret-i
Ali’yi gönderdi ve hepsinin Ebû Tâlib’in evinde toplanmasını istedi. Hepsi merak
edip geldiler. Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onların önlerine
bir kişiye yetecek kadar, bir tabak yemek ve bir tas süt koydu. Önce kendisi,
- Bismillahirrahmanirrahim, diyerek başladı, sonra akrabâlarına;
- Buyurun, dediler.
Gelenlerin sayısı kırk kişi idi. Hepsi de doyuncaya kadar o bir tabaktan yediler.
Ancak, konulan yemek hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi. Gelenler bu mûcize karşısında şaşıp kaldılar.
Yemekten sonra Peygamber Efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” akrabâlarını
İslâm’a dâvet etmek için söze başlamak üzere idi.
Amcası Ebû Leheb düşmanlık ederek;
- Biz bugünkü gibi bir sihir görmedik. Akrabânız sizi bir sihirle büyüledi. Ey
kardeşimin oğlu! Ben senin getirdiğin gibi şer ve kötülük getiren başka bir kimse
görmedim, diyerek sözlerine hakâretle devâm etti.
Peygamber Efendimiz de, Ebû Leheb’e;
- Kureyş ve bütün Arab kabîlelerinin yapamayacağı kötülüğü bana sen yaptın, buyurdu.
Hiç biri müslüman olmadan dağıldılar.
Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra, akrabâsını tekrar dâvet etti. Hazret-i Ali yine
hepsini çağırdı. Önceki gibi önlerine yemek kondu.
Peygamber Efendimiz, yemekten sonra ayağa kalkıp;
- Hamd, yalnız Allahü teâlâya mahsustur. Yardımı ancak O’ndan isterim.
47 Şü’arâ: 26/214.
89
O’na inanır, O’na dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki, Allahü teâlâdan
başka ilâh yoktur, O birdir. O’nun eşi ve ortağı yoktur, buyurduktan sonra, sözlerine şöyle devam etti:
- Size asla yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum... Sizi, bir olan ve
O’ndan başka ilâh olmayan Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben,
O’nun size ve bütün insanlığa gönderdiği peygamberiyim.
Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz, uykudan uyandığınız gibi de
diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz, iyiliklerinizin
karşılığında mükâfat, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bunlar da, ya Cennet’te ebedî kalmak veya Cehennem’de ebedî kalmaktır. İnsanlardan, âhiret azabı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz, buyurdu.
Ebû Tâlib, bu sözleri dinledikten sonra;
- Ey muhterem yeğenim! Sana yardım etmekten daha kıymetli bir şey bilmiyorum. Nasihatlerini benimseyip kabullendik, sözlerini de gönülden tasdik ettik. Şu
anda, burada toplananlar, deden Abdülmuttalib’in çocuklarıdır. Muhakkak ki, ben de
onlardan biriyim. Senin istediğin şeye, içimizde en önce ben koşarım. Etrafını kuşatıp, seni korumaktan bir an geri durmayacağıma söz veriyorum. Sen, emrolunduğun
şeye devam et. Fakat eski dînimden ayrılmak hususunda, nefsimi bana boyun eğer
bulmadım, dedi.
Ebû Leheb hâriç, oradaki akrabâları ve amcaları yumuşak konuştular. Fakat Ebû
Leheb yine;
- Ey Abdülmuttalib oğulları! Başkaları O’nun elini tutup mâni olmadan önce,
siz mâni olun. Eğer bugün O’nun dediklerini kabul ederseniz, zillete, hakârete uğrarsınız. O’nu korumaya kalkarsanız hepiniz öldürülürsünüz, diye küstahça sözler
söyledi ve tehditler savurdu.
Ebû Leheb’e karşılık, Peygamber Efendimizin halası;
- Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve O’nun dînini yardımsız bırakmak sana
yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan âlimler, Abdülmuttalib’in soyundan bir peygamberin geleceğini bildiriyorlar. İşte o peygamber budur, dedi.
Ebû Leheb, bu sözler karşısında çirkin konuşmalarına devam etti.
Ebû Tâlib, Ebû Leheb’e kızarak;
- Ey korkak! Vallahi biz sağ oldukça, O’nun yardımcısı ve koruyucusuyuz, dedi.
Muhammed aleyhisselâma dönerek;
- Ey kardeşimin oğlu! İnsanları Rabbine îmâna dâvet etmek istediğin zamanı
bilelim; silâhlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız, dedi.
Sonra, Fahr-i kâinat Efendimiz tekrar söze başlayıp;
- Ey Abdülmuttalib oğulları! Vallahi, Arablar içinde benim size getirdiğim,
dünyâ ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden (yâni bu dinden) daha üstününü ve
daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben sizi, dile kolay gelen,
mizânda ağır basan iki kelimeyi söylemeye dâvet ediyorum. O da;
Allah’dan başka ilâh olmadığına ve benim O’nun kulu ve resûlû olduğuma
şehâdet etmenizdir.
Allahü teâlâ sizi buna dâvet etmemi emretti. O hâlde, hanginiz benim bu
90 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
dâvetimi kabul eder ve bu yolda yardımcım olur? buyurdu.
Kimseden ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler, Peygamber Efendimiz, bu sözlerini üç defa tekrarladı. Her söyleyişinde Allahü teâlânın arslanı Hazret-i Ali “radıyallahü anh” ayağa kalkıyordu. Üçüncü defasında;
- Yâ Resûlallah! Her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de, sana ben
yardımcı olurum, dedi.
Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz, Hazret-i Ali’nin elinden tuttu. Diğerleri
hayret içinde dağıldılar.
Allahü teâlânın Habîbi “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz akrabâlarının bu
tutumu karşısında çok üzüldüler. Fakat yılmadan, onların Cehennem’den kurtulması, saâdete kavuşması için dâvete devam ettiler.
Bi’setin, yani Peygamberliğinin bildirilmesinden üç yıl geçmiş, dördüncü yıla
girilmişti. Hicr sûresinin 94. âyet-i kerîmesi nâzil oldu, geldi. Allahü teâlâ meâlen;
“(Ey Habîbim!) Sana emrolunan şeyi (dinin emir ve yasaklarını) açıkça ifade
et. Müşriklerden yüz çevir! Onların sözlerine iltifat etme!” buyuruyordu.
Bunun üzerine Sevgili Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bu
sefer Mekkelileri açıktan açığa İslâm’a dâvet etmeye başladı.
Bir gün Safâ tepesine çıkıp;
- Ey Kureyş halkı! Buraya toplanıp sözlerimi dinleyiniz! buyurdu.
Kabileler toplandıktan sonra da;
- Ey kavmim! Siz benden hiç yalan söz işittiniz mi? buyurunca, hepsi birden;
- Hayır, işitmedik, dediler.
Buyurdu ki:
- Allahü teâlâ bana peygamberlik ihsân etti ve beni size peygamber olarak
gönderdi. Sonra da;
“(Ey Habîbim!) Onlara de ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize yerlerin ve göklerin sâhibi Allahü teâlâ’nın Resûlüyüm. Her canlıyı öldüren ve dirilten O’dur.
(İbadete layık) O’ndan başka ilâh yoktur” meâlindeki A’râf sûresinin 158. âyet-i
kerîmesini okudu.
Dinleyenlerden, amcası Ebû Leheb kızarak;
- Kardeşimin oğlu divâne olmuş! Bizim putlarımıza tapmayanın, dînimizden ayrılanın sözünü dinlemeyiniz, diye küfürde direterek bağırdı. Orada bulunanlar dağıldı ve hiç kimse îmân etmedi. Peygamber Efendimizin, doğru sözlü, yüksek ahlâklı
olduğunu bildikleri hâlde, yüz çevirdiler ve düşman kesildiler.
Yine bir gün Allahü teâlânın;
“Sana emrolunan şeyi (emir ve yasakları) açıkla” emrine uyarak, tekrar Safâ
tepesine çıktı. Yüksek ve gür bir sesle;
- Yâ sabâhâh! Buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var, diye
seslendi. 48
Bu dâvet üzerine, kabîleler koşarak toplandılar. Hayret ve merak içinde beklemeye başladılar. Gelmeyenler adamlarını göndererek, niçin toplanıldığını öğrenmek
istediler. Gelenlerden bir grup;
48 Buhârî, Tefsîr, 4; Tirmizî, Tefsîrü’l- Kur’ân, 91.
91
- Ey Muhammed-ül-emîn! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?
diye sormaya başladılar. O da,
- Ey Kureyş kabîleleri! hitâbıyla konuşmaya başladı. Herkes büyük bir dikkatle
dinliyordu...
- Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, âilesine haber vermek üzere koşan
ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp, zarar vermesinden korkarak;
yâ sabâhâh (düşman tarafından kuşatıldık, sarıldık! Sabah vakti gelip çattı. Hemen
çarpışmaya hazırlanın) diye haykıran bir kimsenin hâline benzer.
Ey Kureyş topluluğu! Ben size, şu dağın ardında bir düşman ordusu var,
üzerinize hücum etmek üzeredir desem, bana inanır mısınız? buyurdular.
Onlar;
- Evet inanırız. Çünkü Sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şeye şâhid
olmadık. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!... dediler.
Bunun üzerine bütün Kureyş kabîlelerinin ismini tek tek sayarak;
- Ey Hâşim oğulları! Ey Abd-i Menâf oğulları Ey Abdülmuttalib oğulları!
Ben size geleceği muhakkak olan şiddetli azâbın bildiricisiyim. Allahü teâlâ
bana, en yakın akrabâlarımı âhiret azâbı ile korkutmamı emretti. Sizi, Lâ ilâhe
illallahü vahdehû la şerîkeleh (Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur) diyerek
îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve resûlüyüm. Eğer buna
îmân ederseniz, Cennet’e gideceksiniz. Siz, “Lâ ilâhe illallah” demedikçe, ben
size ne dünyâda bir fayda, ne de âhirette bir nasîb sağlayabilirim? buyurdu.
Dinleyen kabîleler arasından, Ebû Leheb,
- Bizi bunun için mi topladın? diyerek yerden aldığı taşı Sevgili Peygamberimize
fırlattı.
Diğerlerinden böyle bir muhalefet gelmedi, aralarında konuşarak dağıldılar.
49
Güneşi sağ elime verseler
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu dâvetlerden sonra nerede bir kimse veya topluluk görse, onlara İslâm’ı anlattı.
Hakîkî kurtuluşun; nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve her türlü kötü işlerden uzaklaşmakla ve Allahü teâlâya îmân etmekle mümkün olacağını bildirdi.
Nefslerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve azgınlıkta aşırı
gidenler buna şiddetle karşı çıktılar. Bütün bu bozuk işlerine son verileceğini görerek, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerini inkâr ettiler. O’na ve inananlara
düşman oldular.
Müşrikler, önce alay ediyorlardı. Sonra baskı ve işkencelerini arttırmaya karar
verdiler. Mü’minleri sindirmek, İslâm dâvasını söndürmek istiyorlardı.
Bunların başlarında; Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, Ebû Leheb, Ukbe bin Ebî Mu’ayt,
As bin Vâil, Esved bin Muttalib, Esved bin Abdi Yagves, Velîd bin Mugîre... vardı.
Bir gün Utbe, Şeybe ve Ebû Cehil, Ebû Tâlib’e;
- Sen bizim büyüğümüzsün. Biz, sana dâima saygı gösterir, hürmet ederiz. Şimdi
kardeşin oğlu, yeni bir din kurdu. Putlarımıza söğüp bizi kâfirlikle ithâm ediyor.
49 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 188-191; İbni Sa’d, Tabakât, I, 133; İbni Kesîr, Bidâye, III, 38-41.
92 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kendisine nasihat et. Bu işten vazgeçir. Şâyet vazgeçmezse, O’nun hakkından nasıl
gelineceğini biz biliriz, dediler.
Ebû Tâlib, onları yatıştırarak geri gönderdi ve durumu Peygamberimiz üzülmesin diye, O’ndan sakladı. Müşrikler, bir müddet sonra tekrar toplanıp, Ebû Tâlib’e
geldiler;
- Bundan önce sana gelmiş, durumu bildirmiştik. Sözümüze iltifat etmedin. O,
hâlâ putlarımızı kötülemeğe devam ediyor. Artık tâkatımız kalmadı. Her ikinizle de
kanımızın son damlasına kadar çarpışacağız. Mekke’de, ya O, yâhud da biz yok
oluruz, dediler.
Ebû Tâlib, onları yatıştırmaya çalıştı fakat inâdlarında ısrar ettiler.
Ebû Tâlib, Resûlullah Efendimizin kırılmasını istemediği gibi kavmiyle aralarında herhangi bir düşmanlık çıkmasını da arzu etmiyordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize gelip;
- Ey Muhammed! Bütün kavim sana düşmanlıkta birleştiler ve bana şikâyete geldiler. Akrabâ arasında düşmanlık, iyi değildir. Onlar kendilerine kâfir dememeni ve
bozuk yolda olduklarını söylemeyip kötülememeni isterler, dedi.
Bunun üzerine Habîb-i ekrem Efendimiz;
- Ey amca! Şunu bil ki, güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler (Her ne va’d
ederlerse etsinler) ben asla bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten, bildirmekten vazgeçmem.
Ya, Allahü teâlâ bu dîni bütün cihâna yayar, vazifem biter; veya bu yolda
canımı fedâ ederim, buyurdu ve ayağa kalktı. Mübârek gözleri yaş ile dolmuştu.
Resûlullah Efendimizin üzüldüğünü gören Ebû Tâlib, söylediklerine pişman oldu
ve O’nun boynuna sarılarak;
- Ey kardeşimin oğlu! Yoluna devam et, istediğini yap. Ben hayatta oldukça seni
himâye edip, koruyacağım, dedi.50
Müşriklerin ileri gelenlerinden on kişi, Ebû Tâlib’in, Sevgili Güzel Peygamberimizi himâye ettiğini anlayınca, Umâre bin Velid’i de yanlarına alarak Ebû Tâlib’e
gittiler. Ona;
- Ey Ebû Tâlib! Bilirsin ki, bu Umâre, Mekke gençlerinin en yakışıklısı, en güçlüsü, en ahlâklısıdır. Ayrıca şâirdir. Onu sana verelim, kendi işlerinde kullan. Umâre’nin
karşılığında bize Muhammed’i ver, öldürelim. Al sana adam karşılığında adam! Daha
ne istersin! diyerek kabulü mümkün olmayan bir teklifte bulundular.
Ebû Tâlib, bu söze son derece hiddetlendi ve;
- Siz, önce bana kendi oğullarınızı verin. Onları ben öldüreyim. Ondan sonra
yeğenimi vereyim, deyince müşrikler işin vahâmetini anlayıp;
- Bizim çocuklarımız, O’nun yaptığını yapmıyor ki, dediler.
Ebû Tâlib;
- Yemîn ederim ki, benim yeğenim sizin çocuklarınızın cümlesinden daha hayırlıdır. Demek, siz oğlunuzu bana verip besletecek, benim ciğerparemi alıp öldüreceksiniz ha!... Dişi deve bile yavrusundan başkasını özlemez ve esirgemez.
Bu iş akıl ve mantıktan çok uzaktır. Artık iş çığrından çıkmıştır. Kim ciğerpârem
50 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 135; Taberî, Târih, II, 326-327.
93
Muhammed’in (aleyhisselâm) düşmanı ise, ben de onun düşmanıyım. Bunu böylece bilin ve elinizden ne gelirse yapın! dedi. 51
Müşrikler, hışımla yerlerinden kalkıp gittiler.
Ebû Tâlib, hemen Hâşimoğullarını ve Abdülmuttaliboğullarını topladı. Onlara
durumu anlatıp, Sevgili Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” yardım etmeye ikna etti.
Resûlullah Efendimizi öldürmeye kalkan kollar kırılacaktı. Bu konuda müşriklere karşı birleştiler.
Sâdece Ebû Leheb katılmadı.
Ebû Tâlib onlara;
- Ey yiğitler! Yarın herbiriniz kılınçlarınızı belinize takın ve benim ardımdan gelin, dedi.
Ertesi günü Ebû Tâlib, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin evine gitti. Hep beraber Harem-i şerîfe doğru yürüdüler. Hâşim oğullarının yiğitleri
onları tâkib ediyorlardı. Kâbe’ye varıp müşriklerin karşılarına geçtiler.
Ebû Tâlib, müşriklere;
- Ey Kureyş topluluğu! Kardeşimin oğlunu öldürmeye karar aldığınızı duydum. Bu arkamdaki gençlerin elleri kılınçlarında, sabırsızlıkla bir işaretimi
beklediklerini biliyor musunuz? Yemîn ederim ki, Muhammed’i öldürecek olursanız, hiç birinizi sağ bırakmam!... dedikten sonra, Sevgili Peygamberimizi öven
şiirler söylemeye başladı.
Başta Ebû Cehil olmak üzere, orada bulunan müşrikler dağıldılar.
Eziyet, işkence ve zulüm
Kureyş’in ileri gelen müşrikleri, artık, Peygamber Efendimizi yalnız gördükleri
zaman üzerine saldırırlar, hakâret etmeye, hattâ dövmeye kalkışırlardı.
Eshâbına da işkence yapmaktan geri durmazlardı.
Bir gün Kureyş’in ileri gelen müşrikleri, Kâbe-i şerîfin yanında oturuyorlardı.
Peygamber Efendimizden bahsetmeye başladılar ve;
- O’na tahammül ettiğimiz gibi hiç bir şeye tahammül etmedik. Bize sefihsiniz
der, ilâhlarımızı tahkir edip kötüler, dînimizi ayıplar, cemâatimizi birbirinden ayırır,
yine de sabredip bir şey demeyiz, şeklinde konuşuyorlardı.
O anda Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Kâbe’yi ziyârete
geldi. Hacer-i esvedi öpüp tavâfa başladı. Onların yanından geçerken, müşrikler,
Peygamber Efendimize hakâret dolu sözler söylemeye başladılar.
Resûlullah Efendimiz buna çok üzüldüler, fakat bir şey demeyip tavâfa devam
ettiler. Üçüncü defa yanlarından geçerken durup;
- Ey Kureyş! Beni dinleyin! Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlâya
yemîn ederim ki, bana, sizin perişân olacağınız bildirildi, buyurunca, oradaki müşrikler ne yapacaklarını şaşırarak donakaldılar. Tek bir söz söyleyemediler.
Sâdece Ebû Cehil, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna
varıp;
51 İbni Sa’d, Tabakât, I, 134-135.
94 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ey Ebü’l-Kâsım! Sen yabancı değilsin. Bizim kaba hareketimize bakma, ibâdetine devam et. Bize uyacak kadar câhil değilsin, diyerek yalvarmağa başladı.
Bunun üzerine Sevgili Güzel Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” oradan ayrıldı.
Ertesi gün müşrikler, aynı yerde toplanmışlardı. Peygamber Efendimizin aleyhinde atıp tutmaya başladılar.
O sırada Resûlullah Efendimiz orayı teşrif etti.
Müşrikler, hemen Allahü teâlânın Habîbinin üzerine saldırdılar. İçlerinde en bedbaht olanlardan Ukbe bin Mu’ayt, Sevgili Peygamberimizin mübârek yakasına yapıştı. Mübârek boynunu nefes alamayacak kadar sıktı.
O anda oraya gelen Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”;
- Rabbim Allah’dır diyen bir kimseyi öldürecek misiniz? Size Rabbülâlemînden
âyet getirdi, diye bağırarak, Resûlullah’ı korumak için aralarına daldı.
Müşrikler, Habîbullah Efendimizi bırakıp, Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’a saldırdılar. Mübârek başına yumruk ve tekme vuruyorlardı. Utbe bin Rebîa denilen bedbaht,
Hazret-i Ebû Bekr’in mübârek yüzüne ayakkabılarıyla vurdu ve kan içinde bıraktı.
Tanınmayacak hâle getirdi.
Teymoğulları yetişip ayırmasaydılar, öldürünceye kadar döveceklerdi. Kabilesinden olanlar, bitkin ve perişân bir hâle gelen Hazret-i Ebû Bekr’i, bir çarşafın içine
koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâbe’ye geldiler;
- Eğer Ebû Bekr ölecek olursa, yemîn olsun ki biz de Utbe’yi gebertiriz! dediler,
sonra Hazret-i Ebû Bekr’in yanına gittiler.
Hazret-i Ebû Bekr, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teymliler,
ayılması için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi. Gözlerini açar
açmaz ezik bir sesle;
- Resûlullah ne yapıyor? O, ne hâldedir? O’na da dil uzatmışlar, hakâret
etmişlerdi, diyebildi.
Annesi Ümm-ül Hayr’a;
- Sor bakalım, bir şey yer veya içer mi? dediler.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’in hiç tâkatı yoktu. Birşey yemek ve içmek de istemiyordu. Ev tenhâlaşınca, annesi;
- Ne yersin, ne içersin? diye sorunca, gözlerini açmış ve;
- Resûlullah ne hâldedir, ne yapıyor? diyerek kendi ağrı ve sızılarını değil,
canından çok Sevdiğinin hâlini sormuştu.
Annesi;
- Vallahi arkadaşın hakkında hiç bir bilgim yok! diye cevap verdi.
Hazret-i Ebû Bekr de;
- Hattâb’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Resûlullah’ı ondan sor! dedi.
Ümmü Cemîl Hazret-i Ömer’in kız kardeşi olup, müslüman olmuştu. Annesi
Ümm-ül-Hayr, kalkıp, Ümmü Cemil’in yanına gitti ve;
- Oğlum Ebû Bekr senden Muhammed aleyhisselâmı soruyor. Acaba ne hâldedir?
dedi.
Ümmü Cemîl de;
95
- Benim ne Muhammed aleyhisselâm ne de Ebû Bekr hakkında bir bilgim var!
İstersen seninle birlikte gidelim? dedi.
Ümm-ül-Hayr;
- Olur, deyince, kalktılar Hazret-i Ebû Bekr’in yanına geldiler.
Ümmü Cemîl, Ebû Bekr-i Sıddîk’ı böyle perişân bir vaziyette, yaralar ve bereler
içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve;
- Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allahü teâlâdan dileğim, yaptıklarının karşılığını bulmalarıdır, dedi.
Hazret-i Ebû Bekr, Ümmü Cemil’e;
- Resûlullah ne yapıyor, ne hâldedir? diye sordu.
Ümmü Cemîl, ona;
- Burada annen var, söylediğimi işitir, deyince,
Hazret-i Ebû Bekr;
- Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz, buyurdu.
Ümmü Cemîl;
- Hayattadır, hâli iyidir, dedi. Tekrar;
- Şimdi O nerededir? diye sordu. Ümmü Cemîl,
- Erkâm’ın evindedir, diye cevap verdi.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Vallahi, Resûlullah’ı gidip görmedikçe, ne yemek yer, ne de bir şey içerim!
dedi. Annesi;
- Sen, şimdi biraz bekle! Herkes uykuya dalsın, o zaman gideriz, dedi.
Herkes uyuyup, ortalık tenhâlaşınca, Hazret-i Ebû Bekr, annesine ve Ümmü
Cemil’e dayanarak, yavaş yavaş Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Hazret-i Ebû
Bekr’in bu hâli, Peygamber Efendimizi çok üzdü.
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”;
- Yâ Resûlallah! Babam-anam sana fedâ olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok!
Bu yanımdaki de, beni dünyâya getiren annem Selmâ’dır. Ona duâ buyurmanızı istirhâm ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, senin hürmetine onu Cehennem ateşinden kurtarır, diye arzetti.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, Selmâ’nın müslüman olması için Allahü
teâlâya yalvardı. Resûlullah Efendimizin duâsı kabul olmuştu.
Böylece Ümm-ül-Hayr da hidâyete kavuşup müslüman oldu ve ilk müslümanların arasında olmak şerefine kavuştu.
Ebû Leheb’in elleri kırılsın
Peygamber Efendimizin evi, Ebû Leheb ile Ukbe bin Mu’ayt denilen iki azılı
müşrikin evleri arasında idi. Bunlar her fırsatta Sevgili Peygamberimize eziyet etmeye çalışırlardı. Hattâ geceleri hayvan işkembelerini Resûlullah Efendimizin kapısının önüne atarlardı.
Amcası Ebû Leheb, bununla yetinmez, komşusu Adiy’in evinden, O’na taş atarak
96 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
eziyet ederdi. Karısı Ümmü Cemil ondan aşağı kalmaz, topladığı dikenli ağaç dallarını Resûlullah’ın mübârek ayaklarına batması için geçeceği yollara dökerdi.
Ebû Leheb bir gün, getirdiği pisliği, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin kapısı önüne dökerken Hazret-i Hamza gördü. Hemen koşup kardeşi
Ebû Leheb’i yakaladı ve getirdiği pisliği başına döktü.
Ebû Leheb ve karısının bu eziyetlerinden sonra, onlar hakkında;
“Ebû Leheb’in elleri kurusun, zâten kurudu...” diye başlayan Tebbet sûresi
nâzil oldu, indi.
Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl, kendileri hakkında sûre indiğini işitince, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi aramaya başladı. Kâbe’de olduğunu öğrenince, eline koca bir taş alıp oraya gitti.
Hazret-i Ebû Bekr, o anda Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
sohbetiyle şerefleniyordu. Ümmü Cemil’i elinde taş olduğu hâlde görünce;
- Yâ Resûlallah! Ümmü Cemîl geliyor. Çok şerli bir kadın, size zarar vermesinden korkuyorum. Bir köşeye çekilseydiniz de eziyete mâruz kalmasaydınız, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- O beni göremez, buyurdu.
Ümmü Cemîl, Hazret-i Ebû Bekr’in başına dikilip;
- Ey Ebû Bekr! Çabuk söyle, o arkadaşın nerede! Beni ve kocamı hicv edip, kötülemiş. O şâirse ben de, kocam da şâiriz. İşte ben de O’nu hicv ediyorum. Biz O’na
isyan ediyor, peygamberliğini kabul etmiyor ve dîninden de hoşlanmıyoruz. Yemîn
ederim ki, eğer O’nu bir görseydim; şu taşı başına vuracaktım, diyerek alçakça sözler söyledi.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Benim sahibim şâir değildir ve seni hicv etmemiştir, buyurunca, Ümmü Cemîl
çekip gitti. Hazret-i Ebû Bekr, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize
dönerek;
- Yâ Resûlallah! O, sizi görmedi mi? diye suâl edince;
- Beni görmedi. Allahü teâlâ, onun gözünü, beni göremez hâle getirdi, buyurdu.52
Peygamber Efendimizin, mübârek kızlarından Hazret-i Ümmü Gülsüm, Ebû
Leheb’in oğlu Uteybe ile;
Hazret-i Rukayye de öteki oğlu Utbe ile nişanlı olup, henüz evlenmemişlerdi.
Tebbet sûresi nâzil olunca, Cehennemlik Ebû Leheb, karısı ve Kureyş’in ileri
gelenleri, Utbe ve Uteybe’ye;
- O’nun kızlarını alıp, yükünü hafiflettiniz. Kızlarını boşayın ki, zahmete düşsün.
Size Kureyş’ten istediğiniz kızı alalım, diye teklif ettiler.
Onlar da;
- Peki, boşadık, dediler.
Uteybe denilen alçak, daha da ileri giderek, Peygamber Efendimizin “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-u şerîfine gelip;
- Ey Muhammed! Ben, seni ve dînini tanımıyorum. Kızını da boşadım. Artık ne
52 İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, LXVII, 173; Heysemî, Mecma’uz-zevâid, VII, 53.
97
sen beni sev, ne de ben seni! Ne sen bana gel, ne de ben sana gelirim!... diye hakâret
etti.
Sonra, Sevgili Peygamberimize saldırıp, mübârek yakasına yapıştı. Gömleğini
yırttı ve hakârette bulundu.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Yâ Rabbî! Buna canavarlarından birini musallat et, diye bedduâ buyurdular.
Uteybe bedbahtı, babasına gidip olanları anlatınca, Ebû Leheb;
- Muhammed’in, oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum, dedi.
Bir kaç gün sonra Ebû Leheb, oğlu Uteybe’yi Şam’a ticâret için gönderdi. Kafile
Zerka denilen yerde yatmak üzere konaklamıştı.
Bir aslan çevrede dolaşmaya başladı. Uteybe bu hâli görür görmez;
- Eyvah! Yemîn ederim ki, Muhammed’in (aleyhisselâm) bedduâsı kabul oldu. Bu
aslan beni yiyecek! Kendisi Mekke’de olsa da benim kâtilimdir, dedi.
Aslan biraz sonra kayboldu. Uteybe’yi yüksekçe bir yere yatırdılar. Gece, aslan
tekrar geldi. Kâfiledekileri birer birer koklayarak Uteybe’nin yanına vardı. Üzerine
sıçrayıp karnını yardı, başını yakaladı ve fecî bir şekilde ısırıp işini bitirdi.
Uteybe can verirken;
- Ben size, Muhammed, insanların en doğru sözlüsüdür dememiş miydim? diyerek feryâd ede ede can verdi.
Bir aslan tarafından oğlunun parçalandığını işiten Ebû Leheb de;
- Ben size, Muhammed’in, oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum dememiş
miydim? diye ağladı.53
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” insanları ebedî saâdete
çağırıyor, Allahü teâlânın varlığına, birliğine dâvet ederek, Cehennem’de yanmamaları için uğraşıyordu.
Müşrikler ise;
- Babalarımızın dîni budur, diyerek putperestliğe devam ediyorlardı.
Peygamber Efendimiz, onları insanca yaşamaya, haysiyetli ve şerefli olmaya,
kıymetsizlikten kurtulup, yüksek ulvî makamlara çıkarmaya dâvet ediyordu.
Onlar ise inadlarında diretiyorlardı.
Ebû Leheb, hakâret ve eziyet edenlerin başında geliyordu. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi devamlı tâkib ediyor, insanları, O’nu dinlemekten vazgeçirmeye, zihinlerinde şüphe meydana getirmeye uğraşıyordu. Toplantı yerlerinde,
panayırlarda, Resûlullah Efendimiz;
- Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah, deyiniz ki kurtulasınız, buyurdukça o hemen
arkasından yetişip;
- Ey insanlar! Bu konuşan benim yeğenimdir. Sakın O’nun sözüne inanmayın.
O’ndan uzak durun! diyordu.
Âlemlerin sultanı Sevgili Güzel Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” bir gün
Kâbe-i şerîfde namaz kılıyordu.
Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Şeybe bin Rebîa, Utbe bin Rebîa, Ukbe
bin Ebî Mu’ayt’ın bulunduğu yedi kişilik bir müşrik topluluğu, gelip Resûlullah’a
53 İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, XXXVIII, 301.
98 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yakın bir yere oturdular.
O civarda bir gün önce kesilmiş bir devenin işkembesi ve artıkları vardı. Alçak
Ebû Cehil, yanındakilere döndü ve;
- İçinizden kim, şu deve işkembesini alıp, Muhammed secdeye varınca iki omuzu
arasına kor, diye çirkin bir teklifte bulundu. Oradakilerin en zâlimi, en gaddarı, en
merhametsizi, en bedbahtı olan Ukbe bin Ebî Mu’ayt;
- Ben yaparım, diyerek hemen kalktı. İşkembeyi içindekilerle birlikte, secdede
iken Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek omuzlarına
koydu. Bunu seyreden müşrikler, katıla katıla gülmeye başladılar.
Peygamber Efendimiz secdesini uzatıyor, mübârek başını kaldırmıyordu. O sırada Eshâb-ı kirâmdan Abdullah bin Mes’ûd vaziyeti gördü. O, bu hâdiseyi şöyle
anlatmıştır:
“Resûlullah’ı o hâlde görünce kan beynime sıçradı. Fakat, beni müşriklerin
elinden koruyacak bir kavmim, kabîlem yoktu. Kimsesizdim, zayıftım. O anda
konuşmaya bile gücüm yetmiyordu. Ayakta bekleyip duruyor, Resûlullah’ı büyük
bir üzüntü içinde seyrediyordum. Ne olurdu, o zaman kendimi müşriklerden koruyabilecek bir gücüm veya koruyucum olsaydı da, Resûl aleyhisselâmın mübârek
omuzuna koyduklarını kaldırıp atsaydım. Ben böyle beklerken, Resûlullah’ın kızı
Hazret-i Fâtıma’ya haber verdiler. O zaman Fâtıma küçüktü. Koşarak geldi, babasının üzerindekileri attı. Bunu yapanlara bedduâ etti, ağır sözler söyledi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, hiç bir şey olmamış gibi namazını tamamladıktan sonra üç defa;
“Allah’ım! Kureyş’ten şu topluluğu sana havale ediyorum!
Allah’ım! Ebû Cehil Amr bin Hişâm’ı sana havale ediyorum!
Allah’ım! Ukbe bin Rebîa’yı sana havale ediyorum!
Allah’ım! Şeybe bin Rebîa’yı sana havale ediyorum!
Allah’ım! Ukbe bin Mu’ayt’ı sana havale ediyorum!
Allah’ım! Ümeyye bin Halef’i sana havale ediyorum!
Allah’ım! Velîd bin Utbe’yi sana havale ediyorum!
Allah’ım! Umâre bin Velîd’i sana havale ediyorum!” buyurdu.
Bu bedduâyı işiten müşrikler, gülmeyi bıraktılar. Korkmaya başladılar. Çünkü
Beytullah’da yapılan duânın kabul olunacağına inanıyorlardı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Ebû Cehil’e;
- Vallahi sen, ya bundan vazgeçersin veya Allahü teâlâ başına bir felâket
indirecektir, buyurdu.
Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Resûlullah’ın isimlerini söylediği bu kimselerin
herbirinin, Bedr muharebesinde öldürülüp yerlere serildiklerini, sıcaktan kokmuş bir
leş hâlinde Bedr çukuruna doldurulduklarını gördüm.”
Bir gün Ebû Cehil, Beytullah’da, Kureyşli müşriklere;
- Ey Kureyş topluluğu! Görüyorsunuz ki, Muhammed, dînimizi ayıplamak, putlarımıza ve ona tapan babalarımıza dil uzatmak ve bizlere akılsız gözüyle bakmaktan
geri durmuyor. Huzûrunuzda yemîn ederek söylüyorum ki, yarın kolay kolay taşıyamıyacağım bir taşı, buraya gelip namaz kılarken secdeye kapandığında, başına hızla
99
vuracağım. O zaman siz beni, Abdülmuttalib oğullarına karşı ister koruyun, ister
korumayın. Ben O’nu öldürdükten sonra, akrabâları bana istediğini yapsın, dedi.
Orada bulunan müşrikler;
- Yemîn ederiz ki, biz seni hem koruruz, hem de hiç kimseye teslîm etmeyiz. Yeter ki, sen O’nu öldür! diye kışkırttılar.
Sabahleyin Ebû Cehil, elinde kocaman bir taş olduğu hâlde Kâbe’ye geldi. Müşriklerin yanına oturup beklemeye başladı.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” her zamanki gibi Beytullah’a
gelip namaz kılmaya başladı.
Ebû Cehil, yerinden kalkıp elindeki kocaman taşı vurmak üzere Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize doğru yürüdü. Bütün müşrikler hâdiseyi heyecanla tâkib ediyorlardı.
Ebû Cehil, Resûlullah’ın yanına yaklaşınca, birden titremeye başladı. Koca taş
elinden yere düştü, benzi kül gibi olup, büyük bir korku ile geri geri çekilip kaçmaya
başladı.
Müşrikler hayretle Ebû Cehil’in yanına varıp;
- Ey Amr bin Hişâm! Söyle, ne oldu? diye sordular.
Ebû Cehil de;
- Tam O’nu öldürmek için taşı kaldırdığımda, önüme hırçın bir deve çıktı. Yemîn
ederim ki, ömrümde; öyle yüksek ayaklı, keskin dişli, heybetli bir deve ne gördüm
ne de işittim. Eğer biraz daha yaklaşsaydım, muhakkak beni öldürürdü, dedi.
Yine bir gün Ebû Cehil, müşrikleri toplayıp;
- Abdullah’ın yetimi, burada namaz kılar ve yüzünü toprağa sürer mi? diye sordu.
Onlar da;
- Evet, dediler.
Zâten bu sözü bekleyen Ebû Cehil;
- Eğer O’nu öyle görürsem, başını ayağımla ezeceğim, dedi.
Bir gün Peygamberlerin efendisi, Kâbe’de namaza durmuştu.
Ebû Cehil de arkadaşları ile oturuyordu. Yerinden kalkarak, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize doğru yürüdü. İyice yaklaştı. Fakat birden bire
eliyle yüzünü silerek kaçmaya başladı.
Müşrikler yanına gidip;
- Ne oldu, nedir bu hâlin? dediler.
Ebû Cehil;
- Aramızda bir ateş kuyusu meydana geldi. Bâzı kimselerin üzerime hücum ettiğini görünce, geri döndüm, diye cevap verdi.
Velîd bin Mugîre, Ebû Cehil (Amr bin Hişâm), Esved bin Muttalib, Ümeyye bin
Halef, Esved bin Abdiyagves, Âs bin Vâil, Hâris bin Kays gibi müşriklerin ileri gelenleri, Resûlullah’ı gördükçe;
- Bu da peygamber olduğunu ve yanına Cebrâil’in geldiğini sanır, diyerek alay
ederlerdi.
Kâinatın sultânı Sevgili Peygamberimiz bir gün Kâbe-i muazzamayı tavaf ederken, Cebrâil aleyhisselâm geldi ve;
100 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ben onların (alay edenlerin) hakkından gelmek üzere emir aldım, dedi.
Biraz sonra Velîd bin Mugîre önlerinden geçti. Cebrâil aleyhisselâm;
- Bu geçen nasıl bir kimsedir? diye sordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- O, Allahü teâlânın en kötü kullarından biridir, buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm, Velîd’in bacağına işaret etti ve;
- Hakkından geldim, dedi.
Biraz sonra Âs bin Vâil geçiyordu. Onu da sorup aynı cevâbı alınca, karnına
işaret etti ve;
- Ona da haddini bildirdim, dedi.
Esved bin Muttalib geçince, gözüne; Abdiyagves’i görünce, başına işaret etti.
Hâris bin Kays geçerken de karnına işaret etti ve;
- Yâ Muhammed! Allahü teâlâ bunların şerrinden seni kurtardı. Yakında
bunların her biri bir belâya uğrar, dedi. Bunlardan;
Âs bin Vâil’in ayağına diken battı. Ne kadar ilâç yaptılarsa da derdine çâre bulamadılar. Nihâyet ayağı deve boynu gibi şişip;
- Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü, diye feryâd ederek can verdi.
Esved bin Muttalib’in gözleri kör oldu. Cebrâil aleyhisselâm, başını ağaca çarparak
helâk etti.
Esved bin Abdiyagves, Bâd-ı semûm denilen yerde iken, yüzü ve gövdesi simsiyah oldu. Evine gelince tanımadılar ve kapıdan kovdular. Kahrından başını evinin
kapısına vura vura öldü.
Hâris bin Kays da tuzlu balık yemişti. Harareti arttıkça arttı. Ne kadar su içtiyse
kanmadı. Sonunda çatladı.
Velîd bin Mugîre’nin de baldırına demir parçası battı. Yarası iyileşmedi, çok kan
kaybetti ve; o da,
- Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü, diye feryâd ederek can verdi.
Böylece her biri yaptıklarının karşılığını görmüş oldu. Ayrıca müşriklerin, ebedî
olarak Cehennem’de kalacakları, âyet-i kerîmelerle bildirildi.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir gün Ebü’l-As’a rastladı.
Yanından ayrıldıktan sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
arkasından alay ederek; ağzını, yüzünü ve vücûdunu oynattı. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, onun yaptıklarını nübüvvet nûru ile gördü ve öyle
kalması için duâ buyurunca, vücûdunu bir titreme aldı, ömrünün sonuna kadar öyle
kaldı.
Cübeyr bin Mutim “radıyallahü anh” şöyle anlatmıştır
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberliğini insanlara
bildirince, Kureyş kabîlesi Ona çok eziyyet etmeğe başladı. Resûlullah’ı “sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem” kısa zamanda öldüreceklerini zan etdim. Hemen Mekke’den
ayrılıp, Şâm tarafına gitdim. Bir kiliseye vardım. Oranın râhibi, adamlarına beni
misâfir etmelerini söyledi. Üç gün sonra râhib beni yanına çağırdı.
- Sen harem ehlinden misin, yâni Mekkeli misin? diye sordu.
101
- Evet, oralıyım, dedim.
- Sen orada Peygamberliğini ilân eden zâtı tanıyor musun? dedi.
- Evet, diye cevâb verince, elimden tutup, beni bir odaya götürdü. O kilisenin
dıvârlarında pekçok insan resmi vardı.
- Bu resimlerin içinde o peygamberin resmi var mı? diye sordu.
- Yok, dedim.
Beni daha büyük bir odaya götürdü. Orada daha çok resim vardı.
- Bu resimlere bak, Onun resmini bu resimler arasında görürsün, dedi.
Bakdım, Resûlullah’ın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” resmi ve yanında da
Hazret-i Ebû Bekr’in resmi vardı. Fakat içimden hangisi olduğunu göstermeyeyim,
bakalım râhib ne diyecek diye düşünerek, elimle göstermedim. Bunun üzerine râhib
eliyle işâret ederek,
- Bu resim midir? dedi. Ben de,
- Evet, Allah hakkı için şehâdet ederim ki, O’dur, dedim. Râhib,
- Ben de şehâdet ederim ki, bu sizin Peygamberinizdir, dedi.
Sonra yanındaki hazret-i Ebû Bekr’in resmini de göstererek,
- Bu da O’nun halîfesi olacaktır, dedi.
Ben dünyâda aslına bu kadar benzeyen resim görmemişdim. Râhib,
- Sen Onu öldüreceklerinden korkuyorsun. Vallahi Onu kimse öldüremez. Fakat
O, kendisini öldürmek isteyenleri öldürür. Allahü teâlâ Onu düşmânları üzerine muhakkak gâlib getirecektir, dedi.
Eshâb-ı kirâma yapılan işkenceler
Müşrikler sâdece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize eziyet etmiyordu. O’nun şanlı Eshâbına da “radıyallahü anhüm” işkence yapıyorlardı. Bilhassa fakir, kimsesiz olanları tercih ediyor, ellerinden gelen, akla hayâle sığmayan
baskı ve zulmü hiç çekinmeden yapıyorlardı.
İşkenceye en çok mârûz kalanlar; Bilâl-i Habeşî, Zinnîre Hâtûn, Habbâb bin Eret,
Ammâr bin Yâser ve ailesi “radıyallahü anhüm ecmaîn” idi.
Bunlardan kimini güneşin sıcağında kızmış taşlarla dağlarlar, kimini aç susuz
tutup, “Muhammed’in dininden dön” diye işkence ederlerdi. Onlar bu dayanılmaz
cefâlara sabr edip din-i islâmdan asla dönmezlerdi.
Allah birdir, Allah birdir
Ümeyye bin Halef isminde bir müşrikin kölesi olan Hazret-i Bilâl, Ebû Bekr-i
Sıddîk’ın “radıyallahü anhüma” vâsıtası ile müslüman olmuştu. Ümeyye, on iki kölesinden en çok Bilâl’i sevdiği için, puthâneye bekçi yapmıştı, Hazret-i Bilâl, müslüman olunca, puthânedeki bütün putları secde vaziyetine getirdi.
Bu haber Ümeyye’ye ulaşınca, büyük bir dehşete kapıldı. Çağırtıp;
- Sen müslüman olmuşsun. Muhammed’in Rabbine secde ediyormuşsun, öyle
mi? diye sordu.
Hazret-i Bilâl de;
102 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Evet. Büyük ve yüce olan Allahü teâlâya secde ederim, dedi.
Ümeyye, hoşlanmadığı bu cevâbı alınca, derhâl eziyet ve işkencelerine başladı.
Öğle vakti güneş tam tepeye geldiğinde, onu soyar, sıcaktan kavrulmuş taşları, çıplak
vücûduna koyarak dağlardı. Ateş gibi yanan taşların bir kısmını arkasına, bâzısını da
karnı üzerine yığdıktan sonra;
“İslâm dîninden dön!.. Lât ve Uzzâ putlarına îmân et!” der,
Hazret-i Bilâl ise;
“Allahü teâlâ birdir! Allahü teâlâ birdir!” diyerek îmânını bildirirdi.
Ümeyye bin Halef, onun bu sabrını gördükçe deliye döner, dikenler üzerinde
sürüterek vücûdunu yaralar ve işkence ederdi. Hazret-i Bilâl, vücûdundan oluk gibi
akan kanlara aldırmadan;
“Allah’ım! Senden gelene razıyım. Allah’ım! Senden gelene razıyım” der ve
îmânında sebat gösterirdi.
Hazret-i Bilâl, bu hâlini şöyle anlatmıştır:
O habis Ümeyye, beni, günün sıcağında bağlar, gece de azâb ederdi. Sıcak bir
gün idi. Her zamanki gibi yine işkenceye başladı. İslâm’dan döndürmek için;
- Putlarımıza tap! Muhammed’in Allah’ını inkâr et, inkâr et, inkâr et! dedikçe;
- Allah birdir! Allah birdir! derdim.
Hıncını almak için, o gün çok büyük bir kayayı göğsümün üzerine koydu. O anda
bayılmışım. Ayıldığımda, üzerimdeki kayanın kalkmış ve güneşin buluta girmiş olduğunu gördüm. Allahü teâlâya şükrettim ve kendi kendime;
- Ey Bilâl! Cenâb-ı Hak’dan gelen her şey güzeldir, hoştur, dedim.
Ümeyye bin Halef, yine bir gün Bilâl-i Habeşî’ye işkence yapmak için dışarı
çıkarmıştı. Elbiselerini çıkarıp sâdece bir don ile yakıcı sıcakta kızgın kumlara yatıMescid-i Bilâl
103
rıp, üzerine taşlar yığmıştı. Müşrikler toplanıp ağır işkenceler yapıyorlar;
- Dîninden dönmezsen seni öldüreceğiz, diyorlardı.
Bilâl-i Habeşî, bu dayanılmaz işkenceler altında;
- Allah birdir! Allah birdir! diyordu.
Bu sırada Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” oradan geçiyordu.
Hazret-i Bilâl-i Habeşî’nin bu hâlini görünce çok üzüldü;
- Allahü teâlânın ismini söylemek seni kurtarır, buyurdu.
Evine döndükten biraz sonra, yanına Hazret-i Ebû Bekr geldi. Bilâl-i Habeşî’nin
çektiği işkenceyi, Ebû Bekr-i Sıddîk’a anlatıp;
- Çok üzüldüm, buyurdu.
Hazret-i Ebû Bekr, hemen oraya gitti. Müşriklere;
- Bilâl’e böyle yapmakla elinize ne geçer? Bunu bana satın, dedi.
- Dünyâ dolusu altın versen satmayız. Fakat, senin kölen Âmir ile değişiriz, dediler.
Hazret-i Ebû Bekr’in kölesi Âmir, onun ticâret işlerini yapar ve çok para kazanırdı. Yanında şahsî malından başka, on bin altını vardı. Hazret-i Ebû Bekr’in yardımcısı olup, her işini yürütürdü. Fakat kâfir idi ve küfründe ısrar ediyordu.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Âmir’i bütün malı ve paraları ile Bilâl için size verdim, buyurdu. Ümeyye bin
Halef ve diğer müşrikler çok sevinip;
- Ebû Bekr’i aldattık, dediler.
Hazret-i Ebû Bekr, hemen Bilâl-i Habeşî’nin üzerindeki ağır taşları atıp ayağa
kaldırdı. Bilâl-i Habeşî, ağır işkenceler sebebiyle çok hâlsizleşmişti “radıyallahü anhüma.”
Elinden tutup, doğruca Sevgili Peygamberimizin huzûruna getirdi.
- Yâ Resûlallah! Bilâl’i, bugün Allah rızâsı için âzâd ettim, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, çok sevindi. Hazret-i Ebû
Bekr’e çok duâ buyurdu.
O sırada Cebrâil aleyhisselâm; Ebû Bekr’in Cehennem’den uzak olduğunu müjdeleyen, Leyl sûresinin 17 ve 18. âyet-i kerîmelerini getirdi.
Âyet-i kerîmelerde meâlen;
“(Hazret-i Ebû Bekr gibi) ziyâde takvâ sahibi olup, (şirk ve günâhdan sakınıp)
malını, Allahü teâlânın katında pak olmak (ve va’d-i ilâhîye kavuşmak) için hayr
yolunda harcayan kimse, ondan (Cehennem’den) uzaklaştırılmıştır”54 buyuruldu.
Olmadık işkence
Habbâb bin Eret hazretleri de dîninden döndürülmek için zulmedilenlerdendi.
Hazret-i Habbâb da “radıyallahü anh” kimsesizdi ve Ümmü Enmâr adlı müşrik bir
kadının kölesi idi.
Onu koruyacak bir akrabâsı olmadığı için, müşrikler toplanırlar, mübârek vücûdunu soyup, üzerini dikenlerle tararlardı. Bâzen de çıplak vücûduna demirden göm54 Leyl: 92/17-18.
104 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
lek giydirip, güneş altında bekletirlerdi. Güneşte veya ateşte ısıttıkları taşları çıplak
vücûduna bastırırlar;
- Dîninden dön! Lât ve Uzzâ’ya tap! derlerdi.
Habbâb da îmânında ısrar eder;
- Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah, diyerek onlara karşı koyardı.
Müşrikler, bir gün toplanıp bir meydanda ateş yaktılar. Hazret-i Habbâb’ı bağlayıp, getirdiler. Soyarak, ateşin üzerine yatırdılar. Ya dîninden döndürecekler veya
ateşte yakacaklardı. Ateşin ortasına sırt üstü yatırılan Hazret-i Habbâb;
- Allah’ım! Hâlimi görüyor, durumumu biliyorsun. Kalbimdeki îmânı sabit et,
büyük bir sabır ihsân eyle, diye duâ ediyordu.
Müşriklerden biri ayağıyla Hazret-i Habbâb’ın göğsüne bastı. Fakat onlar, Allahü
teâlânın inananları koruduğunu bilmiyorlardı.
Yıllar sonra bu hâdiseyi Habbâb’a sorduklarında, sırtını açıp yanık izlerini göstererek;
- Benim için bir ateş yaktılar, sonra sürükleyerek içine attılar. O ateşi ancak benim etim söndürmüştü, dedi.
Hazret-i Habbâb’a dışarda böyle işkence ederlerken, sahibi Ümmü Enmâr da,
dîninden döndürmek için ateşte demiri kızartır ve başına basarak dağlardı.
O, dîni için bütün bu acılara katlanır, teklif ettiklerini yerine getirmez ve
îmânından dönmezdi.
Bir gün Hazret-i Habbâb, Sevgili Peygamberimizin huzûrlarına çıktı ve;
- Yâ Resûlallah! Müşrikler dışarda beni gördükleri yerde ateşte yakıyorlar. Evde,
sahibim Ümmü Enmâr da kızartılmış demirle başımı dağlıyor. Duânızı istirhâm ediyorum! dedi.
Sonra sırtındaki ve başındaki yanıkları gösterdi. Peygamberimiz bu hâline çok
acıdı, Dîninden dönmemek için çektiği ızdırâba, yapılan zulme dayanamadı ve;
- Yâ Rabbî! Habbâb’a yardım et, diyerek duâda bulundu.
Cenâb-ı Hak, Resûlünün duâsını ânında kabul buyurdu ve Ümmü Enmâr’ın başına şiddetli bir ağrı verdi. Ümmü Enmâr, başının ağrısından sabahlara kadar inlerdi.
Çâre olarak ateşte kızdırılmış bir demirle başının dağlanmasını söylediler.
Sonunda Habbâb’ı çağırarak, demir çubuğu ateşte kızartmasını ve başını dağlamasını emretti...
Hazret-i Habbâb da demirle onun başını dağlardı...
İslâm’ın ilk günlerinde, müşrikler, Habbâb bin Eret’in durumuna pek aldırış etmiyorlardı. Fakat her geçen gün îmân edenlerin sayısı artıyordu. Sonunda, ister istemez bu işi ciddiye almaya mecbur olmuşlardı.
Nihâyet Hazret-i Habbâb’a olan işkencelerini artırdılar. Ziyâdesiyle vurdular,
dövdüler, yaraladılar, işkence üstüne işkence yaptılar...
Bütün bunlara rağmen, Hazret-i Habbâb îmânından zerre kadar tâviz vermedi.
Fakat eziyet ve işkenceler de dayanılmaz hâle gelmişti.
Olup bitenleri Kâinatın efendisine arzedip;
- Yâ Resûlallah! Çektiğimiz işkencelerden kurtulmamız için, duâ buyurur musunuz? dedi.
105
Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla derileri, etleri soyulup kazınırdı da, bu işkence yine onları dîninden döndüremezdi.
Testere ile tepesinden ikiye bölünürdü de, yine bu işkenceler onları dinlerinden
geri çeviremezdi.
Allahü teâlâ elbette bu işi (İslâmiyet’i) tamamlayacaktır. Bütün dinlerden
üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip, San’a’dan Hadramût’a kadar tek
başına giden kimse, Allahü teâlâdan başkasından korkmayacak, koyunları
hakkında da kurt saldırmasından başka bir endişe duymayacaktır. Fakat, siz
acele ediyorsunuz, buyurdular ve sırtını okşayıp duâ ettiler.
Resûlullah Efendimizin rûhlara gıda ve şifâ olan bu latif sözleri, Habbâb’ın acılarını dindirmişti.
Hazret-i Habbâb’ın bilhassa azgın müşrik olan Âs bin Vâil’den epeyce alacağı
vardı. Onu istemek için yanına gitti. Âs bin Vâil, Habbâb’a;
- Muhammed’i inkâr etmedikçe sana alacağını vermem, deyince,
Hazret-i Habbâb;
- Vallahi ben hayâtımda olduğu gibi öldükten sonra kabrimden kalkınca da asla
peygamberimi red ve inkâr edemem. Her şeyden vazgeçerim, yine bu inkârı yapamam, cevâbını verdi.
Bunun üzerine Âs bin Vâil;
- Öldükten sonra dirilecek miyiz? Öyle bir şey varsa o zaman malım da, evlâdım
da olacak. Borcumu, sana o gün öderim, dedi.
Âs bin Vâil’in bu sözleri üzerine, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Meryem sûresinin
77-79. âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyurdu: “(Ey Habîbim!) Şimdi şu
âyetlerimizi inkâr eden ve; “Elbette bana (kıyâmet günü) mal ve evlâd verilecektir” diyen adamı (Âs ibn-i Vâil’i) gördün mü? O, gaybe muttali mi olmuş, yoksa
Rahmân’ın huzûrunda bir söz mü almış? Hayır, Öyle değil, biz onun dediğini
yazacağız. (Kıyâmet günü onun üzerine hesaba çekeceğiz) ve azâbını da çoğalttıkça
çoğaltacağız.”55
Bayılıncaya kadar işkence
Müşrikler işkencede kadın-erkek gözetmezlerdi. İlk müslümanlardan olan ve
kimsesi bulunmayan Zinnîre Hâtûn da bir köle idi. Müslüman olduğunu öğrenen
müşrikler, ona da işkence yapmaktan hiç çekinmediler. Zinnîre Hâtûn, Lât ve Uzzâ
putlarına tapması için zorlanır, boğazı sıkılır, nefes alamayıp bayılıncaya kadar işkence yapılırdı. Buna rağmen dîninden asla dönmez, onların dediklerini tutmazdı.
Bilhassa Ebû Cehil pek çok işkence ederdi. Bu yüzden Zinnîre’nin gözleri görmez olmuştu.
Bir ara Ebû Cehil;
- Gördün mü? Lât ve Uzzâ senin gözünü kör etti! deyince,
Zinnîre Hatun, îmânının tezâhürü olarak;
55 Meryem: 19/77-79.
106 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ey Ebû Cehil! Vallahi o, senin dediğin gibi değildir. Lât ve Uzzâ dediğin putlar
hiç bir işe yaramaz, kendilerine tapanlardan ve tapmayanlardan haberleri yoktur.
Benim Rabbim, gözümün nûrunu vermeye ve beni eski hâlime döndürmeye elbette
kâdirdir, dedi.
Ebû Cehil, Hazret-i Zinnîre’nin sarsılmaz îmânı karşısında şaşırıp kaldı. Allahü
teâlâ, Zinnîre’nin duâsını kabul etmiş, gözü eskisinden daha iyi görür olmuştu.
Ebû Cehil ve Kureyş müşrikleri bu hâli gördükleri hâlde inâd edip, îmân etmediler. Üstelik;
- Bu da, peygamberlerinin bir sihridir! Muhammed’in yolunda giden akılsızlara
şaşmaz mısınız? Eğer onların gittiği yol hayırlı ve gerçek olsaydı, önce biz ona uyardık. Demek, bizden önce bir köle mi doğruyu buldu? dediler.
Bunun üzerine Allahü teâlâ, Ahkâf sûresinin 11. âyet-i kerîmesini nâzil etti.
Meâlen; “O kâfirler, îmân edenler için; “Eğer onda (İslâmiyet’te) bir hayır
olsaydı, bu hususta onlar (fakirler, bîçâreler) bizim önümüze geçemezler, bizden önce, ona koşamazlardı” dediler. Hâlbuki onlar, onunla (Kur’ân-ı kerîmle
mü’minler gibi) hidâyete kavuşmadıkları için (Kur’ân-ı kerîmi inkâr etmek
için); “Bu Kur’ân-ı kerîm (Muhammed’in ortaya çıkardığı) eski bir yalandır”
diyeceklerdir”56 buyuruldu.
Dâr-ül-Erkâm
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, müşriklerin, Eshâbına yaptıkları zulüm ve işkencelere çok üzülüyorlardı. İslâmiyet’in yayılması ve öğrenilmesi
için emniyetli bir yer lâzımdı. Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu mukaddes
vazife için Hazret-i Erkâm’ın evini seçti.57
Bu ev, Safâ tepesinin doğusunda, dar bir sokak içinde ve yüksekçe bir yerde idi.
Buradan Kâbe-i muazzama rahatça görülürdü. Evin giriş ve çıkışı, gelip geçenleri
kontrol etmek bakımından çok elverişli idi.
Ayrıca Hazret-i Erkâm, Mekke’nin ileri gelenlerinden, itibarı yüksek bir zât idi.
Habîb-i ekrem Efendimiz, bu evde Eshâbına İslâmiyet’i anlatıyordu. Yeni müslüman olacaklar buraya gelip İslâmiyet’le şereflenirler, Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizin gönüllere deva olan mübârek sözlerini dinlemekle bereketlenirlerdi.
Eshâb-ı kirâm Peygamber Efendimizi dinlerken sanki başlarına kuş konmuş da
konuşunca uçacakmış gibi nefes almaz bir şekilde dururlardı. Mübârek sözlerini
âdetâ yutarcasına, hiç bir kelimesini kaçırmadan ezberlerlerdi.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” gündüzlerini Hazret-i
Erkâm’ın evine ayırıyor ve sabahtan akşama kadar Eshâbını yetiştirmekle meşgûl
oluyorlardı. Burası müslümanların ilk karargâhı, “Dâr-ül İslâm” idi. İlk müslümanlar burada toplanırlar, böylece müşriklerin her türlü kötülüklerinden korunmuş olurlardı.
56 Ahkâf: 50/11.
57 İbni Hacer, el-İsâbe, I, 28-29.
107
Öldüresiye işkence
Ammâr bin Yâser “radıyallahü anh” anlatıyor:
- Dâr-ül-Erkâm’a gidip Resûlullah’ı görerek müslüman olmak istiyordum. Kapıda Hazret-i Süheyb’e rastladım. Burada ne yapıyorsun! diye sorduğumda, aynı suâli
bana sordu. Ben de;
- Hazret-i Muhammed’in huzûruna gidip, sözlerini dinleyip müslüman olmak istiyorum, dedim. O da;
- Ben de bunun için gelmiştim, dedi.
- Beraberce yüksek ve şerefli huzûrlarına girdik. Bize İslâm’ı arz etti. Severek
müslüman olduk.58
Ammâr müslümanlığını açıklamaktan çekinmeyen mücâhidlerden biri idi. Dininden dönmemek için en ağır işkencelere katlanırdı. Müşrikler onu yalnız buldukları
zaman, Ramda mevkiine, Mekke kayalıklarına götürürler, elbiselerini çıkarıp, demir
gömlek giydirirlerdi. Bu şekilde yakıcı güneşin altında bekletilir ve işkence edilirdi.
Bâzen de sırtı ateşle dağlanır, bitmez tükenmez işkencelere uğrardı. Her defasında;
- İnkâr et!... İnkâr et!... Lât ve Uzzâ’ya tap da kurtul!.. derlerdi.
Hazret-i Ammâr, bu dayanılmaz işkencelere büyük bir sabırla;
- Rabbim Allah, peygamberim Muhammed aleyhisselâmdır, diyerek karşılık
verirdi.
Müşrikler buna daha çok sinirlenirler, göğsü üzerine sıcaktan yanmış kayaları
koyarlar, bâzen de kuyu içine atarak suda boğmaya çalışırlardı. Ammâr bin Yâser
“radıyallahü anh” bir gün Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
huzûrlarıyla şereflendiğinde;
- Yâ Resûlallah! Müşriklerin bize yaptığı işkenceler son haddine vardı, deyince
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazret-i Ammâr’ın hâline acıdılar ve;
- Sabr ediniz ey Yahzân’ın babası! buyurduktan sonra;
- Yâ Rabbî! Ammâr ailesinden hiç kimseye Cehennem azabını tattırma, diye
duâ ettiler.
İlk şehid, ilk kan
Hazret-i Ammâr’ın babası Yâser, annesi Sümeyye, kardeşi Abdullah ailece müslüman olmuşlardı “radıyallahü anhüm.” Müşrikler, Hazret-i Ammâr’a yaptıkları işkencelerden daha fazlasını annesine, babasına ve kardeşine yaparlardı. İşkence sırasında, küfür olan sözlerini bunlara söyletmek isterler, onlar da;
- Derimizi yüzseniz, etimizi dilim dilim doğrasanız, sizi dinlemeyiz, diye cevap
verirler;
- Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, derlerdi.
Yine bir gün Bathâ denilen yerde, Yâser ailesine topluca işkence yapılırken, Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” oradan geçiyordu. Eshâbının bu dayanılmaz işkencelerini görünce çok üzüldüler.
58 İbni Sa’d, Tabakât, III, 227; Hâkim, Müstedrek, III, 449; İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, XXIV, 219.
108 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Yâser;
- Yâ Resûlallah! Zamanımız hep böyle işkence ile mi geçecek? diye suâl edince,
Efendimiz;
- Sabrediniz ey Yâser ailesi! Sevininiz ey Ammâr ailesi! Hiç şüphesiz, sizin
mükâfat yeriniz Cennet’tir, buyurdu.
Yine bir gün, Mekke müşrikleri, Ammâr’a ateşle eziyet ve işkence ediyorlardı.
Resûlullah Efendimiz orayı teşrif ettiler;
- Ey ateş! İbrahim’e (aleyhisselâm) olduğun gibi, Ammâr’a da serin ve selâmet
ol! buyurdular.
Daha sonra Ammâr sırtını açtığında ateşin izi görünüyordu. Bu iz, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” duâsından önce idi.
Yine Yâser ailesini işkenceye tâbi tuttukları bir günde, Hazret-i Yâser’i ve oğlu
Hazret-i Abdullah’ı okla şehîd ettiler.
Ebû Cehil, Hazret-i Sümeyye’nin mübârek ayaklarını iple bağlattı. İplerin uçlarına da iki deveyi bağlatıp, ayrı istikâmetlerde sürerek Hazret-i Sümeyye’yi parçalattı
ve şehîd etti “radıyallahü anhüm ecmain.”
Merhametsiz, gaddar, zâlim Ebû Cehil ve diğer müşriklerin, işkencelerle Yâser ailesini şehîd ettikleri haberini Peygamber Efendimiz ve Eshâb-ı kirâm
“aleyhimürrıdvân” duyduklarında, pek ziyâde üzüldüler. Bu olay, Eshâbın birbirlerine daha çok bağlanmasına ve kenetlenmesine sebeb oldu.59
Eshâb-ı kirâm, namaz kılacakları zaman kimsenin bulunmadığı yerlere giderler, orada ibâdetlerini gizlice yaparlardı. Yine böyle bir gün; Sa’d bin Ebî Vakkâs,
Sa’îd bin Zeyd, Abdullah bin Mes’ûd, Ammâr bin Yâser, Habbâb bin Eret, Mekke
vâdilerinden Ebû Düb denilen mevkiîde namaz kılıyorlardı.
O sırada, onları takip eden Ahnes bin Şerik ve bâzı müşrikler yanlarına gelip
ibâdetleriyle alay etmeye, kötülemeye başladılar. Buna dayanamayan Hazret-i Sa’d
bin Ebî Vakkâs ve arkadaşları, müşriklere hücum ettiler. Hazret-i Sa’d, eline geçirdiği bir deve kemiğini, kâfirlerden birinin kafasına vurarak yardı. Müşrikler korkarak
kaçtılar. Böylece müslümanlar ilk defa, kâfir kanı akıtmış oldular.
Hazret-i Ebû Zer Gıfârî’nin müslüman olması
İnsanlar birer-ikişer hidâyete kavuşuyor ve İslâm’ın nûru Mekke dışında da yayılarak âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâm’ın doğuş haberi ve yayılışı karşısında, müşrikler engelleme yollarına baş vuruyorlardı. Nihâyet bu haber, Benî Gıfâr
kabîlesine de ulaştı.
Ebû Zer Gıfârî bu haberi işitir işitmez kardeşi Üneys’i Mekke’ye gönderip, durumu araştırmasını istedi. Üneys, Mekke’ye gidip, Peygamber Efendimizin “sallallahü
aleyhi ve sellem” meclisinde bulundu. Hayran kalarak geri döndü. Kardeşi Ebû Zer
hazretleri;
- Ne haber getirdin? diye sorunca;
- Efendimiz! Vallahi hep hayrı, iyiliği emreden ve kötülüklerden sakındıran pek
59 İbni Sa’d, Tabakât, VIII, 264; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 86.
109
yüce bir zât gördüm, dedi. Ebû Zer Gıfârî;
- Peki, insanlar O’nun hakkında ne diyorlar? deyince, zamanın meşhur şâirlerinden
olan kardeşi Üneys;
- Şâir, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat O’nun sözleri kâhinlerin, sihirbazların sözlerine benzemiyor. Ayrıca söylediklerini, şâirlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım.
Onlara da benzemiyor. Benzeri olmayan bu sözler hiç kimsenin sözüyle de ölçülemez.
Vallahi, o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. O’na inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler, diye cevap verdi.
Ebû Zer Gıfârî bu haber üzerine Mekke’ye gitmeye ve Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi görüp müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek
ve biraz da azık alarak, şevkle Mekke’nin yolunu tuttu.
Mekke’ye varınca, hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü müşrikler, Peygamber Efendimize ve yeni müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar, eziyetlerini de git
gide arttırıyorlardı. Bilhassa müslüman olan, kimsesiz ve garip kimselere pek fazla
işkence yapıyorlardı.
Hazret-i Ebû Zer Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garib ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadı. Kâbe’nin yanında Resûlullah Efendimizi görmek
için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işaret arıyordu.
Akşam üstü bir sokak köşesine çekilip beklemeye başladı. O sırada oradan geçmekte olan Hazret-i Ali “radıyallahü anh”, Ebû Zer’i gördü. Garîb olduğunu anlayarak evine götürdü. Hâlini sormayınca Ebû Zer sırrını açmadı.
Sabah olunca tekrar Kâbe’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı hâlde isteğine ulaşamamıştı. Önceki yere gidip oturdu. Hazret-i Ali, o gece yine oradan geçiyordu.
- Bu bîçâre hâlâ evini öğrenememiş, diyerek tekrar götürdü.
Sabahleyin yine Beytullah’a gitti ve oturduğu köşeye çekildi.
Hazret-i Ali tekrar evine dâvet etti. Bu defa nereden ve niçin geldiğini sordu. Ebû
Zer hazretleri de;
- Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat’î söz verirsen, söylerim, dedi.
Hazret-i Ali radıyallahü anh;
- Söyle, hâlini kimseye açmam, deyince Ebû Zer Gıfârî;
- Burada bir peygamberin çıktığını işittim. O’nunla görüşmek ve O’na kavuşmak
için geldim, dedi.
Hazret-i Ali Efendimiz;
- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Şimdi ben O zâtın yanına gidiyorum. Beni
tâkib et, benim girdiğim eve sen de gir. Eğer yolda sana bir kimsenin zarar vereceğini anlarsam, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi davranırım. O zaman beni beklemeden
geçip yürürsün, dedi.
Ebû Zer Gıfârî, Hazret-i Ali’yi tâkib etti. Sonunda Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizin mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve;
- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm’da verilen ilk selâm
ve Ebû Zer Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.
Peygamber Efendimiz selâmına cevap verip;
- Allahü teâlânın rahmeti üzerine olsun, buyurdu.
110 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber Efendimiz;
- Sen kimsin? diye sorunca;
- Ben Gıfâr kabîlesindenim, dedi.
- Ne zamandan beri buradasın? buyurdu.
- Üç gün üç geceden beri buradayım.”
- Seni kim doyurdu? buyurunca;
- Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç bir
açlık ve susuzluk duymadım, dedi. Peygamberimiz;
- Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur, buyurdu.
Bundan sonra Ebû Zer Gıfârî, Peygamber Efendimize;
- Bana İslâm’ı bildir, dedi.
Peygamberimiz, ona Kelime-i şehâdeti okudu, o da söyleyerek, İslâmiyet ile şereflenip, ilk müslümanlar arasına karıştı.60
Ebû Zer Gıfârî hazretleri, müslüman olduktan sonra Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize;
- Yâ Resûlallah! Seni hak peygamber gönderen Cenâb-ı Hakk’a yemîn ederim ki,
ben bunu müşriklerin arasında açıkça söyleyeceğim, dedi.
Kâbe yanına gidip, yüksek sesle;
- Ey Kureyş topluluğu! “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü / Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ibâdete
layık bir ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve resûlüdür” dedi.
Bunu işiten müşrikler, hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçalarıyla vurarak kan içinde bıraktılar.
Bu hâli gören Hazret-i Abbâs;
- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O, sizin ticâret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabîledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz, dedi.
Ebû Zer hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı. Ebû Zer “radıyallahü anh”,
müslüman olmakla şereflenmenin verdiği sevinçle yerinde duramıyordu. Ertesi gün
yine Kâbe’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Müşrikler bu defa da dövdüler. Yere yıkıldı. Yine Hazret-i Abbâs yetişip, ellerinden kurtardı.
Ebû Zer Gıfârî hazretlerine, Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”
kendi memleketine dönmesini ve orada İslâmiyet’i yaymasını emir buyurdu.
Bu emir üzerine kabîlesi arasına dönüp, onlara Allahü teâlânın birliğini, Muhammed aleyhisselâmın O’nun resûlü olduğunu anlattı. Bildirdiklerinin gerçek ve doğru
olduğunu, taptıkları putların bâtıl, boş ve mânâsızlığını söyledi. Kendisini dinleyen
kalabalıktan, bir kısmı îtirâz etmeye başladı.
Bu sırada, kabîlenin reisi Haffâf, bağıranları susturdu ve;
- Durun, dinleyelim bakalım ne anlatacak, dedi.
Bunun üzerine, Ebû Zer hazretleri şöyle devam etti:
- Ben müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt
koymuştum. Bir köpeğin yaklaşıp sütü içtiğini ve putun üzerine pislediğini gördüm.
60 Buhârî, Menâkıb, 11; Fezâilü’s-Sahâbe, 62; Beyhekî, Delâil-ün-nübüvve, II, 83.
111
Putun buna mâni olacak güce sahip olmadığını yakînen anladım. Köpeğin bile hakâret
ettiği puta tapmak nasıl hoşunuza gider? Bu delilik değil midir? İşte sizin taptığınız
budur.
Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri;
- Peki, senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor? O’nun doğru söylediğini nasıl
anladın? deyince,
Ebû Zer hazretleri yüksek sesle;
- O, Allahü teâlânın bir olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını, O’nun her şeyi
yaratan ve herşeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor...
İnsanları O’na îmân etmeye çağırıyor...
İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya dâvet ediyor.
Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı bildiriyor, dedi ve İslâmiyet’i
uzun uzun açıkladı.
Kabilesinin içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp döktü. Sonra bunların zararlarını ve çirkinliğini anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabîle reîsi Haffâf ve
kendi kardeşi Üneys olmak üzere pek çok kimse müslüman oldu “radıyallahü anhüm
ecmain.”61
Kâbe’de açıktan Kur’ân-ı kerîm okunması
Eshâb-ı kirâm bir gün tenhâ bir yerde toplanmışlar, konuşuyorlardı;
- Vallahi Resûlullah’dan başka şu Kureyşli müşriklere Kur’ân-ı kerîmi açıktan
dinletebilen bir kimse çıkmadı. Onlara açıktan Kur’ân-ı kerîmi okuyup dinletecek
bir kimse var mıdır? dediler.
Orada Abdullah bin Mes’ûd hazretleri de vardı.
- Ben dinletirim, buyurdu. Eshâbın bâzıları;
- Ey Abdullah! Müşriklerin sana bir zarar vereceğinden korkarız. Biz öyle bir
kimse istiyoruz ki, gerektiği zaman kendini müşriklerden koruyabilecek bir kavmi
ve kabîlesi bulunsun, deyince,
- Siz, bana müsâade edin, gideyim. Cenâb-ı Hak beni muhafaza eder, diye ısrar
etti.
Ertesi gün kuşluk vakti Makâm-ı İbrahim’e vardı. Müşrikler orada toplanmışlardı. İbn-i Mes’ûd ayakta Besmele-i şerîfe çekti ve Rahmân sûresini okumaya başladı.
Müşrikler birbirlerine;
- Ümmü Abd’in oğlu ne söylüyor? Herhâlde Muhammed’in getirdiği şeyleri okuyor, diyerek üzerine yürüdüler.
Yumruk, tekme ve tokatlarla yüzünü, gözünü morartarak tanınmaz hâle getirdiler.
Fakat o, tokat ve yumruklar altında okumaya devam ediyordu. Yüzü, gözü, yara bere
içerisinde Eshâb-ı kirâmın yanına döndü. Eshâb-ı kirâm buna çok üzüldüler;
- Zâten biz senin bu akıbete uğrayacağından korkmuştuk. Nihâyet korktuğumuz
başına geldi, dediler.
61 Buhârî, Menâkıb, 10; Fezâilü’s-Sahâbe, 62; İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 122-123.
112 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Fakat Abdullah ibni Mes’ûd hiç üzgün değildi;
- Allahü teâlânın düşmanlarını ben bugünkü kadar zayıf görmedim. İsterseniz
yarın sabah, onlara bir o kadar daha dinletebilirim, buyurdu. Eshâb-ı kirâm;
- Hayır, sana bu kadarı yeter. O azılı kâfirlere hoşlanmadıkları şeyi dinlettin, dediler.62
Tufeyl bin Amr’ın müslüman olması
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Mekke’de İslâmiyet’i açıkça yaymaya başladığı yıllarda, gece-gündüz insanlara nasihat veriyor, onları, İslâm
dînine dâvet ediyordu.
Mekkeli müşrikler, Resûlullah Efendimizin bu gayretlerini boşa çıkarmak için
çabalıyorlardı. O’nun anlattıklarını kabul edip îmân edenlere, her türlü yalan, iftira
ve işkenceyi reva görüyorlardı. Peygamber Efendimizle görüşen, konuşan birini gördüler mi, hemen yanına varıyorlar, O’nu dinlememesi ve anlattıklarına inanmaması
için her türlü hileye, yalana başvuruyorlardı. Dışarıdan Mekke’ye gelenleri O’nunla
görüştürmemek için, ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlardı.
Müslümanların, sıkıntı içinde oldukları ve kâfirlerden eziyet çektikleri bir zamanda, Tufeyl bin Amr Devsî Mekke’ye gelmişti. Bunu gören müşriklerin önderleri,
yanına giderek;
- Ey Tufeyl! Sen, bizim memleketimize geldin. Aramızda ortaya çıkan Abdülmuttalib’in yetiminin, şaşılacak birçok hâlleri vardır. Söylediği sözler sihir gibidir. Oğlunu babasından, kardeşi kardeşten, kocayı karısından ayırıyor! Ortaya attığı fikirlerle,
ortalığı karıştırıyor, O’nun sözünü işiten oğul, babasına bakmıyor. O’na tâbi oluyor. Artık kimse birbirini dinlemeyip müslüman oluyor. Korkarız ki, bizim başımıza
gelen bu ayrılık belâsı, seninle kavminin başına da gelir. Sana nasihatimiz olsun,
O’nunla sakın konuşma. Ne O’na bir söz söyle, ne de O’nun sözünü dinle. Anlattıklarına kulak asma! Çok dikkatli ol. Burada fazla da kalma Hemen çekip git! dediler.
Bundan sonrasını Tufeyl bin Amr şöyle anlatıyor:
- Yemin ederek söylüyorum, bu sözü o kadar çok söylediler ki, artık O’nunla konuşmamaya ve sözünü asla dinlememeye karar verdim. Hattâ Kâbe’ye girdiğim zaman, ne olur ne olmaz belki sözlerini duyarım endişesiyle kulaklarıma pamuk bile
tıkamıştım.
Ertesi gün, sabahleyin Kâbe’ye gittim. Resûl aleyhisselâmın orada namaz kıldığını gördüm. O’na yakın bir yerde durdum. Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti olarak, okuduklarından bâzısı kulağıma çarptı. İşittiğim sözler ne kadar güzeldi. Kendi kendime;
- Ben, iyiyi kötüyü ayırt edemeyecek bir adam değilim. Hem de şâirim. Bunun
söylediklerini ne diye dinlemeyeyim? Sözlerini güzel bulursam kabul ederim, güzel
gelmezse terk ederim, dedim.
- Ve bir tarafa gizlenip, Resûlullah namazını kılıp evine hareket edinceye kadar
orada bekledim. Sonra peşinden gittim. Evine girince, ben de girdim ve;
- Yâ Muhammed aleyhisselâm! Ben bu diyara geldiğimde, senin kavmin bana
62 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 166; İbni Hişâm, Sîret, I, 314-315; Taberî, Târih, II, 234-235.
113
şöyle şöyle dediler... Senden uzak durmamı istediler. Korkumdan sözünü işitmemek
için kulaklarıma pamuk tıkadım. Ama Allahü teâlâ senin okuduklarından bir miktarını işittirdi. Onları pek güzel buldum. Şimdi sen, bana ne söyleyeceksen bildir! Kabûl
etmeye hazırım, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bana İslâmiyet’i anlattı ve
Kur’ân-ı kerîmden bir miktar okudu. Yemîn ederim ki, ömrümde bundan daha güzel
söz işitmemiştim. Hemen Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldum.
O anda dedim ki:
- Yâ Resûlallah! Ben, kavmimde sözü dinlenen, itibarlı bir kimseyim. Hiç biri
sözümden dışarı çıkmaz. Gidip, onları da İslâm dînine dâvet edeyim. Duâ ediniz de,
Allahü teâlâ benim için bir alâmet, bir kerâmet buyursun! Böylece o alâmet, kavmimi İslâmiyet’e dâvet ederken bana bir kolaylık, bir yardım olsun!
Bu ricam üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Allah’ım! Onun için bir âyet, alâmet ihsân eyle! diye duâ buyurdu.
Bundan sonra kendi beldeme döndüm. Karanlık bir gecede, kavmimin oturduğu
subaşına bakan tepeye vardığım zaman, alnımda kandil gibi bir nûr peyda oldu ve
ışık vermeye başladı. O zaman duâ edip;
- Ey Allah’ım! Bu nûru alnımdan başka bir yere naklet! Devs kabîlesinin câhilleri
görüp de, dîninden döndüğü için, Allah, onun alnında ilâhî bir ceza olarak bunu
çıkardı sanmasınlar! dedim.
O nûr, hemen elimdeki kamçının ucuna gelip kandil gibi asıldı. Kabilemin yurduna yaklaşıp da, yokuştan aşağıya inmeye başladığım sırada, orada bulunanlar, elimdeki kamçının başında kandil gibi parlayan nûru birbirlerine gösteriyorlardı.
Bu vaziyette yokuştan aşağıya inip evime geldim. Yanıma ilk önce, babam gelip,
beni bu hâlde gördü. Bana olan sevgisinden boynuma sarıldı. Babam çok yaşlıydı.
Ona dedim ki:
- Ey babacığım! Eğer evvelki hâlin üzere kalırsan, ne ben sendenim, ne de sen
bendensin! Bu sözümü işitince babam şaşırdı ve;
- Sebebi ne ey oğlum! diye sordu. Ona cevap olarak;
- Ben artık Muhammed aleyhisselâmın dînine girip müslüman oldum, dedim.
Bunun üzerine babam;
- Oğlum, ben de senin girdiğin dîne girdim. Senin dînin benim de dînim olsun!
deyip hemen Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
Bundan sonra İslâm dîninden bildiğimi ona öğrettim. Sonra, yıkanıp temiz elbiseler giydi. Daha sonra yanıma hanımım geldi. Ona da aynı şeyleri söyledim. O da
kabul edip müslüman oldu.
Sabah olunca, Devs kabîlesinin içine çıktım. İslâmiyet’i anlatıp, hepsini İslâm’a
dâvet ettim. Fakat kabullenmede ağır davrandılar. Çok zaman muhalefet ettiler.
Günâh ve kötülük olan işlerinden el çekmediler. Daha da ileri gidip göz, kaş hareketleri yaparak benimle alay ettiler; faiz ve kumara düşkünlüklerinden sözlerimi
dinlemediler. İslâmiyet’e uymaktan kaçındılar. Allah’a ve Peygamberine âsî oldular.
Bir müddet sonra Mekke’ye gelip, kavmimi Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize şikâyet ederek;
114 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Yâ Resûlallah! Devs kabîlesi, Allahü teâlâya âsî oldular. İslâm’a girmeleri için
yaptığım dâveti kabul etmediler. Onlar için duâ buyurun! dedim.
Herkese şefkat ve merhameti çok olan Sevgili Peygamberimiz, ellerini açıp kıbleye dönerek;
- Yâ Rabbî! Devs halkına doğru yolu göster de, onları İslâm dînine getir!
diye duâ ettiler. Bana da;
- Kavmine dön, Onları güler yüzle ve tatlı dille İslâmiyet’e dâvet etmeye devam et! Kendilerine yumuşak davran! buyurdular.
Hemen memleketime geldim, Devs halkını İslâm’a dâvetten hiç boş kalmadım.”63
Panayırlarda dâvet
Her sene çeşitli şehirlerdeki insanlar, belli günlerde Kâbe-i muazzamayı ziyâret
etmek için Mekke’ye gelirlerdi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de gelenleri karşılayıp, her gruba İslâmiyet’i anlatır,
“Allahü teâlânın bir, kendisinin hak peygamber olduğunu ve kurtuluşun
bunda bulunduğunu” bildirirlerdi.
Bir gün Velîd bin Mugîre, müşrikleri toplayıp;
- Ey Kureyş cemâati! Yine Kâbe’yi ziyâret etme mevsimi geldi. Muhammed’in
sesi, âleme yayılmıştır. Arab kabîleleri yanına gelip, tatlı sözlerine meyl ederler ve
dînine girerler. Buna bir tedbir düşünmek lâzımdır. Hepimiz anlaşalım, O’nun hakkında bir şey söyleyerek birbirimizi yalancı çıkarmış olmayalım, dedi. Kureyşliler;
- Ey Abd-i Şems’in babası! İçimizde en ileri görüşlü olan sensin. Sen, ne söyleyelim dersen, biz de onu söyleriz, dediler. Velîd;
- Hayır, siz söyleyin ben dinleyeyim, deyince onlar;
- Kâhin diyelim, dediler. Velîd derhâl îtirâz etti ve;
- Hayır! Yemîn ederim ki, O kâhin değildir. Biz, çok kâhin gördük. Doğruyu da
yalanı da hiç çekinmeden söylerler. Muhammed’in okuduğu şeyler, kâhinlerin uydurduğu şeylere hiç benzemiyor. Sonra biz, şimdiye kadar Muhammed’den bir yalan
da işitmedik. Eğer böyle söylersek kimse inanmaz, dedi.
Bu defa;
- Mecnûndur, delidir diyelim, dediler.
Velîd yine îtirâz ederek;
- Hayır! Yemîn ederim ki O, bir mecnûn ve deli de değildir. Biz deli ve mecnûnları
biliriz, delilik alâmetlerinden de anlarız. O’nun ne boğulması, ne çırpınıp titremesi,
ne de evhamlanması vardır. Böyle söylersek bizi tekzîb edip yalanlarlar, dedi. Kureyşliler;
- Şâirdir diyelim, dediler. Velîd yine îtirâz etti ve;
- O şâir de değildir! Biz, şiirin her çeşidini çok iyi biliriz. O’nun okudukları şiire
hiç benzemez, dedi.
Bu defa;
- O, sihirbazdır diyelim, dediler.
63 İbni Hişâm, Sîret, I, 382-385; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 168.
115
Velîd;
- O sihirbaz değildir. Biz, sihirbazları ve yaptıkları sihirleri gördük, onları da biliriz. O’nun sözlerinde sihirden eser yoktur. Muhammed’in kelâmı bütün âleme galiptir. Bilinmeyen kimse de değildir. Halkı O’ndan ayırıp konuşmalarına mâni olamayız. Sonra fesâhat ve belâgatta, güzel ve mânâlı konuşmada akranlarından üstündür.
Velhâsıl O’nun hakkında her ne söylesek, halk bizim sözümüzün yalan olduğunu
anlar, dedi.
Kureyşliler, diyecek bir şey bulamayınca;
- İçimizde en yaşlı ve tecrübeli sensin, sen ne dersen biz ona razıyız, dediler.
Bunun üzerine Velîd bin Mugîre bir müddet düşündükten sonra;
- Yine hepsinden iyisi, biz O’na sihirbaz, büyücü diyelim, akla en uygun geleni
budur. Çünkü, sözleriyle halkı kavminden ve akrabâsından ayırıyor. Kardeşi kardeşten, iki dostu birbirinden soğutuyor, diyerek etrafındakileri ifsâd etti.
Kureyşliler hemen dağılıp, Mekke’de başlarına topladıkları insanlara;
- Muhammed sihirbazdır!.. dediler ve halk arasına yaydılar.
Kâbe’yi ziyâret için kabîleler gelmeye başlayınca, önüne çıkıp, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizle görüşmekten sakındırmadıkları kimse bırakmadılar.
Müşriklerin bu hareketleri sebebiyle, İslâmiyet bütün Arab ülkelerinde merak
edilmeğe ve zihinlerde de putlara karşı şüpheler ve sorular oluşmağa başladı.
Allahü teâlâ, Velîd bin Mugîre kâfirine acı azâblar tattıracağı hakkında âyet-i
kerîmeler indirdi.
Müşriklerin Kur’ân-ı kerîm dinlemesi
Müşriklerin ileri gelenleri çeşitli hilelerle ve zulümle insanların îmân etmesine
mâni oluyorlardı. Mekke halkını, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın
okuduğu âyet-i kerîmeleri dinlemekten men ederlerdi.
Kendileri ise, geceleri gizlice Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın
bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah olup ortalık
aydınlanmaya başlayınca, birbirinden habersiz, gece Kur’ân-ı kerîmi dinlemeye geldiklerini gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar;
- Bir daha böyle yapmayalım, derlerdi.
Ancak ertesi gece gene birbirlerinden habersiz, gidip bir köşeye saklanarak tekrar
dinlerlerdi. Sabah olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak
üzere yemîn ederek ayrılırlar, fakat bundan vazgeçemezlerdi.
Ancak nefslerine uyup, üstünlük taslayarak, diğer müşriklerin kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha birçok boş düşüncelere kapılarak îmân etmediler.
Başkalarına da mâni oldular. Üstelik sokaklarda;
- Muhammed sihirbazdır, diye bağırdılar.
Bir akşamüzeri müşrikler Kâbe’nin etrafında toplanıp;
- Muhammed’i çağırtıp bu meseleyi görüşelim! Tâ ki sonunda bizi kınamasınlar
ve mazur görsünler, diyerek Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize
116 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
haber gönderdiler.
Bu dâvet üzerine Peygamber Efendimiz Kâbe’ye gelip, müşriklerin karşısına
oturdu. Müşrikler;
- Ey Muhammed! Sana haber salmamızın sebebi, seninle anlaşmak içindir. Yemîn
ederiz ki, Arablardan senin gibi kavminin başını derde sokan bir kimse görülmedi!
Sen dînimizi ayıpladın! Tanrılarımıza dil uzattın! Akıllarımızı beğenmedin! Birliğimizi bölüp, bizi birbirimize düşürdün! Başımıza getirmediğin kötü iş kalmadı!
Eğer sen, bu hareketlerinle ve sözlerinle zengin olmak istiyorsan, istediğinden
fazla mal toplayalım.
Şan ve şeref kazanmak istiyorsan, seni başımızda efendi kabul edelim.
Hükümdar olmak istiyorsan, hükümdar olduğunu îlân edip etrafında toplanalım.
Şâyet tesiri altında kaldığın bir şey varsa, seni ondan kurtaralım. Cinlerden meydana gelen bir hastalık ise, bütün varlığımızı dökerek şifâsını arayalım!... dediler.
Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef ve diğer müşrikler dediler ki:
- Yâ Muhammed! Geçim hususunda bizden daha zor şartlar altında olan bir kimsenin olmadığını bilirsin. Mademki peygambersin, Rabbinden dile de, bizi sıkan, geçimimizi zorlaştıran şu dağları ortadan kaldırıp uzaklaştırsın! Yurdumuzu genişletip,
üzerinde Şam ve Irak ırmakları gibi nehirler akıtsın!
Ayrıca başta Kusay bin Kilâb olmak üzere geçmiş dedelerimizden bâzılarını diriltsin! Kusay bin Kilâb ki, doğru sözlü ulu bir kimse idi. Söylediklerinin hak mı,
bâtıl mı olduğunu ona soralım! Eğer o, seni tasdik ederse ve bizim istediklerimizi yaparsan seni tasdik ederiz. Hem böylece senin Rabbin katındaki mevkiini de öğrenmiş
oluruz.
Eğer bizim için bunları yapmazsan, kendin için Rabbinden bir şeyler edin. Söylediklerini tasdik edecek, bizi, senin üzerinden geri çevirecek bir melek göndermesini
iste!
Ayrıca Rabbin sana bahçeler, köşkler, hazîneler versin de geçim sıkıntısından
kurtul! Çünkü, sen de, bizim gibi çarşılarda dolaşıyor, geçim için uğraşıyorsun!...
Âlemlerin efendisi onları sabırla dinledikten sonra, şu muazzam cevâbı verdiler:
- Ey Kureyş topluluğu! Bu söylediğiniz şeylerin hiç birisi bende yoktur. Ben
size getirdiğim şeylerle, ne mallarınızı istemek, ne içinizde büyük şeref ve şan
kazanmak, ne de üzerinize hükümdar olmak için gelmiş değilim. Fakat Allahü
teâlâ, beni size peygamber olarak gönderdi ve bana bir de Kitap indirdi. Sizin
(kabul edenleriniz) için (Cennet’le) bir müjdeleyici ve (kabul etmeyenleriniz için
de Cehennem’le) bir korkutucu olmamı, bana emretti. Ben de, Rabbimin bu
emrini size tebliğ ettim, size nasihatta bulundum. Eğer getirdiğim şeyi kabul
ederseniz, O, size dünyâda ve âhirette nasîb ve azık olacaktır. Şâyet kabul etmez de reddederseniz, Allahü teâlâ, benimle sizin aranızda hükmünü verinceye
kadar, bana düşen, Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getirmek üzere her güçlüğe
göğüs gerip katlanmaktır...
Müşrikler bu defa da;
- Madem ki, Rabbin isterse her şeyi muhakkak yapar, iste bakalım, şu göğü parçalayıp üstümüze düşürsün!... Sen bunu yapmadıkça biz sana inanmayız! dediler.
117
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Bu iş Allahü teâlâya aittir. O, size bunu yapmak isterse elbette yapar, buyurdu.
Bunun üzerine müşrikler daha da ileri giderek;
- Ey Muhammed! Senin Rabbin, bizim, seninle oturacağımızı, sana soracaklarımızı, senden isteyeceklerimizi bilmiyor mu idi ki, sana daha önceden haber verip
öğretmedi? Senin, bize tebliğ ettiklerini kabul etmediğimiz takdirde, bize ne yapacağını niçin bildirmedi?...
Sözlerinin doğruluğuna melekleri şâhid olarak bize getirmedikçe sana inanmayız...
Artık sana karşı bir sorumluluğumuz kalmadı. Yemîn ederiz ki, artık senin yakanı
bırakmayız? Ya biz seni yok ederiz veya sen bizi, dediler.
Onların, kendisine yaklaşacakları yerde böyle büsbütün uzaklaştıklarını gören
Sevgili Peygamberimiz yanlarından ayrıldı.64
Mekkeli müşriklerin, Kâinatın sultânını reddetmesi üzerine, Allahü teâlâ Cebrâil
aleyhisselâm ile vahy göndererek onlara âyet-i kerîmelerle cevap verdi. Onların düşecekleri acı azâbları bildirdi.
İsrâ sûresi 97. âyet-i kerîmesinde de meâlen; “... Biz, onları kıyâmet günü körler, dilsizler, sağırlar olarak yüzükoyun haşr edeceğiz! Onların varacağı yer,
Cehennem’dir ki, ateşi yavaşladıkça, biz onun alevini artırırız!”65 buyuruldu.
Müşrikler, kendileri hakkında gelen âyet-i kerîmeler karşısında düşmanlıklarını
iyice arttırdılar. Bilhassa Übey bin Halef ile kardeşi Ümeyye, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi çok üzüyorlardı.
Bahtsız Übey, çürümüş bir kemikle, Peygamber Efendimizin yüksek huzûrlarına
geldi. Sonra;
- Ey Muhammed! Şu kemiği çürüdükten sonra, senin Allah’ın diriltecekmiş, öyle
mi? Demek sen, çürüdükten sonra, bunu Rabbinin dirilteceğini sanıyorsun ha! dedi
ve kemiği ufaladı. Sonra tozunu Sevgili Peygamberimize doğru üfledi. Devam ederek;
- Yâ Muhammed! Bunu böyle çürüdükten sonra, kim diriltebilecekmiş? dedi.
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, buyurdular ki:
- Evet. Allahü teâlâ seni de öldürecek, onu da... Sonra seni diriltecek ve Cehennem’e sokacaktır.
Bu hâdise üzerine, Cenâb-ı Hak o bedbahtsız adama şu âyet-i kerîmelerle cevap
verdi. Meâlen; “O (inkarcı) insan, onu bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi,
yakînen bilmedi mi? Öyle iken aşikâr bir mücadeleci kesiliverdi. Yaratılışını
unutarak, bize; “Çürüyüp dağılmışken bu kemiği kim diriltir?” diye misâl getirdi. (Ey Resûlüm!) Deki: “Onları (yok iken) ilk defa yaratan Allahü teâlâ, her
yaratılanı hakkıyla bilendir. Gökleri ve yeri yaratan Allahü teâlâ, onlar gibisini
yaratmaya gücü yetmez mi? Elbette buna gücü yeter. O, her şeyi yaratandır,
her şeyi bilendir...” buyuruldu. (Yâsîn sûresi: 77-81)
64 İbni Hişâm, Sîret, I, 382-385; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 168.
65 İsrâ: 17/97.
118 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hâlid bin Sa’îd’in îmânı
İslâm’a dâvetin ilk zamanlarında Hâlid bin Sa’îd bir rüya görmüştü. Rüyasında; Cehennem’in kenarında dururken, babası onu itip düşürmek istedi. Tam o sırada, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, belinden yakalayıp,
Cehennem’e düşmekten kendisini kurtardığını gördü. Feryâd ederek uyandı ve;
- Vallahi bu rüya gerçektir, diye söylendi.
Dışarı çıkınca, Hazret-i Ebû Bekr’e rastlayıp rüyasını anlattı. Hazret-i Ebû Bekr,
ona;
- Rüyan haktır, bu kimse, Allahü teâlanın peygamberidir. Hemen git, O’na tâbi
ol! Sen, O’na uyacak, getirdiği dîne girecek ve beraber bulunacaksın. O da seni, rüyada gördüğün gibi Cehennem’e düşmekten koruyacaktır. Baban ise Cehennem’de
kalacaktır! dedi.
Hazret-i Hâlid bin Sa’îd, rüyanın tesiri altındaydı. Vakit kaybetmeden hemen,
Ecyâd denilen yere, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın huzûruna
gitti ve;
- Yâ Muhammed! Sen, insanları neye dâvet ediyorsun? diye suâl etti.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, cevâbında;
- Ben, insanı, eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ve Muhammed’in de (aleyhisselâm) O’nun kulu ve peygamberi olduğuna inanmaya ve işitmeyen, görmeyen hiçbir zarar ve fayda vermeyen, kendisine tapınanları da, tapınmayanları
da bilmeyen birtakım taş parçalarına tapınmaktan vazgeçmeye dâvet ediyorum, buyurdu.
Bunun üzerine, Hâlid bin Sa’îd, hemen;
- Ben de, şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka tapılacak ilâh yoktur ve
yine şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın peygamberisin! diyerek müslüman
oldu.
Onun müslüman olması Peygamberimizi çok sevindirdi. Arkasından hanımı
Ümeyye de müslüman olmakla şereflendi.
Hazret-i Hâlid bin Sa’id “radıyallahü anh”, kardeşlerinin de müslüman olmasını
istiyor ve bunun için çalışıyordu. Onlardan Ömer bin Sa’îd de müslüman olmuştu.
Şiddetli bir İslâm düşmanı olan babası Ebû Uhayha, Hâlid’in ve Ömer’in müslüman olduğunu ve Mekke’nin tenhâ bir yerinde namaz kıldıklarını öğrenince,
çocuklarından müslüman olmayanları gönderip, onları yanına getirtti. Sonra, yeni
girdikleri dinden ayrılmalarını söyledi. Azarlayıp dövmeye başladı. Sonra Hâlid bin
Sa’îd’e;
- Sen, Muhammed’e mi tâbi oldun? Hâlbuki sen, O’nun kavmine aykırı hareket
ettiğini ve getirdiği şeyle putlarımıza ve atalarımıza hakârette bulunduğunu görüyorsun? dedi.
Hâlid bin Sa’îd hazretleri de;
- Allah’a yemin ederim ki, Muhammed aleyhisselâm doğru söylüyor. O’na tâbi
oldum. Ölürüm de dînimden dönmem! deyince babasının kızgınlığı daha çok arttı.
Kırılıncaya kadar sopayla vurduktan sonra:
119
- Ey yaramaz oğlum! İstediğin yere git. Yemîn olsun ki, sana ekmek vermeyeceğim! dedi Hazret-i Hâlid;
- Sen benim nafakamı kesersen, Allahü teâlâ elbette rızkımı ihsân eder, dedi.
Babası, öteki çocuklarına;
- Eğer sizden biriniz, onunla konuşacak olursa, ona yapmadığım şeyi size yaparım, diye tehdit etti. Hazret-i Hâlid’i de evin mahzenine hapsettirdi, üç gün onu
Mekke’nin sıcağında aç, susuz bıraktı.
Hâlid bin Sa’îd hazretleri bir kolayını bulup, babasının elinden kurtuldu. Babası
şiddetli bir hastalığa yakalandı. Ebû Uhayha, hasta yattığı yerde İslâmiyet’e olan
düşmanlığından;
- Hastalıktan kurtulup ayağa kalkarsam, Mekke’de bulunan herkes putlarımıza
tapacak. Hiç kimse onlardan başkasına ibâdet edemeyecektir?.. diyordu.
Hazret-i Hâlid, babasının hak dine olan düşmanlığının sona ermesi ve müslüman
kardeşlerine bir zarar vermemesi için ellerini kaldırıp;
- Ey âlemleri yaratan Allah’ım! Babamı bu hastalıktan kaldırma! diyerek duâ etti.
Cenâb-ı Hak, duâsını kabul buyurdu, Ebû Uhayha, hasta yatağından kalkamayıp
öldü.
Mus’ab bin Umeyr’in müslüman olması
Mus’ab bin Umeyr (radıyallahü anh), Kureyş’in asil ve zengin bir ailesine mensuptu. Hazret-i Mus’ab, müslüman olmadan önce ailesinin zenginliği sebebiyle, refah ve bolluk içinde büyütülmüştü. Herkes ona imrenirdi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek sözlerini işitince,
kalbinde büyük bir muhabbet hâsıl oldu. O’na kavuşmak arzusu ile yanıp tutuşuyordu. Sonunda Dâr-ül Erkâm’a gitti ve müslüman oldu.
Bunu duyan anne ve babası, onu her şeyden mahrum bıraktı ve işkence etmeye
başladılar. Dîninden döndürmek için, evlerindeki mahzene hapsedip, günlerce aç ve
susuz bıraktılar. Arabistan’ın yakıcı güneşi karşısında, ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.
Fakat Mus’ab bin Umeyr hazretleri, bu ağır ve acımasız işkencelere sabır göstererek İslâmiyet’ten asla dönmedi. Her türlü sıkıntıya dîni için katlanan Mus’ab bin
Umeyr, bir gün Resûlullah Efendimizin huzûruna gitti. Onun bu gelişini Hazret-i Ali
“radıyallahü anh” şöyle anlattı:
- Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Üzerinde, yamalı bir elbisesi vardı ve acınacak hâlde idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
onun bu hâlini görünce mübârek gözleri yaşla doldu. Mus’ab’ın çektiği bu işkence
ve fakirliğe rağmen, dininden dönmemesi üzerine;
- Kalbini, Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın. Anne ve babasının onu, en iyi yiyecek ve içeceklerle beslediklerini gördüm. Allahü teâlâ ve
Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.
120 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
HABEŞİSTAN’A HİCRET
Habeşistan’a birinci hicret
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin peygamberliğinin (bi’setin)
beşinci yılında, müşriklerin işkencelerine rağmen, müslümanların sayısı artmaya devam ediyordu. Fakat müşrikler de işkencelerini arttırıyor, ellerinden geleni yanlarına
bırakmıyorlardı.
Peygamber Efendimiz, Eshâbının dayanılmaz işkencelere uğramasına, ayaklarından iplerle develere bağlanıp, aksi istikâmetlere doğru çekilerek parçalatılmasına
çok üzülüyordu. Bu işkenceler, her geçen gün daha da şiddetleniyor, merhamet dolu
kalbi, bunlara tahammül edemiyordu.
Bir gün Eshâb-ı kirâmı topladı ve;
- Ey Eshâbım! Şimdi yeryüzüne dağılınız. Allahü teâlâ, yakında sizi yine bir
araya toplar, buyurdu. Onlar da;
- Yâ Resûlallah! Nereye gidelim? diye suâl ettiler.
Peygamberimiz, mübârek eliyle işaret ederek, Habeş ülkesini gösterdiler ve;
- İşte oraya! Habeş toprağına gidiniz!66 Çünkü orada, yanındakilerin hiçbirine zulmedilmeyen bir hükümdar vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir.
Allahü teâla, içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir çıkış ve kurtuluş yolu açıncaya kadar, siz, orada bulununuz, buyurdu.
Server-i âlem Muhammed Mustafâ sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, böylece Eshâbının işkencelerden kurtulmasına ve Mekkeli müşriklere karşı mücâdelesini
tek başına sürdürmeye karar vermişti.
Doğduğu vakit; “Ümmetim! Ümmetim!” diyen Sevgili Peygamberimiz, şimdi
de, Eshâbının kurtuluşu için, kendisini fedâ ediyordu.
O’nun bu müsâadesi üzerine, Eshâb-ı kirâmdan bir kısmı, vatanlarından ayrılarak
hicret ediyorlardı!.. Fakat Sevgili Peygamberimizden ayrıldıkları için, üzüntüleri de
pek fazla idi.
Bu ilk hicrete;
Hazret-i Osman ve hanımı Hazret-i Rukayye binti Resûlullah, Ebû Huzeyfe ile
hanımı Sehle binti Süheyl, Zübeyr bin Avvâm, Mus’ab bin Umeyr, Abdurrahmân
bin Avf, Ebû Seleme bin Abdülesed ile hanımı Ümmü Seleme, Hâtib bin Amr, Âmir
bin Rebîa ve hanımı Leylâ binti Ebî Hasme, Osman bin Maz’ûn, Ebû Sebre bin
Ebî Rühm ile hanımı Ümmü Gülsüm binti Süheyl, Süheyl bin Beydâ, Abdullah bin
Mes’ûd “radıyallahü anhüm” katıldılar.67
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Osman için;
- Şüphesiz ki, Osman, Lût peygamberden sonra zevcesiyle birlikte hicret
eden ilk kimsedir, buyurdu.
66 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 194; İbni Hişâm, Sîret, I, 321; İbni Sa’d, Tabakât, I, 203-204; İbni Kesîr,
Bidâye, III, 94.
67 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 205-210; İbni Sa’d, Tabakât, I, 204.
121
Habeşistan’a Hicret
122 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Eshâb-ı kirâmın bir kısmı binekli, bir kısmı yaya olarak, gizlice Mekke’den ayrıldılar. Kafile Şuaybe’ye vardığında, yüce Allah’ın lütfu ile iki tüccar gemisi gelmişti.
Eshâb, tüccarlara yarımşar altın ücret vererek gemilere bindiler.
Bu sırada bunu haber alan müşrikler, Eshâbın peşine düştüler. Deniz sahiline vardıkları sırada Muhacirler gemiye binip denize açılmış oldukları için hiçbirini yakalayamadılar. Gayretleri boşa gitti ve me’yûs bir şekilde geri döndüler.
Eshâb, Kızıldeniz’den Habeşistan’a selametle ulaştı.68 Habeş hükümdârı Necâşî,
müslümanları ülkesine yerleştirdi. Onlara çok iyi davrandı.
Muhâcirler iki aydan fazla orada kaldılar.
Mekke’den gelen güzel haberler sebebiyle Habeş hükümdârından izin alarak
Şevvâl ayında Mekke-i mükerreme’ye tekrar geldiler. Fakat geldiklerinde haberin
yanlış olduğunu öğrendiler.69 Bu olanları öğrenince şaşırdılar.
Sonra, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna gelip Habeşistan için,
- Biz orada iyi bir komşuluk ve himâye gördük. Dînimize dokunulmadı, incitilmedik. Hoşlanmadığımız bir söz de duymadık. Huzûr içinde, Allahü teâlâya ibâdet
ettik, dediler.70
Habeşistan’ın suyunun, havasının ve meyvelerinin kuvvet verdiğini; dört tane
ibâdethâne bulunduğunu, her gün bu yerlerde develer, koyunlar kesildiğini, fakirlerin ve gariblerin dâvet edilip hoş tutulduğunu, hükümdarlarının kendilerini ziyâret
edip emân verdiğini ve sıkıntılarının giderildiğini uzun uzun anlatıp, memnuniyetlerini bildirdiler.71
Hazret-i Hamza’nın müslüman olması
Bi’setin altıncı senesi…
İslâmiyet’in sesi, her geçen gün kulaktan kulağa yayılıp, gönüllere ulaşarak daha
ötelere taşıyordu. Bu hâl, Kureyşli müşrikleri çıldırtıyor, bütün gayretlere rağmen,
İslâmiyetin yayılmasına mâni olamıyorlardı.
İbni Mes’ûd “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Bir gün Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz ile Safâ tepesine çıkdık. Müşrikler orada toplanmışdı.
Ebû Cehil de aralarında idi. Müşrikler oradaki bir puta tapıyorlardı.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” aralarına girip:
- Ey Kureyş cemâ’ati! Lâ ilâhe illallah diyerek îmân ediniz, buyurdu.
Bunun üzerine Velîd bin Mugîre, Ebû Cehle;
- Muhammedi utandırayım mı? dedi.
Ebû Cehil yemîn vererek,
- Mutlakâ bunu yap, dedi.
Velîd bin Mugîre o putu boynuna yaklaşdırarak, Resûlullah Efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” döndü ve:
68 İbni Sa’d, Tabakât, I, 204; Taberî, II, 221; İbni Seyyidinnâs, I, 116; Mevâhib Şerhi, I, 271.
69 İbni Sa’d, Tabakât, I, 205.
70 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 194-204; İbni Hişâm, Sîret, I, 321-332; İbni Sa’d, Tabakât, I, 204.
71 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 194; İbni Hişâm, Sîret, I, 364; İbni Sa’d, Tabakât, I, 208.
123
- Ey Muhammed! Sen benim Rabbim şâh damarımdan daha yakındır, dersin. İşte
benim rabbim de boynumdadır. Senin Rabbin nerededir görelim? dedi.
Sonra putu yere koydu. Kureyşin müşrikleri puta secde etdiler. Puta;
- Ey tanrımız, bize yardım et de Muhammed’i öldürelim! diye yalvardılar.
O sırada putun içinden Resûlullah Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
aleyhinde birkaç beyt ile Ehl-i islâmın hilâfına şeyler işitildi.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” oradan ayrıldı. Ben de
Resûlullah Efendimiz ile geri döndüm ve,
- Annem babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! O putdan ne sesler geldiğini işitdiniz mi? dedim. Buyurdu ki:
- Evet işitdim. O bir şeytândır, putların içine girer ve halkı Peygamberleri
öldürmeğe kışkırtır. Peygamberleri kötüleyen ve onlara dil uzatan şeytânları
Allahü teâlâ çok çabuk helâk eder.
Bu hâdiseden iki üç gün sonra, Resûlullah Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrunda oturuyordum. Bir kimse geldi,
- Esselâmü aleyke yâ Muhammed, dedi.
Biz onun sözünü işitdik, ammâ kendisini göremedik.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ona,
- Gök ehlinden misin? diye sordu.
- Hâyır, dedi.
- Cinnîlerden misin? buyurunca,
- Evet, dedi.
- Niçin geldin? buyurunca,
- Ben gayb olmuşdum. Bana Allahü teâlânın Resûlünü, bir şeytân zemmetdi, diye
haber verdiler. Ben o şeytânı arıyordum. Safâ tepesine yakın bir yerde buldum ve
onu kılıç ile öldürdüm. Onu senden uzaklaşdırdım yâ Resûlallah. Yârın Safâ tepesine
dostlarınızla birlikde teşrîf ediniz, sizi sevindireceğim, dedi.
Resûlullah Efendimiz ona,
- İsmin nedir? buyurdu.
- Semhâc, deyince,
- İster misin sana bundan daha güzel bir isim vereyim? buyurdu.
- O isim nedir yâ Resûlallah? deyince:
- Sana Abdullah ismini koydum, buyurdu.
Bundan sonra o cinnî ayrılıp gitdi.
Bana o geceden daha uzun bir gece olmadı. Sabahleyin Resûlullah Efendimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem” ile Safâ tepesine gitdik. Müşrikler orada toplanmışdı.
Ebû Cehil de orada idi.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” aralarına girip:
- Ey Kureyşliler! Lâ ilâhe illallah deyiniz, buyurdu.
Müşrikler yine oradaki putun önüne gidip, secde etdiler ve puta yalvarmağa başladılar. Bugün de önceki gibi olacak zan edecek diye korkdum. O sırada müslüman
cinnî, müşriklerin elindeki putun içine girip,
- Ben Abdullah bin Heyarâ’yım! Tertemiz Peygamberi kötüleyen fitne sâhibi şey-
124 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
tânı öldürdüm, dedi ve Sevgili Peygamberimizi ve İslâmiyet’i anlatan güzel sözler
ve şiirler söyledi.
Müşrikler putdan bu sesleri işitince puta söverek,
- Biz senin gibisine tapmadık. Muhammed sana sihr yapmış. Dün Onu kötülüyordun. Bugün medh ediyorsun, dediler.
Sonra putu yere vurup parçaladılar.
O sırada müşriklerin arasından elinde demirli baston bulunan bir ihtiyâr ortaya
çıkdı.
- Ey Kureyşliler, işitdim ki Muhammed sizden kuvvetli imiş. Beni Onun yanına
götürün de, şu bastonu onun karnına vurayım, dedi.
Vurmak için elini kaldırınca eli kurudu ve havada asılı kaldı.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” o mel’ûnun şerrinden kurtuldu.
Ama Ebû Cehil alçağı ve diğer müşrikler Resûlullah Efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” hücûm etdiler. Mübârek alnını kanatdılar. Mübârek saçları darmadağın
oldu. Mübârek yüzü kana boyandı. Onların bu ezâ ve cefâlarına tahammül gösterip;
- Ey Kureyşliler! Bana vuruyorsunuz. Ama ben sizin Peygamberinizim, buyurdular. Sonra oradan ayrılıp evine geldiler.
Bir hizmetçi kız, bu hâdiseyi başından sonuna kadar görmüştü.
Bu sırada Hazret-i Hamza dağda avlanıyordu. Bir ceylâna ok atmak üzereyken
ceylân dile gelerek;
- Yâ Hamza! Bana ok atacağına, kardeşinin oğlunu öldürmek isteyenlere ok atsan
daha hayırlı olur, dedi.
Hazret-i Hamza bu sözlere hayret ederek, sür’atle evine hareket etti. Âdeti üzere
avdan dönünce tavâf için Harem-i şerîfe uğrar, evine sonra giderdi.
O gün tavâf yaparken hizmetçi kız yanına geldi. Ebû Cehil’in, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma yaptıklarını haber verdi.
Hazret-i Hamza, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize hakâret
edildiğini işitince, akrabâlık damarları kabardı. Silâhlarını alarak müşriklerin bulunduğu yere geldi.
- Kardeşimin oğluna kötü söz söyleyen, kalbini inciten sen misin? İşte benim
dînim de O’nun dînidir. Gücün yetiyorsa o yaptıklarını bana da yap bakayım, diyerek boynundaki yay ile Ebû Cehil’in başını yardı.
Oradaki kâfirler Hazret-i Hamza’ya saldırmak istediler. Fakat Ebû Cehil;
- Dokunmayınız, Hamza haklıdır. Yeğenine kötü sözler söyledim, dedi.
Hazret-i Hamza oradan ayrıldıktan sonra, Ebû Cehil etrafındakilere;
- Aman, ona ilişmeyiniz! Bize kızar da müslüman olur. Bununla Muhammed kuvvetlenir, dedi.
Hazret-i Hamza’nın müslüman olmaması için, kafasının yarılmasına râzı olmuştu. Hazret-i Hamza’nın hatırının sayıldığını, kuvvet ve kıymetini bildirdi.
Hazret-i Hamza, Peygamber Efendimizin yanına gelip;
- Yâ Muhammed! Ebû Cehil’den intikâmını aldım. Onu kana boyadım. Üzülme,
sevin! dedi.
Sevgili Peygamberimiz;
.Ben böyle şeylere sevinmem, buyurdu. Hazret-i Hamza
- Seni sevindirmek, üzüntüden kurtarmak için, ne istersen yapayım! deyince,
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ben ancak senin îmân etmen ve kıymetli bedenini Cehennem ateşinden
kurtarman ile sevinirim, buyurdu.
Hazret-i Hamza, hemen müslüman oldu. Hakkında âyet-i kerîme geldi. Hazret-i
Abdullah ibni Abbâs’a göre;
“Kur’ân-ı kerîmde, En’âm sûresi 122. âyet-i kerîmesinde; “Diriltildiği ve
nûra kavuşturulduğu...” anlatılan zât, Hazret-i Hamza ve “Karanlıklarda
bocaladığı...”72 bahsedilen de Ebû Cehil’dir.”
Hazret-i Hamza müşriklerin yanına vararak müslüman olduğunu ve Allahü
teâlanın Hâbîbi Muhammed aleyhisselâmı canı pahasına da olsa koruyacağını bildirip, bir kasîde okudu. Okuduğu kasîdede;
“Kalbimi, İslâmiyet’e ve hakka meylettirmiş olduğu için, Allahü teâlaya
hamdolsun. Bu din, kullarının her yaptığını bilen, herkese lütfu ile muâmele
eden, kudreti her şeye gâlip gelen, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâla tarafından
gönderilmiştir.
Kur’ân-ı kerîm okunduğu zaman, kalb ve akıl sâhiblerinin gözlerinden yaşlar akar. Kur’ân-ı kerîm, fasih bir lisan ile açıklanmış âyetler hâlinde Muhammed aleyhisselâma nâzil olmuştur.
O, Muhammed Mustafâ içimizde, sözü dinlenir, kendisine boyun eğilir,
mübârek bir kimsedir. Ey müşrikler! Aklınız başınızdan gidip, gözünüz kararıp da O’nun hakkında sert, ağır ve kaba sözler söylemeyin.
Eğer böyle bir düşünceye kapılırsanız, biz müslümanların cesedine basıp
geçmeden, hiç kimse O’na dokunamaz” demişti.
Hazret-i Hamza’nın müslüman olması ile Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi vesellem” çok sevindi. Müslümanlar, onun da aralarına katılmasıyla çok kuvvetlendiler.
Hazret-i Hamza’nın müslüman olmasıyla vaziyet değişti. Çünkü, Mekkeliler
Hazret-i Hamza’nın; cengâver, cesûr, merd, pehlivan ve büyük bir kahraman olduğunu biliyorlardı. Bunun için Kureyş müşrikleri artık müslümanlara hiçbir sebep yokken fenâ muâmele yapamadılar, bilhassa Hazret-i Hamza’nın kılıcının şiddetinden
çekindiler.73
Hazret-i Ömer’in müslüman olması
İslâm dîni gün geçtikçe yayılıyor, Kur’ân-ı kerîmin nûru, rûhları aydınlatıyordu.
Günahkâr insanlar, Allahü teâlânın ihsânı olarak îmân ediyor, hidâyete kavuşuyorlardı.
Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü anhüm” olmakla şereflenen bu mübârek zevât; el
ele, gönül gönüle veriyor, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin etrafında pervâne gibi dönüyorlardı. O’nun küçücük bir arzu ve işâretini büyük bir emir
72 En’âm: 4/122.
73 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 151-153; İbni Hişâm, Sîret, I, 291-292.
126 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
biliyor, yerine getirmek için yarışıyor, hâtta bu uğurda canlarını bile fedâ etmekten
çekinmiyorlardı.
Müşriklerin telaş ve endişeleri ise, had safhaya varmıştı. Çünkü parmakla gösterilen kahramanlardan Hazret-i Hamza da müslüman olmuş, Resûlullah’ın saflarında
yer almıştı.
Bu beklenmedik hâdise, müşrikleri büsbütün çileden çıkardı. Bu sebeple Hattâb
oğlu Ömer, (henüz müslüman olmamıştı) bir gün, Resûlullah Efendimizi gördüğü
yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı.
Sevgili Peygamberimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” Mescid-i harâm’da namaz
kılarken buldu, namazın bitirmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habîb-i ekrem
Efendimiz, El-Hâkka sûre-i şerîfini okuyordu.74 Meâlen;
“O meydana geleceği hak olan kıyâmet!.. Nedir o hak olan kıyâmet (biliyor musun)? O geleceği hak olan kıyâmeti, sana hangi şey bildirdi? Semûd ve
Âd (kavimleri) dehşetinden kalblerin titreyeceği kıyâmeti tekzip ettiler, yalanladılar. Semûd kavmi, azgınlıkları sebebiyle (Cebrâil aleyhisselâmın sayhası ile)
helâk edildiler.
Âd kavmine gelince; onlar da kasıp kavuran, uğultulu, azgın ve şiddetli bir
rüzgâr (kasırga) ile helâk edildiler. Allahü teâlâ o kasırgayı, yedi gece ve sekiz
gündüz devamlı olarak, onların üzerlerine musallat etti. (Öyle bir hâle geldiler
ki, o vakit orada hazır olsaydın) onların köklerinden kopup yere serilen kof hurma kütükleri gibi nasıl ölüp, yıkıldıklarını görürdün! Şimdi onlardan geriye
kalan bir şey (bir kimse, bir canlı vs.) görebiliyor musun?”
Hazret-i Ömer, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi
sonradan şöyle anlattı:
- Dinlediğim bu sözlerin belâgatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayrân olmuştum. Kendi kendime; “Yemîn ederim ki bu, Kureyşîlerin dediği gibi, bir şâir
olmalı! dedim.
Bu sırada, Peygamberimiz, âyet-i kerîmeleri okumaya devâm ettiler:
“Gördüklerinize ve göremediklerinize yemîn ederim ki, hiç şüphesiz o
(Kur’ân-ı kerîm), Allahü teâlânın katında çok şerefli bir Resûlün, (Rabbinden)
getirdiği bir kelâmdır. O, bir şaîr sözü değildir. Siz ne az inanır insanlarsınız!..”75
Hazret-i Ömer;
- Yine kendi kendime; bu bir kâhin olmalı. Çünkü içimden geçirdiklerimi anladı!.. dedim.
Resûlullah, sûreyi okumaya devâm ediyordu:
“O, bir kâhin sözü de değildir. Siz ne kıt düşünür insanlarsınız!.. O (Kur’ân-ı
kerîm), âlemlerin Rabbinden (Muhammed aleyhisselâma Cebrâil aleyhisselâm
vâsıtasıyla) indirilmiştir... O hâlde, O yüce Rabbinin ismini tesbih et.”76
Hazret-i Ömer; “Resûlullah, sûrenin tamamını okuduktan sonra;
74 Hâkka: 69/1-8.
75 Hâkka: 69/38-41.
76 Hâkka: 69/42-43, 52.
127
- Kalbimde İslâm’a karşı bir meyl hâsıl oldu, dedi.
Hazret-i Hamza’nın müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehil, müşrikleri
toplayıp;
- Ey Kureyş! Muhammed putlarımıza dil uzattı. Bizden önce gelen atalarımızın Cehennem’de azâp gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi!.. O’nu
öldürmekten başka çâre yoktur!.. O’nu öldürecek kimseye yüz kızıl deve ve sayısız
altın vereceğim!.. dedi.
Bir anda Hattaboğlu Ömer’in kalbinden İslâma olan meyl kayboldu ve yerinden
fırladı;
- Bu işi Hattaboğlundan başka yapacak yoktur, dedi.
- Haydi Hattaboğlu! Görelim seni, diyerek onu alkışladılar.
Kılıcını kuşanarak yola düştü. Giderken Nu’aym bin Abdullah’a rastladı.
- Bu şiddet ve hiddetle nereye yâ Ömer! diye sordu. O da:
- Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeye gidiyorum, dedi. Nu’aym;
- Yâ Ömer! Bu zor bir iş. Eshâbı, çevresinde pervâne kesilmiş, O’na bir şey olmasın diye titreşiyorlar. Yanlarına yaklaşmak çok zordur. O’nu öldürsen bile Abdülmuttalip oğullarının elinden yakanı kurtaramazsın, dedi.
Hazret-i Ömer, bu sözlere çok kızdı;
- Yoksa sen de mi onlardansın? Önce senin işini bitireyim, diye kılıca sarıldı.
- Yâ Ömer! Beni bırak! Kardeşin Fâtıma ile zevci Sa’îd bin Zeyd’e git; onlar da
müslüman oldu, dedi.
Hazret-i Ömer bu söze inanmadı.
- Eğer inanmazsan git sor! Anlarsın, dedi.
Hazret-i Ömer bu işi başarırsa, din ayrılığı ortadan kalkacak, fakat Arabların âdeti
olan kan dâvâsı ortaya çıkacak ve Kureyş ikiye bölünerek ardı arkası kesilmeyen
çarpışmalar başlayacaktı. Böylece, değil yalnız Ömer bin Hattâb, bütün Hattaboğulları öldürülecekti.
Fakat Ömer bin Hattâb çok kuvvetli, cesur ve öfkeli olduğundan bunları düşünememişti. Kardeşini merak edip, hemen evlerine gitti.
O sıralarda Tâhâ sûresi yeni gelmiş, Sa’îd ile Fâtıma “radıyallahü anhümâ” bunu
yazdırıp, Hazret-i Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş okuyorlardı.
Hazret-i Ömer kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. O’nu, kılıcı
belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, Hazret-i Habbâb’ı gizlediler. Sonra kapıyı
açtılar. İçeri girince;
- Ne okuyordunuz? dedi.
- Bir şey yok, dediler. Kızması artarak;
- İşittiğim doğru imiş, siz de O’nun sihrine aldanmışsınız, diye çıkıştı. Hazret-i
Sa’îd’i yakasından tutup, yere attı. Kız kardeşi, efendisini kurtarayım derken, onun
yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı.
Fâtıma’nın canı yanmış, kana boyanmış idi. Fakat îmân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak;
128 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Yâ Ömer! Niçin Allah’dan utanmaz, âyetler ve mûcizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz, dedi ve Kelime-i şehâdeti okudu.
Hazret-i Ömer, kız kardeşinin bu îmânı karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu. Yumuşak sesle;
- Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarın, dedi. Fâtıma;
- Sen temizlenmedikçe onu sana vermem, dedi.
Hazret-i Ömer gusül abdestini aldı. Ondan sonra Fâtıma, Kur’ân-ı kerîm sahifesini getirdi. Hazret-i Ömer güzel okurdu. Tâhâ sûresini okumaya başladı. Kur’ân-ı
kerîmin fesâhati, belâgatı, mânâları ve üstünlükleri kalbini git gide yumuşattı.
“Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve (yedi kat) toprağın altındaki şeyler hep O’nundur”77 (Tâhâ sûresi: 6) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı.
- Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allah’ın mıdır?
dedi. Kardeşi;
- Evet, öyle ya! Şüphe mi var? diye cevap verdi.
- Yâ Fâtıma! Bizim bin beş yüz kadar altundan, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı,
süslü heykellerimiz var. Hiç birinin, yeryüzünde bir şeyi yok, diyerek şaşkınlığı arttı.
Biraz daha okudu;
“Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir ilâh, bir mâbud
yoktur. En güzel isimler O’nundur”78 (Tâhâ sûresi: meâlindeki âyet-i kerîmeyi
düşündü.
- Hakîkaten, ne kadar doğru, dedi.
Habbâb bu sözü işitince, yerinden fırladı ve tekbir getirdikten sonra;
- Müjde yâ Ömer! Resûlullah, Allahü teâlâya duâ ederek; “Yâ Rabbî! Bu dîni,
Ebû Cehil ile yâhud Ömer ile kuvvetlendir” buyurdu. İşte bu devlet, bu saâdet
sana nasîb oldu, dedi.
Bu âyet-i kerîme ve bu duâ Hazret-i Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen;
- Resûlullah nerede? dedi. Kalbi, Resûlullah Efendimize tutulmuştu.
O gün Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Erkâm’ın
evinde Eshâbına nasîhat veriyordu. Eshâb-ı kirâm toplanmış, O’nun nûrlu cemâlini
görmekle, tatlı, tesirli sözlerini işitmekle kalblerini cilâlıyor; sonsuz lezzet, zevk ve
neş’e içinde hâlden hâle dönerek, rûhlarını ferahlatıyorlardı.
Hazret-i Ömer’in geldiği, Erkâm’ın evinden görüldü. Kılıcı da yanında idi. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kirâm, Resûlullah’ın etrafını sardı. Hazret-i
Hamza,
- Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum, derken, Resûlullah Efendimiz;
- Yol verin, içeri gelsin! buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm, daha önce Hazret-i Ömer’in îmân etmek için geldiğini ve
77 Tâhâ: 20/6.
78 Tâhâ: 20/8.
129
yolda olduğunu haber vermişti.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Ömer’i tebessüm
buyurarak karşıladı;
- Bırakınız, yanından ayrılınız, buyurdu.
Hazret-i Ömer, Resûlullah’ın önünde diz çöktü. Resûlullah Efendimiz, Hazret-i
Ömer’i kolundan tutup;
- Îmâna gel, yâ Ömer! buyurdu.
O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâb-ı kirâm, sevinçlerinden tekbir seslerini göğe yükselttiler.
Hazret-i Ömer müslüman olduktan sonra hâlini şöyle anlattı:
- Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kirâm müşriklerden gizlenir ve ibâdetlerini
gizli yaparlardı. Bu duruma çok üzüldüm, ve;
- Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz? diye sordum.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Evet. Varlığım, yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlaya yemîn ederim ki,
ister ölü ister diri olunuz, muhakkak hak üzerindesiniz, buyurdu. Bunun üzerine;
- Yâ Resûlallah! Mâdem ki biz hak üzerinde, müşrikler de bâtıl yoldadırlar, o
hâlde ne diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i İslâm’ı, küfre karşı açıklamaya
daha haklı ve daha lâyıkız. Allahü teâlânın dîni, Mekke’de hiç şüphesiz üstün gelecektir. Kavmimiz bize karşı insaflı davranırlarsa ne âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse, kendileri ile çarpışırız, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Biz, sayıca çok azız! buyurdu.
- Yâ Resûlallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, hiç çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâm’ı anlatmadığım bir müşrik topluluğu kalmayacaktır. Artık ortaya çıkalım, dedim.
Kabûl buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı çıkıp, Harem-i şerîfe doğru yürüdük.
Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben vardım.
Sert adımlarla, toprağı un edercesine, vakur ve heybetli bir yürüyüşle Mescid-i
harâm’a girdik. Kureyşli müşrikler, bir bana, bir Hamza’ya bakıyorlardı. Öyle bir
hüzün ve kedere uğradılar ki, belki hayatlarında böyle bir ye’se hiç düşmemişlerdi.”
Hazret-i Ömer’in bu gelişi üzerine, Ebû Cehil ileri çıkıp;
- Yâ Ömer! Bu ne hâldir? deyince, Hazret-i Ömer hiç aldırış etmeden;
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü,
dedi.
Ebû Cehil ne diyeceğini şaşırdı. Donakaldı. Hazret-i Ömer bu müşrik gürûhuna
dönerek;
- Ey kureyş!... Beni bilen bilir! Bilmeyen bilsin ki, ben Hattâb oğlu Ömer’im...
Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!... deyince, Kureyşli müşrikler bir anda
dağılıp, oradan uzaklaştılar.
Resûlullah ve yüce Eshâbı saf tutup, yüksek sesle tekbir aldılar. Mekke semâları,
Eshâb-ı kirâmın; “Allahü ekber!... Allahü ekber!...” nidâlarıyla çınladı. İlk defa
130 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Harem-i şerîfte açıktan namaz kılındı.79
Hazret-i Ömer müslüman olunca, Enfâl sûresinin 64. âyet-i kerîmesi indi. Meâlen;
“Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak, Allahü teâlâ ve mü’minlerden senin izinde gidenler yetişir” buyuruldu.
Tereddüt içinde bocalayan bâzı kimseler, Hazret-i Ömer’in müslüman olduğunu
görünce, İslâm’ı seçtiler. Eshâb olmakla şereflendiler. Artık müslümanların sayısı
gün geçtikçe çığ gibi büyümeye başlamıştı.
Habeşistan’a ikinci hicret
Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” Mekke’ye gelince, müşrikler yine ezâ ve cefâya
başladılar. Zulümleri gittikçe arttı. Her türlü işkenceyi hiç çekinmeden yapıyorlardı.
Bir gün Hazret-i Osman “radıyallahü anh”;
- Yâ Resûlallah! Habeşistan’ı iyi bir ticâret yeri olarak gördüm. Bir aylık ticâret
çok kazanç hâsıl eder. Allahü teâla hicret yeri tâyin edinceye kadar, müslümanlar
için bundan daha iyi bir yer olamaz. Hiç olmazsa mü’minler, Kureyş’in cefâsından
kurtulur. Necâşî’nin bize çok lütufları ve hayli iyilikleri vardır, dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Tekrar Habeşistan’a dönün ki, Allahü teâlânın ismiyle mahfûz olasınız, buyurdu.
Hazret-i Osman;
- Yâ Resûlallah! Eğer siz, oraya teşrif etseniz, onlar belki müslüman olurlar. Ehl-i
kitap olduklarından, çabuk İslâm’a gelirler ve yardımlarını esirgemezler, deyince
Sevgili Peygamberimiz;
- Ben, huzûr ve rahata memûr olmadım. Hicret husûsunda Allahü teâlânın
emr-i şerîfini bekliyorum. Nasıl emrolunur ise öyle amel ederim, buyurdu.
Bi’setin altıncı senesinde, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm”, bir rivâyete göre
83’ü erkek ve 18’i kadın olmak üzere yüz bir kişilik bir kâfile ikinci defa Habeşistan’a
doğru yola çıktı.
Bu kâfilenin başına, Ca’fer bin Ebî Tâlib hazretleri tâyin edilmişti. Sağ-sâlim
Necâşî’nin ülkesine vardılar. Habeşistan’da karşılaştıkları hâdiseleri Ümmü Seleme
“radıyallahü anhâ” şöyle anlattı:
- Habeşistan’a vardığımız zaman, orada çok iyi bir komşuya tesadüf ettik. Bu
komşu, Melik Necâşî idi. Kendisi her arzumuzu yerine getirdi. Dînimizin emirlerini
istediğimiz gibi yapabiliyorduk. Allahü teâlâya serbestçe ibâdet edebiliyor, hiç eziyete uğramıyorduk. Hiçbir kötü söz duymuyorduk.
Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca, Habeşistan melikine iki elçi
göndermeye karar verdiler. Necâşî’ye son derece kıymetli eşyaların yanında, çok
sevdiği Mekke’nin meşîn derisinden de hediyeler hazırlandı.
Ayrıca din adamlarına ve devlet erkânına da hediyeler düşünüldü.
Bu işe, Abdullah bin Ebî Rebîa ile Âmr bin Âs vazifelendirildi. Bu iki elçiye,
79 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 160-165, 221-229; İbni Hişâm, Sîret, I, 342-350; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 119.
131
Necâşî’nin huzûrunda neler söyleyecekleri öğretildi. Onlara;
- Hükümdar ile konuşmadan evvel, onun patriklerine ve kumandanlarının her birine hediyelerini veriniz. Sonra Necâşî’ninkini takdim ediniz. Bu işi yaptıktan sonra,
oradaki müslümanların size teslimini isteyiniz. Necâşî’nin müslümanlar ile görüşüp
konuşmasına meydan vermeyiniz, denildi.80
Elçiler, Habeşistan’a geldiler. Devlet erkânını görüp hediyelerini verdikten sonra,
her birine;
- Bizim içimizde birtakım insanlar türedi. Bunlar, bizim ve sizin bilmediğimiz yeni
bir din uydurdular. Bu gelenleri, kendi yurtlarına götürmek istiyoruz. Hükümdârınızla,
onlar hakkında görüştüğünüz zaman, gelenlerle görüşülmeden bize teslîm edilmelerini temin için çalışınız. Bu kimselerle en çok meşgûl olabilecek olanlar, onların, öz
ana-babaları ve komşularıdır. Onlar bunları gâyet iyi bilirler, dediler.
Patrikler, bu teklifi kâbul ettiler. Sonra, Mekkeli elçiler, Necâşî’nin hediyelerini
takdim ettiler. Melik Necâşî hediyeleri kabûl edip, onları dâvet ederek bir müddet
görüştü.
Elçiler, Necâşî’ye şöyle söylediler:
- Ey Melik! İçimizden birtakım kimseler sizin memleketinize iltîca etmişlerdir.
Bu gelenler, kendi milletlerinin dînini terk ettikleri gibi, sizin dîninize de girmemişlerdir. Kendi kafalarına uygun, uydurma bir dinleri vardır. Ne biz, ne de siz, bu dîni
bilmiyoruz.
- Bizi bunların mensup oldukları milletin eşrâfı size gönderdi. Bu eşrâf, sizin
memleketinize ilticâ eden adamların babaları ve kendi öz akrabâlarıdır. İstekleri,
gelenlerin iâde edilmesidir. Çünkü onlar, bunların hâllerini daha yakından tanır. Onların kendi öz dinlerinde hoş görmediklerini daha iyi bilirler…
Gerek Âmr bin Âs, gerekse Abdullah bin Ebî Rebîa’nın en çok arzu ettikleri şey;
Necâşî’nin bu sözleri dinleyerek, arzularına uygun hareket etmesiydi. Elçiler, bu
sözleri söyledikten sonra, Necâşî’nin patrikleri söz alıp, şöyle demişlerdi:
- Bunlar çok doğru söylediler. Bunların milletleri, onlarla daha iyi meşgûl olabilir, onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi takdir ederler. Onun için siz bu
adamları teslîm ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve milletlerine götürsünler.
Melik Necâşî bu sözlere çok kızdı;
- Vallahi hayır! Ben bu adamları teslîm etmem. Bana iltîca eden, memleketime gelen adamlara hıyânet edemem. Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim
ülkeme gelmişlerdir. Onun için, gelen muhâcirleri sarayıma dâvet eder, onlara bu
adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim.
Eğer muhâcirler, bunların dedikleri gibi iseler, onları gelenlere verip, kendi milletlerine iâde ederim. Öyle değilse onları korur, ülkemde kaldıkça iyilik ederim, dedi.
Daha önceleri Necâşî, semâvi kitapları incelemişti. Muhammed aleyhisselâmın
gelme zamanının yakın olduğunu, kavminin O’na yalancı deyip inanmayacaklarını
ve Mekke’den çıkaracaklarını biliyordu.
Necâşî, Mekkeli elçilere;
- İnandıkları kimdir? diye sordu. Onlar da;
80 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 195; İbni Hişâm, Sîret, I, 334.
132 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Muhammed’dir, dediler. Necâşî, bu ismi işitince, O’nun peygamber olduğunu
anladı ve belli etmedi. Gelenlere tekrar sordu:
- O’nun dîni ve mezhebi nedir ve neye dâvet eder? Amr;
- O’nun mezhebi yoktur, dedi. Necâşî;
- Mezhebini dînini bilmediğim, bana sığınan bir topluluğu nasıl teslîm ederim?
Meclis kuralım. Onları da getirelim. Sizlerle yüzleştirelim. Hepinizin durumu belli
olsun. Onların da dînini bileyim, dedi.
Müslümanları saraya dâvet ettiler.81
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” önce kendi aralarında istişâre ettiler (görüştüler) ve;
- Habeş hükümdârının hoşuna gidecek ve mîzaclarına uygun olacak şekilde neler
söyleyelim, diye konuştular. Fakat Hazret-i Cafer “radıyallahü anh”;
- Vallahi bizim bu husustaki bildiklerimiz, Peygamberimizin bize buyurduğundan ibârettir. Netice neye varırsa râzıyız, buyurdu.
Hepsi kabûl ettiler ve sâdece Hazret-i Cafer’in konuşması için ittifak edip,
Necâşî’nin huzûruna geldiler.
Melik Necâşî de âlimlerini topladı. Büyük bir dîvan kuruldu. Sonra muhâcirleri
getirdiler. Müslümanlar, geldiklerinde selâm verdiler ve secde etmediler.
Necâşî onlara;
- Neden secde etmediniz, diye sorunca;
- Biz, Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz. Peygamber “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimiz, bizi, Allahü teâlâdan başkasına secde etmekten men edip; ‘Secde, yalnız Allahü teâlâya mahsusdur’ buyurdu, dediler.
Necâşî, muhâcirlere;
- Ey huzûruma gelmiş olan topluluk! Bana söyleyiniz. Ülkeme ne için geldiniz?
Hâliniz nedir? Tüccâr değilsiniz, bir isteğiniz de yok. Sizin şu ortaya çıkmış olan
Peygamberinizin hâli nedir? Neden memleketiniz halkından buraya gelenlerin selâm
verdiği gibi selâm vermiyorsunuz? dedi.
Hazret-i Ca’fer “radıyallahü anh”;
- Ey Hükümdar! Ben önce, üç söz söyliyeceğim. Eğer doğru söyler isem, beni
tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın. Her şeyden önce emret ki, şu adamlardan
yalnız biri konuşsun, diğerleri sussun! dedi.
Amr bin Âs;
- Ben konuşayım, dedi.
Necâşî;
- Ey Ca’fer, önce sen konuş, dedi.
Hazret-i Ca’fer;
- Benim, üç sözüm var. Şu adama sorunuz. Biz, yakalanıp efendilerimize iâde
edilecek köleler miyiz? dedi. Necâşî;
- Ey Amr! Onlar köle midirler? diye sordu. Amr;
- Hayır! Onlar köle değil, hürdürler! dedi. Hazret-i Ca’fer;
- Acabâ biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de, kanı dökülenlere iâde
81 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 195; İbni Hişâm, Sîret, I, 332.
133
edileceğiz, dedi. Necâşî, Amr’a;
- Bunlar, haksız yere birini mi öldürdüler! diye sorunca, Amr;
- Hayır, bir damla bile kan dökmediler, dedi. Hazret-i Ca’fer, Necâşî’ye;
- Başkasının mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef
olduğumuz mallar mı vardır? dedi. Necâşî;
- Ey Amr! Eğer, şuncağızların ödeyecekleri pek çok altın bile olsa, borçları varsa,
onu ben ödeyeceğim, söyleyin, dedi. Amr;
- Hayır, bir kırat (bir para birimi) bile yok! dedi. Necâşî;
- O hâlde siz bunlardan ne istiyorsunuz? diye sorunca, Amr;
- Onlar ile biz, bir dinde ve bir yolda idik. Onlar, bunları bıraktılar. Muhammed’e
ve dînine uydular, dedi. Necâşî, Ca’fer’e;
- Siz, bulunduğunuz dîni bırakıp ne diye başkasına uydunuz? Kavminizin dîninden
ayrıldığınıza, benim dînimde de olmadığınıza göre, sizin inandığınız bu din nasıldır?
Hakkında bilgi verir misiniz! diye sordu.
Hazret-i Ca’fer;
- Ey Hükümdâr! Biz câhil bir millet idik. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan leşi yer,
her türlü kötülüğü işlerdik. Akrabâlarımızla münâsebetlerimizi keser, komşularımıza
iyi davranmazdık. Kuvvetlilerimiz, zayıflara zulmeder ve merhamet nedir bilmezlerdi. Allahü teâlâ bize, kendimizden; doğruluğunu, eminliğini, iffet ve temizliğini,
soyunun düzgünlüğünü bildiğimiz bir peygamber gönderinceye kadar bu vaziyette
kaldık.
O peygamber bizi, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmaya, O’na ibâdete,
bizim ve atalarımızın tapınageldiği taşları ve putları bırakmaya dâvet etti. Doğru
sözlü olmayı, emânete hıyânet etmemeyi, akrâbalık haklarını gözetmeyi, komşularla
güzel geçinmeyi, günâhlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti.
Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malına el uzatmaktan,
nâmuslu kadınlara iftîrâ etmekten bizi sakındırdı.
Bize, Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeyi emretti.
Biz de kabûl ettik ve Allahü teâlâdan ne getirmişse hepsine inandık ve söylediklerini yerine getirdik. Allahü teâlâya ibâdet ettik. O’nun bize harâm kıldığını harâm,
helâl kıldığını helâl bildik ve öyle amel ettik.
Bu yüzden kavmimiz bize düşman olup, zulmetti. Bizi, dînimizden döndürüp,
Allahü teâlâya ibâdetten vazgeçirip, tekrar putlara tapmak için türlü işkencelere ve
mihnetlere uğrattılar. Bize zulm ettiler. Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar.
Bizimle dînimizin arasına girdiler ve bizi dînimizden ayırmak istediler.
Biz de yurdumuzu, yuvamızı bırakarak senin ülkene sığındık. Seni, başkalarına
tercih ettik. Senin himâyene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız, dedi.
Hazret-i Ca’fer konuşmasına şöyle devâm etti:
- Selâm verme işine gelince, biz seni Resûlullah’ın selâmı ile selâmladık. Birbirimize de öyle selâm veririz. Cennettekilerin selâmlarının da bu şekilde olduğunu
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz haber verdi. Bunun için yüce
zâtınızı öyle selâmladık. Peygamber Efendimiz insanlara secde edilmeyeceğini bu-
134 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yurduğu için, Allahü teâlâdan başkasına secde etmekten Allahü teâlâya sığınırız.
Necâşî;
- Sen, Allah’ın bildirdiklerinden biraz biliyor musun? diye sordu. Hazret-i Ca’fer;
- Evet, deyince Necâşî;
- Onu bana oku, dedi.
Hazret-i Ca’fer de Meryem sûresinin ilk âyetlerini okumaya başladı. (Ankebût
ve Rum sûrelerinden okuduğu da bildirilmiştir.) Necâşî ağlıyordu. Gözlerinden akan
yaşlar sakalını ıslattı. Râhipler de ağladı. Necâşî ve râhipler;
- Ey Ca’fer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan biraz daha oku, dediler. Hazret-i Ca’fer,
Kehf sûresinin başından itibaren okudu.
Necâşî kendisini tutamayarak;
- Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur. Mûsâ ve Îsâ da (aleyhimüsselâm)
onunla gelmiştir, dedi. Kureyş elçilerine dönerek;
- Gidiniz, vallahi, ben ne onları size teslîm eder, ne de bunlar hakkında bir kötülük düşünürüm, dedi.
Abdullah bin Ebî Rebîa ile Amr bin Âs, Necâşî’nin huzûrundan çıktılar.82
Amr, Abdullah’a;
- Yemin ederim ki, onların bir kabahatini Necâşî’nin yanında ortaya koyup, köklerini kazıtayım da gör, dedi. Arkadaşı, Amr’a;
- Onlar bize muhâlefet ediyorlarsa da iyi kötü akrabâlığımız var, bunu yapma,
dedi. Amr;
- Onların, Îsâ aleyhisselâmı, bir kul olarak bildiklerini Necâşî’ye ihbâr edeceğim,
dedi.
Ertesi günü, Necâşî’nin yanına varıp;
- Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu Îsâ’ya (aleyhisselâm) ağır sözler söylüyorlar. Onlara adam gönderip, Îsâ aleyhisselâm için ne söylediklerini bir sor, dedi.
Necâşî, Hazret-i Îsâ hakkındaki telâkkîlerini sormak üzere müslümanlara adam
gönderdi. Tekrar geldiler. Birbirlerine;
- Îsâ aleyhisselâm hakkında sorarlarsa ne cevap vereceğiz, dediler.
Hazret-i Ca’fer;
- Vallahi Hazret-i Îsâ hakkında Allahü teâlânın buyurduğunu, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin bize getirdiğini söyleriz, dedi.
Necâşî’nin huzûruna çıkınca, Necâşî;
- Siz Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm hakkında ne diyorsunuz? diye sordu.
Hazret-i Ca’fer;
- Biz Îsâ aleyhisselâm hakkında, Peygamber Efendimizin bize Allahü teâlâdan
getirip tebliğ eylediğini söyleriz. O’nu, Allahü teâlânın kulu ve resûlü olduğunu,
dünyâdan ve erkeklerden vazgeçerek, Hak teâlaya bağlanmış bir afîfe olan Hazret-i
Meryem’e, Allahü teâlânın ilkâ eylediği kelimesi olduğunu kabûl ederiz. Meryem
oğlu Îsâ’nın hâli, şânı bundan ibarettir. Hazret-i Âdem’i topraktan yarattığı gibi, Îsâ
aleyhisselâmı da babasız yaratmıştır deriz.
Sonra Necâşî, elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü aldı ve;
82 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 195; İbni Hişâm, Sîret, I, 332-333.
135
- Yemin ederim ki, Meryem oğlu Îsâ da sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu çöp kadar bile fark yoktur, dedi.
Necâşî bunu söylediği zaman, etrafındaki hükûmet erkânı ve kumandanları, aralarında fısıldaşmaya ve homurdanmaya başladılar. Necâşî bunu görünce, onlara;
- Yemin ederim ki siz ne derseniz deyin, ben bunlar hakkında iyi şeyler düşünüyorum, dedi.
Sonra müslüman muhâcirlere dönerek;
- Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim! Ben şuna inandım ki, O,
Allahın resûlüdür. Zâten biz, O’nu İncîl’de görmüştük. O Resûlü, Meryem oğlu
Îsâ da haber verdi.
Vallahi eğer O, buralarda olsaydı, gidip onun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım!
Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, her türlü tecâvüzden uzak, emniyet ve huzûr içinde yaşayınız. Size kötülük edeni helâk ederim. Bana dağ kadar
altın verseler sizlerden birini üzüntüye sokmam, dedi.
Necâşî, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeler için;
- Benim bunlara ihtiyâcım yoktur! Başkalarının gasp ettiği bu mülkümü, Allahü
teâla bana geri verirken ve halkı bana boyun eğdirirken, benden rüşvet almadı, diyerek hediyelerini iâde etti.
Kureyş elçileri, Necâşî’nin huzûrundan elleri boş döndü. Bahtiyar Necâşî de
İslâmiyeti seçmiş, Eshâb-ı kirâmı ziyâdesiyle sevindirmişti.83
83 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 195; İbni Hişâm, Sîret,I, 334.
Kâbe-i muazzama - Mekke-i mükerreme (1880)
136 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
MUHÂSARA
Muhâsaranın başlaması
Bi’setin yedinci senesi…
Müşrikler, İslâm’ın kalblere nüfûzunu ve yayılmasını önlemek için durmadan
çabalıyorlardı. Buna rağmen, her geçen gün müslümanlar biraz daha çoğalıyordu.
Müslümanlara yapılan işkence ve zulümler, onları yollarından döndürmüyor, aksine
birbirine daha çok sarılmalarına, kenetlenmelerine sebep oluyordu. Hiç birisi dininden dönmüyor, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin uğrunda canlarını fedâ etmekten çekinmiyorlardı.
Bunu işiten Mekke dışındaki kabîlelerin merakları artıyor ve İslâm’ın ışıkları
daha uzak yerlere ulaşıyordu. Müşrikler, Habeşistan’a gönderdikleri kimselerin
isteklerine kavuşamadıklarını, hattâ Necâşî Eshame’nin müslüman olduğunu ve
müslümanları koruyup onlara güzel muâmelede bulunduğunu öğrenince, çılgına
döndüler.
Bunların acısını fazlasıyla çıkarmak, İslâm’ın kökünü kurutmak için, toplanarak,
şu müthiş kararı aldılar:
“Her nerede olursa olsun, her nerede görülürse görülsün, Muhammed mutlaka öldürülecektir!...”
Kâfirler bunun için yemin üstüne yeminler ettiler.
Müşriklerin bu kararını öğrenen Ebû Tâlib, çok üzüldü. Ciğerpâresi, mübârek yeğeninin hayâtı hakkında endişeye düştü. Kâbilesini toplayıp onlara, Kâinatın sultânını
Kureyşli müşriklere karşı korumaları için emir verdi. Hâşimoğulları akrâbalık gayreti ile bu emri yerine getirmek üzere birleştiler.
Bunun için de Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi ve O’na inanan bütün Eshâbını Mekke’nin kuzey tarafında Beytullah’a üç km. kadar uzaklıktaki
tepe üzerinde bulunan Şı’b-ı Ebû Tâlib’e yâni Ebû Tâlib mahallesine dâvet ettiler.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi vesellem”, Eshâbını toplayarak, Şı’b’da
ikâmet etmeye başladı.
Hâşimoğullarından sâdece Ebû Leheb, Peygamber Efendimizi korumak kararına
karşı çıktı, Şı’b’a gitmedi. O da dâhil olmak üzere müşrikler birleşip, Peygamberimizi öldürmek için fırsat kollamaya başladılar.84
Müşrikler, Peygamber Efendimizin ve Eshâbının, Ebû Tâlib mahallesinde toplandıklarını görünce, tekrar bir araya geldiler. Sonra, şu kararı aldılar:
“Muhammed aleyhisselâm öldürülmek üzere Kureyşlilere teslîm edilinceye
kadar Hâşimoğullarından kız alınmayacak!...
Onlara kız verilmeyecek!...
Onlara hiçbir şey satılmayacak!...
84 İbni Sa’d, Tabakât, I, 130-140; İbni Kesîr, Bidâye, III, 84-87.
137
Onlardan hiçbir şey satın alınmayacak!...
Onlarla biraraya gelinip konuşulmayacak, görüşülmeyecek!...
Onların evlerine mahallelerine girilmeyecek!...
Onlardan gelecek bir barışma isteği asla kabûl edilmeyecek!...
Hiçbir zaman onlara acınmayacak!...”
Mansûr bin İkrime ismindeki müşrikin bir kâğıda yazdığı bu kararı mühürlediler.
Herkesin görüp uyması için Kâbe-i Muazzamanın duvarına astılar.
Bu haber Sevgili Peygamberimize gelince çok üzüldüler ve o yazıyı yazanın ellerinin kuruması için duâ buyurdular. Duâsı derhâl kabûl olunup, Mansûr bedbahtının
elleri bir anda kurudu.
Müşrikler şaşkına döndüler ve;
- Bakınız! Hâşimoğullarına yaptığımız zulmün karşılığında Mansûr’un elleri kuruyup, musîbete uğradı, dediler.
Akılları başlarına gelecek yerde daha da azgınlaştılar.
Şı’b’a giden yol başlarına bekçiler diktiler.
Oraya yiyecek ve giyecek sokulmasına mâni oldular.
Mekke’ye gelen satıcıların Şı’b’a girmemesini, mallarını oraya götürmemelerini,
gerekirse yüksek fiyatla kendilerinin alacağını söylediler.
Böylece Şı’b’da bulunanları açlıktan öldüreceklerini veya Hâşimoğullarının
pişmân olup Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi kendilerine teslîm
edeceklerini sandılar.
Bu hâl her sene Kâbe’nin ziyâret zamanına kadar devâm ederdi.
Geleneklere göre bu zamanda kan dökülmezdi. Bu sebeple Hâşimoğulları serbestçe Mekke’ye giderler, alış-veriş yaparak bir senelik ihtiyaçlarını karşılamaya
çalışırlardı.
Onlardan birisi bir tüccarın yanına mal almaya gelse, müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Leheb ve Ebû Cehil gibi müşrikler hemen yetişip tüccarlara;
- Ey tüccarlar! Muhammed’in Eshâbına karşı fiyatlarınızı çok yükseltiniz. Öyle
ki, pahalı olmasından dolayı kimse bir şey satın alamasın! Bundan dolayı mallarınız
satılmayıp, elinizde kalırsa biz hepsini almaya hazırız, derlerdi.
Onlar da mallarına yüksek fiyat söyler, müslümanlar almadan geri dönerlerdi...
Bu yolda Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Hadîce vâlidemiz, Ebû Bekr-i Sıddîk
Efendimiz bütün mallarını harcadılar, çocukların açlıktan göklere çıkan feryatlarını
dindirmeye çalıştılar.
Ağaç kabuklarını, ot köklerini ve hattâ kurumuş deri parçalarını yedirdiler.
Anneler, babalar çaresizlikten bir deri bir kemik kalmışlardı.
Başta Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve diğer Eshâb-ı kirâm
efendilerimiz açlıktan mübârek karınlarına taş bağladılar.
Müşriklerden biri acıyıp da gizlice bir şey getirseydi, onu döverler çok hakâret
ederlerdi. Velhâsıl geliş-gidiş kesilmiş, mü’minler zor duruma düşmüşlerdi.
Müşrikler, yaptıkları bu şiddetli zulüm ile Hâşimoğullarının yola gelip, Ebû
138 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Tâlib’in Peygamber Efendimizi kendilerine teslîm etmesini bekleyip durdular.
Ebû Tâlib mahallesindeki müslümanlar ise, onların bu düşüncelerinin tam tersine
Peygamber Efendimizi koruyor ve ona zarar gelmemesi için her tedbire başvuruyorlardı.
Ebû Tâlib, olabilecek bir suikasti önlemek için, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizin yattığı yere nöbetle muhâfızlar koyuyor, huzurla evinde yatmasını sağlıyordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ise hiç çekinmeden, Allahü
teâlânın emrini yerine getirmek, İslâmiyet’i yaymak için bir sâniyesini boşa harcamıyor, insanları dîne dâvet ederek onların Cehennem’den kurtulmalarına sebep
olmak için uğraşıyor, bu yolda, sabırla nasîhatlarına devâm ediyordu.
Onu yalanlayan Kureyşli müşriklerin de, açlığın ne demek olduğunu anlamaları
için, bir gün Resûlullah Efendimiz;
- Ey Allahım! Şunlara da, Yûsuf’un (aleyhisselâm) zamanındaki yedi kıtlık
yılı gibi yedi kıtlık azâbı vererek bana yardım eyle, diyerek duâ buyurdular.
Bundan sonraki günlerde, gökyüzünden bir damla yağmur yağmadı. Toprak susuzluktan kavruldu. Yerde yeşil bir nebâta rastlanmaz oldu.
Kureyşli müşrikler neye uğradıklarını şaşırdılar. Açlıktan ölmüş hayvan leşlerini,
kokmuş köpek derilerini yiyerek ölümden kurtulmaya çalıştılar.
Onların da çocukları açlıktan feryâd-ı figân etmeye başladı. Pek çoğu açlıktan
öldü. Açlıktan, gökyüzüne baktıklarında her tarafı duman kaplamış gibi görürlerdi.
Akılları başlarına gelip, yaptıkları zulmün büyüklüğünü anlar gibi oldular.
İçlerinden Ebû Süfyân’ı Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
huzûr-ı şerîflerine gönderdiler. Ebû Süfyân gelip;
- Ey Muhammed! Sen, kendinin âlemlere rahmet olarak gönderildiğini söylüyorsun, Allah’a inanmayı, akrabâlık haklarına dikkat etmeyi bize emrediyorsun. Hâlbuki
kavmin, kuraklıktan ve açlıktan kırılıp ölmektedir. Bu felâketin üzerimizden kaldırılması için Rabbine bir duâ ediver; Allah, senin yaptığın duâyı kabûl eder. Eğer
böyle bir duâda bulunursan, cümlemiz îmân edeceğiz!... diyerek yemîn etti.
Böylece yaptıkları zulüm ve işkenceleri bir kenara bırakarak, sıkıntıya düşmüşler
ve Resûlullah Efendimize yalvarmaya başlamışlardı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, yaptıklarını yüzlerine vurmamış, “îmân edeceğiz” sözleri üzerine de mübârek ellerini kaldırarak Cenâb-ı
Hakk’a duâ eylemişti.
