 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Sahile vuran “Sarı Kafa” değil, Ortadoğu!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
25 Ağustos 2018 11:20
Birkaç gündür, Karadenizli bir demirci ustasının nitelemesiyle, “Sarı Kafa” (Trump)’ın akıbetinin kötü olacağından bahsediliyor. Sarı Kafa’nın sahile vuracağı belirtiliyor.
Oysaki, kanaatimce, sahile vuracak olan ne Sarı Kafa’dır ne de Amerika. Ne de böyle bir şeyin olması mümkündür… Sahile vuran ve halihazırda vurmaya da devam eden, genelde İslam dünyası, özelde ise Ortadoğu’dur.
Bugün İslam ve İslam Dünyası denilince akla hemen ilk gelen şey; kan, gözyaşı, savaş, çatışma, katliam, terör, terörist, bomba, göç, sefalet..tir. Bütün bu olumsuzlukların her biri esasen sahile vuruştur…
Oysaki insanlık daha dün, bütün dünyada 21. yüzyıla büyük kutlamalar ve şenlikler içerisinde girdi. Milenyum (Millenium)... tanımlaması hemen her yerde afiş edilip konuşuldu. Milenyumdan sonraki zamanlara büyük ümitler atfedildi, büyük beklentilere girildi… Ne de olsa insanlık İki bininci Yıl’a girmekteydi…
Gerçi bir kısım endişe ve korkular da hissedilmiyor değildi … Teknolojik alt yapılarda sıkıntıların olabileceği… 2000 yılını rakamsal olarak yanlış algılama ihtimalinin yüksek olması nedeni ile bilgisayar sistemine bağlı bankaların zor günler geçirebileceği… mudi hesaplarında kargaşa yaşanabileceği ve daha bir hayli endişe dile getirilmekteydi...
Nihayet Milenyuma girildi. Ancak, bilişim teknolojisi hayatımızı ziyadesi ile istila etmiş ve bizi adeta kendisine esir kılmış olmasına rağmen dillendirildiği biçimi ile hiçbir yerde hiçbir aksilik gerçekleşmedi. Ayrıca büyük coşku ile kutlanan Milenyumun o ilk gecesinde gökyüzünü aydınlatan suni ve kimyasal parıltıları da çok uzun sürmedi. Sevinç, şenlik ve beklenti dolu kutlamalar anlık bir şa’şaya ve muhteşem bir manzaraya sebebiyet verseler de, adeta bir köpük misali, bir çırpıda eriyip sönüverdi.
Çok geçmeden asıl can yakıcı ve yıkıcı patlama ve dip dalgalanma başladı… İslam dünyasında, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da bütün dünyayı lala çeviren hadiseler vardı.
İlk kıpırdanmaları Orta Asya’da Kadife Devrim şeklinde kendisini gösteren söz konusu alevlenmelerin İslam ülkelerindeki versiyonun adı yakıcı ve yıkıcı bir Arap Baharıydı.
İslam dünyasında art arda gerçekleşen dip dalgalanma neticesinde çeyrek asırdan fazla bir zamandır saltanat süren, Amerika ile her daim iş birliği içerisinde olan ve bizim de öyle veya böyle kanıksadığımız liderler tepe taklak yıkılıverdi.
Kimi çölde bata çıka kaçarken, kimi bir çukurda toz toprak içinde saklanırken ya vurularak öldürüldü yahut boynuna takılan yağlı urganın ucunda can verdi.
Söz konusu yakıcı ve yıkıcı patlama ve dip dalgalanma sadece İslam coğrafyasının liderlerini değil, halkını da tarumar etti. Binlerce, on binlerce ve hatta milyonlarca insanın hayatını bitirdi. Şehirler harabeye döndü. Ülkelerin coğrafyaları yaşanabilir olma özelliğini kaybetti. Hükümranlık hakları ve olanakları tamamen tükendi. Ortadoğu adeta insan mevcudiyetinden tecrit edildi. Boşaltıldı. Issızlaştırıldı. Geride kalan sadece ve sadece kan ve gözyaşı oldu.
Bütün bunları tabii ki en başta Amerika yaptı. Tabii ki ona destek olan Avrupa devletleri de yapılan işlere payandalık etti.
Milenyum’un daha ilk çeyreği bile yaşanmadan İslam dünyasında derin acılar yaşandı. Geçen asırda Batı tarafından inşa edilen devletler yine Batı tarafından imha edildi. Ülkeler, insanları, coğrafyaları, medeniyetleri, siyasi ve askeri hakimiyetleri, kısacası her türlü özellikleri ile sıfırlandı. Artık Ortadoğu’da güven içinde olunabilecek bir yer, içinde huzurla dolaşılabilecek bir şehir, ibadet edilebilecek tahrip edilmemiş bir cami, alışverişe gidilebilecek bir çarşı, kitap okunabilecek bir kütüphane, çay içilebilecek bir park, bahçe veya bir kıraathane kalmadı…
Ortadoğu’nun insanına ve coğrafyasına dokunulmamış sadece birkaç ülkesi kaldı. Ancak onların da hemen hepsi, yakılıp yıkılan önceki ülkeler gibi, Amerika’ya göbekten bağlı. Hemen hepsi işbirlikçi. Hemen hepsi tetikçi.
Bu durumları onlara maruz kalacakları müstakbel akıbetten kurtulma şansı sağlar mı sorusunun cevabı son derece şüpheli.
Amerika, Ortadoğu’ya attığı ilk kemendine takılan İslam ülkelerini bütünüyle boğdu. Canlarına kıydı. Bundan sonra o ülke ve coğrafyaların teröristlerden, anarşistlerden temizlenmeleri, neşv ü nema bulmaları, terakki ve tekamül kaydetmeleri bir tarafa, nefes alıp hayat bulmaları dahi doğrusu gerçek ötesi.
Amerika şimdilerde Ortadoğu’ya ikinci bir ölümcül kement atma peşinde.
Kementleri zaten kendi elinde olan ancak birinci kementten kurtulup hayatta kalan bu ülkelerin ortak özelliği kapital zengini olmaları.
Amerika’nın ikinci kementle ulaşmak istediği hedef, Ortadoğu’nun Emirlik ve Krallıklarının halklarından çaldıkları, Amerika bankalarına yatırdıkları ancak kendilerinin de doğru dürüst kullanamadıkları fakat sureta sahip oldukları trilyon dolarlar…
Suud’lu Prens’in yakın zamanlardaki uygulaması Amerika’nın atacağı söylenen trilyon dolar kemendinin bir ön uygulaması ve nabız yoklaması mıydı acaba…
Böyle bir kemendin atılmasını arzu etmeyiz ama atılması halinde Ortadoğu ülkelerinin reel mevcudiyetlerinden bahsedilebilir mi artık? Potansiyel bir tehlike oluşturdukları düşünülebilir mi artık? Halkına ve ülkesine harcamayıp Amerikan kasalarında hiçten yere sakladığı paralar nedeni ile kendilerine saygı duyulabilir mi artık?
Ortadoğu ve İslam Dünyası vardır denebilir mi artık?
...
O takdirde denebilecek tek şey kalmaktadır geriye:
Ruhları şad olsun…
Geçen süre içerisinde Amerika Ortadoğu’ya attığı kemendin bir benzerini de Türkiye’ye attı.
Gerçi bir kere değil, hem de iki kere attı.
Mertçe değil, namertçe attı. Kemendi atarken zaman olarak gündüzü değil, emeli gibi kara olan, geceyi tercih etti.
İlk kement 15 Temmuz gecesi, ikinci kement bayram öncesine denk getirildi.
İlk tecrübe neo-klasik bir denemeydi.
İkinci tecrübe ise nispeten yeniydi.
Neticede ise her iki kementleme girişimi de tam bir fiyasko ile neticelendi.
Kanaatim o ki Amerika Türkiye’yi zapt u rapt altına almak için kovboyluğa devam edecektir. Yeni kementler atmayı deneyecektir. Ancak daha dün emperyalizme karşı Çanakkale’de 250 bin evladını gözünü kırpmadan bu topraklar için şehit vermiş bir millet dün olduğu gibi bugün de, Yeni Türkiye’de, dik durmasını bilmiştir. Dik durmayı başardığı sürece de, her ne suretle olursa olsun, Amerikan kemendi altına girmeyecektir.
.
Arşivin Tekerine Çomak Sokmak!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
21 Ağustos 2018 10:15
Şüphesiz ki Osmanlı Devleti yaşadığı dönemde sadece idari açıdan değil fakat siyasi, askeri, iktisadi, ticari, eğitim ve kültür cephesi ile de önemli bir mevkie sahipti.
Anadolu’ya sığmadı, ta Afrika’ya, Asya’ya, Avrupa’ya, bir değil birden fazla kıtaya yayıldı ve geniş bir coğrafyada altı asır hüküm sürüdü.
Asırlara sari hükümranlığı sırasında aldığı her bir kararın ve yaptığı her bir işin sıkı sıkıya kaydını tuttu.
Kendisi inkıraz edip tarihe intikal etse de Balkanlar, Ortadoğu, Afrika ve Kafkasya başta olmak üzere bir çok beldenin, devletin ve milletin en sahih ve en doğru hikayesini deste deste belgeler halinde bizlere emanet etti.
Kendisi cismen sona erse de geride bıraktıkları ile hala berhayattır ve bıraktığı miras hakikaten eşi bulunmaz bir hazine mahiyetindedir.
Hazine-i Evrak diye adlandırılan ve bir çok ülkenin sicilini bünyesinde barındıran bu tarihi değerin Cumhuriyet döneminde kıymeti maalesef gereği gibi takdir edilemedi. Hatta bir kısım arşiv belgeleri resmen ve alenen vagon vagon satıldı... Bir kısmı ise ne yazık ki adi kağıt muamelesine tabi olmaktan kurutulamadı... Oysaki günümüz problemlerinin bir çoğunun künhüne vakıf olmanın yegane araçlarından birisi sözünü ettiğimiz arşiv kayıtlarıdır.
Arşiv’e ilk defa hak ettiği itibarın gösterilmesi rahmetli Turgut Özal döneminde söz konusu oldu.
Yine yakın zamanda rahmetli olan Turgut Özal döneminin bakanlarından Hasan Celal Güzel de bu emsalsiz arşiv malzemelerinin korunması, tasnifi ve araştırmacılara açılması yolunda büyük emekler sarf etti. Personel sayısı artırıldı, dolgun maaşlarla uzmanlar istihdam edildi, çalışan lojmanlar tahsisi yapıldı... Böylece unutulan ve çürümeye yüz tutan vesikalar yapılan çalışmalarla gün yüzü gördü ve yakın dönem Türkiye meseleleri daha sağlam ve güvenilir bilgiler ışığında akademik dünyaya sunulma imkanı buldu.
Cumhuriyet döneminde arşivlere değer verilen ikinci ve daha önemli bir dönem ise AK Parti dönemi oldu.
Her şeyden önce Osmanlı idaresinin, adaletinin ve bir çok ülkenin ve beldenin kaydının ve hatta tapusunun bulunduğu Hazine-i Evrak modern bir binaya kavuştu. Dijitalleştirme çalışmaları hız kazandı. Online erişim mümkün hale geldi. Tasnifler arttı. Bütün bunlar hakikaten takdire şayan şeylerdi.
AK Parti döneminin arşivler konusundaki en önemli adımlarından birisi ise çok yakın bir zamanda gerçekleşti.
Başkanlık sisteminin ilk icraatlarından biri olarak arşiv alanda ilk hayırlı adımlardan biri atıldı. Dağınık olan ve ayrı ayrı kurumlara bağlı bulunan (askeri arşiv, Dışişleri Bakanlığı arşivi, eğitim vs.) arşivler tek bir çatı altında toplandı. Devlet Arşivleri Başkanlığı’na bağlandı. Başkanın bu yeni uygulaması bir özlemdi. Şükür ki Başkan tek bir imza ile arşivlerin birliği kararını aldı ve arşivler konusundaki olumsuzluklardan birisi daha böylece sona erdi.
Bu karar hakikaten alkışlanmaya değer bir karardır.
Şahsen bir tarihçi ve arşivi zaman zaman da olsa kullanan biri olarak Başkan’ın almış olduğu karar sonrasında arşivin daha fazla işlevsellik kazanacağını, mahrum kaldığımız vesikaların kısa bir süre sonra araştırmacılara sunulacağını, bilmediğimiz belgelerin ve bilgilerin farkına varılacağını, tasnif çalışmalarının hızlandırılacağını umuyordum. Askeri arşiv çok önemliydi. Dışişleri Bakanlığı Arşivi hep belli insanların kullanabildiği bir arşiv olmuştu. Artık bunları da kullanabileceğimizi var sayıyordum. Belki benim aradığım ancak bir türlü bulamadığım 1910 İstanbul Sokak Köpekleri katliamının vesikaları da bu vesile ile ortaya çıkacaktı. Başkan’ın imzası ile gerçekleşen durum vesilesiyle mutlu ve arşivin geleceğine dair de umutluydum…
Ama heyhat! Duyduğum haber ile sarsıldım… Hiç bir anlam da veremedim… İstanbul’da Osmanlı Arşivi’nde yıllardan beri çalışan bir arkadaşım aradı… Haberi ondan öğrendim… Arşiv çalışanlarından 250 kadar personeli tasfiye ediyorlarmış… Karar alınmış… Sadece ilgililere tebliğ edilmesi kalmış… Niye, nereye… sorularını sordum. Ben SGK’ya gidiyorum dedi. Bir arkadaşımız da Devlet Tiyatroları’na gönderiliyor…
Ne alaka.. Niye… Bu bir tasfiyedir dedim. Onca yıl arşivde çalışmış, vesikaların tozunu solumuş, göz nurunu belgelerle harmanlamış, artık işin birinci derecede ehli olmuş bu insanlar niye tasfiye edilir ki dedim. Arkadaşım anlamlı bir açıklama yapamadı.
Tasfiye edilenler arasındaki bazı isimleri tanıyordum. Bir zamanalar onlara her er kişinin okuyamayacağı bazı belge ve kitapların latinize edilmesi işini rica etmiştim. Bihakkın işlerini yapmışlardı. Her biri alanında son derece yetkin, dirayetli ve emniyetli insanlardı.
Aslında Başkan’ın imzası ile sair kurumların arşivleri Devlet Arşivleri Başkanlığı şemsiyesi altında toplanınca ben bu hakikaten dirayetli ve alanında son derece bilgili arkadaşların komisyon başkanı yapılabileceğini ve eski-yeni elemanlarla yeni elde edilen tasnif edilmemiş arşiv belgelerinin belli bir mantık silsilesi içerisinde tasniflerinin gerçekleştirilebileceğini düşünmüştüm… Ne de olsa bu arkadaşlar arşive yıllarını vermişler ve kendilerini en güzel şekilde yetiştirmişlerdi… Ama heyhat! Yanılmışım.
Tasfiye kimin fikridir bilmiyorum. Kime ne yararı var... Yetkin insanları kurumdan uzaklaştırmak şeklinde son derece vahim bir kararın gerekçesi nedir onu da bilmiyorum. Gerçi bilmeyen sadece ben değilim, kararı alanların dışında kararın nedenini hiç kimse bilmiyor… Belki bizim bilmediğimiz bir hikmeti vardır! Kim bilir!
Ancak benim aklımın erdiği işi ehline vermektir ve bu ilahi bir düsturdur. Arşivlerin önü açılmışken ona, haksız yere, ket vurmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir kararın Başkan ile ilgili olduğunu da doğrusu hiç zannetmiyorum.
Yapılması gereken, bu kadim, kıdemli, uzman, yetkin ve vatanperver insanlardan, eğer varsa çürükleri müstesna, azami derecede yararlanmaktır diye düşünüyorum.
Var mıdır bilmiyorum ama, bu türden vahim hataların tekerrür etmemesi ve emsalsiz derecede tarihi ve milli değeri olan belgelerinden daha fazla yararlanılması amacıyla, Arşiv bünyesinde, fahri ve istişari mahiyetli de olsa, bir Arşiv Danışma Kurulu’nun oluşturulması gerektiğine inananlardanım.
Geçmiş olsun…
.
Geçen asrın dolar milyonerleri
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
14 Ağustos 2018 14:28
Her dönemin (Lira, Euro, Yen, Ruble değil de) dolar milyonerleri olmuş. Niye dolar milyonerleri denmiş… Demek ki ABD, parası ile de dünyaya hakim olmuş…
Dolar milyarderleri adlarını tarihe sahip oldukları mali güçle ve ellerinde bulundurdukları nakdi servetle yazdırmışlar.
Hani demişler ya, zenginin parası, züğürdün çenesi. Bizim ki de o hesap... İsterseniz bir bakalım geçen asırda kimin ve ne kadar malı mülkü varmış.
Geçen yüzyıldaki dolar milyonerlerini kral/hükümdar ve tebaadan olan şahıslar şeklinde iki kategoride değerlendirmek mümkün. Kralların milyonerliği geçen asrın kabulleri dikkate alarak bakılıp değerlendirilmeli. Örneğin bazı krallar için “ülke kralındır” şeklindeki Ortaçağ anlayış hala geçerli olarak gözükmektedir.
Geçen yüzyılda hüküm süren dünyanın ilk 14 zengin kralı şöyle:
Geçen asrın dolar milyonerleri
Geçen asrın en zengin sivil 24 kişisi arasında ise muhtelif ülkelerden vatandaşlar yer almaktaydı. Fakat daha dün bile ABD en zengin 9 vatandaşı ile dikkati çekmektedir. ABD’den sonra en zengin dolar milyonerine sahip olan ülke ise 4’er dolar milyoneri ile İngiltere ve Kanada olmuştur.
İlk 24 zengin arasında ABD’nin 9, İngiltere ve Kanada’nın 4’er, Meksika, Rusya, Avustralya, İrlanda, Şili, Avusturya ve Fransa’nın ise 1’er vatandaşı mevcuttu.
New York finansçılarınca John D. Rockefeller’ın servetinin 1.000.000.000 dolar civarında olduğu tahmin edilmiştir. Ancak ihtiyatlı davranılmak istenmiş olmalı ki daha az bir rakamla zikredilmiştir. Fakat bu duruma rağmen John D. Rockefeller zenginler listesinin ilk sırasında yer almıştır.
Rothschild, Vanderbilt, Gould ve Astor aileleri kendi içlerinde birden fazla aileden meydana gelmekteyse de servetleri bir bütün olarak değerlendirilmiş ve tek bir kalem olarak belirtilmiştir. Örneğin Rothschildler 20 aileden meydan gelmekteydi. Bunların toplam serveti 650.000.000 dolar etmekteydi. Vanderbiltler ise 14 aileden meydan gelmekte ve toplam servetleri 450.000.000 dolar tutmaktaydı. Gouldlar ve Astorlar ise 5 ayrı aileden oluşmaktaydı. Gouldlar ve Astorlar ailelerinin serveti 150.000.000 dolardı.
New York finansçılarınca tahmini olarak belirlenip listelenen milyonerlerin servetleri şöyleydi:
Geçen asrın dolar milyonerleri - Resim : 2
.
Osmanlı’dan cumhuriyete doların tarihi seyri (1900-2018)
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
12 Ağustos 2018 16:15
Dolar ve Euro bugünlerde freni boşalmış kamyon gibi fırlamış gidiyor… Tehlikeli bir vaziyet… Küçük bir çelme ile de tepetaklak gidebilirler… Hadi hayırlısı…
Doların tarihi seyrini merak ettim. İnternet aleminde biraz dolaşıp nasıl bir seyir izlediğine bir göz attım. Sizinle de paylaşmak istedim.
Bir zamanlar yerlerde sürünen Dolar adeta şahlanmış, şahikalara yükselmiş bugün.
Doların yükselişi ve TL’nin çöküşü olarak karşımıza çıkan bu iç burkucu, can sıkıcı durumun nedenleri arasında geçmişten bugüne:
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş;
Savaş yıllarının mahrumiyeti;
Darbeler;
Koalisyonlar;
Ekonomik krizler;
Siyasi krizler;
Kötü yönetim;
Terör;
Deprem;
Sınai kalkınmışlık düzeyi;
Dış ticaret hacmi;
Dış müdahaleler;
...
ve daha bir çok faktörü saymak ve sıralamak mümkün.
İbret alınmak ve gereği yapılır diye umulmak üzere Dolar sicilimiz şöyle:
Osmanlı’dan cumhuriyete doların tarihi seyri (1900-2018)
Osmanlı’dan cumhuriyete doların tarihi seyri (1900-2018) - Resim : 2
.
Geçen asrın dolar milyonerleri
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
14 Ağustos 2018 14:28
Her dönemin (Lira, Euro, Yen, Ruble değil de) dolar milyonerleri olmuş. Niye dolar milyonerleri denmiş… Demek ki ABD, parası ile de dünyaya hakim olmuş…
Dolar milyarderleri adlarını tarihe sahip oldukları mali güçle ve ellerinde bulundurdukları nakdi servetle yazdırmışlar.
Hani demişler ya, zenginin parası, züğürdün çenesi. Bizim ki de o hesap... İsterseniz bir bakalım geçen asırda kimin ve ne kadar malı mülkü varmış.
Geçen yüzyıldaki dolar milyonerlerini kral/hükümdar ve tebaadan olan şahıslar şeklinde iki kategoride değerlendirmek mümkün. Kralların milyonerliği geçen asrın kabulleri dikkate alarak bakılıp değerlendirilmeli. Örneğin bazı krallar için “ülke kralındır” şeklindeki Ortaçağ anlayış hala geçerli olarak gözükmektedir.
Geçen yüzyılda hüküm süren dünyanın ilk 14 zengin kralı şöyle:
Geçen asrın dolar milyonerleri
Geçen asrın en zengin sivil 24 kişisi arasında ise muhtelif ülkelerden vatandaşlar yer almaktaydı. Fakat daha dün bile ABD en zengin 9 vatandaşı ile dikkati çekmektedir. ABD’den sonra en zengin dolar milyonerine sahip olan ülke ise 4’er dolar milyoneri ile İngiltere ve Kanada olmuştur.
İlk 24 zengin arasında ABD’nin 9, İngiltere ve Kanada’nın 4’er, Meksika, Rusya, Avustralya, İrlanda, Şili, Avusturya ve Fransa’nın ise 1’er vatandaşı mevcuttu.
New York finansçılarınca John D. Rockefeller’ın servetinin 1.000.000.000 dolar civarında olduğu tahmin edilmiştir. Ancak ihtiyatlı davranılmak istenmiş olmalı ki daha az bir rakamla zikredilmiştir. Fakat bu duruma rağmen John D. Rockefeller zenginler listesinin ilk sırasında yer almıştır.
Rothschild, Vanderbilt, Gould ve Astor aileleri kendi içlerinde birden fazla aileden meydana gelmekteyse de servetleri bir bütün olarak değerlendirilmiş ve tek bir kalem olarak belirtilmiştir. Örneğin Rothschildler 20 aileden meydan gelmekteydi. Bunların toplam serveti 650.000.000 dolar etmekteydi. Vanderbiltler ise 14 aileden meydan gelmekte ve toplam servetleri 450.000.000 dolar tutmaktaydı. Gouldlar ve Astorlar ise 5 ayrı aileden oluşmaktaydı. Gouldlar ve Astorlar ailelerinin serveti 150.000.000 dolardı.
New York finansçılarınca tahmini olarak belirlenip listelenen milyonerlerin servetleri şöyleydi:
Geçen asrın dolar milyonerleri - Resim : 2
.
Osmanlı’dan cumhuriyete doların tarihi seyri (1900-2018)
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
12 Ağustos 2018 16:15
Dolar ve Euro bugünlerde freni boşalmış kamyon gibi fırlamış gidiyor… Tehlikeli bir vaziyet… Küçük bir çelme ile de tepetaklak gidebilirler… Hadi hayırlısı…
Doların tarihi seyrini merak ettim. İnternet aleminde biraz dolaşıp nasıl bir seyir izlediğine bir göz attım. Sizinle de paylaşmak istedim.
Bir zamanlar yerlerde sürünen Dolar adeta şahlanmış, şahikalara yükselmiş bugün.
Doların yükselişi ve TL’nin çöküşü olarak karşımıza çıkan bu iç burkucu, can sıkıcı durumun nedenleri arasında geçmişten bugüne:
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş;
Savaş yıllarının mahrumiyeti;
Darbeler;
Koalisyonlar;
Ekonomik krizler;
Siyasi krizler;
Kötü yönetim;
Terör;
Deprem;
Sınai kalkınmışlık düzeyi;
Dış ticaret hacmi;
Dış müdahaleler;
...
ve daha bir çok faktörü saymak ve sıralamak mümkün.
İbret alınmak ve gereği yapılır diye umulmak üzere Dolar sicilimiz şöyle:
Osmanlı’dan cumhuriyete doların tarihi seyri (1900-2018)
Osmanlı’dan cumhuriyete doların tarihi seyri (1900-2018) - Resim : 2
.
Sultan II. Abdülhamid ve Siyonist Çek
Prof. Dr. Metin Hülagü: Demiryolu tarihimizi izlediği seyir bakımından üç döneme ayırmak mümkündür: Ağırlıklı olarak demiryollarının yapıldığı Hamidiye Dönemi, Cumhuriyet’in ilk yılları ve günümüz.
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
10 Ağustos 2018 17:13
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan demiryolları ile tanışmamız fazla geç sayılmaz. Sadece çeyrek asırlık bir zaman farkının ardından bu yeni ve önemli Avrupa teknolojisi ile yakından alakadar olmuş gözükmekteyiz. Hatta işi belki biraz da abartarak dünyanın ikinci, bizim ise ilk metro hattımız olan Karaköy – Beyoğlu tünelini 1863’te inşa ettirerek demiryolunun nimetlerinden faydalanmaya çalışmışız.
Demiryolu tarihimizi izlediği seyir bakımından üç döneme ayırmak mümkündür: Ağırlıklı olarak demiryollarının yapıldığı Hamidiye Dönemi, Cumhuriyet’in ilk yılları ve günümüz.
Hamidiye Dönemi diye bilinen Sultan II. Abdülhamid devri demiryollarının çoklukla inşa edildiği bir zaman dilimidir. En önemlileri ise Bağdat ve Hicaz Demiryolu olmakla birlikte Hicaz Demiryolu haklı olarak büyük bir şöhrete sahiptir.
Sahibi olduğu haklı şöhretin esası ise dini, askeri, siyasi ve ticari özelliklerine ilaveten İslam dünyasının bağışları ve Osmanlı Devleti’nin öz yapımı olması ve ihanet neticesi berhava edilmesi suretiyle tarihe intikal etmiş bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Hicaz Demiryolu özellikle İngilizlerin yapılabileceğine inanmadığı, Alman elçisinin ise “yapımı mümkün değildir” diye rapor yazdığı Sultan Abdülhamid’in hayal ötesi projelerinden birisidir.
Hicaz yarımadasının kızgın çölleri üzerinde, para yokluğuna, kalifiye insan kıtlığına, çalıştırılacak işçi bulma zorluğuna ve yerel ve harici engellere rağmen ümit edilenden daha kısa bir sürede 1200 km olarak inşa edilmiştir.
Hicaz demiryolu 1875’te iflas eden Osmanlı maliyesi ve akabinde oluşturulan Düyun-i Umumiye Komisyonu’na rağmen inşa edilebilmiştir.
Dış borçlanma olmadan, Avrupa bankerlerinden kredi alınmadan bütünüyle Müslümanların bağışı ile yapılmıştır.
Hattın yapımına gayrimüslimlerden de katkıda bulunmak isteyenler olmuşsa da bu tür katkıları Sultan Abdülhamid, nezaketen iade etmese de, hattın yapımına hiçbir surette karıştırmamış ve bulaştırmamıştır.
Bu anlamda Hicaz Demiryoluna katkı olarak gönderilen gayrimüslim desteklerinden birisi Bay David Wolffsohn’un imzasını taşıyan Siyonist çektir.
David Wolffsohn Litvanya’da doğdu. 1856 - 1914 yılları arasında yaşadı. Geleneksel Yahudi eğitimi gördü. Köln – Almanya’ya yerleşti. Başarılı bir işadamı oldu.
Wolffsohn ticaretle meşgul olduğu gibi Siyonist faaliyetlerin de içerisinde bulundu. 1893’te Max Bodenheimer ile birlikte (henüz ortada İsrail falan yok iken) “İsrail Topraklarında Tarımı Geliştirme Köln Cemiyeti’ni kurdu. Herzl ile tanışarak Siyonist faaliyetler içerisindeki konumunu ve etkinliğini artırdı. Herzl ile birlikte İstanbul’a gitti ve II. Kaiser Wilhelm ile görüşmesinde Herzl’in yanında yer aldı. Yahudi Kolonyal Vakfı’nın kuruluşunda etkili oldu ve vakfın sorumluluğunu üstlendi. Herzl’in ölümünden sonra Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanlığını yürüttü.
Sultan Abdülhamid’in İttihatçılar tarafından gerçekleştirilen bir darbe ile tahttan indirilmesinden sonra Yıldız Sarayı’nda bulunan Abdülhamid’in özel evrakları arasında bir de 500 Sterlin değerinde bir bağış çeki yer almaktaydı ve çek, yukarıda kısaca kimliği ifade edilmeye çalışılan, David Wolffsohn’un imzasını taşımaktaydı.
Söz konusu çek merak konusu olmuş ve miktarı kadar kim tarafından ve niçin verildiği de sorgulanarak hakkında bir hayli varsayımlarda bulunulmuştu.
Dönemin basınını da meşgul eden bu merak konusu çek hakkındaki varsayımlar o tarihlerde Almanya’da yaşayan David Wolffsohn’un açıklamaları ile açıklığa kavuşmuştu.
Çekin hikâyesi kısa şöyleydi:
1908 yılı haziranında Londra’da faaliyetlerini yürüten Siyonist Teşkilat Merkezi İcra Kurulu Hicaz Demiryolunun yapımına katkı sağlamak amacıyla Sultan II. Abdülhamid’e 500 Sterlin değerinde bir çek göndermişti.
Ancak Berlin’de bulunan Osmanlı elçisi Ahmet Tevfik Paşa Siyonist Örgüt Merkezi İcra Kurulu’na gönderdiği bir telgrafla yapılan bağışın kabul edilemeyeceğini belirtmiş ve Hicaz Demiryolu inşaatı için sadece ve sadece Müslümanların bağış yapabileceklerini bildirmişti. Siyonist Teşkilat’ın uygun görmesi halinde yapılan bağışın başka makul bir iş için harcanabileceğini de mesajına ilave etmişti.
Siyonist Teşkilat Merkezi İcra Kurulu Yıldız Sarayı’nın bu yaklaşımını gayet tabii karşılamış, ancak yapılan bağışın nasıl bir iş için harcanması gerektiği konusunda ise görüş bildirmemişti.
O dönemde yaşanan olaylar ve özellikle 31 Mart hadisesinin meydana gelmesi dolayısıyla da Siyonist çek bütünüyle unutulup gitmişti.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra kurulan Yıldız Tasfiye Komisyonu çalışmalarına başlayınca söz konusu çek Abdülhamid’in özel evrakı arasında bulunmuş ve dolayısıyla konu tekrar gündeme gelmişti.
Çek, ciddi bir para darlığı ve ihtiyacı içerisinde olan İttihat Terakki Hükümetince tahsil edilmek üzere Londra’da bulunan Yahudi Kolonyal Vakfı’na gönderildi. Ancak çekin yazılması sonrası üzerinden çok zaman geçmiş olduğu için tahsili mümkün olmadığı beyanıyla Siyonist Teşkilat tarafından çek İstanbul’a iade edilmişti.
Bunun üzerine İttihat ve Terakki Hükümeti Siyonist Teşkilat Merkezi İcra Kurulu’na hitaben çekin geçmişteki hikâyesini dile getiren bir bilgilendirme yazısı yazdı.
Siyonist Teşkilat Merkezi İcra Kurulu bir toplantı yaparak durumu tekrar değerlendirmiş ve önceki çekin yenisi ile değiştirilmesine karar vermişti. Ancak kurulca alınan karar kısıtlı ve şartlıydı.
Yine David Wolffsohn imzası ile gönderilen yazıda, İttihat ve Terakki Hükümeti’ne yeni bir çekin yazılmasının, İttihat Terakki Hükümeti’nin de uygun görmesi halinde, Hicaz Demiryolu için harcanmak üzere olması halinde ancak mümkün olabileceği bildirilmişti.
Her türlü olumsuzluğa rağmen 33 yıl tahtta kalan Sultan II. Abdülhamid ile koskoca cihan imparatorluğunu 10 yılda tasfiye eden İttihat Terakki Cemiyeti mensupları arasındaki fark sadece ve sadece 500 Sterlinlik bir çek kadardı.
Yahudi Ulus Devleti’nin Yapı Taşları: Theodor HERZL’in Harf Anlamı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
4 Ağustos 2018 09:50
Theodor Herzl 2 Mayıs 1860'da Budapeşte - Macaristan'da doğdu.
Viyana'da Hukuk okudu.
Gazeteci oldu ve Edebiyat ile uğraştı.
Neue Frie Presse’in editör oldu ve ölümüne kadar bu görevini devam ettirdi.
Komedi ve dramalar yazdı.
Geçen asırda Politik Siyonizm’in öncü isimlerinden biri oldu.
1897'de ilk Siyonist kongresini topladı.
Kongreye başkan seçildi.
Sonraki her Siyonist Kongre’de oybirliğiyle yeniden başkanlığa seçildi.
Aldığı kararlar ve siyasi çalışmaları ile bugünkü Yahudi Ulusal Devleti’nin oluşumunun esaslarının belirleyicisi oldu.
“Altneuland” adıyla Siyonizm'e adadığı bir kitap yazdı.
Yazmak için üç yıl zaman ayırdığı “Eski Yeni Vatan” adlı bu eserinde 1923 yılına kadar başarılabileceğine inandığı şeyleri kaleme aldı.
Theodor Herzl 3 Temmuz 1904’te öldü.
Sadece 44 yıl yaşadı.
Onun biyolojik yaşamı kısa sürmüş, naçiz vücudu toprak olmuşsa da Siyonizm’e dair düşünceleri kendi ismi ile birlikte bütün dünyada bugün hala payidar haldedir.
O, Yahuditarihinin sembol kahramanlarından biri olduğu kadar yakın dönem dünya siyasi tarihinin deönemli figürlerinden biri olmuştur.
Theodor Herzl’in ölümünün dördüncü yıldönümü münasebetiyle 19 Temmuz 1908’de bir anma merasimi düzenlenmişti.
Geçen asrın başında Los Angeles’te düzenlenen bu anma merasiminde onun için söylenenler hakikaten ilginçtir.
Yahudilerin -en azından bir kısmının- ona bakışlarını göstermesi ve bugünkü Yahudi Ulus Devleti’nin teşekkül tarihini göstermesi bakımlarından önemlidir.
Söz konusu anma töreni, New York Amerikan Siyonistleri Federasyonu tarafından düzenlenmişti.
Büyük bir katılımcı sayısı ile gerçekleştirilen anma toplantısında Herzl ve idealizmi üzerine iki önemli isim, Haham Isadore Myers ve Aziz Dr. Jacobson birer konuşma yapmıştı. Los Angeles iş dünyası ve sosyal hayatının önde gelen pek çok isminin de katıldığı anma toplantısında Haham Isadore Myers’in konuşması ve Herzl’i anlama ve yorumlama biçimi Siyonizm’in bir anlamda somut ve soyut olarak Herzl ile simgeleştirilmesi ve her yönü ile onunla bütünleştirilmesi çerçevesinde olmuştu.
Haham Isidore Myers, büyük Siyonist’in ismini oluşturan H_E_R_Z_L harflerini
konuşmasına konu yapmış ve bu harfleri şöyle açıklamıştı:
H: (HOME) Vatan demekti. Yahudilerin Osmanlı devletinden satın almaya çalıştıkları ve satın alındığında ulus devletlerini kurmayı öngördükleri kutsal toprağı temsil etmekteydi.
E: (ENTERPRISE) Büyük liderin takipçilerinin yüreklerine ilham ettiği yatırım ve girişimi anlamına gelmekteydi.
R: (RESPECT) Herzl’in tüm dünyadan Yahudiler için duyulmasını ve gösterilmesini istediği saygıyı ifade etmekteydi.
Z: (ZION) Sultan Abdülhamid’den satın almayı denedikleri Zion ya da Filistini temsil etmekteydi.
L: (LAND) Dünyanın o bölgesindeki (Ortadoğu) en iyi ve kutsal olarak kabul edilen toprakları temsil etmekteydi.
.
Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
21 Temmuz 2018 12:24
Kemal Ohri, 1947 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu mektubunda Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu kendisine hatırlatmakta, antlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu antlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmiştir.
Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.
Geçenlerde basında bir iddia yer aldı. İddia o ki 2024 yılında hilafeti tekrar getirmek için referandum yapılacakmış!
Eğer bilginin kaynağı derinlerden gelmiyorsa yapılan bu iddialı açıklama sadece bir varsayım, yorum yahut bir algı operasyonu olarak değerlendirilebilir.
İddianın doğruluğu bir tarafa konusu dikkat çekiciydi: Hilafet; yani Batı’nın korkulu rüyası.
İddia ve hilafet kelimeleri yan yana gelince aklım birden Cumhuriyet’in ilk yıllarına gitti…
Kemal Ohri’yi ve onun, devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye, Cumhuriyet’in çeyrek yaşını henüz doldurduğu yıllarda yazmış olduğu rapor-mektubu hatırladım….
Mektup, Lozan Antlaşması öncesi Cumhuriyet’e kurban edilen Hilafet’ten bahsetmekteydi.
1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Beyin hayatına dair bilgiler oldukça sınırlıdır. Ancak yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında onun, yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığı aşikârdır.
Kemal Bey, soyadından da belli, Ohri doğumludur. Balkanların çocuğudur.
Tabii olarak Ohrili Kemal diye tanınmıştır.
Ohrili Kemal, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır.
Atatürk ile 3 yıl aynı sıralarda, Erkan-ı Harbiye’de beraber okumuştur.
Erkan-ı Harbiye’den Mustafa Kemal ile aynı yıl mezun olmuştur.
1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından tahsil için Almanya’ya gönderilenler arasında yer almıştır.
Ohrili Kemal İsmet İnönü’nün de arkadaşıdır.
İsmet İnönü ile amir-memur ilişkisi içinde olmuştur. Bu ilişki daha sonraları yakın bir dostluğa dönüşmüştür.
Ohrili Kemal Çanakkale cephesinde Kurmay Heyeti içinde yer aldı. 3. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. Daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı oldu.
19 Mayıs 1915’te Arıburnu’nda 2. Tümen’e mensup çok sayıda asker şehit olunca Ohrili Kemal, 22 Mayıs 1915’te 3. Kolordu Harekât Şube Müdürü olarak Arıburnu’nda Anzak karargâhında Yzb. Auberi Herbert ile yaptığı görüşmeler neticesinde 24 Mayıs 1915’te geçerli olan kısa süreli bir mütareke yapılmasını sağladı. Anzak siperleri önünde şehit düşen 3000 kadar Türk askerinin defin işleri bu mütareke neticesi ancak mümkün olabildi.
TİCARİ GİRİŞİMLERİ
Ohrili Kemal veya resmi belgelerdeki kayıtlı şekli ile Kemal Ohri’nin askerlik mesleğinden ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra tam olarak ne yaptığını bilemesek de İsviçre, İspanya ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinde bulunduğunu söyleyebiliriz.
Onun bu coğrafyalardaki mevcudiyeti, kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla, daha ziyade ticari içerikli, özellikle askeri malzeme üretimi ve satışı yapan büyük firmalarla bağlantılı olmasından kaynaklanmıştır. O, Cumhuriyet’in ilk yıllarında savunma sanayi alanında yapılan satın almaların iyi bir aracısı ve komisyoncusu olarak karşımıza çıkmaktadır.
1934 yılında, örneğin, Türkiye'nin 20 mili metrelik makineli tüfek mühimmatı tedarikinde WO (Werkzeugmaschinenfabrik Oerlikon) şirketinin satışlarına aracılık etmesinden ötürü % 7 oranında bir komisyon almaya hak kazanmıştır. Alman askeri sanayi üretimi Junkers uçakları ve motorlarının pazarlama işleri ile de yakından alakalı olmuştur. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst kademelerinde bulunan isimleri yakinen tanıması ve döneminin bakanları ile samimi münasebetlerinin olması daha 1925 Martında Almanya’daki uçak sanayisi üreticileri ile Ohrili Kemal arasında üretilen malların pazarlanmasına aracılık etme konusunda bir sözleşme yapılmasını sağlamıştır.
Yine o, ticari konularla ilgili ziyaretlerde bulunmak üzere zaman zaman İspanya’ya seyahat etmiştir.
KIBRIS MESELESİ
Ohrili Kemal sadece ticari işlerle uğraşmamıştır. O aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbalini yakından ilgilendiren siyasi konularla da alakadar olmuştur. Görünürdeki meşguliyeti olan ticari girişimciliğinin yanında Türkiye adına istihbarat edinmeye çalışmış ve edindiği bilgileri, kendi yorumlarını da katarak, o dönemin en üst seviyedeki devlet idarecileri ile paylaşma cömertliği göstermiştir.
Bu anlamda, örneğin, onun Adnan Menderes’e göndermiş olduğu Kıbrıs ile ilgili telgrafından bahsedilebilir. Onun Kıbrıs konusuna dair vermiş olduğu bilgi hakikaten önemlidir.
1955 yılı yaz aylarında Kıbrıs’a dair endişelerin artması ve Yunanistan’ın mütemadiyen adayı kendisine ilhak peşinde koşması, ayrıca 28 Ağustos 1955 tarihinde ada Türklerine karşı Rumlar tarafından katliama girişileceği yönündeki haberler üzerine Ohrili Kemal de harekete geçmiş ve Başbakan Menderes’e hitaben 30.08.1955 tarihinde Kıbrıs’ın siyasi ve mülki durumuna dair bilgi veren bir telgraf çekmiştir.
Telgrafında, özetle; Kıbrıs’ın 1878 senesinde Rusya’ya karşı bize yardım etmek ve Kars ile Ardahan tarafımızca geri alınıncaya dek geçerli olmak ve geçici bulunmak şartıyla İngilizlere bırakılmış olduğunu; Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs hakkında ne açık ne de dolaylı hiçbir ifadenin geçmediğini ve dolayısıyla 1878 Antlaşması’nın bugün geçerli olmasının icap ettiğini; bu bilgileri kendisine Lozan Antlaşması’nda görevli ve yetkili bir zatın verdiğini belirtmiştir.
Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?
HİLAFET’İ CUMHURİYET’E KURBAN EDEN GİZLİ ANTLAŞMA
Yukarıda giriş sadedinde verdiğimiz bilgilerden sonra Kemal Ohri ile ilgili üzerinde durmak istediğimiz asıl husus onun 1924’te Hilafet’in ilgası ve dini eğitimin Türkiye’de yasaklanması konuları ile alakalı olup İngiltere ile Türkiye arasında imzalanmış olduğunu belirttiği gizli antlaşma ve kaleme aldığı mektubudur.
Onun 28 Şubat 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu mektubu yakın dönem siyasi tarihimize ışık tutması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaların ne kadar milli yahut yerli olduğunu, ne kadarının öz irademizle alındığını ve ne kadarının zorlamalar, mecburiyetler ve kamuflelerle tatbik alanına konulduğunu göstermesi bakımlarından hakikaten ibretliktir.
Her nasılsa “Sakıt Hanedan Azasından Kemal Ohri'nin İsmet İnönü’ye Mektubu” ana başlığı ile Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş olup araştırmacılara açık halde bulunan söz konusu mektup Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edildikten sonra postaya verilmiştir.
Aslında bir tür analiz-rapor denilebilecek olan mektup toplamda 11 sayfadan meydana gelmekte olup Ohrili Kemal’in kendi şahsi meselelerini de içermektedir. Ancak mektubun esas yazılış amacı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye istihbari bilgiler vermek ve siyasi önerilerde bulunmak olmuştur.
Mektubun doğrudan doğruya dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye hitap ediyor olması Ohri ile İnönü arasındaki ilişki ve yakınlığı göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.
Mektup muhtevası itibariyle ve kısa bir ifadelerle, Osmanlı Devleti’nin savaşa girme şekli; İttihat ve Terakki liderlerinin yanlış politikası; İngiltere’nin hilafet siyaseti; hilafetin kaldırılmasını öngören İngiltere ile imzalanan gizli antlaşma; o günkü genel siyasi şartlar; hilafetin kaldırılması sonrası İslam dünyasının Türkiye ve İngiltere’ye bakışı; İngiltere’nin hilafeti yeniden getirme arayışları ve sair konulardan oluşmakta ve ayrıca kişisel bilgi ve birikimler ışığında genel bir değerlendirme ile birlikte İsmet İnönü’ye yapılan bir kısım önerileri kapsamaktadır.
Yukarıda kısaca muhtevasından bahsettiğimiz Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’ya
1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.
Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek İsmet İnönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.
Hal böyle olmakla birlikte mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyet ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:
Türkiye ile İngiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.
Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.
Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması (1923) öncesinde imzalanmıştır.
Antlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.
Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.
Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır.
Gizli antlaşmanın içeriği hilafet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.
Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.
Lozan Antlaşması Hilafet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.
Hilafet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.
Antlaşmanın İngiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de İngiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.
Kemal Ohri söz konusu antlaşmanın imzalanma gerekçesini İttihat ve Terakki idarecilerinin Birinci Dünya Savaşı’nın neticesi itibariyle Osmanlı Devleti’nin tamamıyla çökmesine sebebiyet vermesinden korkarak ve toptan harp diyerek yanlış bir adımla ve gereksiz yere Cihad-ı Mukaddes ilanında bulunmaları ve dolayısıyla İngiltere’yi hilafetin kaldırılmasını gerçekleştirme şeklindeki eski kararında teşvik ve tahrik etmeleri ve nihayet harbin sonunda, Türkiye’nin istilaya uğratılması ve barış yapılabilmesini mümkün hale getirebilmek adına Hilafet ve Saltanat’ın kaçınılmaz olarak ilgası yoluna gidilmiş olduğu şeklinde açıklamaktadır.
Mektupta üzerinde durulan bir diğer husus ise o günlerde İngiliz siyasilerinin hilafeti yeniden uygulamaya sokma düşüncesi içerisinde oldukları bilgisidir.
Bu konuya kısaca işaret eden Ohrili, hilafetin başka bir devletin veya gücün eline geçmesinin kesinlikle Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olacağını ve şayet hilafet yeniden ilan edilecekse bunun yeri, eskiden olduğu gibi yine Türkiye olmalıdır, demektedir. Hilafetin başka bir yerde ve tarzda uygulanması ise kesinlikle “caiz değildir” diye belirtmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti tarafından hilafetin ilga edilmesi kararının alınmış olmasının gerek Türk halkı gerekse İslam dünyası nezdinde huzursuzluğa sebebiyet verdiğini de belirten Ohrili, Hilafet ve Saltanat’ın ilgasının ve Türkiye’de dini eğitimin yasaklanmasının gerisindeki etkin gücün İngiltere olduğu şeklindeki halktaki kanaatin İslam dünyasında da geçerli bir kanaat olduğunu ve bu durumun Türk-İngiliz ittifakına zarar verdiğini söylemekte, İngiltere’nin hilafet sistemini başka bir ülkede yeniden hayata geçirmeye kalkışmasının müttefiklik kurallarına uygun bir siyasi hareket olmayacağı gibi Türkiye’nin menfaatlerine de kesinlikle zarar vereceği fikrini izah etmeye çalışmıştır.
Ohrili, İngiltere’nin hilafeti başka bir coğrafyada uygulamaya koyması halinde Türkiye’nin bundan ciddi derecede zarar göreceğini dile getirdikten sonra Türkiye ile İngiltere arasında var olan gizli antlaşmanın varlığına değinmekte ve iki devlet arasında yapılan gizli bir antlaşma neticesi ilga edilen hilafet makamının siyasi ve dini temsilinin esasen Büyük Millet Meclisi’ne bırakılmış olduğu hususuna da vurgu yapmaktadır.
Mektupta ayrıca Türkiye’de Cumhuriyet’e geçişle birlikte yasaklama getirilen dini terbiyenin Mustafa Kemal tarafından geçici bir süre için düşünüldüğüne yine Mustafa Kemal’in siyasi uygulamaları ve konuşmalarından örnek vermekte ve bu yasağın biran evvel sona erdirilerek dini terbiyenin başlatılmasının doğru olacağını belirtmektedir.
Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye nihai önerisi ise Lozan Antlaşması öncesinde İngiltere ile imzalanmış olan gizli antlaşma neticesi ilga edilen ancak mevcudiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsına bırakılmış bulunan Hilafet’in, söz konusu gizli antlaşma feshedilmek suretiyle Hilafet’in Türkiye’nin çıkarları adına yeniden uygulamaya konmasının Türkiye için son derece faydalı olacağı fikridir.
Kemal Ohri’nin rapor-mektubunda vermiş olduğu istihbari bilginin doğru olup olmadığını tespit anlamında 1940’lı yılların siyasi gelişmelerine ve İslam dünyasının o dönemki dini temsil ve uygulama noktasında içinde bulunduğu hale bakmak gerekmektedir.
Ancak o devrin hilafet noktasında siyasi durumuna bakmadan evvel, Ohri’nin beyanlarını destekler manada, yine Ohri’nin mektubundan iktibasla, Mustafa Kemal’in 1923 İzmir harp oyunlarından sonra yaptığı konuşmasındaki “Büyük bir dostluğun yeniden kurulması, sulhun teessüsü (gerçekleştirilmesi) makam-ı hilafetin ilgasına menuttur (hilafet makamının kaldırılmasına bağlıdır).” ifadesini burada zikretmek gizli antlaşma konusuna açıklık getirmesi bakımından doğru olacaktır.
Hilafet 1924 Martında Türkiye’de kaldırıldıktan sonra başta Hint Müslümanları olmak üzere İslam dünyasında ciddi bir şaşkınlık yaşanmıştı. Milli Mücadele yıllarında İslam dünyası ile olan işbirlikleri ve Şehy Senusi gibi dini liderlerin Anadolu ve Ortadoğu’da propaganda faaliyeti içerisinde olmalarının sağlanması; Anadolu’da İslam ve Hilafet Kongrelerinin düzenlenmesi; Yavuz Sultan Selim’e atıfla kanımızın son damlasına kadar İslam’ın savunucusu olacağız söylemleri ve verilen savaşın hilafet için, halife için, hilafet merkezi İstanbul için olduğunun dağıtılan beyannamelerde belirtilmesi İslam dünyasının Milli Mücadele hareketine maddi, manevi ve siyasi bakımlardan destek vermesini sağlamıştı. Ancak bütün bu ve benzeri söylem ve eylemlerden sonra 1924’te hilafetin ilgası İslam dünyasında büyük bir şok ve akabinde ciddi bir travmanın yaşanmasına sebebiyet vermiştir.
Hilafet makamını, bazı itirazlar söz konusu olsa da, İslami idarenin vazgeçilmez unsuru olarak gören İslam ulemasının girişimleri ile önce 1924’te Mekke’de, hemen sonrasında 1926’da Kahire’de ve en nihayet 1931’de Kudüs’te İslam dünyasının muhtelif coğrafyalarından gelen temsilcilerin katılımları ile tertiplenen Hilafet Kongreleri izlemiştir.
Ankara, her birisinin ayrı bir hikâyesi olan bu kongrelerin hiç birisine sıcak bakmadığı gibi bazılarında temsilci bulundurmakla birlikte menfi bir tavır takınmayı benimsemiştir.
Bu dönemde parçalanmış bir vaziyet arz eden İslam beldelerinin iktidardaki idarecilerinin adı kadar daha başka şahsiyetlerin de hilafet makamı için ismi geçmekteydi. Sürgünde bulunan Halife Abdülmecid Efendi, Sultan Vahdeddin, Kral Faruk, İbn Suud, Afgan Emiri, Fas Sultanı, Şeyh Senusi ve daha başkaları bu isimlerden bazılarıydı. Ancak ismi adaylar arasında geçen ve bu işin en heveslisi olan ise Mekke’deki Şerif Hüseyin olmuştu.
Şerif Hüseyin, gerek kendisi gerekse oğulları ile birlikte İngiltere ile yakın ve sıcak bir temas içerisindelerdi. Arap Hilafeti siyaseti güden ve Osmanlı Hilafeti’ni ancak bu şekilde yok edebileceğine inanan İngiltere ile Şerif Hüseyin Birinci Dünya Savaşı öncesinde siyasi, maddi ve dini alanlarda sağlam ilişkiler kurmuştu veya en azından Şerif Hüseyin ilişkilerin öyle olduğuna inanmaktaydı.
Almanya ve İtalya’nın da kendine özgü hilafet politikası izlediği o tarihlerde Fransa ise sürgündeki Halife Abdülmecid Efendi ve fakat daha ziyade Fas Sultanı üzerinden kendisine özgü bir hilafet siyaseti inşa etme çabası içerisindeydi.
İngiltere, hilafet siyasetinde öncelikle Şerif Hüseyin ile yola çıkmış fakat daha sonraları onu İbn Suud ile saf dışı etmeyi uygun bulmuştu. Sulatan Vahdeddin’i Hindistan’da halife yapma fikrinden ise Hintlilerin itirazı üzerine vaz geçmişti. Afgan Emiri’ne sempati duysa da emellerinin tahakkukuna onu yeterince kâfi görmemişti. Nihayet 1940’ın hem öncesi ve sonrası zamanlarında Mısır Kralı Faruk’un hilafet makamı için daha münasip olabileceğine kani olmuştu.
Kral Faruk da halife olmayı oldukça arzu etmekteydi ve esasen biraz da onun halifelik özlemleri nedeniyle 1925’te toplanması öngörülen Kahire Hilafet Kongresi bir yıl gecikmiş ve ancak 1926’da toplanabilmişti.
Mısır uleması, hilafet makamının mevcudiyetine muhalif olan az sayıdaki ulemaya rağmen, Halife Abdülmecid Efendinin hilafetini destekleyenler ile Kral Faruk’un halife olmasını isteyenler, Ezher Şeyhleri ve diğerleri, şeklinde ikiye ölünmüştü.
1926 Kahire Hilafet Kongresi ne hilafeti Kahire’ye, eski yurduna, yeniden taşımaya ne de Kral Faruk’u halife yapmaya, ne o sırada ne de sonrasında, muvaffak olamamıştı. Fakat hilafet konusu daha uzunca bir zaman tartışma ve kapmaca mevzuu olmaktan da kurutulamayacaktı.
Avrupa devletleri, özellikle Fransa ile İngiltere arasındaki hilafeti kendi kontrolünde tutma mücadelesi; İslam dünyası liderleri arasındaki “halife ben olmalıyım” rekabeti; Hindistan’ın yüz bine yakın Müslüman nüfusu ve etkin siyasal ulema nüfuzu ile konuyu istediği gibi evirip çevirmesi; nihayet zengin tarihi, siyasi ve dini tecrübesi ile o dönemin her halükarda ağırlıklı ülkesi olan Türkiye’nin hilafeti ne kendine yar etme ne de bir başkasına yar olmasına rıza gösterme tarzındaki yeni siyaseti, mazinin, halin ve istikbalin hakikaten son derece önemli siyasi ve dini makamı olan hilafet makamını atıl ve kullanılamaz bir hale getirmiş, geçen zaman özünü ve korunu söndürememişse de onu küllerine gömmüştür.
Hilafet, Kemal Ohri’nin mektubunda da belirttiği üzere 1940’lı yıllarda İngiliz siyasilerinin gündeminde canlı ve de sıcak bir konu olmuştur.
İngiltere Hindistan’da İngiliz idaresine karşı başlayan ve dönemin halifesi olan Osmanlı padişahının çağırısı ile yatışıp sona eren Sipahi İsyanı sonrasında hilafetin ne denli etkili bir silah olduğunun daha o zamanlar farkına varmıştı. Hilafetin gücü ve Batı’ya karşı bir silah olarak kullanılabileceği gerçeği Sultan II. Abdülhamid devrinde uygulamaya konan İslamcılık siyaseti ile yakın zamanlarda bir kez daha görülmüş ve anlaşılmıştı.
İngiltere, yaşanan ve şahit olunan bu gerçekler ve daha birçok nedenlerden ötürü hilafetin, en azından mevcut haliyle, varlığını sürdürmesini hiçbir şekilde doğru bulmamıştı. Hilafeti, şayet muhafaza etmek gerekiyorsa, onu kendi çıkarları dâhilinde muhafaza etmeyi ve kendi kontrolünde olan bir halife olması politikası izlemeyi tercihte bulunmaktaydı. Bunun için de zayıf ve kontrol edilebilir bir Arap Hilafeti, Hint Hilafeti veya zaten uzunca bir zaman kendi işgalinde kalmış olan Mısır’da bir Mısır Hilafeti olmasını yeğlemişti.
Hamidiye devrinde doğup büyüyen, okuyup devlet kademelerinde göreve gelmiş olan ve Cumhuriyet idaresinin kurulmasına öncülük eden devlet ricali de İngiltere’nin şahit oldukları ikiyüzlü ve ince siyaseti dahilinde hilafetin ne anlam ifade ettiğinin muhakkak ki farkındalardı.
Belki de bu farkındalık sebebiyledir ki Cumhuriyeti kuranlar onu kurma yolunda hilafeti kaldırma esaslı Türk-İngiliz gizli antlaşmasını imzalamaya mecbur kalarak hilafeti İngiltere’ye kurban etmişlerdi ve fakat İngiltere’ye itimat edemedikleri ve hilafetin Türkiye’den başka bir coğrafyada ihyasını da arzulamadıkları için “Halife hal edilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır” demeyi bir emniyet gereği olarak satırlara döküp kanunlaştırmışlardı.
Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.
Mahiyeti tam olarak nedir, kim, kimlerle, nerede ve nasıl ve niye böyle bir antlaşma imzalamışlardır ve antlaşma bugün hukuken ne durumdadır hususları da merak edilip akla ilk gelebilen sorulardandır. Feshedilmiş yahut geçen zaman içerisinde tabii olarak yürürlüğünü yitirmiş durumdaysa metnini ve hikâyeni okumak da herhalde ilginç olmalıdır.
Anlaşılan o ki Kemal Ohri yazdıkları ve söyledikleri ile sadece Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ama gizli tutulan bir geçeğe işaret etmekle kalmamış fakat aynı zamanda; “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir”, şeklindeki o dönemde bile garipsenen bir ifade tarzının nedenini birazcık da olsa anlaşılır kılmıştır.
Yazının başında bir iddia olarak ortaya atıldığından bahsettiğimiz referandum konusu da esasen Ohri’nin rapor-mektubunda daha o tarihlerde bahis konusu edilmiş gibidir.
Ohri içinde bulunulan siyasi duruma genel olarak işaret ettikten sonra söz konusu iddiaya benzer bir teklifte bulunmuş ve fikrini şu şekilde ifade etmiştir:
“Gerçi hükümet şekli İslam kamuoyunda bir tesiri haiz olmamışsa da İslam’ın gereklerinin esaslarından biri olan hilafetin ilgası ve akabinde hala devam eden İslam terbiyesinin okullarda kesinlikle yasaklanması, yalnız Türkiye’de değil bütün İslam dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştır.
Hakkıyla söylemek lazım gelirse İngiltere siyasetiyle teşriki mesai büyük bir yarar olarak kabul edilmekle beraber hilafet ve saltanatın ilgası, herkeste büyük bir iç tepki doğurmuştur. Hele Türkiye dini teşkilatı kaldırıyor, denildikten ve halife bütün aile efradı ile memleketten tam bir hakaret ve sefaletle çıkarıldıktan sonra, bütün patrikhanelerin, hahamhanelerin.. vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri bu infiali, en yüksek dereceye çıkarmıştır. Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.
Bundan dolayıdır ki…. Türkiye’de dini terbiyenin kaldırılması, İslam âleminde hilafetin ilgası hep İngiltere devletinin baskısından ileri gelmiş olduğu kabul edilmektedir…
Yine bütün parlak vaatlerle beraber Sovyetler savaşı kazandığı takdirde İslam âleminin ve bunun başında Türkiye’nin kendi elim akıbetini de görmesi gerekir.
Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış? - Resim : 2
Peki, bu vaziyeti düzeltmek nasıl mümkündür?
Bugünkü vaziyette tam anlaşma ve çözüm şekli şöyle olabilir:
İngiltere, Türkiye ile imzalanmış olan 4 maddeli Lozan Antlaşması öncesindeki gizli antlaşmasını, Türkiye ile birlikte fesheder.
Türkiye 1924’te feshedilen ancak hilafet makamı olmakla Büyük Millet Meclisi’nin mefhum (kavram) ve mazmununda (anlamında) mündemiç (saklı) bulunan hilafetin temsili hakkını Meclis bir kanun ile Cumhurbaşkanı’na bahşeder.
Diğer memleketlerde olduğu gibi Türkiye’de de okullarda dini eğitime müsaade olunur.
Türkiye hükümetinin laik vaziyetini Kabine yine muhafaza eder. Zaten İslam’ın esasında ruhbanlık yoktur.
Bütün bunlar ile elde edilecek netice şudur:
Türkiye’de dindar kalmış olan çoğunluk infialini terk ile kerhen değil fakat samimi surette İngiliz dostluk ve ittifak siyasetine sarılır ve diğer siyasetlerin girmesine şiddetle muhalefet eder.
İslam âlemi, bunu his ile Türkiye’nin müttefiklerine karşı çok samimi davranır.
Türkiye, hilafeti temsil ettiğinden bütün İslam âlemi üzerinde siyaseten etkili olur. Ve bu suretle de başka muhalif cereyanlara mani olmak imkânı hâsıl olur.
Burada, acaba hilafet başka bir yerde uygulanma alanı bulabilir mi diye bir soru akla gelebilir.
Bu düşünce çok kere akla gelmekle birlikte hilafet makamı ancak müstakil bir devlete ait olup bu da tam müstakil bir hükümetle olabilir. Bugün dünyada İslam olarak Türkiye’den başka bu vasıfları haiz, azmini ve tehdidini gerçekleştirmeye muktedir bir tek hükümet yoktur. Ayrıca böyle bir hükümet ortaya konmak istense bile, Türkiye kadar bu hareketi güzel bir surette idare edebilecek, hilafetin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek bir devlet halen mevcut değildir. Arap emirleri de ekseriyetle Türkleri tercih ederler; çünkü bu vasıfları ancak Türklerde görürler. Tabii ki müstesnaları vardır; fakat onlar da müstesnadırlar...
Bu kararı Türkiye kendiliğinden yapmalıdır, hususuna gelince, bu değerlendirme ne kadar isabetli olursa olsun, antlaşmalar müştereken yapılır ve yine müştereken bozulur. Özellikle Türkler bu hususta çok vefalıdırlar. Hele başta bu antlaşmayı imza etmiş olan zat başka türlü hareket edemez. Asıl bu mütalaayı İngiltere devleti münasip bir şekilde teklif etmelidir. Yoksa bu antlaşmayı müştereken İngiltere ile ilga etmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na teklif çoktan ve defalarca yapılmıştır. Fakat tereddüt aşikârdır. İngiltere’nin gücenip darılacağı düşünülmektedir.”
Söze hilafete dair bir iddia ile başladık bu noktaya kadar geldik.
Ne diyelim…
Bazen ileride olacak bazı şeyler abdala önceden malum olur… derler.
Vatanımın bir karışını dahi vermem, veremem…
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
16 Temmuz 2018 17:26
Bizde vatan kavramının kutsiyeti bir hayli eskilere uzanır. Vatan kavramına dair izler, tarihin o kesif derinliği içerisinde, en az Oğuz Kağan zamanına kadar gerilere gider.
Türk milleti tarihi boyunca üzerinde yaşadığı coğrafyaya her daim kutsiyet atfetmiş ve ona değer vermiş, onu yürekten sevmiş ve onu vatan olarak isimlendirmiştir.
Vatan kavramı yüzyıllar önce de yaşamış olsalar eski Türklerde de vardı ve sevgisi de oldukça kuvvetliydi. Hiçbir Türk canını ve değer verdiği şeylerini vatanı için feda etmekten çekinmezdi. Çünkü vatanın, o zamanki inanç gereği, Gök Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğuna inanılmaktaydı. Ötüken’in sonraki zamanlarda dahi büyük bir duygusallık ve sevgi ile anılmasının nedeni biraz da sözünü ettiğimiz kanaatten kaynaklanmaktaydı.
Türklerin İslam’ı kabul etmeleri tabii olarak vatan kavramı ve algısına farklı bir anlam ve boyut katmıştır. Kur’an-ı Kerim’de vatana atıfta bulunan ve onun önemini vurgulayan ayetler Türk milleti nezdinde vatana muhabbet duyma ve vatanı her halükarda muhafaza etme gibi dini bir sorumluluk doğurmuştur.
Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde ve İmam Rabbâni’nin Mektubatında geçse de ne derece sahih bir hadis-i şerif olduğunu bilmediğimiz “Vatan sevgisi imandandır” ifadesi biraz da yukarıda ifade ettiğimiz nedenlerle büyük bir hüsn-i kabul görmüştür.
“Vatanında sıkıntı çekmen, gurbette bolluk içinde yaşamadan daha iyidir” diyen Câhız’a göre vatan sevgisi yaratılıştan gelen bir histi ve de galiba haklıydı.
“Allah beldeleri, vatan sevgisi sayesinde mamur etti” sözü Hazret-i Ömer’e atfedilirken Hazret-i Peygamberin vatan sevgisi noktasındaki duruşu, onun hicretten sonra vatanı olan Mekke’ye dair sarf ettiği: “Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar da çok seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde kalmazdım” sözleri ile hafızalarda yer etmiştir.
Yanık sesi ile İslam’ın ilk müezzini olma hüviyeti kazanan Bilâl Habeşî, maruz kaldığı onca sıkıntıyı unutmuşçasına, her daim Mekke’ye özlem duymuş ve bu özlemini “Ah Mekke vadisinde bir tek gece geçirebilsem” diyerek ifade etmişti.
Altın kafese konmasına rağmen bülbül dahi vatanım demişti.
Eski Türklerde vatan, kağanın şahsi malı değil, korumakla yükümlü olduğu atalarından kalan bir miras olarak görülürdü. Vatan, milletin malıydı. Vatan toprağının her parçası kutsal olarak bilinirdi. Bu nedenle de en küçük parçası dahi kimseye verilmezdi. Aksi yöndeki bir davranışın, Göç Destanı’ndaki ifadesiyle, uğursuzluk getireceğine inanılırdı.
Büyük Hun Devleti hakanı Mete Han’ın; “Benden eyerimi isteyin vereyim, atımı isteyin vereyim, çadırımı isteyin vereyim, fakat vatanımdan hiç kimse bir karış toprak istemesin vermem, veremem.” demesi de bundandı.
Türkler, resmi ve nizami olarak 1071’de ayak bastıkları Anadolu’yu imar ederek onu bir vatan haline getirmişler ve her bir parçasına kendi damgalarını vurarak üzerinde Anadolu Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerini kurmuşlardı.
Vatan konusunda atalarının benimsediği değerleri benimsemiş olan Sultan Alpaslan kendisine toprak karşılığı rüşvet teklif edilince: “Bu mülk, alınıp satılan ticari meta değildir” demesiyle tarihe geçmişti.
Vatan toprakları Osmanlı padişahlarınca da kutsal sayılmış ve onu hedef alan her türlü tecavüz en sert şekilde mukabele görmüştü.
Sultan III. Murat zamanında Safevilerin, en son fethedilen yerlerden vazgeçilerek, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki sınırların esas alınması suretiyle barış yapılması önerisi; “Türk atının bastığı yer Türkiye’ye aittir” cevabıyla hiç düşünülmeden geri çevrilmişti.
Kurulması öngörülen Yahudi yurdu için Filistin’de toprak satın almak isteyen Herzl’e Sultan II. Abdülhamid’in vermiş olduğu cevap, eski Türkler ile yeni Türkler arasındaki zaman farkına rağmen, vatanın satılamayacağı, bağışlanamayacağı ve ona ihanet edilemeyeceği şeklindeki değişmez prensibin mevcudiyetini muhafaza ettiğini göstermesi bakımından önemliydi:
“Bu yerler bana ait değil milletime aittir. Bu yerlerin her karış toprağı için şehit verilmiştir. 93 Harbi’nde Orduy-i Hümayunumun Filistin Alayı’nın askerleri, bir tanesi dönmemek üzere şehit olmuşlardır. Ben canlı vücut üzerinde taksimat yapamam. Filistin’e ancak cesetlerimiz üzerinden girilebilir. Böyle bir teklif yapan bir adam, bir adım daha atmasın ve memleketi terk etsin.”
Her daim istiklaline düşkün olmuş Türk Milleti için vatan, karnını doyurduğu bir toprak parçası yahut “Milletim nev’-i beşerdir, vatanım rûy-i zemîn” değildi. Vatan ona atalarından miras olarak kalmış mukaddes bir yadigâr, şehitlerin kanı ile sulanmış ve korunabilmiş kutlu bir yerdi.
Vatan kavramını bir fikir ve ideoloji meselesi olarak ele alan Namık Kemal’in deyişiyle; “Vatan bize kılıcımızın ekmeğidir. Daima kendimize mahsus, kendimize münhasır biliriz. Daima nefsimizden ziyade sever, nefsimizi uğruna feda ederiz."
Vatan sevgisinin ve vatana hizmet etmenin bin bir türü vardır ve bunlardan biri de vatan için yazmaktır. Abdülhak Hâmid, Aka Gündüz, Arif Nihad, Halide Edip, Mehmed Âkif, Mehmed Emin, Ömer Seyfeddin, Reşat Nuri, Süleyman Nazif, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Yakup Kadri, Yusuf Ziya, Ziya Gökalp ve daha birçok aydın şüphesiz ki dönemlerinin önde gelen vatanperverleriydi.
Bazı şairler vatan mefhumuna Avrupaî bir mana kazandırmış yahut Ziya Gökalp gibileri vatanı:
Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbede bir ülkedir: Turan!
şeklinde tarif edip ona birazcık romantik bir hava katmışsa da Namık Kemal de:
Vatana me’luf olan, bîsebeb terk-i diyar etmez
Zaruretsiz cihanda kimse gurbet ihtiyar etmez
uyarısıyla vatanda kalmaya, vatanda yaşamaya ve vatana sahip çıkmaya dikkat çekmiştir.
“Cihan vatandan ibarettir itikadımca” diyen Yahya Kemal’in ise vatan konusunda ayrı bir yeri ve önemi vardır.
Yahya Kemal:
"Vatan hiçbir zaman bir nazariye değil, bir topraktır. Toprak, cedlerin mezarıdır. Camilerin kurulduğu yerdir… Vatan ne bir feylesofun fikridir, ne bir şairin duygusu... Vatan, gerçek ve hakiki bir yerdir… Vatan İstanbul’dur, Üsküp’tür, Trabzon’dur, Yozgat’tır, Ankara’dır ve bunların içinde sayılamayacak kadar hâtıralar vatandır... Velhâsıl vatan mücessem bir mefhumdur."
demektedir.
1071’de Anadolu’ya kapısını açarak ayak basan Türk milleti, bu topraklara, daha önce orada bulunan hiçbir milletin vermediği düzeni vermiş ve ona kendisine özgü bir çehre kazandırmıştır. Anatolia, bu sayede Anadolu olmuştur. O nedenledir ki;
"Dur yolcu!
Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir eğil de kulak ver, bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir."
denmiştir.
Ancak Türk milleti, kanıyla suladığı, suyuna, havasına ve toprağına sevdasını kattığı, toprağı sıkılsa şüheda fışkıracak olan vatanı, Anadolu elinden alınmak istenince “Ya istiklal Ya Ölüm!” demekten de hiçbir zaman çekinmemiştir.
Çünkü şairin dediği gibi vatan;
Bayrakları bayrak yapan üzerindeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır!
Her Türk vatanına, Anadolu’ya yaşadığı sürece borçludur ve bu borcun ödenmesi vatanın talepte bulunmasına matuftur. Vatana karşı olan borcun ödenmesi ise ona, gerektiğinde ve tereddütsüz bir şekilde feda-yı can etmekle mümkündür.
Vatan için ölmek ölümlerin en şereflisi olarak kabul edilmiş ve ölenlere şehit denilmiştir. Ölmeyip sağ olarak dönenlere ise gazi unvanı layık görülmüştür.
Bu nedenledir ki Edirne, Kars, Erzurum… hep birer serhat şehri olarak bilinmiştir. İzmir, Sakarya… yeni bir dirilişin, Millî Mücadele’nin simgesi olarak kabul edilmiştir.
Vatan bugün emin ellerdedir. Ancak vatanın müdafaası henüz bitmemiştir. Anadolu’nun ve ona sahip olan “Türk oğlu Türk, Müslüman oğlu Müslüman”ın dün olduğu gibi bugün de düşmanları mevcuttur. Gelecekte de olacaktır ve oldukça da çoktur…
Düşman Türk Milletini bazen dindarane görünümüyle, üzerindeki kisvesiyle aldatmaya çalışmış; bazen sağ-sol kamplaştırması ile karşımıza çıkmış; bazen alevi-sünni ayrıştırması ile fitne oluşturmaya çalışmış; bazen ilerici-gerici diyerek bizi vurmaya kalkışmış; bazen terörü vasıta ederek üzerimize saldırmış; bazen krizler çıkararak hedefine varmaya çalışmış… Velhasıl her bir dönem yeni bir yüz ve yeni bir sinsilikle marifetini sergileyip kin ve nefretini kusmuştur. Bütün bunları yaparken de kadın, para, makam düşkünü kişiler yahut dişiler bulabilmiş, aklını kullanmaktan aciz akılsızları kirli oyunlarına ve ihanetine alet edebilmiştir.
Bunun içindir ki yakın ve uzak tarihimiz her daim yerli ve yabancı hainlerin tertibi olan isyanlar, kalkışmalar, darbeler ve ihanetlere sık sık sahne olmuştur. Ancak her nereden ve her ne suretle gelirse gelsin her bir darbeye ve ihanete karşı destansı mücadeleler verilmiştir... Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Sakarya’da, İzmir’de,… 15 Temmuz’da…
Türk milletinin tereddütsüz ve mutlak suretteki hürriyet aşkını, benliği, kültürü ve dini ile yoğrulmuş vatan sevgisine vakıf olan şair onun içindir ki onun ülküsünü hem az ama öz olarak Türk Milletinin zihnine ve gönlüne nakşetmiştir:
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım
Şair bir uyarıda bulunmuş, sabırlı ve dikkatli olunması gerektiğini hatırlatmıştır:
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı
.
Sultan II. Abdülhamid’in hayvan merakı
Prof. Dr. Metin Hülagü: Abdülhamid’in hayvanlara karşı olan ilgisi tahta geçmesinden sonra daha farklı bir boyut kazanmıştır. Onun hayvanlara karşı duymuş olduğu ilgi ve alaka saltanata geçmesinden sonra daha da artmıştır. Bu durumun temel nedeni ise diğer hükümdarlar gibi onun da oluşturmaya çalıştığı imaj politikası ile yakından alakalıdır
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
13 Temmuz 2018 17:35
Sultan II. Abdülhamid dünyanın en büyük hayvan koleksiyoncularından biri olmuştur.
Hayvanlara olan merakını hemen hemen bilmeyen yoktur.
Onun hayvanlara karşı ilgi, sevgi ve merakı, ta gençliğinden itibaren başlayan ve ölünceye kadar da devam eden bir durum arz eder.
Sultan Abdülhamid’in gençlik ve şehzadelik dönemlerinde iyi bir avcı olduğunu, Kağıthane sırtlarında ve İstanbul’un sair yerlerinde at üstünde günlerce dolaştığını, avcılık yaptığını, su kaynaklarını tespit ettiğini ve çoğu kere tabiatla baş başa bir hayat geçirdiğini biliyoruz. Ayrıca onun iyi bir koyun tüccarı olduğuna da vakıfız.
At, koyun, sığır ve kuş Abdülhamid’in bütün hayatı boyunca tabii olarak en ziyade varlığını görüp hissettiği hayvanlar olmuştur.
Ancak Abdülhamid’in hayvanlara karşı olan ilgisi tahta geçmesinden sonra daha farklı bir boyut kazanmıştır. Onun hayvanlara karşı duymuş olduğu ilgi ve alaka saltanata geçmesinden sonra daha da artmıştır. Bu durumun temel nedeni ise diğer hükümdarlar gibi onun da oluşturmaya çalıştığı imaj politikası ile yakından alakalıdır.
Gerek öteden beri süre gelen hayvan sevgisi gerekse hükümdarlar arası cereyan eden algı oluşturma çabası neticesi Yıldız Sarayı’nın bahçesi onun özenle belirleyip dünyanın dört bir köşesinden satın aldırarak toplattığı onlarca evcil ve vahşi hayvana sıcak bir yuva olmuştur. Onun saltanatı döneminde Yıldız Sarayı bahçesi normal bir saray bahçesi olmanın ötesinde adeta zoolojik bir hüviyete kavuşmuştur.
Yıldız Sarayı bahçesi yer alan ve yerli ve yabancı özel bakıcıların nezaretine bırakılan ve her türlü bakımları titizlikle karşılanan bu hayvanlara Sultan Abdülhamid de ayrı bir önem vermiş ve onlarla yakından alakadar olmuştur.
Saray bahçesinde de olsa onca hayvanın bakımı hakikaten zor olmuştur. Hem işi iyi bilmeyi hem de iyi bir organizasyonu gerektirmiştir. Bu durumu sağlayabilmek için hayvanların bakımını yapıp sağlıklarını kollayacak yerli ve yabancı işin ehli bir hayli insan görevlendirilmiştir. Bu anlamda görevlendirilmiş olan şahsiyetlerden biri de Avusturya asıllı Dr. Heinrich Schaefer olmuştur.
Dr. Heinrich Schaefer’in sonraki zamanlarda vermiş olduğu bilgilere göre Abdülhamid’in iktidarı yıllarında Yıldız Sarayı bahçesinde:
8 aslan
6 kaplan
4 sırtlan
40 maymun
8 misk geyiği
2 orangutan
600 geyik
60 ren geyiği
40 kurt
4 dağ keçisi
2 zürafa
8 su samuru
400 sığır
160 kara sığır
40 boğa
40 öküz
200 Mısır camızı
18 zebra
3.500 at
80 deve
200 Ankara kedisi
12 İran kedisi olmak üzere toplamda 1.500 kedi
500 yabani ve ada tavşanı
200 flamingo
50 gaz
50 kuğu
30 pelikan
600 tavuk
100 sülün
10 tavus kuşu
6.000 güvercin ve kumru
200 papağan
150 kanarya
20 kakadu
200 yılan
400 diğer çeşitlerden hayvan bulunmaktaydı.
Sultan Abdülhamid bu hayvanların büyük bir kısmını dünyanın dört bir tarafından özel olarak satın almıştı.
Ayrıca bu hayvanlardan bir kısmı Japon İmparatoru, Alman İmparatoru, Yemen Hükümdarı, Fas ve İngiltere Kralları, Rus Çarı ve daha birçok kral ve hükümdar tarafından kendisine hediye edilmişti.
Sultan Abdülhamid, kendisine muhtelif cinsten hediye edilen hayvanları kabul ettiği gibi kendisi de değişik türden hayvanları hem yabancı krallar ve hükümdarlara hem de İstanbul’daki kendi bürokratlarından bazılarına hediye ederdi.
O bütün hayvanlara karşı genel bir muhabbet duymakla birlikte evcil hayvanlar arasında atları, papağanları, köpekleri, kedileri ve kuşları daha ziyade sevmekteydi. Örneğin Fersan, onun en çok sevdiği atının adıydı. Papağanı ise daima odasında ve yanındaydı. Atlara düşkün olan Abdülhamid sevdiği ve itimat ettiği insanlara da at hediye ederdi. İyi bir maliyeci ve hesap uzmanı olan ve kendi özel mallarının da idarecisi konumunda bulunan Agop Gazzazyan Paşa'ya da kır bir at hediye etmişti. Ancak Gazzazyan Paşa sonraki zamanlarda attan düşüp ölmüştü.
Sultan Abdülhamid’in, mesela Alman İmparatoru Wilhelm’in hediye ettikleri yahut kendisinin satın alıp Yıldız Sarayı bahçesinde muhafaza ettiği özel ve özellikli köpekleri de vardı. Ayrıca onun sokak köpeklerine karşı büyük bir merhameti söz konusuydu.
İstanbul’un sokak köpekleri Osmanlı tarihi boyunca herhalde en rahat ve en asude dönemlerini onun saltanatı yıllarında yaşamışlardı. O, Avrupa’daki çağdaşı krallar ve hükümdarların aksine, sokak köpeklerine itibar edip değer vermişti. Bu anlamda daha ziyade köpekler arasında görülen kuduz hastalığına çare bulmak ve kuduz hastalığına yakalanan köpekleri tek tek veya toplu halde öldürmek yerine onları tedavi ederek sağlıklarına kavuşturmak üzere Pasteur’ü İstanbul’a davet etmişti. Pasteur’ün İstanbul’a yerleşip araştırmalarını orada sürdürmeyi kabul etmemesi üzerine ise Paris’teki Pasteur Enstitüsü’ne 10.000 lira kadar maddi yardımda bulunmuş ve ihtisas görmeleri için muayyen şahısları Paris’teki Pasteur Enstitüsü’ne göndermişti.
Abdülhamid devrinde, genel olarak sağlık teşkilatındaki iyileşme ve yenileşmelere ilaveten, gerek İstanbul’da gerekse imparatorluğun muhtelif şehirlerinde kuduz hastalığı ile mücadele etme ve bu hastalığa yakalanmış olan insanları ve başta köpekler olmak üzere diğer hayvanları tedavi etme arayışı içerisine girilmiştir. Bu anlamda örneğin Pasteur Enstitüsü uzmanlarından Bay Remlinger’in İstanbul’a gelmesi sağlanmış ve kuduz hastalığına yakalanan sokak köpeklerinin tedavilerinin yapılmasına öncülük etmesi için kendisine yüksek maaşlar ödenmiş ve İstanbul’da açılan Pasteur Enstitüsü’ne müdür olarak atanmıştır.
Sultan Abdülhamid’in merak ve ilgi ile Yıldız Sarayı bahçesinde topladığı hayvanlar ırk, cins, renk, kıymet ve değerleri bakımından son derece seçkin ve özeldi. Ancak 31 Mart 1909 hadisesinin yaşanmasından sonra Yıldız Yağması ile birlikte bu hayvanlar da talan ve telef edilmişlerdi.
Kendisinden sonra tahta geçen padişahlar Sultan Abdülhamid’in hayvan hobisini devam ettirememişlerse de hanedan üyelerinin her birinin elinde kendilerine has miktarda her daim hayvanları mevcut olmuştur. Hanedan’ın elindeki seçkin ve iyi cinsten olan hayvanlar hilafetin kaldırıldığı ve Hanedan üyelerinin sınır dışı edildiği tarihlerde devlet çiftliklerinde damızlık olarak kullanılmak üzere devletçe müsadere edilmişlerdi.
Ancak ne bu yönde alınan kararın yasalaştırılması ne de hayvanların devletleştirilmiş olması onları sonu meçhul bir maceraya sevk olunmaktan kurtaramamıştı.
Acaba Belgrat ormanlarında zaman zaman haber konusu olan yahut İstanbul’da sağda solda kanat çırpıp uçan papağanlar ve öteki cinsten hayvanlar Yıldız Yağması’ndan arta kalanlar mıdır bilinmez…
Cumhurbaşkanım çok yaşa!
Cülus törenlerinin tarih boyunca önemsenmesinin ve giderek kurumsallaşarak şaşaa ve ihtişam içerisinde uygulama şansı bulmasının temel nedenlerinden birisi, örneğin, eski Türklerde, han, hükümdar yahut sultan olan şahsın kutlu olduğu ve Tanrının halka bir ikram olduğu şeklindeki bir kanaat ise bir başka nedeni de cülus ile padişahın otoritesini bütün tebaaya kabul ettirme ve halk ile saray arasında tam anlamı ile kaynaşma sağlama arayışı olmuştur.
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
9 Temmuz 2018 13:26
Yakın dönem Türk tarihinin idari ve siyasi noktada önemli uygulamalarından biri olarak cülus törenleri dikkat çekici olmuştur.
Cülus Arapça bir kelime olup oturmak anlamına gelir. Ancak buradaki oturmak, yani cülus sıradan bir oturuşu ifade etmeyip tahta geçmek, devlet başkanı olmak manasında idari-siyasi tarihimizin temel terminolojileri arasında yer alır.
Dünden bugüne her devlet ve milletin idari ve siyasi geçmişinde, hükümdar, kral, şah, padişah, cumhurbaşkanı yahut başkan denen yöneticileri olmuştur. Her bir devlet yahut millet kendi kültürüne ve hayat felsefesine göre tahta geçiş törenleri benimsemiştir.
Bu anlamda Türk tarihinde de cülus törenleri mevcuttur.
İlk zamanki törenler daha sade ve hatta daha basit denebilecek bir tarz ve mahiyette olmuşken yakın zamanlardaki cülus törenleri şekil olarak daha düzenli, muhteva olarak daha zengin ve anlam itibariyle daha önemli olmuştur. Diğer bir ifade ile yakın zamanların tahta geçiş törenleri daha kurumsaldır ve daha şuurlu bir şekilde icra edilmişlerdir.
Osmanlı tarihinin ilk hükümdarı Osman Bey 1299’da hükümranlığını ilân ettiğinde bürokratları ve halkı ona Oğuz Han töresine uygun bir tarzda bağlılık bildiriminde bulunmuşlardı.
Döneminin idarecileri Osman Bey’in karşısında sıraya girmiş ve önünde diz çökmüşlerdi. Bir Bey olma yolundaki Osman Bey de onlara birer bardak kımız sunarak bağlılıklarını kabul ettiğini göstermişti.
Bu dönemde icra edilen cülus usulü tabii olarak önceki zamanların inanç, adet ve uygulamalarının gölgesinde kalmıştır. Diğer bir ifadeyle dini unsurlardan ziyade milli unsur ağırlıklı ve etkili olmuş gözükmektedir.
Osmanlı tarihinde her padişah için cülus yani tahta çıkış merasimi icra edilmiştir denebilirse de cülus merasiminin kurumsallaştığı veya kurumsallaşmaya başladığı tarih olarak on beşinci asrın ilk çeyreğine yani 1421’lere kadar beklemek gerekmektedir.
Babasının ölümü sırasında Amasya’da bulunan ve bu şehzadeler şehrinden biraz gecikmeli olarak payitahta gelen Şehzade II. Murad için ancak öncekilere nispetle daha kurumsal anlamda bir tahta çıkış merasimi yapılmıştır.
2. Murad padişah olarak devlet büyüklerine etek öptürecek ve onlarla birlikte ahaliye tahta çıkışı vesilesiyle, sonraki zamanlarda zorunluluk halini alacak olan, bahşiş dağıtacaktır.
Osmanlı tarihinde cülus merasimi, mevcut padişahın tabii olarak ölmesi veya Yeniçeri isyanları türünden bir isyanın patlak vermesi neticesi mevcut padişahın öldürülmesi üzerine müstakbel padişah adayı için düzenlenirdi. Devletin hayat ve mematını alakadar etmesinden ötürü de Cülus törenleri hiçbir surette geciktirilmez ve vakit kaybetmeksizin icra edilirdi.
Cülus merasimi, kurumsal bir yapı kazandığı zamanlardaki uygulama şekliyle Topkapı Sarayı’na gitmek; Hırka-i Şerif’i ziyaret etmek; Fatih Camii’ne geçmek ve nihayet Eyüp Sultan Camii’ne giderek Ebu Eyüp el-Ensari’nin türbesini ziyarette bulunarak Kılıç Kuşanmak şeklinde bir seyir izlerdi.
Şehzadeyi padişah yapma merasiminin adı olarak da tanımlanabilecek olan cülus törenin icrasına genel olarak Topkapı Sarayı’nda başlanır ve sonrasında sair mahallerde tören devam ettirilirdi.
Sultan II. Bayezid’in 1481 yılında icra edilen cülusundan Sultan Vahdeddin’in 4 Temmuz 1918’deki cülus merasimine kadar, Sultan V. Murad, Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Reşat’ın cülus merasimleri müstesna olmak üzere, Osmanlı padişahları için düzenlenen tahta geçiş törenleri hep Topkapı Sarayı’nda gerçekleşmişti.
Cülus merasimine geçilmeden evvel öncelikle, şayet önceki padişah vefat etmiş ise cesedi müstakbel padişaha arz edilirdi. Bu muamelenin görünürdeki anlamı; padişah olacak şehzadenin sabık padişaha son bir kez saygı ve tazimde bulunmasına fırsat tanımaktı. Gelenekselleşmiş böyle bir uygulamanın gerçek anlamıysa, taç giyen baş akıllanır dense de, hiç şüphe yok ki müstakbel padişaha kendisinin akıbetinin de nihayet ölmek olduğu, dolayısıyla saltanatta iken adalet üzere davranması gerektiği mesajını gayet nazikâne bir surette kendisine hatırlatmaya çalışmaktı. Sultan Vahdeddin’in kendisinden önce padişah olan abisi Mehmet Reşat’ın na’şını gördüğünde; “Meğer saltanat ile teneşir arası ne kadar da kısa imiş” dediği rivayet edilir…
Yapılan hazırlıklardan sonra Darüssaade Ağası, Silahtar Ağa padişah adayı şehzadeyi Topkapı Sarayı’nda Babüssaade denilen Ağalar Kapısı önünde kurulu tahta davet ederdi. Has Oda önündeki demir kapıdan çıkılarak taht odasına geçilir ve Hırka-i Saadet yanında iki rekât namaz kılınır, şükürde bulunulup dua edilirdi. Saltanat alameti olan elbiseler giyen padişah dışarı çıkar, Babüssaade önünde kurulu tahta oturur ve merasim Nakibü’l-Eşraf’ın dua etmesiyle başlardı.
Kurallara uygun bir şekilde sırasıyla Nakibü’l-Eşraf, Kırım Hanzâdesi, Saray Ağaları ve Rikab Ağaları ile Kapıcıbaşı Ağaları yeni padişaha bağlılık ve tebriklerini arz ederlerdi. Nihayet Şeyhülislâm tarafından yapılan kısa ama veciz bir dua ile biat / bağlılık merasimi sona bulurdu.
Yeni padişah odada bulunanları selamlayarak eski padişahın cenaze namazını kılmak üzere dışarıda yerini alır ve akabinde Enderun’a dönülürdü.
Yeni padişahın tahta geçmesi ile ilgili merasimin ardından devlet işleri ile alakalı uygulamalara geçilirdi.
Cülusun hemen ardından Divan resmî olarak toplanırdı. Yeni atamalar yapılır ve bunlar kamuoyuna duyurulurdu.
Askerlere, her kademeden memurlar ve hatta şeyhülislam ve sadrazamı da kapsayacak surette hemen herkese cülûsiye yani cülus bahşişi dağıtılırdı.
Bu arada yeni padişahın cülus ettiği haberi, dönemin iletişim aracı olan tellallar marifetiyle yahut Ayasofya, Fatih, Süleymaniye ve Sultan Ahmet gibi selatin camilerinden müezzinlerin okuduğu salalar yoluyla ve aynı zamanda bütün şehri etkisi altına alan bir şiddetle patlayan topların avazesiyle halka duyurulurdu. Sembolik de olsa atılan 101 pare top cülus töreninin adeta bitişinin resmi mührü olurdu. Bütün eyalet ve vilayetlere tez elden ulaklar salınır, fermanlar gönderilir, müjdeli haber her bir tarafa vakit kaybetmeden duyurulur, yabancı elçilere, devletlere bildirilir ve yeni cülus, devletin yeni bahtı olması ümidiyle şenliklerle kutlanırdı.
Cülus töreninin sonraki faslı ise kılıç alayı ve türbe ziyaretleri şeklinde gerçekleşirdi.
Yeni padişah, cülusu takip eden ilk on beş gün içerisinde İstanbul - Eyüp’te bulunan Eyüp el-Ensari’nin türbesine giderdi. Orada, İstanbul’un fethinden sonra uygulanmaya başlayan ve Avrupa’daki kralların Taç Giyme törenlerini anımsatan Kılıç Kuşanma merasimi yapılırdı.
Eyüp’te, kılıç kuşanma töreni yapılacağı gün öncelikle Topkapı Sarayı’na geçilirdi.
Kubbe altında biraz istirahatten sonra ve alay hazırlıkları tamamlanınca padişah, tüm devlet erkânı padişahın gelmesini beklediği Ortakapı’ya geçerdi. Bu arada verilen talimat üzerine herkes atlarına binmiş olarak yeni padişahı selamlardı…
Akabinde alay tertibi şeklinde olmak üzere öncelikle Fatih Camii’ne geçilir ve orada metfun olan Fatih Sultan Mehmet’in türbesi topluca ziyaret edilirdi.
Sonrasında ise oradan Eyüp’e, çoğu kere kayıkla, gidilir ve oraya varıldığında caminin avlusundaki binek taşının önünde padişah atından inerdi. Vezirler iki kapı arasında padişahı karşılar, yer öper ve nihayet tezahüratlar arasında padişahın önünden geçerlerdi.
Vaktin durumuna göre gerekirse öğle namazı kılınır; Şeyhülislâm, Nakibü’l-Eşraf, Vezirler, Kazaskerler ve Yeniçeri Ağası hep bir araya gelirler, daha evvelce hazır edilen kılıcı Silahtar Ağa alır, Şeyhülislam, Nakibü’l-Eşraf veya Şeyh Efendilerden birisi tarafından dua edilmek suretiyle padişaha kuşandırılırdı.
Kılıç kuşandırılırken dışarıda da dualar edilir, kurbanlar kesilir ve fakir fukaraya sadakalar dağıtılırdı.
Kılıç kuşandırma işlemi tamamlanınca saraya dönülmek üzere harekete geçilir ve dönüş için karadan gidilmesi tercih olunurdu.
Padişah, İstanbul caddelerinde at üzerinde gider, böylece hem halkıyla yüz yüze, göz göze gelir, kendini gösterir, coşku ve sevinç tezahürlerine sebebiyet verir hem de dönüş yolu boyunca II. Mehmet, II. Bayezid, I. Selim ve I. Süleyman’ın türbeleri ziyaret edilirdi.
Saraya dönüldüğünde evvelce ateşlenmiş olan toplar bir kez daha ateşlenir ve bütün haşmetiyle patlayarak cülus töreninin artık tümüyle sona erdiğini bildirirdi. Yine padişah da yeni döneme dair yeni hattı-ı hümayunlar neşrederdi…
Sultan Abdülhamid’in saltanata geçiş töreni çok dikkat çekici bir surette gerçekleşmemiş olmakla birlikte her bir saltanat yıldönümü her bir yıl muhteşem suretlerde kutlanmıştır. Onun özellikle 25. Saltanat yıl dönümü büyük törenlerle ve uluslararası düzeyde bir kutlamaya sahne olmuştur.
Sultan Abdülhamid kendi cülus ve doğum tarihi ile hicri yılbaşına özel önem atfetmiş ve yapılan hazırlıklarla imparatorluk düzeyinde bu tarihlerin kutlanmasını sağlamıştır. Yapılan temel atma törenlerinin yahut hizmete açılacak eserlerin açılış tarihlerinin hep bu özel günlerden birine ama özellikle de onun tahta çıkış gününe denk getirilmesi politikası izlenmiştir.
O ayrıca bu günler vesilesiyle şahsı, hilafeti, saltanatı, hizmetleri ve eserleri için methiye, mersiye, kaside ve dua, tarih düşme gibi manzum ve mensur eserler ve şiirler yazılmasını arzulamış ve bunu, içe ve dışa karşı, imaj oluşturma yolunda bir politika olarak kullanmıştır.
Cülus törenlerinin tarih boyunca önemsenmesinin ve giderek kurumsallaşarak şaşaa ve ihtişam içerisinde uygulama şansı bulmasının temel nedenlerinden birisi, örneğin, eski Türklerde, han, hükümdar yahut sultan olan şahsın kutlu olduğu ve Tanrının halka bir ikramı olduğu şeklindeki bir kanaat ise bir başka nedeni de cülus ile padişahın otoritesini bütün tebaaya kabul ettirme ve halk ile saray arasında tam anlamı ile kaynaşma sağlama arayışı olmuştur.
eri şehrin canlıları arasında renkli bir konuma sahipti. Ancak bu köpeklerin acı çeken ve açlıkla mücadele eden bir yaşamları vardı.
Lizbon şehri de köpeklerle hemhal olmuş bir haldeydi. Ancak Lizbon köpekleri, 1867’deki mevcudiyetleriyle değerlendirildiğinde, yerli ve milli köpekler olmaktan ziyade kırma ve Avrupa nesli olarak hayatlarını sürdürmekteydi. Kötü cinsten köpekler olmaları yanında sahipsiz, sokaktan beslenen, zayıf, zavallı ve uyuz bir halleri vardı.
Geçen asırda dünyanın daha birçok yerinde Çin’de, Hindistan’da yahut Madagaskar’da yüzlerce binlerce köpek yaşamaktaydı. Melbourne köpekleri nasıl bir tavır takınacakları konusunda, örneğin, tam olarak karar vermemişlerse de gün boyu uyumakta ama her beş dakikada bir kafalarını kaldırarak etrafı gözden geçirmektelerdi. Geceleri hiç uyumaz sürekli gökyüzündeki aya karşı havlarlardı. Ayın olmadığı zamanlarda ise yıldızlar havlamaları için yeterli bir sebepti.
Hintliler için inek kutsal bir hayvandı. Ama bu durum Hindistan’da köpeğin mevcudiyetine hiçbir surette engel değildi. Her türden hayvanın Hindistan’da yaşama hakkı ve şansı fazlasıyla vardı.
1902’de Fransa’da her 1000 kişiye 75; İngiltere’de 38; Almanya’da 31; İsveç’te ise 11 köpek düşmekteydi. Bu tarihte Almanya’da 2.200.000; Rusya’da 1.500.000 ve Türkiye’de 350.000 köpek yaşamaktaydı. Ancak İstanbul’da yaşayan köpek sayısı yabancılara göre çok daha fazlaydı, fazla olmalıydı. İngiltere’de yaşayan köpek sayısının ise 1.000.000 ila 1.500.000 arasında olduğu tahmin edilmekteydi.
NE ZAMAN YOK OLDULAR?
Peki, dünyanın bunca köpeğine dünden bugüne ne olmuştu da büyük oranda yok olmuşlardı. İnsan – Köpek ilişkisi hangi sonuca ulaşmıştı.
Rivayet o ki; bir zamanlar köpekler insanlarla aynı dili konuşup anlaşabiliyorlardı…
Doğu’da, bir vakitler, bir hayli veziri, danışmanları ve arkadaşları olan bir Kral yaşardı. Fakat o en çok İlderim adlı köpeğini sever en çok ona itimat ederdi. O tarihlerde köpekler insanların hem arkadaşları hem de danışmanlarıydı. İnsanlar köpeklerin bilgisinden ve aklından yararlanmak ister, hemen her yerde köpeklere büyük hürmet gösterirlerdi.
Köpekler Kral’ın hazinelerini korur ama ona dokunmazlardı. Onlar rüşvet nedir bilmezlerdi. Gerektiğinde Kral adına savaşırlar fakat ganimetten pay istemezlerdi. Halka her daim hizmet ederler ama özel servet edinmezlerdi. Krallara danışmanlık ederler fakat hiçbir milletin bağımsızlığını tehlikeye atacak şeyler söylemezlerdi. Bir de hiçbir konuda insanlarla aynı davranışı sergilemezlerdi…
Günlerden bir gün İlderim, hiç kimsenin Krala söyleme cesareti gösteremediği bir gerçeği, Kral’ın ileri yaşındayken evlendiği genç ve güzel karısının onu aldattığı gerçeğini Kral’a söyleme cesareti göstermişti.
Genç ve güzel eşine delicesine âşık olan Kral, o güne kadar yaptığı bütün iyi hizmetlerini unutarak hançerini çekmiş ve sadık arkadaşı İlderim’i hemen oracıkta büyük bir öfke ile öldürüvermişti.
İlderim’in onca sadakat ve hizmetine rağmen bir nankör ve budalanın eliyle maruz kalmış olduğu bu muamele köpek ırkının hemen o an ve o günden itibaren insanlarla bir daha asla konuşmama kararı almalarına neden olmuştu. Köpekler bu noktadaki yeminli kararlarını her nesil yenilemişler ve geçen zaman içerisinde insanlarla konuşma yeteneğini de yavaş yavaş yitirmişlerdi.
Köpekler bu gün hala insan kelimesinin anlamını biliyorlarsa da insanın tabiatı itibarıyla o vefa bilmez nankör Kral zamanındaki insan, köpeklerin de o zamanki köpekler olduklarına inanırlar… ve fakat bütün olup bitenlerden dolayı sessiz kalmayı tercih ederler… miş.
Recep, Muharrem’den daha faziletlidir...
Prof. Dr. Metin Hülagü Superhaber'e yazdı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
27 Haziran 2018 18:06
Siyaset konuşmak, hamasetle hareket etmek, bildiği bilmediği her konuda uluorta ahkâm kesmek… benim hiç tarzım olmadı. İşkembe-i kübradan konuşmanın yersiz ve tatsız olduğuna kaniyim… Bilinen bir hakikat varsa her ne pahasına olursa olsun söylenmeli yoksa susmalıdır diye inanırım…
Tarihi şeyler yazmayı, şayet biliyorsam bir şeyler söylemeyi önemserim…
Ancak bugün siyaset konusundaki sessiz kalma prensibimi müsaadenizle, istisnai olarak bozmak istiyorum. Memleketin idari yapısını değiştiren tarihi seçim ve bu seçimin neticesi ile ilgili ben de biraz konuşayım…
Tayyip Beyin başkanlık için oy oranının yüzde 49-51 arasında olacağını öngörmüştüm.
Sayın İnce’nin oy yüzdesinin ise 30-32 civarında gerçekleşeceğini…
AKP-MHP’nin alacağı oy yüzdesinin ise 47-48’de kalacağını...
CHP’ye yüzde 27-28 civarı bir oy toplayabileceğini…
HDP’nin ise yüzde 7’yi kesinlikle geçemeyeceğini…
İYİ partinin yüzde 20-23 oranında bir oya ulaşabileceğini var saymıştım.
Gerçi bunların bugün artık bir hükmü yok… ama tahminlerim galiba fena değil… İYİ Parti konusundaki çuvallamam bir tarafa bırakırsak ve de CHP’nin HDP’ye giden oylarını iade edersek bu partilere ve Başkanlık seçimlerine dair yüzdelik öngörülerimin doğru olduğu söylenebilir…
Bundan sonraki dönemde;
İYİ Partinin iflah olabileceğini düşünmüyorum…
SP seçimden seçime varlığı hatırlanan bir parti… geçiyorum…
HDP’nin de gerçek oyunun esasen yüzde 6-8 oranında olduğuna ve o civarda kalmaktan da kolay kolay kurtulamayacağına inananlardanım…
CHP’nin bu haliyle gelecekte de klasik ve kemikleşmiş oy oranı olan yüzde 25-28 bandında yüzüp duracağı kanaatindeyim. Sayın İnce de başa geçse CHP için istikbalin gayet karanlık ve oy yüzdesinin hiçbir şekilde değişmeyeceğine kaniyim…
Sayın İnce CHP gibi bir partinin yükünü taşıyamaz diye algılıyorum…
Evet, bunlar da benim mazi, hal ve istikbale dair öngörü ve yorumlarım… Tabii ki şu anki şartlar dâhilindeki tahmini yaklaşımlarım… Elbette ki şahsi kanaat ve varsayımlarım… Gaybı kim bilebilir ki!
AKP ve MHP birlikteliğinin itibar görmesinin ve en fazla oy alan ittifak olmasının nedenini rahmetli annem yıllar önce, vefat etmeden evvel söylemişti.
O da siyaset konuşmayı sevmez konuşulduğu ve kendisine bir şey sorulduğu zaman: “Ben Türkoğlu Türk, Müslüman oğlu Müslümanım”, der konuyu kapatırdı. Nihayet onun bu ifadesi üzerine fazla bir söz söylemeye de hacet kalmazdı…
Anadolu insanı, büyük çoğunluğu itibarıyla ve rahmetli annemin tanımıyla “Türkoğlu Türk, Müslüman oğlu Müslüman”dır. Azınlıklarımız, gayrimüslimlerimiz, belki ateistlerimiz ve daha başka inanç ve itikattan yahut soydan ve ırktan vatandaşlarımız mutlaka mevcuttur. Çok şükür hep birlikte beraberce bu topraklarda yaşıyor, yaşayabiliyor ve paylaşabiliyoruz…
AKP ve MHP mevcut birlikteliklerini istikbalde de muhafaza edip sürdürebilirlerse kanaatimce Anadolu insanının, 1950 öncesi zoraki dayatmalar, tek ve ebedi şefliklerle elinden alınan, 1950’lerden sonra neyse ki yeniden tecelli eden iradesi, özlemi daha güçlü bir şekilde gerçekleşmiş olacaktır.
Anlaşılan o ki Anadolu insanınca, MSP, MHP gibi, bütünüyle dini veya milliyetçi bir parti istenmemekte, milliyetçilik ve muhafazakarlığın mecz edildiği bir siyasi örgüt daha fazla itibar görmektedir. Ancak böyle bir birlikteliğinin, tutuculuktan uzak, ölçülü bir liberalizm ve çağdaşlaşma ile renklendirilmiş olması gerektiğini de ilave etmeliyim. Adnan Menderes’in almış olduğu oy oranı ve iktidarına gösterilen aşırı ilginin sebebi tek parti döneminin menfi icraatları olmuşsa da DYP ve ANAVATAN gibi partileri halkın her defasında desteklemesindeki en belirgin neden ise yine muhafazakar milliyetçi eğilimler nedeniyledir…
Anadolu insanı hiç şüphesiz ki dağılan bir imparatorluğun bakiyesidir. Cumhuriyet dönemi uygulamalarının yakinen muhatabı olmuştur. Ancak o, son imparatorluk yıkılmışsa da ondan geriye kalan ve kökleri oldukça eskilere uzanıp dayanan bir kültürel yapıdan beslenmeye hala devam etmektedir. Bu kültürel yapının en etkin unsuru ise din ve inanç olgusudur. İslam, Anadolu insanının kahir ekseriyeti tarafından bir inanç manzumesi olarak kabul edilmiş, bu inancın itikadi ve özellikle günlük hayata dair veçhesini oluşturan ameli yani mezhepler gerçeği, Anadolu insanının hayat felsefesinin oluşmasında en belirleyici etken olmuştur.
İtikadi noktada Maturidiliğin, uygulama alanında ise Hanefiliğin dün olduğu gibi bugün de toplum üzerindeki yönlendirici ve belirleyici etkisi, değişen hayat şartlarına, ihtiyaçlara ve her türlü evrilmelere rağmen, mevcudiyetini devam ettirmektedir. Dolayısıyladır ki, Türk toplumunun, özellikle milliyetçi-muhafazakar kesiminin sosyo-politik davranış ve tercihlerini hakkıyla tespit edebilmek adına İslam’ın Hanefi ve Maturidi ekollerini iyi bilmek ve toplumun eğilimlerini ona göre analiz etmek gerekir.
Doğu’da yaşayan geniş halk kitleleri, milliyetleri değişik de olsa, çoğunlukla Şafi ekolünün müntesipleridir. Burada, inanç, töre, taşralılık ve kırsallık ile dar bir çevrede süren yaşam biçimi birbiriyle kaynaşmış ve adeta et ve kemik halini almıştır. Doğu’da geçerli olan mahalli kültürün temelini teşkil eden ve her biri ayrı bir kıymeti haiz olan söz konusu unsurları gereğince tanımdan halkın nabzını tutmak ve yüzdelik oy dağılımlarını tahmin etmek ve beklenti içerisine girmek sadece had safhada bir iyimserlik sergilemek demektir.
Ayrıca bahsi edilen ekoller ve kültürü oluşturan unsurlar ayrı ayrı incelenmeden verilecek her karar büyük oranda yanlış olacaktır. Yeterli düzeyde yapılacak inceleme ve araştırmalar neticesinde ancak psikolog ve sosyologlarımızın isabetli tahliller yapıp hükümler verebilmeleri söz konusu olabilir. Sadece Batı’daki araştırma ve değerler üzerinden hareketle serd edilecek her görüş ve hüküm yanlış yahut yetersiz kalmaktan kurutulamayacaktır…
İnansak da inanmasak da din ve dine dayalı unsurlar kültürü oluşturan temel unsurlardan birisi ve hatta en önemlisi olduğu muhakkaktır. Zira içinde yaşadığımız ve çok kere duyup kullandığımız birçok atasözü ve halk deyişinin, aslında ya bir ayetin yahut bir hadisin, halkın kendince Türkçeleştirip kısaca ifade ettiği mana ve mealleri olduğu unutulmamalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanının siyaset ve oy noktasında diğer siyasetçilerden farklı olmasının aşikar nedeni, onun tam da bu noktada, sözü edilen hakikatin idrakinde olmasından kaynaklandığını söylemek konuyu abartmak demek olmayacaktır.
Halkın dilinden konuşan ve gönüllere hitap eden, hitap ederken de dini referanslı ifadelere bolca yer veren ve dolayısıyla halkla bütünleşen bir siyasi liderin, hemen her konuda diğer siyasilerden farklı ama daha olumlu bir netice alması oldukça tabiidir ve hatta kaçınılmaz bir sonuçtur.
“Her gün Cuma namazı kılmak!” yerine belki arada bir Eyüp Sultan’ı ziyaret etmek;
Recep, Şaban ve Ramazan’ı komedi veya salaksı içerikli filmlerdeki kahramanların ismi olarak kullanmak yerine Recep, Şaban ve Ramazan’ın feyzinden ve bereketinden faydalanamaya çalışmak;
Yılda bir kerecik de olsa Ramazan’da Mukaddes Emanetleri ve Hırka-i Şerif’i ziyarette bulunmak;
Hacca ve Umreye gitmek tercih edilmeyebilirse de hiç olmaz ise gitmeye çalışanlara hakaretamiz konuşmak ve hitap etmekten kaçınmak;
Ekran ve meydanlardan oylarını talep etmek yerine gerçek hallerini daha yakından öğrenmek üzere mütevazı iftar sofralarına, çay ikramlarına ve sıcak muhabbetlerine ortak olmak düşüncesiyle vatandaşın beklenmedik zamanlarda davetsiz misafiri olmak;
Piyanoya verilen önem ve duyulan özlem kadar Mehter marşına da zaman ayırmak ve programlarda icra ettirmek;
Mağlubiyetler karşısında her defasında bahaneler uydurup mazeretlere sığınmak yerine özür dileme ve geri adım atabilme erdemini sergilemek;
Zulme, zalime ve düşmana karşı her ne pahasına olursa olsun mertçe direnme cesareti göstermek;
Siyasetten kuşatılmış bir ülkenin topraklarında mankurtlaştırılmış zavallı beyinler ve hak ile hakikati ayrıt edemeyecek derecede kararmış kalplerce başarılamayan darbenin soğan ve patates ile gerçekleştirilebileceğine kanaat getirmemek;
Fertlerin inancına tahammül göstermek ve başörtüsü takılmasına müsaade etmek;
Vatanın her bir karesini kamu alanı ilan etme sevdasından vaz geçmek;
Üniversitelerin ikna odaları ile donatılmasına ve traji-komik uygulamalar ile masum ve mazlum insanların travmalar yaşamasına rıza göstermemek;
Vatana hediye ettiği gözünün nuru, kalbinin süruru oğlunun mürüvvetine şahitlik etmesi kıyafeti yüzünden kendisine çok görülen annelerin daha mazi denemeyecek kadar yakın geçmişteki yeterince acı ve ince ve bir o kadar da derin sızılarını unutmayarak onlarla hemdert olup dertlerine derman aramak;
Tarih şuurunu canlı tutarak tarihi değerleri yeniden yeşertmeye ve inşa etmeye azmetmek;
Halka hizmetin hakka hizmet olduğunu bilmek;
Mazlum Müslümanların ve parçalanmış İslam dünyasının davasını omuzlamamanın vebal olduğunun farkında olmak ve onu bütün ağırlığı ile taşımak üzere sırtlanmak;
Aleni ve sinsi düşmanlara karşı her ne pahasına olursa olsun bir dizi askeri operasyonlar yapılabilmesi için irade beyanında bulunabilmek;
AKP’nin ve onun lideri Sayın Başkanın uzun zamandır onca siyasi galibiyet elde edebilmesinin, rakiplerinin ise hezimetten kurtulamamalarının, yakın ve uzak geçmiş dikkate alındığında, akla bir çırpıda gelen nedenleri bu ve benzeri konulardaki yaklaşım farklılığı olsa gerekir
.e Dönemi fiilen 1876’da başlamış ve resmen 1909’da sona ermiştir.
Hamidiye Dönemi, hüküm süren padişahının şahsiyeti, siyaseti, muhtevası, icraatları yanında unsurlarından bugüne yansıyanları itibarıyla da hakikaten son derece önemlidir.
Hamidiye Dönemi’nin padişahı Sultan II. Abdülhamid’dir. Kritik bir zaman diliminde iç ve dış muhalefete rağmen yaklaşık 33 yıl iktidarda kalmayı başarabilmiştir.
Hamidiye Dönemi, genel muhtevası bakımından, muhafazakâr çağdaşlaşma anlayışının hâkim olduğu bir dönemdir. Yenileşme hareketlerinin durduğu değil, durulduğu bir süreçtir.
Çağdaşlaşmanın kültürel değil, modernleşme boyutu ile öne çıktığı bir devredir. Batı taklitçiliği yerine idari açıdan özgün uygulamaların gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir süreçtir… Devlet-i Osmaniye’nin ömrünün bir anlamda 33 yıl uzatılmasının adıdır. (Hamidiye Dönemi’nde çok toprak kaybedildi ifadesi; 1909 sonrası İmparatorluğun bütünüyle kaybedildiğini ve hatta Türk milletinin vatansız ve topraksız kaldığını görmek istemeyenlerin en basit ifadeyle tam bir zırvasıdır…)
Hiç şüphesiz ki Hamidiye Devri bugünün fikri, siyasi ve kurumsal temellerinin de oluşmaya başladığı bir zamanın adıdır. Cumhuriyeti inşa edenlerin doğdukları, büyüdükleri, fikren ve zihnen şekillendikleri bir dönemin, idarenin ve zihniyetin ta kendisidir.
Hamidiye Dönemi 1908’de fiilen, 1909’da ise resmen bitmişse de idari, siyasi ve kültürel mirasıyla, belli ölçüde de olsa, bugün hala etkin bir vaziyettedir.
Osmanlı tarihinde, tabii ki o tarihi inşa edenlerin isimleri önemli bir yer tutmuştur. Ancak özellikle padişahlar bakımından durum ele alındığı zaman konunun farklı bir vaziyet kazandığı görülür. Osmanlı tarihinde padişahların saltanatları süresince icra ettikleri hizmetler, bizatihi padişahın salt adı ile isimlendirilmek yerine, eğer yapılan iş padişahın adını içermek durumundaysa padişahın ismine nispet edilerek adlandırılmış ve kayda geçirilmiştir. Diğer bir ifade ile hemen her padişahın saltanatı zarfında inşa ve icra ettiği şeyler mümkün mertebe iktidarları sürecine izafe edilerek anılmıştır. Osmanlı coğrafyasında Sultan Reşat Kasabası yoktur örneğin. Reşadiye Kasabası vardır. Sultan Abdülaziz Gemisi yoktur mesela. Aziziye, Hamidiye zırhlısı vardır. Sultan Abdülhamid Camisi yoktur söz gelimi. Ama Hamidiye Camisi, Süleymaniye Camisi yahut Selimiye Camisi, Selimiye Kışlası söz konusudur. Bu anlamda örnekleri daha da artırmak mümkündür. İcra edilen işin isme nispet edilmesi mümkünse bu hep bu şekilde, yani isim ile ilgi kurularak yapılan iş veya nesneye ad kazandırılmıştır. Yapılan işin veya inşa edilen bir nesnenin salt kişi adı ile adlandırılması ve anılması, yanlıştır demiyorum ama bu durum daha ziyade Cumhuriyet Dönemi’nde söz konusu olduğuna da dikkat çekmek istiyorum. Bu yaklaşımın nedeni biraz da devirden devire değişebilen hayat felsefesi ve zihniyet meselesi ile alakalı gözükmektedir…
Cumhuriyet Dönemi kendi meşruiyetini tesis edebilmek için Osmanlı ile tarihi, siyasi, insani ve hatta coğrafi alakasını belli bir süre inkâr etti. Bu inkâr, besbelli ki siyasi idi ve belki belli ölçüde mazur da görülebilirdi. Osmanlı Devleti’nin yediyüzüncü kuruluş yıldönümü vesilesi ile devletçe yapılan kutlamalarla söz konusu inkâr ve süreci nihayet sona erdi… Bu inkârı zihninde ve gönlünde hala sona erdirememiş veya erdirmek istemeyen insanlarımızın olması hem muhtemel hem de tabiidir. Ancak şurası muhakkak ki binlerce yıllık bir mazi olarak ifade ettiğimiz tarihimiz bir bütündür, galibiyetleri, mağlubiyetleri kadar barındırdığı her ismi ve şahsiyeti ile de bize aittir. Bu isimlerin bazılarını bazılarımız az, bazılarını bazılarımız çok sevebiliriz. Bu da gayet tabiidir.
Yeter ki niye çok ve niye az sevdiğimizi veya hiç sevmediğimizi rasyonel olarak bilebilelim.
Ben şahsen hem çalışma alanım hem de hizmetlerini yakinen bilmem dolayısıyla Hamidiye Dönemi’ni ve bu dönemin son derece önemli bulduğum padişahı Sultan II. Abdülhamid’i minnet ve şükranla anarım. Bir insanın, padişah dahi olsa, her insan gibi, doğruları kadar hataları da olabilir diye düşünürüm. Dolayısıyla da Sultan II. Abdülhamid’in ne Ulu Hakan ne de Kızıl Sultan olduğuna kaniyim. Onu, yıkılmakta olan bir imparatorluğun kurtarıcısı olmaya çalışan birinci derecede sorumlu siyasi lideri olarak görürüm. İfrat ve tefritin bir hastalık olduğuna, cehalete dayandığına ve bir an önce böyle bir durumdan kurtularak akıl ve izan içinde davranılması gerektiğine inanırım.
Hakkı ile yapılmış araştırmalara dayanan tespitlerden ziyade yönlendirmelerle kendisini fazlaca mağdur ettiğimiz ve Hamidiye Dönemi adı verilen bir devri görmezlikten gelerek bugünkü meselelerimizin dahi nereden ve nasıl kaynaklandığını öğrenmekten kaçındığımız bir devrin padişahının da bizim tarihimizin önemli bir siması olduğunu kabul etmemiz gerektiğini, hak ettiği hakkı kendisine teslim adına yeni yapılmakta olan havalimanının adının Abdülhamid Han Havalimanı değil de; Türk tarihinin önemli bir kesitini oluşturması nedeniyle “Hamidiye Havalimanı” olarak isimlendirilmesini arzu ederim. Hatta Sultan Abdülhamid’in eğitim noktasındaki gayret ve hizmetlerinin yakinen bilinen bir gerçek olması, Cumhuriyeti kuran neslin dahi onun açtığı okullarda yetişmiş bulunması sebebiyle ayrıca İstanbul’da bir de “İstanbul Hamidiye Üniversitesi” kurulmasını öteden beri temenni etmişimdir…
Bu ülke bizim, tarihi de bizim, bu ülkeye hizmet edenler de bizimdir. Tabii ki paylaşmayı becerebildiğimiz sürece…
.
İstanbul’un sokak köpeklerine selam olsun…
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
15 Haziran 2018 15:48
İstanbul, bu kadim şehir, kurulmasından bu yana bir hayli özellik ve güzelliklere sahip olmuştur. Bu özelliklerin bir kısmı hala ayakta ve yaşamakta ise de önemli bir kısmı ise artık kitaplar, resimler ve anılarda saklıdır. Belki şanslı olanları, bütünü ile değilse de, isimleri ve bir kısım soluk ve silik izleriyle günümüzde hala bâkîdir.
Osmanlı İstanbul'unun da kendine has öne çıkan özellikleri vardı.
Taşının toprağının altın olduğu yargısına henüz varılmadan çok daha önceki zamanlarda değer bulup meşhur olan bir sengine yekpare Acem mülkünün feda edildiği İstanbul’a ait unsurlar insan yaşamı için kaçınılmaz olan ateş, su, toprak ve hava misali elementler kadar ve hatta onlardan çok daha meşhurdu bir zamanlar.
Her biri adeta bir elemente bedel bu unsurlar; İstanbul’un çamur deryası halinde olup içinde yürünemeyen yolları; semaya zarafetle kalem gibi yükselip ufku süsleyen minareleri; dilenmekten yorulmayan ve doymayan dilencileri; dünyanın yükünü sırtında taşıyan hamalları ve nihayet her yerde her zaman ziyadesiyle görülen sokak köpekleriydi.
Şehrin bu güzel-çirkin haslet ve hususiyetleri ile cazibe unsurlarına; açılmaz denilen kapıları mucizevi bir şekilde ve bir çırpıda açıveren, dinin haram sayıp hukukun yasak ettiği rüşvetin legalleştirilmiş şekli olan bahşişi; mahalle mahalle derbeder gezen ve ne zaman ve nerede ne yapacakları belli olmayan sokak serserilerini; hayatı bedavadan yaşamanın ustalıklı bir tarzını benimsemiş eli çabuk yankesicileri ve tabii ki vuku bulmasa da şehrin sakinleri için her an vuku bulabileceği düşünüldüğü için her daim korku unsuru olarak mevcudiyeti devam eden İstanbul’un o meşhur yangınlarını özellikle saymak ve hatırlamak gerekiyor.
Şehrin o dar, yılan gibi eğri büğrü, çamurlu yollarında hamalız olamazdı…
Çamurlu yollar… Sadece yollar değil şehrin neredeyse bütünü çamurluydu… İstanbul, hep Çamur Şehri olarak hatıratlarda bahsedilip anlatılmaktaydı... Çamuru bir tarafa, yolları ve sokakları geceleri hem karanlık hem de tehlikeliydi. Sokaklar yer yer kandillerle aydınlatılsa da bu durum geleni gideni yeterince tanımaya ve hatta tam anlamıyla görüp tefrik etmeye kâfi değildi… Padişah bile bir yere gitmek isterse, özel önlemler alınır ve hazırlıklar yapılır… geçip gideceği yollara önceden kumlar saçılırdı…
Yedi tepenin her birinde yer alan ve bu tepeleri sıradağlar gibi zincirlemesinde birbirine bağlayan, güzel sanatlar ve el işçiliğinin en güzel biçimde icra edildiği o muhteşem minareler hiç şüphe yok ki, özelikle yabancı ziyaretçiler tarafından, doğunun manevi dünyasının motifleri olarak değerlendirilmekteydi… Ahşap, seyrek ve yatay yapılar arasında yer alan bu huzur dolu gönül hanelerinin gündüzleri görünümü bir başka güzeldi. Sağ, sol, ufuktaki her yer cami ve minarelerle süslüydü… Özellikle Ramazan ayında, mübarek sayılan gecelerde ve bayramlarda minareler hakikaten ışıl ışıldı… ve adeta semadaki Süreyyalarla rekabet halindeydi…
İstanbul’un dilencileri de Medine dilencilerinden geri kalmazlardı. Her bir sokağın köşesinde bir dilenci bulunmakta, merhametli gönülleri istismar ederek günün azami kazancını temine çalışmaktaydı. İstismarların gün boyu devam eden semeresi grup vakti itibarıyla değerlendirildiğinde oldukça bereketli bir kazancın elde edilmiş olduğu görülürdü. Şehir nüfusunun ekseriyetini ne de olsa merhametli bir çoğunluk oluşturmaktaydı. Şehirdeki dilenciler hem örgütlü hem de Dilenciler Kethüdası şeklinde sistemliydi. Bütün engellemelere rağmen bu sınıfa engel olunamamakta, taşradan akın akın gelenlerin önünü alınamadığından yeni katılımlarla sayıları her geçen gün biraz daha artmaktaydı.
Hamallar ise İstanbul’un başka bir veçhesi, kendine mahsus bir unsuruydu. Modern araçların henüz mevcut olmadığı, olsa dahi şehrin dar, dik ve çamurlu sokaklarında rahat bir şekilde hareket edemeyeceği muhakkaktı. İri yarı cüsseli yahut kendisinden umulmadık marifetler sergileyerek insanı şaşırtan çelimsiz hamallar bu nedenle o tarihlerde özellikle yabancıların şaşkınlıkla temaşa ettiği kültürel bir güzellikti. Hamallar, şehre daha yeni ayak basmış olan ve ne yapacağına bir anda karar veremeyen bu yabancı misafirlerin “evet” cevabını beklemeden valizlerini yahut yüklerini alır bir çırpıda sırtlarına yükler, kendisi önde misafir arkada Pera’daki otellerden birine doğru çamurlu ve kaygan, dar ve kıvrımlı sokaklarda yürür giderlerdi.
İstanbul’un sokak köpekleri ise İstanbul’un en bariz, en çarpıcı simgesi ve tarihsel bir özelliğiydi.
Köpekler, siyasi, sosyal, dini, kültürel, tarihi bir unsurdu ve şehrin yerel temizlikçileriydi…
Bu evsafları dolayısıyla bütün dünyada, Afrika’dan Amerika’ya kadar her yerde bilinir ve tanınırlardı. Bütün dünyada halleri, hareketleri ve özellikleri ile darb-ı mesel olmuşlardı. Neden kuduz olmadıkları yahut neden kuyruklarını hep dik tuttukları alanında mütehassıs kişilerin hususi ve ilmi araştırmalarına konu olmuştu. Haklarında onlarca makale, kitap, hatıra ve hatırat yazılmış ve değerlendirme yapılmıştı. İstanbul’a dair yazılmış olan bir kitapta İstanbul’un sokak köpeklerinden bahsedilmemişse o kitap kesinlikle eksik ve noksan demekti…
İstanbul’un sokak köpekleri sanatçıların ilham kaynağıydı.
Issız, soğuk ve karanlık gecelerin sesi ve nefesiydi.
Gecenin gerçek sultanları onların ta kendileriydi.
Onlar şehrin sabaha kadarki emniyetinin hakiki bekçileriydi.
Gece bekçileri ile pek geçinemeseler de yine de onların destekçileriydi.