Allahü teâla, Habîbinin duâsını kabûl edip, Mekke üzerine bol bol yağmur göndermiş, topraklar suya kanmış ve bitkiler yeşermeye başlamıştı.
Müşrikler kuraklık ve kıtlıktan kurtulmalarına rağmen, verdikleri sözü unutarak
küfürde ısrâr ettiler...
Allahü teâlâ, bunlara cevap olarak Duhân sûresinin 9’dan 24’e kadar olan âyet-i
kerîmelerini indirdi.
139
Muhâsaranın kaldırılması
Müşrikler; “İmân edeceğiz” diye söz vermelerine rağmen, sözlerinden dönüp
yine zulme başladılar.
Allahü teâlâ, bir gün Peygamber Efendimize vahiy ile;
“Kâbe’de asılı bulunan sahifeye bir ağaç kurdunu (güvesini) musallat ettiğini ve o kurtcuğun Allahü teâlânın isminden başka bütün yazıları yediğini...”
bildirdi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de Ebû Tâlib’e;
- Ey Amca! Benim rabbim olan Allahü teâlâ Kureyşîlerin sahifesine ağaç
kurdunu musallat etti. Allahü teâlânın isminden başka onda belirtilen zulüm,
akrabâ ile ilişiği kesme, bühtan... gibi şeylerden hiç birini bırakmadı, hepsini
yok etti, buyurdu.
Ebû Tâlib;
- Bunu sana Rabbin mi haber verdi? diye sorunca,
Peygamber Efendimiz;
- Evet, buyurdular.
O zaman Ebû Tâlib;
- Ben şehâdet ederim ki, sen ancak doğru söylersin, dedi.
Hemen giyinip Kâbe’ye gitti. Müşriklerin ileri gelenleri orada oturuyorlardı.
Ebû Tâlib’in geldiğini görünce;
- Her hâlde Muhammed’i bize teslîm etmek üzere geliyor!.. dediler.
Ebû Tâlib, yanlarına varınca;
- Ey Kureyş topluluğu! El-Emîn olup hiç bir zaman yalan söylememiş olan kardeşimin oğlu, yazmış olduğunuz sahifedeki Allahü teâlânın isminden başka bütün
yazıları bir ağaç kurdunun yediğini haber verdi.
Haydi aleyhimizde yazdığınız kâğıdı getirin de görelim!..
Eğer bu söz doğru ise, yemîn ederim ki, hepimiz ölünceye kadar Onu korumaya
devâm edeceğiz. Artık siz de bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz, dedi.
Müşrikler heyecanla Kâbe’nin duvarından sahifeyi indirip getirdiler.
Ebû Tâlib;
- Okuyunuz! deyince, içlerinden biri okumak için sahifeyi açtığında, “Bismike
Allahümme”den gayri bütün yazıların silinmiş olduğunu gördü.
Müşrikler ne diyeceklerini ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Hattâ bâzılarının vazgeçmesi üzerine, üç senedir devâm eden unutulmaz acıları bırakarak, gönüllerde derin yaralar açan bu şiddetli muhâsarayı kaldırdılar.
Fakat düşmanlıklarından bir türlü vazgeçmediler, üstelik daha da sertlik gösterdiler. İslâmiyet’in yayılmasına mâni olmak için bütün yolları denediler.
Bütün bu gayretlerine rağmen İslâmiyet sür’atle yayılıyor; Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, câhiliye devrinin zulmetinden bunalan insanları kur-
140 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
tarmaya çalışıyor ve hakîkî saâdete kavuşturuyordu.
Bu saâdete kavuşanlar, kavuştukları büyük nîmete şükrediyorlar, müşriklerin
hakâretleri ve işkenceleri karşısında aslâ yılmıyorlardı. Muhammed aleyhisselâmın
mûcizelerini ve müslümanların dinlerindeki sebâtını gören nice gönüller İslâm nûru
ile aydınlanıyordu.
Ay’ın ikiye ayrılması
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin büyük mûcizelerinden biri
de Ay’ın ikiye ayrılmasıdır.
Aralarında Ebû Cehil ve Velid bin Mugîre’nin de bulunduğu bir müşrik grubu,
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize;
- Eğer, sen gerçekten peygambersen, Ay’ı yarısı Kuaykıan dağı, yarısı da Ebû
Kubeys dağı üzerinde görünmek üzere ikiye ayır!.. dediler.
Resûlullah Efendimiz de;
- Eğer bunu yaparsam îmân eder misiniz? buyurdu. Onlar;
- Evet îmân ederiz, dediler.
Resûlullah Efendimiz Ay’ın ikiye ayrılması için Allahü teâlâya duâ eylediler.
Cebrâil aleyhisselâm, hemen Sevgili Peygamberimize geldi ve;
- Ey Muhammed! Bu gece Mekkelilere, mûcizeyi seyretmeleri için haber ver,
dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, ayın ondördü, tam bedir (dolunay) yâni tam yuvarlak ve en parlak olduğu gece, Ay’ın ikiye ayrılacağını, ibret
almak isteyenlerin seyretmesini bildirdi.
O gece, Sevgili Peygamberimiz mübârek parmağı ile işâret edince, Ay ikiye ayrıldı. Biri Ebû Kubeys diğeri de Kuaykıan dağı üzerinde görüldü. Sonra tekrar gökyüzünde birleşti. Resûlullah;
- Ey Ebû Seleme bin Abdülesed, Erkâm bin Ebi’l Erkâm! Şâhid olunuz! buyurduktan sonra, yanında bulunan diğer Eshâbına da;
- Şâhid olunuz! buyurdu.
Müşrikler ise gözleriyle apaçık bir mûcize daha gördüler. Fakat sözlerinde durup
îmân etmedikleri gibi, başkalarının da îmân etmesine engel olmak için;
- Bu ancak Muhammed’in bize bir sihridir! Fakat bütün insanları da sihirleyemez ya!.. Bir de başka beldelerden gelen insanlara soralım. Bakalım onlar da aynı
hâdiseye şâhid olmuşlar mıdır? Eğer gördülerse Muhammed’in nübüvvet iddiâsı
doğrudur. Aksi takdirde bu bir sihirdir, dediler.
Gelenlerden sordular, hattâ başka yerlere adam göndererek sordurdular.
- Evet, o gece Ay’ın ikiye ayrıldığını gördük! diye herkesten aynı şeyi işittiler.
Yine inkâr ettiler. İnkârcıların başında Ebû Cehil vardı. İnsanların îmân nîmetine
kavuşmaması için;
- Ebû Tâlib’in yetiminin sihri, semâya da tesir etti!.. diyerek kalbleri ifsâd ediyordu. Onun bu inkârı üzerine Allahü teâlâ âyet-i kerîmeler indirdi.
141
Rabbim size de hidâyet nasîb etsin
Müşriklerin, müslümanlara uyguladıkları üç senelik ablukanın sona ermesinden
sonra, Habeşistân pâdişâhı Necâşinin üsküflerinden yirmi kişi Necâşiden izin alarak,
Mekke’ye doğru yola çıktılar.
Bunlar Habeşistan’a hicret eden Eshâb-ı kirâmdan İslâmiyet’i işitmişler;
İslâmiyet’i öğrenmek ve Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi görmek saâdetine kavuşmak için Mekke’ye geldiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Kâbe’de Makâm-ı İbrâhîmde
oturuyordu. İzin isteyip huzûruna geldiler. Onlardan Tapûr adındaki üsküf,
- Allahü teâlânın resûlü olduğunu söyleyen zât siz misiniz? dedi.
- Evet benim, buyurunca,
- Halkı neye dâvet ediyorsun? diye sordu.
- Şerîki olmayan Allahü teâlâya îmân etmeye çağırıyorum, buyurdu.
Sonra Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz, onlara
Kur’ân-ı kerîm okudu.
Hepsi ağlamaya başladılar. Gözyaşları sakallarını ıslatdı.
Sonra da Efendimizin dâveti üzerine son derece memnun oldular ve Tapûr üsküf
büyük bir sevinçle;
- Ben Allahü teâlâya ve senin Onun resûlü olduğuna îmân etdim, dedi. Müslüman olmakla şereflendi.
Diğer üsküfler de hemen o ânda îmân etmekle şereflendiler.
Pek çok sualler sorarak, arzu ettiklerinden daha güzel ve mükemmel cevaplar
aldılar.
Kureyşli müşrikler de etraftan onları seyrediyordu.
Memleketlerine dönmek üzere izin istediler.
Bunlar, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûrundan ayrılınca, Ebû
Cehil ve Ümeyye bin Halef, Kureyşden bir cemâ’at ile onlara dediler ki,
- Siz buraya din araştırmak için gönderildiniz. Bu kimsenin dîni hakkında haber
götürecekdiniz. Sizin hiç aklınız yok mu? Onun huzûrunda bir sâat oturdunuz ve
dîninizi değişdirdiniz. Ne söylediyse tasdîk etdiniz. O senelerdir Peygamber olduğunu söyler. Bizden birkaç akılsız ve birkaç fakîrden başka kimse inanmadı, şeklinde
hakâret dolu sözler sarfettiler.
Daha yeni Eshâb olmakla şereflenen bu kimseler;
- Allahü teâlânın size de hidâyet nasîb etmesini dileriz. Bize yaptığınız bu hakâret
ve câhilliği, biz size yapmayız. Gerçi biz, herhangi bir hakkınızı çiğnemiş değiliz.
Fakat şunu iyi bilin ki, birkaç câhilin sözüyle, kavuştuğumuz bu büyük nîmeti aslâ
kaybetmek istemeyiz, bu hak dinden dönmeyiz, diye karşılık verdiler.
85
85 İbni İshak, Sîret-i Resûl, s. 199-200; İbni Hişâm, Sîret, I, 391-392.
142 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Makâm-ı İbrâhîm
143
HÜZÜN SENESİ
Evlât acısı
Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” büyük oğlu Kâsım on yedi
aylıkken vefât etmişti.
Bu acı hâdiseden seneler sonra, diğer oğlu Abdullah da vefât etti.
Resûlullah Efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar aktığı hâlde dağa dönüp;
- Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanamaz yıkılırdın! buyurdular ve üzüntüsünü dile getirdiler.
Hazret-i Hadîce vâlidemizin;
- Yâ Resûlallah! Onlar şimdi nerededirler? sualine karşı da;
- Onlar, Cennet’tedirler, buyurdu.
Kâinâtın sultânı Sevgili Peygamberimizin iki oğlunun da vefât etmesiyle, müşrikler çok sevindiler. Ebû Cehil gibi kâfirler, bunu fırsat bilerek;
- Artık Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devâm ettirecek erkek
çocuğu kalmamıştır. Kendisi de vefât edince adı sanı unutulacaktır, diye etrafta yaygara kopardılar.
Bunun üzerine Allahü teâla, Kevser sûresini indirerek Resûlünü tesellî etti.
Meâlen;
“(Habîbim!) Hakîkat, biz sana Kevser’i verdik (Kevser havuzunu, pek çok
hayrı ihsân ettik). O hâlde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.. Doğrusu hayırsız ve nesli kesik, sana (nesli kesik deyip) dil uzatandır. (Sana ebter diyen kimsenin kendisi zürriyetsiz, şerefsiz ve namsızdır. Sana gelince, Habîbim, senin pâk
neslin, şân ve şerefin kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Âhirette de sana akla
gelmeyecek nice büyük şerefler tahsis edilmiştir)” buyuruldu.
Ebû Tâlib’in vefâtı
Resûlullah “sallallahü aleyhi vesellem” Efendimizin oğullarının vefâtından sonraki günlerde Ebû Tâlib hastalandı ve gün geçtikçe hastalığı şiddetlendi. Bunu işten
Kureyşli mûşrikler;
“Ebû Tâlib hayatta iken, Muhammed’in himâyesine çok gayret etmiş idi. Artık
göç etme zamanı yaklaştı. Son vaktinde de olsa bir ziyâretine gidelim. Zirâ Hamza
gibi eşi olmayan bir Arab merdânesi ve heybeti, pehlivanlığı ve korkusuzluğu güneş
gibi meydanda olan Ömer de müslüman oldu. Her geçen gün Arab kâbilelerinden
insanlar gelerek bölük bölük O’na tâbi oluyorlar. Böylece müslümanlar günden güne
çoğalıyor ve sesleri âlemi tutuyor. Bu vaziyete göre ya bizim onlara tâbi olmamız
veya ceng ve kıtâle hazır olmamız icâb etmektedir. Ebû Tâlib’e varıp durumu anlatalım da aramızı bulsun. O’nun dînine taarruz etmeyelim, O da bizim dînimize
saldırmasın” düşüncesiyle Ebû Tâlib’in yanına geldiler.
Ukbe, Şeybe, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef gibi tanınmış kimseler, Ebû Tâlib’in
144 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yatağının yanındaki minderlere oturdular. Dediler ki:
- Senin büyüklüğüne inanıyor, üstünlüğünü kabûl ediyoruz. Bu sebeple sana aslâ
muhâlefet etmedik. Korkarız ki, sen öldükten sonra, Muhammed bizimle uğraşır,
husûmet aramızda devâm eder. Bizi barıştır da birbirimizin dînine taarruz etmeyelim.
Ebû Tâlib, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi çağırtıp;
- Kureyş’in bütün ileri gelenleri senden, onların dînine karışmamanı ricâ ediyorlar. Bunu kâbul edersen, senin emrinde çalışırlar ve sana yardımcı olurlar, dedi.
Âlemlerin efendisi buyurdu ki:
- Ey Amca! Ben onları, ancak bir kelimeye dâvet etmek istiyorum ki, o kelime ile bütün Arablar, onlara boyun eğerler. Arab olmayanlar da cizye öderler,
buyurdu. Kureyş eşrâfına da;
- Evet! Siz, bana bir kelime söylerseniz, onunla bütün Arablara hâkim olursunuz, Arab olmayanlar da size boyun eğerler, buyurdu. Ebû Cehil;
- Olur. Onu on misli olarak söyleriz. Ne imiş o kelime? dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Lâ ilâhe illallah, derseniz ve Allahü teâladan başka tapmakta olduğunuz
putları da kaldırıp atarsanız, buyurunca, müşrikler hemen;
- Sen, bizden, bundan başka bir şey iste!... dediler.
Peygamber Efendimiz;
- Siz, güneşi getirip ellerime koyacak olsanız bile, ben sizden, bundan başkasını istemem, buyurdu.
Müşrikler;
- Yâ Ebe’l Kâsım! Çok acâib bir teklifte bulunuyorsun. Biz senin hâtırına riâyet
etmek istiyoruz; Sen, bizim hâtırımızı hoş etmiyorsun! dediler ve kalkıp gittiler.
Onlar gidince, Ebû Tâlib, Peygamber Efendimize;
- Senin Kureyş’ten istediğin şey, gâyet yerinde idi. Doğru söyledin, dedi.
Amcasının bu sözü, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi
ümitlendirdi ve Ebû Tâlib’in îmânâ geleceğini anlayıp;
- Ey Amca! Bir kere; “Lâ ilâhe illallah” de!.. Tâ ki, Kıyâmet günü sana şefâat
edeyim, buyurdu. Ebû Tâlib;
- Halkın, ölmekten korktu da onun için müslüman oldu, diyerek ayıplamalarından korkuyorum. Yoksa senin hatırını hoş ederdim, diyerek nefsine ağır geldiğini
söyledi ve hastalığının gitgide ağırlaşması üzerine vefât etti.86
Hazret-i Hadîce vâlidemizin vefâtı
Bi’setin onuncu senesinde, Ebû Tâlib’in vefâtından üç gün sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin dert ortağı, yirmi beş senelik hayat arkadaşı
olan mübârek Hazret-i Hadîce vâlidemiz de, dert ve üzüntülerle geçen üç senelik
muhâsaradan sonra, Hicret’ten üç sene önce, Ramazân ayının başında, 65 yaşında
vefât etti.87
86 Beyhekî, Delâil-ün-Nübüvve, II, 214; İbni Kesîr, Sire, II, 127.
87 Ebû Ya’la, Müsned, IV, 299, VIII, 74.
145
Fahr-i Kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Hadîce “radıyallahü anha” vâlidemizi kendi mübârek elleriyle defn eylediler. Onun ayrılığından çok
hüzünlendiler.
Aynı sene içinde Hazret-i Hadîce vâlidemizin ve amcası Ebû Tâlib’in peş peşe
vefâtı, Peygamber Efendimizi üzüntüye boğmuştu. Bundan dolayı bu seneye “Senetül-hüzn” yâni hüzün senesi denildi.
Hazret-i Hadîce vâlidemizin vefâtı, Sevgili Peygamberimizi sarsmış ve haddinden ziyâde üzmüştü. Çünkü en önce îmâna gelen ve Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizi tasdik eden o idi. Ayrıca O’nun en büyük desteği ve tesellî
vereni idi. Herkes düşman iken, o, bütün kalbini açmış ve Peygamber Efendimizin
muhabbetiyle dolmuş idi.
Bütün malını, servetini nesi varsa İslâmiyet uğruna harcamış, Sevgili Peygamberimizin hizmetini görmek için, gecesini gündüzüne katmıştı. Resûlullah’ı hiçbir
zaman üzmemiş, aslâ hatırını kırmamıştı. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz, bunu zaman zaman anlatır, böylece mübârek hanımlarının fazîletlerini
yâd ederlerdi.
Bir gün Hazret-i Hadîce, Peygamber Efendimiz dışardayken, O’nu aramak
için çıkmıştı. Cebrâil aleyhisselâm insan kıyâfetinde Hazret-i Hadîce’ye göründü.
Hazret-i Hadîce vâlidemiz, ona, Peygamber Efendimizi sormak istediyse de, düşmanlardan olma ihtimâlini düşünerek geri döndü.
Sevgili Peygamberimizi evde görünce, hâdiseyi anlattı. Fahr-i kâinat “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdu ki;
“Senin gördüğün ve beni sormak istediğin o zâtın kim olduğunu biliyor musun? O, Cebrâil (aleyhisselâm) idi. Selâmını sana bildirmemi söyledi. Şunu da
sana bildirmemi söyledi ki, Cennet’te senin için incilerden yapılmış bir binâ
hazırlanmıştır. Tabîî orada böyle üzüntülü, sıkıntılı, zahmetli ve külfetli şeyler
bulunmayacaktır.”
Cennet-ül Muallâ
Başta Hazret-i Hadice “radıyallahü anha” vâlidemiz olmak üzere bir çok Eshâb-ı
kirâmın türbelerinin bulunduğu kabristan. Bugün bu türbeleri görmek mümkün
değildir. Vehhâbî hükümeti maalesef bu güzelim tarihi eserlerin tamamını yıktırdı.
146 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ilk hanımefendisi
Hazret-i Hadîce “radıyallahü anhâ” vâlidemizin türbesi de maalesef Vehhâbî hükümetinin zulmüne uğramıştır.
Birçok islâm büyüğünün kabirlerine yaptıkları gibi onun bu güzelim türbesi de
yıktılırılıp ortadan kaldırıldı.
Hazret-i Hadîce Vâlidemizin Türbesi / Cennet-ül Muallâ
147
Birinin eli havada kaldı, biri âmâ oldu
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanların en bahtiyârlarından olan Eshâbına, bir benzeri daha bulunmayan sohbetler ederek, onların kalblerini
nûrlandırırdı. Gelen âyet-i kerîmeleri îzâh eder, anlatılmayan, anlaşılmayan hiçbir
şey bırakmazdı.
Bu arada müşriklerin de îmâna gelmesi için, toplandıkları yerlere gider, bıkmadan ve yılmadan îmâna dâvet ederdi. Bu duruma, Ebû Cehil ile Velîd bin Mugîre çok
kızar;
- Bu gidişle Muhammed, herkesi kendi dînine çevirecek, putlarımıza tapan kimse
bırakmayacak, derlerdi.
Bir gün, bu işi bitirmenin tek çâresi, âlemlerin efendisi olan Sevgili Peygamberimizi öldürmek olduğunda karar kıldılar.
Ebû Cehil, Velîd bin Mugîre’yi ve Mahzûmoğullarından birkaç delikanlıyı yanına alarak Beytullah’a geldi.
O anda Sevgili Peygamberimiz namaz kılıyordu.
Ebû Cehil, eline aldığı bir taş ile hemen ileri atıldı. Habîb-i ekrem ve Nebiyy-i
muhterem Efendimize taşı vurmak üzere elini kaldırdığı an elleri havada hareketsiz
kaldı. Hiçbir şey yapamadı ve şaşkına döndü. O hâli ile geldiği yere gitti. Müşriklerin yanına varınca, eli eski hâline döndü ve taş yere düştü.
Aynı taşı Mahzûmoğullarından biri kapıp;
- Göreceksiniz! O’nu ben öldüreceğim!.. diyerek Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimize doğru yürüdü. Yaklaşınca, bir anda gözü kör olup, etrafı göremez oldu.
Bunun üzerine, Mahzûmoğulları hep birlikte Sevgili Peygamberimize doğru ilerlediler. Peygamber Efendimize iyice yaklaştıkları an onu göremez oldular. Fakat
mübârek sesini işitiyorlardı. Sesin geldiği yere yürüdüklerinde, ses arkalarından, arkaya döndüklerinde ise, önceki yerden gelmeye başladı. Aynı hâle birkaç defa şâhid
oldular. Sonunda şaşkına dönüp, Resûlullah Efendimize hiçbir şey yapamadan orayı
terk ettiler.
Hazret-i Âişe ve Hazret-i Sevde’nin nişânı
Hazret-i Hadîce “radıyallahü anhâ” annemiz vefât edince, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin hanesini çekip çevirecek kimse kalmadı. Havle binti
Hakîm hâtûn bu hâli görüp Server-i âlemin huzuruna vardı.
- Yâ Resûlullah, sallallahü aleyhi ve sellem! Sana muvafık bir yâr ve hizmetine
layık bir nigâr lâzımdır. Eğer murâd ederseniz size bir dost taleb edeyim, dedi.
Resûlullah Efendimiz;
- Ey Havle, bu hizmete layık hâtûn nerede vardır? buyurdu. Havle,
- Bâkire dilersen dostun Ebû Bekr’in kızı Âişe’dir. Dul istersen Sevde binti Zem’a”
münasip olur, dedi.
Resûl aleyhisselâm,
- İkisini de bana iste, buyurdu.
148 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Resûlullah Efendimiz önce hazret-i Âişe ile sonra da Sevde ile nişânlandı.
Hazret-i Sevde’yi Mekke’de evine aldı. Hazret-i Âişe ile düğünü hicretin ikinci senesi Şevvâl ayında Medîne’de oldu.
Akabe mülâkatı
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” her sene, Kâbe’yi ziyârete
gelen kabîleleri dîne dâvet ediyor, onların Cehennem ateşinden kurtulup ebedî
saâdete kavuşmaları için çalışıyor ve her türlü hakârete aldırmadan, peygamberlik
vazifesini yerine getirmeye devâm ediyordu.
Kabîlelerin konak yerlerinde duruyor, gelenlere;
- Allahü teâlânın, peygamberlik vazifesini yerine getirinceye kadar beni barındıracak ve bana yardım edecek kim var? (Böylece) kendisine Cennet verilsin, buyuruyor.!
Fakat ne barındıracak ve ne de yardım edecek bir kimse bulunmuyordu.
Bi’setin onuncu senesi, Zilhicce ayı idi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz panayırda, Kâbe’yi ziyâret
için gelen Medîne halkından bir toplulukla karşılaştı. Onlara;
- Sizler kimlersiniz? diye sorunca, Medîneli ve Hazrec kabîlesinden olduklarını
söylediler.
Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in annesi Selmâ Hâtun da, Hazrec
kabîlesinin Neccâroğulları koluna mensupdu. Peygamberimiz, Hazrecli bu altı kişi
ile Akabe’de bir müddet oturup, onlara İbrâhim sûresinin 35-52. âyet-i kerîmelerini
okudu ve İslâmiyet’i anlattı. Bu dîne girmeleri için dâvette bulundu.
Kabîlesinin büyüklerinden ve Medîne’de yaşayan yahudilerden, yakında bir peygamberin geleceğini duyan bu insanlar, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
kendilerini dîne çağırınca, birbirlerine bakıştılar. Sonra;
- Yahudilerin haber verdiği, işte bu peygamberdir! diye aralarında konuştular.
Medîne’de öteden beri Evs ve Hazrec kabîleleri, yahudilere düşman idiler, fırsat
buldukça birbirlerine saldırırlardı. Yahudilerden önce müslüman olup, İslâmiyetle
şereflenirlerse, onlara gâlip geleceklerine ve Medîne’den çıkaracaklarına inanıyorlardı.
Bu sebeple hemen Resûlullah’ın huzûrunda Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldular. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize de;
- Yâ Resûlallah! Biz, kavmimizi, yahudilere karşı savaşır hâlde bırakmıştık. Ümîd
edilir ki, Allahü teâlâ, onları da zât-ı âliniz sâyesinde îmân etmekle şereflendirir.
Biz, döner dönmez onları ve kavmimizi senin peygamberliğini kabûl etmeye dâvet
edeceğiz. Bu dinden kabûl ettiğimiz şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer Allahü teâlâ
onları bu din üzerinde toplayıp birleştirirse, senden daha azîz ve şerefli kimse olmaz,
dediler.
Bu altı kişi gerçekten inanmış, Allahü teâlânın Peygamberimize tebliğ ettiklerini
kabûl ve tasdik etmişlerdi.
Gelecek yıl Zilhicce ayında tekrar gelmek üzere, yurtlarına dönmek için Peygamberimizden izin alıp ayrıldılar.
149
Yeni müslüman olan bu altı kişi; Ukbe bin Âmir, Es’ad bin Zürâre, Avf bin
Hâris, Râfi’ bin Mâlik, Kutbe bin Âmir, Câbir bin Abdullah radıyallahü anhüm
idiler.88
Müslüman olan altı kişi Medîne’ye kavimlerinin yanına dönünce, hemen
İslâmiyet’ten ve Peygamberimizden anlatmaya; halkı, İslâm dînine girmeleri için
dâvete başladılar. Bunda o kadar ileri gittiler ki; Medîne’de, içinde Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin ve İslâmiyet’in konuşulmadığı bir ev kalmadı.
Böylece İslâmiyet, Hazrec kabîlesi arasında yayıldığı gibi, Evs kabîlesinden bâzı
kimseler de müslüman oldular.
Tâiflileri îmâna dâveti
Mekkeli müşrikler Sevgili Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” pek
çok mûcizeler gördükleri hâlde inadlarından îmân etmiyorlar, üstelik müslüman olan
çocuklarına, kardeşlerine, akrabâ ve arkadaşlarına eziyet ve zulümden geri kalmıyorlardı. Onların gittikçe şiddetlenen bu zulüm ve işkencelerine, Sevgili Peygamberimiz çok üzüldüler. Mekke yakınlarında bulunan Tâif’e giderek, halkını İslâm’a
dâvet etmeyi düşündüler.
Bu sebeple, yanlarına Zeyd bin Hârise’yi ”radıyallahü anh” alıp Tâif’e vardılar.
Tâif’in ileri gelenlerinden Amr’ın oğulları; Abd-i Yâlîl, Habîb ve Mes’ûd ile görüştüler. Onlara İslâm’ı anlatıp, Allahü teâlâya îmân etmelerini istediler. Onlar îmân
etmedikleri gibi, hakârette bulundular, üstelik;
88 İbni Hişâm, Sîret, I, 429-431; İbni Sa’d, Tabakât, I, 219-220; İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, IX, 82.
Mekke-Tâif Yolculuğu
150 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Allah peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı? Memleketimizden çık git de, nereye istersen oraya git!.. Senin kavmin, söylediklerini kabûl
etmedi de onun için buraya geldin değil mi? Yemin ederiz ki, biz de senden uzak
duracağız. Hiçbir isteğini kabûl etmeyeceğiz, dediler.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, onların yanından üzüntü ile
ayrıldılar.
Sakîf kabîlesini bir ay İslâmiyet’e dâvet ettiler, fakat hiç biri îmân etmediği gibi,
ayrıca alay ettiler, işkence yaptılar ve yuhaladılar.
Çocukları ve gençleri, geçeceği yol kenarlarına dizerek taşa tuttular ve üzerine
saldırttılar.
Tâifli gençlerin attığı taşlara, Hazret-i Zeyd, vücûdunu siper ederek Peygamber
Efendimize bir zarar gelmesini önlemeye çalışıyordu.
Zeyd hazretleri, Sevgili Peygamberimizin etrafında dört dönüyor, taşların O’na
değmemesi için çırpınıyordu.
O’nun mübârek vücûduna bir zarar gelmesin diye kendisine gelen taşlara aldırmıyordu.
Canını bugünlerde fedâ etmek için fırsat beklemiyor muydu?
İşte, Âlemlerin efendisini taşlıyorlar, eziyet, işkence yaparak yurtlarından
çıkarmaya çalışıyorlardı.
Hazret-i Zeyd, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi korumak için
sağa-sola koşturdukça, taşlar; başına, vücûduna, ayaklarına birbiri peşinden değiyordu.
Hazret-i Zeyd’in her tarafı kan içinde kalmıştı.
Sevgili Peygamberini korumak için varını yoğunu harcıyor, taş atan zâlimlere
karşı âvâzı çıktığı kadar;
- Yapmayın!..
Vurmayın!..
O âlemlerin efendisidir!
Resûlullah’tır O!..
Benim vücûdumu parça parça yapın, fakat Peygamberime bir zarar gelmesin!.. diye bağırıyordu.
Zeyd bin Hârise’yi aşarak “sallallahü aleyhi ve sellem” Resûlullah Efendimize
gelen taşlar, Efendimizin mübârek ayaklarını kan içinde bırakmıştı.
Oradan ayrıldılar...
Sevgili Peygamberimiz, üzüntülü, yorgun ve yaralı bir hâlde yola koyuldular.
Utbe ve Şeybe ismindeki iki kardeşin bağına yaklaştılar.
Orada, bütün mü’minlerin canlarını fedâ etmek istediği Resûlullah Efendimiz,
mübârek ayaklarından akan kanları sildiler. Abdest alıp, ağacın altında iki rekat namaz kıldılar. Sonra mübârek ellerini kaldırıp münâcâtta bulundular.
Bu hâli, bağ sâhipleri seyrediyordu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin başına gelenleri görmüşler,
garibliğine şâhid olmuşlardı. Merhamet damarları harekete geldi. Addâs ismindeki
köleleri ile üzüm gönderdiler.
151
Sevgili Peygamberimiz, üzümü yerken Besmele çekti. Üzümü getiren köle hıristiyan idi. Besmeleyi işitince şaşırdı.
- Yıllardır buralardayım, kimseden böyle bir söz duymadım. Bu nasıl kelâmdır?
diye sordu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Sen neredensin? buyurdu.
Addâs;
- Nineveliyim, dedi.
Resûlullah Efendimiz;
- Yunus’un (aleyhisselâm) memleketinden imişsin, buyurdu.
Addâs;
- Sen Yûnus’u nereden tanıyorsun? Onu, buralarda kimse bilmez, dedi.
Resûlullah;
- O, benim kardeşimdir. O da, benim gibi peygamber idi, buyurdu.
Addâs;
- Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sâhibi yalancı olamaz. Ben inandım ki, Sen
Allah’ın Resûlüsün, dedi. Müslüman oldu;
- Yâ Resûlullah! Yıllardır bu zâlimlere, bu yalancılara kölelik ettim. Herkesin
hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok. Dünyâlık toplamak ve
şehvetlerini tatmin için her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan nefret ediyorum. Sizinle birlikte gitmek, size hizmetle şereflenmek, câhillerin, ahmakların size yapacağı
saygısızlıklara hedef olmak, mübârek vücûdunuzu korumak için fedâ olmak istiyorum, dedi.89
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, tebessüm ederek;
- Şimdi efendilerinin yanında kal! Az zaman sonra, adımı her yerde işitirsin.
O zaman bana gel, buyurdu.
89 İbni Sa’d, Tabakât, I, 42; İbni Kesîr, Bidâye, III, 135-137.
Mescid-i Addâs
152 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bir müddet istirâhat edip, Mekke’ye yürüdüler. Mekke’ye iki konaklık bir mesâfe
kaldığında, bir bulutun kendilerini gölgelemekte olduğunu gördüler. Dikkatle baktıklarında, Cebrâil aleyhisselâm olduğunu anladılar.
Bu hâdiseyle alâkalı olarak Hazret-i Âişe vâlidemiz Sevgili Peygamberimize;
- Yâ Resûlullah! Senin başından Uhud gününden daha ızdıraplı bir gün geçti mi?
diye sormuştu da, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz şöyle cevap
vermişti:
- Vallahi senin kavminden öyle cefâ çektim ki, Uhud gazâsında bulunan
kâfirlerden onu çekmedim. İbn-i Abd-i Yâlîl bin Abd-i Külâl’e nefsimi arz ettiğimde (yâni nübüvvetimi bildirip onu dîne dâvet ettiğimde) kabûl etmedi. Yanlarından öyle büyük bir ızdırapla ayrıldım ki, tâ Karn-ı Seâlib denilen yere
varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı yukarı kaldırdım. Bir bulutun üzerime gölgesini saldığını gördüm. Baktım ki, bulutun içinde, Cebrâil
(aleyhisselâm) duruyor.
Bana nidâ edip dedi ki:
- Yâ Muhammed! Hak teâlâ hazretleri, kavminin senin hakkındaki sözlerini
işitti. Seni korumak istemediklerine de vâkıf oldu. Sana dağlara me’mûr olan
şu meleği gönderdi ki, ne istersen ona emredersin.
O melek de bana nidâ edip selâm verdikten sonra;
- Yâ Muhammed! Hak teâlâ hazretleri Cibril’in dediği gibi, dağların meleği olan beni sana gönderdi ki, ne istersen bana emredesin. Emrine âmâdeyim.
Eğer şu iki yalçın dağın (Kuaykıan dağı ile Ebû Kubeys dağının) Mekkeliler
üzerine kapanırcasına birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri tamamıyla ezmesini)
istiyorsan, emret kavuşturayım, dedi.
Ben râzı olmadım ve dedim ki:
Zülmecâz Panayırının kurulduğu yer
153
- (Hayır! Ben âlemlere rahmet olarak gönderildim) Allahü teâlânın bu müşriklerin sulbünden, yalnız cenâb-ı Hakk’a ibâdet eden ve Allahü teâlaya hiçbir şeyi
ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarması için duâ ederim.”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Tâif’den Mekke’ye dönerken, Nahle mevkiinde birazcık istirâhat buyurdular. Bir ara namaza durmuşlardı.
Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken, Sevgili Peygamberimizin okuduğu
Kur’ân-ı kerîm âyetlerini duyunca, durup dinlediler.
Sonra Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizle görüşüp müslüman
oldular. Peygamber Efendimiz onlara;
- Kavminize varınca, benim îmâna dâvetimi onlara da söyleyin. Onları da
îmâna dâvet edin, buyurdu.
O cinnîler, kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnîlerin hepsi îmân ettiler.90
Mekke’ye yaklaştığında, mü’minler Resûlullah Efendimize,
“Kureyşliler, Tâifdeki alçakların size yaptıkları fenâ muameleleri öğrendi. Şimdi
teşrîf ederseniz, zulümlerini artırabilirler” diye haber gönderdiler.
Peygamber Efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” Hirâ’ya vardığında birini, Süheyl bin Amr’a gönderip himâyesine almasını rica etti. O nasibsiz kabul etmeyince
Mut’im bin Adî’ye haber gönderdi. O bu ricayı kabul etti. Habîb-i ekrem ve Nebiyy-i
muhterem Efendimiz, Mut’im bin Adî’nin himâyesinde Mekke’ye geldi. Mut’im de
bu hâli Kureyşlilere bildirdi. Resûlullah Beyt-i şerîfi tavaf edip Hacer-i esvedi öptü.
Birkaç gün sonra Mut’im’e:
- Daha fazla senin himâyende kalmıyayım, dedi.
Mut’im de kabul etti. Cenâb-ı Hak, Habîbini kendi himâyesinde hıfz eyledi.
90 İbni Sa’d, Tabakât, I, 212.
Nahle Vâdisi
154 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
“Lâ ilâhe illallah” diyerek kurtulunuz
Resûl aleyhisselâm, insanları hak yola dâvet etmeye devâm etti. Bu durum karşısında, müşrikler yine azıtıp eskisinden daha çok işkence ve zulüm yapmaya başladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize,
- Kâbe’yi ziyâret zamanında, ziyârete gelen Arab kabîleleriyle görüşüp, onları İslâm’a dâvet etmesini, emreyledi.
Sevgili Peygamberimiz, bu emir üzerine, Mekke civârında kurulan Zülmecâz,
Ukâz ve Mecenne panayırlarına gitmeye başladı.
Sık sık oralara gidip kabîleleri,
“Allahü teâlânın birliğine ve O’na ibâdet etmeye dâvet eder, kendisinin peygamber olduğunu kabûl etmelerini söylerdi. Kabûl ettikleri takdirde, Cenâb-ı
Hakk’ın, onlara Cennet’i vereceğini bildirirdi.”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, yalvarırcasına yaptığı bu
dâvetlere, ne yazık ki, hiç birisi kulak asmaz, bâzıları kaba davranır, hakârette bulunur, bâzıları da suratını asıp kötü sözler sarfederdi. Kureyş müşrikleri de O’nu takib
ederek gittikleri kabîleleri ifsâd ederlerdi.
Rebîa bin Abbad şöyle anlattı:
- Genç idim. Babamla berâber Minâ’ya gitmiştik. Resûl aleyhisselâm, Arab
kabîlelerinin kondukları yere varır;
- Ey filân oğulları! Taptığınız şu putları atarak, Allahü teâlâya hiçbir ortak
koşmadan ibâdet etmenizi, bana inanıp beni tasdik etmenizi, Hak teâlâ tarafından gönderilmiş olduğum vazifeyi açıklayıp yerine getirinceye kadar beni
korumanızı size emreden Allahü teâlânın resûlüyüm!... buyururdu.
Peşi sıra giden şaşı gözlü, örgülü saçlı bir adam da;
- Ey filân oğulları! Bu sizi, putlarımız Lât ve Uzzâ’ya tapmaktan men edip, kendisinin uydurduğu bir dîne dâvet ediyor!.. Sakınınız. Onu dinlemeyiniz ve O’na itâat
etmeyiniz!.. diyordu.
Ben babama;
- Bu zâtı tâkip eden kimdir? diye sordum.
- Amcası Ebû Leheb’dir, dedi.
Târık bin Abdullah da şöyle anlattı:
- Resûl aleyhisselâmı Zülmecâz panayırında görmüştüm. İnsanların duyması için,
yüksek sesle;
- Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah (Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur)” deyiniz de
kurtulunuz, buyurarak sesleniyordu.
O’nu takip eden bir kimse de eline geçirdiği taşları ayaklarına atarak;
- Ey cemâat! İnanmayınız!.. O’ndan sakınınız! Çünkü O yalancıdır!.. diyordu.
Öyle ki, değen taşlar mübârek ayaklarını kanatmıştı da, O hâlâ yılmadan, yorulmadan dâvetine devâm ediyordu.
- Bu genç kimdir? diye sordular. Birisi;
155
- Abdülmüttalib oğullarından bir gençtir, cevabını verdi.
- Taş atan kim? diye sorduklarında;
- Amcası Ebû Leheb, dedi.
Müdrik bin Münib, babasından, o da dedesinden nakl etti ve dedi ki:
- Babamla Minâ’ya gelip konaklamıştık. Bir toplulukla karşılaştık. Bir kimse onlara;
- Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah, deyiniz de kurtulunuz, buyuruyordu.
Etrafındaki insanlardan bâzıları O’nun, o güzel yüzüne tükürüyor, bâzıları başına
toprak saçıyor, bâzıları da küfredip çeşitli hakâretlerde bulunuyordu. Bu hâl öğleye
kadar devâm etti. Bu sırada bir kız çocuğu elinde su kabı ile oraya geldi. O’nu o
hâlde görünce ağlamaya başladı.
O kimse, su içtikten sonra kıza dönüp;
- Ey kızım. Baban hakkında; tuzağa düşürülüp öldürülecek, zillete uğrayacak diye korkma! buyurdu.
- Sonra biz orada bulunanlara “Bu kimse ve o kız kimdir?” diye sorduk.
- Bu, Abdülmuttalip oğullarından Muhammed’dir, yanındaki de kızı Zeyneb’dir,
dediler.”
Sa’îd bin Yahyâ bin Sa’îd Emevî, babasından nakletti:
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir gün Ukâz panayırına
gitti. Benî Âmir kabîlesine varıp, onlara;
- Ey Benî Âmir! Sizde, size sığınan kimselere himâye nasıldır? diye sordular.
Onlar da;
- Bize hiç kimse laf atamaz, habersiz ateşimizden ısınamaz!.. dediler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Ben, Allahü teâlânın resûlüyüm. Yanınıza geldiğim zaman, Rabbimin, bana
verdiği peygamberlik vazifesini insanlara ulaştırıncaya kadar beni korur musunuz? buyurdu. Onlar;
- Sen, Kureyş’ten kimlerdensin? diye sordular.
Efendimiz:
- Abdülmuttaliboğullarındanım, buyurunca, onlar;
- Mâdem ki, Abdülmuttaliboğullarındansın, niçin onlar seni korumuyorlar? dediler.
Resûlullah Efendimiz de;
- Beni yalanlayanların önde geleni onlar oldular, buyurdu.
Benî Âmir topluluğu dediler ki:
- Ey Muhammed! Biz seni ne reddederiz, ne de getirdiklerine îmân ederiz. Ancak,
sen, peygamberlik vazifeni insanlara ulaştırıncaya kadar seni koruruz.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onların yanına oturdu. O sırada Benî
Âmir’in ileri gelenlerinden Beyhara bin Fâris, panayırda alışverişini bitirip yanlarına geldiğinde, oradakilere, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi
göstererek;
- Bu kimdir? diye sordu. Onlar da;
156 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Muhammed bin Abdullah’dır, dediler. Beyhara;
- Sizin O’nunla ne işiniz var ki, yanınıza oturttunuz? deyince;
- Bize sığındı, Allah’ın resûlü olduğunu söylüyor ve peygamberlik vazifesini insanlara tebliğ edinceye kadar, kendisini korumamızı istiyor, dediler.
Bunun üzerine Beyhara, Peygamber Efendimize dönüp;
- Seni korumağa kalkmamız, bütün Arabların okuna göğsümüzü hedef tutmamız
demektir, dedi ve kavmine de;
- Yurtlarına, sizden daha kötü bir şeyle dönen bir kâbile yoktur. Demek siz, bütün
Arablarla savaşacak, onların okuna vücûdunuzu hedef tutacaksınız ha!.. Eğer kavmi,
O’nda bir hayır görseydi, önce kendileri korurdu. Siz, kavminin yalanlayıp yanlarından uzaklaştırdığı kimseyi barındırmaya, O’na yardım etmeye kalkıyorsunuz!.. Çok
yanlış düşünüyorsunuz!... dedi.
Sonra Sevgili Peygamberimize dönüp;
- Derhâl aramızdan ayrılıp kavmine dön!.. Yemîn ederim ki, kavmimin arasında
olmasaydın, şimdi senin boynunu vururdum!.. demek bedbahtlığında bulundu.
Bu sözler üzerine, Âlemlerin efendisi büyük bir üzüntü içerisinde devesine bindi.
O küstah Beyhara, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi devesinden
düşürdü.
Bu hâdiseyi gören Eshâb-ı kirâmdan Dabââ binti Âmir isminde bir hanım feryâd
edip;
- Allahü teâlânın Habîbine, şu yapılanı nasıl revâ görüyorsunuz? Benim hâtırım
için Resûlullah’ı bunların elinden kurtaracak yok mudur? diyerek akrabâlarına seslendi.
Amcaoğullarından üç kişi hemen bahtsız Beyhara’nın üzerine yürüdü.
Beyhara’nın kavminden iki kişi ona yardım etmek istediyse de, diğerleri Beyhara’yı
ve yardımcılarını hırpalayıp dövdüler.
Bu durumu tâkibeden Sevgili Peygamberimiz, kendisi için dövüşen o üç kimse
için;
- Yâ Rabbî! Bu kimselere bereketini ihsân eyle! Beyhara ve yardımcıları için
de;
- Yâ Rabbî! Bunları da rahmetinden uzaklaştır, diye duâ ettiler.
Hayır duâ buyurduğu kimseler, müslüman olmakla şereflenirken, diğerleri de
kâfir olarak can verdiler.
Benî Âmir kabîlesi mensupları, memleketlerine döndüklerinde, kabîlelerindeki,
semâvî kitapları okumuş yaşlı bir kimseye, Mekke’de başlarından geçenleri anlattılar. O kimse, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin ismini duyunca;
- Ey Benî Âmir! Siz ne yaptınız? İsmâiloğullarından hiç biri şimdiye kadar yalan
yere peygamberlik dâvâsında bulunmamıştır. Muhakkak ki, O’nun söylediği doğru
ve hak idi. Kaçırılan bu fırsatı artık telâfî etmek çok zordur!.. diyerek onları kınadı.
157
Mİ’RÂC
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” gerek Hac için gelenlere,
gerekse Mekke’ye ve panayırlara alış-veriş için gelenlerden gördüğü herkese ve her
kabîleye İslâm’ı anlatıyordu.
Kendisini himâye edip, insanlara İslâm’ı tebliğ etmesinde yardımcı olmalarını
istiyor, fakat hiç kimse müslüman olmadıkları gibi, himâye etmeye de yanaşmıyorlardı. Ayrıca hakâret, zulüm, işkence ve alay edip, yalanlıyorlardı.
Mekkeli müşrikler, devamlı peşlerinde geziyor, Kâbe’yi ziyârete gelen insanların
müslüman olmasını engelledikleri gibi, Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimize zulüm etmekten geri durmuyorlardı.
Gündüzleri hep böyle geçiyor, gece geç vakitlere kadar bu hâl devâm ediyordu.
Resûlullah Efendimiz için artık gidilecek bir yer yoktu. Her taraf düşman idi. Birkaç
ay Mekke’de çok sıkıntılı geçdi.
Receb-i şerifin 27. gecesi doğruca amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümm-i Hânî’nin, Ebû
Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Âlemlerin efendisi Sevgili Peygamberimiz
çok yorgun, aç, susuz, üzüntülü ve pek hüzünlü idi.
Ümm-i Hânî, o zaman îmân etmemişti.
- Kimdir o, deyince Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Amcan oğlu Muhammed’im. Kabûl edersen, misâfir geldim, buyurdu.
Ümm-i Hânî;
- Senin gibi doğru sözlü, emîn, asîl, şerefli misâfire can fedâ olsun. Yalnız,
teşrîfinizi önceden bildirseydiniz, bir şeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek bir şeyim
yok, dedi. Resûlullah Efendimiz;
- Yiyecek, içecek istemem. Hiç biri gözümde yok. Rabbime ibâdet etmek,
yalvarmak için bir yer bana yetişir, buyurdu.
Ümm-i Hânî, Sevgili Peygamberimizi içeri alıp; bir hasır, leğen ve ibrik verdi.
Gelen misâfire ikrâm etmek, onu düşmandan korumak, Arablar için en şerefli
vazife sayılırdı. Bir evdeki misâfire zarar gelmesi, ev sâhibi için büyük yüz karası
olurdu. Ümm-i Hânî,
- Bunun Mekke’de düşmanları çok. Hattâ öldürmek isteyenler var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar O’nu gözeteyim, diye düşündü.
Babasının kılıcını alıp, evin etrafında dolaşmağa başladı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, o gün çok incinmişti. Abdest
alıp, Rabbine yalvarmaya, af dilemeye, kulların îmâna gelip, saâdete kavuşmaları
için duâya başladı.
Çok yorgun, aç ve üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.
O anda Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma;
- Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübârek bedenini, nâzik kalbini çok
incittim. Bu hâlde, yine bana yalvarıyor. Benden başka hiçbir şey düşünmüyor.
Git, Habîbimi getir! Cennet’imi, Cehennemimi göster.
O’na ve O’nu sevenlere hazırladığım nîmetleri görsün. O’na inanmayan-
158 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
lara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile O’nu incitenlere hazırladığım azâbları
görsün. O’nu ben tesellî edeceğim. O’nun nâzik kalbinin yaralarını ben saracağım, buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm hemen Cennet’e girdi. Cennet’te otlayan ve alınlarında Muhammed aleyhisselâm yazılı binlerce Burak adı verilen merkepten büyük katırdan küçük, beyaz renkli, yüzü insan yüzüne benzeyen hayvanlar gördü. Onlardan bir tanesiyle yeryüzüne inmeyi düşünmüştü. Fakat kenarda mahzun hâlde duran bir Burak vardı.
Başını eğmiş ağlıyordu. Merak edip yanına vardı ve niçin ağladığını sordu. Burak,
- Kırkbin sene önce Muhammed aleyhisselâmın mübârek ismini işittim. Ona âşık
oldum. Onun hasretiyle yanarım. Onun muhabbetinden yemek içmek aklıma gelmez. Acaba mübârek cemalini görmek nasip olur mu diye hüzünlenirim, dedi.
Cebrâil aleyhisselâm Burak’ın Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize olan aşkına şahit olunca onu yanına aldı. Bir anda yeryüzüne indiler. Burak’ı
Kabe-i muazzamanın yanında bir yere bağladı.
Cebrâil aleyhisselâm, Resûlullah Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına gelince, O’nu mışıl mışıl uyur buldu. Uyandırmağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi.
Mübârek ayağının altını öptü. Kalbi, kanı olmadığı için, soğuk dudakları Resûlullah
Efendimizi uyandırdı.
Cebrâil aleyhisselâmı hemen tanıdı ve;
- Ey Cebrâil kardeşim! Böyle vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir hatâ mı ettim.
Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı bir haber mi getirdin? buyurdu ve Rabbinin
darılacağından çok korktu.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Ey bütün yaratılmışların en üstünü!
Ey Yaratanın sevgilisi,
Ey peygamberlerin efendisi, iyilikler menba’ı, üstünlükler kaynağı olan
şerefli ve büyük Peygamber!
Rabbin sana selâm ediyor ve seni kendisine çağırıyor.
Lütfen kalk gidelim, dedi.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” abdest aldılar.
Cebrâil aleyhisselâm, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
mübârek başına nûrdan bir imâme koydu, üzerine nûrdan bir elbise giydirdi, mübârek
beline yâkuttan bir kemer taktı. Mübârek eline dört yüz inci ile süslü zümrütten bir
asâ verdi. Her inci, Zühre yıldızı gibi parlardı. Mübârek ayağına yeşil zümrütten
nâlın giydirdi.
Sonra el ele tutuşup Kâbe’ye geldiler. Burada Cebrâil aleyhisselâm, Sevgili
Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân dolu bir tas getirip
içine boşalttı ve göğsünü kapattı.
Sonra Cebrâil aleyhisselâm, Cennet’ten getirdiği Burak adındaki beyaz hayvanı
işâret ederek;
- Yâ Resûlallah! Buna bin! Bütün melekler yolunu bekliyorlar, dedi.
Bu sırada Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize bir hüzün çöktü
159
ve tefekküre daldı. O anda Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma;
- Ey Cebrâil! Suâl eyle! Habîbim niçin mahzûn duruyor? diye hitap edince,
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” cevap buyurdular ki:
- Ben bu kadar izzet ve ikrâm gördüm. Hâtırıma geldi ki, kıyâmet günü zayıf
olan ümmetimin hâli nasıl olur? Elli bin yıl, Arasat meydanında yayan olarak
bunca günâhlarını nasıl çekerler ve otuz bin yıllık yol olan sıratı nasıl geçerler?
Fermân-ı ilâhî geldi ki:
- Ey Habîbim! Hâtırını hoş tut. Senin ümmetine elli bin yıllık vakti bir an
gibi ederim. Üzülme, buyurdu.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Burak’ın yanına gelip binmek istedi. Burak huysuzluk edip,
- Bana Allahü teâlânın Habibi olan Muhammed aleyhisselâm’dan başkası binemez, diye arz etti. Sevgili Peygamberimiz,
- Muhammed Resûlullah benim, buyurdular. Cebrâil aleyhisselâm hemen,
- Ey Burak! Evet. Bu Muhammed aleyhisselâmdır, deyince Burak çok mahcup
oldu. Mahcubiyetinden yere çöktü. Peygamber Efendimiz üzerine bindi. Burak çok
hızlı gidiyor, bir adımda gözün gördüğü yerin ötesine ulaşıyordu.
Yolculuk esnâsında Cebrâil aleyhisselâm Sevgili Peygamberimize bâzı konak
yerlerinde inip namaz kılmasını söyledi.
Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun üzerine tam üç defa inerek namaz kıldı. Cebrâil aleyhisselâm da,
- Yâ Resûlallah, bu namaz kıldığın yerlerin neresi olduğunu biliyor musun?
diye sordu. Hemen peşinden cevâbını kendisi vererek;
- İlk indiği yerin Medîne olduğunu ve bu şehre hicret edeceğini haber verdi.
Öteki yerlerin de sıra ile Hazret-i Mûsâ’nın Allahü teâlâ ile cihetsiz ve bilinmeyen bir şekilde konuştuğu Tûr-i Sînâ olduğunu, son olarak da Îsâ aleyhisselâmın
doğduğu Beyt-i Lahm’da namaz kıldığını haber verdi.
Sonra Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’ya geldiler.
Mescid-i Aksâ’da, Cebrâil aleyhisselâm bir kayayı parmağı ile delerek Burak’ı
bağladı. Geçmiş peygamberlerden bâzısının rûhları insan şeklinde toplanmışlardı.
Cemâatle namaz için;
Âdem, Nûh ve İbrâhim peygamberlere (aleyhimüsselâm) imâm olmaları sıra ile
söylendi. Özür dileyerek kabûl etmediler.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Sen varken başkası imâm olamaz, diyerek Habîbullah’ı ileri sürdü.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, peygamberlere imâm olup,
iki rekat namaz kıldırdılar. Bundan sonra olan hâdiseyi kendileri şöyle naklettiler:
- Cebrâil (aleyhisselâm) bana bir kap Cennet şarâbı, bir kap da süt getirdi. Sütü aldım. Cebrâil (aleyhisselâm) bana, fıtratı (iki cihân saâdetini) seçtin
dedi. Daha sonra iki bardak daha sundular. Biri su, biri bal, ikisinden de içtim.
Cebrâil; “Bal, ümmetinin kıyâmete kadar devâm edeceğine, su da, ümmetinin
günâhlarından temizlenmesine işârettir, dedi. Sonra berâberce göğe yükseldik.
Cebrâil (aleyhisselâm) kapıyı çaldı.
160 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Sen kimsin? dediler.
- Ben Cebrâil’im.
- Peki yanındaki kim?”
- O da Muhammed’dir (aleyhisselâm).
- O’na (göğe çıkmak için vahiy ve Mi’râc dâveti) gönderildi mi?
- Evet, gönderildi, dedi.
- Merhaba gelen zâta! Bu gelen kişi ne güzel yolcu? dediler
Ve hemen kapı açıldı ve kendimi Âdem’in (aleyhisselâm) karşısında buldum.
Bana “Merhaba” dedi ve duâ etti... Âdem aleyhisselâmın sağında ve solunda
birtakım insanların ruhları karaltı hâlinde duruyordu. Âdem aleyhisselâm sağına baktıkça gülümsüyor, soluna baktıkça da ağlıyordu. Cebrail aleyhisselâm,
İsrâ ve Mi’râc
161
“Yâ Resûlallah, bu karaltılar da, Âdem’in zürriyyetinden gelen çocuklarının
ruhlarıdır. Şu sağda olanlar Cennetlik, solda olanlar da Cehennemliktirler! Sağ
tarafa bakınca gülümsüyor, sol tarafa bakınca da ağlıyor! diye arz etti.
Burada çok melekler gördüm. Hepsi kıyamda huşû ve hudû ile durmuşlar “Sübbûhün kuddûsün rabb-ül-melâiketi ver-rûh” zikriyle meşgûldüler.
Cebrâil’e sordum; “Bu meleklerin ibâdeti bu mudur?” “Evet. Bunlar yaratılalıdan beri, tâ kıyâmete kadar kıyâm üzere olurlar. Hak teâlâdan dile ki, bu
ibâdeti ümmetine nasîb etsin” dedi. Hak teâlâdan diledim. Duâmı kabûl etti.
Namazda olan kıyâm odur.
(Orada) bir cemâate uğradım. Melekler onların başlarını ezerler, tekrar eski
hâlini alır. Yine döverler, yine eskisi gibi olurdu. “Bunlar kimlerdir?” dedim.
“Cumâ’yı ve cemâati terk edenlerdir. Rükû ve secdeleri tamam yapmayanlardır” dedi.
Bir cemâat gördüm. Aç ve çıplak idiler. Zebânîler onları Cehennem’de otlamağa sürerlerdi. “Bunlar kimlerdir?” dedim. “Fakirlere merhamet etmeyenler
ve zekât vermiyenlerdir” dedi.
Bir cemâate uğradım. Önlerine nefis yemekler koymuşlar. Bir yanda da leş
duruyor. O nefis yemekleri bırakmış, leşi yerlerdi. “Bunlar kimlerdir?” dedim.
“Bunlar, helâli terk edip, harâma meyl eden erkek ve kadınlardır. Helâl malları
varken, harâm yiyen kimselerdir” dedi.
Arkasındaki yükün çokluğundan harekete mecâli kalmamış olan (bir takım)
kimseler gördüm. O hâliyle halka seslenip, üzerine biraz daha yük koymalarını
istiyorlardı. “Bunlar kimlerdir?” dedim. “Bu kimseler, emânete hıyânet edenlerdir. İnsanların hakkını almış iken, yine zulmederler” dedi.
Kendi etlerini kesip yiyen bir grup insana uğradık. “Bunlar kimlerdir?” dedim. Cebrâil (aleyhisselâm); “Bunlar gıybet edenler ve söz taşıyanlardır” dedi.
Yüzleri siyah, gözleri gök, üst dudakları alınlarına erişmiş, alt dudakları
ayaklarına sarkmış, ağızlarından kan ve irin akmakta olan bir grup insan gördüm. Onlara, ateşten kadehlerle Cehennem’den akan zehirli kan ve irin içirirler, onlar merkepler gibi bağırırlar idi. “Bunlar kimlerdir?” dedim. “Bunlar
içki içenlerdir” dedi.
Bir grup insanlara rastladık, dilleri kafalarından çekilmiş, şekilleri değiştirilip hınzır (domuz) sûretine tebdil olmuş olarak azâb olunurlar. Cebrâil
(aleyhisselâm) “Bunlar yalan yere şâhitlik yapanlardır” dedi.
Başka bir kavme rastladık. Karınları şişmiş ve aşağı sarkmış, renkleri gök
olmuş, el ve ayakları bağlanmış, yerlerinden kalkamazlar. Cibrîl’e bunları sordum. “Bunlar fâiz yiyenlerdir” dedi.91
Bir kısım kadınlara rastladık. Yüzleri siyah, gözleri gök. Ateşten elbise giydirmişler. Melekler onlara ateşten gürzlerle vururlar. Onlar köpek ve hınzırlar
gibi bağrışırlar. “Bunlar kimlerdir?” dedim. Cibrîl; “Bunlar zinâ edenler ve
kocalarını inciten kadınlardır” dedi
Bir cemâat gördüm. Çok kalabalık idi. Cehennem vâdilerinde haps edilmiş91 İbni Sa’d, Tabakât, I, 212.
162 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
lerdi. Ateş, onları yakar, tekrar dirilirler, tekrar yakardı. “Bunlar kimlerdir?”
dedim. “Bunlar babalarına âsî olanlardır” dedi.
Bir cemâate uğradım. Ekin ekerler ve bir anda yetişip başak verir. “Bunlar
kimlerdir?” dedim. Cebrâil; “Allahü teâlâ için ibâdet edenlerdir” dedi.
Bir deryâya vardım. Bu deryânın acâib hâlini anlatmak mümkün değildir.
Sütten beyaz olup dağlar gibi dalgaları vardı. “Bu deryâ nedir?” dedim. “Bu
deryânın adı Hayat Denizi’dir. Hak teâlâ ölüleri dirilteceği zaman, bu deryâdan
yağmur yağdırır. Çürümüş, dağılmış bedenler dirilip, ot biter gibi mezârdan
kalkarlar” dedi...
Sonra ikinci kat göğe çıktık. Cebrâil (aleyhisselâm) yine kapıyı çaldı. Denildi ki: “Sen kimsin?” “Ben Cebrâil’im”, “Peki yanındaki kim?” “O da Muhammed aleyhisselâmdır.” “O’na vahy ve Mi’râc dâveti gönderildi mi?” “Evet
geldi” dedi. “Merhâbâ gelen zâta. Bu gelen kişi ne güzel yolcu” denildi ve
hemen kapı açıldı. Kendimi teyze çocukları Îsâ ile Yahyâ bin Zekeriyyâ’nın
(aleyhimesselâm) yanında buldum. Bana; “Merhâbâ” dediler. Ve duâda bulundular... (İsâ aleyhisselâm orta boylu, beyaz buğday benizliydi.)
Meleklerden bir cemâate rastladım. Saf bağlayıp durmuşlar, cümlesi rükûda
idi. Kendilerine mahsus bir tesbîhleri vardı. Devamlı olarak rükûda dururlar,
başlarını kaldırıp, yukarı bakmazlar. Cebrâil (aleyhisselâm); “Bu meleklerin
ibâdeti böyledir. Hak teâlâdan iste de ümmetine nasîb olsun” dedi. Duâ ettim.
Kabûl buyurup, namazda rükûu ihsân eyledi.
Sonra üçüncü kat göğe çıktık. Aynı suâl ve cevaptan sonra, kapı açıldı ve
kendimi Yûsuf’un (aleyhisselâm) yanında buldum. Baktım ki kendisine güzelliğin yarısı verilmiş. Bana “Merhâbâ” dedi ve duâ etti...
Çok melekler gördüm. Saf hâlinde, cümlesi secdede idiler. Yaratılalıdan beri
secdede olup, kendilerine mahsus tesbîh ile tesbîh ederler. Cebrâil (aleyhisselâm);
“Bu meleklerin ibâdeti böyledir. Allahü teâlâdan iste ki, bu ameli ümmetine
müyesser eylesin” dedi. Hak teâlâdan diledim. Kabûl edip namazda size nasîb
eyledi.
Dördüncü kat göğe eriştim. Saf gümüşten yapılmış, nûrdan bir kapısı
var. Nûrdan bir kilit vurmuşlar. Kilidin üzerinde, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” yazılı idi. Aynı suâl ve cevaptan sonra kendimi, İdrîs’in
(aleyhisselâm) yanında buldum. Bana “Merhâbâ” dedi ve duâda bulundu. Allahü teâlâ, O’nun hakkında (meâlen); “Biz O’nu yüksek bir mekâna ref’ettik”
buyurmuştur.92 (Meryem sûresi: 57)
Bir melek gördüm. Bir kürsî üzerine oturmuş, gamlı ve üzüntülü idi. Etrafında o kadar çok melek vardı ki, sayısını ancak cenâb-ı Hak bilir. Sağında nûrânî
melekler gördüm. Yeşiller giymişler, çok güzel kokuları var. Her birinin güzelliğinden yüzlerine bakılmaz. Sol tarafında ağızlarından ateşler saçan melekler
vardı. Önlerinde ateşten mızrak ve kamçılar var. Öyle gözleri var ki, bakmağa
tâkat getirilmez. Taht üzerinde oturan meleğin, başından ayağına kadar gözleri
var. Dâimâ önündeki deftere bakar, bir an ondan gözünü ayırmazdı. Önünde
92 Meryem 19/57.
163
bir ağaç vardı. Her yaprağında bir kişinin ismi yazılmıştı. Önünde leğen gibi bir
şey vardı. Kâh sağ eliyle ondan bir şey alıp sağındaki nûrânî meleklere teslîm
eder, kâh sol eliyle bir şey alıp solundaki zulmânî meleklere verirdi. (Bu) meleğe nazar edince, kalbime bir korku geldi. Cebrâil’e; “Bu melek kimdir?” dedim. “Azrâil’dir. Bunun yüzünü görmeğe kimsenin tâkatı yetmez” dedi. Yanına
varıp; “Ey Azrâil! Bu, âhir zaman peygamberidir ve Allahü teâlânın habîbî,
sevgilisidir” dedi. Azrâil (aleyhisselâm) başını kaldırıp tebessüm etti. Kalkıp
bana tâzim etti; “Merhâbâ! Hak teâlâ senden daha şerefli bir kimse yaratmadı.
Ümmetin de, cümle ümmetlerden üstündür. Ben senin ümmetine, baba ve analarından daha çok acırım” dedi. “Senden bir ricâm vardır. Ümmetim zayıftır.
Onlara yumuşak davranasın. Rûhlarını rıfk ile alasın” dedim. “Seni en son peygamber olarak gönderen ve kendine habîb kılan Allahü teâlânın hakkı için, Allahü teâlâ gece ve gündüzde yetmiş kerre; “Ümmet-i Muhammed’in rûhlarını
yumuşaklıkla ve kolaylıkla al ve işlerini lütf ile gör” diye emreder. Bunun için
ben de senin ümmetine, ana ve babalarından daha ziyâde şefkat ederim” dedi.
Sonra beşinci kat göğe çıktık, orada Hârûn’la (aleyhisselâm) karşılaştık.
Bana “Merhâbâ” dedi ve hayır duâda bulundu.
Beşinci kat gök meleklerinin ibâdetlerini gördüm. Cümlesi ayakta duruyor
ve ayaklarının parmaklarına nazar ediyor, aslâ başka yere bakmıyor, yüksek
sesle tesbîh ediyorlardı. Cebrâil’den (aleyhisselâm); “Bu meleklerin ibâdeti
böyle midir?” diye sordum. “Evet, Hak teâlâdan dile de, bu ibâdeti ümmetine
nasîb eylesin” dedi. Duâ ettim. Cenâb-ı Hak ihsân etti.
Sonra altıncı kat göğe çıktık. Orada Mûsâ (aleyhisselâm) ile karşılaştık. Bana
“Merhâbâ” dedi ve hayır duâda bulundu. Sonra yedinci kat göğe yükseldik,
aynı soru-cevaptan sonra İbrâhim’i (aleyhisselâm) Beyt-i Ma’mûr’a arkasını
dayamış olarak buldum. O Beyt-i Ma’mûr ki, her gün oraya yetmiş bin melek giriyor (bir daha sıraları gelmiyor). İbrâhim’e (aleyhisselâm) selâm verdim.
Selâmımı aldı. “Merhâbâ sâlih peygamber, sâlih oğul” dedi. (Sonra;) “Yâ Muhammed! Cennet’in yeri gâyet lâtif ve toprağı temizdir. Ümmetine söyle, oraya
çok ağaç diksinler” dedi. “Cennet’e ağaç nasıl dikilir?” dedim. “Lâ havle velâ
kuvvete illâ billah” (Bir rivâyette ise); “Sübhânallahi velhamdülillahi ve lâ ilâhe
illallahü vallahü ekber” tesbîhini okuyarak” dedi.
(Cebrâil aleyhisselâm) sonra beni, Sidret-ül-müntehâ’ya götürdü. Sidret-ülmüntehâ, kökü altıncı kat gökte, gövdesi ve dalları yedinci kat göğün üzerinde,
yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri de kuleler gibi idi.93 Sanki gölgesiyle bütün gökleri ve Cennet’i gölgeleyen bir ağaçtır. O Allahü teâlânın celâl ve azamet
nûrunun tecelli etmesiyle renklere bürünüyor, yakut, zümrüt veya onun benzeri cevherlerle süsleniyor, güzelleşiyordu ki, Allahü teâlânın yaratmış olduğu
mahlûkâtından, hiç kimse onun güzelliğini anlatamaz.
Cebrâil (aleyhisselâm), Sidret-ül müntehâ’nın ilerisine iletti ve bana
vedâ eyledi. Dedim ki: “Ey Cebrâil! Beni yalnız mı bırakıyorsun?” Cebrâil
(aleyhisselâm) ızdırâba düştü. Hak teâlânın heybetinden titremeğe başladı ve;
93 Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 164; IV, 208; Beyhekî, Sünen, I, 265; Kâdî İyâd, Şifâ-i şerîf, s. 179.
164 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
“Yâ Muhammed! Eğer bir adım (daha) atarsam, Allahü teâlânın azametinden
helâk olurum. Bütün vücûdum yanar, yok olur” dedi.
Âlemlerin efendisi buraya kadar Cebrâil aleyhisselâm ile gelmişti. Cebrâil
aleyhisselâm, burada kendisini, yaratılmış olduğu sûret üzere altı yüzbin kanadını açmış, her bir kanadında inciler, yâkutlar saçılır bir hâlde Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimize gösterdi. Sonra ziyâsı güneşten daha parlak, Refref
adında yeşil bir Cennet yaygısı geldi. Durmadan Allahü teâlânın zikriyle meşgûl
oluyor, bulunduğu âlemi tesbîh sedâsı dolduruyordu.
Peygamber Efendimize selâm verdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz Refref’in üzerine oturdu. Bir anda çok yükseklere çıktılar, hicâb denilen
yetmiş bin perdeden geçtiler. Her hicâb arası çok uzak idi. Her perdede vazifeli melekler vardı. Refref Peygamber Efendimizi birer birer o perdelerden geçirdi. Böylece; kürsî, arş ve rûh âlemlerini aştılar.
Habîb-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
her bir perdeden geçerken;
- Korkma yâ Muhammed! Yaklaş, yaklaş! diye emredildiğini duyuyordu.
Öyle yakın oldu ki, Kâbe-kavseyn makâmına erişti.
Bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, Allahü teâlânın dilediği
yüksekliklere ulaştı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak rü’yet hâsıl
oldu, yâni Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, ortamsız olarak
Rabbi ile konuştu. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı nîmetlere
kavuştu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât’ında buyuruyor ki:
“O Server aleyhissalâtü vesselâm, Mi’râc gecesinde, Rabbini dünyâda görmedi.
Âhirette gördü. Çünkü, Resûl aleyhisselâm o gece, zaman ve mekân çevresinden
dışarı çıktı. Ezelî ve ebedî bir ân buldu. Başlangıcı ve sonu, bir nokta olarak gördü. Cennet’e gideceklerin, binlerce sene sonra, Cennet’e gidişlerini ve Cennet’te
oluşlarını o gece gördü. İşte o makamdaki görmek, dünyâda görmek değildir.
Âhiret görmesi ile görmektir.”
Allahü teâlâ Peygamber Efendimize;
- Rabbini senâ eyle! buyurduğunda, O hemen;
- Ettehiyyâtü lillahi vessalevâtü vettayyibât (Yâni, bütün lisânlar ile olan
medhler, övgüler ve senâlar, beden ile olan hizmetler ve tâatler, mal ile olan iyilikler
ve ihsânlar Allahü teâlâ için olsun), dedi.
Önce Allahü teâlâ, Habîbine gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, mekânsız olarak;
- Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. (Ey Resûlüm!
Selâmım, bereketim ve rahmetim senin üzerine olsun), buyurarak, selâm verdi.
Peygamber“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn (Yâ Rabbi! Bize ve sâlih kullarına
da selâm olsun), diye cevap verdiler.
Bunu işiten melekler hep bir ağızdan;
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve
resûlühü (Gözümle görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Allahü teâlâdan başka ibâdete
165
lâyık bir ilah yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve resûlüdür), dediler.
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem;
- Esselâmü aleynâ, deyince Allahü teâla;
- Ey Habîbim! Burada ikimizden başka kimse yoktur. Niçin aleynâ (bize) dedin? buyurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ İlâhi! Ümmetimin bedenleri gerçi benimle değildir. Lâkin rûhları benimledir. Nazar-ı inâyetim ve kemâl-i himmetim onlardan uzak değildir. Bana
selâm verdin, beni cümle kötülüklerden uzak eyledin. Âhir zaman fitnesine uğramış, o fakir, dertli ümmetimi, bu büyük ikrâm ve ihsânlardan nasıl mahrûm
edeyim? Böyle nîmetten onları nasıl nasipsiz kılayım? diye cevap verdi.
Allahü teâlâ buyurdu ki;
- Ey Habîbim! Bu gece benim misâfirimsin. Dile benden, ne istersin?
Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem;
- Ümmetimi isterim (yâ Rabbî!), dedi.
Rivâyete göre bu şekilde Hâk teâlâ, bu suali yedi yüz defa tekrarladı. Resûlullah
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” hepsinde
- Ümmetimi isterim, diye cevap verdi. Allahü teâlâ;
- Hep ümmetini istersin, buyurunca, O;
- Ey Rabbim! Dileyen benim, veren sensin. Cümle ümmetimi bana bağışla,
diye taleb etti. Cenâb-ı Hak;
- Eğer ümmetinin hepsini bu gece sana bağışlarsam, benim rahmetim ve
senin izzetin zâhir olmaz. Bir kısmını bu gece sana bağışladım. İki kısmını tehir
ettim. Kıyâmet günü sen dileyesin, ben bağışlıyayım. Tâ ki, benim rahmetim ve
senin izzetin (şerefin) belli olsun, buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki:
“O gece (Mi’râc gecesi), Allahü teâlâdan cümle ümmetimin hesabını bana
ısmarlamasını istedim. Hâk teâlâ buyurdu ki:
“Yâ Muhammed! Bundan murâdın odur ki, hiç kimse, ümmetinin kabahatlerine muttali olmasın. Benim murâdım odur ki, sen şefkatli peygambersin,
yabancılara olduğu gibi senden dahî kabahatleri ve çirkin işleri örtülü olsun.
Yâ Muhammed! Sen onların yol göstericisisin. Ben onların Rabbiyim. Sen onları yeni gördün. Ben ezelden ebede kadar onlara nazar ettim ve nazar ederim.
Yâ Muhammed! Eğer senin ümmetin ile söyleşmeyi sevmeseydim, kıyâmet
günü onları hesaba çekmezdim. Büyük ve küçük hiçbir günâhlarını sormazdım.”
Allahü teâlâ buyurdu ki:
“Yâ Muhammed! Mübârek gözünü aç ve ayağının altına nazar eyle.” Baktım, bir avuç toprak gördüm. Hâk teâlâ buyurdu ki:
“Cümle var olan şeyler senin ayağının toprağıdır. O toprağı mı dostun
huzûruna getirdin? Bir dost eteğine bulaşan tozu bağışlamaktan bana, senin
ümmetini bağışlamak daha kolaydır.”
166 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Ümmetini sana verdim ey Habîb!
Cennetimi onlara kıldım nasîb.
Yâ Habîbim nedir ol kim diledin,
Bir avuç toprağa minnet mi eyledin?
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki:
“Hâk teâlâya bir nice suâller ettim. Cevabını işittim. Suâl ettiğime pişmân
oldum. (Bunlardan bâzıları şunlardır:)
“Yâ Rabbi! Cebrâil’e altı yüz bin kanat verdin. Buna karşı bana olan ihsânın
nedir?” Hâk teâlâ buyurdu ki:
“Senin bir kılın bana Cebrâil’in altı yüz bin kanadından sevgilidir. Senin bir
kılının sebebiyle, binlerce âsî günahkârı kıyâmet günü âzâd ederim.
Yâ Muhammed! Cebrâil kanadını açsa, doğu ile batı arasını doldurur. Sen
şefâat etsen, doğu ile batı arası âsî dolu olsa, hepsini sana bağışlarım.”
Dedim ki: “Pederim Âdem’e (aleyhisselâm) karşı melekleri secde ettirdin.
Buna karşı, bana olan ikrâmın nedir?”
Hak teâlâ buyurdu ki:
“Meleklerin, Âdem’e karşı secde etmeleri, senin nûrunun, onun alnında olması sebebiyledir.
Yâ Muhammed! Sana ondan üstün şey verdim. İsmini ismime yakîn eyledim
ve Arş-ı âlâ üstüne yazdım. O zaman Âdem yaratılmamış idi, nâmı ve nişânı
yok idi. Senin ismini gökler kapısında, hicâblar üzerinde, Cennetler kapısında,
köşkler ve ağaçlarda, Cennet’in her yerinde yazdım. Cennet’te, üzerinde “Lâ
ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” yazılmış olmayan hiçbir şey yok idi. Bu
mertebe, Âdem’e verilen mertebeden daha üstündür.”
Ben sana âşık olunca ey şerîf!
Senin olmaz mı dü âlem ey latîf!
Zâtıma mir’ât edindim zâtını,
Bile yazdım adım ile adını
- Yâ Rabbî! Nûh’a (aleyhisselâm) gemi verdin. Buna karşı bana ne ihsân eyledin? Buyurdu ki:
- Sana Burâk verdim ki, bir gecede yerden Arş’a eriştirdim. Cennet ve Cehennem’i gördün. Ümmetine de mescidler verdim ki, kıyâmet günü gemilere biner gibi ümmetin o mescidlere binip, Sırat’ı göz açıp yumacak kadar zamanda
geçip Cehennem’den halâs olurlar.
- Yâ Rabbî! İsrâil oğullarına kudret helvası ile bıldırcına benzer kuş eti indirdin.
Hak teâlâ buyurdu ki:
- Sana ve ümmetine, dünyâ ve âhiret nîmetini ihsân ettim. İsrâiloğullarının
şekillerini, insan sûretinden; ayı, maymun ve hınzır sûretine çevirdim. Senin
167
ümmetinin hiç birini öyle yapmadım. Onların amelleri gibi amel etseler dahî,
bu belâyı onlara revâ görmedim.
Yâ Muhammed! Sana bir sûre verdim ki, ona benzer bir sûre Tevrât’ta
ve İncîl’de yoktur. O sûre Fâtiha sûresidir. Her kim o sûreyi okusa, vücûdu
Cehennem’e harâm olur. O kimsenin ana ve babasının azâbını hafifletirim.
Yâ Muhammed! Ben, senden ekrem (kıymetli, üstün, şerefli) kimse yaratmadım. Sana ve ümmetine gecede ve gündüzde elli vakit namaz farz ettim.
Yâ Muhammed! Her kim benim birliğimi kabûl ederse ve bana ortak koşmaz ise Cennet onlarındır. Böyle olan ümmetine Cehennem’i harâm ettim.
Ümmetine karşı rahmetim, gadabımı aşmıştır.
Yâ Muhammed! Benim katımda cümle halktan ekremsin, şereflisin. Kıyâmet
günü sana o kadar ikrâmlar yaparım ki, cümle âlem hayret ederler.
Ey Habîbim! Sen Cennet’e girmeyince, sâir enbiyâya ve ümmetlerine yasaktır. Senin ümmetin girmeyince, gayri ümmet girmez.
Yâ Muhammed! İster misin ki, senin ve ümmetin için neler hazırladım göresin?
- İsterim yâ Rabbî! dedim. İsrâfil’e hitâp edip;
- Ey İsrâfil! Kulum ve emînim ve resûlüm Cebrâil’e de ki, Habîbimi Cennet’e
iletip, Habîbim ve ümmeti için Cennet’te neler hazırladım ise göstersin. Tâ ki,
mübârek hatırı endişeden halâs ola, buyurdu.
Âlemlerin efendisi olan Sevgili Peygamberimiz, İsrâfil aleyhisselâm ile birlikte
Cebrâil aleyhisselâmın yanına geldiler. Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için
Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber Efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” Cennet’e
götürdü. Melekler, ellerinde biri hulle, diğeri nûr dolu tabaklarla bekliyorlardı.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Yâ Resûlallah! Bunlar, Âdem aleyhisselâmdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar.
Kıyâmet günü hazretin ve ümmetin, Allahü teâlânın emriyle Cennet’in eşiğine
ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır, dedi.
Cennet’te vazifeli olan Rıdvân ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize müjdeler verdi ve;
- Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer peygamberlerin ümmetlerine
vermek için Cennet’i üç kısım etti, dedi ve Cennet’in her tarafını gezdirdi.
Habîb’i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdular ki:
- Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş’ın yukarısında akar. Bir yerden
su, süt, hamr ve bal çıkar. Aslâ birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevâhir, balçığı amber, otları zaferân idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyâde idi. Çevresinde
kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o
ırmaktan içse, Hâk teâlânın rızâsına mazhar olur. Cebrâil’e;
- Bu ırmak nedir? diye sordum.
- Kevser’dir. Hâk teâlâ onu sana vermiştir. Sekiz Cennet’te olan bostanlara
bu Kevserden sular akar, dedi.
168 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- O ırmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. Cebrâil’e sual ettim.
- Senin hatunlarının menzilleridir, dedi.
O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi ve cümlesi avaz
edip, envâ-i nağmeler ile terennüm ederlerdi. Derlerdi ki:
- Biz sevinçli ve neş’eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz donanmışız, hiç üryân
olmayız. Biz gençleriz, hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep
böyleyiz, hiç ölmeyiz.
- Saâdet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedâları her yeri
kaplar. Öyle hoş sesleri vardır ki, o nağmeler, dünyâya gelseydi, ölüm ve mihnet
dünyâda olmazdı. Cebrâil dedi ki:
- Bunların yüzlerini görmek ister misin?
- İsterim, dedim.
- Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel sûretler gördüm ki, eğer bütün
ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten beyaz, yanakları yâkuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi
ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi. Saçları gâyet siyah, kimi örülmüş, kimi
toplanmış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına
kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu. Cebrâil;
- Bunlar, senin ümmetin içindir, dedi.”
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki:
- Sekiz Cennet’in bağ ve bostanını ve her türlü nîmetlerini gördüm. Cehennem’i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi. Cebrâil elimi tutup,
Cehennem’in en büyük meleği Mâlik’e götürdü.
- Ey Mâlik! Hazret-i Muhammed, düşmanların Cehennem’deki yerlerini
görmek ister, O’na Cehennem’i göster, dedi.
- Mâlik, Cehennem’in üzerinden örtüsünü açınca, Cehennem öyle kaynamaya ve kabarmaya başladı ki, Peygamber Efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm”
Cehennem’in her şeyi yakalayıp yakıvereceğini, Cehennem’deki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan bazılarını da yakinen gördü.
Mâlik, Cehennem’in diğer tabakalarını açtı. Yedi tabaka (nın hepsini) gördü.
Yedinci tabakaya Hâviye derler. Onun azâbı, diğer tabakalardan kat kat ziyâde
idi. Mâlik’e sual ettim:
- Bu tabaka hangi tâifeye azâb olunur? Mâlik;
- Fir’avn ve Kârun ve senin ümmetinin münâfıklarına azâb olunur” dedi.
Altıncı tabaka Lazy’dir. Orada, müşriklere (hiç dini olmayanlara) azâb olunur.
Beşinci tabaka Hutame’dir. Orada, ateşe, öküze tapanlara, budistlere azâb olunur. Dördüncü tabaka Cahîm’dir. Orada; güneşe, yıldızlara tapanlara azâb
olunur. Üçüncü tabaka Sekar’dır. Orada, hıristiyanlara azâb olunur. İkinci tabaka Saîr’dir. Orada yahudilere azâb olunur.
Birinci tabaka Cehennem’dir. Bunun azâbı öbür tabakaların azâbından az
idi. (Buna rağmen) orada ateşten yetmişbin deryâ gördüm. Her bir deryâ o ka-
169
dar büyük idi ki, eğer yerleri ve gökleri bir deryâya atsalar ve bir meleğe emretseler, bin yıl arasa bulmak mümkün olmazdı. Zebâniler (Cehennem’de vazifeli
melekler) öyle azametli idi ki, eğer onlardan biri, yerleri ve gökleri ağzının bir
kenarına koysa, hiç belli olmazdı. O deryâlar dalgalanıp, korkunç sedâlar hâsıl
olurdu. Eğer o sesten dünyâya az bir ses gelseydi, bütün canlılar helâk olurdu.
- Bu tabaka hangi tâife içindir? diye suâl ettim. Mâlik cevâp vermedi. Tekrar
sual ettim. Sükût etti...
Cebrâil, Mâlik’e;
- Senden cevap bekliyor, dedi. O da;
- Beni mâzur gör, diye özür diledi. Ben;
- Her ne ise cevap ver ki, bugün tedâriki mümkün ola, dedim. Mâlik;
- Yâ Resûlallah! Senin ümmetinin âsîleri içindir, onlara nasihat eyle. Tâ ki
bu korkunç yerden kendilerini korusunlar. Vücutlarını böyle azâba sürükleyecek şeylerden kaçınsınlar. O gün ben âsîlere merhamet etmem. Ne aksakallı
ihtiyarlarına, ne de gençlerine şefkat göstermem, dedi.
Âlemlerin efendisi ağlamaya başladı. Mübârek başından sarığını çıkarıp, şefâate
ve (Allahü teâlâya) yalvarmaya başladı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azâba tâkat
getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar ağladı ki, Cebrâil aleyhisselâm ve cümle
melekler de berâber ağlaştılar.
Allahü teâlâdan hitap geldi ki:
- Ey Habîbim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duân
kabûl olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, murâdına eriştirdim. Sana öyle bir
makam veririm ki, pek çok sayıda âsîleri, senin şefâatin ile bağışlarım. Tâ ki,
sen yeter diyesin.
Ey Habîbim! Her kim, benim emrimi tutarsa azâb ve cezâdan kurtulur, rahmetime nâil olur. Cennet’te beni görmek şerefine kavuşur. Sana ve ümmetine
gecede ve gündüzde elli vakit namaz farz ettim.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” devâm ederek;
- O makamdan (sonra) Arş’a eriştim. Semâvâttan geçip, Mûsâ’nın (aleyhisselâm) bulunduğu makâma geldim. Bana;
- Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi? dedi. Ben de,
- Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı, dedim.
- Rabbine dön, biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından
kalkamaz. Ben İsrâil oğullarını denedim ve yokladım, dedi.
Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki:
- Yâ Rabbî! Ümmetimden (bu emri) biraz hafif eyle! Bunun üzerine elli vakitten sâdece beş vakit indirdi. Mûsâ’ya (aleyhisselâm) döndüm ve (beş vakit
indirdi), dedim. Dedi ki:
- Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz. Böylece Mûsâ (aleyhisselâm) ile Rabbimin arasında gidip geldim
ve nihâyet Allahü teâlâ şöyle buyurdu:
- Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevâb vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zîrâ her kim bir sevâbı kastedip de yapamaz-
170 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
sa, onun için bir sevâb yazılır. Fakat yaparsa, bire mukâbil tam on sevâb yazılır.
Fakat bir günâha kastedip yapmazsa, hiçbir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir
günâh olarak kayda geçer.
Sonra Mûsâ’ya (aleyhisselâm) inip durumu anlattım. Yine;
- Dön, biraz daha hafifletmesini dile, dedi. Bunun üzerine ona;
- Rabbime çok münâcâtta bulunduğum için artık utanıyorum dedim, buyurdular.94
Allahü teâlâ böylece Sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla yaralanan
mübârek kalbini, tesellî eyledi. Hiçbir mahlûkuna vermediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamayacağı nîmetleri, O’na ihsân eyledi.
İnandım! Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah
Âlemlerin efendisi, sonra bir
anda Kudüs’e ve oradan Mekke’-i
mükerreme’ye gitmek üzere, Mescid-i
Aksa kapısına bağlanan Burak’a binip
Mekke’ye döndü. Peygamber Efendimiz, Kudüs’ten Mekke’ye gelirken,
Kureyş’in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı.
Mekke-i mükerreme’de, Ümm-i
Hâni’nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi. Dışarda
dolaşan Ümm-i Hâni uyuklamış, bir
şeyden haberi olmamıştı.
Resûlullah Efendimiz, “sallallahü
aleyhi ve sellem”, sabah olunca Mi’racını
Ümm-i Hâni’ye anlattıktan sonra,
- Sabahleyin Kâbe’ye gidip bunu
anlatacağım, buyurdu.
Ümm-i Hâni hazretleri,
- Ey amcamın oğlu! Sakın bunu
Kureyşlilere söyleme! Onlar seni yalanlarlar ve seni üzerler. Îmânı zayıf
olanlar buna inanmaz, dinden çıkarlar.
Müşrikler de zâten bunu bekliyor, onların îmânlarını bozarlar. Şu ânda müslümanlar az. Müslümanların biraz güçlendiği, kuvvetlendiği zaman anlatsan nasıl
olur? diye arz etti.
Âlemlerin Efendisi, kâinatın Sultanının verdiği tarihî cevap,
- Vallahi ben bunu onlara söyleyeceğim. Bugün çürük olan, yarın da
çürüktür. Ben bu İslâmiyet’i, îmânı sağlam olanlarla kuracağım. Eğer bana
94 Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 164; IV, 208; Beyhekî, Sünen, I, 265; Kâdî İyâd, Şifâ-i şerîf, s. 179.
171
hâlâ tereddüdü olan varsa, ayrılsın gitsin. Benim onlarla işim olmaz, buyurdu.
Çürük, her zaman çürüktür. Bugün olmazsa yarın çürür. Sonra çürüyeceğine
şimdiden çürüsün ki, ona güvenerek yola çıkmayalım. Sağlam olanlar bize yeter
buyurarak sabahleyin Kâbe’ye gittiler, başladılar anlatmağa.
Müşrikler, “Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış” diye alay ettiler müslümân
olmağa niyyeti olanlar da tereddüte düştüler. Müşriklerden bâzıları sevinerek, Hazret-i
Ebû Bekr’in “radıyallahü anh” evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir
tüccâr olduğunu gâyet iyi biliyorlardı. Kapıya çıkınca;
- Ey Ebû Bekr! Sen çok kere Kudüs’e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke’den
Kudüs’e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer? diye sordular. Hazret-i Ebû Bekr;
- İyi biliyorum. Bir aydan fazla, dedi. Bu söze sevinen kâfir gürûhu;
- Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülüp, alay ederek ve Hazret-i
Ebû Bekr’in de kendileri gibi düşüneceğini umarak;
- Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı,
dediler. Hazret-i Ebû Bekr’e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar.
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin mübârek adını işitince, hiç aklına mantığına vurmadan,
- O ne söylediyse doğru söylemiştir. Onda aslâ hiç tereddüdüm ve şübhem
yoktur ve olamaz, deyip içeri girdi.
İlk Kıblemiz - Mescid-i Aksâ / Kudüs
172 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kâfirler şaşkınlık içinde;
- Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekr’e sihir yapmış, diyerek geri döndüler.
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” hemen Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle;
- Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübârek yüzünü görmekle,
kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nîmetlendirdiği için Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur.
İnandım. Canım sana fedâ olsun! dedi.
Hazret-i Ebû Bekr’in sözleri kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar.
Şüpheye düşen, îmânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz o gün, Ebû Bekr’e;
- Sıddîk, dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi.95
Bu hâle çok kızan kâfirler, mü’minlerin kuvvetli îmânına, Peygamber Efendimizin her sözüne hemen inanmalarına, onun çevresinde pervâne gibi dönmelerine dayanamadılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi mahcup ve mağlûb
etmek için, imtihân etmeye başladılar.
- Yâ Muhammed! Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım, mescidin kaç kapısı,
kaç penceresi var? gibi sorular sordular.
Resûlullah Efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, Hazret-i Ebû Bekr;
- Öyledir yâ Resûlullah, derdi.
Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz edebinden,
hayâsından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki;
- Mescid-i Aksâ’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O
anda, Cebrâil (aleyhisselâm) Mescid-i Aksâ’yı gözümün önüne getirdi. Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum.
Resûlullah Efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi.
- İnşâallah Çarşamba günü gelirler, buyurdu.
Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke’ye ulaştı. Kervandakilere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl
mü’minlerin îmânını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığı da gittikçe arttı.96
Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27’sinde Cumâ gecesi vukû bulan bu
mûcizeye Mi’râc denir. Resûlullah, Mi’râca rûh ve bedeni ile uyanık bir hâlde
çıktı. Mi’râc gecesinde O’na nice ilâhi hakikâtler gösterildi ve beş vakit namaz bu
gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara sûresinin son iki âyet-i kerîmesi ihsân edildi.
Mi’râc; Kur’ân-ı kerîmde, İsrâ sûresinin 1. âyeti, Necm sûresinin ilk âyetleri ve bâzı
hâdis-i şerîflerde bildirilmektedir.97
95 İbni Sa’d, Tabakât, I, 144.
96 İbni Sa’d, Tabakât, I, 215.
97 Buhârî, Menâkıbul-Ensâr, 42; Tirmizî, Tefsîrü’l-Kur’ân, 20; İbni Hişâm, Sîret, I, 403; Beyhekî, Sünen, I,
255; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 208.
173
Sevgili Peygamberimiz Mi’râcdan sonra Eshâbına Cennet’i anlatırken buyurdular ki:
- Yâ Ebâ Bekr! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nîmetleri müşâhede ettim.
Hazret-i Ebû Bekr de;
- O köşk ve köşkün sâhibi sana fedâ olsun yâ Resûlullah, dedi.
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazret-i Ömer’e dönerek;
- Yâ Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yâkuttan idi. O köşkte çok hûriler var
idi. Fakat içeri girmedim. Senin gayretini düşündüm, buyurdular.
Hazret-i Ömer, çok ağladı. Gözyaşları arasında;
- Anam-babam canım sana fedâ olsun yâ Resûlullah! Senden de gayret, kıskanmak olur mu, dedi.
Daha sonra Hazret-i Osman’a buyurdular ki:
- Yâ Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet’te köşkünü görüp seni düşündüm.
Hazret-i Ali’ye buyurdular ki:
- Yâ Ali! Senin sûretini dördüncü semâda gördüm. Cebrâil’e sual ettim. Dedi
ki “Yâ Resûlullah! Melekler Hazret-i Ali’yi görmeğe âşık oldular. Hak teâlâ,
onun sûretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyâret
eder, bereketlenirler.” Sonra senin köşküne girdim. Bir ağaçtan bir yemiş kokladım. Ondan bir hûri çıktı, yüzüne perde çekti.” Sen kimsin ve kiminsin? dedim. Amcan oğlu Ali için yaratıldım yâ Resûlallah! dedi.”
Mi’râc gecesinin sabahında Cebrâil aleyhisselâm gelerek Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imâm olarak kıldırdı.
Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki:
“Cebrâil (aleyhisselâm) Kâbe kapısı yanında iki gün bana imâm oldu. İkimiz,
fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca)
akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık.
İkinci günü de, sabah namazını hava aydınlanınca, öğleyi her şeyin gölgesi
kendi boyunun iki katı olunca, ikindiyi bundan hemen sonra, akşamı oruç bozulduğu zaman, yatsıyı gecenin üçte biri olunca kıldık.
Sonra; “Yâ Muhammed! Senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri
budur. Ümmetin, beş vakit namazın her birini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar” dedi.”98
Namaz vakitleri böylece bildirildikten sonra, Habeşistan’a da haber gönderilerek
beş vakit namazı kılmaları ve farz olduğundan itibaren kılmaya başladıkları vakte
kadar olan namazlarını kazâ etmeleri bildirildi.
98 Hâkim, Müstedrek, IV, 648-649; İbni Hişâm, Sîret, I, 403-404; İbni Sa’d, Tabakât, I, 213-215
174 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
AKABE BÎ’ATLARI
Birinci Akabe bî’atı (sözleşmesi)
Bi’setin onbirinci senesi Zilhicce ayı:
Es’ad bin Zürâre onbir arkadaşıyla hac zamanı yine Mekke’ye geldiler. Âlemlerin
efendisi ile bir önceki görüşmelerinin üzerinden tam bir sene geçmişti.
O sene, müşrikler, müslümanlara her senekinden daha fazla ezâ ve cefâda bulunuyorlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi devamlı tâkib ediyorlar, O’nunla konuşan herkese işkence yapıyorlardı.
Bunu öğrenen Medîneliler, Peygamber Efendimizle gece vakti Akabe mevkiinde
görüşmek üzere söz aldılar. Gece olunca buluştular. Bağlılıklarını arzedip, Sevgili
Peygamberimizin bütün emir ve isteklerine teslîm olacaklarına söz vererek, bî’at
ettiler.
Bu sözleşmede;
“Allahü teâlâya ortak koşmayacaklarına, zinâ yapmayacaklarına, hırsızlık
etmeyeceklerine, iftirâdan kaçınacaklarına, ayıplanmak ve rızık korkusuyla
çocuklarını öldürmeyeceklerine” dâir taahhüdde bulundular.99
Sevgili Peygamberimiz, ikisi Evs kabîlesine, diğerleri de Hazrec kabîlesine mensub olan bu 12 kişiyi kabîlelerine temsilci yaptı. Bunlar, kabîlelerine İslâmiyet’i anlatıp, onlar adına Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize karşı kefîl
olacaklardı. Es’ad bin Zürâre de, hepsi adına temsilci tâyin edilmişti “radıyallahü
anhüm.”
99 İbni Sa’d, Tabakât, I, 220.
Akabe bî’atının yapıldığı yerde inşa edilen Mescid-i Bey’
175
Medîne’de doğan güneş
Birinci Akabe bî’atından (sözleşmesinden) sonra, Medîne’ye dönen Hazret-i
Es’ad bin Zürâre ve arkadaşları, kabîlelerine gece-gündüz İslâmiyet’i anlatarak hak
dîne dâvet ettiler. Bu dâvet netîcesinde, İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayılmaya
başladı. Öyle ki, daha önce birbirine düşman olan Evs ve Hazrec kabîleleri bir araya
gelmiş, İslâmiyet’i daha iyi öğrenebilmek için Resûlullah Efendimizden bir muallim
istemişlerdi.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de, Kur’ân-ı kerîmi ve
İslâmiyet’i öğretmek için, Mekke’deki Eshâbından Hazret-i Mus’ab bin Umeyr’i
hoca olarak Medîne’ye gönderdi.
Hazret-i Mus’ab, Hazret-i Es’ad’ın evinde kaldı. Onunla birlikte ev ev dolaşarak herkese İslâmiyet’i duyurdular. Resûlullah’ın sevgisini ve O’nu, bütün düşmanlarından korumak için canla başla çalışacaklarına söz vermelerini istediler. Onları,
Resûlullah ile yapılacak bî’ata, bağlılığa hazırladılar.
Es’ad bin Zürâre hazretlerinin kabîle reisi de Sa’d bin Mu’az olup, onunla akrabâ
idiler. O zaman Arablar arasında akrâbaya karşı hakâretten kaçınmak âdet olduğu
için, daha îmân etmemiş olan Sa’d bin Mu’az, Es’ad bin Zürâre hazretlerinin evine
gidip bu işi engellemeye çalışmadı. Kendisi bir kabîle reisi olarak buna el koymak
istemiyordu. Bu maksadla kabîlesinin ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr’a;
- Mahallemize git, gelen şu kişiyi gör, ne yapacaksan yap. Es’ad benim teyzemin
oğlu olmasaydı, bunu sana havâle etmezdim, dedi.
Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr, mızrağını alıp, Hazret-i Mus’ab bin Umeyr’in
bulunduğu eve gitti. Oraya varınca hiddetle konuşmaya başladı.
- Bize niçin geldiniz? İnsanları aldatıyorsunuz! Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız, buradan derhâl ayrılın, dedi.
Onun bu kızgın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr;
- Hele biraz otur, sözümüzü dinle! Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin.
Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik cevap verdi.
Üseyd sâkinleşip;
- Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.
Hazret-i Mus’ab’ın tatlı konuşması ile insanın kalbine işleyen sözlerini ve hoş
sesiyle okuduğu Kur’ân-ı kerîm âyetlerini dinledi. Kendinden geçip;
- Bu ne güzel şey! diye söylendi. Sonra;
- Bu dîne girmek için ne yapmak lâzımdır? dedi.
Anlattılar ve Üseyd bin Hudayr Kelime-i şehâdet söyleyerek müslüman oldu.
Sevincinden yerinde duramayan Hazret-i Üseyd “radıyallahü anh”;
- Ben gidip size birini göndereyim. Eğer o müslüman olursa, Medîne’de onun
kavminden îmân etmedik hiç kimse kalmaz, diyerek sür’atle kalkıp gitti. Doğruca
Sa’d bin Mu’az’ın yanına vardı. Sa’d bin Mu’az, onu görünce;
- Yemîn ederim ki, Üseyd buradan gittiği yüzle gelmiyor, dedi.
Sonra da;
- Ne yaptın yâ Üseyd? diye sordu.
Hazret-i Üseyd bin Hudayr, Sa’d bin Mu’az’ın müslüman olmasını çok arzu ettiğinden;
176 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- O kişiyle (Mus’ab bin Ümeyr ile) konuştum, onların bir fenâlığını görmedim.
Yalnız; duyduk ki, Benî Hârise oğulları, teyzeoğlun Es’ad’ın böyle bir kimseyi evinde barındırmasından kuşkulanarak, onu öldürmek için harekete geçmişler, dedi.
Bu sözler, Sa’d bin Mu’az’a çok dokundu. Çünkü birkaç sene önce yapılan bir savaşta, Benî Hârise oğullarını yenip, Hayber’e sığınmaya mecbur etmişlerdi. Bir sene
sonra da affedip, memleketlerine dönmelerine izin vermişlerdi. Buna rağmen onların
böyle bir tavır takınmaları düşüncesi, Sa’d bin Mu’az’ı çok kızdırmıştı.
Hâlbuki, aslında böyle bir durum yoktu. Üseyd bin Hudayr, bu hîleye başvurarak,
Sa’d bin Mu’az’ın teyzesine ve oğlu Es’ad bin Zürâre’ye dolayısıyla Mus’ab bin
Umeyr’e zarar vermesini önlemek istemişti. Böylece, onların tarafına geçmesine ve
nihâyet müslüman olmasına zemîn hazırladı.
Sa’d bin Mu’az, Üseyd bin Hudayr’ın bu sözleri üzerine yerinden fırlayıp, Hazret-i
Es’ad bin Zürâre’nin yanına gitti. Oraya varınca, Es’ad ile Mus’ab bin Ümeyr’in son
derece huzûr ve sükûn içerisinde oturup, sohbet ettiklerini gördü. Yanlarına yaklaşıp;
- Ey Es’ad! Aramızda akrâbalık olmasaydı, sen bunları yapamazdın, dedi.
Bu sözlere Hazret-i Mus’ab bin Umeyr cevap vererek;
- Ey Sa’d! Biraz dur, otur ve bizi dinle, anla... Sözlerimiz hoşuna giderse ne âlâ,
yok beğenmezsen, bunu sana teklif etmeyiz. Sen de kalkıp gidersin! dedi.
Sa’d bin Mu’az, bu mülâyim ve tatlı sözler karşısında sâkinleşip, bir kenara oturdu ve onları dinlemeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr hazretleri, Sa’d bin Mu’az’a önce İslâmiyet’i anlattı. İslâmiyet’in esaslarını açıkladı. Sonra tatlı ve güzel sesiyle Kur’ân-ı kerîmden bir mikdar
okudu. Okudukça, Sa’d bin Mu’az’ın hâli değişiyor, kendinden geçiyordu. Kur’ân-ı
kerîmin eşsiz belâgatı karşısında kalbi yumuşadı ve büyük bir tesir altında kaldı.
Kendini tutamayıp;
- Siz bu dîne girmek için ne yapıyorsunuz? dedi.
Mus’ab bin Umeyr, hemen Kelime-i şehâdeti öğretti. O da;
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü,
diyerek müslüman oldu.
Sa’d bin Mu’az müslüman olmaktan duyduğu huzûr ve sevinçden yerinde duramıyordu. Derhâl evine gidip, öğrendiği gibi gusül abdesti aldı. Sonra kavminin
toplanmasını istedi. Üseyd bin Hudayr’ı yanına alıp, halkın bulunduğu yere vardı.
Abdüleşhel oğullarına hitâben;
- Ey Abdüleşhel oğulları! Siz beni nasıl tanırsınız? dedi.
Onlar hep bir ağızdan;
- Sen bizim reîsimiz ve büyüğümüzsün, biz sana tâbiyiz! diye cevap verdiler.
Sa’d bin Mu’az, onların bu sözleri üzerine;
- O hâlde hepinize haber veriyorum. Ben müslüman olmakla şereflendim.
Sizin de Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne îmân etmenizi istiyorum. Eğer îmân
etmezseniz, sizin hiç birinizle konuşup görüşmeyeceğim!... dedi.
Senet-üs-sürûr (Sevinç yılı)
Abdüleşhel oğulları, reisleri Sa’d bin Mu’az’ın müslüman olduğunu ve kendilerini de İslâm’a dâvet ettiğini duyar duymaz, hep birlikte müslüman oldular. O gün
177
akşama kadar Medîne semâlarını Kelime-i şehâdet ve tekbir sadâlarıyla çınlattılar.100
Abdüleşheloğullarının topluca müslüman olmasından kısa bir müddet sonra, bütün Medîne halkı ile Evs ve Hazrec kabîleleri de İslâmiyet’i kabûl ettiler. Her ev
İslâm nûruyla aydınlandı.
Sa’d bin Mu’az ve Üseyd bin Hudayr, kabîlelerine âit bütün putları kırdılar.
Bu durum Sevgili Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirilince, çok
memnun oldular. Mekkeli müslümanlar sevinç içinde idiler. Bu sebeple bu seneye
(m.621) “Senet-üs-sürûr (sevinç yılı)” denildi.
Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah
Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Habîballah
Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Seyyid-el evvelîne vel âhirîn!
İkinci Akabe bî’atı
Bi’setin onikinci senesi…
Mekkeli müşriklerin, müslümanlara zulmü son haddine varmış ve dayanılmaz
bir hâl almıştı. Medîne’de ise, Es’ad bin Zürâre ile Mus’ab bin Umeyr’in hizmetleri
sâyesinde, Evs ve Hazrecliler; müslümanlara kucak açacak, onları bağırlarına basıp
uğrunda her fedâkarlığı yapacak aşk ve şevkin içindeydiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin de bir an önce Medîne’yi
teşriflerini arzuluyorlar; O’nun uğrunda, mallarını ve canlarını esirgemeyeceklerine
dâir söz veriyorlardı. Hac zamanı gelmişti. Zilhicce ayında Mus’ab bin Umeyr ile
berâber, Medîneli 73 erkek ve 2 kadın müslüman, Mekke’ye geldiler.
Hacdan sonra, hepsi yine Akabe’de Peygamberimiz ile buluştular. Es’ad bin
Zürâre dahil 12 temsilci, kabîleleri adına Peygamber Efendimizin Medîne’ye hicret
etmelerini ricâ ve teklif ettiler. Resûlullah Efendimiz onlara Kur’ân-ı kerîmden bâzı
âyet-i kerîmeleri okuduktan sonra;
“Kendi canlarını, çoluk ve çocuklarını nasıl koruyup gözetirlerse, O’nu da
öyle koruyacaklarını temin etmek üzere” onlardan kesin söz istedi.
Henüz müslüman olmayan Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
amcası Hazret-i Abbâs da orada bulunuyordu. Bî’at için gelen bu topluluğa şöyle
hitâb etti;
- Ey Medîneliler! Bu, kardeşimin oğludur. İnsanlar içinde en çok sevdiğim de
O’dur. Eğer, O’nu tasdik edip, Allah’tan getirdiklerine de inanıyor ve berâberinizde
alıp götürmek istiyorsanız, beni tatmin edecek sağlam bir söz vermeniz lâzımdır.
Bildiğiniz gibi, Muhammed aleyhisselâm bizdendir. Biz, O’nu, O’na inanmıyan kimselerden koruduk. O, bizim aramızda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak
yaşamaktadır. O, bütün bunlara rağmen, herkesten yüz çevirmiş, size katılıp, sizinle
berâber gitmeye karar vermiştir. Eğer siz, bütün Arab kabîleleri birleşip üzerinize
hücûm ettiğinde, onlara karşı koyacak kadar savaş gücüne sâhipseniz bu işe girişiniz. Bu husûsu da aranızda iyice görüşüp konuşunuz, sonradan ayrılığa düşmeyiniz.
Verdiğiniz sözde durup, O’nu düşmanlarından koruyabilecek misiniz? Bunu
lâyıkıyla yapabilirseniz ne âlâ. Yok, Mekke’den çıktıktan sonra O’nu yalnız bıra100 İbni Hişâm, Sîret, I, 435; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 258.
178 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
kacaksanız, şimdiden vazgeçiniz ki, yurdunda şerefiyle korunmuş olarak yaşasın.”
Hazret-i Abbâs’ın bu konuşmasına Medîneli müslümanlar üzüldüler. Sanki,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi memleketlerine götürdüklerinde, O’nu müşriklere karşı koruyamayacak, sıkışınca terk edeceklermiş gibi bir sözle
karşılaşmışlardı.
Medîneli sahâbîlerden Es’ad bin Zürâre hazretleri, Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimize dönerek;
- Yâ Resûlallah! İzin verirseniz birkaç sözüm vardır. Onu Hazretinize arz edeyim,
dedi.
Fahr-i kâinât Efendimiz izin verince, Hazret-i Es’ad;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Her dâvetin yumuşak veya
sert bir yolu, usûlü vardır. Şimdi siz, bizi öyle bir şeye dâvet ediyorsunuz ki, onu
insanların kabûl etmesi gâyet zordur. Zîrâ insanların öteden beri tapınageldikleri putları bırakıp, İslâm’ı kabûl etmesi çok güçtür. Buna rağman biz, İslâm’ı
bütün kalbimizle kabûl ettik. Bir de müşrik olan akrabâlarımızla alâkayı kesmeyi emrettiniz, ihlâs ile onu da kabûl ettik. Bilirsiniz ki bunu da kabûl çok
zordur. Amcalarının bile düşman kesilip muhâfaza etmediği yüksek zâtınıza
kucak açıp, bu şerefli vazifeyi üzerimize vâcib ve lâzım bildik. Hepimiz bu sözlerimizde mutâbıkız. Dilimizle ne söylüyorsak kalbimizle onu tasdik ediyoruz.
Kendi çoluk çocuğumuzu nasıl muhâfaza ediyorsak, mübârek vücûdunuzu
da, kanımızın son damlasına kadar koruyacağımıza yemîn ediyoruz. Eğer bu
ahdimizi bozarsak, Allahü teâlâya verdiğimiz sözde durmayıp şakîler zümresine dâhil olalım.
Yâ Resûlallah! Biz bu sözümüzde sâdıkız. Allahü teâlâ muvaffak eylesin.
Dedi. Sonra da;
- Yâ Resûlallah! Bizden kendiniz için istediğiniz teminâtı alıp, şart koşabilirsiniz, diye devâm etti.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz onları İslâmiyet’e teşvik etti.
Kur’ân-ı kerîm okudu. Sonra buyurdu ki:
- Sizden Rabbim için olan şartım, Allahü teâlâya ibâdet etmeniz ve hiçbir
şeyi O’na ortak koşmamanız;
Kendim ve Eshâbım için olan şartım, bizi barındırmanız, bana ve Eshâbıma
yardımcı olmanız, kendinizi savunduğunuz, koruduğunuz şeylerden bizleri de
korumanızdır.
Berâ bin Ma’rûr;
- Seni hak din ve kitap ile peygamber gönderen Allahü teâlâya and olsun ki; çolukçocuklarımızı savunup, koruduğumuz gibi seni de koruyacağız! Bizimle bî’atlaş yâ
Resûlallah, dedi.
Medîneli müslümanlardan Abbâs bin Ubâde, Peygamber Efendimizle yapılan anlaşmayı pekiştirmek için, arkadaşlarına;
- Ey Hazrecliler! Muhammed aleyhisselâmı niçin kabûl ettiğinizi biliyor musunuz? dedi. Onlar da;
- Evet, cevâbını verdiler. Bunun üzerine;
- Siz O’nu, hem sulh, hem de savaş zamanları için kabûl edip, O’na tâbi
179
oluyorsunuz. Eğer, mallarınıza bir zarar gelince, akrabâ ve yakınlarınız helâk
olunca, Peygamberimizi yalnız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu şimdiden
yapınız. Vallahi, eğer böyle bir şey yaparsanız dünyâda ve âhirette helâk olursunuz! Eğer dâvet ettiği şeyde, mallarınızın gitmesine ve yakın akrabâlarınızın
öldürülmesine rağmen, O’na vefâ etmeyi aklınız kesiyorsa, tutunuz. Vallahi bu,
dünyânız ve âhiretiniz için hayırlıdır, deyince arkadaşları;
- Biz Peygamberimizden, mallarımız ziyân olsa da, yakınlarımız öldürülse de
vazgeçmeyiz. Ondan hiçbir zaman ayrılmayız. Ölmek var, dönmek yok! dediler.
Sonra Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize dönerek;
- Yâ Resûlallah! Biz bu ahdimizi yerine getirirsek, bize ne vardır? diye sordular.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” o zaman;
- Allahü teâlânın râzı olması ve Cennet var! buyurdular.
Bunlardan her biri kavminin temsilcileri, vekilleri olarak söz verdiler. İlk önce
Hazret-i Es’ad bin Zürâre;
- Ben Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne verdiğim sözü yerine getirmek, canımla ve malımla O’na yardım husûsundaki va’dimi gerçekleştirmek üzere
bî’at ediyorum, diyerek müsâfeha etti.
Arkasından her biri bu şekilde bî’atı tamamlayıp;
- Allahü teâlânın ve Resûlünün dâvetini kabûl ettik, dinledik ve boyun eğdik,
diyerek memnûniyetlerini ve teslîmiyetlerini arz ettiler.
Böylece, Resûlullah’ın uğrunda canlarını ve mallarını çekinmeden ortaya koydular. Kadınlar ile bî’at, sâdece söz ile yapılmıştı.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
“Allahü teâlâya hiç birşeyi ortak koşmamak, hırsızlık, iftirâ ve zinâ etmemek, çocuklarını öldürmemek, yalan söylememek, hayırlı işlere muhâlefette
bulunmamak...” hususlarında onlardan söz aldılar...
Medînelilerin, Peygamber Efendimize bî’at ettiği sırada, Akabe tepesinden bir ses;
- Ey Minâ’da konaklayanlar! Peygamber ile Medîneli müslümanlar sizlerle savaşmak üzere anlaştılar, diye bağırdı.
Peygamberimiz, bu ses için;
- Bu, Akabe’nin şeytanıdır, dedikten sonra, seslenene de;
- Ey Allahü teâlânın düşmanı! Senin de hakkından gelirim, buyurdular. Bî’at
eden Medînelilere de;
- Siz hemen konak yerlerinize dönün, buyurdular.
Abbâs bin Ubâde;
- Yâ Resûlallah! Yemîn ederim ki, istediğin takdirde, yarın sabah, Minâ’da bulunan kâfirlerin üzerine yürür onların hepsini kılıçtan geçiririz, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz memnun oldular, fakat;
- Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Şimdilik yerlerinize
dönünüz, buyurdular.
İmâm-ı Nesâî’nin, Abdullah ibni Abbâs’dan rivâyetine göre;
Ensârdan Akabe bî’atında bulunanlar, Resûlullah’ın yanına gelmekle
muhâcirlerden olmuşlardır.101
101 İbni Hişâm, Sîret, I, 438; İbni Sa’d, Tabakât, I, 221-223; Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 261.
180 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
HİCRET
Evs ve Hazrec kabilelerinin birdenbire müslüman olmaları ve Mekke müslümanları ile Medîne müslümanlarının birleşme ihtimâli, müşrikleri müdhiş şekilde
ürkütmüş ve kudurtmuştu. İkinci Akabe bî’atını duyan Mekkeli müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl almıştı.
Müslümanlar için Mekke’de kalmak tahammül edilemeyecek derecede idi.
Medîne, son Akabe bî’atıyla müslümanlara, huzûr bulacakları ve sığınacakları bir
yer olmuştu. Bir yolunu bulup bu şehirden hicret etmek, azıcık nefes alacakları, birazcık hür yaşayabilecekleri topraklara gitmek arzu ediyorlardı.
Peygamber Efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” durumlarını arz ederek, hicret için müsâade istediler. Eshâbına sabretmelerini tavsiye ettiler. Zirâ Mekke’nin
terkine henüz izin çıkmamıştı.
Nihâyet hicret için istenilen ilâhi izin geldi.
O gün, Sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâb-ı kirâmın yanına gelip;
- Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medîne)dir. Oraya
hicret ediniz. Orada müslüman kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ onları size
kardeş yaptı. Yesrib’i (Medîne’yi) size emniyet ve huzûr bulacağınız bir yurt
kıldı, buyurdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine
müslümanlar, Medîne’ye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar.102
Peygamber Efendimiz, hicret edenlere son derece ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkıya tenbih ediyordu.
Müslümanlar, müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük kâfileler hâlinde yola
çıkıyor ve mümkün mertebe gizli hareket ediyorlardı. Medîne’ye ilk hicret eden Ebû
Seleme, müşriklerden çok eziyet görmüştü.
Neden sonra işin farkına varan müşrikler hicret için yola çıkan müslümanlardan
görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü yettiklerini hapse atmaya başladılar ve çeşitli cefâlara tâbi tuttular. Onları dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak vermesinden korktukları
için, öldürmeye cesâret edemediler. Müslümanlar ise, buna rağmen her fırsatı değerlendirerek Medîne yollarına düştüler.
Hazret-i Ömer de, bir gün kılıcını kuşandı. Yanına oklarını ve mızrağını alıp herkesin önünde Kâbe’yi yedi defa tavâf etti. Oradaki müşriklere, yüksek sesle şunları
söyledi:
- İşte ben de dînimi korumak için Allahü teâlânın yolunda hicret ediyorum.
Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa şu
vâdinin arkasında önüme çıksın!...
Böylece Hazret-i Ömer ile yirmi kadar müslüman, güpegündüz, çekinmeden
Medîne’ye doğru yola çıktılar. O’nun korkusundan bu kâfileye hiç kimse dokunamadı. Artık göçlerin arkası kesilmiyor, Eshâb-ı kirâm bölük bölük Medîne’ye ulaşıyordu.
102 İbni Sa’d, Tabakât, I, 226.
181
Bu arada Hazret-i Ebû Bekr de hicret için izin istedi. Resûl-i ekrem “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Berâber hicret
ederiz, buyurdu.
Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır? diye sorunca,
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Evet vardır, buyurarak sevindirdiler.
Hazret-i Ebû Bekr sekiz yüz dirhem vererek iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de; Sevgili Peygamberimiz ile Hazret-i Ebû Bekr,
Hazret-i Ali, fakirler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı “radıyallahü anhüm ecmain.”
Diğer taraftan Medîneliler (Ensâr), hicret eden Mekkelileri (Muhâcirleri) çok iyi
karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.
Resûlullah’ın da hicret edip müslümanların başına geçeceği ihtimâliyle, Mekkeli
müşrikler telâşa kapılmışlardı. Mühim işleri görüşmek için bir araya geldikleri Dârün-Nedve’de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar.
Şeytan, Şeyh-i Necdî kılığında yâni ihtiyâr bir Necdli şeklinde müşriklerin yanına geldi. Konuşmalarını dinledi. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Fakat hiç biri beğenilmedi. Sonra şeytan söze karıştı ve;
- Düşündüklerinizin hiç biri çâre olamaz. Çünkü O’ndaki güler yüz ve tatlı dil her
tedbiri bozar. Başka çâre düşününüz, diyerek fikrini söyledi.
Kureyşin reisi olan Ebû Cehil;
- Her kabîleden kuvvetli bir kimse seçelim. Ellerinde kılıçları ile Muhammed’in
üzerine saldırsınlar. Kılıç vurup kanını döksünler. Kimin öldürdüğü belli olmasın.
Böylece mecbûren diyete râzı olurlar. Biz de diyetini verir, sıkıntıdan kurtuluruz, dedi.
Şeytan da, bu fikri beğendi ve harâretle teşvik ve tavsiye etti.103
Müşrikler bu hazırlık içindeyken Cebrâil aleyhisselâm gelerek, müşriklerin
kararını Resûl-i ekrem Efendimize haber verdiği gibi o gece yatağında yatmamasını ve Allahü teâlânın hicret emrini de bildirdi.
Bu emr-i ilâhi üzerine, Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Ali’ye kendi yatağında
yatmasını, bıraktığı emânetleri sâhiplerine vermesini söyleyerek;
- Bu gece yatağımda yat uyu, şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez, buyurdu.
Hazret-i Ali, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin emrettiği
şekilde yattı. O zaman yirmiüç yaşında idi. Habîbullah’ın yerine hiç korkmadan kendi nefsini fedâ etmeye hazırdı.
Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah Efendimizin saâdethânelerinin etrafını sarmışlardı.
O gece Yâsîn sûresinin ilk âyetleri nâzil oldu. Peygamber “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimiz mübârek evlerinden çıkarken meâli,
103 İbni Hişâm, Sîret, I, 124; İbni Sa’d, Tabakât, I, 227.
182 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
“Önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed çekdik de onları kapatdık, artık
göremezler” olan Yâsîn sûresinin 9.cu âyet-i kerîmesini üzerlerine okuyarak yerden
bir avuç toprak alıp kâfirlerin başına saçtılar.
(Her kimin başına bu topraktan değmişse, hepsinin Bedr gazâsında öldürüldüğü
rivâyet edilmiştir.)
Resûlullah Efendimiz sıhhat ve selâmetle aralarından geçip, Hazret-i Ebû Bekr’in
evine ulaştı. Müşriklerden hiç biri O’nu görememişti.
Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip;
- Burada ne bekliyorsunuz? diye sorunca;
- Muhammed’in evden çıkmasını, diye cevap verdiler. O gelen;
- Yemîn ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak saçtı, dedi.
Müşrikler, ellerini başlarına götürdüler. Hakîkaten, başlarında toprak buldular.
Yüzlerindeki ve başlarındaki toprağı sildiler. Derhâl kapıya hücum edip içeri girdiler. Hazret-i Ali’yi, Resûl aleyhisselâmın yatağında görünce, Resûl-i ekremin nerede
olduğunu sordular. Hazret-i Ali;
- Bilmem! Beni, O’nun muhâfazasına memûr mu ettiniz? dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Ali’yi tartakladılar.
Kâfirler, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi bulmak için dışarıya çıkıp aramaya başladılar. Hazret-i Ali’yi de Kâbe’nin yanında bir müddet hapsedip sonra bıraktılar.104
Sonra Hazret-i Ebû Bekr’in evine giderek, Hazret-i Ebû Bekr’in kızı Esmâ’ya
sordular. Cevap vermeyince dövdüler. Her yeri aramalarına rağmen, bulamadılar ve
çılgına döndüler. En azılıları olan Ebû Cehil, Mekke ve civârında tellâllar bağırtarak,
Sevgili Peygamberimizi ve Hazret-i Ebû Bekr’i bulup getirenlere ve yerlerini
bildireceklere 100 deve vereceğini va’d etti.
Onun bu va’dini duyan ve mala tamâh eden bâzı kimseler silâhlanıp, atlarına
binerek aramaya koyuldular.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekr’in evine
teşrif edip;
- Hicret etmeme izin verildi, buyurunca,
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla;
- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah!... Ben de beraber miyim? diye sorunca, Efendimiz;
- Evet, buyurdular.
Hazret-i Sıddîk, sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini
murâd ederseniz onu kabûl buyurunuz, dedi.
Âlemlerin sultânı;
- Benim olmayan deveye binmem. (Ancak) parasıyla alırım, buyurdular.
104 Süheylî, Ravd-ül-ünf, II, 309.
183
Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hazret-i Sıddîk, devenin fiyatını söyledi.
Hazret-i Ebû Bekr, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan
zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki
mağaraya getirmesini emretti.
Bi’setin, yani nübüvvetin onüçüncü yılı Safer ayının 27’sinde Perşembe günü,
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk yanlarına
bir mikdar yiyecek alarak yola çıktılar.
Yolda giderlerken Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah Efendimizin çevresinde, bâzen
sağa, bâzen sola, bâzen öne, bâzen de arkaya gidiyordu. Sevgili Peygamberimiz niçin böyle yaptığını sorunca;
- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana
gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah! dedi.
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdular ki:
- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına
gelmiş olmasını ister misin?
Hazret-i Sıddîk;
- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü
teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim, dedi.105
Sevgili Peygamberimizin nâlını dar olduğundan, yolda parçalandı ve mübârek
ayakları yaralandı, yürüyecek hâli kalmamıştı. Güçlükle dağa çıkıp mağaraya ulaştılar.
Kapı önüne geldiklerinde, Hazret-i Ebû Bekr;
- Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin, dedi ve içeri girdi.
İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp,
Resûlullah’ı içeri dâvet eyledi.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” içeri girdi. Çok yorulmuşlar105 İbni Sa’d, Tabakât, I, 230; İbni Asâkir, Tarih-i Dımeşk, XXX, 78.
184 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
dı. Mübârek başını Ebû Bekr’in kucağına koyup uyudu.
Hazret-i Ebû Bekir’in ökçesi ile tıkadığı delikte Sevgili Peygamberimizi görmek
saadetine kavuşmak için yıllarca önce gelip bekleyen bir yılan vardı. Peygamber
Efendimizin mübârek ismini duyduğunda Ona âşık olmuştu ve bu mağaraya geleceğini öğrenmişti. Mağaradaki diğer delikler kapalı olduğu için Hazret-i Sıddîk’in
ayağını çekmesi için birkaç defa kafasıyla vurarak ikaz etti, çekmeyince de ayağını
ısırdı. Hazret-i Ebû Bekir “radıyallahü anh”, Resûlullah Efendimizin uyanmaması
için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek yüzüne damlayınca;
- Ne oldu yâ Ebâ Bekr? buyurdular.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu ya Resûlallah, diye arz
edince,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Ya Ebâ Bekir, ayağını çek, buyurdu.
Ayağını çekince yılan başını delikten çıkarıp hürmet ve saygıyla Resûlullah Efendimizi seyretmeye başladı. Peygamber Efendimiz yılana,
- Ey yılan! Benim mağara arkadaşıma niçin rahatsızlık verdin? diye sitem
ettiler. Yılan da dile gelip,
- Yâ Resûlallah! Yılardır hasretinizle bu mağarayı mekan tuttum. Mübârek cemalinize âşık olup beklerim. Hazret-i Sıddık zât-ı âlinizi görmeme mâni oldu. Bir
edepsizlik ederek ayağını ısırmak zorunda kaldım. Her ne cezaya müstehak isem
boynum kıldan incedir. Afvınızı istirham ederim ya Resûlallah! dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz yılanı afv ettiler.
Sonra Hazret-i Ebû Bekr’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından
sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde
iken, müşrikler, iz tâkib ede ede mağaranın önüne kadar geldiler.
Sevr Mağarasının içi
ve Sevr Dağı
185
Mağaranın ağzını bir örümceğin ördüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını
gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkama;
- İşte burada iz kesildi, dedi. Kâfirler;
- Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış
olması lâzım gelirdi, dediler.
Bâzıları;
- Buraya kadar geldik, mağaraya biriniz girsin, baksın!.. deyince, Ümeyye bin
Halef kâfiri;
- Sizin hiç aklınız yok mu? Üzerinde kat kat örümcek ağı bulunan şu mağarada ne işiniz var? Yemîn ederim ki, bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce
örmüştür, dedi.
Müşrikler kapı önünde münakaşa ederlerken, içerde Hazret-i Ebû Bekr endişeye
kapıldı ve;
- Yâ Resûlallah! Vallahi kendim için tasalanmıyorum. Fakat yüksek zâtınıza bir
şey gelmesinden korkuyorum. Ben öldürülürsem bir tek kişiyim, hiçbir şey değişmez. Lâkin size bir zarar gelirse, bütün ümmet helâk olur, din yıkılır, dedi.
Kâinâtın Sultânı “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ Ebâ Bekr! Üzülme!.. Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir, buyurdu.
Ebû Bekr-i Sıddîk;
- Yâ Resûlallah! Canım sana fedâ olsun! Onlardan biri, başını eğip baksa bizi
görür! deyince,
Efendimiz;
- Yâ Ebâ Bekr! İki kişi ki, üçüncüsü Allahü teâlâdır. Üzülme!.. Hak teâlâ
bizimledir, buyurdu.
Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.106
Allahü teâlâ bu hâli Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor:
“Eğer siz, O’na (Habîbime) yardım etmezseniz, (hatırlayın o vakti ki) kâfirler
O’nu (Mekke’den) ikinin ikincisi olarak (Hazret-i Ebû Bekr ile) çıkardıklarında, (Sevr dağının tepesindeki) mağarada iken, Allahü teâlâ O’na (Resûlullah’a)
yardım etmişti. O zaman arkadaşına (Ebû Bekr-i Sıddîk’a); “Üzülme Allahü
teâlânın yardımı, nusreti muhakkak bizimledir” demişti. Allahü teâlâ, O’nun
üzerine kalblere rahâtlık veren sekînesini indirmiş O’nu (Habîbini) görmediğiniz (mânevi) ordu ile kuvvetlendirmiş (melekler ile onu korumuş), kâfirlerin
sözünü iyice alçaltmıştı. Allahü teâlânın (tevhîd) kelimesi ise, çok yücedir (Allah
lafzını, bütün cihana yaydı ve hakim kıldı). Allahü teâlâ mutlak gâliptir. Yegâne
hüküm ve hikmet sâhibidir.”107
Sevgili Peygamberimiz ile Hazret-i Ebû Bekr, bu mağarada geceli gündüzlü üç
gün kaldılar. Hazret-i Ebû Bekr’in oğlu Abdullah, Mekke’de duyduklarını, geceleyin
mağaraya gelip haber veriyor, âzâdlı kölesi ve sürülerinin çobanı Âmir bin Füheyre
ise, geceleri süt getirip izleri siliyordu.
106 Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 1; Tirmizî, Tefsîrü’l- Kur’ân10; İbni Sa’d, Tabakât, I, 228; İbni Ebî Şeybe,
Musannef, VII, 471; VIII, 459.
107 Tevbe: 9/40.
186 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
CENNET IRMAĞI
Peygamber Efendimiz, “Sıddîk” ile böylece,
Mağarada kaldılar, üç gündüz ve üç gece.
Sıddîk harâretlenip arzûladı serin su.
Ve hemen arz edince, Resûl’e bu husûsu.
Buyurdu: (Yâ Ebâ Bekr, çıkıver dışarıya.
Bir ırmak görürsün ki, iç ondan doyasıya.)
Sıddîk emre uyarak, dışarı çıktı hemen.
Bir “ırmak” görüverdi orada hakîkaten.
“Bal”dan tatlı “kar”dan ak, “misk”ten güzel kokardı.
Mağaranın önünde, gürül gürül akardı.
İçti Sıddîk-ı ekber, o “Su”dan doya doya.
Döndü ferahlanarak, tekrâr o mağaraya.
Dedi: (Yâ Resûlallah, dağ başında bu ırmak,
Nasıl böyle akar ki, ederim bunu merak.)
Buyurdu: (Harâretten, vaktâ ki yandı için.
Hak teâlâ yarattı bu suyu senin için.)
Hazret-i Ebû Bekir sevindi gâyet buna.
Dedi ki: (Anam babam, fedâ olsun yoluna.
Hak teâlâ katında, acabâ bu günâhkâr,
Ebû Bekr’in kıymeti, var mıdır ki bu kadar,
Bu güzel, serin suyu, Mekke’nin bir dağında,
Akıttı benim için, misk-ü anber tadında?)
Cevâben buyurdu ki: (Evet yâ Ebâ Bekir!
Hak katında kıymetin, daha da ziyâdedir.)
Hazret-i Ebû Bekir, yine o mağarada,
Bir “kuşcağız” gördü ki, dururdu hep tavanda.
Ne yer, ne de içerdi, dururdu aynı minvâl.
Çok tuhafına gitti, ondaki bu garip hâl.
Düşündü ki: “Bir cânlı, nasıl yaşar yemeden?”
O esnâda Cebrâil oraya geldi hemen.
Resûl vâsıtasıyla buyuruldu ki ona:
(Merak ettiğin şeyi, suâl et o hayvana.)
Hazret-i Ebû Bekir, etti ki kuşa suâl:
(Ne yer, ne de içersin, nedir bu sendeki hâl?)
187
O zaman kuş söyledi, sırrını Ebû Bekr’e.
Dedi ki: (Bu esrârı, size derim ilk kere.
Yarattı Hak teâlâ, bin yıl önce beni hem.
Sâdece “iki söz”dür, benim yemem ve içmem.
Acıkınca, birini söylerim, doyar karnım.
Susayıp, öbürünü söyleyince kanarım.)
Buyurdu: (Ey kuşcağız, bu ne acâyip şeydir.
Seni böyle doyuran, kandıran sözler nedir?)
Dedi ki: (Hak teâlâ, herşeye kâdir elbet.
O, her türlü doyurur, O’nundur güç ve kuvvet.
Doyurur beni dahî, “iki kelime” ile.
Bunlar dahî bâhusûs, ilgilidir seninle.
Sana buğz edenlere lânet eder, doyarım.
Seni çok sevenlere duâ eder, kanarım.
Sevr mağarasından dördüncü günü pazartesi gecesi seher vakti ayrılan Sevgili
Peygamberimiz, Kusvâ adlı devesine bindi. Bir rivâyete göre terkisine de Hazret-i
Ebû Bekr’i bindirdi. Diğer deveye de Âmir bin Füheyre hazretleri ile yolları iyi bilen
Abdullah bin Üreykıt bindiler.
Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, Allahü teâlânın medhettiği, beldelerin en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremeden, vatanından ayrılıyordu. Devesini
Harem-i şerîfe doğru döndürüp, mahzûn bir hâlde;
- Vallahi! Sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlı, Rabbim katında
en sevgili olanısın! Senden çıkarılmamış olsa idim, çıkmazdım. Bana, senden
daha güzel, daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt, yuva tutmazdım, buyurdular.
O anda Cebrâil aleyhisselâm inip,
- Yâ Resûlallah! Vatanına müştâk mısın, özledin mi? dedi.
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Evet, müştâkım! buyurdular.
Cebrâil aleyhisselâm, sonunda Mekke’ye döneceğini müjdeleyen, Kasas sûresi
85. âyet-i kerîmesini okuyup, mübârek hatırını tesellî eyledi.
Yolculuk sâkin geçiyordu. Müşrikler, her yeri aramalarına rağmen bulamıyorlar,
Cenâb-ı Hak, Habîbini onların şerrinden muhâfaza ediyordu.
Resûlullah Efendimiz, Kudeyd denilen yere geldiklerinde, Ümmü Ma’bed isminde cömertliğiyle meşhur, akıllı, iffetli bir hanımın çadırı önünde durdular. Ücretiyle
yiyecek, hurma ve et almak istediler.
Ümmü Ma’bed;
- Eğer olsa idi, para ile değil, ziyâfet çeker, ikramda bulunurdum. Kıtlık ve geçim
sıkıntısı sebebiyle elimizde bir şey kalmadı, dedi.
188 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hicret Yolu
189
- Süt var mı? diye sorduklarında;
- Yoktur. Davarlar kısırdır, diye cevap verdi.
Kâinâtın sultânı Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, çadırın yanında duran
zayıf bir koyunu işâret ederek buyurdular ki:
- Ey Ümmü Ma’bed! Bu koyun niçin burada bağlı duruyor?
O da;
- Gâyet hasta ve zayıf olduğundan sürüden kaldı. Dermanı olmadığı için gidemedi, dedi.
- Hiç sütü var mıdır? Bu koyunu sağmama izin verir misiniz? buyurunca;
- Anam-babam sana fedâ olsun, sütü yoktur, fakat onu sağmanıza hiç bir şey mâni
değildir, dedi.
Resûlullah Efendimiz, koyunun yanına gelip, Allahü teâlânın ismini zikrettiler.
Bereket ile duâ ettikten sonra, mübârek elini koyunun memesine sürdüler. O anda
meme, süt ile doldu ve akmağa başladı. Hemen kap getirip doldurdular.
Önce Ümmü Ma’bed’e verdiler. O içtikten sonra, Hazret-i Ebû Bekr’e ve diğerlerine verip doyuncaya kadar içmelerini sağladı. En sonunda kendisi içti.
Bir daha mübârek elini koyunun memesine dokunup sığadılar ve çadırda bulunan
en büyük kabı istediler. Onu da doldurup Ümmü Ma’bed’e teslîm ettiler.
Rivâyete göre, o koyun onsekiz sene yaşadı. Fahr-i âlem Efendimizin, bereketi ile
sabah akşam onunla geçinirlerdi.108
Oradan ayrıldıktan sonra, Ümmü Ma’bed’in kocası geldi ve sütü gördü. Sevinerek;
- Bu süt nereden geldi? diye sorunca, Ümmü Ma’bed;
- Bir mübârek kimse gelip, hânemizi şereflendirdi. Gördüklerin, onun himmeti ve
bereketidir, dedi.
- Tarif eder misin? Sıfatı ve cemâli nasıldır? diye sordu.
Ümmü Ma’bed;
- Gördüğüm o mübârek zât, pek biçimli ve güler yüzlü idi. Gözlerinde bir
miktar kırmızılık, sesinde nâziklik vardı. Mübârek kirpikleri uzun idi. Gözünün akı pek beyaz, karası da çok siyah olup, kudretten sürmeli idi. Saçları siyah, sakalı sık idi. Sustuğunda, üzerinde bir vekar ve ağırbaşlılık vardı. Konuşurken tebessüm ediyor, sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi ağzından tatlı tatlı
dökülüyordu. Uzaktan çok heybetli görünüyor, yakına gelince, çok tatlı ve cazip
bir hâl alıyordu. Yanında bulunanlar, emrini yerine getirmek için canla başla
koşuyorlardı, diyerek daha pek çok hasletlerini saydı.
Bunları hayretle dinleyen kocası;
- Yemin ederim ki, bu zât, Kureyş’in aradığı kimsedir. Eğer ben O’na rastlasaydım, hizmetiyle şereflenir, yanından ayrılmazdım, dedi.
Ümmü Ma’bed’in kocası, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
ardı sıra gidip, Rîm vâdisinde yetişti ve müslüman oldu. Eshâb olmakla şereflendi.
Sonra, Ümmü Ma’bed de müslüman oldu “radıyallahü anhüma.”
108 İbni Sa’d, Tabakât, I, 230.
190 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sürâka bin Mâlik
Müşrikler, Medîne’ye doğru yola çıkan Sevgili Peygamberimiz Muhammed
aleyhisselâmı ve Hazret-i Ebû Bekr’i devamlı arıyorlardı. Bulamadıkları takdirde
kendileri için pek büyük bir tehlike baş gösterecekti.
Çünkü, müslümanların bir “İslâm Devleti” kurup, kısa zamanda kendilerini ortadan kaldırabileceklerini düşünüyorlardı.
Bu sebeple müşrikler, her şeylerini ortaya koydular. Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizle Hazret-i Ebû Bekr’i öldürene veya esir edene; yüz devenin
yanı sıra sayısız mal ve para vereceklerini va’d ettiler.
Bu haber, Sürâka bin Mâlik’in mensubu olduğu Müdlicoğulları arasında da yayıldı. Sürâka bin Mâlik, iyi iz sürerdi. Bu yüzden olup bitenlerle yakından ilgilendi.
Müdlicoğulları bir Salı günü, Sürâka bin Mâlik’in oturduğu bölge olan Kudeyd’de
toplanmışlardı. Toplantıda Sürâka bin Mâlik de vardı. O sırada Kureyş’in adamlarından biri gelip, Sürâka’ya;
- Ey Sürâka! Vallahi ben az önce, sahile doğru giden üç-dört kişilik bir kafile
gördüm. Onlar herhâlde Muhammed ile Eshâbıdır, dedi.
Sürâka, durumu anladı. Fakat, ortaya çok fazla mükâfat konulduğu için bunu tek
başına elde etmek istiyordu. Bu sebeple başkasının haberdâr olmasını arzu etmiyordu.
- Hayır, o senin gördüğün kimseler, filân kişilerdir. Biraz önce geçmişlerdi. Onları biz de gördük, diyerek önemli bir şey yokmuş gibi konuştu.
Sürâka bin Mâlik, biraz daha bekledi. Dikkat çekmeden evine geldi. Hizmetçisine, atını ve silâhını alıp vâdinin arkasında kendisini beklemesini söyledi. Kendisi
de kargısını almış, parlaklığının dikkati çekmemesi için ucunu aşağıya çevirmişti.
Atını koşturmaya başladı. Yoluna devam ederek, nihâyet izlerini buldu. O kadar
yaklaştı ki, Peygamber Efendimizin okuduğu Kur’ân-ı kerîmi bile işitiyordu.
Fakat, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz arkalarına hiç bakmıyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr geriye bakınca, Sürâka’yı görüp, telâşa kapıldı. Peygamber Efendimiz ona, mağaradaki gibi;
- Üzülme, Allahü teâlâ bizimle beraberdir, buyurdu.
Sürâka yanlarına kadar gelince, Hazret-i Ebû Bekr, ağlamaya başladı. Resûl-i
ekrem Efendimiz niçin ağladığını sorunca;
- Vallahi kendim için ağlamıyorum. Sana bir zarar gelmesinden korktuğum için
ağlıyorum, dedi.
Sürâka, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize saldırabilecek kadar yaklaştı.
- Yâ Muhammed! Seni, bugün benden kim koruyacak! dedi.
Server-i âlem Efendimiz de;
- Beni, Cebbâr ve Kahhâr olan Allahü teâlâ korur, cevâbını verdi.
O sırada Sürâka’nın atı, iki ön ayaklarıyla dizlerine kadar yere battı. Bundan kurtulup, tekrar saldırmaya teşebbüs edince, atının ayakları yine yere saplandı. Sürâka,
atını ne kadar zorladıysa da, onu bir türlü kurtaramadı. Başka yapacağı hiç bir şey
yoktu.
191
Çaresiz kalınca, şefkat ve merhamet sahibi olan Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimize yalvarmaya başladı.
Bütün olgunlukları ve iyi ahlâkı kendisinde toplayan, üstün ahlâk ve yaratılış
üzere olan Sevgili Peygamberimiz onun bu dileğini kabul etti. Sürâka;
- Yâ Muhammed! Muhafaza olunduğunu anladım. Duâ et de kurtulayım. Bundan
sonra sana asla zarar vermem. Senin peşine düşenlere de senden hiç bahsetmiyeceğim, diyordu.
Kâinatın efendisi;
- Yâ Rabbî! Eğer o sözünde doğru ve samîmi ise, atını kurtar, diye duâ edince,
Allahü teâlâ bu duâyı kabul buyurdu.
Sürâka bin Mâlik’in atı, ancak bu duâdan sonra çukurdan kurtulabilmişti. Bu sırada atın ayağının battığı yerden, göğe doğru duman gibi bir şey yükseliyordu.
Sürâka, hayretler içerisinde kaldı ve bütün bu olup bitenlerden, Muhammed
aleyhisselâmın dâima korunmakta olduğunu anladı. Pek çok şeye şâhid olmuştu.
Sonunda;
- Yâ Muhammed! Ben Sürâka bin Mâlik’im! Benden asla şüpheniz olmasın. Size
söz veriyorum. Bundan sonra beğenmediğiniz hiç bir işi yapmıyacağım. Kavmin,
seni ve arkadaşlarını yakalayana çok mükâfat vereceğini va’d etti, dedi.
Ve Kureyş müşriklerinin yapmak istediklerini birer birer anlattı.
Hattâ, onlara yol azığı ve binmek için deve vermek istediyse de, Sevgili Peygamberimiz kabul etmedi ve ona:
- Ey Sürâka! Sen islâm dînini kabul etmedikçe, ben de senin deveni ve sığırını arzu etmem, istemem. Sen bizi gördüğünü gizli tut, yeter, buyurdu.
Sürâka,
- Yâ Muhammed! Bana, istediğini emret, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yurdunda dur. Hiç kimsenin bize yetişmesine meydan verme, buyurdu.
Allahü teâlâ dileyince her şey oluyordu. O’na hâlis bir şekilde güvenip, rızâsı
yolunda yürüyünce, akıl almaz hâdiseler meydana geliyordu.
Resûlullah Efendimizi öldürüp, büyük mükâfatlara kavuşma hırsıyla, kükreyen
bir aslan tavrıyla yola çıkan Sürâka, artık; munis, uysal, bir çocuk gibiydi.
Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ, Habîbine zarar vermemesi için, Sürâka’nın kalbini iyiliğe doğru çevirmişti. Elbette, Allahü teâlâ Habîbini “sallallahü aleyhi ve sellem” yalnız bırakmayacaktı.
Çünkü O, insanlara merhamet için, onların dünyâda ve âhirette ebedî saâdet ve
mutluluğa kavuşması için gönderdiği sevgili Peygamberiydi.
Sürâka bundan sonra izi üzerine geri döndü. Başından geçenleri karşılaştığı kimselere de anlatmadı.109
109 İbni Hişâm, Sîret, I, 489; İbni Ebî Şeybe, Musannef, IV, 424.
192 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kâinatın Sultânı geliyor
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekr, Âmir bin
Füheyre ve kılavuzları Abdullah bin Üreykıt, bir hafta yolculukla, Bi’setin onüçüncü
senesi (Mîlâdî 622 yılı) Eylül ayının yirminci ve Hicret’in birinci senesi Rebî’ulevvel ayının sekizinde Pazartesi günü kuşluk vakti “Kubâ” köyüne ulaştılar.
Külsüm bin Hidm isminde bir müslümanın evine misafir oldular.
İlk muhâcirler, Resûl-i Ekrem daha Medine’ye gelmeden Kubâ’da Amr bin Avf
oğullarına ait bir hurma kurutma yerini namazgâh hâline getirmişlerdi. Resûlullah
Kubâ’ya ulaşınca namazgâhı genişleterek ilk mescidi yaptılar. Namâzlarını Kubâ
Mescidi’nde kıldılar.
Kubâ mescidi, âyet-i kerîmede meâlen; “... Temeli takva üzerine kurulan
mescid”110 diye buyrularak medh edildi.
Gece ile gündüzün müsâvî olduğu, Eylülün yirmiüçüncü gününü de Kubâ köyünde geçirip, Rebî’ul-evvelin onikinci Cum’a günü Medîne’ye hareket etdiler. Öğle
namazı vakti, Medîne ile Kubâ arasındaki Ranona vâdisinde durdular. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem, ilk Cumâ namazını burada kıldılar ve ilk hutbeyi de
burada îrâd ettiler.111 Ve aynı gün Medîne’ye vâsıl oldular. [Daha sonra buraya ilk
Cumâ namazının hatırasına “Mescid-i Cumâ” adıyla bir câmi inşâ edildi.]
Bu arada Mekke’de kalan Hazret-i Ali, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin Kâbe-i şerîfte devamlı bulundukları makama oturdu.
- Resûl-i ekremde kimin nesi var ise, gelsin alsın, diye nidâ ettirdi.
Herkes gelip, nişanını söyleyerek emânetini aldı. Böylece emânetler sahiplerine
teslîm edildi.
110 Tevbe: 9/108.
111 İbni İshâk, İbni Hişâm, Sire, II, 146, 147; Ebü’l-Fidâ, el-Bidâye ven-nihâye, II, Taberî, Târih, II, 255,
256; Ebü’l-Fidâ, el-Bidâye ven-nihâye, III, 213, 214.
Kubâ Mescidi - Medîne
193
Allah’ın arslanı Hazret-i Ali “radıyallahü anh”, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları
yere gitti.
- İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i münevvereye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var
mı? Ben burada iken söyleyin, buyurdu.
Hepsi başlarını eğip, hiç bir şey söylemediler. Sabah olunca, Hazret-i Ali, Resûl-i
ekrem Efendimizin hususi eşyalarını toplayıp yola koyuldu.
Kureyşten 4-5 kişi yolunu kesti ise de onlarla cenk edip galip geldi.
Sonra yolda karşısına Mikdâd bin Esved çıktı. Onu da bir vuruşta yere yıkıp
îmâna dâvet etti. O da müslüman oldu.
Tekrar yola revan olup Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize,
şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kubâ’da yetişti.
Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzûruna gidemiyecek bir hâle gelmişti.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, Hazret-i Ali’yi görünce hâline acımış, sevgili, fedâkâr
amcazâdesini kucaklamış, mübârek elleriyle o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış olan nârin, nâzik ayaklarını okşamış, kendisine afiyeti için duâ buyurmuştu.
Hattâ Hazret-i Ali’nin bu fedâkârlığı üzerine meâlen;
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini (kendini)
fedâ eder”112 âyet-i celîlesinin nâzil olduğu rivâyet edilir.113
112 Bekara: 2/207.
113 İbni Esîr, Usudü’l-gâbe, IV, 96; Halebî, İnsân-u’l-uyûn, II, 233.
[1930] [2000]
Mescid-i Atike adıyla da anılan bu câmi, Kubâ’ya 350 m. uzaklıktadır. 24 Eylül
622 Cum’a günü Medîne’ye hareket eden Peygamber Efendimiz Cum’a vakti girince
Ranona vâdisinde Salim bin Avf kabilesine misafir oldu. Buradaki namazgâhda ilk
Cumâ namazın kıldırdı.
Mescid-i Cum’a, ilk Cum’a namazının hatırasını yaşatmak için Ömer bin
Abdülaziz’in Medîne valiliği sırasında inşâ edildi.
Osmanlı padişahlarından II. Bayezid tarafından yeniden imar edildi. Mihrâbının
yakınında Peygamber Efendimizin namaz kıldığı yer belirgin hâle getirildi. Daha
sonra ufak çaplı onarımlar geçiren Mescid-i Cum’a 1992’de yıktırılarak yeniden
inşa edilmiştir.
194 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Merhabâ Sâlih kardeş
Eskiden geniş bir ülkeye hükmeden
Humeyr bin Rebî” adlı bir sultan,
Yanında ordusu ve dörtyüz bilginle,
Gelmişti Medine-i münevvere’ye.
Bilginler kendisine ettiler ki şöyle arz:
(Bu yerde kalmamızı ederiz sizden niyâz.
Zîra âhir zamanda gelecek “Son Peygamber”,
Yakın bir gelecekte bu yere teşrîf eder.
İsmi “Muhammed”dir ki o gelecek Resûl’ün,
Yayılır her tarafa Onun dîni gün be gün.
İsterseniz cümlemiz kalalım bu beldede.
O “Yüce Peygamber”i bekliyelim bu yerde.)
Hükümdar, bu teklîfe eyledi muvâfakat.
Zîra o Peygambere meftûn oldu o sâat.
Sonra bir mektup yazıp o Resûl’e hitâben,
Teslim etti o zarfı, birine o gün hemen.
Ve tenbih eyledi ki: (Bu mektup, elden ele,
Dolaşarak ulaşsın o büyük Peygambere.)
Şöyle yazmış idi ki mektûbunu o günden:
(Bu, gelecek Resûl’e yazılmıştır Humeyr’den.
Ey Allahın Resûl’ü, görmedimse de seni,
İnandım, kabûl ettim senin nübüvvetini.
Ben de, senin dînine girdim tam inanarak.
Şimdiden kabûl ettim, Peygambersin sen elhak.
Ümmetinin içine dâhil eyle beni de.
Kıyâmet günü olur görüşmemiz belki de.)
Mektûbu mühürleyip, teslim etti onlara.
Bu mektûp, dolaşarak babadan oğullara,
Nihâyet “Hâlid bin Zeyd” hazretlerine kadar,
Geldi zâyi’ olmadan, elden ele bu karar.
Vaktâ ki Resûlullah hicret eylediğinde,
Medîne yakınında konakladı bir yerde.
Medîneli mü’minler, aldılar bunu haber.
Mektûbu, “Ebî Leylî” nâm birine verdiler.
195
Dediler: (Bu mektûbu al ve hemen çık yola.
Allahın Resûlü’nü yarı yolda karşıla.)
O gidip görüşünce Allahın Habîbiyle,
Hitâb etti Peygamber ona kendi adiyle.
Buyurdu: (O mektûbu çıkar yâ Ebâ Leylî!
Bakalım neler yazmış kardeşim İbni Rebî?)
Ebî Leylî, mektûbu çıkarıp verdi hemen.
Resûlullah okuyup, râzı oldu Humeyr’den.
Hattâ çok sevinerek yazdığı bu mektûba,
Üç defâ buyurdu ki: (Sâlih kardeş, merhabâ!)
Medîne’ye daha önce hicret eden Eshâb-ı kirâm ile Medîneli müslümanlar,
Kâinatın sultânı Efendimizin Mekke’den hicret için hareket ettiğini duyunca, teşrifini hararetle ve heyecanla bekliyorlardı.
Bir tarafta, herkesin “Emîn” lakabıyla tanıdığı, Allahü teâlânın Habîbini öldürmek
için üzerine mükâfat koyanlar; diğer tarafta ise O’nu ve arkadaşlarını korumak, bağırlarına basmak ve bu uğurda canlarını fedâ etmek istiyenler vardı.
Bu sebeple Medîne-i münevverenin dış semtlerine gözcüler koyup, şehirlerini
şereflendirecekleri anda, Efendimizi karşılamak için can atıyorlardı.
O’nun muhabbetiyle yananlar, kızgın çölün suya olan hasreti gibi gözlerini ufka
dikerek günlerce beklediler. Nihâyet birden;
- Geliyorlar! Geliyorlar!... diye bir ses işitildi.
Sesi duyanlar, sıcak çölün ortalarına doğru göz gezdirmeğe başladılar.
Evet!... Evet!... Onlar da kızgın çölde, güneşin yakıcı sıcaklığına rağmen, büyük
bir heybetle kendilerine doğru ilerlediklerini görmüşlerdi. Sevinçle birbirlerine;
- Müjde!... Müjde!...
- Resûlullah geliyor!...
- Peygamberimiz geliyor!...
- Sevinin ey Medîneliler!...
- Bayram edin!...
- Habîbullah geliyor!...
- Baş tacımız geliyor!...
- Sultânımız geliyor!...
Diyerek bağırmaya başladılar.
Bu haber bir anda Medîne-i münevvere sokaklarını doldurdu.
Yedisinden yetmişine, yaşlısından hastasına kadar herkes, bu eşi görülmedik sevinçli haberi bekliyorlardı.
Bütün Medîneliler en güzel elbiselerini giyinerek, sür’atle Âlemlerin efendisini
karşılamak için koştular.
- Allahü ekber! Allahü ekber!
Tekbir sedaları semâyı çınlatıyor, sevinçten gözyaşları sel gibi akıyordu.
196 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hüzün ve mutluluk dolu bir hava esiyor ve Medîne, târihinde en güzel gününü
yaşıyordu.
Medîneliler biran önce Sevgili Peygamberimizin nûrlu cemâlini görmek istiyorlardı. Medîne, Medîne olalı böyle sevinçli, böyle mübârek bir an görmemişti.
Bu, o güne kadar yaşanmamış bir bayramdı. Benzeri görülmemiş ve görülmeyecek olan bu bayramda; çocuklar, gençler, büyükler, bahtiyar insanlar ilk defa, aynı
anda bir ağızdan şu şiiri terennüm ediyorlardı:
Tale’al-bedru ‘aleynâ,
Min seniyyâti’l-vedâ’,
Vecebe’ş-şükrü ‘aleynâ,
Mâ de’â-lillahi dâ’.
‘Eyyühe’l-meb’ûsü fînâ,
Ci’te bil-‘emri’l-mutâ’,
Ci’te şerrafte’l-Medîne,
Merhaben yâ hayra dâ’,
Ente şemsun, ente bedrun,
Ente nûrun â’lâ nûr,
Ente misbâhu’s-Süreyyâ,
Yâ Habîbi, yâ Resûl!
Kad lebisnâ sevbe ‘izzin,
Ba’de esvâbi’r-rika’,
Ve rada’nâ sedye mecdin,
Ba’de eyyâmi’d-dayâ’.
Kaalet ahmâru’d-deyâcî,
Kulli erbâbil-İslâm,
Küllü men yetba’ Muhammed,
Yenbeğî en lâ yüdâm.
Ve te’âhednâ cemîan,
Yevme aksemne’l-yemîn,
Len nehûne’l ahde yevmen,
Vettehazne’s-sıdka dîn.
Leste vallahi neziyyen,
Mâ yukâsîhi’l ‘ibâd,
Meşheden yâ necme emnîn,
Zû vebâin ve vidâd.
Seniyyet-ül-vedâ’dan,
Bedr doğdu üstümüze,
Hakka dâvet ettikçe,
Şükr vâcib oldu bize.
Sen bize gönderildin,
Emrullahı getirdin,
Medîne’ye hoş geldin,
Şeref verir dâvetin.
Sen güneşsin, sen aysın,
Sen nûr üstüne nûrsun
Sen süreyya ışığısın,
Ey sevgili, ey Resûl.
İzzet ikrâmla dolduk,
Eskilerden kurtulduk,
Mecde kavuştuk doyduk,
Ziyândaydık kâr bulduk.
Zulmet gideren ay der,
Selâm ehline deyin,
Muhammed’e (aleyhisselâm) uyana,
Aslâ zulüm etmeyin.
Hep birlikte söz verdik,
Yemîn edilen günde,
Doğruluk yolumuzdur,
Hâinlik olmaz dinde.
Vallahi ben unutmam,
Elemsiz gün hiç yoktu,
Şâhidsin Emn yıldızı,
Vefân sevgin pek çoktu.
197
- Hoş geldin yâ Resûlallah!
- Bize buyurun yâ Resûlallah!
Şeklindeki istekler ortalığı çınlatıyordu.
Medîne’nin ileri gelen kimselerinden bâzıları Kusvâ’nın yularından tutup;
- Yâ Resûlallah! Bize buyurun, diyerek istirhamda bulundular.
Onlara;
- Devemin yularını bırakınız, O memûrdur. Kimin evinin önünde çökerse
orada misâfir olurum! buyurdular.
Herkeste büyük bir heyecan ve merak başladı. Acaba Kusvâ nereye çökecekti?
Medîne içine doğru Kusvâ ilerliyor, her kapının önünden geçerken ev sahipleri;
- Yâ Resûlallah! Bizi teşrif ediniz, bizi teşrif ediniz! diye yalvarıyorlardı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz onlara tebessüm buyurarak;
- Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona buyrulmuştur, diyordu.
Kusvâ, nihâyet Peygamber Efendimizin bugünkü mescid-i şerîfinin kapısının bulunduğu yere çöktü. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” devesinden inmediler.