Onlar İstanbul yangınlarının canlı ve anlık habercileriydi.
Fakat bir o kadar da duygulu, sadık, vefalı ve saygılıydı. Hala da öyledirler…
İzinsiz kimsenin evine girmezlerdi. Hala da girmezler.
Kimsenin aşına göz dikmezler ve verilen ve atılanı yemekle yetinirlerdi. Hala da hadlerini tecavüz etmezler ve ikram edilenle yetinirler.
Bulurlarsa yerler, bulmazlarsa kimsenin elindekine göz dikmezler; kimsenin sofrasına tecavüz etmezler; yanı başlarında tezgâhta duran taze ve sıcak simitlere göz dikmezler; huysuzluk ve arsızlık etmezlerdi. Hala da öyledirler…
Sükûnet içinde yaşar, merhametli kalplerden bir şeyler ümit ederek, hallerine adeta şükrederler…
Birçok vasfı bünyesinde toplayan, muhtelif isimler alarak bireyselleşmiş, mahalle sakinleri ile bütünleşmiş, hür ve özgür köpekler… İstanbul’un geçmişte en önemli simgesiydi…
İstanbul’un sokak köpekleri, farkında mıyız bilemiyorum ama ciddi derecede melankoliktir… Gözleri son derece dalgın, hayattan kopmuş ve bezmişçesine bir halet-i ruhiye içindedir her biri… Sanki bütün ümitlerini yitirmiş, yaşama sevincini kaybetmiş, sefil ve derbeder bir hal içindedirler… Ne ağzını açıp havlayacak ne de aç karnını doyuracak mecalleri var… İstanbul gibi milyonlarca insanın arasında tam anlamıyla garip, bütünüyle kimsesiz ve sessizdirler… Hele o kimseyi takmadan ve aldırmadan en kalabalık cadde yahut sokaklarda, kaldırımın yahut meydanın tam ortasında veya en işlek kısmında hiç kimseyi ve hiçbir şeyi umursamadan büyük bir güven, emniyet, keyif ve vurdumduymazlık içerisinde uyumaları var ya… Kim bilir yanlarından ne ekâbirler, ne mütekebbirler geçiyordur da… ama bu durum onların zerre kadar umurunda bile değildir...
Acep İstanbul’un sokak köpeklerinin bu durumları nedendir, niye böyledirler!...
Devletlerin ve milletlerin olduğu gibi geçen zaman içinde İstanbul’un Sokak Köpeklerinin de güzel günleri olmuştu. Adlarına vakıflar kurulmuş, geçimleri için miraslar bağışlanmış, beslenmeleri için sultanlar tarafından kendilerine Beyazıt Camiinde her cuma günü et dağıtılmış, kuduz hastalıklarını tedavi etmek için Pastör Enstitüsü’nün şubesi açılmış, mutlu ve mesut, sıhhat ve sağlıklı bir şekilde yaşamaları için bol miktarda paralar harcanmıştı… Ancak onların bu mesut ve müreffeh gün ve yaşamları 1910’da sona ermişti.
1909’da Hürriyet naraları ile İstanbul’a giren İttihatçılar önce Yıldız Sarayı’nı dağıttılar, sonra da İstanbul’un tarihi simgelerinden biri olan sokak köpeklerinin hürriyetlerine ve mevcudiyetlerine son vermek üzere harekete geçtiler, işledikleri günahlarla köpeklerin ve insanların yüreklerini yaktılar…
Acımasız ve merhametsiz bir tarzda toplattıkları İstanbul’un sokak köpeklerini önce Topkapı-Yedikule taraflarına, daha sonra da mavnalarla Sivriada’ya sevk ettiler. Birkaç gün içinde 80.000 köpek İstanbul’dan atıldı.
Kayalık, son derece sıcak, yakıcı, su ve ekmeğin olmadığı Sivriada yürekleri yakan ince ve derin inlemelere şahit oldu. Yürekleri dağlayan ıstırap ve dehşetengiz vahşet manzaraları içinde onca köpeğin ölmesine sebebiyet verildi.
İcra edilen bu toplu katliam neticesinde, İstanbul sokak köpeklerinden temizlenmişti. Memleket modernize edilmiş, hayat yaşanır hale gelmiş ve güzelleşmişti! Siyasi, iktisadi, askeri ve sosyal dertlerimiz bitmişti! Ancak öldürülen onca köpeklere karşı yapılacak son bir hamle kalmıştı. O son hamle de o mahşeri kesretteki ruhsuz bedenlerin kemiklerinin düğme yapılması, derilerinden eldiven üretilmesi için bir Fransız firmasına verilmesi olmuştu.
Döneminde Mahlûkat Meselesi olarak anılan bu olay ile İstanbul’un Sokak Köpeklerinin saadet devri bitmiş oldu. Katliamdan bir şekilde kaçıp kurutulanlar olduysa da onların da takibatları ve zulme uğramaları ve itlaf edilmeleri hiçbir zaman sona ermedi…
Bugün İstanbul’daki sokak köpekleri, 3 Haziran 1910’da atalarının maruz kaldığı soykırımının derin travması altında şehrin sokaklarında ama insanlara kırılmış ve küskün bir şekilde kendi âlemlerinde yaşamaya çalışmaktadırlar…
Bu vesile ile bir hususa dikkat çekmek isterim.
Hiç köpeğe dokundunuz mu, onu hiç dikkate aldınız mı, onu hiç düşündünüz mü, onun mevcudiyetini hiç fark ettiniz mi, diye.
Onlara dokunmasanız da, onları düşünmek ve fark etmek duyarlı insan olmanın gereğidir. Onları fark edince o zaman bakın ne güzellikler yaşanacak. İşte o zaman şefkat, merhamet ve empatinin ne demek olduğu daha iyi anlaşılacak …
Gerçek sevgi ve sadakati görmek ve tatmak isterseniz köpeklere, çok değil, azıcık ilgi gösterin.
Bir köpek bir insandan hoşlanmıyorsa orada bir problem var demektir. Bu problem ya vicdandadır ya da niyette. Köpekler sıra dışı insanlara havlarlar… Hırsıza ve arsıza asla tahammülleri yoktur onların…
Köpekler hadlerini bilirler...
Köpekler de insanlar ve bütün hayvanlar gibi masumdur.
Köpekler saftır.
Köpekler ruhen ve zihnen temizdir.
Ataları Kıtmir, onları temsilen, cennetliktir...
Onlar Kur’an’da zikredilme şerefine ermişlerdir…
Kur’an’da onca hayvanın adı geçmesine ve hatta sure adı olmasına, her bir hayvanın kıymeti ayrı ayrı vurgulanmış bulunmasına rağmen, genelde hayvanlara, özelde köpeklere karşı olan kahrımız, kinimiz, öfkemiz, hadsizliğimiz, hakaretimiz, zulmümüz, eziyetimiz ve cinayetimiz acep nedendir!
Ya biz Kur’an okumuyoruz, ya okuduğumuz Kur’an’ı idrak etmiyor ve anlamıyoruz yahut Kur’an İslamı’nı değil, Kültürel İslam’ı yaşıyoruz…
Müslüman olmak başkadır, Mü’min olmak başkadır… Sanırım bu ayırımı fark ettiğimiz zaman hayvanlar ve sokak köpeklerinin varlığını ve yaşama hakkını da idrak edebileceğiz…
Köpekler; ulu orta adlarını en kötü biçimde andığımız; en kötü söz ve kelimelerle her fırsatta kendilerine atıfta bulunduğumuz; kendilerini en ağır derecede rencide ettiğimiz ve başkalarına karşı olan hıncımıza, nefret ve küfrümüze isimlerini haksız yere alet ettiğimiz köpekler...
Tüm masumiyet ve saflıklarına rağmen haksız yere haklarına girdiğimiz köpekler acep bir gün burada yahut öbür gün öbür tarafta bizden haklarını isterler mi ola!
Ne deriz isterlerse, ne veririz ısrar ederlerse!
Her bir nesnenin kendi tabii mekânında olması gerektiğine olan inancım dolayısıyla köpekleri hep uzaktan sevdim… Ama her nerede yanımda veya yakınımda bir sokak köpeği görsem mutlaka merhaba der selam verir öyle geçer giderim…
İstanbul’un sokak köpeklerine selam olsun…
XXXXXXXX
.
Erzurum-Bitlis-Van Petrol Denizi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
9 Haziran 2018 11:29
Anadolu binlerce, on binlerce yıllık bir maziye sahip bir coğrafyanın adıdır. Belki de yeryüzünün insanla ilk tanışan mıntıkalarından birisidir. Türlü türlü milletlere, idare ve devletlere mesken olmuş, zengin bir kültürel varlığa her daim sahnelik etmiştir. Dolayısıyla Anadolu adeta bir açık hava müzesidir. Her bir parçası ve her bir noktası birbirinden farklı görsel zenginliklerle doludur. Kimi yakın zamanların eseri, kimi çok daha devirlerin yadigarıdır. Kiminin kimliği açık ve belli, kimileri ise meçhullerin eseridir.
Medeniyetler beldesi bu kadim topraklar, üstünde yer alan anıtsal, sanatsal zenginliğe ve coğrafi güzelliğe mukabil derununda barındırdığı madenler ve cevherler bakımından da son derece zengindir. Bu madenlerin en başta gelenlerinden birisi ise petroldür.
Petrolün önceki asırda tespiti ve enerji değerinin anlaşılması üzerine ne denli kıymetli bir maden haline geldiği ve gerek dün gerekse bugün devletlerin petrol için ne büyük ve ne türden mücadele ve çatışmalara maruz kaldıkları da malumdur.
Erzurum-Bitlis-Van Petrol Denizi
Anadolu, sahip olduğu madenler ve hususiyle petrol rezervleri nedeniyle başta İngiltere olmak üzere Almanya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yakından ilgilendiği bir alan olmuştur.
Geçen asırda söz konusu ilginin ve ilgi nedeninin farkında olan dönemin Osmanlı padişahı Sultan Abdülhamid’in Doğu Anadolu ve Orta Doğu’da nerelerde petrol bulunduğunu uzmanlara tespit ettirerek haritasını çıkarttığı ve bu yerlerin işgal ve gasplara uğramaması için mülkiyetlerini şahsileştirdiği bilinmektedir. Ancak onun iktidardan uzaklaştırılması, yapılan hukuki ve mülki değişiklikler ve nihayet Birinci Dünya Savaşı’nın aleyhimize neticelenmesi petrol bulunan beldelerin büyük bir kısmının da el değiştirmesine sebebiyet vermiştir.
Anadolu ve Orta Doğu’nun yer altı zenginlikleri ve petrol yatakları ile ilgilenen sadece Sultan Abdülhamid olmamıştır. İngiltere, Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri de, söz konusu bölgelerin sadece üstü ile değil, altı ile de yakından ilgilenmiştir.
1920’li yıllara ait Amerikan belgeleri yer altı zenginliklerinin tespiti noktasında Anadolu’nun neredeyse karış karış inceleme alanı yapıldığını göstermektedir.
Var olan her bir maden yatağı şehir şehir, bölge bölge tespit edilip krokileri çizilerek, önemleri vurgulanıp rezervleri belirtilerek kayıtlara geçirilmiştir.
Söz konusu belgelerde yer alan bilgilere göre bakır, altın, platin, demir, kurşun, çinko, kalay, nikel madenleri Anadolu’nun yer altı zenginliğinin daha o tarihlerde tespit edilebilmiş olanlarının sadece bir kaçı olarak kayıtlarda yerini almıştır.
Erzurum-Bitlis-Van Petrol Denizi - Resim : 2
Anadolu’da var olduğu belirtilen ve birden fazla belgede mevcudiyeti önemle zikredilen yer altı zenginliklerinin en ilginç olanı ise Erzurum-Bitlis-Van bölgesinin altında bir petrol denizinin olduğu yolundaki tespitler ve beyanlardır.
Verilen bilgilere göre Erzurum-Bitlis-Van bölgesinde bulunan petrol denizi en az Musul petrol rezervleri kadar zengin ve hatta ondan çok daha fazla kapasitelidir ve dünyanın önemli petrol kaynaklarından birisini oluşturmaktadır. Bu özelliğinden ötürü de burada bulunan petrolün her halükarda işletilmesi gerektiği önemle dile getirilmiştir.
İlk Ermeni isyanlarından birisi olan ve aynı yerde Ermenilerin iki defa isyan ettiği (Birinci Sasun İsyanı 1894, İkinci Sasun İsyanı 1903) Sasun’da platinle beraber altın madeninin mevcudiyetinden söz edilmektedir.
Şirvan Dağı ve Van gölünün güneyinde ise birden fazla cinsten maden bulunduğu belirtilmekte ve V. Cuinet’in, Esad Paşa tarafından keşfedilen Van madenlerinin dikkate değer mahiyette olduğu ifadesine yer verilmektedir.
Rusya’da Ural Dağlarında zengin rezervlerle bulunan Platin cevherinin, Anadolu’da fazla olmamakla birlikte az miktarda da olsa Çoruh nehrinin kumlarında altın madeni ile birlikte yer aldığı ve platinin Bitlis Vilayeti, Muş Sancağı dahilinde yer alan Sasun’da da mevcut olduğu belirtilmektedir.
Petrolün sadece Erzurum-Bitlis-Van bölgesinde değil, Türkiye’nin batısında Tekirdağ, Şarköy’de de mevcut olduğu ve bu yerin imtiyazının da L. İbranik Tomas’a ait olduğu zikredilmektedir. Ancak Tomas’ın sahip olduğu bu imtiyaz sahasında herhangi bir kuyu açmadığı da ayrıca dile getirilmektedir.
Petrol bulmak ve işletmek üzere imtiyaz alan sadece İ. Tomas olmamış, daha başkaları tarafından da Edirne-Tekirdağ’da 16; İzmir’de 5; Erzurum’da 3; Van’da 1 ve Adana’da 1 sahanın imtiyazı alınmıştır. Açılan kuyu sayısı ise fazla değil, İzmir’de 2 ve Erzurum’da 1 adetle sınırlı kalmıştır.
Belgelerde Anadolu’da petrol olduğu belirtilen yerler arasında, Erzurum-Bitlis-Van’a ilaveten, Ordu, Sinop, Adana, İzmir ve Tekirdağ’da da zikredilmiştir.
Kayıtlara göre Tekirdağ, Erzurum ve Van rezervleri petrolifemli kozalaklardan (petroliferous cozings) oluşmaktadır. Daha ilginç olan husus ise Birinci Dünya Savaşı sırasında Rusların, basit kuyular açmak suretiyle, Erzurum ve Van petrollerini kullanmış olmalarıdır.
Adana ve İzmir’de var olan petrol rezervleriyse, belgelerin ifadesiyle, bitümlü şist (bituminous schist) bir görünüme sahiptir.
Erzurum-Bitlis-Van Petrol Denizi - Resim : 3
Hatırlamak gerekir ki Amerika Birleşik Devletleri geçen yüzyılın başlarında uygulamaya koymak istediği Chester Projesi ile Anadolu’nun yer altı zenginliklerini kendi tasarrufuna almanın çabası içerisinde olmuştu.
Chester Projesi bir dizi müstakil imtiyazlar şeklinde inşaat sözleşmelerinden oluşmakta ve 200.000.000 ile 300.000.000 dolar arasında bir yatırımı öngörmekteydi.
Ancak böyle bir yatırımın karşılığında ise mineraller ve tabii kaynakların işlenmesi neticesinde ise en az 10.000.000.000 dolarlık bir kazancın elde edileceği hesaplanmaktaydı.
Chester Projesi kapsamında işletilecek olan Erzurum-Bitlis-Van ve Musul bölgeleri petrol sahalarının potansiyel olarak 8.000.000.000 varilden fazla petrolü olduğu; Ergani bakır madeninin ise 200.000.000 ton yüksek dereceli bakır cevherine sahip olduğu tahmin edilmekteydi.
Erzurum-Bitlis-Van Petrol Denizi - Resim : 4
Chester Projesi kapsamında bulunan bölgelere dair İngiliz, Alman, Fransız ve daha başak taraflarca yapılan jeolojik araştırmaların gizli raporlarına göre, bu bölgeler başta petrol olmak üzere, bakır, altın, platin, gümüş, demir, kurşun, çinko, kalay, cıva, kobalt, manganez, nikel, antimon, kömür ve tuz açısından oldukça zengindi.
Erzurum-Bitlis-Van petrol sahalarının ve Ergani bakır madeninin hayal ve sanal değil, gerçek olduğu ve sahip olduğu değer, belgelerin ifadesiyle, buralarda yapılan teknik operasyonlarla da kanıtlanmıştı.
Anadolu’da petrolün varlığı ve Erzurum-Bitlis-Van petrollerinin zenginliği konusunda yüz yıl öncesine (1923) ait Amerikan belgelerinin çok özetle söyledikleri bunlardan ibaret.
Belgeler zaman zaman tabii ki yalan söyler, söyleyebilir. Yahut yukarıdaki tespitler doğru olmakla birlikte yüz yıl öncesinin teknik yanılgısı yahut gravite düşüklüğü veyahut abartılı yaklaşımlar şeklinde değerlendirilip açıklanabilir. Tabii ki mümkündür, olabilir.
Ancak bu tür açıklamalar halkın Anadolu’da petrol var mı sorusuna verdiği cevabı hiç bir şekilde gölgeleyemeyecektir. O da halkın tercihi.
Ayrıca terör olaylarının, Ermeni isyanlarının veya PKK eylemlerinin genellikle doğuda yoğunlaşmış olması gerçeğini sade bir milliyetçilik hareketi, ulus devlet arayışı veya rastlantısal bir durum olarak açıklamak yahut Chester Projesi’ni Amerika’nın saf ve temiz bir Anadolu sevdası şeklinde açıklamak da herhalde kafi olmayacaktır.
.
.
Sultan Abdülhamid, Rothschildler ve Filistin
Prof. Dr. Metin Hülagü: Baba Mayer Rothschild’in maddi varlığıyla, Benjamin Disraeli’nin ise manevi teşvikiyle bugünkü İsrail’in kurucusu olduğu söylenebilir.
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
3 Haziran 2018 15:57
Tarihi süreç içerisinde Filistin’in büyük oranda İslam-Arap coğrafyası olmaktan çıkarak bir Yahudi yurdu haline gelmesinin ve nihayet İsrail Devleti’nin kurulmasının şüphesiz ki dünden bugüne birçok unsuru, nedeni ve belirleyicisi olmuştur.
Söz konusu değişim ve oluşumda her bir unsurun ve nedenin muayyen bir rolü ve tesiri olmakla birlikte iki faktörün rolü diğerleri ile kıyaslanamayacak derecede büyük ve belirleyicidir: Karun kadar servet sahibi Rothschild Ailesi ve inanmış bir Yahudi Theodor Herzle.
İlki; Filistin’in bir Yahudi yurdu haline gelmesi için bütün maddi gücünü seferber etmiş ve satın aldığı bataklık, çöl, çorak ve kurak bir araziyi dünyevi bir cennete çevirmiştir.
İkincisi ise başlangıçta birçoklarınca hayal ve hatta ütopya olarak değerlendirilen bir fikrin, İsrail’i inşa etme hayalini gerçeğe dönüştürmenin siyasi adımını atmış ve sarsılmaz bir inanç ve irade ile vaat edilen topraklarla çevrili bir yurdun ilk nüvesini kurma azminden bütün olumsuzluklara rağmen vaz geçmemiştir.
Baba Mayer Rothschild’in maddi varlığıyla, Benjamin Disraeli’nin ise manevi teşvikiyle bugünkü İsrail’in kurucusu olduğu söylenebilir.
Rothschild Ailesi kesintisiz olarak iki asra yaklaşan mevcudiyetleri sırasında hem dünya ekonomisinin hem de dünya politikasının ciddi derecede belirleyicisi olmuşlardır. İsrail devletinin kurulması yolunda göstermiş oldukları fedakârlıkla da bir anlamada Yahudi ırkını onurlandırmış ve sürülmüş ve savrulmuş bir vaziyette bulunmaktan kurtarıp vatan sahibi yapmışlardır.
Rothschildler Osmanlı devlet ricalinin gündemine ilk defa 1830’lu yılların başında Rusya’ya ödenecek savaşı tazminatı konusu ve Yunanistan lehine yapılan sınır tadilatı dolayısıyla alınması gereken para ve bunların gerçekleştirilebilmesi için lazım olan krediyi bulma arayışları sırasında girmiştir.
O tarihlerde Sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşanın nitelemesi ile Rothschildler: “…cümle krallar tarafından nişanlar ve rütbelere mazhar olan…. mâl-i Kârûn sahibi efrenci..” bir tüccar şeklinde değerlendirilmekteydi.
Bu tarihten sonra Osmanlı devlet ricali ile Rothschildlerin teması her geçen gün artarak devam etmiştir.
Yahudilerin Filistin’de bir devlet kurma fikri eskidir ve bu fikir Rothschildlerle başlamış da değildir.
Napolyon daha Akka kuşatması sırasında Yahudilere Suriye’ye hâkim olması halinde Kudüs ve civarında bir hükümet vaadinde bulunmuştu.
Haham Zevi Hirsch Kalischer de Amschet Mayser von Rothschild’e Filistin ve Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşadan Kudüs’ün satın alınması için girişimde bulunması ricasında bulunmuştu.
Dolayısıyla Rothschildlerin Filistin’de bir Yahudi devleti kurma çabası ancak 1836’lardan itibaren söz konusu olmaya başlamıştı.
93 Harbinin Osmanlı mağlubiyeti ile neticelenmesi Benjamin Disraeli’yi ümitlendirmiş ve Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmelerini ön gören bir projeyi Sultan Abdülhamid’e sunma cesareti sağlamıştı. Ancak onun bu talebine Yıldız Sarayı’ndan 1880 yılında olumsuz olarak cevap verilmişti.
Rothschild ailesinin bir Yahudi devleti kurma noktasında harekete geçmesinde en belirgin unsur, inanmış bir ideal adamı olan Benjamin Disraeli’nin: “...Filistin de doğal nimetlere sahiptir. Bütün ihtiyacı çalışacak çiftçiler ve onların korunması. Toprak Türkiye’den satın alınabilir….Türkiye her şeye razı olur… Öncelikli olan kolonilerin kurulup, güvenliğinin sağlanmasıdır. Vatandaşlık konusu, bunlar gerçekleşinceye kadar bekleyebilir….” şeklindeki fikrileri olmuştu.
Rothschildlerin Filistin’de yurt edinme yolunda elde ettikleri en büyük fırsat Bâbıâli’nin 1869 tarihinde kabul etmiş olduğu Yabancılara Toprak Satışını düzenleyen kanun olmuştur. Yapılan düzenleme ile Hicaz vilayeti dışında kalan Osmanlı topraklarında yabancıların mülk edinmeleri mümkün hale gelmişti.
Osmanlı vatandaşı olmayan Yahudilerin yasadışı yollarla Filistin’e gelmelerine ve oraya yerleşerek tarımla uğraşmalarına izin verilmezken Filistin’de yaşayan gerek yerli gerekse yabancı Musevilerin toprak satın almalarına müsaade edilmişti. Böylece, aksi yönde yayınlanmış tüm fermanlara rağmen, Filistin’deki Yahudi yerleşiminin kalıcı olmasına ve geniş alanlara yayılmasına kapı aralanmıştı. Özellikle Yabancı devlet vatandaşı Yahudilerin Filistin’den toprak satın almalarına engel olunmadığı için bu yolla alınış olan araziler Hayfa’dan Yafa’ya kadar uzanan bütün ova Baron Edmond James de Rothschild’in mülkiyetine geçmişti. Bu durumun tabii bir neticesi olarak 1862-1903 yılları arasında Filistin’e 25.000 Yahudi’nin göç etmesi sağlanmıştı.
Yasaklara rağmen bu denli yoğun bir Yahudi nüfusunun Filistin’e aktarılabilmesinin yegâne sebeplerinden birisi, başta Rothschildler olmak üzere, Yahudi milyonerlerin elindeki altın anahtardı.
Yafa’da bulunan ve yurt edinme faaliyeti içerisinde olan bir Yahudi lider bu durumu kendince:
"Elimizde Türkiye'de her kapının kilidini açabilecek bir altın anahtar var. Pratik olarak Abdülhamid dönemi ile İttihat Terakki devri arasında hiçbir fark görmüyoruz. Her iki dönemde de bahşiş sayesinde istediğimiz her şeye ulaşma imkânına sahibiz." şeklinde özetlemekteydi.
Hakikaten de bahis konusu altın anahtar Filistin’i yurt edinmek isteyenler açısından her dönem fazlasıyla işe yaramıştı. Teorik olarak Filistin’de Yahudi olmadığı kabul edilmişse de pratikte ise kutsal topraklarda yüz binden fazla Yahudi’nin bulunması eldeki altın anahtarın ne denli işe yaradığını göstermekteydi. Ayrıca 31 Mart arifesi ve hemen sonrasında İttihat ve Terakki idaresinin göstermiş olduğu liberal yaklaşımlar neticesi Filistin’deki Yahudi nüfusu yüzde elli oranında artış göstermişti.
Geçen süre içerisinde Rothschildler, Filistin’de satın aldıkları araziler üzerinde kurdukları 40 yerleşim yeri ve bu yerleşim yerlerinde yaşayan, tarım yapan ve yeni bir vatanın temellerini atan göçmen Yahudilere imkân ve fırsat vermişler ve bu hizmetlerinden dolayı da Yishuv’un Babası namını almayı hak etmişlerdi.
Filistin’de ilk defa 1882 yılında satın alınacak arazileri sonraki zamanlarda giderek artan bir biçimde yeni satın alınan araziler takip etmişti.
1905’te Filistin’in daha geniş araziler satın almak ve göçmen Yahudileri alınacak arazilere iskân etmek ve iş sağlamak üzere Yahudi Milli Fonu kurulmuştu.
Oluşturulan fon ile Taberiye Gölü çevresindeki geniş araziler fakir toprak sahiplerinden satın alınmış ve bütünüyle müreffeh bir muhit haline getirilmişti. Yafa ve Lod (Lydda) arasındaki ova geniş bir bahçeye dönüştürülmüştü. Dünyadaki en verimli buğday toprakları olarak bilinen Havran bölgesi parça parça Yahudi sendikalarınca satın alınmıştı. Sultan Abdülhamid’e ait olan ve 31 Mart öncesi satış pazarlıkları yapılan Ghor veya diğer adı ile Ürdün Vadisi Yahudi mülkü olma aşamasına gelmişti. Yafa ve Kudüs’ün esasen neredeyse birer Yahudi şehrine dönüştüğünü söylemek ise hiç de abartılı bir durum değildi.
Ürdün Nehri’nin doğusunda bulunan Ramoth-Gilead, Beytüllahim, Nasıra (Nazaret) ve Gazze’de bir zamanlar bir Yahudi’nin bulunması ve yüzünü göstermesi mümkün değilken artık o yerler birer Yahudi mahallesi haline gelmiş ve üzerinde sinagoglar inşa edilmişti. Zira Siyonizm Avrupa ve Amerika’da Filistin’i bir Yahudi yurduna dönüştürmek üzere bütün maddi gücünü seferber etmekteydi.
Alınan arazilere Yahudi göçmenlerin yerleştirilmesi işi ise Rothschild ve Hirsch Ailesi ile Alliance İsraélite Universelle tarafından organize edilmekteydi.
Boyacıyan Mihran’ın daha 1891’de gayet isabetli tespitiyle ifade ettiği üzere “…Beni İsrail devleti top tüfek ile değil belki arazi tasarruf etmek suretiyle savaşmadan” kurulmaktaydı.
Filistin’den alınan her bir arazi kısa sürede işlenmekte, bataklıklar kurutulmakta, kıraç araziler başta zeytin olmak üzere dünyanın muhtelif yerlerinden getirilen muhtelif cinsten binlerce fideyle ağaçlandırılmakta ve Rusya ve Avrupa’dan türlü yollarla getirilen Museviler bu araziler üzerinde kolonilere dönüştürülmekteydi.
Öyle ki yüzbinlerce dönümü bulan bu satın almaların büyüklüğü, 1918 yılına gelindiğinde, tarıma elverişli 650.000 dönüme ulaşmıştı.
Rothschildlerin Osmanlı Devleti ile ilişkisi sadece Filistin’de toprak almakla sınırlı kalmamış, Osmanlı Devletine çeşitli tarihlerde kredi vermek ve finans sağlamak şeklinde de kendini göstermişti.
1853-1854-55 ve 1871 yıllarında yapılan borçlanmalara ilaveten Rothschildler Sultan Abdülhamid yönetimi sırasında Osmanlı Devleti’ne kredi sağlamış ve ilki 1891’de, ikincisi ise 1894’te olmak üzere Abdülhamid idaresi Rothschildlere iki defa borçlanılmıştı.
“…cümle krallar tarafından nişanlar ve rütbelere mazhar olan Rothschild nam…. mâl-i Kârûn sahibi efrenci..” diye tanımlanan Rothschild Ailesi Osmanlı Sarayı tarafından da nişan ihsanına layık görülmüştü.
1854 yılında Sultan Abdülmecid tarafından Rothschild Ailesi fertlerinden Mayer Alponse de Rothschild ve kardeşi Gustave Samuel James de Rothschild’e ilk Mecidi nişan tevcihi gerçekleşmişti.
1869 yılında ise Sultan Abdülaziz tarafından Adolphe Carl von Rothschild’e ikinci defa Mecidi rütbeden bir nişan verilmesi uygun bulunmuştu.
Rothschild Ailesi fertlerinden bazılarını münasip görülen nişanlarla taltif etme fikri Sultan Abdülhamid zamanında da devam etmişti.
Esasen hatırı sayılır, etki ve yetki sahibi insanlara nişan ve madalya vermek ve bu nişanlar vesilesiyle onlarla yakınlık oluşturmak ve muhtemel bir zararı bertaraf etmek Sultan Abdülhamid’in öteden beri uygulamaya koymuş olduğu bir politikaydı. Bu nedenle 1887 yılı sonlarında Baron Edmond James de Rothschild’in vekili Elie Scheid’e Dördüncü Rütbeden bir Osmânî Nişanı verilmişti. 1888 tarihinde ise Mayer Alphonse de Rothschild Birinci Dereceden Osmânî ve kızı Bettina Caroline de Rothschild’e Şefkat Nişanı verilmişti. 1890 yılında ise Baron Edmond James de Rothschild’in eşi Adelheid de Rothschild’e de, Baron Edmond James de Rothschild’in eşinin vekili olan Elie Scheild tarafından Dâhiliye Nezareti’ne yapılan müracaatı neticesi, bir Şefkat Nişanı tevcih edilmesi ve yine kendi talebi üzerine Elie Scheild için de 1891 yılında bir Osmânî Nişanı verilmesi söz konusu olmuştu.
Sultan Abdülhamid’in Rothschild Ailesi fertlerinden hediye verdiği bir diğer isim ise Nathaniel (Natty) Mayer de Rothschild’di.
Nathaniel, Rothschild Ailesinin birinci Lordu’ydu ve Sultan Abdülhamid onu değerli bir mücevher kutusu ile taltif etmişti.
Nathaniel Mayer de Rothschild, İngiltere Kralı VII. Edward’ın yakın arkadaşı, Rothschildlerin Londra kolunun da lideri ve Londra’daki Rothschild Bank’ın da sorumlusuydu. Sultan Abdülhamid’in de bu bankada parası vardı. Nathaniel Mayer de Rothschild aynı zamanda milletvekili olarak İngiltere Parlamentosu üyesi de olmuş ve Lord Rothschild olarak anılmıştı.
Sultan Abdülhamid’den Rothschild Ailesi ferdi olarak nişan alan bir diğer isim ise Baron Alphones de Rothschild’in kızı Bettina (Carolina) olmuştu. Kudüs’te Avusturya Rothschild Hastanesi’nin yapımı dolayısıyla Bettina’nın bir nişan ile taltifi uygun görülmüştü.
Rothschild Ailesi ile yüz yüze görüşen ilk Osmanlı padişahı, Sultan Abdülhamid’in çokça etkisinde kalıp takdir ettiği, Sultan II. Mahmud olmuştu.
Nataniel de Rothschild, 1834 yılında bir Cuma sabahı, Sultan II. Mahmud tarafından huzura kabul edilmişti.
Yine Sultan Abdülmecid döneminde, 1856 yılında, Rothschildler Osmanlı Sarayı’na alınmış ve huzura kabul edilerek bir görüşme söz konusu olmuştu.
Rothschild Ailesi fertlerinin Osmanlı Sarayı’na son kabul edildikleri tarih ise 1888 olarak gözükmektedir. Ki bu da Sultan II. Abdülhamid’in iktidarda bulunduğu yıl demektir.
Sultan II. Abdülhamid, yüksek mevkideki insanlar ve yabancı misafir ve temsilcilerle Cuma Selamlığından sonra görüşmeyi prensip haline getirmişti. Bu yöndeki uygulamadan dolayı, bir Cuma Selamlığı sonrası Nathaniel Mayer de Rothschild’i 1888’de Yıldız Sarayı’nda huzura kabul etmişti. Görüşme bir saat kadar sürmüş ve Abdülhamid Baron Rothschild’den Osmanlı coğrafyasına demiryolu yapımı noktasında yatırımda bulunmasını istemişti.
Rothschildler şüphesiz ki ciddi derecede bir mal varlığına sahipti. Onların bu durumu Sultan Abdülhamid tarafından Osmanlı Devletinin kalkınmasında kendilerinden yararlanılabilir diye değerlendirilmişti. Ancak Baron Rothschild Anadolu’da yatırım yapmak gibi bir düşünce içerisinde olmamış ve Saray’dan gelen bu yöndeki teklife olumlu cevap vermemişti.
Rothschildlerin zenginliğinin kaynağı Ebüzziya Tevfik’e bakılırsa ne Waterloo Savaşı’nın sonucunu önceden öğrenip Borsada para kazanmalarına dayanmamakta, ne de ticari sırlar için kullandıkları posta güvercinlerinden kaynaklanmaktaydı. Ona göre söz konusu servetin sırrı bütünüyle Almanya’daki Prenslerin servetinde gizliydi.
Napolyon savaşları sırasında bazı Alman Dukaları ve Prensleri servetlerini Rothschild’e teslim etmişlerdi. Aradan uzun bir zaman geçtiği için Duka ve Prenslerden bir kısmı ölmüştü. Hayatta kalıp emanetlerini talep edenlere Rothschildlerin verdiği cevap ise paraların çoktan ziyan olup gittiği şeklinde olmuştu.
Bu izah ve iddianın gerecek olup olmadığı bir tarafa Rothschild Ailesi hakikaten yüklü bir servete sahipti.
1911 Mayısında Meclis-i Mebusan’da bir konuşma yapan Kudüs mebusu Rûhi el-Hâlidî “en büyük sermayedarlarından biri olan Fransa Rothschildinin serveti 30 milyon raddelerindedir” demekteydi.
Batı basınında yer alan bilgilere göre ise Rothschildler 20 aileden meydana gelmekte ve toplam varlıklarının miktarı, geçen yüzyılın başında 650.000.000 Dolara ulaşmaktaydı. Ki bu servet Sultan Abdülhamid’in o tarihlerdeki malvarlığından 50.000.000 ve 14 aileden müteşekkil Vanderbit Ailesinin mal varlığından ise 200.000 Dolar daha fazlayken Çar II. Nicholas’nın servetinin ise ancak yarısı kadardı.
Rothschildlerin söz konusu servetten büyük paylar ayırarak Filistin’de satın aldıkları, ıslah edip işledikleri ve koloniler kurarak binlerce dönüm araziye hükmettikleri dönem artık meyvelerini verecek evreye ulaşmış ve Birinci Dünya Savaşı patlak vermişti.
İngiliz ordusunda yer alan 50.000 kişilik Yahudi savaşçı sayısına Rothschildler, Sason ve Montfiero gibi ileri gelen Yahudi aileleri fertleri de iştirak etmişti. Rothschild Ailesinin 5 ferdi İngiliz askerleri ile aynı safta ve aynı hedefe karşı savaşmışlardı.
Paris’teki Rothschild Ailesinden Baron Edmond’un oğulları da Fransız ordusuna yazılmışlar ve savaşmak için coşkuyla ileriye doğru atılmışlardı.
İngiliz ve Fransızlarla birlikte aynı amaç için savaşan Yahudi Lejyonu’nun finansmanı ise Baron Edmond James de Rothschild’in oğlu James Armand de Rothschild sağlanmıştı.
Savaş sonrası Filistin’in Yahudi yurdu haline gelmesine karşı çıkabilecek küçük çaplı potansiyel yerel muhalefet unsurları ise yine parayla satın alınarak susturulmuş ve etkisiz hale getirilmişlerdi. Bu unsurlardan birisi de Mekke İsyanı’nın öncüsü Şerif Hüseyin olmuştu.
Şerif Hüseyin Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında İngiltere tarafından maddi açıdan desteklenmiş ve Filistin’indeki Siyonist rejime ve Kudüs’ün Yahudi yurdu haline gelmesine itiraz etmeyip sessiz kalması karşılığında kendisine her ay 5.000 sterlin karşılığı altın ödenmişti.
Yahudiler Filistin’i Sultan Abdülhamid’den ne arz ettikleri proje yoluyla ne de parayla satın alamaya muvaffak olmuşlardı. Fakat basiretsiz toprak sahiplerinden, yerel halktan ve yerel yöneticilerden almayı başarmışlardı.
Bu yöntem, semeresini görmek için uzun bir zamanın geçmesini beklemeyi gerektirmiş ve bir hayli sıkıntı ve macera dolu bir hayatı yaşamayı gerekli kılmışsa da neticesi itibariyle gayet etkin, başarılı ve verimli sonuçlanmıştır. Zira Yahudiler nihayet Filistin’de bir yurt kurmayı başarmışlardı. İradenin, inanmışlığın, azmin ve sabra ilaveten bu başarının gerçekleşmesini sağlayan en büyük iki unsurdan biri, hiç şüphe yok ki, finansal güç ve özveri olmuştu. Rothschildler tam da bu noktada işin öncülüğünü yapmış ve son derece ağır olan yükünü üstlenmişlerdi.
Bir kez daha tekrarlamak yahut hatırlamak gerekirse, Boyacıyan Mihran’ın daha 1891’de gayet isabetle tespit edip belirttiği üzere “…Beni İsrail devleti top tüfek ile değil belki arazi tasarruf etmek suretiyle savaşmadan kurulacaktı.”
Hakikaten öyle de olmuştu.
Not:
Yaşanan olaylar karşısında dövünmek, gerilmek ve hamaset yapmak yerine, hamasetten uzak, belgeler ışığında kaleme alınmış olan Rothschildlerin Filistin’i İsrail yapma mücadelesinin siyasi-tarihi dramatik hikâyesinin en güzel ve son şekli ile anlatıldığı bir çalışmayı, (Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu, M. Balcıoğlu - S. Balcı, Erguvânî Yayınlar 2017) okumak faydalı olacaktır.
Sultan II. Abdülhamid Süleyman Mabedi’ni restore ettirmişti
Sultan Abdülaziz tahta geçtikten kısa bir süre sonra Süleyman Mabedi’nin restorasyona başlanılmıştı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
28 Mayıs 2018 11:58
Sultan Abdülhamid Yahudilere yönelik hizmetlerinden birisi de bugün Yahudilerin yıkmak istediği Kudüs’teki Süleyman mabedini restore ettirmiş olmasıdır.
Süleyman Mabedi yahut diğer bir ifade ile Süleyman Tapınağı, bugünkü Tevrat'a göre, Kudüs'teki ilk Yahudi tapınağıdır. Peygamber Hazreti Davud’un yine kendisi gibi peygamber olan oğlu Hazreti Süleyman tarafından inşa ettirildiği kabul edilir. Kudüs’te yer alan bu mabed, Yahudilerce kutsal sayılır (Bet Hamikdaş - Kutsal Ev) ve Hazreti Süleyman tarafından yapıldığı için de “Süleyman Mabedi” olarak anılır.
Sultan Abdülaziz tahta geçtikten kısa bir süre sonra Süleyman Mabedi’nin restorasyona başlanılmıştı. Avusturya-Macaristan İmparatoru Francis Joseph de o sıralarda Kudüs’ü ziyaret etmekteydi. Bu nedenle başlatılmış olan restorasyon çalışmasına şahit olmuştu. Ancak restorasyon çalışmaları kesintiye uğramış ve tamamlanamamıştı.
Sultan II. Abdülhamid yarım kalan ve son beş yıldır herhangi bir işlem yapılmayan Mabed’in restorasyon çalışmalarının yeniden başlatılmasını Kudüs Mutasarrıfı olarak görev yapmakta olan Rauf Paşaya 1881’de kat’i bir surette irade etmişti.
Rauf Paşa 1876-1881 yılları arasında Kudüs valiliği yapmış ve bu görevini başarı ile icra etmişti.
Aynı yıl güney Kudüs bölgesi Yahuda’yı Hac vazifesi için ziyaret eden Avusturya veliahdı Archduke Rudolph’un da Sultan Abdülhamid’den bu yönde bir talebi olmuştu.
Archduk’ün bu talebi Sultan Abdülhamid tarafından olumlu karşılanmış ve ayrıca onun Mayıs ayındaki ziyaretini kolaylaştırmak için Kudüs-Nablus arasındaki yol da ıslah edilmişti.
Said ve Raif Efendiler, verdiği talimatları Kudüs Valisi’ne iletmek ve gerekli tedbirlerin alınarak restorasyonun bir an evvel tekrar başlamasını sağlamak üzere Abdülhamid tarafından Kudüs’e gönderilmişlerdi.
Sultan Abdülhamid ayrıca Mutasarrıf Rauf Paşaya Süleyman Mabedi’nin önündeki meydanı tüm çöplerden arındırması, çevredeki gereksiz bitkileri temizleyerek etrafı temiz ve nezih tutması için kesin talimat vermişti.
Sultan’ın bu yöndeki talimat ve iradesi üzerine Sülayman Mabedi’nin restorasyon çalışmalarına yeniden başlanılmıştı.
O güne kadar harcananlar bir tarafa, restorasyonun tamamlanmasının o günkü parayla 18.000 liralık bir bütçe gerektirdiği öngörülmüştü.
Yahudiler kadar Hristiyanları da gözeten Sultan Abdülhamid Kudüs’te yaşayan Hristiyanlar için Siyon Dağı’nda bir kilise yapılmasına müsaade etmişti. Sadece kilisenin yapılmasına izin vermekle yetinmemiş inşaat için gerekli olan arsayı da Alman İmparatoru Wilhelm’e Kudüs ziyareti vesilesiyle hediye etmişti. Papa adına Kudüs Piskoposu ilk taşı inşaat temeline koymuş ve inşaat fiilen başlamıştı.
Gerek Hristiyanlar gerekse Yahudiler Sultan Abdülhamid’e bu ihsanından ötürü minnettardı.
Kudüs ve Filistin konusunda gayet hassas olan Sultan Abdülhamid bu beldeye yönelik olumsuz bir imaj oluşturulması gayretlerini de önlemeye çalışmıştı.
Bu anlamda Kudüs’teki sosyo-politik uygulamaları muayyen noktaları itibarıyla tenkit eden Karl Baedeker’ın Palestine and Syria: Handbook For Travellers (London 1894) -Filistin ve Suriye: Gezginlere Rehber- adlı kitabının Osmanlı coğrafyasında satılıp okunmasını yasaklamıştı.
.
Sultan Abdülhamid’in Yahudilere fermanı
Metin Hülagü: Sultan Abdülhamid’in Filistin politikasının belli başlı esaslarından birisi Filistin’e yönelik Yahudi göçlerini önleme gayretidir
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
23 Mayıs 2018 11:38
Sultan Abdülhamid’in saltanatı yıllarında başlayıp günümüzde de devam eden en önemli problem konulardan birisi Filistin meselesidir.
Onun Filistin politikasının belli başlı esaslarından birisi Filistin’e yönelik Yahudi göçlerini önleme gayretidir.
Onun bu doğrultuda bir dizi uygulamalar içerisinde olduğunu biliyoruz.
Zaman zaman değişikliğe gidilmiş ve yeni prensipler ihdas edilmişse de Abdülhamid döneminde İçişleri Bakanlığınca Filistin’i ziyarete gelecek olan Osmanlı vatandaşı olmayan tüm Yahudilerin uyması gereken bir dizi kurallar belirlenmişti. Belirlenen söz konusu kurallar, ister ziyaret amaçlı olsun isterse hac maksadıyla gerçekleşmiş bulunsun herhangi bir fark gözetilmeden Filistin’e gelecek tüm Yahudilere uygulanmaya çalışılmıştı.
Buna göre, Yafa’ya ulaşan her Yahudi ziyaretçi/turist pasaportunu orada bulunan Osmanlı idari makamlarına teslim etmek ve karşılığında bir belge almak zorundaydı. Kendisine verilen bu belge ile Filistin’de azami 3 ay ikamet edebilirdi. Bu sürenin sonunda da elindeki evrakı tekrar Osmanlı idari makamlarına teslim edip pasaportunu alarak Filistin’den ayrılması gerekirdi. Ziyaret için verilen izin süresinin dolmasına rağmen geri dönmeyen ve pasaportunu alarak ülkeden ayrılmayan Yahudilerin bulunarak Filistin’den çıkarılması için vatandaşı oldukları ülke konsoloslukları ile Osmanlı idari makamları irtibata geçer ve ilgili kişilerin Filistin’i terk etmelerinin sağlanması istenirdi.
Filistin’i ziyaret kuralı bu olmakla birlikte bu kural her zaman ve herkes için ve tam olarak uygulanamamıştır. Tanınan vize süresinin bitmesine rağmen Filistin’i terk etmeyen, aranmasına rağmen bulunamayan veya bahşişler sayesinde ikametini gayri resmi bir surette de olsa sürdüren bir hayli Yahudi turist kutsal saydığı ve vatanı olarak gördüğü topraklarda kalmayı maruz kalacağı zor şartlara rağmen tercih etmiştir.
Özellikle Filistin’de görevli bazı Osmanlı memurlarının kuralları uygulamada gevşek davranması ve gerekli özeni göstermemesi ve hatta bir kısmının bahşiş (rüşvet) karşılığı gelen Yahudi turistleri kayıt altına dahi almaması yahut öteden beri Filistin’de yaşayan Osmanlı vatandaşı bir Yahudiymiş gibi göstermesi ve benzeri uygulamalar yasak olmasına rağmen Filistin’de giderek artan Yahudi kolonilerinin oluşmasına sebebiyet veren unsurlardan biri olmuştu.
Sultan Abdülhamid tahttan indirildiğinde, o güne kadar izlenmiş olan yavaş ve sessiz bir intikal politikası neticesi, Filistin’de hatırı sayılır bir Yahudi nüfusu oluşmuş, başta Kudüs olmak üzere Filsitin’de yerleşik Yahudi sayısı binleri bulmuştu.
Sultan Abdülhamid’in Filistin ve Kudüs’e Yahudi göçünü önleme tedbirlerinin bir diğer şekli de Kanal Filistin veya Ölü Deniz İşletmeleri gibi, esasen Yahudi göçüne hizmet edecek, kamufle yatırımlara müsaade etmemiş olmasıdır.
Bu tür yatırımların Filistin’in kalkınmasına hizmet etmekten ziyade Filistin’in Yahudileşmesini hızlandıracak adımlar olduğunu düşünen Abdülhamid uluslararası kuruluş ve şahsiyetlerin bu yöndeki teklif ve taleplerine hiç de sıcak bakmamıştı.
Abdülhamid’in Yahudilere Filistin ve Kudüs’te ikamet etmelerine izin vermemesinin nedeni Yahudi düşmanlığından kaynaklanmamakta, bilakis Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını arzu etmemesinden ileri gelmekteydi. Bu anlamda anti-semitik şiddetten ötürü Rusya’dan ayrılmak zorunda kalan çok sayıdaki Eşkanazi Yahudi’nin, Filistin’de iskânlarına rıza göstermemişse de, Anadolu’da yerleşip yaşayabileceklerini ifade etmişti.
Sultan Abdülhamid Yahudilerin Filistin’de yerleşmelerine izni vermemekle birlikte onların ibadetlerinde ve günlük yaşamlarında herhangi bir haksızlık ve zulme uğramalarına rıza da göstermemişti.
Bu anlamda kendisinden evvelki padişahlarca çıkarılmış olan fermanları ve verilmiş olan hakları teyit etmiş ve kendisi de yeni fermanlar çıkarmak suretiyle Yahudi cemaatinin ibadet ve yaşamlarını emniyet altına almıştı.
1841 yılında Sultan Abdülmecid’in Kudüs Haham Başı Abraham Hayyim Gagin’e verdiği fermana ilaveten Sultan Abdülhamid’in de 1889 ve 1893 tarihlerinde çıkarmış olduğu fermanlar bu anlamda hatırlanabilir.
Kudüs Baş Hahamına hitap eden bu fermanlarda sinagoglarda yahut dini yerlerde veya hac ibadetleri esnasında vazifelerini ifa ederken Osmanlı askerlerinin Yahudilere sıkıntı vermeleri şiddetle yasaklanmıştı.
Bu fermanlarda hiç kimsenin Yahudilere “ölülerinizi şöyle defnedeceksiniz veya şu şekilde ibadette bulunacaksınız” gibi bir şey söylemeye haklarının olmadığı belirtilmişti.
Sultan Abdülhamid’in Yahudilere fermanı
Metin Hülagü: Sultan Abdülhamid’in Filistin politikasının belli başlı esaslarından birisi Filistin’e yönelik Yahudi göçlerini önleme gayretidir
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
23 Mayıs 2018 11:38
Sultan Abdülhamid’in saltanatı yıllarında başlayıp günümüzde de devam eden en önemli problem konulardan birisi Filistin meselesidir.
Onun Filistin politikasının belli başlı esaslarından birisi Filistin’e yönelik Yahudi göçlerini önleme gayretidir.
Onun bu doğrultuda bir dizi uygulamalar içerisinde olduğunu biliyoruz.
Zaman zaman değişikliğe gidilmiş ve yeni prensipler ihdas edilmişse de Abdülhamid döneminde İçişleri Bakanlığınca Filistin’i ziyarete gelecek olan Osmanlı vatandaşı olmayan tüm Yahudilerin uyması gereken bir dizi kurallar belirlenmişti. Belirlenen söz konusu kurallar, ister ziyaret amaçlı olsun isterse hac maksadıyla gerçekleşmiş bulunsun herhangi bir fark gözetilmeden Filistin’e gelecek tüm Yahudilere uygulanmaya çalışılmıştı.
Buna göre, Yafa’ya ulaşan her Yahudi ziyaretçi/turist pasaportunu orada bulunan Osmanlı idari makamlarına teslim etmek ve karşılığında bir belge almak zorundaydı. Kendisine verilen bu belge ile Filistin’de azami 3 ay ikamet edebilirdi. Bu sürenin sonunda da elindeki evrakı tekrar Osmanlı idari makamlarına teslim edip pasaportunu alarak Filistin’den ayrılması gerekirdi. Ziyaret için verilen izin süresinin dolmasına rağmen geri dönmeyen ve pasaportunu alarak ülkeden ayrılmayan Yahudilerin bulunarak Filistin’den çıkarılması için vatandaşı oldukları ülke konsoloslukları ile Osmanlı idari makamları irtibata geçer ve ilgili kişilerin Filistin’i terk etmelerinin sağlanması istenirdi.
Filistin’i ziyaret kuralı bu olmakla birlikte bu kural her zaman ve herkes için ve tam olarak uygulanamamıştır. Tanınan vize süresinin bitmesine rağmen Filistin’i terk etmeyen, aranmasına rağmen bulunamayan veya bahşişler sayesinde ikametini gayri resmi bir surette de olsa sürdüren bir hayli Yahudi turist kutsal saydığı ve vatanı olarak gördüğü topraklarda kalmayı maruz kalacağı zor şartlara rağmen tercih etmiştir.
Özellikle Filistin’de görevli bazı Osmanlı memurlarının kuralları uygulamada gevşek davranması ve gerekli özeni göstermemesi ve hatta bir kısmının bahşiş (rüşvet) karşılığı gelen Yahudi turistleri kayıt altına dahi almaması yahut öteden beri Filistin’de yaşayan Osmanlı vatandaşı bir Yahudiymiş gibi göstermesi ve benzeri uygulamalar yasak olmasına rağmen Filistin’de giderek artan Yahudi kolonilerinin oluşmasına sebebiyet veren unsurlardan biri olmuştu.
Sultan Abdülhamid tahttan indirildiğinde, o güne kadar izlenmiş olan yavaş ve sessiz bir intikal politikası neticesi, Filistin’de hatırı sayılır bir Yahudi nüfusu oluşmuş, başta Kudüs olmak üzere Filsitin’de yerleşik Yahudi sayısı binleri bulmuştu.
Sultan Abdülhamid’in Filistin ve Kudüs’e Yahudi göçünü önleme tedbirlerinin bir diğer şekli de Kanal Filistin veya Ölü Deniz İşletmeleri gibi, esasen Yahudi göçüne hizmet edecek, kamufle yatırımlara müsaade etmemiş olmasıdır.
Bu tür yatırımların Filistin’in kalkınmasına hizmet etmekten ziyade Filistin’in Yahudileşmesini hızlandıracak adımlar olduğunu düşünen Abdülhamid uluslararası kuruluş ve şahsiyetlerin bu yöndeki teklif ve taleplerine hiç de sıcak bakmamıştı.
Abdülhamid’in Yahudilere Filistin ve Kudüs’te ikamet etmelerine izin vermemesinin nedeni Yahudi düşmanlığından kaynaklanmamakta, bilakis Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını arzu etmemesinden ileri gelmekteydi. Bu anlamda anti-semitik şiddetten ötürü Rusya’dan ayrılmak zorunda kalan çok sayıdaki Eşkanazi Yahudi’nin, Filistin’de iskânlarına rıza göstermemişse de, Anadolu’da yerleşip yaşayabileceklerini ifade etmişti.
Sultan Abdülhamid Yahudilerin Filistin’de yerleşmelerine izni vermemekle birlikte onların ibadetlerinde ve günlük yaşamlarında herhangi bir haksızlık ve zulme uğramalarına rıza da göstermemişti.
Bu anlamda kendisinden evvelki padişahlarca çıkarılmış olan fermanları ve verilmiş olan hakları teyit etmiş ve kendisi de yeni fermanlar çıkarmak suretiyle Yahudi cemaatinin ibadet ve yaşamlarını emniyet altına almıştı.
1841 yılında Sultan Abdülmecid’in Kudüs Haham Başı Abraham Hayyim Gagin’e verdiği fermana ilaveten Sultan Abdülhamid’in de 1889 ve 1893 tarihlerinde çıkarmış olduğu fermanlar bu anlamda hatırlanabilir.
Kudüs Baş Hahamına hitap eden bu fermanlarda sinagoglarda yahut dini yerlerde veya hac ibadetleri esnasında vazifelerini ifa ederken Osmanlı askerlerinin Yahudilere sıkıntı vermeleri şiddetle yasaklanmıştı.
Bu fermanlarda hiç kimsenin Yahudilere “ölülerinizi şöyle defnedeceksiniz veya şu şekilde ibadette bulunacaksınız” gibi bir şey söylemeye haklarının olmadığı belirtilmişti.
.
Filistin Yahut Bir Hapishane – Bir Şehitlik
Filistin Yahut Bir Hapishane – Bir Şehitlik
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
19 Mayıs 2018 19:58
Filistin meselesi sadece bugünün gündemi ve konusu olmamıştır ve olmayacaktır.
Bugünkü şahit olduğumuz meselelerin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi ve uzunca bir hikâyesi söz konusudur ve görünen o ki olmaya da devam edecektir.
On dokuzuncu asrın ikinci yarısı ve özellikle son çeyreği esasen Türkiye’nin bugünkü siyasi meselelerinin belirginleştiği, içsel olarak biçimlenip olgunlaşmaya yüz tuttuğu ve nihayet kemikleşme sürecine girdiği bir dönem olmuştur.
Bu devrede, Makedonya meselesi, Bulgar meselesi, Akabe meselesi, Hicaz meselesi, Misyonerlik meselesi, Meşruti yönetim meselesi, Kıbrıs meselesi, Mısır meselesi, Yemen meselesi, Ermeni meselesi, Filistin’e Yahudi göçü meselesi gibi bir dizi siyasi problemin mevcudiyeti söz konusudur.
Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile birlikte bu meselelerin de büyük bir kısmı tabii olarak bitmiştir. Ancak Kıbrıs, Ermeni ve Filistin meseleleri hala sürmekte ve Türkiye’yi dış politikada bir hayli meşgul etmektedir.
Kıbrıs ve Ermeni meselesi stratejik açıdan ve Türkiye’nin geleceği ve toprak bütünlüğü bakımlarından oldukça önemlidir. Ve bu iki mesele, Türkiye, siyasi, askeri ve iktisadi bakımlardan güçlü olduğu takdirde üstesinden gelinebilecek meseleler kategorisindedir.
Filistin meselesi ise hem coğrafi hem de inanç boyutu olan ve her iki bakımdan da Türkiye’yi yakından alakadar eden bir konudur.
Filistin Coğrafi açıdan Ortadoğu’da yer alması yanında sınırları, uzaklığı ve stratejik önemi yönüyle de bütün Ortadoğu’yu ve tabii olarak Türkiye’yi de alakadar etmektedir. Ayrıca “Vaad Edilmiş Topraklar” kavramının bugünkü İsrail devleti ile sınırlı olmaması ve daha geniş bir alanı ve coğrafyayı kapsıyor bulunması tüm Ortadoğu ülkeleri gibi Türkiye için de endişe vericidir. Bu tarihsel kökenli endişe verici unsura bugünkü İsrail hükümetinin her geçen gün yeni işgallerde bulunup yerleşim merkezleri oluşturarak iskân sınırlarını ve dolayısıyla da sürekli hâkimiyet alanını genişletmesi ve bunu izlemiş olduğu militarist politika ile de pekiştirmesi ilave edilince durum daha da vahim bir hale gelmektedir.
Filistin halkının Müslüman olması ve dolayısıyla iki toplum arasında din kardeşliğinin bulunması ve ayrıca Kudüs’ün Filistin coğrafyasında yer alması ve diğer din salikleri kadar Müslümanlar için de kutsiyet arz etmesi Filistin meselesini kaçınılmaz olarak önemli kılmaktadır.
Coğrafyanın kutsiyeti ve halkının Müslüman olması, Türkiye’nin yanı sıra, diğer İslam toplumları ve devletlerini de konuyla alakalı hale getirmektedir.
Geçen asırdan bugüne bize intikal etmiş olan ve klasik dış politika problemlerimiz arasında yer alan Kıbrıs ve Ermeni meselelerini Türkiye lehine çözüme kavuşturulması oldukça muhtemel ve mümkündür. Ancak Filistin meselesini değil kısa sürede, uzun vadede dahi çözüme kavuşturmak pek de olası gözükmemektedir.
İsrail hükümetinin Ermeniler lehinde karar alınmak üzere meclise bir tasarı sunma hazırlığında olması yolundaki bir girişimin ise kanaatimce ne mümkünâtı vardır ne de, sunulmuş ve kabul edilmiş olsa dahi, bir anlamı. Zira böyle bir hareket ile Nazi Almanyasının Yahudi ırkına ve tarihine sürmüş olduğu yüz kızartıcı o iğrenç lekenin yünikliği/tekliği son ermiş olacaktır. Buna değer bulunur mu, hiç sanmam. Ancak öyle veya böyle, böyle bir girişimin ihtimali bile Türkiye-İsrail ilişkileri daha da gerecek ve güvenilmez hale getirecektir.
Filistin meselenin her şeyden önce akîdevî yani inanç boyutunun olması ve üç ilâhî dinin her birince de Kudüs ve çevresinin kutsal sayılmış bulunması ihtilafın tek bir taraf adına çözümünü de çözümsüz kılmaktadır.
Yahudi, Hristiyan ve Müslüman, her üç dinin müntesiplerinin bu coğrafya ve özellikle Kudüs’teki tarihsel mevcudiyetleri ve tarihi varlıkları problemin derinleşmesine ve kolayca çözümlenmesine yine engel oluşturan bir diğer husustur.
İsrail’in sınırsal olarak sürekli genişleme politikası ve bunun neticesinde maruz kalınan felaketler, yakılıp yıkılan ocaklar, viran olan haneler, çekilen sefaletler ve gerçekleşen katliamlar, kin ve nefretleri biraz daha artırmakta, durumu içinden daha da çıkılmaz bir hale getirmektedir.
Bir zamanlar sığınmacı olarak gelinip yerleşilen Filistin’de Filistin halkını öz yurdunda garip kılmak ve hatta hak ve hukuk tanımadan onları vatanından, tarihinden, inancından kısacası “öz”ünden mahrum etmek demektir.
Militarist İsrail hükümetlerinin bu politikası her iki tarafı keskin bir mücadeleye sevk etmekte ve “kanı kanla yıkamak” gibi sonuçsuz çözüm arayışlarına ve sonu gelmez çatışmalara maruz bırakmaktadır.
Dünyanın en mukaddes ve en emin beldesi ne yazık ki her gün kanın aktığı, vahşetin yaşandığı iç sızlatan manzaralara şahit olmakta, huzur ve sükûn her geçen gün daha da derinleşerek bozulmaktadır.
Yıllardır onlarca, yüzlerce ve binlerce sayıdaki ölen ve öldürülen Filistin’i ile Filistin adeta dünyanın en büyük şehitliğine dönüşmektedir. Filistin için dökülen her kan, toprağına gömülen her beden ise onu tabii olarak daha da değerli kılmakta, asla vazgeçilmez hale getirmekte ve kutsiyetini bir kat daha artırarak uzlaşı arayışlarına ket vurmakta ve çözümsüzlüğe sevk etmektedir.
Bu gerçeğin farkında olan Osmanlı idaresi devr-i iktidarında herkesin kutsalına saygı duymuştur. Ben dememiş, biz demiştir. Herkese hakkını vermiş, haksızlık etmemiştir.
Her dinden ve inançtan insana inancını yaşama ve yaşatma hakkı tanımıştır. Bir taraftan Kanuni’den kalan surları ıslah ederken bir taraftan da kiliseleri yaptırmış ve yaşatmış, Süleyman mabedini tamir ettirmiştir.
Kimsenin ezilmesine veya bir diğerini ezmesine izin vermemiş, aksine hareket edenler için gereğini yapmıştır.
Mukaddesleri korumuş, kutsiyetlere saygı duymuş ve tam 400 yıl sükûn ve barış içerisinde Kudüs ve Filistin’de hüküm sürmüştür.
Hatırlayalım ki 1853-1856 Kırım Harbi’nin çıkış nedeni, görünürde de olsa, Kudüs’teki kutsal yerler meselesinden kaynaklanmıştı. Neticede yaşanan savaşta onca insan ölmüş, kan dökülmüş fakat Kutsal yerler meselesinde kimse fikrinden, inanç ve kabullerinden vazgeçmemişti.
.
Kûtülemâre şehitliği
Prof. Dr. Metin Hülagü SuperHaber'e yazdı: Acaba dünyadaki bütün şehitliklerimizi biliyor muyuz?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
13 Mayıs 2018 15:23
Şüphe yok ki bir devletin imparatorluk bakiyesi olup olmaması önemli bir husustur. İmparatorluk bakiyesi bir ülke olmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da söz konusudur. Şayet sözü edilen bu imparatorluk Osmanlı İmparatorluğu ise ve üç kıtada asırlarca hüküm sürmüşse avantaj ve dezavantaj yansımalarını bol miktarda görmek gayet tabiidir.
Çok fazla değil, daha bir asır öncesinde üç kıtada ve hatta daha fazlasında, öyle veya böyle, bir şekilde bulunmuşuz. Bastığımız yerleri kanımızla sulamış, bir daha geri dönmemek üzere oralara can katmış, ebediyete kadar kalmak ve yaşamak üzere toprağa adımızı kazımışız.
Bugün itibarıyla, dünyanın en doğusundan en batısına, adını bile bilmediğimiz, telaffuz etmekte zorlandığımız, buralara da mı gelmişiz, dedirtecek kadar uzak diyarlarında, 27 ülkede 54 adet şehitliğimiz bulunmaktadır.
Hindistan’da, İsveç’te, Myanmar’da, İsrail’de, Rusya’da, İngiltere’de…
Haparanda, Gobustan, Pardubitce, Bellary, Man Adası, Zeytindağı, Şeria Vadisi, Thayetmo, Krasnoyarski, Gutisko, Meçişçiv, Tul Karem, Pire ve daha adını duymadığımız, yerini dahi doğru dürüst bilmediğimiz bir dizi ülke ve beldede.
Acaba dünyadaki bütün şehitliklerimizi biliyor muyuz, sayılarından emin miyiz bundan emin değilim. Yukarıda ifade ettiğim rakamın doğruluğundan da doğrusu emin değilim.
Çünkü İsveç - Haparanda’daki şehitliğin varlığından, daha evvelce resmi olarak ilan edilen şehitlikler listesinde yer almamışken, bir gazetede yayınlanan “Kutuptaki Türk Şehitliği” başlıklı bir haber/yazı vesilesiyle ancak haberdar olmuştuk.
Doğu’dan Batı’ya, en yakınımızdan en uzağımıza kadar onlarca ülkede onca şehitlik olmasının birinci nedeni tabii ki maddî veçhesiyle “bir hilal uğruna o güneşlerin batmış” olmasıdır. İkinci temel neden ise Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı askerlerinin öncelikle İngilizlere ve tabii ki Ruslara, Fransızlara ve hatta İtalyanlar, Rumenler ve Yunanlılara esir düşmüş bulunmalarıdır.
Hatırlamak gerekir ki Birinci Dünya Savaşı’nda toplamda 375.000 askerimiz şehit olmuştur. 202.000 askerimiz de esir düşmüştür.
İngilizler savaşta esir aldıkları Osmanlı askerlerini ya Mısır’daki esir kamplarında toplamışlar yahut daha ziyade ve büyük oranda, Hindistan ve Burma’da tutmayı askeri açıdan kendi hesaplarınca daha uygun görmüşlerdi. Ve yine oldukça uzaklara Myanmar’a, oradaki esir kamplarına göndermişler; demiryolu, köprü ve suni göl yapımında çalıştırılmışlar; çalışmayı kabul etmeyenleri öldürmekte ise hiç tereddüt etmemişlerdi.
Askerlerimizin Korsika Adası'nda toprağa düşme nedeni ise yine maruz kaldıkları esaret hayatı olmuş, Fransızlar esir aldıkları Türk askerlerinin bir kısmını ta oralara kadar sevk etmişlerdi.
Azerbaycan, Moskova, Ukrayna, Astarhan ve Sibirya’yadaki şehitliklerimizin varlık sebebi ise 60.000-70.000 kadar askerimizin Ruslarca esir alınmaları ve bu askerlerin, İngiliz ve Fransız yaklaşımında olduğu gibi çok uzaklardaki temerküz kamplarına sevk edilmiş bulunmalarıdır.
Yazının başlığını taşıyan şehitlik, coğrafi olarak en yakınımızda bulunanlardan biri olup Irak’tadır. Irak’taki iki şehitliğimizden biridir ve Kut’taki “Kut Türk Şehitliği”dir.
Kut Şehitliği; çok uzun bir süre unuttuğumuz, son birkaç yıldır tekrar hatırlayıp duygulandığımız, heyecanlandığımız ve hatta gurur duyduğumuz bir muharebenin, Kûtülemâre Kuşatması'nın o günlerden bugünlere kadar gelen bir yadigârdır.
Kûtulemâre Kuşatması; Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz kuvvetlerine karşı Halil Paşa komutasındaki 6. Ordu erlerinin cansiperane bir şekilde karşı durup çarpıştığı ve düşmana göz açtırmayarak onları teslim olmaya mecbur bıraktığı Kut mevkiindeki tarihi başarının adıdır.
Irak, o vakitler Osmanlı coğrafyası, bir Türk toprağı olarak, Osmanlı askerlerinin Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere karşı çarpıştığı cephelerden biriydi.
Kûtulemâre, Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale cephesi ile birlikte İngilizlere karşı gösterdiğimiz iki askeri başarının biridir. Başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere aralarında generaller ve subayların da bulunduğu on bin küsur İngiliz askeri Osmanlı kuvvetlerince esir alınmıştır.
Elde edilen bu parlak galibiyet Osmanlı devleti, ordusu ve milleti için son derece kıymetli bir anlam ifade etmişken, İngiliz-Hint askerlerinden oluşan Büyük Britanya için ise Yorktown hadisesinden sonra en geniş mikyasla teslim mahcubiyetine maruz kaldıkları kahredici ikinci bir hadisedir.
Kûtülemâre şehitliği
Kûtülemâre şehitliği - Resim : 2
Kûtülemâre şehitliği - Resim : 3
Muharebe sonrasında İngiltere toplam olarak 16,583 İngiliz-Hint askerini kaybetmiştir. Bunların 3,290’ı, muhasara sırasında erzak kalmadığı için ellerindeki atları bile yemek zorunda kalmışlar, ama yine de açlık ve hastalık gibi olumsuzluklardan ötürü ölmekten kurtulamamışlardır. Askerlerin 1,506’sı muharebe alanından kaçmış; 7,414’ünün esir düşmüş ve esaretleri ancak savaş sonrasında sona ermiştir. Geri kalanlar ise sömürge zihniyetinin fiili kurbanları olarak anılmıştır.
Kûtulemâre Şehitliği tam olarak, Kut vilayetinde, Kut-Basra yolu üzerindeki El-Emâre’dedir.
Doğusundan Dicle nehri akıp gitmekte, kuzey, batı ve güney taraflarından ise Damuk nehri geçmektedir.
Şehitlikte, Birinci Dünya Savaşında Kûtülemâre’de şehit düşmüş, 7’si subay 43’ü er olmak üzere toplam 50 şehidimiz yatmaktadır.
Kare şeklinde ve 7988 metrekare genişliğindedir. İlk oluşturulduğu tarihlerde üzerine bir de anıt dikilmiştir.
Kûtülemâre şehitliği, mülkiyeti itibarıyla bir Irak vatandaşı olan Rebîa Emîri Ali el-Emîr’e aitti.
Kut bölgesi şeyhleri ve eşrafından biri olan Rebîa Emîri Ali el-Emîr Türkiye ve Türklere karşı derin ve gerçekten samimi bir muhabbet duyan ve bağlılık gösteren Araplardan biriydi.
Söz konusu muhabbet ve orada yatan şehitlerin hatırlarına duyduğu saygısı nedeniyledir ki kendisine ait olan 7988 metrekare genişliğindeki bu araziyi Türkiye Cumhuriyeti’ne hibe ve hediye etmiştir. Ancak o günkü Irak kanunları bir ferdin yabancı bir devlete doğrudan doğruya arazi bağışlamasına müsaade etmediğinden hibe ve ferağ işlemini kanuna uydurmak üzere arazi sahibi olarak Ali el-Emîr, şehitlik arazisini Irak hükümetine hibe etmiş ve Irak hükümeti de kendi arazisi imiş gibi, o araziyi Türkiye Cumhuriyeti’ne vermiştir.
Irak Bakanlar Kurulu, bu anlamda, 20 Nisan 1933 tarihinde yaptığı toplantıda Kut kasabasında olup Türk Şehitliği olarak kullanılan ve Irak hazinesi adına kayıtlı bulunan, doğusunda Dicle nehri, kuzey, batı ve güneyinde Damuk nehri ile çevrili olan bir parsel arazinin, Irak Maliye Bakanının arzına binaen ve hükümete ait bina ve arsaların temliki hakkındaki kanunun birinci maddesinin birinci fıkrasına istinaden, Türkiye Cumhuriyeti’ne verilmesini uygun bulmuştur.
Rebîa Emîri Ali el-Emîr’in bu bağışı ile Irak Kut Şehitliği 1933 yılı Nisanından itibaren Türkiye Cumuriyeti’nin mülkü olmuş ve orada yatan şehitlerimiz de sahipsiz kalmaktan kurutulmuştur.
Şehitlik arazisinin devir teslim işlemlerinden sonra, arazisini hiçbir karşılık beklemeden bağışlamış olan Rebîa Emîri Ali el-Emîr’in uygun bir şekilde taltif edilmesi gündeme gelmiştir.
Bu konuda nasıl bir hediye/ödül verilmesinin münasip olacağı müzakere edilmiş, Bağdat Elçiliğimizin teklifi ve Genelkurmay Başkanlığının da tasvibi üzerine Rebîa Emîri Ali el-Emîr’in bir Takdirname ve Kızılay Madalyası ile taltifi uygun görülmüştür.
Taltif konusunun karara bağlanması biraz uzun sürmüştür. 1933’te başlayan yazışmalar 1937’de ancak neticelendirilebilmiştir.
Kûtülemâre şehitliği - Resim : 4
Gecikmeli de olsa alınan ödüllendirme kararı Hariciye Vekili tarafından Başvekâlet makamına “müsaadelerinizi dilerim Efendim Hazretleri” şeklinde biten bir yazı ile arz edilmiştir.
“Şehitlik bugün artık bize temlik edilmiş olmak itibariyle muhafazası ve imarı, bizim için, milli, askeri bir şeref borcu olmuştur. Bâhusus onun karşısında mamur ve muntazam bir İngiliz Mezarlığı bulunması bizi seven halk arasında mukayeseyi aleyhimize olarak tebarüz ettirmeye sebep olduğu için bu şehitliğin hemen imarına teşebbüs etmek acil bir zaruret ve bir vazifedir. Bunun için öncelikle şehitlik etrafına duvar örülmesi; mevcut ve ciddi bir bakım gerektiren abidenin tamir edilmesi; bir bekçi tayini ve şehitlikte bir bahçe oluşturulması ve sulanması” o günkü Bağdat elçimizce Ankara’ya yazılarak teklif ve talep edilmiştir.
Kûtülemâre muhasarası ve muvaffakiyetinin sembolü olmasından öte, milli ve askeri övüncümüz olan Kut Türk Şehitliği başta olmak üzere, tüm şehitliklerimizin, bakımlarının yapılması şehitlerimize karşı en tabii görevimiz olmak bir tarafa, en gerekli ve en zaruri işimiz durumundadır.
Ve ayrıca her bir şehitliğimizin tarihçelerinin; medfun bulunan ve toprağı vatan yapan merhum ve mağfur şehitlerimizin her birinin hüviyetlerinin ve yine her birinin ayrı ayrı hikâyelerinin okunduğu, sanal ortamda gezilip görülebildiği “güzel” bir internet sitesi “olmazsa olmaz”lardandır ve yapılması temennâdır.
.
Sultan Abdülhamid’in oğlu İMMANUEL
Prof. Dr. M. Metin Hülagü: 1918’de, Amerika’da kendisini Sultan Abdülhamid’in oğlu olarak tanıtan ve ABD makamlarını bir süre meşgul eden bir başka isimle karşılaşıyoruz. İmmanuel…
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
1 Mayıs 2018 11:04
Sultan Abdülhamid yakın tarihin en renkli siyasi şahsiyetlerinden biridir.
Bir anlamda o döneminin adeta fenomenidir.
Şahsına ve idaresine dair oldukça fazla şey yazılıp çizilmiştir.
O hem sevilmiş, hem nefret edilmiştir.
Kimileri onu muhabbetle, kimileri ise husumetle anmıştır.
Kimileri onun adına methiyeler dizmiş, kimileri ise lanetler yağdırmıştır.
Kimileri ona mirasını bırakmış, kimileri ise onun hanımı yahut oğlu olduğunu iddia etmiştir.
Öyle ki, ona dair yazılan, söylenen ve iddia edilenlerin ne kadarı doğru ne kadarı yanlıştır; ne kadarı efsane ne kadarı hakikattir bunu bütünü ile bilmek ve tefrike etmek hemen hemen imkânsız gibidir.
…..
Yıl 1892.
Belçika’da bir bayan, basına yaptığı bir açıklamayla, kendisinin Sultan Abdülhamid’in hanımı olduğunu iddia etmiştir.
Belçikalı bu bayan kendisini, o tarihte hayatta olan ve saltanat süren Sultan Abdülhamid ile ilişkilendirip Abdülhamid ile evli kaldığı yönünde açıklamalarda bulununca basının tabii ki fazlasıyla ilgi ve alakasını çekmiştir.
Haber, Sultan Abdülhamid’in çapkınlığı yahut sakıncalı aşkları bağlamında ilgi görmüş ve durum, adı sanı meçhul, bu bayanın dilinden kamuoyuna yansıtılmıştır.
Bayanın Sultan Abdülhamid ile evli kaldığını açıklama gereği duyması ise o tarihlerde bayanın amcasının Belçika’da ölümü üzerine söz konusu olmuştur.
Konuya dair haberde adına sanına yer verilmeyen bu bayan, zengin amcasının ölümü üzerine ona varis olmuştur. Kendisine amcasından intikal eden miras vesilesiyle, sadece kendisince malum olan meçhul bir hakikati, Sultan Abdülhamid ile evli kaldığı bilgisini, her nasılsa, basına ifşa etme gereği duymuştur.
Belçikalı bu bayan basına yaptığı açıklamada kendisinin Sultan Abdülhamid ile 16 veya 17 yıl süren bir evlilik hayatı yaşadığını belirtmiştir.
Rivayet o ki, İstanbul’da faaliyet gösteren bir kadın giyim mağazası sahibesi, ölçüsünü alıp Sultan Abdülhamid üvey annesine elbise dikmek üzere Harem’e davet edilmiştir. Harem’e gelen ve oldukça güzel ve alımlı olan bu bayanı Sultan Abdülhamid görür görmez âşık olmuştur…
Basına Sultan Abdülhamid’in eski eşi olduğunu ifade eden bu bayan, gariptir ki, amcasından kendisine kalan mirası da hiçbir şekilde kabul etmemiş ve bütünüyle, Belçika’da yaşayan kendi ailesi fertlerine bırakarak varis olmaktan çekilmiştir.
Sultan Abdülhamid’in ismi belirtilmeyen böyle bir hanımı olmuş mudur bilmiyoruz.
Belçika’da yaşayan ve kendisine amcasından kalan yüklü mirası bir çırpıda reddeden ve Abdülhamid ile evlilik hayatı yaşadığını açıklamaya her nedense yıllar sonra ve bir vesile ile gerek duyan bir bayanın böyle bir açıklama yapmasının gerisindeki gerekçeyi veya ruh halini de bilemiyoruz.
Fakat daha sonraki yıllarda, 1918’de, Amerika’da kendisini Sultan Abdülhamid’in oğlu olarak tanıtan ve ABD makamlarını bir süre meşgul eden bir başka isimle karşılaşıyoruz. İmmanuel…
İmmanuel, 1918 yılı haziranında Beyaz Saray’da Amerikan Başkanına bir mektup göndermiştir.
Mektup başta ABD Dışişleri Bakanlığı olmak üzere Beyaz Saray çalışanlarını bir süre meşgul etmiştir.
Amerika Dışişleri Bakanlığı konu ile yakından alakadar olmuş, olmak zorunda kalmış ve mektubu ciddi bir incelemeye tabi tutmuştur.
Dışişleri Bakanı, Beyaz Saray’ın alt birimlerine İmmenuel hakkında araştırma yapılmasını istemiş ve Dışişleri bakanlığının konuya dair süratle bilgilendirilmesini rica etmiştir.
Yakındoğu departmanı konu ile bizatihi alakadar olmuş ve araştırmalarda bulunmuştur.
Sultan Abdülhamid’in oğlu İMMANUEL
Yakındoğu departmanın tespitlerine göre mevcut bilgi ve kayıtlarda Sultan Abdülhamid’in o tarihlerde on üç erkek çocuğu mevcuttu ve İmmanuel bunlar arasında yer almamaktaydı. Ayrıca İmmanuel adı Türkler tarafından kullanılan bir isim de değildi. Gönderilmiş olan mektup zarf ve içerik bakımlarından incelendiğinde Türk usulüne uygun bir biçim taşımadığı da görülmekteydi. Diğer taraftan mektup, ilginç bir şekilde Chicago’dan gönderilmişti.
İmmanuel’in ABD Başkanı’na göndermiş olduğu mektubun mahiyetini bilemiyoruz.
Konuya dair yazışma evrakı araştırmacılara sunulmuş olmakla birlikte söz konusu mektubun mevcut belgeler arasında yer almamasını da ilginç olarak değerlendiriyoruz.
Sultan Abdülhamid’in oğlu İMMANUEL - Resim : 2
Ciddiye alınıp özel yazışma ve araştırma konusu edilmesine bakılacak olursa mektup, içerik açısından herhalde önemli olmalıdır.
Avrupa’da değil de ABD’de yaşayan birinin böyle bir iddia ile ortaya çıkmış olması da bir başka dikkat çekici husustur.
Şubat 1918 Sultan Abdülhamid’in ölüm tarihidir. Mektubun bu tarihten hemen birkaç ay sonrasında Beyaz Saray’a gönderilmiş olmasının belki de özel bir sebebi ve anlamı olmuştur. Tabii ki bu husus da diğerleri gibi yoruma açıktır
.
Sultan Abdülhamid ve Kanal Filistin
Prof. Dr. Metin Hülagü SuperHaber'e yazdı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
27 Nisan 2018 11:15
Filistin, gerek dün gerekse bugün dikkatleri hep üzerinde topladı.
Kadim kültür ve medeniyetlerin en esaslı merkezleri arasında yer aldı.
Üç semavi dinin, dün ve bugün, en mukaddes mekânlarına ev sahipliği yaptı.
Hazreti Musa, Hazreti İsa ve Hazreti Muhammed onun mübarek kılınan topraklarında ve sokaklarında dolaşarak uhrevi havasını soludu.
Genelde Filistin, özelde ise Kudüs, Yahudilerce hep öz yurt olarak anıldı ve tanındı.
Hristiyanlarca Hazreti İsa’nın çarmıha gerildikten sonra defnedildiği kutsal bir yer olarak bilindi.
Müslümanlar nezdinde ise ilk Kıble ve Hazreti Muhammed’in Mirac yolculuğundaki ilk basamak olarak müstesna bir önem kazandı.
Bütün bunların ötesinde Kudüs’e sahip olmak, stratejik olarak, Ortadoğu’ya sahip olmak demek olarak değerlendirildi. Bu… nedenledir ki Filistin, dini, tarihi, coğrafi ve sair önemi yanında siyasi bakımdan da son derece ehemmiyet kesbetti.
Başta Kudüs olmak üzere tüm Filistin coğrafyasına Sultan II. Abdülhamid’in özel bir önem atfettiği ve hususi bir siyaset izleyerek yabancı ve zararlı addettiği tüm unsurlardan onu azade kılmak istediği bilinmektedir.
Abdülhamid’in bu yöndeki yaklaşımına karşın Filistin’i kutsal ve öz vatan toprakları olarak değerlendiren ve orada İsrail Oğullarına yeni bir Yurt inşa etmek isteyen Yahudilerin tarihi mücadeleleri de malumdur.
Siyonizm’in bu sebepledir ki Filistin’e olan ilgisi her dönem devam etti. Filistin, bugün olduğu gibi dün de bir dizi plan ve projenin konusu oldu.
Sultan Abdülhamid ve Kanal Filistin
Bu anlamda 1897 ‘de Sultan Abdülhamid’e Filistin topraklarında inşa edilmek üzere bir kanal projesi arz edildi.
Ancak Batı basınında çıkan haberlere göre, Sultan Abdülhamid kendisine önerilen bu projeyi kesinlikle reddetti.
1897 yılında Basel’de bir Siyonist Kongrenin toplandığını biliyoruz. Bu kongrenin temel amaçlarından birisinin Yahudilere bir yurt bulmak ve kurmak olduğunu da biliyoruz. Yine bu tarihlerde özellikle Rus Yahudilerinin Filistin topraklarına yerleştirilmeye çalışıldığını ve toprak alımları yapıldığını da biliyoruz…
O tarihlerde faaliyet gösteren ve Filistin’i yurt yapmakta kararlı olan Siyonist teşkilatın çabaları ile Filistin topraklarında, Kanal İstanbul’dan mülhem, Kanal Filistin diye isimlendirebileceğimiz, bir kanal yapılması için bir proje geliştirmesi söz konusu olmuştur.
Süveyş Kanalı misali Filistin topraklarında açılacak söz konusu kanalın uzunluğunun 250 mil (402,336 km) olması öngörülmüştü.
Projenin fikir babası ise Sutherland Düküydü.
Proje geliştirilip olgunlaştırıldıktan sonra Sultan II. Abdülhamid’in müsaadelerine arz edilmiştir.
Fakat Filistin’e özel bir önem veren ve Yahudi iskânına müsaade etmeyen Abdülhamid böyle bir projenin yapımına, haberde yer alan bilgilere göre, hiç sıcak bakmamıştır. Ret kararının gerekçesini tahmin etmek zor olmasa gerekir.
Sultan Abdülhamid Kanal Filistin Projesini 1897’de reddetmişse de Siyonist teşkilat projeden bütünüyle vazgeçmemiştir. Günü ve zamanı gelinceye kadar beklemek üzere, şimdilik kaydıyla, bir kenara koymuştur.
Aradan yaklaşık 25 sene geçer, 1922 yılına gelinir.
Çeyrek asır önce kaldırılmış olan Kanal Filistin Projesi tozlu raflardan indirilerek yeniden masaya konur.
Süveyş Kanalı'ndan geçen trafiğin artık çok yoğun bir hal aldığı ifade edilerek alternatif bir kanal rotasının gerekli olduğu ısrarla dile getirilir.
25 yıl öncesine nazaran projenin yapımı için bu tarihlerde daha ciddi bir istek ve daha fazla destekçi de bulunmuştur.
Kanal Filistin Projesinin ikinci defa gündeme getirildiği bu dönemde kanalın yapımını savunan Siyonist liderler, Kıta Avrupası ile Uzak Doğu arasındaki ticari ilişkilerin ulaşmış olduğu boyut dolayısıyla böyle bir kanalın gerekli olduğunu beyan etmiş ve kanalın Filistin'e ticari açıdan ciddi faydalar sağlayacağını ileri sürmüşlerdi.
Kanal Filistin’in bu tarihlerdeki en ateşli taraftarı ise Hollandalı F. A. Maier olmuştur.
Maier’in planına göre Kanal Filistin iki kısımdan oluşacaktı.
İlk hat Hayfa’dan başlayarak Akdeniz üzerinden hareketle Taberiye Gölü ve Celile Denizini geçerek Afule'ye uzanacaktı. Yine Taberiye Gölü'nden hareketle Ölü Deniz'e doğru ilerleyecekti. Bunun için Ürdün Gölü tarafında bir bağlantı oluşturulacak ve kanal Akdeniz’in sıcak suyu ile doldurulacaktı.
Kanal Filistin Ölü Deniz'i geçtikten sonra, Arabah'ta deniz seviyesinde tekrar başlayacak ve Kızıl Deniz'e erişim sağlamak üzere Akabe Körfezi'nin baş kısmında bulunan Akabe’ye kadar gidecekti.
Böyle bir kanalın inşa edilmesi, bir kısım verimli arazinin yanı sıra Ürdün tarafında birkaç kasaba ve köyün de yok olmasına ve kanal zemininde kalmasına sebebiyet verecekti. Ancak iddia edildiğine göre bu tür kayıplara mukabil Kanal Filistin’den elde edilecek yarar çok daha fazla olacaktı.
Kanal Filistin’in gerçekleşmesi halinde sağlayacağı ilk yarar, hâlihazırda aşırı ısı ve kuruluktan mustarip olan tüm Filistin'de nem oranı yükselecek ve böylece hem iklim hem de bitki örtüsü daha elverişli bir hal alacaktı. Ayrıca, Ürdün vadisi ve Havran'ın güneyindeki çayırlarla doğuya uzanan çöl, artan su nedeniyle, iskân ve gelişim açısından elverişli bir durum kazanacaktı.
Bu iklimsel faydalarına ilaveten Kanal Filistin’in sağlayacağı ticari imkânlar da dikkate değer bir durum arz edecekti. Hayfa, böyle bir kanal neticesinde hiç şüphesiz ki, bütün ulusların gemilerinin uğrayacağı bir yer olarak ikinci bir Port Said olma şansını yakalayacaktı. Ayrıca Filistin'deki sanayi işletmelerinin kurulması için Avrupa ve Amerika'dan gelmesi gereken ancak nakliyattaki zorluklar nedeniyle aktarımı gerçekleştirilemeyen hammadde kanal vesilesiyle hem daha kolay hem de daha yoğun olarak taşınabilecekti.
Bütün bunlar, iddia ve ifade edildiğine göre, neticede Filistin halkının sanayi imkânlarından gereğince yararlanmasını sağlayacak ciddi ve tarihi bir fırsat olacaktı.
Proje ile ilgili verilen bilgiler maalesef ki sınırlı olarak kamuya yansımıştır. Dolayısıyla bazı sorulara net olarak cevap vermek imkânı yoktur.
Sultan Abdülhamid’in böyle bir kanal projesini Filistin’e yarardan çok zarar vereceği için reddettiği söylenebilirse de projenin ikinci defa kimin tarafından ve niye reddedildiğini söylemek ve izah etmek şimdilik mümkün gözükmemektedir.
1948 yılında İsrail devleti kurulduğuna göre belki de projenin tatbiki konusunda daha fazla ısrara gerek kalmamıştır.
.
Seniha Sultan’dan Mustafa Kemal’e…
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
22 Nisan 2018 17:42
Seniha Sultan sürgünde bulunduğu Paris’ten Mustafa Kemal’e 1924’te bir mektup yazmıştı.
Mustafa Kemal’den kendilerine yardımcı olmasını rica etmekte; hakları olmasına rağmen uygulaması ihmal edilen kanuni haklarını istemekte; yaptıklarının mutlaka ecrini/karşılığını göreceğini belirtmekte; Türkiye Cumhuriyeti’nin bahtı açık olsun demekte ve Mustafa Kemal’e yapacağı güzel işlerde başarılar dilemekteydi…
Seniha Sultan;
Sultan Abdülmecid’in kızı…
Sultan II. Abdülhamid’in kız kardeşidir.
(Damat) Mahmut Paşanın hanımıdır.
Meşhur Prens Sabahaddin ve Ahmet Lütfullah’ın annesidir.
Bir dönem, köşkleri ve mümtaz sakinleriyle ayrıcalıklı bir muhit olan Çamlıca’da oturdu.
Ancak zaman geçti… Devir ve iktidar değişti…
1924’te ileri yaşı sebebiyle Mustafa Kemal’den mazur görülmesi ricasında bulunmasına rağmen sürgün edildi.
Çaresiz… ülkesini terk etti… Paris’ gitti... Hiç görmediği, bilmediği o diyarlara yerleşti.
Seniha Sultan zeki, bilgili, kibar ve vatanperverdi.
İleri yaşında vatanından atılmasına, diyar-ı gurbette aç ve sefil bir hayat yaşamasına rağmen hayatı boyunca vatanı aleyhine tek bir kelime söz etmedi. Bilakis Yeni Türkiye’nin parlak bir istikbale kavuşması ve kurucusunun başarılı olması için her zaman dua etti.
Gurbet günlerinde maddi ve manevi açıdan oldukça zorda kaldı.
Evladı olarak gördüğü Mustafa Kemal’e sürgün sırasında maruz kaldığı yanlış ve haksızlıkları, ihtiyaç ve taleplerini nezaket dolu ifadelerle belirten bir mektup yazdı. Ondan kendilerinin belirlediği kanun ve kararnameye, hak ve hukuka bağlı kalınmasını rica etti.
Ricalarında son derece haklıydı. Ama onu ve diğerlerini ne Mustafa Kemal ne de İsmet İnönü, Ankara’da hiç kimse dinlemedi.
O Mustafa Kemal’den özel bir şey istemiyordu. Türkiye’den ayrılmadan önce kendilerine ısrarla ifade ve vaat edilen sözlerin, içinde bulundukları şartlar gereği, aciliyet ile yapılması gerektiğini kibar ama hâkimane bir üslupla ifade ediyordu.
Mesele şuydu:
Ankara hanedan üyelerini sınır dışı etme kararı almıştı. Her bir üyenin cebine, komik de olsa, belli bir miktarda para koymuştu. Bu paranın devamının gurbette kendilerine gönderileceğini belirtmiş ve merak etmemeleri yolunda her bir üyeyi bilgilendirerek teskin etmişti.
Hakikaten de Bakanlar Kurulu sürgün öncesi bir karar almış ve hanedan üyelerine gurbetteki yaşamları için muayyen bir miktar maddi ödeme yapılmasını benimsemişti. Başta Mustafa Kemal ve İsmet İnönü olmak üzere o günkü bakanlar söz konusu Kararname’yi hep birlikte imzalamışlardı.
Hukuki durum bu olmakla birlikte daha sürgüne gönderme anından itibaren hanedan bir dizi hukuksuzluğa maruz kalmıştı.
Her bir hanedan üyesine biner lira verilmesi gerekirken bu miktar bazılarına ya hiç verilmemiş veya kısmen ödenmişti.
Seniha Sultan öncelikle bu hususa değinmekte, ödemeyi yapan memurlar tarafından yapılmayan veya eksik yapılan ödemeleri dile getirmekteydi.
Görevli memurların ancak sorup isteyince ödeme yaptıklarını, onun da hepsini değil yarısını verdiklerini belirtmekteydi.
Bu can sıkıcı durum tabii ki ödemeyi yapan memurların ahlaki düzeyi ile ilgiliydi. Tarz olarak da, can derdinin olduğu yerde yağ derdine düşmek kabilinden bir şeydi.
Seniha Sultan mektubunda, ikinci bir husus olarak da, gönderileceği söylenen ve kanuni hakları olan tahsisatların, aylık ödemelerin geciktirilmeden yapılmasını rica etmekteydi.
Sınır dışı edilmesi sonrası Seniha Sultan hakikaten ciddi bir maddi zorluklarla karşı karşıya kaldı. Ömrünün geri kalan kısmını, parasız pulsuz ve sefalet içinde geçirdi. Hep siyahlara büründü, başka renk elbise dahi giymedi. Belki de giyemedi.
Zorlu, hüzünlü, kahırlı ve yokluklarla dolu ama sabır ve metanet dokulu anlar ve günlerle geçen hayatı 1931’de sona erdi.
Cansız bedeni Şam’da Sultan Selim Camii haziresine hediye edildi.
O günden günümüze ise onun ismi yanında Mustafa Kemal’e gönderdiği özlem, hasret, samimiyet, şikâyet, talep, sabır, muhabbet, nezaket, vakar ve teslimiyet ifadeleriyle dolu mektubu kaldı.
İki sayfadan oluşan ve son derece seviyeli ve muazzam bir üslup ve mükemmel bir imlayla Mustafa Kemal’e hitaben kaleme alımış olan mektubunun sadeleştirilmiş metni şöyledir:
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Gazi Paşa Hazretleri,
Yetmiş bu kadar senenin teşkil ettiği yılların yükününün giderek artan yoğun baskısı altında manen ve maddeten eğilmiş, kırılmış, dökülmüş bir halde muazzez vatan topraklarını… sönmüş ocağımı bir daha görmemek üzere terk ederken Cumhuriyet Hükümetimizin sürgün emri ile meşgul olan resmi mümessilleri yine resmi bir lisanla bize mükerreren diyorlardı ki: Gideceğiniz ilk mahalle kadar olan yol paranız hükümet tarafından karşılanacak; ayrıca bin lira verilecek; bir ön ödeme olan bu meblağın devamı, arkanız sıra bulunduğunuz mahalle gönderilecek. Hükümetin kararı bu merkezdedir.
Şeyhülislamlık makamının kesin hükmü karşısında sakin ve mütevekkil, Milli Meclisimizin hakkımızda almış olduğu karara karşı da saygılı ve hürmetkâr çekilip gittiğimiz sırada hiç kimseye sormadığımız mukadder bir sualin kıymettar cevabını hükümetimiz bu suretle doğrudan kendisi bize bildirmişti. Fakat ait bulunduğu kanun gereği hükümetin bizlere tebliğ etmiş olduğu bu kararın üçte ikisi bile her nedense uygulama alanına konamadı! Bir takım idari teferruattan olmak itibarıyla zât-ı devletlerince meçhul kalmış olması tabii. Ancak bizler için özel durumumuz dolayısıyla ciddi bir ehemmiyeti haiz bulunan o ihmal edilmiş noktaları asıl maksadı açıklığa kavuşturmadan evvel -konuya aydınlatmaya yardımcı olacağı için- kısaca zikretmeye müsaade buyurulmasını rica edeceğim:
Evvela, gerek kendime gerek çocuklarıma ait olan harcırahlar ödendi. İkinci olarak çocuklarım resmen vuku bulmuş olan yazılı tebligatta verilmesi kararlaştırılmış olan miktar bin lira olarak gösterildiği halde son dakikada bunun ödenmesinden de vazgeçildi! Fakat bu şartlar altında yola devam etmenin maddi açıdan imkânsız olacağı ilgili memurlara bildirilince bin lira yerine beş yüz lira ödeme yapıldı! Ve hükümetin yola çıkmamızı müteakip göndereceğini resmen tebliğ ettiği meblağın, her ne miktardan ibaret ise, pek şiddetli olan ihtiyaca mebni lütfen geciktirilmeksizin tarafıma gönderilmesi için gereğince tembihte bulunulmasını rica ediyorum. Görülüyor ki arzımın konusu fuzuli olarak iddia edilen bir şey değil, hükümetin bizatihi almış olduğu ve her nedense tatbiki gecikmeye uğrayan resmi taahhüdünün yerine getirilmesini ricadan ibarettir. Kanuni olduğu kadar vicdani ve insani de olan bu işi yerine getirmenin manevi karşılığı hiç şüphe yok ki zât-ı devletlerine ait olacaktır. Meşru hak talebimin yerine getirileceğinden emin ve mutmain olarak peşinen teşekkürlerimi takdim ederken katiyen daima kendisine bağlı bulunduğum vatan ve milletin gelişmesi ve yükselmesini… saadet ve selametini hedeflemesi tabii olan bilcümle işlerinizde Allah’ın himayesine mazhar olmanızı o samed olandan niyaz eder ve yüksek meşguliyetleriniz arasında aciz şahsıma ait ehemmiyetsiz bir mesele ile sizi -velev ki birkaç dakika için olsun- mecburen meşgul ettiğimden dolayı Paşa Hazretlerimden aff-ı âlisini rica ederek sözlerime son veririm.
Merhum Abdülmecid Han Kızı
Seniha
(Mühür)
25 Temmuz 1924, Paris
Pomp Sokağı Numara 107
Rue de la Pompe 107, Paris
Seniha Sultan’dan Mustafa Kemal’e…
Seniha Sultan’dan Mustafa Kemal’e… - Resim : 2
Mektup postaya verildikten bir hafta sonra Ankara’da Mustafa Kemal’e ulaşmıştır.
2 Ağustos 1925’te de gereği için Başvekil İsmet İnönü’ye havale edilmiştir.
Seniha Sultan ve diğer hanedan üyelerinin sefalet içerisinde geçen hayat hikâyelerine bakılacak olursa mektuba cevap verilmediği söylenebilir. Cevap verilip ödeme yapılması bir tarafa, gerek Seniha Sultan gerekse diğer hanedan üyeleri sürgünde kaderleri ile dahi baş başa bırakılmamışlardır. Her bir hanedan üyesi adım adım izlenmiş, dakika dakika dinlenmiş ve gözlenmiştir… “Abdülmecid Efendi bugünlerde baş ağrısından mustariptir.”. kabilinden mahrem raporlar da bu durumun ispatıdır.
İsmet Paşanın, Mustafa Kemal’e rağmen, hanedan üyelerinin, kadın erkek, yaşlı veya genç ve hatta bebek, hiçbir ayırım yapılmadan istisnasız olarak sınır dışı edilmeleri tarzındaki tavrı tarihi bir gerçektir. Onun bu noktadaki tavizsiz yaklaşımı Seniha Sultanın mektubuna ve talebine bigâne davranması ile sonraki zamanlarda da devam emiş gözükmektedir. Ancak bu bigâneliğin de muayyen ve mutlak ve ama esaslı bir sebebi olması gerektiği de kesindir.
Pek muhtemel ve hatta erbabınca malumdur ki o sebep de Lozan öncesi, sırası ve sonrası zamanlarda hilafetin ilgası konusunda asgari iki devletçe müzakere edilip altına imza atılan devletlerarası gizli anlaşmalara ve taahhütlere dayanmaktadır.
Belki ileriki zamanlarda belgeleri ile bu konu ifşa ve izah edilir.
Öyle anlaşılıyor ki Osmanlı Hanedanı’na en az altı asırlık manevi borcumuza ilaveten bir de 1924’ten buyana ödemeyip ertelediğimiz için bir asırdır birikip bekleyen maddi borcumuz da söz konusudur.
Seniha Sultan’dan Mustafa Kemal’e… - Resim : 3
Bu seninki sevda değil...
Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın evliliklerinin perde arkası... Prof. Dr. Metin Hülagü SuperHaber'e yazdı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
19 Nisan 2018 10:37
Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın evlilikleri ve aşkları, galiba Enver Paşa’nın siyasi şahsiyeti dolayısıyla, biraz efsaneleştirilmiş gibi.
Çiftin dillere destan bir aşk ve sevgilerinden bahsedilir.
Belki de öyledir.
Aşkları bir tarafa, Enver ve Naciye nasıl evlendiler ve düğünleri nasıl oldu bir bakalım…
Enver Paşa; hiç şüphe yok ki yakın dönem siyasi tarihimizin en önemli simalarında biridir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin askeri kanadının belki de en önemli ismidir.
Kimilerine göre o bir Hürriyet Kahramanı’dır.
Sultan Abdülhamid’in bileğini bükebilen yegâne adamdır.
Kimilerine göre ise tam bir hayalci, maceraperesttir.
Komitacıdır. Eli kanlıdır.
Kimilerine göre Osmanlı İmparatorluğu'nu batıran ve bitirendir.
Bu seninki sevda değil...
Naciye Sultan, Sultan Abdülmecid'in oğlu Şehzade Süleyman Efendi'nin kızıdır.
Sultan Reşad’ın yeğenidir.
Enver Paşa'nın zoraki aşkıdır.
Enver Paşa ölünce Mehmet Kamil Killigil ile evlenen maşuktur.
…
Malum, Sultan Reşad 30 yıllık murakabe hayatının ardından ve hiç beklemediği bir anda Osmanlı tahtına sultan oldu. Onun tahta geçmesinde tabii ki Enver Paşa'nın önemli söz konusuydu.
…
Sultan Reşad, diğer İttihatçı liderlerin gönlünü kazandığı gibi, Enver’in de yakınlığını kazanmak istiyordu. Hayrı kadar şerri de olan bu gözü pek İttihatçıdan emin olmak gerekmekteydi.
Sultan Reşad çok iyi biliyordu ki Abdülhamid’i tahtan indirenler ve kendisini tahta getirenler İttihatçılardı. Enver ise İttihatçıların en etkin, yetkin ve başta gelenlerindendi. Gençti. Hırslıydı. Kararlıydı. Gözünü budaktan sakınmazdı. Hayale yakın düşünce ve idealleri vardı. Komitacıydı. Acımasızdı. Ve tabii ki ordu üzerinde nüfuz sahibiydi.
Bu seninki sevda değil... - Resim : 2
Sultan Reşad ise mülayimdi. Sakindi. Siyaseti çok da bilmezdi. Saltanatı ise bütünüyle göstermelikten ibaretti.
Ancak mesele Sultan Reşat değil, Osmanlı Devleti'ydi.
Abdülhamid’i tahtından eden fetvaya imza atan kalemin kendisine hediye edilmesiyle Ahmet Rıza belki dizginlenmişti. Fakat Enver’i bu tür şeylerle teskin etmek mümkün değildi. Ona, onun ruhuna ve gönlüne hitap edecek bir hediye vermek gerekirdi.
…
Sultan Reşad’a göre Enver’e manevi türden bir hediye verilmeliydi… Vefat eden kardeşi Şehzade Süleyman’ın kızı ve kendisinin de yeğeni olan Naciye Sultan galiba bu iş için oldukça elverişliydi. Naciye’yi Enver ile evlendirmek her iki taraf için de gayet hayırlı olacaktı.
Enver ile Naciye arasında bir tür siyasi bir evlilik gerçekleştirilecekti. Ancak Sultan Reşad’ın Enver’i kendi yeğeni ile evlendirmek istemesinin görünürdeki nedeni, Enver’in Osmanlı tahtını Sultan Reşad’a hediye etmiş olmasına Sultan Reşad’ın da bir cemile ile karşılık vermek istediği şeklinde lanse edilecekti. Ayrıca unutmamak gerekir ki, kahramanlık sağlayan komutanları ödüllendirmek eski bir Türk geleneğiydi.
…
Sultan Reşad bu duygu ve niyetle Enver’e, Şehzade Süleyman’ın kızı Naciye Sultan ile kendisini evlendirmek istediğini ve onu hanedan üyeleri arasında görmeyi arzu ettiğini ifade etmişti.
Enver o tarihlerde Berlin'deki Türk elçiliğinde askeri ataşe olarak çalışmaktaydı.
…
İlk başlarda Enver, Sultan Reşad’ın saraya damat olma teklifine hoş ama boş bir iltifat olarak bakmıştı. Berlin'e gittiğinde gülerek arkadaşlarına kendisine saray çevresinden teklif edilen gelinin Sultan’ın öz yeğeni olduğunu söylemişti. Naciye’yi o güne kadar hiç görmemişti ve göreceğini de hiç düşünmemişti.
…
Sultan Reşad’ın önerdiği Saray’a damat olma teklifinin Enver için hem avantajları hem de dezavantajları vardı.
Böyle bir teklifi kabul etmesi Enver’in İttihatçılar arasında itibar açısından kayba uğramasına neden olacaktı. O tarihlerde hanedan ailesinden bir sultanla evlenerek saraya damat olan beylere, paşalara lider kadrodaki İttihatçı nesil tarafından rahatsız edici boyuttaki bir küçümseme ile bakılmaktaydı. Dolayısıyla Enver’in böyle bir evlilik yapmasının lider kadrosundaki İttihatçılarca makul bulunup hoş karşılanmayacağı aşikârdı.
Diğer taraftan, İttihatçılar benimsemese de, saraya damat olmak o dönem subaylarının birçoğunun gıpta edip ulaşmak istediği bir sıfatı. Bu da diğer bir gerçekti.
Naciye belki o kadar güzel ve alımlı bir bayan olmayabilirdi. Fakat onunla evlenmek ve gücünü hanedan desteği ile beslemek hiç şüphesiz ki siyasi açıdan ve Enver’in geleceği bakımından azami derecede fayda sağlayacaktı. Hal böyle olmakla birlikte Enver Naciye ile evlenme konusunda yine de endişeli ve çekingendi. Belki biraz zamana ihtiyacı vardı. Biraz daha ve etraflıca düşünmek ve sessizliğe kulak vermek, biraz daha ölçüp tartmak icap etmekteydi.
…
Enver, o tarihlerde Berlin’deki elçilikte askeri ateşe olarak görev yaptığını, kendisini siyasi ve askeri yönlerden geliştirmek üzere bu görevine devam etmek istediğini belirterek kendisine iki yıl müsaade olunması talebinde bulunmuş ve bir anlamda zaman kazanmak istemişti.
…
Ancak, saray cephesinde durum farklıydı. Padişahın arzusunun ciddi bir mesele olduğu ve düğünün gerçekleşmesi gerektiği konusunda Reşad’ın zihninde kesin bir niyet bulunduğu Enver’e ifade edilmişti.
Bu seninki sevda değil... - Resim : 3
Sultan Reşad, Enver’in zaman talebine sıcak yaklaşmamakta; bilgi ve tecrübe edinmesine evlenmesinin hiçbir surette engel teşkil etmeyeceğini belirtmekte, evliliğin bir an evvel gerçekleşmesini istemekte ve izdivacın kendisi için yararlı olacağını Enver’e ısrarla ifade etmekteydi.
…
Ancak Enver’in katı ve kararlı duruşu neticesi evlilik iki yıl süre ile tehirli gerçekleşecekti.
Enver, geçen süre içerisinde, Almanya, İngiltere ve Fransa'da ikamet ederek askeri, siyasi ve devletlerarası ilişkilere dair bilgi ve tecrübesini geliştirme ve genişletmeye çalışacaktı.
…
Evlilik konusu gündeme geldiğinde Naciye henüz yirmi yaşına bile ulaşmamıştı. İstanbul’dan dışarıya ise adım atmış bile değildi.
…
Naciye, amcası ve akrabaları tarafından, Enver'in hanedan aleyhine herhangi bir komplo kurmasına engel olmak veya ona İstanbul’da bir Osmanlı Napolyonu rolü oynama fırsatı vermemek üzere tek çözüm yolu olarak gördükleri evliliğe şiddetle itiraz etti. O, yüksek ruhlu bir sultan olarak, bulaşıkçı bir babanın oğlu ile evlenmeyi kesinlikle kabul etmiyor, edemiyor ve istemiyordu.
Enver’in çocukluğunun İstanbul’da, Sultan Reşad’ın kardeşi Şehzade Süleyman'ın sarayının bulaşıkhane ve kilerinde geçmiş olduğunu herkes gibi o da gayet iyi biliyordu.
Enver'in babası, Şehzade Süleyman'ın mutfak hizmetinde çalışmıştı. Şehzade Süleyman'ın baş uşağı ve çeşnicibaşı olarak hizmet görmüş, onun yemek servislerini yapmıştı. Yemekleri Şehzade Süleyman'ın yani efendisinin huzurunda tadar ve yemeğin zehirli olmadığı yolunda ona güvence sağlardı.
Enver’in İstanbul’daki Harp Okulu’na devam etmesi de yine Şehzade Süleyman’ın ilgi ve alakası ile mümkün olabilmişti.
Şehzade Süleyman’ın keyifli olduğu bir gününde ondan oğlunun İstanbul’daki Harp Okulu’na devam edebilmesi için Enver’in babası ricada bulunmuş ve şehzadeden bir tavsiye mektubu koparmak suretiyle oğlunu Harbiye’ye kaydettirebilmişti.
Şehzade Süleyman, o gün yazmış olduğu tavsiye mektubunun gün gelecek, sevgili kızının amcası tarafından Enver ile zorla evlenmeye mecbur edilmesine vesile teşkil edeceğini nerden bilebilirdi ki.
Enver Bey’in babası Hacı Ahmet Beyin Nafia Nezareti (Bayındırlık Bakanlığı)’nda fen memuru oluşu sonraki zamanların ürünü idi. Hacı Ahmet Bey, oğlu Enver Naciye ile evlenince Sürre Emini yapılmış ve hatta rütbesi paşalığa kadar yükseltilmişti.
Naciye Sultan babası Şehzade Süleyman'ın bulaşıkçısı olan birinin oğlu ile evlenmeyi hiç mi hiç istememişti. Böyle bir evliliğe şiddetle itiraz etmiş ve karşı çıkmıştı. Hanedana mensup bir sultanın evleneceği kişinin soy sop itibarı ile kendisine denk olması yahut en azından hatırı sayılır bir sosyal seviye ve öneme haiz bulunması beklenirdi. Ayrıca Naciye yaklaşık üç yıldır Sultan Abdülhamid’in oğlu Abdürrahim ile zaten nişanlıydı.
Naciye Abdürrahim ile nişanlıydı ama Enver ile Naciye’nin evlenmeleri konusunda kararlı davranan, hal ve istikbal açısından Enver ile Naciye’nin evlenmesini daha münasip gören Sultan Reşad, Abdürrahim Efendi ile zaman kaybetmeden görüşmüş ve onu nişandan vazgeçmesi konusunda ikna etmişti. Reşad’ın bu girişimi tabii olarak Naciye’yi evliliğe ikna yolunda atılmış oldukça ciddi bir adım olmuştu.
…
Naciye Enver ile izdivacı istemese de sarayın ve haremin onu ikna etmeye yönelik girişimleri eksik olmamıştı.
…
Naciye nihayet, Enver’in hanedan ailesine mensubiyetini sağlamakla söz konusu endişelerin izale olabileceğine ikna edilmişti.
Osmanlı hanedanına mensup sultanların ırki gururunu yakından bilenler şüphesiz ki Naciye’nin bu özverisinin kıymetini hakkıyla takdir edeceklerdi.
Hemen belirtmek gerekir ki başta Sultan Reşad olmak üzere hanedanın Enver’in müstakbel maceraları konusundaki endişeleri hiç de yersiz ve afaki değildi. Hakikaten ileriki zamanlarda Sultan Reşad ve diğer hanedan üyelerinin öngördüğü endişeler muayyen ölçüde gerçekleşmişti. Nazım Paşa öldürülmüş, Mahmut Şevket Paşa katledilmişti. Bu ölümlerin her birinin merkezinde Enver’in bulunduğu yolunda ciddi iddialar ileri sürülmüş ve dikkatler hep Enver üzerinde toplanmıştı.
Enver’in tehlikeli girişimleri ve ürkütücü tavırları sonradan sultan olacak olan Vahdeddin’e de yansımış ve nihayet siyasi meselelerden ötürü bu ikilinin arası açılmıştı. Şehzade Yusuf İzzettin Efendinin ise hiçbir sebep yokken durup dururken ölmesi intihar olarak ilan edilmişti. Enver’in bu intiharın günahından vicdanını ne derece saf ve temiz tutabildiği sorusu ise her daim dile getirilmişti.
…
Son derece hırslı ve atılgan biri olan Enver’i durdurmanın veya onu başka istikametlere sevk etmenin yolu ona ancak hatırı sayılır bir rüşvet vererek gerçekleştirilebilir düşüncesi galiba hem yerinde hem de oldukça isabetliydi. O devirde imparatorluğu ve hanedanı ayakta tutmak için Enver’e verilebilecek en elverişli rüşvet ise onun gönlüne ve ruhuna hitap ederek, onu teskin edip sakinleştirecek biri olabilirdi. O da Naciye olmuştu.
Enver ve Naciye, her ikisi de evlilikle sonuçlanacak bir birliktelik için birbirlerini kabul etmekte isteksiz davranmışlarsa da Sultan Reşad’ın evlilik yönündeki kararı belli bir aşama kaydetmiş ve belli bir kıvama ulaşmıştı.
Müstakbel birlikteliğin gerçekleşmesinde Enver ile samimi bir arkadaşlığı olan Burhaneddin’in rolünü de burada hatırlamak gerekir.
Sultan Abdülhamid’in çok sevdiği ve değer verdiği oğlu olan ve Abdülhamid’in onun için veraset sistemini bile değiştirme niyetinde olduğu ifade edilen Burhaneddin Almanya’da tahsil görmüştü. Almanya İmparator’u Wilhelm ile temas halindeydi ve Wilhelm’in oğlu ile de iyi arkadaştı. Burhaneddin siyasetle de yakından ilgiliydi.
Burhaneddin, Enver'in samimi arkadaşı olması hasebiyle, onu Naciye ile evlenmeye ikna etme sürecine ciddi derecede katkı sağladı.
Sultan Reşad’ın tasavvurları, Saray ve Harem’in ikna turları, Burhaneddin’in sıcak konuşmaları ve Enver’in istikbale matuf beklentileri nihayet Enver ve Naciye’nin bir yastığa baş koyabilmeleri için ilk adımın atılmasını mümkün kıldı.
Enver ve Naciye 1911 Mayısında yapılan bir törenle önce nişanlandılar.
…
Naciye nişan sonrası hemen harekete geçmiş ve müstakbel eşine daha fazla faydalı olabilmek amacıyla İngilizce ve Fransızcasını mükemmelleştirme çabası içine girmişti...
…
Enver’in iki yıllık bir zaman istemesi ve evliliği bu sürenin sonrasına bırakması kabul edilmişse de Saray düğünün bir an evvel olması arzusunu hep gündemde tuttu.
Gündemdeki bu arzu dolayısıyladır ki çiftin evlilik konusu nişanlı olarak geçen süre içerisinde iki defa gündeme gelmiş, düğün için karar kılınmış ve hatta tarihi bile belirlenmişti. Ancak her defasında erteleme kaçınılmaz olmuştu.
Ertelemeye sebebiyet veren zorunluluklar daha ziyade Enver’den kaynaklanmıştı. Enver, böyle bir evliliğe başlangıçta evet demişse de, belli ki, içinde hala bir çekingenlik ve isteksizlik hüküm sürmekteydi. Enver belki de haklıydı. O Naciye’yi hiç tanımıyor ve bilmiyordu. Hatta Naciye’yi doğru dürüst gördüğü bile söylenemezdi.
…
Nihayet Enver’e tanınan iki yıllık süre dolmuş ve artık düğün kaçınılmaz hale gelmişti.
…
Konuya dair kaynaklarda Enver ve Naciye’nin evliliklerinin ne zaman olduğuna dair farklı tarihler verildiği gibi özellikle Naciye’nin kaç yaşında evlendiğinin cevabı da muhteliftir.
Almanach de Gotha o yıllarda, Enver ve Naciye’nin evlilik tarihini yanlış olarak 15 Mayıs 1911 diye vermişti. Yine aynı kaynakta yer alan eski bilgilere göre Naciye 1914 yılında evli olmasına rağmen bekâr olarak gösterilmişti. Bahsini ettiğimiz evlilik tarihi ve yaşındaki çeşitlilik biraz da bu bilgilerden kaynaklanmış olmalıdır.
Enver ve Naciye’nin düğün davetiyeleri Harem Dairesince hazırlanmıştı.
Düğüne davet edilecek olanlar tek tek seçilmiş ve kendilerine davetiye gönderilmişti. Düğün sadece Harem ve Saray çevresinin katılımı ile değil, Avrupa ve Amerikalı bir kısım yabancıların de iştiraki ile gerçekleşmişti. Ancak ilginç bir durum olarak davetiyede Enver’in ismine yer verilmemişti. Bu durum özellikle Avrupa ve Amerikalı davetlilerin gözünden kaçmamış ve şaşkınlıklarına sebebiyet vermişti.
Düğün davetiyesindeki metin oldukça kısa, sade ve şöyleydi:
“Naciye Sultan’ın evliliği 9 Rebiyülahir (5 Mart) 1332’de, saat 4’te, Türkiye saati ile (sabah yaklaşık 10)’da gerçekleşecektir.”
Fakat tarihleme konusunda, belki orijinalinde, belki kaynaklarca aktarımında, bir yazım hatası söz konusudur. Zira 9 Rebiyülahir 1332’nin Miladi karşılığı 7 Mart 1914’tür. Ya 9 Rebiyülahir veya 5 Mart tarihi yazılırken hata yapılmış gözükmektedir. Ancak 9 Rebiyülahir esas olup parantez içindeki tarih onun çevirisi ve bir anlamda açıklaması olduğu için 9 Rebiyülahiri esas alıp düğün tarihini de ona göre belirlemek isabetli olacaktır.
Bu durumda Enver ve Naciye’nin evlilikleri 7 Mart 1914’de gerçekleşmiş demektir. Bu hesaplamaya göre ve doğum tarihleri dikkate alındığında gelinin evlenme yaşı (1914-1898=) 16, damadın evlenme yaşı ise (1914-1881=) 33 idi. Gelin ile damat arasındaki yaş farkı ise (33-16=) 17 yıldı.
Gelin ile damat arasındaki ciddi yaş farkına rağmen hiç şüphesiz Enver’in evlilik haberi Osmanlı coğrafyasında olduğu gibi dış dünyada, Avrupa ve Amerika’da da ilgi ile takip edildi.
Hanedandan bir sultanla evlenmesi dolayısıyla Enver’in artık dört hanımla nikâh yapma şansını kaybettiği Batı’da konuya dair en çok konuşulup vurgulanan husus olmuştu.
Düğüne katılan yabancı davetlilerin en fazla ilgi ve şaşkınlık gösterdikleri şey ise davetiyede Enver’in adının bulunmaması ve düğünde Enver’in Naciye’ye verdiği Yüz Görümlüğü hediyesiydi.
Yine izdivaç törenindeki yabancı bayanların ilgisini çeken bir başka nokta da Naciye’nin evlilik çeyiziydi.
Yazılıp çizilenlere bakılırsa gelinin çeyizi tek kelime ile muhteşemdi.
Batı işçiliğinin en nefis zarafeti ile Doğu yeteneğinin göz kamaştırıcı zenginliği ve parlaklığı birleştirilerek çeyize aksettirilmişti.
Çeyizdeki her parça ya Naciye’nin elinden çıkmıştı yahut Harem'deki kadınların hediyelerinden oluşmaktaydı.
Naciye’nin gelinliği ise kelimenin tam anlamıyla inanılmaz güzellikteydi ve bütünüyle altın, inci ve elmaslarla süslüydü.
Geline, her biri binlerce liraya mal olan 25'den fazla muhteşem elbise hediye edilmişti.
Naciye, çeyizinde yer alan ve renk ve tasarım itibarıyla birbirinden tamamen farklı olan bu elbiselerin her birini bir gün giyse ikinci kez giyebilmesi için uzunca bir zamanın geçmesi gerekecekti.
Düğün dolayısıyla çeşitli tören ve şenlikler tertip edilmişti. Tertip edilen tören ve şenlikler, süs ve ihtişamları yönüyle, şaşaayı seven Sultan Abdülaziz zamanlarındaki törenleri hatırlatmaktaydı.
…
Enver, Hürriyet Kahramanı olmakla zaten ciddi bir üne ve siyasi bir güce sahipti.
Şehzade Süleyman’ın kızı ile evlenmek suretiyle de Saray’a damat olmuş, sırtını sağlama almıştı. Damat oluşu onun siyasi gücünü hem kuvvetlendirmiş hem de kökleştirmişti.
İmparator Wilhelm ile olan siyasi birlikteliği Almanya’nın maddi zenginliğini görünürde onun tasarrufuna müsait hale getirmişti.
Mısır’ı yeniden fethetmek ve kaybedilen Afrika topraklarını tekrar kazanmak için artık Enver’in önünde hiçbir engel yoktu. Portrelerini çalışma odasının duvarına astığı ve hayranlık duyduğu yeni bir Napolyon ve yeni bir Büyük Fredrik olması için şartlar gayet müsait gözükmekteydi.
…
Enver ve Naciye, düğünün ardından Kuruçeşme’de bir saraya yerleşmişti. Birlikte, az bir süre için de olsa, aynı yastığa baş koymuştu…
…
Ancak çok geçmemiş, ufukta kanlı ve hüzünlü günlerin habercisi işaretler belirmişti… Birinci Dünya Savaşı bütün hışmı ile dünyayı sarmıştı… Enver, Cemal ve Talat’ın sayesinde Osmanlı Devleti de bu savaşa iştirak etti…
…
Enver cepheden cepheye koşmakta… İleri! Hep ileri! diye her biri muazzez ve mübeccel olan Osmanlı askerlerine ard arda komutlar vermekteydi…
Naciye ise İstanbul’da kendi hüznüyle baş başa ve ruhen yapayalnızdı… Kendisinden çok uzaklarda olan özlem duyduğu o Hürriyet Kahramanı’nın ötelerden gelen nidalarını duymaya çalışmaktaydı…
Nida ve kükreyişler belli bir süre devam etti… Sonra bütünüyle, ama ebediyen sürmek üzere kesiliverdi…
…
Hemen hemen aynı dönemlerdi. Bir başka İttihatçı bir başka şehzadenin kızına, sarışın bir Osmanlı sultanına talip olmuştu. O da Dâmâd-ı Şehriyârî olmak istiyordu. Ancak bu talep fazla dikkate alınmamıştı...
Kim bilir belki böyle olmasında Enver Paşa tecrübesi oldukça etkili olmuş ve kâfi gelmişti.
Ancak belli ki hata edilmişti. Enver’in gerçekleştirmesinden endişe duyulan ama bir şekilde bertaraf edilmiş olan o hamle geç de olsa gerçekleşmiş, hanedan tarumar edilerek sınır ötesine itilmişti…
İlki memleketi, sonraki ise hanedanı nihayete erdirmişti.
…
Geçmiş ola…
.
Vahametli yıllar
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
9 Nisan 2018 09:12
En azından son üç asırdır, her yüzyılın başında, sanki otomatiğe bağlanmış gibi, Türk toplumu tekerrür edegelen siyasi-askeri darbelerle karşı karşıya kalmaktadır:
1807-1808: Kabakçı Mustafa Darbesi
1908-1909: 31 Mart Darbesi
-2016: 15 Temmuz Darbesi
Bu tarihsel-siyasi-askeri darbe kırılmaları ne kadar tabii birer gelişmedir, üzerinde biraz da olsa düşünmeyi herhalde hak etmektedirler.
Yıl dönümü olması nedeniyle 1909 olayları üzerinde biraz durmak istiyorum.
31 Mart 1909 hadisesinin son dönem Türk tarihinin en önemli siyasi ve askeri hadiselerinden birisi olduğunda şüphe yoktur. Zira bugünkü bir çok uygulamanın, kurumsallaşmanın ve zihni değişimin hem belirleyicisi hem de öncüsü durumunda olmuştur.
Ancak 31 Mart hadisesi gerek Doğu’da gerekse Batı’da hep “Kansız” bir darbeymiş gibi anlatılmış ve bu nokta, hep özel bir vurgu yapılmak suretiyle zikredilmiştir.
Esasen gerçek hiç de öyle değildir. Böyle bir vurguyla bu gayrimeşru darbenin insani ve vicdani boyutuna ironi olarak dikkat çekilip meşruiyetine adeta zemin hazırlanmaya çalışılmıştır. Veya en azından darbenin bu yönüne fazla dikkat edilmemesi ve sorgulanmadan geçiliverilmesi hedeflenmiş gözükmektedir.
Oysaki 31 Mart askeri darbesi, yakından incelenip bakıldığı zaman görüleceği üzere, oldukça kanlı ve gayet vahametli bir darbedir.
Selanik, Makedonya veya İttihatçı ordu dediğimiz kuvvetler ile İstanbul’daki askeri birlikler arasında şehrin muhtelif yerlerinde, yüz yıl öncesinde, iki hafta boyunca ciddi çatışmalar yaşanmıştı.
31_Mart_yargilananlar_-idam-cezalari-ibret-icin-gunlerce-sokaklardan-kaldirilmadi2
Beyoğlu, Taksim, Taşkışla, Tophane, Üsküdar, Selimiye ve hatta Şile… çatışmaların gerçekleştiği yerler arasındaydı.
İttihatçı liderler daha çatışmalar esnasında arananlar ve cezalandırılacak olanlar için bir liste hazırlamışlar ve bu listeyi Sultan Abdülhamid’e göndererek sözü edilen şahısların bir an evvel kendilerine teslim edilmesini istemişlerdi.