Hayvan tekrar ayağa kalktı, yürümeğe başladı. Tekrar eski yere çöktü ve bir daha
kalkmadı. Bunun üzerine Efendimiz, Kusvâ’nın üzerinden inip;
- İnşâallah menzilimiz burasıdır! Ve,
- Burası kimindir? buyurunca;
- Yâ Resûlallah! Amr’ın oğulları Süheyl ve Sehl’indir, diye cevap verdiler.
Bu çocuklar yetim idi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Akrabâlarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır? buyurdular.
Zîrâ Resûlullah Efendimizin dedesi Abdülmuttalib’in annesi, Neccâroğullarından
idi.
Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri sevinçle;
- Yâ Resûlallah! Benim evim daha yakındır. İşte şu evim, şu da kapısı, diyerek heyecanla gösterdi.
Kusvâ’nın yükünü indirip, Resûlullah Efendimizi buyur etti.
Medîneli müslümanlar ve Muhâcirler, Efendimizin hicretine pek ziyâde sevindiler.
Bu seneye, “senet-ül-izin” denir.
Hicrette gönüllerin ilâcı, insanlığın baç tâcı, Allahü teâlânın hâbîbi Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz elliüç yaşında idi.
Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam,
Yanardağlar yanar bağrımda, ummânlardan nem duymam,
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallah!
198 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Medîne-i Münevvere ve Çevresi
199
MEDÎNE-İ MÜNEVVERE DEVRİ
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, bi’setin on üçüncü yılı 12
Rebî’ulevvel’inde, mîlâdî 622 senesinde Medîne’ye hicreti ile on sene sürecek olan
Medîne devri başladı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb
el-Ensârî “radıyallahü anh” hazretlerinin evini teşrif edince, alt katta oturmayı tercih
ettiler ve buraya yerleştiler. Böylece Kâinatın efendisini ağırlama ve evinde bulundurma şerefi bu mübârek zâta nasîb oldu.
Hazret-i Hâlid şöyle anlattı:
“Resûlullah, evimi şereflendirdiğinde, alt katta oturmayı tercih etmişlerdi. Biz de
üst katta oturuyor ve bu hâle çok üzülüyorduk. Bir gün;
- Anam-babam size fedâ olsun yâ Resûlallah! Benim yukarda oturmama, sizin
de alt katta bulunmanıza gönlüm razı olmuyor, hoş görmüyorum. Bu bana çok ağır
geliyor. Ne olur zât-ı âlinizin yukarıda, bizim de alt katta oturmamıza müsâade buyurunuz, dedim. Bunun üzerine;
- Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunmamız bize daha münâsip ve elverişlidir, buyurdular.
Gelen ziyâretçilerle daha rahat görüşme düşüncesiyle, alt katta kalmayı uygun
gördüler. Biz de evin üst katında bulunduk.
Bir gün su testimiz kırıldı. Dökülen suların Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizin üzerine damlayıp rahatsız olmasından korkarak, hanımımla,
örtüneceğimiz tek kadife yorganımızı hemen suyun üzerine bastırdık.
Ebû Eyyûb-i Ensârî, üst katta olmaktan son derece sıkılıyordu. Sonunda kendisi
alt kata inip, Resûlullah Efendimizi yukarı çıkardı.
Ebû Eyyûb hazretleri buyurdu ki:
- Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize dâima akşam yemeği yapıp, gönderirdik. Kalanını bize gönderdiği zaman, ben ve hanımım Ümmü Eyyûb,
Resûlullah’ın elinin değdiği yerleri araştırarak, oralardan yer ve bununla bereketlenirdik.
Yine bir gece, yapıp gönderdiğimiz soğanlı veya sarımsaklı yemeği Resûlullah
geri çevirmişti. Onda izini göremeyince, feryâd ederek yanına gittim.
- Yâ Resûlallah! Anam-babam sana fedâ olsun! Siz akşam yemeğini geri çevirdiniz.
Fakat onda mübârek elinizin izini göremedim. Hâlbuki ben ve Ümmü Eyyûb, geri
çevirdiğin yemekte elinizin değdiği yerleri araştırmakta ve bununla bereketlenmekteydik, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdular ki:
- Bu sebzede bir koku hissettim. Ondan yemedim. Ben, melekle konuşan bir
kişiyim.
- O yemek harâm mıdır? diye sordum.
- Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmadım, buyurunca;
- Sizin hoşlanmadığınız şeyden ben de hoşlanmam! dedim.
200 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Siz onu yiyiniz, buyurdular.
Bunun üzerine biz de ondan yedik ve bir daha o sebzeden Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimize yemek yapmadık.
Yine bir defasında Resûlullah Efendimizle Ebû Bekr’e yetecek kadar yemek hazırlayıp, huzûrlarına götürdüm. Resûlullah;
- Yâ Ebâ Eyyûb! Ensâr’ın eşrafından otuz kişiyi dâvet et, buyurdu.
Ben, yemeğin azlığını ve belki Resûl-i ekrem bu yemeği çok zannettiler diye
düşünürken, tekrar;
- Yâ Ebâ Eyyûb! Ensârın eşrâfından otuz kişiyi dâvet et, buyurdular.
Binlerce düşünce içinde Ensâr’dan otuz kişi dâvet ettim, geldiler. O yemekten
yediler, doydular. Bir mûcize olduğunu anlayıp, gelenlerin îmânları kuvvetlendi ve
bir daha bîat ettiler. Sonra gittiler.
Bu eshâb-ı güzin gittikten sonra bu defa da;
- Altmış kişi dâvet et, buyurdular.
Ben, mûcize olarak yemeğin azalmadığını gördüğümden, daha ziyâde sevinerek
altmış kişiyi Resûlullah’ın huzûruna dâvet ettim. Geldiler, o yemeklerden yediler.
Hepsi Resûlullah’ın mûcizesini tasdik ederek döndüler. Ardından;
- Ensârdan doksan kişi çağır, buyurdular.
Çağırdım, geldiler. Resûlullah’ın emri üzerine onar onar sofraya oturup, yediler;
hepsi de bu büyük mûcizeyi görüp, gittiler. Böylece yüz seksen kişi yemek yedi.
Yemek ise benim götürdüğüm kadardı ve hiç el sürülmemiş gibi duruyordu.”
Ensâr ile Muhâcirlerin kardeş olması
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Medîne-i münevverede daha
sıkı bir bağlılığın tesisi için, hicret eden Muhâcirleri ve onları evlerinde barındıran
Ensârı birbirlerine kardeş yaptılar.
Hazret-i Ali en sona kalınca, unutuldum sanarak;
- Yâ Resûlallah! Beni unuttunuz mu? diye sormuştu,
O zaman Âlemlerin efendisi;
- Sen, dünyâda ve âhirette benim kardeşimsin, buyurmuştu.
Bu kardeşlik maddî ve manevî yardımlaşma esâsına dayanıyordu. Böylece yurtlarından, yuvalarından ve akrabâlarından ayrı kalmanın mahzunluğu bir mikdar da
olsa giderilmiş olacaktı.
Zâten Medîneli müslümanlar, Allahü teâlânın dînini yaşayabilmek ve yayabilmek
için memleketlerini terk eden Muhâcir kardeşlerine bağırlarını açmışlar, evlerine buyur etmişler, onlara her türlü yardımı yapmak için canla başla çalışmışlardı.
Bu kardeşlik tesisi ile birbirlerine daha candan sarıldılar. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz, her Muhâciri, mîzâcına uygun olan bir Ensâr ile kardeş
yapmıştı. Öyle ki bu kardeşlik, babalarından kalan malı paylaşacak seviyede idi.
Her Medîneli; arâzisini, bağını, bahçesini, evini, mallarını nesi varsa ikiye ayırıyor, böylece yarısını Muhâcir kardeşine seve seve veriyordu.
Muhâcirlerden Abdurrahmân bin Avf hazretleri şöyle anlattı:
201
- Biz, Medîne-i münevvereye hicret ettiğimizde, Resûlullah Efendimiz beni, Sa’d
bin Rebî ile kardeş yaptı. Bunun üzerine kardeşim Sa’d, bana;
- Ey kardeşim Abdurrahmân! Ben, mal bakımından Medîneli müslümanların en
zenginiyim. Malımı ikiye ayırdım, yarısı senindir, dedi. Ben de;
- Allahü teâlâ malını sana mübârek ve hayırlı eylesin. Benim, mala ihtiyâcım yok.
Yalnız beni, alışveriş yaptığınız çarşınıza bir götürüver kâfi, dedim.
Böyle bir fedâkârlık, ancak İslâm kardeşliğiyle mümkün oluyordu.
Âdem aleyhisselâmdan bu zamana kadar pek çok göç olmuştu. Fakat böylesine
mânâlı ve yüce bir hicret; dışardan gelenler ile yerli halk arasında bu kadar muhabbetli bir kaynaşma ve samimî bir kucaklaşma olmamıştı.
Nitekim Allahü teâlâ meâlen;
“Mü’minler ancak kardeştirler” buyurdu. (Hucürât sûresi: 10)
Bununla, gerçek sevgi ve samimiyetin maddî menfaatle değil, îmân ve inançla
olabileceğine işâret buyruluyordu. Eshâb-ı kirâmdaki bu hâl, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin bir sohbetiyle ele geçiyordu. Sevgili Peygamberimizin, mübârek kalbinden fışkıran deryâlar misâli feyz ve bereketler, Eshâb-ı kirâmın
kalblerine akıyor, bunun netîcesinde, görülmemiş bir fedâkârlıkla birbirlerini seviyorlar ve kardeşlerini kendilerine tercih ediyorlardı.
Ensâr ve Muhâcirin, bu yeni İslâm merkezinde el ele, gönül gönüle vererek İslâm
dîninin kuvvetlenmesi için her fedâkârlığa katlanmak ve sonunda şehâdet mertebesine kavuşmak üzere söz verdiler.
Bu şekilde, Resûlullah Efendimizin etrafında toplanıp, İslâm dîninin esaslarına uyarak, yeni bir nizam ve mes’ud bir hayat kuruyorlardı. Artık İslâmiyet, hicret
hâdisesi ile; “Devlet” olma yolunda ilk adımını atmıştı. Medîne-i münevvere ise,
İslâm dîninin beşiği ve merkezi hâline geliyordu.
Medîne’de; Eshâb-ı kirâmdan başka, hıristiyanlar, yahudiler ve puta tapan müşrikler de vardı.
Yahudiler; Benî Kaynukâ, Benî Kureyzâ ve Benî Nadr olmak üzere üç kabîleden
meydana geliyordu. Bunlar, İslâm’a ve bilhassa Sevgili Peygamberimize ziyâdesiyle
düşman idiler.
Bu arada Mekkeli müşrikler, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin Medîne’de, Eshâbını birbirlerine kardeş yapmak sûretiyle kaynaştırmasını, kendileri için büyük bir tehlike görmüşlerdi. Kısa zamanda bu işin üstesinden gelemezlerse, müslümanlar güçlenip Mekke’ye saldırabilir, bıraktıkları arazilerini, evlerini,
yurtlarını ellerinden alabilirlerdi...
Bu düşünceler içinde bulunan Mekkeli müşriklerden, Medîneli müslümanlara
tehdit mektupları geliyordu. Bu mektupların birinde;
“Şüphesiz ki, aramızda düşmanlık bulunan hiç bir Arab kabîlesinde, bizi, sizler
kadar öfkelendiren olmamıştır. Çünkü, bizden olan bir adamı bize teslîm etmeniz
gerekirken, O’na yardımcı olup, kucak açarak korudunuz. Bu, sizin için çok büyük
bir kusurdur. Lütfen, O’nunla bizim aramızdan çıkınız ve O’nu bize bırakınız. Eğer,
O’nun gidişâtı iyi olursa, buna en çok sevinecek olan biziz. Aksi olursa, O’nu çekip
çevirmek de yine bize düşer!...” deniliyordu.
202 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bu mektuba, Hazret-i Ka’b bin Mâlik, Peygamberimizi medh eden çok güzel bir
cevap yazdı.
Mekkeli müşrikler, Medîneli müşriklere de aynı şekilde tehdit mektupları yazdılar. Onlara da;
- Eğer bizim adamımızı şehrinizden çıkarmaz veya öldürmezseniz, üzerinize yürür, sizleri öldürür, kadınlarınızı hizmetimize alırız!... diyerek tehditlerde bulundular.
Bunun üzerine Medîneli müşrikler, Abdullah bin Übey münâfığının etrafında
toplanıp, fırsatını buldukları an Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize
zarar yapmak üzere karar aldılar.
Müslümanlar bu durumu öğrenince; Sevgili Peygamberimizi korumak için ellerinden gelen bütün gayreti gösterip, O’nun etrafında kenetlendiler. Geceleri sokağa
çıkamaz, evlerinde uyuyamaz hâle geldiler.
Übey bin Ka’b anlattı ki:
“Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ile Eshâbı, Medîne-i münevvereyi teşrif ettiklerinde müslümanlar, müşrik Arab kabîlelerinin düşmanlıklarına
hedef oldular. Eshâb, silâhlı olarak sabahlara kadar nöbet bekledi.”
Eshâb-ı kirâm yekvücûd olmuşlar, tehlikeli hâllerde bütün güçleri ile müslüman
kardeşlerine yardıma koşuyorlardı. Bunların başında Sevgili Peygamberimiz geliyordu.
Resûlullah Efendimiz, her güzel haslette önde olduğu gibi, cesârette de Eshâbının
en önünde yer alırdı. Gecenin hangi saatinde olursa olsun, bir feryâd işitilince, Kahraman Peygamberimiz, hiç kimse varmadan atı ile oraya yıldırım gibi yetişir, korkulacak bir şeyin olmadığını Eshâb’ına bildirir ve onları teskîn ederdi.
Mescid-i Nebî / Medîne-i Münevvere
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin Medîne-i münevvere’ye hicret ettiğinde
devesi Kusvâ’nın çöktüğü arsa. Bu arsayı Sevgili Peygamberimiz satın alarak üzerine mescid
yaptırmıştır. Vefâtı da bu mescide bitişik olan evinde olmuş ve mübârek kabr-i şerifi de bu
odaya yapılmıştır.
Bu odaya sonraları Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” defnedilmiştir. Yanlarındaki bir kişilik yere de,
Îsâ aleyhisselâmın defnedileceği bildirilmiştir.
203
ESHÂB-I KİRÂMIN EĞİTİMİ
Mescid-i Nebî
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’yi teşrif ettiklerinde
ilk iş olarak Eshâbını yetiştirecek, cemâatla namaz kılacak bir mescidin yapılmasını
arzu ediyorlardı.
Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm gelip;
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ sana, kendisi için taştan ve kerpiçten bir beyt
(mescid) yapmanı emrediyor, dedi.
Habîb-i ekrem Efendimiz, hemen devesi Kusvâ’nın Medîne’ye geldiklerinde
çöktüğü yeri sahiplerinden satın almak istediler. Sahipleri;
- Yâ Resûlallah! Biz, onun bedelini ancak cenâb-ı Hak’tan bekleriz. Orayı
size, Allah rızâsı için hediye ederiz, diyerek bağışlamayı çok arzu ettiler. Buna
rağmen Efendimiz kabul buyurmayıp, fazlasıyla ücretini ödediler.
Bir taraftan arsanın tesviyesi yapılıp düzeltilirken, diğer yandan kerpiçler kesiliyor ve taşlar çekiliyordu. Nihâyet her hazırlık yapıldıktan sonra temel atılmak üzere
toplanıldı.
Temele ilk taşı, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” Efendimiz mübârek elleriyle koydular. Sonra sıra ile buyurdular ki;
- Ebû Bekr, taşını, benim, taşımın yanına koysun!
- Ömer, taşını Ebû Bekr’in taşının yanına koysun!
- Osman, taşını, Ömer’in taşının yanına koysun!
- Ali, taşını Osman’ın taşının yanına koysun!
Emirleri yerine geldikten sonra oradaki Eshâb-ı kirâmına;
- Siz de taşlarınızı koyunuz,” buyurdular. Onlar da koymaya başladılar.
Mescidin yapılmasında, başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere bütün Eshâb-ı
kirâm durmadan dinlenmeden çalıştılar. Mübârek sırtlarında taş ve kerpiç taşıdılar.
Taş ile temeli bir buçuk metre yükseltip, üzerini kerpiçle ördüler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bir gün kerpiç yüklenmiş götürüyordu. Eshâbından biri huzûr-ı şerîfine varıp, fevkalâde bir edeble;
- Yâ Resûlallah! Kerpici benim taşımama müsâade eder misiniz? dedi.
Hâtem-ül-enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, ona, daha büyük bir
nezâketle, kendisinin sevâb kazanmaya daha çok muhtaç olduğunu bildirip kerpici
vermediler. Onun da gidip taş getirmesini tavsiye buyurdular.
Mescid-i Nebî’nin inşâsında en çok çalışanlardan biri de Resûlullah Efendimizdi. En ağır kayaları yüklenerek, mübârek göğüsleri darala darala ustaların yanına
götürürlerdi. Bu taşları ve kerpiçleri taşırken yapılan işin kıymetini, kavuşulacak
nîmetleri müjdeleyerek Eshâbını gayrete getirirdi.
Efendimizin bu gayretini gören müslümanlar, büyük bir aşkla çalışıyorlardı.
Hattâ Ammâr bin Yâser, herkes birer kerpiç taşırken, o; birini Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz, birini de kendisi için olmak üzere iki kerpiç götürür-
204 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
dü. Bu hâli Resûlullah Efendimiz gördüklerinde, yanına vardılar. Mübârek elleri ile
Hazret-i Ammâr’ın arkasını sığayıp;
- Ey Sümeyye’nin oğlu! Senin iki, başkalarının bir ecri var, buyurdular.
Mescidin duvarları kısa zamanda bitirildi ve üzeri örtüldü. Odalar, arab âdeti üzere, hurma dalından olup üstleri de kıldan keçe ile örtülü idi. Kapılarında yalnız perde
asılı idi.
Odalar mescidin güneydoğu ve kuzey taraflarında idi. Çoğunun kapısı mescide
açılırdı. Tavanlarının yüksekliği, orta boylu insan boyundan bir karış fazla idi.
Hazret-i Fâtıma ile hazret-i Âişenin odaları arasında kapı vardı. Ayrıca mescide bitişik, Resûlullah Efendimiz için kerpiçten iki oda yapıldı. Bunların üzerleri de
hurma kütüğü ve dalları ile örtüldü.
Bu odalar zamanla dokuza kadar çoğaltıldı.
Mescidin inşâsı bittikten sonra. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Hâlid bin Zeyd’in evinden, kendisi için yapılan eve taşındılar
.
Hurma kütüğünün inlemesi
Mescid-i Nebevî’de dikili bir hurma kütüğü vardı. Peygamber Efendimiz, Cumâ
günleri mesciddeki Hannâne ismindeki bu direğe dayanarak, hutbe îrâd ederlerdi.
Sonradan üç basamaklı bir minber yaptırdılar.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve Eshâb-ı kirâm bir
Cumâ günü Mescid-i Nebî’de toplanmışlardı. Efendimiz, hutbe için yeni minbere çıktıklarında, eskiden dayandığı kuru hurma kütüğü, herkesin duyacağı kadar,
hâmile deve ağlayışını andıran bir sesle ağlamaya ve inlemeye başladı.
Bütün Eshâb-ı kirâm, hayret ederek bu sesi dinlediler.
Fakat, ses bir türlü kesilmiyordu. Bunun üzerine Âlemlerin efendisi minberden
indiler ve mübârek elleri ile kütüğü okşadılar. O anda, ağlama ve inleme kesildi.
Kuru hurma kütüğünün, Peygamberimize olan bu muhabbetini ve aşkını gören
Sahâbîler, gözyaşlarını tutamadılar.
Bu hâdise ile ilgili Hazret-i Enes bin Mâlik dedi ki;
- Mescid bile onun sesinden sarsıldı.
İbn-i Ebî Vedâ’a da;
- Hurma kütüğü, çatlayıp yerinden oynadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz gelip mübârek elini üzerine koydu da ondan sonra sustu, demişlerdir.
Peygamber Efendimiz;
- Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, eğer onu
okşamasaydım, bana karşı hasret ve hüznünden dolayı kıyâmete kadar böyle
ağlayacaktı, buyurdular. Başka bir rivâyette şöyle bildirildi:
Resûl aleyhisselâm kuru hurma kütüğüne dönüp;
- İstersen seni bulunduğun bahçeye vereyim. Tekrar dal budak sal ve eski
hâline gel. İstersen seni Cennet’e dikeyim de Allahü teâlânın dostları meyvenden yesin, buyurdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, ona kulak verip şöyle dediğini duydular:
205
- Beni Cennet’e dik ve benden Allahü teâlânın dostları yesin ve eskiyip çürümeyeceğim bir yerde olayım.
Ağacın bu konuşmasını, Peygamber Efendimizin yanında bulunanlar da duydu.
Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz, ona;
- İstediğini yapacağım, diye mukabelede bulundu. Sonra Eshâbına dönüp;
- Dâr-ı bekâyı dâr-ı fenâya (bu dünyâya) tercih etti, buyurdular.
Sonra Resûlullah’ın emri ile hurma kütüğü gömüldü.
Zemahşerî, Rebî’ül-Ebrâr adlı kitâbında şöyle anlatıyor:
Hazret-i Ümmü Ma’bed diyor ki: “Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” çadırıma uğradı. Gece çadırımda istirâhat edip, uyudu. Uyanınca su istedi. Mübârek ellerini yıkadı ve mübârek ağzını çalkalayıp, suyunu çadırımın yanında bulunan bir
dikenin dibine döktü.
Sabahleyin bakdık ki, oradan büyük bir ağaç yetişmiş. Kocaman meyveler vermişti. Meyvelerin kokusu anber gibi, tadı şeker gibi idi. O meyveleri aç kimse yese
doyar, susuz kimse yese suya kanar, hasta olan yese sıhhate kavuşurdu. Üzüntülü
kimse yese neş’elenirdi. O ağacın yaprağından yiyen deve ve koyunlar hesâbsız süt
verirdi.
Biz o ağacın adını mübârek ağaç koymuşduk. Çevredeki kabîleler, hastaları için
onun meyvelerinden istemeye gelirlerdi. Bir seher vaktinde o ağacı yemişleri dökülmüş, yaprakları küçülmüş bir hâlde gördüm. Çok korkdum ve üzüldüm. Bir de
işitdim ki, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz vefât etmiş.
Bu hâdiseden sonra, aradan otuz sene geçti. Yine bir sabah vakti dışarı çıkıp baktım ki, o ağaç kökünden budaklarına kadar diken hâlini almış, meyveleri yere dökülmüştü. Hazret-i Alînin “kerremallahü vecheh” şehîd edildiği haberini işittik.
Bu hâdiseden sonra o ağaç artık meyve vermedi. Fakat yapraklarından faydalanıyorduk Bir gün baktım ki ağacın içinden hâlis kan akıyordu. Yaprakları solmuştu.
Üzüntülü bir hâlde otururken, hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” şehîd edildi diye
haber getirdiler.
Ondan sonra o ağaç kökünden kurudu ve belirsiz oldu.”
Hücre-i saâadet-Mescid-i Nebî / Medîne-i münevvere
206 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Aile fertlerinin Medîne’ye gelişi
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ile Hazret-i Ebû Bekr hicret ettiklerinde çocuklarını Mekke’de bırakmışlardı.
Hazret-i Hadîce vâlidemizin vefâtından bir sene sonra Peygamber Efendimizle
Hazret-i Âişe vâlidemiz Mekke’de iken nişanlanmışlardı. Fakat düğün henüz yapılmamıştı.
Hazret-i Âişe “radıyallahü anha” validemiz anlattı; Resûlullah Efendimiz bana;
- Ey Âişe! Sen, bana iki kere rüyamda gösterilmiştin. Galiba ben, yeşil ipekli
bir kumaş parçasında senin resmini görmüştüm de bana; “Bu resmin sahibi
müstakbel zevcendir” denilmişti, buyurdu.
Bu rüyâdan sonra Resûlullah babamla birlikte Medîne’ye hicret ettiği zaman, bizi
ve kızlarını Mekke’de bırakmıştı.
Medîne’yi şereflendirince, âzâdlı kölesi Zeyd bin Hârise ile Ebû Râfî’i, iki deve
ve ihtiyaçları olabilecek şeyleri satın almak üzere 500 dirhem harçlıkla bize gönderdi.
Babam da, Abdullah bin Üreykıt’ı iki-üç deve ile onların yanına katıp, annemi, beni ve kız kardeşim Esmâ’yı develere bindirerek göndermesini, kardeşim
Abdullah’a mektup yazarak emretti.
Ben, annem Ümmü Rûmân ve Resûlullah’ın kerîmelerinden Hazret-i Fâtıma-tüzzehrâ ve Ümmü Gülsüm, hâtunu Sevde ile Ümmü Eymen ve Üsâme, hep birlikte
yola çıktık.
Kudeyd mevkiine vardığımızda, Zeyd, 500 dirhemle üç deve daha satın aldı. Kafileye Talha bin Ubeydullah da katıldı.
Minâ mevkiinden Beyd denilen yere ulaştığımız zaman, benim devem kaçtı. Ben,
mahmilin içindeydim. Annem de yanımdaydı. Annem;
- Eyvah kızcağızım, eyvah gelinciğim! diyerek çırpınıyordu.
Allahü teâlâ, devemize sükûnet verdi de bizi kurtardı. Nihâyet Medîne’ye geldik.
Ben, babamın ev halkı ile birlikte indim. Resûlullah Efendimizin ev halkı, odalarının
önünde indi.”
Hazret-i Âişe vâlidemiz de, bir müddet babası Hazret-i Ebû Bekr’in evinde
ikâmet buyurdular. Düğünleri Bedr gazâsından sonra yapıldı.
Ezân-ı Muhammedî
Mescid-i Nebî inşâ edildikten sonra, namaz vakitlerinde, vaktin girdiğini belirtecek ve müslümanları câmiye dâvet edecek bir usûl yoktu. Sâdece; “Essalâtü
Câmi’a (Haydin namaza)” denilirdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bir gün Eshâbıyla istişare
ederek, namaz vakitlerinde, mü’minlerin câmiye nasıl dâvet edilmesi gerektiğini sordular. Kimisi, namaz vakitlerini bildirmek için, Nasârâ gibi, nâkûs yâni çan
çalalım; kimisi, yahudiler gibi boru çalınsın dediler. Kimisi de; “Namaz vakti ateş
yakıp yukarı kaldıralım” diye fikirlerini söylediler. Resûlullah Efendimiz, hiç birini
kabul etmedi.
207
Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe ve Hazret-i Ömer, rüyâda ezân okunmasını gördüler. Hazret-i Abdullah, Sevgili Peygamberimize gelip rüyasını şöyle anlattı:
- Yeşil bir şal ve peştemal bağlamış, eline çan almış bir kişi gördüm. Ona;
“Elindeki çanı satar mısın?” diye sordum. Bana; “Ne yapacaksın?” dedi. “Namaz vakitlerini bildirmek için çalacağım” deyince, o zât; “Ben sana daha hayırlısını öğreteyim” dedi ve kıbleye dönerek yüksek sesle; “Allahü ekber, Allahü
ekber...” diye okumaya başladı. Bitirdikten sonra da; “Namaza kalkacağın zaman da” deyip, ezânı tekrar etti ve sonuna doğru, “Kad kâmet-is-salâtü” cümlesini ilâve etti.
Bunun üzerine, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Rüyâ haktır. O kelimeleri Bilâl’e öğret, okusun! buyurdular.
Buna ezân ismi verildi.
Hazret-i Bilâl de, Mescid-i şerîfin yakınında bulunan yüksek bir dama çıkarak, ilk
ezânı, öğretilen kelimelerle okudu.
Hazret-i Ömer, ezân sesini işitince, koşa koşa Resûlullah Efendimizin huzûruna
geldi. Hazret-i Bilâl’in söylediği kelimeleri aynen rüyâsında gördüğünü arz etti. O
gece, Eshâb-ı kirâmdan bir kısmı da aynı rüyâyı görmüşlerdi.
İşte bu sırada, Cumâ sûresi 9. âyet-i kerîmesi nâzil olup, vahy ile de bildirilmiş
oldu.
Bilâl-i Habeşî, bir gün sabah namazı vaktinde Sevgili Peygamberimizin kapısı
önünde;
- Es-salâtü hayrun minennevm, diye iki defa seslenmişti.
Bunu Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz beğendi.
- Bilâl, bu ne güzel söz! Sabah ezânını okurken bunu da söyle, buyurdular.
Böylece sabah ezânında bu söz de söylenmeye başlandı.
Peygamber Efendimizin vefâtına kadar müezzinlik yapan Bilâl-i Habeşî’nin “radıyallahü anh”; sesi gür, çok güzel ve pek tesirliydi. O, ezân okumaya başlayınca,
herkes büyük bir aşk ve vecd içinde dinleyip, kendinden geçerdi. Ezân okurken herkesi ağlatırdı.
Eshâb-ı kirâmın, birbirlerini namaz vakitlerinde câmiye ezân-ı Muhammedî ile
dâvet etmeleri, Medîneli müşrikler ile yahudilerin pek tuhafına gitti. Ezân okunurken
alay ve eğlenceye alırlardı. Onların bu maskaralıklarına karşı, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı
kerîmde meâlen;
“Onlar, namaza ezân ile dâvette bulunduğunuz zaman, onu oyun ve eğlence
edinirler. Bu da, onların aklı ermez bir kavim olmalarındandır”114 buyurdu.
Seslendi ol müezzin, durdu kâmet eyledi,
Kâbe’ye döndü yüzün, hem de niyyet eyledi.
Duyunca ehl-i îmân, hürmet ile dinledi,
Sonra, namaza durup, Rabbe kulluk eyledi.
114 Mâide: 5/58.
208 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Eshâb-ı soffa
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Mescid-i Nebî’nin kuzey
duvarına hurma dallarıyla bir gölgelik yaptırdı. Burada Mekke’den hicret eden, malı-mülkü bulunmayan bekâr sahâbîlerin yatıp kalkmalarını emir buyurdu.
Bu bekâr sahâbîler ile Ensârın ve Muhâcirlerin fakîrleri, Mescid-i nebî yanındaki bu Soffa denilen büyük çardak altında yaşarlar, ilim öğrenmek ve öğretmekle
uğraşırlardı.
Sayıları on ile dört yüz arasında değişirdi. Çok zaman yetmiş kişi olurdu. Bu
sahâbîler, Resûlullah Efendimizin yanlarından hiç ayrılmaz ve sohbetlerinden hiç
geri kalmazdı. Gece-gündüz Kur’ân-ı kerîm okurlar, ilim öğrenirler, hadîs-i şerîfleri
hıfz ederlerdi. Günlerinin çoğunu oruç tutarak geçirirler; ibâdet ve tâattan bir an
ayrılmazlardı.
Burada yetişenler, yeni müslüman olan kabîlelere gönderilirler, onlara Kur’ân-ı
kerîmi ve sünnet-i şerîfleri, yâni dîn-i İslâm’ı öğretirlerdi. Pek ziyâde fazîletlere
sâhîb olan bu mübârek sahâbîler, büyük bir irfân ordusu idiler. Peygamber Efendimiz, onları çok sever, onlarla oturup sohbet ederler ve beraber yemek yerlerdi.
Burada kalanlara “Eshâb-ı soffa” denirdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bir gün Eshâb-ı soffaya bakıp, son derece fakir olduklarını düşündüler. Böyle oldukları hâlde gönül rahatlığı ve
parlaklığı ile ibâdet ediyorlardı.
Peygamber Efendimiz merhamet buyurup, onlara;
- Ey Soffa eshâbı! Size müjdeler olsun. Eğer ümmetimden, sizin içinde bulunduğunuz bu zor şartlara razı bir kimse kalmış olursa, o, elbette benim arkadaşlarımdandır, buyurdular.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, her şeyden önce bu seçkin Eshâbının
ihtiyaçlarını temin eder, sonra Ehl-i beytininkini gidermeye çalışırlardı.
Ebû Hüreyre şöyle anlattı:
- Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben bâzen
açlıktan karnımı yere dayar, bâzen de yerden aldığım bir taşı karnıma bastırırdım.
Yine böyle bir hâlde idim. O gün Resûlullah’ın mescide geçtiği yolun üstünde oturmuştum.
O sırada âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihanın süsü, nûr saçarak yanıma
geldiler. Hâlimi anlayıp gülümsediler ve;
- Yâ Ebâ Hüreyre! buyurdular.
- Canım sana fedâ olsun, buyur yâ Resûlallah! deyince;
- Benimle gel, buyurdular.
- Hemen peşlerinden yürüdüm. Hâne-i saâdetlerine girdiler. Evde bir bardak süt
vardı.
- Haydi, Ehl-i soffa’ya git. Onları bana çağır, buyurdular.
- Onları çağırmak için giderken kendi kendime; bütün soffa ehline bir bardak süt
nasıl yeter? Bana da bir yudum düşer mi ki?... diye düşünüyordum.
Onları çağırdım, saâdethâneye geldik, izin isteyip içeri girdik, uygun yerlere
209
oturduktan sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ Ebâ Hüreyre! Şu süt bardağını al, onlara ver! buyurdular.
Ben de bardağı alıp, sıra ile arkadaşlarıma veriyordum. Her biri bardağı alıyor
doyuncaya kadar içiyor, bana iade ediyordu. Herkesten aldığımda, bardağın hiç eksilmediğini, öylece sütle dolu olduğunu görüyordum. Bu şekilde, gelen bütün arkadaşlarıma takdim ettim. Hepsi içip doydular.
Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bardağı alıp, bana gülümsediler ve;
- Yâ Ebâ Hüreyre! Süt içmeyen bir ben kaldım, bir de sen. Haydi sen de otur,
iç! buyurdular. Oturup içtim.
- Yine iç! buyurdular, içtim. Efendimiz, bir kaç defa,
- İç, buyurdular.
Ben de her defasında içtim. Nihâyet;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Artık içemiyeceğim. Seni hak din
ile gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, iyice doydum, dedim.
- Öyleyse bardağı bana ver, buyurdular.
- Verdim. Allahü teâlâya hamd ve senâ ettikten sonra, Besmele çekerek sütü içtiler.
Mescidde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin hiç bir sohbetini
kaçırmadan ilim öğrenen bu mümtaz Eshâba karşı, Medîneli sahâbîler, benzeri görülmemiş şekilde muhabbet beslerlerdi.
Bir akşam, açlıktan dermanı kalmayan Soffa’dan bir sahâbî, Resûlullah Efendimizin huzûr-ı şerîflerine gelip, hâlini arz etti. Peygamber Efendimiz, hâne-i
saâdetlerine, yiyecek bir şeyin olup olmadığını sordular.
- Şu anda evde yiyecek olarak sudan başka bir şey yok, cevâbını alınca, orada
hazır bulunan Eshâbına;
- Kim şu açı misafir eder? buyurdular.
Eshâb-ı kirâmdan Medîneli biri, herkesten önce davranıp;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Onu ben ağırlarım, dedi.
Misâfiriyle evine gidip hanımına;
- Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin misafirini ağırlayacak bir
şeyler hazırla, dedi.
Hanımı;
- Şu anda evimizde çocukların yiyeceğinden başka bir şey yok, diye cevap verdi,
- Önce çocukları uyut. Sonra o yemeği getir, dedi.
Hazırlanan fakat ancak bir kişiye yetecek kadar olan yemeği alıp misâfirin odasına girdi. Sofrayı koyup buyur etti. Yemeğe beraber başladıktan sonra kalktı, lâmbayı
düzeltiyormuş gibi yapıp söndürdü. Tekrar karanlıkta sofranın başına oturdu. Yiyormuş gibi hareketler yaparak, misâfirin doymasını bekledi. Misâfir doyduktan sonra
sofrayı kaldırdı.
O gece, çocukları ile aç olarak sabahladılar. Sabahleyin Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûr-ı şerîflerine gittiklerinde;
- Allahü teâlâ bu geceki hareketinizden hoşnûd oldu, buyurdular.
Bunun üzerine Allahü teâlâ, Haşr sûresinin 9. âyet-i kerîmesini göndererek meâlen,
“Onlar (Ensâr), kendilerinde yoksulluk ve muhtaçlık olsa bile, (Muhâcirleri)
210 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
kendi canlarından üstün tutarlar” buyurdu.
Mısra:
Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak daha tatlı!
Hazret-i Câbir bin Abdullah’ın ölen iki oğlunun dirilmesi
Âlemlerin efendisi ve insanların rehberi Resûlullah’ı “sallallahü aleyhi ve sellem” her kim dâvet etse kabûl buyururlardı. Hazret-i Cabir bir gün Resûlullah Efendimizi yemeğe dâvet etmişti.
- Falan gün gelirim, buyurdular.
Zamanı gelince teşrîf etdiler.
Hazret-i Câbir, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin evine
teşrîfiyle o kadar sevindi ki, karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi
ve su döküldü.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz içeri girip oturdu.
Hazret-i Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebâb yapmak için hâzırladı.
İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna,
- Babam kuzuyu nasıl kesdi, gel sana göstereyim, dedi.
Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat, göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebeb oldu.
Hazret-i Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koşdu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, kendisini evin damından aşağı bırakdı ve düşüp öldü.
Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı feryâd edip ağlarsam, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” üzülmesine sebeb olurum diye düşünerek sabr etdi, hiç ses
çıkarmadı.
Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örtdü. Kimse onların öldüğünün farkına varmadı. Kendisi de belli etmemeye çalışdı. Fakat içi yanıyordu.
Hâzırlanan kebâbı pişirdi. Kocası hazret-i Câbir’e olan hâdiseyi hiç söylemedi.
Kuzu kebâbı hazır olunca Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
önüne getirip ikrâm ettiler.
O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi,
- Yâ Muhammed! Allahü teâlâ, Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini
söylemenizi emr buyurdu, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hazret-i Câbir’e,
- Oğullarını da sofraya getir, buyurdular.
O da dışarı çıkıp hanımına,
- Oğlanlar nerededir? Resûlullah onların sofraya gelmelerini istiyor, dedi. Hanımı,
- Resûlullah’a onların burada olmadıklarını söyle, dedi.
Hazret-i Câbir durumu arz edince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
- Allahü teâlânın emridir. Onları muhakkak getirmen lâzımdır, buyurdu.
Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp,
- Çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle
gelmişdir, dedi.
211
Zavallı, çâresiz hanım ağlayarak,
- Ey Câbir, oğulcuklarımızın ne olduğunu sana söylemeğe tâkatim yok, dedi.
Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i
Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce çok üzüldü. Hanımı ile birlikde
Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzûruna girip ağlaşmağa başladılar.
O sırada Allahü teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Resûlullah’a “sallallahü aleyhi ve
sellem” gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz kalkıp duâ etdi. Câbir bin
Abdullah’ın her iki oğlu da Allahü teâlânın izniyle dirildi.
Gönüller Sultânının sohbeti
Fahr-i kâinat “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâb-ı kirâmını yetiştirmek,
olgunlaştırmak için, Mescid-i Nebî’de eşi benzeri bulunmayan sohbetler eder, Allahü
teâlânın kendisine ihsân ettiği feyz ve bereketleri, onların kalblerine akıtırdı. Peygamber Efendimizin sohbetine katılmak şerefine nail olanlar, daha ilk sohbette kalblerinde
büyük bir değişiklik hisseder ve pek yüksek ilâhî mârifetlere kavuşurlardı.
Bu sohbetlerin bereketiyle Eshâb-ı kirâm, başta Sevgili Peygamberimiz olmak
üzere, bütün sahâbe arkadaşlarını canlarından çok sever hâle gelirlerdi.
Allahü teâlâ onları, âyet-i kerîmelerle medhetmiştir.
Onlar, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûr-ı şerîflerinde;
sanki başlarına kuş konmuş da, hareket edince uçacakmış gibi pek edebli ve çok
dikkatli dururlardı. Böylece, Eshâb-ı kirâm peygamberlerden ve büyük meleklerden
sonra mahlûkâtın en efdali ve en üstünü oldular.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına, dînimizin emir
ve yasaklarını inceden inceye anlatır, öğretirlerdi. Îmânın, İslâm’ın şartları, namaz,
oruç, hac, zekâta âit bütün hükümler; âyet-i kerîmelerin tefsîrleri; harâm ve helâl
olan yiyecekler, giyecekler; yemin, adak, keffâretler, alış-veriş bilgileri; yeme-içme, giyinme, görüşme-konuşma, selâmlaşma âdâbı, komşuluk, akrabâlık ve dostluk
münâsebetleri; evlenme, nafaka, verâset ve mîras hükümleri; dâvalar, cezalar, anlaşma ve ortaklıklar; sağlık, sıhhat bilgileri; düşmanla çarpışma, harp hukuku... gibi
a’dan z’ye uhrevî ve dünyevî, dîn-i İslâm’a ait bütün bilgileri herkesin anlayacağı
şekilde anlatır, önemli gördükleri bir hususu, üç defa tekrar ederlerdi.
Kadınlara ait bilgileri de, mübârek zevceleri vasıtasıyla öğretirlerdi.
Cibrîl hadîs-i şerîfi
Müslümanların kahraman imâmı, Eshâb-ı kirâmın yükseklerinden, hep doğru
söyleyici olmakla meşhûr, sevgili büyüğümüz Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh”
buyuruyor ki:
- Öyle bir gün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan bir kaçımız, Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizin huzûrunda ve hizmetinde bulunuyorduk. O gün, o saat, öyle
şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullah’ın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, rûhlara gıdâ olan, canlara zevk ve safâ veren
212 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
cemâlini görmek nasîb olmuştu.
O vakit, ay doğar gibi bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah
idi. Üzerinde; toz, toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullah’ın
Eshâbı olan bizlerden, hiç birimiz onu tanımıyorduk. Yâni, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullah’ın huzûrunda oturdu. Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı.
O zât-ı şerîf, ellerini Resûl-i ekrem Efendimizin mübârek dizleri üzerine koydu ve;
- Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyet’i, müslümanlığı anlat, dedi.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de buyurdu ki:
- İslâm’ın şartlarından birincisi, “Kelime-i şehâdet” getirmektir.
(Kelime-i şehâdet getirmek demek,
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü,
söylemektir. Yâni;
- Yerde ve gökte, O’ndan başka ibâdet edilmeye ve tapılmaya lâyık hiç bir şey ve
hiç bir kimse yoktur. Hakîkî mâbud, ancak Allahü teâlâdır demesi ve buna kalb ile
kesin olarak inanmasıdır. Ve yine;
- O, gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü, karakaşlı ve kara gözlü,
mübârek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan’da
Mekke’de doğduğu için Arab denilen, Hâşimî evlâdından Hazret-i Abdullah’ın oğlu
Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın kulu ve resûlü yâni peygamberidir, demesidir.)
- Vakti gelince namaz kılmaktır. Malın zekâtını vermektir. Ramazân-ı şerîfde
her gün oruç tutmaktır. Gücü yetenin ömründe bir kerre hac etmesidir.
O zât, Resûlullah’dan bu cevapları işitince;
- Doğru söyledin yâ Resûlallah! dedi.
Biz dinleyiciler;
- Hem soruyor, hem de onu tasdik ediyor! diye onun bu sözüne şaştık.
(Cebrâil aleyhisselâm, islamın ve îmânın şartlarını elbette biliyordu, fakat bunu
Eshâb-ı kirâma öğretmek istiyordu).
Bu zât yine;
- Yâ Resûlallah! Îmânın ne olduğunu da bana bildir, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de, îmânın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:
- Önce, Allahü teâlâya, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, âhiret gününe,
kadere, hayır ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.
O zât, yine;
- Doğru söyledin, diyerek tasdîk etti... Sonra tekrar;
- Yâ Resûlallah! İhsânın ne olduğunu da bana bildir, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Allahü teâlâya, O’nu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü her ne
kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni muhakkak görür, buyurdu.
O zât tekrar;
- Yâ Resûlallah! Bana kıyâmetten haber ver! dedi.
Resûl aleyhisselâm;
213
- Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim değildir, buyurdular.
O zât tekrar;
- O hâlde onun alâmetlerini bildir, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Câriyelerin efendilerini doğurması, yalın ayak, çıplak, yoksul çobanların
(zengin olarak) yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir,
buyurdu.
Bundan sonra dönüp gitti.
Resûlullah, bana dönüp;
- Ey Ömer! Soran kişinin kim olduğunu biliyor musun? diye sordular.
- Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- O Cibril (Cebrâil) idi. Sizlere dîninizi öğretmek için geldi, buyurdular.
Peygamber Efendimiz, Eshâbına, dindeki derecelerine göre, anlayacakları şekilde
anlatırlardı. Eshâb-ı kirâmın en yükseklerinden olan Hazret-i Ömer, o kadar yüksek
idi ki, Resûlullah Efendimiz; “Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer
peygamber olurdu” buyurdu.
(Cebrâil aleyhisselâmın insan şeklinde gelmesi, Resûlullah Efendimizle dizdize
oturması mühim bir şeyi bildirmek için idi. Yâni, din bilgisi öğrenmek için utanmanın doğru olmadığını ve üstâda gurur, kibir yakışmayacağını göstermek için idi. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, muallimlere serbestçe ve sıkılmadan sorması
lâzım geldiğini, Cebrâil aleyhisselâm, Eshâb-ı kirâma, bu hâli ile anlatmak istiyordu.
Çünkü din öğrenmekte utanmak ve Allahü teâlânın hakkını ödemekte ve öğretmekte
ve öğrenmekte sıkılmanın doğru olmadığını gösteriyordu.
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” o günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için;
“öyle bir gün idi ki...” buyurdu. Tabi ki Cebrâil aleyhisselâmı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtâc olduğu bilgiyi, gâyet güzel ve açık olarak, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek ağzından işitmek
nasîb olan bir gün elbette çok şerefli ve pek kıymetlidir.)
Sevgili Peygamberimiz, Eshâbına dînî bilgileri öğrettiği gibi, dâvâlara bakıyor,
şâhidlerini dinleyip en güç anlaşmazlıkları netîceye bağlayarak hâllediyor, İslam’ı
tanıtmak ve yaymak, bir kişiyi daha Cehennem ateşinden kurtarmak için büyük gayret sarf ediyor, hâl ve hereketleriyle insanlara örnek oluyor, mü’minleri müşriklerin
şerrinden korumak için de gerekli tedbirlerin alınmasını sağlıyordu.
Selmân-ı Fârisî’nin müslüman olması
Gün geçtikçe İslâm’ın nûru yayılmaya, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin mübârek ismi işitilince kalblerde yer tutmaya başladı. O’nun gelmesini
hasretle bekleyen ilim ehli kimseler, arayış içinde ve heyecanla Medîne’ye koşarak,
îmân etmekle şerefleniyorlardı.
Bunlardan birisi de Selmân-ı Fârisî hazretleri idi. O, müslüman olmasını şöyle
anlatmıştır:
214 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ben Fâris’in (İran), İsfehan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini
olup, arazimiz ve malımız çoktu. Evin yegâne çocuğu ve babamın tek sevgilisi idim.
Bunun için beni kız gibi yetiştirirdi. Evden çıkmama izin vermezdi.
Mecûsî olduğu için, bana mecûsîliği istediği şekilde eksiksiz olarak öğretti. Evde
devamlı bir ateş yanar, biz de ona tapar, secde ederdik.
Babamın malı ve mülkü çok olduğu için, beni bir ara dışarıya çıkardı ve;
- Yavrum! Ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için, git
mallarını ve arazilerini tanı, dedi. Ben de
- Peki, deyip bahçelerimizi dolaştım.
Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde, bir kiliseye rastladım. Hıristiyanların seslerini işittim, yanlarına gidince içerde ibâdet ettiklerini gördüm. Ben, daha önce öyle
bir şey görmediğimden, hayrette kaldım. Çünkü bizim ibâdetimiz ateş yakıp, ona
secde etmekten başka bir şey değildi. Onlar ise, görünmeyen bir Allah’a ibâdet ediyorlardı. Kendi kendime;
- Vallahi bunların dîni haktır ve bizimki bâtıldır, dedim.
Akşama kadar onları merakla seyrettim. Daha tarlalarımıza gitmeden karanlık
basmaya başladı. Onlara;
- Bu dînin aslı nerededir? deyince;
- Şam’dadır, dediler. Sonra;
- Şam’a gitsem beni de kabul ederler mi? diye sorduğumda;
- Evet kabul ederler, diye cevap verdiler.
- Sizlerden, yakında Şam’a gidecek kimseler var mıdır? diye sorunca; bir müddet
sonra bir kervanın gideceğinden bahsettiler. Konuştuğum kimseler az olup, Şam’dan
İsfehan’a gelmişlerdi.
Ben bunlarla meşgûl iken eve gitmekte geciktim. Benim dönmediğimi gören babam, beni aramaya başlamış ve adam göndermiş. Aramışlar bulamamışlar. Onlar
telâş içinde iken eve döndüm. Babam;
- Bu zamana kadar nerede idin? Seni aramadığımız yer kalmadı, dedi. Ben de;
- Babacığım! Ben bugün tarlaları dolaşmaya çıkmıştım. Fakat yolda bir hıristiyan kilisesine rastladım. İçeri girdim. Baktım ki; görmedikleri ve her şeye hâkim ve
kâdir olan bir Allah’a îmân ediyorlar. Onların ibâdetlerine şaştım kaldım. Akşama
kadar onları seyrettim. Onların dîninin hak olduğunu anladım, dedim. Bunu duyan
babam;
- Ey oğlum! Yanlış düşünüyorsun, babalarının ve dedelerinin dîni, onların dîninden
daha doğrudur. Onların dîni bozuktur. Sakın aldanma ve inanma! dedi. Ben de;
- Hayır, onların dîni bizimkinden daha hayırlıdır ve onlarınki hak, bizimki bâtıldır,
dedim.
Babam, buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti.
Bu durumda iken, devamlı Şam’a gidecek kervandan haber beklerdim. Nihâyet
hıristiyan râhiplerin, kervanı hazırladıklarını öğrendim. İplerimi çözüp kaçtım ve
kervanın bulunduğu kiliseye gittim. Buralarda duramayacağımı anlattım ve kervana
katılarak Şam’ın yolunu tuttum.
Şam’da hıristiyan dîninin en büyük âlimini sordum. Bana birini târif ettiler, onun
215
yanına gidip hâlimi anlattım. Yanında kalmak istediğimi, kendisine hizmet edeceğimi söyleyip, hıristiyanlığı öğretmesini, Allahü teâlâyı tanıtmasını rica ettim. Kabul
etti. Artık ona hizmet etmeye, kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana hıristiyanlığı öğretiyordu.
Fakat sonradan onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü hıristiyanların, fakirlere vermek için getirdikleri sadaka, altın ve gümüşleri saklar, muhtaçlara vermezdi.
Tam yedi küp altın ve gümüş biriktirmişti. Bunu benden başka bilen yoktu.
Bir müddet sonra vefât etti. Hıristiyanlar defin için toplandılar. Onlara;
- Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete lâyık bir insan değildir!
dedim.
- Sen bunu nereden çıkarıyorsun? dediler ve bana inanmadılar.
Ben de biriktirdiği altınların yerini gösterdim. Yedi küp altını ve gümüşü
çıkardılar, sonra;
- Bu, defne ve teçhize lâyık bir kimse değildir, diyerek bir yere atıp üzerini taşla
örttüler. Yerine başka birisi geçti.
Bu zât gerçekten ilim sahibi zâhid bir kimse olup, dünyâya hiç ehemmiyet vermezdi. Âhirete tâlib bir kimse idi ve hep âhiret için çalışır, gece-gündüz dâima ibâdet
ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Hizmetini severek yapardım. Birlikte ibâdet ederdik. Bir gün ona;
- Ey benim efendim! Uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim.
Çünkü Allahü teâlânın emirlerine itâat ediyor ve men ettiklerinden kaçıyorsunuz.
Vefât ettiğiniz zaman, ben ne yapayım bana ne tavsiye edersiniz? diye sordum. Cevap olarak;
- Oğlum, Şam’da insanları ıslâh edecek bir kimse kalmadı. Kime gitsen seni ifsâd
eder, bozar. Fakat Musul’da bir zât vardır, Onu bulmanı tavsiye ederim, dedi.
Vefât edince, Musul’a geçtim, târif ettiği zâtı buldum ve başımdan geçenleri anlattım. Hizmetine kabul etti. O da, diğer zât gibi çok kıymetli, dünyâya düşkün olmayan ve devamlı ibâdet eden bir kimse idi. Ona da uzun zaman hizmet ettim. Fakat
bir gün hastalandı.
Vefât zamanı, aynı soruları ona da sordum. Bana Nusaybin’de bir zâtı tavsiye etti.
Vefâtı üzerine derhâl Nusaybin’e gittim. Söylediği kimseyi bulup, yanında kalmak
istediğimi bildirdim. Kabul etti, bir müddet de onun hizmetinde bulundum. Hastalanınca, beni başka birine göndermesini söyledim.
Bu sefer bana Amuriye adlı Rum şehrinde bulunan başka bir zâtı tarif etti.
Vefâtından sonra Amuriye’nin yolunu tuttum. Söylediği bu şahsı da bulup, hizmetine girdim ve uzun zaman kaldım.
Onun da vefâtı yaklaştı. Beni birine havale etmesini rica edince;
- Vallahi şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat âhir zaman peygamberinin
gelmesi yaklaştı. O, Arablar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık
içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul
etmez. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır, diyerek alâmetlerini saydı.
Bu zât da vefât edince, söylediklerine uyarak Arab diyarına gitmeye karar verdim.
216 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Amuriye’de çalışıp, bir kaç öküz ile bir mikdâr koyun sahibi olmuştum. Benî
Kelb kabîlesinden bir kâfile, Arab beldesine gidecekti. Onlara;
- Bu sığır ve koyunlar sizin olsun, beni Arab vilâyetine götürün! deyince, teklifimi kabul edip yanlarına aldılar. Vâdiy-ül-kurâ denilen yere gelince, ihanet edip,
köledir diyerek beni bir yahudiye sattılar.
Yahudinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm.
“Âhir zaman peygamberinin hicret edeceği yer herhâlde burasıdır” diye düşündüm. Fakat bir türlü ısınamadım. Bu yahudiye bir müddet hizmet ettim. Sonra beni
amcasının oğluna sattı. O da alıp Medîne’ye getirdi.
Medîne’ye varınca, burasını önceden görmüş gibi ısındım. Artık günlerim
Medîne’de geçiyor, beni satın alan yahudinin bağında bahçesinde çalışıp, hizmetini
görüyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşmanın sabırsızlığı içinde idim.
Bir gün, bir hurma ağacına çıkmış çalışıyordum. Sahibim, biri ile bir ağacın altında konuşuyordu. Bir ara;
- Evs ve Hazrec kabîleleri helâk olsunlar. Mekke’den bir kimse Kubâ’ya geldi.
Peygamber olduğunu söylüyor. Bu kabîleler de O’nu kabûl edip dînine giriyorlar,
diye konuştular.
Ben bu sözleri işitince, kendimden geçer gibi oldum. Derhâl aşağı inip, o şahsa;
- Ne diyorsun? dedim. Sahibim bana;
- Neyine lâzım, neden soruyorsun, sen işine bak! diyerek bir tokat vurdu.
O gün akşam olunca, bir miktar hurma alıp, hemen Kubâ’ya vardım. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanına girip;
- Sen sâlih bir kimsesin, yanında da fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim,
dedim.
Resûlullah Efendimiz, yanında bulunan Eshâba;
- Geliniz hurma yiyiniz, buyurdu.
Onlar yediler. Fakat kendisi hiç yemedi. Kendi kendime;
- İşte alâmetin biri budur. Sadaka kabul etmiyor, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Medîne’yi teşrif ettikten sonra bir mikdar hurma daha alıp, Resûlullah’a getirdim.
- Bu, hediyedir, dedim.
Bu defa yanındaki Eshâb ile birlikte yediler.
- İşte ikinci alâmet de çıktı, dedim.
Götürdüğüm hurma yirmi beş civarında idi. Hâlbuki yenen hurma çekirdekleri
bin kadardı. Resûlullah Efendimizin mûcizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime;
- Bir alâmet daha gördüm, dedim.
Resûlullah’ın yanına tekrar gitmiştim. Cenaze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için iyice yaklaştım.
Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübârek sırtı açılınca, nübüvvet
mührünü gördüm; hemen öptüm ve ağladım.
O anda Kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldum.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize, başımdan geçen hâdiseleri
anlattım. Hoşlarına gitti. Bunları Eshâb-ı kirâma da anlatmamı emir buyurdular.
217
Eshâb-ı kirâm toplandı, ben de başımdan geçenleri en ince teferruatına kadar anlattım...”
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” îmâna gelmek se’âdetine kavuşunca, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” onun ne söylediğini anlamak için fârisî bilen bir
tercümân istedi. Fârisî ve arabî bilen bir yehûdî tüccâr buldular.
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi medh ediyor, yehûdî kavmini de kötülüyordu.
Tercüman olan yehûdî, kavminin kötülenmesine kızdığı için Peygamber Efendimize farklı söyleyerek,
- Bu kişi size düşmândır. Size kötü sözler söylüyor, size hakaret ediyor, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hayret etdi. O sırada Cebrâîl
aleyhisselâm gelip, Selmân-ı Fârisînin “radıyallahü anh” ne dediğini bildirdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o yehûdîye Selmân-ı Fârisînin “radıyallahü
anh” söylediklerini birer birer açıkladı.
Yehûdî,
- Yâ Muhammed, sen onun lisânını biliyordun da beni neden istedin, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Bilmiyordum. Fakat, Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve ta’lîm eyledi, buyurdu.
Yehûdî,
- Ey Muhammed! Bundan önce seni yalanlardım. Şimdi anladım ki, sen Allahın
Resûlüsün. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Resûlullah, diyerek müslümân oldu.
Bundan sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Cebrâîl aleyhisselâma,
- Selmâna arab lisânını ta’lîm eyle, buyurdu.
Cebrâîl aleyhisselâm,
- Gözünü yumsun ve ağzını açsın, dedi.
O da öyle yaptı. Ağzının suyundan onun ağzına koydu. O ânda Selmân-ı Fârisî
“radıyallahü anh” arabî konuşmağa başladı.
Selmân-ı Fârisî, müslüman olduktan sonra, köleliğe bir müddet daha devam etti.
Sevgili Peygamberimizin;
- Kendini kölelikten kurtar yâ Selmân, buyurması üzerine, sâhibine gidip, âzâd
olmak istediğini söyledi.
Buna zorla razı olan yahudi, üç yüz hurma fidanı dikerek yetiştirip, hurma verir
hâle getirmesi ve binaltıyüz dirhem altın (bir rivâyetde dörtbin dirhem kadar gümüş)
vermesi şartıyla kabul etti.
Bunu, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize haber verdi. O da,
Eshâbı’na;
- Kardeşinize yardım ediniz, buyurdu.
Onun için üç yüz hurma fidanı topladılar. Resûlullah Efendimiz;
- Bunların çukurlarını hazır edip, tamam olunca bana haber ver, buyurdu.
Çukurları hazırlayıp, haber verince, teşrif edip fidanları kendi mübârek elleriyle
dikti. Bir tanesini de Hazret-i Ömer dikmişti. Hazret-i Ömer’in diktiği hâriç, hepsi
Allahü teâlânın izni ile o sene hurma verdi. Resûlullah Efendimiz o bir taneyi de
söküp, kendi mübârek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi.
218 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Selmân-ı Fârisî hazretleri anlattı ki:
- Bir gün, bir zât beni arıyor ve;
- Selmân-ı Fârisî Mükâteb-i fakîr (efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli bir
mikdarda anlaşan köle) nerededir? diye soruyordu. Beni buldu ve elinde bulunan
yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamber Efendimize gittim ve
durumu arzettim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Bu altını al borcunu öde! buyurdu. Ben;
- Yâ Resûlallah! Bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil, dedi.
Sonra Resûlullah Efendimiz o altını alıp, mübârek dilinin üzerine sürdü.
- Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu edâ eder, buyurdu. Allah hakkı
için o altını tarttım, istenilen kadardı. Onu da götürüp verdim. Böylece kölelikten
kurtuldum.
Selmân-ı Fârisî bugünden sonra, Eshâb-ı soffa arasına katıldı.
Kuru Hurma ağacının yeşerip taze hurma vermesi
Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, hazret-i Ebû Bekr,
hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Alî “radıyallahü anhüm ecma’în” ile birlikde Ebû Heysem bin Teyhân’ın evine gittiler. Ebû Heysem,
- Hoş geldiniz yâ Resûlallah ve eshâbı! Evimi şereflendirseniz de size ikrâmda
bulunsam diye dâimâ arzû ederdim. Bugün ise evimde az bir yiyecek vardı. Fakat
onu komşulara verdim, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdu ki,
- Çok iyi yapmışsın, Cebrâîl aleyhisselâm bana komşu hakkında o kadar çok
vasiyyetlerde bulundu ki, komşuların birbirlerine mîrâscı olacağını zan etdim!
Evin bağçesinde bir hurma ağacı görüp,
- Yâ Ebâ Heysem, izin verir misin şu hurma ağacından hurma toplayalım,
buyurdu.
- Yâ Resûlallah! O hurma ağacı hiç hurma vermedi. Ama siz bilirsiniz, diye arz
etti.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Allahü teâlâ o ağaçdan çok hurma verecektir, buyurdu. Sonra Hazret-i Alî’ye
“radıyallahü anh”,
- Bir bardak su getir, buyurdu.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bir bardak su getirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bardakdaki suyun bir kısmını içti. Bir kısmını da mübârek ağzında
çalkalayıp, o hurma ağacının üzerine döktü. Hemen o ânda ağacın üzerinde hurma
salkımları görüldü. Hurmaların bir kısmı tâze, bir kısmı kuru idi. Hurmaları topladılar. Tam yetecek kadardı.
Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
- Bu Allahü teâlânın size kıyâmet gününde vereceği ni’metlerdendir.
219
Abdurrahmân el-Anberî şöyle anlatmıştır:
Bir arefe günü Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Ömer’e “radıyallahü anh”,
- Ya Ömer! Sana acâib bir haber vereyim mi? buyurdu.
- Buyurun ya Resûlallah, dedi.
“Bu gece dışarıya çıkmıştım. Yanıma bir deve yaklaştı, bana, (Esselâmü aleyke yâ Resûlallah) dedi. Ben, Allahü teâlâ sana bereketler versin dedim. Dedi
ki, (Yâ Resûlallah! Benim anam Kureyş’ten bir kişinin devesiydi. Sütünü sağacağı
zaman yem verir doyururdu. Sağmayacağı zaman hiç birşey vermezdi. Ben onun
beşinci yavrusuyum. Câhiliyye zamanında bir deve beş def’a doğurursa, beşinci yavrusunu putlar için ayırıp ona binmezler ve yük yüklemezlerdi. Beni köylüler
emanet olarak verdiler. Onlardan kaçtım. Kırlarda otladım. Otlar bana, (Önce bana
gel, bana gel, sen Muhammed’insin) diye seslenirlerdi. Geceleyin yırtıcı hayvânlar,
(Ona dokunmayın, o Muhammed’indir “sallallahü aleyhi ve sellem”) derlerdi. Allahü teâlâ beni sana kavuşturuncaya kadar böyle oldu) dedi. Sâhibinin adı nedir
dedim. (Gadbâdır) dedi. Ona sâhibinin adını verdim.”
Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtı yaklaşdığı sırada Gadbâ, Efendimize arz etti ki,
- Bana ne vasiyyet edersiniz yâ Resûlallah?
- Sen kızım Fâtıma’nınsın, sana dünyâda ve âhiretde o binecektir, buyurdu.
Gadbâ,
- Bana senden başkasının binmesini istemezdim, deyince,
- Sana kızım Fâtıma’dan başkası binmez, buyurdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin vefâtından sonra hazret-i
Fâtıma “radıyallahü anhâ” bir gece dışarı çıkmıştı. Gadbâ selâm verip,
- Ey Resûlullah’ın kızı! Artık dünyâdan ayrılma zamanım yaklaştı. Resûlullah’ın
vefâtından sonra yiyeceğe ve içeceğe hiç ihtiyâç duymadım, dedi.
Bu hâdise (Şeref-ül-Mustafâ) kitâbında bildirilmişdir.
Melekler dinlemek için gelirdi
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Kur’ân-ı kerîmi öyle güzel,
öyle tatlı ve tesirli okurdu ki, O’nu dinleyen gayr-i müslimler de hayran kalırlardı.
O’nu dinleyerek müslüman olanların sayısı çoktu.
Hazret-i Berâ bin Âzib anlattı ki:
“Bir yatsı namazından sonra Resûlullah Efendimizi, Tîn sûresini okurken dinlemiştim, öyle güzel okuyordu ki, sesi ve okuyuşu O’ndan daha mükemmel olan bir
kimse dinlemiş değildim.”
Eshâb-ı kirâm arasında sesi çok güzel olan, Kur’ân-ı kerîmi okurken ağlayan ve
ağlatanlar pek çoktu. Bunlardan birisi, Üseyd bin Hudayr idi.
Bir gece, atını yanına bağlayıp, Bekara sûresini okumaya başladı. Okurken at birden bire ürktü. Hazret-i Üseyd sustu, at sâkinleşti. Okumaya başladı, at yine ürktü.
Susunca sâkinleşti. Tekrar okumaya başlayınca, yine ürktü. Üseyd bin Hudayr’ın
oğlu Yahya, ata yakın bir yerde yatıyordu. Atın, çocuğa bir zarar vermesinden endişe
220 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ederek, okumayı bıraktı. Gökyüzüne baktığında, beyaz bulut gölgesine benzeyen bir
sisin içinde, kandil gibi parıldayan şeyler farketti. Okumayı kesince, o parıldayan
şeylerin semaya doğru yükselerek gittiğini gördü.
Sabah olunca, Sevgili Peygamberimizin huzûr-ı şerîflerine gidip, başından geçenleri anlattı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Onların ne olduğunu biliyor musun? diye sorunca, Hazret-i Üseyd;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bilmiyorum, diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
- Onlar melekler idi. Senin sesine yaklaşmışlardı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerler, insanlar da onları görür ve seyrederlerdi.
Onlar, halkın gözlerinden gizlenmezlerdi.
Kur’ân-ı kerîmi pek yanık okuyanlardan biri de Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk idi.
Namaz kılarken okumaya başlayınca, kendini tutamaz, mübârek gözlerinden yaşlar
boşanırdı. Görenler bu hâline hayran olurlardı.
Bir gün müşrikler toplanıp;
- Bu kimse, peygamberin getirdiklerini yanık yanık okuyarak ağlıyor. Çocuklarımız
ve kadınlarımızın onun bu hâline meftun olup, müslüman olmalarından korkuyoruz,
demişlerdi.
Abdullah bin Selâm’ın müslüman olması
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek cemâlini görerek, O’na âşık olanlardan, mübârek sözlerini ve okuduğu Kurân-ı kerîmi dinleyince,
hayran kalıp müslüman olanlardan biri de Abdullah bin Selâm hazretleridir.
Tevrât ve İncîl’i iyi bilen Abdullah bin Selâm, îmân etmeden önce bir yahudi
âlimi idi. Kendisi, müslüman oluşunu şöyle anlattı:
- Ben Tevrât’ı ve izahlarını babamdan okuyup öğrenmiştim. Bir gün babam, âhir
zamanda gelecek olan peygamberin sıfatları, alâmetleri ve yapacağı işleri bana anlattı ve;
- Eğer O, Hârûn evlâdından gelecek olursa, O’na tâbi olurum; yoksa tâbi olmam!
dedi ve Resûlullah Efendimizin Medîne’ye gelişinden önce öldü.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin Mekke’de nübüvvetini îlân
ettiğini işittiğim vakit, O’nun sıfatlarını, ismini ve geleceği vakti biliyordum ve O’nu
gözleyip duruyordum. Resûlullah’ın Medîne yakınında Kubâ denilen yerdeki Amr
bin Avfoğullarının evinde misâfir olduğunu birinden öğreninceye kadar bu hâlimi
yahudilerden saklayıp sustum.
Bir gün bahçemde hurma ağacından yaş hurma toplarken, Nâdiroğullarından birisi,
- Bugün, Arabların adamı geldi, diye bağırdı.
Beni bir titreme almıştı. Hemen;
- Allahü ekber, diyerek tekbir getirdim.
O anda halam Hâlide binti Hâris, ağacın altında oturuyordu. Çok yaşlı bir kadındı. Tekbirimi işitince;
- Allah elini boşa çıkarsın ve seni umduğuna kavuşturmasın. Vallahi sen, Mûsâ
221
bin İmrân’ın geleceğini işitseydin bundan fazla sevinmezdin! diyerek bana çıkıştı.
Ona;
- Ey hala! O, vallahi Mûsâ bin İmrân’ın kardeşidir ve O’nun gibi bir peygamberdir. O’nun yolundadır ve O’nun gönderildiği tevhîd ile gönderilmiştir, dedim.
Bunun üzerine bana;
- Ey kardeşimin oğlu! Yoksa O, kıyâmete yakın gönderileceği bize bildirilen peygamber midir? dedi.
- Evet, dedim,
- Öyleyse haklısın, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Medîne’ye hicret ettiği zaman, O’nu görmek için hemen halkın arasına karıştım. Mübârek cemâlini, nûrlu
yüzünü görür görmez;
- O’nun yüzü yalancı bir yüz olamaz! dedim.
Resûlullah Efendimiz toplanan insanlara İslâmiyet’i anlatıyor, nasîhatler veriyordu. Burada Resûlullah’dan işittiğim ilk hadîs-i şerîf şudur:
“Selâmı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız (yakın akrabâları ziyâret ediniz), insanlar uykuda iken namaz kılınız. Böylece
Cennet’e selâmetle girersiniz.”
Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”, beni nübüvvet nûru ile tanıyıp;
- Sen, Medîne âlimi ibn-i Selâm mısın? buyurdu. Ben de;
- Evet, deyince Sevgili Peygamberimiz;
- Yaklaş, buyurarak, şu suâli sordu:
- Ey Abdullah! Allahü teâlâ için söyle! Tevrat’ta benim vasıflarımı okuyup
öğrenmedin mi?
Ben de;
- Allahü teâlânın sıfatları nelerdir, söyler misiniz? dedim.
Bu suâle karşılık, Resûlullah biraz bekledi ve Cebrâil aleyhisselâm İhlâs sûresini
indirdi:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin okuduğu bu sûreyi işitince,
Peygamberimize hemen:
- Evet yâ Resûlallah! Doğru söylüyorsun, şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan
başka ilâh yoktur. Sen O’nun kulu ve Resûlüsün, diyerek Kelime-i şehâdet getirip
müslüman oldum.
Sonra;
- Yâ Resûlallah! Yahudiler; insanı hayrete düşürecek kadar yalan söyleyen, asılsız isnâd ve iftirâlarda bulunan zâlim bir millettir. Eğer sen benim seciye ve her
hâlimi onlardan sorup öğrenmeden önce, onlar benim müslüman olduğumu duyup
öğrenirlerse, muhakkak sizin yanınızda bana, akla gelmeyen iftiralarda bulunurlar.
Siz, önce beni onlardan sorunuz! dedim ve evin bir tarafına saklandım.
Benim peşimden yahudilerin ileri gelenlerinden bir grup içeri girdi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, yahudilere;
- Aranızdaki Abdullah bin Selâm, nasıl bir kimsedir? diye sordu.
Yahudiler de;
222 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- O bizim en yüksek âlimimiz ve en büyük âlimimizin de oğludur! İbn-i Selâm
bizim en hayırlımız ve en hayırlımızın da oğludur! dediler.
Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz, yahudilere;
- Eğer o müslüman olduysa, siz buna ne dersiniz? diye sordu.
Yahudiler;
- Allah onu böyle bir şeyden korusun! diye karşılık verdiler.
O sırada saklandığım yerden çıkıp;
- Ey yahudi topluluğu! Allahü teâlâdan korkunuz! Size geleni kabul ediniz. Allahü teâlâya yemîn ederim, siz de bilirsiniz ki; elinizdeki Tevrât’ta isminin ve sıfatlarının yazılı olduğunu gördüğünüz Allahü teâlânın resûlü budur.
Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve resûlüdür, diyerek O’nu tasdik
ettim.
Bunun üzerine yahudiler;
- O bizim en kötümüzdür ve en kötümüzün de oğludur! diyerek çeşitli kusurlar ve
iftirâlarda bulunup beni kötülediler. Ben;
- Zâten korktuğum bu idi. Yâ Resûlallah! Ben onların zâlim, yalancı, kötülükten
çekinmeyen, iftiracı bir millet olduğunu size haber vermemiş miydim? İşte hepsi
ortaya çıktı! dedim.
Resûlullah yahudilere;
- Birinci şehâdetiniz bize kâfidir, ikincisi ise lüzumsuzdur, buyurdu.
Bunun üzerine hemen evime döndüm. Ailemi ve akrabâlarımı İslâmiyet’e dâvet
ettim. Halam da dâhil hepsi müslüman oldular.
Benim îmân etmem, yahudileri çok kızdırdı. Bunun için beni sıkıştırmaya başladılar. Hattâ yahudi âlimlerden bâzıları;
- Arablardan peygamber çıkmaz, senin adamın hükümdardır, diyerek beni İslâmiyet’ten vazgeçirmeğe kalkıştılar, fakat muvaffak olamadılar.
Kendisi ile birlikte; Sa’lebe bin Sa’ye, Üseyd bin Sa’ye, Esed bin Übeyd ve bâzı
yahudiler samimî olarak müslüman oldular.
Fakat bâzı yahudi âlimleri;
- Muhammed’e yalnız bizim şerlilerimiz inandı. Eğer onlar hayırlılarımızdan olsalardı, atalarının dînini bırakmazlardı, dediler.
Bunun üzerine Allahü teâlâ, onlara cevap olarak âyet-i kerîme indirip, meâlen
buyurdu ki:
“Onların (ehl-i kitâbın) hepsi bir değildir. Ehl-i kitâbın içinde ibâdet ve tâatte
bulunan bir cemâat vardır ki, onlar gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allahü teâlâ’nın âyetlerini okurlar.” (Âl-i İmrân sûresi: 113)
İlk yazılı andlaşma
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin hicretinden önce, Medîne’de
bulunan Hazrec kabîlesinin reisi Abdullah bin Übey, Medîne’ye hükümdar seçilecekti. Akabe bî’atları, daha sonra da hicret hâdisesiyle Evs ve Hazrec kabîlelerinin
çoğu müslüman olunca, Abdullah bin Übey’in hükümdarlığı gerçekleşmedi.
223
Bu sebeple Abdullah bin Übey, başta Peygamber Efendimize ve Muhâcir olan
Eshâb-ı kirâma, sonra Medîneli sahâbeye diş biliyor, fakat düşmanlığını açıkça gösteremiyordu. Kendisi gibi bir kaç kimse ile münâfıklar zümresini teşekkül ettirdi.
Bunlar, müslümanların yanında İslâm dînine girdiklerini söylüyor, fakat arkalarından alay ediyorlardı. Gizliden gizliye nifak tohumları ekmeye ve fitne çıkarmaya
başladılar. Bunda öyle ileri gittiler ki, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek sözlerini tersine nakletmeye ve değiştirmeye kalktılar.
Bu arada Mekkeli müşrikler de boş durmuyor, Resûlullah Efendimize, Mekke’de
yapamadıklarını Medîne’de yapmaya kalkışıyorlardı. Medîneli müşriklere tehdit
mektupları gönderdikleri gibi, Medîne’deki yahudi kabîlelerine de tehdidlerle dolu
mektuplar ve haberler gönderiyorlardı. Onların bu tehdidleri, yahudilerin, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize yaklaşmalarına sebep oldu.
Bu sırada yahudiler, Resûlullah Efendimizin huzûruna gelip;
- Sizinle sulh yapmaya geldik. Bir andlaşma yapalım da birbirimize zararımız
olmasın, dediler.
Peygamber Efendimiz de onlarla elli beş maddelik bir andlaşma yaptı ki, alınan
bu kararların bâzıları şöyledir:
1- Bu andlaşma; Resûlullah Muhammed aleyhisselâm tarafından Mekkeli ve
Medîneli müslümanlarla, onlara tâbi olanlar ve sonradan iltihâk edenler ve onlarla
beraber savaşanlar arasında yazılan bir belgedir.
2- Şüphesiz ki, bunlar diğer insanlardan ayrı bir cemâattir.
3- Her kabîle, esirlerinin kurtulmalık akçelerini (müslümanlar arasındaki adalete
göre) ortaklaşa ödeyeceklerdir.
4- Müslümanlar, kendi aralarında karışıklık çıkaran kimselere, evlatları bile olsa
karşı cephe alacaklardır.
5- Yahudilerden müslümanlara tâbi olanlar, her hangi bir zulme uğramayacakları
gibi, onlara yardım da edilecektir.
6- Yahudiler, müslümanlarla berâber bir grup teşkil edecek, herkes kendi dîninin
îcâblarını yerine getirecektir.
7- Yahudilerden hiç birisi, Muhammed aleyhisselâmın izni olmadan askerî bir
sefere çıkamayacaktır.
8- Hiç bir kimse, anlaştığı kimseye kötülük etmeyecek, zulme uğrayana mutlaka
yardım edilecektir.
9- Medîne vâdisi, bu andlaşmayı yapanlar için dokunulmaz, harâm bölgedir.
10- Mekkeli müşrikler ve onlara yardım edenler hiç bir sûrette himâye edilmeyeceklerdir.
11- Medîne’ye hücûm edecek kimselere karşı, müslümanlar ile yahudiler aralarında yardımlaşacaklardır.
Yahudiler, bu andlaşma ile (görünüşte) müslümanlarla dostluk yapacaklar, onlara
kin tutmayacak ve düşmanlıkta bulunmayacaklardı
224 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Ey Habîbîm, mahzûn olma
Düşmanlıklarını içinde saklıyan yahudiler, yukarıdaki andlaşmayı imzâladıktan
sonra, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize gruplar hâlinde geldiler.
Kendilerince çok zor olan sorular sordular. Aldıkları cevaplardan O’nun, hak peygamber olduğunu anladılar. Fakat inâd ve kıskançlıklarından îmân etmediler. Bunun
üzerine Sevgili Peygamberimiz;
- Bana yahudi âlimlerinden on kişi îmân etmiş olsaydı, yahudilerin hepsi
îmân ederlerdi, buyurdular.
Resûlullah Efendimizin böyle mahzûn olmasını, Allahü teâlâ şu âyet-i kerîmesiyle
tesellî eyledi:
“(Ey Habîbim!) Ey şanlı Resûl! Kalbleriyle inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla
inandık diyenlerle (münâfıklarla) yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın hâli)
seni mahzûn etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyenler ve senin huzûruna
gelmeyen başka bir kavim (Hayber yahudileri) için, (Kureyzâoğullarından) casusluk edenlerdir. …….Onlara, dünyâda hakîr ve perişânlık; âhirette de pek büyük bir azâb vardır.” (Mâide sûresi: 41)
Yapılan andlaşma sebebiyle, sahâbeden bâzıları, komşuları olan yahudilerle dostluk kurmuşlardı. Allahü teâlâ, onları da bundan men ederek buyurdu ki:
“Ey îmân edenler! Din kardeşlerinizden başkasını (kâfir ve münâfıkları) dost
edinmeyin. Onlar size fenalık yapmakta, fesat çıkarmakta kusur etmezler ve
sıkıntıya girmenizi arzu ederler. Onların size karşı olan kin ve düşmanlıkları,
ağızlarından dışarı dökülmüştür. Kalblerinde gizledikleri düşmanlık ise daha
büyüktür. …..” (Âl-i İmrân sûresi: 118)
Mekkeli müşrikler, Medîne’deki müşrikleri, münâfıkları, yahudileri ve
Medîne’nin çevresindeki kabîleleri durmadan tahrik ve tehdide devam ediyorlardı. Bir an önce İslâm’ın nûrunu söndürmeye çalışıyorlar, Sevgili Peygamberimizin
mübârek vücûdunu ortadan kaldırmanın yollarını arıyorlardı.
Münâfıkların ve müşriklerin bu şekildeki hareketlerine karşı, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hep sulh yoluna gidiyordu. Eshâb-ı kirâmdan
bâzıları, artık düşmana karşı çıkmanın lâzım geldiğine inanıyor ve;
- Yâ Rabbî! Bizim için, senin yolunda, şu müşriklerle mücâdele etmekten
daha kıymetli birşey yoktur. Bu Kureyşli müşrikler ki, Habîbinin peygamberliğini yalanladılar ve Mekke’den çıkmaya mecbûr ettiler. Allah’ım! Her hâlde
onlarla harp etmemize müsâade edersin!.. diye duâ ediyorlardı.
Resûlullah Efendimiz ise, bu yolda Allahü teâlânın emrini bekliyordu.
Nihayet Cebrâil aleyhisselâmın getirdiği vahiyde buyuruluyordu ki:
“Size karşı harb açanlarla, siz de Allahü teâlânın yolunda çarpışın. Fakat
haddi tecâvüz edip, aşırı gitmeyin. Muhakkak ki, Allahü teâlâ aşırı gidenleri sevmez. Onları (kâfirleri) nerede bulursanız öldürün. Onlar sizi (Mekke’den)
çıkardıkları gibi, siz de onları çıkarın...”115
115 Bekara: 2/190-.191.
225
Resûlullah Efendimizin Gönderdiği Seriyyeler
226 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
GAZÂLAR VE SERİYYELER
Mekke’de iken müşrikler müslümanlara çok zulüm yaparlardı. Kimisini döverler, kimisinin başını yararlar, kimisine de olmadık işkence ederlerdi. O zaman savaşa izin yoktu. Zirâ müşrikler çoktu. Savaş yapmak müslümanların aleyhine olurdu.
Medîne’ye geldikten sonra Eshâb-ı kirâm çoğaldı. Ensârın yardımıyla kuvvetlenince
artık kâfirlerle cihada, yani savaşa izin verildi.
Sefer, gazâ ve seriyye
Fahr-i kâinat “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Medîne’nin asâyişini korumak, düşmanların durumunu kontrol etmek için seriyyeler (müfrezeler, bölükler)
yâni küçük askeri birlikler tertipledi. Resûlullah aleyhisselâmın bizzat iştirak etmeyip küffâr üzerine gönderdiği bu seriyyelere katılanların sayısı, beş ile dört yüz arasında değişirdi.
Peygamber Efendimizin katıldığı ve bizzat idare ettiği savaşlara gazâ (gazve),
askerin savaş hâline de sefer denilirdi.
Sevgili Peygamberimiz, düşmanın anî saldırılarını önlemek için, Medîne’de
nöbet tutma usûlünü koyarak, devriyeler çıkararak gerekli emniyet tedbirlerini aldı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yirmiyedi gazâ yaptı. Bu gazâlardan
bazıları;
Bedr, Uhud, Müreysî, Hendek, Benî Kureyzâ, Gâbe, Hayber, Huneyn ve
Tâif...
Mescid-i Kıbleteyn
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Medîne-i münevvereye hicret edeli on yedi ay geçmişti. Şimdiye kadar hep Kudüs-i şerîfdeki Beyt-ülmukaddes’e dönerek namazlarını kılarlardı. Bugünlerde, yahudilerin;
- Ne acâib iştir! Dîni bizden ayrı, fakat kıblesi bizim gibi! diye söyledikleri,
Resûlullah Efendimize kadar geldi.
Bu söylentilerden, kalb-i şerîfleri incindi. Bir gün Cebrâil aleyhisselâm geldiğinde, ona buyurdular ki:
- Ey Cebrâil! Allahü teâlânın, yüzümü, yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum.
Cebrâil aleyhisselâm da;
- Ben, ancak bir kulum. Bunu, Allahü teâlâdan niyâz et! diye cevap verdi.
Bundan sonra Bekara sûresinin 144. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Buyuruldu ki:
“(Ey Habîbim! Vahyin gelmesi için) yüzünün semâya doğru çevrilip durduğunu
muhakkak görüyoruz. Bunun için, biz seni, razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz.
Şimdi yüzünü Mescid-i harâm tarafına (Kâbe’ye) döndür.
(Ey mü’minler!) Siz de, her nerede olursanız yüzünüzü namazlarda o tarafa
çeviriniz. Şüphe yok ki, kendilerine kitap verilenler, bu kıble çevrilişinin, Rab-
227
Resûlullah Efendimizin Gazâları
228 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
leri tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Allahü teâlâ ise, onların yapacaklarından gâfil değildir.”
Şa’bân ayının ortasında Salı günü bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz eshâbına Benî Selime Mescidi’nde öğle
veyâ ikindi namazını kıldırıyordu.
Namazın üçüncü rekâtinde iken Kâbe’ye dönülmesi emrolundu. Vahyi alır almaz
yönlerini Kâbe-i muazzamaya çevirdiler. Eshâb-ı kirâm da Habîb-i ekrem Efendimize uyarak, O tarafa döndüler. Bundan böyle bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” yâni
iki kıbleli mescid ismi verildi.
Resûlullah Efendimiz, Kubâ’ya da gidip, ilk yapılan mescidin mihrabını mübârek
elleriyle yeniden yaptı ve mescidin duvarlarını değiştirdi.
Mescid-i Kıbleteyn
Müslümanların ilk kıblesi kuzeybatı cihetinde olan Mescid-i Aksâ idi. Burası yahudilerin de kıblesiydi. Yahudiler, müslümanlar bizim kıblemize dönüyor diye
Eshâb-ı kirâm ile alay ediyorlardı. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Cenâb-ı Hakka dua ederek kıblemizin Kâbe-i muazzama olmasını istediler.
Resûlullah efendimiz bu mescidde bir öğle namazını [başka bir rivâyetde ikindi
namazını] kıldırırken, “Kâbe’ye dönünüz” meâlindeki âyet-i kerime nâzil olunca
güneydoğu cihetinde bulunan Kâbe-i muazzamaya döndüler. Onun için bu mescide
iki kıbleli mescid anlamına gelen Mescid-i Kıbleteyn deniyor.
229
BEDR GAZÂSI
Bu gazâya İkinci Bedr, Bedr-i kıtâl, Bedr-i kübrâ da denir. Yapılan seriyyelerde, Eshâb-ı kirâmın başarılı olması, kâfirleri korkutmaya başladı. Artık kervanları
kafileler hâlinde ve yanlarında askerlerle sefere çıkıyordu.
Hicretin ikinci yılında, Mekkeli müşrikler her aileden sermâye alıp, 1.000 develik
bir kervanı Şam’a gönderdiler. Başlarında Mekke’nin ileri gelenlerinden Ebû Süfyân
vardı ve henüz müslüman olmamıştı.
Kervanı korumak için kırk kadar da muhafız vazifelendirilmişti... Mallar satıldıktan sonra, paranın tamamıyla silâh satın alacaklar ve bunlar, müslümanlarla savaşta
kullanılacaktı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, müşriklerin büyük bir kervanı
ticâret için Şam’a gönderdiklerini haber alınca, durumlarını keşif için, Muhâcirlerden
bir kaç kimseyi vazifelendirdi. Zül Uşeyre denilen yere vardıklarında, kervanın geçtiğini öğrenip, Medîne’ye döndüler.
Küfür ehlinin, silâh ve malları ellerinden alınırsa, ehl-i İslâm’a zararları dokunmaz ve mukavemetleri kırılırdı. Bu sebeple Resûlullah Efendimiz, bir durum değerlendirmesi yapıp, hemen savaş hazırlıklıklarına başladılar.
Yerine namaz kıldırmak üzere Abdullah ibni Ümmi Mektûm’u, bıraktılar.
Talha bin Ubeydullah ile Sa’îd bin Zeyd hazretlerini de, kervanın dönüşünü
öğrenmek üzere keşif kolu olarak gönderdiler.
Hazret-i Osman’ın hanımı ağır hasta olduğundan, kendisine Medîne’de kalmalarını emir buyurdular. Sonra dört kişiye daha vazife verdiler. Böylece vazifeliler sekiz
kişi oldu.
Fırsat kaçırılacak gibi değildi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hemen hazırlık yapıp, yanlarına Muhâcirlerden ve Ensâr’dan üç yüz beş sahâbî
alarak, Ramazân-ı şerîfin on ikinci günü Bedr mevkiine doğru yürüdüler.
Sayıları, vazifelilerle birlikte 313 kişiyi buluyordu.
Altmışdördü muhâcirlerden idi.
Bedr; Mekke, Medîne ve Suriye’ye giden yolların birleştiği bir yerdi.
Bu sefere çıkmak için yeni yetişen gençler, hattâ kadınlar bile Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize yalvarıyorlardı. Ümmü Varaka’nın, Resûlullah
Efendimizin huzûruna gelip;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Müsâade ederseniz, sizinle gelmek
istiyorum. Yaralıların yaralarını sarar, hastaların hizmetini görürüm. Belki, Allahü
teâlâ bana da şehîdlik nasîb eder! demesi üzerine;
Habîb-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem;
- Sen, evinde otur, Kur’ân-ı kerîm oku. Şüphesiz ki, Allahü teâlâ sana
şehidliği nasîb eder, buyurmuştu.
Sa’d bin Ebî Vakkâs anlattı ki: “Resûlullah Efendimiz, bizimle gazâya gitmek isteyen çocukları geri çevirmek istediklerinde, kardeşim Umeyr’in askerlerin arasında
saklanmaya, göze görünmemeye çalıştığını gördüm. O zaman on altı yaşında idi.
230 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Sana ne oldu ki, böyle gizleniyorsun? dedim.
- Resûlullah Efendimizin beni de küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum!
Hâlbuki gazâya katılıp, Allahü teâlânın bana şehîdlik nasîb etmesini arzu ediyorum, dedi.
Bu sırada onu, Resûlullah Efendimize bildirdiklerinde, kardeşime;
- Sen geri dön, buyurdular.
O zaman, kardeşim Umeyr ağlamaya başladı. Merhamet deryası Habîb-i ekrem
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, onun gözyaşına dayanamayıp, müsâade ettiler. Hâlbuki kardeşimin kılıcını, kendisi kuşanamadığı için beline ben takmıştım.”
Âlemlerin efendisi olan Sevgili Peygamberimizin, sancağını Mus’ab bin
Umeyr, Sa’d bin Mu’âz ve Hazret-i Ali taşıyorlardı.
Eshâb-ı kirâmın yanlarında sâdece üç at ve yetmiş deve vardı. Atlardan biri
Mikdâd’ın, biri Zübeyr’in, biri de Mersed bin Ebî Mersed’in idi.
İki veya üç kişi bir deveye nöbetleşe biniyordu. Resûlullah Efendimiz, Hazret-i
Ali, Ebû Lübâbe, bir de Mersed bin Ebî Mersed ile nöbetleşeşe biniyorlardı “radıyallahü anhüm ecmain.” Fakat hepsi, Resûl aleyhisselâmın yürümeyip hep deve
üzerinde gitmesi için;
- Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Siz deveden inmeyiniz. Yüksek zâtınızın
yerine biz yürürüz, diyerek yalvarıyorlardı. Fakat Kâinatın sultânı, kendisini onlardan farklı görmeyip;
- Siz, yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, ecir ve mükâfat hususunda da ben sizden müstağni ve ihtiyaçsız değilim, buyurdular.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve yüce Eshâbı, çölde
kavurucu bir sıcak altında yürüyorlardı. Ayrıca oruçluydular.
Eshâb-ı kirâm, İslâmiyet’i yaymak için, pek çok sıkıntılara katlanarak Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin peşinden aşk ve şevkle gidiyorlardı.
Çünkü sonunda, Allahü teâlânın ve Resûlünün rızâsı vardı, ziyâdesiyle arzu ettikleri
şehîdlik ve Cennet vardı...
Sevgili Peygamberimiz, Eshâbının hâllerine bakıp;
- Allah’ım! Onlar, yayadırlar. Sen, onlara binit ver! Allah’ım! Onlar açık ve
çıplaktırlar. Sen, onları giydir! Allah’ım! Onlar açdırlar, onları doyur. Fakirdirler, fadl-ı kereminle onları zengin eyle! diye duâ buyurdular.
Peygamber Efendimiz ve mübârek ordusu, bu şiddetli sıcaklar altında Bedr’e
doğru ilerlerken, müşriklerin Şam’dan gelen kervanları da Bedr’e yaklaşmıştı. Peygamber Efendimizin, kervandan haber almak üzere gönderdiği iki sahâbî, kervanın
bir-iki gün içinde Bedr’e gelebileceğini öğrenip, sür’atle geri döndüler.
Kervandakiler, onların haberi öğrendiği köye geldiklerinde, köylülere;
- Müslümanların casuslarından haberiniz var mıdır? diye sordular. Onlar;
- Bilmiyoruz. Fakat iki kişi gelip, şurada biraz oturdular, sonra da kalkıp gittiler,
dediler.
Ebû Süfyân, tarif edilen yere gidip tetkik ettiğinde, yerdeki deve pisliklerini ezdi
ve içinde yem çekirdekleri gördü ve;
- Bunlar Medîne yemleridir, öyle zan ederim ki, o iki adam Muhammed’in (aleyhisselâm) casuslarıdır, dedi.
231
Bedr Gazâsı Güzergâhı
232 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Müslümanların çok yakınlarda olduğunu tahmin ederek, büyük bir korkuya kapıldı. Kervanın âkıbetinden endişeye düşerek, gece-gündüz yürüyüp, vakit kaybetmeden Kızıldeniz sahilinden Mekke’ye sür’atle gitmeye karar verdi. Ayrıca, Damdam
bin Amr Gıfârî isminde birini, durumu bildirmek üzere Mekke’ye haberci olarak
gönderdi.
Bu kimse, Mekke’ye gelince gömleğini önünden ve arkasından yırttı. Devesinin
palanını ters çevirdi. Acâib bir vaziyette;
- İmdâaat! İmdat!... Ey Kureyşliler! Yetişin!... Kervanınıza, Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza, Muhammed ve Eshâbı saldırdılar. Eğer yetişebilirseniz kervanınızı
kurtarabilirsiniz!... diye feryâd-u figân edip bağırmaya başladı.
Bunu duyan Mekkeliler, derhâl toparlanıp, hazırlıklarını yaptılar. Yedi yüz develi,
yüz süvâri ve yüz elli piyade toparladılar. Ebû Leheb’e;
- Haydi sen de katıl! dediklerinde, korkusundan hastalığını bahane etti. Yerine, As
bin Hişâm’ı bedel olarak gönderdi.
Ümeyye bin Halef adındaki müşrik, harbe hazırlanmakta gâyet gevşek davranıyordu. Zîrâ, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin;
- Benim Eshâbım, Ümeyye’yi katleder, buyurduğunu duymuştu.
O’nun, hiç bir zaman doğruluktan ayrılmadığını bildiği için korkuyordu. Bu sebeple, Ebû Cehil’in ısrarlarına karşı yaşlı ve çok şişman olduğunu ileri sürdü. Fakat
Ebû Cehil’in korkaklıkla itham etmesi üzerine gitmek mecburiyetinde kaldı.
Müşrik ordusu bin kişi kadardı. Hepsi zırh demir giymişti. Yanlarında güzel sesli kadınlar vardı. Çalgı âletlerini ve içki almayı da ihmâl etmemişlerdi. Bu kadar
güçlü bir ordu ile değil üç yüz kişiye, bin kişilik bir orduya bile ânında galip geliriz
zannında idiler. Yola çıkmadan öldürecekleri kimseleri, alacakları ganîmetleri hesâb
edenler bile vardı. Fakat hepsinin en büyük emeli; İslâm’ı ortadan kaldırmaktı. Bu
azgın müşrik sürüsü, kadınların çaldığı defler ve söylediği şarkılarla yola çıktı.
Bu sırada Ebû Süfyân, Bedr’den epeyce uzaklaşmış, Mekke’ye doğru bir hayli
yol almıştı. Tehlikenin kalktığından emîn olunca, Kays bin İmri-ül-Kays ismindeki
adamını Kureyş’e gönderip;
- Ey Kureyş cemâati! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhâfaza etmek için Mekke’den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık geri dönünüz!..., dedi. Ayrıca;
- Müslümanlarla çarpışmak üzere Medîne’ye gitmekten sakının! diye tavsiyede
bulundu.
Kays, müşrik ordusuna haberi getirdiğinde, Ebû Cehil;
- Yemîn ederim ki, Bedr’e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar,
şarab içeriz. Etraftaki kabîleler bizi seyrederek, hâlimize imrenirler ve hiç kimseden
korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse bize saldırmaya cesaret edemez. Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün! dedi.
Kays, Ebû Cehil’in söz dinleyecek hâlde olmadığını görüp, geri döndü ve durumu Ebû Süfyân’a bildirdi. İleriyi gören ve tedbirli bir kimse olan Ebû Süfyân;
- Eyvah! Yazık oldu Kureyş’e!... Bu Amr bin Hişâm’ın (Ebû Cehil’in) bir plânıdır. Bu işi mutlaka insanlara baş olma sevdâsıyle yaptı. Hâlbuki böyle azgınlık,
233
her zaman büyük bir eksiklik ve uğursuzluktur. Eğer müslümanlar, onlara rastlarsa
Kureyş’in vay hâline!.. demekten kendini alamadı. Kervanı sür’atle Mekke’ye ulaştırıp, orduya yetişti.
Bu sırada, Server-i kâinat “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbıyla
Bedr’e yaklaşıyorlardı. Bir ara, Medîneli müşriklerden Hubeyb bin Yesâf ile Kays
bin Muharris’i İslâm ordusunun arasında gördüler. Hubeyb’in başında demir tolgası
olduğu hâlde tanıdılar ve Hazret-i Sa’d bin Mu’âz’a;
- Bu, Hubeyb değil midir? buyurdular. O da;
- Evet, yâ Resûlallah! dedi.
Hubeyb harp san’atını bilen, yiğit bir pehlivandı. Kays ile Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûr-ı şerîfine geldiler. Peygamberimiz onlara;
- Siz, bizimle niçin geliyorsunuz? buyurdular. Onlar da;
- Sen, bizim kızkardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz de kavmimizle birlikte ganîmet toplamak üzere geliyoruz! dediler.
Efendimiz, Hubeyb’e;
- Sen Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân ettin mi? buyurunca;
- Hayır, dedi.
Resûl aleyhisselâm buyurdu ki;
- Öyle ise geri dön! Bizim dînimizde olmayan, bizimle beraber olamaz!
Hubeyb;
- Benim yiğitliğimi, kahramanlığımı ve düşmanın bağrında yaralar açan bir pehlivan olduğumu herkes bilir. Ganîmet için senin yanında, düşmanına karşı harb ederim, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, onun yardımını kabul buyurmadı.
Bir müddet gidince Hubeyb, isteğini tekrarladı, fakat Peygamberimiz, müslüman
olmadıkça arzusunun kabul edilemeyeceğini bildirdi.
Revha mevkiine geldiklerinde Hubeyb, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin huzûruna gelip;
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın, âlemlerin Rabbi olduğuna ve senin peygamberliğine inandım, îmân ettim, deyince; Server-i kâinat Efendimiz çok sevindiler. Kays
da, Medîne’ye döndükten sonra îmânla şereflendi (radıyallahü anh).
İslâm ordusu, Safra vâdisine geldiğinde, Mekkelilerin bir ordu kurup, kervanlarını kurtarmak için Bedr’e doğru yürüdüklerini haber aldı.
Peygamber Efendimiz Eshâbını toplayıp, onlarla bu durumu istişare ettiler. Zîrâ,
Medîneli müslümanlar, Resûlullah Efendimize Akabe’de bî’at ettiklerinde;
- Yâ Resûlallah! Sen, bizim şehrimize gel. Seni orada, düşmanına karşı canımız pahasına da olsa koruyacağız ve sana tâbi olacağız, diye söz vermişlerdi.
Hâlbuki şimdi, Medîne’den dışarı çıkmışlardı. Karşılarında ise kendilerinden
sayı, silâh ve malca kat kat fazla büyük bir düşman ordusu vardı.
Resûlullah Efendimiz, Eshâbına, fikirlerini sorunca, Muhâcirlerden Ebû Bekr-i
Sıddîk ve Ömer-ül Fâruk ayrı ayrı kalkıp, düşman ordusuyla çarpışmak lâzım olduğunu bildirdiler. Yine Muhâcirlerden Mikdâd bin Esved kalktı;
234 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın emri ne ise, onu yerine getir. O’nun fermânıyla
yürü. Her an seninle berâberiz, bir an yanından ayrılmayız. Biz, İsrâiloğullarının
Mûsâ aleyhisselâma dedikleri gibi; “Yâ Mûsâ! Cebbârlar, zâlimler kavmi o bölgede bulundukları müddetçe, biz oraya gidecek ve o beldeye ebediyyen girecek
değiliz. Artık sen ve Rabbin beraber gidin de, ikiniz onlarla muharebe edin, çarpışın. Biz burada kalıp, oturacağız...”116 şeklinde bir söz de söylemeyiz. Canımızı
ve başımızı Allahü teâlânın ve Resûlünün yolunda fedâ ederiz. Seni, hak peygamber
olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederiz ki, deniz ötesi Habeşistan’a göndersen,
yine gideriz. Sana asla en küçük bir muhalefette bulunmayız. Her arzunuzu yerine
getirmek için hazırız. Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah, dedi.
Mikdâd’ın bu konuşması, Sevgili Peygamberimizi ziyâdesiyle memnun etti. Ona
hayır duâlarda bulundu.
Burada Medîneli müslümanların reyleri çok önemliydi. Çünkü, hem sayıca fazlaydılar, hem de Resûlullah’ı Medîne’de korumak üzere onlar söz vermişlerdi. Medîne
dışında çarpışmak üzere bir va’dleri yoktu. Bu düşünce anlaşılınca, Ensâr’dan Sa’d
bin Mu’âz ayağa kalktı ve;
- Yâ Resûlallah! Eğer izin verirseniz, Ensâr nâmına konuşayım, dedi. İzin verilince;
- Yâ Resûlallah! Biz, sana îmân ettik, peygamberliğini tasdik ettik. Her ne getirdin ise hakdır, doğrudur. Bu hususta, dinlemek ve itaat etmek üzere sana kesin söz
verip yemîn ettik. Biz, o sözümüzden asla dönmeyiz ve her nereyi teşrif ederseniz
emrinizdeyiz. Emrinizi başımızın üzerinde tutarız. Canımızı ve başımızı, yoluna
fedâ ederiz. Seni hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederiz ki,
denize dalsan peşinden biz de dalarız. Hiç birimiz bundan bir adım geri kalmayız.
Hâtır-ı şerîfinizde ne var ise, emreyle tutarız. Malımız da, canımızla beraber fedâ olsun. Düşmandan asla yüz döndürmeyiz. Cenkte sabırlıyız. Ümidimiz seni sevindirip
rızâna kavuşmaktır. Allahü teâlânın rahmeti üzerinize olsun, dedi.
Bu sözleri dinleyen Eshâb-ı kirâm, çok heyecanlandılar. Hepsi bu sözlere, cân-ı
gönülden katıldıklarını bildirdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz çok memnun kaldılar. Hazret-i Sa’d’a ve Eshâbına duâ buyurdular.
Artık bütün tereddüdler ortadan kalkmıştı... Düşman ne kadar çok, ne kadar güçlü
olursa olsun, şanlı Eshâb, Sevgili Peygamberimizin peşinden gözlerini kırpmadan
şehâdete yürüyecekler, Allahü teâlânın ve Resûlünün rızâsını kazanacaklardı. Başlarında Kâinatın efendisi oldukça gidilmeyecek yer yoktu...
Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbının kendisine olan
bağlılığını ve heyecanını görünce, onlara;
- Haydi, yürüyünüz! Allahü teâlânın lütfu ile şad olunuz. Vallahi, şimdi ben,
sanki Kureyş kavminin harp meydanında vurulup düşecekleri yerlere bakıyor,
onları görüyorum! buyurarak, müjde verdi.
Bu müjde üzerine, Eshâb-ı kirâm aşk ile Resûlullah Efendimizin peşinden yürüdüler.
116 Mâide: 5/24.
235
Meleklerin yardıma gelmesi
Bedr’in çevresine ulaştıklarında Cumâ gecesi idi. Sevgili Peygamberimiz, Eshâbına;
- Şu küçük tepenin yanındaki kuyu başından birtakım bilgiler elde edebileceğinizi umarım, buyurdular.
Allahü teâlânın aslanı Hazret-i Ali, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Zübeyr bin Avvâm ve
bâzı Eshâbını oraya gönderdiler.
Hazret-i Ali ve arkadaşları derhâl kuyunun başına gittiler. Orada Kureyş’in devecilerini ve sucularını gördüler. Onlar müslümanları görünce kaçtılar. Fakat içlerinden ikisi yakalandı. Bunların biri Haccâcoğullarının kölesi Eşlem, diğeri de As bin
Sa’îdoğullarının kölesi Arîz Ebû Yesâr idi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna getirdiklerinde,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz onlara;
- Kureyş nerededir? buyurdu. Onlar da;
- Şu görünen kum tepesinin arkasına kondular, cevâbını verdiler.
Efendimiz;
- Kureyş kaç kişidir? buyurdular.
- Bilmeyiz, dediler.
- Günde kaç deve kesiyorlar? suâline de;
- Bir gün dokuz, bir gün on, diye cevap alınca, Peygamber Efendimiz;
- Binden az, dokuz yüzden fazladırlar, buyurdu. Tekrar;
- Kureyş eşrafından kimler var? diye sordular. Onlar;
- Utbe, Şeybe, Hâris bin Amr, Ebü’l-Bühterî, Hâkim bin Huzâm, Ebû Cehil,
Ümeyye bin Halef, dediler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına dönüp;
- Mekke ehli, ciğerpârelerini size fedâ etti, buyurdular.
Sonra o iki kimseye;
- Gelirken Kureyş’ten geri dönen oldu mu? buyurunca;
- Evet. Benî Zühre’den Ahnes bin Ebî Şerik geri döndü, diye cevap verdiler.
Efendimiz de;
- O, doğru yolda değilken; âhiret, Allahü teâlâ ve kitap bilmezken; Benî
Zührelere doğru yolu göstermiştir... Onlardan başka geri dönen oldu mu? buyurunca;
- Adî bin Ka’b oğulları döndü, diye cevâb aldılar.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Ömer’i, son bir
defa îkaz için, Kureyşlilere andlaşmaya gönderdi. Ömer bin Hattâb onlara;
- Ey inatçı kavim! Resûl aleyhisselâm buyurur ki:
- Herkes bu işten vazgeçsin. Selâmetle geri dönsün. Zîrâ sizden başkası ile
çarpışmak, bana, sizinle çarpışmaktan daha makbuldür!... dedi.
Bu teklif karşısında Kureyş müşriklerinden Hâkim bin Huzâm ileri çıkıp;
- Ey Kureyş cemâati! Muhammed size çok insaflı davrandı. İstediğini derhâl kabul ediniz. Eğer, dediğini yapmazsanız, yemîn ederim ki, bundan sonra size hiç insaf
etmez!... dedi.
236 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Ebû Cehil, Hâkim’in bu sözüne kızarak;
- Bunu asla kabûl etmeyiz ve müslümanlardan intikam almadıkça, geri dönmeyiz.
Tâ ki, bir daha kimse kervanımıza taarruz edemesin, dedi ve sulh yollarını kapadı.
Hazret-i Ömer geri döndü.
O gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve şanlı Eshâbı,
Bedr’e müşriklerden önce gelip, kuyulara yakın bir yere indiler. Peygamber Efendimiz, Eshâbıyla istişare edip, karargâhın nerede kurulması gerektiği hakkında reylerini sordu. İçlerinden henüz otuz üç yaşında bulunan Habbâb bin Münzir ayağa
kalkarak söz istedi. Kabul buyurulunca;
- Yâ Resûlallah! Burası, Allahü teâlânın size karargâh kurulması için emrettiği ve
mutlaka kalınması gereken bir yer midir? Yoksa şahsî bir görüş neticesi ve bir harp
tedbiri olarak mı seçildi? diye suâl eyledi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Hayır! Bir harp tedbiri icâbı burası seçildi, buyurdu.
Bunun üzerine Hazret-i Habbâb;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Biz harpci kimseleriz. Buraları da iyi biliriz. Şu Kureyşlilerin konacağı yerin yakınındaki kuyuda tatlı ve bol
su var. Müsâadeniz olursa oraya konalım. Etraftaki kuyuların hepsini kapatalım.
Sonra bir havuz yapıp, içini su ile dolduralım. Düşmanla çarpışırken, susadıkça havuzumuzdan gelip su içeriz. Düşman ise su bulamaz ve perişân olur, dedi.
O anda Cebrâil aleyhisselâm, bu fikrin doğru olduğunu bildiren vahyi getirdi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Habbâb! Doğru olan görüş senin işaret ettiğindir, buyurdular ve ayağa
kalktılar. Hep birlikte belirtilen kuyunun başına geldiler. Tatlı suyu olan kuyudan
başka bütün kuyuları kapatıp, büyük bir havuz yaptılar. İçini su ile doldurup içmek
için kaplar koydular.
Bedr Kuyusu
237
Bu sırada Hazret-i Sa’d bin Mu’âz, Peygamber Efendimizin huzûr-ı şerîflerine
gelip;
- Yâ Resûlallah! Biz sana, hurma dallarından, içinde oturacağın bir gölgelik yapalım mı? diye teklifte bulundu.
Fahr-i âlem Efendimiz, Sa’d’ın bu düşüncesine memnun oldular ve duâ buyurdular. Derhâl bir gölgelik yapıldı.
Peygamberlerin Sultânı, şerefli Eshâbıyla harp sahasını gezip incelediler. Zaman
zaman durup;
- İnşâallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İnşâallah
yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! İşte şurasıdır! Şurasıdır!
buyurarak mübârek elleriyle Kureyşli müşriklerin öldürüleceği yerleri birer birer
gösterdiler.
Sonradan, Hazret-i Ömer bunu;
- Onlardan her birinin, Resûl-i ekremin mübârek elini koyduğu yerlerin tam
üzerinde vurulup öldürüldüğünü gördüm. Ne birazcık ileride, ne de geride idiler...
Şeklinde haber vermiştir.
Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmı, üç gruba ayırdı:
Muhâcirlerin sancağını Mus’ab bin Umeyr’e,
Evslilerinkini Sa’d bin Mu’âz’a,
Hazreclilerinkini de Habbâb bin Münzir’e verdiler.
Herbiri sancaklarının altında toplandılar. Efendimiz, orduyu saf hâline geçirip,
nizâma soktu.
Orduyu intizama koyarken, saftan ileri çıkan Sevâd bin Gaziyye’nin göğsüne,
mübârek elindeki çubuk ile dokundular ve;
- Hizâya gel, yâ Sevâd! buyurdular. Sevâd;
- Yâ Resûlallah! Elinizdeki çubuk canımı acıttı. Seni, hak din ile Kitâb ve adaletle
gönderen Allahü teâlâ hakkı için, ben de size çubukla öyle dokunmak isterim, dedi.
Onun bu sözüne bütün Eshâb-ı kirâm hayret ettiler. Kâinatın efendisinden kısâs
istemek olur mu idi? Böyle şey yapılabilir mi idi? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimiz, mübârek gömleklerinin önünü açtılar ve;
- Haydi, kısâs et ve hakkını al, buyurdular.
Hazret-i Sevâd, Habîb-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin mübârek
göğsünü büyük bir sevinç ve muhabbetle öptü. Herkes kısâs beklerken, gördükleri
manzara karşısında, kardeşleri Sevâd’a hayran olup, onun hâline imrendiler.
Sevgili Peygamberimiz;
- Niçin böyle yaptın? diye sorduklarında;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bugün Allahü teâlânın emriyle ecelimin geldiğini görüyor, yüksek zâtınızdan ayrılmaktan korkuyorum. Bu sebeple, aramızda geçen bu son dakikalarda, mübârek vücûdunuza dudaklarımın değmesini arzu ettim. Bunu, kıyâmet gününde bana şefâat etmenize, böylece azâbdan
kurtulmama vesile etmek istedim, dedi.
Onun bu muhabbeti karşısında Peygamber Efendimiz de çok duygulandılar ve
Hazret-i Sevâd’a duâ buyurdular.
238 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bedr Gazâsı
239
Mübârek İslâm ordusunun sağ kanadına kahraman mücâhid Zübeyr bin Avvâm,
sol kanadına da Mikdâd bin Esved kumanda edecekti.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, şerefli Eshâbıyla, savaşa nasıl başlanacağı hakkında istişare etmek istediler;
- Nasıl çarpışırsınız? buyurdular.
Asım bin Sabit ayağa kalkıp, elinde yayı ve oku olduğu hâlde;
- Yâ Resûlallah! Kureyşliler bize yüz metre kadar yaklaştıklarında, onları ok atışına tutalım. Sonra elimizle taş atımı mesafesine geldiklerinde, taş atalım. Mızrak
erişecek kadar yaklaştıklarında da, kırılıncaya kadar mızraklarımızla mücâdele edelim. Sonra da kılıçlarımızı sıyırıp çarpışalım! diyerek reyini bildirdi.
Bu taktik, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin hoşuna gitti.
Eshâbına şu tâlimatı verdi:
- Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız. Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât
ediniz. Ben emir vermedikçe harbe başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp isrâf etmeyiniz. Düşman, kalkanını açtığı zaman okunuzu
atınız. Düşman iyice sokulunca, elinizle taş atınız. Yaklaştıklarında da mızraklarınızı kullanınız. Düşmanla göğüs göğüse gelindiği zaman da kılıçlarınızla
çarpışınız...
Sonra nöbetçiler bırakılarak Eshâb-ı kirâma istirâhat verildi.
Onlar, Allahü teâlânın hikmeti, öyle derin bir uykuya daldılar ki, göz kapaklarını
kaldıracak hâlde değildiler. Peygamber Efendimiz de, hurma dallarıyla yapılan gölgeliğe çekildiklerinde, Hazret-i Ebû Bekr, sonra Sa’d bin Mu’âz kılıçlarını sıyırıp
gölgeliğin kapısında nöbet tuttular.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek ellerini kaldırıp,
büyük bir hüzün içinde Allahü teâlâya;
- Yâ Rabbi! Sen şu bir avuç cemâati helâk edersen, artık sana yeryüzünde
hiç ibâdet olunmaz… diyerek yalvarmaya başladı ve bu hazîn duâ sabaha kadar
devam etti.
Mübârek İslâm ordusunun karargâh kurduğu yer, kumluktu. Bu yüzden yürümede
güçlük çekiliyor ve ayaklar kuma gömülüyordu. Allahü teâlânın ihsânı, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin duâsı bereketiyle, o gece gittikçe hızlanan
bir yağmur yağmaya başladı, derelerden taşacak kadar sel akıyordu. Su kapları dolduruldu, zemîn, ayaklar batmayacak kadar sertleşti.
Müşrikler ise çamur ve sel içinde kaldılar.
Fecirden sonra, Resûlullah Efendimiz Eshâbını namaza kaldırdılar. Sabah namazını kıldırdıktan sonra, düşmanla cihâd etmenin ve şehîdliğin fazîletinden bahsederek, onları çarpışmaya teşvik eylediler. Buyurdular ki;
- Muhakkak ki, Allahü teâlâ, hak ve gerçek olanı emreder. Hiç kimsenin
Allahü teâlânın rızâsı için yapılmayan amelini kabul etmez...
Rabbimizin bu yerlerde, size rahmetini ve mağfiretini va’d ettiği emrini yerine getirmeye çalışınız ve imtihanı kazanınız!
Çünkü, O’nun va’di hak, sözü gerçek, cezası da şiddetlidir. Ben ve siz, Hayy
ve Kayyûm olan Allahü teâlâya bağlıyız. O’na sığındık, O’na tutunduk, O’na
240 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
dayandık. En son dönüşümüz de O’nadır. Allahü teâlâ, beni ve bütün müslümanları bağışlasın!...
Ramazân-ı şerîfin on yedisinde Cumâ gününün güneşi doğdu. Biraz sonra târihin
en amansız, en nisbetsiz, en mühim, en büyük savaşı başlayacaktı...
Bir tarafta Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” ve canlarını fedâ etmekten
zerre kadar çekinmeyen bir avuç şerefli Eshâbı;
Diğer tarafta ise, İslâm’ı, bir kaşık suda boğmak, Allahü teâlânın habîbi olmakla
şereflenen bir peygamberi yok etmek için toplanan azgın ve taşkın bir kâfir güruhu
vardı. Ne yazık ki, bunların içinde Resûl-i ekremin akrabâları da bulunuyordu. Onlar
da sevgili yeğenleri ile çarpışmak için Bedr’e gelmişlerdi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, ordusunun intizâmını yeniden gözden geçirip, verdiği tâlimatları tekrarladılar.
Bu sırada, Kureyş müşrikleri karargâhlarından çıkıp, Bedr vâdisine doğru başladılar.. Çoğunun çoğunun üzeri zırhlarla kaplı idi. Büyük bir gurur ve kibir içinde
İslâm ordusuna hücûma geçmişlerdi.
Resûlullah Efendimiz, müşriklerin bu hâlini görünce, Hazret-i Ebû Bekr ile çadıra
girdi ve mübârek ellerini kaldırarak cenâb-ı Hakk’a yalvarmaya başladı;
- Yâ Rabbi işte, Kureyş müşrikleri bütün gurur ve kibirleri ile geliyor!...
Sana meydan okuyor, Peygamberini yalanlıyorlar. Ey Allah’ım! Bana yapmış
olduğun yardım ve zafer va’dini yerine getirmeni senden istiyorum!... Allah’ım!
Eğer şu bir avuç müslümanın helâkini diliyorsan, sonra sana ibâdet eden bulunmayacaktır!...
Bu şekilde, durmadan, tekrar tekrar yardım dileyerek Allahü teâlâya yalvarıyordu. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, bu fevkalâde hazîn, içleri
parçalayan yalvarışı, kendinden geçerek ridâsının mübârek omuzundan düşmesine
kadar devam etti.
Bu içli yakarışa dayanamayan Hazret-i Ebû Bekr, mübârek ridâyı büyük bir hürmetle yerden kaldırıp, Efendimizin mübârek omuzuna koyarken;
“Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bu kadar yalvarmanız yetişir!... Rabbine
karşı duâda ısrar buyurdunuz! Muhakkak ki, Allahü teâlâ, sana va’d ettiği zaferi yakında verecektir” diye tesellî eyledi.
O anda, Âlemlerin efendisi şu âyet-i kerîmeleri okuyarak çadırdan çıktılar. Meâlen;
“(Bedr’deki) bu topluluk, yakında muhakkak bozulup hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar. Daha doğrusu onların asıl azâb vakti,
kıyâmettedir. O vaktin azabı daha müthiş, daha acıdır”117 buyuruluyordu.
Sevgili Peygamberimiz, ordusunun başına geldi. Şanlı Eshâbına, şu âyet-i
kerîmeleri okudular:
“Ey îmân edenler! Siz, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman, sebât
edin ve Allahü teâlâyı çok zikredin ki kurtulasınız... Böylelikle umulur ki siz
felâha erersiniz. Allah’a ve Resûlüne itaat ediniz. Aranızda ihtilafa düşmeyin.
Başarısızlığa uğrarsınız. Elinizdeki satvet (güç, kuvvet) gider. Sabrediniz. Çün117 Kamer: 54/45, 46.
241
kü, Allahü teâlâ sabredenlerle beraberdir..”118
Toplu olarak düşman ile yapılan ilk savaş bu olacaktı. Savaş başlamak üzereydi.
Heyecan son haddine gelmişti. Bütün Eshâb-ı kirâm, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin;
“Allahü teâlâyı çok zikredin...” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuması üzerine,
hep birlikte,
- Allahü ekber!... Allahü ekber!... demeye ve zafer ihsân etmesi için cenâb-ı
Hakk’a yalvarmaya başladılar.
Artık Peygamber Efendimizin bir işâretini bekliyorlardı.
O zamanki âdetlere göre, iki ordu karşılaşmadan önce, her iki taraftan yiğitler
meydana çıkar, karşılıklı çarpışırlardı. Bu vuruşmada, her iki tarafın savaşma hiddeti
ve arzusu çoğalır, savaşa ısınıp alışırlardı.
Müşriklerden Âmir bin Hadremî bu kâideye uymayarak ve çiğneyerek, İslâm
ordusuna bir ok attı. Ok, Muhâcirlerden Mihcâ’ya isabet etti ve şehîd olup, mübârek
ruhu Cennet’e yükseldi “radıyallahü anh.”
Peygamberlerin efendisi, bu ilk şehîd için;
- Mihcâ, şehîdlerin efendisidir, buyurarak müjde verdi.
Eshâb-ı kirâm yerinde duramaz hâle gelmişlerdi. Fakat, Efendimizden bir emir
gelmeden küçük bir harekette bulunamıyorlardı. Her birinin içleri birer volkan gibi
kaynamaya başladı!...
Bu sırada, müşrik ordusundan üç kişinin ileri atıldığı görüldü. Bunlar; Rebîaoğullarından azılı İslâm düşmanları Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu Velîd idi. Mücâhidlere
doğru;
- İçinizde bizimle çarpışabilecek kimse var mıdır? diye bağırdılar.
Eshâb-ı kirâmdan, en önce Hazret-i Ebû Huzeyfe, babası Utbe’ye karşı çarpışmak
için ilerleyince, Âlemlerin sultânı, ona;
- Sen dur! buyurdular.
Medîneli mücâhidlerden Afra Hâtun’un oğulları; Mu’âz ve Mu’avvez, Abdullah
bin Revâha ileri yürüdüler. Utbe, Şeybe ve Velîd’in karşılarına dikildiler. Ellerinde
kılıç, hazır bekliyorlardı. Müşrikler;
- Siz kimsiniz, diyerek kendilerini tanıtmalarını istediler. Onlar da;
- Medîneli müslümanlardanız, deyince müşrikler;
- Bizim sizlerle işimiz yok! Bize Abdülmuttaliboğulları lâzım. Onlarla çarpışmak
isteriz, dediler ve İslâm ordusuna dönüp;
- Yâ Muhammed! Bizim karşımıza, kendi kavmimizden dengimiz olanları çıkar!
diye bağırdılar.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, meydandaki bu üç yiğit
Eshâbına duâ buyurduktan sonra, yerlerine dönmelerini emretti. Sonra Eshâbı arasına göz gezdirip;
- Ey Hâşimoğulları! Kalkınız! Allahü teâlânın nûrunu, bâtıl dinleriyle söndürmek için gelenlere karşı, Hak yolunda çarpışınız ki, Allahü teâlâ zâten Peygamberinizi de bunun için göndermiş bulunuyor.
118 Enfâl: 8/45, 46.
242 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kalk, yâ Ubeyde! Kalk, yâ Hamza! Kalk, yâ Ali! buyurdular.
Allahü teâlânın aslanları Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ubeyde miğferlerini giyip meydana yürüdüler. Onların karşılarına geçtiklerinde, müşrikler;
- Siz kimsiniz? Eğer bizim dengimiz iseniz sizinle çarpışırız, dediler.
Onlar da;
- Ben Hamza’yım! Ben Ali’yim! Ben Ubeyde’yim! diye cevap verince, müşrikler;
- Sizler de bizim gibi şerefli kimselersiniz. Sizinle çarpışmayı kabul ettik, dediler.
Kahraman İslâm mücâhidleri, müşrikleri, önce îmâna dâvet ettilerse de, kabul etmediler. Bunun üzerine üçü birden kılıçlarını sıyırıp müşriklerin üzerine saldırdılar.
Hazret-i Hamza ve Hazret-i Ali, Utbe ve Velîd kâfirlerini bir hamlede öldürdüler.
Hazret-i Ubeyde, Şeybe’yi yaraladı. Şeybe de, Ubeyde’yi yaraladı. Hazret-i Hamza
ve Hazret-i Ali, Ubeyde’nin yardımına yetişip, Şeybe’yi orada öldürdüler. Hazret-i
Ubeyde’yi kucaklayıp, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
huzûruna getirdiler.
Hazret-i Ubeyde bin Hâris’in mübârek ayak bileğinden, kanlar ve ilik akıyordu.
O, bu hâline hiç aldırış etmediği hâlde;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Ben bu hâlimle ölürsem şehîd değil miyim? diye suâl etti. Peygamber Efendimiz de;
- Evet, sen şehîdsin, buyurarak Cennetlik olduğunu müjdelediler.
(Hazret-i Ubeyde “radıyallahü anh”, Peygamber Efendimizin amcasının oğlu idi
ve harp dönüşü Safra mevkiinde vefât etti.)
Bu vuruşmada üç mühim adamını kaybeden müşrikler, şaşkına döndüler. Buna
rağmen Ebû Cehil, ordusunun moralini düzeltmek için;
- Siz Utbe’nin, Şeybe’nin, Velîd’in ölmelerine bakmayın, onlar çarpışmada acele
edip, boş yere öldüler! Yemîn ederim ki, müslümanları tutup iplere bağlamadıkça
geri dönmeyeceğiz!... diyerek tesellî vermeye çalışıyordu.
Kahraman Eshâb-ı kirâm ise, bir an önce bu müşrik gürûhunu kılıçlarıyla cezalandırmak için sabırsızlanıyordu. Peygamber Efendimiz de “sallallahü aleyhi ve
sellem” mübârek dilinden düşürmediği şu duâyı tekrarlıyorlardı;
- Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!.. Allah’ım! Şu bir avuç İslâm
cemâatini helâk edersen artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!...
Bu sırada müşrik saflarından, Kureyş’in en cesaretli ve keskin ok atıcılarından
Hazret-i Ebû Bekr’in henüz müslüman olmayan oğlu Abdurrahmân meydana yürüyüp, er diledi.
Temmuz ayının bu öğle sıcağında mücâhidlerin saflarından da bir kimsenin,
derhâl kılıcına davranıp ileri yürüdüğü görüldü.
Bu kimse, ilk müslüman olmakla ve Sıddîk’lık makâmıyla şereflenen, peygamberlerden sonra en üstün insan, kahraman Hazret-i Ebû Bekr’di...
Oğluna karşı çarpışmak için ileri atılmıştı.
Fakat Âlemlerin efendisi ona;
- Yâ Ebâ Bekr! Bilmez misin ki, sen benim, gören gözüm, işiten kulağım
yerindesin! Yanımdan ayrılma! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin
mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor, buyurarak
243
çarpışmaktan men etti.
Ebû Bekr Sıddîk, oğluna;
- Ey habis! Bana olan münâsebetin nerede kaldı? demekten kendini alamadı.
Sonra peygamberlerin sultânı Habîb-i ekrem Efendimizin yere eğilip bir avuç
kum aldığı görüldü. Bu kumları düşman üzerine savurarak;
- Kara olsun yüzleri!... Allah’ım! Kalblerine korku sal, ayaklarına titreme
ver! buyurdu ve Eshâbına dönüp;
- Hücûma kalkınız!.. Saldırınız!... emrini verdiler.
Bir işaret bekleyen şanlı Eshâb, önceden verilen tâlimat üzere harekete başladılar.
- Allahü ekber!... Allahü ekber!... nidâları arasında oklar vınlamaya, taşlar hedeflerini bulmaya, mızraklar zırhlara çarpmaya başladı...
Allahü teâlânın aslanları Hazret-i Hamza iki eline aldığı iki kılıçla çarpışıyor;
Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, Zübeyr bin Avvâm, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Ebû Dücâne119,
Abdullah bin Cahş müşrik saflarının bir ucundan girip bir ucundan çıkıyorlar, kâfirleri
şaşkına çeviriyorlardı. Herbiri geçilmez birer kale olmuştu.
“Allahü ekber!... Allahü ekber!...” sadâları âlemi dolduruyor, Allahü teâlânın
şânının büyüklüğü, kâfirlerin beyinlerine balyoz gibi indiriliyordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ Hayyu! Yâ Kayyûm! Yâ Hayyu! Yâ Kayyûm! diye Allahü teâlâya yalvarıyordu.
Müşrikler, reisleri olan Ebû Cehil’i ortalarına aldılar. İçlerinden birini Ebû Cehil
gibi giydirip ona benzettiler. Bu nasipsizin adı Abdullah bin Münzir’di.
Hazret-i Ali, Abdullah’ın üzerine saldırdı. Ebû Cehil’in gözleri önünde,
Abdullah’ın kafasını kesti. Ebû Kays’ı giydirdiler. Onu da Hazret-i Hamza öldürdü.
Hazret-i Ali, bir müşrikle çarpışıyordu. Müşrik, kılıcını Hazret-i Ali’ye sallamış,
kılıç kalkana saplanıp kalmıştı. Hazret-i Ali Zülfikârını, müşrikin zırhlı vücûduna
sallayınca, omuzundan göğsüne doğru zırhıyla birlikte biçtiği sırada başı üzerinden
bir kılıcın parladığını gördü. Sür’atle başını eğdi. Kılıcı parlatan;
- Al! Bu da Hamza bin Abdülmuttalib’den, derken, müşrikin kellesi miğferiyle
beraber yere düştü.
Hazret-i Ali dönüp baktığında amcası Hazret-i Hamza’yı iki kılıçla çarpışır gördü.
Peygamberimiz, Eshâbının böyle yiğitçe çarpışdığını gördükçe;
- Onlar, Allahü teâlânın yeryüzündeki aslanlarıdır, buyurarak, onları takdîr
ediyordu.
Bir ara, Resûlullah Efendimizin yanıbaşlarında çarpışan Hazret-i Ukâşe’nin kılıcı kırıldı. Bu hâli gören Sevgili Peygamberimiz, yerde gördüğü bir sopayı alıp ona
uzattı ve;
- Yâ Ukâşe! Bununla vuruş!.. buyurdular,
Hazret-i Ukâşe sopayı alır almaz, sopa, Peygamberimizin bir mûcizesi olarak;
uzun parlak, sırtının ortası kuvvetli ve keskin bir kılıç oluverdi. Harbin sonuna kadar
bu kılıçla birçok müşriki öldürdü.
Âlemlerin efendisi Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” bir taraftan
119 İEbû Dücâne radıyallahü anhın esas ismi, Semmâk bin Hareşe’dir.
244 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
çarpışıyor, bir taraftan da Eshâbını heyecana sürükleyen şu mübârek hadîs-i şerîfini
söylüyordu:
- Varlığım kudret elinde bulunan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bugün
cenâb-ı Hakk’ın rızâsını umarak, sabır ve sebât göstererek çarpışanları, arkalarına dönmeden ilerlerken öldürülenleri, Hak teâlâ, muhakkak Cennetine
koyacaktır.
Bu mübârek sözü işiten Umeyr bin Hümâm;
- Ne güzel! Ne güzel! Demek, Cennet’e girebilmem için şehîd olmamdan başka
birşey lâzım değilmiş, diyerek hücûmlarını daha da sıklaştırdı. Bir taraftan düşmanla
vuruşuyor, bir taraftan da;
- Allahü teâlâya maddî azıklarla değil, ancak Hak teâlânın korkusu, âhiret ameli,
cihâda sabır ve sebât göstererek gidilir. Bunun dışındaki bütün azıklar şüphesiz biter,
tükenir!... diyordu. Böylece, şehîd oluncaya kadar çarpıştı.
Muharebe iyice şiddetlenmişti!...
Bir sahâbenin üzerine en az üç müşrik birden saldırıyordu. Her birine ayrı kılıç
yetiştirmeye çalışan şanlı Eshâb-ı kirâmı, hiç bir şey yıldıramıyordu. “Allahü ekber! Allahü ekber!..” dedikçe yeniden güçleniyor, tekrar tekrar saldırmaktan usanmıyorlardı.
Bir ara müşriklerin hücûmu şiddetlendi. Eshâb-ı kirâm güç duruma düştüler.
O sırada Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Ebû Bekr
ile hurma dallarından yapılmış çadırına girdiler.
Peygamberimiz, yine Allahü teâlâya münâcâta başladı.
- Yâ Rabbî! Bana va’d ettiğin yardımı lütfet!... diye yalvarıyordu.
O anda vahiy geldi. Meâlen buyruluyordu ki:
“O vakit Rabbinizden yardım ve zafer istiyordunuz da, O size; ‘Gerçekten
ben arka arkaya bin melâike ile sizin yardımınıza yetişeceğim’ diyerek sizin bu
isteğinizi cevaplandırıp duânızı kabûl buyurmuştu.” (Enfâl sûresi: 9)
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, hemen ayağa kalktılar ve;
- Müjde yâ Ebâ Bekr! Sana, Allahü teâlânın yardımı yetişti! İşte şu
Cebrâil’dir. Kum tepeleri üzerinde, atının dizginini tutmuş, silâhlanmış, emir
bekliyor, buyurdu.
Enfâl sûresinde bildirildiği üzere cenâb-ı Hak, meleklere meâlen buyurmuştu ki:
“Hani Rabbin meleklere: (Müslümanlara nusret ve yardım husûsunda) sizinle
berâberim diye vahyeyledi. Haydi mü’minleri (nusret müjdesiyle) destekleyin,
onlara güç ve kuvvet verin. Ben şimdi kâfirlerin gönüllerine dehşet ve korku salacağım. Onların boyunlarının üzerine vurunuz, el ve ayak parmaklarının mafsallarını, eklem yerlerini kırınız. Çünkü onlar, Allahü teâlâya ve Resûlüne karşı
geldiler. Kim Allahü teâlâ ve Resûlüne karşı gelirse, Allahü teâlânın (azâbına
uğrar) cezâsı çok çetindir!” (Enfâl sûresi: 12,13)
Bu emir üzerine Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil aleyhimüsselâm, yanlarına biner melek
alarak Sevgili Peygamberimizin sıra ile yanında, sağında ve solunda yerlerini aldılar.
Cebrâil aleyhisselâm, başına sarı bir sarık sarmıştı. Diğer meleklerin başlarında
ise beyaz sarıklar vardı. Sarıkların uçlarını arkalarına sarkıtmışlar, beyaz atlara binmişlerdi.
245
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına;
- Melekler, âlâmetli ve nişanlıdırlar. Siz de kendinize birer alâmet ve nişan
yapınız! buyurdular.
Zübeyr bin Avvâm, başına sarı, Ebû Dücâne, kırmızı bir bezi sarık şeklinde sardılar. Hazret-i Ali, beyaz bir tuğ, Hazret-i Hamza da, göğsüne deve kuşu kanadı taktı.
Meleklerin harbe girmeleri ile durum bir anda değişti. Eshâb-ı kirâm önündeki
kâfire daha kılıcını sallamadan, onun başı, gövdesinden ayrılıp yere düşüyordu. Peygamber Efendimizin sağında-solunda, önünde ve arkasında tanınmayan kimselerin
müşriklerle çarpıştığı görülüyordu.
Benî Gıfâr kabîlesinden biri diyor ki:
- Ben ve amcamın oğlu yeni müslümân olmuşduk. Bedr savaşında bir tepenin
üstüne çıkıp, savaşı seyrederek bekledik. Hangi taraf gâlip gelirse, onların arasına
katılıp, ganîmet alacaktık. Üstümüzden âniden bir bulut geçdi. Bulutun içinden at
kişnemeleri işitiyorduk. O sırada heybetli bir ses,
- İleri yâ Hayzûm! diyordu.
Bu heybetden amcamın oğlunun ödü patlayıp öldü. Ben de neredeyse ölüyordum.”
Hayzûm Cebrâîl aleyhisselâmın atının adıdır.
Ensârdan biri Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna geldi,
- Yâ Resûlallah! Müşriklerden birinin peşine düşdüm. Daha bir adım atmadan
başımın üstünde bir kamçı sesi şakladı ve önümdeki müşrik atıyla birlikte yere kapaklandı. Hemen yakalayıp bağladım, diye arz edince,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
- O kamçıyla vuran bir melek idi. Gökden yardım için inmişdi.
O gün Ebû Bürde “radıyallahü anh” da Resûlullah Efendimizin huzûruna üç kesik baş getirdi.
- Yâ Resûlallah! Bu başların ikisini ben kesdim. Üçüncü başı beyâz elbiseli, güzel
yüzlü bir yiğit kesdi ve ben aldım, diye arz etti.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” memnûn oldu ve buyurdu ki,
- Sağ elin dâimâ muzaffer olsun. Bu inâyet-i Rabbânî ve meded-i âsûmânîdir.
Allahü teâlâdan gelen yardımdır.
Hazret-i Sehl anlattı ki:
- Bedr gazâsında, her birimiz bir müşrikin başına kılıcımızı salladığımız zaman,
daha kılıç hedefine varmadan, kellesinin bedeninden ayrılıp yere yuvarlandığını görüyorduk!..
.
Ebû Cehil’in öldürülmesi
Müşriklerin sancakdârı Ebû Azîz bin Umeyr esir edildi.
Kumandanları Ebû Cehil ise, Kureyşlileri cesâretlendirmek için durmadan şiirler
söyleyerek, askerinin moralini düzeltmeye çalışıyordu. Genç bir delikanlı gibi saldırıyor;
- Anam beni bugünler için doğurdu!... diyerek öğünüyor, gençleri teşvik ediyordu.
Müşriklerden Ubeyde bin Sa’îd, baştan ayağa kadar zırh giyinmişti. Sâdece göz-
246 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
leri görünüyordu. Atının üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp;
- Ben, Ebû Zâtülkeriş’im! Ben Ebû Zâtülkeriş’im! Yâni ben büyük karınlıyım,
karın babasıyım diyerek kendince meydan okuyordu.
Kahraman mücâhid Hazret-i Zübeyr bin Avvâm, yanına yaklaşıp, mızrağını tam
gözüne nişanladı ve;
- Allahü ekber! deyip savurdu. Hedefini bulan mızrak, onu atından yere düşürdü.
Hazret-i Zübeyr, koşarak yanına vardığında, Ubeyde ölmüştü. Ayağını, yanağına basıp, olanca kuvvetiyle çektiği hâlde mızrağı zor çıktı, ucu eğilmişti.
Hazret-i Zübeyr’in, Bedr harbinde gösterdiği kahramanlık çok büyüktü.
Vücûdunda yaralanmadık yer kalmamıştı. Bu durumu oğlu Urve;
- Babam, önemli üç kılıç darbesi almıştı. Bunlardan biri boynunda idi. Yara o
kadar derin bir iz bırakmıştı ki, içine parmağımı sokabiliyordum, diye anlatmıştı.
Abdurrahmân bin Avf da, kıyasıya Kureyşlilerle çarpışıyor, aldığı yaralardan
akan kanlara aldırmadan, önüne geleni deviriyordu. Hazret-i Abdurrahmân şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlattı:
- Bir ara önümde kimse kalmamıştı. Sağıma-soluma baktığım zaman, Ensâr’dan
iki delikanlı gözüme ilişti. Bunlardan en kuvvetli ve vurucu olanı ile bulunmak istedim. Bu iki gençten biri, beni gözü ile süzdü, sonra bana dönerek;
- Ey amca! Ebû Cehil’i tanır mısın! diye sordu. Ben de;
- Evet tanırım, dedim ve;
- Ey kardeşimin oğlu, Ebû Cehil’i ne yapacaksın? diye sorunca;
- Bana haber verildiğine göre Resûlullah’a sövermiş. Allahü teâlâya yemîn
ederim ki, onu bir görürsem, öldürünceye veya kendim ölünceye kadar aslâ
ondan ayrılmayacağım, dedi.
Bir gencin heyecan hâlinde söylediği bu kat’î ve kararlı söze doğrusu hayret ettim.
Bu iki gençten diğeri de beni gözden geçirerek ötekinin söylediği gibi söyledi.
Bu sırada, Ebû Cehil’i görmüştüm! O, Kureyş askeri içinde hiç durmadan ileri geri
dönüp duruyordu. Ben;
- Ey gençler! Öteye beriye telaşla giden şu şahıs, Ebû Cehil’dir, deyince hemen
kılıçlarına sarıldılar ve Ebû Cehil’in yanına yaklaşarak çarpışmaya başladılar. Bu
gençler, Afra Hâtun’un çocukları Mu’âz ve Mu’avvez kardeşlerdi.
Bu sırada Eshâb-ı kirâmın kahramanlarından Mu’âz bin Amr, Ebû Cehil’in yanına sokulmak fırsatını buldu, uzun kuyruklu bir at üzerinde bulunan Ebû Cehil’in
üzerine saldırıp, bacağına olanca şiddetiyle kılıcını çaldı. Ebû Cehil’in bacağı yere
düştü. O sırada babasının imdâdına yetişen ve daha müslüman olmayan İkrime,
Hazret-i Mu’âz bin Amr ile çarpışmaya başladı.
O anda Mu’âz ve Mu’avvez kardeşler, bir şâhin gibi ileri atıldılar. Önlerine geleni
devirerek Ebû Cehil’e ulaştılar. Kılıçlarıyla öldü zannedinceye kadar vurdular.
Hazret-i Mu’âz bin Amr ise; İkrime ile yaptığı çarpışmada elinden ve kolundan yaralanmıştı. Mübârek eli bileğinden kesilmiş, eli deride sallanıp kalmıştı.
Çarpışmaya kendini kaptıran Mu’âz bin Amr’ın eliyle oyalanacak, onu tedâvî için
saracak zamanı yoktu. Kesik eli deride sallanırken bile kahramanca çarpışıyordu.
247
Allahü ekber!... Bu ne kuvvetli îmân!... Bu ne görülecek manzara idi!...
Hazret-i Mu’âz bir müddet böyle vuruştuktan sonra, hareket kâbiliyetinin
azaldığını gördü. Buna sebep, kesik eli idi. Onu derhâl ayağının altına alarak
koparıp attı...
Azılı İslâm düşmanlarından Nevfel bin Hüveylid, Kureyş’in en gözde pehlivanlarındandı. Durmadan bağırıyor, müşrik sürüsünü heyecana ve galeyana getirmeye
çabalıyordu. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, onun bu hâlini görünce;
- Allah’ım! Nevfel bin Hüveylid’e karşı bana yardımcı ol. Onun hakkından
gel! buyurarak duâ etmişti.
Allahü teâlânın aslanı Hazret-i Ali, Nevfel müşrikini görünce, derhâl üzerine atıldı. Şiddetle kılıcını indirdi, öyle vurmuştu ki, bacakları zırhlarla kaplı olduğu hâlde
ikisi birden kesildi. Sonra kılıcını boynuna çalıp, başını gövdesinden kopardı.
Müşriklerin azılılarından Ümeyye bin Halef, Hazret-i Habîb’e bir kılıç darbesi
vurarak, kolunu omuzundan kesdi. Hazret-i Habîb “radıyallahü anh” kesik kolunu
alıp Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzuruna geldi. Peygamber Efendimiz, hazret-i Habîbin kolunu yerine koyup dua buyurdular. Peygamber
Efendimizin bir mucizesi olarak Allahü teâlâ koluna sıhhat verdi.
İşte bu azgın Ümeyye bin Halef, Bilâl-i Habeşî hazretlerini kızgın kumlara yatırıp, göğsüne kocaman kayaları koyarak işkence ederdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimize de işkence yapmak için her fırsatı değerlendiren bu büyük
İslâm düşmanı, Bedr vâdisinde, müşrikleri toparlamaya çalışıyor, İslâm’ın nûrunu
söndürmek için çabalıyordu. Onun bu hâlini gören Hazret-i Bilâl, yalın kılıç yanına
yaklaşarak karşısına dikildi ve;
- Ey küfrün başı olan Ümeyye bin Halef!... Sen kurtulursan ben kurtulmayayım!
deyip saldırdı. Bir taraftan da;
- Ey Ensârî kardeşler! Yetişin, küfrün başı burada! der demez, Eshâb-ı kirâm,
Ümeyye’nin etrafını sarıp, hemen öldürdüler.
Müşrik ordusunda, artık baş kalmamıştı. Her biri ne yapacaklarını bilmiyor, rastgele kaçmaya çalışıyorlardı. Küfrün kalesi yıkılmıştı. Şanlı Eshâb tâkibe devâm etti.
Müşriklerden bir kısmı esir alındı. Sevgili Peygamberimizin amcası Abbâs da esirler
arasındaydı.
Zafer inananlarındı
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, şanlı Eshâbına;
- Nevfel bin Hüveylid hakkında bilgisi olan var mı? buyurdular.
Hazret-i Ali ileri çıkıp;
- Yâ Resûlallah! Onu ben öldürdüm, dedi. Bu habere çok sevinen Sevgili Peygamberimiz; “Allahü ekber! diyerek tekbir getirdiler ve;
- Allahü teâlâ, onun hakkındaki duâmı kabûl eyledi, buyurdular.
Ümeyye bin Halef’in öldürüldüğünü söylediklerinde de çok sevindiler ve;
- Elhamdülillah! Allahü teâlâya şükürler olsun. Rabbim kulunu tasdik etti,
dînini üstün kıldı, buyurdular.
248 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Ebû Cehil için;
- Acabâ Ebû Cehil ne yaptı, ne oldu, kim gidip bir bakar? buyurarak, ölüler
arasında onun araştırılmasını emretti. Aradılar bulamadılar. Peygamber Efendimiz;
- Arayınız, onun hakkında sözüm var. Eğer onu tanıyamazsanız dizindeki
yara izine bakınız. Bir gün ben ve o, Abdullah bin Cüd’ân’ın ziyâfetinde idik.
İkimiz de gençtik. Ben ondan biraz büyükçe idim. Sıkışınca onu ittim. Dizleri
üzerine düştü. Dizlerinden birisi yaralandı ve bu yaranın izi dizinden kaybolmadı, buyurdu.
Bunun üzerine Abdullah ibni Mes’ûd, Ebû Cehil’i aramaya gitti. Onu yaralı olarak buldu ve tanıdı.
- Ebû Cehil sen misin? dedi.
Boynuna ayağını bastı. Sakalından tutup çekti ve;
- Ey Allahü teâlânın düşmanı! Allahü teâlâ nihâyet seni hor ve hakîr etti mi? dedi.
Ebû Cehil;
- Ne diye beni hor ve hakîr edecek! Ey koyun çobanı! Allah seni hor ve hakîr
etsin. Sen çıkılması pek sarp bir yere çıkmışsın! Sen bana bugün zafer ve galebenin
hangi tarafta olduğunu haber ver, dedi.
İbn-i Mes’ûd hazretleri;
- Zafer, Allah ve Resûlünün tarafındadır, dedi. Ebû Cehil’in miğferini kafasından
çıkarırken;
- Ey Ebû Cehil! Seni öldüreceğim, dedi. Ebû Cehil;
- Sen kavminin ulusunu öldürenlerin ilki değilsin. Fakat doğrusu, senin beni
öldürmen bana çok ağır gelecek. Hiç olmazsa boynumu göğsüme yakın kes de başım
heybetli görünsün! diyerek küfrünün, gurur ve kibrinin ne dereceye çıkmış olduğunu
gösterdi.
İbn-i Mes’ûd, Ebû Cehil’in başını kendi kılıcıyla kesemeyince, Ebû Cehil’in kılıcıyla kesti ve silâhını, zırhını, miğferini, başını getirip, Peygamber Efendimizin
önüne koydu.
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bu, Allahü teâlânın düşmanı Ebû
Cehil’in başıdır, dedi.
Sevgili Peygamberimiz;
- O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, buyurdu.
Sonra kalkıp Eshâbıyla birlikte Ebû Cehil’in ölüsünün yanına kadar gittiler. Orada;
- Allahü teâlâya hamd olsun ki, seni zelîl ve hakîr kıldı. Ey Allah düşmanı!
Sen bu ümmetin fir’avn’ı idin, buyurdu. Sonra da;
- Yâ Rabbi! Bana olan va’dini yerine getirdin, diyerek Allahü teâlâya şükrettiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, yaralı Eshâb-ı kirâmın yaralarını sardırdı. Şehîd olanları tesbit ettirdi.
Muhâcirlerden altı, Ensârdan sekiz olmak üzere on dört şehîd verilmişti.
Hepsinin de mübârek rûhları Cennet’e uçarken, İslâm’ın nûrunu söndürmeye uğraşan müşriklerden, yetmiş kişi öldürüldü ve yetmiş kişi de esîr alındı.
Katâde bin Nu’mân’ın “radıyallahü anh” çarpışma esnasında gözüne bir şey
çarpınca, gözü çıkıp yüzü üzerine sarkdı. O hâliyle Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
249
sellem” Efendimize gelip durumunu arz etti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz hazret-i Katâde’nin yanağına sarkmış olan gözünü yerine yerleşdirdi ve
mübârek eliyle sıvazladı ve gözü iyileşdi. Öyle ki hangi gözü çıkmışdı bilemediler.
Medine-i münevvereye müjde haberi
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, zaferi müjdelemek üzere Abdullah bin Revâha ve Zeyd bin Hârise’yi Medîne’ye gönderdi.
Peygamber Efendimiz, şehîdlerin cenâze namazını kıldırarak kabirlerine defnettirdiler.
Müşriklerin cesedlerinden yirmi dört tanesini kör bir kuyuya, diğerlerini topluca
çukurlara atıp, üzerlerini doldurdular.
Âlemlerin efendisi, şerefli Eshâbıyla kuyunun başına gelip;
- Ey kuyuya atılanlar! buyurduktan sonra, öldürülen müşriklerin isimlerini, babalarının ismiyle berâber sayıp;
- Ey Utbe bin Rebîa! Ey Ümeyye bin Halef! Ey Ebû Cehil bin Hişâm!... Sizler,
Peygamberinize karşı ne kötü bir kavim idiniz. Siz, beni yalanladınız, başkaları
ise beni tasdik edip doğruladılar. Siz, beni şehrimden, diyârımdan çıkardınız.
Başkaları ise bana kapılarını açıp bağırlarına bastılar. Siz, benimle harb ettiniz,
başkaları ise bana yardım ettiler. Rabbimin, va’d ettiğine kavuştunuz mu? Ben,
Rabbimin vâdettiği zafere kavuşdum, buyurdular.
Hazret-i Ömer;
- Yâ Resûlallah! Leş olmuş kimselere mi söylüyorsunuz? diye suâl ettiler. Bunun
üzerine Resûl-i ekrem Efendimiz;
- Beni hak peygamber olarak gönderen Rabbim hakkı için söylüyorum ki,
siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevap veremezler, buyurdular.
Müşrikler, harb meydanından canlarını kurtarmak için hızla kaçarken, getirdikleri hiç bir şeyi alıp götürememişlerdi. Hepsi müslümanların eline geçti. Peygamber
Efendimiz, ganîmet mallarını Bedr harbine katılan ve vazifeli olan bütün Eshâbına
paylaştırdı.
Bedrde üç gece daha kalıp ondokuz gün sonra Medîne’ye avdet buyurdular.
Bedr Şehidliği
250 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bu sırada müjdeci olarak gönderilen Abdullah bin Revâha ve Zeyd bin Hârise,
Medîne’ye yaklaşmışlardı. Pazar günü kuşluk vakti, Akik mevkîine gelince, ayrıldılar. Abdullah bin Revâha bir taraftan, Zeyd bin Hârise de başka bir yönden
Medîne’ye girdiler. Ev ev dolaşıp zaferi bildiriyorlardı. Resûlullah Efendimizin şâiri
olan Abdullah bin Revâha;
Ey Ensâr cemâati! Size müjdelerim ki,
Sağ ve selâmettedir, Allah’ın Peygamberi.
Müşrikler öldürüldü ve esir edildiler,
Var esirler içinde, çok şöhretli kişiler.
Rebîa ve Haccâc’ın oğulları bittamâm,
Öldürüldü hem Bedr’de, Ebû Cehil Amr bin Hişâm.
diyerek yüksek sesle zaferi müjdeliyordu.
Hazret-i Âsım bin Adiy;
- Ey İbn-i Revâha! Söylediğin gerçek mi? diye sordu.
Abdullah bin Revâha;
- Evet, vallahi gerçektir! İnşâallah, yarın Resûlullah da, ellerinden bağlanmış
esirlerle birlikte gelecektir! buyurdu.
Bedr gazâsından sonra Hazret-i Ali buyurdu ki;
- Bedr’de hepimizin en cesâretlisi, en kahramanı Resûl aleyhisselâmdı. Müşrik saflarına en yakın olan da O idi. Sıkıştığımız zaman O’na sığınırdık.
Zefiran kuyusu
Bedr Gazâsı dönüşü harb esnasında aldığı yaradan şehid olan
Ubeyde bin Haris’in defnedildiği yer
251
Hazret-i Rukayye’nin vefâtı
O gün Sevgili Peygamberimizin kızı Hazret-i Rukayye “radıyallahü anha” vefât
etmişti. Efendisi Hazret-i Osman, cenâze namazını kıldırmıştı. Bu üzüntü üzerine
gelen zafer haberi, onları biraz ferahlatmıştı.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbıyla Bedr zaferini kendisine ihsân eden Allahü teâlâya hamd edip, şükür secdesine kapandıktan sonra,
Medîne-i münevvereye doğru esirlerle birlikte yola çıktılar.
Daha önce müjdeyi veren Abdullah bin Revâha ile Zeyd bin Hârise, Bedr
gazâsında olanları ve kimlerin şehîd olduğunu anlatmışlardı. Medîne’de kalan
çocuklar, kadınlar, vazifeliler zafer için çok sevinmişlerdi. Peygamber Efendimizi
karşılamaya çıktılar.
Şehîd olanların içinde Hârise bin Sürâka da vardı. Hazret-i Hârise’nin annesi
Rebî, oğlunun havuzdan su içerken, bir düşman okuyla vurulup şehîd olduğunu
öğrenmişti. Rebî vâlidemiz, bu haberi işittiğinde;
- Resûl aleyhisselâm gelmedikçe oğlum için ağlamam. Saâdetle Medîne’yi teşrif
ettiklerinde, kendisine suâl ederim. Eğer oğlum Cennet’te ise hiç ağlamam. Yok,
eğer Cehennem’de ise, gözlerimden yaş yerine kanlar dökerim, demişti.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, mübârek Eshâb-ı kirâmıyla
Medîne’yi teşrif ettiklerinde, Rebî, huzûrlarına varıp;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Oğlum Hârise’ye olan muhabbetimi bilirsin. Acaba şehîd olup Cennet’e girmiş midir? Eğer böyle ise, sabredeyim.
Yok, öyle değilse, gözümden kanlı yaşlar dökeyim, dedi.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ona;
- Ey Ümmü Hârise! Senin oğlun bir değil, birden çok Cennet’tedir. Onun
yeri Firdevs’tir, buyurarak müjde verdiler.
Bunun üzerine hazret-i Rebî “radıyallahü anha”;
- Artık oğlum için ağlamam, dedi.
Kâinatın sultânı, bir kap ile su istediler. Merhamet buyurup mübârek elini suya
sokup çıkardılar. Bu suyu Hazret-i Hârise’nin annesi ve kız kardeşine içirdiler. Ayrıca bu suyu, onların başlarına ve yüzlerine sürdüler. O günden sonra Rebî ve kızının
yüzleri pek nûrlu idi. Ömürleri de çok uzun oldu.
Hâce-i kâinât “aleyhi efdalüssalevât” Efendimiz, Medîne’ye getirilen yetmiş esiri, Eshâbı arasında paylaştırarak iyi muâmele yapılmasını emir buyurdular.
Esirlerin âkıbeti hakkında, Allahü teâlâdan henüz bir vahiy gelmemişti. Resûlullah
Efendimiz, Eshâbıyla istişare ettikten sonra esirlerin, fidye karşılığında serbest bırakılması karârına vardılar. Her esirin mal varlığına göre fidye mikdârı tesbit edildi.
Parası olmayanlardan okuma yazma bilenler, Medîne’de okuma yazma bilmeyen
on kişiye okuma ve yazmayı öğretecek, ondan sonra Mekke’ye gidebileceklerdi.
Peygamber Efendimiz esirler arasında bulunan amcası Abbâs’a;
- Ey Abbâs! Kendin, kardeşinin oğlu Ukayl (Akîl) bin Ebî Tâlib, Nevfel bin
Hâris için kurtulmalık akçesi ödeyiniz. Çünkü sen, zenginsin, buyurdu.
252 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Abbâs da;
- Yâ Resûlallah! Ben müslümanım. Kureyşliler beni zorla Bedr’e getirdiler, dedi.
Resûlullah;
- Senin müslümanlığını Allahü teâlâ bilir. Doğru söylüyorsan, Allahü teâlâ
sana elbette onun ecrini verir. Fakat sen, görünüş itibariyle aleyhimizdesin. Bunun için, kurtulmalık akçeni ödemen lâzımdır, buyurdu.
Abbâs;
- Yâ Resûlallah! Yanımda ganîmet olarak aldığınız 800 dirhemden başka servetim yok, deyince,
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ Abbâs! Ya o altınları niçin söylemiyorsun? buyurdu. O da;
- Hangi altınları? dedi,
Sevgili Peygamberimiz;
- Hani sen Mekke’den çıkacağın gün, hanımın Hâris’in kızı Ümm-ül-Fadl’a
verdiğin altınlar! Onları verirken yanınızda sizden başka kimse yoktu. Sen,
Ümm-ül-Fadl’a; “Bu seferde başıma ne geleceğini bilemiyorum. Eğer bir
felâkete duçar olup da dönemezsem, şu kadarı senindir, şu kadarı Fadl içindir,
şu kadarı Abdullah için, şu kadarı Ubeydullah için, şu kadarı Kusem içindir”
dediğin altınlar, buyurunca,
Hazret-i Abbâs şaşırdı ve;
- Yemîn ederim ki, ben bu altınları hanımıma verirken yanımızda kimse yoktu.
Bunu nereden biliyorsunuz? dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, Efendimiz;
- Allahü teâlâ haber verdi, buyurduğunda, Abbâs;
- Senin, Allahü teâlânın resûlü olduğuna ve doğru söylediğine şehâdet ederim,
deyip Kelime-i şehâdet getirdi “radıyallahü anh.”
Müslüman olunca, Peygamber Efendimiz Hazret-i Abbâs’ı Mekke’de vazifelendirdi. Oradaki müslümanları korumasını, İslâmiyet’e düşman olanlarla ilgili haberleri göndermesini emir buyurdular.
Bedr gazâsında hezimete uğrayan Kureyş’e haber gönderilip, fidye karşılığında
esirlerini alabilecekleri bildirildi.
Ancak, hicretten önce Peygamberlerin efendisine pek çok eziyet ve işkencelerde
bulunan Nadr bin Hâris’in boynu vuruldu. Bir de, Resûl aleyhisselâm Kâbe’de namaz kılarken mübârek sırtına deve işkembesi koymak bedbahtlığını gösteren alçak
Ukbe bin Ebî Mu’ayt öldürüldü. Bu azılı İslâm düşmanının başı gövdesinden ayrılınca, Resûlullah Efendimiz, Allahü teâlâya hamd ettiler. Cesetlerinin yanlarına varıp;
- Vallahi Allahü teâlâyı, resûlünü ve Kur’ân-ı kerîmi inkâr eden, peygamberini işkenceden işkenceye uğratan senin kadar kötü bir kimse bilmiyorum,
buyurdular.
Esirler, sahipleri tarafından fidye karşılığı alınıncaya kadar, Eshâb-ı kirâmın
aleyhimürrıdvân yanında kaldılar. Sahâbenin hepsi de esirlere çok iyi muâmele edip,
253
onları yiyeceklerine ortak ettiler. Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Aziz esirler arasında idi. O anlattı:
- Ben de Medîneli bir müslümanın evinde esir idim. Bana çok iyi davranıyorlar,
sabah ve akşam yiyecekleri ekmeği bana veriyorlar, kendileri sâdece hurma yemek
mecburiyetinde kalıyorlardı. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse, doğruca bana getirip verirdi. Utandığımdan ekmeği, getirene geri verirdim. Fakat o, ekmeği tekrar bana iade ederdi, dedi.
Yine esirlerden Yezid ismindeki Kureyşli şöyle anlattı;
- Müslümanlar Bedr’den Medîne’ye gelirken, biz esirleri hayvanlara bindirdiler, kendileri ise yaya olarak yürüdüler.
Esirler arasında Hazret-i Hadîce “radıyallahü anhâ” validemizin kız kardeşinin
oğlu, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin damadı Ebü’l-Âs bin
Rebî de vardı. Ebü’l-Âs, Mekke’nin tâcirlerinden olup çok malı vardı. Emânet ve
diyâneti ile meşhurdu. Mekke’den esirlerin fidyesi gönderilirken hazret-i Zeyneb
fidyeyi tamamlamak için annesinin düğünde hediye ettiği gerdanlığı da göndermişti.
Fidyeler gelince Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz gerdanlığı tanıdı ve buyurdu ki;
- Ey benim Eshâbım, eğer uygun görürseniz, kızım Zeyneb’in esirini fidyesi
ile ona gönderin.
Eshâb da peki dediler. Zeyneb’i Medîne’ye göndermesi şartı ile Ebü’l-Âs’ın malı
ile Mekke’ye gitmesine izin verildi.
Ebü’l-Âs da, Zeyneb’i ve yanındakileri, kardeşi Kinâne ile birlikte yolcu etti.
Bunu haber alan müşrikler gadablanıp adamlarından bir kaçını onların ardınca gönderdiler. Onlara Zî-tuvâ’da yetiştiler. Hebâr ibnil Esved, mızrağını fırlatınca deve
ürküp hazret-i Zeyneb’i üzerinden atıp yere düşürdü. Kinâne, oklarını önüne döküp,
- Kim Zeyneb’e kasd ederse onu ok ile helâk ederim, dedi.
Zeyneb’i Mekke’den çıkarıp menzile ulaşdırdı. Hazret-i Zeyneb aldığı yaralardan hasta oldu. Hâmile idi. Medîne’ye varınca bebeğini düşürdü. Resûl aleyhisselâm
bunu haber alınca çok üzüldüler.
.Ebû Süfyân’ın itirafı
Müşriklerin Bedr’de hezimete uğrayıp, perişân bir vaziyette harp meydanından
kaçmaları, Mekke’de büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. Hiç beklemedikleri, hattâ
hiç akıllarından geçmeyen bir netîce ortaya çıkmıştı.
Haberi ilk getirenin sözlerine, Ebû Leheb ve diğer müşrikler inanmadılar.
Harp meydanından kaçan Ebû Süfyân Mekke’ye geldiğinde, onu hemen yanlarına
çağırdılar. Ebû Leheb ona;
- Ey kardeşimin oğlu! Anlat bakalım, nasıl oldu? diye sordu.
Ebû Süfyân orada, bir yere oturdu. Birçok kimse de ayakta dinliyorlardı. Ebû
Süfyân şöyle anlattı;
- Hiç sorma, müslümanlarla karşılaşınca, sanki elimiz kolumuz bağlı idi. İstedikleri
gibi hareket ettiler. Bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı esir ettiler. Yemîn ederim
254 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ki, ben, bizimkilerden kimseyi kınayıp, ayıplamıyorum. Çünkü o sırada yer ile gök
arasında kır atlar üzerinde beyazlara bürünmüş kimselerle karşılaştık. Onlara ne bir
şey dayanabiliyor, ne de bir kimse karşı durabiliyordu.
İslâm’ın ilk zamanlarında müslüman olmasına rağmen, müşriklerin şerrinden
çekindiği için müslümanlığını açığa vurmayan Abbâs’ın kölesi Ebû Râfi’ hazretleri
orada idi. Sessizce onları dinlemekte olan Ebû Râfi’, sevincinden her şeyi unuttu ve;
- Vallahi onlar meleklerdir, deyiverdi.
Ebû Leheb, ona şiddetli bir tokat vurdu ve kaldırıp yere çarptı. Bir hayli de dövdü. Bunun üzerine, orada bulunan Hazret-i Abbâs’ın hanımı Ümmü Fadl dayanamadı. Çünkü kendisi de önceden müslüman olmuştu. Ümmü Fadl, odadaki direklerden
birini alıp;
- Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi? diyerek şiddetle Ebû Leheb’e
vurdu, Ebû Leheb’in başı yarıldı. Kanlar akarak zelîl, hakîr ve horlanmış bir vaziyette dönüp gitti.
Yedi gün sonra, Allahü teâlâ ona, kara kızıl denen bir hastalık verdi. Bu hastalıktan öldü. Oğulları iki veya üç gece defnetmeden bıraktılar. Nihâyet kokmaya başladı.
Herkes, Ebû Leheb’in yakalandığı hastalıktan, tâ’ûndan kaçar gibi kaçıyor ve iğreniyordu. Bunun üzerine Kureyş’ten biri, Ebû Leheb’in oğullarına;
- Yazık size, utanmıyor musunuz? Babanızı, kokuncaya kadar evde bıraktınız. Hiç
olmazsa onu bir yere gömüp kaybedin, dedi. Oğulları o şahsa;
- Biz ondaki hastalıktan korkuyoruz! diye cevap verdiler.
Bu defa adam onlara;
- Siz gidiniz, ben geliyorum, size yardımcı olacağım, dedi.
Sonra, üçü bir araya geldiler. Yüklenip, ücrâ bir yere bıraktılar. Görünmeyinceye
kadar, üzerine taş attılar. Ebû Leheb böylece ebediyyen azâb ve ateşler içerisinde
kalacağı yurduna, karanlık ve Cehennem çukuru olan kabrine girdi.
Bedr’de esir edilen Kureyşliler arasında Velîd bin Velîd de vardı. Onu Abdullah
bin Cahş esir almıştı. Velîd’in kardeşleri Hişâm ile henüz müslüman olmayan Hâlid
bin Velîd Medîne’ye geldiler. Abdullah bin Cahş fidye-i necat yâni kurtuluş akçesi
verilmedikçe bırakmak istemedi. Kardeşlerinden Hâlid razı olduysa da, babası bir
annesi ayrı kardeşi Hişâm kabul etmedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, babalarının silâh ve
teçhîzâtının verilmesini teklif etti. Buna Hişâm razı olduysa da Hâlid kabul etmedi.
Fakat sonunda babalarının yüz dinâr kıymetindeki kılıcı, zırhı ve miğferi karşılığında anlaştılar.
Velîd’i esaretten kurtarıp, Mekke’ye yola çıktılar. Fakat Velîd, Mekke yolu
üzerinde Medîne’ye dört mil mesafedeki Zü’l-huleyfe’de onlardan ayrılıp, Peygamber Efendimizin yanına geldi, îmân edip, Eshâb-ı kirâmdan oldu.
Müslüman olduktan bir müddet sonra, Mekke’ye kardeşlerinin yanına gitti. O
zaman Hâlid bin Velîd;
- Madem müslüman olacaktın, kurtuluş fidyesi ödemeden olsaydın? Babamızdan
kalan hâtırayı elimizden çıkardın. Niçin böyle yaptın? diye sorunca;
- Kureyşlilerin, esarete dayanamadı ve Muhammed aleyhisselâma tâbi oldu de-
255
melerinden korktum, cevâbını verdi.
Bu cevâba çok sinirlenen kardeşleri onu, Manzumoğullarından bâzı müslümanlarla, İyâş bin Ebî Rebîa ve Seleme bin Hişâm’ın “radıyallahü anhhüma” yanına
hapsettiler.
Velîd bin Velîd “radıyallahü anh” îmân ettiği için senelerce hapis yattı. İslâmiyet’in
azılı düşmanlarından amcası Hişâm ile müşrik akrabâlarından çok zulüm ve işkence
gördü.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, müşriklerin zulmüne uğrayan Iyâş bin Ebî Rebîa ile Ebû Seleme bin Hişâm ve Velîd için şöyle duâ ettiler:
- İlâhî! Velîd bin Velîd’i, Seleme bin Hişâm’ı, lyâş bin Rebîa’yı (küffâr elinde
bunalıp) zayıf (ve âciz) görülen diğer mü’minleri kurtar, ilâhî, Mudar’ı (Kureyş’i)
daha beter (çok kötü) çiğne. Bu yılları (onlara) Yûsuf’un yıllarına benzet.
Hazret-i Velîd, Resûlullah Efendimizin duâsı bereketiyle bir fırsatını bulup, bağlı
bulunduğu yerden kaçtı. Medîne-i münevvereye gelip, Sevgili Peygamberimize kavuştu.
Habîbullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Iyâş bin Rebîa ile Seleme
bin Hişâm’ın hâlini sorunca, onların ayaklarından birbirlerine bağlı olduklarını,
şiddetli azâb ve işkenceler altında kıvrandıklarını haber verdi.
Kâinatın sultânı, onların hâline çok üzülüp, kurtarılma çârelerini aradı. Kimin
kurtarabileceğini sorunca, senelerce işkence altında kalmasına rağmen Hazret-i
Velîd, büyük bir cesaret ve aşkla;
- Yâ Resûlallah! Onları ben kurtarırım, sana getiririm, diye cevap verdi.
Tekrar Mekke’ye gelip, işkence gören müslümanların yerini, onlara yiyecek götüren bir kadını tâkib ederek öğrendi. İkisi de tavansız bir binada hapisti.
Velîd gece, ölümü göze alarak büyük bir cesaretle duvardan inip, arkadaşlarının
yanına vardı. İmân etmekten gayrı bir suçları olmayan iki mazlum, müşriklerce bir
taşa bağlanıp; Arabistan’ın çöl havasındaki yakıcı sıcağında, her türlü zulme uğratılıyordu. Velîd, bu mübârek kardeşlerini kurtarıp, devesine bindirdi.
Kendisi de yayan, yalın ayak Medîne-i münevvereye, çok sevdiği Resûlullah’ın
yanına bir an önce varmak için yola çıktı. Onu çölün kavurucu sıcağı değil, Âlemlerin
efendisine kavuşmak aşkı yakıyordu.
Medîne’ye aç, susuz, yalın ayak, üç günde geldi. Parmakları, taşların tahribatından param parça olmuştu. Velîd bin Velîd, kan revân içinde çok sevdiği Habîbullah’a
kavuştu.
Şevk-i haddin nârına her can ki yansa nûr olur.
Aşk derdiyle harâb olan gönül ma’mûr olur.
Bedr zaferi, müslümanları büyük bir sevince garketti. Müşrikler ise büyük bir
üzüntü ve hüsrâna düşmüşlerdi. Habeşistan meliki Necâşî de Resûlullah Efendimizin muzaffer olduğunu işitince, hemen ülkesindeki Eshâb-ı kirâmın yanına gidip;
- Allahü teâlâya hamd olsun ki, Resûlünü Bedr’de muzaffer edip, zafer ihsân
eyledi, diyerek müjde verdi.
256 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
BEDR GAZÂSINDAN SONRAKİ HÂDİSELER
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Medîne’de hem yahudilerle, hem de Abdullah bin Übey gibi müslüman görünen münâfıklarla, bir de müşriklerle mücâdele ediyordu. Ayrıca Medîne dışındaki müşrik kabîleleri İslâm’a dâvet
ediyor, müslüman olmakla şereflenmeleri için uğraşıyordu. Karkara, Benî Kaynukâ,
Sevîk, Gatfân, Bahrân… gibi gazâlar hep Bedr gazâsından sonra yapıldı.
Hazret-i Âişe ile evlenmesi
Peygamber “sallallaü aleyhi ve sellem” Efendimiz Hazret-i Âişe ile Mekke’de
iken nişanlanmışlar, fakat daha düğünleri olmamıştı. Hazret-i Ebû Bekr, bir gün
Server-i âlem Efendimize;
- Yâ Resûlallah! Ehlinle evlenmekten seni alıkoyan nedir? diye sordu.
Resûlullah;
- Mehirdir, buyurdu.
Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah’a mehir parası gönderdi.
Bunun üzerine Hazret-i Âişe vâlidemizin düğünü oldu. O zaman Peygamber
Efendimiz elli beş yaşında idiler.
Hazret-i Âişe vâlidemiz, çok zekî ve kabiliyetli olup, hâdiseleri ânında şiir hâlinde
söyleyebilirlerdi. Öğrendiği ve ezberlediği bir şeyi kat’iyyen unutmazdı. Çok akıllı,
zekî, âlime, edîbe, afîfe ve sâliha idi. Hâfızası pek kuvvetli olduğu için, Eshâb-ı
kirâm, birçok şeyleri ondan sorup öğrenirdi. Âyet-i kerîme ile medh edildi.
Benî Kaynukâ gazâsı
Bir gün Benî Kaynukâ yahudileri, bir müslüman hanımla alay etmek istemiş,
bunu gören sahâbeden biri derhâl kılıcını çekip o yahudiyi öldürmüştü. Yahudiler de
toplanıp, o mübârek sahâbîyi şehîd ettiler. Hâdise, Peygamber “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimize bildirildi.
Resûl-i ekrem Efendimiz, onları, Kaynukâ pazar yerinde toplayıp;
- Ey yahudi topluluğu! Siz, Allahü teâlânın Kureyş’e verdiği azâb gibi bir
azâba yakalanmaktan korkunuz ve müslüman olunuz. Benim, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu iyi bilirsiniz. Bunu da, Allahü
teâlanın size olan ahdini de kitabınızdan okumuş bulunuyorsunuz, buyurdu.
Bu merhamete rağmen, yaptıkları andlaşmayı bozan yahudiler, Âlemlerin sultânı
Efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Ey Muhammed! Harb etmesini bilmeyen bir kavmi hezimete uğratman seni aldatmasın! Yemîn ederiz ki, biz cengâver kimseleriz! Sen, ancak bizimle çarpışmaya
başladığın zaman nasıl bahadırlar olduğumuzu anlarsın!... diyerek meydan okudular.
Böylece, önceki andlaşmayı bozarak meydan okuduklarını açığa vurdular. Bunun
üzerine Cebrâil aleyhisselâm vahiy getirdi ki, meâlen şöyle buyruluyordu;
“(Ey Habîbim!) Eğer (seninle) andlaşma yapan bir kavmin, bir hainliğinde
257
Benî Kaynukâ Gazâsı
258 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
(sözleşmeye aykırı hareket ettiğinde) endişeye düşersen, (savaş açmadan önce) hak
ve adalet üzere ahidlerini reddettiğini doğruca kendilerine bildir. Çünkü Allahü
teâlâ hâinleri sevmez.” (Enfâl sûresi: 58)
Başka bir âyet-i kerîmede de meâlen buyruldu ki:
“Ey Resûlüm! O kâfir olan yahudilere de ki: Siz muhakkak mağlûb olacaksınız ve toplanıp Cehennem’e sürükleneceksiniz, o Cehennem, kalınacak ne
kötü bir yerdir.” (Âl-i İmrân sûresi: 12)
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, derhâl, Şevvâl ayının
ortasında Cumartesi günü bir ordu kurup Kaynukâ yahudilerinin bulunduğu kaleye
yürüdüler. Beyaz sancağı Hazret-i Hamza taşıyordu ve Medîne’ye vekil olarak Ebû
Lübâbe bırakılmıştı.
Mübârek ordu, Kaynukâ kalesini muhasara etti.
- Biz ne cengâver bahadırlarız!.. diyen yahudiler, değil karşı koymak, kalelerinden bir ok bile atmaya cesaret edemediler.
Resûlullah Efendimiz, giriş ve çıkışları kontrol altına aldı. Kimse dışarı çıkamadı.
Bu hâl on beş gün devam etti.
Yahudiler korkuya kapılıp, teslîm oldular. Herbirinin öldürülmeleri lâzım gelirken, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz, merhamet buyurup,
Kaynukâ yahudilerinin Şam’a gitmelerine izin verdiler. Kimsenin oralarda kalmasına müsâade edilmedi. Böylece Medîne topraklarından çıkarıldılar.
Benî Kaynukâ diyârlarından rıhlet ettiler. Malları ve silâhları müslümanlara ganimet oldu.
Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın evlenmesi
Hicretin ikinci senesi idi. Fahr-i kâinat “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
kızı Hazret-i Fâtıma, on beş yaşına gelmişti.
Bir gün Hazret-i Fâtıma, bir hizmet için Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizin huzûruna girmişti. Resûlullah Efendimiz, kızlarının evlenme
çağına eriştiğini müşahede ettiler.
O günden sonra, Fâtıma-tüz-Zehrâ vâlidemizi pek çok kimse istedi. Resûl
aleyhisselâm, bunlara iltifat etmeyip;
- Onun işi, Hak teâlânın emrine bağlıdır, buyurdu.
Bir gün Ebû Bekr, Ömer ve Sa’d bin Mu’âz mescidde oturup;
- Hazret-i Fâtıma’yı, Hazret-i Ali’den gayri herkes istedi. Kimseye iltifat olunmadı, diye konuştular. Hazret-i Sıddîk;
- Zannederim ki, Ali’ye nasîb olur. Gelin ziyâretine gidelim ve bu meseleyi açalım. Eğer fakirliği ileri sürerse yardımda bulunalım, dedi. Sa’d da;
- Yâ Ebâ Bekr! Sen, hep hayır yaparsın. Kalk, biz de sana arkadaş olalım, dedi.
Üçü birden mescidden çıkıp, Hazret-i Ali’nin evine gittiler. Hazret-i Ali, devesini
alıp gitmiş, Ensârdan birinin hurmalığına su veriyordu. Onları görünce, karşılayıp
hâl ve hatırlarını sordu. Hazret-i Ebû Bekr;
- Yâ Ali! Her hayırlı işte sen öndersin ve Resûl-i ekrem katında hiç kimseye nasîb
olmamış bir mertebedesin. Hazret-i Fâtıma’yı herkes taleb etti. Hiç kimseye iltifât
259
olunmadı. Sana nasîb olacağını zannediyoruz. Niçin teşebbüs etmezsin? diye sordu.
Hazret-i Ali bunu işitince, mübârek gözleri yaşla doldu ve;
- Yâ Ebâ Bekr! Beni ziyâdesiyle yaktın. Ona benden başka rağbet eden yoktur.
Lâkin elimin darlığı buna mânidir, dedi.
Hazret-i Ebû Bekr;
- Böyle söyleme. Allahü teâlâ ve Resûlünün yanında, dünyâ bir şey değildir. Buna
fakirlik mâni olamaz. Var, taleb eyle, dedi.
Hazret-i Ali buyuruyor ki;
- Resûlullah’ın huzûruna utanarak ve sıkılarak girdim. Resûlullah’ın bütün heybet ve vakârı üzerinde idi. Huzûrunda oturdum ve konuşmaya kâdir olamadım.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Niçin geldin, bir ihtiyâcın mı var? buyurdu. Sustum.
- Her hâlde Fâtıma’yı istemeye geldin, buyurunca;
- Evet, diyebildim.
(Peygamber Efendimiz, Hazret-i Fâtıma’ya Hazret-i Ali’nin kendisini istediğini
duyurdu. O da sustu.) Peygamber Efendimiz;
- Fâtıma’ya mehir olarak verecek neyin var? buyurdular.
- Yanımda ona verilecek bir şeyim yok yâ Resûlallah, dedim.
- Sana vermiş olduğum Hutamî zırhlı gömleğin nerededir, ne oldu? buyurdular.
- Yanımdadır, deyince;
- Onu sat ve parasını bana getir. Mehir olarak o kâfidir, buyurdular.
Başka bir rivâyette de; “Resûlullah Efendimiz, Hazret-i Ali’ye;
- Yanında neyin var, buyurduğunda;
- Atım ve zırhlı gömleğim var, diye cevap vermiş, Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimiz de;
- Atın sana lâzım olur, fakat zırhını sat, buyurmuştu.
Başka bir rivâyette de;
- Yâ Ali, git kendine bir ev kirâla, buyurdu.
Hazret-i Ali, evleninceye kadar Peygamber Efendimizle beraber oturuyordu. Peygamber Efendimizin emirleri üzerine, Mescid-i Nebevî yakınında, Hazret-i Âişe’nin
odasının karşısında bulunan Hârise bin Nu’mân’ın evini kirâladı. Zırhını da pazara
gönderdi. Hazret-i Osmân “radıyallahü Teâlâ” anh pazarda gezerken, hazret-i Alînin
zırhını tanıdı. Dellâlı çağırıp dedi ki,
- Bu zırha, sâhibi ne fiyât ister. Dellâl:
- Dörtyüz dirhem ister, dedi.
Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” buyurdu ki,
- Gel istenilen dörtyüz dirhemi al, dedi ve saâdethânesine vardı.
Zırhı dellâldan alıp, parasını verdi. Sonra dellala buyurdu ki,
- Bu zırh ondan gayriye lâyık değildir. Bu akçayı da düğüne harc etsin. Bizim
özrümüzü de kabûl etsin.
Dörtyüz dirhemi verip, zırhı da üzerine koyup, hediye olarak hazret-i Alîye “radıyallahü anh” gönderdi.
260 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Ali, zırh ve dirhemlerle Peygamberimizin yanına gelince, Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Osman’a çok hayr duâ ettiler ve;
- Osman, Cennet’te benim refîkimdir, buyurdular.
Sonra Bilâl-i Habeşî’yi çağırdı ve paranın bir kısmını vererek;
- Bu parayı al, çarşıya çık! Biraz gül suyu, geri kalan para ile de bal al ve
Mescid’in bir kenarında temiz bir kab içinde su ile eziniz. Bal şerbeti yapınız
ki, nikâh kıyıldıktan sonra içelim. Ensâr ve Muhâcirlerden mevcut bulunan
Eshâbımı mescide dâvet et ve Fâtıma ile Ali’nin nikâhlarının kıyılacağını halka
ilân et, diye emretti.
Bilâl-i Habeşî, dışarı çıkıp Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın nikâhlarının kıyılacağını halka îlân etti. Eshâb-ı kirâm, Mescid-i Nebevî’ye gelerek, içini dışını
doldurdular.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ayağa kalkarak şu hutbeyi
okudular:
“Bütün hamd ve şükür, âlemlerin Rabbine mahsustur. O, verdiği nîmetlerle
öğülen, sonsuz kudretinden ve kuvvetinden dolayı ibâdet edilen, azâb ve
hesâbından korkulan, hüküm ve fermânı yeryüzünde ve göklerde hâkim olandır. Mahlûkâtı kudretiyle yaratan, adaletli hükümleriyle bunları birbirinden
ayıran, insanları (İslâm) dîni ve peygamberi Muhammed (aleyhisselâm) ile
şereflendiren O’dur...
Allahü teâlâ bana, kızım Fâtıma’yı Ali bin Ebî Tâlib’e nikâhlamamı emretti.
Şimdi sizi şâhid tutuyorum ki, (Allahü teâlânın emriyle) 400 miskâl gümüş mehir
ile Fâtıma’yı, Ali bin Ebî Tâlib’e nikahladım. Rabbim kendilerinin varlıklarını
bir araya getirsin ve bunu kendilerine mübârek kılsın. Nesillerini temiz ve rahmete anahtar, hikmete mâden, ümmet-i Muhammed’e emin kılsın. Söyleyeceğim bundan ibarettir. Rabbimden kendim ve sizin için mağfiret dilerim.”
Hazret-i Ali de kalkarak şu kısa hutbeyi okudu:
“... Huzûrunda bulunduğumuz Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm ederim
ki, mübârek kerîmeleri Fâtıma’yı 400 miskâl gümüş mehirle bana nikâhlamıştır.
Ey din kardeşlerim! Şüphesiz Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin buyurduklarını işittiniz ve şâhid oldunuz. Ben de buna şâhid ve râzıyım. Aynen
kabul ediyorum. Allahü teâlâ hepimizin sözlerine şâhiddir, hepimize vekildir.”
Nikâh akdi bittikten sonra, Peygamber Efendimiz tâze hurma getirttiler ve;
- Haydi bu hurmadan alınız, yiyiniz, buyurdular.
Herkes alıp yediler. Sonra Hazret-i Bilâl bal şerbeti dağıttı, onu da içtiler ve bütün
sahâbîler;
- Bârekellahü fî kümâ ve aleykümâ ve ceme’a şemlekümâ, diye duâ ettiler.
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü anhâ” nikâh yapılırken onbeş, Hazret-i Alî “radıyallahü anh” yirmibeş yaşında idi.
Hazret-i Fâtıma, nikâhtan sonra ağlıyordu. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz onun yanına geldi ve;
- Ey Fâtıma! Sana ne oldu ki ağlıyorsun? Allahü teâlâya yemin ederim ki,
seni, isteyenlerin en âlimine, hilim ve akıllılıkta en üstününe ve ilk müslüman
261
olanına nikâhladım, buyurdu.
Hazret-i Fâtıma “radıyallahü anha” validemiz;
- Babacığım! Evlenen her kızın mehri altın ve gümüşle takdir ve tâyin ediliyor. Benim de mehrim böyle takdir edilirse, seninle diğerleri arasında ne fark olur. Kıyâmet
günü sen, mü’minlerin günahkârlarından ne kadar kimseye şefâatte bulunursan, ben
de onların hanımlarına şefâatte bulunmak istiyorum. Murâdım budur, dedi.
Allahü teâlâ, Hazret-i Fâtıma’nın bu dileğinin kabûl edildiğini bildirince,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ Fâtıma, peygamber çocuğu olduğunu belli ettin, buyurdular.
Hazret-i Ali buyurdu ki:
- Bu işlerin üzerinden birkaç ay geçmişti. Bu hususta mecliste hiç söz olmadı.
Ben de hicâbımdan yâni utandığımdan ağzımı açamadım. Ama Resûlullah Efendimiz, bâzen beni tenhâda gördükleri zaman;
- Senin hâtûnun ne iyi hanımdır. Sana müjdeler olsun ki, o, âlemdeki
hâtûnların seyyidesidir, buyururlardı.
O günlerde Hazret-i Ali’nin kardeşi Hazret-i Ukayl;
- Yâ Ali! Bu akd-i izdivâc ile mesrûr olduk. Lâkin murâdım odur ki, bu iki mes’ûd
birbirine yakın olalar, deyince Hazret-i Ali;
- Benim de muradım odur, lâkin hicâb ediyorum, dedi.
Hazret-i Ukayl, Hazret-i Ali’nin elini tutup, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin hânesine varınca, Resûlullah’ın câriyesi Ümmü Eymen’e rastladılar. Durumu ona söylediler. Ümmü Eymen de;
- Bu husus için sizin gelmeniz lâzım değildir. Biz ezvâc-ı tâhirât ile ittifak edip,
size haber veririz. Zîrâ bu hususta hâtûnların sözü dinlenir, dedi.
Ümmü Eymen, bu hâli Resûlullah’ın hanımlarına söyledi. Diğer ezvâc-ı tâhirât,
Hazret-i Âişe’nin hânesine geldiler. Hazret-i Hadîce’yi anarak;
- Eğer o hayatta olsaydı, bize bir endişe olmaz idi, dediler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ağladı ve buyurdu ki:
- Hadîce gibi hâtûn hani? Halk beni yalanlarken o tasdik etti ve bütün malını benim yoluma sarf etti. Dîn-i İslâm’a çok yardım etti. Hayâtında, Hak teâlâ
bana emretti ki, Hadîce’ye müjde ver: Cennet’te onun için zümrütten bir köşk
yapılmıştır.
Resûlullah Efendimizin zevceleri, Hazret-i Ali’nin murâdını arz ettiler. Bunun
üzerine Resûlullah Efendimiz, Ümmü Eymen’e, Hazret-i Ali’yi dâvet etmesini emretti. Hazret-i Ali gelince, meclisteki hanımlar kalkıp gittiler. Hazret-i Ali “radıyallahü anh” başını önüne eğip oturdu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Zevceni ister misin yâ Ali? buyurdu.
Hazret-i Ali “radıyallahü anh”;
- Evet yâ Resûlallah! Anam babam sana fedâ olsun, dedi.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Esma binti Umeys’e;
- Git, Fâtıma’nın evini hazırla, buyurdu.
Esmâ, Hazret-i Fâtıma’nın gelin gideceği eve gitti. Bir minder yeni meşinden, bir
262 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
minder yamalı meşinden, bir minder de hasırdan yapıp, içlerini hurma lifi ile doldurdu. Resûlullah Efendimiz yatsı namazından sonra Fâtıma’nın evine gelip yapılanları
gözden geçirdi.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ali’nin getirdiği paranın üçte ikisiyle yiyecek,
süs ve koku gibi şeyler; üçte biriyle de giyecek alınmasını emrettiler ve ev eşyasını
tamamlattılar. Hazret-i Fâtıma’nın çeyizi ve ev eşyâsında şunlar vardı:
Esmâ binti Umeys’in hazırladığı üç minder, saçaklı bir halı, içi hurma lifi ile doldurulmuş bir yüz yastığı, iki tane el değirmeni, bir su kırbası, topraktan yapılmış bir
su testisi, meşinden yapılmış bir su bardağı, bir havlu, bir etek, dabağlanmış bir koç
postu, eskiyip tüyü dökülmüş alacalı bir Yemen halısı, hurma yaprağından örülmüş
bir sedir, Yemen işi iki alacalı elbise, bir kadife yorgan.
Bundan sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Ali’ye
bir mikdar para verip, hurma ve yağ almasını söylediler. Hazret-i Ali bundan sonrasını şöyle anlattı:
“Beş dirhemle hurma, dört dirhemle yağ aldım. Resûlullah’ın huzûruna getirdim.
Deriden bir sofra istedi. Hurma, un, yağ ve yoğurdu mübârek eli ile karıştırıp, bir
çeşit yemek yaptı ve;
- Yâ Ali! Var, kimi bulursan getir, buyurdu.
Ben dışarı çıktım, pek çok insan gördüm, hepsini dâvet ettim ve içeri girip;
- Yâ Resûlallah! Halk çoktur, diyerek arz eyledim.
Âlemlerin efendisi Fahr-i kâinat Efendimiz;
- Onları onar onar içeri getir, taam (yemek) yesinler, buyurdu. Öyle yaptım.
Hesâb ettiler, erkek ve kadından yedi yüz kimse yemek yemişler ve doymuşlar idi.”
Hazret-i Ali’nin ve Fâtıma’nın velîmesi yenildikten sonra, Ümmü Eymen’in bildirdiğine göre, Peygamber Efendimiz Hazret-i Ali’ye,
- Yâ Ali, kızım Fâtıma gelin olarak evinize gitti. Ben de akşam namazından
sonra gelip duâ edeceğim. Beni bekleyin, buyurdu.
Hazret-i Ali eve gelince, bir köşeye oturdu. Hazret-i Fâtıma da evin diğer bir köşesine oturdu. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz gelip kapıyı
çaldı. Ümmü Eymen kapıyı açtı. Resûlullah;
- Kardeşim burada mı? buyurdu. Ümmü Eymen;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Kardeşiniz kimdir? dedi.
Resûlullah Efendimiz;
- Ali bin Ebî Tâlib’dir, deyince Ümmü Eymen;
- Kerîmenizi kardeşinizle mi evlendirdiniz? dedi.
Resûlullah Efendimiz;
- Evet, buyurdular.
Ümmü Eymen, Resûlullah’ın; “Kardeşim burada mı?” buyurmasından, nikâhın
caiz olmayacağını sandı. Resûlullah Efendimiz de “Evet” buyurmakla, evlenmeye
mâni olanın aynı anadan doğmak olduğuna işaret ettiler.
Bundan sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Ümmü
Eymen’e;
- Esmâ binti Umeys de burada mı? buyurdular.
263
- Evet, diye cevap verince;
- Demek Resûlullah’ın kerîmesine hizmete geldi, buyurdular. Ümmü Eymen;
- Evet, deyince;
- Hayra kavuşsun, buyurup duâ ettiler.
Bundan sonra bir kabla su getirttiler. Mübârek ellerini yıkadılar. Suyun içine de
bir mikdar misk döktüler. Sonra Hazret-i Fâtıma’yı çağırdılar. Hazret-i Fâtıma utancından elbisesine bakıyordu. Resûlullah Efendimiz sudan bir mikdar alıp, Fâtıma’nın
göğsüne, başına ve sırtına serpti ve;
- Allahümme innî e’îzuhâ bike ve zürriyetihâ mineşşeytânirracîm (Yâ Rabbî
Onun ve zürriyetinin racîm olan, taşlanan şeytanın şerrinden muhâfazası için sana
sığınırım), diye duâ ettiler.
Sonra Hazret-i Ali’ye de aynısını yapıp;
- Allahümme bârik fîhimâ ve bârik aleyhimâ ve bârik lehümâ fî neslihimâ,
diye duâ ettiler. İhlâs ve Mu’avvizeteyn sûrelerini okuyup;
- Allahü teâlânın ismi ve bereketi ile ehlinin yanına gir, buyurdular.
Sonra mübârek elleriyle kapının iki kanadını tutup, bereket ile duâ ettiler ve oradan ayrıldılar.
Hazret-i Ali buyurdu ki:
- Düğünümüzden dört gün sonra, Resûlullah Efendimiz, hânemizi teşrif eyledi.
Gönülleri alan, hikmet dolu sözleri ile bize nasîhat ettiler ve buyurdular ki:
- Yâ Ali! Su getir!
Kalktım su getirdim. Bir âyet-i kerîme okudu ve;
- Bu sudan biraz iç. Bir mikdar kalsın, buyurdu.
Öyle yaptım. Kalan suyu, başıma ve göğsüme serpti. Tekrar;
- Su getir, buyurdu. Yine su getirdim. Bana yaptığı gibi, Fâtıma’ya da yaptı. Sonra beni dışarı gönderdi.”
Dışarı çıktıktan sonra kızına, Hazret-i Ali hakkında, suâl eyledi. Fâtıma dedi ki:
- Babacığım, bütün kemâl sıfatlar kendisinde mevcuttur. Lâkin, bâzı Kureyş
hâtûnları bana; “Senin erin fakirdir, diyorlar, deyince Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimiz buyurdu ki:
- Ey kızım! Senin baban ve helâlin fakir değildir. Bütün yer ve gök hazîne ve
definelerini bana arz ettiler. Kabul etmedim. Allahü teâlânın katında makbûl
olanı kabûl ettim.
Ey kızcağızım! Eğer benim bildiğimi, sen bilseydin, dünyâ senin nazarında hor ve aşağı olurdu. Allahü teâlânın hakkı için, erin, sahâbenin evvelidir.
İslâmın da büyüğüdür, ilim bakımından en derinidir.
Ey kızım! Allahü teâlâ Ehl-i beytten iki kimse ihtiyâr etti. Biri baban ve biri
helâlindir. Zinhâr ona isyân eyleme ve emrine muhalefet etme.
Fahr-i kâinat “aleyhi efdalüssalevât” Efendimiz, kızına nasîhat ettikten sonra,
Hazret-i Ali’yi dâvet etti. Ona da Fâtıma’yı ısmarladı;
- Yâ Ali! Fâtıma’nın hatırına riâyet eyle. O benden bir parçadır. Onu hoş tut.
Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun, buyurdu.
İkisini de Allahü teâlâya ısmarladı. Sonra kalkıp gitmeye azîmet etmişti ki,
264 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Fâtıma;
- Yâ Resûlallah! İçerinin hizmetini ben görürüm. Dışarısının hizmetini de Ali
görür. Bana bir câriye ihsân ederseniz, bâzı işlerimde yardımcı olur. Beni memnun
edersiniz, dedi.
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
- Ey Fâtıma! Sana hizmetçiden daha iyi bir şey mi, yoksa hizmetçi mi ihsân
edeyim?
Fâtıma vâlidemiz;
- Hizmetçiden iyisini ihsân eyle, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Her gün yatarken otuz üç kere Sübhânallah, otuz üç kere Elhamdülillah,
otuz üç kere Allahü ekber, bir kere de Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike leh.
Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr, söyle. Hepsi yüz
kelimedir. Kıyâmette bin hasene (iyilik) bulursun. Mîzânda hasenâtın ağır gelir,
buyurdu.
Sonra Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, kerîmelerinin evinden
ayrılıp, hâne-i saâdetlerine gittiler.
Ka’b bin Eşrefin öldürülmesi
Bedr gâlibiyeti ile Medîne’de bulunan yahudi ve putperest müşriklerin kalblerine
korku düştü. Bâzı yahudiler, insafa gelip;
- Sıfatlarını kitaplarımızda okuduğumuz zât mutlaka budur. Artık O’na karşı durmak mümkün olmaz. Zîrâ O, hep gâlip gelecektir, diyerek müslüman oldular.
Bâzıları da;
- Muhammed, harpten anlamayan Kureyşlilerle savaştı. Onun için gâlib geldi.
Eğer bizimle cenk etseydi, O’na, harp nasıl yapılır, zafer nasıl kazanılır gösterirdik,
dediler.
Ka’b bin Eşref ismindeki bir yahudi de, Bedr’de İslâm ordusunun gâlibiyetini
duyunca, müslümanlara olan kininden Mekke’ye gitti. Oradaki müşrikleri toplayıp,
Medîne’ye saldırmaları için şiirler söyledi, onları teşvik ve tahrik etti. Peygamber
Efendimiz ile çarpışmak üzere onlarla anlaştı. Hattâ Sevgili Peygamberimize suikast
düzenledi.
Allahü teâlâ bu durumu, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize bildirdi ve meâlen buyurdu ki;
“Onlar, Allahü teâlânın kendilerine lânet ettiği (rahmetinden uzaklaştırdığı)
kimselerdir...” (Nisâ sûresi: 52)
Bunun üzerine Resûl-i ekrem Efendimiz, şerefli Eshâbına;
- Ka’b bin Eşref’i kim öldürür? Çünkü o, Allahü teâlâ ve Resûlüne ezâ etmiştir, buyurdu.
Muhammed bin Mesleme “radıyallahü anh”;
- Yâ Resûlallah! İster misin, ben onu öldüreyim? diye suâl eyledi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- Evet, isterim, buyurdu.
265
Muhammed bin Mesleme, bir kaç gün bu iş üzerinde durup, plânlar kurdu. Arkadaşlarından Ebû Nâile, Abbâs bin Bişr, Hâris bin Evs, Ebû Abs ibni Cebr’in “radıyallahü anhüm” yanına gidip, meseleyi onlara açtı. Hepsi uygun görüp;
- Beraber öldürürüz, dediler.
Birlikte Peygamber Efendimize geldiler.
- Yâ Resûlallah! İzin buyurursanız, biz onunla konuşurken, sizinle ilgili,
Ka’b’ın hoşuna gidecek bâzı sözler söyleyebilir miyiz? dediler.
Peygamber Efendimiz, onlara istediklerini söylemeye müsâde buyurdular.
Bunun üzerine, Muhammed bin Mesleme, arkadaşlarıyla Ka’b bin Eşref’in yanına gitti.
- Şu Muhammed, bizden sadaka istedi. Bize çok vergi yükledi. Onun için senden
ödünç bir şey almak için geldim, dedi.
Ka’b sevinerek, Muhammed bin Mesleme’nin kendisi gibi düşündüğünü sandı ve;
- O sizi daha da bıktıracak, dedi.
Muhammed bin Mesleme;
- İşte O’na bir defa uymuş bulunduk. O’na tâbi olmakta devam edeceğiz. Bakalım sonu ne olacak? Şimdi sen bize biraz ödünç hurma ver, dedi. Ka’b;
- Evet vereyim, fakat, bana bir şeyi rehin vermelisiniz! dedi.
Muhammed bin Mesleme ile yanındakiler;
- Ne istersin, dediler. Ka’b;
- Kadınlarınızı rehin isterim, deyince rızâ göstermediler. Ka’b;
- O zaman oğullarınızı rehin verin, dedi.
- Onları da rehin veremeyiz. Onlardan birine, bir-iki deve yükü hurmaya karşılık
rehin olundu diye söylenir ki, bu da bizim için unutamıyacağımız bir leke olur. Fakat
sana silâhımızı ve zırhımızı rehin verebiliriz, dediler.
Ka’b bu teklifi kabul etti. Onlara ne zaman geleceklerini de bildirdi.
Muhammed bin Mesleme, bir gece Ka’b’ın yanına geldi. Ebû Nâile de beraber
idi. Ka’b onları kaleye çağırdı. Kendisi de onları karşılamak için aşağı indi.
Ka’b’ın karısı;
- Bu saatte nereye çıkıyorsun, dedi. Ka’b;
- Gelenler, Muhammed bin Mesleme ile kardeşim Ebû Nâile’dir, dedi.
Karısı;
- İşittiğim bu ses bana pek iyi gelmiyor. Sanki ondan, kan damlıyor, dedi.
Ka’b;
- Yok, onlar Muhammed bin Mesleme ile süt kardeşim Ebû Nâile’dir. O iyi bir
gençtir. Geceleyin, kılıç vuruşmasına bile çağırılsa, hiç tereddüt etmeden gelir. Böyle birisidir, dedi.
Muhammed bin Mesleme kendisiyle beraber iki kişiyi, bir rivâyete göre de üç
kişiyi kaleye soktu. Bunlar, Ebû Abs bin Cebr, Hâris bin Evs, Abbâd bin Bişr “radıyallahü anhüm” idi.
Muhammed bin Mesleme hazretleri, arkadaşlarına;
- Ka’b gelince, ona saçını koklayacağımı söyler, başını tutup koklarım. Siz benim,
Ka’b’ın başını iyice yakaladığımı gördüğünüz zaman kılıçlarınızla vurunuz, dedi.
266 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Ka’b bin Eşref güzel giyinmiş olarak, güzel koku saçarak, onların yanına geldi.
İbn-i Mesleme;
- Şimdiye kadar böyle güzel koku koklamadım, diyerek Ka’b’ın yanına vardı.
Ka’b;
- Arab’ın en güzel kokulu kadınları benim yanımda, diyerek övündü.
Muhammed bin Mesleme;
- Başını koklamama izin verir misiniz, dedi.
Ka’b, müsâde ettiğini söyledi. Mesleme onu kokladı. Arkadaşlarına da koklattı.
Sonra, tekrar koklamak istediğini söyledi. Bu defa, Muhammed bin Mesleme başını
yakalayıp, arkadaşlarına, kılıçlarıyla vurmalarını işaret etti. İlk kılıç vurulduğunda
Ka’b şiddetle bağırdı fakat ölmedi. Bunun üzerine Muhammed bin Mesleme, hançeri ile onu öldürdü. Ka’b’ı öldüren mücâhidler derhâl orayı terkedip, Medîne’ye
ulaştılar.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize müjdeyi verdiklerinde, Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd etti ve mücâhidlere duâ buyurdu.
Ka’b bin Eşref kâfirinin öldürülmesi, yahudileri büyük bir korkuya düşürdü.
Çünkü Ka’b gibi ileri gelen bir lider öldürüldükten sonra, kendilerinin öldürülmesi
an meselesi idi.
Sabahleyin toplanıp, Peygamber Efendimizin huzûruna geldiler. Gece olan
hâdiseden şikâyetçi oldular.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- O, bizi hep rahatsız eder, aleyhimizde şiirler söylerdi. Eğer, sizden her kim
böyle yaparsa, bilsin ki, cezâsı kılıçtır, buyurdular.
Bu tehdit üzerine yahudiler, korkularından Resûlullah Efendimizle yeniden bir
andlaşma yaptılar.
Gatfân Gazâsı
Bu gazveye, “Enmâr Gazâsı” dendiği gibi, “Zî-Emr Gazâsı” da denir. Benî
Sa’lebe ve Benî Muharib’den bir taife Zî Emr denilen yerde toplanıp Medîne’nin etrafında ne bulurlar ise yağma etmeğe karar vermişlerdi. Başları Avres lakaplı Da’sûr
bin Hâris bin Muhârib adında biri idi.
Bu haberi alan Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazret-i Osman bin Affan’ı “radıyallahü anh” Medîne’de vekil bırakıp dörtyüzelli kişilik bir
kuvvetle Medîne’den hareket etdi.
Yolda Cebbâr isminde birine rastladılar. Düşmanı ondan sordular. O kimse,
- Onlar sizinle cenk etmek istemezler. Sizi görünce dağlara kaçtılar, dedi.
Resûlullah ona İslâmı arz etti. O da kabul edip müslüman oldu.
İslâm ordusu, vâdiye doğru ilerlerken başlayan yağmur, bir süre olanca şiddeti
ile devam etti, sonra yavaşlayıp dindi. Peygamber Efendimiz başta olmak üzere
mücâhidler tepeden tırnağa su içinde kalmışlardı.
Herkes bir tarafta üstünü başını kurutuyordu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de tenha bir yerde elbisesini
kurutmak için çıkarıp bir ağaç üzerine serdi. Ağaç altında istirahat ederken islâm as-
267
kerini gözetleyen kâfirler Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi yalnız
bir hâlde görüp, Da’sûr bin Hârise haber verdiler. O da, Resûllah’ı katl etmek için
istirahat ettiği yere sessizce yaklaştı, kılıcını çekip,
- Seni benim elimden kim kurtarabilir, dedi.
Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm” Efendimiz,
- Allahü teâlâ kurtarır, buyurdu.
O ânda Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Da’sûrun göğsüne bir darbe vurarak yere yıkdı ve kılıcı elinden düşdü.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Da’sûrun kılıcını alıp,
- Seni benim elimden kim kurtarır, buyurdu.
Da’sûr,
- Hiç kimse kurtaramaz, deyip, kelime-i şehâdeti söyleyerek müslüman oldu. Çok
kimselerin îmâna gelmesine sebeb oldu.
Silâhlı bir çatışma olmadan Medîne’ye dönüldü. Seferde onbir gün kalındı.
Ne devlettir yumup aşkınla göz, rahında cân vermek,
Nasip olmaz mı sultânım haremgâhında cân vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlullah!
Boyun büktüm, perişânım, bu derdin sende tedbiri,
Lebim kavruldu ateşten döner pâyinde tezkiri,
Ne dem gönlün murâd eylerse taltif eyle kıtmîri,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlullah!
Sevgili Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
“Uhud, Cennet dağlarından bir dağdır. Biz onu severiz, o bizi sever.”
[Buhârî ve Müslîm]
268 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
UHUD GAZÂSI
Hicretin üçüncü yılı Şevvâl ayı…
Mekkeli müşrikler, Bedr gazâsında uğradıkları bozgundan ders almadıkları gibi,
bunun acısını da bir türlü unutamıyorlardı. Kureyş, ileri gelenlerinden birçoğunu bu
savaşta kaybetmişti. Ayrıca, Şam ticâret yolunun, müslümanların kontrolüne geçmesi, çileden çıkmalarına sebeb oluyordu.
Ebû Süfyân’ın başkanlığındaki ticâret kervanı, Mekke’ye yüzde yüz kârla dönmüştü. Sermâyeye iştirak edenlerin çoğu, Bedr gazâsında öldüğünden, kervanın kârı
Dâr-ün-Nedve denilen, müşriklerin karar almak için toplandıkları binâda muhâfaza
ediliyordu.
Safvân bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Rebîa gibi babalarını,
kardeşlerini, kocalarını, oğullarını Bedr’de kaybedenler;
- Müslümanlar, bizim büyüklerimizi öldürdü. Bizleri perişân etti. Artık onlardan
intikam almak zamanı geldi. Kervanın kârıyla, bir ordu hazırlıyalım. Medîne’yi basalım, intikamımızı alalım, diye Ebû Süfyân’a başvurdular.
Ebû Cehil, Utbe, Şeybe gibi azılı kâfirler daha önce öldürüldüğü için, müşriklerin
başında, henüz müslüman olmayan Ebû Süfyân bulunuyordu.
Şam ticâretinde yüz bin altın elde edilmişti. Bunun yarısı sermâye, yarısı da kâr
idi. Sermâye, sahiplerine hemen dağıtılıp, kâr da ikiye ayrılarak yarısı ile silâh, diğer
yarısı ile de asker toplandı. Ayrıca şâir ve hatîplere de verildi. Hatîpler ve şâirler halkı galeyana getirip, savaşa teşvik etmek için şiirler, mersiyeler okuyorlar; kadınlar
def, dümbelek çalarak onlara iştirak ediyorlardı.
Müslümanları Medîne’den çıkarmak, Sevgili Peygamberimizi ortadan kaldırmak
ve İslâmiyet’i yok etmek gayesinde olan müşrikler, civar kabîleleri de dolaşarak
asker topladılar.
Nihâyet Mekke’de, 3.000 kişilik büyük bir ordu hazırlandı.
Bunların 700’ü zırhlı, 200’ü atlı olup, 3.000 de develeri vardı.
Çalgıcıların ve kadınların da iştirak ettiği bu büyük orduya Ebû Süfyân komuta
ediyordu. Hanımı Hind de kadınların başında olup, müşrikleri savaşa teşvikte pek
ileri gidiyordu. Çünkü Bedr gazâsında babasını ve iki kardeşini kaybetmişti. Bunun
acısını unutamıyor, kadınların harbe katılmamasını istiyenlere karşı;
- Bedr harbini hatırlayın! Kadınlarınıza, çocuklarınıza kavuşmak için Bedr’den
kaçtınız!... Bundan sonra kaçmak istiyenler, karşılarında bizleri bulacaklardır!... diyerek onları susturuyor, bu şekilde Kureyşlileri tahrik ederek bütün gücüyle onları
savaşa teşvik ediyordu.
Müşriklerden Cübeyr bin Mut’im’in mızrak atmakta çok usta, pek mâhir olan
Vahşî adlı bir kölesi vardı. Attığını vuran keskin bir nişancı idi. Hind, babası Utbe’yi,
Cübeyr de amcası Tuavme’yi Bedr’de öldürdüğü için, Hazret-i Hamza’ya karşı müthiş bir intikam ateşi ile yanıp tutuşuyorlardı.
Cübeyr, kölesi Vahşî’ye;
- Eğer Hamza’yı öldürürsen, seni âzâd eder, serbest bırakırım! dedi.
269
Hind de;
- Onu öldürürsen sana pek çok altın ve mücevherler vereceğim! diyerek va’dlerde
bulundu.
Bütün hazırlıklarını tamamlayan Kureyş ordusu, sancaklarını açarak; birini Talha
bin Ebî Talha’ya, birini Ahâbiş’ten birine, birini de Üveyf oğlu Süfyân’a verdiler.
Mekke’de hazırlıklar tamamlanmıştı.
Hazret-i Abbâs “radıyallahü anh”; müşriklerin üç bin kişilik bir ordu kurduklarını, bunların yedi yüzünün zırhlı, iki yüzünün atlı olduğunu, üç bin develerinin ve
sayısız silâhlarının bulunduğunu bildiren ve yola çıkmak üzere olduklarını haber veren, buna göre tedbir alınmasını isteyen bir mektubu, güvendiği bir kimseyle hemen
Medîne’ye gönderdi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, durumu incelemek üzere bir kaç arkadaşına vazife verdi. Bu sahâbîler, Mekke’ye doğru yol
aldılar. Yolda müşrik ordusunun geldiğini haber alarak araştırmaya koyuldular. Kısa
zamanda işlerini bitirerek sür’atle Medîne’ye döndüler. Gördükleri ve elde ettikleri
bilgiler ile gelen mektup birbirine uyuyordu.
Âlemlerin efendisi, derhâl hazırlığa başladı. Ayrıca anî bir baskına uğramamak
için, Medîne’nin çevresine nöbetçiler koyarak, tedbir aldı. Eshâb-ı kirâm, kısa zamanda toparlanarak, hazırlıklarını bitirdi. Evde kalanlarla vedâlaşıp helâllaşarak,
Sultân-ı enbiyâ Efendimizin etrafında toplandılar.
O gün Cumâ idi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına
Cumâ namazını kıldırdı. Hutbede buyurdular ki:
- Allahü teâlânın dînini yaymak için cihâd etmenin, fî-sebîlillah çarpışmanın
ehemmiyeti üzerinde durdular. Bu uğurda ölenlerin şehîd olup, Cennet’e gideceğini müjdelediler. Düşman karşısında sebât edenlere, güçlüklere karşı göğüs
gerenlere, Allahü teâlânın yardım edeceğini haber verdiler.
Resûl-i ekrem Efendimiz, Eshâb-ı kirâmıyla harbin nerede yapılması gerektiği
üzerinde istişare etmek istediğini ve o gece gördüğü bir rüyâyı anlattılar. Buyurdular ki:
- Rüyâmda, kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında bir gedik açıldığını, boğazlanmış bir sığırı, arkasından da bir koçun getirildiğini gördüm.
Eshâb-ı kirâm;
- Yâ Resûlallah! Bu rüyâyı nasıl tâbir ettiniz? diye sorduklarında ise;
- Sağlam zırh giymek, Medîne’ye, Medîne’de kalmaya işarettir. Orada kalınız... Kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğrayacağıma
işarettir. Boğazlanmış sığır, Eshâbımdan bâzılarının şehîd düşeceğine işarettir.
Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince, koç, askerî bir birliğe işarettir ki, inşâallah onları cenâb-ı Hak öldürecektir, buyurdu.
Başka bir rivâyette de;
“Rüyâmda kılıcımı yere çarptım, ağzı kırıldı. Bu Uhud günü Eshâbımdan
bâzılarının şehîd düşeceklerine işarettir. Kılıcımı tekrar yere çarptım, eski düzgün hâline döndü. Bu da, Allahü teâlâdan bir feth geleceğine, mü’minlerin top-
270 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
lanacağına işarettir” buyuruldu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz kendisine vahiyle bildirilmeyen hususlarda, Eshâbıyla istişâre yapar, ona göre hareket ederdi. Düşmanı nerede
karşılamak lâzım geldiği üzerinde, Eshâbdan bâzıları;
- Medîne’de kalarak müdâfâa savaşı yapalım, dediler.
Bu teklif, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin arzularına da uygundu. Hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Sa’d bin Mu’âz (radıyallahü anhüm) gibi Eshâbın
büyükleri, Peygamber Efendimiz gibi düşünüyorlardı.
Ancak Bedr gazâsında bulunamayan kahraman ve genç sahâbîler; Bedr gazâsına
katılan sahâbîlerin kazandığı ecir ve sevabı, Bedr şehîdlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Peygamber Efendimizden işittikçe, o harpde bulunamadıklarına son derece
üzülmüşlerdi. Bunun için düşmanı Medîne dışında karşılamak ve göğüs göğüse
çarpışmak istiyorlardı. Hazret-i Hamza, Nu’mân bin Mâlik, Sa’d bin Ubâde bunlardan idi.
Hazret-i Hayseme izin alarak;
- Yâ Resûlallah! Kureyşli müşrikler, çeşitli Arab kabîlelerinden asker topladılar.
Develerine, atlarına binip topraklarımıza girdiler. Bizi evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacak, sonra da dönüp gidecekler. Arkamızdan pek çok lâflar edecekler. Bu
hâl onların cesaretlerinin artmasına sebep olacak, yeni baskınlar düzenleyeceklerdir.
Şimdi onların karşısına çıkmazsak, diğer Arab kabîleleri bize göz dikecekler. Allahü
teâlânın bize, müşriklerin karşısında zafer ihsân edeceğini umarım.
Şâyet ikincisi olursa ki şehîdliktir; Bedr beni ondan mahrum eyledi. Hâlbuki ben
onu pek özlemiştim. Oğlum Bedr gazâsına katılmayı istediğimi işittiğinde, benimle
kur’a çekmişti. O benden daha tâlihli imiş, şehîdlik şerefine ulaştı.
Yâ Resûlallah! Şehidliği çok özledim. Dün gece rüyâda oğlumu güzel bir surette
gördüm. Cennet bahçeleri ve ırmakları arasında dolaşıyor ve bana;
- Cennet Eshâbına katıl! Ben, Allahü teâlânın va’d ettiği gerçeğe kavuştum! diyordu.
Yâ Resûlallah! Vallahi, sabahleyin, oğluma Cennet arkadaşı olmayı ziyâdesiyle
arzu etmeğe başladım. Artık yaşım da ilerledi. Rabbime kavuşmaktan başka murâdım
kalmadı.
Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Şehîd olup, oğluma Cennet’te arkadaş olmakla şereflenebilmem için, Allahü teâlâya duâ et!.. diyerek yalvardı.
Hazret-i Hayseme’nin “radıyallahü anh” bu isteğini, kırmadılar ve şehîd olması
için duâ buyurdular.
Çoğunluğun bu fikirde olduğunu gören Sevgili Peygamberimiz, düşmanı Medîne
dışında karşılamak üzere karar verdiler. Sonra;
- (Ey Eshâbım!) Sabır ve sebât ederseniz, bu sefer de cenâb-ı Hak, size yardımını ihsân eder. Bize düşen, azm ve gayret göstermektir! buyurdular.
İkindi namazını kıldıran Kâinatın sultânı, saâdetli ve mübârek evine vardılar. Arkalarından Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer, izin alarak girdiler. Resûl-i ekrem “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin sarığını sarmasına, zırhını giymesine yardım ettiler.
Efendimiz, kılıcını kuşandı, kalkanını sırtına yerleştirdi.
271
Bu sırada dışarda Eshâb-ı kirâm toplanmış, Peygamber Efendimizi bekliyorlardı.
Medîne’de kalmak ve müdâfâa savaşı yapmak isteyenler, diğerlerine;
- Resûlullah, Medîne dışına çıkmak fikrinde değildi. Sizin sözünüzle bunu kabul
etti. Hâlbuki Resûlullah, emri Allahü teâlâdan alır. Siz, bu işi O’na bırakınız. O’nun
emrettiği şeyi işleyiniz, dediler.
Diğerleri de yaptıklarına pişman oldular ve;
- Resûl-i ekreme muhalefet etmiş olmayalım, diyerek bu fikirlerinden vazgeçtiler.
Sevgili Peygamberimiz, saâdethânelerinden çıkınca huzûr-ı şerîfine varıp;
- Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Sen nasıl istiyorsan öyle yap. Medîne’de
kalmak istiyorsan, kalalım. Biz senin emrine muhalefet etmekten cenâb-ı Hakk’a sığınırız, diye özür dilediler.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- Bir peygamber, giymiş olduğu zırhını harbetmeden çıkarmaz. Tâ ki, cenâb-ı
Allah onunla düşmanı arasında hükmedinceye kadar. Size nasihatim şudur ki,
emrettiğim şeyleri yapar, Allahü teâlânın ismini anarak sabredip sebât gösterirseniz, Allahü teâlâ size yardım edecektir, buyurdular.
Bu sırada Amr bin Cemûh hazretleri, evinde dört oğluna;
- Evlâdlarım! Beni de bu gazâya götürünüz, diyor, oğulları da;
- Babacığım! Ayağının sakat olması sebebiyle, Allahü teâlâ seni mâzeretli saydı.
Resûlullah, seni mazeretli saydı. Cihâda çıkmakla mükellef değilsin. Senin yerine
biz gidiyoruz, diyerek babalarını iknâya çalışıyorlardı.
Fakat Hazret-i Amr;
- Yazıklar olsun sizin gibi evlâda! Bedr gazâsında da böyle diyerek, Cennet’i
kazanmaktan beni alıkoymuştunuz. Bu seferden de mi mahrum edeceksiniz?... dedi.
Sonra Sevgili Peygamberimizin huzûruna çıktı ve;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Oğullarım, bâzı özürler ileri sürerek,
beni bu gazâdan mahrum etmek istiyorlar. Vallahi ben, seninle beraber sefere çıkıp,
Cennet’e girmekle şereflenmek istiyorum. Yâ Resûlallah! Sen, benim Allah yolunda
çarpışmamı ve şehîd düşerek şu topal ayaklarımla Cennet’te gezmemi uygun görmez
misin? dedi.
Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- Evet, uygun görürüm, buyurdular.
Buna çok sevinen Amr bin Cemûh hazretleri, hazırlanarak orduya katıldı.
Medîne’de namaz kıldırmak üzere, Abdullah bin Ümmi Mektûm bırakıldı.
Resûllerin sultânı, üç sancak bağladılar. Birini Habbâb bin Münzir’e, birini Üseyd
bin Hudayr’a diğerini de Mus’ab bin Ümeyr’e verdiler.
Bin kişi civarında olan orduda; iki atlı, yüz de zırhlı bulunuyordu.
Zırhlarını giyen Sa’d bin Ubâde ile Sa’d bin Mu’âz hazretleri önde, sağda
Muhâcirîn, solda Ensâr olmak üzere yola çıkan Sevgili Peygamberimiz, Cumâ günü
ikindiden sonra;
“Allahü ekber!” tekbir sesleri arasında bayrama gider gibi, Uhud’a doğru yola
çıktılar.
Yolda, yahudilerden meydana gelen altı yüz kişilik askerî bir birlikle karşılaştılar.
272 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bunlar, münâfıkların başı Abdullah bin Übey bin Selûl’ün müttefikleri olup, İslâm
ordusuna katılmak istiyorlardı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Onlar, müslüman olmuşlar mıdır? diye sordular.
- Hayır, yâ Resûlallah, diyerek cevap verdiler. Efendimiz bu defa;
- Onlara gidip söyleyiniz, geri dönsünler. Çünkü biz müşriklere karşı, kâfirlerin yardımını istemeyiz, buyurdular.
Nebiyy-i muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Medîne ile Uhud
arasındaki Şeyhayn denilen yere geldiler. Burada, geceyi geçirmek üzere konakladılar. Henüz güneş batmamıştı.
Ordu içinde, düşmanla çarpışmak ve şehîdlik mertebesine kavuşmak isteyen
çocuk yaşta sahâbîler de vardı. Sevgili Peygamberimiz, burada orduyu teftiş edince,
on yedi kadar çocuğun bulunduğunu gördüler.
İçlerinden Râfi bin Hadîc, ayaklarının ucuna basarak yüksek görünmeye
çalışıyordu. Hazret-i Züheyr’in;
- Yâ Resûlallah! Râfi’ iyi ok atar, sözü üzerine, onu orduya aldılar.
Bunu gören Semüre bin Cündüp;
- Ben, güreşte Râfi’i yenebilirim. Onun için ben de gazâda bulunmak isterim, dedi.
Peygamber Efendimiz tebessüm buyurup, ikisini güreştirdi. Hazret-i Semüre,
Râfi’i yenince, onu da mücâhidler arasına aldılar. Diğer çocuklar, Medîne’ye, orada
bulunanları korumak üzere gönderildiler.
Akşam ve yatsı ezânını, Bilâl-i Habeşî yanık sesiyle okudu.
Sevgili Peygamberimiz, namazı kıldırdıktan sonra, Muhammed bin Mesleme’yi
elli kişilik bir birliğin başına verdiler ve sabaha kadar nöbet tutmalarını emir buyurdular. Eshâb-ı kirâm istirâhata çekildi.
O gece, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin başucunda nöbet
tutma şerefi Hazret-i Zekvân’a nasîb olmuştu.
Bu arada düşman ordusu, İslâm ordusunun Şeyhayn’da istirâhata çekildiğini
öğrenip, İkrime kumandasında bir süvâri birliğini devriye kolu olarak vazifelendirdi.
Henüz müslüman olmayan İkrime, birliğiyle Harre mevkiine kadar İslâm ordusuna
sokulduysa da mücâhid devriyesinden korkarak geri çekildi.
Fecirden sonra Âlemlerin efendisi, Eshâbını uyandırdı. Uhud dağına geldiler. Burada iki ordu birbirini görebiliyordu.
Bilâl-i Habeşî “radıyallahü anh”, ruhları coşturan, içleri eriten yanık sesiyle sabah ezânını okudu. Mücâhidler, silâhlı olarak Sevgili Peygamberimizin arkasında
namazlarını kıldılar, duâlarını yaptılar.
Kâinatın sultânı, üzerlerine ikinci bir zırh ve mübârek başlarına da miğferini giydiler.
Bu sırada, münâfıkların başı Abdullah bin Übey;
- Biz, buraya kendimizi öldürtmeye mi geldik? Bunu baştan niye anlayamadık,
diyerek 300 kadar münâfıkla birlikte İslâm ordusunu terk ederek Medîne’ye geri
döndü.
İnanan, gönül birliği yapan, canlarını, başlarını bu yola koyan ve gözünü kırpma-
273
yan, şehâdet rütbesine ulaşmak için can atanların sayısı yedi yüz kadardı. Hepsi de,
Sevgili Peygamberimizi, kanlarının son damlasına kadar korumak üzere söz verdiler.
Peygamberlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, mücâhidleri nizâma soktu.
Orduyu, arkası Uhud dağına, önleri Medîne’ye gelecek şekilde yerleştirdi. Sağ kanada Ukâşe bin Mihsan’ı, sol kanada Ebû Seleme bin Abdülesed’i kumandan
tâyin etti.
Sa’d bin Ebî Vakkâs ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh önde, okçu birliklerinin
başında yer aldılar. Zırhlı kuvvetlerin başına Zübeyr bin Avvâm, öndeki zırhsız
kuvvetlerin başına Hazret-i Hamza geçtiler. Mikdâd bin Amr’a, arkadaki kuvvetlerin başında vazife verildi.
İslâm ordusunun sol tarafında Ayneyn tepesi vardı. Bu tepede dar bir geçit bulunuyordu. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bu geçide Abdullah
bin Cübeyr kumandasında, elli okçu koydu. Okçular geçitte yerlerini aldılar.
Sevgili Peygamberimiz, yanlarına gelerek şu kesin emrini verdi:
- Bizi arkamızdan koruyunuz. Yerinizde durunuz ve buradan hiç ayrılmayınız. Düşmanı yendiğimizi görseniz de size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız. Düşmanın bizi öldüreceklerini,
öldürdüklerini görseniz de, gelip bize yardımcı olmayınız. Onlardan bizi koruUhud Gazâsı
274 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
maya çalışmayınız. Size yöneldikçe, düşman süvârilerini oka tutunuz. Çünkü
süvâriler, atılan oklara doğru gelemezler. Allah’ım! Bunları onlara tebliğ ettiğime seni şâhid tutarım!
Bu emirlerini bir kaç defa tekrarlayan Sevgili Peygamberimiz;
- Kuşların, cesedlerimizi kapıştıklarını görseniz dahî, ben size adam göndermedikçe kesinlikle yerinizden ayrılmayınız.
Eğer bizim, kâfirleri kırıp, ayaklarımız altında çiğnediğimizi görseniz bile,
yine ben size haber göndermedikçe aslâ yerinizi terk etmeyiniz!... buyurdular.
Sonra oradan ayrılıp, ordunun başına geçtiler.
Sancağı Mus’ab bin Ümeyr’e verdiler. Hazret-i Mus’ab, elinde sancak olduğu
hâlde Peygamber Efendimizin önünde yerini aldı.
Bu sırada yeni evlenen Hazret-i Hanzala, Medîne’den sür’atle Uhud’a gelip,
mücâhid saflarına katıldı.
Uhud’a üç gün önce gelen müşrik ordusuna Ebû Süfyân kumanda ediyordu. Onlar Medîne’yi arkalarına alacak şekilde yerleştiler. Sağ kanattaki süvârilere Hâlid bin
Velîd, sol kanattaki süvârilere de İkrime kumanda edecekti. Safvân bin Ümeyye’nin
de süvâri birliklerinin başında vazife aldığı rivâyet edilmiştir. Müşrik sancağını Talha bin Ebî Talha taşıyordu.
İki ordu arasındaki güç dengesi çok farklıydı. Kureyş ordusu; sayı, silâh ve
techîzat yönünden, İslâm ordusunun dört mislinden fazlaydı.
Kureyş ordusunda; gürültü ve şamatadan geçilmiyor, intikam hırslarıyla gözleri
dönen kadınlar def, dümbelek çalıyor, şarkılar söyleyerek askeri savaşa teşvik ediyor, taptıkları putlardan yardım istiyorlardı.
Mücâhidlerin tarafında ise, duâlar ediliyor;
- Allahü ekber! Allahü ekber!... diye tekbirler getiriliyor, “Dîn-i İslâm”ın korunması ve yayılması için Allahü teâlâdan yardım taleb ediliyordu.
Sevgili Peygamberimiz de, kahraman Eshâbını, cihâda, cenâb-ı Hakk’ın yolunda
çarpışmaya teşvik ediyor, bu uğurda kazanacakları sevâbları anlatarak;
- Ey Eshâbım! Sayıları az olan kişilere, düşmanla çarpışmak güç gelir. Eğer
onlar, sebât ve gayret gösterirlerse, Allahü teâlâ onları ferahlığa erdirir. Çünkü
Allahü teâlâ, kendisine itâat edenlerle berâberdir... Allahü teâlânın size va’d
ettiği mükâfâtı isteyiniz, buyuruyordu.
Uhud gazâsıyla ilgili âyet-i kerîmelerde de meâlen;
“İşte onların mükâfâtı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altından
ırmaklar akan Cennetlerdir. Onlar, orada ebediyyen kalacaklardır. Böyle yapanların, Allahü teâlâya ve Resûlüne itâat edenlerin mükâfâtı ne güzeldir!” buyuruluyordu. (Âl-i İmrân sûresi: 136)
Gönülleri îmânla dolu, gözlerinden cesâret kıvılcımları sıçrayan, şehîd olmak arzusuyla yanan Eshâb-ı kirâm yerlerinde duramıyor, bir an önce düşmana atılmak için
emir bekliyordu.
Bedr gazâsında olduğu gibi Hazret-i Ali beyaz, Zübeyr bin Avvâm sarı, Ebû
Dücâne de kırmızı renkteki sarıklarını başlarına bağladılar. Hazret-i Hamza da deve
kuşu kanadından yapılmış tuğunu taktı.
275
İki ordu birbirlerine iyice yaklaştı. Artık heyecan son noktasına gelmişti. Biraz
sonra, bir tarafta, Allahü teâlânın dînini yaymak için en yakınları ile savaşmaktan hiç
tereddüt etmeyen İslâm mücâhidleri; diğer tarafta, bâtıl yollarında ısrar eden İslâm
düşmanları arasında büyük bir meydan savaşı başlayacaktı.
Bir ok atımı yaklaştıklarında, düşman saflarından devesini ileri süren zırhlı bir
müşrik, mücâhidlerden, çarpışmak üzere er talebinde bulundu.
Herkesin kendisinden çekindiğini zannederek, dileğini üç defa tekrarladı.
Bunun üzerine İslâm ordusundan, uzun boylu, sarı sarıklı bir kahraman mücâhidin,
yaya olarak meydana yürüdüğü görüldü. Bu, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin halasının oğlu Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü anh” idi.
İslâm ordusundan;
“Allahü ekber!...” nidâları yükseliyor, Hazret-i Zübeyr’in muzaffer olması için
duâ ediliyordu.
Zübeyr bin Avvâm’ın, müşrike yaklaşır yaklaşmaz devesinin üzerine sıçradığı
görüldü. Deve üzerinde müthiş bir mücâdele başladı. Bu sırada sevgili Peygamber
Efendimizin;
- Onu yere düşür! buyurduğu işitildi.
Hazret-i Zübeyr, bu emri alır almaz, râkibini aşağı itti. Arkasından kendi de atlayıp, kılıcını boynuna çaldı. Müşrikin tolgalı başı zırhlı gövdesinden ayrıldı. Efendimiz, Zübeyr hazretlerine duâ ettiler.
Sonra, müşriklerin sancakdârı Talha bin Ebî Talha meydana fırladı;
- İçinizde karşıma çıkacak bir kimse var mıdır? diye bağırdı.
Karşısına Allahü teâlânın aslanı Hazret-i Ali çıktı. Bir vuruşta, baştan ayağa zırhlara bürünmüş müşrik sancakdârının başını çenesine kadar yardı.
Bunu gören Sevgili Peygamberimiz;
- Allahü ekber!... Allahü ekber!... diye tekbir getirdi.
Buna Eshâb-ı kirâm da katılınca, tekbir sadâları yeri göğü inletti.
Sonra müşrik sancağının yere düştüğünü gören Talha’nın kardeşi Osman bin Ebî
Talha, meydana koştu. Sancaklarını kaldırıp, er diledi. Onun karşısına da Hazret-i
Hamza çıktı; “Yâ Allah!” diyerek Osman’ın omuzuna öyle bir kılıç indirdi ki, sancak
tutan kolu kopan müşrik yere düşüp can verdi.120
Bu kez de, müşrik sancağının yere düştüğünü gören Ebû Sa’d bin Ebî Talha yaya
olarak meydana yürüdü. O da baştan ayağa zırhlı idi. Küfrün sancağını yerden kaldırdı ve İslâm ordusuna dönüp;
- Ben, Kusem’in babasıyım. Benim karşıma kim çıkabilir? diyerek bağırmaya
başladı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, onun karşısına yine Hazret-i
Ali’yi çıkardı.
Hazret-i Ali, o müşriki de öldürüp sancaklarını yere düşürdükten sonra, mücâhidlerin safları arasında yerini aldı.
Bundan sonra pek çok müşrik sıra ile meydana çıkıp yere düşen sancaklarını kal120 İbni Hişâm, Sire, II, 74; Vâkıdî, Megâzî, I, 227; İbni Sa’d, Tabakât, II, 41; Süheylî, Ravdü’l-ünf,
III, 258.
276 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
dırarak, mücâhidlerden, karşılarına çıkacak yiğit taleb ettiler.
Fakat her defasında kahraman sahâbîler, Allahü teâlânın izniyle gâlip geldi. Her
sancakdâr öldürüldüğünde, İslâm askerinden tekbir sadâları yükseliyor, düşman saflarına büyük bir üzüntü ve yeis çöküyordu. Hattâ şamataları ayyuka çıkan müşrik
kadınlar bile;
- Yazıklar olsun size!... diyerek kendi askerlerine bir taraftan hakâret ediyorlar,
bir taraftan da;
- Daha ne duruyorsunuz?... diyerek savaşa teşvik ediyorlardı.
Bu kılıcın hakkını kim verir
Her iki tarafın yerinde duramadığı bir anda, Sevgili Peygamberimizin, elinde tuttuğu ve üzerinde;
Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var.
İnsan korkmakla kaderden kurtulmaz.
beyti yazılı olan kılıcını göstererek;
- Bu kılıcı benden kim alır? buyurduğu işitildi.
Bunu duyan Eshâb-ı kirâmdan birçokları hep birden almak için, ellerini uzattılar.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz tekrar;
- Bunun hakkını vermek üzere kim alır? buyurunca,
Eshâb-ı kirâm sustular ve geri durdular. Kılıcı harâretle isteyenlerden Zübeyr bin
Avvâm;
- Ben alırım yâ Resûlallah, dedi. Peygamberimiz kılıcı Hazret-i Zübeyr’e vermedi. Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali’nin “radıyallahü anhüm” istekleri
de Peygamberimiz tarafından kabûl edilmedi.
Ebû Dücâne;
- Yâ Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir? diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz;
- Onun hakkı; eğilip bükülünceye kadar, onu düşmana vurmaktır. Onun
hakkı, müslüman öldürmemen, onunla kâfirlerin önünden kaçmamandır.
Onunla Allahü teâlâ sana zafer yahut şehîdlik nasîb edinceye kadar, Allah yolunda çarpışmandır, buyurunca,
Ebû Dücâne;
- Yâ Resûlallah! Ben onun hakkını yerine getirmek üzere alıyorum, dedi.
Peygamberimiz de elindeki kılıcı ona teslîm etti.
Ebû Dücâne “radıyallahü anh” çok cesâretli, kahraman olduğu kadar, harp meydanlarında çok kurnaz davranır;
“Harp hiledir” hadîs-i şerîfine eksiksiz riâyet ederdi.
Ebû Dücâne hazretleri kılıcı alınca, harp meydanına doğru çalımlı, vakârlı ve
gururlu bir şekilde, beytler söyleyerek yürümeye başladı. Üzerinde, bir gömleği ve
başında kırmızı sarığından başka bir şeyi yoktu.
Ebû Dücâne hazretlerinin bu yürüyüşü, Eshâb-ı kirâm arasında pek hoş karşılan-
277
madı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz;
- Bu bir yürüyüştür ki, bu yerler (harp meydanları) dışında Allahü teâlânın
gadabına sebeptir, buyurarak, yalnız düşmana karşı çalımlı yürümenin câiz olduğunu bildirdiler.
Daha fazla bekleyemeyen müşrik saflarından Hâlid bin Velîd, emrindeki kuvvetlerle hücûma kalktı.
Yerinde duramayan Eshâb-ı kirâma, Sevgili Peygamberimiz de hücûm emrini
verdiler. Bir anda;
- Allahü ekber! Allahü ekber! Allahü ekber! sadâları harp meydanını doldurmuştu.
En önde Hazret-i Hamza ellerindeki kılıçlarıyla, zırhsız kuvvetlerin başında olduğu hâlde her gelen kâfire kılıç sallamaya başladı. Büyük bir hırsla gelen Hâlid bin
Velîd’in kuvvetleri, derhâl geriye püskürtüldü.
Hâlid bin Velîd, bu defa dağ geçidindeki yerden dolaşıp, arkadan vurmak üzere
geniş bir kavis çizerek Ayneyn tepesine vardı. Fakat Hazret-i Abdullah bin Cübeyr
ve emrindeki elli yiğit, onları şiddetli bir ok atışıyla püskürttü.
Artık savaş kızışmıştı. Her iki taraf, olanca güçleriyle çarpışıyordu. Bir sahâbî,
en az dört müşrik ile mücâdele ederek, ilerlemeye çalışıyorlardı. Hazret-i Hamza,
bir taraftan;
- Allahü ekber! Allahü ekber! nidâlarıyla sesleniyor, bir taraftan da;
- Ben, Allahü teâlânın aslanıyım! diyor ve düşmanı kıra kıra, ilerliyordu.
Safvân bin Ümeyye, etrafındakilere;
- Hamza nerededir? Bana gösteriniz, diyor, savaş meydanını araştırıyordu. Bir ara
gözleri, iki kılıç ile vuruşan birini gördü ve;
- Bu çarpışan kim? diye sordu. Çevresindekiler;
- Aradığın kimse! Hamza! dediler. Safvân;
- Ben bugüne kadar kavmini öldürmek için saldıran, onun gibi hırslı ve gözü pek
başka bir kimse görmedim, dedi.
Harbin iyice kızıştığı sırada Muhâcirînden Zübeyr bin Avvâm, kılıcın kendisine
verilmemesinden dolayı üzgün olduğundan, kendi kendine;
- Ben, Resûlullah’tan kılıcı istedim, lâkin Ebû Dücâne’ye verdi. Hâlbuki ben,
halası Safiyye’nin oğluyum. Üstelik de Kureyşliyim. Hâlbuki önce ben istemiştim.
Gidip bakayım Ebû Dücâne benden fazla ne yapacak? dedi.
Daha sonra Ebû Dücâne’yi tâkibe başladı. Ebû Dücâne hazretleri; “Allahü ekber!” diyerek tekbir alıyor, müşriklerden kime rastlarsa, onu vurup öldürüyordu.
Müşriklerin en azılılarından, iri cüsseli, her tarafı zırhlarla kaplı sâdece gözleri görünen biri, Ebû Dücâne ile karşılaştı. Evvelâ kendisi, Ebû Dücâne hazretlerine hücûm etti. Ebû Dücâne, onun darbesinden kalkanıyla korundu. Müşrikin kılıcı Ebû Dücâne’nin kalkanına gömüldü. Kılıcına asıldı, fakat çıkaramadı. Sıra Ebû
Dücâne’ye gelmişti. Bir kılıç darbesiyle râkibini öldürdü.
Bundan sora Ebû Dücâne, her önüne çıkan îmânsızı devirerek, dağın eteğinde
defleriyle müşrikleri kışkırtan kadınların yanına kadar geldi. Fakat kılıcını kaldırdığı
hâlde, Ebû Süfyân’ın hanımı Hind’i öldürmekten vazgeçti.
278 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bunu gören Zübeyr bin Avvâm kendi kendine;
- Kılıcın kime verileceğini Allah ve Resûlü benden daha iyi bilir, diye söylendi.
- Vallahi ben ondan daha üstün çarpışan, vuruşan bir kimse görmedim, buyurdu.
Mikdâd bin Esved, Zübeyr bin Avvâm, Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, Talha bin
Ubeydullah, Mus’ab bin Ümeyr hepsi de geçilmez birer kale gibiydiler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin düşmana çok yakın çarpıştığını, tekrar tekrar hücûm ettiğini gören şanlı Eshâb, yerinde duramıyordu.
Resûlullah’a bir zarar erişebilir diyerek, etrafına toplanıyorlar, zırhlara bürünmüş
düşmana göz açtırmıyorlardı.
Bu sırada, Abdullah bin Amr hazretlerinin şehîd olduğu görüldü. Bu, Uhud’un ilk
şehîdiydi. Onun şehîd olduğunu gören arkadaşları aslan kesilerek, Allahü teâlânın
rızâsı için düşmanın ortalarına dalmışlardı.
Savaşın çok kızıştığı bir anda yiğitliğin sembolü Hazret-i Abdullah bin Cahş ile
okçuların pîri Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri karşılaştılar. Çeşitli yerlerinden yaralanmışlardı. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri diyor ki:
- Uhud’da, savaşın şiddetli bir ânıydı. Birdenbire Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana;
- Şimdi burada sen duâ et, ben “Âmîn” diyeyim. Ben duâ edeyim, sen de “Âmîn,
de! dedi. Ben de;
- Peki, dedim. Ben şöyle duâ ettim:
- Allah’ım, bana çok kuvvetli ve çetin düşmanları gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim. Benim yaptığım bu duâya
bütün kalbiyle; “Âmîn” dedi.
Sonra kendisi duâ etmeye başladı;
- Allah’ım, bana zorlu düşmanlar gönder kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın
hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. Sonunda biri beni şehîd etsin. Sonra dudaklarımı, burnumu, kulaklarımı kessin. Kanlar içinde senin huzûruna geleyim.
Sen; “Abdullah! Dudaklarını, burnunu, kulaklarını ne yaptın?” diye sorduğunda; “Allah’ım, ben onlarla çok kusur işledim, yerinde kullanamadım. Huzûruna
getirmeye utandım. Sevgili Peygamberimin bulunduğu bir savaşta, toza toprağa
bulandım, öyle geldim” diyeyim, dedi.
Gönlüm böyle bir duâya “Âmîn” demeyi arzu etmiyordu. Fakat o istediği ve
önceden söz verdiğim için, istemeyerek; “Âmîn” dedim.
Daha sonra, kılıçlarımızı çekerek savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni
öldürüyorduk. O, son derece bahâdırâne saldırıyor ve düşman saflarını darmadağın
ediyordu. Düşmana tekrar tekrar vuruyor, şehîd olmak için tükenmez bir arzu ile
yeniden saldırıyordu.
“Allahü ekber! Allahü ekber!...” diye çarpışırken kılıcı kırıldı.
O anda Sevgili Peygamberimiz ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devam etmesini emretti. Bu dal bir mûcize olarak kılıç oldu ve önüne gelenle vuruşmaya devâm
etti. Pek çok düşman öldürdü.
Savaşın sonuna doğru Ebü’l-Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği
şehâdete kavuştu. Şehîd olunca, kâfirler cesedine hücûm ederek; burnunu, dudakla-
279
rını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.”
Mücâhidler safında, kılıcının kınını kırıp;
- Ölmek, kaçmaktan çok daha iyidir! diyerek müşriklerin arasına yalın kılıç dalan Kazman, nice yiğitlikler, kahramanlıklar gösterdi. Tek başına yedi-sekiz kâfir
öldürdü. Sonunda yaralanıp yere düştü. Eshâb-ı kirâm, onun bu kahramanlığına
şaşıp, Peygamber Efendimize bildirince;
- O Cehennemliktir, buyurdular.
Katâde bin Nu’mân hazretleri, Kazman’ın yanına varıp;
- Ey Kazman! Şehâdet sana mübârek olsun! deyince, Kazman;
- Ben din gayreti için değil; Kureyşlilerin Medîne’ye gelip, hurmalığımı harâb
etmemeleri için döğüştüm! dedi.
Sonra ok ile bilek damarlarını delip, intihâr etti.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin;
- O Cehennemliktir! buyurmasının hikmeti anlaşıldı.
Savaşın başındanberi, başta âlemlerin efendisi Sevgili Peygamberimiz olmak
üzere, bütün Eshâb-ı kirâm büyük bir mücâdele verdiler. Şiddetli taarruzlar ile müşrik ordusunu geriye püskürttüler. Taştan, ağaçtan yaptıkları ve “Lât, Uzzâ, Hübel!”
diye taptıkları putlardan fayda ve yardım isteyen müşrik gürûhu, mücâhidlerin bu
kahramanlıkları karşısında bozulup kaçmaya başladı. Onları harbe teşvik etmek için
gelen kadınlar, feryâtlar kopararak, kaçan askerlere yetişmeye çalışıyorlardı.
Kureyşli müşrikler, harp meydanını terk edip yanlarında getirdikleri malları bırakıp Mekke’ye doğru kaçmaya başlayınca, İslâm askerleri sevinerek, Allahü teâlânın
kendilerine va’d ettiği zafere kavuştukları için hamdettiler. Sayı ve kuvvetçe kat
kat üstünlüklerine rağmen müşrikler, müslümanlar karşısında perişân olmuşlardı.
Birbirlerini çiğneyerek kaçarlarken, şanlı Eshâb da kovalıyor, yetiştiklerini vurarak
öldürüyordu.
Bu hengâmede yeni evlenen Hanzala bin Ebû Âmir hazretleri, atı ile kaçmaya
çalışan müşrik ordusunun başkumandanı Ebû Süfyân’a yetişti. Atının bacaklarına
kılıç vurarak atı yere çökertti. Yere düşen Ebû Süfyân, bütün gücüyle;
- Ey Kureyşliler!... Yetişin!... Ben Ebû Süfyân’ım! Hanzala beni kılıçla doğramak
istiyor!... diye feryâda başladı.
Onunla birlikte kaçmaya çalışan müşrikler, bu hâli gördükleri hâlde can derdine
düşmüşler, kumandanları ile ilgilenmemişlerdi.
Ancak, o anda Hazret-i Hanzala’nın hemen arkasında bulunan Şeddâd bin Esved
müşriki, mızrağını Hanzala’nın arkasına sapladı. Hazret-i Hanzala;
- Allahü ekber! diyerek bir hamle yapmak istediyse de yere yıkılıp şehîd oldu ve
mübârek rûhu Cennet’e uçtu.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ben, Hanzala’yı, meleklerin, gökle yer arasında, gümüş bir tepsi içinde
yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm, buyurdu.
Ebû Üseydî şöyle anlattı:
- Resûlullah’ın bu sözünü işitince, Hanzala’nın yanına vardım. Başından yağmur
suyu damlıyordu. Dönüp bunu Resûl-i ekreme haber verdim. Hazret-i Hanzala’ya,
“Gasîl-ül-melâike” yâni meleklerin yıkadığı kimse dediler.
280 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Müşriklerin kaçtığını gören Ayneyn geçidindeki okçuların bâzıları, harbin bittiğini zannederek yerlerini terk ettiler. Kumandanları Abdullah bin Cübeyr ve on iki
kişi yerlerinde kaldılar.
Hazret-i Ali’nin yiğitliği
Bu esnâda tetikte bekleyen, her fırsatı değerlendirmeye çalışan Kureyş okçu birlik kumandanı Hâlid bin Velîd, geçitteki mücâhidlerin azaldığını görünce, emrindeki
süvârileri harekete geçirdi. İkrime bin Ebî Cehil’le birlikte bir anda Ayneyn geçidine
geldiler.
Abdullah bin Cübeyr hazretleri ile vefâkar, sâdık arkadaşları saf hâlinde dizilip
açıldılar. Sadaklarındaki oklar bitinceye kadar düşmana ok yağdırdılar. Sonra mızraklarıyla, göğüs göğüse gelince de; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diye diye kılıçlarıyla nice kahramanlıklar gösterdiler, îmânlı ile îmânsızlar arasında, bire yirmibeş
gibi çok nisbetsiz bir durum vardı. Şanlı Eshâb-ı kirâm, Peygamberlerinin emrini
yerine getirmek için, kanlarının son damlasına kadar çarpıştılar. Birbiri arkasından
şehâdet şerbetini içip, mübârek vücûdları toprağa düştü ve ruhları Cennet’e uçtu
(radıyallahü anhüm).
Müşrikler, kinlerinden Hazret-i Abdullah’ın elbisesini soyarak, mübârek vücûdunu
mızraklarla delik deşik ettiler. Karnını yarıp, iç organlarını dışarı çıkardılar.
Hâlid bin Velîd ve İkrime, geçitteki mücâhidleri şehîd edince, sür’atle İslâm ordusunun arkasından saldırdılar. Eshâb-ı kirâm, bir anda arkalarında, peydâ olan düşmanı görünce, toparlanmaya fırsat bulamadı. Çünkü birçoğu silâhlarını bile bırakmıştı. Her şey birden bire değişti. Önde kaçan Kureyşli müşrikler, Hâlid bin Velîd’in
arkadan hücûma geçtiğini görünce, tekrar döndüler.
Mücâhidler, iki ateş arasında kalmıştı. Düşman önden ve arkadan hücûma geçerek mücâhidleri sıkıştırmaya başladı. Sahâbenin birbirleriyle irtibatları kesildi. Dağılmak mecbûriyetinde kaldılar.
Hazret-i Ali şöyle anlattı: “Aralarında İkrime bin Ebî Cehil’in de bulunduğu
bir müşrik birliğinin ortasına daldım. Etrafımı sardılar, çoğunu kılıçtan geçirdim. Başka bir birliğin içine daldım, onlardan da pek çoğunu saf dışı ettim.
Ecelim gelmediği için bana bir şey olmamıştı. Bir ara Resûlullah’ı göremedim.
Kendi kendime; “Yemîn ederim ki, O, harp meydanını bırakıp gidecek bir kimse
değildir. Her hâlde Allahü teâlâ yaptığımız uygunsuz hareketlerden dolayı O’nu
aramızdan çekip, kaldırmıştır! Artık benim için çarpışa çarpışa ölmekten başka
yol kalmamıştır” dedim ve kılıcımın kınını kırdım. Müşriklerin üzerine hücûm
edip, onları dağıttığımda, Resûlullah’ın onların arasında kaldığını gördüm. Anladım ki, Resûlullah’ı, Allahü teâlâ melekleriyle koruyordu.”
Düşman askerleri, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanına kadar yaklaşmışlardı. Durum çok tehlikeliydi. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı yalçın bir dağ gibi duruyor, sebât ediyor, yerinden ayrılmıyordu. Bir taraftan düşmanla
çarpışıyor, diğer taraftan da dağılan Eshâbını toparlamaya çalışarak;
- Ey filân, bana doğru gel! Ey filân, bana doğru gel! Ben Resûlullah’ım. Bana
dönüp gelene Cennet var, buyuruyordu.
Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, Abdurrahmân bin Avf, Talha bin Ubeydullah,
281
Ali bin Ebî Tâlib, Zübeyr bin Avvâm, Ebû Dücâne, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Sa’d
bin Mu’âz, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Habbâb bin Münzir, Üseyd bin Hudayr, Sehl bin
Hanîf, Âsım bin Sâbit, Hâris bin Simme “radıyallahü anhüm” bir anda Sevgili Peygamberimizin etrafında halkalanıp O’nu korumak için canlı bir kale duvarı meydana
getirdiler. Bu sırada Abbâs bin Ubâde hazretlerinin, dağılan Eshâb-ı kirâmın toparlanması için;
- Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musîbet, Peygamberimizin emrini yerine getirmeyişimizin bir neticesidir. Dağılmayınız! Peygamberimizin etrafına geliniz! Eğer
bizler, koruyucuların yanında yer almaz da, Resûlullah’a bir zarar gelmesine sebep
olursak, artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek bir mâzeret bulunmaz,
diye bağırdığı duyuldu.
Hazret-i Abbâs bin Ubâde, yanında Hârice bin Zeyd ve Evs bin Erkâm olduğu
hâlde, düşmanın içine “Allahü ekber!” nidâları ile yalın kılıç daldılar. Resûlullah’ın
uğrunda, O’nu korumak için kahramanca çarpıştılar. Hârice bin Zeyd, on dokuz
yerinden yara almıştı. Diğerlerininki de ondan az değildi. Nitekim üçü de çok
özledikleri şehîdlik mertebesine ulaştılar.
Eshâb-ı kirâm, bu çok tehlikeli anda, Peygamber Efendimizin etrafında yavaş
yavaş toplanmaya başladı.
Müşrikler, Sevgili Peygamberimizi ve O’na gövdelerini siper eden şanlı Eshâbını
çember içine aldılar. Her taraftan birlik hâlinde ilerleyerek çemberi daraltıyorlardı.
Kureyşlilerden bir grubun ileri atıldığını gören Âlemlerin efendisi, yanında bulunan
ve canlarını fedâ etmeye hazır olan Eshâbına;
- Şu birliği kim karşılar? buyurunca.
Vehb bin Kâbus hazretlerinin;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Ben karşılarım, deyip, ileri fırladığı görüldü. Allahü teâlânın şerefli ismini dilinden düşürmeyen bu kahraman, yalın kılıç
müşriklerin arasına daldı. Peygamber Efendimiz;
- Seni Cennet’le müjdelerim, buyurdu.
Onun düşman karşısında gösterdiği sebât ve gayretini görünce de;
- Allah’ım! Ona rahmet eyle! Ona acı, buyurdular.
Müşriklerin Hazret-i Vehb’i ortalarına alıp mızrakla şehîd ettiklerini gören Sa’d
bin Ebî Vakkâs, ona yardım etmek için ileri atıldı, düşmanın ortasına girip, görülmemiş kahramanlıklar gösterdi. Birçok kâfiri saf dışı etti. Diğerlerini de geri püskürterek, sevgili Peygamberinin yanına geldi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz, Hazret-i Vehb için;
- Ben senden râzıyım. Allahü teâlâ da râzı olsun, buyurdular.
Habîb-i ekrem Efendimiz, mücâhidlerin çemberini yarıp, kendisine doğru bir
müşrik bölüğünün ilerlediğini görünce, Hazret-i Ali’ye;
- Onlara hücûm et, buyurdular.
Hazret-i Ali, hücûm edip, Amr bin Abdullah’ı öldürüp, diğerlerini kaçırdı. Kılıcı
kırılınca, Peygamberimiz, Zülfikâr’ı ona verdi. Başka bir grup gelirken, Peygamber
Efendimiz;
- Yâ Ali! Bunların şerrini benden def eyle, buyurdular.
Canını Resûlullah’a fedâ eden Allahü teâlânın Arslan’ı, derhâl hücûma geçti.
Şeybe bin Mâlik’i öldürüp, diğerlerini geri püskürttü.
282 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
O anda Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber Efendimize;
- Yâ Resûlallah! Bu iş, Ali’den zuhûr eden fevkalâde bir civan mertliktir,
deyince Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- O benden, ben de ondanım, buyurdular. Cebrâil aleyhisselâm da,
- Ben de ikinizdenim” dedi. O esnâda bir ses;
- Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç bulunmaz, diyordu.
Müşrikler, Sevgili Peygamberimizin yanına yaklaşamıyacaklarını anlayınca, ok
atmaya başladılar. Atılan oklar, ya üzerinden geçiyor, ya önüne, ya sağına veya soluna düşüyordu.
Düşmanı geriye püskürtmek için canlarını dişine takarak çarpışan Eshâb-ı kirâm,
bu hâli görür görmez, Âlemlerin efendisinin etrafına toplanarak, gelen oklara
mübârek vücûdlarını siper etmeye başladılar.
Peygamber Efendimiz Eshâbına, okla mukâbele etmelerini emir buyurunca,
sahâbîler de düşmana ok atmaya başladılar.
Sevgili Peygamberimiz, Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerini önüne oturttular. Çok
keskin nişancı olan Hazret-i Sa’d süratle, peş peşe düşmana ok yağdırmaya başladı.
Sadağından yâni ok çantasından her ok çekişte;
- Yâ Rabbî! Bu senin okundur. Onunla düşmanı vur! diyor,
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- Allah’ım! Sa’d’ın duâsını kabûl et! Allah’ım! Sa’d’ın okunu doğrult!...
Devâm et, Sa’d! Devam et! Anam-babam sana fedâ olsun! buyuruyordu.
Bu şekilde her ok atışta, Peygamber Efendimiz aynı duâlarını tekrar ediyorlardı.
Hazret-i Sa’d’ın oku bitince, Sevgili Peygamberimiz, kendi oklarını ona verip attırdı. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin her oku ya bir düşmana veya bindiği hayvana
isâbet ediyordu.
Müşriklerin attıkları oklara karşı Ebû Talha hazretleri, Sevgili Peygamberimizin
önünü kapatarak, gelecek her oka kendi vücûdu ve kalkanı ile siper oluyor, arada bir
düşmanı şaşkına çeviren nâralar atıyordu. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz;
- Asker içinde Ebû Talha’nın sesi, yüz kişiden hayırlıdır, buyurdu.
Ebû Talha fırsat buldukça, müşriklere ok atmaktan geri durmuyor, sert ve çok
serî ok atıyor, attığı boşa gitmiyordu. Attığı okları Resûl-i ekrem Efendimiz, merâk
edip, mübârek başını yukarı kaldırdıkça, Ebû Talha, Resûlullah’a bir ok isabet eder
korkusuyla;
- Anam-babam canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Mübârek başınızı
kaldırmayınız. Size bir düşman oku isabet edip zarar vermesin! Vücûdum,
mübârek vücûduna siper ve sana fedâdır! Beni boğazlamadıkça, sana ulaşamazlar! Ben ölmedikçe, size bir şey olmaz!... diyerek Sevgili Peygamberimizi
kendi nefsine tercih ederdi.
Uhud meydanının her tarafında amansız, müthiş bir çarpışma bütün şiddetiyle
devâm ediyor, bâzıları atlı, bâzıları da yaya olarak îmân-küfür mücâdelesini sürdürüyorlardı.
Eshâb-ı kirâm daha toparlanamamıştı. Peygamber Efendimizin etrafında ancak
otuz kadar sahâbî, pervâne gibi dönüyor; gelen oklara, mızraklara, kılıçlara kendi
vücûdlarını kalkan ediyorlardı. Tek arzuları; Peygamber Efendimizin emrini yerine
283
getirmek ve O’na gelecek her türlü zararı uzaklaştırmaktı.
Yiğitlerin serdârı Hazret-i Hamza, o hengâmede Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizden ayrı düşmüş, bir kalabalığın ortasında iki elinde iki kılıç ile çarpışıyor; “Allahü ekber!...” nidâlarıyla düşmanın kalbine korku salıyordu.
Şimdiye kadar, tek başına tam otuz bir müşrik öldürmüş, pek çoğunu da ya kolundan
veya bacağından etmişti. Ortasına düştüğü müşrik sürüsünü dağıttığı bir sırada, Sibâ’
bin Ümmü Enmâr;
- Bana karşı koyabilecek bir yiğit var mı? diyerek Hazret-i Hamza’ya meydan
okudu. Hazret-i Hamza;
- Yanıma gel ey sünnetçi kadının oğlu! Demek sen Allah’a ve Resûlüne meydan
okuyorsun öyle mi? deyip, onu göz açtırmadan bacaklarından tutup yere serdi.
Üzerine çöküp, kafasını gövdesinden ayırdıktan sonra, karşı kayanın arkasında
henüz müslüman olmayan Vahşî’nin elinde mızrak ile kendisine nişan aldığını gördü. Derhâl üzerine yürüdü, önündeki sellerin açtığı çukura gelince, ayağı kaydı ve
arkası üstü düştü. O anda karnından zırhı açılmıştı. Fırsatı yakalayan Vahşî, mızrağını fırlattı!... Mızrak, uçarak Hazret-i Hamza’nın mübârek vücûduna saplandı ve
diğer taraftan çıktı. Kahramanların büyüğü; “Allah’ım!” diyerek oraya çöktü. Şehîd
olmuş, özlediği makâma kavuşmuştu. Allahü teâlânın yolunda, sevgili Peygamberinin uğrunda canını fedâ etmişti “radıyallahü anh.”
Bu sırada, düşman saflarında birisi;
- Ey Kureyş cemâati! Akrabâlık haklarını gözetmeyen, kavminizi bölen Muhammed ile çarpışmaktan geri durmayınız. Eğer Muhammed kurtulursa, ben kurtulmayayım!... diyerek müşrikleri Kâinâtın efendisine “sallallahü aleyhi ve sellem” saldırmaya teşvik ediyordu.
Bu ses, Âsım bin Ebî Avf’ın idi. Ebû Dücâne hazretleri bu sesi işitmişti. Çarpışa
çarpışa, Âsım bin Ebî Avf’ı buldu ve hemen öldürdü. Fakat arkasındaki müşrik
Ma’bed, bütün gücüyle kılıcını Hazret-i Ebû Dücâne’ye salladı. Allahü teâlânın bir
ihsânı olarak anî ve çok çabuk bir hareketle yere çöken Ebû Dücâne, öldürücü darbeden kurtuldu. Derhâl kalkıp, kılıcını Ma’bed’e vurarak öldürdü.
Kureyşli müşriklerin hedefleri, Âlemlerin efendisi idi. O’na yaklaşabilmek için
bütün güçlerini harcıyorlardı. Fakat, etrafında pervâne gibi dönen, bir zarar olur korkusu ile canlarını fedâ etmekten zerre kadar kaçınmayan şanlı, şerefli Eshâbı bir
türlü geçemiyorlardı. Bu kahraman otuz yiğit, Resûlullah Efendimizin önünde;
- Yâ Resûlallah! Yanından hiç ayrılmamak üzere yüzümüz, mübârek yüzünün önünde siper ve kalkan; vücûdumuz, mübârek vücûduna fedâdır; yeter ki
sen selâmette ol! dediler.
Müşrikler, gruplar hâlinde hücûm ediyorlardı. Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimiz, yanında bulunan ve vücûdlarını kendisine siper eden kahraman
Eshâbına, bir grubu göstererek;
- Allahü teâlânın yolunda vücûdunu bize kim fedâ eder? buyurunca, Medîneli
beş sahâbî ileri fırlamıştı.
Bu kahraman pervaneler Resûlullah Efendimizin mübârek gözleri önünde; tekbirler alarak, döne döne çarpıştılar. Nihâyet bunlardan dördü hemencecik orada
şehîd oldu. Beşincisi on dört yerinden yaralanıp yere düşünce, Âlemlerin efendisi;
- Onu, benim yanıma yaklaştırınız, buyurdu.
284 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Vücûdunun her yerinden kanlar akıyordu. Sevgili Peygamberimiz oturarak,
mübârek ayaklarını başına yastık yaptılar. O hâlde şehîd olmak şerefine kavuşan bu
mutlu sahâbî, Umâre bin Yezîd hazretleriydi.
Talha bin Ubeydullah’ın kahramanlığı
Müşriklerin iyice yaklaştıkları bir sırada, Peygamberimiz;
- Şunları kim karşılar, kim durdurur? buyurdu.
Talha bin Ubeydullah hazretleri;
- Ben! Yâ Resûlallah! deyip, ileri atılmak istedi. Peygamber Efendimiz;
- Senin gibi daha kim var? buyurdular. Medîneli sahâbîlerden biri;
- Yâ Resûlallah! Ben! diyerek izin istedi.
Sevgili “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamberimiz;
- Haydi, sen karşıla, buyurunca, ileri fırladı ve müşriklerin üzerine atıldı. Eşine
rastlanmadık kahramanlıklar gösterdi. Bir kaç îmânsızı öldürdükten sonra şehâdet
şerbetini içti.
Resûl-i ekrem Efendimiz, yine;
- Şunlara kim karşı koyar? buyurdular.
Herkesten önce, yine Talha hazretleri çıktı. Peygamber Efendimiz;
- Senin gibi daha kim var? diye sorunca, Ensârdan bir mübârek;
- Ben karşılarım yâ Resûlallah, dedi. Peygamberimiz;
- Haydi onları sen karşıla, buyurdular.
O da müşriklerle çarpışa çarpışa şehîd oldu. Bu şekilde Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin o anda yanında bulunan bütün sahâbîler, vuruşa vuruşa şehâdete erdiler.
Kâinâtın sultânı Efendimizin o anda yanında Talha bin Ubeydullah hazretlerinden başka kimse kalmamıştı. Hazret-i Talha, Resûlullah Efendimize bir zarar erişir diye endişe ediyor, dört bir tarafa koşuyor, kâfirlerle kıyasıya çarpışıyordu.
Onun bu kadar serî kılıç sallaması, bir anda Resûlullah’ın her tarafındaki düşmana karşılık vermesi, ok, mızrak ve kılıç darbelerine vücûdunu kalkan yapması eşine rastlanmayacak bir hâdiseydi. Hazret-i Talha, pervâne gibi dönüyor,
kendisine değen kılıçlara hiç aldırmıyordu. Dileği, Kâinâtın sultânını korumak,
bu uğurda diğer kardeşleri gibi şehîd olmaktı. Vücûdunda yara almayan yer
kalmamıştı, elbisesinde kandan başka bir şey görünmez olmuştu. Fakat o buna
rağmen dört tarafa birden yetişiyordu. O sırada Hazret-i Ebû Bekr ve Sa’d bin
Ebî Vakkâs hazretleri, Resûl-i ekrem Efendimizin yanına yetiştiler.
Yiğitlerin efendisi Hazret-i Talha da bu arada kan kaybından sıcak toprağa düşüp
bayıldı. Her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle delik deşikti. Altmışaltı büyük, sayılamayacak kadar da küçük yarası vardı.
Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ebû Bekr’e, hemen Hazret-i Talha’ya yardıma
koşmasını emrettiler. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Hazret-i Talha’nın ayılması için
mübârek yüzüne su serpti. Talha bin Ubeydullah hazretleri ayılır ayılmaz;
- Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah sıhhatte mi? diyerek sevgi ve bağlılığın en güzelini
gösterdi. Resûl-i ekremi sevmek, canını, O’nun mübârek vücûduna fedâ etmek ancak bu kadar olurdu. Hazret-i Ebû Bekr;
285
- Resûlullah iyidir. Beni O gönderdi, deyince Talha rahat bir nefes alıp;
- Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun. O sağ olduktan sonra her musîbet
hiçtir, dedi.
O sırada bir kaç sahâbe daha oraya yetişmişlerdi.
Âlemlerin efendisi, Muhammed Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hazret-i Talha’nın yanına teşrif ettiler. Yaralı mücâhid, Resûlullah’ı sağ olarak görünce, sevincinden ağladı.
Peygamber Efendimiz, onun vücudunun her tarafını mübârek elleriyle mesh ettikten sonra, ellerini açıp;
- Allah’ım! Ona şifâ ver, kuvvet ihsân eyle, diye duâ buyurdular.
Resûl-i ekrem Efendimizin bir mûcizesi olarak, Hazret-i Talha sapa sağlam
ayağa kalktı ve tekrar düşmanla harbetmeye başladı.
Sevgili Peygamberimiz onun için;
- Uhud günü, yeryüzünde sağımda Cebrâil’den, solumda da Talha bin Ubeydullah’dan başka bana yakın bir kimsenin bulunmadığını gördüm. Yeryüzünde
gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen, Talha bin Ubeydullah’a baksın,
buyurdular.
Bütün cephede çarpışma, olanca şiddeti ile devam ediyordu. Hazret-i Nesibe Hatun kocası ve oğullarıyla birlikte ailecek düşmana karşı bütün güçleriyle fevkalâde
şecaat ve kahramanlıkla çarpışıyorlardı. Savaşın bu şiddetli ânında Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin etrafında Eshâbın azaldığını gören Nesibe hatun süratle Efendimizin yardımına koştu. Şimdi Peygamber Efendimizin etrafında
Ebû Dücâne, sancakdâr Mus’ab bin Umeyr, Talha bin Ubeydullah ve Nesîbe Hâtûn
vardı ve müşriklere karşı Resûlullah Efendimizi koruyorlardı.
Düşmanın asıl hedefi Sevgili Peygamberimizdi. Nesibe hatun kendilerine iyice
yaklaşan bir müşrik süvarisiyle çarpışmaya başladı. Birkaç yerinden yaralanmasına
rağmen onu atından düşürüp öldürdü. Nesibe hatun kendi yarasına aldırmıyor, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi korumak için canını dişine takıyor,
eline geçirdiği kılıç, kalkan, mızrak ne varsa onlarla düşmana hücum ediyordu.
Tepeden tırnağa silâhlı ve zırhlar içerisinde olan ve miğferi bulunan azılı müşrik
Abdullah bin Hüneyd, Sevgili Peygamberimizi görünce, atını mahmuzladı.
- Ben Züheyr’in oğluyum. Bana Muhammed’i gösteriniz. Ya ben O’nu öldürürüm,
yâhud O’nun yanında ölürüm! diye bağırıyordu.
Atını, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin üzerine doğru sürerken, Ebû Dücâne hazretleri önüne gerildi ve;
- Gel bakalım! Ben vücûdumla, Muhammed aleyhisselâmın mübârek vücudunu koruyan bir kişiyim. Beni çiğnemedikçe, O’na ulaşamazsın! dedi. Atın
ayaklarına kılıcını vurup, Abdullah bin Hüneyd’i yere düşürdü ve kılıcını kaldırarak;
- Al, bu da Hareşe’nin oğlundan, deyip, bir vuruşta yere serdi.
Hâdiseyi seyreden Âlemlerin efendisi;
- Allah’ım! Hareşe’nin oğlundan (Ebû Dücâne’den) ben nasıl râzı isem, sen
de öyle râzı ol, diyerek duâ buyurdu.
Müşriklerden çok keskin bir nişancı ve her attığını vuran bir okçu olan Mâlik bin
Züheyr, her yerde Peygamber Efendimizi arıyor, bir fırsatını bulup ok ile vurmak
istiyordu. Resûlullah Efendimizin yakınlarına gelip, yayını gerdi ve Sevgili Peygam-
286 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
berimizin mübârek başını hedef alarak okunu fırlattı. Göz açıp kapayıncaya kadar
zaman yoktu. Hazret-i Talha ânında elini açarak hedef oldu. Ok, Hazret-i Talha’nın
avucuna saplandı ve elini parçaladı. Parmaklarının bütün sinirleri kesildi, elinin kemikleri kırıldı. Olanları Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizde görmüş, çok üzülmüştü ve:
- Eğer (beni korumak için elini oka uzatırken) Bismillah deseydin, insanlar
sana bakışırken, melekler seni göklere yükseltirdi, buyurmuşlardı.
O esnada zırhlı bir müşrik Nesibe Hatun’un üzerine yürüyüp bir kılıç vurdu.
Kalkanıyla korunan Nesibe Hatun müşrikle çarpışmaya başladı. Bunu gören Sevgili
Peygamberimiz, oğlu Abdullah’a,
- Ey Ümmü Ümare’nin oğlu! Annene, annene yardım et, diye seslendi.
Abdullah hemen annesi Nesibe Hatun’ın yardımına koştu ve müşriki öldürdüler.
Fakat Abdullah sol kolundan yaralanmıştı. Nesibe Hatun oğlunun yaralarını sararken
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ona bakıp,
- Ey Ümmü Ümare!.. Senin katlandığın bu şeylere kim katlanabilir? buyurdu...
Mekkeli müşriklerden; Abdullah bin Kamîa, Übey bin Halef, Utbe bin Ebî Vakkâs,
Abdullah bin Şihâb-ı Zührî ismindeki dört müşrik, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” Efendimizin hayâtına son vermek için anlaşıp, yemîn etmişlerdi.
Bu sıkışık anda Resûlullah Efendimiz, yanındaki bir kaç sahâbîyle kıyasıya düşmanla mücâdele ediyorlardı. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
önünde, sancakdâr Mus’ab bin Umeyr hazretleri vardı.
Hazret-i Mus’ab vücûduna giydiği zırhdan dolayı Sevgili Peygamberimize çok
benziyordu. O da sağ elinde İslâm sancağı olduğu hâlde müşriklerle müthiş bir
mücâdeleye girişmişti. Bu sırada zırhlara bürünmüş olan İbn-i Kamîa, atlı olarak
oraya yaklaştı. Âvâzı çıktığı kadar;
- Bana Muhammed’i gösteriniz. O kurtulursa ben kurtulmayayım! diye bağırarak, Peygamber Efendimize doğru atını mahmuzladı.
Hazret-i Mus’ab ile Nesîbe Hâtun karşı koyup, vücûdlarını Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize siper yaparak çarpışmaya başladılar. Bu kâfire ne
kadar kılıç vurdularsa, zırhından dolayı tesir etmedi. İbn-i Kamîa, Nesîbe Hâtun’a
bir kılıç vurarak omuzunu parçaladı. Sonra Hazret-i Mus’ab’ın sancak tutan sağ eline
kılıcını indirdi. Sağ eli kesilen Mus’ab bin Umeyr, canından üstün tuttuğu mübârek
İslâm sancağını yere düşürmeden sol eline aldı. O esnada;
“Muhammed aleyhisselâm Resûldür. Ondan önce de Resûller gelmiştir”
meâlindeki (Âl-i İmrân sûresi: 144) âyet-i kerîmeyi okuyordu.
İbn-i Kamîa, bu defa kılıcını Hazret-i Mus’ab’ın sol eline indirdi. Sol eli de kesilen şanlı sancakdâr, İslâm sancağını yere düşürmüyordu. Kahraman sahâbî, sancağı
kolları ile tutup gövdesine bastırarak dalgalandırmaya devâm etti. İbn-i Kamîa, bu
defa mızrağını şanlı sahâbînin vücûduna sapladı. O da, diğer arkadaşları gibi şehîd
olarak âhirete göçmüştü.
Hazret-i Mus’ab yere düşerken, şanlı İslâm sancağı yere düşürülmemiş, onu hemen Mus’ab’ın sûretine giren bir melek kapmıştı. Sevgili Peygamberimiz;
- İleri yâ Mus’ab! İleri! buyurduğunda, sancağı tutan melek;
- Ben Mus’ab değilim, dedi.
O zaman, Kâinâtın sultânı Efendimiz onun melek olduğunu anlayıp, sancağı
287
Hazret-i Ali’ye verdi.
İbn-i Kamîa ise, Hazret-i Mus’ab’ı, Peygamber Efendimiz zannettiği için acele
müşriklerin arasına vardı ve;
- Muhammed’i öldürdüm! diyerek bağırmaya başladı.
Bunu işiten müşrikler, hedeflerine ulaşmanın verdiği haz ile daha da azgınlaştılar.
Hâdisenin aslını bilemeyen Eshâb-ı kirâmın ise, eli ayağı tutmaz olmuştu. Ortalıkta
mâtem havası esiyordu. Hazret-i Ömer’in bile elleri iki yana düşmüş, arkadaşlarıyla
olduğu yere oturakalmışlardı. Enes bin Nadr onları o hâlde görünce;
- Niçin oturuyorsunuz? diye sordu.
Onlar da;
- Resûlullah şehîd edilmiş!... diye cevap verdiler.
Hazret-i Enes bin Nadr da;
- Resûlullah şehîd edildiyse, O’nun Rabbi (Allahü teâlâ) bâkîdir. Resûlullah’dan
sonra biz sağ kalıp da ne yapacağız! Haydi kalkınız! Peygamber Efendimizin
çarpışarak mübârek canını fedâ ettiği şey için, biz de canımızı fedâ edelim, dedi ve
kılıcının kınını kırıp;
“Allahü ekber!...” nidâlarıyla yalın kılıç düşmanın ortasına daldı. Küffârdan birçoklarını kırdı ve şehîd oldu. Sâdece yüzünde yetmiş yara vardı. Vücûdunda sayısız
yara olduğu için, onu kız kardeşinden başkası tanıyamamıştı.
Eshâb-ı kirâmın pek çoğu dağılmış, bir kısmı da şehâdete ermişti. Onların bu
dağınıklığından istifâde eden müşrikler, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin etrafına toplanmışlardı. Taşla, kılıçla iki cihânın sultânını şehîd etmeye
çalışıyorlardı. Üzerinde iki zırhı olduğu için, darbeler, tesir etmiyordu.
Utbe bin Ebî Vakkâs’ın attığı taşlar, Sevgili Peygamberimizin mübârek yüzüne
değdi ve alt dudağı yaralandı. Alt çenesindeki mübârek sağ rebâiyye yâni kesici dişi
kırıldı.
O sırada İbn-i Kamîa denilen müşrik de geldi ve kılıcını Âlemlerin efendisinin
mübârek başına vurdu. Sevgili Peygamberimizin miğferi parçalandı, iki halkası
da mübârek şakaklarına battı. Yine İbn-i Kamîa’nın vurduğu bir kılıç ile mübârek
omuzundan yaralandılar ve müslümanları düşürmek için Ebû Âmir’in kazdığı derin
çukura yanı üzere düştüler. Sevgili Peygamberimiz, hâin İbn-i Kamîa için;
- Allahü teâlâ seni zelil ve perişân etsin! diye duâ ettiler.
İbn-i Kamîa pek ziyâde sevinip;
- Muhammed’i öldürdüm! Muhammed’i öldürdüm!... diye bağırarak, Ebû
Süfyân’ın yanına gitti.
Müşrikler hedeflerine ulaşmışlardı! Artık Peygamberimizle ilgilenmiyorlardı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin bulunduğu çukurun etrafından
çekilmişler, Eshâb-ı kirâm ile çarpışmaya koyulmuşlardı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, çukura düştüğünde,
mübârek yanakları kanıyordu. Mübârek ellerini yüzüne sürünce, ellerinin ve sakal-ı
şerîfinin kana boyandığını gördüler. Bir damla yere düşmeden Cebrâil aleyhisselâm
yetişip, o mübârek kanı kaptı ve dedi ki:
- Yâ Habîballah! Allahü teâlânın hakkı için, eğer bu kandan bir damla yere
düşse, kıyâmete kadar yerde ot bitmezdi.
Fahr-i âlem Efendimiz de;
288 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Eğer benden bir damla kan yere düşerse, gökten azâb nâzil olur. Yâ Rabbî!
Kavmimi affet! Çünkü onlar bilmiyorlar, buyurarak, kendisini öldürmeğe kalkan,
mübârek vücûduna kılıç vurup, mübârek dişlerini kıran ve mübârek yüzünü kana
boyayan kimselerin hidâyete gelmesi için duâ ediyorlardı.
Bu esnada, Ka’b bin Mâlik hazretleri;
- Ey müslümanlar! Müjde! İşte Resûlullah burada!... diye yüksek sesle bağırıyordu. Bu sesi işiten şanlı Eshâb yeniden hayat bulmuş gibi sevinçle oraya koştu.
Hazret-i Ali ile Talha bin Ubeydullah derhâl oraya gelerek çukurdan çıkardılar.
Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Sevgili Peygamberimizin mübârek şakaklarına batan miğferin halkalarını dişleriyle çekerek çıkardı. Bu demir parçalarını çıkarırken
iki ön dişi de çıktı.
Eshâb-ı kirâmdan Mâlik bin Sinân hazretleri, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizin mübârek yüzlerinden sızan kanı emdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz;
- Kanım kanına karışan kimseye Cehennem ateşi dokunmaz, buyurdular.
Müşrikler, tekrar üstlerine gelmeye başladılar. Eshâb-ı kirâm, Peygamber Efendimize yeniden kavuşmanın sevinci ile bir anda Resûlullah Efendimizin etrafında
halka olup; hiç bir müşrik bırakmadılar.
Peygamber Efendimize artık birşey yapamayacaklarını anlayan müşrikler, dağın
tepesine çıkmaya başladılar.
İki cihânın sultânı, yanında bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerine;
- Onları geri çevir, buyurdu. Hazret-i Sa’d;
- Yâ Resûlallah! Yanımda sâdece bir okum var. Bununla nasıl geri çevireyim?
diye suâl eyleyince, Resûl-i ekrem Efendimiz, tekrar aynı emri verdiler. Bunun
üzerine okçuların pîri Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, elini çantasına götürüp, okunu
attı. Hedefini bulan ok bir müşriki devirdi. Elini tekrar ok çantasına uzattığında,
bir ok daha olduğunu gördü. Dikkat etti, bu ok, biraz önceki oktu. Bir müşrik daha
öldü. Bu hâl, defalarca sürdü. Sevgili Peygamberimizin bir mûcizesi olarak, Hazret-i
Sa’d, her defasında ok çantasında bir evvelki attığı oku bulmuştu. Peş peşe adamlarının öldürüldüğünü gören Kureyşliler, dağa çıkmaktan vazgeçtiler. Aşağı inip geriye
çekildiler.
İçlerinden Übey bin Halef, atını, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize doğru sürerek;
- Nerededir, o peygamber olduğunu iddia eden kişi? Karşıma çıksın da, benimle
çarpışsın! diye bağırmaya başladı.
Eshâb-ı kirâm, ona karşı çıkmak istediyse de, Sevgili Peygamberimiz müsâde
etmedi. Hâris bin Simme hazretlerinin mızrağını alıp ileri çıktılar. Übey alçağı atını
mahmuzlayıp;
- Ey Muhammed! Sen kurtulursan, ben kurtulmayayım, diyerek yaklaştı.
Tepeden tırnağa zırhlara bürünmüştü. Âlemlerin efendisi, elindeki mızrağı
Übey’in boynuna fırlattı. Mızrak uçarak, miğferi ile zırh yakası arasından boynuna
saplandı. Übey, sığır gibi böğürerek atından yere yuvarlandı. Kaburga kemikleri kırıldı. Müşrikler, onu kaldırıp, götürdüler. Yolda;
- Muhammed beni öldürdü!... diyerek bağıra bağıra cân verdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, yanındaki Eshâbı ile Uhud
289
kayalıklarına doğru çıkmaya başladılar. Kayaların yanına varınca, yukarı çıkmak
istediler. Ziyâdesiyle yorulduğu, üst üste iki zırh giydiği ve mübârek vücûduna yetmişten ziyâde kılıç vurulduğu için tâkat getiremediler. Bunun üzerine hazret-i Talha,
Peygamber Efendimizi sırtına alarak kayaların üzerine çıkardı. Sevgili Peygamberimiz;
- Talha, Resûlullah’a yardım ettiği zaman Cennet ona vâcib oldu, buyurdular.
Hiç mecâlleri kalmadığından, öğle namazını oturarak edâ ettiler.
Dağın eteklerinde sahâbîler, her biri bir aslan kesilmiş, müşriklerin üzerine atılıyorlardı. Peygamberimize kılıç vuranlara, dünyâyı zindan yapmışlardı. Bir ara Hâtıb
bin Beltea, Sevgili Peygamberimizin yanına geldi ve;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Sana bunu kim yaptı! diye suâl eyledi.
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Utbe bin Ebî Vakkâs, bana taş atıp yüzüme vurdu ve rebâiyye dişimi kırdı,
buyurunca, Hazret-i Hâtıb;
- Yâ Resûlallah! O, ne tarafa gitti! diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz,
işâretle gittiği tarafı gösterdiler. Hazret-i Hâtıb, derhâl o tarafa koştu. Araya araya
Utbe’yi buldu. Atından düşürüp, bir vuruşta başını kesti ve Resûlullah’ın huzûruna
getirip müjde verdi. Peygamber Efendimiz de;
- Allahü teâlâ senden râzı olsun. Allahü teâlâ senden râzı olsun, buyurarak,
ona duâ ettiler.
Müşrikler, derlenip toparlanan ve yeniden hücûma geçen Eshâb-ı kirâm karşısında tutunamadılar. Otuza yakın ölü vererek, harp meydanını terk edip Mekke’ye
doğru yola koyuldular.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin şehîd olduğu şâyiası
Medîne’ye ulaşmıştı. Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Âişe, Ümmü Süleym, Ümmü Eymen,
Hamne binti Cahş, Küaybe gibi hanımlar Uhud’a koştular “radıyallahü anhünne.”
Hazret-i Fâtıma, babası Peygamber Efendimizi yaralı görünce ağladı. Resûlullah
Efendimiz, onu tesellî ettiler. Hazret-i Ali kalkanı ile su getirdi. Fâtıma vâlidemiz,
o su ile Peygamber Efendimizin mübârek yüzünü ve kanları yıkadı. Fakat yüzünün
kanı dinmiyordu. Hazret-i Fâtıma bir hasır parçasını yakıp, külünü yaraya basınca,
kan durdu.
Sonra harp meydanına indiler. Önce yaralılar tesbit edilerek, yaraları sarıldı. Müşrikler, bâzı şehîdlerimizi tanınmaz hâle getirmişlerdi. Kulak, burun ve diğer âzâlarını
kesmiş, karınlarını yarmışlardı. Abdullah bin Cahş hazretleri bunlar arasında idi. Bu
hâli gören Sevgili Peygamberimiz ve Eshâbı çok üzüldüler. En güzîde sahâbîleri
şehâdet şerbetini içmiş, Uhud topraklarını kanlarıyla sulayarak Cennet’e uçmuşlardı.
Fakat şehîdlere yapılan bu muâmele, dayanılacak gibi değildi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanı sıra bütün sahâbîlerin hüzünle içleri burkuluyordu. Bu manzara karşısında, Âlemlerin efendisi ağladı. Mübârek gözlerinden
yaşlar akdığı hâlde;
- Ben, şu şehîdlerin, Allahü teâlânın yolunda canlarını fedâ ettiklerine
kıyâmet günü şâhidlik edeceğim. Onları kanlarıyla gömünüz. Vallahi, kıyâmet
günü mahşere yaraları kanayarak gelecekler. Kanlarının rengi kan rengi, kokuları da misk kokusu olacaktır, buyurdu.
290 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sevgili Peygamberimiz;
- Hamza’yı göremiyorum. Onun hâli nice oldu, buyurdular.
Hazret-i Ali arayıp buldu. Peygamber Efendimiz oraya varıp akla gelmedik bir
manzara ile karşılaşınca dayanamadılar. Hazret-i Hamza’nın kulakları, burnu ve sâir
âzâları kesilmiş, yüzü tanınmaz hâle getirilmiş, karnı yarılmış, ciğerleri çıkarılmıştı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz mübârek gözlerinden yaşlar aktığı hâlde Hazret-i Hamza’ya hitâben;
- Ey Hamza! Hiç bir zaman, hiçbir kimse, senin kadar musîbete uğramamış
ve uğramayacaktır. Ey Resûlullah’ın amcası! Ey Allahü teâlânın ve Resûlünün
aslanı Hamza! Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey Resûlullah’a koruyucu olan
Hamza! Allahü teâlâ sana râhmet eylesin!... buyurdu.
Bu sırada, karşıdan telaş içinde gelen bir kadın görüldü. Bu, Sevgili Peygamberimizin halası Hazret-i Safiyye vâlidemizdi. O da, diğer hanımlar gibi Resûlullah Efendimizin şehîd olduğu şâyiasını işitince, herşeyi unutmuş, koşa koşa Uhud’a gelmişti.
Resûl-i ekrem Efendimiz halasını görünce, şehîdlerin hâline dayanamaz düşüncesi ile oğlu Zübeyr bin Avvâm hazretlerine;
- Anneni geri çevir, kardeşinin cesedini görmesin, buyurdu.
Hazret-i Zübeyr koşarak annesinin yanına vardı. Mübârek Hâtun heyecanla;
- Oğlum! Resûlullah’dan haber ver!... dedi.
Yanlarına Hazret-i Ali de gelmişti. O;
- Resûlullah hamdolsun iyidir, deyince ferâhladı, fakat;
- O’nu bana gösterin, demekten kendini alamadı.
Hazret-i Ali, Âlemlerin efendisini işaretle gösterdi. Hazret-i Safiyye vâlidemiz,
iki cihânın güneşini sağ olarak görünce, çok sevindi ve Allahü teâlâya hamd eyledi.
Bu defa, kardeşi Hazret-i Hamza’nın durumunu görmek için ileri yürümek istedi.
Oğlu Zübeyr;
- Anneciğim! Resûlullah geri dönmenizi emrediyor, deyince Hazret-i Safiyye validemiz;
- Eğer ona yapılanı bana göstermemek için geri döneceksem, zâten ben kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmiş bulunuyorum. O, bu hâle Allahü teâlâ yolunda uğramış bulunuyor. Biz, bu yolda daha beterlerine de râzıyız. Sevâbını Allahü
teâlâdan bekleyeceğiz. İnşâallah sabredip, katlanacağız, dedi.
Zübeyr bin Avvâm hazretleri gelip bunu bildirince, Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimiz;
- Öyle ise bırak görsün, buyurdu.
Hazret-i Safiyye, Hazret-i Hamza’nın cesedinin yanına oturdu ve sessizce ağladı.
Hazret-i Safiyye gelirken yanında iki hırka getirmişti. Onları çıkarıp;
- Bunları kardeşim Hamza için getirdim, ona sarınız, dedi.
“Seyyid-üş-şühedâ” yâni şehîdlerin efendisi olan Hazret-i Hamza’yı bu hırkalardan biri ile kefenlediler.
Habîbullah Efendimiz, sancakdâr Mus’ab bin Umeyr’in başucuna geldiler.
Hazret-i Mus’ab’ın elleri kesilmiş, pek çok yerinden yara almıştı. Etrafı kan gölü
hâlindeydi. Peygamber Efendimiz, burada da çok hüzünlendiler ve bu aziz şehîdlere
291
hitâben, Ahzâb sûresinden 23. âyet-i kerîmeyi okudular. Meâlen;
“Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Onlar Allahü teâlâya verdikleri sözde
sadâkat gösterdiler. Onlardan bâzıları şehîd oluncaya kadar çarpışacağına dâir
verdiği sözü yerine getirdi (şehîd oldu). Kimisi de şehîd olmayı bekliyor. Onlar
verdikleri sözü aslâ değiştirmediler.”
Peygamber Efendimiz, bundan sonra da şöyle buyurdu;
- Allahü teâlânın Resûlü de şâhiddir ki, siz kıyâmet günü Allahü teâlânın
huzûrunda şehîd olarak haşrolunacaksınız.
Daha sonra, yanındakilere dönüp;
- Bunları ziyâret ediniz. Kendilerine selâm veriniz. Allahü teâlâya yemîn
ederim ki, kim bunlara bu dünyâda selâm verirse, kıyâmette bu azîz şehîdler
kendilerine mukâbil selâm vereceklerdir.
Mus’ab bin Umeyr hazretlerine kefen olacak bir şey bulamadılar. Kendi kaftanı mübârek vücûdunu tam örtmüyordu. Baş tarafına örtseler ayakları, ayak tarafına
örtseler başı açıkta kalıyordu. Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Baş tarafını kaftanla, ayaklarını ise ızhır otu ile örtünüz, buyurdular.
Hayâtını İslâm’a hizmetle geçiren ve bu uğurda şehîdlik mertebesine kavuşan bu
mutlu sahâbî, dünyâdan yarım kefen ile ayrıldı.
Diğer şehîdler, namazları kılınıp, kanlı elbiseleri ile ikişer üçer bir kabre konarak
defnedildiler (radıyallahü anhüm).
Uhud gazâsında yetmiş şehîd verilmişti. Bunlardan altmış dördü Ensârdan, altısı
Muhâcirlerden idi.
Eshâb-ı kirâmın çoğunun akrabâları şehîd olmuştu. Bu sebeple, gönülleri yaralı
idi. Kalanları tesellî için, Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz
buyurdular ki:
- Vallahi, Eshâbımla birlikte ben de şehîd olup, Uhud dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim. Kardeşleriniz şehîd oldukları zaman, Allahü teâlâ onların rûhlarını yeşil kuşların kursaklarına koydu. Onlar, Cennet’in ırmaklarına
gelir, sularından içerler. Meyvelerinden yerler. Cennet’in dört bir bucağını seyrederler. Gülistanlarında uçarlar. Daha sonra Arş-ı âlâ altına asılan, altun kandillerin içine girip akşamlarlar. Onlar, böyle yiyecek ve içeceklerin hoşluğunu,
güzelliğini görünce; “Keşke, Allahü teâlânın, bize neler ikram ettiğini kardeşlerimiz bilselerdi de, cihâddan çekinmeseler, çarpışmaktan korkup, düşmandan
yüz çevirmeselerdi, derler. Allahü teâlâ da;
- Ben sizin ahvâlinizi onlara bildiririm, buyurdu.
(Ve Cenâb-ı Hak âyet-i kerîme indirip meâlen şöyle buyurdu): “Sakın Allahü
teâlânın yolunda şehîd olanları ölüler sanmayınız! Doğrusu onlar diridirler,
Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Öyle ki, Allahü teâlânın kendilerine verdiği (ihsân ettiği şehîdlik mertebesiyle) sevinç içindedirler. Arkalarından
(şehîdlikle) henüz kendilerine katılamayanlar hakkında da; “Onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır” diye müjde vermek isterler.
Onlar, Allahü teâlâdan gelen bir ni’met ve bir lutuf sebebiyle Allahü teâlânın,
292 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
mü’minlere olan mükâfâtını zâyi etmeyeceği müjdesi ile neş’elenirler” buyurdu.
(Âl-i İmrân sûresi: 169-171) Allahü teâlâ, onlara görünüp; “Ey kullarım! Canınız
neyi çekiyorsa, söyleyiniz, size onu fazlasıyla tattırayım” buyurur. Onlar da; “Ey
Rabbimiz! Senin bize ihsân ettiğin nîmetlerden daha üstün bir nîmet yok ki, onu
isteyelim. Biz, Cennet’te istediğimiz şeylerden yeyip duruyoruz. Ancak biz istesek; rûhlarımızın cesedlerimize geri çevrilip dünyâya döndürülmemizi ve senin
yolunda çarpışarak tekrar öldürülmemizi isteriz” derler.”
Artık burada yapılacak bir şey kalmamıştı. Derlenip toparlandılar. Cihâd-ı fî
sebîlillah yâni Allahü teâlânın dînini yaymak için geldikleri Uhud’da, târihin eşsiz
bir gazâsı yapılmıştı. Gözlerin göremeyeceği, hayâlleri aşan Eshâb-ı kirâmın nice
kahramanlıklarına şâhid olunmuş, küffâra bir ders daha verilmişti.
Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, mübârek Eshâbıyla nûrlu
Medîne’ye doğru hareket ettiler. Harre mevkiine geldiklerinde, Eshâbını saf hâline
geçirip, mübârek ellerini kaldırarak, Allahü teâlâya yalvarmaya ve şöyle duâ etmeye
başladılar,
- Allah’ım! Hamd ve sena en çok sanadır. Allah’ım! Senin dalâlette bıraktığını hidâyete erdirecek, hidâyete erdirdiğini de saptıracak yoktur... Allah’ım!
Bize îmânı sevdir. Kalblerimizi îmân ile süsle. Bizi, küfür, azgınlık ve taşkınlıktan nefret ettir. Din ve dünyâmıza zararlı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola
erenlerden eyle. Allah’ım! Bizleri; müslüman olarak yaşat ve müslüman olarak öldür. Bizi, sâlihler ve iyiler zümresine ilhâk eyle. Çünkü onlar, ne şeref ve
haysiyetlerini kaybedenlerdir, ne de dinlerinden dönenlerdir. Allah’ım! Senin
Resûlünü yalanlayan, senin yolundan yüz çeviren, Peygamberinle harbeden
kâfirlerin de cezâlarını ver! Onlara hak ve hakîkat olan azâbını indir!... Âmîn!
Eshâb-ı kirâm da, “Âmîn! Âmîn” diyerek bu duâya iştirak ettiler.
Sevgili Peygamberimiz, Eshâbıyla Medîne’ye yaklaşmışlardı. Medîne’de kalan kadınlar, çocuklar yollara dökülmüş, merâk ve hüzün ile gelen ordunun içinde
Kâinâtın efendisini görmeye çalışıyorlardı. O’nun, cihânı aydınlatan nûrlu yüzünü
görünce, Allahü teâlâya hamd ediyorlardı. Sonra, gözler orduya takılıyor, babalar,
efendiler, oğullar, dayı ve amcalar aranıyordu. Göremezlerse... gözyaşlarını tutamıyorlardı. Eshâbının bu hüzünlü hâlini gören merhâmet deryâsı Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de çok üzülüyor, mübârek gözlerinden yaş akıtıyorlardı.
Bir ara Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin annesi Kebşe hâtunun, Peygamber Efendimize yaklaştığı görüldü. Uhud’da, oğlu Amr şehîd olmuştu. Huzûr-ı saâdete geldiğinde;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Elhamdülillah ki, seni
sağ sâlim olarak gördüm. Sen selâmette olduktan sonra, bütün felâketler bana
hiç gelir! dedi.
Ciğerpâresi oğlunu sormadı. Sevgili Peygamberimiz ona, oğlu Amr için baş sağlığı diledikten sonra;
- Ey Sa’d’ın annesi! Sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan
şehîd düşenlerin hepsi de Cennet’te toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular.
293
Onlar, ev halkına da şefâat edeceklerdir, buyurdu.
Kebşe hâtûn;
- Allahü teâlâdan gelen her şeye râzıyız yâ Resûlallah! Bu müjdelerden sonra
artık onlar için kim ağlar! Siz, geride kalanlar için duâ buyurunuz, dedi. Âlemlerin
efendisi de;
- Allah’ım! Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri gider! Arkada kalanlarını da, geride kalmışların en hayırlısı eyle! diye duâ buyurdular.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına, insanda bulunan
kötü huylarla mücâdeleyi kasdederek;
- (Ey Eshâbım! Şimdi) küçük cihâddan döndük, büyük cihâda başlıyacağız,
buyurdular.
Sonra, herkesin evlerinde istirâhate çekilmelerini ve yaralıların yaralarını tedavi
etmelerini tavsiye ettiler. Kendileri de yaralı idi. Doğruca, saâdethânelerine gittiler.
Uhud Meydanı
1. Uhud Dağı 2. İslâm ordusunun karargâhı 3. Kureyş ordusunun karargâhı
4. Savaşın yapıldığı alan 5. Okçular Tepesi 6. Halid bin Velid’in İslâm ordusuna
hücum ettiği güzergâh 7. Hazret-i Hamza’nın şehid düştüğü yer 8. Peygamber
Efendimizin tedavi edildiği yer 9. Peygamber Efendimizin Uhud Gazvesi sonrası
öğle ve ikindi namazlarını kıldığı yer [Mescid-i Fesih] 10. Peygamber Efendimizin
Uhud Günü öğle namazı kıldığı yer [Ayneyn Mescidi] 11. Hazret-i Hamza, Abdullah bin Cahş ve Mus’ab bin Umeyr’in kabirleri 12. İkinci şehidlik
294 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hamra-ül Esed gazâsı
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Medîne’ye döndüğünde,
müşriklerin her an geri dönüp Medîne’yi basabilecekleri ihtimâli olduğundan tedbir aldı. Uhud Gazâsı’nın ertesi Pazartesi günü, yaralı oldukları hâlde, müslümanların dünkü harpten dolayı zayıf düşmediğini bildirmek, düşmana gözdağı vererek
Medîne’ye tekrar dönmelerini önlemek için, Bilâl-i Habeşî’ye;
- Resûlullah, size düşmanı takip etmeyi emrediyor! Dün, Uhud’da bizimle
beraber çarpışmayanlar gelmeyecek, sâdece çarpışmaya katılanlar geleceklerdir, de! buyurdu.
O da, Eshâba bu emri duyurunca, çoğu yaralı oldukları hâlde derhâl hazırlandılar.
Hattâ ağır yaralı olan Abdullah ile Râfi isimli kardeşler, Resûl-i ekrem Efendimizin
bu dâvetini işitir işitmez, bütün ağrı ve sızılarına rağmen,
- Resûlullah ile gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız yoksa? diyerek mücâhidlerin
saflarına koştular.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, şanlı Eshâbıyla müşrikleri
takibe başladılar. Revha denilen mevkîde, müşriklerin toplanarak, Medîne’ye baskın
yapmak ve müslümanları yok etmek için karar aldıklarını öğrendiler. Bu tedbirin de,
Peygamber Efendimizin bir mûcizesi olduğu ortaya çıktı.
Müşrikler, Resûl-i ekrem Efendimizin üzerlerine doğru geldiğini duyunca, korkarak, bulundukları yeri terk edip Mekke’ye döndüler.
Peygamber Efendimiz, onları Hamrâ-ül Esed denilen yere kadar tâkib ettiler. Müşriklerden iki kişi yakalandı. Burada üç gün kaldılar, sonra Medîne’ye geri döndüler.
Allahü teâlâ, Hamrâ-ül Esed’e giden bu şerefli Eshâbı, âyet-i kerîmesinde meâlen
şöyle medhetti:
“Yaralandıktan sonra, yine Allahü teâlânın ve Peygamberinin dâvetine koşanlar ve hele onlardan iyilik edip fenâlıktan sakınanlar için, çok büyük bir
mükâfât vardır.” (Âl-i İmrân sûresi: 172)
Uhud’da, Sevgili Peygamberimizi öldürmeye yemîn edenlerden İbn-i Kamîa,
Mekke’ye döndüğünde, bir gün koyunlarına bakmak için dağa çıkmıştı. Dağın tepesinde koyunlarını buldu. İçlerinden bir koç, sür’atle koşarak İbn-i Kamîa’ya toslamağa başladı. Vura vura İbn-i Kamîa’yı parçalayarak öldürdü.
Abdullah Şihâb-ı Zührî’yi de, Mekke’ye giderken, beyaz benekli bir yılan ısırarak
öldürdü.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize kasdedenlerin hepsi bir sene
içinde cezâlarını görüp öldüler.
Reci’ vak’ası
Uhud gazâsının has okçularından Âsım bin Sâbit hazretleri, bu gazâda müşriklerden Müsâfi bin Talha ile kardeşi Hâris’i öldürmüştü. Anneleri çok kin gütmekle
meşhur olan Sülâfe binti Sa’d, oğullarının ikisini öldüren Âsım bin Sâbit hazretlerinin başını getirene, yüz deve vereceğini va’d etti. Hazret-i Âsım’ın kafatasında şarab
içmeye and içti.
Ayrıca Resûlullah Efendimizin gönderdiği bir seriyyede, Abdullah bin Üneys’in,
295
Lıhyânoğullarından Hâlid bin Süfyân’ı öldürmesi sebebiyle, Lıhyânoğulları, Adel ve
Kare kabîleleriyle anlaştı.
Mekke-i mükerreme civârında bulunan bu iki kabîle bir plan yapıp, elçiler hazırladılar. Onlara;
- Müslüman olduğunuzu söylersiniz. Zekât vereceğiz, bunu almak ve bize İslâm’ı
öğretmek üzere muallim istiyoruz dersiniz. Gelenlerin bir kısmını öldürür, öcümüzü
alırız. Bir kısmını da Mekke’ye götürüp Kureyş’e satarız, dediler.
Hicretin dördüncü yılının Safer ayında, bu iki kabîleden altı veya yedi kişilik bir
heyet, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize gelerek;
- Müslüman olduk, bize Kur’ân-ı kerîmi ve dîni öğretecek muallimler gönder,
dediler.
Bu sırada Sevgili Peygamberimiz, Mekkeli müşriklerin savaş hazırlığı içinde
olup olmadıklarını kontrol etmek üzere, on kişiden meydana gelen bir seriyye hazırlamıştı. Adel ve Kare kabîlesinden de böyle bir heyetin gelip muallim istemeleri
üzerine, durumu araştırmak, inceleyip, bildirmek üzere bu on kişilik keşif kolunu
gelenlerle birlikte gönderdi.
Eshâb-ı kirâmdan kurulan bu seriyyede; Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin
Ebî Bükeyr, Âsım bin Sâbit, Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin
Târık, Mu’attib (Mugir) bin Ubeyd ve isimleri bilinmeyen üç sahâbî “radıyallahü anhüm” daha vardı.
Bu keşif kolu, gündüzleri gizlenip, geceleri yürümek sûretiyle bir seher vakti
Recî’ suyunun başına geldiler. Orada bir müddet dinlenip, Acve denilen iyi cins
Medîne hurmasından yediler. Sonra oradan ayrılarak, yakınlarındaki bir dağa çıkıp
gizlendiler.
Reci’ Suyu
296 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Huzeyl kabîlesinden koyun güden bir kadın da Reci’ suyunun başına gelmişti.
Hurma çekirdeklerini görüp, Medîne hurması yendiğini anladı.
- Buraya Medîne’den gelenler olmuş, diye bağırarak, kabîlesine haber verdi.
Bu sırada Eshâb-ı kirâmdan bu on kişilik seriyyenin yanında bulunan Adel
ve Kare kabîlesinin heyetinden biri, bir bahâne ile yanlarından ayrıldı. Hemen
Lıhyânoğullarına gidip, haber verdi.
Lıhyânoğulları bu haber üzerine harekete geçtiler. Yüzü okçu olmak üzere, iki
yüz kişilik bir kuvveti bu küçük seriyyenin üzerine gönderdiler. Gelen bu müşrik
sürüsü, Hazret-i Âsım bin Sâbit ve arkadaşlarını dağın tepesinde bularak kuşattı. Bu
arada, on sahâbînin ahvâlini, müşriklere haber veren kişi de onlara katıldı.
Eshâb-ı kirâm, o anda aldatıldıklarını anladılar ve harbe karar vererek, kılıçlarını
çektiler. Bunu anlayan müşrikler, onları kandırmaya çalışıp;
- Eğer yanımıza inerseniz, hiç birinizi öldürmeyeceğiz. Kesin söz veriyoruz. Vallahi sizleri öldürmek istemiyoruz. Fakat size karşı Mekkelilerden fidye koparmak
istiyoruz, dediler.
Âsım bin Sâbit, Mersed bin Ebî Mersed ve Hâlid bin Ebî Bükeyr “radıyallahü
anhüm”;
- Müşriklerin sözlerini ve ahidlerini hiç bir zaman kabûl etmeyiz, diyerek bütün
tekliflerini reddettiler. Âsım bin Sâbit hazretleri;
- Hiç bir zaman müşriklerin himâyelerini kabûl etmemeye yemîn ettim. Vallahi
onların himâyelerine ve sözlerine kanarak aşağı inip de teslîm olmam, dedi.
Ellerini açtı;
- Allah’ım! Peygamberini durumumuzdan haberdâr et, diyerek duâ etti. Allahü teâlâ, Hazret-i Âsım’ın duâsını kabûl buyurdu ve Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizi, onlardan haberdâr etti.
Hazret-i Âsım, müşriklere;
- Biz ölmekten korkmayız. Çünkü dînimizde basîretliyiz (ölünce şehîd olur Cennet’e gideriz), buyurdu. Müşriklerin reîsi;
- Ey Âsım! Kendini ve arkadaşlarını zâyi etme, teslîm ol! deyince;
Âsım bin Sâbit, okla karşılık verdi. Ok atarken;
Ben güçlüyüm hiç eksiğim yok.
Yayımın kalın teli gerilmiştir.
Ölüm hak, hayat boş ve geçicidir.
Mukadderâtın hepsi başa gelicidir.
İnsanlar ergeç Allah’a rücû’ edicidir.
Eğer ben sizinle çarpışmazsam;
Anam, (üzüntüsünden) aklını kaybeder.
mısralarını okuyordu.
Âsım’ın sadağında yedi ok vardı. Attığı her ok ile bir müşriki öldürdü. Oku bitince, birçoğunu da mızrağıyla delik deşik etti. Fakat mızrağı da kırıldı. Hemen kılıcını sıyırdı, kınını kırıp attı. (Bu; ölünceye kadar döğüşeceğim, teslîm olmayacağım
mânâsına gelirdi.) Sonra da;
297
- Ey Allah’ım! Ben bugüne kadar senin dînini hıfz ettim. Senden, bugünün
sonunda benim vücûdumu koruyup, hıfzetmeni niyâz ediyorum, diye duâ etti.
Hazret-i Âsım bin Sâbit’in ve diğer sahâbîlerin; “Allahü ekber!” nidâları, dağları inletiyordu. İki yüz kişiye karşı on mücâhid ölesiye çarpışıyor, yanlarına yaklaşanlar, yaptıklarının cezasını görüyorlardı.
Âsım (radıyallahü anh), en sonunda iki ayağından yaralanıp yere düştü. Kâfirler,
ondan çok korktukları için, yere düşünce bile yanına yaklaşamadılar ve uzaktan ok
atarak şehîd ettiler. O gün oradaki on sahâbîden yedisi şehîd, üçü de esir edildi.
Lıhyânoğulları, Sülâfe binti Sa’d’a satmak için, Âsım bin Sâbit’in mübârek başını kesmek istediler. Fakat Allahü teâlâ, Hazret-i Âsım bin Sâbit’in duâsını kabûl
buyurduğundan, bir arı sürüsü gönderdi. Bulut gibi Âsım bin Sâbit’in üzerinde durdular. Müşrikler yanına yaklaşamadı. Sonunda;
- Bırakın, akşam olunca arılar dağılır, biz de başını kesip götürürüz, dediler.
Akşam Allahü teâlâ şiddetli bir yağmur yağdırdı. Derelerden seller aktı ve Âsım
bin Sâbit hazretlerinin mübârek cesedini alıp, bilinmeyen bir yere götürdü. Ne kadar
aradılarsa da bulamadılar. Bunun için müşrikler, Âsım bin Sâbit hazretlerinin hiç bir
yerini kesmeye muvaffak olamadılar.
Arıların, Hazret-i Âsım’ı korudukları hâdisesi zikredildiği zaman, Hazret-i Ömer;
- Allahü teâlâ elbette mü’min kulunu muhâfaza eder. Âsım bin Sâbit, sağlığında
müşriklerden nasıl korundu ise, Allahü teâlâ da ölümünden sonra cesedini muhâfaza
edip, müşriklere dokundurtmadı, buyurdu.
Bunun için Âsım bin Sâbit yâd edilirken; “Arıların koruduğu kimse” diye anılırdı.
Esir edilen üç sahâbî; Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Târık
“radıyallahü anhüm” idi.
Lıhyânoğulları, üçünü de yayların kirişleri ile bağladılar. İçlerinden Abdullah bin
Târık, Mekkeli müşriklere götürülmeye râzı olmadı. Gitmemek için karşı koydu.
- Şehîd edilen arkadaşlarım Cennet’le şereflendiler, diyerek haykırdı.
Ellerinin bağını kopardı, fakat Lıhyânoğulları, taşa tutarak onu da şehîd ettiler.
Hubeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne hazretleri;
- Resûlullah’ın verdiği keşif vazifesini yapmaya belki imkân buluruz, düşüncesi ile sabrettiler.
Lıhyânoğulları, her ikisini de Mekke’ye götürdüler. Bedr ve Uhud savaşlarında
yakınları öldürülen müşrikler, kin ve intikam hırsı ile tutuşuyorlar ve fırsat arıyorlardı. Hazret-i Hubeyb’i, müşriklerden Huceyr bin Ebî İhâb-ı Temîmî, Bedr savaşında
öldürülen kardeşinin; hazret-i Zeyd bin Desinne’yi de, Safvân bin Ümeyye, Bedr
savaşında öldürülen babası Ümeyye bin Halefin intikâmını almak üzere satın aldılar.
Müşriklerin niyeti her ikisini de öldürmekti. Fakat savaş yapmayı yasak saydıkları aylarda bulunduklarından, hapsetmek sûretiyle zamanın geçmesini beklediler.
Ayrı ayrı yerlerde haps ettiler. Her iki sahâbî de bu esâret karşısında büyük bir sabır,
tâkat ve asâlet gösterdiler.
Hazret-i Hubeyb bin Adiy’in hapsedildiği evde bulunan ve âzâdlı bir câriye olan
Mâviye (Bu hanım, daha sonra müslüman olmuştur) şöyle anlatmıştır:
298 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Hubeyb, benim bulunduğum evde bir hücreye hapsedilmişti. Ben, ondan daha
hayırlı bir esir görmedim. Bir gün baktım, elinde ibrik gibi kocaman bir üzüm salkımı vardı. Ondan yiyordu. Her gün böyle üzüm salkımı elinde görülürdü. O mevsimde, hem de Mekke’de üzüm bulmak aslâ mümkün değildi. Allahü teâlâ, ona rızık
veriyordu. Hapsolunduğu hücrede namaz kılar, Kur’ân-ı kerîm okurdu. Okuduğu
Kur’ân-ı kerîmi dinleyen kadınlar ağlaşırlar ve ona acırlardı. Bâzen;
- Bir isteğin var mı? diye sorduğumda;
- Bana tatlı su ver, putlar için kesilen hayvanların etinden getirme, bir de, beni
öldürecekleri zaman önceden haber ver, başka bir şey istemem, derdi.
Öldürüleceği gün kararlaştırılınca, gidip kendisine söyledim. Bunu öğrenince,
en ufak bir değişiklik ve zerre kadar üzüntü eseri göstermedi. O gün yaklaşınca,
ölmeden önce vücut temizliği yapmak istediğini söyledi ve bir ustura istedi. Ben de
çocuğumun eline bir ustura verip gönderdim. Çocuk yanına gidince birden korktum.
- Eyvah! Bu adam, çocuğu ustura ile keser. O nasıl olsa öldürülecek, dedim. Koşup çocuğa baktım. Hubeyb, gönderdiğim usturayı çocuğun elinden alıp, çocuğu
sevmek için dizine oturtmuştu. Ben bu durumu görünce çok korkup, feryâd etmeye
başladım. Durumu anlayınca;
- Bu çocuğu öldüreceğimi mi zannediyorsun? Bizim dînimizde böyle şey yok.
Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şânımızdan değildir, dedi.
Hubeyb bin Adiy’i ve Zeyd bin Desinne’yi öldürmek için müşriklerin kararlaştırdığı gün gelmişti. O gün sabah erkenden zincirlerini çözüp, Mekke dışında Ten’îm
denilen yere götürdüler.
(Ten’îm, Kâbe’ye 5-8 km mesafededir. Buradaki dağın ismi de Ten’îm Dağıdır.)
Mekke halkı ve müşriklerin ileri gelenleri, bunların îdâmını seyretmek üzere toplanmıştı. Etrafta büyük bir kalabalık vardı.
Müşrikler, esirleri îdâm edecekleri yerde iki darağacı kurmuşlardı. Hazret-i
Hubeyb’i darağacına kaldırıp bağlamak istedikleri sırada;
- Beni bırakınız, iki rekat namaz kılayım, dedi Bıraktılar;
- Kıl orada, dediler.
Hubeyb hemen namaza durup, huşû ile iki rekat namaz kıldı. Toplanan müşrikler,
kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra;
- Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız,
namazı uzatırdım ve daha çok kılardım, dedi.
Böyle îdâm edilirken iki rekat namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep
olan Hazret-i Hubeyb bin Adiy’dir.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, onun îdâm edilirken iki rekat namaz kıldığını işitince, bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.
Hazret-i Hubeyb’i, namazını kıldıktan sonra darağacına kaldırarak bağladılar.
Yüzünü, kıbleden Medîne’ye doğru çevirdiler. Sonra;
- Haydi dîninden dön! Seni serbest bırakalım, dediler.
Şöyle cevap verdi:
- Vallahi dönmem! Bütün dünyâ benim olsa, bana verilse, yine İslâmiyet’ten
dönmem! Bu cevâbı alan müşrikler;
299
- Şimdi senin yerine Muhammed’in olmasını, onun öldürülmesini ister misin?
Evet dersen, kurtulur, evinde rahat rahat oturursun! dediler.
Hubeyb;
- Ben, Muhammed aleyhisselâmın ayağına bir dikenin batmasına bile asla
râzı olmam! dedi.
Müşrikler alay edip, gülüşerek;
- Ey Hubeyb! İslâm dîninden dön! Eğer dönmezsen, seni muhakkak öldüreceğiz!
dediler. Hubeyb;
- Allahü teâlâ yolunda olduktan sonra, benim için öldürülmenin hiç ehemmiyeti yoktur, diye karşılık verdi.
Bundan sonra Hubeyb “radıyallahü anh”;
- Allah’ım! Şuracıkta düşman yüzünden başka yüz görmüyorum. Allah’ım!
Benden, Resûlüne selâm ulaştır. Bize yapılan bu işi Resûlüne bildir! diyerek duâ
etti ve;
- Esselâmü aleyke yâ Resûlallah, dedi.
Hazret-i Hubeyb bu duâyı yaptığı sırada, Sevgili Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmla
oturuyordu. Zeyd bin Hârise şöyle anlatmıştır:
Bir gün Resûlullah, Eshâbıyla oturur iken;
- Ve aleyhisselâm, dedi.
Eshâb-ı kirâm;
- Yâ Resûlallah! Bu kimin selâmına karşılıktır, dediler.
- Kardeşimiz Hubeyb’in selâmına karşılık. Cebrâil “aleyhisselâm” Hubeyb’in
selâmını bana ulaştırdı, buyurdu.
Hazret-i Hubeyb’in etrafında toplanan Kureyş müşrikleri;
- İşte, babalarınızı öldüren bu adamdır, diyerek gençleri üzerine mızraklarıyla
saldırttılar ve mübârek vücûdunu yaralamaya başladılar.