Çatışmalar noktasında Yıldız’da Sultan Abdülhamid’in emrine uyulup karşı konulmadığı için sessiz sedasız bir teslim gerçekleşmiş, ancak diğer mıntıkalarda, iki taraf arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle, ciddi zayiatlar verilmiş ve oldukça fazla miktarda kardeşkanı akmıştı. Özellikle Taksim ve Taşkışla mıntıkası zayiatın en ziyade gerçekleştiği çatışma alanları olmuştu. Taksim’deki çatışmalar neticesinde en az 1000 askerin öldüğü kayıtlarda yer almaktadır.
31 Mart, genel sonuç itibarıyla, çoğunluğu İttihatçı askerlerden olmak üzere, toplamda asgari 2.000 askerin kanını ve canını kaybettiği bir vahametin adıdır. Bu vahim olayda yaralı sayısı da yine en az 2.000 civarındaydı. Bu yaralılardan 500 kadarı ancak hastaneye kaldırılabilmişti. Kızılhaç Cemiyeti gibi örgütler o sıralar daha ziyade, yaralı Ermeniler gibi, İstanbul azınlıklarının hizmetine koşmuştu.
Darbe sırasında kanını ve canını verenler sadece rütbesiz askerler de değildi. Rütbeli sınıftan bir hayli asker, 35 kadar subay da yaşanan çalkantı ve çatışma içerisinde hayata veda etmek zorunda kalmıştı.
Çatışmada ölen 300 İttihatçı asker, Enver Paşanın da katıldığı bir törenle İstanbul’da defnedilmişti. O güne, o günlerde kan ve can veren, ölen ve defnedilen askerlerin hatırasına Şişli’de bir Abide-i Hürriyet inşa edilmişti.
Ekran_Resmi_2018-04-09_09.16.39
Darbe günlerinde askerlerin dışında basın mensuplarından ve sivillerden de ölenler vardı. İngiliz, Amerikan ve Avusturyalı dragoman ve elçilik görevlilerinden yaralananlar olmuştu.
İstanbul o tarihlerde sadece darbe ile çalkalanmamış, fakat aynı zamanda bir dizi insanın cinayete kurban gitmesi ile de sarsılmıştı.
Ali Rıza Paşa zannedilerek Nazım Paşanın canına kıyılmış; Tanin’in editörü Hüseyin Cahid Bey farz edilerek Lazkiye Mebusu Emir Muhammed Aslan ile İsmail Mahir Paşa ve Binbaşı Muhtar Bey öldürülmüştü. Yine Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey olduğu düşüncesiyle Yüzbaşı Bettelheim askerlerin elinden zoraki kurtulmuştu.
Darbe sırası ve sonrasında ise isyan çıkardıkları yahut isyana karıştıkları gerekçesi ile sivil ve askeri sınıftan onlarca insan asılmış yahut kurşuna dizilmişti.
Askeri mahkeme tarafından yargılanan ve idam yahut kurşuna dizilmelerine karar verilenlerin cezaları ise geciktirilmeden derhal infaz edilmişti. Bazen yargılamaya bile gerek duyulmadan doğrudan cezalandırma uygulamaları da vakiydi.
Darbe sonrası İstanbul’un muhtelif yerlerinde idam sehpaları kurulmuş ve onlarca insanın nefesleri kesilerek hayatlarına son verilmişti. İdam ve infazlar 31 Mart darbesinin bir başka yönünü ve gerçeği olmuştu. Hatta gerçekleştirilen infazlar İttihatçılarca bir anlamda iyi bir motivasyon unsuru olarak görülmüş ve yönde değerlendirilmişti. Mahmut Şevket Paşa Hadımköydeki askeri kumandanlara çektiği bir telgrafla Abdülhamid’in birkaç casusunun idam edildiğini haber vermiş ve bu suretle oradaki İttihatçı askerleri moral açıdan desteklemek istemişti.
Harbiye Nezareti’nin girişi o günlerde infazların gerçekleştirildiği yerlerden biriydi. Diğer bir idam mahalli ise sabah akşam kalabalık bir insan kitlesinin gelip geçtiği Galata Köprüsüydü. Sirkeci ve Beyazıt Meydanı da darağaçlarının kurulduğu İstanbul’daki diğer yerler arasındaydı.
İttihatçılar tarafından idam edilenlerin ötesinde, Sultan Abdülhamid'in yaveri Şakir Paşa gibi, adeta harakiri yapmayı tercih eden ve intihar ederek hayatına kendi elleri ile son verenler de yok değildi.
Çatışmada ölenler, asılanlar, kurşuna dizilenler bir bütün olarak ele alındığında bu vahim olay sırasında hayatını kaybedenlerin sayısı en az 6.000 kişiyi bulmaktaydı. 10.000 kişi tutuklanmış ve binlerce asker de esir! alınmıştı. Bir hayli insan ise sürgüne gönderilmişti.
31 Mart Askeri Darbesi, tutuklamaları, yargılamaları, yargısız infazları, idamları, ölenleri, yaralıları ve sürgün edilenleriyle incelenip değerlendirildiğinde, anlatılan ve inandırılmaya çalışılanın tam aksine, son derece kanlı bir surette vuku bulmuştu. Bugün hala o günkü çatışmaların kurşun izlerini İstanbul’un bazı binalarında bulmak ve izlerine rastlamak mümkündür.
İlginç olan o ki; darbe nedeniyle akan kan sadece o günler ve çatışan askerlerle sınırlı kalmamış, gün gelmiş darbenin elebaşlarına kadar uzanmış ve darbenin baş aktörleri de kendi kanlarına bulanmaktan kurtulamamışlardı.
15 Temmuz ihanet darbesi şükür ki başarılamadı. Çünkü: Millet, daha öncekilerde olduğu gibi sinmiş ve sindirilmiş değildi; Saray tevekkülle teslimiyeti değil cesaretle direnmeyi tercih etmişti; Asker, hak ve hakikati sezme ve anlamada artık yeterince tecrübeliydi…
Şayet, kökleri mazide ve diyar-ı küfürde olan bu tarihi-siyasi-dini-bürokratik-askeri-yarımaydın ihaneti kazara başarılı olsaydı… Vahşet ve denaette 31 Mart hadisesinden hiç de geri kalınmaz… Allah bilir neler neler vuku bulur… Ne ocaklar söner ve hanümanlar viran olurdu…
Kim bilir belki de (Allah muhafaza) Akif’in Bülbül’ünde dediği gibi bir manzara oluşurdu:
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkus inlesin beyninde Osmân’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
.
Bir günahkârın itirafları
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
2 Nisan 2018 11:06
Bundan yaklaşık bir asır önce, 13 Nisan 1909’da İstanbul'da yönetime karşı yeni bir ayaklanma vuku bulmuştu.
Olayın meydana geldiği tarihte Rumî Takvim, 31 Mart 1325'i göstermekteydi. Bu nedenle patlak veren hadise tarihe 31 Mart Vakası diye geçti.
Deniz Kuvvetleri hadiseye iştirak etmede mütereddit kalmışken, Selanik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordu İttihatçıların emrinde ve Hareket Ordusu adı altında Selanik ve Edirne’den payitaht İstanbul’a doğru hareket etmişti. Nihayet 23-24 Nisan gecesi birkaç koldan İstanbul'a girilmiş, Yıldız Sarayı kuşatılmış, şehre tam bir ihtilal havası hâkim olmuştu.
Pera (Beyoğlu), Taksim ve Tophane bölgeleri, hürriyet sevdalısı İttihatçı kuvvetler ile hükümete bağlı birlikler arasındaki çatışmaların en yoğun olduğu yerlerdi.
Üç gün süren çarpışmaların ardından Hareket Ordusu şehre hâkim olmuş ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmişti. Hadiselerle geçen toplam süre ise on üç günü bulmuştu.
İttihatçı askerler tarafından İstanbul’un kuşatılması esnasında Sultan Abdülhamid’in ülkeden kaçtığına dair yabancı basında bir hayli dedi kodu çıkmıştı.
Gerçekten de Abdülhamid’in kendisine karşı gerçekleştirilen bu askeri kalkışma sırasında çok rahat bir şekilde ülkeden kaçma imkânı mevcuttu. Zira dört kruvazörden oluşan bir Alman filosu 19 Nisan günü öğleden sonra İstanbul’a doğru harekete geçmişti. Alman elçiliği iltica etmesi halinde ona kapılarını açmış beklemekteydi. Rusya elçiliğini temsilen gelen bir kişi ise Sultan ile özel bir görüşme yapmayı ısrarla talep etmekteydi. Boğaz’da demir atmış bir Rus gemisi Abdülhamid’i alıp götürmek için hem hazır hem müsaitti. Kendisinin özel yatı ise zaten Boğaz’da bulunmakta ve her an harekete hazır beklemekteydi. Deniz Kuvvetleri tereddüt edip hadiselerden uzak durmayı başlangıçta tercih ettiği için Boğaz’ın mavi suları, İstanbul’dan ayrılmak veya bir başka devletin yardımına müracaat etmek için gayet sakin ve elverişliydi.
Sultan Abdülhamid ayağına serilen bütün bu imkânlara rağmen ne kaçmış ne de savaşmıştı. 31 Mart hadisesinin kimin tarafından tertip edildiği bugüne değin hep tartışıla gelmiştir.
Bir kısım kişiler ve kaynaklar 31 Mart vakasının iktidarı yeniden ve bütün unsurları ile ele alabilmek üzere Abdülhamid tarafından tertiplendiğini ifade etmişlerdir. Hatta bunun için isyancılara para dağıttığı ve onları iğfal ettiği dahi belirtilmiştir. Örneğin Enver Paşa yaptığı bir açıklamada, her ne kadar ortaya somut bir şey koyamasa da, kanaat ve izlenimlerin kendisini, Meclisi ve hükümeti hedef alan bu hareketin tertipleyicisi olarak Abdülhamid’in sorumlu tutulmasına sevk ettiğini belirtmiştir.
Oysaki, Islahat Fermanı nasıl ki Tanzimat Fermanı’nın tamamlayıcı bir unsuru olmuşsa, 1909 hadisesi de 1908 ihtilalinin tabii bir devamı ve tamamlayıcı unsuru durumundaydı. 1909 vakası, 1908 ihtilali ile yarım kalan bir işin tamamlanması aşamasıydı. Tertibi noktasında Abdülhamid ile de hiçbir ilgisi yoktu. Ancak olayın hakiki nedenleri ve tertipçileri hep göz ardı edilmiş, mesuliyet Sultan Abdülhamid’e atfedilmeye çalışılmıştır.
Sultan Abdülhamid’in 31 Mart hadisesi akabinde hal edilerek saltanatına son verilmesi esasen öteden beri süre gelen bir dizi hal arayışlarının sadece sonuncusu ve belirleyicisi olmuştur. Onun saltanata geçmesi ve iktidara bütünüyle hâkim olmasını takiben içte ve dışta milli ve özgün politikalar izlemeye başlaması, başta İngiltere olmak üzere, Batılı devletleri ciddi derecede rahatsız etmiştir.
Eskisi gibi istedikleri imtiyazları Abdülhamid yönetiminden elde edememiş, diledikleri idari ve siyasi değişiklikleri ona kabul ettirememişlerdi. Ayrıca siyasi, askeri ve iktisadi güçleri onu kendi çıkarları doğrultusunda bir politika izlemeye ikna etmede yetersiz kalmıştı. Çareyi Abdülhamid ve yönetiminden kurtulmak olarak görmüşler ve bunun gerçekleştirebilmek için de çok yönlü politikalarını uygulamaya koymuşlardı. Her şeyden önce onun bir despot, kızıl bir sultan, anlaşılmaz, uzlaşılmaz, sözünde durmaz, canavar tabiatlı ve sair bir varlık olduğu yollu menfi propagandalar ile kötü bir algı oluşturmaya çalışmışlar ve nihayet onu tahtından alaşağı etmek için bir dizi tehdit ve suikast metotlarına başvurmuşlardı.
Konuya dair en aydınlatıcı açıklamalardan birisi Nakhlé Moutran Paşa (1872–1916)’ya ait olanıdır.
Abdülhamid’in hal edilmesinin ilk basamağını teşkil eden 1908 ihtilalinin seyri ve hal’inin tehiri noktasında Nakhlé Moutran Paşanın verdiği bilgiler son derece ilginç ve bir o kadar da mühimdir. Zira onun verdiği bilgiler ile 31 Mart hadisesinin kimin eseri olduğunu, kimler adına gerçekleştirildiğini anlayabilmek ve dış unsurların bu olaya, doğrudan veya dolaylı, ne derecede müdahil olduklarını kavrayabilmek ve ihtilali ve neticesini nasıl karşıladıklarını tespit edebilmek bakımlarından oldukça yararlıdır.
Nakle_Moutran_Pasha
Gayet narin ve genç biri olan ve 9 Eylül 1908’de Suriyeliler Birliği Osmanlı Cemiyeti Onursal Başkanlığı’na seçilen Nakhlé Moutran Paşa, Sultan Abdülhamid’e karşı vuku bulan ihtilal hadisesinin tertibi için 20.000.000 doları İttihatçıların emrine tahsis ettiğini bizzat kendisi beyan ve itiraf etmektedir.
Yine Nakhlé Moutran Paşanın beyanına göre, İttihatçılar, Sultan Abdülhamid’e karşı uygulamaya konacak olan 1908 darbesi için Kral Edward’ın en yüksek diplomatik temsilcilerinden ve Fransız makamlarından, Abdülhamid’in Yıldız’dan atılması girişimine Almanya’nın engel olmasına fırsat verilmeyeceğine dair taahhüt almışlardı.
Nakhlé Moutran Paşa itiraflarında, 1909 hadisesinin kimin tarafından tertiplendiğini beyanla, şöyle demekteydi:
Bugün birçok kimse Abdülhamid’in 1908 darbesine rağmen iktidardan kalmasının nedenini bizim Almanya’dan korkmamızdan kaynaklandığını sanabilir. Bu kanaat hiçbir surette doğru değildir. Doğrusu bizler Abdülhamid’e, onurunu kurtarması için, bir aylık bir süre için iktidarda kalma hakkı tanıdık. Programımızı tatbik etmede Almanya korkusunun hiçbir etkisi olamazdı.
31 Mart ayaklanmasını kimin yaptığını doğru anlayabilmek için niye yapıldığına bakmak gerekir. Her ne kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Abdülhamid iktidarı arasında ciddi bir uyumsuzluk söz konusu ise de İttihat ve Terakki Cemiyeti ve liderleri esasen Abdülhamid aleyhinde kullanılan bir maşa mesabesindeydi. Diğer bir ifade ile görünürde Abdülhamid iktidarına ve Hamidiye Dönemine son vermek üzere sahnede mücadele edenler İttihatçılar olmuşsa da Abdülhamid’in saltanatına asıl son vermek isteyenler başta İngilizler olmak üzere Siyonistler ve Masonlardı.
İttihatçılara ve onların arkasında onlara destek veren Avrupa’ya göre “Avrupa’nın hasta adamı” Abdülhamid 1876’da 34 yaşında tahta çıkışından itibaren fasılasız olarak saltanat sürmekteydi. Onun iktidar yılları Batılılara göre, hikâyesi bir çırpıda anlatılamayacak birçok türden baskılara, katliam ve soygunlara sahne olmuştu. Avrupa devletlerine karşı sergilediği siyasi tavır kararsız, hilekâr ve düzenbazlık üzerine kurulmuştu. Hatta onun Avrupa devletlerine karşı izlemiş olduğu siyaset ve tutum, zaman içerisinde aleni bir şekilde meydan okuma ve karşı koyma şekline dönüşmüştü...
1908 ihtilalinin ve onun tamamlayıcı bir parçası olan 31 Mart hadisesinin nedeni, Avrupa’nın Abdülhamid ve iktidarına karşı, bu ve benzeri yaklaşımlara dayanmaktaydı. Avrupa devletleri, yürürlükte olup kendilerini de bağlayan uluslararası antlaşma ve sözleşmeleri bir tarafa bırakmışlar, “hasta adam” diye niteledikleri Osmanlı Devleti’ni ve onun Müslüman halkını Avrupa sınırları dışına atmaya kalkışmışlardı.
Bütün bunlardan dolayıdır ki, 31 Mart Vakası diye bilinen hadise esasen sultan Abdülhamid’den kurtulmak için geçmişte birçok kesim tarafından birçok kez sahneye konulmuş olan ondan kurtulma çabalarının nihai hamlesiydi.
Bu durumu en güzel şekliyle itiraf edenlerden ve 31 Mart tarihinin bilinmeyenlerine ışık tutanlardan birisi de; İngiltere doğumlu, Semitizm üzerine çalışmış Amerikalı bir akademisyen, Yahudi Siyonist Kardeşliğini kurmuş, 1898 – 1904 yılları arası Amerika Siyonistleri Federasyonu başkanlığı yapmış, Amerika Yahudi Tarihi Cemiyeti Başkan Yardımcısı olmuş, Basel İkinci Siyonist Kongresi’ne katılmış, Dünya Siyonist Teşkilatı’nın kurucusu Theodor Herzl ve Max Nordau’a mesai arkadaşlığı yapmış olan Richard James Horatio Gottheil (1862 –1936) olmuştur.
gottheil_fig_1
Gottheil ihtilalin hemen sonrasında yayınladığın bir makalesinde Sultan Abdülhamid’e karşı sahneye konan oyunların arka planına dair şu bilgileri vermektedir:
Merkezi, resmiyette Paris’te, gerçekte ise İsviçre’de olan; yine propaganda faaliyetlerini görünürde Selanik olsa da gerçekte İstanbul’da yapan; ihtilal öncesi kendisini gizleyen ve niyetini en mahir dünya siyasetçilerine ve en dikkatli diplomatlara dahi sezdirmeyen İttihat Terakki Cemiyeti, üyelik ve bağlantıları hiç bir şekilde şüphe uyandırmayan Avrupalı muayyen isimler tarafından korunmuş ve haberleşmelerine imkân sağlanmıştı. Cemiyet, faaliyetlerinde büyük bir gizlilik içinde hareket etmişti. Çünkü bütün üyeleri masonlardan oluşmaktaydı. Aslında 1908 devriminin, bütünüyle bir mason tezgâhı olduğu rahatça söylenebilir.
Genç Türk hareketinin gizli tarihi bir gün tam olarak yazıldığında bu tarih insanlık tarihinin gelişim hikâyesinin en ilginç safhalarından birisini oluşturacaktır. Genç Türk hareketine dair bildiklerimizin hepsini şimdi anlatamayız; zira henüz iş bütünüyle bitmiş değildir. Vaktinden evvel açıklamalarda bulunmak, kalplerinde Türkiye’ye karşı iyi dilekler besleyenlerin amacına zarar verir. Bahsi geçen Türkiye hayırhahlarından birisi de benim ve herkesin dilinde dolaşan “Anayasa ilan edileli bir yıldan fazla oldu, idari açıdan değişime uğramış Türkiye’nin gelecekteki durumu için ne ön görülmektedir” sorusuna ben cevap vermek istiyorum: Bir yıl toplumların gelişim ve değişiminde uzun bir zaman dilimi değildir. Fakat en azından, uygulamaların yakından takip edilmesi ve söylenenlere kulak kabartılması ileride neler olacağının habercisi olabilir.
Bütün bunlardan dolayı denebilir ki, Sultan Abdülhamid’in hal edilmesini gerektiren asıl sebep, Meşihat makamınca hazırlanan hal fetvasında yer alan suçlamalar değildi.
Onun hal edilmesinin esas ve temel nedeni, 1909 Nisanında meydana gelen olaylardan ziyade, 1909 Nisanına kadar geçen 33 yıllık siyasi uygulamalarında gizliydi. Zira 1909 Nisanında vuku bulan ve 31 Mart diye anılan hadise Abdülhamid ile iç ve dış muhalifleri arasındaki mücadelenin adeta son raundu olmuştu. Abdülhamid’in tahtan indirilmesini ve hilafet makamından azledilmesini gerektiren temel suçları, onun daha iktidarının başından itibaren liberal görüş yanlılarını çevresinden uzaklaştırması; liderleri durumundaki Mithat Paşayı sürgüne göndermesi; Meclisi kapatarak anayasayı askıya alması; Ermeniler lehine reformlar yapılması yolundaki taleplere karşı direnmesi; istihbarat teşkilatını kurması; basını kontrol etmesi; Avrupa’nın müdahalelerine izin vermemesi ve benzeri uygulamalarıydı.
İttihatçılar iktidarı ele geçirmek, İngilizler de İslâm birliği politikasıyla sömürgelerini sürekli tehdit eden Halife Abdülhamit’ten kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla 31 Mart Vakası diye bilinen oyun sahneye konmuş ve Abdülhamid’in hal ve sürgün edilmesiyle herkes muradına ermişti.
Oysaki 31 Mart Vakasıyla hal ve sürgün edilen, görünürde her ne kadar Sultan II. Abdülhamid olsa da, gerçekte hal ve sürgün edilen onun şahsı değil, bilakis otuz üç yıllık büyük bir siyasi tecrübe; devlete hâkim olan sivil idare; altı yüz yıllık muhafazakâr düşünceyle hilafetin ve halifenin siyasi tarihimizden ve nihayet Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden hal ve sürgün edilmiş olmasıydı.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetime geçmesi ile devlete ve hükümete, otuz üç senelik büyük bir siyasi tecrübe yerine azami ölçüde tecrübesizlik; sivil idare yerine askeri idare ve vesayet; muhafazakâr düşünce yerine laiklik; hilafet ve halife yerine de cumhuriyet ve demokrasi kavramları yerleşmeye başlamıştı.
Dünkü hadiseler ve bugünkü olaylar… Tarih tekerrür mü ediyor acaba?
.
Yüz yıl sonra Saray’dan gelen şiir sesleri…
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
27 Mart 2018 10:10
Şiir; bir tarife göre, hikmettir…
Şiir; son derece etkili edebî bir lisandır…
Şiir; bazen oktur, silahtır…
Şiir; bazen zırhtır, kalkandır…
Şiir; algıdır, imajdır, propagandadır…
…
Şiirin, gençlik yıllarında pek iltifat edilmese de, insanın dinginlik döneminde ayrı bir yeri ve önemi vardır…
Şüphesiz ki şiir, Türk kültürünün en zengin ve en engin unsurlarından birisidir. Şairler, halk ozanları… Köroğlu, Dadaloğlu, Âşık Veysel, Seyrani… …ve yazılan onlarca Divan, Divançeler… ve şiir risaleleri söz konusudur.
Şiirin, edebî, ilmî ve kültürel cephelerine ilaveten, tam yüz yıl önce Sultan II. Abdülhamid döneminde farklı bir konumu ve fonksiyonu olmuştur.
Sultan II. Abdülhamid’in güzel sanatlara olan merakı malumdur. Onun tiyatroya, musikiye, operaya, resim ve marangozluğa ilgisi… ve muhtelif cinsten değerli eşya koleksiyonculuğu… söz konusudur.
Ancak onun güzel sanatlara olan merakı, marangozluk müstesna, bir sanatkâr olarak uygulayıcısı olmaktan daha ziyade izleyici olmak şeklindeydi. Yalın anlamda durum bu olmakla birlikte o sanatın bütün şubelerini bir siyaset unsuru olarak görmüş ve kullanmıştı.
Örneğin o, bir edebî bir sanat dalı olan manzum türden her esere yakın bir alaka göstermiş ve ilgilenmişti. Şiir yazmamakla birlikte kendisi için yazılan her türden manzumeyi okumuş yahut dinlemişti.
Döneminde şiir yazımını genel anlamda teşvik etmiş ve muayyen şahsiyetlere şiirlerini toplamaları ve Divan oluşturmaları tavsiyelerinde bulunmuştu.
Onun bu yöndeki teşviki nedeniyledir ki, Osmanlı dünyasında şiirin yazılıp okunduğu en zengin devirlerden biri onun saltanatı dönemi olmuştu. Onlarca şair onun için şiir yazmış, kendisine, idaresine ve hizmetlerine methiyeler dizmişti. Adına yazılan şiirler Anadolu’dan, Balkan coğrafyasından, Arap yarımadasından olmak gibi sadece Osmanlı coğrafyası ile sınırları kalmamış; halife-i rû-yi zemîn olması hasebiyle bütün gönül coğrafyasını kapsar bir şekilde, Fransa’dan, Almanya’dan ve bütünü ile Avrupa’dan ve hatta ta Hindistan’dan onun için, onun adına methiye, kaside, mersiye ve bir hayli şiir yazılıp gönderilmişti.
Adına ve devrine dair kaleme alınan manzumeler (şiirler), pek tabii ki, bütünüyle müspet de değildi. Olumsuzları, yergide bulunanları ve hatta küfre varacak ölçüde düzeysizleri de vardı. Tevfik Fikret gibi tetikçi şairlere ilaveten Şair Eşref gibi seviyesiz hicivleri olanlar da bulunmaktaydı…
Hal böyle olmakla birlikte Sultan Abdülhamid, her halükarda şahsına, hizmetlerine ve dönemine dair güzel şiirler yazılmasını istemiş ve özendirmeye gayret etmişti. Zira onun saltanatı süresince izlemiş olduğu politikalardan birisi de, üzerinde pek durulmamış olan, Şiir Siyasetidir.
Sultan Abdülhamid dönemi, Batı’da ve Amerika’da basın yayın araçları üzerinden ciddi ve son derecede şiddetli ve bir o kadar da organizeli bir şekilde algı operasyonlarının, imaj oluşturma çabalarının azami derece ve ciddiyetle yapıldığı bir dönem olmuştur.
Radyo, televizyon ve internetin henüz keşfedilmediği o dönemde her türlü neşriyat, müspet veya menfi, algı oluşturmanın vazgeçilmez unsuru olarak görülmüştür.
Batı’da sürdürülmekte olan bu yöndeki algı çalışmalarını Sultan Abdülhamid yakından izlemiş, gerek neşriyat gerekse daha başka unsurları devreye sokarak, içte ve dışta kendisi ve idaresi imajına, itibarına ve meşruiyetine karşı başlatılmış olan yıkım ve karalama çalışmalarını, öncelikle bertaraf etmek veya tesirsiz hale getirmek, bu da mümkün olmaz ise o takdirde, en azından, sekteye uğratmak maksadıyla mukabil bir çabanın içerisine girmiştir.
fewlkfwegg
Bu nedenle Osmanlı coğrafyası dâhilinde ve haricinde şahsını, saltanatını ve icraatlarını meth u sena eden hemen her şairi bulmuş, buldurmuş ve ödüllendirmiştir. Bu ödüllendirme bazen atiye verme, bazen bir göreve atama, bazen parasal destekte bulunma, bazen affa nail olma, bazen saraya ve çevresine dâhil edilme, bazen nişan ihsanı ve bazen de daha başka türden ödüllendirme ve ihsanlara mazhar kılınma şeklinde gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla onun şiire olan ilgisi, salt bir edebî zevk yahut sıradan bir merak olarak şekillenmemiştir. Diğer bir ifade ile o, şiiri bazen bir kalkan bazen de bir silah olarak kullanmayı temel amaç olarak benimsemiştir.
Onun bu anlamdaki şiir siyaseti, şiiri özendirip şairi mutlu kılarken şiir kitaplarının neşrini de muayyen esaslara bağlama gereğini kaçınılmaz kılmıştır. Bu yöndeki düzenlemelere peşinen sansür deyivermek, ona ve idaresine dair, şablonlarla konuşmaktan başka bir şey değildir.
Sultan Abdülhamid’in şiir siyaseti, neticesi itibariyle, hiç şüphe yok ki, sadece kendisini ve idaresini aklamakla yahut kendisine ve idaresine yapılan saldırıları sınırlamakla sonuçlanmamıştır.
Her şeyden önce böyle bir siyaset sebebiyle döneminde manzum eserler rahatlıkla neşv ü nema bulmuş, zengin bir edebî kültür çevresi oluşmuştur.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, kütüphane ve arşivlere bir göz attığımızda onlarca ve yüzlerce eserin söz konusu siyaset neticesi vücut bulduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür.
Türk kültür tarihi o dönemde hakikaten pik yapan bir şiir yazımı ile renkli bir güzelliğe ulaşmıştır. Köylüsünden en üst bürokratına kadar neredeyse herkesin dilinden şiir dökülmüştür. Sadece erkeklerin değil hanım şairelerin de kendilerini, adeta erkeklerle yarışırcasına, ispat ettiği bir güzel sanatlar alanı vücut bulmuştur. Neticede, bu dönemde son derece düzeyli ve kıymetli şair ve şaireler yetişmiş ve şiireler yazılmıştır…
İzlenen bu siyaset neticesinde, dönemin neredeyse her bir icraatı için yazılmış bir kaside, bir mersiye yahut bir methiye bulmak bugün için hiç de zor değildir. Yunan Harbi, Teselya galibiyeti, Dömeke muzafferiyeti, Çanakkale destanı, Hamidiye Marşı… hemen bir çırpıda akla geliverenleridir…
Sultan Abdülhamid’in bilinçli bir şekilde izlemiş olduğu Şiir Siyaseti kendisinden sonra da izlenmiş midir veya izlenmiş ise ne derece şuurlu bir surette sürdürülmüştür konusu hakikaten sorgulanmaya ve incelenmeye değer bir husustur.
Sultan Abdülhamid dönemi şiir siyaseti içte ve dışta mevcut yönetimin meşruiyetini sağlamayı ve kendisine karşı menfi yönelişleri etkisiz hale getirmeyi hedeflemişken, 1909 sonrasında ise başta 10 Temmuz İnkılabı muhtevalı olmak üzere bir hayli konuda şiir yazılmıştır. Ancak bu dönemde şiirin hedefi hemen hemen bütünü ile içe dönük ve Sultan Abdülhamid devri ve iktidarını kararlamaya yönelik olmaktan da kendisini maalesef kurtaramamıştır…
Cumhuriyet’in ilk yıllarına hâkim olan atmosfer ise artık şiirin ucunun daha da keskinleşip son derece sivri bir ok haline gelerek kamu vicdanını derinden yaralamış olması halidir.
Bu dönemdeki uygulamalara şiirle meşruiyet kazandırma arayışına İkinci Meşrutiyet devrinin ölçüsüzlüğü bir anlamda ölçü olmuş, pervasızlık ve hakaret öne çıkmış ve bütün bunlara mevcut idarece de, teessüf ki, iltifat edilmiştir.
Aradan geçen çalkantılı, darbeli, yaralı bereli dönemlerden sonra günümüzde şiirin siyasi alanda kullanımı ve terennümü noktasında Sayın Cumhurbaşkanımız öne çıkmakta ve fazlasıyla da ilgi ve alaka celb etmektedir.
Hemen belirtelim ki, Sayın Cumhurbaşkanı ile Sultan II. Abdülhamid’in iktidarları arasında bir asırlık bir zaman farkı olmakla birlikte, her iki şahsiyet arasında ruh ve gönül dünyasında aynı esaslara mensubiyet ve yüz yıl önce ve sonra maruz kaldıkları siyasi olaylar noktasında ciddi bir ayniyet söz konusudur.
Beslenilen kaynaklar aynı kaynak, yaşanılan coğrafya aynı coğrafya, komşular aynı komşu ve problemler aynı problem olunca ayniyet derecesinde benzerlikler nasıl olmasın ki!
Bu husus muhakkak ki ayrı bir makale olabilecek ve hatta bir kitap kapsamında ele alınabilecek derecede bir zenginliye sahiptir…
Muhtaç olunan kudretin damarlardaki asil kanda aranması faslından sonra artık günümüzde terennüm edilen şiirin dil ve muhtevası; vatan - millet, din – devlet, iman - sadakat, satvet - şehadet ve benzeri tarzdaki tarihî, dinî ve millî toplumsal kıymetler, geleneksel değerler, birlik ve beraberlik kavramları ekseninde ruhlara hitap etme şeklini ve rengini almıştır.
Evet, şiirin siyasî kültürümüzdeki yeri oldukça kadimdir ve şiir Türk toplumunun sosyolojik ve psikolojik bir olgusudur. Diğer bir ifade ile Türk toplumu ile şiir adeta et ve kemik misalidir.
Hal böyle olunca Sayın Cumhurbaşkanımızın gayet isabetli, tarih-i kadim tarzdaki şiirsel yaklaşımları, doğrudan ruhlara ve gönüllere hitap ettiği için toplumun ekseriyeti tarafından oldukça müspet bir surete karşılanmakta ve ruhlarda haklı bir ma’kes bulmaktadır. Ancak Türk toplumunun bu psiko-sosyolojik ve kültürel olgusu, onun tarih-i kadiminin güzel bir değeri olması yanında, kötü bir zaafıdır da. Belki de bu değer ve zaaf dualitesinden ötürü Türk toplumda hem Asım’ın nesli hem de Haluk’un fikri bugüne değin hep var olagelmiştir.
Diğer taraftan bugün, bir anlamda, tek bir kişi tarafından tek başına icra edilmekte olan şiir siyasetinin maalesef temel bir sıkıntısı daha söz konusudur:
Malum, son dönem Osmanlı devletinde bir kaht-ı rical gerçeği vardır. Bütün gayretlere rağmen de bu kaht bir türlü bertaraf edilememiştir. Devlete bir hayli ıstırap vermiş olan bu sıkıntı, bertaraf edilmek bir tarafa, bilakis Çanakkale muharebeleri ile daha da derinleşmiş ve kökleşmiştir.
Belki de bu durumun bir neticesi olarak, döneminin tabiriyle, kaht-ı rical sıkıntısı, günümüzün ifadesiyle, Babayiğit ihtiyacına evirilmiş gibi gözükmektedir. Zira yapılan hizmetleri anlatacak, ihtiyaç duyulması halinde yeni marşlar yazacak, methiye ve mersiyeler noktasında kalem oynatacak ve düzeyli şiirler yazabilecek kaç düzine şair yani babayiğit sayabiliriz ki!
Hiç şüpheniz olmasın ki, o beğenilmeyip her fırsatta taşlanan Sultan Abdülhamid devri olsaydı, en azından 15 Temmuz felaket ve ihaneti yahut Fırat Kalkanı harekâtı ve Afrin’deki kutlu hâkimiyet ve galibiyet; bu galibiyet ve hâkimiyetlerin elde edilmesi için kanını ve canını hiç tereddüt etmeden feda eden ve etmeye müheyya bulunan mübeccel askerler, muazzez komutanlar ve nihayet vatanperver siyasîler için onlarca şiir, methiye, kaside… yazılırdı.
xxxxxxxxx 21
.
Sultan II. Abdülhamid, balon ve "drone"...
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
20 Mart 2018 12:58
Sultan II. Abdülhamid’in günümüz çağdaş teknolojisinin müthiş icadı olan "drone"larla ilgili bir asır önceki hayali gücü, gayet şaşırtıcı ve üzerinde durulmaya gerçekten değer bir konudur.
Malum, Sultan Abdülhamid döneminde bir kısım yasaklar söz konusu idi ve bunların en başında gelenlerinden birisi de İstanbul semalarında balon uçurmaktı.
Evet, evet, hemen hepimizin bir zamanlar uçurmaktan keyif aldığı, ruhumuzun ve gönlümüzün de balonla birlikte adeta bulutlara ulaştığı o adi balonlardan söz ediyorum…
"Drone"un mucidi tabii ki Sultan II. Abdülhamid değildi. Aman ha! Öyle bir iddiam asla olamaz. Ne haddime!
Maksadım "balon" ve "drone" vesilesi ile Abdülhamid’in zihni zenginliğine ve 33 yıl iktidarda kalmasındaki siyasi maharetine ve ufki genişliğine işaret etmek. Ve dolayısıyla da balonun tehlikeli bir "drone" olabileceğinin Abdülhamid tarafından daha bir asır evvelinden sezinlendiğini belirtmek.
Sultan II. Abdülhamid biyolojik olarak ölmüşse de sosyo-politik mirası itibariyle şüphesiz ki bugün hala yaşıyor.
Siyaseti, idaresi, politikaları, yaklaşımları ve en önemlisi siyasi dehası ve öngörüleri ile bir yüzyıl sonra dahi hararetle tartışılıyor… Ve onunla alakalı ret ve kabul odaklı yaklaşımlar piyasada ha bire çarpışıyor…
Sultan Abdülhamid ve idaresini anlamak için onu sadece "Ulu" yahut "Kızıl" diye nitelemek maalesef yetmiyor. Bu yöndeki davranışlar, bilimsellikten uzak olması dolayısıyla, kısaca hamaset olarak biliniyor… O da, anlık dalgalanmalar meydana getirse de, çoğu kere hiç bir fayda sağlamıyor …
Abdülhamid ve idaresini anlamak için ona ve dönemine ait fotoğrafın tümünü görmek lazım. Aksi takdirde onunla ilgili söylenecek her ard niyetli söz ve yapılacak her menfi değerlendirme bir an için doğru gibi gözükse de nihayeti itibarıyla kesinlikle yanlış olacaktır… Fil misali…
Fotoğrafın tümünü görebilmek ise tabii olarak onu ve dönemini iyi okumayı ve derinlemesine araştırıp incelemeyi gerekli kılar. Tabii ki bu da her babayiğidin kârı değil. Çünkü hemen ve kolayca elde edilebilecek türden bir şey değil…
Türkiye’de bir çok kişi adına ve anısına üniversite, enstitüsü ve araştırma merkezi varken, son bir asra ve hatta daha fazlasına, eğrisi ve doğrusuyla dünya çapında damga vurmuş bir insanın, bir siyasinin yani Sultan Abdülhamid’in kendi adına kurulmuş bir üniversite, bir enstitü veya bir araştırma merkezi maalesef yok.
En azından bir Hamidoloji Enstitüsü de mi kuramadık, kuramıyoruz… Özel veya tüzel…
Bu arayış ve sitem, tarihsel hamaset veya entelektüel zafiyet neticesi ön görülen bir talep değil, Sultan Abdülhamid’i, dünyasını ve bugünkü dünyayı, problemlerimizi ve siyasi düşün, kültür ve tavırlarımızdaki doğruluk isabetinin yüzdesini anlamaya matuf bir öneridir…
Hamaset doğu toplumlarının genlerinde vardır ne de olsa… Kahramanlar gibi savunuyoruz ya, yetmez mi de denilebilir. Olabilir, belki de her şeyi hamaset ve algı operasyonları ile çözmek veya onlarla yetinmek kafidir. Ayrıca o “son evrensel imparator” değil midir. Daha büyük unvanlara ve kurumlara ne gerek var ki... da denebilir!
…..
Sultan Abdülhamid hep ürkek ve korkak olmak ve can emniyeti endişesi taşımakla suçlanmıştır içte ve dışta belli çevrelerce.
Onun, bu nedenledir ki, Yıldız Sarayı’nı kendisine, kendi tercihiyle, hem saray hem de hapishane yaptığı yazılıp çizilmiştir sürekli…
Bu yaklaşım bir anlamda doğrudur ve yazıp konuşanlar da haklıdır. Ama bir an için ve bir yönüyle!
…..
Sultan Abdülhamid padişah olduktan sonra Yıldız Sarayı’ndan dışarıya sadece cuma namazları ve Ramazan’da Hırka-i Şerif ziyaretleri için çıkmıştır. İmparatorluğu içerisinde gezip dolaşmadığı gibi yabancı ülkelere de gitmemiş ve hatta kendisini ziyarete gelen yabancı devlet ricaline iade-i ziyarette dahi bulunmamıştır…
Sultan Abdülhamid’in böyle davranmasındaki temel etken unsur, hiç şüphe yok ki döneminin en bariz özelliklerinden birisi olan ve bütün Avrupa’da olduğu gibi Osmanlı coğrafyasında da son derece tehlikeli boyutlara ulaşmış bulunan, terör belası olmuştur.
O günkü dünyaya hâkim olanlar, bir anlamda, krallar ve hükümdarlar değil bilakis terör ve anarşistlerdi.
O günlerde terörün nerede ve ne zaman zuhur edeceğini, kime ve nasıl yöneleceğini kestirmek de bir hayli zor ve hatta imkansızdı.
Avrupa’da, şiddetli bir surette esen terör rüzgarının önüne set çekmek ve anarşist eylemlerinin kralları ve hükümdarları hedef almasına engel olmak maksadıyla muhafız alayları icat etmek kaçınılmaz olmuştu.
Günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı uygulamasının çağdaş anlamda esasını da, ıslahat hareketleri çerçevesinde, Avrupa’daki sözünü ettiğimiz bu yeni icat ve uygulama oluşturmuştu. Görsellik ve törenselliğin ötesinde, saldırı ve suikastlara karşı güvenlik sağlayıcı bir tedbir olarak, hatırladığım kadarıyla, 1860’lı yıllarda bize de devreye sokulmuştu.
…..
Ancak Sultan Abdülhamid ve iktidarının muhalif ve düşmanları sadece anarşist ve teröristler de değildi. Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler gibi muhalefet grupları; klasik Osmanlı hal ve iclas geleneğinin temsilci ve uzantıları Ali Süavi gibi darbeciler; kendilerine hal ve iclas işini vazife edinmiş ikbal taraftarları; Makedon, Bulgar vs. Balkan ulusçuları; Ermeni teröristleri; masonlar; siyonistler; hilafet karşıtları ve tabii ki İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletlerin parçalayıcı ve yıkıcı emel ve siyasetleri… Bütün bu unsurlar Sultan Abdülhamid’in göğüs germek, karşı koymak ve sindirmek zorunda olduğu unsurlar ve kesimlerdi…
Hiç abartmadan belirtmek gerekir ki onun iktidar yıllarının en önemli konularından birisini kendisine karşı yapılan tehditler, komplo ve suikastlar teşkil etmişti. O, mesaisinin büyük bir bölümü bu türden şeylere karşı tedbir almaya çalışmakla geçmişti. Özellikle 1890’lı yıllar Sultan Abdülhamid’in iç ve dış tazyikler nedeniyle geçirdiği en zor ve buhranlı yılları olmuştu.
Bir taraftan, misyonerler vasıtasıyla özellikle Ermenileri himaye etmeye çalışan İngiltere ve Fransa’yla, diğer taraftan ise misyonerlik faaliyetleri ve misyoner okullarıyla eğitime el atmış ve dolayısıyla gayrimüslim unsurlardan yine Ermenileri başına taç etmiş Amerika Birleşik Devletleri’nin tehditleriyle baş etmek zorundaydı.
Unutmamak gerekir ki Osmanlı padişahlarının üçte biri kadarı tabii bir surette vefat etmişken, bir çoğu ise sıra dışı bir tarzda ölümle karşılaşmış, çok daha fazlası ise suikastlara kurban gitmişti. Sultan Abdülaziz’e reva görülen hunharca muamele ve bu muamelenin en tepedeki ve en namlı bürokratlarca tertiplenmiş olması ise henüz hafızalardaki tazeliğini muhafaza etmekteydi.
Terör ve suikastlar sadece Sultan Abdülhamid’in değil çağdaşı her Avrupa kral, kraliçe ve hükümdarı tarafından da şikâyet edilip mustarip olunan şeylerdi.
Rus Çar’ı Nikola, örneğin, o dönemde söz konusu tehlikelere maruz kalanların en başta gelenlerinden birisiydi.
Bir keresinde Nikola, müttefiki olan İngiltere ve Fransa’yı ziyaret etmek istemişti. Zira gerek Fransa gerekse İngiltere kralları Nikola’nın o zamanlar hem güçlü hem de samimi dostlarıydı.
Fakat bu iki ülke halklarının ekseriyetinin Nikola’ya bakışı, kendi kralları ile aynı yönde ve onunki kadar dostane değildi. İngiltere ve Fransa toplumlarının muayyen bir kısmı, kendilerine kötülük yaptığı için değil, sadece ve sadece otokratlara karşı o sıralar Avrupa’da genel olarak gösterilmekte olan muhalefet hareketinden ötürü Nikola’ya düşmanca hisler beslemekteydi.
Gerek İngiltere’de gerekse Fransa’da, Rusya’da iktidarı alaşağı etmek ve halk idaresi kurmak isteyenlere karşı sempati duyan fazlasıyla anarşist vardı. Bu radikal anarşistler Nikola daha Fransa ve İngiltere’ye gelmeden ona karşı tepkilerini göstermişler ve onun ülkesine dönmesine hiçbir surette fırsat vermeyeceklerini ve kendisini saf dışı etmenin temel hedefleri olduğunu aleni bir şekilde belirtmişlerdi.
Fransa ve İngiltere idaresi bu aleni tehditler karşısında Çar’ın emniyetini sağlamak maksadıyla bir dizi polisiye tedbirler almak zorunda kalmışlardı. Fransa bu emperyal misafirini savaş gemileri ve askerlerinin korumasına alarak sağlamışken, İngiltere ise Çar’ı çelik yelekler içinde ağırlamak gibi bir zorunluluğa maruz kalmıştı.
Çar Nikola seyahati sırasında her iki devletçe o kadar sıkı sıkıya korunmuştu ki, ona zarar verebilmek ancak insan üstü bir güç kullanmayı gerekli kılmakta yahut onu koruma sorumluluğunda olanlardan birinin ihanette bulunmasını icap ettirmekteydi.
Acaba Çar Nikola İngiltere ve Fransa’ya yapmış olduğu ziyareti sırasında anarşistlerin tehdidine maruz kalmış da kendi imparatorluğunda sulh ve sükûn içinde mi yaşamıştı.
Hayır. Bilakis Nikola kendi ülkesinde de huzursuz ve mutsuz bir hayat sürdürmekteydi. Zira her nereye giderse, suikasta uğrayabileceği endişesi ile kalabalık sayıdaki askeri muhafızları ona korumalık etmekte ve hassasiyetle muhafaza olunmaktaydı.
Esasen Nikola’nın sürekli olarak muhafızlarınca kuşatılmış olması ona bir nevi hapis hayatı yaşatmaktaydı. O, ne rahat bir nefes alabilmekte ne de huzuru ve sükunu hakkıyla tadabilmekteydi. Nikola’nın rahat edebildiği tek yer ve an, sarayının duvarları dahilinde olduğu anlar yahut sarayının geniş bahçesinde dolaşma imkanına kavuştuğu zamanlardı.
O, özgürlüğü adeta tanımıyor ve bilmiyordu. Tek başına sarayının dışına çıkması da hiçbir zaman için mümkün değildi. Atı ve arabasıyla sarayı dışına çıktığında ise sağında solunda, önünde ve arkasında, adeta Nikola’nın üzerine kuş pislemesin, kem gözlere rast gelmesin kabilinden, dört nala giden süvarilerinin dikkatli ve temkinli koruyuculuğu kaçınılmaz olmaktaydı.
Diğer taraftan Çar Nikola, emrinde çalışanların ve hizmet edenlerin sadakatlerinden de doğrusu pek de emin değildi ve bir suikastın aracısı olmalarına imkan vermemek üzere onları da sık sık değiştirmek gereği hissetmekte ve bu tedbire başvurmakta ihmalkar davranmamaktaydı. O, hiç mübalağasız, hiç kimseyle rahatça ve tek başına konuşamaz olmuştu… Kendisine yaklaşan herkes şüphe ile karşılanmakta ve potansiyel tehlike olabileceği düşünülmekteydi.
Dünyadaki en kudretli hükümdar olarak kabul edilen Çar Nikola’nın o şanlı kudretine rağmen içinde bulunduğu şartlar işte bu minval üzereydi.
İşin garibi ve garabeti ise Çar Nikola’ya tercih ettiği yaşam tarzı, hayatı ve icraatlarından ötürü bugünkü Rusya’da bizde Sultan Abdülhamid’e saldırıldığı kadar saldırılmamasıdır.
…..
Bu dönemde anarşistlerin eylemlerinin en makbul olanı ise hükümdarların bir şekilde öldürülmeleriydi. Bu yöndeki eylemleri ile en ziyade dikkat çekenler ise Nihilist olarak nitelendirilen daha ziyade Rus anarşistleriydi.
…..
Anarşistlerin bahis konusu algısal yaklaşımları dolayısıyladır ki:
1865’te ABD’de Lincoln öldürülmüşken...
1878’de Kayzer I. Wilhelm suikasttan şans eseri kurtulmuştu.
1879’da Harkov Valisi Prens Kropotkin ise anarşistlerin elinden ve ölümden kaçamamıştı.
1880’de Rus Çar’ın kış mevsimlerinde kullandığı sarayının bir bölümü havaya uçurulmuş ve bir hayli asker maalesef ölmüş ve yaralanmıştı.
Rus teröristlerin en dehşet verici eylemleri ise Çar’ı öldürmeleri olmuştu.
1881’de II. Aleksander uğradığı suikasttan kurtulma şansını ne yazık ki bir daha yakalayamamıştı.
1881’de ABD’de Garfield katledilirken...
1887’de İngiltere’de Kraliçe Victoria’nın iktidarının Altın Jübilesi kutlamaları esnasında İrlanda kökenli anarşistlerin hazırladıkları bir suikast planıyla Kraliçe’yi öldürmek istedikleri tespit edilmişti.
1894’te Fransa Cumhurbaşkan Carnot ve...
1896’da Doğu’da İslam dünyasından bir coğrafyada İran’da Nasıreddin Şah anarşistlerin isabet bulan kurşunlarının hedefi olmuş ve ne yazık ki o da öldürülmüştü.
1897’de İspanya Başbakanı Castillo da suikasta uğramış ve maalesef onun da hayatı son bulmuştu.
1898’de Avusturya İmparatoriçesi ve Kayzer Franz Josef’in hanımı Elizabeth de öldürülenler arasında yerini almıştı.
1900’de ise İtalya Kralı Umberto katillerin hedefi olmuş ve nihayet öldürülmüştü.
1901’de McKinley ise ABD’de öldürülen başkanlardan birisi olmuştu.
fdfervererg
1902’de Belçika Kral Leopold ise kendisine düzenlenen suikasttan nasıl olmuşsa bir şekilde kurtulabilmişti.
1903 Haziranında Sırp Kralı Alexander ve eşi Kraliçe Draga da öldürülmüş ve bedenleri parçalanarak etrafa fırlatılıp atılmıştı.
1906’da İspanya Kralı ve eşi ise suikasttan kurtulma şansı bulmuştu.
1908 Şubatında Portekiz Kralı I. Carlos, o da maalesef öldürülmüşü.
Bütün bu kral, kraliçe ve hükümdar seviyesindeki cinayetlerin hepsi daha Sultan Abdülhamid hayattayken gerçekleşmiş ve kendisi bütün bunlara şahit olmuştu.
Sultan Abdülhamid’in kendisi de benzeri saldırılardan masun olmamış, daha şehzadeliği döneminde zehirlenme girişimine maruz kalmış, saltanatı süresince de hemen her yıl ve neredeyse her gün hal edilme, suikasta uğrama yahut öldürülme teşebbüslerine muhatap olmuştu.
1878 yılında “Sarıklı Mücahit” lakaplı Ali Süavi ve beraberindekiler sarayı basarak Sultan Abdülhamid’e darbe yapmak istemişlerdi…
1905’te Yıldız Camii'nde patlayan bomba Ermeni teröristlerinin eseriydi ve onlarca askerin ölmesine ve bir hayli at ve arabanın telef olup parçalanmasına sebebiyet vermişti.
Selanik’te Alatini Köşkü’nde murakabe altında tutulduğu günlerde kendisini korumak üzere görevli bulunanlardan biri tarafından kurşunlamış ama kurşunlar şükür ki hedefini bulamamıştı. Ne yazık ki ve ne yazıklar ki, muhalifleri ise onun öldürülmesini, tahttan indirilmesini teşvik noktasında anarşistlere ve hamilerine manevi destek vermişti. Onu öldürmek isteyen Ermeni anarşistlerine zavallı Tevfik Fikret tarafından, hem de varlığı iddia edilen istibdat idaresinde, şiirlerle meth ü senalar dizilmişti.
Ancak Sultan Abdülhamid, kendisine karşı girişilen, tahtına ve hayatına son vermeyi amaç edinen her saldırıdan her defasında Allah’ın yardımı ve takdiri ile kurtulmuştu.
Onun sağ salim hayatta kalması tabii ki öncelikle Allah’ın takdiri ve onun için tayin etmiş olduğu kaderin tecellisiydi. Ancak göz ardı edilmemesi gereken önemli bir nokta da Sultan Abdülhamid’in şahsi güvenliği konusunda şahsen almış ve resmen aldırmış olduğu bir dizi tedbirlerdi.
Yukarıda sözünü ettiğimiz gerek Avrupa’da gerekse Osmanlı Devleti’nde meydana gelen elem verici mezkur hadiselerin Sultan Abdülhamid’i etkilememesi tabii ki mümkün değildi.
Hiç şüphesiz ki o da gayet elim ve dehşet verici bütün bu olaylardan oldukça derin bir şekilde etkilenmiş ve müteessir olmuş ve olmaktaydı.
Bundan dolayı olmalıdır ki o, kendisini korumak adına kendince mükemmel bir sistem geliştirmişti. Saltanatı boyunca Sarayı’na çekilmiş, siyasi ve dini zorunluluk olmadıkça dışarı hiç çıkmamıştı.
Evet, iktidarda bulunduğu sürece Yıldız Sarayı son derece titiz bir şekilde korunmuştu. Saray adeta çelikten bir kale gibi Boğaz’ın sırtlarında yükselmekte, Sultan Abdülhamid ve beraberindekilere İstanbul’u tepeden net bir şekilde seyretme imkanı vermekteydi.
Hatanın gafletten kaynaklandığına, gafletin mazur görülmesinin ise makul olmadığına inanan biri olarak Sultan Abdülhamid’in şahsi güvenliğini sağlama hususunda kendince önem verip icra ettiği bir hayli tedbirleri de söz konusuydu.
Çelik yelek kullanmak, tılısımlı (okunmuş) gömlek giymek, dublör kullanmak ve balonun bombalı bir "drone" şeklinde kullanılabileceğini varsayarak İstanbul semalarında balon uçurtulmasını yasaklamak onun almış olduğu ön emniyet tedbirlerinden sadece ve sadece bazılarıydı.
Evet, İstanbul’da balon uçurtulması Sultan Abdülhamid’in emri ile yasaktı, yasaklanmıştı. Sultan’ın emri hilafına hareket edenler ise sonuçlarına katlanmak zorundaydı.
Sultan Abdülhamid hilkaten şüpheciydi. Canına kastetmek isteyen anarşistlerin balonu "drone" gibi kullanarak yukarıdan aşağıya Yıldız Sarayı üzerine patlayıcı ve yok edici maddeler boca edebileceğini düşünmekteydi. Böyle bir olasılığa inanmış olmalıydı ki, gaflet gösterip suikasta uğrayarak ölenlerin akıbetine muhatap olmamak için, balon uçurulmasını ve uçurtulmasını İstanbul semalarında yasaklamıştı.
Onun o günkü tarihte bu doğrultudaki öngörüsü o günkü insanlar açısından mutlak bir hayal, kuruntu ve her insanın ruhunda az veya çok ama mevcut olduğunda şüphe bulunmayan vehmin en akıl almaz dışa vurum şekillerinden birisi olarak görülmüş ve o şekilde değerlendirilmişti. Hatta Abdülhamid, akla ziyan bu filozofça yaklaşımından ötürü, bir hayli kınanmış ve yerilmişti. Özellikle Avrupalılar onun bu tasavvuru ile açık açık alay etmişlerdi.
Zira o tarihlerde Avrupa’da neşredilen bir haber ve değerlendirmede Sultan Abdülhamid’in balona bakışı aynen şöyle ifade edilmekteydi:
“Bisiklet yarışları, operakomik ve telefon Yıldız Sarayı’nın sadece yersiz korkuları arasında yer almakla kalmamakta fakat aynı zamanda nefret edilmektedir. Bunun böyle olmasındaki endişe verici etken ise Yıldız Sarayı’nın karadan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı son derece iyi muhafaza edilmesine mukabil havadan gelebilecek düşmanın, Ermeni teröristler yahut başkaca anarşistler tarafından bulutlardan yönlendirebilecek her türlü tehdide açık olmasıdır. Bu nedenledir ki İstanbul’da balon uçurulması yasaktır. Boğaz’ın karşı yakasında gökyüzüne yükselmiş bir balonun görülmesi halinde Saray’ın kapıldığı korkuyu çok aleni bir şekilde gözlemlemek gayet mümkündür. Böyle bir durumda Saray’ın memurları süratle balonun uçurtulduğu yere intikal eder ve yasakları hiçe sayanın kim olduğunu tespit eder…”
Esasen Avrupalı siyasiler ve diplomatlar Sultan Abdülhamid ile ilgili olarak kendi ifadelerinde ve takdirlerinde çelişki içerisindeydiler. Zira bir taraftan Sultan Abdülhamid’e Balon-Drone yaklaşımından ötürü bıyık altından gülerken diğer taraftan ise onun Avrupa’daki en dahi hükümdar, herkesin iki adım sonrasını hesapladığı bir konuda onun yirmi adım ötesini düşünerek hareket eden en akıl almaz siyasi yetenek olduğunu her fırsatta itiraf etmekten de geri kalmamaktaydılar.
Yüz yıl önce balonun "drone" olabileceğini düşünmek muhakkak ki o gün yaşayanlardan bazıları için bütünü ile bir ham hayaldi.
Bugünkü teknolojik gelişmeleri idrak etmiş olan bizler için bunu anlamak ve o günkü yaklaşımları makul görmek mümkündür. Ancak onun bu yaklaşımını bugün bile anlayamayacaklar da muhakkak ki olacaktır. İşte bu durum tam anlamıyla garabet demektir.
Balonun bir başka şekilde ve bir başka maksatla kullanılabileceği gerçeğinin daha bir asır öncesinde sezilmiş olması günümüzde bazılarınca yadırganabilinirse de bu gizli hakikati idrak etme yeteneğindeki kişinin siyasi ve tarihi değerinin ne derece ileri ve boyutlu olduğuna hiçbir şekilde gölge düşürecek nitelik ve kıymette olmayacaktır.
.
300 koyun projesi ve hanedanın damızlık hayvanlarına el konulması
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
18 Mart 2018 12:36
Malum, Sayın Tarım Bakanı bir süre önce basını ve kamuyu yakından meşgul eden bir açıklamada bulundu.
Türkiye’deki hayvancılığı geliştirmek ve et problemini çözüme kavuşturmak üzere yeni bir projeyi uygulamaya koyacaklarından bahsetti.
Sayın Bakanın açıklamalarını duyunca Cumhuriyet’in ilk Ziraat Vekili (Tarım Bakanı) Mustafa Abdülhalik RENDA imzalı bir belgeyi hatırladım.
Belge mahiyeti itibariyle, hayvancılık konusu ve bu alanda yaşanan sıkıntıların sadece bugünün problemi olmadığını göstermesi, bugün yaşanılan sıkıntıların sebepleri ve köklerinin Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzandığını ifade etmesi ve nihayet ön gördüğü çözümün ilginçliği yönleriyle önemliydi.
Şöyle ki;
1924 yılı, hiç şüphesiz ki, Türk siyasi tarihi açısından bir devrin kapanışını ve yeni dönemin başlangıcını gerçekleştirmesi bakımından önemli hadiselere sahne olmuş bir zaman dilimidir.
1924’te sadece hilafetin kaldırılması ile yetinilmemiş, tüm Osmanlı Hanedan üyeleri ilga ile birlikte sınır dışı edilmişti. Oysa ki daha bir yıl öncesinde hanedana mensup bazı kimselerin izinsiz Avrupa’ya gittikleri ve diğerlerinin de gitmemesi için gerekli tedbirler alınması konusunda ilgililer sıkı sıkıya tembihlenmişti.
Hanedan üyelerinin sınır dışı edilmeleri sırasında bir dizi haksızlık ve hukuksuzluklar da olmamış değildi. İlgili kanunun ön gördüğü süre daha dolmadan örneğin, hepsi apar topar sınır dışı edilmişlerdi…
Bankada hesabı ve parası olanların bu birikimlerini çekmelerine müsaade edilmemiş, hesaplara bloke konmuş ve yıllarca da öyle kalmıştı…
Yine gayrimenkullerini bir yıl içerisinde satamayanların mallarının müsadere edilmesi de hanedan üyelerini mağdur eden bir başka menfi unsur olmuştu…
...Ve daha bir hayli yanlışlık ve haksızlıklar vuku bulmuştu.
Devletin 1924 yılında hanedana ait olmakla birlikte mülkiyetine el koyup müsadere ettiği hukuksuzluklardan biri diğeri de hanedan üyelerine ait bulunan hayvanların akıbeti ile alakalı olanıdır.
O tarihlerde Istabl-ı Âmire diye adlandırılan ahırlarda padişaha, hanedan ve yakın çevresine ait, başta atlar olmak üzere, muhtelif cinsten hayvanların bakım ve besisi yapılırdı.
Örneğin bugünkü Vodafon Park Stat bir zamanlar Dolmabahçe Sarayı müştemilatından olup Istabl-ı Âmire idi. Buraya daha sonraları Hayvan Hastalıkları Hastanesi yapılmışsa da imar planında yapılan değişiklik neticesinde stadyum alanına çevrilmiş ve Hastahanenin yıkılması kararlaştırılmıştı (1937).
Yine Yıldız Sarayı bahçesi içerisinde son derece değerli ve kıymetli cinsten hayvanların bulunduğu bir Istabl-ı Âmire mevcuttu.
Cumhuriyet yönetimi hanedan üyelerini 1924’te sürgün ederken onlardan geride kalan söz konusu ettiğimiz hayvanlarına el koymuş ve hepsini devletleştirmişti.
Hanedana ait olup devletleştirilen bu hayvanlar, tabii olarak, Maliye Bakanlığı demirbaş kayıtlarına ekstra kazanç olarak kaydedilmişti.
Bahis konusu hayvanlar, cins, kalite ve verimlilik vs. bakımlarından, sıradan ve adi birer hayvan olmadıklarından bunların damızlığa elverişli olanlarının Ziraat Bakanlığı tarafından satın alınarak korunmaları kararı alınmış, ziyan edilmemeleri hususuna sıkı sıkıya dikkat çekilmiştir.
Konuya dair 30.03.1924 tarihi ve Maliye Vekili – Mustafa Abdülhalik RENDA imzasıyla “Müdafaa-i Milliye Vekâleti Celilesine” başlığı ile yazılan bir yazıda özetle şöyle denilmekteydi:
“…Kaldırılan hilafete ve hanedana ait hayvanlardan damızlığa elverişli olanlarının Maliye Bakanlığı’ndan bedelleri karşılığında Ziraat Bakanlığı’na devredilmesine karar verilmiştir. Alınan bu karar İstanbul Defterdarlığı’na da bildirilmiştir.
“Hayvanların Ziraat Bakanlığı’na devredilmesinden sonra satın alınmayıp da geriye hayvan kalacak olursa ve bedellerinin Milli Savunma Bakanlığı bütçesinden ödenmesi de uygun bulunursa Defterdarlığa tebligatta bulunulması gerekecektir…”
1_1
Bakanlığın 300 Koyun Projesi'ne gerek duymasına bakılacak olursa; hanedana ait hayvanlar, ikazlara rağmen, gereği gibi değerlendirilmemiş ve zayi edilmiş gözükmektedir.
Diğer bir ifade ile hanedan üyeleri kıymete değer bulunmayarak sınır dışı edilmişse de onlardan geriye kalan ve değerli görülerek damızlık olarak kullanılmasına karar verilen hayvanlar da, anlaşılan o ki, mülahaza edilen faydayı sağlayamamıştır.
Hayvan yetiştiriciliği konusunda, tarihi süreç dikkate alındığında, çok değil, az da değil, ama hemen hiç başarılı olamadığımız söylenebilir.
Mazinin en değerli gelir ve geçim kaynaklarından birisi olan hayvancılığın sürekli kan kaybettiği ve nihayet besiciliğin resmi devlet politikası haline getirildiği, ama bunun da nihai çözüm sağlamadığı aşikârdır.
Ankara Tiftik Keçileri… Ciddi ve tarihi bir zenginlik iken durumu ortada…
ABD, fî tarihte, Sultan Abdülaziz’den aldığı ikisi erkek onu dişi toplam 12 Tiftik Keçisini kısa sürede bir milyon küsur adede eriştirebilmiştir…
İngiltere, Sultan II. Abdülhamid döneminde, Abdülhamid vermek istememişse de, bir şekilde bizden tedarik ettiği aynı keçileri besleyip çoğaltarak iktisadi anlamda Osmanlı’ya ciddi darbeler vurduğu belgelerle sabittir…
Hayvancılığın en rahat yapılabileceği bir yurt, bir coğrafya olan Anadolu’da, hayvancılık maalesef artık tükenme noktasına gelmiştir.
İzlenen yanlış politikalar, çağdaşlaşma özentileri ve Batı taklidi işler hayvancılığı çıkmaza sokmuştur.
Bırakın besi hayvanlarını, 1910’da, masum ve mazlum, gemiler dolusu 80.000 sokak köpeği yanlış zihniyetteki insanlar tarafından acımasızca katledilerek, bütünüyle soysuzlaştırılmak istenmiştir…
Bugün sığır, koyun ve keçi maalesef bitme noktasındadır…
Anadolu’da artık at ve eşek kalmamış… Hepsi nostalji olmuştur…
Çözüm noktasındaki bütün tarihsel çabalara rağmen sonuç olumsuz olmuştur.
Örneğin;
Çift ve damızlığa elverişli hayvanların korunması ile ilgili kanun çıkarılmış (1922)…
İnek ihracı 6 ay süreyle yasaklanmış (1922)…
Hariçten memlekete ithal edilecek beygir, at, merkep, manda, koyun ve keçinin gümrük vergisinden muafiyeti benimsenmiş (1922)…
Adana ve çiftçilerine ziraat aletleri, tohumluk ve hayvanat (1922) dağıtılmış…
Halife ve Hanedana ait hayvanların damızlık olarak kullanılması kararı alınmış (1924)…
Hara için gerekli olan damızlık atların Macaristan'dan pazarlıkla satın alınması onaylanmış (1924)…
Göçmenlerin üretici hale getirilmesi için lüzumlu 150 öküzün satın alınmasına karar verilmiş (1924)…
Damızlık boğa ve inek satın almak için Macaristan'a gidecek 3 kişilik heyete diplomatik pasaport verilmiş (1925)…
Veba, keçi zatürreesi, ruam gibi hastalıklarından dolayı hayvanların telef olması önlenememiş (1926)…
Macaristan'dan 300 koç ile 272 koyun satın alınmış (1930)…
Memleket hayvanlarının ıslahı için Macar Jneral Hayni'nin yurda getirilmiş (1930)…
Macaristan ve Bulgaristan'dan at, inek ve boğalar satın alınmış (1931)…
Avrupa'dan merinos koç ve koyunlar getirilerek köylüye dağıtılmış (1931)…
Macaristan Hayvan Yetiştirme Kooperatifi'nden pazarlıkla 25 noniyüs aygır satın alınmış (1933)...
Kıbrıs’tan özel cins, damızlık eşekler getirilerek Anadolu’da eşek nüfusunu artırmak için uygulamalar yapılmış… Damızlık için İzmir ilince Kıbrıs'tan satın alınacak 25 eşek için döviz tahsis edilmiş (1935)…
İstanbul'da et fiyatlarının ucuzlatılması ve Trakya'dan İstanbul'a sevk edilecek canlı ve kesilmiş hayvan sevki fayda sağlamamış (1937)…
Urfa'dan artık gönderilecek kasaplık hayvan bulunmadığı bildirilmiş 1938...
Damızlık hayvanların ihracı yasaklanmış (1938)…
İstanbul için Bulgaristan'dan hayvan ithalatı çalışmaları yapılmış (1938)…
Et ve deri fiyatlarının yükselmesinden dolayı köylülerin hayvanlarını celeplere satmalarının ileride zarara yol açacağı bilinse de bir şey yapılamamış (1941)…
Memleketin çift, damızlık ve etlik hayvanlarının korunması bakımından erlerin günlük et ihtiyacının 100 grama indirilmesi dahi fayda vermemiş (1944)…
Erzurum Hayvan ve Hayvan Maddeleri Ticaret Bankası kurulmuş (1943)…
Hayvancılığın geliştirilmesi yolunda yaptığı faaliyetlerden ötürü İstanbul Valisi Lütfü Kırdar ödüllendirilmiş (1944)…
Cumhuriyet döneminde yapılan haralar, ahırlar ve hayvan hastalıkları ile mücadele merkezlerine rağmen problem bütünüyle çözülenememiş (1946)…
2_1
…..
İzlenen politikaların yanlış olduğu anlaşılınca mevcut hayvanların neslini artırmak ve ihtiyacı karşılamak üzere muhtelif zamanlarda daha bir hayli proje ihdas edilmiştir… Yakın tarihimiz bu cinsten proje örnekleri ile doludur ve müstakil ve ibretamiz bir kitap olmaya elverişlidir. Ancak maalesef hayvancılığı korumak ve geliştirmek yolunda bugüne değin tatbik edilen hiçbir projeden umulan ve beklenen memnun edici sonuç, maalesef ki maalesef, bugüne değin alınamamış gözükmektedir.
Dileriz proje başarılı olur, ancak yapılacak şey de bellidir; yakın tarihimizde izlemiş olduğumuz hayvan politikalarını bütünüyle gözden geçirmek ve sonra da bütün dünyada hayvan üretiminin nasıl yapıldığını inceleyerek kendimize özgü plan ve programlar geliştirmek…
Haa, Unutmadan; her gün bir köpeğin inanılmaz bir tarzda zulme maruz kalıp içler acısı trajedi yaşadığı bir ülkede hayvancılığı geliştirmek ne kadar mümkün olabilir ki!
Hayvanları, ellerimizle değilse de, kalbimizle sevmek ve saygı duymak eşref-i mahlûkat olmanın en temel gereği değil midir?
.
Abdülmecid Efendi İsviçre sınırında ağlamıştı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
15 Mart 2018 11:24
"Çağdaşlaşma" bazen hiçbir kutsala değer atfetmez. Sosyo-kültürel alandaki tüm adet, gelenek ve uygulamalar bir çırpıda ve pervasızca kaldırılıp bir kenara atılabilir. Bu noktadaki azim ve ısrar bazen o kadar kat’i olabilir ki din, dini değerler ve dini şahsiyetler de bu duruma muhatap olmaktan çoğu kere kendilerini kurtaramazlar.
Yakın geçmişte Rusya’nın din adamlarına karşı malum muamelesi ve Yeni Türkiye’nin kuruluş ve yapılanma yıllarında son Halife Abdülmecid Efendi'ye yönelik tutumu söz konusu çağdaşlaşma uygulamalarına verilebilecek en taze örneklerdir.
***
1924 yılına kadar hiç kimse hilafetin saygın, değerli ve manevi bir makam olmadığından bahsetmemiştir. Bilakis tersi şeyler ifade edilmiş ve belirtilmiştir…
Ancak 1924 yılı yeni ve taze bir dönemin başlangıcı olmuştur.
***
Tarihi süreç içerisinde muhtelif coğrafyalar ve idarelerde mutlak surette ve muayyen sayıda kral ve hükümdarın sürgün edilmesi hiç şüphesiz ki vuku bulmuştur.
fwfjkwefef
Ancak unutmamak gerekir ki, o güne kadar tebaası olan halkının, son bir vefa örneği izhar ederek, kendilerini saygıyla selamlayıp güle güle diyerek başka diyarlara yolcu ettikleri bahtsız kral ve hükümdarın sayısı da az değildir.
***
Ne yazık ki son halife Abdülmecid Efendi'nin, şahsı ve sıfatı kadre ve itibara değer görülmediğinden, akıbeti söz konusu türden bir saygıya muhatap olmamıştır.
Bilakis hilafetin ilgası kararını müteakip Abdülmecid Efendi bir dizi rencide edici uygulamaya muhatap kılınmıştır.
Bu anlamda;
Hilafeti ilga kanunu 10 günlük bir süre ön görmekte ise de o, daha bu sürenin başından itibaren tazyik altına alınmış ve sınır dışı edileceği, bir emri vaki olarak, kendisine bildirilip yolculuk için süratle hazırlanması istenmiş...
Kendisi için sıradan bir vatandaş/turist pasaportu hazırlanmış…
Eline, bir defaya mahsus olarak kullanılmak üzere bir pasaport tutuşturulmuş…
Pasaportunun isim hanesinde halife sıfatına hiçbir surette yer verilmeyerek sadece, “Abdülaziz oğlu Abdülmecid”, yazılmakla yetinilmiş…
dekjefew
Pasaportun arasına üç beş kuruş para sıkıştırılmış…
Mısır tercihine mukabil Avrupa’ya gitmeye icbar edilmiş…
Seyahati için transit vize yeterli görülmüş.…
Seyahati noktasında hiçbir ülkeye bilgilendirilme yapılmamış…
Orient Express’in tek bir kompartımanına kendisi ve beraberindekiler tıka basa bindirilmiş…
***
Ve nihayet sabahın bir vaktinde sınır dışı edilmiştir.
Halife Abdülmecid ve hanedan üyelerinin ilga sonrası muhatap oldukları bir dizi yanlışlık, haksızlık ve onur kırıcı muamelenin hikâyesini inşallah müstakil bir kitap olarak görürüz. Hakikaten her bir hanedan üyesinin uzun birer hikâyesi olmakla birlikte, hanedana reva görülen haksızlık ve rencide edici davranışlar dizisi arasında burada sadece Abdülmecid Efendinin İsviçre sınırında kahırdan hüngür hüngür ağlaması üzerinde durmak istiyorum.
***
Abdülmecid Efendi ve beraberindekilerin Orient Express ile sınır dışı edilmesine karar verilmiş olunmasına rağmen Express’de daha önceden ona ve ailesine yer ayırtılmamıştır.
Türk Hükümeti son anda Orient Express idaresinden Abdülmecid Efendi, ailesi hizmetindekiler için 10 kopartman tahsisini talep etmiş ise de bu talep Orient Express idaresince kesinlikle reddedilmiştir.
Zira uluslararası seferler yapan trende tabii olarak bütün kompartımanlar çoktan dolmuş ve Abdülmecid Efendi ve maiyetindekilere ayırılabilecek herhangi bir yer kalmamıştır.
Bu durum karşısında Türk Hükümeti ricasından vazgeçip işi cebre dökmüş, neticede zor da olsa bir kompartımanın tahsisi sağlanabilmiştir.
Tedarik edilen bu tek kompartımana taçsız halife ve beraberindekiler tıka basa denilebilecek bir surette bindirilmişlerdir...
***
Orient Express İsviçre sınırında Brieg adlı küçük bir kasabaya ulaştığında hakikaten ibretamiz bir hadise yaşanmıştır.
Brieg Tren İstasyonu idarecilerine, yukarılardan gelen bir emirle, Abdülmecid Efendi ve ailesinin İsviçre’ye kesinlikle kabul edilmemesi bildirilmiştir.
Dolayısıyla Abdülmecid’i taşıyan tren bu küçük sınır kasabasında tam 3 saat bekletilmiştir. Geçen süre içerisinde Abdülmecid ve ailesi adına olumlu hiç bir gelişme olmadığı gibi, bilakis, İstasyon Müdürü’ne gelen en son talimatta Abdülmecid Efendi ve ailesinin bulunduğu vagonun diğer vagonlardan ayırılarak bir kenara çekilmesi ve bir sonraki trenle de İtalya’ya gönderilmeleri emredilmiştir.
dewfefe
Oysaki Abdülmecid Efendi ve ailesinin İtalya için sadece transit vizeleri mevcuttu. Gidip oralarda kalamazlardı. Böyle bir durum söz konusu bile edilemezdi. Ayrıca oraya dönmelerinin pratikte hiçbir anlamı ve faydası da yoktu… Geri dönmeleri ve sınırlar arasında dolaşıp durmaları ise olmayacak türden bir şeydi.
***
Trende bulunan yolcular bir şeylerin ters gittiğini düşünerek harekete geçmişlerdi.
İstasyon Müdürü’ne verilen talimatı öğrenince de büyük bir şaşkınlık geçirmişlerdi. Mahlu, taçsız ve sıfatsız halife Abdülmecid Efendi ve ailesinin akıbetinin ne olacağını düşünmeden de edememişlerdi. Ancak duydukları merak onları sadece sessiz bir bekleyişe sevk etmemiş, fakat aynı zamanda aktif bir harekete de yönlendirmişti.
***
Nihayet trende bulunan yolculardan biri Abdülmecid Efendiye reva görülen bu adi muameleye dayanamayıp; “Bunlar sınırlar arasında koşturup duramazlar” diye isyan etmişti…
***
İsviçreli yetkililer ise sergiledikleri bu son derece nezaketsiz ve bir o kadar da kaba olan davranışlarının nedenini; “Sürekli katledilen ya da uluslararası problemlere sebebiyet veren seçkin misafirlerden artık bıktıkları” şeklinde açıklamışlardı.
***
Trende bulunan ve İsviçre’ye giden yolcular arasında İngiliz Uluslararası Ticaret Firması’nın İsviçre Şubesi Müdürü de bulunmaktaydı…
Yolcular bu müdürle konuşarak durumun vahametini dile getirmişler, İsviçre Hükümeti’ni kınamışlar ve bu olayın duyulması halinde medeni dünyanın dehşete kapılacağı noktasında İsviçreli Müdüre güvence vererek uyarmışlar ve hatta bir anlamda onu, yaşananlar karşısında sessiz kalmasından ötürü, üstü örtülü bir şekilde tehdit etmişlerdi.
Modern dünyanın ve mevcut zamanın bu tür muamelelere elverişli olmadığını dile getiren yolcular; şayet İsviçre bu beyefendiye sığınmayı reddederse, İsviçre turizminin son derece zorda kalacağından bahsetmişler!... Ayrıca Prens'in kendi başına 100.000 sterlinin üzerinde bir paraya sahip olduğunu ve bunu muhtemeldir ki İsviçre’de harcayacağını büyük bir incelikle İsviçreli Müdür’ün dikkatine sunmuşlar; İsviçre turizmini ve otellerini dikkate alarak konuyu bir de bu açıdan düşünüp değerlendirmesinin yararlı olacağını kendisine hitaben ısrarla dile getirmişlerdi.
***
Bütün bu argümanlar Polis Şefine iletilmiş ve ileri sürülen görüşlerdeki bilgelik Polis Şefi tarafından da makul bulunmuştu…
***
İngiliz Uluslararası Ticaret Firması İsviçre Şubesi Müdürü ile birlikte, Polis Şefi, şahsi tanışıklığı da bulunan, İsviçre Dışişleri Bakanı'nı telefonla aramış, Abdülmecid Efendi ve ailesinin durumunu ona kısaca hikâye etmişti. Yolcular da atılan her bir adımı yakından ve sıcağı sıcağına izleyip takip etmişlerdi.
***
Kompartımanının dışındaki dünyada bütün bunlar olup biterken Abdülmecid Efendi kendi dünyasına çekilmiş, bütün aile efradının, maiyetinin ve başka bir dünyanın ve medeniyetin temsilcileri ve yolcuları önünde onurunun, haysiyet ve şerefinin daha baştan itibaren tahkir edilmesine daha fazla dayanamamış ve nihayet hıçkırıklara gömülmüştü.
Onun bu hali o günlerde haber peşinde koşan basın mensuplarının gözünden kaçmamış ve bir çırpıda bütün dünyaya afişe edilmişti…
Bakan, İngiliz Uluslararası Ticaret Firması Müdürünün ne denli saldırılara uğradığını öğrenmiş, Abdülmecid Efendi'nin kabulü için ileri sürülen argümanları dinlemiş ve trendeki, başta İsviçreli yolcular olmak üzere, insanların bu uygulama karşısında ne kadar şaşırdıkları ve dehşete kapılarak sergilenen muameleye isyan ettiklerinden haberdar olmuştu.
Neticede Abdülmecid Efendi'nin ve ailesinin, en azından muvakkaten de olsa, Montrö’ye kadar yolculuklarına devam etmelerine izin verilmişti.
Montrö Tren İstasyonu’na ulaşılınca Abdülmecid Efendi ve yolcular trenden inmişlerdi. Ancak Abdülmecid Efendi burada hiç ummadığı bir hadiseye muhatap olmuştu.
Olay mühimdi. Zira Abdülmecid Efendi trene binerken görmediği hürmeti Montrö Tren İstasyonu’nda trenden inerken görmüştü.
Kendisi ile kısa bir müddet için yolculuk yapan ve kendilerini ilk defa gördüğü ve bir daha da görme şansı elde edemeyeceği insanlar, Montrö Tren İstasyonu platformunun iki tarafına sıraya dizilerek, Abdülmecid Efendi ve ailesini adeta bir çeşit şeref kıtası gibi uğurlamışlardı.
Abdülmecid Efendi bu saygı, hürmet ve vefa köprüsünden geçerken onları başını eğerek selamlamış ve eşlerini ve çocuklarını takiben tren istasyonundan ayrılmıştı.
***
Yukarıda anlatılanlar, hiç şüphesiz ki basit ve dramatik bir öykü olmayıp, yaşanmış, oldukça ibretamiz, tarihi bir vakadır.
Sınır dışı edilmezden hemen önceki zamanlarda “Müslümanların komutanı, kutsal yerlerin hizmetkârı, iki kıtanın ve iki denizin hükümdarı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, peygamberin habercisi” olarak yâd edilen, Müslümanlara halife olmuş bir şahsiyetin, Abdülmecid Efendi'nin “Hıristiyan” bir ülkeye nasıl sürgün edildiğinin ve “İsviçre”ye girişinin kısa ama anlamlı bir hikâyesidir.
.
Sultan Abdülhamid’e göre aşk ve âşık
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
8 Mart 2018 12:39
Dünya Kadınlar Günü Münasebetiyle: Hazin Bir Aşk Hikayesi
Yıl 1900 idi.
Zaman dalgalı ve sancılı, ufuk sisli olsa da Sultan Abdülhamid hala iktidardaydı.
…..
Sırp Kralı Aleksandar Obrenović, Abdülhamid’in öteden beri dostu ve siyaseten değer verdiği biriydi.
Abdülhamid, zaman zaman onunla yazışır, haberleşir ve muhabbet ederdi.
grekjgnregr
Kendisine çeşitli vesilelerle muhtelif cinsten kıymetli hediyeler gönderirdi. Ona, özellikle yaz mevsiminde, zaman zaman gelip İstanbul’da kalması için çok güzel bir köşk bile hediye etmişti.
O zamanlar henüz bekâr olan Aleksandar Obrenović’i, kendisinin de ruhen yalnız olduğunu belirtir, İstanbul’a Yıldız’a davet eder ve ona olan iyi duygularını hemen her fırsatta bu ve benzeri şekillerde beyan ederdi…
…..
Gün gelmiş Kral Alexander evlenmeye karar vermişti…
Telgraflar nihayet, Sırbistan Kral Aleksandar'in Madam Draga Masin ile resmen nişanlandığını bütün dünyaya ilan etmişti.
Abdülhamid de Aleksandar'in nişanlanmış olduğunu bu suretle öğrenmişti.
Sultan Abdülhamid Aleksandar'in nişanlandığı bayanı merak etmiş, o tarihlerde (1900) İstanbul’da Sırbistan elçisi olarak görev yapan M. Mijatovitch’i Saray’a davet etmiş ve gelirken beraberinde Kral Aleksandar'in nişanlısının bir fotoğrafını da getirmesini ondan rica etmişti.
Mijatovitch davete derhal icabet etmiş, Sultan’ın ricasını da yerine getirerek hemen Saray’a gitmiş ve huzura kabul edilmişti.
getjgnetger
Sultan Abdülhamid Madam Draga Masin’in fotoğrafına bir süre baktıktan sonra nihayet;
“Hakikaten güzel biriymiş. Gözleri de çok güzelmiş”, diye müstakbel kraliçe adayı hakkındaki fikrini beyan etmişti.
Arkasından da, sakin ve samimiyet dolu duygularla: “Güzel ama bana çok kurnaz bir genç adammış gibi gelen Kral Aleksandar'in böyle bir ahmaklık yapmasının gerekçesini doğrusu merak ediyorum!”
“Hiç şüphe yok ki, ne kadar büyük bir hata yaptığını gün gelecek kendisi de görüp anlayacak" diye belirtmişti.
Ve uzunca bir süre devam eden sessizliğin ardından sözlerine yeniden devamla:
“Nelerden şikâyetçi olmalıyız? Ne tür şeyleri eleştirmemiz gerekiyor? İnsan kaderinden kaçıp kurutulabilir mi? Aşkın ne karşı konulamaz bir güç olduğunu unutuvermek doğru mudur? Âşık olduğu bir kadınla yalnız kaldığında zayıf olmayan güçlü adam nerede? Ve bazen hepimiz çılgınlıklar yapmaya muhatap değil miyiz? Aşk, kişi hangi rütbe ve şereftedir diye hiç bakar mı? Aşk, annen ve baban ne diyecek diye sorar mı? Aşk hiç akıl dinler mi? Ben, hakikaten, bu genç adamın çılgınlığına gülme hakkımız olduğunu düşünmüyorum. Zavallı Aleksandar, anlaşılan o ki, Draga'ya derinden âşık olmuş. Yapabileceğimiz tek şey, sevgisinin hakiki ve daimi bir mutlulukla taçlanmasını dilemektir. Ona en iyi dileklerimi ileteceğim, ama onun mutluluğunu duymaktan da her zaman mutlu olacağımı siz de kendisine bildiriniz.” diye rica emişti.
fwhjbfwrfgg
Sırp elçi Mijatovitch, Sultan Abdülhamid'in aşkın gücü konusundaki bu filozofça beyanından son derece etkilenmiş ve elçiliğe döner dönmez duyduklarını ve yaşadıklarını hemen kaleme almış ve 1906 yılında da yayımlamıştır.
Mijatovitch’in deyişiyle;
“Sultan Abdülhamid aşkın ne olduğunu belli ki iyi biliyordu ve kendi deneyimlerini felsefi ilkelere indirgemiş görünüyordu. Bu da onu başkalarına karşı adil ve yardımsever olmaya itiyordu.”
Kral Aleksandar ve Madam Draga Masin 5 Ağustos 1900 tarihinde resmi bir törenle evlenmişlerdi. Ancak onların bu evliliğine daha baştan itibaren Mijatovitch karşı çıkmıştı. Zira Madam Draga Masin daha evvelce Çek asıllı bir inşaat mühendisi olan Svetozar Mašin ile evlenmiş ve ondan ayrılmış, dul kalmıştı. Ayrıca Kral Aleksandar'dan on iki yaş daha büyüktü.
Kral Aleksandar, Mijatovitch’in muhalefetini etkisiz hale getirmek için, onu 1900'de Sırbistan’ın en önemli ve en gözde diplomatik temsilciliği olan İstanbul’a elçi olarak görevlendirmişti.
Ancak Kral Aleksandar’ın bu tercihine sadece Mijatovitch değil genel olarak Sırbistan halkı da karşıydı.
Kral Aleksandar Madam Draga ile nişanlandığını açıkladığında Sırbistan kamuoyu bütünüyle onun aleyhine dönmüştü. Halkın indinde Kral fettan Draga’ya abayı yakmış, ona sırılsıklam âşık olmuş şeklinde değerlendirilmeye başlanmıştı.
Bu evliliğe büyük bir iç acısı ile karşı çıkan kralın annesi dul Kraliçe Natalija da, biraz da bu konudaki muhalefeti nedeniyle, oğlu tarafından tereddütsüz sürgüne gönderilmişti.
Halk, Aleksandar'ın bir kısım zalimane ve keyfi uygulamalarının gerisinde hep Draga'nın etkisi olduğuna inanmakta ve öyle varsaymaktaydı. O günlerde Aleksandar'ın Draga'nın ağabeyini tahta varis tayin edeceği dedikodusu da iyice yayılmıştı…
Bu son söylenti nihayet birbirini seven bu kraliyet çiftinin suikastına yol açmıştı.
10-11 Haziran 1903 gecesi, bir grup ordu subayı, Albay Dragutin Dimitrijević ve diğerlerinin liderliğinde, kraliyet sarayını işgal etmişlerdi.
Darbeciler uzun bir uğraşıdan sonra Aleksandar ve eşi Draga’yı saklandıkları yerlerde bulup ele geçirmişlerdi. Akabinde ise büyük bir hınç ve nefretle, bu çılgın aşıkların bedenlerini parçalamış, sonra da saray balkonundan bahçe gübresi yığınlarına doğru fırlatılıp atmışlardı.
Sultan Abdülhamid çok önceden, daha ortada hiçbir şey yok iken olacaklara ve neticeye işaret etmiş ve; “Hiç şüphe yok ki, ne kadar büyük bir hata yaptığını gün gelecek kendisi de görüp anlayacak" demişti.
Sezgilerinde hakikaten de haklı çıkmıştı.
Bu onun bir feraseti midir, kehaneti midir yoksa sadece tesadüfen gerçekleşmiş bir tespiti(!) midir tahlile muhtaç!
Yaşayanlar tecrübeyle, yaşamayanlar ise yukarıda anlatılanlardan anlamış olacakları üzere bilirler ki, aşk, gönül ateşi; âteş-i sûzandır, içten ve derinden, yavaş yavaş ama biteviye yakar.
Ölçüsüz olması halinde sadece abayı yakmakla kalmaz; gözü, gönlü ve en nihayet insanın mevcudiyetini de yakar.
Aman dikkat!!!
.
Kanuni’nin kılıcı ve İttihatçılar
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
7 Mart 2018 11:55
Osmanlı Hanedanı’nın bir mensubu olarak I. Süleyman yani Kanuni Sultan Süleyman:
1494’te Trabzon’da doğdu.
Çocukluğu, Tekkesi Beşiktaş’ta bulunan, sütkardeşi Yahya Efendi ile geçti.
Osmanlı tahtının onuncu padişahı oldu.
Doğu’daki şöhreti, adaletinden ötürü, "Kanuni" idi.
Batı’da ise "Muhteşem" diye anıldı.
Saltanatı yarım asra yakın bir zaman sürdü.
Fransa Kralı I. Fransuva’yı İspanya Kralı Şarlken’in elinden o kurtardı.
Hayatının 10 yılını fiili olarak bulunduğu savaş meydanlarında geçirdi.
Kızıl Elma Viyana’yı ilk kez o kuşattı.
Anadolu, Avrupa, Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz’in muayyen bölümlerine hükümran oldu.
Nihayetinde Osmanlı topraklarını misli ile büyüttü.
O aynı zamanda birinci sınıf bir şairdi.
Şiir kitabı -Divan- vardı. Yüzlerce sayıda gazel yazmıştı.
Fuzuli, Bâki, Pir Sultan Abdal ve Bağdatlı Ruhi, Matrakçı Nasuh onun hep çağdaşlarıydı.
Sokullu Mehmet Paşa onun sadrazamıydı.
Koca Sinan da onun döneminde Başmimar ve mühendisti.
Süleymaniye Camii ve Süleymaniye Külliyesi onun eseriydi.
1566’da yine bir seferdeyken Zigetvar/Macaristan’da Hakk’a yürüdü.
Gönlü Avrupa’da kaldı ve orada hala. Bedeni ise payitaht İstanbul’da.
dekljbfnewfweff
Sultan Süleyman şüphesiz ki tam bir cihangirdi.
"Kanuni" ve "Muhteşem" sıfatları, yüzlerce küffara haddini bildiren kılıcının eseriydi.
Peki, Kanuni’nin kendisi kadar muhteşem olan kılıcı neredeydi ve acaba akıbeti ne olmuştu?
Malum, İttihatçı kadro 31 Mart hadisesi sonrası Yıldız Sarayı’nı acımasızca talan ettiler.
Zira Yıldız Sarayı’nda son derece değerli eşyalar yer almakta, özellikle Sultan Abdülhamid’in Saray’da oldukça zengin bir muhtevaya sahip bir müzesi vardı.
Onun Yıldız’da son derece kıymetli halı, resim, sikke, pul, kitap, harita, silah, mücevher, kuş, böcek, türlü türlü ve cins cins hayvanları ve daha başka emsalsiz koleksiyon malzemeleri bulunmaktaydı…
Kanuni’nin kılıcı ise müzedeki en değerli tarihi hatıralardan biriydi.
Sultan Abdülhamid onu Yıldız Sarayı’nda kurmuş olduğu müzesindeki paha biçilmez sanat eserleri ve mücevherleri arasında, altın bir muhafaza dâhilinde saklamaktaydı.
dewskfewfgg
İttihatçılar, olaylar sükûn bulduktan sona, bir komisyon teşkil ederek Saray’da var olan her türden eşyayı kayıt altına aldırmaya başlamışlardı. Oysa olanlar çoktan olmuş, her biri özenle toplanmış olan yılların mahsulü o nadide eser ve eşyaların önemli bir bölümü ya yer değiştirmiş veya kaybolmuştu.
İttihatçıların ısrarla aradıkları ve bir an önce elde etmek istedikleri şeylerden birisi de Muhteşem Kanuni’nin paha biçilmez muhteşem tarihi kılıcı idi.
Kanuni’nin kılıcı 31 Mart hadisesi arifesine kadar Yıldız Sarayı Müzesi’ndeydi. Ancak her ne olmuşsa olmuş ve her kim almışsa kılıç artık yerinde yoktu.
Yapılan araştırmalar neticesinde kılıcın Tahir Paşa'da olduğu bilgisine ulaşılmıştı.
Gerçekten de kılıç Tahir Paşa'ya intikal etmişti.
Sultan Abdülhamid Kanuni’nin kılıcını tahttan indirilmesinin hemen öncesindeki tarihlerde Tahir Paşa'ya hediye etmişti.
Tahir Paşa o günkü İstanbul Emniyeti tarafından etraflıca sorgulanmıştı.
Paşa sorgulanmasında kılıçtan haberdar olduğunu inkâr etmemiş, Yıldız Sarayı bahçesinde bir yerlere gömülüp gizlendiğini, ancak nereye gömüldüğünü kendisinin de tam olarak hatırlayamadığı beyanında bulunmuştu.
“Tahir Paşa, Debreli bir Arnavut olup son derece güçlü kuvvetli ve hudutsuz sadık bir insandı. Abdülhamid’e yakınlığı ise onun şehzadeliği zamanında başlıyordu. Genç yaşında İstanbul'a gelip kayıkçılık ve kaldırımcılık yapan Tahir Paşa Abdülhamid ile ilk münasebetini şöyle anlatmaktaydı:
“İstanbul'da gayet kuvvetli bir Hırvat vardı. Kimse onun sırtını yere getirememişti. Önüne her çıkanla kavgaya tutuşur ve onun pestilin çıkarırdı.
“Ben Hırvat’ın şanını duyunca onunla boy ölçüşmeye karar verdim. Üsküdar'da Hırvat’ın hemen her zaman oturduğu kahvehaneye gittim. Adam nargile ve kahve içmekte... Birkaç adım ilerisinde bir noktaya da, taş üzerine bir elma koymuş... Herkes elmaya dokunmadan dışından dolaşıp geçmeye mecbur... Elmaya dokunmak, Hırvat’ı dövüşe davet etmek demek...
“Ben kahveye girince eğilip elmayı aldım ve bir kere ısırdıktan sonra Hırvat’ın suratına saldım. Herif yerinden fırlayıp üzerime çullandı ve aramızda bir kapışmadır başladı. Birkaç saniye geçmemişti ki, Hırvat suratı kan revan içinde upuzun yere serilmiş ve bir daha doğrulamaz hale gelmişti. Herkes etrafımı sarmış beni hararetle tebrik ediyorlardı.
“Şehzade Abdülhamid Efendi vakayı duymuş... Beni yanına çağırttı.
“Şaşırdım ve ürktüm. Ben adi bir ameleden başkası değildim. Bir kaldırım amelesi, koca bir şehzadesinin huzuruna nasıl çıkar, hangi lisanla konuşabilirdi? Bunu, haberi getiren adama söyledim. Gitti. İkinci bir haberci geldi ve Şehzadenin beni mutlaka görmek istediğini bildirdi. Bunun üzerine gittim. Beni, şu andaki Efendimizin şehzadeliği zamanında huzurlarına çıkardılar. Hitapları şu oldu:
“Sen benim yanımda ve muhitimde kal! Cesaret ve gözü pekliğin hoşuma gitti.
“Kendilerine, bu teveccühe lâyık olmadığımı söyledim ama inandıramadım. Hali o kadar soylu, edası o kadar sevimli, hususiyle bakışı ve sesi o kadar sihirliydi ki, bir anda kendisine âşık oldum ve emrini cana minnet bildim. İşte otuz seneyi aşkın bir zamandan beri yanlarındayım ve hiçbir kere inkisara uğradığım olmadı. O zamandan başlayarak, kendilerine, hudutsuz bir sevgi ve bağlılıkla yapışmış bulunuyorum. Askerliğin en küçük rütbesinden başladım ve en büyük rütbesine kadar çıktım. Hedefim daima padişahın korunması oldu. İyi ve fena hiçbir dakikalarında efendimi bırakmadım. Kendisini daima iyi kalpli ve cömert gördüm. Benim için bu dünyada tek bahtiyarlık, padişahımın karşısında durup o tatlı sesini duymak ve parlak gözlerini seyretmekti.” (N.F.Kısakürek, Ulu Hakan…, b. d. Yay., İst. 1965, s. 130.)
Tahir Paşa işte sözü edilen sadakat, samimiyet ve hizmetlerinden ötürü Kanuni’nin kılıcına Sultan Abdülhamid tarafından layık görülmüştü. Zaten kendisi de bunu Emniyet’te yapılan sorgulanmasında söylemişti.
O günlerde İttihatçılar Kanuni’nin bu kılıcını çok aramış, araştırmış ancak onu bir türlü bulamamışlardı. Ama kılıcın peşini de bırakmamışlardı.
O sıralarda Harbiye Nezareti’ne isimsiz bir mektup gönderilmiş ve kılıcın bizzat Tahir Paşa'nın kendisinde olduğu ihbar edilmişti.
Bu ihbar mektubu üzerine Tahir Paşa'nın evi de baştan aşağı araştırılmış ama sonuçta hiçbir şey bulunamamıştı.
Tahir Paşa, "Kılıç, Yıldız Sarayı bahçesine bir yerlere gömüldü" dediği için İttihatçılar Saray’ın bahçesinin muayyen yerlerini bile kazdırmışlardı. Ama maalesef kılıca bir türlü ulaşamamışlardı.
Hakikatte Polis, Tahir Paşa'nın söylediklerine pek itibar ve itimat etmemişse de yapabileceği fazla bir şey de olmamıştı.
…..
Yıldız Sarayı’nı talan ettikleri gibi kısa bir süre içerisinde imparatorluğu da basiretsizce tarumar eden İttihatçı kadro Kanuni’nin kılıcını bulmuş olsalardı kim bilir onunla ne yapacaklardı!
Belki de Zigetvar’da Kanuni’den arta kalan kılıç artıklarının kolunu kanadını budayacaklardı!
Kim bilir!
.
Yeni Türkiye’nin ayak sesleri ve hilafetin tarihe intikali - 1
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
4 Mart 2018 11:23
3 Mart 1924, tüm İslam dünyasında, İslam tarihinde dini-siyasi açıdan ciddi bir kırılma noktası oluşturması dolayısıyla, son derece önemli bir tarihtir.
İslam tarihinde 3 Mart 1924’e kadar onlarca dini-siyasi hadise yaşanmış olsa da yakın dönem İslam dünyasını o denli derinden etkileyen ve yaralayan bir hadise vuku bulmamıştır.
Yakın tarihimizde gerçekleşmiş olan Saltanatın kaldırılması, ama özellikle de Hilafetin ilgası, bugüne kadar gerçekleşmiş olan olaylar içerisindeki en önemli dini-siyasi hadise olarak kabul edilip hatırlanmaya tarih boyunca devam edecektir.
Tıpkı altı yüzyıllık Osmanlı tarihinde onlarca ferman çıkarılmış ve uygulanmış olmasına rağmen Tanzimat ve Islahat Fermanlarının etkisi, neticesi ve önemi ve bugün hala yazılıp konuşuluyor olması gibi...
Osmanlı Hilafetinin başlangıç tarihi genel Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır’ı fethi ile başlatılır ve bu fetih neticesi Mısır merkezli hilafetin İstanbul’a yani Osmanlı’ya intikal ettirildiği kabul edilir.
Yavuz Sultan Selim saltanatı boyunca hilafet sıfatına pek ihtiyaç duymamış ve kullanmamışsa olsa da sonraki dönem padişahları hilafet makamı ve halife unvanını sık sık öne çıkarmaktan geri kalmamışlardı.
Hilafetin Sultan II. Abdülhamid devrinde Hindistan ve daha başka yerlerde özellikle İngiltere’ye karşı bir silah olarak kullanıldığını gayet iyi biliyoruz.
O tarihlerde Osmanlı hilafetinin meşruiyetinin olmadığı propagandasını yapan İngiliz siyasetçileri ve onları besleyip destek veren İngiliz akademisyenlerinin hemen her fırsatta Osmanlı hilafetini sorguladığını ve netice itibariyle onu gayrimeşru sayıp reddettiğini de biliyoruz.
İngilizlerin Şerif Hüseyin’in şahsında bir Arap Hilafeti oluşturma fikri ve bu fikri gerçekleştirmek için verdiği emsalsiz mücadele de taptaze hatırlarımızdadır.
Yemen isyanlarının arka planının biraz da bu Osmanlı hilafeti aleyhtarlığı ile ilgili olduğu muhakkaktır.
İngiltere’den geri kalmak istemeyen Fransa’nın da kontrolündeki Tunus’u ayrı bir hilafet merkezi olarak korumaya çalışması ve hatta hilafetin ilgasından sonra Halife Abdülmecid’e yaklaşması onun malum hilafet siyasetinin sadece küçük bir parçasıdır.
ewfjewfewgg
Sömürgecilikte geç kalmış genç İtalya’nın dahi hilafeti kendi emelleri doğrultusunda kullanabilmek için Libya’daki Senusi tarikatı ile işbirliği arayışları… Ve sonra da Sultan Vahdeddin’e yanaşması erbabınca pek ala malumdur.
Araplar ile Türkler arasında hilafetin Kureyşlilik mülahazaları bağlamında uzun yıllara sâri tartışma konusu olduğu, ancak Osmanlı ulemasının ilmi etütleri ve en nihayet Türkün kuvvet ve satveti sayesinde bu mülahazaların geçersiz kaldığı da hatırlarımızdadır.
Bütün olumsuzluklara rağmen Osmanlı hilafetinin geçen asrın başlarına kadar mevcudiyet, meşruiyet ve müessiriyetini belli ölçüde de olsa sürdürmesi hiç şüphesiz ki söz konusu olmuştur.
31 Mart diye meşhur olan ve 1909 Nisanında Yıldız Sarayı’na karşı gerçekleştirilen İttihat ve Terakki darbesi neticesi Sultan Abdülhamid tahttan indirildiğinde kimse bu hareketin esasen hilafetin sonunun da bir başlangıcı olduğunu idrak edememiştir.
Bırakın hilafetin ilga sürecinin bu vesile ile başlamış olduğunu düşünmek, en az altı asırlık bir mevcudiyeti olan Hanedan üyelerinin bütünüyle yurtsuz ve yuvasız kalacaklarının hayal dahi, Sultan II. Abdülhamid müstesna, kimsece tasavvur edilmemiştir.
Sultan Abdülhamid daha o günlerde 31 Mart darbesi ile artık Osmanlı Saltanat ve Hilafetinin de sonun gelmiş olduğuna işaret etmiş ve son Mabeyn Başkâtibi (Padişah Genel Sekreteri) Ali Cevat beye konu ile alakalı düşünce ve değerlendirmelerini; “Başkâtip Bey bu gazetelerin hilafet ve saltanat makamına bu kadar saldırmalarına bakılır ise, bundan sonra ne padişahlığın ve ne de hilafetin ehemmiyeti kalmayacaktır. Zan edersem ben hâtemu’l-mülkûk (son sultan) olacağım” şeklinde ifade etmişti.
fwrgrgeghh
Hakikaten de öyle olmuş, kendisinden sonra gelen Sultan Reşat, Sultan Vahdeddin ve Abdülmecid Efendi göstermelik olarak başta tutulmuşlar, ancak iktidar bütünüyle İttihatçıların tasarruf ve tekelinde olmuştur.
O günkü uluslararası konjonktüre savaş kokusunun ve havasının sinmeye başladığını gören İttihatçılar Sultan Reşat’ın Sultan sıfatının tasarrufunu onun elinden almış ve onu sadece dünya Müslümanların manevi lideri yapan halife sıfatının icrası ile baş başa bırakmışlardı.
Gerçi halife sıfatı kendisinde kalsa da onu da fazla bir yerde kullanma şansı bulamayan Sultan Reşat, belki bir istisna olarak ve Alman-İttihatçı ittifakının bir neticesi ve ricası üzerine, halife sıfatına istinaden Birinci Dünya Savaşı’nda bütün Müslümanları İtilaf devletlerine karşı isyana çağıran Cihad-ı Ekber fetvasını yayınlamıştı…
…..
İngiltere ve Fransa oldukça pahalıya mal olsa da, nihayet uzunca bir zamandan beri hayal ve hasreti ile yanıp kavruldukları ve asırlardır makarrı hilafet (hilafet merkezi) olan İstanbul’u işgal etmişlerdi.
Halife ve Sultan olan Padişah Vahdeddin bu dönemde ne yazık ki adeta Sultan Reşat’ın siyasi konumundaydı. Ne sultan ne de halife sıfatlarını/kılıçlarını kullanabilecek bir durumda değildi.
Ancak akıllıca bir karar vermiş, Mustafa Kemal’i Samsun’a göndermişti… Fakat böyle yapmakla, bir anlamda, Sultan sıfatı/kılıcını tam bir yetkiyle kullanmak üzere onu Mustafa Kemal’e devretmiş demekti.
cewfwfeggg
Nihayet vatan millet derdi ve sevdası olan muhafazakâr ve liberal her kanattan her asker ve münevver Anadolu’da toplanmaya başlamıştı. Ve artık Ankara potansiyel başkentti.
Anadolu, yani Ankara yani Mustafa Kemal ve arkadaşları Halife’nin, Sultan Vahdeddin’in Sultan, yani dünyevi sıfatını tasarruf etmekteydi. Osmanlı’nın, Anadolu’nun, Türk’ün, İslam’ın ve tabii ki Hilafet ve Halife’nin kaderi artık Anadolu’da Mustafa Kemal ve etrafındaki vatanseverlerin muvaffakiyetine bağlıydı.
…..
Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’da köy köy, kasaba kasaba teşkilatlanmakta ve İslam, Saltanat, Halife ve Hilafet adına savaşmaktaydı…
Her fırsatta ve toplantıda Mustafa Kemal ve arkadaşları halife ve Sultan Vahdeddin’i temsilen İslam adına savaştıklarını beyan etmekteydi…
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi’nin açılış konuşmasına “Cenâb-ı Vahibu’l amâl hazretleri…” ifadeleriyle başlamakta; başka bir konuşmasında ise “kanımızın son damlasına kadar İslam için savaşmaktayız” diyerek Yavuz Sultan Selim’e atıflarda bulunmakta; Balıkesir Zağanos Camii Cuma hutbesinde İslam ve hilafetten ve bunlara karşı duyduğu samimi ve mutlak merbutiyetten söz etmekte, kâfirlere karşı savaşmak üzere İslam dünyasını ortak düşmanlara karşı dayanışma ve cihada çağıran Türkçe ve Arapça muhtelif beyannameler yayımlamaktaydı…
.
Yeni Türkiye’nin ayak sesleri ve hilafetin tarihe intikali - 2
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
5 Mart 2018 11:45
1919-1922 yılları arasında Vahdeddin padişah olarak artık "halife" ve "sultan" sıfatlarının her ikisine birden ve fiilen sahip değildi.
"Sultan" sıfatını, kendi iradesi ile muvakkaten Mustafa Kemal’in şahsında Anadolu’ya devretmiş ve Anadolu’nun işgaline karşı orada vekâlet savaşı başlatılmasının önünü açmıştı. Ancak böyle yapmakla da Sultan sıfatını/kılıcını bir daha elde edemeyecek şekilde Anadolu’ya kaptırmıştı.
***
1922 yılı padişah olarak Vahdeddin’in iki temel vasıflarından birisini kaybettiği yıl oldu.
Onun dini liderliğini (zıllullah) ve tasarrufunu temsil eden Halife sıfatı ile dünyevi (melik, hükümdar) gücünü temsil eden "Sultan" sıfatı, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde lağvedildi. Ancak Saltanatın ilgası sırasında ve sonrasında hiçbir çatışma ve çarpışma yaşanmamış, her şey sulh ve sükûn içerisinde tamamlanmış ve sonuçlanmıştı.
***
Sultan Vahdeddin Anadolu’da alınan söz konusu kararı ve yeni siyasi durumu bir anlamda içine sindiremedi. Zaten uzun süredir Kemalistlerin şiddetli tehditleri ve kaçması için biteviye teşvikleri de sürüp gitmekteydi…
Nihayet 17 Kasım 1922’de Malaya gemisi ile önce Malta’ya, sonra da Avrupa’ya gitti. 1926’da orada öldü ve muhtemelen öldürüldü…
***
Kemalistlerle Milli Mücadele sırasında sürekli dirsek teması halinde olan ve Sultan Vahdeddin’den pek de hazzetmeyen Abdülmecid Efendi, Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yeni Halife olarak seçilip tüm dünyaya ilan edildi… Zira Abdülmecid Efendi, İslamiyet’teki mahremiyet ölçülerini adeta hiçe sayarak kendi kızının müstehcen resimlerini çizecek ve nu resimler yapabilecek kadar sanatında mahir; haramları çiğneyecek kadar inancında cesur ve fikren liberal biriydi.
Yeni Türkiye’ye giden yolda Türkiye’ye de ancak böyle bir halife yakışırdı!
Saltanatın kaldırılmasından sonra kabiliyet ve vasıfları itibarıyla Abdülmecid Efendi ölçüsünde bir insanın hilafet makamına getirilmesiyle, hilafet makamı; vakarı, muhtevası ve kutsiyeti itibarıyla nispeten yozlaştırılmış ve istikbaldeki fonksiyonsuzlaştırılması hamlesinin ilk adımı böylece atılmıştı…
fwegfvwfgggh
Halife Abdülmecid Efendi daha 1922’de kesilip budanmış olan Sultan (Saltanat) sıfatının olmamasından dolayı kanat çırpıp uçamadığını Kemalistlere yana yakına ifade ve şikâyet etmişse de onun bu yöndeki sızlanmaları Kemalistler için fazla bir anlam ifade etmemişti. Çaresiz kalan Abdülmecid Efendi zaman zaman tek kanadıyla uçmak için bazı teşebbüslerde bulunmuşsa da onun bu yöndeki her girişimi hem hüsranla neticelenmiş hem de bu tür hareketlerden kaçınması yönünde Ankara’dan ciddi ihtarlar almış ve azarlanmıştı.
Artık Halife Abdülmecid Efendi için yapacak pek fazla bir şey yoktu ve çok bir işe yaramayacak olan halife sıfatı ile yetinmek onun için bir zorunluluktu.
Ancak Kemalistlerin bu kadarı ile yetinmeleri de ümit edilip beklenemezdi.
Tıpkı Fransa’da geçmişte yaşananlar gibi, bir dizi reformların yapılacağı Cumhuriyet ilan edilmeli, Saltanata ilaveten Hilafete de artık son verilmeliydi… Ve öyle de oldu.
Telgraflar bütün dünyaya Ankara Meclisi’nin 3 Mart 1924’te aldığı bir kararla hilafete son verdiğini ve Hanedan üyelerinin de top yekûn sınır dışı edilmeleri kararını onayladığını haber vermekteydi.
Zira Yeni Türkiye’nin sınırları dâhilinde dini bir otoriteye artık kesinlikle yer yoktu ve hiçbir surette de olamayacaktı. Her ne kadar anayasada devletin dini din-i İslam’dır denmiş ve hükümete “ahkâm-ı şer’iyenin infazı” görevi verilmişse de bundan böyle bu tür şeylere ihtiyaç duyulmamaktaydı.
4 Mart 1924’te Millet Meclisi Şer’iye Vekâlet’inin ve Vakıfların kapatılmasına ve kurumun sahip olduğu menkul ve gayrimenkul malların devletleştirilmesine karar vermişti.
Hilafet ve Hanedan aleyhtarları mebuslar fikirlerinde ve işleri icrada o kadar azimli ve kararlıydılar ki Mustafa Kemal’i bile dinlemiyorlardı.
Ankara’da Meclis’te Hilafet ve Hanedan üyelerinin akıbetlerine dair müzakereler yapılıp kararlar alınırken Mustafa Kemal; hiç olmazsa Hanedan üyelerinin bayanlarını sınır dışı etmeyelim… şeklinde teklif ve tavsiyelerde bulunmuştu.
Fakat onun bu teklifi başta İsmet Paşa'nın itirazı olmak üzere diğer mebuslarca muhalefetle karşılanmış ve hiçbir surette tatbike değer görülmemişti.
Nihayet Abdülmecid Efendi ve ailesi başta olmak üzere altı asırlık Osmanlı ailesi üyelerinin bütünü, bebek yaşta olanlar da dâhil olmak üzere, bay bayan ayırım yapılmadan, hizmetlileri ile birlikte 234 kişi, Mustafa Kemal’e rağmen, hudut dışı edilmekten kurutulamamıştı.
Bu kararın ardından ilga kanunun ilgili maddeleri şimşek hızı ile uygulamaya konmuş… Hanedan üyelerinin sınır dışı süreci iştiyakla başlatılmıştı.
Büyük Millet Meclisince Halife Abdülmecid Efendi için 15.000 lira cep harçlığı öngörülmüştü. Diğer şehzade ve hanım sultanların her birine ise 1000 lira verilmesi kararlaştırılmıştı.
Bu işler için hükümetin tahsis etmiş olduğu para yetmiş ve hatta artmıştı.
Hakikaten de bu iş için ayrılan ödenek neticede artmıştı. Halife Abdülmecid Efendi, evlatları ve hanedan üyelerinin memleketten ihracı için harcanmak üzere ayrılan tahsisattan artan para, adı geçenlere refakat eden memur ve zabıtaya ikramiye olarak dağıtılmıştı.
Hanedan üyeleri istemeseler de 10 gün sonra meçhul bir yolculuğa çıkacaklardı. Ancak kanun öyle dese ve öngörse de 10 günlük süreye hiçbir surette bağlı kalınmamıştı.
Büyük Millet Meclisi’nin Halife olarak seçmiş olduğu Abdülmecid Efendi aynı meclis tarafından alınan bir kararla bu defa vatandaşlıktan bile çıkarılarak çoktan sınır dışı edilmişti…
Zira devir çoktan değişmiş ve "Padişahım Çok Yaşa!" övgü dolu hitapları çoktan sona etmişti…
Hanedan üyeleri için ufuk korkunç derecede sisli ve iç yakıcı derecede ürperticiydi.
Hanedan üyeleri ve mensupları kendilerini meçhule götürecek yola çıkmak için hemen, bir an evvel ve bir çırpıda hazırlanmalı, olmayacak şeylerin hayaline kapılmamalıydı.
Zaman hazırlık ve tedarik zamanıydı. Bunun için birikimi olanlar bankadaki paralarını çekmeye koşmuşlarsa da emir yüksek yerden olduğu için buna muvaffak olamamışlardı. Zira verilen karar gereği beraberlerinde sadece ve sadece şahsi takı ve mücevherlerini götürebilirlerdi.
Gayrimenkullerini de vergilerini ödemek şartıyla azami bir yıl içinde satabilirlerdi. Aksi halde köşkleri ve evleri devlete intikal edecekti… Saraylar ise zaten birer kamu malı olarak müzeye dönüştürülecekti… Bu konulara dair karar ilgilisince çoktan verilmişti…
***
Hilafetin kaldırılması ile dünyadaki tüm Müslümanların mücerret bir hal kesp etmiş olan manevi mesnetlerinden birisi artık yıkılmıştı. İslam dünyasına manevi açıdan bugüne kadar iflah olamayacağı derecede ciddi bir dini-siyasi darbe indirilmişti…
***
Yeni Türkiye’de çeyrek asır bile geçmeden, on on beş yıl gibi çok kısa bir süre içerisinde devlet idaresi, toplum düzeni ve ferdi hayat bütünü ile değişmiş ve her şey sil baştan yeniden kurgulanmış ve inşa edilmişti.
Bu gerçekten çok zordu, zor olmuştu ve ancak nihayeti itibarıyla gerçekleştirilmişti…
Anadolu’nun ortasında muhafazakâr bir nüfusa sahip Ankara’da mazinin engin derinliklerine kök salmış hilafeti lağvetmek; hilafet kurumu kadar eski ve devasa zenginlik ve etkinliğin sahibi vakıfları bir çırpıda kapatarak mallarını devletleştirmek; inanç ve itikatlarına bağlı olarak insanların zihni ve kalbi derinliklerinde yer etmiş ferdi alışkanlıkları hiçbir surette taviz vermeden değiştirmek ve o güne kadar var olan her şeyi adeta silip süpürürcesine bertaraf edip yerine daha evvelce var olmayanları ikame etmek…
ferljngreggg
Evet bütün bunları ancak ve ancak devrimci bir nesil başarabilirdi.
Olup bitenler karşısında şaşırdığını söyleyen ve şaşıp kalmış gibi gözüken Avrupa ise Yeni Türkiye’yi alkışlamış ve onu güçlü kılmak ve yardım etmek üzere ona kollarını açmıştı… Ancak Batı Türkiye’ye fazla güven ve itimat da duymamaktaydı. Zira Yeni Türkiye’nin mevcut durumu ile kısa sürede kalkınıp gelişebileceği hem müphem hem de oldukça şüpheliydi.
***
Dün ve bugün itibarıyla içimizde ve etrafımızda yaşanan ve maruz kalınan siyasi hadiseler bir kez daha göstermektedir ki, Yeni Türkiye’nin serpilip büyümesi, gelişip güçlenmesi, harici istekler ve desteklerde değil, bilakis kendi öz benliğinden gizlidir.
.
Türk tarihinin en mutlu olayının hatırası!!!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
27 Şubat 2018 14:54
10 Şubat 1918 tarihi Sultan II. Abdülhamid’in ölüm yıl dönümü idi.
Geçti.
Sultan’ın ölümü önceki yıllarda çeşitli kesim ve kurumlarca hatırlanmakta ve kendisi rahmet ve minnetle anılmaktaydı.
Ancak Sultan’ın bu yılki vefat yıl dönümü ölümünün yüzüncü yılı olmak gibi bir özellik taşımaktaydı.
Dolayısıyla bu yılki yâdı da farklı oldu.
Devleti ve milleti temsilen bizzat Sayın Cumhurbaşkanının katılımları ile Yıldız Sarayı’nda bir anma toplantısı düzenlendi.
Sultan anıldı, hayırla yâd edildi, rahmet dilendi… İyi de oldu.
Sayın Cumhurbaşkanı anma toplantısındaki konuşmasında Sultan Abdülhamid’in kendi yaptırdığı sarayda, Yıldız Sarayı’nda onun hal (halifelikten düşürme ve dolayısıyla tahttan indirme) fermanının imzalandığını ifade etti ve hal fermanın imzalandığı o kalemin artık kendisinde olduğunu ifade etti.
Malum, Sultan Abdülhamid’in tahtta kalmasına daha fazla tahammül edemeyen İttihatçılar nihayet onun alaşağı edilmesini sağlayacak bir fetva hazırlatmışlar ve Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendiye de bu fetvayı imzalatmışlardı.
Ve yine malum, Cumhuriyet tarihimizde yakın bir zamana kadar devam eden ve nereden icap ettiği ve ne diye icat edildiği belli olmayan bir gelenek oluşmuştu; idam kararlarından sonra kalem kırma… İdam karının imzalandığı kalemin idam hükmünü veren hâkim tarafından hemen oracıkta kırılması âdeti...
Artık bu gelenek idamın kaldırılması ile birlikte tarih olmuş ve hatta idam cezalarının verildiği günleri yaşayanlar tarafından bile neredeyse unutulmuş durumdadır.
Sultan Abdülhamid’i tahttan indiren garabet fetvayı bugün arşivde ve konu ile ilgili yayınlanmış kitapların sayfaları arasında, eski ve yeni harfli yazılmış olarak bulup okumak mümkündür. Fakat onu tahtından ve tacından eden hal fetvasının imzalandığı kalem acaba ne olmuştu? Cumhuriyet döneminde olduğu gibi yoksa kararı veren ve fetvayı yazan şeyhülislam tarafından kırılmış ve çöpe mi atılmıştı!
Hayır; öyle bir gelenek yoktu henüz o tarihlerde. Peki, kaleme ne oldu, kimde kaldı o takdirde!
Her ne kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti denince aklımıza Birinci Dünya Savaşı’ndaki rollerinden ötürü daha ziyade Enver, Talat ve Cemal Paşalar gelse de, Ahmet Rıza Bey de bu cemiyetin önde gelen kurucularından biriydi.
Sultan Abdülhamid’in saltanatı yıllarında Paris’te yaşamış, Abdülhamid idaresi aleyhinde neşriyat yapmak üzere Paris ve Mısır’da Meşveret ve Şura-yı Ümmet gazetelerini çıkarmıştı. Zira o da diğer önde gelen İttihatçılar gibi Abdülhamid ve idaresinin en fanatik muhaliflerindendi. Materyalist düşünceye sahip olmak gibi bir şöhrete de sahipti. Auguste Comte’a intisap etmiş ve pozitivizme gönül vermişti…
…
Ahmet Rıza Beyin İstanbul’a dönüşü ancak II. Meşrutiyet ilan edilmesi üzerine mümkün olabilmişti. Dönüşünde oldukça mutantan bir şekilde, “hürriyetçilerin babası” nitelemesiyle ve törenlerle karşılanmıştı.
Ve nihayet Ahmet Rıza Bey adeta ayağının tozuyla, 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanı ve Meclis’in açılması üzerine, Meclis Başkanlığına seçilmişti. Daha sonraki günlerde ise Ayan (Senatör) Meclisi Üyesi ve Ayan Meclisi Başkanı da olmuştu.
Ahmet Rıza 31 Mart diye bilinen olaylar sonrasında Sultan Abdülhamid’in akıbeti ve Sultan Reşad’ın istikbalini belirlemede oldukça etkili olmuştu. Hatta Mehmed Reşad’ın bahtını taht yapan bir anlamda o olmuş, onun tahta geçişini Ahmed Rıza Bey duyurmuştu.
Sultan Reşad, maruz kaldığı 33 yıllık murakabe hayatından kendisini kurtarıp tahta çıkaran, bahtını değiştirerek onu koca imparatorluğa Sultan yapan bu isme karşı tabii olarak minnet duymaktaydı. Memnuniyetini izhar etmek ve dolayısıyla Ahmed Rıza Beyi bir vesile hoşnut etmeyi istemekteydi.
Ahmed Rıza Beyi bir gün bu maksatla huzuruna davet etmiş ve daha evvelce hazırlatmış olduğu birkaç güzel mücevheri önüne koyarak içinden birisini seçmesini istemişti.
Ancak Ahmed Rıza Bey Sultan Reşad’ın bu teklifini reddetmiş, ondan, Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendinin Sultan Abdülhamid'in hal fetvasını imzaladığı kalemi istemişti.
Ahmet Rıza Beyin bu seçimi Sultan Reşad’ı tabii olarak üzmüştü. Zira onun bu tavrı karşısında Sultan Reşad’ın; "Kardeşimden bu kadar nefret edildiği için üzgünüm" dediği kayıtlıdır.
Ahmed Rıza Beyin de onun bu yöndeki sözü üzerine: "Sultanım, unutuyorsunuz galiba, kardeşinizin tahtan indirilmesi kararını imzalayan kalem sizin de tahta çıkma kararınızı imzalayan kalemdir. O kalem Türk tarihinin en mutlu olayının hatırasıdır" demişti.
İşte sözünü ettiğimiz bu kalem şimdilerde Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın muhafazasında.
Bir asra yakın Ahmet Rıza Beyin muhafazasında kalan ve şimdilerde ise Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın tasarrufunda bulunan kalem ayını kalem. Kırılmadan, bozulmadan ve kaybolmadan bugüne kadar intikal ettirilebilmiş.
Kim bilir belki bir gün Sultan Abdülhamid Müzesi kurulur ve bu kalem de orada ona ve dönemine ait bir hatıra olarak yerini alır…
Kalem aynı kalem de, kaleme sahip olanların ve onu taşıyanların ona bakışları ve ona bakınca yüreklerinin derinliklerinde hissettikleri şeyler de aynı şeyler mi acaba…
Bence bu husus, şüphesiz ki o kalemden ve ona sahip olmaktan çok daha önemli…
Prof. Dr. Metin HÜLAGÜ
27 Şubat 2018
.
Sultan Vahdeddin ve Sevgililer Günü
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
21 Şubat 2018 23:50
Kutsal Sevgililer Günü! Antik Yunan’a, en bilinen özelliklerinden biri çapkınlık olan "Tanrıların ve İnsanların Babası" Zeus ile Zeus'un eşi ve ablası olan tanrıça Hera'ya kadar uzanıyormuş…
Ne harika şeyler ve yaratıcısı zekâ ürünü değil mi!
Ve nihayet Sevgililer Günü Aziz Valentine ile taçlandırılmış ve Roma’da yaşayıp yine bir papaz olan Claudius ile topluma takdim süreci tamamlanmış…
Sevgililer Günü:
Batı’nın kendi mitolojik kökenli kültürünü/saçmalıklarını Doğu toplumlarına aktarması…
Bir anlamada kilisenin icadı…
Elçileri ve tebliğcileri papazlar…
Batı’nın Doğu’ya kültürel ihracı…
Sorumluluk ve bağımlılık altına girmeden gençlere süresiz gönül birlikteliği empoze etme vesilesi…
Ve tabii ki tüketim ekonomisi ve ticari hareketlilik…
Bir taşla bir sürü kuş…
Maalesef artık Batı kültürünün yakıcı külleri altındayız…
Külleri üzerimize savurma işinde ise papazlar oldukça etkin. Aziz Valentin, Papa Claudis, Keşiş Rasputin ve daha başkaları ama hep kilise merkezli isimler.
Yazık ki bu tür rehberler ve ithal ürünler sayesinde milli günlerimizi unutmuşuz ve unutuyoruz.
Yaklaşık bir asır önce alınan bir karardan bahsetmek istiyorum sizlere.
Milli mevcudiyeti hedefleyen…
Var olma veya yok olma endişesini içeren…
Geçici sevdaları değil daimi birliktelikleri öneren…
Bugün de aynı sıkıntılarımız olduğunu hatırlatan…
Dün Osmanlı Sultanı bugün ise Sayın Cumhurbaşkanı tarafından ama farklı versiyonları ile özendirilmeye çalışılan…
“Evlilik Günü”nden bahsetmek istiyorum.
Bundan tam 98 yıl önce Sultan Vahdeddin bir kararnameye imza atmıştı. Kararname “1 Mayıs”ın “Evlilik Günü” olarak kabul edilmesini öngörüyor, bütün imparatorlukta evlenenlerin sayısını artırmayı ve düşük seyreden doğum yüzdesini yükseltmeyi hedefliyordu.
Böyle bir Kararname ile probleme çare bulma fikri o dönemin İçişleri Bakanı Nazım Beyin önerisiydi.
Nazım Bey Türkiye’deki doğum oranının düşük olmasını genç kızların havailik, hoppalık ve ciddiyetsizliklerine bağlıyordu.
Sultan Vahdeddin’in 1920 Nisanında imzaladığı söz konusu kararname daha evvel evlenmemiş kimselerin 1 Mayıs’ta evlenmelerini teşvik ediyordu.
Bekâr gençleri evlenmeye teşvik etmek üzere ikna unsuru olarak ise “1 Mayıs günü evleneceklerden devletin hiçbir şekilde evlilik masrafı almayacağı belirtilmekte ve düğüne davet edilenlerden de çiftlere hediye vermemeleri istenmekteydi.
1 Mayıs’ta evlenenlerin doğacak çocuklarına Sultan Vahdeddin’in çocuklarından, Ertuğrul, Rukiye veya Ulviye, isimlerinden birisini koymaları halinde kendilerine hediye olarak bir bilezik verilmesi devletin vaadiydi. Evlenen yeni çiftler bu bileziği çocuğun doğduğu vilayetin valisine gidip ondan alabileceklerdi.
Sultan Vahdeddin’in konuya dair tebliği tüm vilayetlere gönderilmişse de tebliğin asıl hedef kitlesi daha ziyade Bursa vilayeti olmuştu.
Bursa halkı, alkollü içecekleri fazlaca tüketmeleri ve doğum nispetinde aşırı düşüklük göstermeleri nedenleri ile dönemin basını tarafından daha evvelce bir hayli tenkit edilmiş ve adeta hırpalanmıştı.
Hükümet yetkilileri Anadolu’nun birçok yerinde erkek ve bayanların birlikte katılıp eğlendiği müzik ve eğlence içerikli “Ateşli Geceler” adı verilen eğlencelerin tertiplendiğinden söz etmekteydi.
Bu “Ateşli Geceler” adlı eğlence tertipleri Meclis’te bulunan ve Anadolu’dan gelen mebusları oldukça rahatsız etmişti. Milletvekilleri nihayet bu duruma karşı alınacak tedbiri, bu tür eğlencelerin yasaklanmasını ön gören bir yasa teklifini Meclis’e sunmakta görmüşlerdi.
Sultan Vahdettin’in milli “Evlilik Günü” Kararnamesinden Aziz Valentine’in ithal “Sevgililer Günü”ne…
Evet, kültür hayatımızda bayağı mesafe almışız…!
Bugün 130 ziyaretçi (200 klik) kişi burdaydı!
xxxx
Çağdaş Ayanlar
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
23 Aralık 2021 10:50
Ayan, eşraf ile eş anlamlıdır. Tarihî belgelerde, derebeyi veya mütegallibe tabirleriyle de ifade edilmiştir.
Kadim zamanlardan beri var olan ayanların Osmanlı toplum ve idaresinde kendilerine yer bulmaları ise Anadolu Selçuklu Devleti’nden intikali suretiyledir.
Kurumsal yapıları ve seçkin suretteki hususiyetleri bakımından avam tabakasıyla tam bir zıddiyet içinde olan ayanlar Osmanlı tarihinde merkezi otoritenin mutlak suretteki iktidarını siyasi, iktisadi, idari ve askeri açılardan, olumlu olduğu kadar olumsuz surette de gölgelemiştir.
Osmanlı Devleti’nde klasik dönemlerde kurumlar görevlerini gereği üzere icra ettiklerinden ayanın toplum içindeki nüfuzu sınırlı surette kalmışken on altıncı asrın ikinci yarısından itibaren memleketin idaresi ve nizamında yaşanan bir kısım sıkıntılar neticesinde ayanlık da önem kazanmaya başladı. İktisadî yönden giderek gücünü artıran ve siyasi açıdan da her geçen gün önem kazanan ayanlar çeşitli iktisadi ve mali iş ve işlemlerle servetini çoğaltıp tasarruf ettikleri toprakları da artırdılar. Nihayet ayanlar, iktisadî ve içtimaî bakımdan oldukça fazla güç ve kuvvet sahibi oldular.
Ayanların, geçen zaman içerisinde, sahip oldukları zenginlik nispetine bağlı olarak, maiyetlerinde bulundurdukları sekban ve levent sınıfından askerleri sayısı da arttı. Netice itibarıyla ayanlar içtimaî, iktisadî ve askerî güçlerine idarî yetki tasarrufunu da katarak kendi mıntıkalarının merkezle olan münasebetinde en kuvvetli temsilci haline geldiler.
On sekizinci yüzyılın ortalarına doğru devletin taşradaki gücünün giderek azalması ve bir ayan ailesinin kendi bölgesinde devamlı olarak yöneticilik yapması neticesi âdeta bir hanedan hüviyeti taşıyan büyük aileler ortaya çıktı. Dolayısıyla da on sekizinci asrın ortalarından itibaren ayan kelimesi yeni bir anlam kazandı.
Söz konusu yeni statülerinde iyice güçlendikleri görülen ayanların başlıca görevleri, şehir ve esnaf için gerekli malları sağlamak, erzak ve ham madde fiyatlarını tayin etmek, kamu binalarının inşa ve tamirini yapmak, eşkıya yakalamak ve cezalandırmak,… oldu.
Merkezî otoritenin zayıf oluşundan faydalanan ve özellikle de taşradaki otorite eksikliğini fırsat bilen âyan, eşraf, hanedan ve derebeyi aileleri, varlık ve üstünlüklerini memleketin birçok yerinde kabul ettirdi.
Bu anlamda Rize dolaylarında Tuzcuoğulları, Samsun ve çevresinde Canikli Hacı Ali Paşa ve oğulları, Yozgat yöresinde Çapanoğulları, Kayseri’de Zennecizâdeler, Ankara’da Müderriszâdeler, Bilecik’te Kalyoncuoğulları, Balıkesir’de Kanlızâde, Manisa ve çevresinde Karaosmanoğulları, İzmir’de Kâtiboğulları, Isparta’da Yılanlıoğulları, Antalya’da Tekelioğulları, Çukurova’da Menemencioğulları ile Kozanoğulları, Suriye’de Azmzâdeler, Kuzey Irak’ta Babanzâdeler, Rusçuk dolaylarında Tirsiniklioğlu ile Alemdar Mustafa, Vidin’de Pazvandoğlu, Yanya ve çevresinde Tepedelenli Ali Paşa ile oğulları ve daha niceleri üne ve otoriteye kavuştular.
Böyle bir gelişme neticesinde, Üçüncü Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid hareketi örneğinde olduğu gibi, ayanların bir kısmı söz konusu türden merkezi otoritenin uygulamaya koymak istediği projeleri desteklerken diğer önemli bir kısmı ise kendi çıkarlarına aykırı buldukları için hiçbir surette onay vermedi.
Rusçuk âyanı Tirsiniklioğlu liderliğindeki ayanların 1806’da Nizam-ı Cedid ordusunun Rumeli’de kurulmasına karşı çıkarak Osmanlı tarihinde İkinci Edirne Vakası’nın yaşanmasına sebebiyet vermesi aynı kabilden bir gelişme oldu. Üçüncü Selim de, kan dökülmesini doğru bulmadığından, yeni ordunun Rumeli’de teşkil edilmesinden mecburen vazgeçildi.
Bu durum merkezi otorite üzerinde hüküm icra etmek ve dolayısıyla da padişahın tasarruflarına ortak olmak isteyen muhalif sınıftan ayanların siyasal güçlerinin artmasına ve atılacak daha fazlası müstakbel adımlar için cesaret bulmalarına sebebiyet verdi. Öyle ki; 1807’de patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı neticesinde Üçüncü Selim’in saltanatı ve kurmak istediği yeni düzen (Nizam-ı Cedid) dahi ayanlar tarafından sona erdirildi.
Bu bağlamda Alemdar Mustafa Paşa, Rusçuk âyanı olarak, bir padişahı tahttan indirip bir başka ismi padişah yapma güç ve cesaretini kendisinde bulabildi. Ordusu ile İstanbul’a gelerek Dördüncü Mustafa’nın yerine İkinci Mahmud’u tahta çıkardı ve kendisi de tabii ki sadrazam/başbakan oldu.
İkinci Mahmut ile bir kısım ayanlar arsına imzalanan ve merkezi otoritenin tasarruflarını sınırlayıp ayanlara danışılmadan karar alınmasına imkan tanımayan muhtevadaki Sened-i İttifak adlı sözleşme tam da Alemdar’ın sadareti sırasında gerçekleşti.
İkinci Mahmud pek tabii ki saltanatına gölge düşüren ayanların siyasi, askeri ve iktisadi güçlerinin fazlası ile farkındaydı. Sened-i İttifak’ın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu. Ancak o, mukabele etmek ve ayanları etkisiz kılmak için uygun olan zaman ve zemini bekledi. Vakti gelince de ayanları, tabir caiz ise, tek tek avladı, bir kısmını bertaraf etti, diğer bir kısmını ise kendisine ram edip bağladı.
İkinci Mahmud ayrıca, merkezi otoriteye ikide bir kafa tutup isyan ve ihtilal naraları atan yozlaşmış Yeniçerileri, şuurlu bir politika dahilinde, bilerek ve isteyerek isyana teşvik etti ve nihayet topa tuttuğu ocaklarını başlarına yıkıp yerle bir etti. Ulemanın önde gelen muhaliflerini ise ya maaşlarını artırarak ya da makamlarını yükselterek kendilerine cömerçe ihsanlarda bulunmak suretiyle satın alıp kendisine tabi kıldı. Akabinde ise Üçüncü Selim’in açtığı yol ve istikamet üzere hareketle devlet idaresinde, gavur padişaha şeklinde anılma pahasına da olsa, değişiklikler yapmaya koyuldu. Ancak İkinci Mahmud’un tarumar ettiği ayan ve Yeniçeri sınıf ve zihniyeti hiçbir zaman için bütünü ile yok edilemedi. Geriye kalıp yaşama şansı bulan ayanlar, ad ve şekil değiştirmiş ve çağdaş bir görünüm kazanmış olarak, gerek Osmanlı’nın son yıllarında gerekse Cumhuriyet Türkiye’sinde siyaset ve ticarette var olmaya hep devam etti.
Dahası, söz konusu sınıf, merkezi otoritenin başına bulunanlardan muhalifi olduklarını, iktidar olsalar da, muktedir olmalarını önlemek üzere, sahip oldukları siyasi, idari ve iktisadi gücü ya doğrudan doğruya kullanarak yahut temsilcileri vasıtasıyla devreye sokarak ve gerektiğinde uluslararası ortaklarını da harekete geçirerek hep alaşağı etmeye çalıştı. İbret olması bakımından meşru surette iktidar olmuş bir başbakan ve bazı bakanların idam cezası ile cezalandırılmalarına göz yummaktan kaçınmadı.
Söz konusu sınıf ile iktidar arasındaki bu kadim mücadele bugünde berdevam bir haldedir. Hiç bitecek gibi de gözükmemektedir. Ancak bahsi geçen sınıfın mevcudiyet ve tıynetine uygun suretteki hareketlerine mukabil İkinci Mahmudlar yahut İkinci Abdülhamidler de berhayattır ve hiç şüphesiz ki her daim mevcut olmaya da devam edeceklerdir.
.
Hem müfteri hem de müstehzi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
18 Aralık 2021 22:59
Abdülhamid'in, kendisine hal’ kararının tebliği edildiği sırada tam olarak ne söylediğine çok az insan muhatap ve vakıf olmuştur. Ancak böyle olmasına rağmen yabancı basının birçok unsuru söz konusu sahne için türlü türlü diyaloglar uydurmuştur.
Hatta hal’ kararını tebliğ ile vazifeli heyet üyelerinden dahi söz konusu sahnede nelerin cereyan ettiğini değişik surette anlatan basın organları bile olmuştur.
Yabancı gazetelerden bazıları, geçeğin ne olduğuna dair ellerinde hiçbir bilgi bulunmamasına rağmen, sırf Abdülhamid’i rencide edebilmek ve ismine dair kötü bir algı oluşturmak adına, asılsız olduğu kadar düzeysiz türden haberler icat etmişlerdir. Bazı gazeteler Abdülhamid’in, kadınlarından sadece yedisini yanına alabilmek için heyete yalvardığından söz etmişken, bazıları ise bu rakamı yedi yüz olarak zikredebilmiştir. Diğer bazı gazetelere göre ise o sadece imparatorluğu için talepte bulunmuşken, bir kısım gazetelere göre ise onun sadece kendi adına istirhamları olmuştur.
Yabancı gazetelerin son derece geniş suretteki bir hayal gücü ile hal’ sahnesi ve sonrasını gelişmeleri anlatabilmesinin gerisinde temelde iki unsur etkili olmuştur. Bu unsurların ilkini öteden beri şahsı ve idaresine karşı yürütülmekte olan olumsuz imaj oluşturma siyaseti teşkil etmişken ikincisini ise Emanuel Karasu (Carasso)’nun basına yaptığı Abdülhamid’den intikam alma arzulu açıklamaları mesnet teşkil etmiştir.
31 Mart hadisesi sonrasında tarihin en çarpıcı tablolarından birinin yaşandığı muayyen bir zaman dilimi, hal’ kararını tebliğ etmek üzere teşkil edilmiş olan heyet üyelerinden Carasso Efendi tarafından güya Abdülhamid'in hal’i kararının kendisine tebliği edilme anı tüm ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Oysaki anlatılanlar gerçek olmaktan uzak ve maalesef bütünüyle esef verici bir kurgudan ibarettir.
Carasso'nun The Daily Telegraph gazetesinin İstanbul muhabirine anlatımı, kendi ifade biçimiyle, şöyledir:
Yıldız Köşkü'ne vardığımızda saat öğleden sonra üçtü. Cevad Bey, bir heyetin kendisine arz etmesi gereken bir haber olduğu bilgisini Sultan’a ifade ederken, biz bir süre sarayın bir odasında bekletildik.
Bu arada bazı önlemler aldık.
Daima silahlı olan Abdülhamid, korkuya kapıldığında tabanca kullanmaktan çekinmezdi.
Tavırları veya ani bir hareketi kendisini dehşete düşüren çeşitli masum insanları bir şimşek hızıyla tabancasını çekerek öldürmüş biriydi o. Çok iyi bir nişancı olduğu da iyi bilinmekteydi.
Bu nedenle kılıflarını açıp tabancalarımızın kolayca çekilip alınmasına imkân sağalıyorduk.
Sizi temin ederim ki, Sultan elini silahına atsaydı, ona bir saniye daha fazla hayat hakkı tanımazdık.
Sonunda Cevad Bey gözükmüş ve yanımıza gelerek;
Bekleniyorsunuz, diye seslendi.
Cevad Beyin arkasında yirmi siyah hadımağası vardı. İlerlemeye başladık ve hadımağaları etrafımızı sarmış bir halde dış revakın büyük mermer basamaklarına zar zor ulaştık. Subaylar da birkaç asker ile bizi takip ediyor, Cevad Bey ise önümüzde yürüyordu. Nihayet antreye girdik.
Kendimizi geniş bir salonun eşiğinde bulduk ve birkaç adım sonra da durduk. Subaylar, tüm çıkışları kapatacak şekilde kapıya yakın duruyorlardı.
Pencereler kepenkli. Sadece bir tanesi yarı açık ve camlarının arasından ağaçlarla bezenmiş güneşle kaplı bahçeleri görüyoruz. O anda her taraftan, şenlik için ateşlenen tüfeklerin çatırtısını ve seslerini duyuyoruz. Sağda büyük bir ipek ekran görüyoruz. Arkasındaki duvarda muazzam bir ayna yer almaktaydı. Karşı duvarda ise başka bir ayna olduğunu, paravanın arkasındaki kişinin daireye giren herhangi birinin en son hareketini görebilecek şekilde yerleştirilmişti.
Etrafımıza baktığımızda Abdülhamid'in küçük oğlu karşımıza çıkıyor, daha doğrusu ilk algıladığımız o oluyor.
Paravan arkasında görmediğimiz ve haremle bağlantılı olduğunu tahmin ettiğim bir kapıdan en ufak bir ses çıkarmadan içeri girdi.
Kısa bir süre sonra, yine paravanın arkasından, Abdul'un kendisi göründü.
Birkaç adım attı, durdu ve gözlerini bize dikti, solgun ve biraz şaşkın görünüyordu. Sonuna kadar önümüzde durdu.
Milletçe verilen cezasını rütbesinin haysiyetiyle çekmek üzere onu tam üniforma içinde bulmamız gerektiğini düşündük. Acele ve heyecana mağlup olarak özensiz bir surette sivil bir tarzda giyinmişti.
İnci başlı bir iğneyle bir arada tuttuğu siyah kravatının düğümünü bağlamamıştı. Kolları iki yanında asılıydı ve elleri hafifçe titriyordu. Her zamankinden daha fazla bükülen omuzları ona alçakgönüllü bir tavır veriyordu.
Esad Paşa sessiz bir selamın ardından:
Fetva gereği ümmetin sizi tahttan indirdiğini size haber vermeye geldik,
diye belirtti.
Abdul’u dikkatle izledim. Vücudunu ve yüzünü süratle sarsan bir ürperti kapladı. Ardından acı bir sessizlik geldi. Abdülhamid'in konuşmasını bekledik. İlk sözleri ne isyan ne de savunmaydı. İğrenç suretteydi.
Ya hayatım?
diye zayıf bir sesle sordu.
Esad cevap verdi:
Millet asil ve cömerttir. Canınız aleyhine bir karar almamıştır.
Sultan birkaç dakika düşündükten sonra başını eğdi, sonra kendi kendine konuşuyormuş gibi haykırdı.
Hep böyle konuşurlar.
Yüzünü kaldırıp bana baktı. Ona dedim ki:
Sizin hakkınız sadece milletin asalet ve iyiliğini ummaktır.
Bunun üzerine Sultan sordu:
Ya benim ailem?
Abdülhamid, titreyen eliyle memurları işaret ederek dedi ki!
Bu askerler hayatımı kurtaracaklarına yemin eder mi?
Esad ekledi:
Sizi temin ederim ki, milletin düşüncesinde bile canınızın aleyhine bir şey yoktur.
Bunun üzerine Sultan cesaret bulup dedi ki:
Ben millete bu kadar iyilik yaptım, millet bunu bilmedi. Millet Yunanistan ile savaşı unuttu mu? Saygı duyacağıma yemin ettiğim Anayasa’nın ilanından sonra, bir an olsun yeminimi tutmaktan vazgeçmedim. Kan korkumu göstermedim mi? Kaç ölüm cezası imzalamayı reddettim! Bazen, onları imzaladım! Onlar da mutlak zorunluluktan olmuştur.
Kimse cevap vermedi. Abdul'un vahim halin önemini hissettiği kısa bir duraklama oldu.
İçini çekip bağırdı:
Ne yapabilirim? Bu Allah’ın takdiridir.
Şiddetli kayıtsızlığımız karşısında Abdul bir kez daha korkuya kapıldı. Tekrarlarken sesi titriyordu:
Hayatımın korunacağından emin misin? Millet bunu garanti ediyor mu?
Bu sırada genç şehzade ağlamaya başladı. Kendini tutmaya çalışıyor ama yapamıyordu. Kendini paravanın arkasına saklayarak acı hıçkırıklara boğuldu. Sultan dönüp ona baktı, sonra bir an için onun acımasız gözlerinde titreyen iki gözyaşı gördük, belki de tüm hayatının tek gözyaşıydı. Genin hıçkırıkları bizi tedirgin etti.
Bu acıma unsurunu kaplanın bu kadar yakınında bulmaya hazır değildik. Sultana tekrar ettim: - Ne kendi canınız ne de oğullarınızın canından endişe etmenize gerek var.
Abdülhamid;
Ama ey askerler, bana Allah'ınız ve asker olarak izzetiniz üzerine yemin ediyor musunuz?
diye yalvardı.
Subaylar, bize bakarak başlarını sallamak suretiyle, sanki:
Karar vermek bize düşmez,
der gibi cevap verdiler.
Çocuğun hıçkırıkları bizi olumsuz surette etkiliyordu. Bu acı sohbete son vermek gerekiyordu. Keskin bir tonla Esad Paşa şöyle dedi:
Resmi olarak size sadece icra ettiğimiz tebliği yapmak zorundayız. Bize ifade ettiğiniz arzuları millete ileteceğiz.
Sultan;
Allah bu belaya sebep olanları kahretsin!
diye haykırdı.
Ona baktım ve şöyle cevap verdim:
Evet, Allah adildir ve suçluları kahredeceğinden emin olabiliriz.
İkinci kez, iki elini alnına götürerek bizi iki kez selamlayan Abdul'un vücuduna bir ürperti yayıldı ve biz de huzurdan çekildik. Görüşme on sekiz dakika sürdü.
Emanuel Karasu aslen Yahudi’ydi. Meslek itibarıyla da tanınmış bir avukattı. Tabii ki Selanik’in tanınmış mason localarından birinin baş üstadıydı İkinci Meşrutiyet’in ilanı sonrasında Selanik Milletvekili olarak Osmanlı Meclisi’nde görev yapmış, fakat Osmanlı Devleti ve toplumundan ziyade Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için çaba sarf etmişti.
Bu maksatla, 1904’te Zürih'te gerçekleştirilen Siyonist Kongresi’nden hemen sonra, Sultan Abdülhamid’i ziyaret eden heyet üyeleri arasında yer almıştı.
Karasu, Osmanlı mali borçlarının bütünüyle tasfiyesi karşılığında Abdülhamid'den Filistin’de Yahudiler için bir yurt imtiyazı koparma vazifesi ile görevlendirilen heyetin üç üyesinden biri olarak seçilmişti.
Karasu’nun zaman içinde heyet üyesi olarak üstlendiği bir başka görev daha olmuştu; İkinci Meşrutiyet Meclisi’nin Abdülhamid’in tahttan indirildiği yolundaki kararını, Gürcü, Ermeni, Arnavut asıllı üyeler ile birlikte Yahudi asıllı biri olarak Abdülhamid’e o da tebliğ etmek için huzura çıkmıştı. Ancak orada yaşananları tarihi bir hakikat olarak değil, içine sindiremediği reddedilmişliğin sönmemiş intikamı ile şekillendirip dillendirmişti.
.
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
9 Aralık 2021 11:51
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi kararı ve şekli kadar onun Anadolu’dan İstanbul’a geri çağırılması kararı ve şekli de yakın dönem tarihimizin önemli, önemli olduğu kadar da son derece tartışmalı konularından birisidir.
ABD belgelerinde bu konu kapsamında yer verilen bilgiler arasında Refet Bele diyor ki;
İngilizler Samsun'da ve bu kasabanın 15 kilometre güneyindeyken, Bakanlar Kurulu adına Samsun'a çağrıldım.
Doğal olarak kendimi İngilizlere teslim etmeye hiç niyetim yoktu.
Samsun ile haberleşmek için telgraf hattından faydalandım.
Bu kadar heyecana neden olan telgraf Ferid (Tek) Bey tarafından Samsun'a bizzat iletilmiş ve mutasarrıf Hamid Bey de telefonla bana bildirmişti. Aynı zamanda bu haber Trabzon üzerinden her yere yayıldı.
Mustafa Kemal’in geri çağrılmasına dair Refet Bele’nin sözünü ettiği telgrafın metni aynen şöyledir:
İstanbul, 7 Temmuz 1335 (1919)
Samsun'da 3. Kolordu Komutanı Refet Beye
İngiliz askerlerinin Samsun'a çıkması durumunda savunma önlemi aldığınızı duyuyoruz; bu tür emirlerin size Mustafa Kemal Paşa tarafından verilmiş olması muhtemeldir. Şimdi, İngiliz temsilcisi bana kesin olarak, asker gönderilmesinin hiçbir şekilde bölgeyi işgal etme arzusundan kaynaklanmadığını, aksine bunun Paşa'nın asayiş ve güvenliğe aykırı faaliyetlerine karşı çıkmak için bir önlem teşkil ettiğini garanti etti. Dolayısıyla coğrafi durum ve “Mustafa Kemal İşleri”nin tamamı dikkate alındığında bu bildirgeye daha çok güvenmek gerekmektedir.
Ayrıca İngilizlere karşı doğrudan bir direniş sergilemekten ne ümit edilebilir ki!
Düzen ve sükûneti bozan faaliyetler fark edilir edilmez bütün bölgeyi işgal etmekle tehdit etmektedirler ve savunma için yapılacak her türlü hazırlık mutlaka bu anlamda yorumlanır ve diğer devletlerin açgözlülüğünü cezbedici etkisi olur.
Bu nedenle, bakanlar kurulunun kararlarını size iletiyorum ve sizi İngilizlerin karaya çıkarma yapmaları ve ilerlemelerine karşı çıkmamaya davet ediyorum. Her şeyi kaybedebilir ve hiçbir şey kazanamazsınız.
Paşa ile ilgili duruma gelince, bu husus kronik olduğu kadar eleştirel bir karakter de kazanmıştır.
Camilerde yürütülen yoğun propaganda doğrultusunda İngilizler Paşa’nın geri dönmesini istemektedirler. Hareket tarzının başlı başına sakıncalı olduğunu siz de kabul edersiniz. Bu nedenle onu geri çağırmak zorunda kaldık. Geri dönmemekle çok yanlış yapıyor, çünkü İngilizler diğer tüm uğraşları bir kenara bırakmış onun geri dönmesinde ısrar ediyorlar. Vatana hizmet söz konusuysa, Allah'a şükür, yetenekli komutan eksikliği yoktur. Şuandan itibaren Paşa’nın geri dönmesi konusu uluslararası bir sorun niteliğini kazanmış bulunmaktadır. Yerine bir vekil tayin ederek geri dönmelidir. İngilizler İstanbul’a ulaştığında kendisini hiçbir surette rahatsız etmeyeceklerine söz vermektedirler.
Benimsediği davranış çizgisinde devam ederse, başkent ile doğu illeri arasında çıkacak bir ihtilaf dolayısıyla yaşanacak parçalanmayı önlemesinin aksine, tam bir bölünme yaşanacaktır, O takdirde bu neyin korkusudur! Devletin parçalanması mı! Başarılarıyla bunu kaçınılmaz kılacak olan bilakis kendisidir. Geri dönmemeye devam ederse, İngilizler onu yakalamaya çalışacak ve üzerine, bölgeye bir defa girerlerse oradan bir daha çıkmak istemeyen, askerler göndereceklerdir. Korktuğumuz parçalanmanın kesinleşmesi şu an için mutlak değildir; Doğu sorununun çözümü farklıdır. Bu gecikme, daha çok, bize güvenle ilham verecek niteliktedir. Bu nedenle Paşa ülkesini seviyorsa derhal geri dönmelidir ve bu da kendi çıkarınadır. Yukarıda size söylediğim gibi, bilgeliğinize güveniyorum ve kendinizi İngilizlere yönelik her türlü hareketten uzak tutarak bölgenizi işgal etmekten kaçınacağınıza inanıyorum.
Bakanlar Kurulu Adına
Bayındırlık Bakanı
FERİD.
Refet Paşanın belirtiğine göre yukarıdaki telgraf Sadrazamlık telgrafhanesi vasıtasıyla Samsun'daki telgrafhaneye iletilmiştir. Oradan da telgrafın içeriği Refet Paşaya telefonla bildirilmiştir. Yine Refet Paşanın ifade ettiğine göre aynı mesaj Trabzon hattı üzerinden o sırada Erzurum'da bulunan meslektaşlarına da aynı anda gönderilmiştir. Resmi olarak iletilen bu telgrafın metni veya en azından bir özeti, o zamanlar Samsun valisi olan Hamid Beyin yanı sıra Trabzon ve Erzurum'daki komutanlığın bulunduğu üçüncü kolordu kayıtlarında olmalıdır.
Refet Paşa tarihimizin önemli bir konusu olan Samsun’a çıkış, yaşanan hadiseler ve geri çağırılma konusunu bu suretle anlattıktan sonra sözlerine devamla diyor ki:
Olup bitenleri bütünüyle objektif bir surette özetledim. Yine aynı tarafsızlıkla kendi değerlendirmemi de burada formüle edeceğim.
Adana'ya gelmesi gereken Ferid (Tek) Bey, İstanbul'da kalarak Damad Ferid Paşa'nın kabinesine girdi.
Ferid (Tek) bey, Bakanlar Kurulu kararını resmen bana iletti.
Bu haberin bana Harbiye Nazırı tarafından değil de kendisi tarafından iletilmesi, bu kanaldan iletilmesinin bana daha fazla güven vereceğine İstanbul'da Hükümet’in inanmış bulunmasından kaynaklanmaktadır.
Benim kanaatime göre Ferid (Tek) bey bu telgrafta kesinlikle samimiydi.
Ülkenin refahının ancak bu yolla güvence altına alınabileceğini görmüş ve aksi bir hareketin ülkeye kesinlikle zarar vereceğini düşünmüştü.
Mustafa Kemal’i İstanbul’a geri dönmeye davet eden bu tarihi telgrafın muhtevası üzerinde birazcık durmak icap etmektedir:
Öncelikle belirtmek gerekir ki Refet Paşa’nın verdiği bilgiler, bugüne kadar bilinen birçok yanlışın tashihini gerektirmektedir.
Her şeyden önce telgrafın çekildiği tarihi 7 Temmuz 1335 (1919) şeklindedir ve bu tarih, konuya dair bir kısım metinlerdeki yanlış tarih bildirimlerini düzeltmeye vesile olması bakımından önemlidir.
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı - Resim : 2
Telgrafın içeriğine göre;
Mustafa Kemal’in geri çağırılmasının temel nedeni İngiliz askerinin Samsun'a çıkması halinde savunma önlemi alınması hazırlığı içine girmiş bulunulmasının İngilizleri rahatsız etmiş olması ve bu durumun kabul edilmemesinden kaynaklanmıştır.
İngilizler Mustafa Kemal’in bölgede asayiş ve güvenliğe aykırı faaliyetler içerisinde olduğunun fazlası ile farkındadır.
Mustafa Kemal İşleri’nin tamamı dikkate alındığında cümlesi ile esasen İstanbul Hükümeti de Mustafa Kemal’den nizami surette davranacağı beklentisi içerisinde olmamış gözükmektedir.
Hiçbir işe yaramayacağına ve daha vahim sonuçlara sebebiyet vereceğine kani olunduğu için İngilizlerle herhangi bir çatışmaya girilmek istenilmemiştir.
Bölgenin diğer devletlerce de işgal edilebileceği endişesi Paşa’nın geri çağrılmasına etkide bulunan diğer önemi bir neden olmuştur.
Mustafa Kemal’in geri çağırılması Bakanlar Kurulu kararı olup Sultan Vahdeddin ile ilişkili değildir. Refet Paşa de bu durumu açıkça beyan etmiştir. Zaten Paşa’yı Samsun’a gönderen yahut gönderildiğinden Sultan Vahdeddin haberdar değilse, geri çağıranı o nasıl olsun yahut geri çağırıldığından haberdar bulunsun ki!
Geri çağırmanın en temel nedenlerinden bir diğeri ise yanlış bir adım atılmak suretiyle her şeyin kaybedilmesinden korkulmuş olması olmuştur. Refet Paşaya göre de geri çağırılma tamamıyla iyi niyete müstenittir.
Mustafa Kemal’in bölgedeki tutumu kronik olduğu kadar eleştirel bir karakter de kazandığı ve bütünüyle sakıncalı olduğu şeklinde değerlendirilmiştir.
Camiler yoğun propaganda faaliyetlerinin yürütüldüğü yerlerden biri halindedir ve hakikaten süreç içerisinde öyle de olmuştur. Milli Mücadele yıllarında Celal Bayar vaaz kürsüsüne ve hatta Mustafa Kemal’in kendisinin bile minbere çıktığı bilinmeyen bir şey değildir.
İngilizler diğer tüm uğraşlarını bir kenara bırakmış Mustafa Kemal’in geri dönmesinde ısrar etmiş, ve dolayısıyla da İstanbul Hükümet’i Mustafa Kemal’i geri çağırmak zorunda kalındığı ifade edilmiştir.
Mustafa Kemal’den, kendisi yerine bir vekil tayin ederek, geri dönmesi istenmiştir. Bu husus esasen oldukça önemlidir. Diğer bir ifade ile geri çağrılan şahıstır, mücadele programı iptal edilmiş değildir. Bu konu ile de alakalı olmak üzere bir başka ABD belgesinde; Anadolu’da başlamış olan hareketin durması mümkün değildi, Anadolu’nun her tarafında milli direnişin mücadele azmi ile yoğrulmuş ateşi yanmaya başlamıştı; hele hele İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, doğuda Ermenilerin tecavüzleri söz konusu ateşin sönmesine en büyük engel teşkil etmekteydi, denilmektedir.
Mustafa Kemal ve beraberindekilerin Samsun’a gönderilmesi nedeni, en azından ulaşılmak istenen maksatlardan birisi, başkent ile doğu illeri arasında çıkacak bir ihtilaf dolayısıyla yaşanacak parçalanmayı önlemeye matuf olmuştur. Bu netice, telgraf metninden anlaşıldığı gibi Paşa’ya verilen 6 Mayıs 1919 tarihli talimatnameden de anlaşılmaktadır. Söz konusu talimatnameye göre 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirilmiş bulunan Mustafa Kemal’in müfettişlik mıntıkası 3. ve 15. Kolorduların egemenlik bölgeleriydi. Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve Van illeri ise bu iki kolordunun kapsamı dâhilindeydi. Ayrıca 3. ve 15. Kolordulara ilaveten Ankara (20. Kolordu), Diyarbakır (13. Kolordu), Bitlis, Elazığ ve Kastamonu illeri ile bu illerde bulunan kolorduların da müfettişliğin yapacağı başvuruları dikkate almaları söz konusu kılınmıştı.
Mustafa Kemal’in görev alanı bütün doğu olmakla birlikte onun benimsemiş olduğu davranış çizgisinde devam etmesi halinde Doğu illerini kaybetme ihtimalinin bulunduğuna telgrafta özellikle işaret edilmiştir. İngilizlere mukavemet edilmemesinin istenmesinin gerisindeki temel neden ise İngilizlerin bir kez bölgeye girmeleri halinde oradan bir daha çıkmak istemeyecekleri korkusu sebebiyledir.
Diğer taraftan, telgrafta beyan edilmeyip sadece işaret şekliyle, İstanbul Hükümeti’nin Doğu vilayetlerinin elde ve emniyet altında tutulması için ön gördürdüğü çözümü farklı olmuştur. Ayrıca bu vilayetler için korkulan parçalanma henüz kesinleşmemiş ve kesinleşmesi mutlak surette de gözükmemekte olarak değerlendirilmiştir.
Telgraftaki; Paşa ülkesini seviyorsa derhal geri dönmelidir, ifadesinin taşıdığı anlam ve samimiyete ilaveten, doğu topraklarının başkentten ayrılması neticesi ülkenin parçalanması; İngilizlerin daha fazla işgal alanları oluşturması; diğer devletlerin de İngilizlere bakarak olumsuz adımlar atmaya yönelmesi ve sair nedenlerle, ülke menfaati adına belirtilen surette davranılması gerektiği için Mustafa Kemal’in geri çağırılması söz konusu kılınmış olduğu telgraftan anlaşılan bir başka husustur. Yine telgraftaki; …bilgeliğinize güveniyorum ve kendinizi İngilizlere yönelik her türlü hareketten uzak tutarak bölgenizi işgal etmekten kaçınacağınıza inanıyorum, denmiş olması da esasen geri çağırmadaki niyet ve mecburiyeti ortaya koyma noktasında üzerinde düşünmeye değerdir.
Esasen Refet Paşa da bu noktada: Benim kanaatime göre Ferid (Tek) bey bu telgrafta kesinlikle samimiydi. Ülkenin refahının ancak bu yolla güvence altına alınabileceğini görmüş ve aksi bir hareketin ülkeye ancak zarar vereceğini düşünmüştü, demek suretiyle kendi kanaatini ifade etmiştir. Muhakkak ki geçmişin hadiseleri değerlendirilip hüküm verilirken dönem, şartlar ve niyetler hiçbir surette göz ardı edilmemelidir.
Telgrafta ayrıca;
Vatana hizmet konusunda komutan sıkıntısının olmadığı vurgusunda bulunulmuş olması;
İngilizler diğer tüm uğraşları bir kenara bırakmış Mustafa Kemal’in geri dönmesinde ısrar etmektedirler bilgisi;
Paşa’nın geri dönmesi konusunun uluslararası bir sorun niteliği kazandığı ifadesi;
belki de daha da önemlisi Paşa’nın; kendisi yerine bir vekil tayin ederek geri dönmesinin istenmiş olması geri dönme çağrısının ferdi ve Mustafa Kemal ile sınırlı olduğunu; Mustafa Kemal ile Samsun’a çıkan diğer komutanların vazifelerine devam edebileceklerini; Anadolu’da vazifesine devam edecek olan komutanların öngörülen tedbirleri almaları ve icap eden stratejileri büyük bir hassasiyet içerisinde takip etmeleri gerektiği, kısmen aşikar kısmen dolaylı bir surette, ifade edilmiştir.
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı - Resim : 3
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı - Resim : 4
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı - Resim : 5
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı - Resim : 6
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'dan İstanbul'a kim, neden çağırdı - Resim : 7
.
ABD belgelerine göre Mustafa Kemal'i Samsun'a kim gönderdi, kim yakalamak istedi?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
2 Aralık 2021 09:51
Yakın dönem tarihimiz fazlası ile pusludur. Dolayısıyla da hemen her konusu tartışma konusudur. Birilerinin ak dediği herhangi bir konuya diğerleri kara demekte, şahsiyetler noktasında hainler ve kahramanlar eksik edilmemektedir. Bu durum, arşiv belgeleri, özgün ve bitaraf kaynaklar ortaya konulmadıkça, öyle görülmektedir ki daha yıllarca ve belki de asırlarca devam edecektir.
Yakın dönem tarihimizin en çok tartışılan ve farklı beyanlar ile ortaya konan konularının başında ise Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmesi/gönderilmesi konusunun hakikatidir.
Konu döneme ait ABD belgelerinde de ele alınmış, konuya dair basında çıkan yazı ve haberler ile Refet Bele’nin beyanlarına yer verilmiştir. Mustafa Kemal ile Samsun’a gidenler arasında olması ve hadiselere bizatihi muhatap bulunması bakımından Refet Paşanın beyanları önemlidir. Refet Bele hem Samsun’a gidiş öncesi yaşanan gelişmeler, hem de gidiş sonrası Mustafa Kemal’in geri çağırılmasına dair önemli bilgiler vermiştir. Geri çağrılma ile alakalı telgraf metnin de yine Bele’nin beyanları arasında yer almış olması çok daha önemlidir.
ABD belgelerinde Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesine dair yer alan bilgiler şöyledir:
Gelibolu muharebelerinde Albay olarak görev yapmış olan Mustafa Kemal atılgan ve bağımsız davranışları ile General Liman von Sanders’in dikkatini çekmişti. Ancak aynı Mustafa Kemal başkaları tarafından işlenecek olan hataların sorumlusu olmamak adına Suriye’de Filistin cephesi sefer görevini kabul etmemişti.
Mütarekeden sonra İstanbul’a dönen Mustafa Kemal şehri müttefiklerin işgalinde buldu. Durumu ya kabullenecek ya da karşı duracaktı. Niyetini hiçbir surette gizlemeden Sadrazam İzzet Paşayı kendisine de kabinede Harbiye Nazırı olarak yer vermeye ikna etmeye çalıştı. Ama başaramadı. Bunun üzerine düşüncelerini gerçekleştirmek için mecliste kendisine destek bulmaya yöneldi ve henüz kurulmuş olan Tevfik Paşa kabinesini bertaraf etmek için bir grubu siyaseten yönlendirmeye çalıştı. Ancak meclis yeni kabineye güvenoyu verdi. Bu durum üzerine İstanbul’dan ayrılarak, denizden ve düşmandan uzaklara, Anadolu içlerine çekilmenin gerekli olduğuna kanaat getirdi. Fakat İngiliz şüpheciliği had safhada olduğundan, bunu yapmak kolay bir şey değildi. Belki garip ama onun Anadolu’ya geçmesine yardımcı olan sadrazam koltuğunda oturan mürteci Damat Ferit Paşa oldu. Hayır, bu mümkün değil, denebilirse de bu durum bilakis gerçeğin ta kendisidir. Ordu üzerindeki tesiri ve kişisel etkileri inkâr edilemeyecek olan Mustafa Kemal’in İstanbul’da bulunması Damat Ferit açısından hiç de hoş bir durum değildi.
Yeni Sadrazam, Mustafa Kemal'i politikasının olası bir rakibi olarak gördü ve onu olaylar arenasından uzaklaştırmak üzere ona, Anadolu'nun mütareke şartlarına göre yapılacak olan askerden arındırılmış bir bölümünde Başmüfettişlik pozisyonunu teklif etti.
Mustafa Kemal, memnuniyetini güçlükle gizleyebildi, ancak Sadrazam ile şartları ve koşulları ciddi bir surette tartıştı. Bir gün şüphesiz ki şart koşulan hükümlerin doğasını öğreneceğiz. Ancak söz konusu edilen şartlardan birisini zaten biliyoruz: Mustafa Kemal'in ataması, görevi devralana kadar hiç kimse tarafından bilinmeyecekti. Damad Ferid böyle bir şartı kabul etti.
İkili arasında gerçekleşen görüşme, önde gelen İttihatçıların (İttihat ve Terakki adamlarının) tutuklanıp Seraskerlik Cezaevi'ne kapatıldığı bir zamanda oldu.
Mustafa Kemal, olup bitenleri anlattığı arkadaşı Albay Fethi Beyi görmek için Sadrazam ve bakanlarının saflığıyla alay ederek, bu hapishaneye gitti. Fethi Bey'e Anadolu'ya gidince durumun kesinlikle değişeceğini söyleyerek ayrıldı.
Mustafa Kemal ertesi gün Samsun'a doğru yola çıkacaktı. Fethi Bey, vapurun İstanbul-Samsun seferini yapmak için ihtiyaç duyduğu üç gün boyunca kuşkusuz kaygılı dakikalar geçirdi. Şüphesiz ki İngilizler de Mustafa Kemal'e verilen görevi öğrenince son derece rahatsız oldular.
Kısa süre sonra Damat Ferit'i aldatmayı başardılar ve vapuru yakalamak ve müfettişi geri getirmek için bir muhrip gönderildi. Ama artık çok geçti. Arkadan gönderilen Destroyer Samsun'a vardığında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını taşıyan vapur, yolcuları ve yükleri indirdikten sonra Samsun’dan çoktan ayrılmıştı.
Destroyer Samsun'a birkaç saat önce gelseydi Türk direnişi kırılır, Rumlar Anadolu'ya yerleşir ve Akdeniz’in çehresi değişirdi. Damad Ferid, çeşitli bahanelerle Mustafa Kemal'in İstanbul'a dönmesini sağlamaya çalıştı. Ama nafile!
Bunun üzerine kendisini ikna için tehditlere başvurdu. General ise istifasını gönderdi ve ondan sonra da bir ordu subayı yerine milliyetçilerin şefi olarak hareket etti.
O sıralarda Samsun'da bir İngiliz alayı vardı, Merzifon’da ise bir müfreze birliği mevcuttu.
Kendisi ile hemfikir olan diğer komutan arkadaşları gibi Mustafa Kemal'in ilk kaygısı İngilizlerin Samsun'u terk etmesini sağlamaktı. Nihayet bu durum, Refet Paşa aracılığıyla, blöf yapılarak, gerçekleştirilmiştir.
İngilizler Samsun’da kalsaydı ve Pontus Rumlarını seferber etmeye devam etseydi, Fransızlar Çukurova (Kilikya)'da ısrar etseydi, Yunanlılar İonia'ya girseydi, Türk isyancılar mengeneye yakalanacaktı. Kader aksini istedi ve İngilizler geri çekildi. Mustafa Kemal daha içlere doğru ilerledi ve “tedavi olmak üzere” hiçbir olağan etkisi bulunmayan muayyen kaplıcalara sahip o karanlık kasabaya, Havza'ya yerleşti.
Merzifon’daki küçük İngiliz müfrezesini az çok dostane bir şekilde yerinden etmek zor bir iş değildi. Öyle de oldu. Mustafa Kemal de daha rahat nefes almaya başladı.
Ankara'dan gelen Ali Fuad Paşa, Rauf Bey ve diğer Milliyetçiler Havza'da Mustafa Kemal’e katıldılar ve Mustafa Kemal ile istişare ederek daha sonra Sivas ve Erzurum'da yapılacak harekâtın esaslarını belirlediler.
8 Temmuz 1919'da Damad Ferid Kabinesi’nde Bayındırlık Nazırı olan Ferid Bey, o sırada Samsun'da bulunan ve Mustafa Kemal'in milli bir hareket düzenlemesine yardım etmekle meşgul olan General Refet Paşaya bir telgraf göndererek İngilizlerin Anadolu'ya girişine karşı çıkmamasını tavsiye etti.
General Refet Paşa, 1919'da Ferid Bey tarafından kendisine gönderilen ve o sırada Mustafa Kemal Paşa ile herhangi bir işbirliğini reddetmeyi tavsiye ettiği bir telgraf olduğunu kabul etmiştir. Hatta söz konusu telgrafın farklı metinlerinin Tanin, Vatan ve diğer gazeteler tarafından yayınlandığını belirtmiş, ancak tek doğru olan metnin Vatan'ın verdiğidir, diye de ilave etmiştir.
ABD belgelerinde bir özet giriş suretinde verilen bu bilgilerden sonra yaşanan hadiselere ve siyasi gelişmeler Refet Bele’nin anlatımı ile şu suretle devam edilmiştir:
Mütareke başlangıcında kendimi İstanbul'da jandarma komutanı konumunda buldum. İşgalcilerin niyetlerini ve Babıali hükümetinin bizi maruz bıraktığı sonuçları anlamaktan geri kalmadım. Kamu düzenini bozan son olay bütün ülkeyi işgal etmeye yetecek bir bahane olarak yorumlanabilirdi.
Müttefiklerin nihai hedefi olan Türk anayurdunu parçalamak açıkça görülüyordu. Bu nedenle, bir yandan neredeyse yok edilen jandarma kolordusunu yeniden inşa etmeye çalışırken, diğer yandan da büyük ve yeni bir direnişin temelini hazırlamanın hiçbir vasıtasını göz ardı etmedim. İstanbul'da üyeleri birbirini az çok tanıyan, ancak aralarında hiçbir teması olmayan çeşitli organizasyonlarla bu şekilde çalıştım.
Gazi Mustafa Kemal Paşa ile Anadolu'ya gidip orada direnişin çekirdeğini oluşturmaya karar vermiştik. Bu projenin uygulama şeklini düşünüyorduk. Bu arada Damad Ferid Paşa ve Ferid (Tek) Bey, Gazi Mustafa'ya Ordu müfettişliğinin Anadolu'daki yerini teklif ettiler, ancak bu teklif bizimkinden çok farklı bir niyetle yapıldı.
15 Mayıs 1919 İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Emir almak için Babıali'ye giden Gazi Mustafa Kemal Paşa, acı haberi orada öğrendi. Aynı akşam Damad Ferid beni Harbiye Nezareti'ne davet etti; onun teklifi üzerine Sivas Kolordusunun komutanlığını kabul ettim ve önümüzdeki Pazartesi İstanbul'dan ayrılmaya karar verdim.
O sırada Damad Ferid Kabinesi, durumun giderek daha kritik bir hale geldiği Adana'ya Ferid (Tek) Beyi vali olarak atamayı düşündü.
Ferid (Tek) Bey iki ihtimal arasında tereddüt ediyordu; Adana'ya gitmek veya İstanbul'da kalıp siyaset yapmak.
Adana'ya gitmesinin daha iyi olacağını söyledim; birlikte çalışmalıydık, ben Sivas'ta kolordu komutanı, o da Adana'da Vali olarak…
Ferid Bey bir süre sonra Damad Ferid Kabinesi’nde İçişleri Bakanı oldu…
O sıralarda kimse ne olacağı hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Açık ve mutlak fikre sahip olanların bu fikirlerini uygulayanları da azdı. Son derece farklı surette hipotez ve kavramlar ortaya atılmaktaydı. Ancak hiçbiri ulusal talihsizliği ortadan kaldırmak için yapılması gerekenleri ifade etmemekteydi. Söylentiler o derece bir hal almıştı ki, Amerikan veya Avrupa mandacılığından bahsedebilecek kadar ileri gitmişti. Bu aşırı önerileri dile getirenler, hiçbir şekilde ülkenin talihsizliğini ortaya çıkarmak niyetinde değildiler, ancak başka bir kurtuluş yolu da görememekteydiler.
Tercih ettiğimiz çizgiyi takip etmeye kararlı birkaç kişi olarak bizler ise hırslı ve maceracı bir ruha sahip olarak nitelendirildik.
Gazi Paşa ile birlikte tüm İngiliz kuvvetlerinin bulunduğu Samsun'da karaya çıktık. O sırada durumumuz artık askeri açıdan tehlike arz etmemekteydi. Ben bu durumu düzeltmeye çalışırken, şefimiz Gazi Paşadan her türlü girişimden emin olacağı Anadolu'nun içlerine gitmesini istedim. O da isteğime uydu.
Nihayet bir süre sonra İngilizler ve İstanbul valisi gerçek niyetimiz hakkında net bir fikir edindiler. Sonrasında da Paşa’yı İstanbul'a dönmeye davet ettiler ama o bu daveti kabul etmedi.
Samsun'da karaya çıktıktan yirmi gün kadar sonra Amasya'da karanlık, küçük bir odada buluştuk; Ankara'dan gelen Ali Fuad Paşa, Rauf Bey ve benim hazır bulunduğum toplantıya Mustafa Kemal Paşa başkanlık ediyordu. Kâzım Karabekir Paşa da, şifreli telgraflar vasıtasıyla, taahhüdünü bize iletti.
O gece orada bulunanların fikir ve kararları bir protokol halinde yazıya geçirildi. Ertesi gün herkes kendi işinin başına döndü.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum'a giderek kongre toplamaya çalıştı.
Vahideddin'in tahta çıkışının veya doğumunun yıl dönümü olan 4 Temmuz'da Samsun'daki İngiliz garnizonunun Batum'dan iki taburla takviye edildiğini öğrendim. Ayrıca düşmanın planları hakkında da bilgim vardı.
Anadolu'yu iki parçaya bölmek ve kurtuluş için örgütlenmeye başlayan milli direnişi ezmek için İngilizler Samsun'dan, Fransızlar ise bulundukları Adana'dan Sivas'ta birleşmek üzere ilerliyorlardı.
Hamid Bey Samsun'da mutasarrıftı ve şimdi Fatih'te Askere Alma Dairesi başkanı olan Albay İsmail Hakkı Bey ise o sırada geçici tümen komutanıydı. Kolordu komutanı sıfatıyla onlara benim adıma İngilizlerle iletişim kurmaları emrini verdim. Samsun'un derhal boşaltılmasını talep eden ve reddetmeleri halinde askeri hükümetin kasabanın güvenliğinin sağlanması için alınmış olunan her türlü önlemi geri çekeceği yönünde bir ültimatom vermeleri için kendilerine emir verdim. İlerlemenin olması veya karaya çıkma girişiminin vuku bulması halinde İngiliz kuvvetlerine karşı silahlı direniş gösterileceğini de ilave ettim.
Hakkaniyetli olmak adına Hamid Beyin emrimi İngilizlere iletmekten çekindiğini belirtmek zorundayım. Komutan İsmail Hakkı Bey ise görevini ifa etti.
İngilizler davetime uymadıklarından İsmail Hakkı Bey, aldığı emirler doğrultusunda, yaveri ve bazı adamlarıyla birlikte Samsun’un birkaç kilometre güneyindeki bir tepede kendisini konumlandırdı. Ben ise yaverim ve emir erimle birlikte Samsun'dan ayrılmıştım.
Durum hakikaten çok zordu. İngilizler kararlıydı. İstanbul hükümeti de müdahale etmiş ve kararlı davranmıştı. Ancak sonunda kazanan bizim inatçılığımız oldu.
İngilizler karaya yeni birlikler çıkarmaktan vaz geçti. Sadece kasabada bulunan birliklerin yerlerini değiştirmekle yetindiler.
15 Mayıs 1335'te (1919) İzmir'de başlayan trajedinin ikinci perdesi Samsun'da oynanmak istendi. Türk halkı bunu ancak başlarına gelen felaketten sonra anladı.
Aldığımız ek bilgiler bize, karaya asker çıkarma hazırlıklarının Sadrazam’ın rızasıyla yapıldığını gösterdi.
ABD belgelerinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıkışlarına dair verilen bilgiler muhakkak ki muayyen bir değere sahiptir ve görmezlikten gelinemezler. Ancak verilen bilgilere arasında;
İngilizler de Mustafa Kemal'e verilen görevi öğrenince son derece rahatsız oldular. Kısa süre sonra Damat Ferit'i aldatmayı başardılar ve vapuru yakalamak ve müfettişi geri getirmek için bir muhrip/destroyer gönderildi. Ama artık çok geçti. Arkadan gönderilen muhrip Samsun'a vardığında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını taşıyan vapur, yolcuları ve yükleri indirdikten sonra Samsun’dan çoktan ayrılmıştı. Şayet muhrip Samsun'a birkaç saat önce gelseydi Türk direnişi kırılır, Rumlar Anadolu'ya yerleşir ve Akdeniz’in çehresi değişirdi
denilmişken Refet Paşa ise tanık olup tecrübe ettiği tarihin o günkü akışına dair:
Gazi Paşa ile birlikte tüm İngiliz kuvvetlerinin bulunduğu Samsun'da karaya çıktık. O sırada durumumuz artık askeri açıdan tehlike arz etmemekteydi
diye belirtmekte, muhripten hiç söz etmediği gibi bilakis Samsun’da muayyen bir İngiliz askeri varlığını dile getirmiştir.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’a ulaşmadan elde etmek isteyen ve bunun için bir muhribi alelacele hareket ettirmiş bulunan ve ayrıca Samsun’da askeri güce sahip olduğu belirtilen İngilizlerin Mustafa Kemal ve arkadaşlarını tertibat alarak Samsun’da neden alıkoymadıkları, bilakis Mustafa Kemal karaya ayak bastıktan ve bir kısım faaliyetler başlattıktan sonra, başlattığı faaliyetlerden rahatsız olarak kendisinin İstanbul’a çağrılmasını ısrarla istemiş olmaları da, doğrusu oldukça enteresandır.
.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-1
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
16 Kasım 2021 12:04
Atatürk, vefatından aylar önce yaveri Salih Bozok'a demiş ki:
Ben öleceğim Salih, çünkü benim hastalığım siroz. Okudum, tetkik ettim, siroz insanı muhakkak öldürür. Ama hastalığım daha önce tüm ayrıntılarıyla bana anlatılsaydı, o zaman bu işin başında önlemini alırdım.
Bir Dizi Hastalıklar Geçirmişti
Henüz 57 yaşında olduğu halde vefat etmiş olan Mustafa Kemal hayatı boyunca muhakkak ki hastalanmış ve bir dizi hastalıklar geçirmişti. 1938 yılı ise onun hayata veda ettiği yıl oldu.
Mustafa Kemal’in vefatına sebebiyet veren malım hastalığı öncesinde maruz kaldığı en ziyade bilinen rahatsızlığı böbrekleri ile alakalı olanıdır. Tıpkı Sultan İkinci Abdülhamid gibi o da böbreklerinden çok çekmişti.
Hakikaten de o, 1917 yılı sonunda henüz veliaht makamında bulunan Vahdettin ile Almanya seyahati sırasında dahi, böbrekleri yüzünden oldukça ıstırap duymuştu. Sonraki zamanlarda tedavi görmek üzere Viyana’ya gitmiş, Cottage Sanatoryumu'nda ve Carsbad’da bir süre kaplıca tedavisi görmüştü. Hatta bu vesile ile o günlere dair hatıralarını da kaleme almıştı.
Atatürk, sonraki zamanlarda da, bir işe yaradığı söylenemeyecek olan, Havza kaplıcalarına dahi müracaat etmiş, ancak böbrek rahatsızlığı sürüp gitmişti. 1920 Eylülünde Konya’ya giderken, Pozantı’da halka yaptığı konuşması sonrasından kendisini had safhada rahatsız eden hasta böbreklerinden ötürü, yatağa girip dinlenme, yorgana sımsıkı sarılma gereği hissetmişti…
Sağlığının 1937 Yılından İtibaren Bozulmaya Başladığı Kanaati
Atatürk'ün sağlık durumunun 1937 yılından itibaren bozulmaya başladığı yönünde genel bir kanaat varsa da, hemen belirtelim ki, bu yaygın kanaat pek de doğru gözükmemektedir. Herkes Çanakkale muharebelerinde onun hayatını kurtaran saatin hikâyesini bilirse de birçok kimse onun en az üç defa kalp krizi geçirdiğini bilmediği gibi 1938 yılı Kasımında sona eren hayat yolculuğunun en az on yıl öncesinden itibaren olduğu söylenen hastalıklar ile başlamış olduğunu da bilmez. Bu noktada vefatı öncesinde kendisini tedavi etmek üzere İstanbul’a davet edilmiş olan Fransız Doktor Fiessinger’in yaptığı muayene sonucunda onun maruz kalıp mustarip olduğu hastalığın en az on yıl mazisinin bulunduğunun muhakkak olduğunu, çevresinde yer alan bir dizi doktora, ifade etmiş olduğunu da unutmamak gerekir.
Cumhuriyet Arşivi’nde
Atatürk’ün hastalık ve tedavisine dair yapılan teşhis ve tedaviye dair, diğer önemli birçok konularda olduğu gibi, “çok şükür!”, dişe dokunur belge bulmak hemen hemen imkânsızdır. Cumhuriyet Arşivi’nde yer alan belge ve bilgiler ise, nabız şu kadar, vücut harareti bu kadar kabilinden, topu topu üç beş vesikadan ibarettir.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-1
ABD Belgelerinde
Ben öleceğim Salih, çünkü benim hastalığım siroz. Okudum, tetkik ettim... şeklinde yukarıda yer verilmiş olan ifadelerin ne nispette Atatürk’e ait olduğunu bilemesek de onun hastalığı ve vefatına dair, gözüme ilişen bir kısım ABD belgelerinde, yer alan bilgiler şu şekildedir:
Yıl 1928 -:
Yıl 1928. Günlerden 29 Ekim. Cumhuriyet’in altıncı yıl dönümü kutlanılmaktadır. Ankara bayraklar, şehrin muhtelif yerlerine dikilen ve geceleri elektrikle aydınlatılan ahşaptan yapılmış kemerlerle donatılmıştır. Devlet kurumları ve evler çiçeklerle süslenmiştir… Saat 14.00’te diplomatik misyonlar TBMM’nin kabul salonunda toplanır. Aynı günün akşamında ise Ankara Palas’ta yemekli bir şölen vardır. Ayrıca Türk Ocağı himayesinde düzenlenmiş olup Mustafa Kemal’in sabah saat altıya kadar katılım sağladığı bir de balo tertip olunmuştur. Ancak, yerli yabancı, herkesin gözü Atatürk’ün üzerindedir. Bir taraftan ne kadar alkol aldığı, kendisinde olup olmadığı gözlemlenirken diğer taraftan da zaman zaman ortaya çıkan sağlık sorunlarına dair söylentilerin doğruluğu tespite çalışılmaktadır. Ancak dış görünüşe bakarak hüküm vermek doğru olacaksa, onun sağlığına dair konuşulanlar gizliden gizliye kendisini süzenlerde bütünüyle asılsız olduğu kanaatini uyandırmıştır.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-1 - Resim : 2
Yıl 1929 -:
29 Ekim 1929’deki Cumhuriyet’in ilanı kutlamalarının bir önceki yıldan hemen hiçbir farkı yoktu. Mustafa Kemal’in görünümünde de herhangi bir değişiklik söz konusu değildi. Hareketleri yerinde, vücudu zinde ve hatta iki saat süren geçit törenini izlemeye yeterince müsaitti. Hal böyle olsa da gözler yine kendisinin üzerinde odaklanmış ve hasta olduğu rivayetlerinin doğruluğu tespite çalışılmıştı. Durumun farkında olan Atatürk de o akşam Halk Partisi himayesinde tertip olunan balolu kutlama sırasında İstanbul Üniversitesi Rektörü (İstanbul Darülfünun Emini) Neşet Ömer (İrdelp) Beyi Cumhurbaşkanlığı locasında kendisine misafir etmişti. Neşet Ömer Bey, Türkiye'nin önde gelen tıp pratisyenlerinden biri olarak tanındığından, Mustafa Kemal’in onu kendi yanında bulundurması, sağlık sorunlarına ilişkin kamuoyunda ortaya çıkmış olan söylentilerin son bulacağına inandığı şeklinde değerlendirmeler yapılmasına sebebiyet vermişti.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-1 - Resim : 3
Yıl 1932 -:
10 Mart 1932 tarihli bir ABD belgesinde Mustafa Kemal’den şu suretle söz edilmektedir:
Gazi, 12 Ocak'tan beri İstanbul'dayken 5 Mart'ta Ankara'ya geldi.
Ankara'ya geleceği, gelmeden önceki akşam ansızın duyurulmuştu ve ilk defa böyle bir olay yabancı diplomatik misyona bildirilmedi.
Kendisini karşılamak için sadece birkaç görevli hazır bulundu. Ankara'da yaşayanların ekserisi onun geldiğinden haberdar olmadan o, o ana kadar askerlerin sıraya dizildiği şehrin boş caddelerinden, adeta süzülerek geçip gitti.
Ancak Çankaya'da ışıklar akşam yine parıl parıl yanmakta ve kurulan masada rakı ikram olunmaktaydı. Polonya Büyükelçiliği çayına katılan milletvekilleri ise, eğer talimatlara göre hareket etmiyorlarsa, Gazi'nin hiç bu kadar iyi görünmediğini telaffuz ederken son derece ciddiyet içindelerdi.
...
Gazi'nin İstanbul'da eşi benzeri görülmemiş suretteki kalışı Ankara'da da belli bir yankı uyandırmıştı.
İlk olarak, Meclis 15 Şubat'ta neredeyse sessiz sedasız bir surette açılmış, sonra da adeta unutuluvermişti.
İkinci olarak, bir yıl öncesine kadar herhangi bir yetkili tarafından Ankara'ya karşı tek bir eleştiri dahi yapılamazken şimdilerde ise yaşam koşulları, yüksek fiyatlar ve memurların zavallı durumlarına dair duyguların ifade edilmesinden çekinilmemektedir.
Üçüncü olarak ise, başkentte sanki bir şeyler oluyormuş gibi uğursuz bir sakinlik var ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyor.
...
Gazi, 12 Ocak'ta Ankara'dan İstanbul’a giderek Dolmabahçe Sarayı'na yerleşti.
Üç kez tiyatroda, yerel bir restoranda ve ayrıca bir yardım balosunda olmak üzere, kendisini en az beş kez halka gösterdi.
...
İstanbul'da uzun süre kalmasının nedeni, akut boğaz enfeksiyonu nedeniyle tıbbi tedavi görmekte olması nedeniyle, larenjite yakalandığı şeklinde ve hatta kanser olduğu biçiminde değerlendirilmektedir. Nitekim geçen akşam bir Kabine üyesi, personelimden birine, Gazi'nin, içkilerini buzlu içme alışkanlığından dolayı, boğazının ağrıdığını söyledi.
Bir başka hikaye ise tansiyonunun yüksek olması ve Ankara'nın rakımının sağlığına elverişli olmadığı şeklindedir.
Mayıs 1938 -:
17 Mayıs tarihli Washington Times gazetesinde Atatürk'ün felç geçirdiğine dair rahatsız edici bir rapora yer verilmiş, ancak haberin doğruluğu teyit olunmamıştı.
Rapor, bazı ayrıntıları itibarıyla kuşkusuz ki çarpıtılmış olsa da, bir süredir Atatürk'e yakın çevrelerden, kendisinin karaciğer sirozundan mustarip olduğuna dair güvenilir haberler edinilebilmekteydi. Pek tabii ki Atatürk'ün uzun yıllar süren düzensiz alışkanlıkları ve ağır içki içmesi inkar edilemeyecek bir gerçekti.
1938 Mayısında basında ifade edilmesinin ötesinde yabancı diplomatik misyonun da genel olarak hemfikir bulunduğu bir başka hakikat ise, Fransız doktor Fiessinger’in gerçekleştirdiği konsültasyon sonrasında beyan ettiği üzere, Atatürk’ün bir süre dinlenmesi gerektiği gerçeğiydi. Atatürk de doktorun tavsiyesine uymuş, dinlenmeye çekilmiş, hatta Çekoslovak elçi, Atatürk tarafından değil de, Başbakan tarafından huzura kabul olunmuştu.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-1 - Resim : 4
20 Mayıs 1938 tarihli ABD sefirinin kaleme almış olduğu rapora göre ise; o günlerde adı belirtilmeyen bir kaynaktan edinilen bilgide, Fransız Doktor Fiessinger, Atatürk’ün tam olarak içinde bulunduğu sağlık durumunu;
Hastalığının karaciğer sirozu olduğu; kullanmakta olduğu her türlü alkollü uyarıcıdan kaçınmak suretiyle öngörülen rejime sıkı sıkıya bağlı kaldığı takdirde hastaya ancak iki aylık olası bir yaşam süresi tanına bilineceği şeklinde izah etmişti.
.
Atatürk’ün vefatına dair bilinmeyenler-2
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
17 Kasım 2021 12:47
Haziran 1938 -:
ABD sefaretince 1938 Haziranında Washington’a gönderilen diğer bir raporda ise:
Son zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk'ün sağlığıyla ilgili çeşitli endişe verici söylentilerin olduğunu hatırlamaktan onur duyarım, denilmekteydi.
En geniş çapta dağıtılan rapor, Atatürk'ün devlet işlerindeki rolünü bir daha asla sürdüremeyeceğine dair Beyrut'tan Mayıs ayı ortalarında gönderilen rapor gibi görünüyor,diye de ilaveten belirtilmiş ve akabinde de şu cümlelere yer verilmiştir:
Bu rapor Türkleri kızdırmış ve Atatürk’ün Ankara'dan Mersin'e ani bir hareketle gitmesine sebebiyet vermiştir. Atatürk, alakadar olmasını gerektirecek her türlü durumu idare edebilecek kapasitede olduğunu Hatay'daki Türk seçmenlere göstermek amacıyla, gezilere çıkarak, çevre köylerden gelen heyetleri kabul ederek, orada büyük bir faaliyet göstermiştir.
Mart ayı boyunca İstanbul ve Ankara'da Atatürk'ün sağlığıyla ilgili rahatsız edici söylentiler dolaşmaya devam etti. Ancak söylentiler o tarihlerde güvenilir kaynaklardan teyit olunamadı. Fakat şimdi bir veya daha fazla Türk doktorun, karaciğer sirozu teşhisi koydukları vaka hakkında endişe verici bir rapor verdikleri tespit edildi. Ancak Türkiye'de bulunan tıp uzmanları görüş ayrılığı içinde olduklarından, Fransız uzman Profesör Fiessinger, konsültasyon için Paris'ten davet olundu. Fiessinger’in, detaylı bir muayeneden sonra Atatürk'ün uygun tedavi ile kontrol altına alınabilecek bir karaciğer şikayeti olduğu kanaatini paylaştığı anlaşılmaktadır.
Hastaya bir ay veya altı hafta yatakta kalması ve on altı ay alkolden uzak durması bildirilmiştir. Fransa’ya dönen Fiessinger’in daha sonra tekrar geleceği açıklandı.
Diğer taraftan 30 Mart 1938'de kamuoyunu rahatlatmak için bir bülten yayınlanmış olsa da 7 Mayıs 1938'e kadar Atatürk kamuoyu önüne hiç çıkmadı.
Yaklaşık bir hafta süren Mersin gezisinin ardından Cumhurbaşkanı faaliyetlerine devam ettirdi. Ankara'ya döndükten birkaç gün sonra tekrar İstanbul'a gitti.
Atatürk, kısa bir süre sonra, kabine üyeleri ve diğer yetkilileri orada kabul ettiği yeni yatına, SAVARONA'ya yerleşti. Bu arada Profesör Fiessinger İstanbul'a bir ziyaret daha gerçekleştirdi.
Atatürk'ün ağır hasta olduğu söylentileri tekrar dillendirilmektedir, ancak bunların güvenilir bir şekilde doğrulanmasını sağlamak oldukça zordur.
Hayatı boyunca hatırı sayılır miktarda alkol tüketmeye alışmış olan Atatürk'ün alkolden bütünüyle uzak durma rejimi izlemesi büyük bir karakter gücü gerektirmiştir. Başlangıçta, tabii olarak, aşırı derecede asabiyet gösterdiği anlaşılmaktadır. Yanında içki içilmesine izin vermeyi reddetmesi, hatta nefesi likör kokanların varlığına dahi tahammül göstermemesi, yakınındaki bazı kimseler arasında şaşkınlığa neden olmuştur. Ancak öngörülen tedaviye bağlı kalarak ortaya koyduğu irade gücü, onunla temas halinde olanları büyük ölçüde etkiledi.
Kendini inkar dönemi aydan aya uzadıkça, hastalığını yeneceği ve tamamen iyileşeceği umudu da buna uygun olarak güçlenmiştir. Belirtilen on altı aylık süre boyunca alkolden uzak kalabilirse, muhtemelen hayatı boyunca bunu yapmaya devam edeceği şeklindeki kanaat, yetkililer arasında sıklıkla konuşma konusudur.
Genel olarak anlaşıldığı üzere Atatürk'ün tedavisinin en zor döneminde, eski Başbakan İsmet İnönü'nün sürekli yanında olmasında ısrar etmesi önemli bir gelişmedir.
Başbakan Celal Bayar'ı ya da uzun süre arkadaşlık ettiklerinden fikir sahibi olanlardan oluşan küçük bir grup hariç, diğerlerini çok az görmüştür.
Atatürk’ün vefatına dair bilinmeyenler-2
Belirtmek gerekir ki yukarıda sözü edilen ve Beyrut'tan gönderilen raporlara mesnet teşkil eden Atatürk’ün hasta olduğu yönündeki gazete haberleri Türkiye’nin Bağdat Elçiliği tarafından yalanlanmış olsa da hakikatte haberler doğruydu ve Atatürk’ün sağlığı yukarıda ifade edildiği şekilde bir seyir içerisindeydi. İlginç olan ise, Atatürk'ün hastalığı sırasında 1920'den 1937'ye kadar yardımcısı durumunda olan ve 1924'ten 1937'ye kadar da Türkiye Başbakanı olarak görev yapmış bulunan İsmet İnönü'nün sürekli yanında bulunmasında ısrar onun etmiş olmasıdır. Fakat Atatürk, sadık arkadaşının sık sık (genellikle hep aynı tarzdaki) önerilerine sinirlenmiş ve kendisini görevden almış ve yanından uzaklaştırmıştı. O zamana kadar Atatürk'ün mantıksal halefi olarak görülen İsmet İnönü, kamu hayatından çekilmek zorunda kalmıştı. Dolayısıyla da onun gözden düşmüş olduğuna kani olunmuştu. Ancak İnönü, Atatürk’ün güvenini yeniden kazanmış, en azından öyle görünen bir durum söz konusu olmuştu.
Ağustos 1938 -:
1938 Ağustosunda Atatürk'ün ani bir plörezi/akciğer zarı iltihabı krizini atlattığı, ancak temel şikayeti olan karaciğer sirozundan iyileşmesi için çok az umut olduğu ABD belgelerinde ifade edilmiştir.
Bu tarihlerde önemli bir diğer gelişme ise, Atatürk’ün halefi olarak İsmet İnönü'den ziyade Mareşal Fevzi Çakmak'ın seçilme ihtimalinin söz konusu olmasıydı.
KESİNLİKLE GİZLİ vurgulu bir ABD belgesinde ise:
Genel gizliliğe rağmen, Atatürk'ün plöreziden kritik derecede hasta olduğu anlaşılmaktadır. Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, vefatı halinde, Meclis tarafından yeni bir seçime kadar anayasaya göre Geçici Başkan olacaktır. İşaretler, parti liderlerinin İsmet İnönü seçimini düşündüklerini gösteriyor. Kendisi de hastadır ve -şuan için söz konusu değilse de- herhangi bir muhalefet halinde iktidara geçememe riski söz konusudur, denilmekteydi.
Atatürk’ün vefatına dair bilinmeyenler-2 - Resim : 2
Atatürk’ün sağlığı konusunda ise:
Birkaç aydır Atatürk, maiyetinin inkarlarına rağmen, şimdilerde, hiç şüphesiz ki, karaciğer sirozu gibi görünen bir şikayetten mustariptir.
Hastalığı, Ağustos ayının ilk günü, hızla plöreziye dönüşen nezleye yakalanmasıyla ağırlaştı.
Doktorların bu sıkıntıyı, sıcak yaz gecelerinde serinlemeye çalışırken çok fazla nemli hava akımına maruz kaldığı İstanbul Boğazı'na demirlemiş yeni yatı SAVARONA'da sürekli yaşamasına bağladıkları söyleniyor.
Durumu o kadar çabuk kötüleşti ki, maiyetindekiler iyileşmesi için tüm umutlarını kaybetti.
4 Ağustos Perşembe günü aniden nakledildiği Dolmabahçe Sarayı'ndan gelenler, birkaç saat içinde Atatürk’ün ölümünün beklendiğini belirtmişlerdi. Ayrıca o akşam, Başbakan hariç tüm Bakanlar Kurulu üyeleri, vefatın gerçekleştiği saatte görevlerinin başında olmaları için, Ankara'ya gitti.
İlgili belgelerde ayrıca;
Atatürk'ün siyasî vasiyetini yaptığı, ilerde ülkeye yön verecek ilkeleri ortaya koyduğu, ayrıca İsmet İnönü'nün kendisinden sonra Halk Fırkası adayı olacağı da güvenilir bir bilgi olarak ifade edilmektedir, diye belirtilmiştir.
Atatürk’ün vefatına dair bilinmeyenler-2 - Resim : 3
Bütün bu gelişmeler yaşanırken hastanın 5 Ağustos Cuma günü hayatiyetinin devam ettiği görülmüş ve Cumartesi günü iyileşmesi için umutlar yeniden artmıştır.
Diğer taraftan basında Atatürk'ün hastalığına atıfta bulunulmaması yönünde uyarılarda bulunulmuştur. Ancak bu yöndeki kesin emirlere rağmen, İstanbul gazetesi TAN, 7 Ağustos Pazar sabahı, Ahmed Emin Yalman'ın Atatürk hakkında yazdığı bir makaleyle çıkmıştı.
Yalman makalesine, Türk halkının kendisine duyduğu sevgiyi anlatarak ve her zaman sağlıklı olmasını ve daha uzun yıllar onların başında kalması dileklerini ifade ederek başlamıştı. Yazının devamında ise, halkın Atatürk'ü kendi aralarında görmeye alışmış olması ve nekahet döneminin onların alışık olmadıkları kadar uzun sürmesi nedeniyle son zamanlarda muayyen bir kaygının belirginleştiğini ifade edilmişti.
Makalede ayrıca Atatürk’ün iyileşmesindeki gecikmeyi, Hatay'daki son kriz sırasında bir seyahate çıkmış olmasına bağlanmıştı. Fakat yazıda, neredeyse bir haftadır ıstırap saçmakta olan hastalığın ne olduğuna dair herhangi bir bilgi verilmemiştir.
TAN'daki yazı, anlaşılan o ki, öfkeye sebebiyet vermiş, dolayısıyla da gazetenin yayınlanmasının üç ay süreyle askıya alınması talimatı söz konusu edilmişti. Dahası, hemen o gün, gün batımından önce, Bakanlar Kurulu tarafından 30 Temmuz 1931 tarihli ve 1881 sayılı Kanunun (8 Ağustos 1931 tarihli ve 1867 sayılı RESMİ GAZETE) 50. maddesi uyarınca, ülkenin genel siyasetine zarar veren bir yazı neşretmesi halinde, söz konusu gazetenin yayımlanmasının durdurulabileceğine dair bir düzenleme yapılmıştı.
Pazartesi günü, Atatürk'ün bünyesinin, görünüşe göre, plöreziden kurtulduğu için direniş gücünü bir kez daha gösterdiği genel olarak kabul görmüş, ancak karaciğer şikayeti daha fazla endişeye neden olduğundan Viyana'dan da iki uzman çağrılmıştı.
Doktorların Atatürk’ü muayeneden sonra uzun bir yaşam için çok az bir umut verdikleri, ancak birkaç ay veya bir yıl dayanmasını sağlayabilecek bir tedavi önerdikleri anlaşılıyordu. Kendisini daha önce muayene etmiş olan Fransız uzman Profesör Fiessinger de, birkaç gün sonra tekrar İstanbul’a gelecekti. Profesör Fiessinger bu gelişinde Fransa Dışişleri Bakanı M. Bonnet'in İstanbul'a gelip, Eylül'de Atatürk tarafından karşılanma programını gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğini belirlemek üzere özel bir inceleme yapacaktı.
Atatürk'ün halefi ile ilgili olarak, -yakın bir zamanda vefat etmesi halinde- hükümetin güçlü unsurları arasında bir ölçüde anlaşma sağlandığı, ancak planlarının doğal olarak büyük bir gizlilikle korunduğu anlaşılmaktaydı.
Edinilen bilgi, İsmet İnönü'nün hükümette baskın nüfuz sahibi olmasının muhtemel olduğu şeklinde olsa da onun gerçekten Cumhurbaşkanı olarak seçilebileceğinin kesin olmadığı biçimindeydi.
Güvenilir bir kaynaktan edinilen bilgiye göre ise tüm ilgili taraflarca İnönü Atatürk’ün unvanlı halefi olarak kabul edilmişti bile. Fakat bu özel bilgiye karşın genel bilgi ise Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın Cumhurbaşkanı olacağı ve İsmet'in de Başbakanlığa geçeceği şeklindeydi.
Ekim 1938 -:
Atatürk'ün sağlığına ilişkin 17 Ekim 1938’de yayınlanan resmi bültenler, o tarihe kadar uygulanan mutlak gizlilik göz önüne alındığında, genel olarak, eğer gerçekten daha önce gerçekleşmediyse, Atatürk'ün ölümünün her an gerçekleşebileceğini ifade ettiği şeklinde yorumlanmıştı.
Atatürk’ün vefatına dair bilinmeyenler-2 - Resim : 4
.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-3
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
18 Kasım 2021 15:22
Kasım 1938 -:
Atatürk'ün öldüğü ve bu duruma dair resmi tebligatın Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanının on beşinci yıldönümünün (28-30 Ekim dahil) kutlanması sonrasına kadar ertelendiği söylenti ve dedikoduları o denli fazla ve etkiliydi ki rivayetlerin boşa çıkarılması maksadıyla hükümet tarafından 17, 18, 19, 20, 21 ve 22 Ekim'de resmi bültenler yayımlanmıştı.
Hemen sonrası günlerde ise Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından:
Cumhurbaşkanımız Atatürk'ün sağlığı ile ilgili olarak bu akşam saat 20:00'de hazır bulunan doktorlar tarafından yapılan konsültasyon neticesi bir bildiri yayınlanmıştır.
Bir hafta önce ortaya çıkan belirtiler artık tamamen geçmiştir. Nabız: düzenli, güçlü: 80; solunum: 19; sıcaklık: 36.8.
Hastalık artık normal seyrini izliyor. Günlük bültenlerin yayınlanması için daha fazla ihtiyaç yoktur,
şeklinde bir paylaşım söz konusu edilmişti.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-3
Söz konusu konsültasyona, daimi ve istişari anlamda, katılım sağlamış olan doktorlar ise şunlardı:
Daimi doktorlar:
Profesör Dr. Neşet Ömer İrdelp,
Profesör Dr. M. Kemal Öke,
Dr. Nihat Reşat Belger,
Danışman doktorlar:
Profesör Dr. Akil Muhtar Özden,
Profesör Dr. Hayrullah Diker,
Profesör Dr. Süreyya Hidayet Serter,
Dr. Abravaya Marmaralı,
Dr. Mehmet Kamil Berk.
Yayınlanan bu bültenler sayesinde Cumhurbaşkanı'nın o günlerdeki sağlık durumuna dair doğru bilgiler elde edilmiş ve böylece Türkiye'de uzun süredir devam eden dedikodular bütünüyle değilse de önemli ölçüde sona erdirilmişti.
ABD Ankara Büyükelçiliğinin, itimat edilebilir bir surette tespit olunabildiği kadarıyla, şeklinde belirtilen raporlarında, Cumhurbaşkanı'nın durumu 18 Ekim'de beklenmedik bir şekilde iyileşmeye başlamış ve ayrıca yaklaşık bir hafta boyunca azalan bir iyileşme göstermeye devam etmiş, ardından tekrar bir nüks yaşanmış ve tekrar kritik bir durum baş göstermişti. Bütünüyle iyileşme şansı olmayan Atatürk’ün ileriki aylarda herhangi bir zaman diliminde vefatın gerçekleşebileceği muhakkak bir durum olarak görülmüştü.
ABD Büyükelçilik çalışanları, 23 Ağustos 1938 tarihinden itibaren, Atatürk'ün yerine kimin geçeceği, rejimin nasıl işleyeceği ve kurulacak hükümet konusunda da hemen hiçbir şey öğrenmemişlerdi.
Hal böyle olsa da kaleme alınan elçilik raporlarında;
yeni rejimin potansiyel liderlerinin kendi aralarında neredeyse kesin olarak bir anlaşmaya vardığı ve geçişin kamu güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurmadan gerçekleştirileceği genel olarak hissedilmektedir,
diye belirtildikten sonra:
Ancak bir sonraki Hükümetin, Türkiye'de son yıllardaki herhangi bir hükümetten daha fazla askeri ağırlıklı olması da muhtemel görünüyor,
şeklinde bir tespite de yer verilmiştir.
10 Kasım 1938 -:
Vefatı
10 Kasım gecesi Atatürk'ün sağlığı ile ilgili olarak doktorlar kendi aralarında bir konsültasyon daha yapmışlardı. Gece yarısı yayınlanan bültende Atatürk'ün durumunun ciddiyet kesp ettiği hususiyle vurgulanmıştı.
Ancak bültendeki bildirime imza atan aynı doktorlar, o gecenin sabahında, Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de sabah 09:05'te koma halinde iken vefat ettiğini kayıt altına almışlardı.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-3 - Resim : 2
Vefatın gerçekleştiği tespitinde bulunan doktorlar şunlardı:
Daimi doktorlar:
Profesör Dr. Neşet Ömer İrdelp,
Profesör Dr. M. Kemal Öke,
Dr. Nihat Reşat Belger.
Danışman doktorlar:
Profesör Dr. Akil Muhtar Özden,
Profesör Dr. Hayrullah Diker,
Profesör Dr. Süreyya Hidayet Serter,
Dr. Abravaya Marmaralı,
Dr. Mehmet Kamil Berk.
Ölüm Saati:
ABD’nin Ankara Sefareti’nden Macmurray, 10 Kasım 1938’de Washington’a göndermiş olduğu telgrafta:
Cumhurbaşkanı Atatürk'ün vefatının bu sabah 9:20'de gerçekleştiği resmen bildirildi. Başkan (ABD) tarafından Büyük Millet Meclisi Başkanı Abdülhalik Renda'ya kişisel taziye mesajını önerilmesinin takdir edilmesini içtenlikle teklif ederim
diye belirtmişti.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-3 - Resim : 3
Ancak Washington Türk Sefareti’nden M. Münir Ertegün imzası ile yine aynı gün ABD Dışişleri Bakanlığına gönderilen vefat bildiriminde ise Atatürk’ün 09.05’te vefat ettiği şu aşağıdaki cümlelerle ifade olunmuştu.
Sayın Dışişleri Bakanım,
Bir süredir hasta olan Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’ün bu sabah saat 09.05'te İstanbul'da vefat ettiğini Ekselanslarına bildirmekten büyük üzüntü duyuyorum. Sayın Dışişleri Bakanı, lütfen, en yüksek saygımın güvencesini kabul buyurunuz.
Atatürk'ün vefatına dair bilinmeyenler-3 - Resim : 4
.
Atatürk'ün öldüğü gün Türkiye
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
10 Kasım 2021 13:26
Bundan tam 83 yıl önce ABD’nin Türkiye sefiri Atatürk’ün ölümünün öğrenilmesi sonrasında umumi manzarayı şu suretle ülkesine rapor etmişti:
Atatürk'ün, yakalandığı karaciğer sirozunun önce plörezi sonrasında ise ödem ile komplike hale gelmesi neticesi, Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleşen ölümü, kaçınılmaz olarak uzun süredir beklenmekte idiyse de, halk nezdinde, samimiyet, kendiliğindenlik ve ölçüsü itibarıyla Türk tarihinde eşine az rastlanır bir yas ve kedere neden oldu.
Hükümetin işleyişi üzerindeki etkisi ise onun ölümü sonrasında korkulabilecek türden herhangi bir düzensizlik ve belirsizliğe sebebiyet vermedi.
Ülkede büyük şefin ölüm haberi duyulur duyulmaz tüm işler durdu, işyerleri ve dükkanlar gönüllü olarak kapatıldı; çoğu açıktan açığa ağlayan kederli insan kalabalığı, saatlerce amaçsız bir şekilde bir aşağı bir yukarı sokaklarda yürüdü. İstanbul'da cenazenin bulunduğu Dolmabahçe Sarayı, 10 Kasım sabahı başlayan ve her gün devam eden toplumsal suretteki yasın tezahürlerine sahne oldu.
On Kasım sabahı ayın zamanda İstanbul Üniversitesi öğrencileri bir araya geldi ve bir sessizlik döneminin ardından anlamlı ve dokunaklı hitabelerden sonra, Saray'da bir gösterim yaparak ve cenazeye toplu halde Ankara'ya kadar eşlik ederek üzüntülerini göstermelerine izin verilmesi istendi.
Bu talepler kabul edilmese de öğrencilerin 13 Kasım'da Taksim Meydanı'nda toplanmasına müsaade olundu.
Cumhuriyet Anıtı'na çelenk koyan öğrenciler seçilen konuşmacılar ile yeniden Büyük Vefat’ın anısını yaşattıktan sonra İstiklal Marşı'nı söyleyip şu andı tekrarladılar:
Türkiye gençliğini temsil eden bizler, Büyük Anıt'ın önünde dua ediyoruz. İhtişamımız, gençliğimiz, namusumuz, Türkçülüğümüz adına, Atatürk'ün miras bıraktığı eşsiz mirasına, Cumhuriyetine, İnkılabına ve güçlü rejimine daima sadık kalacağımıza; vatan için canımızı, vatanın bağımsızlığı için kanımızı vermeye yemin ederiz.
Yetkililer, ruh hallerini çok heyecanlı ve gereğinden fazla tahrik edilmesi halinde taşmaya meyyal olarak gördükleri öğrencilerin zarar görmelerini önlemek adına her türlü önlemi aldı.
Türkiye'nin diğer yerlerinde olduğu gibi Ankara'da da halk, on Kasım akşamı hoparlörlerin önünde toplandı. Kafelerde, restoranlarda, otellerde ve yakınlardaki sokaklarda ve halka açık parklarda, sessiz kalabalıklar saygıyla Atatürk'ün hayatının resitalini dinliyordu. Omuz omuza, özgürce akan gözyaşlarıyla, erkekler, kadınlar ve çocuklar, askerler, polisler ve dilenciler, Atatürk'ün Türkiye'sinin tüm unsurları, saatlerce ya ayakta ya da oturmuş bir halde, adım adım Büyük Vefat’ın hayat hikayelerini takip etti.
11 Kasım günü saat 11:00'de TBMM, Cumhurbaşkanı'nın ölümünün resmi bildirimi konusunu ele almak ve Türkiye Anayasası'nın 33. maddesi uyarınca halefinin süratle seçilmesini başlatmak üzere olağanüstü oturumla toplandı.
Başkan o kadar derinden etkilenmişti ki, konuşmasında kelimeleri ancak güçlükle telaffuz edebildi ve toplanan milletvekilleri duygularını dizginleyemedi.
Üç dakika süren anma saygı duruşunda, Meclis’in sessizliği hıçkırıklarla bozuldu.
Türkiye halkının şu anda gösterdiği duygu derinliği, Atatürk'ün kişiliğinin, etkisinin ve öğretilerinin bireyi günlük yaşamında ve düşüncelerinde ne derece etkilediğini, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde ortaya koymaktadır.
Sütunlarını fazlası ile coşkuyla doldurmaya genellikle çok meyilli olan Türk basınının, bu vesileyle, öyle görünmektedir ki, arz etmeye çalıştığı duygularını ifade etmek için geleneksel tarzı uygun bulmadığını belirtmek de ilginç olacaktır.
Cenaze için düzenlenecek devlet töreni ile alakalı henüz resmi bir açıklama yapılmamış olmakla birlikte, cenazenin büyük ihtimalle 21 Kasım'da kaldırılacağı, Dolmabahçe Sarayı'ndan top arabasıyla Sarayburnu'na getirileceği ve buradan YAVUZ kruvazörüne alınarak Derince'ye götürüleceği öğrenildi. İzmit Körfezi'nde, oradan da özel trenle, tüm ara istasyonlarda duraklayarak, Ankara'ya hareket edecektir.
.
Mösyö Kamal Atatürk mü Gazi Mustafa Kemal Atatürk mü?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
4 Kasım 2021 09:55
Cumhuriyet’in ilanından sonra uygulamaya konmuş olan inkılapların en belirgin hususiyeti, Tanzimat’tan bu tarafa uygulamada kendisine yer bulmuş olan (Medresenin yanı başında Batı tarzı eğitim kurumlarının ya da Şer’i Mahkemeler yanında Batı tarzı mahkemelerin faal olması gibi), tarihsel dualiteyi ortadan kaldırma noktasındaki tercih ediciliğidir.
Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen inkılapların en önemlilerinden birisi, her ne kadar 1926 İtalyan Hukuku örnek alınarak hazırlanmış olsa da, şüphesiz ki soyadı kanunudur.
21 Haziran 1934’te çıkarılıp uygulamaya konan bu kanuna kadar bir dizi tabir, sıfat ve isimler ile insanlar anılıp tanınmaktalardı. O günkü tarihlerde Osmanlı coğrafyasında ahali birbirine ağa, paşa, hacı, hoca, efendi bey, hanım ve efendi gibi sıfatlarla hitap etmektelerdi.
21 Haziran 1934’te çıkarılan kanun eskiye ait bulunan ve sınıfsal ayırım yaptığına kanaat getirilen bütün bu ağa, paşa, hacı, hoca, efendi bey, hanım ve efendi gibi hitapları yasaklamıştı.
Mösyö Kamal Atatürk mü Gazi Mustafa Kemal Atatürk mü?
27 Teşrini Sani 1934 tarihli dönemin Milliyet gazetesinin birinci sayfasında Mecliste Büyük Bir Gün manşeti ile verilen habere göre sınıf farkını gösteren unvanlar yıkılmıştı. Müşüre, Mareşal; Paşaya General denilecekti. Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri artık kullanılamayacaktı. Kişi isminden önce gelmek üzere er kişiye Bay, kadına da Bayan denilecekti. İlgili kanunun ikinci maddesine göre; Söyleyişte, yazışta, imzada öz ad önde, soyadı sonda kullanılır denilmekteydi.
İşin garibi ise Milliyet gazetesi soyadı kanunun kabulünü kamuya haber verirken Gazi Hz.ne Ata Türk soyadı verildi diye ifade etmişti. Ne de olsa söz konusu kanun henüz yürürlüğe girmemişti.
Mösyö Kamal Atatürk mü Gazi Mustafa Kemal Atatürk mü? - Resim : 2
Çıkarılan soyadı kanunu gereğince memurlar, öğretmenler, binlerce insan ve nihayet Müslüman ya da gayrimüslim herkes kendisine bir soyad edinme telaşına düşmüştü. O günkü basının ifadesiyle; Bütün ulus soyadı bulmakla meşgul.. Herkes öztürkçe birer ad seçmekteydi. Milletvekillerinin hemen hepsi soyadı almış gibiydi. Basın; memleketin dört bir tarafında türlü rekabetler göründüğünden haber vermekteydi.
Basın aynı zamanda bir uyarıda da bulunmaktaydı: Soyadı seçmek ve kütüğe yazdırmak için konan müddet 2 Temmuz 1936 tarihinde bitecektir. O tarihe kadar soyadı alıp kütüğe yazdırmayanlar 5 liradan 15 liraya kadar para cezasına çarptırılacağı gibi bunların soyadları doğrudan doğruya vali ve kaymakamlar tarafından takılacaktır. Halkımızın o tarihten önce soyadlarını seçip nüfus idarelerine bildirmeleri lazımdır.
Mustafa Kemal, Atatürk soyadını almıştı.
İsmet Paşaya, İnönü savaşlarından ötürü, İnönü soyadı uygun görülmüştü.
Tevfik Rüştü Bey ise Aras ırmağından mülhem, Aras adını kullanmaya başlamıştı.
Celal Beye de Bayar soyadı yakıştırılmıştı.
…
1934 tarihli Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun ile Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırıldığı ve sıfatların kişi isminden önce gelmesi yine kanuni bir zorunluluk olduğu içindir ki Tevfik Rüştü Bey için Bay Aras, İsmet Paşa için General İnönü ve daha başkaları için de benzer şeklindeki kullanımlar söz konusu olmaya başlamıştı.
Diğer taraftan Türkiye Hariciyesi Mustafa Kemal’in almış olduğu soyadını bütün yabancı devletler hariciyesine yazılı olarak duyurmuştu.
Konuya dair ABD hariciyesine gönderilen bir yazıda:
Sayın Dışişleri Bakanına iltifatlarını sunar diye belirtildikten sonar; her Türk vatandaşının soyadını almasına ilişkin yeni kanuna gereği 25 Kasım 1934 tarihli Büyük Millet Meclisi kararı ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına Atatürk adının verildiğini bildirmekle şeref duyar, denilmiş, sonrasında ise şu cümle ilave edilmişti:
Sonuç olarak son yasa ile her türlü unvan kaldırıldığından, bundan böyle Türkiye Cumhurbaşkanı'nın ad ve unvanı şöyle olacaktır:
Mösyö (Bay) Kemal Atatürk
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı.
Türk Dışişleri Bakanlığı alınan kararı sadece yabancı hariciye ve sefaretlere bildirmekle kalmamış, kendisi de yazışmalarında yer vermişti.
Mösyö Kamal Atatürk mü Gazi Mustafa Kemal Atatürk mü? - Resim : 3
O günkü yazışmalar yahut protokol dili henüz Fransızca olduğundan gönderilen yazıda Kemal Atatürk adından önce Sayın/Bay anlamında Fransızca Monsieur (Mösyö) kelimesi kullanılmıştı. Örneğin 2 Mart tarihi ile yabancı hariciyelere gönderilmiş olan notta, Kemal Atatürk'ün yeniden cumhurbaşkanı seçildiği bilgisi, Mösyö ibaresine yer verilerek paylaşılmıştı.
28 Kasım 1934 tarihli kanun eski ad ve sıfatları yasaklamış olduğundan Mustafa Kemal’e Gazi veya Ekselansları/Hazretleri denmesi nezaketi de hükümsüz kılınmıştı. Ayrıca 28 Kasım 1934'te, Fransızca yazılmış gayri resmi bir notta; Bundan böyle Cumhurbaşkanının unvanı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mösyö Kemal Atatürk'tür şeklinde yapılan bilgilendirmeye ilaveten Gazi ve Paşa gibi eski unvanlarının kaldırılacağı ve Batı Dünyasının tüm ülkelerindeki sıradan insanlara verilmekte olan Mösyö unvanının Mustafa Kemal için de geçerli olacağına yer verilmişti.
ABD Hariciyesi, yapılan resmi ve gayrı resmi yazışmalardan, Türklerin muhtemelen Başkanlarına, kullanılan dile uygun olarak, Mösyö, Herr, Signor, Bay, vb. şeklinde atıfta bulunulmasını istemekte oldukları yargısına varmıştı. Böyle bir kanaat neticesindedir ki Türkiye’deki ABD sefiri bir taraftan Cumhurbaşkanının, Gazi unvanı veya Ekselansları/Hazretleri diye kendisine hitap edilmesini halinde bu tutumu nasıl karşılayacağı konusunda endişeye kapılmışken bir taraftan da sergilenecek tepkiye dair, ihtiyatlı bir tarzda, ön araştırmalar yapma gereği hissetmişti.
ABD hariciyesi dâhilinde konuya dair yapılan yazılı müzakerelerde; şayet bu mantıkla hareket edilecek olursa ve Mustafa Kemal’in adından önce herhangi bir önek kullanmanın gerekli olduğunu düşünüyorsak, ondan bahsettiğimizde mantıken ona Sayın Kemal Atatürk demeliyiz, fakat bu durum muhtemeldir ki her durumda geçerli olmayacaktır, şeklinde dile getirilmişti.
Müzakereler arasında dillendirilen bir diğer yaklaşım ise; Türkler, Batı Dünyasının ya da en azından Anglo-Sakson dünyasının uygulaması olduğu varsayımıyla, tüm halktan Bay olarak bahsetmek konusunda biraz işi (astray) abartmış bulunmaktadırlar, denilmekteydi.
ABD’li hariciyecinin işlerin abartıldığı (astray) şeklindeki yaklaşım esasen hepten de yersiz bir tespit değildi. Zira Türk Hariciyesinin yazışmalarında dikkat çeken bir başka husus Mustafa Kemal’in bizatihi ismine dairdi.
Mustafa Kemal’in adı, Dışişleri Bakanlığı'nın 28 Kasım 1934 tarihli notunda yer aldığı üzere, Kemal değil, Kamal’dı. Böyle bir kullanımın ilk defa gerçekleşmesi ise Dışişleri Bakanlığı'nın 2 Mart 1935’te Cumhurbaşkanının yeniden seçildiğinde dair paylaşmış olduğu yazışmada yer almıştı.
Mösyö Kamal Atatürk mü Gazi Mustafa Kemal Atatürk mü? - Resim : 4
ABD hariciyesince yapılan değerlendirmeye göre böyle bir yaklaşım hiç de makul bir durum değildi. Zira Amerikan basınına üstünkörü bir bakış dahi Hitler'in yaygın olarak Herr Hitler/Bay Hitler olarak anıldığını görmeye kâfi gelecekti. Diğer taraftan o günlerde basında çokça bahsi geçen Laval’dan dahi Bay Laval yerine neredeyse her zaman M. Laval olarak bahsedildiği dile getirilmişti.
ABD’li bir hariciyeci ise;
Bu nedenle, Türkiye Cumhurbaşkanı hakkında konuşurken veya yazarken, adından önce herhangi bir adlandırma kullanılması gerekli görülüyorsa, yukarıda belirttiğim gibi, bence, Bay Kemal Atatürk demek daha mantıklı olacaktır. Ortalama bir Amerikalının Woodrow Wilson, Theodore Roosevelt, Franklin Delano Roosevelt, William Jennings Bryan, Grover Cleveland, Al Smith vb. gibi tanınmış siyasi şahsiyetlere yaptığı mevcut referans dikkate aldığımda, durumun böyle olduğunu düşünmüyorum. Aslında, bir adam bir ülkede ne kadar tanınmışsa, ortalama bir Amerikalının ona Bay diye hitap etmesi o kadar az olasıdır. Başka bir deyişle, M. Cleveland demek oldukça doğal görünse de, özellikle ona tam adıyla hitap edilmesi, yani Mr. Grover Cleveland denilmesi biraz garip görünüyor. Aynı benzetmeyle Kemal Atatürk demek bana daha doğal gelirken, Sn. Kemal Atatürk demek her defasında bana tuhaf geliyor. Sonuç olarak, bir insan Türkiye Cumhurbaşkanı gibi dünya çapında bir şöhrete ulaştığında, onun daha ziyade Atatürk olarak anılıp anılmayacağı sorgulanabilir, tıpkı Hindenburg, Mussolini, Hitler, Pilsudski ve diğerleri gibi,
diyerek görüşlerini ifade etmişti.
ABD Hariciyesinde gerçekleşen müzakerelerde, kanunlar o şekilde ön görmüş ve resmi yazışmalarda öyle olacağı veya olması gerektiği ifade edilmiş bulunsa da, sahadaki bir gerçeğe de ayrıca vurguda bulunulmuştu.
Yapılan müzakerelerde bu hususa dair de deniliyordu ki;
Belirtmek gerekir ki, Türkiye'de hiç kimse Bay Atatürk diye ifade etmez. Bay ifadesine sadece özel konuşmalarda yer verilir. Tüm resmi yazışmalarda ise sadece hitap eden kişinin (Ali Nuri, Ali Fuat gibi) adı yalın biçimde kullanılır. Türklerin kendileri dahi Atatürk derler, o kadar! Bir isimden çok bir unvan haline gelen ve garipseme sağlayan bu durumun atlatılmasından sonra Büyükelçilikler de Türklerin kullanımını benimseyip o yönde hitap ve yazışmalarda bulunacaklardır.
.
Batı, Türkü ve İslam'ı neden sevmez!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
28 Ekim 2021 09:36
İslam dünyası, önceki yüzyılda ve günümüzde, ekseriyeti itibarıyla perişan bir vaziyettedir. Maruz kalınan perişanlığın muhakkak ki siyasi, askeri ve iktisadi türden nedenleri söz konusu olmakla birlikte Batı’nın kendisine karşı zihnen beslemiş olduğu düşmanlığın etkisi de bu noktada küçümsenip göz ardı edilebilecek bir durum arz etmez.
Avrupalı zihnin kendisini bir türlü arındıramadığı kalıtsal Türk ve İslam fobisi, The Brisbane Courier gazetesinin 29 Ağustos 1877 tarihli sayısında ifade etmiş olduğu üzere, esasen tarihsel olup Türk ve İslam âleminin son yüzyıldaki şartlarından kaynaklanmış değildir.
Belki garip ama, bu tespitin şahidi yine Batı’nın bizatihi kendisi olmuştur.
The Brisbane Courier gazetesinin bu durumu dair beyanında:
Genel olarak konuşursak, hemşerilerimiz, 200 yıl önce İngiltere Kilisesi'nin Dua Kitabı'nın derleyicilerinin İyi Cuma için bir koleksiyon hazırladığında, Yahudiler, Türkler, kâfirler ve sapkınların hepsini cahil, katı kalpli ve kutsal yazıyı hor görenler olarak değerlendirmesi şeklindeki kör ve mantıksız önyargıları aynen benimsemiş bulunmaktadırlar,
İfşaatında bulunmaktaydı.
Fortnightly’nın 1906 yılı Ekim sayısında yer alan makalesinde Alfred Stead ise, kendisi bir Batılı olmasına rağmen, öz değerlendirmede bulunarak diyordu ki:
Avrupalı Hıristiyanların Türk İmparatorluğu'nun tarafsız ve gerçek bir tarihini yazmaları neredeyse imkânsızdır. Alman, Fransız ve İngiliz tarihçilerinin tüm girişimleri az çok başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunların en ünlüsü, Hammer von Purgstal, on kalın cilt yazdı ve şaşırtıcı bir yığın gerçek topladı. Türkçe okur ve konuşurdu ve Türk edebiyatını diğer Avrupalılardan daha iyi bilirdi. Ama Türk milletinin aşikâr büyüklüğüne duyduğu tüm sempatiye rağmen, Türk tarihinin olaylarına bir Avrupalı gözüyle baktı, Türk'ün ruhuna giremedi ve onu anlamadı. Henüz hiçbir Avrupa literatürünün Türk ulusunun gerçekten iyi surette yazılmış bir tarihine sahip olmadığını belirtmekten çekinmiyorum.
Batı’nın Türklere ve Türk tarihi ve idaresine önyargı ile baktığını ve dolayısıyla taraflı davrandığını geçen asırda ifade etmiş olan sadece Alfred Stead olmamıştı. Ghulam-Us-Saqlain de kaleme aldığı uzunca bir makalesinde Batı insanın zihninde yer alan Türk halkı, devleti ve padişahına karşı var olan husumetin en eski kaynaklarına değin yer vermişti.
Bahsi edilen yazısında Ghulam-Us-Saqlain şu tespitleri aynen şöyleydi:
Pek çok İngiliz'in Türklere karşı beslediği ön yargıların kaynağı olarak tek bir kişi gösterilemez. Genel olarak Müslümanlara ve özel olarak Türklere karşı bu tür önyargıların tarihi çok ilginç olup Haçlı Seferlerinin başlangıcına kadar uzanır ve dar görüşlülüğün hayal edilebilecek en büyük erdem olarak görüldüğü ve bağnazlığın dindarlık ve dinle eşanlamlı olduğu Orta Çağ'da bu duygu güçlenip yoğunlaşmıştır.
Bu Şövalyelik Çağı ve Burke'nün etkili bir şekilde ifade ettiği gibi karanlık ve Carlyle, vurgulu bir küçümseme ile bitti diye ifade etmiş olsa da, aydınlanmış ve kültürlü bazı kişilerin zihninde önyargı ve bağnazlık mirası bırakmıştır.
Avrupalı zihnin, önceki nesillerin biriktirdiği bu hatalı kavramlardan kendisini tamamen arındıramaması, kalıtım yasaları nedeniyledir. Pek çok İngiliz için Türk veya Müslüman kelimesi çok nahoş çağrışımlara sahiptir. Zalim, tiksindirici bir yaratık, davranışlarında vicdansız, insanların çektiği acılara karşı duyarsız, donuk ve hareketsiz ve müzmin bir çokeşli anlamına gelir. Bay Gladstone'un esprili ifadesini kullanırsak, iki doz orijinal günaha sahip olması gerekiyor. Türklerin kural olarak diğer insanlar gibi yaratıldığını, erdem ve kusurlarına, mükemmelliklerine ve noksanlıklara sahip olduklarını doğrulamak için (Bay Balfour'un aynı derecede parlak yanıtını aktaracak olursak) bir melek teorisine inanmamız gerekmez. Hiçbir ulusun tüm ahlaki mükemmelliği kendisine atfetme ve nahoş ya da tatsız olan her şeyi başka bir ulusa, özellikle de sevilmeyenlere yönlendirme hakkı yoktur. Ancak, Türkler uzun süredir bu tür mantıksız önyargılardan mustariptir. Farklı bir dinleri, farklı bir milliyetleri var ve adları Avrupa'da tüm doğal olmayan ve insanlık dışı kötülüklerin simgesi haline gelmiştir. Bu durum, birçok insan için, her zaman kendilerine karşı yanılmaz yargılarını ilan etmeleri ve onları dünyanın tüm uygar yerlerinden kovmaları için yeterli bir nedendir.
Böyle bir ruh hali, cahil ve düşünmeyen kitleler söz konusu olduğunda çok doğal ve hatta mazur görülebilir. Ancak, sınıf, renk ve dinleri ne olursa olsun tüm insanlığa eşit ve özgür muamele edilmesini savunan ve insanı asil bir varlık olarak ve bu nedenle de doğal sempatilerinin bir nesnesi olarak gördüklerini iddia eden şüphe götürmez yetenek ve bilgiye sahip kişiler, bütün bu adalet ve adil muamele mesleklerini unutur ve tüm bir ırka karşı onları vahşilerden daha kötü olarak nitelendirerek ilan ederse, o zaman gerçekten şaşırırız ve kınamaktan başka bir şey yapamayız. Burke'nün dediği gibi, bütün bir ulusa karşı bir iddianame hazırlıyorlar…
Türk ırkını, kendisinden hiçbir iyilik beklenmeyen ve enerjilerini yıkıma yönlendirmeleri gereken Doğa'nın kötü ilkesinin vücut bulmuş hali olarak düşünüyorlar. Zihinlerinde Türk'e ve hükümetine dair bir resim tahayyül etmişler ve yalnızca öznel bir varlığı olan bu anormal yaratığın nesnel bir gerçekliği olduğu konusunda ısrar etmektedirler. Tarafsız ve önyargısız bir akılla Türkiye lehine ortaya çıkabilecek delilleri değerlendirmeye sunmadıkça hiçbir gerçek onları ikna edemez; çünkü onların öznel resmi, gerçek Türk kavramının zihinlerine girmesini etkili bir şekilde engelleyecektir. Bu, ancak onların değerlendirmesine saygıyla tavsiye edilebilir.
Bir insan ırkı, Türk'ü belirttikleri ve zannettikleri kadar anormal derecede kötü ve anlatılamayacak kadar zalim olabilir mi? Eğer bunda bir abartı olduğunu düşünüyorlarsa, meseleyi ırksal ve dinsel önyargılardan ayrı ele almaları daha doğru olur. Türk'ü, benzer şekilde bulunan herhangi bir Hıristiyan halkı yargılayacakları gibi yargılasınlar. Bunu yapamazlarsa, hayallerinin doğru ve aşikâr gerçekler olarak kabul edilmesinde ısrar etmeye hakları yoktur.
Diğer soru şudur: Türkiye'de şikâyet edilen suiistimaller dünyanın başka hiçbir yerinde olmadığı gibi midir ve Türk sistemi dünyadaki herhangi bir Hıristiyan Hükümet sisteminden kesinlikle daha yoz ve zalim midir?
Bu gerçek, Türkiye aleyhine kesin olarak çözülürse, bu tür barbarlıklara maruz kalan ve dünyanın medeni anlayışına tamamen yabancı olan ve diğer her Devlet tarafından tamamen vazgeçilmiş bu tür yasaların kendi egemenliğinde olmasına izin veren bir hükümeti kınamak için gerçekten güçlü bir neden olacaktır. Ancak, farklı hükümetlerin, hatta dünyanın değil, yalnızca Avrupa'nın genel karakterini yeterince bilen hiçbir devlet adamı, hatta hiçbir sıradan politikacı, böyle kapsamlı bir iddiada bulunmaya cesaret edemez. Türkiye'ye karşı ne kadar ön yargılı olursa olsun, Avrupa kıtasının yarısının hangi sisteme göre yönetildiği, Rusya'nın sert ve baskıcı despotik sisteminin, Türk sisteminden hiçbir şekilde daha az hoşgörülü, daha az barbar veya daha insancıl değildir.
Zira aksi söz konusu olsaydı dünya, bugün İslam coğrafyalarında sahneye konan ölüm ve zülüm eylemleri yüzyıl önce yüz binlerce Yahudi'nin insafsız bir şekilde sınır dışı edilmesini kolayca unutamazdı.
İnsanlar, dün ve bugün, Batı tarafından yaşadıkları ocaklarından koparılmış ve koparılmaktadırlar. Mallarına el konulmuş ve konulmakta, mutlak yoksulluk içinde bırakılmış ve bırakılmaktadırlar. Dün kapılarını kendilerine açmak istemeyen ülkelere zorla sürülmüşken bugün o kapılar yine kapalı tutulmaktadır. Yaşatılan sürgünlerin sebebiyet verdiği insan ıstırabının miktarını hesaplamak ise imkânsızdır. Batı basını yaşananlar karşısında güçlü sesini hiçbir zaman layık-ı veçhile yükseltmedi. İnsan ırkının yüzlerce ve binlerce vicdan sahibi dostunun öfkeli protestosu ne Avrupa’yı ne ABD’yi ne de Rus yetkililerini tedirgin etti. Basın ya bazı soğuk suretteki kınama ifadeleri kullanmakla yetindi ya da Batılı yetkililerin eylemlerini aldatıcı gerekçelerle haklı çıkarmaya çalıştı. Ancak bu tür tüm beyanlar ve insani duygudaşlıklar ikiyüzlü sunumlar olarak kabul edilmekten başka hiçbir değer ifade etmedi ve etmemektedir.
.
Salih Bozok, Abdülhamid'i öldürmeyi kutsal bir görev bilmişti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
21 Ekim 2021 09:57
31 Mart hadisesinden hemen sonra Abdülhamid İstanbul’da fazla tutulmamış, ömrünün kalan yıllarını gözetim altında geçirmek üzere sıcağı sıcağına Selanik’e gönderilmişti.
Selanik’te Alatini yahut satın alınmasından sonraki anılan biçimi ile Ordu Köşkü’ne yerleştirilmiş ve Balkan Savaşı’nın çıkmasına kadar orada kalmıştı.
Selanik’te Ordu Köşkü’nde murakabe altında tutulan Abdülhamid’in güvenliğini sağlamak, daha doğru bir ifade ile kaçması yahut kaçırılmasını teşebbüslerini önlemek üzere, dört bir tarafı yüksek duvarlarla çevrilmiş olan köşkün hem iç/bahçe kısmında hem de duvarları haricinde ciddi önlemler alınmıştı. Bir piyade bölüğü ile bir jandarma takımı dış muhafazayı sağlamakla görevlendirilmişlerdi. Ayrıca bahçe duvarının etrafında çepeçevre nöbet bekleyen askerler bulunmaktaydı. Cadde üzerinde yer alan kulübede ise iki polis memuru görev yapmaktaydı.
Dâhilde görev yapanları, aynı vazife ve mesuliyeti haiz olmak şartıyla yüzbaşı ve teğmen rütbelerinde, iki postaya ayrılmış ve yirmi dört saat nöbette tutan on zabit teşkil etmekteydi. Dahildeki muhafızların vazifesi Abdülhamid ve beraberindekilerin dış dünya ile temas ve münasebet kurmalarına imkân vermemekti. Dışarıdan birisinin köşke girmesi gerektiğinde ise mutlaka bu muhafızlardan izin alınması gerekmekteydi ve onlardan birinin refakatinde ancak Abdülhamid ve beraberindekiler ile görüşmeleri mümkün olabilirdi.
Dışarıdan gelenin insan veya eşya ya da sıradan bir gıda paketi olmasının hiçbir anlamı ve farkı yoktu. Bir Muharrem ayında sultanlar tarafından antika tabaklara konarak gönderilen aşureler, içlerinde kaçak bir madde olmasın diye boşaltıp muhteviyatı görüldükten sonra ancak içeriye verilmişti. Yine Abdülhamid’in İstanbul’da hususi kunduracısına sipariş ettiği ayakkabıları da benzer bir muameleye tabi tutulmuş, botların tabanları açtırılıp aralarında yazılı kâğıt veya buna benzer bir şey olmadığına tam bir vukufiyet sağlandıktan sonra tekrar diktirilerek içeriye verilmesi mümkün olabilmişti.
1912 yılı yaz ve son bahar aylarında Osmanlı Devleti’nin içte ve dışta geçirdiği buhranlar malumdur. Trablusgarp savaşı akabinde vuku bulan Arnavut isyanı, zabitler isyanı, Balkan Harbi ve üst üste gelen daha bir dizi gelişme adeta karabulutlar halinde Osmanlı coğrafyasını kaplamış, İstanbul’daki hükümeti fazlası ile meşgul etmeye yetmişti. Ancak meşum diye nitelendirilebilecek olan tarihimizin en karanlık safhalarını teşkil eden o elim günlerin hadiselerinden hiçbirisi Ordu Köşkü duvarları dâhiline sirayet ettirilmemişti.
Selanik’te olduğu gibi Ordu Köşkü’nde de o günler oldukça heyecanlı geçmekteydi. Halkın dilinde taraftarlarının Abdülhamid’i Köşk’ten kaçıracakları haberi konuşulmakta, bu yöndeki rivayetler kulaktan kulağa dolaşmaktaydı.
Diğer taraftan ise Balkan Savaşlarının cereyan ettiği günlerde askeri açıdan son derece bahtsız günlere şahit olunduğu gibi siyasi ihtilaf ve sıkıntılara da maruz kalınmıştı. O günlerde Hürriyet ve İtilafçıların Sultan Reşat’ı tahtan indirip Abdülhamid’i Selanik’ten İstanbul’a getirdikten sonra onu tekrar padişah olarak tahta geçireceği, rivayet şeklinde de olsa, dillendirilmekteydi. (1)
Muhafızlar söylentileri ve gelişmeleri dikkate alarak her ihtimale karşı Köşk’ün etrafında emniyet ve muhafaza tertibatını kuvvetlendirmişlerdi. Muhafızlık dairesindeki elli adet bomba kullanıma hazır hale getirilmişti. Nizamiye ve jandarma bölüğü, silah başı etmeye hazır müheyya idi. Köşk’e hiçbir ferdin yaklaşmasına müsaade edilmemesi yolunda kati emirler verilmişti. Dâhili muhafızlar da gerekli tertibatı almış, tam bir teyakkuz hali hüküm sürmekteydi.
Köşk haricinde yaşanan askeri ve siyasi gelişmeler ve köşk dâhilinde alınan kararların hiçbirisinden Abdülhamid haberdar değildi.
Köşk dâhilindeki muhafızlar tarafından alınan en önemli karar ise Abdülhamid’in akıbetine dair olanıydı. Dâhili muhafızlar olarak Yüzbaşı Zülnun, Hakkı, Şerif, İbrahim beyler ile Teğmen Mahmut, Cemil, Reşat ve Davut beylere ilaveten Salih (Bozok) ve ayrıca Vasıf (Çınay) vardı. Adı geçen zevatın karakter ve mefkûreleri bütünüyle aynıydı. Her biri seçilerek köşke alınmışlar ve kendilerine duyulan itimat tamdı. Her birsinin Meşrutiyet ihtilalinde ayrı ayrı hizmet ve yararlılıkları görülmüştü. Mesela İbrahim beyin kolunun çolak kalması inkılap uğruna fedakârane hizmeti sebebiyleydi. Meşrutiyeti müteakip İttihat ve Terakki Cemiyeti kendisini Paris’e tedavi görmek için göndermişti. İbrahim beyin kendisine bilahare Çolak soyadını alması da yine bu nedenleydi. Keza Mahmut Bey de Şemsi Paşa hadisesinin kahramanı/katili Atıf (Kamçıl) beyi ele vermemek için uzun müddet kendi evinde onu saklamak suretiyle davasına büyük hizmetler etmişti. Diğer isimlerin de bu iki isimden geri kalır tarafları yoktu. Bu isimlerden hemen her birinin sonraki zamanlarda ikballeri oldukça parlamış, hatta Türkiye’nin birinci derecede müteşebbis ve zenginleri arasına girmeleri dahi söz konusu olmuştu. İbrahim Bey, Bozüyük’te tesis ettiği kereste fabrikası dolayısıyla, yeni Türkiye’nin birinci derecede müteşebbis ve zenginleri arasına girmişti. O aynı zamanda Bilecik mebusu da olmuştu…
Salih Bozok ise malum… Atatürk’ün çocukluk arkadaşı da olan Bozok gerek Birinci Dünya Savaşı sırasında gerekse Milli Mücadele senelerinde Atatürk’ün yaverliğini yapmıştı.
Abdülhamid’in akıbetine dair Köşk dâhilinde alınan karar Balkan Harbi başladıktan takriben bir hafta sonra Rasim Beyin bir gece alışılmadık bir surette köşke gelerek köşkte görevli muhafızlara İstanbul hükümetinin savaş nedeniyle Abdülhamid’in Selanik’te daha fazla ikamet etmesini mahzurlu gördüğünü, Bursa’ya nakline karar vermiş olduğunu, yarından tezi yok bu emrin yerine getirilmesi icap ettiğinden hazır olunması gerektiğini bildirmesi ile şekillenmeye başlamıştı.
Abdülhamid’i korumakla görevli subaylar bu haber karşısında endişe ile birbirlerine bakmışlar, vaziyetin vahametine dair ortada hiçbir emare olmadığı halde Abdülhamid’in birden bire Bursa’ya sevk edilmesine herhangi bir mana verememişlerdi. Konuyu esasen Hüseyin Cahit Bey birkaç gün öncesinde Tanin’de ele almıştı. Hüseyin Cahit Bey o makalesinde Abdülhamid’in İstanbul’a getirilmesi düşüncesini tenkit etmiş, savaş nedeniyle Selanik’ten getirilecekse İstanbul’a getirilmesi mi lazım Bursa’ya götürülmesi mi diye de sormuş, Bursa’ya götürülemez mi siye de ilave etmişti.
Söz konusu makaleyi ve İstanbul’a getirilmesinin kamuoyu nezdinde uyandıracağı siyasi dalgalanmaları dikkate alan hükümet de Abdülhamid’in Bursa’ya nakline karar vermişti. Ancak Selanik’te görev yapan Meşrutiyet’e inanmış muhafızlara göre, ister İstanbul olsun isterse Bursa, Abdülhamid’in naklini gerektiren hâlihazırda ciddi bir neden ortada yoktu. Ortada askeri açıdan vahim bir durum yahut bir bozgun da söz konusu değildi. Ne resmi tebliğlerde ne de fiili münasebetlerde hükümeti böyle bir karar almaya sevk eden meşru bir sebep okunup öğrenilmişti. Muhafızlara göre hal böyle olduğuna göre böyle bir kararın alınmasında ve Abdülhamid’in İstanbul veya civarına nakil olunmasında savaş gerekçesi bütünüyle bahaneydi. İki şehir arasındaki mesafe oldukça kısa olduğuna göre nakil yeri olarak Bursa ile İstanbul’un hiçbir farkı yoktu. Hükümet Abdülhamid taraftarlarının elinde bulundukça yarın bir gün Bursa’nın İstanbul’a çevrilmesi zor bir iş olmayacaktı. Dolayısıyla söz konusu karar hiçbir surette iyi niyete müstenit değildi. Muhafızlar alınan kararı Abdülhamid’i yeniden tahta çıkarmak için atılmış bir irtica adımı şeklinde değerlendirmişlerdi. Abdülhamid’in Selanik’ten ayrılmak istememesi ve hatta direnç göstermesi muhafızları bir aralık memnun etmişse de endişelerini bütünüyle teskin etmemişti…
Birkaç gün sonra askeri vaziyetin giderek vahamet kazandığını öğrenince Abdülhamid’in de İstanbul’a gitmemekteki inadı kırılmıştı. İşte o vakit muhafızlar da omuzlarına yüklendiklerine inandıkları yükün ağırlık ve ciddiyetini anlamışlardı. Abdülhamid’i taraftarlarının eline teslim etmekten korkup çekindiklerinden ötürü onu düşman eline terk etmek gibi meşum bir ihtimalle karşılaştıklarını fark etmişler, böyle bir ihtimal zihinlerinde ve kalplerinde şeref, vazife gibi bir takım manevi duyguları feveran ettirmiş ve dolayısıyla kendi aralarında yaptıkları hususi bir toplantıda her ne pahasına olursa olsun, Abdülhamid’i düşmana terk etmektense son dakikada, çar naçar, tarihin ve kaderin üzerlerine tevdi ettiği vazifeyi metanetle ifaya karar vermişlerdi.
Alınan kararı hem elem hem de huzur içinde uygulamayı beklerken hükümetin girişimleri neticesi Alman imparatorunun yönlendirdiği Lorely vapuru Selanik’e ulaşmıştı.
Abdülhamid’in İstanbul’a dönmeye rıza göstermesi ve Lorely adlı Alman vapurunun Selanik’e ulaşmasına Abdülhamid’i korumakla görevli muhafızları hiç de memnun etmemişti. Dolayısıyla da Abdülhamid ile Selanik’te geçirilen son günü muhafızlar için oldukça buhranlı ve heyecanlı gecen zaman dilimlerden birisi olmuştu. Hakanın Selanik’te kalması kadar İstanbul’a naklinin mahzurlu ve hatta tehlikeli olabileceği fikri asla dimağlarından silinmemiş, hükümet muhalifler elinde bulundukça günün birinde onun yeniden tahta çıkarılması ihtimali kendileri için asla mümkün olmayacak bir şey olarak değerlendirilmişti. Dolaysıyla aralarında vaziyeti bir daha müzakere etmek ve yeniden evvelki karara bağlı kalınmasının doğru olup olmayacağına karar vermek gerekmekteydi. Müzakereye dışarıdan Doktor Rıfat Bey de davet edilmişti. Toplantı hayli hareketli, müzakere oldukça heyecanlı ve ateşli geçmişti. Ancak alınan karar menfi olarak neticelenmişti. Bilhassa Doktor Rıfat Beyin endişe duyulan ve mahzurlu görülen konuların asla mevcut olmadığını ifade etmiş olması ve yapılacak teşebbüsün memleket için ağır sonuçlar doğuracağı, hak ve hakikati ortadan kaldıracağı yolundaki beyanları Abdülhamid’i korumakla görevlendirilen, ama şimdi öldürülmesi emel peşinde koşan muhafızlar üzerinde etkili olmuştu. Bu suretle büyük ve emsalsiz bir cüret ve feragat mahsulü olarak değerlendirdikleri o toplantıda sarf edilen sözler ve görüşler Ordu Köşkü’nün muhafız zabitan dairesindeki o küçük odanın duvarları arasında ebediyen bir sır olarak kalacaktı.
Şayet toplantıda müspet bir karar alınmış olsaydı Abdülhamid’in katili olma şerefini! diğer muhafızlardan daha ziyade isteyerek kendisini öne atmış olan Salih Bozok’a ait olacaktı.
İlk zamanlar görev yapan muhafız beyler arasında yer alan Topçu Salim beyin beceremediği işi Salih Bozok gereği gibi neticelendirmeye kararlıydı. Topçu veya Tayyareci Salim Bey demekle maruf muhafız Salim Bey Ordu Köşkü’nün arka bahçesinde dolaşırken Abdülhamid’in o taraftaki balkondan etrafı temaşa ettiğini görünce derhal tabancasını çıkararak ona doğru bir el ateş etmiş, ancak hedefini ıskalamıştı.
Atatürk’ün ölümü sonrasında, Atatürk'süz hayat bana haramdır diyen ve intihara kalkışan ama kendisini bile vurmayı beceremeyen Salih bey aldığı görevi, meslekdaşı Topçu veya Tayyareci Salim Bey misali, ne derece gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği büyük bir soru işareti olarak kalsa da, çok şükür ki ertesi gün (30 Ekim 1912 Perşembe) Abdülhamid kazasız belasız bir şekilde Selanik’ten hareket ile İstanbul’a doğru yola çıkmıştı. Ancak TBMM I. Dönem Cebelibereket (Osmaniye), II. Dönem Ertuğrul (Bilecik), III. Dönem Bilecik ve IV. Dönem Kütahya Milletvekilliği, I. Dönem Nafıa (Bayındırlık) Encümeni Reisliği yapmış olan Baş muhafız Rasim Celalettin Öztekin Bey Abdülhamid’i yolculuğunda tek başına bırakmamış, kendisine gemide yakinen refakat etmek üzere Salih Bozok, yeni Türkiye’de önce Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü, bilahare TBMM III., IV., V. ve VI. Dönem Malatya Milletvekilliği görevlerinde bulunmuş olan mason sertifikalı Vasıf Çınay ve ayrıca yine Cumhuriyet Türkiye’sinde Milliyet gazetesinin hem imtiyaz sahibi ve başmuharriri hem de İş Bankası gibi bir kurumun Yönetim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Siirt milletvekili olacak olan Mahmut Soydan beyi kendisine arkadaşlık etmek üzere muhafız olarak seçip tayin etmişti.