Bu sırada, Hubeyb’in yüzü Kâbe’ye doğru döndü. Müşrikler, Medîne’ye doğru
döndürdüler. Hazret-i Hubeyb;
- Allah’ım! Eğer ben senin katında makbûl bir kul isem, yüzümü kıbleye
çevir, diyerek duâ etti.
Yüzü yine kıbleye döndü. Müşriklerden hiç biri, onun yüzünü Kâbe’den başka
bir tarafa çeviremedi.
Bu esnâda Hubeyb, darağacı üzerinde, düşman arasında garip bir hâlde şehîd
edilmekte olduğunu dile getiren bir şiir söyledi.
Müşrikler, ellerindeki mızrakları vücûduna saplayarak, işkence yapmaya başlayınca;
- Vallahi ben müslüman olarak öldürülecek olduktan sonra, vurulup, hangi
yanım üstüne düşersem düşeyim gam yemem! Bunların hepsi Allahü teâlânın
yolundadır, dedi.
Hazret-i Hubeyb, bundan sonra müşriklere şöyle bedduâ etti:
- Allah’ım! Kureyş müşriklerinin hepsini mahvet! Topluluklarını dağıt! Birer birer canlarını al, onları sağ bırakma!
Müşrikler bu bedduâyı duyunca çok korkup, bir kısmı oradan kaçıp uzaklaştı-
300 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
lar. Kalanlardan bir kısmı mızraklarını peşpeşe saplamaya başladılar, içlerinden biri
göğsüne mızrağı sapladı, mızrak sırtından çıktı. Hubeyb, vücûdundan kanlar fışkırırken ve darağacında sallanarak son nefesini verirken; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve
eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” diyerek şehîd oldu.
Hubeyb bin Adiy’in “radıyallahü anh” cenâzesi, kırk gün darağacında asılı kaldı. Bedeni çürüyüp kokmadı. Hep taze kan aktı. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü
aleyhi ve sellem”, onun cenazesini getirmek üzere Eshâb-ı kirâmdan Zübeyr bin
Avvâm ve Mikdâd bin Esved hazretlerini gönderdi. Gece, gizlice Mekke’ye girdiler.
Hubeyb’i asıldığı darağacından indirip, deveye yükleyerek Medîne’ye doğru yola
çıktılar.
Durumu öğrenen müşrikler, büyük bir kalabalık hâlinde üzerlerine yürüdüler. Her
iki sahâbî kendilerini savunmak için, cenazeyi yere koydular. Biraz sonra cenazeyi
bıraktıkları yerin yarılarak cesedi içeri alıp, kapandığını gördüler ve Medîne’nin yolunu tuttular.
Hazret-i Zeyd bin Desinne’yi de diktikleri ağaca bağladılar. Dîninden döndürmek
için zorladılar. Fakat Zeyd’in îmânını kuvvetlendirmekten başka bir şey elde edemediler. Bunun üzerine Zeyd’i ok yağmuruna tuttular. Sonunda Safvân bin Ümeyye’nin
âzâdlı kölesi Nistâs tarafından şehîd edildi.
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallah.
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallah.
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallah.
Cemâlinle ferah-nâk et ki, yandım yâ Resûlallah.
Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen.
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen.
Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen.
Cemâlinle ferah-nâk et ki, yandım yâ Resûlallah.
Gül açmaz, çağlayan akmaz, İlâhî nûrun olmazsa.
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa.
Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mestûrun olmazsa.
Cemâlinle ferah-nâk et ki, yandım yâ Resûlallah.
Yaman Dede
Bi’r-i Maûne vak’ası
Yine aynı yılın Safer ayında, Arabistan’ın Necd bölgesinde Âmiroğullarının reîsi
Ebû Berâ Âmir bin Mâlik, Medîne’ye geldi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizi ziyâret etti. Peygamber Efendimiz de, ona İslâmiyet’i anlatıp,
müslüman olmasını tavsiye etti.
Ebû Berâ müslüman olmadı, fakat İslâm’ın, güzel ve şerefli bir din olduğunu
bildirdi. Ayrıca, Necd’de İslâm’ın yayılması için, Eshâb-ı kirâmdan bir kaç kişiyi
oraya göndermesini istedi.
301
Sevgili Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm”;
- Göndereceğim kimseler hakkında, Necd halkından emin değilim! buyurdular.
Âmir;
- Onları ben himâyeme alırım, o zaman onlara kimse zarar veremez, dedi.
Âlemlerin efendisi, bu kesin taahhüdü kabûl buyurup, Eshâb-ı Soffa’dan yetmiş
kişilik bir heyet hazırladı.
Bunlar, geceleri Kur’ân-ı kerîm okurlardı. Hepsi hâfız-ı Kur’ân idi. Onlara Eshâb-ı
kurrâ denirdi. Bir kaçının isimleri şunlardır: Âmir bin Fehr, Amr ibni Zamrî, Atıyye bin
Abdullah, Enes bin Muaviye, Hakim bin Keysân, Hâris bin Samme, Ka’b bin Zeyd,
Mâlik bin Sâbit, Münzir bin Amr, Râfi’ bin Mezil, Sâid bin Huzâm, Selim bin Milhân,
Süheyl bin Âmir, Tufeyl bin Es’ad, Urve tebni Salt “radıyallahü teâlâ anhüm” idi.
Resûlullah’ın emirleri ile Münzir bin Amr hazretlerinin kumandasında yola
çıktılar. Resûlullah birer de mektup yazdırıp Benî Âmr ve Benî Necd’in reîslerine
gönderdi.
Kendi kabîlesinin İslâmiyet’le şereflenmesini isteyen Ebû Berâ, Eshâb-ı Soffa’dan
önce yola çıkıp, kabîlesine gelerek heyeti himâyesine aldığını, onlara hiç kimsenin
dokunmamasını tenbih etti.
Yeğeni Âmir bin Tufeyl’den başka herkes, onlara dokunmamayı kabûl etti. Ebû
Berâ’nın yeğeni Âmir bin Tufeyl, üç kabîlenin adamlarını silâhlandırarak başlarına
Bi’r-i Maûne Vak’ası
302 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
geçti ve Bi’r-i Maûne’ye gelen Eshâb-ı kirâmı kuşattı. Dört tarafı sarılan sahâbîler,
kılıçlarına sarılıp hepsi, kanlarının son damlasına kadar kahramanca savaştılar.
İçlerinden ikisi hariç hepsi şehâdet şerbetini içti. Hazret-i Amr bin Ümeyye’yi esîr
aldılar. Hazret-i Ka’b bin Zeyd’i de ölü sanıp bırakmışlardı.
Şehîd olan bu mübârek Eshâbın son sözleri;
- Yâ Rabbî! Şu anda Resûlullah’a durumumuzu haber verecek senden başkası yoktur. O’na selâmımızı bildir! dediler.
O anda Cebrâil aleyhisselâm son derece üzgün bir hâlde, Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimize gelip, selâmlarını ulaştırdı ve;
- Onlar, Allahü teâlâya kavuştular. Allahü teâlâ onlardan râzı oldu, onlar da
Allahü teâlâdan râzı oldu, dedi.
Sevgili Peygamberimiz de;
- Ve aleyhimüsselâm, diye cevap verdikten sonra, çok üzüntülü olarak Eshâb-ı
kirâma döndüler;
- Kardeşleriniz, müşriklerle karşılaştılar. Müşrikler, onları kesip biçtiler,
mızraklarla delik deşik ettiler, buyurarak durumu haber verdiler.
Bu hâdisede düşmanla çarpışırken, Âmir bin Füheyre hazretlerinin sırtına, Cebbâr
adlı biri mızrağını saplamıştı. O anda Hazret-i Âmir;
- Vallahi, Cennet’i kazandım! demiş, Cebbâr’ın ve diğer müşriklerin gözleri
önünde gökyüzüne doğru çekilmişti.
Bu hâle herkes hayret etmiş, fakat içlerinden sâdece onu şehîd eden Cebbâr müslüman olmuştu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Reci’ ve Bi’r-i Maûne
hâdiselerine çok üzüldüler. Bu elim hâdiseyi yapan kabîlelere, belâ için bir ay her
namazdan sonra duâ ettiler. Allahü teâlâ, Resûlünün duâsını kabûl buyurdu. O
kabîlelere müthiş bir kuraklık ve kıtlık verdi. Sonra bulaşıcı bir hastalıkla yedi yüz
kişi öldü.
Sen âlemlere tabîb, ben kalbi gâyet hasta,
Şifâ bulmak ümidi ile onu sana getirdim.
Sırtımda günâh dağı ve yüzüm saman gibi
Ümidliyim buraya zevâl için getirdim.
Âlemlerin serveri, sana âşık hayranım;
Senin ayrılığından gece gündüz ağlarım.
Senin büyük rahmetin âb-ı hayât, ben susuz;
Bir damlası olmazsa ölürüm, cân veririm.
Akıl onu övmekte çok sıkıntıya düştü
Maazallah mümkün mü, o bu kadar anlıyor.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
303
BENÎ NÂDİR GAZÂSI
Amr bin Ümeyye “radıyallahü anh” Maûne’de esir iken bağdan kurtulup Medîne’ye dönerken yolda Benî Amir’den iki müşrike rast geldi. O iki kâfiri katl etti. Bu
ikisi Resûlullah’ın emânına girmişlerdi. Amr’ın bundan haberi yoktu. Medîne’ye
geldi. Durumu Resûlullah’a arz etti. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Amr’ın hatâ ettiğini ve diyetlerini mirasçılarına vermesini emretti.
Benî Amir ile Benî Nadîr yahudi kabilesi arasında dostluk vardı. Benî Nadîr yahudileri o zamana kadar komşuluk hakkına riayet ederlerdi. Dolayısıyla bu diyet için
Benî Nadîr kabilesinin aracılığına ihtiyaç hasıl oldu.
Uhud gazâsından sonra hicretin dördüncü senesi, Rebî’ul-evvel ayında Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz sahabe-i kirâmdan; Ebû Bekr, Ömer, Ali,
Zübeyr, Talha, Sa’d bin Mu’az ve Üseyd bin Hudayr “radıyallahü anhüm” hazretlerini alarak Benî Nadir’e vardılar. Durumu bildirdiler.
Onlar da o iki kâfirin diyetine yardım için hazır olduklarını bildirip,
- Biraz bekleyin yemek hazırlayalım, dediler.
Resûl aleyhisselâm o sırada durdukları evin duvarına sırtını vermiş, Eshâb da
cem olup etrafında oturmuşlardı. O esnada, Huyey bin Ahtab yahudisi,
- Ey yahudiler! Asla Muhammed’i böyle tenhada bulma fırsatı ele geçmez. Biriniz
bu evin bacasına çıksın. Oradan bir taşı onun başına vursun, ondan kurtulalım, dedi.
Amr ibni Cehâş yahudisi,
- Ben bu işi yaparım, dedi.
Selâm ibni Müşkem, bunları ne kadar bundan men etti ise de fayda vermedi.
- Bu işten vazgeçin. Onu bundan haberdar ederler. Bu iş ahdimizin bozulmasına
sebeb olur. Bundan çok kötü şeyler olabilir, dedi.
Benî Nadîr yahudileri onu dinlemediler.
O anda Cebrâil aleyhisselâm gelip bu durumu Resûlullah Efendimize haber verdi. Peygamber Efendimiz, Eshâba bir şey demeyip, bir iş için gider gibi o meclisten
kalkıp Medîne’ye gitti. Suikast netîcesiz kaldı.
Bunun üzerine Âlemlerin efendisi, andlaşmayı bozan bu yahudi kabîlesine, Muhammed bin Mesleme’yi gönderdi ve;
- Nâdiroğulları yahudilerine git! Onlara Resûlullah beni size; yurdumdan
çıkıp gidiniz! Burada benimle birlikte oturmayınız! Siz, bana bir suikast planı
kurdunuz. Size on gün süre tanıyorum. Bu müddetten sonra buralarda sizden
kim görülürse boynu vurulacak, emrini bildirmek üzere gönderdi de! buyurdu.
Muhammed bin Mesleme hazretleri bu emri bildirince, korkularından yol hazırlığına başladılar. Fakat münâfıkların başı Abdullah bin Übey, onlara;
- Sakın kalenizden çıkmayınız. Mallarınızı ve yurdunuzu terkedip gitmeyiniz.
Adamlarımdan iki bin kişi ile size yardıma geliyoruz, diyerek haber gönderdi.
Onlar da buna inanıp savaşa hazırlandılar.
Bunu haber alan Kâinatın sultânı Efendimiz, Eshâb-ı kirâmıyla, Medîne’ye dört
km. uzaklıkta bulunan Nâdiroğulları kalesine yürüdüler.
304 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Benî Nadîr Gazâsı
305
Medîne’de İbni Ümmü Mektûm Hazretleri vekil bırakılmıştı.
Sancağı Hazret-i Ali taşıyordu. Kale kuşatılıp, muhâsara başladı. Daha önce
Eshâb-ı kirâma meydan okuyan yahudiler, kaleden çıkmaya cesaret edemediler.
Münâfıkların yardımı da ulaşmadı. Eshâb-ı kirâm, kaleyi kontrol altına alıp kuş
uçurtmuyordu. Yirmi günden ziyâde süren muhâsara sonunda, yahudiler teslîm bayrağını çektiler.
Bütün silâhlarını, altın ve gümüşlerini müslümanlara terk ederek bir kısmı
Şam’a, bir kısmı da Hayber’e sürüldü. Böylece Medîne’de yahudilerden sâdece
Kureyzâoğulları kaldı.
Fâtıma binti Esed’in vefâtı
Hazret-i Ali’nin “kerremallahü veche” annesi Fâtıma binti Esed de “radıyallahü
anha” bu yılda vefât etti. Buna, Sevgili Peygamberimiz çok üzülüp;
- Bugün annem vefât etti! buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz, dedesi Abdülmuttalib’in vefâtından sonra, amcası Ebû
Talib’in yanında kalmıştı. Ebû Talib’in hanımı Fâtıma binti Esed, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize çok iyi muamele etmiş, Peygamberliğini bildirdiğinde ise hemen müslüman olmakla şereflenmişti. Bu sebeple Kâinâtın sultânı,
onu anne yerinde tutar, çok hürmet gösterirdi.
Vefât edince ona olan merhametinden, üzerindeki mübârek gömleğini çıkarıp kefen olarak sarılmasını emretti. Cenâze namazını kıldırdıktan sonra, yetmiş bin meleğin namazda hazır olduğunu bildirdi. Kabre kadar gidip içine indiler. Kabir hayâtının
rahat ve hoş olması için, kabrin köşelerine doğru genişletir gibi işâret yaptıktan sonra kabre uzandılar. Kabirden çıktığında, mübârek gözleri yaşla dolmuş ve mübârek
gözyaşları kabre dökülmüştü.
Aman yâ Rabbî! Bu ne merhametti?...
Ve bu ne kadar tâlihli bir hanımefendi idi? ...
Hazret-i Ömer dahî dayanamamış;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Hiç bir kimseye yapmadığınızı, bu hanıma yaptınız! diye suâl edince, vefâlıların en vefâlısı olan Sevgili Peygamberimiz;
- Ebû Tâlib’den sonra bu hanımcağız kadar bana iyiliği dokunan bir kimse
olmamıştır. O benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken en önce benim
karnımı doyururdu. Kendi çocuklarının üstleri başları tozlu topraklı dururken, o, en önce benim saçımı tarar ve gül yağları ile yağlardı.
O, benim annemdi! Ona, Cennet elbiselerinden giydirilmesi için, gömleğimi
kefen olarak giydirdim. Kabir hayâtının kendisine mülâyim ve kolay gelmesi için kabirde yanına uzandım. Cebrâil, Allahü teâlâ tarafından; “Bu hanım
Cennetliktir” diyerek bana haber verdi, buyurdular.
Bundan sonra Fâtıma binti Esed vâlidemiz için, şöyle duâ ettiler:
- Allahü teâlâ seni mağfiret etsin, bağışlasın, seni mükâfatlandırsın. Ey annem! Allahü teâlâ sana rahmet eylesin. Kendin aç iken beni doyurdun. Kendin
giymez, bana giydirir, yemez, bana yedirirdin. Dirilten de, öldüren de Allahü
teâlâdır. O dâimâ diridir. O ölmez.
306 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Allah’ım! Annem Fâtıma binti Esed’i affeyle, bağışla! Ona hüccetini bildir.
Kabrini genişlet. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Ben peygamberin ve geçmiş peygamberlerin hakkı için, bu duâmı kabûl buyur.
Hicrî dördüncü sene vukû bulan diğer önemli hâdiseler
Hazret-i Osman’ın, Hazret-i Rukayye’den olma altı yaşındaki oğlu Abdullah,
vefât etti. Âlemlerin efendisi, torununun namazını kıldırdı ve bizzât kabre koydu.
Çok üzülmüşlerdi, mübârek gözyaşları kabre döküldü. Mezâr taşını, mübârek elleriyle diktiler ve;
- Allahü teâlâ, kullarından merhametli ve yufka yürekli olanlara rahmet
eder, buyurdular.
Küçük Bedir Gazâsı
Bu gazâya, Bedr-i Mev’üd ve Bedr-i Sugrâ da denir.
Ebû Süfyân, Uhud’dan dönerken,
- Gelecek sene, Bedir’de tekrar cenk edelim, dediğinde, Hazret-i Fâruk-ı a’zam
radıyallahü anh Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin işareti ile,
- Öyle olsun! cevabı vermişti.
Ebû Süfyân asker toplayıp Kureyşi cenk ve savaşa teşvik ederdi. Ama kalben
istemezdi. Ama halk sözünde durmadı demesinler diye halka ön ayak olurdu.
O sırada Nâîm ibni Mes’ud Eşcâî Mekke’ye gelmişti. İslâm askerinin cenge hazır
olduklarını kuvvet ve şevketlerini beyan etti. Ebû Süfyân,
- Eğer Medîne’ye varıp Muhammedi ve Eshâbını, cenge çıkmaktan vazgeçirir
isen, sana üç yaşında yirmi deve vereceğim. Süheyl ibni Amr, bu va’dime kefil olsun, dedi.
Nâîm râzı oldu. Medîne’ye gelip küffâr askerinin çokluğunu bildirdi. Eshâbın bir
kısmı tereddütte kaldı. Amma Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü anhüma” huzura varıp
Medîne’den çıkmağı teklif ettiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz mesrur oldu.
- Nefsim kudreti elinde olan Allah hakkı için elbette cenge çıkarım, buyurdu.
Abdullah bin Revâha’yı Medîne’de vekil bırakıp, Sancağı, hazret-i Ali’ye verdiler.
O sırada, Mekkeli müşrikler, Ebû Süfyân kumandasında iki bin askerle, İslâm’ın
yayılmasını önlemek için Bedr’e hareket etti.
Âlemlerin efendisi, bin beş yüz kahraman Eshâbıyla, onlardan önce Bedr’e geldiler.
Mücâhidlerin kendilerinden önce Bedr’e geldiğini öğrenen müşriklerin kalblerine
korku düştü. Ancak Merrüzzahrân’a kadar ilerleyebildiler. Kahraman İslâm askeri ile
karşılaşmaya cesaret edemediler. Kalblerine korku düşüp, o seneki kıtlığı da bahane
edip Mekke’ye geri döndüler. Mekke halkı onlarla alay edip maskaralağa aldılar.
Ehl-i islâmın iki atı vardı. Fakat ticaret malları çoktu. Bedr’de bunları çok para ile
sattılar. Zilkâdenin ortası idi. Çok para kazandılar. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimiz, şanlı Eshâbıyla, müşrikleri sekiz gün Bedr’de beklediler. Sonra sürur ve izzet ile Medîne’ye hareket ettiler.
307
Küçük Bedr Gazâsı
308 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Müreysî gazâsı
Bu gazâya, Benî Mustalak gazvesi de denir. Müreysî, Huzâa kabilesinin Kudeyd’deki su kuyularının ve bu kuyuyu korumak için yapılmış tabyanın ismidir. Burası aynı zamanda Benî Huzâa kabilesinin ileri karakoludur.
Hicretin beşinci senesinde, Mustalakoğullarının reîsi Hâris bin Ebî Dırâr, Peygamber Efendimizle çarpışmak için pek çok adam toplamıştı. Onları silâhlandırarak,
Medîne üzerine yürüyecekti.
Bu haber, Sevgili Peygamberimize ulaşınca, hemen yedi yüz kişilik bir birlik ile
Mustalakoğullarına karşı sefere çıkıldı. Müreysî kuyusu başında karargâh kuruldu,
önce Mustalakoğulları İslâm’a dâvet edildi. Kabûl etmeyerek, ok atıp savaşı başlattılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin;
- Hep birlikte aniden hücûma geçiniz, emrini yerine getiren Eshâb-ı kirâm,
Mustalakoğullarından on kişiyi öldürdü. Kabîle reîsi kaçarak canını kurtarmış, fakat
kızı Berre ve kabîlesinden 600 kişi esir düşmüştü. Ganîmetler paylaştırıldı.
Berre, Peygamber Efendimizin huzûruna çıkıp;
- Hissesine düştüğüm sahibimle, dokuz altın karşılığında hürriyete kavuşmam
için anlaştım. Bana yardım ediniz! dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, merhamet buyurarak, onun
bu arzusunu yerine getirip satın aldı. Sonra âzâd edip, hürriyetine kavuşturdu.
Sevgili Peygamberimizin, İslâm’ı tebliği ile müslüman oldu. Onun müslüman olmasına son derece sevinen Âlemlerin efendisi, mükâfat olarak nikâhıyla şereflendirdi.
Bunu gören Eshâb-ı kirâmın hepsi de;
- Biz, Resûlullah’ın ailesi olan annemizin, akrabâsını hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ ederiz, dediler ve esirlerini âzâd ettiler.
Bu nikâh yüzlerce esirin âzâd olmasına sebep oldu.
Sevgili Peygamberimiz, mübârek zevcesinin Berre İsmini, Cüveyriyye “radıyallahü anha” olarak değiştirdi. Hazret-i Cüveyriyye vâlidemiz için, Hazret-i Âişe
vâlidemiz;
- Ben, Cüveyriyye’den daha hayırlı, daha bereketli bir kadın görmedim, derdi.
İslâm ordusu zaferle, nûrlu Medîne’nin yolunu tutarken, etraftaki müşrik
kabîlelerinin gözleri korkmuş, müslümanlara saldırmaya cesaret etmenin ne kadar
tehlikeli olduğunu anlamışlardı.
Müreysî Gazâsının yapıldığı yer
309
O’nu hulkuyla övmek, boşuna uğraşmaktır.
O’nu sözle anlatmak bundan da zor geliyor.
Affedici ve kerim ve o kadar cömerttir.
Sudan inci, taştan cevher, dikenden gül geliyor.
Güneş nûr saçıyorsa, onun nûrlarındandır,
Güldeki ter damlası gül yüzünden geliyor.
Onu vasfetmek bundan daha yüksektir amma,
Daha yüksek söylersem, ağyâr inkâr ediyor.
Âlemi bir zerreye sığdırmak mümkün olur,
O’nu sözle anlatmak bundan da zor geliyor.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
Müreysî Gazâsı
310 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
HENDEK GAZÂSI
Buna Ahzâb gazâsı da denir. Ahzâb, hizb kelimesinin çoğuludur. Hizb; taife,
grup, kısım demektir. Bu gazâda Resûlullah Efendimizle “sallallahü aleyhi ve sellem” ile muharebe etmek için birkaç taife birleştiklerinden Ahzâb gazâsı denilmiştir.
Hicretin beşinci yılı idi. Medîne-i münevvereden sürülen fitne ve fesat kaynağı yahudi Nâdiroğulları, gruplara ayrılmış, bir kısmı Şam’a, bir kısmı da Hayber”e
gitmişlerdi. Fakat İslâm’a ve Peygamber Efendimize olan kin ve intikam duyguları
kalblerini bürümüştü. Reisleri Huyey bin Ahtab, kavminin ileri gelenlerinden yanına
topladığı yirmi adamı ile Mekke’ye gitti. Ebû Süfyân ile görüşüp, Sevgili Peygamberimizin mübârek vücûdunu ortadan kaldırmak üzere anlaşmaya oturdular.
- Bu işi bitirinceye kadar hiç ayrılmadan yanınızda bulunacağız! dediler.
Ebû Süfyân;
- Bizim düşmanımıza düşman olanlar, bizim katımızda makbûldür. Fakat size
güvenebilmemiz için, putlarımıza tapmanız lazım. Ancak bundan sonra samîmi olduğunuzu kabûl edip, emin olabiliriz, dedi.
Gayelerine kavuşmak için dinlerini dahî veren hâin yahudiler, putların önünde
yerlere kapandılar... Kitaplı kâfir iken, kitapsız oldular. Sevgili Peygamberimizi ortadan kaldırmak ve dîn-i İslâm’ı yıkmak için yemîn ettiler.
Müşrikler, derhâl savaş hazırlığına başladılar. Komşu müşrik kabîlelere de adamlar gönderdiler. Yahudiler de çeşitli kabîleleri iknâ etmek için harekete geçtiler. Bâzı
kabîlelere para ve hurma va’d ederek silâhlandırdılar. Müşrikler, Mekke civarından
dört bin kişilik büyük bir kuvvet çıkarmıştı.
Ebû Süfyân, Dâr-ün-Nedve’de sancak bağlayıp, Osman bin Talha’ya verdi. Orduda üç yüz at, bol sayıda silâh ve bin beş yüz deve vardı.
Dört bin kişilik müşrik ordusu, Merrüzzahrân’a geldiklerinde; Süleymoğulları,
Fezâreoğulları, Gatfânlılar, Mürreoğulları, Esedoğulları gibi pek çok kabîleler, altı
bin kişilik yardımla müşrik ordusunun sayısını on bine çıkarmıştı. Bu, o zamana
göre pek büyük bir kuvvet idi.
Öteden beri Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ile dost geçinen Huzâa kabîlesi, derhâl Medîne’ye haber uçurmuş, on günlük yolu dört günde
alan bir süvâri, Peygamber Efendimize, müşriklerin durumunu teferruatıyla haber
vermişti.
İşlerini, Eshâb-ı kirâmla istişare ederek yapan Sevgili Peygamberimiz, sahâbîlerini
toplayıp, durumu müzâkere ettiler. Savaşın, nerede ve nasıl yapılması husûsunda, her
sahâbî teklifini bildirdi. Bu heyet içinde bulunan Selmân-ı Fârisî hazretleri söz alıp;
- Yâ Resûlallah! Bizde bir harb usûlü vardır. Düşmanın, baskın yapma ihtimâlinden
korktuğumuz zaman, etrafımıza hendek kazarak savunma yapardık, dedi.
Bu usûl, Peygamber Efendimiz ve Eshâb-ı kirâmın hoşuna gitti ve bu şekilde
düşmanla çarpışmağa karar verildi.
311
Peygamber Efendimiz derhâl, Eshâbından bâzılarını alıp, hendeğin nereye kazılması lâzım geldiğini keşfettiler. Medîne’nin güney tarafı bahçelik olup, sık ağaçlarla kaplı idi. Müşriklerin buradan toplu hücûma geçmeleri ihtimâli zayıftı. Sonra
buranın müdâfâasını az bir kuvvet başarabilirdi. Doğuda ise andlaşma yapılan Benî
Kureyzâ adlı yahudi kabîlesi bulunuyordu.
Bu sebeple müşrikler, ancak kuzey ve kuzeybatı taraftaki açık araziden hücûma
kalkabilirlerdi. Bu taraflardan hendek kazılacak yerler tesbit edildi.
Eshâb-ı kirâmın herbirine üç metre kadar yer düşüyordu. Herkes hissesine düşen yeri iki adam boyunda (3,5 metre kadar) kazacak, hendek sür’atle koşan bir
atın atlayamayacağı kadar geniş olacaktı. Zaman azdı. Düşman, Mekke’den çıkmış,
Medîne’ye doğru yürümüştü. Hendeğin en kısa zamanda kazılması lâzımdı.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” başta bizzat kendisi olmak
üzere, kahraman eshâbıyla “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek ilk kazmayı vurdular. Herkes, bütün gayretiyle bir an önce hendeği kazmaya çalışıyordu. Hattâ buna
çocuklar bile iştirâk ediyorlardı.
Resûlullah Efendimize, Zübâb tepesi üzerinde bir Türk çadırı hazırlandı.
121 Hendekten çıkarılan topraklar zenbillerle bu tepenin etrafına dökülüyor, gelirken de düşmana atmak için Sel dağından taşlar çekiliyordu. Zenbil bulamayanlar, eteklerinde
toprak taşıyordu.
Sevgili Peygamberimiz de yoruluncaya kadar çalışıyordu. Bu hâli gören Eshâb-ı
kirâm, gayrete geliyor ve;
- Canımız sâna fedâ olsun yâ Resûlallah. Bizim çalışmamız yeter. Sen çalışma,
istirahat buyur, demelerine rağmen;
- Ben de çalışarak kazandığınız sevaba ortak olmak istiyorum, buyurarak
cevap veriyorlardı.
O günlerde hava çok soğuktu. Ayrıca o sene kuraklık yüzünden kıtlık hüküm
sürüyordu. Yiyecek bulmak da hayli güçtü. Âlemlerin efendisi dâhil olmak üzere,
bütün Eshâb-ı kirâm müthiş bir açlık içinde bulunuyorlardı. Kendilerini güçlü hissetmeleri için, açlıktan karınlarına taş bağlıyorlar, midelerini sıkıştırarak yemek
ihtiyâcını gidermeye çalışıyorlardı.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve
sellem”, kendi açlığını düşünmüyor, Eshâbının bu soğukta aç olarak çalışmasına ve
çektiği zahmetlere çok üzülüyor, onlara acıyor ve;
- Allah’ım! Âhiret hayâtından başka (istenecek) bir hayat yoktur. Yâ Rabbî!
Ensâr ile Muhâcirleri mağfiret eyle! diyerek duâ buyuruyorlardı. Onlar da canlarından çok sevdikleri Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize;
- Hayâtımızın sonuna kadar Allahü teâlânın yolunda, dîn-i İslâm’ı yaymak için
Resûlullah Efendimize tâbi olduk, diyerek cevap veriyorlardı.
Bu karşılıklı muhabbet; açlık, susuzluk gibi nice meşakkatleri kökünden söküp
götürüyordu.
121 İbni Sa’d, Tabakât, II, 83; Taberî, Târih, III, 45, 51.
312 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Bir şimşek çaktı
Hendek kazmak, her gün sabah erkenden başlıyor, akşama kadar sürüyordu. Bir
gün kazı esnasında, Ali bin Hakem hazretleri ayağından yaralandı. Ata bindirerek
Peygamber Efendimizin huzûruna getirdiler. Âlemlerin efendisi;
- Bismillâhirrahmânirrahîm, diyerek onun ayağını sığadı.
Efendimizin bir mûcizesi olarak, bir anda ayağının kanı durdu ve ağrısı kesildi.
Hendek kazmaya devam ediliyordu. Eshâb bir ara çok sert bir yerle karşılaştılar.
Kazmak mümkün olmuyordu. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize gelip, durumu bildirdiler. Teşrîf buyurarak hendeğe indiler. Bir kapla su istediler.
Bir yudum alıp, tekrar kaba boşalttılar. Sonra suyu sert yere serptiler. Balyozu alıp, o
yeri bir vuruşta kum gibi dağıttılar. Orası kolayca kazılır olmuştu.
Bu vuruş esnasında, Sevgili Peygamberimizin mübârek karnı açılınca, oradakiler,
Efendimizin açlıktan mübârek midesi üzerine taş bağladığını gördüler. Resûlullah
Efendimizin bu hâlini gören Câbir bin Abdullah hazretleri, huzûra varıp;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! İzin verirseniz eve kadar bir gidip
geleyim, diyerek müsâade istedi.
İzin aldıktan sonrasını Hazret-i Câbir şöyle anlattı:
İzin verilince eve gelip hanımıma;
- Resûl aleyhisselâmda öyle bir açlık hâli gördüm ki, dayanılır gibi değil. Evde
yiyecek bir şeyler var mı? diye sordum. O da;
- Şu oğlaktan ve bir kaç avuç arpadan başka bir şey yoktur, dedi.
Hemen oğlağı kestim, zevcem de arpayı el değirmeninde öğütüp un hâline getirdi.
Sonra onu hamur yaptı. Eti çömleğe koyup, tandırda pişirmeğe başladı. Resûlullah’ın
yanına dönerken, hanımım yemeğin az olması sebebiyle mahcûb olmayalım diye
sıkı tenbîh etdi. Bundan sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
yanına vardım ve;
- Yâ Resûlallah! Çok az bir yemeğim var. Yanınıza bir iki kişi alıp bize yemeğe
buyurun! dedim.
Sonra Resûlullah Efendimiz bana,
- Hanımına söyle, ben gelinceye kadar tandırdan ne et çömleğini ne de ekmeği çıkarsın, buyurdu. Sonra mücâhidlere dönüp;
- Ey Hendek halkı! Câbir bize ziyâfet hâzırlamış, bizi yemeğe dâvet ediyor.
Yemeği, hem bol hem de güzeldir. Kalkınız! Câbir’in ziyâfetine gideceğiz! buyurdu.
Bu emir üzerine Eshâb-ı kirâm toplanarak Peygamber Efendimizin arkasından
yürümeğe başladılar. Ben hemen eve dönüp olanları hanımıma anlattım ve;
- Şimdi ne yaparız? deyince, bana;
- Resûl aleyhisselâm, yemeğin ne kadar olduğunu sormadı mı? dedi.
- Sordu ve söyledim, dedim. Hanımım;
- Eshâb-ı kirâmı sen mi, yoksa Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz mi dâvet etti? dedi.
- Resûlullah dâvet etti, deyince;
- Resûl aleyhisselâm daha iyi bilir, diyerek beni tesellî eyledi.
Biraz sonra, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin nûrlu cemâli
313
kapımızda göründü. Kalabalık olan sahâbîlere;
- Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz, buyurdular...
Sahâbî kardeşlerim, onar kişilik gruplar hâlinde oturdular. Nebiyy-i muhterem
Efendimiz, ekmeğin ve etin bereketlenmesi için duâ buyurdu. Sonra, çömleği tandırdan çıkarmadan kepçe ile içindekileri, aldığı ekmeklerin üzerine koyarak, Eshâbına
ikrâm ettiler. Bütün Eshâb doyuncaya kadar, böyle devam ettiler. Yemin ederim ki,
Resûlullah Efendimizin bir mucizesi olarak yemek yiyen bin kişiden çok olduğu
hâlde, ekmek ve et aynen duruyordu. Biz de yedikten sonra komşularımıza dağıttık.”
Selmân-ı Fârisî hazretleri çok iyi hendek kazardı. Tek başına on kişinin yaptığı işi
yapardı. O da arkadaşları ile kendisine ayrılan yeri kazarlarken, çok sert ve büyük,
beyaz bir kaya ile karşılaştılar. Kırmak için çok uğraştılar. Fakat bütün emekleri boşa
gitti. Üstelik balyozları, kazma ve kürekleri de kırılmıştı.
Hazret-i Selmân, Sevgili Peygamberimizin huzûruna varıp;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Hendeği kazarken sert bir
kayaya rastladık. Demirden yapılmış bütün âletlerimiz kırıldığı hâlde, yerinden bile
oynatamadık, diyerek durumu arzetti.
Habîb-i-ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, saâdetle oraya gelip balyoz istediler. Orada bulunan Eshâb-ı kirâm da netîceyi merakla bekliyorlardı.
Nebîlerin sultânı Efendimiz, aşağı indiler.
- Bismillâhirrahmânirrahim, diyerek balyozu kaldırıp, kayaya öyle bir vurdular ki, bu çarpmadan, Medîne’yi aydınlatan bir şimşek çaktı ve kayadan bir parça
koptu. Resûl-i ekrem Efendimiz;
- Allahü ekber! diyerek tekbir getirdiler.
Bunu işiten Eshâb da tekbir getirdi. Sonra ikinci defa balyozu vurdular. Yine her
tarafı aydınlatan bir şimşek!... Ve kayadan kopan parçalar... Sevgili Peygamberimiz
yine;
- Allahü ekber! diyerek tekbir getirdiler.
Bunu Eshâb-ı kirâmın tekbîrleri tâkip etti. Balyoz üçüncü defa indiğinde, her
tarafı aydınlatan bir şimşek daha çakmış ve kaya parça parça olmuştu. Âlemlerin
efendisi yine;
- Allahü ekber! diyerek tekbir getirdi. Şerefli Eshâbı da O’na uyup yine tekbîrler
getirdiler.
Hazret-i Selmân elini uzattı. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”
yukarı çıktılar. Selmân-ı Fârisî;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Ömrümde hiç görmediğim
bir şeyi şimdi gördüm. Bunun hikmeti nedir? deyince,
Peygamber Efendimiz, Eshâbına dönüp;
- Selmân’ın gördüğünü sizler de gördünüz mü? buyurdular.
Onlar da;
- Evet yâ Resûlallah! Balyozu kayaya vurduğunuz zaman, şiddetli bir şimşeğin
çaktığını gördük. Siz tekbir getirince biz de tekbir getirdik, dediler. Peygamber Efendimiz de;
- Önceki darbenin ışığında Kisrânın (Medâyin’deki) köşkleri bana göründü.
Cebrâil (aleyhisselâm) gelip; “Ümmetin, o beldelere sâhib olurlar, diye haber
verdi.
314 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- İkinci darbede Rum vilâyetinin (Şam’ın) kızıl köşkleri göründü. Cebrâil
(aleyhisselâm) gelip; “Ümmetin, o diyara da sâhib olur, dedi.
- Üçüncüsünde, San’a’nın (Yemen’in) köşkleri göründü. Cebrâil (aleyhisselâm);
“O yere de ümmetin mâlik olur” diye haber verdi, buyurdu.
Sonra Kâinâtın sultânı, Acem kisrâsının Medâyin’deki sarayını tarif edince, oralı
olan Hazret-i Selmân;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Seni, hak din ve Kitâb’la gönderen Allahü
teâlâya yemîn ederim ki, o köşkler aynen anlattığınız gibidir. Senin, Allahü teâlânın
Resûlü olduğuna şehâdet ederim, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Selmân! Şam, muhakkak feth edilecektir. Heraklius, memleketinin en
ücrâ yerine kaçacaktır. Siz, Şam’ın her tarafına hâkim olacaksınız. Size, hiç
kimse karşı koyamayacaktır.
Yemen, muhakkak feth edilecektir.
Şu “Diyâr-ı Meşrik” de muhakkak feth edilecek ve Kisrâ öldürülecektir. Allahü teâlâ bu fetihleri benden sonra size nasîb edecektir, buyurdular.
Selmân-ı Fârisî hazretleri;
- Resûlullah Efendimizin, bu müjdelerinin hepsinin gerçekleştiğini gördüm, diye
haber verdi.
Düşman artık gelmek üzereydi. Hendek son sür’atle kazılıyor ve bir an önce bitirilmeye çalışılıyordu. Mücâhidler zaruret hâlinde, Peygamber Efendimizden izin alarak
işi bırakıyorlar, ihtiyâç giderildikten sonra yeniden işlerinin başına koşuyorlardı.
Münâfıklar gâyet gevşek davranıyor, istedikleri zaman işe geliyor, istedikleri zaman izin almadan bırakıp gidiyorlardı. Ayrıca Eshâbın bu şekildeki çalışması ile alay
ediyorlar, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin verdiği müjdelere bile;
- Biz, düşman korkusundan hendeklere sığınıyoruz. O ise bize Yemen, Rum ve
Fars ülkelerinin köşklerini va’d ediyor. Sizin bu hâlinize şaşıyoruz!... diyorlardı.
Bunun üzerine, mücâhidler için inen âyet-i kerîmede, meâlen buyruldu ki:
“Gerçek mü’minler, ancak o kimselerdir ki, Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân
edenler ve (herkesi ilgililendiren içtimai) toplu bir iş için, O’nunla (Resûlullah
ile) birlikte bulundukları vakit, O’ndan izin almadıkça, bırakıp gitmeyenlerdir. O hâlde (ey Habîbim!) Senden izin isteyenler, gerçekten Allahü teâlâya ve
Resûlüne îmân edenlerdir. Bu mü’min kimseler bâzı işleri için senden izin istedikleri vakit, sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver ve kendileri için Allahü
teâlâdan mağfiret dile. Şüphesiz ki, Allahü teâlâ, Gafûr-ur-Rahîm’dir, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Nûr sûresi: 62)
Münâfıklar için inen âyet-i kerîmelerde de meâlen buyruldu ki: “...İçinizden,
birbirinizi siper ederek gizlice (sıvışıp) kaçanlarınızı, Allahü teâlâ muhakkak
bilir. O’nun emrine karşı çıkanlar, dünyâda fitneye, âhirette de elem verici bir
azâba uğramaktan sakınsınlar! …Allahü teâlâ her şeyi bilir.” (Nûr sûresi: 63, 64)
Hendeği kazma işine başlıyalı altı gün olmuştu. Herkes işini, lâyıkıyla bitirmişti.
Ancak bir yer, zaman yetmediği için geniş ve derin kazılamamıştı. Peygamber Efendimiz burası için endişelerini belirttiler;
- Müşrikler, buradan başka bir yerden geçemezler, buyurdular. Buraya nöbetçiler koydular.
315
Allahü teâlâ en güzel vekildir
Müşrik ordusunun Medîne’ye çok yaklaştığı sırada, yahudi Nâdiroğullarının reîsi
Huyey, Kureyş ordu kumandanına;
- Medîne’deki Kureyzâ yahudilerinin müslümanlarla andlaşma hâlinde olduklarını, ancak onların reîsi Ka’b bin Esed’i aldatıp, kendi saflarına çekebileceğini,
bildirdi. Kumandan da;
- Ey Huyey! Hemen Ka’b bin Esed’e git. Müslümanlar ile yaptıkları andlaşmayı
bozup bize yardım etsinler, dedi.
Bu andlaşmanın maddelerinden biri,
“Medîne’ye bir düşman ordusu taarruz ederse, müslümanlarla birlik olup,
düşmana karşı koymak” idi.
Yahudi Huyey, müşrik ordusundan ayrılıp, gece, Benî Kureyzâ reîsi Ka’b’ın evine geldi. Kapıyı çalıp kendisini tanıttı ve;
- Ey Ka’b! Kureyş’in bütün ordusunu, Kinâne ve Gatfânoğulları gibi nice kabîleleri
on bin kişilik bir ordu hâlinde getirmiş bulunuyorum. Artık Muhammed ve Eshâbı
kurtulamayacaktır. Onları tamamen imhâ edinceye kadar, Kureyşlilerle buradan ayrılmamağa yemîn ettik!... dedi. Ka’b;
- Muhammed ve Eshâbı öldürülemez de, Kureyş ve Gatfânlar ülkelerine dönüp
gider ise burada yalnız kalırız. Sonunda hepimizi öldürürler diye korkuyorum!...
diye endişesini belirtince, Huyey;
- Bu korkunun gitmesi için Kureyş ve Gatfânlardan yetmiş kişi rehin istersin. Bu
rehineler sende olduğu müddetçe, onlar buradan gidemezler. Şâyet yenilip giderlerse, ben sizin yanınızdan ayrılmam. Size gelen felâket bana gelmiş olur, diyerek
Ka’b’ı sonra da diğer yahudileri aldattı. Müslümanlarla olan muahedeyi yırttırdı.
Böylece andlaşma bozulmuş oldu.
Huyey, müşrik ordusuna dönüp durumu anlattı. Benî Kureyzâ’nın, müslümanları
arkadan vuracaklarını bildirdi.
Yedinci gün, müşrikler on bin kişilik büyük bir ordu ile Medîne’nin kuzey ve kuzey-batı tarafına gelip, ordugâhlarını kurdular. Bu ordugâh, hendeğin kazıldığı yerin
karşı tarafında idi. Müşriklerin düşünceleri;
“Bu büyük ordu ile Medîne’yi baştanbaşa yakıp yıkmak, Peygamber Efendimizi
ve Eshâbını ortadan kaldırıp, İslâmiyet’i yok etmekti.” Bu, görünüşte karşı konması
güç, pek büyük bir ordu idi.
Müşrikler, hayâllerinden geçirmedikleri hendek engelini görünce, şaşkına döndüler, moralleri bozuldu. Çünkü hendek iyi bir atın süratle koşarak atlayamayacağı
genişlikte idi. İçine düşen bir kimse de kolayca çıkamazdı. Hele zırhlı bir kimsenin
yukarı tırmanarak çıkması çok zordu.
Müşriklerin geldiğini haber alan Sevgili Peygamberimiz, derhâl altı gündür durmadan çalışarak yorgun düşen Eshâbını toplayıp, hendeğin bu tarafında Sel dağı
eteklerine karargâhını kurdu. Arkalarında Sel dağı ve Medîne bulunuyordu, önünde
hendek ve ötesinde düşman...
Yine İbn-i Ümm-i Mektûm, Medîne’de Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
316 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hendek Gazâsı
317
Efendimizin vekili olarak bırakıldı. Kadınlar ve çocuklar hisarlara yerleştirildi. Üç
bin kişilik İslâm ordusunun otuz altı süvârisi vardı. Sancakları, Zeyd bin Hârise ile
Sa’d bin Ubâde hazretleri taşıyordu.
Resûlullah Efendimizin deriden yapılmış çadırı, Sel dağının eteğinde kuruldu.
Yine nice kahramanlıklar gösterecek olan Eshâb-ı kirâm, dikkatle düşmanın hareketlerini takib etmeğe başladı.
Bu sırada, Sevgili Peygamberimizin huzûruna Hazret-i Ömer’in geldiği görüldü.
- Yâ Resûlallah! İşittiğime göre, Kureyzâ yahudileri aramızdaki andlaşmayı bozmuşlar ve bize karşı harbe hazırlanıyorlarmış! dedi.
Beklenilmeyen bu habere, Âlemlerin efendisi;
- Hasbünallahü ve ni’mel vekîl (Allahü teâlâ bize yeter. O ne güzel vekildir),
diyerek mukabelede bulundular.
Çok müteessir olmuşlardı. Şimdi İslâm ordusu, iki ateş arasında kalmıştı. Kuzey
ve kuzeybatıda müşrik orduları, güneydoğuda yahudiler bulunuyordu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Zübeyr bin Avvâm hazretlerini Kureyzâ oğullarının kalesine gönderdi. Hazret-i Zübeyr gidip, durumu öğrendi.
Gelince;
- Yâ Resûlallah! Onları, kalelerini tamir, harp tâlimleri ve manevraları yaparken
gördüm. Ayrıca hayvanlarını da derleyip toparlıyorlardı, diyerek gördüklerini anlattı.
Bunun üzerine Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz; Sa’d bin
Mu’âz, Sa’d bin Ubâde, Havvât bin Cübeyr, Amr bin Avf, Abdullah bin Revâha’yı,
Kureyzâ oğullarına nasîhat edip andlaşmayı yenilemeleri için gönderdi.
Vazife verilen bu beş sahâbî, Kureyzâ yahudilerinin kalesine gidip, onlara nasîhat
ettiler. Fakat nasîhat kâr etmiyordu. Ayrıca hakâret etmeye de başlamışlardı. Son söz
olarak;
- Kardeşlerimiz Nâdiroğullarını, yurtlarından sürüp çıkarmakla, bizim, kolumuzu kanadımızı kırdınız. Muhammed de kim oluyormuş! O’nunla aramızda hiç bir
söz ve andlaşma yoktur. Peygamberinizin üzerine hep birden saldırıp, öldürmek için
and içmiş bulunuyoruz. Kardeşlerimize muhakkak arka çıkıp, yardımcı olacağız!...
dediler.
Sa’d bin Mu’âz hazretleri ve arkadaşları, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin huzûruna gelip, herkesin anlayamayacağı şekilde kapalı olarak durumu
anlattılar. Peygamber Efendimiz;
- Haberinizi gizli tutun. Ancak bilene açıklayın. Çünkü harp, tedbir ve aldatmadan ibarettir, buyurdular.
Eshâb-ı kirâm, hendeğin bu tarafında Peygamber Efendimizi bekliyor, nasıl hareket edeceklerini merak ediyorlardı. Biraz sonra Kâinatın sultânı, kahraman Eshâbının
yanına teşrif etti ve;
- Allahü ekber! Allahü ekber! diyerek tekbir getirdi.
Bunu işiten şanlı sahâbîler, hep bir ağızdan tekbir getirerek, cenâb-ı Hakk’ın ism-i
şerîfinin yüceliğini bildirip, hendeğin ötesinde kum gibi kaynayan küffârın kalbine
korku saldılar. Müşrikler, tekbirleri işitince;
- Muhammed ve Eshâbına, herhâlde sevindirici bir haber geldi, dediler.
318 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına;
- Ey müslüman cemâati! Allahü teâlânın fetih ve yardımı ile sevininiz, buyurarak, muzaffer olacaklarının müjdesini verdi.
Şanlı Eshâb, şimdiye kadar birçok seriyyelerde bulunmuşlar, Bedr ve Uhud
gazâlarına katılmışlardı. Sayıca ve kuvvetçe çok olan müşrikleri, Allahü teâlânın
izni ve Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle her defasında hezimete uğratmışlardı. Başlarında, varlıkların “Baş tâcı” olduktan sonra, yapamayacakları iş,
katlanamayacakları sıkıntı olamazdı.
Hava soğuk, kıtlık şiddetli, açlık ziyâde idi...
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz dâhil, birçokları mübârek
karınlarına taş bağlamışlardı. Karşıda düşman, kum gibi kaynıyordu!... Fakat şanlı
Eshâb için, düşmanın çokluğu ve çekilen sıkıntıların ehemmiyeti yoktu. Allahü teâlâ
en güzel vekildi... O’na bağlanmışlar, O’na dayanmışlar, O’na sığınmışlardı.
Kureyş’in önde gelen kumandanları ve Kureyş’le beraber gelen diğer kabîlelerin
liderleri umûmî taarruza geçmek için bir karar vermeden önce, hendeğin etrafında,
geçebilecekleri bir yer araştırmaya başladılar. Hendeği bir baştan öbür başa kadar
dolaştılar. Nihâyet aceleden yarım kalan dar yerde durup, buradan hücum etmenin
uygun olacağında karar kıldılar.
Müşrik askerleri de kumandanlarının peşinden hareket ediyorlar, bir hendeğe, bir
de şanlı Eshâba bakıp şaşırıyorlardı.
- Yemîn ederiz ki, bu, Arabların başvurduğu bir usûl değildir. Muhakkak bunu, o
Farslı adam tavsiye etmiştir! diyorlardı.
Kureyşli kumandanlar, askerlerine hendeğin dar yerini göstererek;
- Buradan kim atlayıp, karşıya geçebilir? deyince, içlerinden beş süvâri ayrıldı.
Bunlar teke tek vuruşmak üzere hendeğin diğer tarafına geçeceklerdi.
Şanlı Eshâb-ı kirâm ve müşrik askerleri merakla bu beş atlının hareketlerini tâkib
etmeye başladılar. Süvâriler hız almak için geriye çekildiler. Sonra atlarının başını
hendeğin en dar yerine çevirip, hızlandırdılar. Dörtnala koşan beş cins at, bir sıçramada hendeğin diğer tarafına geçmeyi başardılar. Onu pek çok süvâri tâkib etmek
istedi ise de başaramayıp, hendeğin öbür tarafında kaldılar.
Bu geçenler içinde Amr bin Abd adında çok güçlü, sırtı yere gelmemiş bir pehlivan vardı ve herkes ondan korkar karşısına çıkamazdı. Tek başına bir orduya bedeldi. Onbin kişilik ordu içinde buraya çıkması da bunu gösteriyordu. Tepeden tırnağa
kadar zırh giymişti. Atının üzerinde çok heybetli bir duruşu vardı. Görünüşte kalblere korku salan bu adam, mücahidlere karşı;
- Benimle çarpışabilecek bir kimse varsa meydana çıksın?... diye bağırdı.
Bu kibir abidesini gören Hazret-i Ali, Sevgili Peygamberimizin huzûruna çıkarak:
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Onunla ben çarpışayım, diyerek izin istedi.
Üzerinde zırhı dahi yoktu. Eshâb-ı kirâm, ona gıbta ile bakıyordu.
Sevgili Peygamberimiz, kendi mübârek zırhını çıkarıp, Hazret-i Ali’ye giydirdiler. Kılıcını ona kuşattılar. Mübârek başlarından sarığını çıkarıp, onun başına bizzat
kendi mübârek elleriyle sardılar. Sonra da;
319
- Allah’ım! Bedr gazâsında amcam oğlu Ubeyde, Uhud gazâsında amcam
Hamza şehîd oldular. Yanımda kardeşim ve amcam oğlu olan Ali kaldı. Sen onu
muhafaza eyle. Ona yardımını ihsân eyle. Beni yalnız başıma bırakma! diye
yalvararak duâ ettiler.
Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvan”;
- Âmîn! dediler.
Duâlar ve tekbirler arasında yaya olarak ilerleyen Allahü teâlânın Arslan’ı, atının
üzerinde, bir heyûlâ gibi duran Amr bin Abd’ın karşısına dikildi. Gözlerinden başka
her tarafı zırhlarla kaplı olan Amr, bu kahramanı tanıyamadı ve kim olduğunu sordu.
O da;
- Ben, Ali bin Ebî Tâlib’im, diyerek kendini tanıtınca, Amr;
- Ey kardeşimin oğlu! Baban, benim dostumdur. Bu sebeple senin kanını dökmek
istemem. Benim karşıma çıkacak amcalarından biri yok mu? diyerek güyâ ona acıdı.
Hazret-i Ali ise;
- Ey Amr! Vallahi, ben senin kanını dökmek isterim. Yalnız, ikimizin de eşit durumda olması lâzım gelmez mi? Yiğitliğin şânına da bu yakışmaz mı? Hâlbuki, ben
yayayım, sen ise atlısın!... diyerek onu tahrik etti.
Bunu işiten Amr’ın, yiğitlik damarı kabarıp derhâl atından indi ve atının bacaklarını kılıçla doğradıktan sonra, hiddetle Hazret-i Ali’nin karşısına geçti. Hamle yapmak üzere iken, Allahü teâlânın Arslan’ı;
- Ey Amr! İşittim ki, sen, Kureyş’den bir kimse ile karşılaştığında, onun iki dileğinden birini yerine getireceğine yemîn etmişsin. Bu doğru mu? diye sordu. O da;
- Evet, doğrudur, diye cevap verince, bu defa;
- O hâlde, birinci isteğim; senin, Allahü teâlâ ve Resûlüne îmân edip, müslüman
olmandır! diyerek îmâna dâvet etti.
Bunu duyan Amr, kızdı ve;
- Geç bunu! Bu bana lâzım değil! dedi.
Hazret-i Ali;
- İkinci isteğim, çarpışmayı bırakıp, Mekke’ye dönmendir. Zîrâ Resûl
aleyhisselâm, düşmana gâlip gelirse, sen bu hareketinle O’na yardım etmiş olursun!... dedi. Amr;
- Bunu da geç! Ben intikam almadıkça, koku sürünmeyeceğime yemîn ettim.
Başka bir dileğin varsa onu söyle! deyince,
Hazret-i Ali;
- Ey Allahü teâlânın düşmanı! Artık seninle çarpışmaktan başka bir şey kalmadı!
dedi.
Amr, bu sözlere gülüp;
- Hayret doğrusu! Arab diyarında karşıma çıkabilecek bir yiğidin olduğu, hatırımdan geçmezdi! Ey kardeşimin oğlu! Yemîn ederim ki, ben seni öldürmek istemem. Zîrâ baban, benim dostumdu. Ben karşıma, Kureyş eşrafından Ebû Bekr gibi,
Ömer gibi bir kimse isterdim, dedi.
Hazret-i Ali;
- Öyle olsa da, ben seni öldürmek için buraya çıktım, deyince Amr’ın kanı başına
320 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
sıçradı. Kılıcını kaldırması ile indirmesi bir oldu. Böyle bir şeyi bekleyen Allahü
teâlânın arslanı hazret-i Ali “kerremallahü veche”, şimşek gibi yana sıçrayıp, hamleyi kalkanıyla karşıladı.
Fakat Amr, bunun gibi nice kalkanlar parçalamıştı. Onun vuruşuna en güçlü kalkanlar bile dayanamazdı. Nitekim şimdi de öyle oldu. Hazret-i Ali’nin kalkanı parçalandı, ayrıca kılıç, başını sıyırıp yaraladı.
Hamle sırası Hazret-i Ali’ye gelmişti; Allahü teâlâya sığınıp,
- Yâ Allah!.. diyerek Zülfikâr’ı, Amr’ın boynuna indirdi.
İndirmesi ile İslâm ordusunda;
- Allahü ekber!.. Allahü ekber!.. sedâları yeri göğü inletmeye, küffâr ordusunda
feryâdlar yükselmeğe başladı…
Evet, Nebîlerin Sultânı, varlıkların baş tâcının duâsı kabul olmuştu.
İnsan azmanı Amr, yere serilmiş, gövdesinden oluk gibi kan boşanırken, kafası
miğferiyle birlikte uçmuştu. En çok güvendikleri Amr’ın yere serildiğini gören arkadaşları, derhâl Hazret-i Ali’ye saldırdılar.
Bunu gören Eshâb-ı kirâm, oraya koştular. Zübeyr bin Avvâm, Nevfel bin
Abdullah’ı yaralayıp atıyla birlikte hendeğe düşürdü. Hazret-i Ali, hendeğe inip
Nevfel’i iki parçaya ayırdı. Diğerleri hendeği zor geçip geriye kaçtılar.
Müşrik ordusu başkumandanı ise, daha harbin başında büyük bir ümitsizliğe düşmüştü.
Artık harbin şekli belli olmuştu. Hendek, göğüs göğüse çarpışmayı engelliyordu.
Ok atışlarıyla birbirlerine zayiat vermeğe uğraştılar. Bu hareket, neticeyi uzatmaktan
başka bir işe yaramıyordu. Müşrikler, bu şekilde galip gelemeyeceklerini anlayıp,
hendeğin her tarafından hücûma geçmenin en uygun bir yol olacağına karar verdiler
ve saldırıya geçtiler. On bin kişilik koca düşman ordusu, hendeği geçmek için uğraşıyor, üç bin kişilik şanlı İslâm ordusu ise, okla, taşla onları hendekten geçirmemeğe
gayret ediyordu. Müthiş bir mücâdele başlamıştı. Bu mücâdele akşama kadar sürdü.
Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, gece, hendeğin çeşitli
yerlerine nöbetçiler yerleştirdi. Kendisi de dar olan yerde nöbet tutmağa başladı.
Medîne’ye beş yüz kişilik bir devriye kuvveti göndererek, sokaklarda yüksek
sesle tekbir getirmelerini emretti. Böylece yahudilerden veya Kureyş müşriklerinden
gelecek bir tehlike zamanında önlenecek, kadınlar ve çocuklar korunacaktı.
Kureyzâ yahudileri ise, Huyey bin Ahtab’ı müşriklere gönderip, gece baskınları
yapmak üzere iki bin kişilik bir kuvvet istediler. Geceleri, savunmasız kalan kadın
ve çocuklara saldıracaklardı. Fakat mücâhidlerin sabahlara kadar devriye gezmeleri;
“Allahü ekber!” nidâlarıyla tekbir getirmeleri, kalblerine büyük bir korku salmıştı.
Kalelerine çekilip, fırsat beklemeğe başladılar. Zaman zaman küçük gruplar hâlinde
Medîne’ye girmeğe çalıştılar.
Bir gece Kureyzâoğullarının ileri gelenlerinden Gazzâl, yanına aldığı on kişilik
bir birlik ile Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin halası Safiyye
vâlidemizin bulunduğu köşke kadar gelmeyi başardı, içerde kadınlar ve çocuklar
vardı. Kendilerini koruyacak bir tek silâhları bile yoktu.
Yahudiler, önce köşke ok atmaya, sonra da içeri girmeye çalıştılar. İçlerinden biri,
321
iç avluya geçmeyi başardı ve içeri girmek için etrafı kontrol etmeye başladı. Bu sırada Sevgili Peygamberimizin kahraman halası, yanındakilere hiç ses çıkarmamalarını
tenbih ettikten sonra, aşağı inip, kapının yanına geldi. Bir tülbent ile başını sıkıca
sarıp, bir erkek görünümüne girdikten sonra, eline bir sırık alıp, beline bir bıçak yerleştirdi. Yavaşça kapıyı açıp o yahudinin arkasına yaklaştı ve elindeki sırığı şiddetle
başına indirdi. Hiç vakit kaybetmeden yere düşen yahudiyi öldürdü. Sonra yahudinin
başını dışarıda ok atmakla meşgûl olan yahudilere fırlattı. Arkadaşlarının kesik başını ayakları altında gören yahudiler, büyük bir korkuya kapılıp, kaçmağa başladılar.
Bir taraftan da;
- Bize, müslümanlar evlerinde hiç bir erkek bırakmaksızın, hepsini harbe göndermişler, şeklinde haber verilmişti!... diye söyleniyorlardı.
Harp, sabahleyin yine aynı şiddetle devam etti. Oklar havada vınlıyarak uçuşuyordu. Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, şanlı Eshâbına;
- Varlığım yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, karşılaştığımız sıkıntılar, üzerinizden muhakkak kaldırılacak ve sizler ferâha,
çıkarılacaksınız, buyurarak, onlara sabretmelerini tavsiye etti ve zaferin, inananlara
âit olacağını müjdeledi.
Bu müjdeyi alan kahraman sahâbîler, açlık, kıtlık gibi sıkıntıları unutup canla,
başla çalıştılar. Hendekten bir müşrikin bile geçmesine meydan vermediler.
Eshâb-ı kirâmın önde gelenlerinden Sa’d bin Mu’âz hazretleri, büyük bir kahramanlık göstererek savaşıyordu. Savaş sırasında, Hibbân bin Kays bin Araka adlı
bir müşrikin attığı ok ile kolundan yaralandı. Ok, atar damara isabet edip, çok kan
kaybına sebeb oldu.
Hazret-i Sa’d yaralı bir hâlde, etrafındakilerin kanı durdurmak için uğraştıklarını
görerek, durumunun ciddî olduğunu anladı ve;
- Yâ Rabbî! Kureyş harbe devam edecekse, bana ömür ihsân eyle. Çünkü senin Resûlüne eziyet eden, O’nu yalanlayan bu müşriklerle savaşmaktan hoşlandığım kadar, başka hiç bir şeyden hoşlanmıyorum. Eğer aramızdaki harb sona
eriyorsa, beni şehîdlik mertebesine yükselt. Fakat Benî Kureyzâ’nın âkıbetini
görmeden ruhumu kabzetme, diyerek duâ etti. Duâsı kabul olunup, kanı kesildi.
Eshâb-ı kirâm arasında çarpışıyor görünen Abdullah bin Übey gibi münâfıklar
ise, gâyet ağırdan alıyor, ileri hatlara yaklaşmıyorlardı. Ayrıca, mücâhidlerin morallerini bozmak için ellerinden geleni yapıyor;
- Muhammed size, Kayser ve Kisrâ’nın hazînelerini va’d edip duruyor. Hâlbuki
şu anda hendek içinde hapsolmuşuz. Korkumuzdan abdest bozmağa bile gidemiyoruz. Allah ve Resûlü, bizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyor, va’d etmiyor!...
diyerek fitne çıkarmaya çalışıyordu.
Sıkıştıkları zaman, evlerine düşmanın saldırabileceğini bahane edip vazife yerlerini terkediyorlardı. Münâfıkların bu hareketleri de ayrı bir dert ve ayrı bir sıkıntı
oluyordu.
Müşrik ordusu, bir an önce netîceye varmak için bütün gücünü harcıyor, fakat
şerefli sahâbîlerin kahramanca müdâfâaları karşısında, hiç bir varlık gösteremiyordu. En çok saldırdıkları yer, dar geçit idi.
322 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sevgili Peygamberimiz, buradan ayrılmıyor, Eshâbını savaşa teşvik ediyordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanı başında harb etmek
şerefine kavuşmak isteyen Eshâb-ı kirâm, gazâ meydanında görülmemiş kahramanlıklar gösteriyorlardı. Bir ara müşriklerin, şiddetli bir ok atışına başladıkları görüldü.
Bütün hedef, Kâinatın sultânının bulunduğu çadır idi.
Sevgili Peygamberimizin mübârek vücutlarını bir zırh örtüyordu. Mübârek başlarında ise miğferleri vardı. Çadırın önünde dimdik duruyorlar, harbin seyrine göre
Eshâbına emirler veriyorlardı.
Müşrikler, bâzen en zayıf görünen yere birden yükleniyorlar, mübârek sahâbîler
oraya koşup, din düşmanlarını püskürtünceye kadar, aşk ile çarpışıyorlardı. Bu görülmemiş mücâdele pek şiddetli oluyor, kahraman sahâbîler, çarpışmaktan, yan tarafa bakacak zaman bulamıyorlardı. O gün, sabahla başlayan bu mücâdele, geç saatlere kadar devam etti.
Namaz vakitleri geldikçe, şanlı sahâbîler;
- Yâ Resûlallah! Namazımızı kılamadık, diyorlar, âlemlerin efendisi, Kâinatın
sultânı, büyük bir üzüntü içinde;
- Vallahi ben de kılamadım, buyuruyorlardı.
Yatsı sıralarında, ibâdetlerini yaptırmayan müşrik sürüsünü, pek şiddetli bir saldırı ile geriye püskürtüp, dağıttılar. Bu dağınıklıktan kurtulamayan Kureyşliler ve
Gatfânlar, geceyi geçirmek üzere ordugâhlarına çekildiler. Mücahidler de Sevgili
Peygamberimizin çadırına doğru yürüdüler. O zaman, âlemlere rahmet olarak gönderilen Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bedduâ etmek âdet-i
şerîfleri değil iken, namaz için dayanamamışlar;
- Onlar, nasıl güneş batıncaya kadar uğraştırıp bizi namazımızdan alıkoydular ise, Allahü teâlâ da onların evlerine, karınlarına ve kabirlerine ateş doldursun! buyurarak, müşriklere bedduâda bulundular.
Kazaya kalan öğle, ikindi ve akşam namazlarını kıldıktan sonra, yatsı namazını
kıldırdılar.
Yâ Rabbî, küffârı münhezim kıl
Müşrikler, İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmak için yaptıkları bu mücâdelelerinden
sonra, müslümanların gündüz mağlûb edilemeyeceğini anladılar. Onlara göre tek
çâre aynı şiddetle gece baskınları tertiplemekti. Müslümanlar ancak bu şekilde yenilebilirdi.
Bu kararlarını hemen tatbîkata koyup, yahudi Kureyzâ oğullarıyla birlikte gece
baskınları yapmaya başladılar. Askerlerini gruplara ayıran müşrikler, nöbetleşe
hücûma geçiyorlardı. Bu hâl günlerce devam etti.
Başta Sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshâb-ı kirâm; aç, uykusuz, yorgun oldukları hâlde müdâfâaya devam ettiler. Hiç bir düşman askerini hendekten
bu tarafa geçirmediler. Canla başla yapılan bu savunma, daha önce yapılan bütün
gazâlardan daha korkulu, daha şiddetli, daha sıkıntılı ve daha zahmetli idi.
Günlerdir çarpışmakta olan müşriklerde, yiyecek sıkıntısı baş göstermeye başla-
323
dı. At ve develeri de, yerde bir tutam kuru ot bulamadıkları için ölmeğe başlamıştı. Bu sebeple müşriklerin kumandanı, Dırâr bin Hattâb kumandasında bir birliği,
Kureyzâ yahudilerine erzak temini için göndermişti.
Küffâra her şeylerini fedâ eden yahudiler, derhâl yirmi deve yükü buğday, arpa,
hurma ve hayvanlar için saman yükleyip teslîm ettiler. Dırâr, askerleri ile sevinç içinde dönerken, Kubâ yakınlarında bir grup sahâbî ile karşılaştılar. Kahraman Eshâb,
derhâl hücum etti. Kanlı bir çarpışmadan sonra müşrikleri kaçırtarak yüklü develeri
Peygamber Efendimize teslîm ettiler ve çok duâya mazhar oldular.
Kâinatın Sultânı “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bir aya yakın devam
eden bu şiddetli çarpışmada, pek güç durumlarda kalan kahraman Eshâbına acıyor,
onlara, babalarından kat kat fazla şefkat gösteriyordu. Şanlı Eshâbının gösterdiği bu
insanüstü gayretlere karşı, kendisi mübârek alnını toprağa koyuyor, onlar için Allahü
teâlâya şöyle yalvarıyordu:
- Ey darda kalanların imdatlarına yetişen! Ey muhtaç ve çâresiz kalmışların
duâsına icâbet eden Allah’ım! Benim ve Eshâbımın hâllerini muhakkak görüyor ve biliyorsun. Yâ Rabbî! Sen küffârı münhezim kıl (hezîmete uğrat), içlerine
tefrika düşür ve onlara karşı bize nusret ver, zafer ihsân eyle!..
Sevgili Peygamberimiz, bu duâsını, son günlerde sık sık tekrarlıyordu.
Müşrikler, kıtlığın da verdiği ızdırâblardan dolayı, bir an önce müslümanları ortadan kaldırmak için bütün güçlerini harcıyorlardı.
Böyle çarpıştıkları bir akşam, müşrik ordusundan, kalbine İslâm’ın sevgisi düşmüş bir kimse, Peygamber Efendimizin huzûruna geldi. Bu, Gatfân kabîlesinden
Nu’aym bin Mes’ûd idi. Sevgili Peygamberimize;
- Yâ Resûlallah! Ben, Allahü teâlânın bir olduğunu ve senin hak peygamber olduğunu tasdik etmek için geldim. Hamd olsun müslüman olmakla şereflendim. Şimdiye
kadar size karşı çarpışmıştım. Bundan sonra da küffâra karşı çarpışacağım. Bana ne
emrederseniz yapmağa hazırım! Yâ Resûlallah! Benim müslüman olduğumu kavmim
dahî bilmiyor, dedi.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Bu küffârın arasına girip, tefrika sokarak birbirlerinden ayırmağa çalışabilir misin? buyurdular. O da;
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın yardımı ile onları birbirinden ayırabilirim. Yalnız, her ne dilersem söylemeğe izin var mı? diye suâl etti. Efendimiz de;
- Harp hiledir, istediğini söyleyebilirsin, buyurdular.
Nu’aym bin Mes’ûd hazretleri, önce Kureyzâ yahudilerinin yanına varıp;
- Benim size karşı olan sevgimi bilirsiniz. Yalnız bu konuşacaklarımız aramızda
kalsın, hiç kimse bilmesin! dedi. Yahudiler de;
- Hiç kimse bilmeyecektir? diyerek yemîn ettiler.
Bunun üzerine Hazret-i Nu’aym;
- Şu adamın (Peygamber Efendimizin) işi, muhakkak bir belâdır. O’nun, Nâdir
ve Kaynukâ oğullarına yaptığını biliyorsunuz. Onları, yurtlarından yuvalarından sü-
324 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
rüp çıkardığını, hepiniz de gördünüz. Şimdi, Kureyşliler ve Gatfânlar gelip müslümanlarla çarpışmaktalar, siz de onlara yardım etmektesiniz. Günlerce çarpıştığımız
hâlde, daha bir netîceye varamadık. Böyle devam ederse, muhasara uzayacağa benzemektedir. Kureyşliler ve Gatfânların malları, mülkleri, yurtları, çocukları, sizin
gibi burada değildir. Bu harpte eğer fırsat bulur da gâlib gelirlerse ganîmetleri toplar giderler. Şâyet mağlûb olurlarsa çekip giderler, sizi, onlarla başbaşa bırakırlar.
Hâlbuki sizin müslümanlarla başa çıkacak ne gücünüz, ne de kuvvetiniz var. Harbin
şu andaki durumu ise, müslümanların zafere kavuşacağını göstermektedir. Tahmin
ettiğim gibi olursa, müslümanlar sizi kılıçtan geçirmeden bırakmazlar. Onun için
acele bir tedbir almamız lâzımdır!... dedi.
Bu sözleri büyük bir heyecan ve korku ile dinleyen yahudiler, Hazret-i Nu’aym’ın,
kendilerini bu derece düşünmesinden dolayı çok memnun kaldılar ve;
- Sen bize dostluğunu lâyıkıyla gösterdin. Bize, nasıl bir tedbir almak lâzım geldiğini de söyle, dediler.
Bunu bekleyen Nu’aym bin Mes’ûd;
- Doğrusu şudur ki; Kureyş ve Gatfân eşrâfından bâzılarını rehin almadıkça, müslümanlarla aslâ harbe girmeyin! Rehineler sizin yanınızda olduğu müddetçe harbden
kaçıp gidemezler! dedi.
Bunun da pek güzel bir tedbir olduğunu kabul eden yahudiler, ona, teşekkür edip,
izzet ikrâmda bulundular.
Hazret-i Nu’aym, yahudilerden ayrılıp doğruca Kureyş karargâhına vardı. Kumandanlarına;
- Benim Muhammed’e olan düşmanlığımı ve sizleri de ne kadar çok sevdiğimi
bilirsiniz, öğrendiğim bir şeyi dostluğumuzun îcâbı size ulaştırmayı büyük bir vazife bildim. Yalnız, bu söyleyeceklerimi hiç kimseye duyurmayacağınıza söz verip
yemîn etmelisiniz! dedi.
Onlar da yemîn edip merakla;
- Söyle, seni dinliyoruz, dediler.
- Haberiniz olsun ki, Kureyzâ yahudileri, sizinle ittifak ettiklerine pişman olmuşlar ve Muhammed’e haber göndermişler:
- Kureyşten ve Gatfânların ileri gelenlerinden boyunlarını vurmak üzere rehineler
alıp sana teslîm edelim. Sonra seninle birlik olup müşriklerin kökünü kazıyıncaya
kadar çarpışalım! Yalnız, kardeşlerimiz Nâdiroğullarını affedip yurtlarını bağışlamalısın! demişler.
Muhammed de, yahudilerin bu isteklerini kabul etmiş! Eğer yahudiler, sizden
rehine isterse, sakın kabul etmeyin, hepsini öldürecekler! Sakın bu söylediklerimi
kimse duymasın!... dedi.
Kureyşliler, bu mühim haberden dolayı Hazret-i Nu’aym’a çok teşekkür edip iltifat gösterdiler.
Nu’aym bin Mes’ûd “radıyallahü anh” oradan ayrılıp, Gatfânların yanına geldi.
Kureyşlilere anlattıklarını onlara da söyledi.
325
Bir gün sonra Kureyş kumandanı, Kureyzâ oğullarına;
- Artık burada durmak bizim için çok güçleşti. Zîrâ hava soğuk, hayvanlarımız
açlıktan kırılıp gitmektedir. Bu gece iyi bir hazırlık yapıp, yarın hep birlikte şiddetli
bir hücûma geçelim, diye haber gönderdi. Yahudiler de;
- Biz, hem Cumartesi günü harp etmeyiz hem de sizinle beraber savaşmaya katılabilmemiz için, ileri gelenlerinizden birçok kimseyi bize rehin olarak vermeniz
lâzım. Eğer muhâsara müddeti uzar ve siz âciz kalıp memleketinize giderseniz, bizi
Muhammed’e teslîm etmiş olursunuz. Şâyet, rehin verirseniz, bizi bırakıp gitmezsiniz!... dediler.
Bu haber, Kureyş kumandanına ulaştığı zaman;
- Nu’aym bin Mes’ûd’un sözü doğru imiş! dedi ve yahudilere tekrar haber gönderip;
- Biz size bir tek adamımızı bile rehin olarak vermeyiz. Eğer yarın gelip bizimle
beraber harb ederseniz ne âlâ, yoksa biz yurdumuza gideriz. Siz de Muhammed ve
Eshâbı ile başbaşa kalırsınız!... dediler.
Bunu işiten Kureyzâ yahudileri, Nu’aym’ın sözünün doğru çıktığını düşünüp;
- Bu durumda, biz de sizinle birlik olup müslümanlara karşı savaşmayız, dediler.
Böylece her iki tarafın da kalblerine korku düştü.
Peygamber Efendimize, Cebrâil aleyhisselâm gelip; Allahü teâlânın, müşrikleri kasırga ile perişân edeceğini müjdeledi. Bunun üzerine Âlemlerin efendisi,
mübârek dizleri üzerine gelip mübârek ellerini uzatarak;
- Allah’ım! Bana ve Eshâbıma acıdığından dolayı sana şükrederim, diyerek
Allahü teâlâya şükranlarını arzettiler.
Sonra kahraman Eshâbına müjdeyi bildirdiler.
O gece Cumartesi gecesi idi. Ortalığı müthiş bir karanlık kaplamış, göz gözü
görmüyordu. Derken şiddetli bir ayaz ve arkasından çok kuvvetli bir rüzgâr esmeye
başladı. Bu geceyi, Huzeyfe tebni Yemân hazretleri şöyle anlattı:
- Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, o zamana kadar ondan daha karanlık bir gece
görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte, gök gürültüsünü andıran bir gürültüyle
korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı. Bu sırada, müşrik ordusunun telâşa ve
korkuya kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düştüklerini Peygamber Efendimiz
bize haber verdi. Biz, şiddetli soğuktan, açlıktan ve gecenin dehşetinden ayağa kalkamıyor, olduğumuz yerde üzerimize bir şeyler örterek bekliyorduk.
Resûlullah namaza durdu ve gecenin bir kısmını namaz kılarak geçirdikten sonra,
bize doğru dönerek şöyle buyurdu:
- İçinizden, müşrik ordusunun yanına gidip, durumlarını inceleyerek bana
haber getirecek olan var mıdır? Bu haberi getirenin Cennet’te bana arkadaş
olmasını Allahü teâlâdan dileyeyim.
Orada bulunanlar şiddetli açlık ve soğuktan ayağa kalkamadı. Sonra Resûlullah
Efendimiz, benim yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum. Resûlullah Efendimiz bana dokunarak;
326 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Sen kimsin? buyurdu.
- Ben Huzeyfe’yim yâ Resûlallah, dedim.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara ok
ve taş atma, mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar
ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın, buyurdu.
Kılıcımı ve yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resûlullah Efendimiz, benim için;
- Allah’ım, onu önünden-ardından, sağından-solundan, üstünden-altından
koru, diyerek duâ buyurdu.
Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihâyet müşriklerin ordugâhına vardım. Kumandanları ve ileri gelenleri bir siperde ateş yakmışlar,
ısınıyorlardı. Ebû Süfyân;
- Buradan çekip gitmeli, diyordu.
- Hemen aklıma, onu orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim. Tam atacağım sırada, Resûlullah’ın; “Benim yanıma dönüp gelinceye kadar, bir hâdise
çıkartmayacaksın, buyurduğunu hatırladım ve öldürmekten vazgeçtim.
Bundan sonra, kendimde kuvvetli bir cesaret buldum. Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgâr ve Allahü teâlânın
görülmeyen ordusu (melekler), onlara yapacağını yapıyordu. Rüzgârda, kapkacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara,
müşrik ordusunun kumandanı Ebû Süfyân ayağa kalkıp;
- İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin
kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun, dedi.
Ebû Süfyân, aralarına bir yabancının girdiğini sezer gibi olmuştu. Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solumda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan önce
isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim.
Nihâyet Ebû Süfyân, ordusuna şöyle hitâb etti:
- Ey Kureyşliler! Siz durulacak bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmağa başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgârdan başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç
edip gidiniz! İşte ben gidiyorum! diyerek devesine bindi.
Müşrik ordusu perişân bir hâlde toplanıp, Mekke’ye doğru hareket etti. Üzerlerine
kum ve çakıl yağıyordu.
Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin yanına doğru yürüdüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar
beyaz sarıklı süvâri (melekler) çıktı. Bana;
- Resûlullah’a haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişân etti, dediler.
Resûlullah Efendimizin yanına döndüğümde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu.
Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme hâlim tekrar başlamıştı.
Resûlullah Efendimiz, namazdan sonra, ne haber getirdiğimi sordu. Ben de, müşrik-
327
lerin içine düştükleri perişân hâli ve çekip gittiklerini haber verdim. Resûlullah bu
habere çok sevindiler ve gülümsediler.
Günlerdir uykusuzduk. Peygamberimiz, beni de yanına alıp, üzerindeki kilimin
bir ucunu üzerime örttü. O gece bu şekilde sabahladık. Seher vaktinde Resûlullah
beni uyandırdı. Sabah olunca, müşrik ordusundan eser kalmamıştı. Onlar, Mekke’ye
yaklaşıncaya kadar peşlerinden şiddetli bir rüzgâr esti ve arkalarından da hep tekbir
sesleri işittiler.
Kureyş müşrikleri, ordugâhlarını terkedip kaçınca, onlara uyup gelen diğer müşrik kabîleler de Medîne’yi terkettiler. Unutamayacakları çok büyük bir mağlûbiyetin
keder ve üzüntüsüne boğuldular.
Onlar bu hezîmete uğrarken, Kâinatın efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem” ve
şanlı Eshâbı “radıyallahü anhüm”, Allahü teâlâya şükür secdesine kapanıyorlar,
hamd edip, şükranlarını arzediyorlardı. Mücâhidler;
“Allahü ekber! Allahü ekber!...” sadâları arasında, nûrlu Medîne’nin yolunu
tuttular. Medîne sokakları, bir anda çocukların istilâsına uğramış, Kâinatın sultânını
ve mübârek babalarını, amcalarını, dayılarını, ağabeylerini karşılamaya çıkmışlardı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de, tebessüm buyurarak onlara
karşılık veriyordu...
Hendek gazâsında altı şehîd verilmişti...
Bu gazâ hakkında Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruyor ki: “Allahü teâlâ (Hendek savaşındaki) o kâfirleri, hiç bir hayra, zafere kavuşamadıkları hâlde, öfkeleriyle geri çevirdi. Böylece Allahü teâlâ, (melekler ve rüzgâr ile)
muharebede (muvaffak olmaları için), mü’minlere kâfi oldu. Allahü teâlanın her
şeye gücü yeter. O, azizdir, her şeye gâliptir.” (Ahzâb sûresi: 25)
Bu savaştan sonra Sevgili Peygamberimiz;
- Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez, buyurdular.
Yâ Resûlallah!
Yâ Resûlallah! Senin kapındaki kölenin,
Ayaklarına değen toprağı öpmeyenin,
Ve bu seâdet için can fedâ etmeyenin,
Sana sevgisi yoktur; inanmam, sözü yalan.
Bastığın toprakları başıma tâc eylesem;
Öpsem, sürsem gözüme, kalbe ilâç eylesem;
Sırât-ı müstekîmi bulan sirâc eylesem;
Ve düşsem yollarına, sana âşık ve hayran.
Senin yönünden gelen her rüzgârı koklarım,
Güzel kokundan eser var mı, diye yoklarım;
Fedâ olsun uğruna ehlim ve çocuklarım;
Anam, babam, akrabâm ve daha binlerce can.
328 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Diyor Mevlânâ Hâlid senin candan âşıkın,
Ey âlemin sultânı, ey cânânı cihânın!
Bir canım var sendendir, senin bana ihsânın,
Diyemem fedâ için sana getirdim bir cân.
Senin kölen mührünü vurmayanlar alnına,
Sevgi gerdanlığını takmayanlar boynuna;
Hedef olmayan eşsiz nazarının okuna,
Seviyorum demesin; eğer severse insan.
Binüçyüz bu kadar yıl, seni medhedenlerin,
Kalbi yanan, dilleri hep seni övenlerin,
Şefâat dileyerek kapına gelenlerin,
En kötüsü bu kulun, en âcizi bu kurbân.
Der ki, Hakkın mahbûbu sana doğru geleyim,
Unutayım herşeyi, yalnız seni bileyim.
Düşeyim sahrâlara, yanayım, eriyeyim;
Her an, hep sana doğru, sana âşık ve hayran.
Muhabbet ateşinle yanan dudaklarımı,
Kandırmak için öpsem, Ravda’nın tozlarını,
Öpsem, yüzüme sürsem temiz topraklarını,
Rûhuma şifâ etsem, hasta bedene dermân.
Huzûrunda ellerim açıp Hakka yalvarsam,
Saatlerce, günlerce, aylarca öyle kalsam,
Hep istiğfâr eylesem ve hep salât okusam,
İkrâr ediyorum ki, âcizim şükrânından.
İnleyerek ağlasam, gönlümü sana versem,
Ve yakıcı, muhabbet gözyaşlarımı döksem,
Yaşım bitse, kan gelse ve mum gibi erisem.
Arş’dan, yüksek Ravda’nın karşısında versem cân.
En güzel vâsıta sen, en doğru rehber sensin;
Ebedî saâdeti yalnız sen gösterirsin;
Ve sana uyanlara ne müjdeler verirsin;
Ne îzâh eder kalem, ne ikrâr eder lisân.
Ne olursun bir kere, fakîre sultân gibi,
Ağlamakdan kör olan Ya’kûb’a Ken’ân gibi,
Bir karanlık gecede, bir mâh-ı tâbân gibi,
Görün; vîrâne gönlüm bir anda olsun ümrân.
329
BENÎ KUREYZÂ GAZÂSI
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hendek gazâsından
Medîne-i münevvereye dönünce, Hazret-i Âişe vâlidemizin evine geldi. Silâhlarını
ve zırhını çıkardı. Mübârek vücûdu tozlanmıştı. Yıkandı.
O anda Hazret-i Dıhye sûretinde, üzerinde zırhı ve silâhları olduğu hâlde bir
süvâri geldi. Bu Cebrâil aleyhisselâmdı. Peygamber Efendimiz yanına vardığında;
- Ey Allahü teâlânın Resûlü! Cenâb-ı Hak, Kureyzâ oğullarının üzerine hemen yürümeni sana emrediyor! diyerek emri tebliğ etti.
Kâinatın sultânı, Hazret-i Bilâl’i çağırtarak, Eshâb-ı kirâma duyurmak üzere şu
emrini verdi:
- Ey Eshâbım! Kalkınız, atlarınıza, develerinize bininiz! İtâat edenler, ikindi
namazını Kureyzâ oğullarının yurdunda kılsınlar!
Habîb-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, hemen zırhını giyip kılıcını kuşandı. Miğferini mübârek başlarına geçirip, kalkanını sırtına, mızrağını eline aldı. Sonra atına bindi. Eshâbının arasına varıp, Hazret-i Ali’ye İslâm sancağını
vererek, öncü kuvvet olarak Medîne’nin hemen güneydoğusundaki ovada bulunan
Kureyzâ yahudilerinin kalesine gönderdiler.
Her zaman olduğu gibi Abdullah ibni Ümmi Mektûm’u Medîne’de vekil bıraktılar.
Şanlı Eshâb, Sevgili Peygamberimizi ortalarına alarak, Medîne’den;
“Allahü ekber! Allahü ekber!” tekbirleri arasında ayrıldılar.
Yolda Ganmoğulları ile karşılaştılar. Silâhlarını kuşanmış olarak, Resûlullah
Efendimizi bekliyorlardı. Peygamber Efendimiz onlara;
- Size kimse rastladı mı? buyurdu. Onlar da;
- Yâ Resûlallah! Bize Dıhye-i Kelbî rastladı. Eyerli beyaz bir katır üzerine binmişti. O katırın üzerinde atlastan bir kadife vardı, dediler.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, onlara;
- Bu Cebrâil’dir. Benî Kureyzâ’ya gönderildi. Onların kalelerini sarssın ve
kalblerine korku atsın diye, buyurdular.
Kureyzâ yahudilerinin kalesine varıncaya kadar, İslâm ordusunun sayısı üç bini
bulmuştu.
Hazret-i Ali, İslâm sancağını Kureyzâ yahudilerinin kalesi önüne dikti. Bunu gören yahudiler, Peygamber Efendimiz aleyhinde sözler sarfettiler. Hazret-i Ali gidip
durumu Efendimize anlattı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” üç bin asker ile orayı teşrif ettikten
sonra, merhametlerinden onları İslâm’a dâvet ettiler. Yahudiler, bu güzel teklifi kabul etmediler. Sevgili Peygamberimizin;
“Öyle ise, Allahü teâlâ ve Resûlünün emrine boyun eğerek kaleden inip
teslîm olunuz” teklifini de reddettiler.
Bunun üzerine Âlemlerin efendisi, okçuların üstâdı Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerine;
330 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Benî Kureyzâ Gazâsı
331
- Ey Sa’d! İlerle ve onları oka tut! buyurdu.
Hazret-i Sa’d ve diğer okçular, sadaklarındaki okları, tekbir sadâları arasında yahudi kalesine atmaya başladılar. Onlar da ok ve taş atışlarıyla cevap vererek,
çarpışmayı başlattılar.
Müslümanların zayıf durumlarında, arkadan vuran ve hasedlerinden Muhammed
aleyhisselâmın peygamberliğini kabul etmeyen bu yahudi gürûhunun kale kapısını
açıp da meydana çıkacak cesaretleri yoktu.
Harp, muhâsara hâlinde devam ediyordu, İslâm askeri arasında bulunan
münâfıklar da kaleye gizlice haber göndererek;
- Sakın teslîm olmayınız! Medîne’den gitmenizi isterlerse bile kabul etmeyiniz!
Eğer çarpışmaya devam edecek olursanız, biz size bütün gücümüzle yardım eder, hiç
bir şeyimizi sizden esirgemeyiz. Şâyet sizi Medîne’den çıkarırlarsa, biz de sizinle
beraber çıkıp gideriz!... diyorlardı.
Bu haber ile münâfıkların yardımını bekleyen yahudiler, müdâfâaya yeni bir azim
ve ümidle devam ettiler. Muhâsara uzadı, bir aya yaklaştığı hâlde münâfıklardan yardım gelmedi. Kalblerine korku düşüp, andlaşma istediklerini bildirdiler.
Andlaşmayı yapmak üzere, Nebbâş bin Kays ismindeki yahudi, Resûlullah Efendimizin huzûruna gelip;
- Yâ Muhammed! Nâdiroğullarına gösterdiğiniz merhameti bize de gösteriniz.
Malımız ve silâhlarımız senin olsun! Yeter ki kanımızı dökmeyiniz. Çocuklarımız
ve kadınlarımızla beraber yurdumuzdan çıkmamıza müsâade ediniz. Silâh hâricinde
her aile için bir deve yükü götürmemize de izin veriniz!... dedi.
Âlemlerin efendisi;
- Hayır, Bu teklifi kabul edemem! buyurdular.
Bu defa da;
- Malı götürmekten vazgeçtik. Kanımızı dökmeyin! Kadınları ve çocuklarımızı
götürmeye izin verin! dedi.
Sevgili Peygamberimiz;
- Hayır! Kayıtsız ve şartsız hükmüme boyun eğmekten, itâat edip teslîm olmaktan başka çâreniz yoktur! buyurdu.
Nebbâş yahudisi, perişân bir hâlde kaleye dönüp konuşmaları nakletti.
Kureyzâoğulları, bu defa büyük bir ye’s ve üzüntüye gark oldular.
Liderlerinden Ka’b bin Esed, insafa gelip kavmine şu itirafta ve teklifte bulundu:
- Ey kavmim! Gördüğünüz gibi, başımıza büyük bir felâket gelip çatmış bulunuyor. Bu durumda size, üç nasihatim olacak. Bunlardan istediğinizi seçip, ona göre
hareket edebilirsiniz!
Birincisi; Şu Zât’a tâbi olup, peygamberliğini kabul edelim! Vallahi O’nun, Allah
tarafından gönderilen ve kitaplarımızda vasıflarını gördüğümüz peygamber olduğunu hepimiz biliyoruz. Eğer O’na îmân edecek olursak, kanlarımız, çocuklarımız,
kadınlarımız ve mallarımız kurtulmuş olur. Bizim O’na tâbi olmamamızın tek sebebi, Arablara karşı duyduğumuz kıskançlık ve O’nun İsrâiloğullarından olmayışıdır.
332 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hâlbuki bu Allah’ın bileceği bir iştir. Geliniz, O’na tâbi olalım!...
Yahudiler hep birden karşı çıktılar ve;
- Hayır! Biz, bunu kabul etmeyiz ve bizden başkasına tâbi olmayız! dediler.
Bu sefer Ka’b, ikinci teklifini yaptı:
- Hepimiz çocuklarımızı ve hanımlarımızı öldürüp arkamızda düşüneceğimiz bir
kimse kalmayınca, müslümanların üzerine yürüyelim, ölünceye kadar çarpışalım!...
Yahudiler, bunu da reddettiler.
Ka’b, üçüncü teklifinde;
- Bu gece, Cumartesi gecesidir. Müslümanlar, bizim bu gecede çarpışmayacağımızı
bildikleri için, emîn ve gafil olabilirler. Kılıçlarımızı sıyırıp, kapıdan hep birlikte
çıkalım. Böyle bir baskın ile belki galip gelebiliriz!... dedi.
Yahudiler;
- Biz, Cumartesi günü, çalışma yasağını kaldıramayız! diyerek bu teklifi de reddettiler.
Sâdece, içlerinden Esîd ve Sa’lebe kardeşler, bir de amcalarının oğlu Esed, ilk
teklifi kabul edip, müslüman olmakla şereflendiler. Kaleden çıkıp Eshâb-ı kirâmın
arasına girdiler.
Yahudiler, kendi aralarında uzun süre münâkaşa ettiler. Neticede teslîm bayrağını
çekerek, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizden haklarında hüküm
vermek üzere bir kimseyi hakem tâyin etmesini istediler.
Resûlullah Efendimiz de;
- Eshâbımdan istediğiniz kimseyi hakem seçiniz, buyurdu.
Onlar da;
- Biz, Sa’d bin Mu’âz’ın vereceği hükme razı oluruz, dediler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, kabûl buyurup Sa’d bin
Mu’âz hazretlerinin getirilmesini emrettiler.
Sa’d bin Mu’âz, Hendek gazâsında ağır yaralanmıştı. Resûlullah Efendimiz,
onu, Mescîd-i Nebî’de bir çadır içinde tedavi ettiriyordu. Hakem seçilince, sedye ile
Hazret-i Sa’d’ı, Kureyzâ kalesine götürdüler.
Yolda Hazret-i Sa’d kendi kendine;
- Vallahi, Allahü teâlânın yolunda hiç bir kınayıcının kınamasına kulak asmayacağım! diyordu.
Resûlullah Efendimizin huzûrunda sedyeden indirdiler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Sa’d! Şunlar, senin hükmüne göre teslîm olmayı kabûl ettiler. Haydi,
onlar hakkındaki hükmünü bana bildir, buyurdu.
Sa’d bin Mu’âz ise;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Muhakkak ki, hüküm vermeğe Allahü
teâlâ ve Resûlü daha lâyıktır, dedi.
Resûlullah Efendimiz de;
- Bunlar hakkında hüküm vermeyi Allahü teâlâ sana emretmiştir, buyurdu.
333
Hazret-i Sa’d, yahudilerden, hükmüne razı olacaklarına dâir kesin söz aldı. Her
iki taraf da verilecek hükmü merakla beklemeye başladılar. Bunun üzerine Hazret-i
Sa’d, üstünlüğünü gösteren, ilikleri donduran, şânına lâyık olan şu muazzam hükmü
açıkladı:
- Benim hükmüm odur ki, âkil ve baliğ olan bütün erkeklerin boynu vurulsun! Kadınları, çocukları esir alınsın, malları da müslümanlar arasında taksim
edilsin!...
Bu kesin hüküm karşısında, yahudiler donup kaldılar. Çünkü kendi kitaplarında,
böyle azgınlık yapanlara verilecek ceza aynen böyle idi ki;
“Şehrin birine harb etmek için vardığında onları sulha dâvet et. Bunu kabul edip, kapılarını açarlarsa, içindekilerin hepsi, sana haraç versinler ve hizmet etsinler. Şâyet, harb etmeğe karar verirlerse, onları muhasara et. Allahü
teâlânın ihsânı ile onlara gâlib geldiğin zaman, erkeklerinin hepsini kılıçtan geçir. Kadınlarını, çocuklarını ve mallarını ganîmet olarak al!...” diye yazıyordu.
Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin verdiği hükmün ilâhî hükme uygun gelmesinden
dolayı, âlemlerin efendisi, Sevgili Peygamberimiz, onu tebrik edip;
- Sen, onlar hakkında Allahü teâlânın, yedi kat gökler üstünde, Levh-i
mahfûzdaki hükmüne uygun hüküm verdin! buyurarak takdirlerini bildirdiler.
Yahudiler, kendi kitaplarında belirtilen bu hükme îtirâz edemediler.
Âkil-bâliğ olan bütün erkeklerin elleri boyunlarına bağlanıp Medîne’ye götürüldüler. Ertesi günü Resûlullah’ın emri ile hazret-i Ali ve hazret-i Zübeyr hükmü yerine getirdiler. Çocuklar, kadınlar ve mallar Eshâb-ı kirâm arasında pay edildi.
Böylece, müslümanların en sıkışık zamanlarında arkadan vuran, bütün andlaşmaları bozan, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi, çocukluğundan beri
ortadan kaldırmaya çalışan bu sinsi, hain ve bozguncu kavim, Medîne ve çevresinden
temizlenmiş oldu.
Esirler arasında bir kadın, müslüman olmak saâdetine kavuştu.
Reyhâne ismindeki bu hanım da Peygamber Efendimizin hissesine düşmüştü.
Resûlullah Efendimiz onu dilerse kendi dininde kalmak, dilerse müslüman olmak
hususunda serbest bıraktı. Reyhâne de, ben kendi dinimde kalmak istiyorum dedi.
Ümm-i Münzir’in evine gönderildi.
Daha sonra Salebe bin Sâye’nin tavsiye ve gayretiyle kalbi İslâmiyete ısındı. Bunun üzerine Peygamberimiz Reyhâne’ye,
- Sen Allahü teâlânın ve Onun Resûlünün yolunu tutmak ister misin? Ben
böyle münasip görüyorum, buyurdular.
Reyhâne de;
- Evet, dedi.
Onun bu hareketine ziyâde sevinen Sevgili Peygamberimiz, onun da sevinmesi, Cennet’te derecesinin çok yüksek olması için merhamet buyurarak âzâd edip
onu zevceliğe kabûl eyledi. Mehrini vererek, nikâhına aldılar. Düğünleri de Ümm-i
Münzir’in evinde oldu. Böylece Reyhâne “radıyallahü anhâ” bütün müslümanların
annesi olmak şerefine kavuştu.
334 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sa’d bin Mu’âz’ın şehâdeti
Sa’d bin Mu’âz “radıyallahü anh”, Benî Kureyzâ yahudileri hakkındaki hükmü
verdikten sonra, tekrar çadırına götürüldü. Yarası ağırlaşıp, durumu şiddetlenmişti.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına gelip, onu kucakladı ve;
- Allah’ım! Sa’d, senin rızân için, senin yolunda cihâd etti. Resûlünü de tasdik etti. Ona kolaylık ihsân eyle, buyurarak duâ etti.
Sa’d bin Mu’âz hazretleri, Sevgili Peygamberimizin bu mübârek sözlerini duyunca, gözlerini açıp,
- Yâ Resûlallah! Sana selâm ve hürmetler ederim. Senin, Allahü teâlanın peygamberi olduğuna şehâdet ederim, diye fısıldadı.
Bundan sonra Hazrete-i Sa’d bin Mu’âz’ın yakınları, onu, kaldığı çadırdan Abdüleşhel oğullarının evine götürdüler. O gece durumu çok ağırlaşmıştı.
Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber Efendimize gelip;
- Yâ Resûlallah! Bu gece senin ümmetinden vefât edip de, vefâtı melekler
arasında müjdelenen kimdir? dedi.
Bunun üzerine Kâinatın sultânı, hemen Sa’d bin Mu’âz’ın hâlini sordu. Evine
götürüldüğünü söylediler. Peygamber Efendimiz, yanında Eshâb-ı kirâmdan bâzıları
olduğu hâlde Sa’d bin Mu’âz’ın yanına gitti. Yolda çok süratli gitmeleri sebebiyle,
Eshâb-ı kirâm;
- Yorulduk yâ Resûlallah! dediler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- Melekler, Hanzala’nın cenazesinde bizden önce bulundukları gibi, Sa’d’ın
da cenazesinde bizden önce bulunacaklar. Biz önce yetişemeyeceğiz, buyurarak,
hızlı gitmelerinin sebebini açıkladı.
Peygamber Efendimiz, Sa’d bin Mu’âz’ın yanına gelince, onu vefât etmiş buldu.
Başucuna durup, Sa’d bin Mu’az’ın künyesini söyleyerek;
- Ey Ebû Amr! Sen reislerin en iyisi idin. Allahü teâlâ sana saâdet, bereket ve
en hayırlı mükâfatı versin! Allahü teâlâya verdiğin sözü yerine getirdin. Allahü
teâlâ da sana va’d ettiğini verecektir! buyurdu.
Bu sırada, Sa’d bin Mu’âz’ın annesi ağlayarak şu beyti okudu:
Nasıl dayanabilir, vah yazık annesine!
Tahammül ister, ağlarım başıma gelene!
Eslem bin Hâris de şöyle anlatmıştır:
- Resûlullah, Sa’d bin Mu’âz’ın evine geldi. Biz kapıda bekliyorduk. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz içeri girdi, adımlarını gâyet geniş açarak yürüyordu. Biz de peşinden yürüdük. Resûlullah durmamızı işaret edince durduk
ve geriye döndük. İçerde Sa’d’ın cenazesinden başka kimse yoktu. Resûlullah, içerde bir müddet durduktan sonra dışarı çıktı. Merak etmiştim;
- Yâ Resûlallah! Adımlarınızı geniş açarak yürümenizin hikmeti nedir? diye suâl
335
eyledim. Bunun üzerine;
- Böylesine kalabalık bir mecliste bulunmadım. (Melekler dolmuştu.) Meleğin
biri beni kanadı üzerine aldı da ancak öyle oturabildim, buyurdu.
Sonra Sa’d bin Mu’âz’ın künyesini söyleyerek;
- Sana afiyet olsun yâ Ebâ Amr! Sana afiyet olsun yâ Ebâ Amr! Sana afiyet
olsun yâ Ebâ Amr, buyurdu.
Onun vefâtı Resûlullah ve Eshâb-ı kirâmı çok üzdü, gözyaşı döküp ağladılar. Cenazesinde bütün Eshâb-ı kirâm toplandı. Sevgili Peygamberimiz, cenâze namazını
kıldırdı, cenâzesini taşıdı. Eshâb-ı kirâm, Sa’d bin Mu’âz’ın cenâzesini taşırken;
- Yâ Resûlallah! Biz, böyle kolay taşınan cenâze görmedik! dediler.
Bunun üzerine Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Melekler indi, onu taşıyorlar, buyurdu.
Cenâzesi giderken, münâfıklar da kötülemek için;
- Ne kadar da hafif! dediklerinde,
Sevgili Peygamberimiz;
- Sa’d’ın cenâzesine yetmiş bin melek indi. Şimdiye kadar yeryüzüne bu kadar kalabalık hâlde inmemişlerdi, buyurdu.
Ebû Sa’îd-il Hudrî dedesinin şöyle dediğini nakletmiştir:
- Sa’d bin Mu’âz’ın kabrini kazanlardan biri de bendim. Ona kabir kazmaya başlayınca, etrafa kabirden misk kokusu yayıldı!
Şerahbil bin Hasene de şöyle demiştir;
- Sa’d bin Mu’âz defnedilirken, birisi kabrinden bir avuç toprak almıştı. Sonra
onu evine götürünce, o toprak misk oldu. Cenâzesi kabre indirilirken, Peygamber
Efendimiz kabri başında oturup, mübârek gözleri yaşardı ve mübârek sakalını eliyle
tutup çok üzüldü.
- Sa’d bin Mu’âz’ın ölümünden dolayı Arş titredi, buyurdu.
Bir defasında, Peygamberimize çok kıymetli bir elbise hediye edilmişti. Eshâb-ı
kirâm ne kadar güzel dediklerinde;
- Sa’d bin Mu’âz’ın Cennet’teki mendilleri, bundan daha güzeldir, buyurmuştu
.
Ebû Süfyân’nın intikâm arayışı
Ebû Süfyân Hendek Gazve’sinden döndükten sonra bir gün kabilesinin ortasında
oturur iken onlara dedi ki,
- Hiçbir kimse yok mudur ki, Muhammed’den intikâmımızı alsın!
Bir bedevi bu sözü işitip Ebû Süfyân’ın yanına vardı.
- Eğer benim ihtiyacımı görürsen ben bu işi yaparım. Hem yolu iyi bilirim. Hem
de keskin hançerim vardır. Hiç kimseden de korkum yoktur, dedi.
Ebû Süfyân onun ihtiyaçlarını görüp dileklerini yerine getirdi. Bir deve alıp ona
teslim etti ve bu hususu gizlemesini söyledi.
336 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Köylü gece Mekke’den çıkıp az zamanda Medîne’ye vardı. Peygamber efedimizin “aleyhissalâtü vesselâm” Benî Abdil Eşhel kabilesinde olduğunu öğrendi. Devesini bir yere bağlayıp yaya olarak oraya vardı. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz o kabilenin mescidinde nasihat ediyordu. Köylüyü uzaktan görünce,
- Bu gelen şahısta kötü bir fikir vardır. Amma Allahü teâlânın lutfu ve ihsânı,
benimle onun arasına perde olur, buyurdu.
Köylü Resûlullah’a doğru yürüdü. Bu esnada Useyd bin Hudayr onu tutup geri
çekti.
- Resûlullahtan uzak ol ey melun, deyip elini kemerine götürdü.
Belindeki hançeri gördü. Kötü niyetli olduğunu anladı. Köylü Useyd’in ayağına
kapanıp,
- Kanıma dokunma, diye feryat etti.
Useyd onu Resûlullah Efendimizin yanına götürdü.
Sevgili Güzel Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” buyurdu ki;
- Ey köylü, doğruyu söyle sen kimsin? Sana doğru sözden başka şey fayda
vermez. Eğer yalan söylersen Allahü teâlâ senin fikrini bana bildirmiştir.
Köylü emân dileyip durumu bildirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin emriyle, onu hapsettiler. Ertesi gün yanına getirtip buyurdu ki,
- Sana emân verdim nereye gidersen git. Lâkin sana bundan daha efdal bir
şey teklif edeyim.
Köylü;
- Nedir? dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdu ki,
- Allah’ın birliğine ve benim risâletime şehâdet etmeni istiyorum.
Köylü hemen kelime-i şehâdet getirdi ve,
- Yâ Resûlullah asla kimseden korkmazdım. Seni gördükte aklım başımdan gitti.
Benim hatırımda olana muttali oldun. Bunu benimle Ebû Süfyân’dan başkası bilmezdi. Anladım ki, sen Allahın Resûlüsün ve O’nun hıfzındasın, Ebû Süfyân’nın
fikri şeytanî bir fikirdir, dedi.
Ebû Süfyân’dan böyle bir kötülük sâdır olunca Hâce-i kâinat “sallallahü aleyhi
vesellem” Amr ibni Ümeyye ve Damre tebni Eslem’e “radıyallahü anhüma” vazife
verip Mekke’ye gitmelerini ve bir fırsatını bularak Ebû Süfyân’ı katl etmelerini emretti.
O iki sahâbi hareme vasıl olup tavaf ederken bir câriye onları tanıdı. Feryad edip,
- Ey Mekkeliler, gafil olmayın bunlar Damre ve Amr ibni Ümeyye’dir, dedi.
Halk bunları tanıyınca ikisi birbirlerinden ayrıldılar. Amr, Mekke dağlarında bir
mağaraya girip gizlendi. İbni Eslem ise Medîne’ye gitti. Birkaç gün sonra Amr da
mağaradan çıktı. Ebû Süfyân’ın iki casusu karşısına çıktı. Birini ok ile vurup helâk
etti. Diğeri kaçtı. Sonra sağ ve salim Medîne’ye ulaştı. Ebû Süfyân bunları öğrenince
çok korktu.
337
Yağmur duâsı
Hicretin altıncı senesinde, müthiş bir kıtlık olmuş, gökten tek damla düşmemişti.
Bu sebeple yerde ot bitmemiş, insanlar ve hayvanlar açlık sıkıntısına düşmüşlerdi.
Ramazân-ı şerîf ayının bir Cumâ günü Sevgili Peygamberimize “sallallahü aleyhi
ve sellem”;
- Yâ Resûlallah! Duâ buyursanız da, Allahü teâlâ yağmur ihsân eylese!... diyerek
murâdlarını bildirdiler.
Peygamber Efendimiz, Eshâbıyla sahraya çıkıp, ezân okunmadan ve kâmet getirmeden iki rekat namaz kıldılar. Peygamber Efendimiz, mübârek ridâsını ters çevirip
tekbir getirdiler. Sonra mübârek ellerini, yenlerinin arasından mübârek koltuk altları
görününceye kadar kaldırıp;
- Ey Allah’ım! Bize yağmur ihsân eyle!... diye duâ etmeye başladılar.
Eshâb-ı kirâm da;
- Amîn! Amîn! diyordu.
O anda gökyüzü gâyet berrak olup, bir bulut yoktu. Resûl-i ekrem “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz duâ ederken, bir rüzgâr esmeye başladı ve gökyüzünü
bulutların kapladığı görüldü. Sonra ince ince bir yağmur başladı.
Âlemlerin efendisi bu defa;
- Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı eyle! diyerek duâ ettiler.
O anda bardakdan boşanırcasına, yağmur yağmaya başladı.
Peygamber Efendimiz ve Eshâb-ı kirâmın elbiselerinde, ıslanmadık yer kalmadı.
Eve varıncaya kadar, sular her tarafı göl hâline getirdi. Herkes, sulara dalarak yürüyordu. Yağmur devâm ediyordu. O gün, ertesi gün... Ertesi gün... bir sonraki Cumâ
vaktinde Eshâb-ı kirâm;
- Yâ Resûlallah! Evlerimiz yağmur sularından yıkılmaya, hayvanlarımız da boğulmaya başladı. Allahü teâlâya duâ eyleseniz de yağmur kesilse!... dediler.
Sevgili Peygamberimiz, gülümsediler ve mübârek ellerini kaldırıp;
- Yâ Rabbî! Bu yağmuru mezrâlara, ağaç biten yerlere, vâdilere gönder!
diyerek duâ ettiler.
O anda, bir hafta müddetle yağan yağmur durdu ve duâ edilen yerler ıslanmaya
başladı.
Selem ağaçlarının bulunduğu yerdeki,
Peygamber dostlarını yâd mı ağlatan seni.
Medîne rüzgârı mı, söyle seni ağlatan?
Gece çakan şimşek mi yoksa İdem Dağından?
Gözlerine ne oldu, dur dedikçe akmakta.
Kendine gel dedikçe, kalbin coşup yanmakta.
Kasîde-i bürde
338 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
HUDEYBİYE VAK’ASI
Niyet Ömre, akıbet Hudeybiye
Hicretin altıncı senesinin Zilkâde ayı idi. Bir gece Nebiyy-i muhterem “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz rüyâsında, Eshâb-ı kirâm ile Mekke-i mükerremeye
gidip Kâbe-i muazzamayı tavâf ettiklerini, bir kısmının saçlarını kısalttıklarını, bir
kısmının da kazıttıklarını gördü.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bu rüyâsını Eshâbına anlattığında, onlar pek ziyâde heyecanlandılar. Hicretten bu yana, doğup büyüdükleri, acı
tatlı hâtıralarla dolu, o güzel yurtları olan Mekke’ye gideceklerdi. Beş vakit namazda
yönlerini döndükleri ve hasretini çektikleri mukaddes Kâbe’yi ziyâret edip tavâfta
bulunacaklardı. Bu ne güzel bir müjde idi...
Eshâb-ı kirâm, Sevgili Peygamberimizin;
“Siz muhakkak Mescid-i harâm’a gireceksiniz!” müjdesini alır almaz, hemen
hazırlıklara başladı.
Habîb-i ekrem Efendimiz, hazırlıklarını bitirdikten sonra, Abdullah bin Ümm-i
Mektûm’u, Medîne’de vekil bıraktı.
Zilkâde ayının birinci Pazartesi günü, Kusvâ ismindeki devesine bindi. Hazırlanan bin dört yüz Eshâbı ile birlikte, Medîne’de kalanlarla vedâlaştılar. Umreye niyet
ederek, Mukaddes belde Mekke’ye doğru yürüdüler.
Yanlarına yolcu silâhı olan kılıçlarını ve kesmek üzere de yetmiş deve almışlardı. Kafileye iki yüz atlı ve dört hanım sahâbî katılmıştı. Hanımlardan biri, Sevgili
Peygamberimizin mübârek, mutahhar zevcesi Hazret-i Ümmü Seleme vâlidemiz idi.
Zü’l-huleyfe denilen mîkât yerine geldiklerinde, ihrâma girdiler, öğle namazını
kıldılar. Sonra, kesilecek develerin kulaklarını işaretleyip, boyunlarına ip bağladılar.
Nâciye tebni Cündüb Eslemîye, yardımcılar verilerek, develerin başında vazifelendirildi. Abbâd bin Bişr, yirmi kişilik bir süvâri birliğine kumandan tâyin edilerek ileri
keşfe gönderildi. Büşr bin Süfyân, Mekke’ye haberci gönderildi.
İhrâm elbisesini giyen Sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshâb, beyazlara
bürünmüş bir hâlde, Allahü teâlâya hamd ve şânının yüceliğini tasdik etmeye ve
yalvarmaya başladılar;
“Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyk! Lâ şerîke leke Lebbeyk! İnnel
hamde venni’mete leke vel-mülke lâ şerîke lek!”
(Buyur, Allahım buyur! Davetine, sözüm ve özümle tekrar tekrar icabet ettim! Emrine boyun eğdim. Bütün varlığımla Sana yöneldim. Senin şerikin ortağın yoktur. Hamd ve ni’met Sana mahsustur. Mülk Senin’dir. Senin şerikin
ortağın yoktur.)
Bu mübârek telbiye ile yer gök inliyor, Zü’l-huleyfe, nûrânî bir havaya bürünüyordu. Herkes heyecanlanmış, bir an önce Mekke’ye varmak için Zü’l-huleyfe’den
ayrılmışlardı.
Yolda, Hazret-i Ömer ile Sa’d bin Ubâde hazretleri, Habîb-i ekrem “sallallahü
339
aleyhi ve sellem” Efendimize yaklaşıp;
- Yâ Resûlallah! Seninle harp hâlinde bulunan kimselerin üzerine silâhsız olarak
mı gideceğiz? Kureyşlilerin size saldırıp, mübârek vücûdunuza bir zarar eriştirmelerinden korkarız!... diyerek endişelerini belirttiler.
İki cihânın Serveri, onlara;
- Ben, umreye niyet ettim. Bu hâlde iken silâh taşımak istemem, buyurdular.
Yolculuk sakin geçiyordu. Yol üzerindeki çeşitli kabîlelere uğranıyor, Peygamber
Efendimiz, onları İslâm’a dâvet ediyordu. Bir kısmı kabûl etmekten çekiniyor, bir
kısmı hediyeler gönderiyorlardı.
Bu şekilde yolun yarısını geçmişler, Usfân’ın arkasında Gadîr-ül-Eştât denilen
mevkîe gelmişlerdi. Burada, daha önce Mekkelilere haber gönderilmek üzere vazifelendirilen Büşr bin Süfyân hazretleri, Kureyşlilerle görüşüp geri dönmüştü. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize, gördüklerini şöyle anlattı:
“Yâ Resûlallah! Kureyşliler, senin geldiğini haber almışlar. Korkularından etraftaki kabîlelere ziyâfetler çekerek, onların yardımlarını istemişler. İki yüz kişilik
bir süvâri birliğini keşif için size doğru yola çıkardılar. Etraftaki kabîleler, bu isteği kabûl edip Beldah mevkiinde birleştiler. Pek çok askerî yığınak yaptılar ve sizi
Mekke’ye sokmamak üzere yemîn ettiler.”
Bu habere, Âlemlerin efendisi çok müteessir oldular ve;
- Kureyş helâk oldu. Zâten harb onları yiyip bitirmiştir... Kureyş müşrikleri,
kendilerinde bir kuvvet mi var zannediyor? Vallahi Allahü teâlânın, yaymak
için beni gönderdiği bu dîni, hâkim ve üstün kılıncaya, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla, çarpışmaktan asla geri durmayacağım! buyurdu.
Sonra kahraman Eshâbına dönerek, bu konudaki rey ve görüşlerini sordu. Bütün
benliği ile Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize kendilerini adamış
olan şanlı Eshâb;
- Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir. Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah!
Biz, Beytullah’ı tavâf etmek niyetiyle yola çıkmış bulunuyoruz. Ne bir kimseyi
öldürmek, ne de çarpışmak için geldik. Ancak, Kâbe’yi ziyâret etmemizi engellemek
isterlerse, muhakkak onlarla çarpışır, hedefimize ulaşırız!... dediler.
Eshâb-ı kirâmın bu kararlı hâli, Sevgili Peygamberimizin hoşuna gitti.
Buyurdular ki;
- Haydi, öyle ise Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile yürüyünüz!...
Sahâbîler, Peygamber Efendimizin etrafında;
- Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!... diyerek telbiye ve;
- Allahü ekber! Allahü ekber!... diyerek tekbir getirerek Mekke’ye doğru ilerlemeye başladılar.
Bir öğle vaktinde Bilâl-i Habeşî “radıyallahü anh”, sesinin bütün güzelliği ile
ezân-ı Muhammedîyi okuyarak, namaz vaktinin girdiğini bildirmişti. Bu sırada, iki
yüz kişilik Kureyş süvâri birliği oraya yetişmiş, Mekke ile sahâbîlerin arasına girerek, hücûma hazır vaziyette durmuştu.
Buna rağmen, Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem” yüce Eshâbı ile saf
olup namaza durdular. Sevgili Peygamberimizin arkasında bin dört yüz civârındaki
340 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Eshâbının saf hâlinde hareketsiz kıyamda duruşları, rükûya eğilmeleri, görülmeye
değer bir manzara idi. Hele, hep birlikte secdeye gitmeleri, heybetli bir dağın eğilip,
doğrulmasına benziyordu.
Onların, Allahü teâlânın huzûrunda şerefli alınlarını toprağa sürerek tevâzu göstermeleri, Kureyş süvârilerinden bâzılarının kalblerine İslâm’ın muhabbetini düşürdü. Eshâb-ı kirâm, selâm verip namazdan çıktıklarında, Kureyş süvâri komutanının;
- Müslümanların bu hâllerinden istifâde ederek baskın yapsaydık, onların çoğunu
öldürürdük!... Onlar namazda iken niçin saldırmadık? diye hayıflandığı, sonra da;
- Merak etmeyiniz. Nasıl olsa, canlarından ve çocuklarından da sevgili olan bir
namaza daha duracaklardır!... diyerek bu defa fırsatı kaçırmayacaklarını arkadaşlarına bildirdi.
Onların bu sözlerini Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâm ile vahiy göndererek Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize bildirdi.
Gelen âyet-i kerîmede buyruluyordu ki:
“(Ey Habîbim!) Sen de aralarında bulunup, (düşman karşısında) onlara
(Eshâbına) namaz kıldıracağın zaman (onları iki kısma ayır), bir kısmı seninle birlikte (namazda, diğeri de düşman karşısında) dursun. Silâhlarını yanlarına
alsınlar. Seninle namazda olup, bir rekat kılanlar (namazı bozacak amellerden
sakınarak) düşman karşısına gitsinler. Bundan sonra, henüz namazını kılmamış
olan diğer kısmı gelip, ikinci rekatı seninle kılsınlar ve onlar da zırhlarını, koruyucu âletlerini ve silâhlarını yanlarına alsınlar. (Teşehhüdü seninle okusunlar.
Sen selâm verince, onlar selâm vermeden düşman karşısına gitsinler, önce bir rekat
kılmış olanlar geri gelip, kendi başlarına bir rekat daha kılarak selâm versinler. İkinci
rekatı imâmla kılmış olanlar da tekrar gelip, bir rekat daha kılarak namazı tamamlayıp selâm versinler.) Kâfirler arzu ederler ki, silâh ve eşyâlarınızdan gâfil bulunasınız da size ansızın bir baskın yapalar... Eğer size, yağmurdan bir sıkıntı olursa, yahut hasta olursanız, silâhlarınızı koymanızda üzerinize bir vebâl
yoktur. Fakat yine, bütün ihtiyât tedbirlerini alın. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ
kâfirlere, hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamıştır.” (Nisâ sûresi: 102)
İkindi vaktinde, Hazret-i Bilâl ezân okuduğunda, Kureyş süvârileri yine Mekke
ile Eshâb-ı kirâmın arasında hücûma hazır olarak durdular. Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem”, Eshâbına âyet-i kerîmede belirtildiği gibi namazlarını kıldırdı.
Müslümanların bu tedbirli namaz kılışlarına, müşrikler hayret ettiler. Allahü
teâlâ, onların kalblerine korku verdi. Herhangi bir harekette bulunmaya cesâret edemediler. Mekke’ye haber götürmek üzere oradan ayrıldılar. Peygamber Efendimiz
ve Eshâbı da buradan Mekke’ye doğru harekete geçtiler.
Mukaddes Mekke hududuna geldiklerinde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin devesi Kusvâ, zahirî hiç bir sebep yok iken çöküverdi. Kaldırmak
için çok uğraştılar fakat kalkmadı. Bunun üzerine, Kâinatın Sultânı Efendimiz buyurdular ki:
- Onun böyle bir çökme huyu yoktur. Fakat bir zamanlar (Ebrehe’nin) fili(ni)
Mekke’ye girmekten tutup alıkoyan Allahü teâlâ, şimdi de Kusvâ’yı tutup alıkoydu. Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Kureyş,
341
Allahü teâlânın, Harem dâhilinde yapılmasını harâm ettiği (çarpışmayı ve kan
akıtmayı terk etmek gibi) şeylerden hangisini benden isterlerse istesinler, onların
bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim!
Bundan sonra Kusvâ’yı kaldırmak istediler. Deve sıçrayıp kalktı. Harem hududlarından içeri girmedi, tam hudud üzerinde bulunan Hudeybiye mevkîinde durdu.
Peygamber Efendimiz Eshâb-ı kirâmla, suyu az olan bu yerde konakladılar.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, çadırını mübârek Mekke hududunun
dışına kurdurdu. Eshâbıyla burada beklemeye başladılar. Vakit girince namazlarını
Mekke-i mükerreme hududu içinde kılıyorlardı.
Kuyularda içecek ve kullanacak su kalmamıştı. Sâdece Peygamber Efendimizin
ibriğinde vardı. Güç durumda kalan sahâbîler;
- Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Yanımızda, yalnız sizin ibriğinizde su
var. Mahvolduk, dediler.
Âlemlerin efendisi;
- Ben, sizin aranızda iken, siz mahvolmazsınız, buyurdular. Sonra
- Bismillah, diyerek mübârek elini ibriğin üzerine koydular.
Sonra kaldırıp,
- Alınız!... buyurduğunda, mübârek parmaklarının arasından, çeşme gibi sular
akmaya başladı.
Eshâb-ı kirâm; kana kana su içtiler, abdest aldılar, bütün kırbalarını doldurdular
at ve develerini suladılar. Eshâbını gülümseyerek seyreden merhamet deryâsı Sevgili
Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd ettiler.
O gün, orada hazır bulunan Hazret-i Câbir bin Abdullah;
- Biz, bin dört yüz kişi idik. Eğer yüz bin kişi dahî olsaydık, o su, hepimize yeterdi, buyurdu.
Hudeybiye Kuyusu ve kuyunun içi
342 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hudeybiye Seferi
343
Bî’at-ı Rıdvân
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hudeybiye’de iken öteden
beri müslümanlarla dost olan Huzâa kabîlesinin reîsi Büdeyl, huzûra gelip, Kureyş
ordusunun çevre kabîlelerinin de katılmasıyla Hudeybiye’de konduklarını, orduları
dağılıncaya kadar çarpışmaya yemîn ettiklerini bildirdi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz;
- Biz, buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak Umre yapmak, Kâbe-i muazzamayı tavâf ve ziyâret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Buna
rağmen bizi, kim Beytullah’ı ziyâretten alıkoymaya kalkarsa, onunla çarpışırız.
Şüphesiz ki, harpler Kureyş’i ziyâdesiyle yıpratmış, güçsüz hâle getirmiş ve pek
çok zararlara uğratmıştır. Şâyet onlar arzu ederlerse, kendilerine bir mütâreke
müddeti tâyin edeyim. Bu müddet içinde, benim tarafımdan emniyet içinde
bulunsunlar. Onlar, benimle diğer kabîleler arasına girmesinler. Beni, onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o kabîlelere gâlip gelir de, cenâb-ı Hak da
onlara hidâyet ihsân edip müslüman olurlarsa, Kureyş müşrikleri isterlerse,
onlar gibi müslüman olabilirler. Şâyet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara gâlip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş, kuvvet kazanmış
olurlar. Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez de benimle çarpışmaya
kalkarlarsa, varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki,
yaymaya çalıştığım bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. O zaman Allahü teâlâ da, bana yardım edeceği hakkındaki
va’dini şüphesiz yerine getirecektir! buyurdu.
Huzâa kabîlesinin reîsi Büdeyl, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin buyurduklarını Kureyş ordugâhına ulaştırmak üzere yola çıktı. Müşrikler,
Büdeyl’den, Resûlullah Efendimizin buyurduklarını dinledikten sonra ileri gelen
adamlarından Urve bin Mes’ûd’u görüşmek üzere Peygamber Efendimize gönderdiler.
Urve, Kureyş’in hiç kimseyi Mekke’ye sokmamak üzere kesin kararlı olduğunu
bildirince, Habîb-i ekrem Efendimiz;
- Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine,
şu Kâbe-i muazzamayı ziyâret ve tavâfa mâni olunur mu? buyurduktan sonra,
Huzâa kabîle reîsine söylediklerini Urve’ye de anlattılar.
Urve, bir taraftan Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi dinlerken,
bir taraftan da Eshâb-ı kirâmın hâl ve hareketlerine, birbirlerine ve Âlemlerin efendisine olan davranışlarına, saygı ve hürmetlerine dikkat ediyordu. Sevgili Peygamberimizin teklifini dinledikten sonra kalktı, Kureyşîlere bunu anlatmak üzere yürüdü.
Onların yanına varıp;
- Ey Kureyş topluluğu! Benim Kayser, Necâşî, Kisrâ gibi birçok hükümdarların huzûrlarına elçi olarak gittiğimi bilirsiniz. Yemin ederim ki, ben, şimdiye kadar
müslümanların Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve saygının hiç bir hükümdâra
yapıldığını görmedim. Sahâbîlerinden hiç biri, ondan izin almadıkça konuşmuyor,
başından bir kıl düşse, kapıp bereketlenmek için koyunlarında saklıyorlar. Yanında
konuşurlarken, seslerini duyulmayacak kadar kısıyorlar. O’na olan hürmetlerinden,
yüzüne bakamıyor ve gözlerini önlerine indiriyorlar, O, Eshâbına bir işaret verse
344 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
veya bir emirde bulunsa, canı pahâsına da olsa, yerine getirmeye çalışıyorlar.
Ey Kureyş cemâati! Elinizi ne kadar kılıçlarınıza el atsanız, bütün çârelere başvursanız da onlar, Peygamberlerinin bir kılını bile size teslîm etmezler. Hattâ her
hangi bir zararın erişmesine ve O’na kimsenin el sürmesine bile meydan vermezler.
Durum budur. Bundan sonrasını iyi düşünün! Hâl böyle iken, Muhammed bize iyi
bir mütâreke teklif ediyor, bundan faydalanın! dedi.
Kureyşli müşrikler, bu sözleri kabûl etmeyip, Urve’ye kaba davrandılar ve onu
darılttılar.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Kureyş karargâhından bir
haber gelmeyince, Hırâş bin Ümeyye’yi, tekliflerini tekrar etmek üzere elçi olarak
gönderdiler.
Müşrikler, İslâm elçisine çok kaba davrandılar. Devesini kesip yediler, kendisini
öldürmek için üzerine yürüdüler. Ellerinden zor kurtulan Hırâş bin Ümeyye, Peygamber Efendimizin huzûruna gelip durumu anlatınca, elçisine yapılan bu hakârete
çok üzüldüler.
Bu sırada müşrik karargâhından Ahâbiş kabîlesinin reîsi Huleys göründü. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize doğru geliyordu. Müşrikler, elçi
olarak onu görevlendirmişlerdi.
Sevgili Peygamberimiz Huleys’in geldiğini görünce;
- Bu gelen, kurbana saygı gösteren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye ve ibâdet yapmaya özenen bir kavimdendir. (Ey Eshâbım!) Kurbanlık
develeri ona doğru sürünüz de görsün! buyurdu.
Eshâb-ı kirâm, kurbanlık develeri ona doğru salıverdiler ve;
- Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! diye telbiye getirdiler.
Huleys, boyunları bağlı, kulakları işaretli olan kurbanlıkları görünce, uzun uzun
baktı. Gözleri doldu, yaşardı ve ruhunun derinliklerinden gelen hüzünlü bir sesle;
- Müslümanların, Kâbe’yi tavaf ve ziyâretten başka hiç bir niyetleri yok. Onları,
bundan men etmek ne kadar kötü bir harekettir! Kâbe’nin Rabbine yemîn ederim ki,
Kureyşliler, bu yanlış hareketlerinden dolayı helâk olacaklardır! demekten kendini
alamadı.
Bu sözleri işiten Âlemlerin efendisi;
- Evet öyledir, ey Kinâneoğullarına mensûb olan kardeş, buyurdu.
Huleys, utancından Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
huzûruna gelemediği gibi, mübârek yüzüne dahî bakamadı. Geri Kureyş karargâhına
döndü. Gördüklerini anlatıp;
- Sizin, O’nu, Kâbe’yi ziyâretten men etmenizi doğru bulmuyorum, diye fikrini
açıkça söyledi.
Kureyş müşrikleri çok sinirlendiler ve Huleys’i câhillikle suçladılar.
Müşrikler, bu defa gaddarlığı ile nam salmış Mikrez bin Hafs’ı elçi gönderdiler.
O da cevâbını alarak geri döndü. Mikrez’in elçiliğinden sonra müşrikler, müslümanların âni bir baskın yapmasından korkuya kapıldılar.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, işi yarıda bırakmak istemiyor ve Kureyşlilerce itibarlı olan bir Eshâbını göndermek istiyordu. Neticede
Hazret-i Osman’ın gönderilmesine karar verildi.
345
Sevgili Peygamberimiz, Osman bin Affân’a;
- Biz buraya, hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sâdece Kâbe-i muazzamayı tavâf ve ziyâret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık
develeri kesip döneceğiz, diye söyle ve Onları İslâm’a dâvet et! buyurdular.
Ayrıca, Mekke’de bulunan müslümanlara, Mekke’nin yakın bir zamanda
fethedileceğini müjdelemesini de tenbih ettiler.
Hazret-i Osman, müşriklerin yanına gidip, Peygamber Efendimizin buyurduklarını aynen anlattı. Onlar, Hazret-i Osman’ın teklifine de olumsuz cevap verdiler. İstediği takdirde sâdece kendisinin Beytullah’ı tavâf edebileceğini söylediler.
Hazret-i Osman ise;
- Resûl aleyhisselâm, Beytullah’ı tavaf etmedikçe, ben de etmem! buyurdu.
Buna çok kızan müşrikler, onu alıkoydular. Bu haber, Eshâba;
- Osman şehîd edildi, şeklinde ulaştı.
Durumu Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize bildirdiklerinde
çok üzüldüler ve;
- Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız,
buyurdular.
Sonra orada bulunan Semûre ismindeki ağacın altına oturup;
- Allahü teâlâ, bana bîat etmenizi emretti, buyurarak, Eshâbını bîate dâvet etti.
Kahraman Eshâb, elini, Peygamber Efendimizin mübârek eli üzerine koyarak;
- Allahü teâlâ, sana zafer ihsân edinceye kadar, önünde çarpışa çarpışa fethi
gerçekleştirmek veya bu uğurda şehîd olmak üzere bîat ettik, diye söz verdiler.
Peygamber Efendimiz, bir elini, diğer elinin üzerine koyarak orada bulunmayan
Hazret-i Osman nâmına kendi kendine bîat etti.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbının bu bî’atına çok
memnun olup;
- Ağaç altında, gerçekten bî’at edenlerden hiç biri, Cehennem’e girmeyecektir, buyurdu.
Bu bî’ate, “Bî’at-ı Rıdvân” denildi.
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm”, artık kılıçlarını çekmiş yerlerinde duramıyor, Resûl aleyhisselâmın bir işaretini bekliyordu.
Bu sırada İslâm karargâhını gözetleyen Kureyş casusları, mücâhidlerin, Sevgili
Peygamberimize, bu uğurda şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmak üzere bî’at
ettiklerini ve hazırlık yaptıklarını görmüşlerdi. Derhâl Kureyş karargâhına varıp
olup bitenleri anlattılar.
Peygamber Efendimiz, her ihtimâle karşı geceleri, Eshâbını korumak üzere nöbetçiler bırakıyordu. Hazret-i Osman’ın tutuklandığı günlerden bir gece, Mikrez yönetiminde elli kişilik bir müşrik gürûhu, İslâm askerlerini uykuda bastırmak üzere
saldırdılar.
O gece, Muhammed bin Mesleme ve arkadaşları nöbet tutuyorlardı. Gelen küffârı
kısa bir mücâdeleden sonra kıskıvrak yakaladılar. Sâdece Mikrez kaçabildi. Esirleri,
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna getirdiler. Bir kısmı
hapsedilip, bir kısmı da affedildiler. Müşrikler, ertesi gece de baskın yapmak istediler fakat yine yakalandılar. Peygamber Efendimiz, onları da affedip salıverdi.
346 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hudeybiye sulhnâmesi
İslâm ordusunun gece gündüz savaşa hazır durumda beklediğini ve her an saldırabileceklerini anlayan küffâr ordusunun kalbine korku düştü. Andlaşmaktan başka
çıkar yol olmadığını görerek acele bir elçi heyeti seçtiler. Süheyl bin Amr başkanlığında seçilen bu heyete;
- Bu sene Mekke’ye girmemeleri şartıyla andlaşma yapın, denildi.
Sevgili Peygamberimiz, Kureyş elçilerini kabûl buyurdu. Elçilerin ilk istekleri,
hapsedilmiş adamlarının bırakılması oldu.
Âlemlerin efendisi de;
- Mekke’de tutukladığınız Eshâbımı bırakmadığınız müddetçe, bu adamlarınızı salıvermem! buyurdular.
Süheyl;
- Doğrusu bize, çok adâletli ve insaflı davrandınız, diyerek Mekke’de tutuklanan
Hazret-i Osman’ı ve daha önce hapsettikleri on kadar Eshâbın serbest bırakılmasını
sağladı. Bundan sonra, baskın sırasında yakalanıp hapsedilen müşrikler serbest bırakıldı.
Uzun konuşmalardan sonra, andlaşmaya varıldı. Sıra yazılmasına gelmişti.
Hazret-i Ali kâtip olarak seçildi. Sulhnâmeyi yazmak üzere kâğıt, divit hazırlandı.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Habîbullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Hazret-i Ali’ye;
- Yaz, buyurdu: Bismillâhirrahmânirrahîm!
Buna Süheyl derhâl îtirâz edip;
- Yemîn ederim ki, ben Rahmân sözünün ne demek olduğunu bilmiyorum. Böyle
yazma; Bismike Allahümme diye yaz! Yoksa barışa yanaşmam! dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, barışın yapılmasında çok
büyük hikmetler görüyordu. Bu sebeple;
- Bismike Allahümme de güzeldir, buyurdular ve Hazret-i Ali’ye böyle yazmasını emrettiler.
Yazıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”,
- Bu, Muhammed Resûlullah’ın, Süheyl bin Amr ile üzerinde anlaştıkları ve
sulh oldukları, şartlarını taraflarca yerine getirmek üzere imzâladıkları maddelerdir, buyurduğunda,
Süheyl’in, Hazret-i Ali’nin elini tuttuğu görüldü ve Peygamber Efendimize dönüp;
- Yemîn ederiz ki, biz senin Resûlullah olduğunu kabul etseydik, sana karşı
gelmez, Kâbe’yi ziyâret etmene engel olmazdık. Bu sebeple, Resûlullah yerine,
Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz! dedi.
Peygamber Efendimiz, onu da kabûl buyurarak;
- Vallahi siz, beni yalanlasanız da, ben yine hiç şüphesiz Allahü teâlânın
Resûlüyüm. İsmimi ve babamın ismini yazdırmak, benim peygamberliğimi gidermez ki. Yâ Ali! Onu sil, Muhammed bin Abdullah yaz, buyurdular.
Resûlullah kelimesinin silinmesine, Eshâb-ı kirâmdan hiç birinin gönlü râzı olmadı. Bir anda her şeyi unutup;
347
- Yâ Ali! Muhammed Resûlullah yaz, aksi hâlde, bu müşriklerle aramızı ancak
kılıç hâlleder!... dediler.
Peygamber Efendimiz, Eshâbının bu gayretlerine memnun oldular, fakat mübârek
elleriyle susmalarını işâret buyurdular. Hazret-i Ali’ye, silinmesini emir buyurunca;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Senin bu mübârek sıfatını silmeye elim
varmıyor!... diyerek özür diledi.
Sevgili Peygamberimiz orayı göstermesini istedi. Gösterince elinden alıp, kendi
mübârek parmağı ile silerek Abdullah’ın oğlu yazdırdı.
Sonra, maddeler yazılmaya başlandı...
1- Andlaşma on yıl geçerli olacak, bu zaman içinde iki taraf birbiriyle harb etmeyecek.
2- Müslümanlar bu sene Kâbe’yi ziyâret etmeyecek. Ancak bir sene sonra ziyâret
edebilecekler.
3- Kâbe’yi ziyârete gelen müslümanlar, üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu
silâhından başka silâh bulundurmayacaklar.
4- Müslümanlar Kâbe’yi tavaf ederken, Mekkeli müşrikler Kâbe’den dışarı çıkıp
onların serbestçe tavâf yapmalarını sağlayacaklar.
5- Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse, velîsinden izinsiz Medîne’ye giderse, iâde edilecek, müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerek, Mekke’ye giderse
iâde edilmeyecektir.
Hazret-i Ömer bu madde için;
- Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin? diye sorunca; Sevgili Peygamberimiz gülümseyerek;
- Evet. Bizden onlara gidecek olanları Allahü teâlâ bizden uzak etsin! buyurdular.
6- Eshâbdan biri, hac veya umre yapmak niyetiyle Mekke’ye gelse, canı ve malı
emniyette olacak.
7- Müşriklerden biri, Şam’a, Mısır’a veya başka yere giderken Medîne’ye uğrarsa, onun da canı, malı emniyette olacak.
8- Diğer Arab kabîleleri, istedikleri tarafın himâyesine girebilecekler. Müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklardı.
Sıra andlaşmanın imzalanmasına gelmişti. O sırada ayaklarındaki zincirleri sürükleye sürükleye İslâm ordusuna doğru bir kimsenin gelmekte olduğu görüldü.
Yaklaştı, yaklaştı;
- Beni kurtarın!... diyerek bağırdı.
Bu sesi işiten Kureyş heyeti reîsi, derhâl yerinden fırladı. Eline aldığı dikenli ağaç
dalını, onun başına yüzüne vurmaya başladı. O, bütün gayretini toplayarak kendini
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek dizleri dibine attı ve;
- Kurtar beni yâ Resûlallah! diye yalvardı.
Bu, Mekke’de müslümanlıkla şereflendiği için, babası tarafından zincire vurulmuş bir müslümandı. Her gün ağır işkenceler edilir, putlara tapmaya zorlanırdı.
Müşriklerin, Hudeybiye’ye gitmesinden faydalanarak, zincirlerini koparmış, kimseye görünmeden Mekke’den çıkıp, müslümanların arasına kendini atmıştı.
348 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hidâyete eren bu mübârek kimse, müşrik heyetinin reîsi Süheyl’in oğlu Ebû Cendel hazretleriydi.
Süheyl, Peygamber Efendimize, oğlu Ebû Cendel’i göstererek;
- Biraz önce yazdığımız andlaşma gereğince, bana iâde edeceğin ilk adam budur!
dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve sahâbîler çok müteessir
olmuşlardı. Herkes, Resûlullah Efendimizin ne cevap vereceğini merakla bekliyorlardı. Bir tarafta sulhnâme, bir tarafta işkence altında bulunan bir sahâbî...
Âlemlerin efendisi, Süheyl’e;
- Biz, bu sulhnâmeyi daha imzalamadık! buyurdu.
Süheyl;
- Yâ Muhammed! Andlaşmanın maddelerini, oğlum daha buraya gelmeden önce
yazıp bitirmiştik. Eğer oğlumu iâde etmezsen, ben de hiç bir zaman sulhnâmenin
altını imzalamam! diye inâd etti.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Onu benim hâtırım için andlaşmanın dışında tut, buyurdu ise de müşrikler
bunu kabûl etmediler.
Süheyl bin Amr, oğlunu çeke çeke götürürken, Ebû Cendel;
- Yâ Resûlallah! Ey müslüman kardeşlerim!... Müslüman olmakla şereflenip size
ilticâ ettiğim hâlde, beni müşriklere mi teslîm ediyorsunuz. Bana her gün dayanılmaz işkencelerin yapılmasını mı revâ görüyorsunuz? Yâ Resûlallah! Dînimden döndürsünler diye mi beni iâde ediyorsunuz?!... diye feryâd ediyordu.
Bu içler acısı yalvarışa dayanmak çok zordu. Gönülleri yaralanan sahâbîler, ağlamaya başladılar. Merhamet deryâsı, Sevgili Peygamberimizin de mübârek gözleri
dolmuştu. Süheyl’in yanına varıp;
- Gel etme! Onu bana bağışla! diye ricâ etti.
Fakat Süheyl;
- İmkânsız bağışlamam! diye cevap verdi.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz;
- Ey Ebû Cendel! Biraz daha sabret! Sana yapılanlara katlan! Bunların
mükâfatını Allahü teâlâdan dile. Allahü teâlâ, sana ve senin gibi zayıf ve kimsesiz müslümanlara muhakkak bir genişlik, bir çıkar yol ihsân edecektir, buyurarak tesellî eyledi ve;
- Verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz, buyurdu.
O da,
- Peki yâ Resûlallah, diyerek sabredeceğini bildirdi.
Bu içler acısı hâdiseye, heyetteki müşrikler bile dayanamamış ve;
- Ey Muhammed! Ebû Cendel’i senin hâtırın için biz himâyemize alıyoruz. Ona,
Süheyl’in işkence yapmasına meydan vermeyeceğiz! dediler.
Bundan sonra Resûlullah Efendimiz ve Eshâb-ı kirâm biraz rahatladılar. (Süheyl
bin Amr, Mekke’nin fethinden sonra müslüman olup Eshâb-ı kirâmdan oldu.)
Sulhnâme iki suret yazılıp, taraflarca imzalandı. Müşrikler karargâhlarına döndüler.
Müslümanların aleyhlerinde gibi görünen bu maddeler için, Kureyş heyeti çok
349
sevinçli idi. Aksine bu sulhnâme mü’minler için büyük bir zaferdi ve bu maddeler
müslümanların lehine idi. Her şeyden önce, müslümanların bir devlet olduğunu kabul ediyorlardı. Mekke’den bir müşrik, ticâret veya başka bir şey için Şam’a, Mısır’a
giderken Medîne’ye uğrasa, canı malı emniyette olacaktı. Böylece müşrikler müslümanların yaşayışlarını yakından görecek, İslâm’ın adaleti, Eshâbın birbirlerine olan
güzel davranışları karşısında hayran kalacak ve İslâmiyet’i seveceklerdi. Neticede
müslüman olup sahâbîlerin safları arasına katılacaklardı.
On sene devam etmesi gereken bu andlaşma ile müslümanlar çoğalacaklar, güçleneceklerdi. İslâmiyet her tarafa yayılacaktı.
Ancak; “Kureyşlilerden biri, müslüman olup Medîne’ye sığınmak isterse, iade
olunacak” maddesi için, Peygamber Efendimiz müteessir olmuşlar ve;
- Allahü teâlâ, onlar için, elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır, buyurmuşlardı...
Artık müşriklerle yapılacak bir iş kalmamıştı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâb-ı kirâma;
- Kalkınız! Kurbanlarınızı kesiniz. Başlarınızı tıraş ettikten sonra ihrâmdan
çıkınız, buyurdular.
Peygamber Efendimiz, herkesten önce kurbanını kesti. Sonra kendisini berberi
Hırâş bin Ümeyye hazretleri tıraş etti. Eshâb-ı kirâm, o mübârek saçları daha yere
düşmeden havada kapıştılar ve bereketlenmek için sakladılar. Sahâbîler de kurbanlarını kesip, bir kısmı saçlarını kazıttı, bir kısmı kısalttırdı.
Hudeybiye’de yirmi gün kadar kalınmıştı. Peygamber Efendimiz arkadaşları ile
birlikte Medîne’ye dönmek üzere hareket ettiler. Yolda Allahü teâlâ, Peygamber
Efendimize Fetih sûresini vahyederek, nîmetini ve yardımlarını tamamlayacağını
müjdeledi.
Kâinatın sultânı “sallallahü aleyhi vesellem”, muzaffer olarak nûrlu Medîne’yi
teşrif ettiği günlerde, Kureyş’in Sakîf kabîlesinden Ebû Basîr, müslüman olmakla
şereflenmişti. Müşriklerin arasında yaşayamayacağını anlayan Ebû Basîr “radıyallahü anh”, yaya olarak Medîne’ye geldi. Hudeybiye andlaşmasının gereği olarak da
Medîne’den ayrılıp, Kızıldeniz sahilindeki Îys denilen yere yerleşti.
Burası, Kureyş müşriklerinin Şam’a gittikleri ticâret yolu üzerinde bulunuyordu.
Bundan sonra, Kureyş’ten müslüman olanlar Mekke’yi terkedip, Medîne’ye değil,
Îys’e, Ebû Basîr’in yanına gittiler. Bunlardan ilki Ebû Cendel hazretleriydi. Artık bunun arkası devâm etti. Elli kişi, yüz kişi, iki yüz, üç yüz kişi oldular. Kureyş kervanı
Şam’a giderken buradan geçmek mecbûriyetinde kalıyordu. Ebû Basîr hazretleri yanındaki müslümanlarla, buradan geçen müşrikleri yakalıyor ve müslüman olmalarını
istiyorlardı. Müslüman olmayanlarla çarpışıp, onları güç durumda bırakıyorlardı.
Mekkeli müşrikler, artık Şam ticâret yollarının kesildiğini görüp, Medîne’ye bir
heyet gönderdiler. Hudeybiye sulhnâmesinin,
“Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse velîsinden izinsiz Medîne’ye giderse iâde edilecek!...” maddesinin kaldırılması için yalvardılar. Peygamber Efendimiz
merhamet buyurup, onların bu isteklerini kabûl ettiler.
Böylece Kureyşlilerin Şam ticâret yolları açılmış oldu. Müslümanlar da sabretmelerinin karşılığında Medîne’ye Peygamber Efendimizin yanına geldiler.
350 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
DÂVET MEKTUPLARI
Hükümdârlara gönderilen mektuplar
Nebiyy-i muhterem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hudeybiye’den döndükten sonra, İslâm’ın bütün dünyâya yayılmasını, insanların Cehennem azâbından
kurtulup, hakîkî saâdete kavuşmasını arzu ediyordu. Zîrâ O, bütün âleme, rahmet
olarak gönderilmişti. Bu sebeple, çevredeki hükümdârlara elçiler gönderip, İslâm’a
dâvet etmeyi düşündüler.
Hicri altıncı sene Zilhicce ayının sonlarına doğru yedinci sene Muharrem ayının başlarında; Amr bin Ümeyye’yi (radıyallahü anh) Habeş hükümdarına; Dıhye-i
Kelbî’yi (radıyallahü anh) Rum (Bizans) imparatoruna; Hâtıb bin Ebî Beltea’yı (radıyallahü anh) Mısır hükümdârına; ayrıca aynı vazife ile Abdullah bin Huzâfe’yi
(radıyallahü anh) İran hükümdârına; Şücâ’ bin Vehb’i (radıyallahü anh) Gassân’a;
Selît bin Amr’ı (radıyallahü anh) Yemâme’ye; Alâ Hadremî’yi de “radıyallahü anh”
Bahreyn emîri Münzir bin Sâvî’ye gönderdiler.
Bu elçiler, Eshâb-ı kirâmın en güzîdeleriydi. Sûretleri ve sözleri en güzel olanlarıydı. Her bir hükümdâra ayrı ayrı İslâm’a dâvet mektupları yazıldı.
Sevgili Peygamberimiz mektupların altını, gümüş yüzüğünün kaşında üç satır
hâlinde “Allah, Muhammed, Resûlullah” yazılı olan mührü ile mühürledi.
Hükümdârlara gönderilecek elçiler, sabah Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin bir mûcizesi olarak, gidecekleri devletin lisânını öğrenmiş olarak
kalktılar.
Necâşî Eshame’ye mektup
Habeşistan’a gidecek olan Amr bin Ümeyye hazretleri, Necâşî Eshame’den, daha
önce oraya hicret etmiş bulunan Eshâb-ı kirâmın, Medîne’ye gönderilmesini de isteyecekti. Resûlullah Efendimiz Necâşî’ye iki mektup göndermişti.
Hazret-i Amr bin Ümeyye, kısa zamanda Habeşistan’a varıp, melik Necâşî
Eshame’nin huzûruna çıktı. Evvelâ birinci mektubu takdîm etti. Necâşî, tahtından
aşağı indi; mektubu pek büyük bir hürmet ve muhabbetle aldı. Öptü, yüzüne ve gözüne sürdükten sonra açıp okutturdu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allahü teâlânın resûlü Muhammed aleyhisselâmdan, Habeş melîki Necâşî
Eshame’ye!...
Hidâyete tâbi olana selâm olsun!...
Ey Hükümdâr!
Selâmette olmanı diler, sana olan nîmetlerinden dolayı, Allahü teâlâya hamd
ederim. Ondan başka ilâh yoktur. O Melik’tir (bütün kâinâtta tasarruf sâhibi yalnız O’dur.) Kuddûs’tür (her türlü ayıp ve kusurlardan berîdir). Selâm’dır (kullarını bütün tehlikelerden selâmette bulundurucudur). Mü’min’dir (emniyet verendir).
351
Müheymin’dir (her şeyi gözetip koruyandır).
Ben şehâdet ederim ki, Îsâ (aleyhisselâm), Allahü teâlânın, çok temiz, iffet
sâhibi, her türlü dünyâ hayâtından tamamıyla çekilmiş bulunan Meryem’e ilkâ
ettiği, rûhu ve kelimesidir. Böylece o, Îsâ’ya hâmile kaldı. Allahü teâlâ, Âdem’i,
kudreti ile nasıl yarattı ise, Îsâ’yı da öyle yaratmıştır.
Ey hükümdâr!
Ben, seni, eşi ortağı olmayan Allahü teâlâya îmâna, O’na ibâdet etmeye ve
bana tâbi olmaya, Allahü teâlânın bana gönderdiklerine inanmaya dâvet ediyorum. Çünkü ben, Allahü teâlânın bunları tebliğ etmeye memûr resûlüyüm.
Şimdi ben, sana lâzım olan teblîgâtı yapmış, dünyâ ve âhiret saâdetini sağlayacak nasîhati etmiş bulunuyorum. Nasîhatimi kabûl ediniz!
Hidâyete eren, doğru yola kavuşanlara selâm olsun.”
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin mektubunu, büyük bir
Resûlullah’ın Efendimizin Dâvet Mektupları
352 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
edeb ve tevâzû ile dinleyen hükümdâr Eshame, derhâl;
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü,
diyerek Kelime-i şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Sonra;
- Yemîn ederim ki, O, kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanların gelmesini beklediği, önceki peygamberlerin geleceğini müjdelediği peygamberdir.
Eğer yanına gitmeye imkânım olsaydı, muhakkak gider, hizmetiyle şereflenirdim! dedi. Mektubu, hürmetle güzel bir kutuya koyup;
- Bu mektuplar, burada olduğu müddetçe, Habeş’ten hayır ve bereket gitmez, dedi.
Necâşî Eshame, ikinci mektupta bildirilen emirleri hürmetle okuyup, Sevgili
Peygamberimizin mübârek zevcesi Ümmü Habîbe vâlidemizi emr-i nebevî üzerine,
Resûl-i ekreme “sallallahü aleyhi ve sellem” nikâh etti. Daha sonra Ümmü Habîbe
vâlidemizi ve orada bulunan Eshâb-ı kirâmı iki ay kadar ağırladıktan sonra gemilere
bindirip, pek çok hediyelerle Medîne’ye gönderdi. Gönderdiği mektupta îmân ettiğini bildiriyordu.
Sevgili Peygamberimizin Dâvet Mektubu
353
Rum İmparatoru Heraklius’a mektup
Hazret-i Dıhye-i Kelbî de, Rum imparatorunu İslâm’a dâvet etmek için vazifelendirilmişti. Mektubu, Busrâ’daki Gassân hükümdârı Hâris’e verecek, o da Rum
imparatoru Heraklius’a gönderecekti.
Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” dâvet mektubunu büyük
bir hürmetle alan Hazret-i Dıhye, sür’atle Busrâ’ya geldi. Hâris ile görüşüp durumu
anlattı.
Hâris, Hazret-i Dıhye’nin yanına, henüz müslüman olmayan Adiy bin Hâtem’i
vererek, o sırada Kudüs’de bulunan Heraklius’a gönderdi. İkisi birlikte Kudüs’e gelip, imparatorla görüşmek üzere temaslarda bulundular. İmparatorun adamları, kendisine;
- Kayser’in (imparatorun) huzûruna çıktığın zaman başını eğip yürüyecek, yaklaşınca da yere kapanıp secde edeceksin. Secdeden kalkmana izin vermedikçe aslâ
yerden başını kaldırmayacaksın, dediler.
Bu sözler Hazret-i Dıhye’ye “radıyallahü anh” ağır geldi ve onlara;
- Biz müslümanlar, Allahü teâlâdan başka hiç bir kimseye secde etmeyiz. Hem
insanın insana secde etmesi onun yaratılışına terstir, buyurdu.
Bunun üzerine Kayser’in adamları;
- O hâlde Kayser, getirdiğin mektubu hiç bir zaman kabûl etmez ve seni huzurundan kovar, dediler.
Hazret-i Dıhye;
- Bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, başkasının, kendisine, değil
secde etmesine, önünde hafif eğilmesine bile müsâade etmez. Kendisiyle görüşmek
isteyen köle bile olsa ona ilgi gösterir. Huzûruna kabûl buyurur, derdini dinler, sıkıntısını giderir, gönlünü alır. Bunun için O’na tâbi olanların hepsi hürdür, şereflidir,
buyurdu.
Bu sözleri dinleyenlerden biri;
- Mâdem ki Kayser’e secde etmeyeceksin, o hâlde üzerine aldığın vazifeyi yerine
getirebilmen için, sana başka yol göstereyim. Kayser’in, sarayın önünde dinlendiği
bir yer var. Her gün öğleden sonra bu avluya çıkar, oralarda dolaşır. Orada bir minber
vardır. Onun üzerinde herhangi bir yazı varsa önce onu alır okur, sonra istirâhat eder.
Sen de şimdi git, mektubu o minbere koy ve dışarda bekle. Mektubu görünce seni
çağırtır. O zaman vazifeni yerine getirirsin, dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Dıhye “radıyallahü anh” mektubu söylenilen yere bıraktı.
Heraklius mektubu aldı ve Arabca bilen bir tercüman istedi.
Tercüman, Resûlullah Efendimizin mektubunu okumaya başladı. Mektubun en
üstünde;
“Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allahü teâlânın Resûlü Muhammed’den (aleyhisselâm) Rumların büyüğü
Herakl’e” diye yazıyordu.
Heraklius’un kardeşinin oğlu Yennak, mektubun böyle başlamasına çok kızdı ve
354 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
tercümanın göğsüne şiddetli bir yumruk vurdu. Tercüman, yumruğun şiddeti ile yere
yıkıldı ve mübârek mektup elinden düştü.
Heraklius, Yennak’a;
- Niçin böyle yaptın! diye sorunca, o da;
- Mektubu görmüyor musun? Mektuba, hem senin isminden önce kendi ismi
ile başlamış, hem de senin hükümdâr olduğunu söylemeyip; “Rumların büyüğü
Herakl’e” demiş. Niçin; “Rumların hükümdârı” diye yazmamış ve önce senin isminle başlamamış? O’nun mektubu bugün okunmaz, dedi.
Bunun üzerine Heraklius:
- Vallahi sen ya çok akılsızsın veya koca bir delisin. Senin böyle olduğunu bilmiyordum. Ben daha mektubun içinde ne olduğuna bakmadan, yırtıp atmak mı istiyorsun? Hayâtıma yemîn ederim ki; eğer O, söylediği gibi Resûlullah ise, mektubuna
benim ismimden önce kendi ismini yazmakta ve beni Rumların büyüğü diye anmakta haklıdır. Ben, ancak onların sâhibiyim. Hükümdârları değilim, dedi ve Yennak’ı
huzûrundan kovdu.
Sonra hıristiyanların en âlimi, reîsi ve kendisinin müşâviri olan Uskûf adındaki
kimseyi çağırttı. Mektubu okuttu. Mektubun devâmında şöyle buyruluyordu:
“Allahü teâlanın hidâyetine tâbi olanlara, doğru yola kavuşanlara selâm olsun!”
Bundan sonra; (Ey Rumların büyüğü!) Seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’ı
kabûl et ki, selâmet bulasın. Müslüman ol ki, Allahü teâlâ sana iki kat ecir versin.
Eğer yüz çevirirsen, bütün hıristiyanların vebâli senin üzerinedir.
“(Resûlüm!) De ki: “Ey ehl-i kitab (olan yahudi ve hıristiyanlar), aramızda ortak olan kelimeye geliniz. O da Allahü teâlâdan başka hiç bir şeye tapınmayız ve
O’na hiç bir şeyi ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; “Şâhid olunuz. Biz gerçek
müslümanlarız” deyiniz.) (Âl-i İmrân sûresi: 64)
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mektubu okunurken,
Heraklius’un alnından ter taneleri dökülüyordu. Mektup bitince;
- Süleymân aleyhisselâmdan sonra, ben böyle; “Bismillâhirrahmânirrahîm”
diye başlayan bir mektup görmemiştim, dedi.
Heraklius, Uskûf’a bu meseledeki fikrini sorunca;
- Vallahi, O, Mûsâ ve Îsâ’nın (aleyhimüsselâm), bize geleceğini müjdelediği
peygamberdir. Zâten biz, O’nun gelmesini bekliyorduk, dedi.
Heraklius;
- Sen bu hususta ne yapmamı tavsiye edersin, neyi uygun görürsün? diye sordu.
Uskûf;
- O’na tâbi olmanı uygun görürüm, diye cevap verdi. Heraklius;
- Ben, senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum. Fakat O’na tâbi olup, müslüman
olmaya gücüm yetmez. Çünkü hem hükümdârlığım gider, hem de beni öldürürler,
dedi.
355
Bunun üzerine Hazret-i Dıhye’yi ve Adî bin Hâtem’i çağırttı. Adî;
- Ey hükümdâr! Davar ve develer sâhibi Arablardan olan şu yanımdaki zât, memleketinde vukû bulan şaşılacak bir hâdiseden bahsediyor, dedi.
Heraklius;
- Memleketinizdeki hâdise nedir? diye sorunca,
Hazret-i Dıhye;
- Aramızda bir zât zuhur etti. Peygamber olduğunu beyân etti. Halkın bir kısmı
O’na tâbi olmakta, bir kısmı da karşı koymaktadır. Biz inananlarla, inanmayanlar
arasında çarpışmalar olmaktadır, dedi.
Bundan sonra Heraklius, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz
hakkında araştırmaya başladı. Şam vâlisine emir verip Resûl-i ekrem Efendimizle
aynı soydan bir kişiyi bulmalarını emretti.
Bu arada kendisinin dostu olan ve İbrânîce bilen Roma’daki bir âlime de mektup
yazıp, bu meseleyi sordu. Roma’daki dostundan, bahsettiği zâtın, âhir zaman peygamberi olduğunu bildiren bir mektup geldi.
Şam vâlisi de ticâret için giden bir Kureyş kervanı ile karşılaştı. Bunların içinde,
henüz müslüman olmayan Kureyş’in reîsi, Ebû Süfyân da vardı.
Ebû Süfyân diyor ki:
- Biz Gazze’de bulunduğumuz sırada, Heraklius’un Şam vâlisi, üzerimize saldırır
gibi geldi ve;
- Siz, şu Hicâz’daki zâtın kavminden misiniz? diye sordu.
- Evet, dedik.
- Haydi, bizimle berâber imparatorun yanına gideceksiniz? dedi.”
Ebû Süfyân’la yanındakileri Şam’a götürdü. Şam vâlisi, Ebû Süfyân’ı ve yanındakileri Heraklius’un yanına çıkardı. Bu sırada, Heraklius Kudüs’te Beyt-ülmukaddesde bulunuyordu. Vezîriyle berâber oturmuş ve başına tâcını giymişti. Heraklius, Ebû Süfyân ve yanındaki otuz kadar Mekkeliyi burada kabûl etti.
Tercüman çağırdı ve onlara;
- İçinizde, Peygamber olduğunu söyleyen zâta, soyca en yakın hanginizdir? diye
sordu. Ebû Süfyân;
- O’na, soyca en yakın olan benim, diye cevap verdi. Heraklius;
- Akrabâlık dereceniz nedir? diye sorunca;
- Amcamın oğludur, dedi.
(Zirâ Ebû Süfyân’ın dedesi Ümeyye’dir. Resûlullah’ın dedesi ise Abdülmuttalib’dir. Dedeleri, amca çocuklarıdır. O itibarla “amcam oğludur” dedi. Soyları, dedelerinin dedesi Abd-i Menâf’da birleşir.)
Heraklius, Ebû Süfyân’ın kendisine yakın getirilmesini istedi ve diğerlerinin de
Ebû Süfyân’ın arkasında durmasını söyledi. Ebû Süfyân, ilk önceleri yalan söyledi
ise de, hükümdârın tehdidi ile korktu ve yalan söyleyemedi. Sonra aralarında şu konuşma geçti. Heraklius;
- Peygamber olduğunu söyleyen zâtın, aranızdaki soyu nasıldır?
356 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- O, zamanın en iyi soylusudur. Soy bakımından en seçkinimizdir.
- İçinizde ondan önce peygamberlik iddiâsında bulunan kimse oldu mu?
- Olmadı.
- O’nun ataları içinde hiç bir hükümdâr gelmiş midir?
- Hayır.
- O’na halkın eşrâfı mı yoksa fakir ve zayıfları mı tâbi oluyorlar.
- O’na tâbi olanlar fakirler, zayıflar, gençler ve kadınlardır. Kavminin yaşlılarından ve eşrâfından tâbi olan pek yoktur.
- O’na tâbi olanlar artıyor mu, azalıyor mu?
- Artıyor.
- O’nun dînine girdikten sonra beğenmeyerek veya kızarak dönen kimse var mı?
- Yoktur.
- Peygamber olduğunu söylemeden, O’nun hiç yalan söylediği görülmüş müdür?
- Hayır.
- O peygamberin hiç ahdini bozduğu, sözünde durmadığı oldu mu?
- Hayır olmadı. Ancak biz şimdi, onunla bir müddet için çarpışmayı bırakarak
andlaşma yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde kendisinin ne yapacağını bilemiyoruz.
- O size neyi emrediyor?
- Yalnız bir olan Allah’a ibâdet etmeyi, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın taptığı şeylere (putlara) tapmaktan bizi men ediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, fakirlere yardım etmeyi, harâmlardan sakınmayı, ahde vefâyı,
emânete hıyânet etmemeyi ve akrabâyı ziyâreti emrediyor.
Beyt-ül-mukaddesde bu konuşmalar olmuş, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek mektubu okunmuştu.
Heraklius mektubu öpüp, gözlerine sürdü ve başına koyunca, Rumlar arasında
gürültüler çoğaldı.
Kayser, Ebû Süfyân ve yanındaki Kureyşlilerin dışarı çıkarılmasını emretti.
Daha müslüman olmayan Ebû Süfyân, burada yeminle, Sevgili Peygamberimizin
dâvâsının başarıyla sonuçlanacağına inandığını söylemişti.
Hazret-i Dıhye “radıyallahü anh”, Heraklius’un karşısına geçip mübârek güzel
yüzü ve tatlı sesi ile;
- Ey Kayser! Beni sana Busrâ’dan bir kimse (Hâris) gönderdi ki, o, senden hayırlıdır. Allahü teâlaya yemîn ederim ki, beni, ona gönderen zât (Resûlullah) ise, hem
ondan, hem senden daha hayırlıdır. Sen, benim sözlerimi alçak gönüllülükle dinleyip, verilen nasîhatleri kabûl etmelisin! Çünkü alçak gönüllülük edersen, nasîhatleri
anlarsın. Nasîhatleri kabûl etmezsen, insaflı olamazsın! dedi.
Heraklius;
- Devâm et, deyince Hazret-i Dıhye;
- Öyleyse, ben seni Îsâ aleyhisselâmın kendisine namaz kılmış olduğu Allahü
teâlâya îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben seni, önceden Mûsâ aleyhisselâmın, on-
357
dan sonra Îsâ aleyhisselâmın geleceğini müjdeleyip haber verdiği şu ümmî Peygambere îmâna dâvet ediyorum. Eğer, bu hususta bir şey biliyor, dünyâ ve âhiret
saâdetini kazanmak istiyorsan, onları gözlerinin önüne getir. Yoksa âhiret saâdetini
elden kaçırır, küfür ve şirk içinde kalırsın.
Şunu da iyi bil ki, senin Rabbin olan Allahü teâlâ, zâlimleri helâk edici ve
nîmetleri değiştiricidir, dedi.
Heraklius;
- Ben elime geçen bir yazıyı okumadan, yanıma gelen bir âlimden bilmediklerimi
sorup öğrenmeden bırakmam. Bundan ancak hayır ve iyilik görürüm. Sen bana düşünüp hakîkati buluncaya kadar mühlet ver, dedi.
Heraklius, daha sonra Hazret-i Dıhye’yi yanına çağırıp, baş başa konuştu. Kalbindekini, şöyle açıkladı:
- Ben biliyorum ki, seni gönderen zât, kitaplarda geleceği müjdelenen ve gelmesi beklenen âhir zaman peygamberidir. Yalnız, O’na uyarsam; Rumların beni
öldürmesinden korkuyorum. Seni, onların içinde en büyük âlimleri ve benden ziyâde
itibar gösterdikleri bir kimse olan Safâtır’a göndereyim. Bütün hıristiyanlar ona
tâbidir. Eğer o îmân ederse, Rumların hepsi îmân ederler. Ben de o zaman kalbimde
olanı ve itikâdımı açığa vururum.
Bundan sonra Heraklius, bir mektup yazarak Hazret-i Dıhye’ye verip, Safâtır’a
gönderdi.
Râhip Safâtır
Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Safâtır’a da bir mektup göndermişti.
Safâtır, mektupları okuyup Peygamber Efendimizin vasıflarını işitince, O’nun,
Hazret-i Mûsâ’nın ve Hazret-i Îsâ’nın geleceğini haber verdikleri âhir zaman peygamberi olduğunda hiç şüphe olmadığını söyledi ve îmân etti. Evine gitti, kapandı
ve her pazar yaptığı vaazlara üç hafta çıkmadı. Hıristiyanlar;
- Safâtır’a ne oluyor ki, o Arabla görüştüğünden beri dışarı çıkmıyor? O’nu istiyoruz! diye bağırdılar.
Safâtır, üzerindeki siyah papaz elbisesini çıkardı. Beyaz elbise giydi, elinde âsâsı
ile kiliseye geldi. Beldenin ahâlisini topladıktan sonra ayağa kalkarak;
- Ey hıristiyanlar! Biliniz ki, bize Ahmed’den (aleyhisselâm) mektup geldi. Bizi hak dîne dâvet etmiş. Ben açıkça biliyor ve inanıyorum ki, O, Allahü
teâlânın hak resûlüdür, dedi.
Hıristiyanlar bunu işitince, Safâtır’ın üstüne yürüdüler ve döverek şehîd ettiler.
Hazret-i Dıhye gelip, durumu Heraklius’a haber verdi.
Heraklius;
- Ben sana söylemedim mi? Safâtır, hıristiyanlar katında benden daha sevgili ve
azîzdir. Eğer duysalar beni de onun gibi katlederler, dedi.
Heraklius, Humus’daki köşkünde Rumların büyüklerini çağırıp kapıların kapatıl-
358 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
masını emretti. Sonra yüksek bir yere çıktı ve;
- Ey Rum cemâati! Sizler saâdete, huzûra kavuşmayı ve hâkimiyetinizin temelli
kalmasını, Hazret-i Îsâ’nın söylediğine uymayı ister misiniz? dedi.
Rumlar;
- Ey bizim hükümdârımız! Bunları elde etmek için ne yapalım? diye sordular.
Heraklius;
- Ey Rum cemâati! Ben, sizleri hayırlı bir iş için topladım. Bana, Hazret-i
Muhammed’in mektubu geldi. Beni, İslâm dînine dâvet ediyor. Vallahi O, gelmesini bekleyip durduğumuz, kitaplarımızda kendisini yazılı bulduğumuz
ve alâmetlerini bildiğimiz peygamberdir. Geliniz, O’na tâbi olup dünyâda ve
âhirette selâmet bulalım, dedi.
Bunun üzerine herkes kötü sözler söyleyip, homurdanarak dışarı kaçmak için
kapılara koştular. Fakat kapılar kapalı olduğundan, çıkamadılar Heraklius, Rumların
bu hareketlerini görüp, İslâmiyet’ten böyle kaçındıklarını anlayınca, canından korktu ve;
- Ey Rum cemâati! Benim söylediğim sözler, sizlerin, dîninize olan bağlılığınızı ölçmek içindi. Dîninize bağlılığınızı ve beni sevindiren davranışınızı gözlerimle
gördüm, dedi.
Bunun üzerine Rumlar, Heraklius’a secde ettiler ve köşkün kapıları açılınca çıkıp
gittiler.
Heraklius, Hazret-i Dıhye’yi çağırdı, olanları anlattı. Birbirinden kıymetli hediyeler verdi. Ayrıca Peygamber Efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” bir mektup
yazdı. Mektubunu, hazırlattığı hediyeleri, Hazret-i Dıhye ile Sevgili Peygamberimize gönderdi.
Heraklius müslüman olmak istemiş, fakat makam ve ölüm korkusundan îmân
etmemişti. Peygamber Efendimize yazdığı mektupta,
“Hazret-i Îsâ’nın müjdelediği Allah’ın Resûlü Muhammed’e, Rum hükümdârı
Kayser’den!
Elçin mektubunla birlikte bana geldi. Ben şehâdet ederim ki, sen Allah’ın hak
resûlüsün. Zâten biz, seni, İncîl’de yazılı bulduk ve Hazret-i Îsâ, seni bize müjdelemişti. Rumları sana îmân etmeye dâvet ettimse de buna yanaşmadılar. Beni dinleselerdi muhakkak ki, bu onlar için hayırlı olurdu. Ben senin yanında bulunup sana
hizmet etmeyi ve ayaklarını yıkamayı çok arzu ediyorum” deniyordu.
Hazret-i Dıhye, Heraklius’tan ayrılıp Hismâ’ya geldi. Yolda Cüzâm vâdilerinden
Şenâr vâdisinde, Huneyd bin Us, oğlu ve adamları Hazret-i Dıhye’yi soydular. Eski
elbiselerinden başka nesi varsa aldılar.
Bu mevkîde, Dübeyb bin Rifâe bin Zeyd ve kavmi İslâmiyet’i kabûl etmişlerdi.
Dıhye bunlara gelip olanları anlatınca bunlar, Huneyd bin Us ve kabîlesinin üzerine
yürüyüp, eşyâların hepsini geri aldılar.
Daha sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Zeyd bin Hâris’i
Huneyd bin Us ve adamlarının üzerine gönderdi. O beldede olanların hepsi îmân etti.
359
Hazret-i Dıhye, Medîne’ye gelince, evine uğramadan doğru Habîb-i ekrem Efendimizin kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Peygamberimiz;
- Kim o? diye sordu.
Dıhye;
- Dıhyet-ül Kelbî, dedi.
Âlemlerin efendisi;
- İçeri gir, buyurdular.
Hazret-i Dıhye içeri girdi ve olanları bütün teferruâtı ile anlattı. Peygamber Efendimize, Heraklius’un mektubunu okudu:
- Onun için, bir müddet daha (saltanatta) kalmak vardır. Mektubum yanlarında bulundukça, onların saltanatı devâm edecektir, buyurdu.
Heraklius, mektubunda Peygamberimize îmân ettiğini yazmış ise de, Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz;
- Yalan söylüyor. Dîninden dönmemiştir, buyurdular.
Heraklius, Sevgili Peygamberimizin mektubunu ipekten bir atlasa sarıp, altın yuvarlak bir kutunun içerisinde muhâfaza etti. Heraklius âilesi bu mektubu saklamışlar
ve bunu da herkesten gizli tutmuşlardır. Bu mektup ellerinde bulunduğu müddetçe,
saltanatlarının devâm edeceğini söyler ve buna inanırlardı. Hakîkaten de öyle olmuştur.
Mısır Meliki Mukavkas’a mektup
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Hâtıb bin Ebî Beltea’yı,
Mısır hükümdârına göndermeden önce;
- Ey Eshâbım! Mükâfâtı Allahü teâlâdan beklemek üzere şu mektubu, Mısır
hükümdârına hanginiz götürür? diye sorunca, Hazret-i Hâtıb, yerinden fırlayıp
ayağa kalktı ve;
- Yâ Resûlallah! Ben götürürüm! dedi.
Peygamber Efendimiz de;
- Ey Hâtıb! Bu vazifeni, Allahü teâlâ senin hakkında mübârek eylesin! buyurdu.
Hâtıb bin Ebî Beltea hazretleri, mektubu Sevgili Peygamberimizden aldı. Vedâ
edip, evine gitti. Hayvanını hazırladı. Âilesi ile de vedâlaştıktan sonra, yola çıktı.
Hazret-i Hâtıb, Mısır hükümdârının İskenderiyye’de olduğunu öğrendi. Mukavkas, o sırada denizde bir gemide adamlarıyla konuşuyordu. Hazret-i Hâtıb, bir
sandala binip, Mukavkas’ın bulunduğu yere geldi. İçeriye almadan önce maksadını
öğrenen kapıcı, Hazret-i Hâtıb’a çok hürmet etti. Onu hiç bekletmedi. Hazret-i Hâtıb
Peygamber Efendimizin “aleyhissalâtü vesselâm” mektubunu verdi. Mukavkas okumaya başladı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allahü teâlânın kulu ve resûlü Muhammed’den, Kıbt’ın (eski Mısır halkının)
büyüğü Mukavkas’a!
360 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Selâm, hidâyete uyanların üzerine olsun. Seni, selâmet bulman için İslâm’a
dâvet ederim. Müslüman ol ki, selâmet bulasın ve Allahü teâlânın iki kat ecrine
nâil olasın. Eğer yüz çevirirsen bütün Kıbt’ın günâhı senin üzerinedir.
“Ey Ehl-i kitab (olan yahudi ve hıristiyanlar)! Aramızda ortak olan kelimeye
geliniz. O da, Allahü teâlâdan başka hiç bir şeye tapınmayız ve O’na hiç bir şeyi
ortak etmeyiz. Allahü teâlâyı bırakıp, içimizden hiç kimseyi yaratıcı Rab tanımayız. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse; “Şâhit olunuz. Biz gerçek müslümanlarız”
deyiniz!” Âl-i İmrân sûresi: 64)
Kâinatın sultânının mektubu okununca, Mukavkas, Hazret-i Hâtıb’a;
- Hayırlısı olsun! dedi.
Mısır hükümdârı, kumandanlarını, devlet adamlarını toplayıp, Hâtıb ile konuşmaya başladı. Dedi ki:
- Anlamak istediğim bâzı şeyleri soracak, bu hususta seninle konuşacağım.
Hazret-i Hâtıb;
- Buyur, konuşalım! deyince, Mukavkas;
- Sizi gönderen zâttan bana haber veriniz. O bir peygamber midir? Biraz bahset!
- Evet, O bir peygamberdir.
- O, böyle gerçekten peygamber ise, niçin kendisini öz yurdundan çıkarıp başka
bir yere sığınmak zorunda bırakan kavminin aleyhinde bedduâ etmedi?
- Sen, Îsâ bin Meryem aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanıyorsun değil mi?
O, kavmi kendisini yakalayıp, öldürmek istediğinde, buna rağmen onlara bedduâ etmedi ve cenâb-ı Hak, onu, dünyâ semâsına kaldırdı. Mükâfatlandırdı. Hâlbuki, kavminin helâkı için Allahü teâlâya bedduâ etmesi gerekmez mi idi? O böyle yapmadı.”
- Çok güzel cevap verdin. Gerçekten sen, hikmet sâhibi zâtın yanından gelen bir
hakîmsin. Bu gece yanımızda kal, yarın sana cevâbımı vereyim.
Hazret-i Hâtıb, Hazret-i Mûsâ zamanındaki Fir’avn’ı kasdederek Mukavkas’a
dedi ki:
- Senden önce, burada bir hükümdâr vardı. O halkına karşı; “En büyük ilâh benim!
diyerek Rab olduğunu iddiâ etmişti. Allahü teâlâ da, onu, dünyâ ve âhiret azâblarıyla
cezâlandırdı ve ondan intikam aldı. Sen bundan ibret al da, başkasına ibret olma!
- Bizim için bir din vardır. Biz bu dinimizi, ondan daha hayırlısı olmadıkça bırakmayız.
- Senin bağlı olduğun ve daha hayırlısı olmadıkça bırakmayacağını söylediğin
dîninden, daha hayırlı olan din, hiç şüphesiz İslâmiyet’tir. Biz, seni Allahü teâlânın
bu son dînine, İslâmiyet’e dâvet ediyoruz. Allahü teâlâ dînini O’nunla tamamlamış,
O’nu insanlara yeterli kılmıştır ve bu kat’îdir. Bu Peygamber yalnız seni değil, bütün
insanları İslâm dînine dâvet etti.
O zaman Kureyş, O’na, insanların en fazla tepki gösterip kaba davrananı oldu.
Yahudiler, en çok düşmanlık edenleri oldu. Hıristiyanlar da en yakın olanları oldu.
Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Mûsâ aleyhisselâmın, Îsâ aleyhisselâmı müjdelemesi, ancak Îsâ aleyhisselâmın Muhammed aleyhisselâmı müjdelemesi gibidir.
361
Binâenaleyh, bizim seni Kur’ân-ı kerîme dâvet etmemiz, senin yahudileri İncîl’e
dâvet etmen gibidir.
Şüphesiz mâlûmundur ki, her peygamber kendisini anlayıp idrak edecek bir kavme gönderilmiştir. Ve o kavmin, bu peygambere itâat etmesi, üzerine vâcib olmuştur.
İşte sen de bu peygambere yetişenlerden birisin. Biz seni bu yeni dîne dâvet ediyoruz.
Hazret-i Hâtıb’ın bu sözleri üzerine, Mukavkas;
- Ben bu peygamberin hâline baktım. Emirlerinde ve yasaklarında aslâ akla
uygun olmayan bir şey bulamadım. Anladığım kadarıyla O, sihirbaz, kâhin ve bir
yalancı değildir. Peygamberlik alâmetlerinden bâzı hâlleri kendinde buldum. Gizli
olan şeyleri meydana çıkarmak, bu alâmetlerdendir. Bâzı sırlardan haber vermek, bu
zâttan ortaya çıktı. Hele biraz düşüneyim! diyerek mühlet istedi.
Mukavkas, gece Hâtıb hazretlerini uyandırıp, Peygamber Efendimiz hakkında
birçok sorular daha sormak istediğini bildirdi. Sonra aralarında şu konuşma geçti.
- O’nun hakkında soracağım şeylere doğru cevap ver. Üç şey sormak istiyorum.
- İstediğini sor! Ben sana dâimâ doğruyu söyleyeceğim.
- Muhammed, insanları neye dâvet ediyor?
- Yalnız Allahü teâlâya ibâdet etmeye dâvet ediyor. Gece ve gündüzde beş vakit namazı kılmayı, Ramazân orucunu tutmayı, verilen sözde durmayı emrediyor.
Ölmüş hayvan eti yemeyi men ediyor.
Bunun üzerin Mukavkas:
- O’nun şekil ve şemâilini (fizîkî görünüşünü) bana târif et! diye sorunca da; kısaca târif etti. Birçoğunu saymamıştı. Mukavkas;
- Anlatmadığın daha bâzı şeyler kaldı, öyle ki, mübârek gözlerinde azıcık
kırmızılık, arkasında peygamberlik mührü vardır. Kendisi merkebe biner, sof
(yünlü kumaş) giyer, hurma ve az etli yemekle geçinir. Amcaları veya amcaoğulları tarafından korunur, dediğinde, Hazret-i Hâtıb;
- Bunlar da onun sıfatıdır, dedi.
Mukavkas, Hâtıb hazretlerine, Peygamberimiz hakkında tekrar sordu:
- Sürme kullanır mı?
- Evet! Aynaya bakar, saçını tarar, seferde, hazarda, aynayı, sürmedanlığı,
tarağı, misvağı yanından ayırmaz!
- Ben, gelecek bir peygamber kaldığını biliyor ve Şam’dan çıkacağını sanıyordum. Çünkü daha önceki peygamberler hep oradan çıkmışlardı. Gerçi son peygamberin Arabistan’da, sertlik, darlık, yokluk ülkesinde çıkacağını da kitaplarda görmüştüm. Kitaplarda sıfatlarını yazılı bulduğumuz peygamberin ortaya çıkma zamanı
da, şüphesiz bu zamandır. Biz, O’nun vasfını; “iki kız kardeşi bir nikâh altında
birleştirmez, hediyeyi kabûl eder, sadakayı kabûl etmez. Fakirlerle, yoksullarla oturur, kalkar” diye kitapta yazılı bulmuştuk. O’na uymak husûsunda Kıbtîler
beni dinlemezler. Ben saltanatımdan da ayrılamayacağım. Bu hususta çok cimriyim.
O peygamber, ülkelere hâkim olacak, kendisinden sonra da sahâbîleri, bu toprak-
362 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
larımıza kadar gelip konacaklar. En sonunda şuradakilere gâlib geleceklerdir. Ben
Kıbtîlere bundan ne bir kelime anarım, ne de hiç bir kimseye bu konuşmamı bildirmek isterim! dedi.
Bu konuşmadan sonra Mukavkas, Arabca yazan kâtibini çağırdı. Peygamber
Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mektubuna şöyle cevap yazdırdı:
“Abdullah’ın oğlu Muhammed’e, Kıbtîlerin büyüğü Mukavkas’tan;
Selâm, senin üzerine olsun. Gönderdiğin mektubunu okudum. Orada zikrettiğin
şeyi ve yaptığın dâveti anladım. Ben de bir peygamberin geleceğini biliyordum.
Ama onun Şam’dan çıkacağını zannediyordum. Elçine ikrâmda bulundum. Sana
Kıbtîlerin yanında büyük değeri bulunan iki câriye ile giyecek elbise gönderdim. Bir
de binmen için dişi bir katır hediye ettim.”
Mukavkas, bundan başka bir şey yapmadı, müslüman da olmadı. Hazret-i Hâtıb’ı,
Mısır’da beş gün misâfir etti. Çok hürmet gösterip, ikrâmlarda bulundu. Sonra;
- Hemen memleketine, sâhibinin yanına dön! O’nun için iki câriye, iki binek
hayvanı, bin miskâl (Bir miskâl 4,8 gr.) altın, yirmi takım Mısır işi ince elbise ve
daha başka hediyeler gönderilmesini emrettim. Senin için de, yüz dinâr ve beş takım
elbise verilmesini söyledim. Yanımdan ayrılıp git! Sakın, Kıbtîler, senin ağzından
tek kelime bile işitmesinler! dedi.
Mukavkas, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize, ayrıca billûr bir
kadeh, kokulu bal, sarık, Mısır’a mahsûs keten kumaşı, öd, misk gibi güzel kokular,
baston, bir kutu içinde sürmelik, gül yağı, tarak, makas, misvak, ayna, iğne ve iplik
de hediye etti.
Mukavkas, İslâm elçisi Hâtıb bin Ebî Beltea hazretlerinin yanına, muhâfız askerler katarak gönderdi. Arabistan topraklarına ayak bastıklarında Medîne’ye giden bir
kâfileye rastladılar. Hâtıb, Mukavkas’ın askerlerini geri çevirip, o kâfileye katıldı.
Hazret-i Hâtıb bin Ebî Beltea, hediyelerle Medîne’ye gelip, Resûlullah’ın
huzûruna çıktı. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Mukavkas’ın
hediyelerini kabûl etti. Hâtıb, Mukavkas’ın mektubunu verip, sözlerini nakledince,
Peygamber Efendimiz;
- Ne kötü adam! Saltanatına kıyamadı. Hâlbuki îmân etmesine mâni olan
saltanatı ise, kendisinde kalmayacak! buyurdular.
Mukavkas’ın, Peygamberimize, hediye olarak gönderdiği iki câriye, Mâriye ve
kardeşi Sîrîn’di. Hâtıb bin Ebî Beltea, yolda bunlara müslüman olmalarını teklif
edince, kabûl edip, müslüman olmuşlardı. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Mâriye
vâlidemizin müslüman olmasına çok sevinip, onu nikâhıyla şereflendirdiler. Ondan,
İbrâhim isminde bir oğlu oldu.
Sîrîn’i de Eshâbından Şâir-i Nebî olan Hassan bin Sâbit’e verdiler.
En iyi cins ve beyaza çok yakın gri tüylü iki binek hayvanından, katıra Düldül,
merkebe de Ufeyr veya Yâfûr adı takıldı. O güne kadar Arabistan’da ak tüylü katır
görülmemişti. Müslümanların ilk gördüğü ak tüylü katır, Düldül oldu. Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, hediye edilen billûr kadehle su içerdi.
363
Mukavkas, Peygamberimizin mektubuna çok hürmet gösterip, fildişinden yapılmış bir kutu içine koydu. Kutuyu mühürledi ve câriyelerinden birine teslîm etti.
(Adı geçen bu mektup 1267 (m.1850) senesinde, Mısır’ın Ahmin bölgesinde eski
bir manastırdaki Kıbt kitapları arasında bulunmuş ve Osmanlı pâdişâhı 96. halîfe
Sultan Abdülmecîd Hân tarafından satın alınarak, İstanbul Topkapı Sarayı, Mukaddes Emânetler Bölümüne konmuştur.)
İrân Kisrâsı Hüsrev Pervîz’e mektup
İran hükümdârına, Abdullah bin Huzâfe “radıyallahü anh” gönderilmişti. Hazret-i
Abdullah, kibirli İran Kisrâsı’na (şâhına), Âlemlerin efendisinin kıymetli mektubunu sunduğunda, okuması için kâtibine verdi.
“Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allahü teâlânın resûlü Muhammed’den (aleyhisselâm) Farsların büyüğü
Kisrâ’ya...”
Kâtip, buraya kadar okumuştu ki, kibirli Şâh’ın kan beynine sıçradı, öfkelendi ve
mektubu alıp yırttı. Mektuba, Peygamber Efendimizin kendi ism-i şerîfi ile başlamış
olmasına son derece hiddetlenmişti.
İslâm elçisi Abdullah bin Huzâfe hazretlerini de huzûrundan kovmak istediğinde,
Hazret-i Abdullah, Kisrâ ve yanında toplanmış bulunan ateşperestlere şöyle dedi:
- Ey Acem halkı! Siz, peygamberlere inanmıyor, kitapları kabûl etmiyorsunuz. Üzerinde yaşadığınız şu topraklarda sayılı günlerinizi geçiriyor, bir düş
hayâtı yaşıyorsunuz!...
Ey Kisrâ! Senden önce nice hükümdârlar, bu tahta oturup, hüküm sürdüler.
Allahü teâlânın emirlerini yapanlar, âhiretlerini kazanmış olarak; yapmayanlar da ilâhî azâba uğramış bir hâlde bu dünyâdan göç ettiler!...
Ey Kisrâ! Getirip takdîm ettiğim bu mektup, aslında senin için büyük bir
devlet idi. Bunu küçümsedin. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, o küçümsediğin
din, buraya gelince kaçacak yer arayacaksın!...
Sonra Kisrâ’nın sarayını terkedip hayvanına bindi. Sür’atle oradan uzaklaştı.
Medîne’ye gelip durumu Kâinatın sultânına anlattığında;
- Allah’ım! O, benim mektubumu nasıl parçaladı ise, sen de onu ve onun
mülkünü parçala!... buyurdular.
Allahü teâlâ, Resûlünün duâsını kabûl etmiş, Kisrâ, oğlu tarafından bir gece hançerlenerek parça parça edilmişti.
Hazret-i Ömer zamanında da bütün İran toprakları zaptedilerek müslümanların
eline geçti.
364 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Gassânî Hükümdârı Hâris bin Ebî Şimr’e mektup
Şücâ’ bin Vehb “radıyallahü anh” hazretleri de, Gassân hükümdârına gönderilmişti. Şücâ’ “radıyallahü anh”, önce hükümdârın kapıcısı ile görüştü. Onu, İslâm’a
dâvet edince kabûl edip, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize hürmet
ve selâmlarını arz etti. Hiç bekletmeden Hazret-i Şücâ’ı hükümdârla görüştürdü.
Hâris bin Ebî Şimr, mektubu okuyunca, öfkelenip yere attı.
Hazret-i Şücâ’, derhâl Medîne-i münevvereye dönüp, durumu Allahü teâlânın
Sevgilisine haber verdi. Sevgili Peygamberimiz, mektubunun yere atılmasına
üzüldüler ve;
- Saltanatı yok olsun! buyurdular.
Kısa bir süre sonra, Hâris bin Ebî Şimr ölüp devleti parçalandı.
Yemâme Hükümdârı Hevze bin Ali’ye mektup
Selît bin Amr “radıyallahü anh”, Yemâme hükümdârına gönderilmişti. Hevze,
hıristiyandı. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, mektubunda şöyle
buyuruyordu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allahü teâlânın resûlü Muhammed’den (aleyhisselâm), Hevze bin Ali’ye!
Hidâyete eren, doğru yola kavuşanlara selâm olsun!
(Ey Hevze!) Bilesin ki, İslâmiyet, develerin ve atların gidebileceği en uzak
yerlere kadar yayılacak, bütün dinlere galip gelecektir. Sen de İslâm’ı kabûl et
ki, selâmet bulasın. Müslüman olursan, hâkimiyetin altında bulunan yerlerin
idâresini yine sana bırakırım...”
Yemâme hükümdârı Hevze, bu mübârek dâveti kabûl etmekten kaçındı. Saltanat
sevdâsı, makam hırsı gözünü bürümüştü. Bu yüzden Kâinâtın sultânının duâsına kavuşmak gibi, yüce bir devletten mahrûm kaldı.
İslâm elçisi Selît bin Amr hazretleri merhamet edip;
- Ey Yemâme hükümdârı olan Hevze! Sen, bu kavmin büyüğüsün! Senin
büyük zannettiğin kayserler ölüp toprak olmuşlardır.
Hakîkî büyükler ise, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınarak, Cennet’i hak eden kimselerdir. Bir topluluk, îmân etmekle şereflenmiş
ise, onları kendi bozuk inanışınla, doğru yollarından saptırmaktan sakın!...
Doğrusu ben, sana Allahü teâlânın emirlerini yapmanı, yasaklarından sakınmanı tavsiye ederim. Allahü teâlâya îmân edip, emirlerini yaparsan Cennet’e
girersin. Şeytana uyarsan Cehennem’de kalırsın.
Eğer bu nasîhatlerimi kabûl edersen, korktuklarından emîn olur, umduklarına kavuşursun. Şâyet nasîhatlerimi reddedersen, artık size yapacağım bir şey
kalmamıştır. Gerisini sen düşün!... dedi.
Hevze, İslâm elçisinin bu güzel nasîhatlerini de dinlemedi.
Hazret-i Selît bin Amr, artık Yemâme’de durmanın lüzumsuz olduğunu anlayıp,
365
sür’atle Medîne’ye döndü. Sevgili Peygamberimize netîceyi bildirdi. Resûl-i Ekrem
Efendimiz, o’nun İslâm’a girme saâdetinden mahrum olmasına üzüldüler. Kısa bir
zaman sonra Hevze’nin ölüm haberi geldi. Saltanat sevdâsı, makam hırsı, Cehennem
çukuru olan kabrinde son buldu.
Bahreyn Emîri Münzir bin Sâvî’ye mektup
Alâ bin Hadremî de “radıyallahü anh”, Bahreyn emîrine mektup götürdü. Emîr,
nâme-i şerîfi muhabbetle okuyup muhtevâsını anlayıp îmânla şereflendi.
O diğerleri gibi (Necâşî Eshame hariç);
- Başkaları bana şunu der, bunu der; tahtımdan olurum, demedi.
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedün abdühü ve
resûlühü! diyerek kendini ve tebe’asından kendisine tâbi olanları Cehennem ateşinden kurtardı.
Mektupla müslüman olmağa dâvet edilirken bir makam sahibi daha îmân etme
idrâkini gösterdi. Tebe’asından bâzıları ona tâbi olup müslüman oldular. Bâzısı da
îmân etmediler.
Münzir bir mektupla ahvâlini yazıp, Alâ bin Hadremî “radıyallahü anh” ile Sevgili Peygamberimize gönderdi.
Peygamber Efendimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem” ona cevâbî bir mektup
gönderdi. Mektubunda şöyle buyuruyordu;
“Sana itâat edenlere islâmiyet öğretilsin. Asî olup inâd edenler cizyeye bağlansın. Mecûsîlerin kestikleri yenilmesin ve kız alıp vermesinler.”
Dâvet mektuplarının neticesi
Böylece yedi İslâm elçisi vazifelerini yapmış, zamanın büyük devletlerine
İslâmiyetin varlığını duyurmuşlardı. Onlara hakîkî saâdeti haber vermişler, kıyâmet
gününde, “Biz duymamıştık” sözlerine yer bırakmamışlardı.
Neticede; makâm sahiblerinden ikisi îmâna geldi. Biri, Habeş hükümdarı Necâşî,
biri de Bahreyn hükümdarı Münzir idi. Diğerleri küfür üzere kaldılar.
Habeş hükümdârı Eshame “rahmetullahi aleyh” müslüman olup, Eshâb-ı
kirâmdan bâzısını görmekle, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
mübârek duâsına kavuşmakla ve Resûlullah ile Ümm-i Habîbe “radıyallahü anhâ”nın
nikâhlarını kıymakla şereflenmişti.
Rum imparatoru Heraklius ve Mısır sultanı Mukavkas müslüman olmamışlar,
fakat gelen mektuplara çok hürmet edip yumuşak cevaplar vermişler, elçilere iyi
davranmışlar ve Resûlullah Efendimize hediyeler göndermişlerdi.
Gassân ve İran hükümdarları elçilere iyi davranmamışlar, düşmanlıklarını açıkça
belirtmişlerdi.
Yemâme hükümdârı ise, İslâm elçisine mülâyim davranmıştı.
366 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
HAYBER’İN FETHİ
Nûrlu Medîne’de görünüşte müslüman, hakîkatte münâfık olan yahudiler bulunuyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Medîne’ye hicret etmeden önce, Medîne halkı Abdullah bin Übey bin Selûl’ü kendilerine reîs edinmişlerdi.
Ona cevherlerle süslü bir de tâc vermişlerdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Medîne’yi teşrîf edince,
Medîne halkı tamamen sevgili Peygamber Efendimize hürmet ve alâka göstermeğe
başlayıp Ona tâbi oldular. İbni Selûl’e ise alâka göstermediler. İbni Selûl bir köşede
değersiz bir hâlde kaldı. Bunun üzerine İbni Selûl, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizi öldürmek veyâ bir sıkıntı vermek için harekete geçdi.
Bir gün yahûdîler onun yanına toplandılar. Peygamber Efendimizi nasıl
öldüreceklerine dair bâzı plânlar yapdılar. Lebîd bin Âsım’dan yardım istediler.
Lebîd, falan mahallede Hayre adında yaşlı bir kadın var. Sihir yapmakda çok ileridir.
Onu bulun dedi. O melûn kadını bulup bin dirhem altın ve on top kumaş verdiler.
- Eğer Muhammedi helâk edersen daha sana çok şeyler vereceğiz, dediler!
Yaşlı kadın bir güvercin yavrusuna iğneler batırıp, iplikleri düğümleyerek, güvercin yavrusunun üzerine sardı. Medîne’nin dışında harâb bir kuyunun içine koyup,
ağzını kapatdı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hastalandı. Âzâları hareketsiz
kaldı. Çeşitli ilâçlar verdilerse de fayda sağlamadı. Bu hâl dokuz gün devâm etdi.
Sonra Cebrâîl aleyhisselâm geldi, durumu haber verdi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi oraya götürdüler. Kuyuyu açıp güvercini çıkardılar. Fakat iplerdeki düğümleri çözmek mümkün olmadı.
Cebrâîl aleyhisselâm Mu’avvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini getirdi.
- Yâ Muhammed aleyhisselâm! Bu sûreleri o düğümlerin üzerine oku, dedi.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz o sûreleri okumağa başladı.
Her âyeti okudukça düğümlerden biri çözülmeğe ve iğnelerden biri çıkmağa başladı.
İki sûredeki 11 âyeti kerimeyi tamamen okuyunca, düğümlerin de tamamı çözüldü.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hastalıkdan tamamen kurtulup, sıhhate kavuşdu. Sonra o melûn kimseleri çağırıp, azarladı. Medîne ahâlîsi
onlara öyle cezâlar verdiler ki, helâk oldular.
Lebîd yahudisi de yakalanıp, Resûlullah Efendimizin huzûruna getirildi. Peygamber Efendimiz, ona;
- Bunu niçin yaptırdın? buyurduklarında,
- Altına olan muhabbetimden, diye cevap verdi.
Eshâb-ı kirâmdan bâzıları;
- Yâ Resûlallah! İzin verirsen, şu yahudinin boynunu vuralım! dediklerinde, şahsı
için hiç kimseye cezâ vermeyen, Sevgili Peygamberimiz
- Onun, sonunda göreceği ilâhî azâb daha şiddetlidir, buyurarak öldürülmesine
izin vermediler.
Yahudiler Medîne’den sürülünce Arabistan’ın kuzey taraflarına gitmişlerdi. Bunlardan bir kısmı Hayber’de kalıp yerleştiler. Bir kısmı ise kuzeyde bulunan Şam’a
367
gittiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize suikast tertip etmeleri
sebebiyle yurtlarından çıkarılmışlardı. Fakat müslümanlara karşı içlerindeki kin, hırs
ve intikâm duyguları hiç bir zaman sönmedi. Hattâ günden güne şiddetlendi. Bir
an önce kâinâtın sultânı olan Allahü teâlânın Habîbinin hayâtına son vermek, dîn-i
İslâm’ı ortadan kaldırmak istiyorlardı. İleri gelenlerinden bâzıları,
- Gatfânlılara gidip yardım isteyelim, müslümanlara karşı onlarla birlikte çarpışalım! dediler.
Bâzıları da;
- Fedek, Teymâ ve Vâdi-yül-kurâ yahudilerini de yardıma çağırıp, müslümanlar
bizim üzerimize saldırmadan, biz onların şehrine hücum edelim, olmuş olacak bütün
intikâmımızı alalım!... dediler.
Hayber yahudileri bu sözü kabûl edip, çevredeki yahudi kabîlelerini ve Gatfânlıları
yardıma çağırdılar. Sâdece Gatfânlılardan çok sayıda seçme savaşçı gelip, Hayber’de
hazırlıklara başladı.
Onlar bu hazırlıkları yaparken, Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”
yahudilerin durumlarından haberdar oldu. Abdullah bin Revâha hazretlerinin yanına
üç sahâbî verip, derhâl Hayber’de olup bitenleri öğrenmek üzere gönderdi.
Abdullah bin Revâha ve üç arkadaşı sür’atle Hayber’e geldiler. Burası, sekiz
muhkem kalesi, ufak tefek daha başka kaleleri, verimli arâzileri, bol mikdarda bağ
ve bahçeleri bulunan zengin bir şehirdi.
Hazret-i Abdullah, arkadaşlarından birini Şıkk, birini Ketîbe, diğerini Natât kalesine gönderdi. Kendisi de başka bir kaleye girip, üç gün yahudilerin durumlarını,
harbe hazırlıklarını yakından incelediler. Üç günden sonra buluşma yerinde birleşip,
sür’atle Medîne’ye varıp, yaptıkları hazırlıkları Peygamber Efendimize tek tek anlattılar.
Sevgili Peygamberimiz, Eshâbının acele hazırlanmasını emretti. Yahudilerin,
Medîne-i münevvereye saldırmalarını önlemek için, Hayber üzerine gitmeye karar
verdiler. Bu kararı duyan Medîne’de bulunan yahudiler telâşa düştüler. Müslümanların mâneviyâtlarını bozmak için;
- Yemîn ederiz ki, eğer siz, Hayber’deki kaleleri, oraya birikmiş yiğit savaşçıları
görmüş olsaydınız, hiç bir zaman oraya adım atmazdınız!... Dağların tepesindeki
Hayber Kalesi
368 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yüksek burçlu kaleleri, zırhlı yiğitler korumaktadır. Çevreden binlerce asker onlara
yardıma gelmişlerdir!... Sizin, Hayber’i fethetmeniz mümkün müdür?!... diyorlardı.
Bunlara karşı kahraman sahâbîler;
- Allahü teâlâ, Habîbine, Hayber’i fethedeceğini va’d buyurmuştur, diyerek yahudilerden hiç bir zaman korkmayacaklarını belirtiyorlardı. Eshâbın bu kararlı hâli,
yahudileri daha çok üzüyor, endişeye düşürüyordu.
Münâfıkların başı Abdullah bin Übey;
- Muhammed, az bir kuvvetle üzerinize geliyor. Korkacak bir durum yok, fakat
tedbirli olup, mallarınızı kalelerinize doldurun. Onları, kaleden çıkarak karşılayın!
Diyerek, Hayber’e acele haber gönderdi.
Eshâb-ı kirâm hazırlıklarını tamamladı, evdekilerle helâlleşip, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin etrafında toplandı. İki yüz süvâri ve bin dört
yüz piyâde olmuşlardı. Allahü teâlânın dînini yaymak, cihâd etmek ve şehîdlik mertebesine kavuşmak için sevgili Peygamberlerinin emrine hâzır oldular.
Bu sırada bâzı kadınların, harpte, Eshâb-ı kirâmın yiyeceklerini hazırlamak, yaralı ve hastalara bakmak, yaraları sarmak, ilâç hazırlamak ve daha yapabilecekleri
işleri yapmak üzere, Peygamber Efendimizden vazife istedikleri görüldü. Resûlullah
Efendimiz merhamet buyurup, onları bu sevâbtan mahrum etmediler. Böylece
mücâhidlere, başta Sevgili Peygamberimizin mübârek hanımı Ümmü Seleme hazretleri olmak üzere, yirmi hanım mücâhide de katılmış oldu.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Medîne’de yerine vekil olarak, Gıfâr
kabîlesinden Sibâ’ hazretlerini bıraktılar ve Hayber’e hareket emrini verdiler. (Nümeyle bin Abdullah’ın bırakıldığı da bildirilmiştir.)
Yolculuk tekbirlerle başladı. Mâzeretleri sebebiyle savaşa katılamayan, yaşları
küçük olduğu için izin verilmeyen sahâbîler, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize ve kahraman babalarına, dedelerine, amcalarına, dayılarına ve ağabeylerine gıptâ ile bakıyorlar, onları tekbir ve duâlar ile uğurluyorlardı.
Takvim, hicretin yedinci yılının Muharrem ayını gösteriyordu.
Peygamber Efendimizin mukaddes sancağını Hazret-i Ali taşıyor; sağ kol kumandanlığını da Hazret-i Ömer yapıyordu.
Sol kola da başka bir sahâbiyi tâyin buyurdu. Yolculuk neş’eli bir şekilde geçiyordu. Şâirler şiirleriyle, Allahü teâlâya verdiği nîmetlerinden dolayı hamdediyorlar,
Sevgili Peygamberimize salevât söylüyor ve şanlı Eshâbı medhediyorlardı.
Sahâbîler de, bayrama gider gibi hep birlikte;
- Allahü ekber! Allahü ekber! Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber!
Diyerek her tarafı inletiyorlardı.
Her konak yerinde Kâinâtın sultânı;
- Allah’ım! İstikbâle endişelenmekten, geçmişe tasa etmekten, güçsüzlük ve
gevşeklikten, cimrilik, korkaklık ve bel büken borçtan, zâlim ve haksız kimselerin tasallutundan sana sığınırım! diyerek duâ buyuruyordu.
Hayber’e yaklaşıldığı zaman, Sevgili Peygamberimizin, Eshâbını durdurduğu görüldü. El açarak:
Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah’ım!
Ey yerlerin ve üzerindekilerin Rabbi olan Allah’ım!
Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah’ım!
369
Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah’ım!
Biz senden, bu beldenin hayrını ve iyiliğini, bu beldede yaşayan insanların
hayrını ve iyiliğini, yine bu beldede bulunan herşeyin hayrını ve iyiliğini dileriz.
Bu beldenin şerrinden, insanların şerrinden ve içindeki her şeyin şerrinden de
sana sığınırız! diye münâcâta başladılar.
Sahâbelerin dudaklarından;
- Âmîn, âmîn, sesleri dökülüyordu. Bundan sonra Eshâbına;
- Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek ilerleyiniz, buyurdular.
Eshâb-ı kirâm, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin etrafında
tekrar yürüyüşe geçtiler. Hayber’in en güçlü kalelerinden Natât kalesi yakınına gelip, karargâhlarını kurdular. Vakit akşamdı.
Resûlullah Efendimizin, âdet-i şerîfesi, sabah olmadıkça baskın yapmaz ve önce
İslâm’a dâvet ederdi. Tekliflerini kabûl etmedikleri takdirde harbe başlarlardı. Bu
sebeple Eshâb-ı kirâm sabahı beklediler. Yahudilerin hiç biri, İslâm ordusunun geldiğini anlamamıştı.
Kâinâtın efendisi sabah namazını kıldırdıktan sonra hazırlıklarını bitirdi ve
mücâhidleri harekete geçirdi. İki yüz süvâri ve bin dört yüz piyâde, düzenli hareketlerle Natât kalesi önlerine yaklaştılar.
Bu sırada, bağ, bahçe, tarla işleriyle uğraşmak üzere kaleden çıkan yahudiler, bir
anda İslâm askerleriyle karşılaşınca şaşkına döndüler ve;
- Yemîn ederiz ki, bunlar Muhammed ve düzenli ordusudur!... diyerek gerisin
geri kaçmaya başladılar. Onların bu hâlini gören Sevgili Peygamberimiz;
- Allahü ekber! Allahü ekber! Hayber, harâb olup gitti, buyurdular ve bu
mübârek sözünü üç defa tekrar ettiler.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, yahudilere;
“Ya müslüman olmalarını, ya da teslîm olup haraç ve cizye vermelerini, yoksa harb edilip kan döküleceğini” bildirdiler.
Yahudiler de, ileri gelenlerinden Sellâm bin Mişkem’e gidip durumu ilettiler.
Sellâm;
- Daha önce, Muhammed’in üzerine yürüyünüz demiştim, kabûl etmemiştiniz.
Hiç olmazsa şimdi, onunla çarpışmakta gevşek davranmayınız. Müslümanlarla
çarpışa çarpışa ölmeniz, hayatta kimsesiz kalmanızdan daha hayırlıdır!... diyerek
onları harbe teşvik etti.
Yahudiler, sür’atle çocuk ve kadınlarını Ketîbe kalesine, erzaklarını Nâim’e, askerlerini de Natât kalesine yığdılar.
İslâm ordusunun müslüman olma teklifine, yahudiler ok atmakla karşılık verdiler.
Mücâhidler, okları kalkanlarıyla karşıladılar. Sevgili Peygamberimizin emri ile yaylar gerildi, hep birden kale burçlarında bulunan yahudilerin üzerine;
- Allahü ekber!... sadâları arasında oklar fırlatıldı. Artık harb başlamıştı.
Bir tarafta Kâinâtın sultânı ve kahraman Eshâbı, İslâmiyet’i yaymak, onların
müslüman olup Cehennem’den kurtulmalarına sebeb olmak için çarpışıyorlardı.
Diğer yanda ise, nasîhatten anlamayan, her fırsatta müslümanları arkadan vurmak
isteyen hakîkati görmemekte direten yahudiler vardı.
Yahudiler; Hâtem-ül enbiyâ Efendimizin, kendi kavimlerinden gelmediğini görünce, kıskançlıklarından Peygamberliğini kabûl etmemişler, çocukluğundan beri
370 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ortadan kaldırmak için akıllarına gelen her kurnazlığa başvurmuşlar, fakat Allahü
teâlânın koruması ile hiç bir şey yapamamışlardı.
Binaltıyüz şanlı mücâhidin üzerine, onbinden ziyâde yahudi askeri ok atıyordu.
Eshâb-ı kirâm, peşpeşe gelen bu oklara karşı kalkanlarıyla korunuyorlar, fırsat buldukça da, yere düşen okları yahudilerin üzerine fırlatıyorlardı. Fakat bâzı sahâbîler
yaralanmışlardı.
Mücâhidler, ok menzili içine girmişlerdi. Yahudilerin kaleden attığı oklar, İslâm
karargâhının arkalarına kadar ulaşabiliyordu.
Bir ara Habîbullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna, Habbâb
bin Münzir hazretlerinin büyük bir edeb ile yanaştığı görüldü ve;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Karargâhımızı, başka bir yere kursak
olmaz mı? diye suâl edince, Peygamber Efendimiz;
- İnşâallahü teâlâ akşam olunca değiştiririz! buyurdular.
O gün akşama kadar, çarpışma ok ile devâm etti. Elli kadar sahâbî, atılan oklarla
yaralanmışlardı.
Akşam olunca, yeni bir karargâh keşfi için Muhammed bin Mesleme hazretlerine vazife verildi. O da, Recî’ denilen mevkîin müsâid olduğunu belirtince, İslâm
karargâhı, buraya nakledildi. Yaralılar da tedavi görmeye başladı.
Ertesi gün Natât önlerine gelen kahraman Eshâb, akşama kadar çarpıştı. Üçüncü,
dördüncü ve beşinci günlerde de kuşatma devâm etti. Yahudiler hep müdâfâada kaldılar.
O günlerde Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” şiddetli bir baş
ağrısına tutulduklarından, iki gün mücâhidlerin arasında bulunamadılar. İlk gün sancağı Hazret-i Ebû Bekr’e, ikinci gün Hazret-i Ömer’e verdiler. Her ikisi de, Eshâb-ı
kirâmın başında, yahudilere karşı pek şiddetli çarpıştılar, fakat kaleyi fethetmek
mümkün olmadı.
Bu arada cesâretleri artan yahudilerin, kale kapılarını açıp hücûma geçtikleri görüldü. Artık göğüs göğüse çarpışmaya başlamışlardı. Savaş pek ziyâde kızışmıştı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbına;
- Allahü ekber! Allahü ekber!... diyerek tekbir getiriniz, buyurdukça, tekbir
sadâları arasında aşk ve şevk ile düşmana kılıç çalıyorlardı. Bir ara Muhammed bin
Mesleme’nin kardeşi Mahmûd şehîd edildi. Çarpışmalar da, şiddetli bir şekilde, akşama kadar devâm etti.
Ertesi gün Hayber’in en ünlü kumandanlarından Merhab, zırhlara bürünmüş olduğu hâlde kaleden dışarı çıktı. Güçlü kuvvetli dev gibi bir adamdı. Şimdiye kadar,
karşısına onu mağlup edecek bir pehlivan çıkamamıştı. Mücâhidlere dönüp;
- Ben, cesâreti, kahramanlığı ile tanınmış Merhab’ım! diyerek övünmeye başladı.
Böyle övünürken, sahâbîlerin arasında bir mücâhidin ileri atıldığı görüldü. Merhab’a
karşı;
- Ben de, dehşetli ve şiddetli savaşların ortasına atılmaktan korkmayan Âmir’im,
diye nâra attı ve derhâl karşısına dikildi.
Dev Merhab, üzerinde; “Kime değerse helâk eder!...” yazılı kılıcını, Hazret-i
Âmir’e olanca gücü ile vurdu. Kahraman Âmir ânında kalkanını kaldırdı. Enli kılıç,
kalkana çarptığında şiddetli bir ses ortalığı çınlattı ve kalkana saplandı.
Hazret-i Âmir, Yaradana sığınıp;
- Yâ Allah! diyerek kılıcını Merhab’ın zırhlı bacaklarına çaldı. Kılıç, çelik zırha
371
Hayber Gazâsı
372 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
değer değmez, geri tepti ve birden sahâbînin bacağına değiverdi. Kılıcın, şiddetli bir
şekilde geri tepişi Hazret-i Âmir’in bacağındaki atar damarının kesilmesine sebeb
oldu. Eshâb-ı kirâm, koşarak Âmir’i kucakladılar ve tedâvi için karargâha götürdüler.
Fakat Hazret-i Âmir “radıyallahü anh” orada şehâdete kavuşarak Cennet-i âlâya uçtu.
Çarpışmalar bütün şiddeti ile devâm ediyordu.
Akşama doğru Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yahudilere
dört bin askerle yardıma gelen ve harbe katılan müşrik Gatfânlılara, buradan ayrılıp
memleketlerine dönmelerini teklif etti. Bunu yaptıkları takdirde, Hayber’in bir senelik hurma mahsûlünü kendilerine vereceğini de va’d etti. Fakat Gatfânlılar, bu teklifi
reddettiler.
Bunun üzerine Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbına,
Gatfânlıların bulunduğu kalenin etrafında sabahlamalarını emretti.
Gatfânlılar, gece mücâhidlerin saldırmasından çok korktular, bir türlü uyuyamadılar. O gece, nereden geldiği belli olmayan bir ses;
- Gatfân ülkesine baskın yapıldığını, çoluk-çocuklarının ve mallarının teslîm
alındığını, bildiriyordu.
Bu ses, üç defa tekrar edilmiş ve bunu bütün Gatfânlılar, büyük bir korku içinde
dinlemişlerdi. Kumandanları Uyeyne de aynı sesi üç defa duymuş, şafak sökmek
üzereyken askerini alarak Hayber’den acele uzaklaşıp memleketlerinin yolunu tutmuştu.
Sabahleyin yahudiler, Gatfânlıların sebepsiz yere Hayber’i terketmelerine
şaşırdılar ve ümidsizliğe düştüler. Onları yardıma çağırdıklarına da çok pişmân oldular.
Hazret-i Ali’nin “radıyallahü anh” kahramanlığı
O gün de Hayber önlerinde şiddetli çarpışmalar oldu. Fakat kale fethedilemedi.
Akşam, Kâinatın sultânı “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yarın sancağı öyle bir yiğide vereceğim ki, o, Allahü teâlâyı ve Resûlünü
sever. Allahü teâlâ ve Resûlü de onu severler. Allahü teâlâ, onun eli ile fethi gerçekleştirecektir! buyurarak müjde verdi.
O gece Eshâb-ı kirâm, heyecanla sabahı bekledi. Her biri sancağın kendisine verilmesini umuyor, bu yolda, Allahü teâlâya duâlar ediyordu.
Bilâl-i Habeşî hazretleri, sabah ezânını yanık ve güzel sesi ile okudu. Ezân okunurken herkeste ayrı bir heyecan, ayrı bir zevk hâsıl olur, o ilâhî zevkin tadına doyulmazdı.
Sevgili Peygamberimiz, Eshâbına sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalktılar. Mübârek İslâm sancağının getirilmesini emrettiler. Mukaddes sancak getirilirken, Eshâb-ı kirâm ayakta bekliyor, merakla, Resûl-i ekrem Efendimizin mübârek
dudaklarından çıkacak sözleri dinlemek için dikkat kesiliyorlardı. Nihâyet Âlemlerin
efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Muhammed’in zâtını peygamberlikle şereflendiren Allahü teâlâya and olsun ki, ben, bu sancağı kaçmak nedir bilmeyen bir yiğide vereceğim, buyurduktan sonra, mübârek gözlerini Eshâbı arasında gezdirip;
- Ali nerededir? buyurdu.
373
Sahâbîler;
- Yâ Resûlallah! Onun gözleri ağrıyor, deyince,
Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Onu bana çağırınız, buyurdu.
O günlerde Hazret-i Ali göz ağrısına tutulmuş ve gözlerini açamaz olmuştu. Yanına giderek, durumu bildirdiler ve mübârek koluna girip, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna getirdiler.
Kâinatın sultânı, Hazret-i Ali’nin şifâ bulması için, Allahü teâlâya duâ etti ve
mübârek parmaklarını ağzında ıslatıp gözlerine sürdüler. O anda, Hazret-i Ali’nin
gözlerinde hiç bir ağrı kalmadı. Ayrıca;
- Yâ Rabbî! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını bundan gider, diyerek onun için
duâ buyurdular.
Sonra Hazret-i Ali’nin üzerine, mübârek elleriyle bir zırh giydirip beline kendi
kılıcını kuşatarak, eline beyaz İslâm sancağını verdiler ve;
- Allahü teâlâ, sana zafer nasîb edinceye kadar çarpış. Sakın arkana dönme!
buyurdular.
Hazret-i Ali de “radıyallahü anh”;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Onlarla, dîn-i İslâm’a girdikleri zamana
kadar çarpışacağım, dedi.
Sevgili Peygamberimiz de;
- Vallahi, senin sebebinle Allahü teâlânın, onlardan tek bir kişiyi hidâyete
kavuşturması, senin için, birçok kızıl develere sâhib olup, onları Allahü teâlânın
yolunda sadaka vermenden daha hayırlıdır, buyurdu.
Hazret-i Ali, elinde sancak ile yahudi kalesine ilerlerken, şanlı sahâbîler de peşinden yürüdüler. Kaleye iyice yaklaşıp, sancağın bir taşın dibine dikildiği sırada, Natât
kalesinin kapısının açıldığı görüldü.
Yahudilerin hücum birlikleri dışarı çıktılar. Bunlar, Hayber’in en seçme kahramanları idi. Her biri, çift zırhlarla kaplı, demir muhafazalara bürünmüşlerdi.
İçlerinden birinin, Hazret-i Ali’ye doğru yürüyüp, çarpışmak için karşısına geçtiği görüldü. Bu, Merhab’ın cesarette bir benzeri olmayan kardeşi Hâris idi. Sür’atle
saldırdı...
İki çeliğin çıkardığı ses meydanı doldururken, Zülfikâr’ın şimşek gibi indiği ve
Hâris’in başını gövdesinden ayırdığı görüldü. Bu anda,
- Allahü ekber! Allahü ekber! sesleri göklere yükseliyordu.
Kardeşinin öldürüldüğünü işiten Merhab, emrindeki askerlerle doludizgin meydana yürüdü. Hazret-i Ali’nin karşısına dikildi. Onun da üzerinde çift zırh vardı. Çift
kılıç kuşanmış olduğu hâlde, iri cüssesi ile sanki bir devi andırıyordu. Bütün hiddeti
ile;
- Ben ki, harplerin en şiddetli olduğu zamanlarda ortaya atılıp, kahramanca
çarpışan Merhab’ım! Ben, kükreyen aslânları bile mızrak veya kılıcımla delik deşik
ederim!... diyerek kendini övmeye başladı.
Hazret-i Ali “kerremallahü veche ve radıyallahü anh” Efendimiz de;
- Ben ki, anam bana Haydar (Aslan) ismi vermiştir. Ben, heybetli bir aslan
gibiyimdir! Seni bir hamlede yere serecek bir yiğit kişiyimdir!.. diyerek karşılık
verdi.
374 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Merhab, Hazret-i Ali’den, Haydar kelimesini işitince, kalbine bir korku düştü.
Çünkü gece rüyâsında bir aslan kendisini parçalamıştı. Rüyâda gördüğü aslan yoksa
bu mu idi?
Derken dev Merhab’ın hamle ettiği ve Hazret-i Ali’nin onu kalkanıyla karşıladığı
görüldü. Sonra Allahü teâlâya sığınıp,
- Yâ Allah!... diyerek Zülfikâr’ı, kâfirin başına öyle bir indirdi ki; koca Merhab’ın,
Zülfikâr’a karşı tuttuğu kalın çelik kalkanını ve çelikten yapılmış miğferini ikiye
biçip, kafasını tepesinden ensesine kadar bölüp ayırdığı, boynundan oluk gibi kan
fışkırdığı, dev gibi cüssesinin yere serildiği görüldü. Zülfikâr’ın çıkardığı korkunç
ses, Hayber’in her tarafında işitilmişti.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Sevininiz! Hayber’in fethi artık rahatlaştı, kolaylaştı, buyurdular.
Eshâb-ı kirâm, Hazret-i Ali’nin bu bahadırlığına hayran kalmışlar;
- Allahü ekber! Allahü ekber!.. nidalarıyla semâyı çınlatmışlardı.
Çarpışma bütün şiddeti ile devâm ediyordu. Eshâb-ı kirâm, çarpışa çarpışa kale
kapısının yanına geldikleri bir sırada, bir yahudi, kılıcıyla Hazret-i Ali’nin kalkanına
vurdu. Kalkan yere düştü. Fakat eğilip alacak zaman yoktu. Fırsatı kaçırmak istemeyen yahudi, kalkanı kaptığı gibi geriye kaçtı. Buna çok üzülen Allahü teâlânın
Arslan’ı, Zülfikar ile etrafındaki düşmanları dağıttıktan sonra, kalenin kapısını kalkan yapmaya niyetlendi.
- Bismillâhirrahmânirrahîm, diyerek kocaman demir kapının halkalarına asıldı. Kancalarını duvarından sarstı çıkardı...
Hazret-i Ali kapıyı sökerken, kale yerinden sarsıldı. Sekiz on pehlivanın yerinden
kıpırdatamayacağı bu kapıyı, tek eliyle kalkan yapıp, çarpışmağa başladı. Bu inanılmaz hâdise, Sevgili Peygamberimizin bir mûcizesi ve Hazret-i Ali Efendimizin bir
kerâmetiydi…
Karşısına peşpeşe, yahudilerin en yiğit altı pehlivanı daha çıktı. Onları da Allahü
teâlânın izni ile alt eden Hazret-i Ali, kahraman arkadaşları ile kaleye girdiler. Artık kalenin içinde çarpışılıyordu. Kısa zamanda, karşılarına çıkacak kimse kalmadı.
İslâm sancağını kaleye diktiler. Böylece en muhkem kaleleri olan Natât, fethedildi.
Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali’nin gözlerinden öptükten sonra;
- Gösterdiğin kahramanlıktan dolayı, Allahü teâlâ ve Resûlü senden râzı
oldu, buyurdular.
Bu mübârek kelâmı işiten Hazret-i Ali, sevincinden ağladı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Niçin ağlıyorsun? buyurduğunda;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Sevincimden ağlıyorum. Zîrâ Allahü teâlâ
ve Resûlü benden râzı oldu”, dedi.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz;
- Yalnız ben değil, Cebrâil, Mikâil ve cümle melekler senden razı oldular,
buyurdu.
Bu sırada Devs kabîlesinden dört yüz müslüman, Peygamber Efendimize yardıma geldi.
Bundan sonra, diğer kaleleri fethetmek için çarpışmalara şiddetli bir şekilde
devâm edildi. Hayber’in geri kalan yedi muhkem kalesi de teker teker düşürülünce,
375
çaresiz kalan yahudiler, heyet göndererek sulh isteğinde bulundular.
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bu teklifi kabûl ederek şu maddeler
üzerinde anlaştılar:
1- Bu gazâda müslümanlarla çarpışan yahudilerin kanları dökülmeyecek.
2- Hayber’i terkeden yahudiler, yanlarında sâdece çocuklarını ve bir deve yükü
lüzumlu ev eşyâsını götürebilecekler.
3- Geri kalan taşınan ve taşınmayan malların hepsi; zırh, kılıç, kalkan, yay, ok
gibi bütün silâhlar, üzerlerindeki elbiseden başka giyeceklerin tamamı; kumaşlar,
altınlar ve ayrıca hazîneler, at, deve, koyun gibi bütün hayvanlar... ne varsa hepsi
müslümanlara kalacak.
4- Müslümanlara bırakılması gereken herhangi bir şey, hiç bir sûretle gizlenmeyecek. Gizleyenler, Allahü teâlâ ve Resûlünün emânından ve himâyesinden dışarda
bırakılacak...
Bu şartlara uymayan, hazînelerini tulumlarla toprağa gömen Kinâne bin Rebî
cezâlandırıldı. Ele geçen ganîmetin, haddi hesabı yoktu. Hayber’in o verimli arazileri, hurmalıkları tamamen İslâm ordusuna bırakılmıştı.
Bu sırada, memleketlerine dönen Gatfânlılar, yahudilere yardım için geri Hayber’e
dönmüşlerdi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin Hayber’i fethedip yahudileri teslîm aldığını gördükleri zaman;
- Ey Muhammed! Sen, Hayber’i terkettiğimiz takdirde, bize Hayber’in bir senelik
hurmasını vermeyi va’d etmiştin. Sözümüzde durduk. Haydi bize onları ver, dediler.
Efendimiz onlara;
- Filanca dağ sizin olsun, buyurdular.
Gatfânlılar da;
- Öyle ise biz, sizinle çarpışırız, diyerek tehdide yeltendiler.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- Çarpışma yerimiz Cenefa olsun, buyurdu.
Cenefa, Gatfânlıların bir bölgesinin ismi idi. Gatfânlılar bunu duyunca korkularından çekilip gittiler.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ve kahraman
Eshâbı, Hayber’in fethi esnasında çok yorulmuşlardı. Bir taraftan yaralılar tedâvi
ediliyor, diğer yandan dinleniyorlardı.
Yahudilerin ileri gelenlerinden Sellâm bin Mişkem’in karısı Zeynep, Peygamber
Efendimizi zehirleyerek öldürmek istedi. Bunun için, bir koyun kesip pişirdi ve ete
bol mikdarda zehir kattı. Sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzûruna çıkarak, hediye getirdiğini söyledi. Resûl-i ekrem Efendimiz kabûl
edip, Eshâbını çağırdılar. Hep birlikte yemek için oturdular.
Âlemlerin efendisi, koyun kebâbından bir parça koparıp;
- Bismillâhirrahmânirrahîm, diyerek mübârek ağızlarına aldılar. Bir kaç defa
çiğnedikten sonra hemen mübârek ağızlarından çıkarıp;
- Ey Eshâbım! Bu yemekten elinizi çekiniz! Zîrâ şu kürek eti, zehirlenmiş
olduğunu bana haber verdi, buyurdular.
Sahâbîler derhâl ellerini yemekten çektiler. Fakat etten bir lokma yiyen Bişr bin
376 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Berâ hazretlerinin, hemen vücûdu morardı ve şehîd oldu.
Sevgili Peygamberimize Cebrâil aleyhisselâm gelip, mübârek tükürüklerine karışan zehirin tesirinden kurtulmak için, mübârek omuzları arasından hacamat yaptırarak kan aldırmasını söyledi. Öyle yapıldı.
Sonra, zehirli kebab toprağa gömüldü. Bu işi yapan Zeynep, yakalanarak huzûra
getirildi. Efendimiz ona;
- Bu davar kebabını sen mi zehirledin? buyurdular.
O da, yaptığını îtirâf ederek;
- Evet! Ben zehirledim! dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Bunu niçin yapmak istedin! diye sorduklarında;
- Sen, benim kocamı, babamı, amcamı öldürdün. Kendi kendime; “Eğer O,
hakîkaten peygamber ise, Allah O’na bildirir. Değilse, bu zehir O’na tesir eder ve
ölür. Böylece kendisinden kurtulmuş oluruz” dedim.
Eshâb-ı kirâm, bu hâdiseye çok üzülmüştü.
- Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bunu öldürelim mi? diye sorduklarında,
kendi şahsına yapılan her hakâreti affeden Âlemlerin efendisi, bunu da affetti. Bu
büyük merhameti gören Zeynep, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.”
Hayber’de ele geçen ganîmetler ve esirler arasında, Huyey bin Ahtab’ın kızı
Safiyye de vardı. Başkumandanlık hakkı olarak, Peygamber Efendimizin hissesine
düşmüştü. Âlemlerin efendisi, esirini âzâd etti. O da bu hâle çok duygulanıp, cân-ı
gönülden, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
Bu duruma çok sevinen Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Safiyye vâlidemizi nikahıyla şereflendirip sevindirdiler. Böylece Hazret-i Safiyye, mü’minlerin annesi oldu.
Sehbâ mevkiinde düğünü yapılıp, kavun ve hurmadan velîme yâni düğün yemeği
verildi.
Safiyye vâlidemizin, mübârek gözlerinde bir morluk görülüyordu. Sevgili Peygamberimiz;
- Nedir bu iz? buyurduklarında, o;
- Bir gece rüyâmda ayın gökten inip koynuma girdiğini görmüştüm. Kocam
Kenâne’ye anlatınca; “Sen şu üzerimize gelen Arab Meliki’nin hanımı olmaya göz
dikmişsin!” diyerek gözüme bir tokat vurdu ve gördüğünüz gibi morardı, dedi.
Hayber fethedildikten sonra, yahudiler, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimize;
- Yâ Muhammed! Biz Hayber’den çekip gideceğiz. Fakat biz zirâattan, tarla, bağ,
bahçe bakımından iyi anlarız. İstersen, bu verimli arazileri bize kiraya ver. Bu mülkleri işleyelim ve çıkan mahsûlün yarısını sana verelim! diye teklifte bulundular.
Sevgili Peygamberimizin ve sahâbîlerin, tarla işleri ile uğraşacak zamanları yoktu. Onlar dîn-i İslâm’ı yaymak için uğraşıyor, cihâd-ı fî sebîlillah için gecelerini
gündüzlerine katarak durmadan çalışıyorlardı.
Bu teklife Peygamber Efendimiz memnun oldular ve;
- Sizi istediğimiz zaman çıkarmak şartı ile, buyurdular.
Yahudiler bunu kabûl ettiler ve Hayber arâzilerini işletmeye başladılar.
377
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbı ile muzaffer olarak
Medîne’ye döndüler.
Bugünlerde aralarında Ümmü Habîbe’nin de “radıyallahü anhâ” bulunduğu
Habeşistan’a hicret eden muhâcirlerden son kalan Eshâb, Câfer bin Ebî Tâlib’in
emîrliği altında, Necâşî’nin temin ettiği iki gemiye binip Car limanında indiler.
Sevgili Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” oniki sene önce Habeşistan’a
hicret eden Eshâbının, Ca’fer bin Ebî Tâlib başkanlığında geldiklerini görünce çok
sevindiler. Hazret-i Ca’fer’in alnından öpüp, bağrına bastılar ve;
- Ben Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in gelişine mi sevineyim bilemiyorum. Sizin hicretiniz iki defadır. Siz, hem Habeş ülkesine, hem de yurduma
hicret ettiniz, buyurdular.
Necâşî Eshame’nin gönderdiği hediyeler ve mektubu Resûlullah Efendimize arz
ettiler. Ümmü Habîbe vâlidemiz ile düğünü de bu sene vâki oldu. Ümmü Habîbe
vâlidemiz otuzaltı yaşında idi.
Hayber’de elde edilen ganîmetler; Hudeybiye andlaşmasına katılan bütün Eshâb-ı
kirâma, Hayber’e katılanlara, Habeşistan’dan hicret eden Eshâba ve fethe iştirak
eden Devs kabîlesine paylaştırıldı.
Hayber’in fethedilmesi ile Arabistan’daki bütün yahudiler, Peygamber Efendimizin emri altına girmiş oluyorlardı. Artık müşriklere yardım etme imkânları kalmamıştı. Çevrede bulunan kabîleler ve devletler de, silâh ve asker bakımından fethedilmesi imkânsız gibi görünen Hayber kalesini zapteden müslümanların büyük bir güce
sâhib olduğunu anladılar ve bu İslâm Devleti’nden çekinmeye başladılar.
Mekkeli müşrikler, Hayber’in fethi ile büyük bir üzüntüye ve ye’se kapıldılar.
Bu fetihden sonra, küçüklü büyüklü pek çok kabîleler, müslüman olmak
için Medîne-i münevvereye gelmeye başladılar ve Eshâb-ı kirâmdan olmakla
şereflendiler, hattâ Gatfânlılar bile...
Yola gelmeyen bâzı kabîleler ise kuvvet gönderilerek itaat altına alındılar.
Güneşin hazret-i Ali için geri dönüşü
Hayber gazâsından dönerken Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Sahba’da istirahat ediyorlardı. Mübârek başını hazret-i Alînin “radıyallahü anh”
dizine koymuşdu. O sırada vahy gelmeğe başladı. Güneş de ufukda idi. Hazret-i
Alî “radıyallahü anh” ikindi namazını kılmamışdı. Vahy tamam olunca güneş batdı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
- Yâ Rabbî! Eğer Alî, Senin ve Resûlünün sevgilisi ise güneşi geri döndür,
diye duâ etdi.
Güneş Resûlullah Efendimizin duası bereketiyle batmışken tekrar görünüp semada bir miktar yükseldi. Hazret-i Alî namazı kıldıktan sonra tekrar battı.
Esmâ binti Umeys der ki,
- Gördüm ki güneş batmış olduğu hâlde geri çıkdı ve yeryüzünü aydınlatdı.
378 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ÖMRE-TÜL-KAZÂ SEFERİ
Hudeybiye sulhu üzerinden bir sene geçmişti. Kurban Bayramına bir ay kala,
Zilkâde ayının başlarında Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
Eshâb-ı kirâmına, ömre için hazırlık yapmalarını emrettiler.
Ömre için Hudeybiye’ye gidip Bî’at-ür Rıdvân’a katılanlar, vefât edenler hâriç,
hazır bulunacaklardı. Bu emir üzerine, iki bin sahâbî hazırlıklarını tamamladılar.
Kurban edilmek üzere yetmiş deve alındı.
Bunların Mekke’ye kadar otlatılarak götürülmesi için, Nâciye bin Cündüb’e ve
dört arkadaşına vazife verildi. Ayrıca Muhammed bin Mesleme hazretlerinin emrine
yüz süvâri verilerek; zırh, mızrak, kılıç gibi harpte kullanılacak silâhları götürmek
üzere önden gönderildi. Müşriklere güvenilmezdi. Herhangi bir saldırı hâlinde, bu
silâhlardan istifâde edilecekti.
Eshâb-ı kirâmdan bâzıları;
- Yâ Resûlallah! Hudeybiye sulhüne göre, ömreye, kınına sokulmuş kılıçlardan
başka silâh ile gelmiyecektik! dediler.
Âlemlerin efendisi;
- Biz, bu silâhları Harem’e, Kureyşlilerin yanına sokmayacağız. Ancak onlar, Kureyşlilerden bize yapılacak bir saldırı karşısında yakınımızda, elimizin
altında bulundurulacaktır, buyurdu.
Medîne-i münevvereye vekil olarak Ebû Zer Gıfârî bırakıldı.
Ebû Rühm-ül-Gıfârî’nin de bırakıldığı rivâyet edilmiştir.
İki bin sahâbî, Sevgili Peygamberimizle birlikte Mekke’ye doğru yola çıktılar.
Eshâb-ı kirâm çok heyecanlanmıştı. Senelerdir, Allahü teâlâ yolunda, Sevgili Peygamberimiz uğrunda evlerini, ocaklarını, terk ettikleri yurtlarını göreceklerdi...
Beş vakit namazda yönlerini döndükleri Kâbe-i muazzamayı ziyâret edeceklerdi...
Henüz müslüman olup da andlaşma gereği Medîne’ye gelemeyen akrabâlarına
kavuşacaklardı.
Senelerdir, kendilerine gözlerinden yaş yerine kan akıtan, zulüm altında inim
inim inleten, putlarına taptırmak için pek çok kardeşlerini şehîd eden Kureyşli müşriklere, İslâm’ın haysiyet ve şerefini göstereceklerdi. Belki bunu gören müşriklerin
kalbine İslâm sevgisi düşer de, müslüman olurlardı!..
Medîne’de kalanlar, Vedâ yokuşuna kadar Âlemlerin efendisini tekbirlerle teşyî
edip, uğurladıktan sonra geri döndüler...
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Medîne’ye on kilometre
kadar uzakta bulunan Zü’l-huleyfe’ye gelince, ihrâma girdiler. Şanlı Sahâbiler de
O’na uydular. Herkes beyazlara bürünmüştü. Ömre yapmak için Mekke-i mükerreme yolculuğu başlamıştı. Artık;
- Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyk! Lâ şerîke leke lebbeyk! İnnel
379
hamde ven-ni’mete leke vel-mülke, lâ şerike lek.
(Buyur, Allahım buyur! Davetine, sözüm ve özümle tekrar tekrar icabet ettim! Emrine boyun eğdim. Bütün varlığımla Sana yöneldim. Senin şerikin ortağın yoktur. Hamd ve ni’met Sana mahsustur. Mülk Senin’dir. Senin şerikin
ortağın yoktur.)
Sadâlarıyla yer gök inliyordu. Yolculuk, Allahü teâlâya hamd etmek ve yalvarmakla, O’nun mübârek ismini zikretmekle, çok zevkli geçiyordu.
Önden giden Muhammed bin Mesleme komutasındaki birlik Mekke’ye yaklaşınca, Kureyşli müşrikler tarafından görüldü. Korku ile yanlarına yaklaşıp, biz, bir sene
önce böyle mi anlaşmıştık dercesine;
- Bu nedir? diye sordular.
Muhammed bin Mesleme, onlara iliklerini donduran şu cevâbı verdi:
- Bunlar, Allahü teâlânın Resûlünün süvârileridir... Allahü teâlâ izin verirse, yarın
onlar da burayı teşrif edeceklerdir!..
Müşrikler korka korka geri dönüp haberi Mekke’ye ulaştırdılar, Mekkeli müşrikler de;
- Yemin ederiz ki, biz andlaşmaya bağlı kaldık. Muhammed bizimle niçin çarpışsın?... diyorlardı.
Derhâl aralarından bir heyeti, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizle görüşmek üzere gönderdiler.
Bu sırada Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, Mekke’yi görebilecekleri Batn-ı Ye’cec denilen yere gelmişlerdi. Üzerlerindeki kılıçtan başka bütün
silâhlarını burada bıraktılar. Silâhları beklemek üzere de iki yüz sahâbîyi nöbetçi
koydular.
Bu hazırlıklar bitince, Kureyş heyeti Peygamber Efendimizle görüşmek ve huzûra
kabûl edilmek için izin istedi. Kabûl edilince;
- Yâ Muhammed! Hudeybiye andlaşmasından beri, size karşı herhangi bir ihânetimiz olmamıştır. Buna rağmen Mekke’ye, kavminin yanına bu silâhlarla mı gireceksin? Hâlbuki, andlaşmamıza göre; kınına sokulmuş kılıçlardan başkası yanınızda
olmayacaktı!... dediler.
Buna, Âlemlerin efendisi;
- Ben, çocukluğumdan bugüne kadar verdiğim sözde durmak ve vefâkârlığımla tanınırım. Harem’e, kınlarında sokulu kılıçlarımızdan başkası ile girecek
değiliz. Fakat silâhların bana yakın bir yerde olmasını istiyorum, buyurarak cevap verdiler.
Heyet, kendilerine iletilen haberin değişik olduğunu anlayarak, rahatladılar ve;
- Yâ Muhammed! Doğrusu senden hep vefâkârlık ve iyilik gördük. Sana yaraşan
da odur, diyerek geri döndüler.
Mekke’ye gelip, durumu Kureyşlilere bildirdiler. Onlar da rahatladılar.
Kureyş’in ileri gelenleri, kin ve kıskançlıklarından, Peygamber Efendimizi ve
Eshâbının bu mes’ûd anlarını görmemek için, Mekke’yi terk ederek dağlara çıktılar.
380 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sevgili Peygamberimiz, işâretli kurbanlık develeri Zî-tuvâ mevkîine önden gönderdi. Sonra, Eshâbıyla hazırlıklarını tamamlayıp, mukaddes Mekke şehrine girmek
üzere yürüdüler.
Eshâb-ı kirâm, Âlemlerin efendisini ortalarına almışlardı. Kâinatın sultânı,
devesi Kusvâ üzerinde, binlerce yıldızın varlığını örten bir güneş gibi etrafına
nûr saçıyordu. Aman yâ Rabbi! O ne güzellik! O, ne ihtişâmlı manzaraydı!...
Dillerde, “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyk! Lâ şerîke leke Lebbeyk!...” sadâları; gönüllerde, Allahü teâlâ ve Resûlünün muhabbeti vardı.
Adım adım muazzam Kâbe’ye doğru ilerliyorlardı. Yaklaştıkça heyecanları bir kat daha artıyor, âdetâ coşuyorlardı. Hep bir ağızdan söylenen telbiye
nidâları Mekke’yi dolduruyor, müşrikler, bu muhteşem manzarayı gördükçe
içleri eriyor, gönüllerine ılık ılık bir muhabbet şerbetinin aktığını hissediyorlardı. Birçoklarının kalbine İslâm’ın sevgisi düşmüştü bile...
Sonunda Kâinâtın Sultânı, İki Cihânın Efendisi Sevgili Şerefli Peygamberimiz Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz gâlip gelmişti...
İşte, Sevgili Peygamberimiz ve şanlı Eshâbı, bellerinde kılıçları olduğu hâlde
Kâbe-i muazzamaya giriyorlardı. Peygamber Efendimizin devesi Kusvâ’nın
yularını Abdullah bin Revâha hazretleri tutarak ilerliyordu.
Mekkeli bâzı müşrikler, kadınları ve çocukları Dâr-ün-Nedve’de dizilmişler, Sevgili Peygamberimizi ve kahraman Eshâbını seyrediyorlardı. Abdullah bin Revâha
ilerledikçe, şu beytleri müşriklerin başına bir balyoz gibi vuruyor, tâ gönüllerine
kadar indiriyordu.
Ey kâfirler çekilin, Peygamberin yolundan,
Ki Allahü teâlâ, O’na gönderdi Kur’ân.
Her hayır ve iyilik vardır O’nun dîninde,
Bu din için ölmekdir, en hayırlı ölüm de.
Gerçek Resûlullah’dır, kabûl ettim yürekten,
Her sözüne inandım, kabûl ettim şimdi ben.
Ey kâfirler! Kur’ân’ın, Allahü teâlâdan,
İndiğini siz inkâr eylediğiniz zaman,
Nasıl indirdik ise, darbeleri âniden,
Ve nasıl ayırdıksa, başınızı gövdeden.
Onun mânâsına da, inanmazsanız eğer,
İner aynı şekilde başınıza darbeler.
Başlarım O Allah’ın, mübârek ismiyle ki,
Yoktur O’nun dîninden, başka dîn-i hakîkî.
Ve yine başlarım ki, ismiyle O Allah’ın,
Muhammed hem kulu ve hem resûlüdür O’nun.
381
Hazret-i Ömer dayanamayıp;
- Ey İbn-i Revâha! Sen, Resûlullah’ın önünde ve Harem-i şerîfde nasıl şiir okuyabiliyorsun? diye îkâz etmek istemiş, fakat Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz;
- Yâ Ömer! Ona mâni olma. Allahü teâlaya yemin ederim ki, onun sözleri,
bu Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha çabuk, daha çok tesirlidir. Ey
İbn-i Revâha devam et, buyurdu.
Peygamber Efendimiz biraz sonra Abdullah bin Revâha hazretlerine;
- Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur! Bir olan O’dur. Va’dini gerçekleştiren
O’dur! Bu kuluna yardım eden O’dur! Askerlerini güçlendiren O’dur! Toplanmış olan kabîleleri, bozguna uğratan da yalnız O’dur, de! buyurdu.
Abdullah bin Revâha da;
Allahü teâlâdan yoktur, başka bir ilâh!
Yoktur O’nun şerîki, lâ ilâhe illallah!
O’dur müslümanların, askerine güç veren!
Ve O’dur kâfirleri, dağıtan, mağlûb eden!
diye söylemeye başladı. Müslümanlar da bu sözleri tekrar ediyorlardı.
Sevgili Peygamberimiz Beytullah’a girince, mübârek sağ omuzunu açtılar.
Mübârek tenlerinin güzelliği gözleri alıyor, gönülleri cezb ediyor, güneş gibi nûr
saçıyordu. Sonra;
- Bugün, şu şirk ehline, kendisini güçlü ve zinde gösterecek yiğitleri, Allahü
teâlâ, rahmeti ile mağfiret etsin! buyurdular.
Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm sağ omuzlarını açıp, heybetli bir şekilde hızlı hızlı
yürüyerek Kâbe’yi üç defa tavâf ettiler. Ancak, Rükn-i Yemâni ile Hacer-ül-esved
köşesi arasında ağır ağır yürüdüler. Peygamber Efendimiz ve Eshâbı, Hacer-ülesved’e yaklaşıyor onu öpüyorlar veya geriden ellerini açıp Hacer-ül-esved’e karşı
tutuyorlardı.
Müşrikler, gerilerden Eshâbı tâkip ediyor, onların bu heybetli ve gösterişli yürüyüşlerine şaşırıyorlardı. Çünkü onlara, müslümanların Medîne’ye gidişlerinden beri
zayıf ve hasta düştükleri anlatılmış ve buna benzer haberler yayılmıştı. Şimdi ise,
tam tersi bir hâle şâhit oluyorlardı ve hayretleri artıyordu.
Geri kalan dört tavâf ise yavaş yavaş, ağır ağır adımlarla yapılarak tamamlandı.
Tavâftan sonra Makâm-ı İbrâhim’de iki rekat namaz kıldılar. Daha sonra Safâ ile
Merve tepeleri arasında yedi kerre sa’y yaptılar.
Kurbanlar kesildikten sonra, Peygamber Efendimiz mübârek başını kazıttılar.
Mübârek saçları havada kapışılmıştı. Eshâb-ı kirâm da tıraş oldular.
Böylece Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin tam bir sene
önce gördüğü rüyâ gerçekleşti.
Ömre ziyâreti tamamlanmış, öğle vakti girmişti. Âlemlerin efendisi, Hazret-i
Bilâl’e, Kâbe’de ezân okumasını emredince, Bilâl-i Habeşî derhâl emri yerine getirdi.
382 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
O, Kâbe’de ezân-ı Muhammedîyi okurken, bütün Mekke çalkalanmaya başladı.
Eshâb-ı kirâm büyük bir huşu içinde ezânı dinliyor, hafif bir sesle onu tekrar ediyorlardı.
Bitince, Habîbullah Efendimiz imâm oldular. Hep birlikte kılınan öğle namazının, müşriklerin kalbindeki tesîri bir başka idi.
Sevgili Peygamberimize, Ebtah’da deriden bir çadır kurulmuştu. Sahâbîler de etrafındaki çadırlarda üç gün ikâmet ettiler. Namaz vakitlerinde Beytullah’da toplanıyor, cemâatle namazlarını kılıyorlardı. Diğer vakitlerde akrabâlarını ziyâret ediyorlar, İslâm’ın kendilerine bahşettiği güzel ahlâk ile onlara örnek oluyorlardı. Onlar da,
Eshâbın bu güzel hâlleri karşısında âdetâ eriyorlar, hayranlıklarını gizliyemiyorlardı.
Bu üç gün zarfında, Mekke sanki içten fethedilmişti.
Üç gün dolmuştu... Artık ayrılık zamanı gelmişti. Akşama doğru Peygamber “sallallahü eleyhi ve sellem” Efendimiz;
- (Ömre için gelen) müslümanlardan hiç bir kimse, akşamı Mekke’de geçirmeyecek, yola çıkacaktır! buyurunca, herkes derlenip toparlandı ve Medîne’ye
doğru yola çıkıldı...
Cuhfe’de bulunduğu sırada hazret-i Abbâs ile buluşunca, hazret-i Abbas:
- Yâ Resûlallah! Meymûne binti Hâris dul kaldı. Onu kendine hanımlığa alsan
olmaz mı? diye teklifte bulundu.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Ebû Rafi’ ile Ensâr’dan bir zâtı Mekke’ye
dünürlüğe gönderdi. Hazret-i Meymûne “radıyallahü anha”, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin kendisine talip olduğu haberini deve üzerinde iken
alınca,
- Deve de, üzerindeki de Resûlullah’ındır, dedi.
Kendisini, Peygamber Efendimize bağışladı.
Bu işin gereğinin yapılmasını da Meymûne validemizin ablası Ümmü’l Fadl’a, o
da kocası hazret-i Abbâs’a bıraktı. Ömre’den Medîne’ye dönerlerken Şerîf mevkiine gelince hazret-i Abbâs, Peygamber Efendimizden “sallallahü eleyhi ve sellem”
dörtyüz dirhem mehir alarak hazret-i Meymûne’yi Resûlullah’a nikâhladı. Düğün de
burada yapıldı. Hazret-i Meymûne, Resûlullah’ın nikâhı ile şereflenerek son hanımı
oldu. Peygamberimiz bundan sonra bir daha evlenmedi.
Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek.
Nasîb olmaz mı Sultânım haremgâhında cân vermek.
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek.
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallah!
Boyun büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbiri.
Lebim kavruldu âteşden döner pâyinde tezkîri.
Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîr’i.
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallah!
383
Hâlid bin Velîd’in müslüman olması
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz Mekke’ye ömre için gittiklerinde, Eshâbından Velîd bin Velîd hazretlerine;
- Hâlid nerelerde? Onun gibi birinin İslâmiyet’i tanımaması, bilmemesi olamaz. Keşke o, bütün gayret ve kahramanlıklarını müslümanların yanında, müşriklere karşı gösterseydi ne kadar hayırlı olurdu. Kendisini sever, üstün tutardık, buyurmuştu.
Velîd bin Velîd, daha önce de ağabeyine zaman zaman mektup yazar, müslüman
olmasını teşvik ederdi. Peygamber Efendimizin bu mübârek sözlerini de ulaştırınca,
Halid bin Velid’in İslâmiyet’e olan meyli gittikçe fazlalaştı.
Ömre ziyâretini yapan sahâbîler, Medîne’ye dönmüşlerdi. Aradan günler geçmiş,
hicretin sekizinci yılına girilmişti. Hâlid bin Velîd ise, artık yerinde duramıyor, bir
an önce Medîne’ye ulaşmak, Âlemlerin efendisinin huzûrunda diz çöküp, müslüman
olmakla şereflenmek için yanıp tutuşuyordu.
Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Allahü teâlâ bana Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin muhabbetini ihsân etti. Kalbime İslâm’ın sevgisini yerleştirdi. Hayrı ve şerri ayıracak hâle
getirdi. Kendi kendime; “Ben, Muhammed aleyhisselâma karşı bütün savaşlarda bulundum. Ama her savaş yerini terk ederken, bozuk ve yanlış bir hâl üzere olduğumu
ve O’nun bir gün mutlaka bize gâlib geleceğini biliyor ve bu hislerle ayrılıyordum.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hudeybiye’ye geldiği zaman da, düşman süvârilerinin komutanı idim. Usfân’da onlara yaklaşıp gözüktüm. Resûlullah,
bizden emin bir şekilde Eshâbına öğle namazı kıldırıyordu. Üzerlerine anî baskın
yapmak istedik, ama mümkün olmadı. Böyle olması da hayırlı oldu.
Resûlullah, kalbimizden geçenleri anlamış olmalı ki, ikindi namazını temkinli
kıldılar. Bu durum bana çok tesir etti. Bu zât her hâlde, Allah tarafından korunuyor
olmalı dedim. Birbirimizden ayrıldık.
Ben, çeşitli düşünceler içindeyken, Muhammed aleyhisselâm ömre için Mekke’ye
gelince, O’na görünmedim. Kardeşim Velîd’le birlikte gelmişler ve beni bulamamışlardı. Kardeşim şöyle bir mektup bırakmıştı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm!
Allahü teâlâya hamd-ü senâ ve Resûlullah’a salât-ü selâmdan sonra derim
ki, hakîkaten ben, senin İslâmiyet’ten yüz çevirip gitmen kadar şaşılacak bir
şey bilmiyorum. Hâlbuki gittiğin yolun yanlış olduğunu anlamaktan âciz değilsin. Niye aklını kullanmıyorsun?
İslâmiyet gibi bir dîni tanıyıp anlayamaman ne kadar tuhaf! Peygamber
Efendimiz, bana seni sordu. Senin, İslâmiyet’i tanıyıp, gayret ve kahramanlığını müslümanların arasında, müşriklere karşı kullanmanı arzu ediyorlar.
Ey kardeşim! Çok fırsatları kaçırdın; artık daha fazla gecikme!..”
384 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kardeşimin mektubu bana ulaşınca, müslüman olma arzusu bende çok kuvvetlendi. Gitmek için acele ediyordum. Resûlullah’ın söyledikleri beni çok sevindirmişti.
O gece uyurken, rüyâmda sıkıntılı, dar ve çöl gibi susuz yerlerden, yemyeşil, geniş ve ferah bir yere çıkmıştım. Medîne’ye varınca, bu rüyâmı Hazret-i Ebû Bekr’e
anlatıp, tâbirini ondan sormaya karar verdim.
Ben, Resûlullah’a gitmek için toparlanırken;
- Acaba, oraya giderken bana kim arkadaş olabilir? diye düşünüyordum.
O sıra Safvân bin Ümeyye’ye rastladım. Vaziyeti ona anlattım. Teklifimi reddetti.
Daha sonra İkrime Bin Ebû Cehil’e rastladım. O da reddedince evime gittim. Hayvanıma binip, Osman bin Talhâ’nın yanına vardım. Ona da müslüman olmak üzere
Resûlullah’a gideceğimi ve bana arkadaşlık yapmasını söyledim. Tereddütsüz kabul
etti ve ertesi günü seher vakti birlikte yola çıktık.
Hîre denilen yere vardığımızda, Amr bin Âs ile karşılaştık. Bize nereye gittiğimizi
sordu. Maksadımızı söyleyince, o da Habeş diyarından geldiğini, Necâşî Eshame’nin
yanında müslüman olup Resûlullah’a bî’at etmek için Medîne’ye gittiğini söyledi.
Üçümüz Medîne’ye vardık. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz
geldiğimizden haberdâr olunca,
- Mekke ciğerparelerini bizim tarafımıza attı, buyurmuş.
Medîne’ye gelince sefer elbisemi çıkardım. Elbisemin en güzelini giyip,
Resûlullah Efendimizle görüşmeye hazırlandım. O sırada kardeşim Velîd geldi ve;
- Acele et. Çünkü Peygamber Efendimize sizin geldiğiniz haber verilmiş O da
çok sevinmiştir. Şimdi sizi bekliyor, dedi.
Acele ile O yüce Peygamberin huzûruna vardım. Gülümsüyordu. Selâm verdim;
- Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına ve senin de Allahü teâlânın peygamberi olduğuna şehâdet ediyorum, dedim.
- Seni hidâyete erdiren, doğru yolu gösteren Allahü teâlâya hamd olsun, buyurdu.
Sonra günâhlarımın affı için Allahü teâlâya duâ etmesini istedim. Benim için duâ
etti ve;
- İslâmiyet, kendisinden önce işlenmiş olan günâhları kesip atar, buyurdu.
Diğer iki arkadaşım da müslüman oldular.”
Böylece, Mekke’nin en bahadırlarından, gözünü budaktan esirgemeyen, gâyeleri
uğrunda canlarını vermekten zerre kadar çekinmeyen bu üç pehlivan, gönüllerinden
coşan bir samimiyetle Resûl-i ekrem Efendimizin huzûrunda Eshâb-ı kirâmdan olmakla şereflenmişlerdi. Artık, bütün güçleriyle küfrü yok etmek için çalışacaklardı.
Onların müslüman olmalarına, sahâbîler çok sevinmişler, sevinçlerini;
- Allahü ekber! diye tekbirlerle açığa vurmuşlardı.
385
MÛTE HARBİ
Hicretin sekizinci yılında, âlemlere rahmet olan Server-i kâinat “aleyhi efdalüssalevât” Efendimiz, İslâmiyet’in yayılması için yine çeşitli kabîlelere, devletlere elçiler gönderdiler. Bunların bâzılarından müsbet neticeler gelmiş, fakat Busrâ vâlisine
gönderilen Hâris bin Ümeyr hazretleri, Şam’ın Belkâ nahiyesinin Mûte köyünde
hıristiyan askerleri tarafından tutuklanmıştı. Şam vâlisi Şerahbil bin Amr’ın yanına
götürülen Hazret-i Hâris “radıyallahü anh”, elçi olduğu hâlde, alçakça katledilip,
şehîd edilmişti.
Bu habere Sevgili Peygamberimiz çok üzülmüşler ve derhâl kahraman Eshâbının
toplanmasını emir buyurmuşlardı. Bu emri alan Sahâbîler, çocuklarıyla helâllaşıp
acele Cürf ordugâhında toplandılar.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz öğle namazını kıldırdıktan sonra;
- Cihâda çıkacak olan şu insanlara, Zeyd bin Hârise’yi kumandan tâyin ettim! Zeyd bin Hârise şehîd olursa, yerine Ca’fer bin Ebî Tâlib geçsin. Ca’fer bin
Ebî Tâlib şehîd olursa, Abdullah bin Revâha geçsin. Abdullah bin Revâha da
şehîd olursa, müslümanlar aralarında münasib birini seçsin ve onu kendilerine
kumandan yapsın! buyurdu.
Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm, isimleri sayılan kahramanların şehîd olacağını anlayarak ağlamaya başladılar;
- Yâ Resûlallah! Keşke sağ kalsalar da kendilerinden istifâde etseydik!.. dediler.
Peygamber Efendimiz onlara cevap vermeyip sustular.
Bunları, orada bulunan Hazret-i Zeyd, Ca’fer ve Abdullah da işitmişler ve büyük
bir sevince gark olmuşlardı. Çünkü en büyük gayeleri Allahü teâlânın dînini yayarken
şehîd olmaktı. Artık müjde verilmiş ve bunu bizzat kendi kulakları ile işitmişlerdi.
Mücâhidler hazırlıklarını bitirmişler, kumandanlarını bekliyorlardı. Sevgili Peygamberimiz, beyaz İslâm sancağını Zeyd bin Hârise hazretlerine teslîm etti. Ona,
Hâris bin Ümeyr’in şehîd edildiği yere kadar gitmesini ve İslâm’ı tebliğ etmesini
emretti. Kabul etmezlerse düşmanla çarpışmasını emir buyurdular.
Abdullah bin Revâha hazretleri, yanındaki kumandan arkadaşlarıyla birlikte
vedâlaştıkları sırada, ağladı. Ona;
- Ey Revâha’nın oğlu! Ne için ağlıyorsun? diye sordular.
Şâir olan Abdullah bin Revâha “radıyallahü anh” da onlara şöyle dedi;
Ağlamamın sebebi, değil dünyâ sevgisi,
Ve değildir vallahi, özleyeceğim sizi.
Asıl sebep şudur ki, Kur’ân-ı kerîminde,
Şöyle buyurmaktadır, Rabbimiz bir âyette:
Muhakkak biliniz ki, sizlerin içinizden
Hiç bir kimse yoktur ki, geçmesin Cehennem’den...
386 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
İşittim bu âyeti, Resûlullah okurken,
Cehennem’e uğrarsam, nasıl sabrederim ben!
Arkadaşları;
- Allahü teâlâ seni, sevgili kulları zümresine ilhâk etsin, sâlihlerden olasın! diye
duâ ettiler.
Sonra Abdullah bin Revâha hazretleri;
- Fakat ben, Allahü teâlâdan mağfiret olunmak diliyorum. Bir de, kanları
fışkırtıp köpürten bir kılıç darbesiyle veya ciğer ve bağırsaklarımı kasıp kavuran bir mızrak saplanmasıyla şehîd olmak istiyorum!... dedi.
Ordu gitmeye hazırlandığı sırada, Hazret-i Abdullah bin Revâha, Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanına varıp vedâlaştıktan sonra;
- Yâ Resûlallah! Bana ezberliyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şey
tavsiye buyurur musunuz? dedi.
Peygamber Efendimiz ona;
- Sen, yarın Allahü teâlâya pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada
secdeleri, namazları çoğalt, buyurdu.
Abdullah bin Revâha;
- Yâ Resûlallah! Bana, nasihatinizi çoğaltır mısınız? deyince,
Sevgili Peygamberimiz;
- Allahü teâlâyı dâima zikret. Çünkü Allahü teâlâyı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur, buyurdu.
Üç bin kişilik İslâm ordusu; “Allahü ekber! Allahü ekber!” nidaları arasında
yürümeye başladı. Sevgili Peygamberimiz ve Medîne’de kalan sahâbîler, mücâhid
gâzîleri Vedâ yokuşuna kadar tâkib ettiler.
Burada Âlemlerin efendisi, mübârek İslâm ordusuna şöyle hitâb ettiler:
- Ben size, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve onlara iyi davranmanızı tavsiye ederim.
Allahü teâlanın yolunda, O’nun ismini söyleyerek harbediniz. Ganîmet
alınan mallara hıyanet etmeyiniz. Ahde vefâsızlık göstermeyiniz. Çocukları
öldürmeyiniz. Orada hıristiyanların kiliselerinde, insanlardan ayrılıp kendilerini ibâdete vermiş bâzı kimseler bulacaksınız. Onlara dokunmaktan sakınınız!
Onların dışında, başlarında şeytanların yuvalandıkları bâzı kimselere de
rastlayacaksınız ki, onların başlarını kılıcınızla koparınız. Siz, kadınları, yaşlanmış pîr-i fânîleri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri
de yıkmayınız!
Baş kumandan Zeyd bin Hârise’ye de;
- Müşriklerden düşmanınla karşılaştığın zaman, onları üç husustan birine
dâvet et!... (Eğer müslüman olurlarsa,) onları, Muhâcirler yurdu olan Medîne’ye
hicret etmeye dâvet et! Dâvetini kabul ederlerse, Muhâcirlerin sâhib oldukları haklara kendilerinin de sâhip olacaklarını ve onların mükellef oldukları
vazifelerle kendilerinin de mükellef olacaklarını bildir. Şâyet müslüman olup
387
ülkelerinde oturmayı tercih ederlerse, müslümanlardan göçebe Arablar gibi
olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan ilâhî hükmün, kendileri için de uygulanacağını, harp ganîmetlerinden kendilerine bir şey ayrılamayacağını ve
ganîmetten ancak müslümanların yanında harbedenlerin faydalanacağını bildir!
Eğer İslâm’ı kabul etmezlerse, onları cizye vermeye dâvet et! İçlerinde bunu
kabûl edenlere dokunma! Cizye vermeye de yanaşmazlarsa, Allahü teâlânın
yardımına sığınarak onlarla harb et!... buyurdular.
Bu nasîhatlerden sonra mücâhidlerle vedâlaştılar. İslâm ordusu, tekbîr sadâlarıyla
ayrıldı. Geride kalanlar, gidenlere el sallayıp;
- Allahü teâlâ sizi her türlü tehlikeden muhâfaza buyursun, yine sağ sâlim geri
çevirsin, diye duâ ediyorlardı.
Ufuktan kayboluncaya kadar, yaşlı gözlerle arkalarından gıbta ile baktılar...
Zeyd bin Hârise’nin elindeki mukaddes sancak dalgalanıyor, mücâhidler bilinmeyen uzun bir yolculuğa Allahü teâlânın dînine hizmet için gidiyorlardı.
İslâm ordusu, hızla Suriye’ye doğru ilerliyordu. Yolculuk olaysız ve neş’eli geçiyordu.
Mücâhidler, bir an önce düşmanla karşılaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Şehîdliği
isteyenlerin içinde en arzulu olanlardan biri de Abdullah bin Revâha hazretleriydi.
Bunu Zeyd bin Erkâm şöyle anlattı:
- Ben Abdullah bin Revâha’nın terbiyesi altında yetişmiş bir yetimdim. O, Mûte
seferine çıktığında, beni de devesinin arkasına bindirmişti. Geceleyin bir müddet
gidince, dudaklarından şu beytler dökülüyordu:
Ey devem! Kumluktaki, kuyuya eğer beni,
Oradan da dört konak, götürürsen ileri.
Çıkarmam artık seni, bundan başka sefere,
Sâhipsiz kalacaksın, az sonra, ona göre.
Ben herhâlde evime, geri dönmeyeceğim,
Umarım ki bu harpte, ben şehîd düşeceğim.
Son konakta mü’minler, geçti beni hız ile,
Ey Revâha’nın oğlu, en yakınların bile,
Kardeşlik bağlarını, kopararak geçtiler,
Seni Hak teâlâya bırakıp da gittiler.
Artık düşünmüyorum, geride ne malım var?
Hiç umurumda değil, ağaçlarla hurmalar!
Bunları işitince, ağladım. Abdullah bin Revâha bana kamçısıyla dokunarak;
- Ey yaramaz! Sana ne oluyor? Böyle söylememin sana, ne zararı var? Allahü
teâlâ, bana şehîdlik nasîb ederse, sen de hayvan üzerinde geri dönüp, yerine ula-
388 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
şırsın. Ben ise dünyânın bütün dertlerinden, tasa ve üzüntülerinden, hâdiselerinden
kurtulur, râhata kavuşurum, dedi.
İnip iki rekat namaz kıldı. Sonunda uzunca bir duâ yaptıktan sonra bana;
- Ey çocuk! diye seslendi.
- Buyur, dediğimde;
- Bu seferde inşâallah şehîdlik nasîb olacaktır! dedi.
Kahraman sahâbîler, Suriye’ye yaklaşırlarken Şam vâlisi Şerâhbil bin Amr,
İslâm ordusunun yaklaşmakta olduğunu çoktan haber almıştı. Hemen Bizans kayseri
Heraklius’a durumu bildirip, büyük bir yardım alarak rahatlamıştı. Çünkü yaptığı
istihbarata göre, müslümanlar ancak üç-beş bin kişiydi. Buna karşı kendi ordusu, yüz bini aşıyordu. Silâhların ise, haddi hesâbı yoktu.
Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân, Şam topraklarından Meân’a vardıkları sırada,
Rumların yüz bin kişilik bir ordu ile üzerlerine geldiklerini öğrendiler. Orada konaklayıp iki gece kaldılar.
Kumandan Zeyd bin Hârise hazretleri, arkadaşlarını toplayıp durumu bildirdi. Rum ordusuna karşı ne yapmak lâzım geldiği hakkındaki görüşlerini sordu.
Sahâbîlerden bâzıları;
- Rum ordusuyla karşılaşmadan, ülkelerine anî baskınlar düzenleyelim. İnsanlarını
esir alıp Medîne’ye dönelim. Bâzıları da;
- Resûl aleyhisselâma mektup yazıp, düşmanın sayısını bildirelim. Bize acele
asker göndermesini veya ne yapmamız gerektiğini soralım, diyorlardı.
İkinci görüşün daha uygun olduğuna karar verdikleri sırada, Abdullah bin Revâha
hazretleri söze karışarak şöyle söyledi:
Ey Kavmim ne sebepten, tereddüt edersiniz?
Şehîd olmak kasdiyle, cenge gelmedik mi biz?
Silâhça, süvârice çokluk olduğumuzdan,
Dolayı savaşmadık, kâfirlerle hiç bir an.
Allahü teâlânın, bize ihsân ettiği,
Şu din kuvveti ile savaştık aslan gibi.
Gidiniz, çarpışınız, muhakkak iyilik var,
Bu işin netîcesi, ya şehâdet ya zafer.
Bedr günü vallahi, vardı iki atımız,
Uhud’da tek at ile pek azdı silâhımız.
Bu cenkte gâlip gelmek, varsa eğer kaderde,
Zâten böyle va’detti, Allah ve Peygamber de.
Hak teâlâ va’dinden, dönmez asla geriye,
Ey mü’minler öyleyse, yürüyün ileriye.
Şehîdlik varsa eğer, bizim kaderimizde,
Kavuşuruz Cennet’te, şehîd kardeşimize.
389
Hazret-i Abdullah bin Revâha’nın bu sözleri, mücâhidleri cesaretlendirmişti.
- Vallahi Revâha’nın oğlu, doğru söylüyor, dediler.
Artık karar alınmıştı. Şehîd oluncaya kadar harbe devam edeceklerdi.
Şanlı sahâbîler, Mûte isimli köye geldiklerinde, yüz bin kişilik Rum ordusuyla
karşılaştılar. Dağ taş düşman askeri ile dolmuştu. Bir tarafta, Allahü teâlânın dînini
yaymak için tâ Medîne’den kalkıp Şam’a kadar gelen üç bin kişilik bir İslâm ordusu;
öte yanda, İslâm’ı boğmak için toplanan yüz bin kişilik bir kâfir sürüsü bulunuyordu...
Görünüşte, mukâyese kabul etmez bir kuvvet dengesi vardı. Buna göre, bir müslümanın otuzdan fazla Rum ile çarpışması îcâbediyordu.
Her iki taraf da harp düzenine girdiler. Bu sırada, Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” emri gereği, İslâm ordusundan bir heyetin, Rum ordugâhına
doğru ilerlediği görüldü. Bunlar Rum ordusuna,
- İslâm’a gelmelerini, yoksa cizye vermelerini, teklif ettiler.
Fakat onlar, bu dâveti reddettiler. Artık kaybedilecek zaman yoktu. Kumandan
Zeyd bin Hârise hazretleri, elinde mukaddes İslâm sancağı olduğu hâlde, ordusuna
hücum emrini verdi. Bu ânı bekleyen mücâhidler;
- Allahü ekber! nidâları ile ok gibi ileri fırladılar.
Şimşek gibi kılıçlarını çekip, fırtına gibi düşmanın ortasına daldılar... At kişnemeleri, kılıç şakırtıları, tekbir sadâları ve vurulanların feryatları ayyuka çıkıyor, daha
harbin başında, meydan, kan gölü hâline geliyordu. Şanlı sahâbîler her kılıç sallayışlarında ya bir baş, ya bir kol düşürüyorlardı.
Elinde Resûlullah’ın beyaz sancağı olan Hazret-i Zeyd, düşmanın tâ ortalarında; “Allah Allah” diyerek vuruşuyordu. Salladığı kılıçlarla etrafını bir anda açıyor, düşmanı karşısına çıktığına pişmân ediyordu. Kumandanlarının kahramanca
çarpışmasını gören şanlı sahâbîler, ondan geri kalmıyor, tek başına otuz düşmana
kılıç yetiştirip onları tepelemeye çalışıyorlardı.
Bir ara, bir kaç mızrağın birden, kumandan Hazret-i Zeyd’in mübârek göğsüne saplandığı görüldü. Arkasından diğer mızraklar, onu tâkib etti. Şanlı sahâbînin
vücûdu, delik deşik olmuştu. Derken Zeyd bin Hârise’nin sıcak toprağa düştüğü ve
çok özlediği şehâdet şerbetini içtiği görüldü.
Zeyd bin Hârise’yi tâkib eden Hazret-i Ca’fer, hemen sancağı kaptı. İslâm sancağının dalgalandığını gören mücâhidler, yeni bir aşk ile savaşa devam ediyorlardı.
Hazret-i Ca’fer de, Zeyd bin Hârise gibi kahramanca çarpışıyordu. Bir taraftan düşmana saldırıyor, diğer yandan da arkadaşlarına cesâret ve heyecan veriyordu. Yiğitçe
çarpışan bu yeni kumandan, daha hızlı, daha seri hareketlerle kılıç sallıyor, düşmana
göz açtırmıyordu.
Hazret-i Ca’fer, kendisinden geçmiş bir hâlde çarpışırken, arkadaşlarından bir
hayli ileri gitmişti. Rumların ortasında tek başına dövüşüyor, her birine ayrı ayrı kılıç
vuruyordu. Fakat bu gidişin, dönüşü olmadığını anlamakta gecikmedi. Kahraman
kumandan;
- Bana düşen, kâfirlerin her birine kılıcımla vurmaktır! diyor,
- Allahü ekber!.. Allahü ekber!.. mübârek kelâmından yeni bir mânevi güç
alıyordu. Her kılıç vuruşunda bir düşmanı temizliyor, etrafına kimseyi yanaştırmı-
390 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Mûte Harbi
391
yordu. Allahü teâlânın mübârek ismini dilinden düşürmüyor ve bitmez bir güçle
çarpışıyordu. Nihâyet bir düşman askeri, Hazret-i Ca’fer’in sağ koluna bir kılıç vurdu. Sağ eli kesilen Hazret-i Ca’fer, mukaddes İslâm sancağını sol eliyle yere düşmeden yakaladı. Kaldırıp yine dalgalandırdı. Derken bir kılıç darbesi daha... Sol eli de
kesilmişti. Bu defa sancağı, kesik kollarının arasında göğsüne bastırarak dalgalandırmaya çalıştı. Fakat bir biri peşinden şiddetle inen düşman kılıçları ile çok özlediği
şehâdet mertebesine kavuştu. Mübârek rûhu, Cennet’in en yüksek derecelerine uçmuştu... Bedeninde doksandan ziyâde kılıç ve mızrak yarası sayılmıştı.
Kumandanlarının şehîd düştüğünü gören kahraman mücâhidler, yere düşen İslâm
sancağını kaptıkları gibi, Abdullah bin Revâha hazretlerine teslîm ettiler. O da, atının
üzerinde sancağı dalgalandırarak düşmana şiddetle saldırdı. Bir taraftan önüne gelen
düşmanı tepeliyor, bir taraftan da, şöyle diyordu:
Ey nefsim, bana boyun eğeceksin elbette.
Bugün şehîd olurum, yemîn ettim bu harpte.
Ya sen kendiliğinden, râzı olursun buna,
Ya kabûl ettiririm, bunu ben, zorla sana.
Eğer öldürülmezsen, şâyet sen bu savaşta,
Hiç ölmeyecek misin, ey nefsim söyle bana.
Ca’fer bin Ebî Tâlib ve Zeyd bin Hârise’nin,
Yaptığını yaparsan, bil ki iyi edersin.
Onlar şehîd oldular, ey nefsim durma geri,
Sonra bedbaht olursun, haydi atıl ileri.
Hazret-i Abdullah da; “Allahü ekber!” nidâları arasında düşmanla amansız
bir mücâdeleye tutuşmuştu. Bir ara bir kılıç darbesi parmağına isabet etti ve kesik
parmak elinde sallanmaya başladı. Allahü teâlânın ve Resûlünün aşkıyla yanan bu
mübârek kumandan, derhâl atından yere atladı, çarpışmasına engel olan yaralı parmağını, ayağının altına alıp;
- Sen sâdece, yaralı bir parmak değil misin? Zâten bu kazaya da Allahü teâlânın
yolunda uğramış bulunuyorsun! diyerek çekip kopardı.
Şimşek gibi atına atlayıp, olanca gücü ile yine çarpışmaya başladı. Fakat bu kadar çarpışmasına rağmen, şehîdlik mertebesine kavuşamadığı için kendi kendini kınamaya başladı... Tekrar tekrar düşmana saldırdı. Sonunda bir mızrak darbesi ile
yere düştü. Allahü teâlâ ve Resûlü yolunda çarpışırken şehîd olup, mübârek rûhu
Cennet’e uçtu...
O anda Hazret-i Abdullah’ın yanında çarpışan Ebü’l-Yüsr Ka’b bin Umeyr, sancağı dalgalandırmaya çalıştı. Gözlerini Eshâb arasında dolaştırarak kendisinden daha
yaşlı ve olgun birini araştırdı. Sabit bin Ekrem’i görünce, sancağı ona teslîm etti.
Hazret-i Sabit, sancağı mücâhidlerin önüne dikdikten sonra;
- Ey kardeşlerim! Acele içinizden birini kumandan seçiniz ve ona tâbi olunuz,
dedi. Onlar; “Seni seçtik” dedilerse de, Hazret-i Sabit bunu kabul etmedi. Gözleri
392 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hâlid bin Velîd hazretlerine takıldı. Ona;
- Ey Ebû Süleymân! Sancağı sen al! dedi. Müslümanlar arasına yeni katılan Hazret-i Hâlid, edebinden mukaddes sancağı almak istemedi ve mübârek dudaklarından;
- Ben bu sancağı senden alamam! Sen buna benden daha çok lâyıksın.
Zîrâ daha yaşlısın ve Bedr gazâsında Resûlullah’ın yanında çarpışmakla
şereflenmişsin!... sözleri dökülmüştü.
Fakat zaman kıymetli idi. Etraflarındaki Eshâb-ı kirâm, düşmanla kıyasıya vuruşuyor, yüz bin kişilik düşmanı geriletmeye çalışıyordu. Hazret-i Sabit, sözünü tekrarladı:
- Ey Hâlid! Resûlullah’ın mukaddes sancağını çabuk al! Vallahi, bunu sana vermek için almıştım. Sen, harbin usûlünü benden daha iyi bilirsin! dedi ve etrafındaki
mücâhidlere;
- Ey kardeşlerim! Hâlid’in kumandan olmasındaki görüşünüz nedir? diye sordu.
Onlar da hep bir ağızdan;
- Onu başımıza kumandan yaptık, dediler.
Bunun üzerine Hazret-i Hâlid, Âlemlerin efendisinin mübârek eliyle teslîm ettiği
sancağı, büyük bir hürmet ve edeb ile alıp öptü. Atına atlayıp düşmana bütün haşmet
ve heybetiyle saldırdı.
Kahraman sahâbîler yeni kumandanlarının peşinde tekrar hücûma geçtiler. Hazret-i Hâlid görülmemiş bir cesâret ve mahâretle çarpışıyor, önüne geleni devirip düşürüyordu.
Bir ara Kutbe bin Katâde hazretleri, düşman kumandanlarından Mâlik bin Zâfile’nin başını gövdesinden ayırdı. Rumların mâneviyatları bozulmuştu. Fakat vakit
daralmış, akşam olmuş ve hava kararmaya başlamıştı. Karanlıkta savaşmak oldukça
tehlikeliydi. Çünkü yanlışlıkla kendi arkadaşlarını vurabilirlerdi...
Bu sebeple her iki taraf da karargâhlarına çekildi. Yaralılar tedavi altına alındı.
Hazret-i Hâlid, harp san’atında dâhi idi. Sabahleyin düşmanın karşısına yeni bir taktikle çıkmak ve onları şaşırtmak istiyordu. O gece, askerlerin yerlerini değiştirdi. Sağ
taraftakileri sola, soldakileri sağa, öndekileri arkaya, arkadakileri de öne aldı.
Sabahleyin tekrar hücûma kalkan kahraman mücâhidler, “Allahü ekber” nidâları
arasında çarpışmaya başladı. Düşman askerleri, kendilerine saldıran askerleri ilk
defa görüyordu. Bunlar dünkü çarpıştıkları kimseler değildi.
Herhâlde, müslümanlara yeni bir ordu yardıma gelmişti!... Takviye kuvvetlerinin
geldiğini zannedip korkuya kapılan Rum askerlerinin mânevîyatları bozuldu. Paniğe
kapılıp kaçmağa başladılar. Bunu fırsat bilen, İslâm ordusu Rum askerleri üzerine
şiddetli bir hücum yaptı. Düşman bertaraf edildikten sonra Mûte kal’asına geldiler.
Hisârı da feth eden Hazret-i Hâlid ve kahraman sahâbîler, o gün çok daha güzel
çarpışarak düşmana kılıç vurdular ve binlercesinin canını Cehennem’e gönderdiler.
O gün Hâlid bin Velîd hazretlerinin elinde dokuz kılıç kırılmıştı.
Allahü teâlânın ihsânı, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
duâları bereketiyle üç bin mücâhid gâzi, yüz bin düşman askerini bozguna uğratmıştı. Bu büyük meydan muharebesinde on beş şehîd verilmişti. Böylece, Bizans
İmparatorluğuna, haddi bildirilmiş, daha güneye akınlar düzenlemelerine engel
olunmuştu...
393
Resûl-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem Efendimiz, kendisine harp meydanından
bir haber gelmeden önce, Mûte’de olanları bildirmek üzere Eshâbını mescide toplamıştı. Sevgili Peygamberimizin mübârek yüzlerinden çok üzüntülü olduğu anlaşılıyor, daha çok üzülür korkusu ile kimse bir şey soramıyordu. Nihâyet Eshâb-ı
kirâmdan biri;
- Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Sizde olan üzüntüyü gördüğümüzden
beri içimiz kan ağlıyor, üzüntümüzün derecesini ancak cenâb-ı Hak bilir! dedi.
Sevgili Peygamberimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı ve buyurdular ki:
- Bende gördüğünüz üzüntü, beni hüzün içinde bırakan şey, Eshâbımın
şehîd olmaları idi. Bu hâl, onları, Cennet’te karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş
kardeşler olarak görünceye kadar devam etti.
Zeyd bin Hârise, sancağı eline aldı. Nihâyet şehîd edildi. O şimdi Cennet’e
girdi. Orada koşup duruyor.
Sonra sancağı Ca’fer bin Ebî Tâlib aldı. Düşman ordularına saldırdı.
Çarpıştı ve nihâyet o da şehîd oldu. O, şehîd olarak Cennet’e girdi ve yakuttan
iki kanat ile dilediği gibi uçup duruyor.
Ca’fer’den sonra sancağı, Abdullah bin Revâha aldı. Elinde sancak olduğu
hâlde düşmanlarla çarpıştı ve şehîd oldu ve Cennet’e girdi. Onlar, Cennet’te
altından tahtlar üzerinde bana gösterildi.
Ey Allah’ım! Zeyd’i mağfiret eyle!... Ey Allah’ım! Ca’fer’i mağfiret eyle! Ey
Allah’ım! Abdullah bin Revâha’yı mağfiret eyle!
Âlemlerin efendisinin mübârek gözlerinden hâlâ yaşlar boşanıyordu. Gözyaşları
arasında şöyle devam ettiler:
- Abdullah bin Revâha’dan sonra sancağı Hâlid bin Velîd aldı. İşte şimdi
harp şiddetlendi. Ey Allah’ım! O (Hâlid bin Velîd) senin kılıçlarından bir kılıçtır.
Ona yardım eyle!... buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlânın izni ile bin kilometreden daha uzak olan
harp meydanındaki durumu, bir mûcize olarak görmüş ve Eshâbına bildirmişti.
Ca’fer bin Ebî Tâlib hazretlerinin şehîd düştüğü gün bu hâdiseyi anlattıktan sonra kalktılar, Hazret-i Ca’fer’in evine gittiler. Hanımı Esmâ evinin işlerini bitirmiş,
çocuklarını yıkayıp saçlarını taramıştı.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”;
- Ey Esmâ! Ca’fer’in oğulları nerede? Onları bana getir! buyurdular.
Esmâ Hâtûn çocukları getirince, Resûlullah Efendimiz onları bağrına bastı ve
doya doya öpüp kokladı. Mübârek kalbleri dayanamadı, mübârek gözlerinden yaşlar
sicim gibi akmaya başladı. Bunu gören Hazret-i Ca’fer’in hanımı;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Niçin oğullarıma yetimlere
yaptığınız merhameti gösteriyorsunuz? Yoksa Ca’fer ve arkadaşlarından acı bir haber mi aldınız?! diye yalvararak sordu.
Âlemlerin efendisi, çok müteessir olmuştu:
- Evet!... Onlar, bugün şehîd oldular!... buyurdu.
394 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Esmâ vâlidemiz de yetim yavrularını bağrına basarak ağlamaya başladı.
Bu manzaraya Sevgili Peygamberimiz fazla dayanamamış, oradan ayrılmışlardı.
Seâdethânelerine dönen Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
zevce-i mutahharalarına;
- Ca’fer’in ailesi için yemek hazırlamayı ihmâl etmeyiniz! buyurdu.
Üç gün şehîd ailelerine yemekler gönderildi.
Aradan günler geçmişti ki, Medîne’ye müjde haberini Ya’lâ bin Ümeyye hazretleri ulaştırdı. Olup bitenleri daha söylemeden Resûl-i ekrem Efendimiz, ona;
- İstersen olanları sen haber ver, istersen ben sana söyleyeyim, buyurarak
harp meydanında olanları teferruatıyla anlattılar. Bunun üzerine Hazret-i Ya’lâ bin
Ümeyye;
- Seni hak din ve Kitâb’la Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, mücâhidlerin başından geçen olaylardan anlatmadık bir tek hâdise bırakmadınız, dedi. Efendimiz de;
- Allahü teâla, benim için aradaki mesafeyi kaldırdı da, harp meydanını gözlerimle gördüm, buyurdular.
Bir kaç gün sonra haberciler, İslâm ordusunun Medîne’ye yaklaştığını bildirdiler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Eshâbı ile kalktılar, Medîne’nin
dışına karşılamaya çıktılar.
Uzaklardan bir toz bulutu kalkıyor, mukaddes İslâm sancağı dalgalanıyordu. Kılıç, kalkan parıltıları, etrafı ayna gibi ışıldatıyordu...
Herkeste, derin bir heyecan göze çarpıyordu. Biraz sonra başlarında Hâlid bin
Velîd hazretleri olduğu hâlde, mücâhid gâziler Medîne’ye girdiler “radıyallahü teâlâ
anhüm ecma’în...”
Mûte Câmii ve Mûte Şehidliği
395
MEKKE’NİN FETHİ
Hicretin sekizinci senesi idi. Hudeybiye sulhnâmesinin bir maddesi de; “Her iki
tarafın dışında kalan Arab kabîleleri, istedikleri tarafın himâyesine girebilecekler, müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklar” idi. Buna
göre; Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin müttefiki olan Huzâa
kabîlesi, müslümanlar; Benî Bekr kabîlesi de müşrikler tarafında yer almışlardı.
Huzâa kabîlesi ile Benî Bekrler eskiden beri düşman olup, fırsat buldukça birbirlerine saldırırlardı.
Hudeybiye sulhuna göre, onlar da bir müddet için saldırılarını durdurmuşlardı.
Fakat buna Benî Bekrler iki sene uyabilmişlerdi. Bekroğullarından biri, Sevgili Peygamberimize hakâret eden bir şiir söylemiş, bunu işiten Huzâa kabîlesinden bir genç,
dayanamamış ve başını yarmıştı. Bekroğulları, bunu fırsat bilip andlaşma gereği tehlikeden emin olan Huzâa kabîlesine saldırmışlardı.
Bu saldırıya, Kureyşli müşrikler, silâh vererek ve gizli adam göndererek yardım
etmişler, Harem-i şerîfde Huzâa kabîlesinden yirmiden fazla kimseyi öldürmüşlerdi.
Çarpışma esnâsında Huzâa kabîlesinden bâzı müslümanlar, Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizden yardım istemişlerdi. Huzâa kabîlesine gece yapılan
bu baskınlarda, Bekroğulları arasında, Kureyşli müşriklerin de bulunduğunu görenler olmuştu.
O gece Medîne’de, Hazret-i Meymûne vâlidemizin evinde bulunan Sevgili Peygamberimiz, namaz kılmak için kalkıp abdest alırken; Allahü teâlânın izni ile bir
mûcize olarak, Mekke’deki müslümanların kendisinden yardım taleb ettiklerini işitmişti. Onlara cevâb olarak;
- Lebbeyk! Dâvetinize icâbet ediyorum! buyurdu.
Meymûne vâlidemiz, Peygamber Efendimizin yanında kimse olmadığı hâlde
böyle konuştuğunu görünce;
- Yâ Resûlallah! Yanınızda bir kimse mi var? diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz ona, Mekke’de meydana gelen hâdiseyi ve Kureyşlilerin
bu işe ortak olduklarını haber verdi.
Kureyş müşrikleri Benî Bekrlere yardım ederek, Huzâa kabîlesine baskın yapıp
onları öldürmekle, Hudeybiye sulhnâmesinin maddelerine aykırı hareket etmiş, böylece sulhnâmeyi bozmuş oluyorlardı.
Sevgili Peygamberimiz, bu haberi ânında öğrenmişti. Ayrıca hâdiseden üç gün
sonra, Huzâa kabîlesinden Amr bin Sâlim, yanında kırk süvâri ile gelip, durumu
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize anlattı.
Fakat bu hâdiseden, o sırada Şam’a ticâret için giden Kureyş lideri Ebû Süfyân’ın
haberi olmamıştı.
Habîbullah Efendimiz de;
- Huzâa oğullarına yardım etmezsem, bana da yardım olunmasın! buyurarak
bir mektup yazdırdı.
Kureyş müşriklerine gönderilen bu mektupta, Sevgili Peygamberimiz;
.Siz, ya Bekr oğulları ile olan ittifâkınızdan vazgeçip geri durursunuz, yâhut
da Huzâa oğullarından öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz! Şâyet bu söylediklerimden birini yerine getirmeyecek olursanız, sizinle harbedeceğimi bildiririm!... buyuruyorlardı.
Kureyşliler, bu merhameti dahi anlayamadılar. “Hem ittifâkımızı kesmeyiz, hem
de diyeti ödemeyiz! Ancak harbedebiliriz” diye haber gönderdiler.
Fakat, böyle yaptıklarına bin defa pişmân olup, korkularından muâhedeyi yenilemek üzere Ebû Süfyân’ı beklemeğe başladılar.
Ebû Süfyân Şam’dan dönünce hâdiseyi ona anlattılar ve;
- Bu, mutlaka düzeltilmesi lâzım olan bir iştir. Eğer düzeltilmezse, Muhammed
bizi Mekke’den sürer! dediler. Ebû Süfyân ise;
- Her ne kadar bu hâdiseden benim haberim olmadıysa da, sulhü yenileyip uzatmak üzere acele gitmem lâzım, dedi ve Medîne’ye doğru hemen yola çıktı.
Daha Ebû Süfyân Medîne’ye gelmeden, Sevgili Peygamberimiz, onun geleceğini
Eshâb-ı kirâmına bildirdi ve;
- Şöyle anlarım ki, Ebû Süfyân, sulhü yenileyip, sulh müddetini de uzatmak
üzere geliyor. Lâkin, murâdı hâsıl olmayıp geldiği gibi geri döner!... buyurdu.
Henüz müslüman olmayan Ebû Süfyân, Medîne-i münevvereye geldi. Kızı
ve Peygamber Efendimizin mübârek hanımı, mü’minlerin annesi olan Ümmü
Habîbe’nin “radıyallahü anha” evine gitti. Sevgili Peygamberimizin döşeği üzerine
oturmak istedi. Hazret-i Ümmü Habîbe vâlidemiz, oturmadan yetişip döşeği kaldırdı. Babası buna çok üzülüp;
- Ey kızım! Bu döşeği benden mi esirgiyorsun? diyerek hayretini belirtince,
Resûlullah’ın muhabbetini her şeyin üzerinde tutan mü’minlerin annesi Hazret-i
Ümmü Habîbe, babasına;
- Bu döşek, Allahü teâlânın Resûlünün döşeğidir. Ona müşrikler oturamaz! Sen,
müşrik ve necissin! Bu döşek üzerine oturman, aslâ lâyık değildir! diye cevap verdi.
Babası;
- Ey kızım! Evimden ayrılalı sana bir şeyler olmuş! deyince, o da;
- Elhamdülillah ki, Allahü teâlâ bana İslâmiyeti nasîb etti. Sen ise hâlâ, işitmeyen,
görmeyen taştan yapılmış putlara tapıyorsun! Ey baba! Senin gibi Kureyş’in büyüğü
ve yaşlısı olan bir kimse, nasıl olur da İslâm’a uzak kalır?... dedi.
Babası, çok hiddetlenip;
- Bana bu kadar hürmetsizlik edip câhillikle suçluyorsun! Demek ben, atalarımın
senelerdir taptıklarını bırakıp, Muhammed’in dinine mi gireceğim? diyerek oradan
ayrıldı.
Sevgili Peygamberimizin huzûruna gelen Kureyş lideri;
- Ben, Hudeybiye sulhnâmesini yenilemek ve müddetini de uzatmak için geldim.
Haydi, aramızdaki bu muâhedeyi bir yazı ile yenileyelim! dedi.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Biz, Hudeybiye sulhnâmesine aykırı bir davranışta bulunmayız ve onu değiştirmeyiz! buyurdu.
Kureyş lideri, tekrar tekrar;
397
- Sulhnâmeyi değiştirelim! Yenileyelim!... dediyse de, Sevgili Peygamberimiz,
ona hiçbir cevabda bulunmadı. Kureyş lideri gösterdiği bütün çabaların hiçbir fayda
vermediğini görünce, Mekke’ye dönüp, müşriklere durumu anlattı. Müşrikler;
- Demek hiçbir şey yapamadan geri döndün öyle mi?!... diyerek onu kınadılar.
Artık onlar için beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
Kim Mescid-i harâm’a sığınırsa
Ebû Süfyân Medîne’den ayrılınca, Sevgili Peygamberimiz Mekke’yi fethetmeye
karar verdi. Çünkü Kureyşliler, ahdlerinde durmamışlar ve anlaşmayı bozmuşlardı.
Fakat bu sırrı gâyet gizli tutuyor, müşriklere hazırlanma fırsatı vermeden ve Harem-i
şerîf’te kan dökülmeden Mekke’yi teslîm almak istiyordu. Bu bir harp tedbiri idi.
Zirâ, Mekke fethedilince, kim bilir niceleri müslüman olmakla şereflenecekti.
Bu durumu, Hazret-i Ebû Bekr’e ve eshâbının ileri gelenlerinden bir kaçına bildirdi. Eshâbına, sefer için hazırlık yapmalarını emredip, nereye gidileceğini bildirmedi. Eshâb-ı kirâm, cihâd için hazırlığa başladılar.
Peygamber Efendimiz, ayrıca çevredeki müslüman kabîlelerden Eslem, Eşca’,
Cüheyne, Husayn, Gıfâr, Müzeyne, Süleym, Damra ve Huzâaoğullarına haber gönderdi. Haberde;
- Allahü teâlâya ve âhiret gününe îmân edenler, Ramazân-ı şerîfin başında
Medîne’de bulunsunlar, buyuruluyor, harbe katılmaya dâvet ediliyordu.
Habîbullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir tedbir olarak, Mekke’ye
giden yolları tutup irtibatı kesmek üzere, Hazret-i Ömer’e vazife verdi. Hazret-i
Ömer, derhâl dağ yollarına, geçitlere ve diğer yol başlarına nöbetçiler dikip;
- Mekke’ye gitmek isteyen herkesi geri çevireceksiniz! emrini verdi.
Sevgili Peygamberimiz, bu işin gizlice yürütülmesi için;
- Yâ Râbbi! Yurtlarına ansızın varıp, kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin
câsus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez eyle. Bizi ansızın görüp işitsinler,
diyerek Allahü teâlâya duâ ediyordu.
Peygamber Efendimiz, kuzeydeki müşrikler veya Bizanslılar üzerine yürünecek
intibâını vermek için de, Ebû Katâde hazretlerini askeri bir birlik ile kuzeye, İzâm
vâdisine doğru gönderdi.
Bu arada Medîne’deki hazırlıkları, Mekkeli müşriklere bildirmek üzere gönderilen bir mektubu, Sevgili Peygamberimiz bir mûcize olarak haber verdi. Hazret-i
Ali’yi göndererek yakalattı.
Ramazân ayının ikinci gününe kadar, çevre kabîlelerden yardım gelmiş, Ebû
İnebe kuyusu başındaki ordugâhda toplanılmıştı. Eshâb-ı kirâmın sayısı on iki bine
ulaşmıştı. Bunlardan dört bini Ensâr, yedi yüzü Muhâcir, geri kalanı da çevredeki
müslüman kabîlelerdendi.
Sevgili Peygamberimiz, Medîne’ye vekil olarak, Abdullah bin Ümmi Mektum
hazretlerini bıraktı. Zübeyr bin Avvâm hazretlerini de iki yüz kişilik bir süvâri birliğinin başında keşif kolu olarak ileri gönderdi.
Âlemlerin efendisi, hicretin sekizinci senesi, Ramazân-ı şerîfin onuncu pazartesi
günü gönülleri Allahü teâlâ ve Resûlünün muhabbetiyle dolu olan on iki bin kişilik
398 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
muazzam ordusunun başında, Allahü teâlânın ismi ile Medîne’den yola çıktılar.
Bundan sekiz sene önce, işkence, zulüm yapılarak hicrete mecbur bırakıldıkları
yurtlarına, Mekke’ye gidiyorlardı…
Puthâne hâline çevrilen muazzam Kâbe’yi putlardan temizlemeye gidiyorlardı...
İnatlarından bir türlü vazgeçmek istemeyen müşriklere, hak, adâlet ve merhamet
göstermeye gidiyorlardı...
Allahü teâlânın dinini yaymaya, oradakilerin ebedî Cehennem azâbından kurtulmalarına vesîle olmaya gidiyorlardı...
Aman yâ Rabbi! Bu ne büyük merhametti! ...
İslâm ordusu Zü’l-huleyfe’ye geldiği sırada, Mekke’den âilesi ile birlikte hicret
eden Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin amcası Hazret-i Abbâs
ile karşılaştı.
Sevgili Peygamberimiz, amcasının geldiğine çok sevindi ve;
- Ey Abbâs! Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de, muhâcirlerin
sonuncususun, buyurarak gönlünü aldı.
Hazret-i Abbâs’ın ağırlıklarını Medîne’ye gönderdi. Hazret-i Abbâs, Peygamber
Efendimizin yanında kalıp, Mekke’nin fethine katıldı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Mekke’nin yakınında bulunan Kudeyd’e geldiğinde, şanlı Eshâbına harp düzeni aldırdı. Her bir kabîleye ayrı
ayrı sancaklar (bayraklar) verdi. Onları, her kabîlenin bayrakdârına (sancakdârına)
teslim etti. Muhâcirlerin bayrağını; hazret-i Ali, Zübeyr bin Avvâm ve Sa’d bin Ebî
Vakkâs (radıyallahü anhüm) taşıyordu. Ensârın oniki bayrakdârı, Eşcâların ve Süleymlerin bir bayrakdârı, Müzeynelerin üç, Eslemlerin iki, Huzâaoğullarının üç, Cüheynelerin dört bayrakdârı vardı.
Medîne’den ayrılalı on gün olmuştu. Akşamüzeri Mekke’ye iyice yaklaşılmış,
yatsı vaktinde Merrüzzahrân’a gelinmişti. Peygamber Efendimiz, Eshâbına burada
durmalarını emir buyurdu. Ayrıca Hazret-i Ömer’e vazife verip, her mücâhidin ateş
yakmasını da emir verdi.
Bir anda on binden fazla ateş yanınca, Mekke aydınlığa boğuldu. Hiçbir şeyden
haberi olmayan Mekkeli müşrikler, şaşkına döndüler. Ne olduğunu anlamak için Ebû
Süfyân’ı görevlendirdiler. O da yanına birilerini alarak İslâm ordusuna doğru gizlene
gizlene yaklaştı. Bu sırada Sevgili Peygamberimiz, Eshâbından bâzılarına;
- Ebû Süfyân’a göz kulak olunuz. Mutlaka onu bulursunuz! buyurdu.
Kureyşliler, ilerledikçe hayretleri artıyor, dehşete düşüyorlardı. Mekke’nin
çevresine ne kadar çok asker birikmişti ve ne kadar çok da ateş yakmışlardı!... Onlar,
bunları konuşa konuşa, Erak isimli yere geldiler. Tam bu sırada Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ebû Süfyân, şu anda Erak’tadır, buyurdu.
O esnada Hazret-i Abbâs da, hemen Erak mevkiine doğru hareket etti. Ve kendi
kendine; “Orada muhakkak birini bulup Mekke’ye göndereyim ki; islâm ordusunun
üzerlerine gelmekte olduğunu onlara bildirsin. Mekkeliler de Resûlullah aleyhisselama gelip, harbe girmeden önce emân dilesinler” dedi. Oralarda birini ararken Ebû
Süfyân’ı sesinden tanıdı ve;
399
- Yâ Ebâ Hanzala! diye seslendi. Ebû Süfyân da onu tanıyıp;
- Ey Ebü’l-Fadl! Sensin ha! Anam, babam sana fedâ olsun! dedi. Sonra birlikte
İslâm ordugâhına doğru yol almaya başladılar. Yolda Ebû Süfyân, Hazret-i Abbâs’a;
- Haberler nasıldır? diye sordu. O da;
- Ey Ebû Süfyân! Sana yazıklar olsun! Resûl aleyhisselâm, karşı koyamayacağınız bir ordu ile üzerinize geliyor. Yemin ederim ki, Kureyşlilerin hâli yaman olacak.
Vay onların başına geleceklere! dedi.
Ebû Süfyân ve yanındakiler, büyük bir ümid ile mücâhidlerin arasından geçerek
Sevgili Peygamberimizin huzûr-i şerîflerine geldiler. Kâinâtın sultânı, onları güzel karşıladı. Mekkeliler hakkında bilgi aldı. Geç vakitlere kadar konuştuktan sonra, onları
İslâm’a dâvet eyledi. Hâkim bin Hizâm ile Büdeyl, derhâl Kelîme-i şehâdet getirerek
müslüman oldu “radıyallahü anhüma.” Fakat Ebû Süfyân’ın tereddütü devâm ediyordu.
Sabah olunca, merhamet deryâsı Sevgili Peygamberimiz;
- Ey Ebû Süfyân! Yazıklar olsun sana! Allahü teâlâdan başka ilâh bulunmadığını öğrenme zamanı hâlâ gelmedi mi? buyurdu. O da;
- Anam babam sana fedâ olsun! Yumuşak huylulukta ve şereflilikte ve akrabâ hakkını gözetmekte üstüne yoktur. Sana ettiğimiz bu kadar cefâdan sonra, sen, hâlâ bizi
hidâyet yoluna dâvet ediyorsun. Ne güzel kerem sahibisin. Allahdan başka ilâh olmadığına inandım... Eğer olsaydı bana bir faydası olurdu. Sen de Allahın Resûlüsün,
diyerek Eshâb-ı kirâmdan olmakla şereflendi, “radıyallahü anh.” Hazret-i Abbâs;
- Yâ Resûlallah! Ebû Süfyân’a Mekkelilerce itibar kazandıracak bir şey ihsân eder
misiniz? dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bunu kabul edip;
- Kim Ebû Süfyân’ın evine girer, sığınırsa, ona emân verilmiştir, öldürülmekten
kurtulur, buyurdu.
Ebû Süfyân hazretleri;
- Yâ Resûlallah! Biraz daha genişletir misiniz? diye istirhamda bulununca,
Sevgili Peygamberimiz;
- Kim Mescid-i harâm’a girer, sığınırsa ona emân verilmiştir! Kim kapısını
kapayıp evinde oturursa, ona emân verilmiştir, buyurdu.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Ebû Süfyân’ın, İslâm
ordusunun heybetini ve çokluğunu görüp, Mekkeli müşriklere bunu anlatması için
Hazret-i Abbâs’a;
- Onu, vâdinin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazına ilet. Müslümanların, Allahü teâlânın ordusunun ihtişâmını görsün, buyurdu.
Ebû Süfyân görmeliydi ki, şâhid olduğu manzarayı müşriklere anlatsın ve karşı
çıkan olmasın... Böylece, Harem-i şerîfte kan dökülmesin...
Hazret-i Abbâs, Ebû Süfyân ile dağ geçidine giderken, mücâhidler harp düzenine
girdi. Her kabîle, sancaklarını açmış olduğu hâlde geçitten geçmeye başladılar. Her
birinin üzeri zırhlı ve silâhlı idi. Her grup geçerken tekbir getiriyorlardı. Ebû Süfyân
hazretleri;
- Bunlar kim? diye soruyor, Hazret-i Abbâs da;
400 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Bunlar, Süleymoğulları! Kumandanları Hâlid bin Velid’dir! Bunlar Gıfâroğulları!
Bunlar Kâboğulları!... diyerek cevap veriyordu.
Yeri göğü; “Allahü ekber! Allahü ekber!” nidâları dolduruyor, mücâhidlerin
çokluğu ve silâhların parıltıları göz kamaştırıyordu.
Hazret-i Ebû Süfyân’ın en çok merak ettiği, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizdi. Onun çevresindeki askerlerin geçişini çok merak ediyor, diğerlerinden farklı olacağını tahmin ediyordu. Bu sebeple sık sık;
- Bunlar Resûlullah’ın birliği midir? diye sormaktan kendini alamıyordu...
Nihâyet Peygamberlerin Sultânı, Âlemlerin Efendisi güneş gibi, nûr saçarak devesi Kusvâ’nın üzerinde göründü. Etrafında Muhâcirler ve Ensâr bulunuyordu. Her
biri tepeden tırnağa Dâvudi zırhlara bürünmüş, hindî kılıçlar kuşanmış, cins atlara ve
develere binmiş olarak geliyorlardı.
Ebû Süfyân hazretleri onları görünce; kim bunlar yâ Abbâs diyerek merakla sordu. O da;
- Ortadaki Resûl aleyhisselâm. Etrafındakiler de şehid olmak aşkı ile yanan Ensâr
ve Muhâcirlerdir!... dedi.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, onların yanından geçerken
Ebû Süfyân hazretlerine;
- Bugün, Allahü teâlânın, Kâbe’nin şânını yücelteceği bir gündür. Bugün,
Beytullaha örtü örtüleceği gündür! Bugün, merhamet günüdür... Bugün, Allahü teâlânın Kureyşlileri (İslâm ile) azîz edeceği bir gündür, buyurdu.
Hazret-i Ebû Süfyân, göreceğini görmüş, işiteceğini de işitmişti.
- Ben, Kayserin de, Kisrânın da saltanatını gördüm. Fakat böyle ihtişamlısını görmedim. Ben, hiçbir zaman bugünkü gibi bir ordu ve cemâat ile karşılaşmadım. Böyle
bir orduya hiç kimse karşı koyamaz. Onlara güç yetiremez, diyerek Mekke’nin yolunu tuttu...
Ebû Süfyân Mekke’ye gelip, kendisini merakla bekleyen müşriklere müslüman
olduğunu açıkladıktan sonra,
- Ey Kureyş cemâati! Muhammed aleyhisselâm karşısında dayanamayacağınız
kadar büyük bir ordu ile yanı başınıza gelmiş bulunuyor. Boş yere kendi kendinizi
aldatmayınız. Müslüman olunuz ki, kurtulasınız. Ben sizin görmediklerinizi gördüm. Sayısız bahadırlar, atlar ve silahlar gördüm. Hiç kimsenin onlara gücü yetmez.
Kim, Ebû Süfyân’ın evine girerse, ona emân verilmiş, öldürülmekten kurtulmuştur.
Kim Beytullah’a sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, evine girip kapısını kapatırsa,
ona da emân verilmiştir, dedi.
Bunun üzerine müşriklerin azılılarından bâzıları, Ebû Süfyân hazretlerine karşı
çıkarak, hakâret ettiler. Hattâ İslâm ordusuna karşı çıkmak için acele hazırlığa başladılar. Fakat bunların sayıları çok azdı. Diğerleri, bunlara iltifat etmeyip evlerine
koştular. Bir kısmı da Mescid-i harâm’a sığındılar.
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” ve şanlı sahâbiler “radıyallahü anhüm”,
Zî-tuvâ vâdisine gelip toplandılar. Âlemlerin efendisi, mübârek gözleriyle Eshâb-ı
kirâmını şöyle bir süzdükten sonra, hâtırına, sekiz sene önce Mekke’den ayrılışı, hic-
401
reti geldi. O zaman saâdethânelerinin etrafını müşriklerin sardığını, Yâsîn-i şerîften
âyet-i kerîmeler okuyarak çıktığını, Hazret-i Ebû Bekr ile kimselere görünmeden
Sevr mağarasına girdiklerini, Mekke hudutlarından ayrılmadan son bir defa görüp,
- (Ey Mekke) Vallahi, biliyorum ki sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin
içinde en hayırlısısın. Rabbim katında da benim yanımda da en sevgili olanısın. Senden zorla çıkarılmamış olsaydım, senden çıkmaz ayrılmazdım, buyurduğunu, bu mahzûnluğu karşısında, Cebrâil aleyhisselâmın Kasas sûresi 85. âyet-i
kerîmesini okuyup, mübârek hâtırını tesellî ettiğini ve Mekke-i Mükerremeye döneceğini müjdelediğini, bir avuç Eshâbı ile Bedr’de, Uhud’da, Hendek’te, Hayber’de,
Mûte’de düşmanlara nasıl gâlip geldiğini hatırladı.
Şimdi, on iki bin eshâbı etrafında pervâne olmuş, Mekke’ye girmek için bir emrini bekliyorlardı. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bütün bunları ihsân eden Allahü teâlâya, en derin minnet ve şükran duygularıyla dolu olarak
hamd etti. Tevâzu ile mübârek başını önüne eğdi.
Fahr-i kâinât Efendimiz, kahraman Eshâbını dört gruba ayırdı. Sağ kol kumandanlığına Hâlid bin Velid hazretlerini, sol kol kumandanlığına Zübeyr bin Avvâm
hazretlerini, piyâdelerin başına Ebû Übeyde bin Cerrâh hazretlerini, diğer gruba da
Sa’d bin Ubâde hazretlerini tâyin eyledi. Hazret-i Hâlid, Mekke’nin güneyinden
girecek, müşriklerden kim karşı çıkarsa cezâlarını verecek, Safâ tepesinde, Fahr-i
kâinât Efendimizle birleşecekti. Hazret-i Zübeyr, Mekke’nin kuzeyinden girecek,
Hacun mevkiine bayrağını dikip Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi bekleyecekti. Batıdan, Hazret-i Sa’d bin Ubâde hazretleri ilerleyecekti.
Resûl-i ekrem Efendimiz, kumandanlarına,
- Size saldırılmadıkça, aslâ, hiç kimseyle, çarpışmaya girmeyeceksiniz. Hiç
kimseyi öldürmeyeceksiniz, buyurdu. Ancak isimleri belirtilenlerden kim yakalanırsa, Kâbe’nin örtüsü altına bile gizlenseler, başları uçurulacaktı.
Hak geldi, bâtıl zâil oldu
İkrime tebni Ebî Cehil, Safvân bin Ümeyye ve Süheyl bin Amr ile Benî Bekr
ve Benî Hâris’ten bir kısım kimseler Hâlid bin Velîd’in gelmekte olduğunu haber
alınca yol başını tutup beklemeğe başladılar. Mücâhidlerden en önce harekete geçen,
Hâlid bin Velîd hazretleri oldu. Mekke’nin güneyinden, Handeme dağının eteklerine
geldiklerinde azılı Kureyş müşriklerinin kendilerine ok yağdırdıklarını gördü. İki
mücâhid şehîd olmuştu. Biri Gürz bin Câbir, biri de Habeş bin Eş’ar idi. Hazret-i
Hâlid, savaş düzenindeki askerlerine,
- Ancak bozguna uğrayıp kaçanlar öldürülmeyecektir!
Emrini verdikten sonra, ileri atıldılar. Bir anda müşrikleri geriye püskürtüp
Mescid-i harâm’a kadar ilerlediler. Çarpışma esnâsında yetmiş müşrik öldürüldü.
Müşriklerin bir kısmı dağ başlarına, bir kısmı evlerine kaçtılar.
Mukaddes Mekke’ye diğer yönlerden giren şanlı sahâbiler, her hangi bir direnişle
karşılaşmadılar. Öldürülmesi emredilenlerden beş tanesi yakalanıp cezâları hemen
verildi. Diğerleri Mekke’den kaçtılar. Mücâhidler, Ramazânın yirminci Perşembe
402 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Mekke-i Mükerreme’nin Fethi
403
günü büyük bir heyecanla, dalga dalga,
- Allahü ekber! Allahü ekber! tekbirleri arasında Mekke’ye giriyorlardı.
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, devesi kusvânın üzerinde
ve terkisinde Üsâme bin Zeyd olduğu hâlde büyük bir tevâzu içinde, doğduğu belde
mukaddes Mekke’ye giriyordu. Kendisine bugünleri gösteren Allahü teâlâya hamdediyor, Mekke’nin fethini müjdeleyen, Fetih sûresini tilâvet buyuruyordu.
Fahr-i kâinât Efendimiz, büyük bir sürûr içinde, muzaffer Eshâbının arasında
Kâbe-i muazzamaya doğru yöneldiler. Sağında Hazret-i Ebû Bekr, solunda Üseyd
bin Hudayr hazretleri olduğu hâlde Kâbe-i muazzamaya yaklaştılar. Hacer-ül esvedi
ziyâret ettikten sonra, telbiye ve tekbir getirdiler. Bunu sahâbîler tâkib etti ve “Allahü ekber! Allahü ekber!” sesleri ile Mekke-i mükerreme semâları inlemeye başladı. Bu ulvî manzara karşısında müslümanlar sevinç gözyaşları döküyor, Harem-i
şerîfe sığınmış, evlerine kapanmış müşrikler, korku ile bekleşiyorlardı.
Sonra Âlemlerin efendisi ve şanlı Eshâbı tavâfa başladılar. Tavâfın yedincisini
de bitirdikten sonra, devesinden inen Sevgili Peygamberimiz, makâm-ı İbrâhimde
iki rekat namaz kıldı. Sonra Hazret-i Abbâs’ın kuyudan çıkardığı zemzemden içti.
Zemzem ile abdest almayı arzu buyurdular. Fahr-i kâinât Efendimiz abdest alırken,
Eshâb-ı kirâm, Sevgili Peygamberimizin mübârek vücûduna değen abdest suyunu
yere düşürmeden havada kapışmaya başladılar. Bu durumu gören müşrikler,
- Biz hayâtımızda böyle bir hükümdar ne gördük ne de işittik, diyerek hayrete
düştüler.
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Kâbe’nin çevresine taştan
ve tahtadan yapılmış bütün putların yıkılmasını murâd ettiler.
İsrâ sûresinin; “Hak gelince bâtıl gider, bâtıl her zaman gidicidir” meâlindeki
81. âyet-i kerîmesini okuyarak, mübârek elindeki asâyı putlara doğru uzattılar. Âsânın
değdiği her put, birer birer yüzü üzere yıkılıverdi. Üç yüz altmış put yerle bir edildi.
Öğle vakti girdiğinde, Resûl-i ekrem Efendimiz Hazret-i Bilâl’e Kâbe’de ezân-ı
Muhammedîyi okumasını emir buyurdu. O da, derhâl bu mukâddes vazifeyi îfâ eyledi. Ezân okunurken, mü’minlerin kalbinde engin bir sürûr meydana geliyor, müşrikler ise ziyâde elem ve üzüntü içinde kahroluyorlardı.
Sevgili Peygamberimiz, Kâbe’nin anahtarını istedi. Getirdiler.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Hazret-i Alî “radıyallahü
anh” ile Kâbe’nin içine girdiler. Bâzı putlar yüksek yerlere konmuşdu. Onları devirmek için el ulaşmıyordu. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”,
- Yâ Resûlallah! Mübârek ayağınızı benim sırtıma basarak bu putları indirir misiniz? diye azr etti.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de,
- Yâ Alî! Sen peygamberlik sıkletini çekemezsin. Sen benim sırtıma bas da o
putları indir, buyurdular.
404 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Alî emre uyarak Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin
mübârek sırtına basıp, putlara uzanarak, onları birer birer aşağıya indirdi. O hâlde
iken Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki:
- Yâ Alî! Kendini nasıl buluyorsun.