(1) Ziya Şakir, Sultan Hamid’in Son Günleri, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2011, s. 238.
.
Ver Suriye'yi al Hatay'ı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
14 Ekim 2021 09:24
Birinci Dünya Savaşı tarihte Türk milletinin maruz kaldığı en büyük bozgun oldu. O bozgun ve akabinde imzalanan Mondros mütarekesi ile asırlara sâri bütün düzeni alt üst oldu.
Daha on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Gladstone’un Türkler Avrupa’dan atılmalı, geldikleri yere geri gönderilmeli yolundaki söylemlerinin gerçekleşmesine hakikaten ramak kalmış, kıtalara hükmeden Türk milletinin Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınmasına yine Ankara Meclisi’nde karar alınmıştı.
Ver Suriye'yi al Hatay'ı
Büyük bozgun neticesi, bugünkü Irak, Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır, Yemen, Hicaz ve daha şehit kanı ile sulanmış birçok Osmanlı coğrafyasının devasa ölçekteki parçaları tek tek kaybedildi. Kudüs gibi kutsal şehirler bile İngiliz ve Fransız ittifakına silah sıkılmadan teslim edildi.
Kaybedilen coğrafyalar ne savaş sonrasında bir daha alınabildi ne de Lozan’da masaya getirildi.
Misak-ı Milli’nin öngördüğü yeni Türkiye’nin sınırları dahi tam anlamı ile tahakkuk ettirilemedi, Misak-ı Milli sadece dillerde ve gönüllerde kendisine yer edindi.
Ortadoğu’da Suriye Fransa’ya bırakılırken Irak, Ürdün, Filistin ve Hicaz’ı ise İngiltere kontrol etti.
Musul ve Kerkük her daim gönül dünyamızı özlemli surette süsleyen beldeler olsa da Hatay savaş sonrasında elde edebildiğimiz tek yer oldu.
Hatay’ın Türkiye’ye dâhil edilmesinin bilinen hikâyesi Arap İzzet Paşanın büyük oğlu Mehmed Ali Beyin Suriye Başkanlığı dönemine denk gelmektedir.
Mehmed Ali Beyin hiç şüphesiz ki rahat ve parlak bir hayatı olmuştu. Şam’da zengin bir evde ve seçkin bir muhitte, konakta doğdu. Özel dersler aldı, titiz bir eğitim gördü. İstanbul’da aristokrat bir ortamda yaşadı. Seçkin ailelerin çocuklarının devam ettiği İstanbul’daki Galatasaray Lisesi’nde okudu. Devlet burslusu olarak Paris’te tahsil gördü. Mezuniyeti akabinde ise vakit kaybetmeksizin Dışişleri Bakanlığında Hukuk Müşaviri olarak çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra Washington’daki ortaelçiliğinin büyükelçilik haline getirilmesine paralel bir şekilde o da, babasının sayesinde, Osmanlı Devleti’nin ABD’deki büyükelçisi oldu. Birinci Dünya Savaşı sonrası yine babasının siyasi mirası ve Fransız taraftarlığı neticesi Suriye’nin ilk Devlet Başkanı seçildi. Söz konusu görevlere yükselişindeki hız bu görevlerinden düşüşünde de aynı surette devam etti.
Ver Suriye'yi al Hatay'ı - Resim : 2
Mehmed Ali Beyin bütün hayatı tümüyle babası İzzet Paşa sayesinde şekillendi. Mehmed Ali Bey, Philip S. Khoury’nin de ifade ettiği üzere, Osmanlı kamu hizmetinde oldukça hızla yükselmişti. Babasının gölgesinde büyüyüp yetişmişti. O, kiminle evleneceğine dair karar verme fırsatı dahi bulamayıp babasının karar verdiği biriyle evlenmişti.
Mehmed Ali Bey hiç şüphesiz ki Cemal Abdünnasır’ın karizmasından, Şükrü el-Kuvvetli’nin ya da Hafız Esad’ın politik kurnazlığından yoksundu. Fakat böyle olmakla birlikte o, Suriye’nin modern siyasi tarihinde takip edilecek olan zeminin oluşumunu sağlayan hırslı bir devlet adamı oldu.
Mehmed Ali Beyin Suriye Devlet Başkanlığı sırasında en ziyade bilinen iki icraatı söz konusudur.
Bunlardan ilki, Fransa’nın isteğiyle, Suriye topraklarının muayyen bir parçası üzerinde Lübnan diye bağımsız bir devletin kurulmasına izin vermesidir ki bu kararı kendisinin Lübnan’ı satmakla suçlanmasına neden oldu.
İkincisi ise Hatay konusunda Paris’te yapılan gizli görüşmeler neticesinde Türkiye lehine kapı aralamasıydı. Onun bu tutumu hiçbir surette hoş karşılanmadı. Hatta bu tavırlarından dolayı Suriye’de ciddi bir itibar kaybına uğradı. Suriyelilerin gönlünde ve zihninde kendisine sempati duyulmayan bir kişi olarak yer almasına sebebiyet verdi. Dün olduğu gibi bugün de Suriye tarih kitaplarında adına layık-ı veçhile yer verilmedi. Suriye’de hatırasını takdir anlamında tek görünür şey, adının Şam’da bir caddeye verilmesi ile sınırlı tutuldu.
Hatay’ın Türkiye’ye terki konusu bazı zevat ve bazı kaynaklar tarafından bu suretle anlatılsa da ABD belgelerinde yer alan bilgilere göre, söz konusu terk genel olarak bilinenin aksine, Mehmed Ali Beyin Suriye Devlet Başkanlığı sırasında onun iradesi dışında şekillenmiş olan bir siyasi gelişmeydi. Hatta denebilir ki onun bu mesele ile alakası ve bu konudaki tasarrufu o tarihlerde Suriye’de iktidarda bulunmuş olması ile sınırlı olmaktan ibaretti.
Mehmed Ali Bey 1936 yılı Aralığında muhalefet grubunu oluşturan Ulusal Cephe’nin iktidara gelmesi üzerine kendi isteği ile dört buçuk yıldır sürdürmekte olduğu görevinden 1936’nın 21 Aralığında ayrıldı (11 Haziran 1932 - 21 Aralık 1936).
Görev süresinin Suriye’deki Fransız mandaterliği dönemi ile paralellik arz etmesi ise ilgiye değer bir durumdur.
Mehmed Ali Bey istifası sonrasında Suriye’den ayrılıp Güney Fransa’da Nice şehrine yerleşti. Hayatının geri kalan kısmını orada oldukça refah içerisinde geçirdi.
ABD belgelerinde yer alan bilgilere göre; Mustafa Kemal, Suriye'yi mandasında tutan Fransa ile 1921'de bir anlaşma yapmış ve Fransa'nın sancakta yaşayan Türk azınlığa tanıdığı tavizler karşılığı olarak, Sancak üzerindeki Türk egemenliğinden feragat etmişti. Sonraki zamanlarda Sancak’ın akıbeti Lozan'da müzakere konusu olmuşsa da, mezkûr Fransız-Türk anlaşması hiçbir surette değişmemişti.
Ver Suriye'yi al Hatay'ı - Resim : 3
1936'da Suriye'nin nihai bağımsızlığını sağlayan Fransa-Suriye antlaşmasının imzalanması üzerine Mustafa Kemal Atatürk, mevcut düzenlemenin münhasıran Fransa ile Türkiye arasında olduğunu, dolayısıyla da Türkiye ile Suriye arasında geçerli olamayacağını ifade ederek Hatay’a dair iddia ve taleplerini gündemde tutmaya devam etmişti.
Fransa ve Türkiye, meselenin sonuca kavuşturulması amacıyla Milletler Cemiyeti'nin hakemliği konusunda aralarında anlaşmışlarsa da Milletler Cemiyeti, bir Avrupa savaşının muhtemeliyetini dikkate alarak, Sancak'ı, Suriye'nin bütün protestolarına rağmen, bir vilayeti haline gelmek üzere, Türkiye'ye bırakmıştı. (1)
Bu durum Türkiye-Suriye ilişkilerinde temel bir problem olmuş ve yakınlaşmalarını her daim engelleyen en önemli anlaşmazlık unsuru olarak mevcudiyetini sürdürmüştür.
(1) Metin Hülagü, Arap İzzet Paşa, Ayasofya Yayınları, İstanbul 2021, s. 151-152.
.
Bu da benim ustalık eserim yahut Bir Paşanın Uzunca Hikâyesi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
7 Ekim 2021 09:21
Arap İzzet Paşa Sultan II. Abdülhamid iktidarının ikinci yarısında Yıldız Sarayı’na dahil olan Şamlı bir bürokrattır. Ancak Arap İzzet Paşa sıradan bir şahsiyet değil,
oldukça ilginç ve bir o kadar da tartışmalı bir isimdir.
O aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in en yakın adamlarından birisi, zekâsı, şahsiyeti, ailesi, milliyeti ve şeceresi itibariyle de gayet ilginç bir hikâyenin sahibidir.
Onun kişiliği ve siyasi ilişkileri çoğu kere doğru anlaşılmadığı gibi Türk, Türkmen yahut Kurt olduğu söylemleri ile milliyeti de yanlış değerlendirilmiştir. Gerçi o sadece yanlış değerlendirmelerin kurbanı olmamış, kendisini rencide etmek maksadıyla, muayyen bir dönem isminin başına Arap sıfatı getirilmek suretiyle anılmıştır. Ancak bu şekildeki bir hitap ve ifade şekli İzzet’in kendisini olduğu kadar Evlad-ı Arap vurgusu yapan bir kısım Arapları da rahatsız etmiştir.
Paşa, konumu, fikirleri, hizmetleri, faaliyetleri, muhalifleri ve kendisine atfedilen yolsuzluk ithamları dolayısıyla yakın dönem tarihimizde kendisinden fazlası ile söz edilmeyi hak etmiş biridir. Fakat kendisi ile ilgili söylenenler ve şahsına atfedilenler ya muallakta kalıp ispatlanamayan yahut bütünüyle yanlış olan veya son derece hatalı türden şeyler olmuştur. Zira İzzet Paşa, gerçek hüviyeti bakımından, gerek Türkiye’deki gerekse Türkiye dışındaki akademisyen, araştırmacı ve tarih severlere son derece yabancı bir isim olarak kalmıştır.
Bugüne değin hakkında, ne Doğu’da ne de Batı’da, doğru ve kapsamlı olması bir tarafa, sıradan bir eser dahi hazırlanmamıştır. Kendisine duyulan akademik ilgi sadece birkaç yetersiz yahut yanlışlarla dolu muhtelif paragraflar yahut bir iki makale ile mahduttur. Böyle bir durum ise zaten olumsuz bir surette takdim edilen Paşa’nın daha da yanlış bir surette tanınmasına sebebiyet vermiştir. Öyle ki hemen hiç kimse kendisinden iyi biri olarak bahsetmemiştir dense galiba yeridir. Bu anlamda o, dünyanın herhalde en bahtsız ve en kadersiz insanı olmuştur. Yerli ve yabancı, geniş bir kesim tarafından hiçbir surette sevilmemiş, yabancılar arasında bilakis Korkunç Türk diye tanımlanmış ve adı kötü olarak tanıtılmıştır.
İzzet Paşanın adı öylesine kötüye çıkartılmıştır ki; kendi devletinin menfaatlerini savunmak ve dile getirmek üzere Yıldız Sarayı’na gelen bir Amerikalı memura, avukat arkadaşı, Paşa ile ilgili uyarıda bulunurken:
Karanlık bir gecede, takdir-i ilahi, olur ya, Kürt çetelerin eline düşmekle İzzet’in eline düşmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsan, dua et de Allah sana acısın, İzzet’in değil, Kürtlerin eline düşesin, tavsiye ve temennisinde bulunmuştur.
Paşa’dan hiç hazzetmeyen Theodore Herzl ise ondan bahsederken her an insanın üzerine sıçramaya hazır bir kaplan nitelemesi ile söz etmiştir.
Yazılıp çizilenler ve hakkında beyan edilenler dikkate alındığında İzzet Paşayı tam olarak tanımak ve tanımlamak hakikaten neredeyse imkânsız gibidir. Hemen her konuda kendisine atıfta bulunulmuş, ancak tümüyle aleyhinde sözler edilmiştir. Olumlu özellikleri görmezlikten gelinemediği için de bütün iyi vasıfları gayet sıradan ve tabii özelliklermiş gibi görülüp gösterilmiş, küçümsenerek olumsuz olarak değerlendirilmiş yahut değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bir kısım isimler onu Hamidiye Devri’nin Avatar’ı olarak tanımlamıştır. Batı’da o, bir başka algılama şekli ile Türkiye’nin Machiavellisi olarak görülmüştür. Yine Batı’da onun için; zekâsını kötü amaçlar için kullanan mükemmel bir insan anlamında Türkiye’nin Kötü Ruhu tanımlaması yapılmıştır. Bazıları ise onu XIII. Louis’in akıl hocası Kardinal Richelieu mesabesinde tutmuş ve makamına oturtmuştur.
Geçen yüzyılın, hem Batı’da hem de Doğu’da, en kötü adamı olarak tanıtılmış bulunan Paşa, söylendiğine göre aynı zamanda emsalsiz bir hırsızdı. İngiltere’nin Bağdat Genel Konsolosu J. Ramsay 1909’da meslektaşı S. H. Butler’a göndermiş olduğu bir raporunda İzzet Paşadan bahsederken onu yüzyılın en büyük hırsızı olarak zikretmişti.
Yine belirtildiğine göre o, amansız bir rüşvetçiydi. Tam bir yolsuzluk ve hırsızlık timsali biriydi. Rüşvet sanatının baş ustasıydı.
Diğer taraftan İzzet Paşa sadece Osmanlı coğrafyası yahut Avrupa ve Amerika toprakları ile sınırlı bir tanınırlığa sahip de değildi. Onun şanı, her ne kadar kötü bir surette olsa da, binlerce kilometre uzaklıktaki Avustralya’ya kadar ulaşabilmişti. Avustralya’da yayımlanmış olan Daily Telegraph gazetesi sütunlarında İzzet Paşaya yer vermiş, ancak kendisini son derece olumsuz bir surette zikretmiş; Türkiye’nin Kötü Ruhu, Tahtın Arkasındaki Güç ve Meşhur Mürteci tanımlamaları ile anmıştı.
Paşa, Doğu’dan Batı’ya tüm dünyada son derece kötü biri olarak anılmış ve anlatılmış olsa da, Sultan II. Abdülhamid dönemi, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve idaresi, diplomasi, Suriye tarihi, hilafet ve İslamcılık siyaseti, Arap milliyetçiliği, Arap dernek ve cemiyetleri, basın hayatı, karikatür sanatı, yolsuzluk ve rüşvet illeti, istihbarat teşkilatı, telgraf, demiryolu, tramvay, elektrik, sinema, maddi zenginlik, ticaret ve daha bir çok konu ve alanla yakından alakalı olmuş biriydi. Diğer bir ifade ile Arap İzzet Paşa, son dönem Osmanlı tarihinin şekillenmesinde yeri ve emeği bulunan, şahsiyeti ve yaptıkları yakinen bilinmeden yakın dönem Türk tarihinin anlaşılması eksik kalacak olan bir hüviyete sahiptir.
İzzet Paşa tanınmadan, yaptıkları yakinen bilinmeden son dönem Osmanlı tarihini anlamak hakikaten eksik kalacak demektir. Onun 31 Mart hadisesindeki rolü, İttihatçıların bilinen ve bilinmeyenleri, Hatay’ın Türkiye’ye ilhakının bir başka hikayesi, Suriye’nin kuruluşu ve sonrası ve daha bir hayli konu İzzet Paşa ve ailesi ile yakından alakalıdır.
Uzun ve yorucu bir araştırma neticesi dönemsel hadiselere de değinerek kaleme aldığım oldukça kapsamlı suretteki Türkiye’nin Kötü Ruhu, Tahtın Arkasındaki Güç ve Meşhur Mürteci olarak tanımlanan İzzet Paşa ve ailesinin gerçek yaşamı Bir Paşanın Uzunca Hikayesi, Arap İzzet Paşa adı ile nihayet kitaplaştı.
Teşbihte hatta olmaz ise bu da benim ustalık eserim diyebileceğim kitabın muhtevasında bir hayli yeni bilgiler içerdiği muhakkaktır. İçerisinde, bugüne kadar es geçilen yahut farkına varılmayan bir çok tartışmaya açık konu da bulunmaktadır.
Faydalı olmasını dilerim.
Bu da benim ustalık eserim yahut Bir Paşanın Uzunca Hikâyesi
.
Türk insanının hayvan sevgisi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
30 Eylül 2021 09:16
Türk halkı hayvanlara merhamet göstermede cins ve tür ayırımı yapmasa da itlere karşı özel bir alaka sergilemişti.
İster bir millet ve isterse bir fert olarak Türkün dünyasında hayvan, kendisine değer verilmesi gereken bir varlık olarak yer almıştır. Bu nedenledir ki Türk tarihinde hayvan önemli bir unsur ve figür olarak hep mevcut olmuştu.
Türk insanının hayvan sevgisi
Türklerin iyi bir hayvan yetiştiricisi ve avcı bir millet oldukları bilinmektedir. Mazilerinin bir bölümünde yaşamalarını hayvanlar üzerinden sağladıkları da malumdur. Türkün hayvanlar ile olan münasebeti o kadar çeşitli, o kadar fazla ve o kadar iç içe olmuştur ki tarihte birçok Türk han ve hakanının, idareci ve savaşanının hayvan isimleri almaları kaçınılmaz olmuş ve bu durum gayet tabii olarak karşılanmıştı.
Aslan, pars, boğa, tay, doğan gibi hayvan isimleri Türk kültüründe yer alan ve kullanılmış bulunan insan ad veya lakapları olmuştur. Bir Arap tarihçinin ifadesiyle;
Türklerde güçlü ve becerikli bir komutanda on hayvanın; horozun yürekliliği, tavuğun iffeti, aslanın cesareti, yaban domuzunun saldırganlığı, tilkinin kurnazlığı, köpeğin sadakati, turna kuşunun uyanıklığı, karganın ihtiyatı, kurdun savaşma arzusu ve ineğin sağlığı sıfatları bulunmalıdır. (1)
Ayrıca eski Türklerde zamanı belirlemek için her yıla, sıçan, sığır, pars, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, it, domuz şeklinde bir hayvan adı verilmiş ve bu suretle 12 hayvanlı bir takvim geliştirilmişti. Oğuz aşiretlerinin de kendilerine amblem olarak yırtıcı hayvanları seçtikleri malumdur.
Ancak Türklerin muhatap oldukları hayvanlar içerisinde en fazla atlara, itlere ve kurtlara karşı ilgi duydukları, sevgi gösterip merhamet sergiledikleri de aşikârdı.
Kurdun mefkûre anlamında, itin toplumsal boyutta, kartalın hâkimiyet hususunda, atın ise saldırı ve müdafaa noktasında her zaman önemsenen, öncelikli kılınan ve değer bulan, yekdiğerinden ve sair hayvanlardan farklı konumları olmuştu.
Esasen hemen her bir hayvanın Türk kültüründe bir anlamı ve özelliği vardı.
Kartal, geyik ve kurt gibi hayvanlar Türk boylarının simgesi haline gelmişti. At ve inek kutsiyet derecesinde değerli görülmüş, horoz, Orta Asya Türklerince, zamanın habercisi, iş ve ibadete davet eden bir uyarıcı olarak değerlendirilmişti. Horoza imam adı verilmesi namaz vakitlerini haber vermesi nedeniyleydi. Kaz ve kuğu ise güzellik ve kalp temizliğinin birer sembolü olarak görülmüştü.
Türkler tarihte birçok bayrak modeli kullanmışlardır. Bu bayraklar üzerinde yer alan figürler ise birbirinden farklı olmuştur. Kullanılan figürlerden bazıları da hayvanlar ile alakalıdır. At, ejderha, kartal, kurt, tavus kuşu Türk bayraklarının hayvansal figürleridir. Göktürk Devleti’nin bayrağında kurt figürü bulunmaktadır.
İtlerin atasının kurt ve çakallar olduğu dikkate alındığında eski Türklerde itin ataları vasıtasıyla bayraklarda figür olarak kullanıldığı da söylenebilir.
Türkler tarihte değişik takvimler kullanmış olması Türklerin yaşam felsefe ve hayat tarzları ile benimsemiş oldukları inançlar gibi farklı etkenler nedeniyle söz konusu olmuştur.
Tarihi süreç içerisinde Türkler; Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, Hicri, Celali, Rumi (Mali) ve Miladi (Gregoryen) takvimlerini kullanmışlardır.
Türkler, dünyanın yaratılışını başlangıç olarak kabul ettikleri takvimlerini, bölümlere ayırmışlardı. 12 yıldan oluşan Devir de bu bölümlerden birisini oluşturmaktaydı. Devr’i meydana getiren on iki yılın her biri ayrı ayrı isimlendirilmişti. He bir yıla bir hayvan adı verilmiş ve dolayısıyla da Oniki Hayvanlı Takvim bu suretle ortaya çıkmıştı. On iki Hayvanlı Türk Takvimi Türklerin kullandıkları en eski takvim olmuştur.
On iki Hayvanlı Türk Takvimi’nin yıllarından 11.sinin adı ise İt Yılı’ydı.
Türk insanının hayvan sevgisi - Resim : 2
Bütün Türk topluklarında olduğu gibi Selçuklu toplumunda da hayvana değer atfedilmişti. Bakımları ve korunmalarının sağlanması maksadıyla vakıflar dahi kurulmuştu. At, kurt, aslan, kaplan, pars, deve, boğa, alageyik, it, horoz, kartal, güvercin ve kuğu Selçuklu döneminin en ziyade itibar edilen hayvanları olmuştu.
Hayvan sevgisi ve hayvanlara karşı gösterilen insani ve hukuki ilgi Osmanlı toplumunda oldukça canlı ve gelişmiş bir vaziyet arz etmişti.
Hayvanlara karşı izhar edilen bireysel ilgi ve sevgiye ilaveten onları koruyup kollayan kurumsal bir yaklaşım da söz konusuydu. Hayvanların yaşamlarını sağlamak, kolaylaştırmak ve korumak üzere muhtelif yerlerde vakıflar kurulmuştu. Osmanlı toplumunda hemen her hayvana, özellikle de itlere gösterilen merhamet uygulamaları yabancıları ziyadesi ile etkileyen bir durumdu. İstanbul’a gelen yahut İstanbul’da yaşayan yabacılar, görev yapan ecnebiler, elçiler hayvanlara, yaşamlarına ve Türk halkının bu hayvanlara yaklaşımları ile ilgili eserler kaleme almışlar, eserlerinde İstanbul itlerine de yer vermişler, anılarını dergi ve gazete sütunlarında ifade etmişlerdi.
Hakikaten de Türkler kuşlara, sokaktaki kedi ve itlere, yük taşıyan yahut arabalara koşumlu hayvanlara karşı son derece toleranslı, şefkatli ve merhametli davranmasını bilmiş onları sevgi ile beslemiş, aç ve susuz kalmamaları, hasta ve sakat bir surette yaşamamaları için bakımları ve tedavi görmeleri maksadıyla vakıflar tesis etmişlerdi. Toplumun duyarlılığına devlet de ilgisiz kalmayarak hayvanları korumak maksadıyla kanuni düzenlemeler yapmıştı.
Türk insanının hayvan sevgisi - Resim : 3
(1) Erol Göka, Türk Grup Davranışı, Aşina Kitaplar, Ankara 2006, s. 108.
.
İtsiz İstanbul neye yarar ki!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
23 Eylül 2021 09:31
Bir İmparatorluk olan Osmanlı coğrafyasında yüzlerce şehir vardı. İstanbul da bu şehirler arasında yer almaktaydı. Ancak İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti, payitahtı, dersaadetiydi. O, bütün dünyadaki başkentler arasında muhakkak ki en güzeliydi. İstanbul; imparatorlar diyarı ve imparatorluklara payitahtlık etmiş bir yerdi.
İstanbul şüphesiz ki her zaman dünyadaki en güzel şehir olmuştur. Her devlet ona göz koymuş, mülkünde hükümran olma hayali kurmuştur.
Seyyahları şahit tutarak Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde tarihçi Neşrî de bu duruma işaret etmekte ve demektedir ki;
El-hâsıl cemi İstanbul’u Sultan Mehmed Han yapıp, bir vechile mamur etti-kim, etraf-ı âlemde anın misli şehir yoktur diye seyyahlar şehadet ederler.
Hemen her devlet ve hükümdarın istemesine rağmen hâkim olup hüküm süremediği İstanbul, kendisine mahsus bir dizi imtiyazlara sahip olduğu gibi diğer şehirlerin mahrum olduğu daha başka özgün hususiyetlere de sahip olmuştur. Söz konusu hususiyetlerden birisi, sokak, cadde ve mahallelerinde yaşayan yüzlerce ve binlerce sayıdaki itler olmuştur.
İstanbul itleri bir yönü ile İstanbul’un en bahtlı sakinlerinden biriydi. Kralların ve kumandanların alamadığı, hükümdarların tasarrufta bulunamadığı, birçok devletin ulaşmak ve hâkim olmak için hayaller kurduğu İstanbul’da asırlar boyunca hem mevcut olmuşlar hem de hükümranlık kurmuşlardı.
İstanbul’da o kadar çok it vardı ki şehrin adı bütün dünyada itler şehri, en itli şehir, itler cenneti şeklinde ün kazanmıştı. Hakikaten de İstanbul’da bir zamanlar her yerde it vardı. İstabul’da her yerde itler yaşamaktaydı.
İtsiz İstanbul neye yarar ki!
Sokakta yaşayan, sokakları kendilerine vatan edinen ve nihayet sokakta ölen İstanbul itlerinin; mevcudiyetleri ve şehrin halkı tarafından benimsenip sahip çıkılması bakımından Süleymaniye, Sultanahmet ve Ayasofya camilerinden yahut Boğaziçi’nden hiçbir farkları yoktu. Belki bu mabetler kadar kutsal addedilmeseler de halkın nazarında her bir it kesinlikle başlı başına bir değerdi.
İtler İstanbul’da kadim zamanlardan beri hep vardı. Onlar İstanbul’da örneği olmayan asırlara sâri varlıklar olarak bulunmaktaydı. Geçen yüzyıla kadar var olmaya da hep devam etmişlerdi.
Geçen asra kadar hiçbir Avrupa şehrinde köpekler İstanbul’da olduğu kadar çok sayıda, rengârenk, özgür ve himaye altında değillerdi. İstanbul’da itler, hiçbir Avrupa şehrinde olmayacak kadar, hür ve özgür bir surette düne kadar sürüler halinde yaşamaktalardı.
İtler, bazılarınca küçümsenseler de, bu durum itlerin hakirliğinden değil, kendilerini küçümseyenlerin zihni fakirliğinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü İstanbul itleri hakikaten bir dizi üstün özelliklere sahipti. Onları küçümseyenleri dünyada hiç kimse tanımazken onlar bütün dünyada şöhrete ermiş hususiyet sahibi varlıklar olarak kabul edilmişlerdi. Onlar, haklarında yüzlerce yazı yazılmış, makale, kitaplar kaleme alınmış ve araştırmalara konu olmuş İstanbul’un güzide sakinleriydi.
İstanbul itleri hadlerini bilen, kendilerine yapılan iyiliği unutmayıp karşılığını veren, kendilerine emanet edilene ihanet etmeyen, gözü gönlü tok sadakat sahibi ruhlardı.
İstanbul itleri şehrin cadde ve sokaklarını, mahalle ve semtlerini sadece kendileri için yurt edinmekle yetinmemişlerdi. Onlar aynı zamanda İstanbul’un, gündüzüne değilse de, gecesine de hükmetmektelerdi.
Wood County Reporter gazetesinde İstanbul ziyaretine dair anılarını yüz yıl önce kaleme alan Dr. Lucy Waite’in cümlelerinde onlardan;
Kendisi ile uzlaşılmaz olan Türk’ün, camiler, peçeli hanımlar, fesli insanlar ve itlerin yer aldığı, ülkesindeyiz. İstanbul’u Sultan yönetse de şehir itlerin tasarrufundadır
diye bahsedilmekteydi.
İstanbul itlerinin her biri kurt görünümünde olsalar da son derece zararsız, son derece sıcakkanlı ve son derece sadakatli hayvanlardı. Sadakat onların bir anlamda hiç değişmeyen şiarlarıydı. Onlar esasen it değildi; it soylu olsalar da, sosyalleşip adeta insanileşmiş bireylerdi. Her birinin kendisine verilen bir isim, yaşadığı bir muhit, mahalle ve sokak vardı. İstanbul’da itler, Türk’ün sosyal ve kültürel hayatının en içli dışlı olmuş varlıklarıydı.
İstanbul’un etrafında muhakkak ki başka türden hayvanlar da yaşamaktaydı. Belki şehrin henüz bugünkü kadar genişleyip şekillenmediği o zamanlarda, kenar semtlere yakın yerlerde yaban domuzları, yaban kedileri, kurtlar, çakallar ve daha başka cinsten yabani hayvanlar mevcuttu. Ama onlar itler kadar İstanbul’un insanları ile iletişim kuramamış, aralarına sokularak şehrin sokaklarını kendilerine mesken edinememişlerdi. Şehirde bir şekilde kendisine yer bulan kediler, horozlar, camuslar, develer yahut ayılar ve maymunlar hem sayı olarak itlere nispetle azdı hem de bunlardan özellikle ayı, horoz ve maymun eğlence unsuru olarak bulundurulmaktaydı. Yük taşımakta kullanılan camusların ise at ve eşekten farkı yoktu. Sokaklarda oynatılan ayılar, horoz dövüştürmeler yahut maymun ile gezip milleti eğlendirmeler eski İstanbul’un itleri ile kıyaslanamayacak türden hayvanlardı.
Batılı bazı isimler İstanbul itlerini Doğu’nun dilencilerine benzetseler de bu itlere yapılabilecek en büyük haksızlık olmuştu. Oysaki İstanbul itleri, ellerinin ve emeklerinin karşılığında sokaktan beslenmektelerdi. Kimsenin malına ve canına, aç dahi olsalar, tamahları yoktu. Vakar ve gurur, onları en büyük hususiyetleri arasındaydı.
İstanbul itleri, vatan edindikleri ve vatan bildikleri şehrin sokaklarında kendi kuralları dâhilinde, nesiller boyudur, hayat sürmektelerdi. Yaşam, onlar için de kurallar çerçevesinde sürmekteydi ve her bir it hayat sürdüğü ortamın ve beyliğin prensiplerine uyma gereği hissetmekteydi.
İstanbul itleri asırlarca İstanbul’un farklı bir canlı tabakasını oluşturmuş ve İstanbul halkı ile birlikte hep var olmuşlardı. İstanbul’da insanların köpek dostları, köpeklerin ise insan arkadaşları olmuştu. İstanbul halkı, mutlu, huzurlu ve güzel günleri kadar sıkıntılı, zor ve acı günlerini de dostları itlerle birlikte geçirmişlerdi.
İtler, şehrin ahalisi ile bütünleşmiş, kaynaşmış ve hatta fertler gibi onların da hemen her birine bir ad verilmiş ve isimlendirilmişlerdi.
Anadolu’nun belki bütün şehirlerinde pek tabii ki bir hayli it vardı. Ancak geçen asra kadar İstanbul’da yaşamış olan itler muhakkak ki onlardan ve diğerlerinden çok farklılardı. Onlar asırlardan beri mevcudiyetlerini muhafaza eden İstanbul’un en canlı, en hareketli ve en sevimli, en güzide, en dikkat çeken, en kalabalık ve en çok bilinen sembollerinden biriydi. İstanbul’dan bahsedip de İstanbul itlerinden söz etmemek, yazılan eserlerde onları anlatan bir bölüme yer vermemek, eksik bir anlatım, eksik bir hatırattı. Böyle bir tutum İstanbul’dan tam olarak bahsetmemek demekti.
İstanbul’un tabii bir parçası olan itler olmadan, onlar cadde ve sokaklarda yer almadan, insanlarla yan yana, kaldırımlarda, meydanlarda, park ve bahçelerde ve hatta ayakaltında dolaşmadan, İstanbul var olsa da, şehir varlığını sürdürmeye devam etse de, var olan sadece en canlı ve kanlı sembolünden mahrum edilmiş bir şehirden başka bir şey değildi. İtsiz İstanbul yeni ve sıradan bir İstanbul demekti. O, hiçbir surette eski İstanbul demek değildi.
Bütün bu güzellik ve özelliklere sahip olan İstanbul itlerini öğrenmek ve tanımak ise tahmin edilemeyecek derecede zor bir iştir. Bilgi kaynakları bakımından tam bir mahrumiyet geçerlidir. Lehlerinde veya aleyhlerinde yapılmış ciddi bir çalışma hemen hemen yok gibidir. Belki birkaç makale kaleme alınmakla yetinilmiş, daha fazlası adeta bu hayvanlara çok görülmüş gibidir.
İstanbul itlerinin tarihini okumak ve her gün yanı başımızda bulunan bu hayvanları daha yakından tanımak İstanbul’un İt Efendileri (Ayasofya Yayınları) adlı eserin muhtevasını içermektedir.
İtsiz İstanbul neye yarar ki! - Resim : 2
.
Bir itin biyografisi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
16 Eylül 2021 14:54
Genel olarak hayvanları, özellikle de itleri ve hususen de İstanbul itlerini tanıyıp anlatmakta, araştırıp yazmakta ciddi derecede ihmalimiz söz konusudur.
İtleri bize tanıtacak, davranışları, yaşamları ve sair hususiyetleri hakkında bilgi verecek ve onları nihayet sevmeseler de saygı duymayı öğretecek yeterli düzeyde kitaplarımız yoktur.
Yeterli düzeyde çocuk hikâyelerimiz yoktur.
Yeterli düzeyde araştırma eserlerimiz yoktur.
Yeterli düzeyde belgesel ve filmlerimiz yoktur.
Ancak bu durum sadece itlere karşı tutunduğumuz bir tutum da değildir.
Koyunlar,
Atlar,
Arılar,
…
Diğer hayvanlara karşı da aynı tutum ve durum söz konusudur.
Çocukluğumuzun efsane dizilerinden birisi ve o dizinin başrol oyuncusu bir köpekti. Bir de bir yunus vardı. Siz de hatırlar mısınız bilemiyorum. Ama ben o iki hayvanın adlarını hiç unutmadım: Lassie ve Flipper. Hemen hemen ikisi de aynı renktelerdi…
Lassie, gel buraya!
Lassie ne kadar da akıllı bir köpekti. Bir o kadar da dost ve arkadaş…
Flipper bizim biraz çocukluk biraz erken gençlik yıllarının sevimli kahramanıydı.
Bunlar, hayvanların başrolde oynadığı bizim o zamanlar severek izlediğimiz film ve dizilerdi.
Oysaki o zamanlar her birimizin evleri önlerinde, bahçesinde ve çevresinde bulunan türlü renklerde köpeklerimiz vardı. Zarar vermesek de kendilerini pek fark etmediğimiz o itler, çoğu kere, iyi hatırlıyorum, eve doğru yaklaşınca daha yolda elime ayağıma dolaşmaya başlardı. Kendisini, yarı azarlı bir dille, hoşt! diyerek kendimden uzaklaştırmaya çalışırdım. Çocukluğumun o isimsiz kahramanı söz dinler, hemen geri dururdu. Doğrusu şimdi daha iyi anlıyorum o kahramanın duygularını.
Evet, o zamanlar bizim de köpeklerimiz vardı ama biz köpekleri, köpeğin varlığını, köpeğin de arkadaş olabileceğini ve birlikte yaşanabileceğini bizimkilerden değil, bilakis seyrettiğimiz dizi ve filmlerdeki itlerden öğrenmiştik.
O dizilerdeki köpek ve yunus, bize bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı…
Lassie adlı köpek, adeta köpek formuyla görünse de insanlardan daha insanca davranan bir varlık gibiydi, sadık, vefalı, dürüst ve hak bilir bir kahramandı o bizim gözümüzde.
Maalesef o uzun soluklu diziler, Lassie, Flipper ve arkadaşları, bizim zihin dünyamıza, meşgale alanımıza, senaryo, dizi ve film odalarımıza bugüne kadar yerli ve milli surette hiç konuk edilmediler galiba.
Ben seyretmemiş olsam da bir köpeğin gözünden Türk toplumunun, ite, ata, koyuna, keçiye, kediye, kısacası hayvanlara olan ilgisini ve duyduğu sevgi ya da antipatiyi anlatan bir film yapılmış mıydı yoksa?
Acaba bir film yapılamaz mıydı bütün dünyanın bilip tanıdığı fakat bizim hala yeterince farkına varmadığımız İstanbul itlerini anlatan Bir İstanbul Köpeği diye?
Örneğin bir İstanbul köpeğinin bir gününü, bir itin gözünden şehri ve insanlarını, Türkiye’nin toplumsal yapısı ve tarihini anlatan bir senaryo yazılıp filmleştirilemez miydi ki? Ve hala böyle bir şey yapılamaz zorlukta bir şey midir ki acaba?
Hep yabancı itleri ve daha başka hayvanları seyrettik ve ediyoruz. Biraz da bizim mahallenin itlerini, bizim köyün atları ve keçilerini seyretsek… Bizim diyarların hayvanlarını anlatan kitaplar okusak… Hep tercüme, hep tercüme… Tercüme kitaplar bizi bozmasın sonra…
Hayvanların hepsini tanımak ve sevmek önemli ise de genç kuşağa okulda filler ve develerin yahut ayıların hayatını öğretmek de o denli yanlıştır.
Genç bir insanın hayatta öncelikle karşılaşıp tanışacağı hayvan itler, martılar, leylekler, kargalar, koyunlar ve belki de atlar yahut sığır ve keçilerdir. Sıradan bir insanın balinalar ile karşılaması yahut kutup ayıları ile buluşması muhtemel dışı gibi bir haldir. Galiba eğitim sisteminde hayvanlar dünyası anlatılırken tercihlere dikkat etmek, yazılan masal ve hikâye kitaplarına bu manada muhteva seçmek gerekmektedir.
Hal böyle olsa da hayvanlar üzerinden insanlara özellikle olumsuz surette, hakaret diliyle konuşmak, sahip olduğumuz en büyük zenginlik unsurumuzdur.
Eşeğin inatçı, kedinin nankör, baykuşun uğursuz, öküzün aptal, ayının kaba saba, maymunun maskara… olarak kabul edilmesi örneklerinde olduğu gibi hemen her hayvanın yerildiği, rencide edildiği, küçümsenip aşağılandığı ve her fırsatta kendilerine haksız yere hakaret edildiği bir toplumda hayvan sevgisi, hayvana merhamet ve hayvanlarla paylaşım nasıl olabilir ki!
Hemcinsini hayvan olarak gören, onu hayvan olarak değerlendiren ve hayvan üzerinden kendisine hakarette bulunan bir cemiyette hayvandan daha çok ne olabilir ki!
Bizde değil itlere, herhangi bir hayvana dair tek bir eser keleme alınmış değildir. Diğer bir ifade ile hayvansever bir toplum olmamıza rağmen hayvanların sadece etinden ve sütünden yararlanmaktan öte bir adım atmış değiliz. Tek bir hayvan türüne dair tek bir biyografi yazılmamıştır. Örneğin her gün kendileri ile birlikte olmamıza rağmen itlere dair bilgi kaynağımız son derece kısıtlıdır. Bizdeki bu kısıtlı hale ve itler hakir görülerek bertaraf edilmelerine yahut görmezlikten gelinmelerine karşın dünyadaki it çalışmaları hakikaten ilgi duyulmaya değer bir ivmededir. Bugün itibarıyla gelinen nokta, en azından Avrupa Birliği’ne dâhil olan ülkelerde, kendi iç hukuk nosyonları ile bağlı bulundukları uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, hayvanlarda kişilik kavramının mevcudiyetinin gündem konusu haline gelmiş olması ve AB çerçeve sözleşmelerinde hayvanların artık bütünüyle salt bir mal olmadıkları ve hissetme yeteneğine sahip varlıklar olduklarının kabul edilmiş bulunmasıdır.
Belki daha da önemlisi Macaristan, Avusturya, Almanya, İtalya, Avustralya ve başka yerlerde it araştırma merkezlerinin faaliyet göstermesidir. Sadece ABD'de, Duke, Tufts ve Yale Üniversitelerinde en az üç araştırma merkezinin varlığı söz konusudur.
Genellikle insanı konu alan Psikolojik Bilimler Derneği (APS), Psikolojik Bilimlerde Güncel Yönelimler Dergisi’nin bir sayısını tümüyle köpek zihnine ayırmıştır.
Bütün bu çalışmalar ne yapmamız konusunda galiba bize de bir mesaj vermektedir.
Bir itin biyografisi
.
31 Mart'ın İstanbul sokak köpeklerine bedeli
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
9 Eylül 2021 09:26
Bugün İtlere Yapılan Zulüm, İttihatçılardan Bizlere Kalan Kadim ve Kötü Bir Mirastır.
1908 hadiseleri sonrasında Sultan İkinci Abdülhamid iktidarda şeklen de olsa bulunmaya devam etmişse de İttihatçıların derinden derine Sultan’a karşı duydukları siyasi endişeleri mevcuttu. Onunla birlikte hedefledikleri yola devam edemezlerdi. O iktidarda, şeklen de olsa, kaldığı sürece kendileri gölgede kalacak ve istedikleri gibi ülkeyi yönetemeyeceklerdi. Belki de bir süre sonra ve bir şekilde bertaraf edileceklerdi. Onu başlarında atmak ve rahata ermek onların ve onları destekleyenlerin esas gayesiydi.
Sultan İkinci Abdülhamid, o yaşlı kurt, o da bu durumun pek tabii ki farkındaydı.
…
İttihatçıların komutasındaki askeri kuvvetler 24 Nisan sabahı saat 05.00'te İstanbul’a girdi.
Şehrin muhtelif yerlerinde yoğun çatışmalar yaşandı.
Çatışmalar sırasında her iki tarafça da sahra topları, ağır toplar ve makineli tüfekler kullandı.
Özellikle Taşkışla'da olmak üzere bazı yerlerde, kararlı bir savunma sergilendi.
Nihayet, Yıldız Sarayı, Selanik’ten gelen askerlerin bütünüyle çemberi içerisinde kaldı.
1.000 kişinin öldüğü ya da yaralandığı tahmin edilen şehrin sokaklarında yaşanan şiddetli çatışmalardan sonra, saat 13.00 itibarıyla başkente İttihatçı kuvvetler tamamıyla hâkim oldu. Köşe başları tutuldu, tedbirler alındı…
İttihatçı kuvvetler şehirde sürekli devriye gezdirip asayişi sağlamaya çalıştı.
…
Şehirde bulunan yabancılar kimsenin hedefi olmamışsa da çatışmalar sırasında bazı yabancılar yaralanmıştı. New Orleans'lı bir gazete muhabiri olan Frederick Moore boynundan vurulmuştu. Booth adında başka bir Amerikan muhabiri kafasından hafif yara almıştı.
Çatışmalar sırasında bir dizi mermi de Saray’ın sınırları içine düşmüştü.
Abdülhamid ise pervasız bir surette davranmakta ve her zamanki gibi Yıldız Sarayı’nda bulunmaktaydı.
…
Nihayet Yıldız Sarayı kuvvetleri komutanı beyaz bir bayrak ile gözükmüş… Teslim şartları müzakere edilmeye başlanmıştı.
İttihatçı kuvvetlerin komutanı aynı gün öğleden sonra saat 16.00’ya kadar teslim şartları konusunda kendisine kesin cevap verilmesini istiyordu.
Şehirde bulunan altmış Amerikalı turistten oluşan bir grup, limandaki bir vapurla şehirden güvenli bir şekilde ayrılmış olsalar da İttihatçılar 13 Nisan (31 Mart) isyanına sebebiyet veren birliklere hiçbir surette merhamet göstermemişti.
…
Londra'daki Jön Türklerin temsilcisi olan Halit Bey, aynı gün The Associated Press'in temsilcisiyle konuşmuş, Abdülhamid’in tahttan indirileceği öngörüsünde bulunmuştu.
Halit Beyin açıklamaları:
Hepimiz Sultan’ın zarar görmesinden endişe duyarız. Ancak son olaylardan sonra mevcut egemenliğe saygı, sempati ve sadakatte devamlılık beklemek imkânsız olacaktır…
Meşrutiyet taraftarları, hâkimiyet konusunda gerekli değişikliğin gönüllük esası üzerine gerçekleştirilmesi dileğindedir. Kısa bir süre sonra yeni bir sultanın tahta çıkacağına inanmak için gerekçelerim var. Bu değişiklik, sükûnun yeniden hâkim kılınmasını sağlayacaktır.
şeklinde olmuştu.
İttihatçı cenahta geleceğe dair yapılan plan ve kurguların, Sultan Abdülhamid’e ilaveten, İstanbul’da idrakinde olan bir başka kesim daha vardı. Bunlar zekâları ile ün yapmış ve asırlar boyu nice badireler atlatmış İstanbul’un bilge ve güngörmüş itleriydi.
31 Mart hadisesinin arifesindeki gece İstanbul’un itleri, sıkıntılı bir şekilde, bütün gece boyu, kan donduran bir surette, manalı olduğu kadar da gizemli bir surette ve elbirliği halinde ulumuşlardı. Esasen onların kulakları delen bu ulumaları, insanlar farkında olmasa da, Abdülhamid idaresinde yaşamakta olan Payitaht’ın sakinlerine sundukları son serenatlarıydı.
O gece itler sıkıntılı bir şekilde uludular, her ne kadar kuzeyden gelen kuvvetleri göremeseler de, kokularını alabildikleri yabancı ruhlu insanların vatanlarını ele geçirmek üzere olduklarının farkındalardı. İstanbul'un yeni hâkimleri, çıta gibi dik ve zayıf, çoğu Slav ve Arnavut kökenli, parlak gözü, Sırp ve Arnavut dağcılarının neşeli kahkahasına sahip insanlar topluluğundan oluşmaktaydı. Şehrin atmosferine sinmiş olan muhafazakâr karakterli Anadolu ruhu, yerini keskin ve enerjik Makedon ruhuna teslim etmeye başlamış gözükmekteydi. Artık Osmanlı’nın Dersaadet’inde yeni bir dönem başlayacak, yeni bir idari ve ahlaki felsefe devr-i saadetin yerine kaim olacak hissini vermekteydi.
Gönlü, ruhu ve şuuruyla mevcut idarecilerden farklı olup Kuzey’den gelen bu insanlar uyku saatindeki şehri ve şehrin sükûnetini Mauser, Maxim ve Krupp silah ve toplarının insana ürperti ve korku saçan sesi, adeta gökler yıkılıyormuş hissi veren gürültüsü ile uyandırdığında İstanbul’un öngörülü ve zeki itleri, bilge köpekleri aniden taktiklerini değiştirmişler ve her biri adeta mezarda yatan ölüler kadar derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Mesela çatışmaların yoğun bir surette vuku bulduğu Taksim Kışlası'nın hemen yanı başında inşaat için getirilmiş olan kum yığınları, itlerin havadan yağmur misali yağan mermilerden kurutulmalarının yegâne sığınağı haline gelmişti. Her biri kendisini kurtarmaya çalışan Saray çevresindeki insanlar ve sokakları kendi kaderine terk eden İstanbullular gibi şehrin diğer semtlerindeki itler de, Taksim’dekiler misali, güvende olabileceklerini hissettikleri yerlere kendilerini korku içinde ivedilikle atıvermişlerdi. Oysaki it beyliği yasasına göre, kendi vatanından gayrı bir yere, başka bir beyliğe sığınılmaz, yaşanılan vatanın sınırları haricine çıkılamazdı.
İtler, çatışmalar sona erdikten sonraki birkaç gün boyunca da yine ortalıkta gözükmemişlerdi. Kim bilir belki de geçmişte atalarının edindikleri tecrübelerden kendilerince ders almışlar ve mevcut kargaşa ortamında sokağa çıkmanın tehlikeli olduğu idrakine varmışlardı. Gerçi böyle düşünmekte haksız da sayılmazlardı. 1909 Nisanında Sultan Abdülhamid tahttan indirilirken dönemin kahramanı Mahmut Şevket Paşa, ister kullansınlar ister kullanmasınlar, elinde silah taşıdığı görülen her bir askerin öldürülmesi talimatını vermişti. Bu emrin verildiği saatlerde kurşunlar havada uçuşmuş ve adeta bir sağanak gibi Büyük Pera Caddesi’nde olaya tanıklık etmek isteyenlerin tepesine bir şekilde dökülüvermişti. Yabancı gazete muhabirleri can havli ile sağa sola kaçıp bir binaya sığınmaya çalışmışken dört İstanbullu masum çoktan teslim-i ruh etmişti.
İtler sadece 12 Mayıs sabahı İttihatçıların iktidarı tüm unsurları ile ele aldıklarına değil, fakat aynı zamanda muhalif oldukları suçlaması neticesi 20 insanın öldürülmesine de tanıklık etmişlerdi. Dolayısıyla da itlerin mevcut şartlar dâhilinde sokağa çıkmaları akıl karı bir iş değildi.
Yaşanan bütün bu ve sair durumlar İstanbul itlerinden bazılarının, ya galiba çok umurlarında olmamıştı ya da neler olacağını tam anlamıyla idrak edememişlerdi. Zira yarım düzine bir it grubu bir bayırda, Nisan güneşinin altında sere serpe uzanıp yatmış, hem dinlenmekte hem de güneşlenmektelerdi. Gerçi sözü edilen itler vurdumduymazlıklarında yalnız da sayılmazlardı. Dükkânlar genel olarak kapalı olsa da, bazı şahıs ve gruplar, nadiren de olsa, yaşananlara aldırış etmeksizin sokaklarda it gibi dolaşmaktalardı. Çatışma bölgesinin dışında kalan alanlarda ise atlı arabaların da mevcudiyetleri görülebilmekteydi.
Taksim’deki itler gibi çatışma sırasında kendilerini emniyete alma sağduyusu ile hareket eden İstanbul’un sair itlerinin sokaklarda tekrar boy göstermeleri ise çatışmanın bütünüyle sona ermesi, şehre yeniden sulh ve sükûnun hâkim olması sonrasında ancak mümkün olabilmişti. Fakat itlerin bu dönemdeki dolaşımları eskisi gibi hür, eskisi gibi rahat, eskisi gibi kanıksanmış surette olmamış ve en kötüsü de eskisi gibi asırlar boyu sürmemişti.
Yaşanan her saat ve geçirilen her gün İstanbul’daki kargaşanın mahiyetini daha belirgin bir hale getirmekteydi. Ancak öyle olsa da, ufuk karanlık, akıbet kasvetliydi.
Güneşin altında yan gelip yatan ve baharın ılık nefesini, taze ve bin bir çiçekten yayılarak cana can katan o enfes kokusunu solumakta olan söz konusu itler işin ciddiyetinin kesinlikle farkında değillerdi. Oysaki hem Hamidiye Dönemi’nde sükûn içerisinde yaşamış olan itler hem de imparatorluk halkları yeni bir devrin eşiğindelerdi. Sultan Abdülhamid’i tahtından etmek için payitahtta fitili ateşlenen toplar susmuşsa da onları aratmayacak kadar şiddetli çağdaşlaşma teraneleri başlamıştı. Bu teranelerden en büyük zararı görenler ise İstanbul’un yüzyıllara sâri mevcudiyetleri ile hayatlarını devam ettiren itleri olmuştu. Çünkü bu hayvanlara hakiki surette dost olan ve onları koruyup himaye eden Abdülhamid idaresi artık bütünüyle sona bulmuştu. Baharın havası içinde hülyalara dalmış olan itler belki de cetlerinin tarihte bu gibi birçok badire atlatmış olduklarını düşünerek rahatlarını bozmamışlarsa da bu defa payitahtta kopan sıradan bir yel ve her zamanki surette esen bir rüzgâr değildi; bilakis bir fırtına, her şeyi altüst edecek bir kasırga ve boraydı.
Mazide İstanbul itleri hemen her dönem hakikaten ciddi tehlikeler atlatmışlardı. Bazen uzaklara sürülmüş, bazen daha yakın mesafedeki yerlere kovulmuşlardı. Hemen her dönem İstanbul’un halkı gibi itleri de bu şehirden atılmak, başka beldelere gönderilmek istenmişti. Zavallı İstanbul itleri ne büyük ıstıraplar çekmişler, ne derin acılara katlanmak zorunda kalmışlardı. Hiç kimse halinden şikâyet etmesin, ezildik, üzüldük, dövüldük, kahrolduk demesin. Zira hiç kimse İstanbul itleri kadar ezilip horlanmamışlardır. İtler kadar hakarete uğramamışlardır. İtler kadar biçare kalmamışlardır. Hangi birini hatırlamalı, hangi birini anlatmalıydı ki… Ancak onca çaba, Avrupa’nın onca talebine rağmen, Yıldız Sarayı’nın direnmesi neticesi, son 33 yıl onları hiçbir güç İstanbul’dan, kendi öz vatanlarından mahrum bırakmaya muktedir olamamıştı. Fakat bu defa farklıydı. Kuyrukluyıldız onlara acımamış, bilakis kendilerine tam bir felaket getirmişti.
Her yük hayvanının ve çocukların çoğunun nazardan korunmak için takılar taktığı, astrologların hâlâ kazançlı ticaretlerini sürdürdüğü ve insanların büyük bir kısmının ay tutulmasını korku ile seyrettiği bir zamanda, İstanbul’da birçok insan dünyayı yok edeceğine inandığı Halleys Kuyrukluyıldızını korku ve endişeden kaynaklanan büyük bir huşu ile gözlemlemekteydi.
Felaketin beklendiği gecenin başlaması ile birlikte, içlerinde ürkeklik ve merak duygusu taşıyanlar gece kıyafetleri içinde evlerin damlarına çıkmışlardı. Geceyi damda geçiren endişe ve merak dolu ruhların sayısı ise yüzbinleri bulmuştu. Bu ruhlardan bazıları Kuyrukluyıldızı izlemek için, diğer bazıları korkuyu teşvik etmek üzere, daha başkaları ise arkadaş ve komşular eşliğinde gelen günün getirdiği dehşeti tabii bir surette karşılamak niyetiyle damlardaydı.
Gece boyunca bazıları dua etmekte, diğer bazıları ise şarkı ve müzikle arkadaşlarının kasvetini giderip onları neşelendirmeye çalışmaktaydı. Şafak söktüğünde yeryüzünün yerinde, gökyüzünün doğal düzeninde olduğu görülünce dünkü gecenin endişeli gözlemcileri duydukları neşe ve mutluluğu ellerini çırparak izhar etmişlerdi.
Söylenen ve gerçekleşmesinden endişe edilen göklerdeki felaket yeryüzüne her nasılsa inmemişti. Halka ilaveten gecenin karanlığında yahut doğan güneşin sabahında hiçbir felakete maruz kalmayan payitahtın yeni idarecileri, hükümeti ve şehrin belediye amir ve memurları da selamete ermişlerdi. Kuyrukluyıldız hiçbir kesime fiilen zarar vermemiş, sadece tek bir tek topluluğa bahtsızlık getirmişti.
Tüm gece boyunca, Pera ve İstanbul'un dörtte birinden fazlasında, kementler ve büyük ahşap maşalarla donanımlı zaptiyeler ve temizlikçi müfrezeler halkın sevgi unsuru olup asırlardan beri var olan İstanbul’un sokak köpeklerini yakalamak üzere ani baskınlar düzenlemektelerdi. Bazıları kementle, bazıları hususi olarak yapılmış uzun ve büyük maşalarla tutulmaya, kıstırılmaya ve sıkıştırılmaya çalışılmaktaydı. Hırlama, havlama yahut inlemelerine hiçbir surette itibar edilmeksizin, her biri tek tek, sıçrayıp çıkamayacakları kadar derin çöp arabalarının içlerine atılmaktalardı.
Kuyrukluyıldızın getirdiği felakete maruz kalan sokak köpeklerinden çok az bir kısmı, kendileri için isim ve adres taşıyan yakalar sağlamayı ve belediyenin belirleyeceği köpek vergisini ödemeyi yemin billah diyerek taahhüt eden mahalle sakinlerinin müdahalesi ile ancak kurtulabilmişlerdi. Tutsak edilen itlerin ise nereye götürüldükleri meçhuldü. Kimine göre yeni esirler önceki köpeklerin kaderini paylaşacaktı. Kimilerine göre ıssız bir ada onların bu dünyada göreceği son yer olacaktı. Daha başkalarına göre ise her biri işlenip eldivene dönüşecekti. Daha daha başkalarının beyanlarına göre ise hepsi sokaklardan emekli edilecek ve belediye tesislerinde düzenli bir hayat yaşamaya başlayacaklardı. Ancak sonradan anlaşılmıştı ki itler mavna mavna Marmara Denizi açıklarındaki Sivriada’ya taşınmış ve orada hep birlikte bağıra bağıra, inleye inleye, derin bir acı, elem, keder, açlık, susuzluk ve bütünüyle çaresizlik içinde hayata birbiri ardınca veda etmişlerdi…
Tam, asırlardır var olan, 80.000 it!
Tam, kendi aleminde, 80.000 can!
Tam, 80.000 masum varlık!
İstanbul’un itleri, o gündür bugündür, acı çekmektedirler. Her biri elemlidir. Etraflarına baksalar da her biri, atalarının maruz kaldığı o kadim ve elim acının travmasını hala ruhlarında yaşamakta, hala kalplerinde duymakta ve dolayısıyla da dalgın, melankolik bir surette etrafımızda dolaşmaktadırlar...
Geçen hafta İstanbul’da bu acılı, elem dolu, kimsesiz ve bahtsız itlerden birisi itlere hizmet etmekle yükümlü Belediye’nin azap dolu ellerine düşmüş, iğdiş edilmek için karnı deşilmiş, kesilen yerler bir garip surette geri dikilmiş, sonrasında ise taze ameliyatı ve yarası ile acımasızca uluorta sokağa atılıvermiş…
Zavallı it!
Dili yok ki lanet etsin!
Mecali yok ki yardım dilesin!
Edepsiz değil ki canisine saldırıversin!
Sessiz, sakin, edepli, haddini ve sabretmesini bilir bu İt Efendi nihayet içindeki İttihatçı mirası kadim acılarına ilaveten sırtına ve yüreğine yüklenen yeni acılara daha fazla dayanamayıp, canilerinin yeni yasadan dolayı ceza alıp almayacakları takdirini vicdan sahibi yetkililerin vicdanına terk ederek ve kıyamet günü hakların sahibini bulacağı, hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağından hiç şüphe etmeyerek öz yurdu, kadim vatanı sokak ortasında teslim-i ruh etmiş.
Hatırlayalım ki, çok değil, yakın bir geçmişte, İstanbul’un en azılı itlerinin yaşadığı Eyüp semtinde itlere, bir nezaket kuralı olarak, it değil, İt Efendi denirdi. Müsaade edelim de İt Efendiler de sınırlı dünya hayatımızın bir parçasını oluştursunlar; onlar da Allah’ın yarattığı bu güzel dünyanın ve tabii ki İstanbul’un özellik ve güzelliklerinden, havası ve suyundan bol bol istifade etsinler.
Müsaade etsek neyimiz eksilir!
Emin olun eksilen sadece ve sadece gurur ve kibrimiz olur. Bilakis ruhi yüceliğimiz, vicdani enginliğimiz, rahmet, merhamet ve şefkat cephemiz derinleşir, zenginleşir, güzelleşir ve erdem ve faziletimiz asumana erişir.
.
Türkiye-Afganistan ilişkilerinin kısa tarihi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
2 Eylül 2021 09:17
Afganistan, coğrafya olarak uzak gözükse de, siyasi ilişkiler bakımından gerek Osmanlı Devleti gerekse Türkiye Cumhuriyeti ile oldukça sıcak temaslar içerisinde olmuştur.
Osmanlı Devleti dönemi Afganistan ile olan ilişkiler ayrı ve uzun bir fasılsa da özellikle Türkiye Cumhuriyet’in ilk yıllarında iki ülke arasındaki ilişkiler dikkate alındığında Afganistan’ın hiç de ihmal edilmiş bir ülke olmadığı görülür.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında beraberinde Osmanlı Halifesi ve Alman Kaiser’inden resmî mesajlar taşıyarak Afgan Emiri Habibullah’ı İttihad-ı İslam siyasetine katılmaya, tarafsız davranmaktan vazgeçmeye ve İngiltere’ye karşı savaşa koyulmaya ikna etmek üzere 1915 yılında Kâbil’e varmıştı.
Enver Paşa tarafından teşkil edilen, İran, Afganistan ve Hindistan’da İngiltere aleyhine isyan ve ihtilaller çıkararak Afgan Emirini Türk-Alman saffında savaşa sokmayı gayesi güden Rauf Bey Müfrezesi ve benzeri çalışmalar, Birinci Dünya Savaşı mütareke ile sona ermiş olmasına rağmen iki ülke arasında devam ettirilmişti.
Anadolu’da Milli Mücadele hareketinin sürdüğü yıllarda Türkiye-Afganistan dayanışması ise çok daha hareketli ve hararetli bir surette mevcudiyetini korumuştu.
Afganistan, savaş sonrasında Orta Doğu ve Asya’da işgal altında bulunan toprakların bağımsızlığı için organize edilen Muvahhidin Cemiyeti’nin bir üyesi olarak Anadolu’da başlayan Milli Mücadele hareketine açıktan açığa destek sağlamıştı. Anadolu’da Milli Mücadele hareketini başlatıp yürütenler aynı zamanda Hindistan, Afganistan, Azerbaycan, Arabistan ve benzeri İslam ülkelerinde, daha ziyade dinî içerikli olmak üzere, risaleler, ilamlar, beyannameler, tebliğler, bildiriler ve benzeri yayınlar dağıtılmasını da sağlamışlardı. Afganistan’da propaganda faaliyetlerini yürütmek üzere ayrıca bir komite oluşturulmuştu.
Türk milliyetçileri, Müslüman ülkelerin ve Arap milletlerinin maddî ve manevî desteğini elde etmek için bir takım tedbirler almışlar, hudutlarına yakın ülkelerden başlamak üzere, doğuda Kafkasya, İran, Afganistan ve Hindistan’a kadar, batıda Arnavutluk; güneyde Suriye, Filistin, Mısır ve Arabistan; güney batıda ise Cezayir ve Fas’a kadar tüm İslam ülkelerini kapsayacak biçimde siyasî nüfuzlarını genişletmeye çalışmışlar; Milli Mücadele esnasında Erzurum ve Sivas’ta çeşitli İslam ülkeleri temsilcilerinin de katıldığı kongreler düzenlenmesini; Hindistan, Afganistan, Azerbaycan ve Arabistan gibi İslam ülkelerinde beyannameler dağıtılmasını yararlı görmüşlerdi. Bu girişimlerin tabiî bir neticesi olarak İslam ülkeleri maddî ve manevî yönlerden Milli Mücadele liderlerine ve dolayısıyla da Kurtuluş Savaşı hareketine yardımda bulunmaktan çekinmemişlerdi. Diğer taraftan 1919’da Emanullah Han’ın iktidara geçmesinden sonra Afganistan İngiltere’ye karşı savaş ilan etmişti.
Milli Mücadele yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye-Afganistan arasındaki siyasi münasebetlerin dikkat çeken başlıkları ise ana hatları ile şöyleydi:
1921: Türkiye Afganistan Muahedenamesi Hakkında Kanun Tasarısı.
1921: Afganistan Sefaretine borç para verilmesi.
1922: Afganistan Elçiliği'nde görevli memurların maaşlarının para olarak ödenmesi.
1922: Türkiye-Afganistan antlaşmasını Emir Emanullah Han'ın 12 Ekim 1922 tarihinde Kabil'de imzalayıp tasdik etmesi.
1922: Yunan tahribatını yakından görmek için Afganistan sefiri Ahmet Han'ın, Afyonkarahisar ve çevresini ziyareti.
1922: Afganistan'ın Ankara'daki elçilik binası kirasının hükümetçe ödenmesi.
1923: Afganistan Emiri Gazi Emanullah Han'ın Atatürk, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ile bazı ordu, kolordu ve fırka kumandanlarına verdiği nişanları takmaları.
1924: Afganistan Elçisi Sultan Ahmet Han'ın yerine, Haydar Han'ın gelmesinin Cumhurbaşkanı tarafından uygun görülmesi.
1924: Dışişleri Bakanlığı'na ait kanun ve nizamnamelerden birer nüshanın memleketine dönecek olan Afganistan elçisine verilmesi.
1926: Kabil'de açılan subay okulunda öğretmenlik yapmak üzere Afganistan'a gönderilecek subaylara siyasi pasaport verilmesi.
1926: Öğrenim görmek üzere Afganistan'dan gelen 8 Yüzbaşı ve 7 Mülazıma Türk ordusundaki emsalleri kadar maaş ve ödenek verilmesi.
1926: Türkiye'de öğrenim görmek üzere Afganistan'ın gönderdiği 30 subayın maaşlarının Müdafaa-i Milliye bütçesinden ödenmesi.
1926: Afgan Hükümeti ile yapılan dostluk anlaşması gereğince Afganistan'a hediye edilecek silahların ordu kadrosundan çıkarılması.
1927: Yapılan talep üzerine Afganistan'a gönderilecek Op. Dr. Rıfkı, Dr. Rebi Hikmet ve Dr. Fuat siyasi pasaport verilmesi.
1927: Afganistan Büyükelçiliği'ne verilmek üzere kiralanacak bina için Tayyare Cemiyeti başkanı Fuat Bey'e 60.000 liranın diğer masraflar tertibinden ödenmesi.
1927: Paris'e gelen Afganistan Dışişleri Bakanı'nın Cumhurbaşkanı ile görüşmek üzere Ankara'ya gelmek istemesi.
1927: Ordumuzda eğitim görmek üzere Afganistan'dan gelen 11 subayın masraflarının bütçeden karşılanması.
1927: Tümg. Naci'nin Afganistan Hükümeti Harbiye Vekâleti Müsteşarlığına tayini.
1927: Türkiye ve Afganistan Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasının iki ülke Dışişleri Bakanlarınca imzalanması.
1928: Afganistan Büyükelçiliği'ne Hikmet Bey'in tayini.
1928: Türkiye-Afganistan Muhadenet ve Teşrik-i Mesai Muahedenamesi Kanun Tasarısının hazırlanması.
1928: Afganistan Büyükelçiliği ek inşaatının pazarlıkla yaptırılması.
1928: Afganistan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine seçilip sözleşmesi imzalanmış olan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye İkinci Reisi Ferik Kazım Paşa ile maiyetindekilerin Afganistan’a gönderilmesi.
1928: (Tribuna Gazetesi'nde yayımlanan bir habere göre) Rusya'nın Türkiye, İran ve Afganistan'la dörtlü bir ittifak kurma çabası.
1929: Eski Afganistan Hariciye Vekili Mahmud Tarzi'ye her ay devlet tarafından maaş bağlanması kararı.
1929: Afganistan ordusuna memur edilen zabitler hakkında kanun teklifi verilmesi.
1932: Seyahate çıkan Afganistan Harbiye Vekili Şah Mahmut Han'ın Ankara'ya da uğramak istemesi.
1932: Afganistan Hükümeti'nce hukuk müşaviri olarak götürülen Kemal Atıf'a, siyasi pasaport verilmesi.
1932: Afganistan Sefaret binasının Afgan Hükümetine verilmesi hakkında kanun layihası hazırlanması.
1933: İstanbul'da bulunan Afganistan eski Dışişleri Bakanı'nın eşi Resmiye Tarzi Hanım'a isteği üzerine her ay para yardımı yapılması.
1933: Afganistan hükümetince, Türkiye'den memur istenmesi.
1936: Afganistan Harbiye Mektebi için seçilen ve Kabil'e gidecek olan 11 subaya siyasi pasaport verilmesi.
1937: Öğretmenlik yapmak üzere Afganistan'a gidecek Tğm. Zafer Hasan'a siyasi pasaport verilmesi.
1937: Samsun Adli Tabibi Dr. Şakir Tural'ın Afganistan'ın Kabil Tıp Fakültesi Tababeti Adliye ve Ruhiye Profesörü olarak çalışmasına izin verilmesi.
1937: Afganistan'ın Kandahar Hastanesi Baştabipliğinde çalıştırılacak Dâhiliye Mütehassısı Dr. Tahsin Tolga'ya izin verilmesi.
1937: Afganistan'ın Kabil Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak çalışacak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kimya Doçenti Dr. Saip Ragıp Atademir'e izin verilmesi.
1937: Afgan Hükümeti'nce doktor istenmesi
.
Afganistan’ın hatırlattıkları: Mustafa Kemal’in Doğu’dan Batı’ya kapsayıcı politikası
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
19 Ağustos 2021 12:53
Günümüzde iltica, mülteci ve Taliban gibi kısır bir döngü ve anlık olgular dâhilinde gün ufuklu dış politika yorumlarında bulunan bir kesim ve bu kesimin kesif suretteki propagandası ile yüz yüze gelmemek mümkün değildir. Oysa ki Milli Mücadele yılları ve sonrasında Mustafa Kemal ve arkadaşları Doğu’dan Batı’ya kapsayıcı bir politika izlemişlerdi. Bu politikanın içerisinde ve denebilir ki, merkezinde ise Afganistan yer almaktaydı.
Tarihî süreç içerisinde Türk-Arap ilişkilerinde aralarında müşterek din olarak yer alan İslamiyet’in önemli bir yeri ve fonksiyonu olmuştur. Bu fonksiyon, milliyetçilik duyguları ve Batılı devletlerin vaatlerine kanarak asırlardır yan yana ve beraberce yaşadıkları Osmanlı yönetimine kıyamda bulunmalarından kısa bir müddet sonra ülkelerinde bağımsızlık yerine Hristiyan ve Yahudi idarelerinin hüküm sürmeye başladığını görmeleri ile hatalarını anlamalarından sonra da önemli roller icra etmiştir.
Esasen yirminci yüzyılın başlarında İslam ülkeleri tam bir çaresizlik içerisinde kalmışlar ve bu çaresizlik kendilerini zorunlu olarak bir takım kurtuluş yolları aramaya sevk etmiştir. Örneğin 20 Şubat 1919’da Emanullah Han’ın iktidara geçmesinden sonra Afganistan İngiltere’ye karşı savaş ilan etmiş; İran, Asya’da genişlemekte olan Bolşevik hareketini fırsat bilerek İngiliz himayesinden kurtulma çabasına koyulmuş; Libya Senûsîleri Trablusgarp’ta İtalyan askerî varlığına ve siyasî faaliyetlerine mukavemet etmeye çalışmış; Mısır’da Vefd Partisi İngilizler aleyhine tahriklerde bulunmuş; Necid ve Yemen’de ise muhtelif siyasî hareketler cereyan etmiştir.
Diğer taraftan Filipin’de Morolor’un isyanı hüküm sürerken 1920’de Irak’ta ihtilal vuku bulmuş ve yine aynı tarihlerde Müslümanlar Pencap isyanına iştirak etmişlerdi.(1)
Bu dönemde gerek Mustafa Kemal ve gerekse diğer Ortadoğu halkları ve hükûmetlerinin zaman zaman birlikte hareket ettikleri görülür. Bu müşterek hareketin muayyen sebepleri mevcuttur.
Türk-Arap halkları ve hükûmetlerinin Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa Devletleri’nin işgaline maruz kalmaları; yine Avrupa Devletleri tarafından savaş öncesinde Arap halklarına bağımsızlık vaatlerinde bulunulmasına rağmen savaş sonrası bu vaatlere tamamıyla muhalif bir politikanın takip edilmesi ve bağımsızlık yerine işgallerde bulunulması; özellikle Birinci Dünya Savaşı nihayetinde ve antlaşmalar arifesinde Müslüman cemiyet ve temsilcilerinin İngiltere nezdinde Türkiye’nin istikbalini sorgulama girişimleri içerisinde olmaları Mustafa Kemal’i bu ülke veya bu ülkelerdeki guruplarla temas kurmaya, onlarla işbirliği içerisinde olmaya ve ittifak yapmaya veya yardımlarını elde etmeye yönlendirmiştir. Dolayısıyla da bu ve benzeri gelişmeler iki taraf arasında yakınlaşmayı artıran muayyen sebepler olmuştur.
İslam âleminin içinde bulunduğu bu durum ve bağımsızlığa kavuşma arzusu, istikballerini kazanmakta onları kaçınılmaz olarak dayanışmaya sevk etmiş, Batı hâkimiyet ve işgaline karşı Ortadoğu milletleri arasında haklı bir tesanüt ve ittihat doğmuştur. Bu durum ise, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları kadar onları da Milli Mücadele ileri gelenleri ile faal bir surette teşriki mesaide bulunmaları gereğiyle (2) karşı karşıya getirmiştir.
Mustafa Kemal Paşa bir konuşmasında bu hususa işaret etmiş, Haziran 1920 tarihine kadar uzanan bir zaman dilimi içerisinde, kendilerine muayyen önerilerde bulunduğu birçok Arap liderleriyle antlaşma akdettiğini (3) belirtmiştir. Bu beyanatın örneklerinden birini Necef Şeyhi’nin göndermiş olduğu mektup oluşturmaktadır. 24 Mayıs 1920’de Şeyh’in sekreteri Abbas Bey tarafından imzalanan ve Mustafa Kemal’e yazılmış olan bu mektupta, Mustafa Kemal’in daha önce Necef Şeyhi’ne göndermiş olduğu mektuba ve hediyelere teşekkür edilmiş, cihadın ilan edileceğine dair tam destek sözü verilmiş ve Belucistan, İran, Hindistan ve Hadramut şubelerine gerekli talimatların verileceği ifade olunarak Mustafa Kemal’den bu ve benzeri faaliyetler için 15.000 altın lira istenmiştir.(4)
Arapların daha önce vuku bulan isyan ve ayrılık teşebbüsleri bu dönemde gerçekleştirilen işbirliğine engel gibi görülebilirse de bunun ciddi manada hiç bir etkisi olmamıştır denebilir. Zira Arapların gerek milliyetçilik cereyanına kapılmaları ve gerekse Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nden ve idaresinden ayrılma temayül ve teşebbüsleri içerisinde bulunmaları Osmanlı idaresinin kendilerine çok kötü muamele etmiş olmasından yahut efendilerini değiştirmek, kendilerine İngiltere, Fransa gibi yeni efendiler bulmak düşüncesinden değil, bağımsızlığa kavuşma arzu ve isteklerinden dolayı olmuştur.
Arap ve İslam dünyasının duygularını iyi bilen ve hilafet hareketinin, Müslüman ülkelerin ve Arap milletlerinin durum ve tutumlarının kendi mücadeleleri ve Yakın ve Orta Doğu politikaları açısından büyük önem taşıdığının uzun bir süredir bilincinde olan Mustafa Kemal ve Türk milliyetçileri, bu ülkelerin maddî ve manevî desteğini elde etmek için bir takım tedbirler almışlar, hudutlarına yakın ülkelerden başlamak üzere, doğuda Kafkasya, İran, Afganistan ve Hindistan’a kadar, batıda Arnavutluk; güneyde Suriye, Filistin, Mısır ve Arabistan; güney batıda ise Cezayir ve Fas’a kadar tüm İslam ülkelerini kapsayacak biçimde siyasî nüfuzlarını genişletmeye çalışmışlar; Milli Mücadele esnasında Erzurum ve Sivas’ta çeşitli İslam ülkeleri temsilcilerinin de katıldığı kongreler düzenlenmesini; Hindistan, Afganistan, Azerbaycan ve Arabistan gibi İslam ülkelerinde beyannameler dağıtılmasını yararlı görmüşlerdir.
Bu girişimlerin tabiî bir neticesi olarak İslam ülkeleri maddî ve manevî yönlerden Milli Mücadele liderlerine ve dolayısıyla da Kurtuluş Savaşı hareketine yardımda bulunmaktan çekinmemişlerdi.
1- M. Larşer, Büyük Harbde Türk Harbi, çev. Mehmed Nihad, c. III, İstanbul 1928, s. 119-120.
2- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. III, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Üçüncü Baskı, Ankara 1981, s. 15; Larşer, Büyük Harbde Türk Harbi, c. III, s. 120.
3- TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. I, Ankara 1985, s. 24; Kazım Öztürk, Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1992, s. 160; Ayrıca bak: Publik Record Office, Londra: 371/5170. E- 10708/262/44. 16 August 1920. Bundan sonra kısaca F.O. diye gösterilecektir.
4- F.O: 141/433/10770.
.
Mustafa Kemal’in Doğu’dan Batı’ya kapsayıcı politikası 2
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
26 Ağustos 2021 09:53
Aralarındaki diğer siyasî münasebetlere ilaveten 1920’li yıllarda Türkiye ve Afganistan arasında bir ittifak anlaşmasının gerçekleştirilmesi yolunda Ankara’da bir takım çalışmalar yapılması söz konusu olmuştu. Bu tarihlerde Ankara’daki gerek İran ve gerekse Afganistan elçileri İslami harekete gayet ılımlı yaklaşmışlar, Sultan Ahmed Han, Mersin ve Adana’yı ziyaretlerde bulunarak buralarda sadece İslami ideali, İslam ittihadını destekleyen konuşmalar yapmakla kalmamış, fakat aynı zamanda Bolşevizmi şiddetle kınayan beyanlarda bulunmuştu (1).
Diğer taraftan 1 Mart 1921’de Türkiye ile Afganistan arasında Moskova’da bir dostluk anlaşması imzalanmıştı. Antlaşma metnine göre bağımsız Türkiye, Afganistan’ın bağımsızlığını tanımış, taraflar tüm doğu milletlerinin, özellikle Hive ve Buhara halkının kesin özgürlük ve bağımsızlıklarını kabullenmiş, her hangi emperyalist bir saldırı karşısında bu saldırıyı taraflar bizzat kendilerine yapılmış gibi kabul etmeyi ve buna tüm güçleri ile karşı koymayı benimsemiş; taraflardan her biri düşman olan bir devletle anlaşma imzalamama ve başka devletlerle antlaşma yapmadan önce diğer tarafa bilgi vermeyi taahhüt etmişti (2).
Türk-Afgan anlaşmasının imzalanması üzerine Mehmet Muhtar Bey Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda bir konuşma yapmıştı. Konuşmasında bu ittifak antlaşmasının öneminden bahsetmiş, Doğu Dünyası’nın Batı emperyalizmine karşı birleşme yoluna gittiğini belirtmiş ve yine bu antlaşmanın imzalanması ile İslamcılık politikasının tahakkukunda ciddi bir adımın daha atılmış olduğunu ifade etmişti (3).
İngilizler, imzalanmış olan söz konusu Türk-Afgan antlaşmasında; bir İslam Konfederasyonu kurulması; Hindistan, Orta Asya, Doğu İran ve Belucistan’da ihtilal propagandası yürütecek örgütler vücuda getirilerek yönetilmesi; Afganistan’ın savunması için bir Türk askerî heyetince stratejik planlar hazırlanarak uygulanması konularını kapsayan bazı gizli maddeler olduğuna inanmışlardı. Ayrıca bu anlaşmanın aynı zamanda herhangi bir anda Batı emperyalizmine karşı ayaklanmaya hazırlık olarak Hindistan İmparatorluğu’na son verecek ve Doğu’da güçlü bir İslam Bloku doğmasına yardımcı olacak İslam Federasyonu’na giden yol olduğuna kani olmuşlardı (4)
10 Ocak 1922’de Afgan bayrağının Ankara’daki Büyükelçilik binasına çekilişi dolayısıyla düzenlenen törende, Afgan kuruluna başkanlık eden Sultan Ahmet Han, iki ülke arasındaki dinî bağların şimdi de resmî ilişkilerle takviye edildiğini, aralarındaki antlaşmanın; İslam dünyasının kurtuluşu için büyük umutlar yarattığını; Türkiye, Afganistan ve Rusya arasındaki ittifakın, Doğu’yu istila emeli besleyenlerin ellerini kıracağını belirtmişti. Bu konuşmaya karşılık veren Mustafa Kemal de, Türkiye ile Afganistan arasında olduğu gibi, Türkiye ile tüm İslam dünyası arasında da güçlü bağlar bulunduğunu, her iki ülkenin ortak çalışmalarının, dünya siyasetinde bir denge yaratmak bakımından önemli olduğunu bildirmiş ve ayrıca: Her İslam yönetimini Afganistan gibi özgür ve bağımsız görmekten gurur duyacağız. Doğu’da baskı altında yaşayanlar, Türkiye, Afganistan ve Sovyet Rusya arasındaki ittifaktan sevinç duymaktadırlar (5), diye ilave etmişti.
Yine bu yıllarda Mustafa Kemal’in itimadını kazanmış olan Abbas Han’ın Mustafa Kemal’e, Buhara, Afganistan ve Hindistan Müslümanları tarafından Türkiye’nin finanse edilme garantisini taşıyan bir plan teklif ettiğine ve bu garantiye karşılık olarak da Anadolu’da kâğıt paranın basılması talebinde bulunduğuna inanılmıştı. Ayrıca bu tarihlerde zikredilen ülkeler arasında iş birliğini sağlamak kastıyla, Abbas Han tarafından Merv üzerinden Afganistan’a gitmek üzere küçük bir heyet yola çıkarılmıştı (6).
İngiliz kaynaklarına göre Mustafa Kemal’in Afganistan’ın Doğu Milletler Birliği’nde yer almasına karşı çıkmasının muhtemel sebebi o günkü Türk siyasetinin Afganistan’ı Batı tesirine karşı Orta Asya’da bir güç dengesi olarak tutmayı planlaması ve iki ülke arasında hızlı haberleşme vasıtalarının gerçekleştirilmesiyle alakalıydı.
Cumhuriyet Türkiyesi’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra, hazır ol cenge, ister isen sulh u salah sözü yerine Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesi geçerli kılınarak bölge ülkeleri ile dostluk antlaşmaları ve savunma paktları vücuda getirilmeye çalışılmıştı. Diğer bir ifadeyle; 1683 sonrası dış politikadaki müdafaa karakterli Osmanlı geleneği, 1923 sonrasında yeni Türkiye Cumhuriyeti dış siyasetinin de temel unsuru haline gelmişti. Bu anlamda 17 Eylül 1930’da Türkiye-Litvanya arasında bir Dostluk Antlaşması imzalanmış, 9 Şubat 1934’te ise Türkiye, Romanya, Yunanistan ve Yugoslavya’yı kapsayan bölgesel bir Balkan Paktı oluşturulmuştu. 7 Nisan 1937’de Türkiye ile Mısır arasında bir dostluk antlaşması yapılmış; yine aynı yıl 8 Temmuz 1937’de, Sovyet yayılmacılığına karşı Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı kurulmuş ve oluşturulan bu ittifak 14 Ocak 1938’de TBMM’den onay almıştı. Sadabat Paktı’nı ise 1955’te Türkiye ile Irak arasında oluşturulan Bağdat Paktı izlemişti. Bağdat Paktı’na kuruluşundan kısa bir süre sonra İngiltere, Pakistan ve İran’ın da üye olmaları ve Amerika Birleşik Devletleri’nin müşahit olarak katılımı, ancak Irak’ın zamanla örgütten ayrılmasıyla Bağdat Paktı’nın adı CENTO (Merkezi Antlaşma Örgütü) olarak değiştirilmişti. Batıda Balkan Paktı’nın, doğuda ise Sadabat Paktı’nın kurulmuş olması ayakları üzerinde durma çabasında olan yeni Türkiye Cumhuriyeti için şüphesiz ki son derece gerekli ve bir o kadar da yararlı siyasi ve askeri birer girişim olmuştu. Bu ittifaklarla Türkiye Cumhuriyeti, kendisine yönelebilecek dış tehditlere karşı peşinen önlemler almış, bölgesindeki ülkelerle emperyalizme karşı sağlam dostluklar oluşturmaya çalışmıştı.
Sadabat Paktı’nın imzalanması dolayısıyla özellikle bölgede İran’la güçlü bir dayanışma sağlanmış, Hitler idaresindeki Alman ordularının tecavüz ve tasallutundan bu ittifakın da sağladığı siyasi ve askeri caydırıcılık dolayısıyla emin olunabilmişti.
Balkan Paktı’nın imzalanması ile İtalya’nın Akdeniz’deki emperyalist özlemlerine ket vurulmuş, Yunanistan ile Türkiye arasındaki gergin ilişkilerde belirli bir yumuşama görülmüş ve sınırların karşılıklı olarak garanti edilmesi taahhüdü sağlanmıştı. Dış politikada ittifak ve pakt arayışları, Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO’ya katılımı ile de devam etmişti. Aynı yöndeki arayışların bugün de devam ettiği söylenebilir.
Bütün bu arayışlar ve işbirlikleri; yeni kurulan ve zayıf bir askeri, siyasi ve iktisadi yapı içindeki bir devletin mevcudiyetini korumak anlamında belirli bir dönem için geçerli sayılabilir. Siyasi çıkarlar, bölgesel ve uluslararası dengelere bağlı olarak bugün de bu türden ittifaklar içinde yer almayı gerektirebilir ve alınmalıdır da. Ancak askeri, siyasi ve iktisadi açıdan küçümsenmeyecek bir güce erişmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin; 20. yüzyılın başlarındaki şartlar içinde politik olarak söylenmiş ve söylenmesi gerekmiş olan Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesini yeniden herhangi bir yoruma tabi tutmadan dış politikasının temel unsurlarından biri olarak bugün de benimsemesi pek de makul görünmemektedir. Bu nedenle, ilkenin anlamı üzerinde yeniden durulmalı ve başta Afganistan ile ilişkiler olmak üzere günümüz şartlarına uygun olarak yeniden yorumlanmalıdır.
Hakimiyet-i Milliye, 1. Sene, no 41, 28 Haziran 1336, s. 3; Sonyel, aynı eser, c. II, s. 58-59, 230; F.O: 406/46. s. 41, no 29/I. 16 April 1921.
Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı, c. II, s. 58-59.
F.O: 406/46, no 29/I. 16 April 1921.
F.O: 371/5170. E-8940. 8 July 1920; Sonyel, aynı eser, c. II, s. 58-59.
Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı, c. II, s. 230-231.
Aynı vesika, 20 July 1920.
.
Hamidiye İdaresi bütünüyle gül bahçesi değildi
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
12 Ağustos 2021 13:01
Hamidiye Devri diye adlandırılan Sultan İkinci Abdülhamid idaresi şüphesiz ki bütünüyle gül kokulu bir çiçek bahçesi değildi. Gönle huzur veren ve ruha şifa olan güzellikleri olduğu gibi rüşvet kabilinden beliyyeleri de gayet revaçtaydı.
Rüşvetin Hamidiye Dönemi’nde şüyuu vukuundan beter bir hale gelmesinin pek tabii ki bir dizi nedeni vardı.
Özellikle Irak’ta küçük memurlar arasında rüşvet anlamına gelen bahşiş son derece yaygın bir hal almıştı. Rusya karşısında yaşanan 93 mağlubiyeti, rüşvet hastalığını fazlası ile yaygınlaştırıp derinleştirmişti.
Her şeyden önce Yıldız’ın karar ve idare merkezi haline getirilmesiyle Babıali ve bürokratları idareden sökülüp atılmışlardı. Güç ve irade bütünü ile Yıldız’da ve Yıldız’a hâkim çevrelerin elinde toplanmıştı. Fakat netice itibarıyla zapt edilip denetlenemeyen güç tehlikeli olduğu kadar da zehirleyici olmuştu. Kötü olan ise rüşvetin alınıp verilmesine göz yumulması bir anlamda zorunlu hale gelmişti.
Mali bozukluk, bütçenin hiç bir zaman için denk tutturulamaması, maaşların ödenemeyerek birikmesi, maaş kırdırma piyasasının oluşması, memurlara Ramazan ve Kurban bayramlarında ancak maaş ödenebilmesi ve devletin maaşları zaman zaman dış borçlanmaya gitmek suretiyle tediye edebilmesi yahut 1897 Yunan Savaşı neticesi elde edilen tazminattan karşılamak zorunda kalması bir anlamda rüşvet alınıp verilmesine, sorumlu makamlarda bulunanların ihalelerden yüzde almalarına ve ihalelere fesat karıştırılmasına yol açmıştı.
1875’te vuku bulan Osmanlı maliyesinin iflası ve arkasından yaşanan 93 Harbi maaşa bağlı sınıfları çaresizlik içerisinde bırakmıştı. Yeterli düzeyde geliri olmayan vilayetler, maaşlardan yapılan zorunlu kesintiler ve aylarca ödenemeyen maaşlar özellikle alt sınıftaki memurları zor durumda bırakmıştı. Diyarbakır Temyiz Mahkemesi’ndeki yargıçlar on dört ay maaş almazken devleti temsilen Avrupa’da bulunan bir büyükelçi dahi maaşsız ve parasız kalmıştı.
Alelade memurlar bir tarafa devleti yurtdışında temsil eden ve siyasi ilişkileri takiple memur olan sefirler dahi maaşlarını zamanında ve tam olarak almaktan mahrumdu. Roma sefiri yedi aydan beri maaş alamamış, birikmiş maaşlarının ödenmesi istirhamını mükerreren yinelemiş ve ödeme yapılmaması durumunda tedarik-i maişet için çalışmak zorunda kalacağını ifade etmişti. Öyle ki sefir, Yunanistan ile savaşın (1897) ufukta göründüğü bir dönemde maruz kaldığı parasızlık yüzünden uzun telgraf bile çekemez olmuştu. Sonraki zamanlarda da duruma dair fazla bir değişiklik gerçekleşmiş değildi. Berlin Sefiri Tevfik Paşa, örneğin, maaşım verilmiyor diye Almanya Hükümeti’ne şikâyette bulunarak sefareti terk etmişti.
Alt kademedeki memurlar maaşlarını kırdırmak suretiyle kendilerince çaresizliğe çare bulmuşken hiyerarşinin tepe kısmında olanların probleme çözümü daha farklı olmuştu. Vilayetler, sunduğu mali imkânlar yönü dikkate alınarak memurlar tarafından iyi ve kötü vilayetler diye sınıflandırılmıştı. Kudüs'te bir valinin aldığı maaş 9.000, Selanik'te 27.000, Konya'da ise 30.000 kuruştu. Bir valinin belli bir hayat tarzını sürdürebilmesi için yapması gereken çok sayıda masraf ve harcama için verilen maaşlar oldukça yetersizdi. Alınan maaşlarla bir kenara üç beş kuruş biriktirmek çoğu kere mümkün değildi. Dolayısıyla da bir valinin ailesini geçindirebilmesi sürekli sıkıntı çekmesi demekti. Belki bu durumdan kurtulmanın bir tek yolu vardı: Rüşvet ve komisyon almak. Bu durum hemen herkesin bulaştığı kötü bir leke olduğu için öyle çok da garipsenecek bir şey değildi. Belki tam aksi yönde bir bakış ve değerlendirme söz konusuydu. Rüşvet almamak ve rüşvete bulaşmamak ve dolayısıyla sefalet içinde kalmak ilgili kişi için bir ahmaklık gibi görülebilmekteydi. Vali olup da hala sefalet içinde bulunanlara Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa adeta şaşkınlıkla bakmış ve valilik mesleği tabii ki bir arpalık değildi ama birçok zaman valilik görevinde bulunmuş bir insan nasıl olur da yoksul olabilirdi yahut vazife icra ettiği yerlerde valilik görevinden yararlanıp da rüşvet ve komisyon almak suretiyle neden zenginleşmemiş olabilirdi gibisinden bir yaklaşımla şaşırmış gibi bir tutum sergilemişti.
Valilik vazifesi bu çerçevede bir anlayışla ifa edilmişken vilayetlerde idari kademelerde görev almak da, özellikle Suriye vilayetinde, ayrı bir gelir kapısı olarak görülmüştü.
Osmanlı Suriye’sinde zengin olmanın yollarından biri de devlet hizmetinde bulunmaktı. Bu nedenle birçok kimse veya oğulları, devlet hiyerarşisine katılmak suretiyle servetini arttırmaya veya en azından güvence altına tutmaya çalışmıştı.
Hamidiye Dönemi’nde servet sahibi olmanın yollarından birisi de ihalelere aracılık etmekti. Bu anlamda 1887 yılında Babıali’nin 400.000 İngiliz mamulü Martini-Henry tüfeklerinin satın alımı noktasında hazırlanan mukavelenin son imzalarının atılması öncesinde böyle bir siparişten Prince Bismarck’ın Abdülhamid nezdindeki müdahalesi ile vaz geçilmişti. Neticede İngiltere yerine Alman Mauser Şirketi’nden seri olarak ateş etme hususiyetine sahip 300.000 silahın alınmasına karar verilmişti.
Ancak böyle bire değişiklik sıradan bir hadise değildi. Bilakis söz konusu karar, Lord Salisbury’nin de onayı vermesiyle, nedeni itibariyle araştırma konusu haline getirilmiş ve neticede öyle bir tercihin yapılmasında Prince Bismarck’ın müdahale ile ricası, Abdülhamid’in Almanya’dan yana temayülü, Osmanlı ordusunda görevli olup konuya dair kurulan Satın Alma Komisyonu üyeliği de yapan Goltz Paşa ve Kamphövener Paşanın tercih ve yönlendirmeleri, satın alınacak tüfeklerin seri atışlı olma hususiyetlerinin kararın oluşmasındaki belirleyiciliği göz ardı edilerek sadece İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir William White’ın beyanına bakılacak olursa siparişin tek belirleyici unsurunun rüşvet olduğuna kanaat getirilebilir.
Sir William White’a göre Alman tüfeklerinin alınmasının nedeni işe diplomatik müdahalenin karışmış olmasıydı. Ayrıca Abdülhamid’in de şahsi tercihi neticenin belirlenmesinde etkili olmuştu. Ancak yine Sir William White’ın kanaatine göre Abdülhamid’in söz konusu silahların kimden alınması gerektiği konusunda tercihte bulunma yoluna gitmesinde etkili olan unsur kamuoyunda Alman sefirinin diplomatik güç ve müdahalesi ile şekillenmiş olsa da Abdülhamid’in işe müdahale etmesini gerektiren temel neden bütünüyle rüşvet konusu ile yakından alakalıydı. Sir William White’ın kendisinden emin bir surette beyan ettiğine göre böyle bir alımın gerçekleşmesinde Almanlar başta Yıldız Sarayı’ndaki gruplar olmak üzere hemen herkese 200.000 sterlin miktarında bir rüşvet dağıtmışlardı.
Sir William White’ın kaybedilen ihalenin nedenine ait açıklaması bu yönde olsa da bu açıklamanın gerisinde kendisinin ticari bir ihaleyi, temsilcisi olduğu İngiltere ve İngiliz şirketleri lehine sonuçlandıramamış olması dolayısıyla, maruz kaldığı öfke ve suçlamaların etkisi altında kaleme aldığı aşikârdır. Birmingham’da mühimmat üreticisi Bay Kynoch, White'ın Alman büyükelçisine nispetle İngiltere ve İngiliz şirketlerine fayda sağlama noktasında çabalarında oldukça yetersiz kaldığı yönünde Dışişleri Bakanlığı’na şikâyeti söz konusu olmuştu.
Hamidiye Dönemi’nde rüşvetin yaygınlık kazanmasının bir başka nedeni de, Sir William White’ın konu ile alakalı rüşvet iddiasının doğruluğu bütünü itibariyle kabul edilse dahi, sadece Sultan’ın etrafındakilerin tek taraflı bir suretteki taleplerinden iler gelmemişti. Bilakis silah satışlarındaki sıcak rekabet, Alman, Fransız ve daha farklı ülke firmalarını yahut Filistin’de yeni bir yurt oluşturma arayışındaki Siyonistlerin, köşe kapmaca hali şeklindeki, tarihi ve dinsel hedeflere ulaşma oyununda her şeyin mubah görülmüş olmasından, saf zihinleri dahi iğfal ve idlal eden tekliflerin sunulmuş bulunmasından da kaynaklanmıştı. Alman firmalarının Osmanlı pazarındaki kârlı savaş unsurları, bir araç olarak, her zaman bahşiş verilmesi suretiyle gerçekleştirilmişti. Bahşiş, Almanların etkili bir şekilde kullandığı politik bir araç haline getirilmişti. Diğer bir ifade ile rüşvet ve yolsuzluk, Alman silah sanayiinin dünya silah piyasasına güçlü bir şekilde girmesi ve tutunmasının kaçınılmaz bir yan unsuru ve ürünü olmuştu. ABD’nin İstanbul Büyükelçisi John Leishman, Krupp’ın son 30 veya 40 yıl boyunca yaptığı satışlar 20 milyon liradan fazla olmuştur. Şurası muhakkak ki, bu miktarın en az yüzde 5 ile 10 arasında bir kısmı bahşiş suretinde muayyen memurlara pay edilmiş olmalıdır, demekteydi.
.
Abdülhamid'in şarkısı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
5 Ağustos 2021 09:10
Vambery, Abdülhamid’i değerlendirirken kendi kendine;
Sultan olmak ne korkunç bir kader,
derken galiba tespitinde az da olsa haklıydı. Abdülhamid gibi Osmanlı Devleti’nin yıkılma aşamasında iktidara gelmiş bir sultanın maruz kaldığı muamele hakikaten son derece menfi olduğu kadar aynı zamanda ibret vericiydi.
Şehzadelik yıllarındaki halet-i ruhiyesi içli çocuk, içe kapanık, asosyal biçimde tasvir edilen Abdülhamid’in padişahlık yıllarındaki hali ise tek kelime ile kan dökücü, gaddar ve zalim suretine tahvil edilmişti. Onun İçli Çocuk şeklindeki genç portresi, bir anlamda tabii olarak ulaşması gereken yere ulaştırılmış ve nihayet Kızıl Sultan’a kadar götürülmüştü.
Abdülhamid’in saltanatı döneminde nefsani hevesler, siyasi emeller ve müstakbel beklentiler sebebiyle kendisine karşı başlatılmış olan yerme, yıpratma ve nihayet tahtını yıkma gayretleri çerçevesinde gerek Harem gerekse kendi şahsı, akla zarar denilebilecek derece ve kabilden, masa başı senaryolara, anlatım ve asparagas haberlere konu kılınmıştı.
Geçen asırda yabancı basının Abdülhamid aleyhtarlığında başvurduğu yollar olarak yalan haber neşri, var olan bir haberin çarpıtılarak verilmesi yahut habere başka bir anlam kazandırılarak sunulması; kendileri ile alakası olmayan isim ve gelişmelerin Abdülhamid, Yıldız Sarayı ve Harem ile ilgiliymiş gibi gösterilebilmişti. Batı basını ve matbuatı Abdülhamid'e yağmur gibi hakaretler ve sövgü yağdırmaktan hiçbir zaman geri durmamıştı.
The Sun gazetesi vefatı sonrasında dahi Abdülhamid’den bahsederken bir dizi olumsuz nitelemeleri ifade etmesinin ötesinde daha ilginç bir hususu da dile getirmiş ve Batı’da Abdülhamid adının çocukları korkutmak için zikredildiği bilgisine yer vermişti.
Abdülhamid ismi Avrupa siyasileri ve kamuoyu nezdinde türlü türlü saldırıların hedef noktası olmuştu. İktidarının mutlak hedef haline getirilmesi ve olup iten her kötülükten onun sorumlu tutulması yolundaki propaganda aralıksız sürüp girmişti.
Abdülhamid, dönemi ve idaresinin kötülenmesi ve nihayeti itibarıyla ötekileştirilmiş bir Doğu varlığının zihinlere işlenmesi çabası her zaman masa başında hazırlanmış haber yoluyla gerçekleştirmeye çalışmakla sınırlı kalınmamış, bilakis kendisi ve idaresi aleyhinde menfi surette algı oluşturma politikasına şiirin dili de alet edilmişti.
Geçen asırda yabancı basında Türkiye aleyhinde ve onu karalayıcı mahiyette mizahi şiirlerin yer almış olmasının pek tabii ki başlangıcı Abdülhamid ve idaresi ile kısıtlı değildi. Çok daha önceki zamanlardan beri böyle bir eğilim az da olsa söz konusuydu. Ancak bu eğilimin benimsenip adeta kurumsallaştırılması ve algı oluşturmada politik bir yol olarak kullanılması Abdülhamid döneminde oldukça hızlı bir ivme kazanmıştı.
Bu anlamda yazılan şiirler uzun olabildiği gibi kısa da olabilmiş, aslı ve esası olmayan sıfat ve isimlendirmeler şiirin muhtevası kılınmıştı.
Gazete sayfalarında yer verilen bu anlamdaki bir şiir bazen belli sayıdaki gazete tarafından aynı ay ve hatta aynı gün içerisinde okuyucularına arz edilmiş, bazen de belli aralıklarla neşri politikası izlenmişti. Dolayısıyla da Abdülhamid isminin zihinlerde kötü bir surette kökleşmesi hedefi gözetlenmişti.
ABD’de Texas, Galveston’da çıkan Galveston Daily News gazetesi sayfalarında yer verdiği bir şiirde Abdülhamid’i, manevi değerlerine ilaveten, Harem’i, hanımları, hanımlarının giyim tarzı itibarıyla istihza konusu edinmişti. Batı’nın dilinden düşürmediği Harem konusu şiirsel bir dille betimlenip hikâye edilmiş, kadınlar ile olan ilişkisine temas edilerek Abdülhamid’in eğlence hayatı sürdüğü imajı öne çıkarılmaya çalışılmıştı.
Newark Daily Advocate gazetesi ise 1896 Aralık ayı başında muhtevası itibarıyla Ermeni isyanlarına destek çıkan Avrupa Barışı adındaki şiire sayfalarında yer vermişti.
Şiir, Abdülhamid’in Ermenileri vahşi yöntemlerle öldürmekte olduğunu, sağladığı barışın ise Kızıl Barış’tan ibaret bulunduğunu ifade etmiş ve Wilhelm Almanya’sını İstanbul ile olan dostluğundan ötürü yermişti. Dolayısıyla da Abdülhamid’in zalimliği şiirsel bir dille kitlelere anlatılarak zihinlerde kendisine dair menfi bir algı oluşturtulma amacı güdülmüştü.
İktidarı döneminde muhakkak ki Ermeni isyanları Abdülhamid idaresini dâhilde fazlası ile meşgul etmiş ve bir dizi olumsuzluklara sebebiyet vermişti. Yabancı basının onlarca, yüzlerce sayısında kendisine yer bulan bu konu Batılı siyasilerin de söylev ve demeçlerinin de muhtevasını oluşturmuş, Abdülhamid ve idaresi en ağır şekildeki suçlama ve aşağılanmalara konu kılınmıştı. Ermeni isyanlarına onun rıza göstermeyişi ve Ermeni ulusçuluğu yolundaki hareketleri önlemeye çalışmış olması nihayeti itibarıyla adının ve namının şiirler ile de yerilip değersizleştirilmesine sebebiyet vermişti. The St. Johnsbury Caledonian gazetesinin 31 Temmuz 1896 tarihli sayısında neşrettiği bir şiir söz edilen türden bir içeriğe sahipti. Esasen geçen asırda Batı basınında aynı muhteva ile neşredilmiş daha başka şiirler bulmak da gayet tabiiydi.
Diğer taraftan hal’ kararının tebliğ anına dair neşriyat biçimi Abdülhamid’in rencide edilmesi yolunda yabancı basının fazlası ile istismar ettiği bir konu olmuştu.
Hal’ kararından ziyade hal’ kararının Abdülhamid tarafından nasıl karşılandığı pek tabii olarak birçok kesimin merakını mucip olmuştu. Abdülhamid’i insanların gözünde ve gönlünde küçük düşürmek isteyenler basın unsurları, hal’ kararının tebliği edildiği sırada, onun hakiki tavrını anlatmak yerine, hayali söz ve davranışların varlığına sayfalarında fazlası ile yer vermişti. Birçok basın organı, aslı ve esası olmayan tasvirleri dillendirmişken bazı gazeteler ise söz konusu sahneyi şiirsel bir üslubun konusu haline getirmişlerdi. Bu anlamda The Blackfoot Optimist gazetesi, tahttan indirilmesinden çok sonraki bir tarihte, 30 Mart 1911’de, Abdülhamid’e hal’ kararının nasıl sunulduğunu ve sunulan kararı nasıl anlaması gerektiği konusunu şiirsel bir dille sayfalarına taşımış ve Abdülhamid’i aciz biri olarak göstermeye çalışmıştı.
Kanadalı-Amerikalı ünlü bir mizahçı ve şair olan Walt Mason (1862 - 1939) yazdığı mizahi yazılarıyla ilgi çekmiş ve büyük bir okur kitlesi kazanmış biriydi.
Walt Mason da Abdülhamid aleyhtarlığının bir parçası haline gelmiş ve dönemin Abdülhamid’i tavsif vasıtası olarak Kahrolası Abdül başlıklı bir şiir kaleme almıştı. Abdülhamid’i mezarı başında durup düşleyen Walt Mason, onu günah işlemekten utanmayan, ayıbında yuvarlanan ve damlayan kılıcı… gölgesinde faal olduğundan, mizahi bir üslupla söz etmişti.
1903 yılı Eylülü sonlarında Bismack Daily Tribune gazetesinde Kibar Abdül Hamid adı ile yayınlanmış olan şiirde ise bir taraftan Abdülhamid’in nezaketine vurgu yapılmışken diğer taraftan ise aynı nezaket üzerinden yergide bulunulmuş, her ne kadar nezaket sahibi olsa da esasen onun söz konusu nezaketinin gerisinde zalim bir ruhun ve gaddar bir vicdanın yer aldığı ifade edilmeye çalışılmıştı.
Abdülhamid hakikaten son derece nazik ve nezaket sahibiydi ve kendisi ile görüşmede bulunan her insan onun nezaketi tesirinde kalmaktan kendisini alamamıştı. Kendisi ile görüşme fırsatı bulmuş birçok kimse bu durumu ifade etmiştir.
Söz konusu şiirde bir taraftan bu nezakete atıfta bulunulmuşken diğer taraftan da onun işaret edilen nezaket içerisinde insanları katlettiği dile getirilmeye çalışılıp aleyhinde olumsuz bir algı inşasına gayret edilmişti.
İskoç bir şair olan John Davidson yazdığı baladlar (hikâyeli şiir) ile meşhur olmuştu. O, şairliğinin yanı sıra roman ve oyun da kaleme almıştı. Fransızca ve Almancadan çevirileri vardı. Ancak sonraki zamanlarda ciddi fiziksel ve zihinsel sağlık sorunlarına maruz kalmış, mevcut sıkıntılarına maddi zorluklar da ilave olununca intihar ederek hayatına son vermişti.
Davidson, kaleme almış olduğu Abdül Hamid’in Şarkısı adlı şiirinde Abdülhamid’i acımasız, kan döken, fanatik, kadın düşkünü ve hasta adam türünden nitelemeleriyle topluma lanse etmişti.
Davidson’ın söz konusu şiirinin Türkçeleştirilmiş hali şöyledir:
Abdül Hamid’in Şarkısı
Camiine ayak bastığımda
Kılıcımın iç çektiğini duydum.
“Tanrı dışında Tanrı yoktur;
Ona inanın ya da ölün!
“Ulu Abdül! Mecbursun
Peygamberin yolunu takip et!
Kalk! Şehvet arzunu teskin et
Tanrı’nın intikam dolu gazabından!”
İslâm! Korkunç bir çağırı!
Çok, çok geciktim.
“Sırtım duvarda:
Bakın, efendim; Ben bekliyorum!
“Kartallar üşüşmüş,” diye haykırdım,
“Ölmemi bekliyorlar:
Tahtımla alay ediyor devletler;
Oysa ben hasta adamım!”
Yine de birliklerim orada sıralandı,
Elimde bir silah;
Ve hala kılıcım şıkırdamada,
“Git ve vatanı temizle!”
Sonunda Muhammed’in kılıcı,
Cennetin ve Cehennemin anahtarı,
Resmettim; sözlerimde
Yüz bin ölü,
Lanetlendiler: hayatlarında
Yeryüzünün iğrenç bozguncuları;
Şimdi onlarınki bizimdir ve onlar,
Şeytanın ocağı için yakıt.
Gazeteciler tersini deseler de
Onlar en kötü durumda idiler;
Bakanlar suçlansa da;
Şairler şarkı söyleyip lanetlese de;
Her kilisede papazlar
Doğruyu koruması için Allah’a dua etse de,
Tanrı onları yardımsız bıraktı:
Kavga etmekten korkuyorlardı!
Sözler, söyledikleri sözler;
Biz bedeline kayıtsız kalırken,
Tanrı’nın ulu emrini yerine getirdi
Yitikleri katlederken.
Devletler aşağıda küfrettiler;
Yukarıda cennet gülümser zevkle;
Oo! Avrupa dişlerini gıcırdattı;
Ve Yunanistan ısırmaya başladı.
Çukura düştüler
Bize korku vermek için kazdılar;
Isıran çok geçmeden lokma oldu;
Yağmacılar da avımız!
Hasta Adam? Hayır; Güçlü!
Prestij yine bizlerin!
Tanrı bize yeni bir şarkı verir
Yağmur sonrası parlayan güneş gibi.
Bir gölgeyi sıkıca tutarak, işte,
Köpek kemiklerini kaybetti.
Hıristiyan Köpeği! Yine de!
Allah tektir, birdir!
Abdülhamid ile 10 dakika baş başa
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
29 Temmuz 2021 14:32
Sultan Abdülhamid, saltanatta bulunduğu yıllarda olduğu kadar, tahttan indirilip sürgüne gönderildiği zamanlarda ve hatta bugün dahi hep kendisinden bahsedilen biri olmuştur. Onun sürgün yılları Batı’da, Avrupa’dan Amerika’ya yahut da Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar bir çok ülkenin basın organlarının sayfaları konusu olmuştur. Çoğu kere bir Batı Efsaneleri şeklinde anılıp zikredilmiş olsa da bazen hakkaniyetli kalemler de söz konusu gazete sayfalarında tezahür edebilmiştir.
Bu anlamda bir muhabir, gazeteci olarak Gil Blas, Abdülhamid’in tahttan indirilip Selanik’e sürgün edilmesinden sonra onunla söyleşi yapma imkânı bulmuş olan müstesna isimlerden birisi olmuştur.
Blas’ın Abdülhamid ile olan söz konusu söyleşisi neşredilmiş ve büyük bir ilgi ile de karşılık görmüştür. Öyle ki, söyleşinin neşredildiği asıl yer Paris olsa da, örneğin ABD’de, The Sunday Star gazetesinin 12 Mart 1911 tarihli sayısında ve bir bütün halinde ve hatta özetle de olsa, Avustralya gazetelerinden The Evening Star’da yayımlanabilmiştir.
Evening Star gazetesi Gil Blas’ın söyleşisini;
Abdülhamid tutuklu bulunduğu köşkte Türkiye’nin istikbali için endişe duymaktadır. Sabık Sultan istikbaldeki tehlikeyi görmektedir. Yeni idarecilere tavsiyelerde bulunmaktadır, şeklindeki ana ve alt başlıklarıyla okuyucuları ile paylaşmıştır.
Gazete ayrıca; Devrik Osmanlı Devlet Başkanı, Villa Hapishanede Daha Titiz Bir Surette Korunacak diye ifade etmek suretiyle Abdülhamid’in hangi şartlar altında murakabe edildiğine de işaret etmiştir.
Evening Star gazetesi sayfalarında yer verdiği söyleşinin yapıldığı kişi olarak Abdülhamid’den söz ederken, ondan devrik bir padişah olarak değil, bilakis diplomasi dünyasında yüksek bir şahsiyet olarak söz etmiştir.
Gazetenin üzerinde durduğu diğer bir husus ise; muhtemelen dünya, Abdülhamid'in söylediği sözleri son kez duyacak olması dolayısıyla röportajın önemli olduğuna hususiyle dikkat çekmeye çalışmış olmasıdır.
Gil Blas, Abdülhamid ile olan söz konusu söyleşisini hangi tarihte yaptığına dair herhangi bir açıklama yapmamıştır. Bu durum onun kendisi öyle isteği için değil, kendi beyanına göre, röportaj yakın bir zamanda gerçekleşmiş olmasına rağmen röportajın tarihini açıklamamakla yükümlü tutulmasından kaynaklanmıştır. Öyle ki; söyleşinin ne zaman gerçekleştiği gizli tutulduğu gibi, söyleşi sonrasında, Abdülhamid’in güvenliğinden şahsen sorumlu olacak iki güvenilir subayın komutasındaki 100 kişilik seçilmiş bir birlikçe çok daha sıkı bir şekilde korunması gerekli görülmüştür.
Gil Blas, Abdülhamid ile söyleşi yapma imkânına İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen bir ismi sayesinde kavuşmuştur. Adı belirtilmeyen söz konusu isim Blas’a, Abdülhamid'i hemen her gün ziyaret etmekte olan doktoru Atıf Hüseyin Beye eşlik etmesi ve sadece on dakikalık bir baş başa görüşmede bulunması fırsatı sağlamıştır.
Söyleşinin muhtevası dışında önemli olan taraflarından biri de, Vambery dışında, Abdülhamid ile uzun yıllardır hiçbir bağımsız gazeteci veya yazar tarafından röportaj yapılmamış olmasıdır. Zira 31 Mart hadiselerinin yaşandığı günlerde bazı muhabirler kendisi ise görüşmek istemişlerse de Abdülhamid hiç kimseyi mülakat için kabul etmemişti.
İttihatçılar, Alatini Köşkü’nün mahremiyetine halel getirmemek ve Abdülhamid’in kaldığı yere dair kamuoylarının fazla bilgi edinmelerine fırsat vermemek adına, Blas dışında daha başka muhabirlere söyleşi yapma izni vermeme politikası izlemişlerdi.
Abdülhamid ile söyleşisine Blas, saltanatı günlerinden bilip tanıdığı ve o günlerinde kendisine çok iyi davranan biri olarak onu tekrar iktidarda görme arzusu taşıdığını ifade ederek başlamıştır. Blas ayrıca Abdülhamid’e, birçok insanın kalbinin hala Alatini Köşkü’ne saygı ve minnetle yönelim içerisinde bulunduğunu samimiyetle belirtme gereği hissetmiştir. Abdülhamid ise Blas’ın söz konusu beyanlarına Alatini Köşkü’nü konu edinerek başlamış ve:
“Ölümün eşiğindeki yaşlılığımın sıkı bir esaret hayatı şeklinde tüketildiği kasvetli bir saray” diyerek cevap mukabele etmiş ve konuşmasına şu suretle devam etmiştir:
“Selanik iklimi beni öldürüyor; yine de mutlak yalnızlığımda, bana hayat ve ayrıca kardeşimin dostluğunu bahşettiği için her şeye gücü yeten ve merhametli olan Allah'a şükrediyorum. Yaşlı ve Genç Türkler arasında ayrım yapmıyorum. Otoritesi altındaki imparatorluğun yıkılmaması için Padişah’ın herkesin iyi niyetine ihtiyacı var.
Osmanlı Devleti gibi bu kadar geniş ve heterojen bir imparatorluğun refahını sağlamak üzere, her biri kendi tarzında var olan farklı ırkların yardımından nasıl yararlanılacağını bilmek gerekir. Kendilerine nazik davranılırsa Arnavutlar her zaman sadıktırlar. Ermeniler; kendilerine nasıl davranılırsa davranılsın her zaman kavga ve gürültü ederler. Avrupalı Hıristiyanlar; anayasa olsun ya da olmasın, her zaman birbirleriyle çekişeceklerdir. Aşiret ve kabile halindeki Dürziler, Kürtler ve Araplar aynı şekilde yönetilemezler; bu mümkün değildir.
Türkler, çok iyi biliyorum, büyük ilerleme kaydettiler, ama bu sadece muayyen bir kesim ile sınırlı kaldı. Eğer hükümet bu seçilmiş azınlığın elinde ve bunlar da anarşi içindeyseler, padişahın uzlaştırıcı etkisini kullanmak için artık yeterli bir yetkisi kalmayacaktır. Neticede söz konusu durum sadece Müslüman ve gayrimüslim unsurlar arasında değil, eski adetlere bağlı Müslümanlar ile yenilik aşkıyla kendilerinden geçmiş bulunan Müslümanlar arasında da geçimsizliğe sebebiyet verecektir. Tek doğru yöntem, önce imparatorluğun gücü ve erdemi olan Türkleri kullanarak, sonra da Müslüman milletlerin her birine, kendilerine en uygun şekilde davranmak suretiyle, İslam şemsiyesi altında bir yönetim biçimi sergilemektir.
İstanbul ve Bursa'nın genç Softaları, Asya dağlarından ve Rodop'tan gelen Müslümanlar ile Berlin'deki eğitim okullarında görev yapan subaylar arsında medeniyet bakımından iki asırlık bir fark vardır.
Şayet imparatorluğun gücü ve erdemi Türklerdeyse, Türklerin gücü ve erdemi de İslam'dandır.
Osmanlılar için her şey İslam ile özetlenir. Aynı şey diğer Müslümanlar için de geçerlidir. Bunlar arasında Araplar ilk dikkate alınacak olanlardır, çünkü aynı inancın tüm mezhepleri arasındaki dini bağı sürdürmek ve yaymak için en uygun olanlar onlardır.
Araplar, halifenin gözde evlatları olarak muamele görmelidirler ki boyun eğmeleri halinde imparatorluğun büyük bir şan kazanması ile Osmanlı hükümetinin elde ettiği bu prestijden İslam’ın da yarar göreceğine kani olsunlar.
Bir insanın alacaklılarına cevap vermesi gerektiğinde, kendi aralarında anlaşarak kadının/hâkimin kapısını çalmasınalar diye düşünerek hepsini birden kızdırıp gücendirmemesi gerekir.
Avrupa'ya ve Arabistan'a karşı aynı anda meydan okuyamayız ve aynı anda hem çetelere hem de kabilelere emir geçiremeyiz, ancak birini diğerinin başına musallat etmek veya kontrol altında tutmak için kullanmalıyız.
Batılılar paraya ve güzel söze düşkündürler ama her ikisini kullanmayı da çok iyi bilirler. Her milletin iyi nitelikleri ve kusurları, her istenene boyun eğmeden, ancak hiçbirinin güvenini de sarsmadan, imparatorluğun iyiliği için kullanılmalıdır.
Aziz kardeşim padişah ve sadakatli vekilleri bütün bu teorileri uyguluyorlar, Allah kendilerini muhafaza buyursun!
Bana gelince, biraz iyi hava ve özgürlüğün ölmesini daha nazikçe sağlayacağı, hırsları ve pişmanlıkları olmayan, acılı, hasta ve yaşlı bir adamdan başka bir şey değilim."
Kendisine kısa bir süre için Abdülhamid ile görüşme izni verilmiş olan Blas, kaleme aldığı söyleşisini şu cümlelerle değerlendirmek suretiyle sona erdirmiştir:
Abdülhamid'in politikasının tamamı bu birkaç satırda yer almaktadır ve bundan daha takdire şayan veya özlü bir şekilde ifade edilemezdi. Bu onun siyasi vasiyetidir ve muhtemelen bunu ziyaretçisiyle (benimle) konuşurken hissetmiştir. Her yerde Divide et Imperia / Böl ve Yönet vurgusu ile İslam'a ve Osman hanedanının halifeliğine olan kaygı duyulur. Arnavutluk ve Arabistan'ı yeni rejime karşı isyana sevk eden, yeni rejimin onun ilkelerinden uzaklaşması oldu ve İstanbul'dan gelen son mesajlar, İttihat ve Terakki komitesinin hatalarını geç bir surette fark ettiğini göstermektedir.
1- The Sunday Star, Washington, D. C., March 12, 1911; The Evening Star, (Boulder, WA: 1898 - 1921), 30 March 1911.
.
Abdülhamid, Gladstone’u mahkemeye vermek istemişti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
22 Temmuz 2021 20:07
William Ewart Gladstone, Liberal Partili bir politikacı olarak, İngiltere’de dört defa başbakanlık koltuğuna oturdu.
İktidarı döneminde İngiltere’de bir asırdan beridir devam etmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun idari bütünlüğünün korunması şeklindeki politikaya 1880'de son verildi.
Hıristiyan teolojisinin derinden etkisinde kalmış olması yanında İslam’a karşı duyduğu nefret, siyasi söylemleri ve icraatlarında kendisini motive eden en güçlü dürtüler arasında yer aldı.
Gladstone’un Müslüman fanatizminin gerçekliğine olan inancı o kadar sağlamdı ki, Bulgarların 1876'daki katliam iddialarını ve 1890'lardaki Ermeni zulmü haberlerini bütünüyle kabul etmişken Türklere karşı işlenen benzer eylemlere işaret eden herhangi bir delili ise görmezden geldiğini itiraf etmişti.
Gladstone adının tanınmasında ve dolayısıyla da oldukça fazla bir üne kavuşmasında 1876 yılında Bulgar Dehşetleri ve Doğu Sorunu başlığını taşıyan broşürü yayınlaması önemli bir rol oynadı.
Söz konusu broşür Abdülhamid’in icraatı olarak lanse edilen asılsız bir ithamı muhtevi olsa da esasen İngiliz dâhili siyasetinin eseri olarak şekillenmiş olup Bulgar halkının acımasız surette katliama tabi tutulduğu hikâyesini içermekteydi.
Gladstone’un meydanlardaki tahrik edici beyanları ve Osmanlı aleyhtarı söylem ve politikaları İngiltere’yi Rusya karşısında Osmanlı yanında yer almaktan alıkoyduğu gibi İngiliz halkının sokaklara dökülmesine, kitlesel gösterilerin yapılmasına ve kamuoyu nabzının tabii olarak öfke dalgaları halinde yükselip alçalmasına sebebiyet vermişti.
Gladstone'a göre;
Osmanlı Türkleri, insanlığın en büyük insanlık karşıtı türü, tam bir insan düşmanıydı.
Yine onun yaklaşımına göre;
Osmanlı Türkleri, ırken, dinleriyle birleştiğinde, bu durum kendilerini diğer Müslümanlardan bile daha fazla güvenilmez kılıyordu.
Türk ırkı ne Hindistan'ın ılımlı Müslümanları, ne Suriye'nin şövalye Selahaddinleri, ne de İspanya'nın kültürlü Moorlarıydı. Genel olarak, Avrupa'ya ilk girdikleri kara günden itibaren, insanlığın tek büyük insan karşıtı örneğiydi.
Nereye giderlerse gitsinler, arkalarında geniş bir kan çizgisi iz bırakıyorlardı ve egemenliklerine ulaştığı sürece medeniyet gözden hep kaybolmaktaydı.
Gladstone'a göre;
Doğu Anadolu'da ve dünyada bulunduğu herhangi bir yerde, tüm refahı, tüm ilerlemeyi, tüm mutluluğu yok eden İslam diniydi.
Onun, Abdülhamid’in şahsında, Konuşulmaz Türk nitelemesinin ve Türkün; pılısını pırtısını toplayıp Avrupa’dan çekip gitmesi politikasının mucidi olmasının gerisinde hep yukarıda sözü edilen türden yaklaşımları etkili olmuştu.
Söz konusu yaklaşımları nedeniyledir ki onun Ermenistan olarak adlandırdığı bölgeye bir Avrupa ya da en azından İngiliz silahlı müdahalesi, olmazsa olmaz, bir durumdu ve böyle bir müdahalenin uygulamaya konması için onun tarafından kampanyalar yürütülmüştü.
Kraliçe Victoria, Gladstone'un açıklamalarını yarı çılgın olarak nitelendirmiş olsa da, onun görüşlerinin yalnızca İngiliz toplumunda değil, aynı zamanda İngiltere Kilisesi hiyerarşisinde de oldukça popüler olmasına engel olamamıştı.
Gladstone’un yürüttüğü kampanyalar neticesi itibarıyla Britanya kamuoyunu Osmanlı İmparatorluğu'na karşı o denli alevlendirmişti ki, İngiliz hükümeti, farklı bir siyasi görüşe sahip olmasına rağmen, bir ara Osmanlı Devleti’ne karşı savaşa girmeyi dahi düşünmek zorunda kalmıştı.
Gladstone sadece Osmanlı Devleti’ne, milletine ve İslam dinine husumet içerisinde olan biri değildi. Fakat o aynı zamanda kendilerini büyük Katolik ulus olarak gördüğü Ermenilere karşı işlemiş olduğu iddia edilen gaddarlıklardan ötürü Sultan Abdülhamid'i Lanetli Abdülhamid olarak nitelemişti.
O, Büyük Suikastçı diye tanımladığı Abdülhamid için;
Tanrı'nın insanlığa bir lanet olarak bahşettiği o zavallı Sultan
demekten de hiçbir surette çekinmemişti.
Gladstone, basında yayınlanan bir mektubunda Abdülhamid’den bahsederken;
Türkiye Sultanını insanlığa Allah lanet olarak verdi
diye belirtmiş ve ilaveten de;
Allah’ın, rahmetiyle tez zamanda onun sonunu getireceğini
umduğunu ifade etmişti.
Çünkü o kendi varsayımıyla varlığını iddia ettiği Bulgar, Ermeni ve sair milliyetlerin katli ve mevhum katliamlardan da hem İslam'ın hem de Abdülhamid'in bizatihi kendisinin sorumlu olduğunu ifade etmişti.
Kim bilir; belki de onun İslam’a, Türk’e ve Osmanlı Devleti’ne ve nihayet Abdülhamid’e karşı bu pervasız suretteki saldırısı dolayısıyla olmalıdır ki; Punch adlı mizah gazetesi Gladstone’un köpek şeklindeki bir karikatürüne sayfalarında yer vermişti.
Gladstone, halka hitaben yaptığı bir açıkhava konuşmasında, muhtevası itibarıyla köklü şüpheler arz ettiğini ve medeni ve Hıristiyan ırklar adına iyi ve tahammül edilebilir bir idare kurmaktan özü itibarıyla aciz olduğunu varsaydığı İslam için; o lanetli kitabın (Kur'an'ın) takipçileri olduğu sürece Avrupa’nın barış ile tanışma fırsatı bulamayacağını belirtmişti.