Alî “radıyallahü anh”,
- Yâ Resûlallah! Bütün perdeler kalkdı. Başım Arşın tavânına yaklaşdı. Elimi
uzatsam Arşın tavanına değeceğim, diye arz etti.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
- Senin hâlin Allahü teâlânın işini yapdığın için iyidir. Benim hâlim de, Allahü teâlânın sevdiği birini taşıdığım için iyidir, buyurdu.
İçerdeki resimler ve yıkılan bütün putlar temizlendikten sonra, Hazret-i Üsâme
bin Zeyd, Hazret-i Bilâl, Hazret-i Osman bin Talhâ olduğu hâlde Kâbe’ye girdiler.
Kâbe-i muazzamanın iç görünüşü
405
Peygamber Efendimiz, içerde kapıyı arkasına alarak iki rekat namaz kıldı. Her
köşede tekbir getirip duâ eyledi.
Hâlid bin Velid hazretleri kapının önünde duruyor. Halkın oraya yığılmasına
mâni olmaya çalışıyordu.
Kâinâtın sultânı, Kâbe’nin kapısının iki kanadından iki mübârek eliyle tutmuştu. Bütün Kureyşliler Mescid-i harâm’a dolmuşlar, korku ile karışık ümitle, Sevgili
Peygamberimize bakıyorlardı. Zirâ onlar, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimize hakaret etmişler, dövmeğe kalkışmışlar, canına kasdetmişlerdi! Eshâbına
her türlü işkenceyi yapmışlardı. Boyunlarına ip bağlayıp, sürümüşlerdi. Ateşe atıp,
yakmaya çalışmışlardı. Kızgın kayaları göğüslerine koyup, bayılıncaya kadar işkence yapmışlardı. Ateşte kızartılmış şişleri vücutlarına sokmuşlardı. Üç sene aç susuz
bir mahalleye hapsedip, her şeyden mahrum bırakmışlardı. Ayaklarından develere
bağlayıp, ayrı yönlere çekmek sûretiyle parçalamışlardı. Hepsinden öte yurtlarından
çıkarmışlardı. Bu yetmiyormuş gibi, tamamen ortadan kaldırmak için kaç defa harbetmişlerdi.
Fakat bütün bunlara rağmen ümitli idiler. Çünkü karşılarında, âlemlere rahmet
olarak gönderilen merhamet deryâsı vardı. Sevgili Peygamberimiz, bir müddet onlara baktıktan sonra,
Kâbe-i muazzamanın içinin dışarıdan kesit bir görünüşü
406 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ey Kureyş cemaâti, şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı zan ediyorsunuz, buyurdular. Onlar da;
- Biz senden hayır bekliyor, hayır ümîd ediyoruz. Çünkü sen, kerîm kardeşsin.
Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşimizin oğlusun. Bize gâlip geldin. Senden iyilik
umuyoruz, dediler.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” onlara tebessüm buyurdular ve;
- Benim hâlimle sizin hâliniz, Yûsuf aleyhisselâmın kardeşlerine söylediği
gibi olacaktır. Onun gibi ben de; “Bugün ben artık size, yaptıklarınızdan dolayı
hesap soracak değilim (Sizin hatâlarınızı yüzünüze vurmayacağım). Allahü teâlâ
sizi mağfiret buyursun”122 diyorum. Gidiniz. Hürsünüz, serbestsiniz, buyurdu.
Bu muazzam merhamet, katı kalbleri yumuşatmış, nefret hâlini muhabbete
çevirmişti. Âlemlerin efendisi, onları İslâma dâvet edince, müslüman olmak için
toplandılar.
122 Yusuf: 12/92.
Kâbe-i muazzamanın içten görünüşü
407
Sevgili Peygamberimiz, peygamberliğini, Kureyşlilere bildirip ilk İslâma dâvet
ettiği Safâ tepesine çıktı. Yine orada, büyük-küçük, kadın-erkek bütün Mekkelilerin
bî’atını kabûl etti. Böylece Kureyşliler müslüman olarak Eshâb-ı kirâm arasına katılmakla şereflendiler.
Erkeklerle sözleştikten sonra kadınlardan da bâzı konularda söz alındı.
Allahü teâlâya şirk koşmamak, Peygamber Efendimize isyân etmemek, hırsızlık
yapmamak, iffet ve nâmusunu korumak, bühtân (iftirâ) etmemek, kız çocuklarını
öldürmemek bunlardandı.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin huzurunda bulunan kadınlar da, bunların hepsini kabûl etdi ve yalnız söz ile ahd etdiler. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” bunlara hayır duâ etdi ve afvlarını diledi. Ebû Süfyân’ın zevcesi ve
Mu’âviyenin “radıyallahü anhümâ” annesi olan Hind “radıyallahü anhâ” da bunların
arasında idi ve hattâ başkanları idi. Bu bî’at-ı nisâda, kadınlar nâmına o konuşdu.
(Bu ahdından ve bu istiğfâr duâsına kavuşmasından dolayı, kazandığı çok umulur.
Müslüman kadınlardan herhangisi de, bu şartları kabûl ederek, bunlara uyarsa, bu
sözleşmeğe dâhil sayılır ve bu duâdan faydalanır.)
Müslüman olan herkes evlerindeki bütün putları kırdılar. Çevre kabîlelere askerî
birlikler gönderilerek oralardaki putlar da yerle bir edildi.
Böylece hakkın gelmesi ile bâtılın kökü kazındı.
Altın Oluk – Kâbe-i şerîf
408 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Merhamete kavuşanlar
Hind binti Utbe; müslüman olan kadınların içinde öldürülecek kimselerin listesinde ismi bulunan Hazret-i Ebû Süfyân’ın hanımı Hind de vardı. Fakat Âlemlere
rahmet olan Sevgili Peygamberimiz onu da bağışlamıştı. O müslümanlara ezâ ve cefâ
ederdi. Hazret-i Hamza ve diğer Uhud şehîdlerine yapılan ezâlar bunun demesi ile
yapılmıştı.
Mekke günü Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri Safâ tepesine
çıkıp oturdu. Ömer-ül-Fârûk hazretleri de, alt yanına oturdu. Önce erkekler, sonra
kadınlar gelip birer birer müslüman oldular. Kadınların arasında hazret-i Alînin kız
kardeşi Ümm-i Hânî ile hazret-i Mu’âviyenin annesi Hind de vardı. Resûlullah’a
bî’at etti. Kadınlar adına Resûlullah ile sözleşme yapdı. Hayırlı duâya mazhar oldu.
İkrime bin Ebî Cehil; Ebû Cehil’in oğlu. Erkeklerden merhamete kavuşanlar
arasında o da vardı. Fetih günü bir sahâbiyi şehid edip Yemen’e kaçtı. Bu haber
Resûlullah’a gelince tebessüm ettiler. Eshâb bu hâli süâl edince;
- İkrime o şehîd ettiği kimse ile el ele tutuşmuş Cennet’te gezerler, buyurdu.
Kendi hâtûnu Ümmü Hakîm binti Hâris bin Hişâm, bî’at-ı nisâda müslüman olmuş ve Resûlullah’dan İkrime için emân istemişti. Ümmü Hakîm ile Mekke’ye döndü. Resûlullah’ın huzuruna varıp afv diledi. Resûlullah da el açıp mağfiret talebinde
bulundu. İkrime “radıyallahü anh” da, îmâna geldikten sonra çok cehd ve gayret
eyledi. Eshâb-ı kirâmın kahramânlarından oldu. Umman’da, Yemen’de cihâd edip,
Yermük muhârebesinde şehîd düştü.
Vahşî bin Harb Habeşî; Uhud gazâsında hazret-i Hamza’yı “radıyallahü anh”
şehîd etmişti. Müslümanlar onu öldürmeğe çok rağbet ederlerdi. Uhud’da, Resûlullah,
birkaç kâfire bedduâ etmişdi. Vahşî’ye niçin lânet etmiyorsun dediklerinde,
- Mi’râc gecesi, Hamza ile Vahşî’yi kol kola, birlikde Cennet’e girerlerken
görmüşdüm, buyurmuştu.
Vahşî, Mekke’nin fethi günü firar eyledi. Pişman olup, Tâiflilerle birlikde
Medîne’de mescide gelip, selâm verdi. Resûlullah, selâmını aldı. Îmân etdi. Afva kavuşdu. Fakat, Yemâme tarafına gitmesi emrolundu. Resûlullah’a karşı çok mahcûb
olup, başı önünde yaşadı. Bir daha Medîne’ye gelmedi. Îmân edince, tertemiz oldu.
Bütün Evliyâdan yüksek oldu.
Hicretin onbirinci senesinde Yemâme’de mürtedlerle çok şiddetli harb oldu.
Müseyleme ordusundan yirmibin, Hâlid ibni Velîd askerinden ikibin kişi öldü.
Önce müslümanlar bozuldu. Sonra, Vahşî hazretleri kahramanca saldırıp, hazret-i
Hamza’yı şehîd etmiş olduğu silahıyla Müseyleme-tül-kezzâbı öldürdü.
Bunu gören müslümânlar hücûm edip, zafer elde edildi. Resûlullah’ın vaktiyle,
Vahşî’yi Yemâme tarafına göndermesinin, büyük mûcize olduğu böylece meydâna
çıkdı. Hicri onikinci senesinde yapılan Yermük gazâsında da bulunup, rumlara karşı
çok kahramânlıkları görüldü. Humus’da yerleşdi. Hazret-i Osmân zamanında orada
vefât etdi.
409
HUNEYN GAZÂSI
Huneyn, Mekke ile Tâif arasında bir vâdidir. Bu savaşa Hevâzin Gazvesi de
denilir. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Mekke’yi fethetmek
niyetiyle Medîne’den çıktıkları zaman Mekke çevresinde oturan Hevâzin ve Sakîf
ismindeki iki büyük kabîle, müslümanlar bizim üzerimize yürüyecek zannı ile savaşmak için hazırlık yapmaya başladılar. Âlemlerin efendisinin Mekke’yi fethetmek
için geldiğini öğrendiklerinde biraz rahatlamışlarsa da;
- Kureyşlilerden sonra sıra muhakkak bize gelecektir, düşüncesiyle hazırlıklarına
hız verdiler. Ayrıca;
- Yemin ederiz ki, müslümanlar iyi çarpışan bir kavimle karşılaşmadılar. O, bizim
üzerimize yürümeden biz O’nun üzerine yürüyelim de harb etmek nasıl olurmuş
gösterelim, dediler.
Hevâzin reisi Mâlik bin Avf kumandasında yirmi bin kişilik çok güçlü bir orduyla
harekete geçtiler. Askerlerinin cesâretini artırmak ve zoru görünce kaçmamaları için
bütün kıymetli mallarını, kadın ve çocuklarını da berâber götürüyorlardı.
Bu haber kısa zamanda Mekke’de duyuldu. Fahr-i kâinât Efendimiz haberin
doğruluğunu anlamak için Abdullah bin Ebî Hadred’i Hevâzin kabîlesine gönderdi.
Hazret-i Abdullah kılık kıyâfetini değiştirerek düşmanın içine girdi. Fikirlerini ve
hareket tarzlarını öğrenip durumu hemen Sevgili Peygamberimize bildirdi.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz derhâl şanlı Eshâbını topladı. Mekke’ye yirmi yaşındaki Attâb bin Esîd hazretlerini vâli yaparak süratle yola
çıktı. On iki bin kişilik ordusu ile müşrik Hevâzin ve Sakîf kabîlelerini karargâhlarında
bastırmak istiyorlardı. Mücâhidlerin sancağını Hazret-i Ali taşıyordu.
Öncü kuvvetlerin kumandanlığını da Hâlid bin Velîd hazretleri yapıyordu.
Âlemlerin efendisi miğferini ve üst üste zırhını giymiş, Düldül ismindeki katırına binmişti. Şevvâl ayının 11. günü Huneyn vâdisine varıldı. O gece Server-i âlem
Efendimiz ordusunu teftiş edip, harp düzenine soktu. Sabah namazını kıldırdıktan
sonra harekete geçti.
Müşriklerin kumandanı geceden istifâde Huneyn vâdisinin iki yamacına ordusunu yerleştirmiş pusu kurmuştu. Önde, birlikleri ile giden Hâlid bin Velîd hazretleri
pusudan habersiz geçide doğru atını sürmüştü. Sabahın alaca karanlığı düşmanı görmeyi engelliyordu. Bir anda binlerce ok mücâhidlerin üzerine yağmaya başladı. Bu
beklenmedik ok yağmurundan kurtulmak için mücâhidler geri çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Bu hızlı geri dönüş arkadan gelen askerlerin düzenini karıştırdı. Onlar
da geri çekilmek için dönüş yaptığında, yirmi bin kişilik düşman birliklerinin sel gibi
vâdiye akmaya başladığı görüldü.
Sevgili Peygamberimiz tek başına, hücuma kalkan müşriklere doğru ileri atıldı.
Yalnız Hazret-i Abbâs, Hazret-i Ebû Bekr ve yüz kadar kahraman sahâbî ölmeyi göze
alıp Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize yetiştiler. Vücûdlarını
Sevgili Peygamberimize kalkan yaptılar.
410 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Abbâs, Sevgili Peygamberimizin katırının dizginini, Süfyân bin Hâris
hazretleri de üzengisini tutarak hızını kesmeye, Resûlullah Efendimizin düşman birliklerinin arasına dalmasına mâni olmaya çalışıyorlardı. Âlemlerin efendisi Allahü
teâlânın dîninin yok olacağına üzüldüğünden;
- Yâ Abbâs! Sen onlara “Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında bî’at
eden sahâbîler” diyerek seslen, buyurdu.
Hazret-i Abbâs iri yapılı ve heybetli idi. Bağırdığı zaman sesi çok uzaklardan
duyulurdu. Bütün gücü ile;
- Ey Medîneliler! Ey Semüre ağacının altında Peygamberimize söz veren eshâb,
dağılmayınız! Buraya toplanınız! diye bağırdı.
Bunu işiten Eshâb-ı kirâm geri dönmek istediler. Fakat hayvanlarının pek ziyâde
ürkmesi geri dönmelerine mâni oluyordu. Nihâyet zırhını kılıcını mızrağını alıp hayvanlarından kendilerini atmak mecbûriyetinde kaldılar. Süratle Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin yanına yetişip düşmanla müthiş bir çarpışmaya
girdiler. “Allahü ekber! Allahü ekber!” sadâları yeri göğü inletiyor düşmanı korkuHuneyn Gazâsı
411
tup dehşete düşürüyorlardı. Bedr’de, Uhud’da, Hendek’de ve Hayber’de pek büyük
kahramanlık gösteren Eshâb bilhassa Hazret-i Ali, Ebû Dücâne, Zübeyr bin Avvâm
döne döne çarpışıyor düşmanı saf dışı edip, geri püskürtüyorlardı.
Âlemlerin efendisi, Eshâbının canla başla yaptığı bu çarpışmayı tâkib ediyor
mübârek dudaklarından;
- Allahım bize yardımını indir. Şüphesiz sen onların bize gâlip gelmesini istemezsin, duâları işitiliyordu.
Sevgili Peygamberimiz Allahü teâlâya olan yalvarmaları arasında yerden bir
avuç kum aldı;
- Yüzleri kara olsun, buyurarak müşriklerin üzerine savurdu. Sevgili Peygamberimizin bir mûcizesi olarak, düşman askerlerinden gözlerine kum dolmadık kimse
kalmadı.
Melekler de yardıma gelmişti. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Allahü teâlâya and olsun ki onlar bozguna uğradılar, buyurdular.
Müşrikler, bozulmaya, geri dönüp kaçmaya başlamışlardı. Geri döndükçe peşlerinde şanlı sahâbîleri görüyorlar, harp meydanına getirdikleri hanımlarını çocuklarını
ve mallarını bırakarak son sür’atle kaçıyorlardı. Kaçanların bir kısmı Tâif kalesine
sığındı.
Bir kısmı da Nahle’ye ve Evtas’a gittiler. Harp meydanında yetmiş ölü, altı bin
esir ve hadsiz hesapsız mal bırakmışlardı.
Bu gazâda Allahü teâlânın izni, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin himmeti ve bereketi ile zafer yine müslümanların olmuştu. Dört şehîd verilmiş, bâzı sahâbîler de yaralanmıştı. Hâlid bin Velîd hazretlerinin de yaralı olduğunu
işiten Sevgili Peygamberimiz, onun yanına varmış yarasını mübârek elleriyle sıvazlayınca yara ânında iyi olmuştu.
Huneyn Şehidliği
412 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Evtas Seriyyesi
Huneyn gazâsında Hevâzin müşrikleri perişan olduktan sonra Evtas’ta toplandılar. Resûlullah Evtâs üzerine Ebû Mûse’l-Eş’arî’nin amcası Ebû Âmir komutasında
bir birlik gönderdi. Evtas’ta yine şiddetli çarpışmalar oldu. Ebû Âmir şehîd oldu.
Yerine Ebû Mûse’l-Eş’arî hazretleri geçip düşmanı bozguna uğrattı.
Mücâhidler birçok esir ve nice ganimet ile geri döndüler.
Esirler arasında Resûlullah’ın sütkardeşi Şeymâ da vardı.
- Ben Peygamberinizin sütkardeşiyim, dedi.
İnanmadılar. Onu bir deveye bindirip Resûlullah’ın huzurana götürdüler. Şeymâ,
çocukluk günlerine dâir birçok hâtırayı tafsilatıyla anlattı. Resûl aleyhisselâm,
ridâsını yere sererek sütkardeşini üstüne oturttu. Kendi de oturup çok ağladı.
Hâlime hatunu ve babasını sordular.
- Onlar vefât edeli çok zaman oldu, dedi.
Gördüğü izzet-i ikrâm üzerine îmân etti.
Resûl aleyhisselâm;
- İstersen yanımızda kal. Burada her türlü hizmet yapılır. İstersen gideceğin
yere gönderelim, buyurdu.
Şeymâ;
“Vatan sevgisi îmândandır” gereği vatanını istedi.
Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onu hediye ettiği bir cariye, üç
köle, bir miktar da deve ve koyun ile vatanına gönderdi.
Tâif gazvesi
Kâinâtın sultânı “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Huneyn’den Tâif’e kaçan düşmanın da üzerine yürüyerek kesin netîceyi almak istiyordu. Kumandanları
Mâlik bin Avf, Tâif’e sığınanlar arasında idi. Mekke’ye yakın olan bu kale, küfrün
son, fakat en muhkem kalelerinden biriydi.
Peygamber Efendimiz hicretten önce Tâif’e gelip bir ay onlara nasîhat etmişti.
Fakat Tâifliler, Âlemlerin efendisine görülmedik işkence ve zulümlerde bulunmuşlardı. Hattâ mübârek ayaklarını kan içinde bırakmışlardı. Efendimiz burada Zeyd bin
Hârise hazretleriyle hayatının en acıklı ve en ızdıraplı günlerini yaşamıştı.
Sevgili Peygamberimiz, hicri sekizinci yıl Şevvâl ayında Huneyn gazvesinden
sonra aldıkları ganimeti Cirâne’de bırakıp Tâif’e hareket ettiler. Hâlid bin Velid hazretlerini önden gönderdi.
Şanlı Eshâbıyla kendileri de arkadan Tâif önlerine geldiler. Sakîf kabîlesi muhkem olan kalelerine önceden bol mikdarda yiyecek depo etmişlerdi. Eshâb-ı kirâmın
geldiğini görünce kapıları kapatıp savunmaya geçtiler. Kalenin yakınlarına kadar
sokulan mücâhidlere ok atışları ile karşılık veriyorlardı. Ve savaş bu şekilde devâm
ediyordu. Tâifliler bir türlü kaleden çıkıp da meydanda, göğüs göğüse çarpışmaya
413
cesâret edemiyorlardı.
Eshâb-ı kirâmdan bâzıları kalenin içine mancınıkla taş atılmasını teklif ettiler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, uygun görüp, debbâbe denilen mancınıklar yaptırdı. Onlarla müşriklere taş attırarak muhâsaraya devâm etti.
Eshâb-ı kirâm canla başla uğraşıyor bir an önce kaleyi fethetmeye çalışıyorlardı.
Fakat kalenin çok muhkem olması fethi engelliyordu.
Bu arada oniki sahâbî şehâdet mertebesine kavuşmuştu. Ebû Süfyân bin Harb
kahramanca çarpışırken bir gözü çıktı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
- Yâ Ebâ Süfyân! Hangisini istersin? Eğer dilersen, duâ edeyim, gözün yerine gelsin. Eğer dilersen Allahü teâlâ, Cennet’te sana bir göz versin.
Ebû Süfyân:
- Yâ Resûlallah! Cennet’te göz verilmesini isterim, dedi ve avucunda duran gözünü yere atdı.
Muhâsaranın yirminci gününe doğru bir gece, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimiz, rüyâsında kendisine hediye edilen bir kab dolusu tereyağının bir
horoz tarafından gagalanıp yere döküldüğünü gördü. Bunu Tâif’in bu sene fethedilmeyeceğine yorarak muhâsarayı kaldırdı.
Merhamet deryâsı olan Sevgili Peygamberimiz bundan 8 sene önce kendisine eziyet eden Tâifliler için;
- İzin verirsen şu dağları başlarına çevireyim, diyen meleğe;
- Ben âlemlere rahmet olarak gönderildim. Allahü teâlâdan istediğim tek
şey, bu müşriklerin zulmünden Hak teâlâya hiçbir ortak koşmaksızın ibâdet
edecek bir nesil ortaya çıkarması, buyurmuştu. Şimdi de merhamet buyururup;
- Yâ Rabbi! Sakîflilere doğru yolu göster! Onları bize getir, diye duâ ediyordu.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Eshâbı ile Tâif’ten ayrılıp
Zilkâde ayının ilk haftası Huneyn’de ele geçirilen esirler ile ganîmetlerin toplandığı
Cirâne’ye geldi. Altı bin esirin yanı sıra yirmi binden ziyâde büyük ve kırk binden
ziyâde de küçükbaş hayvan ile hesapsız zînet eşyâsı ganîmet alınmıştı. Onları, hak
sahibi mücâhidlere paylaştırmıştı.
O sırada Hevâzin kabîlesinden bir heyetin huzûra kabûl edilmek için istirhâmda
bulundukları öğrenildi. Sevgili Peygamberimiz onları kabûl etti. Heyet Hevâzin
kabîlesinin toptan müslüman olduğunu bildirince Âlemlerin efendisi çok memnûn
olmuşlardı. Bunun üzerine kendisine düşen esirleri derhâl âzâd edip geri verdi.
Eshâb-ı kirâm da aynı şekilde Sevgili Peygamberimizi tâkib etti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin bir merhameti bir anda altı bin esirin hürriyetine kavuşmasına sebep olmuştu. Bu haber, Tâif’e sığınan Hevâzin kabîlesinin reisi
Mâlik bin Avf’a ulaştırıldığında, o da gelip müslüman olmuş, Peygamber Efendimiz,
onu ihsânlara boğmuştu.
Artık, burada yapılacak iş kalmamıştı. Resûlullah Efendimiz burada onüç gün
414 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
kaldıktan sonra bir Çarşamba gecesi ömre niyetiyle ihrâma girdi. Kâinâtın sultânı
her zaman olduğu gibi muzaffer olarak Eshâbı ile Mekke’ye vardı. Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, umresini yaptı.
Attâb bin Esîd’i Hac emirliği de uhdesinde olmak üzere Mekke’ye vâli yaptı.
Ebû Mûse’l Eş’arî hazretlerini de, Kur’ân-ı kerîm ve din işlerini öğretmek için
Mekke’de görevlendirdi.
Ebû Süfyân bin Harb’i, Yemen vilâyetinden Necrân’a emir tayin eyledi. Kesir bin
Abdullah’ı da yanına yardımcı olarak görevlendirdi.
Mekke’deki işler tamam olduktan sonra Merrüzzahrân’a gelindi. Kalan ganimet
de orada taksim edildi. Sonra şanlı Eshâbı ile tekrar yola revan olup Zilkâde’nin sonlarında Medîne’ye vardılar. Medîne’den Ramazân-ı şerîfin onuncu günü Çarşamba
günü çıkmışlardı. Bu seferi üç ay kadar sürdü.
Necâşî’nin vefâtı
Hicretin dokuzuncu senesinin Receb ayı idi. Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimiz, Eshâbına;
- Bugün, sâlih bir kardeşiniz vefât eyledi. Kalkınız, onun namazını kılınız,
buyurdu. Peygamber Efendimiz imâm olup gıyâbi cenâze namazını kıldırdı. Sonra
buyurdular ki:
- Kardeşiniz Necâşî Eshame için Allahü teâlâdan mağfiret taleb ettik.
Bir müddet sonra Habeşistan’dan gelen haberde, Necâşî Eshame’nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) vefât ettiği öğrenildi. Peygamber Efendimizin cenâze namazını
Medîne’de kıldırdığı güne rastlıyordu.
Cânım kurban olsun senin yoluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed,
Sen şefâat eyle kemter kuluna,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Mü’min olanların çoktur cefâsı,
Âhirette olur zevk u sefâsı,
On sekiz bin âlemin Mustafâ’sı,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Yedi kat gökleri seyrân eyleyen,
Kürsünün üstünde cevlân eyleyen.
Mi’râcında ümmetini dileyen,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Yunus neyler iki cihânı sensiz,
Sen hak peygambersin şeksiz, gümânsız,
Sana uymayanlar gider îmânsız,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”.
415
TEBÜK GAZÂSI
Tebük, Medîne-i münevvere ile Şam şehrinin ortasında tanınmış bir yerdir. Bazıları bir pınar ismidir dediler. Bu sefer, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin son seferi olduğu için Tebük gazvesi dediler. Fâdıha da denir. Zirâ münâfıklar
bu savaşta rezil oldular. Buna Ceyş-ül-uşret de denir. Bu seferde müslümanlar çok
meşakkat çektiler. Ayrıca mesafe uzak ve hava çok sıcakdı. Düşman askeri çok ve
güçlü idi. Kıtlık zamanıydı. On kişi bir deveye binerdi. Askerin çoğu bir ay hurmadan
başka bir şey yemedi. Bâzen kavrulmuş arpa yerlerdi. Bâzen bunu da bulamazlardı.
Tebük seferine hicri dokuzuncu yılı Receb ayı içinde Perşembe günü gidildi.
İslâmiyet’in Arab yarımadasında hızla yayıldığı bu dokuzuncu senede “İslâm
Devletini” kıskanan ve büyümesini engellemek isteyen Bizans imparatoru
Heraklius’a hıristiyan Arablar;
- Şu peygamberlik dâvâsıyla ortaya çıkmış bulunan kişi vefât etti. Müslümanlar
şimdi kıtlık ve yokluk içindeler. Eğer onları dînine çevirmek istiyorsan şimdi tam
sırasıdır, diye mektup yazdılar.
Bu mektup üzerine Heraklius, kırk bin kişilik bir orduyu, Kubâd’ın kumandasında müslümanlarla savaşmak için yola çıkardı.
Bu durumu haber alan Fahr-i kâinât “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
Eshâbını toplayarak harbe hazırlanmalarını emir buyurdu. O sene kuraklık olduğundan sahâbîler maddî yönden büyük bir darlık içinde bulunuyorlardı. Sâdece ticâret
yapanların durumu, biraz iyiydi. İslâm askeri pek çokdu. Gıdâ maddesi ve harb
vâsıtası azdı. Sıkıntı çekilecekdi.
Peygamber Efendimiz, Eshâbının, harbe katılacak olan askerin techizâtı için mâli
yardımda bulunmalarını da arzu buyurmuşlardı. Efendimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem”, bu arzuları sahâbileri harekete geçirdi. Herkes elinde avucunda ne varsa
getiriyor, malı ve canı ile cihâda hazırlanmaya çalışıyordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mağara arkadaşı Hazret-i
Ebû Bekr, malının tamamını getirmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz,
- Âile efrâdına ne bıraktın yâ Ebâ Bekr? buyurunca, o;
- Allahü teâlâyı ve Resûlünü bıraktım, diye cevap vermiştir.
Hazret-i Ömer malının yarısını yardım olarak getirmiş, Peygamber Efendimiz
ona da;
- Âilene ne bıraktın yâ Ömer? diye suâl edince,
- Getirdiklerim kadar bıraktım, diye cevap vermiş.
Peygamber Efendimiz de;
- İkinizin arasındaki fark sözleriniz arasındaki fark gibidir, buyurmuştur.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Ebâ Bekr! Hayır yolundaki bütün yarışlarda
beni geçiyorsun. Artık hiçbir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım, diyerek onu
takdir etmişti.
Eshâb-ı kirâm gücü yettiği kadar yardım etmeye çalışıyordu. Fakat münâfıklar;
- Siz gösteriş için veriyorsunuz, diye Eshâb-ı kirâmla alay ediyordu.
416 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Kim bugün bir sadaka verirse, sadakası kıyâmet günü Allahü teâlâ katında
onun lehinde şâhitlik yapacaktır, buyurdu.
Peygamber Efendimizin, mübârek sözleri üzerine mü’minler daha fazla yardım
etmeye başladılar. Hazret-i Osman bin Affân, ordunun yarısını techîz etti.
Osmân-ı Zinnûreyn “radıyallahü anh”, bu orduya, takımları ile birlikde, dokuzyüz elli deve, elli at vermiş ve bunların süvârîlerinin techizâtını karşıladığı gibi,
onbin dinâr veyâ yediyüz rukye altın daha göndermişdi.
Böylece müslümanların en fazla yardım edeni oldu. Hazret-i Osman ordunun
ihtiyaçlarını o şekilde karşılamıştı ki, su tulumlarını tâmir ederken kullanacakları
çuvaldızı bile koymayı ihmâl etmemişti. O’nun bu yardımı üzerine Resûl-i ekrem
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Bugünden sonra, Osman’a günâh yazılmaz, buyurdu.
Maddi durumu çok zayıf olan sahâbîlerden biri de, cihâda yardım sevabına kavuşmak için o gece sabaha kadar bir hurma bahçesinde su çekmiş, kazandığı hurmayı Peygamber Efendimize getirmiş ve,
- Yâ Resûlallah! Rabbimin rızâsını kazanmak için elimde olanı getirdim.
Kabûl buyurunuz, demişti.
Müslüman erkekler, ellerinden geldiği kadar yardıma çalışırken, kadınlar da bu
yolda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yapıyorlardı.
Tebük seferine hazırlandıkları zaman, müslümanlar çok sıkıntılı bir zamanda idiler. Kıtlık öyle şiddetli idi ki, elinde avucunda bir şeyi kalmayan Eshâb-ı kirâmdan
pek çok kimseler Resûlullah Efendimizin, huzûruna gelip;
- Yâ Resûlallah! Yaya kaldık! Yiyecek bir şeyimiz de yok! Bu gazâda sizden ayrılmayıp cihad sevâbına kavuşmak isteriz, diyorlardı.
Sevgili Peygamberimiz, onlara, kendilerini bindirecek bir şeyi kalmadığını
üzülerek bildiriyorlardı. Bir defasında Sâlim bin Umeyr, Abdullah bin Mugaffel,
Ebû Leylâ Mâzînî, Ulbe bin Zeyd, Amr bin Hümâm, Heremî bin Abdullah, İrbâd
bin Sâriye, Sevgili Peygamberimizin huzûruna gelerek aynı dilekte bulunmuşlardı.
Efendimiz de onlara büyük bir üzüntü içinde;
- Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum, buyurunca, onlar, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizden ayrı kalmak ve cihâda katılamamanın verdiği
üzüntü ile ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Allahü teâlâ, şu âyet-i kerîmeyi gönderdi: Meâlen;
“(Ey Resûlüm! Cihâda katılmak için) sana geldikleri zaman onlara; “size binek sağlayabilecek bir gücüm yok” demiştin. Bu uğurda sarf edecek şeyleri
olmadığından (harbe katılamamaktan) dolayı üzüntüden göz yaşı dökerek geri
döndüler. Onlara bir sorumluluk (günah) yoktur” buyuruluyordu. (Tevbe sûresi:
92) Sonunda onları da Hazret-i Abbâs ile Hazret-i Osman, gazâya hazırladılar.
Hazırlık tamamlanınca Peygamber Efendimiz orduyu Seniyet-ül Vedâ’da topladı. Gazâya katılmayan yok denecek kadar azdı. Resûl-i ekrem Efendimiz, orduyu
toplayıp harekete karar verince Muhammed bin Mesleme’yi Medîne’de kendi yerine
bıraktı.
Sefere başlayacağı sırada, Peygamber Efendimiz;
- Yanınıza fazla ayakkabı alınız. Yedek ayakkabınız bulunduğu müddetçe
417
sıkıntı çekmezsiniz, buyurdu.
Ordu hareket ettiği zaman, münâfıkların başı Abdullah bin Übey, müslümanları
korkutmak için, olmayacak söz söyledi. Hattâ;
- Yemîn ederim ki, sanki O’nu ve Eshâbını ikişer ikişer iplere bağlanmış hâlde
görür gibi oluyorum, diyordu.
Fakat bu sözlere, Eshâb-ı kirâm hiç aldırış etmiyor, cihâda katılma aşkı gittikçe
artıyordu. Bunu gören münâfıklar kahroluyorlardı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Seniyyet-ül-Vedâ’dan Tebük’e
hareket edeceği zaman, ordunun bayraklarını (sancaklarını ve alemlerini) açtırdı. Büyük sancağı, Hazret-i Ebû Bekr’e, bir sancak da Zübeyr bin Avvâm hazretlerine verdi. Evs kabîlesinin sancağını Üseyd bin Hudayr’a, Hazrec kabîlesinin sancağını Ebû
Dücâne’ye verdi.
Peygamber Efendimizin kumandasındaki Eshâb-ı kirâmın sayısı, on bini süvâri
olmak üzere, otuz bin kişi idi. Sağ kol kumandanlığına Hazret-i Talha bin Ubeydullah, sol kola da Abdurrahmân bin Avf hazretleri tâyin edildi.
Şanlı sahâbîler pek sıcak bir havada ve Peygamberlerinin kumandası altında harekete geçtiler. Başlarında Allahü teâlânın Habîbi olduktan sonra, yiyecek ve içeceklerinin olmaması onları yollarından döndüremez; gidecekleri yolun uzaklığı,
düşman askerlerinin çokluğu da gözlerini korkutamazdı. Bu hâlde her yere gidilirdi.
Sevgili Peygamberimiz ve kahraman sahâbîler her konak yerinde bir müddet
istirâhattan sonra tekrar yollarına devam ediyorlardı. Sekizincici konak yerleri, Sâlih
aleyhisselâmın kavminin helâk edildiği Hicr idi. Peygamberlerinin emrini dinlemedikleri için Allahü teâlâ, şiddetli bir sayha yâni ses ile onları helâk etmişti. Kâinâtın
sultânı Eshâbına;
- Bu gece kuvvetli ve ters istikâmetten bir fırtına esecektir. Kimse yanında
arkadaşı olmadıkça ayağa kalkmasın. Herkes devesinin dizini bağlasın. Burası
azâb inen yerdir. Kimse bu sudan içmesin ve abdest almasın!.. buyurdular.
Herkes bu emre uydu. Gece çıkan kuvvetli bir fırtına her tarafı alt-üst etmeğe
başladı. Bu sırada devesini bağlamayı ihmâl eden biri, aramak için tek başına ayağa
kalktığında fırtınaya kapılarak sürüklenip Tayy dağının eteklerine atıldı. Birisi de
çok sıkışmıştı. Abdest bozmak için gittiği yerde, Hunnâk (boğmaca) denilen hastalığa yakalandı. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin duâ buyurması
ile yeniden sıhhate kavuştu.
O sabah su kaplarında hiç su kalmamıştı. Susuzluktan herkes ölecek hâle gelmişti. Münâfıklar bunu fırsat bilip;
- Muhammed gerçekten peygamber olsaydı, duâ edip yağmur yağdırırdı, diye
fitne çıkarmaya yeltendiler. Durum Âlemlerin efendisine arz edildiğinde, mübârek
ellerini kaldırdılar ve Allahü teâlâya yağmur ihsân etmesi için yalvardılar.
Sıcak ve bulutsuz bir havada derhâl yağmur bulutları peydâ oldu. Şiddetli bir
yağmur başladı. Herkes kaplarını doldurarak abdest alıp, hayvanları suladı. Yağmur
durup bulutlar dağılınca yağmurun yalnız ordunun üzerine yağdığı görülmüştü.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ve sahâbîler tekbir getirdiler. Allahü teâlâya hamd ettiler. Münâfıklara da;
- Artık bir özrünüz kalmadı. Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân edin ve sâlih
bir müslüman olun!... dediler.
418 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Tebük Gazâsı
419
Fakat hayâsız münâfıklar;
- Ne olmuş ki?... Bir bulut geçerken yağdı ve gitti!.., diye karşılık verdiler.
Açlık da son haddine gelmişti. Öyle ki, bir hurmayı iki kişi bölüşür vaziyete düşmüşlerdi. Şiddetli sıcağa, çekilen açlık ve susuzluğa rağmen, Tebük’e yaklaşılmıştı.
Habîb-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yarın inşâallah kuşluk vaktinde Tebük kaynağına varacaksınız. Ben gelinceye kadar o suya el uzatmayız, buyurdular.
Ertesi gün oraya vardılar. Kaynağın suyu oldukça azdı. Sevgili Peygamberimiz, o
sudan, bir kaba koydurdular ve içine mübârek elini sokup duâ ettiler. Sonra kaynağa
döktüler. Sular bir anda kabarıp çoğaldı. Otuz bin kişilik İslâm ordusu içtiği hâlde
hiç eksilmedi. Sonradan Fahr-i kâinât Efendimizin bir mûcizesi olan bu su ile her
taraf sulandı. O bölge yemyeşil bir sahra olup, bereketlerle dolup taştı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, şanlı Eshâbı ile Tebük’e
geldiklerinde, Bizanslılarla, Âmile, Lahm ve Cüzâm gibi hıristiyanlaştırılmış Arab
kabîlelerinden müteşekkil Rum ordularını karşılarında bulamadılar. Mûte’de üç bin
mücâhide karşı yüz bin kişilik Rum ordusu mağlûb olmuştu. Şimdi ise, karşılarında
otuz bin mücâhid vardı ve komutanları Kâinâtın efendisi idi. Rumlar Sevgili Peygamberimizin kahraman Eshâbını toplayıp geldiğini duyunca, her biri kaçacak yer
aramışlardı.
Resûlullah Efendimiz, Eshâbıyla istişâre ederek Tebük’ten öte gitmediler. Bu
sırada o bölgede oturan bâzı kabîleler ve devletler, İslâm ordusunun geldiğini işitmişlerdi. Korkularından ve birer heyet gönderip, cizye vermek üzere emân dilediler. Peygamber Efendimiz, merhamet buyurup, tekliflerini kabûl eyledi ve herbiriyle
ayrı ayrı andlaşma maddeleri yazılarak, emniyette oldukları söylendi.
Server-i kâinât “aleyhi efdalüssalevât” Efendimiz, yirmi güne yakın düşmanı
bekledi. Tebük’te Eshâb-ı kirâmıyla nice sohbetler edip, gönüllerini nûr deryâsı ile
yıkadı. Mübârek kalbinden fışkıran feyz ve bereketleri onların kalblerine akıttı. Yaptığı benzeri bulunmaz sohbetlerinden birinde buyurdu ki:
- İnsanların en iyisini ve şereflisini size haber vereyim mi?
Eshâb-ı kirâm;
- Veriniz, yâ Resûlallah! dediler. Bunun üzerine;
- İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında yâhut iki ayağının
üzerinde son nefesine kadar Allahü teâlânın yolunda çalışan kimsedir. İnsanların
kötüsü de, Allahü teâlânın Kitâbını okuyup ondan hiç faydalanamayan azgın
kimsedir, buyurdu.
Şehîdlik hakkında soran bir kimseye de;
- Varlığımı yed-i kudretinde bulunduran Allahü teâlâya yemîn ederim ki,
şehîdler, kıyâmet günü, kılıçları boyunlarında asılı olarak gelecekler. Nûrdan
minberlerin üzerine oturacaklardır, buyurdular.
Bu gazâda Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin birçok mûcizeleri
görülmüştür. Nitekim Tebük’ten Medîne’ye dönmek için hazırlıklar yapıldığı bir sıra,
açlıktan dayanılamayacak hâle gelen sahâbîler, durumlarını Peygamber Efendimize
arzettiler. Resûlullah Efendimiz onların arta kalan yemeklerini bir deri yaygı üzerine
toplattı. Bunlar küçük bir tencereyi zor doldurdu. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimiz, abdestini tâzeleyip iki rekat namaz kıldı. Mübârek ellerini açıp
420 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yiyeceklerin bereketli olması için duâ eylediler. Sonra Eshâbına, kablarını getirmelerini emrettiler. Koca orduda hiç bir kab boş bırakılmayacak şekilde dolduruldu.
Ayrıca, bütün mücâhidler doyuncuya kadar yedikleri hâlde, sofradaki yiyeceklerin
hiç eksilmediği görüldü.
Tuzak
Mücâhidler, Tebük’ten ayrılıp Medîne’nin yolunu tutmuşlardı. Münâfıklar Sevgili Peygamberimize tuzak kurup öldürmek üzere aralarında anlaştılar. Bir gece, İslâm
askerinin ilerlediği yol üzerindeki dar geçitte pusu kurup beklemeğe başladılar. Peygamber Efendimizin devesinin yularını Ammâr bin Yâser hazretleri çekiyor, arkasında da Hazret-i Huzeyfe bin Yemân geliyordu.
Münâfıkların anlaşıp, suikast tertib ettiklerini Cebrâil aleyhisselâm, haber verdi.
Peygamber Efendimiz geçide yaklaştığı zaman orduya:
- Siz vâdi içine gidiniz; orası sizin için hem daha kolay hem daha geniştir,
buyurdu.
Kendisi dar geçide doğru giderken, ordu da vâdinin içine doğru yol almaktaydı. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz geçide yaklaşınca, bu
münâfık grubu yüzlerini maskeleyerek hücûma geçtiler. Hazret-i Huzeyfe;
- Ey Allahü teâlânın düşmanları! diyerek elindeki sopa ile münâfıklara ve hayvanlarına vurmaya başladı.
Bu bağırıp çağırmadan korkan on iki münâfık, derhâl askerlerin arasına karıştılar.
Resûlullah Efendimiz, onların isimlerini Hazret-i Huzeyfe’ye bildirdi ve başkalarına
söylememesini tenbih etti.
Hâdiseyi işiterek huzûra gelen Üseyd bin Hudayr hazretleri, Peygamber Efendimize;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Onları bana bildir de başlarını size getireyim! diyerek çok yalvardı.
Fakat Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem müsâade etmedi.
Mescid-i Dırâr
Nihâyet Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ve kahraman Eshâbı,
Bizanslıların gözünü korkutmuş, mukâvemetlerini kırmış olarak, nûrlu Medîne’ye
yaklaşmışlardı. Kâinâtın sultânı, Medîne’ye çok yakın olan Zî-evân denilen yerde,
Eshâbına konaklamalarını emretti. Sahâbîler dinlenirken birkaç münâfık, Sevgili Peygamberimize gelip, Mescid-i Dırâr’a teşrif etmesini istedi.
Mescid-i Dırâr, Kubâ’da bulunuyordu. Resûlullah Efendimiz, Medîne’ye hicreti
esnâsında Kubâ’da yaptırdığı ilk mescidin karşısına münâfıklar tarafından yapılmıştı. Sevgili Peygamberimiz, Eshâbıyla Tebük’e giderken, münâfıklar huzûra gelip;
- Yâ Resûlallah! Yeni bir mescid yaptık, teşrif edip bize namaz kıldırır mısınız?
Diyerek dâvet etmişler, fakat sefer hâlinde olan Âlemlerin efendisi, nasîb olursa
Tebük’ten dönüşte uğrayabileceklerini buyurmuşlardı.
Münâfıkların maksadı; müslüman cemâati bölmek, kendi emellerine âlet etmek,
fitne çıkararak onları bibirlerine düşürmekti. Hattâ Bizans askerlerini Medîne’ye
dâvet edip, bu mescide depo ettikleri silahlarla onlara yardım edeceklerdi. Peygam-
421
ber Efendimizin orada namaz kılmasını sağlamakla, Mescid-i Dırâr’ın mukaddes
bir yer olduğu intibâı hâsıl olacaktı. Böylece müslümanlar orada namaz kılmak için
birbirleriyle yarış edecek ve güyâ münâfıkların ağına düşeceklerdi!...
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, münâfıkların bu dâvetini
kabûl buyurmuş, gitmeğe karar vermişti. Allahü teâlâ Tevbe sûresinin 107-108.
âyet-i kerîmelerini göndererek işin iç yüzünü bildirdi. Bunun üzerine Âlemlerin
efendisi, Mâlik bin Duhşüm ile Âsım bin Adiy’e;
- Şu, halkı zâlim olan mescide giriniz. Onu yıkınız, yakınız, buyurdular.
Onlar akşam ile yatsı arasında gidip, binâyı ateşe verdiler. Sonra da yıkıp yerle bir
ettiler. Münâfıklardan hiç ses çıkmadı.
Peygamber Efendimizin ve şanlı eshâbının gelmekte olduğunu işiten Medîneliler,
derhâl toparlanıp büyük bir heyecanla karşılamaya çıktılar...
Senetül-vüfûd (Elçiler yılı)
Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz Tebük seferinden döndükden sonra, çeşitli devletlere elçiler gönderip onları İslâma dâvet eyledi. Umman,
Bahreyn hükümdarları tebe’asıyla müslüman olmakla şereflendiler.
Artık İslâmiyet büyük bir hızla yayılıyordu. Çevre kabîlelere, devletlere dinin
esaslarını öğretmek üzere muallimler, onları idâre etmek için vâliler gönderiliyordu.
Hicretin dokuzuncu senesinde de Medîne, müslüman olan heyetlerin akınına uğradı. Çeşitli kabîlelerden gelen heyetler Âlemlerin efendisine tâbi olduklarını bildirdiler ve saâdete kavuştular. Gelenlerin çokluğundan bu seneye Senet-ül-vüfûd
(Elçiler yılı) denildi.
Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, ne zaman bir elçi gelse,
kıymetli elbiseler giyerdi. Eshâba da güzel elbiseler giydirirdi. Gelenleri temiz ve
güzel yerde ağırlardı. Ziyafet verip onları çok hediye ile uğurlardı. Onlar da memnun
olarak medh-ü sena ederek dönerlerdi.
Hep erenler geldiler, dergâha yüz sürdüler.
Zikr-i tevhid ettiler, nûruna Muhammed’in.
Veysel Karânî kazandı, âhir yine özendi
Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in.
Havada uçan kuşlar, yeşerir dağ ve taşlar.
Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in.
Îmânsızlar geldiler, Ondan îmân aldılar.
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in.
Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular.
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in.
Yunus kim ede medhi, över Kur’ân âyeti.
An, vergil salevâtı, aşkına Muhammed’in.
422 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
VEDÂ HACCI
Hicretin onuncu senesinde Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz,
hac için hazırlanıp Medîne’deki müslümanlara da hac için hazırlanmalarını emir buyurdu. Medîne dışında bulunanlara da haber gönderdi. Bunun üzerine binlerce müslüman Medîne’de toplandı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, kurban için yüz deve satın
aldılar. Yola çıkmadan evvel gusl abdesti aldılar. Mübârek saçlarını tarayıp, güzel
kokular sürünüp, izar ve ridasını giydiler. Hazırlıklar tamamlanınca, Sevgili Peygamberimiz Zilkâde ayının 25. günü otuzbinden ziyâde bir kafile ile öğle namazından
sonra Medîne’den hareket etti.
Şecere yolundan Zü’l-huleyfe’ye geldiler. Burada Eshâbın sayısı kırkbini aşmıştı.
Geceyi orada geçirdiler. Sevgili Peygamberimiz, berâberinde götürdüğü yüz deveden birini getirttiler. Hörgücünün sağ yanını kurbanlık alâmeti olması için çizip kanattı, boynuna iki nâlın asıp Eshâbın da böyle yapmasını emrettiler. İki rekât ihrâm
namazı kıldılar. Allahü teâlâya hamd ve senâdan sonra, Server-i kâinât Efendimiz;
- Ey Allahım! Bunu bana, içinde riyâ, gösteriş ve şöhret bulunmayan mebrûr
ve mâkbul bir hac kıl, diyerek duâ eyledi.
İhrâma girip, Cebrâil aleyhisselâmın haber vermesi ile yüksek sesle, telbiye getirmeye başladı. Buna Eshâb-ı kirâm da katılınca, yer gök telbiye nidâları ile inlemeye
başladı...
Lebbeyk! Allahümme lebbeyk! Lebbeyk! Lâ şerîke leke lebbeyk! İnnel hamde venni’mete leke vel mülke lâ şerike lek!...”
(Buyur, Allahım buyur! Davetine, sözüm ve özümle tekrar tekrar icabet ettim! Emrine boyun eğdim. Bütün varlığımla Sana yöneldim. Senin şerikin ortağın yoktur. Hamd ve ni’met Sana mahsustur. Mülk Senin’dir. Senin şerikin
ortağın yoktur.)
Beydâ yolunu takip ederek Melel’e yöneldiler. Arkasından Eshâb sel gibi aktı.
Yolda katılmalar devam ediyordu. Mûsâ aleyhisselâm dahil yetmişe yakın Peygamberin namaz kıldığı Rehvâ vâdisine gelince Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz,
- Bu vâdi, Cennet vâdilerindendir, buyurdu.
Burada namaz kıldılar. Oradan Munsaraf’a hareket ederek sabah namazını Esâse’de kıldılar. Lahy-ı Cemel’e geldiklerinde rahatsızlanıp hacâmat yapdırıp
Sükyâ’da konakladıkar.
Muhterem anneleri hazret-i Âmine’nin vefât ettiği Ebvâ’ya geldiklerinde kabrini
ziyâret edip ağladılar. Yanlarında bulunanları da ağlatdılar. Müeakiben; Teleât-ülyemen, Cuhfe, Gadîr-i Hum, Kudeyd ve Usfân vâdisine ulaştılar. Burada Peygamber
Efendimiz hazret-i Ebû Bekr’e;
- Hûd ve Sâlih aleyhimüsselâm, bellerine aba sarmış, üstlerine alaca bir ku-
423
maş giymiş ve yuları hurma lifleriyle örülmüş genç ve kızıl birer deve üzerinde
oldukları hâlde Hac için telbiye getirerek buradan geçmişlerdi, buyurdular.
Ganîm, Merrüzzahrân, Şerif’den devam edip Zî-tuvâ’ya geldiler. Geceyi burada geçirip sabah namazı eda edildikten sonran Hacun’u geçerek Kedâ yokuşundan
Mekke’ye girdiler.
10 gün süren yolculuktan sonra, Zilhicce’nin 4. günü Mekke’ye vardılar.
Yemen’den ve diğer beldelerden hac yapmak üzere gelenlerin de katılmasıyla, müslümanların sayısı 90 bini aştı.
(Bir rivâyetde yüzondörtbin, diğer bir rivâyetde ise yüzyirmibin civarında idi.)
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Beytullah’ı görünce,
- Ey Allahım! Şu Beyt’in şerefini, yüceliğini, heybetini, itibarını artır. Ona
hac ve ömre ile tâzimde bulunanların da şereflerini, heybetlerini, tâzim ve iyiliklerini artır, diye duâ edip menâsiklere başladılar.
Hac müddetince Mekke ile Minâ arasında Etbah’da kurulan çadırda kaldılar.
Sevgili Peygamberimiz, Zilhiccenin 8. (Terviye) günü Mina’ya, 9. (Arefe) günü
Arafat’a gittiler. Arafat Vâdisi’nin ortasında Urene Vâdisi’ne gelip durdular.
Öğleden sonra, Kusvâ adındaki devesinin üstünde, Vedâ Hutbesi’ni okuyup Eshâb-ı
kirâm “radıyallahü anhüm” ile vedâlaştılar.
SANA GELDİM!
Ey günâhlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!
Çok kabâhatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık yerlere sapdım, bataklıklara saplandım,
Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim.
Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!
Uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim.
Derdlilere tabîbsin, ben ise gönül hastası.
Kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim.
Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır,
Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.
Günâhlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi!
Bu yükden ve siyâhlıkdan temâm kurtulmağa geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla.
Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz canan.
Su ile olmayan işler, hâsıl olur o toprakdan!
424 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
VEDÂ HUTBESİ
Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Ona hamd eder, Ondan bağışlanmak diler
ve Ona tevbe ederiz. Nefslerimizin şerlerinden ve amellerimizin günâhlarından
Allahü teâlâya sığınırız. Allahü teâlânın doğru yola ilettiğini saptıracak, saptırdığını da doğru yola iletecek yoktur.
Şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilah yoktur. O, birdir. Onun eşi,
ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (aleyhisselâm) Onun kulu
ve resûlüdür.
Ey Allah’ın kulları! Size, Allahü teâlâdan korkmanızı ve Ona itâat etmenizi
vasiyet ederim.
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim.
İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namûslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Eshâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp
de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup işitenden
daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.
Eshâbım! Kimin yanında bir emânet varsa onu sahibine versin! Fâizin her
çeşidi kaldırılmıştır. Ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulm ediniz, ne de zulme uğrayınız. Allahü teâlânın emriyle, fâizcilik
artık yasaktır. Câhiliyyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalip’in oğlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir.
Eshâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı Abdülmuttalib’in torunu (amcamoğlu) Rebîa’nın
kan dâvâsıdır.
Ey insanlar! Harb edebilmek için harâm ayların yerlerini değiştirmek,
şüphesiz ki, küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kâfirlerin kendisi ile dalâlete düşürüldükleri bir şeydir. Bir sene, helâl olarak kabûl ettikleri (bir ayı), öbür sene
harâm olarak îlân ederler. Cenâb-ı Hakk’ın helâl ve harâm kıldıklarının sayısına uydurmak için bunu yaparlar. Onlar, Allahü teâlânın harâm kıldığını helâl,
helâl kıldığını da harâm ederler.
Ey Eshâbım! Haccı tam zamanında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın
yaratdığı zamandaki gibidir. Hiç şüphe yok ki, zaman Allahü teâlânın yarattığı
gündeki şekil ve nizâmına dönmüştür.
Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve
hâkimiyetini kurma gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu onu memnûn
edecektir. Dîninizi korumak için bunlardan da sakınınız!
425
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâdan
korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlânın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helâl
edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları
vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, âile mahremiyetinizi, sizin
hoşlanmadığınız hiç bir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer râzı olmadığınız herhangi bir kimseyi âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşrû bir şekilde, her türlü yiyim
ve giyimlerini temin etmenizdir.
Ey mü’minler! Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu
hiç şaşırmazsınız. O emânet, Allahü teâlânın kitâbı Kur’ân-ı kerîmdir. (Başka
rivâyetlerde; “ Sünnetim” ve “Ehl-i beytim” diye de bildirilmiştir.)
Ey Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhâfaza ediniz! Müslüman,
müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize âid olan herhangi bir hakka tecâvüz, başkasına helâl değildir. Meğer ki,
gönül hoşluğuyla kendisi vermiş olsun.
Eshâbım! Nefsinize (kendinize) zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde
hakkı vardır.
Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sâhibine hakkını (Kur’ân-ı kerîmde) vermiştir. Vârise, vasiyete lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir.
Zinâ eden için mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına âit soy iddiâ eden
soysuz, yâhud efendisinden başkasına intisâba kalkan nankör, Allahü teâlânın
gazâbına, meleklerin ve bütün müslümanların lânetine uğrasın! Cenâb-ı Hak,
bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adâlet ile şehâdetlerini kabûl eder.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in
çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvâsı
çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak
takvâ iledir. Sakat siyah bir köle başınıza âmir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın
kitâbı ile idâre ederse, onu dinleyin ve itâat edin.
Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine,
oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Ey insanlar! Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmamalısınız:
1- Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın.
2- Allah’ın harâm kıldığı canı, haksız yere öldürmeyin.
3- Zinâ etmeyin.
4- Hırsızlık yapmayın.
Lâ ilahe illallah, Muhammedün resûlullah deyinceye (yâni müslüman oluncaya) kadar insanlarla cihâd etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri
zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allahü teâlâya aittir.
Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!...”
Eshâb-ı kirâm;
- Allahü teâlanın dînini tebliğ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bize vasiyet ve
426 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
nasîhatte bulundun, diye şehâdet ederiz, dediler.
Bunun üzerine Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, mübârek
şehâdet parmağını kaldırarak cemâat üzerine indirdiler ve;
- Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz, Vedâ Hutbesi’ni okuduğu gün, Mâide sûresinin;
“Bugün dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet’i vermekle râzı oldum...” meâlindeki 3. âyet-i
kerîmesi nâzil oldu. Peygamber Efendimiz, bu âyet-i kerîmeyi, Eshâb-ı kirâma okuyunca Hazret-i Ebû Bekr ağlamaya başladı. Eshâb-ı kirâm, ağlamasının sebebini
sorunca;
- Bu âyet-i kerîme, Resûlullah’ın vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor. Onun
için ağlıyorum, buyurdu.
Hutbeyi müteakip Cebel-i Rahme’de vakfeye durdular. Akşam namazını Arafat’ta kılmayıp yatsı namazı ile birlikte Müzdelife’de kıldırdılar. O gece
Müzdelife’de kaldılar. Ertesi sabah vakti Meşâr-il-harâm’da vakfeye durdular.
Bayramın birinci günü Müzdelife’den Minâ’ya hareket ettiler. Yolda Muhasser denilen Eshâb-ı fîl’in durak yeri olan bu vâdide durmayıp geçtiler.
Minâ’ya geldiler, burada kurbanlık develerden bizzat 63’ünü kendileri kesip bıçağı hazret-i Ali’ye verdiler. Geri kalanı hazret-i Ali kesti. Bayramın ikinci, üçüncü
ve dördüncü günleri cemreleri yapıp Zilhiccenin ondördüncü günü sabah namazından önce Beytullah’a geldiler ve Vedâ tavâfı yaptılar.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Mekke’de 10 gün kalıp, Vedâ
haccını ve Vedâ tavâfını yaparak Medîne’ye döndüler. Mescid-i Nebî’de iki rek’at
namaz kılıp hane-i sâadetlerine teşrif buyurdular.
Vedâ haccından sonra Eshâb-ı kirâm, geldikleri yerlere gidip Resûlullah’ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri oralarda anlattılar.
Arafat
427
Hicretin onuncu yılında vukû bulan diğer olaylar
Peygamberlik iddiâsında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan birisi
Yemen’de ortaya çıkan Esved-i Anesî’dir. Sevgili Peygamberimizin emri üzerine
Esved-i Anesî, Yemen’deki müslümanlar tarafından evinde öldürüldü..
(Diğeri Müseylemet-ül Kezzâb’dır. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimizin vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekr, Müseyleme üzerine Hâlid bin
Velîd kumandasında bir ordu gönderdi. Müseyleme, Vahşi “radıyallahü anh” tarafından öldürüldü.)
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlullah,
Nasıl bilmem bu nirâna dayandım yâ Resûlullah,
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlullah,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlullah!
Gül açmaz çağlayan akmaz, ilâhî nûrun olmazsa,
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzurun olmazsa,
Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mestûrun olmazsa,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlullah!
Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen,
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen rehnümâsın sen,
Habîb-i kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâsın sen,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlullah!
Erir cânlar o gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından,
Güneş titrer, yanar dîdârının, bak, ihtirâsından,
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından,
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallah!
Merve kapısı
Mekke - 1890
428 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFÂTI
Hicretin onbirinci senesi idi. Cebrâil aleyhisselâm, bu sene geldiğinde Sevgili
Peygamberimize, Kur’ân-ı kerîmi iki defa baştan sona okudu. Hâlbuki, daha önceki
yıllarda Kur’ân-ı kerîmi bir defa okumuştu. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, Cebrâil aleyhisselâmın, en son teblîğ ettiği;
“Allahü teâlânın yardımı ve zafer günü gelip, insanların, Allahü teâlânın
dînine (İslâmiyet’e) akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd ile tesbîh et!
O’ndan af dile! Çünkü O, tevbeleri dâimâ kabûl eder” meâlindeki Nasr sûresini
dinledikten sonra;
- Yâ Cebrâil! İçimden, ölümümün yaklaştığını duyuyorum, buyurdu.
Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm, şu âyet-i kerîmeleri okudu, meâlen:
- Âhiret, senin için dünyâdan daha hayırlıdır. Rabbin sana râzı oldum deyinceye kadar her istediğini verecek. (Duhâ sûresi: 4,5)
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, hicretin onbirinci yılı, Safer ayının yirmiyedinci günü, mübârek başı ağrımağa başladı. Zevce-i mükerremesi
hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” hazretlerinin odasına teşrîf buyurdu. Abdurrahmân
bin Ebî Bekr’i çağırıp, kendilerinden sonra, Ebû Bekr-i Sıddîk’ın halîfe seçilmesi için, vasiyyet yazdıracağını bildirip, hokka ve kalem getirmesini emir buyurdu.
Hazret-i Ebû Bekr’in oğlu Abdurrahmân emirlerini yapmağa giderken,
- Sonra getirirsin, şimdi dursun! buyurdu ve mescid-i şerîfe teşrîf eyledi.
Sevgili Peygamberimiz, o gün Medîne’de bulunan bütün Eshâb-ı kirâmın, öğle
namazında mescidde toplanmaları için haber gönderdi. Server-i âlem “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra, minbere çıkıp bir hutbe irâd
ettiler. Eshâbına nasîhat verip helâllik dilediler. Sonra, Ebû Bekr-i Sıddîk’ın Eshâb
arasındaki üstünlüğünü, kıymetini, kendisinden çok hoşnud olduğunu bildirdiler. Bu
öyle bir hutbe idi ki, dinleyen bütün kalbler ürpermiş, gözlerden yaşlar boşanmıştı.
Daha sonra;
- Ey insanlar! Sizin Peygamberiniz olarak beni nasıl buldunuz, buyurunca,
Eshâb-ı kirâm;
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ, sana bizim tarafımızdan bol bol hayırlar ihsân buyursun. Sen, bizim için çok şefkatli bir baba, nasîhatte bulunan şefkatli bir kardeş
gibiydin. Allahü teâlânın sana lütfettiği Peygamberlik vazifesini yerine getirdin.
Vahyedilenleri bize ulaştırdın. Rabbinin yoluna, İslâm’a hikmet ile güzel nasîhat
ile dâvet ettin, çağırdın. Allahü teâlâ sana en güzel ve en yüksek karşılıklar versin,
dediler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey mü’minler! Allah aşkına kimin bende hakkı varsa, kalksın gelsin,
kıyâmetten önce burada alsın, buyurdular.
Fakat, hakkını almak için kalkıp gelen olmadı. Resûlullah Efendimiz, ikinci ve
üçüncü defalar da Allahü teâlânın adını anarak;
- Hakkı olan gelsin alsın, buyurdu.
429
Bunun üzerine Eshâb-ı kirâmdan pîr-i fânî olan Hazret-i Ukâşe kalktı.
Resûlullah’ın huzûruna vardı. Sonra;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Tebük gazâsında seninle beraberdim. Tebük’ten ayrıldığımız sırada benim devemle, sizinki yan yana gelmişlerdi.
Ben devemden indim. Sana yaklaştım. Maksadım senin mübârek vücûdunu öpmekti,
o zaman kamçı ile sırtıma vurmuştun. Niçin vurduğunu bilmiyorum, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Yâ Ukâşe! Allahü teâlâ seni, Resûlünün kasten vurmasından muhâfaza eylesin. Yâ Bilâl! Kızım Fâtıma’nın evine git. O kamçıyı bana getir, diye emretti.
Hazret-i Bilâl, mescidden çıktı. Elini başına koymuş,
- Resûlullah kendisine kısâs yaptıracak! diye hayretler içerisinde kalmıştı. Eve
varınca kapıyı çalıp;
- Ey Resûlullah’ın kerîmesi! Bana Resûlullah’ın kamçısını ver! deyince Hazret-i
Fâtıma vâlidemiz;
- Yâ Bilâl! Şimdi ne hac zamanı, ne de gazâ! Babam kamçıyı ne yapacak? diye
sordu. Hazret-i Bilâl:
- Ey Fâtıma! Haberin yok mu? Resûlullah’a onunla kısâs yapılacak! dedi.
Fâtıma vâlidemiz;
- Yâ Bilâl! Resûlullah’tan kısâs ile hakkını almaya kimin gönlü râzı olur? Mâdem
ki, istedi vereyim. Fakat Hasan ve Hüseyin’e söyle, hakkını kim alacaksa, kısâsı
kendilerine yaptırsınlar. O zât, hakkını onlardan alsın. Sakın Resûlullah’a kısâs yaptırmasınlar, diye Hazret-i Bilâl’e sıkıca tenbih etti.
Hazret-i Bilâl mescide geldi ve kamçıyı Resûlullah Efendimize, O da Hazret-i
Ukâşe’ye verdi.
Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer bu durumu görünce;
- Ey Ukâşe! İşte biz yanında hazırız, hakkını bizden al. Ne olur, Resûlullah’dan
alma! diye yalvardılar.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hazret-i Ebû Bekr’e;
- Ey Ebû Bekr! Sen bırak, çekil aradan. Ey Ömer! Haydi sen de çekil. Allahü
tealâ, sizin yüksek derecenizi bilmektedir, buyurdu.
Sonra Hazret-i Ali kalktı;
- Ey Ukâşe! Resûlullah’a vurmana, gönlüm razı olmuyor, işte sırtım ve karnım,
gel hakkını benden al, istersen yüz kerre vur. Fakat Resûlullah’a dokunma! deyince,
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Ali! Sen de otur. Allahü teâlâ, senin de yüksek mertebeni, durumunu
bilmektedir, buyurdu.
Bu defa Hazret-i Hasen ile Hüseyin kalktılar;
- Ey Ukâşe! Sen de biliyorsun ki, biz Resûlullah’ın torunlarıyız. Onun için bize
kısâs, Resûlullah’a kısâs demektir. Hakkını bizden al, ne olur Resûlullah’a vurma!
deyince, Peygamber Efendimiz, onlara;
- Siz de oturunuz, ey iki gözümün neş’eleri, buyurdular. Sonra;
- Ey Ukâşe! Gel vur! buyurdular.
Ukâşe;
430 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Yâ Resûlallah! Sen bana vurduğun zaman benim vücûdum açıktı, deyince Sevgili Peygamberimiz mübârek sırtını açtı. Bu sırada Eshâb-ı kirâmdan hıçkırıklar duyuldu;
- Yâ Ukâşe! Resûlullah’ın mübârek sırtına vuracak mısın? dediler.
Herkes üzüntü içerisinde bekleşiyordu. Hazret-i Ukâşe, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek sırtındaki Peygamberlik mührünü görünce,
birden bire;
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Hakkını almak için, senin o
mübârek sırtına vurmaya, sana kısâs yapmaya kimin gücü yeter, buna kim cesaret edebilir? diyerek Kâinatın sultânının mübârek mühr-i nübüvvetini öpüverdi.
Bunun üzerine Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz ona;
- Hayır, ya vuracaksın, yâhud affedeceksin, buyurunca,
Ukâşe hazretleri;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Affettim. Acaba Allahü teâlâ da beni
kıyâmet gününde affeder mi? dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Kim, benim Cennet’teki arkadaşımı görmek isterse, bu pîr-i fânîye (ihtiyara) baksın, buyurdular.
Resûlullah Efendimizin bu mübârek sözünü duyan Eshâb-ı kirâm, onun iki gözü
arasından öpmeye başladı. Hepsi;
- Ne mutlu sana, ne mutlu sana! Ey Ukâşe! Resûlullah ile beraber olmanın hürmetine, Cennet’te yüksek derecelere kavuştun, diyorlardı.
Üsâme bin Zeyd’in kumandan tayin edilmesi
Safer ayının son günleriydi. Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”,
kuzeydeki Bizans imparatorluğunun, müslümanlar için büyük bir tehlike olmadan önce, onları tekrar İslâm’a dâvet etmek, kabûl etmezlerse harbetmek ve İslâm
Devleti’nin emrine sokmak istiyordu. Bu sebeple Rumlarla muharebe etmek üzere
kahraman Eshâbının hazırlanmasını emir buyurdular. Eshâb-ı kirâm hazırlık yapmak
için dağıldı.
Resûl-i ekrem Efendimiz, Hazret-i Üsâme bin Zeyd’i çağırdılar;
- Ey Üsâme! Şam’a, Belkâ sınırına, Filistin’deki Darum’a, babanın şehîd
edildiği yere kadar, Allahü teâlânın ismiyle ve bereketiyle git. Oraları atlara
çiğnet. Seni, bu orduya başkumandan tâyin ettim. Ebnâlıların üzerine ansızın
varıp, üzerlerine şimşek gibi saldır. Varacağın yere haber ulaşmayacak şekilde
hızlı git. Yanına kılavuzları alıp, casus ve gözcüleri önünden ilerlet, Allahü teâlâ
zafer ihsân ederse, onların arasında az kal, buyurdular.
Cürf’te karargâh kurmalarını emir buyurup, mübârek elleriyle sancağı bağlayarak teslîm ettiler.
Mescidde minbere çıktılar;
- Ey Eshâbım! Üsâme’nin babası Zeyd, kumandanlığa nasıl lâyık ve benim
katımda nasıl en sevgiliyse, ondan sonra, oğlu Üsâme de kumandanlığa öyle
lâyıktır. Üsâme, benim katımda insanların en sevgililerindendir, buyurdu.
431
Hazret-i Üsâme’nin kumandası altında, savaşa gideceklerin arasında; Hazret-i
Ebû Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrah, Hazret-i Sa’d bin Ebî
Vakkâs gibi Eshâbın ileri gelenleri de vardı.
Fakat ertesi gün, Kâinatın sultânı aniden hastalandığı için, ordunun gitmesi Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin âhirete irtihâlinden sonraya kalmıştı. Sevgili Peygamberimiz, şiddetli sıtma (humma) hastalığına yakalanmışlardı.
Gittikçe ateşi artıyor, hastalık şiddetleniyordu.
Ağrılarının azaldığı bir gece yarısı, yatağından kalktılar. Giyinerek gitmeye hazırlandılar. Bunu gören Hazret-i Âişe vâlidemiz;
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Nereye gidiyorsunuz? diye
sordu;
Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz;
- Bâkî kabristanlığında medfûn bulunanlar için istiğfar etmek üzere emir
aldım. Oraya gidiyorum, buyurdu.
Yanına Ebû Müveyhib ile Ebû Râfi’yi alarak gittiler. Mezarlıkta uzun uzun duâ
edip, onların af ve mağfireti için Allahü teâlâya yalvardılar. Peygamber Efendimizin
bu ısrarlı yalvarması karşısında, yanında bulunan sahâbîler;
- Biz de, şimdi burada medfûn bulunsaydık da, Resûlullah Efendimizin bu duâsına
mazhar olmakla şereflenseydik! dediler.
Sevgili Peygamberimiz, Ebû Müveyhib’e dönerek;
- Ey Ebû Müveyhib! Ben, dünyâ hazîneleri ile âhiret nîmetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyâda bakî ol, sonra Cennet’e git, istersen Likâullah
(Allahü teâlâya kavuşmak) hâsıl olup Cennet’e gir dediler. Ben, Likâullahı ve
sonra Cennet’i seçtim, buyurdu.
Bir gün de, Uhud’da bulunan şehîdler için mağfiret dilemek üzere yola çıktılar.
Onlar için, Allahü teâlâya uzun uzun yalvararak duâ eylediler. Sonra mescide gelip
Eshâb-ı kirâma;
- Ben, sizin Kevser havuzuna en önce kavuşanınız, karşılayanınız olacağım.
Sizinle buluşma yerimiz orasıdır... Ben, sizin için, benden sonra müşrikliğe dönersiniz diye korkmam. Ancak dünyâya kapılır, onun için birbirinizi kıskanır,
birbirinizi öldürürsünüz. Netîcede sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi,
siz de, yok olur gidersiniz diye korkarım, buyurdular.
Sonra sâadethânelerini teşrif ettiler.
Hastalıkları ağırlaşmıştı. Mübârek hanımefendileri, Sevgili Peygamberimizin,
Hazret-i Âişe vâlidemizin evinde kalmalarını, kendi haklarını ona tercih ettiklerini
bildirdiler. Zevce-i mutahharalarının bu fedâkârlıklarına memnûn olup, hepsine duâ
ettiler ve ondan sonraki günlerini Hazret-i Âişe vâlidemizin evinde geçirmeye başladılar.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, ateşi çok artmıştı. Ateşin şiddetinden yatağında, bir taraftan diğer tarafa dönmek mecburiyetinde kalıyordu. O hâlde iken, Eshâb-ı kirâm, ziyârete gidiyor, Efendimizin çektiği şiddetli sıkıntıya ziyâdesiyle üzülüyorlardı. Ebû Sa’îd-i Hudrî anlattı ki:
- Resûlullah’ın mübârek huzûruna gitmiştim. Üzerinde kadife bir örtü bulunuyor-
432 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
du. Sıtmanın sıcaklığı örtüden dışarı çıkıyor, harâretten elimizi örtüye dokunduramıyorduk. Hayretimizi ve üzüntümüzü gören Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz;
- En şiddetli belâ, peygamberlere olur. Buna rağmen peygamberin belâlara
sevinmesi, sizin, verilen ihsânlara sevinmenizden daha fazladır, buyurdu.
Ümmü Bişr bin Berâ anlattı:
- Resûlullah’ın ziyâretine gitmiştim. Mübârek vücûdu ateş gibi yanıyordu. “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Ben, hiç bir zaman böyle şiddetli bir hastalık
görmedim!... dedim.
Buyurdular ki:
- Ey Ümmü Bişr! Sıtmanın şiddetli olması, sevabımın çok olması içindir. Bu
hastalık, Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin eseridir. O etin acısını her zaman duyardım. O gün yediğim zehir, şimdi ebherimi yâni aort damarımı koparmaktadır, buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz, Abdullah bin Mes’ûd hazretlerine de buyurdu ki:
- Hastalığa tutulan hiç bir müslüman yoktur ki, Allahü teâlâ, onun hatâ ve
günâhlarını, ağacın yaprakları döküldüğü gibi dökmesin!
Hastalık günden güne şiddetleniyordu. Eshâb-ı kirâm bu duruma çok üzülüyor,
evlerinde rahat edemiyorlardı. Mescide toplandılar. Peygamber Efendimizin durumunu sormak üzere Hazret-i Ali’yi huzûra gönderdiler. Âlemlerin efendisi, işaretle;
- Eshâbım ne diyorlar? diye sordular. O da;
- Resûlullah aramızdan giderse!... diye çok üzülüp telâş ediyorlar, dedi.
Eshâbına olan merhametleri çok daha fazla olan Sevgili Peygamberimiz, hastalığının şiddetine katlanarak kalktılar, Hazret-i Ali ve Hazret-i Fadl bin Abbâs’a dayanarak mescide geldiler. Minbere çıkarak Allahü teâlâya hamd ve senâ ettikten sonra,
Eshâb-ı kirâma:
- Ey Eshâbım! Benim ölümümü düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hiç bir
peygamber ümmeti arasında sonsuz kaldı mı ki, ben de sizin aranızda sonsuz kalayım? Biliniz ki, ben Rabbime kavuşacağım. Size nasîhatim olsun ki,
Muhâcirlerin büyüklerine saygı gösteriniz!
Ey Muhâcirler! Size de vasiyetim şudur ki, Ensâra iyilik ediniz! Onlar size
iyilik etti. Evlerinde barındırdı. Geçinmeleri sıkıntılı olduğu hâlde, sizi kendilerinden üstün tuttular. Mallarına sizi ortak ettiler.
Her kim Ensâr üzerine hâkim olur ise, onları gözetsin, kusûr edenleri olursa
affetsin, buyurdu. Sonra çok güzel tesirli nasîhatler edip;
- Allahü teâlâ, bir kulunu dünyâda kalmak ile Rabbine kavuşmak arasında
serbest bıraktı. O kul, Rabbine kavuşmak istedi, buyurdu.
Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah Efendimizin sözleriyle vefâtına işaret buyurduğunu anlayıp;
- Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! diyerek ağlamaya başladı. Merhamet
deryâsı, Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi vesellem”;
- Ağlama yâ Ebâ Bekr! buyurarak ona, sabretmek ve katlanmak lâzım geldiğini
emretti.
433
Mübârek gözlerinden yaş akıyordu.
- Ey Eshâbım! Dîn-i İslâm yolunda sıdk ve ihlâs ile malını fedâ eden Ebû
Bekr’den çok râzıyım. Âhiret yolunda arkadaş edinmek elde olsaydı, onu seçerdim, buyurdu ve;
- Mescide açılan kapılardan Ebû Bekr’inki hâriç hepsini kapatınız, diye emrettiler.
Sonra, minberden inerek Hazret-i Âişe vâlidemizin odasına döndüler. Eshâb-ı
kirâm ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi
ve sellem”, Hazret-i Ali’nin ve Fadl bin Abbâs’ın kollarına girerek tekrar mescidi
teşrif ettiler. Minberin alt basamağında durup, Eshâb-ı kirâma şöyle buyurdular:
Ey Muhâcirler ve ey Ensâr!
Vakti belli olan bir şeye kavuşmak için acele etmenin faydası yoktur. Allahü
teâlâ, hiç bir kulu için acele etmez. Bir kimse Allahü teâlânın kazâ ve kaderini
değiştirmeye, irâdesinden üstün olmaya kalkışırsa, onu kahr ve perişân eder.
Allahü teâlâya hîle etmek, O’nu aldatmak istiyenin işleri bozulup, kendi aldanır.
Biliniz ki, ben sizlere karşı raûf ve rahîmim. Siz de bana kavuşacaksınız. Kavuşacağınız yer Kevser havuzunun başıdır. Cennet’e girmek, bana kavuşmak
isteyen, boş yere konuşmasın.
Ey müslümanlar!
Kâfir olmak, günâh işlemek; nîmetin değişmesine, rızkın azalmasına sebeb
olur. İnsanlar, Allahü teâlânın emirlerine itaat ederse, hükümet başkanları,
âmirleri, vâlileri onlara merhamet ve şefkat eder. Fısk, fücur, taşkınlık yapar,
günâh işlerlerse, merhametli başkanlara kavuşamazlar.
Benim hayâtım, sizin için hayırlı olduğu gibi, ölümüm de hayırdır ve rahmettir. Eğer bir kimseyi haksız yere döğmüş veya fena bir söz söylemiş isem,
bana aynı şeyi yaparak hakkını almasına, birinizden haksız bir şey almış isem,
geri istemesine râzıyım ve helâlleşmeye hazırım. Çünkü dünyâ cezâsı, âhiret
cezasından pek hafiftir. Buna katlanmak daha kolaydır.
Daha önce Hazret-i Ebû Bekr’den memnûniyetini ifâde ettikleri gibi, bu hutbede
de Hazret-i Ömer’den memnûniyetlerini bildirip;
- Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer’le beraberdir, buyurdular.
Resûlullah Efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi. Namazdan sonra tekrar
minbere çıkıp, vasiyyet ve nasîhatten sonra;
- Sizi Allahü teâlâya ısmarladım, buyurdular ve Eshâbdan ayrılıp odasına teşrif
buyurdular.
Âlemlerin efendisi “sallallahü aleyhi ve sellem”, şiddetli ağrılarının olduğu bir
gün, Eshâb-ı kirâm ile helâllaşmak, âhirete kul haklarıyla gitmemek için Bilâl-i
Habeşî hazretlerini çağırttı. Ona;
- Halka seslen! Mescide toplansınlar. Onlara son vasiyetimi yapmak istiyorum!... buyurdular.
Hazret-i Bilâl, Eshâbı mescide topladı. Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali ve
Fadl’a dayanarak mescidi teşrif ettiler. Minbere oturup, Allahü teâlâya hamd ve
434 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
senâdan sonra;
- Ey Eshâbım! Bilmiş olunuz ki, aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende
hakkı varsa, benden istesin. Benim yanımda sevgili olan, benden hakkını istesin
veya helâl etsin ki, Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım,
buyurdular.
Sonra minberden inip, öğle namazını kıldırdılar. Namazdan sonra, tekrar minbere
çıkıp, namazdan önce buyurduğunu tekrar ettiler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz hastalığı esnasında ezân
okundukça daima Mescid-i şerîfe çıkar ve eshâb-ı kirâma imâm olup cemâat ile namaz kılardı.
Sevgili Peygamberimizin, vefâtına üç gün kala, hastalığı ağırlaştı. Mescide çıkıp
cemâate namaz kıldıramadılar. Cemâatla kılamadığı ilk namaz, yatsı namazı idi.
Hazret-i Bilâl her zamanki gibi, o vakitte kapıya gelip;
- Es-salât, yâ Resûlallah! dedi.
Sevgili Peygamberimizin dermansızlıktan mescide gitmeye mecali yoktu.
- Ebû Bekr’e söyleyiniz! Eshâbıma namazı kıldırsın, buyurdu.
Hazret-i Âişe vâlidemiz;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Babam yumuşak kalbli ve çok üzüntülüdür.
Zât-ı âlinizin makamına durup, orada sizi göremezse ağlamaktan okuyamaz. İmâmete
Ömer’in geçmesini emreder misiniz? diyerek suâl eyledi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz tekrar;
- Ebû Bekr’e söyleyiniz! Eshâbıma imâm olup namazı kıldırsın, buyurdular.
Hazret-i Bilâl, Ebû Bekr-i Sıddîk’a durumu bildirdi. Hazret-i Ebû Bekr, mihrâbda
Resûlullah Efendimizi göremeyince, kalbinden vurulmuşa döndü, aklı gide yazdı.
Ağladı!... ağladı!... Eshâb-ı kirâm da ağlaşmaya başladılar. Habîbullah Efendimiz,
mescidden gelen bu feryâdın ne olduğunu sorunca, Hazret-i Fâtıma vâlidemiz;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Eshâbın, ayrılığınıza dayanamadığı için
ağlıyorlar!... diye durumu arzetti.
Merhamet deryâsı Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” çok müteessir olmuşlardı. Eshâbını tesellî eylemek için hastalığının bu kadar şiddetine rağmen, güçlükle kalktılar. Hazret-i Ali ve Hazret-i Abbâs’a dayanarak mescide geldiler. Namazdan sonra;
- Ey Eshâbım! Siz, Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emânet
ettim! Takvâ üzere olun. Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın emrini tutun
ve itâat edin. Ben, artık bu dünyâdan ayrılıyorum, buyurdular.
Sevgili Peygamberimizin vefâtından üç gün evveldi. Cebrâil aleyhisselâm,
Resûlullah Efendimizi ziyârete gelip;
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın sana selâmı var. Durumunuzu bildiği hâlde,
nasıl olduğunuzu, kendinizi nasıl hissettiğinizi soruyor, dedi.
Âlemlerin efendisi ise;
- Mahzûnum! buyurdular.
Cebrâil aleyhisselâm, Pazar günü de geldi ve aynı şeyleri söyledi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz yine evvelki cevâbı verdiler. Cebrâil
435
aleyhisselâm ayrıca; Yemen’de peygamber olduğunu söyleyen Esved-i Anesî’nin
öldürüldüğünü haber verdi. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz
de, Eshâbına bildirdi. Hastalıktan önce, kendilerine gelmiş olan birkaç altını fakirlere, bir kaçını da Hazret-i Âişe’ye vermişlerdi.
Pazar günü, Efendimizin hastalığı ağırlaştı. Huzûruna gelen ordu kumandanı Hazret-i Üsâme’ye bir şey söylemediler. Fakat mübârek kollarını kaldırıp onun
üzerine sürdüler. Ona duâ ettikleri anlaşıldı.
Hastalıklarının on üçüncü ve son günü... O gün, Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” dünyâyı şereflendirdiği gün gibi Rebî’ul-evvelin onikisi ve
Pazartesi idi.
Kâinatın sultânı, mübârek vücûdlarında bir hafiflik hissettiler. Eshâb-ı kirâm Ebû
Bekr-i Sıddîk hazretlerinin arkasında sabah namazını kılacakları sırada, Mescid-i
şerîfe teşrif ettiler. Ümmetinin saf saf olup ibâdet ettiklerini gördüler. Sevinerek tebessüm buyurdular.
Eshâb-ı kirâm da, Resûlullah Efendimizi mescidde görünce, hastalık geçti sanarak sevindiler. Ebû Bekr-i Sıddîk (radıyallahü anh), Sevgili Peygamberimizin teşrîf
ettiğini anlayıp, geriye çekilmek istedi. Efendimiz ona;
- Yerinde dur! anlamında işâret buyurdu. Kendileri de Hazret-i Ebû Bekr’e uyup,
arkasında namaz kıldılar.
Böylece Resûlullah’ın emirleri ile hazret-i Ebû Bekr, Eshâb-ı kirâma onyedi vakit
namaz kıldırdı.
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” namazdan sonra Hazret-i Âişe’nin
odasını teşrif buyurup yattılar.
- Allahü teâlânın huzûruna, dünyâ malı bırakmadan gitmek isterim, yanında kalan altınları da, fakirlere dağıt, buyurdular.
Sonra ateşi arttı. Bir müddet sonra, tekrar gözlerini açıp, Hazret-i Âişe’ye altınları dağıtıp dağıtmadığını sordular. Dağıtacağını söyledi. Bunların hemen dağıtılmasını tekrar tekrar emir buyurdular. Hemen dağıtılıp bildirilince;
- Şimdi rahat ettim, buyurdular.
Yataklarında bir müddet istirahat buyurduktan sonra, huzûr-i şerîflerine Hazret-i
Ali’yi çağırdılar. Mübârek başını onun kucağına koydular. Mübârek alnı terlemiş,
mübârek rengi değişmişti.
Hazret-i Fâtıma vâlidemiz, mübârek babasının o hâlini görünce, bakmaya dayanamadı ve oğulları Hazret-i Hasen ile Hazret-i Hüseyin’in yanına gitti. Ellerinden
tutup ağlamaya başladı.
- Ey benim babam! Kızını kim gözetir! Hasen ve Hüseyin’i kime emânet edersin?
Vay babam! Canım sana fedâ olsun! Senden sonra benim hâlim nice olur! Gözüm,
mübârek yüzünden sonra kime bakar!
Resûlullah Efendimiz kızının gönülleri yakan bu sözlerini işitince, mübârek gözlerini açtı ve onu yanına çağırdı
- Yâ Rabbî, buna sabır ihsân eyle, diye duâ ettikten sonra,
- Ey Fâtıma! Ey gözümün nûru! Baban can çekişme hâlindedir, buyurunca,
içli iniltilerle ağlaması daha da arttı. Hazret-i Ali;
436 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ey Fâtıma! Ne olur sus, Resûlullah’ı daha fazla üzme! deyince, Sevgili Peygamberimiz;
- İncitme yâ Ali! Bırak babası için gözleri yaş döksün!... buyurduktan sonra,
mübârek gözlerini yumarak kendinden geçer gibi oldu.
Sonra Hazret-i Hasen, mübârek dedesinin huzûr-i şerîfine gelip;
- Ey benim mübârek dedem! Senin ayrılığına kim dayanabilir! Gönül perişânlığımızı kime arz ederiz! Senden sonra anneme, babama ve kardeşime kim şefkat eder?
Ezvâcın ve Eshâbın, o güzel ahlâkınızı nerede bulurlar, diyerek ağlayınca, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek hanımefendilerinde dayanacak hâl kalmadı. Hep birlikte sessizce ağlamaya başladılar.
Dışarda pek müteessir bir hâlde bekleyen Eshâb-ı kirâm, Peygamber Efendimizin
rahatsızlıklarının çok arttığını işitince, gönülleri dağlandı. Ağlamaya başladılar. Son
bir defacık olsun, sevgili Peygamberlerinin mübârek cemâlini görmek için;
- Ne olur, kapıyı açın! Resûl aleyhisselâmın mübârek yüzünü bir defa daha görelim!.. diyerek kapıda yalvarıyorlardı.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allahü teâlânın habîbi, sevgilisi, Eshâbının
bu yakarışlarını işitince, merhamet eyleyip;
- Kapıyı açınız, buyurdular.
Eshâbın ileri gelenleri içeri girdiler.
Sevgili Peygamberimiz, onlara sabır tavsiye ettikten sonra;
- Ey Eshâbım! Siz, insanların en üstünleri, en şereflilerisiniz. Sizden sonra
kim gelirse gelsin, siz hepsinden önce Cennet’e girersiniz. Dini ayakta tutmakta
metîn olun ve Kur’ân-ı azîmi imâm (rehber) edinin. Dînin hükümlerinden gâfil
olmayın, buyurdu. Sonra;
- Yâ Rabbî! Tebliğ ettim mi? deyip mübârek gözlerini kapadı. Mübârek yüzü
terledi. Hazret-i Ali, Eshâba işaretle çıkmalarını söyledi.
Onlar gittikten sonra, huzûra Hazret-i Âişe vâlidemiz gelip, nasihat istedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Âişe! Evinin köşesine oturarak kendini muhâfaza eyle! buyurduktan sonra, mübârek gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Kâinatın sultânı ağlıyordu...
Oradakilerin gönülleri yaralandı, ciğerleri parçalandı. Hazret-i Ümmü Seleme
vâlidemiz;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Niçin ağlıyorsunuz? diyerek suâl eylediğinde;
- Ümmetime merhamet olunması için ağlıyorum, buyurdu.
Güneş tepeye doğru yükseliyordu. Vakit yaklaşmıştı...
Sevgili Peygamberimizin mübârek başı, Hazret-i Âişe vâlidemizin göğsüne yaslı
bulunuyordu. Âlemlerin efendisi, artık son anlarını yaşıyor, mübârek dudaklarından,
- Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Onların üzerlerine
elbise giydiriniz, karınlarını doyurunuz. Onlara yumuşak konuşunuz.
Namaza, namaza devâm ediniz.
Kadınlarınız ve köleleriniz hakkında Allahü teâlâdan korkunuz!..
437
Ey Allah’ım! Beni mağfiret et! Bana rahmetini ihsân eyle!... Beni Refik-i âlâ
zümresine kavuştur!... cümleleri dökülüyordu.
Hazret-i Fâtıma vâlidemizin gözyaşları sel gibi akıyor, iniltisi ciğerleri dağlıyordu. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onu yanına oturtup;
- Kızım, bir mikdar sabreyle, ağlama. Zîrâ Hamele-i Arş (melekler) senin
ağlaman üzerine ağlaşırlar, buyurdu.
Hazret-i Fâtıma vâlidemizin gözyaşını sildi. Tesellî verip, Allahü teâlâdan sabır
diledi ve;
- Ey kızım, benim rûhum kabz olacak. “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râcî’ûn”
diyesin. Ey Fâtıma! Gelen her musîbete bir karşılık verilir, buyurdu.
Bir müddet mübârek gözlerini kapayıp, sonra;
- Bundan sonra babana üzüntü ve gussa (keder, tasa) olmaz. Zîrâ fâni âlemden
ve mihnet yerinden kurtuluyor, buyurdu. Sonra Hazret-i Ali’ye;
- Yâ Ali! Zimmetimde filan yahudinin şu kadar malı vardır. Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi kurtarırsın ve Kevser havuzu başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin. Benden
sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin, insanlar dünyâyı istedikleri vakit sen
âhireti seçesin, buyurdu.
Üsâme tekrar geldi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Allahü teâlâ yardımcın olsun! Haydi cenge git! buyurdu.
O da çıkıp ordusuna gitti. Hemen hareket emrini verdi.
Âlemlerin efendisi, artık son nefeslerini veriyordu...
Vakit iyice yaklaşmıştı...
Allahü teâlâ, Azrâil aleyhisselâma;
- Habîbime en güzel surette git! Eğer izin verirse rûhunu çok yumuşak ve
hafif olarak al. İzin vermezse geri dön, diye vahyetti.
Azrâil aleyhisselâm, en güzel sûrette, insan kıyâfetinde, Sevgili Peygamberimizin sâadethânelerinin kapısına geldi ve;
- Esselâmü aleyküm ey nübüvvet evinin sahibi! İçeri girmeğe izin verir misiniz? Allahü teâlâ size rahmet eylesin! dedi.
Hazret-i Âişe vâlidemiz, Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”
yanıbaşında oturan Hazret-i Fâtıma’ya;
- Bu gelene sen cevap ver, dedi.
O da, kapıya varıp, çok üzüntülü bir ses ile;
- Ey Allahü teâlânın kulu! Resûlullah şu anda, kendi hâliyle meşgûldür, dedi.
Azrâil aleyhisselâm, tekrar izin istedi. Aynı cevap verildi. Üçüncü defa selâmını
tekrarlayıp, mutlaka girmesi gerektiğini yüksek sesle söyleyince, Peygamber Efendimiz haberdâr oldular ve
- Yâ Fâtıma! Kapıda kim var? buyurdular.
Hazret-i Fâtıma;
- Yâ Resûlallah! Kapıda birisi girmek için izin ister. Bir kaç defa cevap verdim.
Fakat üçüncü seslenişinde vücûdum ürperdi, dedi.
Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
438 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Ey Fâtıma! Kapıdaki kimdir, biliyor musun? O; lezzetleri yıkan, toplulukları darmadağınık eden, kadınları dul, çocukları yetim bırakan, evleri harâb,
kabirleri mâmûr eden, ölüm meleği Azrâil’dir. Ey Azrâil gir, buyurdu.
O zaman Hazret-i Fâtıma vâlidemiz, târif edilmez bir ızdırâba düştü ve mübârek
ağızlarından şu cümleler döküldü;
- Vah Medîne harâb oldun?
Peygamberimiz, Hazret-i Fâtımâ’nın elini tutup mübârek göğsüne koydular ve
mübârek gözlerini kapadılar. Hazır olanlar, mübârek ruhunun kabzolduğunu sandılar. Hazret-i Fâtıma vâlidemiz dayanamayıp, babasının mübârek kulağına doğru
eğildi ve gönülleri yaralayan bir sesle;
- Ey benim babacığım!... diye seslendi. Hiç cevap gelmeyince bu sefer;
- Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Ne olur mübârek gözlerini bir aç da bana
bir şey söyle, dedi.
Âlemlerin efendisi, mübârek gözlerini açıp, kızının gözyaşlarını sildi ve onun
kulağına vefât edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Hazret-i Fâtıma ağlamaya başladı.
Bu defa kulağına;
- Ehl-i beytimden, ilk önce, benim yanıma gelecek sensin, buyurdular.
O da bu müjdeye sevinip tesellî buldular.
Hazret-i Fâtıma vâlidemiz;
- Ey babacığım! Bugün ayrılık günü! Bir daha sana ne zaman kavuşurum? diye
sordu.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey kızım! Beni kıyâmet günü havzın kenarında bulursun. Ümmetimden,
havza gelenlere su veririm, buyurdu.
Hazret-i Fâtıma;
- Eğer seni orada bulamazsam, ne yaparım? diye sorunca, Peygamber Efendimiz;
- Mîzânın yanında bulursun. Orada, ben ümmetime şefâat ederim, buyurdu.
Hazret-i Fâtıma vâlidemiz;
- Orada da bulamazsam yâ Resûlallah! deyince, Peygamber Efendimiz;
- Sırâtın yanında bulursun. Ben orada Rabbime; “Yâ Rabbî! Benim
ümmetimi ateşten muhafaza eyle” diye yalvarırım, buyurdu.
Bundan sonra Hazret-i Ali hüzünlü bir sesle;
- Yâ Resûlallah! Siz rûhunuzu teslîm ettikten sonra, sizin gaslinizi kim yapacak,
neye kefenleyeceğiz. Namazınızı kim kıldıracak, kabre kim koyacak? diye sordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Ali, beni sen yıka, Fadl bin Abbâs sana su döksün. Cebrâil sizin üçüncünüz
olur. Gasl (yıkama) işimi bitirince, kefenimi yaparsınız. Cebrâil, Cennet’ten güzel
koku getirir. Sonra beni mescide götürünüz ve çıkınız. Çünkü ilk önce Cebrâil
sonra Mikâil, sonra İsrâfil, sonra melekler grup grup namazımı kılacaklar. Daha
sonra siz giriniz, saf saf olunuz. Hiç kimse benden öne geçmesin, buyurdu.
Sonra, beklemekte olan Azrâil aleyhisselâma;
- Ey Azrâil! Ziyâret için mi geldin, yoksa rûhumu kabzetmek için mi? diye
sorunca, Azrâil aleyhisselâm;
439
- Hem misâfir, hem de vazifeli olarak geldim. Allahü teâlâ bana, senin huzuruna izinle girmemi emretti. Mübârek rûhunu ancak izninle alırım. Yâ
Resûlallah! İzin buyurursan, emrinize uyar, rûhunuzu kabz ederim. Yoksa döner, Rabbime giderim, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Ey Azrâil! Cebrâil’i nerede bıraktın? buyurdu.
- Cebrâil’i dünyâ semâsında bıraktım. Melekler, onu senin vefâtın sebebiyle
tâziye ediyorlar, dedi.
Böyle konuşurlarken Cebrâil aleyhisselâm geldi. Resûlullah Efendimiz;
- Ey kardeşim Cebrâil! Artık dünyâdan göç vakti geldi. Allahü teâlânın katında benim için ne var? Bana onu müjdele de gönül rahatlığı ile emâneti sahibine teslîm edeyim, buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Ey Allahü teâlânın sevgilisi! Ben semânın kapısını açık bıraktım. Melekler
saf saf olmuşlar, senin rûhunu sevgiyle beklerler, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana müjde ver! Rabbimin nezdinde
benim için ne var? buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Yâ Resûlallah! Senin teşrifinden dolayı, Cennet kapıları açılmış, Cennet’in
nehirleri akmış, Cennet’in ağaçları sarkmış, hûrîler süslenmiştir, dedi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz yine;
- Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Sen bana başka müjde ver yâ Cebrâil!..
buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm;
- Yâ Resûlallah! Sen kıyâmet günü ilk şefâat eden ve ilk şefâati kabul olunansın, dedi.
Sevgili Peygamberimiz tekrar;
- Hamd Allahü teâlâya mahsustur. Yâ Cebrâil! Bana başka müjde ver, buyurunca,
Cebrâil aleyhisselâm;
- Yâ Resûlallah! Sen neyi soruyorsun? dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz;
- Benim bütün endişem, üzüntüm ve kederim, benden sonra geride bıraktığım ümmetimdir, buyurdu.
Hazret-i Cebrâil;
- Ey Allahü teâlânın Habîbi! Allahü teâlâ kıyâmet günü, sen razı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Bütün peygamberlerden önce seni, bütün ümmetlerden
önce senin ümmetini Cennet’e koyacaktır, dedi.
Sevgili Peygamberimiz, Cebrâil aleyhisselâma;
- Allahü teâlâ katında üç muradım vardır: Biri, ümmetimin günahkârlarına
beni şefâatçi etmesi. İkincisi, dünyâda yaptıkları günâhlardan dolayı onlara
azâb etmemesi. Üçüncüsü, Perşembe ve Pazartesi günleri ümmetimin amelleri-
440 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
nin bana arzedilmesidir. (Eğer amelleri iyi ise duâ ederim, Allahü teâlâ kabûl eder.
Kötü ise şefâat edip, amel defterinden silinmesini isterim), buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm, Allahü teâlâdan, bu üç arzusunun da kabûl edildiği haberini
verdi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz rahatladılar.
Allahü teâlâ vahy etti ki:
- Ey Habîbim! Ümmetine bu kadar muhabbet ve şefkat göstermeni, mübârek
kalbine kim getirdi?..
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz;
- Beni yaratıp, terbiye eden Rabbim teâlâ, diye cevap verdi.
Cenâb-ı Hak da;
- Senin ümmetine, benim rahmetim, merhametim seninkinden bin kat fazladır. Onları bana bırak, buyurdu.
Sonra Sevgili Peygamberimiz;
- Şimdi rahatladım. Ey Azrâil! Emrolunduğun vazifeyi yerine getir, buyurdu.
Azrâil aleyhisselâm, vazifesini yapmak üzere hürmetine yaratıldığı Kâinatın
sultânının huzûruna yaklaştı. Sevgili Peygamberimiz, yanındaki su kabına mübârek
iki elini batırıp, ıslak ellerini mübârek yüzüne sürdü ve;
- Lâ ilâhe illallah! Ey Allah’ım! Refîk-i âlâ!... buyurdu.
Azrâil aleyhisselâm, Âlemlerin efendisinin mübârek rûhunu almaya başladı.
Resûlullah Efendimizin mübârek benzi bâzen kırmızı oluyor, bâzen sararıyordu.
Azrâil aleyhisselâma;
- Ümmetimin canını da böyle şiddet ve zorla mı alırsın? buyurunca, o;
- Yâ Resûlallah! Hiç kimsenin canını böyle kolay almadım, cevâbını verdi.
Son ânında bile ümmetini unutmayan Sevgili Peygamberimiz;
- Ey Azrâil! Ümmetime edeceğin şiddeti bana eyle! Zîrâ onlar zayıftır, dayanamazlar, buyurdu. Sonra;
- Lâ ilâhe illallah! Refîk-i âlâ!.. buyurdular ve mübârek rûhları alındı ve âlâ-yı
illiyyîne ulaştırıldı...
Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah!
Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Habîballah!
Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Seyyidel evveline vel-âhirîn!
Şefâat yâ Resûlallah!
Dahıylek yâ Resûlallah!
Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber Efendimize;
- Esselâmü aleyküm ey Allahü teâlânın Resûlü! Benim maksûdum, matlûbum
sen idin. Artık, bir daha yer yüzüne gelmem!.. diyerek vedâ eyledi.
Resûl-i ekrem Efendimizin mübârek ruhu, yüksek âleme gidince, Hazret-i Fâtıma
vâlidemiz ve ezvâc-ı tâhirât (mübârek hanımları) “radıyallahü anhünne” sessizce
ağlamaya başladılar. Bu sırada sâhibi görünmeyen bir ses;
- Esselâmü aleyküm yâ Ehl-i beyt! Ve Rahmetullahi ve berekâtühü, diye selâm verdi ve;
- Biliniz ki, her canlı ölümü tadacaktır. Ve kıyâmet günü, size ecirleriniz ta-
441
mamiyle verilecektir, meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin 185. âyet-i kerîmesini okudu. Sonra, onlara tesellî verip;
- Allahü teâlânın ihsânlarına, ikrâmlarına güveniniz. O’na sarılıp, O’ndan
umunuz. Feryâd etmeyiniz! Asıl musîbete uğrayan, sevâbdan mahrum kalandır! diyerek tâziyede bulundu.
Bu sözleri oradakilerin hepsi işitip selâmına cevap verdiler. Bunları söyleyen Hızır aleyhisselâm idi.
Resûl-i ekremde mevt (ölüm) alâmetleri görülünce, Ümm-i Eymen, oğlu Üsâme’ye
haber gönderdi. Üsâme, Hazret-i Ömer ve Ebû Ubeyde bu acı haberi alınca, ordudan
ayrılıp, Mescid-i Nebevî’ye geldiler.
Âişe-i Sıddîka ve diğer hâtûnlar ağlayınca, Mescid-i şerîfdeki Eshâb-ı kirâm
şaşırdı. Ne olduklarını anlayamadılar. Beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Hazret-i
Ali ölü gibi, hareketsiz kaldı. Hazret-i Osman’ın dili tutuldu.
Hazret-i Ebû Bekr, o anda evinde idi. Koşarak geldi. Hemen hücre-i seâdete girdi.
Fahr-i âlemin yüzünü açtı. Vefât etmiş olduğunu gördü. Mübârek yüzü ve her yeri
latîf, nazîf olarak, nûr gibi parlıyordu.
- Memâtın da, hayâtın gibi ne güzel yâ Resûlallah! diyerek öptü.
Çok ağladı. Mübârek yüzünü örttü. Evdekilere tesellî verdi. Mescid-i şerîfe geldi.
Minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma bir hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senâ etti
ve Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize salât okuduktan sonra;
- Her kim Muhammed aleyhisselâma îmân etmişse bilsin ki, Muhammed
aleyhisselâm vefât etti. Her kim Allahü teâlâya tapıyorsa, O, hayy (diri) ve
bâkîdir (ölmez, ebedîdir), buyurdu ve sonra;
- Muhammed (aleyhisselâm) resûldür. O’ndan önce de Resûller gelmiştir. O
da ölecektir. Vefât ederse veya öldürülürse dîninizden, döner misiniz? Dîninden
çıkan olursa, Allahü teâlâya zarar vermez. Kendine zarar verir. Dîninden dönmeyenlere, Allahü teâlâ sevâblar verir, meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin 144. âyet-i
kerîmesini okudu.
Eshâb-ı kirâma nasîhat edip, ortalığı düzene koydu. Böylece hepsi Resûlullah’ın
vefât etmiş olduğuna inandı.
Hüzün ve keder, Eshâb-ı kirâmın yüreğine bir zehirli hançer gibi saplandı. Gözler
ağlar, gözyaşları çağlar, hasret ateşi herkesin ciğerini dağlar idi.
Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân ilk iş olarak, bütün işleri idare etmesi için Hazret-i
Ebû Bekr’i, halîfe seçtiler. Ona bî’at edip, tâbi oldular ve emrine göre işleri görmeye
başladılar.
Resûl-i ekrem Efendimiz, hicretin on birinci yılında ([milâdî 632) Rebî’ülevvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel âhirete irtihâl eyledi. O anda
Kamerî seneye göre 63 (şemsî seneye göre de 61) yaşında bulunuyordu.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi, Hazret-i Ali, Hazret-i
Abbâs, Hazret-i Fadl bin Abbâs, Hazret-i Üsâme bin Zeyd yıkadılar.
442 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Yıkama esnâsında mübârek vücûdundan öyle bir misk kokusu yayıldı ki, şimdiye
kadar hiç kimse öyle bir koku koklamamıştı. Sonra mübârek gömleği arkasında olarak, üç kerre yıkanıp, üç kat yeni beyâz kefene sarılıp, kefenlendi.
Bir sedir üzerinde taşınıp, mescide getirildi. Daha önce Sevgili Peygamberimizin
haber verdiği şekilde, herkes mescidden dışarı çıktı. Melekler, bölük bölük gelip
namazını kıldılar. Meleklerin kılması bitince, sahibi görünmeyen bir ses;
- Giriniz! Peygamberinizin namazını kılınız! diyordu.
Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm içeri girdi. Onlar da bölük bölük gelip imâmsız
olarak Sevgili Peygamberimizin namazını kıldılar. Çarşamba günü akşamına kadar
ancak bitirebildiler.
Eshâb-ı kirâm, Sevgili Peygamberimizin mübârek kabrinin kazılması hususunda
Hazret-i Ebû Bekr’in hatırlattığı şu hadîs-i şerîfe uydular:
“Peygamberler, rûhlarını teslîm ettikleri yerde defn olunurlar.”
Ebû Talha-ı Ensârî hazretlerinin, lahd şeklinde kazdığı kabr-i şerîfe, Salıyı
Çarşambaya bağlıyan (Çarşamba gecesi) gece yarısına doğru defnedildi. Hazret-i
Abbâs’ın oğlu Kusem, kabirdeki hizmeti bitirip en son çıkan idi. Dedi ki:
İslâmiyet’in Arab Yarımadası’ndaki Yayılma Seyri
443
- Resûlullah’ın mübârek yüzünü en son gören benim. Mübârek dudakları kıpırdıyordu. Üzerine eğilip kulak verdim;
“Yâ Rabbî! Ümmetim!.. Yâ Rabbi! Ümmetim!..” diye yalvarıyordu.
Sevgili Peygamberimiz, âhirete irtihâl ettiği gün, Abdullah bin Zeyd hazretleri;
- Yâ Rabbî! Ben bu gözü, Habîbinin mübârek nûrlu yüzüne bakmak için isterdim. O görünmez olunca, artık ne yapayım! Yâ Rabbî, gözümü al! diye duâ etti ve
göremez oldu...
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin vefâtında muhterem halası
Safiyye binti Abdülmuttalib radıyallahü anhâ şu mersiyeyi söyledi:
Yâ Resûlallah! Sen bizim ümidimizdin,
Sen bize hep iyilik edenimizdin.
Sen, değildin hiç, haksızlık edenlerden,
Sen, şefkat sahibi ve yol gösterenlerden.
Ve dahî anlatılmayan ilim deryâsı.
Bugün ağlayanların, senin içindir feryâdı.
Senin yoluna hep ecdâdım fedâ olsun!
Malım, canım, bütün varlığım fedâ olsun.
Âh! Şimdi aramızda sağ olsaydınız,
Ne kadar mesrûr olurduk kalsaydınız.
Hak teâlânın hükmü bu, yâ sabır diyoruz,
Bilmem ki ne yapsak, hep figân ediyoruz.
Allahın selâmı, sana olsun yâ Resûlallah!
Adn Cennetine girip kalasın yâ Resûlallah!
İnsana gelir nasibi
Mahrum komazlar garibi
N’eylesin cânı Eyyübî
Cânânı şen olmayınca.
Şâhım, Habîb-i Kibriyâ
Cemâlin her derde devâ
Nasıl olur sana vefâ
Âşıkın cân olmayınca.
444 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
KRONOLOJİ
Not: (b), Bi’set senelerini; (m), Miladî seneleri ve (h), Hicrî seneleri göstermektedir.
m.570 Hazret-i Abdullah ile Hazret-i Âmine’nin evlenmeleri.
Sevgili Peygamberimizin mübârek nûrunun annesine geçmesi (Cemâzil-evvel/Temmuz).
Bolluk senesi.
Resûlullah’ın babası hazret-i Abdullah’ın vefâtı (Receb/Eylül).
571 Fil Vak’ası (Muharrem/Şubat).
Sultân-ı Kâinat Muhammed aleyhisselâmın doğumu (12 Rebî’ul-evvel Pazartesi/20 Nisan; hicretten h.53 (m.51) sene önce, Fil Vak’asından 55 gün sonra.)
Süt annesi Halîme’ye verilmesi (Rebî’ul-âhir).
573 Hazret-i Ebû Bekir'in, radıyallahü anh doğumu.
576 Süt annesi tarafından Mekke’ye getirilerek annesi Âmine’ye teslim edilmesi.
577 Sevgili Peygamberimizin Annesi Âmine’nin Ebvâ’da vefâtı.
Ümmü Eymen’in Resûlullah’ı Mekke’de dedesi Abdülmuttalib’e teslimi.
Hazret-i Osman’ın, radıyallahü anh doğumu.
579 Dedesi Adülmuttalib’in vefâtı ve amcası Ebû Tâlib’e emanet edilmesi.
583 Amcası Ebû Tâlib’le beraber, Şam ticaret kervanı ile yola çıkıp Busrâ’dan dönmesi.
Hazret-i Ömer’in, radıyallahü anh doğumu.
588 Amcası Zübeyr ile beraber Yemen’e gitmesi.
591 Hazret-i Ebû Bekr ile Şam’a gitmeleri.
Resûlullah’ın Hılf-ül Füdûl Cemiyetine katılması.
595 Hazret-i Hadîce’ye ait ticaret kervanı ile Busrâ şehrine gitmesi.
596 Hazret-i Hadîce ile evlenmesi.
599 Hazret-i Ali’nin, radıyallahü anh doğumu.
600 Kus bin Sa’îde’nin, Ukâz panayırında Resûlullah’ın peygamberliğini müjdelediği bir
hitabe okuması.
605 Kâbe’nin tamiri sırasında Hacer-ül-esved’in yerine konulması için hakemlik yapması.
b.1/610 Bi’set: 40 yaşındayken, Peygamberliğinin bildirilmesi (17 Ramazân, Pazartesi).
Hirâ Dağındaki (Cebel-i Nûr’dakî) mağarada ilk vahiy (Alak sûresinin ilk beş âyetinin
nüzulü) (Ramazân/Ağustos).
2/611 Vahyin bir süre kesilmesi üzerine, Peygamber Efendimizin Cebrâil aleyhisselâmı görme arzusu ile sık sık Hirâ Dağındaki mağaraya gitmeleri.
İsrâfîl aleyhisselâmın gelip bâzı şeyler öğretmesi.
3/612 İlk müslümanlar: Hazret-i Hadîce, Ebû Bekr-i Sıddîk, Ali bin Ebû Talib, Zeyd bin
Hârise (ve hanımı Ümmü Eymen), Osman bin Affan, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr
bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs.
4/613 Resûlullah’ın yakın akrabalarından başlayarak insanlığı İslâm’a dâvet etmeleri.
Müşriklerin müslümanlara eziyet ve işkenceye başlaması.
İlk şehîdler: Hazret-i Yâser, oğlu hazret-i Abdullah ve hanımı hazret-i Sümeyye.
Hazret-i Âişe’nin, radıyallahü anhâ doğumu.
5/614 Habeşistan’a ilk hicret (Receb/Mayıs).
Muhâcirlerin Habeşistan’dan Medîne’ye dönmeleri (Şevvâl/Temmuz).
445
6/615 Hazret-i Hamza’nın müslüman olması.
Hazret-i Ömer’in müslüman olması.
Habeşistan’a ikinci hicret.
Resûlullah’ın ve müslümanların Dârül-erkâm’dan çıkmaları.
7/616 Muhâsara’nın başlaması (Muharrem).
8/617 Hazret-i Osman ve zevcesi hazret-i Rukayye’nin Habeşistan’dan dönmeleri.
9/618 Şakk’ül-kamer Mucizesi: Resûlullah’ın işaretiyle ayın ikiye ayrılması.
10/619 Muhâsara’nın kaldırılması.
10/620 10/620 Ebû Tâlib’in vefâtı (7 Ramazân/Nisan).
Hazret-i Hadîce vâlidemizin vefâtı (10 Ramazân/ Nisan).
Resûlullah’ın hazret-i Sevde binti Zem’a ile evlenmesi (Ramazân/Mayıs).
Resûlullah’ın Zeyd bin Hârise ile Tâif’e gitmesi (Şevvâl/Mayıs).
Nusaybin Cinnîlerinin İslâmiyeti kabul etmeleri.
Akabe mülâkatı (10 Zilhicce/17 Temmuz).
11/621 Mi’râc mucizesi ve beş vakit namazın farz kılınması (27 Receb).
Cebrâîl aleyhisselâmın Resûlullah’a Kâbe-i şerîfin kapısı yanında iki gün imâm
olması. [Mi’râcın tarihi için başka rivâyetler de vardır. Mi’râc çok def’a olmuşdur. Bunlardan biri uyanık iken ve mübârek cesed-i şerîfleri ile idi. Ötekiler yalnız
mübârek rûhu ile idi.]
Resûlullah’ın hazret-i Âişe ile nikâhının kıyılması (Şevvâl).
Birinci Akabe bî’atı (10 Zilhicce/6 Temmuz Pazartesi).
Resûlullah’ın İslâmiyet’i öğretmesi için Mus’ab bin Umeyr’i Medîne’ye göndermesi.
12/622 Senet-üs-sürûr (Sevinç yılı): Medîne halkının çoğunun İslâmiyeti kabûl etmeleri.
İkinci Akabe bî’atı (12 Zilhicce/28 Haziran Pazartesi).
13/1/622 Bi’setin 13.cü, Hicretin 1.ci, Milâdın 622.ci senesi:
Hicrî Sene: Müslümanların Hicrî kamerî sene başlangıcı (1 Muharrem/16 Temmuz).
Senet-ül-izin: Müslümanların Mekke’den Medîne’ye hicret etmelerine izin verilmesi.
Müşriklerin Dâr-ün-nedve’de toplanıp Resûlullah’ı öldürme kararı alması (25 Safer/8 Eylül).
HİCRET: Resûlullah’ın, hazret-i Ebû Bekir ile Sevr mağarasına hareketi (26 Safer,
Perşembe/9 Eylül).
Sevr Dağındaki mağaradan Medîne’ye doğru yola çıkmaları (1 Rebî’ul-evvel, Pazartesi/13 Eylül).
Kubâ Köyü’ne varmaları (8 Rebî’ul-evvel, Pazartesi/20 Eylül).
Kubâ Mescidi’nin inşâsı (8-11 Rebî’ul-evvel/20-23 Eylül).
Resûlullah’ın, Kubâ’ ile Medî’ne arasındaki Ranona vâdisindeki namazgâhda ilk
Cum’a namazını kıldırması (12 Rebî’ul-evvel, Cum’a/24 Eylül).
Medîne’ye varış (12 Rebî’ul-evvel, Cum’a/24 Eylül).
Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine misafir olmaları.
Mescid-i Nebevî’nin inşasına başlanması (Rebî’ul-evvel/Eylül).
Aile fertlerinin Medîne’ye gelişi.
Ezân-ı Muhammedînin günde beş vakit okunmağa başlanması.
Selmân-ı Fârisî’nin müslüman olması.
446 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
h.1/623 Muhâcirlerle Ensâr arasında kardeşlik tesis edilmesi.
İlk yazılı andlaşma: Medîne vesikası ve Medîne vâdisinin harem olarak tesbiti
(Ramazân/Mart).
Savaşa izin verilmesi.
İlk seriyye: Hazret-i Hamza’nın Îys/Sif-ül-bahr) seriyyesi (Ramazân/Mart).
Mescid-i Nebevî’nin inşasının tamamlanması (Şevvâl/Nisan).
Mescid-i Nebevî’de Soffa’nın tesisi.
Medîne’de çarşı ve pazar yeri kurulması.
Müslümânların ilk nüfus sayımının yapılması.
Ubeyde bin Hâris’in Rabiğ Seferi (Şevvâl/Nisan).
Sa’d bin Ebû Vakkas’ın Harrâr Seriyyesi (Zilkâde/Mayıs).
Es’ad bin Zürâre, Berâ bin Ma’rûr, Külsüm bin Hidm’in vefâtları.
Osman bin Maz’ûn’un vefâtı ile Cennet-ül Bâkî’nin mezarlık için tahsisi (Zilhicce/
Haziran).
2/623 Resûlullah’ın ilk defa aşûre günü oruc tutması (10 Muharrem/14 Temmuz).
İlk Gazâ: Ebvâ (Veddân) Gazâsı (12 Safer/15 Ağustos)
Buvât Gazâsı (1 Rebî’ul-evvel/2 Eylül).
Birinci Bedr/Safevân Gazâsı (Rebî’ul-evvel/Eylül).
Zül Uşeyre Gazâsı (1 Cemâziyelevvel/31 Ekim).
2/624 Abdullah bin Cahş’ın Batn-ı Nahle Seriyyesi (20 Receb/17 Ocak).
Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın nikâhlarının akdedilmesi (Receb/Ocak).
Kıblenin Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Haram’a/Kâbe’ye çevrilmesi (11 Şa’ban,
Salı/7 Şubat).
Orucun farz kılınması (Şa’ban/Şubat).
Terâvih namazının kılınmaya başlanması (1 Ramazân/26 Şubat).
Habeşistan’daki Eshâbdan 33 kişinin daha, Bedr’den önce Mekke’ye dönmesi. Bunlardan; 2’sinin Mekke-i mükerreme’de vefât etmesi, 7’sinin müşrikler tarafından habs
edilmesi, 24’ünün Medîne-i münevvereye varıp Bedr Gazâsı’na iştirâk etmeleri.
Bedr Gazâsı (12 Ramazân/13 Mart).
Ebû Cehl’in öldürülmesi.
Resûlullah’ın kızı hazret-i Rukayye’nin vefâtı (Ramazân/Mart).
Zekâtın farz kılınması (Ramazân/Mart).
Fıtr sadakasının (Fitrenin) emredilmesi (Ramazân/Mart).
İlk Ramazân bayramı ve bayram namazının kılınması (1 Şevvâl/27 Mart).
Resûlullah’ın hazret-i Âişe ile evlenmesi (Şevvâl/Nisan).
Hazret-i Zeyneb’in Mekke’den Medine’ye gelirken saldırıya uğraması (Şevvâl’in
başları/Mart).
Karkara-i Kedr Gazâsı (5 Şevvâl/31 Mart).
Benî Kaynukâ Gazâsı (15 Şevvâl/10 Nisan).
Sevîk Gazâsı (5 Zilhicce/29 Mayıs).
Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın evlenmeleri (Zilhicce/Mayıs).
İlk kurban bayramının idrâk edilmesi (10 Zilhicce/3 Haziran).
3/624 Kâ’b bin Eşref’in öldürülmesi (4 Rebî’ul-evvel/25 Ağustos).
Enmâr (Gatfân, Zî-emr) Gazâsı (12 Rebî’ul-evvel/2 Eylül).
Bahrân (Necrân) Gazâsı (6 Cemâziyelevvel/25 Ekim).
Hazret-i Osman’ın, Hazret-i Ümmü Gülsüm ile evlenmesi (Cemâziyelâhir).
447
3/625 Resûlullah’ın Hazret-i Hafsa ile evlenmesi (Şa’ban/Ocak).
Hazret-i Hasan’ın doğumu (15 Ramazân/1 Mart).
Uhud Gazâsı (7 Şevvâl Cumartesi /23 Mart).
Hamrâ-ül-esed Gazâsı (16 Şevvâl/1 Nisan).
4/625 Abdullah bin Üneys’in, Hâlid bin Süfyân’ı katletmesi (5 Muharrem/17 Haziran).
Recî’ Vak’ası (Safer/Temmuz).
Bi’r-i Maûne Vak’ası (19 Safer/31 Temmuz).
Benî Nadîr Gazâsı (Rebî’ul-evvel/Ağustos).
İçkinin kısmen harâm kılınması (Rebî’ul-evvel/Ağustos-Eylül).
Hazret-i Osman ve Hazret-i Rukayye’nin oğlu Abdullah’ın vefâtı (Cemâziyel-evvel/
Ekim).
Ebû Seleme’nin vefâtı (23 Cemâziyelâhir/30 Kasım).
4/626 Hazret-i Hüseyin’in doğumu (5 Şa’bân/10 Ocak).
Resûlullah’ın Hazret-i Zeyneb binti Huzeyme ile evlenmesi (Ramazan).
Resûlullah’ın hazret-i Ümmü Seleme ile evlenmesi (Şevvâl ayı sonları/Nisan başları).
Fâtıma binti Esed’in vefâtı.
Küçük Bedr Gazâsı (1 Zilkâde/4 Nisan).
5/626 Zâtürrika’ Gazâsı (10 Muharrem/11 Haziran).
Dûmetü’l Cendel Gazâsı (25 Rebî’ul-evvel/24 Ağustos).
Hazret-i Zeyneb binti Huzeyme vâlidemizin vefâtı (Rebî’ul-âhir/Eylül).
Müslüman olan Benî Müzeyne heyetinin Medîne’ye gelmesi (Receb/Aralık).
Müreysî (Benî Mustalak) Gazâsı (2 Şa’ban/27 Aralık).
Hazret-i Âişe’ye iftirâ atılması.
Teyemmüm âyetinin nâzil olması.
5/627 Resûlullah’ın Hazret-i Cüveyriye binti Hâris ile evlenmesi (Şa’ban).
Hendek (Ahzâb) Gazâsı (Şevvâl/Mart).
Benî Kureyzâ Gazâ
sı (23 Zilkâde/15 Nisan).
Resûlullah’ın Hazret-i Zeyneb binti Cahş ile evlenmesi (1 Zilkâde/24 Mart).
Resûlullah’ın Hazret-i Reyhâne binti Amr ile evlenmesi (Zilhicce/Nisan-Mayıs).
6/627 Muhammed bin Mesleme’nin Kurtâ Seriyyesi (10 Muharrem/1 Haziran).
Hazret-i Ali’nin Benî Sa’d bin Fedek Seriyyesi.
Gâbe (Zî Karde) Gazâsı (2 Rebî’ul-evvel/22 Temmuz).
Gamre Seriyyesi (Rebî’ul-evvel).
Muhammed bin Mesleme’nin Zî’l kussa Seriyyesi (Rebî’ul-evvel).
Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ın Zî’l kussa Seriyyesi (Rebî’ul-âhir/Eylül).
Zeyd bin Hârise’nin Cemûm Seriyyesi (Rebî’ul-âhir).
Benî Lıhyân Gazvesi (1 Cemâziyelevvel/18 Eylül).
Zeyd bin Hârise’nin Îys-Keşif Seriyyesi (Cemâziyelevvel).
Ebü’l Âs’ın müslüman olması.
Zeyd bin Hârise’nin Tarf Seriyyesi (Cemâziyelâhir/Ekim-Kasım).
Zeyd bin Hârise’nin Vâdi-yül Kurâ Seriyyesi (Receb/Kasım-Aralık).
Zeyd bin Hârise’nin Şam Seferi/Ticaret Kervanı (Receb).
Abdurrahman bin Avf’ın Dûmetü’l Cendel Seriyyesi (Şa’ban/Aralık).
Zeyd bin Hârise’nin Medyen Seriyyesi (Şa’ban/Aralık).
Hazret-i Ali’nin Fedek Seriyyesi (Şa’ban/Aralık).
448 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
6/628 Zeyd bin Hârise’nin Ümmü Kırfe Seriyyesi (Ramazân/Ocak).
Medîne’de kuraklık yaşanması/Yağmur duâsına çıkılması (Ramazân).
Abdullah bin Atik’in Ebû Râfi Seriyyesi (Ramazân/Ocak).
Abdullah bin Revâha’nın Hayber Keşif Seriyyesi (Ramazân/Şubat).
Abdullah bin Revâha’nın Üseyyir bin Zarim Seriyyesi (Şevvâl/Şubat).
Kürz bin Câbir el-Fihrî Seriyyesi (Zilkâde/Mart).
Ömre Seferi (2 Zilkâde/14 Mart).
Bî’at-ı rıdvân (Zilkâde/Mart-Nisan).
Hudeybiye Andlaşması (Zilhicce/Nisan).
Feth Sûresinin nâzil olması.
Benî Huzâa, Benî Eslem ve Benî Huşenî hey’etlerinin Medîne’ye gelip müslüman
olmaları.
İçkinin kat’i olarak harâm kılınması.
Resûlullah’ın deve ve at yarışına müsâde etmesi.
6, 7/628 Resûlullah’ın İslâm’a dâvet mektupları göndermesi (Zilhicce ayının son günleri-Muharrem ayının başları/Mayıs).
7/628 Zeyd bin Hârise’nin Hasmi Seriyyesi (Cemâziyelâhir).
Habeş Necâşîsi Eshame’nin müslüman olması.
Hazret-i Ümmü Habîbe’nin nikâh akdi.
Mısır Mukavkas’ının Mâriye’yi Resûlullah’a göndermesi.
Hazret-i Âişe validemizin annesi Ümmü Rumân radıyallahü anhânın vefâtı.
Ebü’l-Âs’ın müslüman olup Resûlullah’ın kızı Zeyneb ile yeniden nikâhı (Muharrem/Mayıs).
Hayber Gazâsı (Muharrem sonu-Safer/Haziran).
Zeyneb binti Hâris’in Resûlullah’ı zehirleme teşebbüsü.
Habeşistan’a hicret etmiş olan Eshâbdan kalanların da Medîne’ye avdet etmeleri (Safer).
Eş’arîlerin Medine’ye gelip Eshâb-ı kirâm olmakla şereflenmeleri.
Leyle-i Târîs: Resûlullah’ın Eshâbı ile uykuya dalıp sabah namazına kalkamamaları.
Resûlullah’ın hazret-i Ümmü Habîbe ile evlenmesi.
Resûlullah’ın sütannesi Süveybe’nin vefâtı.
Yemen hâkimi Bâzân’ın müslüman olması (Cemâzilevvel/Eylül).
Güneşin, Hazret-i Ali’nin ikindi namazı için ufuktan geri gelme mucizesi.
Vâdi-yül-kurâ Gazâsı (Cemâziyelâhir/Ekim).
Resûlullah’ın Hazret-i Safiyye binti Huyey ile evlenmesi.
Hazret-i Ömer’in Türebe Seriyyesi (Şa’bân/Aralık).
Hazret-i Ebû Bekr’in Necd Seriyyesi (Şa’bân/Aralık).
Beşîr bin Sa’d Ensârî’nin Fedek/Mürre Seriyyesi (Şa’bân/Aralık).
7/629 Gâlib bin Abdullah Leysî’nin Meyfaa Seriyyesi (Ramazân/Ocak).
Beşir bin Sa’d Ensârî’nin Cinâb Seriyyesi(Şevvâl/Şubat).
Ömre-tül Kazâ Seferi (Zilkâde-Zilhicce/Mart).
Resûlullah’ın Meymûne binti Hâris ile evlenmesi (Zilkâde/Mart).
449
8/629 Resûlullah’ın kızı hazret-i Zeyneb’in vefâtı (Safer).
Hâlid bin Velîd, Amr bin Âs ve Osman bin Talha’nın müslüman olması (Safer).
Gâlib bin Abdullah’ın Kudeyd Seriyyesi (Safer/Haziran).
Gâlib bin Abdullah’ın Fedek Seriyyesi (Safer/Haziran).
Mûte harbi (Cemâziyelevvel/Eylül).
Amr bin Âs’ın Zât-i Selâsil Seriyyesi (Cemâziyelâhir/Ekim).
Kureyşlilerin Hudeybiye Andlaşması’nı ihlâl etmesi üzerine Ebû Süfyân’ın sulh teşebbüsü.
8/630 Resûlullah’ın Mekke fethi için yola çıkması (10 Ramazân/1 Ocak).
Mekke’nin Fethi (20 Ramazân, Perşembe/11 Ocak).
Resûlullah’ın, annesi hazret-i Âmine’nin Ebvâ’daki kabrini ziyaret etmesi.
Putların yıkılması.
Huneyn Gazâsı (11 Şevvâl/1 Şubat).
Resûlullah’ın, süt kız kardeşi Şeymâ ile görüşmesi.
Tâif Gazâsı (Şevvâl/Şubat).
Resûlullah’ın Cirâne’de Huneyn ganimetlerini taksim etmesi (5-18 Zilkâde/24 Şubat-9 Mart).
Resûlullah’ın ömre yapması (19 Zilkâde/10 Mart).
Mescid-i Nebevî’ye üç basamaklı bir minber yapılması.
Resûlullah’ın oğlu İbrâhim’in doğumu (Zilhicce).
9/630 Resûlullah’ın bazı kabilelere zekât memurları göndermesi (Muharrem/Nisan-Mayıs).
Uyeyne bin Hısn El-Fezârî Seriyyesi (Muharrem).
Tebük Gazâsı (Receb/Ekim).
Hâlid bin Velîd’in Dûmetü’l-Cendel seriyyesi (Receb).
Resûlullah’ın münâfıklara ait Mescid-i Dırâr’ı yıktırması.
Habeşistan hükümdarı/Necâşî Eshame’nin vefâtı (Receb/Ekim).
Hazret-i Ebû Bekr’in Reml Seriyyesi (Şa’bân).
Resûlullah’ın kızı Hazret-i Ümmü Gülsüm’ün vefâtı (Şa’ban).
Resûlullah’ın, Heraklius’a ikinci defa İslâm’a dâvet mektubu göndermesi.
Senetül-vüfûd (Elçiler yılı).
Kâ’b bin Züheyr’in müslüman olması ve Resûlullah’ın hırkasını ona hediye etmesi.
9/631 Münâfıkların reisi Abdullah bin Übey’in ölümü (Zilkâde).
Haccın farz oluşu.
Hazret-i Ebû Bekir’in hac emîri tayin edilmesi (Zilkâde-Zilhicce/Şubat-Mart).
Hazret-i Ali’nin de Berâe suresinin baş tarafını tebliğ için Mekke’ye gönderilmesi
(Zilhicce/Mart).
10/631 Hâlid bin Velîd’in Benî Hâris Seriyyesi (Rebî’ul-evvel/Haziran).
Hazret-i Ali’nin Yemen/Mezhic Seriyyesi (Ramazân/Aralık).
Yemen vâlisi Bâzân’ın vefâtı.
Necâşî’nin kızkardeşinin oğlu Fîrûz’un müslüman olması.
Müseyleme-tül Kezzâb’ın peygamberlik iddiasında bulunması.
10/632 Resûlullah’ın oğlu İbrâhim’in vefâtı.
Vedâ haccı: Resûlullah’ın hac için Medîne’den hareketi (25 Zilkâde/22 Şubat).
Resûlullah’ın Vedâ hutbesini irâd buyurmaları (9 Zilhicce/7 Mart).
Vedâ tavafı (14 Zilhicce/12 Mart Perşembe).
Hazret-i Reyhâne binti Amr’ın vefâtı.
450 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
11/632 Cebrâil aleyhisselâmın Resûlullah’a Kur’ân-ı kerîmin tamamını iki defa okuması.
Üsâme bin Zeyd’in Şam’a gidecek orduya kumandan tayin edilmesi.
Resûlullah’ın başının ağrımaya başlaması (26 Safer/24 Mayıs, Pazar).
Resûlullah’ın ateşinin şiddetlenmesi, sıtma (humma) hastalığının başlaması (27 Safer/25 Mayıs Pazartesi).
Peygamberlik iddiasında bulunan Esved-i Anesî’nin katli (8 Rebî’ul-evvel/4 Haziran
Perşembe).
Resûlullah’ın Hazret-i Ebû Bekr-i imâmete geçirmesi (8 Rebî’ul-evvel/4 Haziran, Yatsı namazı).
Resûlullah’ın hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’a uyarak son namazını edâsı (12 Rebî’ulevvel Pazatesi günü Sabah namâzı).
Resûlullah’ın vefâtı: (12 Rebî’ul-evvel/8 Haziran Pazartesi öğleden evvel).
Hazret-i Ebû Bekr’in halîfe seçilmesi (12 Rebî’ul-evvel/8 Haziran Pazartesi).
Resûlullah’ın Salıyı Çarşambaya bağlıyan (Çarşamba gecesi) gece yarısı defnedilmesi.
Üsâme bin Zeyd’in mürtedler üzerine gönderilmesi (16 Rebî’ul-evvel/12 Haziran
Cum’a).
Üsâme bin Zeyd’in zafer ile geri dönmesi (26 Rebî’ul-âhir/22 Temmuz Salı).
BEN NEYİM HEM NEYİM VAR!
Bu bağçede benim için, ne gül, ne lâle var,
Bu pazarda ne alış veriş, ne de pâra var,
Ne kudret ve tesarruf ve ne mal, ne de mülk var,
Ne derd, ne zevk ve ne de merhem, ve ne yâre var,
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var?
Bu dünyâda gerçekden, benim hiçbir şeyim yok,
Ne varsa hep Onundur, mülkünde şerîki yok.
Cihâna gelip gitme, benim de elimde yok,
Bu benimdir demeğe, güvenecek sened yok,
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var.
Müzdelife
451
Varlığım bir görünüş, rûhum bir emânetdir,
Ben demek bile, Ona, pek çirkin bir şirketdir,
Kula düşen vazîfe, sâhibe itâ’atdır,
Bana (kulum!) demesi, lütûfdur, inâyetdir,
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var?
Benim fakîr ve muhtâc, gınâ, ihsân Hakkındır,
(Adem) benim sermâyem, vücûd, hayât Hakkındır.
Ezel, ebed ve hem de, kahr, galebe Hakkındır,
Dünyâda ve ukbâda her görünen Hakkındır.
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var.
Yimek, içmek, lezzetler, razzâk sıfatındandır,
Râhat bir nefes almak, rahmet-i Hudâdandır.
Gelen her iyilik de, onun ikrâmındandır.
En büyük ni’met olan, (Îmân) da, hep ondandır,
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var.
Nasîb yok ise gelmez, rızkım gökden ve yerden,
Ne otdan ve ne etden, hâsılı hiçbir elden.
Gelir takdîr edilen, hâtırımda yok iken,
Fazla ve noksan gelmez, rızıklar mukadderden,
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var.
Ademde iken beni, seçdi Rabbim bir demde,
Gıdâmı etdi hâzır, hemen rahm-i mâderde.
Meleklere emr edip, hizmete kıldı bende,
Dünyâya çıkararak, kendine etdi perde,
Bu dünyâda bilseydim, ben neyim, hem neyim var.
452 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
453
İKİNCİ BÖLÜM
454 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
KABİR HAYÂTI
Peygamber Efendimizin kabrinde diri olması
Peygamberler, bilmediğimiz bir hayat ile kabirlerinde diridirler. Evliyâ ve
şehidler de diridirler. Diri olmaları sözde değildir. Tam olarak diridirler. İmrân sûresi
169. âyet-i kerîmesinde meâlen;
“Allahü teâlâ yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar, Rablerinin yanında diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar” buyurdu.
Bu âyet-i kerîme, şehidlerin diri olduklarını bildirmektedir. Peygamberler,
şehidlerden elbet daha ileride ve daha üstündür.
İslâm âlimlerine göre her peygamber, şehid olarak ölmüştür. Resûlullah Efendimiz son hastalağında; “Hayber’de yemiş olduğum yemeğin acısını her zaman
duyardım” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin ayrıca şehid olarak vefât ettiğini bildiriyor.
Bu sebeple, Efendimizin bütün şehidler gibi kabrinde diri olduğu buradan da anlaşılıyor. “Buhari” ve “Müslim”de bildirilen hadîs-i şerîfde; “Mi’râc gecesinde,
Mûsâ’nın (aleyhisselâm) kabri yanından geçirildim. Mezarında, ayakta namaz
kılıyordu” buyuruldu.
Başka bir hadîs-i şerîfde; “Allahü teâlâ, toprağın peygamberleri çürütmesini
harâm etmiştir” buyruldu.
Namaz kılmak, rükû ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, cesed ile
beden ile kıldıklarını gösteriyor. Mûsâ aleyhisselâmın kabrinde namaz kılması da,
bunu göstermektedir.
Bu hadîs-i şerîfler, Peygamberlerin, Rableri yanında diri olduklarını göstermektedir. Onların cesedleri (bedenleri), ruhları gibi latif olmuştur. Kesif ve katı değildir.
Madde ve ruh âleminde görünebilirler.
Hadîs-i şerîfde, Mûsâ ve Îsâ aleyhimüsselâmın, namaz kıldıkları bildiriliyor. Namaz kılmak, çeşitli hareketler yapmaktır. Bu hareketler beden ile olur. Ruh ile olmaz.
İmâm-ı Beyhekî buyurdu ki: “Peygamberler mezara konduktan sonra, ruhları
bedenlerine geri verilir. Biz onları göremeyiz. Melekler gibi, görünmez olurlar. Yalnız Allahü teâlânın kerâmet olarak ihsân ettiği seçilmiş kimseler görebilir.” İmâm-ı
Süyûtî de böyle bildirmiştir.
Çok kimse, selâmlara, kabr-i saâdetten cevap verildiğini, çok zaman işitmişlerdir.
Başka kabirlerden de, selâmlara cevap verildiği çok işitilmiştir.
Hadîs-i şerîfte de; “Bana selâm verilince, Allahü teâlâ ruhumu geri gönderir,
ona cevap veririm” buyruldu.
İmâm-ı Süyûtî hazretleri buyurdu ki: “Resûlullah, Cemâl-i ilâhiyi görmeğe dalmıştır. Bedendeki duyguları unutmuştur. Bir müslüman selâm verince, mübârek
ruhu, bu hâlden ayrılıp, beden duygularını alır. Dünyada, böyle olanlar da az değildir. Bir dünya işi veya âhiret işi aşırı düşünülürken, insan, yanında konuşulanı
duymaz. Cemal-i ilahiye dalan kimse bir sesi işitebilir mi?”
Kadı İyâd hazretleri “Şifâ” kitabında Süleyman bin Sühaym rivâyetinde; “Bir
455
gece rüyâda Fahr-i Kâinât Efendimizi gördüm; “Yâ Resûlallah! Gelip sana selâm
veren kimselerin selâmını bilir misiniz?” dedim. “Evet bilirim ve onların selâmını
alıp cevap veririm” buyurdu.
Peygamberlerin, mezarlarında diri olduğunu bildiren hadîs-i şerîfler o kadar
çoktur ki, birbirlerini kuvvetlendirmektedirler. Mesela, “Kabrimin yanında, benim
için okunan salevâtı işitirim. Uzak yerlerde okunanlar bana bildirilir” buyrulmuştur.
Abdullah bin Abbas hazretlerinden İbn-i Ebi’d-dünya’nın haber verdiği hadîs-i
şerîfde; “Bir kimse, bir tanıdığının kabrine uğrayıp selâm verse, meyyit onu
tanır ve cevap verir. Tanımadığı meyyite selâm verirse, meyyit sevinir ve cevap
verir” buyuruldu.
Resûlullah, dünyanın her yerinde, aynı zamanda salât ve selâm edenlerin her birine ayrı ayrı nasıl cevap verir diye sorulursa, öğle vakti güneşin, bir anda binlerce
şehre ışık salması gibidir, diye cevap verilir.
İbrahim bin Bişar hazretleri; “Hac ettikten sonra, kabr-i saâdeti ziyâret için
Medîne’ye gittim. Hücre-i saâdet önünde selâm verdim. Ve aleykesselâm cevabını
işittim” buyurmuştur.
Evliyanın büyüklerinden Seyyid Ahmed Rifai hazretlerinin ve birçok velilerin
Resûlullah’a verdikleri selâmın cevabını işittikleri ve Ahmed Rıfai’nin, Resûlullah’ın
mübârek elini öpmekle şereflenmiş olduğu, çok sağlam kitaplarda yazılıdır.
İmâm-ı Süyûtî, kitabında; “Yüksek derecedeki veliler, peygamberleri ölmemiş
gibi görürler. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin Mûsâ
aleyhisselâmı mezarında diri olarak görmesi, bir mûcize idi. Evliyanın da böyle görmeleri kerâmettir. Kerâmete inanmamak, câhillikten ileri gelir” buyurmaktadır.
İbn-i Hibbân, İbn-i Mâce ve Ebû Davûd’un bildirdikleri hadîs-i şerîfde; “Cumâ
günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar, bana bildirilir” buyruldu. “Öldükten sonra da bildirilir mi?” denildikte; “Toprak, peygamberlerin vücûdunu
çürütmez. Bir mü’min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek,
ümmetinden falan oğlu filan, sana selâm söyledi ve duâ etti der” buyurdu.
Bekir bin Abdullah Müzeni’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde; Resûl-i ekrem; “Hayatım sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size anlatırım. Öldükten
sonra vefâtım da sizin için hayırlı olur. Amelleriniz bana gösterilir. İyi işlerinizi
gördüğüm zaman, Allahü teâlâya hamd ederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için af ve mağfiret dilerim” buyurdu.
Peygamber Efendimizi görmek
Resûlullah Efendimiz, uykuda ve uyanık iken görülebilir mi? Görülebilirse, görünen kendisi midir, benzeri midir? Âlimlerimiz, buna çeşitli cevap verdiler.
Kabirde diri olduğunu söz birliği ile bildirdikten sonra, kendisinin görüldüğünü
çoğunlukla beyan buyurmuşlardır. Böyle olduğu, hadîs-i şerîflerden de anlaşılmaktadır. Bir hadîs-i şerîfde; “Beni rüyâda gören, uyanık iken görmüş gibidir” buyruldu.
Bunun için, İmâm-ı Nevevî hazretleri; “O’nu rüyâda görmek, tam kendisini
görmektir” dedi. Hadîs-i şerîfde; “Beni rüyâda gören doğru görmüştür. Çünkü
şeytan, benim şeklime giremez” buyuruldu.
456 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
İbrahim Lekani hazretleri buyuruyor ki: “Hadîs âlimleri, Resûlullah’ın rüyâda olduğu gibi uyanık iken de görülebileceğini söz birliği ile bildirmişlerdir. Her iki hâle
de birçok misaller verilebilir. Bunlardan bir kaçını bildirelim:
Mü’inüddin-i Çeşti hazretleri, gittiği her beldede kabristanları ziyâret eder, orada
bir müddet kalırdı. Vardığı yerlerde tanınıp meşhur olunca, durmaz, kimseden habersiz gizlice çıkıp giderdi. Bu seyahatlerinden biri de Mekke’ye olmuştur. Mekke-i
mükerremeye gidip, Kâbe-i muazzamayı ziyâret etti. Bir müddet Mekke’de kalıp,
oradan Medîne-i münevvereye gitti. Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettiği
bir gün, türbesinden;
- Mu’inüddin’i çağırınız, diye bir ses işitildi. Bunun üzerine türbedar;
- Mu’inüddin! diye bağırdı. Birkaç yerden;
- Efendim, sesi işitildi. Sonra da;
- Hangi Mu’inüddin’i istiyorsun? Burada adı Mu’inüddin olan birçok kişi var,
dediler.
Bunun üzerine türbedâr geri dönüp, Ravda-i mutahheranın kapısında ayakta durdu. İki defa;
- Mu’inüddin-i Çeşti’yi çağır, diye nidâ eden bir ses işitti. Türbedâr bu emir
üzerine cemâate karşı;
- Mu’inüddin-i Çeşti’yi istiyorlar, diye bağırdı.
Mu’inüddin-i Çeşti hazretleri bu sözü işitince, bambaşka bir hâle girdi. Ağlayıp,
gözyaşları dökerek ve salevât okuyarak, Sevgili Peygamberimizin türbesine yaklaştı
ve edeble ayakta durdu. Bu sırada;
- Ey Kutb-i meşayıh! İçeriye gel! diye bir ses işitti.
Peygamberimiz buyurdular ki:
- Sen benim dinime hizmet edicisin. Senin Hindistan’a gitmen gerekir. Hindistan’a git. Orada Ecmir denilen bir şehir vardır. Orada benim evladımdan
(torunlarımdan) Seyyid Hüseyin adında biri var. Oraya cihâd ve gazâ niyetiyle
gitmişti. O şu anda şehid oldu. Ecmir kâfir eline düşmek üzeredir. Senin oraya
gitmen sebep ve bereketiyle, İslâmiyet yayılacak ve kafirler hakir olup, güçsüz
ve tesirsiz kalacaklar. Sonra ona bir nar verdi ve;
- Bu nara dikkatle bak nereye gideceğini görüp, anla, buyurdu.
Mu’inüddin-i Ceşti hazretleri, Peygamber Efendimizin verdiği narı alıp, emredildiği gibi baktı, doğu ile batı arasını tamamen gördü.
Ahmed Rıfai hazretleri hacca gitmişti. Dönüşünde, Medîne-i münevverede
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek türbesini ziyâret
ettiği sırada, şu meâlde manzume söyledi:
Uzaktık, toprağını öpmek için efendim,
Kendim gelemez, vekil ruhumu gönderirdim.
Şimdi seni ziyâret nîmeti oldu nasib,
Ver mübârek elini, dudağım öpsün Habîb!
Şiir bitince, Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kabrinden,
mübârek elleri göründü. Seyyid Ahmed Rıfai de son derece tazim ve hürmetle Pey-
457
gamber Efendimizin mübârek elini öptü. Orada bulunan herkes, hayretle hâdiseyi
gördü.
Peygamber Efendimizin mübârek ellerini öptükten sonra, Ravda-i mutahheranın
kapılarının eşiklerine yattı. Ağlayarak, oradaki cemâatin cümlesine;
- Üzerime basarak geçiniz! diye yalvardı.
Âlimler başka kapılardan çıkmaya mecbur kaldılar. Bu kerâmet pek meşhur olup,
dilden dile günümüze kadar gelmiştir.
İbn-i Abidin hazretlerinin dine uymaktaki hâlleri meşhur olup, kerâmetleri ve
menkıbeleri çoktur. Beş vakit namazda tahıyyatı okurken, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi baş gözü ile görürdü. Göremediği zaman o namazı
yeniden kılardı.
İslâm âlimlerinin en büyüklerinden ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî
Ahmed Farûkî Serhendî hazretleri buyurdu ki:
- Ramazân-ı şerîfin son günlerinde son derece güzel bir hâl zahir oldu. Yatağımda
uzanmış yatıyordum. Gözlerimi kapamıştım. Yatağımın üzerine bir başkasının gelip
oturduğunu hissettim. Bir de ne göreyim. Evvelkilerin ve sonrakilerin seyyidi, efendisi idi! Hemen toparlandım. Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:
- Senin için icazet yazmaya geldim. Hiç kimseye böyle bir icazet yazmadım.
- Gördüm ki, o icazetnâmenin metninde, bu dünyaya ait büyük lütuflar, arkasında
da âhirete ait çok inâyetler yazılıydı.
Abdülkadir-i Geylânî hazretleri Gunye kitabında İbrâhim Temimi hazretlerinden naklen anlatır: Hızır aleyhisselâm bana;
- Eğer rüyâda, Resûlullah’ı görmek istersen, akşam namazını kıldıktan sonra, yatsıya kadar hiç kimse ile konuşmadan ayağa kalkar, akşam namazından
sonraki evvâbin namazını kılarsın. İki rekatta bir selâm verirsin.
Her rekatta; bir defa Hamd yâni Fâtiha sûresini ve yedi kerre İhlâs sûresini
okursun. Yatsı namazını da cemâatle kıldıktan sonra evine gelip vitri kılarsın.
Uykuya yatacağın zaman da iki rekat namaz kılıp her rekatta Hamd ve İhlâs
sûresini yedi defa okursun.
Namazdan sonra secdeye kapanıp yedi defa Allahü teâlâya istiğfarda bulunur, yedi kerre; “Sübhânallahi velhamdü lillahi velâ ilâhe illallahü vallahü
ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm” dersin. Sonra başını secdeden kaldırıp oturarak, ellerini kaldırıp; “Yâ hayyû, yâ kayyûm, yâ zelcelâli
vel ikram, yâ ilâhel evveline vel âhirîn ve yâ Rahmân-ed-dünya vel âhireti ve rahimehüma, yâ Rabbî, yâ Rabbî, yâ Rabbî, yâ Allah, yâ Allah, yâ Allah” dersin.
Sonra ayağa kalkıp, aynı duâyı okursun. Sonra secdeye kapanıp aynı duâyı
okursun.
Sonra başını secdeden kaldırıp kıbleye yönelip istediğin şekilde yatıp uyursun. Uyku bastırıncaya kadar Peygamber Efendimize salevât-ı şerîfe getirirsin!
Ben;
- Bu duâyı kimden öğrendiysen, bana bildirmeni isterim, dedim.
Hazret-i Hızır;
- Bana inanmıyor musun? dedi.
458 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Muhammed aleyhisselâmı hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, sana inanıyorum, dedim.
Hızır aleyhisselâm;
- Ben, Resûlullah’ın bu duâyı öğrettiği ve vasiyet ettiği meclisde bulundum. Bu
duâyı O’nun öğrettiği kimseden öğrendim, buyurdu.
Ben de Hızır aleyhisselâmın dediği gibi yaptım. Yatağımda, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize salevât-ı şerîfe okumaya başladım. Peygamber
Efendimizi göreceğimin sevincinden dolayı, uykum kaçtı ve sabaha kadar uyuyamadım.
Sabah namazını kılıp güneş yükselinceye kadar oturdum. Duhâ yâni kuşluk namazını kıldım. Kendi kendime;
- Akşama ulaşırsam, dün gece yaptığım gibi yaparım, dedim. O anda uyumuşum. Rüyâmda melekler gelip beni alıp Cennet’e götürdüler. Orada yakut, zümrüt
ve inciden yapılmış köşk ve saraylar, bal, süt ve Cennet içeceklerinden ırmaklar
gördüm. Beni Cennet’e götüren meleklere;
- Şu köşk kim içindir? diye sordum. Melekler;
- Senin işlediğin ameli yapanlar içindir” dediler.
Cennet yiyeceklerinden yedirmeyince ve Cennet sularından içirmeyince beni
Cennet’ten çıkarmadılar. Sonra beni Cennet’ten çıkarıp, bulunduğum yere getirdiler. Sonra, Resûlullah Efendimiz yanında yetmiş peygamber ve her saf arası
doğu ile batı arası kadar olan yetmiş saf melekle bana gelip selâm verdi ve elimi
tuttu. Bu sırada ben;
- Yâ Resûlullah! Hızır aleyhisselâm şu hadîsi senden duyduğunu bildirdi, dedim.
Peygamber Efendimiz;
- Hızır doğru söyledi, anlattıkları doğrudur. Hızır yeryüzündekilerin en
âlimidir. Ebdâllerin reisidir. Yeryüzündeki Allahın askerlerindendir, buyurdu.
Ben yine;
- Yâ Resûlallah! Bu ameli işleyene, benim bu gördüğümden başka karşılık var
mıdır? dedim.
- Senin gördüğünden, sana ihsân olunandan daha üstün ne karşılık olabilir? Sen Cennet’teki yerini ve makamını gördün. Cennet’in meyvelerinden yiyip, içeceklerinden içtin. Benimle beraber melekleri ve peygamberleri gördün.
Hûriîni gördün, buyurdu.
- Yâ Resûlallah? Benim yaptığım ameli yapıp da, rüyâda benim gördüğümü
görmeyen kimseye bana ihsân olunan verilir mi? dedim.
- Beni hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, o
kimsenin işlediği büyük günâhlar affedilir. Allahü teâlânın o kimse hakkındaki
gadabı kalkar. Beni hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu ameli yapan, rüyâda senin gördüğünü görmese de, sana verilen ona
da verilir. Semâdan bir ses, Allahü teâlâ bu ameli işleyeni ve doğudan batıya
kadar olan ümmet-i Muhammed’i mağfiret etti diye seslenir, buyurdu.
- Yâ Resûlallah! Senin cemalini ve Cennet’i gördüğüm gibi, o kimsenin de
459
bunlardan nasibi var mıdır? dedim.
- Evet hepsi de verilir, buyurdu.
- Yâ Resûlallah! Erkek ve kadın, bütün mü’minlere bu duâyı öğretmek ve sevablarını bildirmek uygun olur mu? dediğimde;
- Beni hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu
ameli Allahü teâlânın said olarak yarattığı kimselerden başkası işlemez, buyurdu.
Rüyâda Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı hakiki şekliyle gören, muhakkak O’nu görmüş olur. Çünkü şeytan O’nun şekline giremez. Fakat şeytan başka
şekle girip görünebilir. Resûlullah’ı tanımıyan kimsenin, bunu ayırması kolay olmaz.
Bâzı âlimler de, “Peygamber Efendimizi değişik şekilde görmek, yine O’nu görmek olur. Fakat bu, o kişinin dindeki noksanlığına alamettir. Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi rüyâda gerçek şekliyle gören ve mü’min olarak ölen
herkes Cennet’e gider” buyurmuşlardır.
Ebû Hüreyre, Efendimizin şu hadîs-i şerîfini bildirdi: “Bir kimse Cumâ gecesinde, iki rekat namaz kılsa, her rekatta Fâtiha ve Âyet-el-kürsi’yi birer, İhlâs
sûresini on beş kerre okusa, namazdan sonra bin kerre; “Allahümme salli alâ
Muhammedin nebiyyil ümmîyi” dese, diğer Cumâ gelmeden beni rüyâsında
görür. O kimsenin geçmiş ve gelecek bütün günâhları bağışlanır. Cennet beni
görenler içindir.”
Peygamber Efendimizin Kabr-i şerîfini ziyâret
Fahr-i kâinât Efendimiz buyurdular ki:
“Kim vefâtımdan sonra beni ziyâret ederse, beni hayâtta iken ziyâret etmiş
gibidir.”
“Mir’ât-i Medîne” kitabında bildirilen bir hadîs-i şerîfde; “Kabrimi ziyâret
edene şefâatim vâcib oldu” buyurdu.
“Müslim-i şerîf”de ve Ebû Bekr bin Mekkârî’nin “Mu’cem” kitabında bildirilen hadîs-i şerîfde; “Bir kimse beni ziyâret etmek için gelse ve başka bir şey için
niyeti olmasa, kıyâmet günü, ona şefâat etmemi hak etmiş olur” buyruldu.
Bunun için, fıkıh âlimlerimiz, hac vazifesini yaptıktan sonra, Medîne-i münevvereye gelerek, Mescid-i şerîfte namaz kılarlardı. Sonra “Ravda-i mutahhera” ile
Minber-i münîri ve Arş-ı âlâdan efdal olan kabr-i şerîfi, sonra oturdukları, yürüdükleri, dayandıkları yerleri, vahiy geldiği zaman dayandıkları direği ve mescid yapılırken ve tâmir edilirken çalışan, mallarını ve paralarını vermekle şereflenen Eshâb-ı
kirâmın ve Tâbiîn’in geçtikleri yerleri ziyâret ederler, görmekle bereketlenirlerdi.
Onlardan sonra gelen âlimler ve sâlihler de, hacdan sonra Medîne’ye gelirler, fıkıh
âlimlerimiz gibi yaparlardı. Dün olduğu gibi bugün de hacılar, buna bağlı kalarak
Medîne-i münevverede ziyâretlerde bulunuyorlar.
İslâm âlimlerinin güneşi Ebû Hanîfe hazretleri; “Müstehâbların en üstünlerinden
olan kabr-i saâdetin ziyâreti, vâcib derecesine yakın bir ibâdettir” buyurdu.
460 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu,
Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu!
Murâ’ât-i edeb şartiyle gir Nâbî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı Enbiyâ’dır bu!
Nâbî
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin kabr-i şerîflerini ziyârete giden kimsenin, çok salevât-ı şerîfe getirmesi lâzımdır. Okunan bu salât ve selâmların
Peygamber Efendimize ulaştığı, hadîs-i şerîfde bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimizi ziyâret etme âdâbı şöyle bildirildi:
Medîne-i münevvere şehri uzaktan görününce, salât ve selâm getirilir. Sonra; “Allahümme hâzâ haremü nebiyyike, fec’alhü vikâyeten lî min-en-nâr ve emânen
min-el-azâb ve sû-il-hisâb” denir. Mümkünse şehre veya mescide girmeden önce
gusl abdesti alınır. Güzel koku (esans) sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Çünkü
bunlar, tâzim ve hürmet ifâde ederler. Medîne-i münevvereye mütevâzi, vekârlı ve
sükûnet hâli ile girilir. “Bismillahi ve alâ millet-i Resûlillah” dedikten sonra, İsrâ
sûresinin 80. âyet-i kerîmesini okumalıdır. Onun akabinden; “Allahümme salli alâ
Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed. Vagfir lî zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike” diyerek, Mescid-i Nebevî’ye girilir. Sonra Resûlullah Efendimizin
minberinin yanında iki rekat tehıyyet-ül-mescid namazı kılmalı, minberin direği, sağ
omuzuna gelecek şekilde durmalıdır.