Yine o, çok yaşlı olmasından ötürü yeni bir Haçlı Seferi'ne liderlik edebilecek gücü kendisinde bulamamış olduğunu, ancak Britanya hükümetinden Hıristiyanlık görevi gereği kendilerini rahatlatması adına Osmanlı Devleti’ne karşı askeri müdahalede bulunması ricasında bulunmuş olan güçlü Ermeni lobisini büyük bir gayretle desteklemişti.
Esasen Gladstone Abdülhamid ve Osmanlı eleştirisinde ikiyüzlü davranmaktaydı. Avrupalı devletlerinin elde ettikleri sömürgelerini nasıl kendi boyundurukları altına aldıklarını ve tuttuklarını unutmakta ve dolayısıyla da Osmanlı Devleti’ne karşı hakkaniyetli olarak davranmamaktaydı. Oysaki İspanyolların fetihlerine eşlik eden kanlı eylemlerini, Cezayir'in fethi sırasında Fransızların işledikleri zulümleri, Hindistan'daki isyanlar sırasında İngilizlerin vahşiliklerini ve sair Avrupalı sömürgeci güçlerin vahşet siyasetlerini görmezlikten gelmekteydi. Kongo'daki ya da Rusların Sibirya'daki vahşetleri ise Avrupa barbarlığının daha başka hikâyeleriydi.
Dolayısıyla Gladstone’un tarafgirliği; Avrupa Büyük Devletleri tarafından elde edilen toprakların elde tutulmasında ve halklarına boyun eğdirilmesinde meşru görülen ahlaki standardın Osmanlı ve benzeri devletler söz konusu olduğunda hiçbir surette kabul edilmeyip başka bir standardın varlığından söz edilmesi şeklinde tezahür etmekteydi. Cezayir veya Hindistan'daki Müslümanlara veya Hindistan veya Kongo'daki diğer Hıristiyan olmayanlara karşı Batılılar tarafından işlenen vahşetler karşısında Avrupa'nın vicdanı hiçbir surette sızlamıyordu. Ancak konu, Hıristiyan tebaasının isyanını bastıran Müslüman bir güç, Osmanlı söz konusu olduğunda, bu durum Gladstone gibiler tarafından çekincesiz bir surette kınanmaktaydı.
Batı’da ve hatta bütün dünyada muhakkak ki birçok insan muhalifleri tarafından oldukça kötü ad ve sıfatlarla anmışlardı. Ancak bu noktada Abdülhamid insanların en bahtsızı olmuştur denebilirdi. Ona en kötü lakapları layık gören isim ise Gladstone olmuştu. Dolaysıyla da Abdülhamid’in en fazla kızdığı isim, tabii olarak, Gladstone’du.
Gladstone, şüphesiz ki büyük bir hatipti. Türklerin vahşette bulundukları yolunda dünyayı ayağa kaldırdığı gibi Abdülhamid’i de zulüm, katliam, soykırım ve katil olmakla suçlamıştı. Ona göre, Abdul büyük suikastçıydı, anlatılmaz bir Türk’tü.
İngiliz liderin bu suretteki suçlamaları Abdülhamid’i o kadar fazla üzmüştü ki, kendisine karşı suç duyurusunda bulunarak dava açma olasılığı konusunda Londralı bir avukata danışılmış ve hukuki görüşlerine başvurulmuştu. Söz konusu hukuk müşaviri (Avukat), görüşünü iki maddede özetlemişti:
Öncelikle Abdülhamid’in, İngiltere’de ikametgâhı olmadığından, talebine asla izin verilmeyecekti.
Diğer taraftan dava açılsa bile, deliller ve kamuoyu o kadar güçlüydü ki, hiçbir jüri Gladstone’u mahkûm edemezdi.
İngiliz hukukunun Londra Ağır Ceza Mahkemesi’ne (Old Bailey) kadar ulaşmaya takati bulunmadığından Gladstone aleyhinde suç duyurusu ve dava açılması fikrinden zorunlu olarak vaz geçilmişti.
.
Abdülhamid Aleyhtarlığının Tarihsel Kökenleri
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
15 Temmuz 2021 09:58
Avrupa ve Amerikan basını geçen asrın son çeyreğinden ve özellikle de 1890’lı yıllardan itibaren ciddi ve profesyonel bir surette kendisince istenmeyen ve işine gelmeyen dönemi ülke idarecilerine karşı gayet yıpratıcı bir imaj politikası yürütmüştür. O dönem gazetelerinin sütunları söz konusu idarecileri konu alan aleyhlerindeki onlarca, yüzlerce yazı ve karikatürle süslüdür.
Günlük olarak çıkan gazetelerin özellikle iç sayfaları, haber sütunları ve hatta satır araları, koltuklarından alaşağı edilmek istenen muhtelif ülke hükümdarlarının rencide edildiği, alaya alındığı, küçümsendiği ve ithamlara maruz bırakıldığı cümlelerle doludur. Günümüzde önemini büyük ölçüde yitirmiş olan yazılı basının bu tarihsel misyonu artık televizyon kanalları ama daha ziyade dijital dünyanın veya sosyal medyanın muhtelif vasıtalarıyla icra edilmektedir.
Teknoloji alanındaki yeni icatlar marifetiyle bireysel dünyamız ve toplumsal bünyemiz alt üst hale gelmiş bulunmaktadır. En sevimsiz insanlar ve konular en önemli, en güzel ve en vazgeçilmez unsurlar haline getirilebilmekte; en değerli olan şeyler ise tam aksi bir surette vasıflandırılıp kıymetlendirilebilmektedirler. Ne yazık ki, çok kolay ve acımasız bir surette haklı olanlar haksız, haksız olanlar ise haklı kılınabilmektedir. Yeter ki sunum ve pazarlama noktasında maharetli olunabilsin.
Geçen asırda Batı’nın Sultan Abdülhamid aleyhindeki yaklaşımı ve nihayet kamuoyunda menfi bir imaj oluşturarak kendisini değersiz kılıp ondan kurtulma gayreti tam da böyle bir durum arz etmiştir. Zira Avrupa ve ABD bugün olduğu gibi dün de aynı siyasi emel ve gayret içerisindelerdi. ABD basını daha düne kadar Nicolas Maduro aleyhinde olduğu gibi dün de yoğun bir şekilde Abdülhamid iktidarına bütünüyle muhalifti. Dolayısıyla da Batı basınında Abdülhamid aleyhinde fazlası ile istihzai yazı kaleme alınmış yahut alınması sağlanmıştı. Bugün bir kısım liderlere karşı uygulanmakta olan politika yüz yıl önce de bir devlet başkanı olarak Abdülhamid’e karşı uygulanmış ve Batı tarafından hedef tahtası haline getirilmişti. Çünkü Batı çıkarlarına aykırı bir duruş sergileyen -bütün devlet başkanları gibi- Abdülhamid de gereksizdi ve kendisinden bir an evvel, bir baş belası olarak, kurtulmak icap etmekteydi.
Bu nedenledir ki Abdülhamid ve idaresinin siyasi ve psikolojik olarak algısal surette yıpratılması ve aşağılanması politikası birinci elden ama amansız bir şekilde sürdürülmüştü. Abartısız olarak ifade etmek gerekir ki, o dönemde Batı basını hemen her gün Abdülhamid’i, sütunlarında ziyadesiyle zengin bir aşağılayıcı üslup, hikâye, alay veya mizah unsuru haline getirmiş ve kendisini o hali ile kamuoyuna takdim etmişti.
Geçen asırda William Gladstone, Lord Salisbury, Lord Curzon, Cardinal John Henry Newman, Lord James Bryce, Arnold Toynbee ve Henry Morgenthau Batı’nın bu noktadaki söylemsel belirleyicileri ve propaganda unsurları olmuşlardı. Söz konusu isimler Batı’nın siyasi hedeflerine ulaşmasında kendilerine düşen görevi fazlası ile icra etmişlerdi. Bu isimlerden her birisi Türk halkını Korkunç Türkler, Müslüman Türkleri ise Kötü Müslümanlar imajıyla bütün dünyaya lanse etmeye çalışmış ve belli bir ölçüde de olsa çalışmalarında başarı kazanmışlardı.
Günümüzde, ülkemizde varlığını kısmen ama hala devam ettirmekte olan Osmanlı düşmanlığı ve Abdülhamid aleyhtarlığının tarihsel söylem biçimleri arasında yer alan Barbar Türk, Kızıl Sultan, Müstebit, Devr-i İstibdat, Sansürcü, Hürriyet Düşmanı, Pinti Abdülhamid.. ve benzerleri bütünüyle Batı’dan devşirilmiş, taklitçi zihniyetin telaffuz ettiği kavramlardan ibarettir.
Geçen asırda Türkleri, Korkunç Türkler; Müslümanları ise Ahlaksız Müslümanlar diye tanımlayan, ancak kendisini Fakirlerin Hizmetkârı şeklinde lanse etmekten kaçınmayan ve aynı zamanda yazar, vaiz, danışman, eğitimci, papaz ve hatip hususiyetleri ile de takdim olunan Cardinal John Henry Newman (1801-1890)’dan başkası değildi.
Korkunç Türkler ve Ahlaksız Müslümanlar imajının Batı’da kök salmasında Cardinal John Henry Newman’ın izini takip eden en önemli isimlerden birisi ise Lord James Bryce (1838-1922) olmuştu.
Lord James Bryce Birleşik Devletlerdeki büyükelçiliği ile tanınmış ve en iyi İngiliz siyasetçi olarak takdim edilmiş bir diplomat ve tarihçiden başkası değildi.
Bryce; Ermenilere derin bir sempati içindeydi. O, İncil’deki atıfların ve anlatımların hususiyle bilincinde biriydi. …Abdülhamid’in ise ölmeyi hak ettiği düşüncesindeydi… Avetoon Pesak Hacobian ifadesiyle Lord Bryce'ın adı; Ermenistan var olduğu sürece Ermeni tarihinde hep yaşayacaktı.
Korkunç Türkler ve Ahlaksız Müslümanlar imajının Batı’da kök salmasında etkili olan son dönem öncü isimler işte bunlar ve benzerleriydi.
Geçen asırda Sultan Abdülhamid’in şahsında Korkunç Türkler ve Ahlaksız Müslümanlar imajının propaganda edilmesinin gerisindeki en temel nedenler ise; petrol, hilafet, İslamofobi, Panislamizm, geleneksel Türk nefreti, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’nın Hasta Adamı olması hali, Hristiyan azınlıkları himaye arzusu, Balkanlar’daki Müslüman nüfusun etnik temizliğe tabi kılınmak istenmesi, gayrimüslim nüfusun da desteğiyle Osmanlı’yı paylaşım arayışları…
Batı’nın hedefine ulaşmada yerden yere vurduğu isim görünürde hep Abdülhamid olmuşsa da esasen asıl saldırılan, karalanan, yere vurulan ve pılını pırtısını toplayıp gitmesi istenen veya kovulan hep Türk ve Müslüman Osmanlı nüfusuydu. Hakikatte hedef alınan ise Müslüman Türk milletinin bizatihi kendisi ve idare biçimiydi.
Dolayısıyla Batı’ya göre Abdülhamid; Son derece cahildi! Çoğu kere muhakeme gücünden dahi yoksundu! Hayatına güvensizlik hissi hâkimdi ve o, o hissin altında ezilen biriydi. Ayrıca kendisine kesinlikle güvenilemezdi. En acımasız fiiller irtikâp edebilirdi. Onun ülkesinde, Müslüman'ın bağışlaması dışında, hiçbir inkârcının yaşam hakkı yoktu. Onun Türkiye'nin kurtuluşuna vesile olmasını beklemek, onun muhakeme gücü kazanmasını ummak ve hayatında tek amaç haline getirdiği şeyi yapmaktan onun vaz geçmesinden ümitvar olmak demekti!
Geçen asırda Korkunç Türk ve Kötü Müslüman şeklindeki nitelemelerin bir anlamda bugünkü ifadesi olan Türkofobi ve İslamofobi kavramlarının hayat bulması ve Batı’da hâlihazırda varlıklarını devam ettirebilmelerinin gerisindeki en temel etkenlerden birisi hiç şüphesiz ki Avrupa'nın Hıristiyan azınlıkları değerli kılma gayretiydi. Diğer taraftan Avrupa'da dünkü şekli ile Korkunç Türk ve Kötü Müslüman bugünkü biçimi ile de Türkofobi ve İslamofobi olan Osmanlı ve Türk karşıtı söylemler siyasi-dini olmalarının yanında aynı zamanda entelektüel söylem biçimleridir. Bu söylemlerin hayata geçtiği zaman diliminde vuku bulmuş olaylar, Rusya ve Avrupa büyük devletlerinin, Balkanlar'daki Müslüman nüfusa yönelik etnik temizlik politikasına ilaveten yerli Hıristiyan nüfusun da desteğiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu bölme çabasından başka bir şey değildi.
.
Abdülhamid idaresinin kırılma noktaları
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
8 Temmuz 2021 11:09
On dokuzuncu asrın son çeyreği, İslam ve onun dünya çapındaki müntesipleri açısından önemli bir zaman dilimi olmuştur. Birkaç asrı kapsadığı ifade edilebilecek olan askeri, siyasi ve sosyal alanlardaki çöküşten sonra Müslüman dünyası nihayet mevcudiyetinin gerekçesini sorgulama gereğini hissetmeye başlamış gözükmekteydi. Dolayısıyla da İslami uyanışın işaretleri hemen her yerde gözlemlenebilir bir hal almıştı. Söz konusu işaretler esasen çoğu kere sadece Müslümanların huzursuzluğuna işaret eder bir halde bulunmuş olsalar da muayyen zamanlarda bütün ümmet tarafından evrensel olarak paylaşılan ortak bir duygu şeklinde de değerlendirilebilirdi. Söz konusu zaman dilimi, öncesi ve sonrası ile ele alındığında, muhakkak olan şu ki, Hamidiye Dönemi denen yakın tarihimiz açısından, Batı ile Doğu arasında birkaç önemli siyasi gelişme söz konusu olmuş yahut kırılma gerçekleşmişti.
Bu noktada öncelikli olarak Şark Meselesi’nin ele alınışında İngiltere ve Rusya'nın geleneksel politikalarının değişmiş olduğunun hatırlanması icap etmektedir. İslam dünyasında o güne kadar Osmanlı Devleti’nin müttefiki olarak bilinen İngiltere artık bu yöndeki siyasetinden vazgeçmişti. Ancak bu duruma mukabil, Türkiye'nin kadim ve can düşmanı, Doğu'daki Hıristiyan ırkların geleneksel savunucusu Rusya ise Osmanlı Devleti’nin, koruyucusu değilse de, mutlak suretteki düşmanı olmaktan da uzaklaşma siyaseti izlemeye başlamıştı.
İkinci bir önemli siyasi hadise veya kırılma noktasını ise; Osmanlı-Almanya yakınlaşması ve Abdülhamid-Wilhelm siyasi dostluğu teşkil etmişti.
Dönemin gazetelerinden, örneğinTheSun’da, Abdülhamid’in Batı’daki itibarını irdelenirken deniyordu ki;
Kayzer, Abdülhamid’e kaybettiği prestijini yeniden elde edebilmesi için yardım etmeden önce, Amerika'da olduğu kadar Türkiye'de de sevilmeyen biriydi.[1]
Gazetenin tespiti belki bütünüyle değilse de muayyen derecede hakikati ifade etmekteydi. 93 Harbi akabinde Osmanlı Devleti’nin uluslararası arenada yalnız kalması, İngiltere’nin Osmanlı toprak bütünlüğü yerine Osmanlı topraklarını paylaşımı esas alması; Rusya’nın ikiyüzlü siyaseti ve Fransa’dan herhangi bir medet ummanın mümkün olmayışı Abdülhamid’i sonraki yıllarda Almanya tarafına yanaşmaya sevk etmiş ve nihayetinde bu ülke ile başlayan yakınlık ve akabinde kurulan siyasi dostluk Wilhelm’in iki defa İstanbul’u ziyaret etmesine sebebiyet vermişti.
İlki 1894’te Muş-Sason’da dikkat çekici bir suret ve mahiyette başlayıp bir biri ardınca devam edecek olan Ermeni isyanları Batı ile Doğu/Osmanlı arasındaki kırılma noktalarından bir diğerini oluşturmuştu. Sasun isyanı ve akabinde yaşanan bir dizi Ermeni ayaklanmaları ve buna bağlı olarak (Hristiyan) Ermenilerin zayiata uğraması, başlangıçta İngiltere'de, insani-vicdani duyarlılık gereği, protestolara sebebiyet vermişti. Hareket, bu yönüyle Hindistan Müslümanları arasında olduğu kadar Türkiye'de dahimuayyen bir kesimin sempatisini kazanabilmişti. Ancak İngiliz kamuoyunun söz konusu insani yaklaşımı, sonraki zamanlardave kademeli bir tarzda, gizli surette İslam'a karşı nefret duyan Hıristiyan bakanların ve İleri Liberaller diye anılan İslam karşıtlığı ve parti fanatizmiyle hareket eden siyasilerin elinde başka bir şekle everilmişti.
İngiliz basınının önemli bir bölümü aylar ve hatta yıllarca Türk ırkı, Müslüman hukuku ve İslam dininin liderine hakaret edip iftiralar atmaktan kaçınmamışlardı. İslam halifesi, basit bir şair tarafından Lanetli Abdül ve eski bir başbakan tarafından Büyük Suikastçı olarak vasıflandırılabilmişti. İngiliz siyasilerinin söylemlerinde ve kamuoyu nezdinde böylesine ölçüsüz bir dil ve aşağılama, taşıdığı niyet konusunda bu ülkeye fazlası ile sempati duymakta olan Müslümanların kafasında dahi şüpheler uyandırmıştı. Gerçekten de Müslümanların Hıristiyanlar üzerindeki idaresine karşı St. James'sHall'unsesi o kadar yüksekti ki, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Müslümanlar dahi, İngiltere ve ötekilerin gizli nefretleri ileasli maksatlarında habersiz bir surette, kendi imparatorluklarının güvenliğinden ciddi şekilde endişe duymaya başlamışlardı.
Batı ile Doğu arasındaki kırılma noktalarından bir diğerini ise hiç şüphesiz ki gerek İslam dünyasında gerekse Müslümanlar nezdinde uyandırdığı olumlu hava kadar Müslümanlara ve İslam dünyasına yönelik son derece tehlikeli gelişmelere de sebebiyet vermiş olan 1897 Türk-Yunan Savaşı oluşturmuştu.
1897 yılı sonrası yıllarda Hıristiyanlığın İslam'a karşı tutumu, konumuz açısından bakıldığında, daha ağırlıklı bir surette sürdürülen bir algı savaşına dönüşmüştü.
Seksenlik bir Türk generali olan Hafız Paşanın, kollarından vurularak yaralanması ve onları kullanamaz hale gelmesine rağmen atından inmeyi reddederek;
İleri çocuklar, ileri!
tarzındaki nidalarla askerleri cesaretlendirmesinin hikâyesi, ağzına isabet eden üçüncü bir kurşun neticesi kahramanlık kariyerine fiilen oracıkta son vermiş olsa da, Müslüman köy çocuklarına varıncaya kadarher bir çocuk tarafından Paşa’nın kahramanlığı bütün Osmanlı Türk ve Müslüman diyarlarında anlatılmaya devam etmişti.
Nihayeti itibarıyla İslam halifesinin ordusu 1897 Savaşı’nda Avrupa'daki Hıristiyan güçleri yenip yok etmişti. Beldelerin ileri gelenleri ile İslam dünyasının bilindik ve mümtaz şahsiyetleri, İstanbul'daki Müminlerin Emiri’ne tebrik mesaj ve mektupları göndermek için birbirleriyle adeta yarışır bir durum sergilemişlerdi. İslam âleminin her bir ferdi, her bir mezhep müntesibi, ister Şii ister Sünni olsunlar,kazanılan zaferi kendi zaferleri gibi görmüş ve neticeden büyük bir haz duymuşlardı. Müslüman dünyası savaş öncesinde, İslam halifesinin mülkünün güvenliği konusunda içten içe endişe duymaktayken, Yunanistan'ın haddini bilmezliği kurtuluşu adeta Abdülhamid’in ayağına kadar kendi elleri ile takdim etmişti. Nice zamandır Müslüman orduların silahları kâfirler üzerinde muzafferane bir şekilde parlamamış ve hakkını vermiş olarak on yıllar boyunca kınına dâhil olamamıştı. Türk askerinin elde ettiği zafer, vatan sevgisi ve tahammül gücüne mukabil, Rumların maruz kaldığı yenilgi ve bozgun, âlem-i İslam’daki tüm Müslümanların camilerde, çarşı ve pazarlarda her türlü toplantının bir parçası haline gelerek sohbet konusu kılınmıştı. Ancak konu zaferin meyvelerine geldiğinde, Hıristiyan devletler, haksız olduğu kadar son derece tuhaf olan bir doktrin ileri sürmüşlerdi. Bu doktrin;
Bir zamanlar Hıristiyanlar tarafından işgal edilmiş olan toprakların hiçbir parçasının, bileğinin gücü ile almış olsa dahi,Türk'ün elinde geçmesine izin verilmemesi
şeklindeydi. Bu yaklaşım, İslam dünyasında öfke dolu bir heyecan sebebiyet vermiş ve genel olarak Müslümanlar nezdinde, Avrupa'nın övünmekte olduğu medeniyetin temellerinde İslam'a karşı eski düşmanlık duyan unsurların hala devam etmekte olduğunu göstermek içinyetmişti. Ancak bu durum Abdülhamid'in uzun zamandır aradığı fırsatı bir kez daha yakalamasına fırsat tanımış, ustası olduğu kabul edilen modern diplomasinin tüm sanatı ve zanaatıyla, Hıristiyan devletlerin temsilcileriyle diplomatik bir savaş yürütmesine imkân tanımıştı. İzlemekte olduğu idari politikası nedeniyle kendisine şiddetle karşı çıkan Jön Türkler dahi, onun birbirleri ile müttefik bir halde olan Hıristiyan âleminin siyasetine, muayyen bir ölçüde de olsa, karşı koymadaki maharetine hayran olmaktan kendisini alamamıştı. Ancak Avrupa devletlerinin bahsi geçen kararlarından ötürü, Teselya'nın kaderi noktasında kuşkusuz ki taleplerine boyun eğmek zorunlu olmuşsa da kendisine muhalif olan dâhildekikimseleri, bir hükümdar olarak icabınca savaşıp mücadele ettiği konusunda ikna etmek çok da zor olmamıştı. Diğer taraftan, Âlem-i İslam da onun vatansever çabalarını takdir etmekte haksızlık etmemişti. Bilakis, o güne kadar emsali görülmemiş bir surete, dergi ve gazetelerde Avrupa’nın bağnazlığı konusu ile ilgili yorumlara yer verilmişti.
[1]The Sun, February 17, 1918.
.
Mescid-i Aksa neden önemlidir?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
1 Temmuz 2021 11:32
1969 yılında Ürdün’ün Ankara Büyükelçiliği Mescid-i Aksa hakkında Türkiye Dışişleri Bakanlığına gönderdiği konuya dair bilgilendirme notunda diyordu ki:
Müslümanlar nezdinde ve bütün dünya milletlerince, Mescid-i Aksa, kutsiyetini ve ehemmiyetini, dini, medeni ve insani olmak üzere, üç cihetten kazanmaktadır.
Öncelikle dini kutsiyeti, Peygamber Efendimizin İslamiyet’in ilk günlerinde, namazlarında, 3 ay müddetle Mescid-i Aksa’ya kıble olarak yönelmiş olmasından ileri gelmektedir.
Bu müddet zarfında, Peygamberimiz, her namazda Cenabı Hak’tan kendisine hidayet ve ilham vermesini dua ederek, ibadetini tevcih edeceği bir yön, bir kıble göstermesini dilemiş, nihayet Allah’tan gelen emirde, Kâbe’yi kıble ittihaz edinmesi bildirilmiştir. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de: “Yüzünü Mescid-i Haram’a yönelt” ayetinde açıklanmıştır. Bu nedenledir ki Mescid-i Aksa, İslam’ın ilk kıblesi vasfını almış bulunmaktadır.
Mescid-i Aksa’nın diğer kutsiyet nedeni ise, bu mukaddes mahal, Peygamber Efendimize miraç müyesser olduğu gece, Mescid-i Haram’dan, Kâbe’den, Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya varıp, orasının, miraç için hareket noktası olarak seçilmesindendir. Bu husus da, Kur’an-ı Kerim’de, İsra suresinin ilk ayetinde açıkça belirtilmiştir.
Peygamberimizin bir hadisinde açık bir surette, Müslümanlara ziyaret etmelerini tavsiye ettiği üç mescitten biri yine Mescid-i Aksa olmuştur. Diğerleri ise Mescid-i Haram (Kâbe) ve Medine’deki kendi mescidi, Mescid-i Nebevi’dir.
Dolayısıyla Mescid-i Aksa İslamiyet’in ilk kıblesi, Peygamber Efendimizin Mirac’a çıkışının hareket noktası ve nihayet, Mekke ve Medine’den, yani Harmeyn-i Şerife’den sonra üçüncü mukaddes İslam mabedidir.
Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yerler, Müslümanlar için en mukaddes yerlerden biridir. Çünkü Cenabı Hak, Kur’an-ı Kerim’de (Mescidin etrafını mübarek kıldık) demiştir. Bu etraftan maksat, Filistin ve bütün Ürdün olarak kabul edilir.
Mescid-i Aksa’nın kültürel açıdan da ehemmiyeti oldukça büyüktür. Burası öteden beri ilim ve irfan kaynağı olmuştur. Buradaki okullar ve medreselerde birçok İslam uleması yetişmiş, ulemadan birçok zat kitap ve eserlerini burada yazmış ve neşretmiştir. Burada yapılan tedrisat arasında İmam Gazali’nin Hüccetü’l-İslam’ı zikredilebilir. Hatta yakın zamanlara kadar Mescit’te her gün öğle ile ikindi arasında, birçok din âlimleri ders verirdi. Ramazan aylarında ise bu kültürel hareket kat be kat artardı.
Mescid-i Aksa’nın insani ve ölmez bir abide oluşu da üzerinde durulması gereken önemli bir cihetidir. Her şeyden evvel mimari bakımdan büyük bir sanat eseridir. Ona karşı girişilecek her türlü kötü hareket, insanlık vicdanına indirilmiş bir darbe olarak telakki olunacaktır.
Mescid-i Aksa’nın inşası, Kudüs’te ilk mescidi bina eden, üçüncü halife Hazreti Ömer ibni’l-Hattab olmuştur. Hazreti Ömer, öncelikle mescidin inşa edileceği araziyi sahiplerinden satın almış, bakımsız bir çorak olan o araziyi imar edip güzelleştirmiştir. Hazreti Ömer’in mescidinin boyu, ilk yapılışında takriben 25 metre, eni ise 6 metre kadardı. Bilahare Emevi Halifesi Velid ibn-i Abdülmelik, Ömer mescidinin yanında ve ona batı ve kuzey taraflarından bitişik olarak şimdiki büyük binayı yaptırmış ve her yönden kapılar açtırarak onunla birleştirmiştir.
Bu cami 1300 senelik bir tarihi bina olup dünyadaki üstü örtülü camilerin en büyüklerinden biridir
Yüksekliği takriben 15 metredir. Tavanı mermer sütunlar üzerine oturtulmuş, nefis oyma ve tezyinat ile süslenmiş ve üzerlerine ayetler yazılmış ahşap kemerlerle takviye edilmiştir. Yazılar ve tezyinat en büyük hattatların eseri olup İslam edebi tarihinin güzel eserlerindendir.
Mescid’in güney kısmındaki nefis tezyinatlı kubbeye gelince, bunun ahşap kısmı, maalesef çıkan bir yangında tamamen yanmıştır.
Tarih boyunca bütün İslam devletleri, bu mübarek mescidin muhafazasını ve bakımını üstlenmişlerdir. Osmanlı Devleti dört asır boyunca söz konusu vazifeyi üstüne almıştı. Deprem dolayısıyla zarar gören kubbesi tamir edilmiş ve tamir masrafına Türkiye de katılmıştır. Ayrıca Türkiye oraya bu iş için mühendisler de göndermiştir. Mühendislerden bazıları, tamir işlerini takip etmek üzere, bir sene orada kalmıştır.
Mescidin en nefis sanat eserlerinden biri de Nureddin bin İmadeddin Zengi’nin yaptığı minberdir. Söz konusu minberi Salahaddin Eyyubi oraya nakletmiş ve yerine koydurttuktan sonra, Kudüs’ün fethi günü ilk hutbeyi o minber üzerinde okumuştur. O günden bu tarafa, 21 Ağustos 1969 Perşembe gününe kadar, hakkın sesi o minberden dünyaya duyurulmaya devam olunmuştur.
Nureddin bin İmadeddin Zengi’nin eseri o muazzam minber yekpare abanız ağacından yapılmış ve işlenmiş bulunuyordu. Tezyinatı fildişi ile süslenmiş ve oymalardaki incelik o tarihlerdeki İslam sanatkârlarının maharetini ve ince zevk ve sanat kabiliyetini açıkça gösteriyordu.
Minberin derinliği yaklaşık 4 metre, genişliği 1 metre ve kubbeye kadar olan yüksekliği ise 8 metre kadardı. Hutbe koltuğuna kadar 20 basamak merdivenle çıkılırdı. Minberin kubbesi de ayrı bir güzellikte sanat eseriydi.
Minberin merdiven kapısı iki kanatlı olup, normal zamanlarda kapalı durur, imam veya vaiz hutbe okuyacağı günlerde, Cuma namazlarında kapı açılırdı. Minberin sağ ve sol merdiven yanları görülmemiş nefasette oymalarla süslenmiş, fildişi tezyinatla bezenmişti.
Bu minbere, yapıldığı 300 seneden beri, son felaket gününe kadar en ufak bir hasar ve sıyrık dahi olmamıştı. Dünya çapında bir kıymet teşkil eden bu sanat eseri, 1969’de bir Yahudi gencinin sebebiyet verdiği yangında maalesef bütünüyle yanmıştır. Böylece bu eşsiz abide, kül olmuştur. Fen ve sanat bakımından, şimdi milyonlar verilse bile, o eserin bir daha temin edilebilmesi artık mümkün değildir. Esasen minberin kaybı yalnız İslam âlemi için değil, bütün insanlık için elim bir felaket olmuştur.
.
Batı nazarında Abdülhamid sadece Kızıl Sultan değildi!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
23 Haziran 2021 14:19
Geçen asırda Sultan Abdülhamid’e söylenmedik söz, yapılmamış hakaret, atfedilmemiş sıfat, isnat olunmamış ad kalmamıştı.
Söylendiğine göre Abdülhamid deliydi, bazen yarı deli ve bazen de zır deliydi. O, zalimin ta kendisiydi. Eli ve kılıcı kanlı biriydi. Her daim halüsinasyonlar görmekte, kendi kendisine konuşmakta, ölümden ödü kopmakta, suikasta uğrama endişesi duymaktaydı. O son derece korkak ve ödlek ve bir o kadar da manyaktı. İdare nedir bilmez, insaf nedir tanımaz, aman desen anlamaz ve kimseye eman vermezdi. İşlediği zulümler nedeniyle birçok isim gibi o da tarihteki kötü yerini almıştı.
Abdülhamid’i bu tarzda nitelemeler daha 1878’den itibaren başlamış, ama hiçbir surette sonlanmamıştı. Aldığı her nefes, attığı her adım, dokunduğu her bir şey kendisini yermek, kötülemek ve rencide etmek için fırsat bilinip vesile kılınmıştı. Tahttan indirildikten ve hatta öldükten sonra dahi Batı’da adı hep lanetlenerek anılmıştı.
Batı, çünkü ondan hiç hazzetmemişti. Onun muhafazakâr düşünceyi iktidar kılması, İslamcılık politikası izlemesi, hilafet siyaseti gütmesi, milli ve yerli kalması, Batı medeniyetine iltifat etmemesi, Batı’nın emrine girmemesi, Mithat Paşa gibilerini iktidardan uzaklaştırması ve hatta Batı’yı memleketin sokak köpeklerine/itlerinin işine bile karıştırmaması Batı’nın kendisinden nefret etmesi için yetmiş ve de artmıştı. Ancak söz konusu nefret o kadar derin, o kadar köklü, o kadar menfiydi ki ateşi azalmışsa da bugüne kadar bir türlü sönüp küllenmemişti.
İşin garip olanı ise bizdeki bir kısım isimler ve kesimler de Batı’nın yaktığı ateşe hep odun taşımıştı. Hepsi, bindikleri dalı kesercesine Batı mukallidi bir hal sergilemişlerdi.
Batı, Abdülhamid için neler demişti, ona hangi sıfatı, hangi adları atfederek onun şahsında âlem-i İslam’ı nasıl lanetlemişti işte kendi neşriyatlarında yer alanlarının kısa bir listesi:
1. a crafty intriguer= kurnaz entrikacı
2. ad egenerate of the higher order= yüksek düzenin yozlaşmışı
3. a despotic monarc = despotik monark
4. a disciple of machiavelli=machiavelli'nin öğrencisi
5. a manhaunted by fear=korku takıntılı biri
6. a man of paradoxes and contradictions= paradoksların ve çelişkilerin adamı
7. a nervous wreck= asabi enkaz
8. a poltroon afraid of his own shadow= kendi gölgesinden korkan ödlek
9. a ruler whose political nature was absorbed in vice= siyasi doğası kötüye kullanılan hükümdar
10. a sanguinary despot= kanlı despot
11. a terror-stricken monomaniac= dehşete kapılmış saplantı hastası
12. absolute despot = mutlak müstebit
13. absolute ruler= mutlak hükümdar
14. any number of other sins= bir dizi günahın sahibi
15. a postle of absolutism= mutlakiyet havarisi
16. arch assassin= baş suikastçı
17. a stute barbarian= kurnaz barbar
18. autocrat= otokrat, diktatör
19. a varicious= açgözlü
20. bad boy of europe= avrupa'nın kötü çocuğu
21. batcher of yildiz kiosk= yıldız köşkü kasabı
22. blood-battened= kanemici
23. blood-battened old spider of yildiz= yıldız'ın kanemici yaşlı örümceği
24. bloodthristy sultans= kana susamış sultanlar
25. bloody despot= kanlı müstebit
26. bloody-minded= kan zihniyetli
27. borgia= borgia
28. bottomless fraud= dipsiz hilekâr
29. butcher of constantinople= istanbul kasabı
30. butchery= kasap
31. capable of the most wicked acts of cruelty= en kötü zulüm eylemlerine muktedir
32. catherine de medici= catherine de medici
33. corrupt= kokuşmuş
34. coward= ödlek
35. craven= namert
36. crimson handed ruler= kızıl elli hükümdar
37. crimson treachery= kıpkızıl kalleş
38. cruel= zalim
39. cruel and crafty despot= gaddar ve düzenbaz despot
40. cruel and relentless= gaddar ve merhametsiz
41. cunning= kurnaz
42. dastardly tyrant= alçak zorba
43. decadent= yıkık
44. deceitful= düzenbaz
45. despicable character= aşağılık karakter
46. despot= müstebit
47. domineering= otoriter
48. drank to the full= sarhoş
49. eastern absolutist= doğulu mutlakıyetçi
50. eccentric= eksantrik
51. enlightened turkish despot= münevver türk despotu
52. evasive= baştan savıcı
53. evil memory= kötü hafıza
54. extravagant= müsrif
55. falseness= sahtelik
56. fickle= dönek
57. gloomy= kasvetli
58. grasp of a tyrant= tiranın pençesi
59. great assassin= büyük suikastçı
60. grosseset betrayal= büyük ihanet
61. herod of the nineteenth century= ondokuzuncu asrın hirodes’i
62. horrible despot= korkunç despot
63. human monster= insan canavarı
64. ignoramus= kara cahil
65. ignorant= cahil
66. immeasureable lying= nihayetsiz yalan
67. impossible turk= imkânsız türk
68. infinitely cunning= tilki
69. inhuman monster= insanlık dışı canavar
70. insane= deli, çılgın
71. insolent= küstah
72. irresponsible despot= sorumsuz despot
73. last of the autocratic sultans of turkey= türkiye'ninotokratik sultanlarının sonuncusu
74. liar= yalancı
75. mad despot= çılgın despot
76. man of chance possibilities= varsayımsal olasılıkların adamı
77. massacrer= katliamcı
78. mean= adi, aşağılık
79. mediaeval despot= orta çağ zorbası
80. miser= cimri
81. miserable caricature of a monarch= bir hükümdarın sefil karikatürü
82. miserable coward= sefil korkak
83. miserable despot of the yildiz kiosk= yıldız köşkü'nün sefil despotu
84. modern nero= çağdaş nero
85. monster= canavar
86. monster of blood and sin andintrigue= kan, günah ve entrika canavarı
87. monster of cruelty and wickedness= zalimlik ve kötülük canavarı
88. monster of sensuality =duygusallık canavarı
89. most bloodthirsty monarch in all europe= tüm avrupa’nın en kana susamış hükümdarı
90. most criminal monarch of modem times= modern zamanların en suçlu hükümdarı
91. murderer= katil
92. nefarious prince of plot¬ters= entrikacıların alçak prensi
93. nemesis= intikam tanrıçası nemesis
94. neuropathic= nöropatik
95. notoriously coward= adi korkak
96. old and broken man= yaşlı ve düşük adam
97. one of the world’s most cruel monarchs= dünyanın en zalim hükümdarlarından biri
98. one-mandespotism= tek kişilik despotizm
99. pale sultan= solgun sultan
100. paranoid= paranoyak
101. political monster and nondescript= politik canavar ve tanımlanamaz
102. possessing ‘chinese’ cunning= çin kurnazlığına sahip olan
103. problematic natures= sorunlu doğa
104. protean shiftings and shufflings= kaypaklık ve hilekârlık suretli dönek
105. proud= mağrur
106. rascal= alçak
107. reactionary= gerici, irticacı
108. reactionary despot= gerici despot
109. reeks with crime and bloodshed= suç ve kan kokan
110. remarkable despot= muhteşem despot
111. robber= soyguncu
112. sickman of europe= avrupa’nın hasta adamı
113. sinister= uğursuz, meymenetsiz
114. skinflint hamid=pinti hamid
115. sly= sinsi
116. stopping at nothing to accomplish his purpose= amacına ulaşmak için hiçbir şeyden vazgeçmeyen
117. sultan rouge= kızıl sultan
118. superstitious= batıl inançlı
119. teror-stricken= dehşete kapılmış
120. terror-haunted= korku yüklü
121. the assassin =suikastçı
122. the assassin of the bosporus= boğaziçi suikastçısı
123. the best example of the curse of despotism= despotizm lanetinin en güzel örneği
124. the bloodstained= kana bulanmış
125. the bloodthiristy tyrant of the bosphrours= boğazların kana susamış tiranı
126. the bloodthirsty= kana susamış
127. the bloody infidel butcher= kanlı/kızıl kâfir kasabı
128. the bloody sultan= kanlı/kızıl sultan
129. the butcher of yildiz= yıldız kasabı
130. the crafty turkish despot= kurnaz türk despotu
131. the crafty turkish despot= tilki türk despotu
132. the cruel= zalim
133. the cruelest monarch in the world= dünyanın en zalim hükümdarı
134. the damned= lanet olası, melun
135. the dark tyrant= koyu zorba
136. the despot crazy with fear= korkudan deliye dönen despot
137. the devious brain= hilekâr beyinli
138. the dismal= kasvetli
139. the exponent of one of the greatest plague spots on the face of christendom= hıristiyan âleminin yüzündeki en büyük veba noktalarından birinin merkezi
140. the great assassin= büyük suikastçı
141. the greatest assassin of all assassins= tüm suikastçıların en büyük suikastçısı
142. the ınfamous= rezil
143. the king of blood= kan kralı
144. the last of the autocratic sultan= müstebit son sultan
145. the meanest man in the world= dünyadaki en acımasız adam
146. the miserable= sefil
147. the cleverest old liar turk= en zeki yaşlı yalancı türk
148. the murderer of the yildiz kiosk= yıldız köşkü katili
149. the pallid monster= soluk canavar
150. the pest of the world= dünyanın belası
151. the rackless ımperial mad man= kayıtsız imparatorluk delisi
152. the red brute= kızıl hayvan
153. the red butcher of europe= avrupa'nın kızıl kasabı
154. the red sultan= kızıl sultan
155. the red sultan of history= tarihin kızıl sultanı
156. the satanic old man= şeytani yaşlı adam
157. the semi-idiot sultan of turkey= türkiye'nin yarı aptal padişahı
158. the sickman of europe= avrupa'nın hasta adamı
159. the sickman of the east= doğunun hasta adamı
160. the sinister despot= meymenetsiz despot
161. the strangler of turkey’s newborn constitution= türkiye’nin yeni doğan anayasasının boğucusu
162. the terrified= dehşete kapılmış
163. the thief= hırsız
164. the timid= ürkek
165. the tyrant= zorba
166. the unmentionable= bahsedilemez olan
167. the unspeakable hamidian regime= tarifsiz hamidiye rejimi
168. the worst reputed tyrant of modern times= modern zamanların en kötü şöhretli tiranı
169. tyranny of areactionary despot= gerici despot tiranlığı
170. unable even to spell correctly= doğru yazmayı bile beceremeyen
171. unmitigated villain= müthiş kötü adam
172. unspeakable turk= tarifsiz türk, anlatılmaz türk
173. whole sale assassin= toptan suikastçı
174. whole sale murderer= toptan katil
175. whose actions had revealed a satanic lust for blood= eylemleri şeytani bir kan arzusunu ortaya çıkaran
.
Ermeni Meselesi Abdülhamid’i tahttan indirme vesilesi olmuştu
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
17 Haziran 2021 15:02
Ermeni meselesinin tarihi kökeni 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında mağlup bir şekilde imzalanan Ayastefanos Barış Antlaşması kadar eskidir. Söz konusu antlaşma ile Ermeni meselesi siyasi tarihin günümüze kadar gelecek olan bir parçası haline gelmiştir. Bu anlamda meselenin mucidi Rusya olmuştur. İcadın nedeni yahut vesilesini ise, Ermeniperverlikten öte imparatorluğu bünyesinde barındırdığı uluslar ile karşı karşıya getirmek suretiyle zayıflatmak, meşgul etmek ve kendi emelleri için siyasi, iktisadi, ticari, idari, askeri, kısacası bütünüyle emperyalizm yüklü menfaatler elde etmeye matuf olmuştur. Söz konusu antlaşmanın maddelerinde Ermeni adı aşikâr bir surette geçmese de muhtevası itibarıyla Ermenilerin tebaası oldukları Osmanlı Devleti ile manevi bağlarının kopmasına hizmet edecek fazlası ile manalar mevcuttu.
On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Müslüman dünyasını ilgilendiren önemli olaylardan birisi, Şark Meselesinin ele alınışı çerçevesinde, İngiltere ve Rusya'nın geleneksel politikalarının değişmesi olmuştu. O vakte kadar İslam dünyasında Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünden yana olarak bilinen İngiltere söz konusu siyasetini terk etmeye yönelmişti. Osmanlı’nın kadim ve ölümcül düşmanı ve Doğu'daki Hıristiyan milliyetlerin geleneksel savunucusu Rusya ise Abdülhamid ile daha ılımlı münasebetler içerisine girmişti. Dolayısıyla da Ayastefanos Barış Antlaşması’nda kendisine yer bulan Ermeni varlığının kendisine daha somut bir durum kazandırması Berlin Konferansı neticesinde kabul edilen antlaşmanın 61. maddesi ile mümkün olabilmişti.
Berlin Antlaşması, Ayastefanos Antlaşmasının Osmanlı Devleti aleyhine imza altına aldığı olumsuzlukları muayyen ölçüde gidermişse de 61. maddesi ile daha evvelce sadece Ruslara tanınmış olan imtiyazı bütün büyük devletlere şamil kılmış ve ayrıca Osmanlı coğrafyasındaki azınlıkları Avrupa devletlerinin istismar aracı haline getirmiş, netice itibarıyla da daha derin yaraların açılmasına sebebiyet vermişti.
Sonraki zaman diliminde Rusya ve İngiltere’ye ilaveten Fransa’dan da destek gören Ermeniler ayrılıkçılık yolunda örgütlenme çabalarında bir hayli mesafe kat etmişlerdi.
Ermenilerin gerek Anadolu’da gerekse Osmanlı coğrafyası dışında teşkil etmiş oldukları cemiyet ve dernekler içerisinde adı en fazla öne çıkanları ise Hınçak ve Taşnak komiteleri olmuştu. Sultan Abdülhamid’in iktidarı dönemine denk gelen ve Hamidiye Devri diye tanımlanan safhada Doğu vilayetleri ile batıda İstanbul’da ağırlıklı bir surette olmak üzere bu cemiyetler marifetiyle büyüklü küçüklü fakat terör yüklü ve bütünüyle siyasi mahiyetli kırkı mütecaviz merkezi otoriteye başkaldırı girişimi söz konusu olmuştu. Patlak veren bu isyan hadiselerinin arkasında pek tabii ki gerek İngiltere gerekse Rusya’nın tahrik ve teşvikleri söz konusuydu.
The New York Times gazetesinin ifadesiyle; Rusya bir taraftan Osmanlı Devleti’ne dostane bir surette yaklaşırken diğer taraftan ise vuku bulan hemen her Ermeni patırtısının gerisinde bu ülkenin entrikası var olmuştu. Rus diplomasisinin ikiyüzlülüğü dolayısıyla Rusya esasen, Ermeniler ile neticesi kan ile bitecek türden siyasi bir oyun oynamaktaydı. Rusya’nın Ermenileri vesile kılarak sebebiyet verdikleri siyasi hadiseler ile ulaşmayı arzu ettikleri noktalardan biri ise Abdülhamid’in siyaseten kendilerine yanaşmasını sağlamaya yönelikti.
İngiltere, Rusya ve Fransa’nın alttan alta destek verdiği ve Osmanlı coğrafyası haricindeki ihtilalci beyinler tarafından organizesinin gerçekleştirildiği ve döneminin tabiri ile Ermeni patırtısı, ülkede bir taraftan onlarca, yüzlerce insanın canının yanmasına ve kanının akmasına neden olurken diğer taraftan ise, nispeten de olsa, siyaseten kaotik bir durumun oluşmasına yol açmıştı. Osmanlı Devleti’ne yönelik siyasi emelleri olan ve bu emelleri gerçekleştirme azmi içerisinde bulunan emperyalist bir siyasetin uygulayıcısı durumundaki Avrupa Büyük Devletleri açısından böyle bir durum hiçbir surette kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görülmüştü.
Önceki yüzyılın sonlarında patırtı haline dönüşen Ermeni meselesi esasen sadece bir patırtı olmakla kalmamış, daha birçok olumsuzluğun da vesilesi olmuştu.
St. James Hall'un Osmanlı Devleti’ne karşı menfi yöndeki sesi o kadar çok yükselmiş ve durum o kadar fazla vahametli bir hal almıştı ki imparatorluk dâhilindeki Müslüman nüfusun münevverleri dahi imparatorluğun istikbali ile alakalı oldukça ciddi endişelere kapılmıştı.
Asrın İslam halifesi ve en büyük hükümdarı olan Abdülhamid, en üst düzeydeki isimler kadar en düşük mertebedeki kimseler tarafından bile Melun yahut Lanet Olası Abdül ve ayrıca Büyük Suikastçı olarak adlandırılıp anılmaya maruz bırakılmıştı.
Diğer taraftan Abdülhamid tahttan indirilmedikçe Ermenilere yapılan zulmün sona ermeyeceği düşüncesi gerek kamuoyunda gerekse iktidardakiler arasında yaygın bir kanaat halini almıştı. İngiliz kamuoyunda Sasun isyanına kalkışan Ermenilere duyulan sempati ve akabinde katledildikleri ileri sürülerek başlatılan protestolar gizli bir İslam nefreti ve Hristiyanlık fanatizmi ile Batı kamuoyunu çok daha farklı bir kulvara sürüklenmişti.
Liberallerin öncülüğündeki İslam karşıtlığı bir karakter halini alarak İngiliz basınının önemli bir bölümünün Türk ırkı, Müslüman hukuku ve İslam inancını aşağılamaya ve şiddetli bir şekilde kınanmaya sevk etmişti.
Osmanlı Devleti ve hususiyle de Abdülhamid’e karşı basın vasıtası ile kamuoyu ve hükümet nezdinde görünürde insani protesto mahiyetinde başlatılmış olan saldırılar gerçekte onun iktidar ve itibarına karşı modern bir haçlı seferiydi. Gelişmelerin bu yönde kazanmış olduğu muhteva Müslüman dünyasında da tabii olarak tartışılmaya başlanmıştı. Çünkü İngiltere'nin büyük bir öfke ve nefret içerisinde Abdülhamid’e yönelik olarak ileri sürmüş olduğu suçlamalarının yankısı Müslüman dünyasının her noktasına çoktan ulaşmış bulunmaktaydı.
Rivayet ile iddia edilen Ermeni katliamlarına dair gerek uluslararası ilişkiler platformunda gerekse özellikle Avrupa kamuoyunda oluşumu sağlanan nefret, hiddet ve gerilimin ardından Londra basını işi bir adım daha ileri götürmüş, Avrupa devletlerini, Gladstone'un Büyük Suikastçı dediği Abdülhamid’i tahttan indirme çağırısına dönüştürmüştü.
Tam da bu tarihlerde hassasiyet ifade eden diğer bir olumsuz gelişme ise Amiral Seymour filosunun Ege sularında rahatsız edici bir surette manevra yapmakta olmasıydı.
Abdülhamid, İngiliz devlet adamlarının teskin edebilmek için uzun bir süre bu konu ile alakadar olmuş ve nihayet hanedanın geleneksel gurur ve ihtimamını bir kenara bırakarak, İngiltere Başbakanına mektup yazmak zorunda kalmıştı.
Abdülhamid, izlemiş olduğu politika ve sergilemiş olduğu direnç neticesi iktidarda kalabilmiş olsa da İngiltere’nin onun kötü bir yönetim sergilediği söylemini elden hiç bırakmayarak hep ileri sürüp hararetle savunmuş olması ve bu yöndeki sair söylemeler bütün Osmanlı coğrafyasında, fakat hususiyle de İstanbul’da saf dil muayyen bir kesimin teveccühüne mazhar olabilmişti.
Söz konusu safdil muayyen kesim, öncelikle onu müstebit, zalim, baykuş ve daha birçok menfi vasıfların sahibi olmakla suçlamış, nihayetinde ise işi, kendisini iktidardan uzaklaştırmaya kadar vardırmıştı. Ancak ona isnat veya atfettikleri her bir sıfat, özgün ve orijinal olmaktan uzak, bütünüyle Avrupa patentli mamul hususiyetlerdi.
.
Mimar Kemâleddin Bey Mescid-i Aksa ile Kubbetü’s-Sahra’yı restore etmişti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
10 Haziran 2021 10:16
Bugün olduğu gibi dün de Filistin halkı, Türkiye ve Türk halkına, kendisine karşı göstermiş olduğu sevgi ve ilgiden ötürü gönlünü hep Türkiye’ye bağlamıştı. Şüphesiz ki Filistin halkı bu bağlılığında ya da istikbaline dair Türkiye’den ümit var olmasında hiç de haksız değildi.
Osmanlı padişahları, başta Kudüs şehri olmak üzere, Filistin’e bir hayli hizmetlerde bulunmuşlar ve muhtelif eserler inşa etmişlerdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın inşa ettirdiği surlar, onca asırlık ömrüne rağmen, bugün Kudüs’te Harem-i Şerifi hala kuşatmakta ve kucaklamaktadır. Sultan Abdülaziz tahta geçtikten kısa bir süre sonra Süleyman Mabedi’nin restorasyona başlanılmış ancak tamamlanamamıştı. Süleyman mabedinin restorasyon çalışmaları Sultan İkinci Abdülhamid döneminde tamamlanmıştı.
Cumhuriyet döneminde Filistin’in taksimi kararına Türkiye karşı çıkmıştı. Türkiye, Birleşmiş Milletler Filistin Komitesi’nde Filistin’in paylaşılması kararı aleyhinde oy kullanmaktan hiçbir surette çekinmemişti. Türkiye’nin bu tutumu Arap ülkelerinden gelen teşekkürler ile takdir görmüştü. Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye, Yemen, Irak ve Mısır delegasyonları Türk delegasyonuna şükranlarını ifade etmişlerdi. Söz konusu devletler delegasyonları müştereken göndermiş oldukları mektupta, Filistin davasında Arap memleketlerine destek çıkmamıza teşekkür ettiklerini ve bu hareketimizin ebediyen minnettarlıkla anılacağını vurgulamışlardı.
Filistin’in taksimi haberi Şam’da büyük bir heyecana sebebiyet vermiş, öğrenciler ve halk Amerika elçiliği önünde gösteriler yaparak, elçilik otomobillerini yakmış, Türk elçiliği binası önünde ise dostluk gösterilerinde bulunmuşlardı. Beyrut’taki nümayişlerde ise göstericiler Türk elçiliğinin önündeki bayrağımızı selamlamak suretiyle Türkiye’ye olan sempatilerini izhar etmişlerdi. Taksim aleyhinde oy vermiş olmamızdan ötürü, Filistin’in muhtelif mahallelerinde Araplarca yapılan toplantılarda alınan karar gereği, teşekkürlerinin hükümetimize bildirilmesi ricası ile Kudüs Başkonsolosluğumuza müracaat olunmuştu.
Kudüs Başkonsolosluğunun Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile İçişleri Bakanlığı’na ulaşan bir yazısında İngiliz boyunduruğu ve Yahudi istilasından çok ıstırap çeken Filistin gençliğinin, yurdumuza ve büyüklerimize karşı derin sevgi beslemekte ve kurtuluşlarının müdahalemizle mümkün olabileceğine iman ederek, bu duygularını, basın da dâhil olmak üzere, alenen açıklamaktan çekinmemekte oldukları ifade olunmuştu.(1)
Türkiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri Filistin davasına sadece uluslararası siyasi arenada veya Birleşmiş Milletler nezdinde sahip çıkmakla kalmamıştı. Kudüs’teki Harem-i Şerif ile Mescid-i Aksa’nın tamirine de ilgi göstermiş ve harekete geçmişti.
Cumhuriyet Arşivi’nde yer alan 21 Eylül 1923 tarihli bir belgede Filistin Meclis-i Âlî-i Şer‘î-i İslâmiyye Başkanlığı, Türkiye’den mimar ve malzeme talebinde bulunmuş, TBMM bu talebe olumlu surette yanıt verilmiş ve gerekli tamiratın yapılması için ihtiyaç duyulan malzeme ve ustaların teminini istemişti.
Esasen Kudüs’te Harem-i Şerif’te yapılması gerekli olan restorasyon çalışması daha Birinci Dünya Savaşı öncesinde gündeme gelmişti.
Dünya eserleri ve dini mimarisi arasında süsleme sanatı ve tarihi kıymeti itibarıyla seçkin bir mevkide bulunan kutsal Harem-i Şerif’in gerek mukavemet unsurları gerekse tezyinatı yönüyle imara muhtaç hale gelmiş olduğunun anlaşılması üzerine Filistin Meclis-i Âlî-i Şer‘î-i İslâmiyye Başkanlığı derhal harekete geçmişti. Ancak bu büyük İslam eserinin yine İslam’ın sanat ve marifet eliyle imar ve ihyasına karar verilmişti.
Birinci Dünya Savaşı öncesine tekabül eden bu kararların alınması sonrasında kapsamlı incelemelerde bulunması ve sahip olduğu bilgisi gereği yegâne salahiyet sahibi olduğuna inandıkları ve Müslüman mimarların üstadı olarak kabul ettikleri Mimar Kemaleddin Beyefendiye müracaat etmişlerdi.
Hakikaten son dönem mimarlık tarihimizin en güzide isimlerinden birisi olan ve bugün kullanmakta olduğumuz kâğıt 20 liraların üzerinde, gerçekleştirdiği hizmetlerden ötürü kendisine duyulan şükran borcunun bir göstergesi olarak, resmi bulunan Kemalleddin Bey de bu mühim vazifeyi üstlenmiş ve 1 Ekim 19222de Kudüs’e giderek işe başlamıştı.
Öncelikle kubbe ve şerefe çinilerinin tamiri ve yenilenmesi ve Mescid-i Aksa kubbesinin güçlendirilmesine ait mühendislik incelemeleri için lazım gelen çizimleri hazırlamıştı. Ancak araya giren dünya savaşı başlanılan işin tamamlanamadan yarım kalmasına sebebiyet vermişti.
Savaş sonrasında Filistin Meclis-i Âlî-i Şer‘î-i İslâmiyye Başkanlığı tarafından Türkiye Millet Meclisi Hükümeti Heyet-i Vekile ve Riyaset-i Mecmuasına hitabıyla gönderilen ilgili yazıda bütün bunlar ifade edildikten sonra;
Allah’ın inayeti ve hazret-i peygamberin imdad-ı ruhaniyeti ile inşaata başlanılmak üzere olunduğundan söz edilmiş ve Kütahya fabrikalarına sipariş edilecek olan tüm çinilerin imal şekli ve sevkine ve bu tamiratta çalışacak olan çinici, alçıcı, kurşuncu Türk ustalarının Kudüs-i Şerif’e gönderilmelerine muvaffak olmak üzere Kemaleddin Bey ile Kudüs eski milletvekili ve memleketin eşrafından Said el-Hüsnü Beyefendinin, ilmi ve mali konularda tam salahiyet sahibi olarak, Türkiye’ye gönderilmiş oldukları belirtilmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin bu muazzam İslam eserinin imarı ve ihyası ve hayır işinin gerçekleşmesine iştirak buyuracağından emin olunduğu dile getirilmiş ve dolayısıyla da Meclis Başkanlığı’na 24 Mayıs 1923 tarihiyle gönderilmiş olan yazı ile kendilerine yardımda bulunulması ve kolaylık gösterilmesi rica ve istirham yollu saygı ile arz olunmuştur.
Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Peygamber Efendimizin Miraç’a çıktığı mübarek Mescid-i Aksa’nın dini, kültürel, medeni ve insani yönlerden bir hayli hususiyetlere haiz bu yerlerin tamiri için Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti de onay vermiş ve Mimar Kemaleddin Beyin de çalışmaları neticesi yenileme tamamlanabilmişti.
Kemâleddin Bey, Mescid-i Aksa ile Kubbetü’s-Sahra’nın tamiratına olan katkılarından dolayı 1925 yılında İngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi’ne (RIBA) şeref üyesi olarak seçildi. Ancak Mimar Kemâleddin Beyin de restorasyonuna katkıda bulunmuş olduğu Mescid-i Aksa maalesef 21 Ağustos 1969 Perşembe günü fanatik bir Yahudi genci tarafından yakılarak harap edilmişti.
(1) Cumhuriyet Arşivi, Belge No: 607-102-13.
.
Abdülhamid’in İstanbul sevdası
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
3 Haziran 2021 09:50
Sultan Abdülhamid İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda doğdu. Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. 76 yıl süren ömrünü, Çırağan’da kalmak istemesine rağmen Selanik’te murakabe altında tutulduğu günler hariç, bütünüyle İstanbul’da geçirdi.
Şehzadelik yıllarında Kâğıthane’de oturdu, Maslak’taki köşkünde ikamet etti. Günlerini oldukça dolu ve hareketli bir surette geçirdi. Kâğıthane’den öteye ta Küçükçekmece’ye kadar, İstanbul’da dolaşmadığı, gitmediği, bilmediği yer kalmadı. Istranca çevresi, bentleri ve ormanları, o muhitin kaynak suları bütünüyle onun bilgisi dâhilindeydi. Bir sohbeti sırasında;
Bentleri belki bilmezsiniz.. Ben şehzadeliğimde avcılık ederdim. Istranca Balkanlarını karış karış dolaştım. Bir ucu… Şıpka’ya diğer ucu… Çatalca’ya doğru iner…
diyordu.
Darülaceze binası yapılırken, gençliğinde edindiği tecrübeyle, havası ve çevresine dair tespitleri nedeniyle, bu şefkat ve merhamet merkezinin inşa alanını bizzat kendisi belirledi. Avcılık, binicilik, atıcılık onun gençlik arkadaşı meşguliyetlerinden sadece bazılarıydı. Sürgünde bulunduğu günlerdeki sohbetinde;
haftalarca sürek avına çıkardık..
diyerek o günlerinden özlemle söz etmişti.
İstanbul, tahta geçtikten sonra da Abdülhamid’in en büyük sevdası olmaya devam etmişti. Ancak o, İstanbul’a dair ilk imtihanını 93 Harbi nedeni ile Rus ordusunun Ayastefanos’a kadar gelmesi ve Ayastefanos antlaşmasının imzalanması sırasında vermişti.
Tahtan indirildikten sonra murakabe altında tutulduğu sürgün günlerinde Abdülhamid’in, 93 Harbi neticesi maruz kalınan felaketlere dair, etrafında bulunanlara anlattıkları, Doktoru Âtıf Bey tarafından kaleme alınan günlüklerinde, alaycı bir surette de olsa, şu suretle ifade edilmişti:
Ruslar Ayastefanos’a geldikleri zaman Namık Paşa haydi pılıyı pırtıyı toplayın Üsküdar’a geçin dediği vakit… Neden? dediğini.. Rusya ordusunun İstanbul’a girmek üzere bulunduğu cevabını almış.. Kendisi yalnız bir Fuat Paşayı bulmuş.. Bozulmuş efrattan birtakım taburlar tedarik etmiş.. Kâğıthane civarına bir hatt-ı müdafaa tesis etmiş.. Şimdiki Mesudiye sefinesi o zaman dahi mükemmel imiş.. Hemen cebinden bir kırmızı mürekkepli bir kalemi varmış çıkarmış.. Bir kâğıt üzerine: Eğer İstanbul’a girmeğe teşebbüs ederseniz şimdi Mesudiye’ye bizzat bineceğim, Ayastefanos önüne gelip Rus ordusunu topa tutacağım.. Şayet mağlup olursam.. cephanesine ateş verip berhava olacağım diye yazmış.. Namık Paşaya vermiş.. Git bunu sadrazam Safvet Paşaya ver, Rus kumandanına tebliğ etsin, demiş.. Safvet Paşanın etekleri tutuşmuş.. Gelmiş, efendim böyle şey nasıl yazılırmış.. İstanbul’u bir kat daha tehlikeye koymuş olursunuz demiş… Sen ne zannettin? Sen bunu ver göreceksin demiş.. Güya bunun üzerine Rus kumandanı Mabeyn’e gelmiş.. İki elini çıkarıp Rus ordusunun İstanbul’a girmeyeceğini vaat etmiş.. Böyle küçük marifetleri varmış!.. gibi saçma ve bât, haşviyyât (laf yığını)…
İyi bir İttihatçı olan ve dolayısıyla da Abdülhamid’den hazzetmeyen Doktoru Âtıf Bey (Sultan Abdülhamid’in Sürgün Günleri adlı) günlüklerinde Abdülhamid’in kendisine anlattıklarını doğru ancak müstehzi bir surette kendisinden nakletmişti.
Kansas City Daily Journal gazetesi The New York Herald gazetesinden alıntılandığı ve sayfalarında yer verdiği Abdülhamid’e dair bir yazıda onun korkak olmadığını onun tarihi hadiseler karşısındaki duruşu ile örneklendirmek suretiyle ortaya koymaya çalışmıştı.
Dolayısıyla da Abdülhamid’in İstanbul sevdası daha geniş ve daha doğru biçimiyle, ilgili gazetenin beyanıyla, şöyleydi:
Abdülhamid'i alçak bir korkak olarak suçlamak bugünlerde moda. Korkaklık hiçbir zaman Osman Ailesi’nin vasfı olmadı. Bu nesil, kalıtsal olarak cesurdur ve Abdülhamid, hanedan soyuna ait olduğunu gösteren yeterli derecede cesaret kanıtları ortaya koymuştur. O, Osman Beyin gerçek bir torunudur.
Abdülhamid tek başına, güvenebileceği tek bir generali dahi olmadan, Rus savaşının gidişatını ters çevirmek üzere mücadeleye koyuldu. Düşman payitahtın kapılarına dayanıncaya kadar Osmanlı orduları adına yenilgiler yenilgileri takip etti. Panik içinde bulunan istisnasız bütün paşalar, Marmara Denizi’nin diğer tarafındaki Bursa’ya çekilme teklifinde bulundu. İşte o zaman Abdülhamid, gerçekten Osman Beyin soyundan geldiğini gösterdi. O, kendi meclisinin derhal İstanbul’dan çekilmeyi öneren korkak üyeleri ile karşı karşıya geldi. Abdülhamid sakince ama kararlı bir şekilde İstanbul’un terk edilmesi teklifini reddetti. Ne olursa olsun, İstanbul’da kalacak ve 400 yıldır hanedanının tahtı olan şehrin kaderini paylaşacaktı.
Abdülhamid’in fikri neticede galip geldi. Bursa'ya çekilmekten vazgeçildi ve Abdülhamid, korkak meclis üyelerine rağmen, hilalin, Büyük Ayasofya Katedrali'ndeki haç üstündeki hükümranlığını devam ettirmesini sağladı.
Abdülhamid’in İstanbul sevdasının tezahürleri sadece bu suretteki cesaret ile sınırlı değildi.
93 Harbi sonrası Ayastefanos'ta General Ignatieff ile tam yetkili Osmanlı temsilcileri arasında müzakereler sürerken, Ruslar savaşın kazançlarından biri olarak tüm Osmanlı donanmasının kendilerine teslim edilmesini talep etmişti.
Hükümet’in en güçlü üyeleri Ahmet Vefik ve Safvet Paşa, Rusya'nın taleplerine icabet edilmesi çağrısında bulunmuşlardı. Osmanlı Devleti direnecek güçte değildi, Rus şartlarını reddetmek savaşı yinelemek olur, diye belirtmişlerdi.
Ancak burada Abdülhamid'in boyunduruk altına girmez ruhu bir kez daha öne çıkmış ve Asla! diye haykırıp kendi eliyle Grand Duke Nicholas'ya donanmadan vazgeçmenin imkânsız olduğunu bildiren bir mektup yazmıştı. Mektubunda ayrıca alışılmadık bir vurguda bulunarak, gemilerin Rusya'nın eline geçmesindense, kendisi geminin bordasında olduğu halde, patlatılmalarını tercih edeceğini de ilave etmişti.
Onun bu tavrı bir blöf olabilirdi, ama en üst düzeyde bir blöftü bu, uçurumun kenarındaki bir hükümdarın blöfüydü ve hepsinden öte, başarılı olan bir blöftü.
Ruslar taleplerinden vazgeçmişler; Osmanlı başkenti gibi Osmanlı donanması da Abdülhamid tarafından kurtarılmıştı; evet, tek başına Abdülhamid tarafından.
Buradan, Abdülhamid’in, devletinin güvenliği ve refahından kendisinin, yalnızca kendisinin sorumlu olduğu hissi içinde bulunduğu sonucunu çıkarmak herhalde yanlış olmayacaktır. O devleti için yorgunluk nedir bilmeyen bir işçiydi çünkü.
Abdülhamid, İstanbul akıbetinden endişe duyduğu o günlerden bahsederken diyordu ki;
Moskoflar İstanbul’un yanına, kapısına dayanmış idi… Bir Fuat Paşadan başka bana yardım eden olmadı… Üç gece uyumadığımı.. Gizlice toplarla hatt-ı müdafaa tertip ettirdim.. Ruslar hissetseler İstanbul’a gireceklerdi…
O, 93 Harbi sonrası günlerde İstanbul’un maruz kaldığı tehlikeden bu şekilde bahsetmişken Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’un akıbeti için yine endişelere kapılmıştı. Yine İstanbul’un istikbalinden endişe duyarak uyuyamamış, İstanbul ve istikbale matuf kaygılarını şu suretle dile getirmişti:
Ahvâl pek kötü.. Dünya karıştı.. Boğazları da set ettiğimizi (kapattığımız) bu sabah gazeteler yazıyor.. Çok fena.. İngiliz gemileri Boğaz’ı zorlayıp da İstanbul’a gelirse bu İstanbul’un halkının hali ne olur?.. Vay vay!..
İstanbul’un ecnebi askeri tarafından istilâsından korkarım..
Allah göstermesin bir kere Çanakkale’de galebe ederler de İstanbul’a gelirlerse artık Anadolu’yu da taksim ederler.
Rusya Hariciye Nazırının gazetelerdeki beyanatı hakkımızda iyi değil.. Avrupa-yı Vüsta (Orta Avrupa) hükûmetleriyle muharebemiz İstanbul içindir diyor.. İstanbul’u, boğazları almalıyız diyor. Çok fena!.. Benim zamanımda bilâkis Devlet-i Aliyye ile artık hesabımız kalmadı.. diye bana söz verdiler. Şimdi ise İstanbul’u zapt etmek istiyorlar..
İstanbul’u hafazanallah (Allah korusun) zapt ederlerse artık mevcudiyetimizden eser kalmaz!..
…Fakat ben korkarım ki İstanbul’u Rumlara versinler!.. Allah ümmet-i İslamiyeyse acısın!
Yunanlılara İstanbul’u vaat ederlerse Konstantin Bizans hükümdarı olmaya can atar.. Sırasını bekliyorlar..
Avusturyalılardan da korkarım. Bize bir de Avusturyalılardan fenalık gelmiştir. Avusturya Prens Metternich’in nasihatlerini unutmaz. Gözleri İstanbul’dadır.
Hafazanallah (Allah korusun) İstanbul’un sükûtu (düşmesi) Paris’in Bordeaux’ya nakline benzemez… Bizimkiler düşünmeden, ne olur? Konya’ya çekiliriz.. Müdafaa ederiz diyorlar ama.. yanlış.. İstanbul elden çıkınca artık bu devlette hayır kalmaz..
Belki yine bir Selçuk hükûmeti olur. İngiliz himayesinde Mısır’da bir hilafet tesis eder. Bizim hanedanda hilafet kalamaz..
Birinci Dünya Savaşı’nı yakından takip eden, yüreğinde duyduğu ıstırapların acısı ile her gün ve her an için için kan ağlayan Abdülhamid, Çanakkale muharebelerinin kaderi ve İstanbul’un akıbeti konusunda nihayet şunları da ifade etmişti:
Bugün öğleyin yatmıştım.. Bir saat kadar uyudum.. Uykuda bir rüya gördüm.. Güya salonda imişim.. Oda tarafından bir şarkı, ya da ilahi sesleri işittim.. Fakat öyle güzel bir ses ki tarif edemem.. Hemen odaya doğru geldim.. Odanın ortasında Çeşmizîşân Kalfanın elinde bir keman var.. Birkaç güzel sesli de söylüyor. Fakat içinden biri söylüyor.. Sonra nakarata gelince hepsi birden söylüyor.. Bazı Mevlevî tekkelerinde vardır.. Ya şarkı veya ilahi gibi bir şey.. Çeşmizîşân, işitiyor musun ne kadar güzel sesler, diyerek uyandım.. Hayırdır inşallah. Güzel ses iyi haberlerdir.. İnşallah akşam gazetelerde iyi haber verir.
.
Th. Herzl Filistin’i satın almak için 10.000 altın rüşvet vaat etmişti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
27 Mayıs 2021 14:43
Sultan Abdülhamid’in iktidarının son on yılı Filistin’de Yahudilerin yurt edinme arayışının ziyadesiyle yoğunlaştığı bir zaman dilimi oldu. Yahudiler bir zamanlar vatanları olduğuna kani bulundukları Filistin’e geri dönme ve bu eski vatanı yeniden anavatan yapma arayışı içerisine girmişlerdi. Siyonizm’in bu dönemdeki lideri ise Theodore Herzl idi.
Herzl, Yahudi milleti için bir vatan oluşturma gayretindeydi. Bunu temin için kullanılabilecek her vasıtaya başvurmuş, alınabilecek her türlü tedbiri almış ve yapılması gereken her işi yapmaya çalışmıştı. Yirminci asrın sonunda sekiz milyon vatansız Yahudi’nin Filistin’de bir Yahudi kolonizasyonunun kurulması ve nihayeti itibariyle Yahudi yurdu haline getirilmesinin en belirleyici temel unsuru ise Osmanlı sultanıydı.
Herzl’in geçen asrın sonunda başlattığı yeni eski vatanı oluşturma noktasındaki gayretlerini üç ana başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar; bir dizi kongrenin tertip edilmesi; diplomatik faaliyetlerin icrası ve vakıf çalışmalarının başlatılmasından oluşmaktaydı.
Herzl, 1896’dan itibaren diplomatik görüşmeler için harekete geçmişti. Tasavvurlarını hayata geçirebilmek için uzun bir süre İstanbul, Kudüs ve Roma arasında mekik dokumak zorunda kalmıştı. İlk olarak ve birkaç defa Alman İmparatoru ile görüşmüş… Lahey Barış Konferansı’na katılmış, İngiliz hükümeti üyeleri ile bir araya gelmişti. Tabii ki St. Petersburg’a da gitmişti.
Siyonizm’in amaçlarına hizmet etmek üzere Siyon’un temsilcilerini tertip ettiği kongrelerde bir araya getirmiş, Theodor Herzl, Yahudilere bir vatan kazandırmak üzere muhtelif devlet liderleri ile görüşmelerde bulunmuştu. Ancak bu dönemde Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulabilmesinin gerçekte belirleyici olan, irade ve inşa gücünü elinde bulunduran, ne muhtelif memleketlerde düzenlenen kongrelere muhtelif cihetlerden iştirak eden temsilciler ne de Karun kadar serveti olan Rothschildler, Bleicbroderler yahut Hirschler... yahut bir başkasıydı. Bu durumun sadece ve sadece tek bir muhatabı vardı o da Sultan II. Abdülhamid idi. Zira Yahudi devletinin kurulması umulan coğrafya o tarihlerde Osmanlı Devleti hudutları dâhilindeydi ve Osmanlı tahtında da o tarihlerde Sultan II. Abdülhamid vardı. Filistin’i Yahudi yurdu yapmanın yolu ise ya onu Osmanlı Devleti’nden bir vesile almak yahut Yahudi yerleşimcilerin orada iskân edilmelerine izin verilmesini bir şekilde sağlamak gerekmekteydi. Her iki husus için de Sultan Abdülhamid’in ikna edilmesi şarttı.
Osmanlı Devleti’nin o tarihlerde mali zorlukları ve dış borçları dikkate alındığında yeni devletin teşekkülü mümkün gibi gözükmekteydi. Ancak Sultan Abdülhamid 1883 yılında Yahudilere toprak ve mülk satışına yasak getirmişti. Bu durum dolayısıyla vaat edilmiş topraklar olarak işaret edilen Nil ve Fırat nehirleri arasında yer alan bölgede bir Yahudi devleti kurulması tam bir hayal olarak gözükmekteydi.
Abdülhamid’in Nevlinsky’ye; …Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem, şeklindeki söylemi Herzl’in arayışlarının beyhude yere olduğunu veciz bir surette hem ifade etmişti hem de bu yöndeki arayışlarını nihayete erdirmişti. Dolayısıyla Filistin’de bir Yahudi yurdunun oluşumu önündeki en büyük ve en aşılmaz engel Sultan Abdülhamid’in bu olumsuz tavrı olmuştu. Ancak hal böyle olsa da 1897 yılında Basel’de yapılan ilk Siyonist kongre ile Filistin’e Yahudi göçürülmesi düşüncesi siyasi bir karakter kazanmıştı. Yeni ideolojiye göre, Filistin’e göç arzusu sadece o mukaddes topraklarda ölmek ve gömülmek için değil, aynı zamanda Yahudi halkı için bir vatan oluşturmayı hedeflemekteydi.
Theodor Herzl o yıllarda sadece Sultan Abdülhamid’i ikna etmeye çalışmakla kalmamış, bilakis onun bendegânı ile de yakın ve sıcak bir temas içinde olmaya gayret etmişti. Söz konusu yakınlık ve sıcaklığın esasını ise kendilerine dağıtmaya çalıştığı, Yahudilerin Filistin’e yerleşmelerine izin vermesini sağlamaya matuf, yüklü rüşvetler oluşturmuştu.
Herzl’e göre hediye en kullanışlı anahtardı. Onun açamayacağı kapı da hemen hemen yok gibiydi.
Yıldız Sarayı görevlilerinden Nuri’ye bir mektup yazıp;
Ramazandan önce bir miktar paraya ihtiyacınız olacak değil mi?...
diye sorması da tam da bu nedenleydi.
Bu noktada Arap İzzet Paşayı da elde etmek isteyen Herzl ona da birkaç cümle ile vaziyeti anlatmış ve;
Şayet Filistin’e sahip olunursa Türkiye’ye ve bu işte aracılık edenlere muazzam iyiliklerinin olacağını
belirtmişti.
Herzl, bu noktada Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşayı da unutmamış, onu da rüşvet ile elde etmek üzere içinde 10.000 frank bulunan zarfı, uygun bir vesile ile kendisine verilmesi için fırsat kollamıştı. Ayrıca Teşrifatçı İbrahim yahut Nuri Beyler de göz ardı kılınmamışlardı. Nuri Beyin o yetenekli ellerine, Herzl’in verdiği bilgiye göre, büyük kısmı işin bitimine ertelense de, 10.000 franklık bir miktar teslim edilmişti.
Herzl, en çok İzzet Paşanın Sultan Abdülhamid’i ikna edebileceği veya amacın elde edilmesinde kendisine yardımcı olabileceği inancındaydı. Bu nedenle Arap İzzet Paşaya yüklü miktarlarda rüşvetler önermişti.
6 Haziran ve 20 Haziran 1902’de Paşa’ya iki ayrı mektup daha göndermişti. Her iki mektubun da içeriği Osmanlı borçlarının konsolide edilmesi konusuna dairdi. İkinci mektupta Kudüs’te bir üniversite kurulması konusu tekrar ele alınmıştı. 15 Şubat 1902’de göndermiş olduğu mektubunda ise çok fazla bir taleplerinin olmadığını, sadece Akka sancağında yıllık 100 bin lira kira karşılığında bir Yahudi kolonizasyonu oluşturmak istediklerini ifade etmişti.
Herzl, 18 Mart 1900’de İzzet Paşaya aşağıdaki şu mektubu yazmış ve ulaştırmıştı:
Ekselans;
Belki size mektup gönderdiğim arkadaş vasıtası ile Filistin’e yapılacak bir Yahudi muhaceretinin sağlayacağı avantajlar konusuna muttali bulunmaktasınız. Şu hususa yürekten inanıyorum ki eğer bendeniz Sultan’ın ayaklarına yüz sürmek imkânı bulup da bütün Siyonist planını açıklayacak olursam hüsnü kabul ile karşılanacağım. Bendenizi, Sultan’ın üstün vasıfları ve ince kalbi hakkında duyduklarım, onun zavallı Yahudileri himayesi altına alacağına ve bu şekilde kendi imparatorluğunun menfaatlerini de koruyacağına inandırıyor.
Sizden istirhamım, Majeste Hükümdar Sultan Abdülhamid Han’dan bir randevu alarak bizim planımızı bütün açıklığı ile teferruatı ile kendilerine arz etmeme fırsat bahşetmenizdir…
Herzl 6 Mart 1902’de Paris’ten İzzet Paşaya bir mektup daha yazmıştı. Ancak bu mektubu diğerlerinden oldukça farklıydı. Herzl artık kesenin ağzını açmış, amacına ulaşmak için bol miktarda rüşvet dağıtmaya başlamıştı. Mektup şöyleydi:
Ekselans;
Size, bana Londra’dan gönderilen ekli iki gazetenin kupürünü sunmakla şeref duyarım.
22 Şubat tarihli mektubuma mutabık bir şekilde 15 Mart günü benim adıma muhtelif bankalara birer milyon frank yatırılacaktır.
Bu paraların Paris, Berlin ve Londra’da bulunan hesaplarıma yatırılması talimatı verdim. Bu bankalar, her birine bir milyon yatırılmak üzere, muhtemelen Paris’te Credit Lyonnais, Berlin’de Dresdener Bank ve Londra’da Lloyds Bank olacaktır.
Size bir hafta içinde daha kat’ i malumat arz edeceğim.
Yüksek saygılarımın kabulünü dilerim.
Sadakatli dostunuz Th. Herzl.
Herzl, 1 Kasım 1901’de Crespi’ye yazdığı bir mektupta ise İzzet Paşaya muayyen bir miktar ödeme yapıldığını ifade etmiş, ancak onun işlerin olgunlaştırılması konusunda hareketsiz kaldığından şikâyet ederek şöyle demişti:
Nuri Beye İzzet Bey ile konuşmasını yazmıştım. Sen ve Nuri Bey bana, İzzet Beyin ben orada iken verdiğim miktarı aldığını söylemiştiniz, fakat niçin bir cevap almadığımı anlamıyorum. Arkadaşımıza beni nezaketle hatırlatınız, zannederim hiçbir şey yapmadığı için müteessif bulunmaktadır.
Herzl, 4 Haziran 1903’te İzzet’e yazmış olduğu bir mektupta kendisini harekete geçmesi için ikaz etmekte ve onun için öngördüğü yeni bir rüşvet ödemesinin ne olması gerektiğini yine kendisine sormaktaydı:
4 Haziran, Viyana
Ekselans;
Zaman geçmekte ve ben hala 16 Şubat 1903 tarihli teklifime bir cevap alamamış bulunmaktayım. Ama hadiseler tazyik ediyor. Kişinev’de yapılan Yahudi mezalimini herhalde duymuşsunuzdur. Bizim zavallı Yahudilerimiz sefillik içerisinde bulunuyorlar, onlara muhakkak bir şeyler yapmak lazım.
Belki bana 1902 Şubatında Zat-ı Şahane’nin iradeleri ile verdiğiniz memorandumdaki teklifler ile benim son tekliflerim arasında bir telife gidilebilir. Mezopotamya’da kolonizasyon ile Akka Sancağına iskân mevzularını kastediyorum.
Birkaç hafta içerisinde bizim Siyonist kongresi toplanacaktır, ben onlara müspet bir şeyden bahis edemeyeceğim ve böylece şimdiye kadar Zat-ı Şahanelerinin hükümetiyle yapılmış olan bütün müzakereler hiç olmamış gibi addedilecektir.
O zaman başka bir bölge bulmak zorunda kalacağız. Bütün fırsatlar da kaçırılmış olacaktır...
Herzl, bu mektubuna ilaveten ancak ayrı bir zarf içerisinde aşağıdaki mektubu da İzzet Paşaya göndermişti:
Aziz dostum,
Sizinle bir arkadaş olarak konuşmama müsaade ediniz. Bahsettiğim planın tahakkuku için şahsınıza ne istersiniz?
Bana miktarı yazınız, mühürsüz ve işaretsiz bir mektupla bildiriniz. Mektubun hamili içerisinde ne olduğunu katiyen bilmeyecektir. Her şey sizinle benim aramda mutlak sır olarak kalacaktır. Eğer plan şimdi gerçekleşmezse bundan ebediyen vazgeçeceğim.
Samimi ve sadık arkadaşın, Herzl
Herzl, Viyana’dan İzzet Beye hitaben 12 Aralık 1903’te iki mektup daha kaleme almıştı. Mektuplardan birisi etrafa gösterilmek diğeri ise sadece kendisinin bilgisinde olmak içindi ve şu şekildeydi:
Aziz dostum,
Eğer bir anlaşmaya varırsak, imza günü 10.000 altını emrinize tahsis edeceğim.
Bu sözümü istediğiniz şekilde yerine getirmeye hazırım, mesela oğlunuzun adına yatırabilirim, nasıl isterseniz.
Herzl’i, 10.000 altını İzzet Paşanın emrine tahsis etmeye mecbur kılan sebep ne onun cömertliğiydi ne de İzzet Paşaya olan sevgisiydi. Zira o, kaleme aldığı hatıratında Filistin’i Yeni İsrail yapma yolunda vermiş olduğu mücadelede muhatap olduğu İzzet Paşayı oldukça zeki ve çalışkan olarak bulmuşsa da bir dizi hayvana benzeterek küçümsemekten ve kendisine karşı olan nefretini alenen ifade etmekten de kaçınmamıştı.
Onun bu derece yüksek bir fedakârlık içerisinde olmasının yegâne nedeni ise tebaası oldukları Halife (Sultan Abdülhamid)’e ve memleketine bolluk ve istikrar getirmek suretiyle onun himayesi altında kurtuluşa ermek isteğiydi.
İzzet Paşa ilk zamanlar Herzl’in Yıldız Sarayı’ndaki arayışlarına olumlu yaklaşmıştı. Sonraki zamanlarda ise muhalif bir tavır sergilemeye başlamıştı. Herzl, İzzet Paşayı vesile kılarak Sultan Abdülhamid’e ulaşmaya, Filistin’de bir Yahudi yurdu oluşturulmasına izin temin etmeye çalışmıştı. Bu amacına ulaşabilmek için de İzzet Paşayı adeta kullanılıp atacağı bir maşa olarak görüp değerlendirmekteydi. Bu kullanımının karşılığı olarak da, gerek Paşa’nın kendisine gerekse çevresine hem yazılı hem de sözlü bir surette, yüklü miktarda rüşvetler önermişti.
Herzl’in yazdıklarına bakılacak olursa, rüşvet teklifini ilk gündeme getiren Herzl olmuştu. O, sadece İzzet Paşaya değil, başta İzzet Paşa olmak üzere hemen hemen tüm saray çevresine rüşvet dağıtmış ve daha büyük miktarları ise nihai amacın elde edilmesi sonrasına bırakmak suretiyle adeta kamarillanın nefsini kışkırtıp kabartmıştı. Gerçi o mukaddes İsrail’i kurma yolunda rüşvet kesesini çok daha önceden açmış bulunmaktaydı. Daha 1899 Nisanında, o tarihlerde Dışişleri Bakanı İkinci Sekreteri olan Artin Paşa (1828-1901)’ya bir mektup yazmış ve girişimlerini dile getirerek ondan Sultan Abdülhamid’in kendisini huzura kabulünü temin etmesini istemişti. Bu yönde yapacağı yardımlarının rüşvet cinsinden mukabilinin ise 20.000 olacağını belirtmiş, fakat daha sonra bu rakamı 40.000’e yükseltmişti.
Sultan Abdülhamid’in Filistin’e Yahudi kolonizasyonu oluşturulmasına hiçbir surette kapı açmaz tutumu belki Herzl’in, çevresindekileri kullanmak ve onları para ile satın almaya çalışmak suretiyle hedefine ulaşmak zorunda bırakılmış olması ve daha başka bir yol kalmamış bulunduğundan politikasının tabii karşılanması söz konusu edilebilir. Fakat galiba Herzl ile onun muhatap olan İzzet Paşa ve bendegân mensubu sair isimlerin hali, çölü aşmaya ve hedefine ulaşmaya çalışan kervan sahibinin çöl bedevilerinin eline düşmesi ve sahip olduğu maddi varlıklarının gasp edilmesine engel olamadığı gibi beslediği kutsi umutlarının da soyulmasına karşı koyamaması hali gibiydi. Ancak belirtilmesi gereken bir diğer husus ise; Herzl’in hatıralarında bütün bu rüşvet tekliflerinin bizatihi kendisi tarafından yapılmış olduğunu, hiç eğip yahut kıvırıp bükmeden ve büyük bir cesaret ve açık sözlülük içerisinde, ifade etme medeni cesaretini gösterebilmiş olmasıdır.
Keşke her raşi ve mürteşi cürmünü bu suretle itiraf edebilse!
.
Herzl şahittir ki Abdülhamid Filistin’i Yahudilere satmadı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
20 Mayıs 2021 09:57
Yahudilerin Filistin’de yeni bir yurt edinme hayali oldukça eskilere dayansa da bu hayalin mutlak bir hakikate dönüşmesi de bir o kadar yenidir.
Konu tarih içerisinde birçok siyasi şahsiyetin gündemi olmuş, Napolyon’un vaatleri arasında yer almış, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın meşgalesi kılınmaya çalışılmış ve en nihayet 1836’dan itibaren Filistin’de bir Yahudi devleti kurma çabası daha belirgin bir durum kazanmaya başlamıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus harbinin Osmanlı adına mağlubiyetle sona ermesi ve Osmanlı Devleti’nin zafiyet içine sürüklenmesi Benjamin Disraeli’yi bu durumdan bilistifade Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmelerini konu alan bir projeyi Sultan Abdülhamid’e sunmaya sevk etmiştir. Ancak Disraeli’nin söz konusu talebine Yıldız Sarayı’ndan 1880 yılında olumsuz bir surette cevap verilmiştir.
1890’lı yıllarda Herzl’in Yıldız Sarayı’nda Abdülhamid’i ikna arayışları da bütünüyle beyhude bir meşgale olmuştur. Herzl’in toprak satın alıma yahut bir proje çerçevesinde ve muayyen bir surette Filistin’de bazı yerlerin Yahudi yerleşimine açılması talebi hep reddedilmiştir. Abdülhamid açısından bu konuya nihai noktanın büyük bir kararlılık içerisinde konulması ise onun, Herzl’e iletilmek üzere, Nevlinsky’ye şu suretteki hitabı olmuştur:
Eğer Bay Herzl senin, benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış bile olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmıştır. O bizden ayırıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Hiç biri baş eğmedi; hepsi muharebe meydanlarında can verdi. İmparatorluk bana ait değildir. Milletindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i karşılıksız olarak ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.
Herzl’in de kaleme aldığı hatıralarında yer verdiği işte bu hitap esasen iki önemli hususa işaret etmekteydi. Öncelikle Herzl, Abdülhamid’in Yahudilere toprak satmadığına hatıratındaki bu medeni itirafı ile şahitlik etmekteydi. İkinci olarak ise bu beyan nedeni ve neticesinde Herzl, Abdülhamid nezdinde ulaşabileceği bütün beklentilerini ebediyen yitirmişti.
Ancak Abdülhamid’in bu suretteki reddiyesine rağmen Yahudilerin Filistin’de yurt edinme düşüncelerini kuvveden fiile çıkarma çalışmaları ve o doğrultuda attıkları adımlar sona ermedi. Babıali’nin 1869 yılındaki gerçekleştirmiş olduğu kanuni düzenleme sayesinde yavaş ama emin adımlarla hedeflerine ulaşma konusunda adım adım mesafe kat edildi. Söz konusu düzenlemeye göre Osmanlı coğrafyasında yabancıların, Hicaz vilayeti hariç, her yerde toprak satın almaları mümkün hale gelmişti. Esasen böyle bir kanuni düzenleme, aksi yöndeki tüm fermanlara rağmen, Filistin Yahudi yerleşimini kalıcı kılmakta ve genişleyip büyümelerine zemin hazırlamış olmaktaydı. Dolayısıyla da Filistin’de ilk defa 1882 yılında satın alınacak arazileri, giderek artan bir biçimde sonraki zamanlarda satın alınan araziler takip etmişti. Hâlbuki Osmanlı vatandaşı olmayan Yahudilerin yasadışı yollarla Filistin’e gitmeleri ve oraya yerleşmeleri yasak kapsamındaydı.
Bu durumun tabii bir neticesi olarak Hayfa’dan Yafa’ya kadar uzanan bütün ova Baron Edmond James de Rothschild’in mülkiyetine geçmiş, 1862-1903 yılları arasında Filistin’e 25.000 Yahudi göç etmişti.
Herzl şahittir ki Abdülhamid Filistin’i Yahudilere satmadı
Daha geniş araziler satın almak ve alınacak arazilere Yahudi göçmenleri iskân etmek ve kendilerine iş sağlamak üzere 1902’de bir de Yahudi Milli Fonu kurulmuştu. Yahudi Milli Fonu’na ilaveten bağış toplayan pek tabii ki başka kuruluşlar da söz konuydu. Keren Hayesod, örneğin, 1921’de kurulmuş olup 1925 yılı sonuna kadar 2.144,269 LE. bağış kabul etmişti.
Aynı tarihte Yahudi Milli Fonu ise 1.515,800 LE. bağış toplayabilmişti.
1925 yılı sonu itibarıyla Keren Hayesod ve Yahudi Milli Fonu adına toplanan bağışların yekûnu ise 3.660,000 LE. kadardı. Ancak aynı gaye ile kurulmuş olan diğer Fonların da toplamış oldukları bağışlarla toplam bağış miktarı 5.000,000 LE. ulaşmıştı.
Toplanan bağışlar ABD, Polonya, Litvanya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Romanya, Güney Afrika, Kanada, Almanya ve İngiltere gibi bütün dünyadan gönderilmişti.
Yahudi Milli Fonu’nun topladığı paralar ile Taberiye Gölü çevresinde, Yahudi sendikaları marifetiyle de Havran bölgesinde geniş suretteki araziler toprak sahiplerinden parça parça satın alınmıştı.
Esasen Ben-i İsrail devleti top tüfek ile değil belki arazi tasarruf etmek suretiyle savaşmadan kurulmaktaydı.
31 Mart arifesi ve hemen sonrasında İttihat ve Terakki idaresinin göstermiş olduğu liberal yaklaşımlar neticesi Filistin’deki Yahudi nüfusu miktarı da yüzde elli oranında artış göstermişti.
Osmanlı Devleti’nin egemenliğini sürdürdüğü günlerde Filistin ona bağlı bir yerdi. Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin tek bir beldeden oluşmaktaydı ve bütün bu coğrafya Beriyyetü’ş-Şam diye anılmaktaydı. Ancak İngiltere’nin 1917 ve 1918 yıllarında bölgede Osmanlı kuvvetlerine karşı elde ettiği galibiyetler Ortadoğu’yu ve hususiyle de Beriyetü’ş-Şam’ı Balkanlaştırdı ve suni bölünmeler ile bir dizi ulus devletlerin kurulmasına yol açtı.
1918 yılına gelindiğinde Filistin’de en az 650.000 dönüm arazi Yahudiler tarafından satın alınmıştı.
Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile gerçekleşen İngiliz işgali ile birlikte 1919 yılında Filistin’e büyük bir Yahudi göçü de başlamıştı. Bu çerçevede:
1919’da : 2.618 (Nisan – Aralık)
1920’de : 7.129
1921’de : 8.517
1922’de : 9.481
1923’de : 9.778
1924’te : 17.372
1925’te : 38.690
Bu kısa dönemde Filistin’e intikal eden ya da ettirilen toplam Yahudi göçmenlerinin sayısı 93.885’e ulaşmıştı. 1926 yılının ilk üç ayında göç edenler de dikkate alındığında söz konusu rakam 100.000’e varmıştı. Önceden beri Filistin’de ikamet etmekte olanlar ise bu rakama dâhil değildi.
Filistin’e Yahudi göçünün yoğun bir surette sürerken Ortadoğu’da 1926 yılında bir başka hadise daha gerçekleşmişti. Hac ibadetlerini yapmak üzere hariçten Mekke’ye gelen hacı adayları ile Vahhabiler arasında çıkan arbede neticesi 10 Yafalı olmak üzere 30 kişi ölmüştü. Arbedenin yaşanmasına ise Necit’li savaşçıların Hicaz’da bulunmaları ve dini görüş ayrılıkları sebebiyet vermişti.
Filistin’e göç eden Yahudi göçmenler Tel Aviv, Kudüs, Hayfa, Yafa, Tiberya, Safed ve daha başka kasaba, köyl ve tarımsal alanlara yerleştirilmişlerdi.
Tel Aviv ve çevresine yerleşen Yahudilerin sayısı 148.000 kadardı ve bu yerleşim yerinde ikamet eden Filistinli Arap yoktu.
49.000 Filistinlinin yaşamakta olduğu Kudüs ve çevresine ise 75.000 Yahudi yerleştirilmişti.
51.000 Filistinli Arap’ın ikamet ettiği Hayfa ve çevresine de 55.000 Yahudi iskân olunmuştu.
Mevcut nüfusunun 55.000’ini Filistinlilerin oluşturduğu Yafa ve çevresi ise 18.000 Yahudi göçmenin yeni yaşam alanı olmuştu.
Tiberya ve çevresinde 4.000 Filistinli Arap yaşamaktaydı. Buraya da 7.000 Yahudi getirilmişti.
7.500 Filistinli Arap’ın yaşadığı Safed ve çevresi ise 2.000 Yahudi ile zenginleştirilmişti.
Bu yerler dışında toplam nüfus sayıları 161.000 olan Filistinli sakinlerin bulunduğu daha başka kasabalara ise 1.000 Yahudi iskân olummuştu.
585.000 Filistinli Arap’ın yaşadığı sair köylere ve tarımsal alanlara yerleştirilen Yahudi göçmen sayısı ise 111.000 kişiydi.
Filistin’e Yahudi göçmenlerin iskân edilmeleri ile birlikte şehir ve beldelerin nüfus dengesi de değişmeye başlamış, Kudüs, Hayfa ve Tiberya gibi bazı yerlerde Filistinli Araplar düne kadar beldenin mutlak sakinleri iken azınlık halinde kalmışlardı.
Yarısı erkek diğer yarısı kadın olan ve Filistin’e iskân edilmiş bulunan Yahudi göçmenlerin toplamdaki sayılar ise 417.000’i bulmuştu. Mevcut Filistinli Arap nüfusu sayısı ise 912.500’dü.
Filistin’de Yahudi göçmenlerin yerleştirildikleri yer Hayfa – Beisan – Tiberya üçgeninde ağırlık kazanmıştı. İkametin ağırlık kazandığı diğer bir çizgi ise Hayfa – Gazze arasında gerçekleşmişti. Hayfa – Beisan – Tiberya üçgeninde kalan araziler Yahudi Milli Fonu tarafından satın alınmış olan yerlerdi. Bu yerler yekpare bir durum arz etmekte, ferdi satın almalar ve küçük yatırımcıların sahip olduğu araziler ise daha küçük ölçekteydi. Bu yolla satın alınan arazilerin miktarı Filistin topraklarının sadece yüzde onu kadardı, satın alınan sair arazilerin yüzde doksanı ise topraklarını terk etmiş Araplara aitti.
Herzl’in hatıratındaki beyanından ve ilişikteki haritadan da anlaşılacağı üzere Abdülhamid döneminde Yahudilere Filistin’den herhangi bir yer satılmamıştı. Satılmadığı gibi kendilerine ikamet etme izni de verilmemişti. Yahudilerin Filistin’e gidip orada kalmaları kaçak göçek yollarla ancak mümkün olabilmişti. Bu duruma sebebiyet veren en büyük unsuru ise yerel halktan bazı fertlerin arazilerini dolgun fiyatlarla Rothschildlere yahut Yahudi Milli Fonu aracılarına satmış olmaları teşkil etmişti. Filistin’e bir şekilde ayak basan ve orada yerleşip kalma imkânı bulan Yahudiler özellikle 1919’dan sonra yoğun bir surette yeni vatanlarını inşa etmeye başlamışlardı. Bugün itibarıyla Filistin, nüfusu, idaresi, toprak mülkiyeti ve daha birçok yönü ve hususiyeti yönleriyle geçen asrın başlarındaki vaziyetinin tam tersi bir hal almış bulunmaktadır.
Esasen Araplar ve Yahudiler aynı kökten gelmektedirler. Hepsi Hazreti Nuh’un oğlu Sam’ın çocuklarıdırlar. Ancak, daha 1944 yılındaki bir röportajında Sir Evelyn Wrench’in de ifade ettiği gibi, bu iki topluluk esasta kardeş olmalarına rağmen aralarında bariz farklılıklara sahiptirler. Dolayısıyla da aralarında çatışmalar ve uluslararası komplikasyonların vuku bulması kaçınılmaz bir haldir. Filistinli Arapları temsilen 1939’da Londra’da toplanan kongreye iştirak etmiş bulunan Musa Bey Alami’nin yaklaşımı da Sir Evelyn Wrech’inkinden çok da farklı değildir. O da Yahudilerin Araplar ile ortak olan hiçbir şeylerinin bulunmadığını, Yahudilerin Filistin’in yabancısı olduklarını, Siyonizm’in suni bir yapı olduğunu ve bu fikre sahip bulunanlarının Araplar ile kaynaşmak ve asimile olmak istemediklerini ifade etmişti. Musa Bey Alami’nin beyanına göre 1917 öncesinde Filistinli Araplarla evlilik yapmış olan 70.000 Yahudi vardı, bu da hali vakti yerinde her Arap’ın bir Yahudi sütkardeşi olduğu anlamına gelmekteydi. Birinci Dünya Savaşı Beriyetü’ş-Şam’ın parçalanıp bölünmesine ve Filistin’e yabancı toplulukların Filistin’e gelip yerleşmesine sebebiyet verdiği gibi söz konusu sütkardeşliğini de sona erdirmişti. Ayrıca 1922-1923 nüfus sayımları da özensiz bir surette yapıldığından 200.000 bedevi kendi ülkesinde kayıt dışı bir halde kalmıştı. Musa Bey Alami’ye göre Filistinli Araplar bir hakikatin daha farkındalardı, o da; Birinci Dünya Savaşı sonrasında küçük devletlerin, kâğıt üzerinde öyle görünseler de, gerçekte bağımsız olamayacaklarıyd
.
Herzl şahittir ki Abdülhamid Filistin’i Yahudilere satmadı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
20 Mayıs 2021 09:57
Yahudilerin Filistin’de yeni bir yurt edinme hayali oldukça eskilere dayansa da bu hayalin mutlak bir hakikate dönüşmesi de bir o kadar yenidir.
Konu tarih içerisinde birçok siyasi şahsiyetin gündemi olmuş, Napolyon’un vaatleri arasında yer almış, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın meşgalesi kılınmaya çalışılmış ve en nihayet 1836’dan itibaren Filistin’de bir Yahudi devleti kurma çabası daha belirgin bir durum kazanmaya başlamıştır.
1877-1878 Osmanlı-Rus harbinin Osmanlı adına mağlubiyetle sona ermesi ve Osmanlı Devleti’nin zafiyet içine sürüklenmesi Benjamin Disraeli’yi bu durumdan bilistifade Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmelerini konu alan bir projeyi Sultan Abdülhamid’e sunmaya sevk etmiştir. Ancak Disraeli’nin söz konusu talebine Yıldız Sarayı’ndan 1880 yılında olumsuz bir surette cevap verilmiştir.
1890’lı yıllarda Herzl’in Yıldız Sarayı’nda Abdülhamid’i ikna arayışları da bütünüyle beyhude bir meşgale olmuştur. Herzl’in toprak satın alıma yahut bir proje çerçevesinde ve muayyen bir surette Filistin’de bazı yerlerin Yahudi yerleşimine açılması talebi hep reddedilmiştir. Abdülhamid açısından bu konuya nihai noktanın büyük bir kararlılık içerisinde konulması ise onun, Herzl’e iletilmek üzere, Nevlinsky’ye şu suretteki hitabı olmuştur:
Eğer Bay Herzl senin, benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış bile olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmıştır. O bizden ayırıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Hiç biri baş eğmedi; hepsi muharebe meydanlarında can verdi. İmparatorluk bana ait değildir. Milletindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i karşılıksız olarak ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.
Herzl’in de kaleme aldığı hatıralarında yer verdiği işte bu hitap esasen iki önemli hususa işaret etmekteydi. Öncelikle Herzl, Abdülhamid’in Yahudilere toprak satmadığına hatıratındaki bu medeni itirafı ile şahitlik etmekteydi. İkinci olarak ise bu beyan nedeni ve neticesinde Herzl, Abdülhamid nezdinde ulaşabileceği bütün beklentilerini ebediyen yitirmişti.
Ancak Abdülhamid’in bu suretteki reddiyesine rağmen Yahudilerin Filistin’de yurt edinme düşüncelerini kuvveden fiile çıkarma çalışmaları ve o doğrultuda attıkları adımlar sona ermedi. Babıali’nin 1869 yılındaki gerçekleştirmiş olduğu kanuni düzenleme sayesinde yavaş ama emin adımlarla hedeflerine ulaşma konusunda adım adım mesafe kat edildi. Söz konusu düzenlemeye göre Osmanlı coğrafyasında yabancıların, Hicaz vilayeti hariç, her yerde toprak satın almaları mümkün hale gelmişti. Esasen böyle bir kanuni düzenleme, aksi yöndeki tüm fermanlara rağmen, Filistin Yahudi yerleşimini kalıcı kılmakta ve genişleyip büyümelerine zemin hazırlamış olmaktaydı. Dolayısıyla da Filistin’de ilk defa 1882 yılında satın alınacak arazileri, giderek artan bir biçimde sonraki zamanlarda satın alınan araziler takip etmişti. Hâlbuki Osmanlı vatandaşı olmayan Yahudilerin yasadışı yollarla Filistin’e gitmeleri ve oraya yerleşmeleri yasak kapsamındaydı.
Bu durumun tabii bir neticesi olarak Hayfa’dan Yafa’ya kadar uzanan bütün ova Baron Edmond James de Rothschild’in mülkiyetine geçmiş, 1862-1903 yılları arasında Filistin’e 25.000 Yahudi göç etmişti.
Herzl şahittir ki Abdülhamid Filistin’i Yahudilere satmadı
Daha geniş araziler satın almak ve alınacak arazilere Yahudi göçmenleri iskân etmek ve kendilerine iş sağlamak üzere 1902’de bir de Yahudi Milli Fonu kurulmuştu. Yahudi Milli Fonu’na ilaveten bağış toplayan pek tabii ki başka kuruluşlar da söz konuydu. Keren Hayesod, örneğin, 1921’de kurulmuş olup 1925 yılı sonuna kadar 2.144,269 LE. bağış kabul etmişti.
Aynı tarihte Yahudi Milli Fonu ise 1.515,800 LE. bağış toplayabilmişti.
1925 yılı sonu itibarıyla Keren Hayesod ve Yahudi Milli Fonu adına toplanan bağışların yekûnu ise 3.660,000 LE. kadardı. Ancak aynı gaye ile kurulmuş olan diğer Fonların da toplamış oldukları bağışlarla toplam bağış miktarı 5.000,000 LE. ulaşmıştı.
Toplanan bağışlar ABD, Polonya, Litvanya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Romanya, Güney Afrika, Kanada, Almanya ve İngiltere gibi bütün dünyadan gönderilmişti.
Yahudi Milli Fonu’nun topladığı paralar ile Taberiye Gölü çevresinde, Yahudi sendikaları marifetiyle de Havran bölgesinde geniş suretteki araziler toprak sahiplerinden parça parça satın alınmıştı.
Esasen Ben-i İsrail devleti top tüfek ile değil belki arazi tasarruf etmek suretiyle savaşmadan kurulmaktaydı.
31 Mart arifesi ve hemen sonrasında İttihat ve Terakki idaresinin göstermiş olduğu liberal yaklaşımlar neticesi Filistin’deki Yahudi nüfusu miktarı da yüzde elli oranında artış göstermişti.
Osmanlı Devleti’nin egemenliğini sürdürdüğü günlerde Filistin ona bağlı bir yerdi. Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin tek bir beldeden oluşmaktaydı ve bütün bu coğrafya Beriyyetü’ş-Şam diye anılmaktaydı. Ancak İngiltere’nin 1917 ve 1918 yıllarında bölgede Osmanlı kuvvetlerine karşı elde ettiği galibiyetler Ortadoğu’yu ve hususiyle de Beriyetü’ş-Şam’ı Balkanlaştırdı ve suni bölünmeler ile bir dizi ulus devletlerin kurulmasına yol açtı.
1918 yılına gelindiğinde Filistin’de en az 650.000 dönüm arazi Yahudiler tarafından satın alınmıştı.
Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile gerçekleşen İngiliz işgali ile birlikte 1919 yılında Filistin’e büyük bir Yahudi göçü de başlamıştı. Bu çerçevede:
1919’da : 2.618 (Nisan – Aralık)
1920’de : 7.129
1921’de : 8.517
1922’de : 9.481
1923’de : 9.778
1924’te : 17.372
1925’te : 38.690
Bu kısa dönemde Filistin’e intikal eden ya da ettirilen toplam Yahudi göçmenlerinin sayısı 93.885’e ulaşmıştı. 1926 yılının ilk üç ayında göç edenler de dikkate alındığında söz konusu rakam 100.000’e varmıştı. Önceden beri Filistin’de ikamet etmekte olanlar ise bu rakama dâhil değildi.
Filistin’e Yahudi göçünün yoğun bir surette sürerken Ortadoğu’da 1926 yılında bir başka hadise daha gerçekleşmişti. Hac ibadetlerini yapmak üzere hariçten Mekke’ye gelen hacı adayları ile Vahhabiler arasında çıkan arbede neticesi 10 Yafalı olmak üzere 30 kişi ölmüştü. Arbedenin yaşanmasına ise Necit’li savaşçıların Hicaz’da bulunmaları ve dini görüş ayrılıkları sebebiyet vermişti.
Filistin’e göç eden Yahudi göçmenler Tel Aviv, Kudüs, Hayfa, Yafa, Tiberya, Safed ve daha başka kasaba, köyl ve tarımsal alanlara yerleştirilmişlerdi.
Tel Aviv ve çevresine yerleşen Yahudilerin sayısı 148.000 kadardı ve bu yerleşim yerinde ikamet eden Filistinli Arap yoktu.
49.000 Filistinlinin yaşamakta olduğu Kudüs ve çevresine ise 75.000 Yahudi yerleştirilmişti.
51.000 Filistinli Arap’ın ikamet ettiği Hayfa ve çevresine de 55.000 Yahudi iskân olunmuştu.
Mevcut nüfusunun 55.000’ini Filistinlilerin oluşturduğu Yafa ve çevresi ise 18.000 Yahudi göçmenin yeni yaşam alanı olmuştu.
Tiberya ve çevresinde 4.000 Filistinli Arap yaşamaktaydı. Buraya da 7.000 Yahudi getirilmişti.
7.500 Filistinli Arap’ın yaşadığı Safed ve çevresi ise 2.000 Yahudi ile zenginleştirilmişti.
Bu yerler dışında toplam nüfus sayıları 161.000 olan Filistinli sakinlerin bulunduğu daha başka kasabalara ise 1.000 Yahudi iskân olummuştu.
585.000 Filistinli Arap’ın yaşadığı sair köylere ve tarımsal alanlara yerleştirilen Yahudi göçmen sayısı ise 111.000 kişiydi.
Filistin’e Yahudi göçmenlerin iskân edilmeleri ile birlikte şehir ve beldelerin nüfus dengesi de değişmeye başlamış, Kudüs, Hayfa ve Tiberya gibi bazı yerlerde Filistinli Araplar düne kadar beldenin mutlak sakinleri iken azınlık halinde kalmışlardı.
Yarısı erkek diğer yarısı kadın olan ve Filistin’e iskân edilmiş bulunan Yahudi göçmenlerin toplamdaki sayılar ise 417.000’i bulmuştu. Mevcut Filistinli Arap nüfusu sayısı ise 912.500’dü.
Filistin’de Yahudi göçmenlerin yerleştirildikleri yer Hayfa – Beisan – Tiberya üçgeninde ağırlık kazanmıştı. İkametin ağırlık kazandığı diğer bir çizgi ise Hayfa – Gazze arasında gerçekleşmişti. Hayfa – Beisan – Tiberya üçgeninde kalan araziler Yahudi Milli Fonu tarafından satın alınmış olan yerlerdi. Bu yerler yekpare bir durum arz etmekte, ferdi satın almalar ve küçük yatırımcıların sahip olduğu araziler ise daha küçük ölçekteydi. Bu yolla satın alınan arazilerin miktarı Filistin topraklarının sadece yüzde onu kadardı, satın alınan sair arazilerin yüzde doksanı ise topraklarını terk etmiş Araplara aitti.
Herzl’in hatıratındaki beyanından ve ilişikteki haritadan da anlaşılacağı üzere Abdülhamid döneminde Yahudilere Filistin’den herhangi bir yer satılmamıştı. Satılmadığı gibi kendilerine ikamet etme izni de verilmemişti. Yahudilerin Filistin’e gidip orada kalmaları kaçak göçek yollarla ancak mümkün olabilmişti. Bu duruma sebebiyet veren en büyük unsuru ise yerel halktan bazı fertlerin arazilerini dolgun fiyatlarla Rothschildlere yahut Yahudi Milli Fonu aracılarına satmış olmaları teşkil etmişti. Filistin’e bir şekilde ayak basan ve orada yerleşip kalma imkânı bulan Yahudiler özellikle 1919’dan sonra yoğun bir surette yeni vatanlarını inşa etmeye başlamışlardı. Bugün itibarıyla Filistin, nüfusu, idaresi, toprak mülkiyeti ve daha birçok yönü ve hususiyeti yönleriyle geçen asrın başlarındaki vaziyetinin tam tersi bir hal almış bulunmaktadır.
Esasen Araplar ve Yahudiler aynı kökten gelmektedirler. Hepsi Hazreti Nuh’un oğlu Sam’ın çocuklarıdırlar. Ancak, daha 1944 yılındaki bir röportajında Sir Evelyn Wrench’in de ifade ettiği gibi, bu iki topluluk esasta kardeş olmalarına rağmen aralarında bariz farklılıklara sahiptirler. Dolayısıyla da aralarında çatışmalar ve uluslararası komplikasyonların vuku bulması kaçınılmaz bir haldir. Filistinli Arapları temsilen 1939’da Londra’da toplanan kongreye iştirak etmiş bulunan Musa Bey Alami’nin yaklaşımı da Sir Evelyn Wrech’inkinden çok da farklı değildir. O da Yahudilerin Araplar ile ortak olan hiçbir şeylerinin bulunmadığını, Yahudilerin Filistin’in yabancısı olduklarını, Siyonizm’in suni bir yapı olduğunu ve bu fikre sahip bulunanlarının Araplar ile kaynaşmak ve asimile olmak istemediklerini ifade etmişti. Musa Bey Alami’nin beyanına göre 1917 öncesinde Filistinli Araplarla evlilik yapmış olan 70.000 Yahudi vardı, bu da hali vakti yerinde her Arap’ın bir Yahudi sütkardeşi olduğu anlamına gelmekteydi. Birinci Dünya Savaşı Beriyetü’ş-Şam’ın parçalanıp bölünmesine ve Filistin’e yabancı toplulukların Filistin’e gelip yerleşmesine sebebiyet verdiği gibi söz konusu sütkardeşliğini de sona erdirmişti. Ayrıca 1922-1923 nüfus sayımları da özensiz bir surette yapıldığından 200.000 bedevi kendi ülkesinde kayıt dışı bir halde kalmıştı. Musa Bey Alami’ye göre Filistinli Araplar bir hakikatin daha farkındalardı, o da; Birinci Dünya Savaşı sonrasında küçük devletlerin, kâğıt üzerinde öyle görünseler de, gerçekte bağımsız olamayacaklarıyd
.
Ağla Kudüs ağla, rahatlarsın!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
13 Mayıs 2021 12:33
Kudüs ve bütün Filistin maalesef cayır cayır yanıyor. O yanarken ümmet-i Muhammed’in kalbi de yanıyor.
Bu yanma ve yakılma, âlem-i İslam’a rağmen, İsrail tarafından Filistin’de her Ramazan ayında istisnasız tekrarlanıyor…
Kutsal bir mekânda, vatanlarında, öz topraklarda Filistinlilerin canı yanıyor, kanı akıyor, ah u eninleri, feryad u figanları asumana yükseliyor…
Esasen geçen asırdan bu tarafa, genel olarak Ortadoğu’da, hususiyle de Filistin’de değişen hiçbir şey yok. İsrail saldırıyor, Filistin ağlıyor, âlem-i İslam ise sadece bakıyor.
Aynu’l-Mülk Habibullah, tam bir asır önce, insanlığın içinde bulunduğu durumdan bahisle diyordu ki:
Hiçbir kızgın ve aç aslan, keskin pençeli ve öfkeli kaplan, yırtıcı kurt, günümüz medeni insanından daha kana susamış değildir.
Üniversitelerde okuyan ve bilim ile uğraşan aynı uygar insan, zamanını, enerjisini ve bilgeliğini cehennem enstrümanları hazırlamak ve cehennem makineleri, ölümcül silahlar ve toplar, savaş gemileri ve uçaklar icat etmek için harcamaktadır.
Neden mi?
Beldeleri harp etmek, sarayları mezara çevirmek ve her taraftan mermilerle vurarak kendi türünün tüm kaçış yollarını kapatmak için.
Bu hal, bu yüzyılın uygar insanının felsefesidir. Kendi türünün binlercesini kan revan içinde bırakabilecek hangi vahşi hayvan var?
Hayır, hayır…
Bu cesaret, bu asalet, özellikle bu aydınlanmış çağın medeni insanına mahsustur.
O, iktidar tacını başına koyup kudret ve kuvvet tahtına, taş kadar sert, acımasız bir yürekle çıktığı anda, ilk doğan çocuğu zayıf ve çaresiz anneden, yaşlı ve yıpranmış babadan alır; kız kardeşlerini ıstırapların en uç noktasında, dul eşleri ise acıların tam merkezinde kendi haliyle baş başa bırakır, küçük çocukları ise hem annesinden hem de babasından eder.
Kendi açgözlülükleri, bencillikleri ve tutkuları nedeniyle, koyun sürüleri gibi onlarca, yüzlerce genci, düşman kurşunlarından kendilerini korumak için olduğu beyanıyla, kesimhaneye gönderir. Sadece öldürmek için işlenen bir cinayet!
Düşman kim?
Ve neden bu düşmanlık?
Düşman, medeni insanlar grubu tarafından katliam yerine gönderilen karşı gruptur. Düşmanlık nedeni ise başkalarının topraklarını ele geçirmektir. Bu iki insan grubundan biri saldırmakta diğeri ise kendisini savunmaktadır...
Dünyanın tüm uluslarının ruhani ve uhrevi hayattan sorumlu şahsiyetlerinin öğretileri insan kanı dökülmesini yasaklar ve katili ölüme mahkûm eder. Ancak sözünü ettiğimiz bu uygar insan, bir yandan kendi türünün evrensel katliam emrini imzalayıp insan soyuna son verebilmek için mümkün olan tüm yolları denerken, diğer yandan ise tapınaklarda diz çöker ve Allah'ın adını büyük bir alçakgönüllülükle ve yoldaşlarını yok etmek adına ondan yardım ister, galibiyet ve zafer için ona yalvarır.
Böylece bütün işler kral, naip, vali adına yürütülür ve vazife olarak her şey icra edilmiş olduğunda, eylemler ve eğilimler daha da şaşırtıcı ve çıldırtıcı bir hale dönüşür.
Onlarca, yüzlerce eğitimli genç, anlamsız koyunlar gibi idam yerine giderler ama şu soruyu bile kendilerine sormazlar:
Ne için gidiyoruz? Neden öldürmeliyiz?
Sanki iradeleri yokmuş gibi görünürler, tek uyarıcıları sözüm ona uygar şeflerin sözleridir. Böyle bir söz uğruna, başkalarının topraklarına sahip olma açgözlülüğü için canlarını feda etmek üzere mal ve mülkten, kadınlarından ve çocuklarından feragat ederler.
Şilte ve yastıklarının sadece yer olduğu, gök kubbenin tek örtüleri bulunduğu, gıdalarının ise daha ziyade ekmek ve suyla sınırlı olup umutsuz yüreklerinde ölüm beklentisi dışında başka hiç bir umudun olmadığı bir alana koşarlar.
Kendi türlerinden binlercesini toz ve kan içinde öldürüp yok etmek üzere hareket ederler, sonra da sanki bir insana yeniden yaşama şansı bahşetmişçesine, öldürme eylemiyle ve gerçekleştirdikleri ölümlerle içlerinde müthiş bir coşku hissederler.
Bu yüzyılın bilgeliğinin başarısına bakın!
Bizim ve tüm Asya'nın gözlerinin özlemle baktığı, övünç duyulan Avrupa medeniyeti bu mudur?
Avrupa biliminin ve bilgeliğinin ulaştığı nihai sonuç bu mudur?
Hıristiyan dünyasının imparatorları ve hükümdarları Sultan Abdülhamid'e "Kan Kralı" adını verdiler, kendilerini ise Mesih'in saf aynası olarak ilan ettiler.
Bunlar, güya, Müslüman'ı katil ve barbar olarak gören ve kendilerini Mesih'in öğretilerinin destekçileri ve Hıristiyan ahlakının yayıcıları olarak adlandıran dünyanın medeni Hıristiyanlarıdır!
Şayet Aynu’l-Mülk Habibullah bugün hayatta olsaydı bir asır önce kaleme aldığı bu yazıda sadece ve sadece rötuş kabilinden değişiklikler yapar, Hristiyanlar yerine herhalde Siyonistler diye yazardı.
Evet, geçen asırdan bu tarafa, genel olarak Ortadoğu’da, hususiyle de Filistin’de değişen hiçbir şey yok. İsrail’in Siyonist aklı saldırıyor, Filistin ağlıyor, âlem-i İslam ise her zamanki gibi bakıyor.
Ha, unutmadan;
Bayramınız mübarek ola!
.
Abdülhamid’in Ermenilere bakışı: İçimden ah! Boğazına sarılır seni gebertirdim. Lakin ne yapayım...
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
6 Mayıs 2021 10:17
Otuz üç yıllık iktidarı sırasında siyasî problemler içerisinde Bosna-Hersek meselesi, Yeni Pazar’ın işgali meselesi, Yemen ve İmam Yahya meselesi, Trablusgarp meselesi, Basra körfezinde ve Irak’ta İngiliz nüfuzunun yükselişi ve buna ilişkin (Necit ve İbn Suud, Kuveyt ve Mübarek es-Sabah, Muhammıra Şeyhi Haz’al) meseleleri, Bağdat Demiryolunun sonu ile ilgili İngiliz ve Alman rekabeti meselesi, Kerbela ve Necef’te Şialık meselesi, İran sınırı meselesi, Süleymaniye sancağında Hemond aşireti meselesi, Sencar’da Yezidiler meselesi, Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyen Kızılbaşlık ve Şialık meselesi, Dersim meselesi, Rusya’nın Doğu Anadolu siyaseti meselesi, Aden’e bağlı yerlerden Lahiç Emirliği meselesi, Siyonizm ve Yahudilerin Filistin topraklarına toplanması meselesi, Cebel-i Lübnan meselesi, Dürzi, Havran ve Kerek meselesi, Suriye’de Fransız nüfuzu meselesi, Suriye Ortodoksları üzerine Rusya’nın nüfuzu meselesi, Makedonya meselesi, Girit meselesi ve 1897 Osmanlı-Yunan savaşı, Şarki Rumeli meselesi, Arnavutluk meselesi, Bulgar meselesi Sultan Abdülhamid’in karşı karşıya kaldığı meselelerden bazıları oldu. Ermeni meselesi ise Abdülhamid’in en çok başını ağrıtan ve en önde gelen olaylardan birisini teşkil etti. Başta İngiltere olmak üzere büyük devletler tarafından Berlin Antlaşması’nın 61. maddesinin uygulanması talebinden ve Ermenilerle meskûn vilayetlerde ıslahat yapılması noktasındaki baskılarından padişaha suikast tertip edecek kadar cesaret alan Ermeniler Osmanlı mülkünde bir dizi isyan ve ayaklanmalarda bulundu. Dolayısıyla da kırk ayrı isyan, patırtı, gürültü ve kaos ortamı Abdülhamid’in tüm iktidarı boyunca Ermenilerin sebebiyet verdiği kanlı siyasi hadiseler oldu. Abdülhamid bir taraftan Ermenileri teskine çalışırken bir taraftan da İngiltere, Fransa ve Rusya ile haricen uğraşmak zorunda kaldı.
Abdülhamid Selanik ve Beylerbeyi Sarayı’nda murakabe altında tutulduğu yıllarda sükûnete ermiş bir ruh hali içerisinde mazinin tecrübesi ile beyanlarda bulunmuş ve Türk-Ermeni ilişkileri ve Ermenilerin kendi zamanındaki hallerinden bahsetmişti. O ayrıca o sıralarda yaşanmakta olan Birinci Dünya Savaşı vesilesi ile İngiltere, Rusya ve Amerika’nın Ermeniler ile olan münasebetine ve dolayısıyla da Ermenilerin Osmanlı Devleti’ne karşı sergiledikleri tavrın ehemmiyetine işaret etmişti.
O; Memleketimizde unsur-ı muhtelife var. Yetmiş iki buçuk millet var. Her birinin emeli başka... Çok asker beslemeye ihtiyaç var... Çünkü asayişi bu suretle ancak muhafaza mümkün olabiliyor… Bir Rum, Yunan... Bir Bulgar, Bulgar âmâli besler… diyordu.
Abdülhamid’e göre;
Ermeniler!... Onlar bu memlekete Acemistan’dan gelmişler... Onlara devlet yer vermiş... Vaktiyle pederim zamanında daha evvel sarayda aşçı, kilerci, cevahirci... sofracı... vükelâ konaklarında ayvazlar hep Ermeni idi... Babam Sultan Mecid zamanında bilirim... Güceoğullarını pederim severdi... Hatta Güceoğlu Bağı namıyla bir bağı vardır. Vahdeddin Efendi’nin köşkünün bulunduğu mahal Güceoğlu Çiftliğiydi... Pederim haftada üç kere oraya gider... o kadar maiyeti ile haremleri yaşmak, ferace giyerlerdi... Saray’dan yemek gitmez... onların yemeğini yerdi... Bu kadar mutemet idiler... Madamları saraya gelir... Her biri Harem-i Hümayun’da kalır... yatarlar... Lakin kıyafetlerinden Ermeni oldukları belli olmazdı... İslam kadınları gibilerdi... Gemicilere varıncaya kadar Ermeni’ydi... Hazine-i Hassa’da Artin Paşalar, Gümüşgerdanlı... eski bir aile... Bilirim Gümüşgerdanlı validemin terzisi idi... Harem-i Hümayun’un terziliğini yapardı... Adeta haremağaları vazifesi onlara verilmişti. Kilercibaşılığını yapardı… Bütün gemi, vüzera konaklarında ayvazlar mutemet addolunurdu... O kadar emin idiler ki haremağası gibi çoluğunu çocuğunu, vüzera, şürekâ hep onlara teslim ederdi...
Karabet Kalfa Dolmabahçe Sarayı’nı yaptı... Oğlu Sergis Bey Çırağan ve Beylerbeyi Sarayı’nı yaptılar... Milyonlarca para kazandılar... Ohannes Noradunkiyan Efendi Babıâli Hukuk Müşaviriydi...
O zaman Kara Todori Paşa vardı... Sadık biriydi... Ermenilerden de Feşan Efendi vardı... O da sadıktı... Her ikisi de iyi diplomasi bilirlerdi... Sonra da Hariciye Nezareti’ne birtakım pis Ermeniler girdi... İş bozuldu...
Ermeniler bu memlekete küfran-ı nimet ettiler... İçlerinden bir papaz çıktı... Bu papazın riyaseti altında bir toplantı tertip ettiler. Onu tanıdım... Onlara bu böyle olmaz... Biz daha ziyade terakki etmek için Avrupa’da bir mektep açalım... dedi... Yazdığı muhtırayı onlara okudu. Biz hep böyle kıymetsiz işlerde mi kullanılacağız... Avrupa’da bir mektep açalım, lisan öğrenelim. Gelip birtakım makamları işgal edelim... Adeta fikirleri İslamların elinden iktidarı almak idi... Artin Paşalar ve sair büyükler ona yardım ettiler... Para topladılar... Gitti Venedik’te bir adada mektep açtı... Öyle bir mektep ki siyaset, ticaret, muallimlik her suretle her fenden şubeler var... Her türlü sanayi, ilim ve fenleri muhtevi idi... Mükemmel bir şey... Ben mektebi gördüm... Bir ada üzerinde (St. Lazaro adası) bulunan büyük bir mektep... Filhakika Artin Paşalar, Portakal Sikanor ve sair adamlar yetişti.
İşte o mektepten yetişenler bütün hariciye kalemlerini istila ettiler... İstanbul’da Hariciye’de birçok makamlar... aldılar... Hatta Hazine-i Hassa nazırı oldular. Güzel hizmet gördüler... Lakin kanaat etmediler... Babamın zamanında 10 bin kadar Ermeni toplandılar... Beyoğlu’nda Pangaltı cihetinde bir mezarlıkta bir arbede çıkarttılar... Asker onları dağıttı...
Artin Paşa komite reisi idi... Sonra (Hasun) isminde biri... gitti Katolik oldu... İstanbul’a geldi... Pederim zamanında Hasuniste ve Antihasuniste namıyla iki fırkaya ayrıldılar...
Bilahare bir kısmı Anadolu’dan, İstanbul’dan Amerika’ya gitti... Protestan oldular... Amerika’ya gidenler beş sene orada oturduktan sonra Amerika vatandaşlığı elde ederek başında şapka olduğu halde muallim olarak İstanbul’a veya memleketlerine geldiler... Her tarafa Amerika namına mektepler açtılar...
Amerika ile bir mukavele ederek bu hale mâni oldum. Bana bu sebeple düşman oldular… Bilahare bana karşı isyan ettiler... Ohannes Noradunkiyan Efendi Babıâli Hukuk Müşaviriydi... Ermeni vakasında evinin penceresinden asker üzerine silah attığı bana haber verildi...
Ben vazifemi yaptığım için bana düşman oldular...
Artin Paşa pek güzel Fransızca bilirdi... Bir gün huzura çıkmaya müsaade istemiş. Gelsin dedim… Geldi... Elinde bir büyük zarf içinde bir kitap gibi bir lâyiha... Benim bir şeyden haberim yok... Sakın …hatırınıza bir şey gelmesin... sözleriyle layihanın bana takdim edilmesi için gönderilmiş bulunduğunu ifade etti. ...Takdim ediyorum dedi. Hülasasını anlattı. Anadolu’da Ermenilerin ikamet ettiği vilâyetlere genel bir vali tayini ve sairden birtakım tatbiki mümkün olmayan teklifler... Getir peki okuyalım... Tetkik edelim... Kabule şayan bir şey ise bakarız çaresine dedim... Gitti... Yemin ile kasem ederim ki bu lâyihayı tanzim eden Artin Paşadır. Çünkü şive-i ifade kendisinin... Hocam olduğu için şivesini bilirim…
Malum-ı ahvâl (bilindiği üzere) bomba meseleleri zuhur etti... Onlar da bir prenslik istediler... Ermeniler öyle bir millettir ki istifadeleri için değil Protestan... Müslüman ol deseniz olurlar! Bununla beraber çalışkandırlar... Her hususta âlem-i İslam’dan ileridirler... Askerlik ve sair meslekler ise Müslümanların terakkisine mâni oldu...
Bana bomba attıkları zaman birkaç Ermeni ve bir de bombayı yapan Belçikalı/İsviçreli biri derdest edildi... Fakat bomba parçası başımın pek yakınından geçti... Hariçten parçalar çıktı... Kadınlar kravat iğnesi yaptılar... Hâlâ durur...
O’Connor’dan evvelki İngiliz sefiri... pek fena bir adamdı... Ermeni meselesi hengâmında bir gün benim huzuruma çıktılar... Ayak ayak üzerine atmış Chrétienlara böyle ediyorsunuz... şöyle yapıyorsunuz... gibi bağır bağır bağırıyordu... O kadar hiddet ettim ki... İçimden ah! Ben senin boğazına sarılır seni gebertirdim. Lakin ne yapayım... memurum... Osmanlılık damarım o kadar kabarmıştı ki güç tahammül ettim... O huzurdan gittikten sonra adeta hırsımdan gözlerimden yaş geldi... Ağladım... Bizim kadın (Müşfika) bazen o günkü halimi hatırlatır... Chrétien, Chrétien (Hristiyan) diye herifin beni sinirlendirdiğini hiç unutmaz... Bu Chrétien sözü o kadar sinirime dokunmuş ki o gece -kadın şahittir- uyku uyuyamadım... Ben de Chrétien ha! Sözünü tekrarlıyordum.
Goschen isminde diğer bir İngiliz sefiri de bir layiha vermişti... Onda da vilayetlerde bir isyan zuhur etmesi halinde devletin onu terbiyeye hakkı olmayacak mahiyetli... Uygulanması mümkün olmayan teklifler!. Ben ona cevap verdim... Galebe çaldım... Onun üzerine azlettiler...
Abdülhamid’in Birinci Dünya Savaşı günlerinde hayattaydı. O günkü gelişmeleri dikkate olarak Ermenilere dair yine bazı mülahazalarda bulunmuş olup şöyle demekteydi;
Eçmiyazin Katoğikosu(1) İzmirliyan Efendi Ermeni komitesi rüesasıdır... Ermeni vakasında ben onu sürgün etmiştim... Kendisi Ermeniler nezdinde mukaddes tanınır... Sevilir... Onun sözünden çıkmazlar...
Gazetelerde Van taraflarında Ermenilerin Ruslara iltihak ettiğini okudum... Ruslar Ermenilere bir beyanname okumuşlar... Ben eminim ki bu İzmirliyan’ın işidir... Şimdi Rus tebaası da oldu... Haindirler... Burada da isyan çıkarmasınlar!... Hâlbuki Ermenilere biz lütuf etmişiz... Onların tarihinde bahisleri yanlıştır. Hep İrânîlerin tarihini kendilerinin gibi telakki etmişlerdir. İran’dan, Rusya’dan bize iltica etmişler biz himaye etmişiz. Birtakım süflî hizmetlerde kullanmışız... Şimdi küfran-ı nimet ediyorlar... Rumların iddialarını anlarım. Zira İstanbul’u onlardan zapt etmişiz... Gocunmalarının hakkı da var...
Gazeteler Meşrutiyet’i müteakip Ermeniler lehinde, benim aleyhimde bulundular... Hakikat nasıl şimdi meydana çıkıyor! Kilise altlarında, mahzenlerde bomba, revolver, sair silah saklarlar... Bunlar hakkında pek iyi tahkikat yaptırmışımdır... Malumatım vardır...
Ermenilerin Eçmiyazin’de oturan reis-i ruhaniyeleri en büyükleridir. İstanbul’da oturdu. Gayet zeki bir adamdır. Fesat başıdır. Ben bilirim. Fesat ocağı Eçmiyazin’dedir.
…
Amerika da Avrupa işlerine karıştı demek. Ama ne yapacak? Bizim memlekette birçok mektepleri var. Hatta Ermenilerden şubesi var. Ermenilerin adeta hamisidir. Sulh masasında Ermenilerin hukukunu muhafaza etmek bahanesiyle onları himaye edecektir. Herhalde bir Ermenistan hükûmeti teşkiline yardım edecektir.
Monreo kanunu gereğince Amerika Avrupa işlerine karışmayacaktı. Artık ne hukuk ne muahede hiçbir şey kalmadı. Fakat bizim elimizden ta Trabzon’a kadar sahil kısmı vilâyât-ı sitteyi (Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Elazığ ve Diyarbakır’ı) Ermenistan yapmak isterler.
…
İngilizler zannederim bizim memlekette bir Ermenistan, Kürdistan, bir Arabistan teşkil edecek.
İngilizler ekseriya en önde görünmezler. Amerikalıları ön ayak ederler.
Eğer Ermenistan olursa Anadolu’da bize rahat yoktur. Ruslar ikide bir Rumeli’de Bulgar ve Sırpları tahrik ettikleri gibi onları tahrikten geri durmaz. Ben çok şer gördüm... geçirdim. Ta şehzadelik zamanından beri başımdan geçenleri bir hikâyeye başlasam bir tarih olur. Hepsi hemen hatırımdadır.
Tehcir uygulaması Abdülhamid’in İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda murakabe altında tutulduğu bir sırada söz konusu olmuştu. O, bu duruma dair doktoru Atıf Beye;
- Ermenilerin hepsini sürdüler mi? diye sormuştu.
Öyle ya patrik bile Kudüs’e gönderildi, cevabını alınca da;
- Lehü’l-hamd (şükürler olsun). Öyle ise Ermeni meselesi kalmadı, diye mukabele etmişti.
Atıf Bey onun fikrini öğrenmek için;
-Vaktiyle niçin bu memleketleri zapt edenler hepsini Müslüman yapmadı... Yapmış olsalardı... bu gaileler kalmazdı... dediğinde… Abdülhamid onun bu yaklaşımına gülmüş ve;
- Tabii bu suali bir İspanya sefiri vardı... Araba benzerdi... O da bana sordu... Ben de cevap verdim... Evet! İslamiyet diğerlerinin dinine tecavüzü men ettiği için ecdadımız kimsenin dinine tecavüz etmedi... dedim… O da cevaben... Evet! Bizim de dinimiz men eder ama!... memleketin selameti için biz papaya sorduk İspanya’da tek bir Müslüman bırakmadık... Sebebi memleketin selameti idi... Yoksa vahşilik değildi... Siz böyle yapmadınız ama bak tehlikelerden kurtulamıyorsunuz... demişti... Filhakika o sırada da Yunan hududunda adeta muharebeye yakın bir karışıklık olmuş... muharebe çıkmasına ramak kalmıştı, şeklinde cevaplamıştı.
Abdülhamid’in Birinci Dünya Savaşı yıllarında yakında takip etmeye çalıştığı gelişmeler tabii olarak onu büyük bir endişe ve hüzne sevk etmişti.
Irak’tan, Anadolu’dan düşmanları nasıl defedeceğiz. Bunu düşünüyorum da beni dehşet alıyor... Ben Almanları düşünmem, bizim halimizi düşünürüm..., demekteydi.
(1) Eçmiyazin Ermenistan’ın başkenti Erivan yakınlarında bir yer olup ilk Ermeni dinî merkezi olmuştur. Ermeni Kiliseleri’nin temeli kabul edilen Eçmiyazin Kilisesi Gregoir tarafından kurulmuş ve kendisine halkın temsilcisi anlamına gelen Katoğikos unvanı verilmiştir. Bu unvan aynı zaman da Katoğikosluk şeklinde dinî merkezin adı da olmuştur.
.
En doğrusu ABD’nin kılcal damarlarına dokunarak işe başlamak
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
29 Nisan 2021 11:00
Türk-Ermeni ilişkileri hakikaten özgün bir içeriğe sahiptir. Asırlara sari mazisine ilaveten gölgesinde yaşadığı devletin insanı ve idaresi ile kaynaşıp bütünleşmiş olması bakımından da müstesna bir durum arz eder. Ancak et ve kemik mesabesindeki bu kadim birlikteliği oluşturan aktörlerden daha zayıf olanı emperyalizmin ağlarına takılarak millet-i sâdıka hususiyetinden arınarak yol ayrımına savrulmuş, yüzyıl öncesinde edindiği yeni efendiler ile eski efendisine karşı tam bir kan düşmanlığı denilebilecek olan bir halet-i ruhiyeye sürüklenmiştir.
Ancak söz konusu evrilme o kadar mübalağalı olmuştur ki Şeyh Ziyaeddin Abdullah - Hacı Mehmet Efendi imzası ile 1 Şubat 1920 tarihiyle Anadolu’daki ABD temsilcilerine gönderilen protesto mektubunda Maraş’ın ateş ve kan içinde kaldığı belirtildikten sonra, kendilerini her daim himaye ettiğimiz Ermeniler şimdi eski efendilerine ihanet etmektedirler, katliam ve yağmaya koyulmuş bulunmaktadırlar. Zulümde bulunmakta berdevam olup bu noktada da Fransız askerlerinden teşvik görmektedirler. İslam tarihi böyle bir hadiseye şahitlik etmemiştir... Ermeni azgınlığının önüne geçilmemesi halinde kendilerinin mesul tutulamayacağı ihbar ve ikaz yollu da olsa ifade edilmiştir.
ABD belgelerine göre Ermeniler Birinci Dünya Savaşı sırasında gerek ABD gerekse İngiltere, Rusya ve Fransa tarafından müttefik olarak kabul görmüşlerdi.
Söz konusu belgelerin beyanına göre ABD ve müttefikleri için çeşitli kademelerde savaşmış olan silahlı Ermeni sayısı 200 bin kadardı. Daha önemlisi ise bu 200 bin Ermeni’den 100 bin kadarı Batılı devletler için canını feda etmekten çekinmemişti. 900 kolej ve üniversite öğrencisi Batı cephesinde silah kuşanıp onlar için savaşa koyulmuşlardı. Ermenilerin kaybettikleri toprakların değeri ise yine ABD belgelerine göre 5 milyar doları bulmaktaydı. Rusların çekilmesinden sonra Kafkas cephesindeki sorumluluğu bir anlamda Ermeniler omuzlanmıştı. Doğu cephesi galibiyetinin elde edilmesinde de Ermeni savaşçılar müttefiklere hatırı sayılır katkılar sağlamıştı.
Lord Robert Cecil’e göre Ermeniler Mezopotamya’nın elde tutulmasında ve petrol sahalarının korunmasında kendileri ve müttefikleri lehine büyük yararlılıklar göstermişlerdi. Ermenilerin Ermenistan’ın bir parçası olarak değerlendirmedikleri için Bakü’de gözleri yoktu, ancak Bakü için savaş vermişler, onu ellerinde tutabilmek için ciddi feragatlerde bulunmuşlardı. Sadece müttefiklerin menfaatine olarak Bakü’yü aylarca müdafaa etmekten çekinmediklerinden Osmanlı kuvvetlerinin Bakü’ye bir çırpıda ulaşmasına engel olan unsurlardan birisini oluşturmuşlardı. 1917 Aralığından 1918 Eylülüne kadar tam dokuz ay Bakü petrol sahasına Türk askerlerinin girişi Ermeniler dolayısıyla mümkün olamamıştı.
Meşhur Alman komutanı Erich Friedrich Wilhelm Ludendorff’un kaleme aldığı hatıralarında petrol yakıtı kıtlığı yaşanmasının Batı cephesinin elden çıkması nedeniyle gerçekleştiği, buna sebebiyet verenlerin ise Türkler olup Bakü’ye zamanında giremedikleri belirtilmişti. Dolayısıyla da Türkler söz konusu gecikmeden ötürü suçlanmıştı.
General Allenby ise Ermeni gönüllülerinden 8 tabur oluşturulduğunu ve bu gönüllülerin Türklere karşı zafer kazanılmasında öncü rol oynadıklarını ifade etmişti.
Amerikan ordusunda Albay olan John Price Jackson da Ermeni savaşçılar şayet görevlerini kritik bir zaman ve kritik bir mekanda büyük bir kahramanlık sergileyerek ifa etmemiş olsalardı muhtemeldir ki savaş, insan ve maddi sarfiyatımızın iki katı kadar daha kayıp vermemize neden olacak şekilde, bir yıl daha uzamış olacaktı. ABD ve müttefiklerine büyük katkılar sağlayıp kendilerini korkunç bir felakete maruz kılan söz konusu özverileri Ermenilere ise hiçbir şey kazandırmamıştır. Bilakis müttefikler tarafından ihanete uğramışlardır, demekteydi.
ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılımı hem ABD’ye hem de diğer devletlere müttefiklik etmekte olan Ermeniler tarafından kendi bağımsızlıklarının garantisi olarak değerlendirilmişti. Her ne kadar 1918’de Rusya dahilinde kendi elleri ile bir Ermenistan kurmuşlar ve bu durum Rusya, ABD ve müttefik devletler tarafından kabul edilmiş gibi bir işlem görmüş ve hatta Türkiye’ye ait 4 vilayet (Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis) Wilson Ermenistanı şeklinde isimlendirilerek söz konusu Ermenistan’a dahil edilmişse de ileride yapılacak barış müzakerelerinin, her ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, kendileri için de tam bağımsız bir vatan tayin edeceği Ermenilerin en büyük beklentisi olmuştu. Wilson Ermenistanı diye bilinen haritanın ortaya çıkmasında ABD Başkanı Wilson’un San Remo oturumunda muhakkak ki büyük bir rolü olmuşsa da söz konusu Ermenistan’ın varlığı Türk ve Rus kuvvetleri tarafından 1920’de nihayete erdirilmişti.
Hal böyle olsa da Ermeniler için tam bağımsız bir vatan tayini vurgusu gerek barış koşullarının konu edip 22 Ocak 1917’de Senato’da yapmış olduğu konuşması sırasında ABD başkanı tarafından gerekse ertesi yıl daha farklı isimler diliyle tekraren telaffuz edilme şansı elde etmişti. Hatta Lozan Konferansı’nın ilk oturumları esnasında bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulacağı yönündeki ABD garantisini ABD Başkanı Warren G. Harding bir kez daha yinelemişti. ABD’nin Ermeniler için vatan arayışına müttefiki olan devletler de esasen destek vermişler, ancak Rusya’nın rızasının gözetilmesi ihmal de edilmemişti.
Senatör Lodge, Wilson’un da yetersiz olarak nitelediği Lozan Antlaşması’nın mevcut eksikliklerine işaret ettikten sonra, Ermenistan menfaatleri için istikbalde bizatihi kendisinin çaba göstereceğine dair Ermenilere söz vermişti. O günlerde bu noktada söz veren sadece Senatör Lodge değildi. ABD’nin sorumluluk makamında bulunan idareci ve siyasetçileri de ferdi veya kollektif bir duruşla ABD hükümetinin Ermenistan’a karşı sorumlulukları olduğunu ifade etmişlerdi.
Bu gelişmelere ve geçmişte yaptıkları hizmetlere mukabil Ermenilerin de, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha yeni kurulduğu o günlerde, ABD yönetiminden bir kısım istedikleri bulunmaktaydı. Bu anlamda galiba en önemli talepleri; Türkiye ile yapılacak her anlaşmada, Başkan Wilson tarafından ortaya konulduğu, Başkan Harding tarafından da tasdik edildiği ve Senatör Lodge’un da Lozan Antlaşması imzalanmış olsa dahi Ermenilerin haklarının korunacağına dair vermiş olduğu sözler hatırlatılarak, haklarının korunması olmuştu. Diğer bir ifade ile Ermeniler, öz mevcudiyetleri ile haklarının ABD diplomatik desteği ile yine ABD tarafından muhafazasını talep etmişlerdi.
Ermeniler; geçen yüzyılda başta İngiltere, Fransa, Rusya ve nihayet ABD’ye hakikaten bütün benlikleri ile askeri, siyasi, bilgi aktarımı, danışmanlık, öğretmenlik, tercümanlık, konsolosluk ve daha başka bir çok alan ve konuda samimi suretteki çalışmaları ile hizmet vermişlerdi. Ancak yeni dostları İngiltere, Fransa ve Rusya gibi en yeni dostları ABD de kendilerine hiçbir fayda sağlamamıştı. ABD belgelerindeki ifadesiyle, Ortadoğu ve Kafkasların petrol bölgelerinin elde edilmesi ve muhafazasının sağlanmasında Ermenilerden fazlası ile yararlandıkları halde Lozan Konferansı’nda Ermeniler, hususiyle ABD olmak üzere, emperyalist olma sıfatını taşıyan söz konusu ülkeler tarafından, fazla bir surette dikkate dahi alınmamışlardı. ABD, Musul petrollerinden hisse kapmak için Ermeni müttefiklerini unutmakta hiçbir surette tereddüt göstermemişti. Kısmen de olsa Ermeni desteği ve kanı ile elde edilen Musul petrollerini bir grup Amerikan firması keyifle işletirken Ermeni katkısı akıllara dahi gelmemişti. Oysaki Başkan Harding Lozan’da bağımsız bir Ermenistan talebinin kurban edilmeyeceğine dair yazılı bir surette taahhütte dahi bulunmuştu. Ancak ne Harding’in yazılı vaatleri ne de Fransız delegasyon başkanı Camille Barrere yahut İtalyan delegasyonu başkanı Marquis di Garroni’nin resmi suretteki destek ve tasdikleri Lord Curzoun’un Ermeni davasının kabulü için yeterli olabilmişti. Zira nihayeti itibarıyla gerek ABD gerekse müttefikleri bir damla petrolü 100 bin Ermeni’nin kanından daha değerli görebilmişlerdi. Bırakınız tam bağımsız bir Ermeni vatanı tesis etmeyi, Türkiye’yi mandasına almayı olumlu bulmuşken, Ermenistan’ı mandalığına almayı dahi ABD kabul etmedi.
Kabul etmek gerekir ki petrol ile kan yahut kapital ile insan arasında her hangi bir tercih noktasında ne Ermeni’nin Türk’e, Arap yahut Kürt’e ne de bunlar arasından birinin veya sair milliyetlerin yek diğerlerine emperyalist ülkeler cihetinden hiçbir surette tercih edilir tarafı yoktu. Öyle olsaydı geçmiş asırların sömürgeciliği, Amerika’nın yahut Uzakdoğu’nun yok edilen medeniyetleri, Afrika’nın katledilen ve köleleştirilen insanları, Osmanlının parçalanan toprakları ve Ortadoğu’nun bugün dahi ateş ve kan içindeki hali söz konusu olabilir miydi hiç!
Öyle olsaydı kandırılıp kullanılan ve Büyük Arap Krallığı, Büyük Arap Hilafeti vaatleri ile efendisine karşı silah çekmesi sağlanan, sonrasında ise sefil bir surette Kıbrıs adasında yaşamak zorunda bırakılan Şerif Hüseyin, İbn-i Suud’un elleri ile hırpalanır mıydı hiç!
Öyle olsaydı Saddam Hüseyin, Kaddafi ve daha niceleri kuruldukları gibi dağıtılıp acınacak akıbetlerinin muhatapları olabilirler miydi hiç!
Aradan geçen bir asırlık zaman diliminden sonra acaba tarih tekrar mı tekerrür ediyor!
Doğu’da yeniden eski güç ve ihtişamına kavuşma arayışında olan ve kendi kimliği ve köklerine dönme arzusu taşıyan ve bu istikamette adım adım yükselen bir gücün Irak, Suriye, Libya, Akdeniz, Kafkaslar, Afrika ve daha başka yerlerde acaba önü, Ermeni meselesi bahane edilerek, siyaseten kesilmek mi isteniyor?
Acaba bir zamanlar ABD başkanının isteği ile müzeleşmiş asırlara sari bir mabedin Ayasofya’nın öze dönüşün bir simgesi ve bu yöndeki en büyük tezahürlerinden birisi olarak yeniden camiye çevrilmiş olmasının Ermeni katliamı denerek hıncı mı alınmak isteniyor?
Öyle veya değil, hakikat şu ki onca asırlık efendileri ile bir asırlık efendilerinin tecrübesi ortadayken ve Dağlık Karabağ savaşında kendi kaderi ile baş başa bırakılmış olan, daha doğrusu bu duruma mahkum edilmiş bulunan, Ermenilerin istikballerini tayin etmede tarihi tecrübelerinden istifade etmek yerine Batılı emperyalistlerin yardımına müracaat etmelerinin kendilerine fayda sağlamayacağı aşikardır.
İstanbul’dan bir hafta sonu hareket ederek başkent Erivan’a gidip asırlık çınar ağaçları altında yürümek ve meydanında dolaşmak, Eçmiyazin’de göğüslere ferahlık veren bal karışımlı nefis rayihalı bitki çayı içmek, Sevan gölü tepesinde bir taraftan etrafı kuşbakışı seyrederek balık yemek varken emperyalizmin maşası olmaktan, diaspora tarzında bir hayat sürmekten ve geçim kaygısı ile köyleri boşalmış, işsiz ve meşgalesiz, refah seviyesi dibe vurmuş ve en önemlisi, Kafkasların en büyük ABD sefareti Ermenistan’da bulunsa da, güvenlik kaygısı çeken bir Ermenistan olmaktan kurtulmak Ermenilerin izlediği mevcut siyaset tarzı ile bir hayli zor gözükmektedir.
Aynı coğrafyada yaşayıp sınır komşusu olsalar da birbirlerinden uzak bir surette yaşayan Türkiye ve Ermenistan gibi ülkelerin kendi problemlerini kendi tecrübeleri ile kendi aralarında müzakere edip çözüme kavuşturmaları her şeyden önce akl-ı selimin gereğidir. Karışanı çok olup ekmek tenekesi haline dönüştürülmüş bulunan Ermeni meselesinin yabancı eller tarafından karıştırılarak istismar edilip çözümsüzlük çukurunda bırakılmasına müsaade edilmemesi gerekir. Otuz yıldır Minsk Grubu’nun sulh ve sükun ile nihayete erdiremediği Dağlık Karabağ meselesi bu noktada ibret almak için kafi değil midir!
Haa, bu arada ABD’ye siyaseten karşılık verme noktasında ne İncirlik, ne Malatya ne de Kürecik... Daha küçük şeylerle herhalde işe başlamak daha doğru olsa gerekir. İncirlik, Malatya veya Kürecik yerine ABD’nin Türkiye’deki kılcal damarlarına dokunmak daha münasip olur sanki. Yahut 1927’de imzalanan ikili antlaşmanın garanti altına aldığı en ziyade müsamahaya sahip ABD’nin, Cumhuriyet’in tam anlamı ile nihayete erdiremediği, mevcut eğitim ve hayır kurumlarına müsamahasızlık göstererek dokunmak ve kendilerine tanınan imtiyazları birazcık olsun sınırlamak ya da tümüyle kapatmak daha hoş olmaz mı... Böyle bir tedbir hiç bir fayda sağlamasa dahi en azından Ahmet Vefik Paşanın ruhunu sükuna erdirir.
Ne dersiniz?
.
Osmanlı Devleti’nde kadın elinin siyasete dokunması
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
22 Nisan 2021 11:14
Osmanlı padişahları ve sadrazamlarından bazıları nikâhlarında bulunan kadınlarından hususiyle birine karşı fazlaca alaka göstermişlerdir.
Bu anlamda hemen akla gelenler ve isimleri çokça zikredilenler olarak Kanuni Sultan Süleyman’ı ve onun Hürrem Sultan’a olan bağlılığını yahut Sultan Ahmet’in Mahpeykar’a olan tutkusunu ya da Hatice Turhan Sultan’a olan Sultan İbrahim’in alakasını ve nihayet Sultan Abdülhamid’in Müşfika Kadınefendi’ye gösterdiği yakınlığı zikretmek mümkündür.
Avrupa’da örneklerine bol miktarda şahit olunsa da kuruluşundan yıkılışına kadar Osmanlı Devleti’nde merkezi idare bütünüyle Âl-i Osman’ın erkek üyelerince idare edilmiştir. Hal böyle olmakla birlikte hanedana mensup kadınların devlet idaresine müdahil olmadıkları yahut etki ve tesirde bulunmadıkları da söylenemez. Zira Valide Sultanlardan bazılarının bir aralık Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir tarzda idareye hâkim olmaları söz konusu olmuştur. Ancak söz konusu müdahale yahut etki, Batı’da olduğu üzere bir imparatoriçe veya bir kraliçe konum ve suretinde olmamışsa da padişah anneleri ve hanımlarının, bir dönem, tutum ve davranışlarıyla, bir Valide Sultanlar Çağı yahut Kadınlar Saltanatı oluşturdukları da malumdur. Söz konusu dönemde etkin olan tek bir isim olmadığı gibi bu durum istisnai bir hal olarak değil, bilakis birden fazla Haseki veya Valide Sultan ya da hanım sultan ve hatta padişah kızlarının devletin idaresinde ciddi bir etkinlikle rol almaları şeklinde olmuştur.
Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan,
Rüstem Paşa’nın eşi Mihrimah Sultan,
İkinci Selim’in eşi Nurbanu Sultan,
Üçüncü Murat’ın eşi Safiye Sultan,
Üçüncü Mehmet’in eşi Handan Sultan
Birinci Ahmet’in eşi ve Dördüncü Murat ile İbrahim’in anneleri Mahpeykar Kösem Sultan,
ve nihayet Beşinci Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan
devlet işleri ile yakından alakadar olan kadınlardır.
Bu hanımlar, doğruları ve yanlışları yahut günahları ve sevaplarıyla, Osmanlı idari ve siyasi tarihinde Kadınlar Saltanatı gibi bir devrin yaşanmasına sebebiyet vermişlerdir. Bu noktada özellikle Mahpeykar Kösem Sultan, oğulları ve torununun küçük yaşta olmalarını vesile edinerek naiplik sıfatıyla, devleti resmen değilse de, fiilen idare etmiştir.
Safiye Sultan ise kayınvalidesi Nurbanu Sultan ve kızları Esma Hanım Sultan ve Gevher Hanım Sultan ile iktidar mücadelesine girişmiştir.
Turhan Sultan ile eski Kösem Sultan arasında kanlı mücadeleler yaşanmış ve nihayet kadınlar saltanatı Mahpeykar Kösem Sultan'ın öldürülmesiyle sona ermiştir.
Kanuni Sultan Süleyman iktidarının sonlarına doğru başlayıp Köprülü Mehmet Paşanın sadaretine kadar devam eden ve adeta ikinci bir taht kavgası mahiyetini kazanan Kadınlar Saltanatı, Osmanlı Devleti için duraklama dönemi olarak kabul edilen bir safhanın yaşanmasına sebebiyet veren unsurlardan biri olarak da kabul edilmiştir.
Bahse konu dönemin en başta gelen isimlerinin Mahpeykar Kösem Sultan ve Turhan Sultan olduklarında ve bu kadınların Osmanlı Haremi ve Harem tarihinde kadın hâkimiyetinin sembolü haline geldiklerinde şüphe yoktur. Ancak bu isimlerin kendi aralarında gerçekleştirmiş oldukları siyasi mücadele neticesi haremin kan kokması da kaçınılmaz olmuş ve bu tatsız dönem kötü bir kaosun yaşanması ve canların yanıp kanların akması ile sona bulmuştur.
Birinci Abdülhamid, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut zamanlarında ise kadınlar önceki zamanlarda olduğu gibi devlet işlerine el atamak için fırsat bulamamışlardı. Sultan Abdülmecid dönemi ve sonrasında devlet işlerine kadınlar belki geçmişte olduğu kadar devlet işlerine müdahil olamamışlarsa da, belli ölçüde de olsa kadınlar padişahların sakalını ellerine geçirebilmişlerdi. Bu dönemlerde Harem hayatı çığırından çıkmış, bir anlamda kadınlar saltanatının farklı bir versiyonu geçerli olmuştu. Sultan Abdülaziz devri de Abdülmecid devrinden çok farklı olmamıştı. Kısa bir süre devam etmiş olmakla birlikte, Sultan Beşinci Murat dönemi de hiç iç açıcı bir durum arz etmemişti.
Abdülhamid’in tahta geçmesi sonrasında yaptığı ilk işlerden birisi, içinde bulunduğu menfi durumdan ötürü, harem hayatını derhâl müdahale ile değiştirmek olmuştu. Zira Abdülhamid, babası Sultan Abdülmecid, amcası Sultan Abdülaziz ve abisi Sultan Murat dönemlerindeki Harem takımının taşkınlıklarına oldukça yakından tanık olmuştu. Dolayısıyla da tahta geçtiğinde el attığı ilk kurumlardan birisi Harem Dairesi olmuştu. Bu noktada Kızlarağası Hafız Behram Ağaya, Harem Dairesi’nin ıslahı için emir vermiş ve bu suretle bütün saray kadınları sıkı bir disiplin altına sokulmuştu.
Daha evvelce de ifade edildiği üzere Hürrem Sultan’ın siyasi kararlarında Kanuni üzerinde etki sahibi olduğu hep yazılıp anlatılmıştır. Hanım Sultanların siyasete karışmalarının ve devlet işine müdahil olmalarının diğer bir nedenin de padişahların kendilerine olan muhabbet ve tutkuları olduğu belirtilmiştir.
Sultan Abdülhamid’in hanımlarının kendisi üzerinde herhangi bir siyasi etkisi olmuş mudur? Diğer bir ifadeyle Abdülhamid kadın kısmının hamurlu ellerini siyasete bulaştırmasına nasıl bakmıştı?
Hemen belirtmek gerekir ki Abdülhamid’in hanımlarının onun izlediği siyasete ve devletin idaresine herhangi bir müdahaleleri, yönlendirme yahut etkileri söz konusu olmamıştı.
Bu durumun nedeni galiba; gerek Abdülhamid’in bu konuda kararlı suretteki önleyiciliği gerekse hanımlarının böyle bir hareket içerisinde bulunma arzularının bulunmayışı şeklinde iki yönlüydü.
Sultan Abdülhamid tahta çıkınca, annesi daha evvelce vefat etmiş olduğu için kendisine analık etmiş olan Piristu Kadın’ı tabii olarak Valide Sultan konumuna yükseltmişti. Ancak o yeni bir Kösem Sultan olsun istemediğinden, üvey annesini bu suretle yüceltip şereflendirmekle birlikte, kibar bir surette kendisinden tarihi bir ricada bulunmuş, devlet işlerine hiçbir şekilde karışmamasını belirtmişti.
Abdülhamid, analığı olan Valide Sultan’ın bu noktada kalbini kırmıştır, denebilir. Zira Valide Sultan Saray’da durmak istememiş, Abdülhamid’in talebine rağmen, Nişantaşı’nda bir konakta ikamet etmeyi daha fazla tercih etmişti. Katıldığı Cuma Selamlığı törenlerinden, Abdülhamid’in arzusu hilafına da olsa, fırsat buldukça kendi evine gitmek için hep fırsat kollamıştı.
Abdülhamid’in bu yöndeki uyarısı sadece Valide Sultan ile sınırlı da kalmamış, hanımları ve kızlarını da kapsamıştır. O, haremindeki hiç kimsenin devlet işlerine karışmamasını kendilerinden rica etmişti.
Bu konuda kızı Ayşe Osmanoğlu hatıralarında diyor ki:
Babam, Sultan Aziz ile Sultan Murat’ın annelerinin devlet işlerine karışmalarının, devlet gibi hanedan için de asla hayırlı neticeler vermemiş olduğuna kani bulunduğundan tahta çıkışının ertesi günü, analığının elini öperek:
- Siz annesizliğimi bana bir gün bile hissettirmediniz. Nazarımda öz annemden bir farkınız yoktur. Ve mevkiiniz valide sultan mevkiidir. Sarayda da valide sultanlığın bütün hak ve salahiyetlerine sahip olacaksınız. Fakat devlet işlerine müdahaleye kalkıp şunun bunun himâyesini üzerinize almaktan ve rütbe ve memuriyet heveslilerine delâletten katiyen çekinmenizi bilhassa rica ederim, demiş; Piristu Kadın da ölünceye kadar babamın bu arzu ve iradesine riayetkâr kalmıştır.
Ayşe Sultan’ın babasının kadınları siyaset işine karışmalarını istememesinin gerisindeki sebebi ise;
Babam Sultan Aziz ile Sultan Murat’ın annelerinin devlet işlerine karışmalarının, devlet gibi hanedan için de asla hayırlı neticeler vermemiş olduğuna kani bulunduğundan
şeklinde açıklamış olması, kendi düşüncelerinden ziyade bildikleri ile alakalı gözükmektedir. Diğer taraftan zaten Sultan Abdülhamid’in Osmanlı tarihini mümkün olduğu kadar okuyup incelediği ve tarihi hadiselere dair bilgiler edindiği de bilinmektedir. Yine onun özellikle Fransız İhtilali ile ilgilendiği ve ihtilalin safahatına dair bilgiler edindiği de kendi ifadeleri ile sabittir.
.xxxxxxxxxx
.
Abdülhamid, İngiliz Kraliyet Ailesine damat olmayı reddetmişti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
15 Nisan 2021 09:22
Abdülhamid şehzadeliği sırasında Yusuf İzzettin ve Murat ile birlikte amcası Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahatine katılmış ve bu seyahat vesilesi ile İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika ve Avusturya-Macaristan’da bulunmuştu.1867’de Sultan Abdülaziz İngiltere’yi ziyaret ettiğinde, Galler Prensi ve Cambridge Dükü, Sultan Abdülaziz ve maiyetindekileri daha vapurun bordosunda karşılayıp hoş geldiniz etmişti.
Hıristiyanlık tarihinde ilk kez bir Türk hükümdarı İngiltere kıyılarına, kendi tebaasından biri olarak değil, diğer Avrupa milletlerinden biri olarak ayak basmıştı.
Sultan Abdülaziz’in Londra’ya ilk kez ziyaretiyle birlikte, İngiltere kraliyet tarihinde ay ve yıldızlı simgeleri ile Türk bayrağı Buckingham Sarayı duvarlarında İngiliz bayrağı ile yan yana dalgalanmıştı. İngiltere Kraliyetinin misafir ettiği isim, iki kıtanın ve iki denizin efendisi, iki kutsal mekânın hizmetçisi ve Müslümanların Halifesi olan Sultan Abdülaziz idi. İngiltere kralı ve halkı kendisini mümkün olan en büyük törenlerle karşılamış ve ağırlamıştı.
Belediye Başkanı, Avrupa tarihinde ilk kez tarihi duvarları içindeki Guildhall’da Sultan Abdülaziz’e hoş geldiniz etmişti.
Sultan Abdülaziz, Hıristiyan dinleyicilerine bir konuşma yapmış ve ev sahiplerine teşekkür ettikten sonra şu ifadelere yer vermişti:
Burayı ve Avrupa’nın diğer bölgelerini ziyaret etmekte iki amacım bulunmaktadır:
İlki, bu medeniyet merkezlerinde, kendi ülkemde yaptığımız işi tamamlamak için hala yapılması gerekenleri görmek; diğeri ise sadece komşu Müslüman ülkeler arasında münasebet kurmak arzusunda olmadığımı göstermek.
Seyahatin gerçekleştiği tarihlerde henüz bir şehzade konumunda bulunan Abdülhamid, İngiliz kayıtlarına göre son derece utangaç, mütevazı ve suskun bir görünüm sergilemişti. Hatta o kadar utangaçtı ki, amcası Buckingham Sarayı’nın bahçelerinde göründüğünde kendini ağaçların altına saklardı.
Abdülhamid, 1867 yılında gerçekleşen bu seyahat neticesinde Avrupa kültürünü, medeniyetini, toplum ve insanını yakından görme ve mümkün olduğu kadarıyla da tanımaya çalışmıştı. Abdülhamid bu seyahat sırasında henüz 25 yaşında bir gençti. Onun yaşı gibi duyguları da gençti. O, biraz da sahip olduğu o günkü duygularla etrafını gözlemlemiş ve pek tabii ki genç, güzel ve alımlı İngiliz kızlarına sempati ve hayranlıkla bakmıştı. Gördüğü ve tanıdığı İngiliz kızları kendisini hakikaten de oldukça kalıcı bir surette etkilemiş, gönlünde ve hafızasında silinmez izler bırakmıştı.
Sultan Abdülaziz’in İngiltere’yi ziyaret ettiği tarihlerde Prens Daniel yeni veliaht olmuştu. Daniel tarafından Abdülaziz ve beraberindekiler için güzel bir ziyafet verilmişti.
Sultan Abdülhamid yıllar sonra o ziyafetten bahsederken kendi durumu ve konumuna dair şöyle demekteydi:
- Benim de koluma kralın kızlarından bir prenses girdi. Prenses gayet dilber. Elini kolumun üzerine koydu. Cildi gayet ince. Allah bilir damarları ve içindeki kanın hareketini görüyordum. Ben de o vakit gencim… Hatta biraderler bana yan gözle nasıl? diyorlar... Şaka ediyorlardı.
Sultan Abdülhamid bu seyahati sırasında İngiliz kadınlarına karşı derin bir takdir duygusu içerisinde kalmış gözükmektedir. Kendi ifadeleri ile:
- Dünyada İngiliz kadını kadar güzel, kibar ve bilhassa vakarlı kadın yoktur. İnsan ecnebi kadını alacak mı, mutlaka İngiliz kadını almalıdır.
- İngiliz kadınları izdivaç ettikleri eşlerine karşı pek çok fedakârdır.
İngiliz kızları ve hanımlarını Abdülhamid samimi surette takdir etmiş olsa da onlardan biri ile evlenmeyi asla düşünmemiştir. O tarihlerde genç ve bekâr olmasına rağmen böyle bir arayış içerisine girmemiş ve temayül dahi göstermemiştir. Oysaki böyle bir fırsat onun önüne serilmiş ve kendisine alenen teklif dahi edilmişti.
Abdülaziz ve maiyetindekilerin Londra’ya gerçekleştirdikleri seyahat sırasında İngiliz tahtında Kraliçe Elizabeth bulunmaktaydı. Abdülhamid, Elizabeth tarafından kendisine yapılan bir İngiliz kızı ile evlenmesi teklifini yıllar sonrasında şu suretle dile getirmiştir:
Bizim gittiğimiz zaman Kraliçe Elizabeth beni pek sevmişti. Hatta bana akrabalarından güzel bir kız vermek istedi. Ben gençliğimde de böyle şeylere dikkat ederdim, tabii bu teklifi nazikâne reddettim.
O, sohbetinde ayrıca Londra’da yaşadıkları bir başka maceradan da söz etmiş, onu da şu suretle anlatmıştı:
O zaman tuhaf bir macera da geçirdik. Bir gece zengin tüccarlardan bi¬rinin kızı şerefimize piyano ile konser verecek. Gittik. Babası kızı koluna takmış... Girdi. Salonda takdim etti. O esnada biz de genç idik. Büyük biraderim merhum bana genç ve güzel birini gösterdi.
- Türkçe, nasıl? Beğendin mi? dedi. Ben de;
- Eh! Fena değil, dedim...
Meğer babası Türkçe bilirmiş... Bir müddet sonra elini ovuşturarak Rum şivesiyle, yanımıza gelerek, tebes¬süm ederek;
- Ben de Sakızlıyım. Çoktan buraya geldim. Tavat¬tun ettim (buraya yerleştim), dedi.
Biraderle birbirimizin yüzüne baktık. Türkçe anladığından mahcup olduk. Lakin Rum olsun da bize denk olmasın kabil değil!
Abdülhamid o tarihlerde, görünüşü itibariyle sağlam yapılı, soluk tenli, parlak ve delici siyah gözleri, ince ve narin bıyığı olan ve sağa sola şimşek hızıyla bakan bir görünüm içerisindeydi.
Bir başka tanığın tasviri ile Avrupa gezisinde olduğu zamanlarda Abdülhamid zayıf, kiriş gibi dik, parlak koyu gözleri ve çarpıcı bir görünüme sahipti. Bıyıkları ince ve hoştu. Burnu bir parça büyük ve kartal gagası şeklindeydi.
Abdülhamid, İngiliz kızlarını o denli takdir etmesine rağmen acaba ayağına kadar gelen teklifi neden geri çevirmişti?
Öncelikle belirtmek gerekir ki bir İngiliz prensesi ile evlenme konusu sadece Abdülhamid’e münhasır olmamıştır. Farklı kaynaklarda belirtildiğine göre abisi Murat Efendiye de o yönde resmi bir teklifte bulunulmasına ramak kalmıştı.
Sultan Abdülaziz ve beraberindekiler Londra’da bulundukları sırada Prens dö Gal, kız kardeşlerinden birisinin Murat Efendiye verilmesini çok arzu etmiş ve hatta onun bu arzusunu annesi Kraliçe Victoria da uygun görmüştü. Hususi yemekler, özel gezintiler ve samimi yakınlaşmalara muhatap olan Murat Efendinin de böyle bir evliliğe temayül ettiği ifade edilir.
Abdülhamid’in haber vermesi ile gelişmelerin farkına varan Sultan Abdülaziz, zinhar olmaz, tavrı sergilemiş ve nihayet konu resmi bir durum kazanmadan ve daha Londra seyahati bitmeden, oracıkta kapanıvermişti.
Böyle bir hısımlığa Abdülaziz haklı olarak karşı çıkmıştı. Daha şehzade durumunda olan birinin üzerinde güneş batamayan bir imparatorluğa damat olmasının türlü türlü yorumları yapılabilirdi. Abdülaziz, günün birinde taç ve tahtından olduğu gibi, Osmanlı Devleti de İngiliz hükümranlığının pençesine düşebilirdi. Ayrıca önceki yüzyılda Avrupa’da, İngiltere, Fransa ve İspanya gibi devletler arasında bir dizi veraset savaşları hep bu hısımlık nedeniyle yaşanmamış mıydı!
Abdülhamid, muhtemeldir ki, hem Abdülaziz’in böyle bir evliliğe izin vermeyeceğini bildiği için hem de böyle bir evliliğin ileriki zamanlarda iki devlet arasında siyasi sıkıntılar yaşanmasına neden olabileceğini idrak etmiş bulunduğu için kendisine yapılan teklifi daha baştan itibaren kibar bir surette reddetmişti.
.
Orhan Pamuk’u dinliyorum gözlerim kapalı
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
7 Nisan 2021 10:19
Orhan Pamuk, okuduğum bir romancı değildir.
Daha doğrusu okuyamadıklarım arasındadır.
Bir defa denedimse de okumayı, döndüm daha yolun başında romanın sayfaları arasından derhal geri… Beceremedim ne yapayım elimde değil bitirmeyi…
Üslubu sıkar beni nefesimi kesercesine, tatsız ve zevksiz kuru cümleleriyle… Tıpkı bir önceki cümlem misali.
Okuyamıyorsam da; “Çok araştırmaya dayanan, iğne ile kuyu kazar gibi hakiki ayrıntılar var... Ama bir noktadan sonra masalsı bir âleme evriliyor...” dediği yeni çıkan romanı “Veba Geceler”inin hikâyesini… Hiç olmaz ise tanıtımını dinleyeyim dedim videodan…
Tanıtım videoları için özel bir seslendirme yapılmış… Bayağı emek verilmiş gözüküyor.
Kurgu için iyi çalışılmış…
Necip Fazıl’ı yermek için kitabın ilgili sayfası açık tutulmuş bir kenarda... Her şey hazır yani…
Öncekilerin aksine, yeni yazdığı romanın tanıtımı sosyal medyada ilk defa söz konusu oluyor...
Ancak temel maksat romanın tanıtımı değil… Tanıtımda da belirtildiği gibi sosyal medya araçlarını kullanarak mevcut “hükümeti ve kurulu baskı düzenini biraz olsun eleştirmek...” Dolayısıyla tanıtım videoları... Planlı, organize…
Veba Geceleri romanı tanıtımı maalesef edebi değil siyasi söylemler yüklü... Günümüze doğrudan göndermeler yapan ayrıntılar içeriyor.
Zaten kendisi de “Günümüze siyasi gönderme yapmaktan çekinmedim” diyor. “Ama niyetim bu değildi”, diye de ekliyor. Ama idam konusu da dâhil kitabın gündemi ile günümüzün siyasi gündemi aynı...
Pamuk, çok maalesef, diyor ki; “Mutlu ve huzurlu değilim. Benim gibi milyonlarca vicdan sahibi insan mevcut siyasal ortamdan memnun değil...”
Dahası, Pamuk, mevcut siyasal iktidara çatıp ne yapılması gerektiği noktasında da kayda değer surette akıl verdikten sonra hedefler de gösterebilmekte…!!!
“Ahmet Altan, Kavala, Demirtaş gibi cesur insanları salıverilmedikçe.... Toplumun normalleşmesi ve kendimizi iyi hissetmemiz mümkün değildir...” demekte.
“Bu olağanüstü baskıcı müstebit hükümet...” diye de ilave etmekte.
Ayasofya ve Kariye’nin müze olmaktan çıkarılıp camiye çevrilmesine de çok ama çok bozulmuş bir halde... Yazık, üzüldüğünü duyunca ben de hakikaten üzüldüm kendisine!
Bu yazıyı yazmaktan asıl maksadım Pamuk’un günümüz siyasal yapısına bakışı, güncele dair siyasal beyanları ve suçlamaları değildir. Zira gerek duyması ve tenkide layık görmesi halinde bu yöndeki yaklaşımlarına siyasal iktidar cevap verir herhalde…
Bu yazıyı yazmaktan maksadım tanıtım videosunda Sultan Abdülhamid’e dair sözleri ve yaklaşımları nedeniyledir.
Romanı içimde okuma hevesi ve okumam halinde üsluba dayanacak mecalim olmadığından gözlerim kapalı dinlediğim kurgu tanıtımdaki kendi beyanlarını dikkate alarak diyebilirim ki, Pamuk’tan, daha fazlası değil, olsa olsa amatör bir tarihçi olabilir...
Pamuk tanıtım videosundaki ifadelerine bakılacak olursa;
Sultan Murat ile Sultan Abdülhamid, saltanatları öncesi arkadaşçasına kardeşlermiş, ancak her ne olmuş ise 40 yıl sonra kardeşliklerinin yerini nefret almış...
Oysa Pamuk da biliyor ki, Beşinci Murat, Mithat Paşalar tarafından hasta diye tahttan indirildi… Sadece 3 ay kadar padişahlık yaptı… Söz konusu 3 ay içinde bile o kendisinde değildi… Gitmek zorunda olduğu Cuma Selamlığı’na gidecek kadar dahi dermanı yoktu… Oturduğu yerde düz duramaz çuval gibi devrilirdi… Hakikaten akıl hastası idi… ve hep de hasta kaldı… Bir türlü sıhhat bulamadı… Ancak Abdülhamid üzerinde baskı oluşturabilmek için o hep bir araç olarak kullanılmak istendi… Şifa bulduğu iddia edildi… Haline ve yaşamına dair türlü türlü yalanlar uyduruldu.. Abdülhamid’e baskı yapabilmek, kendisini tahttan indirebilmek için mason Kleanti Skalieri yahut Ali Suavi gibi İngilizperverler Murad’ı Saray’dan kaçırma teşebbüslerinde bulundu… Abdülhamid’in gerek Murad’a gerekse Reşad’a zulmettiği hep yazıldı çizildi… Oysaki hakikat tam tersiydi… Abdülhamid, değil Murad’a zulmetmek, kızlarını ve oğlundan olan torunlarını bile evlendirdi… Reşat, padişah olunca, sürgünde tutulan Abdülhamid’in bir dediğini iki etmedi… Nasıl bir nefret ve hangi zulümdür ki Reşat’ı iktidarda iken Abdülhamid’e zulmetmekten alıkoydu…
Romanda Abdülhamid-Murat konusunu Pamuk ele alıp derin derin yazmış… Kim bilir gerçek görünümlü ne sahte inciler dizmiştir…
Yine Pamuk’un tanıtım videosunda iddia ettiği gibi ne Abdülhamid ile Murat arasında bir ihtilaf ve nefret mevcuttu ne de yine Pamuk’un maalesef yanılarak belirttiği gibi bugünkü Türkiye’de mevcut muhafazakâr ve Batıcı taraflar arasındaki ayrılığın kökleri aslı olmayan Murat-Abdülhamid ihtilafına müstenittir. Pamuk’a önerim, illa da bir köken ve neden bulmak istiyorsa, en azından Tanzimat’a, ama daha doğru ve isabetli olarak Üçüncü Selim dönemine gitmesi ve Nizam-ı Cedid’i, basit bir askeri ocak olarak değil, daha geniş anlamı ile okumasıdır. Fikri ayrılıkların nasıl kamplaşmalara sebebiyet verdiğini görmesi bakımından Halet Efendi’yi de okumalıdır… Kellesinin kopmasına kimlerin sebebiyet verdiğini de araştırmalıdır… Sultan Abdülaziz’in neden tahttan indirildiğini de okuması gerekir… Okumalıdır ki kalmasın hiçbir şey kafasında ve gönlünde nihan…
Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;
“Muhafazakâr olması ve İslam’ı siyasallaştırmaktan fayda umması Abdülhamid’in bugünkü iktidar tarafından sevilmesine nedendir.”
Abdülhamid’in bugünkü muhafazakâr nesil tarafından sevilmesinin sebeplerinden birisi tabii ki onun muhafazakâr olmasından ileri gelmektedir. Mason Murad’ı yahut Mithat’ı sevecek halleri yok ya!
Bugünkü neslin Abdülhamid’i onun muhafazakâr düşünceyi temsil etmesi nedeniyle sevdiği ne kadar doğru ise Abdülhamid’in İslam’ı siyasallaştırdığı iddiası da o derece yanlıştır. Esasen “İslam’ın siyasallaştırılması” söylemi Batı’nın icat ettiği bir dezenformasyondur. Batı Oryantalistler eliyle, Müslümanları muhafazakârlar, radikaller, liberaller, liberal muhafazakârlar, çağdaş olanlar, laik Müslümanlar ve sair şekilde parça parça ettiği gibi İslam’ı da liberal İslam, geleneksel İslam, radikal İslam ve siyasal İslam gibi çeşitlere ayırmıştır. “Liberal İslam” yahut “İslam’ın Siyasallaşması” başlıkları ile yerli ve yabancı yazarlar tarafından kaleme alınmış kitaplar dahi mevcuttur. Oysaki İslam’ın “liberali” olamayacağı gibi “siyasallaşmışı” da yoktur. İslam esasen aslı ve esası itibarıyla siyasal bir dindir. O, Hıristiyanlık gibi sadece ahlaki kurallar manzumesi değildir. Bilakis Musevilik gibi siyasal erk olmanın kaidelerini bünyesinde muhtevidir. Yani o hem ahlaktır, hem ibadettir ve hem de siyasal iktidarı esas almaktadır. Tıpkı şer’i bir devletin kurulmasını öngören Tevrat’ın muhtevası gibi. İslam siyasal olmasaydı cihat, fetih politikası, şer’i hukuk, hilafet ve benzeri kavram ve kurumları olabilir miydi peki… Abdülhamid İslam’ı siyasallaştırmadı, zaten siyasal olan ancak Üçüncü Selim ile başlayan ve Tanzimat ile hız kazanan ve Cumhuriyet ile de sonuçlanan İslam’ın liberalleştirilmesi sürecinin önüne geçmeye çalıştı. En azından 33 yıllık Hamidiye Devri’nde bunu, az veya çok, söz konusu kılabildi… Dolayısıyla Pamuk’un dediği gibi Abdülhamid siyasal İslam’ı keşfetmedi… İslam’ı siyasallaştırmaktan fayda ummadı… O sadece zaten siyasal olan bir sistemin kurallarını kendi döneminde icra etme azmi gösterdi...
Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;
“Abdülhamid, Boxer İsyanı sırasında Batılı emperyalist devletlerin yanında yer aldı... Batılı emperyalistlere karşı isyan etmemeleri yolunda Çin Müslümanlarına tavsiyeci bir heyet yolladı... Tıpkı Arabi Paşa, Gordon Paşaya karşı Batılıların yanında yer aldığı gibi.
Pamuk, daha evvelce dediğim gibi, olsa olsa sadece amatör bir tarihçi olabilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki Abdülhamid, Boxer İsyanı sırasında Almanya aracılığı ile Batılı emperyalist devletlerin isyanı bastırmak için asker göndermesi teklifini, 1897 Yunan Savaşı’nın o tarihlerde hala sıcaklığını korumasına ve Alman dostluğunu riske sokma pahasına da olsa reddetti. Zaten onun İslamcılık politikası söz konusu teklife olumlu cevap vermesini son derece aykırı bir şeydi. Aksini yapmak tabir caiz ise bindiği dalı kesmek demekti. Almanya’nın ısrarına rağmen askeri kuvvet göndermedi. Bilakis bir nasihat heyeti göndermeyi tercih etti. Ancak zamana bırakılan ve gecikmeli olarak yola çıkan heyet Çin’e vardığında zaten isyan sona ermişti. Heyet isyancıları teskin etmek yerine Çin Müslümanları adına kalıcı izler bırakacak bazı faaliyetlerde bulunduktan sonra dönüp geri geldi.
Pamuk’un, Abdülhamid’in Boxer isyancıları, Arabi Paşa veya Gordon Paşa’ya karşı Batılıların yanında yer aldığı yolundaki beyanı hiçbir surette doğru değilse de Hüseyin Sîret, İsmail Safa ve Ubeydullah Efendi gibi bazı yakın dostlarının 1899 yılında İngiliz Sefaretine giderek Transval Savaşı’nda, Abdülhamid’e rağmen, Boerlere karşı İngiltere’nin galibiyetini temenni beyanlı Elçi Sir Nicholas O’Connor’a Tevfik Fikret imzalı metni takdim ettikleri muhakkaktır.
Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;
Abdülhamid’i siyasal iktidarın sembolü yapan şey bilgisizliktir diyeceğim... Ama o da değil... Bugünkü muhafazakârlar, Abdülhamidseverler ve hatta AKP’li bazı tarihçiler tarafından Abdülhamid’in tahtayken hiç toprak kaybetmediğinin ifade edildiği, oysaki en büyük toprak kaybının onun zamanında olduğu ortadadır.
Ben de hakikaten merak ediyorum, tanımladığı çizgideki hangi “tarihçi” Abdülhamid’in iktidarı yıllarında toprak kaybetmediğini ifade ediyormuş ki?
Muhakkak ki her eline kalem alıp tarih yazdığını zanneden tarihçi değildir. Muhakkak ki her kesimin meczupları vardır. Muhakkak ki aşkta ve nefrette hadsiz davranan ve onulmaz hata yapanlar da mevcuttur. Tıpkı Hıristiyanların çok sevmelerinden ötürü Hazreti İsa’yı ilahlaştırmaları gibi. Ama bunlar ölçü değildir ki! Tıpkı Pamuk’un çok okudum araştırdım deyip, tarihten dem vurup, Abdülhamid ile ilgili olmayacak salvolar savurması gibi…
Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;
Abdülhamid’i siyasal iktidarın sembolü yapan şey bilgisizliktir diyeceğim... Ama o da değil... Parlamentoyu kapatması, anayasayı askıya alması, Mithat Paşa’yı öldürtmesi... Bir yurtsever gibi değil kendi iktidarını düşünen egoist bir müstebit gibi davrandığı...
Yine merak ettim şimdi, bugüne değin kimsenin ispat edemediği Abdülhamid’in Mithat Paşa’yı öldürttüğü hükmünü Pamuk hangi derin bilgisi ve elindeki vesikaya dayanarak ileri sürebilmektedir.
Ben de Pamuk’un Abdülhamid’in hangi şartlar içerisinde parlamentoyu neden kapattığı, anayasayı neden askıya aldığını bilmemesi bilgisizliktir diyeceğim... Ama… bir faydası yok ki.
O kendi iktidarını düşünen egoist biri olsaydı niye hal’edildi ki! İktidarda kalmasını bilmiyor muydu ki!
Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;
“Abdülhamid’i bugünkü iktidar için simge, kahraman yapanlardan birisi de Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han” adlı ciddiyetsiz kitabıdır...”
Sonra da bakınız diyor ve önceden sayfasınız açıp hazır tuttuğu kitaptan Kıbrıs’ın İngilizlere geçici olarak verilmesine dair bir paragraf okuyor…
Sonra dönüp Vahdettin’i de kötülüyor...
Sonra da Abdülhamid hiç değilse Vahdettin’den daha iyidir diye belirtiyor...
Pamuk bütün bunları yakın dönemin tam bir klasik kalıpları, yaklaşımları, suçlamaları ve mantık silsilesi içinde hadiselere yaklaşarak ifade ediyor. Çünkü kaynakları aynı, Avrupalı bilmem hangi yazarı esas almış…
Vahdettin hain…
Abdülhamid kızıl ve müstebit…
Bir Vahdettin düşünün ki kendilerini gerçek demokrat sanan bir kesim tarafından daha yargılanmadan, İttihatçılardan miras siyasi bir jargon olan, “haindir” yaftası ile lanetlenerek anılıyor…
Bir Vahdettin düşünün ki yazdığı hatıratı demokratik Türkiye Cumhuriyet’inde bugün dahi yayınlanamıyor…
Pamuk’un eline su dahi dökemeyeceği Necip Fazıl’a saldırması ise sıradan bir durum değildir. Sanatı noktasında mukayese dahi edilemeyecek olan birinin kitabını “ciddiyetsiz” olarak vasıflandırması ise hiç sebepsiz değildir. Necip Fazıl Kısakürek, Türkiye’de muhafazakar düşüncenin yeşermesine…, Ayasofya’nın ibadete açılmasına omuz vermiş ve bu uğurda hiç kimsenin katlanamayacağı türlü türlü çilelere göğüs germiş biridir. Hakikaten o yakın dönem tarihimizde öne çıkan muhafazakârlık çizgisindeki simge bir isimdir. Unutulmamıştır, unutulması da muhaldir. O nedenle simge bir isme saldırılmış olması abesle iştigal türünden bir şey asla değildir.
Pamuk tanıtım videosunda;
Dün ile bugünü mukayese ediyor ve “müstebit olma ve milliyetçilik gibi benzerlikler de var…” diyor.
Ama diğer taraftan kitabında müstebit dediği kişinin adını her dört sayfada bir zikrediyor. Romanda Abdülhamid adı 159 ayrı sayfada 159 defa geçiyormuş. Yani Abdülhamid romanın kahramanlarından biri durumundaymış.
Bir anlamda Pamuk da, bir taraftan Abdülhamid’i zemmederken bir taraftan da onun mevcut olumlu algısından kesesini doldurma peşinde bir tutum sergilemektedir denebilir.
Abdülhamid hakikaten de bir imparatormuş meğer… Zira o, bugün dahi kendisini sevenleri de sövenleri de, ayrıt etmeden, ihya etmeye devam ediyor…
Pamuk, malum, önceki romanlarından birisinde Türk milletini katil ilan etmişti. Ermenileri asıp kestiğimizi belirtmiş, bizi bir nevi Avrupa’nın muayyen mahfillerine şikâyette bulunmuştu. Neticesi tabii ki kendisi için oldukça semereli olmuş ve Nobel ile ödüllendirilmişti.
Yeni romanında ise Abdülhamid üzerinden muhafazakâr düşünceye saldırıyor, Ayasofya ve Kariye’nin cami olmasından rahatsızlık duyduğunu alenen ifade ediyor. Abdülhamid muhafazakârlığının Türkiye’de yeniden iktidar olmasına, seçim ile de olsa, demokratik yollar ve haklarla da başa gelinmiş bulunsa, tahammül edemiyor. Muhalefetini “Altan, Kavala, Demirtaş gibi cesur insanlar salıverilmedikçe... Toplumun normalleşmesi ve kendimizi iyi hissetmemiz mümkün değildir...” diyerek belirtiyor.
Hakikaten merak ediyorum;
Pamuk edebiyatçı, romancı, sanatçı bir isim midir, yoksa mensup olduğu toplumun bir kesiminin inanç ve itikadına tahammülü bulunmayan kötü bir siyasetçi midir?
İkinci defa Nobel ödülü olmayacağına göre, kim bilir belki de, tanıtım videosunda siyasetini tenkit ettiği, CHP’ye Genel Başkan olabilir.
Vebalı Geceler, toplumsal sükûn adına korkmak lazım, son derece tehlikeli...
.
Orhan Pamuk’tan inciler
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
5 Nisan 2021 10:53
Orhan Pamuk’un yeni yayınlanan romanı tanıtım videoları için özel bir seslendirme yapılmış…
Kurgu için iyi çalışılmış...
Bayağı emek verilmiş gözüküyor.
Necip Fazıl’ı yermek için kitabın ilgili sayfası açık tutulmuş bir kenarda... Her şey hazır yani…
Öncekilerin aksine, yeni yazdığı romanın tanıtımı sosyal medyada söz konusu oluyor...
Ancak temel maksat romanın tanıtımı değil… Tanıtımda da belirtildiği gibi sosyal medya araçlarını kullanarak mevcut “hükümeti ve kurulu baskı düzenini biraz olsun eleştirmek...”
Dolayısıyla tanıtım videoları... planlı, organize…
Pamuk’un, Abdülhamid’in Boxer isyancıları, Arabi Paşa veya Gordon Paşaya karşı Batılıların yanında yer aldığı yolundaki beyanı hiçbir surette doğru değilse de Hüseyin Sîret, İsmail Safa ve Ubeydullah Efendi gibi bazı yakın dostlarının 1899 yılında İngiliz Sefaretine giderek Transval Savaşı’nda, Abdülhamid’e rağmen, Boerlere karşı İngiltere’nin galibiyetini temenni beyanlı Elçi Sir Nicholas O’Connor’a Tevfik Fikret imzalı metni takdim ettikleri muhakkaktır.
Pamuk tanıtım videosunda diyor ki;
Abdülhamid’i siyasal iktidarın sembolü yapan şey bilgisizliktir diyeceğim... ama o da değil...
Bugünkü muhafazakârlar, Abdülhamidseverler ve hatta AKP’li bazı tarihçiler tarafından Abdülhamid’in tahtayken hiç toprak kaybetmediğinin ifade edildiği, oysaki en büyük toprak kaybının onun zamanında olmuştur.
Ben de hakikaten merak ediyorum tanımladığı çizgideki hangi “tarihçi” Abdülhamid’in iktidarı yıllarında toprak kaybetmediğin ifade ediyormuş?
Tanıtımda konu edilen Abdülhamid’e dair daha geniş bir itiraz yazısı kaleme alacağım inşallah.
.
Abdülhamid’in muhafızıydım nasıl mason oldum
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
1 Nisan 2021 10:34
Geçen yüzyıldaki mevcut yapısı dikkate alındığında masonluğu Kuzey Locaları ve Güney Locaları şeklinde iki kısma ayırmak mümkündür.
Kuzey Locaları, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz sömürgeleri, Almanya, İskandinavya, Hollanda ve birkaç Latin organizasyonundan ibaretti.
Latin yahut Doğu Locaları ise monarşik yapılara şiddetle muhalifti.
Sultan İkinci Abdülhamid ise masonluğa şiddetle karşı biriydi. O, bu tür cemiyetlere itibar etmez ve mensuplarını komplocu olarak görürdü. Dolayısıyla da tebaasından her kim mason olursa öyle bir tercihin riskine de hazır olması gerektiğine kaniydi.
Hal böyle olsa da Abdülhamid dönemi Selanik’i mason localarının bulunduğu şehirlerden en belli başlı olanlarından biriydi. Bu şehirdeki loca İtalyan Büyük Locası’na bağlıydı.
On dokuzuncu asrın sonlarına doğru Latin Masonluğu Selanik’teki İspanyol Yahudileri arasında itibar görmeye başlamıştı. Bu tarihlerde İspanyollar, Selanik nüfusunun yarıdan fazlasını (80.000) teşkil etmektelerdi. Bunlar İtalyan vatandaşlığını da elde etmiş olup İtalyan localarına bağlı masonlar arasına dâhil olmuşlardı. Yahudi locasına kabul edilen şehrin Dönme Müslümanlarının sayısı ise 12.000 ila 20.000 kişi arasındaydı.
Selanikli bir Yahudi, İtalyan Locasına bağlı Makedonya Risorta’nın Selanik şubesi kurucusu ve kıdemli üstadı olarak Emanuel Carasso, Talat, Cavit, Dr. Nazım ve Manastırlı Bahattin ve benzerlerini mason teşkilatına kazanmak için çalışmıştı. Jön Türkler, memurlar ve siviller görünmeyen bir Yahudi etkisi altında masonluğu benimsemeye zorlanmışlardı. Kendilerine Selanik Locası’nın kapıları her zaman açık tutulmuştu.
Jön Türkler kendilerine taraftar edinmeye çalıştıkları ve Makedonya garnizonuna mensup subaylar arasında bir teşkilat oluşturmaya başladıkları zaman Yahudi masonlar, Makedonya Risorta Locası’nın imtiyazlarından kendilerini fazlası ile yararlandırmışlardı…
Vasıf Çınay, Abdülhamid'in Selanik ve İstanbul’daki sürgün günlerinde onun muhafızı olmuş biridir. O günleri konu edinen, yaşadıkları ve şahit olduklarını dile getiren yayınlanmamış bir de anıları vardır. Onun ayrıca sonraki zamanlara dair kaleme almış olduğu başka kayıtları da söz konusudur.
Bahsi geçen yazılarından birisi “Nasıl mason oldum” başlığını taşımakta olup 1910 yılı Aralık ayı sonlarında Selanik'te Mason cemiyetine nasıl girdiğini ve locaya dair sonraki zamanlarda sahip olduğu değerlendirmeleri içermektedir.
Abdülhamid’in muhafızıydım nasıl mason oldum
Vasıf Çınay Bey bahsi geçen anılarında sadece locaya üye olmasının nasıl gerçekleştiğini ifade etmez. Bir asır öncesi Osmanlı toplumunda bürokratlar ve askeri şahsiyetlerin genel durumları ile masonlar ve masonluk localarının faaliyetlerine dair bilgi de vermektedir. “Nasıl mason oldum” başlıklı yazısı bu bakımlardan da oldukça önemlidir. Dönemin simalarından bir kısmının hakikaten inanmış olmaları dolayısıyla, bir kısmının ise sadece ve sadece ilgi ve merak neticesi mason localarına üye oldukları ve kendilerine mason biraderler edindikleri bu yazı sayesinde öğrenilebilmektedir.
Onun “Nasıl masal oldum” itirafları masonluğun kurumsal yapısına dair az da olsa ilginç bilgiler de sunar. Locaya üye olma aracı ve süreci, toplanma tarzları ve locanın iç atmosferi yazıda üzerinde durulan konular olmuştur. Fakat anlaşılan o ki, Vasıf Bey her ne kadar Selanik'te Mason locasına üye olmayı tercih etmişse de bu durumdan çok da memnun kalmıştır. Onun bu tavrı ve tepkisinin Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün mason localarını kapatması ile ne derece alakalı bulunmaktadır bilinmese de sorgulayıcı ve irdeleyici yaklaşımlar içerisinde olması ve masonluktan bir süre sonra soğumaya başlaması ve nihayet onu tenkide tabi tutması üzerinde durulmaya değerdir.
Vasıf Bey -en azından kendisi- ve benzeri bir takım isimler döneminin belki bir modası ve de fazlaca propagandası yapılan bir teşekkülü olarak tavsiye ve öneriler neticesinde locaya üye olmuşlar ve adlarına düzenlene bir ziyafet ve bir sertifika sonrasında yeni kardeşler edindikleri yeni bir âleme kapı aralamışlardı.
Vasıf Bey adına hazırlanan ve örneği ilişikte sunulan masonluk belgesi esasen sadece Vasıf Beyin masonluğunu gösteren bu sertifika da değildir. Biraz detaylı bir surette incelendiği takdirde sertifikada imzası bulunan daha başka çağdaşı isimlerin de mason locası üyesi oldukları görülmektedir. Söz konusu belge bu bakımdan da önemlidir.
Abdülhamid’in muhafızıydım nasıl mason oldum - Resim : 2
Vasıf Çınay Beyin kaleme almış olduğu “Nasıl mason oldum” başlıklı yazı, yaklaşık yüz yıl öncesi bir Türkçe ile yazıldığı için anlaşılmasında zorluk çekilebilir düşüncesiyle yer yer sadeleştirilmiş olup, şöyledir:
Nasıl Mason oldum
Kavala’da Vartan Bey isminde tanıdığım bir zat vardı. Büyük bir tütün ticarethanesinin müdürlüğünde bulunan ve aynı zamanda Mason olan bu zat beni çok sever ve bunun için hemen her tesadüf tesadüfümüzde masonluğun insani ideallerinden bahsederek beni de kendisi gibi bu cemiyete intisaba (üyeliğe) teşvik ederdi.
Gerçi ben de bu kuruluşa o kadar duyarsız değildim. İttihadı Terakki'ye intisabım sırasında, tanışıklık sağladığım zatların bazılarının bu cemiyetin azaları arasında olduğu için onlardan masonluğun maksat ve mahiyeti hakkında az çok malumat edinmiştim. Fakat o zamanlar buraya dâhil olmayı asla hatırıma getirmiyordum. Vatanın hürriyeti için cansiperane çalışmayı şiar edinen İttihat Terakki'nin yanında o zaman masonluğun bir cazibesi yoktu. Bizim o vakit bütün ümit ve heyecanlarımız İhtilali Cemiyeti'nin inkişaf ve muvaffakiyetinde toplanıyordu İşte o zaman lakayt kaldığım masonluğa 2 sene sonra kısmen Vartan Bey'in teşviki ve ısrarı kısmen de merak ve tecessüsün neticesi ile intisabı arzu ederek talepnameyi verdim.
O sırada Arnavutluk’ta çıkan isyan üzerine taburumuz silahaltına alındığı için 6 ay kadar Kavala’dan uzaklaşmıştık. Cevapnamenin cevabını ancak bu seferberlikten döndükten sonra aldım. Vatan Bey bana bir müjde verir gibi bu cevabın müspet olduğunu tebliğ etmişti. Ancak Kavala'da mason mahfeli olmadığı için giriş merasimi de mecburi olarak Selanik'te yapılacaktı Esasen ben de bu seyahate karar vermiş olduğumdan tabur kumandanlığından 10 gün için izin alarak hemen hareket ettim.
Vartan Bey'in tavsiyesi üzerine Selanik'te ilk önce Luvr mağazası sahiplerinden Hüsnü ve Besim Beyler ismindeki zatları görecektim. Bunlar meseleden haberler oldukları için bana delâlette (rehberlikte) bulunacaklardı. Hakikaten de bir gece bu zatlarla birleşerek masonların Frenk mahallesindeki mahfellerine gittik. Binaya girince arkadaşlarım beni kapının yanındaki odaya bırakarak kendileri yukarı çıktılar. Burada bir saatten fazla süren sıkıntılı bir bekleyiş devresi geçirdikten sonra rehber kardeş olduğunu söyleyen bir zat yanıma gelerek beni oradan aldı ve yukarıda merdiven başında genişliği 2 metreden fazla olmayan dar bir hücreye götürdü. Buranın duvarlarına kısa kısa ahlaki cümleler yazılı kâğıtlar asılı olduğu görülüyordu. Ortada bir sandalye, küçük bir masa, bunun üzerinde de hokka kalemle bir kuru kafa iskeleti vardı. Rehber kardeş üzerimde silah, para, saat gibi madeni ve değerli eşya namına ne varsa isteyip aldıktan sonra beni bu odada yalnız bırakarak çıkıp gitti. Burasının masonluğa yeni giren namzetleri murakabe-i nefse (nefis murakabesine) davet eden bir çilehane olduğu aşikârdı Ancak önümde bulunan bu kuru kafa ile üzerimdeki madeni ve kıymetli eşyanın alınmasındaki sebep ve hikmetin ne olduğunu bir türlü anlayamamıştım. Acaba bu iskeletle bana dünyanın faniliğini hatırlatmak gibi ahlaki ve felsefi bir ders mi vermek istiyorlar? Yoksa cemiyetin sırlarından harice açıklamalarda bulunursam akıbetimin böyle bir ölüm olacağı ihtarında mı bulunuyorlardı bilmiyorum.
Bir müddet sonra avdet eden rehberimin elinde bazı sualler yazılı bir kâğıt gördüm. Bu suallerde din, milliyet, vatan, insanlık mefhumları hakkında ne düşündüğüm soruluyordu Masanın başına geçip bu suallerin cevaplarını yazmaya başladım. Bence bu mevzulardan hiçbirisinin kıymet ve hatta kutsiyeti inkâr edilemezdi. İnsaniyetin kemali noktasından korkulan cihet bu duyguların mevcudiyeti değil bazı kimselerde bunların ifrata varıp bir taassup şeklini almasıydı. Geniş bir müsamaha fikri ile beraber olduğu takdirde dindarlık veya milliyet ve vatanperverlik işlerinden insanlık ideali asla bir zarar görmezdi. Bu tarzda yazıp bitirdiğim kâğıdı bir müddet sonra gelen rehber kardeşe teslim ettim. Masonlar bu cevaplarımı da beğenmiş olacaklar ki rehberim, son defa gelişinde beni onların mahrem toplantılarına götüreceğini söyleyerek beni bulunduğum sıkıntılı yerden kurtardı. Fakat henüz çilem dolmamıştı Bu içtimaa giderken gözü açık yürümek hakkına malik olmadığından beni doğru yola erdiren rehberim beni bu çilehaneden çıkardıktan sonra gözlerimi sıkı sıkı bağlayarak ve koluma girerek yedekte sevk etmeye başlamıştı. Böylece beş on adım yürüdükten sonra durduk. Arkadaşımın camlı bir kapıyı vurması üzerine içerden mütehakkim bir seda ile şu söz aksetti.
Bizi, bize mahsus mekânımızda rahatsız etmeye cesaret eden o yabancı kimdir? Niçin gelmiş? Buraya kimsenin girmeye hakkı olmadığını bilmiyor mu?
Cevap vermek fırsatı bana verilseydi ihtimal ki; haklısınız efendiler, ne yapayım merakıma galebe edemeyerek aranıza girmeye talip oldum ve kapınıza kadar geldikten sonra geriye dönemedim, diye vakaya mutabık fakat maksada muhalif bir söz söyleyecektim. Fakat rehberim usul ve merasime uygun olarak benim nam ve hesabıma şu cevabı vermiştir
Dalâlette (sapkınlıkta) kalan hemcinsimizdir, nur u ziya istiyor.
İçerden aynı mütehakkim eda ile bunun mümkün olamayacağı tekrar olundu. Fakat rehberim kendisini kefaleti altında benim de aralarına kabulümü ısrar ve ricada devam ediyordu.
Nihayet bu dergâh-ı muali ve müzahin-penahın (yüce ve eğlenceli dergâhın) eşiğine kadar gelip böyle bir vaz-ı niyaz ve istirham (yalvarış ve yakarış) içinde müftekar nur u ziya (olmayan ışık ve parlaklığı) ve muntazır-ı feyz ve ihtida olduğunu (bereket ve hidayet aradığımı) boynumu bükerek rica eden ve haricinin is’af-ı istirhamına (üye olmayanların taleplerinin yerine getirilmesine) müsaadeyi mutazammın (içeren) içerden bir kelime-i lütufkâr ihsan buyuruldu (bağış dolu bir cevap verildi). Yine aynı halde kapıdan içeriye girdik. O vakit bir gürültü, bir kıyamet, bir şamatadır başladı. Bir takım demir çubukların mütemadiyen yerlere çarpmasından mütahassıl (oluşan) madeni bir şakırtı kulaklarımı yırtıyor, koluma giren rehber kardeşin de burada adımını fazla at, burada kısalt gibi ihtarla güya birtakım mânialar arasından geçiyormuşuz hissini vererek beni büsbütün şaşırtmak istediği anlaşılıyordu.
Şunu da söyleyeyim ki ben o gün hastaneye gidip genzimdeki polipleri aldırmış olduğumdan oldukça da rahatsız idim. Bu işin izin müddetim içinde başka güne tehiri mümkün olamadığından o vaziyette yani burnum içerisine tıkılan ilaçlı pamuklarla şişmiş ve başım ağrılı olduğu halde oraya gitmeye mecbur olmuştum. Şimdi bu demir şakırtılarını ağrıyan hasta başımın içinde ne elemli bir akis yaptığını tasavvur edebilirsiniz.
Neyse ki nihayet gürültüler kesildi. Beni bir sandalyeye oturttular. Fakat daha bir ohh çekmeye vakit kalmadan bu defa da sağdan soldan bir birini takip eden bir sual yağmuru başlamıştı. Şimdi de şifahi bir imtihan geçirdiğim anlaşılıyordu. Neler sormadılar ki! Dine, ahlaka, insanlık, siyaset vesaireye temas eden birçok şeyler. Bu arada şöyle garip bir suale de maruz kalmıştım. Bunu soran zat bana masonların birbirlerine her yerde ve her zaman yardımla mükellef olduklarını izah ettikten sonra siz askersiniz, demişti. Yarın öbür gün devlet bir harbe girerse, siz de kıtanızla tabii ki cepheye sevk edileceksiniz. O zaman karşınızda düşman farz ettiğiniz kimselerin size bir dost, bir kardeş yani bir mason olduklarını anlarsanız ne yaparsınız.
Sual hakikaten mühimdi. Askeri ve vatani vazifemi düşünerek karşımdakilerin ne olduklarına bakmaksızın onları kurşuna hedef ittihaz mı edecektim (kılacaktım) yoksa masonluk gayreti galip gelerek bu vazifeyi ihmale mi uğratacaktım. Sualin doğrudan doğruya cevabını vermek istemedim. Sesin geldiği tarafa hitapla:
Sualiniz mühimidir. Harpte böyle bir vakanın vukuunu pek muhtemel görmemekle beraber bunu vuku bulmuş gibi farz ederek şimdiden hal çaresini düşünmek yerinde bir iş olur, ancak ben buna cevap verecek kadar aranızda eskimedin. Beni lütfen bu meselede siz tenvir ederseniz (aydınlatırsanız) müteşekkir kalırım, dedim.
Nihayet bu fasıl da sona erdi. Şimdi sıra gözlerimin açılmasına gelmişti Evet artık masonluk âlemi bana münkeşif (bilinir) olacak veya ben kendimi o âlemin o kadar tecellisi istirhamında bulunduğum (gerçekleşmesini istediğim) nur u ziyasına (aydınlığına) kavuşmuş görmekle bahtiyarlık duyacaktım. Rehberimin vaki olan (vuku bulan) ihtarı üzerine ayağa kalktım gözlerimin bağını çözdüler Bir de ne göreyim, aman yarabbi tüyler ürpertecek bir sahne… Omuzlarına çaprazvari (çapraz surette) hamaniler geçirmiş birçok insanlar kılıçlarını göğsüme uzatmış oldukları halde karşımda durmuyorlar mı! Nerede ise onların sivri uçlarını kalbime batıracaklar.
Birden bire karanlıktan ziyaya (ışığa) çıkmaktan kamaşan gözlerimle bu garip ve gülünç manzarayı seyrederken saflar arasında birçok tanıdık simalar da seçmeye başlamıştım. Bunlar bir taraftan dediğim tarzda beni tedhişe (korkutmaya) çalışırlarken diğer taraftan da dudaklarında mültefit (iltifatlı) tebessümlerle selamlamaktan hali (geri) kalmıyorlardı. Reisin (başkanın) münasip kısa nutkunu müteakip (sonrası) sahne bitmişti. Oradakilerin hepsi ayrı ayrı gelip elimi sıkmak suretiyle beni tebrik ettiler. Daha sonra da şerefime kurulan bir sofrada yenilip içildikten sonra merasime nihayet verildi...
Bu geceden sonra ben de artık resmen mason olmuştum. Bilahare Selanik’e geldikten sonra benim de akidesine (prensiplerine) candan bağlı bir mason gibi her hafta muntazaman mahfilde ispat-ı vücut ettiğim (bulunduğum) görülürdü. Bu hal beş altı ay kadar yani redif fırkasında kaldığım müddetçe devam etti. Ondan sonra nakledildiğim nizamiye taburundaki fiili hayat ve vazifemin çokluğu bana locayı ihmal ettirerek artık oraya gidemez olmuştum.
Fakat doğrusunu söylemek lazım gelirse ben zaten içimden gelen bir arzu ile değil daha ziyade ihmalci ve sebatsız bir insan telakkisine (algısına) uğramamak maksadıyla gidiyordum. Çünkü masonluk kendisine karşı bende asla bir alaka ve cazibe uyandırmamıştı. Onu birtakım eşkâl (şekiller) ve merasimin muhafazasından başka bir şeyine ehemmiyet vermeyen bir teşekkül (oluşum) olarak görmüştüm.
Yukarıda şikâyet ettiğim duhul (giriş) merasimi, o göz bağlamalar, o dar hücre, o demir şakırtılarının bundan başka ne manası olabilirdi? Locaların içerisini süsleyen garip ve rumuzlu sütun ve levhalarla içtimaların (toplantıların) açılıp kapanışında reisle nazır biraderler arasında teati edilen (karşılıklı) garip muhavereler (konuşmalar) -ki şimdi onları da nakledeceğim- bu kabilden bir şekilperest değil miydi?
Anlayamadığımız diğer cihet de masonların fikir ve gayelerine açık ve samimi ifadeden ziyade onları bir takım esrar ve acayiplik örtüleri altında saklamalarıydı... Bu asırda onları bu derece sindirmiş olan korkunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum... Acaba bu eşkâl (şekiller) ve merasim eski bir adet ve usulün bugüne kadar gelmiş bir hatırası olarak mı muhafaza ediliyordu? Öyle gibi olduğunu kabul etsek bile bu hal yine onları gülünç ve faydasız bir iş yapmış olmaktan kurtaramazdı. Hangimiz ecdat böyle giymiştir diye bugün ayağımıza yeniçeri şalvarı ve başımıza kallavi bir sarık geçirmiş olduğu halde gülünç olmaksızın sokağa çıkabiliriz. Anneanneye hürmet hayat şartlarının tamamen değiştiği bir devrede elbette o ananeyi bozmaksızın eskisi gibi yaşamak manasına gelmez.
Şimdi loca yani mabetlerin tarif ve tasvirine başlayalım. Evet masonlar kendi içtimgâhlarına (toplantı yerlerine) başka cemiyetlerde olduğu gibi mahfel veya kulüp demeyip mabet demektedirler.
Niçin? Bence tamamıyla bir Yahudi eseri olduğu, birçok ananelerini Ben-i İsrail (İsrail Oğulları)’in ıstıraplı tarihinden almasıyla sabit olan masonluk kendi içtimagâhlarına (toplanma yerlerine) da Kudüs'te Süleyman'ın inşa ettirdiği meşhur ve muhteşem mabedin hatırasını mezcetmek (terkip etmek) istediği için bu ismi vermiş olsa gerek.
Bu loca veya mabetlerin tavanlarını, duvarlarını süsleyen acibulacayip (oldukça garip) şekil ve levhaları gören bir insan onlara bir garibeler (acayiplikler) müzesi demeyi belki daha doğru bulur. Tavanına baktığınız zaman onun bir takım yıldız resimleri ile münakkaş (nakışlı) olduğunu görürsünüz. Onu bir sanatkârın karihasından (zihninden) doğmuş ve oraya mahsus bir ziynet ve sanat eseri gibi addetmemeli (saymamalı). Her mason locasının tavanı böyledir. Çünkü bu tavan semayı tanzir eder (betimler)… Zemine gelince, o da satranç tahtası gibi siyahlı beyazlı çinilerle döşelidir. Bunların ne manaya delalet ettiklerini (geldiklerini) bilmiyorum. Belki Kudüs'teki Süleyman mabedinin zeminini taklittir.
Kapıdan girilince sağ ve sol köşelerde nazır-ı evvel ve sânî (birinci ve ikinci nazır) biraderlere tahsis olunan birer kürsü ile bu kürsülerin yanında tepelerinde 3 ampul yanan ve birisinin üzerinde (J) diğerlerinde (B) rumuzu bulunan birer sütün görünür.
Maalesef ne anlattığım bu remizli sütunların, gerek bundan sonra anlatacağım buna benzer şekillerin, manalarını izah edemeyeceğim. Çünkü 32 kademelik bir esrar (gizli) temel üzerine kurulmuş bulunan muazzam bir teşekkül (oluşum) olan masonluğun bu muammalarını çözebilmek için bu kademelerde yükselmek icap ediyordu. Ben ise ilk kademenin yani henüz çıraklığın dahi fevkine (yukarısına) çıkamamıştım. Yani etrafımı ihata eden siz henüz dağılmış ve ufuklarım masonluk göklerinden inen hakikat nurları (ışıkları) altında henüz genişleyerek aydınlanmamıştı ki bu mana-yı ulviyeyi (yüce manayı) evvela kendim, ondan sonra da etrafımdaki teşnekân-ı fezail-i muhibbânı maaliye olanları (fazilet düşkünlerine) nakil ve izah edebileyim.
Bir âlem, bir kâinat gibi zemin ve seması bulunan mahfillerin yine onlar gibi cihetleri yani şark ve garpları da eksik değildir. Mustatil (dikdörtgen) bir salondan ibaret olan bu meşrikiazâm mabetlerinde şark tarafı kapının karşısına gelen kısım teşkil eder. Locanın diğer cihetlerine nazaran zemini bir kademe daha yüksek olan bu kısımda üstad-ı muhteremin kürsüsü ile kâtip ve hatip biraderlerin kürsüleri bulunmaktadır. Üstad kürsüsünün yanında tepesinde 5 ampul yanan bir sütun yukarısında duvara talik edilmiş (asılmış) buzlu camdan mamul bir levha vardır. İçinde bir ampul yandığı için daima parlak ve ziyadan (ışıktan) görünen bu levha üzerinde, altında İbranice bir harf, galiba Yahuda kelimesinin ilk harfi, yazılı bulunan bir göz resmi nazara çarpar... Evet sanki daimi surette locayı ve locadakileri tarassut etmekte (gözetlemekte) bulunan bir göz resmi...
Mahfilde üstad veya daha yukarı payelerde bulunanlarla kalfa ve çırak derecesini geçirmeyenlerin yerleri bir değildir. Kapıdan girince sağ tarafa isabet eden sıralar evvelkilere, sol taraftakiler de sonrakilere aittir. Çırak ve kalfaların üstad sıralarında oturmaları caiz olmaz.
İşte bir mason mahfelinin kabataslak şekli…
Şimdi de içtima zamanlarında müzakerelerin ne şekilde açılıp kapandığını anlatayım. Üstad-ı muhteremle nazır biraderler arasında basmakalıp bir sual ve cevap teatisinden ibaret olan bu sahnelerde hayli garip ve hatta gülünçtürler.
Herkes yerli yerinde oturduktan sonra üstad-ı muhterem evvela nazır-ı evvel (birinci nasır) biradere şu suali sorar.
Nazır-ı evvel birader mason musunuz? O da:
Biraderlerini öyle tanırlar üstad-ı muhterem, diye mütevazıane (mütevazı surette) bir cevap verir.
Burada küçük bir istitrat (ilave) yapacağım. Gerek üstad-ı muhterem gerek nazır biraderlerin ellerinde bir küçük tokmak vardır. Her lakırdıya (söze) başlayışında bu tokmağı bir kere önlerindeki kürsüye vurmaları usuldendir.
Nazır-ı evvelden (birinci nazırdan) o cevabı alan üstad-ı muhterem bu defa diğer nazıra tevcih eder (yönelir).
Nazır-ı sâni birader bir nazırın mabetteki ilk vazifesi nedir?
Mabedin emniyette olup olmadığını anlamaktır üstadım.
O halde vazifenizi yapınız.
Nazır-ı Sânî birader bunu üzerine gerek azaları arasında yabancı olup olmadığını gerek mabedin emniyette bulunup bulunmadığını tahkik (araştırmak) maksadıyla sıralar arasında bir cevelan yaptıktan (dolaştıktan) sonra üstü ad-ı muhtereme tekmil (tamamdır) haberini verir. Bunun üzerine üstat yine nazır-ı evvel biradere:
Nazır-ı evvel birader masonlar saat kaçta mesaiye başlarlar, diye sorar.
Vakt-i zahırda (öğle vakti) üstad-ı muhterem.
Şimdi saat kaçtır?
Vakt-i zahırdır (öğle vaktidir).
Nazır-ı evvel biraderin bu sözü yani gündüz öğle zamanında bulunduğu vaktin gece saat 10.00 olduğu unutulmamalıdır.
Bu cevap üzerine ayağa kalkan üstad-ı muhterem (bütün biraderler de ona emsalen (uyarak) bu sırada ayağa kalkmış bulunurlar) tokmağını tekrar kürsüye vurarak mesainin başladığını ilan eder. Müzakerenin kapanışı da buna yakın şekildedir. Yani içtimaa nihayet vermek isteyen reis evvela nazır-ı evvel birader masonların saat kaça kadar çalıştıklarını sorup ondan nısfulleyle (gece yarısına) kadar cevabını aldıktan sonra diğer nazardan da vaktin nısfulleyle (gece yarısına) geldiğini öğrenince içtimaın nihayetlendiğini ilan eder.
Şimdi bu satırları okuyan veya onları dinleyen kari veya samiine (okuyanlara veya dinleyenlere) sormak isterim. Bir müzakerenin açılıp kapanışını tabii şekilde bir cümle ile ilan etmek varken bu derece acayip ve garaip (garip) sözler sarfına ne lüzum var?
Veya localarının içlerini bir bîşuurun (şuursuz birinin) eli ile döşenmiş gibi gösteren bu garip dekorlarla donatmakla ne fayda tasavvur edilebilir. Bu hal masonluğun fantezi bir teşekkül olduğu kanaatini vermez mi? Mamafih “vatanım ruy-i zemin milletim nev-i beşer” sözü ile hülasa olunabilecek muazzam bir ideali kendine düstur-i hareket (hareket prensibi) ittihaz ettiğini söyleyen veya o zannı uyandıran bu cemiyetin şayan-ı tenkit ciheti yalnız bu şekilperestlikte değildir. Bence onun maksadı uğrunda hiçbir fiili teşebbüste bulunmayarak icraat ve fiiliyattan daima uzak kalması bundan daha büyük ve mühim bir eksikliktir.
Bir insan tasavvur edilsin ki çok cömert ve merhametli olduğunu, muhitinde hiçbir yoksul insanın bulunmasına tahammül edemediğini söylemekle beraber ne bir hayır cemiyetine yardım etmekte ve ne de mesela sokakta kendisine el açan bir fakire naçiz bir tasaddukta bulunmaktadır. Böyle bir adama cömert sıfatı vermek doğru mudur? İşte masonluğun taraftarı uhuvvet (kardeşlik) ve muhibb-i insaniyet (insanseverlik) olması da buna benzer. Masonlar duymasın amma bu halin lisanımız da tam manasıyla adı sayıklamadır.
Masonluk insan âleminde huzur ve emniyetin hak ve adaletin lazımı (gereği) gibi teessüs etmediğini (oluşmadığını) görerek milletlerin içtimai bünyelerinde esaslı bir inkılap yapmak lüzumunu takdir eden diğer teşekkül (oluşum) veya fırkaların nasıl çalıştıklarına sathice (yüzeysel) olsun gözlerini çevirmiş olsaydı kendisi ile onlar arasındaki mesai farkının genişliğini ve o tarza yakın bir mesai programı kabul edilmedikçe bu gibi idarelerin husulüne (gerçekleşmesine) asla imkânın bulunamayacağını takdir ederek ya mevcudiyetinin faydasızlığından dolayı kendi kendisini feshe mecbur olur veya faaliyetini onlarınki ile hem ahenk (aynı halde) olacak bir mecraya sevk etmek lüzumunu duyardı.
Kendileri ile bu husus hakkında münakaşa yaptığım bazı biraderler bana onun bir ticaret cemiyetinden ziyade saliklerini (mensuplarını) yavaş yavaş yetiştirme hedefini takip eden bir teşekkül olduğunu söylüyorlardı. Fakat maalesef ben onun bu cihette de göze çarpan bariz faaliyetini göremiyordum. Şüphesiz bazı azalar tarafından localara muhtelif mevzular üzerine verilen konferanslardan bu gayeyi okşayacak birkaç söz bulunması veya dünyanın bilmem hangi ücra köşesinde bu fikri birkaç risale intişarı (neşri) şüphesiz böyle bir iddianın delili olamaz.
Maksadın temini için gayrikâfi ve faydasız bir usul olmakla beraber masonluk hakikaten şimdilik icraata geçmeksizin sadece hedefe hazırlanmakla iktifa ediyorsa (yetiniyorsa) o vakit bu neşriyat veya konferansların şimdiki program altında bu hedefi teşvik eden bir ders ve irşat mahiyetini alması ve bahusus (özellikle) masonluğa yeni intisap etmiş olanların dimağ ve kalplerine bu fikirlerin açık ve vazıh ifadelerle kutsi bir akide halinde telkinini temin edecek bir yol tutulması lazım gelirdi. Halbuki kendimi misal göstererek söyleyebilirim ki masonluğa yeni giren hiçbir kimse localarda bu tarzda bir telakki (kabul) ile irşat ve ikaz edilmek bahtiyarlığına mazhar olmamıştır. Ona intisap edenler onun insanlık ideali peşinde koşan bir teşekkül olduğunu ve localarda yapılan telkinattan (telkinlerden) değil ancak dışarıdaki dedikodularını dinlerken öğrenirler.
Mason localarını dolduran biraderlere gelince, onlar arasında bu mefkûreye (ülküye) az çok hamiyet (yüce gönüllülük) ve saffetle (temiz yüreklilikle) bağlanmış kimseleri bulmak için de Diyojen'in feneri gibi bir ışığa ihtiyaç vardır. Çünkü localar insaniyet idealinin âşıklarından ziyade masonluğu biri süs, loca içtimalarını (toplantılarını) vakit geçirecek bir eğlence veya kendilerine mason dedirtmeyi bir unvan-ı mefharet (övünç sıfatı) sayanlardan tutunuz da çok birader tanıyıp şahsi ve ticari menafi (menfaat) elde etmek isteyenlere varıncaya kadar bin bir çeşit emel takip edenlerle doludur.
Dünyanın zi nüfus (nüfuz sahibi) insanlarından birçoklarının yani birçok kral, başvekil ve birçok müteneffiz (nüfuzlu) siyaset ricalinin mason olduklarından bahisle öğünen biraderler az değildir. Fakat onlara bu nüfuzlu insanların dünya siyasetini ellerinde çevirmelerine rağmen biraz da kendi mensup oldukları tarikatının amaline (emellerine) neden çalışmadıklarını sorarsanız verecek cevap bulamazlar.
Hâsılı dükkânının kapısına (Ne ararsan bulunur burada devadan gayrı) mısraını yazan nüktedar eczacı gibi mason localarının kapısına da (Kimi sorarsan bulunur burada masondan gayrı) mısraını talik etmek (asmak) hiç hatalı bir hareket olmayacak itikadındayım.
Masonların birbirlerini tanımak için müracaat ettikleri selam tarzları ile parola ve işaretlerinden de bahsedeyim. Mason selamı sağ kolu sol omuz hizasına kadar yükseklikten ve ayakları kaimu’z-zaviye şekline getirip iftitalı (dik bir suretle) 3 adım atıldıktan sonra aynı kolu havada bir müselles (üçgen) resmetmek şartı ile tekrar asli vaziyete getirmekten ibarettir. Mamafih selamın bu mufassal şekli ancak resmi içtimalar esnasında yani mabede girilirken yapılır.
İçtimaa geç kalan birader biperva (pervasız bir surette) salona girmek hakkına malik değildirler. Kapıyı üç defa vurup içeriden müsaade almadıkça giremezler. İşte yazdığım bu selamın icrası da bu anlara mahsustur. Ben herkesin gözü bana matuf olduğu böyle bir zamanda pek garip görünen bu selamı ifaya mecbur olmamak için daima içtimaın (toplantının) açılmasından evvel locada hazır bulunurdum.
Locaların bazı ufak tefek müspet faydaları yoktur diyemem. Buralarda bazı münevver ve mütetetbi (araştırmacı) biraderler ihtisasları dâhilindeki mevzular üzerine verdikleri konferansların kıymet ve faydası inkâr edilemez Bundan maada (başka) her içtima sonunda biraderler arasında dolaştırılan dul kadın kesesine -ki bu bir ifade-yi remziyedir, dul kadından maksat fukara ve muhtaçtır- atılan para da netice itibarıyla içtimai bir yardım mahiyetinde olduğundan takdir ve senaya (övgüye) değer.
Fakat birkaç kişiye bir konferans dinletmek veya birkaç fakire 5-10 kuruşluk sadaka toplayabilmek için bu kadar acayip ve garaip (garip) ihdasına (icadına) mabetler açıp ayinler, merasimler icrasına bilmem ki lüzum var mı?...
.
Abdülhamid’in bahtları parlak gardiyanları…
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
24 Mart 2021 09:16
Sultan Abdülhamid 31 Mart hadisesi sonrasında tahttan indirilince İstanbul’da tutulmamış Selanik’e gönderilmişti.
Onun gerek Selanik’e sevki sırasında gerekse Selanik’te Alatini Köşkü ve yine gerekse İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda murakabe altında tutulduğu sırada bir dizi isim ona gardiyanlık etmişti.
Selanik’te Alatini Köşkü’nde ve İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda olup Abdülhamid ve ailesini içeriden ve dışarıdan muhafaza ile görevlendirilmiş olanlardan adları ve soyadları tespit olunabilenler şöyledir:
Binbaşı Ali Fethi [Okyar]
Kolağası Abdullah
Kolağası Hakkı
Kolağası İbrahim Çolak
Kolağası Kazım
Kolağası Kel Ali [Çetinkaya]
Kolağası Ömer Naci
Kolağası Rasim Celalettin [Öztekin]
Kolağası Süleyman Fehmi [Tunçay]
Kolağası Şerif
Kolağası Tevfik
Kolağası Zekeriya
Kolağası Zünnun
KolağasıAhmet Fuad [Bulca]
Mülazım (Topçu veya Tayyareci Kürt) Salim
Mülazım Ali Rahmi
Mülazım Celal
Mülazım Davud
Mülazım Emin
Mülazım Fikri
Mülazım Hüseyin Hicranî
Mülazım Mahmud [Soydan]
Mülazım Mahmut Esat
Mülazım Osman
Mülazım Reşad
Mülazım Salim
Mülazım Şevket
Mülazım Vasıf [Çınay]
Mülazım-ı Evvel Salih [Bozok]
Mülazım Nuri [Conker]
Mülazım Tahsin [Uzer]
Polis Komiseri İhsan
Ali Fethi Okyar
Ali Fethi Okyar Bey Sultan Abdülhamid’i tahttan indirilmesinden sonra gecenin bir vaktinde Sirkeci Tren İstasyonu’nda özel olarak bekletilen tren ile Selanik’e götürmekle sorumlu tutulmuştu. Kendisine Selanik’e kadar eşlik etti, onu ve ailesini Alatini Köşkü’ne yerleştirdi, gerek Selanik’teki gerekse İstanbul’daki idari makamlar ile temas halinde Abdülhamid’in güvenliğinden sorumlu Başmuhafız olarak Selanik’te görev yaptı.
Yaklaşık 3.5 ay boyunca Selanik’te Abdülhamid’in Muhafız Kumandanlığı vazifesini icra Ali Fethi Okyar Bey Paris Ateşemiliterliği’ne atanması üzerine söz konusu görevinden ayrıldı.
Abdülhamid’in muhafızları içerisinde onu muhafaza görevinden ilk ayrılanı ve terfi edeni Ali Fethi Okyar Bey oldu.
Ali Fethi Beyin Muhafız Kumandanlığı’ndan ayrılmasına Abdülhamid çok üzülmüş, kendisini hep takdir ve teşekkürle yâd etmiştir….
Ali Fethi Bey Üçüncü Ordu mensup bir subay olarak görev yaptığı yıllarda İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanışmış ve önde gelen İttihatçı bir isim olmuştu.
İttihat ve Terakki'den Dördüncü ve Beşinci Dönem’de Meclis-i Mebusan İstanbul mebusluğu, Paris Sefirliği Askeri Ataşemiliterliğinde bulunan, İkinci Meşrutiyet beyannamesini yazan ve İttihat ve Terakki Fırkası Umumi Kâtipliği görevinde bulunan Ali Fethi Okyar Sofya Sefirliği, Dâhiliye Nazırlığı, Hürriyetperver Avam Fırkası kurucusu ve reisliği, Minber gazetesi kurucusu ve başyazarlığı, İstanbul milletvekili, Dâhiliye Vekili, TBMM İcra Vekilleri Heyeti Reisliğinde bulundu. Ali Fethi Bey Cumhuriyet’in ilanı sonrasında ise TBMM Reisliği, Başbakanlık, Müdafaa-i Milliye Vekilliği, Paris Büyükelçiliği, Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruculuğu, Londra Büyükelçiliği… görevlerinde bulundu. Kendisine "Okyar" soyadını bizzat Mustafa Kemal Atatürk verdi.
Ali Çetinkaya
Kolağası Kel Ali yani Ali Çetinkaya, Abdülhamid’in İstanbul’dan Selanik’e gönderilişi sırasında Ali Fethi Beyin yardımcısı konumundaydı. Selanik’te Abdülhamid’in Muhafız Kumandanlığı vazifesi sırasında o da Ali Fethi Okyar beyin yardımcısı olarak Muhafız Kumandanlığı Yardımcılığı görevinde bulundu.
Sonraki zamanlarda Ali Çetinkaya Mustafa Kemal ve Enver Paşalar ile birlikte Trablusgarp’ta bulundu, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında görev yaptı.
1919 yılında Afyon Karahisar’dan milletvekili seçilen Ali Çetinkaya 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusanında vekil olarak görev yaptı. Hem bir asker olarak hem de bir devlet adamı sıfatıyla Cumhuriyet döneminde Türk siyasal hayatına belirgin bir surette etkide bulundu. Bayındırlık Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı görevlerini getirildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Ulaştırma Bakanı Ali Çetinkaya oldu. Ali Çetinkaya’yı Cumhuriyet döneminde yapmış olduğu namlı işlerden, hususiyle de Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi ve başkanı sıfatıyla icra ettiği görevlerden ötürü hemen bütün Anadolu halkı yakından tanıyıp bildi.
Rasim Celaleddin Öztekin
…..
Mülazım Vasıf [Çınay]
Vasıf Bey Abdülhamid’in Selanik günlerinde olduğu gibi İstanbul Beylerbeyi Sarayı’ndaki murakabesi sırasında da kendisine muhafızlık etti. Selanik’te 1910’da, Abdülhamid’in muhafızlığı sırasında, İtalyan Mason Cemiyeti’ne üye oldu. Abdülhamid’in vefatından sonra Cumhuriyet döneminde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün değişik birimlerinde vazife yaptı. Buradaki görevini Emniyet Genel Müdür Vekilliği şeklinde tamamladı.
Sultan Abdülhamid’e dair (Bir kopyası bende de bulunan “Sultan Abdülhamid’in Muhafızıydım” adıyla) hatıralarını kaleme aldı. Ama yayınlanmadı.
Vasıf Bey TBMM Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Dönem Malatya Milletvekili olarak vazife yaptı.
Salih Bozok
…..
Nuri Conker
İttihat ve Terakki’nin güvenilir üyelerinden biriydi. Salih Bozok’un da kayınbiraderiydi.
Sultan Abdülhamit, Selanik'ten Beylerbeyi Sarayı’na getirilince, İttihat ve Terakki'nin güvenilir üyelerinden biri olarak, Salih Bozok gibi o da Abdülhamid’e muhafız tayin edildi.
Balkan Savaşlarına katıldı, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’de yer aldı. Çeşitli görevlerde bulundu. TBMM tarafından Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi. 1923 – 1937 yılları arasında Kütahya ve Gaziantep milletvekili olarak mecliste yer aldı.
Mahmut Soydan
Asker, siyaset adamı, milletvekili, gazeteci ve yazar şeklindeki bir kimliğin sahibidir.
İçerik itibarıyla Milli Mücadele tarihine dair notları ihtiva etmekte olan “Ankaralı’nın Defteri” Soydan’a aittir.
Mahmut Bey Harp Okulu’ndan mezun oldu.
Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra, henüz mülazım rütbesinde iken, onun muhafız subaylığına atandı. Balkan Savaşı sırasında Abdülhamit’le birlikte İstanbul’a geldi.
Gerek Selanik’te gerekse Beylerbeyi Sarayı’nda Şehzade Âbid Efendinin hususi hocası oldu.
Abdülhamid’in diğer muhafızları gibi Soydan da Anadolu’ya geçti ve Mustafa Kemal Paşa’nın refakat subayı oldu.
TBMM Başkanlık Divanı Kâtip Üyeliği’nde bulundu. Yazı konusundaki yeteneği fark edilince Hâkimiyet-i Milliye’nin sahipliğini üstlendi ve yazı işleri müdürlüğünü yürüttü.
İkinci, Üçüncü, Dördüncü ve Beşinci dönemlerde Siirt’ten CHP milletvekili seçildi ve dolayısıyla da 1923 yılından vefatına kadar milletvekilli olarak TBMM’de görev yaptı.
Terakkiperver Cumhuriyet ve Serbest Cumhuriyet Fırkalarına karşı oldukça sert bir muhalefet yürüttü.
Türkiye İş Bankası’nın kurucuları arasında yer aldı, vefatına kadar da bankanın ilk yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptı.
Ulus, Tan gazeteleri ile 1926’da İstanbul’da Milliyet gazetelerini kurdu ve başyazarlığında bulundu.
Rıza Nur’un ifadesine bakılacak olursa; “Siirt mebusu, para vurgunundan başka bir işi yoktu.”
Fuat Bulca
Fuat Bey de Beylerbeyi Sarayı'nda bulunan Beylerbeyi Sarayı Muhafız Bölük Komutanlığı’nda Abdülhamid’in muhafızı olarak görev yapmıştı.
1927’de askerlikten emekli oldu. Sonrasında ise Tayyare Cemiyeti Başkanlığı, TBMM İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Dönem Rize, Beşinci Dönem Çoruh Milletvekilliği ve İkinci Dönem Divân-ı Riyaset İdare Amirliği görevlerinde bulundu. Kırmızı şeritli İstiklal Madalyasına layık görüldü.
Zünnun
Selanik'te Alatini köşkünde Sultan Abdülhamid ve maiyetinin muhafızlığı ile görevlendirilenler arasında yer alan isimlerden birisi de Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinden biri olan Süvari Yüzbaşı Debreli Zünnun Bey oldu.
Tahsin Uzer
Tahsin Uzer, kendi deyimiyle “Abdülhamit yönetimine karşı nefreti” bulunan biri olarak onun Selanik günlerinde muhafızlığında bulundu. Zira 31 Mart vakası sonucunda Sultan Abdülhamit’in Selanik’teki Alatini Köşkünde ikamete mecbur edilmesi ile Tahsin Uzer Bey bu eski hükümdara ev sahipliği yapmak durumunda kaldı.
Tahsin Uzer Bey Hareket Ordusunca görülen lüzum üzerine 1909 Mayıs’ında Selanik’e gönderilen Abdülhamit’in iaşesinden ve barındırılmasından sorumlu tutulmuştu. Tahsin Uzer Beyin çocukluk günlerinden itibaren ismini işittiği, kendisine karşı çalışırken hapishaneye düştüğü ve kendisinin sürgün iradesini imzalamış bulunan bir padişah ile sonraki zamanlarda yüz yüze gelmiş olması kendisi için apayrı bir tecrübe oluşturmuştu. Tahsin Bey Alatini Köşkü’ne gelen Abdülhamit’i karşılarken büyük bir heyecan duymuştu.
Sultan Abdülhamid’i Selanik ve İstanbul’da murakabe eden ve kendisine muhafızlık edenler hiç şüphesiz ki sıradan kimseler değildi. Salih Bozk’un anılarında da ifade ettiği üzere, esasen bu isimler birbirlerini gayet iyi tanımakta olup askerî sınıftan İttihatçı fikriyattaki arkadaşlardı.
Öncelikle büyük bir ekseriyeti; Mustafa Kemal Atatürk, Fuat Bulca, Nuri Conker, Fethi Okyar, Ömer Naci, Salih Bozok… Manastır Askeri İdadisi’nden mezundu. Hemen hepsi aynı dönemin ve hatta aynı sınıfın öğrencileriydi. Birbirlerini çok iyi tanımakta ve yakinen bilmektelerdi. Hepsi birbiriyle arkadaştı. Ve hatta bir kısmı akrabaydı. Salih Bozok, örneğin, okul arkadaşlarından Nuri Conker’in kız kardeşi ile evlenmişti. Nuri Conker ile Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük dedeleri aynı şahıstı.
Mustafa Kemal Paşa, Başmuhafız Rasim Öztekin Beyi, Vasıf Çınay’ı, Mahmut Soydan’ı, Salih Bozok’u, Nuri Conker’i, Ali Çetinkaya’yı, Tahsin Üzer’i… muhafızlık eden isimlerin büyük bir ekseriyetini yakinen tanımakta ve bilmekteydi. Selanik onlar için sadece bir şehir, bir eğitim yeri değil, arkadaşlık ve dostluğun ilk adımlarının da atıldığı ve ortak bir kaderin paylaşılmaya başlandığı bir yerdi. Nuri Conker'in 1938 Ocağında ölümü Mustafa Kemal’in, en yakın dostu, çocukluk arkadaşı olması hasebiyle, kendisini fazlası ile üzmüştü. Nuri Conker, Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluk ve silah arkadaşı olup, kendisiyle senli benli konuşup, ona "Kemal" diye hitap edebilen ikinci kişiydi.
Abdülhamid’in muhafızların yine büyük bir ekseriyeti sadece Manastır Askeri İdadisi yahut Selinik’te değil, Fethi Okyar, Fuat Bulca, Nuri Conker, Ali Çetinkaya ve daha başkaları Trablusgarp’ta, Enver ve Mustafa Kemal Paşalarla birlikte olmuşlardı. Salih Bozok gibi olmak isteyip de Trablusgarp’ta olamayanlar da vardı. Ama ruhen hep beraberlerdi.
Abdülhamid’in murakabesi için görevlendirilmiş bulunan muhafızların her birinin, muhakkak ki gözü oldukça pekti, her biri pek tabii ki oldukça mutemet birer İttihatçıydı. Selanik vilayeti Merkez heyeti genel olarak Yüzbaşı Rasim Öztekin’in bahçe içindeki tek katlı ve müstakil suretteki kâgir evinde yatsıdan sonra toplanırdı. Rasim Beyin evindeki toplantılar Şemsi Paşanın Manastır’a memur edilmesine kadar devam etmişti. Bilahare söz konusu toplantının zamanı, geceleri yerine, gündüze çevrilmiş ve Erkânı Harp Binbaşısı Ali Fethi Okyar Beyin evinde devam etmeye başlamıştı. Hemen her sabah iki saat süre ile toplantı yapılır, müzakerelerden sonra herkes işinin başına giderdi.
Ali Çetinkaya İttihatçıların fazlaca güvendiği subaylardan biriydi. Dönemin pek çok subayı gibi o da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensuptu. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini sağlayan harekât Ordusu’nda görev yapmıştı. Tahttan indirildikten sonra da onun muhafazasına memur edilmişti. Ali Çetinkaya’nın Abdülhamid’in muhafazasına memur edilen hususi suretteki birliğin komutan yardımcılığına atanmış olması İttihatçıların kendisine tam bir güven duyduklarının da en aşikâr deliliydi.
Ali Fethi Okyar ve Binbaşı Fuat Bulca gibileri, pek muhtemeldir ki, Teşkilat-ı Mahsusa üyesiydi. Vasıf Çınay gibi içlerinde mason locası üyeliğine sahip olanlar da vardı.
Abdülhamid’in vefatından sonra onun muhafızlığını yapan isimler Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele ve nihayet TBMM’de de büyük ekseriyetle yine birlikte bulunmuşlardı. Mustafa Kemal ile Selanik’ten tanışmakta olan, örneğin, Başyaver Salih Bozok ve Refakat Subayı Yüzbaşı Mahmut Soydan, 24-25 Ağustos 1922 Büyük Taarruz günleri sırasında Başkumandanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Batı Cephesi Komutanlığı ve Birinci Ordu Komutanlığı'nın müştereken karargâh binası olarak kullandıkları Hacı Veli Konağı’nda da Mustafa Kemal ile aynı yerdelerdi.
Sultan Abdülhamid kimilerine göre “Kızıl Sultan”dı, kimilerine göre ise “Ulu Hakan”dı.
Ama ne garip!
Abdülhamid’i tahttan indirenlerin önemli bir kısmı, daha Abdülhamid hayatta iken, hayatlarını kaybetmişlerdi.
Mahmut Şevket Paşa
Nazım Paşa
Resneli Niyazi
Enver Paşa
Talat Paşa
Cemal Paşa
Esat Toptani
…
Ve daha ziyade suikasta kurban giden daha başkaları.
Ne garip!
Abdülhamid’in muhafızlarının hemen hepsi Cumhuriyet’in kurucu kadrosu içerisinde yer almışlar, önemli makamlara yükselmişler, mühim vazifeler ifa ve icra etmişler ve nihayet ölünceye kadar milletvekilliği görevinde bulunmuşlardı.
Kim bilir! Belki de hayatta de hiçbir şey tesadüfî değildir! Tıpkı Salih Bozok’un ifade ettiği gibi:
…1908'de hürriyetin ilanından sonra… Selanik'te meşhur Olimpos Gazinosu'nda oturdukları bir akşam, Mustafa Kemal sofradaki dostlarına ileride nasıl iktidara geleceğini anlatır. Sonra da orada bulunanlara gelecekteki görevlerini açıklar. Masadakiler; Fuat Bulca, Nuri Conker, Fethi Okyar ve Salih Bozok hayretle izler onu. Herkese görev bölümü yapıldıktan sonra, sıra Bozok'a gelince;
Salih der seninle hiç ayrılmayacağız. Seni kendime yaver yapacağım.
Masadakiler sorar:
Peki sen ne olacaksın?
Yanıt kısadır:
Ben, size bu görevleri verecek adam olacağım.
.
Abdülhamid’e Muhafız Mustafa Kemal’e Yaver: Salih Bozok
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
18 Mart 2021 09:10
1881’de Selanik’te doğan Salih Bozok Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşı olması yanında kan birliğine dayanan bir dostluğunda sahibiydi.
Mezuniyeti sonrası İskeçe’de görev yaptığı sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti ile temas kurdu.
1910’da kayınbiraderi Nuri Beyin okul müdürü olduğu Selanik’te yeni açılan Türk Zabit Mektebi’nde öğretmenlik yaptı.
Bir müddet burada görev yaptıktan sonra, İttihat ve Terakki’nin güvenilir üyelerinden biri olarak, Selanik Alatini köşkünde sürgünde bulunan Abdülhamid’in muhafızlığına getirildi.
Torununun rivayet ettiğine göre; “İttihat ve Terakki Selanik’te gözaltında tuttuğu Abdülhamit’in öldürülmesine karar vermiş, infazı gerçekleştirecek ve kurayla belirlenecek subay Abdülhamid’i öldürdükten sonra intihar edecekmiş. Bozok; ‘kuraya gerek yok’ diyerek gönüllü olmuş, ailesiyle vedalaşmış ama son anda emir geri alınmış.”
Salih Bozok’un Abdülhamid’in muhafızlığına atanması, torununun beyanı aksine, Alatini Köşkü’nde görev yapan muhafızlardan Kürt Salih’in balkonda bulunduğu sırada ateş ederek Abdülhamid’i öldürmeye teşebbüs etmesi ve dolayısıyla görevinden alınması üzerine söz konusu olmuştu.
Salih Bey, Selanik’te Ordu Köşkü (Alatini Köşkü)’ndeki muhafızlık görevini Mahmut Soydan Bey ve Vasıf Çınay Beylerle birlikte, Abdülhamid'in dâhili muhafızı olarak yerine getirdi. Balkan Savaşı’nın başlamasına kadar da Selanik’te bulundu.
Selanik’in tehlikeye düşmesi üzerine Abdülhamid’in Alman sefaretinin Loreley adlı gemisi ile İstanbul’a getirilmesi üzerine Salih Bey de bilahare İstanbul’a geldi.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Müttefik devletlerin Çanakkale Boğazı’nı zorlamaları İttihatçıları endişeye sevk etti. Hükümet’in İstanbul’u terk etme hazırlıkları kapsamında Sultan Abdülhamid’in de bir başka şehre nakli gündeme geldi. Abdülhamid’in Bursa’ya gönderilmesine karar verildi. Salih Bey ve diğer bazı muhafızlar ve aileleri, Abdülhamid’den evvel Bursa’ya gitti. Ancak düşman tarafından Çanakkale geçilemeyince Abdülhamid’in Bursa’ya nakli hazırlıklarından vazgeçildi. Muhafız subayların aileleri de tekrar İstanbul’a geri döndü.
Salih Bozok, Mustafa Kemal’in isteği üzerine, Diyarbakır’da görevlendirildi. Ve yine Mustafa Kemal’in talebi ile kendisine yaver oldu. Fakat bir süre sonra Enver Paşa tarafından emekliye sevk edildiğinde askerlik mesleği sona erdi.
Mustafa Kemal Paşa meclis başkanı seçilince Bozok’u tekrar yanına aldı ve onu kendisine yaver yaptı. Ayrıca onu TBMM’nin İkinci Dönemi için yapılan seçimde Yozgat’tan aday gösterip milletvekili olarak seçilmesini sağladı.
Salih Bey Milli Savunma Komisyonu’nda üyelik yaptı. 1924’te İş Bankası kurucuları arasında yer aldı ve İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi olarak bulundu.
Atatürk’ün öldüğü gün o da kendisini vurdu. Ancak yarası ölümcül olmadığından ölmedi. Dördüncü Döneme kadar Yozgat, daha sonrasında ise Bilecik milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı.
Salih Bey, Atatürk’ün hayatı boyunca onunla birlikte olan biriydi. Belki de yegâne dostu ve hayatının en mahrem tanığıydı.
O, Mustafa Kemal’e olan yakınlığı, hayranlığı ve bağlılığı için diyor ki:
“Ben Mustafa Kemal Paşa’nın sadece arkadaşı, dostu değil, hayranı idim. Başka yapıda insan olduğu ilk bakışta belli oluyordu. Bakışları başkaydı, düşünceleri başkaydı, insan münasebetleri başkaydı; velhasıl o kadar başkaydı ki, tanıyanlar ya ateşböcekleri gibi ışığına pervane kesiliyorlar, ya da çekilip gidiyorlardı. Ben pervane kesilenlerdenim.
Ona inanıyordum! Önümdeki uçuruma “atla” dese, hiç düşünmez atlardım; hem de ölmeyeceğime inanarak!.. Çünkü Mustafa Kemal Paşa benim arkadaşımdı, dostumdu, kötülüğümü dünyada istemezdi. O, bana “şu uçuruma atla” diyorsa bir bildiği vardı elbet. Önlemini almıştı besbelli ki bana atla diyordu… İşte böyle görüyordum Mustafa Kemal Paşa’yı, işte böyle inanıyordum…
Koca bir kırk yılı birlikte geçirmiştik Mustafa Kemal Paşa ile… O buyurdu ben yaptım. Gölgesi gibi yanı başındaydım hep. Kırk yıl bu, dile kolay… Azarladığı da oldu, koltukladığı da. Ama Allah şahit hiçbir gün kalbimi kırmadı.
Gizlisi saklısı bendedir; bütün sırları, mektupları, gizlenmiş öfkeleri, yaşanmış sevinçleri bendedir.
Bugün, 1941 yılının ilk günü…
60 yaşındayım…
Dünyadan ne umuyorsam, ne bekliyorsam bunların hepsini fazlasıyla elde ettim. Mustafa Kemal Paşa sayesinde yaşadım ve her şeye kavuştum. Şimdi samimiyetle söyleyeyim ki artık yaşamaktan, Mustafa Kemal’in olmadığı bir dünyada yaşamaktan, hiç mi hiç zevk almıyorum.
Bana ölenle ölünmez diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi!...
Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal’e adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal’in buyruğunda geçirmeliyim”
Salih Bozok Bey, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra sadece 2.5 yıl yaşadı. 1941 yılı Nisanında kalp krizi geçirdi ve nihayet çok sevdiği Ata’sına olan hasreti sona erdi.
.
Abdülhamid Aleyhtarı Nevzuhur Muhafazakârlar
Sultan Abdülhamid'e yönelik haksız suçlama ve eleştirilere, SuperHaber yazarı Prof. Dr. Metin Hülagü'nün itirazı var! Hülagü, son dönemde artan bu eleştirileri, "Mevcut siyasi yapıdan duydukları rahatsızlığı dillendirmede doğrudan bir hitap tarzı benimsemek yerine, tarihe mal olmuş kişilerin gölgesine sığınarak saldırıya geçmek" olarak yorumluyor!
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
6 Mart 2021 16:59
Sultan Abdülhamid ismi ve Hamidiye Dönemi; düne kadar Abdülhamid üzerinden Abdülhamid ile aynı zihniyet ve çizgideki yani muhafazakâr kesime mensup insanları yermek ve kendilerine tasallutta bulunmak üzere hep bir atlama taşı olarak görüldü. Ancak acı olan gerçek şu ki, günümüzdeki bazı isimler, siyasi arenada umduklarına nail olamayıp nefsani vesveseleri karşısında mağlup bir hal sergilemek suretiyle, henüz “Kızıl Sultan” diyenlerin saffında yer almasalar da, ona “müstebit” diyebilecek kadar kendilerinde cesaret bulabilmektedirler. Öyle anlaşılmaktadır ki söz konusu “nevzuhur” Abdülhamid aleyhtarı muhafazakârlar, kırgınlık ve kızgınlıklarını dışa vurmanın ve iktidar sahiplerine, beklenti içerisindeki halet-i ruhiyelerinin mesajını yollamanın vesilesi olarak Sultan Abdülhamid’i kendi gündemlerinin konusu haline getirebilmektedirler. Ancak özlemi çekilen makamlara ulaşmanın söz konusu mesajının iletilmesinde tercih edilen tarz, en az bir asır kadar köhne olan ve Sultan Abdülhamid muhaliflerinin asılsız jargonlarını esas alan bir sıfat, mahiyet ve hüviyete sahip ve böyle olması hasebiyle de izlenen metot ve başvurulan unsurlar hakikaten oldukça gariptir.
Düne kadar kendilerini milliyetçi ve muhafazakâr muhitin mensupları olarak tanımlayıp tavsif edenlerin mevcut siyasi yapıdan duydukları rahatsızlığı dillendirmede doğrudan bir hitap tarzı benimsemek ve içsel ve zihinsel sıkıntılarını aleni surette ifade etmek yerine tarihe mal olmuş kişilerin gölgesine sığınarak saldırıya geçmelerinin akademik değeri bakımından olduğu kadar etik açıdan da bütünüyle malul ve meflûç olduğu ortadadır. İnanmış bir insanın eli ve dili ve tüm uzvu ve bedeni ile işlediklerinden sorumluğu muhakkak ise ve ölmüş insanlardan özür dilemenin bu dünyada henüz keşfedilebilmiş bir çaresi ve şifresi de mevcut değilse o takdirde akıl sahibi olan insanların muvazenesiz bir surette davranmaktan kaçınmaları en makul davranış tarzı olacaktır.