Sevgili Peygamberimiz, burada namaz kılardı. Burası, Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin kabri ile minberi arasıdır. Hadîs-i şerîfde; “Kabrim ile minberim arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim, havzım
üzerindedir” buyrulmuştur.
Sonra, Allahü teâlâya, Resûlullah’ın mübârek kabrini ziyâret etmeyi kendisine nasîb ettiğinden dolayı secdeye varmalıdır. Duâdan sonra kalkıp, Peygamber
Efendimizin kabr-i şerîfine, hücre-i saâdete gelmeli, arkasını kıbleye vererek
Resûlullah’ın mübârek yüzüne karşı iki metre kadar uzakta edeble durmalıdır.
Daha fazla yaklaşılmaz. Yönünü kıbleye, arkanı Resûlullah’a çevir diyenlere uymamalı, onlara inanmamalıdır. Bu hâl edebe çok aykırı bir hâldir. Resûlullah
Efendimizin huzurunda hiç arkaya dönülür mü? Huşû ve hudû üzere olmalı, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde emrettiği şekilde, Resûlullah Efendimize,
hayâttaymış ve yüksek huzûrlarında bulunuyormuş gibi edeb üzere bulunmalıdır.
Sekînet ve vekârı terketmemelidir. Elini, kabr-i şerîfin duvarlarına koymayıp uzakta
edeble durmak, hürmete daha muvafıktır. Namazda gibi durmalıdır.
Resûlullah Efendimiz; “Kim bana kabrimde salât okursa, onu işitirim” buyurdu.
Yine hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin kabr-i
şerîflerinde bir melek vekîl bırakıldığı, o meleğin, ümmetinden selâm edenlerin
selâmını kendisine ulaştırdığı bildirildi. Sonra; “Esselâmü aleyke yâ seyyidî yâ
Resûlallah! Esselâmü aleyke yâ Nebiyyallah! Esselâmü aleyke yâ Safiyyal-
461
lah! Esselâmü aleyke yâ Habîballah! Esselâmü aleyke yâ Nebiyyerrahmeti!
Esselâmü aleyke yâ Şefî-al ümmeti! Esselâmü aleyke yâ Seyyid-el-mürselîn!
Esselâmü aleyke yâ Hâtemennebiyyîn!”
Allahü teâlâ sana en yüksek mükâfât ve karşılık ihsân eylesin. Ben şehâdet
ederim ki, sen peygamberlik vazifeni yaptın. Emâneti edâ ettin. Ümmetine nasîhat
eyledin. Yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar, Allahü teâlânın yolunda cihâd eyledin.
Allahü teâlâ sana kıyâmet gününe kadar, salât ve selâm eylesin. Yâ Resûlallah!
Bizler sana çok uzak yerlerden geldik. Senin kabr-i şerîfini ziyâret etmek, senin hakkını ödemek, senin yaptıklarını yerinde görmek, seni ziyâret ile bereketlenmek, senin Allahü teâlânın katında bize şefâatçi olmanı istemek için geldik.
Çünkü hatâlarımız bellerimizi büktü. Günâhlarımız omuzlarımıza ağır geldi. Yâ
Resûlallah! Sen, hem şefâat eden ve hem de şefâati kabûl olunansın. Makâm-ı
Mahmûd senin için va’d edilmiştir.
Hem, Allahü teâlâ da Kur’ân-ı kerîmde (Nisâ sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde
meâlen); “Biz, her peygamberi, ancak Allahü teâlânın emri ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itâat olunması için gönderdik. Onlar, nefslerine zulüm
(kendilerine yazık) ettikten sonra, sana gelip Allahü teâlâdan bağışlanmayı isteseler, Resûlüm de onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette tevbeleri
kabûl ve merhamet edici bulurlar” buyurmaktadır. Bizler, senin huzûruna geldik.
Fakat bizler, nefslerimize zulmettik. Günâhlarımızın bağışlanmasını diliyoruz.
Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın katında bize şefâat eyle. Yâ Resûlallah! Allahü teâlâdan, bizim rûhumuzu, sünnetin üzere almasını, yarın kıyâmet gününde,
senin ile beraber mahşer yerine gelenler arasına katmasını, senin havzına gelip,
orada senin havzından içmeyi nasîb etmesini dile. Yâ Resûlallah! Senin şefâatini
istiyoruz” diye duâ edilmeli ve; “Ey Rabbimiz! Bizi ve îmân ile bizden evvel
geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir
kin bırakma! Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, şefkat ve merhamet sâhibisin!”
meâlindeki Haşr sûresinin 10. âyet-i kerîmesini okumalıdır.
Sonra selâm gönderenlerin selâmını iletip; “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah! Şu
kimse, senin Allahü teâlânın katında kendisine şefâatçi olmanı istiyor. Ona ve bütün müslümanlara şefâat eyle” demeli ve dilediği kadar salevât okumalıdır.
Sonra yarım metre sağa, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin mübârek başı hizâsına
gelip; “Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah! Esselâmü aleyke yâ refîkahu filgâr! Esselâmü aleyke yâ emînehu alel-esrâr! Allahü teâlâ, bu ümmetinin imâmı
olarak sana en yüksek mükâfat ve karşılığı lutfetsin. Sen Resûlullah’a en güzel
şekilde halîfe oldun. En iyi şekilde O’nun yüce sünnetini tâkib ettin. Mürtedlerle
(dinden dönenlerle) ve doğru yoldan ayrılmış olanlarla, muharebe ettin. Dâima
hakkı söyledin. Vefât edinceye kadar, hak yolda olanlara yardımcı oldun. Allahü
teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun! Allah’ım! Rahmetinle, onun
sevgisi üzere rûhumuzu al. Onu ziyâretimizi boşa çıkarma!” diye duâ etmelidir.
Sonra yine yarım metre sağa, Hazret-i Ömer’in kabrinin hizâsına gelmeli ve;
“Esselâmü aleyke yâ Emîr-el-mü’minîn! Esselâmü aleyke yâ Müzhir-el-İslâm!
Esselâmü aleyke yâ Müksir-el-esnâm! Allahü teâlâ sana en yüksek karşılık ve
462 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hücre-i Saâdet / Mescid-i Nebî
Sevgili Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” ve Eshâbından müslümanların iki
göz bebeği Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anhümâ” kabr-i
şerîflerinin ön, yani kıble cephesinden görünüşü.
463
mükâfat versin. Hayâtta iken de, ölümünde de İslâm’a ve müslümanlara yardım
ettin. Yetimlere kefîl oldun. Akrabâya iyilik yaptın. Müslümanlara; onların râzı
oldukları, hem hidâyet üzere bulunan ve hem de insanları doğru yola ileten bir
rehber oldun. Onların işlerini derleyip topladın. Fakirlerini zengin yaptın, yaralarını sardın. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun!”
demelidir.
Sonra Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer’e hitâben; “Esselâmü aleykümâ yâ
dacîay-resûlillah ve refîkayhi ve vezîreyhi ve müşîreyhi vel muâvineyni lehû alelkıyâmi fid-dîni vel-kâimeyni ba’dehû bi-mesâlih-il-müslimîn! Allahü teâlâ, size
en güzel karşılığı versin. Resûlullah’ın bize şefâat etmesini Allahü teâlâdan, bizim sa’yimizi kabûl etmesini, bizi İslâm dîni üzere öldürüp, yine İslâm dîni üzere
diriltmesini, kıyâmet gününde Resûlullah’a yakın olanlar arasında haşretmesini
dilemesi için, sizi Resûlullah’ın yanında vesîle ediniyoruz” demelidir.
Sonra kendisine, ana-babasına, duâ isteyenlere ve bütün müslümanlara duâ etmelidir. Bundan sonra Resûlullah Efendimizin mübârek yüzüne karşı durup;
“Ey Allah’ım! “Biz, her peygamberi, ancak Allahü teâlânın emri ile (gönderildiği kavmi tarafından) kendisine itâat olunması için gönderdik. Onlar, nefslerine zulüm (kendilerine yazık) ettikten sonra, sana gelip Allahü teâlâdan bağışlanmayı isteseler, Resûlüm de onlar için istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı elbette
tevbeleri kabûl ve merhamet edici bulurlar” buyuruyorsun. (Nisâ sûresi: 64)
Yâ Rabbî! Senin yüce kelâmına uyarak, emrine itâat ederek, sevgili Peygamberinin senin huzûrunda bize şefâat etmesini diliyoruz” diye duâ ettikten sonra daha
önce okuduğu;
“Ey Rabbimiz! Bizi ve îmân ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Îmân etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma! Ey Rabbimiz!
Muhakkak ki sen, çok şefkat ve merhamet sâhibisin!” meâlindeki Haşr sûresinin
10. âyet-i kerîmesi ile; “Rabbenağfir lenâ ve li-âbâ-inâ ve li-ümmehâtinâ ve liihvâninel-lezîne sebekûne bil-îmâni” “Rabbena âtinâ...” ve “Sübhâne rabbike...” âyet-i kerîmelerini okuyarak Hücre-i seâdet ziyâretini tamamlar.
Sonra Resûlullah’ın kabri ile minberi arasında bulunan Ravda-i mutahheraya gelir. Burası kare şeklinde bir yerdir. Burada istediği kadar namaz kılar. Duâ
eder. Tesbîhler okur. Allahü teâlâya hamd-ü senâlarda bulunur. Sonra minbere gelir. Resûlullah’ın bereketinin kendisine ulaşması niyetiyle, Peygamber Efendimizin
hutbe okurlarken mübârek elini üzerine koymuş oldukları yere elini kor. Burada iki
rekat namaz kılar. Allahü teâladan dilediklerini ister. Allahü teâlânın gadabından,
rahmetine sığınır. Sonra Hannâne direğine gelir. Bu direk, Resûlullah Efendimizin
hutbe okumak için minbere geçtiğinden dolayı, kendisini terkettiği için inleyip, sonra Resûlullah’ın inip, kendisini kucaklaması üzerine sükûn bulan direktir. Sonra Ebû
Lübâbe hazretlerinin kendini bağlayarak tevbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada iki
rekat namaz kılar ve Allahü teâlâya tevbe ve istiğfârda bulunur. Dilediği duâları yapar. Burada kaldığı müddet içerisinde, gecelerini Kur’ân-ı kerîm okumakla, Allahü
teâlâyı zikretmek, minber ile kabrin yanında, gizli ve açıktan duâ yapmakla ve râbıta
yapmakla meşgûl olmalıdır.
464 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi ziyâretten sonra Bakî’ kabristanına gitmek, orayı da ziyâret etmek müstehâbdır. Sonra diğer kabirleri, bilhassa
Uhud’da Seyyid-üş-şühedâ (şehîdlerin efendisi) Hazret-i Hamza’nın kabrini ziyâret
etmelidir “radıyallahü anhüm ecma’în”.
Yine Bakî’de Hazret-i Abbâs’ı ve orada bulunan Hasen bin Ali’yi, Zeynelâbidîn’i,
oğlu Muhammed Bâkır ve oğlu Ca’fer-i Sâdık, Emîr-ül-mü’minîn Hazret-i Osman’ı,
Resûlullah Efendimizin oğlu İbrâhim’i, Resûlullah Efendimizin orada bulunan
zevce-i mutahheralarını, halası Safiyye’yi ve daha birçok Sahâbe ve Tâbiîn’den olan
büyükleri ziyâret etmelidir.
Bakî’deki Fâtıma Mescidi’nde namaz kılmalıdır. Perşembe günü Uhud şehîdlerini
ziyâret etmek müstehâbdır.
Orada; “Selâmün aleyküm bimâ sabertüm. Feni’me ukbeddâr. Selâmün
aleyküm yâ ehle dâr-il-kavm-il-mü’minîn ve innâ inşâallahü an karîbin biküm
lâhikûn” demelidir.
Mihrâb-ı Şerîf - Ravda-i Mutahhara / Mescid-i Nebî
Peygamber Efendimizin “aleyhissalâtü vesselâm” Mescid-i şerîfinde,
“Ravda-i mutahhara / Cennet Bahçesi” denilen bölüm. Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” imâm olarak namaz kıldırdığı mihrâb görülmektedir.
Bu fotoğrafta görülmemekle beraber sol tarafta mübârek
kabr-i şerîfleri (hücre-i saâdet) bulunmaktadır.
465
Sonra Âyet-el-kürsî ve İhlâs sûresini okumalıdır.
Hücre-i saâdeti ziyâret edenlerin çok uyanık olmaları lazımdır. Gönlünde dünya düşünceleri bulunmamalıdır. Muhammed aleyhisselâmın mübârek nûrunu ve
derecesinin yüksekliğini düşünmelidir. Dünya işlerini ve büyük kimselerle görüşüp
fayda sağlamayı ve alış-veriş düşünceleri içinde yapılan duâları Allahü teâlâ kabul
etmez, dileklerine kavuşamazlar.
Hücre-i saâdeti ziyâret etmek şerefli bir ibâdettir. Buna inanmayanların, müslümanlıktan çıkmalarından korkulur. Çünkü bunlar, Allahü teâlâya, Resûlüne ve bütün
müslümanlara karşı gelmiş olur. Mâlikî âlimlerinden bir kaçı, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizi ziyâret etmek vacibdir demiş ise de, müstehâb olduğu
söz birliği ile bildirilmiştir.
Minber-i Şerîf - Ravda-i Mutahhara / Mescid-i Nebî
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Cumâ hutbesini okuduğu
minber, görülmektedir.O zamanki minber-i şerîf, üç basamak ve bir metre
yüksekliğinde idi. 654 [m.1256] yangınında tamamen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli
minberler yapılmış, bugünkü oniki basamaklı ve yedi metre yüksekliğinde mermer
minberi, sultân III. Murâd hân (h.998) m.1590’da İstanbul’dan göndermiştir.
466 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Cennet-ül Bâkî kabristanı
Medîne-i münevveredeki
Cennet-ül Bâkî kabristanı.
Binlerce Eshâb-ı kirâmın
“radıyallahü anhüm” türbelerinin
bulunduğu kabristan idi.
Vehhâbî Suud oğulları buradaki
bütün o güzelim türbelerin ve
mezarların cümlesini yıktırmış,
maalesef bir tarla hâline
getirmiştir.
467
468 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Hazret-i Osman bin Affan’ın kabri (radıyallahü anh)
Resûlullah Efendimizin süt annesi hazret-i Halime hatunun kabri
(radıyallahü anhâ)
469
Resûlullah Efendimizin amcası hazret-i Abbas’ın kabri
(radıyallahü anh)
Resûlullah Efendimizin halaları Safiye, Atike ve Ümmü Benûn’un
kabirleri (radıyallahü anhünne)
470 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Resûlullah efendimizin hanımları Hazret-i Aişe, Hafsa, Sevde,
Zeyneb binti Cahş, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Cüveyriye ve
Safiye’nin kabirleri (radıyallahü anhünne)
Resûlullah Efendimizin kızları; Rûkiye, Zeyneb ve Ümmü
Gülsüm’ün kabirleri (radıyallahü anhünne)
471
Resûlullah efendimizin oğlu hazret-i İbrahim’in kabri
(radıyallahü anh)
Abdullah bin Cafer ve Akîl bin Ali’nin kabirleri
(radıyallahü anhüm)
472 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
PEYGAMBER EFENDİMİZLE TEVESSÜL
Peygamber Efendimize her zaman; yaratılmadan önce, yaratıldıktan sonra, dünyadaki hayatında ve vefâtından sonra; berzah (kabir) âleminde, tevessül edilmiş,
yani Ondan yardım istenmiş, Onun hürmetine ihsan et yâ Rabbi diye yalvarılmış;
kıyâmet günü dirildikten sonra, Arasat meydanında ve Cennet’te de böyle vesile
edilecektir. Vesile, Allahü teâlânın, nezdinde yakınlığa ve hacetlerin giderilmesine
sebeb kıldığı her şeydir.
Resûl-i ekrem ile tevessül, yâni Resûlullah Efendimizi, Allahü teâlâ katında vesile
etmek, O’nun yardımını ve şefâatini istemek caizdir. Bunlar; Selef-i salihin (Sahâbe,
Tâb’în ve Tebe-i tâb’în)’in, ulemâ ve diğer müslümanların yaptığı şeylerdendir.
Müslümanlardan hiç kimse bunu kötü görmemiştir. Şimdiye kadar, bozuk itikâd sahipleri dışında, bunları kabul etmeyen hiç kimseye rastlanmamıştır.
İnsanların babası Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirildiği vakit, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizi vesile yapmıştır. Bunu, Sevgili Peygamberimiz
bir hadîs-i şerîflerinde şöyle anlatmışlardır: “Âdem (aleyhisselâm) zellesi sebebiyle Cennet’ten çıkarılınca: “Yâ Rabbi! Beni Muhammed’in hürmetine affet”
dedi. Allahü teâlâ “Ya Âdem! Sen Muhammed’i nasıl bildin. Daha ben, O’nu
yaratmadım?” buyurdu. Âdem (aleyhisselâm); “Yâ Rabbi! Beni yaratıp bana
ruh verdiğin zaman, gözümü açıp baktığımda, arşın kenarında “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah” yazılı gördüm. İsmini isminle sevdiğin O’dur
dedi. Allahü teâlâ; “Doğru söyledin ey Âdem! Mahlukatımdan en çok sevdiğim
O’dur. O’nun hürmetine af dilediğin için seni affettim” buyurdu.
Bir rivâyete göre de; “O senin zürriyetinden gelecek olan bir Peygamberdir.
O’nu yaratmasaydım, seni, evladını yaratmazdım. O’nu şefâatçi gösterdiğin
için seni affettim, bağışladım” buyurdu.”
Bununla ilgili binlerce misal vardır. Bunlardan birkaç tanesi aşağıya alınmıştır:
İki gözü âmâ bir kimse, gözlerinin açılması için Resûlullah Efendimizden duâ
istedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz de;
- İstersen duâ ederim. Fakat sabredip katlanırsan, senin için daha iyi olur”
buyurdu.
- Sabretmeye gücüm kalmadı. Duâ etmeniz için yalvarırım, dedi.
- Öyle ise, abdest alıp şu duâyı oku! buyurdu. “Allahümme inni es’elüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyyike Muhammedin Nebiyyirrahme, yâ Muhammed innî
eteveccehü bike ilâ Rabbi fi hâcetî-hâzihî, li takdiye-li, Allahümme şeffi’hü fiyye.”
O kimse, bu duâyı okuyunca, Allahü teâlâ kabul buyurarak gözlerinin açıldığını,
hadîs âlimlerinden İmâm-ı Nesâî bildiriyor.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin vesile edilmesi ile ilgili Osman bin Hanif hazretleri şu hâdiseyi anlatır: “Osman bin Affan halife iken, büyük
sıkıntısı olan bir kimse, Halifenin karşısına çıkmaya utandığı için bana dert yanmıştı.
Ben de, hemen abdest al! Mescid-i saâdete git! Yukarıda bildirilen duâyı et, istediğini bildir, dedim.
Adamcağız, duâ ettikten sonra, Halifenin bulunduğu yere gidip huzûruna
473
çıkarılmış. Halife, bunu seccadesi üstünde oturtup, derdini dinlemiş ve kabul etmiş.
Adamcağız, işinin birdenbire yapıldığını görünce, sevinerek bana geldi. “Allahü
teâlâ senden razı olsun! Halifeye sen söylemeseydin, sıkıntıdan kurtulamayacaktım”
dedi. Benim Halife ile görüştüğümü zannetti.
Hazret-i Ömer halife iken, kıtlık oldu. Eshâb-ı kirâmdan Bilâl bin Hars,
Resûlullah’ın türbesine gidip; “Yâ Resûlallah! Ümmetin açlıkdan ölmek üzeredir.
Yağmur yağması için vesile olmanı yalvarırım” dedi. Resûlullah Efendimiz o gece
rüyâsında görünüp; “Halifeye git! Benden selâm söyle! Yağmur duâsına çıksın!”
buyurdu. Hazret-i Ömer, yağmur duâsına çıkınca, yağmur yağmaya başladı.
Allahü teâlâ, sevdiklerinin hatırı için, duâları kabul buyurmaktadır. Allahü teâlâ,
Muhammed aleyhisselâmı çok sevdiğini bildirmiştir. Bunun için, bir kimse, “Allahümme innî es’elüke bi-câhi Nebiyyikel-Mustafâ” diyerek bir duâ etse, duâsı red
olunmaz. Bununla beraber, ufak-tefek dünya işleri için, Resûlullah’ı vesile etmek
edebe uygun olmaz.
İslâm âlimlerinden Ebû Abdullah Tilimsanî hazretleri, Misbâh-uz-zulâm isimli
kitabında, başından geçen bir hâdiseyi de şöyle anlatır:
“637 (m.1239) senesinde, Sader kalesinden seçkin bir cemâatle beraber çıktık.
Yanımızda bize kılavuzluk eden bir kimse vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz
tükendi. Su aramaya başladık. Ben de bu arada ihtiyacımı görmek için gittim. Bu
sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip,
başımı yere koydum.
Uyandığımda, kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni
unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde, sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf
dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kafilenin izi bile yoktu.
Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telaşla daha
süratli yürümeye başladım.
Bir müddet gittikten sonra, çok susamış, yorulmuş ve bitkin bir hâlde yere düştüm. Artık hayatımdan ümidimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hisseder olmuştum.
Tarifsiz bir acı içindeydim, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında; bütün gücümü toplayarak, samimiyetle, ihlâsla son bir
defa daha: “Yâ Resûlallah! İmdat! Senden, Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni
istiyorum!” diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa
baktığımda; gece karanlığında, etrafına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o
zamana kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp
elimi tuttu. O anda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş
gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. El ele bir müddet yürüdük. Hayatımın en
tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeceğini aşınca, beraber yolculuk yaptığım kafilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların
yanlarına doğru yaklaştık.
Benim bindiğim hayvan en arkada onları takib ediyordu. Birden gelip önümde
durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle
gelen zât elini elimden çekti. Sonra elimden tutup bineğime bindirdi. Sonra da; “Biz-
474 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
den bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunan kimseyi biz boş çevirmeyiz”
diyerek geri dönüp gitti. O zaman O’nun Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
Efendimiz olduğunu anladım. O geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların
gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O gözümden kaybolunca birden aklım başıma geldi. “Nasıl olup da ben Resûlullah Efendimizin elini ayağını
öpmedim” diye çırpındım ama iş işten geçmiş fırsat elden kaçmıştı.
Ebül-Hayr Akta’, Medîne’de beş gün aç kalmıştı. Hücre-i saâdetin yanına gelip,
Resûlullah’a selâm verdi. Aç olduğunu bildirdi. Bir yana çekilip uyudu. Rü’yâda,
Resûlullah’ın geldiğini gördü. Sağında Ebû Bekr-i Sıddîk, solunda Ömer Fârûk ve
önünde Aliyy-ül Mürtezâ vardı. Hazret-i Alî gelip, yâ Ebe’l Hayr! Kalk, ne yatıyorsun? Resûlullah geliyor dedi. Hemen kalktı. Resûlullah gelip, büyük bir ekmek verdi. Ebül-Hayr diyor ki, çok aç olduğum için hemen yemeye başladım. Yarısı bitince
uyandım. Kalan yarısını elimde buldum.
Kilisli Mustafâ Işkî efendi, Mevârid-i Mecîdiyye târîh kitabında diyor ki:
“Mekke’de yirmi sene kaldım. 1247 [m. 1831] senesinde altmış altın biriktirip, çoluk
çocuk ile Medîne’ye geldik. Paralar yolda bitti. Bir tanıdığıma misâfir olup, Hücre-i
saâdete geldim. Resûlullahdan yardım istedim. Üç gün sonra, bulunduğum eve bir
bey gelerek, benim için bir ev kirâladığını söyledi. Eşyâlarımı oraya taşıttı. Bir senelik kirâ bedelini ödedi. Birkaç ay sonra, bir ay hasta yattım. Evde yiyecek ve satacak birşey kalmadı. Zevcemin yardımı ile dama çıkıp, Resûlullah’ın türbesine karşı,
sıkıntımı anlatıp yardım dilemek istedim. Ellerimi kaldırınca, dünyâlık istemekten
utandım. Birşey söyleyemedim. Odama indim.
Ertesi gün, bir kimse gelip, filân efendi bu altınları sana hediye gönderdi, dedi.
Keseyi aldım. Geçimimiz düzeldi ise de, hastalıktan kurtulamadım. Yardımla Hücre-i
saâdet önüne gelip, Resûlullahtan şifâ istedim. Mescidden çıkıp, kimseden yardım
istemeden evime yürüdüm. Eve girerken, hastalığım hiç kalmadı. Nazar değmemesi için, sokağa birkaç gün bastona dayanarak çıktım. Fakat, para bitmişti. Çoluk
çocuğu karanlıkta bırakıp, Mescid-i Nebevî’ye geldim. Yatsı namazından sonra, sıkıntımı Resûlullah’a söyledim. Yolda tanımadığım bir kimse yanıma gelip, elime bir
kese verdi. İçinde, beheri dokuz kuruşluk kırkdokuz altın vardı. Mum ve lüzûmlu
şeyleri aldım, eve geldim.
Şakâyık-i Nu’mâniyye kitâbının tercümesinde ikinci cildde diyor ki, Osmânlı
devletinin ilk Şeyh-ul-islâmı ve zamanının müceddidi olan büyük İslâm âlimi
Mevlânâ Şemseddîn Muhammed bin Hamza Fenârî’nin gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Bir gece, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz; “Tâhâ
sûresini tefsîr eyle!” buyurdukta, “Yüksek huzûrunuzda, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr etmeğe gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor” demiş. Peygamberlerin tabîbi
olan Resûlullah Efendimiz, mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek
tükürüğü ile ıslattıktan sonra, gözleri üzerine koymuştur. Molla Fenârî uyanıp, pamuğu gözlerinin üstünde bularak kaldırmış, görmeğe başlamışdır. Allahü teâlâya
hamd ve şükür etmiştir. Pamuk ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman gözleri üzerine
konmasını vasiyyet etmiştir. 834 [m. 1431]de Bursa’da vefât edince, vasiyyetini yerine getirdiler.
Abbasi halifelerinden Ebû Ca’fer Mensur, Mescid-i Nebevî içinde İmâm-ı Mâlik
475
ile konuşuyorlardı. “Ey Mensur! Burası Mescid-i saâdettir! Hafif sesle söyle! Hak
teâlâ, Hucürât sûresinde meâlen; “Sesinizi Resûlullah’ın sesinden daha fazla yükseltmeyin!” buyurarak, bir cemâati azarlamıştır. “Resûlullah’ın yanında hafif sesle konuşanlar” âyet-i kerîmesi ile de, hafif konuşanları övmüştür. (Hucürât: 3)
Resûlullah’a, vefât ettikten sonra saygı göstermek, sağ iken saygı göstermek
gibidir” dedi. Mensur, boynunu bükerek; “Ya Ebâ Abdullah! Kıbleye karşı mı
durmalı, yoksa Kabr-i saâdete karşı mı durmalı?” diye sordu. İmâm-ı Mâlik hazretleri; “Resûlullah’dan yüzünü çevirme! Kıyâmet gününün şefâatçisi olan o
yüce Peygamber sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, kıyâmet günü, senin ve baban
Âdem aleyhisselâmın kurtulması için vesile olacaktır. Kabr-i saâdete dönerek ve
Resûlullah’ın mübârek ruhuna sarılarak şefâat dilemelisin!
Nisâ sûresinin 64. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Nefslerine zulmedenler (kendilerine yazık edenler), sana gelip, Allahü teâlâdan af edilmeyi isterlerse, Resûlüm
de, onlar için af dilerse, Allahü teâlâyı, tevbeleri kabul edici ve merhamet edici
bulurlar” buyuruldu.
Resûlullah Efendimize Salevât-ı şerîfe getirmenin önemi ve fazileti
Peygamber Efendimizin ismi söylenip işitildiği ve yazıldığı zaman, saygı ve hürmet ifadesi olarak O’na salevât-ı şerîfe okumak, en önemli vazifelerimizdendir.
Bütün İslâm âlimleri, söz birliğiyle bildirdiler ki; ömründe bir kerre, salevât
getirmek farzdır. Her söyleyince, işitince, okuyunca, yazınca, bir kerre getirmek vâcib, tekrâr edildiklerinde müstehâbdır.
Gece gündüz dilimde salât-ü selâm,
O mübârek rûhuna, ey Fahr-ul-enâm.
Allahü teâlâdan bir şey isteyen kimse, önce Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize salevât okumalıdır.
Böyle bir duâ, kabule pek layıktır. İki salât ile (duânın başında sonunda olmak üzere)
yapılan duâ geri çevrilmez.
Ebû Talha hazretleri anlatır: “Resûlullah’ın huzûruna girmiştim. Kendisinde daha
önce hiç görmediğim bir sevinç ve hoşnudluk gördüm. Sebebini sorduğumda; “Nasıl sevinmeyeyim? Biraz önce Cebrâil (aleyhisselâm) müjde getirdi. Allahü teâlâ
buyurdu ki: “Ümmetimden biri sana, bir salevât söyleyince, Allahü teâlâ, ona
karşılık olarak, on salevât eder dedi” buyurdu.”
Bu konuda hadîs-i şerîflerden bâzıları şöyledir:
“Yanında ismim anılıp da bana salât-ü selâm getirmeyen kişinin burnu yerde sürtülsün...”
“Yanında ismim zikredilip, bana salât-ü selâm getirmeyen kimse, cimrilerin
en cimrisidir.”
Ebû Humeyd es-Saidi hazretleri bildirir; “Sahabe-i kirâmdan bâzıları, Resûlullah
Efendimize sordular ve dediler ki; “Yâ Resûlallah! Sana nasıl salât-ü selâm getirelim?” Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve
ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve bârik alâ Muhammedin
476 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ve ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ bârekte alâ İbrâhîme inneke hamidün mecid,
deyiniz.”
Bâzı salevât-ı şerîfeler şöyledir:
“Aleyhisselâm”, “Sallallahü aleyhi ve sellem”,
“Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed”,
“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte
alâ İbrâhîme ve alâ âl-i İbrâhîm...”,
“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’în”,
“Âleyhissalâtü vesselâmü vettehiyye”
“Aleyhi ve alâ cemi’i minessalevâti etemmühâ ve minettehiyyati eymenühâ.”
Bir kimse şöyle anlattı: Arkadaşlarımdan biri gönderdiği bir mektupta,
Resûlullah’ın mübârek isminin geçtiği her yere “sallallahü aleyhi ve sellem teslîmen
kesîren kesîrâ” diye yazmış. Görüp sebebini sorduğunda; “Gençliğimde hadîs kitapları yazdım. Resûlullah’ın mübârek ismini yazdıkça salevâtı yazmazdım. Rüyâda
Âlemlerin efendisini görüp, yanlarına vardım. Mübârek yüzünü benden döndürdüler. Öbür yanlarına geçtim, yine döndürdüler. Karşılarına varıp; “Yâ Resûlallah! Niçin benden yüzünüzü döndürürsünüz?” diye arz ettim. Buyurdular ki; “Çünkü sen
kitabında, benim ismimi yazınca, bana salât getirmedin.” O zamandan beri ism-i
şerîflerini, hep salât ile birlikte yazarım.
Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki; “Kim bana bir kerre salât ederse, Allahü teâlâ
ona on kerre salât (rahmet) eder, onun on günâhını bağışlar ve derecesini on kat
yükseltir.” “Kıyâmet günü bana en yakın olan, benim şefâatime en layık olan,
bana en çok salât-ü selâm getiren kimsedir.”
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz buyurdu ki:
“Kıyâmette her makamda bana en yakın olanınız, dünyada bana çok salevât
okuyanınızdır. Cum’a günü ve gecesi bana yüz salevât okuyanın, Allahü teâlâ
yüz ihtiyacını görür. Yetmişi âhiret, otuzu dünyaya aid işleridir. Sonra Allahü
teâlâ bir melek ile bu salâtları benim kabrime getirtir. Size gelen bir hediye gibi
olurlar. O melek bana gönderenin ismini, soyunu ve kabîlesini bildirir. Benim
yanımdaki beyaz bir sahifeye onu geçirir. Benim öldükten sonra bilmem, hayatta iken bilmem gibidir.”
“Perşembe günü olunca, Allahü teâlâ, yanında gümüş defter ve altın kalemler olan melekler gönderir. Perşembe günü ve Cum’a gecesi Peygambere çok
salât getirenleri yazarlar.”
“İki müslüman karşılaşıp müsâfeha eder ve Peygambere salevât getirirlerse,
ayrılmadan önce evvelki ve sonraki günâhları mağfiret olur.”
“Biriniz mescide girince, peygambere selâm versin ve yâ Rabbi beni
şeytandan koru desin!”
Bir rivâyette: “Mescidden çıkarken, Allahümme inni es’elüke min fadlike”
okusun.
Duânın evveli Allahü teâlâya sena (hamd) ve Resûlullah’a salevât olmayınca, duâ
perde arkasında kalır. Evvelinde hamd ve salevât olan duâ kabul olunur.
Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki;
477
“Kulağı çınlayan beni hatırlasın ve bana salât okusun.”
“Bir işe niyyet eden, o hususta meşveret etsin. Allahü teâlâ işinde ona rüşd
ihsân eder. Bir kimse bir söz söylemek isteyip de unutsa, bana salât okusun. Umulur ki, onu hatırlar.”
Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu: “Unutmasından korkan, Resûlullah’a çok salevât
okusun.”
Şeyh Ayni’nin Zeynü’l-Mecâlis’inde yazılıdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, “Kıyâmet günü üç grup kimse, gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı Arş’ın altında bulunurlar” buyurdu. Onlar kimlerdir dediler. “Ümmetimi sıkıntıdan kurtaran, sünnetimi ihyâ eden ve bana çok salevât getiren” buyurdu.
Şeyh Ebû Mûsâ Darirî anlatır: “Denizde kasırgaya yakalandık. Herkes ölüm korkusuyla ağlıyordu. O hâlde bana uyku bastırdı. Rüyâmda, Resûl-i Ekrem’i gördüm.
Gemidekilere söyle, bin defa “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve
alâ âl-i seyyidinâ Muhammed, salâten tüncînâ bihâ min cemî’il ehvâl-i velâfât ve takdî lenâ bihâ cemî’al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî’isseyyiât ve
terfe’unâ bihâ indeke a’ledderecât ve tübelligünâ bihâ aksalgâyât min cemî’il
hayrâti fil hayâti ve ba’del-memât” okusunlar, buyurdu. Daha üçyüz kerre okumuştuk ki, fırtına dindi, kutulduk.” Bu salâtın her mühim işinde ve her belada, âfatta,
depremde okunması tavsiye edildi.
Mu’teber kitablarda, salâtın nasıl olduğunda, kırkdan fazla hadîs vardır.
Bir salevât-ı şerif de şöyledir:
“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte
alâ İbrâhîme ve alâ âl-i İbrâhîm ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ barekte alâ İbrâhîme ve alâ âl-i İbrâhîm, inneke hamidün mecîd.
Allahümme salli ve sellim ve bârik verham alâ seyyidinâ Muhammedin hüve
seyyid-ül Arabî vel Acem.
Ve imâmi Mekket-il mükerremeti vel Medînet-il münevvereti vel harem.
‘Allem-el-insâne mâ lem ya’lem.
Asluhû nûrun ve neslühâ Âdem.
Ba’sühâ muahharun ve halkuhâ mukaddem.
İsmüh-üş şerîfü mektûbün alel Levh-il mahfûzi biyâkût-il kalem.
Ve cismüh-uş şerîfü medfûnün fil Medînet-il münevvereti vel harem.
Yâ leyte ektehilü türâbellezî taht-el kadem.
Fetûbâ sümme tûbâ limen deâ ve tebiahû ve limen esleme sâhib-eş şefâati lil
âlemîn.
Kâilen yâ Rabbî! Sellim ümmetî, ümmetî, vâ ümmetâ yâ zel-lutfi vel kerem.
Feyünâd-il münâdî min kıbel-ir Rahmân, kabiltü şefâateke yâ Nebiyyel
muhterem.
Üdhul-ül Cennete lâ havfün aleyküm velâ hüznün velâ elem.
Sümme radıyallahü teâlâ an Ebî Bekrin ve Ömera ve Osmâne ve Aliyyin
zil-kerem.
Ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin vel hamdü leke yâ Rabb-el âlemîn.
Bihürmeti Seyyid-il-mürselîn.”
478 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBÂREK İSİMLERİ
Sevgili Peygamberimizin en çok söylenilen ismi “Muhammed”dir. Pek çok
öğülmüş, ziyâde beğenilmiş anlamına gelir. Bu isim, Kur’ân-ı kerîmde; Âl-i İmrân
144, Ahzâb 40, Fetih 29 ve Muhammed sûresinin 22. âyet-i kerîmesinde dört defa
geçmektedir. Îsâ aleyhisselâm da ümmetine Saf sûresinin 6. âyet-i kerîmesinde
buyrulduğu gibi, meâlen; “Ey İsrâîl oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim.
Tevrâtın tasdîkcisi ve benden sonra gelecek bir peygamberin müjdecisi olarak
geldim ki, o peygamberin ismi Ahmed’dir” diye haber vermiştir. Ahmed; en çok
övülmüş, sevilmiş demektir.
Kur’ân-ı kerîmde, “Muhammed” ve “Ahmed” isminden başka; Mahmûd, Resûl,
Nebî, Şâhid, Beşir, Nezir, Mübeşşir, Münzir, Dâi-i ilallah, Sirâc-ı münir, Raûf,
Rahim, Musaddık, Müzekkir, Müddessir, Abdullah, Kerîm, Hak, Münir, Nûr,
Hâtemün-Nebiyyîn, Rahmet, Nîmet, Hâdî, Tâhâ, Yâsîn.. diye anılmıştır. Bundan
başka mübârek isimlerinin bir kısmı Kur’ân-ı kerîmde, bir kısmı hadîs-i şerîflerde,
bir kısmı da önceki peygamberlere gönderilen mukaddes kitaplarda zikredilmiştir.
Sevgili Peygamberimize Hazret-i Hadice’den doğan ve küçük yaşta vefât eden
oğlu Kasım’dan dolayı; “Ebü’l-Kâsım” künyesi verilmiştir. Yine peygamberliğinden önce, ondaki doğruluk, itimad, emin, güvenilir olması gibi sayılamayacak
kadar üstün meziyetlerinden dolayı, Kureyş kabîlesi arasında, “El-Emîn” ismi ile
çağrılmıştır.
Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem Efendimizin, Kur’ân-ı kerîmde geçen isimlerinden biri de Kur’ân-ı kerîmin kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesidir. Ulemâ-i râsihînin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri;
“Yâsîn; ey benim bahr-i yakînimin sebbâhı olan habîbim. Yâni, ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habibim, demektir” buyurmuştur.
Bu deryanın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasibi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resûlullah’ın aşkı ile
yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve meşhurlarından biri olan ve bu
479
muhabbet deryasından büyük pay alan Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleridir. O,
Resûlullah Efendimize olan muhabbet ve aşkını dile getirdiği kasîdelerinden birinde
şunları yazmaktadır:
Serveri âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben bir hiçim,
Misafirinim dememi, saygısızlık sayarım.
Her şey cihanda senin şerefine yaratıldı,
Rahmetin bana da yağsa, o ân olur behârım.
Herkes Kâbe’yi tavaf için geliyor Hicaz’a,
Sana kavuşmak şevkiyle, ben dağları aşarım.
Saâdet tâcı giydirildi, rüyâda başıma,
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanırım.
Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî!
Dîvânında şu yazılar, oluyor tercümânım:
“Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.”
Güzel yanağını bilen, güle hiç bakmaz,
Senin sevginde eriyen, derman aramaz!
Enes bin Mâlik’den rivâyetle bir hadîs-i şerîfde buyruldu ki: “Hiç biriniz, ben
ona, evlâdından da, pederinden de ve bütün halktan daha sevgili olmadıkça
îmân etmiş olmaz.”
Bir gün Hazret-i Ömer, Peygamber Efendimize; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâya
yemîn ederim ki, canım hâriç, bana her şeyden sevgilisin” dedi. Resûlullah Efendimiz ise; “Ben, kendisine canından daha sevgili olmadıkça, sizden biriniz asla
îmân etmiş olmaz” buyurdular. Bunun üzerine Hazret-i Ömer; “Yâ Resûlallah!
Sana Kur’ân-ı kerîmi gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sen bana canımdan
daha sevgilisin” deyince; “Ey Ömer, şimdi (tamam) oldu” buyurdular.
480 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
HİLYE-İ SE’ÂDET
Habîb-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin görünüşüne, “Hilye-i
se’âdet” denir.
İslâm âlimleri, Muhammed aleyhisselâmın görünen bütün uzuvlarını, şeklini, sıfatlarını, güzel huylarını ve bütün inceliklerine varıncaya kadar hayâtının tamamını
açık bir şekilde sened ve vesikaları ile yazmışlardır. Bu bilgiler, bizzat Peygamber
Efendimizin kendi beyanları olan hadîs-i şerîflerinden ve Eshâbının bildirdiği haberlerden toplanmıştır.
Hadîs-i şerîflerde ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiği haberlerde, Sevgili Peygamberimizin hilye-i saâdeti şöyle bildirilmektedir:
“Fahr-i kâinatın mübârek yüzü ile bütün âzâ-i şerîfesi ve mübârek sesi, bütün insanların yüzlerinden ve âzâlarından ve seslerinden güzel idi.
Mübârek yüzü bir mikdar yuvarlak idi ve neş’eli olduğu zamanda, ay gibi
nûrlanırdı. Sevindiği, mübârek alnından belli olurdu.
Resûlullah Efendimiz gündüz nasıl görürse, gece de öyle görürdü, önünde
olanları gördüğü gibi, arkasında olanları da görürdü. Yana ve geriye bakacağı
zaman, bütün bedeni ile dönüp bakardı. Yeryüzüne, semâdan daha çok bakardı.
Mübârek gözleri büyük ve kirpikleri uzun idi. Mübârek gözlerinde bir mikdar
kırmızılık vardı ve gözlerinin karası gâyet siyah olup, geceleri sürme çekerdi.
Fahr-i âlemin sallallahü aleyhi ve sellem alnı açık idi. Mübârek kaşları ince
olup, kaşları arası açık idi. İki kaşı arasındaki damar, hiddetlenince kabarırdı.
Mübârek burnu gâyet güzel olup, orta yeri bir mikdar yüksek idi.
Mübârek başı büyük idi.
Mübârek ağzı küçük değildi. Mübârek dişleri beyaz olup, öndekiler seyrek
idi. Söz söyleyince, sanki dişleri arasından nûr çıkardı. Allahü teâlânın kulları
arasında O’ndan daha fasîh ve daha tatlı sözlü kimse görülmedi. Mübârek sözleri gâyet kolay anlaşılır, gönülleri alır ve ruhları çekerdi. Söz söylediği zaman,
kelimeler inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese, kelimelerini saymak mümkün idi. Bâzen iyi anlaşılması için, üç kerre tekrar ederdi. (Cennet’te Muhammed
aleyhisselâm gibi konuşulacaktır.) Mübârek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği
yere ulaşırdı.
Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, güler yüzlü idi. Tebessüm
ederek güler ve mübârek ön dişleri görünürdü. Gülünce, nûru duvarlar üzerine
aks ederdi. Ağlaması da, gülmesi gibi hafif idi. Kahkaha ile gülmez, yüksek sesle
de ağlamazdı. Ama üzülünce, mübârek gözlerinden yaş akar, mübârek göğsünün sesi işitilirdi. Ümmetinin günâhlarını düşününce, Allahü teâlânın korkusundan ve Kur’ân-ı kerîmi işitince ve bâzen de namaz kılarken ağlardı.
Fahr-i âlem Efendimizin, mübârek parmakları iri ve mübârek kolları etli
idi. Mübârek avuçlarının içi geniş idi. Bütün vücûdunun kokusu, miskten güzel
idi. Mübârek bedeni, hem yumuşak, hem de kuvvetli idi.
Enes bin Mâlik diyor ki: “Resûlullah’a on sene hizmet ettim. Mübârek elleri
ipekten yumuşak idi. Mübârek teni miskten ve çiçekten daha güzel kokuyor-
481
du. Mübârek kolları, ayakları ve parmakları uzun idi. Mübârek ayaklarının
parmakları iri, altı da çok yüksek olmayıp yumuşak idi. Mübârek karnı geniş
olup, göğsü ile aynı hizada idi. Omuz başının kemikleri iri olup mübârek göğsü
genişti. Resûlullah Efendimizin kalb-i şerîfi, nazargâh-ı ilâhî idi.
Resûl-i ekrem Efendimiz, çok uzun boylu olmadığı gibi, kısa da değildi. Yanına uzun bir kimse gelse, ondan uzun görünürdü. Oturduğu zaman, mübârek
omuzu, oturanların hepsinden yukarı olurdu.
Mübârek saçları ve sakallarının kılı çok kıvırcık ve çok düz değil, yaratılışda, ondüle idi. Mübârek saçları uzundu, önceleri kâkül bırakırdı, sonradan
ikiye ayırır oldu. Mübârek saçlarını bâzen uzatır, bâzen de keser, kısaltırdı. Saç
ve sakalını boyamazdı. Vefât ettiği zamanda, saç ve sakalındaki ak kılların sayısı yirmiden az idi. Mübârek bıyığını kırkardı. Bıyıklarının uzunluğu ve şekli,
mübârek kaşları kadar idi. Emrinde husûsî berberleri var idi.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, misvâkını ve tarağını yanından ayırmazdı. Mübârek saçını ve sakalını tararken aynaya nazar ederdi.
Fahr-i kâinat Efendimiz, önüne bakarak, sür’atle yürür ve bir yerden geçtiği, güzel kokusundan belli olurdu.
Resûlullah Efendimiz, Arab idi. Yâni kırmızı ile karışık beyaz benizli olup,
gâyet güzel, nûrlu ve sevimli idi.”
Bir kimse, Peygamber Efendimize siyah dese, kâfir olur.
Arab, lügatda, güzel demektir. Meselâ, lisân-ı Arab, güzel dil demektir. Coğrafyada Arab demek, Arabistan ismindeki yarımadada doğup büyüyen, oranın iklimi, havası, suyu ve gıdası ile yetişen ve onların kanından olan kimse demektir,
Anadolu’daki kandan gelenlere Türk, Bulgaristan’da doğup büyüyenlere Bulgar,
Almanya’dakilere Alman dedikleri gibi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de,
Arabistan yarımadasında doğduğu için Arab’dır. Arablar beyaz, buğday benizli
olur. Bilhassa Peygamberimizin sülâlesi beyaz ve çok güzel idi. Zâten dedeleri
İbrahim aleyhisselâm, beyaz olup, Basra şehri ahâlisinden Târûh isminde beyaz bir mü’minin oğlu idi. Kâfir olan Âzer, İbrahim aleyhisselâmın babası değil,
amcası ve üvey babası idi.
Sevgili Peygamberimizin babası Abdullah’ın güzelliği, Mısır’a kadar yayılmıştı
ve alnındaki nûrdan dolayı, iki yüze yakın kız, evlenmek için Mekke’ye gelmişti.
Fakat, Muhammed aleyhisselâmın nûru, Âmine’ye nasîb oldu.
Amcası Abbâs ile Abbâs’ın oğlu Abdullah da beyaz idi. Peygamberimizin
kıyâmete kadar evlâdı da güzel ve beyazdır.
Resûlullah’ın Eshâbı da beyaz ve güzel idi. Osman radıyallahü anh, beyaz sarışın
idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin, Rum imparatoru Heraklius hükümetine gönderdiği sefîri Dıhye-i Kelbî çok güzel olup, sokaklarda gezerken,
yüzünü görmek için Rum kızları sokaklara çıkardı. Cebrâil aleyhisselâm çok defa,
Dıhye radıyallahü anh şeklinde gelirdi.
Mısır, Şam, Afrika, Sicilya ve İspanya yerlileri Arab değildir. Arablar, İslâmiyet’i
dünyâya yaymak için, Arabistan yarımadasından çıkarak buralara geldiklerinden,
bugün buralarda da mevcuttur. Nitekim Anadolu’da, Hindistan’da ve başka memleketlerde de mevcuttur. Fakat, bugün bu memleketlerin hiç birinin ahâlisini Arab diye
isimlendirmek doğru olmaz.
482 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Mısır ahâlisi esmerdir. Habeşistan ahâlisi siyahtır. Bunlara Habeş denir. Zengibâr
ahâlisine Zencî denir. Bunlar da siyahtır.
Peygamberimizin akrabâsını, torunlarını sevmek ve saymak ibâdettir. Onları her
müslüman sever. Anadolu’ya misâfir gelen siyah fellahlar, habeşler, zencîler, hürmet
ve ikrâm olunmak için, kendilerini, Arab diye tanıtmışlar, Anadolu’nun saf müslümanları da sözlerine inanıp bunları sevmişlerdir. Çünkü bu sevgide siyah, beyaz
ayırımı yoktur. Siyah bir müslüman, beyaz bir kâfirden kat kat daha üstün, daha
kıymetli ve sevimlidir. İnsanın siyah olması, îmânın şerefini azaltmaz. Bilâl-i Habeşi
hazretleri ve Resûlullah’ın çok sevdiği Üsâme siyah idiler. Kötülükleri ve aşağılıkları herkesçe bilinen Ebû Leheb ve Ebû Cehil kâfirleri beyaz idiler. Allahü teâlâ
insanın rengine değil, îmânının kuvvetine ve takvâsına kıymet vermektedir. Fakat,
siyahların kendilerini Arab olarak tanıtmaları, İslâm düşmanlarının, yahudilerin işlerine yaradı. Bir yandan, siyah insanları, aşağı ve iğrenç olarak tanıttılar. Bunları
köle olarak kullandılar. Bir yandan da kara kedileri, köpekleri, “Arab, Arab” diye
çağırarak, gazete ve mecmualara yaptıkları siyah resim ve karikatürlere Arab diyerek, gençliğe, Arabı siyah olarak tanıtmağa, böylece, müslüman yavrularını Peygamberimizden soğutmağa uğraştılar.
Güzel huyların hepsi, Sevgili Peygamberimizde toplanmıştı. Güzel huyları,
vehbî yâni Allahü teâlâ tarafından verilmiş olup, kesbî yâni çalışarak, sonradan
kazanmış değildir.
Bir müslümanın ismini söyleyerek hiç bir zaman lânet etmemiş ve aslâ
mübârek eliyle kimseyi döğmemiştir. Allah için intikam almış; kendi için, hiç
bir kimseden intikam almamıştır. Akrabâsına, Eshâbına ve hizmetçilerine tevazu ederek, iyi muamele eylerdi. Ev içinde çok yumuşak ve güler yüzlü idi.
Hastaları ziyârete gider, cenâzelerde bulunurdu. Eshâbının işlerine yardım eder,
çocuklarını kucağına alırdı. Fakat kalbi bunlarla meşgûl olmazdı. Mübârek
ruhu, melekler âleminde idi.
Resûlullah Efendimizi, ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, peygamberlik hâllerinden, kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye tâkat getiremezdi. Hâlbuki kendisi, hayâsından, mübârek gözleri ile
kimsenin yüzüne bakmazdı.
Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, insanların en cömerdi idi.
Bir şey istenip de yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa cevap
vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsânları vardı ki, Rum imparatorları, İran
şahları ve hiç bir hükümdâr, O’nun kadar ihsân yapamazdı. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamağı severdi, öyle bir hayat sürerdi ki, yemek ve içmek hatırına bile
gelmezdi. Yemek getirin yiyelim veya falanca yemeği pişiriniz demezdi. Yemek
getirilirse yer, her ne meyve verseler kabul ederdi. Bâzen aylarca az yer, açlığı
severdi. Bâzen de çok yerdi. Yemek sonunda su içmezdi. Suyu otururken içerdi.
Başkaları ile yemek yerken, herkesten sonra el çekerdi. Herkesin hediyesini
kabûl ederdi. Hediye getirene karşılık olarak kat kat fazlasını verirdi.
Çeşitli elbise giymek âdeti idi. Yabancı devlet sefirleri gelince süslenip, kıymetli ve nefis elbise giyerek, güzel yüzünü gösterirdi. Taşı akîkten, gümüş yüzük
takar ve mühür olarak kullanırdı. Yüzüğü üzerinde “Muhammedün Resûlullah”
yazılı idi.
483
Yatağı deriden olup, içi hurma ağacının lifleri ile dolu idi. Bâzen bu yatak
üzerine, bâzen yere serili deri üzerine, bâzen de hasır veya kuru toprak üzerine
yatardı. Mübârek avucunun içini sağ yanağının altına koyup, sağ yanı üzerine
yatardı.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, zekât malı almaz, çiğ soğan ve sarımsak gibi şeyler yemez ve şiir söylemezdi.
Peygamber Efendimizin mübârek gözleri uyur, kalb-i şerîfi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Hiç esnemezdi.
Mübârek vücûdu nûrânî olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübârek kanını içmezdi.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin güzelliğini, Eshâb-ı kirâmın
büyükleri şöyle anlattı: Ebû Hüreyre; “Resûlullah’dan daha güzel bir kimse görmedim, sanki güneş bütün parlaklığı ile yüzünde parlıyordu. Güldüğü zaman, dişleri duvarlara aydınlık saçardı” buyurdu.
İbn-i Ebî Hâle; “Peygamber Efendimizin mübârek yüzü, ayın on dördü gibi
parıldardı” buyurdu.
Hazret-i Ali; “O’nu aniden gören, heybetinden korkuya kapılırdı. O’nunla sohbet edip tanıyan, hemen ısınıp severdi” buyurdu.
Câbir bin Semüre; “Resûlullah, mübârek elini yüzüme sürdü. Elinde, sanki
attârların yâni koku satan kimselerin çantasından yeni çıkarılmış gibi güzel bir
koku, serinlik buldum. Resûlullah Efendimiz, elini bir kimsenin eline müsâfeha
için değdirmiş olsa, bütün gün o kimsenin elinden o güzel koku çıkmazdı” buyurdu.
Hazret-i Âişe vâlidemiz; “Resûlullah, bir çocuğun başını okşadığı zaman, diğer
çocuklar arasında o çocuk, güzel kokusundan hemen belli olurdu” buyurdu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz, bir gün evlerinde uyumuşlardı. Enes bin Mâlik’in annesi Ümm-i Süleym geldi. Resûlullah Efendimizin, uyku
esnasında mübârek yüzünde ter damlaları belirmişti. Ümm-i Süleym, Peygamber
Efendimizin mübârek terini toplamaya başladı. Uyanıp sebebini sorunca, Peygamber Efendimizin süt teyzesi olan Ümm-i Süleym; “Onu kokularımıza katıyoruz.
Teriniz, kokuların en güzeli en hoş kokanıdır” dedi.
Ebû Hüreyre; “Yürüyüşünde Resûlullah’tan daha sür’atli kimseyi görmedim.
Sanki yer kendisine dürülüyordu. O’nunla yürürken, biz bütün gücümüzü sarf
edip kendimizi zorluyorduk” buyurdu.
Peygamber Efendimiz, fevkalâde güzel konuşurdu. Sözün nereden başlatılıp nerede bitirileceğini en mükemmel bir şekilde bilirdi. Sözleri, söyleyiş bakımından berrak, son derece fasîh ve beliğ idi. Söz ve kelimelerinde, mânânın
doğruluğu her zaman kendini gösterirdi, ifâde etme gücü, fevkalâde yüksek
olduğundan, konuşurken hiç yorulmaz ve külfet çekmezdi.
Peygamber Efendimizin güzelliği
Ulemâ-i râsihîn denilen, hem zâhir ve hem de bâtın bilgilerinde üstâd ve Peygamber Efendimize vâris olan yüksek İslâm âlimleri, O’nu bütün güzellikleriyle
görmüş ve âşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebû Bekr-i Sıddîk gelmektedir.
O, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizdeki nübüvvet nûrunu görüp;
484 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrâk ederek, âşık olmuş ve bunda öyle ileri gitmiştir ki, başka hiç bir kimse onun gibi olamamıştır. Hazret-i Ebû Bekr, her an, her
baktığı yerde Resûlullah Efendimizi görürdü. Bir keresinde hâlini; “Yâ Resûlallah!
Nereye baksam sizi görüyorum” diye arzetmişti. Bir keresinde de; “Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim” demişti. Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” Efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri
de, mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe vâlidemiz idi. Hazret-i Âişe; âlime, müctehid,
akıllı, zekî, edîbe idi. Gâyet beliğ ve fasîh konuşurdu. Kur’ân-ı kerîmin mânâlarını,
helâl ve harâmları, Arab şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi. Resûlullah’ı medheden şiirleri vardır. Şu iki beyti, Hazret-i Âişe vâlidemiz söylemiştir:
Ve lev semi’û ehl-ü Mısre evsâfe haddihî,
Lemâ bezelû fî sevm-i Yûsüfe min nakdin.
Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû,
Le âserne bil-kat’il kulûbi alel eydi.
Tercümesi: “Eğer Mısır’dakiler, O’nun (Peygamber Efendimizin) yanaklarının
güzelliğini işitmiş olsalardı; (güzelliği dillere destan olan) Yûsuf aleyhisselâma hiç
para vermezlerdi. Yâni bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelîhâ’yı, “Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek” kötüleyen kadınlar,
Resûlullah’ın nûrlu alnını görselerdi, ellerinin yerine kalblerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”
Hazret-i Âişe vâlidemiz buyuruyor ki: “Bir gün Resûlullah, mübârek nâlınlarının
kayışlarını çıkarıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Parlak
alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyor, gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp; “Sana ne oldu ki, böyle dalgın duruyorsun”
buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzündeki nûrların parlaklığına ve mübârek
alnındaki ter dânelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim.
Resûlullah, kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasından öptü ve; “Yâ Âişe! Allahü
teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim” buyurdu. Yâni senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur buyurdu.
Hazret-i Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizi severek, O’nun cemâlini anlayarak gördüğü içindir. Bu sebeple takdir ve taltif edilmiştir.
Beyt:
Ne iyi O gözler ki, güzele bakmakdadır.
Ne tâlihli O kalb ki, Onun için yanmakdadır!
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin, mübârek bedeninde
toplanan, bâtınî güzellikleri gösteren görünen güzellikler, hiç bir ferdin bedeninde
toplanmamıştır. İmâm-ı Kurtubî hazretleri şöyle rivâyet etmiştir: “Resûl-i ekrem
Efendimizin güzelliği büsbütün görünmemiştir. Eğer hakîkî güzelliği görünseydi,
Eshâb-ı kirâm O’na bakmaya tâkat getiremezdi. Şâyet hakîkî güzelliğini gösterseydi, hiç kimse bakmaya dayanamazdı.”
Yûsuf aleyhisselâm, zâhirî; Resûlullah Efendimiz de, bâtınî güzellikleriyle insanlara göründüler. Yûsuf aleyhisselâmın cemâli görülünce eller kesildi. Resûlullah
485
“sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin kemâli ile zünnarlar kesildi, putlar kırıldı
ve küfür bulutları dağıldı.
Eshâb-ı kirâm, Peygamber Efendimize; “Yâ Resûlallah! Siz mi güzelsiniz, Yûsuf
aleyhisselâm mı daha güzeldi?” diye sordular. Efendimiz cevap olarak; “Kardeşim
Yûsuf benden sabîh (güzel), ben ondan melîhim (sevimliyim). Onun görünen
güzelliği, benim görünen güzelliğimden çoktur” buyurdular.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde; “Allahü teâlânın gönderdiği her peygamber güzel yüzlü, güzel seslidir. Sizin Peygamberiniz ise, onların en güzel yüzlüsü ve en güzel seslisidir” buyurdular.
Bir kimse, Resûlullah Efendimize gelip dedi ki: “Ey Allahü teâlânın Resûlü!
Kıyâmet ne zaman kopacaktır?” Peygamber Efendimiz; “Kıyâmet için ne hazırladın?” buyurdular. O kimse; “Evet, çok namaz kılarak, oruç tutarak, sadaka vererek
kıyâmet için hazırlanmadım. Lâkin ben, Allahü teâlâyı ve O’nun Resûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz. “Kişi sevdiği ile beraberdir”
buyurdular.
Resûlullah’ı sevmek, bütün müslümanlara farz-ı ayndır.
O serverin sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyet’i yaşamak, îmânın ve İslâm’ın
tadına, doyulmaz zevkine ermek, çok kolay olur. Bu sevgi, iki cihanın Efendisine
tam uymaya sebeb olur.
Resûl aleyhisselâmın mübârek ismini anan veya duyan mü’minin,
Resûlullah’ın şerefli meclisinde bulunuyormuş gibi; sükûnet, edeb, kalb ve bedenle tâzim üzere bulunması vâcibdir.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin mübârek sözlerinden ve
işlerinden bildirilen birşeyi, O’nun şanını yükseltecek bir şey ile mukabele etmek,
O’na tazimden ve hürmettendir.
Mesela; Resûlullah’a fakir denmez. Çoban denmez, “Resûlullah Efendimiz, falanca şeyi severdi” denince; “Hâlbuki ben onu sevmem” dememek O’na tazimdendir. Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin; “Ben birşeye yaslanarak, dayanarak yemem” buyurmasına; “Ben bir şeye dayanarak yerim” deyip,
sonra, yaslanarak yemek gibi bir mukabelede bulunmamaktır. Bunlara riâyet etmek,
Resûlullah’a olan tazime dahildir. Bunlara kasıtlı olarak ehemmiyet vermeme niyetiyle riâyetsizlik, küfür kapılarına yol açar.
Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîf kitaplarının üzerine, başka herhangi bir kitap
veya herhangi bir ev eşyası koymamak da Allahü teâlâ ve Resûlüne tazimdendir.
Onların üzerinde bulunan tozları almak, içerisinde Allahü teâlânın ism-i şerîfi veya
Resûlullah Efendimizin mübârek isimlerinin bulunduğu bir kâğıdı atmamak, Allahü
teâlâya ve Resûlüne tazimdendir.
Böyle kâğıtlar yırtılmaz. İslâm harfleri ile yazılı olan kâğıtlara daha çok hürmet
etmek lazımdır. Şâyet içerisinde Allahü teâlânın ism-i şerîfi ve âyet-i kerîmeler bulunan kitaplar ve kâğıtlar eskimekten dolayı yırtılırsa, bunları temiz beze sarıp toprağa
gömmeli veya su ile yıkayarak üzerindeki yazıları silmeli veya yakmalıdır. Yakınca,
külleri gömülür. Yakmak, yıkayıp yazıları gidermekten daha iyi olur. Zîrâ yıkamakta
kullanılan sular ayak altında kalabilir.
486 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber Efendimizin yüksek ahlâkı
Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine “sallallahü aleyhi ve sellem” verdiği iyilikleri, ihsânları sayarak, O’nun mübârek kalbini okşarken, “Sen, güzel huylu olarak
yaratıldın” buyurmaktadır.
Çok kimselerin İslâm dînine girmesine, Resûlullah’ın güzel ahlâkı sebeb oldu.
Sözleri gâyet tatlı olup gönülleri alır, rûhları cezb ederdi. Aklı o kadar çoktu
ki, Arabistan yarımadasında, sert, inatçı insanlar arasında gelip, çok güzel
idâre ederek ve cefâlarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itâate getirdi.
Çoğu, dinlerini bırakıp müslüman oldu ve dîn-i İslâm yolunda, babalarına ve
oğullarına karşı harb etti. O’nun uğrunda mallarını, yurtlarını fedâ edip, kanlarını akıttı. Hâlbuki böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı,
affı, sabrı, ihsânı, ikrâmı o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler
ve işitenler seve seve müslüman olurdu.
Hiç bir hareketinde, hiç bir işinde, hiç bir sözünde, hiç bir zaman, hiç bir
çirkinlik, hiç bir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde,
din düşmanlarına, dîne dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi.
Muhammed aleyhisselâmın binlerce mûcizesi göründü, bunu; dost-düşman herkes söyledi. Bu mûcizelerin en kıymetlisi, edebli ve güzel huylu olması idi.
Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri buyurdu ki: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem
hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte
yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öte-beri alıp, torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle
karşılaşınca, önce selâm verirdi. Bunlarla müsâfeha etmek için, mübârek elini
önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa
olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu
idi. İyilik etmesini sever, herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü olup, söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, alçak tabiatlı değildi. Heybetli olup, saygı ve korku hâsıl ederdi.
Fakat, kaba değildi. Nâzik ve cömert idi. Fakat, isrâf etmez, faydasız yere bir
şey vermez, herkese acırdı. Mübârek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey
beklemezdi. Saâdet, huzûr isteyen, O’nun gibi olmalıdır.”
Enes bin Mâlik buyuruyor ki: “Resûlullah’a on sene hizmet ettim, bir kerre üf
demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı.”
Ebû Hüreyre; “Bir gazâda, kâfirlerin yok olması için duâ buyurmasını söyledik;
“Ben, lânet etmek için, insanların azâb çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek ve insanların huzûra kavuşması için gönderildim” buyurdu.”
Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin 107. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Seni, âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik” buyuruyor.
Ebû Sa’îd-i Hudrî buyurdu ki: “Resûlullah’ın hayâsı, bâkire İslâm kızlarının
hayâlarından daha çoktu.”
Enes bin Mâlik diyor ki: “Resûlullah, bir kimse ile müsâfeha edince, o kimse elini çekmedikçe, mübârek elini ondan ayırmazdı. O kimse, yüzünü çevirmedikçe,
487
mübârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken, iki diz
üzerinde oturur, ona saygılı olmak için mübârek bacağını dikip oturmazdı.”
Enes bin Mâlik buyuruyor ki: “Resûl aleyhisselâm hasta ziyâretinde bulunur, cenâze arkasında yürür, çağrılan yere giderdi. Eşeğe de binerdi. Resûl
aleyhisselâmı Hayber gazâsında gördüm. Yuları bir ip olan eşek üzerinde idi.
Resûl aleyhisselâm, sabah namazından çıkınca, Medîne çocukları ve işçileri su
dolu kablarını önüne getirirler, mübârek parmağını içine sokmasını isterler, kış
ve soğuk su olsa da, isteklerini geri çevirmez, gönüllerini hoş ederdi.”
Yine Enes diyor ki: “Bir küçük kız, Resûl aleyhisselâmın elini tutup bir iş için
götürseydi, birlikte gider, müşkülünü hâllederdi.”
Câbir “radıyallahü anh” diyor ki: “Resûl aleyhisselâmdan bir şey istenip de yok
dediği işitilmedi.”
Resûlullah Efendimiz, kavimleri birleştiriciydi. Onları birbirlerinden nefret ettirmezdi. Her kavmin büyüğüne ikramlarda bulunur ve onu baş köşeye
oturturdu.
Kimseyi kendi mübârek cemâlinden mahrum etmezdi. Eshâb-ı kirâmını arar,
gelmiyenleri sorardı. Yanına oturanlara nasihat eder, onların nasibini verirdi.
Davranışı ile birini diğerinden çok seviyor düşüncesi, kimsenin kalbine gelmezdi. Yanına şikâyet için gelen birine karşı tahammül gösterir ve dinlerdi.
Gelen şahıs yanından ayrılmadıkça, onu yüz üstü terkedip gitmezdi. Bütün
insanlara güzel huy ve ahlâkını en iyi şekilde sunardı. Nezdinde hak ve adalet
bakımından herkes bir idi. Kimsenin kimseden bir üstünlüğü, ayrılığı yoktu.
Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurdu ki: “Resûlullah Efendimiz kadar güzel ahlâka
sahip hiç kimse görmedim. Ne zaman Eshâbından veya Ehl-i beytinden biri
O’nu çağırmışsa mutlaka; “Buyur” diye karşılık vermişlerdir.”
Resûlullah Efendimiz, Eshâbını en güzel isimlerle çağırırlar, kimsenin sözünü yarıda kesmezlerdi. Konuştuğu kimse, sözünü bırakmadan veya gitmek için
ayağa kalkmadan sözünü kesmezlerdi.
Sözünde durmak yönüyle de insanlar arasında Peygamber “sallallahü aleyhi ve
sellem” Efendimizden daha üstün bir kimse gelmedi.
Abdullah bin Ebi’l-Hamsa anlattı ki: “Peygamberimiz ile henüz kendilerine peygamberliği bildirilmeden önce alış-veriş yapmıştım. Kendi hesabına bir bakiye kalmıştı. O’na, falan zamanda filan yerde buluşmak üzere söz verdim ve unuttum. Üç
gün sonra verdiğim sözü hatırlayınca hemen o yere koştum. O’nun üç gündür orada beklemekte olduğunu görünce, hayretimden donakaldım. Bana; “Delikanlı beni
yordun! Ben seni burada tam üç gündür bekliyorum” buyurdular.
Peygamber Efendimiz Hazret-i Âişe vâlidemize buyurdular ki: “Bana Mekke’nin
taşı, toprağı altın olması sunuldu. Hayır yâ Rabbi, dedim. Bir gün aç kalayım,
bir gün tok. Aç kaldığım gün sana yalvarıp duâ ederim. Tok kaldığım gün, sana
hamdü senada bulunurum.”
Hazret-i Âişe vâlidemiz; “Zaman olurdu tam bir ay beklerdik, evimizde (yemek
yapmak için) ateş yakmazdık. Sadece hurma ile su bulunurdu” buyurmuştur.
İbn-i Abbas; “Resûlullah Efendimiz ve Ehl-i beyti, birçok geceler akşam yemeği
yemeden yatarlardı. Akşam yiyecek bir şey bulamazlardı” buyurdu.
Âişe vâlidemiz buyurdu ki: “Resûlullah Efendimizin mübârek karnı, hiçbir za-
488 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
man yemekten doymamıştır. Bu hususta, bir kimseye de yakınmamıştır. İhtiyaç,
O’nun için zenginlikten daha iyi idi. Bütün gece açlıktan kıvransa bile bu durum
O’nu gündüz orucundan alıkoymazdı. İsteseydi, Rabbinden yeryüzünün bütün hazinelerini, yiyeceklerini ve refah hayatını isterdi. Yemin ederim ki, O’nun bu hâlini
gördüğüm zaman, acırdım ve ağlardım. Elimle mübârek karnını sıvazlar;
- Canım sana feda olsun! Sana güç verecek şu dünyadan, bâzı menfaatler temin
etsen olmaz mı? derdim. O da;
- Ey Âişe! Ben dünyayı ne yapayım? Ülü’l-azmden olan Peygamber kardeşlerim, bundan daha çetin olanına karşı tahammül gösterdiler. Fakat o hâlleri ile
yaşayışlarına devam ettiler. Rablerine kavuştular. Bu sebeple Rableri, onların
kendisine dönüşlerini çok güzel bir biçimde yaptı, sevâblarını artırdı. Ben refah
bir hayat yaşamaktan hayâ ediyorum. Çünkü böyle bir hayat, beni onlardan
geri bırakır. Benim için en güzel ve sevimli şey, kardeşlerime, dostlarıma kavuşmak ve onlara katılmaktır, buyururlardı. Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurdular ki:
- Resûlullah, bu sözlerinden bir ay kadar sonra vefât ettiler.
Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz cömertliği ile de dillere destan idi. Bu güzel huyda da Peygamberimize kimse yetişemezdi.
İbn-i Abbas “Resûlullah Efendimiz iyilik yapmak bakımından insanların en cömerdi idi. Ramazân-ı şerîfde ve Cebrâil aleyhisselâm ile buluştukları zaman, sabah
rüzgârından daha cömert olurdu” demiştir.
Resûl aleyhisselâmın komşusu, bir ihtiyar kadın vardı. Kızını, Resûl aleyhisselâma
gönderdi. “Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok. Bana, namazda örtünecek
bir elbise gönder” diye yalvardı. Resûl aleyhisselâmın o ânda başka elbisesi yoktu. Mübârek arkasındaki entâriyi çıkarıp, o kadına gönderdi. Namaz vakti gelince,
elbisesiz mescide gidemedi. Eshâb-ı kirâm, bu hâli işitince, Resûl aleyhisselâm o
kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemâate gelemiyor. Biz de
her şeyimizi fakirlere dağıtalım dediler. Allahü teâlâ, hemen İsrâ sûresinin 29. âyet-i
kerîmesini gönderdi. Önce Habîbine meâlen; “Ellerini boynuna bağlama, büsbütün de açma (Hasîslik etme, birşey vermemezlik yapma)” buyurup, sonra da;
“Malını, kendine kalmıyacak şekilde (Sıkıntıya düşecek ve namazı kaçırarak, üzülecek kadar da) dağıtma! (Sadakada vasat davran)” buyurdu.
O gün, namazdan sonra, Hazret-i Ali, Resûlullah’ın yanına gelip; “Yâ Resûlallah!
Bugün, çoluk-çocuğuma nafaka yapmak için sekiz dirhem gümüş ödünç almıştım. Bunun yarısını size vereyim. Kendinize entâri (elbise) alınız” dedi. Resûl
aleyhisselâm çarşıya çıkıp, iki dirhem ile bir entâri satın aldı. Geri kalan iki dirhem
ile yiyecek almaya giderken bir âmânın oturduğunu gördü; “Allah rızâsı için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir?” diyordu. Almış olduğu
entâriyi, ona verdi.
Âmâ entâriyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resûl
aleyhisselâmın mübârek elinden geldiğini anladı. Çünkü Resûl aleyhisselâmın bir
kerre giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, her parçası misk gibi güzel kokardı. Âmâ
duâ ederek; “Yâ Rabbî! Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç” dedi. İki gözü
hemen açıldı. Resûl aleyhisselâm oradan ayrıldı. Bir dirhem ile bir entâri satın aldı.
Bir dirhem ile yiyecek almaya giderken, bir hizmetçi kızın ağladığını görüp;
- Kızım, niçin böyle ağlıyorsun? buyurdu.
489
- Bir yahudinin hizmetçisiyim. Bana bir dirhem verdi. Yarım dirhem ile bir şişe
ve yarım dirhem ile de yağ satın al dedi. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü.
Hem şişe, hem de yağ gitti. Şimdi ne yapacağımı şaşırdım, dedi.
Resûl aleyhisselâm, son dirhemini kıza verdi.
- Bununla şişe ve yağ al, evine götür, buyurdu. Kızcağız;
- Eve geç kaldığım için yahudinin beni döğeceğinden korkuyorum, deyince;
- Korkma! Seninle birlikte gelir, sana bir şey yapmamasını söylerim, buyurdu.
Eve gelip kapıyı çaldılar. Yahudi kapıyı açıp, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizi görünce, şaşırıp kaldı. Yahudiye, olanı biteni anlatıp, kıza bir şey
yapmaması için şefâat buyurdu. Yahudi, Resûlullah’ın ayaklarına kapanıp; “Binlerce
insanın baş tâcı olan, binlerce aslanın, emrini yapmak için beklediği ey büyük Peygamber! Bir hizmetçi kız için, benim gibi bir miskinin kapısını şereflendirdin. Yâ
Resûlallah! Bu kızı senin şerefine âzâd ettim. Bana îmânı, İslâm’ı öğret. Huzûrunda
müslüman olayım” dedi. Resûl aleyhisselâm, ona müslümanlığı öğretti. Müslüman
oldu. Evine girdi. Çoluğuna-çocuğuna anlattı. Hepsi müslüman oldu. Bunlar, hep
Resûlullah’ın güzel huylarının bereketi ile oldu.
Her müslüman Resûlullah’ın bu hâllerini kendine örnek almalıdır. Allahü teâlânın
ahlâkı ile ahlâklanmak, her müslümana lazımdır. Çünkü, Resûlullah efendimiz;
- Allahü teâlânın ahlâkı ile huylanınız! buyurdu.
Mesela, Allahü teâlânın sıfatlarından biri “Settâr”dır. Yâni günâhları örtücüdür.
Müslümanın da din kardeşinin aybını, kusurunu örtmesi lazımdır. Allahü teâlâ, kullarının günâhlarını affedicidir. Müslümanlar da, birbirlerinin kusurlarını, kabahatlerini affetmelidir. Allahü teâlâ kerîmdir, rahimdir. Yâni lütfu, ihsânı boldur ve merhameti çoktur. Müslümanın cömerd ve merhametli olması lazımdır. Bütün güzel ahlâk
da böyledir.
Resûl aleyhisselâmın güzel huyları pek çoktur. Her müslümanın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlâklanması lâzımdır. Böylece, dünyâda ve âhirette felâketlerden,
sıkıntılardan kurtulmak ve O iki cihân efendisinin şefâatine kavuşmak nasîb olur.
Peygamber Efendimizin şefâati
Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, kıyâmet gününde ümmetine
şefâat edecek, onları sıkıntı ve üzüntüden kurtaracaktır.
Bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki:
“Ümmetimin yarısının Cennet’e girmesiyle şefâat arasında muhayyer kılındım. Ben şefâati tercih ettim. Çünkü o daha şümullüdür. Onu, yalnız takvaya
erenler için sanmayın, o, aynı zamanda hatâya düşen günahkârlar içindir de...”
Ebû Hüreyre hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde, Peygamber Efendimiz;
“Şefâatim, kalbi dilini tasdik eder tarzda, ihlâs ile “Lâ ilâhe illallah” diyerek
şehâdet kelimesi getiren kimseyedir” buyurdu. Bâzı hadîs-i şerîflerde de;
“Ümmetimden, Ehl-i beytimi sevenlere şefâat edeceğim.”
“Ümmetimden, büyük günâh işliyenlere şefâat edeceğim.”
“Eshâbıma dil uzatanlardan başka, herkese şefâat edebilirim.”
“Ümmetimden, nefsine zulüm edenlere, nefislerine aldananlara şefâat edeceğim.” “Kıyâmet günü, en önce ben şefâat edeceğim.”
“Şefâatime inanmıyan, ona kavuşamaz” buyurdu.
490 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Mahşerdeki şefaati
Mahşerde, güneşin bir mızrak yaklaşmasıyla hararetine, sıcaklığına tâkat getiremeyen insanların hâlleri ziyâdesiyle kötüleşir. Meşakkat ve zahmetleri artar, karmakarışık olurlar. Bin sene bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir
şey söylenmez.
Peygamberlere ve âlimlere korku gelir. Evliya ve şehidler tâkat getirilmesi güç
olan Allahü teâlânın azabından feryâd ederler.
Bu vakit insanlar ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler;
- Yâ Âdem aleyhisselâm! Sen aziz ve şerîf bir peygambersin. Allahü teâlâ seni
yarattı ve melekleri senden tarafa secde ettirdi. Sana kendi ruhundan üfledi. Hesaba
başlaması için bize şefâat eyle de Allahü teâlâ ne murad ederse, onunla mahkum
olalım. Ve nereye emrederse, herkes oraya gitsin. Herşeyin hâkimi ve mâliki olan
Allahü teâlâ mahluklarına dilediğini yapsın, diye yalvarırlar.
Âdem aleyhisselâm buyurur ki:
- Ben, Allahü teâlânın yasak ettiği ağacın meyvesinden yedim. Bu zamanda
Allahü teâlâdan utanırım. Fakat siz Nuh’a gidiniz.
Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar. Sonra Nuh aleyhisselâma giderler ve;
- Hiç dayanılmayacak bir hâldeyiz. Bizim muhakememizin çabuk yapılması için
şefâat eyle. Şu mahşer cezasından kurtulalım, diye yalvarırlar.
Nuh aleyhisselâm onlara cevap olarak;
- Ben Allahü teâlâya duâ eyledim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o duâ
sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fakat siz, Halilullah
olan İbrâhim aleyhisselâma gidiniz, buyurur. Yine evvelki gibi aralarında bin sene
daha konuşurlar. Sonra İbrâhim aleyhisselâma gelirler.
- Ey müslümanların babası! Sen Allahü teâlânın seni kendine halil eylediği zâtsın.
Bize şefâat eyle! Allahü teâlâ, mahlukat arasında, hükmünü versin, derler.
İbrâhim aleyhisselâm onlara;
- Ben dünyada üç kerre kinaye söyledim. Bunları söyleyerek din yolunda
mücadele ettim. Şimdi, Allahü teâlâdan bu makamda şefâat izni istemekten
utanırım. Siz Mûsâ aleyhisselâma gidiniz, buyurur. Bunun üzerine yine bin sene
durarak birbirleriyle istişare ederler. Fakat bu zamanda hâlleri gâyet güçleşir. Mahşer yeri çok daralır. Sonra Mûsâ aleyhisselâma gelip;
- Yâ İbn-i İmrân! Sen Allahü teâlânın kendisiyle konuştuğu, Tevrat’ı indirdiği
peygambersin. Hesabın başlaması için bize şefâat eyle! Zîrâ burada durmamız çok
uzadı. İzdihamdan ayaklar birbiri üzerine birikti, derler. Mûsâ aleyhisselâm onlara;
- Ben, Allahü teâlâya, âl-i Fir’avn’ın senelerce hoşlanmıyacakları şeylerle
cezalandırılması için duâ ettim. Sonra gelenlere ibret olmalarını rica eyledim.
Şimdi şefâat etmeğe utanırım. Fakat, cenâb-ı Hak rahmet, mağfiret sahibidir.
Siz Îsâ aleyhisselâma gidiniz, buyurur.
Mahşer sıkıntısından kurtulmak için, sonra Îsâ aleyhisselâma gelirler. Derler ki:
- Sen Allahü teâlânın ruhu ve kelimesisin. Bize Rabbinden şefâat eyle! O da;
- Benim kavmim, beni ve annemi Allah’dan başka ilâh olarak kabul eylediler. Bu hâlde nasıl şefâat ederim. Siz Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu
491
Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme gidiniz. Zîrâ O, dâvetini ve şefâatini
ümmeti için hazırlardı, buyurur.
Hemen Muhammed aleyhisselâmın minberine gelirler. Derler ki:
- Sen habîbullahsın! Habîb ise, vasıtaların en faydalısıdır. Bize şefâat eyle! Zîrâ,
peygamberlerin birincisi olan Âdem aleyhisselâma gittik. Bizi Nuh aleyhisselâma
gönderdi. Nuh aleyhisselâma gittik, İbrahim aleyhisselâma gönderdi. İbrahim
aleyhisselâma gittik, Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Mûsâ aleyhisselâma gittik; Îsâ
aleyhisselâma; o da size gönderdi. Yâ Resûlallah, sallallahü aleyhi ve sellem! Senden sonra gidecek bir yer yoktur.
Resûlallah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz;
- Allahü teâlâ izin verir ve razı olursa, şefâat ederim, buyurur.
Surâdikât-i celâl’e, yâni celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan şefâat için izin
ister. Kendisine izin verilir. Perdeler kalkar. Arş-ı a’lâya girer. Secdeye kapanır. Bin
sene secdede durur. Bundan sonra, cenâb-ı Hakk’ı bir hamd ile hamd eder ki, âlem
yaratıldığından beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle medh etmemiştir. Bâzı ârifler;
Allahü teâlâ âlemleri yaratınca, kendisini, böyle hamdler ile medh ve sena buyurduğunu söylemişlerdir. Allahü teâlâ meâlen; “Yâ Muhammed, başını secdeden kaldır! Söyle, dinlenir. (Ne söylersen dinlenilecektir. Ne istersen verilecektir.) Şefâat
et, kabul olunur” buyurur.
Bunun üzerine Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz;
- Yâ Rabbi! Kulların arasından iyileri ve kötüleri ayır ki, zamanları gâyet
uzadı. Her biri, günâhlarıyla Arasat meydanında rezil ve rüsvay oldular, der.
Cenâb-ı Hak, Cennet’in getirilmesini emreder.
Cennet, her cins zinet ile zinetlenir. Arasat meydanına getirilir. O derece güzel
kokusu vardır ki, beş yüz senelik yoldan duyulur. Bu hâlden kalbler ferahlanır. Ruhlar dirilir. Lakin kâfirler, mürtedler ve müslümanlarla alay edenler, gençleri aldatarak
îmânlarını çalanlar ve amelleri habis, kötü olanlar Cennet’in kokusunu duymazlar.
Melekler, Cehennemi zincirlerle bağlıyarak mahşer meydanına getirirler. O vakit,
Cehennem’in bağırması ve gürültüsü ve ateş saçması ve bütün gökyüzünü simsiyah
eden şiddetli dumanı vardır. Gürültüsü ve gümbürtüsü ve sıcaklığı tahammül olunamayacak derecededir. Herkesin dizinin bağı çözülür ve oldukları yere çöküverirler.
Hattâ Peygamberler ve Resûller dahi kendilerini tutamaz. Hazret-i İbrahim,
hazret-i Mûsâ, hazret-i Îsâ, Arş-ı a’laya sarılır. İbrahim aleyhisselâm kurban etmek
istediği İsmail aleyhisselâmı unutur. Mûsâ aleyhisselâm biraderi Harun aleyhisselâmı
ve Îsâ aleyhisselâm vâlidesi Hazret-i Meryem’i unuturlar. Her biri;
- Yâ Rabbi! Bugün nefsimden başka bir şey istemem, der.
Muhammed aleyhisselâm ise;
- Ümmetime selâmet ve necat ver yâ Rabbi! der.
Orada buna tahammül edebilecek kimse bulunmaz.
Allahü teâlâ, Mülk sûresinin sekizinci âyetinde meâlen; “Gayz ve şiddetinin
çokluğundan, Cehennem ikiye ayrılacak gibi olur” buyurur.
Bunun üzerine, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ortaya çıkıp,
Cehennem’i durdurur. Buyurur ki:
- Hakir ve zelil olarak geriye dön! Tâ ki, sana ehlin güruh güruh gelsinler.
Cehennem dahi; “Yâ Muhammed! Bana müsâade et! Zîrâ sen bana harâmsın”
492 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
der. Arş’dan nidâ gelerek; “Ey Cehennem! Muhammed aleyhisselâmın kelamını
dinle. Ve ona itaat et!” der. Sonra Resûlullah Efendimiz Cehennem’i çeker. Arş-ı
a’lanın sol tarafında bir yere yerleştirir. Mahşerdekiler, Peygamber “sallallahü aleyhi
ve sellem” Efendimizin bu merhametli muamelesini ve şefâatini birbirlerine müjdelerler. Korkuları biraz azalır. Enbiyâ sûresinde yüz yedinci âyet-i kerîmenin;
“Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” meâl-i şerîfi zahir olur.
Hülasa; Resûlullah Efendimiz, beş yerde şefâat edecektir.
Birincisi, burada anlatılan şefâatidir ki, buna “Makam-ı Mahmûd” denir. Bu
şefâati ile bütün insanları mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır.
İkincisi, şefâatı çok kimseyi hesâbsız Cennet’e sokacaktır.
Üçüncüsü; günâhı çok olan mü’minleri Cehennem’den çıkaracaktır.
Dördüncüsü; sevâbı ve günâhı müsâvî olup, “A’râf” denilen yerde bekliyenlerin
Cennet’e gitmelerine şefâat edecekdir.
Beşincisi; Cennet’te olanların derecelerinin yükselmesine şefâat edecekdir.
Şefâat ile hesâbdan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefâatleri ile de,
yetmişer bin kişi hesâbsız Cennet’e gireceklerdir.
Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düşdüm
Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallah!
Peygamber Efendimizin mûcizeleri
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın peygamberi olduğunu açıklayan şâhidler sayılamayacak kadar çoktur. Allahü teâlâ; “Sen
olmasaydın âlemi yaratmazdım” buyurdu.Bütün varlıklar, Allahü teâlânın varlığını, birliğini gösterdikleri gibi, Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğunu ve
üstünlüğünü de göstermektedirler. Ümmetinin evliyâsında hâsıl olan kerâmetler, hep
O’nun mûcizeleridir. Çünkü, kerâmetler, O’na tâbi olanlarda, O’nun izinde gidenlerde hâsıl olmaktadır. Hattâ, bütün peygamberler, O’nun ümmetinden olmak istedikleri için, daha doğrusu, hepsi O’nun nûrundan yaratıldıkları için, O’nların mûcizeleri
de Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinden sayılır.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin üç bin kadar
olduğu bildirilmiştir. Bunlardan meşhûr olan birkaç tanesi aşağıdadır.
1- Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı kerîmdir.
Bugüne kadar gelen bütün şâirler, edebiyâtçılar, Kur’ân-ı kerîmin nazmında ve
mânâsında, âciz ve hayrân kalmışlardır. Bir âyet-i kerîmenin benzerini söyleyememişlerdir. Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir.
İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması
ve işitmesinin, sıkıntıları giderdiği, sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. Nice azılı İslâm
düşmanları Kur’ân-ı kerîmi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, îmâna gelmişlerdir.
2- Muhammed aleyhisselâmın meşhûr mûcizelerinin en büyüklerinden birisi de,
ayı ikiye ayırmasıdır. Bu mûcize, başka hiçbir Peygambere nasîb olmamışdır. Muhammed aleyhisselâm elli iki yaşında iken, Mekke’de Kureyş kâfirlerinin ele-başları yanına gelip, “peygamber isen ayı ikiye ayır” dediler. Muhammed aleyhisselâm,
herkesin ve hele tanıdıklarının, akrabâsının îmân etmelerini çok istiyordu. Ellerini
493
kaldırıp duâ etdi. Allahü teâlâ, kabûl edip, ayı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer
yarısı başka dağın üzerinde göründü. Kâfirler, Muhammed bize sihir yapdı dediler.
Îmân etmediler.
3- Birgün, kendisinden mûcize isteyenlere karşı, uzakdaki bir ağacı çağırdı. Ağaç,
köklerini sürüyerek gelip selâm verip, “Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne
Muhammeden abdühü ve resûlühü” dedi. Sonra, gidip yerine dikildi.
4- Medîne’de, mescid-i nebevîde dikili bir hurma kütüğü vardı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannâne denirdi. Minber yapılınca, Hannâne’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün
cemâat işitdiler. Minberden inip, Hannâne’ye sarıldı. Sesi kesildi. “Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı” buyurdu.
5- Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bir çayırda giderken, üç
kerre, “Yâ Resûlallah” sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe isteğini sorunca; “Bu avcı beni avladı. Karşıdaki
tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları doyurup geleyim” dedi. Resûl
aleyhisselâm; “Sözünde durup gelir misin?” buyurdu. Geyik; “Allah için söz veriyorum, gelmezsem Allah’ın azâbı benim üzerime olsun” dedi. Resûlullah geyiği
bıraktı. Biraz sonra geldi. Adam uyanıp; “Yâ Resûlallah! Bir emriniz mi var?” dedi.
Peygamber Efendimiz de; “Bu geyiği âzâd et!” buyurdu. Adam, geyiğin ipini çözüp
bıraktı. Geyik; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Resûlullah” dedi ve gitti.
6- Birgün, bir köylüyü îmâna dâvet etdi. Müslümân bir komşumun vefât etmiş
kızını diriltirsen, îmân ederim dedi. Mezârına gitdiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı.
İlk önce kabir içinden ses işitildi ve kız dışarı çıkdı. Resûlullah Efendimiz, “Dünyâya
gelmek ister misin?” buyurdu. Kız da, “Yâ Resûlallah! Dünyâya gelmek istemem.
Burada babamın evindekinden daha râhatım. Müslümânın âhireti, dünyâsından daha
iyi” dedi. Köylü bunu görünce, hemen îmâna geldi.
7- Câbir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” bir koyun pişirdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Eshâbı ile yidiler. “Kemiklerini kırmayınız!” buyurdu. Kemikleri toplayıp, mübârek ellerini üstüne koyup duâ etdi. Allahü teâlâ koyunu diriltdi.
8- Resûlullah’a, büyüdüğü hâlde hiç konuşmayan bir çocuk getirdiler. “Ben kimim?” diye sordu. Sen Resûlullahsın diye cevâb verdi. Ölünceye kadar konuşdu.
9- Resûlullah, Ebû Tâlib ile bir çölde gidiyordu. Ebû Tâlib, çok susadığını söyledi. Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, hayvandan yere inip, “Susadın
mı?” buyurdu ve mübârek ayaklarının ökçesini yere vurdu. Su fışkırdı. “Amcam,
bu sudan iç!” buyurdu.
10- Câbir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki, çok borcum vardı.
Resûlullah’a sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem haber verdim. Bahçeme gelip, hurma
yığınının etrafında üç kere dolaşdı. “Alacaklılarını çağır, gelsinler!” buyurdu. Her
birine hakları verildi. Yığından birşey eksilmedi.
11- Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabûl edip boş kabı geri gönderdi.
Allahü teâlânın kudreti ile kab bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek;
- Yâ Resûlallah! Günâhım nedir? Hediyemi niçin kabûl etmediniz? dedi.
- Senin hediyeni kabûl ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği
494 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
berekettir, buyurdu.
Kadın sevinerek, balı evine götürdü. Çoluk-çocuğu ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu
Resûlullah’a haber verdiler. Resûlullah buyurdu ki;
- Gönderdiğim kabda kalsaydı, dünyâ durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi.
12- Birgün, zevcesi Hafsa’ya “radıyallahü anhâ”, “Ebû Bekr ile baban, ümmetimin
idâresini ellerine alacaklardır” buyurdu. Bu sözle Hazret-i Ebû Bekr’in ve Hafsa’nın
babası olan Hazret-i Ömer’in “radıyallahü anhüm” halîfe olacaklarını müjdeledi.
13- Ebû Hüreyre’yi “radıyallahü teâlâ anh” Medîne’de, zekât olarak gelmiş olan
hurmaların muhâfazasına memûr etmişdi. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni
Resûlullah’a götüreceğim dedi. Hırsız, fakîrim, çoluğum çocuğum çokdur diyerek
yalvarınca, bırakdı, Ertesi gün, Resûlullah Ebû Hüreyreyi çağırıp, “Dün gece bırakdığın adam ne yapmışdı?” dedi. Ebû Hüreyre anlatınca, “Seni aldatmış. Yine
gelecekdir” buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrâr yalvarıp, Allah
aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrâr gelip yakalanınca, yalvarmaları
fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi.
Ebû Hüreyre kabûl etdi. Gece yatarken, Âyet-el kürsî’yi okursan Allahü teâlâ seni
korur, yanına şeytân yaklaşmaz dedi ve gitdi. Ertesi gün, Resûlullah, Ebû Hüreyreye
tekrar sorup cevâb alınca, “Şimdi doğru söylemiş. Hâlbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuşduğunu biliyor muşun?” dedi. Hayır bilimiyorum
deyince, “O kimse şeytân idi” buyurdu.
14- Kays bin Şemmas’a “radıyallahü anh”, “Güzel olarak yaşarsın ve şehîd
olarak ölürsün” buyurdu. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” halîfe iken Yemâmede
Müseylemet-ül-Kezzâb ile yapılan muhârebede şehîd oldu.
Hazret-i Ömer-ül-Fârûk’un, Hazret-i Osmân’ın ve Hazret-i Alî’nin “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” şehîd olacaklarını dahî haber verdi.
15- Ümmetinden çok kimsenin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan
Ümmü Hirâm ismindeki hanımın gazâda bulunacağını haber verdi. Hazret-i Osman
halîfe iken müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harb ettiler. Bu hanım da
berâber idi. Orada şehîd oldu.
16- Resûl aleyhisselâm birgün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek, “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemîn ederim ki, evlerinizin
arasında, sokaklarda meydâna gelecek fitneleri görüyorum” buyurdu. Osmân’ın
“radıyallahü anh” şehîd edildiği günlerde ve sonra Yezîd zamanında, Medîne’de büyük fitneler meydâna geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.
17- Hazret-i Muâviye’ye; “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan, iyilik
yapanlara mükâfat et! Kötülük edenleri de af eyle!” buyurdu. Hazret-i Muâviye,
Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman zamanlarında Şam’da yirmi sene vâlilik, sonra
yirmi sene de halifelik yaptı.
18- Abdullah ibni Abbâs’ın annesine bakıp; “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!” buyurdu. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet
okuyup, mübârek ağzının suyundan ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup, annesinin kucağına verdi; “Halîfelerin babasını al, götür!” buyurdu. Çocuğun babası
495
olan Hazret-i Abbâs, bunu işitip, gelip sorunca; “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk
halîfelerin babasıdır. Onlar arasında Seffâh, Mehdî ve Îsa aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır” buyurdu. Abbâsî devletinin başına çok halîfeler
geldi. Bunların hepsi Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu.
19- Birgün, “Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydâna gelecekdir. Bunlar, İslâm dîninden ayrılacaklardır” buyurdu.
20- Amcasının oğlu Abdullah bin Abbâs’ın alnına mübârek elini koyup; “Yâ
Rabbî! Bunu dinde derin âlim yap, hikmet sâhibi eyle! Kur’ân-ı kerîmin bilgilerini kendisine ihsân eyle!” buyurdu. Abdullah bin Abbâs, bundan sonra bütün
ilimlerde ve bilhassa tefsîr, hadîs ve fıkıh bilgilerinde zamanın bir tanesi oldu. Sahâbe
ve Tabiîn her şeyi bundan öğrenirdi. Tercümân-ül-Kur’ân, Bahr-ül-ilim ve Reîs-ülmüfessirîn isimleriyle meşhûr oldu, İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.
21- Hizmetçilerinden Enes bin Mâlik’e; “Yâ Rabbî! Bunun malını ve çocuklarını
çok, ömrünü uzun, günâhlarını af eyle!” duâsını yaptı. Zaman geçtikçe malları
mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Çok fazla çocuğu oldu.
Yüz on sene yaşadı. Ömrünün sonunda; “Yâ Rabbî! Habîbinin benim için yaptığı
duâlardan üçünü kabûl ettin, ihsân ettin! Dördüncüsü olan günâhlarımın affedilmesi
acabâ nasıl olacak” deyince; “Dördüncüsünü de kabûl ettim. Hatırını hoş tut!”
sesini işitti.
22- Mâlik bin Rebîa’ya “radıyallahü teâlâ anh” “Evlâdın bereketli olsun!” diyerek duâ buyurdu. Seksen oğlu oldu.
23- Nâbiga ismindeki meşhûr şâir şiirlerinden birkaçını okuyunca, arablar arasında meşhûr olan “Allahü teâlâ dişlerini dökmesin” duâsını söyledi. Nâbiga yüz
yaşına gelmişdi. Dişleri ak ve berrak, inci gibi dizilmiş dururdu.
24- Bir kimse, sol eliyle yemek yiyordu. “Sağ el ile ye!” buyurdu. Sağ kolum
hareket etmiyor diyerek yalan söyledi. “Sağ elin artık hareket etmesin!” buyurdu.
Ölünceye kadar sağ elini ağzına götüremez oldu.
25- Resûl aleyhisselâm, bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine
elini uzatırken, bir kuş mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş,
mesti yere bıraktı. Bugünden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.
26- Hazret-i Enes anlatır: Resûlullah’ın mübârek yüzünü sildiği bir mendili vardı.
Bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman, ateşe bırakırdı. Kirler yanar mendil yanmaz,
tertemiz olurdu.
27- Resûlullah’ın sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem zevcelerinden Ümmü Seleme’nin
“radıyallahü teâlâ anhâ” âzâd etdiği Sefîne ismindeki sahâbî, Resûlullah’ın hizmetinden hiç ayrılmazdı. Rumlara karşı yapılan gazâda askerden ayrılıp kâfirlere esîr
düşdü. Kaçıp gelirken karşısına korkunç bir arslan çıkdı. Ben Resûlullah’ın hizmetcisiyim deyip başından geçenleri arslana anlatdı. Arslan, buna yüzünü gözünü sürüp,
yanında yürüdü. Düşmandan bir zarar gelmesin diye yanından ayrılmadı. İslâm askeri görülünce, dönüp gitdi.
28- Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, bir gün kızı Hazret-i
Fâtıma’nın evine uğrayıp durumlarını sordu. Hazret-i Fâtıma;
- Babacığım! Üç günden beri yavrularımla bir şey yiyip içmedik. Açlığa sabredi-
496 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
yoruz. Benimki mühim değil. Fakat Hasen ve Hüseyin’in durumu beni çok üzüyor,
diye cevap verdi. Bunun üzerine Server-i âlem Efendimiz;
- Ey Fâtıma! Canım kızım! Sen üç günden beri açsın. Ben ise dört gündür
açım, buyurdular.
Mübârek torunları Hazret-i Hasen ve Hüseyn’in aç olmalarına çok üzüldüler...
Hazret-i Ali çalışıp kazanarak mübârek çocuklarına bir şeyler almak ve onları
doyurmak için yola çıktı. Medîne’den dışarı çıktıkları sırada bir kuyu başında develerini sulamaya çalışan bir köylü gördüler. Yanına yaklaşıp;
- Ey arabi! Develerini ücretle sulatmak için birisine ihtiyacın var mı? buyurdular.
- Evet. Ben de böyle birini arıyordum. İstersen gel, develerimi sula! Çektiğin her
kova için üç hurma veririm.
Hazret-i Ali kabul buyurup suyu çekmeğe başladı. Dokuz kova çıkarmıştı ki, kovanın ipi birden kopuverdi ve kova kuyunun içinde kaldı. Bunu gören köylü, hiddetle yerinden kalkıp, Hazret-i Ali’nin yüzüne eliyle vurmak talihsizliğinde bulundu.
Sonra sekiz kova suyun karşılığında yirmi dört hurma verdi.
Buna oldukça üzülen Hazret-i Ali ellerini kuyuya uzattılar. İçindeki kovayı alıp
kuyunun başına koydular ve oradan ayrıldılar. Köylü hayretinden donakalmıştı! Eli
bu kadar derin kuyunun dibine nasıl yetişmişti?!.. Yoksa, bu zât, geleceği bildirilen
dinin mensubu mu idi? Bu düşünceler içinde hayrete düşen köylü;
- Onun, Peygamberi, hak peygamberdir. İnandım! dedi.
Biraz önce gösterdiği cür’ete, işlediği büyük cinâyete pişman oldu.
- Böyle bir kimseye kalkan eller kesilmeli, kemikleri kırılmalıdır, diyerek bir eline kılıcını alıp, bileğine hızla indirdi... İstediği olmuştu. Pek büyük bir acı duymuştu
ama, artık kalbi rahattı. Kesilen elini diğer eline alıp, doğru Mescid-i Nebî’ye geldi.
Eshâb-ı kirâmdan, Peygamberlerinin nerede olduğunu sordu.
Kerîmesine gittiğini bildirdiler. Hazret-i Fâtıma’nın evini öğrenip gitti. O sırada Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, torunları Hazret-i Hasen ve
Hazret-i Hüseyin’i mübârek dizlerine oturtmuş getirdiği hurmaları yediriyordu.
Köylü, yaptığı hatânın büyüklüğünü düşündükçe çıldıracak gibi oluyor, gözlerinden çeşme gibi yaşlar döküyordu.
Bu hâl üzere Hazret-i Fâtıma’nın evine geldi ve kapıyı çaldı. İçerden Âlemlerin
Efendisi nûr saçarak bir güneş gibi dışarı çıktılar. Köylü, Efendimizi görür görmez,
- İnandım, sen Allah’ın Resûlüsün! Yaptığıma pişman oldum, beni affet yâ
Resûlallah! diyerek yalvardı. Sevgili Peygamberimiz;
- Elini niçin kestin? diye sorunca;
- Sana inanmış mübârek yüze vuran bu eli taşımaktan hayâ ettiğim için!.. Canım
sana feda olsun yâ Resûlallah! dedi.
Merhamet deryası Sevgili Peygamberimiz, köylünün elinden, kopuk eli alıp;
- Bismillâhirrahmânirrahîm, diyerek kanlar akan bileğine bitiştirdi.
El, Allahü teâlânın izniyle, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin bir
mûcizesi olarak eski hâline geldi. Allahü teâlâ herşeye kâdirdir, herşeye gücü yeter.
497
Peygamber Efendimizin çocukları
Peygamber Efendimizin üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu olmuştur.
Hazret-i Fâtıma hâriç, hepsi de Resûlullah Efendimizden önce vefât etmişlerdir. Sevgili Peygamberimizin soyu Hazret-i Fâtıma vâlidemizle devam etmiştir. Torunları
Hazret-i Hüseyin’in soyuna seyyid, Hazret-i Hasen’in soyuna şerîf denir.
Seyyidlere ve şerîflere hürmet, Peygamber Efendimize hürmettir.
Seyyidleri ve şerîfleri sevmek, son nefeste îmânla gitmeye sebeb olur.
Kâsım “radıyallahü anh”: Resûlullah’ın üç oğlundan birincisidir. Bunun için,
Resûlullah’a “Ebü’l-Kâsım” denildi. Nübüvvetden önce Mekke’de dünyâya geldi.
Annesi Hadîcet-ül-kübrâ’dır. On yedi aylık iken vefât etti.
Zeyneb “radıyallahü anha”: Resûlullah’ın dört kızından birincisidir. Peygamberimiz otuz yaşında iken dünyâya geldi. Nübüvvetden önce, annesi Hadîce’nin
hemşirezâdesi Ebü’l-As bin Rebî ile evlendi.
Rukayye “radıyallahü anha”: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin ikinci kızıdır. Peygamberimiz otuz üç yaşında iken dünyâya geldi. Annesi, Hadîce-tül-kübrâdır. Çok güzel idi. Hazret-i Osmân’ın zevcesidir. Hazret-i Rukayye, yirmi iki yaşında iken, Bedr gazâsından önce hastalandı. Hazret-i Osman’a
Bedr’e gelmeyip, zevcesine hizmet etmesi emrolundu. Bedr gazâsının zafer müjdesi
Medîne-i münevvereye geldiği gün vefât etdi ve o gün defnolundu.
Ümmü Gülsüm “radıyallahü anha”: Resûlullah’ın üçüncü kızıdır. Rukayye
vefât ettikden sonra vahy gelerek, Ümmü Gülsüm de Hazret-i Osman’a nikâhlandı.
Hicretin dokuzuncu senesinde vefât etti. Namazını Resûlullah kıldırıp, defn olunurken kabri yanında durup, mübârek gözlerinden yaş akardı.
Fâtıma “radıyallahü anha”: Resûlullah’ın dördüncü kızı, Hazret-i Ali’nin zevcesi ve Hazret-i Ömer’in kayın vâlidesidir. Nikâh yapılırken on beş yaşında idi.Beyaz, çok güzel idi. Hicretden on üç yıl önce, Mekke’de doğdu, on birinci yılda yirmi
dört yaşında vefât etti. Hasen, Hüseyin ve Muhsin adında üç oğlu ile Ümmü Gülsüm
ve Zeyneb adında iki kızı oldu.Resûlullah’ın soyu Fâtıma’dan devam etti.
Abdullah “radıyallahü anh”: Resûlullah’ın Hadîce-tül-kübrâdan olan son
çocuğudur. Nübüvvetden sonra doğup memede iken vefât etti. Tayyib ve Tâhir de
denilir.
İbrâhim “radıyallahü anh”: Resûlullah’ın oğullarının üçüncüsü ve bütün
çocuklarının sonuncusudur. Heraklius’un Mısır vâlisi olan Mukavkas’ın hediye gönderdiği Hazret-i Mâriyenin oğludur. Hicretin sekizinci senesi tevellüd edip, bir buçuk yaşında vefât etti. İbrahim vefât edince, “Yâ İbrâhim! Ölümüne çok üzüldük.
Gözlerimiz ağlıyor, kalbimiz sızlıyor. Fakat, Rabbimizi gücendirecek bir şey
söylemeyiz” buyurdular.Bâki’ye defn edildi.
O gün güneş tutulması oldu. Vefâtı için, güneş tutuldu dediler. Resûlullah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bunu işitince; “Ay ve güneş Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren iki mahlûkudur. Kimsenin ölmesi, kalması ile tutulmazlar. Onları görünce Allahü teâlâyı hatırlayınız!” buyurdu.
498 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Veysel Karânî Hazretlerine gönderdikleri Hırka-i şerîfleri
Üveys bin Âmir Karnî radıyallahü anh, Tabiînin büyüklerindendir. Yemen’in
Karn köyündendir. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellemin” aşkı ile yanıp tutuşmuş, bir an bile Rabbini
unutmamıştır. Kulluğunda o dereceye ulaşmıştır ki, her hâli, her hareketi ve her sözü
insanlara ibret ve nasihat olmuştur. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir.
Onun en önemli vasfı, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize aşkı,
ibâdete canla başla devamı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır
duâsını almıştır. Onun, Sevgili Peygamberimize bu muhabbeti ve İslâma bağlılığı,
Efendimizin medhine sebeb olmuştur.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz, zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür,
- Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum, buyururdu.
- Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabilelerinin koyunları
kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefâat edecektir, buyurdu.
Eshâb-ı kirâm:
- Yâ Resûlallah, bu kimdir? dediler.
- Allahın kullarından biri, buyurdu.
- Biz hepimiz kullarız, ismi nedir? dediler.
- Üveys, buyurdu.
- Nerelidir, dediler.
- Karn’lıdır, buyurdu.
- O sizi gördü mü? dediler.
- Baş gözü ile görmedi, buyurdu.
- Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzurunuza koşup gelmesin,
dediler.
- İki sebepden: Biri hâllerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır, îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve
ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti
kendisinin ve annesinin nafakasına harcar, buyurdu.
- Biz onu görür müyüz? dediler.
Hazret-i Ebû Bekir’e,
- Sen onu kendi zamanında göremezsin, buyurdular.
Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye,
- Siz onu görürsünüz. Bedeni kıllıdır. Sol böğründe ve avucunun içinde bir
gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin, buyurdular.
Veysel Karâni (Üveys Karnî) hazretleri, annesinin vefâtından sonra Karn köyünden çıkıp Kûfe şehrine gitti.
Peygamber Efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, vefâtı yaklaşınca,
- Hırkanızı kime verelim? dediler.
- Üveys-i Karnîye verin, buyurdu.
499
Resûlullah’ın vefâtından sonra Hazret-i Ömer ile Hazret-i Ali Kûfe’ye geldiklerinde, Hazret-i Ömer,
- Ey Necdliler, aranızda Karn’dan kimse var mıdır? buyurdu.
- Evet, dediler. Onlara Hazret-i Üveys’i sordu.
- Biliyoruz. O, sizin aramanızdan pek aşağı bir kimsedir. Divanedir, akılsızdır ve
insanlardan kaçar bir hâli vardır, dediler. Hazret-i Ömer radıyallahü anh,
- Onu arıyorum, nerededir, buyurdu.
- Arne vâdisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez,
insanların yediğini yemez; üzüntü ve neş’e bilmez, insanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler, dediler.
- Onu arıyorum, buyurdu.
Bulunduğu yeri tarif ettiler. Hazret-i Ömer’le Hazret-i Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılarken gördüler. Allahü teâlâ, develerini gütmesi için bir melek
vazifelendirmişti. Namazı bitirip selâm verince, Hazret-i Ömer, kalktı ve selâm verdi. Selâmı aldı. Hazret-i Ömer,
- İsmin nedir? diye sordu.
- Abdullah, yâni Allah’ın kulu, dedi.
- Hepimiz Allah’ın kullarıyız; esas ismin nedir? diye sordu.
- Üveys, dedi.
- Sağ elini göster, buyurdu. Gösterdi. Hazret-i Ömer;
- Peygamber Efendimiz size selâm etti. Mübârek hırkalarını size gönderip,
“Alıp giysin, ümmetime de duâ etsin” diye vasiyet etti, dedi.
Hırka-i Şerîf
Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Veysel Karâni
“rahmetullahi aleyh” hazretlerine hediye ettiği mübârek hırkaları, İstanbul/Fatih’de
Hırka-i şerîf Câmi’inde Ramazan-ı şerîfde ziyaret edilmektedir.
500 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
- Yâ Ömer! Ben zayıf, âciz ve günâhkâr bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına ait olmasın? deyince,
- Hayır. Yâ Üveys, aradığımız, kimse sensin. Peygamber Efendimiz senin
eşkâlini ve vasfını belirtti, cevabını verdi.
Bunun üzerine Hazret-i Üveys, “Hırka-i şerîf”i hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Çok ağladı ve,
- Siz burada bekleyin, diyerek yanlarından ayrıldı.
Biraz ileride secdeye kapandı. Gözyaşları içinde Allahü teâlâya yalvarmaya,
ümmet-i Muhammedin afvı için duâ etmeye başladı. “Yâ Rabbi, Sevgili Peygamber Efendimiz, ben fakir, âciz kuluna lâyık olmadığım hâlde, Hazret-i Ömer ve
Hazret-i Ali ile Hırka-i şerîflerini göndermiş. Günâhkâr olan ümmetime duâ etsin
buyurmuş. Yâ Rabbi! Bu Hırka-i şerîf hürmetine, Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz hürmetine, ümmeti Muhammedin tamamını affeyle... Affeyle Allahım affeyle… Allahımmm….” diye hıçkıra hıçkıra ağlayarak,
yalvararak duâ etti. Birçok günahkâr müslümanın affolduğu bildirilince, Hırka-i
şerîf”i hürmetle giydi.
Veysel Karânî’ye hediye edilen bu “Hırka-i şerîf”, Van civarında İrisân beylerine kadar gelmiş ve 1618 senesinde, Osmanlı padişahlarından Sultan ikinci Osman Han’a getirilip hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecid Han, bu Hırka-i şerîf için
Fatih’de “Hırka-i Şerîf” câmiini yaptırmıştır. Sevgili şerefli Peygamber Efendimizin mübârek teninin gül kokusunu hâlâ aynı canlılıkta taşıyan ve balköpüğü krem
renginde olan bu mübârek Hırka-i Şerîf, her sene Ramazân-ı şerîf ayında camekân
içinde halka ziyâret ettirilmektedir.
Resûlullah Efendimizin Sarığı, Asâsı ve Elbisesi
501
Rumda Acemde âşık olduğum,
Yemen illerinde Veysel Karânî
Hak peygamber sevdi ve dostum dedi
Yemen illerinde Veysel Karânî
Anasından doğup dünyaya geldi
Melekler altına kanadın serdi
Resûlün hırkasını tâcını giydi
Yemen illerinde Veysel Karânî
Erenler önünde kemer belinde
Ak nûrdan beni var o sağ elinde
Veys Sultan derler hak divânında
Yemen illerinde Veysel Karânî
Sabah namazını kılıp giderdi
Gizlice Rabbine niyâz ederdi
Ânın işi gücü deve güderdi
Yemen illerinde Veysel Karânî
Bin deveyi bir akçeye güderdi
Onun da nısfını zekât ederdi
Develer bileşince tevhîd ederdi
Yemen illerinde Veysel Karânî
Elinde âsâsı hurma dalından
Eyninde hırkası deve yününden
Asla hatâ gelmez onun dilinden
Yemen illerinde Veysel Karânî
Yastığı taş idi döşek postu
Cennetlik eylemek ümmeti kastı
Hakkın sevgilisi habibin dostu
Yemen illerine Veysel Karânî
Anasından destûr aldı durmadı,
Kâbe yollarını geçti boyladı
Geldi o Resûlü evde bulmadı
Yemen illerinde Veysel Karânî
Peygamber mescidden evine geldi
Veysin nûrunu kapıda gördü
Sordu Aişe’ye eve kim geldi
Yemen ellerinde Veysel Karânî
Yunus eydür gelin biz de varalım
Ayağın tozuna yüzler sürelim
Hak nasip eylesin komşu olalım
Yemen illerinde Veysel Karânî.
Yunus Emre
Serâba edeb, hâyâ;
Nûru zulmete ziyâ,
Ol Hatem-ül Enbiyâ,
Sevgili peygamberim.
Nübüvvetin kaynağı,
Merhametin membâı,
Âcizler sığınağı,
Sevgili peygamberim.
Sırtında mühr-ü nebî,
O en şefkatli Nebî,
Şefâatin sebebi,
Sevgili peygamberim.
Mahşerde hercümerci,
Bitirecek tek merci,
Ötelerden haberci,
Sevgili peygamberim.
Yemen illerinde
502 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
503
Mescid-i Nebî’nin dışarıdan görünüşü /
Medîne-i Münevvere
504 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Eshâbına nasîhatdan sonra,
Fahr-i âlem dedi, benden sonra
Hilye-i pâkimi, görse biri,
Olur o, yüzümü görmüş gibi,
Gördükde, hubbu hâsıl olsa,
Yâni hüsnüme âşık olsa,
Beni görmeği etse arzû,
Kalbi, sevgimle olsa dolu,
Cehennem olur, ona harâm,
Rabbim, Cennet’i eder ikrâm.
Dahi, haşretmez çıplak, ânı Hak,
Olur gufrânına, Hakkın mülhak.
Denildi ki, hilye-i Resûli,
Severek yazsa, birinin eli,
Eder Hak, onu korkudan emîn,
Belâ ile dolsa, rûy-i zemîn.
Hastalık görmez, dünyâda teni,
Ağrı çekmez hiç, bütün bedeni.
Günâh etmiş ise de, bu adam,
Cehennem cismine, olur harâm.
Âhiretde azâbdan kurtulur,
Dünyâda her işi, kolay olur.
Haşreyler, ânı hem, Rabb-i celle,
Dünyâda, Resûlü görenlerle.
Hilye-i Nebîyi, güç iken beyân,
Başlarız, ona oldukça imkân.
Sığınarak zülcelâle,
Vasfederiz âcizâne.
İttifak etdi, bu sözde ümem,
Kırmızı beyâzdı, Fahr-i âlem.
Mübârek yüzü, hâlis ak idi,
Gül gibi, kırmızımtırak idi.
İnci gibi, yüzündeki teri,
Pek hoş eylerdi, güzel cevheri.
Terleyince, O menba-ı sürûr,
Dalgalanırdı sanki, bahr-i nûr.
Görünürdü gözü, dâim sürmeli,
Kalbleri çekerdi, güzel gözleri.
Akı, beyaz idi gâyetle,
Medh eyledi Rabbi, âyetle.
Siyâhı ânın, değildi ufak,
Bir idi ona, yakınla uzak.
Geniş, güzel ve latîfdi gözü,
Nûr saçardı hep, mübârek yüzü.
Kuvve-i bâsıra-i Mustafâvî,
Gece, gündüz gibi, olurdu kavî.
Bakmak arzû etseydi, bir yere,
Cism-i pâki de dönerdi bile.
Başa tâbi ederdi cesedi,
Bunu terk etmemişdi ebedî.
Hem, cism idi, Resûl-i ekrem,
Yaraşır, rûh-i mücessem desem.
Güzel, hem sevimli idi Resûl,
Hakkâ çok, sevgili idi Resûl.
Mâlikle Ebû Hâle, söyledi,
Hilâl gibi, açık kaşlı idi.
HİLYE-İ SAÂDET
505
İki kaşı arası, her zemân,
Gümüş gibi görünürdü, ayân.
Mübârek yüzü, az yuvarlakdı,
Derisi, berrak, hem de parlakdı.
Siyah kaşları mihrâbı ânın,
Kıblesi idi, bütün cihânın.
Ortası, yüksekce görünürdü,
Yandan bakınca, mübârek burnu.
Çok güzel idi, çekme ve latîf,
Edemez gören, O’nu tam târif.
Seyrek idi, dişlerinin arası,
Parlardı, sanki inci sırası.
Ön dişleri, etdikçe zuhûr,
Her tarafı, kaplardı bir nûr.
Gülse idi, iki cihân serveri,
Canlı cansız, her şeyin peygamberi.
Görünürdü ön dişleri, pek afîf,
Dolu dâneleri gibi, çok latîf.
İbni Abbâs der, Habîb-i Hüdâ,
Gülmeğe, eyler idi istihyâ
Hem hayâsından O, dînin senedi,
Kahkaha etmedi derler, ebedî.
Nâzik, mahcûb idi, Resûl-i cenâb,
Dâim eyler idi, bakmağa hicâb.
Yüzü benzerdi, yuvarlak aya,
Zâtı aynaydı, yüce Mevlâya.
Nûrlu idi hep, o vech-i hasen,
Bakılmazdı, tenevvüründen.
Gönüller aldı, o güzel Nebî,
Âşıkı oldu yüzbin sahâbî
Bir kerrecik görenler, rüyâda,
Dediler, böyle zevk yok, dünyâda.
Hem güzel yanakları, bileler,
Fazla etli değildi, diyeler.
Ânın etmişdi, cenâb-ı Hâlık,
Severek, yüzün ak, alnın açık.
Boynunun nûru, ederdi her ân,
Saçları arasında, leme’ân.
Mübârek sakalından, iyi bil,
Ağarmışdı ancak on yedi kıl.
Ne kıvırcıkdır, ne de uzun,
Her uzvu gibi idi, mevzûn.
Gerdan-i pâk-i Resûl-i âfak,
Gâyet ak idi ve gâyet berrâk.
Eshâb içinden, çok ehl-i edeb,
Karnı, göğsüyle, birdi, dedi hep.
Açılsaydı, mübârek sînesi,
Feyz saçardı, ilim hazînesi.
Aşka olunca, mahall-i teşrîf,
Başka olur mu, o sadr-ı şerîf?
Mübârek sînesi, geniş idi,
İlm-i ledün, ona inmiş idi.
Ak ve berrakdı, o sadr-ı kebîr,
Sanırdı görenler, bedr-i münîr.
Ateş-i aşk-ı zât-ı ezelî,
Odlara yakmışdı, O güzeli.
Bilir elbet bunu, pîr-ü civân,
Yassı kürekliydi, Fahr-i cihân.
Sırtı ortası hem, etli idi,
Kerem sâhibi, devletli idi.
506 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Gümüş teninde, letâfet vardı,
İrice mühr-i nübüvvet vardı.
Sırtında idi, mühr-i nübüvvet.
Sağ tarafına yakındı, elbet.
Bildirdi bize, edenler târif,
Bir büyük ben idi, mühr-i şerîf.
Rengi, sarıya yakın, karaydı,
Güvercin yumurtası kadardı.
Etrâfına çevirmiş, sanki hatlar,
Birbirine bitişik, kılcağızlar.
Anlatanlar, O âlî nesebi,
Dedi, iri kemikliydi Nebî.
Her kemik iri, merdâne idi,
Sûreti, sîreti şâhâneydi.
Mübârek âzasının her biri,
Uygun yaratılmışdı hem, kavî.
Çok hoş idi, her uzvu ânın
Âyetleri gibi, Kur’ânın.
Elleri ayası, O sultânın,
Ayakları altı, dahi ânın,
Geniş ve pâk idi, nâzik mergûb,
Tâze gül gibi latîf ve mahbûb.
Çok mevzun idi, der ehl-i nazar,
O kerâmetli, mübârek eller.
Selâm verseydi, birine eğer,
Tebessüm ederdi hep, Peygamber.
Bir iki gün, geçseydi aradan,
Hattâ uzasaydı da, bir aydan.
Belli olurdu, hoş kokusundan,
O kimse, adamlar arasından.
Billûr gibiydi, ten-i bî-mûyu,
Nice medh edeyim, ol pehlûyu.
Dostu seyretmek için, o şerîf,
Göz olmuşdu, bütün cism-i latîf.
Kemâl üzereydi, nâzik teni,
Hallâk göstermişdi, hikmetini.
Yokdu, göğsünde, karnında aslâ,
Hiçbir kıl, sanki gümüş levhâ.
Göğsü ortasından aşağı yalnız,
Bir sıra kıl, dizilmişdi, hilâfsız.
Bu siyah hat, bu mübârek bedende,
Hoşdu, hâle gibi, ay çevresinde.
Bütün ömründe kalmışdı, kezâ,
Gençlikde gibi, mübârek âzâ.
İlerledikçe, sinn-i Nebevî,
Tâzelenirdi hep, gonca gibi.
Hem dahi, Kâinâtın Sultânı,
Zanneyleme ki, ola pek yağlı,
Ne zaîf, ne de pek etli idi,
Mu’tedil, hem pek kuvvetli idi.
Lah mı, şah mı, dediler ehl-i derûn,
Birbirinden, ne ziyâdeydi, ne dûn.
Etmiş, ol beden sarayın üstâd,
Adl-ü dâd ile, esâsın bünyâd.
Îtidâl üzere idi, pâk teni,
Nûra gark olmuşdu, bütün bedeni.
Orta boylu idi, o Sidre-mekân,
Ortalık, O’nun ile buldu nizâm.
Seyreden mu’cize-i kâmetini,
Dedi hep, medh edip hazretini.
Görmedik böyle, gül yüzlü güzel,
Boyu, hem huyu, hem yüzü güzel.
Orta boylu iken, Nebî,
Uzun kimseyle yürüseydi.
507
Ne kadar, uzun olsa idi, o er,
Yine yüksek görünürdü, peygamber.
Uzun boylu olandan o cevher,
Yüksek idi, el ayası kadar.
Bir yola gitseydi, izzetle,
Hızlı yürür idi, gâyetle.
Deriz, vasf-ı şerîfinde yine,
Yürürken, eğilirdi önüne.
Yâni, bir yokuşdan iner gibi,
Dâim önüne, az eğilirdi.
Şanlı, şerefli idi, O Celîl,
İftihâr eylerdi, rûh-ı Halîl.
Bir zâtı ki, murâd ede Hudâ,
Her âzâsı, olur elbet a’lâ.
Yolda giderken, eğer bir kimse,
Ansızın, Resûlullah’ı görse,
Korku düşerdi, kalbine ânın,
Yüksekliğinden, Resûlullah’ın.
Hem de biri, Nebî ile, müdâm,
Sohbet ederek, söylese kelâm,
Sözlerindeki lezzet ile, ol,
Kul olurdu, kabul etse Resûl.
Etmişdi O’nu, Hallâk-ı ezel,
Hüsn-i ahlâkla, bî-misl-ü bedel.
Yâ Resûlallah! gücüm yok medhine,
Yaratıldık hep, senin hürmetine.
Hâsılı, ey Şâh-ı iklîm-i vefâ,
Sana cânım da fedâ, her şey fedâ!
I. Abdülhamîd Hân‘ın yaptırdığı Zemzem Kuyusu
Mescid-i haramın giriş kapısı
Surre-i hümayun Mekke’de
Kâbe-i şerîf - Mekke-i mükerreme
Hüseyin Hilmi Işık (Kaddesallahü teâlâ sirreh-ül azîz)
508 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
MEHAZLAR - KAYNAKLAR
• Kur’ân-ı Kerîm
• Envâr-üt-tenzîl - Kâdî Beydâvî
• Tefsîr-i Mazharî - Senâullâh-i Pânipütî
• Tefsîr-i Kurtubî - İmâm-ı Kurtubî
• Tefsîr-i Beydâvî - Kâdî Beydâvî
• Tefsîr-i Kebîr - Fahruddîn-i Râzî
• Tefsîr-i Hâzin - Alâ’üddîn-i Bağdâdî
• Tefsîrü’l- Kur’ân - İmâm-ı Tirmizî
• Tefsîrü’l- Kur’ân-ı azim - Ebül Fidâ
• Sahîh-i Buhârî - İmâm-ı Buhârî
• Sahîh-i Müslim - İmâm-ı Müslim
• Sünen-i Dârekütnî - Dârekütnî
• Sünen-i Tirmizî - İmâm-ı Tirmizî
• Muvaattâ – İmâm-ı Mâlik
• Müstedrek - Hâkim Nişâbûrî
• Sünen-i İbni Mâce - İbni Mâce
• Sünen-i Beyhekî - Beyhekî
• Sünen-i Dâvûd - Ebû Dâvûd
• Sünen - Dâre Kutnî
• Sünen-i sâgir – İmâm-ı Nesâî
• Müsned – Bezzâr
• Müsned - Dârimî
• Müsned - Ebû Ya’la
• Müsned - İmâm-ı Ahmed bin Hanbel
• Sahîh - İbni Hibbân - Ahbâr-u Mekke – Ezrakî
• Bidâye - İbni Kesîr
• Câliyetü’l-ekdâr - Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
• Câmi-ul Ehâdis - Süyutî
• Cevâb Veremedi - Harputlu İshak Efendi
• Delâilü’n-Nübüvve - Ebû Nuaym İsfehânî
• Delâilü’n-Nübüvve – Beyhekî
• Dinî Sözlük – Türkiye Gazetesi
• El-Bidâye ve’n-nihâye - İbni Kesîr (Ebü’l-Fidâ)
• Ensâbu’l-eşrâf - Belâzurî
• El-Envâr - Begâvî
• El-İktifâ fî megâz-il-Mustafâ vesselâset-il-hulefâ - Kilâ’î
• El-Leâli’l-Masnûa - Süyûtî
• El-Mu’cemu’s-sağîr - İmâm Taberânî
• El-Muhabber - İbni Habîb
• El-Musannef – İmâm-ı Abdürrezzâk San’ânî
• El-Musannef - İmâm İbn-i Ebî Şeybe
• Eshâb-ı kirâm- Hüseyn Hilmi Işık
• Evsaf-un Nebî - Süyutî
• Feyz-ül-kadîr - Münâvî
• Fütühu’l-büldân – Belâzurî
509
• Herkese Lâzım Olan Îmân - Hacı Feyzullah Efendi
• Hilyet-ül-evliyâ - Ebû Nuaym
• İhyâ – İmâm-ı Gazâlî
• İnsân-u’l-uyûn – Nureddîn Ali Halebî
• İsâbe - İbni Hacer-i Askalanî
• İsbâtü’n-Nübüvve - İmâm-ı Rabbânî
• İstiâb - İbni Abdilberr
• İ’tikâdnâme - Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî
• Keşf-ül-hafâ - İsmâil Aclûnî
• Kısas-ı Enbiyâ - Ahmed Cevdet Paşa
• Kimyâ-i Se’âdet - İmâm-ı Gazâlî
• Me’âricü’n-Nübüvve Tercümesi (Peygamberler Tarihi)
• Altıparmak Muhammed Efendi
• Mecma’uz-zevâid - Heysemî
• Megâzî - Vâkıdî
• Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî - İmâm-ı Rabbânî
• Mektûbât-ı Ma’sûmiyye - Muhammed Ma’sum Farukî
• Mevâhib-i ledüniyye - Kastalânî
• Mevlid-i Şerîf (Vesîletü’n-necât) - Süleyman Çelebi
• Mir’ât-ı Kâinât - Nişancızâde Muhammed Efendi
• Mu’cem-ül-Kebîr - Taberânî
• Mukaddime - Darimî
• Ravd-ül-ünf - Süheylî
• Siret - İbni Hişâm
• Siret - İbni Kesîr
• Sîret-i Resûl - İbni İshak
• Sîretü’n-Nebeviyye - İbn-i Hişâm
• Sîretü’n-Nebî - Ahmed bin Zeynî Dahlân
• Siyerü’l-Kebîr - İmâm Muhammed
• Siyer-il-kebîr şerhi - İmâm Serahsî
• Sübülü’l-Hüdâ - Şemseddin Şâmî
• Şemâil-i şerîfe – İmâm-ı Tirmizî
• Şevâhidü’n-Nübüvve - Mevlânâ Abdurrahmân Câmî
• Şifâ-i şerîf - Kâdî İyâd
• Şiirlerle Menkibeler – Abdullatif Uyan
• Şu’ab-ül-îmân – Beyhekî
• Tabakât-ül-kübrâ - Abdulvehhâb-ı Şa’rânî
• Tabakât-üs-Sahâbe - İbni Sa’d
• Târih-ül-Kebîr - Buhârî
• Tahrîc - Huzâî
• Tarih-i Dımeşk (Şâm târîhi) - İbn-i Asâkir
• Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye - Hüseyin Hilmi Işık
• Târih-i Taberî - Taberî
• Târih-ül-İslâm - İmâm Zehebî
• Terâtîb-ül-idâriyye - Kettânî
• Usudü’l-gâbe - İbni Esîr
• Uyûn-ül-eser - İbni Seyyidinnâs
510 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
1 3 2
1- Ecyâd Kalesi.
Ecyâd Kalesi, Sultan I. Abdülhamid Han döneminde Kâbe’nin korunması ve hacıların güvenliği ile
Mekke şehrinin asayişi ve savunması için 1781-1783 yılları arasında yaptırılmış, I. Dünya Harbi’nde
Türk Garnizonu olarak kullanılmıştır. Ancak Vehhâbî hükümeti Osmanlı yadigârı Ecyâd Kalesi’ni 2002
yılında yıktırmıştır.
2- Ömer Dağı.
3- Hind Kalesi.
Hind Kalesi, Mekke’nin güvenliğini artırmak için 1806 yılında yine Sultan III. Selim Han tarafından
yaptırılmıştır.
II. ABDÜLHAMİD HAN
YILDIZ ALBÜMLERİ
MEKKE - MEDİNE
FOTOĞRAFLARI
511
4
4- Fülfül Kalesi.
Fülfül Kalesi, Mekke’nin güvenliği yeterli görülmediği için Sultan III. Selim Han tarafından 1800-1801
yılları arasında inşa ettirilmiştir.
1885’li yıllarda Osman Nuri Paşa’nın Mekke emiri olduğu dönemde hastaneye dönüştürüldü.
Not:
Hind ve Fülfül kaleleri de, Ecyâd Kalesi’nden önce Vehhâbî hükümetince yıktırılıp yerle bir edilmiştir.
512 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
2
4 1
3
1- Cebel-i Uhud.
2- Mecidiye Minaresi.
Mecidiye Minaresi, mescidin Babûsselâm ve Bâbürrahme adı verilen diğer minareleri gibi Sultan
Abdülmecid Han tarafından yaptırılmıştır. Minareler Osmanlı mimari tarzını yansıtmaktadır.
3- Kubbe-i Saâdet (Kubbe-i Hadra - Yeşil Kubbe).
Mısır Türkmen sultânı Seyfeddîn Sâlih Klavûn, 678 [m. 1279] senesinde, Hücre-i saâdet üzerine
bugünkü kubbeyi yapdırıp kurşun ile kaplattı. Kubbe, 1253 [m. 1837]’de Sultân II. Mahmûd Han’ın
“rahmetullahi aleyh”, emri ile yeşile boyandı.
4- Reîsiyye Minaresi.
Bu minare, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek kabrinin bulunduğu Hücre-i
seâdetin (odanın) kıble tarafında ziyâret sırasında önünde durulan kıble duvarının yâni Muvâcehe-i
se’âdetin penceresi karşısında ve doğu köşesindedir.
Reisiyye Minaresi Memlûkler tarafından yaptırılmış, Kanuni Sultan Süleyman Han ve IV. Mehmed Han
zamanlarında tamir görmüştür.
Baş müezzin burada ezân okuduğu için bu ana minareye Reisiyye denir.
Reisiyye minaresi, Hücre-i se’âdetin aksi istikametinde biraz eğik yapılmıştır. Bunun sebebi, herhangi
bir sebeple minare yıkılırsa Kubbe-i Hadra’ya ve Kubbe-tün-nûra dolayısıyla Hücre-i se’âdete zarar
gelmemesi içindir.
513
10
6
8
9
5 7
5- Halidiyye Karakolu.
6- Kışlâ-i Asâkir-i Şâhâne (Osmanlı Kışlası).
7- Mescid-i Gamame.
Gamame, Arabca bulut demek olup Peygamber Efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” gölgeleyen
bulut, Efendimiz Mescid-i Nebeviye gittiği zaman burada beklediği için bölgeye bulut mevkii adı
verilmiş ve mescid de aynı adı almıştır. Peygamber Efendimiz bayram namazlarını burada kılmıştır.
Mescid, Sultan Abdülmecid Han zamanında tamirat görmüştür.
8- Mescid-i Hazret-i Ebû Bekir.
Günümüzde Hazret-i Ebû Bekir Mescidinde yer alan Osmanlı kitabesinde mescidin son olarak Sultan
Abdülaziz Han tarafından tamir ettirildiği yazılıdır. Fotoğraf bu tamirden bir kaç yıl sonra çekilmiştir.
9- Mescid-i Hazret-i Ali.
Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” burada Ramazan Bayramı namazını kıldırmıştır.
Hazret-i Ali de “radıyallahü anh” halifeliğinde ve Hazret-i Osman’ın “radıyallahü anh” evinde
mahsur kaldığı zaman, bayram namazını aynı yerde kıldırmıştır. Bunun için “Mescid-i Hazret-i Ali”
ismi verilmiştir.
10- Sebil-i Fâtıma-tüz-Zehrâ.
514 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
2
1
KÂBE - HAREM-İ ŞERÎF
1- Makam-ı Mâlikî.
2- Makam-ı Hanefî.
515
8
4
6
7
3
5
3- Hacer-ül Esved. 4- Makam-ı İbrahim ve Makam-ı Şafi’î.
5- Zemzem-i Şerîf Kuyusu. 6- Makam-ı Hanbelî.
7- Muvaakkithane:
Saatleri ayarlayan ve bilhassa namaz vakitlerini tesbit eden görevlilere muvakkit denilir.
Muvakkitlerin görev yaptığı, içinde vakit tayininde kullanılan aletler ile saatlerin bulunduğu küçük
bir rasathâneyi andıran binalara da muvakkithane denir. Genellikle büyük câmilerin yanında bulunur.
Bunların giderleri vakıflarca karşılanır.
8- Kütüphane:
Cennetmekân Sultan Abdülmecid Han, 1262 (m. 1846) senesinde Kâbe’nin doğu tarafında ve eskiden
kalma, her biri altışar metre çapında kubbesi olan iki binadan birini muvakkithane, diğerini de
kütüphaneye tahvil ettirmiştir. [Mirâtü’l Haremeyn - Mirâtü’l Mekke, II, 770]
Abdülmecid Han, kütüphaneye 3.653 cilt kitap bağışlamıştır.
516 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ES-SALÂTÜ HAVLE-L KÂBE (Kâbe’nin etrafında namaz)
517
518 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
KUBBE-İ SAÂDET VE REÎSİYYE MİNÂRESİ
1- Bahçe-i Fâtıma-tüz-Zehrâ.
2- Kubbe-i Mihrab-ı Osman.
1
2
BELDE-İ TAYYİBE-İ MEDÎNE-İ MÜNEVVERE ŞEHRİ
519
MESCİD-İ NEBÎ
MENÂHA MEYDANI (Deve Pazarı)
520 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
CENNETÜ’L BÂKÎ MEZARLIĞI
1- Hazret i İmâm-ı Mâlik ve Hazret-i Nâfi Türbesi.
2- Hazret-i Akil ibni Ebû Talib (Peygamberimizin amcasının oğlu) ve Hazret-i Abdullah bin
Cafer-i Tayyâr (Peygamberimizin amcasının torunu, Cafer-i Tayyâr’ın oğlu) Türbesi.
3- Ezvâc-ı Mutahharat Türbesi:
Bu türbede Hazret-i Hadîce ve Hazret-i Meymûne dışındaki bütün peygamber zevceleri (Kâffe-i Ezvâc-ı
Mutahharat) medfûndur. Hazret-i Aişe’nin kabrinin de bulunduğu bu türbe Kanuni Sultan Süleyman
tarafından 1543’de yenilenmiştir.
4- Hazret-i İbrahim bin Resûlullah radıyallahü anhın Türbesi.
Peygamberimizin kendi ailesinden Cennet-ül Bâkî’ ye defnedilen ilk kişi, daha bebekken vefat eden oğlu
İbrahim olmuştur.
Ve Hazret-i Osman bin Maz’ûn, Cennet-ül Bâkî’ye defnedilen ilk sahâbedir.
5- Benât-ün-Nebî Türbesi: Burada Peygamber Efendimizin kızları Hazret-i Rukayye, Hazret-i
Ümmü Gülsüm ve Hazret-i Zeyneb radıyallahü anhümâ medfûndur.
6- Hazret-i Fâtıma binti Esed (radıyallahü anhâ) Türbesi.
7- Murziati’l Mürselin Hazret-i Halime-i Sadiyye.
Burada, Peygamber Efendimizin aleyhisselâm, süt annesi Hazret-i Halime radıyallahü anhâ medfûndur.
8- Hazret i Osman bin Affân (radıyallahü anh) Türbesi.
Üçüncü Halife Hazret-i Osman radıyallahü anh türbesi, 1205 yılında Selahaddin Eyyübî tarafından
yaptırılmıştır. Osmanlılar zamanında ise tamir ve bakımı yapılmıştır.
1
2 3
4
5
6
7
8
521
9- Ehl-i Beyt Türbesi.
Bu türbede, Hazret-i Abbâs (Peygamber Efendimizin amcası), Hazret-i İmâm-ı Hasan-ül Müctebâ,
Hazret-i İmâm-ı Zeynel Âbidin, Hazret-i İmâm-ı Muhammed Bâkır ve Hazret-i İmâm-ı Ca’fer Sâdık
radıyallahü anhüm medfûndur.
10- Hazret-i Fâtıma-tüz-Zehrâ türbesi.
Not:
Cennet-ül Bâkî’de Peygamber Efendimizin dört kızı ve bir oğlu medfûndur. Cennet-ül Bâkî’de yerleri
gösterilmeyen sahâbilerin ileri gelenlerinden Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebû Vakkâs, Abdullah bin
Mes’ûd, Süheyl bin Sinân, Ebû Hüreyyre, Ebû Süfyân bin Harb, Sa’d bin Mu’az ve Süfyân bin Hâris
radıyallahü anhüm de medfûndur.
Medîne 1806’da istila edilince Cennet-ül Bâkî’de yer alan mezar taşları ve türbeler yıkılmıştır. Sultan
II. Abdülhamid Han zamanında mezar taşları onarılmış, türbeler yeniden yaptırılmıştır. Bu fotoğraf bu
yapılanmanın ardından çekilmiştir.
Ancak 1926’da Osmanlıların Haremeyn hizmeti bittikten sonra Cennet-ül Bâkî aynı akıbete bir daha
uğramıştır.
9
10
522 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
1- Hadice-tül-Kübrâ radıyallahü anhâ Türbesi: Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem” eşi Hazret-i Hadice radıyallahü anhânın Cennet-ül Muallâ’daki türbesi 1543’te Kanuni Sultan
Süleyman tarafından Mekke Naibi Davud Paşa nezaretinde inşa ettirilmiştir.
Daha evvel türbe yerinde tahtadan bir sanduka bulunmaktaydı.
2- Ecdâd-ı Resûlullah Türbesi.
Bu türbede, Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib ve büyük dedesi Abd-i Menâf’ın kabirleri
vardır.
3- Ebû Talib Türbesi.
CENNET-ÜL MUALLÂ MEZARLIĞI
1 2 3
523
4- Sevgili Peygamber Efendimizin mübârek annesi Hazret-i Âmine radıyallahü anhânın
makâm Türbesi.
Hazret-i Âmine vâlidemizin kabri, en meşhur olan rivâyete göre Ebvâ’dadır.
Ancak bazı kaynaklarda Cennet-ül Muallâ’ya nakledildiği de rivâyet edilmektedir.
Not:
Bu türbeler 1879’da Sultan II. Abdülhamid Han tarafından tamir ettirilmiştir.
Evliyâ Çelebi, Osmanlılar döneminde Cennet-ül Muallâ’da Peygamber Efendimizin “sallallahü
aleyhi ve sellem” dedesi, amcası, diğer sahâbeler ve İslâm büyüklerine ait yetmiş beş adet türbe
bulunduğundan bahsetmektedir.
4
524 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
ARAFAT’IN KIBLEYE BAKAN SAĞ YANI
525
MİNÂ’DA KURBAN BAYRAMI (13 KASIM 1880)
Mescid-i Cebel-i Ayniyye: Hazret-i Hamza’nın radıyallahü anh şehid olduğu yerdir.
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” silâhlı ve teçhizâtı üzerinde iken burada namaz kılmıştır.
HAZRET-İ HAMZA RADIYALLAHÜ ANH’IN
UHUD DAĞINDA BULUNAN TÜRBESİ VE MESCİDİ
526 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kâbe’den tarihi bir görünüş
Kâbe ve Mescid-i haramdan tarihi bir görünüş
527
Medine-i münevvere ve
Kanûnî Sultan Süleyman’ın inşâ ettirdiği Su Haniya Kalesi
Medine-i münevvvere ve
Mescid-i Nebî minarelerinin uzaktan görünüşü
528 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Mekke-i mükerremenin eski bir manzarası
529
530 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mescid-i şerifînde
“Kubbe-i hadra / Yeşil kubbe”nin dışardan görünüşü
ve Reisiyye minaresi
531
Kâbe’den tarihi bir görünüş
Kâbe ve Hüsn-ü Gülzârî Hanefî Mihrabı
532 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
İÇİNDEKİLER
TAKRÎZ ........................................................................................................... 4
TAKDİM .......................................................................................................... 8
BİRİNCİ BÖLÜM ......................................................................................... 13
Peygamber Efendimiz ve Yetim Abdullah ...................................................... 14
Mübârek nûr’unun yaratılması ........................................................................ 15
Nûrunun temiz alınlardan, temiz alınlara geçmesi ......................................... 16
Dedesi hazret-i Abdülmuttalib ........................................................................ 17
Peygamber Efendimizin şerefli nesebi ............................................................ 18
Zemzem ........................................................................................................... 20
Kurbanlık oğul ................................................................................................ 22
Yahudilerin Hazret-i Abdullah’a suikast planı ................................................. 24
Hazret-i Abdullah’ın Evlenmesi ...................................................................... 25
Mübârek Nûr’unun annesine geçmesi ............................................................ 25
Müjde Haberleri ............................................................................................... 26
Hükümdar Humeyr bin Rebi ............................................................................ 29
Câhiliyye devri ................................................................................................. 31
Fil Vakası ......................................................................................................... 35
Kâinatın Sultanı geliyor .................................................................................. 36
DÜNYÂYI TEŞRÎFLERİ (PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMU) ............. 37
Ümmetim, ümmetim ....................................................................................... 37
Resûlullah’ın doğduğu gece vukû bulan önemli hâdiseler ............................. 43
ÇOCUKLUĞU .............................................................................................. 47
Sütanneye verilmesi ........................................................................................ 47
Mübârek Başı üzerinde bir bulut ..................................................................... 51
Mübârek Göğsünün yarılması (Şakk-ı sadr) ................................................... 51
Halîme hâtun anlatıyor .................................................................................... 52
Muhterem Annenin vefâtı ............................................................................... 53
Anne ve Babası mü’min idi ............................................................................ 54
Mübârek Dedesinin yanında ........................................................................... 55
Necrânlı rahip .................................................................................................. 56
Hükümdar Seyf ibni Zilyezen ......................................................................... 56
Mübârek Dedesinin vefâtı ............................................................................... 59
Ebû Tâlib’in himâyesinde ............................................................................... 60
Râhip Bahîra ................................................................................................... 60
Amcası Zübeyr ile Yemen’e gitmesi ............................................................... 63
GENÇLİĞİ VE EVLENMESİ ..................................................................... 65
Gençliği ........................................................................................................... 65
Ticâretle meşgûl olması .................................................................................. 66
Misk kokusu gizlenmez .................................................................................. 70
Nefise binti Müniyye Hatun anlattı ki ............................................................. 71
Hazret-i Hadîce vâlidemiz ile evlenmesi ........................................................ 73
Yeter ki siz emredin ........................................................................................ 73
533
Zeyd bin Hârise ............................................................................................... 76
Kâbe hakemliği ............................................................................................... 78
Peygamberliğinin bildirilmesi ......................................................................... 79
Cebrâil aleyhisselâmla ilk görüşme ve ilk vahiy ............................................ 80
Taşların ve ağaçların selâmı ............................................................................ 82
İslamiyeti tebliğ etme, anlatma emrinin gelmesi ............................................ 82
İlk müslümanlar (Sâbikûn-i İslâm) ................................................................. 83
Hazret-i Ebû Bekir’in müslüman olması ........................................................ 84
Hazret-i Ali’nin müslüman olması .................................................................. 86
Hazret-i Osman’ın müslüman olması ............................................................. 87
Yakın akrabâyı dâvet ....................................................................................... 88
Güneşi sağ elime verseler ............................................................................... 91
Eziyet, işkence ve zulüm ................................................................................. 93
Ebû Leheb’in elleri kurusun ............................................................................ 95
Cübeyr bin Mutim “radıyallahü anh” şöyle anlatmıştır ................................ 100
Eshâb-ı kirâma yapılan işkenceler ................................................................ 101
Allah birdir, Allah birdir ............................................................................... 101
Olmadık işkence ............................................................................................ 103
Bayılıncaya kadar işkence ............................................................................. 104
Dâr-ül-Erkâm ................................................................................................ 106
Öldüresiye işkence ........................................................................................ 107
İlk şehid, ilk kan ............................................................................................ 107
Hazret-i Ebû Zer Gıfârî’nin müslüman olması ............................................. 108
Kâbe’de açıktan Kur’ân-ı kerîm okunması .................................................... 111
Tufeyl bin Amr’ın müslüman olması ............................................................ 112
Panayırlarda dâvet ......................................................................................... 114
Müşriklerin Kur’ân-ı kerîm dinlemesi .......................................................... 115
Hâlid bin Sa’îd’in îmânı ................................................................................ 118
Mus’ab bin Umeyr’in müslüman olması ...................................................... 119
HABEŞİSTAN’A HİCRET ........................................................................ 120
Habeşistan’a birinci hicret ............................................................................ 120
Hazret-i Hamza’nın müslüman olması ......................................................... 122
Hazret-i Ömer’in müslüman olması ............................................................. 125
Habeşistan’a ikinci hicret .............................................................................. 130
MUHÂSARA ............................................................................................... 136
Muhâsaranın başlaması ................................................................................. 136
Muhâsaranın kaldırılması .............................................................................. 139
Ay’ın ikiye ayrılması ..................................................................................... 140
Rabbim size de hidâyet nasîb etsin ............................................................... 141
HÜZÜN SENESİ ......................................................................................... 143
Evlât acısı ...................................................................................................... 143
Ebû Tâlib’in vefâtı ........................................................................................ 143
Hazret-i Hadîce vâlidemizin vefâtı ............................................................... 144
Birinin eli havada kaldı, biri âmâ oldu .......................................................... 147
Hazret-i Âişe ve Hazret-i Sevde’nin nişânı .................................................. 147
534 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Akabe mülâkatı ............................................................................................. 148
Tâiflileri îmâna dâveti ................................................................................... 149
“Lâ ilâhe illallah” diyerek kurtulunuz ........................................................... 154
Mİ’RÂC ....................................................................................................... 157
İnandım! Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! ........................................... 170
AKABE BÎ’ATLARI .................................................................................. 174
Birinci Akabe bî’atı (sözleşmesi) .................................................................. 174
Medîne’de doğan güneş ................................................................................ 175
Senet-üs-sürûr (Sevinç yılı) .......................................................................... 176
İkinci Akabe bî’atı ......................................................................................... 177
HİCRET ....................................................................................................... 180
CENNET IRMAĞI ....................................................................................... 186
Sürâka bin Mâlik ........................................................................................... 190
Kâinatın Sultânı geliyor ................................................................................ 192
Merhabâ Sâlih kardeş .................................................................................... 194
MEDÎNE-İ MÜNEVVERE DEVRİ .......................................................... 199
Ensar ile Muhâcirlerin kardeş olması ........................................................... 200
ESHÂB-I KİRÂMIN EĞİTİMİ ................................................................. 203
Mescid-i Nebî ................................................................................................ 203
Hurma kütüğünün inlemesi ........................................................................... 204
Aile fertlerinin Medîne’ye gelişi ................................................................... 206
Ezân-ı Muhammedî ....................................................................................... 206
Eshâb-ı soffa ................................................................................................. 208
Hazret-i Câbir bin Abdullah’ın ölen iki oğlunun dirilmesi ........................... 210
Gönüller Sultânının sohbeti .......................................................................... 211
Cibrîl hadîs-i şerîfi ........................................................................................ 211
Selmân-ı Fârisî’nin müslüman olması .......................................................... 213
Kuru Hurma ağacının yeşerip taze hurma vermesi ....................................... 218
Melekler, dinlemek için gelirdi ..................................................................... 219
Abdullah bin Selâm’ın müslüman olması ..................................................... 220
İlk yazılı andlaşma ........................................................................................ 222
Ey Habîbîm, mahzûn olma ........................................................................... 224
GAZÂLAR VE SERİYYELER .................................................................. 226
Sefer, Gazâ ve Seriyye .................................................................................. 226
Mescid-i Kıbleteyn ........................................................................................ 226
BEDR GAZÂSI ........................................................................................... 229
Meleklerin yardıma gelmesi ......................................................................... 235
Ebû Cehil’in öldürülmesi .............................................................................. 245
Zafer inananlarındı ........................................................................................ 247
Medine-i münevvereye müjde haberi ........................................................... 249
Hazret-i Rukayye’nin vefâtı .......................................................................... 251
Ebû Süfyân’ın itirafı ..................................................................................... 253
Bedr Gazâsından Sonraki Hâdiseler ............................................................. 256
Hazret-i Âişe ile evlenmesi ........................................................................... 256
Benî Kaynukâ Gazâsı .................................................................................... 256
535
Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın evlenmesi ............................................. 258
Ka’b bin Eşrefin öldürülmesi ........................................................................ 264
Gatfân Gazâsı ................................................................................................ 266
UHUD GAZÂSI .......................................................................................... 268
Bu kılıcının hakkını kim verir ....................................................................... 276
Hazret-i Ali’nin yiğitliği ............................................................................... 280
Talha bin Ubeydullah’ın kahramanlığı ......................................................... 284
Hamra-ül Esed Gazâsı ................................................................................... 294
Reci’ vak’ası .................................................................................................. 294
Bi’r-i Maûne vak’ası ..................................................................................... 300
BENÎ NÂDİR GAZÂSI .............................................................................. 303
Fâtıma Binti Esed’in vefâtı ........................................................................... 305
Hicrî dördüncü sene vukû bulan diğer önemli hâdiseler .............................. 306
Küçük Bedir Gazâsı ...................................................................................... 306
Müreysî Gazâsı ............................................................................................. 308
HENDEK GAZÂSI ..................................................................................... 310
Bir şimşek çaktı ............................................................................................. 312
Allahü teâlâ en güzel vekildir ....................................................................... 315
Yâ Rabbî, küffârı münhezim kıl ................................................................... 322
BENÎ KUREYZÂ GAZÂSI ....................................................................... 329
Sa’d bin Mu’âz’ın şehâdeti ........................................................................... 334
Ebû Süfyân’nın intikâm arayışı .................................................................... 335
Yağmur duâsı ................................................................................................ 337
HUDEYBİYE VAK’ASI ............................................................................. 338
Niyet Ömre, akıbet Hudeybiye ..................................................................... 338
Bî’at-ı Rıdvân ................................................................................................ 343
Hudeybiye sulhnâmesi .................................................................................. 346
DÂVET MEKTUPLARI ............................................................................ 350
Hükümdârlara gönderilen mektuplar ............................................................ 350
Necâşî Eshame’ye mektup ............................................................................ 350
Rum İmparatoru Heraklius’a mektup ........................................................... 353
Râhip Safâtır ................................................................................................. 357
Mısır Meliki Mukavkas’a mektup ................................................................ 359
İrân Kisrâsı Hüsrev Pervîz’e mektup ............................................................ 363
Gassânî Hükümdârı Hâris bin Ebî Şimr’e mektup ....................................... 364
Yemâme Hükümdârı Hevze bin Ali’ye mektup ............................................ 364
Bahreyn Emîri Münzir bin Sâvî’ye Mektup ................................................. 365
Davet mektuplarının neticesi ......................................................................... 365
HAYBER’İN FETHİ ................................................................................... 366
Hazret-i Ali’nin “radıyallahü anh” kahramanlığı .......................................... 372
Güneşin hazret-i Ali için geri dönüşü ........................................................... 377
ÖMRE-TÜL-KAZÂ SEFERİ .................................................................... 378
Hâlid bin Velîd’in müslüman olması ............................................................ 383
MÛTE HARBİ ............................................................................................ 385
MEKKE’NİN FETHİ ................................................................................. 395
536 Kâinâtın Sultânı PEYGAMBER EFENDİMİZ “Sallallahü aleyhi ve sellem”
Kim Mescid-i harâm’a sığınırsa .................................................................... 397
Hak geldi, bâtıl zâil oldu ............................................................................... 401
Merhamete kavuşanlar .................................................................................. 408
HUNEYN GAZÂSI ..................................................................................... 409
Evtas seriyyesi .............................................................................................. 412
Tâif Gazvesi .................................................................................................. 412
Necâşî’nin vefâtı ........................................................................................... 414
TEBÜK GAZÂSI ........................................................................................ 415
Tuzak ............................................................................................................. 420
Mescid-i Dırâr ............................................................................................... 420
Senetül-vüfûd (Elçiler yılı) ........................................................................... 421
VEDÂ HACCI ............................................................................................. 422
VEDÂ HUTBESİ ........................................................................................ 424
Hicretin onuncu yılında vukû bulan diğer olaylar ........................................ 427
PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFÂTI ................................................ 428
Üsâme bin Zeyd’in kumandan tayin edilmesi .............................................. 430
KRONOLOJİ ................................................................................................ 444
İKİNCİ BÖLÜM ......................................................................................... 453
KABİR HAYÂTI .......................................................................................... 454
Peygamber Efendimizin kabrinde diri olması ............................................... 454
Peygamber Efendimizi görmek ..................................................................... 455
Peygamber Efendimizin Kabr-i şerîfini ziyâret ............................................ 459
PEYGAMBER EFENDİMİZLE TEVESSÜL ......................................... 472
Resûlullah Efendimize Salevât-ı şerîfe getirmenin önemi ve fazileti ........... 475
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBÂREK İSİMLERİ ...................... 478
HİLYE-İ SAÂDET ...................................................................................... 480
Peygamber Efendimizin güzelliği ................................................................. 483
Peygamber Efendimizin yüksek ahlakı ......................................................... 486
Peygamber Efendimizin şefâati .................................................................... 489
Mahşerdeki şefaati ........................................................................................ 490
Peygamber Efendimizin mûcileri ................................................................. 492
Peygamber Efendimizin çocukları ................................................................ 497
Veysel Karânî Hazretlerine gönderdikleri Hırka-i şerîfleri ........................... 498
HİLYE-İ SAÂDET ŞİİRİ ........................................................................... 504
MEHAZLAR - KAYNAKLAR .................................................................. 508
II. Abdülhümid Han Yıldız Albümleri Mekke-Medine Fotoğrafları............... 510
İÇİNDEKİLER ...
.
|
| Bugün 467 ziyaretçi (1343 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|