Söylemlerini gönüllerinde gizledikleri heveslerinin veya aşikâr bir surette dillendiremedikleri kirlenmiş gizli kin ve nefretlerinin dolaylı vasıtası haline getirmek isteyenler maalesef tarihte vuku bulmamış hadiseleri vuku bulmuş gibi, vuku bulmuş olanlarını ise olmamış gibi göstermeye çalışmakla yahut tarihin sayfalarında tam bir hakikat olarak mevcudiyetini muhafaza etmekte olan mazinin cereyanlarını yok hükmünde saymakla hak ve hakikat adına hiçbir zaman hiç bir merhale kat edemezler.
Oysa ki var olan içsel sıkıntıları Şair Eşref’in;
Emin olun, size esbab-ı inhidam oluyor
Esafilinden olan fırka-i maiyyetiniz
beytindeki daha cesur ve daha samimi bir üslupla yahut benzeri süetteki mısralarla dillendirip beyan etmek belki çok daha isabetli olacaktır.
Sultan Abdülhamid dönemi; her idarecinin ve her siyasi devrin kaderi ile aynı olarak, hataları ve sevaplarıyla ortadadır ve muhakkak ki, kendileri nurani bir varlık olmamalarından ötürü, onun bir dizi şahsi yanlışları söz konusudur.
Sultan Abdülhamid’in “kutsanmakta” olduğu şeklindeki bir beyan, son derece iddialı olmanın ötesinde, bütünüyle boş, hem de bomboş bir safsatadan ibarettir.
Sultan Abdülhamid’in “kusurlardan ari, hatalardan masun” olduğu iddiası, ne dün ne de bugün vaki olmuştur. Bu güne kadar öyle bir iddianın sahibi de ne duyulmuş ne de görülmüştür.
Abdülhamid’in “ismet” vasfı ile tavsif edildiğini yahut “günahsız” bir padişah olduğunu kalbi ile ikrar, dili ile tekrar eden yahut kalemi ile yazıp çizen acaba hangi meczuptur!
Sultan Abdülhamid’in saltanatı yıllarında muhakkak ki bir hayli toprak kaybedilmiştir.
Ancak söz konusu kaybın, kadir-şinas, hak-perver ve hakikat-sever biri olamaya çalışarak, nedenlerini hakkıyla iyi idrak edip anlamak da gerekir. En azından söz konusu kayıpların onun 33 yıllık iktidarının hangi merhalesinde gerçekleştiğine bakmak gerekir.
Sultan Abdülhamid’in, Theodore Herzl’in toprak talebini reddetmiş olduğunu inkâra kalkışmak, her şeyden evvel ve Abdülhamid’den ziyade, bütünüyle Theodore Herzl’e ve onun mukaddes saydığı davasına hakarettir. Böyle bir iddianın Sultan Abdülhamid açısından anlamı ise, kendisine yapılabilecek en büyük bühtandır. Asılsız bir bühtanın özür dilemeği gerekli kılan en sahih delili ise Herzl’in, okumasını bilenler için, bir asır öncesinde kaleme almış olduğu hatıralarıdır ve bu hatıralar, çok şükür, çok şükür ki hâlihazırda mevcuttur.
Sultan Abdülhamid müstebittir demek, Sultan Abdülhamid’i ve politikalarını hakikaten ve maalesef hiçbir surette anlamamış olmak demektir. Oysaki Hamidiye Dönemi’ni asıl veçhesi ile görmek, incelemek, irdelemek ve anlamak bilgi edinmedeki en temel esastır.
Sultan Abdülhamid’in “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğu yolundaki beyanı dile dolamak ve böyle bir söylem üzerinden görünürde güya Abdülhamid’e, esasta ise hususi mahfillere hücum ile itiraz etmek, söylemin İslami terminolojideki yeri bir tarafa, değil sadece Hamidiye Dönemi Osmanlı Devleti’nde, Avrupa’da ve hatta Rusya’da dahi tatbike konmuş olan kuramsal söylemlerden bütünüyle bîhaber olmak demektir.
Abdülhamid’in daha şehzadeliğinden itibaren mal mülk sevdalısı olduğu yanılgısına düşmek, edindiği servetin asılsız surette dedikodusunu etmek ve ayrıca memlekette her nerede “kupon bir arazi” var ise kendi üstüne geçirmiştir diye belirtmek, ne yazık ki ne Abdülhamid’i tanımaktır, ne onun stratejisini anlamaktır ve ne de erdemli olmak ve hakkaniyetli bir surette davranmaktır. Abdülhamid’in şehzadeliğinde kazandıkları onun kendi el emeğidir, onun tertemiz alın teridir. Bu duruma bütün dünya ve bütün âlem şahittir. Onun saltanatı yıllarında edindiği mal, mülk ve servet ise ticari zekâsı, emeği yahut parasını vererek satın aldıkları kabilindendir ve bu durumun hakikat ve sıhhatinin delili İngiliz ve ABD arşiv belgelerinde sabit olup, araştırmasını, bulmasını ve okumasını bilenler için bugün dahi ortadadır.
Abdülhamid döneminde hürriyetsizlikten dem vuranların daha Abdülhamid’in saltanatta olduğu bir dönemde kendisine “alçak” yahut “dalyarak” diyebilenler olduğunu ve hürriyetin gereğinden fazla bir surette tasarruf olunduğunu bilmemeleri ise tam bir bahtsızlıktır.
Sultan Abdülhamid muhakkak ki darbe neticesi tahta çıkmış bir padişahtır. O, pek tabii ki darbeciler ile yaptığı pazarlık neticesi başa geçmiştir ki bu durum tam bir hakikattir.
Ancak onun darbe ile alakası olmadığı ortada olduğu gibi o kimsenin ayağına da gitmemiştir, bilakis dönemin en muteber ağaları, beyleri ve paşaları onun konağına ve dolayısıyla da ayağına gelmişlerdir. Bu durum da bütünüyle tarihi bir hakikattir. Bu gerçekler ortada iken darbe lafzına yer verilmesinden maksat acaba hakikaten Sultan Abdülhamid’e atfen mi ifade edilmektedir yoksa başak yüksek mahfillerin sakinlerine beklenti içerikli mesajlar mı gönderilmek istenmiştir! Ayrıca, darbe sonrası tahta geçmek, acaba niçin ve neden abestir ki!
Bir taraftan; “Sultan Abdülhamid, diplomasiyi iyi bilen bir adamdı” şeklinde kendisini tavsif edip “kartları iyi oynamış” olduğundan dem vurulurken öte yandan “Sultan Vahdeddin’den önce İngiltere’ye Sultan Abdülhamid sığınmıştı” söyleminde bulunmanın hakiki anlamı acaba nedir! 31 Mart hadisesi sırasında Yıldız kuşatılıp toplar ateşlendiğinde o ne savunma ne de saldırı siyaseti izlemişti ne de Rus Çarından selam getiren ve Rus sefaretinin “emirlerine amade olduğu” arzında bulunan Rus diplomatik temsilcisinin sözlerine itibar etmişti. Hayatının en felaketli anlarını yaşadığı Yıldız kuşatması sırasında kendisi ile yakın bir dostluk içerisinde olduğu Alman İmparatoru Wilhelm’den de dahi yardım talep etme zilletinde bulunmamıştı. Ya da o; Selanik düşmek üzere iken Alman sefaretine ait “Lorelei” adlı gemi ile İstanbul’a nakledildiği sırada Alman İmparatoru’nun selamını kendisine arz eden ve altını çizer bir surette; “emrinize amadeyim” diye belirten gemi kaptanının ne demek istediğini gayet iyi anlamış biri olmuşsa da; - Dümen dönsün, istikamet Avrupa! deme lüzumunu hissetmemiş ve öyle bir tenezzülü kendisi ve milletinin şanına layık görmemişti. İsteseydi o da, kendisinden sonrakiler gibi Almanya’ya, Rusya’ya, Amerika’ya ve hatta iddia edildiği gibi İngiltere’ye çok rahatlıkla iltica edebilir, dahası o, dille dolanan mali ve nakdi serveti ile yerleşeceği bir ecnebi vatanında “Rockefeller” ayarında bir vakıfla Doğu’nun “Rothschild”i olabilirdi.
Ona yönelik; kendi hayatını garanti altına alabilmek için Kıbrıs’ı İngiltere’ye satmış olduğu töhmeti ile onu itham etmek inanmış kalplerin sırları ile mütenasip değildir. Onun aldatıp teskin edici ince siyasetinin bir eseri ve Avrupa’da sonraki zamanların kral ve hükümdarlar seviyesi ve nezdinde siyasi suretteki modasının idrakinde olunmadan bu türden söylemlerin ne maksatla dillendirildiği hem malum hem de herkese ayandır. Zira söz konusu durum hiç de sır olmayıp erbabınca öteden beri malum olan bir haldir. Keşke malumu ilam etmek yerine malumun hakiki sebepleri bütünü ve hakkıyla bilinip idrak olunabilseydi.
Sultan Abdülhamid, daha bir asır öncesinden, hem o günkü hem de bugünkü muhaliflerine, kendilerini hem ayıplayarak hem de meydan okuyarak, diyordu ki:
O kadar hurafat (yalan)... o kadar iftira ki şaşıyorum... Teessüf ettiğim iki nokta var...
Biri; müdafaa-i nefse muktedir (kendisini savunma imkânı) olmayan birine tecavüz (saldırı) doğru olmasa gerek... Hatta müdafaası olmayan şehirlere top bile atmazlar... Madem ki ben müdafaa-i nefs edemiyorum (kendimi savunamıyorum)... ağıza gelen şeyi yazmak hüner değildir... Benim evrakımın içinde, jurnallerimde (günlüklerimde) her gün kiminle görüştüm... kime ne söyledim... hepsi muntazaman mevcuttur. Onlar yanımda olsa hepsini serde (ortaya koymaya) muktedirim...
İkinci cihet; beni halk nazarında çürütmek... (1)
(1) Bak: Âtıf Hüseyin Beyin Günlükleri, Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri, Hazırlayan: Metin Hülagü, 3. Baskı, İstanbul 2010, s. 256.
.
Saray’dan sürgüne: Abdülhamid’in gardiyanları
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
4 Mart 2021 09:36
Sultan Abdülhamid Osmanlı padişahları içerisinde saltanatı uzun süren isimlerden biri olmuştur. Ancak onun saltanat süresi, yaklaşık yarım asrı (46 yıl) bulan Kanuni Sultan Süleyman’ınki ile pek tabii ki mukayese edilebilir değildir. Ancak nihayeti itibarıyla Sultan Abdülhamid, meşhur 31 Mart hadisesi ile tahttan indirilmiş, Çırağan Sarayı’nda kalmayı arzusu etmesine rağmen, Selanik’e gönderilmiştir.
İttihatçılar, Abdülhamid’in arzusu hilafına, onun Selanik’te murakabe altında tutulmasının daha muvafık olacağına karar vermişlerdi. Selanik, Müslüman nüfusundan ziyade gayrimüslim unsurların fazlaca olduğu, mason loca ve teşkilatlarının egemen bulunduğu ve kültürel değerler itibarıyla Avrupa’ya daha çok benzemekteydi. Selanik halkının geneli itibarıyla Abdülhamid’e sempati duyduğu da söylenemezdi. Hatta onun kendi şehirlerinde murakabe altında tutulmasından hiç de hoşnut olmamışlardı.
Abdülhamid, beraberinde bazı hanımları, en küçük oğlu, iki kızı ve birkaç hizmetlisiyle, gecenin bir yarısında Yıldız’dan alınarak Sirkeci Tren İstasyonu’na götürülmüş, orada hazır bir surette bekletilen bir trenle yine gecenin bir yarısında, Selanik’e sevk edilmek üzere, Çatalca’ya doğru hareket edilmişti. Zorlu bir yolculuğun ardından nihayet sabaha karşı Selanik’e ulaşılmıştı.
Tren, istasyon harici bir yerde durdurulmuş, Sultan ve beraberindekiler, durumu haber alıp istasyonda bekleşen halka karıştırılmadan arabalara bindirilerek, daha evvelce Selanik valisi marifetiyle apar topar boşalttırılmış olan Alatini Köşkü’ne nakledilmişlerdi. Ancak birkaç yıl kendilerini misafir edecek olan Alatini Köşk’ü hiç de sıcak bir yer değildi. Zira Köşk bütün anlamı ile boştu. Hem de bomboştu. Alelacele boşaltılmasından ötürü içeride sadece bir iki kırık sandalye, oldukça kötü bir masa, bir iki eski koltuk ve kırık dökük şeyler… vardı ve bunlar sadra şifa olabilecek türden ev eşyaları sayılamazdı. Ancak öyle olsa da Köşk’ün yeni sakinleri, başta Abdülhamid’in kendisi, günlerce o eski ve kirli koltukların üzerinde yahut odaların yalın suretteki zemininde yatmak zorunda kalmışlardı. Saray’dan apar topar çıkarıldıkları için hiçbirisi, üstünü başını değiştirmek üzere, fazladan bir elbiseye sahip değildi.
Köşk’ün içi; ‘dışarıdan bakılınca yeşil bir türbe, içine girilince estağfurullah tövbe’, kabilinden bir durum arz ederken harici yönüyle de dikkate şayan bir hale muhatap edilmişti. Denebilir ki 1912-1913 Balkan Savaşlarında Balkan devletlerine karşı bile alınmamış olan askeri tedbirler Alatini Köşkü’ndeki mahlu (tahttan indirilmiş) haldeki bir padişaha karşı tatbike konulmuştu.
Öncelikle Selanik’te bulunan Üçüncü Ordu Kumandanlığı güvenliğin sağlanması yanında Köşk’ün harici ve dâhili idaresinden de sorumlu tutulmuştu. Dolayısıyla da Köşk sakinlerinin emniyet ve idarelerinin layıkıyla sağlanabilmesi için, karma bir komisyon marifetiyle, Meclis-i Mahsusu-i Vükela tarafından da onaylanan, bir talimatname (12 Mayıs 1909) hazırlanıp uygulamaya konulmuştu.
Söz konusu talimatname gereği Köşk, haricen ve dâhilen, sıkı sıkıya korunmaktaydı. Bunun için öncelikle köşkte muhtelif rütbelerden, kendilerine güvenilir olan, 15 subayın istihdamı sağlanmıştı.
Biri bölük kumandanı olmak üzere, yeni idarenin kendilerine itimat ettiği 9 subay kumandasında 250 jandarma neferinden oluşan bir bölük ve bu bölüğe ilaveten yine kendilerine itimat edilir 2 komiser, 6 polis ve 6 kanun neferi köşkün dış korumasını sağlamak üzere görevlendirilmişlerdi. Bütün bu kuvvetlerin başında da, yine kendisine itimat edilebilir hususiyetlere sahip bir Karakol Kumandanı tayin edilmişti.
Diğer taraftan Köşk’e yakın mesafedeki sahil sürekli gözetlenmekte ve Köşk’ün korunması için bir torpido kıyıya yakın ve görevini yapmaya hazır bir vaziyette bekletilmekteydi.
Yine Köşk’e fazla uzak olmayan Küçük Karaburun’da öteden beri var olan piyade kuvveti takviye edilmiş ve tesirli bir batarya topu Karaburun istihkâmlarına yerleştirilmişti.
Köşk’te bulunanların gıda ve mutfak ihtiyaçları için ise, askeriyeden iki subay ile valilik ve zabıtadan birer üyenin katılımları ile ayrı bir komisyon oluşturulmuştu. Komisyon üyelerinin hem emniyetlerini sağlamak hem de takiplerini yapmak maksadıyla da, belediyeden güvenilir 3 komiser, kendilerine refakatçi olarak görevlendirilmişti.
Köşk ve sakinlerinin emniyetini sağlamak üzere görevlendirilmiş olan muhafız müdürü ile karakol kumandanı ve idare heyeti 6, muhafız muavini ile müfettişler 5, sair subaylar ile komiser polis ve belediye komiserleri peyderpey bir surette, 3 ila 4 ayda bir değişime tabi kılınmışlardı. Köşk’ün haricinde olup koruma görevi yapan jandarmalar da yeni jandarmalarla kısım kısım değiştirilmek zorundalardı.
Talimatlara aykırı davrananların yerlerine başkalarının görevlendirilmesi ve yanlış davranış içerisinde bulunmuş olanların, davranışlarının derecesine göre, en ağır ceza ile cezalandırılmaları temel bir kural olarak benimsenmişti.
Köşk’ün etrafındaki bahçe duvarlarının mevcut yüksekliği kâfi görülmediğinden duvar yüksekliğinin 5 metreye çıkarılması; parmaklıkla çevrili kısımların da yine aynı yükseklikte duvara çevrilmesi; bahçeden dışarıya açılan fazla kapıların kapatılarak sadece bir kapının kullanıma açık bırakılması, fakat bu kapının da gayet sağlam ve demirden yapılması kararı alınmış olduğundan bu yöndeki karar derhal icraya konmuştu. Bahçe dâhiline ayrıca Muhafız (Gardiyan) Müdürü ve nöbetçi muhafızların (gardiyanların) dinlenme ve ihtiyaçlarını giderebilmeleri için bir baraka da inşa edilmişti. Bahçe duvarlarının dış köşelerine 4 adet 30-40 askeri barındırabilecek genişlikte kargır ve ayrıca tramvay deposu yakınları ile sahilde, filika kahvehaneleri önünde ve köşkün bahçe kapısı karşısında, 15 kişiyi barındırabilecek, 4 küçük karakol inşa edilmişti.
Bahçe, takılan 8-10 adet lamba ile muntazam bir surette aydınlatılmıştı.
Köşk’e fazlaca yakın olmalarından ötürü 1 ve 2 numaralı evler istimlak edilmiş veya kiralanmak suretiyle bölük subayları ve idare heyeti ile sair memurların ikametine tahsis olunmuştu.
Köşk civarında güvenlik alanı kapsamına dâhil olan yerlerde halkın toplanmasına ve köşkün etrafında bulunan mevcut caddeden geliş gidişlere asla müsaade edilmemişti.
Cadde üzerinde bulunan kulübede, muhafızlık (gardiyanlık) kadrosundaki 2 polis memuru nöbet tutmaktaydı.
Köşkün dışında, harici güvenliği sağlayan bir piyade bölüğüne ilaveten 50 kişilik bir müfreze birliği de vardı. Rumeli’deki jandarma alaylarından tertip edilen bu birlik karakol kuvveti olarak vazifelendirilmişti.
Balkan Savaşlarının Osmanlı Devleti adına olumsuz olarak seyretmesi ve Selanik’in işgal edilme ihtimalinin muhakkak hale gelmesi üzerine Sultan Abdülhamid, çıkarıldığı bir deniz yolculuğu ile Beylerbeyi Sarayı’na getirilmişti. Ancak onun murakabe altında tutulduğu yeni ikamet adresi de, harici ve dâhili bakımlardan, Selanik’teki kadar olmasa da, yine oldukça katı kuralların tatbike konulduğu bir murakabeyi geçerli hale getirmişti. Abdülhamid, çocukları ile aynı şehirde, İstanbul’da, olmasına rağmen onlarla görüşme imkânına sahip değildi. O çocuklarına hasret, çocukları da ona hasretti. Kızlarından bazıları bazen sahilde bulunan köşklerinden, bahçeye çıktığında kendisini dürbünle izlemeye çalışmakta, el kol sallayarak onun dikkatini çekmek için uğraşmaktaydı. Ancak o öyle bir halin varlığını fark edince, İttihatçı idarenin pençesine düşerek ıstırap çekilmesini istemediğinden, dönüp tekrar içeriye girmeyi tercih etmekteydi.
O, sadece kız evlatlarıyla, o da bayramdan bayrama olmak üzere, görüşebilmekteydi. Erkek evlatlarını görmesi ise mümkün değildi. Erkek çocuklarından sadece bir ikisini, o da zaruri sebepler gereği ve istisna kabilinden olmak üzere, görebilmişti.
10 Şubat 1918’de vefat ettiğinde, bir kısmı İstanbul’da olmalarına rağmen, o yine çocuklarına hasret ve onları etrafında göremeden hayata veda etmek zorunda kılmıştı.
Sultan Abdülhamid’in Selanik’e sürgün edilmesi ve zorunlu ikamete tabi kılınarak Alatini Köşkü’nde gözetim altında tutulduğu yıllarda bir hayli subay, er ve takviye kuvvetlerinin görevlendirilmiş olmasının gerisindeki esas sebep onun hayatını muhafaza etmeye asla yönelik değildi. Bilakis, onun kaçması veya kaçırılmasına fırsat verilmek istenmemişti.
Şayet aksi bir durum söz konusu olsaydı, teşebbüsü nedeni ile hesaba çekilmemiş bulunan, Mülazım (Topçu veya Tayyareci Kürt) Salim Bey Abdülhamid’e ateş edip onu vurmaya kalkışmazdı.
Esasen 31 Mart hadisesi vuku bulmuş ve nihayetinde Abdülhamid tahttan indirilmiş olsa da İttihatçılar nazarında o hale son derece güçlü bir siyasi figürdü. Hariçte ve dâhilde sevenleri olmasının ötesinde sahip olduğu maddi serveti, 33 yıllık idari ve siyasi tecrübesi onu tehlikeli kılan en temel unsurlardan sadece ikisiydi. Abdülhamid, yıllarca süren bir mücadelenin neticesinde nihayet muhalifleri karşısında yenilmişti ve ayağa kalkmasına bir daha ve asla izin verilmemeliydi. ‘Aslan’ şayet bir daha kükrerse artık ona hâkim olmanın ne imkânı ne de ihtimali vardı. O nedenle onun bulunduğu köşkün içi ve dışı muhafızlarla donatılmış, duvarlar yükseltilmiş, değil insan, havadan uçan kuşa bile hesap sorulmuş, hülasa; Kara Burun’dan İstanbul Boğazı’na kadar Abdülhamid’in çevresi bütün yönleri ile sarılıp kuşatılmıştı.
.
Abdülhamid’in içtikleri yahut saraydaki muhayyel içki şişeleri
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
25 Şubat 2021 09:51
İslam dini içkinin her türlüsünü yasaklamış olmakla birlikte alkol Osmanlı toplumunda olduğu gibi Osmanlı Sarayı’nda da bulunan ve kullanılan bir içecek türüydü.
Genel olarak var olan rakıya ilaveten sonraki zamanlarda alkolün şarap, viski ve sair türleri de sarayın mahzenlerinde, satın alınarak, depo edilmişti.
Söz konusu alkol türleri Saray’a davet edilen yabancılara yapılan ikramlarda olduğu kadar, dini kurallara bağlılıktaki dereceleri nispetinde, Saray mensupları tarafından da tüketilebilmekteydi.
Arap İzzet Paşa, Abdülhamid’in saltanatının ikinci yarısında onun adeta sağ koluydu. O, Kilercibaşı’nın her çeşidinden gönderdiği içecekleri, alkolün değişik türlerini, itikadî açıdan kendisini ne derece endişeye sevk ettiği bilinemese de, muhtelif yerlerde ve zamanlarda, hatta işin felsefesini yapar bir surette, içmiş ve ikram etmişti. İzzet’e göre, misafirlerinin şerefine açtırdığı şampanyalar hatıra genişlik, kalbe cila, mizaca ferahlık verirdi. Onun sağladığı parlak neşe birada ne gezerdi. Bira, afyonun eşi, bozanın sütkardeşiydi. Kalpte kasvet, fikirde atalet, sinirlerde rehavete neden olurdu. Ayrıca iştahı da kaçırırdı. İzzet Paşa, ifade edildiğine göre, hurma raksını çok severdi.
İzzet Paşanın yaşadığı şehir sadece Osmanlı Devleti’nin değil, İslam hilafetinin de merkezi, mesaide bulunduğu yer, payitahttaki Yıldız Sarayı ve emrine amade olduğu şahsiyet halife-i rû-yi zemin Sultan Abdülhamid olsa da, alkollü içecekler kullanma alışkanlığında o tabii ki yalnız değildi. Zira Sultan Abdülhamid dönemi İstanbul’unda alkol tüketimi son derece yaygın bir durum arz etmekteydi. Özellikle Babıâli bürokratları arasında rakı tüketimi oldukça revaçtaydı ve adeta yerleşik adetler arasına girmiş bulunmaktaydı. Bu alışkanlık tıpkı redingot giymek, fes takmak veya gazete okumak gibi oldukça sıradan ve tabii bir hal almıştı. Bir anlamada çağdaşlaşmış olmanın, o günkü tarihlerde muayyen bir kesim tarafından, ölçüsü, içki içmek ve işrette bulunmak şeklinde algılanmaktaydı.
1902 yılındaki Sultan Abdülhamid İstanbul’unda Müslüman nüfusun alkollü içki tüketmesinin önüne geçmek amacıyla ve biraz da deneme maksatlı olarak, bazı kısıtlayıcı adımlar atılmıştı. Ancak bu kötü alışkanlık, meyhaneciler, birahaneciler ve yerli imalatçılar vesilesiyle, adeta vücudu saran kötü hastalık gibi, toplum bünyesine öylesine etkili bir surette nüfuz etmişti ki, söz konusu uygulamanın tatbiki ile hiçbir sonuç elde edilememişti.
Kabul etmek gerekir ki, Abdülhamid de dâhil olmak üzere, son dönem Osmanlı şehzadelerinin hemen hiçbirisinin sistematik bir surette eğitim almış oldukları söylenemez. Dolayısıyla da hususiyle de son dönemde, hemen hiçbir şehzadenin gerçek anlamda mesleği olmamıştır. Kendi başlarına bir hayat sürmek zorunda kalan şehzadeler, iktidarda bulunan padişahın kendilerine serbest bir hayat tanıması yahut sıkı bir murakabeye tabi tutması ile karşı karşıya kalmışlardı.
Sultan Abdülmecid, evlatlarını bu anlamda serbest denilecek düzeyde bir özgürlüğe muhatap kılmıştı. Söz konusu bağımsızlığın sağladığı zamanı Abdülmecid’in çok sevdiği oğlu Murat daha ziyade Pera’da geçirmiş, yabancılar ve hususiyle Fransızlar ile oturup kalkmaktan son derece keyif almış ve nihayet içkiye ve eğlenceye müptela biri olup çıkıvermişti. Hatta Sultan Abdülmecid, çocuklarını gençliklerini yaşamaya, içki içip harem hayatı sürmeye onları teşvik dahi etmişti.
İbnü’l-Emin Mahmut Kemal İnal, son dönem sadrazamlarının siyasi hayatlarına yer verdiği eserinde, Sultan Abdülmecid’den söz ederken diyor ki;
İşret ve sefahat gibi iki büyük belaya maruz kaldı. Bu iki belanın doğurduğu hastalıklar ve dertler, o kıymetli padişahı otuz dokuz yaşında saltanat tahtından helak toprağına (mezara) attı.
Yine İnal’ın ifade ettiğine göre Sultan Abdülmecid: Toplansınlar da işret etsinler!.. diye evlatlarına emirler göndermişti.
Kardeşi Abdülhamid’e göre (Sultan Beşinci) Murat içki içme konusunda ifrat içerisindeydi. Abdülhamid’in kendisi ise abisi Murat’a göre daha temkinli bir tutum sergilemişti.
Sultan Abdülmecid’in hem bir baba hem de bir padişah olarak, henüz o tarihlerde şehzade makamında bulunan çocuklarına içki içmeleri talimatını vermiş olması gerek Abdülhamid’i gerekse abisi Murat’ı işretli günler geçirmeye sevk etmişti.
Şehzade Abdülhamid, önceleri kendisinden daha büyük olan kardeşi Murat gibi davranmış, ona uyduğu için kendisi de içki bağımlısı olma aşamasına ramak kalmıştı. Ancak o, bünyesi oldukça zayıf olduğundan, kendisini bu illetten kurtarmasını bilmişti. Ayrıca günün birinde tatsız bir kaza geçirmesi, rakı sofralarında daha fazla bulunmasını tümüyle sona erdirmişti.
Mahmut Kemal İnal, Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu ve yine Abdülhamid’in sürgün günlerinde Abdülhamid ve ailesinin sıhhatinden sorumlu olan İttihatçı bir askeri doktor olarak Âtıf Hüseyin Beyin ittifak halinde eserlerinde sözünü ettikleri bir kaza hadisesi mevcuttur ve bu kaza hadisesinden sonra Abdülhamid’in içkiye adeta tövbe/veda ettiği ifade edilmiştir.
Söz konusu kaza hadisesinin Abdülhamid’in ağzından hikâyesi ise şöyledir:
Merhum (Abdülhamid), uzun müddet Hariciye Nâzırlığında bulundurduğu Tevfik Paşa’ya bir gün sohbet esnasında demiş ki:
- Pederim, Murad Efendinin evinde toplansınlar da işret etsinler!..
diye bize emir gönderdi. Bu emir üzerine Murat ve Reşat Efendilerle toplanır, Kilercibaşı’nın getirdiği takımlarla işret ederdik. Bazılarımız fena hâlde sarhoş olurdu.
Bir akşam yine Murat Efendi’nin evinde içtik. Sarhoş oldum. Bizzat kullandığım arabaya bindim. Hayvanlar nasılsa ürkerek alabildiğine Beşiktaş’a doğru koşmağa başladı. Pek çok uğraştım, zapt edemedim. Yoldan geçenler, yardıma koştularsa da durduramadılar. Araba bir tarafa devrildi, ben de bir tarafa devrildim. Hasta oldum. Hastalığımı bir hafta pederden sakladılar. Ondan sonra işret etmedim. Fıçıya deniz suyu koydurarak banyo ederdim. Bu suretle sıhhat buldum. O vakitten beri yaz kış, sabahları, eskiden kalma pek sadık bir kalfamız vardır, başımdan aşağı iki kova soğuk su döker. Şimdi kulaklarım lâyıkıyla işitmiyor. Arabadan düşerek hastalandığımın neticesinden midir, yoksa yaş gereği midir, bilmiyorum.
İbnü’l-Emin, bu anlattıklarını şu not ile de teyit etmektedir:
Tevfik Paşa fıkrayı bana birkaç kere nakletmişti. (Yine o,) bir defasında Padişah bu keyfiyeti anlatırken: Sadrazam Said Paşa da mevcuttu, demişti.
Hakikaten de böyle bir kaza meydana gelmiş ve Abdülhamid bir süre hasta olarak yatakta istirahat etmek zorunda kalmıştı.
Abdülhamid’in gençlik saikası ile katılmış olduğu rakı sofrasından, bir daha oturmamak üzere, kalkmasına Rum asıllı doktoru ve baştabibi Mavroyani’nin büyük katkıları olmuştu.
Abdülhamid’i samimi bir surette uyaran Mavroyani onun içki içmeyi derhal bırakmasını ve kendisini jimnastiğe ve diğer vücut egzersizlerine yöneltmesini, aksi halde hayatının ciddi bir tehlike altında olacağını ifade etmişti. Abdülhamid de Mavroyani’nin ikazlarını dikkate alarak alkollü içeceklerden bütünüyle uzak durmuş, yaşam tarzını değiştirmiş ve doktorunun tüm reçetelerine, vefat edinceye değin, titizlikle riayet etmişti.
Nefsine hoş gelen alışkanlıklarını terk etmede Abdülhamid hakikaten büyük bir kararlılık göstermiş ve olağanüstü bir irade gücü sergilemişti. Çeyrek asırdan fazla süren saltanatı boyunca da Mavroyani’nin kendisine bağlı kalmasını önerdiği hayat tarzından hiçbir zaman ayrılmamıştı.
Abdülhamid’in gençlik yıllarında içki içtiğini ancak daha sonra bu alışkanlığını terk ettiğini hem kendisi ifade etmiştir hem de birçok kaynakta, bir hakikat olarak, bu durum yer almıştır.
Abdülhamid ve babası kendilerini içki ile harap ettiler. Fakat Abdülhamid bu alışkanlığını terk etti şeklindeki beyanı ile Review of Reviews söz konusu kaynaklardan sadece biri durumundadır.
Abdülhamid, mezkûr araba kazasından sonra içki içmeye tövbe etmiş olmakla birlikte yabancı basında sonraki tarihlerde onun içki içtiği yolunda zaman zaman yazılar çıkmıştır. Ancak söz konusu yazı ve haberlerin hakikat ile hiçbir alakası bulunmayıp tümüyle asılsız ve olumsuz imaj oluşturma çabasına müstenit olmuştur.
Bu anlamda New York Times’da çıkan ve The Chronicle Telegraph’ın İstanbul muhabirine atfedilen, muhabirin ise haberi Yıldız Sarayı’ndaki bir arkadaşından edindiği açıklaması yapılarak sunulan ve sadece birkaç satırdan oluşan ilgili yazıda; Sultan günlerdir aşırı derecede içki tüketmektedir. beyanının, hem haberin iki satırı geçmemesi hem de Abdülhamid’i ayyaş olarak gösterme gayreti neticesi yazılmış olduğu son derece aşikar bir haldir.
Yine The Evening Star gazetesinin; Likör konusunda Sultan katı bir Müslüman değildir ve ara sıra bir kadeh şampanya içerek rahatlamanın bir bahanesi olarak sağlığına özen gösterir.
Büyükelçileri ve ziyaretçileri kabul etmeden önce, gözlerine ve ten rengine geçici bir parlaklık kazandırmak maksadıyla, alışkanlık gereği, biraz içki aldığı söylenir; çünkü Hasta Adam artık tükenmiş biri olarak düşünülsün istemez ve en şiddetli hastalık nöbetlerinin kamuoyu tarafından bilinmesine izin vermez. Hatta hastalıklarının çoğu için kendi kendine doktorluk yapacak kadar ileri gitmektedir. Sinirlerinin acınası hali, geceyi onun için tekerrür eden bir dehşet haline çevirmektedir. Karanlıktan bir çocuk gibi korkar, bulunduğu bina ve etrafını saran bahçe, gün ışığının sona erdiği andan itibaren parlak bir şekilde aydınlatılır. Sessizlik de onun için korkunçtur ve yalnızca muhafızlarının sarayın önünde yürürken duyduğu ses sayesinde uyuyabilir. Uykusundan uyandığında gördüğü rüyaları yorumlaması için yorumcular çağırır ya da dışarı çıkıp ufku, güçlü dürbünlerle, baştan aşağı gözden geçirir. Genellikle erkek kardeşinin veya sevdiği bir hizmetlisinin yüksek sesle kitap okuması sayesinde zoraki uykuya dalar... şeklindeki tanımlamalarının ne denli hayali, ne denli iftira ve nefret yüklü olduğu ve daha da önemlisi bilgi yanlışları ile dolu bulunduğu ortadadır.
Bu tür beyanların bütünüyle hayal mahsulü olduğunu ve Abdülhamid’i yıpratma kastı ile kaleme alınmış bulunduğunu ifade etmek dahi gereksizdir. Zira böyle bir halin değil Abdülhamid, başka bir hükümdar için dahi söz konusu olamayacağı şüphesizdir. Diğer taraftan onun sefirleri alelade bir günde değil de Cuma Selamlığı’nın icrası sonrasında kabul ettiği herkesçe malumdur. Cuma günü kabul ettiği ve devlet meselelerinin görüşülüp bir anlamda karara bağlandığı, ziyaret eden ile edilenin birbirlerinin nabızlarını titizlikle ölçtüğü resmi bir görüşme esnasında Abdülhamid’in bir parça içki aldıktan sonra görüşmeyi başlattığı son derece anlamsız olduğu gibi görüşmede bulunanların hiçbirinin anılarında yahut yazılarında böyle bir durumdan söz edilmemiş olması da her halde tesadüfi bir durum olmasa gerekir.
The Fortnightly Review’nun 1910 yılı Aralık sayısında konu ile alakalı olarak Abdülhamid hakkında yer alan bir bilgilendirme yazısında şu ifadelere yer verilmiştir:
Sultan, geleneği bozarak, sarayının kapılarını diplomatik heyetlere ve İstanbul'dan gelip geçen tüm yabancılara açık tuttu. Eskiden, bir diplomatik heyet mensubu onuruna sarayda verilen bir akşam yemeğine padişah sadece istisnai durumlarda katılırdı. Abdülhamid döneminde ise yemekli akşam davetleri çok arttı. Hatta bazen aşırı derecedeki bir sıklıkla davetler verildi.
Padişah’ın yemeğe davet ettiği sadece Büyük Güçlerin elçileri olmadı; küçük devletlerin temsilcilerine de aynı derecede davetler yapıldı. Saray’da tertip edilen bu ziyafetler, resmi hüviyetini muhafaza eden büyük bir incelikle birlikte, siyasi önemi de haizdi ve elden gelenin en iyisi yapılmaya çalışılırdı.
Sarayda tertip edilen diplomatik bir yemeğin ardından birçok siyasi meseleye de tatmin edici çözümeler bulunurdu. Diplomatlar daha ziyade eşleriyle birlikte, Büyükelçiliğin bazı üst düzey yetkilileri, birçok nazır, önemli devlet adamları ve Saray’ın ileri gelenleri yemeğe davet edilirlerdi.
Masada padişahın sağına Büyükelçinin karısı, soluna da Büyükelçi otururdu. Arkada, büyükelçilerin takdimcisi ve sarayın baş tercümanı, akşam yemeği boyunca ayakta durur, Sultan ile misafirleri arasında mütercim olarak görev yapardı.
Bu akşam ziyafetleri hiçbir surette Oryantal bir karaktere sahip değildi. Aksine her şey Fransız'dı. Genelde Fransızca konuşulur, menü Fransızca yazılı olur, yemek Fransız mutfağına ait bulunur, sadece birkaç yemek à la turque olurdu. Şef de Fransız'dı ve her şey Avrupa tarzında servis edilirdi.
Söylemeye gerek yok ki Sultan ve tüm Müslüman misafirleri, Müslüman olmayan misafirlere sunulan şaraplara dokunmazlar, sadece su ve şerbet ile yetinirlerdi.
1887-1889 ve 1898-1901 yılları arasında ABD’nin İstanbul Büyükelçisi olarak görev yapmış bulunan Oscar S. Straus, The New York Times gazetesinde yayınlanmış olan Abdülhamid ile ilgili izlenimlerine dair diyor ki:
Sık sık Saray’da akşam yemeklerine davet edilirdim. Şarap misafirlere her zaman servis edilirdi. Ben içmiyordum ama mahrum bırakılmış da değildim.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Büyükelçisi olarak Sultan Abdülhamid’in akşam yemeklerine onun seçkin bir misafir suretinde davet edilen A. W. Terrell de, Abdülhamid’in içki içip içmediği konusuna temasla:
Misafirleriyle paylaştığı mutfağının -sofra servisi ve süslemelerinin, yemek salonunun ihtişamının ya da Hristiyan konukları haricinde hiç kimsenin tatmadığı şaraplarının- mükemmelliğinden hiçbir şey daha harika olamazdı diye belirtmektedir.
Abdülhamid’in misafirleri ile aynı ziyafet masasını paylaşsa da içki içmekten sakındığının bir başka şahidi de Edwin Pears olmuştur.
The Anaconda Standard gazetesinin 26 Kasım 1895 tarihli sayısında ve Zayıf ve Mütereddit Despot Bütün Avrupa’yı Tehdit Ediyor başlığı altında Abdülhamid’in şahsı ve idaresinin ele alındığı ve dolayısıyla içki konusuna da temas edilen oldukça uzun yazıda deniyor ki:
Onun özelliklerinden birisi, misafirlerine özellikle en kaliteli ve en pahalı şarap ve likörleri ikram ederken, kendisinin sadece su içmesidir.
6 Mayıs 1891 tarihli The Democratic Press gazetesi de Abdülhamid’in içkiye olan yaklaşımını dile getirirken:
İslam’ın yasaklamış olmasından ötürü o kesinlikle alkollü içeceklere dokunmaz, bol miktarda şerbet içer beyanına yer vermiştir.
Önem verilip kendileri için hususi surette hazırlatılmış bulunan ve Yıldız Sarayı’nın o muhteşem atmosferi içerisinde otokrat bir hükümdarı misafirleri şerefine kadeh kaldırmaktan men eden şey acaba ne olabilirdi ki!
Hemen ifade etmek gerekir ki Abdülhamid’in içki içmemesini bütünüyle doktorunun tavsiyelerine ve sağlık nedenlerine bağlamak yanlış olacaktır. Zira Abdülhamid’in dini bütün bir Müslüman olduğunu, yine aynı kaynak, şu suretle ifade etmektedir:
Abdülhamid, dini bütün bir Müslüman olarak görünmeyi arzulardı. Günde beş defa düzenli olarak namaz kılar, Ramazan ayı boyunca orucunu titizlikle ifa ederdi. Saraydaki herkes onu taklit ederdi.
Abdülhamid’in geçirmiş olduğu söz konusu kaza sonrasında bir daha içki içmediğine dair, kendi beyanına ilaveten, Babam Abdülhamid Saray ve Sürgün Yılları adlı eserinde kızı da babasının içki içmediğini ifade edenler arasında yer almıştır.
Ayşe Osmanoğlu, söz konusu eserinde, konu ile alakalı şu ifadelere yer vermektedir:
Babam içki içmez, içenleri hoş görmezdi. Saraya sokulmasını da yasak etmişti. Dindar, Allah'ına bağlı, büyük bir Müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı.
Kızı Ayşe Osmanoğlu beyanına devamla diyor ki;
Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslüman'dan başka bir şey değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'an-ı Kerim okurdu…
Herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Saray’ın hususî bahçesinde beş vakit Ezan-ı Muhammedi okunurdu.
Avlonyalı Ferid Paşanın oğlu Celâleddin Velora Paşa da Abdülhamid’in hususiyetlerinden bahsederken;
Az yer, içki içmez, kumar oynamaz, ibadetinde kusur göstermezdi. Çok defa; boş olan bu hayatı, Tanrı'ya teşekkür için ibadetle geçirmek gerekir dediğini belirtmektedir.
Reşit Mümtaz Paşanın oğlu olup Abdülhamid’den pek hazzettiği söylenemeyecek olan Semih Mümtaz da; Şehzadeliğinde bilhassa açıklıklarda yemek yemeyi tercih eder, bu gibi âlemlerin içkisiz eğlencelerine iltifat ederdi beyanında bulunmaktadır.
İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, aleyhinde yazılmış bir şiiri olmakla birlikte, Abdülhamid’den bahsederken; Çok sigara, kahve ve çay içerdi… Ayş ü işrete ve fuhş u rezilete rağbet etmezdi… …mey u mahbub ile ülfeti yoktu diye belirtmek suretiyle kadirşinaslık gösterebilmiştir.
Abdülhamid’in içki ve benzeri olumsuz alışkanlıklardan uzak bulunduğunun bir başka şahidi ise Marquise De Fontenoy’dir ve o, bu konuda şöyle demektedir:
Abdülhamid hiçbir şekilde değersiz bir adam değildir ve Türk şehzadelerinin neredeyse her zaman bağımlı oldukları zaaflardan olağanüstü derecede uzak durmaktadır. O içki içmez.
Abdülhamid aleyhtarlığının en temel bildirim ve kendisini karalama vasıtası olarak kullanılmış olsa da, yabancı basın, ekseriyeti itibarıyla, onun içki içmediği gerçeğine sayfalarında yer vermiştir. Ancak bu durum, ilgili basın organının kendi iradesi neticesi gerçekleşmemiş, insaf sahibi yabancılar tarafından bir anekdot olarak kaleme alınan makale yahut yazının, asli şekliyle, söz konusu basın organında neşredilmiş olmalarından kaynaklanmıştır.
Bu anlamada, daha 1894 yılında, The Times-Richmond gazetesinde yayılanmış bulunan bir makalenin ilgili satırları şöyledir:
Sultan sadece su içer. Müslümanlara içki yasak olmakla birlikte onlar da alkol kullanırlar. Rakı, Doğu’ya mahsus bir alkol çeşidi olarak en gözde içkileridir. Sultan ise bu durumun oldukça istisnai bir şahsiyetidir.
O rakıya veya daha başka türden bir alkole asla dokunmaz. Yabancı prensler veya sefirler onuruna Saray’da resmi surette akşam yemeği verildiğinde, yemekte hazır bulunan padişah ve diğer Müslümanlar, yabancılara ikram edilen şarabın tadına dahi bakmazlar. Su veya yarı buzlu su ile yetinirler.
Abdülhamid’in vurguda bulunulan dindarlığının veçhesi hakkında kaleme alınan bir değerlendirme yazısında ise, yukarıdaki ifadeleri teyitle, şu beyanda bulunulmuştur:
Abdülhamid, yaptığı gezide amcası Abdülaziz'e, İngiltere, Fransa ve Avrupa'nın diğer bölgelerinde eşlik etti ve ileri tipte bir liberal kılığına girdi. Tahta geçtiğinde Türk Muhafazakârlar, devrimci bir radikal olarak kendisinden endişe etti.
Theodore Herzl’in kendisine amaca diye hitap ettiği, onun da kendisinin huzura kabul edilmesi için Abdülhamid’den aracı ve ricacı olduğu Vambery de, yukarıdaki beyanları teyitle;
Abdülhamid’in inanmış bir Müslüman olduğunu ve inancının kurallarını asla göz ardı etmediğini aşikâr bir surette ifade etmiştir
Abdülhamid’in alkol kullandığını iddia edenler, dün ve bugün, onu yıpratmak ve zihinlerde olumsuz bir algı oluşturmak maksadıyla, bu suçlamayı klasik bir jargon haline getirmişlerdir.
Yerli ve yabancı birçok şahsın onun alkol kullanmadığı yönündeki beyanlarına rağmen hakikati kabul etmeyerek, iddia ve suçlamalarını mütemadiyen gündemde tutmaya gayret etmektedirler.
Ancak esef edilmesi gereken nokta şu ki; Abdülhamid muhalifleri, hak, hakikat ve tarih ile hiçbir alakası olmayan iddialarını ispat için, henüz rüştüne ermemiş, akil baliğ dahi olmamış ve hatta alkolün ne olduğunun şuuruna bile varmamış, üç veya beş yaşındaki bir torunun, dedesinin alkol aldığına şahit olduğuna inanacak kadar da acziyet içerisinde olmayı makul görebilmektedirler.
.
Abdülhamid ve Çiçek
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
18 Şubat 2021 09:10
İnsan olur da çiçeği sevmeyeni olur mu hiç!
Dünyada acaba öyle birileri de var mıdır ki!
Belki vardır, belki de yoktur. Ancak çiçeği mutlak surette seven, ona içten ve büyük bir tutku ile bağlı bulunan insanların mevcudiyeti de bir gerçektir.
Çiçek ve yeşillik hemen her insanın güzel olarak görüp kendisinden letafet duyduğu bir varlık unsuru olsa da çiçek ve sair bitkilerin Sultan Abdülhamid’in nazarında ayrı bir yeri, önemi ve değeri olmuştur.
Sultan Abdülhamid’in Cuma Selamlıklarından sonra huzura kabul ettiği sefirler ve eşlerine bazen nişan vermesi ve bazen de onlarla hususi sohbetler etmesi gayet tabii bir haldi. Sohbetin konusu bazen cins cins atlar, eğitimli köpekler ya da adı sanı duyulmamış bitkiler olabilmekteydi.
Abdülhamid’in çiçeklere düşkünlüğünün nedeni gayet açık ve netti. Zira ona göre dünyada üç şey vardı ve bunlar; su, yeşillik ve güzel yüz olup her biri hüzün ve keder gidericiydi.
Abdülhamid çiçek ve yeşilliğe olan söz konusu tutkusu yüzünden daha şehzadeliği yıllarından itibaren içerisinde çeşit çeşit çiçeklerin, türlü türlü, cins cins ağaçların ve irili ufaklı limonlukların bulunduğu bahçeli bir ortamda yaşamayı istemişti ve öyle de yapmıştı.
Abdülhamid’in şehzadelik yıllarını geçirdiği Maslak Kasırları bugün bile kendisini ziyaret edenleri büyüleyici surette bir güzelliğe sahiptir. Zira Abdülhamid daha şehzadeliği yıllarında Maslak Kasrı’nı adeta botanik bahçesine çevirmişti.
Yeşilin her tonundan birçok bitki çeşidini bünyesinde barındıran Limonluk onun bitkilere karşı duyduğu sevgi, ilgi ve merakını gösteren en aşikâr deliller olmuştu. Kırmızı, pembe ve yeşilin her tonunun birbirine karıştığı sera bugün dahi, sadece Türkiye'de değil, Türkiye’nin yakın coğrafyasında bile benzeri olmayan bir botanik bahçe örneği sergilemektedir.
Abdülhamid'in Uzak Doğu ve Avrupa'dan getirttiği ve yılın her ayında farklı bir bitkinin kendi özelliklerini sergilediği, ancak Şubat ayında görsel bir rekabet içerisine girdikleri söylenebilecek olan botanik bahçesinde yer alan her bir bitkinin ayrı ve uzun soluklu hikâyeleri söz konusudur.
Yıldız Sarayı bahçesinde birbirinden güzel süs fidanları mevcuttu. Bunların hemen her biri, titiz bir ilgi ve büyük bir çaba neticesi başka ülkelerden temin edilmişlerdi. Ülke dâhilindeki ormanlar taranmış ve kıymete haiz olanlar sökülerek sarayın bahçesine getirilip dikilmişlerdi.
Her tülü yeşilin ve rengin hâkim olduğu, türlü türlü ve en müstesna hayvanların içerisinde hususiyle muhafaza edildiği bir bahçede dolaşmak Abdülhamid’in tabii âdeti kabilindendi. O, gerek şehzadeliği sırasında kendi kasrında, gerekse padişahlığı yıllarında Yıldız Sarayı bahçe ve parkında, yapımlarına hususi bir ehemmiyet vererek seralar oluşturmuştu.
Dolayısıyla da Maslak ve Yıldız Sarayı bahçelerinde bulunan limonluklarda Dev Filkulağı, Devetabanı, Ejder Kanı, Eyrelti, Fönix, Kamelya, Kauçuk, Kurdela, Kuşkonmaz, Latanya Hurması, Limon Ağaçları, Limon, Ormangülü, Paşa Kılıcı, Salon Yaprağı, Sarmaşık ve özel surette ilgi duyduğu Sikas türünden bitkileri görmek mümkündü.
Süleyman Kâni İrtem tefrika olarak kaleme aldığı ilgili yazısında Abdülhamid’in çiçek ve ağaç sevgisinden bahsederken sözü Yıldız Sarayı bahçesine getirdikten sonra;
Bambu ağacı, birçok palmiyeler, çamlar, limon, portakal ağaçları, turunçlar, akasyalar arasında kamelyalar, krizantemler, karanfiller, güller nazarı okşardı. Seralardan biri Avrupa’da bile misli nadir bir mükemmeliyette idi. İçinde vanilya yetiştirilirdi diye belirtir.
Müstesna bir güzelliğin söz konusu olduğu bahçelerin bakımı için bir manga oluşturulmuş, bahçıvanbaşının idaresinde onlarca insan çalıştırılmıştı.
Saray bahçelerinin bakım ve muhafazası, pek tabii ki, mesleğinde uzman isimlere emanet edilmişti. Alman asıllı Adam Slerf bu isimlerden sadece biriydi. İtalyan Romeo Scanciani kış bahçeleri ve limonluklardan sorumlu tutulmuştu. İç Bahçe yine bir Alman olan Avgust Vihold’a bırakılmıştı. Fransız asıllı Gustave de Roi ise bahçe düzenlemeleri ve uygulamalarıyla alakalı resim ve planlarının çizimi ile görevlendirilmişti. Bahçivanbaşı ise Karadağlı Lubanovich olmuştu.
Abdülhamid’in yeşile olan tutkusu o kadar yüksek ve o kadar fazlaydı ki daha 1888 yılı gibi bir tarihte, sera yapımı için görevlendirdiği sera ustasına, haftada 350-650 altın lira ücret ödemekten kaçınmamıştı.
Bahçe, limonluk ve seraların su ihtiyacı ise Terkoz ve Hamidiye suyu kullanılmak suretiyle giderilmişti.
Bahçede yer alan bu son derece nadir ve müstesna bitkilerin sağlıklı bir surette yaşamalarını temin etmek üzere, maruz kalacakları hastalıkları teşhis ve tedavilerini sağlayacak özel bir limonluk oluşturulmuştu.
Saray bahçıvanlarının Nebatat Hastanesi adını verdikleri bu limonlukta ayrı bir personel kadrosuna sahipti. Hastalanan bitkiler zaman kaybedilmeksizin bulundukları yerlerden alınıp limonlukta tedavi edilirdi.
Abdülhamid’in bitki merakı şahsi bir ilgi olarak kalmamış, bilakis kurumsal araştırmaların alt yapısını oluşturacak çalışmaların yapılmasına da dönüşmüştü.
Mösyö Mişel Dimoni, Heyet-i Fenniye ve Asar-ı Atika İşleri kapsamında, Abdülhamid tarafından Osmanlı coğrafyasında bulunan bitki türlerinin sınıflarını içeren bir koleksiyon hazırlamak üzere görevlendirilmişti.
Abdülhamid’in çiçek ve bitki sevgisi sadece park, bahçe, limonluk ve seralara sıkışıp kalmamıştı. O, İstanbul’da bulunan sefirlere, sanatçı ve daha başka seçkin misafirlerine sık sık ziyafetler verirdi.
Sarayda davetliler için özel olarak ayrılmış bulunan ziyafet salonu baştanbaşa çiçeklerle bezenmişti. Bu durumun onun çiçeğe olan tutkusundan ileri geldiği herkesin malumu olan bir gerçekti.
Salonda yer alıp misafirlerini hem memnun hem de teshir eden türlü türlü çiçekler sarayın kış ve dış bahçelerinde özenle yetiştirilip muhafaza edilen nadir bitkilerden toplanmakta ve yine özenli bir surette vazolara yerleştirilmektelerdi.
Yıldız Sarayı’nın bahçesi dünyanın en güzel gülleri, hususiyle İran’dan temin edilmiş olanlarıyla, donatılmıştı. Bu güller aynı zamanda Abdülhamid’in çalışma odasını ve Yıldız’daki binaların koridor ve boşluklarını da süslemekteydi.
Abdülhamid, Alman İmparatoriçesi Yıldız’a geldiği vakit, Saray’ın rengârenk gülleri ve çiçekleri arasından en güzellerini kendi elleri ile toplamış ve bir buket haline getirdiği bu çiçeklerin ortasına ayrıca ilave ettiği yapma güle hazineden iri bir elması da koyarak, yine kendi elleri ile İmparatoriçeye takdim etmişti.
Abdülhamid’in çiçeklere karşı içinde beslediği sevgisi, mamul eşyalar üzerine çiçek resminin simgesel olarak işlenmesine sebebiyet verecek derecede yüksekti.
O, bir kısmının üzerine kendi ismi, diğer bir kısmının üzerine ise tuğrası işlenmiş altın yüzük, mühür ve kan taşı yanında çiçek resmi ile bezenmiş madalyonlara da sahipti.
1900 ila 1902 tarihleri arasında saray mimarlarından Raimondo D’aranco’ya yaptırılmış olan Hususi Daire Hamamı’nın çinileri nilüfer ve papatya desenli çiçek motifleriyle süslüydü. Hamamın vitray pencerelerinin dahi renkli çiçek motifli olması tercih edilmişti.
Ömrünün son günlerini geçirdiği Beylerbeyi Sarayı’ndaki yatak odasında beyaz lake karyolasının üzerinde de son derece güzel yağlı boya çiçek resimleri mevcuttu. Odada bulunan sobanın beyaz renkteki boruları üzerine de altın yaldızla karışık çiçek resimleri işlenmişti. Oda tavanı gibi Hereke mamulü yerdeki açık renk halının üzerinde dahi çiçek motifleri yer almaktaydı.
Abdülhamid, çiçek ve bitkinin hakiki haline olan tutkusuna ilaveten bitkilerden sağlanan yan unsurlar ile ruh dünyasını şen kılmaya çalışmış ve bitki ekserlerini beden sağlığını muhafaza için kullanmıştı.
Sürgün günlerinde doktorundan kendisi için:
Biraz gül suyu, çiçek suyu, tarçın suyu, nane, melisa suları, lokman ruhu temin edilmesi ricasında bulunmuştu.
Abdülhamid’in bitki ve çiçeklere olan ilgisi yalın bir ilgiden yahut tümü ile bir saplantı veya cehalet yüklü bir sevgiden kaynaklanmış da değildi. O tarih kitapları okumuş olmanın ve tarihi konulara ilgi duymuş bulunmasına ilaveten hekimliğe de merak sarmıştı. Kimya onun ilgisini çeken ve merakını celp eden bir fen dalı olmuştu. Tarih ve fen kadar tabiatla da yakından alakadar olmuş ve bu alana dair de geniş surette bilgi edinmeye çalışmıştı.
O, Doktoru Âtıf Beye, bitki ve çiçeklere olan sevgisinden ve onların hangi ortamlarda yetişip geliştiklerinden bahsederken şu bilgi yüklü cümlelere de yer vermişti:
Avustralya’da bulunan çiçek¬ler başka yerdekine benzemedikleri gibi papağanları da öyle… Tarih-i tabii okudum…
Abdülhamid insanlara verilen isimleri de önemseyen biriydi. O, insanlara, verilecek isimlerin güzel olmasını arzu ederdi. İnsanların Kaya, Taş, Demir gibi madde isimleri yahut hayvan isimleri ile adlandırılmalarını yadırgar, güzel isimler verilmesine özen gösterilmesini isterdi. Nergis ve Gülnihal gibi bitki adlarının güzel isimler olduğuna kaniydi.
Bu konuya temasla bir defasında diyordu ki:
Fransız Büyük İnkılabı Tarihi’ni tercüme ettirdim. Hemen büyük bir kısmını inceledim...
Régence devrini hatırlıyorum. Ne rezaletler oldu!!
Ayların, günlerin, insanların isimlerini değiştirdiler... Hâlâ Mösyö Koşon, Mösyö Norbo gibi isimlere tesadüf edilir... Vakıa bizde de Nergis, Gül¬nihal gibi isimler var... Lakin latif çiçek isimleri… Öyle hayvan isimleri değil.
.
ABD misyoner okulları ve Abdülhamid’in Roosevelt’e muhalefeti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
11 Şubat 2021 11:32
Sultan Abdülhamid’in saltanatı sırasında üzerinde ziyadesiyle durup hassasiyet ile ilgilendiği konular özellikle askeri ıslahatlar ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin geliştirilip artırılması oldu.
Modern bir tarzın ağırlıklı olarak kendisine uygulama alanı bulduğu donun öneminde açılmış olan yeni eğitim kurumları sadece İstanbul ile sınırlı kalmayıp imparatorluğun hemen her tarafında kapılarını öğrencilere araladı.
Eğitim-öğretimin önemini bilen ve onu fazlası ile önemseyen biri olarak Abdülhamid’in iktidarı döneminde hemen her vilayette Darû’l-Muallimin, Darû’l-Mualliman, Mülkiye, Tıbbiye, Maliye, Hukuk, Ticaret, Mühendislik ve Baytar mekteplerinin açılmaları söz konusu oldu.
1878’de Maliye
1879’da Güzel Sanatlar
1882’de Ticaret
1884’te Mühendislik
1889’da Veterinerlik
1891’de Polis Akademisi
1892’de Gümrük Mektebi
1900’de ise Daru’l-Fünun, İmparatorluğun ilk yükseköğretim kurumu olan İstanbul Üniversitesi, kalıcı bir mevcudiyet ve hüviyet kazandı.
1903’te Şam’da Tıbbiye mektebinin açılmasını Şam, Bağdat, Rumeli ve Anadolu’da açılan sair askeri okullar takip etti.
1907’de Anadolu, Rumeli ve Bağdat’ta Hukuk mektepleri eğitim-öğretime başladı.
Sultan Abdülhamid, yaklaşık 33 yıl süren saltanatı boyunca (1876-1909) İmparatorluktaki Rüştiye okulları sayısını mevcudunun birkaç misline; yok denecek kadar az olan İdadi okulları sayısını yüzlü rakamlara, İbtidai (İlkokul) mektebini ise binlerle ifade edilen bir adede ulaştırdı.
O, sayıları 10 bin kadar olan eski usul Sıbyan mekteplerini ıslah ettirip yeni usule çevirtti.
1905-1906 yılları arasında Osmanlı topraklarında, 77 kız rüştiyesi, 1 kız öğretmen okulu, 307 kız İbtidai mektebi bulunmaktaydı. Hamidiye Devri sona erdiğinde ise kız ibtidai mekteplerinin sayısı 349’a yükselmişti.
Sultan Abdülhamid dönemi eğitim alanındaki gayretler muhafazakâr bir anlayış içerisinde yürütülmeye çalışıldığı kadar modern bir muhtevaya da sahipti. Bundan dolayıdır ki onun döneminde başlatılmış olan eğitim-öğretim hamlesi ve açılmış olan okullarda verilen eğitim Cumhuriyet’i ilan eden kuşağın yetişmesini sağladı.
Abdülhamid döneminin eğitim alanında en önemli yeniliklerinden birisi ise kadın eğitimine verilen önem oldu.
Onun saltanatı döneminde imparatorluğun bütününde açılan ve sayısı binlerle ifade edilen muhtelif türden okulların sadece erkeklerin eğitimine mahsus kılınmamıştı. Bilakis bu okullarda kızların da eğitim almalarına fırsat sağlandı. Edwin Pears’ın ifadesiyle, Sultan Abdülhamid kızların eğitim konusunda ihmal edilmiş olduklarına kaniydi. Dolayısıyla da onun eğitim alanındaki çabası, bir yönüyle kendisinden önceki ve bir yönüyle de geleneksel anlamdaki yaklaşımlardan, oldukça farklı bir surette gerçekleti.
Batı, onu; en münevver Türk despotu şeklinde lanse etse de o, iktidarı döneminde eğitime verdiği önem, açılmasını sağladığı okullar ve kızların da eğitim görmeleri için sarf ettiği çaba dolayısıyla hakşinas kimseler tarafından her daim takdire layık görüldü.
Abdülhamid, muhafazakâr kişiliğine ve İslamcılık politikasına yahut tartışmalı hale getirilen halife sıfatının maruz kalacağı zarara rağmen, saltanatının hemen ilk yıllarından itibaren eğitilmeleri konusunda kızlara toplumda somut olanaklar sağlanması yolunda son derece kararlı davranarak lazım gelen hususların icrasını gerçekleştirmeye çalıştı. Kızların eğitimi, Abdülhamid öncesi atılan adımlarla başlamış olsa da, onun zamanında ciddi bir ivme kazandı.
Bu noktada üzerinde durulması gereken en önemli husus ise bütün bunların, Batı endeksli hareket tarzına sahip olan Tanzimat ricalinin işbaşında bulunduğu bir sırada değil de, muhafazakâr ve İslamcı yönü ile bilinirlik kazanmış olan Sultan Abdülhamid döneminde ve onun gayret ve teşvikleri ile gerçekleşmiş olmasıdır.
Sultan Abdülhamid’in kız öğrencilerin Osmanlı coğrafyasında gidebilecekleri okulların mevcudiyetini arzu etmesi, onlara yükseköğretimin kapılarını aralaması ve kadınların bilgili ve bilinçli olmalarını istemesi ile alakalı olduğu kadar bir yönü ile de Müslüman kız çocuklarının yabancı okullara ve hususiyle de misyoner teşkilatlarına bağlı eğitim kurumlarına gitmelerini doğru bulmamasından kaynaklanmıştı. Dolayısıyla denebilir ki, Müslüman kız çocuklarının yabancı okullara yahut misyoner teşkilatına bağlı eğitim kurumlarına gitmelerine rıza göstermeyişinin gerisindeki en temel neden ise onun sahip olduğu dini ve milli değerler ile yakından alakalıydı.
O, bir Müslüman, bir Halife ve bir Sultan olarak pek tabii ki kendi sorumluluğu altında bulunan bütün tebaasını koruduğu gibi, hususiyle de Müslümanları her yönüyle himaye etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı. Oysaki ABD misyoner okulları daha 1815’ten itibaren Anadolu’da açılmaya başlamış olup, çoğu kere de eğitim ve öğretim faaliyetlerini ruhsatsız bir surette sürdürmektelerdi.
Abdülhamid’in yabancı okullara kız çocuklarının gitmesini tasvip etmemesi ve Müslüman kız çocuklarının bu okullara kayıt yaptırmalarına yasaklama getirmesi ise dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Roosevelt’i derhal harekete geçirmişti. O, hususiyle Anadolu ve Suriye taraflarında bulunan yabancı okulları Osmanlı hükümetinin baskılarından kurtarmak üzere, Büyükelçi Leishman vasıtasıyla 1902 yılında Osmanlı Devleti’ne bir ültimatom göndermiş ve söz konusu ABD okullarının serbest bir surette hareket etmelerine müsaade edilmesi ve kendilerine herhangi bir engel çıkarılmamasını istemişti. Zira Anadolu coğrafyasında ABD gibi devletlerin sahibi ve hamisi oldukları yabancı okullar ve sair ecnebi kurumları Osmanlı toplumunun değişim ve dönüşümü açısından son derece büyük bir öneme sahiplerdi.
Bahsi geçen kurumların rolü ve önemini 10 Aralık 1936 tarihli Press gazetesinde, The City of Dogs başlığı altında da olsa, yayımlanan bir makalesinde Norman Berrow şu suretle dile getirmişti.
İstanbul’daki Amerikan Kız Lisesi gibi Amerikan ve İngiliz kurumları, istenmeyen hedeflerin tasfiyesi konusunda önemli roller icra etmekte ve etkinlikler sergilemektelerdi.
Hakikaten de Osmanlı Devleti’ndeki ABD eğitim ve hayır kurumları ABD’nin Osmanlı Devleti’ne karşı Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti ile savaştan kaçınmasını sağlayacak kadar önemli ve belirleyici olmuştu.
İstanbul ve Anadolu’da bulunan ABD misyoner okullarının her halükarda emniyetlerinin sağlanacağı hususunda Talat Paşa; Suriye’de olanlar için ise Cemal Paşa ABD’ye söz vermişlerdi. Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal’in de aynı doğrultuda taahhüdü söz konusuydu. İsmet Paşa ise Lozan Antlaşması sonrasında ABD temsil grubu başkanı Joseph C. Grew ile 1923’te, kapsamlı bir taahhüdü içeren, Türk-ABD Dostluk ve Ticaret Antlaşmasını imzalamıştı. Söz konusu antlaşma, 1927 Şubatında yeni bir suretle imzalanarak, yürürlüğe konmuştu. Antlaşmanın maddelerinden bazıları Türkiye’de bulunan ABD eğitim kurumlarının mevcudiyetinin muhafazası ile alakalıydı.
Belirtmek gerekir ki, Roosevelt’in baskılarına rağmen, Abdülhamid’in Amerikan misyoner okullarının zararlı faaliyetler içerisinde oldukları yönündeki düşünceleri hiçbir surette ve hiçbir zaman değişmemişti. Zira Abdülhamid; bugün Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde bulunan arazisini ABD misyonerlerine satmış olmasına duymuş olduğu hiddetten ötürü; Ahmet Vefik Paşa öldüğünde nereye defnedilmesi kendisine sorulduğunda; kıyamete kadar çan sesi dinleyebileceği bir yere ifadeleri ile cevap vermişti.
Esasen onun söz konusu suretteki mukabelesinin gerisinde devlet ve milletinden sorumlu bir padişah olarak onun misyoner okullarına bakışının, yıllar sonra da olsa, tezahüründen başka bir şey değildi.
Abdülhamid, ABD okullarının hangi amaçlarla kurulup faaliyet gösterdiğinin ve genç Müslüman kız ve erkek çocuklarının dimağlarını nasıl olumsuz yönde etkileyebileceklerinin fazlası ile farkında olan biriydi. Bu tür okullara devam edeceklerin milli ve dini hassasiyetlerinin zaafa uğramasından ise son derece endişe etmekteydi. Hakikaten de onun vukuundan endişe duyduğu söz konusu zafiyet örnekleri, yakın tarihimiz hadiseleri dikkate alındığında, fazlası ile söz konusu olmuş gözükmektedir.
.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
4 Şubat 2021 09:41
Enver Paşa, 1918 Kasımının ilk günlerinde ülkeyi terk etmeden önce Ahmet İzzet Paşa hükümetini bilgilendirmek üzere kaleme aldığı mektubunda, vatana hizmet edemediği için müteessir olduğunu, Kafkaslardaki Müslümanların istiklali için mücadele edeceğini belirtmişti.
O, vatandan ayrıldıktan sonra hakikaten de söz konusu mektubundaki vadine sadık kalmış, Berlin’de muayyen bir zaman bulunduktan sonra Rusya’ya geçmişti.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı?
Enver Paşanın Birinci Dünya Savaşı yahut firarı sonrası hayatı daha ziyade Kafkaslardaki mücadelesi ve girdiği çarpışmada Ruslar tarafından öldürülmesi ile anılır. Ancak Paşa’nın Milli Mücadele ile ilgisi olmuş mudur, Kafkaslarda değil de Mondoros Mütarekesi sonrasında Anadolu’nun fiilen işgal edilmesi hadisesi karşısında tavrı ne olmuştur gibi konular üzerinde galiba pek de fazla durulmuş değildir.
Türk tarihini, hususiyle de yakın dönemi, ele alıp incelerken, bütünsel bir yaklaşım sağlamak adına, yabancı arşiv vesikalarının göz ardı edilmemesi gerekmektedir.
Bu anlamada döneme dair ABD belgeleri hakikaten zengin bir bilgi yumağı halindedir. Söz konusu arşiv vesikaları arasında Enver Paşanın Dünya Savaşı sonrası hayatına dair kaleme alınan bir hayli istihbarat raporu bulmak mümkündür.
Bahsi geçen vesikalarda yer alan bilgiye göre Enver Paşa Milli Mücadele’ye ilgisiz ve duyarsız kalmadığı, bilakis onun, Onbeşinci Ordu Karargâhı olan ve Milliyetçi hareketin önemli merkezlerinden birini oluşturan Erzurum’da Milli Mücadele’nin önemli bir adımının atıldığı Erzurum Kongresi’nin toplanmasına yardımcı olduğu belirtilmektedir.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 2
İlgili ABD belgesine göre Enver Paşa Erzurum Kongresi’nin gerçekleşmesini sağlayan yardımcı unsurlardan birisi olmuştur. Paşa, gerçekleştirilmek istenen kongre çalışmaları vesilesi ile Erzurum’da 3 veya 4 gün kalmıştır.
Yine söz konusu ABD belgelerinde, 5 Mart 1921 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde geçen, ancak doğruluğu konusunda teminat verilemeyen farklı bir habere atıfla, Enver, Cemal Paşalar ile Birinci Dünya Savaşı sırasında Maliye Bakanlığı görevinde bulunmuş olan İsmail Hakkı Paşanın 8 Ocak 1921 tarihinde Milli Mücadele’ye katılmak için girişinde bulunduklarına işaret edilmiştir.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 3
5 Mart 1921 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesindeki haber ve bu haberin Enver ve Cemal Paşalar ile alakası şöyledir:
Anadolu’dan varit olan (gelen) haberlere göre Azerbaycan’ın Şamahı kasabası Kânunusani (Ocak ayı) başında mühim bir vakaya sahne olmuştur.
Enver, Cemal, Topal İsmail Hakkı (Paşa)lar Kânunusaninin sekizinci Cumartesi günü öğleden evvel esb-suvar (ata binmiş) olarak bu kasabaya gelmişler ve fakat ahali tarafından soğukça istikbal olunmuşlardır.
Enver, Cemal ve İsmail Hakkı Ankara Hükümeti’nin Azerbaycan mümessili (temsilcisi) vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşaya 7 sayfalık bir ariza (dilekçe) göndermişler ve arizada Ankara Hükümeti’nce kendilerinin tayin edilecek hidemâtı (hizmetleri) ifaya hazır olduklarını bildirmişlerdir.
Ankara Hükümeti bu ariza üzerine Büyük Millet Meclisi’ni derhal ictimaa (toplantıya) davet eylemiş ve 45 dakika devam eden müzakerat (müzakereler) neticesinde Paşalar tarafından vaki (yapılan) talebin reddine karar verilmiştir.
Ankara Hükümeti Hariciye (Dışişleri) Komiser Vekili Muhtar Bey Büyük Millet Meclisi’nce verilen ret kararının Ankara’nın Azerbaycan mümessili vasıtasıyla Paşalara tebliğine memur edilmiştir.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 4
Enver Paşa ve arkadaşlarının yardım talebini Ankara Hükümeti peki neden reddetmiş olabilirdi?
Her şeyden evvel Peyam-ı Sabah’ın ve bu gazeteye dayanarak ABD belgelerinde yer verilen söz konusu haberin doğruluğunu teyit etmek gerekir. Ancak öyle anlaşılmaktadır ki bu haber doğruydu. Çünkü Cumhuriyet Arşivi’nde yer alan 12 Mart 1921, yani Enver ve Cemal Paşaların söz konusu müracaatlarından 2 ay, Peyam-ı Sabah’ın haberinden ise bir hafta sonrası tarihli olan ve (2-38-18) numara ile kayıtlı bulunan vesikada;
“Enver ve Halil Paşalar ile emsali zevatın Anadolu’ya gelmeleri iç ve dış siyasetimize aykırı görüldüğünden, yasaklanması” başlıklı belgeye göre Enver Paşa ve arkadaşları Milli Mücadele’ye katılımlarına izin verilmemişti.
Söz konusu belgenin metni aynen şöyledir:
Enver ve Halil Paşalar ve emsali zevatın Anadolu’nun herhangi bir mahalline gelmesi siyaseten dâhiliye ve hariciyemize münafi (aykırı) görüldüğünden geldikleri takdirde derhal memleketten ihraçları (çıkarılmaları) İcra Vekilleri Heyeti’nin (Bakanlar Kurulu’nun) 12/3173 tarihindeki içtimaında (toplantısında) takarrür etmiştir (kararlaştırılmıştır).
12 Mart 337 (12 Mart 1921)
Hariciye Vekili - İmza
Dâhiliye Vekili - İmza
Adliye Vekâleti Vekili - İmza
Şer’iye Vekili İmza
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti Vekili - İmza
Sıhhiye Vekili - İmza
İktisat Vekili - İmza
Nafia Vekili - İmza
Maarif Vekili - İmza
Maliye Vekili - İmza
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi - İmza
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 5
Oysaki o tarihlerde, yine ABD belgelerine göre, Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Müslümanlar ile Türkistanlıların yardımına müracaat etmek üzere Mustafa Kemal bir elçi görevlendirmişti. Ancak bu elçi İsmet (İzmet) Bey (?) ABD konsolosluğunda 3 saat süren bir görüşme neticesinde ABD diplomatik temsilcilerine bir hayli bilgiler vermişti.
İsmet Beyin belirttiğine göre kendisi Buhara, Semerkant ve çevresinde bulunduğu sırada esasen daha evvelce âmiri olan Cemal Paşaya Kabil’de katılmak istemişti. Artık o dakikadan sonra şartlar nasıl hareket etmeyi gerektiriyorsa o şekilde hareket edip icap eden tarafa gideceklerdi. Yine İsmet Beyin belirttiğine ettiğine göre Cemal Paşa Afganistan’dan ayrılmak ve Hint coğrafyasından geçerek Bombay’a ulaşmak istiyordu. Hindistan’da bulunan arkadaşlarının yardımı ile Hindistan’da ilerleyebilirler, daha da olmadı, bir şekilde ve kendi başlarına yollarına devam ederlerdi.
Cemal Paşa kendisine bu şekilde yeni bir istikbal tayin etmeye çalışırken, Milli Mücadele’de kendisine yer bulamayan ve Anadolu’ya geçmesine de izin verilmeyen Enver Paşa ise Sadrazam Ahmet İzzet Paşaya mektubunda ifade ettiği üzere Kafkaslarda mücadele etmeye yönelmişti.
Anlaşılan o ki Ankara Hükümeti Enver Paşayı sadece Anadolu’ya sokmamakla kalmamış, Kafkaslarda iken de nerede ve neler yaptığına dair bilgi edinmeyi zaruri görmüştü. Zira Cumhuriyet Arşivi belgeleri arasında (No: 258 -735 -1 / 24.07.1922) bulunan bir başa vesika Enver Paşanın hayatının son anlarından bahsederek şu bilgiye yer vermekteydi:
Heyet-i Vekile-i Riyaset-i Celilesine
(Yüksek Bakanlar Kurulu Başkanlığına)
Semerkant'ın kurbünde (yakınında) Kızılordular ile Enver Paşa kıtaatı (kıtaları) arasında kanlı müsademeler (çarpışmalar) vukua (meydana) geldiği Moskova’dan bildiriliyor.
Bu malumat Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu’na) ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) ve Hariciye Vekâlet-i Celilerine (Dışişleri Bakanlığı’na) arz edilmiştir efendim.
Matbuat ve İstihbarat Müdir-i Umumisi (Genel Müdürü)
O tarihlerde Enver Paşayı izleyen sadece Moskova değildi; birileri daha vardı: ABD.
ABD belgelerine göre de Enver Paşanın Kafkaslara ulaşmış ve bütün yüreği ile savaşmaya koyulmuştu.
Ancak Enver Paşanın Kızılordu ile çarpışması fazla uzun ömürlü olmamıştı.
Ankara’ya ulaşan söz konusu istihbarat raporundan tam 11 gün sonra Paşa, 4 Ağustos 1922'de, Tacikistan coğrafyasında Bolşevik Ruslara karşı yapılan bir çarpışma sırasında hayatını kaybetmişti.
Enver Paşanın na’şı 1996 yılında ancak İstanbul'a getirilebilmiş, Şişli Camii’nde kılınan cenaze namazı akabinde yine Şişli'deki Abide-i Hürriyet Tepesi'nde, Talat Paşanın hemen yanındaki mezara defnedilmişti.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 6
Söz konusu Bakanlar Kurulu kararı ile Enver Paşa 1996 yılına kadar Anadolu sınırları haricinde kaldığı gibi çocukları da, eşinin hanedan mensubu olması hasebiyle, uzun bir zaman ülkeye kabul edilmemişlerdi. Oysaki 5 Eylül 1939 tarihli ve (203-391-1) numaralı Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan bir belgeye göre Enver Paşanın kardeşi Kamil’in Naciye Sultan’dan doğan çocuklarının memlekete gelmesine kanunen izin verilmişti. Enver Paşanın iki kızı ve bir oğlunun da Türkiye’ye gelmelerine izin verilmesini isteyen Enver Paşanın babası da derhal bir dilekçe kaleme almış ve torunları için izin talebinde bulunmuştu…
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 7
Enver ve Cemal Paşalar neden Milli Mücadele’ye kabul edilmemişlerdi?
Bu konuda belki birçok şey söylenebilir.
Her şeyden evvel Enver ve Cemal Paşaların Ankara’ya müracaat tarihleri 1921 yılı Ocak ayında gerçekleşmişti. Yani artık biraz geç kalınmış gibiydi denebilir. Zira Ankara’da artık bir Hükümet kurup Bakanlar Kurulu tayin edilebilecek bir duruma gelinmişti…
Diğer taraftan, ABD belgelerinde yer alan bilgiye göre, o tarihlerde Anadolu’daki Milliyetçiler Enver Paşa ve emsali İttihatçılar arasında siyaseten müthiş bir savaş vardı. Ne Enver ne de ajanlarının Anadolu’ya girmelerine ve Milliyetçi hareket içinde yer almaların rıza gösterecek durumda olunamazdı. Enver Paşa ve çevresinin istiklal hareketi ve Ankara Hükümeti içinde yer almaları halinde hareketin Avrupa ve Amerika’nın gözünde itibar kaybettireceğine Ankara Hükümetince kani olunmuştu. Ankara’da zaten bir kısım isimler Bolşevik taraftarıydı ve bunlar Bolşevik bir düzenden yana olmuşlardı. Bolşevik taraftarı daha fazla ismin katılımıyla, ABD belgelerine göre, İngiltere’nin gerçekleştirmeye çalıştığı Anadolu’yu Bolşeviklerin kucağına itme ve aralarında bir işbirliği doğmasını sağlama siyaseti kaçınılmaz bir durum arz edebilirdi.
Unutmamak gerekir ki o tarihlerde Enver, Talat ve Cemal Paşaların İstanbul Divan-ı Harbisi kararı ile rütbeleri geri alınmış, gıyaplarında ölüm cezası dahi verilmişti. Ayrıca Enver Paşa 1 Ocak 1919'da İstanbul hükümetince askerlik silkinden de ihraç dahi edilmişti.
Esasen siyasi olumsuzlukları ve toplum nazarındaki itibarları bir taraf bırakılsa dahi Enver ve Mustafa Kemal gibi iki büyük paşanın bir arada olamayacakları aşikâr bir haldi. Bu durumun pek çok sebebi vardı.
Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa birçok konuda aynı hedefe ulaşmaya çalışmışlar ve aynı şeylere karşı çıkmışlardı.
Her ikisi de Saray’a damat olmak istemiş,
Her ikisi de Harbiye Nazırlığına heves etmiş,
Her ikisi de Sultan Vahdeddin ile geçinememiş,
Her ikisinin de unvanları ellerinden alınmış,
….
Her ikisi de askerlikten ihraç edilmişti.
Fakat en önemlisi, her ikisi de fazlasıyla hırslıydı. Belki de birinin başarısız, ötekinin başarılı olması söz konusu hırslarında gizliydi.
Birinin Napolyon’a, diğerinin ise Washington’a benzetilmesi, anlaşılan o ki, her ikisini de hoşnut kılmaktaydı.
Yorkville Enquirer gazetesi muhabirinin kendisini “Türkiye’nin Napolyon”u olarak takdim ettiği bir Enver Paşa ile “her ikisi de devrimci general ve cumhurbaşkanı olmaları” nedeniyle, Charles H. Sherrill’in onunla George Washington arasında paralellikler olduğuna kail bulunduğu Dahası, Mustafa Kemal hiçbir surette bir arada olamazlardı.
Enver ve Cemal Paşa Milli Mücadele’ye neden katılmadı? - Resim : 8
Mustafa Kemal sadece George Washington’a değil, fakat aynı zamanda Büyük Petro’ya da benzetilmekteydi.
Hayatları boyunca birbiri ile rekabet halinde olan bu iki ismin Milli Mücadele’de bir arada olmaları mı?
Kanımca, zinhar, ama zinhar mümkün değildi.
.
Enver, Cemal ve Talat Paşalar neden ve nasıl firar ettiler?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
28 Ocak 2021 15:41
Enver, Cemal ve Talat Paşa Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı'nda mağlubiyetinin kesinleşmesi üzerine Almanların yardımı ile yurdu terk etmişlerdi.
Bu İttihatçı liderler daha savaş bitmemişken neden Anadolu’ya değil de Almanya’ya gitmişlerdi?
Almanlar çok mu güvenilir bir yerdi? Almanlar bu üç liderin hayatlarını garanti mi etmişlerdi?
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı'nda maruz kaldığı askeri mağlubiyet üzerine böyle bir akıbetin tüm sorumluluğunu üstlenen İttihat ve Terakki Fırkası, daha makul şartlarda bir barış antlaşmasının yapılabilmesini arzu etmişti. Dolayısıyla da 8 Ekim 1918'de Talat Paşa hükümeti istifa etmiş ve iktidardan çekilmişti.
Talat Paşa Hükümetinin iktidardan çekilmesi sonrası İttihat ve Terakki Cemiyeti, dolayısıyla da İttihatçılar, ama hususiyle de Enver, Talat ve Cemal Paşalar için oldukça çok zor bir dönem başlamıştı. Bir taraftan muhalifler büyük bir şiddetle kendilerine saldırırken diğer taraftan da o vakte kadar izlemiş oldukları politikalara karşı olan, ama sesi çıkmamış bulunanlar da suskunluklarını bırakmışlar ve son derece acımasız bir surette eleştiri oklarını kendilerine yöneltmişlerdi. Siyasi durum o kadar vahim, ortalık o kadar karanlıktı ki bir zamanların güçlü sesi ve İttihat ve Terakki'nin sözcüsü halindeki Tanin gazetesi dahi selameti neşriyatına ara vermekte görmüştü.
Talat Paşa hükümeti istifa etmiş ve dolayısıyla İttihatçı hükümet görevden çekilmişti ama bu adım esasen biraz da planlı bir surette yapılmıştı. İttihatçı liderler, yeni kurulacak hükümette, kendi akıbetlerinin salahını temin için, en az iki İttihatçının bakan olarak yer almasını arzuladıklarını da alenen ifade etmişlerdi.
Tevfik Paşanın hükümeti kuramaması üzerine Ahmet İzzet Paşa hükümeti kurmuş ve hakikaten de yeni oluşan kabinede dört İttihatçı isim, -Cavit, Fethi, Rauf ve Hayri Beyler- bakan olarak yer almışlardı.
İttihatçı liderlerin yeni kabinede İttihatçı bakan olmasını istemelerinin nedeni esasen izaha gerek duyulmayacak şekilde belliydi. Mağlup bir devletin yeni idarecilerinin Paşaları mağlubiyetten sorumlu tutup yargılamak isteyeceği şüphesizdi. O nedenle hem kabinede kendilerini savunacak birilerinin yahut en azından olumsuz gelişmeleri frenleyip durduracak isimlerin olması gayet muvafık olacaktı. Ancak İttihatçı Paşalar bir taraftan kabinede kendilerini himaye edecek isimlerin olmasını istemişken diğer taraftan da aleyhlerinde başlatılacak olan her türlü soruşturmaya hazır olduklarını ifade etmekten geri de kalmamışlardı.
Ahmet İzzet Paşanın İttihatçı liderlerin söz konusu talebini göz ardı etmesi tabii ki mümkün değildi. Zira ortada fiili olarak sıkıntılı bir durum vardı. İttihatçı liderler sadece üç kişiden, Enver, Cemal ve Talat Paşadan da ibaret değildi. Ülke içindeki yaygın haldeki örgütlenmeleri nedeniyle de güçlü mevcudiyetlerini hala muhafaza etmektelerdi. Öyle ki bu durum, hükümeti kurmuş olsa da, rahat bir surette icraatta bulunabilmek için Ahmet İzzet Paşanın Talat Paşadan güvence istemesini gerektirebilmişti. Talat Paşa söz konusu güvenceyi, muhalif durumda olanların intikam maksadıyla kendileri aleyhlerinde hareket etmeleri halinde kendilerinin de gerekeni yapacaklarını beyan ederek vermişti.
Bu tür görüşme ve pazarlıkların yapıldığı ve 1918 Kasım ayının ilk günlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin akıbetinin ne olacağının tartışıldığı bir sırada hiç beklenmedik bir gelişme vuku bulmuş, Enver, Cemal ve Talat Paşaların yurdu terk ettikleri haberi, birkaç gün gecikmeli de olsa, basında yer almıştı. Gerçi firar edenler sadece Enver, Talat ve Cemal Paşalar değildi. Daha başka İttihatçı liderler de İstanbul’u terk etmişlerdi.
Firar hadisesi kamuoyunda olduğu gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında da büyük bir şaşkınlık ve dahi tepki ile karşılanmıştı. Öfkesel suretteki bu tepkinin nedeni ise daha ziyade firarilerin bir daha geri dönmeyecekleri kanaatinden kaynaklanmaktaydı. Yunus Nadi o günlerde bu duruma işaret eden bir yazısında diyordu ki;
"Onlar bu memlekete bir daha iş görmek üzere avdet edemezler. Artık millet arasında kendilerinin ne yerleri vardır, ne de yurtları olabilir... Eğer Cemal ve Enver Paşalar firar zaruretini idrak ettikleri dakikada beyinlerine bir kurşun sıkarak vatandan değil, dünyadan yıkılıp gitmiş olsa idiler, hiç olmazsa son defa olarak insanın yapacağına benzer bir iş görmüş olurlardı… Hesap ve kitaptan kaçarak Avrupa'da yaşamaya gitmek, bizim nazarımızda solucanlar gibi çamurlar içinde sürüklenmekten farksızdır.”
İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları muhakkak ki bütünüyle aynı karakter ve kişiliğe sahip isimlerden müteşekkil değildi. İçlerinde vatanperverliğinden hiç şüphe duyulamayacak olanlar, adı suiistimallere yahut haksızlık ve daha başka olumsuzluklara asla karışmamış bulunanlar da vardı. Fakat savaşın mağlubiyetle sona ermiş bulunması ve İttihatçılar arasında haksızlık ve adaletsizlik sergileyenlerin var olması ve ayrıca haysiyet ve vakar mahrumu kimselerin varlığı, cemiyetin adının fazlası ile yıpranmasına ve cemiyete karşı saldırıların her geçen gün giderek artmasına ve özellikle de yaşanan firarlar neticesi cemiyet ve mensuplarının husumet ile anılmasına sebebiyet vermişti.
Firara geç bir surette muttali olan basın organları vuku bulan bu hadise üzerinden, gerek firar edenleri gerekse cemiyeti, tabir caiz ise, yerden yere vurmaktan kaçınmamıştı.
Yazılıp çizilenlere bakılacak olursa cemiyete ve hususiyle de İttihatçı liderlere karşı toplumda duyulan öfkenin giderek artmasının tatsız gelişmelere sebebiyet verebileceği de göz ardı edilmemişti.
Dolayısıyla da gerekli tedbirlerin alınarak icabının icrası hususunda Enver, Cemal ve Talat Paşalar ikaz edilmiş ve hatta kendilerine yurtdışına kaçmaları tavsiyesinde bulunulmuştu. Uyarıyı haklı bulan ve kırk bin liralık bir çeki de ceplerine koya firariler, firar etme konusunda kendi aralarında mutabakat sağlamışlardı.
Firar öncesinde Enver, Cemal ve Talat Paşalardan her biri neden firar etmek durumunda kaldıklarının gerekçesini hükümete hitaben yazdıkları bir mektup ile izaha da çalışmıştı. Özetle; ülkenin içinde bulunduğu siyasi ortamın muayyen bir süre için kendilerinin uzakta bulunmalarını icap ettirdiğini belirtmişlerdi.
Talat Paşa hükümetin emretmesi halinde derhal geri gelip hesap vermeye hazır bulunacağını beyan etmişken Cemal Paşa ise kanundışı uygulamalara muhatap olmamak ve kimseyi kendisine muhatap kılmamak için ayrılmak zorunda olduğunu, sonraki bir zamanda hesap vermek üzere şimdilik ortalıkta görünmek istemediğini belirtmişti. Enver Paşa ise hükümeti bilgilendirmek üzere kaleme aldığı mektubunda hesap vermekten söz etmemişse de vatana hizmet edemediği için müteessir olduğunu, Kafkaslardaki Müslümanların istiklali için mücadele edeceğini belirtmişti.
Enver Paşa, söz konusu mektubunda ayrıca, mevcut şartlarda memlekete hizmet etmesine imkân olmadığını, ancak yine de ülke menfaati için çalışmak, padişaha ve millete hizmet etmek maksadıyla zamanı geldiğinde geri döneceğini ilave etmeyi de ihmal etmemişti. Ancak Enver Paşanın söz konusu mektubundaki üslup kamuoyunu teskin etmekten ziyade daha çok kızgınlık duymasına sebebiyet vermişti. Öyle ki Vakit gazetesi onun şahsına ve üslubuna duyduğu öfkeyi sütunlarında; “Enver Paşa emin olabilir ki, böyle bir sıra bir daha gelmeyecektir” diye belirtmekten çekinmemişti.
Kamuoyunun yaklaşımına göre, esasen Enver, Talat ve Cemal Paşalar, firar etmek suretiyle tarih önündeki ve millet nazarındaki mesuliyet ve haksızlıklarını hem ilan hem de kabul etmişlerdi. Vakit gazetesi tam da bu duruma işaretle diyordu ki; "Eğer üç firari, tarz-ı idarelerinin lekesiz olduğundan emin iseler, bu gibi endişelere düşmelerine mahal yoktur. Kendilerine kanun haricinde tecavüzkârane bir surette muamele edilmesi ihtimal haricinde bir şeydir."
Diğer taraftan İkdam gazetesi Paşaların firarına fırsat verdiği için hükümeti tedbirsizlik ve gevşeklikle suçlamışken Vakit gazetesi daha açık bir dil kullanarak hükümetin firarlardan ötürü suçlanıp sorumlu tutulamayacağını, zira hükümetle firariler arasında dolaylı bir surette mutabakatın tesis edilmiş bulunduğunu belirtmişti.
Vakit gazetesi beyanında yanlış değildi. Zira daha evvelce de ifade edildiği üzere, o günlerde işbaşında bulunan Ahmet İzzet Paşa hükümeti hakikaten zor şartlarda vücut bulmuştu ve yine oldukça zor şartlarda iş görmeye çalışmaktaydı. İttihatçılar sadece firar eden üç beş isimden ibaret değildi. Daha Talat Paşanın Dâhiliye Nazırlığı sırasında ülkeyi bir ağ gibi kuşatmışlar ve hemen her vilayette idareyi ellerine almışlardı. İzzet Paşa hükümeti kurabilmek için Talat Paşadan hoşgörülü olunmasını rica etmişti. O da kabinede iki bakanın İttihatçı olması şartını ileri sürmüştü. İzzet Paşa da, iki değil, kabinede dört İttihatçıya yer vermek suretiyle ihtiyaç duyduğu güveni elde etmeye çalışmıştı.
İzzet Paşa hükümetinin karşı karşıya olduğu siyasi duruma ve hangi şartlar ve zorluklar içinde kurulup icraatta bulunmaya çalıştığına dair Cenap Şehabettin de o günlerde bir yazı kaleme almıştı. Muhalif seslere hitap ettiği yazısının başlığını ise gayet haklı olarak; “Biraz Basiret ve İnsaf” olarak koyma gereği duymuştu.
Enver, Talat ve Cemal Paşalar kaçmakta belki de haklılardı. Yıkılan bir imparatorluğun enkazı altında kalmadan o günkü siyasi ve askeri kargaşa ortamında kendilerini kime ve nasıl anlatabilirlerdi… ve ayrıca dinleyecek birisini bulsalar bile anlatabilecekleri de ne olabilirdi ki…
Ancak şu da bir gerçek ki; İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu olarak, her ne kadar kaçanlar da kalanlar da siyasi arenada varlıklarını devam ettirebilmek üzere muayyen bir süre mücadeleye devam etmişlerse de, özellikle kaçanların siyasi hayatları kadar öz yaşamları da kısa bir süre sona bütünüyle nihayete ermişti. [1]
[1] Konuya dair daha geniş bir değerlendirme için bakınız: Osman Demirbaş, “Liderlerinin Yurt Dışına Kaçması Üzerine İttihat ve Terakki İçinde Meydana Gelen Tepkiler”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, İ.Ü.AİİTE Dergisi, 2002, s. 131-145.
.
Bakü petrollerinin bir ucu Erzurum-Van-Bitlis'te mi?
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
21 Ocak 2021 09:56
Petrolün varlığının mutlak suretteki bilgisine çok önceden beri sahip olunsa da kullanıma sokulması en azından on dokuzuncu yüzyılın ortalarında, hususiyle de yirminci yüzyılın başında söz konusu olmuştur.
Bu siyah ve sıvı suretindeki maddenin öneminin ve ticari getirisinin fazlası ile farkında olan İngiltere; Mezopotamya, Suriye ve Arabistan coğrafyalarında bulunan petrol madenini azami derecede tasarruf etmek istemiş ve dolayısıyla da devlet destekli sendikal örgütleşmelerin gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu noktada o, kendisi başat bir konumda olmak kaydıyla, Fransa ile de işbirliğinde bulunmaktan kaçınmamış, 34 ayrı firmanın bir araya gelerek, oldukça güçlü ve fazlası ile sermaye yüklü daha büyük teşekküllerin hayat bulmasına rehberlik etmiştir. Varlığı kadar maksadı da o tarihlerde sair ülkelerden, hususiyle de ABD’den, son derece gizli tutulmaya çalışılmış olan bu uluslararası ortaklı şirketler topluluğu daha 1919 yılında petrol yataklarının işletimi noktasında Emir Faysal’ın olurunu dahi almayı başarabilmiştir.
ABD diplomat ve uzmanlarına göre İngiltere ve Fransa ortaklığındaki söz konusu şirketlerin vücut bulmalarındaki yegâne amaç dünya ham petrol tedarikini bütünüyle kendi kontrolleri altında tutmaya yönelikti.
İngiltere ve Fransa’nın Bakü bölgesi ve Mezopotamya coğrafyasındaki petrol havzalarını birlikte işletme konusunda ortak bir karara vardıkları o günkü tarihlerde çokça konuşulduğu gibi yazılıp çizilen bir haber ve hadiseler silsilesini de oluşturmuştu.
Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması ve sürdürülmesi konusunda petrolün ne denli önemli bir rol oynadığını belirten Lord Curzon bir keresinde “Petrol sevdaları Müttefikleri zafere ulaştırdı” demekten kendisini alamamıştı. Lord Robert Cecil’in ifadesine göre ise Ermeniler Mezopotamya ve bu coğrafyanın petrol kaynaklarının İngilizlerin elinde kalması için son derece önemli hizmetler görmüşlerdi. Rus Kafkaslarının 1918’de işgal edilmiş olmasının yegâne sebebi ise Bakü petrol yataklarının elde edilmesinden başka bir şey değildi.
Diğer taraftan ABD eyaletlerindeki petrol madeninin varlığı ve bu varlığın zenginlik derecesi daha 1916’da ABD hükümetinin resmi surette bastırdığı bir kitapçık halinde resmi vesikalar arasında yerini almış ve her bir petrol bölgesi ve rezervi kalem kalem yazılıp ortaya dökülmüştü. Ancak hal böyle olsa da ABD de, diğer Avrupa ülkeleri gibi, kendi kıtası haricinde bulunan petrol kaynaklarını elde edip işletmeyi öncelikli bir politika haline getirmişti. Bu anlamda barış antlaşmalarının gölgesinde ve ABD Hükümeti’nin desteğinde bir dizi ABD petrol şirketleri kurulmuş ve kurulan bu şirketler marifetiyle; Mezopotamya, Filistin ve Kafkaslardaki petrol havzaları ABD’nin fazlası ile ilgi duyduğu alanlar haline gelmişti. Bu anlamda Standart Oil Company fazlasıyla etkinlik göstermiş, İngiliz ve Fransız petrol şirketlerinden hiç de geri kalmayacak bir surette hareket etme kabiliyeti göstermişti. Petrol kuyularının açılıp işletilmesinde ABD’ye hizmet eden tek şirket pek tabii ki sadece Standart Oil Company değildi. Pan American Petroleum and Transport Company, The Atlantic Refining Company ve The Gulf Refining Company ve sairleri de aynı maksat için kurulmuş olan sair şirketlerdi.
Lozan Konferansı başladığında dünyanın yeniden kurulduğu bu önemli toplantıya ABD de gözlemci sıfatıyla iştirak etmişti. Maksadı ne Türkiye’den yana olmak ne de Müttefikler adına Türkiye’ye karşı çıkmaktı.
24 Nisan 1923'te, Lozan Konferansı’nın ikinci dönemindeki ikinci oturumunun açılış gününde Başkan Joseph C. Grew tam da bu noktaya işaret eden konuşmasında çok aşikâr bir surette; ''Biz (petrol kapmak için) buradayız ve konferansın tehiri öncesindeki aynı sıfatı taşımaktayız. Ne Türkiye'ye karşı muhasım durumdayız ne de Müttefikler ile Türkiye arasındaki Barış müzakerelerinin aracısı halindeyiz” diye belirtebilmişti.
Onun bu ifadeleri, siyasi öngörüsü olan çevreler tarafından, İsmet Paşa ile aralarında bir pazarlığın varlığına işaret eden bir açıklama olarak değerlendirilmişti.
ABD’nin Lozan Konferansı’na gözlemci olarak katılımına, başlangıçta bizzat İsmet Paşa şiddetle tepki göstermiş ve hiçbir katkısı olmadığı halde konferansın nimetlerinden yararlanmak istediği gerekçesi ile ABD’nin varlığına muhalefet etmişti. Ancak ilk zamanlar hal böyle olmuşsa da, sonraki günlerde İsmet Paşa ile ABD temsilcisi Mr. Grew arasında tam bir dostluk tesis edilmişti.
İsmet Paşa kendi ağzıyla, Mr. Grew ile tam bir görüş birliği içinde olunduklarını ve ABD’nin içinde olmadığı bir Musul antlaşmasına Türkiye’nin asla imza atmayacağını o günlerde Lozan’da alenen dile getirmişti.
Türk heyetinde yer alan Rıza Nur da benzer bir açıklamada bulunmaktan geri kalmamış; “Musul petrol yatakları Türkiye’nin malıdır; bu bölgede yabancılara imtiyaz verme vakti geldiğinde Amerikalılar pastadan ilk payı alacak olandır”, demişti.
ABD temsilcisi Mr. Grew İsmet Paşadan sadece Musul petrol havzalarını işletme imtiyazı talebinde bulunmamış ve bu konuda müspet bir vaade muhatap olmakla da kalmamıştı. O aynı zamanda bir kısmı İstanbul’da bir kısmı İzmir’de bulunacak ve devlet hizmetinde çalışmak ve Adalet Bakanlığı’nın yapılanmasına katkıda sağlayacak bir dizi danışmanın Türkiye’ye kabul edilmesini de istemiş ve pek tabii ki İsmet Paşadan bu konuda da müspet bir cevap almıştı. İsmet Paşanın kendisine karşı samimiyet ve tam bir aleniyet içerisinde sergilemiş olduğu söz konusu kabulünden ötürü Mr. Grew da İsmet Paşaya teşekkürlerini arz etmekten geri kalmamıştı.
Lozan Konferansı’nın ele aldığı konulardan birisi de savaş öncesi verilmiş olan imtiyazlar meselesiydi. İsmet Paşanın, Büyük Millet Meclisi’ndeki Musul, Kerkük ve Süleymaniye milletvekillerinin varlığına işaretle zikri geçen beldelerin Türkiye tarafından idare edilmesinin istendiği yolundaki söylemi İngiltere ve Fransa tarafından tam bir “komedi” olarak değerlendirilmiş olduğundan imtiyazlar konusunun görüşülmesine devam edilmişti. Neticede İsmet Paşa, prensip olarak, savaş öncesi tanınmış olan tüm sözleşme ve imtiyazları, hususiyle de Turkish Petroleum Company imtiyazını, kabul etme vaadinde bulunmuştu. Tam selahiyetli temsilci olarak o, eski imtiyaz ve sözleşme sahiplerine ya tazminat ödenmesi veya yeni imtiyazlar verilmesi konusuna rıza göstermişti. Ancak İsmet Paşa, bulunduğu feragatin önemini sonradan daha iyi kavramış olmalı ki, Mr. Grew’dan yardım istemiş ve ertesi gün yapılan görüşmelerde, yegâne mevcudiyetleri petrol olan ABD temsilcisi, Mr. Grew’nun itirazları neticesi Turkish Petroleum Company maddesi uzlaşılan konular haricinde bırakılmıştı.
Hakikaten de Lozan görüşmeleri sırasında ABD Türkiye’nin karşısında yer almamış, bilakis Türkiye, ABD ve Rusya, ortak menfaatler yolunda, birlikte hareket etmişlerdi.
Lozan’daki siyasi birliktelik esasen daha evvelce Rusya ile savaş sahasında da gerçekleşmişti.
Ermeniler tarafından Mayıs 1918'de Ermenistan'ın Rusya bölümünde bağımsız bir Ermeni Cumhuriyeti kurulmuş, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve Müttefikler tarafından bu siyasi ve idari yapı egemen ve bağımsız bir ulus olarak tanınmıştı. Sevr Antlaşması ile de Ermenistan Cumhuriyeti'ne Türkiye’nin Doğu’daki sınır vilayetlerinden dördü ilave edilmişti. ABD Başkanı Wilson’un tanımlaması ile bu dört vilayet "Wilson Ermenistan’ı" olarak vasıflandırılmıştı. Ancak Aralık 1920'de Türk Milliyetçilerinin ve Rus Bolşeviklerinin ortak eylemi ile bağımsız Ermeni Cumhuriyeti işgal edilmiş ve söz konusu vilayetlerden bir kısmı Türkiye’ye devredilmiş, geri kalanı ise Sovyet Cumhuriyeti’ne dönüştürülerek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne katılmıştı.
Rusya bir tarafa ama, galiba Türkiye ile savaşmadığı halde ikili ilişkiler ve elde ettiği kazançlar noktasında ABD, Rusya’ya nispetle, en ziyade karlı devlet olmuştu.
Lord Robert Cecil’in söz konusu bayanı esasen doğruydu. Mezopotamya, hususiyle de elde etmek için onca emek sarf ettiğimiz Musul petrollerinden istifade eden devlet sadece İngiltere olmamıştı. İngiltere için olduğu kadar ABD için de kendilerini feda etmiş olan Ermeniler sayesinde ABD Musul petrollerinin yüzde yirmi beşini elde etme hakkı kazanmıştı. Ancak ABD, Musul'da var olan nispette petrolün bulunduğu “Wilson Ermenistanı”nı Türkiye’ye bırakırken, aynı zamanda bir Amerikan şirketler grubunun, Türkiye'den imtiyaz elde etmek suretiyle, söz konusu vilayetlerdeki petrolü işletebilmesi için Türkiye ile ABD arasında imzalanan Dostluk ve Ticaret Antlaşması'nın onaylanmasını arzu etmişti. Diğer bir deyişle, ABD Hükümeti sadece Musul petrolünden pay elde etmekle kalmamış, fakat aynı zamanda söz konusu dört vilayetin üçünde var olan petrol yataklarının ABD’li bir grup petrol spekülatörünün elinde olması için de çabalamıştı.
ABD’nin Doğu vilayetlerinde bulunan petrolleri işletmek üzere nasıl bir siyasi formül izlemiş olduğu da hakikaten hem önemli hem de oldukça düşündürücü bir durum olmuştu.
Söz konusu siyasi formülün özet suretindeki mahiyeti şuydu:
Daha evvelce de zikredildiği üzere, Sevr Antlaşması vesilesiyle Müttefikler kendi aralarında kaleme aldıkları bir anlaşma ile Doğu’da olup Türkiye’ye ait bulunan dört vilayeti Ermenilere tahsis etmişlerdi. Lozan Antlaşmalarında ise Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır belirsiz bir surette bırakılmış ve bu suretle devletler Sevr Antlaşması'nın bu özel hükmünü yürürlükten kaldırmaktan kaçınmışlardı. Standard Oil Company ise Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında Lozan'da imzalanan Dostluk ve Ticaret Antlaşma’nın onaylanmasını istemekteydi.
Antlaşmanın imzalanarak yürürlüğe girmesi halinde ABD tarafından bölgesel statüko veya Türkiye'nin tanınması söz konusu olacaktı. Böylece söz konusu dört vilayetin Ermenistan’a terki veya Türkiye’ye verilmesinin Ermenilerce tanınmayarak reddi veya söz konusu petrol havzaları üzerinde herhangi bir Ermeni iddiası yahut hakkı kalmayacaktı. Dolayısıyla da Standard Oil şirketi Türk Hükümeti'nden “Wilson Ermenistanı”ndaki petrol havzalarının işletme hakkını talep etme imkânına kavuşacaktı.
Standard Oil şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Alfred C. Bedfor’un beyanına (1922) ve tabii ki ABD belgelerine göre Doğu’da bulunan üç ilimiz, Erzurum, Van ve Biltis, tam bir petrol cennetiydi.
ABD resmi belgelerine göre Mezopotamya petrol yataklarının yanı sıra, en yoğun ilgiyi çeken, Erzurum, Van ve Bitlis en geniş Türk petrol bölgesiydi.
Coğrafi olarak Güney İran petrol bölgesinin devamı olan Mezopotamya petrol bölgesine paralel bir surette uzanan bu üç vilayetteki petrol yatakları, Bakü'ye kadar uzanan Kuzey İran petrol tabakalarının bir uzantısı halindeydi. Yaklaşık 220 millik (354.056 km’lik) bir alanı kaplamakta ve petrolün yüzeye çıktığı yerler sayısı her iki bölgede de hemen hemen aynıydı. Doğu illerimizdeki bu petrol yatakları, Avrupa'ya yakın ve el değmemiş, bilinen en son bakir petrol sahalarıydı… Üzerinde durulması gereken diğer bir faktör ise, bu petrolün Mezopotamya petrolünün tehlikeli bir rakibi olma olasılığıydı. Dolayısıyla da bu iki bölge şayet işletilecek ise muhalif petrol grupları tarafından kontrol edilmeliydi. Çünkü Erzurum vilayetinde üretilen petrolün ana çıkış noktası Karadeniz’deki bir liman olacakken, ana üretim merkezinin Van olması umulan Van ve Bitlis vilayetlerindeki petrol ise Akdeniz'e daha kısa mesafeden taşınma avantajı olması dolayısıyla Mezopotamya petrolünden daha fazla avantaj sağlayacaktı...
Söz konusu petrolün varlığına vakıf olan Elliott Grinnell Mears de bu konuya temas etmiş ve "Modern Türkiye" adlı eserde şunları yazmıştı:
Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde Van, Bitlis ve Erzurum vilayetlerinde, kamuoyunun çok az dikkatini çeken, ancak Musul bölgesi kadar zengin olduğuna karar verilen geniş petrol yatakları bulunmaktadır. Coğrafi olarak bunlar Trans-Kafkasya’nın veya kuzeydeki Fars tabakalarının devamıdır. Tek başına Türkiye'de yaklaşık 225 millik (362.102 km’lik) bir mesafeye uzanır. Bu bölgenin böyle bir zenginliğe sahip olduğunu öğrenmek çoğu insanı şaşırtacaktır...
Louis Fisher de “Petrol Emperyalizm” adlı eserinde (s. 138, 139) aynı konuya temasla diyordu ki:
Socony (Mobil Petrol şirketi) özellikle Türkiye ile ilgileniyor. Bazı nedenlerden dolayı Standart, tüketici olarak değerini çok aşan Türkiye pazarına önem vermektedir.
Yine konuya dair Manchester Guardian Commercial'ın özel bir muhabiri de şu beyanıyla aynı konuya temas etmişti:
Amerikan standartlarına göre, ciro (Türkiye petrol piyasasında) oldukça önemsizdir. Gözlemciler, Standard Oil'in Asyai Türkiye pazarına hak ettiğinden çok daha fazla önem verdiğini ve Anadolu'da kendini güçlendirmek için başka alanlarda da büyük fedakârlıklar yapmaya hazır göründüğünü belirtiyorlar. Endüstriyel olmayan bir ülke Rockefeller'ın harcamalarının küçük bir kısmına karşılık gelmesi halinde ya da sarf ettiğine değemeyecek bir çaba gerektirmesi durumunda makul olmaz. Dolayısıyla bu durum, diğer gerçeklerin teyidine yardımcı olduğu, bir şüphenin uyanmasına sebebiyet vermektedir. Standardın, şu anda Ankara veya Musul'da, yönetilen bölgelerdeki petrol kaynakları için bir sömürü imtiyazı elde etmek amacıyla Türkiye'de daha çok bir rıhtım inşa etmek istediğine dair şüpheler bulunmaktadır. Standart yöneticilerinin Anadolu köylülerine fazladan birkaç bin ton petrol satmakla ilgilendikleri için İngiltere ile Türkiye arasındaki Musul sınır anlaşmazlığına tatmin edici bir uzlaşma çözümü sağlanabilir. Ne olursa olsun, Socony (Mobil)'in Türkiye pazarındaki hâkimiyetini sürdürmeye kararlı olduğu bir gerçektir. Amerikalıların Türkiye'de Ruslarla ortak bir petrol tasarruf hakkı konusundaki ısrarı, Sovyet diplomasisinin önemli mülahazalarını içeriyor ve Standart başka bir yerde tazminata rıza göstermedikçe Moskova'nın bunu kabul edip edemeyeceği oldukça şüpheli… Standard Oil Company bu petrole büyük bir iştaha duymaktadır. Ayrıca bu günlerde ABD Senatosu tarafından Dostluk ve Ticaret Antlaşması’nın onaylanmasının hemen sonrasında, Türkiye tarafından Standard Oil Company'ye imtiyaz verilmesi için Standard Oil Company ile Türkiye arasında görüşmelerin yapıldığı da kesin bir bilgi olarak bilinmektedir…
Manchester Guardian Commercial'ın özel muhabirinin bahsini ettiği söz konusu Dostluk ve Ticaret Antlaşması 6 Ağustos 1923’te Lozan’da İsmet Paşa ile ABD gözlemci grubu başkanı Mr. Grew arasında imzalanmıştı.Bu antlaşmanın ivedilikle onaylanması ABD Dışişleri Bakanlığı’nca ısrar ve hararetle talep edilmiş olmasına rağmen ABD’deki Ermeni lobisi tarafından onaya muhalefet edildiği için ABD Senatosu’nda kabul için gerekli çoğunluk sağlanamamıştı.
Fakat hemen belirtmek gerekir ki 1923’te söz konusu antlaşma onay bulmamışsa da 1927 yılında benzeri bir antlaşma Türkiye ve ABD arasında imzalanarak yürürlüğe girmişti.
Son olarak belirtilmesi gereken bir diğer husus ise Erzurum’da sadece petrolün olmadığıdır. Petrol’e ilaveten sair madenlerin de bulunduğu ve hususiyle Erzurum-Hasankale arasında kömür madeninin olduğudur. Öyle ki bir zamanlar buradan Rusların, akabinde ise 250 kişi çalıştırmak suretiyle Mustafa Kemal’in kömür üretimi sağladığı yine ABD vesikalarda kayıtlıdır.
Bütün bu anlatılanlar ABD diplomatik arşiv belgelerinde yer alan bilgilerdir.
Kim bilir belki doğrudur belki de yalandır.
ABD BELGELERİ - 1
ABD BELGELERİ - 2
.
ABD bizimle savaşmadı ama eğitim kurumları ile işgal etti
Prof. Dr. Metin Hülagü
Prof. Dr. Metin Hülagü
7 Ocak 2021 09:48
Türk-ABD ilişkileri 1830 yılına kadar eskilere uzanır.
Bu tarihte Ticaret ve Dostluk Antlaşması ile başlayan münasebetler, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’na rağmen zarar görmemiş ve Lozan Konferansı’na kadar devam etmiştir.
Lozan Konferansı sonrası ise Türk-ABD ilişkileri yenilenmiş bir Ticaret ve Dostluk Antlaşması ile daha bir evrilmiş surette yoluna devam etmiştir.
Okyanus ötesindeki bu ülke siyasi münasebetler ilk zamanlar Osmanlı lehine bir seyir takip etmişse de Monreo Doktrini’nin ehemmiyetinin kalmadığı bir zaman dilimi içerisinde durum aksi bir hal kazanmaya başlamıştır.
Bu durumun en bariz örneklerinden birisi olarak ABD, öncelikle diğer bir kısım devletler gibi Büyük Devlet olmanın simgesel tezahürü olarak yorumlanan diplomatik temsilde Büyükelçilik düzeyine yükselmek için gambot metoduna başvurmaktan geri kalmamıştır.
Kendisine tanınan imtiyazlar dâhilinde Osmanlı ülkesinde ve hususiyle Anadolu’da açtığı onlarca okul ile de “Anadolu’daki Amerika”yı inşa etmiştir.
1815’lerden itibaren ABD tarafından Anadolu’da bölgelere ayrılmış bir surette muhtelif eğitim, sağlık ve hayır kurumları açılmıştır. Görünürde hiçbir karşılık beklemeden insaniyet aşkına binlerce doların sarf edildiği, onlarca, yüzlerce talimli bay ve bayan öğretmenin Anadolu’nun azınlık unsurlarına, sonrasında ise azınlıklarla birlikte eğitim alma arzusu duyan Müslümanlara hizmet veren bu kurumlar ABD için altın ve petrolden daha değerli ve korunması gereken hakikaten önemli kuruluşlar olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’nda bütün dünya hayatta kalmak için mücadele edip, kafalarına ve hanelerine düşen top güllelerine yahut havada uçuşan kurşun yağmurlarına karşı direnseler ve korunsalar da milyonlarca insan ölmüş, binlerce, yüzbinlerce insan sakat kalmış yahut kaybolup gitmişken Osmanlı coğrafyasındaki bir tek misyoner okulu ve kurumu mensubunun burnu kanamamıştır.
Bunun böyle olmasında ABD’nin bu kurumları koruma azmi belirleyici olmuştur. ABD’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmiş ve Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Almanya’ya savaş ilan etmiş olmasına rağmen Osmanlı Devleti ile savaşmamış bulunmasının nedenlerinden birisini sadece ve sadece Anadolu’daki söz konusu eğitim kurumlarını himaye etme arzusu teşkil etmişti.
Savaşın, insan, hayvan, şehir yahut köy ve kasaba her bir şeyi özü, yüreği ve bütünüyle cayır cayır yakıp yok ettiği bir sırada söz konusu ABD misyoner teşkilatı mensupları Anadolu’da, Suriye’de ve daha başka yerlerde son derece rahat bir surette faaliyetlerini sürdürebilmiş ve seyahatlerini gerçekleştirebilmişlerdi. İçlerinden hiç birinin ne kılına dokunulmuştu ne de herhangi bir zarar görmüşlerdi.
Anadolu’da bulunan ABD eğitim kurumlarının emniyetini Talat Paşa, Suriye vilayetindekilerin güvenliğini ise Cemal Paşa üstlenmişler ve ABD’ye sözler verilmişti. Buna karşılık ABD de Türkiye ile fiili olarak savaşa girmemişti.
ABD Türkiye ile savaşa girmemişti ama Anadolu’da, Suriye’de ve dahi başka yerlerde bahsi geçen kurumlarda görev yapanlar vasıtasıyla memlekette neler olup bittiğini rahatlıkla öğrenebilmişti.
Milli Mücadele yıllarında ise başta Mustafa Kemal ve Ali Fuat Cebesoy olmak üzere Anadolu’daki ABD kurumlarına herhangi bir zarar gelmeyeceği konusunda sağlam vaatlerde (1920) bulunulmuştu.
Pek tabii ki her türlü taahhüt ve korumaya rağmen kazara da olsa zarar gören ABD misyoner kurumları yok değildi. Bu anlamda İzmir’de olup zarar gören söz konusu teşkilatın şubeleri için yeni Türk devleti, paraya muhtaç bir halde olmasına rağmen, terettüp eden 100.000 dolar tazminatı taksit taksit ödemek zorunda kalmıştı.
Lozan Konferansı hiç şüphesiz ki Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu anlamda bu konferans ABD ile ilişkilerde de yeni bir dönemin de başlangıcını teşkil etmiştir.
ABD’nin Lozan’a davet edilmesini doğru bulmayıp İsmet Paşa ilk zamanlar aleyhte açıklamalar yapsa da bir kaç gün sonra ABD temsilcileri ile pek çabuk dost oluvermişti.
Türkiye, ABD ve Rusya heyetleri Konferans’ta tam bir dayanışma içine girmişlerdi.
Bu dayanışmanın Türkiye adına pek tabii ki bir bedeli olacağı muhakkaktı. Uluslararası ilişkiler ve hele hele ABD gibi emperyalist bir devletin, bire karşı iki katını almadan iş yapmayacağı kesindi. Netice itibarıyla hakikaten de öyle olmuştu.
Lozan Konferansı’nda ABD’yi temsil eden heyetin lideri Mr. Joseph C. Grew ile yine konferansta Türkiye’yi “tam yetkili” sıfatıyla temsil eden İsmet Paşa arasında konferansın hemen akabinde, 6 Ağustos 1923’te, 1830 tarihli Dostluk ve Ticaret Antlaşmasını bir anlamda yenileyen yeni bir antlaşma imzalanmıştı.
Gerçi bu anlaşma ABD’deki Ermeni lobisinin hiddet, şiddet ve örgütlü bir surette hareket etmeleri neticesi birkaç yıl onaylanmadan beklemiş, sonuç itibarıyla da ABD Senatosu tarafından çoğunluk sağlanamadığı için kabul görmemişti.
Oysaki bu antlaşmanın onaylanmasını Bristol’un isteği üzerine Lozan müzakerelerinin ilk turuna danışman olarak katılmış bulunan Robert Koleji Müdürü Calep F. Gates çok istemişti.
Toplamda 32 maddeden meydana gelen bu antlaşmanın ilk 22 maddesinin içeriğine dair elde belgeli bilgi bulunsa da sair maddelerinin muhtevası araştırmacılara açılmış olan ABD belgeleri arasında mevcut değildir.
Söz konusu antlaşmanın maddeleri yeni Türkiye’de ABD’nin en ziyade kayırılan devlet olarak faaliyet gösterebileceği alanları tadat etmekteydi.
1923 Antlaşması kabul edilmeyince her şey kaderine terk edilmiş de değildi. ABD ve Türkiye aralarındaki diplomatik ilişkileri yeniden ve resmi bir surette kurmak ve söz konusu kurumların istikbalini ve ABD’ye sağlayacakları hizmetleri garanti altına almak üzere yeni bir Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzalamışlar, ancak bu defa bu işi modus vivendi şeklinde ABD Senatosu’nun onayına ihtiyaç duydan gerçekleştirip 17 Şubat 1927’de imza altına almışlardı. Pek tabii ki yeni antlaşma eski antlaşmanın yeni bir surette kaleme alınmasından başka bir şey de değildi.
Lozan Konferansı sonrasında esasen bu noktada sadece ABD’ye değil, antlaşma imzalanan İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcilerine de gönderilmiş olan yazılı bir davet vardı ve bu davet dini, skolastik, sağlık ve hayırseverlik esaslı kurumların geleceğinin karara bağlnamasını öngörmekteydi.
Söz konusu yazıda Türk Hükümeti’nin 30 Ekim 1914 öncesinde mevcut olan kurumların varlığını tanıyacağı ve 24 Temmuz 1923 tarihi itibarıyla de var olanların akıbetini karara bağlamak üzere incelemeye alabileceği dile getirilmişti. ABD temsilcilerine gönderilen yazıda, sair devletlere ait kurumlar ile ABD kurumları arasında hak ve imtiyazlar bakımından bir farklılık olmayacağı ayrıca ifade edilmişti.
Esasen ABD böylesi bir teklife uzak değildi. Daha 31 Ekim 1922’de ABD Dışişleri Bakanlığı ABD’nin temel arzusunun; Açık Kapı politikasının takip edilmesi; ABD’nin Türkiye’de kültürel ve insani boyutlu çalışmalarını sürdürmek istediği ve Ermenilerin de dâhil olduğu azınlıkları korumak olduğu ilan edilmişti. Kültürel ve insani boyutlu çalışmalardan maksat pek tabii ki bütünüyle misyonerlik kurum ve kuruluşlarıydı.
Lozan Konferansı’nda ABD heyeti başkanı Mr. Grew ile İsmet Paşa arasında ABD’nin, maaşları Türkiye tarafından ödenmek üzere, hususiyle hukuk alanında danışmanlar göndermesi de karara bağlanmıştı. Hakikaten de 1933 yılı boyunca çeşitli bakanlıklarda, havacılık, madencilik, gümrük işleri ve demiryollarında danışmanlık yapmak üzere çok sayıda Amerikalı uzman aileleriyle birlikte Ankara’ya gelmişlerdi. ABD’den gelen bu insanlar, uzman sıfatı ile Türkiye’de istihdam edilmiş ve iş görmüşlerdi. Söz konusu uzmanlar Lozan Konferansı sonrasında adli teşkilat ve hukuk alanında gerçekleştirilen devrimlerin muhakkak ki sıkı sıkıya takipçileri olmuşlardı.
Lozan Konferansı sonrasında Türk eğitim sisteminde yapılan değişiklikler, getirilen din eğitimi yasağı ve yabancı okullarda sınıflara dahi konan haç ve benzeri Hristiyanlığa ait simgelerin kaldırılması gereği yahut öğretmen kadrosunun Türkleştirilmesi çabaları uzun bir mücadelenin ve sonu gelmez sıkıntıların ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti. Türk Hükümeti’ne rest çekip geçici surette okulu kapatan devletler olduğu gibi mevcut okul idarelerinden Milli Eğitim Bakanlığı’nı ciddiye almayanları dahi söz konusuydu. Neticede o günkü Türk basınının Kemalist kalemleri tarafından “birer şer yuvası” olarak nitelenen bu okulların din dersi yasağından müstesna kılınmaları, İsmet Paşanın hoşgörülü tavrını göstermesini kaçınılmaz kılmıştı.
Son derece ilginç, ilginç olduğu kadar da vahim olan ve bir değil iki defa tekrarlanan hadise ise Robert Kolej’de gerçekleşen ve şaka olarak değerlendirilip kapatılmak zorunda kalınan bir hadiseydi.
Robert Kolej’deki bir hoca bir eşek ile bir Türkü ekranlara taşımıştı. Bu Türk insanına yapılabilecek en sefihçe yaklaşımlardan biriydi ve tabii olarak öfke doğurmuştu... Milli Eğitim Bakan’ı okul müdürüne ilgili hocanın işine son verilmesini bildirmişse de söz konusu talimatı dinleyen falan olmamıştı… Soruşturma açılmış fakat neticede; "eşeğin kafasında fes görülmedi" şeklinde düzenlenen bir rapor ile hadise kapatılmıştı.
ABD için Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye ile savaşmayacak kadar kıymetli olan ve imzalanacak antlaşmalarda korunması gerekli görülen misyoner eğitim kurumları neden önemliydi sorusuna yine ABD belgelerinde verilen cevap şöyleydi:
A. M. Nüzhet Bey Robert Kolej mezunu biridir. Çanakkale Savaşı’na iştirak etmiş, iki yıl Harbiye Nezareti (Savunama Bakanlığı) İstihbarat Şubesinde çalışmış, Türk Dışişleri’nde görev almış ve Mustafa Kemal Anadolu’da işgalcilere karşı örgütlenmeye başlayınca hemen o işle kendisini irtibatlandırıvermiştir. İyi derecede İngilizce konuşup yazabilen Nüzhet Bey General Harbord Anadolu’da bulunduğu sırada onun yanında olmuştur. İstanbul’daki ABD’lilerce gayet iyi bilinen Nüzhet Bey Milli Mücadele lehine İtalyan Hükümeti’nin desteğini kazanmak üzere Roma’da bulunan Kemalist Propaganda Heyeti Sekreterliği görevini üstlenmiştir. Bu işi yürüttüğü tarihlerde Ankara’daki siyasi ve askeri gelişmelere dair ABD’nin İstanbul sefaretine bilgi sızdırmaktan ise hiçbir surette kaçınmamıştır.
ABD bizimle savaşmadı ama eğitim kurumları ile işgal etti
ABD bizimle savaşmadı ama eğitim kurumları ile işgal etti - Resim : 2
ABD bizimle savaşmadı ama eğitim kurumları ile işgal etti - Resim : 3
ABD bizimle savaşmadı ama eğitim kurumları ile işgal etti - Resim : 4
.
Bugün 131 ziyaretçi (202 klik) kişi burdaydı!
. .
|
| Bugün 1 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|